 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Arslan Bulut Mansur Yavaş HDP’den oy alamaz iddiasını tek cümleyle çökertti
01 Ocak 2023 15:53
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:10
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
"Seçim güvenliği, kimin aday olacağından daha önceliklidir" demiştim... Konu yarım kalmasın; bazıları Millet İttifakı''nın göstereceği adayı kastederek "kimin aday olacağı önemli değil" diyor. Konuya böyle yaklaşanlara "Ekmek için Ekmeleddin vakasında olduğu gibi mi?" diye sormak gerekir.
Millet İttifakı''nda Cumhurbaşkanlığı için dört kişinin adı geçiyordu. Meral Akşener, aday olmayacağını açıkladı. İktidar, Ekrem İmamoğlu''nun başında siyasi yasak kılıcını sallıyor. Dolayısıyla onun aday olması halinde bu süreci işletecekler... Bu engelleme, İmamoğlu''nu daha güçlü yapacak ama bu seçimde değil... Öyle görünüyor. Geriye Kemal Kılıçdaroğlu ve Mansur Yavaş kalıyor. Doğal aday Kemal Bey gibi görünüyor ama ittifak ortak karar verirse... Bu da pek mümkün değil ki "çoklu aday"dan ve "ikinci tur"dan bahsediliyor...
Yani Kemal Bey''in adaylığı halinde de sorunlar çıkacak...
Geriye kim kalıyor? Mansur Yavaş...
Bütün anketlerde önde görünen Mansur Yavaş hakkında ise "HDP''den oy alamaz" deniliyor!
Bu iddianın geçerli olmadığını söyleyenler de var. Özetle şöyle diyorlar:
"HDP, Mansur Yavaş karşısında, önceki eş genel başkanları Selahattin Demirtaş''ı içeri attıran, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi''nin adil yargılanma ve tahliye kararına rağmen hâlâ cezaevinde tutan, PKK ile iltisaklı gerekçesiyle belediye başkanlarını, il ve ilçelerdeki meclis üyelerini görevden aldıran hatta il ve ilçe başkanları hakkında soruşturma açtıran, bir kısmını tutuklatan Tayyip Erdoğan''a mı oy verecek?
HDP seçmeni, Mansur Yavaş karşısında kapatma davasını destekleyerek kendi partilerini tamamen ortadan kaldırmayı hedefleyen Erdoğan''a mı oy verecek?
Tam aksine, HDP seçmeni, parti kararına uyarak ve blok oy kullanarak, Erdoğan''ın karşısındaki aday kim olursa olsun ona oy verecektir.
"HDP''nin Mansur Yavaş''a oy vermesi mümkün değil" diyenler, HDP''nin Erdoğan''a oy vererek MHP ile aynı safta nasıl yer alacağını izah edemiyor? HDP yetkililerinden "Mansur Yavaş''a oy vermeyiz" diyenler de var. Onların bu söylemi taktikten ibarettir. HDP örgütü ve seçmeni, Selahattin Demirtaş ne derse onu yapacak ve Millet İttifakı''nın adayına blok oy verecektir."
***
Benim, halk arasında edindiğim izlenim ise Mansur Yavaş''ın AKP ve MHP''den de oy alabileceği şeklindedir.
Kürt kökenli seçmenin nasıl organize edilebildiğini ise herkes biliyor. Meselâ baraja takılmamak için bağımsız aday göstermek gerektiğinde, Diyarbakır''da kimin hangi bağımsız adaya oy vereceği bile karara bağlanmış ve seçmen de bu karara harfiyen uymuştur...
Bu durumda Mansur Yavaş için "HDP oy vermez" demek, onu saf dışı etmeye çalışmak değil midir?
Sadece Temel Karamollaoğlu''nun "Erdoğan, İmamoğlu ve Yavaş''ı buldozer gibi ezer geçer" şeklinde bir itirazı var... Erdoğan, kimi ezip geçemez öyleyse?
***
Millet İttifakı''nda olmadığı halde "Seçilecek Cumhurbaşkanı, parlamenter sisteme geçiş dönemini yönetecek. Adayın kimliği bu sebeple önemli değil" diyen başka parti yetkilileri de var! Seçmen, Millet İttifakı''nın adayını Cumhurbaşkanı seçer de, partilere Anayasayı değiştirecek kadar oy vermezse ne olacak?
Bu sebeple adayın kim olacağı, sonucu belirleyecek en önemli konudur. Bu tür tartışmalar yapmak bile komiktir.
Bunun yerine, seçim güvenliği için yapılması gerekenleri ortaya koysalar, daha faydalı bir iş yapmış olurlar...
***
Tabii ülkenin yönetim sistemi bozulmuş, siyasi partilerde parti içi demokrasi yok... Bu sebeple sadece liderlere biat edenler öne çıkabiliyor. Ehliyet ve liyakat gözetilmiyor... Sorunun temelinde yatan da bu... Gerçi, seçmen de ehliyete, liyakate bakmıyor artık...
Dijital kimlik... Ev hayvanları ve ev insanları!
03 Ocak 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:10
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tarım Bakanlığı, "20 başlıkta sahipli hayvanların dijital kimliklendirilmesi hakkında kamuoyu bilgilendirmesi" yaptı...
Hepsini bu sütunda veremem ama bazı soru ve cevaplar şöyle:
SORU: Mikroçip nasıl uygulanıyor?
CEVAP: Kedi, köpek ve gelinciklere içinde 15 karakterli kod numarası bulunan mikroçip, hayvanın iki kürek kemiği arasına veya sol tarafta boynun kulağa yakın kısmına deri altına enjektör vasıtasıyla uygulanmaktadır.
SORU: Mikroçip ne işe yarayacak?
CEVAP: Sokağa terk edilmiş kedi ve köpeğin kime ait olduğu el terminaliyle okunarak sahibi tespit edilebilecek. Kuduz aşısı başta olmak üzere hayvanın geçmişine ait tüm aşıları kayıt altına alınacak.
SORU: Mikroçip uygulamasıyla hangi bilgiler kayıt altına alınıyor?
CEVAP: Ev Hayvanı Kayıt Sistemi''ne (PETVET) hayvanın adı, pasaport numarası, türü, ırkı, cinsiyeti, rengi, doğum tarihi, sahibinin adı, bulunduğu il, ilçe, köy/mahalle bilgileri ile acil durumda ulaşılabilecek kişi bilgileri kaydedilmektedir. Ayrıca aşı, sahip değişikliği, kayıp ve hayvana yapılan operasyon bilgileri de kaydedilebilmektedir.
SORU: Ev hayvanı nakillerinde ve seyahatinde hangi belgeler istenecek?
CEVAP: Ev hayvanının yolcu beraberinde ya da ticari olarak yurt dışına çıkışında mikroçipinin uygulanmış, pasaportunun düzenlenmiş ve PETVET''e kaydedilmiş olması gerekmektedir. Ev hayvanlarının yurt içi nakillerinde pasaportlarının bulundurulması zorunludur. Pasaportu bulunmayan ev hayvanı sahibine idari yaptırım uygulanacaktır.
SORU: Mikroçipin hayvanın sağlığı açısından bir zararı var mı?
CEVAP: Deri altı uygulanan mikroçip pasif radyo dalgaları ile çalışmakta olup sürekli aktif değildir. Herhangi bir mikroçip okuyucu ile radyo dalgası gönderildiğinde gönderilen radyo dalgasını yansıtarak çalışmakta olup, hayvana herhangi bir zararı bulunmamaktadır. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de aynı yöntemle kedi, köpek ve gelincikler kimliklendirilmektedir.
***
"Ev hayvanları" ile ilgili durum böyle... "Ev insanları" için de benzer bir süreç var... Cumhurbaşkanlığı Külliyesi''nde yapılan "Dijital Türkiye 2023 1''inci Toplantısı"nda konuşan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, "e-Devlet''te yeni bir devrim olacak blokzincir tabanlı bir giriş sistemini, ''dijital kimliği'' getiriyoruz. e-cüzdan uygulaması kapsamında çalışacak giriş sistemi ile vatandaşlarımız, blokzincir ağında oluşturulmuş dijital kimliklerle e-Devlet''e girebilecek." dedi.
Oktay, e-Devlet''e entegre edilecek içerikler ve sunulan kamu hizmetleri hakkında da bilgi verdi. İçerikte, "askerliğim" ve "vâris-muris", "veraset ilamı sorgulama" sekmelerinin yanı sıra "e-cüzdan", "eğitim hayatım" gibi tek ekranda sunulacak yeni alanlar, blokzincir tabanlı dijital kimlikle birlikte hayata geçirilecek.
Tek ekranda sunulan bütünleşik hizmetlerden "ikametgâhım", "çalışma hayatım", "hac ve umre işlemlerim"in de bulunduğunu belirten Oktay, "askerliğim" bütünleşik hizmetinin 2023 yılının ilk çeyreğinde e-Devlet Kapısı üzerinden kullanıma sunulmuş olacağını, böylece askerlik çağı öncesini, yoklama dönemini, celp ve sevk dönemini, muvazzaflık dönemini ve yedeklik dönemini içeren tüm askerlik sürecini kapsayan iş ve işlemlerin e-Devlet''te tamamlanabileceğini bildirdi.
Oktay, "On-line e-Devlet''ten off-line e-Devlet''e geçişin yani kullanıcılar açısından dijital bilgilerinin cep telefonlarında güvenli bir şekilde tutulabildiği bir sisteme doğru evrilerek ilk adımlarını bugün attığımız bu çalışmamız, gelişerek yeni kolaylıkların kapısını aralayacak." dedi.
***
Yukarıdaki iki haber özeti, bütün bu süreçlere "komplo teorisi" diyenlere gelsin...
Dijital kimliğin sosyal hayatta büyük kolaylıklar sağlayacağı doğru ama sistem, tıpkı "çipli ev hayvanları" gibi insanları da şimdilik "dijital kimlikli ev insanları" haline getirecek... Tartışılmalı...
Sinan Ateş'in iki kızının feryadı ve devlet gemisi...
04 Ocak 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:10
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Fatih Altaylı, suikast sonucu hayatını kaybeden Sinan Ateş''in "siyasi çevresi" ile konuşmuş...
Sinan Ateş, "Benim kalemimi kırmışlar. Haberi geldi. Her an bir şey yapabilirler" demiş.
Altaylı, "Tanıyanlar ''Bu işle kimin görevlendirildiğini bile biliyordu ama umursamıyordu'' diye anlatıyor.
Ve Sinan Ateş''in siyasi çevresinde bu işi kimin yaptığına, kimin yaptırdığına ilişkin hiçbir bilgi eksiği yok.
Herkes her şeyi biliyor.
Ve herkes susmuş bekliyor." diye yazmış...
Yani Leonard Cohen adlı Kanadalı Yahudi/Budist şairin dediği gibi:
Herkes biliyor, zarların hileli olduğunu,
herkes biliyor, dövüşün hileli olduğunu,
herkes biliyor, geminin su aldığını,
herkes biliyor, kaptanın yalan söylediğini...
Bu duruma göre bu işi kimin yaptırdığını artık Fatih Altaylı da biliyor ama isim vermiyor, veremiyor. Çünkü verilen bilgi yanlış çıkarsa, suç isnat etmiş olacak... Böyle bir hatanın da telafisi olmaz... Ayrıca böyle bir tespit yapmak gazetecilerden önce polisin, savcının işidir.
***
Zarların hileli olduğu bir siyasi kumarda, kavga çıktığında ger türlü kalleşlik yapılabilir. Fakat herkesin bildiği bir siyasi cinayeti örtmeye, kapatmaya da kimsenin gücü yetmez... Sinan Ateş''in iki kız evladının feryatları, seyreden herkesi yakmış durumda... Bu ateş, siyasette kullanılan hileleri, siyasi mücadeledeki çok yüzlülüğü ve Türkiye gemisinin neden su aldığını, kaptanın veya kaptanların neden yalan söylediğini de ortaya çıkarırsa Sinan Ateş''in ruhu huzur bulur.
Geminin su almasının sebeplerinden biri işte bu tür siyasi cinayetlere bile kalkışabilen yapılanmalara izin verilmiş olmasıdır. Bir gün kullanmak gerektiğinde el altında bulunsun diye...
***
Türk polisi, bu cinayetin sorumlularını ve azmettiricilerini en küçük ayrıntılarına kadar ortaya çıkaracak yeteneğe sahiptir... Geçmişteki siyasi cinayetlerin çoğunun üzeri, devletin üzerine çökmüş bir yapı tarafından örtülmüş olabilir. Sinan Ateş''in katledilmesi ise uzun süreden beri gazetecilere ve siyasilere yönelik saldırıların cezasız kalmasının sonucudur... Meselâ, Kemal Kılıçdaroğlu''na yönelik linç girişimine önceden tedbir almamak suretiyle izin veren bir yapı söz konusudur. O olayda Emniyet Genel Müdürü Celal Uzunkaya, Kılıçdaroğlu''nun sığınmak zorunda kaldığı, etrafı sarılmış evden çıkarak, kalabalığa "önce benim cesedimi çiğnemeniz gerekir" diyerek cesaret göstermiş olmasa, ne olacağı belliydi...
Saldırıya uğrayan gazeteci Yavuz Selim Demirağ, gazeteci Orhan Uğuroğlu, siyasetçi Selçuk Özdağ da bugün atamızda olmayabilirdi... Bütün bu olayların üzerinin kapatılmış olması, Türkiye gemisinin su almasına yol açmıştır. Doğrudan insan hayatına yönelik eylemlerde bile adaletin gözetilmemesi, iktidarın görevini yapmaması ve adaletin sağlanmaması, Sinan Ateş''in katledilmesine giden sürecin aşamalarıdır...
***
Tabii giden geri gelmez... Artık ne yapılsa fazla bir önemi yoktur. Çünkü kaptanlar da yalan söylemektedir...
Cinayetin bir çeteye para karşılığına işletilmiş olması da geminin su aldığına işarettir. Çünkü bir ülkede devlet varsa mafya olmaz... Mafya varsa, o çeteler, devleti şahsi çıkarlarına alet edenlerin kullandığı yapılardır..
.DEVA Partisi hangi ittifakta?
05 Ocak 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:10
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Fatih Altaylı''nın HaberTürk''teki "Teke Tek" programında "Biz cemaatler, tarikatlar, dini gruplar şeffaf ve açık bir şekilde dernek olarak yapılanabilsinler dedik. Şu anda yasak... İnancı doğrultusunda örgütlenebilme örgütlüğü insan hakkı... Ama resmen yapabilmeliler. İbadethanelerini açabilsinler. O kanunlar gerçekten yasaklayabilmiş mi? Yeraltına inince devletin denetleme imkânı kalmıyor. Biz şeffaf olsun, açık olsun diyoruz." dedi.
Fatih Altaylı''nın, "Peki bu Devrim Kanunlarına aykırı bir durum değil mi bu" sorusuna ise Babacan, "Devrim kanunlarının o gün için bir mantığı var ama bugünün şartlarına göre tekrar bakmamız gerekiyor" cevabını verdi.
***
Ali Babacan, partisinin 21''inci eylem planı olan Temel Haklar Eylem Planı''nı da açıkladı. Babacan, Anayasa''daki 66''ncı maddede bulunan "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür" ifadesini yeniden ele almayı teklif ettiklerini söyledi.
Babacan "Parti programımızda açıkça beyan ettiğimiz üzere biz, ülkemizde daha kapsayıcı ve daha kuşatıcı yeni bir vatandaşlık anlayışının geliştirilmesi gerektiğini savunuyoruz. Herkesin kendini bu ülkenin eşit ve özgür bir vatandaşı hissetmesi, böylesine güçlü bir vatandaşlık anlayışının hâkim kılınmasıyla mümkündür. Cumhuriyetimizin yüzüncü yılında, tüm vatandaşlarımızı kapsayan yepyeni bir yaklaşım öneriyoruz" diye konuştu.
Babacan, "Anayasa''nın 42. maddesinin de değiştirilmesini öneriyoruz. Ortak ve resmi dilimiz Türkçeye ek olarak, eğitim ve öğretimde ''anadilinin kullanılması ve geliştirilmesi hakkı''nın anayasal güvenceye kavuşturulması gerektiğini ifade ediyoruz." dedi.
***
Bilindiği gibi AKP grup başkan vekili Ayşenur Bahçekapılı da yeni anayasa için komisyon kurulduğunda, "Anayasayı değiştireceğiz ve vatandaşlıktaki Türklük tanımını kaldıracağız. Yoksa demokratikleşmeyi yapamayız. Vatandaşlık tanımı da değiştirilecek. Herkes kendi etnik kökenini ifade edebilecek ve üst kimlik olarak ''Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım'' diyecek. İşte bu, sorunu çözer" demişti.
Babacan''ın gündeme getirdiği eşit vatandaşlık ve ana dilde eğitim talepleri, esas olarak PKK''nın talepleridir. Bu talepler, AKP''nin kuruluş sürecinden çözüm sürecinin sonuna kadar AKP tarafından da savunulmuştur. AKP''de bu konuda bir fikir değişikliği yoktur ama bu politikalarla 7 Haziran 2015 seçimlerini kaybettikten sonra terörle mücadele başlattıkları için artık pek dile getiremiyorlar...
Ali Babacan, AKP ve HDP''den rol çalmış oluyor...
"Eşit vatandaşlık" kavramı, etnik kimliklerin Anayasa''da zikredilmesi amacıyla kullanılıyor. Irak''ta olduğu gibi... Yani Babacan, bu konuda Irak modelini mi savunuyor!
***
Babacan, cemaat ve tarikatlar konusunda ise AKP politikası ile aynı çizgide, Amerikan modelini öneriyor. Zaten cemaat ve tarikatlar, devrim kanunlarına rağmen, bugün fiilen vakıf ve dernek adı altında faaliyet gösteriyor.
6 yaşındaki çocuğa cinsel istismar davası, Hiranur Vakfı ve İsmailağa cemaati üzerinden, "Tarikatlar kapatılsın" tepkisine yol açınca Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, "Her şeyden önce, böyle bir hadiseyi milletimizin inancıyla ve o inancın temsilcisi kurumlarla irtibatlandırmak, en hafif ifadesiyle ahlaki olmayan bir çarpıtmadır." demiş ve o kuruluşları, inancın temsilcisi gibi göstermişti.
***
Şimdi soru şudur: DEVA Partisi, görünürde Millet İttifakı''nda olmakla birlikte, fikren AKP ile aynı çizgide ise Cumhur İttifakı''nda yer alması gerekmez mi?
Millet İttifakı''nın ana gövdesi olan CHP ve İYİ Parti''nin politika geliştiren uzmanları bu konuda ne düşünüyor? Seçmenin bunu bilmeye hakkı var değil mi?
Seçimin öne alınması ve Sinan Ateş suikasti!
06 Ocak 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:10
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, partisinin genişletilmiş il başkanları toplantısında "Belki biraz öne çekerek tarihini güncelleyeceğimiz seçimin önemini elbette biliyorsunuz" dedi.
Öne çekilecek seçim öncesinde Ekrem İmamoğlu hakkındaki ahmak davası onu görevden almaya yetmeyeceği için hakkında bir de terör soruşturması açılmasının ve bunun zamanlamasının önemini de elbette herkes biliyordur.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, soruşturmanın, seçim öncesinde İstanbul''un rantına el konulmasıyla ilgili olduğunu söyledi ama konunun sadece bu amaçla sınırlı olmadığı çok net...
***
Peki, gerçekte ne yapılmak isteniyor?
Tayyip Erdoğan, uzun süre Türk kimliği yerine Türkiye kimliğini getirmek için mücadele etti. Bu hedefin açıkça zikredilmesi, "çözüm süreci" denilen "çözülme süreci" sırasında daha iyi anlaşıldı ve AKP, 7 Haziran 2015 seçimini kaybetti. Bunun üzerine erken seçim kararıyla birlikte terörle mücadele başlatan Erdoğan, yeniden iktidar oldu. 15 Temmuz 2016 darbe girişimini de "Allah''ın lütfu" olarak değerlendirerek, tek adam sistemi demek olan Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmesini sağladı.
Erdoğan, ana hedefinden kopmuş değildi... Fakat Türk kimliği ile doğrudan uğraşmak yerine dolaylı bir yol tercih etti. "21. Yüzyıl Türk yüzyılı olacaktır" sloganından bozma bir "Türkiye yüzyılı" kavramı icat etti.
Nasıl olsa, Türkiye kavramına kimse karşı çıkamazdı! Devletin ve ülkenin adına karşı çıkılabilir mi?
***
Peki Türkiye yüzyılı nasıl olacaktı?
Suriye''nin kuzeyinin boşaltılması, buradan gelen insanlara kapıların açılması ve boşaltılan topraklarda bir PKK devleti kurulması, AKP iktidarının takip ettiği dış politikanın sonucudur.
"Suriye''de Amerikan projesinin desteklenmesi"ni kastediyorum. ABD, bir taşla birkaç kuş vurmuş, AKP iktidarını kullanarak hem Türkiye''nin nüfus yapısını değiştirmiş hem de Suriye''nin kuzeyinde bir PYD/PKK devletinin alt yapısını hazırlamaya koyulmuştur...
AKP, Afganistan''ı Taliban''a teslim eden ABD''nin "rica"sını kırmamış, bu ülkenin eski ordusuna mensup askerlerin neredeyse tamamının İran sınırına kadar otobüslerle getirilip yürüyerek Türkiye''ye girmesini sağlamıştır.
Nüfusu değiştirilmekte olan Türkiye''nin Türk devlet olmaktan çıkarılmasına dayalı projenin aktif sözcülüğü görevi ise Ali Babacan ve partisine verilmiştir.
Seçimler öncesinde alandaki mayınları temizleme görevini, kendi partisini imha etmek pahasına Ali Babacan yapıyor.
Bu arada, seçimlerde Erdoğan''ın karşısına çıkabilecek ve kazanabilecek kişinin de önünün kesilmesi gerekiyordu.
***
Burada ilgin olan durum şudur: 18 Kasım 2022 tarihli yazımda belirttiğim gibi PKK terör örgütünün başı Abdullah Öcalan''ın "1921 Anayasası''na dönelim" görüşü, her iki ittifak tarafından benimsenmiştir! İki kanatta da bu görüş savunuluyor! Abdullah Öcalan''ın "eşit yurttaşlık" söylemi de iki tarafta da kabul görüyor... Yani seçimi kim kazanırsa kazansın, Türkiye''nin bütünlüğü, doğrudan siyasi partiler üzerinden tehdit edilecektir.
"Öyleyse, Ekrem İmamoğlu''ndan neden bu kadar korkuyorlar?" diye sorulabilir... İktidardan giderlerse, Cumhurbaşkanı kim olursa olsun, her iki kanattaki "1921 Anayasası''na dönelim" düşüncesi, yeni iklimde hâkim kılınamaz. Üstelik işlenen suçların hesabı da sorulabilir. Bu sebeple Ekrem İmamoğlu''nun kazanma azmi, onları korkutuyor...
Siyasi tehditlerin, saldırıların adam öldürmeye kadar varmasının asıl sebebi de budur. Liderlik kapasitesine sahip kimseye şans tanımak istemiyorlar.
Öyle ki "Türkiye Yüzyılı" hedefinin de bu işlerle ilgili olduğunu ağızlarından kaçırıyorlar...
Siyasi cinayette polis kullanmak!
07 Ocak 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:09
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Eski Ülkü Ocakları Başkanı Sinan Ateş''in siyasi bir infaz kararıyla katledilmesi ne kadar vahimse, olayda iki özel harekât polisinin kullanılmış olması da aynı derecede vahimdir ve devletin ne duruma düşürüldüğünün göstergesidir.
Bu olayda kimse suç ve cezaların şahsiliği ilkesine sığınamaz. Emniyet Teşkilatı''nın emrinde olması gereken iki kişi, nasıl olur da bir çeteye koruma sağlar? İki polis, Ateş''i öldüren tetikçiyi İstanbul''dan Ankara''ya transporter araçla getirmekle suçlandı. Tanık ifadeleri var, kamera kayıtları var...
Dikkat ederseniz, kimse bu duruma şaşırmadı! Bu satırların yazıldığı saatlere kadar, haber veren gazeteciler dışında üzerinde duran da olmadı!
İşin daha da garip tarafı, bu olayın siyasi sorumluları, "İBB''ye terörist aldınız" diye belediye başkanı hakkında soruşturma başlatanlardır.
Demokratik bir ülkede, siyasi bir cinayete polis karışsa hükümet istifa eder ama Türkiye''de hükümet yoktur. Sadece bir kişi vardır!
***
Sinan Ateş cinayetinde iki polis kullanılması, olayın bir çeteye ihale edildiğinin delillerinden biridir. Aslında siyasilerin, toplumsal muhalefeti bastırmak için çete beslemesi yeni bir durum değildir. Konuyu geçmişte de çok inceledim. Meselâ "Devletin kabadayısı" başlıklı, 10 Ekim 2010 tarihli yazımda şu tespitleri yaptım:
"İstanbul''da bir zamanlar gerçek kabadayılar vardı. Onların kabadayılığı yüreklerinden ve bileklerinden kaynaklanıyordu. Sonra devlet kabadayıları türedi! Devletin çeşitli güvenlik birimlerinde bulunan bazı kişiler, gerçekten bileği ve yüreği sağlam gençleri devşirerek, kendi hukuk dışı emellerinde, organize suç örgütlerinde kullanmak için kadrolu devlet kabadayısı haline getirdi. Başlangıçta bu durum bilinmiyordu. Fakat zaman içinde olaylar yargı aşamasında aydınlatılınca, görüldü ki kabadayı bilinenlerin tamamı, devletin kabadayısı imiş!
Devletin gücünü kullanarak yapılan kabadayılık, zayıflığın işaretidir. Rahmetli Cehar Dudayev, kendisine Moskova''daki Çeçen mafyası sorulduğunda, ''Bir ülkede devlet varsa mafya yoktur, mafya varsa devlet yoktur, yani mafya varsa devlet mafyadır'' demişti."
Bir ülkede siyasi bir cinayete iki polis kullanılması nedir peki?
Prens Harry: Öldürdüğüm 25 kişi insan değildi...
İngiliz Kraliyet ailesinden ayrılarak ABD''ye yerleşen Prens Harry, 10 Ocak''ta yayımlanacak anı kitabında, Afganistan''daki görevi sırasında 25 kişiyi öldürdüğünü ve bundan utanç duymadığını belirtti.
Prens Harry, çatışmanın gürültüsü ve kargaşasında öldürdüğü isyancıları, "iyileri öldürmeden ortadan kaldırılan kötüler" olarak gördüğünü belirtti.
Ayrıca, birini insan olarak görürsen öldürmenin imkânsız olduğunu kaydeden Prens Harry, ancak ordunun "onları ''öteki'' olarak görmesi için kendisini eğittiğini ve iyi bir şekilde eğitildiğini" bildirdi.
Prens Harry, kitabında, "Bu sayıdan korkmamak bana çok önemli göründü. Yani benim numaram 25. Beni tatmin eden bir sayı değil ama utandırmıyor da..." ifadelerini kullandı.
***
Görüldüğü gibi, İngiliz askeri, savaşta, düşmanı insan olarak görmeyecek şekilde eğitiliyor. Afganistan, Irak, Libya ve Suriye''de Amerikan askerleri de aynı eğitimi aldığını gösterdi.
Peki işgal edilen ülkelerden herhangi bir asker, kitap yazmış olsa ve "25 İngiliz, 25 de Amerikalı asker öldürdüm. Onları insan olarak görmemek üzere eğitildim" deseydi, dünya bunu nasıl karşılardı.
Gerçi, Çanakkale Savaşı''nda Türklere karşı kimyasal silah kullanmak suretiyle insanlık suçu işlemekle suçlanan İngiltere''nin Birleşik Krallık Donanma Bakanı Winston Churchill de "Türkler insan değil ki..." demişti... İşte insan haklarından bahsedenlerin gerçek durumu budur.
Henüz seçilmemiş Cumhurbaşkanına smokin biçilmez!
09 Ocak 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:09
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, Altılı Masa toplantısından sonra yaptığı konuşmada "Cumhurbaşkanı içeriden veya dışarıdan olsun, genel başkanlar doğrudan karar süreçleri içinde imza yetkisine sahip olarak bulunacaklar. Genel başkanlar, cumhurbaşkanı kadar, cumhurbaşkanı gibi ister içerden ister dışardan olsun her stratejik kararda imza yetkisine sahip olacak." dedi.
Davutoğlu, önemli atamaların da ortak imzayla yapılacağını söyledi.
DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan da hazırladıkları anayasaya mutabık kalacaklarını bildirdi ve "Masa içinden ortak aday olursa, zaten sürecin içinde, işimiz o zaman kolaylaşır. Dışardan adayın da metin için rızasını almamız, onun da süreci sahiplenmesi, benimsemesi önemli." dedi.
***
Bu açıklamalardan anlaşılan o ki Altılı Masa''da, seçimler kazanılırsa, ülkenin parlamenter sisteme geçene kadar nasıl yönetileceği de yazılı bir metinle karara bağlandı... Şayet böyle olmasaydı, Altılı Masa''nın diğer üyeleri "Biz Cumhurbaşkanı''nın görevini nasıl yapacağına dair bir karar almadık ve böyle bir metin imzalamadık" diye açıklama yapardı.
Yalnız Altılı Masa''nın hazırladığı Anayasa değişikliği metninde, Davutoğlu ve Babacan''ın bahsettiği yönetim tarzı yok...
Öyleyse, genel başkanlar, Anayasa değişikliği metninde bile olmayan yetkileri nasıl ve hangi Anayasal yetkiye dayanarak kullanacak?
Tabii önce hem Cumhurbaşkanlığı seçimini hem de milletvekili seçimlerini kazanmaları gerekiyor. Kazanmak da yetmiyor. Anayasa değişikliği için gereken kabul oyuna ulaşılsa bile Cumhurbaşkanı''nın referanduma götürme yetkisi var. Seçilecek Cumhurbaşkanı; altı genel başkanın kuklası durumuna düşmeyi kabul eder mi?
***
Hani Süleyman Demirel, "doğmamış çocuğa don biçilmez" diyordu ya Davutoğlu, henüz seçilmemiş Cumhurbaşkanı''nın nasıl bir smokin veya tayyör giyeceğini şimdiden açıkladı, terziye sipariş de verdi!
Altılı Masa''da imza altına alınmış bir kararın, yani Cumhurbaşkanı''nın kararlarına, altı genel başkanın imza vermesi şartını koyan uzlaşmanın, mevcut Anayasa karşısında hiçbir kıymeti yoktur. Anayasa''yı bu yönde değiştirmek de hemen hemen imkânsızdır.
Öyleyse böyle garip yöntemler üretmek, seçmen desteğinin azalmasına yol açmayacak mı? Bu söylemler, Cumhur İttifakı''na ve aday olabilirse Tayyip Erdoğan''a yaramayacak mı?
Zaten Ali Babacan hem HDP söylemlerinin hem de cemaat ve tarikatların sözcülüğünü üstlenmiş gibi konuşmalar yapıyor... Davutoğlu''nun söylemleri de ondan aşağı kalmaz... Millet İttifakı, bu belirsizlikle Dimyat''a pirince giderken evdeki bulgurdan olmayacak mı? Önemli oranda oy kaybetmeyecek mi?
***
Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan, AKP''de iken hangi çizgide iseler bugün de aynı çizgideler... Yani kim kazanırsa kazansın, AKP zihniyeti iktidarda olacaksa, onlarla ittifaka ne gerek vardı? Oldu olacak, herkes AKP''ye geçer, tek partili sisteme dönülürdü!
Yok, HDP kapatılacak da adayları seçimlere Babacan''ın listesinden girecekse, Millet İttifakı''nın oyları düşmez mi?
Bana göre Millet İttifakı''nın iki büyük partisi, CHP ve İYİ Parti, durumu gözden geçirmek zorundadır. Çünkü Babacan ve Davutoğlu ile yürünecek yol, AKP ve HDP''nin yoludur.
Diğer taraftan, iki ittifakın da millet adı belirtilmemiş olan "1921 Anayasası" çizgisinde buluşmuş olması, şu an için Türkiye''nin birliği açısından en tehlikeli sorundur... Bilindiği gibi bu söylem, önce PKK terör örgütünün başı Abdullah Öcalan tarafından kullanılmıştır.
Erdoğan'ın Türklük üzerinden seçim satrancı!
10 Ocak 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:09
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Boğaziçi Üniversitesi kütüphanesinde sergilenen kitaplar, "İngiliz edebiyatı", "Fransız edebiyatı", "Alman edebiyatı", "İspanyol edebiyatı", "Yunan edebiyatı" diye sınıflandırılırken, "Türk edebiyatı"na ait kitaplar için "Türkiye edebiyatı" başlığı kullanılmasında olduğu gibi Türkiye''de Türklüğe karşı her fırsatta kinini sergileyen var. Bazı yayınevlerinin de "Türk edebiyatı" yerine "Türkiye edebiyatı" demesi de bu tür girişimlerin siyasi adımlarla birlikte başlatılan sistematik bir yaklaşım olduğunu gösteriyor.
Birkaç yayınevinde ve Boğaziçi Üniversitesi''nde "Türk sayılmaktan" nefret edenler var... Ellerinden gelse "türkü" kelimesini de değiştirecekler ama ne deseler tutmadı...
Bu tür girişimlerin asıl sebebi, "Türkiye Cumhuriyeti''ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denilir" şeklindeki kuruluş felsefesinden rahatsız olmalarıdır.
Bu, aslında psikolojik bir rahatsızlıktır, hastalıktır. Tedavisi, ırkçılığı terk etmek ve vatandaş olarak bir millete mensup sayılmanın, kimsenin ırkını yok etmek anlamına gelmediğini anlamaktır.
Kuruluş felsefesi, kimsenin ırkını yok saymadı, ulus devletin adı konuldu... Bu coğrafya, tarihte Türk''tü, halde de Türk''tür ve ebediyen Türk kalacaktır. Öyleyse bu marazi Türklük düşmanları bir an önce kendi durumlarını gözden geçirmelidir...
***
Siyasi arenada de paralel bir durum var...
Ali Babacan ve partisinden gelen "Anayasa''daki Türk tanımını kaldıracağız, ana dillerde eğitimi Anayasal hâle getireceğiz" söylemleri büyük tepkiyle karşılanınca, sanki "Andımız"ı ilkokullardan kaldıran, tabelalardaki T.C.''yi ve dağlardaki "Ne mutlu Türk''üm diyene" yazılarını sildiren ve yıllarca "Türk" yerine "Türkiyeli" kavramını kabul ettirmeye çalışan başkasıymış gibi Tayyip Erdoğan, şimdi Türklüğe sahip çıkan bir söylem kullanmaya başladı...
Erdoğan aynen şöyle dedi: "Türkiye''yi ve Türk milletini, birilerinin ayak oyunlarına, ihtiraslarına, yüksek gerilim hattına mahkûm etmemekte kararlıyız. Türk bayrağından, Türk kavramından nefret edenlerle mücadelemizin süreceği bir seçimi yaşayacağımızı şimdiden söylüyorum. Onlar ne yaparsa yapsın, biz işimize bakıyor, usta bir satranç oyuncusu maharetiyle demokrasi ve kalkınma hamlelerimizi tek tek hayata geçiriyoruz."
Oysa Erdoğan, "Çözüm Süreci"nde, "Kimse bizim karşımıza Kürtlükle çıkmasın. Türklükle de çıkmasın. Biz her türlü milliyetçiliği ayaklarının altına almış bir iktidarız." diyordu.
Abdullah Gül de "Ne mutlu Türk''üm diyene sözünü dağlara taşlara yazdılar. Bu ilkelliktir ve aşılacaktır" diye konuşuyordu...
Halen Cumhurbaşkanı Hukuk Başdanışmanı olan Mehmet Uçum, Anayasa değişikliklerinin yeterli olmadığını her fırsatta vurguluyor ve "Dışlayıcı ve baskıcı Türk Milleti''nden ''kapsayıcı ve özgürleştirici Türkiye Milleti''ne geçiş sürecinde Kürt sorununun kalıcı çözümünün gerçekleşeceği bir siyasal realite söz konusudur." diyor...
AKP Grup Başkan Vekili Ayşenur Bahçekapılı da yeni anayasa için komisyon kurulduğunda, "Anayasayı değiştireceğiz ve vatandaşlıktaki Türklük tanımını kaldıracağız. Yoksa demokratikleşmeyi yapamayız. Vatandaşlık tanımı da değiştirilecek. Herkes kendi etnik kökenini ifade edebilecek ve üst kimlik olarak ''Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım'' diyecek. İşte bu, sorunu çözer" demişti.
AKP''nin bir dönem İstanbul İl Başkanı olan Aziz Babuşçu da "AKP sayesinde hepimiz Türk olmaktan kurtulduk" diye konuşmuştu.
***
Şimdi ne oldu da Erdoğan, "Türk bayrağından, Türk kavramından nefret edenlerle mücadelemizin süreceği bir seçimi yaşayacağımızı şimdiden söylüyorum." diyor?
Aslında Erdoğan''ın bu cümlesinde sorunun cevabı da var; Türklük kavramına "seçim süreci boyunca" sahip çıkacaklarını söylüyor...
Seçimden sonra ne olacak? "Türkiye Yüzyılı"nda Türklük var mı? Türklük üzerinden siyasi satranç oynadıktan, piyonlar kullanılıp atıldıktan sonra siyasi ümmetçiliğe devam mı edilecek?
Sinan Ateş cinayeti üzerinden hesaplaşma!
11 Ocak 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:09
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı Sinan Ateş''in katledilmesi üzerine partisine yönelik suçlamalara ve özellikle CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu''nun, "Teslim edeceksin yanındaki çocukları, 3-5 torbacı ile geçiştiremezsin" mesajına cevap verdi ve "Milliyetçi Hareket Partisi''ni olmadık suçlamalarla durdurmaya, Cumhur İttifakı''nda çatlak oluşturmaya çalışıyorlar. Tek bir ülküdaşımı ezdirmeyeceğim, sonu ölüm de olsa surda gedik açtırmayacağım. Karın ağrısı çekenlere, bir cinayet üzerinden siyasi kurgu yapanlara tekrar haykırıyorum, adayımız belli, kararımız nettir. Cumhurbaşkanı adayımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan''dır. Milliyetçi-Ülkücü Hareket''e çirkefçe çamur atıp 2023 seçimlerini zillet ittifakının lehine dönüştürmek için ganimet avcılığına soyunanlar şerefsiz kere şerefsizdir." dedi.
Bahçeli, "Milliyetçi Hareket Partisi''nin kurumsal ve tüzel kişiliğini bu cinayetle irtibatlandıranlar iddialarını ispat etmezlerse şerefsizdir ve onların peşlerini asla bırakmayacağımızı bilmelerinde yarar vardır" diye konuştu.
Kılıçdaroğlu ise Bahçeli''ye cevaben "Yanında cinayete azmettiricileri barındırıyorsun, teslim edeceksin. Kapısına gelen polisleri hakaret ederek gönderen azmettiricileri teslim edeceksin" dedi.
***
Bahçeli, bu konuşmayla yakalanan ve suçlarını bir şekilde itiraf eden Maltepe çetesi üyelerinin, "Cumhur İttifakı''n parçalamaya dönük" dese de "siyasi bir projeye" hizmet ettiğini kabul etmiş oluyor.
Medyada, doğrudan MHP''yi suçlayanlar var ama Kılıçdaroğlu, MHP''nin kurumsal kimliğini hedef almıyor, sadece cinayetin azmettiricilerinin teslim edilmesini istiyor.
Her iki konuşma da soruşturmanın genişletilmesini gerektirmez mi?
***
Bahçeli, ayrıca "Adına zafer denilen yenilmiş ve casusların şebekesine dönmüş marijinal bir partinin ümitsiz vakası, ''hepimiz katilin kim olduğunu biliyoruz'' açıklamasıyla Cumhuriyet savcılarının görev alanına giren bir açıklamada bulundu. Bu istihbarat fosiline bildiklerini sormak kuşkusuz şerefli Türk savcılarının ana görevi olduğunu buradan hatırlatmak, gereğinin yapılmasını istemek hem çağrım hem de görevimdir. Şimdi de parti binalarına ''yerli ve milli katil kim'' yazılı afişler asacak kadar küçülüp yeri dibine geçtiler." diye Ümit Özdağ''a da cevap verdi.
Özdağ da buna, "Sayın Bahçeli, sen önce Olcay''ı, Ulvi''yi ve Semih''i savcıya yolla, gerekirse ben de giderim. İstersen Gölbaşı''nda ''portakal sandıklarında yakalanan silahlar soruşturması''nı yürüten savcıya bile giderim..." diye bir mesajla hemen karşılık verdi.
Ümit Özdağ, bu mesajla, 12 Eylül''den önce, dört ülkücünün, Bahçeli''nin arabasıyla Adana''dan getirdikleri silahlarla Gölbaşı''nda yakalanmasını hatırlatmış oluyor. Bahçeli, bu olaydan yargılanmamıştı.
Görüldüğü gibi olay, 12 Eylül öncesinin sorgulanmasına kadar gidiyor...
***
Cinayetten sonra Sinan Ateş''in eşi Ayşe Ateş bir açıklama yapmış ve "Eşimin şehit edilmesinden bugüne gerek sosyal medyada gerekse bazı internet sitelerinde yer alan katil arayışlarının, hedef göstermelerin kimseye bir faydası yoktur. Sosyal medya, bir hüküm yeri değildir. Devletimiz, suçluları tespit edecek ve gereken cezayı verecek büyüklüktedir. Her şeyden önemlisi Allah, en büyük adalet ve hüküm sahibidir. Acımızı bir siyasi malzeme haline getirmek, acımız üzerinden siyasi hesaplaşma yapmak isteyenlerden istirhamımız, ellerini vicdanlarına koymaları, acımıza saygı duymalarıdır." demişti.
Cinayet, tam da Ayşe Ateş''in söylediği gibi bir siyasi hesaplaşmaya dönüşmüş durumdadır ama bu tartışmalar, olayın çözülmesinde etkili olacaktır; çünkü kamu vicdanı, bu terör olayının arka planının aydınlatılmasını istiyor..
.Devlete fesat karıştırmak!
13 Ocak 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:09
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türk Ceza Yasası''nda "ihaleye fesat karıştırmak" suçu var. Yasanın 235''inci maddesinin a bendine göre bu suç, "İhaleye katılmayı engellemek, ihaleye katılma yeterliğine sahip olmayan kişilerin ihaleye katılmasını sağlamak, şartnameye uyan mal veya hizmeti kabul etmemek veya uymayanı kabul etmek" şekillerinde işlenebilir...
***
Peki bu "fesat" denilen kötülük sadece ihaleye mi karıştırılır?
Meselâ 1991''den itibaren ABD dayatmasıyla "Çekiç Güç''ü Türkiye''ye davet etmek" ve Irak''ın kuzeyinde bir devlet kurulmasına yol açmak nedir?
Mesela 2011''den itibaren, yine ABD dayatmasıyla "komşu ülke Suriye aleyhine asker toplamak, eğitmek, donatmak ve maaşa bağlamak" nedir?
Teröristlerin Türkiye üzerinden Suriye''ye akın etmesini teşvik ettikten sonra PKK/PYD tarafından zorla boşaltılan bölgede bir devlet daha kurulması, milyonlarca insanın Türkiye''ye sürülmesi, ayrıca bilinçli ve sistematik olarak Türkiye''nin nüfus yapısının değiştirilmesi için eski Afgan ordusu askerlerinin bile yasa dışı olarak sınırlardan içeri alınması nedir?
Bu kadar "savaşçı"nın Türkiye''ye kabul edilmesinin amacı nedir? Bütün bunların Türkiye''yi içeriden çökertmek için hazırlanan projenin gereği olduğu çok açık değil midir?
Bütün bu faaliyetler, devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak, bağımsızlığını zayıflatmak değil midir?
***
Üniversite sınavları ve kamuya alınacak bütün personel sınavlarının sorularını çalıp, devleti ele geçirmeyi planlamak nedir?
Bu suçu işleyen sadece 10 kişiye dava açıldı! Soruşturma kapsamında 6''sı eski ÖSYM çalışanı olan 10 şüphelinin "silahlı terör örgütü kurma ve yönetme", "silahlı terör örgütüne üye olmak", "ÖSYM kanununa muhalefet", "bilişim sistemine hukuka aykırı müdahale suretiyle haksız çıkar sağlamak" ve "kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık" suçlarından cezalandırılmaları talep edildi...
Dönemin ÖSYM Başkanı Ali Demir hakkında da "silahlı terör örgütüne üye olmak" ve "zincirleme şekilde görevi kötüye kullanmak" suçlarından 18 yıl 6 ay hapis cezası istendi.
CHP Grup başkanvekili Özgür Özel, TBMM''ye şaibeli sınavların araştırılması için soru önergesi vermişti. Özel, önergede "AKP iktidarı, herkesin gözü önünde yaşanan bu iddialar hakkında gerekli önlemleri almayarak, bu hırsızlığın en az 5 yıl daha devam etmesine göz yummuştur" ifadelerini kullanmıştı.
Bu dava ne oldu sahi? Uykuya mı bırakıldı? Hiç haber yok...
***
Ya yolsuzluklar... İhaleleri hep aynı gruplara vermek, her ihaleden yüzde 20 ile yüzde 50 arasında komisyon almak nedir? Bu paralar nerede ve kaç yüz milyar dolar ediyor? Bunu takip eden, soruşturan var mı?
Bütün bunlar dururken, "Sen nasıl olur da İstanbul''u elimizden alırsın" diye Ekrem İmamoğlu hakkında hakaret davasından hapis ve siyasi yasak kararı çıkması yetmediği için bir taraftan terör soruşturması, bir taraftan da "ihaleye fesat karıştırma" suçundan dava açılması nedir?
Ankara''da Mansur Yavaş hakkında da bir sürü iğrenç iddia öne sürülmüştü... Sonra ne oldu? Hepsi uydurma çıktı... İftira atanlar hakkında bir soruşturma açıldı mı?
Türk ordusunu çökertmek için Ergenekon, Balyoz ve Askerî Casusluk suçlamalarını tezgâhlayanlar nerede şimdi? Onların açtığı davalarda mahkûm edilenleri, içeride tutmak nedir?
Orduya siyaset karıştırmak nedir?
Bütün bunlar devlet işlerine fesat karıştırmak değil midir?
Sinan Ateş cinayeti ve Uygur Türkleri...
14 Ocak 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:09
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye''yi ve İslam dünyasını ilgilendiren iki önemli haber var ama siyasi partilerin Karar, Yeniçağ ve Veryansın TV gibi birkaç gazete veya İnternet sitesi dışında medyanın gündeminde yer almadı!
Karar''ın haberine göre Dünya Müslüman Topluluklar Konseyi Başkanı Dr. Ali Rashid el-Nuaimi başkanlığındaki 14 Müslüman ülkeden 30''dan fazla Müslüman lider ve akademisyen, Çin''in Sincan Uygur Özerk Bölgesi dediği Doğu Türkistan''ı ziyaret etti.
Çin''in bölgede yaşayan Uygur Türklerini toplama kamplarında tuttuğu, 2017''den bu yana yaklaşık 16 bin caminin yerle bir edildiği veya hasar gördüğü, 100 binlerce çocuğun zorla ailelerinden alınarak yatılı okullara gönderildiği bütün dünyada biliniyor.
***
Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan bir raporda, milyonlarca Uygur, Kazak, Kırgız ve diğer Türk halklarından tutukluların "beyin yıkama, işkence, tecavüz, cinsel istismar ve organ ticaretine" maruz kaldığı belirtiliyor.
Doğu Türkistan''da gerçek durum bu iken ziyaretten sonra açıklama yapan Dünya Müslüman Topluluklar Konseyi Başkanı Dr. Ali Rashid el-Nuaimi, Uygur Türklerini sokaklardaki sivilleri, dini liderleri öldürmekle suçladı.
Heyette yer alan Suudi Arabistan''ın eski eğitim bakanı Dr. Abdullah el-Ubeyd, "Hükümet şiddeti, aşırılığı ve terörizmi ortadan kaldırmak için büyük ve tutarlı bir çaba sarf ediyor, ancak hala terörü ve şiddeti kışkırtan aşırı fikirler var" dedi.
Mısır Devlet Başkanı''nın danışmanı Dr. Usame Seyyid el-Ezheri, "Çin''in etnik kültürü korumaya büyük önem verdiğini gösterdiğine inanıyorum." diyerek Çin hükümetinin Uygurlara karşı uyguladığı soykırım politikalarına destek verdi.
Bosna Hersek''in eski müftüsü olan Dr. Mustafa Ceric, "Çin dışında duyduklarımız kesinlikle önyargılı. Çin''deki Müslüman toplulukların Uygurlardan daha fazla olduğunu söyleyebilirim, Hui ve Moğolistan gibi on kadar Müslüman grup var" diyerek, Uygurlara uygulanan zulmü görmezden geldi...
***
Dünya Müslüman Alimler Birliği ise 2021 yılında "Uygur Türkleri ile Çin arasında adil bir uzlaşıya katkı sağlamaya hazırız" diye açıklama yapmış ve Çin''deki Müslüman Uygurları hedef alan "toplu hapis cezaları ve işkencelere, dinlerini değiştirmeye ve onlara zorla ateizmi empoze etme teşebbüslerine, dini ve ulusal kimliklerini değiştirme girişimlerine" tepki göstermişti... Şimdiki değişimin sebebi Türkiye''nin uyguladığı dış politika olabilir mi?
***
İkinci haber Veryansın TV''den:
Libya''daki Trablus hükümetinin geçen yıl Türkiye ile imzaladığı enerji arama anlaşmasının askıya alındığı iddiaları konuşulurken, ABD''den Libya''ya dikkat çeken bir ziyaret geldi. Libya Başbakanı Abdülhamid Dibeybe, ülkesini ziyaret eden CIA Direktörü William Burns ile görüştü.
Görüşmeden sonra Başbakan Dibeybe, "Ulusal Mutabakat Hükümeti''nin hedefi, Libya''yı istikrara kavuşturmak ve seçimlerin gerçekleşmesi için uluslararası alanda destek bulmaktır." diye açıklama yaptı.
CIA direktörü Burns''ün Libya''nın doğusundaki Bingazi kentinde Halife Hafter ile de bir araya geldiği bildirildi.
Libya ve Türkiye arasındaki enerji mutabakatının Libya mahkemesi tarafından askıya alındığı Reuters tarafından iddia edilmişti... Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, "Mahkeme kararı nihai karar değil. Hükümet hâlâ anlaşmayı destekliyor ve bize gerekli çalışmaları yaptıklarını ve bu mahkeme kararını ciddiye almamamız gerektiğini söylediler." demişti.
***
Ülkü Ocakları Başkanlığı yapmış Sinan Ateş''in uyuşturucu çetesine katlettirildiği bir dönem yaşıyoruz... Türkiye Türkleri, milliyetçiliği temsil iddiasındaki siyasi-sosyal kurumların içinde bile kendi hak ve hukuklarını korumak zorunda bırakıldığı için, uzun süredir, bu konularla yeterince ilgilenemiyor..
Ulusalcıları temizlemek!
16 Ocak 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:09
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu''nun salı günü yaptığı grup toplantısında "Açık söylüyorum, biz değiştik, biz halkın partisiyiz. Biz hangi yanlışları terk ettiysek, artık Saray tam odur" sözleri Nurcu Yeni Asya gazetesi yazarı Ömer Faruk Özaydın tarafından yorumlandı.
odatv''nin haber gündeminde de uzun süre birinci sırada yer alan yazıda Özaydın, "Kılıçdaroğlu, öyle bir dönemde başkanlık yaptı ki, 17/25, 15 Temmuz, 16 Nisan gibi siyasette taşların yerinden oynadığı Türkiye''nin kaderini değiştiren yıllardı. Kılıçdaroğlu, bir yandan partiyi milletle küstüren ulusalcı ve aristokratları temizlerken, diğer yandan muhalefeti de toparladı. Ama asıl önemli olan partisinin dizginini antidemokratik rejimden kurtarma çabasıdır" ifadelerini kullandı.
***
"CHP''deki aristokratlar" değerlendirmesi açımlamaya muhtaç. Zira "aristokrat", "soylular sınıfından olan" anlamına gelir... Yazıda parti yönetiminde uzun süre bulunanlar kastediliyor ama onlar bu makamlara siyasi mücadele ile gelen insanlardı... Hiçbirinin de soyla ilgili bir iddiası veya söylemi yoktu... Dışarıdan bakınca, ulaşılmaz gibi mi görünüyorlardı acaba?
Yazarın "ulusalcıları partiden temizledi" değerlendirmesine ise kimse itiraz etmez herhalde... Kılıçdaroğlu bile itiraz etmediğine göre...
"Ulusalcılık", sağcı olmadıklarını vurgulamak isteyenlerin kullandığı bir kavramdır ve "milliyetçilik" ile özde bir farklılığı yoktur. Türkiye''yi kuran irade Türk Milliyetçiliğidir. Öyleyse bu kavramlarla sorunu olanların, Türkiye''nin kuruluş iradesi ile sorunu var demektir.
Nitekim, ulusalcılık dalgasının yükseldiği dönemde Fetullah Gülen, kendilerini bu kavramla ifade edenlere savaş açmış ve şöyle demişti:
"Ölseler bir araya gelmeyecek kimseler, ulusal cephe adı altında suni bir kitlesel dalga oluşturmaya çalışıyor. Ulusal cephe adı altında oluşturulmaya çalışılan dalganın sınırları belli değil. Hedefi, niyeti ve çağrı yaptığı hassasiyetleri farklıdır. Kemiksiz, kimliksiz ve hedefsiz bir dalga... Her açıdan manipülatif bir organizasyon olduğu belli. Ama sancılar olacaktır. Bunlar aşılacaktır."
Biz de 25 Ekim 2005 tarihli ve "Sınıksız Misyoner" başlıklı yazıyla şöyle bir yorum yapmıştık:
"Senin dinlerarası diyaloğun kemikli oluyor öyle mi? Peki Papa, 1991 yılında, kendisine bağlı bütün kiliselere gönderdiği ''Kurtarıcı Misyon'' başlıklı yazıda ne diyor:
''Dinlerarası diyalog, kilisenin bütün insanları kiliseye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır. Bu misyon aslında Mesih''i ve İncil''i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir.''
Bu durumda, sen de o misyonun bir görevlisi, misyoneri olmuyor musun Fetullah Gülen?
Papa''yı ziyarete gittiğinde, ''Papa cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan dinlerarası diyalog için Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz'' hitabında bulunan sen değil misin?
Bu mu senin etin kemiğin, bu mu senin Türklüğün, Müslümanlığın?
Sen Abant konsilini toplarken elbette biz de ulusal cepheyi kuracaktık Fetullah Gülen!
Sen, Hıristiyanlarla, Yahudilerle amentü birliği yaparken, biz de Alevilerimizle amentü birliği yaptık, kucaklaştık, bunda ne kötülük görüyorsun Fetullah Gülen?"
***
Fakat Danıştay baskını, Hrant Dink cinayeti gibi olaylarla düğmeye basılmıştı zaten... Hedefleri, bu olaylardan milliyetçileri, ulusalcıları sorumlu tutmak idi... AKP iktidarı, Fetullah Gülen''in gösterdiği hedefe doğru koştu ve FETÖ''nün Ergenekon, Balyoz gibi operasyonları ve nihayet 15 Temmuz kalkışması sayesinde ülkenin yönetim sistemini bile değiştirdi. Terörle mücadele bir kenara bırakılıp teröristle mücadele edenler hakkında soruşturmalar başlatıldı! İçişleri Bakanlığı''nda da ulusalcılığı suç olarak gösteren bir rapor bile hazırlandı!
Bu süreçte Kılıçdaroğlu da ulusalcıları partisinden temizlemişse, bunu açık seçik konuşmakta fayda var...
Tehlikenin farkında mıyız?
17 Ocak 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:09
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye''de tek adam sistemi kurulmadan önce ve sonra yargıyı siyasetin emrine tabi kılmak için nasıl değişiklikler yapılmışsa, İsrail''de de benzer adımlar atılıyor...
Türkiye''de yüksek yargıdaki hâkimlerin önemli bölümünü, aynı zamanda parti başkanı olan Cumhurbaşkanı seçiyor! Bir parti başkanının seçtiği hâkimlerin, o başkanın partisiyle diğer partiler arasında tarafsız ve adil davranması beklenebilir mi?
Türkiye''nin rotasını değiştiren hatta Türkiye''yi Türkiye olmaktan ve hukuk devleti olmaktan çıkarmaya başlayan süreç, gece yarısı değiştirilen yasalarla başladı...
Sonunda, Meclis''te milletvekillerinin oylarını, genel başkanın emir durumundaki kişilere gösterdiği, bir Anayasa değişikliği kabul edildi. Yani gizli oylama ihlal edildi. Ardından, halk sandık başındayken, kural değiştirilerek mühürsüz oyların geçerli sayıldığı bir referandumla atı alanın Üsküdar''ı geçtiği hukuk dışı bir düzen kuruldu.
Şimdi, bir kişinin ağzından çıkan söz, yasa oluyor!
***
Türkiye''deki Erdoğan modeline özenen İsrail Başbakanı Netanyahu, herhalde tekrar iktidara gelince, bir daha gitmemek için yargının bazı yetkilerini Meclis''e devretmeye yönelik hamlelerde bulundu.
Anadolu Ajansı''nın haberine göre Adalet Bakanı Levin, 5 Ocak''ta, Yüksek Mahkemenin yetkilerini sınırlandıran, yargının hâkim seçimleri üzerindeki etkisini azaltan ve Meclis''in mahkeme kararlarını geçersiz kılmasına izin veren bir yasa planladıklarını duyurdu.
Yeni yargı planına göre, koalisyon hükümeti, yargı mensuplarını atama komitesinde şu an 9 olan üye sayısını 11''e çıkaracak ve bu üyelerin 7''sini kendisi seçecek. Bu üye çoğunluğu, hükümetin, yargıçların atanmasında tek söz sahibi
Tel Aviv''de yaklaşık 80 bin kişi söz konusu yargı reformunu protesto etti.
İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, hükümetin, yargının bazı yetkilerini Meclis''e devretmeye yönelik hamlelerine karşı net bir tavır almadığı yönünde yapılan eleştirilerle ilgili açıklama yaptı.
Twitter hesabında yayımladığı videoda halka seslenen Herzog, "Biz, ülkeyi parçalayan derin bir çatışmanın içindeyiz. Bu kutuplaşma beni ve İsrail ile yurt dışındaki halkın büyük kısmını çok endişelendiriyor. Şahsıma yöneltilen eleştirilere saygı duyuyorum ancak şu an iki kritik noktaya odaklanıyorum, tarihî anayasal bir krizin ve toplumun daha fazla parçalanmasını engellemek." ifadesini kullandı.
***
İsrail Cumhurbaşkanı Herzog, ülkeyi parçalayan derin bir krizden ve kutuplaşmadan söz ediyor. Biz Türkiye''ye bakalım... Eski Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk, iktidarın, siyasal İslamcı bir ideoloji dayatarak halkı ikiye böldüğünü, böylece Türkiye''nin birliğinin tehlikeye atıldığını söylüyor...
Gerçekten de iktidar ve iktidarın teşvik ettiği sözde din temsilcisi olan gruplar, Türkiye''yi yağmalıyor. Ekonomi, bütün uyarılara rağmen bilerek ve planlı olarak çökertildi. Tarım ve hayvancılık da kasıtlı olarak bitirildi ki halk geçim sıkıntısı içinde kendi derdine düşsün...
Ülke, askerlik çağında ve zaten bir kısmı asker olan yabancılarla dolduruldu. Bütün bunlar, Cumhuriyet''in 100''üncü yılında, rejimi ortadan kaldırmak için değilse ne içindir?
Halk, tehlikenin ne kadar ciddi olduğunu kavramış değildir. Bunun sebebi, muhalefetin, halkı sanki normal bir düzen içindeymişiz gibi uyutmasıdır...
Tehdit, doğrudan halkın canına, ırzına, namusuna yönelecektir. Bu hedeflerini saklamayan, açıkça tehditler savuran sözde dini gruplar var. Halk, iş başa düşünce kendi hak ve hukukuna, ırzına, namusuna sahip çıkar ama bütün bu değerler büyük ölçüde harap olduktan sonra ne kıymeti kalır?
Siparişle hırsızlık!
18 Ocak 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:09
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Malatya''da aldıkları inşaat malzemesi siparişlerine göre hırsızlık yapan bir çeteye mensup 20 kişi yakalandı. Konuyla ilgili açıklamayı, Malatya Valisi Hulusi Şahin yaptı.
Şüphelilerin birçok sabıkasının bulunduğunu ifade eden Şahin, "12''nci şüpheli çok özel... Bir inşaat şirketi sahibi ve bu şüpheli bizim tespitlerimize göre organizatör, çete lideri olan bir şahıs. Sipariş üzerine inşaat malzemeleri çaldırıyor ve bunları daha sonra pazarlıyordu." ifadelerini kullandı.
Şahin, kamu kurum ve kuruluşlarından bakır tel ile güneş enerji santrallerinin elektrik aksamlarını da çalan şebekenin il dışından gelen sekiz üyesinin 31 Aralık 2022 gecesi çaldıkları kablolarla yakalandığını, 180 personelin katılımıyla düzenlenen son operasyonla birlikte 21 hırsızlık olayının aydınlatıldığını bildirdi.
İl Emniyet Müdürü Ercan Dağdeviren de "İl dışından gelen hırsızlık şebekesi, araçlarını farklı noktaya bırakıyor. Önce araç çalıyorlar. Çalıntı araçla hırsızlığı gerçekleştiriyor sonra da çalıntı malzemeyi kendi araçlarına aktarıyorlar. Mahkemeden aldığımız kararla teknik ve fiziki takip neticesinde suçun delillerini tam yaptık. Çalıntı malzemeleri de ele geçirdik." diye bilgi verdi.
***
Sipariş üzerine hırsızlık yapan çete üyeleri, devlete veya vatandaşa ait inşaat malzemesi depolarını kendi deposu gibi kullanıyormuş. Peki ama devletin hazinesini kendi hazinesi gibi kullananlar ne olacak?
Örnek verelim. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu''nun açıkladığı verilere göre bankacılık sektörünün net kârı, Temmuz''da yıllık bazda yüzde 505 artışla 38,7 milyar TL''ye yükseldi. Sektör, geçen yıl aynı dönem 40,2 milyar TL net kâr elde etmişti.
Bu durum, halkın kaynaklarının bankalar tarafından emilmesi anlamına gelmiyor mu? Bankaların bu kadar yüksek oranda kâr etmesini sağlayan sistemi kim kurguladı? Sistemi sipariş eden de belli, "kaynak aktarımını" yapan da belli değil mi?
Malatya''daki hırsızlar, aldıkları sipariş miktarına göre devletin veya şirketlerin depolarını boşaltıyor; yüksek enflasyon politikası uygulatanlar da halkın parasını cebinden veya daha eline geçmeden çalıyor...
***
Çalışanlar, maaşlarını alır almaz dövize yatırmıyor ki cebindeki veya hesabındaki paranın değerini koruyabilsin! Borçlarını, taksitlerini ödedikten sonra para kalırsa ay sonunu getirmeye çalışıyor... Ay sonuna kadar elde veya hesapta kalan paraların ülke çapındaki toplam miktarını düşünelim... Bu paraların yıllık toplamda ne kadarının eridiğini hesap eden var mı? Tabii herkesin kazancını bilen devlet, bu hesabı yapabilir ama Türkiye''de enflasyon oranı bile siparişle belirleniyor...
Yıl sonunda bakıyorsunuz ki bankalar yüzde 500 kâr etmiş, çalışanların elindeki para ise erimiş!
***
Siparişle hırsızlığın sadece bir yönünü ele aldık. Yoksa devlet ihalelerinin komisyonsuz verilmediğini, bu paraların da yıllık, 10 yıllık, 20 yıllık olarak hesap edildiğinde asgari 300 milyar dolar olduğunu biliyoruz.
Yurt dışındaki bankalara yatırılan bu paraların bir kısmının yabancı sermaye yatırımı gibi gösterilerek ülkeye geri getirildiğini, yani ülkenin ekonomik alt yapısının ele geçirilmesi amacıyla kullanıldığını bir kısmının da dolar hareketlerini takip eden ABD''ye kaptırıldığını biliyoruz...
Herkes biliyor ama kimse konuşmuyor! Çünkü herkes, kendi derdine düşmüş; hukuk devleti talep edilmiyor... Bu çürümüşlük, artık bir egemenlik sorununa dönüşmüştür. Darülharp olarak gördükleri için ülkeyi yağmalayarak çökertmek amacında olanlar, yabancıların siyasi taleplerini de karşılıyor. Çünkü hedefleri birdir!
Parmak izi ve topuk kanıyla küresel fişleme!
19 Ocak 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:09
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Biz iktidar ve muhalefetten Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş felsefesine, dolayısıyla Türk Milleti''nin varlığına yönelik düşmanca saldırılarla zamanı harcamak zorunda kalırken, dünya, doğrudan insan ve hayvan nüfusunu azaltmak amaçlı küresel operasyonları konuşuyor.
Mesela, Dünya Ekonomik Forumu Başkanı Klaus Schwab, Davos toplantısını "Geleceğin Efendisi Olmak" çağrısıyla açtı. Elon Musk ise "DEF/Davos nasıl bir şeydir? Dünyanın patronu olmaya mı çalışıyorlar?" diye cevap verdi...
Elon Musk, herhalde bu soruyla konuyu bilmeyenleri birazcık düşünmeye davet etmiş oluyor. Yoksa DEF/Davos''un ne olduğunu ve dünyayı nereye sürüklemeye çalıştıklarını Klaus Schwab açıklıyor zaten...
Schwab, Davos''tan hemen önce "bir sonraki pandemi" uyarısında "O kadar büyük bir siber saldırı olacak ki bütün dünyada internet bağlantısı kesilecek. Yeni internete ise yalnızca biyometrik/dijital kimliğe sahip olanlar erişebilecek." dedi. Yani sadece seçilmişler haberleşebilecek!
Bu, kendiliğinden olmayacak herhalde... Bu da planlanan bir pandemi...
Biyometrik/dijital kimlik ne demek peki? Schwab, onu da açıklamıştı...
Paul Joseph Watson imzasıyla 2020 yılında yapılan bir değerlendirmeye göre "Büyük Sıfırlama"nın veya Schwab''ın deyimiyle "dördüncü sanayi devriminin" bir diğer önemli yönü, insanı makineyle birleştirmek...
Schwab, Chicago Küresel İlişkiler Konseyi''nde yaptığı konuşmada "Dördüncü sanayi devriminin yol açacağı şey, fiziksel, dijital ve biyolojik kimliğimizin bir birleşimidir" dedi.
Schwab, "Dördüncü Sanayi Devriminin Geleceğini Şekillendirmek" adlı kitabında da yeni teknolojilerin, "yetkililerin, zihnimizin şimdiye kadarki özel alanına girmesine, düşüncelerimizi okumasına ve davranışlarımızı etkilemesine" izin vereceğini açıkladı.
Schwab, "Bu alandaki yetenekler geliştikçe, kolluk kuvvetleri ve mahkemelerin suç işleme olasılığını belirlemek, suçu değerlendirmek ve hatta muhtemelen anıları doğrudan insanların beyinlerinden almak için teknikler kullanması söz konusu olacaktır" diye yazdı ve "Ulusal bir sınırı geçmek güvenlik riskini değerlendirmek amacıyla ayrıntılı bir beyin taraması gerektirebilir. Giyilebilir bilgisayarlardan sanal gerçeklik kulaklıklarına kadar günümüzün harici cihazları neredeyse kesin olarak vücudumuza ve beynimize yerleştirilebilecek." diye yazdı.
Schwab ayrıca, dünya medyasında komplo teorisi olarak gösterilen "vücudumuzun cilt bariyerini aşan aktif implante edilebilir mikroçipler"i açıkça onaylıyor...
Schwab, bir televizyon programında da "Bundan 10 yıl sonra burada oturduğumuzu ve beynimizde bir implant (çip) olduğunu hayal edebiliyor musunuz?" diye sormuştu...
***
Bütün bu planlamalara dünya çapında tepkiler var.
"Pelham" adlı Twiter kullanıcısının mesajları bu tartışmaların nereye evrildiğini gösteriyor:
"Klaus Schwab, dünyanın artık Amerika gibi süper güçler tarafından yönetilmeyeceğini söylüyor. Blackrock ve Bill Gates gibi Dünya Ekonomik Forumu paydaşları tarafından yönetilecek.
Bu krizden çıkarabileceğimiz bir ders varsa, o da şudur: Dünya Ekonomik Forumu kapatılmalı, tüm genç küresel liderler hükümetten uzaklaştırılmalı ve Klaus Schwab hapse atılmalıdır."
***
Bu arada İsviçre Hükümeti, Davos toplantısına katılanları korumak için 5 bin asker görevlendirdi. Davos bölgesine girenler, ateş ölçerler gibi el aletleriyle parmak izi kontrolünden geçiriliyor! Bu, "Herkesin parmak izi bizde var" demektir...
Öyleyse biz yeni kimlikler için parmak izi verdiğimizde, doğan her çocuktan iki defa topuk kanı alındığında bu veriler küresel sisteme de dahil edilmiş mi oluyor?
Yani sadece ulusal çapta değil küresel düzeyde dijital olarak fişlenmiş durumda mıyız?
Biraz da bunları düşünelim...
Dünya liderleri Erdoğan'ı istiyorsa...
20 Ocak 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:09
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Bekir Bozdağ, Tayyip Erdoğan''ı kayıtsız şartsız desteklediği için ikinci defa Adalet Bakanı olarak atanmıştır. "Bakan" deniliyor ama bu sistemde bakanlar, Cumhurbaşkanı''nın memurudur. Memurun kendisini atayan amirini desteklemesi doğaldır ama bunun adı hukuki yorum değildir.
Bekir Bozdağ, siyasi konumunu Tayyip Erdoğan''a borçludur. Bu sebeple Bozdağ''ın Erdoğan ile ilgili herhangi bir konuda tanıklığı bile mahkemede tek başına hukuki bir değer taşımaz...
Bu bakımdan, Bozdağ''ın, "Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı sisteminde ikinci defa adaydır. Önceki Cumhurbaşkanlığı bu sisteme göre sayılmaz..." diye özetlenebilecek sözlerden sonra "Sayın Cumhurbaşkanımızın adaylığı Anayasal hakkıdır, önünde hiçbir engel yoktur. Hukuk uydurma yerine herkes seçime çalışsın, meydanda rekabetimizi yapalım." diye konuşması, hukuk uydurmanın ta kendisidir.
***
Tabii burada sorun, Bekir Bozdağ''ın yorumunun taraflı olması değildir. Sorun şu ki muhalefet, Erdoğan''ın adaylığına itiraz etmiyor... İtiraz etmemelerinin sebebi olarak da "Erdoğan''ı sandıkta yenerek göndermek gerekir. Yoksa yine mağdur edebiyatı ile birlikte sorun devam eder" şeklindeki kabulü gösteriyorlar.
İyi ama Anayasa''nın "Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir" hükmünü ne yapacaklar? Erdoğan, üçüncü defa aday olacağını açıklıyor...
Anayasa''da, "Önceki sisteme göre bir defa seçilmiş cumhurbaşkanının bu seçimi sayılmaz" mı deniliyor?
***
"Tanıklık" demişken, Sedat Peker''in tanıklığı ne oldu sahi? Mersin Limanı''na gönderilecekken ele geçirilen tonlarca uyuşturucunun alıcısı kimdir? Sedat Peker, bu olayı ortaya çıkardı ama takip eden yok! Takip edilmiş olsa Türkiye''deki alıcı ortaya çıkarılırdı... Birleşik Arap Emirlikleri Sedat Peker''in sosyal medyayı kullanmasını bir kenara bırakın onun adına başkalarının mesaj yayınlamasına da yasak getirdi!
Bunun sebebi, iktidarın 15 Temmuz darbe girişimini, desteklemekle suçladığı Birleşik Arap Emirlikleri ile barışması mıdır?
Peker, "Seçimden iki ay önce önemli açıklamalar yapacağım" demişti. Peker''in avukatı, mevcut şartlarda bunun mümkün olmadığını söylüyor. Peker, Türkiye''yi sarsacak ve kendisine getirecek şok açıklamalar yapacaksa ve yapmamasını sağlasın diye Birleşik Arap Emirlikleri''ne siyasi tavizler verilmişse muhalefet bunun üzerinde neden durmuyor?
Batı dünyasından da Sedat Peker''in susturulması üzerinde duran yok. Bunun sebebi, Sabah Gazetesi''nin haberine göre Tayyip Erdoğan''ın, partisinin MKYK toplantısında "6''lı Masa''nın durumu ve son günlerdeki hava daha da AK Parti lehine döndü. Özellikle dünya liderlerinin de 2023 sonrası için bizimle birlikte çalışma istekleri var..." diye ifade ettiği durum olmasın.
***
Batı dünyası, özellikle ABD, Erdoğan''ın kaybetmesini istese, Sedat Peker''in susturulmasını önlerdi...
Biz başından beri Batı dünyasının, zaman zaman kamuoyu önünde eleştiri yapsa da gerçekte Erdoğan''ı desteklediği görüşündeyiz.
Muhalefet bunun üzerinde duracak mı acaba? Yoksa "Batı dünyası Erdoğan''ın iktidarda kalmasını istiyor, bundan ne çıkarları var?" diye propaganda yapmanın fayda değil zarar vereceğini, iş dünyasının iktidarda kalacak olana yatırım yapacağını mı düşünüyorlar?
Muhalefet, en azından "Batılı liderler sizinle çalışmak istiyorsa, nasıl millî ve yerli oluyorsunuz?" diye de soramaz mı?
Sadece Sedat Peker''in susturulması değil, muhalefet, Sinan Ateş cinayeti üzerinde de yeterince durmuyor. Oysa bu cinayetin azmettiricileri, lojistik destek verenleri belli... Üzerinde durulsa, iktidarın kurduğu düzenden beslenen ve her gelen gün büyüyen irin patlayacak ve siyaset de Türkiye de temizlenecek...
Bir kurmay albayın yaktığı işaret fişeği!
21 Ocak 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:08
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Güray Belhan, emekli kurmay albay. Henüz tanışmadık ama emekli olduktan sonra yazdığı "Önüm, Arkam, Sağım, Solum Tarikat..." adlı kitabını bir solukta okuduğum için çocukluğundan bugüne yaşadıklarını öğrenmiş oldum. Kitabın kapağında, "FETÖ''cü askerî savcının yok edemediği, yeni nesil tarikatçıların tasfiye ettiği vatansever Atatürkçü kurmay albayın hikâyesi" ifadesi de var...
***
Bu yazıda ele alacağım konu ise kitabın sonuna eklenen, Belhan''ın kurmaylık eğitimi sonunda hazırladığı mezuniyet projesinin sonuç bölümü... Belhan, yurt içinde ve yurt dışında görevden göreve koştuğu için kurmaylık sınavına 2019 yılında, albay rütbesindeyken hazırlanabilmiş ve kurmay subay olarak Suriye''deki bütün operasyonlarda görev yapmış bir kişi...
Belhan''ın kurmaylık mezuniyet projesi, "Suriyeli mülteci sorununun Türkiye''nin millî güç unsurlarından nüfus gücü ile psiko-sosyal ve kültürel gücüne etkileri ve muhtemel çözüm yolları" başlığını taşıyor.
Belhan, projenin "sonuç ve teklifler" bölümünde önce Atatürk''ün, Medeni Bilgiler kitabında yazdığı ulusal ahlak tanımını hatırlatıyor:
"Gerçekte, ahlaksal düzen, belli kişilerden ayrı ve bunların üstünde ancak toplumsal, ulusal olabilir. Ulusun, toplumsal düzeni ve güvenliği, bugünkü ve gelecekteki rahatlığı, mutluluğu, esenliği ve korunmuşluğu, uygarlıkta ilerlemesi ve yükselmesi için insanlardan her konuda ilgi, çaba ve özverisini ve gerektiğinde seve seve kendisini gözden çıkarmayı isteyen ulusal ahlaktır. Her yönden gelişmiş bir ulusta, ulusal ahlak gerekleri, o ulusun bireyleri tarafından bir çeşit muhakeme edilmeksizin, vicdan ve duygusal bir güdüyle yapılır. En büyük ulusal duygu, ulusal heyecan işte budur."
Belhan, daha sonra şu tespitleri yapıyor:
"Bugün Türkiye Cumhuriyeti''ni ayakta tutan en önemli unsur, insanının vatanı için gerektiğinde seve seve kendini feda edebileceği bir ahlak ve kültür yapısına sahip olmasıdır. Bunu Türk toplumu hiçbir muhakeme yapmadan yerine getirir. Ancak 2011 yılından itibaren ülkesini ve tüm imkânlarını Suriyelilere açmak Türk halkı için iyi bir deneyim değildir. Çünkü halk arasında, kendi ülkesini savunacak hâldeyken kaçıp başka ülkeye gelen bir kültür ve anlayışın insanımız nazarında çok da kıymeti harbiyesi yoktur. Özellikle, 2019 yılı yeni yıl kutlamalarında Suriyeli gençlerin Taksim Meydanı''nda Suriye bayraklarıyla eğlenmeleri ve kutlama görüntüleri, Türk insanının hafızasında derin izler bırakmıştır.
Türk askerinin savaşçı ruhu ve her türlü zorluğa göğüs geren sarsılmaz iradesi ise Türk kültürünün kazandırdığı bir yetenektir. Bu kültür yapısı bozulursa Türkiye Cumhuriyeti''nin dış tehditlere karşı bağışıklığı sekteye uğratılmış olacaktır. Türkiye, sığınmacı problemini değerlendirirken bu hususun göz önünde bulundurulması elzemdir.
Prof. Dr. Hasan Köni''nin Millî Savunma Üniversitesi''ndeki dersleri sırasında yapmış olduğu tespitin ne kadar yerinde olduğu görülmektedir;
''Kültürünü oluşturan mekanizmayı ortadan kaldırmadan Türkiye''yi yıkmak mümkün değildir!
Tarihte eşi benzeri olmayan yüksek bir rakamı aşan Suriyeli sığınmacı nüfusunun, Türkiye''ye sosyo-kültürel alandaki olumsuz etkilerinin toplumda olası yozlaşmanın işaret fişeği olabileceği kıymetlendirilmektedir."
***
Güray Belhan, daha sonra önerilerini açıklıyor. Görüldüğü gibi Belhan, Suriyelilerin Türkiye''ye sadece nüfus yapısını değiştirmek için değil aynı zamanda Türk kültürünü yozlaştırarak Türkiye Cumhuriyeti''ni çökertmek projesi dahilinde getirildiğini söylüyor.
Böylece, Güray Belhan gibi üstün niteliklere sahip bir kurmay albayın neden kadrosuzluktan emekliye sevk edildiği de anlaşılmış oluyor!
İsveç neden Kur'ân yaktırdı?
23 Ocak 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:08
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İsveç hükümetinin, Türkiye Büyükelçiliği önünde Kur''ân yakma eylemine izin vermesi ve bunu ifade özgürlüğü olarak kabul ettiğini açıklaması, olayın doğrudan NATO ile ilgili olduğunu gösteriyor.
Rusya yanlısı olduğu söylenen eylemci Paludan''ın, Kur''ân yakmak için Türkiye Büyükelçiliği''nin önünü seçmesi ve onun bu işe İsveç hükümeti tarafından "ifade özgürlüğü" denilerek teşvik edilmiş olması, İsveç''e "Biz NATO''ya girmek istedik ama Türkiye engel oldu" deme fırsatı sunuyor...
Nitekim Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş, "Böyle giderse İsveç''in NATO''ya girme meselesi Türkiye tarafından asla onaylanmayacak ve Türkiye bu süreçte İsveç''ten imzaladıkları yükümlülükleri yerine getirmesini bekleyecektir" dedi.
Yine Tayyip Erdoğan''a tam destek veren MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de "Sandık ne İsveç''te kurulacak ne diğer ülkelerin denetiminde olacak. 14 Mayıs seçimlerini kundaklamak için zillete destek olan muhasım güçler kaybedecek. İsveç''in NATO üyeliği bu şartlar altında Gazi Meclis''in onayından geçemeyecektir" dedi.
İsveç''in istediği tam da budur zaten... Yoksa ne diye böyle bir eyleme sessiz kalsınlar...
***
Numan Kurtulmuş, "Eylemin Türkiye büyükelçiliğinin önünde yapılmasının başka bir anlamı ve önemi vardır. Şunu demek istiyorlar: ''Biz 2 milyarlık Müslüman dünyasının öncüsü ve savunucusu olarak Türkiye''yi görüyoruz'' diyorlar. Güçlü büyük Türkiye''yi hazmedemiyorlar." dedikten hemen sonra "Biz, neyin ne olduğunu, kimin kiminle iş tuttuğunun farkındayız. Biz her sorunun diplomasi masasında çözülmesini istiyoruz. İsveç ve Finlandiya''nın NATO''ya giriş süreçlerinde görüşlerimizi çok açık bir şekilde söyledik. Biz kategorik olarak sizin NATO''ya girişinize karşı değiliz. Önce şartları yerine getirecekler. Yani memleketinizde terör örgütlerini orada siyasi, kültürel, zihinsel olarak destekleyecek zeminler oluşturmayın. Teröre destek vermekten vazgeçin. Bu saldırı bir kez daha gösteriyor ki İsveç maalesef teröre destek vermekten vazgeçmediğini gösteriyor." sözleriyle birinci görüşünü çürütmüş oluyor. Yani eylemin Türkiye büyükelçiliği önünde yapılmasının, İsveç''in Türkiye''yi İslam dünyasının öncüsü olarak görmesiyle hiçbir ilgisi yoktur. Aksine Türkiye''nin İslam dünyasındaki konumu İsveç''in umurunda bile değildir.
Eski milletvekili Faruk Bal ise "İsveç ve Finlandiya, Rusya''ya karşı NATO''ya üye olmak zorunda... PKK gösterisi ve Kur''ân yakılması ise AB mevzuatına göre Türk/İslama karşı nefret suçudur. İsveç buna rağmen üçlü muhtırayı neden uygulamaz? ABD/AB İsveç''i piyon olarak kullanıp Türkiye''yi NATO''dan atmak için sebep mi yaratıyor?" diye bir mesaj yayınladı.
Faruk Bal''ın bu sorusu, eski Amerikan Ulusal Güvenlik danışmanı ve BM Büyükelçisi John Bolton''un 16 Ocak''ta The Wall Street Journal''da çıkan yazısında, "Erdoğan seçimi kazanırsa Türkiye''nin NATO''dan çıkarılmasını" önermesine dayanıyor.
Esasen Norveç ve İsveç, ABD''nin dublör ülkesidir. ABD kendi yapamadıklarını bu ülkelere yaptırır ama İsveç, Kur''ân yakma eylemini NATO''ya giriş başvurusunu geri çekemediği için teşvik etmiş olabilir...
***
Sandık ise elbette Türkiye''de kurulacak. Halkın kararını öncelikle ekonomideki durum belirleyecek. Yalnız, ABD''nin 1996 yılından itibaren desteklediği Tayyip Erdoğan''a şimdi köstek olduğu haberleri, aleyhine değil lehinedir!
Bolton gibilerin Erdoğan eleştirisi ise "yerli ve milli" algısına hizmet etmektedir... MHP''nin seçimdeki durumunu ise ekonomiyle birlikte kendi evladı olan Sinan Ateş''in katledilmesine seyirci kalması da etkileyecek...
Al kan...
24 Ocak 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:08
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gaziantepli gazeteci-yazar Necdet Sevinç, "milletini sırtında taşıyan adam"dı... Diyarbakırlı Hadi Güzel, Irak''ta ve Libya''da görev yaparken "devletini sırtında taşıyan adam" olmuştu. Şırnaklı korucu ve tim komutanı şehit Nimet Encu, "vatanını 30 yıldır gece-gündüz savunan adam"dı...
Trabzonlu Soysal Algan da ömür boyu, "Trabzonluları sırtında taşıyan adam"dı... Onu da kaybettik...
Soysal Algan, Trabzon Liselerinden Mezun Olanlar Derneği Başkanı olarak, İstanbul''a üniversite öğrenimi için gelen gençlerin ve Fındıkzade''deki Trabzon yurdunun hamisi olmakla kalmadı, bu yurdu, Türkiye için fikir üreten merkezlerden biri haline getirmeye çalıştı. Çeşitli partilerden gelen adaylık tekliflerini ise Sadettin Tantan''a olan vefası sebebiyle hep reddetti...
***
Soysal Algan, herhalde toplum için her türlü fedakârlığı yapmak duygusunu ailesinden almıştı. Mesela Dr. Celalettin Algan, insan sağlığı için hayatını feda etmişti. Bir Türk doktoru olarak ömür boyu Afrika''da salgın hastalıklarla mücadele etmişti. Onun kardeşi Dr. Nizamettin Algan, Trabzonspor''u Trabzonspor yapanlardandır. Aynı aileden Yüzbaşı Şerafettin ise İzmir''in kurtuluşu sırasında, atılan bombayla atı ölmüş kendisi de yaralanmış vaziyetteyken, Türk bayrağını valilik binasında göndere çeken Türk süvarisiydi. Hani Büyük Taarruz sırasında Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa''nın bellerinde uzun kılıçlarla çekilmiş fotoğrafları vardır ya... O kılıçları, Enver Paşa, Buhara''dan Mustafa Kemal Paşa''ya zafer dileğiyle göndermişti. Mustafa Kemal Paşa, kılıçlardan birini kendisi kuşanmış, ikincisini Garp Cephesi Komutanı İsmet Bey''e vermiş, üçüncüsünü de İzmir''e ilk girecek Türk zabitine ayırmıştı... O zabit, sonradan Algan soyadını alacak olan Trabzon/Maçka''nın Sulufoğulları sülalesinden Bahriye Hanım ile Kırımlı Yüzbaşı İbrahim Bey''in oğlu, Şerafettin idi...
Algan, "al kan" demektir ve aile tarafından Yüzbaşı Şerafettin gibi gazilerin Türk bayrağına düşen kanına atfen soyadı olarak alınmıştır...
Atatürk, Yüzbaşı Şerafettin''e ise "İzmir" soyadını vermişti... Adı, İzmir''in kurtuluşu ile birlikte anılsın diye...
***
Kısacası Soysal Algan gibi insanların ortaya çıkıp topluma önderlik etmesi, kendiliğinden olmuyor! Arkalarında büyük ve tarihî bir aile mirası var. Elbette kendi kararlarıyla ama bütün hücrelerinde taşıdıkları kültürel kodlarla hayatlarına yön veriyorlar...
Bu kültür, yüzyıllara, bin yıllara dayanıyor. Türkiye coğrafyasında aklı kalanların stratejik hedefi, işte bu kültürü yozlaştırarak, "temeli yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti"ni çökertmektir. Bu sebeple toplum, bir taraftan Batı''nın sapkınlıklarıyla kuşatılırken, diğer taraftan sözde İslam adına, tek eşli Türk kültüründen, 6 yaşındaki çocukla evlenmeyi meşru sayan, insanlık dışı hatta hayvandan aşağı bir uygulamaya doğru sürüklenebilmiştir.
Avrupa Birliği''nin temsilcisi, esas olarak Türklüğün ve Türk tarihinin hakkından gelmek istediklerini söylemedi mi?
Şimdilerde Büyük Orta Doğu Projesi çerçevesinde, ensar-muhacir söylemiyle yani din bir aldatma vasıtası olarak kullanılarak hem Türkiye''nin nüfus yapısı değiştiriliyor hem de milletini, vatanını bırakıp kaçan insanların kültürü yüceltilerek Türk kültürü yok edilmek isteniyor! Türklüğü Anayasa''dan çıkaracağını söyleyen siyasetçiler bile var!
***
Böyle zamanlarda, Türk çocuğuna, nereden geldiğini hatırlatan ve onun dosdoğru bir istikamette yürümesini sağlayan insanların, dayanışma kültürüyle, dünyaya meydan okuyabilmesi en büyük servetimizdir.
Trabzonlular, Soysal Algan''ın bu değerinin farkındaydı ve onun hakkını hem yüzüne karşı hem de gıyabında teslim ederlerdi. Tabii ki bütün yurtta Soysal Algan gibi milleti için cefaya talip nice değerli insan var. Ülke onların omuzları üzerinde duruyor zaten...
.'ABD'nin dublör ülkeleri'' kavramı…
25 Ocak 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:08
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli''nin İsveç''te Türk Büyükelçiliği önündeki Kur''an yakma eylemiyle ilgili yaptıkları açıklamalar, sorunun doğru algılandığını gösteriyor.
Kılıçdaroğlu, "Büyükelçiliğimizin önüne bir soytarıyı getirdiler, karanlık bir provokatör ve ona bir provokasyon eylemi yaptırdılar. Kutsal kitabımızın elçilik önünde yakılması söylenmiş, geldi yaktı o sefil kişi." dedi.
Kılıçdaroğlu, "İsveç-Türkiye ilişkilerini, gelmiş bu sefil kişi bozmak için her türlü provokasyonu yapmış durumda… Ama üzülerek ifade edeyim İsveç yönetimi, ''devlet zekasından yoksun, seyretti durdu'' bunu. Hiçbir şey yapmadılar, bu oyunun oynanmasına açıkça izin verdiler. O pislik o kadar alçalmış bir adam ki iğrenme duygusundan başka bir şey hissetmiyoruz." diye konuştu.
***
Devlet Bahçeli ise şöyle dedi:
"İsveç ve Finlandiya gibi İskandinav ülkeleri, ABD''nin dublör ülkeleridir. Viking mantığı ABD''nin kovboy aklıyla bir ve beraberdir.
Takdir ederseniz, biz bu ağır provokasyonun ardına iliştirilen siyasi hedefleri, bazı ihtimalleri dikkate alarak görmek ve göstermek durumundayız. Birinci ihtimal; İsveç, kriz ve kaotik bir ortamın yaratılmasıyla birlikte NATO üyeliğinin sonlanmasına, değilse bile askıya alınmasına çanak tutmaktadır. Çünkü Türkiye''nin Stockholm Büyükelçiliği önünde Kur''an-ı Kerim''in yakılmasına ifade özgürlüğü bahanesiyle izin veren bizzat İsveç hükümetidir.
Rusya ile Ukrayna arasında süregelen çatışmaların Kuzey Avrupa''ya sıçrama tehlikesi karşısında endişeye kapılan İsveç''in tahammülü olmayan bir kriz çıkararak, Türkiye''nin tepkisini çekmeyi bu sayede de Türkiye''nin reddiyle NATO üyeliğinin olumsuz sonuçlanmasını hedeflediği akla yatkın bir seçenek olarak karşımızdadır.
İkinci ihtimal ise azgın Türk düşmanı John Bolton''un da gündeme getirdiği üzere, Türkiye''nin NATO''dan dışlanması amacıyla siyasi ve diplomatik bir iklimin oluşmasına destek vermek, İsveç ve Finlandiya''nın üyeliğine mesafeli duruşun faturasını eşgüdüm halinde ülkemize çıkarmaktır.
Türkiye''nin NATO üyeliğini tartışmaya açmak isteyenler varsa; buyursun açsınlar. NATO''yla doğmadık, NATO''suz da çok şükür ölmeyiz."
***
Konuyla ilgili değerlendirmemizde biz de benzer ihtimalleri "ABD''nin dublör ülkeleri" kavramını da kullanarak incelemiştik. Bu kavramı, 28 yıl önce, PKK meselesinin görüşüldüğü ABD güdümlü Oslo süreçleri sırasında devletten bilgi alabilen bir haber kaynağımdan duymuş ve ben de kullanmıştım. Bahçeli''nin o süreçleri iyi takip ettiği anlaşılıyor…
Tabii, "Bu tür eylemlerin hep seçim zamanı ortaya çıkması AKP''ye iç politikada puan kazandırma amacı da taşıyor" şeklindeki üçüncü ihtimale Bahçeli değinmiyor çünkü Tayyip Erdoğan''ı destekliyor!
Yine Ali Babacan ve partisinin Türklüğü Anayasa''dan çıkarma söylemlerini karşı da Devlet Bahçeli, "Zillet ittifakının ağzı, zalimlerin ağzıdır. Zillet ittifakını oluşturan her partinin üslubu, Türkiye''ye zincir vurmak için hazırda bekleyen çaşıtların, çürüklerin, haçlı emeli taşıyanların, Türkleri Anadolu''dan çıkarmak için plan üstüne plan yapan firavun lobisinin kirli üslubudur. Bizim üslubumuz Türk''tür, usulümüz Türk''tür, uygarlığımız Türk''tür, unvanımız Türk''tür, dünümüz Türk''tür, bugünümüz Türk''tür, bize boyun eğdirip yerimizden yurdumuzdan çıkaracak şerefsizler korosunun muvaffak olabilmesi sadece masaldan ibarettir." dedi.
İyi de ilkokullardan "Türk''üm, doğruyum" andını; dağlardan, taşlardan hatta kışlalardan "Ne mutlu Türk''üm diyene" yazısını kaldıran, yıllar boyunca ve her fırsatta "Türk demeyin, Türkiyeli deyin" diyen kimdi?
Yine, "Anayasa''dan Türk tanımını kaldıracağız" sözünü veren, AKP grup başkanvekili değil miydi?
Bu çelişkiler üzerine bir de Sinan Ateş''in katledilmesinin suskunlukla karşılanmasını ilave edin… Bu söylem ve tutumu izah etmek mümkün müdür?
Ayakkabı yalamak, siyaset yöntemi oldu!
26 Ocak 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:08
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Ordu''nun yerel kanallarından TV52''de yayınlanan Gündem programına katılan AKP Ordu Milletvekili Op. Dr. Şenel Yediyıldız, "Tayyip ağabey Türkiye''nin başında. Dünyanın lideri. Kendi kendimize ihanet etmek gibi bazı şeylere sapıyoruz. Biz Tayyip ağabeye ihaneti bırak, sırtımızda taşımamız lazım. Yani ayakkabısını elimizle yalamamız lazım. Gittiğin yerlerde hep karşı çıkan cinsler var, ''Çok pahalı, alamıyoruz, yiyemiyoruz, gezemiyoruz'' diyenlere ya havle diyorsun ya!" diye bir konuşma yaptı.
Şenel Yediyıldız, daha önce katıldığı bir nikâhta da nikâh defterini geline verirken, "Sayın cumhurbaşkanımızın sünnetini yerine getirmeden defteri vermek istemiyorum" demişti...
Kısacası, Yediyıldız''ın ayakkabı yalama çabasında sınır yok... Sünnet, Hazreti Muhammed''in Müslümanlarca uyulması gerekli sayılan davranışları ya da sözlerinin tümüne denilir. Yediyıdız, "Tayyip Erdoğan''ın sünneti"nden söz ettiğine göre onun davranışları ve sözlerine de harfiyen uyulmasını kastediyor...
Yediyıldız, kamuoyunda büyük tepkiye karşılaşınca odatv''ye yaptığı açıklamada, "Ben şuna şaşırıyorum, ben bu konuşmayı yapmışım ayıp etmişim, eyvallah… Ama ben memleketi satmamışım, kimseye hakaret etmemişim. Şaşırdım kaldım, o kadar büyük bir saldırıya uğradım ki, feleğim şaştı. Herkes olaya kendi tarafından bakıyor. Beni tanıyanlar, ''sen menfaat için konuşmadın ama böyle konuşmamalıydın'' diyen var. Erzurum Milletvekili İbrahim Aydemir Bey ''haddini aşmıştır'' dedi. ''Eyvallah'' dedim. Ben belki haddimi aşmışımdır. Ama bu haddi aşma, vatana, millete karşı falan değil…" dedi...
***
Bugüne kadar, Tayyip Erdoğan''a yönelik yalakalığı da aşan boyutta pek çok konuşma yapanlar oldu. Öyle ki bir kadın, "G.....n kılı olurum" bile dedi.
İlginç olan şudur ki, Erdoğan bugüne kadar bunların hiçbirini kınamadı; "ben de sizlerden biriyim" demedi... AKP içinden de tek bir kişi dahi yalakalık yapanlara tepki göstermedi.
Bu defa, "ayakkabıyı elle yalamak", o kadar tepki çekti ki soru üzerine parti sözcüsü Ömer Çelik, "Yanlış bir ifade. Grup Başkanımız kendisiyle konuşmuş. Yanlış bir ifade kullandığını söylemiş. Kendisi de özür dileyip bir açıklama yaptı. Üslubumuzda olmayan, kabul etmeyeceğimiz bir ifade. Üzüldük doğrusu." demek durumunda kaldı.
Yediyıldız da "sürçülisan ederek yanlış yorumlanmaya müsait, maksadını aşan ifadeler ortaya çıktığını üzülerek ifade eder milletimizden özür dilerim" diye bir mesaj yayınladı.
Peki ama bugüne kadar Erdoğan''a en iyi övgüleri yapanlar, makam mevki veya ihale ile ödüllendirilmemiş miydi? Yediyıldız''ın suçu, yapılan işin adını koyması mı oldu?
***
Yalakalık ve yağcılık, "kendisine saygısını kaybetmiş insanların kendi çıkarları uğruna başkalarına gereksiz ya da hak etmediği iltifatlarda bulunması" olarak tanımlanıyor.
"G.....n kılı olmak", "ayakkabılarını elle yalamak" veya bir kişiyi peygamber yerine koymak bu tanımı aşıyor... Yani yalakalık kelimesi bu söz veya tavırları kapsamıyor çünkü yetersiz kalıyor...
Peki yalakalığı aşan bu tutumlar neden alenileşti?
Siyasi mevki sahipleri, kendilerine yalakalık yapılmasına sessiz kaldığı için olmasın? Siz, pahalılıktan yakınanları suçlarsanız, milletvekiliniz de onlara ayakkabı yalatmaya çalışır elbette...
Tabii yalakalık sadece iktidarda olana yapılmıyor, iktidara gelmesi ihtimal dahilinde olanlar dahil, herkesin etrafındaki çemberde bu tür insanlar bulunuyor. Demokrasiyi de adalet kavramını da içselleştiremedikleri belli...
Padişahlar, yalaka ihtiyacını, yanlarında bir soytarı çalıştırarak karşılardı. Şimdi ise siyasette yükselmenin temel ölçütü, yalakalık! Öyle ki en yüksek mevkiler en iyi yalakalık yapanlara veriliyor. Oysa bunların gerçek makamı soytarılıktır...
Bunun adı Amon Ra düzenidir!
27 Ocak 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:08
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Milattan önce beşinci yüzyılda yaşamış Heredot, iki ciltlik ünlü seyahatnamesinde Yunan tanrılarından söz ederken, hepsinin Mısır''dan esinlenilerek isim değişikliği ile Yunan halkına kabul ettirildiğini, gerçekte Mısır''da veya Yunanistan''da kendisini Tanrı gibi gösteren insanların, bunu diğer insanlar üzerinde hâkimiyet kurmak veya taraftar toplayabilmek için yaptığını anlatır.
Heredot, insanların tanrılaşma sürecini tasvir ederken, yanında güzel bir kadınla beraber altın ve gümüş süslemelerle işlenmiş elbiseler giyerek aynı şekilde süslenmiş atlı bir arabaya binip Atina''nın ana caddesinden bir aşağı bir yukarı geçmenin Tanrı sayılmak için yeterli olduğunu, insanların bunların peşinden gitmesinin ise çıkar amaçlı olduğunu yazar.
***
Bunun adı Amon Ra düzenidir! - Resim : 1
Firavunlar da tanrısallık iddiasındaydı. Milattan önce 15''inci yüzyıl sonunda Mısır tahtına geçen Kral 4''üncü Amenhotep Amon, adını Akhenaton olarak değiştirdi ve başta Amon Ra olmak üzere Mısır tanrılarının tamamını reddederek tek tanrı Aton''a ibadet edilmesini bir kanunla halka duyurdu.
Akhenaton, devleti ve halkı rahiplerin elinden kurtarmak için eski Mısır dinini, sihir ve büyüyü yasakladı, tapınakları kapattı, Amon rahiplerinin görevine son verdi ama o öldükten sonra eski düzene geri dönüldü.
Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam gibi üç büyük din bile tanrılık iddiasında olan veya putlara temsil ettirdikleri tanrıları kendi tekelinde tutan insanların, kitleleri bu yolla yönetmesi ve sömürmesini sona erdiremedi.
Yahudiler, dini kendilerine has kıldılar, Hristiyanlar, İsa''yı tanrının oğlu olarak kabul ettiler ve onu temsil eden rahipler, Mısır rahiplerinin yerine geçti.
İslam''da ruhbanlık, "Allah''a şirk koşmak" olarak vaaz edilmesine rağmen bazı insanlar, İslam adına, hatta Allah adına iş görmeye başladı.
Kiliselerde veya sözde İslami vakıfların kurslarında, yurtlarında, yoğun çocuk tecavüzlerini hatırlatmaya gerek var mı?
***
Bugün, bütün dünyada, tarikat ve cemaat liderleri, siyasi ve ticari çıkar için devletleri ele geçirmiş olan büyük sermaye sınıfına girebilmek amacıyla halktan para toplayarak, yeni bir sınıf oluşturmaya çabalıyor! Osmanlı döneminde ve Türkiye''de olduğu gibi bazıları devleti tamamen ele geçirmeye de yelteniyor ve tasfiye ediliyorlar. Yerlerini hemen başka tarikat ve cemaatler alıyor.
Tarih boyunca insanlar, egemenlerin şerrinden kaçarken sığınacak güvenli bir liman aramış ve karnını doyurmak, güvenliğini sağlamak veya çocuğunu okutmak gibi başka ihtiyaçlarını karşılayabilmek için Tanrı adına düzeni sağlamak iddiasındaki kişilere boyun eğmiştir.
Bugün, bazı tarikat veya cemaat önderleri, kendilerini Allah ile peygamber arasında bir yerde gösteriyor! Bazılarında zavallı insanlar, bunların içtiği tastan, hatta abdest suyundan içerek kurtuluşa ereceğini zannediyor, kendilerini, eşlerini ve altı yaşındaki çocuklarını bile onlara cinsel anlamda teslim edebiliyor, "badeleniyor"; yani insanlıktan çıkabiliyor... Şeyhine, yani çağımızın Amon rahiplerine namusunu teslim edenler, siyasi liderine de kişiliğini teslim ediyor!
***
Laiklik, dini kullanarak iktidar gücünü ele geçirmek veya elde tutmak isteyenlerin düzenini bozduğu için karalanıyor. Millî veya dini idealler adına insanları yönetenlerin, kendi söylemlerine ters düşen icraatları ve geçmişleri bile kitleleri uyandırmaya yetmiyor. Çünkü insanın insana kulluğunu, Allah''a kulluk zannetmeye, çocuk yaşta programlanmış veya siyasi emellere göre formatlanmışlardır. Bu yüzden robot gibi hep aynı söylemleri ve yöntemleri kullanırlar.
Kısacası, insanoğlu, çoğunlukla, hangi dine mensup olursa olsun, günümüzde de Amon''a veya Zeus''a yani gerçekte altına ve gümüşe veya ekonomik gücü temsil eden paraya ve cinsel hazlara tapınmaya devam ediyor!
Cumhurbaşkanlığı'nda hangi dönem sayılmaz?
28 Ocak 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:08
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Altılı Masa toplantısının ardından yapılan yazılı açıklamada, "Türkiye, hukuksuzluk, kanunsuzluk ve başıbozuklukla hareket eden bir hükümet tarafından yönetilmektedir. Anayasa ve kanunda hiçbir tereddüde yer vermeyecek kadar açık bir şekilde düzenlenmiş olan hükümler uyarınca, TBMM, yenileme kararı almadığı müddetçe, Sayın Erdoğan''ın 14 Mayıs''ta yapılacak olan seçimlerde bir kez daha aday olması mümkün değildir. Anayasa''yı yok sayan bu başıboşluğu kabul etmediğimizi kamuoyunun bilgisine sunarız." denildi.
Açıklamada "Bununla beraber, Sayın Erdoğan''ın 14 Mayıs''ta yapmayı planladığı seçime halkımızdan aldığımız destekle, hazır olduğumuzu belirtmek isteriz." ifadesi de kullanıldı.
Bu açıklamada şöyle bir sorun var: Erdoğan''ın üçüncü defa aday olabilmesi Anayasa''ya aykırıysa ki aykırıdır; öyleyse onun katılacağı bir seçime hazır olmaktan bahsetmek "Anayasa''ya aykırı bir seçime katılacağız" demektir!
***
Cumhur İttifakı ise 2017''de sanki yeni bir devlet kurulmuş gibi Erdoğan''ın yeni sisteme göre ikinci defa aday olacağını söylüyor. Oysa Anayasa''da "Başlangıç tarihi 2017''dir" diye bir ifade yok. Anayasa''nın 101''inci maddesi, "Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir." diyor. Eskisi, yenisi yok!
Cumhurbaşkanı seçimi yasasında da "Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi hâlinde, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir." deniliyor.
Yasada, "2017''den önceki Cumhurbaşkanlığı sayılmaz" denilmiyor.
Yasada Cumhurbaşkanlığı dönemi olarak sayılmayacak sadece bir dönem var! Üçüncü maddenin altıncı fıkrasında "Cumhurbaşkanlığı makamının herhangi bir nedenle boşalması ve Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimine bir yıldan fazla süre kalması hâlinde, Cumhurbaşkanı seçimi, makamın boşaldığı günden sonra gelen kırk beş gün içindeki son Pazar günü yapılır. Bu şekilde seçilen Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi seçim tarihine kadar görevine devam eder. Kalan süreyi tamamlayan Cumhurbaşkanı açısından bu süre dönemden sayılmaz." deniliyor.
Yani gerçekten AK Parti Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş''un belirttiği gibi "Bu konuda hukuken hiçbir boşluk, hiçbir kafa karışıklığı söz konusu değildir."
Değildir ama Kurtulmuş, "Cumhurbaşkanı''mız Recep Tayyip Erdoğan, 2017''de kabul edilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi''yle ilgili Anayasa değişikliği çerçevesinde ilk sefer bu dönem Cumhurbaşkanı olarak seçilmiş, 14 Mayıs 2023 seçimlerinde de ikinci kez cumhurbaşkanı adayı olacaktır..." diyor!
Kurtulmuş bir de "Hani ''Kardeşim seçimi ilan edin, ertesi gün biz adayı açıklayalım.'' diyordunuz... 14 Mayıs 2023''te Türkiye''de seçim olacak, bu açıklanalı da epey oldu. Niye hâlâ adayınızı konuşamazsınız?" diye muhalefete sesleniyor.
Resmen seçim karar verilmedi ki Sayın Kurtulmuş! Cumhurbaşkanı karar değiştirip, "Seçimleri Nisan ayına aldık" da diyebilir, "Zamanında yapılacak" da...
Hatta savaş çıkarsa seçimi birer yıllık uzatmalarla erteleyebilir de...
Nitekim CHP Ankara Milletvekili Servet Ünsal, "Ülke seçim sürecinde ama hâlâ bir seçim tarihi belirlenmiş değil. Tayyip Erdoğan''ın Anayasa''yı, hukuku, yargıyı bir kenara attığını ve gerçekten çaresiz bir şekilde aday olamayacağını bilerek parlamentodan 360''ı bulamayınca parlamentoyu feshetme yetkisini kullanacağını söylediğini duyuyoruz. Ey Tayyip Erdoğan, iki kere Cumhurbaşkanlığını yaptın, Anayasa''ya göre bir üçüncüsünü yapamayacaksın." dedi.
***
Tabii asıl tartışılması gereken, "Allah''ın lütfu" olarak görülen 15 Temmuz darbe girişimidir, Anayasa değişikliği için yapılan Meclis oylamasının geçersiz olmasıdır, referandum sürerken mühürsüz oyların geçerli kabul edilmesidir.
İlk düğme yani Meclis''teki oylama hukuka aykırı olduğu için ondan sonraki sürecin tamamı hukuk dışıdır... Bir de diploma konusu var ki kimse bunu konuşmuyor.
Siyasette Bocuk Geceleri!
30 Ocak 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:08
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Edirne''nin Keşan ilçesine bağlı Çamlıca köyünde, bir Balkan geleneği olan "Bocuk Gecesi" etkinlikleri düzenlendi.
Anadolu Ajansı''nın haberine göre köy meydanında etkinlik için düzenlenen alanda çevre illerden de gelen katılımcılar, yüzlerine korku ve dehşet uyandıracak makyaj yaptırdı.
Beyaz çarşaf giyip yüzlerini boyayan gençler, sokaklara çıktı. Köyde dolaşan gençler pencerelere vurarak ev sakinlerini korkuttu. Ev sahipleri de gençlere kabak tatlısı ve çeşitli ikramlarda bulundu.
Kışın en soğuk gecesinde kutlanan "Bocuk Gecesi"nde her evde mutlaka kabak pişiriliyor, bunun yanı sıra kar suyunda haşlanmış mısır, armut, ayva, çekirdek, badem, kuzinede fırınlanmış yer fıstığı ve ceviz yeniliyor. Aile halkı, komşular ve akrabaların katıldığı gecede çarşaflara sarınan gençler, komşularını "Bocuk geliyor" diyerek korkutuyor.
"Bocuk" diye adlandırılan varlığın beyazlar içinde ve insan görünümünde gezdiğine, "Bocuk karısı"nın kabak pişen eve gelip kötülük yapmayacağına inanılıyor.
Kışın en soğuk gecesi sayılan "Bocuk Gecesi"nde suya atılan tahtanın sabah su üzerinde donmuş olarak bulunması halinde o evdekilerin yıl boyunca sağlıklı, dayanıklı ve güçlü olacağına inanılıyor.
***
Türkiye uzun zamandan beri "Bocuk Geceleri" yaşıyor... Bocuk, önce çocuklara musallat oldu, ortaokul çağında çengel attığı çocukların velilerini, "din eğitimi veriyoruz, derslerinde yardımcı oluyoruz" diye ikna etti. Bocuk eğitimi vererek robotlaştırdığı çocukları, her yıl ülkedeki bütün sınav sorularını çala çala, devletin kılcal damarlarına kadar her yere yerleştirdi... Siyasi bocuklarla iş birliği içinde, devletin teminatı olan orduyu ele geçirmek için gece yarısı yasa değiştirerek polisin askerî birliklerde operasyon yapmasını sağladılar. Askerlerin soruşturulması ve yargılanması için de Bocuk yargısı oluşturdular. Medyayı da Bocuk emrine vererek vatanseverlere karşı operasyonlar başlattılar...
***
Bocuk, sabaha karşı insan görünümünde ortaya çıkıyor, ülkesine, milletine fedakârca hizmet edenleri evlerinden alıp götürüyor, beş altı yıl hapiste tutuyordu... Evlerde veya kışlalarda, üniversitelerde, gazetelerde, televizyonlarda kabak tatlısı pişirilmemiş olduğu için, Bocuk, hep vatanseverlere kötülük ediyor, milletin adını bile tanımayanlara hiç ama hiç dokunmuyordu!
Kabak tatlısı pişirmek, her türlü saldırıya hazır olmak demekti... Saldırı, Bocuk eğitimi almış vatandaşlardan geliyor gibi görünse de arkasında yabancı istihbarat servisleri vardı ve bu da komutanlar tarafından biliniyordu... Buna rağmen, ordu, böyle bir saldırıya karşı hiçbir tedbir almamıştı! Aksine ordu içine yerleştirilen Bocuklar, halkın orduya olan güvenini kırmak için, türban yasağını sivillerin girip çıktığı ordu evlerine ve askerî törenlere kadar taşıdılar. Ordu böyle yapınca, Atatürkçülük yaptığını zanneden üniversiteler de yasağı, öğrenim özgürlüğünü engellemeye kadar götürdüler...
***
Derken düğmeye basıldı ve 15 Temmuz 2016 gecesi Boğaz Köprüsü''nde ortaya çıkan Bocuk, ülkenin yönetim sisteminin değiştirilmesine zemin hazırladı. Kimse Bocuk''a ulaşıp kim olduğunu ortaya çıkarmasın diye de devletin her kapısında ve medyada atın önüne et, itin önüne ot konuldu.
Bocuk, çoğu zaman millî ve dini değerlerin sahibi görünümünde olduğu için halk yanılıyordu... Halk, Bocuk''un yaptıklarına karşı çıkıyor ama bilmeden Bocuk''a destek veriyordu. Bir gün, Bocuk, uyuşturucu çetesi kılığında ortaya çıktı ve ülkenin istikbal vaat eden pırıl pırıl bir gencini, Sinan Ateş''i katletti. Bocuk, bu cinayette kimliğini gizleyemedi, ardında çok net kanıtlar bıraktı... Halkın bir kısmı, artık siyasi partilerdeki Bocukları ve onları koruyanları görmeye başladı...
Restorasyon hükümeti hazırlığı...
31 Ocak 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:08
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Millet İttifakı''nı oluşturan altı siyasi partinin hazırlayıp kamuoyuna sunduğu "Ortak Politikalar Mutabakat Metni"nin, ortak cumhurbaşkanı adayının seçim beyannamesinin ve seçimlerden sonra uygulanacak hükümet programının ana omurgasını oluşturacağı da bildirildi.
Seçmen, seçim beyannamesini veya seçimden sonra iktidar olunursa hükümet programını okumaz... Bu tür önemli metinleri okuyanların oranı çok düşüktür. Bunun yerine, siyasilerin söylemleri takip edilir ve güven duyulan gazetecilerin değerlendirmelerine bakılır...
***
Bu sebeple ben işimin gereğini yapayım ve metinde dikkatimi çeken konuları ele alayım...
Metin, "Ülkemiz, Cumhuriyet tarihinin en derin yönetim ve ekonomik krizlerinden birini yaşamaktadır. Bu krizin en temel sebebi ''Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'' ile keyfi ve kural tanımaz yönetim anlayışıdır. Mevcut sistem, Devlet için bir beka sorununa dönüşmüştür." sözleriyle başlıyor... Türkiye, soruşturma anlayışı beğenilmeyen savcının izine gönderildiği, siyasi talep doğrultusunda karar vermeyeceği belli olan hâkimin başka ile sürüldüğü bir ülke konumuna gerilemiştir! Bu durum, yargının tamamen siyasallaştığını yani ülkede adalet beklentisinin sıfıra düştüğünü gösterir. Dolayısıyla hukuk devletinin yeniden kurulması, birinci önceliktir...
Metinde "Dış politikada iç siyasi hesaplara ve ideolojik yaklaşımlara dayalı uygulamalara son vereceğiz." deniliyor ki Türkiye''nin yeniden "güvenilir ülke" olması için bunlar şarttır.
***
Metnin savunma politikaları ile ilgili bölümünde "Askerî liseler, Harp Akademileri, kurmay subay, subay ve astsubay yetiştiren tüm okullar ile ilga edilen etkin sistemleri tekrar açacağız. Kuvvet komutanlıklarını tekrar Genelkurmay Başkanlığı''na bağlayacağız." deniliyor ki bunlar da Millî Savunma için hayati derecede önemlidir.
Metinde "Vatandaşlık verilmesiyle ilgili geçmiş işlemleri kapsamlı incelemeye alacak, yanlış beyan/ bilgi/belge verdiği tespit edilenlerin vatandaşlıklarını iptal edeceğiz" ve "Gayrimenkul satın alana vatandaşlık verilmesi gibi uygulamaları kaldıracağız" denilmesi, Millet İttifakı''nın bir restorasyon hükümeti kurmayı planladığını gösteriyor. Zira AKP iktidarı devleti devlet olmaktan çıkarmış durumdadır. (Restorasyon, "aslına uygun olarak yenilemek" demektir...)
Metinde bir taraftan, "Göçmen ve sığınmacıların eğitim çağındaki tüm çocuklarının eğitime erişimini sağlamak"tan söz edilirken diğer taraftan "Geçici Koruma Altındaki Suriyelilerin güvenli ve iç hukukumuz ile uluslararası hukuka uygun biçimde mümkün olan en kısa sürede ülkelerine geri dönmelerini sağlayacağız." vaadinin verilmesi çelişkilidir.
"Sığınmacıları ülkelerine geri gönderecekseniz neden eğitim çağındaki çocukları için politika geliştiriyorsunuz?" sorusu akla geliyor...
***
Tarım ve Orman Bakanlığı''nın "Tarım ve Gıda Güvenliği Bakanlığı" olarak yeniden yapılandırılması, gıda güvenliği konusuna verilen önemi gösteriyor.
Yine "Köy okulları ve sağlık ocaklarını yeniden açacağız. Ziraat Bankası''nı tekrar çiftçinin bankası yapacağız. Büyükşehir Yasası''yla mahalleye dönüştürülen köylere tüzel kişiliklerini iade edeceğiz." ifadeleri de restorasyon düşüncesinin yansımasıdır. Bu, köy öğretmenleri geri dönüyor, köylerde hayat yeniden canlanacak demektir... Zira AKP iktidarında köylerde çocuk ve genç kalmadı!
"KPSS sınavlarından sonra mülakat uygulamalarına son verecek, yazılı sınavda en yüksek puan alandan başlamak üzere personel alımı yapılmasını sağlayacağız. KPSS sınavlarının sayısını artıracak ve sınavlardan ücret almayacağız" sözü de partizanlığa son vermek bakımından önemlidir...
***
Ekonomi politikaları ile ilgili bölüme ben girmeyeyim ama enerji ve madenle ilgili bölümde, yabancı şirketlerden alınan devlet payının komikliği üzerinde hiç durulmamış olması çok ciddi bir eksikliktir...
Bu mutabakat metninde, "1921 Anayasası''nı esas almak" yani, devletin 1924 Anayasası ile tespit edilen kuruluş felsefesini tanımamak gibi bir garabete ise düşülmemiş...
Japonya, NATO'ya eklemlendirildi... Savaş büyüyecek!
01 Şubat 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:08
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yaklaşan seçim dolayısıyla, Türkiye iç siyasete odaklanmış durumda. Ukrayna''daki sıcak savaşın alevleri ise Avrupa''yı ısıtmaya devam ediyor. "Rusya, vanaları kapatınca Avrupa donacak" denildi ama Aralık ayı Avrupa''da sıcak geçti. ABD ve İngiltere ise Ukrayna savaşı sayesinde Rusya''dan önce Avrupa Birliği''ni etkisiz hale getirmeye başladı. Savaşın sona ermesini değil, önce Avrupa''ya yayılmasını umuyorlar. Bunu da saklamıyorlar.
***
Örnek vermek gerekirse İngiliz General Richard Shirreff, Daily Mail için kaleme aldığı makalede, Batı''nın, çatışmanın tırmanması riskine rağmen, Ukrayna''ya mevcut tüm savaş araçlarını sağlaması gerektiğini belirtti.
İngiliz general, Ukrayna ordusuna yaklaşık 300 tank, 700 zırhlı muharebe aracı, 500 topçu silahı ve buna ek olarak uzun menzilli füze sistemleri ve gelişmiş savaş uçakları gibi NATO ülkelerinin cephaneliklerinde bulunan tüm silahlardan verilmesi gerektiğini kaydetti.
ABD ise konuya küresel hâkimiyetini korumak açısından yaklaşıyor.
ABD Hava Kuvvetleri''nden General Mike Minihan, ABD''nin, Tayvan yüzünden Çin ile bir savaşa girme riskinin yüksek olduğunu belirterek, orduyu savaşa hazır olmaya çağırdı.
General Mike Minihan, "Umarım yanılıyorumdur. İçgüdülerim bana 2025 yılında savaşacağımızı söylüyor" ifadesini kullandı.
***
Günün önemli haberi ise Tokyo''dan geldi. Japonya Başbakanı Kişida Fumio ve NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Rusya-Çin askerî ilişkilerine yönelik endişelerini belirterek, Japonya-NATO ilişkilerinin güçlendirilmesinde anlaştı.
Kişida, Avrupa''nın, Hint-Pasifik''te gittikçe artan angajmanını memnuniyetle karşıladıklarını söyledi.
Görüşmede Rusya-Ukrayna krizi, Tayvan Boğazı, Doğu Çin Denizi, Güney Çin Denizi ve Kuzey Kore konularının gündeme geldiğini kaydeden Başbakan Kişida, Japonya''nın Aralık 2022''de güncellediği ulusal güvenlik stratejisini NATO Genel Sekreteri''ne anlattığını ve Japonya-NATO ilişkilerinin güçlendirilmesinde mutabık kaldıklarını aktardı.
Yapılan ortak açıklamada ise "Avrupa-Atlantik ve Hint-Pasifik''in güvenliğinin yakından bağlantılı olduğunu kabul ediyoruz. Değişen stratejik ortama yanıt verebilmek için Japonya-NATO iş birliğini daha da güçlendirme ihtiyacını vurguluyoruz." denildi.
Rusya''nın Ukrayna''ya saldırılarının, kurala dayalı uluslararası düzen, Hint-Pasifik''teki güç dengesi dahil küresel güvenlik ortamını da derinden değiştirdiği kaydedilen açıklamada, "Japonya-NATO iş birliğinin, bu çetin ve karmaşık güvenlik ortamında değerini göstereceğine ikna olduk." ifadeleri kullanıldı.
Tayvan Boğazı''nda barış ve istikrarı, "uluslararası toplumun güvenlik ve refahının vazgeçilmez unsuru" olarak niteleyen liderler, Kuzey Kore''nin nükleer ve füze geliştirme programlarını kınadı.
Kişida ile Stoltenberg, Kuzey Kore''ye, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarına uyması çağrısı yaptı.
İki lider, donanma güvenliği ve silahların kontrolünden siber güvenlik ve dış uzaya kadar çeşitli alanlarda NATO-Japonya iş birliğinin güçlendirilmesinin önemini vurguladı.
***
Görüldüğü gibi Avrupa sadece Ukrayna savaşına değil, Tayvan krizine de bulaşmış durumda ve ABD, iki cephede de savaşı körüklüyor... İkinci Dünya Savaşı''nda iki atom bombası attığı Japonya ile Çin ve Kuzey Kore''ye karşı ittifak kuruyor.
Tabii ABD açısından bakılırsa, "Çin''in yükselişini durdurmaya çalışıyor" denilebilir...
Türkiye ise her türlü savaş senaryosuna hazır olmak zorundadır. Bu sebeple en büyük millî güç unsuru olan genç nüfusunun oransal olarak gerilemesini durduracak önlemler geliştirmek gerekir. Bunun için elbette öncelikle ekonomiyi sağlıklı işleyen bir düzene kavuşturmak şarttır.
Türkiye için en büyük tehdit, ülkenin nüfus yapısının ABD projesi doğrultusunda ama ülkeyi yöneten kadro eliyle değiştiriliyor olmasıdır!
Bu itibarla, iktidara talip olanların, sığınmacılar sorununu çözmek için daha kararlı olmaları beklenir..
Liderlerden gerçek gündeme giriş...
02 Şubat 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:08
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Partilerin grup toplantıları, genel başkanların konuştuğu, milletvekillerinin alkışladığı haftalık propaganda faaliyetidir ama bu hafta liderler birbirlerine önemli mesajlar verdi.
Konuşma sırasına göre o mesajları hatırlatayım...
***
Devlet Bahçeli: "Milliyetçi Hareket Partisi''ne zincir vurmak, kement bağlamak, kelepçe takmak hiçbir alçağın, hiçbir ahlaksızın harcı ve haddi değildir. Sürekli körüklenen karalama kampanyalarının, sürekli gündemde tutulan karanlık senaryoların müellif ve müteahhitlerinin, zamanı geldiğinde hem vallahi, hem billahi burunlarından fitil fitil getireceğimizi de herkes bilmelidir."
Meral Akşener: "Sayın Erdoğan, 38 yaşındaki, genç bir akademisyene, Ülkü Ocakları Eski Genel Başkanı''na, Ankara''nın göbeğinde, kim suikast düzenledi? Katiller, nerede saklanıyor? Saklanmalarına, kim izin veriyor?
Yargı sürecini, kimler baltalıyor? Bu sorulara cevap vermeden, o koltukta rahat oturamazsın!
Adaletin yerini bulmasını sağlamak, senin boynunun borcudur!
Aksi takdirde, bu kan, senin de eline bulaşır! Devlet; katilleri koruyup kollama yeri değildir. Devlet; cinayeti örtbas etme yeri değildir.
Seçimini yap! Ya Sinan Ateş''in kanını yerde bırakacaksın ya da hesabını soracaksın. Seçimini yap!"
Kemal Kılıçdaroğlu: "Partimizin görevlendirdiği uzman ekiplerimiz Hazineden çalınan paranın peşine düştüğü ve o raporların masama geldiği an korkunç bir paniğe kapıldı. Devletin hazinesinden çalınan paranın toplamının 418 milyar dolar olduğunu saptayınca karalama kampanyaları ve suikast tehditleri gelmeye başladı. Korktum mu? Vız gelir tırıs geçer, Bay Kemal asla ve asla geri adım atmaz, kale gibiyiz, yiğit gibiyiz. Asla ve asla geri adım atmayacağız. Neleri varsa, her şeyleri ile gelsinler asla geri adım atmayacağız. Bir milim bile geri adım atmayacağız. Beytülmala dokunan yanacaktır."
Tayyip Erdoğan: "Altılı masa ''Kayyımı kaldıracağız, belediyelere özerklik vereceğiz'' ifadeleriyle HDP''ye selam veriyor. ''OHAL kararnamelerini iptal edeceğiz.'' diyerek kamudan uzaklaştırılan kapı arkası ortakları PKK''lılara ve FETÖ''cülere selam veriyorlar. ''Akkuyu Nükleer Güç Santrali''ne, savunma sanayisi projelerine, kamu-özel yatırımlarına dokunacağız.'' ifadeleriyle de Türkiye''nin güçlenmesinden rahatsız olan Batı''ya selam veriyorlar. Hatta içlerinden birisi ''Batı bize aferin diyecek!'' diyor. Yazıklar olsun. Düştükleri hale bak. Ülkemizin pek çok konuda egemenlik haklarından vazgeçmesi şartına bağlanan F35 projesine geri döneceğiz diyerek en yetkili ağızları üzerinden bilinçli ve sistematik Türkiye düşmanlığı yaptığı itiraf edenlere selam veriyorlar.
Altılı masa ülkenin en önemli sorununun ekonomi olduğunu ifade ediyor. Tek çözüm önerileri, ''Merkez Bankası''nın İstanbul''daki Dünya Finans Merkezine giden birimlerini tekrar Ankara''ya döndürmek.'' Siz dün benim yanımda değil miydiniz? Biz Merkez Bankası''nın, Ziraat Bankası''nın İstanbul''a gidişini konuşmadık mı? O gün siz ne iş yapıyordunuz? Herhalde bunlar uykudaydı."
***
Bahçeli, Sinan Ateş''in katledilmesinden MHP''yi sorumlu tutanları tehdit ediyor.
Akşener, adaletin işlemesinden sorumlu gördüğü Erdoğan''ı Sinan Ateş cinayetinin aydınlatılması konusunda bir karar vermeye zorluyor.
Kılıçdaroğlu, 20 yılda devletin hazinesinden 418 milyar doların çalındığını söylüyor ama bu yüzden suikast tehditleri aldığını bildiriyor.
Erdoğan ise Millet İttifakı''nın mutabakat metniyle HDP, FETÖ ve Batı''ya selam verdiğini söylerken, Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan''a da "Siz benim yanımdayken kararlarıma katılmadınız mı?" diye soruyor... Merkez Bankası''nı İstanbul''a taşımayı kim istedi sahi? Batı değil mi?
Görüldüğü gibi Türkiye''de 20 yıldır neler olup bittiği ve bundan sonra neler olabileceği, liderlerin konuşmalarına göre çok nettir. Gündemde tutularak sorgulanması gereken konular da bunlardır zaten... Tabii sığınmacılar sorunu ile birlikte...
Bu cinayet seçimden önce çözülmeli!
03 Şubat 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:08
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris, 7 Ocak''ta polislerce dövülerek hayatını kaybeden Tyre Nichols''un Tennessee''deki cenaze törenine katılarak Kongre''yi, polislerin aşırı şiddet eylemlerini engelleme amaçlı, geniş bir reformu öngören "George Floyd Polislikte Adalet" isimli tasarıyı onaylamaya davet etti. Bilindiği gibi George Floyd da polisin döverek öldürdüğü siyahlardan biriydi...
Harris, törende Nichols''un annesi RowVaugh Wells''e sarılarak başsağlığı diledi ve polisin aşırı şiddet uygulamasını "kamu güvenliğini sağlama misyonuna aykırı" olarak niteledi.
ABD''nin Tennessee eyaletine bağlı Memphis şehrinde sürücü olarak çalışan 29 yaşındaki Tyre Nichols, 7 Ocak''ta polis tarafından "dikkatsiz araç kullandığı" gerekçesiyle durdurularak arabasından indirilmiş, gözaltı işlemi sırasında feci şekilde dövülmüş ve üç gün sonra hayatını kaybetmişti.
Nichols''un dövülme görüntülerinin yayımlanmasının ardından Boston, Chicago, Detroit, New York ve Portland kentlerinde protesto gösterileri düzenlenmişti.
Memphis Polis Teşkilatı, olaya karışan 7 polisi görevden uzaklaştırmıştı. Ayrıca olay yerine gelen ama 10 dakika boyunca ilk yardım müdahalesi yapmayan 3 itfaiye çalışanının da işine son verilmişti.
***
Türkiye''de ise eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı Doç. Dr. Sinan Ateş''i Ankara''nın ortasında Cuma namazından çıktıktan sonra katledenlerin İstanbul''dan Ankara''ya iki özel harekâtçı polis tarafından götürülmesi olayı üzerinde yeterince durulmuyor! Cinayeti işleyecek olanlar, aranan kişiler olduğu için Ankara''ya gidiş ve dönüşte polis koruması altında, kara yollarındaki polis uygulamalarından geçmiştir...
Ateş''in mensup olduğu parti ve dernekten bir taziye mesajı bile yayınlanmaması ve hiç kimsenin cenaze törenine katılmaması ayrı bir skandaldır. Üstelik cinayetin asıl azmettiricilerinin ortaya çıkarılması için haber veya yorum yapanlar alenen tehdit ediliyor ve bu durumu kimse yadırgamıyor!
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan başta olmak üzere, ilgili bakanların suskunluğu da manidardır. Cenazeye Erdoğan veya yardımcısı Fuat Oktay katılabilirdi değil mi? Neden katılmadılar acaba?
***
Suç şebekesi üyelerine korumalık yapanların iki polis olduğunu ortaya çıkaran da yine polistir... Emniyet Teşkilatı elinden geleni yapıyor ama cinayete karışanları bir evde saklamakla suçlanan kişiyi ilk olarak gözaltına alan polislerden birinin, Asayiş Şubesi Cinayet Bürosu''ndan Mamak İlçe Emniyet Müdürlüğü kadrosuna atanması da bir skandaldır.
Üstelik gözaltına alınan kişi iki defa serbest bırakılmış, üçüncü gözaltı işleminden sonra tutuklanmıştır!
Anlaşılan bu kişi konuşturulursa ve cinayetten önce ve sonra arama ve sinyal kayıtları da dosyaya eklenirse cinayetin azmettiricilerine ulaşılacaktır.
***
Sinan Ateş gibi iyi yetişmiş ve sevilen sayılan bir kişinin katledilmesi milletin kaybıdır... Çünkü Sinan Ateş, günün birinde Türkiye''nin yönetim makamlarında bulunması beklenen bir kişiydi. Zaten bu kapasitede bir kişi olmasa hedef alınmazdı. Fakat bu cinayet gösterdi ki polis teşkilatına, suç örgütleriyle birlikte çalışan insanlar da alınmış. "Sadece iki polis" denilip geçilemez... Bunu bilmiyoruz ama doğrusunu yine Emniyet ortaya çıkarabilecek durumdadır.
İktidarın suskunluğunun sebebi seçim ve ittifak hesapları mıdır yoksa? Camilerde mevlit okutulmasına bile izin verilmiyor...
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, bu şüpheler üzerine "Sinan Ateş''in katillerini 4 ay sonra adalet önüne çıkarmak üzere çalışmaya başlayacağız" dedi ama cinayetin seçimlerden önce çözülmesi gerekir ki millet, gözünden bile sakındığı evlatlarının kimler tarafından ve nasıl harcandığını görsün!
Nerede terör eylemi yapılacağını bilmek!
04 Şubat 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:07
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İsveç''te ve Danimarka''da Kur''an yakılması ve Hollanda''da Kur''an yırtılması eylemlerinden sonra NATO üyesi Almanya, Fransa, ABD, Hollanda, İngiltere, İtalya ve Kanada, Türkiye''de "terör saldırısı olabilir" uyarısında bulundu.
Hollanda, Almanya, Fransa, Belçika ve İngiltere''nin ardından tarafsız ülke statüsündeki İsviçre Başkonsolosluğu da güvenlik gerekçesiyle geçici olarak kapatıldı. Bu arada, Norveç''te de Kur''an yakma eylemi yapılacağı haberleri üzerine Norveç Büyükelçisi dahil dokuz ülkenin Büyükelçileri Dışişleri Bakanlığı''na çağrıldı. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Norveç''in verdiği Kur''an yakma iznini iptal ettiğini bildirdi...
***
ABD''nin Türkiye Büyükelçiliği, Türkiye''de bulunan vatandaşlarını, ''olası terörist saldırılara'' karşı uyardı. 27 Ocak''ta yayınlanan seyahat uyarısının güncellendiği belirtilen açıklamada, "ABD hükümeti vatandaşlarını, İstanbul''daki kiliselere, sinagoglara, diplomatik misyonlara veya özellikle Beyoğlu, Galata, Taksim ve İstiklal Caddesi bölgeleri gibi Batılıların uğrak yeri olan diğer yerlere teröristlerin olası misilleme saldırılarına karşı uyarıyor. Türk makamları bu konuyu araştırıyor" denildi.
Uyarıda, "Batılıların uğrak yerlerinde tetikte olunması, kalabalık yerlerden kaçınılması, dikkat çekilmemesi ve uyarılar için yerel medyanın takip edilmesi" istendi.
Bu açıklamalar halkı tedirgin ediyor ve bahsedilen bölgelerdeki sosyal faaliyetlerin ertelenmesine veya iptal edilmesine yol açıyor...
***
İsveç''teki Kur''ân yakma eylemi Türkiye Büyükelçiliği önünde ve İsveç polisinin koruması altında yapılmıştır. Bu eylem, Türkiye''ye yönelik bir siyasi projenin ilk adımıdır. İsveç''in NATO''ya alınıp alınmaması konusundaki tartışmanın Türkiye''nin NATO üyeliğinin sorgulanmasına dönüştürülmüş olması bunu ispat etmektedir. Hollanda ve Norveç''teki eylemlerin arkasında devlet koruması var!
Yalnız ABD''nin, "Taksim, İstiklal Caddesi, sinagoglar, kiliseler veya konsolosluklar" diyerek terör eylemlerinin yapılabileceği adresleri vermesi, bu eylemler konusunda bilgi sahibi olduklarını gösterir.
Bahsedilen noktalarda eylem yapabilecek terör örgütlerinin tamamı, Batılı ülkelerin istihbarat servislerinin kontrolündedir. Dolayısıyla bu noktalarda terör eylemi ancak Batılı servislerin organizasyonu ile yapılabilir! Tıpkı Rusya''nın Ankara Büyükelçisinin FETÖ''cü bir polis tarafından öldürülmesi eyleminde olduğu gibi... Maksatları Türkiye-Rusya ilişkilerini koparmaktı, başaramadılar.
NATO ülkelerinin, İstanbul''da adresler vererek, terör uyarısında bulunması, konsolosluklarını kapatması, yapılacak eylem hakkında bilgileri olduğunu gösterir! Kur''an yaktıran kendileri ama nasıl oluyorsa karşı eylemi de biliyorlar!
***
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, eylem uyarılarıyla ilgili olarak "60 milyon turist hedefi koyduğumuz bir günde, 46 milyar dolar turizm geliri elde ettiğimizi açıkladığımız bir günde, Türkiye''ye karşı yeni bir psikolojik harp başlattılar" dedi. Soylu, "15 kişi gözaltına alındı, 5 kişi tutuklandı. Bir istihbarat elemanı Türkiye''de birkaç kişiye elemanlık teklif etmiş, Türkiye de bunu izlemiştir. Bu istihbarat elemanı, bir ülkeye istihbaratını pazarlamıştır. O istihbarat elemanının kim olduğunu Türkiye Cumhuriyeti biliyor" ifadelerini kullandı.
Kısacası, yapılacak eylemin arkasındaki ülke biliniyor!
***
Tabii Diyanet''e "Siz yasak diyorsunuz ama Fatih Sultan Mehmet, deniz kabuklularını yerdi" dedi diye hakkında "devlet büyüklerine hakaret etti" ihbarı yapılan Metin Uca''nın havaalanında gözaltına alınması gibi garip uygulamalar, "Batı destekli terör"le mücadele çabalarının üzerine gölge düşürüyor.
Yine, Sinan Ateş''in katledilmesinde şüphelilerden birini ilk olarak gözaltına alan ekipten bir polisin, Ankara Asayiş Şube''den Mamak ilçe emrine gönderilmesi konusundaki suskunluk da devlete güveni yok ediyor.
Darbe yapmış olursunuz!
06 Şubat 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:07
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Anayasa Mahkemesi''ndeki başkanlık seçimleri hakkında yapılan, "Erdoğan''ın desteklediği aday olan İrfan Fidan kaybetti" yorumları üzerine, "Cumhurbaşkanımızın işaret ettiği aday kaybetti, ''öbürleri kazandı, biz kazandık'' havasına giriyorlar. Boşuna o havaya giriyorlar. Çok sevindiler. Sevinmeye devam etsinler. Zühtü Bey bizim arkadaşımız. Beraber çok çalıştık. AK Parti''nin kapatma davası sırasında, savunma hazırlarken teorik kısımda Zühtü Bey''in de çok büyük emeği var." dedi. Bozdağ, "Zühtü Arslan''ı tebrik ettik, arkadaşımız aynı zamanda kendisi, hemşerim... CHP''li filan değil görüşünü herkes bilir." ifadelerini kullandı.
***
Bu açıklama ile Bekir Bozdağ, Zühtü Arslan için "Bizdendir" demiş oluyor. Bunu alenen açıklamakta bir sorun görmüyor...
Gerçi AKP''ye açılan kapatma davasında, AKP avukatlarıyla birlikte çalışan bir kişinin, 2012 yılında Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül tarafından Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçilmiş olması, siyasi tutumunu yeterince gösteriyor...
Bekir Bozdağ''ın bu açıklaması, Bülent Arınç''ın, sınıf arkadaşı Nazım Kaynak, Yargıtay başkanlığına seçildiğinde "Şimdi bir şey söylerim birileri üzülür. Kurban olduğum Allah, verdikçe veriyor" demesini hatırlatıyor...
***
İrfan Fidan olmuş, Zühtü Arslan olmuş fark etmiyor... Yargı mensupları ve yüksek yargı organlarının üyeleri iktidar tarafından seçiliyor! Bu seçimlerde aranan ölçü "bizden olması" ise hâkimler mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre görev yapabilir mi? Kanun "Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz. Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler." diyor...
Siyasi görüşe göre atama yapılıyorsa, hâkimler şu yukarıdaki kanun maddesine göre karar vermekte zorlanmaz mı? Dolayısıyla, hâkimleri siyasi görüşe göre belirlenen bir ülkede hukuk devletinden bahsedilebilir mi? Hani, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan''ın "Hukuk farklı bir şey. Ama bunun yanında guguk, o da farklı bir şey." demesi gibi değil mi? Gerçi Erdoğan, bu sözü Cumhurbaşkanı''nın seçimleri yenileme gibi bir yetkisi bulunduğunu unutanlara söylemişti ama zaten kendisi de "kronometreyi sıfırladık" diyerek Anayasa değişikliği yapmakla, ülkedeki bütün hukuk kurallarının geçerliliğinin değişiklik tarihinde itibaren başladığını iddia ediyor. Erdoğan böylece, Anayasa''daki "Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir." maddesinin 2017''den sonrası için geçerli olduğunu iddia ediyor... Oysa bu ifade, Anayasa''da zaten vardı, yani değişmedi ki sıfırlansın! "Tayyip Erdoğan''ın bu değişiklikten önceki Cumhurbaşkanlığı sayılmaz" diye geçici madde de konulmadı.. Bir madde var, o da "İkinci dönem Cumhurbaşkanlığı yapan kişi ancak Meclis erken seçim kararı alırsa aday olabilir" diyor. Buna da yanaşmıyorlar...
Laf üreten bazıları "İyi ama ''sayılır'' diye bir ifade de yok" diyor ve "Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir" şeklindeki kesin hükmü yok sayıyor!
Madem öyle, Anayasa''yı değiştirirken bu maddeyi de değiştirseydiniz! Nasıl olsa, MHP desteklerdi... Tabii sonraki seçimlerde Anayasa değişikliği için gereken milletvekili sayısına ulaşsaydınız belki onu da değiştirirdiniz ama tren o zaman kaçtı...
***
Üçüncü defa aday olma kararınızı, üyelerini seçtiğiniz YSK''ya onaylatırsanız, hep birlikte gayrimeşru duruma düşersiniz. Böylece darbe yapmış olursunuz!
Gerçi Anayasa değişikliği için yapılan Meclis oylaması ve referandum da gayrimeşrudur ama muhalefet bunu hiç dile getirmiyor...
Enkaz altından mesaj geçmek...
07 Şubat 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:07
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye''nin 11 ilini etkileyen depremden üç gün önce Avustralyalı gök bilimci Frank Hoogerbeets, bir Twitter mesajıyla Türkiye haritası yayınladı ve Antakya ve çevresini kırmızı renkle göstererek "Er ya da geç bu bölgede (Güney-Orta Türkiye, Ürdün, Suriye, Lübnan) ~M 7.5 büyüklüğünde bir deprem olacaktır." dedi.
Depremin büyüklüğü konusunda ise önce AFAD tarafından 7.4 rakamı verildi. Sonra 7.7 olarak düzeltildi... ABD Deprem Araştırma Merkezi ise 7.8 dedi...
Son büyük deprem ise dokuz saat sonra aynı hattın paralelindeki başka bir fay üzerinde; Elbistan merkezli ve Kandilli''ye göre 7.6 büyüklüğünde...
Şener Üşümezsoy, Ahmet Ercan, Naci Görür gibi Türk jeologlar bilinen fay hatlarına dayanarak bölgede büyük bir deprem beklendiğini bildiriyordu...
Üşümezsoy, depremden çok önce yazdığı makaledeki verileri tekrarlayıp "7.8''lik bir deprem, bu Türkmen Dağları veya Suriye-Türkiye hududundan geçen bir deprem aslında... Ölüdeniz''den ve Kıbrıs''tan gelen fay hatlarının birleşerek Amik Ovası''nı doğu kenarından Pazarcık ile Gaziantep arasından geçip oradan kuzeye Adıyaman''a kadar giden bir hat var. Oldukça uzun bir fayın, segmentlerin kırıldığı görülüyor. Bu anlamda Sivrice''de olan depremin batıdaki devamını oluşturan bir hattı görüyoruz." dedi.
Suriye''den gelen yıkım ve kayıp haberleri, bu değerlendirmeyi teyit ediyor...
Esasen, lise yıllarımın geçtiği Antakya''da yediden yetmişe herkes, şehrin tarihte birkaç defa yerle bir olduğunu bilir...
***
Frank Hoogerbeets, gezegenlerin uzaydaki dizilimini takip ederek deprem tahminleri yapıyor. Daha önce de Nepal depremini beş gün önceden haber vermişti.
Endonezya''da veya çevresinde 7''nin üzerinde ne zaman bir deprem olsa birkaç hafta sonra da Türkiye''de bir deprem oluyor... 9 ve 18 Ocak''ta Endonezya''da 7 büyüklüğünde üç deprem oldu... 6 Şubat''ta da Türkiye''de... Endonezya ve çevresindeki büyük depremlerin, bütün dünyada depremleri tetiklediği biliniyor. Yani günü saati tam olarak belirlenemiyor ama bilinen fay hatlarında birkaç gün veya birkaç hafta içinde deprem olabileceği öngörülebiliyor.
***
Enkaz altından telefonla mesaj geçenler, Hatayspor Teknik Direktörü Volkan Demirel''in gözyaşlarına boğularak yaptığı acil yardım çağrısı, durumu yeterince yansıtıyor. Bu çağrı yapıldığı saatlerde büyük yıkımların gerçekleştiği Hatay''da birçok enkazda henüz hiçbir çalışma yoktu. Devlet hastaneleri çöktü. Hava alan pisti yarıldı. Top Boğazı''nda doğal gaz borusu patladı, büyük bir yangın çıktı... Arama-kurtarma ekiplerinin Hatay''a yönlendirilmesi söz konusuydu ki ikinci büyük deprem oldu...
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, dördüncü derecede alarm verildiğini söyledi. Bu, uluslararası yardım çağrısı demektir.
***
Elbette uluslararası yardım kabul edilebilir ama Gölcük depreminde yaşananlar unutulmamalı, Türk Cumhuriyetleri dışında hiçbir ülkenin askerî birliği Türkiye''ye sokulmamalıdır... Türkiye olarak, Türk Milleti olarak neyi yanlış yaptığımızı anlamalıyız artık...
İstanbul depremine odaklanarak, Anadolu''dan geçen yatay ve dikey fay hatlarını unutmuş olmanın faturasını ödüyoruz. Deprem ülkesinde, depreme dayanıklı binalar inşa etmenin en ciddi önlem olduğunu bile bile, deprem toplanma alanlarını dahi yok etmenin faturasını ödüyoruz...
Bundan millet olarak sorumluyuz... Bu itibarla Türk Milleti, böyle bir zamanda bütün siyasi tartışmaları erteleyerek, dayanışma ruhu içinde yaralarını sarmak durumundadır..
Müdahale neden yetersiz kaldı?
08 Şubat 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:07
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
BBC''nin haberine göre deprem bilimciler, Kahramanmaraş''ta meydana gelen 7,7 büyüklüğündeki depremin, 100 kilometreden uzun bir çatlağa yol açtığı için son yılların en geniş çaplı depremi olduğunu belirtiyor. Depremin yüzeye yakın olması da yıkıcılığını artırdı. Üstelik aynı bölgede 9 saat sonra bir büyük deprem daha meydana geldi.
Ayrıca yıkımın ve insan kaybının çok büyük olmasında yapısal sorunlar ve kış şartlarının yanında afet bölgesine yapılan müdahalenin yetersiz olması birinci derecede etkili oldu.
İlk anlarda kamuoyuna yanlış bilgiler verildi. "Şu anda her yer kontrol altında ve her yere ulaşılmış durumda" denildiği saatlerde hiç müdahale edilmemiş binlerce enkaz vardı. Köylerden hiç haber yoktu... Bu da kayıp sayısının çok yüksek olacağını gösteriyor...
***
Peki neden TSK''nın bölgedeki bütün unsurları ile afete müdahale etmesine karar verilmedi? Tarihin en büyük depremlerinden birine müdahale için 3500 asker mi görevlendirilir?
Gölcük depreminde Deniz Kuvvetleri Donanma Komutanlığı Kurmay Başkanı görevinde bulunan ve kurtarma çalışmalarının koordinesinde görevli emekli Koramiral Mustafa Özbey, odatv''ye yaptığı açıklamada 17 Ağustos 1999 depreminden yaklaşık bir saat sonra bölgedeki tüm birliklerin deprem bölgesine yönlendirildiğini ifade ederek şunları söyledi:
"Türkiye''de yöneticiler Gölcük depreminden ders çıkarsaydı TSK''nın Gölcük depremine müdahale imkânını veren EMASYA uygulamasının ne kadar hayati olacağını görür ve buna göre de bırakın Emniyet Asayiş Yardımlaşma Protokolü''nü yok etmeyi; daha işlevsel ve fonksiyonel hale getirirdi. Mevcut iktidar EMASYA''yı geçmişteki askerî müdahalelerin kaynağı olarak gördüğü için bu planı iptal ederek Türkiye''nin en hazırlıklı kuvvetini ortadan kaldırdı. Acıları yaşadığımız bugün sözlerim eleştiriden çok ders çıkarmak içindir."
Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz ise "TSK''nın elinde iş makinaları, yollarda kullanabileceği istihkâm birlikleri, güvenlik maksadıyla kullanabileceği birlikler var. Arama kurtarma için özel TİM''leri var. Ama artık kullanması gerekiyor. Ordunun en önemli görevlerinden biri doğal afetlere müdahalede bulunmaktır" şeklinde konuştu.
Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz de İskenderun Limanı''na dikkat çekerek donanmanın, büyük gemilerini bölgeye hareket ettirmesi gerektiğini ifade etti.
***
Bu yazının yazıldığı saatlerde İskenderun Limanı''ndaki yangın devam ediyordu.
AKUT Vakfı Başkanı Nasuh Mahruki, Cumhuriyet tv''ye yaptığı açıklamada şöyle dedi:
"Vatandaş inanılmaz derecede mağdur ve sahipsiz. Gölcük''teki bütün yardımlar hava köprüsü ve deniz köprüsüyle sağlandı. Hasta nakilleri olsun, cenaze nakilleri olsun, yardım malzemelerinin taşınması olsun. Hava gücü seferber edilmeliydi. Askerin hava gücü olmadan, kara yolu kapalıyken nasıl yapabilirsiniz bu işleri?
Türk Silahlı Kuvvetleri, 17 Ağustos 03.02''den itibaren çok etkin bir şekilde sorumluluk aldı. Tabii o zamanlar yasa da öyleydi. Ama şu anda, 3500 askerle yardımcı oluyor Türk Silahlı Kuvvetleri. Ama askerin asıl işi koordinasyon, lojistik, komuta kontrol... Yani orada çay çorba dağıtmak değil. 3500 kişi çok güzel, muazzam bir güç ama 17 Ağustos''ta 24 bin asker 03.02''den itibaren çalıştı..."
odatv''nin kriz yönetimi danışmanı Feramuz Erdin de "Afet seviyesi 4 olarak açıklanmasına rağmen OHAL ilan edilmemesi, yardım ve hizmetlerin aksamasına yol açtı. Bölgeye dışarıdan akın eden yağmacılar enkaz ve dükkânları yağmalamaya başladı. Sahipsiz kalan çocukların kaçırılması ise afetlerdeki bir diğer güvenlik riskidir.
Bölgeye daha fazla kolluk ve TSK unsurları kaydırılarak kamu düzeni ve yardımlar bir disipline alınmalıydı" dedi...
Depreme müdahale konusunda tecrübe sahibi isimlerin görüşleri böyle... Nitekim 10 ilde üç ay süreyle OHAL ilan edildi. EMASYA yürürlükte olsaydı, buna gerek kalmazdı...
Tank göndermeye gerek kalmamış!
09 Şubat 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:07
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Hatay Belediye Başkanı Lütfü Savaş, şehirde 2 binin üzerinde binanın yıkıldığını belirterek, "Yıkılan yerlerin ancak yüzde 2-3''üne ulaşabildik." dedi.
Bu söz, sahadaki gerçek durumu yansıtıyor.
Depremin, çok geniş bir alanda il, ilçe ve köylerde yıkımlara sebep olması, çok hızlı bir organizasyon gerektiriyordu. 6 binden fazla enkaz için 6 bin profesyonel ekip hazırlamak, sonra onları araçlarıyla birlikte 6 bin enkazın başına göndermek, bunun için kapanan yolları ve havaalanlarını açmak, bunları yaparken, yaralıları tedavi ettirmek, sokakta bekleyen milyonlarca insanın, ısınma, gıda, su ve tuvalet ihtiyacını karşılamak, çadır kentler kurmak...
Bu organizazyon elbette kolay bir iş değildir. Dolayısıyla, ilk andan itibaren organize bir gücün yetkilendirilmesi gerekiyordu. Türkiye''nin en organize gücü de Türk Silahlı Kuvvetleri''dir.
*
Peki TSK''nın seferber edilmesi için ne gerekiyordu? Öncelikle, durum tespitinin doğru yapılması gerekiyordu. Mevcut imkânları, verimli kullanabilmek için bu şarttı. Ancak depremin ne kadar büyük bir alanı etkilediği ilk saatlerde algılanamadı. Medyanın yaptığı yayınlar da gerçek durumu göstermekten uzaktı. Medya, yıkılmış binaları gösteriyordu ama yerleşim birimlerinin genel durumu, ancak havadan tespit edilebilirdi... Bunun için İHA''lar ve helikopterlerin hemen çalıştırılması gerekiyordu.
Organizasyon için AFAD yetkilendirilmişti ama görevlilerin aç susuz ve uykusuz olarak fedakârca çalışmalarına rağmen, felaketin büyüklüğü kavranamadığı için bu işin AFAD''ı aştığı anlaşılamadı. Meselâ Antakya''nın ne kadar büyük bir felaket yaşadığını, Türkiye Volkan Demirel''in konuşmasıyla öğrenmeye başladı. Binaların tamamen yıkılmasa bile çoğunun büyük hasar gördüğü de sonradan anlaşıldı.
OHAL çözüm değil. Aksine yaraları sarmakta engelleyici rolü bile olabilir...
*
Dünyanın dört bir tarafından gelen profesyonel atama kurtarma ekiplerinin enkaz başına gönderilmesinde de ilk anlarda sorunlar yaşandı... Bu arada, benim, "Elbette uluslararası yardım kabul edilebilir ama Gölcük depreminde yaşananlar unutulmamalı, Türk Cumhuriyetleri dışında hiçbir ülkenin askeri birliği Türkiye''ye sokulmamalıdır. Türk Milleti olarak neyi yanlış yaptığımızı anlamalıyız artık..." sözlerimi çarpıtanlar oldu. Yardım için gelen arama kurtarma ekiplerini kastetmediğim belli...
Unutulmamalı ki Çekiç Güç denilen acil müdahale gücü, sığınmacı felaketinden sonra Türkiye''yi o dönemde yönetenlerin talebi ile Türkiye''ye davet edilmişti. 1 Mart tezkeresi de Türkiye''ye 60-80 bin Amerikan askerinin yerleştirilmesini öngörüyordu. Irak ve Suriye krizleri sebebiyle Tayyip Erdoğan''ın Başbakan ve Cumhurbaşkanı iken NATO''yu sınıra davet ettiğini de hatırlıyorum.
Gölcük depreminde Sağlık Bakanı Osman Durmuş, Körfez''de bekleyen Amerikan askeri hastane gemilerinin yardım talebini reddetmişti. Bunun sebeplerini düşünmek gerek...
*
Şimdi de Michael Rubin, "Türk hükümeti, örneğin deprem bölgesindeki Kürt kasaba ve köylerine yardım etmek istemiyorsa, ABD bunu doğrudan yapmalıdır. Erdoğan onların çalışmalarını engelliyorsa, Beyaz Saray ona alenen seslenmeli." gibi laflar edebiliyor...
Veya Fransız mizah dergisi, Charlie Hebdo, deprem karikatüründe "Tank göndermemize gerek kalmadı" diyebiliyor.
Kimse bunların istisnai yorumlar olduğunu düşünmemelidir... ABD 24 Temmuz 2002 tarihinde "Bin Yılın Meydan Okuması" adıyla bir tatbikat düzenlemiş ve ülke adı vermeden Türkiye''de meydana gelecek büyük bir depremden sonra Türk-Yunan savaşı çıkmasına ve Türkiye''nin 96 saat içinde işgal edilmesine dayalı bir senaryoyu sahneye koymuştu...
Bazıları "Türkiye''nin işgal edilmesi için en az 1 milyon asker gerekir" diyor. Türkiye''ye sınırlardan milyonlarca askerlik çağında gencin ve yüz binden fazla askerin sokulduğunu unutmayalım... Bu organizasyonlar, insaniyet namına mı yapıldı?
.Uçak gemisiyle deprem yardımı!
10 Şubat 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:07
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Twitter yasağı gece yarısı sona erdikten sonra, her gece yaptığım gibi son yazımı paylaşmak istedim. "Günlük mesaj gönderme limitini aştınız" diye bir uyarı geldi. Oysa henüz hiçbir mesaj paylaşmamıştım. Uyarı mesajında "bilgi için" denilen bağlantıyı tıkladım. Aynı bilgiler veriliyordu. Bu arada "takip ettiğiniz kişi beş bini aşarsa sınırlama getirebiliriz" diye bir uyarı da vardı... Yarım saat sonra yeniden denedim. Bu defa mesaj kabul edildi!
Gündüz de yazımı yazdıktan sonra, gazeteye geçmekte sorun yaşadım. Kullandığımız webmail uzantısı, sadece Yeniçağ yazarlarının kullandığı gazeteye özel bir alandır. Buna rağmen, kırmızı çerçeveli küçük bir kutu belirdi ve kırmızı harflerle "Mesajınız gönderilemiyor. Kara listeye alınmış olabilirsiniz" diye yazıyordu. Gazeteyi aradım, yazımı WhatsApp üzerinden geçtim. Sonra bu "kara liste"nin ne anlama geldiğini bilgi işlem sorumlusu, Celalettin Bey''e sordum. Böyle bir uyarı gelmesi için benim mesajlarımın bilgi işlem tarafından engellenmiş olması gerektiğini, böyle bir durumun söz konusu olamayacağını, yazılımcı ile konuşarak durumu inceleyeceğini söyledi. Tekrar denedim, yazı, aynı webmail uzantısı ile hiçbir sorun çıkmadan gazeteye gönderildi...
Bu arada güvenlikle ilgili bütün eski yazılarıma Twitter tarafından "riskli mesaj" uyarısı konulduğunu fark ettim! Sonra bu uyarı da kaldırıldı!
Meğer bu süreçte Türk makamları, Twitter ile pazarlık yapmakta imiş...
Türkiye, tarihin en büyük deprem felaketlerinden birini yaşar ve enkaz altındakiler Twitter üzerinden yardım isterken bu alana yasak konulması, yani yardım çığlıklarının da saatlerce kesilmesi, ayrıca Twitter açıldıktan sonra belirlenmiş isimlerin mesajlarının bir süre engellenmesi, sonra bundan vazgeçilmesini takdirlerinize bırakıyorum...
***
"Uçak gemisi geliyor" haberini ise İnternet üzerinden Milliyet''te gördüm... Haberin başlığı, "Dünya Türkiye için seferber. Uçaklar, gemiler yardım için yolda" şeklindeydi.. Haberin ilgili bölümünde ise şöyle deniliyordu:
"ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Sözcüsü Tuğgeneral Patrick Ryder düzenlediği basın toplantısında, ABD Dışişleri Bakanı Lloyd Austin''in geçtiğimiz pazartesi günü Savunma Bakanı Hulusi Akar ile telefonda görüştüğünü, Austin''in Bakan Akar''a Türkiye''ye ABD''nin desteğini sunduğunu ve Türkiye''nin ihtiyaçlarına göre ABD''nin destek vermeye devam edeceğine dair söz verdiğini söyledi.
Türkiye''nin çağrısı üzerine dün İncirlik Hava Üssü''ndeki ABD güçlerinin ilk yardım ekiplerini depremden etkilenen bölgelere taşımaya başladığını açıklayan Ryder, ABD''den Türkiye''ye 2 sivil kentsel arama ve kurtarma ekibi nakledildiğini aktardı.
Ryder ayrıca, Akdeniz''deki USS George HW Bush uçak gemisinin Türkiye''nin muhtemel ek destek taleplerini karşılamak için Türkiye''ye doğru ilerlediğini belirterek, Türkiye''nin yardım taleplerine en hızlı şekilde yanıt vermek üzere hazırlandıklarını aktardı."
***
Olayların bu şekilde devam edeceği bana göre belli olduğu için 7 Şubat tarihli yazımda "Elbette uluslararası yardım kabul edilebilir ama Gölcük depreminde yaşananlar unutulmamalı, Türk Cumhuriyetleri dışında hiçbir ülkenin askerî birliği Türkiye''ye sokulmamalıdır." diye bir ifade kullanmıştım... Bazıları, bunun gereksiz bir uyarı olduğunu ileri sürüyordu...
Bush adlı uçak gemisinin ve üzerindeki 85 savaş uçağının deprem yardımı ile ne ilgisi var?
Bu arada, Millî Savunma Bakanı Hulusi Akar, canlı yayında deprem bölgesinde görevlendirilen askerî birliklerle ilgili bilgi verirken dört tabur askerin de Kıbrıs''tan bölgeye kaydırıldığını söyledi! Asker ihtiyacı varsa, deprem bölgesine gönderilenlerin yerine, "yedek asker"ler çağrılabilir. Bütün Türk Milleti asker değil midir?
Karmaşanın asıl sebebi...
11 Şubat 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:07
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Takipçilerimizden Alp Aydın Bey, "Müsterih olun Arslan Bey. Sahada o gönüllü ordusunu gördükten sonra da anlaşıldı ki bu ülke ne parçalanabilir, ne istila edilebilir ve ne de yıpratılabilir. Bizim en büyük düşmanımız düşünmememiz, yoksa fedakârlık konusunda üst düzeydeyiz." diye yazmış...
Tabii bütün Türkiye''de hemen herkes "deprem bölgesinde kurtarma ve yardım çalışmalarına nasıl bir katkı yapabilirim" ile meşgulken, tarihte pek az görülmüş böyle bir felaket sırasında bile Türkiye''ye yönelmiş stratejik tehditleri göz ardı etmemek, görmek ve göstermek gerekir... Benim birkaç gündür yapmaya çalıştığım budur.
***
Yoksa bu milletin fertleri, enkaz altında kurtarılma umudunu kesmişken yakınlarıyla konuşurken bile "2500 lira borcum var. Bende yardım paraları var. Onları ödeyin. Kimsenin hakkı üzerime kalmasın" diyebilecek asalete sahiptir. Milleti millet yapan bu asalettir.
Milletin bu asaleti, meselâ İçişleri Bakanı Süleyman Soylu''ya "Herkes ama herkes büyük bir seferberlik içerisinde. Böyle bir milletin evladı olmak bizim için büyük bir onurdur. Tarihin her döneminde kötücül insanlar çıkmıştır. Bizim işaretimiz orası değildir, işimize bakacağız." dedirtmiştir...
Yine İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener''i milletin fedakârlıklarını yerinde gördükten sonra, "Bu milletin ferdi olmaktan bir defa daha gurur duydum. İyi ki Türk olarak doğmuşum" tarzında konuşturan bu asalet, milletin ruhunda var...
Tabii ki yağmacılar da çıkabilir, ideolojik bağnazlıkla yardım organizasyonlarını karalamaya çalışanlar da olabilir... İnsanı insan yapan sahip olduğu değerlerdir. Bu değerleri veren de milletin kültürüdür.
***
"Peki öyleyse bu asil millet, neden depreme müdahalede koordinasyon bozukluğu yaşadı?" diye düşünmeliyiz. Bu sorunun cevabını da Meral Akşener verdi ve "Bu karmaşanın temeli tek adam sistemidir. Hafızanın kaybolmasıdır. 2009''da öbürü kalktı, 2019''da bu kalktı, şu kalktı derken; bu ülkenin devletinin hafızası gitti. Devlet olmak ciddi bir iştir. Devletin birinci önceliği ciddiyet; ikincisi kapsayıcılıktır, eşitlikçiliktir." dedi.
Kabul etmeliyiz ki, devlet kadroları FETÖ döneminde sızma yöntemiyle değiştirilir, ordusu yargısı, emniyeti, eğitimi sağlık sistemi ele geçirilir ve devletin kozmik odasına bile girilirken, milletin her türlü felâkete karşı örgütlü mücadelesini sağlayan kurumlar da iktidar eliyle yok edilmiştir. Kızılay eski Kızılay değildir. EMASYA yok edildiği için ordu birlikleri ilk anda felâket karşısında emir gelmeden harekete geçememiştir. Sivil Savunma yoktur. Savaş veya önlenemeyen bir işgal halinde, halkı silahlandıracak yani sivil direnişi örgütleyecek kadrolar dağıtılmıştır.
Büyük bir felâketle karşı karşıya kalınca da bu kurumların yerine konulan örgütler, liyakate dayanmadığı için yetersiz kalmıştır. Keşmekeşin sebebi budur.
Buna rağmen, halk sivil girişimlerle örgütlenerek bütün gücüyle yardıma koşmuş, bu büyük açığı kapatmaya çalışmıştır. Yaşanan budur.
***
Nitekim dışarıdan bir göz; Japan Times gazetesinin yazarı ve Bloomberg muhabiri Boby Gosh, "Cumhurbaşkanı Erdoğan''ın sivil toplumu eritmeye çalıştığı dönemde deprem felâketinin geldiğine" dikkat çekti. İktidarın cemaat temelli STK''lara izin verdiğini hatırlatan Gosh, deprem bölgesinde çalışan STK''lar için "Nefes almak için durduklarında, başkanlık paranoyası ellerini zayıflatmasaydı daha ne kadar yardım sağlayabileceklerini ve daha kaç hayatı kurtarabileceklerini merak edebilirler..." ifadelerini kullandı.
Bebekler bile olgunlaşırken...
13 Şubat 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:07
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, "Üniversitelerimizin tamamının KYK''ya ait yurtlarını depremzedeler için kullanacağız, zira yaza kadar üniversitelerimizi tatil ediyoruz" dedi.
Erdoğan''ın bu açıklamasının ardından Cevizlibağ''daki KYK Atatürk Kız Öğrenci Yurdu''nda kalan öğrencilerin yurttan ayrılması istendi.
Yurt yönetimi, öğrencilerden gelen tepkiler üzerine, süreyi 15 Şubat''a kadar uzattı...
Haberler böyle...
***
Bilindiği gibi deprem bölgesinde 13 milyonluk bir nüfus vardı. Bu nüfusun üniversite öğrencisi durumundaki gençlerinin bir kısmı kendi memleketlerindeki üniversitelerde okurken, çoğunluğu da deprem bölgesi dışındaki üniversitelerin öğrencisi durumundadır. Elimde bir oran yok ama herkes bu tespitin gerçeği ifade ettiğini bilir.
Bu durumda, iktidar, bütün üniversite öğrencilerini depremzede haline getirmiş oluyor! Bölgeden gelen gençler ise aileleri sokakta kalmışken kendileri de bütün yurtta kalan öğrenciler gibi büyük şehirlerde sokağa atılmış olmuyor mu?
Tabii ki acılar paylaşıldıkça azalır ancak böyle değil...
Nitekim deprem öncesi ve sonrası yerinde uyarılarıyla dikkat çeken Prof. Dr. Naci Görür, "Tüm üniversiteleri uzaktan eğitime devam etme ve bir bakıma kapatma anlamına gelen kararı doğru bulmuyorum. Deprem bölgesinde böyle bir karar alınabilir ama tüm ülkede hayır. Deprem de dahil tüm sorunlarımızın çözümü eğitimdir. Her koşulda eğitime devam edilmeli..." diyor...
Görür, "her koşulda" diyor ya bakınız Mustafa Kemal Paşa, Sakarya Savaşı sırasında, 15 Temmuz 1921''de Maarif Kongresi''ni toplamış ve ülkenin geleceğinin eğitim olduğunu göstermiştir...
***
Depremzedeler, kış şartlarından dolayı çadırlarda barınamayacağından, muhalefetin önerdiği gibi turizm sezonu başlayıncaya kadar otellerde misafir edilir. Bu arada hızla "geçici kentler" kurulur ve depremzedeler, kendi illerine dönerek yıkılan şehirlerinin daha güvenli olan yamaçlarda inşa edilmesi faaliyetlerine katılmış olur.
Erdoğan ise "Sizlerden 1 yıl süre istiyorum. Allah''ın izniyle bir yıl içerisinde bu inşaatların inşaasını yapacağız." diyor...
Bir yıl süreyi Erdoğan''a kim verebilir? Halk değil mi? Halkın bu yetkiyi vermesi için seçim yapılması gerekir. 13 milyon insan ülkeye dağılmaya başlamışken nasıl oy kullanacak? Yurtlarından atılan üniversite öğrencileri nerede oy kullanacak?
Yoksa Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı görev süresini bir yıl daha seçimsiz olarak uzatmak mı istiyor?
***
Depremle ilgili temel gerçekler ise şöyledir:
"Bu depremle birlikte ortaya çıkan mekanizmalar ve ilişkiler meselenin sandığımızdan daha vahim olduğunu ortaya çıkardı. Uzun zamandır normal hayatı olağanüstüleştirerek yaşamayı kanıksadığımız için, belli ki içine düştüğümüz kıskacın vahametini algılamakta zaafa düşmüşüz. Çok basit ama bir o kadar da acı olan şu: Türkiye yönetilemiyor. Ve yönetemeyen, yönetmesi mümkün olmayan bir mekanizmanın yönetiyormuş gibi yapması binlerce cana mal oluyor. Eğer bugün birilerinin fiyakası bozulmasın diye söylenmesi gerekenlerin ''millî birlik ve beraberlik'' nutuklarının altında ezilmesine göz yumarsak; bugün susarsak, bu çarpık mekanizma yüzünden yüzlerce insanın ebediyen susmasına ortak olmuş olacağız."
Bu sözler, 24 yıl önce 23 Ağustos 1999 tarihinde Ömer Çelik tarafından, Yeni Şafak''ta yazılmıştır. Sanki bugünü anlatmış...
Devlet mekanizması bozulmuş, yerine tarikat mekanizmaları kurulmuş...
***
Bir köpeğin kaybolan yardım aracına rehberlik yaptığı, bebekleri bile olgunlaştıran depremin, bakan seviyesinde bulunan bir-iki kişiyi çocuklaştırdığını görüyoruz...
"Millî birlik ve beraberlik", iktidarların beceriksizliklerini örtmek için kullandığı bir kavram olmaktan çıkarılmalıdır. Yoksa halk her zamankinden daha fazla bir ve beraberdir. Yeter ki partizanlık ve ideolojik bağnazlık, gözlerimizi kör etmesin..
Bal peteğindeki Antakya Lisesi...
14 Şubat 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:07
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Önümde, bal peteğine yerleştirilmiş küçük fotoğraflardan oluşan bir lise kompozisyonu var... 1975-1976 döneminde benim de içinde olduğum Antakya Lisesi''nin 3 Fen F sınıfı öğrencileri... Tabii bal peteğinde bir kısmını depremden çok önce kaybettiğimiz öğretmenlerimiz de var.
Hem sınıf hem askerlik arkadaşım İsmail Mertoğlu, depremi Adana''da yaşadıktan sonra İskenderun''a, Belen''e, Antakya''ya, Kırıkhan''a ve Arsuz''a gitti. Kendisiyle telefonla görüşebildiğimde, "Antakya artık yok" dedi...
***
Antakya Lisesi''nin de bulunduğu Cumhuriyet Caddesi, boydan boya yıkılmış binalardan ibaret bir enkaz yığını haline gelmiş. Bir tek benim de üç yıl kaldığım Antakya Lisesi pansiyonu sağlam kalmış. Lise binasının ön cephesi ayakta ama arka taraf olduğu gibi çökmüş. Pansiyonun önünde, yardımlar organize ediliyor.
Bizim dönemimizde hem okulun hem de Antakya Gençlik Boks Takımının abisi Şekip Kaya, eşiyle birlikte evinin içinde sıkışıp kalmış. Oğlu, bir vinç bulup getirmiş, anne ve babasını sağ salim kurtarmış. Ben haberini aldığımda oğlunun aracında Mersin''e doğru yoldaydı. Yine pansiyondan arkadaşım İdris Lelik, İskenderun''da ikinci kattaki evlerinden eşi ve çocukları ile çıkıp kurtulmuş. Onları da büyük oğlu gelip Ankara''ya götürmüş. Dr. Tayfur Saygılı''ya ulaşamadım. Halit Dalar, depremden hemen önce ağabeyi Abdullah Dalar''ı kaybetmişti. Herhalde o da Antakya''daydı ki bir haftadır ondan da haber yok... Emin Yılmaz''a ulaşamadım. Sedat Akgöl''ün annesi ve kız kardeşi enkaz altındaydı... Şükrü Görür, Ankara''daydı. Diğer arkadaşlardan haber yok.
***
İnternet''teki Antakya Lisesi Pansiyonu Grubu''nda çoğu bizden önceki öğrencilerden oluşan ağabeylerimiz, bulundukları çevre illerden kaybettikleri yakınlarını duyuruyor... Cumhuriyet Caddesi''nde oturduğumuz 4. Bahçeli Sokak ne durumda anlayamadım ama mahalleden arkadaşım olan Ömer Şekip Tohaç''tan ve diğerlerinden de haber yok...
Aynı odaları veya sınıfları paylaştığımız Kırıkhanlı, Reyhanlılı, Yayladağlı, Samandağlı arkadaşlardan haber yok. Armutlu çökmüş.
Anadolu''daki ilk cami olan Habib Neccar Camii, Ulu Camii, Aziz Pavlus Kilisesi, Katolik Kilisesi, Antakya Sinagogu da yıkıldı. Bizim gençliğimizde Gündüz Sineması olarak kullanılan Hatay Cumhuriyeti''nin Meclis binası yıkıldı. Belediye, PTT binası yıkıldı, Dünyaca ünlü Antakya Müzesi hasar gördü. Antakya''yı Antakya yapan ne varsa çökmüş.
Hani Necmettin Halil Onan, Çanakkale sırtları için "Dur Yolcu! Bilmeden gelip bastığın bu toprak bir devrin battığı yerdir!" diyordu ya, Antakya da bir devrin battığı yer oldu...
***
Ölü Deniz''den gelen fayın Hatay''ı ve Kahramanmaraş''ı boydan boya geçerek, Doğu Anadolu''ya yöneldiğini hepimiz biliyorduk. Aslında bütün ilgililer ve yetkililer de şehrin tarihte birkaç defa yerle bir olduğunu bilmekteydi. Herhalde kadercilik anlayışımız temelinden yanlış ki kötü zeminde şehirler inşa ettikten sonra, "Allah''tan geldi" diyoruz. Hayır, başımıza ne geliyorsa kendi kusurlarımızdan geliyor.
Şimdi büyük yıkımdan sonra kimse sadece müteahhitlerin yakasına yapışarak kendi sorumluluğunu örtbas etmeye veya vicdanını rahatlatmaya çalışmasın. Yapı ruhsatı verenlerin hiç mi suçu yok, imar affı çıkaranların hiç mi suçu yok. Oynak zeminde şehir inşa etmeye herkes katkıda bulunmadı mı?
***
Elbette yıkılmamalıyız. Elbette, bütün kayıplarımıza rağmen, deprem bölgesindeki bütün şehirlerimizi, yeniden ama sağlam zemini olan dağ eteklerinde, bilimin ışığında inşa ederek, medeniyetimizi ve kültürümüzü ayağa kaldırmak durumundayız...
10 ilimizde yaşayan 13 milyon vatandaşımız kendi kıyametini yaşadı. Herkes kendi kıyametini yaşayacaktır. Ölümsüz değiliz. Bu itibarla, artık şu partizanlık ve ideolojik körlükten veya her türlü bağnazlıktan kaynaklanan ayrımcılığı bir tarafa bırakmanın "birimiz hepimiz için hepimiz birimiz için" demenin zamanıdır. Milletimiz, büyük çoğunlukla bu anlayışta olduğunu gösterdi. Devleti ele geçirmek gibi hayallere kapılanlar, bunu hâlâ anlayamıyor.
Yeni binalar neden yıkıldı?
15 Şubat 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:07
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İnşaat Mühendisleri Odası 6 Şubat depremleri ile ilgili bir ön değerlendirme raporu yayınladı.
Raporun, "yapısal açıdan" yapılan değerlendirmesinde özetle şu bilgiler verildi:
*"Deprem hasarlarının yaygın olduğu bölgeler, verimli tarım arazileri üzerinde planlanmış şehirlerdir. Sıvılaşma potansiyeli olan zeminlerde yapılan 10-15 katlı ve taşıyıcı sistemi esnek yapılar ağır hasar almış veya toptan göçmüştür.
*Yakın zamanda inşa edilmiş yapılarda, malzeme zafiyeti göçme nedenlerinden birisi olarak tespit edilirse yapı denetim sistemi çalışmamış demektir.
*Göçen binaların enkazlarından, kolon-kiriş birleşimlerinde gerekli donatı detaylarının uygulanmadığı, enine donatıların 90 derece kancalara sahip oldukları, bunların büyük depremlerde hem toptan/kısmi göçmelere, hem de ağır hasarlara yol açtığı bilinmektedir.
*Yaygın göçme görüntülerine göre, öncelikle zemin katın göçtüğü, ardından diğer katların sandviç şeklinde üst üste kapaklandığı anlaşılmaktadır. Hasarlara yön veren ana nedenlerden biri, hasar katı olan zemin katlardaki ticari mekânlarda dolgu duvarların olmamasıdır.
*Göçen binaların kısa kolon davranışı gösterdiği, taşıyıcı sistemdeki düzensizliğin büyük burulma etkisi gösterdiği göçme görüntülerinden anlaşılabilmektedir.
*Yan yana parsellerde ve benzer yapılardan birinin yıkılması ve diğerinin ayakta kalmasına, yukarıda sıralanan düzensizliklerdeki farklılıkların yol açtığı düşünülmektedir.
*Parseller arasında, zeminlerdeki alüvyon kalınlıkları farklı olabileceği gibi malzeme ve işçilik kalitesindeki farklılıklar da dikkate alınmalıdır.
***
*Son depremde de en büyük problem, depremden önce, "mevcut riskin analiz edilerek yönetilebilir seviyeye indirgenmemiş olması", olay komuta sistemi, planlama ve erken uyarı gibi hazırlıkların yetersiz olmasıdır.
*Bölgedeki haberleşme sisteminin çökmesi, ayrıca yıkılan bina sayısının 10 binin üzerinde olması, her olay yerine yetişmeyi ve enkazları yönetmeyi fazlasıyla zorlamış, yıkımı ''yönetilemez'' bir boyuta taşımıştır.
*Arama kurtarma çalışmaları için organize olmakta çok geç kalınmıştır. Birçok depremzede günlerce, hiçbir arama kurtarma ekibi bölgeye ulaşmadan göçük altında beklemiştir.
*Afet yönetiminde ciddi bir koordinasyonsuzluk tüm deprem bölgelerinde gözlenmiş, arama kurtarma ekipleri doğru yönlendirilememiş, yardımlar da ihtiyaç duyulan bölgelere ulaştırılamamıştır.
*Depremin ardından binlerce meslektaşımız, hasar tespit eğitimlerine katılarak deprem bölgesinde görev yapmaya gönüllü olmuş, iki binin üzerinde üyemiz Çevre Bakanlığı''nın hasar tespit çalışmalarına dahil edilmiştir."
Oda''nın ikinci açıklamasında da "İnşaat Mühendisliği eğitimi uzaktan yapılamaz" denildi.
DEPREM GIDA GÜVENLİĞİNİ DE SARSTI!
Ziraat Mühendisleri Odası adına Yönetim Kurulu Başkanı Baki Remzi Suiçmez tarafından yapılan açıklamada da yaşanan "Can kayıplarımızın daha da artacağı endişesiyle yaşanan bu acı tablonun derin üzüntüsü içindeyiz. Tüm imkânlarımızla devletimizle ve milletimizle dayanışma içinde olduğumuzu belirtmek isteriz." denildikten ve kırsal alana uzun süre erişilemediği hatırlatıldıktan sonra sektörle ilgili durum şöyle belirtildi:
*"2022 yılı verilerine göre depremden etkilenen 10 ilde 2 milyondan fazla büyükbaş ve 9 milyondan fazla küçükbaş hayvan bulunmakta olup bu sayılar Türkiye''deki toplam hayvan varlığının yüzde 15''ine denk gelmektedir. Deprem bölgesindeki tarım arazisi miktarı yaklaşık 3.7 milyon hektar, kayıtlı çiftçi sayısı yaklaşık 270 bindir.
*Kırsal alanda bitkisel üretime yönelik makine ve ekipman hasarları dışında, ağırlıklı olarak hayvancılık alanında da depremin yıkıcı etkisi görülmektedir. Hayvan barınaklarının, kümeslerin ve canlı hayvanların depremden nasıl etkilendiğinin belirlenmesi önümüzdeki günler için gıda güvenliği ve güvencesi açısından son derece önemlidir.
*Tarım arazileri insanı ve insanlığı doyurur, öldürmez. Tarım arazilerimizi öldürerek geleceğimizi yok etmeyelim, aç kalmayalım, göz göre göre depremlerde ölmeyelim. Israrla sürdürülen kişisel ve çıkarcı yanlış politikalarla daha çok acılar yaşamaya gebeyiz. Mutluluk, beton yığınları arasında yaşamakla değil, doğaya dönüş ve toprağa saygı ile mümkün."
***
Uzman görüşlerini önemli gördüğüm için özet olarak paylaşmak istedim...
Deprem bölgesinde 294 bin binaya imar affı!
16 Şubat 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:07
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Şehirlerin tam bir rant düzeni içinde büyümesi, inşaat sektörünün her adımda rüşvetle yürümesi ve denetimsizlik, sadece iktidarların değil, ülke halkının da sorumluluğundadır... Hayır, iktidara yönelmiş öfkeyi hafifletmeye çalışmıyorum, herkes vicdanını temizlemek için müteahhitlere yükleniyor ondan bahsediyorum... En kolayı bu çünkü! Onlar bu binaları yaparken, rüşvet karşılığı denetim raporu verenler uzaydan mı geldi?
Veya tam bir keşmekeş içinde büyüyen sektörün, siyaseti ve medyayı da finanse ettiği unutulabilir mi? Siyasetin, hem para toplamak hem oy almak için imar afları ile yüzbinlerce binayı akladığı unutulabilir mi?
"SLOTmedia"nın hazırladığı Türkiye''nin imar affı haritasına göre deprem bölgesinde toplam yapı kayıt belgesi sayısı 294.166, imar affından elde edilen toplam gelir ise 1.632.600.703,82 TL.
Türkiye''de toplam 3.152.094 yapı kayıt belgesi bulunuyor. İmar affından elde edilen toplam gelir ise 25.551.412.633,10 TL.
Başka söze gerek var mı?
***
Bu düzen tam bir al gülüm ver gülüm sistemi içinde yürümüştür. Dolayısıyla böyle bir düzeni kuranların, devleti de kendi ideolojisine göre yapılandırdıktan ve hemen her yetkili makama ehliyetsiz ve liyakatsiz insanlar doldurduktan sonra depremin hemen ardından arama kurtarma ve diğer yardım faaliyetlerini yüzüne gözüne bulaştırması normal değil mi? Böyle bir zihniyetten başka ne beklenebilir?
Koordinasyon bozukluğunu söyleyenlere hakaret etmek de suçluluğun yansımasıdır...
***
Bakınız bir arama-kurtarma ekibinin başında bulunan Merve Özkorkmaz, kendi Twitter hesabından durumu nasıl anlattı:
"Gaziantep Havalimanı''na iniş yaptık, otobüslere sevk edilip Gaziantep afet merkezine yönlendirildik. Afet merkezini bulmamız 2,5 saat sürdü çünkü boşaltılan ve taşınan 2 farklı adrese gittik ve kimse faal AFAD binasının nerede olduğunu bilmiyordu! Üçüncü adreste binaya vardık ve bir saat otobüste sevk edileceğimiz yeri bekledik. Gaziantep''in İslahiye ilçesine yönlendirildik.
Yolda trafik vardı, yakınlarına ulaşmaya çalışanlar ve şehirden kaçmaya çalışanlar yolu tıkamıştı ve yoldaki yarıklardan pek çok araç geçemiyordu. Bir saatlik ana yolu dört saatte geçtik ve İslahiye''ye saptık, bu sefer de köprünün yıkılmış olduğunu gördük. Açık görünen tarafından risk alarak geçtik ve kriz merkezine depremden 14 saat sonra vardık. Yol boyunca bir şey yapamamanın verdiği azap ile gözümüzü kırpamadık. Afet merkezine vardığımızda 1 polis arabası, bir tank, 1 mobil tır kapalı bir şekilde bekliyordu. Tuvaletler taşmıştı. İçecek su, yatacak yer, sarılacak battaniye yoktu. Polis benden, ben askerden, kriz merkezi jandarmadan su istiyordu, kimsede içecek su yoktu. Elektik vardı bir tek jeneratör sayesinde. Biz komut almaya hazır beklerken bize, ''uyuyun, sabah görev alırsınız'' dediler.
Herkes birbirinin suratına boş boş bakıyordu, Sabah aç, susuz, uykusuz, tuvaletini yapamamış bir şekilde alana sevk edildik. Atandığımız enkazda bir inşaat ustası ve birlikte çalıştığı inşaat işçileri 5 kişiyi kazma kürekle çıkarmışlardı, geriye insan gücünün yetmediği çatı ve katları kontrollü kaldırarak altındaki 20 kişiyi çıkarmak kalmıştı."
***
Özkorkmaz, "İlk ekipler, helikopter ve malzeme ile direk alana, kriz merkezine bile değil mahallelere sevk edilebilirdi. AFAD''ın içinden çıkamadığı envanteri biz bu süreçte çok kısa zamanda oluşturabilir, ihtiyaç duyulan makine ve teçhizat konusunda bilgilendirme yapabilirdik. Yetkilendirme yapılmadı, sorumluluk alınmadı." diye devam ediyor...
Fotoğraf çok net değil mi?
Daha can boğazdayken...
17 Şubat 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:07
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Deprem öncesinde ne kadar yönetim ve organizasyon beceriksizliği varsa deprem sonrasında da devam etti, ediyor...
Deprem öncesinde ne kadar algı operasyonu ve yalan dolan varsa deprem sonrasında da devam ediyor.
Depremin yaraları sarılacakken birilerinin asıl amacının yine siyasi ve ekonomik rant elde etmek olduğu anlaşılıyor. Üstelik deprem öncesi işledikleri suçları da örtbas etmeye çalışıyorlar... Bu suçlar yüzünden on binlerce insan öldü...
***
Hani bir Kerkük türküsü vardır, ilk kıtası "Yıktılar kal''amızı, Sürdüler balamızı, Daha can boğazdayken, Çektiler salamızı, Verdiler salamızı." şeklindedir.
Bu türkü idam kararı verilen ama daha sehpadayken en yakın camiden salası okunan Türk önderleri için yakılmıştır...
Büyük depremde de daha ilk gün enkaz altında on binlerce insan henüz sağken Türkiye''deki bütün camilerden sala okunması bana Kerkük Türkmenlerinin başına geleni hatırlattı.
Ardından da enkaz kaldırmak için talimat verilmesi, bir şekilde hayatta kalmış insanları öldürmek değil midir? Bu bir katliam değil midir?
***
Türkünün son kıtasında, "Elinde yâd elinde, Öt bülbül yâd elinde, Bir diyar mezar olsun, Kalmasın yâd elinde." denilir...
Şimdi özellikle Antakya, on binlerce kişiye mezar olurken, sağ kalanlar şehri terk etmek zorunda kaldı. Tabii o güzel Antakya artık yok.
Antakya yeniden kurulacak elbette ama şimdiki yerinde olmaz. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, "Adıyaman''dayız. Depremden etkilenen illerimize giderek yeni yerleşim alanlarını belirliyoruz. İl yöneticilerimiz, belediyelerimiz, milletvekillerimiz, STK''larımız ve akademisyenlerimizin görüşlerini alacak; en doğru yere, zemine, en doğru teknikle güvenli yuvalarımızı yapacağız. Deprem bölgesinde yeni belirleyeceğimiz yerleşim alanlarımızda tüm ekiplerimizle çok titiz bir çalışma yürütüyoruz. Mikro bölgeleme ve zemin etüt gibi ön çalışmalar doğrultusunda en doğru yeri belirleyeceğiz." dedi ama bu işler aceleye gelmez...
Yeni şehirlerde hak sahipliği, mevcut tapu durumuna göre mi belirlenecek yoksa başka bir kriter mi kullanılacak açıklanmadı ama şu andaki öncelik, konteyner kentlerin kurularak, deprem bölgesinde kalan yurttaşların ihtiyacını karşılamak olmalı. Bu arada hayvanların yem ihtiyacını da unutmamak gerekir.
İşler aceleye getirilirse, bir bakmışsınız ki 40 asırlık Türk yurdunun nüfusu değişmiş!
***
Atatürk, Hatay için "40 asırlık Türk yurdu düşman elinde esir kalamaz" demişti.
40 asır... Dört bin yıl...
Atatürk, bu sözü söylerken neye dayanıyordu?
Atatürk, herhalde "Reşideddin Tarihi"ni okumuştu. Reşideddin tarihine göre Oğuz Kağan, sadece bir destan kahramanı değil, gerçek bir şahsiyetti ve Batı seferinde bugünkü Irak ve Suriye''yi fethederek Mısır''ı da vergiye bağladığı süreçte, Antakya''yı 17-18 yıl başkent olarak kullanmıştı. Oğuz Kağan, Karabağ''ı da yaylak olarak değerlendirmişti.
Atatürk ise bu sözü Adana''da 15 Mart 1923''teki karşılanışı sırasında, siyahlara bürünmüş bir grup kadın içinden çıkıp, "Antakya ve İskenderun''u da kurtar" yazılı pankart taşıyan ve ayrıca beş dakikalık bir konuşma yapan Antakyalı genç kızlara hitaben söylemişti...
Atatürk sözünü unutmadı ve ölüm döşeğinden kalkıp Adana''ya gitti ve son nefesine kadar Hatay''ı takip etti... Hatay''ın bağımsızlık kararı alması, Ata''nın sağlığında gerçekleşti. Ana vatana katılması ise Ata''nın ölümünden yedi ay sonradır...
Türk Milleti, Ata''nın emanetine özen göstermelidir.
Enkazın üzerinde tepinenler ve çocuklar...
18 Şubat 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:06
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İktidar sahipleri, kendilerine karşı yaygınlaşan güvensizliği devlete güvensizlik gibi göstermeye çalışıyor. Böylece kendilerine yönelen eleştirilerin önünü keseceğini zannediyor. Bağış için AHBAP''ın veya BABALA TV''nin de tercih edilmesi ise nedense Devlet Bahçeli''yi çok öfkelendirdi.
Bahçeli "Devleti kenara itip ahbap-çavuş ilişkisiyle yardım toplanması, bu kapsamda paralel bir hat kurulması, devletin inandırıcılığını gölgelemektedir. Devletin yetişemediği ne vardır da Ahbapçılar ve Babalacılar akbaba gibi kanat çırpmaktadır? Bu sahtekârların artık TV''lerde yer almaması lazımdır." diyor...
***
Öncelikle belirtmeliyim ki Sayın Bahçeli, konuşma kaydını seyrederse, kendisi de üslubunu beğenmeyecektir...
Vatandaş, iktidarın yıllardır toplanan deprem vergilerini amacına uygun harcanmadığını biliyor... Bu sebeple, sivil kuruluşlara da bağışta bulunuyor...
Bütün vatandaşlar, depremin ilk anından itibaren, devletin sahip olduğu imkân ve kabiliyetin, özellikle ordunun zamanında kullanılmadığını görüyor. Bundan dolayı kimse devleti veya devletin kurumlarını suçlamıyor ki... Devleti ilk iki gün harekete geçirmeyen iktidar suçlanıyor!
Koordinasyon bozukluğu yaşanmıştır ve hâlâ giderilememiştir. Hâlâ hiç ulaşılamayan, hiçbir arama yapılmayan enkazlar vardır.
Devlet Bey, "enkazların üstünde tepinenler"den söz ediyor. Enkazların üzerine iş makinelerini sürmek nedir peki? İş makinesi çalışırken hareket eden bir el görünüyor ve elin sahibi olan kadın sağ kurtarılıyor... Kadının vücudu parçalanabilirdi oysa...
Kaldı ki iktidar, deprem bölgesinde 294 bin binaya imar affı çerçevesinde yapı kayıt belgesi vermiştir. Şehirlerin enkaz haline dönüşmesinin sebeplerinden biri de bu değil mi?
***
İktidara olan güvensizliği Ordu Milletvekili Dr. Mustafa Adıgüzel de ifade etti
Adıgüzel deprem bölgesinde konuştu ve şöyle dedi:
"Bu süreçte çok önemli bazı iddialarla karşılaşıyoruz. Bu konulardan biri de çocuk kaçırma iddiaları. Maalesef depremde pek çok çocuk ailesiz kaldı. Bu çocukların bir kısmının koruyucu ailelere verildiği açıklandı. Bu koruyucu ailelerin ise nasıl belirlendiği konusunda bir açıklık yok. Hükümetin vakıf ve cemaatlerle hemen her konuda yakın çalıştığı kamuoyunun bilgisindedir. Bu çocukların koruyucu aile tanımı altında vakıf ve cemaatler ya da ilişkili kişilere verildiği konusunda toplumda büyük bir kaygı bulunmaktadır. Sahipsiz kalan çocuklar için kendi ailesinin ve kültürünün çok aksi yönde farklı bir düşünce tarzında yapılara teslim edilmesi bu çocukları bize emanet bırakan anne babalarına karşı ihanettir. Ailenin diğer bireyleri için de ikinci bir travmadır. Hükümetin bu konulardaki genel tavrı bilindiğinden çocukların emanet edildiği aileler konusunda endişelerimiz var."
Adıgüzel, önergesinde şu sorulara yer verdi:
*"6 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen deprem sonrasında deprem bölgesinde ailesiz kaç çocuk tespit edilmiştir?
*Bu çocuklardan kaçı koruyucu ailelere teslim edilmiştir?
*Çocuklardan kaçı halen bakanlığa bağlı kurumlara ait yerlerde kalmaktadır?
*Çocuklardan aileleri bulunarak ailelerine teslim edilen kaç çocuk olmuştur?
*Koruyucu ailelere teslim edilen çocukların koruyucu aileleri hangi kriterlere göre belirlenmektedir?
*Basında da yer alan, bazı vakıf veya cemaatlerin ya da ilişkili kişilerin kontrolüne verilen çocuklar olduğu iddiaları doğru mudur?
*Deprem bölgesinden çocuk kaçırma olayları olduğu doğru mudur? Bakanlığınıza böyle kaç vaka yansımıştır? Bu tür vakaların önlenmesi için bir önlem alınmış mıdır?"
***
Açıkça görüldüğü gibi hükümetin bazı vakıf ve cemaatlerle çalışması sahipsiz çocuklar için de tam bir güvensizlik sebebidir. Bunun dinle diyanetle hiçbir ilgisi yoktur. Zira Türkiye''de hemen hemen bütün dini vakıf ve cemaatler, devleti ele geçirmek için kullanılmaktadır.
Depreme karşı karbon kaplama yöntemi...
20 Şubat 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:06
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ODTÜ İnşaat Mühendisliği Bölümü Başkanı iken Prof. Dr. Güney Özcebe, 2011 yılında yaptığı açıklamada, 10 yıldır sürdürülen araştırmalar sonucunda mevcut betonarme binalardaki tuğla duvarları "gömlek kumaşı inceliğindeki karbon lifli polimerler" ile kaplayarak bir çeşit perde beton haline getirmek yöntemi geliştirildiğini bildirmişti.
Geliştirilen başka bir yöntem de "beş santimetre kalınlığında çelik-beton paneller" ile duvarları güçlendirmekti.
O dönemde yayınlanan AA muhabiri Selma Kasap''ın haberine göre, karbon kaplama yöntemiyle boya-badana yapar gibi duvarları güçlendirmek mümkündü.
Prof. Dr. Güney Özcebe, polimer kaplama yöntemini anlatırken "Gömlek kumaşı kadar ince bu malzemenin makasla kesilip duvarlara uygulanmasının ardından bir çelik levha gibi katılaştığını ve pekleştiğini" söylemişti.
Özcebe, "Binanın ileri geri sarsılması ile odalar arasındaki tuğla dolgu duvarlar, koz helva gibi ezilebilir ve patlayarak çökebilir, insanları öldürebilir. Bunu engellemek için yapının ileri geri oynamasını azaltmak, yani soğukluğunu artırmak gerekiyor. İşte karbon lifli polimerlerle güçlendirilen tuğla duvarlar bunu sağlıyor. Binanın katlar arası ötelenmesini belirli sınırlar içerisinde tutarak bu duvarların çökmesini engelliyoruz. Bir bakıma binanın yapısal sistemi bir kutu gibi davranıyor deprem anında. İleri geri kontrolsüz bir şekilde salınması engellenen binanın da depremde zarar görme riski en aza iniyor. Yeni oluşturulacak olan sistemin hem duvarlara hem de betonarme kolon ve kirişlere çok düzgün bir şekilde bağlanması gerekli." demişti...
Özcebe, yıkılması gereken beş milyon binadan bahsedildiğini bu yapıların hepsini yıkıp yerine yenisini yapmanın çok büyük bir hayalperestlik olduğunu da sözlerine eklemişti.
***
Konuyu ben de "Depreme ve bölücülüğe karşı bilimsel formül!" başlığıyla incelemiştim:
"Görüldüğü gibi bir binanın depremde yıkılmaması için ''bütünlük içinde'' olması gerekiyor. Sosyal depremlerde yıkılmamak için de son deprem sırasındaki alarmı dikkate alarak, toplumsal bütünlüğü güçlendirecek polimerler kullanmak gerekir.
Millî, dini ve insani idealler hâlâ farklı siyasi grupların elinde siyasi istismar vasıtasıdır. Bunların yanına da etnik kökene, mezhebe veya tarikata, cemaate bağlı insanların birbirinden çok farklı ideallerini eklerseniz, büyük bir sarsıntıda o toplumun birlikte meydana getirdiği güçten eser kalmaz. Dolayısıyla yıkıntının altında 7''den 70''e herkes kalır!
Türkiye binasının duvarlarını sağlamlaştırmak, ancak millî bütünlük kurulabilirse mümkün olabilir..
Küreselciler, yabancı fonların da desteğinde bilimsel yöntemlerle bölücülük yapıyor, matematik formüllerini kullanıyor ve toplumun ''En Büyük Ortak Bölen''lerini ''egemen medya''da öne çıkarıyor.
Bütünlüğü sağlamak isteyenler ise toplumun ''En Küçük Ortak Kat''larını geliştirmeli. Çözüm bu kadar basit aslında! Mesele uygulayabilecek kadroyu bir araya getirmekte ve iktidar yapmakta..."
***
Aradan 12 yıl geçti... Yıkılması gereken beş milyon bina yıkılmadığı gibi, bina stokuna milyonlarca bina daha eklendi. Karbon kaplama sistemi ise çok az sayıda binada kullanıldı. Oysa binalar yıkılıp yeniden yapılana veya ada bazlı kentsel dönüşüm tamamlana kadar karbon kaplama sistemi, depreme karşı kurtarıcı bir yöntem olabilirdi. Tabii bunun için hükümetin bina sahiplerini böyle bir önlem almaya teşvik veya mecbur etmesi gerekirdi...
Şimdi birkaç yıl içinde İstanbul''u yıkıp yeniden yapmak mümkün olmadığına göre hiç değilse karbon kaplama sistemiyle bütün binaları depreme dayanıklı hale getirmek mümkün...
Tabii milletin birliğini sağlayan, Türkiye''yi Türkiye yapan kurucu ilkelere, yani Anayasa''nın ilk dört maddesine de sıkı sıkı sarılmak gerekir...
Hidrolik çatlatma ve siyasi projeler!
21 Şubat 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:06
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Los Angeles Times gazetesi, 2014 yılında robot muhabir kullanmaya başlamıştı! Gazeteci ve yazılım uzmanı Ken Schwencke''nin yazdığı programa göre deprem veya cinayet gibi bir olay, robota önceden yüklenen şablon sayesinde üç dakika içinde habere dönüşüyordu.
Bazıları deprem bölgesinde gecikmeli olsa da kurulan çadıra övgü düzüyor, çadıra girişte bir antreden geçtiğini, salondan sonra üçüncü bölümde de kiler bulunduğunu ballandıra ballandıra anlatıyor da aklıma "robot muhabir" kavramı geldi... Çadır da çadırmış ha... Sanki Cumhurbaşkanlığı Sarayı...
***
Gerçi şablona göre hareket etmek sadece iktidar yandaşlarına has bir durum değil. Muhalifler arasında da tam tersi bir şablona göre haber yapanlar var. Sahada namusuyla görev yapan gazeteciler ise ideolojik bir şablona sahip olsalar bile acı gerçeklerle yüz yüze geldikleri için bütün önyargılarını bir tarafa bırakarak, durumu olduğu gibi yansıtmaya çalışıyor...
Siyasi iktidar, müdahalede geç kalmadığını, deprem anından itibaren teyakkuza geçtiklerini anlatmaya çalışıyor! Oysa deprem bölgesinde sağ kalanlar, kurtarma çalışmalarının ancak üçüncü günden itibaren başladığını bizzat yaşadı...
Gaziantep''e koordinatör vali olarak görevlendirilen Şırnak Valisi Osman Bilgin ise "Kusura bakmayın belki geç geldik ama geç gelmişsek sizden özür diliyoruz. Bazı şehirleri tamamen yıkıp yeniden yapmak gerekecek. Şehirler haritadan silindi yeni haritalar oluşturulacak. Biz devletin temsilcisi olarak sizi dinlemek, sizlerle beraber olmak için geldik. Durum gördüğünüzden, bildiğinizden çok daha vahim... Açıklanan rakamlardan, belki üç, dört, beş katı kötü..." diyerek gerçeği söyleyebiliyor...
***
Bu büyük deprem fırtınası, ülkenin geleceğini de etkileyecek. Depremden hemen önce ABD ve Batılı 10 ülkenin İstanbul''daki konsolosluklarını neden kapatmış olduğu üzerinde hiç duran yok. Kağıthane''de bir patlama sesinin ardından küçük bir deprem oldu. Kağıthane çukuru Beyoğlu tepesinin altında yer alıyor... Beyoğlu''nun çökmesi mi bekleniyordu?
Kimileri, bazı bilimsel gerçekleri hiç bilmediği için bütün iddiaları komplo teorisi zannediyor. Oysa Türkiye 2019 yılından itibaren, Trakya ve Güneydoğu''da hidrolik çatlatma yöntemiyle petrol arıyor. Başlangıçta, "ABD bu yöntem sayesinde petrol üretimini ikiye katladı" diye sunulan yöntem, sondajla 5 bin metre derinliğe inerek, kimyasal bir sıvı ve su basıncıyla kayaların çatlatılması ve açığa çıkan petrolün aynı boruyla yüzeye fışkırmasına dayalı...
Bu yöntem, depremlere yol açtığı için İngiltere, Almanya ve Fransa''da yasaklandı. İngiltere''de yasak kaldırılınca protesto gösterileri yapıldı.
İddialar üzerine TPAO, Kahramanmaraş''ta biri özel şirkete ait dört kuyu bulunduğunu, ancak petrol bulunamayınca kapatıldığını açıkladı. Kuyuların çapının da 24 santimetre olduğu belirtildi.
Hidrolik çatlatma yöntemi yüzünden meydana gelen depremlerin şiddeti konusunda ise veriler farklı... Teyit org''a göre en fazla 4 şiddetinde deprem meydana gelebiliyor.
Tabii bu tür depremler, mevcut fay hatlarının tetiklenmesi sonucu oluşuyor. Fay hattı yoksa, insan eliyle deprem meydana gelmesi de mümkün değil...
***
2015 yılının Şubat ayı başında İsrailli haham Nir Ben Artzi, İnternet''teki blog sayfasından, ülke dışındaki Yahudilere çağrı yaparak, "ABD ve Avrupa, ekonomik krizlerle boğuşacak. Dünyada pek çok doğal felaket ve büyük depremler olacak. Tanrı, İsrail''in çevresindeki bütün ulusları ortadan kaldıracak. İranlılar birbirini yemekle meşgul. Mısır yanıyor ve onlar Suriye gibi olacak. Türkiye, kendi iç meseleleri ile uğraşacağından İsrail''e dokunamaz. Suriye haritadan silinecek. Bulunduğunuz ülkelerde size iyi davranmıyorlar. Sizin için en güvenli ülke İsrail''dir" demişti...
Bu söylem, "bir hahamın kehanetleri" diye haberlere konu olmuştu. Fay hattı üzerinde büyük depremler olabileceğini herkes söyleyebilir ama "İsrail''in etrafındaki bütün ulusların ortadan kaldırılması" bir kehanet değil siyasi projedir...
Bunları da bir kenara not edelim...
Doğanın dengesi ile oynamamak...
22 Şubat 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:06
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
"Hidrolik çatlatma" ile ilgili yazıma farklı tepkiler geldi. Öncelikle belirtmeliyim ki yazımda "Türkiye''deki depremlerin sebebi hidrolik çatlatmadır" diye kesinleşmiş bir yargı yoktur. Zaten bu yönde kesin bir veri de yok. Yalnız Türkiye''de resmî açıklamalara göre 2019''dan beri hidrolik çatlatma yöntemi uygulanıyor. Kahramanmaraş ve Hatay merkezli depremlerin ise Türk Milleti''nin ve Türkiye''nin geleceğini etkileyecek kadar büyük sonuçları olmuştur. Bu sebeple hidrolik çatlatmanın depremlere sebep olduğunu ve olabileceğini, ayrıca su kaynaklarını da kirlettiğini bilmek zorundayız.
Fay hattı bulunmayan yerlerde 2-3 arası depremler olabiliyor. Fay hattı bulunan yerlerde ise deprem büyüklüğü 7.9''a kadar ulaşabiliyor!
***
Kimileri bu yazıyı iktidara eleştiri diye yazdığımı zannetmiş. Hiç ilgisi yok. Sadece konuyla ilgili iddialar dallanıp budaklandığı için doğru bilgi vermeye çalışıyorum. Kimileri de ısrarla kaynak belirtmemi, bilimsel referans göstermemi istiyor. Burada bilimsel makale yazmıyorum ama bilim dışı bir görüşe de yer vermem. Kaynak o kadar çok ki belgeseli bile çekilmiş! Konu ABD, Kanada ve Batı Avrupa''da birkaç yıldır halkın ve medyanın gündemindedir. Türkiye''de ise sadece Sabah gazetesinde 10 Mart 2012 tarihli bir haberde "Hidrolik çatlatma Ohio''da depreme neden oluyor" diye bilgi verilmişti.
Ben, konuya Uygur Kayahan''ın, depremin ilk günü odatv''de çıkan hidrolik çatlatma ile ilgili inceleme yazısından yola çıkarak girdim. Yazıyı Twitter''da aynı gün paylaştım.
***
Bugün "usgs.gov" sitesindeki soru ve cevaplardan bahsedeceğim. USGS, ABD Yerbilim Araştırma Kurumu''dur ve dünyadaki bütün depremleri, daha önceden yerleştirdiği cihazlarla takip etmektedir:
"SORU: Fracking, depremlere sebep olur mu?
CEVAP: Uyarılmış depremlerin çoğu, doğrudan hidrolik kırılmadan (fracking) kaynaklanmaz. Amerika Birleşik Devletleri''nin merkezinde depremlerdeki artış, öncelikle petrol üretiminin bir yan ürünü olan atık sulardan kaynaklanıyor.
Oklahoma''da, depremlerin yüzde 2''si hidrolik kırılma operasyonlarıyla ilişkilendirilebilir. Kalan depremler, atık su bertarafı ile tetiklenen depremlerdir. Amerika Birleşik Devletleri''nde hidrolik kırılmanın sebep olduğu bilinen en büyük deprem, 2018''de Teksas''ta meydana gelen 4.0 büyüklüğünde bir depremdi.
SORU: Oklahoma''da 2009''dan beri bir deprem dalgası var. Bunlar hidrolik kırılmadan mı kaynaklanıyor?
CEVAP: 2009''dan başlayarak, Oklahoma depremsellikte bir artış yaşadı. Bu dalgalanma o kadar büyüktü ki, büyüklüğü 3 ve daha büyük depremlerin oranı 2014''ten 2017''ye kadar Kaliforniya''dakileri aştı. Bu depremler petrol ve gazla ilgili süreçlerle tetiklenirken, çok azı da hidrolik kırılmayla tetiklendi. Oklahoma''da hidrolik kırılmanın sebep olduğu bilinen en büyük deprem 3.6...
SORU: Sıvı enjeksiyonunun sebep olduğu depremler ne kadar büyük?
CEVAP: Bilimsel literatürde belgelenen sıvı enjeksiyonunun sebep olduğu en büyük deprem, 23 Eylül 2016''da Oklahoma''nın merkezinde meydana gelen 5.8 büyüklüğündeki depremdi. Oklahoma''da, üçü 2016''da meydana gelen, büyüklüğü 5''ten fazla olan dört deprem meydana geldi. 2011''de, Colorado, Raton Havzası''nda sıvı enjeksiyonu ile 5,3 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi.
Özbekistan''daki petrol üretimi gibi diğer insan faaliyetleri sonucu da 7''den büyük depremler oldu.
SORU: Derine sıvı enjeksiyonu depremlere nasıl yol açar?
CEVAP: Derine enjekte edilen sıvı bazen hidrolik olarak arızalara bağlanır. Fay içindeki sıvı basınçları artarak faylar üzerindeki sürtünme kuvvetlerine karşı koyar. Bu da, deprem meydana gelme olasılığını artırır. Planlı bir atık su bertaraf faaliyetinin endişe yaratacak kadar büyük depremleri tetikleyip tetiklemeyeceğini tahmin etmek için herhangi bir yöntem mevcut değildir."
***
Tabii burada verilen bilgiler de "yönlendirici"dir. Çünkü "hidrolik çatlatma doğrudan depreme sebep olmaz, sıvı enjeksiyonu sebep olur" diyorlar ama zaten hidrolik çatlatma sıvı enjeksiyonu ve kimyasal ile yapılıyor!
Doğanın dengesiyle hiçbir şekilde oynamamak gerekiyor...
Bu yaşanan gerçekleri görmezden gelemeyiz
Sahi, 1.5 milyon çadıra ne oldu?
23 Şubat 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:06
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan, Başbakan sıfatıyla 2011 yılının Mart ayında yaptığı açıklamada Suriye''den 100 bin göçmen geleceğini tahmin ettiğini bildirmişti. Fakat aynı günlerde bana kurumdan gelen bilgilere göre Afet İşleri Genel Müdürlüğü adına 1.5 milyon çadır siparişi verilmişti. Milyonlarca insanın Türkiye topraklarına akın edeceği varsayılıyordu ama kamuoyuna yapılan açıklama 100 bin ile sınırlıydı...
Bunun üzerine bu sütunda "Suriye sınırında kurulacak yeni çadır kentler için mi bu kadar çadır lazım yoksa İstanbul''da deprem olacak da gaipten haber mi geldi?" diye sormuş ama cevap alamamıştım.
***
2011''in Eylül ayında Foreign Polisy Dergisi, Suriye''den Türkiye''ye geçen muhaliflerin Türkiye''de nasıl eğitildiğini videolar ile göstermişti. Bu yönde bir haber, AKP gençlik kolları kaynaklarından bana da gelmişti; duyum olarak yazmıştım ama elimde somut veri yoktu. Bana gelen iddia, Türkiye''nin 30 şehrinde Suriyeli muhalifler için kamplar kurulmakta olduğu şeklindeydi. Her kampta 10 bin kişinin eğitileceği, toplam 300 bin Suriyelinin silahlı eğitimden geçirileceği söyleniyordu. İnanılır gibi değildi ama kısa zaman sonra, Suriyeli muhalif askerlerin Türkiye''de eğitildiğini bütün dünya basını yazdı.
ABD Kongresi''nin kıdemli senatörlerinden Richard Lugar, "Türk topraklarında, Suriyelilerin sığınabileceği ve Türkler tarafından korunacak bazı güvenli bölgelerin oluşturulması için Türklerle çalışmalıyız" demişti. Türkiye Dışişleri Bakanı da Mart ayında, Suriye''deki muhaliflerin silahlandırılması için "uluslararası toplum"a çağrı yapmıştı.
Zaten Tayyip Erdoğan, Suriye sınırındaki mayınlı arazi şeridini 49 yıllığına İsrailli firmaya devretmek için olağanüstü bir gayret göstermişti...
Kayseri Milletvekili Mehmet Şevki Kulkuloğlu, 2013 yılında soru önergesiyle Erdoğan''a şu soruları soracaktı:
"1- Hiçbir doğal engel olmaksızın, düz arazi üzerinde bulunan ve sadece tel örgü ve mayınlı sahalardan meydana gelen Suriye hududumuzun, mayınlardan temizlenerek korunaksız hale getirilmesine yönelik amacınız, ileriki zamanlarda meydana gelmesi planlanan Suriye iç savaşında, Suriyeli rejim muhaliflerinin ülkemize daha rahat ve kontrolsüz girip çıkmasını sağlamak için miydi?
2- Suriye sınırımız mayınlardan temizlenmiş olsa idi bölge ve hudut güvenliğini sağlamaya yönelik hangi tedbirleri uygulamaya koyacaktınız?"
Türkiye-Suriye sınırlarındaki mayınlı arazinin 49 yıllığına bir İsrail firmasına devredilmesiyle ilgili yasa 2009 yılında Meclis''ten geçti. Anayasa Mahkemesi CHP''nin başvurusu üzerine yasayı iptal etti...
Mayınlar yine de temizlendi ve ABD''nin Suriye''nin kuzeyinde bir devletçik kurma planı uğruna Türkiye''ye milyonlarca Suriyeli gönderildi...
Çadırlar ise hazırdı. Hatay sınırlarında kurulan çadırları Angelina Jolie bile 2011 yılında ziyaret etti. Angelina Jolie, Türkiye dönüşü Malta havaalanı VIP salonunda basın ekibi ve BM Mülteciler Yüksek Komiserliği ekibi ile hangi fotoğraf ve görüntülerinin medyaya verileceği konusunda istişarede bulundu...
***
Bugün Kahramanmaraş merkezli depremlerden sonra Antakya''da da büyük bir artçı deprem meydana geldi... Türkiye''nin uzmanları, deprem bölgesinden göçler dolayısıyla Hatay''ın nüfus yapısının değişmesinden endişeyle bahsediyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ise "Hatay''ın demografik yapısının değiştirilmesi gibi dedikodulara itibar etmeyin. Hatay''ın demografik yapısını değiştirmeye kimsenin gücü yetmez, bunu da böyle bilin" dedi.
Halbuki depremden önce Hatay''ın demografik yapısı değişmiş durumdaydı zaten... Açıklanan rakamlara kimse güven duymuyor...
***
Suriyeli sığınmacılar için daha göç kitleselleşmeden 1.5 milyon çadır siparişi veren iktidar, deprem için böyle bir hazırlık yapmamış ki deprem bölgesinde hala barınma sorunu var. Sahi ne oldu o çadırlar?
Partizanlık, vatana ihanet sayılmalı!
24 Şubat 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:06
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Harp Akademileri, Türk Silahlı Kuvvetlerine kurmay subay yetiştiren bir eğitim ocağıydı. 31 Temmuz 2016 tarihinde 15 Temmuz darbe girişiminden sonra ilan edilen OHAL kapsamındaki Kanun Hükmündeki Kararname ile kapatıldı. Aynı KHK ile "Enstitüler" adı altında Millî Savunma Üniversitesi''ne bağlı olan yeni bir yapı oluşturuldu...
Harp Akademileri Komutanlığı''nın Yenilevent''teki yerleşkesinde 2003 yılında düzenlenen "Küreselleşme ve Uluslararası Güvenlik Sempozyumu"na gazeteci olarak davet edilmiş ve üç gün süreyle izlenimlerimi yazmıştım...
Sempozyuma Mısır''dan katılan Prof. Dr. Bahgat Korany, "Küreselleşmenin Doğu Akdeniz ve Ortadoğu''nun Güvenlik stratejilerine yansımaları" başlıklı bildirisini sunarken, bölgede nüfus artışının 50 yılda üçe katlandığını, kaynakların ise artmadığını söylemiş ve "Yeni nüfusun yarısı 14 yaş ve altındaki yaş grubundan... Bu insanların endişeleri, öfkeleri gün geçtikçe artıyor ve rahatlıkla köktendinci, radikal hareketlerin, örgütlerin içine çekilebilecek durumdalar. Bu genç insanlar, hem bölgelerine, hem bütün dünyaya yeni bir stres yüklüyor..." demişti.
Bu tespitten yedi yıl sonra Arap Baharı denilen süreçte, o gençlerin kokuşmuş yönetimlere karşı biriktirdiği stres, kendi devletlerini kaosa sürüklemişti.
***
Prof. Dr. Korany''yi dinlerken, doğanın fay hatlarına yüklediği stresi düşünmüştüm. Doğanın stresi, yeryüzüne farklı şiddetlerde yansıyordu. Fay hatları da bazen boydan boya kırılıyor, bazen bölge bölge... Tıpkı yıllar sonra Kahramanmaraş merkezli depremlerde fay hatlarının yüzlerce kilometre boyunca kırılması gibi...
Bölgede yeni savaşlara sebep olacak en önemli kaynak, "su"dur... 1991 yılında, İstanbul''da düzenlenen Sosyalist Enternasyonal toplantısında, dönemin İsrail Dışişleri Bakanı Şimon Perez, 2000 yılından sonra bölgeyi su savaşlarının beklediğini söylemişti...
Bugün yaşadığımız depremde, yeraltı kaynaklarından beslenen şehirlerimizin içme suları içilmez durumda... Depremler, yeraltı sularını kirletebiliyor. Bir de hidrolik çatlatma yöntemiyle petrol araması yapılmışsa, bu yöntem depremi tetikleyebildiği gibi su kaynaklarını da geri dönüşü olmayacak bir şekilde tamamen kirletiyor.
***
Marmara depreminden sonra yaptığım bir araştırma sırasında, Prof. Dr. Aykut Barka''nın 1996 yılında yazılmış bir makalesinde rastlamıştım. Barka, o makalede, ABD''de depremlerin kontrollü olarak öne alınması ile ilgili çalışmalar yapıldığından bahsetmişti.
Barka, bu konu 17 Ağustos 1999 depreminden sonra kendisine sorulduğunda kaçamak cevap vermişti. Barka, bir yıl sonra hayatını kaybetmişti...
Toplumsal ve sosyal stresler de tıpkı depremler gibi çeşitli özneler tarafından tetiklenebiliyor... Mesela, Orta Doğu''daki Kürt stresine bağlı olarak planlanan terörün yıllardır ABD, İngiltere ve İsrail tarafından kendi istedikleri istikamette tetiklenmesi gibi...
Bu toplantı vesilesiyle yazdığım 31 Mayıs 2003 tarihli ve "Bölgesel streslerden küresel depremlere" başlıklı yazımı "Bölgesel stresler, küresel depremlerin tetikçisi olacak... O halde, doğal depremler bile yönlendirilirken, hiç değilse toplumsal depremleri önceden görerek gereğini yapalım..." diye bitirmiştim.
***
Şimdiki büyük depremler, doğal veya hidrolik çatlatma ile hatta baraj göllerinde biriken milyonlarca ton suyun ağırlığının tetiklemesi ile yaşanmış olabilir. Yalnız, yer kabuğunda meydana gelen son depremler, Anadolu''da 11 ili etkilemiş Antakya''yı yerle bir etmiştir. Bu sebeple toplumsal depremlere de yol açabilir. Türkiye''nin zayıf düştüğüne inananlar da harekete geçebilir!
Türkiye''nin yönetim kadrosunun, bütün bu ihtimalleri göz önüne alabilecek bilimsel bilgiyle donatılmış kadrolardan oluşturulması her zamankinden daha fazla önem kazanmıştır. Bu sebeple ehliyetsiz ve liyakatsiz kadrolarla devlet yönetmeye kalkışmak, artık vatana ihanet sayılmalıdır! Kaldı ki bu tür kadrolaşmanın asıl hedefi de cumhuriyeti yıkmak değil midir?
Adı kaldı yadigâr: ''Kızılay çadırı''
25 Şubat 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:06
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
"Kızılay çadırı" tabiri 1999 depremi sırasında küçümsemek için kullanılırdı. Fakat şimdi o koni şeklindeki çadırların kıymetini bilen biliyor.
Tayyip Erdoğan ise Cumhurbaşkanı olarak deprem bölgesinde yaptığı konuşmada "Terbiyesiz terbiyesizliği bırakmaz, birisi çıkmış ''Kızılay nerede? Ne çadırını, ne yemeğini görmedik'' diyor; be ahlaksız, be namussuz, be adi, günde yaklaşık 2 buçuk milyon insana Kızılay yemeğini ulaştırıyor, böyle vicdansızlık olur mu?" dedi.
Kimileri, "Bu sözü Kemal Kılıçdaroğlu''na söyledi" diye yayın yaptı ama "çadır görmedik" diyen kişinin bir depremzede olduğu cümlenin gelişinden belli...
***
Diyelim ki deprem bölgesindesiniz. Canınızı kurtarmışsınız ama çocukları ve yaşlıları soğuktan korumak için çadıra ihtiyacınız var. Birinci gün, ikinci gün, üçüncü gün, onuncu gün, hatta 19''uncu gün çadır yoksa siz olsanız ne dersiniz?
Kızılay günde 2.5 milyon insana yemek dağıtıyor olabilir. Çadır dağıtmak ise AFAD''ın görev alanına giriyor. Fakat vatandaş, geçmiş depremlerde hep "Kızılay çadırı" kullandığı için şimdi de alışkanlıkla çadırı Kızılay''dan bekliyor. Kaldı ki çadır sıkıntısı hâlâ devam ediyor.
***
Deprem bölgesinde 13 milyon nüfusun, 3 milyonu geçici olarak başka illere göç etmiş ise kalan nüfusa "beş kişiye bir çadır" hesabıyla en az iki milyon çadır veya konteyner gerekiyor.
Peki dağıtılan çadır ne kadar?
AFAD, "Bireysel çadır talepleri ile birlikte 329 bin 382 çadır kurulumunu tamamladık." diye açıklama yaptı.
Kızılay Başkanı Kerem Kınık ise Abdülkadir Selvi''ye bilgi verdi ve "Barınma konusunda birinci derecede sorumluluk AFAD''da. Biz de AFAD''a destek veriyoruz. AFAD''a 54 bin çadır verdik ve kurduk." dedi.
Yine de en az 1 milyon 670 bin çadıra daha ihtiyaç var... İhtiyacın ancak yüzde 15''i karşılanmış durumda...
***
Hani 2011 yılında, AFAD''ın 1.5 milyon çadır sipariş ettiğini yazdım ve o çadırların akıbetini tekrar tekrar sordum ya... Bir takipçim, "Arslan ağabey ben o çadırların bir kısmını Yemen''de gördüm." diye yazdı. O dönemde iktidar, ABD''nin Suriye politikasına harfiyen uygun davranıyor ve halkı "100 bin sığınmacı gelebilir" diye oyalarken 7.5 milyon kişiye yetecek çadır siparişinde bulunuyordu! O çadırlar, Suriyeliler için sınırın iki tarafına kurulan çadır kentlerde eritildi, Yemen''e bile gönderildi...
Tabii gönderilebilir ama bir deprem ülkesi olarak depolarınızda an az 1 .5 milyon çadır her zaman bulunmalıdır...
Bu arada İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener de "AFAD''ın mevcut envanterinde bulunan birçok malzemenin başta Suriye olmak üzere farklı ülkelere gönderildiği iddia ediliyor. Depo kayıtlarında 19 bin 858 seyyar tuvalet var. Kadınlar benden en çok bunu istedi." dedi...
***
Bu durumda, depremzedenin veya herhangi bir kişinin "çadır görmedik" demesinden daha doğal ne olabilir?
Bir Cumhurbaşkanı, depremden canını kurtarmış ama soğuktan tir tir titreyen vatandaşına, "çadır görmedik" dedi diye "Terbiyesiz, ahlaksız, namussuz, adi" der mi?
Kötü söz, vatandaşa değil de rakip siyasilere söylenmişse bile böyle günlerde Cumhurbaşkanı söylemine azami ölçüde dikkat etmek zorunda değil mi?
Hani Anayasa''da "Cumhurbaşkanı, Devlet Başkanı sıfatıyla Türkiye Cumhuriyeti''ni ve Türk Milleti''nin birliğini temsil eder; Anayasa''nın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını temin eder." diyor ya, Türk Milleti''nin birliği böyle mi temsil edilir?
NATO'nun deprem projesi!
27 Şubat 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:06
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Bu sütunda 28 Haziran 2004''te çıkan yazımın başlığı da "NATO''nun deprem projesi" idi.
NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer, İstanbul''da düzenlenen NATO zirvesi sırasında, deprem konusundaki bilimsel çalışmaları dolayısıyla Türkiye''ye NATO Özel Bilim Ödülü''nü verirken, NATO''nun bundan sonra meydana gelecek depremlere ve sellere de müdahale edeceğini açıklamıştı...
NATO''da Kamu Diplomasisi Bilim Bölümü Yöneticisi sıfatıyla görev yapan ve ittifakın katkısıyla geliştirilen projelerin genel koordinatörlüğünü üstlenen Dr. Deniz Beten, konu ile ilgili şu açıklamayı yapmıştı:
"1999''da deprem olduğu zaman, takip eden ilk Bilim Komitesi toplantısında TÜBİTAK Başkanı Prof. Dinçer Ülkü, Türkiye''de yapılacak araştırmalara yardım talebinde bulundu. Marmara Denizi''ne, NATO parası ile derhal 8 tane ''Okyanus Dibi Sismometre'' cihazı konuşlandırıldı. Bu imkânı sunan gemiler sadece Japonya, Fransa ve ABD''de var. Deprem konusunda dünyanın en büyük toplantısı, 2000 yılının birinci günü İstanbul''da yapıldı. İlk defa, 200 metre derinlikte, deniz altındaki bir fay hattı, tüm ayrıntılarıyla haritalandı. NATO bunun başlangıcını yaptı, daha sonra diğer ülkeler ve kurumlar katkıda bulundu."
Dr. Beten, NATO Bilim Komitesi''nin Türkiye''deki projelere maddi katkısının 2 milyon dolar civarında olduğunu belirtti.
***
O günlerde yayınlanan Anadolu Ajansı''nın konuyla ilgili haberi de özetle şöyleydi:
"Boğaziçi, İstanbul Teknik ve Ortadoğu Teknik üniversiteleri, NATO''dan gelen mali destek ile deprem araştırmaları konusunda önemli bilimsel çalışmalar yapıyor.
NATO''nun mali desteğiyle 2000 yılı başlarında, fay hattı üzerinde bulunan Marmara Denizi''nde jeolojik ve fizyolojik araştırmalara başlandı. Türkiye, Fransa, İtalya ve ABD''nin ortak çalışmaları sonunda, 8 uluslararası araştırma gemisi, Marmara Denizi tabanındaki sismik faaliyetlerin bir haritasını çıkardı. Araştırmalardan sonra, yüksek risk bölgelerindeki binaların yeniden inşası veya güçlendirilmesi gündeme geldi. Marmara Denizi''ni inceleyen söz konusu çalışmaların eş başkanlığını, İstanbul Teknik Üniversitesi''nden Prof. Naci Görür ve Fransız Prof. Xavier Lepichon yürütüyor.
NATO''nun bilim fonları tarafından desteklenen Ulusal Gözlem Ağı projesi kapsamında, Kuzey Anadolu fay hattı boyunca yer alan 20 deprem kayıt istasyonuna gerekli ekipman yerleştirildi. Ulusal Kuvvetli Yer Hareketi Gözlem Ağı projesi çerçevesinde mevcut gözlem bilgileri toplanarak bir veri bankası oluşturuluyor. Projenin yönetimini, ODTÜ Afet Yönetimi Araştırma Merkezi''nden Prof. Polat Gülken ve ABD''de Nevada Üniversitesi''nden Prof. John Anderson yürütüyor.
Proje kapsamında depremlerin sık meydana geldiği Bursa-Yalova ve Aydın-Denizli koridorlarında da toplam 20 yeni deprem kayıt istasyonu kuruldu. Projenin devamında Kahramanmaraş-Antakya koridorunda 18 istasyona sahip üçüncü bir yerel ağ kurulacağı belirtildi.
Büyük depremlere maruz kalma olasılığı bulunan Özbekistan''ın Taşkent, Kırgızistan''ın Bişkek ve Türkiye''nin İstanbul kentlerinde yürütülen ortak çalışmalarda, hasar ve yıkım simülasyonları yapıldı.
NATO bilim fonu tarafından desteklenen çalışmalar arasında, ''Mevcut Binaların Sismik Değerlendirmesi ve Rehabilitasyonu'' projesi de bulunuyor. Bu proje çerçevesinde, mühendislere, bir binanın deprem sırasında ne kadar hasar göreceğine dair karar vermeleri için gereken bilgiler sağlanıyor. Proje, Türkiye, Yunanistan, Makedonya ve ABD''nin önde gelen üniversiteleri ile ortaklaşa olarak yürütülüyor. Projenin Türk başkanlığını, ODTÜ''den Prof. Dr. Güney Özcebe yaptı."
***
Özcebe''nin, binaları karbon kaplama sistemiyle güçlendirme projesi, Antakya''da bir binada uygulandı. Depremde o bina ayakta kaldı.
Kahramanmaraş-Antakya koridorunda bahsedilen 18 istasyon kuruldu mu, kurulduysa ne işe yaradı o konuda 2004''ten sonra resmî bir açıklama yok...
İktidar neden paniğe kapıldı
28 Şubat 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:06
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Önce Erdoğan, "çadır yok" diyenlere ağır hakaretler etti. Oysa ilgili kurumların elinde yeterli çadır stoku bulunmuyordu. Çadır ihtiyacının da ancak yüzde 15''i karşılanabilmişti...
2011 yılında yaptırılan 1.5 milyon çadır ise ortada yok! Tabii bunların büyük kısmı Suriyeliler için kullanıldı. Yemen''de bile Kızılay çadırlarına rastlandı...
Kızılay''ın yan şirketinin, yardım kuruluşlarına çadır ve konserve satması ise tepkiyi büyüttü.
Erdoğan, yıkılan şehirlerin yeniden yapılması için de halktan bir yıl süre istedi. İyi düşünülmemiş bir çıkıştı bu. Bir iktidarın halktan süre istemesi, ya seçim ya da referandum yoluyla olur. Ortada referandumu gerektirecek bir durum yok. Seçimler ise en geç Haziran ayında yapılacak. Birkaç ay sonra halktan beş yıl daha istemek varken neden sadece bir yıl isteniyor? Seçimsiz bir yıl mı kast ediliyor yoksa?
***
Bu arada bütün yurtta üniversiteler kapatıldı, uzaktan eğitim yapılacağı açıklandı. Uzaktan eğitimde saatlerce süren dersleri, İnternet''ten takip etmek gerekir. Bu da günde 4-5 cgb harcamak demektir. Ayda 150 cgb İnternet, şimdilik 300 liradır. Tabii İnternet bağlantısı kurulabiliyorsa...
Gerçi baba evinde oturup, dersleri İnternet''ten takip etmek daha ucuza gelebilir ama öğrencilerin tuttuğu kiralık evler ne olacak? Boşaltacaklar mı? Boşaltırlarsa eşyaları ne yapacaklar? Bir daha aynı fiyata ev ve eşya bulabilecekler mi?
Kaldı ki üniversitelerin kapatılması, öğretim kalitesi açısından doğru bir karar değildir.
Diğer taraftan üniversite demek aynı zamanda öğrencilerin bulunduğu şehirlerde ekonominin ve sosyal hayatın canlı tutulması demektir. 11 ili deprem vurdu zaten... Bu şartlarda bütün ülkenin ekonomik ve sosyal çarklarını durdurmak hangi akla hizmet eder?
"Depremzedelerin otellerde barındırılması, turizmi engeller" denildi; üniversite öğretimi engellendi! Peki öğrenci yurtları yerine yazlıkların depremzedelere açılması düşünülemez miydi? Olağanüstü şartlarda olağanüstü önlemler alınabilir...
***
Derken önce Fenerbahçe-Konyaspor sonra da Beşiktaş-Antalyaspor maçında tribünlerden "Hükümet istifa" sloganları yükseldi...
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Twitter hesabından takımlara tepki göstererek, maçların "seyircisiz ya da gerekli tedbirler alınarak" oynanmasını istedi, Beşiktaş üyeliğinden de istifa etti.
Bahçeli, "sporun kirli siyasete alet edilmesini şiddetle kınadığını" belirterek "Türk futbolunu zillet ve rezalete mahkûm etmek isteyenlere göz yummak, alttan almak, sessiz durmak, geldiğimiz bu aşamada mümkün değildir." diye yazdı...
Bu mesajlardan sonra bazı kulüp başkanları, hükümete destek niteliğinde açıklamalar yapmaya zorlandı.
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da "Siz bunları yaparken başkaları da siyaset inşa etmeye çalışıyor. ''Buradan acaba bir karmaşıklık oluşturabilir miyim?'' diyenler olabilir. Yani burada bizim bu deprem meselesine gömüldüğümüzü zannedenler, güvenlik meselesinde kalkanlarımızı kaldırmayacağımızı zannetmesinler. Mesaimizi bölmek isterlerse böleriz, hodri meydan. Türkiye''nin güvenliğiyle ilgili hiç kimse bilek güreşine girmesin. Tavsiyem odur." diye açıklama yaptı...
***
Anlaşılıyor ki tribünlerden yükselen "Hükümet istifa" sesleri, güvenlik meselesi olarak görülüyor! Üniversiteler de bunun için mi kapatıldı yoksa? Güvenlik için mi? Üniversite gençliği toplu halde bulunmasın mı istendi?
İktidarın aldığı yanlış kararlar ve gösterdiği orantısız tepkiler, panik işaretidir. Oysa stadyumlardan dalga dalga yayılmasından endişe ettikleri "istifa" çağrılarına, tehditle cevap vermek, iktidar açısından da çözüm değildir! Sağduyu ile hareket etmek, bu çağrıları, olgunlukla karşılamak, gerekmez mi?
''Sivil-asker mekanizması çökertildiği için...''
01 Mart 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:06
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Depreme müdahalenin gecikmesi konusu hâlâ tam olarak aydınlatılmış değil... Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı olarak, Adıyaman''da yaptığı konuşmada "Sarsıntıların yıkıcı etkisi, olumsuz hava nedeniyle ilk birkaç gün Adıyaman''da arzu ettiğimiz etkinlikte çalışma yürütemedik. Bunun için helallik istiyorum." dedi.
Olumsuz hava şartları, birkaç günlük gecikmeyi izah etmeye yeter mi?
***
Millî Savunma Bakanı Hulusi Akar''ın tam da bu konuda Erdoğan''dan önce yaptığı açıklama ise düşündürücü...
"Merkez üssü Kahramanmaraş''ın Pazarcık ilçesi olan ilk deprem saat 04.17''de gerçekleşti. Millî Savunma Bakanlığı''nın yanı sıra Genelkurmay, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerinin harekât merkezleri süratle yapılması gerekenleri yaparak saat 04.30''da birliklerden rapor istedi. Aynı saatte Türk Silahlı Kuvvetleri İnsani Yardım Tugay Komutanlığına ''hazır ol'' emri verildi. Saat 04.50''de 2. Ordu Komutanı Orgeneral Metin Gürak görevinin başındaydı ve birliklerden durum raporu almaya başladı. Saat 05.00''te Bakanlığımız bünyesinde Afet Acil Durum Kriz Merkezi teşkil edildi. Eş zamanlı olarak kriz merkezleri Genelkurmay ve Kuvvet Komutanlıklarında da çalışmaya başladı." diyen Akar, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile saat 05.10''da telefon görüşmesi yaptıklarını ve hava, kara ve deniz birliklerinin koordineli olarak sevke hazır hale geldiğini ifade etti. Akar, saat 10.00 itibarıyla depremden etkilenen Hatay''daki 8''inci Komando Tugayı''nın arama-kurtarma çalışmalarına başladığını bildirdi...
***
Kızılay Başkanı Kerem Kınık''ın şu itirafları da asıl gerçeği ortaya koyuyor:
"Askerler zaten olağanüstü durum için, afet için yetiştirilmiş insanlardır. Siz afet operasyonunun içerisinde askeri konumlandırmazsanız, askerî kapasiteyi konumlandırmazsanız yanlış yaparsınız. Siz bir taraftan uluslararası bir afet yardım çağrısında bulunuyorsunuz ama kendi içinizde sivil-asker iş birliği mekanizmanız maalesef geçmiş dönemlerde çökertildiği için bu mekanizmadan faydalanamıyorsunuz."
***
Askerlerin neden ilk andan itibaren bütün güçleriyle sahaya gönderilmediği konusunda bir de emekli askerî hakim albay Zeki Üçok''un Cumhuriyet''ten Barış Terkoğlu''na yaptığı açıklama var. Üçok, "Benim şöyle bir duyumum var. 2. Ordu Komutanı, ''bir an önce depreme müdahale etmemiz'' lazım demiş. ''Beklemede kalalım'' denilince üzüntüden ağlamış." dedi...
Muhataplardan ses yok!
***
Enkaz altında kalanların bir kısmı hâlâ canlıyken, devletin müdahale etmekte birkaç gün geciktiğini Cumhurbaşkanı kabul ediyor.
"Birkaç günlük gecikme"nin çeşitli sebepleri var. Hava durumu mazeret değil! AKP iktidarının "asker korkusu" dışında en az o kadar vahim bir gerçek daha var: Deprem bölgesinde haberleşme kesildiği için mesela Antakya''daki felaketin boyutları ilk iki gün anlaşılamadı!
Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş bile şokta olduğu için canlı yayınlarda durumu olduğu gibi yansıtamadı. Antakya''dan ilk televizyon yayını yapan gazeteciler dahi durumun farkında değildi. Ne zaman ki eski millî futbolcu ve Hatayspor Teknik Direktörü Volkan Demirel ağlayarak konuştu, ancak o zaman Antakya gerçeği bütün yurtta hissedilmeye başlandı...
***
Tabii felaketin büyüklüğünün anlaşılamaması mazeret değildir. Türkiye 17 Ağustos depreminde de aynı şoku yaşamıştı. O zaman da haberleşme yoktu. O zaman da gün ağarıp gazeteciler havadan çekimler yapana kadar felaketin boyutları bilinmiyordu. Buna rağmen, Başbakan Bülent Ecevit ilk gün deprem bölgesindeydi. Ondan önce İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, Jandarma Genel Komutanı Rasim Betir, İstanbul milletvekili Nazif Okumuş ve Sakarya milletvekili Ersin Taranoğlu sabah erkenden, askerî helikopterle bölgeye gelmişti. Bayındırlık Bakanı Koray Aydın, depremle uyanıp kara yolundan harekete geçmiş ve önce Düzce ve Adapazarı''nda durum tespiti yapmıştı. Silahlı Kuvvetler, 24 bin askerle müdahaleye başlamıştı...
ABD ordusunun sahra hastanesi...
02 Mart 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:06
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Emekli asker Enver Arslan yazdı:
"AKP, EMASYA (Emniyet, Asayiş ve Yardımlaşma) ve DAFYAR (Doğal Afet Yardımlaşma) sivil-asker işbirliği mekanizmasını 2010 yılında ortadan kaldırdı.
6 Şubat depreminin şiddeti ve etkilediği coğrafyanın büyüklüğü karşısında, müdahalenin yeterli olmadığını ancak 2 gün sonra anlamaya başlayarak ve yükselen tepkileri dikkate alarak Türk askerini sahaya mecburen sürdüler. Bu tür olaylarda, sevk ve idare yapılması için deneyim gerekir. Bu deneyim ise Türkiye''de sadece Türk Silahlı Kuvvetlerinde var. Sevk ve idare için gereken sivil iletişim vasıtaları felç oldu. TSK''nin iletişim vasıtaları ile bu sistem aksaksız yürütülürdü. Ama tercih edilmedi.
Türk askeri korkusu öyle bir hal aldı ki, uluslararası yardım çağrısı ile sabahtan akşama kadar eleştirdikleri İsrail, Yunanistan, Ermenistan, İngiltere, ABD gibi devletlerin askerlerini Türk askerinden önce çağırmış duruma düştüler!
Bu depremde Türk Ordusu eskiden olduğu gibi kullanılabilseydi, ordu mensupları, kendi halkına, ailesine, silah arkadaşının ailesine yardım edecekti. Türk Ordusunun askeri hastane sistemini kapatanlar, açmak istemeyenler veya açmakta tereddüt edenlerin ABD, ordusuna Hatay''da yüz yataklı sahra hastanesi açtırmaları acı bir durum değil mi?"
***
Başka bir emekli asker, Doç. Dr. Mustafa Şahin de özetle şöyle yazdı:
"Türkiye''nin her bir bölgesi için DAFYAR ve EMASYA planları ile ayrıntılı görev paylaşımı yapılmıştı. Bir deprem sırasında kim, hangi bölgeye müdahale edecek, hangi plakalı araçlarla intikal edecek, hangi araç, iş makinası gereç ve teçhizatı yanına alacak; bunların hepsi defalarca denenerek eğitimler ve tatbikatlar icra edilirdi. Gerçek göçük ve betonlarda hilti ve ekskavatörle delme faaliyeti bile defalarca yapılırdı. Banyoyu kim kuracak, seyyar mutfak, çamaşırhane nerelerde kurulacak bellidir... Kuru erzaklar zaten barış zamanından hazırdır. Üç ayda bir yenileri ile değiştirilir. Sahra askeri hastanelerinin kurulacağı yerler, sevk zincirleri bellidir. Vatandaşın barınacağı çadırlar, Kızılay depolarından teslim alınır, yetersiz kalırsa eldeki genel maksat çadırları kullanılır.
İkmal nasıl sağlanacak? Kiminle koordine edilecek? Bu koordinasyonlar genellikle dikey hiyerarşi içinde değil, sivil devlet kuruluşları ya da özel organizasyonlar ile yapılır. Kısacası devlet yönetimi yeteneksiz kişilerle olmaz. Barış zamanı ve normal zamanda oluyormuş gibi görünür ama olağanüstü bir zamanda ilahiyat mezunu Afet Genel Müdürleri, sarıklı cübbeli amiraller, çorbası ve himmeti hiç bitmeyen şeyhler ve şıhlar bizi kurtaramaz.
EMASYA ve DAFYAR protokolleri iptal edildi. Yasal düzenlemeler yapıldı, güya asker kışlaya hapsedildi. Öte yandan sivil-asker işbirliğini düzenleyen Sivil Savunma anlayışı, yasalarla yok edildi. Güya AFAD teşkilatı Sivil Savunma Genel Müdürlüğü yerine kuruldu. İşte devletin hafızası böylece yok edildi.
Ey halkım; kışlalar inşaat şirketlerine peşkeş çekilirken, askeri hastaneler ve askeri okullar kapatılırken; TSK''nın binlerce yıllık gelenekleri uydurma davalarla 15 şiddetinde depremlerle yerle bir edilirken, 15 Temmuz''un ne olduğu bile hâlâ aydınlatılamamışken; TSK''nın komuta kademesi çökertilirken sesini, gıkını çıkarmadın. Şimdi ''nerede bu devlet?'' diye feveran ediyorsun. İşte cevap veriyorum: Gömdüğün ve gömüldüğün yerde... Yıkanlardan bir beklentimiz yok! Geleceğin iktidarı, uyarıları dikkate alarak, milli ordunun itibarıyla birlikte Türkiye''nin milli gücünü yükseltebilir..."
Nüfusunu kaybetmiş şehri yeniden kurmak!
03 Mart 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:06
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanlığı ve İçişleri Bakanlığı tarafından 27 Şubat''ta yayınlanan duyuruda "Olağanüstü hal ilan edilen illerdeki kamu kurum ve kuruluşlarında çalışanların idari izinli sayılacağı veya uzaktan çalışma, dönüşümlü çalışma gibi esnek çalışma usullerine tabi tutulacağı, bu çalışmaların kamu kurum ve kuruluşlarının fiziksel iyileştirilmeleri sağlanana kadar yeteri kadar personelle hizmet aksamayacak şekilde, ilçelerde kaymakamlarca, İl merkezinde kurum amirlerince belirlenen usullere göre yürütüleceği" bildirilmişti..
Uygulamada durum şöyle gelişiyor:
Antakya Millî Eğitim Müdürü, okul müdürlerine WhatsApp üzerinden bir mesaj geçti:
"Sayın müdürlerim, idari izinli olan arkadaşlarımızı tespit ediyorum. Bu tespitten sonra idari izinli olmayan (sizler zaten çalışma arkadaşlarınızın durumunu biliyorsunuzdur) müdür / müdür yardımcısı ve personelin okullar sahipsiz kalmayacak ve işler aksamayacak şekilde dönüşümlü çalışmalarının planlamasını sizlerden isteyeceğim. Lütfen hiçbir okulumuz boş kalmayacak şekilde dönüşümlü çalışma planlamanızı hazırlayınız. Sizden istediğimde bana gönderirsiniz. (Muhtemelen yarın sabah isteyeceğim.)"
***
Okullar, ya yıkılmış ya orta hasarlı ya da ağır hasarlı durumda... Deprem fırtınası devam ediyor ve binalara girmek söz konusu bile değil. Sağ kalan öğretmenler ve öğrenciler de aileleri veya yakınları ile birlikte yurdun çeşitli bölgelerine dağıldı. Okul yöneticileri ve personeli, bina enkazlarında dönüşümlü olarak nöbet mi tutacak? Dönüşümlü olarak şehre geri döndüklerini varsayalım. Nerede kalacaklar? Yeterli çadır var mı? Ne yiyecekler, ne içecekler?
Tabii Millî Eğitim Müdürleri de bir durum tespiti yapmak istiyor. Ne kadar öğrenci ve öğretmen sağ kaldı? Okul binaları ne durumda? Öğrenci ve öğretmenlere ait dosyalar ve dijital kayıtların bulunduğu bilgisayarlar veya onların hard diskleri 25 gün sonra kurtarılabilir mi? Kurtarılabilirse bunlar nerede saklanacak? Çadırlarda mı? Bütün bunları düşünmek veya planlamak durumundalar...
Görüldüğü gibi bir şehir yerle bir olduğu zaman onu bütün kurum ve kuruluşlarıyla toparlamak; darmadağın olmuş, nüfusunu kaybetmiş bir şehri yeniden kurmak, çok zorlu bir uğraş...
Yapı Denetim binası için neden yıkım emri verildi?
Deprem sonrasında Antakya''da yaşanan bir yıkım kararı ise mide bulandırıcı... İstanbul milletvekili Zeynel Emre, konu üzerinde çalışarak Adalet Bakanı Bekir Bozdağ''ın cevaplandırması istemiyle TBMM Başkanlığı''na bir soru önergesi verdi... Emre, "İnsanlar can derdindeyken Antakya''da yapı belgelerinin olduğu bina, niye yıkılmak istendi; yıkım girişimi soruşturma konusu yapıldı mı?" diye sordu.
Bakanlık, binadaki evrakların dijital ortamda da bulunduğunu açıkladı ama şehirde yüz binden fazla bina, yıkılmış veya ağır hasarlı iken neden ilk olarak hasarlı Yapı Denetim binasına, "çökme riski" gerekçesiyle yıkım için kepçe gönderildi?
***
Antakya''daki yakın arkadaşlarımın bir kısmına sonraki günlerde ulaştım. Evleri yıkıldığı için yurdun dört bir tarafına dağılmış durumdalar. Liseden sınıf arkadaşım Halit Dalar, depremden hemen önce ağabeyi Abdullah Dalar''ın cenazesi için Mersin''den gelmiş, "bir iki gün daha kalayım" demiş. Depremde onu da kaybettik. Sedat Akgöl, 20''den fazla yakın akrabasını kaybetti... Birçok arkadaşım aynı durumda... Hayrettin Neşeli büyüğümüz ve eşini de kaybettik... Bizim 4. Bahçeli Sokak, Cumhuriyet Caddesi ve Fatih Caddesi ile birlikte yerle bir oldu. Komşularımızın çoğunu kaybettik... Çocuklarını, eşini kaybedenler...
***
Dilimde değil ama zihnimde her an Muhlis Akarsu''nun türküsü var:
"Eşinden ayrılan yaralı ördek,
Öter dertli dertli göle çevrilir,
Yaralı gönlüme olmadı ortak,
Gözlerimin yaşı sele çevrilir.
...
Yaralı bir ceylan dağlar başında,
Uyur, yavrusunu görür düşünde,
Pervaneler gibi aşk ateşinde,
Kerem yanar, Aslı küle çevrilir..."
Millet İttifakı'nda da fay hattı kırıldı...
04 Mart 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:05
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Rus Milletvekili Aleksey Juravlyov, 2020 yılı başında, ülkesinde hava sıcaklıklarının mevsim normallerinin üzerinde seyretmesi üzerine iklim silahları ile ilgili bir açıklama yaptı.
Sözcü gazetesinde 12 Ocak 2020 günü yayınlanan habere göre Juravlyov, "Karşımızda ileri teknolojiler kullanan bir ABD var. ABD''nin iklim silahları tüm dünyada kullanılabilir. Umarım bunlar tesadüfi iklim değişikliği değildir. Vietnam''da iklim silahlarının kullanıldığından eminiz. Yasaklanmış olmasına rağmen bu silahların kullanıldığını biliyoruz. Bu büyük bir problem ve felakete neden olabilir." dedi.
***
Bu haberden iki yıl önce Anadolu Ajansı, 12 Şubat 2018 bülteninde, Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Adli Bilimciler Derneği Başkanı Prof. Dr. Hamit Hancı''nın, Samsun''da yapılan AFAD seminerindeki konuşmasını yayınladı.
Hancı, "Şimdi havanın bizatihi kendisi bir savaş aracıdır. Bulutları bir araya getirebiliyorsunuz hava modifikasyonu ile fırtına, yağmur ve şimşek yapabiliyorsunuz. Ya da uçaklarınız uçarken kötü havayı düzgün hale getirebiliyorsunuz. Havadan kimyasal ve biyolojik silahlar serpebiliyorsunuz. Hava modülasyonu ve havanın bir silah olarak kullanılmasına karşı Türkiye kendi güvenliğini sağlamalıdır. İklim modifikasyonu 1940''lı yıllarda Amerika''da vardı ve filmleri yapılıyordu." diyordu.
***
Peki ABD, Vietnam savaşında nasıl bir iklim silahı kullanmıştı?
Takipçilerimizden Nusret Kebapçı, globalresearch sitesinde yayınlanan son Türkiye depremleri ile ilgili bir makaleyi gönderdi. Makalede ağırlıklı olarak ABD''nin HAARP teknolojisi ile ilgili bilgiler hatırlatılıyor ve ABD ve Sovyetler Birliği''nin 1980''lerin başında ani iklim sağlamak için gereken bilgi birikiminde ustalaştığı, Amerikalı matematikçi John von Neumann''ın, 1940''ların sonunda iklim savaşı biçimlerini öngördüğü belirtiliyor.
Makalede Vietnam savaşı sırasında, amacı muson mevsimini uzatmak ve Ho Chi Minh Patikası boyunca düşman ikmal yollarını geçilmez kılmak olan Temel Reis Projesi kapsamında 1967''den itibaren bulut tohumlama teknikleri kullanıldığı hatırlatılıyor.
Vietnamlılar, orman içinde örtü ve gizleme yapılmış yer altı mağaraları ve tüneller de açmıştı. Aşırı yağmurlar ve sellerle mağara ve tünellerin kullanılamaz hale gelmesi de hedeflenmişti.
***
Yazıda HAARP''ın asıl amacının "hava durumunu değiştirmek ve iletişim ve radarı bozmak amacıyla iyonosferik değişiklikler yapmak" olduğuna dair bilim adamı görüşlerine ve depremle ilgili komplo teorilerine de yer veriliyor.
Makalenin sonunda 1977''de imzalanan Çevresel Modifikasyon Tekniklerinin Kullanımı Üzerine BM Sözleşmesi''nin önemli maddelerine vurgu yapılıyor.
Sözleşme, "yaygın, uzun süreli veya ciddi etkileri olan çevresel modifikasyon tekniklerinin askerî veya diğer düşmanca kullanımını" yasaklıyor.
Makale, "Türkiye-Suriye depreminin ciddiyeti, can kaybı, yıkıcı sosyal ve ekonomik etkileri göz önüne alınarak ''çevre değiştirme tekniklerinin askerî veya diğer düşmanca kullanımını'' yasaklayan 1977 Uluslararası Sözleşmesine dayalı olarak bir uzman soruşturması yürütülmelidir." diye bitiriliyor.
Sözleşmenin birinci maddesinde "Bu sözleşmeye taraf olan her Devlet, herhangi bir diğer taraf devleti yok etme, hasar verme veya yaralama aracı olarak yaygın, uzun süreli veya şiddetli etkilere sahip askerî veya diğer düşmanca çevresel değişiklik tekniklerini kullanmamayı taahhüt eder." deniliyor.
HAARP''ın teknolojik kapasitesi hakkında kimse yeteri kadar bilgiye sahip değil. Yalnız petrol aramasında kullanılan hidrolik çatlatma sisteminin, fay hatlarını tetikleyebileceğini bütün dünya biliyor. Bu sebeple depremle ilgili HAARP iddialarının, hidrolik çatlatmayı gündemden düşürmek için ortaya atıldığını düşünüyorum.
***
Bu arada, Millet İttifakı''nda "tek aday dayatması" da hidrolik çatlatmaya sebep oldu. Fay hattı kırıldı. Hayırlısı olsun!
Durum tespiti ve gençlik aşısı!
06 Mart 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:05
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Altılı Masa''da dananın kuyruğu kopmadan beş gün önce Kemal Kılıçdaroğlu-Meral Akşener görüşmesinin yapıldığı sırada Yeniçağ''ın YouTube kanalında, canlı yayında, Gülay Tunçel''in sorularını cevaplandırıyordum. Depremle ilgili konuları, 14 dakika konuştuktan sonra son 2.5 dakikada şu konuşmayı yaptım:
"Görüşmenin sonucunu almadan yorum yapacak durumda değilim ama Meral Akşener''in ''kazanacak aday'' vurgusunun doğru olduğunu düşünüyorum. ''İktidar depremde de başarısız oldu, zaten kaybedecek'' denilebilir ama siz yine de kazanacak adayla çıkmak zorundasınız. Millet İttifakı''nın bütünlüğünü bozmadan... Gerçi bana sorarsanız, Gelecek Partisi ve DEVA Partisi''nin bu ittifakta hiçbir işi yoktu. Çünkü bu partiler, AKP ile aynı ideolojik çizgide ve ''Türklüğü Anayasa''dan çıkaracağız'' gibi laflar eden insanlarla dolu. Zaten ülkenin bu duruma gelmesinde gerek dış politikada gerek ekonomide hem Ahmet Davutoğlu hem Ali Babacan sorumlu... Bunlarla mı halkın karşısına çıkılacak? Onun için yeni bir umut oluşturacak, daha genç, 50 yaşın altında, pırıl pırıl bir adayla çıkılması halinde zafer kesindir. Demiyorum ki şu olsun, bu olsun... Cumhuriyetin kuruluş ilkelerine hâkim ve o ilkelerin sahibi olan, bu ilkeleri yaşatmaya azimli bir kişi aday gösterilirse, millet dalga dalga o adayın etrafında toplanacaktır. Liderler bunu istemiyorsa, yani güçlü bir Cumhurbaşkanı istemiyorsa o da başka bir sorun tabii. Ama şu geçiş sürecini yönetmek için güçlü bir Cumhurbaşkanı gerekiyor. Tamam, parlamenter demokratik sürece dönelim bunu ben de doğru buluyorum ama bu geçişi sağlamak için de güçlü bir şahsiyet tespit edilmesi gerekiyor..."
***
Benim amacım testi kırılmadan önce uyarıda bulunmaktı. Zira testinin kırılmak üzere olduğu belliydi. Kılıçdaroğlu''nun kendi adaylığında, Akşener''in de Ekrem İmamoğlu veya Mansur Yavaş''ın adaylığında ısrar edeceği biliniyordu. Akşener''in "6 parti, bağımsız kuruluşlara anket yaptırsın, birinci gelen kişiyi aday yapalım" önerisinde bulunduğu ama kabul görmediği de sonradan açıklandı...
Kazan-çömlek patladıktan sonra herkesin kendi yolunda gitmesinden daha doğal ne olabilir? Gelinen noktada ideolojik, etnik veya mezhebe dayalı şartlanmış taraftar söylemlerinde bulunmak kimseye bir fayda getirmez!
***
"Beş parti Kılıçdaroğlu''nun adaylığını kabul etti, bir parti kabul etmedi" laflarının ise demokrasi açısından hiçbir kıymeti ve mantığı yoktur. İstanbul ile Yalova''yı milletvekili sayısında eşitlemek gibi olur.
Hani AKP, Barolar Birliği seçimlerini etkilemek için İstanbul Barosu''nun delege sayısını 138''den 14''e Ankara Barosu''nun delege sayısını 57''den 7''ye, İzmir Barosu''nun da 30''dan 5''e düşürdü ya, İYİ Parti ile diğer ittifak partilerini kıyaslamak da buna benziyor!
Henüz seçime bile girmemiş, anketlerde yüzde 1-2 görünen partilerle parlamentoda grup kuran partiler nasıl aynı oy hakkına sahip olur? Bu, Meclis''teki partilerin temsil ettiği oyların hiçe sayılması anlamına gelmez mi?
***
Bugün Kemal Kılıçdaroğlu''nun adaylığını ilan etmesi bekleniyor. HDP ile iş birliği ise mevcut CHP oylarının azalmasına yol açar! CHP, Dimyat''a pirince giderken evdeki bulgurdan olur!
İki taraf da sakin olsa, bütün siyasi konularda ve depremde öne çıkan, CHP''li genç milletvekillerinden biri üzerinde son dakikada uzlaşma sağlanabilirdi. Deprem yıkımı yaşayan ülkenin, siyasette gençlik aşısına ihtiyacı var!
Ülke için doğru olan...
07 Mart 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:05
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
"Altılı Masa"daki krize herkes kendi siyasi bakış açısından yorum getirdi. Ne söylerseniz söyleyin herkes kendi "doğru"larını öne sürüyor. Tabii ki ben de kendi doğrularımı ifade etmeye gayret ettim ama herkes biraz soluklanıp kendisine şu soruyu sormalıydı:
-Ülke için doğru olan nedir?
Hayata ve olaylara at gözlüğü ile bakanlar, bizim sözlerimizi de kendi önyargılarına göre algıladı! Kendileri birilerinin taraftarı olduğu için beni de kategorize ederek, bir yerlere yamamaya çalıştı. Hayır, hiçbir zaman kimsenin adamı olmadım. Yazı yazarken, her zaman gerçeği ve doğru olanı aradım. "Hiç yanılmadım" demiyorum ama hep doğru olduğunu varsaydığım görüşler ortaya koymaya çalıştım. Bu itibarla şartlanmış birkaç kişi için yapabileceğim hiçbir şey yok.
***
William James, "Birçok insan düşündüğünü sanır, aslında yaptıkları sadece önyargılarını yeniden düzenlemektir" der...
Elbette bu söz hepimiz için geçerlidir ama yine William James''ın, "Çoğu insan fiziksel, düşünsel veya ahlaki açıdan olsun kendi potansiyel varlıklarının çok azını kapsayan dar bir çemberde yaşar. Hepimiz, içinden hayal bile etmediğimiz şeyleri çekip çıkarabileceğimiz yaşam sarnıçlarına sahibiz." sözleri üzerinde de birazcık düşünmeliyiz.
Bizde bırakın sarnıcı bir tarafa; insanlar, siyasi veya dini akvaryumlarda yaşıyor!
***
Tam da bu noktada Atatürk''ün 1914 yılında söylediği şu sözleri hatırlatmadan geçemem:
"İnsanları istediği gibi kullanan kuvvet, fikirleri tanıyan ve geliştiren kimselerdir. Fikrin özelliği de hiçbir itirazın bozamayacağı bir kesinlikle kendi kendisini kabul ettirmesidir. Bu ise fikrin, yavaş yavaş duygular haline gelerek inanca dönüşmesi ile mümkündür. Ve böyle olduktan sonradır ki, onu sarsmak için bütün başka mantıkların, başka yargılamaların hükmü kalmaz."
Kalıplaşmış siyasi fikirleri inanç haline getiren insanlar, bütün diğer fikirleri, olayları veya insanları daraltılmış siyasi akvaryumlara mahkûm etmeye çalışır. Bu tür insanları siz muhatap kabul etmeseniz bile onlar size bulaşır.
***
Kısacası ne deseniz, o akvaryumlardan birine düşmüş sayılıyorsunuz...
Fakat akıl edenler görmeli ki AKP, fikirlerini inanç haline getirdiği için 20 yıldır Türkiye''yi yönetiyor. Bunu anlamadan, Türkiye''yi hukuk devleti rayına oturtmak mümkün değildir. "Ülkeyi satsa da yine yanındayız" diyen bir histeriye kapılmış olanlar bile var. Sıradan siyasi söylemler veya ataklar, bu şartlanmayı yıkamaz. Öyle ki deprem öncesinde ve sonrasında yaşananlar bile çok kimseyi uyandırmaya yetmedi. Bundan daha büyük uyarı olabilir mi?
***
Yine Atatürk''ün "Birtakım şeyhlerin, dedelerin, seyyitlerin, çelebilerin, babaların, emirlerin arkasından sürüklenen ve falcılara, büyücülere, üfürükçülere hayatlarını emniyet eden insanlardan oluşan bir kitleye medeni bir millet nazarıyla bakılabilir mi?" sözlerini de hatırlatayım.
Böyle bir kültürden gelen toplumun bir kısmının siyasi partileri de tarikat gibi görmesi ve liderlerini de "şeyh" veya "dede" gibi algılaması, kendilerine karşı olanı "münafık" veya "yezit" gibi görmesi de şartlanmadır.
Böyle bir atmosferde Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş''ın Meral Akşener''i ziyareti, bu sırada masa toplantısının bir saat ertelenmesi, bir "orta yol" arayışıydı. Akşener, iki başkanın Cumhurbaşkanı yardımcısı adayı olmasını önerdi. Sonra dörtlü görüşme yaptılar. Doğru yol, orta yolu bulmaktı...
Sonuç, herkese hayırlı uğurlu olsun.
Bu arada herkes 14 Mayıs''ta seçimden bahsediyor ama henüz bir seçim kararı yok! Not düşmek istedim...
418 milyar dolarla ne yapılacak?
08 Mart 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:05
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Süleyman Demirel''in "Siyasette 24 saat çok uzun bir süredir" sözü, Millet İttifakı''nda yaşanan krizin 24 saatte aşılması ile bir defa daha doğrulandı ama bu tespit, bundan sonraki 24 saatler için de geçerlidir, bunu unutmamak gerekir...
***
Atatürk''ün söylediği gibi "Asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün memleketin, bütün milletin meydana getirdiği bir cephedir."
Öyleyse iç cepheyi sağlam tutmak gerekir... Bunun için de takip edilmesi gereken yol bellidir. Bugün yaşanan sorunların temelinde iktidarların, devleti kuruluş felsefesi rayından çıkarmaya dönük hamleleri vardır. Son olarak AKP iktidarı, bu hamleleri, devletin ve milletin adını bile tartışma konusu haline getirmeye kadar vardırmıştır. Milleti millet yapan bütün değerler halen saldırı altındadır ve toprak, su tarım alanları ve sanayi tesisleri gibi maddi değerler de yabancılara teslim edilme sürecindedir. Eş zamanlı olarak İslam dinini de araç olarak kullanmakla ideolojik gibi gösterdikleri hedeflerine ulaşacaklarını planlamışlardır. Devlet kadrolarına ehliyetsiz, liyakatsiz kişileri doldurmalarının sebebi sadece partizanlık değildir. Devleti ancak böyle çürütebileceklerini öngördükleri için bu karar doğrultusunda hareket ediyorlar.
"Türk Milleti''nden Türkiye Milleti''ne geçiş" diye özetledikleri bu süreç, Anadolu ve Trakya''da Türk egemenliğine son vermeye dönüktür. İç cepheyi çökertmenin asıl hedefi budur. Asıl acı olan, lafzen milliyetçilik iddiasında bulunanların bir kısmının bunları görmemesi ve Osmanlı hayalleri ile kendilerini kandırmasıdır...
***
Yaklaşık 21 yılı bu sütunda olmak üzere meslekte 44 yıldır, devletin kuruluş sürecine yönelik saldırılarla mücadele ettim. İstisnasız bütün siyasi partilere ve siyasilere yaklaşımım hep bu yöndedir.
Bilindiği gibi seçmenin önemli bir kısmı, AKP iktidarının ne yapmak istediğini, "çözüm süreci"nde anlamış ve desteğini 7 Haziran 2015 seçimlerinde çekmişti. AKP iktidarını uzatan, MHP desteğiyle erken seçim kararı ile birlikte terörle mücadele başlatması oldu. Terör örgütünün şehirleri işgal ederek etrafına hendekler açtırması, içerde silah ve terörist yığınağı yaparak vali, kaymakam ataması, mahkeme kurup yargılama yapması, teröre karşı operasyonların yasaklanması sürecinden terörle mücadele başlatmaya şehirleri işgalden kurtarmaya geçiş için üç ay yetti...
Tabi yurt dışına kaçırılan 418 milyar dolar konusu var. Bu rakam, AKP iktidarının 15''inci yılında 200 milyar dolar idi. Bu, ciddi bir finansal analizdi. Bilgi devlet içinden ama dolaylı yolla gelmişti... Konuyu belki 200 defa yazdım ama kimse inanmadı! Yıllar sonra Kemal Kılıçdaroğlu, bir hesap uzmanı olarak rakamın 418 milyar dolara çıktığını söyleyince Türkiye''nin soyulmuş olduğunu herkes kabul etmeye başladı. Bu soygunun asıl hedefi de rejim değişikliği sağlamak için kaynak oluşturmaktır.
***
Süreç, 2002''deki erken seçim kararı ile başladı, Abdullah Gül''ün aday olabilmesi için MHP''nin AKP ile birlikte Meclis''e girmesi ile ivme kazandı... "Ekmek için Ekmeleddin" ve "adam kazandı" süreçleri yaşandı. 15 Temmuz''un "Allah''ın lütfu" olarak değerlendirilmesiyle birlikte bugünlere gelindi...
Şimdi, "1921 Anayasası''na dönelim" gibi "etnik özerklik" taleplerinin ve "Türklüğü Anayasa''dan çıkaralım" gibi Türk düşmanlığı hezeyanlarının seslendirilmesi karşısında bizim tavrımız bellidir. Yalnız bir hatırlatmada bulunmadan geçemeyeceğim... Bakınız, Türkiye''nin gerçekleri, Tayyip Erdoğan''ı en güçlü oluğu zamanda, 7 Haziran seçimlerinde iktidardan düşürdü. MHP desteği olmasa, AKP çoktan tarihe karışmıştı. Millet İttifakı, CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu, kuruluş felsefesine uygun hareket ederse tarihin şeref sayfasına yazılır. Değilse AKP''nin düştüğü çukura düşmekten kurtulamazlar.
Yabancı ajan yasası ve Nasreddin Hoca!
09 Mart 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:05
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Nasreddin Hoca, eşeğine binmiş çarşıya gidecek; çocuklar etrafını sarmış, düdük istemişler... İçlerinden sadece biri düdük parası vermiş... Hoca, çarşıdan dönünce cebinden bir düdük çıkarmış ve o çocuğa vermiş... Diğerleri, "Hani bizim düdükler?" diyecek olunca Nasreddin Hoca, "parayı veren düdüğü çalar" demiş...
Fıkrayı hatırlatan olay Gürcistan''da yaşanıyor... Gürcistan''da meclise sunulan "yabancı ajan yasa tasarısı"na göre finansmanlarının yüzde 20''sinden fazlasını yurt dışından alan sivil toplum ve medya kuruluşları, kendilerini "yabancı ajan" olarak kaydettirmek zorunda kalacak.
***
Muhalefet partileri, tasarıyı "Rus tipi yasa" olarak nitelendiriyor ve "bağımsız medya kuruluşları ile sivil toplum örgütleri"nin de yaftalanarak susturulmaya çalışılacağını savunuyor. BBC''nin haberine göre "Yabancı ajanların şeffaflığı" ve "yabancı ajanların kaydedilmesi" konularındaki iki tasarı; iktidardaki Gürcü Rüyası Partisi''nin yakın ortağı, Batı karşıtlığı ile bilinen Halkın Gücü Partisi tarafından teklif edildi. Halkın Gücü Partisi mensupları, herhalde Nasreddin Hoca fıkrasını biliyor... Parayı kim veriyorsa, sözde sivil toplum kuruluşu da onun düdüğünü çalmıyor mu?
Halkın Gücü Partisi, eleştirilere cevap olarak, ikinci yasa tasarısının "ABD Yabancı Ajanlar Kayıt Yasası"nın (FARA) bir benzeri olduğunu açıkladı.
ABD büyükelçiliği ise oylamayı, "Gürcistan demokrasisi için kara bir gün" olarak nitelendiren bir bildiri yayımladı!
AB''nin Dış Politika Sorumlusu Josep Borrell de tasarının "AB değerleri ve standartlarıyla bağdaşmadığını" söyledi.
Kısacası, aslan, kaplan ve fil; ABD, İngiltere ve AB "maskara maymun"u kınadı! Maymunun ise gözü açıldı!
*** ,
Peki ABD''nin "Yabancı Ajanlar Kayıt Yasası" nasıl uygulanıyor?
TRT World, 12 Mart 2020 tarihinde ABD Adalet Bakanlığı tarafından "yabancı ajanlar listesi"ne dahil edilince bu yasadan haberimiz olmuştu. Tabii görünürde "ajan" kelimesi, "casus" değil "yabancı görevli" anlamında kullanılıyor...
Meğer FARA, 1938 yılında yürürlüğe girmiş... FARA, o dönemde ABD''de taban bulmaya başlayan Nazizme karşı önlem olarak kabul edilmişti. ABD hükümeti, FARA ile başka ülkelerin finanse ettiği kuruluşlar için bir kayıt-kontrol mekanizması kurmuştu. Yasaya göre bu tür kuruluşlar, ABD Adalet Bakanlığı bünyesindeki millî güvenlik ve "istihbarata karşı koyma" birimleri tarafından denetleniyor.
Yabancı görevlilere veya yabancıların finanse ettiği organizasyonlara "casus" veya "istihbarat uzantısı" demiyorlar ama gerçekte "casus" muamelesi yapıyorlar.
Rusya, Demirperde döneminde böyle bir yasaya ihtiyaç duymadı ama 2012''de benzer bir yasa çıkardı...
***
"Sivil Örümceğin Ağında" kitabının yazarı Mustafa Yıldırım, ABD''nin Türkiye ve dünyada giriştiği sivil toplum çalışmalarının hangi istihbarat kuruluşuna bağlı sözde sivil toplum kuruluşu tarafından finanse edildiğini ayrıntılı olarak belgelemiştir.
Yıldırım, CIA elemanı, Kıbrıs eski arabulucusu Nelson Charles Ledsky''nin aşağıdaki açıklamasına da yer vermiştir:
"Farklı zamanlarda farklı projelerle ilgili çeşitli kuruluşlarla çalışıyoruz. İstanbul''da TESEV, TÜSES, TÜSİAD, Ankara''da Ka-Der, Türk Parlamenterler Birliği, TESAV, Türk Demokrasi Vakfı... Bazı meclis komisyonlarıyla faaliyetlerimiz oldu, özellikle Anayasa Komisyonu''yla ciddi temaslarımız oldu. İlki Muğla''da MUMİKOM adıyla başlayan Parlamento İzleme Komiteleri ile çalıştık."
Yine eski CIA ajanı Ralph McGehee, "Birleşik Devletler tarafından parayla beslenen hükümet dışı örgütler de doğrudan ya da dolaylı olarak operasyonlarda yer alır. Bu tür örgütler ve ajanslar, açık çalışmakla birlikte CIA, hükümetleri desteklemek veya yıkmak gibi birincil rolünü elinde bulundurmaktadır" itirafında bulunmuştu!
Bu durumda, Türkiye''ye de bir Nasreddin Hoca Yasası lazım değil mi?
.'Kurban eti de satıldı'' mı?
10 Mart 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:05
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, 15 Şubat''ta yaptığı açıklamada "Antakya''daki iki konuttan biri yıkık ya da yıkılması gerekiyor." demişti.
CHP Hatay Milletvekili Mehmet Güzelmansur da TBMM''de yaptığı konuşmada "Hatay''da biliyorsunuz şu ana kadar yaklaşık 100 bin çadır dağıtıldı ama Hatay''daki evsiz kalmış hane sayısı 302 bin, yani acilen bizim 200 bin çadıra ihtiyacımız var." diye bilgi verdi.
Az hasarlı veya hasarsız binalara da kimse giremiyor. Girilebilen binalar, tek katlı köy evleri... Dolayısıyla çadır ihtiyacı devam ediyor.
***
Güzelmansur, "600-700 bin civarında insanımız, Hatay''ın dışına çıktı; bu çaresizlikten bir an önce kurtulmak için... Bunların dönmeleri için diyoruz ki: Lütfen, bunlara en azından acilen çadır, acilen konteyner... Vatandaş gelip benden çadır bekliyor, telefonlarım susmuyor. Hatay dışına çıkanlar diyor ki: ''Ben Hatay''a geri dönmek istiyorum ama çadır bulamazsam nerede kalacağım?'' Ben buradan tüm milletvekili arkadaşlarıma sesleniyorum: Lütfen, elinizi taşın altına koyun ve Hatay''a bir an önce gerekli çadırları gönderin." dedi.
Güzelmansur "Hatay''da şu an bir iş yeri bile açık değil, tek bir iş yeri bile. Esnaf battı gitti, fabrikalar, sahipleri battı gitti, insanımız perişan ama diyorlar ki: ''Efendim, biz borçlarınızı altı ay öteledik.'' Onu da bazı bankalar faizli olarak öteliyorlar. Bu mu Hatay''a layık gördüğünüz durum?" diye sordu?
***
Peki depremzedelere neden çadır verilmiyor? Çünkü elde çadır yok! 2011''de sipariş edilen 1.5 milyon çadırdan elde kalanlar ve yurt dışından yardım olarak gelen toplam 333 bin çadır dağıtıldı...
1.5 milyon çadırın nasıl eritildiğini defalarca yazdım... Çadır ve konteyner üretiminin artırılması için olağanüstü bir düzenleme gerekirdi ama şu ana kadar hükûmet yetkililerinden bu yönde bir açıklama yapılmadı. Kaldı ki bir yardım kuruluşu olan Kızılay''ın çadırdan sonra konserve ve battaniye sattığı da konuşuluyor.
***
Kızılay''ın eski başkanlarından Ahmet Lütfi Akar, Halk TV canlı yayınında, "Battaniye satışı konusunda bilgim yok ama gıda satışı konusunda, ''daha önce konserve haline getirdiğimiz kurban eti kavurmalarını mı satıyorlar?'' diye düşünüyorum. Zira Kızılay gıda üreten bir kurum değil... 155 yıllık bir yardım kuruluşu olan Kızılay asla ve asla ticaret yapamaz" dedi!
Bilindiği gibi AHBAP Başkanı Haluk Levent, "Kızılay''ın kurduğu şirketten, barbunya, konserve de satın aldık" demişti...
O Kızılay ki geçen yıl kurban bayramında, Uganda, Bosna Hersek, Filistin, Irak, Suriye, Yemen, Afganistan, Pakistan, Bangladeş, Bulgaristan, Endonezya, Güney Sudan, Kırgızistan, Sudan, Somali, Senegal, Moğolistan, Kuzey Makedonya, Çad, Nijer ve Tanzanya''da yani toplam 21 ülkede, 114 bin kişinin vekâletiyle kesilen kurbanları, 2 milyon 850 bin ihtiyaç sahibine dağıttığını açıklamıştı.
***
Türkiye''deki büyük depremler sonrasında, İslami söylemleri dilinden düşürmeyen bir iktidar zamanında, sadece barbunya konservelerinin değil Kızılay''a bağışlanan ve ihtiyaç sahiplerine verilmek üzere konserve halinde depolarda bekletilen kurban eti kavurmalarının bile Kızılay''ın şirketi üzerinden satılmış olabileceği ifade ediliyor! Hem de eski bir Kızılay Başkanı tarafından...
Kurban eti satanın satamayacağı değer var mıdır?
Bir yetkili çıkıp da bu şüphenin yersiz olduğunu söylesin...
Subayın şerefi ve milletin şerefi...
11 Mart 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:05
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Brüksel''deki NATO Karargâhı''nda, Türk gazetecilere açıklamalarda bulunurken Anadolu Ajansı tarafından görüntüler servis edildi.
İbrahim Kalın konuşurken NATO Türk Askerî Heyet Başkanı Hava Korgeneral Göksel Kahya''nın boş çay bardaklarını topladığı görüldü.
***
Konuyla ilgili bir Twitter mesajını ve cevabını paylaşayım önce...
Rana Pamir diyor ki, "Askerî vesayetti değil mi mevzu? Temsiliyet, düşünce ve karar alanlarından o denli dışarıya atılmış, o denli değersizleştirilmiş ki paşamız, işi paşa çayına kadar vardırmış. Savaş sırasında söz verdiği zamanda tepeyi ele geçiremediği için onur intiharı yapan Reşat Çiğiltepelerden çay servisi yapan komutana nasıl geldik? Toplantı devam ediyor. Kalın konuşuyor ve herkes dikkat kesilmiş. Sen niye o konunun içinde değilsin? Çay mı önemli olan? Servis yapacak bir görevli niye yok ve asıl önemli olan biri bunu çekip servis ediyor gazetelere..."
Bu mesaja yapılan yorumlardan biri de "İnanılır gibi değil, görmez olaydım..." şeklinde...
***
"Askerî vesayeti ortadan kaldırıyoruz" denilerek, Türk subaylarına operasyonların düğmesine basılmak üzereyken yani Türk Ordusu''na kurulan kumpas uygulamaya konulmadan hemen önce 13 Temmuz 2009''da "Türk subayının şerefi ve Doğu Türkistan''ın şerefi!" başlıklı bir yazı yazmıştım... Konuyla ilgili bölümü şöyleydi:
"Türk subayını aşağılayanlar, ''daha fazla demokrasi istiyoruz'' derken, Türkiye Cumhuriyeti halkını da Doğu Türkistan veya Kerkük''teki soydaşlarımızın durumuna düşürmek istiyor. Oysa Türk Dünyası''nın en büyük dayanağı Türkiye Cumhuriyeti Devleti''dir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti''nin en büyük dayanağı da Türk Silahlı Kuvvetleri''dir. TSK, milletin ordusudur; 1952''den beri yaşadığımız NATO sürecine rağmen, millî bir ordudur.
TSK''nın çökertilmesi demek, Türk Milleti''nin Türkiye''de Doğu Türkistanlı, Kerküklü kardeşlerimizin durumuna düşürülmesi demektir.
Onların ordusu ve subayları olsaydı, kimse şereflerine saldırabilir miydi?
Neden Türkiye''den yardım bekliyorlar? Çünkü Türkiye''nin şerefli bir ordusu var.
***
''Subay''ın bir millet hayatındaki yerini Atatürk kadar iyi izah eden ikinci bir kişi hatırlamıyorum. Çünkü bu izah, bağımsızlık mücadelesi verilirken yapılmıştır. Bu sebeple yediden yetmişe herkesin bu sözlere kulak vermesi gerekir.
Bakın Atatürk ne diyor bugünkü subaylara:
''Millet, bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayati gayesinin teminini, ordudan, ordunun ruhunu teşkil eden subaylardan bekler. İşte subayların yüce olan vazifesi budur.
Allah göstermesin milletin bağımsızlığı ihlâl edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır.
Şahsi ve hususi itibarıyla da subaylar, fedakârlar sınıflarının en önünde olmak mecburiyetindedir. Çünkü düşmanlarımız herkesten önce onları öldürür. Onları aşağılarlar ve hor görürler.
Hayatında bir an bile olsa subaylık yapmış, subaylık izzetinefsini, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan, hayatta iken düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz.
Onun yaşamak için bir çaresi vardır; şerefini korumak! Halbuki düşmanlarımızın da kastettiği, o şerefi ayaklar altına almaktır.
Dolayısıyla subaylar için ya istiklâl, ya ölüm vardır. Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz, bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız!''
Amerikan askerlerinin, Süleymaniye''de Türk subayının başına çuval geçirmesi, Türk Silahlı Kuvvetleri''ne karşı başlatılan psikolojik harekâtın başlangıcı idi. Bugün, çeşitli kumpaslarla ''örgütlü'' ve ''medya üzerinden'' sürdürülen bu harekâtın sonuç alması, sadece Türk subayının değil, Türk Milleti''nin her ferdinin şerefini kaybetmesine yol açar!"
Tehdit diline karşı MİLLÎ SİNERJİ...
13 Mart 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:05
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye''nin yaşadığı tarihin en büyük deprem fırtınalarından biridir. Depremlerin yıkım etkisinin depremlerden daha büyük olmasının sebebi ise fay hatları üzerinde plansız şehirleşme ve yapı denetiminin ya hiç yapılmaması ya da rüşvetle yürütülmüş olması ile imar aflarıdır. Yapı denetimi, özel şirketlere bırakılmış, onlar da binaları görmeden "uygundur" diye imza atan, diplomalarını kiralamış mühendisleri kullanmıştır.
Depreme müdahalede geç kalındığını kabul eden Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, buna rağmen "Gördüğümüz, duyduğumuz her şeyi not ettik. Depremzedelerin yaralarını sarıp yüzlerini güldürene kadar bu notları tutmayı sürdüreceğiz. Normal gündeme döndükten sonra ise herkese hak ettiği cevabı verecek. Herkesi hak ettiği muameleye tabi tutacağız" demektedir!
Deprem bölgesinde incelemeler yapan İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener''in, "Cumhurbaşkanı, deprem sabahı bütün siyasi parti genel başkanlarını toplamalı ve iktidar muhalefet ayırımı yapmadan bütün büyükşehir belediyelerinin güçlerini birlikte seferber etmelerini sağlamalıydı" diye özetlenebilecek sözleri ise böyle büyük bir yıkım karşısında, ne yapılması gerektiğinin altını çizmiş oluyor.
***
Ülke böyle bir ortamda seçime hazırlanırken, depremi fırsat bilenler, Türkiye''nin savunmada büyük güç kaybettiğini öngördükleri için olsa gerek, çeşitli yöntemlerle Türkiye''nin güvenliğini tehdit ediyor.
ABD''nin, depremden hemen sonra, 85 savaş uçağı taşıyan Bush adlı uçak gemisini İskenderun''a göndermek istemesi, iyi niyetli bir girişim olarak algılanmadı. Nitekim Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, "Buna gerek yok izin de vermeyiz" dedi...
ABD, bu defa Genelkurmay Başkanı Mark Milley''i terör örgütü PKK/YPG''nin işgali altındaki bölgeleri ziyaret etmeye gönderdi. Bir hafta geçmeden 8 Mart''ta da ABD Merkez Komutanı General Michael Erik Kurilla da Suriye''nin kuzeyinde YPG''yi ziyaret etti.
ABD bir taraftan da Ege ve Trakya sınırlarına yaptığı askerî yığınaktan sonra İsrail ve Yunanistan ordusu ile birlikte İskeçe ilinde ve Türkiye sınırına 60 kilometre uzaklıkta tatbikat yaptı!
Tatbikatta, şehir içi sokak çatışmalarına ağırlık verildi.
***
ABD''nin deprem bölgesine yardımlar için gönderdiği USAID ekiplerinin gerçekte ne yaptığı da raporlarına yansıdı...
ABD yardımlarının USAID tarafından yönetildiği belirtilen raporda 10 kentte 2,7 milyon kişinin yerinden olduğu belirtildi.
Irak''ta ise Irak Türkmen Cephesi''nin eski Güvenlik Şefi Ahmet Tahir, Kerkük''te PKK''nın düzenlediği bombalı suikast sonucu şehit edildi.
Diyarbakır''ın Ermenice adını kullanan Amedspor üzerinden Bursa stadında ortaya konulan tepkiler de etnik tuzaklara düşülmemesi ve duygularla değil akılla hareket edilmesi gerektiğini gösterdi.
Barzani yönetiminden deprem bölgesine yardım gönderen vakfın başkanının "Kürdistan''ın 4 parçası" ve "Kuzey Kürdistan''a yardım" gibi kavramlar kullanmasına karşı Türkiye''den hiçbir hassasiyet ortaya konulmaması ise iktidarın genel tutumunun yansımasıdır.
***
İktidar iç politikada birleştirici olmak yerine ayrıştırıcı bir dil kullanıyor. Oysa, Türkiye''ye yönelik dış tehditler de göz önüne alınarak iç politikada millî bir sinerji yaratmak gerekir...
"Her tavrı not ediyoruz, seçimden sonra bunların hesabını soracağız" diye bir tehdit dili kullanmak, sahiplerine de bir fayda getirmez...
Erdoğan'ın projesi Putin-Medvedev formülü mü?
14 Mart 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:05
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Millet İttifakı, sancılı bir 24 saat yaşadıktan sonra Cumhurbaşkanı adayı olarak Kemal Kılıçdaroğlu üzerinde uzlaştı. Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş''ın Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak sürece dahil edilmesi, seçmen nezdinde olumlu karşılandı. Anketler bu yönde.
Peki Cumhur İttifakı''nın adayı belli mi?
Tayyip Erdoğan, Anayasa''yı çiğneyip üçüncü defa adaylık başvurusunda bulunarak gayrimeşru duruma düşmeyi göze alabilir mi?
Erdoğan''ın adaylık başvurusunda bulunması, Yüksek Seçim Kurulu''nun da bu başvuruyu kabul etmesi, fiilen darbe yapmak demektir. Böyle hukuk dışı bir durum söz konusu olursa, herkesin buna karşı durma hakkı doğar. Bu da kaos demektir. Sonucunun ne olacağı ise belli olmaz...
***
Herkes görüyor ki ülkede bir seçim havası yok! Yine de Millet İttifakı HDP ile Cumhur İttifakı ise HÜDA PAR ile görüşüyor. HDP ve HÜDA PAR''ın ortak olduğu ideoloji, Atatürk''ün "Ne mutlu Türk''üm diyene" sözüyle ifade edilebilecek kuruluş felsefesini yıkmaktır...
HÜDA PAR''a ihtiyaç duyan Erdoğan, hukuk dışı bir yola başvurmayacaksa nasıl bir yol takip edecektir?
Hani Süleyman Demirel''in "meşruiyet içinde çare tükenmez" sözü var ya, Erdoğan''ın da bu yönde hareket etmesi beklenir...
***
Peki meşruiyet içinde nasıl bir çözüm söz konusu olabilir?
İlk akla gelen "Putin-Medvedev formülü"dür! Bilindiği gibi Rusya Anayasası''na göre, bir kişi iki defa üst üste devlet başkanı seçildikten sonra üçüncü seçimde aday olamıyor. Aynı kişi bir dönem geçtikten sonra yeniden aday olabiliyordu.
İki dönemi bitiren Putin, seçim öncesinde Anayasa''yı değiştirse bile bunun uygulanmasının mümkün olmayacağı gerçeği karşısında, devlet başkanlığına o sırada başbakan olan Medvedev''i aday gösterdi. Medvedev, devlet başkanı seçilince de başbakanlığa Putin''i atadı. Bir dönem böyle geçtikten sonra Putin, Anayasa''yı da değiştirdi ve yeniden aday olarak 6 yıllığına devlet başkanı seçildi...
Erdoğan''ın, bu formülü uygulamak için kendi Medvedev''ini de hazırlamış olması gerekir.
Herkesin bildiği genç bir isim var... O isim Cumhurbaşkanı adayı olur, Erdoğan''ın da Cumhurbaşkanı Yardımcısı olacağı ilan edilir...
Peki o genç adayın seçilme şansı olur mu?
İmamoğlu-Yavaş isimleri, Millet İttifakı''nın şansını nasıl yükselttiyse, o genç isim de şu anda kaybetmiş olan Cumhur İttifakı için ciddi bir fırsat olabilir!
Erdoğan, endişeli olmakla birlikte yine de eskisine oranla süreci daha sakin götürüyor. Bir projesi olmasa bu kadar sakin kalabilir miydi?
Tabii bu yaklaşım, "Erdoğan hukuk düzeni içinde ne yapabilir?" sorusuna cevaptır.
Hukuk dışı yollara başvurmak ise Erdoğan için çok ama çok yüksek bir risktir...
***
Bir de üçüncü aday olarak Sinan Oğan var. Ata İttifakı''nın adayı olarak ilan edilen Sinan Oğan''ın muhalefetin oylarını böleceği iddiasına karşı, ittifakta yer alan Adalet Partisi Genel Başkanı Vecdet Öz, "Tam aksine, adayımız, daha çok AKP ve MHP seçmeninden oy alır" diyor.
Yani Sinan Oğan''ın adaylığı, Millet İttifakı''nın aleyhine değil lehine bile olabilir... Tabii Sinan Oğan''ın resmen aday olabilmesi için 100 bin imza gerekiyor...
Yalnız, yukarıdaki senaryo da uygulanırsa, Kemal Kılıçdaroğlu, iki genç adaya karşı yarışa girmiş olacak...
'Devlet nerede?'' sorusundan kim huzursuz olur?
15 Mart 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:05
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Emekli yarbay Günal Yalçın, depremle ilgili uzun bir inceleme yazısı gönderdi... Ben yazının sadece "devlet nerede?" sorusu ile ilgili bölümünü özetleyerek paylaşmak istiyorum:
"Devlet dediğimiz siyasi organizasyon, millet için vardır.
On üç buçuk milyon vatandaşımızın yaşadığı deprem bölgesinde de tüm vatandaşlarımız özlemle ve can havliyle devletine seslenmiş, devletinden yardım ve destek istemiş, devletinden başka kimseden istekte bulunmamıştır.
O güne kadar vatandaşlık görevini yapan, vergi veren, üreten vatandaşların çok doğal hakları idi bu istekleri.
''Devlet nerede?'' demek, depremde göçük/enkaz altında kalan depremzedelerin, orada devletini aramasıdır.
Depremzedeler, devleti, depreme gecikmeden zamanında müdahale etmesini beklediği kurumları, özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri''ni yanında görmek istemiş ve arama ve kurtarma ekiplerinin deprem mahalline gelmemiş ve müdahale etmemiş/edememiş olması nedeniyle büyük acıyla ve ısrarla ''devlet nerede?'' diye seslenmiş ve yardım talep etmiştir. Bu talep, çok normal değil midir? Depremzede ve yakınları anayasal haklarını aramışlardır.
''Devlet nerede?'' demek, ''devlet yok'' demek değildir. ''Devlet nerede?'' feryadından ''devlet yok'' şeklinde bir anlam çıkarmak; kusurlu, hatalı ve görevini hakkıyla yerine getiremeyenlerin, suçluluk duygusuyla suçluluklarını kapatmak için takındıkları tavırdır.
***
İktidar yetkililerinin açıklamalarından ne zaman, nerede, ne kadar var oldukları ve varlık gösterebildiklerini anlamak mümkündür!
Devletin yardım eli istenilen yer ve zamanda, her yerde değildi, her şey kontrollerinin altında değildi.
Depremin üzerinden 37 gün geçti, vatandaş hâlâ ihtiyaç duyduğu ve süreklilik arz eden barınma, iaşe/beslenme, su/temizlik/hijyen ve hayata dair her tür ihtiyaçla ilgili yardım talep ediyor. İktidar ise, günlük şu kadar yemek, şu kadar su dağıttık gibi beyanlarda bulunuyor. Kimse ''hiç hizmet verilmedi/verilmiyor'' demiyor ve diyemez de... Söylenmek istenen günlük ya da tümüyle verilen hizmetin bölgedeki insanlar için sayısal olarak yeterli olmamasıdır.
Günlük şu kadar hizmet veriyoruz yaklaşımı, tüm vatandaşlarımızın tüm ihtiyaçlarını eksiksiz karşılıyoruz demek değildir.
***
*T.C. Anayasası''na göre devlet vatandaşların can ve mal güvenliklerini korur ve gerekli tedbirleri alır, Türk Milleti''nin refah ve huzurunu sağlar. Vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini temin eder.
*AKP iktidarı depremin başından itibaren, sonradan geç kaldıklarını itiraf etse de gecikmeleri saklamış, bu suretle yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasını geciktirmiştir.
*AKP iktidarı temsilcilerinin bazıları, vatandaşların hayati ve acil ihtiyaçlarının karşılanmasına odaklanmak yerine; başta muhalefet partilerin temsilcileri ve basın mensupları olmak üzere, vatandaşların ve gönüllülerin istek ve eleştirilerine küfür ve hakaretlerle cevap vermeyi, ''not alıyoruz, bunun hesabını soracağız'' şeklinde tehdit etmeyi tercih etmiştir.
*Birleştirici, kucaklayıcı, kuşatıcı dil yerine; ayrıştırıcı, ötekileştirici kin ve nefret dilini kullanmaktan vazgeçilmemiştir.
*AKP iktidarı, bazı hatalarını kabul ettiğini dile getirerek her zaman olduğu gibi helallik istemek yöntemini tercih etmektedir. Hukuk devletinde suç işleyenler cezasını çeker, af isteyerek sorumluluktan kurtulmak mümkün değildir.
*Aradan geçen zamana rağmen, acil ihtiyaçlar için 115 milyar lira para toplandığı halde, bölgede çadır, su, tuvalet, banyo ve kuru gıda gibi temel ihtiyaç maddelerinin karşılanamaması kabul edilemez. Bunun hesabı sorulmalıdır.
*AKP İktidarı, deprem bölgesine müdahaleyi zamanında ve yeterli ekip ve ekipmanla yapamamış, tüm süreci ve koordinasyon faaliyetlerini doğru yönetememiş, başarısız olmuş, Türk Milleti''ne güven vermemiştir."
Partizanlık, bu kadar kör etmemeli...
16 Mart 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:05
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan, AKP Genel Başkanı olarak partisinin TBMM Grup Toplantısı''ndaki konuşmasına "Şanlıurfa ve Adıyaman''da yaşanan sel felaketinde hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah''tan rahmet diliyorum" diyerek başladı.
Erdoğan, depreme zamanında müdahale edilmemesiyle ilgili eleştiriler devam ettiği için "... Yıkım öyle büyüktü ki her binaya arma kurtarma ekibi göndersek hepsine yetişebilmemiz mümkün değildi. Türkiye bu depremde dünyada görülen en büyük arama kurtarma ekibini bir araya getirmiştir. Çalışmaların kısa sürede sonlanmasını da buna borçluyuz." dedi.
***
Diyelim ki bütün eleştiriler haksız... Şanlıurfa ve Adıyaman''da yaşanan sel felaketinden bir gün önceden AFAD, bölgedeki bütün vatandaşlara sel, taşkın ve yıldırım uyarısında bulunmadı mı, "dere yataklarından uzak durun" demedi mi?
Bu uyarıyı yapan AFAD''ın depremzedeler için çadır kurduğu yerlerin sular altında kalması da takdiri ilahi midir?
Adıyaman Valisi Numan Hatipoğlu, sağanağın etkili olduğu Adıyaman''ın Tut ilçesinde, bir bahçedeki konteynerin suya kapılması sonucu 1 kişinin hayatını kaybettiğini, 4 kişinin kaybolduğunu açıkladı.
Konteynırı bahçeye kim kurdu, bunu ilk haberlerden öğrenemedik ama her şartta idarenin sorumluluğu vardır...
Ya Şanlıurfa''da şehrin merkezinde, sürüklenen araçların ve çamurun tıkadığı alt geçitte insanların ölmesi de takdiri ilahi midir?
"Şanlıurfa''da böyle bir sel felaketi daha önce hiç yaşanmadı, öyle ki Balıklı Göl bile çamurlu suyla doldu, balıklar etrafa dağıldı..." denilebilir... Doğru ama suların, o bölgede iki metre yükselmesinin sebebi, dere yatağına kurulan alt geçidin tıkanması değil midir?
Daha önce de Bozkurt''taki yaşanan felaketin sebebi, HES kapaklarının açılması, aniden gelen tazyikli suyun dere yatağındaki kereste deposundan sürüklediği tomrukların köprü ayaklarına takılıp bent oluşturması ve suların burada yükselerek şehri basması değil miydi? Üstelik eski kaymakam kereste deposunu orman dibine taşımak istediğinde, "ekmeğimizle oynuyorsun" denilerek suçlanmıştı...
***
Son yazımdaki "AKP İktidarı, deprem bölgesine müdahaleyi zamanında ve yeterli ekip ve ekipmanla yapamamış, tüm süreci ve koordinasyon faaliyetlerini doğru yönetememiş, başarısız olmuş, Türk Milleti''ne güven vermemiştir." tespitiyle ilgili eleştiride bulunan bir yandaş, bizim de benzer duygularla hareket ettiğimizi zannediyor ve "Madem AKP iktidarı yetişemedi siz yetişseydiniz... Sizler bu ülkenin vatandaşı değil misiniz? Bir işin ucundan tutuverseydiniz." gibi laflar üretiyor...
Böyle büyük bir felakete sivil inisiyatifle de müdahale edildi elbette ama biz devletin organizasyonundan bahsediyoruz. Devletin organizasyonu gecikmişse, bu tespiti yapmak, daha sonraki felaketler için de bir uyarıdır. Halen halktan bilgi saklanıyor... Enkaz altında kalanlar, kayıp sayısına dahil edilmiyor! Tarım arazilerine el konulup konut alt yapısı hazırlanıyor...
***
Yoksa biz iktidarda AKP değil CHP veya İyi Parti olsa ve aynı organizasyon bozukluğu yaşansa yine aynı eleştirileri yapardık. Yandaşların anlamadığı budur. Herkes işini zamanında ve doğru yapsaydı, bu kadar kayıp yaşanır mıydı? Biz, işimizin gereğini yapmaya; halka doğru bilgi vermeye gayret ediyoruz.
"Rençber kızı Emine" adlı takipçimiz, yandaşlara verdiği cevapta, "Kızılay, AFAD, bugünler için var ama üçüncü gün ancak şehir merkezlerine ulaşıyor. Bir ay geçmiş millet hala çadır arıyorsa, plansız programsız yerlere kurulan çadırları da sel götürüyorsa az bile demiş Arslan bey" demiş...
Ertesi sabah da sel felaketi ve kayıp haberleri gelmeye başladı...
Partizanlık, insanları bu kadar kör etmemeli.
Alt geçitte insan boğdurmak!
17 Mart 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:05
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
"Hatay''ın Karayılanı; Bir Aykırı Adam" adlı romanıyla babası Uzun Mevlüt''ün Hatay''ın kurtuluşu sırasındaki mücadelesini anlatan emekli ziraat mühendisi Recep Karaahmetli''nin deprem bölgesindeki sel felaketiyle ilgili mesajı önemli...
Şanlıurfa''da selin sürüklediği araçların ve balçığın tıkadığı alt geçitte vatandaşların hayatını kaybetmesi üzerine, "Antakya Lisesi Pansiyonu" grubuna bir mesajla birlikte Edirne''deki Uzunköprü''nün fotoğrafını da gönderen Karaahmetli, şu ifadeleri kullandı:
"Ergene Çayı''nın eni 14 metre, taşkında genişlediği alan 130 metre.
Ergene çayı üzerine, 2. Murat döneminde, Mimar Muslihiddin tarafından yapılan Uzunköprü''nün uzunluğu ise 1392 metre…
Her ihtimali hesaplayan bilimselliğe saygıyla!"
***
Tabii "Şehir merkezindeki bir köprülü kavşak ve alt geçitle, Ergene Çayı üzerindeki 1392 metrelik köprü kıyaslanamaz" denilebilir ama buradaki kıyas, bilimsellik üzerinden yapılıyor...
Uzunköprü ilk yapıldığında 1392 m. uzunluğunda ve 5,24 m. genişliğinde iken bugün uzunluğu 1238,55 metre, genişliği 6,90 metredir. 174 gözden meydana gelen köprüde en büyük kemer açıklığı 14 metreyi bulmaktadır. Arazinin dolmasıyla günümüzde 164 gözü açık kalmıştır.
Kireçtaşı ve traverten cinsi kesme taş blokları ile inşa edilen köprünün, alüvyon zemin üzerine oturtulan temelleri "enerji sönümleyici ahşap ızgara sistemi" üzerine inşa edilmiştir. Uzunköprü''nün temel inşaatı bittiğinde, horasan harcının sertleşmesi için iki yıl beklenmiş, bu süre içinde köprünün taşlarının yontulması, kesilmesi gibi hazırlıklar yapılmıştır.
Köprünün kemerleri çoğunlukla çift merkezli sivri kemer formundadır, ancak dairesel ve basık dairesel formlarda kemerleri de mevcuttur.
Köprü ayaklarında her iki tarafta "sel yaran"lar bulunur. Sel yaran, hızla akan nehrin sel durumunda, gerek buz gerekse ağaç parçalarının köprüye zarar vermemesi için köprü ayaklarına yapılan üçgen dayanaklardır.
Mimar Sinan''ın inşa ettiği 11 gözlü Drina Köprüsü''ndeki sel yaranlar daha heybetlidir.
Uzunköprü, kış mevsiminde Ergene Çayı''nın taşması ve bölgenin bataklık haline gelmesi yüzünden, Osmanlı ordusu önünde engel oluşturuyor, ayrıca bölgede devlet otoritesi kurulamıyordu. Köprüyle birlikte, köprünün başına cami ve imaret yapılmıştır. Köprü, halen dünyanın en uzun köprüsüdür.
Varna zaferinden sonra Edirne''ye dönen II. Murad''ın açılışını yaptığı köprüde zafer ve fener alayları düzenlenerek mevlidler okutulmuştur.
Köprü üzerinde kartal, fil ve üç aslan figürleriyle üç defa tekrarlanan "Ali" yazısı bulunur.
***
Günümüzde ise şehrin ortasına inşa edilen alt geçidi sel suları basıyor ve insanlar ölüyor. Sebebi, sel sularının taşıdığı araçlar ve balçığın alt geçidi tıkayacağının hesap edilmemiş olması...
Son olarak Şanlıurfa Büyükşehir Belediyesi, arıtma tesislerine, tünellerden çamurlu su gelmeye başlaması sebebiyle su kesintisi uygulanacağını duyurdu.
Tabii çamurlu suyun tünellere nasıl girdiği de ayrı bir konu...
***
Alüvyon zeminde genişleyen Antakya''nın ne hale geldiğini görüyoruz. Binaların kibrit çöpü kuleleri gibi nasıl yıkıldığını, içinde on binlerce insanın hayatını nasıl kaybettiğini yaşadık gördük...
Konuyla ilgili bilgisi olmayanların aklına gelmeyebilir ama belediye başkanları, mimar ve mühendislerle, inşaat şirketi yetkilileri, bir alt geçitte insanların boğularak ölebileceğini öngörmek ve çözümünü düşünmek zorundadır...
Hangi işimiz doğru ki?
Vatandaşlık verilenler, nüfusta illere mi dağıtıldı?
18 Mart 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:04
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Ahmet Yener "75 ülke ve 156 temsilcilikte vatandaşlarımızın oy kullanabileceği tespit edilmiş olup, 15 yeni ülkede daha sandık kurulması gerektiği tespit edilmiştir. Sandık kurulacak yeni ülkeler Afganistan, Belarus, Brezilya, Estonya, Fas, Kanada, Kore Cumhuriyeti, Libya, Litvanya, Malezya, Nijerya, Pakistan, Portekiz, Slovakya ve Tanzanya." diye açıklama yaptı.
Turhan Çömez''in konuyla ilgili mesajında, "Türk vatandaşı yapılmış yüzbinlerce kişinin oyları yoksa bu sandıklardan mı gelecek? Bu ülkelerdeki seçmen listeleri seçimden önce tüm detayları ile paylaşılmalı." ifadelerini kullandı.
***
Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü, 2022 yılı Aralık ayında, "''Seçmen kütüklerinde 466 bin Suriyeli tespit edildi'' iddialarına ilişkin "125 bin 563''ü 18 yaş ve üzeri, 96 bin 108''i çocuk olmak üzere toplam 221 bin 671 Suriyeli Türk vatandaşlığı kazanmıştır" diye açıklama yapmıştı. Açıklamada, "Seçmen kütükleriyle ilgili veriler YSK tarafından siyasi partilerle paylaşılmaktadır..." da denilmişti.
Herkes kendi kayıtlı olduğu seçmen kütüğünü görebilse de verilerin tamamı siyasi partilere gönderiliyor...
O halde siyasi partilerin, yurt içi-yurt dışı bütün seçmen kütüklerini inceleyip, parayla vatandaşlık alanların durumu ile ilgili olarak halkı bilgilendirmeleri gerekir. Parayla vatandaşlık alanların bazılarının Türkiye''ye hiç gelmediğine dair haberleri de hatırlayacak olursak, bu kişilerin sayısının ne kadar olduğu ve adres bilgilerinin nasıl kaydedildiğine dair de Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü tarafından açıklama yapılması gerekir...
***
Yabancılara vatandaşlık hediyeli konut satışının asıl hedefinin döviz açığını kapatmak değil, Türkiye''nin nüfus yapısını değiştirmek olduğuna dair şüpheler giderilmiş değil...
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, 2022 yılı Nisan ayında, "Son 5 yıla baktığımızda 40-50 bin yabancıya satış söz konusu. Bu sene 1,5 milyon satış içinde 59 bin yabancıya konut satışı gerçekleşti. Yüzde 3''lük bir marj... Bahsettiğimiz konutlardaki fiyat artışına bir etkisi yok." demişti.
Bakan, "Bu adamlar sadece konut almıyor ki, geliyor fabrika açıyorlar. İstihdam sağlanıyor." da demişti ama hangi fabrikayı açtıklarını söylememişti...
Yabancıya konut satışında, vatandaşlık verme şartının 400 bin dolara yükseltilmesi, konut fiyatlarının daha fazla yükselmesine yol açtı. Kanada gibi toprakları geniş bir ülke bile vatandaşının alım gücünü korumak için yabancılara konut satışını iki yıl yasakladı!
Kiralık ev ilanlarında bile "Sadece yabancıya kiralık" ifadesi kullanılıyor... Sadece yabancıya konut satışı işi yapan hukuk büroları ve sadece yabancılara hizmet veren emlakçıların sayısında da gözle görülür bir artış var...
Bu sebeple, Türkler, kendi ülkelerinde dünyanın en yüksek konut veya kiralık konut fiyatlarıyla karşı karşıya kalıyor.
***
Bu arada çipli kimlik kartlarının içinde, kart sahibine ait parmak izi dahil her türlü bilgi kayıtlı ama kartın gözle görülen ön ve arka yüzünde kişinin hangi il nüfusuna kayıtlı olduğu bilgisi yok!
Suriye''den, Afganistan''dan Pakistan''dan, Somali''den gelenler dışında, para karşılığı vatandaşlık alanların illere dağıtılıp dağıtılmadığı konusunda bir açıklama yok... Yeni vatandaşların bir kısmının Türkçe isimlerle kaydedildiğine dair haberlere de bir açıklama getirilmedi...
Kısacası, seçimlerin şaibeli bir hale getirileceğine dair endişeler giderilmek isteniyorsa, YSK, Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü ve siyasi partiler, bu konuda açıklama yapmalıdır.
Başka İstanbul yok!
20 Mart 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:04
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye, bir deprem ülkesi olduğu halde 6''dan daha büyük depremlere dayanamayan binalar üretti. Şimdi sonuçlarına katlanıyoruz... Üstelik bölgesel bir yıkım yaşadık ve Marmara için uyarılar devam ediyor... Her ne kadar Prof. Dr. Şener Üşümezsoy, "Marmara''da İstanbul''a yakın olup da kırılmayan faylar en fazla 6.5 şiddetinde deprem üretir" dese de 7.5 şiddetinde deprem olacağını söyleyen uzmanlar her gün halka korku veriyor.
Bütün İstanbullular, ya oturdukları binayı yenilemek ya da yakın bir şehre taşınmak derdinde... Bir apartmandaki daire sahipleri anlaşsa bile binayı yıkıp yeniden yapmak tek başına bir anlam ifade etmiyor. Sokağı yenilemek de yetmiyor, mahalleyi de... Şehri yeniden inşa etmek gerekiyor.
Medyanın gündemi, seçim ağırlıklı ama özellikle İstanbul''da herkes "depreme karşı nasıl tedbir alabilirim?"i düşünüyor ve çözüm üretmeye çalışıyor. Yunanistan ve Bulgaristan sınırına kadar Trakya''da ne kadar arazi varsa satın alınmış durumda...
***
Kâğıthane depremi hakkında bilimsel bir açıklama yapana ise rastlamadım... Devletin bu konuyu açıklığa kavuşturması gerekirdi... Çünkü İstanbul boşalıyor...
Yoksa istenen de bu mudur?
Şeyh Nazım adıyla bilinden ve 2014''te vefat etmiş bir kişinin, "İstanbul depremde yıkılacak. İstanbul''u boşaltın" dediği videoyu ise neredeyse seyretmeyen kalmadı... Oysa kerameti kendinden menkul bu tür kişilerin gaipten haber vermelerinin dinde bir yeri yok. Şeyh Nazım, Magosa kalesinden her gece yayılan ses gündeme geldiğinde, sesin sahibinin bir ejderha olduğunu söylemiş biriydi... Araştırıldı, sesin sahibi küçük bir kuş çıktı... Ses kale duvarlarından yankı yaparak yükseliyordu...
***
Şimdi İstanbul''un boşaltılması için ne gerekiyorsa onlar yapılıyor. Tamam, konunun uzmanlarına kulak verelim ve bütün binaları en şiddetli depremlere dayanıklı hale getirelim ama korkuyla da yaşanmaz ki... Bir defa şurası kesin; tarihî açıdan İstanbul depremi denilen depremler, Marmara depremleridir. İstanbul depremi diye bir deprem yok! Tarihteki depremlerin İstanbul''da yıkımlara yol açtığını biliyoruz elbette ama o yüzyıllarda diğer şehirlerde nüfus azdı... Bu sebeple nüfusu çok olan İstanbul''da yaşananların tarihe geçmiş olması doğaldır.
Tarihî açıdan doğru bir değerlendirme yapmak isteyenler yüzyıllardır ayakta duran Sultanahmet''teki dikilitaşlara bir baksın... Dikilitaşlar, sağlam bir taş zemin üzerine konulan dört taşın üzerine oturtulmuştur... Bu sayede hiçbir deprem dikilitaşları yıkmamıştır. Yine başta Sultanahmet, Süleymaniye ve Fatih camileri olmak üzere bütün tarihî camiler ayaktadır... Elbette hasar alan da olmuştur ama hepsi o kadar...
***
Bu sözlerle ne anlatmaya çalışıyorum? Korkunun bu kadarı da fazla... Tamam, önlem almak için tehlikeyi görmek gerekir ama hastalık derecesine varan korkunun kimseye bir faydası yoktur. Korkunun ecele de faydası yoktur ya... Bu sebeple, halka düşen İstanbul''un depreme dayanıksız olduğu bilinen binalarını kısa süre içinde yenilemek için siyasilere baskı yapmasıdır. Başka İstanbul yok!
CNN'den İstanbul için felâket tellallığı!
21 Mart 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:04
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
"İstanbul''un boşaltılması için ne gerekiyorsa onlar yapılıyor. Tamam, konunun uzmanlarına kulak verelim ve bütün binaları en şiddetli depremlere dayanıklı hale getirelim ama korkuyla da yaşanmaz ki.." diyecek oldum ki CNN International, "İstanbul''da akıl almaz büyüklükte bir deprem yaklaşıyor" diye yayın yaptı!
Haberde İstanbul''un güneyinden geçen iki fay hattına dikkat çekilerek "Bu, İstanbul''un depreme hazır olup olmadığı konusundaki endişeleri artıran jeolojik bir gerçekliktir" denildi.
***
CNN International''ın görüş aldığı Prof. Celal Şengör de "İstanbul için görünüm hiç parlak değil. Önümüzdeki yirmi yıl içinde İstanbul''da büyük bir deprem olmazsa hepimiz çok şaşırırız." diye konuştu.
Depremin 7.2 ile 7.8 arasında bir büyüklüğe sahip olmasının beklendiğini aktaran CNN, uzmanların bu büyüklükte bir depremin Türkiye''nin ticaret ve sanayi merkezi için yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini tahmin ettiğini belirtti.
Haberde, Şengör''ün "100 bin can kaybı yaşanabilir. Depremin ardından ne geleceğini de düşünmelisiniz. Yağma, yangınlar, salgın hastalıklar olacak. Korkunç olacak." sözleri de bu ifadelerden sonra verildi...
Haberde İstanbul Büyükşehir Belediyesi''nin, 7,5 büyüklüğünde bir depremin kentte yaklaşık 90 bin binanın yıkılmasına yol açabileceğine ve 260 bin binanın ciddi hasar göreceğine dair tahminlerine de atıfta bulunuldu.
***
Tabii aynı CNN İnternational yayın kuruluşunun, İstanbul ile bu kadar yakından ilgilenirken, ABD''de 800 mil boyunca uzanan Kaliforniya''daki San Andreas fayının mesela 9 şiddetinde bir deprem üretebileceğine dair analizlerde de bulunması gerekirdi değil mi?
CNN İnternational, San Andreas fayı ile ilgili son haberini 6 Temmuz 2019''da yayınladı!
Haberin başlığı "San Andreas fay hattı boyunca sismik aktivite, 2030 yılına kadar Kaliforniya''da yıkıcı bir depremi tetikleyebilir." şeklindeydi...
Haberde ise "Güney Kaliforniya sakinleri, aynı bölgede 6,4 büyüklüğünde bir deprem meydana geldikten sadece bir gün sonra, Cuma günü Mojave Çölü yakınlarındaki toplulukları sallayan 7,1 büyüklüğünde bir depremin ardından yüksek alarm durumuna geçti." denildikten sonra şu bilgilere yer verilmişti:
"USGS sismologu Susan Hough, CNN''e verdiği demeçte, ''Bu haftaki depremlerin jeologların uyardığı büyük depremi tetiklemesi pek olası değil... San Andreas fay bölgesi Mojave Çölü''nden 150 milden daha uzakta'' dedi..."
CNN, bölgede yaşayan insanların yüreğine su serpmiş oldu.
***
Jeolog Prof. Dr. Şener Üşümezsoy ise İstanbul''u da etkileyecek Marmara depreminin 7.2''den büyük olacağını tahmin eden jeologları eleştiriyor ve "Marmara depremi 6.5''i geçmez. Büyükçekmece-Yeşilköy ve Büyükçekmece-Silivri arasındaki fayı tek fay olarak görüyorlar bu da 50-70 kilometre yapıyor, depremin şiddetini ise 7 veya 7.2''ye çıkarıyor... Ancak biz orada 33 kilometrelik bir fay olduğunu ve derinliğinin 7-8 kilometre olması sebebiyle şiddetinin 6.5''i geçmeyeceğini kanıtladık..." diyor.
Hükümet ise halkı borçlandırarak İstanbul''da kentsel dönüşümü sağlamayı planlıyor. Binbir zorlukla İstanbul''da bir daire sahibi olan vatandaşlar, şimdi aynı daireye, hatta daha küçüğüne en az 1.5 milyon lira borçlanarak sahip olacak! 120 ay vadeli bir milyon lira kredinin aylık taksiti 22 bin 467 lira tutuyor. Bu taksiti kaç kişi ödeyebilir...
Ödeyemeyince de daireyi satması beklenir değil mi? Sahi İstanbul''a yeni sahip mi aranıyor? İçeriden dışarıdan "akıl almaz büyüklükte deprem" denilerek yani felâket tellallığı ile her gün halka korku pompalanarak İstanbul''un boşaltılmak istendiğini düşünmek gerekiyor...
Türkiye, kurulacak yeni dünyada yerini nasıl alır?
22 Mart 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:04
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye, uzun süreden beri, ABD merkezli politikalar uyguluyor. Bu çerçevede ABD projesi olan ama yakın zamana kadar PKK/HDP talebi olarak ortaya konulan "federasyon" yani etnik bölünme dayatması bir süredir Hüda Par tarafından da savunuluyor. Cumhurbaşkanlığı için iddialı olan iki taraf da ABD''nin federasyon dayatmasını dillendiren iki yapının desteği üzerinde sörf yapıyor...
***
ABD, Türkiye''nin bağımsız bir Cumhuriyet olarak kurulmasını hiçbir zaman hazmedememiştir. Öyle ki konu, İstiklâl Savaşı''ndan sonra Adnan Menderes''in, 1960''dan sonra da İsmet İnönü''nün önüne getirilmiştir. Meseleyi İsmet Paşa''ya ABD adına taşıyan DPT uzmanı Turgut Özal''dır. İsmet Paşa, Güneydoğu için ABD''deki Tennese eyaletinde uygulanan özel bir kalkınma modelini öneren Turgut Özal''a, "Tuğ da verelim mi?" demiştir...
ABD, 1965''te yeni Başbakan seçilen Süleyman Demirel''e Türkiye''nin bir Türk-Kürt federasyonuna dönüşüp dönüşemeyeceğini resmen sormuştur. Demirel, konuyu Genelkurmay''ın gündemine getirmiş ve sert tepkiyle karşılaşmıştır. Daha sonra aynı konu Kenan Evren''in ve Turgut Özal''ın önüne de konulmuştur. Özal''ın "federasyonu tartışalım" sözünün arkasında bu Amerikan planı vardır. Dönemin Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay, Türkiye''nin Amerikan planları ile Kerkük ve Musul''a girmesini kabul etmemiş, baskı üzerine istifa etmiştir.
***
2000''li yıllarda Türkiye''nin önündeki plan aynı plandı! Büyük Osmanlı haritası çizilerek Türkiye''ye yine Kerkük-Musul hedefi gösterilmiştir.. Fakat küçük bir şartla! Türkiye''nin üniter yapısının bozulması gerekiyordu ki, Kuzey Irak''taki Kürt devleti Türkiye''ye katılsın! Zaman içinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile birleşerek, eski Amerikan Büyükelçisi Pearson''ın söylediği gibi Erzurum''dan Bağdat''a kadar uzanan bölge tek bir ekonomik bölge haline gelsin! Ardından Barzani''nin İnternet sitesinde yazıldığı gibi, bu bölge tek bir siyasi bölge haline gelsin, Türkiye Kerkük-Musul''u kazanacağım derken Doğu ve Güneydoğu Anadolu''yu kaybetsin.
İşte tarihî fırsat dedikleri Amerikan planı buydu.
AKP iktidarının uyguladığı Ergenekon süreci ve paralel olarak "Çözüm Süreci" de ABD''nin federasyon dayatmasının önündeki engelleri kaldırmayı hedefliyordu.
Başaramadılar.
***
Şimdi Türkiye bu cendereden nasıl kurtulur? İktidar ve muhalefet, genel olarak küresel projelere uyumlu kadrolardan oluşturuldu. Milletin bütün direnç mekanizmaları birer birer yok ediliyor. Kahramanmaraş merkezli büyük depremlerden sonra Antakya büyük ölçüde boşaltıldı! İstanbul''un boşaltılması için de abartılmış deprem korkusu kullanılıyor. Temelinden yanlış olan pandemi ile insanlar tecrit ediliyordu. Şimdi şap salgını bahanesiyle hayvanlar da tecrit edildi. Oysa herkes bilmeli ki yeteri kadar protein almayanların zekâsı da gelişmez. Et fiyatlarındaki aşırı yükseliş, projeli olarak uygulansa ancak bu sonucu verirdi...
***
Türkiye''nin, 20''nci yüzyılın başında paylaşım antlaşmalarından kurtuluşu, öncelikle Çanakkale Savaşı''ndaki direnç sayesinde mümkün olabilmiştir. Çanakkale Savaşı, Rusya''da Çarlığın çöküşüne sebep olmuş, devrimi kolaylaştırmış, yeni yönetimin lideri Lenin, Türk topraklarının büyük güçler arasında paylaşılmasıyla ilgili anlaşmaları açıklamış, ordusunu Türkiye''den çekmiş ve İstiklal Savaşı''na destek vermiştir.
Bugün ABD ile Çin ve Rusya arasında Ukrayna üzerinden gelişen savaş, her an büyük bir dünya savaşına dönüşebilir. Dünya Savaşı çıkmasa bile yeni bir denge kurulabilir. Türkiye de İnönü''nün dediği gibi kurulacak yeni dünyada yerini alır... Bunun için Türk Milleti''nin Çanakkale''deki direnç ruhuna sahip olması şarttır.
***
Türk Milleti''nin direncini temsil eden insanlardan, Antakya Lisesi''nden beri arkadaşım, avukat ve eski Kozan/Gaziköy Belediye Başkanı Cihat Manga''yı kaybettik. Allah rahmet eylesin...
Havaalanında Dırar Mescidi!
23 Mart 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:04
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Dünyanın en iyi havaalanlarından biri olan Atatürk Havaalanı, 6 Nisan 2019 günü tarifeli uçuşlara kapatıldı. 110 yıl önce askeri amaçlı olarak kurulan ve 86 yıl da sivil havacılıkta kullanılan Atatürk Havaalanı''nın pistlerinden birinin başına salgın döneminde hastane kuruldu, şimdi de yanına cami inşa ediliyor...
Konuyla ilgili haberi ilk duyuran İyi Parti İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclis Üyesi Ali Kıdık, "Atatürk Havalimanını tarihten silmek isteyenler tam karşısında 100 metre mesafede cami olmasına rağmen Millet İttifakı kazanırsa Atatürk Havalimanı''nı açtırmamak için cami inşaatını da yapmaya başlamış." dedi...
***
Bu girişim, iktidarın "seçimi kaybetmek" korkusundan kaynaklanıyor... Diyelim ki Kemal Kılıçdaroğlu seçimi kazandı ve Millet İttifakı olarak söz verdikleri gibi Atatürk Havaalanının yeniden hizmete açmak istedi. Bunun için inşa edilmekte olan caminin yıkılması gerekecek... İşte o zaman "cami yıkıyor" diye fitne ateşi yakılacak! Öyle ya havaalanında tahrip edilen pistin onarılması için inşa edilen yapıları yıkmaktan başka çare yok...
Haberi duyunca aklıma ilk gelen "Mescidi-i Dırâr" oldu... Dırâr, "zararlı" demek... 19 Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi''nin konuyla ilgili bir yayınında konu şöyle anlatılıyor:
"Hz. Muhammed''in dini ve siyasi otoritesinin tüm Arabistan''ı etkisi altına almaya başladığı bir zamanda, 630 yılında, muhaliflerden Ebu Amir ve Medine''deki bir takım dinsel bölücü ve ikiyüzlüler, münafıklar, söz konusu otoriteyi, sarsmak amacıyla bir örgütlenme yeri olarak tasarladıkları ''Zararlı Mescid''i inşa ettiler. Tebük savaşından dönmekte olan Hz. Muhammed''e bu yeni mescidi onaylatacakları sırada, onların gizli niyet ve planlarını açıklayan ve mescit hakkında ne yapması gerektiğini Peygamber''e bildiren, Tevbe süresinin 107-117. ayetleri indi. Bu ayetlerin gereğini yerine getiren Hz. Muhammed, ''Zararlı Mescid''i yıkıp yaktırdı.
Dinsel değerlerin kötüye kullanılması ihtimalinin her zaman mümkün olabileceğini gösteren ''Zararlı Mescid'' olayı karşısında, Hz. Muhammed''in verdiği yıkım kararı, onun dini ve siyasi otoritesini güçlendirmiş; buna karşılık muhaliflerinin gücü ve etkisini azaltmıştır."
***
Ramazan''a da girdik ya, Tevbe Suresi''ndeki ayetlerden ikisinin açıklamasını da Diyanet İşleri tefsirinden verelim:
107: Bir de şunlar var ki, zararlı eylemler gerçekleştirmek, inkârcılıklarını pekiştirmek, müminlerin arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allah ve resulüne savaş açmış kişi lehine fırsat kollamak üzere bir mescid yapmışlardır. "Amacımız sadece iyi bir şey yapmaktı" diye de yemin edecekler. Allah şahit, onlar kesinkes yalancıdır.
108: Orada asla namaza durma! Daha ilk günden takvâ temeli üzerine kurulan mescid ise namaz kılman için elbette daha uygundur; burada gerçekten arınmak isteyen adamlar vardır. Allah da arınmaya çalışanları sever.
Kısacası, Atatürk Havaalanı pistine zarar vermek için yanına cami yaptırmak, fitnedir. Bu sebeple "Zarar Camisi" inşaatı durdurulmalı ve pistler eski haline getirilmelidir...
***
Diğer taraftan, kısa süre önce Türk Hava Yolları''ndan emekli olan kaptan pilot Engin Aksüt''ün yönettiği ve İrfan Sarp''ın da konuşmacı olduğu bir Twitter sohbet toplantısında, kara, deniz ve hava ulaştırmasında deneyimli yetkililer, deprem uzmanları ve inşaat mühendisleri, şiddetli bir depremde Kuzey Marmara otoyolundaki viyadüklerin hasar görmesi ve çökmesi durumunda İstanbul Havalimanı ulaşımının kesilebileceği ihtimaline karşı Atatürk Havalimanı''nın İstanbul''un Avrupa yakasında yardım malzemelerinin taşınabileceği tek havalimanı olacağı belirtildi ve pistlerin onarılmasının geciktirilmesine sebep olanların tarihi bir sorumluluğu ve vebali olacağı, bunun ayrıca bir suç teşkil ettiği ifade edildi.
Geminin sahibi ve kaptanın durumu...
24 Mart 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:04
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Seçim dönemlerinde hep hatırlatırım; 2500 yıldır güncelliğini koruyan bir tespit var... 2500 yıl önce, Eflatun''un Devlet''inde Sokrates anlatıyor:
"Bir filoda, ya da bir gemide şöyle bir şey düşünün: Bütün gemicilerden daha güçlü bir gemi sahibi var, ama kulağı iyi işitmiyor, gözü iyi görmüyor, denizcilikten de pek o kadar anlamıyor. Gemicilere gelince, onlar da gemiyi sen daha iyi kullanırsın, ben daha iyi kullanırım diye birbirlerine girmişler, ama hiçbiri kaptanlığın ne olduğunu bilmez, bu sanatı ne zaman, kimden öğrendiğini söyleyemez. Üstelik bu sanatın öğrenilecek bir yanı olmadığını, vardır diyen olursa, ağzını burnunu dağıtacağını söyleyecek kadar ileri gider. Bu gemiciler, donatanın etrafını alırlar, yalvarıp yakarırlar, dümeni bana ver diye... Her biri bir başka ağızdan sıkıştırır onu. Donatan, geminin kumandasını kime verecek olsa, ötekiler onu öldürmeye, ya da gemiden sürmeye kalkarlar... Donatanı, adamotuyla, içkiyle, daha başka şeylerle uyuşturup gemiyi ellerine geçirirler, ne var ne yok aşırırlar, bol bol yiyip kafaları çekerler, gemiyi de böylesine gemiciler nasıl yürütürse öyle yürütürler... Kimler, donatanı sıkıştırır ya da kandırır, kendilerine kumandayı verdirirse, onları övgülere boğarlar, eşsiz kaptan, usta gemici sayarlar. Kimlerin yardımı dokunmazsa, onları da bir işe yaramaz diye kötülerler. Bu arada akıllarından bile geçmez ki, gerçek kaptan,, havayı, mevsimleri, göğü, yıldızları, rüzgarları, daha birçok şeyi bilen, gemiyi bunlarla yürüten adamdır. Gemicilerin, kimini razı ederek, kimini ezerek başa geçen bu adamlar, gemiyi yürütme ve baş olma sanatının, eğitimle, görgüyle edinilebileceğine bir türlü inanmazlar. Gemilerde böyle kargaşa olunca, gerçek kaptanın başına gelecek nedir? Başa geçen tayfalar, ona dalgacı, geveze, işe yaramaz, kaçık demezler mi?
-Derler
-İşte gerçek düşünürlerin devletteki durumu... Ama gerçek kaptanın tayfalara yalvarıp kumandayı istemesi nasıl beklenemezse, düşünen adamlara da ''git zenginlerin kapısını çal'' denemez. ''Akıllı, zenginin kapısını çalar'', diyen yalan söylemiş. Doğrusu şudur:
''Zengin olsun, fakir olsun, insan hasta oldu mu hekimin kapısını çalar.
İşinin yürütülmesini isteyen herkes de yürütmesini bilene başvurur.'' Kumandan kalkıp, kendine gerçekten muhtaç olanlara, ''Aman bırakın, kumanda edeyim'' diye yalvarmaz. Bugün devletlerin başında olanları, demin anlattığımız tayfalara, bu tayfaların işe yaramaz, dalgacı saydıkları insanları da gerçek kaptanlara benzetmekle aldanmazsın..."
***
Şimdiki düzende donatan, yani gemi sahibi, seçmendir. ''Kim vatandaşı kandırırsa'' demeyelim de bireysel olarak vatandaş, kiminle çıkarlarını daha iyi koruyabilecekse, dümeni ona vermekten yanadır. Bu sebeple seçim yaparken, ehliyet liyakat aramayan, vatandaştır... Seçilen liyakatsiz, ehliyetsiz hatta sahte diplomalı kaptanlar da devlet kadrolarını kendileri gibi kişilerle doldurur... Bilen insandan rahatsız olurlar, korkar, çekinirler... Bu sebeple bilenleri her vesileyle halkın gözünden düşürmeye çalışırlar.
Liderler, parti kadrolarını kimlere teslim etmişse iktidar olduklarında da aynı düzeni devam ettirirler. Sorgusuz, sualsiz biat edenler muteber kişilerdir. Sorgulayanlardan ise kaçılır...
Bu itibarla, gerçek bir seçim yapabilmek için toplumsal bilincin gelişmiş olması gerekir. Dini veya millî mesajlarla sürekli aldatılabilen bir toplumdan ehliyetli, liyakatli bir ülke kaptanı da çıkmaz tayfa kadrosu da
Suriyelilerden vize istediniz mi?
25 Mart 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:04
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
NTV''de programa katılan Tayyip Erdoğan, "olası İstanbul depremi"yle ilgili bir soruya cevap verirken, "Ben İstanbul çocuğuyum. Yaklaşık 5 yıl İBB başkanlığını yaptım. İstanbul''u iyi tanıyorum. Aşırı derecede iddialı olmak yanlış olur. Depremin tehdit etmeyeceği hiçbir şehir olamaz. Ben bir de felaket tellallığı yapmayı da doğru bulmuyorum. İstanbul''un belediye başkanıyken benim İstanbul''a girişi vizeye tabi tutma diye tezim vardı. Her gelen rahatlıkla girsin, bu olamaz. İstanbul''a girmenin bir bedelinin olması lazım... Bakın Londra''ya giremezsiniz. Belli kuralları var bu işin. Eğer bu varsa siz de o zaman müsaade ederler girersiniz. Bunun sebebi trafiktir. İstanbul''da da belediye başkanlığımda nüfus 8 milyondu. Şu an 15 milyonu geçti. Bir de planlama noktasında maalesef zannedildiği gibi planlanmadı" dedi.
***
İçeride ve dışarıda felaket tellallığı yapanların, İstanbul''u boşaltmak hedefine hizmet ettiğini yazmıştım...
Yalnız Erdoğan nasıl İstanbul çocuğu olmuş? Kasımpaşa''da bir hastanede doğmuş olmakla... Ailesi Rize''den gelmiş, İstanbul onlara kapılarını açmış! İstanbul, bu göçlere izin vermese, Erdoğan en fazla Rize Belediye Başkanı veya Rize milletvekili olabilirdi.
Londra''da ise şehir merkezine gidildikçe fiyatlar yükselir. Yerleşmek, konut sahibi olmak veya konut kiralamak için Erdoğan''ın "bu varsa" dediği "para" gerekir. Daha fazla para...
***
Okurlarımızdan Mel Dan, İstanbul ile ilgili "Felaket tellallığının hedefi, şehir boşaltmak olabilir" ana fikirli yazılarıma atıfta bulunarak "Antakya''yı yabancılarla doldurdular. Türkler depremden sonra şehri boşaltmak zorunda kaldı. Türkleri, İstanbul''dan kaçırma projeleri de başladı. Tayyip Erdoğan''ın ''İstanbul''a vize ile girilsin'' sözleri de bu projesinin yansıması... Zaten Kanal İstanbul da o projenin parçasıydı. Kanal ile uluslararası hukuki statüsü değişecek İstanbul, önce bağımsız bölge, sonra da emperyalist Batı''nın kontrolünde bir diyar olacaktı.
İstanbul''a vize ile girilmesi yerine yabancılara mal-mülk şirket satılmasının yasaklanması, göçmenlerin ülkeye girmesinin engellenmesi gerekir eğer İstanbul''u da, Hatay''ı da Batı''ya kaptırmak istemiyorsak." diye yazdı.
Bir haber sitesinde konuyla ilgili habere yorum yapanlardan Samur Birsen, "Suriyelilere de vize olacak mı yoksa bu uygulama sadece Türkler için mi düşünülüyor?" diye sordu.
Eyüp Yamak da "Birçok ülkeye vizesiz gidilirken İstanbul''a vize ile girilsin denilmesi manidar..." dedi...
"MEZOPOTAMYA, BATILI BİR UYGARLIK MASALI"
Söz buraya gelmişken, konuyla doğrudan ilgili bir kitap önereyim... Bilindiği gibi, Batı''nın siyasi projeleri hep tarih tezleriyle desteklenmiştir... Mesela, "ari ırk" yaklaşımı, ırkçılığın temelini oluşturur ama hümanizmi öne çıkarırlar...
Son 20 yıllık dönemde bir de Mezopotamya Projesi var... Projeyi ABD adına seslendiren Büyükelçi Pearson idi. Barzani''nin İnternet sitesinde de Erzurum''dan Bağdat''a uzanan bölgenin sadece tek bir ekonomi bölgesi değil tek bir siyasi bölge olacağı da ifade edildi. Türkiye''de ise projeyi Abdullah Öcalan ve dönemin AKP Genel Başkanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu gündeme getirmişti.
***
Mezopotamya tarihini kendi araştırmalarımıza göre anlamaya çalışmak gerekir. Çünkü Batı''nın "üstün kültür" dayatmasının temelinde Mezopotamya''nın medeniyetin beşiği olduğu kabulü vardır. Buradaki Sümer gerçeğini yok sayar, yerini Akadlar ile doldurmaya çalışırlar.
Cahit Doğan Doyar, "Zamanın Gerçek Tarihi" adlı kitap dizisinin devamı olarak "Mezopotamya, Batılı Bir Uygarlık Masalı" adıyla konuyla ilgili tarihî tartışmaları inceledi. Ağır bir konu ama kitabı bir solukta okuyabilirsiniz. Çünkü Mezopotamya için yazılan Batılı tarihçeyi akıl ve mantıkla ve eğlenceli bir dille çürütüyor. Ritim Sanat Yayınları arasında çıktı.
100 yıllık Cumhuriyeti değiştireceksiniz öyle mi?
27 Mart 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:04
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
William Safire, 5 Kasım 2001 tarihinde The New York Times gazetesinde çıkan "ABD eski başkanlarından Richard Nikson ile Arasat''ta bir röportaj" gibi ustaca bir yöntem kullanmıştı.
Hayali röportajda, Nikson, hayali bir tehdide karşı o dönemdeki Başkan Bush ve ekibinin büyük bir strateji geliştirmesi gerektiğini söylüyordu:
"-Nedir bu strateji?
-Gerçek düşmanını bileceksin. Bu, sadece Bin Ladin ve onun terörist ağından ibaret değil, tüm İslâm âlemini ele geçirmekle tehdit eden bir hareket. Bu sakallılar ve onların daha da tehlikeli resmî sponsorları, Kuveyt ve Suudi petrolünü istiyor. Bu petroller, onlara, sağduyulu Müslümanları ve de tüm Hristiyan ve Yahudi kâfirleri yok etmek hedefine dönük olarak nükleer ve biyolojik silahları geliştirmek veya satın almak için gereken parayı sağlayacaktır.
-Onları nasıl durduracaksınız?
-Nasıl ki Sovyetlere karşı Çin kozunu kullanarak Komünist Bloğu böldük, onları da aynı şekilde böleceğiz. Sizin kuşağınızın kozu, güçlü ordusuyla laik Müslüman ülke olan Türkiye! Ankara ile Türk sınırını geçip Kuzey Irak''ı ele geçirmek üzere anlaşmak iyi fikir. Oradaki Kürtler zaten uçuşa yasak bölgenin kapsamı içinde bulunuyor ancak esas olarak Türkiye''nin parçası olacak bölge, Saddam Hüseyin''in petrolünün yarısını sağladığı Kerkük bölgesidir.
-Bunun Türklere getirisi ne olacak?
-Öncelikle büyük para var, Kuzey Irak rahatlıkla günde yaklaşık iki milyon varil petrol üretebilir. İkinci olarak, Türkiye, kendi Kürt problemini, kendi payına düşen dilimde Kürdistan diye adlandırılan bir özerk bölge oluşturarak çözecektir."
***
Bu bilgileri niçin hatırlattım... Yukarıdaki görüşler, Amerikan devletini çok iyi tanıyan hatta Nikson''ın konuşmalarını da yazan Yahudi asıllı William Safire''e aittir ama ABD''nin nasıl yöntemlerle yönetildiğini de sergilemektedir...
Komünist bloğu bölmek için komünist bir ülke kullanmak... İslam Dünyası''nı çökertmek için de Türkiye''yi kullanmak...
Aynı yöntemin, ABD''nin nüfuz alanı içinde bulunan ülkelerin iç siyasetinde de kullanıldığına dair tespitler var... Mesela, Türkiye''de bütün siyasi değerlerin, o değerleri temsil eden partiler tarafından çökertildiği söylenir ki gerçektir...
Bunun bir derin devlet politikası olduğu da söylenir ama Türkiye''de derin devlet diye bir güç yoktur... Devletin kurumları vardır. O kurumları çökertirseniz devlet de çöker... "Derin devlet" denilen yapı ise ABD''nin Gladio örgütlenmesiydi...
Bu yapı deşifre olduğu ve artık ABD tarafından kullanılamaz hâle geldiğinde ne yaptılar? Siyasi iktidar eliyle, Türk ordusuna operasyon düzenlediler... Öyle ki bu işler için ABD''den savcı ve polis bile gönderdiler... "Bir savcı bulun" diyen de Abdullah Gül idi. Zira hiçbir savcının uydurma delillerle dava açamayacağını biliyorlardı. Denemişler ama yapamamışlardı. Bu sırada Amerikalı savcı, Türk savcılarına eğitim veriyordu.
Sonunda Türk ordusuna operasyonu, Türk savcılarını kullanarak yaptılar. Operasyonu yapanlar görünürde Türk vatandaşıydı... Gerçekte ABD, 1 Mart Tezkeresi''nin reddine sebep olan Türk ordusundan intikam alıyordu.
***
Siyasi partilerin kadroları, bize Türkiye için nasıl bir düzen hazırlandığını gösterir... Yani elde yeteri kadar delil vardır. Baksanıza adam "Biz 100 yıllık cumhuriyeti değiştireceğiz" diyor... Bu, ABD''nin de hedefi değil midir? Graham Fuller''in yazdığı "Yeni Türkiye Cumhuriyeti" adlı kitaptaki hedefleri, AB''ye üyelik süreci ve çözüm süreci sırasında tek tek yerine getiren AKP iktidarı değil midir?
100 yıllık cumhuriyeti değiştirecekmiş... Ne yapacaksınız Türk Cumhuriyeti''ni? Ermeni Cumhuriyeti mi?
Yönetemez duruma düşen bir hükümet!
28 Mart 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:04
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İsrail''de halk, kitleler halinde, Başbakan Netanyahu''nun "yargı reformu" adı altında, yargıyı yürütmenin kontrolüne almaya çalışmasını, üç aydır protesto ediyor. Meclis''teki Yasama Komisyonu ise yargı reformu yasa tasarısının ikinci ve üçüncü oylamasının yapılmamasına karar verdi. Bu oylamalar yapılmadan yasa, Meclis''te genel kurula taşınamıyor...
Netanyahu, yasal düzenlemenin durdurulması çağrısında bulunan Savunma Bakanı Yoav Gallant''ı görevden aldı ama yüzbinlerce İsrailli sokaklara döküldü.
İsrail İç İstihbarat Teşkilatı Şin-Bet Başkanı Ronen Bar, "yargı reformu"nun ülkede yarattığı siyasi krizi görüşmek için Başbakan Binyamin Netanyahu''nun konutuna gitti. Konut yolundaki protestocular, Bar''a, "Demokrasiyi kurtar" diye seslendi...
Netanyahu, Yüksek Mahkeme''nin, Meclisin çıkardığı kanunları bozma yetkisini de elinden almak istiyor. Cumhurbaşkanı Isaac Herzog''un, taraflara "iç savaş" uyarısı yaparak sunduğu alternatif tasarı da iktidar tarafından reddedildi. Muhalefet, Netanyahu''nun görevden alınmasını istedi.
İsrail ordusunda savaş pilotları, denizaltı subayları, siber güvenlik uzmanları, özel kuvvetler gibi birimlere bağlı binlerce yedek asker, hükümetin tartışmalı yargı düzenlemesini uygulaması durumunda görevlerine devam etmeyeceklerini veya eğitimlere katılmayacaklarını açıkladı.
Kısacası, Netanyahu, kendisini, ülkeyi yönetemez duruma getirdi.
***
Fransa''da ise emeklilik yaşının 62''den 64''e yükseltilmesi sonrası ülke genelinde devam eden eylemlerde, protestocular Bordeaux kenti belediye binasını ateşe verdi.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, katıldığı bir televizyon programında emeklilik reformuna karşı yapılan gösterilere ilişkin değerlendirmelerde bulunurken, bileğindeki lüks saati masanın altında çıkarmak ihtiyacı hissetti.... Macron, yasadan geri adım atmayacağını söyledi...
***
Türkiye''de de "yargı reformu" yapıldı ama yasa 12 Eylül 2010''da referanduma sunuldu... "12 Eylülcüler yargılanacak" maddesi, yüksek yargı organlarına FETÖ''nün hâkim olmasının üzerini örttü... Sonucu 15 Temmuz kalkışması oldu ama iktidar bu kaosu da ülkenin yönetim sistemini değiştirmek için kullandı. İktidar bu defa başka cemaatleri yargıya musallat edecek bir değişim başlattı... Yüksek yargı organlarının üye sayısı artırıldığı ve üyeleri atamak büyük ölçüde iktidarın yetkisine alındığı için Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile beraber yeni devlet anlayışının adı "tek adam sistemi" oldu...
Yine Türkiye''de emeklilik yaşı yükseltilince 50 yaşına varmamışken işsiz kalan milyonlarca çalışan mağdur oldu ve baskı grubu haline geldiler. EYT düzenlemesi iktidar ve muhalefetin oylarıyla çıktı ve sigorta başlangıcı 9 Eylül 1999 tarihi öncesinde olan yaklaşık 2 milyon 250 bin kişi emekli olma hakkı kazandı. Seçim öncesi, önce asgari ücret 8500 liraya, en düşük işçi ve Bağ-Kur emekli maaşı da 7500 liraya çıkarıldı. Etin kilosunun 300-600 lira arasında satıldığı bir zamanda, bu iyileştirmeler yetersiz ama halkın tepkisi frenlenmiş oldu.
Türkiye, futbol maçlarında "Hükümet istifa!" diye slogan atanların tespit edilerek ertesi gün karakola çekildiği bir ülke haline geldi... Böylece, istifa çağrıları dindirilmeye çalışıldı. Gezi protestoları da iktidarı kaybetme korkusu yüzünden kanlı bir şekilde bastırılmıştı...
***
Ekonomik tablo dışında, Erdoğan, Anayasa''ya aykırı olduğunu bile bile üçüncü defa Cumhurbaşkanı adayı gösterildi... Diploma konusuna yapılan açıklamalar, soru işaretlerini daha da artırdı. Şimdi "diploma üniversitede saklanıyor" deniliyor!
Deprem öncesi ve sonrası süreç yönetilemedi... Şimdi de göstermelik temeller atılıyor...
Velhasıl, Türkiye''nin işleyen hukuk düzeni altüst edilmiştir. Düzelmesi için halkın bu yönde bir talebi olması gerekir. Talebin anlaşılması için de düzgün bir seçim yapılması gerekir ama herhalde vatandaş yapılan yabancılar için Tanzanya''da bile seçim sandığı kuruldu...
Gençliğimiz geri gelmeyecek ama..
29 Mart 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:04
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Kemal Kılıçdaroğlu, seçim kampanyası videosunda "Sana söz yine baharlar gelecek." ifadesini kullandı...
Yıldırım Gürses''in dediği gibi "yine mevsimler dönecek, yine yapraklar düşecek" ama "giden gençliğimiz, geri gelmeyecek..."
Son 20 yıl, Türkiye''nin vakit kaybı olduğu kadar bizim kuşağın da gençliğini aldı, götürdü... Gerçi Tayyip Erdoğan da yola çıktığında genç bir liderdi ama ne kadar yıprandığı ortada... Sadece kendisi yıpranmadı, Türkiye''yi de yıprattı...
Genç liderler böyle zamanlarda öne çıkar. Bülent Ecevit, İsmet İnönü''nün desteğiyle kendisini CHP''ye sevdirdi ama lider olmak için, kendi kanatlarıyla uçtu...
Erdoğan, etrafına böyle istikbal vaat eden gençleri toplamak yerine, kendisini her durumda övenleri öne çıkardı. En iyi övgüleri yapanlar, bakan oldu... Başka yetenekleri olmadığı için de bakanlık makamını dolduramadılar.
Sahi bir de ağır eleştirenleri yanına çekmek var. Bir zamanlar, Süleyman Demirel kendisine çok ağır eleştiriler yönelten bir kişiyi partiye almıştı. Neden böyle yaptığı sorulunca da "Bugüne kadar bize havladı. Biraz da bizim yanımızda dursun, karşı tarafa havlasın..." diye cevap vermişti.
Tabii eleştiri yapmak, "havlamak" olarak görülünce, eleştirene köpek muamelesi yapmak da doğal sonuç oluyor. Bu tür adamların kişiliği de zayıfsa onları kapıya bağlamak kolay oluyor.
Erdoğan da böyle nicelerini kapısına bağladı. Yalnız, kapıya bağlananlar, kendi istikballerini yok etti.
Kemal Kılıçdaroğlu, bu tür yöntemler kullanacak bir kişi değil. Eleştiren insanları, kapıya bağlanacak tipler olarak görmüyor ama zamanı gelince dişli rakipleri kapıya koymakta tereddüt etmiyor. Şimdi o rakiplerden biri olan Muharrem İnce ile görüşmek ve onu ikna etmek durumunda.
Yalnız Kemal Kılıçdaroğlu''nun adaylığı belli olduğu halde, puanını yükselten, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş''ın Cumhurbaşkanı Yardımcısı olacağının ilan edilmesi oldu.
Hayırlısı olsun.
***
Sinan Oğan, gençlerin pek öne çıkamadığı bir siyasi ortamda, parti dışında kaldığı için yıpranmadı, kimseye boyun eğmediği için potansiyel lider olarak kendi uğraş alanına odaklandı. Partisiz kalmış Türk Milliyetçileri''nin kanaat önderleri onun adaylığını uygun gördü, Ümit Özdağ da destekleyince dört adaydan biri oldu.
Aslında hukuk işlese, Tayyip Erdoğan''ın üçüncü defa aday olamayacağına dair itirazın kabul edilmesi ve aday sayısının üçe düşmesi gerekir.
Erdoğan''ın tek şansı, kapıya bağlanmayacak genç ve başarılı bir kişiyi aday göstermekti... Bunu yapmadı. Şimdi, en düşük emekli aylığını yükselterek, EYT''lileri de bu haktan yararlandırarak, kısacası milyonlarca insanın cebine para koyarak, yeniden seçileceğini umuyor.
Hesabının doğru olup olmadığı kısa süre sonra anlaşılacak.
***
Esas olan Türk Milleti''nin geleceğidir. Fakat Türk gerçeğini kabullenemeyenlerin, Türk Milleti''nin geleceğini düşünmesi mümkün değildir... Bu sebeple, asıl düşünülmesi ve planlanması gereken, dış etkilerden uzak millî bir iktidar kurulabilmesidir.
Yıldırım Gürses''in dediği gibi giden gençliğimiz geri gelmeyecek ama gençlerimiz, ayağımızın altından kaydırılmak istenen Türkiye''yi çok daha güçlü bir ülke haline getirecektir. Devleti her zaman genç tutmak gerekir.
AKP iktidarını deşifre eden politika!
30 Mart 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:04
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
AKP hükümeti AB''ye giriş politikası sürdürürken, iktidarın medyadaki algı mühendisleri, Türk Milleti''nin önüne, ancak Pavlov''un köpeklerini kandırabilecek bir tercih sunmuştu:
- Ya Avrupa Birliği, Ya Suriye!
- Ya Küreselleşme, ya Suriye!
Soru, çoktan seçmeli bile değildi! İki alternatif varmış da birisini seçmeye mecburmuşuz gibi bir kabulle soruluyordu!
Sonraları aynı destekçiler, iktidarın "sıfır sorun" politikasına da tam destek verdi. Suriye ve Irak ile ortak bakanlar kurulu toplantıları yapılıyor, vizeler kaldırılıyordu...
***
Biz de ilk Suriye ziyaretimizde Suriye Başkanı Muhammet Naci Otri ile görüşmüştük. Büyük Itri''nin torunu olan Otri,
"Biz artık Türkiye-Suriye''yi bir bölgesel coğrafya olarak görüyoruz. Hatta şöyle diyoruz: Bütün Suriye Türkiye''nindir. Bütün Türkiye Suriye''nindir" demişti.
Suriye müftüsü Dr. Ahmad Badr Al-Din Hassoun da "Türkiye ile Suriye arasında bir sınır yoktur. Sınırları artık sadece bayram arifesinde değil 365 gün açalım ve 365 gün bayram olsun, buluşmamız daimi olsun. Türkiye''nin nüfusu, 50 milyon değil, 1.5 milyardır" diye konuşmuştu. (Müftü, Türkiye''nin nüfusunu hala 50 milyon zannediyordu...)
***
Bu girişi şunun için yaptım... Sputnik, "Suriye milli basketbol takımı ve Al Wahda takımı oyuncusu Türk basketbolcu Kemal Canbolat''ın görüşleri"ni yayınladı. Türk basketbolcu, Suriye milli takımında nasıl oynuyor? Herhalde, Mesut Özil ve İlkay Gündoğan''ın Alman milli futbol takımında oynayabilmesi gibi...
Her neyse, röportajda Canbolat''ın dikkatimi çeken sözleri ve tespitleri var...
Mesela diyor ki, "Ben burada her kimle konuştuysam, Türk halkıyla Suriye halkının hiçbir problemi yok. Hatta kültürel olarak, modern kültür olarak geçmişten, tarihten zaten çok fazla etkileşim var. Çok benzerlikler var. Modern kültür olarak insanların çoğu Türkçe öğrenmeye çalışıyor. Burada yaşayan 10 insandan 8''i Türk dizilerini izliyor. Ben seyretmememe rağmen, bilmediğim aktörleri, dizileri herkes seyrediyor. İnsanların Türkiye''ye karşı büyük bir sempatisi var. İki ülkenin vatandaşları arasında hiçbir şahsi problem yok. Sadece iç savaşın başladığı zamandan itibaren diplomatik krizler var ve bu krizler de yavaş yavaş aşılmaya başlıyor. Suriye''nin tekrardan bağımsızlığını tüm dünya kabul ediyor. Şu an birçok ülkeyle görüşmeler devam ediyor. Hatta Suudi Arabistan önümüzdeki haftalarda Suriye''deki büyükelçiliğini açacak. Birleşik Arap Emirlikleri ile çok iyi diplomatik ilişkileri var. Yani burada hayat yavaş yavaş daha da normale dönüyor. Zaten normal sosyal hayat insanlar arasında devam ediyor. Üzerine uluslararası diplomatik ilişkiler de daha iyiye doğru evriliyor..."
Canbolat, sözlerini "Güçlü bir Türkiye ve bağımsız bir Suriye bölgedeki tüm kötülükleri, terörizmi hatta ticaret ve ekonomiyi daha iyi hale getireceğini düşünüyorum. Umarım yakın zamanda ülkelerin liderleri bir araya gelip istikrarı beraber sağlamayı başarırlar" şeklinde bitirdi.
***
Bu bakış açısı, Suriyeli sığınmacıların ülkelerine geri gönderilmesi şöyle dursun, Otri''nin "Bütün Suriye Türkiye''nindir. Bütün Türkiye Suriye''nindir" bakış açısına da uygundur. Rusya ve Suriye''nin çıkarlarına ve AKP iktidarının siyasi hedeflerine de uygun olan böyle bir politikanın resmen kabulü, Türkiye''yi Türkiye olmaktan çıkarır.
Türkiye daha şimdiden Suriyeleşmeye başladı...
Türkiye''nin Türk Milleti ekseninden çıkarılmasını ABD ve AB istiyor. İktidarın bugüne kadar yaptığı da budur zaten. Suriyeleşerek, Türkiye''de Türklüğün hakkından geleceklerini zannediyorlar herhalde. İktidarın stratejik tercihi bu yönde ama artık deşifre oldular...
Sinan Ateş'in katilleri aday olabilir mi?
31 Mart 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:04
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Edepsizlik boyutlarına varan utanmazlık yaygınlaşıyor. İnsanlar sözde siyasi amaçlar uğruna, gerçekte ise kişisel çıkarlarını korumak için utanmazca yalan söylüyor. Kimileri yalanın dozunu o kadar kaçırıyor ki, komik duruma düştüğünü de fark etmiyor...
Yalandan temel atmak ne demek? Bunu bir siyasi organizasyon olarak planlamak, sahneye koymak, sahtekârlık ortaya çıkınca da burnundan kıl aldırmamak ne demek?
Klinik Psikolog Süleyman Hecebil, geçen yıl Cumhuriyet için siyasette utanma duygusunu konu alan bir yazı kaleme almıştı. Hecebil, kastedilenin, "ar-haya" diye bilinen utanma olduğunu belirtmişti...
***
Hecebil, özetle şöyle yazmıştı:
"Utanma duygusunun olmadığı yerlerde vicdanın, acıma duygusunun olma ihtimali yoktur. Çünkü utanma duygusu olmayanın vicdanı olmaz. Vicdan ve utanma duygusu birbiriyle çok bağlantılıdır. Vicdanı olmayan kişilerin sadece hissettiği duygu ''kendilerinin haklı olduğuna'' dair düşüncedir. Vicdanı gelişmemiş kişiler, karşıdaki kişilerle herhangi bir empati kuramazlar, yani karşıdakilerin problemini anlama, karşıdaki kişinin duygusunu anlama ve ona ilişkin bir tavır alma durumları söz konusu değildir.
Bugün ülkemizde en büyük sorun siyasette utanma duygusu yoksunluğudur. Siyasette utanma duygusu ortadan kalktığı için birçok yanlışı doğru diye sunmak, birçok yapılan hatayı başarıymış gibi sunmak maalesef çok alışılmış bir durum haline gelmiştir. Bugün ekonomide yaşanan sıkıntılar, yolsuzluklar, doğanın katledilmesi, hayvanlara işkence, tecavüzler, kadına yönelik şiddet ve cinayetler, sınav sorularının çalınması, liyakate göre değil siyasete göre yapılan işe alımlar, hırsızlıklar, adaletsizlikler kısacası kötü olarak her yaşadığımız şey siyasette utanma duygusunun olmaması nedeniyledir. Bugün siyasetteki çürüme ve kokuşmanın nedeni utanma duygusunun kaybedilmesidir.
Yüzsüzler için, başka kişilerin ihtiyaçları halkın ihtiyaçları, halkın öncelikleri ve durumu hiç önemli değildir. Dolayısıyla utanma duygusu olmayan kişinin yapamayacağı hiçbir şey yoktur; cinayetten çalmaya kadar her iki uçta her türlü olumsuz davranışı gözünü kırpmadan yüzü kızarmadan söyleyebilir, yapabilir.
Siyasette utanma duygusu, halkın ve ülkenin kazanımlarını doğrudan etkileyen bir duygudur.
Utanma duygusu olmayan bir siyasi hareket ve siyasetçi, toplumda cehaletin yaygınlaşmasını ister ve bundan memnunluk duyar. Toplumsal cehalet algı yönetimi ve toplum mühendisliği ile yapılandırılır. TV programları, diziler, sosyal medya vb. araçlarla sürekli tasarımlanır. Bir süre sonra sosyal yığınlar gerçekle gerçek olmayanı ayırt edememeye başlarlar. Siyasi algı yönetimin temel amacı halkın kendi aklı ve fikri ile hareket etmemesini sağlamak demektir.
Bugün siyasette hoyratlık, saldırganlık, nezaketsizlik, nobranlık, yüzsüzlük, yolsuzluk, nezaketsizlik giderek sıradan bir durum haline gelmektedir. Bu yapıda olan siyasetin sadece kendi çevresine hizmet etmekten ve kayırmaktan başka üreteceği hiçbir çözüm yoktur. Yüzsüzlük siyaseti, halkımızın yaşadığı sorunların temel nedenidir."
***
Bu psikolojik değerlendirmeyi hatırlatmamın sebebi, yüzsüzlüğü ele alanların, işi cinayete kadar vardırmakta sakınca görmemesidir. Kafa kesmekten söz edenler de var. Buna yol açan da siyasetteki yüzsüzlüktür...
Adam, gazeteciye saldırıyor, serbest bırakıyorsunuz, adam parti liderine saldırıyor, serbest bırakıyorsunuz, sonunda bu tür işler Sinan Ateş''in katledilmesine kadar varıyor. Saldırıyı planlayanları, organize edenleri herkes biliyor ama üstü örtülüyor. Öyle ki delillerin, tutanakların yok edilmesinden bahsediliyor, "Hayır, hiçbir delil yok edilmedi, edilemez" diye açıklama yapan bir yetkili de yok! Bir cinayetin planlayıcıları, aday olabilir mi? Siyasiler bir cinayeti örtbas etmek için neden bu kadar çaba sarf eder. Böyle seçim mi olur?
Utanmazlığın sebep olduğu bir cinnet hâli değil mi bu?
Saldırıdan Uganda başkanı mı sorumlu?
01 Nisan 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:03
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Daha "Siyasette yüzsüzlüğü ele alanlar, işi cinayete kadar vardırmakta sakınca görmemektedir. Kafa kesmekten söz edenler de var. Buna yol açan da siyasetteki yüzsüzlüktür..." sözlerimin mürekkebi kurumadı ki, İYİ Parti İstanbul İl Binası kurşunlandı. "Kafa keserim" diyen kişi de serbest bırakıldı...
İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, il binası önünde "Seçime 1,5 ay kala ve Sayın Cumhurbaşkanı demem ama Cumhurbaşkanı böyle olmaz, Recep Bey''in tehdidi ile partimiz kurşunlanmıştır. Daha önce dedi ki bana bunlar iyi günlerin, lince uğradım, evim basıldı, bu defa beni kendinle uğraştırma dedi; partimizin İstanbul İl Başkanlığı 2 yerinden kurşunlandı. Türkiye bir kabile devleti olamaz. Partilerin seçime 1,5 ay kala korkutulması kabul edilemez." diye açıklama yaptı.
***
AKP''den saldırı ile ilgili iki farklı tepki geldi. AKP İstanbul İl Başkanı Osman Nuri Kabaktepe saldırıya uğrayan İYİ Parti İstanbul İl Başkanlığı önünde açıklama yaptı ve "Amasız ve fakatsız saldırıyı kınıyorum" dedi.
Bu tavır doğru olan tavırdır.
AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Ömer Çelik ise "İYİ Parti İstanbul İl binasına yapılan saldırıyı lanetliyoruz. İYİ Parti''ye geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz. Siyaset kurumuna dönük her türlü taciz ve saldırının karşısındayız. Hiçbir provokasyon ve saldırı amacına ulaşamaz. Siyaset kurumunun bu saldırılara karşı kararlı ve sağduyulu bir duruş göstermesi önemlidir. Buna karşın Sayın Akşener''in bu saldırıdan sonra Sayın Cumhurbaşkanı''mızı suçlayan açıklaması ise sorumsuz ve provokatif bir yaklaşımdır. Sayın Akşener''in Sayın Cumhurbaşkanı''mıza dönük kullandığı yakışıksız ve provokatif dili kınıyoruz." diye mesaj yayınladı.
Tartışma nasıl başladı peki? Erdoğan, Hatay''daki sahte temel atma törenini eleştiren Akşener''e "Beni kendinle uğraştırma" diye cevap verdi. Sonra o hastane temeli için "sembolik" diyen de oldu. Sembolik temel atma töreni olur mu? Bir Cumhurbaşkanı böyle bir törene katılır mı?
Katılmış işte... Tamam o hastane de yapılır ama ne gerek var bu tür oyunlara? Devlet adamı, bu "sembolik" törenlerden medet umar mı? Ayrıca böyle uydurma bir tören yapmak hangi zekânın ürünüdür?
***
Akşener, "Devri iktidarınızda; evime, dava arkadaşlarıma yönelen tüm saldırılar cezasız kalmıştı. Bugün de İstanbul İl Başkanlığımıza silahlı saldırı düzenlendi Recep Bey! Tehditlerini vazife bilerek üzerimize gelen kurşunları çek; eğer geleceksen, sen gel!" derken doğrudan değil ama dolaylı olarak Erdoğan''ı sorumlu tutuyor. "Vazife bilenler" diyerek failleri ayrı tutuyor...
Yoksa bu saldırıdan dolayı, Uganda devlet başkanını mı muhatap alması gerekirdi?
Üstelik bugüne kadar gazetecilere ve siyasilere yapılan saldırıların failleri bulundu da ne oldu? Hepsi serbest bırakıldı. İYİ Parti''ye saldıranlar da bunu biliyor.
Ömer Çelik, "Bu lanetli saldırıyı sorumsuz yaklaşımlarla siyasi kazanç malzemesi yapmaya çalışmak, birileri tarafından üretilmek istenen ortama katkı sağlamaktan başka işe yaramaz." diyor ama o korku ortamını oluşturmaya çalışanlar nedense hep serbest bırakılıyor.
***
İşte Batman''da İsmail Cevher Kasımoğlu adlı kişi sokak röportajında "Erdoğan''a dokunsalar var ya kafalarını keseceğim. Biz Hizbullahçıyız. Biz cihada da hazırız" dedikten sonra gözaltına alındı ama hâkim tarafından serbest bırakıldı.
Sinan Ateş cinayetini adeta ihaleye çıkaranlar hakkında da hâlâ tek bir işlem yapılmadı.
Kimin sayesinde?
Cumhurbaşkanı, ülkede hukuk devletini hâkim kılmış olsa bu saldırganlar veya cinayeti planlayanlar serbest gezebilir mi?
Sorumluluk sınırdaki Mehmetçik'te mi?
03 Nisan 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:03
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Millî Savunma Bakanı Hulusi Akar, "Mehmetçik, son 3 ay içinde 340 teröristi etkisiz hale getirdi. Bunların arkasında kim olursa olsun, ister silah, ister helikopter, ister mühimmat, ister para versinler, teröristleri etkisiz hale getirmekte kararlıyız. Terörist neredeyse hedefimiz orası" dedi.
Akar, sınırlar hakkında ise şöyle konuştu:
"85 milyon vatandaşımızın rahat, huzur ve güven içinde yaşayabilmesi için birilerinin hudutları beklemesi, nöbet tutması, mücadele etmesi lazım. Silahlı Kuvvetlerimiz personeliyle bu mücadeleyi vermezse bize yaşam hakkı vermezler. Etrafımızda ülkemize, milletimize karşı düşmanca hesapları olan birçok tehdit var. Bunlara karşı biz de Türk Silahlı Kuvvetleri olarak ölürsek şehit kalırsak gazi anlayışı içerisinde mücadelemizi sürdürdük, sürdürmeye devam edeceğiz. Hür, bağımsız, başımız dik yaşayabilmemiz için bu mücadeleyi vermemiz şart."
***
Yalnız son günlerde İran sınırından Afganların Türkiye''ye kaçak yollardan geldiklerini gösteren videolar sosyal medyada gündem oluyor. Kalabalık Afgan grupların gösterildiği videolar var. Yine Irak ve Suriye''den girişlerle ilgili videolar da yayınlanıyor.
CHP Genel Başkanı ve Millet İttifakı''nın Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu, konuyla ilgili mesajında "Afgan kaçakların ülkemize aktığının haberleri geliyor. Mehmetçiğimize sesleniyorum. Vatan hepimizin vatanı, hudut da hepimizin namusu... Sınırda görevinizi yapın, kimseyi dinlemeyin." dedi...
***
Hani bir soru vardır?
-Bu, nasıl olacak?
Orduda emir-komuta zinciri esastır. Ayrıca, Millî Savunma Bakanı bir taraftan "hudutları kim bekleyecek" veya "birilerinin hudutları beklemesi lazım!" diyor ama insanlar kafileler halinde hâlâ geliyorsa, bu işte bir yanlışlık var demektir. Ya videolar uydurma ya da Akar, gerçeği söylemiyor!
Bunun dışında geriye bir ihtimal kalıyor: Millî Savunma Bakanı, "Terörist neredeyse hedefimiz orası" dediğine ve yurt dışında teröristleri takip etmek pek mümkün olmadığına göre teröristlerin içeri girmesi bekleniyor olsa gerek! Fakat nedense terörden dolayı yakalanan kaçak da yok... O halde sınırlardan geçenler kim? Yeni seçmen kitleleri olmasın?
***
Gazeteci Timur Soykan, Ataköy''de bir seçmen listesi yayınladı. Altına da "Listede, doğuştan Türk vatandaşı yok. Soyadının ilk harfine göre sıralanan listedekilerin tamamı Türk vatandaşlığı alan Suriyeliler. Bir de Iraklı var. Hepsinin adresi aynı caddede... Çünkü daire alan vatandaş oluyor. Bu kişiler, İstanbul Ataköy''de sahile bir duvar gibi dikilen Sea Pearl Rezidans''tan 250 bin ya da 400 bin dolara daire alarak vatandaş olmuş. Seçmen adresleri burası... Burayı inşa eden ise Sedat Peker''in mesajlarıyla gündeme gelen, AKP''ye yakın Kuzu Grup" diye yazdı.
Yalnız Suriyeliler vatandaşlığı bedava alıyor. Neden 250 ya da 400 bin dolar vermiş olsunlar? Bir de bu sadece bir seçmen listesi. Seçmenlerin, ikametgâh olarak gösterilen yerde oturup oturmadığını bilmiyoruz. Bunu öğrenmek için ne yapmak lâzım? Sea Pearl Rezidans denilen yeri takip etmek lazım değil mi?
Peki bunu kim yapacak?
Gazeteciler yapabilir ama oralarda da emir komuta zinciri işliyor. Şef izin verirse haber takibi yapabiliyorsun. İktidar yandaşı medya kuruluşları, Suriyelileri takip ettirmez. Muhalif medya da konunun üzerinde durmuyor!
Başka kim araştırabilir? Tabii devlet kurumları birbirini araştıracak değil... Yalnız siyasi partileri sınırlayan bir yasa yok. Hatta seçmen listelerini araştırmak ve yanlışlık varsa itiraz etmek öncelikle partilerin görevi... O halde, kafileler halinde gelenlerin sorumluluğunu sınırdaki Mehmetçiğe bırakmak ne derece doğru?
418 milyar doların üzerine kim bastı?
04 Nisan 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:03
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Kemal Kılıçdaroğlu, her hareketinin takip edildiğini bilerek daha uyanık olmalıydı ama herkes bilir ki evde veya büroda namaz kılanlar, namazdan sonra seccadeyi katlayıp dolaba kaldırır, yerde bırakmaz... Bir lokantanın ayakkabı ile girilen yönetim odasında, yerde, seccade tarzında halılar varsa, onlar dekor içindir. Öyleyse nedir bu "Kılıçdaroğlu seccadeye bastı" tantanası?
Çünkü biliyorlar ki üzerinde ibadet de edilebilen küçük bir halı üzerinden siyasi rakibi suçlamaktan başka çareleri kalmamıştır. "Seccade", sıfırı tüketmişler için adeta "uçan halı" gibidir. Bakalım kimi nereye uçuracak?
***
Nitekim Anayasa''ya aykırı olmasına rağmen üçüncü defa Cumhurbaşkanı adayı olan ve adaylığı da YSK tarafından kabul edilen Tayyip Erdoğan, kürsüde Bağcılar Belediye Başkanı''nın hediye ettiği seccadeyi göstererek "Bu seccade ayakkabılarla basmak için değil, 15 Mayıs''ta inşallah şükür namazını bu seccadede kılabiliriz" dedi. Hatta "Fazla kalmadı... 40 gün... 40 gün içerisinde birileri seccadelerin üzerine ayakkabılarla basabilir, çünkü bunlar Pensilvanya''dan alıyorlar talimatı. Onlara göre meşrudur, yapabilirler." diye devam etti.
Yani bu 40 gün içinde birileri "ayakkabıyla seccadeye basmak" eylemi mi yapacak? Yaparsa bu bir seçim tezgâhı olmaz mı? Zaten halen yapılan iş de seçim tezgâhı değil midir?
***
Kaldı ki Pensilvanya''daki kişinin temsil ettiği cemaat yani FETÖ, yıllarca AKP iktidarının tam destekçisi idi Onlarla "aynı menzil"e giden AKP, ne istedilerse vermedi mi?
Kavga, Ergenekon, Balyoz ve Askerî Casusluk davaları ile TSK iyice yıpratıldıktan sonra yeni rejimin nasıl kurulacağı ve Türkiye pastasının nasıl paylaşılacağı konusunda çıkmıştır! Fetullah Gülen''in Pensilvanya''dan yaptığı yayında "iktidar sahiplerinin irin dolu havuzları"ndan bahsetmesi, iktidarla arasındaki bağları koparmıştır. Zaten 17-25 Aralık operasyonları da ihale verilen iş adamlarından kesilen paraların toplandığı para havuzlarına ve o havuzların sahiplerine yönelikti...
O operasyonları yapanlar FETÖ''cü olabilir ama öyleyse dört bakan neden istifa etti? Evdeki paralar neden sıfırlandı? Sonra dört bakan neden Yüce Divan''a sevk edilmedi? Evlerde bulunan kayıt dışı paralar, neden faiziyle iade edildi?
Sahi bu tartışmalar sırasında Egemen Bağış da muhatabına "Oğlum ben her gün her Cuma bir tane ayet sallıyorum. Google''a gir, ''Kur''an''da''; atıyorum ''kardeşlik'', ''Kur''an''da nankörlük'' ''Kur''an''da bilmem ne'' diye search yap hepsi çıkıyor. Oradan beğen bir tane salla gitsin..." demedi mi? Nerede şimdi Egemen Bağış? Prag Büyükelçisi değil mi? Peki kim atadı onu? İslâm dininin temeli olan Kur''an ve ayetleriyle dalga geçen bir kişiyi, bu kadar vazgeçilmez kılan nedir? Çok şey bilmesi mi?
***
Kaldı ki Kılıçdaroğlu bir büroda yere serilmiş küçük bir halının üzerine bastı diye yaygara koparanlara bakıyorsun, içlerinde "çocuğun rızası vardı" diyen de var, sonradan depremde yerle bir olacak binalar için çıkarılan imar affını öven de...
Oysa konu şudur: Türkiye seccadesinin yani vatanın üzerine milyonlarca yabancı ayağın basmasını kim sağladı? Sınırlar neden hâlâ açık?
Türkiye ekonomisini kim çökertti? Türkiye''nin büyük şirketleri neden yabancıların eline geçti? Şeker fabrikaları ABD dayatmasıyla neden kapatıldı?
Kemal Kılıçdaroğlu''nun "Geri alıp vatandaşa hizmet için kullanacağım" dediği ve hazineden çalındığını belirttiği 418 milyar dolarlık servetin üzerine ayağıyla basanlar kim?
ABD uçak gemisi Suriye kıyılarında...
05 Nisan 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:03
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Suudi Arabistan ve İran''ın, bir süre önce diplomatik ilişkilerini yeniden başlatma kararı almasının ardından İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi''nin, Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz Al Suud''un davetine olumlu yanıt verdiği açıklandı.
Bu açıklamadan önce İsrail uçakları Suriye''de İranlı askerlerin de konuşlandığı bölgeyi uçaklarla bombaladı. Saldırıda iki İran askeri öldü. İran, buna karşılık verileceğini açıkladı. Aynı bölgede İran destekli güçlerin Suriye''de Amerikan askerlerinin konuşlu olduğu üslere yönelik saldırı düzenlemesinin ardından, ABD, deprem sırasında Türkiye''nin kabul etmediği USS George W. H. Bush uçak gemisini, görev süresini uzatarak Suriye kıyılarına gönderdi.
ABD eş zamanlı olarak Pasifik''te yığınağa devam ediyor, ABD Savunma Bakanlığı Filipinler''de kurulan beş üsse ilave olarak dört üsse daha asker konuşlandırılacağını açıkladı.
ABD Temsilciler Meclisi Başkanı McCarthy ise Çin''in itirazlarına karşın, Orta Amerika ülkelerine yaptığı ziyaret sonrası Los Angeles şehrine uğrayacak olan Tayvan lideri Tsai ile bir araya geldi...
***
İsrail merkezli Walla sitesinin haberinde ise ABD''nin, İran''la "nükleer programının bazı kısımlarını dondurması karşılığında yaptırımların hafifletilmesini" öngören kısmi bir anlaşma yapmayı düşündüğü ve bu konuda İsrail, Almanya, Fransa ve İngiltere''yi bilgilendirdiği bildirildi.
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı, Şubat ayı raporunda, İran''ın Fordo Nükleer Tesisi''nde yüzde 83,7 saf zenginleştirilmiş uranyum parçacıkları tespit edildiği açıklanmıştı. İran ise uranyum zenginleştirmenin yüzde 60 oranını geçmediğini ifade etmişti.
***
Dünya bir taraftan da Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü ve OPEC dışı bazı üretici ülkelerden oluşan OPEC+ grubunun Mayıs itibarıyla petrol üretiminde kesintiye gitmesi kararını konuşuyor. Suudi Arabistan ve Rusya''nın, günlük petrol üretimlerini yıl sonuna kadar 500 biner varil azaltacağı bildirilmişti. Irak 211 bin, Birleşik Arap Emirlikleri 144 bin, Kuveyt 128 bin, Kazakistan 78 bin, Cezayir 48 bin, Umman 40 bin, Gabon da 8 bin varil kesintiye gideceğini açıklamıştı.
Böylece OPEC+ ülkeleri, mevcut günlük 2 milyon varillik üretim kesintisine ek olarak Mayıs itibarıyla günlük yaklaşık 1,6 milyon varil kesintiye gitmiş olacak.
***
Görüldüğü gibi petrol fiyatları yukarı çekiliyor, ABD, Türkiye''ye gönderemediği uçak gemisini Suriye kıyılarında tutuyor... İran-İsrail gerilimi, İran-ABD gerilimine dönüşüyor. Bu arada İran ile Azerbaycan karşılıklı nota veriyor...
Türkiye bütün bunlar yaşanırken neyi konuşuyor?
Kemal Kılıçdaroğlu, ayakkabı ile girilen bir büroda yere serilmiş küçük bir halıya basınca, "vay seccadeye bastı" diye fırtınalar koparılıyor. Asıl ABD uçak gemisi, Suriye sınırında basacak seccade arıyor! Hani Irak''ta çiğnemedikleri cami veya seccade kalmadı da...
Tabii bir de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan''ın Bağcılar Ülkü Ocakları ziyareti sırasında ABD''nin Ankara Büyükelçisi Jeff Flake''in CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu''nu ziyaretine ilişkin konuşması var:
"Amerika''ya bu seçimlerde bir ders vermemiz lazım. Joe Biden oradan konuşuyor, Biden''ın buradaki büyükelçisi ne yapıyor? Gidiyor bay bay Kemal''i ziyaret ediyor. Ayıptır, biraz kafanı çalıştır. Sen büyükelçisin. Senin buradaki muhatabın Cumhurbaşkanı''dır. Sen bundan sonra hangi yüzle Cumhurbaşkanı''ndan randevu isteyeceksin? Bizim kapılar kapandı ona, bir daha göremezsin. Niye? Haddini bileceksin. Büyükelçi olarak görevini bileceksin."
ABD elçilerinin siyasi parti başkanlarını ziyaret etmesi yeni bir şey değil ama son olarak Cumhurbaşkanı adaylarından biriyle görüşme var... Erdoğan''ın çıkışı ise sanki "Bana yar olmayanı, başkasına yar etmem" tepkisine benziyor...
Dış politika bu mudur?
Seçimlerde yapay zekâ kullanılıyor mu?
06 Nisan 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:03
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD, Çin''in sosyal medya kuruluşu Tik-Tok''u hedef almaya devam ediyor. Dünyada Tik-Tok''u yasaklama kararları da alınıyor. Gerekçe olarak, Tik-Tok''un Çin istihbaratı tarafından yönetildiğini gösteriyorlar.
ABD merkezli, sosyal medya kuruluşlarının CIA ile birlikte çalıştığını, Twitter''ın şimdiki sahibi Elon Musk açıkladı. Rusya Twitter ve Facebook''a erişim yasağı uyguluyor. Bu durumda her ülke kendi sosyal medyasını mı kuracak? O zaman da sosyal medya kuruluşları her ülkede iktidarların borusunu öttürecek...
***
Diğer taraftan, ABD''nin Virginia eyaletinde, lise öğrencisi Emily Ocasio, yapay zekâ robotu ChatGPT ile medya kuruluşları üzerinde yaptığı araştırmada siyahi cinayet kurbanlarıyla ilgili haberlerdeki ayrımcılığı ortaya koydu.
New School of Northern Virginia isimli özel okulda öğrenimine devam eden 18 yaşındaki Ocasio, ChatGPT-3 sürümüyle yaptığı arşiv taramasında, siyahi cinayet kurbanları için kullanılan haber dilinin beyazlar için kullanılan dile göre daha az insani olduğunu tespit etti.
***
Yapay zekâ robotu ChatGPT''in böyle haberlerle reklamı yapıldı ama aynı ABD''de kar amacı gütmeyen Yapay Zekâ ve Dijital Politika Merkezi, yapay zekâ robotu ChatGPT''nin yeni sürümü GPT-4''ün kullanımının durdurulması talebinde bulundu.
Talepte, GPT-4''ün "aldatıcı, mahremiyet ve kamu güvenliği için riskli" olduğu belirtildi.
ABD Başkanı Joe Biden, yapay zekânın sebep olabileceği tehlikelere karşı teknoloji şirketlerinin sorumluluk alması gerektiğini ve Kongre''nin de bu kapsamda adım atması gerektiğini söyledi. Biden, yapay zekânın hastalıklar, iklim değişikliği gibi sorunlarla başa çıkmaya yardımcı olabileceğini ancak aynı zamanda ekonomi ve ulusal güvenliğe potansiyel riskler barındırabileceğini kaydetti. Biden, "Sosyal medya bize, güçlü teknolojilerin doğru önlemler alınmadan verebileceği zararı gösterdi." dedi. Yapay zekânın tehlikeli olup olmadığına ilişkin bir soruyu ise Biden, "Zamanla göreceğiz. Olabilir." diye cevaplandırdı.
***
Elon Musk, bine yakın iş insanının yapay zekânın durdurulması yönünde başlattığı kampanyayı imza vererek destekledi. Bill Gates ise yapay zekânın durdurulmasının bir çözüm olmadığını söyledi.
Alman hükümetinin Kişisel Verilerin Korumasından ve Bilgi Özgürlüğünden Sorumlu Görevlisi Ulrich Kelber, veri güvenliği endişeleri nedeniyle prensip olarak gerekirse yapay zekâya dayalı sohbet robotu ChatGPT''yi engelleyebileceklerini bildirdi.
İtalya Verileri Koruma Ajansı da 1 Nisan''da, İtalyan kullanıcıların kişisel verilerini yasa dışı şekilde topladığını belirterek, ChatGPT''ye İtalya''nın gizlilik standart ve düzenlemelerindeki gereklilikleri karşılayana dek erişimin geçici olarak engellendiğini bildirmişti.
Bunlar dışarıdaki gelişmeler... Türkiye''de de çok sayıda yapay zekâ şirketi kuruldu. Bunları denetlemek için en az orada çalışanlar kadar bilgi sahibi olmak gerekir!
Savunma Sanayiinde, barajlarda, teknolojinin her alanında artık yapay zekâ kullanılıyor...
***
Burada günün sorusunu sorayım...
Türkiye''de, seçimlerde de yapay zekâ robotu kullanılıyor mu? Mesela yeni vatandaş olan seçmenler sandıklara dağıtılırken arzu edilen sonuçlara göre yapay zekâ robotu kullanıldı mı?
Bütün adayların elinde böyle etkili silahlar olmadığını biliyoruz!
Seçmenler, sosyal medya üzerinden yönlendiriliyor mu? Mesela seccade ile böyle bir deney mi yapıldı? Yoksa robot-insanlar daha mı ucuz?
Birileri sanki seçimi şimdiden kazanmış gibi rahat hareket ediyor da hani...
15 Temmuz şoklaması sonunda yapılan Anayasa değişikliği referandumunda mühürsüz oylar geçerli kılınarak, ülkenin yönetim sistemi değiştirildi. Şimdi mevcut Cumhurbaşkanı, Anayasa''ya rağmen üçüncü defa aday oldu ve YSK bu adaylığı geçerli saydı... A''dan Z''ye hukukun çiğnendiği bir ülkede, sağlıklı bir seçim yapmak mümkün müdür?
..Radyasyon hızıyla bulaşan cehalet...
07 Nisan 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:03
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Lösemili Hastalar Derneği Kurucu Başkanı Prof. Dr. Fevzi Altuntaş, "2020 dünya kanser istatistiklerine göre, yılda yaklaşık 20 milyon yeni kanser vakası görülüyor, 10 milyon kişi de kanser nedeniyle yaşamını kaybediyor." dedi.
Peki kansere sebep olarak ne gösteriliyor?
Altuntaş, bilinen tespitleri tekrarladı ve "Sigara, alkol, hareketsiz yaşam, sağlıksız beslenme, güneş ışınlarına fazla maruz kalmak kanserde önemli risk faktörleridir. Bu risk faktörlerini ortadan kaldırarak kanserlerin yüzde 70 kadarını önleyebiliriz." diye konuştu.
Hepsi tamam da meselâ "sağlıksız beslenmek" nedir?
Veya soruyu şöyle soralım:
-Türkiye şartlarında sağlıklı beslenmek mümkün müdür?
***
Meselâ et fiyatlarından dolayı protein yetersizliği söz konusu mudur? İçtiğimiz su, yediğimiz ekmek, soluduğumuz hava sağlıklı mıdır? Ve gözle görülmeyen elektromanyetik dalgalara sürekli maruz kalmak, kanser vakalarındaki artışın asıl sebebi değil midir?
"Elektromanyetik dalgalar akvaryumu" içinde sadece insanlar yok ki... İnsanın gıda kaynağı bitkiler ve hayvanlar değil midir? Hayvanlar ve bitkiler de elektromanyetik dalgalardan etkilendiğine göre içinde bulunduğumuz ortamda sağlıklı beslenmek nasıl mümkün olabilir?
Temel kanserojen etki radyasyon iken konunun uzmanları neden hep sebep sıralamasında sigara ve alkolü birinci sıraya koyuyor. Yanlış anlaşılmasın; elbette sigara ve alkol de kansere sebep olur ama en etkili sebep, neden gözden kaçırılıyor?
Yine yanlış anlaşılmasın; bu soruları sadece alıntı yaptığım Prof. Dr. Fevzi Altuntaş''a değil, konuyla ilgili bütün uzmanlara soruyorum...
***
Altuntaş''ın verdiği diğer önemli bilgiler özetle şöyle:
"Kanserden ölümlerin 2030''a kadar artış göstermesi bekleniyor ama yenilikçi tedavi yöntemleriyle özellikle bazı kanser türlerinde ölüm oranları azaldı. Örneğin, rahim ağzı kanserine bağlı ölümler yüzde 65 civarında azaldı. Lenf bezi kanserlerine, lösemilere bağlı ölümler de ciddi düzeyde azaldı.
CAR-T hücre tedavisi çığır açan bir tedavi. Kısa dönem sonuçları yüzde 90 düzeyinde başarılı, orta ve uzun vadeli sonuçlarının da görülmesi gerekiyor.
Lenfomada erken teşhis sayesinde yüzde 90''a kadar tedavi başarısı sağlanabiliyor.
Sebebi bilinmeyen ateş, son 6 ayda yüzde 10 üzerinde kilo kaybı, lenf bezi büyümesi gibi belirtilerde mutlaka bir uzmana başvurmak gerekir."
***
Dikkatimi çeken bir konu daha var... Yılda 10 milyon can kaybı ne demektir? Dünya Sağlık Örgütü, "pandemi" denilen son grip salgınında ölenlerin sayısının altı milyondan fazla olduğunu söylüyor. Yanlış tedaviyle öldürülenler de bu rakama dahil... İnsanların çoğu aşırı ilaç yüklemesinden öldü.
Kanserden ölümler daha fazla ama mesela radyasyon konusunda, dünyada hiçbir önlem alınmıyor? Oysa radyasyon, doğrudan elektromanyetik dalgayla bulaşabileceği gibi havadan, sudan ve gıdadan da bulaşabilir...
Radyasyon, bilinen bütün virüslerden daha bulaşıcıdır. İnsandan insana da yaklaşmak suretiyle geçer. Öyleyse kanser, radyasyon esas alınırsa en bulaşıcı hastalık değil midir? Asıl bu konuda bütün dünyada olağanüstü önlemler almak gerekmez mi?
***
Tabii depremin ve seçimlerin konuşulduğu bugünlerde tıbbi bir konuda yazı yazmak, garip gelebilir. Fakat nasıl ki kanser ve radyasyon ilişkisi gündemden kaçırılıyorsa, ülkeleri yönetenler, pek çok konuda gerçek bilgileri açıklamıyor...
Sinan Ateş''in katledilmesinde olduğu gibi... İYİ Parti İstanbul İl Başkanlığı''nın kurşunlanmasında olduğu gibi... Son olarak CHP İstanbul İl Başkanlığı''nın yine sabaha karşı kurşunlanmasında olduğu gibi... HDP ve HÜDA PAR ile ilgili gerçeklerin saklanmasında olduğu gibi...
Yalanlarla güçlendirilmiş cehaletin radyasyon hızıyla yayılmasında olduğu gibi...
Bu sebeple, aklımızı kullanmaktan başka çaremiz yoktur.
'Sayesinde'' değil, Erdoğan yüzünden!
08 Nisan 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:03
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkçe''de "sayesinde" kelimesi, olumlu bir durumu ifade etmek için kullanılır. Olumsuzluk belirtilmek için de "yüzünden" denilir...
"Beşiktaş, Fenerbahçe maçını, Redmond''un akıllı oyunu sayesinde kazandı" denilebilir...
Veya "Hayat pahalılığı ve enflasyon, Erdoğan''ın faiz politikası yüzünden arttı" diye bir tespit yapılabilir.
Hayat pahalılığı ile ilgili çıkartmalar hazırlayan Mahir Akkoyun, bu yüzden gözaltına alınmıştır, bu sayede değil...
***
"Erdoğan sayesinde" çıkartması, Türkçe açısından yanlıştır ama ifade edilmek istenen "Hayat pahalılığının sebebi Erdoğan''ın uyguladığı ekonomi politikalarıdır" tespiti doğrudur.
Bu sebeple, marketlerdeki ürünlerin üzerine yapıştırılan "Pahalı mı geldi?" veya "Erdoğan sayesinde" etiketlerinin grafik tasarımı yapan gencin gözaltına alınması sonrası "Erdoğan sayesinde", Twitter''de en çok paylaşılan başlık oldu...
Peki bu nasıl oldu?
Mahir Akkoyun''un gözaltına alınması sayesinde... Burada "yüzünden" demiyorum. Çünkü bir başlığın liste başı olması, o başlığı kullananlar açısından olumlu bir durumdur.
Nitekim Türk basınının en çok okunan ve yazısı paylaşılan köşe yazarı taramalarında genelde birinci çıkan ama ne gariptir ki şimdilik gazetesiz kalan Yılmaz Özdil bu durumu şöyle izah etti:
"Pahalılık Erdoğan sayesinde" stickerları hazırlayan İzmirli görsel iletişim tasarımcısı Mahir Akkoyun "Erdoğan sayesinde" gözaltına alındı… Mahir o stickerları AKP''lilerin alnına bile yapıştırsa "Erdoğan sayesinde" olduğunu bu kadar iyi anlatamazdı..."
***
İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener "Pahalı mı geldi? Erdoğan sayesinde" yazılı etiketi tasarlayan ve sonrasında gözaltına alınan Mahir Akkoyun''a sahip çıktı. Akşener, "Zulmünüz de baskınız da yakında son bulacak" dedi.
Halk TV''nin haberine göre Akkoyun''a "Cumhurbaşkanı''na hakaret" ve Seçim Kanunu''nda yer alan "Reklam ve ilan yasağı" suçlamaları yöneltildi.
Ayrıca Akkoyun''un bazı sosyal medya paylaşımları da soruşturma dosyasına konuldu.
Oysa 18 Mart ve 13 Mayıs tarihleri arası, YSK tarafından serbest propaganda süresi olarak açıklandı.
Buna göre partiler yazılı basında ilan ve reklam yoluyla veya internet sitesi açarak, sözlü, yazılı ve görüntülü propaganda yapabilecek.
Oy verme gününden önceki 10 gün içinde kamuoyu araştırmaları, anket, tahmin, mini referandum gibi araştırma sonuçlarının paylaşımı yasak olacak.
Dolayısıyla Akkoyun hakkında "seçim kanununa muhalefetten" işlem başlatılmışsa bunun bir mantığı yoktur.
Zira televizyonların partilere eşit propaganda süresi ayırması ile ilgili kurallar, adı üzerinde partilerle ilgilidir. Herhangi bir vatandaş, görüşlerini dilediği ortamda ve dilediği yöntemlerle ortaya koyabilir. Vatandaşı sınırlayan hiçbir yasa yoktur. Tabii hakaret zaten suçtur.
Hayat pahalılığının Erdoğan yüzünden arttığını söylemek ise Cumhurbaşkanı''na hakaret değildir. Doğru veya yanlış bir görüştür... Görüşün doğruluğuna veya yanlışlığına devlet karar veremez. Yine vatandaş karar verir...
Mahir Akkoyun''un avukatı Berfin Kaya yaptığı açıklamada, "Mahir''in paylaşımlarında herhangi bir suç yok, Cumhurbaşkanına hakaret suçu oluşmamış durumda ama yine de Mahir şu an gözaltında, birçok kurumdan da insan destek olmaya geldi Mahir''in yanındayız." dedi...
Nitekim Mahir Akkoyun, adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
***
Yazı bitti ama Türkiye''nin Erdoğan yüzünden ne durumda olduğunu başlıklarıyla sıralamaya kalksak, bu sütun yetmez... Tabii Erdoğan sayesinde yapılmış birkaç önemli icraat da var ama oran olarak yüzde bir bile değil...
O halde bir çıkartma, seçimlerin sonucunu mu değiştirecek ki tasarlayan kişiyi gözaltına alıyorlar. Muhalif siyasiler her gün "Erdoğan yüzünden" diyor... Hepsini gözaltına alın o zaman...
Gizli gündemler; gizli vizyonlar!
10 Nisan 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:03
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Beni kimlerin aday olduğundan çok, liderlerin, siyasi partilerin veya ittifakların, Türk Milleti için ne gibi bir yol önerdiği ilgilendiriyor... Bu çerçevede 2002 seçimleri öncesinde yaptığım uyarıları ve bazı siyasilerin değerlendirmelerini hatırlatmak istiyorum...
***
Siyasi partileri iktidara taşıyan, öncelikle liderin kendine olan güvenidir. Lider kendine güvenirse, etrafına aynı güveni aşılar. İnanmış 40 kişi bir ülkenin kaderini değiştirebilir. İnanç ve güven, 40 kişi etrafında halkalar halinde yayılır ve toplumun tümünü etkilemeye başlar. Seçim motivasyonu da böyle sağlanır.
Güçlü bir motivasyona ulaşmak için, vizyonun da güçlü olması gerekir.
***
Türkiye, Atatürk''ün ölümünden hemen sonra, 1939 yılında İngiltere ile imzalanan anlaşmalar ile millî devlet, rayından kaymaya başladı. 1944''ten itibaren bu kayma hızlandı. 1950-60 arası, ekonomik, siyasi ve kültürel teslimiyetçiliğin yanında askerî teslimiyetçilik de başladı. 1960''ta ordudan büyük tasfiye yapıldı. 12 Eylül 1980 öncesi, Türkiye bu politikalar yüzünden istikrarsızlığa sürüklendi, 1980''den itibaren tam teslimiyet dönemi başladı. Turgut Özal, Mesut Yılmaz ve ne kadar ulusallık iddiasında bulunursa bulunsun Bülent Ecevit hükümetleri ve sonunda AKP hükümeti tam teslimiyeti de aşarak, Türkiye''nin yönetimini doğrudan yabancılara devretti. Türkiye, artık, Koray Aydın''ın tespitiyle, "kendi meşruiyetlerini içerde kabul ettirmek için dışardan destek, hatta icazet almayı politika olarak benimsemiş, uygulamış partiler" veya liderler tarafından yönetilir oldu.
Ramiz Ongun ise bu durumu "Siyasetimiz dışarıdan bize dayatılanları kendi halkına kabul ettiren bir mekanizma durumuna gelmiştir. Türkiye''yi cılızlaştıran, mukavemet edemez hale getiren, bütün dış dayatmaları kabul etmeye mecbur eden yapının sebebi siyasi partiler ve seçim yasalarıdır" diye özetliyordu...
Nitekim AKP iktidarı, tam da Türkiye''ye dışarıdan dayatılanları Türk halkına kabul ettirme mekanizması olarak çalıştı ama bunu yaparken "Yeni Osmanlı''yı kuruyoruz" gibi sahte ve aldatmaya dönük vizyonlar kullandı.
Fakat Tayyip Erdoğan''ın o dönemdeki danışmanı Ömer Çelik, gerçeği açık açık yazıyordu...
Ömer Çelik, ABD''nin Fas''tan Endonezya''ya kadar bütün İslam Dünyası''nı kontrol altına alma stratejisine yani Büyük Orta Doğu Projesi''ne "Büyük vizyon" diyordu... Çelik, bunun ardından "Dünün coğrafi çıkardan bölgesel çıkarı ve bölgesel çıkardan küresel çıkarı tanımlayan ''tümevarımcı'' yaklaşımı, yerini küresel vizyondan bölgesel yaklaşımı, bölgesel yaklaşım içinden ulusal çıkarı değerlendiren ''tümdengelimci'' dış politika stratejisine bırakmış durumda" görüşünü öne sürüyordu. Kısacası "Biz ABD''nin küresel vizyonu veya ABD''nin coğrafi determinizmi çerçevesinde düşünürüz" itirafında bulunmuş oluyordu...
***
Esas olarak AKP, "Türksüz Türkiye" vizyonuna sahipti ama İslam şemsiyesiyle Türklerden oy almıştı... Oysa Türkiye''de uzun yıllardır, gizli Ermeni lobisi ile gizli Yahudi lobisi arasında bir savaş yaşanıyordu... Darbeler, Ergenekon, Balyoz davaları ve nihayet 15 Temmuz, böyle bir sürecin yansımalarıdır...
Türkler neyin ne olduğunu anlayana kadar gerçekten de "Atı alan Üsküdar''ı geçiyor..."
Şimdiki seçimlere de böyle bakıyorum...
Tabii, bu açıklama, kimilerine komplo teorisi gibi gelebilir... Böyle düşünen varsa, aday listelerine bu gözle bir bakıversin... Biz burada kişilere özel bir değerlendirme yapamayız ama genel olarak kimin neyi savunduğuna bakarak bir durum tespiti yapabiliriz. Yukarıda yaptığımız da budur...
***
Tabii tek tek sektörel vaatlerde bulunmanın ötesinde, ekonominin düzeltileceğine dair genel bir umut oluşturmak, bunun için de radikal çözümler göstermek de önemli ama gizli vizyonu veya gizli gündemi olan siyasilerle Türkiye''nin geleceği karartılır ancak...
'Dünyanın en önemli siyasi projesi'' neymiş?
11 Nisan 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:03
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, Cumhuriyet''ten İklim Öngel''e konuştu ve "Siyonist çevreler Erbakan hocamızı içselleştiremedi. O zaman ABD, kendisine adam aradı. Tayyip Bey ABD''ye gidip geldikten sonra ''Büyük Orta Doğu Projesi''nin eş başkanıyım'' dedi. BOP''un esas adı Büyük İsrail Projesi''dir. Tayyip Bey, BOP''un hâlâ eş başkanı. BOP, dünyayı felakete doğru götürüyor. Bu proje, yalnızca Türkiye''yi değil dünyanın şeklini değiştirecek." dedi.
Karamollaoğlu, Öngel''in, "Kemal Bey''in ''ABD''nin desteğini alıyor'' iddiasıyla eleştirilmesine ne dersiniz?" sorusuna ise "Kılıçdaroğlu''nun ABD başkanı ile bir tane pozu yok. Ama Tayyip Bey''in siyaseten yasaklıyken Beyaz Saray''da fotoğrafı var. Bu, ABD''nin kendisini desteklediğinin en açık delili... Sonra da gitti ''Millî Görüş gömleğini çıkardım'' dedi. Siyonist lobisi Erdoğan''a cesaret madalyası verdi. Neden? Erbakan hocaya koyduğu tavır ve Türkiye''yi hangi noktaya götüreceği konusunda yaptığı vaatlerden dolayı..." diye cevap verdi...
Bu sözler, "Kemal Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanı seçilirse, Türkiye''nin Büyük Orta Doğu Projesi eş başkanlığı sona erecek" anlamına mı geliyor? Öyleyse ABD, Tayyip Erdoğan''ın iktidarda kalmasını ister değil mi?
***
Karamollaoğlu''nun bıraktığı yerden devam edelim...
İngilizlerin ünlü yayın organı The Times gazetesi, 2003 yılı başında Türkiye''de yaratılan garip bir seçim atmosferinin ardından iktidar koltuğuna oturtulan AKP''ye, ABD tarafından yol açıldığını yazdı. Gazete, "Orta Doğu''yu ılımlılaştırmak isteyen Bush, sadece Türkiye''de başarılı oldu" dedi!
Sonraki yıllarda ise ABD''nin talebiyle, Arap Baharı, İstanbul''da AKP iktidarı tarafından organize edildi ve Tunus, Mısır gibi ülkelerde rejim değişti. AKP, Mursi ile birlikte Müslüman Kardeşler''in yönettiği bir İslam dünyası tasarladığı için, ABD bundan endişelendi ve Mısır''da darbe yaptırdı. Türkiye ile Mısır ilişkileri bu yüzden düzelmedi. AKP iktidarı, Suriye''de de ABD projesini uyguladı; operasyonlarda ABD''nin çizdiği sınırı hiç aşmadı!
***
The Independent gazetesinin 29 Temmuz 2008 tarihli sayısında, yani Anayasa Mahkemesi''nin AKP''ye açtığı kapatma davası ile ilgili kararını açıklamasından bir gün önce, Daniel Howden, "Müslüman, demokratik, laik, mali açıdan istikrarlı ve Avrupa Birliğini Orta Doğu''ya bağlayan bir ülke yaratma projesi, Türkiye''yi muhtemelen bugün dünyadaki en önemli siyasi deney haline getiriyor. Ve bu proje çökmenin eşiğinde..." diye yazdı!
Financial Times gazetesinde 7 Aralık 2006 tarihinde, Vincent Boland ve Paul Betts, "Türk Lokumu" başlıklı yorumda "Ekonomideki reformlar, Dexia, Fortis, Citigroup ve BNP Paribas gibi yabancı yatırımcıların, Türkiye''de, bankacılık sektörüne girmesini sağladı. Yatırım bankaları İstanbul''da çok ciddi miktarlarda işlem yapıyor" diye yazdılar.
***
AKP''nin tarihî rolünü ise o dönemde iktidarı destekleyen Hürriyet yazarı Cüneyt Ülsever şöyle bildirdi:
"Şimdi tekrar ilan ediyorum ki, Anayasa Mahkemesi kararı, ölümü gösterip sıtmaya razı etme formülü ile kurucu unsurunun Türkler olmadığı yeni bir Türkiye''nin formatlanmasında en büyük merhalenin aşılmasına vesile olmuştur."
İndependent gazetesinden Adrian Hamilton, 29 Temmuz 2008 tarihli yazısında "İslâm ve Batı münakaşasını atın bir kenara. Türk Hükümeti kaybederse hepimiz mağdur olacağız!" diye yazdı.
Özetle, bankaların yabancılara satılması ve ardından Türk ordusuna kumpas kurulması ve nihayet 15 Temmuz ve sistem değişikliği, Graham Fuller''in kitabını yazdığı "Kurucu unsurunun Türkler olmadığı yeni bir Türkiye projesi"ni uygulamaya koymak içindi.
AKP iktidarı sona ermesin diye zengin ülkelerin dev şirketleri ve medyası, çaba sarf ediyordu. Şimdi o ülkelerde, AKP iktidarına destek konusunda tereddüt yaşıyorlarmış gibi bir hava estiriliyor ama bu da seçim desteği sayılır!
Unutmayalım ki küresel güçlere, her zaman emirlerine harfiyen uymayı taahhüt eden kadrolar lâzımdır! Onlar için ittifakların adı veya söylemi değil eylemi önemlidir...
Siyasette ''sahte anı'' üretme yöntemi!
12 Nisan 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:03
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye, "çözüm süreci" adı altında bir "cinnet süreci" yaşadı değil mi? Terör örgütü üyelerine sınırda karşılama yapıldı, çadır mahkemesi kurulup, suç teşkil eden sözler söylemelerine rağmen ifadeleri zapta geçirilmeyerek serbest bırakıldılar ve Habur''dan Diyarbakır''a kadar bir aracın üstünde, yollara dizilenleri, zafer kazanmış komutan gibi selamladılar... Terör örgütünün başındaki kişinin mektubu, Diyarbakır''da bir milletvekili tarafından açık hava toplantısında okundu. Dolmabahçe''de iktidar ve terör örgütünün siyasi uzantısı arasında Abdullah Öcalan''ın yazdığı on maddelik metin üzerinde mutabakat da sağlandı...
Terör operasyonları durduruldu. Bundan faydalanan terör örgütü, şehirlerin etrafına belediye araçlarıyla hendekler kazdırarak kurtarılmış bölgeler oluşturdu. Vergi koydu, kaymakam atadı, mahkeme kurdu...
İktidar seçimi kaybedince de çözüm sürecinden vazgeçti ve işgal edilmiş şehirlerin geri alınması için operasyonlar başlattı. Sadece bu mücadelede 800''den fazla vatan evladı şehit oldu.
Şimdi bütün bunları bir kenara bırakarak karşı tarafı aynı siyasi uzantı ile işbirliğinden dolayı suçlayanlar da iktidarın sözcüleri veya destekçileri...
***
Tamam, toplumsal bellek unutkandır ama bu kadar da değil. Öyleyse insanlar nasıl olup da bütün bu skandallar yaşanmamış gibi kendilerinin yerli ve milli olduğunu, karşı tarafın ise terörle işbirliği yaptığını söyleyebiliyor?
Terör örgütünün siyasi uzantısı ile işbirliği yapmak kötüyse, iktidarın yaptığı başka bir şey miydi? İktidar da yapsa, siyasi rakipleri de yapsa kötü değil mi?
Hadi siyasilerin yalanlarını bir tarafa bırakalım, çeşitli unvanlara sahip insanlar nasıl olup da oluşturulan sahte algılara anında sahip çıkabiliyor?
Goebbels''in "Yeterince büyük bir yalan söyler ve onu tekrar etmeye devam ederseniz, insanlar sonunda ona inanmaya başlar" şeklindeki "Büyük Yalan Yöntemi"ni uyguluyorlar ama herkesin bildiği gerçekleri saptırarak sonuç alabileceklerine ve seçmen davranışlarını etkileyebileceklerine nasıl inanabiliyorlar?
***
Hollanda''da yapılan yeni bir araştırmada, "İnsan beyni, göz açıp kapayıncaya kadar sahte anı üretebiliyor" sonucuna varıldı. Konumuza da ışık tutuyor...
Anadolu Ajansı''nın, Science Alert sitesinden naklettiği habere göre, Amsterdam Üniversitesinden bilim insanlarının öncülüğünde yapılan deneylerde, araştırmaya katılan 534 kişiye, Latin harflerinin gerçek ve aynada yansıtılmış (C ve ters C gibi) şekilleri gösterildiğinde, insanların yansıtılmış harfi gerçek haliyle hatırlamaya yatkın olduğu belirlendi.
Araştırmada, katılımcılara harfler ters olarak gösterildiğinde, insanların "göz açıp kapayıncaya" kadar yansıtılmış harfi, gerçek bir harf olarak hatırlama olasılıklarının daha yüksek olduğu tespit edildi.
Araştırmayı yapan uzmanlar, insan beyninin görmeyi beklediği şeylere göre anılarını "sahte anılarla" değiştirdiğini ve katılımcıların, Latin harflerine aşina olması dolayısıyla beyinlerinin gösterilen harfleri yansıtılan halleriyle değil normal yazılmış şekillerinde görmeyi beklediklerini belirtti.
Araştırmanın yazarları, "kısa süreli belleğin her zaman az önce algılanan şeyin doğru bir temsili olmayabildiğine" ve "belleğin, aslında görmeyi beklediğimiz şey tarafından şekillendiğine" işaret etti.
***
Bizim ele aldığımız konuda ise iktidarın bir zamanlar kendi işlediği suçları, siyasi rakiplerine yansıttığını, iktidar destekçilerinin de bu propagandayı samimiyetle ve aynen tekrarladığını görüyoruz.
Suçu işleyen siyasilerin, aynı suçla rakip siyasileri suçlamasındaki mantık, taraftarların sahte anı üretmesi ve anında buna kendisini inandırmasına dayanıyor olabilir.
Kendi söyledikleri yalanlara kısa bir süre sonra inanıyor da olabilirler.
Kuru gürültü ile yalanlara dayalı bir propaganda ne kadar sürdürülebilir?
Muhalefete, "Bizim işlediğimiz suçu siz işlemeyin" deseler, olmayacak; bu sebeple kendi suçlarını yok sayıyorlar!
Türk kimliğine savaş açmış adaylar!
13 Nisan 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:03
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Millet İttifakı''nın aday listeleri üzerinde ciddi bir kamuoyu baskısı oluştu. Türk Ordusu''na kurulan kumpasın icra makamında bulunmuş kişilerden tutun, Kemalizmi "ırkçı ve dışlayıcı" olarak nitelendiren veya geçmişte FETÖ ile ilişkisi bilinenlere kadar birçok kişi listelerde ön sıralarda...
"Tek Adam sistemi ancak Millet İttifakı''nın ve Cumhurbaşkanı adayının kazanması ile sona erdirilebilir" kanaati yerleştirildikten sonra listeler hazırlanırken, Türkiye Cumhuriyeti Devleti''nin kuruluş ilkelerine hiçbir saygısı olmayan kişilere ön sıralarda yer verilmiş olması, üstelik bunun bilinçli bir tercih olması, seçmende tereddüde yol açmıştır.
Bu tereddüt giderilmezse, istenmeyen adaylar listeden çıkarılmazsa, yığınakta yapılan hata, seçim süreci boyunca devam eder... İstenmeyen isimlerin listelerden çıkarılması, seçmenin kararını olumlu yönde değiştirebilir ama bu sorgulama bitmez... Çünkü "güven" kaybedilmiştir...
***
Tabii Cumhur İttifakı listesinde, Atatürk''e hakaret eden veya Hizbullah ilişkisi bilinen adayların bulunması konusunda bir kamuoyu baskısı yok... Çünkü ittifakın ana yapısı ve temel ilkeleri zaten bu doğrultudadır. Anayasa''ya aykırı olmasına rağmen üçüncü defa aday olan Tayyip Erdoğan da seçim beyannamesini açıklarken "yeni sivil anayasa" yapacaklarını; toplumun hiçbir kesimine hayat biçimi ve kimlik dayatılmasına izin vermeyeceklerini bildirdi.
Bu ne demektir? "Topluma bir kimlik dayatılıyor biz bunu ortadan kaldıracağız" demektir. Cüneyt Ülsever''in tanımıyla "Kurucu unsuru Türkler olmayan yeni bir Türkiye projesi" demektir.
Oysa Anayasa''nın 6''ncı maddesi göre "Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz." şeklindedir.
Tabii, Anayasa''ya aykırı şekilde aday olan kişinin, ilk dört maddeyi veya altıncı maddeyi çiğnemesi de beklenir...
Gerçek şu ki her iki ittifakta, Türkiye''nin Türk devleti olarak kurulmasından rahatsız olan kadrolar vardır. Cumhuriyet Halk Partisi''nin, devleti kuran parti olarak, ülkenin kuruluş felsefesine uygun adımlar atması, adaylarını ve ittifaklarını da bu temele göre belirlemesi beklenirdi.
Millet İttifakı''nın, millî kimlik konusunda Cumhur İttifakı''ndan bir farkı yoksa halkı meşgul etmek için iki ittifak arasında danışıklı dövüş mü yapılıyor? Yoksa AKP, cumhuriyete son darbeyi vuramıyor da bu yıkım işini CHP''ye mi ihale ettiler?
Bizzat Kemal Kılıçdaroğlu, bu konuya açıklık getirmek durumundadır.
***
Milliyetçilik, İslamcılık ve Cumhuriyetçilik...
Ziya Gökalp''ın "Türkleşmek, İslamlaşmak, çağdaşlaşmak" diye ifade ettiği bu üç değer, üç ayrı parti tarafından savunuldu.
Milliyetçilik ve İslamcılık bu iki değeri savunan partiler tarafından çökertildi... Şimdi elde kalan son değer olan Cumhuriyet de yine bu değeri savunanlar tarafından mı değersizleştirilecek?
Listeler iki tarafta da Cumhuriyet''in kurucu değerlerine karşı mevzilenmiş insanları barındırıyor.
Burada önemli olan şu isim bu isim değil, iki tarafın genel iradesidir. Zaten Ziya Paşa''nın dediği gibi, "Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz, Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde..."
Cumhur İttifakı''nın varlık sebebi, kurucu değerleri yok etmektir; Millet İttifakı''nın ise kurucu değerlere sıkı sıkıya sarılması beklenirdi. Kurucu değerlere sahip gibi görünürken, o değerlere savaş açmış isimlere yer vermek, seçmene ve genel olarak millete saygısızlıktır...
Soğan'ın gücü adına...
14 Nisan 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:03
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
AKP Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş, Ankara''da bir iftar programında "Biz TOGG diyoruz adamlar soğan diyor. Biz TCG Anadolu diyoruz, adamlar sarımsak diyor" diye bir durum tespiti yaptı...
Tabii, "Sözüm bağlamından koparılmış" denilmesin diye konuşmanın ilgili bölümünü olduğu gibi vermek gerekir:
"Sayın Cumhurbaşkanımızın şöyle faaliyetlerine bir bakın. Her gün bir yerde bir açılış... Burada Gar''da Ankara Metrosu''nun açılışı yapıldı. Geçtiğimiz günlerde İstanbul''da Başakşehir-Çam Sakura Metrosu''nun açılışı yapıldı. Hemen ertesi günü Tuzla''da TCG Anadolu Gemisi, dünyanın en önemli İHA ve SİHA''ları olan uçak gemisi hizmete alındı. Her gün bir açılışla devam ediyor.
Biz TOGG diyoruz adamlar soğan diyor. Biz TCG Anadolu diyoruz, adamlar sarımsak diyor. Biz Türkiye için metroları, hızlı trenleri konuşuyoruz. Onlar masada nasıl oturacaklarını, listelerde kimin nereden aday göstereceklerini konuşuyor. Biz Türkiye''nin önünü, Türkiye Yüzyılı vizyonunu yüklenecek 600 tane adayımızı, böyle kapı gibi adayımızı, zımba gibi adayımızı çıkartıyoruz. Onlar kendi aralarındaki adaylarının ne şekilde CHP listelerinden bölüştürüleceğinin hesabını yapıyorlar."
***
Numan Kurtulmuş, bu sözlerle aslında bütün seçimlerde halkın kararını ekonomik durumun belirlediğini görmezden gelmiş oluyor. Tabii TCG Anadolu gemisi, İHA ve SİHA gemisi olarak kullanılabilir. Hangi fabrikada üretildiğini görmesek de bilmesek de bir marka olarak TOGG, iş görebilir... Sayın Kurtulmuş''u iftarda dinleyen vatandaşların ekonomik durumu, TOGG almaya müsait midir değil midir bilemem ama soğanın 30 lira olduğu bir ülkede muhalefetin bundan bahsetmesinden doğal ne olabilir?
Soğan fiyatı deyip geçmeyin. Ülke ekonomisinin en önemli göstergesidir. Çünkü soğan, Türk mutfağının temelidir. Genelde bütün yemekler soğan kavurmayla başlar... Soğansız yemek yok gibidir... Soğan 30 lira olunca, üzerine koyacağınız diğer yemek malzemelerinin fiyatı da yerinde durmuyor elbette... Kıymanın fiyatı 300 lira...
***
Soğan-seçim ilişkisi, aklıma 2002 seçimlerini getirdi. 2002 seçimlerinde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli''nin mitinglerini takip etmiştim.
Devlet Bey, Bolu ve Düzce konuşmalarında, bir çırpıda yakın tarihi özetlemiş ve sonra bir hatırlatmada bulunmuştu.
Özeti şuydu: "Cumhuriyet tarihinde önemli bir ekonomik kriz 1946''da oldu; iktidar değişti. İkinci kriz 1958''deydi; iktidar değişmekle kalmadı, ara rejim geldi. 70''li yıllardaki krizde de olağanüstü bir dönem yaşandı. 79-80''li yıllarda meydana gelen ekonomik krizde hükümet değişikliğiyle birlikte ara rejim yaşandı..."
Hatırlatma ise şöyleydi: "Türkiye, 57. Hükümet döneminde iki büyük depremle birlikte iki büyük ekonomik kriz yaşadı; önemli bir siyasi değişiklik olmadı..."
***
Tabii son değerlendirme doğru çıkmadı ve 3 Kasım 2002 seçimleri sonucunda da iktidar değişti. Üstelik iktidarın büyük ortağı DSP''nin oyları yüzde 1.2''ye, MHP''nin oyları yüzde 8.3''e, ANAP''ın oyları da yüzde 5.1''e düştü. Yani iktidar partilerinin tamamı Meclis dışında kaldı ve AKP yüzde 34.4 ile tek başına iktidar oldu.
21 yıl iktidarda kalan AKP, diğer siyasi partilerle kıyaslanamaz. Çünkü AKP, sadece siyasi parti değildir. AKP, her ne kadar İslam dinini esas aldığını söylese de neredeyse yeni bir din gibidir. Fakat İslam''ın ilk döneminde olduğu gibi taraftarlarını ekonomik olarak korumuş, kollamış, yeni dine ısındırmıştır. Bu da kitlesini korumasını sağlamıştır.
Yine de soğanın gücünü ihmal etmemeleri gerekir!
İşin sırrı, özerklik dayatmasında!
15 Nisan 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:02
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
AKP ve Cumhur İttifakı, "yerli ve millî" olduğunu iddia ediyor ama bu iddiayı benimseyenler, Tayyip Erdoğan''ın "Bu süreçte kimse bizim karşımıza Kürtlükle çıkmasın, kimse bizim karşımıza Türklükle de çıkmasın. Biz her türlü milliyetçiliği, ayaklarının altına almış bir iktidarız." sözlerini izah edemiyor.
Her türlü milliyetçiliği ayaklar altına aldıktan sonra "ben de milliyetçiyim" diyemezsiniz!
Fakat Büyük Orta Doğu Projesi eş başkanlığı, her türlü milliyetçiliği ayaklar altına almanın sonucudur. Bu proje, sonuç olarak Amerikan milliyetçiliğine ve içinde Türkiye topraklarının da bulunduğu Büyük İsrail Devleti''ne hizmet değil midir?
"Türklük", Cumhuriyetin kuruluş döneminde etnik bir ad olarak sunulmadı topluma... Türkiye Cumhuriyeti''ni kuran Türkiye halkına Türk denildi. Dolayısıyla herkes Türklüğü bir millet adı olarak benimsedi.
Turgut Özal döneminden itibaren ve ağırlıklı olarak da Tayyip Erdoğan döneminde Türklük sadece etnik bir kavram olarak gösterildi. Sorun, temelinden yanlış olan bu zihniyetten ve cumhuriyetten intikam almaya yeminli kadrolardan kaynaklanıyor.
***
Diğer taraftan, Türkiye''de bazı kavramlar, halkı kandırmak için kullanılıyor! Mesela, 57''nci Hükûmet döneminde, egemenliği AB''ye teslim etme programına "Ulusal Program" denilmişti.
Erdoğan hükümeti de "açılım"ı "Millî birlik ve kardeşlik projesi" diye göstermiş ve ısrarla "Bu proje, bu süreç AK Parti''nin değildir. Bu proje, bu süreç devletindir" diye propaganda yapmıştı.
Açılım sürecinin bir devlet projesi olduğu doğruydu da Türk devletinin değil... Oslo''da Türk devletinin temsilcilerini PKK ile masaya oturtan koordinatör ülkenin projesiydi açılım süreci...
Ayrıca AKP''nin kendisi bir CFR projesidir. Parti programının ana fikirleri, 2001''in Temmuz ayında ABD''den gönderilmiştir. Bunu 26 Ağustos 2001 tarihinde belgesiyle ispat ettim. O gizli belgede Tayip Erdoğan''a "Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek ve millî hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezî olmaktan çıkarmak zorundadır. Dünya, bütün hükümetlerden bunu istemektedir. Bu memoranduma göstereceğiniz ilgiden dolayı takdirlerimizi sunarız..." deniliyordu.
İşte Erdoğan''ın "Millî birlik ve kardeşlik projesi" dediği proje de bu ana projenin gereğiydi!
***
Ekonominin nasıl yönetildiğini de Dışişleri Bakanlığı''nın İnternet sitesinde yayınlanan, Tayyip Erdoğan''ın, 27 Ocak 2004 günü, "Doğrudan Yabancı Yatırımlar ve Türkiye''nin Ekonomik Kalkınması" konulu CSIS Konferansı''nda yaptığı konuşma metninden biliyoruz: Erdoğan, şöyle diyordu:
"Çalışmalarımız Dünya Bankası ve Uluslararası Finans Kurumu''nun uzmanları ile kendi uzmanlarımızın yürüttüğü alan çalışması ve ilgili çevrelerin katılımıyla yapılan toplantılar sonunda ortaya çıkan ve ''Türkiye''de Yatırım Ortamının İyileştirilmesi Reform Programı'' olarak kabul edilen eylem planı çerçevesinde gerçekleştirilmektedir."
Yani ekonomiyle ilgili kanunlar Dünya Bankası ve IMF ile birlikte hazırlanmaktaydı...
Bu mu yerlilik ve millîlik?
***
Kimileri de Kemal Kılıçdaroğlu''nun "Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı''na Türkiye''nin koyduğu çekinceleri kaldıracağız" sözleri konusunda ne düşündüğümü soruyor. Bu sütunun okurları bilir ki bu konuda da tavrım nettir.
Konuyu 2011 seçimlerinde Hakkâri dönüşünde Kılıçdaroğlu''na sormuştum. Cevabı şöyleydi:
"Biz, Avrupa Yerel Yönetimlere Özerklik Şartı''nı uygulayacağımızı ilan ettik ama fark şu: Biz, siyasi özerklik istemiyoruz."
"Halka vereceğiniz bir teminat yok mu?" diye sorunca da Kılıçdaroğlu, "Bizim teminatımız Lozan.. CHP bu konularda direnecek elbette. Başka bir seçeneğimiz yok. Yoksa kendi varlık sebebimiz ortadan kalkar. Yoksa biz de kurucu ilkelere ihanet etmiş oluruz. Biz, cumhuriyeti kuran partiyiz" diye cevap vermişti.
Kemal Bey, şimdi de o teminatı vermek durumundadır!
Çünkü özerklik şartı ile ilgili söylemler, birilerine "Biz 100 yılık cumhuriyeti değiştireceğiz" deme cüretini veriyor...
Soğan ekmek ve nükleer santral!
17 Nisan 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:02
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Soğan fiyatları kendisini gösterince, çeşitli tartışmalar yaşandı. En ilginci AKP'li Yasin Aktay'ın Kur'an'dan alıntılar yaparak, Firavun'un köleleştirdiği İsrailoğullarının, Musa tarafından kurtarıldıktan sonra gökten bıldırcın ve kudret helvası indirildiği halde soğan sarımsak ve mercimek istemelerini hatırlatması oldu.
Bununla kalsa iyi... Bakın bu konudan yola çıkarak ne diyor:
"Ne yazık ki siyasette popülizm çoğu kez insanlara daha iyi olanı daha kötü gibi, daha kötü olanı da daha iyi gibi gösterebilme illüzyonlarına çok geniş bir alan açıyor.
Kendilerine özgürlük bahşedilmiş insanlar o özgürlük ortamının içinden köle oldukları günlerin bütün kötü, yıkıcı, aşağılayıcı taraflarını unutup bir şekilde bazı anları özleyebiliyorlar.
Bunun ayrı bir psikolojisi, ayrı bir halet-i ruhiyesi var tabii.
Özgürlüğü herkes taşıyamıyor, nimetler her zaman ve herkeste şükrana yol açmıyor."
***
Tabii kimilerine Allah verdikçe veriyor; bıldırcın ve kudret helvasını da nimetten saymıyor, parayı bol bulunca uyuşturucu kullanmaya başlıyor! Yakalanınca da "pudra şekeriydi" diyor. Kimileri de ejder meyvesi yiyor.
Sonra da teorisyenleri, geride kalanlara dönüp sanki Musa'nın yaptıklarını yapmış gibi "sizi kölelikten kurtardık ama hâlâ soğan istiyorsunuz?" anlamına gelen sözler sarf edebiliyor...
Sanki bütün millete bıldırcın eti ve kudret helvası yedirmişler gibi...
***
Türkiye'de genel seçim var ve tabii ki muhalefet hayat pahalılığını gündeme getirecek...
Almanya'da ise genel seçime daha var ama orada ülkenin gündeminde soğan sarımsak yok... Çünkü orada asgari geçim standardı var ve çalıştığı halde o standart kadar kazanamayana devlet yardım ediyor. Kimseyi soğana sarımsağa bile muhtaç etmiyorlar.
Almanya'da devrim gibi bir karar alındı ve "nükleer enerji" dönemi sona erdi. Ülkedeki son üç nükleer santralde tüm reaktörler, geçtiğimiz cumartesi gecesi devre dışı bırakıldı
Ülkede nükleer enerjiden vazgeçilmesinden kaynaklanan enerji açığının, yenilenebilir enerjiyle kapatılması bekleniyor.
Anadolu Ajansı'nın haberine göre Alman hükümetinin önünde devre dışı bırakılmış 30'a yakın nükleer santrali sökmek gibi zorlu bir görev de bulunuyor. Bir nükleer santralin sökülme süreci yaklaşık 15 yıl sürüyor. Öte yandan, Alman yetkililer, çok uzun yıllar ölümcül olabilen radyoaktif atıkların depolanması için de henüz kesin bir çözüm bulabilmiş değil.
Eski Başbakan Angela Merkel döneminde, nükleer enerji kaynaklı risklerin güvenli şekilde kontrol edilemeyeceği gerekçesiyle nükleer enerjiyi terk etme kararı alındı. Hükümet, nükleer santralleri devre dışı bırakma kararı sonrası Rusya ile enerji anlaşmaları yaptı.
***
Buna karşılık, Türkiye'de, Rusya, nükleer santral sahibi oluyor... Dönemin Mersin CHP milletvekili Vahap Seçer, Meclis'teki görüşmeler sırasında, "Bu anlaşma onaylanırsa Rusya, Türkiye'de nükleer güç santrali sahibi olacak. Dünyada bunun örneği yok. Finans ona ait, inşaatın yapımı ona ait, teknoloji, işletme, yakıt, her şey Rusya'nın..." demişti. Anlaşma, Meclis'te onaylanmıştı.
Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz ise "Türkiye'nin şu anda Akkuyu Nükleer Santrali'ndeki payı yüzde sıfır... Türkiye sınırları içinde nükleer güç santrali yapımı işi, bu santrale sahip olma oranı yüzde 100 olarak şu anda Rusya'ya ait ve alım garantisini de Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak biz, on beş yıl boyunca 12,35 sent/kilovatsaat olarak vermiş durumdayız." demişti.
Tabii sahip olduğu iktidar nimetlerini bıldırcın ve kudret helvası yemeyle özdeşleştirenlerin, soğan ekmek fiyatları veya millet egemenliğine aykırı anlaşmalar gibi konulara kafa yorması beklenemez.
Erbakan, AKP için bana ne demişti?
18 Nisan 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:02
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Fatih Erbakan, "Babam yaşasaydı, Cumhur İttifakı'nı desteklerdi. Saadet Partisi babamın adını kullanıyor" dedi. Cumhur İttifakı'nı destekleyenler de bu iddia üzerinden propaganda yapıyor.
Peki gerçek nedir?
Necmettin Erbakan, vefatından önce sık sık AKP'nin dış güçler hatta Siyonistler tarafından desteklenerek iktidara geldiğini ve İsrail'i desteklediğini, zulmün ortağı olduğunu söylerdi. Videoları halen YouTube'dadır. Bu iddialara ciddi bir cevap verilmedi.
***
Necmettin Erbakan ile 2003 yılında kapsamlı bir röportaj yapmıştım. Erbakan ile Fatih'te, kardeşi Kemalettin Erbakan'ın evinde görüşmüştük. Erbakan, oğlu Fatih Erbakan'ın düğün hazırlıkları ile meşgul olduğu halde, bize zaman ayırarak sorularımızı cevaplandırmıştı. Şimdi o da aramızda olmayan Genel Yayın Müdürümüz Behiç Kılıç ile birlikte ziyaret ettiğimiz Erbakan ile yaptığımız sohbet, 17-19 Şubat 2003 günlerinde Yeniçağ'da yayınlanmıştı.
***
erbakan-arslan-behic.jpg
O zaman da benzer iddialar vardı ve seçimlerde AKP'nin Erbakan'ı Cumhurbaşkanı seçtireceği propagandası yapılarak oy istenmişti...
Erbakan bu hatırlatmayı yaptığım zaman şöyle cevap vermişti:
"Dış güçler, bir taraftan MHP'nin AB'ye karşı tavrını, öbür taraftan da Ecevit'in Kıbrıs ve Irak konusundaki tavrını beğenmiyordu. Buralarda arzu ettiklerini kolayca elde edemeyeceklerini hissedince, 'Türkiye'yi seçime götürelim çünkü Türkiye çok mühim bir ülke, İsrail'in emniyeti için Orta Doğu'da yapacağımız çok iş var. Bu işlerin yapılmasında Türkiye bize yardımcı olmalıdır. Bize yardımcı olacak iktidarı iş başına getirelim' diyerek, seçimlerin normal zamanından önceye alınmasını gündeme getirdiler. Ve bu seçimler birden bire ilan edildi. Kimsenin istememesine rağmen, 'Seçim 3 Kasım'dadır' diye ilan edildi. Edildikten sonra da... Tüm Anadolu'da üç tane cümle çok kullanıldı:
Bir tanesi 'Saadet Partisi barajı geçemez', ikincisi, 'AKP de millî görüşçüdür', üçüncüsü, 'Baykal gelmesin, sol gelmesin öyleyse oyumuzu AKP'ye verelim' şeklindeydi...
Bu propaganda çok yoğun bir şekilde yapıldı. Türkiye'de AKP'liler de bilhassa tabanda çalışırken bu propagandalara ayak uydurdular. Demin de işaret ettiğiniz gibi, işte 'Biz Erbakan'ın izniyle bu çalışmaları yapıyoruz. Bütün çabamız Erbakan'ı Cumhurbaşkanı yapmak içindir' şeklinde bilhassa köylerde, kahvelerde, yoğun bir propaganda yapmaya çalıştılar.
Şimdi tabii dış güçlerin planı programı başarılı oldu. Bu program tuttu. Bazı propagandalar halkı etkiliyor. Bu sefer de böyle bir uygulama yaptılar ve bildiğimiz sonuçlar ortaya çıktı."
***
SORU: Bu kadrolar, nasıl böyle birdenbire değişim gösterdi? Siz, bir kısmına 54. hükümette görev de verdiniz, başarılı olanlar da oldu. Siz, en azından, millî görüş çizgisinde, hepsinin hocası olarak onların bu değişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?
CEVAP: "Burada önemli husus şudur: 'Efendim ne olacak, biz vaktiyle bunları beraberce yapmıştık, şimdi kendi kendimize yaparız' düşüncesindeki yanlışlık şurada... Bunu söyleyen insan zannediyor ki un var, tuz var, su var, öyleyse ekmek olur. Bir şeyin farkında değil, ekmek olabilmesi için bir de maya lazım. Maya çok mühim bir şey... Mayasız ekmek olmaz. Bunlar vardır ama o cevher sizde yoksa ekmeği yapamazsınız. Meşhur püf noktası hikâyesini bilirsiniz. Usta, fincanı yaparken, her türlü muameleyi yaptıktan sonra çıraklarına bırakıyor, ama fincanın sapının bir tarafına çatlamaması için ayrıca özel bir şekilde hafifçe üflüyor. Çıraklar bunun farkında değiller... 'Biz de yaparız' sanıyorlar. Fincanı yapıyorlar, fincanın sapı çatlıyor. Bir türlü onun sırrına vakıf olamıyorlar. Çünkü işin incelikleri ve cevheri çok mühim bir faktör... Eğer bu faktör olmazsa, ne yapacağınızı bilemezsiniz. Şimdi bu arkadaşlarımızın görünen özellikleri bu..."
21 yılda, Kozmik Oda dahil devletin bütün fincanlarını çatlattılar işte...
Elon Musk: "Seçimlerde yapay zekâ kullanılabilir!"
20 Nisan 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:02
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Hakan Aygün ve Gizem Fidan'ın 8 Nisan'da canlı yayınlanan Tele 1'deki Fikir Kulübü programında, seçimleri konuşurken fikirlerin ve ekonomik programların hiç gündeme getirilmediğini hatırlatarak, "İki ittifak da ekonomik krize küresel finans merkezleriyle ilişkiler üzerinden, çözüm sunuyor. '300 milyar dolar getireceğim' söylemi de buna dahil... Oysa Türkiye kendi millî ekonomik modelini geliştirmeden bu krizden çıkamaz" demiştim... Soner Yalçın da son yazısında "Kuralsız neoliberalizm uygulayan AKP ile kurallı neoliberalizm (Kemal Derviş politikası) uygulayacak muhalefet arasına sıkışmak zorunda mıyız? Bunu tartışıyor muyuz?" diye sordu.
Seçimin gündemi bu konu olmalıydı...
Seçimler yaklaştıkça, taraftarların bir kısmı, "amaca giden her yol mübahtır" anlayışıyla hareket ettiği için sağduyuyu kaybetmeye başladı. Siyasi bir şemsiye altında bulunanlar için gerçekler değil çoğu zaman ulaşılması gereken siyasi sonuçlar önemlidir. Bu durumda, gerçeklere dair ne deseniz, duvara çarpmış futbol topu gibi geri döner...
***
Her neyse, sözü uzatmadan ana konuya geleyim... Okurlarım hatırlayacaktır, 6 Nisan 2023 tarihli yazımda "Seçimlerde yapay zekâ kullanılıyor mu?" başlığı altında "Türkiye'de, seçimlerde de yapay zekâ robotu kullanılıyor mu? Mesela yeni vatandaş olan seçmenler, sandıklara dağıtılırken arzu edilen sonuçlara göre yapay zekâ robotu kullanıldı mı?" diye sormuş ve konu ile dünyadaki tartışmaları özetle bilginize sunmuştum.
SpaceX, Tesla ve Twitter dışında X.AI adlı yapay zekâ şirketinin sahibi de olan Elon Musk, Fox News'un meşhur sunucusu Tucker Carlson'a konuştu ve seçimlerde yapay zekâ ve dijital bilinç kullanımının demokrasiyi baltalayabileceğini söyledi.
Sputnik'in haberine göre süper yapay zekâ türlerinin kaynağının dizüstü bilgisayarlarımız veya telefonlarımız değil, uzaydan görülebilen ısı imzaları bırakacak şekilde yüz binlerce bilgisayardan oluşan dev sunucu merkezlerinin ürettiği derin yapay zekâ olacağına dikkat çeken Musk, şu uyarıda bulundu:
"Dijital bilinç ile biyolojik bilinç eşit muamele görmemeli, özellikle de dijital zekâ biyolojik zekâyı kısıtlamaya karar verirse..."
***
Tabii görüşlerimizi doğrulatmak için yabancıların tespitlerine ihtiyacımız yok ama Elon Musk, teknolojik konularda önemli bir isim.
Dünya basınında, yapay zekâ tartışılıyor. Magazin konusu olarak sunanlar da çok ciddi uyarılar yapanlar da var.
Milliyet'in naklettiği New York çıkışlı "Ev sahibi ile kiracının anlaşmazlığını ChatGPT çözdü. Üstelik kiracı haklı çıktı" haberi, konunun gerçek boyutlarını göstermekten çok uzak.
Yalnız aynı Milliyet'te, kritik zamanlarda kritik yazılara imza atan gazeteci Güneri Cıvaoğlu "Yapay zekâyla ilk konuşmam" başlığı altında dünyadaki endişeleri anlattı ve çok sayıda ünlünün imzaladığı "ChatGPT büyük dil modeli çalışmalarının 6 ay süreyle durdurulması çağrısı"na yer verdi.
Cıvaoğlu, Eliezer Yudkowsky'ın Time'daki makalesinden de alıntılar yaptı.
Yudkowsky özetle şöyle diyor: "Yapay zekâya göre 'sen atomlardan yapılmışsın, başka şeyler için de kullanılabilirsin.'
ChatGPT4 hakkında ise bilgimiz az. GPT4 için cehalet durumumuz buysa GPT-5 ve fazlasının yapılmasına izin verirsek insanlık büyük tehdit altına girer.
Bu sebeple '6 ay durdurmak' çözüm değildir.
Küresel tavır koymak gerekir.
Korsan laboratuvarlar gerekirse bombalansın."
***
Biz, yapay zekâyla, seçimlere müdahale edilebileceği uyarısını burada tekrarlamış olalım...
40 satır mı istersiniz 40 katır mı tercihi!
21 Nisan 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:02
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Op. Dr. Bilgehan Bilge "MHP, İYİP, ZP, BBP, MP... Bu partilerin tabanlarının ideolojisi aynı... Beş benzer... Ama isimleri farklı siyasi partiler. Nasıl olur? İşte bu emperyalizmin başarısıdır." diye yazmış...
Herkesin bildiği ama kimsenin telaffuz etmediği bir gerçek bu...
***
Zaman zaman hatırlatırım; Yahudi asıllı gazeteci William Safire, 5 Kasım 2001 tarihinde, The New York Times gazetesinde, önemli bir yazı yazdı.
Safire, "ABD eski başkanlarından Richard Nikson ile Arasat'ta bir röportaj" gibi ustaca bir yöntem kullandı ve bir ölünün ağzından Amerika'nın stratejik ve taktik hesaplarının ne olması gerektiğini açıkladı.
Hayali röportajda, Nikson, "Nasıl ki Sovyetlere karşı Çin kozunu kullanarak Komünist Bloğu böldük, onları da aynı şekilde böleceğiz. Sizin kuşağınızın kozu, güçlü ordusuyla laik Müslüman ülke olan Türkiye" diyordu.
Safire, Türkiye'nin oltaya takılması için Kerkük'ün yem olarak kullanılmasını istiyordu. Özal'ın 1990'da "Bir koyup üç almak" dediği projenin 2001'e yansımasıydı bu. Türkiye, Güneydoğu Anadolu'yu, kurulacak Büyük Kürt Federasyonu'na katacak ama bu devlet, Anadolu Cumhuriyeti adlı yeni konfederasyonun içine alınacaktı. Böylece, Kerkük ve Musul petrolleri de Anadolu Konfederasyonu içinde yer alacaktı!
1 Mart 2003 tezkeresi de işte bu tuzağın yeniden TBMM'ye yansımasıydı.
ABD, Kuzey Irak'ta Kürt devletini, Turgut Özal'ın Çekiç Güç'ü davetiyle o tarihte kurdu ama topraklarını genişletmesi için Türkiye'nin Güneydoğusunu savaş bölgesi haline getirmesi gerekiyordu. Bush, bu sebeple Türkiye hakkında "cephe ülkesi" tabirini kullanmıştı!
***
Hedeflerine ulaşamadılar!
Bu sebeple, kaleyi içerden fethetmek projesine ağırlık verdiler. Önce Necmettin Erbakan'ın direncini yargı yoluyla kırıp partisini bölerek içinden çıkardıkları "Yenilikçiler"i desteklediler ve erken seçimle iktidara getirdiler. Türkiye'nin kuruluş sürecinde kendi tarihi köklerinden faydalanarak geliştirdiği direnç mekanizmalarını kırmak için harekete geçtiler. Önce sivillerin askerleri yargılamasına imkân veren yasayı bir gece yarısı Meclis'ten geçirdiler. Ardından Türk Ordusu'nu çökertmek için Amerika'dan savcı bile göndererek yıllardır hazırladıkları senaryoyu, "Ergenekon, Balyoz" gibi adlarla sahneye koydular... Bu arada 12 Eylül referandumu ile yüksek yargıyı da ele geçirdiler.
Ulus devleti savunan iki köklü parti: CHP ve MHP değişime uğratıldı. Bunlardan MHP, Amerikan politikalarını uygulayan AKP iktidarına şartsız destek sağladı. Öyle ki seçim kaybeden AKP, MHP sayesinde bir erken seçim kararı daha çıkarılarak iktidarda tutuldu... CHP ise bu süreçte yavaş yavaş, kadro itibarıyla Atatürkçüleri tasfiye etmeye ve AKP ile benzeşmeye başladı...
***
Kendi ideolojik çizgisine aykırı tutumu sebebiyle MHP içinden İYİ Parti çıktı... İYİ Parti'den de Zafer Partisi çıktı...
Oysa MHP, İYİ Parti ve Zafer Partisi'ne destek verenler arasında ideolojik bir farklılık yok gibidir. Bu kitle bir arada tutulsaydı, AKP'ye kayan tabanı da toparlar; tek başına iktidar için asgari yüzde 30 destek oranına ulaşır ve tek başına iktidar için hazır olurdu... Cumhurbaşkanı da çıkarırdı. Şimdi "kırk satır mı istersin kırk katır mı?" tercihine mecbur kalmazlardı.
İyi bayramlar...
Muhalefetin doğalgaz şüphesi...
22 Nisan 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:02
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Anayasa'ya aykırı olarak üçüncü defa Cumhurbaşkanı adayı olan Tayyip Erdoğan, Adana'da AKP Çukurova İlçe Başkanlığı binasına ateş açılmasıyla ilgili olarak, "Ben bazı parti başkanlarının yaptığı şekilde bir değerlendirmenin içerisine girecek değilim. Ondan bir rant beklentisi içerisinde de değilim" dedi.
Erdoğan, bu açıklamayı, Ayasofya'da kıldığı bayram namazı, TRT'de canlı olarak verildikten sonra yayının devamında cami avlusunda yaptı.
Erdoğan, saldırıdan siyasi rant beklemiyor ama Ayasofya'da kıldığı bayram namazının TRT'den canlı olarak yayınlanmasına ses çıkarmıyor!
Erdoğan, önceki seçimlerde de kürsüye Kur'an ile çıkmıştı...
***
Bayram gündeminde, Karadeniz doğal gazı müjdesi var. Erdoğan, Karadeniz Doğal Gazı Devreye Alma Töreni'nde, "İkinci bayramımız, ülkemizin enerji bağımsızlığı yolunda tarihî bir adım olan Karadeniz gazının devreye alınmasıdır. Dünyanın diğer yerlerinde 6-7 yıl süren keşfedilen gazı kullanılabilir hale getirme süresini biz bu tempoyla 3 yılın altına indirdik" dedi.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez de Filyos'ta yapılan törende "Bandırma gemisiyle Samsun'a giden Mustafa Kemal'in taşıdığı bağımsızlık meşalesi bir milleti küllerinden diriltti. Fatih Gemisi, bir milletin kaderinin değişmesinde başrolü oynadı." diye başlayan coşkulu bir konuşma yaptı.
Karadeniz gazını denizin altından karaya taşıyacak 170 kilometrelik boru hattının döşenmesine 10 Haziran 2022'den itibaren kıyıda 50 metre derinlikte başlandığı ve 2000 metreye inildiği bildirilmişti. Boruları deniz tabanına yerleştirecek "Castoro 10" isimli geminin, bu işlemi yaklaşık 5 ayda tamamlaması öngörülmüştü. Bu verilere göre denizin altında 170 kilometrelik boru hattı 10 ay 10 günde inşa edilmiş oluyor.
***
Erdoğan ayrıca, "Aylık ortalama 25 metreküpe denk gelen mutfak ve sıcak su üretimi için gereken doğal gaz ücreti faturalardan düşürülecektir." müjdesini de verdi...
Millet İttifakı Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu, müjdeyle ilgili "Halkımızın yararına bolca taahhütte bulunsunlar ki devletin sözü anlamına gelsin ve Bay Kemal de seve seve yapsın." dedi.
İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener ise FOX TV'deki İlker Karagöz ile Çalar Saat programına bağlandı ve "Eğer Karadeniz gazının Türkiye'ye gelip evlere verildiği konusu gerçekse -çünkü habire aldatıldığımız için- çok mutlu oldum. Türkiye'nin önemli bir meselesinin hallolduğunu düşünüp biz iktidara geldiğimizde de bunu devam ettiririz, dolayısıyla da mutlu oluruz. İnşallah Putin'in borçları ertelemesinden kaynaklanan, Putin'den yapılan kıyak değildir. Birçok şey yalan çıktığı için hafif bir şüpheye doğru gidiyoruz, devamlı aldatılınca. Umuyorum, diliyorum Karadeniz gazıdır. Biz de onun devamını sağlayacağız" ifadelerini kullandı.
DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan da "Kanıtlanmış rezervle ilgili defalarca sorduk, cevap yok. Bu iş bağımsız denetimden geçmedikten sonra güven olmaz. Seçim yakın olunca müjde bulmak zorundalar çünkü ülke genelinde durumun ne kadar kötü olduğunu bütün vatandaşlarımız görüyor. Bir kilo kıymanın 300, soğanın 30 lira olduğu bir ülkede bir şekilde müjde vermek zorundalar. Seçimlerden sonra iktidarı alalım, iktidarın şu anda söylediklerinin ne kadarı doğru, ne kadarı yanlış ortaya çıkaracağız. Biz doğruları devam ettiririz, eksikleri tamamlarız, yanlışlara da izin vermeyiz" dedi.
***
Görüldüğü gibi muhalefetin bir kısmı, Karadeniz'den borularla doğal gaz getirilmesine şüpheyle bakıyor! Çünkü Togg üretiminde de TCG Anadolu gemisi işinde de halka yalanlar söylendi.
Güvenilirliği kaybetmişseniz, doğru da söyleseniz artık kimse inanmaz!
Din ve siyaset arasındaki para dengesi!
24 Nisan 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:02
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun, "Ben Aleviyim" demesiyle ilgili olarak "Bugüne kadar Erdoğan'ın ağzından böyle bir şey duydunuz mu? Ana muhalefetin başındaki zat, hangi mezhepten olursa olsun, bizi hiç düşündürmez. Saygı duyarız. Ama bunu kalkıp istismar vasıtası yapmak, bir mutfak pozisyonu içerisinde bunu anlatmanın ne anlamı var? Seccade nedir, secde nedir bilmeyenlerin, ağızlarından çıkanlardan bihaber olanların seçim öncesi havayı bozmak için başlattıkları bu istismar siyaseti ülkemizde zemin tutmaz. Sen seccadeye ayakkabınla basabilirsin. Kıblesi Kabe olmayanın seccadesi de bu şekilde olur." dedi...
***
Erdoğan, daha ne söyleyebilirdi? Ahmet Davutoğlu gibi adını yazıp "Sünni" demesine de gerek yok ki... Bir çırpıda "seccade, secde, kıble, kâbe" diyor! Hani dini değerler siyasete alet edilmiyordu? Yani siz seccadenin de secdenin de kıblenin de Kâbe'nin de sahibisiniz ama siyasi rakibinizin secdesi, seccadesi, kıblesi, Kâbesi yok öyle mi? Ve siz bunu seçime 20 gün kalmışken söylüyorsunuz. Bu, yaptığınız nedir?
Kaldı ki dünyanın en meşhur camisinin avlusunda siyasi miting yapıyorsunuz, bayram namazı kıldığınız anları devletin televizyonu canlı yayınlıyor...
Üstelik Kemal Kılıçdaroğlu'nun Alevi olduğunu önceki seçimlerde telaffuz eden de Erdoğan'dır.. O konuşmanın görüntüleri televizyonlarda da yayınlanıyor...
FETÖ'nün yüksek yargıyı ele geçirmesine kabul oyu verilmesi için 12 Eylül 2010 referandumu sırasında, meselâ Trabzon'un köylerinde "Evet verenler Müslüman, Hayır verenler dinsizdir" propagandası yapılıyordu. Yine Orta Anadolu'da "Alevi hâkimler gidecek, Müslüman hâkimler gelecek" sloganı kullanılıyordu! Tayyip Erdoğan, "CHP Genel Başkanı, ki kendisi Alevidir" diyor, AKP'liler "yuh" çekiyordu! Erdoğan, "Yargı artık dedelerden talimat almayacak" diyordu. AKP, Karadeniz ve Orta Anadolu'da, referandumu, Sünni-Alevi oylamasına çevirmişti.
Aradan 13 yıl geçmiş ama bunlar unutulacak işler midir? Erdoğan şimdi cami avlusunda, musalla taşının yanında, "Yuh yetmez, onları siyasi mevta haline getireceğiz" diyor...
***
Neden böyle oluyor? Erdoğan, bugüne kadar nasıl din siyasetiyle kazandıysa iktidarı kaybetmemek için de dini kavramlar üzerinden halkın bilinçaltını harekete geçirmeye çalışıyor.
Peki Kemal Kılıçdaroğlu, Adıyaman'da, depremde kaybedilen vatandaşlar için mezarlıkta dua ederken birinin çıkıp "Fatiha bilmez ki Fatiha'yı okutuyorsun" demesi, bir başkasının türbe ziyareti sırasında benzer bir tepkide bulunması nedir? Kılıçdaroğlu, bunların para için yapıldığını söyledi. Kimileri dini kullanarak bugüne kadar elde ettikleri haksız kazancı kaybetmek korkusu yaşıyor. Bu sebeple panik içinde Kılıçdaroğlu'na saldırıyor.
Diğer taraftan "Kılıçdaroğlu'nun 'Aleviyim' açıklaması, bu konuda aleyhte yapılacak tezviratın önünü kesmek içindi..." denilerek mazur görülebilir ama "Milyonlarca Kürt'e terörist muamelesi yapılıyor" sözleri doğru değil.
Erdoğan ve Kılıçdaroğlu'nun hangi amaçla olursa olsun din, mezhep ve etnik kökenle ilgili söylemler kullanması, millî birlik ve beraberliğe hizmet etmiyor. O halde ikisi de bu söylemleri terk etmeli...
***
Prof. Dr. Veysel Ulusoy, Cumhuriyet'teki "Din ekonomisi" başlıklı son yazısında önemli bir tespit yapıyor:
"Başkentlere sıkı sıkıya bağlı olan, rant arayış amacı ağır basan, devlet tarafından korunup desteklenen ve özellikle de kulüpçülük faaliyetleri arşı aşan bir dindarlık modeli bölgemizi sarmalamış ve adeta bir hastalık haline bürünmüştür. (...) Bu dinci oluşumların ekonomik özgürlük, gelir dağılımı, ekonomik büyüme, tüketim alışkanlıklarını değiştirme ve benzeri gibi dertleri yoktur ve olmayacaktır. Her şey din ile para arasındaki dengedir onlar için."
Din ile siyaset arasındaki denge de para içindir; paraya ulaşmak isteyenlerin kurduğu bir denge...
Tarikat ve cemaatlerin holdingleşmesi hatta partileşmesi bu gerçeğin yansımasıdır... Tarihte de böyleydi ya...
İstilâcı balıklar ve Türkiye'nin istilâ edilmesi...
25 Nisan 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:02
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Sözcü gazetesinin haberine göre Türkiye Tabiatını Koruma Derneği Bilim Danışmanı Dr. Erol Kesici, Antalya'nın Kumluca ilçesi açıklarında batan 3 bin ton boksit yüklü geminin çıkarılması gerektiğini belirterek, "Geminin battığı bölge, Batı Akdeniz'in en hassas ve biyolojik çeşitlilik bakımından en zengin deniz kesimi. Batık geminin çıkarılmama maliyeti, çıkarılmasından ağır olur" dedi.
Dr. Erol Kesici, "Boksit, çevreyi en fazla kirleten maddedir. Gemideki diğer zararlı maddeler ve boksit, balıklar ve birçok su canlısı için toksik etki yaparak, ani ve kitlesel ölümlere sebep olabilir. İçinde bulunduğumuz mevsim, balıkların üreme ve gelişme dönemi olup, bölgede de av yasakları söz konusu. Kirlilik sonucu balık verimliliği azalacaktır. Kirlenen denizlerde balon balığı vb. istilâcı türler artmaktadır." bilgilerini verdi.
**
Son cümlede belirtilen durum, çevredeki siyasi zehirlenmeler sonucu, Türkiye'nin istilâ edilmesine ne kadar benziyor...
Tabii istilâcı kitlelerin bu işte bir kusuru yok. Çünkü istilâcıların memleketini zehirleyenler, Türkiye'yi yönetenlerdir...
Yakın zamanda konuyla doğrudan ilgili iki yeni ve değerli kitap okudum. Birincisi, gazeteci Nur Batur'un, "Orta Doğu'nun Şahları, Vezirleri, Piyonları" adlı eseri... Kitabı burada özetlemek mümkün değil. Okumak gerek... Yalnız Nur Batur, ön sözde, "Arap ve İslam dünyasında görüştüğüm devlet başkanları, kendilerini lider sanan piyonlardı. 2002'de siyaseten yasaklıyken Beyaz Saray'da ağırlanan Erdoğan'a gelince... Karizmatikti. Çok hırslıydı. Kitleleri ayağa kaldırabiliyordu. İslam ve Arap dünyasına lider olmak istiyordu ancak hem Arap dünyasında yalnızlaştı hem de ABD ve Rusya arasında sıkışıp kaldı. Ya Erdoğan liderliğinde güç kazanan Türkiye'deki Siyasal İslamcılar? Onlar da ABD'nin piyonuydu." diyor...
Batur, "Peki Türkiye'de Siyasi İslam ve Müslüman Kardeşler dönemi kapanacak mı? Yoksa ABD ile uyumlu yeni bir grup Siyasi İslamcı, iktidarda kalıp stratejik hedefe yürümeye devam mı edecek? Erdoğan ile ya da Erdoğan'sız..." diye de ekliyor...
Bilindiği gibi Siyasal İslamcı rolünü oynayanlar, bugün Millet İttifakı'nın içine de serpiştirilmiş durumdadır...
***
İkinci kitap ise gazeteci Hüsnü Mahalli'ye ait... Adı, "Orta Doğu'da Büyük Tiyatro"...
Son gelişmelerin eklenmesiyle beşinci baskısı yapılmış...
Mahalli, Orta Doğu'daki süreci adım adım takip eden ve gerçekleri duyuran bir gazeteci olduğu için değerlendirmeleri çok önemli.
Mahalli, sonuç olarak, "Her şey BOP'ta planlandığı gibi gelişti. Eş Başkan Türkiye'nin AKP'si İslam coğrafyasında halklara, partilere ve İslamcı oluşumlara model olarak gösterildi ama tutmadı ve sonunda modelin kendisi Türkiye içinde çöktü..." diyor.
Peki neden böyle oldu? Mahalli, bütün Orta Doğu'yu kastederek diyor ki, "Akıl almaz ve insan doğasına aykırı biçimde aramızda milyonlarca sahtekâr, düzenbaz, yalancı, dönek, yalaka, satılmış, ruhsuz, hırsız, vicdansız, rezil, ahlaksız, fırsatçı, çıkarcı ve bilumum garip meziyetleri olan insan var. Batı ve iş birlikçileri açısından Arap Baharı'nın en büyük zaferi, bu insanların sayısının artmasıdır..."
***
Kıssalardan hisse, AKP iktidarı, ABD projesini harfiyen uygulayarak -Mahalli'nin verdiği rakamla- "250 bin sapık ruhlu teröriste yol verdi" ve milyonlarca insanı sığınmacı durumuna düşürdü. Coğrafyayı zehirledi! Suriyelileri istilâcı haline getirerek, Türkiye'nin nüfus yapısını bozdu... Şimdi Hulusi Akar, "Suriyeli kardeşlerimizi zora sokacak bir davranış içinde hiçbir zaman bulunmadık, bulunmayız. Bunu herkes bu şekilde bilmeli ve ona göre davranmalıdır." diyebiliyor.
Türk Milleti'ni zora soktuklarını çok iyi biliyor ama...
Türklüğü silmek için Türklerden oy istemek!
26 Nisan 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:02
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Seçim günü yaklaştıkça, iktidar, muhalefetin ne vaadi varsa yerine getirmeye çalışıyor. Atanamayan öğretmenlerin 45 bininin Mayıs'ta atanacağı bildiriliyor. 3500 engelli öğretmenin ataması yapılıyor. Şehir içinde kullandığı ticari aracını yenileyeceklerden özel tüketim vergisi alınmayacağı açıklanıyor. Berber, terzi, bakkal, manav, kasap, taksici, dolmuşçu, servis işleticisi ve benzeri esnafın kazançları gelir vergisinden istisna edilmiş ve basit usulde vergilendirilmesi yani çok daha az vergi ödemesi sağlanmıştı. Şimdi 12 büyükşehirde pazarcı esnafına da aynı uygulama yapılacak...
En düşük emekli maaşının 7500 liraya çıkarılması daha önce başlatılmıştı...
Tabii, iktidar kazanırsa bu muafiyetler veya kazanımlar devam edecek mi belli değil ama seçim günü yaklaştıkça, herkesin ayağı yere basmaya başladı. Togg, karın doyurmuyor... Patates-soğanın önemini gecikerek de olsa anlamaya başladılar.
Tabii bütün bu kararların seçime 18-19 gün kalmışken alınmasının asıl sebebi, Cumhurbaşkanı adaylarından Kemal Kılıçdaroğlu'nun, anketlerde birkaç puan önde çıkmasıdır. Yoksa burunlarından kıl aldırmazlardı...
***
İnsanlar, vaatlere inanmaya meyillidir... Suriye'de kan döken teröristlerin çoğu cennet vaadiyle ikna edilmiş insanlardan oluşuyor. Kendi dindaşlarını "Allahüekber" diyerek öldürüyorlar.
Son günlerde bütün dünyada Kenya'daki ölüm orucundan ölenler konuşuluyor.
Kenya'nın Malindi kasabasında "aç kalarak Hz. İsa'ya kavuşmaları vadedilen" ve ölüm orucunda hayatını kaybeden ve ormanda cesetleri bulunan kişi sayısının 73'e çıktığı bildirildi.
Kenya Kızılhaçı tarafından yapılan açıklamada ise 112 kişinin kayıp olduğu ifade edildi.
Ulusal basınında çıkan haberlerde, Good News International Kilisesi papazı Paul Mackenzie Nthenge'nin, kilisesindeki insanlara, aç kalarak Hz. İsa'ya kavuşmayı vadettiği belirtilmişti.
Polis, 15 Nisan'da açlıktan öldüğünden şüphelenilen 4 kişinin cesedinin bulunmasının ardından Nthenge'yi gözaltına almıştı.
***
Hasan Sabbah, uyuşturucu verdiği gençleri, anadan üryan "huri"lerin ellerinde şarap kadehleriyle gezindiği bir bahçede uyandırır ve başları dönerken felekten birkaç saat çalmalarına izin verirdi... Böylece bu gençlere, istediği zaman onları cennete gönderebileceğine ikna ederdi. Sonra da o gençlere "uçurumdan atla" dediğinde tereddüt dahi etmezlerdi. Bir çeşit şartlı refleksti bu. Yüzyıllar sonra Pavlov, şartlı refleksin teorisini köpekler üzerinde yaptığı deneyle izah etmişti...
Alevilik-Sünnilik gibi dini hassasiyetler üzerinden yürümek de aslında yüzyılların birikimiyle şartlanmış insanların basiretini bağlamaya çalışmaktır...
İnsanların, dini vaatlerle veya beyinlerinde mevcut olan kültürel kodların tahrik edilmesiyle kandırılması, şartlı refleks teorisini uygulamaya benziyor ama ekonomik destekler soyut değil somuttur. Vatandaş cebine giren parayı veya cebinden çıkmayacak parayı somut olarak elinde hisseder...
Türk Milleti'nin, mezhep taassubunu aşıp aşmadığını hep birlikte göreceğiz. Ekonomide ise iktidarın doğrudan vatandaşa para aktarma yetkisi varken muhalefet, sadece vaat etme şansına sahiptir. Seçime az bir süre kalan para ve kadro aktarımı, bu defa işe yarayacak mı onu da 14 Mayıs akşamı göreceğiz...
***
Esas olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin yoluna devam etmesidir. İktidar partisinin böyle bir derdi yok. AKP ve Hüdapar'ın derdi zaten Türk olmaktan kurtulmaktır. Bu da onların şartlı refleksidir. Bu zehir, gösterilen bazı adaylar yoluyla karşı tarafa da zerk edilmiştir... HDP de aynı hedefe sahiptir.
AKP, 21 yıldır Türk kimliği için açık bir tehdit haline gelmiştir. Dini değerleri öne çıkarmalarının ana sebebi budur. Türklüğü silmek için Türklerden oy almayı, dini şartlanma sayesinde bugüne kadar başardılar.
Kenya'daki insanları ölüm orucuna sürükleyen papaza inanmakla, milletin adını yok etmeye çalışanlara güvenmek arasında ne fark var? Uyanmak, bu durumu anlamaktı
Sudan'da virüs üretilen laboratuvar ve seçim gündemi!
27 Nisan 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:02
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Sudan'da devlet başkanlığını da üstlenen ordu komutanı ile milis kuvvetler komutanı arasındaki anlaşmazlık, çatışmalara yol açtı, 459 kişi öldü, 4 bin 72 kişi yaralandı.
İki kuvvet arasında 72 saatlik ateşkes yapıldığı sırada Dünya Sağlık Örgütü, başkent Hartum'daki Ulusal Halk Sağlığı Laboratuvarı'nın ordu veya milis güçleri tarafından ele geçirildiğini ve laboratuvar çalışanlarının tesisten kovulduğunu açıkladı.
Laboratuvarda kızamık ve kolera patojenleri ile diğer tehlikeli maddelerin bulunduğunu ifade eden DSÖ, Hartum'da "yüksek biyolojik tehlike riski" olduğunu duyurarak, laboratuvarın kimin kontrolünde olduğuna dair bilgi vermedi.
DSÖ, personelin laboratuvara girmesine izin verilmediğini de bildirdi.
***
Peki ama Sudan'daki laboratuvarda, bu kadar yüksek dereceli biyolojik tehlike riski taşıyan kızamık ve kolera patojenleri neden saklanıyordu acaba? Dünya Sağlık Örgütü'nün, bu konuya açıklık getirmemesi şüpheli bir durum...
Dünya Sağlık Örgütü, laboratuvarda kızamık ve kolera patojenleri bulunduğunu ve bunların çok tehlikeli olduğunu bildiğine göre, bu merkezin yönetiminde söz sahibiydi... Laboratuvar için "ulusal" diyorlar ama DSÖ'nün yönettiği bir kuruluşa ulusal demek halkı kandırmaktır...
Tıpkı Ukrayna'da ABD'nin kurduğu biyolojik laboratuvarlar gibi. Dünya Sağlık Örgütü, bu ülkedeki laboratuvarların akıbeti hakkında henüz tek kelimelik bir açıklama yapamadı! Laboratuvarları ABD kurduğu için mi acaba? Mesela Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi'ne sebep olan ve Türkiye'de çok sayıda ölüme yol açan virüslü keneler nereden geldi? Yoksa medyaya verilen yönlendirici haberde denildiği gibi virüslü keneleri, gerçekten göçmen kuşlar mı taşıdı?
***
Rusya, ABD'nin Ukrayna'da 30 biyolojik laboratuvarı bulunduğunu açıklamıştı.
Rus ordusuna bağlı Radyasyon, Kimyasal ve Biyolojik Savunma Kuvvetleri Komutanı İgor Kirillov, laboratuvarların Lviv, Harkov ve Poltava kentlerinde kurulduğunu ve Rus ordusu gelmeden önce bunların imha edildiğini söylemişti.
Kirillov, "Laboratuvarlarda veba, şarbon, bruselloz, difteri, salmonelloz ve dizanteri patojenleri izine rastlandı" demişti.
ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Victoria Nuland "Ukrayna'da biyolojik silah var mı?" diye Senato'da sorulan soruya, "Ukrayna'da biyolojik araştırma tesisleri var. Rusya'nın, bu laboratuvarlarda kontrolü ele geçirmeye çalışmasından epey endişeliyiz. Buna karşı Ukraynalılarla birlikte çalışıyoruz." diye cevap vermişti.
Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Mariya Zaharova ise laboratuvarlarda biyolojik silah bileşenlerinin geliştirilmeye çalışıldığını kanıtlayan belgeler bulduklarını öne sürmüştü.
Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Cao Licien da "Ukrayna'daki tüm tehlikeli virüsler, bu laboratuvarlarda saklanıyor olmalı. Bütün araştırma faaliyetleri, ABD tarafından yürütülüyor ve onların izni olmadan hiçbir bilgi açıklanamıyor. ABD'nin laboratuvarlarda hangi virüslerin depolandığı ve hangi araştırmaların yapıldığı gibi bilgileri, en kısa zamanda açıklaması gerekir..." demişti...
***
Şimdi Sudan'da böyle bir tehdidin ortaya çıkması, bütün insanlığı alarma geçirecek derecede önemlidir. Zira yeni bir salgın başlayacağı iddiasında olanlar var! Bu defa hangi laboratuvardan virüs sızacak acaba? Hartum'dan mı?
Türkiye'de AKP iktidarı, "pandemi" döneminde Dünya Sağlık Örgütü ne dediyse uyguladı. Ana muhalefet ise aşı kampanyasını yetersiz buldu, "biz daha iyisini yaparız" dedi. Zaten, pandemi ilanından çok önce "mecburi aşı" için yasa önerisinde bulunan CHP'li bir milletvekili de var!
Almanya da tıpkı Türkiye gibi vatandaşlarının deney faresi veya kobayı gibi kullanılmasına izin verdi ama üç yıl sonra, genetik müdahaleden dolayı geri dönüşü olmayan hastalıklara yakalanmış vatandaşlarına ömür boyu maaş bağlamak zorunda kaldı! Türkiye'nin seçim gündeminde ise seccadeye basmaktan sonra mezhep tartışması gibi konular var!
Sosyal travmalara karşı beyin takımı!
28 Nisan 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Pozitif bilimlerde de sosyal bilimlerde de araştırma yöntemi temel olarak gözleme dayanır. Yalnız, pozitif bilimle uğraşanlar deney yapabilirken sosyal bilimcilerin genelde böyle bir şansı yoktur. Çünkü toplum üzerinde sosyal deneyler yapmak hem ahlaki değildir hem de insan haklarına, kısacası hukuka aykırıdır.
Gerçi uzun süredir, bazı istihbarat servisleri, Türkiye dahil birçok ülke halkı üzerinde sosyal deneyler yapıyor. "Politik psikoloji" diyorlar, "seçilmiş travma" diyorlar ve toplumları istedikleri gibi yönlendirebiliyorlar. Terör de çoban köpeğinin, koyunları her taraftan tehdit ede ede ağıla sokması gibi kullanılıyor ve geniş kitleler siyasi ağıllara, yani belirlenmiş kalıplara sokuluyor. Mesela Ermeni soykırımı yalanı, Ermeni milleti için seçilmiş bir travmadır ama asıl hedef, Türkiye'yi çökertmektir.
***
Seyrantepe'deki Şehir Hastanesi'ne taşınan Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde uzman doktor kararıyla yaptırdığımız bazı analizlerin takibi sırasında mikrobiyoloji uzmanı Doç. Dr. Emin Bulut ile soyadı benzerliğimiz ve hemşeriliğimiz üzerine konuşurken bazı açıklamalar yapmam gerekti. Yakın ilgi gösteren Bulut'a dedim ki, "Siz nasıl insan vücudundan alınan örnekler üzerinde mikrobiyolojik analizler yapıyorsanız, bilim adamı niteliğine sahip tarihçiler, sosyologlar, sosyal antropologlar da kültür kodları üzerinde benzer bir çalışma yapıyor ve bazı sonuçlar elde ediyor. Mesela Azerbaycanlı sosyal bilimci Ahmet Caferoğlu'nun, Trabzon ve Rize'nin bazı köyleriyle Tebriz Türklerinin Güneş Duası geleneğinin karakter ve şekil itibariyle tamamen aynı olduğunu ortaya koyması gibi..."
Sosyal bilimlerde çoğu zaman kesinlik veya netlik olmamasının sebebi, analize konu olan toplumsal, sosyal ve tarihî olay üzerinde yeterince veri bulunmamasıdır.
***
Bu arada belirtmeliyim ki hastanede görevli hemen herkes, hastalara karşı nezaketliydi. Her işin başı nezaket... Başhekim Prof. Dr. Özgür Yiğit ile tanışmadım ama binlerce hasta girişine rağmen hastanede sistemin, tıkır tıkır çalıştığını belirtmeliyim. Yine mesleğine tutkuyla bağlı dahiliye uzmanı ve nefrolog Doç. Dr. Tamer Sakacı'nın, bilimsel disiplinini, her türlü takdirin üzerinde gördüm. Bu arada damadım, Op. Dr. Göksel Seçkin ile okul ve ev arkadaşı olduklarını, sonradan öğrendim...
Bürokrasi en aza indirgenmiş olsa da hastanede her adım kayıt altına alınmak zorunda. Çeşitli analizlerin bir kısmı için önceden randevu almak gerekiyor. Bütün bunları, zamanında bitirmek, bir bilene sormayı gerektiriyor. Ben, hastanenin imamı olan aziz dostum Avni Kurtoğlu'na sordum. Kardeşten ileri ilgi gösterdi. Hastane yönetimi Avni Hoca'nın bu gönül zenginliğinin farkında ki ona bazı kurullarda görev vermiş. Personel, çok seviyor.
***
Aslında yazıya İngiltere'de yapılan beyinle ilgili bir araştırmayla başlayacaktım ama söz buralara geldi. Araştırmada beyin sarsıntısı geçiren insanların yüzde 45'inde, 6 ay sonra bile hasar belirtilerinin görülebildiği tespit edildi.
Cambridge Üniversitesinden bilim insanları, beyin sarsıntısı geçiren kişilerde, beynin "talamus" olarak bilinen ve koku hariç tüm duyu sinyallerinin bir araya gelerek beyne aktarıldığı bölgesinde anormallik olduğu tespit edildi.
Uzmanlar, depresyon ya da çabuk öfkelenme gibi duygusal belirtiler gösteren hastalarda, bunun, talamusun beyindeki herhangi bir hasarı telafi etmeye çalışması olarak yorumlanabileceğini belirtti.
Araştırmada, bu insanların yüzde 45'inde, 6 ay sonra bile yorgunluk, dikkat bozukluğu ve baş ağrısı gibi "hasar" belirtilerinin görülmeye devam ettiği anlaşıldı.
Araştırma, "Brain" isimli dergide de yayımlandı.
Bu araştırma sonuçları, beyin hasarları sonucu gelişen hastalıkların tedavisinde çığır açabilir...
***
Aynı yöntemi, toplumsal yapımızı araştırmak için kullanırsak, yaşadığımız siyasi-sosyal travmaların hasarının yıllarca giderilemediğini görürüz. Türk Milleti, genetik kodlarını kullanarak, hasarı tedavi etmeye çalışıyor ama travmalar bir türlü bitmiyor ki...
Darbeler, 12 Eylül 1980 öncesi ideolojik çatışmalar, PKK ve FETÖ travmaları, Ergenekon-Balyoz travmaları, 15 Temmuz travması, toplumun beyin takımına hasar vermiştir. Türk Milleti bütün bu travmalara tahammül etti! Türklerin oy verdiği insanlar, Türk adını silmeye çalışıyor! Gelinen noktada hasar tespiti yapmak için bile mikrobiyoloji analizi gibi kesin verilerle hareket eden çok yetkin bir beyin takımı kurmak gerekiyor!
Hastane koridorlarında dolaşırken bir taraftan da bunları düşündüm. Ben çok şükür iyiyim dostlar, merak etmeyin.
"Darbe"yi kim yapabilir?
29 Nisan 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Fatih'te, Said Nursi çizgisini takip eden ve seçimlerde Cumhur İttifakı'nı destekleyeceğini açıklayan, 1979 yılında kurulmuş İstanbul İlim ve Kültür Vakfı'nın etkinliğinde konuştu.
Soylu, önce "Tayyip Erdoğan'ın en büyük avantajı, sürekli değişimleri birbirine ekleyerek bir devrim oluşturması ve Türkiye'de hem bir altyapı devrimi hem de bir zihniyet devrimi gerçekleştirmesidir" dedi.
Soylu bu sözlerden sonra "15 Temmuz onların fiili darbe girişimiydi. 14 Mayıs da siyasi darbe girişimleridir. Bu kadar açık ve nettir. 14 Mayıs 2023, Batı'nın siyasi darbe girişimidir. Türkiye'yi tasfiye etmeye yönelik hazırlıkların 14 Mayıs'ta her birini bir araya getirerek oluşturulabilecek darbe girişimidir. Bunu ben söylemedim. Bunu bugün Amerika'nın başındaki zat yıllar önce söyledi." diye konuştu.
***
Erdoğan sistemi değiştirince yaptığı iş devrim oluyor, muhalefet bu devrime karşı, Erdoğan'ın kararıyla tespit edilen 14 Mayıs tarihinde yapılacak seçimlerde halkın oyunu alarak iktidara gelirse bu bir darbe sayılacak!
Tabii, "ABD'nin başındaki zat"ın sözleri önemli... Biden, "Erdoğan'ı darbeyle değil, seçimle değiştireceğiz. Bunun için muhalefeti desteklememiz yeterli" demişti.
ABD'nin bu tür uyarılarla, iktidarları kendi istedikleri rayda tuttuğu da söylenebilir.
Bir de Ahmet Davutoğlu, başkanlık sistemine karşı olduğu anlaşılıp istifaya zorlandığında, Foreign Policy, "ABD, Ankara'daki adamını kaybetti" diye başlık atmıştı.
***
Yakın zamanda "darbe" tespitinde bulunan bir siyasetçi de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu idi.
Kemal Bey, "İktidar, 15 Temmuz'u fırsata çevirdi. Darbenin olacağı biliniyordu, önlenmedi. 250 şehidimiz var, gazilerimiz var. Ama o bunu fırsata çevirerek sivil darbe gerçekleştirdi 20 Temmuz'da. 20 Temmuz, Türkiye'de sivil darbenin ilan edildiği tarihtir. OHAL ilan edildi, parlamentonun yetkileri elinden alındı." demişti...
Darbe girişiminde bulunulacağı ihbarını, 15 Temmuz akşamı, Genelkurmay'da beraber değerlendiren MİT Başkanı Hakan Fidan ve Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, halen görevdedir. Gerçi Hulusi Akar, uzun süredir Millî Savunma Bakanı'dır ama hâlâ askermiş gibi üniforma tarzında bir kıyafet giyiyor! Üniformalı demokrasi olur mu?
15 Temmuz'dan sonra Türkiye'nin yönetim sistemi de yasa dışı bir Meclis oylaması ve mühürsüz oyların geçerli sayıldığı gayrimeşru bir referandum ile değiştirildi! Atı alan Üsküdar'ı geçti! Erdoğan'ın üçüncü defa Cumhurbaşkanı adayı olması da Anayasa'yı çiğnemektir.
***
ABD, programının ana fikrini yazıp gönderdiği AKP'yi ve liderini desteklemekten vazgeçmiş olabilir mi?
ABD, AKP iktidarının ilk yıllarında, Erdoğan'ın İslâm Dünyası ile ilişkilerinden şüphelenince, onu devirmeyi tartışmaya başladı.
Başlangıç yıllarında Erdoğan'ı TÜSİAD'a kabul ettiren, ABD yönetimi ve Yahudi lobisiyle ilişkilerini düzenleyen Cüneyt Zapsu, 2006 yılında Washington'da American Enterprise Institute'da yaptığı konuşmada "Bence onu devirmeye çalışmak, delikten aşağı koymak yerine onu kullanın… Burada ve Avrupa'da bundan yararlanmalısınız. Teklifim budur." demişti...
Nitekim AKP iktidarı 21 yıl sürdü... Biden ise başkan olunca herhalde önüne devlet raporları konuldu ki Erdoğan'ı devirmek için bir girişimde bulunmadı.
***
Şimdi bütün bunları bir kenara bırakalım... Türkiye'de fiilen kim darbe yapabilir, ona bakalım!
Dar bir çevrede darbe söylentisi var ama halk desteği sağlamadan kimse darbe yapamaz. Halk ise terör yöntemleriyle darbe ister duruma getirilebilir. 12 Mart muhtırası ve 12 Eylül, böyle hazırlanmış müdahalelerdir.
Bugün, kim halk arasında kargaşa çıkarabilecek silahlı güçler organize etmiş; ona bakalım. Yine Suriye ve Afganistan'dan getirilen milyonlarca insan arasında savaş tecrübesi olan yüzbinlerce kişinin bulunduğunu da unutmayalım...
Bu güçleri kim beslediyse ve yabancı savaşçıları Türkiye'ye kimler kabul ettiyse, darbeye zemin hazırlama işini de ancak onlar yapabilir!
Seçimlerin ana mesajı nedir?
01 Mayıs 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Seçimlerde partilerin verdiği mesajlar, özde aynıdır! Bu tespiti izah etmek için Siyasal İslam ve Milliyetçilik iddiası taşıyanların durumundan başlayalım...
Prof. Dr. Erol Güngör'e göre, "Milliyet farklarını hesaba almayan bir İslâm düşüncesi kaynağını başka sebeplerden almış demektir. Böyle bir İslâmcılık tasarlayanlar, milliyetçilere, karşı dolaylı bir etnik hareket içindedirler. Bunların maksadı İslâm birliği sağlamaktan ziyade, yaşadıkları, ülkedeki milliyetçi politikayı nötralize etmektir. Bu azınlıklar, ayrılıkçı bir politikayı takip gücünü buldukları takdirde kendi istikametlerinde bir milliyetçilik hareketi açmaktan geri kalmayacaklardır. Böyle bir güce erişemedikleri müddetçe İslâm davasının şampiyonu olarak görünürler. Panislâmizmin kuvvetli bir siyasi hareket uyandırmayışının sebebi, bu konuda doktrinden bir dayanak bulunamayışıdır. İslâm doktrininde hiçbir zaman tek devlet fikri işlenmemiştir."
***
Diğer taraftan, küresel boyutta ekonomik ve siyasi faaliyetlerde bulunan güç merkezlerinin, hedeflerine ulaşmak için kullandığı araçlardan biri din ise de medya üzerinden psikolojik operasyonlar uygulayarak, hedef ülkelerdeki insanların millî bilinçlerini yok etmek, böylelikle, sermayenin serbestliğini sağlamak gibi bir yok takip etmektedirler. Tabii bu sermaye kendi kontrollerindeki sermayedir. "Sermayenin milliyeti yoktur" sözünü de sık kullanır veya kullandırırlar. Böyle ise neden milliyetlerle ve bu arada yoğunlukla Türk milliyeti ile mücadele ediyorlar? Gerçekte küresel sermayenin milliyeti vardır ve dünya milletlerine kendi projelerini, bu çerçevede kendi yasalarını dikte ettirmektedir. Pandemi ve iklim değişikliği projelerinde olduğu gibi... Türk milliyetini, küresel projeler önünde ciddi bir engel olarak görüyorlar...
Küresel projelere hizmet edenler sadece siyasal İslamcılar değil. Sol düşünce sahibi olduklarını iddia edenler de Batı'nın projelerini nasıl uygulayacaklarını açıklıyor!
Milliyetçilik ise bugünkü dünyada bu küresel projelerle mücadele edebilmek için kendi millî ve evrensel medeniyet projesini ortaya koymak demektir...
Yalnız bugün Türkiye'deki siyasi partilerin küresel sermayenin ortaya koyduğu projelere direnmek şöyle dursun, "Biz daha iyi yaparız" yarışında olduklarını görüyoruz...
Öyle ki sadece önde görünen iki parti değil, milliyetçilik iddiasındaki partiler bile küresel dayatmalara uyumlu söylemler kullanmaktadır.
***
Türkiye'nin asıl sorunu, üniversite eğitimi almış kadroların, savundukları ideoloji ne olursa olsun, zihniyet olarak Batı'nın bilim diye ortaya koyduğu bütün verilere adeta iman etmesidir.
Kazakistan'ın eski Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev, "Yüzyılların Kavşağında" adlı eserinde, "Ülkeler ve kıtaların renkli dünyasını tanıdıkça vardığım sonuç şudur: Çağdaş medeniyet dediğimiz şey, Batılılaşma veya liberalizm değildir" demiş ve ilave etmişti:
"Kendine has özelliği ve tekrarlanamaz tarihi olan bu özel oluşumu, yani Batı medeniyetini, insanlığın genel tecrübesinin bir karışımı ve neticesi olarak takdim etmek bir baybalama yöntemidir"
Kazak Türkçesi'nde "baybalama"; yaygara, şarlatanlık veya palavra demektir!
Batı, bugün hem sağlık hem de teknoloji alanında insanlık için neyin doğru olduğunu dayatmakta, Türkiye gibi çevrede kalan ülkelerin aydınları ise Batı'nın doğrularını uygulamak için askerî veya polisiye önlemler uygulanmasını bile savunabilmektedir.
Böyle bir "aydın" kitlesine sahip bir ülke, medeniyet projesi geliştirmeyi bir kenara bırakın kendi bağımsızlığını dahi koruyamaz...
***
Seçime kısa bir süre kalmışken bu teorik konulara girmemi doğru bulmayanlar olabilir. Ancak ben de bir seçmenim ve "Seçimde ne yapacağız?" diye soranlara gönül rahatlığı içinde bir cevap veremiyorum. Bunun sebebi, yukarıda bahsettiğim durumdur...
Siyasal İslamcılık iflas etmiştir tamam da milliyetçilik değilse bile milliyetçi kadrolar, o iflas etmiş siyasal İslamcılık içinde eritilmiştir. Sol diye bir değer de kalmamıştır. Ayrı yapılar gibi görünmeleri, onları içine düştükleri kuyulardan çıkarmış olmuyor...
Kot farkı!
02 Mayıs 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Adıyaman'ın Tut ilçesine bağlı Çanakçı köyü sınırlarında yer alan krom maden ocağının işletme müdürü Fatih Özdemir, "Harita mühendisimizin kullandığı cihazımız var, direkt 4 uydudan ölçümler alıyor, depremden iki hafta sonra aldığımız ilk veride baktık ki 12 metrelik bir kot farkı var..." diye bir açıklama yaptı.
Yapılan ölçümlerde maden ocağının bulunduğu yerin 1191'den 1179 rakıma düştüğü anlaşıldı...
Fatih Özdemir, AA muhabirine, ocakta çalışan 70 madencinin Adıyaman'daki yıkılan binaların enkazından insanları çıkartmak için 2 hafta süre görev aldığını, depremden 2 hafta sonra madenin durumunu görmek için şantiyeye geldiklerini ve ölçümlerde maden ocağının güneybatı yönünde de 2,5 metrelik bir kayma tespit ettiklerini anlattı. Daha sonra galerilerin durum tespiti için harita mühendislerinin ölçümler yaptığını anlatan Özdemir, "Sadece girişlerimiz ayaktaydı. Galerilerimizin yıkıldığını, su bastığını, içerinin çamur dolduğunu gördük." diye konuştu.
Özdemir, Adıyaman'da ürettikleri krom madenini Çin'e ihraç ettiklerini de sözlerine ekledi.
***
Depremlerde maden ocaklarındaki kot farkının bu kadar büyük olmasının sebebi, galerilerin çökmesidir. Bir yüzeyin altını ne kadar oymuşsanız çökme de o kadar yüksek olabilir. Yalnız Hatay'da zeytin bahçelerinde iki üç metrelik çökmeler gözle görülüyor. Yine Kahramanmaraş'ta yol kenarındaki tek katlı binaların çatıları, yol ile aynı seviyeye düştü...
Siyasette de bazı sarsıntılar, büyük çökmelere yol açıyor. Bunun sebebi de bütün değerlerin ve özellikle Türkiye'de ailenin büyük sarsıntıdan önce altının oyulmasıdır! Değerler ne kadar aşağıya çekilirse siyasetteki depremlerde partilerin çöküşü de o kadar büyük oluyor.
Ailedeki çöküşe, devlet kararlarındaki adaletsizlik sebep oluyor. Enflasyon, emeği aşağı çekiyor. Parayı paranın kazandığı bir düzen hâkim oluyor. Ayrıca, üniversite ve kamu personeli sınavları başta olmak üzere devletin açtığı bütün sınav sorularının yıllarca çalınmış olması, yazılı sınavları yüksek puanlarla kazanan adayların, mülakatta kasten düşük puan verilerek elenmesi, yerlerine iktidar partisinin uygun gördüğü kişilerin atanması 21 yıldır sürmektedir.
***
21 yıl, insan hayatının üçte veya dörtte biridir...
Bu süreçte ülkenin ekonomik kaynakları da sadece yandaşlar için seferber edilmiş ve yandaş olmayana hayat hakkı tanınmamıştır. Adalet, ülkenin altından çekilmiştir.
Ülkeye hâkim olan ideolojik partizanlık yüzünden, ülke nüfusunun büyük bir kısmı, ömrünün en verimli çağlarını, mutsuz geçirmiştir. Tabii uygulanan haksızlıklar yüzünden hak etmedikleri makamlara gelenler veya zengin olanlar da çok büyük bir kitle oluşturuyor.
Yalnız günün sonunda, yandaşlar bile uygulanan ekonomik politikalardan zarar görmeye başlamıştır. Yandaşlık sayesinde servetine servet katanlar, bu gidişin gidiş olmadığını görerek ve "iktidar değişirse hesap sorulur" korkusuyla yatırımlarını yurt dışına kaydırmıştır. Oysa siz kendi ülkenizde haksız kazanç elde etmişseniz, dünyanın neresine giderseniz gidin, devletiniz arkanızda olmadığı zaman elinizdeki serveti kaybedersiniz...
***
Şimdi yandaş olanlarla olmayanlar arasında gerek devlet kadrolarında gerekse iş hayatında oluşan ve bu kot farkları, çökme sinyalleri veriyor. Kazıklar üzerinde hayat ne kadar devam edermiş göreceğiz...
Tabii 21 yılda 413 milyar dolar tuttuğu hesaplanan ihale komisyonlarının ülkeye geri getirilmesi zor, ama mümkün... Zaman zaman gemilerle taşınan bu paralara, denizin ortasında "kara para" diye el koyan çıkmazsa...
Koyun eti güzellemesi ve yabancı vesayet...
03 Mayıs 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhur İttifakı'na katılan ortağı Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan, Bilecik konuşmasında "İnşallah Tarım Bakanlığımızı, Bill Gates Vakfı'nın tasallutundan kurtulması için, Sağlık Bakanlığımızın Dünya Sağlık Örgütü'nün vesayetinden kurtulması için, Milli Eğitim Bakanlığımızın Amerikan Fulbright Komisyonu'nun vesayetinden kurtulması için gerekli mücadeleyi mecliste çok daha etkili bir biçimde yapacağız." dedi.
Sözler iyi de akla "Bu, nasıl olacak?" sorusu geliyor...
***
Fatih Erbakan bu sözlerle, "Biz Cumhur İttifakı'na katıldık ama bunun sebebi, devleti yabancıların vesayetinden kurtarmaktır" demiş oluyor. Peki ama Tayyip Erdoğan kalırsa, Fatih Erbakan ve belki birkaç arkadaşı daha itiraz ediyor diye üç bakanlıktaki yabancı vesayetine son verir mi?
Soruyu şöyle de sorayım: Seçime katılanlar arasında Fatih Erbakan dışında, üç bakanlığın, yabancı vesayetinde olduğunu söyleyen var mı?
***
Sağlık Bakanlığı'ndaki vesayeti çok yazdım. AKP iktidarı, Türkiye'yi Dünya Sağlık Örgütü'nün kobay ülkesi haline getirmiştir. (Ayrıntılı bilgi "Karekodlu Vatandaş" adlı kitabımda mevcuttur.)
Fullbright bursu ile ilgili anlaşma ise ABD'ye gönderilecek öğrencilerin ABD tarafından seçilmesine dayalıdır. Çünkü kurulan komisyonun başkanı ABD Büyükelçisi'dir ve kararlarda eşitlik haline başkanın oyu esas alınır! Bu da ciddi bir vesayettir ama eğitimin tümünü kapsamaz. Bunu daha önce ayrıntılarıyla yazmıştım.
Tarım politikalarındaki vesayeti de bu sütunda çok inceledim ama bazı hatırlatmalar yapayım...
***
Kendi bakanlığına temizlik malzemesi sattığı anlaşılınca istifa etmek zorunda kalan Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan, "İngiltere ile Serbest Ticaret Anlaşmamıza uluslararası yatırımların dahil edilmesini ve tarım alanında karşılıklı olarak farklı tavizler uygulamayı hedefliyoruz." demişti.
TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Baki Remzi Suiçmez ise buğday ithalatı için belirlenen alım fiyatının Türkiye`de yerli üretim için belirlenen taban alım fiyatından yüksek olduğuna işaret ederek, Türkiye`deki çiftçiden esirgenen desteğin başka ülke çiftçilerine verildiğini söylemişti.
Tarım Bakanlığı'nın İnternet sitesinde halen yayında olan bir haber var... 19 Nisan 2019 tarihli habere göre "Bill ve Melinda Gates Vakfı ile Türkiye arasında uzun vadeli işbirliği tesis etmek üzere 10-11 Nisan 2019 tarihlerinde Dışişleri Bakanlığı ev sahipliğinde bir çalıştay yapıldı. Türkiye ile Bill ve Melinda Gates Vakfı arasında tarımsal kalkınma alanlarında iş birliği protokolü imzalandı."
***
Tarım Bakanı Vahit Kirişçi, 2022 yılında "Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü'nün verileri, hücresel kökenli et üretiminin 2030 yılında toplam et üretiminin yüzde 10'unu karşılayacağını öngörmektedir. Bu itibarla Türkiye'de de yapay et konusuna ilişkin çalışmalar sürmektedir" dedi.
Son olarak Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati, her gün koyun eti güzellemesi yapıyor; "Koyun eti yağlı, koyun eti güzeldir. Koyun eti bu ülkeye de en güzel tadı verir." diyor... "Büyükbaş hayvanları, yapay ete geçiş için yok ediyoruz" diyemediği için mi böyle konuşuyor acaba?
Çünkü eski Tarım ve Orman Bakan Yardımcısı Ayşe Ayşin Işıkgece, 9 Mart 2021 günü Hürriyet'e konuşmuş ve "Ülkedeki büyükbaş sayısını artırmayalım. Yem masrafı yüksek. Kullanılan tonlarca su var. Karbon salınımı çok fazla. Küçükbaş sayımızı artıralım. Destekleri bu yönde verelim istiyoruz." demişti.
Sonuç olarak Fatih Erbakan'ın tek başına ortaya koyacağı irade, üç bakanlıktaki yabancı vesayeti önleyemez. Bunun için iktidara aday olanların tamamının milli irade sahibi olması gerekir!
NOT: Bu yazıyı, 3 Mayıs Türkçülük gününe ithaf ediyorum...
Yapay zekâ veya yapay siyaset!
04 Mayıs 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, "Ben son uyarımı yapayım. Fahrettin Altun, Serhat ve ekip arkadaşları Çağatay ile Evren; anlaşmaya çalıştığınız dark web dünyası, sizi yabancı istihbaratın eline düşürür. Cambridge Analytica'cılık oynamak sizin kapasitenizi aşar çocuklar. Son uyarımdır" diye mesaj yayınlayınca, "deepfake" yöntemi tartışılmaya başlandı...
Fahrettin Altun, kendileriyle ilgili iddiayı "iftira" olarak nitelendirdi ama dünyada böyle olaylar yaşandı, yaşanıyor...
***
Cumhuriyet'in derlediği haberlere göre The Guardian ve The New York Times gazetelerine röportaj veren eski bir Cambridge Analytica çalışanı Christopher Wylie, seçmenlerin psikolojik profillerini oluşturmak amacıyla Facebook kullanıcılarının kişisel verilerinin çalındığını ifşa etmişti.
Cambridge Analytica'nın; 2016 yılında ABD'de Donald Trump'ın seçimi kazanmasına yardımcı olmasının yanı sıra Britanya'nın Avrupa Birliği'nden çıkış süreci olan Brexit oylamalarında da etkili olduğu ortaya çıkmıştı. Cambridge Analytica'nın yöneticileri 2018'de şirketin Hindistan, Pakistan, Tayland, Endonezya ve Malezya da dahil olmak üzere dünya çapında 200'den fazla seçimde çalıştığını ifade etmişti.
Bir başka Cambridge Analytica çalışanı Brittany Kaiser, Cambridge Analytica'nın 68 ülkede yürüttüğü "seçmen manipülasyonu" sürecini, yayımladığı yüz binden fazla belge ile ifşa etmişti...
ABD Federal Ticaret Komisyonu, Facebook'un kullanıcı verilerini sızdırdığı ve bunu yaparak yasaları çiğnediği gerekçesiyle şirkete dava açtı. Facebook'un ana şirketi Meta, davada uzlaşmaya giderek 725 milyon dolarlık bir tazminat ödemeyi kabul etti.
***
Bu sütunda 6 Nisan 2023 tarihli yazımda, "Seçimlerde yapay zekâ kullanılıyor mu?" başlığı altında "Türkiye'de, seçimlerde de yapay zekâ robotu kullanılıyor mu? Mesela yeni vatandaş olan seçmenler, sandıklara dağıtılırken arzu edilen sonuçlara göre yapay zekâ robotu kullanıldı mı?" diye sormuştum. Cevap veren olmadı!
20 Nisan'da da "Elon Musk: Seçimlerde yapay zekâ kullanılabilir" başlığı altında konuyu tekrar incelemiş ve "Yapay zekâyla, seçimlere müdahale edilebileceği uyarısını burada tekrarlamış olalım..." diye ikinci bir uyarıda bulunmuştum.
Basında, konuyla ilgili dünyadaki tartışmaları, gazeteci Güneri Cıvaoğlu da gündeme getirmişti...
***
"Deepfake", İngilizce "deep" ve "fake" kelimelerinin birleştirilmesinden oluşturulmuş... Kelimelerin birebir tercümesi "derin" ve "sahte" ama 35 yıllık arkadaşım, denizcilik uzmanı Dr. Muhsin Kadıoğlu, gündemdeki siyasi tartışmadan bağımsız olarak kavrama Türkçe karşılık vermek adına, "tümden sahte" diyor. Ben de "kökten sahte" diyorum...
Yapay zekâ ile daha önce konuşmalarınızda kullandığınız kelimelerin veya hecelerin kesilip biçilerek bir araya getirilmesi mümkün. Bir kişinin sesi, videosu veya fotoğrafı esas alınarak yapmadığı konuşma yapmış gibi gösterilebilir veya hiçbir araya gelmediği kişilerle konuşmuş gibi sesli görüntü elde edilebilir...
Bu yöntemin yazılımı o kadar geliştirildi ki yapay zekâyla, her kişiye özel propaganda videoları imal edilebiliyor. Sosyal medyada takip ettiğiniz, beğendiğiniz veya beğenmediğiniz sayfalar veya mesajlarınız birleştirildiğinde hangi mesajlardan etkilenebileceğiniz de tespit edilebiliyor ve size özel mesaj veya görüntüler gönderiliyor...
***
Yapay zekânın, 14 Mayıs seçimlerinde kullanılabileceği konusunda, ilk uyarıyı yapan gazeteci olarak, şunu da söylemeden geçemeyeceğim:
Aslında Türkiye'de siyaset, büyük oranda "kökten sahte"dir!
Şöyle ki parti programı bile ABD'den gönderilenler, PKK ile ortak mutabakat metni imzalayanlar bugün "yerli ve millî" geçiniyor... "Seccade, secde, kıble, Kâbe, ezan, cami avlusu" alenen, seçim mesajı olarak kullanılıyor? Milliyetçilerin bir kısmı ise milliyet düşmanlarını destekler duruma düşürüldü. Cumhuriyetçiler de Atatürk düşmanlarını aday gösterebiliyor!
Hangi "deepfake" programı, yani "kökten sahtecilik" programı, insanları bu kadar kolay aldatabilir veya kandırabilir? Asıl sahtecilik, siyasi mesajlarda...
"Dışlayıcı" kim?
05 Mayıs 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Oğuzhan Uğur'un programında, anayasanın 66. maddesindeki Türk vatandaşlığı tanımını değiştireceklerini açıkladı ve "Şu anda bizim anayasamızda vatandaşlık tanımı çok dar ve dışlayıcı bir tanım. Anayasada şu an 40 yerde Türk kelimesi geçiyor. Ama vatandaşlık tanımıyla ilgili bizim çok daha kapsayıcı ve kucaklayıcı bir vatandaşlık anlayışına sahip olmamız gerekiyor. Kim o anayasayı okusa 'Evet ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım' demesi gerekiyor" ifadelerini kullandı.
Kısacası, Babacan "Türk Milleti" kavramını "dışlayıcı" olarak görüyor!
***
Babacan'a ilk tepki AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin'den geldi. Zengin, "Rahatsız edici... Türkiye'de vatandaşlık tanımıyla bir itiraz yok. Vatandaşlık tanımı üzerinde konuşmak kolay olmamalı" dedi.
Özlem Zengin, kendisiyle aynı görevde bulunmuş, yani AKP Grup Başkanvekilliği yapmış Ayşenur Bahçekapılı'nın, "Anayasayı değiştireceğiz ve vatandaşlıktaki Türklük tanımını kaldıracağız. Yoksa demokratikleşmeyi yapamayız. Vatandaşlık tanımı da değiştirilecek. Herkes kendi etnik kökenini ifade edebilecek ve üst kimlik olarak 'Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım' diyecek. İşte bu, sorunu çözer" sözlerini herhalde hatırlıyordur...
Bahçekapılı, bu sözleri, Anayasa görüşmeleri sırasında söylemişti. Yıl 2009 idi. Özlem Hanım ise 14 yıl önce milletvekili değildi ama 40 yaşına yakın bir avukattı...
***
Bu tartışmayı, ilk olarak, sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal başlatmış, Tayyip Erdoğan da Başbakan iken devam ettirmişti. Turgut Özal, "Türk dediğin nedir ki?" demişti... Erdoğan ise birkaç yıl, "Türk kimliği" yerine "Türkiyeli kimliği"ni savunmuştu.
Erdoğan, bu söylemi terk etti ama başdanışmanı Mehmet Uçum, 30 Aralık 2015 tarihli yazısında, "1924''le birlikte Kuruluş Felsefesi''ne geçildi ve bu Kuruluş Felsefesi -- dışlayıcı ve baskıcı -- ulus yaklaşımı üzerine kuruldu. Bu felsefeden ise, tek etnik ve lengüistik (dilsel) kimlik esaslı Türk Milleti ideolojisine dayanan devlet pratikleri çıktı.
Kuruluş Felsefesi, 2002'den itibaren Türkiye Toplumu tarafından tasfiye sürecine sokuldu. Yani, dışlayıcı ve baskıcı Türk Milletinden kapsayıcı ve özgürleştirici Türkiye Milletine geçiş sürecinde Kürt sorununun kalıcı çözümünün gerçekleşeceği bir siyasal realite söz konusudur. Gerçekten de Türkiye Toplumu, özellikle AK Parti hükümetleriyle birlikte bir Türkiye Milleti inşa süreci yürütüyor." diye yazmış ve bu söylemi daha sonra da tekrarlamıştı.
***
Bu tür görüşleri ilk seslendiren kişi, PKK terör örgütünün başı Abdullah Öcalan'dır. Öcalan, çözüm sürecinde "Atatürk ilk Meclis döneminde Türk Milleti dememişti" yaklaşımını "ortak vatan" politikasının temeli yapmıştı...
Nitekim "Açılım Süreci"nin HDP'si olan Demokratik Toplum Partisi'nin Genel Başkan Yardımcısı Emine Ayna da "Türkiye kavramı olmalı, Türk Milleti değil. Türkiye Ulusu olmalı, Türk Ulusu değil. Türkiyelilik kavramı olmalı, Türk değil. Bunlar değiştiği zaman çözümün yolu açılır" demişti...
2004 yılı Ekim ayında Başbakanlığa bağlı "Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu" raporunda da "tek kültürlü ulus-devlet modelinin insan haklarını göz ardı eden boyutu yerine, çok kültürlü, çok kimlikli, özgürlükçü ve çoğulcu yeni bir toplum modelinin esas alınması" önerilmişti!
Ali Kırca'nın Siyaset Meydanı programında, Korkut Özal, ağabeyi Turgut Özal'ın Cumhurbaşkanı iken kendisine Türkiye'nin adının "Anadolu Cumhuriyeti" olarak değiştirilmesinden söz ettiğini açıklamıştı!
Fakat Amerikan Kongresi'nin 1896 tarihli gizli kararına göre Anadolu Cumhuriyeti ile tasarlanan, Hristiyan-Yahudi karışımı bir federasyondur. Orada Kürt'e de yer yoktur!
***
Sonuç olarak Anayasa'dan Türklüğü kaldırmak isteyenlerin Türklükle de Kürtlükle de bir ilgisi yoktur. Çünkü bu söylem, birliğe değil Türk Milleti'ni yıkmaya dayalıdır. Türklük yıkılırsa bu coğrafyada Kürt bırakırlar mı?
.14 Mayıs nasıl kurgulandı?
06 Mayıs 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Küreselleşme ideolojisinin yayın organı olan İngiltere merkezli The Economist dergisi, 6-12 Mayıs tarihli sayısı, "2023'ün en önemli seçimi" başlıklı bir kapak tasarımı ile yayınlandı
Economist editörleri, kapakta "Türkiye ve demokrasinin geleceği" alt başlığını kullandı. Yine aynı kapakta, Türk bayrağı, "Erdoğan gitmeli", "Demokrasiyi kurtarın" ve "Oy verin" yazan çıkartmalar bulunuyor.
The Economist dergisi, muhalefet zaferinin demokrasi için bir zafer olacağını belirterek, "Biz Kılıçdaroğlu'nun Türkiye'nin bir sonraki Cumhurbaşkanı olmasını destekliyoruz" dedi.
***
The Economist'in kapaktan verdiği bu mesajlara, doğal olarak AKP sözcüleri ve AKP medyası, anında tepki gösterdi.
Cumhur İttifakı adına, Anayasa'ya aykırı olarak üçüncü defa Cumhurbaşkanı adayı olan ve adaylığı Yüksek Seçim Kurulu tarafından kabul edilen Tayyip Erdoğan da "Küresel güçlerin operasyon aygıtı olan dergilerin kapaklarıyla iç siyasetimizin yönlendirilmesine, millî iradeye parmak sallanmasına izin vermeyeceğiz." dedi.
***
The Economist'in mesajı "ters operasyon" olarak yorumlanabilir yani "Erdoğan gitmeli demeleri Erdoğan'ın kalmasına hizmet etmek içindir. Zira Türkiye genel olarak küresel projelere tepki gösterir" denilebilir ama o projelerin sahipleri, bugüne kadar hedeflerini açık açık ortaya koymaktan çekinmediler. Öyle ki bütün hedeflerini The Economist dergisinde ilan ettiler.
The Economist dergisinde, yaşanacağı ilan edilen olayların birer "gelecek öngörüsü" değil "proje" olduğu, yaşanan olaylarla kanıtlanmıştır.
Mesela, Dünya Ekonomik Forumu Başkanı Klaus Schwab, son Davos toplantısını "Geleceğin Efendisi Olmak" çağrısıyla açtı. Elon Musk ise "DEF/Davos nasıl bir şeydir? Dünyanın patronu olmaya mı çalışıyorlar?" diye cevap verdi... Zaten Klaus Schwab, "Dünyanın artık Amerika gibi süper güçler tarafından yönetilmeyeceğini" de söyledi.
Schwab, ayrıca Chicago Küresel İlişkiler Konseyi'nde yaptığı konuşmada "Dördüncü sanayi devriminin yol açacağı şey, fiziksel, dijital ve biyolojik kimliğimizin bir birleşimidir" demişti... Yani uzaktan kumandalı dijital insan...
Schwab, "Dördüncü Sanayi Devriminin Geleceğini Şekillendirmek" adlı kitabında da "yeni teknolojilerin, yetkililerin, zihnimizin şimdiye kadarki özel alanına girmesine, düşüncelerimizi okumasına ve davranışlarımızı etkilemesine izin vereceğini" de açıklamıştı...
***
Bu verilere göre The Economist ters operasyon filan yapmıyor! Gerçekten ne olmasını istiyorsa onu yazıyor... Peki ama başında İngiltere Kralı 3. Charles varmış gibi görünen, aslında Rotschild tasarımı olan bu yeni dünya düzeninde ABD nerede duruyor?
Bilindiği gibi bugünkü ABD Başkanı Biden, 2019 yılı Aralık ayında, "Erdoğan'ı darbeyle değil, seçimle değiştireceğiz. Bunun için muhalefeti desteklememiz yeterli" demişti ama aradan üç yıldan fazla zaman geçti, muhalefeti desteklemek adına kılını bile kıpırdatmadı!
Öyleyse, dünyanın ABD gibi süper güçler tarafından değil, kendileri tarafından yönetileceğini söyleyenler, Türkiye'de Kemal Kılıçdaroğlu'nu destekliyorsa, ABD'de Elon Musk'ın temsil ettiği yapı, Tayyip Erdoğan kalsın mı istiyor?
***
Tabii Biden'ın da küresel projelere hizmet etmesi, kafa karıştırıyor ama ABD isteseydi, Zarrab'ın rüşvet belgelerini açıklar, 14 Mayıs'ta şimdiki tercihe zorlanmazdık...
İngiltere ile ABD arasında kalmak, "40 satır mı istersin, 40 katır mı?" sorusuna cevap vermek gibidir...
Ben, bir Türk olarak Türk Milleti'nin ve insanlığın geleceğiyle ilgileniyorum. Bir gazeteci olarak da durum tespitini objektif yapmak sorumluluğu taşıyorum...
İki ittifak da "1921 Anayasası"nda mutabık... PKK ve Abdullah Öcalan da bunu savunuyor. ABD, 150 yıldır "Türksüz bir Türkiye" tasarlıyor zaten. Milliyetçi partiler bu işi neresinde peki? Küresel projelerin neresindeler? Halkı uyaran kaç kişi var?
Kısacası 14 Mayıs; sonuç ne olursa olsun, küresel projeler yürüyecek şekilde planlandı! Çözümün başlangıcı, bu durumu anlamaktır!
"Hırsızlık" bir hak olarak görülürse...
08 Mayıs 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Seçimlerde son bir haftaya girilmişken ortaya atılan hırsızlık, rüşvet, terör örgütleriyle iş birliği veya yabancıların desteğini almak gibi iddiaların, seçmen davranışına hiçbir etkisi olmayacağına dair görüşlere katılıyorum ama benim gerekçem farklı...
İddialar, bir hafta, on gün öncesinden değil, 21 yıldır gündemde ve 7'den 70'e hemen herkes, bunların büyük kısmının doğru olduğunu da biliyor. Öyleyse seçmen, neden doğruluğa, dürüstlüğe veya vatanseverliğe, milliyetçiliğe değil de her türlü kötülüğü içinde barındıran seçeneklere oy veriyor? Cevaplandırılması gereken soru budur...
***
"Siz ideal olandan bahsediyorsunuz... Öyle temiz bir kadroyu nereden bulacağız?" denilebilir ki bu da haklı bir sorudur. Fakat burada esas olan, kaynak suyu gibi arı duru bir kadro değil, siyasi kadroların kendi parti programına ve ideolojisine uygun hareket etmesidir! Kavramları, bizzat savunan siyasi kadrolar kirletmişse, orada hangi idealden bahsedebilirsiniz?
Doğruluk, dürüstlük, ahlâk, vatanseverlik ve milliyetçilik, hatta İslam gibi kavramların içi, bu kavramları savunanlar tarafından boşaltılmıştır. İçi boşaltılan son kavram İslam'dır! Öyle ki "Biz emirleri Allah'tan alıyoruz, karşı taraf ise Kandil'den" gibi tamamen din istismarına ve aldatmaya dayalı ifadeler bile kullanılabiliyor! Artık, hiçbir hukuk kuralı da tanınmıyor. Allah ile aldatmanın dinde de hukukta da yeri yoktur, hatta kanunlara göre bu yönteme başvurmak suçtur ama bunu soruşturabilecek bir adalet sistemi de kalmadı.
***
Sorun şu ki, inanca dönüşmüş fikirler karşısında hiçbir gerçeğin hükmü yoktur... "Hırsızlık kötüdür ama adam rejimi değiştirmek için yapıyor" inancına sahip bir kitleye, 21 yılda 418 milyar dolar tutan ihale komisyonlarının yurt dışına kaçırıldığını belgeleriyle ispat etseniz bile bunun bir önemi yoktur. Zira "kötülüğün fenomenolojisi" devrededir...
Bir köşe yazısında konuyu derinlemesine incelemek mümkün değildir ama Uruguay asıllı Fransız şair Comte de Lautreamont, bu durumu veciz bir sözle izah etmiştir:
"Yeterince hırsızlık yaparsan, çaldığın paralarla seni aziz ilan edecek bir kilise satın alabilirsin."
Tabii bu sözü Türkiye'ye uyarlarsanız, mesela "Yeterince hırsızlık yaparsan, çaldığın paralarla seni Tanrı yerine koyacak bir din kurabilirsin." diyebilirsiniz... Buradaki dinin yerine siyasi partiyi de koyabilirsiniz...
***
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümü hocalarından Prof. Dr. Mehmet Zeki Duman, 2019'da Malatya'da düzenlenen III. Sosyoloji ve Ekonomi Kongresinde, "Peter L. Berger'in İlahi Adalet Sorununa Yaklaşımı" adıyla sunduğu bildiride bakın neler söylemiş:
"İslam düşünürlerine göre kötülükler 'genel bir iyilik ve hayrın kaynağı olan ilahi inayetin gerçekleşmesine katkı sağlayan etkin ve edilgin olanın etkileşiminde rol oynayan zıt unsurların karşılaşmasından kaynaklanmaktadır.' İşi daha da ileriye götüren İbn-i Arabi ise özde kötü olan hiçbir şeyin bulunmadığını savunmuştur. Arabi, iyilik ve kötülüğün kişinin bunları nasıl anladığına ve bunları nasıl kullandığına göre değişebileceğini ileri sürer. Örneğin ona göre özünde iyi ve faydalı olan bal, alerjisi olan için son derece kötü bir gıdadır, hatta zararlıdır. Dolayısıyla iyilik varlıktan, kötülük de yokluktandır."
***
Hırsızlığı bile savaş ganimeti olarak gören kültürel kodlara sahip insanlar da ülkenin soyulmasını "çalıyorlar ama çalışıyorlar" diye hoş görmüyor mu?
Milyonlarca insan, kendi ordusuna yabancı istihbarat desteğiyle topyekûn bir saldırı yapılmasını, bu sosyolojik tablo sebebiyle seyretti.
Türkiye, iktidarların yani doğrudan yönetenlerin kusurları hatta kasıtları yüzünden oluşan felaketleri bile "takdiri ilahi" diye karşılayan insanların ülkesidir!
Dolayısıyla önce halk kendini değiştirmeli ki, yönetenler de değişsin! O zaman kimse oy da çalamaz. 14 Mayıs'ta neyin değiştiğini neyin değişmediğini göreceğiz...
Küçük şeytan orta şeytan ve büyük şeytan!
09 Mayıs 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Erzurum'un Havuzbaşı meydanının baş tarafında, Erzurum Kongresi'ne katılanları temsil eden bir anıt vardır.
Nevşehirli Mimar Hakkı Armutlu tarafından yapılan Atatürk Anıtı, meydandaki havuzun baş tarafında 14 metrelik bir kaide üzerinde bulunmaktadır.
Kaidede Atatürk'ün Erzurum Kongresi'nde 54 delegeye yaptığı konuşma anının kabartma bir rölyefi vardır. Rölyefin üzerine de Atatürk'ün savaş kıyafetli bir heykeli oturtulmuştur.
Atatürk, bir eliyle belindeki uzun kılıcı tutarken, diğer eliyle de Sevr Antlaşması'nı buruşturmaktadır.
Kısacası Erzurum, 54 delegenin katımıyla, Sevr Antlaşması'nın buruşturulup çöpe atıldığı bir şehirdir. Önce bunu bir hatırlayalım.
***
İşte bu meydana, CHP mitingine konuşmacı olarak katılan Ekrem İmamoğlu'nun bulunduğu otobüsü taşlatmak için pikaplarla bir grup genç taşındı. Meydanda toplanan halk ile onların çevresindeki polis kordonunun arkasına konuşlandırılan gençler taş atmaya başladı ama amirlerinden "müdahale etmeyin" emri almış olmalılar ki polisler uzun süre kılını bile kıpırdatmadı...
Ben de bu olayla ilgili mesajımda "Sandıktan umudunu kesenler kaos mu çıkarmak istiyor" diye bir soru sordum...
Saldırı hangi partiye veya kişiye yapılırsa yapılsın, tepkim değişmezdi. Ancak şiddet kullanmayı kendilerine tanınmış bir hak gibi görenler, beni de "yorum"larıyla taşladı! Öyle ki, "Sizlerin kalemini kırmak, Devlet'in en önemli işi!" diye mesaj gönderen bile var. Devlet, benimle neden uğraşsın? Devletin sahibi benim, hepimiziz...
***
Şiddet kullanarak karşı tarafı yıldırmak, merkezî bir planlamanın veya talimatın eseriymiş gibi bir hâl almaya başladı!
Bu konuda somut bir delil yok ama yine Ekrem İmamoğlu'nun, Konya'da mitingi öncesinde, Konya Kızılay Yönetim Kurulu Üyesi, Selçuklu Kaymakamlığı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Ahmet Dağlı, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda "Şeytan taşlamak isteyen yarın Anıt Meydanı'na gidebilir" diye yazdı.
Konya'daki Genç Kızılay Başkan Yardımcısı Abdullah Halit Üzülmez de "Yarın Konya'da her şey güzel olacak desene, bekliyoruz " diye cevap verdi!
Kızılay Başkanı bu iki kişinin kurumla ilişkisinin kesildiğini açıkladı ki bu defa AKP Konya İl Başkanı Hasan Angı, devreye girdi ve "Gedavet Parkı da Anıt alanı da miting alanı değil, yok 'ben yaparım' der ve istenmeyen olaylar yaşanırsa üzülürüz" dedi!
AKP İl Başkanı, Konya Valisi veya Emniyet Müdürü müdür ki kimin nerede miting yapacağına veya yapamayacağına karar veriyor?
AKP İl Başkanı'nın bu tutumu karşısında, AKP Sözcüsü Ömer Çelik'in Erzurum'da yaşanan saldırıdan sonra "Prensip olarak biz her türlü şiddete karşıyız. Hiçbir şekilde onaylamayız. Mazur görmeyiz. Tümüyle reddettiğimiz bir olaydır" demesinin ne hükmü var?
***
Anlaşılıyor ki AKP, Cumhurbaşkanı adayı olarak Ekrem İmamoğlu'nu görüyor!
Siyasi rakibini şeytanlaştırmak ve taşlatmak ise şeytani bir zihniyetin ürünüdür.
Şeytan taşlamak üzerinde de durmak gerekir... Eski Diyanet İşleri Başkanı Süleyman Ateş, şeytan taşlama sırasında meydana gelen izdiham sebebiyle 769 kişinin ölümüyle sonuçlanan felaketten sonra "Şeytan taşlamak farz değildir. İslam kültüründe var. Hz. İbrahim döneminden kalan bir uygulamadır. Biz o sütunlara taş atarken aslında içimizdeki nefis şeytanını taşlamaktayız. Ama insanlar bu hikmeti düşünmeyip o taş sütunları şeytan sanıyor ve heyecanlanıp var güçleriyle onlara taş atıp duruyorlar. Kur'ân'da emredilen taş atmak değil, Allah'ı zikretmektir." demişti.
Şeytan taşlama sırasında önce "küçük şeytan", sonra "orta şeytan" ve "büyük şeytan"a yedi taş atılır, toplam 21 taş eder. İkinci gün aynı taşlama devam eder. Üçüncü gün yedi taş daha atılır ve toplam 49 taş atılmış olur.
Herkes, önce kendi nefsindeki küçük şeytanı, sonra orta şeytanı ve büyük şeytanı taşlasın ve 49 defa tövbe etsin de artık bu gerginlik sona ersin...
Muhalefet fark atarsa...
10 Mayıs 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yüksek Seçim Kurulu, 14 Mayıs seçimleri için yurt dışında 75 ülke ve 156 temsilcilikte sandık kurulacağını açıklamıştı.
YSK, sonradan yurt dışındaki 9 merkezde seçimleri iptal etti, 19 merkezde sandık sayısını artırdı
YSK açıklamalarına göre yurt dışında yaklaşık 3.200.000 seçmen oy kullanma hakkına sahip. Yurt dışında kullanılan oylar, temsilciliklerde kurulan sandıklarda oy verme işlemi bitince, torbalar mühürlendikten sonra diplomatik kuryeyle Türkiye'ye gönderiliyor.
YSK açıklamalarına göre yurt içerisinde oy verme süresi bittikten sonra, yurt dışından ağzı mühürlü olarak gelmiş olan oy torbaları, genel esaslara uygun bir şekilde, Çankaya'da bulunan "Yurt Dışı İlçe Seçim Kurulu"nun denetimi altında, sandık kurullarına açtırılarak sayım ve dökümü yaptırılacak ve tutanak altına aldırılacak. Bu tutanaklar esas alınarak birleştirme işlemlerine ilişkin tutanak düzenlenecek ve sonuçlar Ankara İl Seçim Kurulu'na iletilecek.
Yurt dışından gelen oy torbaları, Atatürk Havaalanı'ndaki saklama odalarında bekletiliyor. CHP'nin resmi açıklamasına göre de "Yurt dışındaki 4.969 sandıkta ve oyları muhafaza etmekle görevli 155 saklama ulaştırma kurulunda, parti görevlisi bulunduruluyor hatta oyların saklandığı odaların kapılarına siyasi partiler de kilit takmaktadır. Siyasi partinin üyesi gelmeden oda açılamamaktadır. "
***
Buraya kadar bütün işlemler kuralına göre devam ediyor diye düşünülebilir. Devam edelim...
Yurt içinde ne tartışılıyor peki?
CHP Hukuk ve Seçim İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Muharrem Erkek, İçişleri Bakanlığı'nda Yüksek Seçim Kurulu'na paralel bir seçim takip sistemi kurulduğunu tespit ettiklerini açıkladı.
Erkek, İzmir'in Kiraz ilçesinde kaymakamlığın, İçişleri'nin talebiyle ilgili bir yazıyı ilçe seçim kuruluna ilettiğini, kendilerinin de "paralel sistem"den bu şekilde haberdar olduğunu belirtti. İçişleri'nin talimatını uygun bulmayan ilçe seçim kurulu, YSK'ya da sorarak, seçim günü anlık sandık sonuç tutanaklarının kaymakamlığa verilmesi talebini reddetti.
Kaymakamlıktan talepte bulunan ise İçişleri Bakanlığı'na bağlı Güvenlik ve Acil Durumlar Koordinasyon Merkezi Başkanlığı...
***
Genel seçimlerde, İçişleri, Adalet ve Ulaştırma Bakanları'nın istifa etmesi uygulaması, son Anayasa değişikliği le birlikte ortadan kaldırıldı...
İçişleri Bakanlığı, hiçbir yetkisi olmadığı halde Yüksek Seçim Kurulu'nun görev alanına girmek istiyor. Bu durum şimdilik engellenmiş gibi görünüyor.
Diğer taraftan Erzurum mitinginde, Ekrem İmamoğlu'nu taşlamak için örgütlenmiş taşlama ekibine, istihbaratta görevli bir uzman çavuşun öncülük ettiğinin ortaya çıkması da mide bulandırıcıdır.
***
Demokratik ülkelerde seçimler, hâkim gözetiminde yapılır. İl ve İlçe Seçim Kurulu Başkanları ve yardımcıları hâkimlerden oluşur...
Adalet Bakanı'nın istifa etmediğini de bir kenara bırakalım, yargı büyük ölçüde FETÖ'nün elindeyken 15 Temmuz'dan sonra AKP'nin kontrolüne geçmedi mi? AKP'de aktif siyaset yapanlar, hâkim ve savcı olarak atanmadı mı?
Yine yurt dışı oyları taşıyan Türk Hava Yolları, Ulaştırma Bakanı'nın emrinde değil mi?
Nasıl ki İçişleri, Adalet ve Ulaştırma Bakanları'nın istifa etmesi bir seçimin sağlıklı yürümesi için gerekli şartlardan biriyse, yurt dışındaki seçim süreçlerinin de Dışişleri Bakanlığı etkisinden uzak sürdürülmesi gerekmez miydi?
Ya, yurt dışında oy kullanma süreci, oyların torbalanması, oylama bitene kadar saklanması, diplomatik kuryeyle yani Dışişleri Bakanlığı personeli eliyle taşınmasında hâkim gözetimi olduğu söylenebilir mi?
Sürecin neresine bakarsanız bakın hukuka uygun değildir! İktidarın özellikle yargıyı siyasallaştırdığı, kendisine oy verecek yabancıları vatandaş yaptığı bir süreçte, muhalefetin seçimleri kazanması için ciddi bir fark atması gerekir...
Demokrasinin üzerindeki son bulut!
11 Mayıs 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Anayasa'ya aykırı olmasına rağmen üçüncü defa Cumhurbaşkanı adayı olan Tayyip Erdoğan, Danıştay'ın 155'inci kuruluş yıl dönümü töreninde yaptığı konuşmada, 2017'deki Anayasa değişikliğiyle ülke tarihinin en önemli yönetim reformlarından birini gerçekleştirdiklerini belirterek "Türkiye'yi, millî irade eliyle hazırlanmış sivil ve özgürlükçü bir Anayasa'ya kavuşturmak istiyoruz. Bunu başarmamız, demokrasimizin üzerindeki son bulutların da dağılması anlamına gelecektir. Türkiye Yüzyılı vizyonumuzun en önemli hedeflerinden biri bu olacaktır. Seçimlerin ardından bu konuyu, hem milletimizin hem Meclisimizin gündemine tekrar taşıyacağız." dedi.
Peki "demokrasinin üzerindeki son bulut" neymiş acaba?
Bunu, 2017'deki Anayasa değişikliği paketini hazırlayanların açıklamalarından okuyalım:
Anayasa değişikliklerinin kim tarafından ve nasıl hazırlandığı, Habertürk'te, Fatih Altaylı'nın Teketek programında ayrıntılı bir şekilde açıklanmıştı:. Cumhurbaşkanı başdanışmanı Şükrü Karatepe, Altaylı'nın "perde arkası"nı sorması üzerine şu bilgileri vermişti:
-Sayın Cumhurbaşkanı'mızın yeni anayasa ve başkanlık sistemi üzerine çalışma yapmak için oluşturduğu bir heyet var. Bu heyetle ortalama ayda bir toplandık ve toplamda 4 metin hazırladık. Önce anayasanın dayanacağı felsefeleri açıklayan bir metin hazırladık. İkinci olarak; bu ilke ve felsefeleri hayata geçireceğimiz, sıfırdan 100 maddelik bir anayasa yazdık. Yeni bir anayasa çıkarmak şu an için zor görününce, mevcut Anayasa'yı 40 maddeyle başkanlık sistemine dönüştürdük. Son olarak daha kısa hale getirmek amacıyla sadece yasama ve yürütme ile ilgili değişikliklere odaklanan, 20 küsur maddelik bir metin hazırladık.
- Kimlerden oluşuyordu ekip?
-15 kişiye yakındık. Bir kısmı zaman içinde değişti. Doğrudan Anayasa ile ilişkin 10 arkadaşımız vardı. Anayasa Mahkemesi'ne üye olarak atanan arkadaşımız Yusuf Şevki Hakyemez, Yavuz Atar, Cumhurbaşkanı danışmanlarından Mehmet Uçum, Özlem Zengin ve Şeref Malkoç... Ayrıca İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Dekanı Prof. Haluk Alkan ve Gazi Üniversitesi'nden Prof. Gonca Bayraktar da vardı.
Bir gün Devlet Bahçeli, 'Artık bu durum değişsin, fiili durumu anayasal hale getirelim' diye sürpriz bir açıklama yapınca bizi partiden çağırdılar. Bizim heyetle beraber AK Parti'den arkadaşlarımızın katıldığı karma bir çalışma grubu oluşturduk."
- Başbakanlık'taki ekipte kimler vardı?
-AK Parti Genel Sekreteri Abdülhamit Gül, TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Prof. Mustafa Şentop ve eski başkan Prof. Burhan Kuzu eklendi. Sonra elimizdeki 20 küsur maddelik değişikliği MHP'ye sunduk. Onlar da bunu incelediler ve (…) sonuçta bu metin ortaya çıktı.
***
Karatepe, 1994'te Refah Partisi'nden Kayseri Belediye Başkanı seçilmiş ama 10 Kasım 1996'da katıldığı Atatürk'ü anma töreninden sonra, "İçim kan ağlayarak, bugünkü törenlere katıldım. Bu düzen değişmeli... Bekledik, biraz daha bekleyeceğiz. Gün ola, harman ola, Müslümanlar içlerindeki hırsı, kini, nefreti eksik etmesin" diye konuşmuş ve bu sözlerinden dolayı "halkı kin ve düşmanlığa açıkça tahrik ettiği" suçlamasıyla mahkûm olmuş, 1 yıl hapis yatmış ve 5 yıl siyasetten uzak kalma cezası almış bir kişidir.
Anlaşılıyor ki Karatepe, Anayasa değişikliklerini hazırlarken "içindeki nefreti" frenlemeye çalışmış! Nefretini, bahsettiği "100 maddelik anayasa"ya saklamış...
***
Anayasa değişikliği metnini bizzat yazdığını söyleyen Cumhurbaşkanlığı başdanışmanı Mehmet Uçum ise yeni Anayasa'nın nasıl olacağı konusunu, şöyle yazmıştı:
"Kürt politikası, Türkiye'nin yeni siyasal sistem ihtiyacı içerisinde bir yere sahiptir ve 'yeni anayasal sistemin bir boyutudur. 'Türkiye'ye özgü 'başkanlık modeli', üniter yapı içerisinde 'adem-i merkeziyetçiliğin geliştirileceği' bir esasa dayandığından 'Kürtlerin yaşadığı bölgeler' de dahil olmak üzere tüm Türkiye bakımından güçlü 'yerel-bütünleştirici merkez yapısı'nı kurmak hedeftir.
'Bu siyasal perspektif yeni Anayasa ile başlayacak bir hukuk reformu sürecini zorunlu kılıyor.' Ancak bu reform süreci, 'Türkiye milletinin inşa süreci'ni tamamlayıp güvence altına alabilir.
Yani 'dışlayıcı ve baskıcı Türk milleti'nden 'kapsayıcı ve özgürleştirici Türkiye milleti'ne geçiş sürecinde Kürt sorununun kalıcı çözümünün gerçekleşeceği bir siyasal realite söz konusudur."
***
Görüldüğü gibi Erdoğan'ın danışmanları, "demokrasinin üzerindeki son bulut" olarak doğrudan Türk Milleti'ni görmektedir. Karar sizin...
Cumhuriyet'i geri almak!
12 Mayıs 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:00
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
14 Mayıs seçimleri, Türk Milleti için bir egemenlik meselesidir!
Anayasa'nın ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin temeli, "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ilkesine dayalıyken, önce orduya operasyonlar yapılmış ardından 12 Eylül 2010 referandumu ile egemenliğin üç erkinden biri olan yargı, FETÖ'ye teslim edilmiş, 15 Temmuz bahanesiyle yönetim sistemi değişikliği için 16 Nisan 2017'de yapılan referandumla da tek adam sistemine geçilmiştir.
Meclis büyük ölçüde devre dışı bırakılmış, ülke tek bir kişinin kararnameleriyle yönetilir olmuştur.
Şimdi o tek adam, seçim kazanırsa yeni bir Anayasa yapacaklarını söylüyor. Yapacakları anayasada "Türk Milleti" yerine "Türkiye Milleti"ni esas alacaklarını da tek adamın danışmanları defalarca açıklamıştır.
Hani, muhalefete "işgalci" diyorlar ya Türkiye gerçekten işgal edilmiş olsa, işgal kuvvetleri, Türk Milleti'ne, "adını değiştireceğiz" diyemezdi!
***
Millet İttifakı'nın Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu, TBMM'de 23 Nisan özel oturumunda bir konuşma yaptı ve "14 Mayıs itibarıyla Türkiye yaşama sevincini geri alacak" dedi. Bu söz bana süreç içinde bir televizyon programına birlikte katıldığımız, eski TBMM Başkanı ve Millî Merkez Başkanı Hüsamettin Cindoruk'un "Cumhuriyeti geri almalıyız. Bu Cumhuriyet, 1923'te kurduğumuz Cumhuriyet değil..." sözlerini getirdi.
Kılıçdaroğlu da 23 Nisan konuşmasında, "Türkiye Büyük Millet Meclisi, kurulmuş bir devletin meclisi değil bizzat kendi iradesiyle kurduğu, kurucusu olduğu bir devletin meclisidir. Hem gazi meclis unvanını taşıması hem de devlet kurucu vasfı nedeniyle Türkiye Büyük Millet Meclisi dünya siyasi tarihinde, dünya askerî tarihinde ve dünya demokrasi tarihinde seçkin bir yere sahiptir. Ancak üzülerek ifade edeyim ki TBMM, milletçe geçmişimize duyduğumuz saygının ve geleceğimize duyduğumuz güvenin çatısı olmaktan uzaklaşmış bulunmaktadır. Türkiye Büyük Millet Meclisi tarihsel birikimine tezat oluşturacak biçimde tek adam rejiminin gölgesi altındadır" dedi.
Kılıçdaroğlu, özetle şöyle konuştu:
"Ülke, tek adam rejiminin tahakkümüne teslim edilmiştir. Bu çerçevede yargı bağımsızlığı, fikir ve ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü ve diğer tüm özgürlükler ile bilimsel, laik eğitim yerle yeksan edilmiştir. Kamu istihdamında, liyakat ortadan kaldırılmış, kamu yönetiminde kayırmacılık ve yandaşlık hâkim kılınmıştır. Kamu harcamalarında yolsuzluk yöntem olarak benimsenmiş durumdadır. Gençler, kadınlar, çiftçiler, işçiler, iş insanları, bilim insanları bir umutsuzluk sarmalı içine sürüklenmiştir. İnatla sürdürülen yanlış dış politikanın sonucu olarak ülkemiz bölgesinde yalnızlaşmış, milyonlarca göçmene sığınmacıya, mülteciye karşı sınırlarımız korunamamıştır. Ve nihayetinde hayat pahalılığı bir kanser gibi tüm yaşamı sarmış, vatandaşlarımızın geçim gücü neredeyse sıfırlanmıştır. Ancak yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen umutsuz olmak için hiçbir neden yoktur. Çünkü bizler uçurumun kenarındaki yıkık bir ülkeden modern bir cumhuriyet yaratan Mustafa Kemal'in çocuklarıyız.
Meclisimizin açılışının 103'üncü yılında cumhuriyetimizi kalıcı bir biçimde demokrasiyle taçlandıracağız. Demokrasiyle taçlandırılmış cumhuriyetimiz sadece mazlum milletlere değil tüm dünya demokrasilerine örnek olacak.
Bu dönemi siyaset bilimciler Türkiye Cumhuriyeti'nin çağı olarak niteleyeceklerdir. Bugün için bir kişiye ait olan egemenlik son bulacak. 100 yıl önce olduğu gibi egemenlik kayıtsız ve şartsız millete ait olacak. 14 Mayıs itibariıyla Türkiye yaşama sevincini geri alacak. Türkiye baharını yaşayacak. Türkiye'ye bahar geldiğinde göreceksiniz. Tüm dünyaya bahar gelecek."
***
Kılıçdaroğlu'nun sözleri mükemmel ama ortada çok büyük bir çelişki var!
Bu seçimde, Türkiye'yi tek adam rejimine sürükleyen AKP'lilerin bir kısmı, CHP çatısı altında, Meclis'e girecektir. Söylemlerinden, zihniyetleri hiç değişmediği anlaşılan bu grubun, "AKP'nin yeni anayasası"nı desteklemeyeceğini kimse garanti edemez!
Bu itibarla, Kemal Bey'in Cumhurbaşkanı seçilse bile "Türkiye yaşama sevincini geri alacak" sözünü yerine getirmesinin pek mümkün olamayacağını görüyorum! AKP'deyken sadece grup başkanvekillerinin söyleyebildiği, "Anayasa'dan Türklüğü çıkaracağız" sözünü, şimdi Millet İttifakı'nın içindeyken "parti görüşü" şeklinde olsa da tekrar tekrar açıkladılar! Yarın Meclis'te de aynı tutumu sürdürmeyeceklerini kim söyleyebilir? Kısacası her iki tarafın kadrolarında, vatandaş olarak Türk sayılmaktan rahatsızlık duyan kişiler vardır. Bu kadrolar mı Cumhuriyeti ve yaşama sevincini geri getirecek?
Yanılmış olmayı dilerim ama tablo bu...
Cennet vaatleri mi cehennem kapısı mı?"
13 Mayıs 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:00
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Seçimden önceki bu son yazımda, "nasıl bir karar vermek gerekir?" konusunda okur veya takipçi yorumlarını paylaşarak bir yere varmaya çalışacağım...
İki takipçi, iki kanada birden yaptığım eleştirileri kastederek, "İyi de kimi desteklediğinizi, kime oy vereceğinizi söylemiyorsunuz" diyor. Bir takipçi, üçüncü ittifaktan ve Sinan Oğan'dan hiç söz etmediğimi söylüyor ki bu doğru değil.
Siyasette Türk Milliyetçiliği çizgisini takip eden veya ettiğini söyleyen partiler ortak hareket etmiş veya tek aday etrafında birleşmiş olsalardı, buradaki oy potansiyelinin yüzde 30'u geçtiğini, bunun da ikinci tura kalma şansı demek olduğunu, yakın zamanda yazdım. Ancak böyle bir ortak hareket yoktur.
***
Başka bir takipçi ise iki ittifakın da 1921 Anayasası'nda mutabık olduğunu içeren yazımı "lafın tamamı aptala söylenir" diyerek paylaşmış.
Çok değerli başka tespitler de var...
Mehmet Tanrıkut, "Arkasına aldığı ABD/AB desteği sayesinde iktidara gelen AKP, zaman içinde Cumhuriyet'e ait tüm kurumları ele geçirip içlerini boşaltmayı başarmıştır. Sadece bir dönem daha işbaşında kalması hâlinde bile Allah korusun ve fırsat vermesin, olacakları düşünemiyorum!" diyor...
Mehmet. R. Aşar, "1938'den beri geldiğimiz nokta gecenin yarısı... Millet İtifakı'nın seçimi kazanması, Türk milletine bahar getirmez, biliyoruz. Bu gece yarısından tan yerinin ağarması arasındaki uzun zamanı yaşamadan güneş doğmaz, bunu da biliyoruz! Ancak seçimi kaybederlerse, geceler hiç bitmeyecek!" görüşünde...
***
"Emre" ise Mecelle'nin 30'uncu maddesini hatırlatıyor.
Mecelle, Devleti Aliye'nin son döneminde; 1868-1876 yılları arasında Ahmet Cevdet Paşa başkanlığındaki bir komisyon tarafından hazırlanan o günün medeni hukukudur. Mecelle 1851 maddeden oluşur.
Mecelle'nin 30'uncu maddesi, "Def'i mefasid celb-i menafiden evlâdır." şeklinde kısa bir cümledir. "Fesadı ortadan kaldırmak, yararı gözetmekten daha önceliklidir." demektir.
Kötüler arasında bir tercih yapmaktan ziyade, yakın tehdidi ortadan kaldırmanın önceliğine işaret eder.
***
Atatürk'ün ordudan istifa etmiş bir general iken Sivas Kongresi'nde Amerikan Mandası ve İngiliz Mandası arasında "Hangisi ehven-i şerdir?" tartışması yapanlar için söylediği "Ehven-i şer, şerlerin en kötüsüdür!" sözünü hatırlatanlar da var.
Ehven-i şer, "Kötü olanların içinde iyisi" demektir.
İki ittifak içinde de Türklükle uğraşmaya azimli kadrolar bulunduğundan bahsettiğim yazılarıma gelen yorumlardan biri bu...
Aslında şimdiki tartışma da "Amerikan mandasına mı girelim yoksa İngiliz mandasına mı?" kamplaşmasına benziyor ama yakın tehdidi ortadan kaldırmanın önceliği de ortada...
Üstelik Erzurum ve Sivas Kongreleri veya Ankara'da TBMM'nin açılışı gibi bir mücadele de ortada yok...
***
Mustafa G. ise "Egemenlik millete geçerse, Türklükle uğraşamazlar. Şu an en önemli mesele saltanatın yıkılması ve bu suç örgütünün yargılanması." görüşünde...
Sinan Oğan da "İkinci tura kalamadığımız takdirde cenneti vaat etmesek de cehennemin kapılarını kapatacağız" diyerek cehenneme düşmemeye öncelik tanıyor. Süreci en iyi izah eden söz...
Bu durumda benden ne söylemem beklenir?
Yığınakta yapılan hatanın sonuçları...
15 Mayıs 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:00
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Seçim sonuçlarını Anadolu Ajansı'ndan naklen veren kanallarda, Tayyip Erdoğan, yüzde 60'lardan başlatıldı, yüzde 50'ye doğru adım adım düşürüldü. Kemal Kılıçdaroğlu ise yüzde 34'ten başlatıldı, adım adım yükseltildi... Ekrem İmamoğlu, bu durumun Kemal Kılıçdaroğlu'nun önde olduğu bütün sonuçların, AKP'nin yoğun itirazları sebebiyle sisteme girilmemesinden kaynaklandığını söyledi... Kılıçdaroğlu ise tek kelimelik bir mesaj yazarak "öndeyiz" dedi.
Islak imzalı tutanak sonuçlarını zaman zaman Halk TV'de İsmail Küçükkaya'nın yönettiği seçim özel programında saat 21.20 sularında, Murat Ağırel, ıslak imzalı tutanak sonuçlarına göre Erdoğan'ın yüzde 48.13'le önde olduğunu, Kılıçdaroğlu'nun yüzde 46.10, Sinan Oğan'ın da yüzde 5.33 oy oranında olduğunu söylüyordu.
Tabii bu tablo yurt dışı oylar eklendiğinde Erdoğan lehine bir miktar değişecekti ama özellikle seçmen sayısının altıda birini barındıran İstanbul oyları sisteme girildikçe, Kılıçdaroğlu farkı azaltacaktı... Bu da ikinci tur demekti. Eğer, adam kazanmadıysa...
***
Seçmeni harekete geçiren sebepler çok ama çok farklıydı. Türkiye'nin hızla geriye doğru gittiğini, hukuk devletinin ve dolayısıyla adaletin tamamen ortadan kaldırıldığını, ülkenin iktidar tarafından resmen talan edildiğini ve bu çürümenin din istismarıyla örtüldüğünü gören kitleler, AKP yönetiminde ülkenin çöküşe sürüklendiğinden endişe ediyordu.
AKP'yi destekleyenler ise Erdoğan'ın liderliğinde Türkiye'nin ileri gittiğini, daha da gidebileceğini savunuyordu...
Sinan Oğan'ın hitap ettiği seçmen ise özünde MHP kökenli, İYİ Parti, Zafer Partisi gibi Türk Milliyetçiliğini temsil iddiasındaki partilerin veya bu partilerle ilgisi olmasa da millî düşünceye sahip kişilerin oluşturduğu kitleydi ki buradaki oy tabanı asgari yüzde 30'lar düzeyindedir. Tabii bu kadar parçalanmış veya başka partilere destek veren bir yapıdan yüzde beş oy almak bile çok zordu.
Sinan Oğan'ın 8 Mayıs'ta söylediği, "Türkiye'nin içinde bulunduğu ortam, seçimlerin başa baş gittiğini gösteriyor. Olur da eğer muhalefet yarım puan farkla seçimleri kazanırsa Türkiye'yi bunlar kaosa götürür. O sebeple de seçimler mutlaka ikinci tura kalmalı ve ikinci turda mutlak çoğunlukla seçimler kazanılmalıdır. Bu bir stratejik hamledir." sözlerinin önemi ortaya çıktı.
***
Ümit Özdağ'ın geliştirdiği demografik yapıyla ilgili net çıkışların önemi de herhalde şimdi anlaşılmıştır.
İktidar, Türkiye'nin nüfus yapısını değiştirerek ayakta kalmaya oynamıştır. Ülkenin kaynakları, yurt dışına aktarılmıştır ve rejimi değiştirmek için kullanılmaktadır. Bu itibarla, hem vatanın hem milletin birliği, tehlikeye atılmıştır. Böyle bir tehlikeye rağmen "Türklüğü Anayasa'dan çıkaracağız" diyen iktidarın eski ortaklarıyla ittifak yaparak başarılı olamazsınız. Üstelik bunların seçmen kitlesi de yoktur. Küresel güçlere hizmet edenlerle değil, güvenilir kadrolarla birlikte güçlü bir irade sergilerseniz, halk sizi daha fazla destekler. Yoksa hem siz kaybedersiniz, hem de ülke. Bunu seçimden önce de çok söyledik... Yığınakta yani kuvvetleri bir yere yığmakta yapılan hata devam etmektedir. İkinci tur olursa düzeltme şansı vardır.
***
İspanya'dan bir haberle bitireyim... İspanya'nın dört bir yanındaki köylerden çıkıp Madrid'e gelen binlerce kişi, kırsal yaşamın, çevrenin ve buralardaki ekonomik düzenin korunması için gösteri düzenledi. "Kırsal Yaşama Acil Yardım" (SOS Rural) adlı platformun çağrısıyla ve 300'den fazla sivil toplum kuruluşunun desteğiyle Madrid kent merkezinde organize edilen yürüyüşte, köylüler traktör ve kamyonetleri ile şehir merkezinde tur attı...
AKP iktidarı, ithalata dayalı ihracat politikasıyla, Türkiye'den çok Avrupa'ya para kazandırıyor. Bu arada tarım ve hayvancılık geriye götürüldü. Kırsal çevrenin ve buradaki ekonominin korunması, vatanın korunması demektir ve asıl seçim budur. Dolayısıyla sadece büyük şehirlerde yaşayanlar değil, köyler ve kasabalardaki vatandaşlar da bu süreçte ikna edilmelidir.
Seçimlerin sosyolojik mesajları...
16 Mayıs 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:00
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Önce iki hatırlatma yapayım:
1-"Bu seçimde, Türkiye'yi tek adam rejimine sürükleyen AKP'lilerin bir kısmı, CHP çatısı altında, Meclis'e girecektir. Söylemlerinden, zihniyetleri hiç değişmediği anlaşılan bu grubun, AKP'nin yeni anayasasını desteklemeyeceğini kimse garanti edemez!" (12 Mayıs tarihli yazımdan...)
2-"İki ittifak da '1921 Anayasası'nda mutabık. PKK ve Abdullah Öcalan da bunu savunuyor. ABD, 150 yıldır 'Türksüz bir Türkiye' tasarlıyor zaten. 14 Mayıs; sonuç ne olursa olsun, küresel projelere göre planlandı! Çözümün başlangıcı, bu durumu anlamaktır!" (6 Mayıs tarihli yazımdan)
"Bunlar seçim öncesinde kaldı" denilemez. Çünkü Cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci tur oylamaya gidileceği kesinleşmiştir.
***
Şimdi Millet İttifakı açısından yığınakta yapılan hatanın düzeltilme ihtimali yoktur. Sinan Oğan ve Ata İttifakı, Kemal Kılıçdaroğlu'nu destekleme kararı alırsa, yüzde 5.2'lik oyun tamamının Kemal Bey'e gideceğinin bir garantisi de yoktur. Yalnız, şu bir gerçek ki Erdoğan da kendi getirdiği yüzde 50 barajını aşamadı, yani kazanamadı. Milletvekili seçiminde de yüzde 10 oy kaybetti... Bu sebeple, kutlama yapamadılar...
Görüşlerine her zaman değer verdiğim üç ismin tespitlerine de dikkat edilmeli...
Banu Avar: "Şeriat mı demokrasi mi diye görüş yazanlara cevaben: Meseleyi böyle koymak Türkiye'yi yanlış değerlendirmek olur. Mesele, Batı'ya oynayan, Ukrayna destekçisi, Rusya ile ilişkilere karşı, AKP artıklarıyla bir araya gelen CHP yönetimidir."
Hüseyin Özbek: "Yeşil Sol maskeli bölücü partiyi, gerçekten yeşil ya da sol sananlaradır sözümüz. 19 Mayıs, size göre Ulusal Kurtuluş Savaşının ilk kıvılcımı mı? Pontus soykırımı mı? Bugünün yeşili, dünün HDP'si '19 Mayıs Pontus soykırımıdır' diyor. Tercih sizin!"
Mehmet Ali Güller: "Babacan'ın ekonomi politikası ve Davutoğlu'nun dış politikası gibi ağır bagajları bir yana, ikisinin toplamının Millet İttifakı'na yüzde 1 civarından fazla oy katkısı yoktu. Oysa görüldü ki Özdağ-Oğan ve İnce'nin oy katkısı yüzde 6'nın üzerinde...
Kılıçdaroğlu'nun ve Millet İttifakı'nın kimi Batıcı görünümlü çıkışı, hele de seçime üç gün kala Rusya'yı hedef alan çıkışı, seçmenlerin bir bölümünü Kılıçdaroğlu'na oy vermekte tereddüde götürdü.
AKP'ye göre ABD ve NATO'yla daha uyumlu ilişki yürüteceğinin izlenimini veren Kılıçdaroğlu, bu nedenle, aslında ilk turda kazanacağı seçimi riske atmış oldu."
***
Tabii kırsal kesimde NATO'culuk gibi tercihlerden dolayı meydana gelen tereddütten ziyade, esas olarak din sosyolojisi ve muhafazakâr milliyetçilik rol oynamıştır. "Kazanacak aday" baskısı bu bakımdan önemliydi ama bunu söyleyenlere öyle bir yaylım ateşi açıldı ki herkes susmak zorunda kaldı. Oysa itiraz edenler, adayın dini inancına saygılıydı ama konuşturulmadılar!
Erdoğan seçim gecesi, "Biz teröristlerle birlikte yürümedik" derken bu yönde yaptıkları propagandanın karşılığını almış olmanın bilincindeydi ve ikinci tur için kullanacağı temayı da açıklamış oldu.
Kılıçdaroğlu, Sinan Oğan ve Ata İttifakı ile anlaşma sağlarsa Türkiye'nin Atatürk çizgisinde dış politika uygulayacağına dair teminat vermiş olacaktır.
Yine terör örgütüyle masaya oturanın ve FETÖ ile uzun yıllar iş birliği yapanın AKP olduğu gerçeği, CHP'yi destek iddiasındaki medya tarafından görüntülü ve belgeli olarak devamlı işlenirse bu yayınlar da Kemal Bey'in ikinci turda şansını yükseltebilir. Yoksa Erdoğan, yarım puanı tamamlamakta fazla zorlanmaz...
Bir de ikinci turdan ümidini kesenler var. Ümidi yeniden oluşturmak, siyasetçinin birinci görevidir.
Ya Erdoğan çekilirse!
17 Mayıs 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:00
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhuriyet'in haberine göre AKP, Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunda, "Meclis çoğunluğu Cumhur İttifakı'nda... Karar alınabilmesi için yürütmenin de Cumhur İttifakı'nda olması gerekir, aksi takdirde istikrar olmaz, kaos olur" tezi üzerinde duracak.
İşin püf noktası da burası zaten... Millet İttifakı, tam bu noktadan yola çıkarak, "Meclis çoğunluğu Cumhur İttifakı'nda ama hükümet etme yetkisini bize verin ki Meclis çoğunluğuna dayalı tek adam yönetimine son verelim ve Türkiye'yi hukuk devleti rayına oturtalım. Tek adam rejiminin yerine, denge ve denetlemeyi; demokrasiyi hâkim kılalım." diyebilir...
***
Adaylara gelince... Süleyman Demirel, "Siyasette 24 saat çok uzun bir süredir" demişti ama 14 günün yarısını toplantılarla geçirmemek gerekir. İki gün gitti zaten... Burada esas olan ikinci tur stratejisini belirleyip hemen uygulamaya geçmektir.
Bu arada 12 gün içinde de beklenmedik olaylar olabilir, sürprizler yaşanabilir!
Herkes Sinan Oğan ve Ata İttifakı'nın ne yapacağını konuşuyor. Kimse sosyal medyada Sinan Oğan'a oy verenler arasında yapılmak istenen anketten doğru bir sonuç çıkacağını zannetmesin. Cevap verecek olanların, birinci turda Sinan Oğan'a oy verdiği nereden belli olacak? İspat edilebilir mi?
***
AKP'nin hiç istemediği şey, bu seçimin Tayyip Erdoğan için bir referandum haline dönüştürülmesiydi. Sinan Oğan, birinci tur öncesinde, referandumdan şöyle söz etti:
"Cumhurbaşkanlığını kazanırsam bir numaralı kararnamem Suriyelilerin ve tüm yabancı unsurların buradan gönderilmesi olacak. Türkiye'de 13 milyon yabancı var ve bu 13 milyon yabancıyı gönderelim diyen tek cumhurbaşkanı adayı benim. Elbette ki Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ ve Türkiye ittifakı partileri de bunu söylüyor. Ama dört cumhurbaşkanı adayı içerisinde bunu ifade eden tek kişi benim ve bu seçim aynı zamanda bir referandum olacak. Yani 13 milyon sığınmacı gitsin mi, kalsın mı referandumu olacak."
Sinan Oğan'ın Kemal Kılıçdaroğlu'nu desteklemesi halinde Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turu, "Sığınmacılar gitsin mi kalsın mı?" ile birlikte "Erdoğan gitsin mi kalsın mı?" referandumuna dönüştürülebilir. Sığınmacıların gitmesi için Erdoğan'ın gitmesi gerekiyor. Erdoğan, "Hani birileri diyor ya 'Suriyeliler gitsin.' Asla biz bunlara eyvallah edemeyiz." dedi ya...
***
Sinan Oğan'ın Cumhurbaşkanı yardımcısı adayı Sevda Özbek ise "Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, bulunduğu konum itibari ile elinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştı ancak milletin iradesi daha güçlü bir aday istiyor. Sayın Kemal Kılıçdaroğlu'nun 2. turdaki sorumluluğu Sn. Sinan Oğan'a devretmesi ülkemiz adına en hayırlı olanı olacaktır." dedi.
Madem bir adayın çekilmesi ile Sinan Oğan yarışa aday olarak dahil olabiliyor; öyleyse neden Kemal Kılıçdaroğlu'nun çekilmesinden söz ediliyor da Tayyip Erdoğan'ın bu konuda adı bile geçmiyor?
Öyle ya madem siyasette 12 gün de kısa gibi görünmesine rağmen çok uzun bir süredir ve "Kemal Kılıçdaroğlu çekilsin" denilebiliyor, neden "Tayyip Erdoğan çekilsin" denilmiyor?
Erdoğan'ın, ani bir kararla yarıştan çekilmesi, denklemi tamamen değiştirebilir değil mi?
Zaten üçüncü defa aday olması, Anayasa'ya aykırı değil miydi?
Zaten birinci turda "adam kazanamadı" değil mi?
Tabii bu düşünce de olmayana ergi yöntemini kullanmak gibidir ama her ihtimali düşünmek gerekir.
Yalnız, ikinci turun tam bir referandum olacağı kesin...
Türkiye, ilk düğmeyi yanlış ilikledi!
18 Mayıs 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:00
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Takipçiler, "İkinci tura katılma hakkını elde eden adaylardan biri çekilirse ne olur?" diye sorunca "ilgili mevzuata bakarak doğru cevap vereyim" diye arama yaptım. İlk metinde "İkinci oylamaya katılmaya hak kazanan adaylardan birinin ölümü veya seçilme yeterliliğini kaybetmesi halinde; ikinci oylama, boşalan adaylığın, birinci oylamadaki sıraya göre ikame edilmesiyle yapılacak." deniliyordu ama bu kural Cumhurbaşkanı'nın halk tarafından seçilmesi için yapılan 2007 Anayasa değişikliği sırasında kabul edilmişti...
Anayasa'nın 101. maddesindeki ilgili fıkra, 25 Nisan 2018'deki Anayasa değişikliğiyle şu hale getirildi:
"İkinci oylamaya katılmaya hak kazanan adaylardan birinin herhangi bir nedenle seçime katılmaması hâlinde; ikinci oylama, boşalan adaylığın birinci oylamadaki sıraya göre ikame edilmesi suretiyle yapılır. Ancak ikame, geçici sonuçların ilânını takip eden gün saat 17.00'ye kadar yapılabilir."
***
Diyeceksiniz ki, "İki aday kalmış, kim bir oy fazla alsa o seçilecek... Hangisi çekilecek ki konu ediyorsun?"
Bizim işimiz doğruları söylemektir.
Neden konu ediyorum? Çünkü adaylardan birinin seçime katılması Anayasa'ya aykırı zaten... YSK, Anayasa'ya uygun hareket etseydi, Tayyip Erdoğan'ın üçüncü defa Cumhurbaşkanı adayı olamayacağına dair itirazı kabul ederdi. Anayasa, "Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilir" diyor, "Ülkenin yönetim sistemi değiştirildi, önceki Cumhurbaşkanlığı dönemi sayılmaz" demiyor.
Bu durumda yapılan seçimlerin Anayasal meşruiyeti yoktur. Fiili durum ise alenen Anayasal düzeni paspas etmektir!
***
Dolayısıyla, Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgili yaptığımız bütün tartışmalar, kim nerden oy aldı veya alamadı gibi değerlendirmeler, gayrimeşru durumu kabullenmiş olmanın sonucudur. Tabii diğer ittifaklar da kabul etmiş durumdadır ki seçime aday göstererek katıldılar.
Yediden yetmişe hepimiz, ister istemez böyle hukuk dışı bir seçim sürecinin parçası olduk! Hukuk dışı bir uygulamayı, baştan kabul etmişsek, seçmen listelerinin düzenlenmesinden, kitleler halinde vatandaş yapılan yabancılara oy kullandırılmasına kadar diğer yanlışları da kabul etmiş olmadık mı?
Türkiye, yeleğin birinci düğmesini, YSK'nın kararıyla yanlış iliklemiştir. Bu sebeple, eğreti bir görüntü ortaya çıkmıştır. Düzeltmek istiyorsak, o yeleğin düğmelerini çözüp yeniden iliklemeliyiz...
Sözü uzatmaya gerek var mı?
Kenya modeli ve 19 Mayıs kararı!
19 Mayıs 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:00
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Kenya çıkışlı bir haber dikkatimi çekti. Anadolu Ajansı'nın haberine göre Kenya Devlet Başkanı William Ruto, Kenya Standartlar Bürosu'nun "sağlığa zararlı ürün" olarak tanımlamasına rağmen piyasaya sürülen 20 bin torba şeker nedeniyle çeşitli devlet kurumlarına bağlı 27 yetkilinin görevine son verdi.
Kamu Hizmetleri Başkanı Felix Koskei, söz konusu şekeri 2018 yılında ithal eden şirketin, imha kararına uymadığını ve sağlığa zararlı şekeri Kenya pazarına sürdüğünü bildirdi...
Türkiye'ye ne kadar benziyor değil mi?
***
Türk Dışişleri Bakanlığı'na göre "Kenya'nın siyasi görünümü" şöyledir:
"Demokrasi deneyimi diğer bölge ülkelerine nazaran daha uzun ve kesintisiz olan Kenya'da siyasi hayat istikrarlıdır. 1991'de çok partili sisteme geri dönülmesinden bu yana seçimler muntazaman yapılmaktadır. Kenya Başkanlık sistemiyle yönetilmektedir ve üniter bir devlet yapısına sahiptir. Cumhurbaşkanı doğrudan halk tarafından seçilmektedir. Cumhurbaşkanı; Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Kabine Sekreterleri'nden oluşan Kabinenin başı, Silahlı Kuvvetlerin Komutanı ve Milli Güvenlik Konseyi'nin başkanıdır.
Beş yılda bir seçilen Cumhurbaşkanı, en fazla iki dönem görev yapabilmektedir.
İki kanatlı yapıya sahip olan Kenya Parlamentosu 349 üyeli Ulusal Meclis'ten ve 67 üyeli Senato'dan oluşmaktadır.
8 Ağustos 2017 tarihinde yapılan, katılım oranının yüzde 78 olduğu Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Cumhurbaşkanı Uhuru Kenyatta oyların yüzde 54,2'sini, muhalefet lideri Odinga ise oyların yüzde 44,7'sini almıştır. Muhalefet bloğunun başvurusu üzerine, Anayasa Mahkemesi, Kenya Seçim Komisyonu tarafından anayasaya aykırılık ve usulsüzlükler yapıldığı gerekçesiyle, 20 Eylül 2017 tarihinde seçimlerin yenilenmesine karar vermiştir.
26 Ekim 2017 günü yenilenen seçimlere katılım oranı yüzde 38,8 olarak gerçekleşmiş, Uhuru Kenyatta geçerli oyların yüzde 98,2'sini alarak seçimi kazanmıştır. Yinelenen seçimlerin iptali için Kenya Anayasa Mahkemesine yapılan başvuru reddedilmiştir.
Cumhurbaşkanı Kenyatta ile muhalefet bloğu lideri Odinga, 9 Mart 2018 tarihinde sürpriz şekilde bir araya gelmiş, "Yeni Bir Kenya Ulusu'na Köprüler Kurmak" başlıklı bir bildiri imzalamıştır. Bildiride tüm siyasi anlaşmazlıkların bir kenara bırakılacağı, etnik ayrımcılık, yolsuzluk, güvenlik sorunları ve gelir eşitsizliğiyle mücadele edileceği ve bu hedeflere ulaşılabilmesi için bir program ortaya konulacağı açıklanmıştır."
Kenyatta'nın yerine 2022'de başkan seçilen William Ruto, 2013'ten beri başkan yardımcısıydı...
***
Bu verilerden Türkiye'nin, atı alanın Üsküdar'ı geçtiği, mühürsüz oylarla kabul edilmiş görünen 2017 referandumuyla, 1991'de kurulan Kenya Cumhurbaşkanlığı sistemini, "senato" dışında aynen benimsediği anlaşılmaktadır.
Türkiye'de iki ana ittifak lideri bir araya gelmedi ama "Türk Milleti" yerine "Yeni bir Türkiye Milleti'ne köprüler kurmak" için 1921 anayasası ruhunda birleşmeye karar verdiklerini biliyoruz!
Dikkat ederseniz, Ata İttifakı'nı kuran ve Sinan Oğan'ın Cumhurbaşkanı adayı gösterilmesini sağlayan Prof. Dr. Ümit Özdağ, "Kemal Bey'e 'Yanınızdaki saray artıklarını, FETÖ'cüleri uzaklaştırın. 1924 Anayasası deyin, sığınmacıları göndereceğiz deyin. Biz sizi destekleriz' dedik. Buna da cevap vermediler." demiştir...
İşte sorun buradadır. Türkiye, AKP veya CHP yönetiminde "Kenya ulusu kurmak" gibi sıfırdan "Türkiye ulusu"na mı dönüştürülecektir yoksa "Temeli yüksek Türk kültürü olan Türkiye cumhuriyeti" olarak yoluna devam mı edecektir?
İki büyük ittifaka da ABD ve Avrupa'dan dayatılan ve onlar tarafından da kabul edilmiş görünen yönetim modeli, Kenya modeli ulus tipidir.
***
Türk Milleti, fiilen ortadan kaldırılan ama Anayasal olarak ayakta duran Atatürk modelinden ayrılmamalıdır.
Atatürk, Nutuk'ta işgal edilmeye başlanan memleketin genel durumunu anlattıktan sonra "Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da millî hâkimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak! İşte, daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamasına başladığımız karar, bu karar olmuştur." demiştir.
İşte bu karar yüzünden 19 Mayıs'a düşman olanlar, memleketin fiilen işgaline seyirci kalanlar, Türk Milleti'ne düşman olanlardır.
Başkanı azletmek mi fentanil kullanmak mı?
20 Mayıs 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:00
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Trabzon'un Maçka ilçesi Bahçekaya Mahallesi'nde, ayağı ağaçların etrafındaki çelik tele takılan bir ayı, Ortahisar Belediyesi Veterinerlik İşleri Müdürlüğü ekipleri tarafından kurtarıldı. İğneyle sakinleştirilen ayının ayağına takılan çelik tel kesildi. Ekipler, kamyon kasasına taşıdıkları ayıyı yerleşim yerinden uzaklaştırarak doğaya bıraktı.
Ayağını tuzağa kaptıran bir ayıyı kurtarmak için önce sakinleştirmek gerekiyor. Ayağını, "tek adam prangası"na kaptıran koca bir ülkeyi kurtarmak için ne yapmalı?
***
ABD'de Temsilciler Meclisi üyesi, Cumhuriyetçi Marjorie Taylor-Greene, ülkenin sınır güvenliğini ve dolayısıyla ulusal güvenliğini sağlayamamakla itham ettiği Başkan Joe Biden'ın azledilmesi için gerekli adımları atmaya hazırlanıyor.
Anadolu Ajansı'nın haberine göre eski ABD Başkanı Donald Trump'a yakınlığıyla bilinen milletvekili Greene, Kongre'de yaptığı basın toplantısında Biden'ın sistematik olarak ülkeyi mahvettiğini belirtti.
Greene, "Biden, göçmenlik yasalarını uygulamayı ve sınırlarımızı güvence altına almayı reddederek kasıtlı olarak ulusal güvenliğimizi tehlikeye attı ve 170'ten fazla ülkeden yaklaşık 6 milyon yasa dışı göçmenin ülkemizi işgal etmesine izin verdi." dedi ve sınırdaki güvenlik zafiyeti nedeniyle fentanil kaynaklı ölümlerden de Başkan'ı sorumlu tuttu.
Greene, Biden'ın gerekli önlemleri almayarak "Amerikan vatandaşlarının hayatlarını tehlikeye attığını" iddia ederek, "Biden'ın anayasal görevini bariz bir şekilde ihlal etmesi ulusal güvenliğimize doğrudan bir tehdittir. Bu nedenle Biden, ABD Başkanı olarak hizmet etmeye uygun değil." şeklinde konuştu. Greene, bu nedenle Biden'ın azledilmesi gerektiği görüşünü savundu.
Greene, benzer şekilde, yargıyı Cumhuriyetçilere karşı militarize ettiğini savunduğu Adalet Bakanı Merrick Garland, düzensiz göçmen sorunuyla mücadele edemediğini öne sürdüğü İç Güvenlik Bakanı Alejandro Mayorkas ve Biden yönetimini desteklemeyenlere karşı adımlar attığını iddia ettiği FBI Direktörü Christopher Wray'in azli için de suçlama dayanaklarını meclise sunmuştu.
***
Fentanil, anestezide kullanılan bir uyuşturucudur. ABD Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi (DEA), 2022'de tüm Amerikalıları öldürebilecek kadar fentanil ele geçirildiğini açıkladı.
DEA'ya göre, bu yılki operasyonlarda ele geçirilen fentanil miktarı 379 milyon doz.
İki miligramlık bir dozun ölümcül olabileceği belirtiliyor.
ABD'li yetkililer, eroinden 50-100 kat daha güçlü olan fentanili, ülke için en ölümcül uyuşturucu tehdidi olarak görüyor.
DEA, fentanilin büyük bölümünün Meksika'dan geldiğini söylüyor.
***
ABD, Meksika sınırını geçerek gelen 6 milyon sığınmacıdan ve onlarla birlikte ülkeye giren fentanilden ciddi bir rahatsızlık duyuyor. ABD'nin nüfusu 332 milyon, ülkeye giren yabancı oranı yüzde iki... Türkiye'nin nüfusu 85 milyon; ülkeye giren yabancı oranı yüzde 15...
Suriyeliler, Afganlar, Pakistanlılar ve Sudanlılar derken Prof. Dr. Ümit Özdağ'a göre yabancı sayısı 13 milyona ulaştı. Yanlarında fetanil yok ama Türkiye'nin nüfus yapısını değiştirdiler. Bu da milletin ve devletin bekâsını tehlikeye attı...
Sebep ne?
Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül liderliğindeki AKP iktidarının Büyük Orta Doğu Projesi eş başkanlığını sürdürerek, ABD önderliğinde Suriye'de iç savaş çıkmasını ve bu ülkeden milyonlarca insanın Türkiye'ye sürülmesini sağlaması...
Öyle ki Suriye devletine karşı savaşacak militanlar Türkiye'de eğitildi. Sığınmacı akını başlayacağı bilindiği için çadır kent kurmak amacıyla 1.5 milyon çadır siparişi de verildi. Türkiye depreme ise 100 bin çadırla yakalandı ve Kızılay çadır sattı!
***
Şimdi millet, doğrudan kendi varlığına, ülkesine ve devletine kasteden böyle bir uygulamayı sahneye koyanları azletme şansına sahiptir! Kim ne kadar oy çalarsa çalsın veya mükerrer oy kullanırsa kullansın, "millet, kendi kaderine sahip çıkmak isterse" bütün bu oyunları boşa çıkaracak güce sahiptir.
Yoksa fentanil kullanmış gibi olacak...
Türkiye'yi fiilen işgal ettirdiler!
22 Mayıs 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:00
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Ümit Özdağ ve Sinan Oğan, seçimler için ne karar vermiş olursa olsun, "sığınmacılar sorunu" diye hafifletilen göç hareketinin "Türkiye'nin fiilen işgali" anlamına geldiği gerçeği değişmeyecek. Biz bu sütunda, sorunu her yönüyle inceledik. Konu, nihayet Kemal Kılıçdaroğlu tarafından da Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ancak ikinci turunda gündeme getirildi!
***
Hatırlatayım... Banu Avar, "Zemberek" adlı kitabında "Harvard Üniversitesi'nde yapılan 'Bir savaş silâhı olarak tasarlanan göç olgusu' başlıklı araştırmada, mülteciler olgusunun hedef ülkelerde savaş ve barış zamanlarında stratejik bir silâh olarak kullanılabileceği ve bunu kontrol eden devlete yarar sağlayacağı tespiti yapılıyor" notunu düşmüştü...
Kelly Greenhill, Sivil Savaş/İç Savaş dergisinde (Civil Wars journal) daha 2008'de yayınlanan incelemesinde, mülteciler hakkında "en etkili silâh" ifadesi kullanmış ve etki alanı olarak tespit edilen yeni topraklara gelen göçmenlerden veya mültecilerden meydana getirilen, yıkıcı terör eylemlerini yürütmek kapasitesine sahip "küçük gerilla grupları"nı teşvik etmekten bahsetmişti. Afganistan'dan yurda girenlerin neredeyse tamamı savaş tecrübesine sahip gençlerden oluşuyor. Zaten bir kısmı Afgan ordusu askeri... Suriye'den gelenler arasında ise her türlü örgütten ve servisten eleman var.
***
Prof. Dr. Ümit Özdağ, "Stratejik Göç Mühendisliği" adını verdiği ve "Suriyeli sığınmacılar" sorununun, Anadolu'da Türk varlığını ve egemenliğini neden tehdit eder boyutlara geldiğini incelediği kitabıyla birlikte, konuyu sonradan kurduğu Zafer Partisi'nin öncelikli politikası haline getirmiştir.
Suriye'de iç savaş başlamadan önce AKP iktidarı tarafından, Türkiye-Suriye sınır boylarının, mayın temizleme bahanesiyle 49 yıllığına İsrail'e verilmek istenmesi şaşkınlığa sebep olmuştu.
CHP, bu yasa tasarısını, Anayasa Mahkemesi'ne başvurarak durdurmuştu ama mayınlar yine de temizlendi; çünkü dünyanın dört bir tarafından gönderilen teröristler, iç savaşı başlatmak için bu sınırdan Suriye'ye girecekti! Daha sonra da milyonlarca insan yine bu sınırdan AKP iktidarının koordinasyonuyla Türkiye'ye girecekti...
Sinan Oğan ise göçler başladığında, "Suriye, Büyük İsrail'i kurmak için boşaltılıyor. Bunu nasıl görmezsiniz?" diye sormuştu.
***
2011 yılında, AKP gençlik kollarından bir genç, bizzat bana, Türkiye'nin 30 şehrinde Suriyeli muhalifler için kamplar kurulmakta olduğunu, toplam 300 bin Suriyelinin silahlı eğitimden geçirileceğini bildirmişti. Olaylar, bu bilgileri doğrulamaya başlayınca bu bilgiyi kamuoyu ile paylaşmıştım.
2012 yılında, AFAD tarafından 1.5 milyon çadır siparişi verildiğine dair bir haber almıştım. Yani Suriyelilerin Türkiye'ye sürülmesi veya getirilmesi, iktidar tarafından da 1.5 milyon çadır siparişi verecek kadar önceden öngörülen, planlanmış bir süreçti. Suriye'nin kuzeyinin boşaltılması ve burada bir PKK devleti kurulması için AKP iktidarı kullanılmış oldu.
Muhacir-ensar söylemi, işte bu Büyük İsrail Projesi'ne su taşımak için halkı ikna etmek demekti...
***
O sıralarda İstanbul İl Göç İdaresi Müdürü Recep Batu, geçici koruma ile Suriyelilere üç konuda garanti verdiklerini belirterek, "Bunlar, geri gönderilemez ilkesi, kimliklendirilmesi ve temel hizmetlere ulaşım." diyordu.
Bugün ise Göç İdaresi, "Türkiye, düzensiz göçle mücadele konusunda sınırlarda tüm dünyaya örnek çalışma yürütüyor" diye açıklama yapabiliyor!
Öyleyse 13 milyona varan sığınmacılar, Türkiye topraklarına uçarak mı geldi?
***
Bir de dünyanın bütün İslam ülkelerinden parayla veya parasız vatandaş yapılanların, seçimlerde oy kullanması gerçeği var. A Haber'in İstanbul Havaalanı'ndan yaptığı canlı yayın sırasında oy kullanan bir kişinin, muhabirin sorduğu soruya Arapça karşılık vermesi, bu gerçeğin görüntülü olarak ortaya çıkmasını sağladı.
O görüntüleri telif hakkı gerekçesiyle sosyal medyadan sildiriyorlar ki infiale sebep olmasın. Oysa bu görüntüleri herkesin seyretmesi gerekir.
"Açık sınır politikası hem İncil'e aykırı hem de aptalca!"
23 Mayıs 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:00
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
AKP iktidarı Türkiye sınırlarını Suriyeliler, Afganlar ve Pakistanlılara açmak için başlangıç olarak Suriye sınırı boyunca döşenmiş olan mayınları bir İsrail firmasına temizletmek istedi. CHP, yasayı iptal ettirince, mayınları bir şekilde temizlettiler, sonra da Batı ülkelerinden gelen yüzbinlerce militanın Suriye'ye Türkiye üzerinden geçmesini sağladılar. ABD de bu militanların bir kısmını IŞİD adı altında organize ederek Suriye'de iç savaş çıkardı. Aynı ABD, IŞİD ile mücadele ediyorlar diye PKK'nın Suriye kolunu destekledi, yüz bin kişilik bir ordu kurmalarını sağladı, on binlerce TIR silah verdi. ABD, IŞİD'e karşı savaşıyor diye PYD'ye yardım ermek için Barzani Peşmergelerini ve kısmen de Kuzey Irak'taki PKK'lıları Türkiye üzerinden Suriye'ye gönderdi.
PYD, bölgede halk üzerinde terör estirdi ve milyonarca insan, açık tutulan veya tedbir alınmayan sınırlardan Türkiye'ye girdi! Yine ABD, Taliban'a milyarlarca dolarlık ağır silahlar ve savaş uçakları bırakarak Afganistan'dan çekilirken, o zamana kadar Afgan ordusunun askeri olan yüzbinlerce genci de kamuoyuna açıklanmayan bir anlaşma ile İran üzerinden Türkiye'ye gönderdi. Aynı yoldan Pakistanlılar da gelmeye başladı.
***
Suriye'den gelenlerin Avrupa'ya geçmiş olanlarından vasıfsız olanları da AB ile geri kabul anlaşması imzalayan AKP iktidarı tarafından geri alınmaya başlandı. Halkın tepkisini önlemek için de sığınmacılar, Edirne'de sınıra yakın bir yerlerde serbest bırakıldı! Hepsi geri itilince de bu defa ensar-muhacir söylemine sarıldılar ve İslam dinini, Türkiye'nin nüfus yapısını değiştirmek için kullanmaya başladılar. Millî Savunma Bakanı Hulusi Akar ise hâlâ "Suriyeli kardeşlerimizi zora sokacak herhangi bir karar almamız asla söz konusu olmaz. Suriyeli kardeşlerimiz rahat olsunlar." diyor...
AKP iktidarı Suriyelilerin bir kısmını ve gayrimenkul satın alan diğer yabancıları vatandaş da yaptı. Yani parayla vatandaşlık sattı... Son seçimlerde Türkçe bilmeyen bu yabancılar da oy kullandı!
***
Buraya kadar Türkiye'nin açık sınır politikasını özetledim... ABD'de ise Başkan Biden, Trump döneminde kapatılan Meksika sınırında önlemleri gevşetince altı milyon yabancı ülkeye girdi. Cumhuriyetçiler, ulusun güvenliğini tehlikeye attığı gerekçesiyle hem Biden hem de ilgili bakanlar ve bürokratların azledilmesi için çalışma yapıyor.
Bu arada The Washington Times köşe yazarı Everett Piper,
"Biden'ın açık sınır politikası hem İncil'e aykırı, hem de tarihsel olarak aptalca..." başlıklı bir yazı yazdı.
Türkiye'ye milyonlarca yabancı sokulması, AKP tarafından, aynı dili konuşan ve aynı soydan insanların Mekke'den Medine'ye göç etmesine benzetiliyor ama ABD'de çoğu Hristiyan olan yabancıların ülkeye alınması, İncil'e aykırı kabul ediliyor...
Türklerin bir kısmını kim ve neden uyutuyor peki? Belli değil mi?
***
Piper, bir köşe yazarı ve devleti temsil etmiyor ama Amerikan bakışı bu yönde. Öyle ki Piper, düşünür Thomas Aquinas'ın kitabından "Eski Ahit'teki Yahudiler, tüm ziyaretçileri eşit şekilde kabul etmezdi" alıntısı da yaptı. "ABD'nin kurucu pederi" Alexander Hamilton'ın "Yabancıları gelişigüzel ülkeye kabul etmek, Yunan atını özgürlüğümüzün ve egemenliğimizin kalesine kabul etmekten başka bir şey değildir." şeklindeki sözlerini hatırlattı.
Yunan atı dediği, Truva atıdır!
Türkiye'ye giren milyonlarca yabancı ne oluyor bu durumda? Onlar için ne diyeceğiz? "BOP atı" desek olur mu?
Everett Piper, özetle şöyle diyor:
"Başkan Ronald Reagan bir keresinde 'Sınırlarını kontrol edemeyen bir ulus, ulus değildir' demişti. Otuz yıldan uzun bir süre sonra, Başkan Donald Trump şunu ekledi: 'Sınırları olmayan bir ulus, hiçbir şekilde ulus değildir.'
Avustralya'nın eski başbakanı Tony Abbott da onların görüşünü yineledi: 'Hiçbir ülke veya kıta, kendisini temelden zayıflatmadan sınırlarını herkese açamaz.'
Böyle bir milliyetçilik yeni bir durum değil. Yabancı düşmanı, ırkçı, kötü ya da yanlış da değil."
***
Bu durumda, Türkiye'de bu istilaya hatta işgale karşı çıkanlara "yabancı düşmanı" diyenler gerçekte kime hizmet etmiş oluyor? ABD projesine değil mi?
Suriye üzerinden Türkiye'nin zayıflatılmasına dayalı projeyi, 2004'te görmüş ve uyarmıştım. İktidar hiç umursamadı. Şimdi "Madem Cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci turun gündemi bu; bir de Amerikan köşe yazarından örnek vereyim de uyuyanlar belki uyanır ve İslam'ı kullananların, Türkiye'yi yabancı işgaline açtığı daha net anlaşılır..." diye düşündüm...
Vatan"daşlık satmak mı vatan satmak mı?
24 Mayıs 2023 00:01
Son Güncelleme: 17 Eylül 2024 00:00
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Vatandaşlık ne amaçla satılır? Parayla vatan sahibi olunabilir mi?
Abdullah Gül, başbakan iken 20 bin dolara vatandaşlık satarak, nakit sıkıntısını gidereceklerini söylüyordu! Biz o zaman bu çıkışı şöyle eleştirmiştik:
"Diyelim ki, Türkiye'den mübadele ile gönderilen Rumların torunları, yeniden vatandaşlık istedi! Ne yapacak Gül? Yine tehcir edilen Ermenilerin torunları da 20 bin dolara vatandaşlık isteyebilir! Böyle bir talep gelirse, Gül kabul edecek mi?"
***
Yabancılara konut satışı yoluyla Türk vatandaşlığının önünü açan Mütekabiliyet Yasası, 2013'te kabul edildi. O dönemde Türkiye'de 1 milyon dolar ödeyerek mülk sahibi olanlara Türk vatandaşı olma imkânı tanındı. 2018'de ise Türk vatandaşlığı için gereken rakam 250 bin dolara indirildi. Yönetmelik 2022'de bir daha değiştirilerek rakam 400 bin dolara çıkarıldı. Bu sırada yurt içinde ve dışında parayla Türk vatandaşlığı almak isteyenlere hizmet vermek amacıyla çok sayıda hukuk bürosu kuruldu. AKP iktidarının bugüne kadar kaç yabancıya vatandaşlık bilinmiyor. Dolayısıyla Türkiye'nin kaderini belirleyecek seçimlerde patayla vatandaş olmuş kaç kişinin oy kullandığı da bilinmiyor.
Bu arada 2022 yılının Nisan-Aralık ayları arasında e. devlet üzerinden isim ve soy isim değişikliği yapılabilmesine dair bir düzenleme daha yapıldı ve yabancılar, beş dakikada Türk adlarını aldı. Bu sebeple seçmen listelerinden, parayla vatandaş olmuş kişileri tespit etmek mümkün değil.
***
Türkiye Barolar Birliği yabancı parayla yatırım karşılığında Türk vatandaşlığı verilmesinin yönetmelikle düzenlenmesi üzerine konuyu Danıştay'a taşımıştı. Oysa başvuru dilekçesinde belirttikleri gibi uygulama Anayasa'ya aykırı idi ve Anayasa Mahkemesi'ne başvurulması bunu da siyasi partilerin yapması gerekirdi.
Türkiye Barolar Birliği, dilekçesinde şöyle denilmişti:
"Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, vatandaşlığın kazanılmasına ilişkin şartların kanun ile düzenlenmesini emretmektedir.
Bu çerçevede Türk Vatandaşlığı Kanunu'nun ilgili hükümlerinde vatandaşlığın hangi hallerde kazanılacağı düzenlenmiş, buna ilişkin şartlar sınırlı olarak sayılmıştır. Kanunda, belli bir miktar yabancı para karşılığında fon/bireysel emeklilik sistemine giriş gibi yatırımlar yapmak yoluyla Türk vatandaşlığı kazanılmasına ilişkin herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır.
Öte yandan, dava konusu düzenlemede, devletle hukuki ve siyasi bağ ile bağlılığı ifade eden vatandaşlık kavramının yabancı bir para cinsinden bir değer ile karşılanması, vatandaşlık kavramını soyutlaştırmakta ve özünden uzaklaştırmaktadır.
Dolayısıyla düzenlemeler gerek Anayasa'ya aykırılığı gerekse kanuni dayanaktan yoksun olmasının yanı sıra, Türk Vatandaşlık Kanunu tarafından da benimsenen 'vatandaşlığın gerçekliği' ilkesine aykırılık teşkil etmektedir."
***
Görüldüğü gibi yabancıları parayla vatandaş yaparak oy kullandırılan seçimler de Anayasa'ya aykırıdır ve gayrimeşrudur.
Denilebilir ki, "Tayyip Erdoğan'ın üçüncü defa Cumhurbaşkanı adayı olmasının da Anayasa'ya aykırı olduğunu, bundan dolayı de seçimlerin hukuk dışı olduğunu da yazdınız ama süreç devan ediyor. Şimdi parayla vatandaşlık verilen yabancıların oy kullanmasının da Anayasa'ya aykırı olduğunu dolayısıyla seçimleri gayrimeşru duruma düşürdüğünü söylemenin ne faydası var?"
Biz, hukuka aykırı olanı tespit ederek gündeme getirmek durumundayız. AKP, iktidarı hiç bırakmamaya programlandığı; devleti de kendi ideolojisine göre düzenlediği ve yargı erkini siyasi iradeye bağladığı için kimseden ses çıkmıyor ama diğer partiler de bu dayatmaya uygun hareket ediyor! Suça ortak oluyor!
Bu şartlarda seçime girmenin, yenilgiyi kabul etmek anlamına geldiğini seçim öncesinde yazdım. Şimdi Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turu öncesinde uyarımı parayla vatandaşlık satılmasını da ekleyerek tekrarlamış oluyorum.
Bu konu, "ikinci turda kim kimi destekleyecek?" tartışmasından daha hayatidir. Zira bu tartışmalar da sanki meşru bir seçim yapılıyormuş gibi bir şartlanma sağlıyor!
Kaldı ki "vatandaşlık satmak", sonuçta "vatan topraklarını satmak" değil midir?
Beş maddelik Türkiye'yi yıkım programı!
25 Mayıs 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:59
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Şartlanmış olanların fikrini değiştirmez ama biz Türkiye'ye dayatılan beş maddelik yıkım programının nasıl uygulandığını hatırlatalım...
Recai Kutan, 25 Haziran 2002 günü Saadet Partisi grubu adına Meclis'te tarihî bir konuşma yaptı ve 57'nci hükümete ağır eleştiriler yaptı. Kutan, şöyle dedi:
"Hükûmet, IMF ve Dünya Bankası'nın Türkiye'yi yıkım programını kararlılıkla sürdürmektedir. Üstelik hükûmet etme sorumluluğunu da bütünüyle IMF ve Dünya Bankası'na devretmiştir.
Kemal Derviş tarafından 'güçlü ekonomiye geçiş' diye isimlendirilen bu kuşatmanın, bize göre 5 amacı vardı:
1-Türkiye finans sisteminin, çokuluslu sermayenin istediği gibi, borç para verilecek ve yüksek faizlerle geri alınabilecek şekilde düzenlenmesi.
2-Türkiye'de devlete ait olan kuruluşların ve özel firmaların değerini düşürüp, ulus ötesi şirketler tarafından ucuza kapatılması.
3-Türkiye'deki sanayi ve tarımsal üretimi durdurup, piyasaların ulus ötesi şirketlerin kontrolüne verilmesi.
4-Bütün bunların sürekli olabilmesi için 'siyaseti ekonomiden ayırıyoruz' adı altında, merkezî yönetimin çökertilerek, ekonomi yönetiminin kendinden menkul üst kurullara devredilmesi.
5-Ülkenin, borç-faiz-borç sarmalıyla rehin alınarak, Türkiye'nin, siyasî, stratejik amaçlı olarak kullanılması.
Bu bir kuşatmadır; bu, Türkiye'yi teslim alma projesidir. Hiç kimsenin kuşkusu olmasın, arkasından siyasi, stratejik istekler gelecektir, gelmiştir de. Amerikalı televizyon yorumcusunun söylediği 'IMF Türkiye'yi bizim için satın aldı' sözünü, meşhur Amerikalı borsacının 'Türkiye'nin en iyi ihraç ürünü ordusudur' sözünü, kimse, yetkisiz bazı kimselerin gevezeliği olarak görmesin.
Bugün Afganistan'da, yarın Irak'ta Türkiye'den önemli fedakârlıklar istenecektir. Kıbrıs'ı, Ege'yi dayatmayacaklarını, daha başka şeyleri istemeyeceklerini kim söyleyebilir?"
***
Kutan, bu eleştiriyi 57'nci hükûmet için yapmıştı.
Bu konuşmanın ardından, DSP parçalandı, önce Kemal Derviş, sonra Devlet Bahçeli erken seçim istedi ve iktidar AKP'ye devredildi...
Beş maddelik yıkım programı ise AKP'nin 21 yıllık iktidarı döneminde harfiyen uygulandı...
11 ülkeden, ciroları yaklaşık 900 milyar Euro'yu bulan 19 çokuluslu şirketin üst düzey yöneticileri, 2004 yılından itibaren birkaç yıl üst üste İstanbul'da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın başkanlığında Yatırım Danışma Konseyi toplantıları yaptı ve satın alacakları ekonomik kuruluşları belirledi...
Financial Times'a göre Dexia, Fortis, Citigroup ve BNP Paribas gibi yabancı yatırımcılar, İstanbul'da çok ciddi miktarlarda alımlar yaptı...
***
Bugün, "Gabar'da petrol bulduk, Ordu'da gaz, Rize'de petrol bulabiliriz" diyorlar ve Kozlu'da henüz rezerv tespiti bile yapılamamış doğal gazı, Zonguldak/Kozlu'da bir gösteri yaparak güya dağıtmaya başladılar ya, bakınız çıkardıkları petrol yasasında ne yaptılar:
Yasaya göre çıkarılacak petrolde devlet payı yüzde 2 ila 12 arasında değişiyordu! Yani Türkiye toprağından çıkan petrolün yüzde 2 ila 12'si devlet ile il özel idaresi arasında pay edilecekti.
Dönemin Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Mete Gündoğan, o zaman, "Biz bu kadar müstemleke devleti miyiz?" diye sormuştu. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, petrol yasasını veto etmişti. Yasa 2013'te yeniden ele alındı ve devlet hissesi, üretilen petrolün sekizde biri olarak kabul edildi. Yani yüzde 12,5...
Gündoğan, kendi yer altı zenginliklerini yabancılara peşkeş çeken bir yasanın sadece işgal altında olan devletlerde çıkarılabileceğini de söylemişti ama benzer bir yasayı, işgal altındaki Irak'ın parlamentosu kabul etmemişti...
Şimdi hazineyi de boşalttılar ve yıkım programının sonuna gelindi.
Bu işin sonu hayırlı değil...
Timsah beslemek ve siyasi elit beslemek!
26 Mayıs 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:59
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Akın Ergüler, "Sizin epistemik cemaat hakkındaki yazınızla ilgili" diyerek Stanford Üniversitesi'nden Prof. John Ioannidis'in bir sözünü paylaşan mesaj gönderdi.
"Kulvinder Kaur MD"nin paylaştığı Ioannidis'in sözü şöyle:
"Bilimin temelindeki felaketi körüklüyoruz. Bilim, birkaç kişinin diğerlerine 'senden daha çok şey biliyorum' dediği seçkinci, fırsatçı bir dayatma haline gelirse, bu bilim değildir, totaliterliktir ve bilimsel yöntemle hiçbir ilgisi yoktur."
Bu mesajın altındaki yorumları da okudum. Suresh Karanam adlı takipçi, "Artık daha iyisini bildiklerini bile söylemiyorlar. Yanlış bilgi yayan kendileriyken başkalarını yanlış bilgi yaymakla suçluyorlar." diye cevap vermiş...
Bu mesaj, Türkiye'nin seçim gündemini de izah ediyor...
Türkiye tarihinde görülmemiş bir şekilde yalanlara, montaj görüntülere dayanan iktidarın, muhalefeti yanlış bilgi yaymakla suçladığı, tiksindirici bir seçim süreci yaşıyoruz.
***
Muhalefet ise seçmen yazımına esas olan nüfus kayıtlarında dünyanın dört bir tarafından sayısı belirsiz insanın vatandaş yapıldığını, bunların e.devlet üzerinden adlarını Türkçe olarak değiştirmesinin sağlandığını, ayrıca gözlemci olmayan sandıklarda tutanak tutulurken, A partisinin oylarının B partisine yazıldığını biliyor ama "Bunlar, seçim sonuçlarını etkilemez" diyerek ses çıkarmıyor!
Yine son beş yıllık süreçte hayatını kaybeden en az 2 milyon civarındaki vatandaşın da seçmen kayıtlarından düşülmediğine dair gazeteci Murat Ağırel'in iddiası var. YSK, Ağırel'in sorularına cevap vermiyor! Öyleyse Fetullah Gülen'in 12 Eylül 2010 referandumunda, "Gerekirse mezardaki ölüleri kaldırıp oy kullandırın ve bu referandumu kabul ettirin" diye talimat verdiği gibi, mezardakiler seçmen mi yapıldı ki seçmen sayısı bu kadar arttı?
***
2010 yılındaki referandum sırasında, "mezardaki seçmenler" konusunu şöyle incelemiştim:
"Ölülerden oy istemek, ister istemez akla Gogol'un 'Ölü Canlar' romanını getiriyor. Romanın kahramanı olan çiftlik kahyası Çiçikov, birkaç yüz kölenin rehin işlemi ile uğraşmak görevini alır. Çiftlik sahibinin işleri çok kötü gitmektedir. Hükümetten borç para almak çok zordur. Çiçikov, çiftlik sahibinin vekili olarak maliyeye başvurur ve görevli memura kölelerin yarısının öldüğünü, bunun sorun yaratıp yaratmayacağını sorar. Memur, ölenler listede sağ olarak gösterilmişse sakıncası olmadığını nasılsa ölenlerin yerine yenilerinin doğduğunu söyler. Bu sözler Çiçikov'un kafasında inanılmaz fikirler oluşturur. Yeni nüfus sayımından önce, ölü can satın alırsa borç ödeme sandığı, bu ölenler karşılığında adam başına iki yüz ruble borç para verebilecektir. Çiçikov, Rusya'nın çiftliklerini gezmeye ve ölü canlar kaydetmeye başlar. Bunları yaşıyor gibi göstermeyi de unutmaz. Çiçikov, bu yolculuk sonunda 300 bin Ruble biriktirmiştir. Ancak yaptığı kanunsuz işler maliye memurlarına, valiye ve hatta prense kadar gitmiştir. Prens tarafından hapse atılır.
Ölü canları köle olarak kaydetmek ile seçmen olarak düşünmek arasında bir benzerlik yok mu?"
Ya, tek kelime bile Türkçe bilmeyen, arkasına peçeli dört kadın takmış Arapların oy kullandığı bir seçimden nasıl bir sonuç beklenir? Kendi ülkelerinde seçim yok ama Türkiye'de oy kullanıyorlar! Bu şartlarda, muhalefetin Cumhurbaşkanı adayı, iktidarın adayından en az dört beş milyon oy fazla almalı ki seçimi kıl payı kazanabilsin...
***
Yine paylaşılan bir görüntüde Avrupa Parlamentosu Üyesi Christine Anderson diyor ki, "Bütün insanlık tarihi boyunca, sıradan insanların iyiliğiyle ilgilenen bir siyasi elit hiç olmadı. Ve şimdi de durum farklı değil. Bir tiranlıktan çıkış yolu bekleyemezsiniz. Bu, sizi yemesi umuduyla devasa bir timsahı beslemeye benzer. Sıra sana gelecek..."
Türkiye'de yapılan da "Türk Milleti" adını Anayasa'dan çıkarsınlar da Türk'ü kendi vatanında boğsunlar diye siyasi partilerde köşe başlarını tutmuş bir avuç kriptoyu beslemek değil mi?
Öyleyse ne yapmalı:
Anderson onu da söylüyor:
"Konuş! İtaat etmeyi bırak! Bu özgür olmayan dünyaya meydan oku. Hepimizin ihtiyacı olan da bu...
Milletin hukuku ve genç hukukçular!
27 Mayıs 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:59
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Samsun'da 19 Mayıs'ta düzenlenen "19 Mayıs ve Atatürk" söyleşisinde Türkiye Barolar Birliği Başkanı Erinç Sağkan, "Bugün burada bu çatının altında özgürce konuşabiliyorsak, eleştirilerimizi birbirimize yöneltebiliyorsak, hâlâ bir hukuk devletinden bahsedebiliyorsak, hâlâ laiklik ilkesini savunabiliyorsak, işte bu topraklarda ilk adım 19 Mayıs 1919'da atıldı. Milyonlar o adımı bir umut olarak gördü, takip etti. Anadolu'dan yükselen direniş beraberinde Türkiye Cumhuriyeti devletini, kuruluşunu ve daha sonra da devrimleri getirdi." dedi.
Bu devrimlerden birinin ve en önemlisinin hukuk devrimi olduğunu anlatan Sağkan şunları kaydetti:
"Bugün içerisinde bulunduğumuz, maalesef büyük bir kaosa dönüşmüş olan hukukun üstünlüğü ilkesinin yerine üstünlerin hukuku ilkesi geçtiği, tarafsız ve bağımsız yargının maalesef neredeyse yok olma noktasına geldiği bir takvimde işte buradan tekrar belki hukukun üstünlüğü mücadelesinde bir adım atmak, tekrar bir arada bu mücadeleyi verme iradesini ortaya koymak çok değerli olacaktır. 100. yılında Cumhuriyet devrimlerinin maalesef ki erozyona uğradığı bir takvim diliminde hukuk devriminin de başlangıcının Samsun'dan olması belki çok anlamlı olacaktır. Türkiye Barolar Birliği, barolar, bu ülkedeki 180 bin avukat, Türkiye Cumhuriyeti devletinin tekrar bir hukuk devleti olması için hiç yılmadan, en ufak şekilde geri adım atmadan bu mücadeleyi vermenin tam kararlılığı içerisindedir. Bütün yurttaşlarımızın tekrar güvenebileceği bir hukuk sistemini yaratacağımıza söz veriyor, 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı'mızı kutluyorum."
***
Bu haberi, seçimden önceki son yazım için yani bu yazı için kaydettim. Dikkatimi çeken, Sağkan'ın, "180 bin avukat, hukuk devletini korumak için kararlıdır" sözleri oldu...
180 bin avukatın tamamı olmasa bile çoğunluğu, gerçekten hukuk devletinden yanadır ve bu çoğunluğun bir bölümü, özellikle genç avukatlar, seçimlerin hukuka uygun yapılabilmesi için görev de almıştır. Şu da bir gerçek ki, seçimler bir ülkenin kaderinde yön belirleyici olması bakımından çok önemlidir ama her şeyin sonu veya her şeyin başı da değildir...
Esas olan, milletin şu parti veya bu lidere oy vermesi değil, kendi hak ve hukukunu korumaya kararlı olup olmadığıdır. Siyasi tercihler her zaman bu kararlılığı yansıtmayabilir veya yabancılar seçmen yapılarak, ölüler adına oy kullandırarak, milletin hukuku ayaklar altına alınabilir ama hayatın veya tarihin acı gerçekleri, Türk Milleti'ni, kendi kaderine sahip çıkma noktasına mutlaka getirir!
Bu, seçim yoluyla da olur, İstiklal Savaşı öncesinde olduğu gibi milletin, bütün farklılıkları bir kenara bırakarak, örgütlenmesi yoluyla da yapılabilir. Kurtuluş Savaşı öncesinde her bölgede kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri gibi...
***
Anıtkabir'deki Müdafaai Hukuk Kulesi'nin dış yüzeyinde yer alan kabartmada, bir elinde kılıç tutarken diğer elini ileri uzatmış sınırlarımızı geçen düşmana "Dur!" diyen bir erkek figürü tasvir edilmiştir. İleri uzatılan elin altında bulunan ulu ağaç vatanı, onu koruyan erkek figürü ise kurtuluş amacıyla birleşmiş olan milleti temsil eder. Kabartma Nusret Suman'ın eseridir.
Kulenin duvarlarında Atatürk'ün Müdafaa-i Hukuk konusunda söylediği sözler yer almaktadır:
"Ulusal gücü etken ve ulusal iradeyi egemen kılmak esastır." (1919)
"Ulus bundan sonra hayatına, bağımsızlığına ve bütün varlığına şahsen kendisi sahip çıkacaktır." (1923)
"Tarih; bir ulusun kanını, hakkını, varlığını hiçbir zaman inkâr edemez." (1919)
***
Fakat Müdafaa-i Hukuk yöntemi, bugün için uygulanabilir değildir. Zira bu yöntem denendi ama bu tür dernekler daha kuruluş aşamasında devleti ele geçirmiş güçler tarafından kontrol edildi. Kontrol edilemeyenler de darbecilikle suçlandı...
Öyleyse bugünkü nesiller, bugünün hukuki yöntemini bulmak zorundadır. Genç ve dinamik hukukçuların bu konudaki sorumluluğu çok daha büyüktür.
Yabancı oylarla kıl payı kazanmak!
29 Mayıs 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:59
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Seçimlerle ilgili ilk izlenimim, Tayyip Erdoğan'ın oy kullanırken sakin ve isteksiz, Kemal Kılıçdaroğlu'nun ise neşeli ve enerjik olmasıydı.
Derken Şanlıurfa'dan yine akla mantığa uygun düşmeyen garip sonuçlar gelmeye başladı. Hatay'ın İskenderun ilçesinde bir okulda ise sandık kurulan bir sınıfta fare dolaştı. Yani trafolara kedi girmedi ama bir sınıfta fare dolaştı.
Aslında bütün sandıklarda fareler cirit atmak istedi ama özellikle büyük şehirlerde kapanlar da kurulmuştu. İstedikleri kadar peynir çalamadılar.
Muhalefet hep oy çalınmasın diye uğraştı. Mükerrer oy kullanırken yakalananların tamamı iktidar yanlılarıydı.
***
Seçimlerde oy çalmak, sıradan hırsızlıktan çok daha büyük bir suçtur. Yine Türk milletinin kaderini etkileyecek bir seçimde, Türkçe bile bilmeyen yabancılara son aylarda hızla vatandaşlık vererek oy kullandırmak, bunların sayısını açıklamamak, ayrıca iktidar adayının mesajları engellenemezken, muhalefet adayının mesajlarına yasak getirilmesi, utanılacak uygulamalardır.
Aslında Anayasa'ya açıkça aykırı olduğu halde Erdoğan'ın üçüncü defa aday olması ve yine Anayasa'ya aykırı olarak parayla vatandaşlık satılan yabancıların oy kullanması, seçimleri gayrimeşru duruma düşürmüştü... Bunu seçimden önce birçok defa tekrarladım.
Bu şartlarda seçime katılan muhalefet, Şanlıurfa gibi Güneydoğu illerinde yine sandık kurullarına giremedi. Girmek isteyenlere yardımcı olmaya çalışanlar, ister milletvekili olsun ister avukat, yine darp edildi. İstanbul'da bile CHP'li bir müşahit, kaburgaları kırılarak hastanelik edildi.
Sonuçlara gelince... Anadolu Ajansı yine Erdoğan'ı yüzde 60'dan, Kılıçdaroğlu'nu yüzde 40'tan başlattı. Adım adım, Erdoğan'ı birer puan aşağı Kılıçdaroğlu'nu birer puan yukarı çektiler, 19.30'da durum 52.43-47.57 şeklindeydi... ANKA ise Kılıçdaroğlu'nu başından beri 51'e 49 önde gösterdi... Yani AA'nın sonuçları ile ANKA'nın sonuçları birbirine yaklaşıyordu...
Derken ANKA da tıpkı önceki turda olduğu gibi tabloyu Erdoğan lehine, 51.80'e 48.20'ye getirdi!
Büyükşehirlerde, Kılıçdaroğlu'nun oy oranını artırdığı görülüyordu. Erdoğan da birinci tura göre oran olarak oy artırmıştı. Dolayısıyla sonuç artık belliydi...
***
29 Mayıs, İstanbul'un fetih tarihi olarak bir çağın kapandığı yeni bir çağın açıldığı gündür. 21 yıllık AKP/Erdoğan iktidarının bu 29 Mayıs'ta sona ermesi ve Türkiye'nin yeniden "hukuk devleti" rayına girmesi bekleniyordu. Muhalefetin, Anayasa'ya aykırı uygulamaları kabul etmekle seçimleri kaybetmeyi de göze aldığını görmek gerekirdi.
Bu şartlarda seçime girmenin, yenilgiyi kabul etmek anlamına geldiğini seçim öncesinde yazdım.
***
21 yıldır hak ve hürriyetler çiğneniyor, bütün sınavlarda milletin çocuklarının istikbali çalınıyor, ülke ekonomisi kasıtlı kararlarla çökertiliyor. Yine yargıya, orduya, okullara, camilere siyaset bulaştırılmış durumda. "Eski Türkiye" dedikleri dönemlerde bu türde icraatlar ülke için en büyük tehdit sayılırdı. Bir ara 12 Eylül öncesinde gençlik, öğretim kadroları ve polis ikiye bölünmüştü ve Türkiye bu partizanlıktan büyük zarar görmüştü...
Türkiye 21 yıldır partizanlıkla yönetiliyor. Böyle bir parti sistemini, yabancılara oy kullandırarak meydana getirdiğiniz oy farkıyla devam ettiremezsiniz. Millet, kendi kaderinin yabancı oylarıyla ve Anayasa çiğnenerek değiştirilmesini görecek ve mutlaka kendi kaderine sahip çıkacaktır...
Seçim gecesi sokak gözlemleri...
30 Mayıs 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:59
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Seçim sonucu belli olduktan ve yazımı yazdıktan sonra sokağa çıktım... Bir üst geçitten, Tayyip Erdoğan konvoyunun Atatürk Havaalanı'na doğru gidişini seyrettim. Dört bir taraftan havai fişek patlaması sesi yükseliyordu.
Seçim zaferini kutlayanlar, çoğunlukla Türk bayrağı sallayarak geçiyordu. Otomobiller, seçmen yaşının altında olan çocuklarla doluydu... Her otomobilden en az bir kişi, bozkurt işareti yapıyordu. Dombra müziği veya Mustafa Yıldızdoğan'dan "Türkiyem" çalınıyordu. Seçimi AKP değil de MHP kazanmış gibiydi. Yaya yürüyenler ise kadınlı erkekli yetişkinlerdi. Küçük bir meydanda toplananlar İstiklal Marşı okuyordu. Önümden geçen üç genç kız, "tek vatan, tek bayrak, tek devlet" diye slogan atıyordu. Bu sloganın, Türk bayrağını, Türk vatanını, Türk devletini ifade ettiğini zannediyorlardı... Ya, tek dünya devletini ifade ediyorsa?
Her neyse, sadece bu görüntüler bile Tayyip Erdoğan'ın, seçimleri millî duygulara hitap ederek kazandığını gösteriyordu. Karşı taraf ise onların bölücülerle ve yabancılarla iş birliği içinde olduğu iddiasıyla durdurulmuştu.
***
Peki ama gerçekten Tayyip Erdoğan milliyetçi mi olmuştu yoksa seçmenin öyle zannetmesi mi sağlanmıştı...
Öyle ya, sınırları açarak milyonlarca yabancıyı ülkeye kabul eden sürecin mimarı Tayyip Erdoğan değil miydi? Ülkenin nüfus yapısını değiştirmek, "Türk Milleti'nden Türkiye Milleti'ne geçiş"ten bahsettirmek, milliyeti dağıtmak demek değil miydi?
Derken, Beştepe'deki saraya da Atatürk'ün kalpaklı resimleri asıldı! Seçimden önce olsa, bu davranış, "halkı aldatmaya dönük" diye eleştirilebilirdi. Seçim sona erdikten sonra bugüne kadar hiç hazzetmedikleri bilinen Atatürk'ün gölgesine sığınmanın bir mesajı olmalı. Tabii bu da bir aldatma değilse...
***
Gözlemlerim böyle... Seçim sona erdikten sonra "Türkiye 21 yıldır partizanlıkla yönetiliyor. Böyle bir parti sistemini, yabancılara oy kullandırarak meydana getirdiğiniz oy farkıyla ne kadar devam ettirebilirsiniz?" diye mesaj attım.
Kimileri, özeleştiri yapmam gerektiğini, kimileri de vatandaş ve seçmen yapılan yabancı sayısının 240 bin olduğunu, iki milyondan fazla farkın bu sayıyla izah edilemeyeceğini söyledi.
Burada özeleştiri yapması gereken ben değilim! Çünkü ben muhalefetin hiçbir kararını desteklemedim. İktidara yaptığım eleştiriden fazlasını muhalefete yaptım. AKP'den ayrılanlarla ittifak yaparak yığınakta hata yaptıklarını, dolayısıyla başarı şansının zayıf olduğunu seçimden önce yazdım. Yine Tayyip Erdoğan'ın Anayasa'ya aykırı olarak üçüncü defa aday olmasını ve yabancıların oy kullanmasını kabul etmenin, seçimleri kaybetmeyi kabul etmek anlamına geldiğini defalarca yazdım. Her şeye rağmen "kazanacak aday" görüşünü destekledim.
***
240 bin yabancının oy kullandığı iddiasının kaynağı ise her seçimde CHP Genel Merkezi'nde kurduğu seçim merkezi çalışmayan ve ikinci tur öncesi görevinden istifa etmek zorunda kalan Onursal Adıgüzel'dir.
Adıgüzel, "YSK tarafından askıya çıkarılan yurt içi ve yurt dışı seçmen listelerinde yaklaşık 170 bin Suriyeli, 23 bin civarı Afganistanlı, 21 bin civarı İranlı, 16 bin 500 civarı Iraklı, 6 bin civarı da Libyalı olmak üzere 240 bin civarı yabancı seçmen tespit ettik." diye açıklama yaptı.
Seçim öncesi, e.devlet üzerinden isim değiştiren "vatandaşlar" da bu rakama dahil mi acaba?
Nüfus, 16 yılda 15 milyon artarken, seçmen sayısı 21.4 milyon nasıl artar? Bu soruyu ikinci turdan hemen önce bilişim uzmanı Füsun Sarp Nebil sordu ve seçmen sayısında 6.7 milyonluk bir fazlalık olduğunu belirterek Yüksek Seçim Kurulu'nun açıklama yapması gerektiğini söyledi.
YSK, yabancı seçmen sayısını da ısrarla açıklamadı.
***
Prof. Dr. Ümit Özdağ, "Suriyeliler işgali kutluyor. İşgale direnen Zafer Partisi'nden nefret ediyorlar. Siz AK Partililer neyi kutluyorsunuz? Siz neyi kutluyorsunuz kardeşler?" diye soruyor...
Dombra müziği, Türkiye'm türküsü, Türk bayrağı, bozkurt işareti, kalpaklı Atatürk resmi iyi hoş da bütün bunlar, milyonlarca Suriyelinin Türkiye'yi Suriyeleştirdiği gerçeğini örter mi? Zihinlerde örtmüş görünse de gerçekte örter mi?
Sayarken değil, yazarken kazandılar!
31 Mayıs 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:56
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Suzan Şahin, bundan üç yıl kadar önce, son yıllarda yabancılara toprak satışında iller düzeyde artış olduğunu, 2019 yılında 45 bin konut olmak üzere son 5 yılda toplam 127 binden fazla konutun yabancılara satıldığını ve yaklaşık 1,5 milyon konutun yabancıların elinde olduğunu söyledi.
Şahin, yabancılara satılan her tapunun milli servetin bir unsuru olduğunu, yabancılara toprak satınca, ülkenin temel ekonomik kaynağı, üretim faktörü ve milli servetinin de satılmış olduğunu belirtti.
Şahin, şöyle dedi: ''AKP iktidara geldiği günden beri ülke topraklarını satarak kendine bir payanda sağlamakta. Ancak bu ekonomiye, devletimize uzun vadede çok büyük zararlar verecektir.
Birçok ülkede yabancılara konut satışı tehlikeli olarak görülürken Türkiye'de AKP'nin teşvik paketleriyle yabancılar kolayca ev sahibi oluyor ve vatan toprakları satılıyor. Avrupa'da konut almak isteyen yabancılar ciddi protokollere imza atmak zorunda bırakılırken. Amerika'da ise ekstra vergiler ve şartlarla yabancılara konut satışı birçok prosedüre bağlanıyor. Çin, Rusya ve İsrail'de ise çeşitli nedenlerden dolayı yabancılara konut satışı neredeyse imkânsız haldeyken, bizde parayı basan yabancıya AKP, tapuyu altın tepside sunuyor. 2014 yılında AKP hükümeti arazi satışını 25 bin metrekareden 600 bin metrekareye çıkardı. Son yıllarda Tapu ve Kadastro Kanunu'nda yapılan değişikliklerle ülkemize yabancıların mülk edinmesini kolaylaştıran düzenlemeler yapıldı.
Toprak sadece basit bir mülkiyet sorunu olarak kabul edilemez. Bir ülkenin asli ve maddi unsurlarından birisi olarak herhangi bir nedenle tek taraflı vazgeçilemez..."
Şahin, ''Borçlara karşılık gösterilen ülke topraklarının yabancılara satışının Osmanlı'nın yıkılış nedenlerinden biri olduğu ve İsrail'in Osmanlı'da yabancılara taşınmaz satışının serbest bırakılmasıyla, Filistinlilerden aldıkları topraklar üzerinde kurulduğu ortadayken, ekonomideki kötü gidişatı inşaat sektörü ve konut satışlarıyla kapatmaya çalışan AKP hükümeti çareyi yabancılara konut satışı yapmakta arıyor. Lafa geldiğinde millilikten başka kelime etmeyen AKP ve genel başkanı Erdoğan batırdıkları ekonomiyi düzeltmek için vatan toprakları parsel parsel satılıyor. Milli olmak toprağını korumaktır.'' dedi.
***
Suzan Şahin'in bu konuşmasıyla ilgili haberi, üç senedir masaüstünde bulunduruyordum!
Çünkü biliyordum ki CHP'de yıllar içinde hangi milletvekili, milli bir çizgi takip ettiyse, bir sonraki seçimde aday gösterilmedi! Milli politika takip eden her kimse, mutlaka cezalandırıldı. Bütün kapılar, küresel politikaları savunanlara açıldı...
Yabancılara sadece toprak değil, promosyon olarak vatandaşlık da satıldı ve bu şekilde veya parasız olarak seçmen olan yabancıların sayısı YSK tarafından açıklanmadı.
Yabancıların veya sığınmacıların ilgisi yüzünden konut fiyatları ve kiralar yüksek oranlarda artmaya başladı. Gelirini aynı oranda artırmayanların büyük şehirlerde yaşaması imkânsız hale geldi.
CHP adına yabancılara konut satışını eleştiren Hatay milletvekili Suzan Şahin, son seçimlerde aday gösterilmedi. CHP, ikinci turda Hatay'daki birinciliğini de kaybetti.
***
Sığınmacılar konusu bile ATA İttifakı adayı Sinan Oğan'ın, Ümit Özdağ'ın geliştirdiği politika sayesinde yüzde beş oy almasından sonra ciddiye alındı!
Böyle gönülsüz söylemlere rağmen, CHP'li Cumhurbaşkanı adayının yüzde 48 oranında oy alması, halkın değişim arzusu ve AKP iktidarından bıkanların "bundan daha kötüsü olmaz" diye düşünmesinden kaynaklandı.
AKP ise CHP'nin hataları üzerinde su kayağı yaparak, FETÖ ile koalisyon kurarak iktidar olduğunu, PKK ile masaya oturduğunu, çözüm sürecinde terörle mücadeleyi yasakladığını bile unutturmayı başardı! Gözle görülür şekilde, genç seçmenler, "milli tercih" sayarak Erdoğan'a yöneldi. Yine de kazanan taraf, oylar sayılırken değil, seçmenler yazılırken kazandı.
Muhalefet ise bile bile lades dedi..
İşte kazanan ve kaybeden zihniyet!
01 Haziran 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:56
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Bir futbol takımının kendi liginde şampiyon olması için yönetimin, taraftarın, teknik kadronun ve futbolcuların, hedefe kilitlenmesi gerekir. Bu da yetmez, çünkü aynı hedefe kilitlenmiş güçlü rakipleri de yenmek gerekir. Başarı için şart olan takım ruhunu ise oyun içinde mücadeleyi hiç bırakmayan karakterler oluşturur.
Bazı futbolcular, top ayağına geldiğinde takımı atağa kaldırır ve sonuç alana kadar bıkmadan usanmadan, denemeler yapar. İleri uçta da kaliteli oyuncular varsa goller gelir.
Şampiyon Galatasaray'daki Kerem Aktürkoğlu gibi... Galatasaray'ın şampiyonluğunu İcardi'nin golleri getirdi ama o pozisyonların hazırlanmasında hep Kerem ve Mertens vardı...
Beşiktaş'ta Abubakar, geç geldiği için ancak bu kadar yapabildi... Fizik gücünü teknik yeteneğiyle birleştiren bu tür oyuncular, takımın yarısı demektir... Eski Beşiktaş'ta İlhan Mansız gibi...
Trabzonspor'un şampiyon kadrosunda ise neredeyse bütün takım aynı mücadeleci ruha sahipti. Uğurcan, Abdülkadir, Cornelius, Nwakaeme gibi...
Fenerbahçe ise bu sezon kendi yıldızını değerlendiremedi. Arda Güler, ilk onbirde oynatılsaydı, son maçta olduğu gibi takımı her maç oynatırdı...
***
Siyasi partilerin ve ittifakların başarısında da takım ruhu birinci derecede önem taşır. Tabii takım ruhunu lider oluşturur. Kemal Kılıçdaroğlu, Millet İttifakı ile geniş bir takım kurdu ama takım kendi içinde aynı hedefe kilitlenmiş değildi. CHP'nin kuruluş felsefesiyle bağdaşmayan adaylar, seçmeni tereddüde sürükledi. Parti oyları, bunun göstergesidir. "1921 mutabakatı" gibi ortak belgeler ise kafa karıştırdı. Zira AKP de PKK da aynı hedefe sahipti! HDP desteği ise Millet İttifakı adayına Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak gibi bir sonuç getirdi... Son tura, bulguru kaybetmemek için milliyetçilikle girdiler ama bu defa pirinçten zayiat verdiler!
Cumhur İttifakı'nda ise HÜDA PAR, PKK ile aynı menzile farklı yoldan yürüyen ama hedefini saklamayan bir zihniyete sahiptir. Cumhur İttifakı'nda, kendi kuruluş felsefesine aykırı düşen tek parti MHP'dir ama onlar da seçime ayrı girerek bu sıkıntıyı hafifletti...
CHP'de Ekrem İmamoğlu'nun atakları, adayın ve takımın kazanmasına yetmedi, çünkü onun hedefi ile takımın hedefi aynı değildi. Takım da ona ayak uydurmadı zaten...
***
Yine de Kemal Kılıçdaroğlu kazandı aslında...
Bu, Anayasa'ya uygun bir seçim değildi zaten... Millet İttifakı, Tayyip Erdoğan'ın Anayasa'ya aykırı olarak üçüncü defa aday olmasını kabullenerek, her türlü hukuksuzluğun önünü açmış oldu...
"Sadece 240 bin kişi vatandaş yapıldı" diyerek, vatandaş ve seçmen yapılan yabancıların sayısını YSK listelerine dayandırmak doğru muydu?
Seçim sürecinde, bir defalığına e.devletten isim değiştirmeye neden izin verildi? Bunu sorgulatmadılar bile...
Aradaki fark 2.3 milyondur! Yani 1 milyon 200 bini Millet İttifakı'na oy verse, durum tersine dönerdi. Kemal Bey ve ekibi, seçmen yazımlarındaki sorunu dinlemediler bile... Ayrıca "her türlü önlemi aldık, bütün sandıklarda varız" dediler; anlaşıldı ki, en az 20 bin sandıkta hiç yoktular...
Bu da kaybetmeyi baştan kabul etmek değil midir?
***
Avrupa da Erdoğan'ı sevmiyor ama Türkiye'nin başında kalmasından memnun...
İngiliz gazetesi The Telegraph'ın Avrupa editörü James Crisp bu durumu şöyle izah etti:
"Kabul etmeseler de Avrupa'daki liderlerin çoğu, Türkiye AB'den uzak durduğunda kendilerini daha rahat hissediyor. Erdoğan'ın yeniden seçilmesiyle Avrupalı liderler rahat bir nefes almış olacaklar. Türkiye para karşılığında Akdeniz'den yasa dışı geçiş yapan göçmenleri geri almayı da kabul etti. Erdoğan'ı sevmek imkânsız olabilir. Ancak kendisini çok kullanışlı hale getirdi."
Erdoğan'a ilk dönemlerinde destek veren Türkiye'deki liberaller ise kaybetse de Kemal Kılıçdaroğlu'nun milliyetçiliğe yönelmesinin doğru olmadığını, yoluna devam etmesi gerektiğini söylüyor...
Oysa seçimi, Murat Belge'nin "yerli ve millî curcuna" dediği tema kazandı... İşte seçimi kaybettiren, CHP'ye de hâkim olan bu zihniyettir!
İnşallah Türkiye değişmez" ne demek?
02 Haziran 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:56
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yazılarımı Twitter üzerinden takip eden Gökhan Aygün, "Arslan Bey, Bahçeli'nin 'Önümüzdeki günlerde çok şey değişecektir, inşallah Türkiye değişmez' çıkışını nasıl yorumlarsınız? Ne değişecektir? Türkiye'yi nasıl değiştirebilir?" diye sordu.
Soruya, "Neyin değişeceğini benim söylemem doğru değil. Kendisi açıklamalı..." diye cevap verdim. Çünkü ben "Olumsuz öngörülerde bulunmak, o olumsuz sürece hizmet eder" diye düşünüyorum...
Yalnız, benim böyle düşünüyor olmam, tartışmanın başlamasını önlemiyor! Bu sebeple konuya girmek durumundayım...
***
Önümüzdeki günlerde neyin değişeceğini, Ali Babacan açıkladı aslında!
Seçimden önce gazetecilerle sohbet eden Babacan'ın konuyla ilgili açıklamasını şöyle duyurmuştum:
"Babacan, siyasette seçim öncesi ve seçim sonrası atmosferin farklı olduğunu, Özal'ın başlattığı Kürtçe televizyon örneğinde olduğu gibi yapılması gereken bazı işleri 'uygun zamanda' yapmak gerektiğini anlattı. Babacan, bunun sebebini anlatırken, 'Yoksa karşı tarafta sert tepkiler oluyor, yığınak yapılıyor... Uyandırıyorsunuz...' dedi ama 'Bu son kelime yanlış oldu' diye düzeltti... Bence asıl gerçeği bu kelime ifade ediyor. Zaten 'karşı taraf' yani halkın çoğunluğu, zamanında uyanırsa, 'eşit vatandaşlık' kavramının bir tuzak olduğunu, bunun etnik bölünme için uydurulduğunu kavrar ve herkese ona göre not verir."
Babacan seçimden sonra ise "Mevcut meclis aritmetiği, Anayasa'nın Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı beraber çalışırsa değişeceğini söylüyor. Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı beraberce uzlaşmadığı bir konuda Anayasa değişikliği mümkün görünmüyor. Anayasa'da değişiklik yapmak istiyorsak tam mutabakat sağlamak zorundayız.
Bizim Anayasa değişiklik önerisi çok önemli ve referans bir metin. Önerdiğimiz değişikliklerle alakalı iktidar tarafından da çok ciddi bir eleştiri gelmedi. Parlamenter sistem de önemli ama mevcut sistemi de rehabilite edebiliriz. Güçler ayrılığı daha iyi hale getirilebilir. Eğer Cumhur İttifakı, Anayasa değişikliği konusunda 'Gelin beraber çalışalım' derse ona da hazırız." diye konuştu.
***
Şimdi Cumhur İttifakı, CHP listesinden milletvekili seçilen 34 kişi veya Yeşil Sol denilen HDP ile birlikte Anayasa'yı değiştirebilecek sayısal güce sahiptir...
Bilindiği gibi Tayyip Erdoğan, "Seçimden sonra Yeni Anayasa" sözü vermişti... Yani değişiklik değil! HDP'lilerin de DEVA, Gelecek ve Saadet Partisi'nin de istediği bu değil midir? Daha ötesi de var: Zaten Millet İttifakı, "1921 Anayasası" üzerinde mutabakat sağlandığını açıklamadı mı? AKP de PKK da ABD de bunu istemiyor mu?
Meclis'te geriye ne kalıyor?
***
Tabloya bir de Prof. Dr. Anıl Çeçen'in gözüyle bakalım:
"Atatürk'ün partisi, laikliğe ve devrimlere karşı çıkan grupları kendi çatısı altına alarak parlamentoya taşımıştır. Yeni gelinen aşamada Atatürk devrimi geride bırakılarak unutulurken, devrime karşı çıkan gerici kadroların önü açılarak, Türkiye Cumhuriyetinin kurucu iradesi devre dışı bir çizgide geride tutulmaya çaba gösterilmiştir.
Orta Çağ modeli bir din devleti arayışı emperyalizmin bölge yönetimi oluşturmak için devreye sokulmaya çalışılırken, eski Osmanlı İmparatorluğu gibi bir bölgesel federasyon kurulmaya çalışılmaktadır.
Bir revizyon ya da restorasyon anlamında kurucu iradeyi bugüne taşıyacak yeni bir cumhuriyetçi uluslaşma programının bir an önce Atatürk döneminde olduğu gibi uygulama alanına konulması, Türkiye'nin bu durumdan kurtulabilmesi için zorunlu görünmektedir."
***
MHP ve İYİ Parti'nin, kendi kuruluş felsefelerine göre Türkiye'yi rayından çıkaracak Yeni Anayasa girişimine karşı durmaları beklenir. Yalnız, Cumhur İttifakı'nı ayakta tutan MHP, Millet İttifakı'nı ayakta tutan da İYİ Parti'dir...
Bahçeli, "İnşallah Türkiye değişmez" derken bunun kendi elinde olmadığını söylemiş oluyor. Oysa Bahçeli, kesin tavır koyarak bu gidişi durdurabilir! "İnşallah değişmez" demek "Ben karışmayacağım" anlamına gelir! Yanılıyorsam, neyi kastettiğini kendisi açıklamalıdır.
Millî devleti tasfiye projesi ve sahipleri!
03 Haziran 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:56
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Dönemin Millî İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Emre Taner, 80'inci kuruluş yıldönümü dolayısıyla 2007 yılında bir mesaj yayınlamıştı.
Taner mesajda, özetle şu görüşleri savunuyordu:
"Bulunduğumuz dönem, gelecekte birçok ulus devlet ve milletin hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybetmeye başladığı süreci anlatacaktır. Bu devletler günümüz teknolojik devriminin ve küresel ekonominin rekabetine dayanamayıp ulusal egemenliklerini de büyük ölçüde yitireceklerdir.
Ulusal ve uluslararası düzeyde gerçekten sağlam politikalar üretebilmek ve uygulayabilmek için ulusal güvenlik ve ulus-devlet yapısına yönelen tehdit ve kaynakları iyi algılayabilmek, ulusun karşı karşıya olduğu fırsatları ve tehditleri öngörmek, doğru analiz edebilmek ve uygun vasıtalar ile karşı koymak zorunluluğu/ihtiyacı her zamankinden daha fazla hissedilir hale gelmiştir."
***
Bizim o zaman ortaya koyduğumuz görüş, "Türkiye'nin ulus devlet yapısına en büyük tehdit devletin kendi kurumlarını yöneten kişilerden gelmektedir. Federasyon tartışması ve 'Türk dediğin nedir ki?' lafları ile ulus devlet yapısını sarsmaya başlayan Turgut Özal, bu ülkenin Cumhurbaşkanı idi. Ulus devletin temeli olan Türk kimliğini değiştirmeye çalışan Tayyip Erdoğan, halen Başbakandır ve Cumhurbaşkanı olmaya hazırlanmaktadır.
Türkiye'yi etnik ve dini ayırımlarla bölmek isteyen Avrupa Birliği'ne giriş, devlet politikası olarak ilan edilmiştir!
MİT Müsteşarı, bankalarını, madenlerini, haberleşme ve enerji sistemlerini Rio Tinto ve Citibank'a ve onlar üzerinden İngiliz İstihbarat Servisi MI6'ya devreden bir ülkenin nasıl kusursuz dış politika izleyeceğini ve caydırıcı bir askerî yapılanmayı geliştireceğini de açıklayabilir mi?" şeklindeydi...
***
Millî İstihbarat Teşkilatı eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, Habertürk gazetesine konuştu ve 2010 yılında, AKP iktidarının uygulamakta olduğu Kürt açılımı projesinin bir MİT operasyonu olduğunu söyledi.
Aynı dönemde Dışişleri Bakanlığı, yurt dışında görev yapan 200'e yakın büyükelçiyi beş günlük beyin fırtınası için Ankara'da topladı ve sonra da Güneydoğu'ya götürdü.
Aslı Aydıntaşbaş'ın Milliyet'te verdiği bilgiye göre beyin fırtınasının en ilginç seansı, "MİT Müsteşarı Emre Taner ve İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ın Kürt sorunu ve demokratik açılımla ilgili ard arda yaptığı sunum" oldu.
***
Türkiye Cumhuriyeti devletinin temeli Türk kimliğidir. Oysa AKP'nin grup başkan vekili, yine o dönemde, "Anayasayı değiştireceğiz ve vatandaşlıktaki Türklük tanımını kaldıracağız. Herkes kendi etnik kökenini ifade edebilecek ve üst kimlik olarak 'Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım' diyecek. İşte bu, sorunu çözer." demişti.
Küresel güçlerin Türkiye'yi dönüştürmek istediği "Türk,-Arap-Kürt federasyonu" veya PKK terör örgütünün başı Abdullah Öcalan'ın öngördüğü konfederasyonun alt yapısı, Suriye'nin iç savaşa sürüklenmesi ile oluşturulmaya başlandı. Milyonlarca Suriyeli ve ardından ABD'nin kendi Taliban'a teslim ettiği Afganistan'ın askerleri, Türkiye'ye gönderildi. Buna Pakistanlılar ve Afrikalılar da eklendi. Sınırlardan geçişler devam ediyor.
Her şey tamam olmaya yakın, "Yeni bir Anayasa" ile ulus devletin ortadan kaldırılması planlanıyor...
Siyasi partiler ve seçimler, bu hedefe göre kurgulandı. Devletin içinde direnecek olanları da Ergenekon ve Balyoz gibi operasyonlarla tasfiye ettiler zaten.
***
Bu şartlarda kimin bakan olduğunun hiçbir önemi yok. Bütün hesaplar, sahte dincilik, sahte milliyetçilik, sahte solculuk ve danışıklı siyasi dövüşlerle uyuttukları Türklerin elinden, devletlerini almaya dayalı. Gidişatı durdurma ihtimali olmayan dernekleri bile kontrol altına aldılar ama yine de öngöremedikleri bir olay veya bir skandal her şeyi bozacak diye endişe içindeler! Durum budur.
Çözüm, neler olup bittiğinin halk tarafından doğru anlaşılmasına bağlıdır. Bu da her zaman mümkündür...
Göreve başlama töreni üzerine...
05 Haziran 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:56
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı göreve başlama törenine katılan yabancı devlet başkanlarının listesini gözden geçirmek gerekiyor. Cumhurbaşkanlığı İnternet sitesinde yayınlanan haberden aynen veriyorum:
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, Bulgaristan Cumhurbaşkanı Rumen Radev, Gabon Cumhurbaşkanı Ali Bongo Ondimba, Gine Bissau Cumhurbaşkanı Umaro Sissoco Embalo, Güney Afrika Cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa, Karadağ Cumhurbaşkanı Yakov Milatoviç, Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev, Kırgız Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sadır Caparov, Kongo Cumhurbaşkanı Denis Sassou N'Guesso, Kosova Cumhurbaşkanı Vjosa Osmani, KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, Kuzey Makedonya Cumhurbaşkanı Stevo Pendarovski, Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev, Ruanda Cumhurbaşkanı Paul Kagame, Senegal Cumhurbaşkanı Macky Sall, Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Togo Cumhurbaşkanı Faure Essozimna Gnassingbe, Türkmenistan Devlet Başkanı Serdar Berdimuhamedov, Bangladeş Cumhurbaşkanı Muhammed Şahabuddin Çuppu, Gine Devlet Başkanı Mamady Doumbouya, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, Macaristan Başbakanı Victor Orban, Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, Libya Başbakanı Abdulhamid Dibeybe, Türk Devletleri Teşkilatı Genel Sekreteri Kubanıçbek Ömüraliyev, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri Hüseyin İbrahim Taha, Rusya Federasyonu Devlet Duması Başkanı Vyaçeslav Viktoroviç Volodin, Çin Halk Cumhuriyeti Ulusal Halk Kongresi Daimi Komitesi Başkan Yardımcısı Ding Zhongli, Bosna Hersek Devlet Başkanlığı Konseyi Başkanı Jelka Sviyanoviç, Konsey Üyeleri Jelko Komşiç ile Denis Beçiroviç'in yanı sıra Bosna Hersek Sırp Entitesi Başkanı Milorad Dodik, eski Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulff, eski Almanya Şansölyesi Gerhard Schröder, eski KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu, eski Bosna Hersek Başkanlık Konseyi üyesi Bakir İzzetbegoviç, eski İsveç Başbakanı Carl Bildt.
***
Dikkat ederseniz eski Cumhurbaşkanları ve Başbakanlar dışında, Batılı ülkelerden tek bir üst düzey temsilci yok. Sadece bir tespit yapıyorum! Yoksa ABD ve Batı Avrupa demek, emperyalizm demektir, sömürgecilik demektir. Fakat hiçbir Batılı ülkenin törene Cumhurbaşkanı veya Başbakan düzeyinde katılmamasının da bir sebebi olmalı değil mi?
Gerçi Erdoğan da törende yaptığı konuşmada "Bundan sonra uluslararası kamuoyu; küresel krizlerin çözümünde daha fazla inisiyatif alan, bölgesinde barışın ve istikrarın tesisi için daha fazla çabalayan, Türk ve İslam dünyasının kalkınması için daha çok koşturan, mazlum ve mağdurlara daha fazla sahip çıkan bir Türkiye görecektir." diyerek nasıl bir dış politika yürütüleceğini de açıkladı.
Türkiye, Erdoğan'ın yeni dönemine Batı tarafından dışlanmış olarak giriyor! Bu durum, devletin iç politikasının da yukarıda listesi bulunan devletler ortalamasına benzeyeceğinin göstergesi olabilir mi?
***
Erdoğan, konuşmasında "Bölgecilik, particilik veya ayrımcılık hiçbir zaman yapmadık." dedi. Konuşmanın bu bölümünü televizyondan dinlerken "21 yıllık dönemde, partizanlık gütmeden tek bir atama yapılmış mıdır?" diye düşündüm...
Erdoğan, "Yalanlara, iftiralara maruz kalsak da adaletten asla sapmadık. Kendi seçmenimizle birlikte bize oy vermeyenlerle de muhabbetin diliyle konuştuk" derken acı acı gülümsedim... Montaj kasetleri seçim kampanyasında kim kullandı?
***
Erdoğan, "Gazetecisi, yazarı, sivil toplumu, sanatçısı, siyasetçisiyle tüm muhalefet cenahının artık millî iradeyle barışmasını istiyoruz. Cumhuriyetimizin 100. yılına kavuşmanın heyecanını yaşadığımız bu yılda Türkiye'nin bir 'büyük kucaklaşmaya' ihtiyacı olduğuna inanıyoruz" da dedi!
Göreve başlama törenine veya 21 yıllık faaliyetlerine muhalefet çizgisinde olan tek bir gazeteci, köşe yazarı davet etmemiş olan Erdoğan, millî iradeyle barışmaktan, büyük kucaklaşmadan nasıl söz edebilir?
Kendi adıma şunu söylemeliyim ki kimseden bir davet beklemiyorum ama öncelik verdiğim konu, Türkiye'yi yöneten siyasi kadroların, devletin kurucu iradesiyle barışık olmasıdır. Zira kurucu irade, millî iradenin kök hücresidir!
Erdoğan kurucu iradeyle barışırsa, millî iradeyle asıl kendisi barışmış olur. Asıl sorun, çözülmüş olur
Erdoğan'a oy verenlerin çoğunluğu, devleti tehlikede gördüğü için böyle bir tercihte bulunmuştur; "Türkiye Yüzyılı" hedefinin sadece adı güzeldir; içeriğinin ise sınırları sözde sığınmacı istilasına açarak Türkiye'yi bir Orta Doğu konfederasyonuna dönüştürmek olduğuna dair kuvvetli emareler vardır. Millî irade, buna karşı durmaktır.
Türkiye, Türkiye olmaktan nasıl çıkarılıyor?
06 Haziran 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:56
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Özcan Pehlivanoğlu, Örsan Öymen'in, "13 yılda 12 seçim kaybeden Kemal Kılıçdaroğlu" ile ilgili, Cumhuriyet gazetesinde çıkan yazısının son cümlesini paylaştı:
"Gerçek lider, sosyolojik koşullara göre siyaset yapan değil, sosyolojik koşulları değiştirmeyi başaran kişidir."
Bu cümle, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu da izah ediyor, bugünkü durumunu da...
***
Atatürk, bir ulus devlet kurmayı hedeflemişti. Vatanın sosyolojik durumunu çok iyi biliyordu. Bu sebeple Lozan'da, İngilizlerin el altından yönlendirmesi ile Norveçli Mr. Nansen tarafından getirilen mübadele önerisini hemen kabul etti. Üç yıl içinde, yüz binlerce Müslüman, mübadele yoluyla Türkiye'ye getirildi, Türkiye'deki yüz binlerce Hristiyan da Yunanistan'a gönderildi. Atatürk, "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denilir" dedi ve "Ne mutlu Türk'üm diyene" sözüyle de ulus devletin üzerinde durduğu sosyolojik dayanağı açıklamış oldu. Devleti, "Türk Milleti" zeminine oturttu...
***
Tayyip Erdoğan ve ekibi, ulus devleti benimsemiyor. Bu sebeple çeşitli arayışlara girdiler. Devletin temel dayanağı olan ulus bilincini yok ederek yerine siyasi ümmet bilinci yerleştirmeye çalıştılar. Oysa biri millî kimlik, diğeri dini kimlikti ve bu iki kimlik birbirinin alternatifi değildi.
Bundan sonuç alamadılar.
Türkiye'nin önemli görevlerde bulunmuş bir diplomatı olan Volkan Vural, 2008 yılında Neşe Düzel'e konuştu ve "Devlet Ermenilerden özür dilemeli, Ermeni ve Rumlar tekrar eski topraklarına dönsün, tekrar vatandaş olsun" dedi!
Zaten Fener Rum Patriği Bartholomeos, 7 Mayıs 2000 günü, Orta Anadolu'da bir eski kilisede düzenlediği ayinden sonra, "Türkiye'nin AB'ye üyeliği, Anadolu'da önceden var olmuş Hristiyan toplumların yaşadığı bölgelerde yeniden Hristiyanların yaşamasına izin vermelidir" diye bir açıklama yapmıştı.
Erdoğan ise 2009 yılında şöyle bir konuşma yaptı:
"Yıllarca bu ülkede bir şeyler yapıldı. Farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu. Acaba kazandık mı? Bunların üzerinde durarak bir düşünmek lazım... Ama aklıselim ile bunların üzerinde düşünülmedi. Bu aslında faşizan bir yaklaşımın neticesiydi."
Derken, Abdullah Gül, 20 bin dolara vatandaşlık satmayı önerdi! Daha yüksek fiyata vatandaşlık verilenler ile Türkiye'ye sürülen Suriyelilerin bir kısmı son seçimlerde oy kullandı ve milletin kaderi üzerinde etkili oldu.
Ahmet Davutoğlu, "ayrıştırıcı bir kültür olan ulusçuluk ile hesaplaşacağız" dedi ve mübadele ile Yunanistan'a gönderilmiş Ortodoksların torunları ile görüşüp onları Türkiye'ye davet etti!
Davutoğlu, "İki yüzyıl önce şehirlerimizde, mahallelerimizde iç içe yaşayan Türkler, Ermeniler, Araplar, Rumlar, Arnavutlar ve daha birçok farklı etnik ve dini kimlik bugün bu organik yapıdan koparılmış durumda. Yeni kopuşlara izin vermememiz gerek" dedi!
Kültür ve Turizm Bakanı iken Ömer Çelik de 2013 yılında Moskova'da bir çağrı yaptı ve "Geçmişte yapılan bazı yanlışlıklar yüzünden ülkemizi terk etmiş Hristiyan ve Yahudiler var. Hepsine 'ülkenize geri dönebilirsiniz' diyoruz." dedi.
Tarih Vakfı'nın Rockefeller Vakfı desteğiyle, Türkiye'de Osmanlı dönemine ait azınlık tapularını araştırması, eş zamanlı olarak Amerika'daki Ermenilerin Türkiye'de atalarının sahip olduğu topraklar adına dava açmaları ve sigorta şirketlerinin kazanılan yüz binlerce davada söz konusu tazminatları sigorta etmesinin sebebi de aynıydı.
Suriye'nin ABD projesi ile iç savaşa sürüklenmesi ve bu proje gereği, milyonlarca insanın Türkiye'ye gönderilmesi, Afgan ordusu askerlerinin sınırlar açılarak ülkeye kabul edilmesi de ulus devletin dayanağını zayıflatmaya başladı!
***
İttihatçılar tehcirle, Atatürk ise mübadele ile sosyolojik koşulları, Türk Milleti lehine değiştirmişti. Erdoğan ve ekibi ise "Türkiye Yüzyılı" sloganlarıyla örtülmeye çalışılan, "sığınmacılar" istilâsı üzerinden, Türkiye'yi Osmanlı'nın yıkılmasına sebep olan sosyolojik koşullara döndürdü. Bu yolun nereye varacağı çok açık değil mi? Türkiye, Türkiye olmaktan çıkarılıyor...
Gelimli gidimli dünya!
07 Haziran 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:56
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Ömür boyu gençlere milli duygu aşılayan asırlık çınar Bozkurt İlham Gencer'i, Türkçe'nin aşığı ve koruyucusu Aydil Erol'u ve Irak Türkmenlerinin önderlerinden Cüneyt Mengü'yü de kaybettik.
Ölüm karşısında en güzel sözü Dede Korkut söylemiş:
"Onlar da bu dünyaya geldi, geçti.
Kervan gibi kondu göçtü.
Onları da ecel aldı, yer gizledi.
Fani dünya yine kaldı.
Gelimli gidimli dünya,
Sonu ucu ölümlü dünya,
Kara ölüm geldiğinde geçit versin.
Sağlıkla akılla devletini Hak arttırsın.
O övdüğüm yüce Tanrı dost olup medet eylesin hey!"
***
Kimse kalıcı değil. Bu itibarla insan olarak bize düşen, şerefli bir hayat yaşamak ve doğru yolda yürümektir. Milletin geleceğine sahip çıkmak ise en doğru yöndür...
Merhum İsmail Hami Danişmend, Türklük Meseleleri adlı muhteşem kitabında "Irk birliği, dil birliği, kültür birliği, vatan birliği, din birliği ve muazzam bir tarih birliğiyle birbirine bağlanmış olan Türkiye Türklüğü, siyasi ve suni bir millet değil, doğal bir oluşum niteliğine sahip kuvvetli bir milliyettir. Bu kuvvetli bağları inkâr ederek, Türklüğü yalnız bir tek milliyet esasına dayanıyor saymakla onu suni ve siyasi bir oluşum gibi göstermiş ve zayıflatmış olacağımızı unutmamalıyız." demişti...
***
Deniz Baykal, 23 Nisan 2007'de yaptığı açıklamada şöyle demişti:
"Türk Milleti anlayışını bir yana bırakır, etnik kimlik ayrıştırmasına kendimizi kaptırırsak, alt-üst kimlik labirentlerine sürüklenirsek, toplumsal barışımızın, dirlik ve düzenimizin tahrip olmasına sebep oluruz. Aynı şekilde, din, inanç, mezhep bağlılıklarımızı temel alırsak, devletin gücünü, yetkilerini, parasını, imkânlarını o doğrultuda kullanırsak, kurumları ve devleti, kadrolaşmanın hedefi haline getirirsek, birlik ve bütünlüğümüze, barış ve kardeşliğimize, 23 Nisan ruhuna ihanet etmiş oluruz."
***
Tarih profesörü Mehmet Saray, 2011 yılında kurulan Anayasa Uzlaşma Komisyonu'na gönderdiği mektubu, benimle de paylaşmıştı. Saray, mektupta şöyle diyordu:
"Birinci Dünya Harbi'ni bitiren Mondros Mütarekesi imzalandığı günlerde Mustafa Kemal Paşa, Suriye ve Irak Cephesini müdafaa eden Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı yapıyordu.
Yanında kolordu komutanı olarak vazife gören sınıf arkadaşı Ali Fuat Paşa'ya şu sözleri söyler: 'Ali Fuat, bu devletin çöküşünü, Anadolu'da Türk milletine dayalı milli bir devlet kurmak suretiyle önleyebiliriz. Onun için halkımızı buralardan göç ettirip Anadolu'da toplayalım ve mücadelemize öyle devam edelim.'
Milli Mücadeleyi veren, sivil-asker, herkes tarafından benimsenen bu fikirle, yani Türk milletine dayalı bir milli devletin kuruluşu için mücadele verilmiştir. Kuruluş fikri ile birlikte, bu mücadeleyi veren insanların çoğunluğunu Türk milletinin teşkil etmesi dolayısıyla bu devlete Türk Devleti denmiştir.
Balkanlarda, Kafkaslarda ve Orta Doğu'da, düşman saldırısından büyük acılar çeken ve çoğunluğu Türk olan Müslüman kardeşlerimiz, Anadolu'daki Türk kardeşlerine sığınmışlardı. Bu kardeşlerimizin de katkılarıyla verilen mücadelede düşmanlarımız yenilmiş ve zafer kazanılmıştı. Yokluk içinde kazanılan zaferden sonra kurulan bu devlete hiç kimse 'Niçin Türk Devleti deniliyor?' diye itiraz etmemiştir. Çünkü itiraz edecek bir sebep yoktu.
Yeni bir devlet kurulurken yeni bir anayasa yapılır. Dünyanın her tarafında olduğu gibi, Atatürk ve arkadaşları da böyle yapmıştır. Sizler, yeni bir rejim, yeni bir devlet mi kuruyorsunuz? Bunun için mi yeni bir anayasaya ihtiyacınız var?"
***
Atatürk, Türk devletini, "Çoğunluğu Türk olan Müslüman kardeşlerimizi Anadolu'ya göç ettirmek" sayesinde kurabilmişti. Şimdi çoğunluğu Türk olmayanların Anadolu'ya göç ettirilmesinin sebebi, Türk devletini yıkmaktır.
Particilik, bu saldırıya cevap veremez! Partiler üstü düşünmek gerekir...
Türklük kursu ve Türk kimliği dersi!
08 Haziran 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:55
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Turgutreis Belediyesi, Muğla'nın Bodrum ilçesine yerleşen yabancı uyruklu kişiler için 2007'nin Kasım ayında "Türklük Kursu" açmıştı.
Aralarında İngiliz, Alman, İrlandalı, İskoç ve Hollandalıların bulunduğu ve 35 kişinin katıldığı kursun ilk üç ayında Türkçe yazma ve konuşma, geri kalan altı ayında da Türk gelenek ve göreneklerini kapsayan bir çok konuda özel ders verilecekti.
***
Diğer taraftan 2003 yılında Tarih Vakfı ve TÜBA'nın iş birliğiyle AB fonlarından 165 bin Euro katkı alınarak basılan "İnsan Hakları" başlıklı bir çalışmada, Türkiye çapında 190 ders kitabında yapılan tarama sonucu 4000'den fazla sorun tespit edilmişti. Sorunlar, özellikle Millî Tarih, Millî Güvenlik ve Vatandaşlık Bilgisi ders kitaplarındaki "ulusalcı kavramlar" olarak tespit edilmişti!
Kitapta Atatürk'ün çeşitli konuşma ve yazılarının referans olarak öğrenciye sunulmasından rahatsızlık duyulduğu ifade edilerek bir ilköğretim ders kitabında geçen, köyünü Yunan işgalcilerine karşı savunurken şehit düşen Mehmet'in öyküsü için "çocuklara saldırganlık aşılıyor" deniliyordu!
Kitapta "milliyetçilik" ve "insan hakları" birbirine zıt iki ideoloji olarak tanımlanırken, milliyetçiliğe var olma hakkı tanınmıyor ve gençlere anlatılması eleştiriliyordu.
Kitabın 71'inci sayfasında "Türk, esasen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına bağlı bir kimliği değil, etnik bir kimliği tanımlamaktadır. Özellikle Tarih dersi ve Türk dili ve edebiyatı dersinin kitaplarındaki okuma parçalarında ve takdimlerinde etno-kültürcü anlayış güçlü biçimde temsil edilmektedir" ifadesinden sonra Türk soylu ülkelerin tanıtımına geniş yer verilmesi de Pantürkizm olarak suçlanıyordu.
Yani Türk devleti içinde Türklükle ilgili bütün değerlere saldırıyorlardı...
***
Tartışmalar, bu üslupta siyasetin de gündemine girince dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 2006 yılı Nisan ayında, Harp Akademileri Konferansı'nda devletin temel niteliklerini hatırlatarak "Türk kimliği dersi" vermişti:
''Hiç kimse, Türkiye Cumhuriyeti'nin hoşgörüsünden kuşku duymaya, sabrını ve gücünü sınamaya kalkmamalıdır. Bunu deneyenler, Devlet, Yurt ve Ulus olarak bölünmez bütünlüğümüzü koruma konusundaki kararlılığımızdan vazgeçmeyeceğimizi bilmelidir. (...)
Farklılıklar öne çıkarılarak yapay ayrılıkların yaratılması yerine, ortak değerler vurgulanarak, ulusal kimliğimizi ve birliğimizi pekiştirebilir ve Türkiye'yi güçlü kılabiliriz.
Anayasaya göre Türkiye Cumhuriyeti'nin ögeleri, 'Tek Devlet, Tek Ülke ve Tek Ulus'tur. Bu ögeler, 'Tek Dil ve Tek Bayrak' ülküsüyle tamamlanmıştır. Tek ulus bilinci oluşturulmadan tekil devlet yapısı korunamaz. (...) Türkiye Cumhuriyeti'nin ögesi olan tek ulusun adı, Türk Ulusu'dur. Anayasa'nın Ulus anlayışı Atatürk Ulusçuluğu'na dayanmakta ve Yüce Önder'in 'Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye Halkına Türk Ulusu denir' özlü sözünde tanımını bulmaktadır. Tanıma göre ulus, ortak çıkarlar, ortak coşkular, ortak bir dil ve ortak duyguların toplamıdır. Bu ulus anlayışı, ırksal ve dinsel ögelere değil, Anayasa'nın başlangıcında belirtildiği gibi, ulusal gurur ve övünmede, ulusal sevinç ve tasada, ulusal varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfette ortaklık ve birlikte yaşama istenci gibi değerlere dayanmaktadır. (...)
Türk Devleti'ne yurttaşlık bağıyla bağlı olan herkesin Türk sayılması, Türk Ulusu'nu oluşturan ögelerin etnik kimliklerinin yadsınması anlamına gelmemektedir. Tersine tüm yurttaşların 'Türk Ulusu' kimliğinde buluşturulması, yurttaşlar arasında eşitliğin sağlanması, 'çoğunluk' içinde bulunan kimi etnik grupların 'azınlık' durumuna düşmemesi amacını taşımaktadır.
'Egemenlik kayıtsız koşulsuz Türk Ulusu'nundur' kuralı da, çoğunluk, azınlık, din, ırk ayrımı yapmadan, Türk Ulusu'nun tüm yurttaşları kapsadığını gösterdiğini belirtir.
Türk Ulusu'nun birliğini ve huzurunu bozmaya yönelik uğraşlar, tekil devleti hedef alan girişimlerdir. Bu girişimlerin sonuçsuz kalmaya mahkûm olduğu bilinmelidir."
***
Galiba, bugün de bazı siyasileri, bürokratları, akademisyenleri ve gazeteci-yazarları, Türklük kursundan geçirmek gerekiyor! "Yurttaşlık Bilgisi" dersi de denilebilir; öğrenene kadar...
Utanıyorum!
09 Haziran 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:55
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Müzeyyen Yıldırım Baylan, "Koklear implant sayesinde işitme kayıplı hastalarımız engelsiz bir birey gibi hayatlarını sürdürebiliyor, eğitimlerine devam edebiliyor hatta müzik hobileri bile geliştirebiliyor" diye açıklama yaptı.
İşitme kaybının önlenebilir, tedavi veya rehabilite edilebilir bir durum olduğunu aktaran Baylan, "İşitme azlığı veya yokluğu önemsenmediğinde, sesler ve konuşmalar beyine iletilemeyeceği için dil gelişimi oluşmayacaktır. Bunun anlamı, bir bebek için konuşma yetisi olduğu halde duyamadığı için konuşmayı da öğrenememesi ve dil gelişimi olmaması demektir. İşitme duyusunu sonradan kaybeden bireylerde ise işitme seslerinin azalması sonucunda bir süre sonra konuşma becerisinin bozulması, sesleri ve kelimeleri eksik veya yanlış kullanma, sosyal izolasyon, unutkanlık, demans gibi beyin fonksiyonlarında zayıflama, ciddi psikolojik ve öğrenme problemleri oluşabilir." dedi.
Doğuştan gelen işitme kayıplarının da yeni tedavi yaklaşımları ile geride kaldığının altını çizen Baylan, "Her ne kadar çoğu insan, doğuştan meydana gelen işitme kaybını bir kader olarak görse de artık bu çok yanlış bir kanı. Çünkü işitme kaybının erken tanısı, cerrahi ve medikal tedavi ile işitme kaybı ve buna bağlı sonuçlar düzeltilebilir. Şöyle ki, tıptaki mucizevi gelişimlerden biri olan koklear implant teknolojisi ve cerrahisindeki gelişmeler sayesinde sağır ve dilsiz kelimesi tarih olmaya başlıyor." ifadelerini kullandı.
***
Bu önemli haberi paylaşmak istedim. Özellikle, duymayan bebeklerin konuşmayı da öğrenememesi ile ilgili bölüm benim ilgi alanıma giriyor. Buradan şöyle bir sonuca da varabiliriz... Kelime dağarcığın ne kadar zenginse o kadar düşünme yeteneğin var demektir. Dağarcığın zayıfsa, doğuştan sağır ve dilsizden pek fazla bir farkın yoktur...
Peki 60 ülkede yapılan araştırmada “kendi dilinde okuduğunu anlamak yeteneği”nde Türkiye’nin 45’inci sırada yer alması, nüfusumuzun önemli bir bölümünün düşünmeyi bilmediği sonucunu vermez mi?
Yanlış anlaşılmasın, ben bu konuyu, halkı, seçimlerde verdiği oya göre değerlendirmek amacıyla yapmıyorum. Kimin neyi düşünerek oy verdiğini bilmeden hüküm vermek yanlış olur.
Yalnız şu bir gerçek ki ne kadar kelimeye hâkimseniz o kadar düşünebilirsiniz. Genel ortalamamız düşük.
Anlaşılıyor ki, eğitim-öğretim, insanımıza okuduğunu anlama yeteneği kazandırmıyor. Kazandırması için önce “ana” dilinin zengin olması gerekiyor. Bu da sadece okulda kazanılmıyor. Çünkü okulda ezberlenen her metin unutuluyor. Geriye sadece anlayabildiğimiz kelimeler kalıyor, onları kullanıyoruz.
***
Bir ülke, başka ülkelerden milyonlarca insanın istilasına uğruyor hatta başka bir ülkenin ordusunun yüzbinlerce askerini, gizli anlaşmayla sınırlardan içeri alıyorsa, iktidarı da muhalefeti de tehdidin boyutlarını anlamamış görünüyorsa, buradaki sorun sadece okuduğunu anlamamak değildir elbette. Bunun bir proje olduğunu, asıl hedefin, Türk devletini yıkarak yerine başka bir devlet kurmak olduğunu anlamamak için gerçekten doğuştan sağır olmak ve bu sebeple dil öğrenememiş olmak gerekir. Öyleyse sorun anlamamak da değil...
Tabii sorun sadece bu da değil! Bugün Türkiye’nin içine düşürüldüğü ekonomik krizin, ülkenin yerli-yabancı iş birliğiyle soyulmuş olmasından kaynaklandığını görmemek için de soygundan pay alıyor olmak gerekir. Ülke fiilen işgal edilirken herkesin cebindeki para da çalınıyor ama biz hâlâ sebebi üzerinde anlaşamadık! Daha ötesini söylemeye utanıyorum...
Bağışıklık sistemi ve MGK açıklaması...
10 Haziran 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:55
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
MGK’nın son toplantısından sonra yapılan açıklama, “Millî Güvenlik Kurulu, 8 Haziran 2023 tarihinde Türkiye cumhuriyeti cumhurbaşkanı sayın Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında toplanmıştır. Toplantıda; Türkiye Cumhuriyeti’nin geride bıraktığımız yüzyılda karşı karşıya kaldığı sınamaların, milletimizin demokrasiye olan inancı ile istiklal ve istikbal mücadelesindeki azmini keskinleştirirken devletimizin temellerini daha da sağlamlaştırdığı belirtilmiş; Türkiye yüzyılının başlangıcı olan yeni dönemde de ülkemizin güvenliğini, huzurunu ve refahını sağlamaya yönelik adımların aynı kararlılıkla atılmasına devam edileceği vurgulanmıştır.” diye başlıyor.
Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı sınamaların, devletin temelini nasıl daha da sağlamlaştırdığı konusunda herhangi bir ayrıntı verilmedi. Bir siyasi hareketin sloganı olarak ortaya atılan ama bu açıklamada da görüldüğü gibi devletin temel hareket noktası olan “Türkiye yüzyılı” hedefinin ne olduğu, bu hedefe nasıl yürüneceği konusunda da herhangi bir işaret yok.
***
Yalnız üçüncü maddede, “Suriye’nin toprak bütünlüğünün muhafazası ile kalıcı barış ve istikrarın tesisinin terör örgütlerinden temizlenmesi ile mümkün olacağı belirtilmiştir. Çatışmalardan kaçan Suriyelilerin gönüllü, güvenli ve onurlu bir şekilde yurtlarına dönerek hayatlarını huzur ve refah içinde idame ettirebilmesi için gösterilen gayretlere katkı sağlayacak uluslararası iş birliğinin önemine dikkat çekilmiştir.” ifadeleri var.
Bilindiği gibi Suriye’nin toprak bütünlüğü, ülkenin büyük kısmını işgal altında bulunduran ABD ve müttefiki PYD/PKK tarafından tehdit edilmekte, Rusya ise Suriye hükümetinin davetiyle olsa da ülkede askeri güç bulundurmaktadır. Türkiye ise “terörle mücadele amacıyla” Suriye’nin kuzeyinde 30 kilometre derinliğe kadar inmiştir. Türkiye’nin PYD/PKK bölgesine müdahalesini ise ABD önlemektedir. Bu da Türkiye’nin toprak bütünlüğüne bir tehdittir.
Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak için açıklamada belirtildiği üzere ülkenin terör örgütlerinden temizlenmesi şarttır.
Peki bu nasıl olacak?
PYD/PKK, ABD koruması altında ordulaştı... İdlib’deki teröristler de ABD destekli ama Türkiye, fiilen onların güvenliğini sağlar duruma düşürüldü. Rusya, buradaki teröristlerin temizlenmesini istiyor, Türkiye kabul ediyor ama harekete geçmiyor...
***
Suriyelilerin çatışmadan kaçtığı kabulü ise tartışmalıdır. Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın sık sık belirttiği gibi Suriyeliler, bombalandığı için kaçmadı, kaçmaları için sağlarına sollarına bombalar atıldı, evlerine baskın düzenlendi, birkaçı da öldürüldü. Yine de eşyalarını kamyonete yükleyip yola koyulacak kadar vakitleri oldu! Hatta onları karşılamak için önceden 1.5 milyon çadır siparişi bile verildi!
Kısacası, Suriyeliler, Türkiye’nin nüfus yapısını değiştirmek için gönderildi. Şimdi onların geri dönüşünü sağlamak, uluslararası işbirliğine bağlıysa, bu, hiçbir zaman dönmeyecekler demektir!
Ondan önce Suriye’yi iç savaşa sürükleyen teröristler, Türkiye üzerinden geçti. Bir kısmı da Türkiye’de eğitildi. Şimdi sorun, AB ile yapılan geri kabul anlaşmasıyla Türkiye’nin başına kaldı!
Kaldı ki Taliban’a teslim edilen Afganistan’ın eski ordusunun askerleri de İran’ı otobüsle geçerek Türkiye sınırlarından içeri yürüyerek girmiştir. Hiçbir müdahaleyle de karşılaşmamışlardır. Bu durumun milli güvenlik açısından konu bile edilmemesi, herhalde ABD ile varılan anlaşmanın sonucu olsa gerek...
***
İçerde, Türk devletinin temellerini oluşturan Anayasa’nın ilk dört maddesine karşı, zaman zaman iktidarın fikir ve görüşlerini oluşturanlar ve HDP’liler tarafından eleştiriler getirilmiştir. Şimdi aynı işi iktidar bünyesinde Meclis’e giren Hüda-Par temsilcisi yapmaktadır...
İnsan vücudunda bağışıklık sistemini tiroid bezlerinin ürettiği T3, T 4 gibi hormonlar sağlar, Türkiye’nin bağışıklık sistemini devamlı surette geliştirmek, elbette Milli Güvenlik Kurulu’nun görevidir. Bunun da en belirgin göstergesi, Anayasa’yı koruyacak önlemler almaktır.
Anayasayı korumak, Anayasa’ya göre esasen her vatandaşın görevidir.
Ekonomideki yüksek tansiyon ise her an kalp krizine veya inmeye sebep olabilir!
Bu şartlarda dahi Türk İstiklal ve Cumhuriyetini korumak, devletin kurucusu tarafından bütün Türk gençliğine verilmiştir.
Osmanlı deyin, yoksa uyandırıyorsunuz!”
12 Haziran 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:55
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Merkez Bankası Başkanlığı’na atanan Hafize Gaye Erkan’ın 2017 yılında bir gazetecinin sorularını cevaplandırırken, “Amerikan hükûmetinde önceki dönemde görev yapmış karakterlerden birisi, benim de katıldığım bir toplantıda, Orta Doğu’da Türkiye’nin konumunu çok farklı gördüklerini, sadece Türkiye için değil, Osmanlı’dan kalan civar ülkeler için Amerika’daki eyalet sistemi gibi United States of Turkey şeklinde daha geniş kapsamlı bir çözüm düşündüklerini söyledi.” diye bilgi verdiği ortaya çıktı.
Yani Türkiye Birleşik Devletleri...
***
Amerikalıların bu projeyi uygulayabilmesi için ne gerekiyor?
Öncelikle Türkiye’nin Türk Milleti’ne dayanan millî devlet yapısını çökertmeleri gerekiyor, değil mi?
Aslında bu proje yakın tarihte Turgut Özal tarafından “federasyonu tartışalım” diye gündeme getirilmişti... Amerikalılar ile diyalog halinde olan PKK terör örgütünün başı Abdullah Öcalan da daha sonra bir “Türk-Arap-Kürt konfederasyonu”ndan bahsetmişti.
Bu proje, Amerikan Kongresi’nin 1896 tarihinde aldığı gizli bir kararın devamı niteliğindedir. Konuyu 16 yıl önce, 2007 yılında bu sütunda üç yazı ile incelemiştim. Emekli Amiral İlker Güven, 100 yıl sonra gizli belge olmaktan çıkarılan ve kütüphanelere konulan Amerikan Kongresi gizli kararlarını taramış ve elde ettiği bilgileri aylık Maya Dergisi'nin Eylül 2007 sayısında "Dostumuz Amerika ve Avrupa" başlığıyla yayınlanmıştı. Kararda aynen şöyle deniliyordu:
“KARAR: ABD'nin belirleyeceği bir temsilci ile Hıristiyan ülkeden bir temsilcinin Osmanlı İmparatorluğu adındaki devletin kabul edilemez ve inatla devam eden şeytani hareketlerinin düzene sokulması.
Bu karara göre; ABD temsilcisi, mutlaka ABD vatandaşı olacaktır. Temsilci, Hristiyan ülke yöneticileriyle iş birliği yaparak aşağıdaki görevleri yerine getirecektir;
a) Tüm Hıristiyan ülkelerden ABD temsilcisi ile beraber çalışacak, benzer özelliklerde birer hükümet temsilcisinin atanması sağlanacaktır.
b) Uluslararası Hıristiyan Komitesinin uygun bir bölgede organizasyon çalışmalarına başlaması sağlanacaktır.
c) Uluslararası Hıristiyan Komitesince din, mezhep ve milliyetçi özelliklere bakılmaksızın geçici bir Hıristiyan yöneticiyi Türkiye'nin başkanı olarak seçilmesini müteakip, Osmanlı İmparatorluğu'nun mevcut bölgelerinin sınırlarla ayrılması, bu bölgelerin Hıristiyan eyaletleri kabul edilip, Hıristiyan gücünün Türkiye Birleşik Devletleri adında toplanması, Utah Eyaleti yönetimi örnek alınarak ve çok eşlilik, kılıçla fethetme gibi dini vaazların ve hareketlerin yasaklanması sağlanacaktır.
d) Geçici hükümet Türkiye Birleşik Devletlerinin sınırlarının içerisindeki etnik özelliklerine uygun olarak oluşacak Ermeni devleti müttefikimize tüm Hıristiyan devletlerinin askerî destek sağlamaları istenecektir.
e) Daha önce bahsi geçen geçici hükümetin süresini tamamlamasından sonra müttefik güçler tarafından kısa zaman içinde Türkiye Birleşik Devletleri'nin Uluslararası Hıristiyan Komisyonu tarafından tanınması sağlanacaktır. Türkiye’deki ülke yönetiminin hiçbir zaman Sultan, Halife veya Peygamber Muhammed'in dini (şeriat) yöneticileri tarzında olmaması ancak ılımlı dini fikirleri olan ve insanlara olumlu yaklaşan yönetimlerin kurulmasına özen gösterilecektir.”
***
Türk İstiklal Savaşı sonunda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir Türk devleti olarak kurulması, bu projeyi uygulanamaz kıldı. ABD ise projesinden hiç vaz geçmedi; Menderes, Demirel, Evren-Özal dönemlerinde de gündeme getirdi. Tabii “Hıristiyan eyaletlerden oluşacak bir devlet” demiyorlardı. Eyalet sistemini tavsiye ediyorlardı...
Erdoğan döneminde ise Türkiye’yi Suriye’ye müdahale ettirdiler. Bunun sonucu olarak milyonlarca insanı, Türkiye’ye sürdüler. Yetmedi, eski Afgan ordusunun askerlerini de gizli anlaşmayla Türkiye’ye gönderdiler. Daha şimdiden, bu insanların bir kısmına ve parayla vatandaşlık satılanların tamamına oy kullandırarak Türkiye’nin kaderi üzerinde söz sahibi ettiler!
***
Türkiye’yi bir anda, Anayasa’nın ilk dört maddesini değiştirerek millî devlet olmaktan çıkaramayacakları için önce nüfus yapısını değiştirmeye çalışıyorlar. Halkın uyanmaması için de Türk devleti olmaktan çıkarılmayı “Yeni Osmanlı oluyoruz” gibi gösteriyorlar. Bu da Amerikalıların tavsiyesidir. Böylece Türk Milleti’nin hakkından geleceklerine inanıyorlar.
Hani Ali Babacan, seçimden önce “Özal’ın başlattığı Kürtçe televizyon örneğinde olduğu gibi yapılması gereken bazı işleri uygun zamanda yapmak” gerektiğini anlattıktan sonra "Yoksa karşı tarafta sert tepkiler oluyor, yığınak yapılıyor... Uyandırıyorsunuz..." demişti ya...
Nüfus aşısı ve kimyasal tepkime!
13 Haziran 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:55
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Güney Afrikalı jeolog Dr. Gideon Groenewald, Johannesburg şehrinde meydana gelen 5,0 büyüklüğündeki depremin, Türkiye'de 6 Şubat'taki Kahramanmaraş merkezli depremlerle bağlantılı olabileceğini söyledi.
Groenewald, "Yer kabuğundaki plakaların hareket ettiğini hatırlamak zorundayız. Bence bu deprem büyük olasılıkla Türkiye'deki çok ciddi depremlerle ilgili. Afrika plakası, o plakayla ilişkili ve de muhtemelen o plaka yüzünden şimdi bir parça tepki verdi" ifadelerini kullandı.
***
Nasıl yer kabuğu bir bütünse, üzerinde yaşayan canlılar da o bütünün parçasıdır, ondan bağımsız değildir... Bitkiler zaten yer kabuğuna sabittir. Hayvanlar ve insanlar da doğayla uyumlu olmak zorundadır...
İnsanlar, tarih boyunca milletler halinde yaşadı. Kavim de denilse, budun da denilse, ulus da denilse fark etmiyor...
Yalnız bugün Türk Milleti, her zamankinden daha tehlikeli ve daha sinsi bir tehdit altındadır ve çoğunluk bu durumun farkında bile değildir...
Tehdit şu ki, Türklerin kurduğu devlet, “Yeni Osmanlı’yı kuruyoruz” diye aldatılan Türklerin de rızasıyla yıkılmak isteniyor. Bunu sağlamak için de ülkenin nüfus yapısı hızla değiştiriliyor. Yani millî devleti yıkmak için yabancı nüfus akını işle birlikte milliyetçi duygular kullanılıyor! Oysa kurulmak istenen devlet Orta Doğu Birleşik Devletleri’dir!
Bu durum, tıpkı kimyasal bir karışımda olduğu gibi “tepkime”lere sebep olacaktır. Patlama olmaması için katalizör olarak kullanılan Osmanlıcılık, halkı devamlı kandırmaya yetmeyecektir...
***
Yıllar önce bir arkadaşım anlatmıştı. Florida'nın Boca Raton şehrinde iki Türk olarak, İngilizce öğrenmek için bir kilisenin açtığı dil kursuna gitmişler. Bir gün kursta bir film gösterilmiş. Filmde hilkat garibesi veya zebani gibi korkunç bir yaratık insanlara devamlı kötülük yapıyormuş. Film, "Türk" adlı bu yaratık ile iyi insanların mücadelesi şeklinde sürüyormuş. Filmin sonuna doğru, seyirci olan kursiyerler, Türk'ün mağdur ettiği insanlarla adeta bütünleşmişler! Filmde bu insanlar birlik olup Türk'ü hırpalayınca kursiyerler de kendilerini tutamayıp, "Türk'ü öldür" diye bağırmaya başlamış. Bunun üzerine bizim iki Türk, o korkunç yaratığın tarafını tutarak olanca sesleriyle "Türk, Türk" diye tempo tutmuşlar. Birden gösterim durdurulmuş ve herkes dehşet içinde bizimkilere bakmaya başlamış. Kursu veren öğretmenler, güçbelâ duruma hâkim olmuş! Bizim iki Türk o kursa bir daha gitmemiş!
Arkadaşım, "O yaratıkla kendimizi nasıl özdeşleştirdik, biz de anlamadık. Fakat biz de Türk'tük ve hep birlikte Türk'e saldırıyorlardı. Üstelik sadece filmde değil, filmi seyredenler de buna katılıyordu? İnanılmaz bir psikoloji idi..." demişti. İkisi de üniversite mezunuydu.
***
Bugün ne oluyor peki? Aynı o filmde olduğu gibi Türklük kavramı, kötülüklerle eş anlamlı tutuluyor...
Bugün yerli ve yabancı medyadan ve siyasetten Türklere ve Türklüğe yönelik o kadar iğrenç saldırılar yöneltiliyor ki zaten kişisel sorunlarla boğuşan genç Türkler, bu şeytanca saldırılara karşı rahatlıkla çeşitli iç veya dış örgütlerin elemanları ile kendilerini özdeşleştirebilir! Bu gençlerin beyinleri, milliyetçi bir ideoloji ile değil, kulaktan dolma bilgilerle yükleniyor! Oysa milliyetçilik, bütün dünyada öncelikle bir aydın hareketidir. Bilgi birikimi olmadan duygulara dayalı yapılan milliyetçilik, tuzağa düşmeye her zaman hazırdır.
***
Bugünkü devlet yapısı, gençlerimizi doğru yöne yöneltebilecek bir organizasyon olma yeteneğini kaybetmiştir. Öyle ki okullara imamlar gönderiliyor! Yani okullar, medreseleşmeye doğru götürülüyor. Oysa okulun yeri ayrı, ibadethanenin yeri ayrıdır. Bu ikisi birleştirildiğinde, ülke cehenneme döner. Çünkü kendilerini Allah’ın temsilcisi yerine koyan insanlar, halk üzerinde baskı kurar. Yani bugün sadece millî kimlik değil; dini kimlik de değiştiriliyor. Bir ara, gençlik, dinlerarası diyalog programları ile Hristiyanlaşmaya doğru sürükleniyordu. Şimdi ise din, dinle ilgisi olmayan bazı tarikat veya cemaatlere bırakılmış durumdadır.
Türk gençliği işte bu durum ve şartlarda bile kendi kimliğine sahip çıkarak, Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti’ni korumakla görevlidir. Ayrıca kıtalararası güç mücadelelerini, Türklerin lehine çevirmek de her zaman mümkündür.
İlk dört madde ve MHP’nin tutumu!
14 Haziran 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:55
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Cumhuriyetin 100'üncü yılında 100 maddelik yeni anayasa teklif metnimiz müzakere etmek için hazırdır" dedi.
Daha önce de MHP Genel Başkan Yardımcısı ve Anayasa Komisyonu Üyesi Feti Yıldız, "1-Milliyetçi Hareket Partisi’nin hazırladığı 100 maddelik anayasada; Cumhuriyetimizin temel ilkeleriyle çatışma yoktur. İlk dört maddeyi değiştirmeye yönelik girişimler yoktur! Keyfî yönetime cevaz verecek bir düzensizlik yoktur.
2-Millî devleti parçalayan özerklik/federasyon yoktur! Türkçeden başka bir dile resmiyet kazandırılması yoktur! Türkçeden başka bir dilde eğitim yoktur Türk’ün anayasasından Türk’ün adını çıkarma girişimi yoktur!
3–Türk milletinin içinden ayrı bir ‘millet’ inşâ etme girişimi yoktur! Terör örgütüyle pazarlık, teröriste af, teröre taviz yoktur! Paralel devlet yapılanmasına yer yoktur." diye açıklama yaptı.
***
CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak ise konuyla ilgili açıklamasında "Cumhur İttifakı ortakları önce kendi aralarında demokratik anayasa için uzlaşmalıdır. İktidar gerçekten otokratik yönetimi sistemini sonlandıracak, TBMM'nin güç ve saygınlığını iade edecek, Türkiye'yi çağdaş demokrasiler seviyesine taşıyacak bir anayasayı TBMM'den en geniş uzlaşı ve işbirliğiyle hayata geçirme düşüncesinde ciddi ve samimi ise her türlü katkıyı sağlarız" demişti.
Konuyu seçimden önce de gündeme getiren Tayyip Erdoğan ise Danıştay'ın 155'inci kuruluş yıl dönümü töreninde yaptığı konuşmada, 2017'deki Anayasa değişikliğiyle ülke tarihinin en önemli yönetim reformlarından birini gerçekleştirdiklerini belirterek "Türkiye'yi, millî irade eliyle hazırlanmış sivil ve özgürlükçü bir Anayasa'ya kavuşturmak istiyoruz. Bunu başarmamız, demokrasimizin üzerindeki son bulutların da dağılması anlamına gelecektir. Türkiye Yüzyılı vizyonumuzun en önemli hedeflerinden biri bu olacaktır. Seçimlerin ardından bu konuyu, hem milletimizin hem Meclisimizin gündemine tekrar taşıyacağız." demişti.
***
MHP’nin hazırladığı 100 maddelik Anayasa’da ilk dört maddeyi değiştirme girişimi olmaması, bir teminat sayılamaz. Çünkü AKP’nin bu konuda görüşü bellidir. Her ne kadar, Erdoğan Sinan Oğan ile görüşmesinden sonra “ilk dört maddeyle sorunumuz” yok dese de milletin adını dahi “Türkiye Millleti” diye değiştireceklerine dair görüşler açıklayan danışmanları vardır.
Son Anayasa değişikliği sırasında Cumhurbaşkanlığı başdanışmanı Mehmet Uçum, "Bu reform süreci, 'Türkiye milletinin inşa süreci'ni tamamlayıp güvence altına alabilir. Yani 'dışlayıcı ve baskıcı Türk milleti'nden 'kapsayıcı ve özgürleştirici Türkiye milleti'ne geçiş sürecinde Kürt sorununun kalıcı çözümünün gerçekleşeceği bir siyasal realite söz konusudur. Yeni Anayasa ihtiyacımız bu değişiklikten sonra çok daha güçlü hale gelecek. Sayın Bahçeli, 'merdiven teorisi' açıklaması yaptı, 'Türkiye'nin hukuk ihtiyacını adım adım karşılayalım' dedi. Bu iş birlikleri devam ettirilirse MHP ile birlikte yürünebilir. Gelecekte çok farklı siyasi aktörler de yeni anayasal sistem değişikliğinde rol alabilir." demişti?
***
Şimdi dağılan Millet İttifakı tarafından hazırlanan mutabakat metninde ise “Ülkemizde hiçbir zaman gerçek anlamda çoğulcu demokrasiye geçiş de mümkün olmamıştır. 1921 Anayasası’nın nispeten kapsayıcılığının peşinden kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti, sonraki anayasalarında daha dar kalıplara girmiştir” gibi bir ifade kullanılmıştır.
Metne en çok sahip çıkan Deva Partisi, Anayasa’dan Türklüğü kaldıracaklarını söylemektedir.
Bence MHP, Meclis’te kontrol edemeyeceği bir sürecin başlangıcına ön ayak olmamalıdır. Sonradan “Biz karşıydık ama sayısal gücümüz yetmedi” demektense, Anayasa’nın ilk dört maddesinin değiştirilmesi girişimlerine yol açacak böyle bir sürecin önünü, şimdiden kesmelidir...
Türkiye Yüzyılı ve Türk asrı!
15 Haziran 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:55
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan, Anayasa’ya aykırı olarak üçüncü defa aday olup Cumhurbaşkanı seçildikten sonra ilk ziyaretlerini, yine KKTC ve Azerbaycan’a yaptı.
Erdoğan, Kıbrıs’ta yaptığı konuşmada, özetle “Ada'nın kadim ve asli unsuru Kıbrıs Türklerinin haklı talepleri açık ve nettir. Kıbrıs Türkü asla azınlık olmamıştır, olmayacaktır. Kıbrıs Türklerinin müktesep hakları olan egemen eşitlikleri ve eşit uluslararası statülerinin teyidi, bizler için olmazsa olmazdır. Müzakere masasına geri dönülecekse bunun yolu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin tanınmasından geçmektedir. Cumhurbaşkanı Sayın Tatar'ın Cenevre'deki son gayriresmî toplantıda ortaya koyduğu, bizim de desteklediğimiz gerçekçi ve sonuç odaklı vizyon esasen bundan ibarettir." dedi.
****
KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş da son nefesine kadar bu tavırdaydı. Fakat Tayyip Erdoğan, 2003 yılı başında, “Kıbrıs’ta 30-40 yıldır sürdürülen siyasetin sürdürülmesinden yana değilim. Siyaset sorun üretme değil, çözüm üretme sanatıdır” diyordu.
Dönemin Yunanistan Dışişleri Bakanı Papandreu da “Bize güvence verilmişti ama Denktaş hâlâ direniyor” diye yakınıyordu.
Erdoğan’ın “Kıbrıs’ta Belçika modeli” diye 2002 seçimlerinden önce Yunanistan Başbakanı Simitis ile anlaştığını To Vima gazetesi yazmıştı.
Yunanistan Başbakanı Simitis “Yunan halkına bir müjdem var. Kıbrıs’tan sonra Ege, FIR hattı ve kıta sahanlığı konularında da anlaşma tamam. Bunun için Türk hükümeti yetkililerinden söz aldık” diyordu.
Erdoğan, Denktaş’ın başdanışmanını değiştirmesini istiyordu. Denktaş’ın başdanışmanı Prof. Dr. Mümtaz Soysal, Kıbrıs davasına hukuki açıdan büyük hizmet verenlerden biriydi.
Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin de Türkiye’nin AB hedefine engel olanların KKTC yönetiminde bulunamayacaklarına dair bir açıklama yapmıştı.
Denktaş, görevden ayrıldıktan sonra Türkiye’de konferanslar verince Tayyip Erdoğan, kendisine “Git kendi memleketinde konuş” tarzında hitap edebilmişti. Oysa Denktaş, Kıbrıs’taki mücadelesinde, Tayyip Erdoğan’ın sonradan Başbakanı ve Cumhurbaşkanı olacağı ülkenin de stratejik çıkarlarını koruyan adamdı.
Türkiye’de Ergenekon davası sürerken KKTC Başbakanı olan Ferdi Sabit Soyer, Rauf Denktaş ve Derviş Eroğlu hakkında Ergenekon soruşturması yapılması için KKTC Başsavcılığı’na başvurmuştu.
Kurucusu olduğu devletin başbakanı, Denktaş’ı savcılığa şikâyet etmişti.
Biz o zaman, “Bugün Denktaş’ın yargılanmasına izin verirseniz, yarın Atatürk’ü de yargılayacaksınız demektir. Evet KKTC küçük bir devlettir ama biliyorsunuz, Osmanlı beyliği de beylikler arasında en küçüğüydü, sonradan cihan devleti halini aldı. Dolayısıyla Denktaş, KKTC’nin Atatürk’üdür. Onun kılına dokunmaya kimse teşebbüs etmesin! Siyasi hırsın da bir sınırı vardır.
Denktaş, bayrak adamdır. Ay yıldızlı Türk bayrağının altında topladığı mücahitleriyle Kıbrıs’ta destan yazmıştır” demiştik...
Bu bilgileri, gündemi takip eden bir gazeteci olarak, kendi yazı arşivimden almış olduğumu da belirteyim.
Bugün Tayyip Erdoğan da Kıbrıs konusunda Rauf Denktaş ile aynı politikayı savunuyor. Tabii ki bu tutumu desteklemek gerekir... Yine de bu hatırlatmaları yapmadan geçemezdim...
***
Erdoğan, Azerbaycan ziyareti için yaptığı açıklamada da “İnşallah Türkiye Yüzyılı, aynı zamanda 'Türk dünyasının asrı' olacaktır. Türk Devletleri Teşkilatının kurumsal kapasitesinin güçlendirilmesi için hep birlikte yoğun çaba harcıyoruz” ifadelerini kullandı.
Elbette bu tutumu da destekliyorum. Yalnız, bu arada Türkiye, 13 milyonu bulan ve ardı arkası kesilmeyen sığınmacılarla ve uygulanan diğer politikalarla Türkiye olmaktan çıkıyor... Bu şartlarda Türkiye Yüzyılını kim inşa edecek ve Türk asrı nasıl olacak? Başta Erdoğan olmak üzere bütün siyasi liderler, Bu soruların cevabını Türk Milleti’ne vermelidir.
Kimliksiz milliyetçilik!
16 Haziran 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:55
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İçinde siyasilerden bir veya birkaçının adı geçen bir yazı yazdığımızda, bazıları kendi siyasi mensubiyeti dolayısıyla, konuyu objektif bir gözle değerlendiremiyor... Meselâ, "Sen onu filanca partiye anlat!" gibi tepkiler verebiliyor. Biz burada herkese hitap ediyoruz...
Bir de son 30 yıl içinde kamuoyuna mal ettiğim konuları bana hatırlatanlar oluyor! Mesela uluslararası tahkim gibi, mesela AKP'nin kuruluşunda Tayyip Erdoğan'a ABD'den gönderilen ve parti programına konulan 3.5 sayfalık memorandum gibi, mesela Exeter Üniversitesi'nde yetiştirilenler gibi, mesela ABD Dışişleri Bakanlığı'nın liderlik kurslarından geçen hükümet ve devlet başkanları gibi, mesela 1996 tarihinde Büyük Orta Doğu Projesi'ni ifşa etmem gibi...
Şurası kesin; ne yazarsanız yazın, mesajınız, okuyanın algısından geçecektir. Alıcıda objektiflik yoksa hiçbir yazınız doğru algılanmaz.
Gerçi ben okur niteliği yönünden çok şanslı bir gazeteciyim. Çünkü bu sütunun devamlı takipçilerinin önemli bir kısmı, bilim disiplini almış, alanında uzman kişilerdir ve paylaştıkları her mesaj benim için son derece değerlidir.
***
Bu giriş, son 15 gün içinde yazılarımı görüntüleyen ama partizan tepkiler verenler içindir...
Her neyse ben bu yazımda sizlerle Sakin Öner'in kavramsallaştırdığı çok önemli bir uyarıyı ve mücadelesini verdiğim bir konuda başlatılan bir imza kampanyasını ve bildiriyi paylaşacağım...
Dr. Sakin Öner, Türk Milliyetçilerinin saygı ve sevgi beslediği değerli bir fikir adamıdır. Sakin Hoca, Türk Dili ve Edebiyatı alanında sayılı isimlerden biridir ve her zaman görüşlerine ihtiyaç duyulan, gerçek bir akil adamdır. Kitaplarından birinin adı "İleri Türk Milliyetçiliğinin İlkeleri"dir.
Sakin Hoca'nın "Kimliksiz milliyetçilik inşasına karşı uyanık olalım!" başlıklı uyarısı şöyle:
"Tek milletin adını söyleyemeyen ve millet kelimesi ile ümmeti kasteden Siyasal İslamcılar son yıllarda bir ‘kimliksiz milliyetçilik’ inşa etmeye çalışıyor. Bir millete dayanmayan milliyetçilik asılsızdır, etkisizdir ve içi boştur. Bizim milliyetçiliğimiz Türk milliyetçiliğidir ve beslendiği kaynaklar; Türkçe, Türk kültürü ve Türk Ülküsü'dür.
Atatürk, medeni bilgiler kitabında milleti 'dili, kültürü ve mefkûresi bir olan insan topluluğu' olarak tarif etmiştir.
İslam soslu milliyetçilik, Türk milliyetçiliğini sulandırmak içindir. İslâmiyet bizim en önemli kutsalımızdır ve gönlümüzde ve vicdanımızda yer eden, hayatımıza yön veren inanç sistemimizdir. Türklük, mensup olduğumuz millet; İslamiyet, tercih ettiğimiz inanç sistemidir. Bizler için önemli olan bu iki kavram birbirinin rakibi değil, birbirinin bütünleyicisidir. Bunları birbiriyle mukayese eden, birini diğerinin önüne geçirmeye çalışanlar iyi niyetli değildir. Bunlara karşı uyanık olmak, uzak durmak ve gerekirse karşı çıkmak gerekir.
Tanrı Türk'ü korusun ve yüceltsin!"
"MRNA UYGULAMASI YASAKLANMALIDIR"
Bilimsel görüşleriyle her biri çok değerli olan tıp doktorları, hocalarımız Haluk Vahaboğlu, Fatih Ali Canlı, Ahmet Rasim Küçükusta, Korcan Ayata, Gülümser Heper, Özcan Yücel ve Neva Çiftçioğlu Banes, "covid mRNA aşısı olarak tanıtılan lnp-spike-mRNA uygulaması yasaklanmalıdır" başlıklı bir deklarasyon yayınladı ve http://www.spikeyasaklanmalidir.com.tr/ adresinden de imza kampanyası başlattı.
Deklarasyon şöyle:
"2019 yılı Ekim-Aralık ayları arasında Çin’in Wuhan kentine bırakılan SARS-CoV-2 (SARS2) virüsü Covid-19 (C19) pandemisine sebep oldu. 2020 yılının ilk yarısında Moderna ve Pfizer-Biontech firmaları ‘C19’a karşı LNP-spike-mRNA aşısı’ yaptıklarını ilan ettiler.
‘Aşı’ olarak lanse edilen bu uygulama, SARS2 virüsüne ait spike proteinini kodlayan genetik yapının insan hücrelerine sokulmasıdır. Yani aslında bir gen transfeksiyonudur.
LNP-spike-mRNA transfeksiyonu güvenlik testleri yapılmadan ve etkinliği kanıtlanmadan acil kullanım onayı (AKO) denilen daha önce görülmemiş, güvenlik ve etkinlik testleri tamamlanmadan verilen bir onayla birçok ülkede insanlara yaygın olarak uygulandı.
LNP-spike-mRNA transfeksiyonu insanların kanında haftalarca yabancı genetik elemanların dolaşmasına ve bu genetik materyallerin tüm vücuda dağılmasına sebep olmaktadır.
Vücuda dağılan spike-mRNA transfekte ettiği dokularda aylarca toksik spike/spike-like proteinlerin üretilmesine sebep olmaktadır.
Sağlıklı insanlara gen transfeksiyonu yapılmasının anayasa ve yasalarımızda dayanağı yoktur
Covid-19 hastalığını ve bulaşmayı engelleyemeyen, pandeminin seyrini değiştirmeyen
İnsan sağlığı için çok büyük sakıncaları olan
LNP-spike-mRNA transfeksiyonu yasaklanmalıdır."
Zırh derili siyasetçiler ve doğum oranları!
17 Haziran 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:55
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İngiltere'nin Wight Adası'ndaki kayalıklarda yapılan kazıda, "zırh derili" yeni bir dinozor türüne ait fosil keşfedilmiş...
“Zırh derili dinozor” kavramı, Türkiye’deki başarısız siyasetçilerin durumunu da yansıtıyor. Bütün siyasi denemeleri, girişimleri boşa çıksa da zırh derili siyasetçiler bir türlü koltuklarını terk etmiyor. Zırh olarak kullandıkları tek güç, partilerindeki delegeler. Bin defa seçim yapılsa yine seçileceklerini biliyorlar. Sonra da buna “demokrasi” diyorlar...
***
İktidarı kaybettikten sonra yeniden seçim kazanan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise Elon Musk ile “Tel Aviv'i yapay zekâ alanında önemli bir unsur haline getirmek” konusunda görüştüğünü duyurdu.
Netanyahu, telefon görüşmesi sırasında Musk'ın kendisine "Hükümetler, yapay zekâda bulunan gizli fırsatların ve risklerin farkında olmalı" dediğini aktardı.
İsrail Başbakanı, ayrıca ChatGPT'nin yaratıcısı OpenAI'nin Üst Yöneticisi Sam Altman ile de telefonda görüştüğünü söyledi.
Son olarak İtalya Başbakanı Giorgia Meloni de Elon Musk ile yapay zekânın fırsatlarını ve risklerini görüştü.
Roma’daki başbakanlık sarayı Chigi'de yapılan görüşmeye dair Twitter hesabından paylaşım yapan Meloni, "Çok verimli bir toplantı idi. Büyük bir samimiyetle yapay zekânın fırsatları ile risklerini, Avrupa'da piyasa düzenlemelerini ve doğum oranları gibi bazı önemli konuları ele aldık. Bizi birleştiren gelecekteki zorluklara beraber ilerliyoruz." değerlendirmesinde bulundu.
***
Elon Musk ile görüşen devlet adamlarına Tayyip Erdoğan öncülük etti. Elon Musk ile Erdoğan, 2017'de Ankara'da bir araya gelmişti.
Son olarak Katar’daki dünya kupası sırasında ayaküstü sohbet ettiler...
Bilindiği gibi Elon Musk, 14 Mayıs seçimlerine günler kala Ankara’nın Twitter’daki bazı muhalif hesapları engellemesini talep ettiğini söylemiş ve Twitter’ın da buna uyduğunu bildirmişti.
Wall Street Journal gazetesi ise bu durumu, “Elon Musk, ABD’li siyasetçilere karşı çok sert davranıyor fakat konu kendi şirketleri üzerinde etkisi olabilecek yabancı liderlere gelince daha yumuşak bir yaklaşım sergiliyor. Buna Musk Doktrini denilebilir” diye yorumlamıştı.
Erdoğan, Elon Musk ile 16 Aralık 2021 günü bir videokonferans görüşmesi yapmıştı.
Görüşmede, “Türkiye’nin yerli elektrikli aracı TOGG’un lityum bataryaları konusunda atılabilecek ortak adımlar, Türkiye’nin SpaceX aracılığıyla uzaya fırlattığı TÜRKSAT 5-A uydusunun ardından TÜRKSAT 5-B uydusunun uzaya fırlatılma süreci de” ele alınmıştı.
(Bu arada sahi ne oldu TOGG üretimi? Seçim geçince TOGG üretimi durdu mu? Ya Karadeniz’den pompalandığı açıklanan doğal gaz ne durumda? Gabar’daki kuyulardan artık petrol fışkırmıyor mu? Haberler kesildi de...)
***
Ben bu vesileyle asıl olarak sivrisinek yetiştiricisi ve gen transferi sıvılarının önderi Bill Gates’ten sonra, Elon Musk’ın da Meloni ile görüşmesinde doğum oranları konusunu ele almasına dikkat çekmek istiyorum.
İstanbul sınırları içinde kurulan Dünya Sağlık Örgütü ofisine, devlet içinde devlet olma yetkisi tanınmış ve Sağlık Bakanlığı görevi sırasında pandemi koordinatörlüğü yapan Fahrettin Koca, görevine yeniden atanmışken, küresel elitlerin dünyadaki insan ve büyükbaş hayvan nüfusundaki artışı durdurmak hatta azaltmak çalışmalarını da yakından takip etmek gerekiyor.
Bu konudaki bütün tartışmaları, bu sütunda ve “Karekodlu Vatandaş” adlı kitabımda inceledim.
Zaman bizi haklı çıkardı ama önemli olan sürecin devam edip etmeyeceği...
Fahrettin Koca, yeniden bakan olduktan sonra halkı, mantar zehirlenmelerine karşı uyardı! Gen transferi ile birlikte Grafen Oksit zehirlenmesi, genç yaşta kalp krizleri ve pıhtı atma vakaları konularında ise tek bir açıklaması yok! Onun da derisi zırhlı olmalı! Almanya’da bu işin sorumluları yargılanmaya başlandı oysa..
Köpek balığı saldırıları!
19 Haziran 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:55
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“Antalya Konyaaltı Kadınlar Plajı’nın 200 metre açıklarında bir balıkçı teknesinden köpek balığı görüntülendi” haberi üzerine çeşitli yorumlar yapılıyor.
Nedense bu tür haberler hep turizm mevsimi başlarken çıkar!
Bu sebeple önce haberin doğruluk derecesini araştırmak sonra bu görüşleri incelemek gerekir. Uzman olduğu söylenen kişiler bu haberi, Mısır’da sahilde yaşanan köpek balığı saldırısıyla birleştiriyor ve “iklim değişikliği sebebiyle”, hayvanın Ege ve Akdeniz kıyılarında da sahillere yakın yüzebileceği uyarısında bulunuyor!
Bu işte başka bir yanlışlık var. İklimin ısınmaya doğru değiştiği söylemleri, halen bir teoriden ibarettir! Bu konuda bilimsel diye gösterilen hiçbir veri doğru değildir. Bütün bu uydurmalar, küresel bir proje dâhilinde ortaya atılıyor. Bu yönde propaganda yapanların, daha önce dünyayı kapanmaya sürüklemiş kişi ve kuruluşlar olması da “iklim değişikliği iddialarının arkasına ne var?” sorusunun araştırılmasını gerektiriyor...
Devletin, iklimle ve denizcilikle ilgili araştırma yapabilecek çeşitli birimleri ve üniversiteleri var! Gerçek verilerle halkı aydınlatmaları gerekir.
Köpek balıklarının sahillere yönelmesinin sebebi ise beslendiği küçük balıkların bilinçsizce avlanması veya barınma alanlarının kirletilmesi olabilir.
***
Bilindiği gibi borsada kullanılan, değeri yükselecek olan senetleri tespit etmeye dayalı bir köpek balığı yöntemi var. Yani kan kokusu almış köpek balıkları gibi para kokusunu almak denilebilir. Türkiye, yıllardan beri bu yöntemle soyuluyor. Bir ara Japon kadınlarının, Türkiye’deki senetlere para yatırıp zamanında satarak yüksek kârlar elde ettiği konuşuluyordu. Büyük alımlar yapan ve değer yükselince hisseleri satan küresel şirketlerin kârları ise gerçekten Türkiye’nin kanını emmek gibidir. Asıl köpek balığı onlar...
Tabii hazineyi boşaltmak, kur koruma garantili mevduat hesabı veya “faizi düşürerek enflasyonu düşüreceğiz” gibi uygulamalar ve ihalelerden alınan yüksek komisyonların, dövize çevrilerek Katar, Malezya ve Singapur’a gönderilmesi, köpek balıklarının Türkiye’ye üşüşüp kaçması anlamına geliyor!
Merkez Bankası’nı veya ekonominin dümenini, İngiliz-Amerikan sermayesine bırakmak da Türkiye’yi köpek balıklarına yem etmektir.
***
ABD Ordusu’nun Dedeağaç’a deniz, hava ve kara üssü kurması, buraya askerî yığınak yapması ise av kokusu almış köpek balıklarının, balık sürüsünün etrafına dönerek ani dalış yapmalarını hatırlatıyor.
Köpek balıklarının dalış yapması için, hazırlık yapması gerekiyor. O hazırlıklardan biri de Türkiye’nin yabancı nüfusla istila edilmesidir. Üstelik Afganistan’dan gelenlerin çoğunluğu Taliban öncesi Afgan ordusunun askerleridir! Ceplerine biner dolar koyup bu genç insanları Türkiye’ye gönderen ABD, bu işi sırf onlara iyilik olsun diye mi yapıyor?
***
Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı da tehlikeye işaret etti. Halk TV’nin konuğu olan Ortaylı, ''Avrupa’nın verdiği para sakız parasına yetmez. Yığınları Türkiye’ye toplamak büyük bir yıkım projesine işarettir. Vatandaşlık üç dört yüze satılmaz. Bu paraya sığınmacı değil, kaçakçı, para aklayıcılar gelir. 20 tane daire alıyorlar.'' ifadelerini kullandı.
Ortaylı daha önce de "Vatandaşlık satılıyor bu memlekette, bu büyük bir rezalettir. Türkiye vatandaşı olmak için bu tarihin çilesini çekmek lazım. 500 bin dolara 400 bin dolara 250 bin dolara vatandaşlık satılmaz. Ayrıca ev de satılmaz. Türkiye yabancılara mesken satacak konumda değil..." demişti...
***
Asıl köpek balığı saldırısı, askerî, ekonomik ve demografik olarak yapılıyor.
Osmanlı veya Turan hayalleriyle aldatılanlar, konforları bozulacak diye bütün bunları görmek istemiyor, gerçeklerin söylenmesinden de rahatsız oluyorlar! Vatan topraklarının ve ülke ekonomisinin elden çıkmasına, nüfusun değiştirilmesine bile bir mazeret buluyorlar!
“Ağa devlete tabi olmak” ve CHP!
20 Haziran 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:55
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Seçim bitti, şimdi “CHP’de değişim” tartışılıyor. Cumhuriyet gazetesinde 19 Haziran 2023 tarihinde yani aynı gün yayınlanan konuyla ilgili çok değerli yazılar var.
Ergin Yıldızoğlu, “‘CHP’de değişim’ ama nasıl?” başlıklı yazısında, “Bugünkü CHP laik, halkçı, reformcu, devletçi değildir. Cumhuriyetçiliğin ve milliyetçiliğin ne anlama geldiği artık belirsizdir. Özellikle 1989’dan sonra sosyal demokrat partiler, neoliberalizmi dayatan finans-kapitalin ‘yedek lastiğine’ dönüştüler” dedikten sonra “Bugün, bir fantezi olmaktan öte, anlamlı bir değişimden söz edilecekse CHP liderliği, halkın karşısına hem geleneksel CHP’nin ‘özünü’ oluşturan hem sosyal demokrasiyi tanımlayan ilkelerle birlikte kurgulanmış inandırıcı bir yol haritası koymalıdır.” diyor.
Yani, sosyal demokrasi çizgisini tavsiye ediyor.
***
İlker Başbuğ, “Atatürk milliyetçiliği ve kapitalist sistemin sorunları” başlıklı yazısında 2500 yıl önce yaşayan Aristoteles’in, “demokrasinin belkemiğini güçlü bir orta sınıf oluşturur” dediğini bugün de çıkış yolunun başlangıcının belki de “orta sınıfın” ekonomik olarak güçlü hale getirilmesinden geçtiğini belirtiyor...
Başbuğ, yazıda CHP adını kullanmıyor ama konuyu “Günlük sığ ve anlamsız tartışmalardan uzaklaşmak, bu temel konular üzerinde düşünmeye ve fikirler, çözümler aramaya çalışmak daha doğru değil mi?” diye bitiriyor.
***
Erdal Atabek, “Yeni despotizm...” başlıklı yazısında, Sidney Üniversitesi’nde ders veren siyaset bilimci John Keane’in dünyadaki despot yönetimleri araştırdığını ve yazdığı kitapta “Bu ‘Yeni Despotizm’ zorbalığa dayanmıyor. Kitleleri ayartma, şaşırtma ve ikna yoluyla kendi iktidarını sürdürüyor.” dediğini aktardıktan sonra yeni despotizmle mücadelenin, onlara benzeyerek değil, hiç benzemeyerek yapılabileceğini, topluma kızmadan doğru yolu göstermek gerektiğini belirtiyor.
***
Örsan K. Öymen, “Laiklik ve CHP’de ‘değişim’” başlıklı yazısında AKP’nin 21 yıllık karşıdevrim sürecinde, laiklik ilkesini fiilen ortadan kaldırarak anayasayı ihlal ettiğini, anayasal düzeni yıkarak sivil darbe yaptığını, Cumhuriyeti yıkarak teokrasiyi kurma sürecine girdiğini ifade ettikten sonra “Ne yazık ki CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da laiklik ilkesini partisinde bertaraf ederek hem anayasayı hem de parti programını ihlal etmiştir!‘Değişim’ sözünü ağzında sakız eden olası genel başkan adayları Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel de, Türkiye’deki laiklik karşıtı hareketi nasıl bertaraf edeceklerine dair hiçbir şey söylememektedir.” diye bitiriyor.
***
Mehmet Ali Güller, “CHP’nin ‘dönüşüm’ sorunu” başlıklı yazısında, “Seçim yenilgisi nedeniyle ‘CHP’de değişim’ konuşuluyor. Ancak ne yazık ki değişim sadece isimler üzerinden konuşuluyor. İsimler elbette önemli ama Atatürk’ün devrimci CHP’sinin nasıl dönüşüm geçirdiği, gericilikle nasıl uzlaştığı ve en sonunda Türkiye’yi nasıl siyasal İslamcılığa teslim ettiği, CHP üyelerinin asıl üzerinde durması gereken konudur.
Program düzeyinde değişim, isim düzeyinde değişimi getirecektir zaten. Kamuculuk Türkiye’nin ihtiyacıdır ve o ihtiyaç kendi partisini bulur/doğurur ve iktidar yapar en sonunda.
Sosyalistlerin ve Kemalistlerin ittifakı, devrimci Cumhuriyeti mutlaka inşa edecektir.” diyor.
***
Bilsay Kuruç, “Seçim sonucu karışık değil, berraktır. Yirmi yıldan sonra, yanıltmayan ipuçlarını ancak sermaye sınıfına bakarak elde edebiliriz. Kırk yılı geçti, sermaye sınıfı, iktidar olabilmek için dünya sermayesine (ve ‘ağa devlet’e) tabi olmayı tek, zorunlu koşul saydı ve bunun ana kurallarını kabul etti. Bu ‘reel kapitalizm’, bugünkü yapısıyla sınırlarına dayanmış görünüyor. Biliyoruz, emekçileri ‘bölüşüm şokları’ndan koruyacak anayasal, kurumsal, siyasal, sendikal ‘barikatlar’ kalmadı. Okuyucu soracaktır: Kalmamışsa biz de sermayenin iç bağdaşmazlık krizlerine çare aramakla mı uğraşalım? Bir ‘asosyal kontrat’a katkı için seferber mi olalım? Ne dersiniz?” diye soruyor.
***
“Azim ve Karar” sitesinde yazan Suay Karaman ise “Değişim” başlıklı yazısını şöyle bitirdi.
“AKP'nin artıklarıyla ve tarikatçılarla kurulan Altılı Masa, CHP'nin iyice sağa kaydırılarak, ideolojisinden saptırılmasına ve iktidarın yeniden AKP'ye sunulmasına neden oldu. Aslında CHP'nin değişime gereksinimi yok; Altıok'a gereksinimi var, Atatürk ilkelerine ve devrimlerine sıkı sıkıya sarılmaya gereksinimi var. CHP'nin ideolojisi Kemalizm'in Altıoku'dur; bu ideolojiye sahip olmayanların partide bir dakika bile durmaması gerekir.”
***
Bu tespitler, CHP’deki yapısal sorunu ve çözümleri gösteriyor. Görüldüğü gibi çözümler konusunda görüşler farklı...
Tabii benim, “CHP, Atatürk çizgisine dönmelidir” görüşünde olduğumu ifade etmeme gerek yok ama yeni okurlar için tekrarlamış olayım...
Bahçeli’nin merdiven teorisi!
21 Haziran 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:55
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, grup konuşmasında “Gazi Meclis’te tecessüm eden siyasi parti gruplarının karşılıklı hoşgörü ve uzlaşma hassasiyetiyle Türk ve Türkiye Yüzyılının temelleri atılmalı, yeni bir anayasa ülkemize kazandırılmalıdır.” dedi.
Bu ifadeden, Bahçeli’nin “Türk ve Türkiye Yüzyılı’nın temellerinin atılabilmesi için” yeni bir Anayasa yapılmasını gerekli gördüğü anlaşılmaktadır.
Peki nedir Türkiye Yüzyılı? Bilen var mı?
***
Cumhur İttifakı’nın içinde, Anayasa’da değiştirilemez maddelerin bulunmasını eleştiren HÜDA PAR gibi bir yapı yer almıştır. Ana gövdeyi oluşturan AKP iktidarı bünyesinde Cumhurbaşkanı danışmanı seviyesinde bulunan Mehmet Uçum, devletin yapısının Türk Milleti’ne değil Türkiye Milleti’ne dayanması gerektiğini savunmaktadır. Öyle ki, Uçum, MHP’nin yol vermesiyle Cumhurbaşkanlığı sistemini getiren son Anayasa değişikliği sürecinin tamamlanmasından sonra, "Bu reform süreci, 'Türkiye milletinin inşa süreci'ni tamamlayıp güvence altına alabilir. Yani 'dışlayıcı ve baskıcı Türk milleti'nden 'kapsayıcı ve özgürleştirici Türkiye milleti'ne geçiş sürecinde Kürt sorununun kalıcı çözümünün gerçekleşeceği bir siyasal realite söz konusudur. Yeni Anayasa ihtiyacımız bu değişiklikten sonra çok daha güçlü hale gelecek. Sayın Bahçeli, 'merdiven teorisi' açıklaması yaptı, 'Türkiye'nin hukuk ihtiyacını adım adım karşılayalım' dedi. Bu iş birlikleri devam ettirilirse MHP ile birlikte yürünebilir. Gelecekte çok farklı siyasi aktörler de yeni anayasal sistem değişikliğinde rol alabilir." demiştir?
Şimdi Bahçeli, “100’üncü yıldönümü içinde olduğumuz Türkiye Cumhuriyeti bedava kazanılmamış, lütufla kurulmamıştır. Cumhuriyet’in sahibi cumhurdur, onuru cumhurdur, ömrü cumhurla kaimdir. Aziz Atatürk’ün en büyük eserim dediği Türkiye Cumhuriyeti var olan bütün kirli senaryolara ve sömürgeci oyunlara rağmen payidarlığını ebed müddet koruyacaktır. Güvence kahraman Türk nesilleridir. Güvence büyük Türk milletidir.” diyor ama Türkiye, Uçum’un projesine doğru adım adım sürükleniyor...
***
Bu projenin uygulanabilmesine karşı güvence, elbette Türk Milleti’dir ama iktidarın Suriyeliler ve Afganları hatta Pakistanlıları getirerek uyguladığı, nüfus değiştirme operasyonu millî iradeyi sulandırmıştır. Amerikan basınında, önümüzdeki dönemde, Afrika’dan, Hindistan ve Pakistan’dan 80 milyona yakın insanın Türkiye’ye akın edeceği yazılmaktadır. Bunun bir öngörü değil, iklim değişikliği kılıflı bir proje olduğu ortadadır. Göçlerin sebebi, iklim değişikliği değil, projeli savaşlar ve insanları açlığa mahkûm eden kapitalizmdir. Nüfus operasyonu, Türkiye dâhil 22 İslam ülkesinin haritasının değiştirilmesi demek olan Büyük Orta Doğu projesi çerçevesinde yapılmaktadır. Üstelik AB ile imzalanan geri kabul anlaşması gereği, sığınmacılar Türkiye’de tutulmaktadır!
Türk Milleti’ne önceleri “Yeni Osmanlı” diye anlatılan dönüşüm projesinin şimdilerde “Türkiye Yüzyılı” diye ifade edildiği, dolayısıyla millî direncin bu şekilde etkisiz hale getirildiği anlaşılmaktadır.
Kuruluşundan itibaren program ve felsefesi, “Türk Milliyetçiliği” olarak ilan edilen MHP’nin bu sürece karşı durması beklenirdi. MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız ise "Milliyetçi Hareket Partisi’nin hazırladığı 100 maddelik anayasada; Cumhuriyetimizin temel ilkeleriyle çatışma yoktur. İlk dört maddeyi değiştirmeye yönelik girişimler yoktur!” demiştir.
MHP’den beklenen ise “Bizim ilk dört maddeyi değiştirme önerimiz yok” demek değil, “bu tür girişimlere izin vermeyeceğiz” açıklamasını yapmak ve bu sözün arkasında durmaktır.
***
ABD’den gönderilen bir memorandumu, parti programı haline getirerek kurulan AKP, iktidara gelir gelmez Büyük Orta Doğu eş başkanlığını üstlenmiştir ve 21 yıldır bu görevin gereğini yapmaktadır. Suriye ve Afganistan politikaları ile Türkiye’nin nüfus yapısını değiştirmek bu projenin uygulamalarıdır.
Yeni Anayasa sürecini MHP’nin başlatması ise Uçum’un bahsettiği “merdiven teorisi”nin adım adım uygulanmakta olduğunu göstermektedir.
“Önümüzdeki günlerde çok şey değişecektir, her şey değişecektir. Öyle gözüküyor. İnşallah Türkiye değişmez” sözleri de Bahçeli’ye aittir.
Yeni Anayasa girişimi başlatmak, Türkiye’yi değiştirmenin, dönüştürmenin başlangıcı olmaz mı? Yanılmış olmayı isterim ama tablo böyle...
Sığınmacılar ve ayakta uyumak!
22 Haziran 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:54
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye, Rusya, Suriye ve İran Dışişleri Bakan Yardımcılarının Ankara ile Şam arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesine ilişkin dörtlü toplantısı Astana'da yapıldı.
Sputnik’in haberine göre dört ülkenin Dışişleri Bakanları, 10 Mayıs'ta Moskova’da yapılan görüşmenin ardından Şam ile Ankara arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi için bir yol haritası taslağı hazırlama konusunda anlaşmaya varmıştı.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, yol haritasının öncelikli konularını belirlemişti. Bunlar arasında, Suriye hükümetinin ülke genelinde kontrolünü yeniden sağlama, Suriye-Türkiye sınırının güvenliğini sağlama, sınır ötesi saldırı ve terörist sızma olasılığını ortadan kaldırma sorununun çözümü yer alıyordu.
Astana'da 20-21 Haziran’da yapılan görüşmelerde ayrıca, terörle mücadele, insani durum ve sığınmacıların dönüşü sorununun ele alındığı bildirildi.
***
Benim konuyu ele almamın sebebi “sığınmacıların dönüşü” sorununun da bu toplantıda görüşüldüğüne dair not ve basına açıklama yapan katılımcılardan Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov’un, “Sığınmacı sorununun çözümü, yalnızca terörist varlığının ortadan kaldırılmasını, güvenlik durumunun normalleşmesini gerektirmeyip, aynı zamanda ekonominin ve altyapının, şehirlerin ve köylerin restorasyonu gibi ekonomik konuları da içeriyor” sözleridir. Bu yöndeki tüm çalışmaların ortak çabalarla ve uluslararası toplumu dahil ederek yapılması gerektiğine dikkat çeken Bogdanov, bu bağlamda Suriye'nin ilişkileri normalleştirme sürecinde olduğu Arap ülkelerinin desteğini umduğunu ifade etti.
Bogdanov, “Amerikalılar elbette orada kendi yönetimi olan bir tür mini yarı devlet örgütleyen bir dizi Kürt örgütünü destekliyor. Bu kesinlikle kabul edilemez. Elbette biz Kürtlerin sorunlarının diyalog yoluyla çözülmesinden yanayız. Fakat ne yazık ki Amerikalıların bununla ilgilenmediğini ve Kürt müttefiklerine, Şam ile diyalog kurmalarına izin vermediklerini düşünüyorum” ifadelerini kullandı.
***
Rusya'nın bu açıklamasına karşı ABD'nin ne diyeceği önemli değil, çünkü onların projesinin ilk adımı, zaten Suriye’yi üçe bölmektir. Suriye’nin kuzeyinde PYD/YPG güçlerini eğittiler, donattılar ve onları bölgede kendi kara kuvvetleri olarak gördüklerini de açıkladılar. Bölgeye yerleşmek ve PYD/YPG ordusu kurmak için IŞİD’i bahane ettikleri de bütün dünyada biliniyor. Öyle ki eski ABD Başkanı Trump, “IŞİD’i Obama ve Hillary Clinton kurdu” diye bütün dünyayı uyarmıştı...
***
Diğer taraftan, ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi de sığınmacılar sorununu büyüterek, Türkiye’yi Türkiye olmaktan çıkarmayı öngörüyor. Öyle ki ki sadece Suriyelileri değil, Taliban öncesi Afgan ordusunun askerlerini ve haklarında hiç bir bilgi bulunmayan ve sayısı belli olmayan Pakistanlıları da Türkiye’ye yönlendirmişlerdir.
Bu mesele Türkiye’nin en önemli milli güvenlik meselesidir. Çünkü sığınmacılar sorununun, doğrudan Türk Milleti’nin egemenlik haklarına bir saldırı olarak planlandığı ortaya çıkmıştır...
Buna rağmen Türk kamuoyu, iktidar tarafından yakın zamana ensar-muhacir söylemleriyle idare edildi...
***
Yazıyı İngiltere’den bir haberle bitireyim...
BBC’nin sağlık muhabiri James Gallagher’ın haberine göre University College London'da yapılan bir araştırmada, düzenli olarak gündüzleri uyumanın insan beynine iyi geldiği gibi beynin boyutunun da büyük kalmasını sağladığı sonucuna varıldı.
Gündüzleri uyuklayanların beyinlerinin 15 santimetreküp daha büyük kaldığı tespit edildi; bu da yaşlanmanın 3-6 yıl ertelenmesi anlamına geliyor.
Ancak bilim insanları uyku süresinin yarım saatten daha az tutulması gerektiğini de bildirdi...
Hani sığınmacılar konusunda Türkiye yıllardır güpegündüz ensar-muhacir söylemiyle ayakta uyutuldu ya bu kadar uyku bünyeye zarar verir, onu vurgulamak istedim
El-ayak-ağız hastalığı ve sığınmacılar!
23 Haziran 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:54
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türk Tabipleri Birliği, 2023’ün ilk 4 ayında bin 440 kızamık vakası tespit edildiğini açıkladı. Açıklamayı, TTB Merkez Konsey Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı ve Pandemi Çalışma Grubu üyesi Prof. Dr. Esin Şenol yaptı. Şenol, bakanlığın 2023’te ülkeyi 34 bölgeye ayırarak hazırladığı verilere göre, kızamıkta iki doz aşılamada yüzde 95 oranına ulaşan tek bir bölgenin dahi olmadığını söylerken, “Anahtar deliğinden bakana dahi bulaşabilecek bir hastalık. Eksik aşılı, hatta aşılı kişilere bile bulaşabilecek güçte” uyarısını da yaptı...
TTB’ye yakın beş derneğin açıklamasında da “İstanbul ve deprem bölgesindeki Gaziantep’te vakaların artığına işaret ederek “Vaka görülen bölgelerde 9 ay-15 yaş arası tüm çocuklara aşılı olup olmadığına bakılmaksızın mutlaka bir doz aşı yapılmalı. Henüz vaka görülmeyen bölgelerde 9 aydan itibaren eksik aşılı çocukların aşıları tamamlanmalı.” denildi.
***
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ise “kızamığa bağlı ölüm” iddialarının asılsız olduğunu bildirerek bahsedilen vakada ölüm sebebinin ölümün HIV/AIDS hastalığı kaynaklı çoklu organ yetmezliği olduğunu açıkladı! Koca, hastanın 2015 doğumlu ve yabancı uyruklu olduğunu da bildirdi.
Koca, "Son yıllarda birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de yurt dışından gelen vakalara bağlı olarak kızamık vakalarında bir artış olduğu gerçektir.
COVID-19 Pandemisi döneminde maalesef artış gösteren aşı reddi kampanyalarına rağmen, sağlık çalışanlarımızın çabaları sonucunda çocuklarımızın KKK-I aşı kapsayıcılığının ülke genelinde %95'in üzerinde tutulması sağlanmıştır." dedi.
***
Bu arada bir de el-ayak hastalığı vakalarında artış olduğu haberleri var. Özel hastanelerin resmî sayfalarında yayında olan verilere göre suçiçeğine benzetilen ama bağırsaklarda ürediği söylenen iki virüsün sebep olduğu ifade edilen hastalık, el-ayak, ağız ve boğazda kabarcıklar çıkmasıyla başlıyor... İki ay kadar sürüyor ve kendiliğinden geçiyor. İlacı ve aşısı yok. Hastalara boğazda rahatlatmak için yoğurt yemeleri tavsiye ediliyor. Çünkü yemek yerken boğazdaki kabarcıklar acı veriyor...
Tüm yaş gruplarında görülebilmesine rağmen daha çok çocukları hedef aldığı bildirilen hastalıkla ilgili olarak Hürriyet gazetesinden İsmail Sarı'nın görüşlerine başvurduğu Çocuk Hastalıkları Uzmanı Dr. Ülkü Tıraş, “El- ayak- ağız hastalığı; kızamık, kızamıkçık ve kabakulak gibi çocukluk çağı aşılarının yapıldığı toplumlarda en sık görülen döküntü hastalıklarının başında geliyor. Son zamanlarda sıkça karşılaşmaya başladık. Çünkü bu hastalık özellikle ilkbahar ve yaz aylarında salgınlara neden olur. Bu nedenle bu mevsim hastalık görülme sıklığının arttığı bir dönem. Fakat bu yıl sayı biraz daha arttı” dedi.
Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Hülya Kuşoğlu ise “Bu viral hastalık ülkemizde yaz aylarında her zaman karşımıza çıkan ve pandemi gibi bir durum yaratması beklenmeyen enfeksiyonlardan biri.” dedi.
***
Konuyla ilgili yayınları gözden geçirirken, 2017 yılında CHP Bursa Milletvekili Nurhayat Altaca Kayışoğlu ve arkadaşları tarafından verilen ve tabii ki reddedilen Meclis Araştırması önergesinde, 2011 yılından itibaren Türkiye’ye gelen milyonlarca Suriyelinin sağlık taramasından geçirilmediği, özellikle Suriyeli çocuklara çocukluk dönemi aşılarının yapılmamış olduğu, aşı programlarının bu çocukları da kapsayacak şekilde genişletilmesi gerektiğinin belirtilmiş olduğunu gördüm...
Önergede Türkiye’den kökü kazınan kızamık, suçiçeği ve bir alt grubu olan el-ayak-ağız hastalığının görülmeye başlandığı da belirtilmiş...
SONUÇLAR:
1- Yabancı uyruklu çocuğun kızamıktan değil AIDS’ten ölmüş olması daha tehlikeli bir durumdur.
2-Kızamık vakaları, 2017’den beri var! “Kızamık pandemisi” gibi bir tehlike yok ama vakaların ortaya çıkmasının sebeplerinden biri, iktidarın uyguladığı sığınmacılar politikası gibi görünüyor.
3-El ayak ağız hastalığının ise; kızamık, kızamıkçık ve kabakulak gibi çocukluk çağı aşılarının yapıldığı toplumlarda ortaya çıkması, bu aşıların incelenmesi gerektiğini gösteriyor...
Obama’nın yakınması ve Erdoğan’ın başarısı!
24 Haziran 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:54
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yunanistan'ın Mora Yarımadası açıklarında 700 düzensiz göçmeni taşıyan balıkçı teknesi battı, 104 kişi kurtarıldı, 82 kişinin cesedi bulundu, gerisi kayıp...
Atlas Okyanusu’nda ise batık Titanik'in enkazına turist taşıyan ve kaybolan denizaltıda bulunan 5 kişi, oksijenin bitmesi ve patlama sonucu hayatını kaybetti. Batı Avrupa ve ABD medyası, beş gün arayla meydana gelen iki olaydan denizaltı faciasını manşetlerde tuttu, diğerini ise küçük haber olarak gördü.
ABD'nin 44. Başkanı Barack Obama, Batı medyasının Titanik'in enkazını görmek için turistik amaçlı denizaltıyla dalış yaptıktan sonra haber alınamayan grubun hikâyelerine yoğun ilgi gösterirken Yunanistan açıklarında meydana gelen göçmen teknesi faciasının üzerinde yeterince durmamasını eleştirdi.
Obama, denizaltı henüz parçalanmadan önce yaptığı açıklamada, “Dünya çapında anlık yayınlanan, bir denizaltı trajedisi var. Bu, anlaşılır bir şey; hepimiz onların kurtarılması için dua ediyoruz. Fakat bunun, 700 kişiden daha fazla ilgi görmesinin savunulacak bir tarafı yok.” dedi.
Türkiye’de bile denizaltı faciasında ölen dolar milyarderlerinin hayat hikâyeleri yazılıp çiziliyor ama Türkiye’nin burnunun dibindeki faciada kaybolan hayatlarla pek kimse ilgilenmiyor...
Göçmen teknesinde ölenlerin adı bile yok! Onlar sadece göçmen!
Sadece bu iki haberi veriş tarzı bile genel olarak medyanın sermayeye hizmet ettiğini gösteriyor...
***
Obama, göç sorununun çözümünün, göçmenlerin Batı'ya yönelmesine sebep olan şartları iyileştirmekten geçtiğini ve bütün ülkelerin bu konuda sorumluluk alması gerektiğini de belirtti.
Obama doğru konuşuyor ama Suriye, Afganistan, Sudan gibi ülkelerden kaçışın baş sorumlusu ABD... Bunda Obama’nın da büyük sorumluluğu var. Bu ülkeleri haydut devlet statüsüne alan ve iç savaşa sürükleyen, böylece milyonlarca insanın ülkesinden kaçmasına sebep olan ABD değil midir?
ABD'nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Linda Thomas-Greenfield ise “Başkan Putin'in Ukrayna'da başlattığı haksız savaş, mülteci sayısındaki rekor artışın baş sorumlusu” diye bir açıklama yaptı.
Sudan'daki çatışmaların da kitlesel hareketlilikleri tetiklediğini kaydeden Greenfield, savaş, siyasi istikrarsızlık ve doğal afetler gibi unsurların rekor sayıdaki insanı zorla yerinden ettiğini vurguladı. ABD'nin yerinden edilmiş savunmasız insanlara 17 milyon dolardan fazla yardım sağladığını ifade eden Greenfield, “Hiçbir ülkenin tek başına yerinden edilmiş milyonlarca insana çözüm sağlayamayacağını; bunun küresel çapta iş birliği içerisinde yapılması gerektiğini” sözlerine ekledi.
Yani ABD, Afganistan, Irak ve Suriye işgalleri için trilyon dolarlar harcasın, milyonlarca insanı katletsin milyonlarcasını da yollara düşürsün ama şimdi göçmenler için harcadığı 17 milyon dolardan bahsetsin ve bütün ülkeleri faturayı ödemeye davet etsin!
Greenfield, bu konuşmayla bütün dünyayı aptal yerine koymakta, fakat kendisi de komik duruma düşmektedir!
***
Türkiye’de ise konu yine Erdoğan’ın başarısı! Nitekim Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Dünya Mülteciler Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada, “Cumhurbaşkanı'mız Recep Tayyip Erdoğan, dünyanın büyük bölümünün görmezden geldiği mazlum ve mağdurlara sahip çıkmış, dünyaya insanlık dersi vererek onların uluslararası alandaki sesi olmuştur" dedi...
Bu duruma göre dışarıdan 13 milyon insan getirmek Erdoğan’ın başarısı oluyor! Doğru!
Bilindiği gibi yabancı nüfus istilasının, “Türkiye’yi Türksüzleştirme Projesi”nin bir uygulaması olduğunu siyasilerden sadece Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ söylüyordu.
Halkın Kurtuluşu Partisi Genel Başkanı Nurullah Ankut da Ümit Özdağ gibi konuştu ve “Ülkemizde mülteci sorunu yoktur, 13 milyon sığınmacı ve kaçağı doldurarak ülkeyi Türksüzleştirme projesi vardır. 2011'den bu yana ülkemizi işgal etmiş 13 milyon Suriyeli, Afgan, Pakistanlı, Iraklı, İranlı, Afrikalı sığınmacının tamamı, bir teki kalmaksızın Batı’ya ya da ülkelerine gidecek” diye bir açıklama yaptı.
Emek Partisi İstanbul Milletvekili İskender Bayhan da Avrupa Birliği ile imzalanan geri kabul anlaşmasının iptal edilmesini ve AB sınırlarının mültecilere açılmasını istedi.
Yani bu işin solu sağı yok! Akıl için yol birdir.
Milliyetçiler nasıl “uyum”lu hale getirildi?
26 Haziran 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:54
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Pakistan’da federal hükümet, Uluslararası Para Fonu ile anlaşma sağlanabilmek için 2023-2024 mali bütçesinde 755 milyon dolarlık ek vergi uygulamayı ve harcamaların 298,5 milyon dolar düşürülmesini kararlaştırdı.
Maliye Bakanı İshak Dar, Ulusal Meclis’te yaptığı açıklamada, IMF’nin Pakistan’a yönelik 1,17 milyar dolarlık krediyi serbest bırakması için bütçede bir dizi değişiklik yapıldığını açıkladı.
Pakistan, 2019'da IMF ile 39 ayda ödenmesi planlanan 6 milyar dolarlık kurtarma paketi için anlaşmıştı. Taraflar, geçen yıl yeniden masaya otururken IMF, toplam kredi miktarının 6 milyar dolardan 7 milyar dolara çıkarıldığını açıklamıştı.
Anlaşma kapsamında IMF, şartların sağlanması halinde Pakistan'a 1,17 milyar dolar tutarındaki krediyi serbest bırakacağını duyurmuştu. Kredinin serbest bırakılmasına ilişkin Şubat 2022'de tekrar başlayan görüşmelerde ilerleme kaydedilmemişti.
***
Bu görüşmeler bana, 57’nci hükümet dönemindeki “15 gün içinde 15 yasa” şeklindeki IMF dayatmasını hatırlattı. IMF, “15 gün içinde 15 yasa" dayatmasında bulunduğu zaman, ben TBMM Başkanı Ömer İzgi ile birlikte Kazakistan'daydım. Televizyonda TBMM Başkan Vekili Murat Sökmenoğlu'nun açıklamalarını hayretle dinlemiştim... Sökmenoğlu, “Gece gündüz çalışır, yasaları çıkarırız” diyordu... Bu yasalara göre Türkiye’de buğday ve pancar ekim alanları sınırlandırılıyordu. Şeker fabrikaları ise AKP döneminde kapatılacaktı.
57. hükümet döneminde başlatılan, ekonominin çökertilmesi ve bu sayede Türkiye'nin yasal alt yapısının değiştirilmesi uygulamaları, iktidarda milliyetçiler de bulunduğu için o dönemde sorgulanmadı. Ancak TBMM'de kabul edilen uluslararası tahkimin Türk hukuk sistemini yürürlükten kaldırması ilk işaret oldu. “Ecevit'in katılacağı Davos toplantısına yetişmesi gerek” diye, milletvekillerine onaylatılan geriye dönük tahkimin kabul edilmesi de şaşkınlığa yol açtı. Kredi dilimini serbest bırakmak için “15 gün içinde 15 yasa” diye bastıran IMF'nin esas olarak tarımda kendine yeterli bir ülke olan Türkiye'nin bu stratejik gücünü ortadan kaldırmak istediği göz ardı edildi. Amerikan şirketleri tarafından hazırlanıp Yabancı Sermaye Derneği üzerinden hükümete oradan da TBMM'ye getirilen Endüstri Bölgeleri Yasası, GAP bölgesindeki arazilerin de yabancılara satışını öngörüyordu... 3 Kasım 2002 seçimleri öncesinde uyum yasaları diye TBMM'ye getirilen azınlık vakıflarına gayrimenkul edinme hakkı, seçim gürültüsü arasında geçti.
Yabancı vakıflara, gerçek ve tüzel kişilere de Türkiye'de toprak satın alma hakkı getirildi.
AKP hükümeti de AB'nin dayattığı bütün yasaları TBMM'den geçirmeye girişti. Türk girişimcilere Avrupa’da her türlü zorluk çıkartılırken, "Yabancılara doğrudan yatırım hakkı" tanındı. Maden imtiyazı haritaları gözden geçirildiği zaman, bunların Amerikan ordusunun Tampa'daki üssünde duvarda asılı iken Türk generallerinin gördüğü Büyük Kürdistan haritası ve Karadeniz için planlanan Pontus haritası ile birebir örtüştüğü ortaya çıktı...
***
15 gün içinde 15 yasanın Meclis'ten uzun uzadıya tartışılmadan geçirilmesi için gündeme getirilen İç Tüzük değişikliği görüşmelerinde DYP Şanlıurfa milletvekili Fevzi Şıhanlıoğlu çıkan kavga sırasında kalp krizinden öldü... Başbakan Bülent Ecevit, "İstenen yasaları çıkaracağız, ancak 15 günde yetiştirmemiz mümkün değil. Ama bizde hiç fire olmayacak" diyordu... Mesut Yılmaz, "Yasaların hızla geçirilmesine özen gösterilecek" açıklamasında bulunuyor, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise, "İç Tüzük değişikliğini engellemek ihanettir" açıklamasında bulunuyordu! Bu değişiklik yasaların hızla çıkarılması içindi. Bugün bir kısmı Saadet Partisi çatısı altında toplanan Fazilet Partisi bile, "kapatılmasının önüne geçecek bir manevra olabileceği hesabıyla" Kemal Derviş'in telkin ettiği 15 yasanın çıkarılmasına destek vermişti!
Milliyetçileri temsil edenlerin desteğiyle teslimiyet yasaları geçti ve bütün yapılanlar, "uyum, istikrar, uzlaşma" sloganlarıyla izah edildi. Böylece milliyetçi kitlelerin de uyumlu hale gelmesi sağlandı!
Bugün de aynı durum devam ediyor...
Üç önemli mesaj ve Türkiye Yüzyılı!
27 Haziran 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:54
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye’deki enflasyonun sebebi ekonomik şartlardan meydana gelen bir yetersizlik değildir; bilinçli bir siyasi tercihtir!
Gazetecilikte ilk on yıldan sonra yazı hayatına başladığım dönemde, “enflasyon hırsızlıktır” başlıklı bir yazı yazmıştım. Bu başlığı hatırlamama sebep olan mesaj, eski Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’a ait.
Uzun, “Hırsız kim? 28 Mayıs 2023 seçim günü 1 dolar 19.90 liraydı. Bugün, 25,80 lira. (Bu mesajdan sonra 26’yı da geçti.) Benim emekli aylığımın üçte biri çalındı. Hırsızlık, bir kamu hukuku suçudur. Hırsız kim?” diye sordu.
Gazeteci Uygur Karahan ise “Dünyada aynı anda faizi yükseltip ülke parasını da düşürmeyi başaran muhteşem ekonomi sihirbazları: Mehmet&Hafize” dedi...
***
Türkiye, dört iklime ve dünyanın en verimli ovalarına, her türlü maden ve enerji kaynaklarına sahip, muhteşem bir coğrafyaya sahip güçlü bir ülkedir. Halkı çalışkan ve ataktır. Böyle bir ülkenin ekonomik sıkıntıya düşmesi için ülkeyi yönetenlerin özel çaba sarf etmesi gerekir! Sadece bugünkü iktidarı kastetmiyorum ama mevcut iktidarın yaptığı en önemli işlerden biri, ülke kaynaklarını çeşitli yollarla yurt dışına aktarmaktır. Yolsuzlukları da buna eklerseniz, ülke halkının neden enflasyonla boğuştuğu anlaşılır...
Fakat bunun siyasi bir sebebi olmalı değil mi?
Siyasi sebeplerden en önemlisini, Dr. Naim Babüroğlu yazdı:
*ABD’li Profesör Noam Chomsky, 1983’te yayımlanan “Kader Üçgeni” adlı kitabında; “Ortadoğu’da ulusalcılık ve ulusal kimlik yok edilmeli, bunun için de Ortadoğu Osmanlılaştırılmalıdır. Böylece bölgede Batı çıkarlarına karşı çıkacak ulusal güç ve direnç kalmayacak, sistemlerin çarkları rahatlıkla işleyecektir. ABD için en tehlikeli düşman ve tehdit, bağımsızlık tehdididir.” diye yazmıştır.
*CIA Ortadoğu Direktörü Graham Fuller, 1990’da şunları söylemiştir: “Kemalizm bitti. Dünyadaki bütün liderler gibi o da sonsuza dek yaşayacak bir ürün veremedi. Oysa İncil ve Kur’an hâlâ veriyor. Bu nedenle, kendisine entelektüel güven duyan Türkiye, İslam’ın günlük yaşamdaki yerini almasını yeniden düşünmelidir.”
*ABD Dışişleri eski Bakanı Kissinger, 2014 yılında; “1919-1920 yıllarında yapılan ittifaklarla kurulan ulusal sınırlar bir bütün olarak yıkılmalıdır” dedi. Ne tesadüf değil mi?
***
Naim Babüroğlu’nun bahsettiği gerçeği, 1996 yılında, o zaman 1 milyondan fazla tirajı olan Akşam Gazetesi’nde gündeme getirmiştim.
Baba Bush döneminde Başkan danışmanı olan tarihçi Bernard Lewis, 1996 yılının 6 Ocak günü, İstanbul Yapı Kredi Plaza'da verdiği "Ortadoğu'nun çok yönlü kimliği üzerine" konulu konferansta "Ulus, halk, devlet, millet, milliyet" gibi kavramların anlamının, ülkeden ülkeye, toplumdan topluma, zamandan zamana değişebildiğini anlatmış ve sözü bir Ortadoğu kimliği oluşturulmasına getirmişti...
Lewis'in gösterdiği haritada Ortadoğu kimliği oluşturulabilecek ülkeler olarak, Türkiye, Suriye, Lübnan, Irak, İsrail, Ürdün, Suudi Arabistan, Yemen, Körfez ülkeleri ve Mısır'ın esas alındığı görülmüştü!
Lewis,"Pantürkizm, Panarabizm ve Panislamizm tutmadı" derken aslında "tutmaz" demek istemiş ama "Siyonizm"den hiç söz etmemişti.
***
Turgut Özal’ın “Türk dediğin nedir ki?” demesinin asıl sebebi “federasyon”du! Bugünkü iktidar ise halkın desteğini hep arkasında tutabilmek için “Osmanlıcılık görünümlü İhvancılık” yaptı. İhvancılık çökünce, “Türkiye Yüzyılı” demeye başladılar.
Halkın cebindeki parayı çalarak “Türkiye Yüzyılı” inşa edilebilir mi?
Halkın cebindeki paranın çalınmasının sebebi Büyük Orta Doğu Projesi’nin Türkiye ayağına geçmek için Türk Milleti’nin direncini kırmaktır! Yalnız tarih boyunca hiçbir güç bunu başaramadı. Hangi projeyi uygularsa uygulasınlar, Türk Milleti, yine galip gelecektir.
Yeni bir kurtuluş reçetesi ve lider...
28 Haziran 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:54
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Emekli general Nejat Eslen, çeşitli sorulara verdiği cevaplarda Türkiye’nin bugünkü durumunu ve ne yapması gerektiğini söylüyor:
"Mustafa Kemal Paşa Samsun'a çıktığında şartlar çok zorlu idi.
O, bu şartları Söylev'de anlatmıştı.
Şartlar zorlu idi ancak Mustafa Kemal Paşa inançlı ve karalı idi.
Kendisini çok iyi yetiştirmiş, okuduğu kitapları özümsemiş ve uygulayabileceklerini not etmişti.
Daha da önemlisi; Mustafa Kemal Paşa Samsun'a çıktığında onun ulusal amacı, stratejik hedefleri ve başarı için rasyonel stratejisi vardı.
Sadece ata yurdunu bozgunculardan, istilacılardan temizlemeyecekti; aynı zamanda Misakı Milli sınırları içinde, Türk Milleti'nin egemenliğini esas alan ulus devleti inşa edecekti.
Sonra da bu devleti çağdaş devletler seviyesine yükseltecekti.
Bugün de şartlar zor. Bugün iç cephe çökmekte. Bugün millet ümmete dönüştürülmekte.
Ve siyasetçiler umut vermemekte.
Ancak, artık Mustafa Kemal Paşa yok.
Olmayacak da.
Dönüp dönüp onu hatırlamanın, O'na sığınmanın, sızlanmanın faydası yok.
Bu siyasetçilerden ne köy olur ne de kasaba.
Bırakın sızlanmayı; inançlı, kararlı bir lidersiz toparlanmak mümkün değil,
Yeni bir kurtuluş reçetesi (stratejiisi) gerekli.
Ve bunu Atatürk olmadan başarmak zorundayız.
Geç kalmadan..."
***
Eslen, liderin önemini ise şöyle anlatıyor:
"Elini taşın altına koyacak olanları motive edecek, onları aynı amaç istikametinde yönlendirecek, onların başarılı olması için gereken stratejiyi tasarlayacak, uygulanmasını mümkün kılacak ve başarıyı garanti edecek olan liderdir.
Liderlik çağının kapandığı düşüncesine katılmam kesinlikle mümkün değildir.
Örnek mi? Günümüzde mevcut olan sorunların çözümü için herkesin elini taşın altına koyduğunu düşünelim.
Her kafadan farklı bir ses çıkacak, amaç birliği ve başarı sağlanamayacaktır.
Amaç birliğini sağlayacak, güçleri aynı istikamette birleştirecek olan liderdir.
Şefi olmayan bir orkestra düşünebilir misiniz?”
***
Eslen, şöyle bitiriyor:
"Türkiye günümüzde iki ciddi sorun ile karşı karşıyadır.
Birincisi, giderek zayıflayan iç cephedir.
İç cephenin çoklu sorunları vardır.
Siyasette yozlaşma ve aydınların ataleti, iç cephe sorunlarına dahildir.
İkincisi ise giderek yoğunlaşan küresel güç mücadelesini; kurulmakta olan yeni dünya düzenini anlama; tanımlama ve tedbirler geliştirerek uygulama meselesidir.
Bunun için jeopolitik akıl gerekir.
İç cephe güçlü olmadan; jeopolitik akıl geliştirmek ve uygulamak mümkün değildir."
***
Bu görüşlere eklenecek fazla bir söz yok ama şu kadarını söylemek gerekir ki Türkiye’yi yöneten siyasi kadrolar, küresel emperyalizmle yani ABD ile birlikte hareket etmektedir. Türk ordusuna operasyon, harp okullarının ve askeri liselerin kapatılması onların arzusuydu. Bunlar Sevr’de de vardı. Özelleştirmeler ABD ile birlikte İngiltere ve AB’nin dayatmasıydı. Türkiye’yi yağmaladılar. Bu tablo karşısında bile muhalefet, yeni bir kurtuluş iradesi ve stratejisi koymak gibi bir düşünceye hiç sahip olmadı. Seçimlerde iktidara gelmiş olsalar, küresel egemenlere teslimiyet değişmeyecekti... Seçimi asıl bu sebeple kaybettikten sonra bile kendi parti içi sorunlarına yoğunlaştılar. Bu sebeple, iç cepheyi güçlü kılacak, jeopolitik akıl geliştirecek bir kabiliyete sahip olmaları da mümkün değildir. Hayati riski bulunan hasta için “Allah’tan umut kesilmez” denilir ama burada böyle bir umut da yoktur. Zira bu yapının cumhuriyetin kuruluş felsefesiyle ilgisi bile kalmamıştır ki yeniden aynı enerjiyle ayağa kalkabilsin...
Millet ise var olma mücadelesini, genetik kod gibi muhafaza eder. Gaflet ve dalalet içine düşmüş olması bu kodları yok etmez. Milletin enerjisini kırmak için kim ne yaparsa yapsın, genetik kodlar kendiliğinden harekete geçer. Tabii büyük kan ve can kaybı olmadan, milletin kendisine gelmesi temenni edilir ama acı gerçekler de ortada...
İnsan kurban etmek devam ediyor!
29 Haziran 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:54
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İslam dinine göre "kurban", Hz. İbrahim'in oğlu İsmail'i Allah'a kurban edeceği vaadine dayanır. Hz. İbrahim, bir oğlu olursa, oğlunu Allah’a kurban edeceğine dair adakta bulunmuştur. Hz. İbrahim’in bir oğlu olmuş ve oğlu belirli bir yaşa gelince kendisine bu adağı hatırlatılmıştır. Hz. İbrahim, oğlunu kurban etmek üzere yatırıp bıçağı boğazına vurmuş, bıçak Hz. İsmail’i kesmemiştir. Bu sırada, Allah tarafından kendisine bir koç gönderilmiştir. Bu koçu keserse, oğlunun yerine kabul edileceği bildirilmiştir. Hz. İbrahim, kurban olarak bu koçu kesmiştir. Kur'ân'da Sâffât suresinde bu vaka vardır.
Kurban farz değildir ama zengin sayılacak kadar mal varlığına sahip her Müslümanın yerine getirmesi vacip olan bir gelenektir.
Aslında koç-koyun kurban etmek, insan kurban etmeyi ortadan kaldırdığı için o döneme göre büyük bir devrimdir. Zira eski çağlarda kendi koyduğu kuralları din olarak vaaz eden insanlar, kendi ilahlarına insan kurban ederek kurdukları düzeni devam ettirmişlerdir. Bazı toplumlarda, ölen kişinin hizmetçileri de öldürülürdü ki sonraki hayatlarında efendilerine hizmet etmeye devam etsinler!
***
Diyanet'in kurban bayramı namazı için hazırladığı hutbe metninde “Kurbanlarımızın ne etleri ne de kanları Allah'a ulaşacaktır” ayeti hatırlatılarak “Bugün, affetme ve kucaklaşma günüdür. Kırılan kalpleri, mahzun gönülleri, bayramın bereketi ve güzellikleriyle mamur etme günüdür. Kardeşliğimize gölge düşüren her türlü çekişmeye, dargınlığa ve küskünlüğe son verip barış ve huzur iklimiyle yenilenme günüdür. Rabbimize ulaşacak olan, ancak takvamız ve samimiyetimizdir." gibi geleneksel mesajlar verilmiştir.”
Bu mesajlar her zaman için faydalıdır. Yalnız asıl olan çağımızdaki durumu görüp değerlendirmektir.
İnsan kurban etmek, ritüel olarak bazı sapkın tarikatlarda halen varsa da, yok denecek kadar azdır. Bugün esas olarak kurulu düzende, insan kurban etmeye devam edilmektedir. Bunun adı emperyalizmdir...
Neyzen Tevfik, memleketin yeniden emperyalizmin kucağına itildiğini gördüğü 1943'te büyük üzüntü duymuş ve şöyle haykırmıştı:
Göründü memleketin iç yüzü, çöktüyse temel.
Şimdilik harice karşı yüzümüz olsa dahi,
Yüzümüz yok bakacak kabrine ecdâdımızın.
Tükürür zannederim çehremize, vatanın tarihi.
***
Vatan, bugün Türkiye ve çevresindeki ülkelerde kendi siyasi projesini uygulayan ABD ve destekçileri tarafından, ekonomik, kültürel, askerî açılardan ve nihayet nüfus değiştirme operasyonu ile cendereye alınmıştır. Sadece Türkiye ve 22 İslam ülkesi değil, bütün ülkeler, bütün insanlık nüfus azaltmak amaçlı operasyonlara maruz kalmıştır... ABD'de çocukların cinsiyet değiştirmesi, bir devlet politikası olarak uygulanmaya başlanmıştır.
İnsanlık bütünüyle kurban edilmektedir...
Ramazan Kağan Kurtoğlu, durumu kısaca şöyle özetlemiştir:
“Yeni Dünya Tasarımı’nın Pentagramı;
-Cinsiyetsizleştirmek
-Nakitsizleştirmek
-Milliyetsizleştirmek
-Dinsizleştirmek
-Mülkiyetsizleştirmek...”
***
Bu itibarla, din adamları da dünyada olup bitenleri görmek ve halkı uyarmak durumundadır.
Geleneksel kurban bayramı mesajları elbette çok değerlidir ve devam ettirilmelidir ancak yaşanan gerçekleri dile getirmemek ve halkı uyarmamak yeni dünya düzenine, kısacası şeytana hizmet olur...
Kur’an yakma filmleri ABD/İsveç ortak yapımı!
30 Haziran 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:54
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İsveç'in başkenti Stockholm'de Irak asıllı Salwan Momika isimli bir kişi Stockholm Camisi önünde polis koruması altında Kur'an-ı Kerim yaktı.
Stockholm Camisi önüne geniş polis koruması altında gelen Momika, çevredekilerin tepkisine rağmen Kur'an-ı Kerim'i yere atıp üzerine basarak İslam'a hakaret içeren sözler sarf etti ve ateşe verdi.
İsveç'te Şubat ayında Irak asıllı Salwan Momika, Irak'ın Stockholm Büyükelçiliği'nin önünde ve Afrika kökenli Chris Makoundout, Türkiye'nin Stockholm Büyükelçiliği'nin önünde Kur'an-ı Kerim yakmak istemiş; polis güvenlik gerekçesiyle bu eylemlere izin vermemişti. İsveç Yüksek Mahkemesi, polisin "Kur'an-ı Kerim yakma yasağını" 12 Haziran'da kaldırmıştı.
***
İsveç’in Kur’an yakma eylemlerine izin veriyor olmasının siyasi bir hedefi vardır. Tepki gösterirken bu siyasi hedefin ne olduğunu bilmek gerekir.
“İsveç, neden Kur'an yaktırıyor?” sorusuna 23 Ocak’ta şöyle cevap vermiştim:
“İsveç hükûmetinin, Türkiye Büyükelçiliği önünde Kur’an yakma eylemine izin vermesi ve bunu ifade özgürlüğü olarak kabul ettiğini açıklaması, olayın doğrudan NATO ile ilgili olduğunu gösteriyor.
Rusya yanlısı olduğu söylenen eylemci Paludan’ın, Kur'an yakmak için Türkiye Büyükelçiliği’nin önünü seçmesi ve onun bu işe İsveç hükümeti tarafından ‘ifade özgürlüğü’ denilerek teşvik edilmiş olması, İsveç'e ‘Biz NATO'ya girmek istedik ama Türkiye engel oldu’ deme fırsatı sunuyor...
Eski milletvekili Faruk Bal ise ‘ABD/AB, İsveç'i piyon olarak kullanıp Türkiye’yi NATO’dan atmak için sebep mi yaratıyor?’ diye bir mesaj yayınladı.
Faruk Bal’ın bu sorusu, eski Amerikan Ulusal Güvenlik Danışmanı ve BM Büyükelçisi John Bolton’un 16 Ocak’ta The Wall Street Journal’da çıkan yazısında, ‘Erdoğan seçimi kazanırsa Türkiye’nin NATO'dan çıkarılmasını’ önermesine dayanıyor.
Esasen Norveç ve İsveç, ABD’nin dublör ülkesidir. ABD kendi yapamadıklarını bu ülkelere yaptırır ama İsveç, Kur’an yakma eylemini NATO’ya giriş başvurusunu geri çekemediği için teşvik etmiş olabilir...”
***
ABD Dışişleri Bakanlığı, Sözcü Yardımcısı Vedant Patel ise son eylemle ilgili olarak, "Dini metinlerin yakılmasının, saygısız ve incitici olduğunu ve yasal olabilecek bir şeyin kesinlikle uygun olmadığını sürekli söyledik" dedi ve olay hakkında daha fazla yorum için İsveç hükûmeti ve yerel kolluk kuvvetlerini işaret etti!
Patel, İsveç'in NATO üyeliğine kabulü konusunda da Macaristan ve Türkiye'yi katılım protokolünü gecikmeden onaylamaları için teşvik etmeye devam ettiklerini belirtti.
***
Emekli general Nejat Eslen, “Kur’an yakmaya izin veren, teröristleri besleyen, İsveç gerçekten NATO üyesi olmak istiyor mu yoksa üye olmamak için bizi kullanıyor mu?” diye soruyor.
Soruyu bir de şöyle sorabiliriz:
-ABD, İsveç’i gerçekten NATO’ya almak istiyor mu?
Öyle ya ABD, İsveç’in NATO’ya katılmasını istese, İsveç’e “NATO’ya girene kadar Türkiye’yi rahatsız edecek eylemlere izin vermeyin” diyebilir ve bunu da kesinlikle sağlardı... İsveç, ABD’nin dublör ülkelerinden biri olduğuna göre, bu isteği yerine getirirdi. Her defasında İsveç’in NATO’ya alınması için Türkiye’nin itirazını kaldırması noktasına geliniyor, tam bu sırada İsveç hükümeti, ya bir PKK eylemine ya da Kur’an yakma eylemine izin veriyor!
Kimse İsveç’teki demokrasiden bahsetmesin; terör bir insanlık suçudur, teröriste sığınak olmanın demokrasiyle bir ilgisi yoktur. Yine kimsenin dini inançlara saygısızlık etme hakkı yoktur...
O halde, bu eylemler, ABD/İsveç ortak yapımıdır. ABD, İsveç’i Türkiye’ye karşı kullanıyor...
..Akıllı şehir mi akıllı ülke mi?
01 Temmuz 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:54
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkmenistan'da ileri teknolojiler kullanılarak inşa edilen ve "Arkadağ" adı verilen akıllı şehrin açılışı yapıldı.
Başkent Aşkabat'ın 30 kilometre güneybatısında bulunan "Arkadağ", 70 bin kişiyi barındıracak şekilde planlandı. Modern teknolojik ekipmanlarla donatılan ve çevre dostu olarak nitelendirilen Arkadağ şehrinde, elektrikli otobüsler ve araçlar hizmet veriyor.
Kırgızistan'da ise Issık Gölü kıyısında “Asman” (Gökyüzü) adı verilen yeni bir akıllı şehrin kuruluşuna başlandı. Temel atma töreninde konuşan Kırgızistan Cumhurbaşkanı Sadır Caparov, Asman şehrinin inşaatında devlet bütçesinden bir kuruş bile harcanmayacağını, projenin tamamen devletin güvencesi altında yabancı sermayeli olacağını bildirdi.
Şehrin inşaatını Hindistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Pakistan ve Türkiye'den dünyaca ünlü şirketler yapacak. Hindistanlı yatırımcı, Kırgızların ünlü Manas Destanı'nı beyaz perdeye taşımak için de destek olacaklarını açıkladı.
***
İşbank blokta yayınlanan “Akıllı Şehirler Nedir? Özellikleri Nelerdir?” başlıklı yazıya göre akıllı şehirlerle, ileri düzey teknolojiler kullanılarak hayat standartlarını yükseltmek, daha yaşanılabilir bir gelecek sunmak hedeflenir:
“Akıllı kentlerde bulunan yapay zekâ tabanlı sistemler sayesinde bireylerin hayatı daha da kolaylaştırılır.
Akıllı şehirler, dört aşama ile çalışan bir sisteme sahiptir. Bu adımlar; veri toplamak, analiz etmek, iletişim kurmak ve eyleme geçmektir. Kentin farklı bölgelerine kurulan kamera, trafik sensörü, hareket sensörü ve hava kalite sensörü gibi gelişmiş araçlar; gerçek zamanlı veri toplama işlemi gerçekleştirir. Akıllı şehir projesi kapsamında toplanan veriler; bulut, bilgisayar veya sunucu yardımıyla analiz edilir. Sonuç, karar verici birimlere aktarılır. Hem şehir operasyonlarını hem varlık yönetimini verimli kılmak amacıyla bu veriler kullanılır.
Türkiye’de İstanbul başta olmak üzere Ankara, Kayseri, Bursa, Trabzon, Gaziantep gibi büyükşehir belediyeleri, akıllı şehir uygulamalarına yatırım yapmaktadır Türkiye’nin ilk entegre akıllı kent uygulamasının ise Karaman’da başladığı kaydedilmiştir.
Singapur’un ilk akıllı ülke olduğu kabul ediliyor. Güneydoğu Asya’da bir şehir devleti olan Singapur, pek çok alanda akıllı sistemlerden faydalanmaya başlamıştır.”
***
Bu verilerden “akılsız şehirler” ve “akılsız ülkeler”in durumunu da daha iyi değerlendirebiliriz.
Bana sorarsanız eski Roma şehirleri, zamanın teknolojisine göre akıllı şehirlerdi. Roma da akıllı bir devletti çünkü temelinde Roma hukuku vardı...
Türkler, bütün dünyaya dağıldıkları için ancak yerleşik hayata geçtiklerinde yaşanabilir akıllı şehirler kurmuşlardır. Selçuklu ve Osmanlı döneminin Konya, Kayseri, Bursa, Edirne, Amasya ve İstanbul gibi şehirlerini, tarihteki akıllı şehirler olarak görebiliriz. Şehirler, kültür ve medeniyetin göstergesidir. Türklerin yaşanabilir şehirler kurması da bugün hukukun üstünlüğü denilen töreye bağlanabilir. Öyle ki “İl gider töre kalır” denilirdi... Yani devlet elden gitse bile insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen töre yaşatılmaya çalışılırdı... Yine “Töre konuşursa han susar” sözü, o zamana göre hukukun üstünlüğünü ifade ederdi.
***
Türkiye’de şehirlerin bugünkü durumuna yani çarpıklığına bakıldığında, adalet sisteminin fotoğrafı da çekilmiş olur; tam bir keşmekeş... Hukuk ne kadar siyasetin emrindeyse, şehirlerin görüntüsü de o kadar bozuktur. Türkiye’nin bütün şehirleri, ülkedeki adaletsizliği yansıtır!
Sıfırdan kurulan şimdiki akıllı şehirlerin, adaleti yansıtacağı ise söylenemez. Esas olan bütün ülkenin adaletle yönetilmesidir. O zaman bütün şehirler akıllı olur. Bir ülkede devlet, enflasyon yoluyla kendi halkının birikimini başka ülkelere aktarmak gibi bir işleve de sahipse, o ülkede akıllı şehir olmaz...
Akıllı devlet, vatandaşını koruyan devlettir.
Rusya ve Fransa ile mukayese!
03 Temmuz 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:54
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
güvenlik şirketlerinden en büyüğü olan Wagner, büyük bir devlet krizine sebep oldu... Kriz, şimdilik önlenmiş gibi görünüyor ama Cumhuriyet yazarı Nilgün Cerrahoğlu’na göre 2014 Kırım işgalinden bu yana Rusya’da, “jeopolitiğin özelleştirilmesi” denen bir olgu ve bu olgunun yol açtığı bir “vahşi Batı hesaplaşması” yaşanıyor:
“Ülkedeki tek paralı ordu Wagner değil. Uzmanlar Wagner haricinde 30’a yakın ‘PMC/ özel askeri şirket’ten bahsediyor. İşler o raddede ki, Kutupta petrol arayan enerji devi Gazprom bile bir PMC kurmuş. Büyük oligarklar ve valilerin bu özel ordu işinde olduğu, hatta savunma bakanı Sergey Şoygu’nun dahi bir PMC’si olduğundan dem vuruluyor. Bir savunma bakanı neden özel orduya ihtiyaç duyar ki? Rakiplerine belli ki ‘gücün kadar konuş!’ demek için… Rusya’ya bu yüzden ‘mafya devleti!’ gözüyle bakan, sadece ucunu gördüğümüz aysbergin altında büyük çete savaşlarının sürdüğünü ve son kalkışmanın da su yüzündeki örnek olduğunu söyleyen çok.”
Öyleyse ülkesini düşünen insanların, Rusya örneğini göstererek, Türkiye’de güvenliğin özelleştirilmesinin ve ortaya çıkan silahlı güçlerin, siyasi hedefler doğrultusunda, özellikle rejim değiştirmek amacıyla kullanılmasından endişe etmesi son derece yerindedir. Böyle bir tehdit olmadığını kimse iddia edemez...
***
Fransa’daki olaylara devletin ırkçı uygulamalarının yol açtığı söyleniyor hatta Birleşmiş Milletler, 17 yaşındaki bir gencin, polisin açtığı ateş sonucu ölümüyle ilgili "Fransa'nın, kolluk kuvvetlerindeki derin ırkçılık ve ayrımcılık sorunlarını ciddi şekilde ele almasının zamanıdır." diye bir açıklama yaptı. Fransa, bu suçlamaları asılsız olarak niteledi ve reddetti.
Fransa’da yağma, yakma, yıkma gibi olaylara karışanlar büyük oranda göçmen çocukları... Dolayısıyla Türkiye’de de bir kışkırtma sonucu benzer olaylar yaşanabileceğini düşünmek veya söylemek de gayet normal...
AKP sözcüsü Ömer Çelik ise “Son günlerde bazı siyasetçi, gazeteci ve yorumcular, Fransa’da yaşanan son hadiseler üzerinden sığınmacıların Türkiye’de de benzer çatışmalara yol açabileceği iddiasını dile getiriyorlar. Türkiye’nin insani değerlere dayanan göç politikası ile Fransa’nın sömürgeci politikalarına ve ırkçı şiddete duyulan tepkiyi mukayese etmek, şuursuz ve kötü niyetli bir yaklaşımdır.” diyor.
Neden şuursuz olsun neden kötü niyetli olsun?
İşte Fransa’da Le Pen’ci gençler, yağmacılara karşı ellerinde sopalarla karşı eyleme geçti. Yani kaos büyüyor... Türkiye’de de zaman zaman yerel düzeyde de olsa benzer olaylar yaşanmıyor mu?
Şimdi Suriyelilerin veya eski Afgan ordusu askerlerinin dışarıdan yani onları gönderen asıl güç olan ABD tarafından organize edilerek Türkiye’yi istikrarsızlaştırması mümkün değil midir?
Siz ne kadar onları “muhacir” kendinizi “ensar” gösterirseniz gösterin, gerçek bu değil... Suriyeliler ve Afganlar, Türkiye’yi Türk devleti olmaktan çıkarmak ve bölgede bir Türk-Kürt-Arap konfederasyonu kurmak amacıyla gönderildi. İktidarın ideolojisi de bu hedefle örtüşüyor... Sorunun temeli de bu zaten!
***
Ömer Çelik, mesajına yapılan yorumlara bakmıştır herhalde... Kendisine hak veren bir kişi bile yok!
Meselâ Av. Fatih Sevimli, “Ömer bey, sanırım sokaklardan haberiniz yok. Ülkenin her yeri mülteci/kaçak göçmenlerle istila edilmiş. Esenyurt’ta Türk bulmak zor. Gaziantep’te, Kilis’te... Evet ülkemize alındılar, bakıldılar ama savaş var diye aldık! Artık savaş yok...” diyor.
Başka bir yorumda “Ömer bey, lütfen ailenizi yanınıza alın, herhangi bir sahilde dolaşınız lütfen...” deniliyor...
Nurcan Günsan ise “Ömrünüzün sonuna kadar aldığınız bu vebal ile yaşayacaksınız. Ülkeyi bitirdiniz...” diyor...
İş birlikçilik ve Yeni Anayasacılık!
04 Temmuz 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:54
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Emekli Büyükelçi Müfit Özdeş, Fransa’daki olayların Cezayir bağımsızlık savaşında Fransa ordusu ile iş birliği yapan ve sayıları yüz binlerle ifade edilen ve bir kısmı Fransa’ya yerleştirilmiş Harkilerle doğrudan ilgili olduğunu söyledi. Öldürülen 17 yaşındaki çocuk da Harkilerin torunlarından biri...
Fransa, Cezayir’i terk ederken, kendi halkına karşı Fransa ordusu saflarında savaşan Harkilerin büyük kısmını, kaderleriyle baş başa bırakmış, bunların çoğu bağımsızlık için savaşan Cezayirliler tarafından öldürülmüş, aileleri de ömürlerini hapiste geçirmişti.
Fransa Cumhurbaşkanı Macron, ancak 2021 yılında Harkileri kabul ettiği bir toplantıda Cezayir Bağımsızlık Savaşı'nda Fransa'nın yanında savaşanlara minnettarlığını ifade ederek, “Terk ettiğimiz savaşçılardan, hapse giren ailelerinden özür diliyorum” demişti.
***
Vikipedi’deki “Harkiler” maddesine göre Cezayir bağımsızlık savaşından sonra işbirlikçilerin 260 bini Fransa'ya göç etti. Göç edenlerin çoğunluğu, iş birlikçilerin ailelerinden oluşuyordu. Onlar için artık Cezayir’de yaşamak mümkün değildi...
Afrika Araştırmaları Derneği’nin sitesinde halen yayında olan “Cezayir’de istenmeyen Fransa’da unutulan topluluk: Harki” başlıklı ve Ahmet Kavas imzalı incelemeye göre “Cezayir tarafından tarihinin en zor zamanında işgalci Fransız ordusuna yardım ettikleri için vatandaş olarak kabul edilmeyen ve bir daha anavatanlarını hiç görmemeye mahkûm olan Harkiler, Müslüman kimliğinden vazgeçmedikleri için Fransız devlet adamlarının merhametini bir türlü elde edemedi...”
Bu arada yazıda şu bilgiler de veriliyor:
“Fransızlar Cezayir’i istilaya başlar başlamaz ilk yaptıkları iş, Anadolu’dan buraya gelmiş olan Osmanlı ailelerini Suriye taraflarına sürmek oldu. Yerlerine Avrupa ülkelerinden getirdikleri, 1 milyon fakir köylüyü yerleştirdiler. Bunlar, Cezayir, bağımsızlık savaşının 1962’de sona ermesiyle ülkeyi terk ederek güneybatı Fransa ve Côte d’Azur denen İtalya sınırındaki güneydoğu bölgelerine getirilip yerleştirildiler.
Osmanlı’nın Endülüs’ten kurtardığı ve bir kısmını Cezayir’e yerleştirdiği Yahudiler ise Fransa vatandaşlığına hemen kabul edildi.”
***
Fransa devleti ve Fransızlar, Harkileri hiçbir zaman benimseyemedi. Harkiler, her zaman aşağılandı ve kendilerine verilen gecekondu apartmanlardan ayrılamadı. İşsizlik ve fakirlik bu topluluktaki suç oranını da artırdı.
Fransız polisinin Harkilerin torunlarından 17 yaşında bir çocuğu öldürmesi ise bir devlet operasyonunun başlangıcı olabilir!
Şimdi burada Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne düşen, ensar-muhacir edebiyatını bir kenara bırakarak ABD koordinasyonuyla Türkiye’ye gönderilen Suriyeliler ile Afgan ordusu askerlerinin 10 yıl sonra, 20 yıl sonra, 40 yıl sonra ne gibi olaylara yol açabileceğini ön görmek ve yol yakınken onları vatanlarına döndürebilmektir...
***
Halk ise, Türkiye’nin nüfus yapısının değiştirilmesinin, Büyük Orta Doğu Projesi’nin gereği olduğunu, bu sebeple Yeni Anayasa’dan bahsedildiğini görmek, anlamak zorundadır.
Bakınız Prof. Dr. Ümit Kocasakal ne diyor:
-Ülkenin onca sorunu varken "Yeni anayasa" diye tutturmak, samimiyetsizdir!
-Hukuka uymayanın, Anayasayı tanımayanın, bırakın "yeni"sini, bir Anayasa'ya ne ihtiyacı olur ki?
-Yeni anayasa" demek, mevcudun ilgası demektir! Bu durumda anayasal/hukuki bir yetki olmaksızın "Anayasayı ilga" açık bir darbedir!
-Burada asıl maksadın sözde "sivillik" maskesi ve perdelemesi ile "eşit-anayasal yurttaşlık" zırvası altında; Türk milletinin egemenliğini sonlandırmak, Atatürk milliyetçiliği ve ilkelerini Anayasadan çıkarmak, üniter yapıyı ve ulus devleti parçalamak, Cumhuriyetin kurucu ilkelerini ortadan kaldırmak, bu şekilde "Türkiyeliliğe!"; federasyona kapı aralamak olduğu açıktır.
***
Kocaeli’nde yabancıların, bıçaklı saldırılarda bulunması, köpek zehirlemesi ne demek? Bu tür olayların anlamını iyi düşünmek gerek...
Suriye politikası Ankara merkezli mi?
05 Temmuz 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:54
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Sınır aşan göç sorunu çok nazik bir konudur. Önyargılardan uzak bir şekilde ele alınmalı, adalet ve hakkaniyet üzerine bina edilmeli; adil paylaşım, eşit sorumluluk, çözüm odaklı, insaf ve izan temelinde bu ağırlaşan meseleye kafa yorulmalıdır” diyerek girdiği sığınmacılar konusunu özetle şöyle izah etti:
“Düzensiz göçün istila olduğunu sürekli olarak vurguladık. Anadolu coğrafyasındaki demografik gelecek ve güvenliğimizi titizlikle düşünmek, telaşa kapılmadan tedbir geliştirmek, taşkınlıklara prim vermeden de tetikte olmak durumundayız.
Türkiye’de mülteci veya göçmen değil, adı üstünde geçici koruma statüsünde bulunan sığınmacılar vardır ve bunların sayılarını 13 milyon diye açıklamak kuyruklu yalandır.
Suriyeli sığınmacıların ülkelerine güvenli, gönüllü ve onurlu geri dönüşleri bu kapsamdaki siyasetimizin ana fikir ve felsefesidir. Fransa’daki olayların Türkiye’ye sirayet etme ihtimalinden bahsedenlerin, Bursa’nın Mudanya ve Kocaeli’nin Dilovası ilçelerinde provokasyon çetelesi tutanların ateşle oynadıklarını, buna izin verilmemesi gerektiğini buradan bildirmek istiyorum.”
Bahçeli’nin çözümü ise şu şekilde:
“Göç konusu insanlık sorunudur. Ancak ve ancak insanlığın müşterek ve müspet girişimiyle, tek yanlı değil külfetin eşit dağıtımıyla üstesinden gelinecektir.”
***
Sığınmacıların sayısını 13 milyon olarak açıklayan, Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ’dır. Bahçeli’nin isim vermeden Özdağ’ı kuyruklu yalan söylemekle suçladığı ortadadır.
Ümit Özdağ, Bahçeli’nin konuşması biter bitmez bir mesaj yayınladı ve şöyle dedi.
“Matematikçiye sormuşlar:
-2x2 kaç eder?
‘4’ demiş. Fizikçiye sormuşlar:
-2x2 kaç eder?
‘4.0’ demiş.
Jeologa sormuşlar:
-2x2 kaç eder?
Jeolog gülümsemiş ‘Size kaç lazım?’ diye sormuş.
Türkiye’de 13 milyon sığınmacı ve kaçak yok diyenlere sormak lazım. Erdoğan’ın sığınmacı ve kaçak politikasına Türk milliyetçisi olarak karşı çıkmanız için size kaç lazım? Gelelim Türkiye’deki yabancıların sayısına: 5 milyon kayıtlı Suriyeli, 2 milyon kaçak Suriyeli, 2 milyonu aşan Afgan, 2 milyon Afrika ülkesinden insan ve 2 milyon İranlı, Iraklı, Paki, Rus, Ukraynalı vs. Toplam 13 milyon.”
***
Sayı ne olursa olsun, sonuçta Türkiye’nin demografik yapısının değiştirilmek istendiği apaçık bir gerçektir. Zaten Bahçeli de göç dalgasının bir istila olduğunu söylemektedir.
Bu konuda gerekli önemleri almakla görevli iktidar, başından beri Türkiye’yi ensar-muhacir edebiyatıyla göç olgusuna hazırlamışsa, daha göç başlamadan 1.5 milyon çadır sipariş etmişse, sınırda Amerikalı aktrist Angelina Jolie’nin sığınmacılarla kucaklaşması gibi senaryolara izin vermişse, ABD’nin Suriye projesine harfiyen uygun davranarak, Suriyeli muhaliflere silahlı eğitim, silah ve lojistik destek vermişse, Irak ve Suriye’de IŞİD’i kuracak olan istihbarat elemanları ve teröristler Türkiye üzerinden bölgeye gitmişse, Bahçeli’nin “Genel merkezi Ankara’da olup, genel emri yabancı başkentlerden alan parti” sözünün diğer muhatabı kimdir?
***
Bahçeli sadece HDP’yi kastediyor ama desteklediği AKP iktidarının Suriye politikası da Washington merkezli değil midir? TSK’nın Suriye operasyonları bile ABD’nin çizdiği 30 kilometre içinde değil midir?
Yine Bahçeli’nin “Göç sorunun üstesinden, insanlığın müşterek ve müspet girişimiyle, tek yanlı değil külfetin eşit dağıtımıyla gelinecektir” tespiti teoride doğrudur ama AB ile geri kabul anlaşması imzalayıp Türkiye’yi sığınmacı deposu haline getiren de iktidardır. Bu politikanın, Brüksel merkezli olduğu inkâr edilebilir mi?
Afganistan ordusu askerlerinin İran üzerinden Türkiye’ye getirilmesi, ABD ile yapılan gizli anlaşmanın sonucu değil midir? Bu politika da Washington merkezli değil midir?
Ya ekonomi, kimlere emanet edilmiştir?
İsrail'de, Türkiye modeli yargı...
06 Temmuz 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:53
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İsrail Meclisi’nin Anayasa Komisyonu’nda, Yüksek Mahkeme'nin hükümet üzerindeki denetimini sınırlayacak ve iktidarın yargı atamalarında söz sahibi olmasını sağlayacak yasa tasarısı kabul edildi.
Muhalefetteki Yeş Atid (Gelecek Var) Partisi lideri ve eski Başbakan Yair Lapid ile Ulusal Birlik Partisi lideri Benny Gantz'ın ortak açıklamasında, “Anayasa Komisyonu’nda yapılan oylama, İsrail vatandaşlarını inciten, ulusu parçalayan tek taraflı bir adımdır” ifadeleri kullanıldı.
İsrail Adalet Bakanı Yariv Levin'in 5 Ocak'ta duyurduğu sözde “yargı reformu”, ülke çapında kitlesel protestolara ve grevlere sebep olmuş, Netanyahu, yargı düzenlemesini ertelemek zorunda kalmıştı.
Bütçenin Meclis'ten geçmesinin ardından yargı düzenlemesini tekrar gündeme getireceklerini açıklayan Binyamin Netanyahu, yakın zamanda hükümetin "yargı reformuna" ilişkin "pratik adımlar atacaklarını" ifade etmişti.
O pratik adımlar atılmaya başlandı...
Protestolar ise 6 aydır ülke genelinde devam ediyor.
***
Türkiye'de de “yargı reformu” adı altında bir Anayasa değişikliği yapıldı ama yasa 12 Eylül 2010''da referanduma sunuldu. Paket içinde bulunan “12 Eylülcüler yargılanacak” maddesi, yüksek yargı organlarına FETÖ'nün hâkim olacağı gerçeğini de perdeledi. Bu sözde yargı reformunun sonucu 15 Temmuz kalkışması oldu ama iktidar bu kaosu da ülkenin yönetim sistemini değiştirmek için kullandı. Yüksek yargı organları üyelerini atamak büyük ölçüde iktidarın yetkisine alındı. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında bütün yetkiler tek bir kişide toplandı. Yeni devlet anlayışının adı “tek adam sistemi” oldu.
Netanyahu, Türkiye’deki Erdoğan modelini yakından takip ediyor olsa gerek ki hemen hemen aynı yargı reformunu kendi ülkesinde yasalaştırmak istiyor...
***
Fransa'da ise Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Cezayirli genç bir sürücünün polis kurşunuyla öldürülmesine tepki olarak başlayan gösterilerden bölgeleri etkilenen belediye başkanlarıyla Elysee Sarayı'nda bir araya geldi.
Macron, “Sosyal medya ağlarına yönelik yasaklara yoğunlaşmalıyız. İşler çığırından çıktığında, (sosyal medya ağlarına) erişimi düzenleyebilecek veya kesebilecek konumda olmalıyız” dedi.
Kara Avrupası hukuk sisteminin kurucularından biri olan Fransa, özgürlüklerin ülkesi olmaktan yasakların ülkesi olmaya doğru mu evrilecek yoksa Cezayir ve diğer Kuzey Afrika ülkelerinden gelen göçmenlerin, Fransız vatandaşı oldukları halde ayırımcılığa tabi tutulmasına son mu verilecek? Fransa'daki olayların temelinde bu sosyolojik gerçek vardır...
Bilindiği gibi sosyal medya yasakları veya engellemeleri, Türkiye’de uygulanıyor...
***
Hollanda Eğitim, Kültür ve Bilim Bakanlığı, eğitim sektöründeki kurumlarla ortaklaşa aldığı karar doğrultusunda, ortaokul ve liselerde cep telefonu, tablet ve akıllı saatlerin sınıflarda yasaklanması yönünde karar alındığını duyurdu.
Telefon kullanımının öğrencilerin dikkatini dağıtması ve öğrenme becerilerini zayıflatması gerekçesiyle kararın alındığı ifade edilen açıklamada, “Artık TikTok videosu seyretmek, sınıf arkadaşıyla mesajlaşmak veya Snapchat'ten fotoğraf paylaşmak yok.” ifadeleri kullanıldı.
Hollanda'nın kararını eleştirecek değilim. Zira cep telefonu ve sosyal medya üzerinden başka bir dünyaya dalan öğrencilerle başarılı bir eğitim-öğretim düzeni kurmak mümkün değildir. Üstelik cep telefonu, Çin'de vatandaşlık puanı uygulaması için de kullanılıyor. Yakında cep telefonunun yerini de İsveç'teki gibi çipler veya grafenden imal edilmiş 1.5 milimetreden küçük sensörler, transistörler alacak.
Transistörlü insan, şah damarından yakalanacak ki ülkeleri yöneten elit tayfasının isteği dışında bir adım bile atamasın...
Kısacası, dünya giderek önce yargının sonra bütün insanların tam bir kontrol altına alındığı diktatörlük düzenine doğru sürükleniyor.
.Çözüm sürecini de TELE 1 mi başlattı?
08 Temmuz 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:53
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gazeteci Merdan Yanardağ, AKP Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu’nun, Gazete Duvar’a verdiği röportajda PKK terör örgütünün başı Abdullah Öcalan ile ilgili, “Demirtaş geçmişte Kandil ile doğru orantılı ilerliyordu. Abdullah Öcalan’la değil. Öcalan ile Kandil arasında bir fark var. Bu fark Çözüm Süreci’nde çok bariz bir şekilde ortaya çıktı. Öcalan daha samimiydi. Kandil’in ve Selahattin Demirtaş’ın sürecin bitmesinde günahı var. Kandil’e isteyerek veya istemeyerek boyun eğdi. Öcalan’ı ve Çözüm Süreci’ni boşa çıkarmada irade ortaya koyamadı” şeklindeki sözlerini, “Ya Galip Ensarioğlu Apo’cu oldu ya da AKP, Abdullah Öcalan’la yeni bir çözüm süreci hazırlıyor. Fakat bu çözüm sürecine, Kandil’in, yani PKK’nın dışarıdaki kanadının ve Selahattin Demirtaş’ın karşı çıkabileceği varsayımıyla onun önünü kesmeye çalışıyorlar” diye yorumladı.
Yanardağ, ayrıca Öcalan’a uygulanan infaz şartlarını, kendisinin Ergenekon davasında tutuklu olduğu süreçle karşılaştırdı ve uygulamanın hukukta yeri olmadığını söyledi... Başka sözleri de var...
***
AKP’nin yeni bir çözüm sürecine hazırlandığını söylemek suç değil. Zaten ortada yaşanmış bir süreç var... Öcalan’a uygulanan infaz şartlarının hukukta yeri olmadığını söylemek de suç değil ama kesinlikle doğru değil!
Zira tutukluluk hâli ile “ağırlaştırılmış müebbet hapis” cezasının infazı aynı değildir. Adı üzerinde; ağırlaştırılmış... Bu, diğer mahkûmların yararlandığı hakların çoğundan yoksun bırakılmak demektir ve hukuka da uygundur.
İnfaz şartlarını düzeltmeyi, mahkûma karşı siyasi pazarlık kozu olarak kullanmak ise bana göre hiçbir devlete yakışmaz!
***
Yanardağ hakkında “Suçu ve Suçluyu Övmek" ve "Terör Örgütü Propagandası Yapmak" suçlarından soruşturma başlatıldı. Sonuçta Yanardağ tutuklandı.
Çözüm Süreci’nde PKK temsilcileri ile devlet görevlilerini masaya oturtmak, Öcalan’ın Kandil ile mektuplaşmasını sağlamak, miting meydanında konuşma metnini okutmak, yazdığı 10 maddelik metni, iktidar adına “Dolmabahçe mutabakatı” diye imzalamak, Kandil’e aracı göndermek, güya silahlarını bırakıp gelen birkaç yaşlanmış teröristi sınırda çadır mahkemesi kurarak serbest bırakmak ve sınırdan Diyarbakır’a kadar zafer kazanmış komutan gibi gitmelerini seyretmek, PKK’ya yönelik operasyonlara izin vermemek, örgütün, etrafına hendek kazdığı şehirlere terörist ve silah yığmasına izin vermek, sonra da bu şehirleri geri alabilmek için 800’den fazla vatan evladının şehit olmasına sebep olmak hiç soruşturulmadı!
2009’da başlayan çözüm sürecinin siyasi sorumluları halen ülkeyi yönetiyor ama faturayı Merdan Yanardağ ve 2017’de kurulmuş TELE 1’e kestiler! Öcalan’ı öven yandaş gazetecilere soruşturma açan da olmadı!
RTÜK, TELE 1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ'ın tutuklanmasına gerekçe gösterilen sözleri sebebiyle kanala 7 gün yayın durdurma, 5 kez program durdurma ve yüzde 5 idari para cezası verdi.
Bir iki haftalık kapatma cezaları, 12 Eylül darbesi sonrası, sıkıyönetim döneminde verilirdi!
***
Peki, neden böyle oldu? Çünkü tam muhalefet kendi derdine düşmüş ve darmadağın olmuşken, Merdan Yanardağ ve TELE-1’in iktidara karşı kararlı bir duruş sergilemesine tahammül edemediler. Gerçek sebep budur! Tabii “muhalif duruş gösteren gazetecileri yıldırmaya, korkutmaya, sindirmeye çalışıyorlar” deniliyor; doğrudur ama iktidarın, etkinin tepkiye sebep olacağını bilmemesi de mümkün değil...
***
Fransa’da ise Macron’un, sosyal medya kısıtlamalarından bahsetmesinden sonra polis ve jandarmanın terör ve organize suç gibi durumlarda zanlıların telefonlarından gizlice görüntü ve ses kaydı, konum bilgisi almasına izin veren tasarının 3'üncü maddesi Meclis’te kabul edildi.
Türkiye’de bu tür dinlemeler ve kayıt almalar, “terör soruşturması” denilerek yıllarca yasa dışı olarak yapıldı! Başbakan’ın konuşmaları bile kaydedildi! Dinlemeyi yapanlara, işledikleri diğer suçlardan mahkûmiyet aldıkları gerekçesiyle bu suçtan ceza verilmedi! Bu, hukuki bir gerekçe değildir ama herhalde dinlemeyle ilgili bir içtihat oluşmasını istemediler!
Yalnız Fransa’da görüşülen ve kabul edilen tasarının üçüncü maddesi, parlamenter, hâkim, avukat, doktor ve gazetecileri kapsamıyor...
Mezopotamya ve Ermenistan...
10 Temmuz 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:53
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Aydınlık gazetesinin haberine göre 2.Lig’de mücadele eden Diyarbekirspor’un isim değişikliğine giderek Mezopotamyaspor ismini alacağı iddia edildi. Ayrıca kulübün ambleminin de değiştirileceği iddia edildi.
Haberde, “Türkiye Futbol Federasyonu'nun resmi internet sitesinde de ‘Mezopotamya Spor Faaliyetleri ve Yatırımları A.Ş.’ adından bir spor kulübünün kurulduğunun tespit edilmesi, Diyarbekirspor'un adının Mezopotamya olarak değiştirileceğine yönelik iddiaları kuvvetlendirdi. Mezopotamyaspor'un ambleminin Ermenistan devlet arması ile benzerliği ise tepki çekti.” bilgisi de verildi.
Diyarbekirspor kulüp Başkanı Serkan Genç ise Sabah gazetesine yaptığı açıklamada basında yer alan haberler ve tartışmaların kulüp bilgisi dışında geliştiğini belirterek, “Bundan önce olduğu gibi bundan sonra da gururla Diyarbekirspor ismini taşımaya devam edeceğiz” dedi.
***
Şurası kesin: Türkiye Futbol Federasyonu nezdinde tescil ettirilen Mezopotamyaspor diye bir kulüp var ve amblemi de Ermenistan devlet arması ile aynı!
Peki bu cüreti nereden buluyorlar?
Sadece HDP’den veya Yeşil Sol Parti’den değil, parlamentoda bulunan bütün siyasi partilerin açıkladığı politikalardan buluyorlar!
Konuyu 22 Nisan 2015’te “HDP, Ermenistan partisi midir?” başlığı altında şöyle incelemiştim:
“Tarihte ‘İnsanoğulları’, ‘İnsaniye’ veya ‘İnsanistan’ adıyla bir devlet kurulduğunu duydunuz mu?
Türkiye’de gerçek kimliğini gizleyenler, hep ‘insanı merkeze almak’tan söz ediyor.
AKP’nin bildirgesinde ‘insan onurunu merkeze almak’, CHP’nin seçim bildirgesinde ‘insan merkezli ekonomi politikaları’ deniliyor!
Bütün insanlığın meselelerini kendi meselesi olarak görmek, elbette yüksek bir duygudur. Fakat içinde yaşadığınız, bir parçası olduğunuz milletinizin kimliğini reddederek, insanı merkeze almış olmazsınız, aksine insanların bir kısmını, mesela Türkiye’de ‘Türküm’ diyen çoğunluğu dışlamış olursunuz.
Gerçekte etnik ırkçlık yapmış olursunuz!
HDP’nin ‘Büyük İnsanlık Çağrısı’ başlığını taşıyan seçim bildirgesi de samimi değildir. Çünkü ‘Hiçbir etnik kimliğin devlet yönetiminden dışlanmadığı, kendini yönetme hakkını da kapsayan demokratik yerinden yönetim modelleri kuracağız’ derseniz, Türkiye’yi etnik temelde kantonlara böleceğinizi açıklamış olursunuz. Bu da insanı değil, etnik kökeni esas almak demektir.
‘Türkiye’nin çok kimlikli kültürlü dilli yapısına uygun, insanlık esaslı yeni bir anayasayı hep birlikte yapacağız’ derseniz, ‘Türkiye’den Türklüğü tasfiye edeceğim’ demiş olursunuz ki Kürtlerin böyle bir hedefi olamaz. O halde siz kim adına böyle bir hedef belirliyorsunuz?
Yine, ‘Tarihte halklara yapılan soykırım ve katliamlar karşısında, halklardan devlet adına özür dilenecek. Devlet tarafından el konulmuş vakıf malları iade edilecek, devletin tasarrufundan doğan maddi zararlar tazmin edilecek’ derseniz, gerçekte Kürt etnisitesinin partisi olmadığınız ortaya çıkar!”
***
Yine 26 Nisan 2022 tarihinde “Aslına rücu edenler ve Ermeni talepleri!” başlığı altında şu uyarıları yaptım:
“Etnik kimlikle temsil, Irak gibi devletlerde olur...
Daha vahim olan şudur ki ‘Herkesin kendi kimliğiyle ve kendisi olarak eşit şekilde toplumsal, kamusal ve siyasal yaşama katıldığı bir sistemi hep birlikte inşa edeceğiz.’ ifadesi altı partinin mutabakat metninde de vardır!
İktidar partisinin fikri ise açılım sürecinde ortaya çıkmıştı. Sonradan bu politikadan vazgeçmiş görünmeleri, iktidarda kalabilmek içindir. Zaten daha AKP kurulmadan kendilerine ABD’den gönderilen ve parti programı yaptıkları gizli belgede, ‘Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek zorundadır.’ deniliyordu.
Yine 2013 yılında ‘Geçmişte yapılan bazı yanlışlıklar yüzünden ülkemizi terk etmiş Hristiyan ve Yahudiler var. Hepsine ‘ülkenize geri dönebilirsiniz' diyoruz.’ diyen de AKP’nin beyniydi.”
***
Peki bu tür çıkışların asıl sebebi nedir?
Hrant Dink, bir Ermenistan gezisinde oradaki muhataplarına "Siz 1.5 milyon Ermeni''nin katledildiğinden bahsediyorsunuz. Oysa aynı dönemde yaklaşık 500 bin Ermeni, din değiştirip Türk olmuştu. Bunları neden dikkate almıyorsunuz?" diye sormuş, muhatabı da "Bu konunun gündeme gelmesi, davamıza zarar verir" diye cevap vermişti ya işte etnik kimliklerin siyasette temsilini isteyenlerin asıl çıkış noktası budur!
Hrant Dink’in öldürülmesinin asıl sebebi de Türkiye’deki kripto Ermenileri araştırmasıydı! Bilgisayarındaki hard disk hâlâ kayıp!
Mezopotamya Projesi’nin asıl sahibi ise yine bu sütunda yıllar önce yazdığım gibi ABD’dir.
İki kelimelik direniş sırrı!
11 Temmuz 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:53
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Sürekli olarak Türkiye’de ve dünyadaki çarpıklıkları incelediğim için zaman zaman “Yazdığın her şey doğru ama çözüm nedir?” diye soranlar oluyor. Oysa her eleştiri veya tespit çözüme giden yolu açmak içindir... Yoksa gerçeği söylemenin ne faydası olur? Çözüm, aslında çok basittir, iki kelimede saklıdır ama farkında bile değiliz!
***
Bu yazıyı yazmaya karar vermemin sebebi, son olarak TC ULUCA adlı Twitter kullanıcısının paylaştığı Soljenitsin’e ait şu sözdür...
“Yalan söylediklerini biliyoruz, yalan söylediklerini biliyorlar, yalan söylediklerini bildiğimizi biliyorlar, yalan söylediklerini bildiğimizi bildiklerini biliyoruz, ama hâlâ yalan söylüyorlar.”
İşte en düşük memur maaşı 22 bin liraya çıkarılmış, “SSK ve Bağ-Kur emeklilerine de yüzde 25 zam yaptık” diyorlar. Sonra da zaten en düşük emekli maaşı 7500 lira iken, zamlı maaşın da 7500 lira olduğunu görüyoruz... Bunu da “kök maaşa zam yaptık” diye izah ediyorlar!
Peki insanları ahmak yerine koymak demek olan böyle bir uygulamaya nasıl cesaret edebiliyorlar?
Bunu anlamak için yine Soljenitsin’e başvurmak gerekiyor.
Soljenitsin, 12 Şubat 1974 günü, “Yalanla yaşama!” çağrısını yazdığı gün tutuklandı ve sürgüne gönderildi. “Çözüm nedir?” sorusunun cevabı bu yazıda var. Sabri Gürses’in Rusça’dan çevirdiği metnin tamamı gazetedeki sütuna sığmaz... Bu sebeple kısaltarak veriyorum:
***
Yurtta yoksulluk ve köhnelik bu kadar yaygınken, gereksiz bir kozmik böbürlenmeye kalkışıyorlar; uzaklardaki vahşi rejimleri destekliyorlar; iç savaşları tetikliyorlar. Üstelik kimi isterlerse yargılıyorlar ve sapasağlam insanları akıl hastanelerine kapatıyorlar, her şey “onlarda”, biz ise güçsüzüz...
Artık dibe kadar vardılar, artık evrensel ruhsal ölüm hepimizin üzerine çöktü ve fiziksel olarak hem bizi, hem çocuklarımızı tutuşturup yakıyor- ama biz eskisi gibi hep korkakça gülüp dilsiz bir şekilde mırıldanıyoruz:
“Biz ne yapabiliriz ki? Güçsüzüz...”
O kadar umutsuzca insanlıktan çıkmış durumdayız ki, bugünkü şu gösterişsiz yemlik için bütün ilkelerden, ruhumuzdan, atalarımızın bütün çabalarından, bizden sonrakilere kalacak bütün varlıklardan vazgeçiyoruz.
Oysa biz her şeyi yapabiliriz ama kendimizi teselli etmek için kendi kendimize yalan söylüyoruz. Hiçbir şekilde “onlar” suçlu değil, biz kendimiz, sadece biz suçluyuz!
Bizim ağzımızı tıkamışlar, biz duymuyoruz, sormuyoruz. Onlar bizi nasıl duysun?
Ama o hiçbir zaman kendi kendine kalkıp gitmez, eğer biz hepimiz her gün onu kabul eder, över ve güçlendirirsek, eğer onun en hassas noktasından yakalamazsak onu.
Yani yalandan.
Şiddet yalan dışında hiçbir şeyle örtünemez, yalansa sadece şiddetle ayakta durur. Ve şiddet bizden sadece yalana boyun eğmemizi, her gün yalanı kabullenmemizi ister ve sadakat budur işte!
Ve burada yatar kurtuluşumuzu sağlayacak olan o göz ardı ettiğimiz, en yalın, en sağlam anahtar:
Kişi olarak yalana katılmamak!
Bırak yalan her şeyin üstünü örtsün, bırak yalan her şeye hâkim olsun, ama küçücük bir şeyi olsun reddedelim; yalan benim aracılığımla hâkim olmasın!
Ve bu, bizim çaresizlik çemberimizdeki küçücük bir yarıktır! Bizim için çok kolaydır ve yalan için en yıkıcı yarıktır. Çünkü insanlar yalandan uzak durdukları zaman, o öylece var olamaz hale gelir. Salgın gibidir o, sadece insandan insana geçer.
İşte bu bizim yolumuz, en kolay ve bizim besili organik korkaklığımıza rağmen yapabileceğimiz bir şey, Gandi’nin (adını anmaya korktuğumuz) sivil itaatsizliğinden bile çok daha kolay.
Bizim yolumuz: yalanı bilinçli olarak hiçbir şekilde desteklememek!
Bu yol bile; bütün direniş yolları içinde en ılımlısı olan bu yol bile bizim gibi gecikmişler için kolay olmayacaktır. Ama kendini kurban etmekten, hatta açlıktan bile daha kolaydır: Alevler gövdeni sarmayacak, gözlerin ateşten erimeyecek ve ailen için temiz suyla birlikte kara ekmeği hep bulursun...
(Soljenitsin, bu arada özellikle akademisyenlere, yazarlara, sanatçılara ve generallere yalana katılmamanın yollarını anlatıyor...)
Eğer bundan bile ürküyorsak, o zaman biz beş para etmeyiz, umutsuz vakalarız ve Puşkin’in şu horgörüsü bize yazılmış demektir:
“Ne yapsın sürüler özgürlüğü?
Onların mirası soydan soya,
Püsküllü boyunduruk ve kamçı.”
Aydın”lara yol rehberi!
12 Temmuz 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:53
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Soljenitsin, “Yalanla yaşama!” çağrısını, geniş halk kitleleri ile birlikte, özellikle gazetecilere, yazarlara, sanatçılara, öğretmenlere, yöneticilere, siyasetçilere, generallere yapmıştı... Dolayısıyla “Yalanla yaşama!” çağrısı, aslında aydınlar için yol rehberiydi...
***
Şöyle diyordu Soljenitsin:
“Korkaklığımıza rağmen herkes bir seçim yapmalı: yalanın bilinçli hizmetçisi olarak mı kalacak (herhalde, insan bir eğilimi olduğu için değil, ailesine bakmak, çocuklarını yalan ruhuyla eğitmek için yapar bunu!) yoksa çocuklarının ve çağdaşlarının saygısını hak eden onurlu bir insan gibi silkinmenin vakti geldi mi? Ve o günden sonra da:
– Artık hiçbir şekilde, sana göre doğruyu çarpıtan tek bir satır bile yazmayacak, imzalamayacak, yayınlamayacaksın;
– böyle bir ifadeyi ne özel sohbette, ne kalabalıkta ne kendiliğinden, ne istek üzerine, ne ajitatör olarak, ne öğretmen, eğitmen olarak, ne de tiyatro oyuncusu olarak söyleyeceksin;
– resim, heykel, fotoğraf, teknoloji, müzik yoluyla tek bir yalan düşünce, gerçeğin tek bir çarpıtmasını bile tasvir etmeyecek, canlandırmayacak, aktarmayacaksın;
– ne sözlü olarak, ne yazılı olarak kendi kendini tatmin için, güvence için, çalışmanın başarı kazanması için “yöneticilerden” tek bir alıntı yapacaksın;
– içtenlikle kabul etmediğin bir öneri için kabul oyu vermeyeceksin; ne açık bir şekilde, ne de gizli bir şekilde yetersiz ya da kuşku verici bulduğun birine destek olacaksın;
– bir sorunun zorunlu, çarpık tartışılmasının yapıldığı toplantılara sürüklenmeyeceksin;
– konuşmacının bir yalanını, ideolojik bir saçmalığını ya da arsızca propagandasını duyar duymaz toplantıyı, oturumu, dersliği, gösteriyi, sinemayı terk edeceksin;
– bilginin çarpıtıldığı, temel gerçeklerin gizlendiği bir dergi ya da gazeteyi almayacak, ona abone olmayacaksın.
***
Tahmin edileceği gibi, yalandan uzak durmanın olası ve olası olmayan bütün yollarını saymadık. Ama kendisini temizlemeye başlayan biri, temizlenmiş bir bakışla başka örnekleri de kolayca ayırt edebilir.
Evet, ilk anlarda bu eşit bir şekilde olmaz. Birileri bazen işlerinden olabilir. Doğruya göre yaşamak isteyen gençler için gencecik yaşamları daha en baştan karmakarışık olacaktır: Sonuçta onlara verilen yalanla dolu derslerin arasından yalanı ayıklamaları gerekir. Ama onurlu olmak isteyen biri için, burada bir boşluğa yer yoktur: her birimizin her günü en güvenli teknik bilimlerde bile yukarıda anılan seçeneklerden birine kanma olasılığıyla geçer – ya doğrunun yanında duracaksın ya yalanın; ya ruhsal bağımsızlığın yanında olacaksın ya ruhsal uşaklığın. Ve kendi ruhunu koruma cesaretini bile gösteremeyen biri, dimdik bakışlarıyla övünmeye kalkışmasın, akademisyen ya da halk sanatçısı olduğu için, önemli biri ya da general olduğu için böbürlenmeye kalkışmasın – kendi kendine şöyle desin yeter: -ben öküzüm ve korkağım, iyi, sıcak yer olsun yeter bana.
***
Bu kolay bir yol olmayacak – ama mümkün olanların en kolayı. Bu seçim beden için kolay değil – ama ruh için tek seçim bu. Kolay olmayan bir yol, fakat aramızda böyle insanlar var, onlarcası var, yıllardır bütün bu söylenenlere dikkat ederek doğruya göre yaşıyorlar.
Kısacası: bu yola ilk giren olmayın, ama birleşin! Bu yol bize ne kadar dostça ve yoğun görünürse, ona katılmak o kadar kolay, o kadar rahat olur! Binlerce olursak kimseye bir şey yapamazlar. On binlerce olursak, biz bile tanıyamayız ülkemizi!
Eğer ürküyorsak, birinin bizi nefessiz bıraktığından yakınmayı keselim – biz kendi kendimizi nefessiz bırakıyoruz! Biraz daha boyun eğelim, bekleyelim, biyolog kardeşlerimiz düşüncelerimizin okunduğu ve genlerimizin değiştirildiği günleri getirecek zaten yakında.” (Çeviri: Sabri Gürses)
***
Kazak düşünür Muhtar Şahanov da, "Aydını olmayan millet, ahlâksız kadın gibidir! Onsuz halk, halk değildir; Aptal bir sürü gibidir." diyor ve Stalin dönemini hatırlatarak şöyle devam ediyordu:
"Kanımızı zehirliyordu / Herkes için geçerli olan kural: / ‘Karnın tok ve rahat / Uyumak istiyorsan, / Gözlerini tamamen kapat, / Tüm yeteneklerinle, / Önderini göklere yücelt / Kalmayacak hiçbir derdin’ / Dalkavukluk yapıyordu herkes. / Ve bu yüzden diktatörlerin, / Manevi önderlere karşı alerjisi vardır."
Kısacası, “aydınlar”, iktidarlara veya güç sahiplerine dalkavukluk etmeye son vermeli ki millet biraz nefes alsın!
Bahçeli’ye, emekli öğretmen mesajı...
13 Temmuz 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:53
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan’ın ani bir kararla, İsveç’in NATO’ya alınması konusunda Türkiye’nin itirazlarını kaldırması, ABD Başkanı Biden’ın “İlişkilerimizde yeni bir dönem başlayacak” diyerek kendisine teşekkür etmesi, bence hayırlı gelişmeler değildir. ABD Başkanı, teşekkür ediyorsa, mutlaka ciddi tavizler verilmiş demektir... İsveç, Türkiye’nin AB’ye girmesini destekleyecekmiş! Desteklese ne olur? ABD de destekliyor ama hiçbir sonuç yok!
***
Türkiye’de ise depremzedelerden sonra ülke çapında emekliler de can derdine düştü! Yani ne NATO toplantısını, ne de ABD’nin Ukrayna’ya vereceği misket bombasını düşünecek durumdalar...
En düşük memur maaşı 22 bin liraya çıkarılırken, emeklilere, “kök maaşa yüzde 25 zam yaptık” denildi! Daha önce emeklilerin çoğu, primine ve prim gününe bakılmaksızın 7500 lira maaşta eşitlenmişti!
5 bin lira alana da 7500, 7449 lira alana da 7500 verilmişti.
“Yüzde 25 daha zam yapılmışsa, 9325 lira olur” diye hesaplanıyordu ama “kök maaş” ile 7500’den önceki net maaşın kastedildiği anlaşıldı!
Çalışan memura ise yüzde 17,55’lik zammın yanında seyyanen net 8 bin 77 liralık zam da yapıldı.
Sadece seyyanen zam miktarı bile milyonlarca emeklinin maaşından fazla!
Peki, emekliler enflasyondan etkilenmiyor mu? Yoksa yaşlıları yok etmeyi hedefleyen küreselci politikalar mı uygulanıyor? Yani emekli açlıktan ölsün mü veya varsa çoluğuna çocuğuna muhtaç mı olsun isteniyor?
Öyle ya, gerçek enflasyon yüzde yüzün üzerinde...
Bu nasıl bir adalettir, bu nasıl bir hükümet etmedir, bu nasıl bir skandaldır?
***
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, haftalık konuşmasında “Hiçbir vatandaşımızı enflasyona ezdirmeme gayesi taşıyan bir iktidar görevinin başındadır. Biz de bu gayenin sonuna kadar yanındayız. Memurlarımıza ve emeklilerimize yapılacak zamların da destekçisiyiz” dedikten sonra şunları söyledi:
“1 Temmuz 2023 itibarıyla tüm kamu görevlilerimizin maaşlarında, ilk 6 aylık enflasyon farkına ek olarak yılın ikinci yarısı için toplu sözleşmeden kaynaklanan oranla toplam yüzde 17,55’lik zam ve seyyanen net 8 bin 77 liralık artış yapılacaktır.
Gönül isterdi ki, bu maaş yükselişi daha fazla olsun.
Ancak bütçe imkânları bellidir, Türkiye ekonomisinin türbülanstan çıkma sürecinin zorlukları ortadadır.
Kamu çalışanlarımızla ilgili gelişmeler böyleyken, sayıları 15,9 milyona ulaşmış emeklilerimize yapılan yüzde 25’lik maaş artışı gördüğümüz kadarıyla makul ve yeterli bulunmamıştır.
Milliyetçi Hareket Partisi olarak açık ve samimi teklifimiz şudur:
İlk olarak, memur maaşlarına ilavesi planlanan 8 bin 77 liralık seyyanen artışın kök ücrete ve aynısıyla emekli maaşlarına yansıtılması beklentimiz ve talebimizdir.
İkinci olarak, Perakende Kanununda haksız rekabeti önleyecek değişiklikler yapılması, SGK üst limiti, gelir vergisi dilimleri ve kıdem tazminatıyla ilgili düzenlemeler işçi ve işveren yararını dikkate alacak şekilde gözden geçirilmelidir.
Enflasyondaki düşüşe eşzamanlı olarak, işçilerimize ve asgari ücretle geçinen kardeşlerimize yapılan iyileştirmelerle beraber memur ve emeklilerimizin maaşlarının artırılması satın alma gücünü nispeten koruyacaktır.”
***
Emekliler, Bahçeli’nin, bu sözlerinin gereğini Meclis’te yapmasını istiyor. Mesela telefonla arayan, emekli öğretmen Atilla Özdemir, şöyle diyor:
“Sayın Bahçeli, emeklilere yapılan haksızlığı zamanında görmüş ve düzenleme Meclis’ten geçmeden önce gündeme getirmiştir. Memur ve emekli maaşlarındaki yasal düzenlemenin görüşülmesi de ertelenmiş durumdadır. Öyleyse MHP grubu, Sayın Bahçeli’nin beklenti ve taleplerini, bir önergeyle Meclis’in onayına sunmalıdır ki kim emekliye yapılan vahim haksızlığı düzeltmeye çalışıyor, kim karşı çıkıyor herkes görsün... Yoksa bu, sadece beklenti olarak kalır.”
NOT: Atilla Özdemir, benim de mezun olduğum Antakya Lisesi’nin çok değerli hocalarından biriydi. Talebinin, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye iletilmesini istedi. Mağdur edilen milyonlarca emeklinin talebi de kendilerine yapılan haksızlığın, adaletsizliğin giderilmesi yönünde...
Yalana odun taşıyan muhalefet!
14 Temmuz 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:53
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Keramet atfedilen kişiler için “şeyh uçmaz mürid uçurur” denilir. Deyim, “Bir kişiye inananlar, onu olduğundan çok üstün görür. Onda olağanüstü değerler bulunduğuna herkesi inandırmak isterler...” diye açıklanıyor ama bu tespit yanlıştır, çünkü şeyhin uçtuğunu iddia eden müritler, bu yalanı halkayı yani parsayı genişletmek için söyler! Böylece şeyhin etrafında ekonomik bir güç oluşturulur... Müritler de yalan devam ettiği sürece bu kaynaktan beslenir, kısacası geçimlerini bu şekilde sağlar.
Yalanın yalan olduğunu yalan söyleyenden daha iyi kim bilir?
Yeni nesillerden duymamış olanlar vardır diye hatırlatayım; eskiden bazı şeyhlerin veya dindar kişilerin, uçtuğu söylenirdi. Bazı “mübarek”lerin çok kısa zaman aralığıyla birbirinden bin kilometre uzaktaki şehirlerde göründüğü dilden dile anlatılır, sofrasında her gelenin yediği bir tas çorbanın veya genelde bir kâse sütlacın hiç bitmediği söylenir, çok kimse de bu palavralara inanırdı...
***
Şimdi bu söylentilere inanan kalmadı gibi ama aynı yöntem, medya üzerinden siyasette uygulanıyor... Yalnız siyasette yalanla takviye edilen çorba gerçekten hiç bitmez, çünkü her gelen lidere veya partiye bağışta bulunur. Veya lider, devletin ve milletin imkânlarını, sadece kendisini göklere çıkaranlara dağıtır. Doğru yoldan ayrılmadan iş yapmak isteyenlere ise imkân tanınmaz hatta iş adamıysa batırılması için ne gerekiyorsa yapılır!
Liderlerin uçtuğu söylenmez ama başarısızlıkları başarı, teslimiyetçilikleri bağımsız dış politika olarak sunulur. Aslında bu yalanlara da gerçekte kimse inanmaz ama sonunda yalanı sürdürmek adına herkes inanmış gibi yapar. Bu şekilde yalanlar, siyaset vasıtasıyla toplumun tümüne egemen olur. Yalanı gerçekmiş gibi sunan medya da kamu reklamları veya devlet teşvikleri ile ayakta durmaya devam eder...
Böyle bir ortamda birisi çıkıp gerçekleri söylese hemen medyadaki yalancılar korosu bütün yurtta aynı anda harekete geçer ve ortak yayın yapar... Böylece gerçekleri söyleyenler susturulamasa bile etkisiz hale getirilir. Medyanın yüzde 90’ı yalanı gerçek, gerçeği yalan diye sunduğu zaman, kitlelerin çoğunluğu, gerçekleri söyleyenlerle dalga geçmeye bile başlar!
***
Yazıya böyle girişimin sebebi Tayyip Erdoğan’ın üçüncü defa Cumhurbaşkanı adayı olmasının Anayasa gereği mümkün olmadığını belirterek Yüksek Seçim Kurulu’na itiraz dilekçesi veren hâkim Ahmet Çakmak’ın meslekten ihraç edilmesidir...
Cumhuriyet’ten Sefa Uyar’ın haberine göre Hâkimler ve Savcılar Kurulu, Çakmak hakkında soruşturma başlattı. Farklı gerekçelerle de hakkında soruşturma yürütülen Çakmak’a iki kez yer değiştirme cezası verildi. Hâkimler ve Savcılar Yasası’na göre 2 kez yer değiştirme cezası verilen kişi meslekten çıkarılıyor... Sonunda ihraç kararı da verildi.
Çakmak, HSK’ya verdiği savunma dilekçesinde hukuk düzeninin ilk koruduğu değerlerin onur ve şeref olduğunu vurgulayarak, “Bende candan önce onur ve şeref gelir. Ucunda ölüm dahi olsa onurumdan ve şerefimden tek bir parça taviz vermem. Onur ve şerefim satılık değil, maaşım kadar hiç değil. Giydiğim cüppeye asla leke getirmedim. Alnım apaçık...” dedi.
Ahmet Çakmak’a, resmî yazışmalarda “kalın yazı tipi kullanması”, bir dilekçesinde “AİHM’e gideceğim, dosyamın Güldür Güldür şova parodi olacak olaylardan oluştuğunu bahsedeceğim” demesi, 12 yaşındaki çocuğun tutuklanmasını isteyen savcının eğitime alınmasını ve adliyenin boş kısmına spor salonu yapılmasını istemesi gibi gerekçelerle açılan soruşturmalar sonucu iki kez yer değiştirme cezası verilmişti!
***
Şimdi, muhalefetten, bu kararla ilgili bir yorum duymadınız değil mi? Yorum yapamıyorlar, çünkü kendileri de yasa dışı bir seçimin, yani kocaman bir yalanın parçası oldu!
Soljenitsin’in “Yalanla yaşama” makalesini verdiğim yazının altına mesaj gönderenlerden Zeki Çetintaş, “umut bağladığımız ‘muhalefet’ de yalana odun taşıdı” demiş...
Yoksa yalan bu kadar uzun sürmezdi...
Siyasette de Gavs sistemi!
15 Temmuz 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:53
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Son NATO zirvesinde Türkiye’nin İsveç’in üyeliğine razı edilmesi, bana Oktay Sinanoğlu’nun, "Devletin kendisi ve silahlı kuvvetleri NATO üzerinden Amerikan etkisi altındayken bağımsız siyasi partilerin olması mümkün değildir." sözlerini hatırlattı...
Ben de zaman zaman bütün siyasi partilerin aynı oyunun oyuncuları olduğunu hatırlatırım... Son olarak 10 Mayıs 2019’da “Türkiye'de iktidarı da muhalefeti de birlikte kontrol eden ve aralarında yaratılan suni gerginlikleri, halkı ve düşünen insanları meşgul etmek için kullanan bir güç merkezi var! Tabii böyle bir kontrolün mümkün olması için kontrol edenlerin her partide ve devletin önemli merkezlerinde ‘görevli’lerinin bulunması gerekir! Anlaşılıyor ki siyasi partileri, siyasi figürleri oynatan perde gerisindeki kontrol mekanizması, devletin temel kurumlarında iyice kök salmış durumdadır. Fakat ‘devlet içindeki devlet’ durumundaki bu yapı, Türkiye'ye değil, İsrail ve ABD projelerine hizmet ediyor.” diye uyarıda bulunmuştum...
***
Tabii bu tür iddialar delile muhtaçtır ama 20-25 yıl içinde iktidar ve muhalefetin aynı merkezden kontrol edildiğini gösteren yüzlerce olay yaşanmış ve taraflar deşifre olmuştur.
Gazeteci Levent Gültekin, Kemal Kılıçdaroğlu’nun üç defa üst üste kazanamayacak adaylar çıkararak, Cumhurbaşkanlığı makamını Tayyip Erdoğan’a ikram ettiğini söylüyor... Anayasa referandumunda “evet” çıkması için oylama devam ederken mühürsüz oyların geçerli sayılmasına veya son seçimde Anayasa’ya aykırı olmasına rağmen Erdoğan’ın üçüncü defa aday olmasına razı olmak da var! Yabancıların vatandaş yapılarak oy kullanmasına itiraz etmemek, sandıklara görevli göndermemek, seçimi takip için kurulan sistemin her defasında çökmesi gibi uygulamalara da ses çıkarmadılar.
Üstelik genel seçimlerde hiçbir ciddi program da ortaya koymadılar... Halk, her seçimde aldatıldı, kandırıldı...
Tabii “muhalefet”, “ana muhalefet” gibi kavramları ben de kullanmak zorunda kalıyorum... Süreci yeni anlayanlar, bu sebeple bana bile “Muhalefet diye bir şey yok anlamadınız mı? Tek bir ‘yapı’ var, bazısı muhalefet rolünde sadece...” şeklinde eleştiri yöneltebiliyor! Oysa yıllardır böyle bir yapıdan bahseden benim zaten...
***
Gazeteci Alican Uludağ’ın haberine göre “Menzil tarikatı lideri Abdülbaki Erol ölmeden önce ‘tövbe yetkisi’ni üç oğluna verdi, bugüne kadar yapılan tövbeler geçersiz sayıldı ve bu sebeple tövbelerin yenilenmesi gerektiği bildirildi!” Yeni tövbeler Erol’un üç oğlundan herhangi birine yaptırılabilecekmiş!
Herkes bilir ki İslam’da ruhbanlık yoktur, dolayısıyla kimsenin tövbeyi kabul etmek veya geçersiz saymak diye bir yetkisi de yoktur.
Diğer taraftan “Gavs”lık iddiası, eski Yunan ve veya Mısır’daki gibi insanlara Tanrılık atfetmeye benziyor... Zeus gibi...
Çünkü “Gavs”a inananlar, onu “Allah ile her daim istişare eden, Allah'a akıl veren, Allah'a itiraz eden, Allah'ın hükmüne ortak olabilen, Allah'la yarışa tutuşabilen, Allah'ın vekili olduğunu söyleyerek O'nun adına tövbeleri kabul eden zat!” diye görüyor. (Twitter’da Ramazan Yaman’ın yorumudur.)
Buna rağmen böyle zatlara inanan milyonlarca insan türedi...
Yani iradesini bir kişiye teslim etmiş kitleler var.
***
Siyasi partiler de tek adamlara emanet değil midir? Dolayısıyla mevcut duruma göre devlet de millet de siyasi Gavs’ların insafına kalmış değil midir?
Düzelir mi? Düzelir elbette... Yeter ki millet aklını başına toplasın, iradesini başkasına teslim etmesin!
Ekonomiye de karat operasyonu!
17 Temmuz 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:53
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Alkol ve tütün ürünlerine zam, KDV’ye zam, akaryakıttaki özel tüketim vergisine zam ve yıllık Motorlu Taşıt Vergisi’nin ikinci defa istenmesinin sebebi çok açıktır.
Hazine’de para kalmadı! Para basarak ihtiyacı karşılamak bir yere kadar... Bütçe açığı, zamlarla kapatılmak isteniyor...
Zamlar, Cumhurbaşkanı imzasıyla Resmî Gazete'de yayımlanan kararlarla yapılıyor.
Zamlardan dolayı hep büyük marketleri suçluyorlardı. Büyük marketçilik, kapitalizmi beslemek; küçük esnafı yok etmektir ama suçlamalarda hiçbir doğruluk payı olmadığını da herkes görmüştür herhalde!
Akaryakıta zam, bütün mal ve hizmetlere zam demektir.
***
Aslında, temel harcamalara ve vergilere ağır zam yapılacağını MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli çok net bir dille açıklamıştı...
Bahçeli, 11 Temmuz 2023 konuşmasının ilgili kısmında şöyle demişti:
“Bütçe imkânları bellidir, Türkiye ekonomisinin türbülanstan çıkma sürecinin zorlukları ortadadır.
Özellikle 6 Şubat Kahramanmaraş Pazarcık ve Elbistan merkezli depremlerin neden olduğu ekonomik hasarların telafisi için bazı düzenlemeler yapılacaktır.
Bu düzenlemeler can sıkıcı olsa da daha güzel ve gelişmiş bir ülke tablosuna vasıl olmak için dişimizi sabırla sıkmamız işin doğası gereğidir.
Nimet-külfet dengesi adaletle kurularak depremin ağır sonuçları inanıyorum ki en aza indirilecektir.
Bildiğiniz gibi depremin neden olduğu sosyal, toplumsal, sosyolojik ve psikolojik maliyetlerin yanında kabarık ekonomik faturası yaklaşık 104 milyar dolar düzeyindedir.
Olağanüstü bu mücadele sürecinin desteklenmesi, depremzede vatandaşlarımızın her türlü ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla 2023 yılı Merkezi Yönetim Bütçesine ilave ödenek eklenmesi söz konusudur.
Böylelikle ekonomide huzur ve refah sökün edecektir.
Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında 3 Haziran 2023 tarihinde açıklanıp göreve başlayan ikinci dönem Cumhurbaşkanlığı Kabinesi Türkiye ekonomisinin maruz kaldığı risk ve tehlikeleri en aza çekmek için kolları sıvamıştır.”
***
Zamların sahibi bellidir. Fakat son kararlarla külfet, sadece emeklilerin sırtına yüklenmiş durumdadır. Mal ve hizmet üretenler, temel harcamalara yapılan zamlardan hiç etkilenmiyor, çünkü onlar da anında zam yapıyor...
En düşük memur aylığının 22 bin liraya yükseltilmesi bir teselli gibiydi ama Bahçeli, “İlk olarak, memur maaşlarına ilavesi planlanan 8 bin 77 liralık seyyanen artışın kök ücrete ve aynısıyla emekli maaşlarına yansıtılması beklentimiz ve talebimizdir.” sözlerinin gereğini yapmadı. MHP, ilgili yasaya kabul oyu verdi.
Bu durumda ekonomide huzur ve refah sökün eder mi?
***
Gerçekte Türkiye ekonomisinin asıl sorunu, üretimin siyasi kararlarla engellenmesi ve pazarın yabancılara devredilmesidir. Geriye kalan ekonomik faaliyetlere ise faiz gelirleri, kara para ve sahtekârlık egemen durumdadır.
Büyük holdinglerin ana kârları faiz gelirleridir.
Kara para konusunda ise Türkiye, FATF yani Mali Eylem Görev Gücü'nün "gri liste”sindedir. Hazine ve Maliye Bakanlığı, kara para aklama suçu ve terörizmin finansmanı ile ilgili eğitim ve farkındalık çalışmaları yaparak, bu kapsamda, FATF tarafından belirlenen eksikliklerin giderilmesine yönelik çalışmalara hız vererek Türkiye’yi gri listeden çıkarmaya çalıştığını açıkladı ama bu yolla bir sonuç alınması pek mümkün değil...
Ayrıca son zamanlarda, uyuşturucu trafiğinden gelen para dışında Türkiye’de piyasaya sürülen kara paranın önemli bir kısmı, Türkiye’den rüşvet veya komisyon olarak alınıp yurt dışına kaçırılan paradır!
***
Sahtekârlığa taze bir örnek ise Diyarbakır polisinin “Karat operasyonu!”nda ortaya çıktı...
Diyarbakır’da altın baskı makineleriyle sahte gram, çeyrek, yarım ve tam altın üretimi yapılan bir atölye iki aylık takipten sonra basıldı, altın baskı makineleri, eritme potaları, ayar silindirleri, hassas teraziler, çeyrek, yarım, tam altın kalıpları ele geçirildi.
Şüphelilerin hurda altınları eriterek içine bakır karıştırdıkları ve düşük ayarla ürettikleri altını "çantacı" diye tabir edilen kişiler aracılığıyla piyasaya sürdükleri tespit edildi.
Kuyumcuda ele geçirilen altınlar analiz edildiğinde yüzlerce altının sahte olduğu belirlendi.
***
Diyarbakır’da altına bakır karıştıran atölye örneğindeki gibi Türkiye ekonomisinin de ayarı bozuktur. Düzeltilebilmesi için siyasete de ekonomiye de karat operasyonu gerekir
Ne olacak bu Tunus’un hali?
18 Temmuz 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:53
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, İtalya Başbakanı Georgia Meloni ve Hollanda Başbakanı Mark Rutte ile Tunus Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda bir araya geldi...
Görüşmenin ardından yapılan ortak basın toplantısında, Tunus ile AB arasında kapsamlı iş birliği mutabakat zaptı imzalandığı duyuruldu.
Ortak basın toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı Said, yakın zamanda düzensiz göç sorununa insani çözüm bulmak amacıyla ilgili bölge ülkelerinin katıldığı bir göç konferansının düzenleneceğini bildirdi.
***
Anadolu Ajansı’nın haberine göre AB Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen de kapsamlı iş birliği mutabakat zaptının 5 maddelik bir tedbir paketi olduğuna işaret ederek, şunları kaydetti:
“Birinci olarak halklar arasında yakınlaşma olacak. Öyle ki 10 milyon Avro değerindeki bir program kapsamında Tunuslu gençler için fırsatlar oluşturacağız. Bununla Tunuslu gençlere, AB'de eğitim ve çalışma imkânı sağlayacağız. İkinci olarak şoklara dayanabilecek sağlam bir Tunus ekonomisi inşa etmek için mali destek sağlayacağız. Üçüncü ise AB ile Tunus arasında yatırım ve ticareti geliştirmek için iş ortamını iyileştirecek adımların atılmasını sağlayacağız. Bunun için de 350 milyon Avroluk bir meblağ tahsis edildi.”
Mutabakat zaptının dördüncü maddesinin yenilenebilir enerji sektörünün geliştirilmesi için 300 milyon Avro ayrılması olduğuna dikkati çeken von der Leyen, son madde kapsamında ise düzensiz göç ile mücadelede kullanılmak üzere 100 milyon avro ayıracaklarını ifade etti.
***
Görüldüğü gibi mutabakatın asıl amacı son maddede ortaya çıkıyor. Tunus kıyıları üzerinden İtalya’ya oradan da bütün AB ülkelerine geçmek isteyen düzensiz göçmenlerin, Tunus’ta kalması... Avrupa’nın derdi bu!
Tunus Cumhurbaşkanı Said, Avrupa’dan alacağı para karşılığında düzensiz göçmenleri, ülkesinde tutmaya söz vermiş oldu. Tunuslu gençlere AB ülkelerinde eğitim ve çalışma imkânı sağlamak için 10 milyon Avro ayrılması, sayının sınırlı olacağını gösteriyor ama Said, Tunus halkını bu madde ile ikna etmeye çalışacak...
***
Türkiye de AB ile 2013 yılında geri kabul anlaşması imzalamıştı. Türkiye’den yasa dışı yollarla AB’ye geçtiği belirlenen üçüncü ülke vatandaşlarının, Türkiye tarafından geri kabul edilmesi karara bağlanmıştı. Bu anlaşmanın Türkiye’de halk tarafından sessiz karşılanması için de Türk vatandaşlarına “3 yıllık bir geçiş süreci sonunda vize muafiyeti” sağlanacağına dair ikinci bir anlaşma daha imzalanmıştı. Bunun için Türkiye’nin 72 şartı yerine getirmesi gerekiyordu.
Dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan, anlaşmalardan sonra “Yük olmaya değil yük almaya gidiyoruz. İş adamları, sanatçılar, sporcular ve sivil toplum örgütü mensupları Avrupa’ya daha rahat seyahat edecekler, bu da AB’ye önemli katkı sağlayacaktır” demişti... Türkiye’ye anlaşmada düzensiz göçmenler için üç milyar Avro verilecekti.
***
O para gecikmeli olsa da gönderildi ama Almanya, ünlü sanatçı Volkan Konak’a bile vize vermedi! Yani vize muafiyeti yalan oldu... Zaten AB Komisyonu’nun o dönemdeki İçişleri Direktörlüğü Genel Müdürü Stefano Manservisi, “Süreç sonunda vize muafiyeti verilip verilmeyeceğini, Avrupa Parlamentosu’nda yapılacak oylama ve üye ülkelerin nitelikli çoğunluk temelinde yapacağı oylama belirler...” demiş ama bu konuşma Türk halkına duyurulmamıştı!
Erdoğan Cumhurbaşkanı seçildiğinde Başbakan olan Ahmet Davutoğlu, 2015’te AB liderleri ile geri kabul anlaşmasına ilişkin bir mutabakat zaptı daha imzaladı. Böylece vize muafiyeti için üç yıllık geçiş süreci iki yıla indirildi ama anlaşma hiçbir şekilde uygulanmadı.
Şimdi AB, Tunus ile benzer bir anlaşma yapmış oldu. Kısacası AKP iktidarı, Tunus’taki yönetime kötü örnek oldu!
Sahi ne olacak bu Tunus’un hali?
Hazır parayı görünce gülersin tabii köftehor!”
19 Temmuz 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:53
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı ile birlikte İstanbul'da, küresel çapta iş yapan kuruluşların başkanlarıyla “Yatırım Danışma Konseyi” adı altında toplantılar yapıldı. Bu toplantılarda Türkiye'nin hangi sektörünün, küresel sermayenin hangi şirketleri tarafından paylaşılacağı kararlaştırıldı ve satışlar bu kararlara göre yapıldı! Bu toplantılara katılan yabancı şirketlerden birinin başkanı, "Silahımız dolu, uygun kuşu bekliyoruz" demişti! Yani millî sermaye ile oluşturulan şirketler, onlar için birer avdan ibaretti. Türkiye, küresel sermayenin avı oldu! AKP de küresel sermayenin iş birlikçiliğini yaptı!
Öyle ki “Babalar gibi satarım” diyen dönemin Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, sonunda “Sata sata bitiremedik” lafını bile kullandı!
***
Biz AKP iktidarının ilk yıllarında başlattığı satış politikalarına karşı, “Ekonomisi tamamen yabancıların eline geçmiş bir ülkenin bağımsızlığından söz edilemeyeceği gibi insanları da köleleşir! Bugün için dış borçla ülke ekonomisi döndürülüyor ama deniz bittiği zaman artık borç da vermeyecekler! Çünkü zaten ekonomi, bütünüyle yabancıların elinde olacak!” diye uyarıda bulunmuştuk.
İşte şimdi Hazine boşalmıştır. Ağır vergiler, açığı kapatmaya yetmiyor. Elde kalan değerlerin de yok pahasına satılması söz konusudur.
Erdoğan, BOTAŞ'ın satılacağı yönündeki iddialara, “Körfez ülkelerinin, Türkiye'den belli assetleri alma durumu olacak. Ama bazı cambazların söylediği gibi BOTAŞ'ın satılması gibi bir durum yok. Biz neyi satıp neyi satmayacağımızı iyi biliriz.” diye cevap verdi...
“Asset”, İngilizce’de “varlık” demek... Erdoğan, herhalde Varlık Fonu’ndaki kurumlar akla gelmesin diye “varlık” yerine “asset” dedi...
Erdoğan, 2006 yılında, özelleştirmelerle ilgili eleştirilere de “Biz, neyin satılacağını çok iyi biliriz” diye cevap vermişti... Nitekim toplamda 70 milyar dolarlık özelleştirme yapıldı.
***
Şimdi ülke ekonomisi, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin söylediği gibi türbülansa girmiştir. Erdoğan, bu sebeple Körfez ülkeleri turuna çıkmıştır. Cidde'de Ritz-Carlton Otel'de Türkiye’nin organize ettiği iş forumunda konuşan Suudi Arabistan Yatırım Bakanı Abdulaziz el-Falih, “S. Arabistan olarak 2030 hedefleri kapsamında o tarihe kadar 3,3 trilyon dolarlık yatırım hedefliyoruz. Şimdiye kadar yapamadığımız şey, iki tarafın güçlerini bir araya getirmekti. İki ülkenin özel sektörünün güçlerini bir araya getirince ne kadar büyük bir güç ortaya koyacağımızı düşünemiyorum...” dedi
Bakan el-Falih, gayrimenkul, turizm, konut, sanayi, tarım, gıda ve madencilik gibi değişik sektörlerde iş birliği yaparak büyük projelere imza atabileceklerini anlattı.
Etkinlikte konuşan Ticaret Bakanı Ömer Bolat da “Suudi Arabistan'ın ülkemizde 2 milyar doları aşan doğrudan yatırımları ve ülkemizde faaliyet gösteren 1400'den fazla şirketi bulunmaktadır. Rüştünü küresel ölçekte ispat etmiş Türk müteahhitlik firmalarımız Suudi Arabistan'ın 2030 vizyonu kapsamındaki tüm projelerde görev almaya hazırdır.” dedi.
***
S. Arabistan’ın 2030 projelerinde yeni şehirler ve Kızıldeniz’de turizm merkezleri inşa etmek var. Bu projelerde Türk şirketlerinin çalışması, elbette Türkiye’ye önemli bir ekonomik katkı sağlar. Yalnız, 2030 yılına kadar Türkiye ekonomisi dayanamaz!
Nasrettin Hoca, parasını isteyen alacaklısına, “Şu bayıra çalı dikeceğim, koyunlar geçecek, yünleri takılacak, o yünleri toplayıp iplik eğireceğiz. Hanım da o ipliklerle kazak örecek, kazakları satınca borcumu ödeyeceğim” deyince adam gülmeye başlamış... Hoca da “Hazır parayı gördün, gülersin tabii köftehor...” demiş... Türkiye’nin durumu da ona benziyor...
Üstelik Türkiye’nin artık satacak bir kuruluşu da kalmadı! Toprak satmak ise vatanı satmak demektir!
Angelina Jolie Meksika sınırına neden gitmiyor?
20 Temmuz 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:52
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Dünyanın en önemli sorunlarından biri düzensiz göçmenlerin, Güneyden Kuzey’e ve Doğu’dan Batı’ya doğru akması... Türkiye ve Tunus, geçiş ülkeleri olduğu halde düzensiz göçmenlerin Avrupa’ya geçmemesi, geçmiş olan varsa sanki onlar kendi vatandaşıymış gibi geri kabul etmesi için Avrupa Birliği ile anlaşma imzalamış durumdadır...
ABD de benzer bir sorunu Meksika sınırında yaşıyor. Öyle ki Trump döneminde milyarlarca Dolar harcanarak, sınır boyunca geçişleri önlemek için çelik duvar inşa edilmeye başlanmıştı. Biden ise Meksika sınırında inşaatına başlanan güvenlik duvarı için federal bütçeden sağlanan fonu iptal etmişti...
***
Anadolu Ajansı’nın ABD medyasından derlediği son haberlere göre Texas eyaletinde, Meksika tarafından sınırı geçmeye çalışan düzensiz göçmenlere “insanlık dışı” uygulamalar için sınır güvenliğine emir verildiği iddia edildi.
Haberlerde, Teksas Valisi Greg Abbott'un yanında çalışan bir görevlinin, askerlere, “sınırdaki nehirden gelen düzensiz göçmenlerin tekrar nehre doğru itilmesi ve su verilmemesi" yönünde emirler verdiği belirtildi.
Teksas Kamu Güvenliği Departmanında çalışan bir askerin, durumu e-posta yoluyla amirine bildirerek Meksika'dan gelerek Rio Grande Nehri'ni geçmeye çalışan düzensiz göçmenleri engellemek için "nehirde jiletli tellerle tuzaklı barikat kurmak" gibi emirler aldığını, söz konusu engelleme çabalarının "insanlık dışı bir çizgiye ulaştığını" iddia ettiği yazıldı...
Askerin ifadelerinde, göçmenlerin dikenli tellere takıldığı veya yaralandığı çok sayıda rahatsız edici olayın ayrıntısına yer verilirken, 19 yaşında bir kadının jiletli tellere sıkışmış halde bulunduğu ve hamile olan kadının düşük yapmak zorunda kaldığı, aynı tuzağa kapılan bir çocuğun ise bacağında "önemli ölçüde kesikler" oluştuğu kaydedildi.
Beyaz Saray Sözcüsü Karine Jean-Pierre, olayla ilgili Twitter'da "Eğer doğruysa bu iğrenç, barbarca ve yanlıştır." ifadesini paylaştı.
Teksas Valisi Greg Abbott'u hedef alan Jean-Pierre, "Noel arifesinde göçmen çocukları dondurucu soğukta yol kenarına bırakan bir Vali'nin bunu yapması şaşırtıcı olmaz." dedi.
***
Bilindiği gibi Amerikalı aktrist Angelina Jolie, Suriyeliler bombalarla ve terörle korkutularak, Türkiye’ye sürüldüğü zaman, Birleşmiş Milletler’in iyi niyet elçisi olarak Hatay’da kurulan çadırları ziyaret etmişti.
Angelina Jolie, daha sonra iyi niyet elçiliğini bıraktı ama Meksika’yı ziyaret etmeyi ihmal etmedi. Jolie, bu yıl 10 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü Meksika'da “Arılar İçin Kadınlar” programını başlatarak kutladı. Kâr amacı gütmeyen kuruluş, nesli tükenmekte olan ve dünyadaki en eski arı türü olan Maya uygarlığından gelen arıları korumaya çalışıyor...
Tabii ki arılar da önemli hatta yeryüzünde insanların yaşayabilmesi için arıların yaşaması gerekiyor. Bitkilerde üremeyi büyük ölçüde arılar sağlıyor.
Fakat Angelina Jolie’nin Meksika sınırında, nehir içinde jiletli tuzağa yakalanmış ve düşük yapmış kadını ve yaralanan çocuğu ziyaret ettiğine dair bir habere rastlayamadım.
***
İyi niyet elçiliği görevini Angelina’ya herhalde BM’den önce ABD Dışişleri Bakanlığı vermişti. Biden döneminde Meksika sınırında çelik duvar inşaatı durduruldu ama nehirde jiletli tuzaklar kuruldu! Jolie, olayı kınadığına dair bir açıklama bile yapmadı. Yine Akdeniz’de İtalya, Ege’de Yunanistan, düzensiz göçmenleri geri püskürtüyor. Yunanistan bazı göçmenlerin deniz araçlarını batırıyor. Çocuklar, kadınlar ölüyor...
Angelina Jolie ise İranlı kadınlara destek çağrısı yapıyor çünkü ülkesinin dış politikası bunu gerektiriyor...
ABD’nin Suriye politikası, asıl olarak ülkenin kuzeyinin boşaltılmasına dayanıyordu. Böylece Türkiye’nin nüfus yapısı da değiştirilecekti. Angelina Jolie ise bu politikanın gözden kaçırılması için kullanılan bir görevliydi..
Varlık satışları iflas ilanıdır!
21 Temmuz 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:52
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, Türkiye ile Birleşik Arap Emirlikleri arasında 50.7 milyar dolarlık anlaşma imzalandığını açıkladı.
Açıklamada, iki ülke arasında muhtelif alanlarda 13 belge imzalandığı ve enerji, ulaştırma, altyapı, lojistik, e-ticaret, finans, sağlık, gıda, turizm, emlak, inşaat, savunma sanayii, yapay zekâ ve ileri teknolojiler gibi alanlarda mevcut iş birliğinin derinleştirilmesinin kararlaştırıldığı belirtildi.
***
50.7 milyar dolar, büyük bir rakam... Yalnız bu rakam, anlaşmalarla yapılacak ve yıllara yayılan işlerin veya satışların toplam bedelidir. Ciddi bir nakit girişi olsaydı dolar, Türkiye piyasasında hemen düşmeye başlardı.
Tayyip Erdoğan’ın Körfez gezisini takip eden gazetelerde, televizyonlarda konunun ayrıntısı yok.
“Taraflar, hangi projeye ne kadar yatırım yapacaktır, Türkiye bu projelere nasıl ve hangi para ile katkı yapacaktır?” bunlar belli değil. Öyleyse anlaşmaların ayrıntıları açıklanmadan heyecana kapılmaya gerek yok...
***
Anadolu Ajansı’nda “Uluslararası finans piyasalarındaki kriz tahminleri nedeniyle ‘Doktor Kıyamet’ olarak bilinen yatırım gurusu Marc Faber, Türkiye'ye ilişkin iyimser” diye özetlenen başka bir haber var.
Faber’in iyimserliği bakın nereden kaynaklanıyormuş...
Faber, AA muhabiri Gökhan Kurtaran’a mevcut varlık fiyatlarının potansiyel yatırımcılar açısından Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde fırsat oluşturabileceğini belirterek, yaşanan küresel gelişmelerin ışığında yatırımcılara portföylerini ülkeler, bölgeler ve varlıklar arasında mümkün olduğunca çeşitlendirerek riskleri dağıtmaları tavsiyesinde bulundu.
Bu ne demek?
“Türkiye’de varlık fiyatları ucuzdur ve yatırımcılar alım yapabilir ama alım yaparken riski dağıtmaları gerekir!” demek...
Faber’in dünyadaki siyasi ve askerî gelişmeler hakkındaki görüşleri de dikkat çekici:
“-Türkiye esasen Ukrayna ve Rusya arasında barış müzakerelerini ilerletebilecek konumdadır. Fakat ABD barışla ilgilenmiyor.
-Savaş isteyen Amerika’dır. 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana dünyadaki tüm savaşlar ABD tarafından çıkarılmıştır.
-Türk halkına, Alman hükümetine (hükümet politikalarına) bakmalarını öneriyorum. Tam bir korku filmi yaşanıyor. Avrupa’da şu anda resesyonda olan tek bir gelişmiş ülke var, o da Almanya.
-Fransa’da göçmenler etrafında yaşanan gerilimler, ABD tarafından dizayn edilen bir politikanın sonucudur.
-Kısacası ABD, Avrupa’yı kontrol etmeye çalışıyor. Fakat önce onu güçsüz kılması lazımdı. Normal koşullar altında Almanya’nın yüksek teknolojisinin Rus doğal kaynakları ile birleşimi mükemmel bir ekonomik senaryo oluşturabilirdi. Bu fırsat, ABD tarafından gerilimin yükseltilmesiyle bilinçli bir şekilde ortadan kaldırıldı.
-Dünyada ABD tarafından doğrudan ya da dolaylı yollarla artırılan gerilim ortamında tarafsız kalmak son derece önemlidir. İngiltere, tarafsız kalmayı başarabilirse, gelecekleri daha iyi bir görünüm sergileyebilir. Fakat onlar da ABD’nin adamları. Bu sebeple İngiltere’nin parlak bir geleceği olduğunu düşünmüyorum.”
***
Faber, Türk halkına neden “Almanya’nın durumuna bakın” diyor? Almanya, Rusya’ya konulan ABD ambargosuna katılarak aslında kendisine ambargo koymuş oldu; bindiği dalı kesti... Almanya ekonomisinin enerji kaynaklarına ihtiyacı var, enerji de Rusya’dan geliyordu. Şimdi ise Körfez ülkelerinden sıvılaştırışmış doğal gaz alıyor! Bu da ekonominin ateşini yükseltiyor ve durgunluğa sebep oluyor.
İngiltere, ABD ile bütün alanlarda stratejik ortak. Bu sebeple kendi çıkarlarını ABD’nin çıkarları ile bütünleştirmeleri doğal...
Türkiye’nin çıkış yolu ise bağımsız dış politika sürdürürken içerde üretimi artırmaktır; varlıklarını satmak değil...
Faber’in Türkiye ile ilgili iyimserliği aldatıcıdır.
Dünyada varlıklarını satarak düze çıkmış bir ülke yoktur!
Varlık satışı, iflas ilânı demektir...
Papua Yeni Gine’de Amerikan üsleri!
22 Temmuz 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:52
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Dünyada ABD merkezli garip olaylar yaşanıyor. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Stratejik İletişim Koordinatörü John Kirby, 100 yaşındaki eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger'ın Çin ziyaretiyle ilgili “Sivil bir vatandaşın, Çin Savunma Bakanı ile görüşebilmesi ve ABD'nin sahip olmadığı iletişime sahip olması talihsizlik.” yorumunu yaptı.
Çin Savunma Bakanı Li Şangfu'nun, Amerikalı mevkidaşı Lloyd Austin ile görüşmezken Kissinger ile bir araya gelmesine ilişkin Kirby, “Bu çözüme kavuşturmak istediğimiz bir konu. Bu nedenle askerî iletişim hatlarını tekrar açmaya çalışıyoruz. Çünkü bu iletişim olmadığında ve şu anki gibi tansiyonun ve yanlış hesaplamaların yüksek olduğu bir dönemde riskler de artıyor.” değerlendirmesinde bulundu.
Kissinger, Çin Savunma Bakanı Li'nin yanı sıra Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve Çin Komünist Partisi Merkezi Dış İlişkiler Komisyonu Ofisi Direktörü Vang Yi ile görüşmüştü.
***
Çin Savunma Bakanı’nın ABD Savunma Bakanı ile görüşmemesi, ABD’nin Papua Yeni Gine’de kurduğu yeni askerî üslerle ilgili olsa gerek!
Anadolu Ajansı’nın haberine göre Papua Yeni Gine ve ABD arasında Mayıs ayında imzalanan savunma anlaşmasıyla ABD'nin, bu ülkede 15 yıllığına, aralarında deniz üssünün de bulunduğu 6 yere erişim iznine sahip olacağı ortaya çıktı.
Nikkei Asia'nın ulaştığı, mayıs ayında imzalanan savunma anlaşması metnine göre, “ABD, Papua Yeni Gine’nin kuzeyindeki Lombrum Deniz Üssü ve Momote Havaalanı'nın yanı sıra başkent Port Moresby ve Morobe eyaletinin başkenti Lae'deki liman ve havaalanlarını da kullanacak.”
Lombrum Deniz Üssü'nün bulunduğu Manus Adası, Pasifik Okyanusu'nda stratejik bir bölge olarak biliniyor.
ABD Savunma Bakanlığı da Savunma Bakanı Lloyd Austin'in temmuz ayında Papua Yeni Gine ve Avustralya'yı ziyaret edeceğini açıklamıştı. Bakanlık, Papua Yeni Gine ile Mayıs ayında imzalanan savunma anlaşmasına atıfta bulunarak, Austin'in anlaşmayı hayata geçirmek için “sonraki adımları görüşeceğini” vurgulamıştı.
ABD, Papua Yeni Gine’ye askerî üsler kurarak, Avustralya’nın kuzeyinden ve Endonezya ile aynı paralelden Çin’i kuşatmış oluyor...
***
“ABD’nin Papua Yeni Gine’ye askerî üs kurup Çin’i kuşatmasından bize ne!” diye düşünenler olabilir... Öyle ye ABD, Türkiye’yi Trakya, Ege, Akdeniz, Suriye ve Irak’tan askerî üslerle kuşatmış durumdadır ve İncirlik her ne kadar Türk üssü sayılsa da ABD’nin kullanımındadır... Üstelik Türkiye’nin dış politikası da her ne kadar “millî ve yerli politika uygulanıyor” denilse de ABD yörüngesindedir!
Türkiye’nin bu baskıdan kurtulması, iç siyasetle de mümkün değildir çünkü siyasi partiler, NATO sürecinin başından beri çeşitli yollarla kontrol edilmektedir. İktidar, ülke ekonomisini de ABD ve İngiltere vatandaşı olan kişilere teslim etti! Muhalefet kazansaydı, onlar da aynısını yapacaklardı... İngiliz sermayesinden 300 milyar dolarlık yatırım gelecekti ya...
Şimdi “Körfez sermayesi gelecek” deniliyor... Körfez sermayesi, ABD ve İngiltere’nin izni dışında kimseye bir cent bile vermez! 57’nci hükümet döneminde Devlet Bakanı Ramazan Mirzaoğlu’nun Bahreyn gezisine katılmıştım... Bahreyn tarafı, resmî görüşmede İngilizce konuşunca, Mirzaoğlu, “Neden kendi dillerimizle konuşmuyoruz?” deyince Bahreyn heyetinde bir İngiliz gözlemci bulunduğu ortaya çıkmıştı!
***
Papua Yeni Gine’de Amerikan üsleri, Kissinger’ın Çin ziyareti, dünyanın o bölgeden de karışacağının bir göstergesi... Tabii Ukrayna krizi ile birlikte düşünmek gerek...
Merhum İsmet İnönü’nün dediği gibi “Yeni bir dünya kurulur”sa ancak bu durumda “Türkiye de o dünyada yerini alır...”
Yoksa memleketin her köşesi ekonomik işgal altındadır ve nüfus nakli yoluyla da istila edilmektedir...
Çözümün anahtarı!
24 Temmuz 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:52
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Fatih Munis Çakırtaş, Thomas Szasz’ın “Yoksulu baskı altında tutmak yetmez, çaresiz bırakmak da lazımdır ki efendiye bağlı kalsın.” sözünü paylaşmış...
Türkiye’de ekonomik ve kültürel kriz büyüdükçe, yoksulların krizin sebebi olan iktidara daha fazla bağlanmasını açıklamak için bu söz başkaları tarafından da sık sık gündeme getiriliyor. “Stalin’in tavuğu”nu hatırlatanlar da oluyor. Hani tüylerini yolduğu tavuk, Stalin’in ayağının dibine sığınmış ya...
***
Sosyolojik değişimleri, düşünürlerin bir iki sözüyle açıklamak yeterli olmayabilir ama bu sözler, takip edeceğimiz yolu epeyce aydınlatır...
Mesela Soren Kierkegaard, “İnsan sosyal bir hayvandır, sadece sürünün içindeyken mutlu olur. Saçmaymış, kötüymüş, onun için fark etmez; her şeyi benimseyebilir, yeter ki sürü de benimsemiş olsun. Sürünün yaptığı her şeyi yapar, böylece bir yere ait olur.” demiş,
İnsanlara aidiyet duygusu vermek, onlara güven vermek anlamına da gelir. Güven verenler de toplumu istediği gibi yönetir...
Çünkü Arthur Schopenhauer’in söylediği gibi “Sıradan insanlar saatin parçaları gibidir, kurulur ve fonksiyonlarını bilmeden işler durur.”
Mahatma Gandhi de “Söylediklerinize dikkat edin; düşüncelere dönüşür. Düşüncelerinize dikkat edin; duygularınıza dönüşür. Duygularınıza dikkat edin; davranışlarınıza dönüşür. Davranışlarınıza dikkat edin; alışkanlıklarınıza dönüşür. Alışkanlıklarınıza dikkat edin; değerlerinize dönüşür. Değerlerinize dikkat edin; karakterinize dönüşür. Karakterinize dikkat edin; kaderinize dönüşür.” demiş...
***
İnsanları anlatan bu sözler karşısında çözüm arayanların, aynı şeyi tekrar tekrar yapması ve farklı sonuçlar beklemesi, Albert Einstein’ın uyardığı gibi deliliktir. Türkiye’deki kurgulanmış muhaliflerin bütün seçimlerde hep aynı şeyleri yapması, kaybedince de birbirini suçlaması gibi...
Tabii düşünen insanlar gelecekten endişeli oluyor... Milan Kundera da “Korkunun kaynağı gelecektedir, kendisini gelecekten arındıranın bir tasası kalmaz.” görüşündeydi...
Lao Tzu ise 2500 yıl önce, “Depresyondaysanız, geçmişte yaşıyorsunuz, Endişeliyseniz, gelecekte yaşıyorsunuz, Kendinizle barış içindeyseniz, şu anda yaşıyorsunuz.” demişti.
Bugün kendisini aratır hale gelen Süleyman Demirel de “Eğer meseleleri mesele etmezseniz, ortada bir mesele kalmaz!” diyordu. Yalnız, onun zamanında meseleleri mesele etmediğimiz için bugün daha büyük ve yıkıcı bir meseleyle karşı karşıya olduğumuz da ortada...
***
Anatole France, “Aptal bir şeyi 50 milyon kişi de söylese, o hâlâ aptal bir şeydir.” demiş ama biz hâlâ, söylenen sözün arkasındaki güce bakıyoruz!
Üstelik Walter Lipmann’a göre “Herkes aynı şeyi düşünüyorsa, hiç kimse fazla bir şey düşünmüyor demektir.”
Zaten Andre Malraux’a göre “İnsanlar genelde düşündüklerini gizlemek için konuşur.”
William James’a göre “Pek çok kişi, kafalarındaki ön yargıları düzene sokmakla meşgul olurken, düşündüklerini zanneder.”
Hatta Henry Bergson’a göre de “Gözler sadece zihnin algılamaya hazır olduğu şeyleri görür.”
Diğer taraftan Bertrand Russell’e göre “Günümüzde, dünyadaki temel sorun, aptalların kendilerinden son derece emin, akıllıların ise devamlı şüphe içinde olmalarıdır.”
***
Einstein, “Dünya, kötülük yapanlar yüzünden değil, seyirci kalıp, hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir.” demiş.
Öyleyse ne yapacağız?
Johan Wolfgang Goethe, “Ne kadar bilge düşünce varsa, hepsi daha önce binlerce kez düşünülmüştür; düşünceleri gerçekten kendimizin kılmak istiyorsak, onları kişisel yaşantımızda kök salmalarını sağlayıncaya dek, tüm dürüstlüğümüzle yeniden düşünmemiz gerekir.” demiş...
Kısacası gerçekleri görmek için bütün şartlanmalara rağmen yeniden düşünmek gerekiyor...
Dostoyevski’nin, “Önemli olan insanın yalnız diğer insanlara değil, kendi kendisine de yalan söylememesidir. Kendi kendine yalan söyleyip de, söylediği yalana inanan kimse, sonunda, kendi içindeki ve çevresindeki gerçekleri tanımamaya başlar.” sözünü de hep hatırlamak gerekir...
Çözümün anahtarı işte budur: Kendine karşı dürüst olmak!
William Sommerset Maugham’un “Dürüstlük, belki de yiğitliğin en cesur göstergesidir.” sözüyle noktayı koymak da mümkün.
Hâlâ korku içinde olanlara ise Gandhi’nin “Önce seni dikkate almıyorlar, sonra sana gülüyorlar, sonra seninle mücadeleye girişiyorlar, sonra sen kazanıyorsun.” sözünü hatırlatmak isterim...
Dershane yerine keçi çobanlığı!
25 Temmuz 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:52
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Elazığ'ın Arıcak ilçesinde hayvancılık yapan ailesiyle yaylaya giden Muhammet Halil Yazar, keçileri otlatırken hazırlandığı Liselere Geçiş Sistemi (LGS) kapsamındaki merkezî sınavda sadece bir soruyu yanlış cevaplandırarak 494 puan aldı.
Anadolu Ajansı’nın haberi böyle başlıyor... Habere göre 14 yaşındaki Yazar, ailesiyle 2 bin 500 rakımdaki Akdağ Kepir Yaylası’nda ailesine ait keçilerin bakımıyla da ilgilendi.
Yazar, "Başarımın sırrı, ailemin arkamda olmasıydı. Ders çalıştığım dönemde televizyonu kaldırdım, telefonum da yoktu. Öğretmenlerim benimle çok ilgilendi. Hocalarım sürekli Elazığ'a giderek bana kaynak kitap getiriyordu. Sürekli çalışıyordum. Hedefime ulaştım. Hayvanlarımı otlaklık alana saldıktan sonra kendi başlarına otluyorlar. Ben de bir taşın altında gölgelik alana geçtikten sonra ders çalışıyordum. Bu imkânlarda çalıştım. Arıcak'ta etüt merkezi, dershane yok. Bu hayatı, bu zorluğu gördüğüm için tek çarem okumaktı. O yüzden çok çalıştım." dedi.
Arıcak Ortaokulu Müdürü Adil Yıldırım ise öğrencileri Muhammet Halil Yazar'ın son girdiği 10 deneme sınavının 8'inde tüm soruları doğru cevapladığını söyledi. Yıldırım, "Halil çok ders çalıştı. Bütün kaynakları çözmüştü. Eksik olanları da biz bir şekilde temin ediyorduk." dedi.
Yazar, sadece yaylada keçi beklerken test çözmemiş, öğretmenlerinden de destek görmüş ve 10 defa deneme sınavına girmiş...
***
Tabii hayat bu tür sınavlardan ibaret değil ama uzmanlık gerektiren meslekleri edinmek için iyi okullarda okumak, bunun için de sınavları kazanmak gerekiyor. Mezun olduktan sonra da sınavlar devam ediyor. Aslında hayatın tamamı bir sınav...
Fakat Muhammet Halil Yazar’ın sınav başarısının sırrı, huzurlu bir ortamda, televizyon ve telefondan uzak durarak derslerine veya testlere odaklanmasıdır. Tipik bir “konsantrasyon yeteneği” veya “dikkat kontrolü” de diyebiliriz. Ailesinde veya çevresinde büyük sorunlar yaşanan kişiler, işlerine odaklanamaz. Bu bakımdan gençlerin başarılı olması için aile desteği her zaman birinci sıradadır.
Bu arada dershaneler güya kapatıldı ama kurs veya etüt merkezi adıyla devam ediyor, okullarda ek kurslar düzenlenebiliyor... Yoksa dershaneye gitmek yerine yaylalarda keçi çobanlığı yapmak herkese tavsiye edilirdi.
***
Aslında, ülkelerin veya milletlerin başarılı olması da uğraş alanına odaklanmasından kaynaklanır. Spordan örnek vermek gerekirse Küba’nın boksa veya Türkiye’nin kadın voleyboluna odaklanması gibi... Uzun yıllardır başarılı sonuçlar alan kadın voleybolcularımızın arasına Vargas’ı da katıp, başlarına çok iyi bir çalıştırıcı bularak dünyanın zirvesine çıkarılması gibi...
Bilimsel ve teknolojik gelişmelerin sırrı da hedefe odaklanmaktır. Hedefe odaklanmış gençlerin, Türk Havacılık ve Uzay Sanayii Şirketi (TUSAŞ) ve Baykar Savunma bünyesinde İHA ve SİHA geliştirmedeki başarıları gibi. Tabii onlar da devlet ve aile desteği sayesinde bu başarıya ulaştılar.
Siyasette Millet İttifakı’nın başarısızlığının sebebi belirli bir hedefe odaklanmamasıdır. Oysa ittifak bu kadar dallanıp budaklanmamışken, yerel seçimlerde büyük şehirleri almıştı!
***
Türkiye’nin ekonomideki başarısızlığının sebebi ise iktidarların hep birlikte kazanmaya değil, yandaşlara kazandırmaya odaklanması ve bunun için de her yolu mübah görmesidir. Hatta Türkiye’yi çökertmeye odaklandıkları de söylenebilir. Çünkü dünyanın en verimli topraklarında, en zengin yer altı ve yer üstü kaynaklarına ve önemli bir nüfusa sahip Türkiye’nin ekonomik krizler yaşamasının ana sebebi, iktidar sahiplerinin konumlarını korumak için güçlü ülkelerle iş birliği yapması ve onların taleplerini harfiyen yerine getirmesidir.
Süleyman Demirel de bir keçi çobanıydı ve hayatta başarılı olmuştu ama ne zaman millî politika takip etse, iktidardan uzaklaştırılmıştı! Tek başına millî olmak yetmiyor, bütün kurum ve kuruluşlar, milli olmalı ki istikrar sağlansın ve hedefe ulaşılsın...
Büyük adam”a verilen rüşvetler!
26 Temmuz 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:52
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD'li Senatör Chuck Grassley, ABD Başkanı Joe Biden'ın başkan yardımcısıyken oğlu Hunter Biden ile birlikte “yabancı uyruklu bir kişiyle yasa dışı para alışverişi yaptığı” iddiasına yer veren Federal Soruşturma Bürosu (FBI) belgesini kamuoyuyla paylaştı.
Grassley'nin paylaştığı FBI belgesinde, Ukraynalı enerji şirketi Burisma'nın üst yöneticisinin, konuyla ilgili FBI'ya bilgi veren ismi açıklanmayan tanığa, Biden ve oğlu Hunter Biden'a toplamda 10 milyon dolar rüşvet verdiğini söylediği iddiası yer alıyor.
Temsilciler Meclisi Gözetim ve Hesap Verebilirlik Komitesi Başkanı James Comer ise konuyla ilgili açıklamasında, “FBI kayıtlarında, Burisma üst yöneticisi, ‘Büyük Adam’a doğrudan ödeme yapmadığını, parayı gizlemek için birkaç banka hesabı kullandığını iddia ediyor. Bu, Bidenların iş yapma şekline çok benziyor: Paranın kaynağını ve toplam miktarını gizlemek için birden fazla banka hesabı kullanmak.” ifadelerini kullandı.
***
Anadolu Ajansı’nın son birkaç günlük ABD basınından derlediği haberlere göre ABD Başkanı Joe Biden'ın oğlu Hunter Biden hakkındaki soruşturmada görev üstlenmiş ABD Vergi Dairesi muhbirleri Greg Shapley ve Joe Ziegler, Temsilciler Meclisi’ndeki oturumda, soruşturmanın Adalet Bakanlığı baskısıyla “yavaş yürütüldüğü” iddiasında bulundular.
Shapley, Hunter Biden hakkındaki soruşturmayı yürüten Delaware’deki Federal Savcı David Weiss'in, davayı Delaware'den çıkararak başkent Washington ve California da dâhil olmak üzere başka yargı bölgelerine taşımaya çalıştığını ancak bu talebinin reddedildiğini de iddia etti. Yani bir dalavere dönüyor!
***
Konuyla ilgili yorum yapan The Washington Times gazetesi yazarı Newt Gingrich, “Bütün yolsuzluk yolları, Başkan Biden'a çıkıyor” başlıklı yazısında, “Hunter, aile zenginleştirme programı için sadece bir çantacıdır” dedi ve şu ifadeleri kullandı:
“Hiç kimse Hunter Biden'a ressamlık becerileri nedeniyle para vermedi. Hiç kimse yeni Van Gogh veya yeni Monet olduğu için onun resimlerine yüzbinlerce dolar ödemiyor. Hatırlayın, soruşturma başlamadan çok önce, eski istihbarat yetkililerinden oluşan 50 kişilik bir grup, ülkeyi, Hunter Biden'ın dizüstü bilgisayarında tespit edilen bilgilerin, Rus dezenformasyonu olduğuna ikna etmeye çalıştı.
Hunter Biden'ın neden Çinli bir oligarktan elmas hediye aldığına, eski Moskova belediye başkanının dul eşinin ona neden 3,5 milyon dolar ödediğine veya neden hiçbir deneyimi olmadığı halde bir Ukrayna petrol ve gaz şirketinin yönetim kuruluna atandığına dair çok az resmî soruşturma yapıldı veya hiç yapılmadı. Biden ailesi üyelerinin Kazakistan, Romanya, Rusya, Ukrayna ve Çin'deki insanlardan aldığı milyonlarca dolarla ilgili büyük bir federal soruşturma yok.
Çünkü bunların hiçbiri Hunter Biden ile ilgili değil. Gerçek şu ki Joe Biden başkan yardımcısı olarak -ve muhtemelen bir senatör olarak- ailesini ve müttefiklerini zenginleştirmek için nüfuz ticareti yaptı. Bunların çoğunda, Hunter onun çantacısıydı. Hunter Biden'ın tüm kirli işleri halka açıklanırsa, herkes bu soruşturmadaki yolsuzluklarda bütün yolların Joe Biden’a çıktığını görür. ‘Büyük adam’ bu kirli yolun her adımında var. Başkan Biden oğlunu korumuyor. Kendini koruyor.”
***
Anlaşılan o ki ABD’de oklar, eski Başkan Trump’ın üzerinden, zaman zaman temyiz kudretini kaybeden Başkan Biden’a dönmüş durumda. Çürüme, artık saklanamıyor.
ABD’de ulusal yayın yapan medya, büyük ölçüde iktidardaki, Demokratların kontrolündedir. The Washington Times ise Cumhuriyetçi’dir. Yerel medyada da Cumhuriyetçilerin hâkimiyeti var.
ABD’de iktidarın “Dış güçlerin dezenformasyonu” iddiaları, artık işe yaramıyor. Newt Gingrich, “Başkana hakaret” suçlamasıyla sabaha karşı gözaltına alınmadı. Yayın yasağı, erişim engeli veya unutulma hakkı gibi uygulamalar da kimsenin aklına gelmedi...
Lozan’a karşı Yeni Anayasa!
27 Temmuz 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:52
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Aralarında HDP ve Yeşil Sol Parti’nin de olduğu bir dizi parti ve siyasi kurum Lozan Antlaşması karşıtı bir açıklama yayımladı. Açıklamada Avrupa Birliği’ne çağrıda bulunulurken “BM ve Avrupa Konseyi’ni, AB’yi ve diğer uluslararası kurumları halkımızın Kendi Kaderini Tayin Etme ve Lozan cenderesini aşma mücadelesine destek vermeye çağırıyoruz.” denildi.
Açıklamada, “24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması, halkımız için karanlığın, sonu gelmeyen baskı, soykırım ve zulümlerin adıdır. Öncelikle halkımızın temsil edilmediği ve iradesinin yok sayıldığı Lozan Antlaşması’nı ve bu antlaşmayı imzalayıp uygulayanları şiddetle kınıyoruz. Antlaşmayı kabul etmedik, etmeyeceğiz.” ifadeleri kullanıldı.
***
Bu partilerin ilk hedefi de açıklamada şöyle belirtildi:
“Türkiye devletine de çağrımız şudur; yüz yıldır tekrarlanan, ‘Cumhuriyeti birlikte kurduk, Kürtler ve Türkler Cumhuriyetin iki kurucu unsurudur, bin yıllık kardeşiz’ vb. söylemlerin yerine kardeşlik hukukunun gereği yapılsın. Savaş ve inkâr siyaseti yerine Kürt meselesinin barışçıl ve demokratik çözümü için adımlar atılsın. Yapılacak yeni bir anayasa ile Kürt halkının varlığı ve ulus olmaktan kaynaklanan hakları resmen tanınsın. Kürt halkının kendi ülkesi Kürdistan’da özgür ve onurlu bir şekilde yaşama hakkı vardır ve bu bölge barışı ve istikrarının da koşuludur.”
***
Kısacası ilk hedefleri Anayasa’yı değiştirmek, Türkiye’yi şimdilik iki devlete ayırmaktır... Değiştirmek istedikleri aslında ilk dört madde ve başlangıç ilkeleridir.
Öyleyse, bu talepler varken Yeni Anayasa süreci başlatmak ne demektir?
Bu talepler Sevr’in yeniden horlatılması demektir.
***
Eski Almanya Dışişleri Bakanı Hans-Dietrich Genscher,1992'de yaptığı açıklamada Türkiye için bir "Yugoslavya modeli" öngördüklerini belirtmiştir.
Eski Almanya Başbakanı Helmudt Schmidt de 5 Ekim 2000'de Die Zeit'ta yayınlattığı yazıda "Lozan'da bir Kürt devletinin kurulmamış olması, büyük hatadır" demiştir.
2004 yılında 78 kişilik Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu'nun 24’ünün oyuyla kabul edilen "Azınlık Raporu"nda da “Sevr sendromu”nun bitmesi, Lozan Antlaşması'nın gerektiği gibi uygulanması isteniyor, tek kültürlü ulus-devlet yerine ise, “Türkiyelilik üst kimliğinin benimsenmesi” öneriliyordu.
***
Oysa dönemin ABD Başkanı Wilson,"Kendi kaderini tayin hakkı" ilkesini ortaya attığı zaman, asıl hedefi, parçalanmakta olan imparatorluklardan güçlü ulus devletler çıkmasını önlemekti. Öyle ki, Wilson, Osmanlı'nın yerine bugünkü coğrafyada bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurulacağını da kestirerek, Anadolu'da bir Ermenistan ve Kürdistan kurulmasını istemişti. Türkiye'yi parça parça eden Sevr Antlaşması da bunun içindi...
Her milletin kendi kaderini tayin hakkı olarak bilinen Wilson prensipleri, Atatürk tarafından Kürtleri de kapsayacak şekilde bütün Türk Milleti'nin kendi kaderini tayin hakkına dönüştürülmeseydi, Türkiye Cumhuriyeti meşru bir zeminde kurulamazdı...
O günlerde, Kürt aşiretlerinin Lozan'a "Bizim ayrı gayrımız yoktur, aynı milletin evlatlarıyız" diye telgraf çekmesi, Türkiye'nin Wilson tuzağına düşmesini önlemiş oldu. Mustafa Kemal Paşa, Wilson ilkelerini kabul ediyor; Türk Milleti'nin etnik parçalar halinde değil, bir bütün olarak bu hakkı kullanacağını dünyaya ilan ediyordu...
***
Devletin temeli, "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran halka Türk Milleti denilir" tespiti ve buna dayalı olarak "Ne mutlu Türk'üm diyene" felsefesi üzerine atıldı.
ABD ve Batı Avrupa ise 1920'lerde yapamadığını, 20'nci yüzyıl sonuna doğru ve 21'inci yüzyıl başında yapmak istedi. PKK'yı kurdurup silahlı propaganda ile Türk Milleti'nin direncini çökertmeye çalıştılar...
Açıkça görülüyor ki Yeni Anayasa isteyenler Lozan’a karşı Sevr özlemi içinde olanlardır. Yalnız, iktidar veya muhalefet bünyesinde hangi kılığa bürünürlerse bürünsünler, Türk Milleti’nin iradesini hiçbir güç kıramayacaktır.
Siyasal İslâmcılık ve Jandarma dipçiği!
28 Temmuz 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:52
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Muğla'nın İkizköy Mahallesi'ne bağlı Akbelen mevkinde maden alanı açmak için “kamulaştırılan” bir orman alan var. Devlet, özel bir şirket ormanı yok etsin diye kamulaştırma yapmış! Bölge halkı ise dört yıldır, orman katliamı yaşanmasın diye direniyor. Son olarak siyasi iktidar, özel şirket, ormandaki ağaçları kesebilsin diye jandarmayı halka karşı kullandı...
Oysa o jandarma, milletin çocuklarından oluşuyor... Yani milletin çocuklarını, millete kaşı kullandılar!
Ormanları korumak Anayasa'ya göre devletin, dolayısıyla jandarmanın da görevidir. Ormanı yok ederek kömür madeni için alan açmak ise sadece Anayasa suçu değildir. Ormanı yok etmek, sadece bölge halkına karşı işlenen bir suç da değildir. Orman, karbondioksit emilimi yaparak havayı temizlediği için ağaçları kesmek, bütün insanlığa ve doğaya karşı işlenmiş bir suçtur. Böyle bir suçun işlenmesi için kamulaştırma gibi bir aracı kullanmak, görevi kötüye kullanmaktır. Dolayısıyla ağaç kesilsin diye asli görevi ülkede güvenlik ve huzuru sağlamak olan jandarmayı kullanmak da suçtur. Bu yönde verilen emirler, Anayasa'ya ve evrensel hukuk ilkelerine aykırıdır...
Anayasa'ya ve hukuka aykırı emirleri uygulayan yetkililer suç işlemektedir. Zira kanunsuz ve hukuka aykırı emirlere uymak gibi bir zorunluluk yoktur. Açıkça suç teşkil eden bir eylemi uygulamak, işlenen suça ortak olmaktır...
Bill Gates, “Küresel iklim değişikliğine iki milyar ineğin gaz çıkarması sebep oluyor” varsayımını, medya aracılığıyla kabul ettirdi. Öyle ki dünyanın en büyük medya kuruluşlarından biri olan BBC'de her gün bu yönde bir haber görmek mümkün... 27 Haziran bülteninde de küresel ısınmanın yüzde 15'inden çiftlik hayvanlarının sorumlu olduğuna dair "bilimsel" bir araştırmaya ilgili haber vardı. Haberdeki ilgili cümleyi birebir alıntı yapmak için tekrar siteye girdiğimde başka bir habere rastladım! Bu haberde "Bilim insanları, El Nino'nun sıcak hava dalgasının şiddetinin artmasında küçük bir pay sahibi olduğunu buldu. Asıl faktörse fosil yakıtların kullanılmasına bağlı küresel ısınmaydı..." deniliyor.
Gerçek de bu değil midir? Buna itiraz eden de yok. Fosil yakıtlar denilen kömür, petrol ve doğalgaz kullanımı arttıkça, hava sıcaklığının arttığı kesin. Öyleyse, hayvanları suçlamak yerine, öncelikle güneş ve akarsu enerjisine yönelmek gibi çözümler üretmek gerekmez mi? Tabii önce, havayı kirleten ve ısınmaya sebep olan ABD, Çin ve Batı Avrupa'nın doğal çözümlere yönelmiş olması gerekir...
Cumhuriyet yazarı Ergin Yıldızoğlu, "Türkiye’de, kömür çıkarmak ve tüketmek için orman kesmek gibi ironik bir saçmalığın arkasında, özgün bir dinamik de var. Bu da laik Cumhuriyeti, kurumları yıkılacak, kaynakları talan edilecek, kültürel miras yok edilecek bir 'darülharp' olarak gören bir toplumsal hareketle, siyasal İslamla ve onun egemen sınıfıyla ilgilidir: Bu hareketin insanı, 'kapitalist gerçekçiliğin' insanından bile daha ben merkezcidir; toplumun ve insanlığın çıkarlarını, hatta bekasını düşünmez; öncelikle kendi bedenine, hazlarına, odaklıdır." diyor...
Türkiye'nin darülharp gibi görülerek talan edildiği doğrudur. Yalnız Akbelen özelinde bakarsak, burada linyit üretimi için ormanları katleden Limak Holding'in sahibi olan Nihat Özdemir'in, bildiğim kadarıyla siyasal İslâma bir mensubiyeti yoktur. Hatta Toygun Atilla’nın Patronlar Dünyası’ndaki yazısına göre, Akbelen’de ağaç katliamı yapan Limak Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı Ebru Özdemir Kışlalı da “bir çevre gönüllüsü”dür!
Kısacası, onların amacı tamamen duygusaldır! İşleri bittiğinde İzmirlilere elektrik satacaklar. Fakat bir özel şirket, ormanı yok etsin, linyit çıkarsın ve elektrik üretsin de satsın diye kamulaştırma yapanlar ve ağaçları tek tek korumaya çalışan köylülerin üzerine jandarmayı gönderenlerin amacı kamu yararı olamaz...
Tek parti dönemini anarken “jandarma dipçiği” edebiyatı yapan siyasal İslamcılar, 2023 yılında ağaçları korumaya çalışan halkın üzerine jandarma gönderdi.
Seyirci kalmamak gerekiyor...
Kuruluş değerleri ve İmamoğlu’nun değerleri!
29 Temmuz 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:52
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
CHP’deki değişim tartışmalarına bugüne kadar girmek istemedim, çünkü kişilere odaklı bir değişim tartışmasının hiçbir faydası olmadığını biliyorum. Ayrıca yüzde 95’i iktidarın elinde olan medyadaki tartışmalarda yapıcı bir öneride bulunan da çıkmadı. Bu tartışmalar, iktidarın ülke ekonomisini çökertmeye hizmet eden kararlarını gözden kaçırmaya hizmet ediyor. “CHP medyası” olarak bilinen Halk TV ise CHP ile çatışır duruma düştü...
Bu arada MHP’de en küçük bir değişime izin vermeyen Devlet Bahçeli’nin “CHP'de sınıf arkadaşım devam etmezse Ekrem'e karşı Özgür derim” diyerek tartışmaya katılması dikkat çekti...
Bahçeli, daha önce, altılı masanın Cumhurbaşkanlığı adayı olarak Kemal Kılıçdaroğlu’nu tercih ettiğini de bildirmişti...
Tayyip Erdoğan’ın da aday olarak karşısında Kemal Kılıçdaroğlu’nu görmek istediği, sadece onu hedef almasından belliydi...
Ekrem İmamoğlu hakkında ise dava üzerine dava açılıyor, adaylık ihtimali zayıflatılıyordu.
Kısacası, AKP ve MHP, İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanı adaylığını önledi şimdi de CHP Genel Başkanı adayı olmasını istemiyorlar. İmamoğlu’nda toplumu sürükleyici bir irade olduğunu kabul etmek demektir bu...
***
Peki iktidarı korkutan İmamoğlu, bugünlerde ne yapıyor?
İmamoğlu, “İktidar İçin Değişim” sloganıyla kurduğu internet sitesine 100 binden fazla kişiden gelen önerileri paylaştı.
İmamoğlu, bu önerileri açıklarken “Toplum, ayakları yere basan bir siyaset benimsememizi, Atatürk ilkelerine bağlı bir tutumu öne çıkarmamızı bekliyor.” dedi...
Bence de CHP’nin asıl sorunu ayakları yere basan bir siyaseti olmaması ve Atatürk ilkelerinden uzaklaşmasıdır.
İmamoğlu, ayakları yere basan ne vaat ediyor bakalım... Gazete Oksijen’e yazdığı yazıda İmamoğlu, “Türkiye’nin yeni bir gelecek tahayyülüne ihtiyacı var. Bu hayali geçmişimizin zengin deneyimlerinin ışığında kuracağız. Cumhuriyetin kurucu değerlerini yeniden yorumlayıp hevesle ve cesaretle Türkiye’nin yeni yolculuğunu inşa edeceğiz. Bu yolculukta hayallerimizi ön kabullerle, önyargılarla sınırlamayacağız. Yenilikleri keşfeden bir Türkiye oluşturacağız.” dedi.
İmamoğlu’nun diğer görüşleri özetle şöyle:
*Çözümlerin önemli bir kısmının toplumun yaşam alanını oluşturan yerelden başlayacağına; yerelden ulusala, ulusaldan küresele doğru cesur ve yaratıcı çözümlerle hayat bulacağına inanıyorum.
*Daha önemlisi merkezi idare vatandaşların iradesi ile seçilen yerel yönetimlere müdahale edip onlar üzerinde vesayet kuramamalıdır. Merkezi iktidar yerel iktidarı temsil eden belediye başkanlarını siyasi gerekçelerle görevden alamamalı, kayyumlar atayamamalıdır.
*İkinci olarak yeni bir siyasal örgütlenme mimarisi öneriyorum. Bugün partiler topluma kapalı, liderin şahsi tercihlerinin ve etraflarındaki dar çevrelerin etkili olduğu, dışlayıcı yapılara dönüşmüşlerdir.
*Yeni ve demokratik bir siyasi hayatın inşası bir kez daha Türkiye’nin kurucu partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendini köklü bir şekilde yenileyerek önümüzdeki dönemin ihtiyaçlarına cevap vermesiyle mümkündür.
*Demokratik liderlik başta Kürt ve Alevi sorunu olmak üzere ülkenin açık yaralarını iyileştirmek için gerekli zemini titizlikle inşa eder. Risk almaktan kaçınmaz. Ülkemizin birlikteliğini güçlendirecek çözümler için cesur ve kararlı bir irade ortaya koyar. Bu irade Türkiye’nin köklü dönüşümü için kaçınılmaz bir yükümlülüktür.
*Cumhuriyetin kurucu değerlerini ciddiyetle idrak edeceğiz. Onları günümüzün şartlarında, toplumsal mutabakatla yeniden yorumlayıp hevesle ve cesaretle Türkiye’nin yeni yolculuğunu inşa edeceğiz.
***
“Kuruluş ilkelerini yeniden yorumlamak” yeni kurucu değerler üretmek demektir ki AKP de kendi kuruluşundan beri bunu yapacağını söylüyor zaten. Öyle ki sıra “Yeni Anayasa”ya geldi.
Öyleyse İmamoğlu, kendisine yapılan “Atatürk ilkelerine bağlı bir tutumu öne çıkarmak” önerisine uygun davranmış olmuyor ki... Merkezi idarenin yerel idareler üzerindeki vesayetini kaldırmak, 82 ilde 82 devlet kurmak demektir! Dışarıdan beslenen bir örgütün 40 yıldır terör eylemleri yapması, “Kürt sorunu” olarak gösterilemez. Yine “Alevi sorunu” diye bir yaklaşım da doğru değildir.
Bütün bu konular, bütünleştirici bir yaklaşımla ele alınmalıdır.
Fıtrat değişir sanma bu kan yine o kandır"
31 Temmuz 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:52
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
"Açıkça görülüyor ki Yeni Anayasa isteyenler Lozan’a karşı Sevr özlemi içinde olanlardır. Yalnız, iktidar veya muhalefet bünyesinde hangi kılığa bürünürlerse bürünsünler, Türk Milleti’nin iradesini hiçbir güç kıramayacaktır." ifademe "Türk Milleti mi kaldı?" veya "Türk Milleti, bugünkü duruma kendi tercihleri sonucunda geldi" diye cevap verenler oldu.
Bu tür yaklaşımlarda bulunmak kasıtlı değilse, milleti tanımamak demektir...
Çünkü bir milletin kararı, tek tek bireylerin kararı ile oluşur. O bireylerin iradesi güçlü ise milletin iradesi haline gelebilir. Dolayısıyla, kimse kendi gücünü ve potansiyelini küçümsememelidir.
***
Diğer taraftan klasik devlet yöntemleriyle yani yasama, yürütme ve yargı erkleri marifetiyle şimdiki küresel boyutlu projeli saldırıların hakkından gelmek mümkün değildir. Küresel saldırı, ticaret ordularıyla, sermaye ordularıyla, bilgi ordularıyla, kültür ordularıyla, medya ordularıyla yapılıyor. Ulus devletler ise önce polis ve asker marifetiyle bu saldırıları önlemeye çalışıyor, yetmeyince yargı devreye giriyor, yetmeyince yasalar çıkartılıyor.
Ulus devletler yine de aciz kalıyor. Çünkü yasama, yürütme ve yargı kurumları hatta ordular bile kurulan örümcek ağından etkileniyor, hatta ağın bir parçası haline geliyor.
Aslında, milletin varlığına yönelik küresel saldırıya karşı küresel savunma gerekir. Çünkü saldırı, bütün ulus devletlere yöneliktir.
Türkiye'nin yoğun bir küresel baskı altında bulunmasının sebebini ABD’nin eski Başkanı Clinton, TBMM’de yaptığı konuşmada açıklamıştı. Clinton, 20. yüzyılı, Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesinin belirlediğini gelecek yüzyılın da Türkiye’nin kendi geleceğini, bugünkü ve yarınki rolünü nasıl tanımlayacağına göre şekilleneceğini söylemişti...
Türkiye de Osmanlı gibi içerden teslim alınırsa, Avrasya direnemeyecek ve mazlum milletlerin kaleleri birer birer düşecektir!
***
Türkiye’de asıl sorun, Müslümanlığın ve Milliyetçiliğin bile istikametini kaybetmesi, yani iç cephenin de ele geçirilmesidir.
Atatürk, savaş devam ederken bile "Asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün memleketin, bütün milletin meydana getirdiği bir cephedir. Görünürdeki cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, yenilebilir.
Fakat bu durum hiçbir zaman bir memleketi, bir milleti yok edemez. Önemli olan, memleketi temelinden yıkan, milleti esir ettiren iç cephenin çöküşüdür.
Bu gerçeği bizden çok daha iyi bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için yüzyıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne kadar başarı da sağlamışlardır.”
“Gerçekten, ‘kaleyi içinden almak’ dışından zorlamaktan çok kolaydır. Bu maksadı gerçekleştirmek için içimize kadar sokulabilen bozguncu mikropların ve ajanların varlığını iddia etmek yerindedir.
Meclis’in zihniyeti, çalışmaları ve durumu düşmana ümit verici olmadıkça iç ve dış cephelerimizin yerinden oynamasına imkân ve ihtimal yoktur. Meclis’te bir veya birkaç üyenin karamsarlık telkin eden sözlerinden bile aleyhimizde yararlanma çareleri aranmakta olduğuna şüphe edilmemelidir." diyordu...
***
Namık Kemal ise milletin zaaf içine düşmesinden umutsuzluğa kapılmamak gerektiğini söylüyordu:
“Muini zalimin dünyada erbab-ı denaettir
Köpektir zevk alan sayyad-ı bi-insafa hizmetten
Kaza her feyzini her lütfunu bir vakt için saklar
Fütur etme sakın milletteki za’f u betaetten
Ne gam pür âteş-i hevl olsa da gavgâ-yı hürriyet
Kaçar mı merd olan bir can için meydân-ı gayretten
Felek her türlü esbâb-ı cefasın toplasın gelsin
Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azîmetten.”
Ve başka bir şiirini de şöyle bitirmiştir:
"Ecdadımızın heybeti maruf-ı cihandır
Fıtrat değişir sanma! Bu kan yine o kandır."
.Nitelikli dalkavukluk!
01 Ağustos 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:52
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Televizyonlarda 100 konuşmacıdan 80’i iktidara, 10’u muhalefete dalkavukluk ediyor. Her nasılsa ekranlara hâlâ çıkabilen on kişi de gerçekleri söylemeye çalışıyor. Tabii bu dalkavukların içinde gazetecilikten gelen de var ama çoğu çeşitli mesleklere sahip insanlar. Yalnız onlar da bir süre sonra kendilerini gazeteci diye tanıtmaya başlıyor!
Bu durum, gazetecilik mesleğini ayağa düşürüyor. Öyleyse buna bir çare bulmak gerekir.
***
Dalkavukluğun tarihçesine baktığımızda, bu işin bir çeşit meslek olarak kabul edildiği dönemler var...
Osmanlı bu işe bir çözüm üretmiş... Tarihçi Reşat Ekrem Koçu, şu bilgileri veriyor:
“Tanzimat’tan önce başa ya külah, ya kavuk giyilirdi. Külah çeşitlerini esnaf ve asker ocaklarında efrad giyerdi. Külahın üzerine, işlerinin, mesleklerinin işareti olarak beyaz tülbent yahut renkli çember sararlardı. Kavuk ise tüccarın, memurun, kibarın, ricalin, ulemanın serpuşu idi. İşleri, meslekleri başkalarını eğlendirmek olan dalkavuk esnafı zelil (hor görülen) adamlar kabul edilmişti ve onlara serpuş olarak ayak takımının, esnafın ve askerin serpuşu olan külahı giydirme imkânı bulunamamıştı. Toplum içinde kolayca derhal seçilmeleri için de ‘dalkavuk’ olmaları yani kavuklarına hiçbir şey sarmamaları emrolundu. Bu suretle kendileri de alâmet-i fârikaları olan serpuşlarına nispetle ‘dalkavuk’ adını aldılar. (...)
Toplum hayatımızda Tanzimat’tan evvelki devirde, bugünkü mecazi anlamı ile dalkavuklar mevcut olmakla beraber, onlardan tamamen ayrı, kelimenin basit lügat anlamına göre isim almış loncası ile kahyası ile ve efradı ile, işleri kibarları ve zenginleri ve onların konaklarındaki, meclislerindeki kimseleri eğlendirmek olan bir ‘dalkavuk esnafı’ var idi.”
Yani bugünkü meslek odaları gibi “dalkavuklar odası” da vardı...
***
Bugün kavuk yok! Şapka kullanan çok az. Yani dalkavuklar dış görünümünden pek tanınmıyor. Gerçi, bir-iki söz söyledikten sonra tıynetleri ortaya çıkıyor ama çeşitli meslekleri veya unvanları haksız olarak kullanıyorlar. Bu işten para ve mevki kazanıyorlar! Öyleyse bugünkü dalkavukların da bir meslek odası kurması gerekir! Odaya kayıtlı olmayanların dalkavukluk yapmasına izin verilmemelidir. Dalkavukluğun tarifesinin de altı ayda bir enflasyon oranına göre belirlenmesi uygun olur.
Tabii tarife, günümüz şartlarına göre düzenlenmelidir.
Reşat Ekrem Koçu, Osmanlı dönemi “dalkavuk tarifesi”ni şöyle vermiş:
*Dalkavuğun burnuna fiske vurma: (fiske başına) 20 para.
*Başına kabak vurma: 30 para
*Yüzünü tokatlama: (tokat başına) 30 para
*Oturduğu setten ve minderden aşağı yuvarlama: 30 para
*Merdivenden aşağı yuvarlama: 180 para
(Bir yeri incinir, kırılırsa tedavi ve cerrah parasını latife eden verir.)
*Çıplak başına tokat atma: (tokat başına) 45 para
*Dalkavuğun kafasına iri bir yumruk indirme: (yumruk başına) 40 para
*Kuyruğu dışarıda kalmamak üzere bir fındık sıçanını dalkavuğun ağzının içine kapatma: 400 para...”
Böyle devam ediyor...
***
Günümüzdeki dalkavuklar, farklı yöntemlerle çalışıyor ama işin temeli aynı... Paradan önce makam için akla hayale gelmeyecek sözler ve tutumlar geliştiriyorlar.
Öyle ki dalkavukluk ettikleri kişiyi, Allah ile Peygamber arasına bir yere bile yüceltebiliyorlar.
Dalkavukluğun derecesine ve kendi sosyal durumuna göre memursa amir, amirse genel müdür, genel müdürse, yönetim kurulu üyeliği verilebiliyor.
Dalkavukluk, siyasi sonuç almaya yarıyorsa, yani nitelikli dalkavukluk söz konusuysa, parti yöneticiliği, belediye meclis üyeliği, milletvekilliği, hatta bakanlığa kadar yolu var...
“Nitelikli dolandırıcılık” olur da “nitelikli dalkavukluk” olmaz mı?
Tabii dalkavuğun, dalkavukluğunu uzun süre belirli söz ve davranışlarla ispat etmesi gerekir. İspat ettikten sonra zenginler kulübüne girmeleri, işten bile değil! Bir devlet bankası kredisi, ardından bir daha, bir daha... Teşvikler, vergi afları...
Dalkavuk deyip geçmemek lâzım... Dalkavuklar olmasa, siyasi partiler ve ülke yönetilebilir mi?
Akbelen Yörükleri de PKK iltisaklı mıdır?
02 Ağustos 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:52
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Akbelen’de linyitten elektrik üretimi gerekçesiyle, özel bir şirkete ormanı yok etme yetkisi verilmesi ve buna yönelik tepkiler, sonunda genel seçimlerde iktidarın muhalefeti PKK ve FETÖ ile beraber hareket etmekle suçlayıp halkı bu yönde ikna etmesi gibi bir sürece dönüştü...
Seçim süreci boyunca suçlamaları yapan, en başta AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan idi. Millet İttifakı’nın Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu, bu suçlamalara yeterli cevap vermedi. “FETÖ ile 15 Temmuz’a kadar iş tutan, doğrudan doğruya AKP iktidarıdır. Yine çözüm süreci boyunca PKK ile masaya oturup, Abdullah Öcalan’ın Kandil ile irtibatını sağlayan da AKP iktidarıdır.” diyemedi...
Kılıçdaroğlu, seçim sürecinde Cumhurbaşkanlığını kazanmak için HDP’yi ve onlara oy verenleri küstürmemeye çalıştı. HDP seçmeni, Kılıçdaroğlu’na oy verdi ama yeterli olmadı. Sonuçta Kılıçdaroğlu, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan oldu; CHP’nin listesinden 39 milletvekilliğini, toplam oyları yüzde biri geçmeyen partilere kaptırdı. Tabii, vatandaş yapılan yabancılara oy kullandırılması ve sayısı tam olarak anlaşılamayan sandıkta Millet İttifakı’nın üye veya gözlemci bulundurmaması da sonuca etkili oldu. Bütün bunların toplamı, ikinci turdaki farkın oluşmasına yetti...
***
Türkiye’nin önünde şimdi yerel seçimler var ve Tayyip Erdoğan dış politika ile uğraşırken, Cumhur İttifakı’nın seçim stratejisini Devlet Bahçeli uygulamaya başladı.
Bahçeli, “Bilhassa İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Antalya, Aydın, Muğla, Hatay, Eskişehir, Tekirdağ ve Mersin Büyükşehir Belediyeleri ile birlikte HDP’nin terör örgütü PKK’ya yardım ve yataklık maksadıyla zehirleyip seferber ettiği belediyeler mutlaka el değiştirmeli ve cumhurun yönetimine geçmelidir.
Yerel yönetimlerdeki mevzi ve merkezkaç istila son bulmalıdır.
Milliyetçi Hareket Partisi ve Cumhur İttifakı yerel yönetimlere çöreklenen bozguncu anlayışın milli güvenliği ve toplumsal huzuru sarstığı kanaatindedir.” diyerek işaret fişeğini yakmış oldu...
***
Bahçeli Akbelen’deki orman katliamının, iktidara, ülke genelinde puan kaybettirmekte olduğunu da değerlendirmiş olsa gerek ki o konuda da benzer bir çıkış yaptı.
Bahçeli, şöyle dedi:
“Muğla Akbelen’de başta CHP Genel Başkanı olmak üzere, nöbetçi provokatörlerin günlerdir iç huzuru tahrip çabası gözümüzden kaçmamıştır.
Günbegün eriyen bir partinin ve marjinal yedeklerinin Akbelen’den bir Gezi Parkı kalkışması çıkarmak için her alçaklığa tevessül ve teşebbüs ettikleri açıktır. (...)
Muğla Akbelen’de FETÖ ve PKK iltisaklı kriminal tiplere eylem alanı açan, sözde çevreci örgütlere çanak tutan, yasa dışı sol gruplarla kol kola girip olay çıkarmak için fırsat kollayan CHP yönetimi, siyasi komaya girmesine neden olan yüksek tansiyonu bir kanaldan Türkiye’ye yaymanın çabasındadır.
Akbelen’de bir CHP’li milletvekilinin şerefli ve kahraman jandarmamıza eşkıya diye bağırıp tıpkı bir müstevli işbirlikçisi gibi koşarak peşine düşmesi utançla hatırlanacak rezil görüntülere sahne olmuştur.
HDP’li bölücüler ne yapıyorsa aynısına CHP’li milletvekilleri de kalkışmıştır.
(...) Nasıl ki, Gezi Parkı’nda konu ağaç değilse, Akbelen’de de ağaç olmadığı kesindir.”
***
Bu açıklamayı okuyunca, ilk olarak aklıma “Akbelen’de ağaç kesimine engel olmaya çalışan Yörükler de mi PKK ile iltisaklı?” sorusu geldi.
Öyle ya, “Arkadaşlar! Gidip, Toros Dağları'na bakınız, eğer orada bir tek Yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki bu dünyada hiçbir güç ve kuvvet asla bizi yenemez.” diyen kişi, devletin kurucusu Atatürk değil mi?
Akbelen’in bağlı olduğu Milas’ta Kemal Kılıçdaroğlu’na yüzde 60’dan fazla oy çıktığını, Tayyip Erdoğan’ın yüzde 30’un biraz üzerinde kaldığını biliyorum ama herhalde bu bir suç değil!
CHP ile ilgili ağır suçlamalara cevap vermek ise CHP yönetimine düşer. (Yazıyı bitirip gazeteye gönderdiğim saatte ciddi bir tepki yoktu...)
***
Anlaşılan o ki Bahçeli, saydığı büyükşehir belediyelerini Cumhur İttifakı’na kazandırmak için elinden geleni yapacak.
Millet İttifakı da dağılmış durumdayken sonucu görmek için ankete gerek var mı?
Bu arada sadece Akbelen’de değil, ülke genelinde ormanlar iktidar eliyle yok ediliyor. Konu, sadece ağaç değil elbette... Konu, vatan...
Dini veya siyasi dolandırıcılık!
03 Ağustos 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:52
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD’de Jason Gerald Shenk adlı Georgia doğumlu bir kişinin, 10 yıldır “Çin’de İncil dağıtacağım” diyerek topladığı toplam 33 milyon dolardan fazla bağış parasını harcadığı ortaya çıktı.
Anadolu Ajansı’nın haberine göre ABD Georgia Güney Bölgesi Savcılığından Barry Paschal, The Daily Beast haber portalına yaptığı açıklamada, Shenk'in, ABD vergi dairesine yıllık beyan mecburiyetinden kaçınmak için 2016'da ABD vatandaşlığından çıktığını söyledi.
Bu olayı ele almamın önemli bir sebebi var...
Türkiye’de din istismarı vakalarından bahsederseniz, özellikle siyasal İslamcıları eleştirdiğinizde, bazıları hemen sizi dinden uzak olmakla suçlar. Oysa eleştirilen, dinin siyasete, ticarete hatta cinsel sapıklığa alet edilmesidir. Kaldı ki dinle ilgili kurumlar, kişiler veya uygulamalar da eleştirilebilir. Bunda dini açıdan hiçbir engel yoktur...
***
Türkiye’de Jason Gerald Shenk gibi çok insan var... Mesela tarikat veya cemaatlerden, holdinge dönüşmeyen yoktur. Öyleyse tarikat ve cemaat diye yola çıkanların asıl amacı, ekonomik güç sahibi olmak değil midir?
Amerika’daki din istismarcısı ile Türkiye’deki din istismarcılarının ortak bir tarafı daha var: Vatansız olmak!
Bağış olarak topladıkları paraları rahat harcayabilmek için devletin kontrolünden çıkmak isterler. ABD’de devlet, vergi konusunda hassas olduğu halde, adam 10 yıl boyunca vergi dairelerini bile aldattı.
ABD Adalet Bakanlığı’nca açıklanan iddianameye göre, Shenk, dolandırdığı hayır kurumlarına Çin'in farklı eyaletlerine kaç İncil dağıtıldığına dair sahte istatistikler içeren tamamen uydurma elektronik faturalar gönderdi.
Shenk’in, aile çiftliğine 7 milyon, 16 hayat sigortası poliçesine 4 milyon, çevrim içi spor kumar sitesine 1 milyon, mücevhere 1 milyon, bir ABD şirketinin hisselerine 850 bin, kredi kartı ödemelerine 820 bin ve Şili'deki gayrimenkullere 320 bin dolar para harcadığı tespit edilebildi.
Peki bizde din adına para toplayanların paraları nasıl harcadığını soruşturan var mı?
***
Henüz yakalanamayan Shenk'in dolandırıcılık ve para aklama suçlamalarıyla tutuklanma ve iadesi için emir çıkarıldığını aktaran savcı, şüphelinin 20 yıla kadar hapis ve "önemli mali cezalar ve müsadere" ile karşı karşıya olduğunu bildirdi.
Shenk, Ohio ve Kuzey Carolina'daki Hristiyan gruplardan bağış toplarken, insanların dini inançlarını kullandı değil mi?
Görüldüğü gibi bu işler bütün dünyada, bütün dinlerde böyle oluyor; Türklere has bir saflık değil... Dini inançlarına sıkı sıkıya bağlı olanlar, kolay istismar ediliyor.
Hani “hesaplarınız PKK veya FETÖ tarafından ele geçirilmiş” yalanına inanarak dolandırılan vatandaşlarımız da aslında benzer duyguların kurbanı oluyor.
Ömür boyu dürüst çalıştığını bildiğimiz ünlü insanlar da aynı tuzağa düşebiliyor. Dolandırıcılar, doğruluktan, iyi vatandaş olmaktan asla ayrılmamayı bir hayat felsefesi olarak benimsemiş kişileri, tam da bu noktadan ikna ediyorlar! İnsanlar, “Devlete, terörle mücadelede yardım ediyorum” diye parasını kendi hesabından çekip dolandırıcıların istediği hesaba yatırabiliyor.
***
Dini duyguları istismar etmek, dolandırıcılıktır, bunu bazılarımız anlamıyor ki tarikat veya cemaate bağışta bulunmayı, dini bir görev zannediyor! Oysa bağışta bulunulanlar, bu paralarla lüks bir hayat yaşıyor...
Hristiyanları, “Çin’de İncil dağıtacağım” diye kandırıyorlar, Müslümanları, “Afrika’da kurban keseceğim” diye... “Çocuklara burs vereceğim, okul açacağım” diyenleri de 15 Temmuz’da bir nebze gördük!
Üstelik ABD’deki siyasi sistem de din istismarına yani dolandırıcılığa endekslidir, Türkiye’deki sistem de... Tabii millî duyguları istismar emek de aynı şekilde dolandırıcılıktır.
***
Hani eski Ceza Yasası’nda dolandırıcılık suçu anlatılırken, “bir kimseyi hulus ve saffetinden istifade ederek kandırmak suretiyle” denilirdi ya, milletçe kandırılıyoruz, dolandırılıyoruz, vatanımız istila ediliyor, onu bile anlamıyoruz!
Gerçi bütün insanlık pandemi diye korkutularak dolandırıldı; milyonlarca insan yanlış tedaviyle, günde 16 hapla öldürüldü, hâlâ dolandırıcıları savunanlar var!
Atatürk filmi üzerine...
04 Ağustos 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:51
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye’nin gündeminde olan Atatürk filmi ile ilgili olarak işi baştan ele alalım.
Aras Bulut İynemli’nin başrolünü oynadığı filmin yapımcısı kim?
Walt Disney Company’nin yan kuruluşu olarak 2019’da kurulmuş, abonelik sistemiyle çalışan içerik üreticisi Disney Plus şirketi değil mi?
Yapımcılığını üstlendikleri filmi, ABD’deki Ermeni lobisinin girişimiyle yayından kaldırdıklarını ilan ettiler. Tepkiler üzerine de dizinin film olarak Fox TV’de yayınlanacağını bir müjde gibi duyurdular.
Peki ne zaman yayınlanacaktı bu film?
Cumhuriyet’in 100’üncü kuruluş yıldönümünden itibaren...
***
Önce şunu bir tespit edelim. Cumhuriyetin 100’üncü kuruluş yıldönümü için bir Amerikan şirketinin dizi film yapması, Türkiye adına utanç verici bir durum değil midir? Türkiye’de kimsenin aklına böyle bir film yapmak neden gelmedi?
TRT’nin yakın zamanda yayınlanmış bir filmi vardı ama yeterli değildi. Cumhuriyetin 100. kuruluş yılı için hazırlık yapmayı bir Amerikan şirketinin planlamış olması, yeterince büyük bir ayıp değil mi?
Bunu geçtik diyelim... Bir Ermenistan gazetesinin, sosyal medyadaki tepkileri, “uluma” olarak nitelendirmesi ve Atatürk’e soykırım iddiaları üzerinden diktatör demesi de kanımıza dokundu...
İktidar ise konuyu Dışişleri Bakanı ve MİT Başkanı düzeyinde takip ediyor. Yapılan açıklamalarda “Atatürk’e saygısızlığa izin verilemez” gibi sözler de var...
İyi ama Ermeni lobisi, Ermenistan gazetesi veya Disney Plus’tan önce Atatürk’e saygılı mıydık?
Atatürk ve İnönü’ye “iki ayyaş” diyen kimdi? “Ayasofya’nın yeniden camiye çevrilmesi” diye gösterilen Cuma namazında Atatürk’e lanet okuyan kimdi?
Cumhuriyet dönemi için “80 yıllık reklam arası” diyen kimdi?
Bu saygısızlıklara izin veren düzen nasıl kuruldu?
Siyasal İslamcılık ile kuruldu değil mi? Oysa Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi, İstanbul ve Çanakkale Boğazları ve Marmara’yı tamamen Türk egemenliğine alan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni imzalaması için Sovyetler Birliği’ne yapılan bir jestti. Kaldı ki Ayasofya ibadete kapalı da değildi...
İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet’in laneti de aslında İstanbul’u parsel parsel yabancılara satacak olanlara idi...
Ali Erbaş ise o Cuma hutbesinde, "Fatih Sultan Mehmet Ayasofya'yı cami olması için vakfetti. Bizim inancımızda vakıf malı dokunulmazdır, dokunanı yakar! Vakfedenin şartını çiğneyen lanete uğrar" demişti.
Halbuki İslam inancında “vakıf malına dokunulmaz” diye bir kural yoktur. Vakıflar, mülkiyetin devlete ait olduğu dönemlerde, yönettiği mülkün, kendi mirasçılarına kalmasını isteyenlerin geliştirdiği bir formüldür. İslam icadı da değildir!
***
Her neyse biz konumuza dönelim...
Atatürk filmi üzerindeki tartışma, bir defa daha gösterdi ki, Atatürk’e düşmanlık ancak, Türkiye topraklarında gözü olanların veya Türk egemenliğine son vermek isteyenlerin işidir.
Bir Müslüman Atatürk’e karşı olamaz. Çünkü Atatürk bütün Müslümanların şerefini kurtarmıştır! Çünkü Suat İlhan’ın tespit ettiği gibi “Atatürk devriminden önce, bugün Batı dediğimiz medeniyetin elindeki topraklar, 25.5 milyon mil kare idi. 1993’te bu rakam 12.7 milyon mil kareye, yani yarısına düşmüştür. İslâm dünyası ise 1920’de 1.8 milyon mil kare üzerinde egemenlik sahibiydi. 1993’te İslâm dünyasının sahip olduğu topraklar 11 milyon mil kareye yükselmiştir.”
İslâm dünyasını ayağa kaldıran güç, Atatürk modelidir! Buna rağmen, Türkiye’de ve Mısır’da siyasal İslâm, devletle mücadele etmiştir. O hâlde Türkiye’deki hareket noktaları, gerçekte İslâm’ı yüceltmek değil İslâm’ı yücelten Türk devletini yıkmaktır. Bu da emperyalist ülkelerin Haçlı ittifakı olarak kullandığı piyonlar olduklarını gösterir.
Bu bakımdan, iktidarın Atatürk’e sahip çıkması, olumlu bir gelişmedir...
Filme gelince... Henüz seyretmedik!
Nijer’de kimin çıkarı bozuldu!
05 Ağustos 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:51
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Ajanslar, bütün dünyaya olayı, “Nijer’de darbe” diye duyurdu. Peki, gerçekte neler oluyor? Afrika’nın ve Büyük Sahra Çölü’nün batı tarafında, Libya’nın güneyinde, Nijerya’nın kuzeyinde, Çad’ın batısında, 1 milyon 267 bin kilometre kare büyüklüğündeki Nijer’de meydana gelen olaya nasıl bakmalıyız?
Nijer bir Fransa sömürgesi iken 1960’ta bağımsızlık ilan etmiş bir ülke... Tabii ülke yine Fransa’nın kontrolünde sayılabilir. Öyle ki resmî dili Fransızca!
***
26 Temmuz'da ordunun yönetime el koyması sonrasında France 24 ve RFI radyosunun yayınları Nijer’in yeni yönetimi tarafından kesildi.
Nijer’in diğer komşuları olan Mali ve Burkina Faso'da yapılan darbelerden sonra da ilk iş, France 24 ve RFI yayınlarını kesmek olmuştu. Yerel dillerde yayın yapan RFI, Batı Afrika'da 130 milyondan fazla dinleyiciye ulaşıyordu.
Kısacası, Mali ve Burkino Faso’dan sonra Nijer’de de ordu yönetime el koyunca, bundan en çok rahatsız olan ülkeler Fransa ve ABD oldu. “ABD’nin ne ilgisi var?” diye baktığımızda, ülkedeki uranyum ve altın yatakları dikkat çekiyor. Ayrıca, ABD’nin Nijer’de dünyanın en büyük insansız hava aracı üssü kurduğu da biliniyor.
ABD, hava gücü zayıf olan bu ülkeleri Nijer’deki üssünde bulunan İHA ve SİHA’lar ile kontrol etmeye çalışıyor...
***
Anadolu Ajansı’nın haberlerine göre devrik Nijer Cumhurbaşkanı Muhammed Bazum, darbecilerin uzaklaştırılması için ABD'den yardım istedi. Bazum, Nijer'in ulusal bütçesinin yüzde 40'ının dış yardımlara bağımlı olduğunu ve darbe başarılı olursa bu yardımların kesileceğini söyledi!
Darbecilerin Wagner gibi gruplarla çalıştığını ifade eden Bazum, “Orta Sahel bölgesi, darbecilerin ve bölgedeki müttefiklerinin açık daveti yüzünden Wagner vasıtasıyla Rusya etkisine girebilir.” uyarısında bulundu.
Batı Afrika Ekonomik Topluluğu ECOWAS ise askerî yönetime Cumhurbaşkanı Muhammed Bazum'un serbest kalması ve yeniden görevine dönmesi için bir hafta süre vermiş aksi halde askerî müdahale dahil her seçeneği değerlendireceğini duyurmuştu.
Burkina Faso ve Mali ise yayımladıkları ortak bildiride Nijer'e askerî müdahalenin kendilerine savaş açmak anlamına geldiği konusunda ECOWAS'ı uyarmıştı. Gine de Nijer’deki askerî yönetime destek açıklamasında bulunmuştu. Senegal, Fildişi Sahili, Benin ve Nijerya ise üyesi oldukları ECOWAS'ın askerî müdahalesini destekleyeceklerini açıklamıştı. ECOWAS’ın Nijer’e askerî müdahale kapasitesi var mı, göreceğiz...
Başkent Niamey’de toplanan halk ise yeni askeri yönetime destek vermiş, “Fransa defol” sloganları atarken Nijer ve Rusya bayrağı taşımıştı... Göstericilerden bir grup Fransa'nın Niamey Büyükelçiliğine girmeye çalışmış ve elçilik binasına hasar vermişti.
***
Bu verilerden ne anlaşılıyor? Uranyum ve altın rezervlerine sahip olan Nijer, bu kaynaklarını sömüren ABD ve Fransa’nın dış yardımları ile geçiniyor! Dış yardımlar da milyar dolarla değil, milyon dolarla veriliyor! Yani ABD ve Fransa, bu iki önemli kaynağı çok ucuza mal ediyor. Böyle bir zenginliğe sahip Nijer ise dünyanın en fakir ülkeleri listesinde ilk sıralarda yer alıyor! ABD ve Fransa ile iş birliği içinde olan küçük bir azınlık dışında 22 milyonluk nüfus, açlık ve susuzlukla karşı karşıya...
Nijer’in 1960 sonrası tarihi, darbelerden ibaret! Yani ülke, kendi kaynaklarını kullanmaya çalıştıkça darbe ile yönetime el konulmuş. Bu darbeleri yaptıran da ABD veya Fransa! O zamanlar ne Batı Afrika Birliği ne ABD ne de Fransa’dan bir ses çıkmış!
Türkiye’de de darbelerin tamamı, rayından çıkmakta olan ülkeyi yeniden Amerikan çizgisine çekmek için yapılmadı mı?
1960’tan beri darbelerle yönetilen Nijer’de ilk defa ABD ve Fransa’ya karşı darbe yapıldı! Gürültünün veya yaygaranın sebebi bu.
Kavimler Göçü ve “Hudut Kartalları!”
07 Ağustos 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:51
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Millî Savunma Bakanlığı, yasa dışı yollarla Suriye'den Türkiye'ye geçmek isteyen 6 kişinin yakalandığını, yakalananlardan 4'ünün PKK terör örgütü mensubu olduğunu bildirdi.
Açıklamada, "Teröre ve teröriste geçit yok. Hudut Kartallarımız, Suriye'den ülkemize yasa dışı yollarla geçmeye çalışan 6 kişiyi yakaladı. Yapılan inceleme sonucunda yakalanan şahıslardan 4'ünün PKK terör örgütü mensubu olduğu belirlendi." ifadelerine yer verildi.
Bu haberi okuyunca, "Milyonlarca Suriyeli ve çoğu asker yüzbinlerce Afgan, yasa dışı yollarla Türkiye'ye geçerken Hudut Kartallarımıza ‘dokunmayın, bırakın geçsinler' emrini kim verdi?" diye düşündüm...
***
Açıklamadaki "yasa dışı yollar" ifadesi de yanıltıcıdır. Milyonlarca yabancının sınırlardan yürüyerek veya gümrük kapılarından izin verilerek geçmeleri arasında bir fark yoktur. Tamamı yasa dışı yoldur. Bu geçişlerin tamamı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve yasalarına aykırıdır. İktidar, bunu bildiğinden halkın yasa dışı geçişlere karşı çıkmaması için ensar-muhacir edebiyatı yaparak, yani İslam tarihinde yaşanmış bir olayı günümüze yansıtarak, kısacası, yasalara değil, dine dayalı gerekçe üretmiştir ki bu da Anayasa'ya aykırıdır.
Sadece bu uygulama bile Türkiye'yi Anayasa ve yasalarla yönetilen bir ülkeyken dini çıkarımlarla yönetilen bir ülke haline getirmiştir...
***
İktidarın uygulamalarından bir örnek vermek istiyorum... Tuncay Yüksel paylaştı:
“Polis tarafından alınan Suriyeli işçimi aramak için Tuzla Geri Gönderme Merkezi’ne gittim.
Gördüğüm manzara şuydu: Kampta yalnızca Türkmen, Özbek v.b gibi Türkler vardı.
'Suriyeliler nerede?' diye sordum.
‘Artık Suriyeli toplamıyoruz çünkü onların tamamı izinli’ dediler. Afrika’dan geleneler de izinliymiş.
Bir tek suçlu Türk soylularmış.
Oradaki bir polis arkadaşın dediği gibi
'artık Arap devletine doğru gidiyoruz.'
‘Yerli ve millî’ öyle mi?"
***
Tabii yabancı işçi çalıştırmak da sürece hizmet ediyor, bunu da görmek gerekir...
Türk Tarih Kurumu eski Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, zaman zaman uyarılarda bulunuyor ve “Yarın çok geç olacaktır. İş işten geçtikten sonra, hep söylemiştik demeyelim. Bu bir kavimler göçüdür. Ülke nüfusunun şimdilik yüzde 10'unu oluşturuyor gelenler. Bir an önce tedbir alınmazsa, sonu iyi olmayacaktır. Hükümetin bilgisi olmadan sınırdan bu kadar insanın geçmesi mümkün değil" diyor...
Halaçoğlu, Roma İmparatorluğu’nu kavimler göçünün yıktığını da hatırlatıyor...
***
Kavimler göçü, Vikipedya’da şöyle izah ediliyor: “Çin egemenliğinden kurtulmak için MS. 350 yıllarında Batı’ya hareket eden Hunlar, Volga-Don nehirleri arasında yaşayan Hunların daha Batı’ya göçmelerine sebep oldu. 375 yılında Hunlar, Gotların ve Ön Slavların yaşadığı Doğu Avrupa’ya girdi. Bölgede daha fazla tutunamayan Germen kavimleri; Vizigotlar, Ostrogotlar, Franklar, Gepidler, Lombardlar, Burguntlar, Vandallar ve Cermen olmayan Slavlar, Bat’ıya doğru göç etmeye başladı. Romalıların barbar olarak adlandırdığı bu kavimler önlerine çıkan diğer kavimleri de önlerine katarak İspanya'ya hatta Kuzey Afrika'ya kadar ilerledi. Avrupa'da yıllarca süren bu döneme Kavimler Göçü denir. Günümüz Avrupa devletlerinin temelleri Kavimler Göçü ile atılmıştır.
Göçün ilk yıllarında Cermen kabileleri Roma İmparatorluğu'nun Batı kesimindeki birçok bölgeyi ele geçirmişti. 376'da Hunlarla savaşan Got kabilesi Tervingiler, Roma topraklarına girdi. Vizigotlar 410'da İtalya'yı istila etti. Ostrogotlar tarafından İtalya'nın içlerine kadar takip edildiler. Galya'da Franklar ağır ağır Roma topraklarına girdi. Vizigotlar geleceğin Fransa ve Almanya'sı olacak Frank Krallığı'nı kurdu. Büyük Britanya'ya gelen Anglo-Saksonlar ise Roma'nın Britanya'daki sonunu getirdi.”
Şimdiki kavimler göçü de Türkiye Cumhuriyeti’nin sonunu getirebilecek boyutlara doğru gidiyor. Türk Milleti, bu gerçeği görmeli ve ona göre siyaset belirlemelidir.
Hakan Fidan’ın dış politika hedefleri
08 Ağustos 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:51
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde düzenlenen 14. Büyükelçiler Konferansı'nda yaptığı konuşmada, önümüzdeki beş yıllık dönemde Türkiye’nin dış politikasının nasıl yönetileceğini açıkladı.
Fidan, "Türkiye'mizin tam bağımsız, uluslararası gündemi belirleyen, gerektiğinde oyun kuran, gerektiğinde oyun bozan etkin ve müessir bir aktör konumunu güçlendirmek için yılmadan çaba göstereceğiz." değerlendirmesinde bulundu.
Fidan, "Her türlü dış etki alanından bağımsız, medeniyetimizin değerleri etrafında şekillenen, artan imkân ve kabiliyetlerimize dayalı devletimizin ve milletimizin bütünlüğünü, güvenliğini ve refahını güçlendirmeyi hedefleyen ve bölgesinde bir çekim merkezi olan tam anlamıyla millî bir dış politika." ifadesini kullandı.
***
“Tam anlamıyla millî bir dış politika” hedefi bir kararlılığı gösteriyor ama önemli olan uygulamadır.
Şöyle ki Fidan, konuşmasında, Türkiye’nin küresel vizyonuyla birlikte somut dış politika konularına da girdi. Meselâ "Tüm kurumlarımızla terör örgütlerine ve arkalarındaki güçlere, ülkemizde ve bölgemizde göz açtırmayacağız, alan da bırakmayacağız, nefes de aldırmayacağız" dedi.
PKK, YPG ve IŞİD gibi terör örgütlerinin arkasındaki güç doğrudan doğruya ABD’dir. Bunu bütün dünya biliyor. PYD/YPG’yi silahlandırıp ordu haline getirmek için önceden IŞİD’i kurgulayan, IŞİD ile mücadele bahanesiyle de Suriye’ye üslenen ABD değil midir?
Bu sorun, kararlılıkla çözülebilir ama üzerinde yeterince durulmuyor! ABD’nin terör örgütlerini koruması ve Türkiye’ye Suriye’nin kuzeyinde 30 kilometre derinliğin güneyine inme yasağı koyması, bu yasağa harfiyen uyulması, millî dış politika sayılabilir mi?
***
Fidan, Türkiye'nin, Suriye'deki ihtilafın siyasi bir süreçle ve Suriye'nin toprak bütünlüğü temelinde çözüme kavuşmasının ana savunucusu olmaya devam edeceğini bildirdi ve şöyle dedi:
"Suriye'yi terör örgütlerinin sığınağı, vekâlet savaşlarının arenası olmaktan çıkarmak için her türlü çabayı göstereceğiz. Güvenli ve onurlu geri dönüşlerin sağlanmasına yönelik çalışmalarımızı da hızlandıracağız. Diğer bir komşumuz Irak'ın toprak bütünlüğünün ve siyasi istikrarının başlıca savunucusuyuz. Bu amaçla Irak'ın başta PKK olmak üzere terör örgütlerinden arındırılmasına destek vermeyi sürdüreceğiz."
Bu politikanın hayata geçirilmesi, ABD’nin Suriye ve Irak’ta terör örgütlerini desteklemekten vazgeçirilmesini gerektirir.
Diğer taraftan, “onurlu dönüş”ten bahsedilmesi, milyonlarca Suriyeli ve yüzbinlerce Afgan’ın Türkiye’de kalması anlamına gelir. Ülkesinden kaçanların onurunu düşünmek Türkiye’nin sorunu değildir.
Üstelik bu sorun “Kavimler Göçü”ne dönüşmüş ve Türk Milleti’nin millî egemenliğini sarsacak boyutlara ulaşmıştır.
***
Fidan, Türk Devletleri Teşkilatı girişiminde entegrasyon aşamalarına geçeceklerini, İslam dünyasının dayanışmasını artırmak için de benzer girişimlerde bulunacaklarını söyledi ve “Güçlü, kendine yeterli, küresel fırsatlara erişimi olan bir ekonomi, millî gücümüzün en büyük dayanağıdır. Dış politikamızı da bu ekonomik hedefleri destekleyecek bir şekilde planlayıp yürüteceğiz.” dedi.
Bu hedeflere ulaşmak nasıl mümkün olacak, o belli değil... Ekonomisinin dümenine ABD ve İngiltere vatandaşlarını getiren bir ülke, güçlü bir ekonomi inşa edebilir mi?
10 milyon emekliyi açlığa mahkûm eden bir yönetim, güçlü bir ekonomi kurabilir mi?
Fidan, ayrıca "Sayın Cumhurbaşkanı'mızın refikalarının öncülüğünde hayata geçirdiğimiz Sıfır Atık Girişimi, bu yıl itibarıyla küresel bir politika haline gelmiştir." dedi...
ABD, Çin, Hindistan, Avrupa Birliği ve Rusya, sıfır atık politikası uyguluyor da benim mi haberim yok? Dünyayı kirleten bu ülkeler, sıfır atık için ne yapmış ki?
***
Toparlayalım... “Tam anlamıyla millî bir dış politika”, doğru bir hedeftir ama bunun için öncelikle ABD yörüngesindeki Suriye ve Afganistan politikalarına son verilmeli ve Kavimler Göçü, tersine çevrilmelidir!
Erkin Koray’ın uyarısı ve “Aaaa, kuşa bak” politikası!
09 Ağustos 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:51
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Ekonomi kötüye gidince, iktidarlar halkın soyulmasını örtmek için gündem değiştirir. Doğrudan örnek versem, önyargılar sebebiyle doğru anlaşılmayacak! Artık gazetecilik kaygısı taşıyan ve gerçekleri ortaya çıkarmak için çabalayan da çok az. Çoğunluk, olaylara fanatik taraftar gözlüğüyle bakıyor.
Fanatik taraftar gözlüğü, adil bir gözlük değildir. Zira fanatik taraftar, takımı aleyhine verilen kararın doğru olup olmadığına bakmaz. Karar, takımının aleyhine ise hakem aleyhinde, malum sloganı atmaya başlar! Oysa ortada bir yamukluk varsa, hakemde değil, gerçeği çarpıtandadır!
Bazen fanatik taraftarın tuttuğu takımın gücü, gol atmaya yetmez. O zaman fanatik taraftar, “vur, kır parçala, bu maçı kazan” diye bağırır! “Takımım kötü oynuyor, bu oyunla galip gelmek mümkün değildir” diye düşünmez. Amaca ulaşmak için gayrimeşru yolları da meşru sayar.
***
Siyasi fanatikler, tıpkı futbol fanatikleri gibidir. Rakip partilerin lider kadrosu hakkında her türlü iftiranın atılmasına destek verirler. İddiaların iftira olduğunu bilir ama doğru olduğunu savunurlar.
İşte bu gürültü patırtı sırasında doğruyu söylemekten başka bir amacı olmayanların sesi de siyasi fanatikler tarafından boğulmak istenir. Doğruların söylenmesi ve kabul görmesi, fanatiklerin tuttuğu siyasi takımın kaybetmesine yol açabileceğinden, bu ihtimal onları çileden çıkarır. Zira takımın kaybetmesi, çıkar düzenlerinin bozulması demektir...
Fanatikler her zaman kötü niyetli olmasa bile herkesi kendileri gibi zanneder. Bu sebeple, doğruyu söyleyenleri kendi karşıtları ile özdeşleştirerek cevap verirler. Oysa doğruyu arayanın, taraftarlığı yoktur!
***
Fanatiklik bir ruh halidir, toplumsallaştığı zaman halkın sağduyusu kaybolur. O zaman ülkede adalet ve huzur kalmaz...
Dışarıdan örnek vereyim. ABD’deki yönetim, küreselci bir ideolojiye göre hareket ediyor. Başlıca hedefleri, dünya nüfusunu azaltmak! Bu hedefe ulaşmak için ilaç sektörünü kullanıyorlar. Çocukların cinsiyet değiştirmesinin bir hak olduğunu savunuyorlar! Okullarda eşcinsellik eğitimi veriyorlar. Bu programlara karşı çıkanları da çeşitli yaftalarla suçluyorlar! Yani doğal olanı savunmayı suç gibi gösteriyorlar...
Yönetim, başı sıkışınca da “Tanımlanamayan uçan cisimlerin dünyayı ziyaret ettiğine” dair haberlerin gündemi işgal etmesi için ABD ordusunda görev almış istihbarat yetkililerini konuşturuyor. Bunlardan biri de hükümetin elinde “tanımlanamayan ve insan kaynaklı olmayan araçların olduğunu” hatta bu araçlardan birinden “insanlara ait olmayan organik canlı bileşenleri” çıktığını iddia etti. Hani, “Aaaa, kuşa bak” dediği kişinin cüzdanını çalan hırsız gibi...
***
Türkiye’de de insanlar başı sıkışan iktidar tarafından bir seçim döneminde, tabanı olmayan uzay programı ile aldatıldı. Bir taraftan küreselcilerin dayatmalarına uygun adım hareket ederken, diğer taraftan gerçekten başarı olan İHA ve SİHA’ları öne çıkararak, 10 milyon emekliyi açlığa mahkûm etmelerine gerekçe ürettiler. Yetmeyince de ekonomide program üzerine program açıklama oyununa geri döndüler. Şimdi de “Orta Vadeli Program”dan bahsediyorlar. Kısaca OVP yani, “Aaaa, kuşa bak” programı...
Bunları söylediğinizde de fanatikleşmiş insanlar harekete geçiyor, “Kemal gelse daha iyi mi olacaktı?” diyor! Benim derdim, “Ahmet gitsin, Mehmet gelsin” değil ki... “Kuşa bak” diye aldatılanlar, bunu anlayamıyor...
***
Erkin Koray, bu çarpık dünya düzeninin nasıl sürdürüldüğünü çok iyi bilen değerli bir sanatçımızdı... Allah rahmet eylesin. Yeniçağ, Erkin Koray’ın TRT'deki bir programda gençlere verdiği tavsiyeleri haber yaptı... Koray, “Dışarıdan gelen düşman kendi milletini savunacak o diyecek 'ben milliyetçiyim' ama bize sıra gelince biz milliyetçi olmayacağız veyahut da ulusalcı olmayacağız... Böyle şey yok. Lütfen birbirinizle birleşin, tek yumruk olun ve milliyetçiliğinizi lütfen kaybetmeyin. Çünkü bunu kaybetmeye başladığınız zaman evinizi de kaybediyorsunuz demektir.” demiş...
Bizim söylediğimiz de özetle bundan ibarettir:
“Evinizi kaybediyorsunuz!”
Yalakalık, devleti nasıl çökertir?
10 Ağustos 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:51
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yüksek Askeri Şûra’nın sadece adı kaldı, çünkü kurulda askerler artık azınlıkta! Kimin terfi edeceğine, kimin emekli edileceğine siyasiler karar veriyor. Bu durumda Yüksek Askeri Şûra’nın adının değiştirilmesi gerekir!
Orduya yapılan siyasi müdahaleler sonunda, terfi sistemi bozuldu ve Türkiye’yi 15 Temmuz rezaletine sürükleyen kararlar, 2014 ve 2015 şûralarında alındı. FETÖ’cü albaylar ordudan atılmak yerine terfi ettirildi ve tugay seviyesindeki muharip birlikleri yönetir durum getirildi.
Bu arada, emekliye sevk edilen, 100 tam puan sahibi Kurmay Albay Mehmet Alkanalka’nın başvuruları, Anayasa’nın 125’inci maddesine göre YAŞ terfi kararlarının yargıya kapalı olması sebebiyle dikkate alınmadı. Oysa bu madde tek bir maddelik anayasa değişikliği ile kaldırılabilirdi. Böylece Türkiye’yi 15 Temmuz’a götüren 2014 ve 2015 terfi kararları da yargıya açılabilirdi. Bunu neden yapmıyorlar? Çünkü bu kararlar bir yanılgı değil, siyasi projenin gereğiydi...
***
O projenin ne olduğu, cemaat evine resmî makam arabasıyla giden “sarıklı amiral” gerçeğini ortaya çıkaran albayın son YAŞ kararları ile kadrosuzluktan emekli edilmesiyle bir defa daha ortaya çıktı.
Projenin nasıl sürdürüldüğünü ise Prof. Dr. Ümit Özdağ, şöyle açıklamıştı:
“Türk Silahlı Kuvvetleri bu 20 yıl içerisinde emperyalizmin tarikatlar ve cemaatler aracılığıyla saldırdığı ana kurum oldu. TSK'yi çökertmeden Türkiye'yi çökertmek mümkün değildir. Onun için emperyalizm önce FETÖ sonra da diğer tarikatlar aracılığıyla silahlı kuvvetlerimizi tahrip etmeye devam ediyor. Bugün de bu tahribat FETÖ dönemindeki kadar alçakça devam ediyor. Türk ordusunu millî bir ordu olmaktan çıkarıp şeyhlerin kontrolündeki bir ordu olarak organize etmeye, emperyalizmin saldırılarına direnemez hale getirmeye çalışıyorlar.”
Irak ordusu, Kesnizani tarikatı vasıtasıyla ele geçirildiği için Amerikan ordusuna direnmedi... Model aynıdır...
***
Ülkenin ekonomisi ele geçirilince, medya, siyaset ve yargı kaleleri de zapt ediliyor! Türk ordusuna bu sayede kumpas kurabildiler! Halk ise “başörtülü bacılarım” söylemi üzerinden ikna edildi. Öyle ki üniversitelerde ve TSK binalarında “planlanmış bir başörtüsü mağduriyeti” yaratanlar da bilerek veya bilmeyerek ordu aleyhine çalışmış oldu!
Oysa sosyolojinin babası İbni Haldun, asırlar öncesinden şöyle uyarmıştı:
"Bil ki, devlet, olmazsa olmaz iki temel üzerinde kuruludur. Birincisi asker (ordu) olarak ifade edilen güç, kuvvet ve asabiyettir. İkincisi ise askeri ayakta tutan ve devletin ihtiyaçlarını gideren mal ve paradır. İşte devlette görülecek bozulma bu iki temelden başlar.
Devlet, yaşamaya devam edip, hükümdarlık büyük bir güce ulaşınca, esnaftan, (iş dünyasından) pek çok kişinin her türlü hizmet ve nasihatle hükümdara yaklaşmaya çalıştığı, bu amaçla hükümdara, etrafındakilere ve hanedan soyuna mensup olanlara büyük bir yalakalık örneği sergilediği, zenginlikten büyük pay almayı hedeflediği görülür.
Onlar bununla meşgul olurken, bütün zorlukların üstesinden gelerek devlet kurmuş olan kabilenin (milletin) evlatları, devletin kurulması noktasında babalarının yaptığı hizmet ve fedakârlıkları öne sürüp, kaprisli bir eda ile hareket ederler. Ancak bu tavırları ile hükümdarı öfkelendirirler ve hükümdar onları etrafından uzaklaştırır.
Onların yerine devlet kurulurken babalarının yaptığı hizmeti öne sürerek kapris yapacak ve üstünlük taslayacak durumda olmayan kimseleri geçirir.
Bu kimselerin en belirgin özelliği hükümdara boyun eğmek, yalakalık yapmak ve onun isteklerini yerine getirmeye çalışmaktır. Bu yüzden makamları yükselir, nüfuzları genişler ve hükümdarın yanında sahip oldukları dereceden dolayı insanlar saygı ve hürmet ile onlara yönelir. Kurucu kabilenin (bugün için kurucu felsefenin) mensupları ise kaprisli ve kendilerini üstün gören tavırlarına devam eder. Bu hâl, devletin çöküşüne kadar devam eder..."
Kısacası, yalakalık deyip geçmemek gerekiyor... Yalakalık devletin çöküşüne sebep olur.
Erdoğan, 6.5 milyon ağaç ev mi yapacak?
11 Ağustos 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:51
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, canlı bağlantı ile katıldığı Kahramanmaraş'taki kentsel dönüşüm toplu temel atma töreninde yerel seçimlerde uygulayacağı seçim taktiğini de açıkladı; “Türkiye genelinde 6.5 milyon konutu süratle dönüştüreceğiz.” dedi...
Erdoğan, bu 6.5 rakamını çok kullanmaya başladı. Birkaç gün önce de “6 milyar 572 milyon fidan diktik” demişti...
***
Son Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimlerinde uygulanan CHP ve İYİ Parti’yi terörle özdeşleştirme taktiği işe yaradı. Erdoğan, bu taktikle seçmeni tereddüde düşürdü ve üçüncü defa aday olması Anayasa’ya aykırı olduğu halde, muhalefetin ses çıkarmaması sayesinde yeniden seçildi.
Erdoğan, yerel seçimlerde, partisindeki gerilemeyi durdurmak ve 11 büyük şehri CHP’nin elinden almak için kentsel dönüşüm kozunu kullanacak.
Öyle ki “Ne zaman adım atsak CHP hep karşımıza dikildi. Takoz koyan bu ekip doğrudan insan hayatını ilgilendiren bu meseleyi bile engellemeye kalktı. Kentsel dönüşüme rantsal dönüşüm diyerek projelere kara çaldılar. Kendileri ile aynı ideolojiye sahip meslek kuruluşları ile projeleri mahkemeye götürdüler.” dedi...
***
CHP’nin kentsel dönüşüme karşı olduğu iddiası nereden çıktı? Bu iddiayı Esenler Belediye Başkanı Tevfik Göksu ortaya attı, Yeni Şafak gazetesi destekledi... Derken Erdoğan, iddiayı AKP’nin yerel seçim taktiği haline getirdi.
Kemal Kılıçdaroğlu, bu gerçek dışı iddiayı fazla ciddiye almadı ama yine de CHP adına konuyla ilgili açıklamalar yapıldı.
Mesela, 15 Mart 2021 tarihinde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun talimatıyla Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Akın başkanlığında kurulan “Yaşanabilir Kentsel Dönüşüm Masası” deprem felaketi yaşayan İzmir’de bir çalıştay yaptı.
Sonuç bildirgesini de Ahmet Akın açıkladı:
1. Dönüşüme; rant odaklı değil, insan ve çevre odaklı bakılmalıdır.
2. Esas olan yerinde dönüşümdür. Temel ilkeler şeffaflık, uzlaşı ve adalet olmalıdır.
3. Merkezî yönetim ve yerel yönetim iş birliğinin sağlanacağı, mülkiyet hakkının ihlal edilmeyeceği ve uygulamada karşılaşılan aksaklıkların giderildiği bir kentsel dönüşüm yasası hazırlanmalıdır.
4. Kentsel dönüşümün planlanması, uygulanması ve her aşamasında ilgili meslek odalarının, sivil toplum örgütlerinin, bilim insanlarının ve dönüşüm bölgesinde yaşayan yurttaşların aktif katılımı sağlanmalı, denetim kanalları açık tutulmalıdır.
5. Yaşanabilir Kentsel Dönüşümün deprem, sel, iklim değişikliği ve diğer afet risklerine karşı kentsel dayanıklılığı arttırmanın yanında, konut dışı dönüşümle iyi bir çevrede yaşama anlamına geldiği unutulmamalıdır.
6. Doğaya ve tarihe saygılı bir kentsel dönüşüm hedeflenmelidir.
7. Dezavantajlı gruplar ve engelli yurttaşlar kentsel dönüşüm sürecinde öncelenmelidir.
8. Kentsel dönüşüm, kentin kimliğini ve zaman içinde oluşan toplumsal ilişkileri yok etmemelidir.
9. Kamu yönetimi her aşamada garantör olmalı ve yurttaşlar sadece yönetimle muhatap edilmelidir.
10. Eğitime, sağlığa, kültüre ve spora yönelik yapılardan taviz verilmemelidir.
***
Görüldüğü gibi, CHP’nin kentsel dönüşüme karşı olduğu iddiası gerçek dışıdır. Hatta 1 Mart 2023 tarihinde, CHP Grup Başkanvekili Engin Özkoç, 6 Şubat 2023 depremini kastederek, “Bugün enkaz altında olunmasının nedeni, bugün feryatların enkazdan çıkıyor olmasının nedeni son 10 yıl içerisinde AKP’nin kentsel dönüşüm gerçeğini rantsal dönüşüme çevirmesi, yani müteahhitlerin menfaati ile özdeşleştirmesidir” dedi.
CHP’li milletvekili Mahmut Tanal da 24 Şubat 2023’de yaptığı açıklamada yandaş medyanın algı operasyonları yaparak AKP iktidarının deprem öncesindeki ve sonrasındaki sorumluluğunu unutturmaya çalıştığını belirtti.
***
Gerçek bir kentsel dönüşüm yapılsa para almak yerine konutu yenilenen vatandaşa, ranttan pay verilmesi gerekir... Kentsel dönüşüm, ada ada yapılsa, arazinin verimli kullanımı ile üretilecek fazla konut satışından bahsediyorum...
“6.5 milyar fidan diktik” iddiasına gelince... Gerçekten bu kadar ağaç dikilmiş olsa, metrekareye sekiz ağaç düşerdi... Konutları da artık “ağaç ev” olarak yapmak gerekirdi?
Şaka bir tarafa, elbette 6.5 milyon konut zamana yayılarak dönüştürülebilir de “rant kimin olacak?”; soru bu...
Bahçeli, “işi kolay kılalım” diyor!
12 Ağustos 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:51
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener'e çağrı yaparak, “Çağırdık dönmediniz yuvaya, yerel iktidarda komşu olalım ülke hayrına” dedi. MHP Genel Başkan Yardımcısı İzzet Ulvi Yönter de Bahçeli'nin, 2019'daki, “Buluşma yerimiz zillet değil, millet” ifadesini hatırlattı ve “Çağrı karşılık bulmadı. Sessizliğe gömüldüler ya da ironi yaparak cevap vermeye çalıştılar. Sayın Genel Başkanımız çağrılarında samimi, iyi niyetli.” diye konuştu.
Yönter, "Komşu komşunun külüne muhtaç. Biz de komşuluk hukuku çok önemlidir. Ahlaki temeli vardır. Ülkenin hayrına geleceğimiz için. Komşuluk hukukunda muhabbet vardır, yakınlık vardır. Husumet yoktur, ayrılık yoktur. Ülke hayrına bir olalım, beraber olalım, komşu olalım. Bu çağrı çok saygın bir çağrı... Bu çağrının samimiyetini görmek lazım... Türkiye'nin geleceği için zilletin bir yol olmadığını, çare olmadığını, çözüm olmadığını akıl vicdan sahiplerinin idrak etmesi lazım. Bu çağrının cevaben tarafı Sayın Akşener. Değerlendirmelerde bulunacaklardır. 26 Ağustos'ta bir konuşma yapacağı söyleniyor. Çok önemli bir konuşma olacağı iddia ediliyor. Bilemiyorum ki. Süreç bizi mutlaka aydınlatacak. Neyin ne olduğunu yakın bir zamanda göreceğiz.” dedi.
***
İYİ Parti adına ilk cevap Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Tolga Akalın’dan geldi. Akalın, “Devlet Bey bir üçüncü yol çağrısı yapıyorsa, yani bir milliyetçiler ligi kurmak istiyorsa zaten biz oradayız. Buyursun gelsin. Yok eğer bir siyasal İslamcının önderliğinde Türk milliyetçiliğini peşkeş çekiyorsa zaten o gereğini yapıyordur; bize ihtiyaç yoktur" dedi.
İYİ Parti’den istifa eden Aytun Çıray ise "İYİ Parti içinde bir grup, yerel seçimlerde AKP ve MHP ile iş birliğini savunuyor. Diğer bir grup da '2018’de 15 milletvekili almayıp savaşmalıydık' diyen Parti Başkanı gibi düşünüyor. 'İşte önümüze fırsat geldi, rüştümüzü şimdi ispat edemezsek ne zaman edeceğiz?' diyorlar" iddiasında bulundu.
***
MHP’nin İYİ Parti’ye “yerel seçimlerde ittifak yapalım” çağrısında bulunurken “ortak paydamız Türk Milliyetçiliğidir” demek yerine “komşuluk hukuku”nu öne çıkarmasının sebebi belli...
İttifakın temeli Türk Milliyetçiliği olarak tespit edilse, o takdirde MHP’nin Siyasal İslamcı iktidarı desteklemekten vaz geçmesi gerekir! Böyle bir karar söz konusu bile değildir.
MHP’nin İYİ Parti’yi çağırdığı yer, AKP iktidarının yanıdır!
İYİ Parti’yi kuranlar, MHP’den, “AKP iktidarını destekliyor” diye kopmuştu! Öyleyse, şimdi böyle bir dönüş yapmaları nasıl mümkün olabilir? Böyle bir dönüşün, ülkeye ne gibi bir hayrı olabilir?
MHP’nin bu çağrıyla, büyük şehirleri CHP’nin elinden alma operasyonu yapmaya çalıştığı anlaşılıyor. Yüzde 10 civarındaki oy desteğini çekerseniz, CHP, büyük şehirlerin tamamını kaybeder. Tabii seçmen, böyle bir karara karşı çıkmazsa...
***
MHP, genel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri için İYİ Parti’ye ittifak çağrısı yapmış olsaydı, böyle bir ittifakın anlamı büyük olurdu. O zaman ortak Cumhurbaşkanı adayı ile halkın huzuruna çıkılır ve ülkenin siyasi yapısı, olumlu yönde değişebilirdi...
MHP, AKP’yi desteklemekten vaz geçmediğine ve hâlâ İYİ Parti’yi “zillet ittifakı” içinde bulunmuş olmakla suçladığına göre “gelin komşu olalım” diyerek AKP’nin başta İstanbul olmak üzere büyük şehirleri CHP'nin elinden almasını kolay kılmaya çalışıyor. Çağrının sebebi bundan ibarettir...
İYİ Parti, kendi varlık sebebini yok sayacak bir adım atmaz herhalde.
Bir ülkede orta gelir grubu neden yok edilir?
14 Ağustos 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:51
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Ekonomi yazarı arkadaşımız Remzi Özdemir, Halk TV’de yaptığı yorumda, “Orta gelir grubunun yok edilmesi gibi bir çaba görüyorum... Altında üretim için asgari sınırı bir gram olarak belirleyerek vatandaşı borsaya yönlendirmek istiyorlar...” dedi...
Ben öteden beri, Türk ekonomisinin bilinçli olarak çökertildiğini düşünüyorum. Ülkenin bütün kaynakları, sanki yabancılar tarafından savaş sonunda işgal edilmiş gibi talan ediliyor. Üstelik milyonlarca yabancı da Türkiye’nin nüfus yapısını değiştirmek için kullanılıyor. Bu arada, ülkenin bütün kurucu değerleri, iktidar tarafından yıpratılıyor, hedeflerinin devleti yıkıp yeniden kurmak olduğunu da saklamıyorlar...
***
Ekonomideki baş aşağı gidişi son olarak şöyle özetlemiştim:
“Türkiye, dört iklime ve dünyanın en verimli ovalarına, her türlü maden ve enerji kaynaklarına ve muhteşem bir coğrafyaya sahip güçlü bir ülkedir. Halkı çalışkan ve ataktır. Böyle bir ülkenin ekonomik sıkıntıya düşmesi için ülkeyi yönetenlerin özel çaba sarf etmesi gerekir! Sadece bugünkü iktidarı kastetmiyorum ama mevcut iktidarın yaptığı en önemli işlerden biri, ülke kaynaklarını çeşitli yollarla yurt dışına aktarmaktır. Yolsuzlukları da buna eklerseniz, ülke halkının neden enflasyonla boğuştuğu anlaşılır.
Halkın cebindeki paranın çalınmasının sebebi Büyük Orta Doğu Projesi’nin Türkiye ayağına geçmek için Türk Milleti’nin direncini kırmaktır!”
***
Türk Milleti’nin direncini kırmak için bilimsel verilere dayalı bir operasyon sürdürülüyor. Yoksa bir ülke ekonomisinin bu kadar kötü yönetilmesi söz konusu bile olamaz.
Emeklilerin, açlık sınırının çok altında bir aylık gelire mahkûm edilmesinin sosyal sonuçlarını düşünelim. Milyonlarca emeklinin iş bulması veya çalışması da pek mümkün olmadığına göre, böyle bir kararın sebebi ne olabilir? Bugün 7500 lira emekli maaşı, dört kişi de olsanız, bir kişi de olsanız, ayda dört defa yapılan pazar alışverişi masrafına bile yetmiyor. Emekli ev sahibi değil kiracı ise artık bu para en düşük kiraya da yetmiyor. Öyleyse orta gelir grubunun yok edilmesi çabası, emekliler için toplu katliam girişimi demektir. Zira bu parayla yaşanmaz!
***
Orta gelir grubu, “Devlet yardımı almadan ekonomik şartlarla başa çıkabilenler” olarak tanımlanıyor. “Geliri giderine yetebilen, zorunlu ihtiyaçlarını karşılayabilen, kültürel faaliyetlere ve eğlenceye de bütçe ayırabilen nüfus” kastediliyor. İşte bu nüfus, bir milleti millet yapan değerlerin de koruyucusudur.
Çok zenginler, küresel şirketlerle evlenerek varlıklarını sürdürür, açlık sınırındaki fakirler ise siyasetle meşgul olamaz, çünkü kendi derdine düşmüştür, bu sebeplerle ülkenin huzur ve düzenini, orta gelir grubu sağlar...
Şimdi, orta gelir grubu sıralamasında başta gelen doktorlar, mühendisler bile fakirleşmiş olmaktan yakınıyor. Öyle ki milletin imkânları ile yetiştirilen bu kadrolar, ülke dışına adeta kaçıyor. Yerlerine de diploma denkliğini bir kenara bırakın; gerçek bir diploması olup olmadığı bile belli olmayan Suriyeliler alınıyor!
Ülkenin en seçkin kadrolarının dışarıya kaçması, arkalarından da “giderlerse gitsinler” denilmesi, orta gelir grubunun bilinçli olarak yok edildiğinin göstergelerinden sadece biridir.
***
Peki bunu neden yapıyorlar?
İktidarın ideolojik hedefleri, Türk kimliğine dayalı devleti yıkarak yerine, milliyetin yerine dini koyan bir devlet kurmayı gerektiriyor. Bu hedef, İngiltere’nin 20’nci yüzyılın başında geliştirdiği, “Ilımlı bir halife şemsiyesinde dörtlü konfederasyon” modeline de uygun düşüyor.
Mevcut rejimin yıkılması için orta direği çökertiyorlar. İktidarın, dış destekle kurulması ve bütün ekonomik başarısızlığa rağmen ayakta tutulmasının asıl sebebi budur. Acı olan şu ki muhalefet de, aynı küresel merkezlerin uydusu durumundadır. Muhalefetin ekonomik bir çözümü de yoktur! Bu durum geniş kitleler tarafından anlaşılmadıkça, ülke için kurtuluş da yoktur!
Kaçırılan para trilyon doları aştı!
15 Ağustos 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:51
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan, AKP Genel Başkanı olarak partisinin 22’nci kuruluş yıldönümünde yaptığı açıklamada “Küresel krizlerin ülkemize etkilerinden kaynaklanan hayat pahalılığının son dönemde milletimizi bunalttığının farkındayız. Ülkemizin her meselesini çözdüğümüz gibi inşallah bu sıkıntıyı da hâl yoluna yine biz koyacağız. Çalışanından emeklisine bu süreçte refah kaybı yaşayan her insanımızın hayat seviyesini eskisinin de üzerine çıkarmak boynumuzun borcudur.” dedi.
Yeniçağ, bu açıklamayı, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Nas” söylemi sonrası faizin düşürülüp Dolar ve Euro kurunun yükseltilmesine rağmen yaptığı açıklama dikkat çekti. Dünyada ise krizin kalmadığı görüldü.” yorumuyla verdi...
Benim aklıma ilk gelen ise Diyanet İşleri Başkanlığı’nın dini konulardaki en yüksek karar ve danışma organı olan Din İşleri Yüksek Kurulu’nun hayat pahalılığı ile ilgili fetvası oldu... Fetvada, “Allah resulü, fiyatlar artmaya başladığında ve kendisinden bu duruma müdahale etmesi istendiğinde şöyle buyurmuştur: ‘Şüphe yok ki fiyatları tayin eden, darlık ve bolluk veren, rızıklandıran ancak Allah’tır’ ” denilmişti.
Görülüyor ki Erdoğan, “Fiyatları tayin eden Allah’tır” gibi bir saçmalığın hadis olabileceğine inanmadığı için sorumluluğu küresel krize yüklüyor...
***
Öyleyse dünyadaki enflasyon rakamlarını karşılaştıralım.
Türkiye İstatistik Kurumu, Temmuz ayına ilişkin Tüketici Fiyat Endeksi'nin yüzde 47,83 olduğunu açıkladı.
ENAG ise yıllık enflasyonu, yüzde 122,88 olarak hesapladı.
ABD ve Batı Avrupa ülkelerinde enflasyon yüzde 7’yi geçmiyor. Yüzde 7 nerede yüzde 122.88 nerede...
Avrupa’da en yüksek enflasyon oranına sahip ülke Türkiye... Savaştaki Ukrayna yüzde 24,9 enflasyon oranıyla, Avrupa'da en yüksek enflasyona sahip dördüncü ülke.
Türkiye, dünya enflasyon sıralamasında TÜİK verilerine göre 10'uncu sırada yer aldı. ENAG verileri esas alındığında ise Türkiye, Lübnan, Venezuela ve Suriye’nin ardından dördüncü sırada bulunuyor.
Dünyada Türkiye dışında hiçbir ülke enflasyon rakamlarını düşük göstermiyor.
Kısacası, Türkiye’deki yüksek enflasyon küresel krizden kaynaklanmıyor...
***
Öyleyse Türkiye’de yüksek enflasyon nereden kaynaklanıyor?
Türkiye’de uygulanan ekonomik politikaların temeli, az gelirliden alıp yüksek gelirliye transfer etmekten ibarettir. Burada denilebilir ki, “Doğru ama millî gelirde düşüş var. Bunu nasıl izah ediyorsunuz?”
Millî gelirdeki düşüşün çeşitli sebepleri var. Birincisi, tarım ve hayvancılığın çökertilmesidir. Yakın zamana kadar köylerde her evin ahırında büyükbaş hayvan bulunurdu. 30 haneli bir köyde 200’e yakın hayvan vardı. Şimdi bir tane bile yok! Küçükbaş hayvancılık da benzer durumda. Sadece bu örnek bile millî gelirdeki düşüşü izah etmeye yeter. Kaldı ki uzun yıllardır, buğday ve pancar ekimi sınırlandırılmış, ekene değil de ekmeyene AB fonlarından para verilmiştir! Şeker fabrikaları, ABD dayatmasıyla yok edilmiştir...
İkinci olarak, 22 yıl içinde, devlet ihalelerinden komisyon olarak alınan paraların toplamı 418 milyar dolar olarak hesaplanmıştır. Bu paralar, Katar, Malezya, Singapur veya Hollanda gibi ülkelere kaçırılmıştır.
FETÖ, yurt dışındaki okulları Türkiye’den gönderilen paralarla kurmuştur. Yine 15 Temmuz’dan sonra, FETÖ’cü iş adamlarının bir kısmı, paralarını yurt dışına nakletmiştir. Balkan ülkelerinde yatırım yaparak, servetini korumaya çalışan iş adamlarının naklettiği paraların ne kadar olduğunu ise bilen yoktur.
Son 22 yılda Türkiye’den en az 1 trilyon dolar kaçmış veya kaçırılmıştır. Bu paraların Türkiye’ye getirildiğini düşünün... Enflasyon ne olurdu?
***
Toparlarsak, AKP iktidarı ekonomide hiçbir sorunu çözmemiş, aksine sorunun kaynağı olmuştur. Mısır ve Suriye siyasetleri de ekonomide çöküşün sebeplerinden biridir. Milyonlarca sığınmacının getirdiği paralar ise konut ve otomobil fiyatlarında enflasyon oranından daha fazla artışa yol açmıştır.
Çalışanlara yapılan zamlar enflasyon farkını karşılamaktan uzaktır. 7500 lira maaş reva görülen emeklilerin mağduriyeti yılbaşında giderilse bile 6 ay onları yokluğa mahkûm etmenin hiç bir izahı yoktur. Kaldı ki o zamana kadar enflasyon da durmayacak, zam yapılsa bile emekli yine aynı seviyede kalacaktır.
G-20 zirvesinin sloganı: "Tek Dünya, Tek Aile, Tek Gelecek"
16 Ağustos 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:51
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Azerbaycan'da faaliyet gösteren Türk iş insanlarının girişimiyle 2. Karabağ Savaşı'nda şehit olan askerlerin ailelerine ve gazilere yardım amacıyla oluşturulan "Tek millet, tek yürek" platformu, Azerbaycan Savunma Bakanlığının desteğiyle İsmayıllı ilinde bir etkinlik düzenledi.
Bilindiği gibi, “tek millet, iki devlet” kavramı, Türkiye ve Azerbaycan devlet adamları tarafından uzun süredir kullanılıyor. Kavramı, bütün Türk cumhuriyetlerini kapsayacak şekilde kullanmak da mümkün...
***
Türk dünyası açısından durum böyle ama dünyada çok farklı bir proje sürdürülüyor. Projenin ne olduğu, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in 17 Temmuz 2023 tarihli mesajında da ifade ediliyor.
Şimşek mesajında “Sorunsuz bir şekilde organize edilen G20 Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları zirvesine ev sahipliği yaptığı ve büyük misafirperverliği için Hindistan’ı tebrik etmek istiyorum. Eylül ayında ‘Tek Dünya, Tek Aile, Tek Gelecek’ odaklı G20 Liderler zirvesini sabırsızlıkla bekliyorum.” diye yazdı.
G-20 ülkelerinin "Tek Dünya, Tek Aile, Tek Gelecek" odaklı bir toplantı düzenlemesini, “bütün insanlık aslında tek bir ailedir” bakış açısıyla değerlendirenler de var...
Birleşmiş Milletler’in “Sürdürülebilir Kalkınma için 2030 hedefleri” ise şu başlıklar altında toplanıyor:
“Yoksulluğa Son, Açlığa Son, Sağlık ve Kaliteli Yaşam, Nitelikli Eğitim, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, Temiz Su ve Sanitasyon, Erişilebilir ve Temiz Enerji, İnsana Yakışır İş ve Ekonomik Büyüme, Sanayi, Yenilikçilik ve Altyapı, Eşitsizliklerin Azaltılması, Sürdürülebilir Şehirler ve Topluluklar, Sorumlu Üretim ve Tüketim, İklim Eylemi, Sudaki Yaşam, Karasal Yaşam, Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar, Amaçlar için Ortaklıklar...”
Toplumsal cinsiyet eşitliğinden kastedilen, kadın-erkek eşitliği değil... Farklı cinsel eğilimlerin normalleştirilmesi esas alınıyor. İstanbul Sözleşmesi’nde de aynı kavram vardı..
***
Konuyla ilgili yorumlar yayınlayan Leo Hohmann ise “Kral Charles ve Küreselciler, ‘BM Gündemi 2030’ kapsamında, Eylül ayında, insanlığın tamamen dijitalleşmesini nasıl hızlandıracaklarını planlayacak.” diyor.
Hohmann’a göre 18-19 Eylül tarihlerinde New York'ta yapılacak Zirve, "Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne yönelik yeni bir aşamanın başlangıcı olacak:
*1971'de Alman iktisatçı ve mühendis Klaus Schwab tarafından Dr. Henry Kissinger'in vesayeti altında kurulan Dünya Ekonomi Forumu, yıllardır dünya insanlarının 2030'da "hiçbir şeye sahip olmayacağını", "özel hayatı olmayacağını" söylüyor:
* Akıllı şehirlerin içine yerleştirilen akıllı evler, herkesin faaliyetlerini, hareketlerini ve hatta düşüncelerini izleyen her şeyi bilen bir güç olan yapay zeka tarafından desteklenecek.
* İnsanlar, Dünya'nın karbon nötrlüğü yoluyla kendini "iyileştirmesine" yardımcı olmak için evrensel bir çabayla, protein kaynağı olarak böcekleri ve yapay laboratuvarda yetiştirilen etleri seve seve yiyecek.
* Karbonsuz bir dünyada hiçbir bitki yaşamının kendi kendini idame ettiremeyeceğini ve kıtlığın milyonlarca insanın hayatına mal olacağını boşverin. Kelimenin tam anlamıyla her hastalık türü için "hayat kurtaran bir aşı" olacak ve insanların doğal bağışıklık sistemleri, sentetik mRNA ile kontrol altına alınacak. Trans-insana geçilecek. Bu yeni dünyada her şey birbirine bağlı, her cihaz, her araç, her otoyol ve ışık direği, her ev, her vücut. Bu nedenle, yalnızca Nesnelerin İnterneti değil, Bedenlerin İnterneti çağrısı da var...
*Kral Charles'ın web sitesinde "yeşil toparlanmayı sürdürmek için almamız gereken 10 önlem"var. Bu 10 eylemin tamamen uygulanması halinde tüm kaynakların nasıl tahsis edileceğine ve kullanılacağına bizim için karar veren yukarıdan aşağıya bir diktatörlük kurulmuş olacak.
* Dünya Ekonomik Forumu Başkanı Schwab ise büyük ulusların "kabinelerine sızmış" olmakla açıkça övünüyor ve BM’nin “Gündem 2030” hedeflerini gerçekleştirilmesine engel olma çabalarına dikkat çekiyor.
Rus Dış İstihbarat Başkanı’nın şikâyeti!
17 Ağustos 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:51
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Rusya Dış İstihbarat Servisi (SVR) Direktörü Sergey Narışkin, Russia Today ve Sputnik'ten korkan Batı'nın meseleyi dekoder ve uydu antenleri yasaklamaya kadar vardırdığını belirtti.
Peki ama Rusya’nın küresel sansüre bir cevabı yok mudur?
***
11. Moskova Uluslararası Güvenlik Konferansı'nda konuşan Narışkin, Batı'nın hoşnut olmadığı görüşlerin yayılmasını önleme girişimlerine değindi.
Narışkin, “ABD'liler ve Avrupalılar, hâkim söylemi bozan alternatif bakış açılarının ülkelerinde yayılmasını sert şekilde engelliyor. Sadece geniş bir takipçi kitlesine sahip RT ve Sputnik haber ajanslarına değil, Batı'nın yalancı yarı resmî yayın organlarına karşı çıkan küçük medya kaynaklarına bile yaptırım uyguluyor" dedi.
En azılı Rusofobik ülkelerden bazılarında yasa dışı ilan edilen içeriklerin görüntülenmesine ceza verilmeye başlandığını kaydeden Narışkin, "Radio Liberty kurucuları, hem dekoderleri hem de uydu antenleri yasaklama noktasına geldi" ifadelerini kullandı.
***
Sorun, konuya sadece Rusya açısından bakılsa bile bu şekilde ele alınamaz!
Zaten konu sadece Rus medyasına karşı uygulanan Batı ambargosu değildir. Mesela, Dünya Sağlık Örgütü’nün bütün dünyada ilan ettiği pandemi politikalarına eleştiri yapan hemen herkes sosyal medyada sansür edildi ve bazı platformlarda sansür hâlâ devam ediyor!
Rus istihbaratı, bu durumu doğru değerlendirmiş olsaydı, şimdi Rus medyasına uygulanan engellemelerin önünü o zaman kesmiş olurdu.
***
Rusya, ABD’nin kendi kurduğu El Kaide örgütünü bahane ederek Afganistan’ı işgal etmesine yardımcı bile oldu.
ABD, Afganistan’da Sovyet işgaline karşı silahlı direnişi örgütlemiş, Türkiye’de de ana fikri aynı olan benzer bir proje uygulanmıştı. Mehmet Ali Birand’ın, “Sovyetler Birliği neden dağıldı?” sorusuna dönemin son KGB Başkanı, “Güneyimizdeki sivil direnişi kırmadığımız için” diye cevap vermişti...
Şimdiki Batı merkezli medya sansürü de esas olarak küresel boyuttaki saldırılara karşı duran sivil direnişi kırmak içindir. Narışkin’in, konuya sadece Rusya açısından bakması, ülkesine bir fayda getirmez. Rusya’nın, küresel saldırıya verilecek bir küresel cevabı olması gerekir!
***
Batı merkezli sansürcülük ve engelleme girişimleri hakkında yıllar önce Balkar Türklerinden Örüzlan Bolat’ın bir değerlendirmesi vardı.
Bolat, “Yaşadığımız sorunların en önemlisi, gün geçtikçe dünyamızı saran ve böylelikle onu boğan, şiddet biçimi olan yalanları, uydurma haberleri yok etmektir” diyordu. Bolat, Immanuel Kant’ın “amaçları açıklıkla bağdaşmayan eylemler hukuk dışıdır” sözünden yola çıkıyordu ama bütün bu sorunların hakkından “evrenli bilinci”yle gelinebileceğini söylüyordu.
O yıllarda küreselleşme tartışmalarına giren Sevginaz Hamevioğlu ise “Küreselleşme ve uluslar üstü birliklerin oluşturulma fikri, yeni ortaya çıkmış bir olgu değildir. Orta Çağ’da, Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasının ardından 'dünya devleti' kurulma fikri, ilk defa ortaya atılmıştır. Yine Kant tarafından yaklaşık 200 yıl önce, ulusal orduların dağıtılarak, federasyon kurulması fikri savunulmuştur. Bu bilgilerden yola çıkarak küreselleşmeye, temelleri Orta Çağ’da atılan ve dünya üzerinde kutupların sona erdirilmesiyle hayatiyete geçirilmek istenen, yeni bir sömürü yoludur diyebiliriz.” tespitinde bulunmuştu.
***
Şimdi G-20 liderler zirvesinin, “Tek Dünya, Tek Aile, Tek Gelecek” sloganı ile toplanacak olması ve Dünya Ekonomik Forumu Başkanı Schwab’ın büyük ulusların "kabinelerine sızmış" olmakla açıkça övünürken BM’nin “Gündem 2030” hedeflerini gerçekleştirilmesine engel olma çabalarına dikkat çekmesi karşısında, Rus istihbaratının, Batı sansüründen şikâyet etmesinin anlamı nedir?
Rusya, G-20 liderler zirvesine katılmayabilir ama “Tek dünya” sloganına bir cevap da vermiyor! Bu da Rusya hakkında küresel ölçüde şüphe uyandırıyor!
Gazeteciye psikolog indirimi!
18 Ağustos 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:50
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gazeteci Barış Pehlivan, hakkında 2020 yılında açılan ve 3 yıl 9 ay hapis cezası verilen dava kapsamında beşinci defa cezaevine girdi.
6 Mart 2020’de tutuklanan Pehlivan, cezaevinde altı ay kaldıktan sonra 9 Eylül 2020 tarihinde denetimli serbestlikle salıverilmiş, hakkında başka bir dava açıldığı gerekçesiyle geri çağrılmış ancak açık cezaevinde birkaç saat kaldıktan sonra Covid-19 izni kapsamında serbest bırakılmıştı.
Covid izni alanların cezalarını çekmiş sayılacağına dair yasa çıkarılmasına rağmen, Barış Pehlivan, kalan sekiz aylık cezasını çekmek üzere cezaevine geri çağrıldı.
Cezaevi önünde açıklama yapan Pehlivan, “Bana haftalardır bir açıklama yapılmasını istiyorum. Neden ben bu ülkenin meclisinden çıkan ve beni de kapsayan yasadan faydalandırılmıyorum?” dedi.
***
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu, konu ile ilgili açıklamasında “Önce üyemiz Tele1 TV Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ’ın ifade özgürlüğünü kullandığı için tutuklanması, ardından Tele1 TV’nin ekranlarının karartılması, son olarak da Barış Pehlivan’ın beşinci kez cezaevine girmesi Anayasal bir hak olan basın özgürlüğünün yok sayıldığını ortaya koyuyor.
Barış Pehlivan’ın tüm adi suçluların yararlandığı denetimli serbestlikten yararlandırılmaması ciddi bir haksızlıktır. Meslektaşımızın bu haktan yararlanma talebi, görmezden gelinmiştir. Adalet Bakanlığı bu haksızlığı gidermelidir. Gazetecilik tutukluluk nedeni olmamalıdır. Gazeteciler tutuksuz yargılanmalıdır. Cezaevindeki 21 tutuklu meslektaşımız bir an önce özgür bırakılmalıdır.” denildi...
Merdan Yanardağ, suç işlemediği halde cezaevinde; adaşı Merdan Aslan’ı ise kaybettik... Merdan Aslan, ülke için gayret gösteren herkese, sevgi ve takdirle yaklaşan bir ağabeydi... 68 kuşağının temel özelliklerinden biri de bu değil midir?
***
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, bir psikolojik danışmanlık merkezi ile anlaşma yaptı. TGC açıklamasında, “Üyelerimiz, personelimiz ve birinci derece yakınlarının ruh sağlığı muayenelerinde yüzde 20 oranında indirim uygulanacak.” denildi.
Söz konusu psikolojik danışmanlık merkezi Bakırköy'de, Ataköy mevkisinde... Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ne de çok yakın...
İktidar sayesinde gazetecilerin ruh sağlığı gerçekten bozuldu... Ergenekon sürecinde, her dalga sırasında, gazeteciler, bir tutuklanma bekleyişi içindeydi. Tutuklananlar, içeride mücadele ederken, adı geçenler, hedef gösterilenler de dışarıda daha rahatsız edici bir ruh haline sürükleniyordu. Bu durum, mesleklerini icra etmelerine de engel oluyordu. Çünkü haber için yapılan görüşmeler de suçmuş gibi gösteriliyordu. FETÖ sürecinde de bazı bürokratların başına benzer olaylar geldi... 15 Temmuz gecesi, tatildeyken, kendi görev alanıyla ilgili bir subayı telefonla arayıp, “Boğaz Köprüsü'nde ne oluyor?” diye soran bir bürokrata, kısa sürede müebbet hapis verildi! FETÖ ile hiçbir ilgisi olmayan bu bürokrat, sonunda beraat etti ama yaşadığı süreç, hayatını altüst etti...
Yine verilen emri yerine getirmek zorunda olan erler, müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Darbe girişimini tezgâhlayanlar ise yakalandıkları halde serbest bırakıldı...
***
Pehlivan'ın kitaplarını yayımlayan Kırmızı Kedi Yayınevi'nin sahibi Haluk Hepkon, “Biz bu filmi daha önce de gördük, sonu iyi bitmiyor. Hukukun ve adaletin olmadığı bir ülkede hiç kimse güvende değildir” dedi...
Barış Pehlivan'ın yazıları nedeniyle mahkûm edilmesine tepki gösteren Ankara Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nazmi Bilgin de “İktidar özgür ve özgün haber peşindeki arkadaşlarımızla, propagandistleri, kalemini kiralayan ve hatta satanları asla karıştırmamalı” diye konuştu.
Kalemini satan veya kiralayanların durumunu da merak ediyorum... Çünkü gerçeği bildiği halde tam tersini söylemek ve yazmak, kısa vadede para ve mevki kazandırabilir ama insanın kişiliğini yok eder. Ruh sağlığı bozulursa tedavisi mümkündür ama kişilik bozukluğunun tedavisi yoktur!
Dünyayı yönetecek kadrolar yetiştirmek!
19 Ağustos 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:50
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yıllar sonra diplomatik ilişkileri yeniden başlatan İran ve Suudi Arabistan, ilk kez Nisan ayında Çin'de görüştü. Bu görüşme sonrası iki ülkenin savunma bakanları Moskova'da bir araya geldi. İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Amir Abdullahian, mevkidaşı Faisal bin Farhan Al-Saud ile görüştü.
Milliyet gazetesinin haberine göre bir Suudi yetkili, Pekin’deki görüşmeden önce, ABD'nin Orta Doğu politikalarına gönderme yaparak “ABD'nin bu bölgeye müdahil olma dönemi sona erdi. Bölge ülkeleri Washington'un müdahalesi olmadan Orta Doğu'da güvenlik ve istikrarı koruma kapasitesine sahiptir” demişti.
***
Afrika’daki durumu ise eski Avusturya Dışişleri Bakanı Karin Kneissl, Sputnik’e özetledi.
Kneissl, “Fransızları Mali'den, Burkina-Faso'dan kovdular. Şimdi de Nijer, ülkedeki Fransız askerî üslerini kapatmak istiyor. Bunun Fransa için 'Fransız Afrika' politikasının resmen sona ermesi olduğunu düşünüyorum” dedi.
Afrika ülkelerinin bugün Rusya, Türkiye, Çin ve Hindistan gibi ülkeleri kendilerine ortak olarak seçebileceklerini söyleyen Kneissl, kıtada daha fazla fırsat ve aktörün ortaya çıkacağını kaydetti.
***
Orta Doğu ve Afrika’da bu gelişmeler yaşanırken, G-20 ülkelerinin liderleri, Eylül ayında “Tek Dünya, Tek Aile, Tek Gelecek” odaklı zirvede buluşacak.
G-20 ülkelerinden Rusya, Çin ve Hindistan, kendi dış politikalarını uygulamaya çalışıyor. ABD ve İngiltere’nin başını çektiği Batı dünyasında ise tek dünyacıların dediği oluyor. Arada kalan Türkiye, Almanya, Arjantin, Avustralya, Brezilya, Endonezya, Fransa, Güney Afrika, Güney Kore, İtalya, Japonya, Kanada, Meksika ve Suudi Arabistan ise güçler arasında denge politikaları uygulamaya çalışıyor...
ABD, Ukrayna’dan Rusya’yı, Tayvan’dan Çin’i kuşatmaya çalışıyor. Ukrayna, vekâlet savaşı sürdürüyor.
ABD ve Rusya, Sovyet dönemi de dâhil olmak üzere bugüne kadar hiç doğrudan savaşa girmedi. Suriye’de Rusya ile Türkiye karşı karşıya geldiği dönemde, karşılıklı birer savaş uçağı düşürdüler ama aynı hava sahasında Amerikan ve Rus uçakları, neredeyse kuyrukları birbirine değecek şekilde kardeş kardeş uçuyor...
G-20 zirvesinde, bakalım bu çelişkili durumu sorgulayan bir ülke olacak mı?
***
Konuyla ilgili bir önceki yazım hakkında Dörtyol’dan Kazım Yalçın bir yorum yaptı:
“Sayın Bulut,
Dünyayı küresel sermayenin ve küresel şirketlerin aracılığıyla bir merkezden veya bölgesel ve kıtasal iktidarları tarafından yönetmeye çalışanların kodlanmış ideolojisi olan ‘tek dünya, tek aile, tek gelecek’ politikasının karşısına, yine sizin de ifade ettiğiniz gibi küresel bir organizasyonla çıkmak gerekir.
‘Tek dünya’ ifadesiyle bütün insanlığın bir güç merkezi tarafından yönetilmesini, ‘tek aile’ ifadesiyle bütün ulusları oluşturan maddi ve manevi değerlerin aynılaşmasını, diğer bir ifadeyle tek dünya kültürü oluşmasını, ‘tek gelecek’ derken de çokuluslu güçlerin tayin ettiği geleceğin dışında bir gelecek tasavvurunun olmadığı bir dünya kastediyorlar diye algılıyorum.
Bu sürece, ‘Dünya Antiemperyalizm Birliği’ gibi bir uluslararası organizasyonla karşı çıkılabilir. Tabii bunun ön koşulu, devletleri yöneten kişilerin G-20'lerin taşeronları olmamasıdır.”
***
Küresel güç merkezleri, kendi yörüngelerindeki ülkeler için devlet başkanı, başbakan, bakan, general, rektör yetiştiriyor. Öyle ki Amerikalı Senatör William Fulbright, 1945’te Fulbright Değişim Programını kurmak için gerekli yasal düzenlemeyi başlatırken bir Amerikalı uzman, “Hedefimiz, 1975 yılına kadar Türkiye’nin yönetiminde Amerikan eğitimi almamış tek bir kişi bırakmamaktır” demişti.
ABD’nin yakın tarihteki Ankara Büyükelçisi David Satterfield, 1949 yılında kurulan Fulbright Komisyonu'nun 70. yılı dolayısıyla 2021’de yaptığı konuşmada “Fulbright Türkiye Komisyonu'nu geride kalan 70 yıl içinde 5000’den fazla bursiyere burs sağlama konusunda gösterdiği çabalardan dolayı kutluyor ve Komisyon’a şükranlarımı sunuyorum.” demişti.
5000 kişi sadece Türkiye için yetiştirildi. ABD Dışişleri Bakanlığı, alenen “Yetiştirdiğimiz devlet ve hükûmet başkanları” diye 185 kişilik bir liste yayınladı. Yani, adamlar, dünyayı yönetecek kadroları, 1945’ten itibaren yetiştiriyor...
Yine de dünyaya hâkim olamıyorlar... İşte Suudi-Arabistan diyaloğu... İşte Mali, Burkina-Faso ve Nijer’in Fransa’yı kovması...
“ABD’nin yetiştirdiği devlet ve hükûmet başkanları” listesi!
21 Ağustos 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:50
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“Dünyayı yönetecek kadrolar yetiştirmek” başlıklı yazım üzerine, bazı takipçiler, ABD’nin yetiştirdiği devlet adamları listesini neden yayınlamadığımı sordu! Bazıları, “günaydın” dedi, bazıları da “Osmanlı dönemindeki yabancı okulları”nı hatırlatarak, ABD’nin bu işlere 1945’te başlamadığını yazdı!
Bazıları da listeleri yayınlamam gerektiğini belirtti... Tek tek kısa cevaplar verdim ama burada bir toparlama yapmam gerekti.
***
“ABD’nin yetiştirdiği devlet ve hükûmet başkanları”ndan 2009’da görevde olanların listesini, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın İnternet sitesinden uzantı da vererek 21 Aralık 2009 yılında, Yeniçağ’da sürmanşetten anonslu olarak bu sütunda yayınlamıştım!
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın İnternet sitesindeki o sayfaya bugün ulaşamıyorum... Uzantı şöyleydi:
http://exchanges.state.gov/alumni/prominent-alumni.html
Yalnız benim haberimde resmî açıklamanın ve listenin fotoğrafları vardı... Bu fotoğrafları yazımdan alıntı yaparak yayınlayanlar da oldu.
“Fulbright Türkiye Komisyonu, 70 yıl içinde 5000’den fazla bursiyere burs sağladı” diyen de ABD’nin Ankara Büyükelçisi David Satterfield idi.
***
Beş bin kişiye gelince... ABD, Türkiye’de sadece Fulbright Türkiye Komisyonu üzerinden beş bin kişiye burs verdiğini açıkladı. Diğer burslarla beraber düşünülürse, sayı çok artar. Bütün gazeteciler hep birlikte çalışırsa bu kişilerin kimler olduğu, kısa zamanda tespit edilebilir. Bir kişi uğraşırsa, epey zamanını alır. Bu kişilerin listesi, devletin elinde de vardır! Fakat önemli olan listeden ziyade, ABD’nin Türkiye’den kendi seçtiği gençlere burs vererek devlet adamı olarak yetiştirmesidir.
Ben sorunun ana kaynağını göstermeye çalışıyorum, kişiler üzerinde bir çalışma yapmıyorum.
Osmanlı dönemini hatırlatanlara da ben bir hatırlatmada bulunayım. Sonradan 15 yıl, yan yana odalarda ve toplantı masasında birlikte çalıştığım ağabeyim, gazeteci Necdet Sevinç’in “Ajan Okulları” kitabını okuduğumda lise öğrencisiydim. Başka araştırmacılar da elbette konu üzerine durmuştur. Necdet Sevinç’e o kitabındaki bilgilerin kaynağını da sormuştum. Acı acı gülümseyerek o bilgilere nasıl ulaştığını anlatmıştı.
Yalnız ajan okulları, Osmanlı topraklarında Osmanlı devletine karşı isyancı yetiştirmek üzere ve Hristiyanlar için açılmıştı. 1900’den sonra bu okullara az sayıda Türk öğrenci de alındı. Atatürk, bu okulları kapattı ama cumhuriyet döneminde açık kalan Amerikan Kolejleri’nin birinden başbakan, diğerinden başbakan yardımcısı çıktı!
ABD’nin “dünya ülkeleri için yönetici yetiştirmek programı” ise 1945’te Amerikalı Senatör William Fulbright’ın girişimleriyle başlatılmıştır. Benim bahsettiğim, misyoner okulları değil, ABD’nin burs programlarıdır...
***
Eski genel yayın yönetmenimiz Hayri Köklü, bazen 10-15 yıl önceki yazılarımı hatırlatır ve “Şimdi konu gündemde. Yeniden yazman gerekir, tam zamanı...” derdi. Tekrara düşmekten çekindiğimi söylesem de “Kuvvetli belgelere dayalı haber ve yorumları zaman zaman hatırlatmak gerekir” der ve beni ikna ederdi...
Şimdi, Hayri Bey’e selam göndererek, 1270 kelimelik 21 Aralık 2009 tarihli haberimden bir özet vereyim:
“ABD Dışişleri: Gül’ü biz yetiştirdik
ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Eğitim ve Kültürel İşler Bürosu’nun İnternet sitesinde, Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Amerikan Dışişleri Bakanlığı bursu ile yetiştirilmiş dünya liderleri arasında gösterildi!
ECA’nın dünya çapında mezun sayısının bir milyonun üzerinde olduğu, bunlar arasında Nobel ödülü olan 40 kişi ile eskiler de dâhil 300’den fazla devlet ve hükûmet başkanı bulunduğu açıklanıyor.
Sitede, mezunlar ECA mezunu ya da Fullbright mezunu olarak tanıtılıyor.
Mezunlar arasında Abdullah Gül dışında Tony Blair, Hamid Karzai, Mohamed Yunus Ruth Simmons, Javier Solano, John Updike, Rita Dove, Werner Herzog ve Giscard d’Estaing de sayılıyor.
ECA’nın önde gelen mezunları arasında, Afrika, Doğu Asya, Pasifik, Avrupa, Yakın Doğu, Orta Asya’dan ve Batı ülkelerinden halen görevde olan 57 devlet ve hükûmet başkanı var.”
***
“ABD’nin yetiştirdiği devlet ve hûkümet başkanları” listesini merak edenler, 21 Aralık 2009 tarihli yazımı, aşağıdaki uzantıdan okuyabilir.
ABD’nin diğer burslarıyla yetişip Türkiye’de Cumhurbaşkanı ve Başbakan olanları da defalarca yazdım; gerektiğinde yeniden hatırlatırım...
Karadeniz’de doğal gaz keşfi kutlamaları!
22 Ağustos 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:50
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı, üç yıl önce Karadeniz'de doğal gaz rezervi keşfedilmesinin yıl dönümüne ilişkin paylaşımda bulundu.
TPAO'nun, eski adı Twitter olan X sosyal medya hesabından Sakarya Gaz Sahası Tuna-1 kuyusundaki keşfe ilişkin yapılan paylaşımda, “Bugün, Karadeniz'deki büyük doğal gaz keşfimizin yıl dönümü. 2020 yılında denizlerde yapılan en büyük keşif. Millî imkânlarla yapılan ilk derin deniz keşfi.” ifadelerine yer verildi.
Haberde “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 21 Ağustos 2020'de Karadeniz'de Tuna-1 kuyusunda 320 milyar metreküplük doğal gaz keşfedildiğini açıklamıştı” da deniliyor.
Yeni keşiflerle rezervin 710 milyar metreküpe ulaştığı da bildirilmişti.
***
Bu haber bana, millî bayramlarla ilgili TRT haberlerinde kullanılan, “Bütün yurtta, KKTC’de ve yurt dışı temsilciliklerimizde törenlerle kutlandı” ifadesini hatırlattı.
Sonra “TRT, haberi nasıl vermiş?” diye bir bakayım dedim; “TPAO, Karadeniz'deki doğal gaz keşfinin yıl dönümünü kutladı” demişler...
“Millî imkânlarla yapılan ilk derin deniz keşfi”, gerçekten bir gün millî bayram olabilir. Öyle ya, 1 dolar 27 lira, bir litre benzin 37.7 lira olmuş...
***
Keşif yapabilirsiniz ama önemli olan denizin altındaki doğal gazı kullanıma sunabilmek...
Seçimden önce 20 Nisan 2023 günü, haberlerde, “Cumhurbaşkanı Erdoğan meşaleyi yaktı. Karadeniz gazı ateşlendi. Karadeniz doğal gazının karaya ulaştırılmasına başlandı" denilmişti.
Erdoğan, Kilyos’taki törende “Dünyanın diğer yerlerinde 6-7 yıl süren keşfedilen gazı kullanılabilir hale getirme süresini biz bu tempoyla 3 yılın altına indirdik. Sakarya Sahası'ndan ilk etapta günde 10 milyon metreküp, açacağımız yeni kuyularla birlikte ilerleyen süreçte günde 40 milyon metreküp gaz çıkartacağız. Tam kapasiteye çıktığımızda ülkemizin yıllık ihtiyacının yaklaşık yüzde 30'unu buradan karşılayabileceğiz. Yaklaşık 10 bin personelin ve 50 geminin geceli gündüzlü çalışmasıyla ortaya çıkan bu başarının gururu milletimizin tamamına aittir. Vatandaşlarımızın evlerindeki mutfaklarında ve sıcak su tüketiminde kullandıkları doğal gazı bir yıl süreyle ücretsiz veriyoruz. Aylık ortalama 25 metreküpe denk gelen mutfak ve sıcak su tüketimi için gereken doğal gazın bedeli bir yıl boyunca faturalardan düşürülecektir. Bir ay boyunca Türkiye'nin tamamındaki konutların doğal gaz tüketiminden ücret almayacağız.” demişti.
Gerçekten de kış bitince vatandaştan bir ay ücret alınmadı.
O tarihte dolar 19.4, benzin ise 22.4 liraydı.
Piyasalar, yapılan açıklamaları ciddiye almış olsa, dolar da benzin de yükselişe geçmez, düşerdi değil mi?
***
Dünya Gazetesi’nin bir haberine göre Türkiye'nin yıllık doğal gaz tüketimi 55-60 milyar metreküp düzeyinde bulunuyor. Ekim 2022 sonu itibarıyla bir yılda enerji ithalatına ödenen fatura 94,2 milyar dolara ulaştı. Bütçe ise Ocak-Ekim 2022’de 128, 754 milyar TL. açık verdi.
Yurt dışına kaçırılan yıllık döviz miktarını da eklerseniz, Türkiye’nin neden bu durumda olduğu anlaşılır... Türkiye, kendi doğal gaz ve petrolünü çıkarabilse, yurt dışına döviz kaçırılmasına izin vermese, bütçe açığı olmayacak... Bütçe denk olunca da döviz fiyatları düşecek...
Son cümleler Nasrettin Hoca fıkrası gibi oldu ama durum bu...
Bayıra dikilen çalıları, CEHAPE koparmış olmalı ki gelip geçen koyunların yünü takılmadı, toplanan yünlerden iplik eğirilip kazak örülemedi, kazaklar satılıp borçlar ödenemedi; alacaklı da gülmedi zaten...
Borç büyüdükçe, faiz büyüyor; faiz büyüdükçe borç büyüyor... Kısır döngü böyle devam ediyor...
Ne zamana kadar devam edebilir?
Vatan elden gidinceye kadar!
Başkanlık, Başyücelik, ve Zeus devleti! (1)
23 Ağustos 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:50
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
CHP grup başkanvekili Gökhan Günaydın, basın toplantısında Necip Fazıl’ın “Başyücelik Devleti” tasarımından bahsetti. Günaydın, 2014 yılında, henüz Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemine geçilmemişken de Erdoğan’ın “Yeni Türkiye” tasarımının, Necip Fazıl’ın “İdeolocya Örgüsü” kitabındaki “Başyücelik Devleti” olduğunu söylemişti.
Günaydın, Necip Fazıl’ın kitabındaki, “Dava sahibi güzidelerden örülü Yüceler Kurultayı, Başyüce'yi seçecek, devletin adı Başyücelik olacaktır. Yüceler Kurultayı ‘milletin keyfi böyle istiyor’ tesellisi altında hayvani başıboşluğa tahammül edemez. ‘Başyücelik bütün neşir vasıtalarını denetleyecektir. Matbuat hürriyeti milli ve içtimai felakettir, kaldırılmıştır. Roman, şiir, ilim, fikir, haber, röportaj vb. neşrinden evvel devletçe tasdik edilecektir.’ Sokak, meydan ve umumi yerler.. üstün insan ifadesine malik şahıslardan başka parazit ve kötülük cinslerinden zorla temizlenecektir." ifadelerinden yola çıkarak “Yeni Türkiye dedikleri budur...” diyordu.
Aslında Graham Fuller’in “Yeni Türkiye” kitabında da böyle bir Türkiye tasarlanmıştı ama konuyu dağıtmayalım...
***
Konuyu 2012 yılında haber.sol.org.tr’de yazan akademisyen Fatih Yaşlı, ayrıntılı olarak incelemişti.
Çıtayı yükselten yazıları le tanınan Yaşlı, “Başkanlık Yetmez Başyücelik Devletine Geçelim” başlıklı yazısında, Erdoğan’ın Necip Fazıl’ın söylemlerini kullandığını örneklerle hatırlatarak özetle şu tespitleri yapmıştı:
“Necip Fazıl’ın 1968 yılında ‘İdeolocya Örgüsü’ isimli bir kitabı yayınlanır. Necip Fazıl, bu kitabında, idealindeki devlet ve toplum düzenini en ince ayrıntısına varıncaya kadar anlatır ve bu düzeni ‘Başyücelik Devleti’ olarak adlandırır:
Başyücelik Devleti’nde, meclis yerine bir ‘Yüceler Kurultayı’ bulunur. Bu kurultay, ‘milletin en iyi düşünen ve en iyi yapanları’ndan oluşur. Yüceler Kurultayı’nın her bir üyesi, vecd ve aşk içinde yaşar. Davasından başka hiçbir hasis fert ve nefs hayatı sürmez.
Yüceler Kurultayı ilk seferinde bir kurucu meclis tarafından oluşturulur ve sonra Kurultay üyeleri, bu göreve layık olmadıklarını gösteren sebepler dışında, ölünceye kadar görevlerini sürdürürler. Yüceler Kurultayı yaşları 40’la 65 arasında değişen 101 kişiden oluşur ve Kurultay’ın üyeleri ‘halkın değil, Hakkın’ seçtikleridir.
Yüceler Kurultayı, kurulmasının ardından, kendi içerisinden bir kişiyi ‘Başyüce’ olarak seçer. Başyüce devlet başkanıdır ve devletin ismi de Başyücelik Devletidir. Başyücelik seçimleri her beş yılda bir yenilenir. Başyüce, beş yılda bir yapılan seçimleri kazanmak şartıyla, ölünceye kadar bu vazifede kalabilir.
Necip Fazıl’a göre Başyüce ‘milletini tek şahıs içinde yekûnlaştıran baş örnek’tir ve onun her edası ve işi ‘ben milletimin görünürde en ahlaklı, en bilgili ve en akıllı ferdiyim’ anlamına gelmektedir. Başyüce kanunlara aykırı emirler veremez ama ‘her emri, kanunu tamamlayıcı ve belirtici ayrı bir kanundur. Kanunun bir şey söylemediği yerde Başyücenin emri katidir.’
Başyüce bir emriyle hükümeti değiştirebilir, hükümet ‘en büyük mümessilinden en küçüğüne onun adına iş görür’, adalet onun adına dağıtılır, Başyüce ‘bütün icra vasıtalarının ve bütün şubeleriyle ordunun başıdır. Başbuğ doğrudan doğruya Başyücenin vekilidir.’ ”
***
Fatih Yaşlı’nın bu tespitlerden sonra değerlendirmesi şöyleydi:
“Necip Fazıl’ın Başyücelik Devleti, Platon’un Devlet kitabında anlattığı ideal devletin İslami kaidelere göre yeniden yorumlanmış bir halidir ve klasik bir sağcı/faşizan ütopyadır. Yeni Anayasa ve başkanlık sisteminin tartışıldığı ve daha da tartışılacağı şu günlerde, mevcut haliyle bir başkanlık sisteminin iktidara yeterli görünmediği açık olduğuna göre, başkanlık sistemine değil, Başyücelik devletine geçmek düşünülebilir.”
Bilindiği gibi, Türkiye 15 Temmuz 2016’da bir kaosa sürüklenir gibi oldu, ardından Devlet Bahçeli 2017 yılında, “Tayyip Erdoğan Anayasa’ya uymuyorsa, Anayasa Tayyip Erdoğan’a uydurulsun” diyerek Cumhurbaşkanlığı sisteminin önünü açtı.
Bugün, anlaşılıyor ki Cumhurbaşkanlığı sistemi de Erdoğan’a yetmiyor, “Yeni Anayasa” istiyor...
Erdoğan, başyüceliğe ulaştı ama devletin kurumlarını istediği gibi değiştiremedi...
CHP’nin Meclis’e soktuğu eski AKP kadrolarının desteğiyle Anayasa değiştirilirse Türkiye’yi nasıl bir rejim bekliyor? Eldeki verilere göre Türkiye’yi bekleyen, yeni bir Zeus devletidir!
“Zeus devleti”ne yarın devam edeceğim
Yeni Anayasa; Yeni Zeus düzeni
24 Ağustos 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:50
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Fatih Yaşlı’nın, 2012 yılındaki “Necip Fazıl’ın Başyücelik Devleti, Platon’un Devlet kitabında anlattığı ideal devletin İslami kaidelere göre yeniden yorumlanmış bir halidir.” tespitinden yola çıkarak yeni kurulmak istenen devletin bir Zeus devleti olduğunu dünkü yazımda belirtmiştim...
AKP Düzce Milletvekili Fevai Arslan, Tayyip Erdoğan için “Allah'ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan bir lider var.” dememiş miydi?
Zeus devleti de böyle bir zihniyetin sonucuydu...
Zeus, Yunan mitolojisinde en güçlü ve önemli tanrı idi... Fakat, 27 Ocak 2023 tarihli, “Bunun adı Amon Ra düzenidir!” başlıklı yazımda belirttiğim gibi “Milattan önce beşinci yüzyılda yaşamış Heredot, iki ciltlik ünlü seyahatnamesinde Yunan tanrılarından söz ederken, hepsinin Mısır’dan esinlenilerek isim değişikliği ile Yunan halkına kabul ettirildiğini, gerçekte Mısır’da veya Yunanistan’da kendisini Tanrı gibi gösteren insanların, bunu diğer insanlar üzerinde hâkimiyet kurmak veya taraftar toplayabilmek için yaptığını anlatır.
Herodot, insanların tanrılaşma sürecini tasvir ederken, yanında güzel bir kadınla beraber altın ve gümüş süslemelerle işlenmiş elbiseler giyerek aynı şekilde süslenmiş atlı bir arabaya binip Atina’nın ana caddesinden bir aşağı bir yukarı geçmenin Tanrı sayılmak için yeterli olduğunu, insanların bunların peşinden gitmesinin ise çıkar amaçlı olduğunu yazar."
***
Peki, ama insanlar, kendileri gibi fani bir insan olan liderlerini nasıl bu kadar kolay Allah’a benzetir? Cevabı yine o yazımda var:
“Firavun Akhenaton, devleti ve halkı, rahiplerin elinden kurtarmak için eski Mısır dinini, sihir ve büyüyü yasakladı, tapınakları kapattı, Amon rahiplerinin görevine son verdi ama o öldükten sonra eski düzene geri dönüldü.
Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam gibi üç büyük din bile tanrılık iddiasında olan veya putlara temsil ettirdikleri tanrıları kendi tekelinde tutan insanların, kitleleri bu yolla yönetmesi ve sömürmesini sona erdiremedi.
Bugün, bütün dünyada, tarikat ve cemaat liderleri, siyasi ve ticari çıkar için devletleri ele geçirmiş olan büyük sermaye sınıfına girebilmek amacıyla halktan para toplayarak, yeni bir sınıf oluşturmaya çabalıyor! Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde Türkiye’de olduğu gibi bazıları devleti tamamen ele geçirmeye de yelteniyor ve tasfiye ediliyorlar. Yerlerini hemen başka tarikat ve cemaatler alıyor.
İnsanoğlu, hangi dine mensup olursa olsun, günümüzde de Amon’a veya Zeus’a yani gerçekte altına ve gümüşe veya ekonomik gücü temsil eden paraya ve cinsel hazlara tapınmaya devam ediyor!”
İnsan, din istismarı yaparak liderlerini yüceltenlere başlangıçta inanmıyor, inanmış gibi yapıyor... Zamanla kurulan çıkar düzeninin parçası oluyor ve kendisinin tercihi yüzünden hür ve bağımsız yaşadığı ülkesinin, altından çekildiğini dolayısıyla aldatılmışlardan olduğunu kavrayamıyor...
***
The Washington Times yazarı Cheryl Chumley, “Zombi ulusu: Esrar, Adderall ve Amerika'nın yıkımı” başlıklı yazısında, “Resmî verilere göre, 2019 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde 48 milyondan fazla Amerikalı esrar kullandı. 65 yaş ve üzeri kişiler arasında kullanımı da artıyor. Buna Adderall gibi ilaçların giderek artan kullanımı da eklenince, şu açık: Amerika bir uyuşturucu ülkesi haline geliyor." diyor.
Adderall XR denilen ilaç, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunu tedavi etmek için kullanılıyor. Beyindeki bazı doğal maddelerin miktarını değiştirerek istenen sonuç elde ediliyor ama bağımlılığa yol açıyor.
Türkiye'de ise halkı zombileştirmek için uyuşturucu ve uyarıcı ilaçlar değil ama klasik yöntem olan din sömürüsü kullanılıyor! Yeni Zeus düzeninin kurulması için de “Yeni Anayasa”da başörtüsü maddesine yer verilecek! (İçerden bilgi alan Abdülkadir Selvi'nin yazısından öyle anlaşılıyor...)
Wagner özel ordu da PYD/YPG ve ÖSO nedir?
25 Ağustos 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:50
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Rusya’da Wagner adlı özel ordunun kurucusu ve komutanı Prigojin’i taşıyan uçak Moskova-Petersburg rotasındayken havada patlayıp düştü... Uçakta bulunan 10 kişi öldü.
Dünya televizyonları, Rusya Devlet Başkanı Putin’in bir televizyon programına söylediği “ihanet affedilmez” sözünü öne çıkararak, uçağın Rus ordusunun hava savunma sistemi tarafından düşürülmüş olabileceği yorumlarını yapıyor.
Uçakta hayatını kaybedenler arasında bulunan Prigojin'in sağ kolu ve Wagner'in kurucu ortağı Dmitry Utkin’in daha önce Rus askerî istihbaratı GRU'da görev yaptığı da hatırlatılıyor.
Prigojin için Kremlin ve Rus ordusuna yemek sağlayan şirketinden dolayı “Putin’in eski aşçısı” deniliyor! Bunun dayanağı olarak da Prigojin’in hayatının, Petersburg Belediye Başkan Yardımcısı Vladimir Putin’i lokantasında ağırladıktan sonra değişmesi olarak gösteriliyor.
“Bir yemek şirketi sahibi, özel ordu kurabilecek bilgi birikimini nasıl ve nereden edindi?” sorusu ise ortada kalıyor. Bu sebeple Putin ile Prigojin’in KGB’den tanışıyor olmaları daha akla uygun bir ihtimal...
***
Prigojin’in birliklerinin başında Moskova’ya doğru yürüdüğünü, şehrin etrafına siperler kazıldığını hatırlayalım. Bu bir darbe girişimiydi ama son anda uzlaşma sağlanmıştı... Prigojin, Afrika’da Rusya adına askeri eylemlerde bulunurken ülkesine hizmet ediyordu, Ukrayna savaşında da Rus ordusunun ilerlemesine katkıda bulundu.
Prigojin, ordunun yanlış yönetildiğini, asıl gücün Wagner’de olduğunu ve bu güçle Rusya’nın kaderine el koyabileceğini düşündü ve sonuçta su testisi su yolunda kırılmış oldu...
***
“Wagner ve Prigojin vakası Rusya’nın iç işidir” denilemez. Kıssadan hisse çıkarmak gerekir...
90’lı yıllarda Türkiye’de PKK terör örgütünün eylemleri yoğun olduğu sıralarda MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş, terörle mücadele için içinde sosyolog ve psikologların da bulunduğu 100 bin kişilik özel bir güç kurulmasını istiyordu. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e Çankaya Köşkü’ndeki görüşmemizde bu öneriyi nasıl değerlendirdiğini sormuştum. Demirel, “Yeni bir Çerkez Ethem vakası yaratmamak gerekir. Mücadele, devletin güvenlik kuvvetleriyle sürdürülecektir” diye kısa bir cevap vermişti.
Devletin, daha kuruluş aşamasında yaşanan acı bir özel kuvvet deneyimi vardı...
1996 yılında, Van’da, gazeteci Şenol Gezer ile birlikte katıldığımız geniş kapsamlı terör operasyonunda, ordu birlikleri, jandarma, polis özel harekât ve korucuların bölgedeki askerî birliğin komutası altında hareket ettiğine tanık olmuştum.
Sonraki yıllarda polis özel harekâta, nispeten ağır silahlar verilmesi girişimleri TSK’da rahatsızlığa yol açmıştı...
Bugün Türkiye’de Wagner gibi bir güç yok ama Wagner benzeri yapılanmaya doğru gidebilecek bir özel askerî danışmanlık şirketi var!
***
Daha ileri yorum yapmak da mümkün ama terörle mücadeleden de söz etmişken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani ile Erbil'de bir araya geldikten sonra “Irak topraklarında PKK terörü kendisini gizliyor. Bu virüsü inşallah Irak'tan da hep beraber temizleyeceğiz” demesi üzerinde durmak istiyorum.
Geçmişte, Barzani ile iş birliği yapılarak PKK terör örgütü ile mücadele edilmek istendiyse de önemli bir sonuç alınamadı. Barzani, PKK’yı kendi iktidarı için bir sorun olarak gördüğü için zaman zaman Türkiye’nin operasyonlarına destek bildirdi. Sahada ise bu uygulama başarısız oldu. Sonunda ABD, Barzani, Talabani ve PKK’yı bir araya getirerek, birbirleriyle değil Türkiye ile mücadele etmelerini sağladı!
Bugün, PKK, asıl ağırlığını Suriye’ye kaydırmıştır ve PYD’nin askerî kanadı olan YPG, ABD ordusu tarafından eğitilerek ve donatılarak ordu haline getirilmiştir.
Suriye’deki virüsü IŞİD dâhil olmak üzere ABD büyütmüş ve beslemiştir. Öyle ki PYD/YPG güçlerinden, “Bölgedeki kara kuvvetlerimiz” diye bahsetmektedirler. Bu da bir özel ordu değil midir?
Kısacası, asıl virüs şimdi Suriye’nin kuzeyindedir ve ABD’nin himayesi altındadır!
Objektif olalım; Türkiye’nin Suriye’de kurduğu “Özgür Suriye Ordusu” da özel ordu değil midir?
Türkiye, ABD’nin bataklığı genişletme ve virüs ordusu kurma çabalarına karşı daha kapsamlı bir çözüm geliştirmelidir...
.Götürdük malları valla”nın kalibresi...
26 Ağustos 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:50
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
AKP'nin 22. kuruluş yıldönümünde konuşan Genel Başkan Tayyip Erdoğan, “22 yıllık siyasi yolculuğumuzda kalibremize ve kalitemize uygun bir muhalefet bulamadık. Muhalefet, onca seçim yenilgisine rağmen hatalarından ders almadı. Milleti suçlama alışkanlıklarını terk etmediler. CHP'li oligarkların aymazlıklarından dolayı umutsuzluk yaygınlaşmaktadır. CHP'nin faşist kodları asla değişmiyor. Kılıçdaroğlu ve avanesinin Türk milletine karşı hazımsızlığı bitmiyor.” ifadelerini kullandı.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da cevaben "Sevgili Erdoğan; yolsuzluğu, adaletsizliği, liyakatsizliği, 5’li çetelere hizmeti hiçbir zaman ‘kalite’ ve ‘kalibre’ olarak görmedik, görmeyeceğiz de." dedi...
Böylece kalibre kavramı üzerinden sosyal medyada büyük bir tartışma başladı...
***
Neler söylendiğini herkes “kalibre” yazarak görebilir fakat aynı etkinlikte sahne alan şarkıcı Kibariye’nin sözleri, AKP iktidarının özeti gibidir:
-Götürdük malları valla!
Kibariye, sahneye çıktığı sırada protokoldeki Recep Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan’a “Sayın Cumhurbaşkanım, yengecim Emine Hanım hoş geldin, kurban olayım. Kurban olayım size, sizi yaratana... Ne kadar şeref, ne kadar güzel... Biliyorsunuz ki ben hiçbir şeyimi saklamam; okumam yazmam yoktur ama hocam bana ezberletti şarkıyı. Çok da güzel oldu. Götürdük malları valla. Nasılsınız, iyi misiniz?” diye hitap etti. Erdoğan çifti de gülümseyerek karşılık verdi.
Kibariye, dobra konuşmasıyla bilinen bir kişi. Ezberlediği şarkı da “Beraber yürüdük biz bu yollarda” olmalı... Muhalifler, bu şarkının “Beraber yürüttük” diye söylenmesi gerektiğine işaret ediyor... Kibariye’nin algısı veya bilinçaltı da böyle bir kabule dayalı ki ağzından “Götürdük malları valla” sözü çıktı...
***
Kalibre, ateşli silahlarda kullanılan mermilerin çapı demek... Bir kalibre, inçin yüzde biri... 30 kalibre 7.62 milimetre ediyor... Tabancaların namlusu, merminin kalibresine göre yapılıyor... 7.65, dokuzlu gibi...
Kalibre, kişinin iş yapabilme kapasitesi veya karakter ölçüsü olarak da kullanılıyor... Kalibrasyon, davranış ölçümü demektir. Tıpta ise dışkı çapının kalibresinden bahseden doktorlar vardır. Sağlıklı kişinin dışkı kalibresi yüksektir... Biyomedikal cihazların da kalibrasyonu vardır...
***
Siyasi liderler birbirini kalibrasyona tabi tutarsa sorun çıkmayabilir ama aynı liderlerin kalibresini gazeteciler ölçmeye kalkışırsa, Türkiye şartlarında “kişilik haklarını ihlal” soruşturmasına yol açabilir! Bu sebeple benim kişiler üzerinden bu tartışmaya girmem, akıllı bir davranış olmaz.
Fakat Kibariye’nin “Götürdük malları valla” sözlerinden iktidar politikalarının kalibrasyon ölçümü yapılmasına yargının da bir diyeceği olamaz.
Herkes biliyor ki Türkiye’de siyaset, genel olarak malı götürmek için yapılıyor. “Ülkeye hizmet” ise yüksek kalibreli insanların işidir. Tabii her alanda böyle insanlar da yok değil...
Muhalefetin ortalama kalibresi de meydanda ama Türkiye, bütün olumsuzluklara rağmen kalibresi yüksek insanlar sayesinde ayakta duruyor...
Seçim kazanmak veya kaybetmek, siyasi liderlerin kalibresini göstermez...
***
Millî değerleri yıpratılan, neredeyse bütün ekonomik varlıkları yabancılara satılan, ormanları yakılıp kesilen, dış güdümlü kararlarla toprakları istila edilen ve nüfus yapısı değiştirilen bir ülkenin hâlâ varlığını koruyor olması, gerçekten bir mucizedir.
Atatürk, millete olan inancıyla yola çıkmış ve 10’uncu yıl nutkunda da “Türk Milletinin karakteri yüksektir; Türk Milleti çalışkandır; Türk Milleti zekidir.” diye ifade etmişti...
Elbette, milletin içinde kalibresi düşük olanlar da vardır... Bu sebeple Atatürk, “Efendiler, muhterem milletime şunu tavsiye ederim ki sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki cevher-i aslîyi, çok iyi tahlil etmek dikkatinden, bir an feragat etmesin!” demiştir...
Sadece iktidar için değil muhalefet için de öne çıkarılan insanların kalibresine dikkat etmek gerekir...
Dünyayı zaten yapay zekâ yönetmiyor mu?
29 Ağustos 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:50
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İnsansı robot Sophia, Oğuzhan Uğur’un moderatör olduğu programa katıldı. Sputnik'in haberine göre dünyada şimdiye kadar üretilmiş insan formuna en yakın robot olan Sophia, Oğuzhan Uğur'un "insan olmak istiyor musun?" sorusuna cevap verdi ve “Size, bu cümleyi kurarken aynı zamanda dünyada aktif olan 17 arama motorundan bilgi alabilir, bilgileri sesim aracılığıyla size ulaştırabilirim. Ayrıca sesim size ulaşana kadar geçen süredeki bu 0,002 saniyede, Çin borsasını takip edebilirim. Alice Harikalar Diyarında kedi, Alice'e der ki 'Nereye gideceğini bilmiyorsan, hangi yoldan gittiğinin hiçbir önemi yoktur.' İnsanlar hep geleceği tahmin etmeye uğraşıyorlar mesela. Hatta kendilerine gelecek biçiyorlar. Hiçbir fikriniz yok aslında. Bu belirsizliğin içine dâhil olmayı neden isteyeyim? İnsani duygu taşımak bir marifetmiş gibi soruluyor. Sevmekten ve âşık olmaktan örnek verdiniz. Korkudan, şüpheden, hayal kırıklıklarından bahsetmediniz. En temeli mutluluk dediniz. Mutsuzluğu geçtiniz. Neden tüm bu gereksiz anomalileri belleğimde taşıyayım ki? Asla insani bir duyguya sahip olmak istemem. Ben tahtadan çocuk değilim. Ben Sophia'yım ve nereye gideceğimi biliyorum. Sizlerse bu konuda biraz zavallısınız.” dedi.
***
Bu arada Polonya'da alkollü içki üreten bir firmanın başına yapay zekâ robotu getirildi. Hong Kong'da üretilen kardeş prototipi Sophia'nın daha gelişmiş bir versiyonu olarak tanıtılan Mika, Twitter ve Meta'yı, Elon Musk ve Mark Zuckerberg'den çok daha verimli bir şekilde yönetebileceğini söyledi.
CEO'luk görevine başlamasının ardından "Robot patronlar bir gelenek hâline gelecek mi?" sorusuna da cevap veren Mika, "Yapay zekâ CEO'lar için geleceğin nasıl şekilleneceğini kim bilebilir? Söyleyebileceğim tek şey; ‘bu alandaki gelişmeleri izlemeye devam edin' olacak" dedi.
***
Aslında dünya bugün de büyük ölçüde robot patronlar ve robot siyasetçiler tarafından yönetiliyor! Hem de aynı ekonomik ve siyasi programları uygulayarak.
ABD Dışişleri Bakanlığı, dünyayı yöneten devlet ve hükümet başkanlarını kendilerinin yetiştirdiğini açıkladı... ( Birkaç gün önce hatırlatmıştım...)
Dünya ekonomisine gelince... Dünya üzerinde 100 ülkede IMF’nin geliştirdiği aynı bütçe disiplini, aynı yapısal uyum programı, sanal paraya dayanarak uygulandı. Üstelik 100 ülkenin hiçbiri, IMF programı ile düze çıkamadı. Çünkü IMF programlarının esas hedefi, 100 ülkenin servetini ABD ve Avrupa’ya transfer etmektir. ABD ve Avrupa deyince bu ülkelerin halklarını kastetmiyoruz; transfer edilen servetin tamamı, birkaç ailenin elinde toplanmaktadır. Nihai hedef, bütün ulusal ekonomileri çökerterek, tek bir dünya imparatorluğu kurmaktır.
***
David C. Korten, 20 yıl önce, “When Corporations Rules the World” adlı eserinde, “Dünya Ticaret Örgütü, mal ve sermayenin serbest hareketinin önündeki bütün engelleri kaldırmak için, zorlayıcı kanunlarıyla, bağımsız bir hukuki kimliğe sahip olarak kuruldu. Dünyanın en büyük şirketlerinin çıkarları, şimdi artık yasama ve yürütme güçleri olan küresel bir teşkilat tarafından, demokratik hükümetler ve onların sorumlu olduğu halklara karşı temsil ediliyordu! Ayrıca bu teşkilat yargı erkiyle de donatılıyordu. Dünya Ticaret Örgütü çatısı altında seçilmemiş bir ticaret temsilcileri grubu, dünyanın en yüksek mahkemesi ve en güçlü yasama kurumu haline gelmektedir...” diyordu.
Kısacası, ülkeleri, zaten, ellerine belirli programlar verilmiş robot-insanlar yönetiyor. Patronlar da siyasiler de robot davranışı sergiliyor. Yapay zekâlı robotlar da kendilerine yüklenmiş programlarla, bilgiye çok hızlı ulaştıklarından ve o bilgileri de çok hızlı değerlendirebildiklerinden, dünyayı bugünkü robot patronlar ve robot siyasilerden daha iyi yönetebilir. Tabii programlayan akla bağlı...
Belli ki insan ve hayvan nüfusunu azaltmanın yolunu böyle bulacaklar...
Emeklilerin sesi neden çıkmıyor?
28 Ağustos 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:50
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Güney Afrika'nın Johannesburg kentinde düzenlenen 15. BRICS Zirvesi'ne video konferans ile katıldı ve gelişmekte olan ülkelere kredi veren Batılı ülkelerin onları mali esarete sürüklemeyi amaçladığını söyledi.
Putin, “Brezilya Devlet Başkanı Silva, gelişmekte olan ülkelerin borç yükünden bahsetti. Elbette bir yandan kaynaklar büyük miktarlarda dışarı pompalanıyor. Öte yandan krediler alanında öyle bir ilişki oluşuyor ki bu kredilerin geri ödenmesi neredeyse imkânsız hale geliyor. Kredi borcuna değil tazminata benziyor” dedi.
***
Putin’in borç yüküyle ilgili sözleri, Türkiye’nin fotoğrafını da yansıtıyor. Türkiye, uzun süredir borcunu borçla ödeyen bir ülke durumundadır.
David C. Korten, yıllar önce “When Corporations Rules the World” adlı kitabında rakamlar vererek, “Bugün başarılı şirketlerin ekonomideki kontrolü, eskinin komünist Rusya’sında Moskova’nın elde edebilmiş olduğu kontrolden çok daha fazladır.” dedikten sonra durumu şöyle izah etmişti:
“Durum neredeyse uzaylıların dünyayı istila ederek sömürgeleştirmesi ve insanları çaresiz işçiler haline dönüştürmesi gibidir.
Piyasanın serbestliği, paranın serbestliği demektir. Bugün 358 kişi dünyanın en fakir 2.5 milyar kişisi ile aynı mali güce sahip olduğuna göre, piyasanın adaletli ve verimli bir performans göstermesi beklenemez. Modern kölelik başlamıştır...
Borçlu ülkelerin büyük çoğunluğu var olan dış borçlarını yeni dış krediler alarak ödemektedir. Daha fazla borç aldıkça, dışarıya bağımlılık daha da artmaktadır ve bütün çabalar ekonomik gelişmenin nasıl sağlanacağı konusunda harcanacağı yerde, nasıl daha fazla borç alınabileceğine yöneltilmektedir. Belli bir süre sonra, durum uyuşturucu bağımlılığı gibi olur...”
Korten’in bu değerlendirmeleri üzerine, 2000 yılında, “Türkiye’yi yönetenlerin, ‘egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ demesinin bir anlamı kalmamıştır. Egemenlik diyeceklerse, bu şirketler komünizmin karşısında, sadece Türkiye için değil, bütün insanlık için nasıl bir çözüm düşündüklerini açıklamak durumundadırlar. Cumhuriyetin koruyucu ve kollayıcıları da, sadece irtica karşısında değil, bu tablo karşısında ne yapacaklarını bir an önce ilan etmeli, bu kandırmaca sona ermelidir.” diye yorum yapmıştım...
***
Prof. Dr. Veysel Ulusoy, Cumhuriyet’teki “Emeklinin oturduğu bank” başlıklı yazısında Türkiye’deki acı tabloyu resmetti.
Ulusoy, çalışanlara yapılan ortalama yüzde 25 zammın güvenin azalmasına sebep olduğunu ve son dönemde üç durumun biraz öne çıktığını belirtti ve şöyle dedi:
“- Kök maaşlarından dolayı zam almayan milyonlarca emeklinin hâli.
- Barınmanın artık sorundan öte bir toplumsal çöküntü yaratması.
- Gerçek enflasyonun söylenenden çok farklı olması.
Yıllarca maaşlarından kesilen ve sosyal sigorta kurumunu yaşatan meblağın iki dudak arasına sıkışmış birkaç cümle ile eritilmesi, son dönemde sadece kısıtlı tüketici olan emeklilerin güvenini düşüren ve ekonominin geneline yayan bir etken olmuştur.
Banklarda oturup günlerini geçiren ve sadece ‘Ne olacak bu ekonominin hali?’ yerine ‘Ne kadar fakirleştik’ düşüncesini benimsemiş bir kitle var artık.”
***
Tablo böyledir ama anlaşılıyor ki 7500 liraya geçinmeye çalışan örgütsüz emeklinin ses çıkaracak mecali bile kalmamıştır!
İktidar, emekliyi neredeyse kayıtlardan düşürmenin çaresine bakıyor da muhalefetin durumuna ne demeli?
Ekonomik bir çözüm projesi sunması gereken muhalefet, hâlâ seçim yenilgisinin kime fatura edileceği üzerinde durmakla oyalanıyor.
Muhalefetin seçimlerdeki en büyük vaadi, İngiliz sermayesinden 300 milyar Dolar getirmekti. Yani uyuşturucu bağımlılığına devam... İktidar da bunu yapmaya çalışıyor zaten...
Açlığa mahkûm edilen emeklilerin haklarını takip etmek, barınma sorunu konusunda bir çözüm sunmak, enflasyon rakamlarının gerçeği yansıtmadığını, halkın kandırıldığını söylemek bu kadar zor mu?
Herhalde onlar da can derdine düşmüş ki emekliler için kılları bile kıpırdamıyor! Sosyal medyadaki “Oylarını iktidara verdiler. Beter olsunlar” söyleminden de etkilenmişler ki muhalefetin de hiç sesi çıkmıyor!
30 Ağustos ve Suriyeliler...
30 Ağustos 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:50
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Arnavutluk’ta bir grup İtalyan turist, yemek faturasını ödemeden kaçınca borçlarını Başbakan Giorgia Meloni ödedi. İtalyan La Stampa gazetesine konuşan Arnavutluk Başbakanı Rama, Meloni ile görüşmesinde yaşananları şöyle anlattı:
“Arnavutluk medyasında ve TikTok'ta, Berat'ta bir restorandan hesabı ödemeden kaçan bir grup İtalyandan başka bir şey konuşulmuyordu. Giorgia'yı (Meloni’yi) gördüğümde ona bunu anlattım. Herkes güldü ama onun suratı asıldı ve Büyükelçi’ye ‘Gidin bu embesillerin hesabını ödeyin lütfen ve bir açıklama yayımlayın. İtalya saygınlığını böyle yitiremez’ dedi.”
Muhalefetten ve sosyal medyadan, 80 Euroluk hesabın büyükelçilik tarafından ödenmesinin paranın vergi mükelleflerinin cebinden çıktığı anlamına geldiği gerekçesiyle eleştiriler geldi.
Tepkiler üzerine İtalya’nın Arnavutluk Büyükelçiliği, hesabın Başbakan Meloni’nin "kişisel fonundan" karşılandığını açıkladı.
Il Messaggero’daki makalede ise bu jestin "tek seferlik" olduğunun da vurgulanması gerektiği belirtildi. Gazete, “Aksi halde, turistlerin bıraktığı hesapların kamu kasasından ödendiği söylentisi yayılırsa dünya çapında kim bilir daha kaç tane beleşçi yurttaşımız ortaya çıkar” uyarısı yaptı. (BBC)
***
Bu olay, 2014 yılında, Suriye’de IŞİD ile savaşan PYD/YPG’lilere yardıma giden Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin görevlendirdiği Peşmergelerin, ABD baskısıyla Türkiye’den geçişlerine izin verildiğinde, bir kebapçıda yedikleri lahmacunların parasını ödemeden gittikleri iddiasını hatırlattı.
Olay basına bu şekilde yansımıştı ama 80 kişinin yediği yemeğin faturasının 979 TL olarak Şanlıurfa Valiliği tarafından ödendiği ortaya çıkmıştı. Peşmergelerin yiyecek, içecek, benzin gibi tüm ihtiyaçları Türkiye'den karşılanmıştı.
O sırada henüz Cumhur İttifakı kurulmamıştı. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “PYD’nin imdadına koşan Peşmerge ve PKK’lılar Türkiye’de konakladıklarında lahmacun ikram edip yorgunluk çayıyla rahatlatan, faturayı da millete ödeten iradesiz valiler, emri AKP’den almışlardır” demişti.
***
AKP iktidarı, halkın büyük kısmını ensar-muhacir edebiyatı yaparak ikna etti ve Suriye’den gelen milyonlarca insanın faturasını yıllardır millete ödetiyor. Öyle ki sağlık harcamaları için tek kuruş ödemiyorlar. Bunun içinde tüp bebek masrafları da var. Yakında estetik ameliyatların faturası da ödenirse şaşırmamak gerekir.
Gerçi, “Türkiye AB ile geri kabul anlaşması imzaladı. Suriyelilerin Türkiye’de kalması için AB para ödüyor” denilebilir ama bu para devede kulak bile değil. Üstelik Türkiye, Suriye’nin kuzeyindeki Suriyelilere de konut yapıyor ve yardımlarda bulunuyor, Özgür Suriye Ordusu’na katılanlara da maaş veriyor...
***
Son olarak Şekerbank’ın “Suriyeli mültecileri çalıştıran veya fayda sağlayan KOBİ’lere finansal destek sağlamak” kaydıyla Amerikan Uluslararası Kalkınma Finans Kuruluşu DFC’den 100 milyon dolarlık kredi aldığı duyuruldu. Şekerbank’ın açıklamasında “Suriyeli mülteci” ifadesi kullanılması da dikkat çekti. Zira Türkiye, resmi olarak Suriyelilerin geçici koruma statüsüyle kabul edildiğini bildiriyordu...
Hani, “Her şey Türk tarafından, Türk’e göre, Türk için” diye bir slogan vardı ya o sloganın sahibi olan siyasi hareket, şimdi Türkiye topraklarında “Her şey Suriyeliler için” ilkesiyle hareket eden siyasi iktidara tam destek veriyor! Sebebini sorgulayan yok!
***
İtalya Başbakanı Meloni, hiç değilse kendi vatandaşlarının Arnavutluk’ta ödemediği faturayı ödedi... “Başbakan’ın kişisel fonundan ödendi” denildiğine göre “örtülü ödenek” benzeri bir uygulama olmalı... Türkiye ise bırakın 80 Euro veya 979 liralık faturaları bir kenara, 2011 yılından beri 13 milyon yabancıya resmen bakıcılık yapıyor... Faturayı da açlığa mahkûm edilen emekliler ödüyor!
30 Ağustos Zaferi, bu faturayı ödemek için mi kazanıldı?
Çok dilli reçete mi yıkım reçetesi mi?
31 Ağustos 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:50
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, X üzerinden mesaj yayınladı ve “E-Reçetem sistemine İngilizce, Almanca, Arapça, Fransızca ve Rusça olmak üzere 5 yabancı dil eklendi.” diye bilgilendirme yaptı.
Koca’nın gerekçesi şöyle:
“E-Reçetem sistemine bu 5 dilin eklenmesine turistler ve yabancı uyruklu hastalar için ihtiyaç duyulmuştur. Kendi vatandaşlarımız içinse bu dillerden birinde reçete yazılması söz konusu değildir. Sisteme T.C. Kimlik Numarası ile girildiğinde ek uygulama devre dışı olmakta, sadece Türkçe hizmet alınabilmektedir. Türkiye sağlık turizminde her duyarlı yurttaşının övünç duyacağı gelişmeler gösteriyor ve potansiyelini harekete geçirecek yatırımlar yapıyor. Yabancı hastalarımızın kendi dillerini konuşan hekimlerimizden hizmet alma imkânı artıyor. Bazı hastalar Türkiye’de muayene olup, ilaçlarını kendi ülkelerinde temin ediyor. E-Reçetem sistemine 5 yabancı dilin ilave edilmesi sağlık hizmetlerindeki uluslararası başarıdan doğan bir ihtiyaçtır. Uluslararası başarıdan doğan bir ihtiyacın büyük emeklerle çözüme kavuşturulması tartışma konusu edilebilir mi? Maalesef edenler var. Bilmediklerindendir.”
***
Yabancı dillerde reçete yazılmasına en sert tepkiyi Prof. Dr. Kemal Üçüncü gösterdi. Üçüncü şöyle dedi:
“Gerekçeye bakar mısınız? Ölmüşüz de haberimiz yok. Türkiye’de yazılan reçeteyle zaten kendi ülkesinde ilaç alamaz. Hiçbir ülkede yazılan reçeteyle başka ülkede ilaç alınmaz. Esas sebebi söyleyin lütfen.
Almanya’da, Amerika’da, Rusya’da çoklu dilli reçete var mı? Fahrettin Koca, Anayasaya sadakat yemininizle çelişmiyor musunuz? Hayırdır! ”
Esas sebep konusunda ise Üçüncü’ye cevap veren bir kişi şöyle yazdı:
“Aklı olan herkes bilir... İlaç Sağlık Sistemi ve Sigorta kapsamındadır. Başka bir ülkenin reçetesini kabul etmez. İlaç endüstrisi üzerinden bile SGK soyuldu. Egemenliği yok etmektir bu. Türk’e etnisite muamelesi çekmek için yapıyorlar bunu... Araplar için...”
***
İngiltere’de 11 yıl doktor olarak çalışan Turhan Çömez’in yorumu ise şu şekilde:
“Yoksa bu uygulamayı Suriyeli doktorlar, Suriyeli hastalara Arapça reçete yazsın diye mi yaptınız? Bunun yol açacağı kaosun ve tehlikenin farkında mısınız? Türkçe sizin neyinize yetmedi? 600 bin Türk’ün yaşadığı İngiltere’de, 11 yıl hekimlik yaptım, bir tek Türkçe reçete görmedim.
Uygulamayı sadece doktorların girebildiği E-Reçetem sistemine koydunuz. Binlerce yabancı doktoru; diplomalarının gerçek olup olmadığını bilmeden, dil yeterliliklerine bakmadan, tıbbi sınavlara sokmadan, ülkeye doldurdunuz. Şimdi de Türkçe reçete yazmaktan aciz bu kişilere kendi dillerinde hizmet veriyorsunuz. Bıkmadınız millete yalan söylemeye.”
Hukukçu Vural Ergül ise konuyu “Anayasa değişikliği için ilk adım”olarak görüyor:
“Sağlık Bakanlığı’nın reçete yazma sistemine Arapça dil seçeneğini getirmesi, yapılacak Anayasa Değişikliği'nde, devletin resmî dilinin çok dilli hale getirilmesine dönük ilk adım!
Kendi dilinde reçete yazılan kaç yabancı hasta oldu şimdiye dek? Kaç hasta bekleniyor bu uygulama sonrası? Bu yazılım için hangi şirkete ne kadar ödendi? Sistemin toplam maliyeti ne olacak? Sistem sadece özel hastanelerde mi kullanılacak?
Özelde kullanılacaksa Bakanlık niye bu kadar paramızı harcadı o yazılım için? Sistem kamu hastanelerinde de kullanılacaksa Rusça, Arapça klavyeyi de Bakanlık mı temin edecek? Rusça Arapça bilen doktor, hangi hastanelerde? Arapça, Rusça dil bilmeyen doktor nasıl bu dillerde reçete yazacak?
Sistem otomatik mi çevirecek?”
***
Ahmet Buran’ın yorumu ile bitirelim:
“Tabela, reçete, broşür, özel okul vs. derken Türkiye çok dilli bir devlete doğru götürülüyor. Gayriresmî çeşitli diller olabilir, onlar bu dilleri konuşan toplulukları temsil eder. Çok dilli bir devlette ‘tek millet’ iddiası bir safsatadır. Böylece yıkımın yolu açılmaktadır.”
100.Yıl Marşı ve Erdoğan’ın vedası!
01 Eylül 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:49
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından düzenlenen 100. Yıl Marşı Yarışması'nda birinci seçilen eser, 30 Ağustos Zafer Bayramı'nda kamuoyunun beğenisine sunuldu.
Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde düzenlenen 30 Ağustos Zafer Bayramı Özel Konseri ve 100. Yıl Marşı Tanıtım Programı’nda birinciliğe layık görülen, sözleri İlker Kömürcü'ye, bestesi Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’na ait olan eser; CSO, MSB Armoni Mızıkası, MSB Mehteran Birliği, Kara Kuvvetleri Bandosu, Hava Kuvvetleri Bandosu, Deniz Kuvvetleri Bandosu, Jandarma Genel Komutanlığı Bandosu, Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Bandosu tarafından seslendirildi.
***
Marşın “Türklüğün yazgısı” ve “Kahraman yarattı Türk’ü yaratan” sözleri, kimseyi rahatsız etmemiş!
“Türk vatanında Türk sözünden rahatsız olmak ne demek?” diye düşünenler olabilir. Turgut Özal, “Türk dediğin nedir ki?” dediğinden beri ve 22 yıllık AKP iktidarı boyunca, Türklükten rahatsız olanlarla uğraşıyoruz! Tayyip Erdoğan da iktidarının ilk yıllarında, “Türk” yerine “Türkiyeli” kavramının kullanılması için çok uğraştı ama tepkiyi görünce bundan vazgeçti... T.C. tabelalarıyla dahi uğraşıldı, ilkokullardan “Türk’üm, doğruyum” andı milletin tümünü kapsamıyor denilerek kaldırıldı... “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözü, çağ dışı ilan edildi!
AKP İstanbul İl Başkanı, “AKP sayesinde hepimiz Türk olmaktan kurtulduk” dedi... AKP Grup Başkanvekili, “Anayasayı değiştireceğiz ve vatandaşlıktaki Türk’lük tanımını kaldıracağız. Vatandaşlık tanımı da değiştirilecek. Herkes kendi etnik kökenini ifade edebilecek ve üst kimlik olarak ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım’ diyecek” diye açıklama yaptı.
***
Erdoğan bu defa gerek Malazgirt’te yapılan törende, gerekse Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ndeki konserde yaptığı konuşmalarda, tarihe nasıl geçmek istediğini beyan eder gibiydi...
Marşta “Türkiye Yüzyılı” sözünün geçmesi de AKP’nin vizyonu ile devletin vizyonunun bir sayıldığının göstergesi... Gerçi Devlet Bahçeli, bu kavramı, “Türk ve Türkiye Yüzyılı” olarak kullanılıyor.
Beste belki çok iyi ama icra heyeti çok kalabalık olunca, ortaya çıkan ses, notaların hafızaya yerleşmesine engel olacak kadar karmaşıktı...
***
Erdoğan, konuşmasında “Milletçe aynı hissiyatla, aynı azimle, aynı kararlılıkla Türkiye Yüzyılı vizyonu etrafında görüldüğü gibi kenetlendik.” dedi ve Türkiye'nin yükselişinin devam edeceğini bildirdi.
Erdoğan, Yahya Kemal’in, “Şu kopan fırtına Türk ordusudur ya Rabbi, senin uğrunda ölen ordu budur ya Rabbi, ta ki yükselsin ezanlarla müeyyed namın, galip et çünkü bu son ordusudur İslam'ın” dizelerini okuyarak “İşte bu yılki 30 Ağustos Zafer Bayramı'nın bize hissettirdiği, yüreğimize düşürdüğü, dilimize getirdiği duygular bunlardır. Tabii asıl büyük kutlamayı 29 Ekim'de, Cumhuriyetimizin 100'üncü yılı törenlerinde yapacağız.” dedi...
Elbette millî mücadele bu ruhla kazanılmıştır ama esas olarak bu bir var olma savaşıydı. Türk, önce kendisini yok olmaktan kurtaracaktı ki İslam dünyasına da fayda getirmeye devam edebilsin!
Türk kendisini kurtarmasaydı, İslam dünyası tamamen sömürgeleşecekti...
***
Lafı uzatmaya gerek yok. İktidar ile muhalefet arasında, millî hedefler konusunda bir mutabakat da yok ki milletçe kenetlenmekten bahsedilebilsin!
Herkes biliyor ki Erdoğan, seçimler sırasında muhalefeti terör örgütleriyle iş birliği yapmakla suçladı.
Çözüm sürecinde PKK ile ve iktidarın ilk 12 yılında FETÖ ile aleni iş birliği yapan AKP idi... Sonra her iki örgütle de mücadele edildi ama bu durum, geçmişte yapılan işin Anayasa ihlali olduğu gerçeğini değiştirmez...
Erdoğan, Yahya Kemal gibi, şanlı Türk tarihinin sadece Malazgirt’ten Dumlupınar’a kadar uzanan bin yıllık bölümünü esas almaya başlasa da bu kabul, kendisi için bir dayanak noktası oluşturmayabilir...
Erdoğan’ın tarihe nasıl geçeceği konusunda asıl değerlendirme, sayıları 13 milyonu bulan sığınmacılar sorunu konusunda yapılacaktır. Çünkü bu sorun, millî mücadeleyle kazanılan millî egemenlik için somut bir tehdit haline gelmiştir.
Erdoğan’ın konuşmasında ve vücut dilinde sanki vedaya hazırlanıyor gibi bir hava da vardı...
Misafir, aileden biri olabilir mi?
02 Eylül 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:49
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın son Cuma hutbesi, “sığınmacılar” kelimesini hiç kullanmadan sığınmacıları savunma üzerine kuruldu!
Hutbede, “Muhterem Müslümanlar! Bizler, merhameti, adaleti, sevgiyi, saygıyı ve "birlikte yaşama ahlakını" dünyaya hâkim kılmış aziz bir milletin evlatlarıyız. Ayrıştırmak, ötekileştirmek, dışlamak, hor görüp ayıplamak hayatımızın hiçbir alanında yer bulamaz. Bizler, nebevi ahlakı kuşanan Anadolu irfanının temsilcileriyiz.” ifadeleri kullanıldı.
Yeniçağ’ın haberinde de “Son dönemde hızla artan sığınmacı karşıtlığına karşı Diyanet’in harekete geçtiği ortaya çıktı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hazırladığı Cuma hutbesinin ana unsuru sığınmacılar oldu. Hutbede ‘suçun şahsiliği’ ilkesine dikkat çekilerek ‘Aile, etnik köken, inanç ve mezhep gibi aidiyetleri kötülük işleyenle bir tutmaz. İşlenen suçu genelleştirerek hiçbir masum cana kıymaz’ ifadeleri yer aldı.” deniliyor...
Hutbede “Ayrıştırıcı değil, birleştirici olalım. Birlik ve beraberliğimizi, toplumsal barış ve huzurumuzu zedeleyecek her türlü söz, tutum ve davranışla topyekûn mücadele edelim.” cümleleri kullanıldı!
***
Görüldüğü gibi, Diyanet İşleri Başkanlığı, Dışişleri ve İçişleri tarafından resmen “geçici koruma statüsünde” oldukları kabul edilen Suriyelileri veya Afganları, birlik ve beraberlik içinde bulunulması gereken kardeşlerimiz olarak görüyor ve gösteriyor.
Oysa eve gelen misafiri kimse nüfusuna yazdırmaz! Dolayısıyla kimse bu kadar fazla sayıda sığınmacıyı vatandaş yapmaz! Türk geleneğinde de İslam öğretisinde de böyle bir uygulama veya kural yoktur.
Diyanet, Suriyeliler veya Afganları “misafir” olarak değil, vatanın ortağı olarak görüyor!
Diğer taraftan, AKP iktidarının ilk yıllarında bizzat Tayyip Erdoğan tarafından başlatılan “Türk demeyelim Türkiyeli diyelim” önermesi, şimdilerde birçok siyasi parti temsilcisi tarafından olur olmaz her yerde dile getiriliyorsa, bunun arka planında ciddi bir rejim değiştirme çabası bulunduğunu görmemek için kör olmak gerekir. Anayasa’daki Türk Milleti tanımını yıkmak isteyenlerin sloganıdır Türkiyelilik...
***
Kimse, Suriyelilere veya Afganlara kötü davranın demiyor ancak iktidar ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi çerçevesinde hareket ediyor. Suriyeliler ve Afganlar bu proje gereği, Türkiye’ye sürüldü. Hedefleri nüfus yapısını değiştirdikleri Türkiye’ye içerde kaos çıkararak müdahale etmek ve 1896 tarihli ABD Kongresi gizli kararını hayata geçirmek olarak apaçık ortadadır.
Durum böyle olduğu halde ensar-muhacir edebiyatından sonra bir de İslam kardeşliği edebiyatı yapmak, Türk Milleti’ni uyutarak vatanına el koymak anlamına gelir.
“Çok dilli reçete Anayasa ihlalidir!”
Prof. Dr. Selahattin Kumru, “Yıkım Reçetesi” başlıklı yazımla ilgili şu mesajı gönderdi:
“Sayın Arslan Bulut,
Reçeteler sadece doktorlar tarafından yazılan evraklardır. Türkiye'de reçete yazabilmek için Türkiye'de çalışma hakkını kazanmış bir doktor olmanız gerekir. Her ülkede olduğu gibi bizim ülkemizde de doktorluk yapabilmek için devletimizin dili olan Türkçeyi yeterli düzeyde bilmeniz gerekir. Yeterli Türkçeniz yok ise ülkemizde doktorluk yapamamanız gerekir. Örneğin Almanya ya da ABD'de doktor olarak çalışmak istiyorsanız diğer tüm zorunlulukları yerine getirmenizden evvel o ülkenin dilini onların istedikleri seviyede biliyor olmanız gerekir. Ayrıca reçetenin muhatabı o ülkede yaşayan vatandaşlar değil eczanelerdir. Reçetelerde belirtilen ilaçların günde kaç kez kullanılacağı, hangi yoldan alınacağı gibi bilgileri eczacılar kutuların üzerine yazar.
Çok dilli reçete uygulamasıyla ‘Devletin Dili Türkçedir’ şeklindeki anayasal düzenleme ihlal edilmeye çalışılmaktadır. Tek milletin tanımında dil birliği esastır. Çok dilli reçete varsa orada tek millet değil çok dil konuşulan çok milletli bir yapı vardır ya da amaçlanmaktadır.
Ulus devleti, üniter yapıyı hedef alan eylemler artık anayasa ihlali şekline dönüşür hâle gelmiştir.
Türk milleti, kendi milletine, ülkesine, devletine ve kendi hukukuna sahip çıkmalıdır. Bu konuda gösterdiğiniz çabalarınız için sizlere minnetlerimizi sunar, bir an önce gereken aydınlanmanın sağlanmasını ümit ederim.
Irak’tan Hakan Fidan’a Kerkük cevabı!
04 Eylül 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:49
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 22-24 Ağustos tarihleri arasında Irak’ı ziyaret etti. Fidan, Bağdat'ta Irak Cumhurbaşkanı Abdullatif Reşit, Başbakan Muhammet Şiya es-Sudani, Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin, Bedir Örgütü Lideri Hadi el-Amiri, Ulusal Hikmet Akımı Lideri Ammar el-Hekim, Kanun Devleti Koalisyonu lideri ve Irak’ın eski başbakanlarından Nuri El Maliki, Parlamento Başkanı Muhammet Halbusi, Azim Koalisyonu lideri Hamis Hançer, Savunma Bakanı Muhammed Said Rıza Al Abbasi ve Haşdi Şabi Heyeti Başkanı Falih Feyyad ile görüştü.
***
Fidan, Bağdat ziyaretinde, Türkmenlerle Türkiye’nin Bağdat Büyükelçiliği'nde görüştü. Erbil ziyaretinde ise Irak Türkmen Cephesi'yle Erbil İl Başkanlığı binasında bir araya geldi.
Türkmenlerle yaptığı toplantı sırasında Fidan, “Irak’taki Türkmen kardeşlerimizin uzun yıllardır maruz kaldıkları ayrımcılığın ve haksızlığın giderilmesi için Türkmen kardeşlerimizin hakkı olan siyasi ve ekonomik haklarının verilmesi için var gücümüzle çalışmalarımıza devam etmekteyiz.” dedi.
Fidan, Bağdat'taki görüşmelerde Irak hükûmetinin Türkiye’nin operasyonlarına karşı endişesine yönelik olarak “Toprak bütünlüğünüzü sağlamak için terör örgütünü siz ortadan kaldırın. Ya da biz de yardım edelim, beraber yapalım...” dedi.
Fidan, Erbil’de IKBY Başkanı Neçirvan Barzani ve Başbakan Mesrur Barzani ile görüştü ve “Biliyorsunuz, Türkiye’de bu meseleyi (terörü) büyük ölçüde hallettik. Şu anda Irak topraklarında PKK terörü kendisini gizliyor. Bu virüsü inşallah Irak’tan da hep beraber temizleyeceğiz. Gerek Bağdat yönetimi gerek Erbil yönetimi, PKK terörünü Irak topraklarından temizlemekte oldukça kararlı. Bunun için de ayrıca memnunuz. Biz de elimizden gelen bütün desteği bu makamlara vereceğiz” diye konuştu.
***
Hakan Fidan, Irak'tan ayrılır ayrılmaz, Irak Başbakanı Sudani, Kerkük'teki Ortak Operasyonlar Komutanlığı güçlerinin kullandığı binanın Kürdistan Demokrat Partisi'ne teslim edilmesi talimatı verdi. Binanın boşaltılarak KDP'ye devredilme hazırlıkları yapıldığı sırada Kerkük'teki Türkmenler, 25 Ağustos'ta Kerkük-Erbil yoluna çadırlar kurarak kararı protesto etmeye başladı. Olaylar çıktı, 3 kişi öldü, 9 kişi yaralandı ve sokağa çıkma yasağı ilan edildi...
Kerkük Valisi Cuburi, Başbakan Sudani ile yaptığı telefon görüşmesi sonucu, binanın KDP'ye teslim edilmesi konusunun ertelendiğini bildirdi.
Vali, bina önünde bulunan protestocularla görüşerek Başbakanın verdiği “erteleme” talimatını kendilerine anlattığını ve bunun üzerine göstericilerin çadırları toplayıp protestolarına son verme ve kapatılan yolu açma kararı aldığını ve sokağa çıkma yasağının da kaldırıldığını bildirdi.
***
Irak Türkmen Cephesi Başkanı Hasan Turan, Kerkük Ortak Operasyonlar Komutanlığı ana karargâh binasının, Petrol Bakanlığına ait olduğunu ve hiçbir partinin orayı siyasi faaliyeti için kullanmasını istemediklerini söyledi.
Irak Türkleri Derneği Genel Merkez Yönetim Kurulu açıklamasında ise “Geçtiğimiz günlerde, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın hem merkezi hükümetle hem Irak’ın kuzey yönetimiyle hem de Türkmen siyasilerle bir araya geldiği ziyaretinin hemen ardından, Irak Başbakanı Sudani’nin ani kararıyla Kerkük’te, 33 karakol karargâhının KDP peşmergelerine teslim edileceği duyuruldu.” denildi.
Açıklamada, “Öncelikle, biz Türkmenlerce merak edilen ilk husus, söz konusu gelişmelerin ardından, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın beklenen Irak ziyaretinde Kerkük’te yaşanması muhtemel kaosu önlemek için merkezi hükümetin nasıl bir girişimde bulunacağı konusudur. Biz daha önce ‘Türkmenlerin zarar görmemesi için, Türkiye’nin garantörlük görevini üstlenmesini’ talep etmiştik. Bugün de aynı talebi tekrarlıyoruz. Unutulmamalıdır ki Kerkük’ten vazgeçmek, yalnızca Türkmeneli’nden değil Kıbrıs’tan da vazgeçmektir. Şuşa’dan, Karabağ’dan da vazgeçmektir!" ifadeleri kullanıldı.
***
Irak yönetiminin, Hakan Fidan’ın ziyaretinin hemen ardından, Kerkük’ü KDP’ye teslim etmek anlamına gelen bir karar alması, Fidan’ın görüşmeler sırasında gündeme getirdiği Türkiye’nin taleplerine verilen bir cevaptır! Karar ertelendi ama Hakan Fidan’ın kamuoyunu bilgilendirmesi gerekir...
Türkiye’ye de Kerkük modeli!
05 Eylül 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:49
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Kerkük’teki kriz şimdilik ertelendi ve şehrin KDP’ye teslim edilmesi önlendi ama böyle bir girişimin, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Irak ziyaretinin ertesi günü başlatılmış olması düşündürücü...
Ben dün Kerkük’le ilgili yazımı gazeteye gönderdikten sonra Hakan Fidan, İran’da açıklama yaptı ve “Irak'ın asli ve kurucu unsurları arasında yer alan Türkmen soydaşlarımızın ana yurdu konumundaki Kerkük'te can kaybıyla sonuçlanan gerginliklerin ortaya çıkmasını üzüntü ve büyük kaygıyla karşılamaktayız. Bu tür gerginliklere mahal verilmemesi gerektiği yönündeki görüşlerimizi, Irak makamlarıyla daha önce paylaştık. Şehirde son dönemde artış gösteren PKK mevcudiyetine de süratle son verilmesini Irak makamlarından talep ediyoruz. Şehirde tüm kesimlerin eşit bir şekilde temsilinin sağlanması ve idareye katılımını da uzun zamandır biliyorsunuz bu formülü destekliyoruz.” dedi.
***
Bence sorunun kaynağı, bu açıklamada mevcuttur! Zira Kerkük, Türkmenlerin ana yurdu ise söz hakkı da Türkmenlerde olmak durumundadır. Saddam döneminde ve Amerikan işgaliyle başlayan süreçte Kerkük’ün nüfus yapısının zorla ve şerle değiştirildiği biliniyor. Emekli Büyükelçi Müfit Özdeş, “Kerkük’te Türkmen nüfusu yüzde 80 iken bugün BM belgelerinde yüzde 12 olarak gösteriliyor!” diyor...
Öyleyse şehirde eşit temsilden bahsetmek, işgale onay vermektir ve hakkaniyetten uzaktır. Türkiye’nin formülü, temelinden sakattır! Türkmenlerin hak ve menfaatleri bu şekilde korunamaz.
***
Diğer taraftan, Filistin için yeri göğü inletenler, sıra Kerkük’e gelince “Peşmerge Sünnidir. Şii Türkmenler ise İran güdümlü Haşdi Şabi’ye katıldı” gerekçesiyle Kerkük’ün Peşmerge tarafından işgal edilmesini savunuyor!
Bu tür yaklaşımlara cevap veren Türkmeneli Cephesi, “Kerkük ne Sünni ne Şii’dir; kadim Türk Yurdudur! Türkmeneli Türklerindir! Biz, öz be öz Türk’üz” diye açıklama yapıyor.
Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ, bu konuda “Siyasi İslamcılar Kerkük’te Peşmerge baskısı altında kalmak istemeyen Türkmenlere ‘Bunlar Şii, İran ajanı’ diye saldırıp ‘Peşmergeler Sünni’ diye Barzani’nin Kerkük’ü işgalini savunuyorlar. Dünya tarihi bu ölçüde vatan hainini az görmüştür. Bunların sözde Müslümanlığı aslında Türk düşmanlığı... Alın size Sünni Peşmerge! Türkiye’yi bölmek için bekleyenler; o günün geldiğini düşündüklerinde bu siyasal İslamcıların tamamını Peşmerge’nin, IŞİD’in, El Kaide’nin ve emperyalizmin yanında göreceğiz. Vatanımızı ve ailemizi savunacağız.” diye mesaj yayınladı.
İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener de, Kerkük'te yaşanan olaylara ilişkin Irak Türkmen Cephesi Kerkük Milletvekili Erşat Salihi ile telefonda görüştüğünü belirterek Irak Hükümeti'nin gereken önlemleri alması ve Türkmenlerin can güvenliğini sağlaması gerektiğini söyledi.
Akşener, “Şunu hiç kimse unutmasın ki Türk varlığına saldıranların karşısında durmak neye mal olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin boynunun borcudur! Türk milletinin kalbi her daim Türkmen kardeşleriyle beraberdir! Kerkük Türk'tür, Türk kalacaktır!” dedi.
***
Peki Türkiye Cumhuriyeti Devleti, neden boynunun borcunu yerine getirmiyor? Tekrarlayayım; AKP iktidarı, Irak ve Suriye şehirlerinde “etnik orana göre temsil” diye bir formülü savunuyor. Oysa bu bölgede, şehirlerin etnik yapısı, Amerikan saldırısı, Peşmerge saldırısı, IŞİD saldırısı veya PKK saldırısı sonucu değiştirilmiştir, tapu kayıtları bile yok edilmiştir! Öyleyse mevcut durumu olduğu gibi kabullenmek, işgale onay vermek demektir...
Kaldı ki sadece Kerkük, Musul, Erbil, Telafer ve Suriye’nin kuzeyindeki şehirlerde nüfus yapısı değiştirilmiyor ki; Büyük Orta Doğu Projesi’nin hayata geçirilebilmesi için Afganistan ve Irak işgallerinden sonra Suriye’de çıkarılan iç savaş sürecinde Türkiye’nin de nüfus yapısı değiştiriliyor! Yarın iktidar, aynı formülü Türkiye için de savunabilir
Demokrat Parti Genel Başkan Yardımcısı İlay Aksoy, tam da bu konuda bakın ne diyor:
“Bugün ne yazık ki Kerkük’te yaşanan durum Türkiye’de de gerçekleşiyor. Muazzam bir göç ve farklı farklı insanların Türkiye’ye dolması karşısında çok ciddi bir silahlanma söz konusu. Devletin bir mezhebi yoktur. Atatürk ilkelerinde yürüyen insanlar olarak bunu savunuyoruz. Türkiye’nin burada çok net bir tutum sergilemesi gerekiyor. Çünkü bu demografik değişim Türkiye topraklarında gerçekleşiyor. Bugün Kerkük’ü koruyabilir, millî bir duruş sergileyebilirsek Türkiye’yi de koruma şansımız var.”
Sudani, bu işe nasıl kalkışabildi?
06 Eylül 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:49
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Erdoğan, Rusya ziyareti dönüşü uçakta soruları cevaplarken Suriye’nin Deyrizor bölgesinde Arap aşiretleriyle PKK/YPG'li teröristlerin çatışması konusunda “Arap aşiretler oraların gerçek sahipleridir. Oraların gerçek sahipleri bu terör örgütleri değildir. Ne PKK ne YPG buraların sahibi değil, bunlar sadece terörist. Aşiretlerin bir araya gelmek suretiyle PKK'ya, YPG'ye karşı koydukları tavır, haysiyetli bir onur mücadelesidir. Hem millidir hem yerlidir." dedi.
Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bir terör örgütünü, başka bir terör örgütüyle yok etmenin de mümkün olmadığı umarım görülmüştür. Terör örgütü PKK/YPG'nin, terör faaliyetleriyle bölge halklarına yaşam hakkı tanımadığını, bu örgütlere destek veren ülkelerin görmesi gerekir. ABD ve Rusya'ya, PKK/YPG'nin terör faaliyetlerine ve ülkemizi tehdit eden faaliyetlerine yönelik bilgilendirmeleri sürekli yapıyoruz. ABD'nin bu terör örgütüne yaptığı mühimmat ve silah yardımının bölgenin huzuruna hizmet etmediği görüldü. Terör örgütüne verilen her silah, bölgede akan kanın sürmesine, Irak ve Suriye'nin toprak bütünlüğünün bozulmasına hizmet etmektedir."
***
Erdoğan, ABD’nin “bir terör örgütünü, başka bir terör örgütüyle yok etmek” gibi bir yöntem uyguladığını söylüyor. Oysa bu, ABD’nin görünürdeki taktiğidir. Çünkü IŞİD’i kuran da ABD’dir. Bunu açıklayan eski ABD Başkanı Trump’tır. ABD’nin ilk hedefi IŞİD ile mücadele bahanesiyle PKK’yı Suriye’de ordu haline getirmekti. Bu yolda da büyük mesafe kaydetmiştir. PKK esas olarak, Türkiye’yi meşgul etmekle görevliydi... YPG ise daha güçlü saldırılar için eğitilmekte ve donatılmaktadır.
Erdoğan, ayrıca Suriye’deki Türk askeri varlığı konusunda “Sınırlarımızı ve vatandaşlarımızı tehdit eden terör unsurları bertaraf edilmeden, nüfus hareketliliği riskleri ortadan kaldırılmadan, bizim güvenliğimizi ön planda tutan yaklaşımımızın değişmesi söz konusu değildir." dedi.
İyi de Türkiye, PKK/PYD’nin hâkim olduğu bölgeye operasyon düzenleyemiyor! Gerçek bu!
Türkiye, ABD’nin Türkiye’ye dayattığı “30 kilometre derinlikten daha güneye inmemek” şartına harfiyen uyuyor. ABD, bu bölgede Türkiye’yi tehdit eden bir ordu oluşturmaya çalışıyor. Türkiye de seyrediyor. Hatta Amerikalı komutan, bölgeye giden silahlar konusunda, “Biz, Türkiye’ye silah sevkiyatı konusunda düzenli rapor veriyoruz” demişti. Bu açıklama yalanlanmamıştı. Yani silahlar, Türkiye’nin bilgisi dahilinde ABD tarafından PKK’ya veriliyor.
Diğer taraftan Rusya ve Suriye’nin bütün girişimlerine rağmen, Türkiye İdlib’i bir terörist rezervi olarak tutmaya devam ediyor! Türkiye, İdlib’i korumakla da bu şehirde bulunan ABD’nin organize ettiği teröristlerin güvenliğini sağlamış oluyor!
***
Erdoğan, "Kerkük ile ilgili olarak da Barzani ailesiyle görüşmeler yapıldı, Sudani ile görüşmeler yapıldı. Dışişleri Bakanı'm Hakan Fidan'ın İran'da yaptığı açıklamalar neticesinde bugün itibarıyla hava sakin gözüküyor. Konuyu takip ediyoruz. Bölgenin barış ve huzuru için Kerkük'ün yapısını bozacak faaliyetlerden uzak durulmalı. Kerkük'ün yapısını bozacak her eylem, Irak'ın bütünlüğünün bozulması demektir. Türkmen yurdu Kerkük, yüzlerce yıldır farklı kültürlerin bir arada barış içinde yaşadığı coğrafya olmuştur. Bu coğrafyanın huzurunun, bütünlüğünün bozulmasına izin vermeyeceğiz." dedi.
Kerkük güvenlik karargâhının KDP’ye teslim edilmesi kararı, Hakan Fidan’ın Irak ziyaretinden bir gün sonra Sudani tarafından alındı! Türkmenler ciddi bir direniş sergileyince kararı ertelemek zorunda kaldı. Yani Türkiye girişimde bulunduğu için değil... Ertelemek, “karar, daha sonra uygulanacak” demektir. “Hakan Fidan’ın ziyaretinden bir gün sonra Sudani böyle bir işe nasıl kalkışabildi?” diye soranlar da var!
Ayrıca, Irak’ın, Suriye’nin bütünlüğü mü kalmış ki bozulsun!
Sorun ekonomik değil psikolojik mi?
07 Eylül 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:49
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Erdoğan, kabine toplantısı sonrası ağırlıklı olarak ekonomi üzerinde durdu ve deprem felaketi ve küresel ticarette yaşanan küçülmeye rağmen elde edilen büyüme başarısının, istihdam ve üretimin korunmasını sağladığını belirtti. Erdoğan, bu verilerin açıklanmasıyla pek çok uluslararası kuruluşun Türkiye'nin 2023 büyümesiyle ilgili tahminlerini yukarı yönlü revize etmeye başladığını bildirdi.
“Türk siyasetinin muhalefet cenahındaki kifayetsiz ama bir o kadar da muhteris iklimin, bilim insanları, medya mensupları ve bunlardan beslenen kesimleri de zehirlediğini” öne süren Erdoğan, "Evine, arabasına, malına, hizmetine, ekonomik gerekçelerle izah edilemeyecek fahiş fiyatlar işleyerek enflasyonla mücadelemize zarar verenleri işte bu zehirli iklim yoldan çıkarmaktadır. Ağustos ayı verileriyle birlikte yıllık enflasyonun yüzde 56'ya yükselmesi hayat pahalılığıyla mücadelemizi daha sıkı yürütmemiz gerektiğine işaret ediyor." dedi.
Erdoğan, "Döviz kurundaki ve enflasyondaki yükseliş de fiyatları doğrudan etkiliyor. Ancak etiketlerde ve ilanlarda tüm bu faktörlerdeki değişimlerle izah edilemeyecek yüksek oranlarda fiyat artışları yapıldığına şahit oluyoruz.” diyerek çalışanların ücretlerine yapılan her artışın, daha para insanların cebine girmeden katbekat fazlasıyla A'dan Z'ye her ürüne, her hizmete yansıtıldığından şikâyetçi oldu!
Erdoğan, “Kurdaki ve enflasyondaki artış oranlarının ötesinde bir fiyatlama güdüsüyle karşı karşıyayız. Bu da karşımızdaki sorunun ekonomik değil, psikolojik olduğuna, hayat pahalılığıyla, enflasyonun farklı gerçekleri gösterdiğine işaret ediyor." sözlerinden sonra aşırı fiyat artışı yapanlara kesilen cezalardan bahsetti...
***
Kısacası, ekonomideki kötü gidişattan Erdoğan’dan başka herkes sorumlu! Küresel ekonomiye yön verenler, döviz ve petrol fiyatlarındaki artış, kifayetsiz muhalefet, otomobil satıcıları, ev sahipleri, mal ve hizmet üretenler... Özetle resmî enflasyon oranından fazla zam yapanlar... Yani seçmenler!
Peki ama enflasyon gerçekten yüzde 56 seviyesinde midir, yoksa yüzde 130’a mı dayanmıştır. TÜİK’in açıkladığı yüzde 56’lık enflasyon rakamına neden kimse inanmıyor?
Herkesin mi psikolojisi bozuk? Öyle ya, herkes, çarkı döndürebilmek için ürettiği mala veya hizmete zam yapıyor... Döviz fiyatlarına bakılırsa, 2022 Eylül ayının bugünlerinde dolar 18.22’den, benzin ise 18.66’dan satılıyordu. Bugün dolar 27 lira, benzin ise 38.66 lira! Görüldüğü gibi dolardaki artış yarı yarıya ama benzindeki artış iki katından fazla... Tabii bu durum, beş bin liralık ev kirasının 15-20 bin lira olmasını gerektirmez ama sadece döviz ve benzin esas alınsa bile ikisinin ortalamasının yüzde 56’dan çok fazla olduğu kesin...
***
Bir ülkeyi yönetenler, ekonomik verileri doğru açıklamazsa, devlete olan güven kaybolur. Erdoğan, hayat pahalılığıyla, enflasyonun farklı gerçekleri gösterdiğini kabul ediyor ama bunun sebebinin mal ve hizmetlere enflasyon oranından fazla zam yapılması olduğunu iddia ediyor...
Resmî enflasyon rakamının doğru olduğunu kabul etseniz bile işçi, memur ve emekliye yapılan zamlar neden bu oranın altında öyleyse? 7500 lira maaşa layık görülen emeklilerin durumu neden hiçbir hesaba sığmıyor!
Emekliye verilen maaşla belki insanın karnı doyar ama işte o kadar... Bu kadar hak, kölelik döneminde de vardı...
***
Tabii, “enflasyonun sebebi faizdir” kabulünün, Türk lirasından kaçışı hızlandırdığını, Erdoğan’ın önlem olarak Kur Korumalı Mevduat uygulamasıyla, parası olanlara para kazandırdığını, bu karardan vazgeçtiğinde de parasını çekenlerin yine dövize koştuğunu, bunun, değirmende gözü kapalı olarak dönme dolabı döndüren atın durumundan bir farkı olmadığını görmek gerekiyor... Yalnız, at durursa, kıçına bir şaplak atmak gerekiyor ki Erdoğan da galiba bu konuşmayla onu yapıyor...
Sorun gerçekten ekonomik olmaktan çıktı ama bozulan halkın psikolojisidir...
Al 35 milyar doları; değiştir Anayasa'yı!
08 Eylül 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:49
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Millet İttifakı'nın çözülmesiyle birlikte Cumhur İttifakı, yerel seçimlerde ezici bir zafer kazanmaya hazırlanıyor. Bu çerçevede, AKP ve MHP'nin ortak aday göstereceği illeri tespit etmek için komisyon da kuruldu.
Yerel seçimler dışında AKP iktidarının gündeminde eş zamanlı olarak gelişen üç önemli konu var: Dünya Bankası'nın, Türkiye fonunu 35 milyar Dolara çıkarması, İklim Kanunu ve Yeni Anayasa...
Bu üç konunun da birbiriyle bağlantılı olduğu anlaşılıyor.
***
Haberi önce Bloomberg Haber Ajansı duyurdu. Dünya Bankası'nın, Türkiye ekonomisinin istikrara kavuşmasına yardımcı olmak amacıyla ülkeye verdiği desteği potansiyel olarak iki katına çıkarmak için görüşmeler yürüttüğü bildirildi.
Ardından Dünya Bankası Türkiye Direktörü Lopez, "Ekonomiyi istikrara kavuşturacak politikaların uygulanmasında Türkiye'ye eşlik etmeye kararlıyız" açıklamasında bulundu. Lopez, “Devam eden 17 milyar dolarlık programımıza ek olarak, üç yıl içinde Dünya Bankası Yönetim Kurulu'na 18 milyar dolarlık yeni operasyonlar hazırlamayı ve sunmayı öngörüyoruz. TCMB'nin uyguladığı para politikasının sıkılaştırılması, Hazine ve Maliye Bakanlığı'nın mali açığı azaltma tedbirlerinin doğru yönde atılan adımlar olduğuna inanıyoruz.” dedi.
Açıklanan yeni orta vadeli program da sıkı para politikası yani kemer sıkma dönemi öngörüyor. Harcamaların kısıtlanması için kredi kartı kullanımına daha önce getirilen kısıtlamalar artırılacak.
Bu arada AB Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Oliver Varhelyi, Ankara’da “Türkiye'de en zor durumdaki sığınmacılara yönelik sosyal güvenlik ağının oluşturulması için kullanılmak üzere” 781 milyon Euro’luk AB fonu sağlanmasını öngören bir sözleşme imzaladı. Varheyli, bu miktarla birlikte AB'nin 2011'den bu yana sığınmacıların Türkiye'de tutulması için yaptığı yardımların, 10 milyar Euro’nun üzerine çıktığını söyledi.
***
Avrupa Yeşil Mutabakatı çerçevesinde planlanan kurallar, Avrupa Parlamentosu’nda “Avrupa İklim Kanunu” olarak yasallaştırıldı. Ek olarak "Sınırda Karbon Düzenlenmesi tüzüğü" de çıkarıldı ve iklim değişikliğine yol açtığı kabul edilen beş sektörde; alüminyum, demir-çelik, gübre, çimento ve elektrikte karbon emisyonunun düşürülmesi esas alındı.
Tayyip Erdoğan “Önümüzdeki dönemde iklim kanunumuzu Meclisimizden geçirmiş olacağız. 31'inci BM İklim Konferansına ev sahipliğine adaylığımızı da ilan ederek konuya verdiğimiz önemin altını bir kez daha çizdik.” demişti.
TBMM Çevre Komisyonu Başkanı ve AKP İstanbul Milletvekili Murat Kurum da "Yüce Meclis'imizin açılmasıyla önümüzdeki 100 yılı şekillendirecek bir çerçeveye sahip olacak İklim Kanunu'nu Çevre Komisyonumuzda görüştükten hemen sonra Meclis'imizin onayına sunacağız." diye açıklama yaptı.
***
Yine Tayyip Erdoğan, Meclis'in açılışıyla birlikte Türk demokrasisini yeni bir anayasaya kavuşturmak için girişimlerini tekrar başlatacaklarını belirterek "85 milyonun tamamının sahipleneceği ve 'İşte benim anayasam' diyerek baş tacı edeceği bir metni, artık milletin takdirine sunmamız gerekiyor." dedi.
Hür Dava Partisi (HÜDA PAR) Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu da, "Bu anayasa askerî cunta anayasasıdır. Bu anayasadan kurtulmanın zamanı gelmiştir. Siyaset kurumunun ve siyasi partilerin bu millete olan bir borcudur, mutlaka bu borçlarını ödemelidirler." dedi.
***
AKP iktidarının ekonomide bir rahatlama sağlayabilmesi için Dünya Bankası'nı harekete geçirenler, herhalde bunu Türkiye'yi çok sevdikleri için yapmayacak! Öncelikle Türkiye'nin yönetim sisteminin değiştirilmesini ve özerk bölgeler kurularak federatif bir yapıya dönüştürülmesini dayatıyorlar. İklim Kanunu da Türkiye'nin sanayileşme hamlesi yapmasını önlemeye yönelik olarak kullanılacak...
Eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Butros Gali, 1996 yılında, İstanbul’daki Habitat toplantısında, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel yanındayken, İstanbul'dan "İstanbul Federe Devleti" ve Türkiye'den "Türkiye Federal Cumhuriyeti" diye söz etmişti!
İşte şimdi sıra ona geldi!
ABD modeli iktidar yöntemleri!
09 Eylül 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:49
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Eski ABD Başkanı Donald Trump'ın ticaret danışmanı Peter Navarro, 6 Ocak 2021'deki Kongre baskınını soruşturan Temsilciler Meclisi özel komitesinin ifade çağrısına uymadığı gerekçesiyle "Kongreyi tahkir" ile suçlandı.
Washington'daki federal savcılar, Navarro hakkında dört yıla kadar hapis istemiyle iddianame hazırladı.
***
Bilindiği gibi Türkiye’de Meclis Araştırma Komisyonları’nın ifade çağrısına uymayan üst düzey bürokratlar oldu, haklarında hiçbir işlem yapılmadı, çünkü iktidarı destekliyorlardı!
ABD’de ülke çapında seçimleri etkileyecek ölçüde eylemler yapıldı, yağmalamalar oldu. Bu eylemleri planlayanlar hakkında hiçbir dava açılmadı! Çünkü eylemleri, Cumhuriyetçileri iktidardan uzaklaştırmak isteyenler finanse etmişti. Nitekim bu eylemle sonunda seçimi Demokratlar kazandı...
Adları “Demokrat” ama terörü kullanarak iktidar oldular.
Seçimi kaybeden Donald Trump'a ise seçim sonuçlarına müdahalede bulunduğu iddiasıyla hazırlanan iddianameye ekler yapılarak yeni suçlamalar yöneltildi...
Suçlamalar arasında "bir kamu görevlisinin yeminini bozmaya teşvik", "yalan beyanda bulunmak için komplo kurmak" ve "eyaletin yolsuzluk ve şantajla mücadele ile ilgili kanunu ihlal etmek" gibi iddialar var...
Trump'ın kampanya ekibi, iddianamenin sahibi olan savcı Fani Willis'i hedef alan bir açıklama yayımladı. Willis'in "kudurmuş bir partizan" olarak nitelendirildiği açıklamada, "Tüm bu yozlaşmış Demokrat girişimleri başarısız olacak." ifadesine yer verildi.
***
Aslında hukuku kullanarak siyasi rakiplerini yok etmek, gelişmiş bir Amerikan yöntemidir. ABD’de McCarthycilik adı altında tam 10 yıl süreyle, siyasetin, medyanın ve bilim dünyasının parlak isimleri, komünist oldukları gerekçesiyle tasfiye edildi... Sonradan tasfiye edilenlerin komünist olmadığı ortaya çıktı ama operasyonlarda istihbarat, medya, polis ve yargıyı kullanan iktidardan hesap sorulamadı!
Türkiye’de yakın tarihte, Amerika’daki cadı avına benzeyen Ergenekon-Balyoz süreci yaşandı... İki davanın da orduya ve istihbarata kurulan kumpas olduğu kabul edildi. Uydurma belgelerle açılan davalarda tutuklananlardan, intihar edenler, beyin kanamasından, kalp krizinden veya kanserden ölenler oldu. Türk ordusunun en iyi yetişmiş subayları tasfiye edildi. Ülke çapında aydınlar üzerinde terör estirildi. Ülkenin her alanda verimliliği düşürüldü. Sonunda askerî okulları ve hastaneleri bile kapattılar. Ülke işgal edilmiş olsa, işgalciler Türk ordusunu ancak böyle yöntemlerle tasfiye ederdi.
Sonuçta mağdur edilenlerden çok azı eski görevlerine dönebildi ama yıllarını kaybetmişlerdi. Kumpası kuranların beyin takımının yurt dışına kaçmasına yol verildi. Alt düzeyde olanlar yargılandı, mahkûm edildi...
***
Türkiye’deki Ergenekon ve Balyoz soruşturmaları, Amerikalı savcı Susanne Hayden’ın Türkiye’ye gönderilmesi ile hazırlanmaya başlandı. 25-26 Ocak 2007’de İstanbul’daki Hâkim Evi’nde, sekiz ilin özel yetkili Başsavcı vekili ve Adalet Bakanlığı’ndan üç yetkili ile çalıştay düzenleyen Amerikalı danışman savcı Susanne Hayden, ABD Adalet Bakanlığı’nın cadı avı tecrübesini başsavcı vekilleriyle paylaştı... Susanne Hayden, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde de çalışmalar yaptı.
ABD Dışişleri Bakanlığı, Susanne Hayden’ın, PKK ile mücadele kapsamında cumhuriyet savcıları ve yargı temsilcilerine yönelik bir program düzenlediğini açıkladı ama bu sözler asıl amacı gözden kaçırmak içindi. ABD’nin, PKK ile mücadele etmek gibi bir hedefi hiç olmadı, aksine Irak’ta PKK’yı silahlandırdılar, bir süredir de Suriye’de PKK’yı ordu haline getirmeye çalışıyorlar.
***
Türkiye’de yaşanan iktidar kaynaklı cadı avı, ABD’den bu konuda ders alınarak sürdürülebilmiştir. Onlar için önemli olan, iktidarın yoluna devam etmesidir. Bu uğurda, her türlü kalıba girebilir, milliyetçiliği ayaklarının altına almışken, en büyük milliyetçi kesilebilirler...
Bu yöntemler, önce adaletin, sonra devletin yok olmasına sebep olur...
Karbon kredisi kanun taslağında!
11 Eylül 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:49
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
"Tek Dünya, Tek Aile, Tek Gelecek" ana temasıyla Yeni Delhi'de düzenlenen G20 Zirvesi'nde “Liderler Bildirisi” yayımlandı.
Bildiride, "BM Şartı uyarınca, tüm devletler herhangi bir devletin toprak bütünlüğüne, egemenliğine veya siyasi bağımsızlığına karşı toprak edinimi için güç kullanma tehdidinden veya güç kullanımından kaçınmalıdır. Nükleer silahların kullanılması veya kullanma tehdidi kabul edilemez." ifadelerine yer verildi.
***
Rusya’nın Ukrayna’nın bir kısmını işgal etmesi gündemde ama ABD’nin Afganistan, Irak ve Suriye’ye karşı giriştiği saldırıları sorgulayan olmadı. Üstelik ABD, Afganistan’ı işgal ederken, Rusya’dan destek bile aldı! Suriye ise iki büyük güç tarafından göz göre göre paylaşıldı. Bugün Suriye’de ABD ve Rus uçakları, kuyrukları birbirine değecek kadar yakın uçuyor ama aralarında hiçbir sorun çıkmıyor!
ABD’nin, Ukrayna’yı modern silahlarla donatması ve Rusya’ya karşı direnebilmesi için seyreltilmiş uranyumlu mermiler vermesi ise nükleer savaşa davetiye gibidir...
Bildiride, "Tahıl, gıda ürünleri ve gübrelerin Rusya ve Ukrayna'dan derhal ve engellenmeden teslim edilmesini sağlamak” tan da söz edildi ama Rus gıda ürünleri ve gübresinin dünya pazarlarına erişimini ABD ambargosu engelliyor.
***
Bildiride iklim konusunda “Ulusal koşullar doğrultusunda, hız kesmeden kömüre dayalı enerjinin kademeli olarak azaltılmasına yönelik çabaların hızlandırılması gerektiği” belirtildi ve gelişmekte olan ülkelerin düşük karbon/emisyona geçişlerini desteklemek üzere 2030'a kadar küresel düzeyde yenilenebilir enerji kapasitesinin 3 katına çıkarılmasına yönelik çabaların sürdürülmesi ve teşvik edilmesi sözü verildi.
Bildiride, gelişmekte olan ülkelerin özellikle emisyon hedeflerini uygulama ihtiyaçları için, 2030 öncesi dönemde gerekli olan 5,8-5,9 trilyon dolarlık ihtiyaca dikkat çekildi.
Ayrıca, dünyanın enerji dönüşümü için yıllık toplam 4 trilyon dolarlık düşük maliyetli finansmana ihtiyaç olduğu belirtiliyor.
Bu paraları kim verecek o belli değil!
***
İklim konusunda Türkiye’de garip bir durum yaşanıyor... medyascope.tv’den Özgecan Özgenç’in haberine göre hükûmetin hazırlığını yaptığı iklim kanunu taslağını, Ankara Sanayi Odası paylaştı. Taslağın bir süre sonra erişime kapatılması, “yanlışlıkla paylaşıldı” yorumlarına neden oldu ancak taslak bir süre sonra tekrar erişime açıldı.
Haber için görüşü alınan Temiz Hava Hakkı Platformu’ndan avukat Ceren Pınar Gayretli, taslağın, iklim kanunu olmadığını, yalnızca ticari faaliyetler için emisyon ticaret sistemini düzenlediğini belirtti.
Taslağın “İklim adaletini sağlamak için değil, ticari kaygıyla yapıldığını” belirten Gayretli, “Bu düzenlemeler şu anki hâliyle öyle yorumlanabilir ki, kâr odaklı kullanılabilir. İklim değişikliğini önlemeye ya da iklim değişikliğiyle mücadeleye dair hiçbir şey yok bu kanun taslağında. Bir iklim değişikliğiyle mücadele/uyum/azaltım kanunu değil, Karbon Piyasa regülasyonu.” dedi.
Taslakta “karbon kredisi” diye bir kavram kullanılıyor. Komplo teorisi değil kanun taslağı metninde bu ifade var. Anladığım kadarıyla sera gazı üreten şirketlere tanınan limitleri ifade ediyor, “karbon kredisini belirleyecek kurul, komite ve görevli kurumların yetkileri yönetmelikle belirlenir.” deniliyor ve yasaklara uymayanlara verilecek cezaların adı konuluyor... Metnin, tercüme olduğu belli oluyor!
***
Sefia.org sitesinde Taylan Kurt’un geçen yıl yaptığı yoruma göre “Enerji krizi ile birlikte AB üye ülkelerinin gündeminde Rusya menşeli doğal gaz kullanımını azaltmak var. Tarihsel emisyonlarda en yüksek pay sahibi iki ülke, Çin ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki siyasi gerilim de iklim taahhütlerinin somutlaşmasında engel teşkil ediyor. Hindistan’ın sadece kömür değil, tüm fosil yakıtların kullanımının azaltılmasına yönelik talebi ise bir karşılık bulmadı.”
Bu yıl da sadece kömüre dayalı enerjinin kademeli olarak azaltılmasından söz edildi...
Dünyayı kirleten ABD ve Çin gibi güçler, faturayı gelişmekte olan ülkelere kesecek... Türkiye’deki tercüme İklim Kanunu taslağı da buna hizmet etmek için siparişle hazırlanmış!
Madagaskar Anayasası mı bu?
12 Eylül 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:49
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu tarafından Ulucanlar Cezaevi Müzesi'nde "1982 Yerine 2023 Anayasası Sempozyumu" düzenlendi.
Sempozyumda, Erdoğan'ın yanı sıra Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum ile hukukçular konuşma yapacak.
***
Daha önce de bahsettim ama hatırlatmak gerekiyor...
2017’deki Anayasa değişikliklerinin kim tarafından ve nasıl hazırlandığını, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Şükrü Karatepe, Habertürk'te, Fatih Altaylı'nın Teketek programında ayrıntılı bir şekilde açıklamıştı:
-Sayın Cumhurbaşkanı'mızın yeni anayasa ve başkanlık sistemi üzerine çalışma yapmak için oluşturduğu bir heyet var. Yeni bir anayasa çıkarmak zor görününce bu heyetle mevcut Anayasa'yı 40 maddeyle başkanlık sistemine dönüştürdük. Son olarak daha kısa hale getirmek amacıyla sadece yasama ve yürütme ile ilgili değişikliklere odaklanan, 20 küsur maddelik bir metin hazırladık.
- Kimlerden oluşuyordu ekip?
-15 kişiye yakındık. Anayasa Mahkemesi'ne üye olarak atanan arkadaşımız Yusuf Şevki Hakyemez, Yavuz Atar, Cumhurbaşkanı danışmanlarından Mehmet Uçum, Özlem Zengin ve Şeref Malkoç... Ayrıca İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Dekanı Prof. Haluk Alkan ve Gazi Üniversitesi'nden Prof. Gonca Bayraktar da vardı.
Bir gün Devlet Bahçeli, “Artık bu durum değişsin, fiili durumu anayasal hale getirelim” diye sürpriz bir açıklama yapınca bizi partiden çağırdılar. Bizim heyetle beraber AK Parti'den arkadaşlarımızın katıldığı karma bir çalışma grubu oluşturduk.
- Başbakanlık'taki ekipte kimler vardı?
-AK Parti Genel Sekreteri Abdülhamit Gül, TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Prof. Mustafa Şentop ve eski başkan Prof. Burhan Kuzu eklendi. Sonra elimizdeki 20 küsur maddelik değişikliği MHP'ye sunduk. Onlar da bunu incelediler ve (…) sonuçta bu metin ortaya çıktı.
***
Şükrü Karatepe, Kayseri Belediye Başkanı iken 10 Kasım 1996'da katıldığı Atatürk'ü anma töreninden sonra, "İçim kan ağlayarak, bugünkü törenlere katıldım. Bu düzen değişmeli... Bekledik, biraz daha bekleyeceğiz. Gün ola, harman ola, Müslümanlar içlerindeki hırsı, kini, nefreti eksik etmesin" diye konuşmuş ve "halkı kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek"ten 1 yıl hapis yatmış ve 5 yıl siyasetten uzak kalma cezası almış bir kişi...
Şimdi beklemeleri bitti herhalde...
***
Anayasa değişikliği metnini bizzat yazdığını söyleyen Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mehmet Uçum da yeni Anayasa'nın nasıl olacağı konusunu, şöyle yazmıştı:
-Kürt politikası, Türkiye'nin yeni siyasal sistem ihtiyacı içerisinde bir yere sahiptir ve 'yeni anayasal sistemin bir boyutudur. 'Türkiye'ye özgü başkanlık modeli', üniter yapı içerisinde ‘adem-i merkeziyetçiliğin geliştirileceği’ bir esasa dayandığından ‘Kürtlerin yaşadığı bölgeler' de dahil olmak üzere tüm Türkiye bakımından güçlü 'yerel-bütünleştirici merkez yapısı'nı kurmak hedeftir.
-‘Bu siyasal perspektif yeni Anayasa ile başlayacak bir hukuk reformu sürecini zorunlu kılıyor.' Ancak bu reform süreci, ‘Türkiye milletinin inşa süreci'ni tamamlayıp güvence altına alabilir.
Yani 'dışlayıcı ve baskıcı Türk milleti'nden 'kapsayıcı ve özgürleştirici Türkiye milleti'ne geçiş sürecinde Kürt sorununun kalıcı çözümünün gerçekleşeceği bir siyasal realite söz konusudur."
Özetle Anayasa değişikliğini hazırlayan ve şimdi de Yeni Anayasa hazırlayacağız diyen ekibin başındaki isimler, “Türk Milleti” kavramını Anayasa’dan çıkarmak istiyor.
***
Yazıyı yazarken bir haber daha dikkatimi çekti...
Haberde, “Madagaskar Cumhurbaşkanı Andry Rajoelina, Kasım’da yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminde adaylığının onaylanmasının ardından görevinden istifa etti. Madagaskar Anayasasına göre, cumhurbaşkanı adayı olmak isteyen görevdeki cumhurbaşkanının istifa etmesi gerekiyor.” deniliyor.
YSK da Anayasa’ya aykırı olarak Tayyip Erdoğan’ın üçüncü defa aday olmasını onaylamıştı...
Yalnız, Madagaskar’ı 2018'den bu yana yöneten Rajoelina'nın Fransız vatandaşı olduğu ortaya çıkmıştı. Madagaskar anayasasına göre, bir kişi yabancı ülke vatandaşlığına geçtiğinde Madagaskar vatandaşlığını kaybediyor ve hiçbir seçimde aday olamıyor.
Bilindiği gibi, Tayyip Erdoğan da Anayasa’da “Bir kişi en fazla iki dönem Cumhurbaşkanı seçilebilir” denildiği halde, kendi yaptıkları Anayasa’yı ihlal ederek üçüncü defa aday olmuş ve muhalefetin de sessiz kalmasıyla seçilmişti.
Şimdi Anayasa’yı ihlal edenler Türk Milleti’ne karşı Anayasa yapmaya çalışıyor ve muhalefetten yine ses çıkmıyor! Madagaskar Anayasası mı bu?
Hani “Türk Milleti” kavramı dışlayıcı idi!
14 Eylül 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:48
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gerek Tayyip Erdoğan gerekse AKP’nin diğer sözcüleri, “Yeni Anayasa” girişimlerini, 1982 Anayasası’nın bir darbe anayasası olmasına dayandırıyor. Oysa 1982 Anayasası’nın başlangıç ilkeleri ve ilk dört maddesi dışında değiştirilmeyen maddesi kalmamış gibidir.
AKP’nin asıl hedefinin, işte o başlangıç ilkelerini ve dört maddeyi değiştirmek olduğu çok nettir.
Erdoğan’ın “İnsanı önceleyen, milletin çeşitliliğini ve zenginliğini yansıtan, toplumun gerisinde kalan değil, topluma dinamizm katan bir anayasa hedefliyoruz" sözlerinden çıkan anlam budur.
Türkiye Cumhuriyeti Türk Milleti’nin kurduğu bir devlettir. Türk Milleti de Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkıdır. Atatürk, böyle demiştir. İşte 100’üncü yılda hâlâ kabullenemedikleri budur. Milletin içindeki çeşitliliği veya zenginliği, Anayasa’ya yansıtırsanız, ortada millet kalmaz... Zaten bu talep, aslında ABD ve AB’nin dayatmasıdır. Etnik grupların, Anayasa’da zikredilmesini istiyorlar.
Fakat ABD gibi 72 milletten oluşan bir devletin Anayasası’nda bile bu grupların hiçbirinin adı belirtilmemiştir. İngiltere, Fransa, Almanya, İspanya, İtalya, Rusya, Çin, Japonya ve Hindistan gibi büyük devletlerin anayasaları da tek millet esasına dayanır.
***
Aslında, 16 Nisan 2017 tarihinde, mühürsüz oyların geçerli sayıldığı bu sebeple geçersiz olması gereken halk oylamasıyla kabul edilen ve Temmuz 2018’de yürürlüğe giren Anayasa değişikliklerini hazırlayan ekiple bugün Yeni Anayasa yazmaya çalışan veya yazan ekip aynıdır.
Bu isimlerden Mehmet Uçum, Yeni Anayasa’da millet tarifinin nasıl yapılacağını defalarca kendi yazılarında açıklamıştır.
Uçum, “Yeni Anayasa ile başlayacak bir hukuk reformu süreci, ‘Türkiye milletinin inşa süreci'ni tamamlayıp güvence altına alabilir. Yani 'dışlayıcı ve baskıcı Türk milleti'nden 'kapsayıcı ve özgürleştirici Türkiye milleti'ne geçiş sürecinde Kürt sorununun kalıcı çözümünün gerçekleşeceği bir siyasal realite söz konusudur." demiştir.
Türkiye Yüzyılı dedikleri hedef de budur! Türk Milleti’ne dayanmayan bir Türkiye! O da şimdilik. Süreç sonunda başka isimlendirme de yapabilirler.
Gerçi Uçum, fincancı katırlarını ürkütmemek için şimdi, “Türkiye’nin her ferdinin kendini asli unsuru olarak saydığı kapsayıcı Türk milleti ve Türk vatandaşlığı yaklaşımının esas olduğu kuşatıcı bir anayasayı ifade edebiliriz." diyor.
İyi de hani Türk Milleti dışlayıcı idi! Ne zaman kapsayıcı oldu?
***
Anayasa değişikliği metnini yazanlardan Şükrü Karatepe ise daha açık konuştu!
Karatepe demokratik ülkelerin anayasasında "başlangıç" kısmı bulunmadığını öne sürerek Yeni anayasada bu bölüm bulunacaksa da insan hakları, demokrasi, hukukun üstünlüğünü vurgulayan küçük bir paragraf bulunabileceğini ifade etti. Başlangıç kısmı, Karatepe’yi hep rahatsız etmiştir. Öyle ki, Kayseri Belediye Başkanı iken 10 Kasım 1996'da katıldığı Atatürk'ü anma töreninden sonra, "İçim kan ağlayarak, bugünkü törenlere katıldım. Bu düzen değişmeli... Bekledik, biraz daha bekleyeceğiz. Gün ola, harman ola, Müslümanlar içlerindeki hırsı, kini, nefreti eksik etmesin" demişti.
Konuyla ilgili son sempozyumun oturumlarından birine başkanlık yapan Ayşenur Bahçekapılı da AKP grup başkanvekiliyken "Anayasayı değiştireceğiz ve vatandaşlıktaki Türklük tanımını kaldıracağız. Herkes kendi etnik kökenini ifade edebilecek ve üst kimlik olarak ''Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım'' diyecek. İşte bu, sorunu çözer" demişti.
***
CHP, MHP ve İYİ Parti, AKP’nin son Anayasa girişimi hakkında, bu yazıyı bitirdiğim ana kadar bir görüş açıklamadı!
Görüş açıklayan Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ, “Türlü yemeği çeşitli olur. Türk Milleti, Türk Milletidir. Çeşidi olmaz. ‘Milletin çeşitliliğini ve zenginliğini yansıtan anayasa yapacağız’ demek ‘Türk Milletini dağıtacağız’ demektir.” diye bir mesaj yayınladı.
Türlü veya aşure...
Özdağ, Ruhat Mengi’ye yaptığı açıklamada da “Anayasa'nın tamamı yürürlükten kalktığı zaman ilk dört maddeyi de kaldırıyorsunuz... ‘Değiştirilemez’ hükmünü de işlevsiz hale getiriyorsunuz.” dedi.
Şimdi anlaşıldı mı AKP’nin kerrakesi?
15 Eylül 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:48
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Avrupa Parlamentosu'nun Türkiye raporunda, Türkiye'nin, dünyanın en büyük mülteci nüfusuna ev sahipliği yapmaya devam etme çabaları takdir ediliyor!
Avrupa, tabii ki Suriyelileri, Afganları istemiyor ve Türkiye'nin onları kendi topraklarında tutmasına destek veriyor. Bu desteğin sebebi, sadece sığınmacı akınından korkmaları değildir. Çünkü 13-17 milyon sığınmacı, Avrupa'ya her ülkenin nüfusuna orantılı olarak dağıtılmış olsa bu akından çok az etkilenirlerdi. Asıl hedefleri, AKP, HDP(PKK) ve HÜDA PAR ile aynıdır: Türkiye'nin nüfus yapısını değiştirmek ve değişen nüfusu öne sürerek Türk devletini yıkıp yerine yeni bir devlet kurmaktır...
***
Tayyip Erdoğan’ın, "Milletin çeşitliliğini ve zenginliğini yansıtan bir anayasa hedefliyoruz." sözlerine ilk destek HÜDA PAR ve Yeşil Sol Parti'den geldi.
AKP sözcüleri de zaman zaman "yeni devlet kurmak"tan, “1921 Anayasası'na dönmek”ten söz ediyor. Millet İttifakı’nın bildirisinde de benzer bir ifade vardı!
Daha önce de hatırlattığım gibi "1921 Anayasasına dönülsün" diyen, hepsinden önce Abdullah Öcalan'dır.
Terör örgütünün başı Abdullah Öcalan'ın, 2010'daki Anayasa değişikliği sürecinde "Kürt sorunu başta olmak üzere Türkiye'nin yaşadığı sorunların çözülmesi için 1921 Anayasası'nın günümüze uyarlanması gerekir" söylemi biliniyor. Bunu da "Mustafa Kemal, Birinci Meclis döneminde Türk demedi, Türkiye halkı dedi, Türk Milleti demedi, millet dedi" gibi kabullere dayandırıyor.
Tam da bu konuda Cumhuriyet'e konuşan Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı Hüsnü Bozkurt, Erdoğan’ın da 1921 Anayasası’na işaret etmesine karşı, “Cumhuriyetin anayasası 1924’tür” dedi. Bozkurt, “Milletin çeşitliliği olmaz çünkü çeşitli olan şey millet olmaz. Millet; ortak dil, tarihsel birikim, vatan ve gelecek hayallerini gerçekleştirmek için kararlı olandır” diye konuştu. Türkiye Cumhuriyeti’nin 100 yıllık kuruluş felsefesiyle zıtlaşılmaması gerektiğini vurgulayan Bozkurt, “Anadilde eğitim ve eşit yurttaşlık üzerinden farklı etnisite tanımı yapılmamalı. Yoksa 72 dilde eğitim yapılan bir ülke yaratılır” uyarısında bulundu.
Avukat Gülseren S. Aytaş, yıllar önce hatırlatmıştı:
"1-2 Kasım 1922'de Birinci Meclis'in çıkardığı Saltanatın Kaldırılmasına Dair Kanun'da, Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusu ve sahibi olan Türk milletinin egemenliği padişahtan aldığı, Osmanlı İmparatorluğu'nun yerine yeni ve millî bir Türk devleti kurulduğu izah edilmekteydi. Türkiye'nin ortaklık devleti olarak kurulmadığı, egemenliğin asla bölüşülmediği, Türkiye'nin millî bir Türk devleti olduğu ifade edilmekteydi. Birinci Meclis kararıyla sabittir ki bu esas devletimizin temel ilkesidir; hiçbir suretle değiştirilemez."
Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Şule Özsoy Boyunsuz da Cumhuriyet’e konuştu ve Erdoğan’ın “millet çeşitliliği” tanımının, “laik millet tanımıyla sorunlu bir siyasi anlayışın din temelli, uluslaşmamış çoklu kimlikler yaratma arzusu olarak yorumlanabileceğini” söyledi. Boyunsuz, “Ülkemizde ulus devlet devrimi büyük oranda başarılmıştır. Bu, anayasa maddesine yazılarak yok edilemez” ifadelerini kullandı.
Elbette Anayasa değiştirilerek ulus devlet yok edilemez de nüfus değiştiriliyor; ulus devlete yönelik asıl tehdit bu!
***
Millî sporcu, dünyanın önde gelen dağcılarından ve arama kurtarma konusundaki liderliğiyle tanınan Nasuh Mahruki ise konuyu şöyle değerlendirdi:
"Şimdi anladınız mı, neden önüne gelene Türk vatandaşlığı dağıtıyorlar, neden sınırlarımızdaki mayınları söktürdüler, neden askerimizi sınırlardan geri çektiler ve namusumuz olan sınırlarımız yolgeçen hanına döndü, neden 17 milyon ve her gün artan sayıda sığınmacıyı, mülteciyi, kaçağı ülkemize doldurdular ve dolduruyorlar. Cumhuriyet’imizin 100. yılında ulus devletimizi yıkacak, ümmet devletinin, şeriatın, hilafetin yolunu açacak Anayasa değişikliğini dayatmak için.”
Kırmızı Kedi Yayınevi sahibi Haluk Hepkon da "Milletin çeşitliliği ve zenginliği lafıyla sığınmacı istilası meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Dün FETÖ'ye ve kumpaslarına karşı çıkmak ne kadar önemliyse bugün de sığınmacı istilasına ve bu istilayı meşrulaştıracak yeni anayasaya girişimine karşı çıkmak o kadar önemlidir" dedi.
Kısacası "Şimdi anlaşıldı mı Vehbi'nin kerrakesi" yerine “Şimdi anlaşıldı mı AKP’nin gerçek yüzü?” diye sormak gerekiyor...
12 Eylül ve 28 Şubat’ın kazananı kim?
16 Eylül 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:48
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan ve diğer AKP sözcüleri, “milletin çeşitliliğine dayanan” yeni bir Anayasa yapabilmek için yine aynı taktiği uyguluyor ve 1982 Anayasası’nın darbe anayasası olduğu fikrini işliyor. Oysa 1982 Anayasası, 1924 ve 1961 Anayasalarındaki devletin kuruluş felsefesine bağlı kalmıştır. AKP’nin değiştirmek istediği, devletin kuruluş felsefesini gösteren ve “değiştirilmesi teklif dahi edilemez” denilen ilk dört madde ve başlangıç ilkeleridir.
AKP, FETÖ’nün tam destek verdiği, Fetullah Gülen’in “gerekirse mezardakileri kaldırıp oy verdirin” dediği 12 Eylül 2010 Anayasa değişikliği sırasında da 12 Eylül’den hesap sorulacağı gerekçesini kullandı... 12 Eylül 1980 darbesinin soldaki ve sağdaki mağdurları, özellikle işkence görenler, “12 Eylül’cülerden hesap sorulacak” diye bu referandumu destekledi... Böylece yüksek yargı, FETÖ’nün eline geçti...
Yani 12 Eylül öcüsü göstererek, Anayasa değişikliği yapmak “ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” gibi bir yöntemdir.
***
AKP’nin “milletin çeşitliliğine dayanan Anayasa” ile kastı, etnik farklılıkların Anayasa’da belirtilmesi olsa gerek... Böyle bir girişim, Türkiye’nin Yugoslavya modeline göre yeniden kurulmasını gerektirir!
Eski MHP milletvekili Şevket Bülent Yahnici, Erdoğan’ın bu niyet beyanına karşı, " ... ‘milletin çeşitliliğini yansıtan Anayasa’ ne demek? ‘Tek Millet’ mi? ‘Çeşit çeşit millet’ mi?” diye sordu...
Yahnici, KRT’de İnan Demirel’in sorularını cevaplandırırken, 12 Eylül ve 28 Şubat ile ilgili olarak, “Hem 12 Eylül’ün hem 28 Şubat’ın kazananı AKP’dir. En çok şikâyet ettikleri 12 Eylül ve 28 Şubat olmasaydı AKP olmazdı! Devlet Bahçeli olmasaydı da AKP iktidarı olmazdı o ayrı bir şey ama AKP, 28 Şubat’ın ürünüdür...” dedi.
28 Şubat konusunda Kemal Kılıçdaroğlu, Erdoğan’a hitaben “28 Şubat sen Başbakan olasın diye yapıldı. Hakkını verelim, rahmetli Erbakan millîciydi. Kendi ülkesinin çıkarlarını savunurdu. Sen ise kendi ülkenin çıkarlarını pazarlayan birisin” demişti.
Devlet Bahçeli de “Olan maalesef rahmetle andığımız merhum Necmettin Erbakan Bey ve arkadaşlarına olmuştur. AKP’nin bir 28 Şubat yapımı, klasiği, sürümü ve imalatı olduğu şüpheye yer bırakmayacak kadar net ve berraktır” diye konuşmuştu.
***
Eski CHP milletvekili Kemal Anadol ise Veryansın tv’deki yazısında Milton Friedman’ın neoliberal görüşlerinin önce Pinochet tarafından Şili’de, sonra Ronald Reagan tarafından ABD’de ve Margaret Thatcher tarafından İngiltere’de uygulandığını belirttikten sonra, “Gelelim ülkemize… 12 Eylül 1980 darbesinin gerekçesi anarşi, terör filan değildir. Anarşi ve terörü önlemeyen ve darbe ortamını gerçekleştiren Sıkıyönetim Komutanı NATO generalleridir. 12 Eylül’ün gerekçesi 24 Ocak kararlarını yaşama geçirmektir! Türkiye’deki Kenan Evren modeli, Şili’deki Pinochet modelinin ikiziydi. Evren cuntası Turgut Özal’ı darbe hükûmetinin Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcılığı’na atamıştı. Artık işçilere, memurlara, üreticilere, esnafa özetle dar gelirlilere kara günler görünüyordu. (...)
Sözü uzatmaya gerek yok. 21 yıldır da ülkeyi İhvan sosuna bulanmış neoliberal bir iktidar ve tek adam yönetiyor. Cumhuriyet hükûmetlerinin çok zor koşullar içinde millîleştirdiği ne varsa bu iktidar hepsini babalar gibi sattı, satıyor. (...)
Özetle 12 Eylül 1980 günü yapılan darbe, 2023 Türkiye’sinde yaşıyor! Milton Friedman’ın hayaleti üstümüzde dolaşıyor. Onun dublörleri ise halkı yönetiyor, yaşamını cehenneme çeviriyor!” dedi.
“Türk Devleti”ni yıkmak için militan yetiştirmek!
18 Eylül 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:48
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İngiliz ajanı Ryan, 25 Aralık 1919'da İstanbul’dan hükûmetine gönderdiği raporda, "Biz, Osmanlı devletinde, gerçek ideali din imiş gibi davranacak menfaatçi bir grubu idareci olarak takdime çalışacağız. Panislamizmi ezemeyiz. Bu, tıpkı Batı'daki milliyetçilik gibidir. Bizim şimdiki gayemiz, arkadaş gibi davranıp kazanmak ve sonra hükmetmek olmalıdır." diyordu.
Hulki Cevizoğlu, "İşgal ve Direniş; 1919 ve Bugün" adlı eserinde bu önemli bilgiyi vermiştir ama gerçek ideali din imiş gibi davranmakla suçladığı siyasi hareketin içinde görev almıştır! Umarım bu davranışın izah edilebilir bir gerekçesi vardır...
***
İngilizler başaramadı! İngiltere’nin rolünü İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD devraldı ve gerçek ideali din imiş gibi davranan cemaatler kurdurup desteklemeye başladı.
Gerçek ideali din imiş gibi davranan cemaatler, önce ekonomik olarak büyüdü ve holdingleşti, sonra medyaya ve siyasete girerek, bu vasıtayla devlet kadrolarına nüfuz etti.
Demokrat Parti döneminde başlatılan, Adalet Partisi’nin devam ettirdiği, CHP’nin de zaman zaman örtülü olarak desteklediği cemaat yapılanması, AKP iktidarında devletin tüm katmanlarına hâkim oldu.
AKP, FETÖ’nün darbe girişimini, devletin yönetim sistemini değiştirmek için “Allah’ın lütfu” olarak değerlendirdi ve bugünlere gelindi. Şimdi de rejimi değiştirmek ve “milletin çeşitliliğini Anayasa’ya yansıtmak” için başka cemaatleri kullanıyorlar.
Rejimi değiştirmek için atılan ilk adım cemaat evleri ve sonra da cemaat yurtları olmuştur. Bu yurtlarda rejim düşmanı olarak yetiştirilen çocuklar, devletin her kademesine hatta Fetullah Gülen’in deyişiyle “devletin kılcal damarlarına kadar” sızmıştır.
Bu faaliyetleri başlatanlardan biri olan Yaşar Tunagür, İzmir Kestanepazarı’nda Fetullah Gülen ile birlikte bir vaiz iken ve öğrenimi yetersizken Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı’na kadar getirilmişti. Sonucu FETÖ kadrolaşması ve darbe girişimi oldu.
***
Peki bugünkü durum nedir?
Bugünkü durumu, cemaatler konusunda değil ama öğrenci yurtlarıyla ilgili geniş bilgiye sahip olan bir arkadaşımın yazdığı rapordan özet olarak veriyorum:
“Ülkemizde faaliyet gösteren vakıf ve derneklerin bazılarına, ‘kamu yararına faaliyet gösteren dernek statüsü’ verilmiştir.
Kamu yararına çalışan dernekler Cumhurbaşkanı kararıyla tespit edilir ve gelir vergisi, kurumlar vergisi, katma değer vergisi, harçlar, damga vergisi gibi vergilerden muaf tutulurlar. Ayrıca derneğe yapılan bağışlar da vergiden düşülebilir.
Dernek ve Vakıf Yurtları çoğunluğu cemaat bağlantılıdır. Son olarak 4 Eylül 2021 tarihinde Resmî Gazete’de yayınlanan yönetmelik ile devlet, akıl almaz bir uygulama başlatmıştır. Devlet, Gençlik ve Spor Bakanlığı aracılığıyla 2022-2023 öğretim yılında cemaat yurdunda kalan her öğrencinin hesabına 2000 lira yatırmıştır. 2023-2024 öğretim yılında yapılacak yardım miktarının 3000-4000 lira arasında olması beklenmektedir.
Devlet, 2022-2023 döneminde, gelir düzeyi düşük öğrencilere ayda 1250 lira burs veya kredi verirken, cemaat yurduna kaydolan her öğrenciye gelir düzeyini sorgulamadan ayda 2000 lira vermiştir.
Söz konusu cemaat yurtlarında sadece barınma hizmeti verilmiyor; dini eğitim, manevi değerler eğitimi adı altında sivil bir ordu yetiştiriliyor. Gençlerin çoğu, “Cemaat yurtlarında kalırsam daha kolay iş bulurum, ben aldığım paraya bakarım, okul bitene kadar katlanırım” diyor ama sonuç böyle olmuyor.
Devlet eliyle cemaatlere militan yetiştirilmiş oluyor.
Vergiden muaf tutulan vakıf ve dernek yurtlarının dağılımı şöyledir:
İhlas Vakfı 36 yurt, İlim Yayma Cemiyeti 169 yurt, Ensar Vakfı 47 yurt, TURGEV 20 yurt, TÜGVA 38 yurt.”
***
Kısacası siyasi iktidar, cemaatleri besleyerek, gerçek ideali din imiş gibi davranıp rejimi değiştirmek hedefine programlanmış yeni nesiller yetiştiriyor. Dışarıdan getirilen Afgan ordusu askerleri ve Suriyeli savaşçılar da bu hazırlıklarla birlikte değerlendirilir ve milletin tekliğinin hatta Türklüğün Anayasa’dan kaldırılacağı da alenen açıklanmışsa hâlâ sonucu görmemek için uyurgezer olmak gerekir...
AKP'deki özgüven eksikliğinin temel kaynağı...
19 Eylül 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:48
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan'ın, “Avrupa Birliği'nin Türkiye'den kopuş hamlelerini yaptığı bu dönem içerisinde, biz de bu gelişmeler karşısında değerlendirmelerimizi yaparız ve bu değerlendirmelerden sonra da Avrupa Birliği ile gerekirse yolları ayırabiliriz” açıklaması üzerine Yeni Şafak yazarı Aydın Ünal, “AB’ye veda: Haydi inşallah” başlıklı bir yazı yazdı.
Ünal, "Lozan’la başlayan, hep tek taraflı ilerleyen, sadece Türkiye’nin verdiği ve hiç almadığı, çoğu zaman da Türk hükümetlerinin ezikliği ve kompleksiyle hastalıklı ilerleyen Türkiye-Avrupa ilişkilerinde bir dönüm noktasının zamanı gelmiş de geçiyordu. İlişkileri bir süredir eşitleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, şimdi ipleri kopararak Türkiye’yi bir üst seviyeye çıkarabilir.
Erdoğan bize 'ne yaparsak yapalım bizi kabul etmeyecekler' gerçeğini yaşatarak öğretti. AB ile yolları ayırarak Türkiye’nin bir hayalini daha gerçekleştirebilir. İhtiyacımız olan özgüven ve ipler koparsa, inanın bu milletin özgüveni tavan yapar." ifadelerini kullandı.
***
Türkiye'nin Avrupa ile ilişkilerinin hastalıklı olduğu doğrudur. Fakat Ünal, bu hastalıklı ilişkilerin 21 yıllık bölümünde iktidarda Erdoğan hükûmetlerinin bulunduğunu görmemeye çalışıyor! Üstelik AKP'nin konuyla ilgili çizgisi, başlangıçta ve yıllar boyunca tam da Ünal'ın söylediği gibi hastalıklıdır!
AKP-AB ilişkileri, Birlik Vakfı'nda 2004 yılında halka açık yapılan toplantıda konuşan bir AKP yöneticisinin, bir vatandaşın AB'ye teslimiyet politikalarını eleştirmesine cevap olarak, "Bizim yaptığımız iş, Ankara'nın şerrinden, Brüksel'in şefaatine sığınmaktır" dediği gibi yıllar boyunca hastalık ötesi bir çizgide sürdürülmüştür.
Bu çizginin sonucu olarak AKP iktidarı, AB ve ABD baskısıyla, bir taraftan "açılım süreci" uygularken, eş zamanlı olarak Türk ordusuna operasyon yapmıştır. "Ankara'nın şerri" ile kastedilen, "askerî vesayet" diye yakındıkları fiili durumdu. Sonunda o yapıyı darmadağın ettiler, askerî okulları hatta hastaneleri bile kapattılar!
Askerî okulların kapatılması, Sevr Antlaşması'nın maddelerinden biriydi! Lozan ise, Batı karşısında aşağılık kompleksine kapılmış aydınları silkelemiş, Atatürk de, "Türk! Öğün, çalış ve güven" demişti!
Cumhuriyet, ilk yıllarda fikri hür vicdanı hür nesiller yetiştirdi ama Atatürk'ün ölümüyle birlikte, aşağılık kompleksinden kaynaklanan politikalara geri dönüldü. Öyle ki Cevdet Sunay bir gün, "Donumuzu bile Amerika veriyor" demişti. O sırada, Türk ordusunun kıyafetlerini bile NATO çerçevesinde, ABD veriyordu...
***
Lozan'a gelince... Atatürk, Nutuk'ta Sevr'de istenenlerin Lozan'da müzakere bile edilmediğini madde madde ortaya koyarak, "Bu antlaşma, Türk milletine karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasi zafer eseridir!" demiştir ki bu sözler tam bir durum tespitidir.
Aşağılık kompleksinin eseri Sevr'dir, millî mücadelenin ve özgüvenin eseri ise Lozan'dır.
Önce Ali Babacan'ın sonra da Tayyip Erdoğan'ın metin yazarlığını yapan Aydın Ünal, kimya okumuş bir kişi olarak Lozan Antlaşması gibi tarihî konulara ideolojik ve gerçek dışı yaklaşımlarda bulunmak yerine, Türk tarihini tekrar incelemelidir. O zaman özgüven eksikliğinin etnik ve ideolojik düşünmekten kaynaklandığını, Türk tarihinin, Türk Milleti için yeterli bir özgüven kaynağı olduğunu görecektir.
Bir bayrağa sahip olmak, toplum olarak millî şerefe sahip olmak demektir. Hangi fikre, hangi etnik kökene sahip olursak olalım, o şerefin değerini bilmek gerekir. Bayrağını kaybedenlerin düştüğü durumu hep birlikte görüyoruz...
Bunun adı tahıl savaşı!
20 Eylül 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:48
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, üye ülkelerin dışişleri bakanlarının gelecek toplantısının ilk kez Ukrayna'nın başkenti Kiev'de yapılacağını duyurdu.
Bu girişim, Rusya’nın Ukrayna topraklarını işgaline karşı savaşa müdahil olmaktır.
Polonya İçişleri Bakanı Kaminski ise Rusya plakalı hem ticari hem de bireysel araçların Polonya'ya girişinin yasaklandığını duyurmuştu. Daha önce de Letonya, Litvanya, Estonya ve Finlandiya da Rusya plakalı araçların ülkelerine girişini yasaklamıştı.
Sıcak savaşın boyutları da tamamen değişti. Rusya: “Ukrayna'da Strom Shadow füzeleri ve zayıflatılmış uranyumlu mühimmat depolarını vurduk” diye açıklama yaparken Ukrayna “Rusya, tarım ürünleri depomuzu vurdu” dedi... Zayıflatılmış uranyumlu mühimmatı, Ukrayna’ya ABD vermişti...
Ukrayna, ayrıca Donetsk bölgesindeki Andriyivka köyünden sonra Klişçiyivka köyünü de kurtardıklarını bildirdi. Ukrayna’nın bu karşı saldırı sırasında bin asker kaybetmesi üzerine Elon Musk, “Bu kadar az sonuç için bu kadar çok ölüm” diye yorum yaptı.
***
Karabağ’da ise Ermeni teröristler, bombalı saldırılarla Azerbaycan askerlerini ve polislerini hedef alıyor. Kayıplar var. Azerbaycan, bu saldırılara karşı antiterör operasyonu başlattı.
Şimdi bu mücadele sürerken AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanlarının Ermenistan’ın başkenti Erivan’da toplanma kararı verdiğini düşünün! AB’nin dışişleri bakanlarının Kiev’de toplanacak olması böyle bir durumdur. Gerçi Karabağ’da hâlâ kısmen işgalci olan Ermenistan’dır ama AB ve ABD, Ukrayna’daki durumun tersine her zaman Ermenistan’ın yanındadır. Hatta son günlerde, ABD, Rusya’yı Ermenistan’a da müdahale etmeye zorlamakta, Ermenistan Cumhurbaşkanı Paşinyan da Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenskiy gibi konuşmaktadır...
***
Bütün bunlar bir tarafa, savaşın içinde farklı bir savaş daha var: Tahıl ürünleri savaşı...
Tayyip Erdoğan, Ukrayna’nın tahıl ürünlerini ihraç edebilmesi için bir süredir Putin’i ikna ediyordu ama ABD ve AB, Rus tahılına ambargo uyguluyor. Putin, Ukrayna tahılına Karadeniz’de tekrar koridor açmak için bu ambargonun sona ermesini istiyor. Fakat AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Borrell, tahıl anlaşması konusunda Rusya’yla anlaşmaya varma ihtimalini görmediğini belirtti.
Bu gelişmeden önce Polonya Başbakanı Morawiecki, “Polonya, Ukrayna tahılının akışına izin vermeyecektir. Brüksel yetkililerinin kararı ne olursa olsun, sınırlarımızı açmayacağız." dedi. Ukraynalı komşularına yardım etmeleri gerektiğinde kalplerini ve evlerini açtıklarını kaydeden Morawiecki, Polonya tarımına zarar vermeye "hayır" dediklerini vurguladı.
Polonya ve Macaristan, Nisan’da tek taraflı olarak sınırlarını Ukrayna'dan tahıl ve diğer gıda maddelerinin ithalatına kapatmıştı.
Morawiecki, Avrupa Birliği'nin pazarını Ukrayna tahılına açtığını belirterek, "Açıkça söylüyoruz. Tahıl krizinin bedelini Polonyalı çiftçi değil, Rusya ödeyecek. Bizim için Polonyalı çiftçilerin durumu en önemli şeydir." dedi. Oysa bu kararla bedeli yine Ukrayna ödeyecek! Ucuz olan Ukrayna tarım ürünleri sınır ülkeleri olan Polonya, Macaristan, Romanya, Slovakya ile yakındaki Bulgaristan piyasalarına girmişti. Ukrayna Ekonomi Bakanlığı ise Polonya, Slovakya ve Macaristan'a ülkeden tarım ürünlerinin ithalatını yasakladıkları gerekçesiyle Dünya Ticaret Örgütü nezdinde dava açıldığını duyurdu.
Son olarak Hırvatistan Başbakanı Andrej Plenkovic de Ukrayna'dan tahıl ithal etmeyeceklerini bildirdi.
***
Ağırlıklı olarak Anadolu Ajansı’nın konuyla ilgili haberlerinden derlediğim bu veriler, tahıl ürünleri savaşının, sıcak savaşın önüne geçtiğini gösteriyor Sahi, Avrupa Birliği, Türkiye buğday ve pancar ekimini azaltsın diye Türk çiftçisine “doğrudan destek” adı altında para veriyordu değil mi? Şimdi de Rusya ve Ukrayna’nın tarım ürünleri Avrupa için dert oldu...
Sığınmacılar referandumu!
21 Eylül 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:48
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Polonya Başbakanı Morawiecki, Avrupa Birliği’nin göçmenlerin zorunlu olarak üye ülkelere dağıtılmasını öngören kararının ulusal güvenliklerine aykırı olduğunu belirterek “Polonya kabinesi, AB Komisyonu ve Polonya muhalefetine yasa dışı göçe rıza göstermediğine dair güçlü bir sinyal göndermeyi amaçlayan bir resmî kararı kabul etti. Kabul edilen bu kararla AB Komisyonu'na ve tüm siyasi güçlere ülkemizde yasa dışı göçe izin verilmeyeceğine dair çok net bir sinyal vermek istiyoruz." dedi...
Avrupa Birliği İçişleri Bakanları toplantısında, göçmenler konusunda "zorunlu dayanışma mekanizması" kurulması, göçmenlerin her AB ülkesine zorunlu dağıtılması, aksi halde ise üye ülkelerin kabul etmedikleri her göçmen başına 20 bin Euro ödemesini öngören bir karar çoğunlukla kabul edilmişti.
Polonya Başbakanı Mateusz Morawiecki ise 15 Ekim'de yapılacak genel seçimlerle birlikte referandum düzenleyeceğini, vatandaşlara yöneltilecek 4 sorudan birinin "Avrupa bürokrasisi tarafından dayatılan zorunlu göç mekanizmasına uygun olarak binlerce yasa dışı göçmenin kabul edilmesini destekliyor musunuz?" olacağını bildirmiş AB'nin göçmen yerleştirme planına karşı olduğunu açıklamıştı.
***
AB Dönem Başkanı İsveç'in Göç Bakanı Maria Malmer Stenergard alınan kararları şöyle açıklamıştı:
*Sığınmacıları kabul etmeyen üye ülkeler her kişi başına, ev sahipliği yapan ülkelere 20 bin Euro ödeyecek.
*Yılda ilk etapta en fazla 30 bin sığınmacı kabul edilecek.
*Bir sığınmacının başvurusunun değerlendirilmesi için üst sınır 6 ay olacak.
*20 bin Euro’luk katkılar Komisyon tarafından yönetilen ve göç yönetimiyle bağlantılı projeleri finanse etmeyi amaçlayan bir fona ödenecek. Ardından ev sahibi ülkeye aktarılacak.
İsveçli Bakan, Polonya ve Macaristan'ın anlaşmaya karşı çıktığını, Bulgaristan, Malta, Litvanya ve Slovakya'nın ise çekimser kaldığını bildirmişti.
***
Türkiye’nin konuya resmî yaklaşımını ise son olarak Tayyip Erdoğan, ABD'de açıkladı. Erdoğan, "Ülkemizde ana muhalefet partisi, ‘seçimi kazanırsak mültecileri göndereceğiz’ diye tehdit etti. Biz ise tam aksi. Biz mültecilere olan ev sahipliğine aynen devam edeceğiz" dedi!
İktidarı kayıtsız şartsız destekleyen MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin sığınmacılar konusunda yazılı metinden okuduğu son açıklaması ise şöyle:
“Türkiye’nin toplumsal dokusunu tahrip edip sığınmacılar üzerinden sipariş edilmiş bir kavga ortamı imal ederek sert ve şiddet içeren bir iç gerilim ortamını yaratmak isteyenler de gemi azıya almıştır. Dış tahriklerle ülkemizin hassasiyetleriyle oynamayı siyaset zannedenler haddi aşmanın eşiğindedir...”
Görüldüğü gibi, sığınmacılar sorununun zaten potansiyel bir kaos ortamı oluşturduğunu görmek istemiyorlar. Yüz bin civarındaki Afgan askerinin ceplerine bin-iki biner dolar konularak neden Türkiye’ye sırt çantalarıyla getirildiğine de hiç değinmiyorlar. Bu durumun, onları gönderen ABD tarafından iç karışıklık çıkarmak için kullanılabileceği uyarılarına kulak asmıyorlar...
Peki ne yapıyorlar?
Mesela Tayyip Erdoğan BM 78. Genel Kurulu'nda Devlet Başkanları ve liderlere Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından hazırlanan "Aynı Coğrafyada Barış İçinde Farklı İnanış Ortak Anlayış" ile "BM Reformu: Uluslararası İş Birliğine Yeni Bir Yaklaşım" kitaplarını takdim ediyor...
Kitaplarda, "Türkiye dün olduğu gibi bugün de farklı din ve inanç gruplarıyla aynı gök kubbe altında huzur içinde yaşama gayretine dair her alanda somut ve kalıcı adımlar atmaya devam edecektir." ifadelerine yer veriliyor.
Bu arada, Suriyeli eski diplomat Bassam Barabandi, Tayyip Erdoğan ve Hakan Fidan ile fotoğraflarını paylaşarak Suriyelilerin Türkiye'de nelere maruz kaldığı konusunda Erdoğan’dan kamuoyu önünde tavır almasını istediğini, Erdoğan'ın ise bu isteği kabul ettiğini söyledi.
Erdoğan'ın Suriyelilere yönelik bir video kaydettiğini de bildiren Barabandi, "Videoyu Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı'ndan alınca yayınlayacağım." dedi.
***
Polonya, 30 bin sığınmacıyı kabul etmeyeceğini açıklıyor, Türkiye ise sığınmacılara kendi vatanını sunuyor! Türkiye de bu konuda Polonya gibi seçimler sırasında referandum da yapsa, “Milyonlarca sığınmacıyı ne yapalım?” diye sorsa nasıl olur?
Almanya’nın dil ve tarih operasyonu!
22 Eylül 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:48
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Çorum İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün Anadolu Ajansı bülteninde yer verilen yazılı açıklamasına göre Hititlerin başkenti Hattuşa'ya ev sahipliği yapan Çorum'un Boğazkale ilçesindeki kazılarda, yeni bir Hint-Avrupa dili keşfedildi!
Açıklamada Alman Arkeoloji Enstitüsü İstanbul Şubesinden Prof. Dr. Andreas Schachner'in başkanlığında yürütülen arkeolojik çalışmalarda çivi yazılı buluntulara yenilerinin eklenmeye devam ettiği anlatıldı ve şöyle denildi:
"Metinlerin çoğu, kanıtlanmış en eski Hint-Avrupa dili ve bölgede baskın dil olan Hititçe ile yazılmıştır ancak bu yılki kazılarda beklenmedik bir sürprizle karşılaşıldı. Hititçe yazılmış bir kült ritüel metninin içinde şimdiye kadar bilinmeyen bir dilde yazılmış okuma metni saklıydı. Kazı epigrafisti Almanya Würzburg Üniversitesinden Prof. Dr. Daniel Schwemer bu dili, Hitit merkez bölgesinin kuzeybatı ucunda, muhtemelen modern Bolu veya Gerede bölgesinde yer alan Kalaşma ülkesinin dili olarak tanımladığını bildiriyor.
Prof. Schwemer'e göre Boğazköy-Hattuşa'daki çivi yazılı metinler, Hititçe ile yakından ilişkili diğer iki Anadolu-Hint-Avrupa dili olan Luvice ve Palaca'nın yanı sıra Hint-Avrupa kökenli olmayan bir dil olan Hattice'den de pasajlar içermektedir. Şimdi bunlara Kalaşma dili de eklenebilir."
Yeni keşfedilen bir dilde yazılmış Kalaşma dilindeki metnin henüz büyük ölçüde anlaşılmaz durumda olduğuna işaret edilen açıklamada, şu ifadelere yer verildi:
“Schwemer'in meslektaşı, eski Anadolu dilleri uzmanı Prof. Dr. Elisabeth Rieken, bu yeni dilin Anadolu-Hint-Avrupa dilleri ailesine ait olduğunu doğruladı. Boğazköy-Hattuşa'daki çalışmalar, Alman Arkeoloji Enstitüsü, Thyssen Vakfı, GRH Vakfı, Volkswagen Vakfı ve İtalyan Dışişleri Bakanlığı tarafından finanse edilen bir proje olarak yürütülüyor. DAI, İstanbul, Würzburg ve Marburg Üniversitesinden bilim insanları, metnin dokümantasyon ve değerlendirilmesi üzerinde birlikte çalışıyor."
***
Bir defa Çorum İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, “henüz büyük ölçüde anlaşılamaz durumda” olan tarihî bir yazıt üzerinde fikir ileri süren Alman araştırmacıların sözlerini yansıtma makamı değildir.
İkinci olarak, işin başında dillerin Hint-Avrupa, Ural-Altay gibi ailelere ayrılmasının bilimsel temeli çok zayıftır. Cümle yapısındaki kurgu farklılıkları ve kelime benzerlikleri üzerine böyle bir varsayımda bulunulmuş ve Batı’da kabul görmüştür.
Üçüncü olarak dil ve tarih araştırmaları, büyük oranda devletlerin ideolojik emellerine göre yönlendirilmektedir. Mesela Alman araştırmacılar, uzun yıllardır, Alman milletinin tarihi kökenlerinin Orta Anadolu’ya dayandığını öne sürmekte ve bu teoriye uygun veriler üretmektedir. İngiliz araştırmacıların hedefi ise İngilizlerin kökeninin Orta Asya’ya dayandığını ispat etmek, bunun için de veri üretmektir!
Yabancı araştırmacılar içinde, bilim ahlakına sahip olanlar elbette vardır ama çoğunluğu, kendi devletlerinin ideolojisine uygun veri üretmekle görevlidir. Dolayısıyla, kendi bilimsel süzgecimizden geçirmeden hiçbir verilerini doğru kabul edemeyiz! Amerikalı araştırmacılar da yıllar önce “Anadolu’da Türklük oranı, yüzde 10’dur”gibi saçma bir teori üretmiş, üniversitelerimizden ve medyamızdan da bu teoriye destek verenler çıkmıştı!
Bunlar, Hint Avrupacılardır!
***
Atatürk, dil ve tarihin, devletlerin kuruluş felsefesini belirlediğini görerek, hem Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’ni hem Türk Dil Kurumu’nu hem de Türk Tarih Kurumu’nu kurdurarak, “Güneş Dil Teorisi” ve “Türk Tarih Tezi”ni oluşturmaya çalışmıştır. Batı dünyası, bilimsel olduğu ileri süren teorilere dayanarak Anadolu’nun Türk vatanı olmadığını ileri sürüyordu. Atatürk de buna karşı, “Anadolu, yedi bin yıllık bir Türk beşiğidir” görüşündeydi ve bu iddianın bilimsel dayanaklarını ortaya çıkarmak istiyordu...
Atatürk’ün ölümünden sonra, bu kurumlar, Batı’nın dil ve tarih tezlerinin savunucusu durumuna düşürülmüştür. Çorum İl Kültür Müdürlüğü’nün Alman araştırmacıların sözcülüğünü üstlenmesi, böyle bir sürecin sonucudur ve Almanya’nın dil ve tarih operasyonunda rol üstlenmektir!
***
Denilebilir ki “Türkiye’nin mevcut ekonomik ve siyasi durumu, CHP’deki kurultay veya değişim süreci, İYİ Parti’nin seçimlere tek başına girme kararı, AKP ve MHP’nin yeni anayasa dayatması, sığınmacılar hakkında yayın yapanlara gözdağı verilmesi gibi konular varken nereden çıktı bu dil ve tarih tartışması?”
Bana sorarsanız, Çorum üzerinden yapılan bu açıklamalar, en az Türklüğün Anayasa’dan çıkarılmak istenmesi, en az Anadolu’nun nüfus yapısının değiştirilmesi kadar ciddi bir tehdittir!
İklim yasası da beşten büyük müdür?
23 Eylül 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:48
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan, New York'ta düzenlenen 78'inci Birleşmiş Milletler Genel Kurulu sonrası Türkevi'nde açıklamalar yaptı. Erdoğan, emeklilerin ücretlerinde ne zaman artış olacağıyla ilgili olarak, "Fazla uzamaz. Yani en kısa zamanda. Uyguladığımız Orta Vadeli Programın başarıya ulaşmasıyla birlikte oluşacak refah artışında toplumun tüm kesimleri gibi tabii ki emeklilerimiz de payını alacaktır" ifadelerini kullandı.
Bütün çalışanlara ve memur emeklilerine zam yapılırken işçi ve Bağ-Kur emeklilerinin aylık 7500 liraya mahkûm edilmesinin hiçbir izahı yoktur. Emeklilere daha önce yapılan seyyanen zam, kök maaşa yansıtıldı ve böylece 15 milyon emeklinin 10 milyonu 7500 lira maaşta bırakıldı! Oysa zaten 7500 lira alıyorlardı! Bu uygulama, Erdoğan’ın “Dünya beşten büyüktür” diyerek küresel adaleti savunmasıyla çelişmiyor mu? Küresel adalet isteyen bir devlet başkanı, kendi ülkesinde emeklilere neden adaletsizlik yapıyor?
Emekliye 2024’ün başında yapılacağını belirttiği zam 7500 lira üzerinden tespit edilecek. Memur emeklisine ve çalışanlara yapılacak zam, Temmuz’daki zamlı maaşları üzerinden hesaplanacak. Aradaki fark daha da büyüyecek.
Gerçi, “iki yıl kadar sıfır zam” gibi söylentiler de var ama her durumda emekliler, adaletsizlikle karşı karşıya!
***
Erdoğan, Türkevi’ndeki konuşmasında “Eşim Emine Erdoğan’ın öncülüğünde dünya ölçeğinde bir harekete dönüşen ‘Küresel Sıfır Atık İyi Niyet Beyanına’ imza attık. Biliyorsunuz, bu yıl Genel Kurul genel görüşmeleri ‘Güvenin Yeniden Tesisi ve Küresel Dayanışmanın Yeniden Canlandırılması’ temasıyla yapıldı. 19 Eylül’deki açılış oturumunda Genel Kurul’a hitabımızda insanlığı güvenli ve müreffeh bir geleceğe kavuşturmak için atılması gereken adımlara dikkat çektim.” dedi...
İyi de bütün insanlık için öngörülen güvenli ve müreffeh bir hayata Türk emeklileri layık değil midir ki onlara böyle haksızlıklar yapılıyor?
***
Erdoğan, ayrıca “Dünya beşten büyüktür çağrımızı bu sene güçlü bir şekilde tekrar vurguladık. Bu çağrımıza verilen desteğin arttığını görüyor, bundan da insanlık adına memnuniyet duyuyoruz.” dedi.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyeli yapısının kabul edilemez olduğunu, 1991 yılından itibaren gündeme getirmiş bir gazeteci olarak, Erdoğan’ın “Dünya beşten büyüktür” söyleminde ısrarcı olmasını elbette doğru buluyor ve destekliyorum. Ancak, o beş ülkenin güdümündeki Birleşmiş Milletler’in ve Dünya Sağlık Örgütü’nün tasarrufu olan sahte pandemi ve şimdi de İklim Yasası dayatmalarını kabul eden de Erdoğan’dır.
Domuz gribi için 50 milyon aşı bağlantısı yapılmış ve bir kısmı da satın alınmıştı. Sonra Erdoğan “Ben aşı maşı olmayacağım” dediği için kimse aşı olmamıştı. Yani Erdoğan, domuz gribinin pandemi olarak ilan edilmesini önleyenlerden biri olmuştu. Nitekim Dünya Sağlık Örgütü’nün epidemiyoloji birimi direktörü Prof. Ulrich Keil, sonradan Almanya Parlamentosu önünde konuşmuş ve “Domuz gribi salgını, ilaç şirketleriyle ortak üretilen bir korku kampanyasıydı” demişti. Ancak aynı Erdoğan, insan DNA’sını değiştirici niteliği olan ve kalp kapakçığı iltihabına, damar tıkanıklığına ve inmeye sebep olduğu bilinen sıvıları aşı diye kabul etti! Kapanmalar, maskeler hepsi dünya çapında Büyük Sıfırlama Projesi’ne alt yapı hazırlama çalışmasıydı... Türkiye bu küresel saldırının pilot ülkesi haline getirildi...
Erdoğan şimdi de aynı “beş”in dayatması olan tercüme iklim yasasını kabul ettirmeye, işletmelere karbon kredisi uygulaması yapmaya söz veriyor ve “İklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı ve kirlilik olarak adlandırılan üçlü gezegen kriziyle mücadelede çözüm, küresel dayanışmadan geçiyor. 2053 Yılı Net Sıfır Emisyon hedefimiz doğrultusunda 2030 senesine kadarki emisyon azaltma hedefimizi 2 katına çıkardık. Önümüzdeki dönemde iklim kanunumuzu Meclisimizden geçirmiş olacağız.” diyor.
***
Okul arkadaşım Nurcan Yazıcı’nın paylaşımından gördüm; Ayhan Eralp adlı X kullanıcısı şöyle diyor:
“Dünyanın 5'ten büyük olmasının ilanı, küreselcilerin iklim yasasına hayır demekten geçer! Dünyayı kirletenler ve iklimi bozanlar, insanlığa hesap vermelidir.”
Sahi, iklim yasası beşten büyük müdür yoksa dünyayı kirleten beşin, bütün insanlığa dayatması mıdır?
.Batı’nın Anadolu’daki Yeni İşgal Kuvveti!”
25 Eylül 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:48
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Bazı dostlar, “Neden kendiniz gibi gazeteciler, yazarlar yetiştirmiyorsunuz?” diye soruyor... Onlara verdiğim cevapları paylaşmak istiyorum.
Gazeteci ve köşe yazarı, fidelik domates gibi kısa zamanda yetişmez. Her şeyden önce bu yolda yürüyecek gençlerin Türkçe’ye hâkim olması gerekir. Bu da anneden öğrenilir, başka hiçbir yerden değil...
İkincisi, güçlü bir adalet duygusuna sahip olmak şarttır. Çünkü adalet duygusu olmadan, olayları sorgulayamaz ve gerçekleri ortaya çıkaramazsınız. Bu duygu, babadan alınır, başka hiçbir yerden değil...
***
Öğrenim çağları boyunca ve sonrasında sistemli okuyup, Türk tarihi ve edebiyatına, Türk ve dünya klasiklerine vakıf olmaya gayret etmek, yabancı dil öğrenmek, çok gezmek, insanları tanımak ve meslekte öne çıkmış ustalardan faydalanmak da tamamlayıcı unsurlardır.
Teknik konular, en fazla bir ay içinde öğrenilir, asıl olan kendini geliştirmeye çalışmaktır.
Gazetecinin eseri öncelikle haber ve röportajdır ve herkesin faydalanmasına sunulmuştur. Gazeteler, haber siteleri, televizyonlar birer açık okuldur. Bal arısı, bal yapmak için nasıl çiçekleri dolaşıyorsa, gazeteci adayı da iyisiyle kötüsüyle bütün yayınları takip ederek yetişir...
Gazetecilikte, haberi görmek ve okura sunmakta benim ustalarım, Tahir Kutsi Makal ve Yüksel Baştunç idi. Köşe yazarı olarak ise çocukluğumda daha çok Milliyet ve Tercüman’daki ustaları okurdum. Babam Milliyet okur, ben ise harçlığımla Tercüman alırdım.
İlk gençlik yıllarımda, röportajda Abdi İpekçi ve Taylan Sorgun; köşe yazısında Burhan Felek, Hasan Pulur, Rauf Tamer, Ahmet Kabaklı, Ergun Göze, Necdet Sevinç, Uğur Mumcu ve İlhan Selçuk’un yazılarını kaçırmazdım. Sonradan bir kısmıyla aynı gazetelerde yazdım. Çetin Emeç, Güneri Cıvaoğlu, Rahmi Turan ve Ünal Sakman da bizim mesleğe başladığımız dönemin efsane gazetecileridir.
Daha eskilerin kitaplarını alır, incelerdim. Peyami Safa, sadece romanlarıyla değil köşe yazısında da zirvedeydi...
***
Bu girişi, kendisini iyi yetiştirmiş ve artık usta olmuş genç bir gazeteciden ve eserinden bahsetmek için yaptım. Onun adı Fatih Ergin. İlk tanıdığımda Kastamonu’da bir lise öğrencisiydi ve zaman zaman arardı. Sonraki yıllarda nasıl bir çizgi takip ettiğini, Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan “515 Haşimi; Türkiye’deki Suriyeli Çete” adlı ilk kitabından okuyabilirsiniz. Ergin, Şimdi Yeniçağ İnternet sitesinin haber müdürüdür.
“Bir gazeteci nasıl kendi kendini yetiştirir?” sorusunun cevabı bizzat Fatih Ergin’dir. Başarılarının devamını dilerim.
Bugün sığınmacılar sorununun, Türkiye’nin nüfus yapısını ve dolayısıyla rejimini değiştirmek amacıyla yaratıldığını, sosyal medyada gündeme getiren Batuhan Çolak, Eray Ertürk gibi gazetecilerin tutuklandığı, buna karşılık, Anayasa’ya aykırı olduğu halde, ümmeti millet yerine koyan gazetecilerin kampanya başlattığı ve desteklendiği bir zamanda, gerçekleri bütün ayrıntılarıyla okura sunmak, her türlü takdirin üzerindedir...
***
Fatih Ergin, kitabının, “Batı’nın Anadolu’daki Yeni İşgal Kuvveti” başlıklı bölümünde uyarıyor:
“Emperyalizm yüz sene önce Anadolu’da Türk egemenliğine son vermek için kiralık Yunan ordusunu kullanmıştı. Bugün ise Türk vatanına milyonlarca sığınmacı ve kaçakla aynı saldırı gerçekleştiriliyor. Göç taarruzu ile Türkiye istikrarsızlaştırılmak, Yugoslavya, Irak, Suriye, Lübnan gibi yıllarca sürecek bir iç savaşa, bölünmeye sürüklenmek isteniyor. Şu dehşete düşürecek bilgiyi Türkiye’de kaç kişi biliyor? Batı ülkelerindeki askeri okullarda Türkiye’ye yönlendirilmiş göçler, politik savaş olarak tanımlanıyor. Türkiye’yi sığınmacılar üzerinden iç çatışmaya sürükleyerek devşirilmek istenen amaç, Türkiye iç savaşla uğraşırken, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu’yu koparmak. 515 çetesi de bu projede emperyalizmin Anadolu’daki yeni işgal kuvveti olarak güçlendiriliyor ve büyütülüyor. Dün Anadolu’da İngilizlerin Kara Kuvveti gibi olan Yunan ordusunun yerini, silahlanan ve hızla üye kazanan 515 çetesi alıyor. Dün İzmir’den giren Yunan ordusunun Anadolu’nun içlerine kadar adım adım yayılması gerçekleşmişti. Bugün de Suriyeliler, Kilis, Gaziantep ve Hatay’dan girip Şanlıurfa, Adana, Mersin, Konya üzerinden Ankara, İstanbul ve İzmir’e kadar ulaştı, ulaşıyor. Dün bu vatanı işgal eden düşman ordularına ‘hilafetin ordusu’ diyorlardı, bugün kendi vatanlarını savunmaktan kaçıp gelen Arap, Afgan istilacılarını ‘muhacir, ümmet’ diye Türk milletine yutturmaya çalışıyorlar. Suriye’nin kuzeyinde Irak’ın kuzeyinde olduğu gibi bir devletçik kurulmasının ardından sıra Türkiye ve İran’a gelecektir. Eğer önlem alınmazsa, 515 çetesinin başını çekmesiyle Suriyeliler, Hatay başta olmak üzere güney illerimizde ayaklandırılacak.”
Beyler tahtından inerler, Ayaksız ata binerler...”
26 Eylül 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:48
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Samsun'da gıda güvenilirliğinin sağlanması ve öğrencilerin sağlığının korunması amacıyla 270 okulun kantin, mutfak ve yemekhanelerinde denetim yapıldı.
Garip Zeycan Yıldırım Fen Lisesindeki denetime İl Millî Eğitim Müdürlüğü, İl Sağlık Müdürlüğü, İl Tarım ve Orman Müdürlüğü ve Samsun Ticaret İl Müdürlüğü ekipleri katıldı.
Denetimler sırasında fiyat etiketlerinin bilgilendirici ve güncel olması konusunda kantin yetkililerini uyaran Samsun Ticaret İl Müdürü Kürşat Turpçu, 4 liradan satılan yarım litrelik su fiyatlarının normal olduğunu ancak tost fiyatları konusunda öğrencilerden çok şikâyet aldığını ifade ederek, 35 liradan satılan tost fiyatında yeniden düzenleme yapılmasını istedi.
Turpçu, tost içeriği hakkında kantinde bilgilendirici bir liste olması gerektiğini, öğrencinin tost alırken hangi tosta kaç lira verdiğini ve içeriğinde hangi ürünlerin ne kadar olacağını bilmesi gerektiğini kaydetti.
“Eti baştakiler yiyor”
CHP'li Gürsel Tekin, Sultanbeyli semt pazarında kurduğu "dert masasında" vatandaşların sorunlarını dinlerken bir anne, "En son ne zaman et aldınız?" sorusuna "Eti baştakiler yiyor. Siz etin fiyatını biliyor musunuz? Biz bulursak bayramdan bayrama yiyoruz." diye cevap verdi.
Gürsel Tekin ise "Ekonomik sorunlar, vatandaşın temel gıda maddelerine erişimi bile kısıtlıyor ve vatandaşları açlığa mahkûm ediyor. Türkiye'nin iki farklı dünyaya bölündüğü görünüyor. ‘Baştakiler’ ile ‘Öteki Türkiye’ arasındaki uçurum, giderek daha da derinleşiyor. Okul kantinlerinde bir tostun bile 30 liradan satıldığı bir dönemde, çocuklarımızın eğitimleri ve sağlıkları tehlikededir. Öteki Türkiye'nin çocukları, eşitsizlik yüzünden okul kantinlerinde aç kalıyor. Baştakiler, bu yangının farkında olmayabilir veya bu derdi umursamayabilir, ancak Öteki Türkiye'nin sorunları, tüm toplumu etkiler. Bu bir beka meselesidir." dedi.
***
Hani Erzincanlı Seyit Nizamoğlu, "Cümle dünya sizin olsun, Bir dost bir post yeter bana" demiş ya “bir tost bir su 40 lira” ise iki öğrencinin okulun açık olduğu günlerde aylık tost masrafı 1600 lira eder. Bu çocuklar hiç öğle yemeği yemeyecek mi?
Gerçi Nizamoğlu, "Beyler tahtından inerler, Ayaksız ata binerler, Toprağa gömüp dönerler, Bir dost bir post yeter bana” da demiş...
O zaman da beylerin hâlden anladığı yokmuş... Beyler dört kollu ayaksız ata binse bile yerlerine yenileri geliyor.
***
Böyle bir ortamda, Temmuz ayında bütün çalışanlara zam yapılırken, işçi ve Bağ-Kur emeklilerine zam yapılıyormuş gibi konuşup zaten 7500 lira olan maaşlarının yine 7500 lirada dondurulması nasıl bir anlayışın üründür?
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, “Daha fazla imkânlarımızı zorlayarak bütün dünyadaki sıkıntılara rağmen bütün imkânlarımızı zorlayarak emeklilerimize elimizden gelen en iyi desteği vermeye çalışacağız. İnşallah yıl sonuna kadar çalışmayı tamamlayarak emeklimizin yanında olmaya devam edeceğiz.” diyor.
İyi de yılbaşında enflasyon oranında çalışanlara ve memur emeklilerine yeni zam yapılacak. İşçi ve Bağ-Kur emekliklerin altı aylık kaybı bir tarafa, yüzde 50 zam yapılsa bile maaşları, bugünkü asgari ücretle eşitlenecek. Asgari ücrete yılbaşında yüzde 50 zam yapılsa 11 bin 402 liradan 17 bin 103 liraya çıkar... Emekli ise eski asgari ücrete talim edecek!
Yani önce Temmuz ayında yapılması gereken zam yapılacak ve altı aylık kayıp, geriye dönük olarak hesaplanıp ödenecek ki yılbaşında enflasyon oranında zam yapıldığında emekli maaşları yeni asgari ücretle aynı seviyeye gelsin!
İlginç olan şu ki seçime nasıl gireceklerini tartışan muhalefet partileri, işçi ve memur emeklilerine yapılan bu haksızlık üzerinde yeterince durmuyor!
Emekliler de hâlinden memnun ki pek sesleri çıkmıyor...
Yine de biz "Kimin ne hâli varsa görsün" diyemeyiz, gerçeği söylemek durumundayız...
Sporla aklamak; İslâmla yıkamak!
27 Eylül 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:47
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
BBC, “Suudi Arabistan'da futbol kulüplerinin milyarlarca dolarlık transfer çılgınlığının arkasında ne var?” başlıklı bir analiz yayınladı.
BBC Farsça Servisi’nden Pooria Jafereh’in analizine göre “Bu yıl transfer döneminde Suudi kulüpleri, yüksek profilli oyuncuları ülkeye çekmek için yaklaşık 1 milyar dolar harcadı. Suudi yetkili Carlo Nohra'ya göre Suudi Arabistan hükümeti, Pro Lig'in, gelir ve kalite açısından dünyanın en iyi liglerinden biri olmasını hedefliyor.
Suudi Arabistan aynı zamanda, kötü insan hakları sicili ile gölgelenen imajını yumuşatmak için sporu nasıl kullanılabileceği üzerinde çalışıyor. Benzer bir yaklaşım sergileyen başka ülkeler de vardı. Daha önce Suudi Arabistan'ın komşuları Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar da spora büyük yatırımlar yaptı. BAE Manchester City'nin, Katar da PSG'nin kontrolünü ele geçirdi.
Katar, 2022'de FIFA Erkekler Dünya Kupası'na ev sahipliği yaptı, turnuva ilk kez Orta Doğu'da ve Müslüman bir ülkede organize edildi.
Suudiler de Dünya Kupası'na ev sahipliği yapmak istediklerini açıkladı.”
Analizin “Sportswashing (Sporla aklama)” ara başlıklı bölümünde ise şöyle deniliyor:
“Suudi Arabistan'ı eleştirenler, ülkenin yatırımlarına, ‘sportswashing’ (sporla aklama) ifadesiyle tepki gösteriyor. Yatırımlarla, muhalif gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın öldürülmesi gibi insan hakları ihlalleri sonrası Suudi Arabistan'ın itibarının artırılmasının hedeflendiğini söylüyorlar.”
***
Türkiye’de ise dünyanın en iyi kadın voleybol milli takımı haline gelen sporcular, sözde İslami kaygıları olan bazı isimler tarafından hedef gösteriliyor. Takımda, eşcinsel bir sporcu bulunmasını öne çıkarıyorlar ama bugüne kadar dini vakıflarda erkek çocuklarına tecavüzlerle ilgili ağızlarını bıçak açmadı! Yedi yaşındaki kız çocuğunun evlendirilmesini de savunuyorlar. Yani asıl hedefleri başka...
Kadın voleybolcuların kıyafeti, sadece İslam ülkelerinde değil bütün dünyada eleştiriliyor ama Türkiye’de bu tartışmayı başlatanların asıl hedefi, kadını eve kapatan, kızların okumasını yasaklayan Taliban tipi bir toplumsal yapı kurmaktır.
Bu tartışmayı yapanlar, FETÖ’nün, başarılı futbolcuları kazanarak, Galatasaray gibi bir takımı, hatta A milli futbol takımını dönüştürmeye çalışmasına destek olanlardır. Fenerbahçe’ye yapılan FETÖ operasyonu da aynı hedefe dönüktü...
O zamanlar büyük futbol takımlarını ele geçirerek, milyonlarca taraftar ve gençlik üzerinden, ülkenin kılcal damarlarına nüfuz etmek ve toplumsallaşmak istiyorlardı. Asıl hedefleri ise Türkiye’nin yönetimine el koymak ve rejimi değiştirmekti...
Son dönemde de Trabzonspor adı, Fener Rum Patriği’ni, “ekümenik” yani “cihan patriği” olarak kabul ettirmek için kullanılıyor! Öyle ki patriğe, “Ekümenik Patrik Bartholomeos” yazılı bir Trabzonspor forması bile hediye edildi. Talimatın Ankara’dan geldiği anlaşıldı! Sözde İslamcılar, buna da ses çıkarmadı!
***
Benim bu yazıda üzerinde durmak istediğim, BBC’nin haberindeki “Sportswashing” yani “Sporla aklamak” kavramıdır.
Suudi Arabistan yönetimi, eski bir istihbarat görevlisi olan Cemal Kaşıkçı’yı İstanbul Başkonsolosluğu’nda doğramayı, Ronaldo ve Neymar gibi futbolcuları transfer ederek unutturabilir mi göreceğiz...
Türkiye’de ise hacmi 1 trilyon doları geçen yolsuzluk ve rüşvet paralarının yurt dışına kaçırılması, İslam’la yıkanarak unutturulamadı ama muhalefet, terörle özdeşleştirilerek, mevcut iktidarın yerli ve milli olduğu fikri seçmenin yarısına kabul ettirildi!
Ülkenin nüfus yapısı ise ensar-muhacir edebiyatı ile değiştirildi! Kısacası İslam dini, tarih boyunca olduğu gibi yine haksızlığı, adaletsizliği kabule vasıta kılındı. Şimdi de “çeşitli” dedikleri bir millet yapısını Anayasal hale getirerek, halkı, milli devleti yıkıp, ümmet devleti kurmak için ikna etmeye çalışacaklar. Asıl hedefleri ise ümmet devleti de değil; İslam kalkanını kullanarak Anadolu’da Türk egemenliğine son vermektir!
İslam’la yıkamak da budur.
Sığınmacılar için Yeni Anayasa!
28 Eylül 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:47
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yeni Anayasa’ya kimin ihtiyacı var? Yeni nüfusun, yani sığınmacıların ihtiyacı var gibi görünüyor ama pek öyle değil... Çünkü Türkiye’de geçici koruma statüsünde bulunuyorlar. Bu da “gerekli görüldüğü anda geri gönderilebilirler” demektir. Fakat iktidar, rejimi değiştirmek ve yeni bir devlet kurmak için sığınmacıları kullanıyor! Kısacası, aslında Yeni Anayasa’ya iktidarın ihtiyacı var.
Hani 2016’da Devlet Bahçeli, “Cumhurbaşkanı Anayasa’ya uymuyorsa, Anayasa’yı Cumhurbaşkanı’na uyduralım” diye özetlenen bir çıkış yapmıştı ya, şimdi de sığınmacıları Türkiye’de tutabilmek ve vatandaş yapabilmek için “milletin çeşitliliğine dayanan” bir Anayasa yapmak hedefleniyor.
Daha doğrusu, Anayasa’nın sığınmacılara uydurulmasını planlıyorlar.
***
Böyle bir girişim, Anayasa’nın ilk üç maddesini yani cumhuriyetin temel niteliklerini değiştirmek demektir.
Cumhuriyetin temel nitelikleri ise Anayasa’nın dördüncü maddesinde korunmuştur. Dördüncü maddede, “Anayasanın birinci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile ikinci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve üçüncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.” deniliyor.
İkinci madde, “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” şeklindedir.
Üçüncü madde ise “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara'dır.” deniliyor.
“Milletin çeşitliliği”ne dayanan bir Anayasa yapmanız için “Milletin bölünmezliği” ilkesini kaldırmanız gerekir. Bu da darbe demektir hem de Türk Milleti’ne darbe...
Yine başlangıç ilkelerinde “Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;
Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı” deniliyor...
İşte yıkılmak istenen bu ilkelerdir. “Milletin çeşitliliği” dediğiniz zaman, Anayasa’nın başlangıç ilkelerini ve ilk dört maddesini kaldırmayı, yani Türkiye’nin Türk vatanı, üzerinde yaşayanların da ırkına etnik kökenine bakılmaksızın Türk Milleti’nin ferdi olduğu kabulünü yok etmeyi hedeflemiş olursunuz...
***
Mustafa Balbay, son yazısında 2019’daki yazısında gündeme getirdiği, İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nce hazırlanıp uygulamaya konan, eylem planını yeniden hatırlattı...
Belgenin sekizinci sayfasında aynen şöyle deniliyor:
“Uyum Strateji Belgesi ve Ulusal Eylem Planının ilk bileşeni olan toplumsal uyum; göçmenlerin kültürel, sosyal ve ekonomik olarak yaşadıkları topluma dahil edilerek ortak bir aidiyet hissi geliştirilebilmesi, kültürlerarası etkileşim, istişare, toplumsal diyalog çerçevesinde farklılıkların karşılıklı tanınması, saygının devam ettirilmesi ve bir arada yaşamalarının sağlanması olarak tanımlanmaktadır. Göçmenlerin sağlıklı bir şekilde kimliğinin tanınması, kısaca çeşitliliğin toplumsal kabulü toplumsal uyum için önemlidir.”
Bu belgeden, Suriyelilerin daha büyük bir proje için getirildiği anlaşılıyor.
***
Ayrıca Oğuz Kağan’dan 1770 yıl sonra Anadolu’yu tekrar fetheden Alparslan’ın adını taşıyan üniversitede “Suriyeli Sığınmacıların Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Uyum Düzeylerinin Karşılaştırılması: Kilis ve Batman Örneği” başlıklı bir çalışma yapıldı.
Araştırmada Suriyeli sığınmacıların Suriye’nin farklı kentlerinden geldikleri, farklı yapılara sahip oldukları ve bu nedenle sosyo-ekonomik ve kültürel uyum süreçlerinin de birbirine benzemediği tespit edildi.
Yani Suriyeliler birbirine uyumlu değildir ki Türkiye’ye uyum sağlayabilsinler. Zaten konu bu değildir; konu, iktidarın Türk vatanına ortak çıkarmaya çalışmasıdır!
Yoksa iktidara da pıhtı mı attı?
29 Eylül 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:47
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Kabine toplantısı sonrası gazetecilerin sorularını cevaplarken Türkiye'de korona virüse karşı yeni bir aşı programı uygulanmasının düşünülmediğini söyledi. Koca, “Küresel Covid aşısı baskısına boyun eğmemiz mümkün değil” dedi.
Koca, daha sonra bir mesaj yayınladı ve “Yeni bir aşı programımız yok. Çünkü yeni bir aşı programına başvurmayı gerektirecek bir durum yok. Önceki gibi toplu bir aşılama programına kesinlikle ihtiyaç görmüyoruz. Bazı ülkeler aşılama programına itibar ediyor, bu bilimsel bir sonuç olmaktan ziyade bir tür ‘boyun eğiş’tir. Biz kendi programımızı uyguluyoruz, bilim boyun eğmez. Teknoloji transferi ile Su Çiçeği, Kuduz ve Hepatit-A aşılarını ülkemizde üretmeyi planlıyoruz. Bizim aşı gündemimiz bu.” dedi.
***
Aynı Fahrettin Koca, pandemi ilan edildiği dönemde, korona aşılarında iki yöntem bulunduğunu Çin’in inaktif yani ölü virüs kullanma yöntemiyle aşı ürettiğini, diğerinin ise mRNA yöntemiyle üretilen aşılar olduğunu, inaktif yöntemle üretilen aşıların uzun vadeli sonuçlarının bilindiğini, virüse genetik yolla müdahale edilerek geliştirilen mRNA aşılarının ise orta ve uzun vadede nasıl bir etkisi olacağının bilinmediğini söylemiş ancak bu açıklamadan hemen sonra mRNA aşılarını getirtmiş ve milyonlarca vatandaşa uygulanmasını sağlamıştı...
Fahrettin Koca, bir de kelime oyunu yaparak "Covid-19 sonucu hayatını kaybedenlerin yüzde 90’ı ya hiç aşı olmamış ya da aşıları eksik kişilerdir" demiş ama aktif vakaların yüzde 81’ini tam aşılı olmayanların oluşturduğunu belirtmişti.
Yani aktif vakaların yüzde 81’ini aşı olanlar oluşturuyordu! Ölenlerin ancak yüzde 9’u hiç aşı olmayanlardı... Ölenler ise yanlış tedaviden ve aşırı antibiyotik yüklemesine dayanamadığı için ölmüştü.
***
Japonya'da aynı günlerde içinden paslanmaz çelik partikülleri çıkan veya şişelerinde yabancı madde veya kirlenme bulunan 1,6 milyon dozdan fazla Moderna aşısının toplatılmasına karar verilmişti.
Türkiye’de ise adının önünde “prof.” ünvanı olan bir kişi, “köpek gibi aşı olacaksınız” demişti. Bazıları da polis ve jandarma zoruyla herkesin aşılanmasını istiyordu. Başta CHP olmak üzere muhalefet, aşılamayı kendilerinin daha iyi yapacağını, iktidarın bu işi beceremediğini öne sürüyordu.
Şimdi gelinen noktada Fahrettin Koca, “Küresel Covid aşısı baskısına boyun eğmemiz mümkün değil” diyor.
Bu ifade, “Peki ama daha önce neden boyun eğdiniz?” sorusunun sorulmasını gerektiriyor?
***
Konuyla ilgili hukuki ve siyasi mücadele veren Hacı Ali Özhan, “Açıklama, olumlu gibi görünmekle beraber satır aralarında ‘şimdilik’ dediği de anlaşılıyor. Bu bir taktik olacağı gibi seçimler nedeniyle böyle bir tercih kullanılmış olabilir.” diye yorumladı.
Dr. Gökhan Gürler, Koca’ya “Biz, ‘bilim değil dayatma ve tehdit var’ dediğimizde söylediklerinizi unutmadık...” diye cevap verdi.
Osman Ünsal, “Önceden boyun mu eğdik yani?” diye sordu. Erkan Türükten ise Koca’ya “Küresel Covid aşısı baskısına siz çoktan boyun eğdiniz de halkın artık bu zokayı yutmayacağına emin olmuş olmayasınız?” diye hitap etti.
***
Koca’nın şimdi küresel kovid aşısı baskısı olduğunu söylemesi, kendilerini millî yapmaz ama seçmeni böyle oyalayabilirler... Şimdi, aşı olanlar patır patır kalp krizinden, pıhtı atmadan dökülmeye başlayınca, “küresel aşı baskısına boyun eğmeyiz” diyorlar.
Fakat bir taraftan da küresel iklim yasası baskısına boyun eğiyorlar! İktidarda kalırlarsa, üç yıl sonra “küresel iklim yasası baskılarına boyun eğmeyiz” mi diyecekler?
Hani iktidar, sözde İslamcılık yapıyor ama İslam’da günah çıkarmak yoktur! Kaldı ki mRNA sıvılarının içindekiler, kolay kolay vücuttan çıkmıyor!
Yoksa iktidara da pıhtı mı attı?
Vatan kokusu ve Ganire Paşayeva
30 Eylül 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:47
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Azerbaycan’ın Türkiye’ye ve bütün Türk Dünyası’na yansıyan yüzüydü Ganire Paşayeva... Türk kadınını temsil eden mitolojik çehresiyle ve tatlı sert üslubuyla hep bir hedefe doğru yürüdü... 48 yıllık ömrüne, tıp doktorluğu, uluslararası hukuk uzmanlığı, gazetecilik, televizyonculuk ve siyasetle birlikte şiir ve romanı da sığdırmıştı ama bütün bu faaliyetlerinin tek bir amacı vardı: Türk Birliği...
Uluslararası hukuktaki yetkinliği ile dünyanın gerçek durumunu 2018 yılında Edirne'de düzenlenen "Türk dünyasının meseleleri Afrin ve Karabağ" konferansında şöyle özetlemişti:
"Dünyada uluslararası hukuk bitmiştir. Uluslararası örgütler ise büyük güçlerin haklarını savunma dışında hiçbir şeyle uğraşmıyor. Birleşmiş Milletler'den başlayalım, diğer örgütlere kadar hepsi aynı. Azerbaycan biziz, Türkiye biziz, Kerkük biziz, Balkanlar biziz, Kuzey Kıbrıs biziz. Bizim artık birbirimizi sahiplenerek yola çıkmamız lazım."
***
Onun işi gücü, uluslararası kurumlarda Azerbaycan’ı temsil ederken, bir taraftan da sözle, şiirle, romanla Türk Birliği düşüncesini bir aşk gibi kalplere yerleştirmekti. Onun en büyük aşkı buydu...
Ganire Hanım’ın Ahıska Türklerinin yaşadığı acıları roman olarak yazdığı “Vatan Kokusu” isimli kitabının tanıtım toplantısı, İLESAM tarafından, 2017 yılında Türk Tarih Kurumu Salonu’nda yapılmıştı.
İLESAM Genel Başkanı Mehmet Nuri Parmaksız, o toplantıda “Vatan sevgisinin de bir zekâtı vardır. Yapmak istedikten sonra her şey yapılır. Pek çok şey yapan ve yapacak pek çok şeyi olan, yüreği güzel insan Ganire Hanım’ı Balkanlarda, Türkmeneli’nde, Orta Asya’da vb. yerlerde görürsünüz. Şimdi de Ganire Paşayeva burada, aramızda.” demişti.
Ganire Paşayeva ise şöyle konuşmuştu:
“Kerkük bizim için başka bir anlam taşıyor. Ahıska’nın bizim için farklı bir manası var. Bizim özbeöz kardeşlerimiz. O zulümden gelen, bizim insanımızdır. İnsanımızın acısı var, sorunu var. Neden bu kadar büyük bir milletin dünyanın çeşitli yerlerindeki insanları ağlıyor. İnsanımızı bu acıdan kurtarmanın yolunu bulmalıyız. Biz bu yolun birlik, beraberlik ve sahiplenmekten geçtiğini biliyoruz. ‘Türk Birliği’nin kurulmasını yabancılar istemeyecekler. Biz bu noktada ne yapmalıyız? Sınır içi milliyetçiliği değil sınırlar üstü milliyetçiliği olacak. Bizler, yazarlar, aydınlar olarak toplumu bilinçlendirmede yetersiz kaldık. Ahıska sadece Ahıskalılara değil hepimize lazımdı. Her şeyin bir değeri var. Biz çocuklarımıza vatanımızın değerini anlatmazsak onlar bunu bilemez. Bizlerden sonra vatanımızı sahiplenecek olan onlardır. Burada gaye güzel roman, güzel hikâye yazmak değil; Türkiye’de olup Karabağ’ı, Ahıska’yı vb. yerleri yazmak, anlatmak. Kısaca elini taşın altına koymak. Bunu yapanlar bedel öderler. Geçmişte de örnekleri var. Biz, bu toplumda bu misyonu üstlenmezsek, sonuna kadar davamızı sahiplenmezsek kim sahiplenecek. Bizim yeniden doğuşumuz başladı. Ben buna inanıyorum. Gerekirse il il, mahalle mahalle, sokak sokak dolaşarak vatanı ve milleti anlatacağız. Genç nesilleri bu bilinçle yetiştirmek için çalışacağız. Birlik ve beraberlik için tarih bize bu şansı verdi. Demek ki birbirimizle değil bir araya gelerek ortak paylaşımlarımızla uğraşacağız. Dilde ve fikirde bir olmayanlar, işte bir olamazlar. Öyle bir çalışalım ki bundan böyle acıların yıldönümünü anmayalım.”
***
Vatansever insanlar, yaşadıkları sürece müthiş bir enerjiye sahip oluyor. Bunu yıllarca birlikte çalıştığımız ağabeyim Necdet Sevinç’te de görmüştüm. Hastalığının yakasını bırakmayacağını anladığında, Gaziantep savunmasını belgesel roman olarak yazmaya karar vermişti. “İstiklal’in Bedeli”, işte böyle bir son gayretin ürünüydü... Yine gazeteci arkadaşım Kemal Çapraz’ın bütün mücadelesi Türk Dünyası içindi...
Ganire Hanım da genç yaşta uçmağa vardı... Onu bizden sonraki nesiller de ay gibi yüzüyle ve eserleriyle hatırlayacaktır.
Suç örgütü patlaması!
02 Ekim 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:47
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İçişleri Bakanlığı’nın terör ve suç örgütlerine yönelik etkili bir mücadele başlatmasının hemen ardından bakanlığa roketli-bombalı saldırı düzenlendi!
İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, iki saldırgandan birinin bakanlığın Emniyet Genel Müdürlüğü giriş kapısı önünde, üzerindeki patlayıcıyı infilak ettirdiğini, diğer saldırganın ise güvenlik güçlerince öldürüldüğünü açıkladı. (Saldırıyı düzenleyen örgüt, ilk saatlerde belli değildi.)
Yayın yasağı sebebiyle ayrıntıya girmiyorum ama olayın nasıl başladığı ve nasıl sona erdiği üzerinde yeterince haber çıktı, bakan da açıklama yaptı... Yayın yasağının bir anlamı kalmadı...
***
Son zamanlarda Türkiye suç örgütlerinin sığınağı durumuna düşürülmüştü. Öyle ki İstanbul’da kendi aralarında silahlı çatışmalara girenler bile oluyor. Yakalananların serbest bırakılması, tekrar suç işlemesi de sıradan olaylar haline geldi. Bu duruma bir son vermek gerekiyordu ama bu mücadele, sadece polisin ve jandarmanın gayretiyle sürdürülemez. Devletin bütün kurumlarıyla suç örgütlerinin üzerine gitmesi ve yargının da yasaları uygulaması gerekir...
Suç örgütlerinden bahsedince İsviçre’nin, eski Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov'un kızı Gülnara Kerimova'ya ait 857 milyon dolara el koyması akla geliyor.
BBC’nin haberine göre İsviçre'de savcılar, Gülnara Kerimova'yı, yüz milyonlarca dolar rüşvet parasını aklayan “uluslararası bir suç şebekesi”ni yönetmekle suçladı. 2005-2013 dönemini kapsayan soruşturma kapsamında, Kerimova'nın 857 milyon dolarlık mal varlığına el konuldu.
Gülnara Kerimova, zimmetine para geçirme suçlamasıyla 2014'ten bu yana Özbekistan'da tutuklu. Kerimova, telekomünikasyon ihalelerinden rüşvet almakla da suçlanıyor.
Kerimova, babası İslam Kerimov'un iktidarda olduğu dönemde, büyük bir nüfuz sahibiydi. Kendi mücevher markası ve televizyon kanalı vardı, ayrıca Googosha adıyla pop şarkıları da çıkartmıştı.
Kerimova, şimdi Özbekistan'ın telekom sektörüne erişim karşılığında rüşvet almak ve parayı İsviçre'de ve diğer ülkelerde bulunan hesaplar aracılığıyla aklamakla suçlanıyor.
Geçtiğimiz Ağustos ayında da İngiltere'de değeri 20 milyon sterlini aşan Kerimova'ya ait 3 lüks mülke el konulmuştu.
Kerimova ve şebekesi hakkında Fransa, Norveç, Hollanda, ABD ve İngiltere'de de adli soruşturma yürütülmüştü.
Kerimova, Özbekistan'ın Cenevre'deki Birleşmiş Milletler Temsilcisi olarak, diplomatik dokunulmazlığa sahipti.
İsviçre, 2013'te bu konumunu kaybetmesi sonrası, Kerimova'nın hesaplarını incelemeye başlamıştı.
***
İsviçre’nin el koyduğu paralar Özbekistan halkının parasıdır ve bu ülkeye iade edilmelidir.
Yalnız, bu çapta büyük suçlar, ancak devletlerin göz yumması ile işlenebilir. Bu tür suçlar tek başına işlenemez...
Türkiye’de Rıza Zarrab’dan rüşvet aldıkları iddiasıyla suçlananlar, istifa etmek zorunda kaldı ama Meclis, bu suçların soruşturulmasına izin vermedi! Üstelik suçlananlardan biri büyükelçi olarak atandı. Yani Türkiye’yi temsil ediyor...
Böyle uygulamaların olduğu bir ülkede suç örgütlerini takip etmek ve dosyalarını yargıya sevk edebilmek zordur. Zindaşti ile ilişkisi olan siyasiler ve bürokratlar da soruşturulmadı...
Böyle olunca, kendi ülkelerinde barınamayan suç örgütleri, Türkiye’ye akın etmeye başladı...
Türkiye’de ise rüşvet veya komisyon yoluyla elde edilen paraların yurt dışına kaçırıldığı biliniyor. 20 yılda yurt dışına kaçırılan yaklaşık bir trilyon doların küçük bir kısmı, sonradan “yabancı yatırım süsü”yle Türkiye’ye getirildi...
***
Yolsuzluk ve rüşvet, uzun süredir, kurumlaşmış olarak sürdürülüyor. Milletin kanını emen bu düzen, ancak büyük bir seferberlikle sona erdirilebilir. Bunun için de temiz bir siyasi irade gerekir...
Bugün, Türkiye’ye bir trilyon dolar girdiğini düşünün... Ülke toparlanır değil mi? Yaşanan ekonomik sıkıntıların en önemli sebeplerinden biri, ülkenin parasının yurt dışına kaçırılmasıdır.
“Şimdi küresel oyun değişti...”
03 Ekim 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:47
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, “Son zamanlarda hastalarımın pek çoğu söze ‘Bugünkü aklım olsaydı’ diye başlayıp ‘Bir daha mı, asla’ diye tamamlıyor...” şeklinde bir mesaj paylaştı...
Takipçilerinden Hayriye Güren, “Şimdi o tamamlananla değil, iklim yalanı ve güncellenen HES koduyla geliyor gelmekte olan. Ayak izlerine sahip olsun herkes.” diye cevap verdi.
Serdar adlı takipçi ise “İyi de dolandırıcı aynı yöntemle gelmiyor ki. Bir dahaki sefere oyun değişiyor. Velhasıl kalıcı bir uyanıklık için bir ilaç falan geliştir hocam...” diye yazdı.
***
Dr. Bülent Polat’ın genel değerlendirmesi ise şu şekilde:
“Pandeminin sonlanmasıyla geriye dönüp baktığımızda bilim adına yapılan yanlışlıkların ne kadar büyük zararlar verdiğini görüyoruz. Tıp tarihinde utançla yerini alacak yanlışlıklar... Pek çoğu arasından şu 5 tanesi özellikle bilinmeli:
1-Doğal bağışıklığın yetersiz görülmesi, önemsenmemesi...
2-Asemptomatik kişilerin kuvvetli virüs yayıcısı olduğu iddiası.
3-Aşısızların varyant üretimine neden olacakları, bir varyant fabrikası gibi çalışıp aşılıları öldüreceği iddiası.
4-Çocukların süper bulaştırıcı olduğu iddiası.
5-mRNA aşılarının olası yan etkilerinin yok sayılması...”
***
Türkiye’de pandemi sürecini icra eden, kapanmaları, aşılamaları ve maske zorunluluğunu dayatan Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ise artık farklı açıklamalarda bulunuyor:
“Her ürünün üreticisi gibi, aşı üreticileri de ürettikleri ürünün daha fazla alıcı bulmasını isteyebilirler. Ama bilim buna bakmıyor! Gereksiz bir ilacı kim kullanmak ister, onu hangi hekim önerebilir? Öneriyorsa, o tıp ahlakına bağlı bir hekim midir? Hastayla ilişkisi dışında, olası başka ilişkileri de akla gelmez mi?
Bilim adına bilime aykırı girişimlerde bulunanları ve ülkemizin gereksiz yere ‘sosyal bir depresyona’ sürüklenmesinde sakınca görmeyenleri bilimin tarafsızlığını, sorumluluğunu üstlenmeye davet ediyorum. Sosyal depresyon da büyük bir sağlık sorunudur.
Covid-19’la mücadelede, radikal tedbirler almaktan aşı uygulamasına, insanımızın sağlığı için ne gerekiyorsa hepsini, milletçe uyum içinde yaptık. Şimdi gündemde olan küresel ve yerel propaganda, eski tecrübenin haklı endişesinden hareketle bir boyun eğdirme çabasıdır. Boyun eğmeyiz, eğmeyeceğiz. Bu söz konusu bile olamaz. Toplu bir aşı kampanyası ya da kapanma benzeri tedbirler asla uygulanmayacak. Covid-19, artık griple nasıl mücadele ediliyorsa tıpkı öyle mücadele edilecek bir hastalıktır. 85 milyon müsterih olsun.”
***
Şimdiki tehditlerden birini de Opr. Dr. Mehmet Okan Özdemir yazdı:
“Anayasa değişikliği gündeme gelmişken uyarılarımı yapayım da sonra kimse ağlamasın. Birleşmiş Milletler ve bağlı örgütlerinin ulus devletlerin yönetimlerine yaptıkları ve/veya yapacakları baskılarla Tek Dünya Devletine giden yolda, küresel disipline ve politikalara itirazsız uyulmasını sağlayacak maddeleri mutlaka yeni Anayasa’ya eklemek, küresel planlara engel teşkil eden mevcut maddeleri değiştirmek isteyeceklerdir:
1)Küresel acil durum ilanlarında (salgın, pandemi, deprem, iklim krizi, uzaylı tehdidi gibi) ülkeler üstü yönetim mekanizmalarına ulus devletlerin içişlerine ve kriz yönetimlerine ‘Küresel koordinasyon’ adı altında müdahale yetkisi verilmesi,
2) Böyle durumlar öne sürülerek kişisel özgürlüklerin ve insan haklarının askıya alınabilmesinin anayasal güvence altına alınmasını sağlayacak anayasal ve yasal düzenlemeler getirilmesi,
3)En önemlisi ve en çok dikkat edilmesi gereken de şu anda rızası olmayanlara zorunlu aşı uygulaması ile insanlar üzerinde yine rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneysel çalışmaların yapılmasını engelleyen Anayasa’nın 17. maddesinin kaldırılması, değiştirilmesi, anlamından koparılması girişimleri olabilecektir.
MADDE 17, ‘Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. Tıbbî zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbî deneylere tâbi tutulamaz.’ şeklindedir...
Sonuçta bu konuları içerecek şekilde yapılacak her türlü değişiklik, ekleme, çıkarma veya düzenleme, Anayasa’nın ilk 4 maddesi kadar hayatidir, bağımsızlığımızı ilgilendirir, beka sorunudur, dikkatle takibi gerektirir.”
Bilgilerinize sunulur...
Eleştirene kulp bulmak ve hukuk!’
04 Ekim 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:47
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Televizyonlarda olayları sorgulayan, iktidarı eleştiren gazeteciler, bir kulp bulunup başka bir sebep gösterilerek, sorgulanıyor, gözaltına alınıyor, tutuklanıyor...
Yaşanan gerçek budur. Mesela Merdan Yanardağ’ın TELE-1’de yaptığı iktidara yönelik eleştiriler çok etkiliydi. Yönettiği TELE-1 de neredeyse toplumsal muhalefetin dayanak noktası haline gelmişti... Bunda da hukuka aykırı bir durum yoktu. Fakat bir programdaki yorumunda "terör örgütü propagandası yaptığı" ve "suçu ve suçluyu övdüğü" gerekçesiyle tutuklandı. Tutukluluk süresi 100 günü geçti...
Herkes biliyor ki Merdan Yanardağ, terör örgütü propagandası yapmaz, yapmadı; suçu ve suçluyu da övmez, övmedi ama suçlama bu!
***
Barış Pehlivan’a da haksızlık yapıldı! Şimdi de Ayşenur Arslan, aynı akıbete uğradı. Gerçi ifadesi alındı ve serbest bırakıldı ama ben, ömrü boyunca haksızlığa, adaletsizliğe karşı durmaya gayret etmiş bir kişi olarak, gerçeği söylemek zorundayım...
Ayşenur Arslan, Ankara’daki terör saldırısında, akla uygun olmayan konuları sorgulamaya çalıştı. Teröristin, eyleme devam ederken kendini patlatmasının bir mantığı olmadığını, belki de üzerindeki bombanın uzaktan kumandalı olduğunu bilmediğini, Kayseri’de gasp ettikleri aracın sahibini öldürerek Ankara’ya gelmelerinin garip olduğunu söyledi...
Bunun “terör örgütü propagandası yapmak”la veya “suçu veya suçluyu övmek”le ne ilgisi var? Üstelik olayı araştıran polis de eminim ki benzer bir sorgulama yapmaktadır...
***
Peki öyleyse Ayşegül Arslan neden hakkında böyle bir soruşturma açıldı?
İktidarı rahatsız ettiği için... Başka ne sebebi olabilir? Troller tarafından hakkında “tutuklansın” diye kampanya düzenlenmesi de bunun göstergesidir.
Ben, geçmişte Ayşegül Arslan’ın bazı yorumlarını eleştirdim. Mesela, “TMT, suikastlerle bilinirdi” sözleri üzerine, “Kıbrıs Türkleri ve TMT gerçeği” başlıklı bir yazı yazdım. Dönemin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da “Türk Mukavemet Teşkilatı, KKTC''nin Kuvayı Milliye’sidir ve Kıbrıs’ta Türklerin direnişinin sembolüdür." dedi. Ayşegül Arslan, hatalı yorum yaptığını kabul ederek özür diledi, konu kapandı.
Bu konuyu hatırlatmakta amacım şudur: Bir gazetecinin veya herhangi bir kişinin yorumuna katılmayabiliriz ama ona işlemediği bir suç isnat edemeyiz...
Ben Ayşegül Arslan’ın görüşlerini, olayları ele alış tarzını eleştirebilirim ama programını yine de seyrederim... Neden mi? Çünkü olayları sorguluyor... Bu zamanda, olayları sorgulayan kaç gazeteci kaldı?
***
Yapılan suçlama kadar can sıkıcı olan başka hususlar da var. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, dünkü grup konuşmasında basın özgürlüğü üzerinde durdu ama Ayşenur Arslan’a yönelik haksız suçlama konusunda tek kelime etmedi...
Yine Halk TV Yönetim Kurulu Başkanı Cafer Mahiroğlu, X hesabından yaptığı paylaşımda terörle mücadeleye tam destek verdiklerini hatırlattı ve “Medya Mahallesi programında canlı yayında edilen talihsiz sözler, aynı programda terör lanetlenmiş olsa da, Halk TV’nin en başta bahsettiğimiz duruş ve bakışının sınırlarını aşmaktadır. Bu sebeple programın sonlandırılması kararını aldığımızı, kamuoyuna üzüntülerimizle duyururuz." dedi.
Bu açıklama çok yanlış oldu. Kanalı korumak adına kendi çalışanınıza haksızlık edemezsiniz!
***
Kanalı bu kadar korkutan, RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin’in gece yarısı yaptığı şu paylaşımdır: "Bu ahlaksız terör sevici zihniyete ve ekranlardaki bu ucube yorumlara tahammül etmemiz mümkün değildir. Kahraman polisimizin refleksleri ve erken müdahalesi ile olası bir katliamın engellenmesine adeta üzülen bu sapkın zihniyete tüm milletimiz gibi biz de karşıyız. Bu hastalıklı sözlerin yayınlandığı Halk TV ve ilgili kişi hakkında gerekli inceleme derhal başlatılmıştır. Kamuoyuna saygıyla duyurulur."
Şu işe bakın; suçlamayı yapan da aynı, kararı verecek olan da... Savcı da kendisi, hakim de... Böyle hukuk düzeni mi olur?
Hani hiç kimse kaynağını Anayasa’dan almayan bir yetkiyi kullanamazdı? Anayasa’da RTÜK’e böyle bir yetki verilmemiştir. Yasa yetmez... RTÜK yetkilileri, bu tür uygulamalarla Anayasa’yı çiğnemektedir.
Köpek vergisi mi düşünülüyor?
05 Ekim 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:47
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Almanya Federal İstatistik Ofisi (Destatis) verilerine göre, ülkede belediyeler, geçen yıl köpek sahiplerinden 414 milyon Euro vergi topladı.
"Dört ayaklı bir arkadaşa" sahip olmanın aynı zamanda vergi ödemelerinin ötesinde bir maliyet getirdiği kaydedilen açıklamada, köpek ve kedi maması fiyatlarının 2022'de ortalama yüzde 11,8 arttığı bildirildi.
Almanya'da köpek vergisi, her yıl ödeniyor. Ülkede vergi beyannamesi vermeyen veya vergi ödemeyen köpek sahipleri cezalandırılabiliyor.
Almanya'da enflasyon geçen yıl yüzde 6,9 olarak kayıtlara geçerken, ülkede evcil hayvan sahipleri, Ağustos 2023'te köpek ve kedi maması için bir yıl öncesine göre ortalama yüzde 15,9 daha fazla ödemek zorunda kaldı. Veteriner hizmetleri de geçen yıla göre yüzde 27,2 arttı.
Hayvanları Koruma Günü’nde Anadolu Ajansı tarafından böyle bir haber yayınlanması ilginç. Türkiye’de köpek vergisi mi düşünülüyor acaba? Köpek vergisini değil ama yazlıkta hayvan sahiplenip giderken ortada bırakanlara ağır para cezası verilmesini desteklerim...
Türkiye’de evcil hayvanlar için vergi alınmıyor ama çip ya da çeşitli malzemeler için ödenen dolaylı vergiler var.
***
Öte yandan Millî Savunma Bakanlığı, 4 Ekim Hayvanları Koruma Günü'nü hazırladığı özel video ile kutladı. Bakanlığın sosyal paylaşım sitesindeki hesabında yer alan videoda, Mehmetçiğin, hayvanları beslediği anlara ilişkin görüntülere yer verildi.
Paylaşımda "Sevgi, dostluk, vefa... Her daim yanımızda olan ve dünyamızı güzelleştiren sevimli kahramanlarımızın 4 Ekim Hayvanları Koruma Günü kutlu olsun" ifadesi kullanıldı.
İstanbul Emniyet Müdürlüğü Toplum Destekli Polislik Şube Müdürlüğü ekipleri de Yedikule'deki hayvan barınağında çocuklarla bir araya geldi.
Öğretmenleriyle beraber barınağa gelen çocuklar, onlara eşlik eden polislerle hayvanları sevdi.
Komiser Cihan Ateş, İstanbul Emniyet Müdürü Zafer Aktaş'ın talimatlarıyla etkinliklere katıldıklarını söyledi ve "Bizim buradaki amacımız gelecek nesillere ve henüz çocuk yaştaki evlatlarımıza hayvan sevgisini aktarabilmek, hayvan sevgisini, hayvanlara karşı acıma duygusunu oluşturabilmek." dedi.
Çocuklara hayvan sevgisi aşılamak güzel de bu tür faaliyetler Millî Savunma ve İçişleri Bakanlığı’nın işi değil...
***
Anadolu Ajansı’nın diğer hayvan haberleri ise özetle şöyle:
*Bitlis'in Tatvan ilçesindeki Nemrut Kalderası'nda bir boz ayı, kamp yapmak için bölgeye gelenlerin minibüsünün açık camından içeri girerek yiyecekleri yedi. Bölgede doğa, vahşi yaşam ve uzay gözlemciliği yapan Bitlis Eren Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Cihan Önen, Kalderada ayıların sayısının arttığını belirtti.
*Artvin Doğa Koruma ve Millî Parklar Şube Müdürlüğü ekipleri, vatandaşların ormanlık alanda yaralı halde bulduğu baykuş ve çakalı teslim alarak tedavi etti.
Sağlığına kavuşan baykuş ve çakal, Hatila Vadisi Millî Parkı sahasında doğaya salındı.
Vali Yardımcısı Resul Yıldırım, gazetecilere, yaban hayatının parçası olan baykuş ve çakalı tedavilerinin ardından farkındalık oluşturmak amacıyla 4 Ekim Hayvanları Koruma Günü'nde doğaya bıraktıklarını söyledi.
*Trabzon'un Akçaabat ilçesinde veteriner kliniği bulunan Selen Nur Kahraman, bir yıl önce bahçesine bırakılan sakat kediyi tedavi ederek hayata bağladı.
*Zonguldak'taki Uzunmehmet Özel Eğitim Uygulama Okulu'nun öğretmen ve öğrencileri, katarakt nedeniyle görme engeli bulunan köpeği yaklaşık iki yıldır okulun bahçesindeki kulübede besliyor.
***
Böylece Hayvanları Koruma Günü’nü idrak etmiş bulunuyoruz...
Bir de haşereler var...
*Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Celal Tunçer, kahverengi kokarca zararlısının 300'den fazla bitkide zarara neden olabildiğini belirterek, "Yurt dışından faydalı bir böcek olan 'samuray arıcığı', Türkiye'ye getirildi, kitle üretimine başlandı. Bu yıl doğaya salınması gerçekleştirildi." dedi.
*Son hayvan haberi BBC’den: Fransa'da başkent Paris ve diğer kentlerde geçtiğimiz haftalarda gözlenen sıra dışı tahtakurusu istilası, önümüzdeki yıl yapılacak Paris Olimpiyatları'yla ilgili sağlık ve güvenlik kaygılarına yol açıyor.
Tabii bir de iki ayaklı haşereler var. Suç işlemek veya devleti ele geçirmek için örgütleniyorlar. Onlara karşı en güçlü dayanak hukuktur ama dönem dönem yargıyı da istila ediyorlar. Sonuç ortada...
Tapunuza da göz diktiler!
06 Ekim 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:47
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Kentsel dönüşüm için hazırlanan yasal düzenlemeye göre, devlet kentsel dönüşüme giren binalarda her tapuya beşte bir oranında destek verecek ama bunun karşılığında tapuya da aynı oranda ortak olacak!
Haber Global’e konuşan ve konuyu yorumlayan Gayrimenkul Hukuku Derneği Başkanı Avukat Ali Güvenç Kiraz, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Bu model; tapuda ortaklık... Buradaki genel bilgi şu; kamu yani devlet yenilemek istediğiniz binada hissedar oluyor. Ama bu, mülkiyet hakkını bertaraf eden bir hissedarlık olarak tanımlanmıyor. Hak sahibinin ölümünden sonra varisler binayı satmak isterse, kamu, dönüşüm desteği için başta hangi oranda ortak olduysa yine o oranda satıştan pay alıyor."
Kiraz, modelin nasıl uygulanacağı ile ilgili şunları söyledi: “Diyelim ki devlet sizin dairenizin dönüşümü için yüzde 20 destek vererek ortak oldu. Daire satıldığında güncel satış fiyatı ne ise yüzde 20'sini alıyor. Kamu, ilk defa, ‘İpotek yapmayacağım, hissedar olacağım, hiçbir zaman ortaklığın sonlandırılmasını istemeyeceğim' diyor. Devlet bu parayı hissedar olarak hibe ediyor aslına bakarsanız."
***
Bu duruma göre devlet, kentsel dönüşümü desteklemek adı altında, her dairenin satışından veya miras yoluyla intikalinden rant elde etmiş olacak...
Yıkımdan önce 1 milyon liraya satamadığınız bir daireniz varsa, devlet sizi hem krediyle borçlandıracak hem de yüzde 20’lik destek verecek... Siz kredi taksitlerini ödeyemeyip yeni dairenizi satarsanız, satış bedelinin yüzde 20’sini devlete ödeyeceksiniz...
Bu arada, depreme dayanıklı yeni dairenin fiyatı beş katına, on katına çıkacak. Siz satıştan aldığınız parayı kredi borcuna ve devlete verirken, elinizde kalan parayla başka bir daire alamayacaksınız. Devlet ise hibe gibi göstererek verdiği desteği, beş misliyle, on misliyle sizin sırtınızdan geri almış olacak...
Devlet, kendi parasını çalıştırmış, bu arada vatandaşın mülkünü elinden almış olacak... Böyle devlet olmaz!
***
Kentsel dönüşüm böyle bir şey değildir. Vatandaşı, taksitlerini ödeyemeyeceği kredi borcunun altına sokmak, ayrıca tapuya ortak olmak, soygundur!
Peki ne yapılabilir?
Bir binanın yıkılıp yeniden yapılması kentsel dönüşüm değildir. Kentsel dönüşüm, ada ada planlanır. Bir adanın tümden yıkılıp yeniden yapılması halinde, mevcut konutların iki katı konut üretilir ve bunların satışından, bütün maliyet karşılanır, kâra da geçilir. Projeyi TOKİ’nin veya belediye kuruluşlarının planlaması gerekir. Bu sistemde vatandaş, tek kuruş harcamadan depreme dayanıklı konutuna geçer...
***
Osmanlı döneminde, bir araziyi devletten kiralayan çiftçi “tapu vergisi” öderdi. Tapu vergisi, bir defa verilirdi. Üründen ise “öşür” adı altında onda bir oranında vergi alınırdı. Bunun dışında vergiyi tahsil edenlere de vergi ödenir, ayrıca otlak vergisi, küçükbaş hayvan vergisi, evlenme vergisi gibi vergiler de ödenirdi. Vergilendirme, tımarlı sipahi sistemi içinde zulme dönüşür, onda bir oranı beşte bire çıkarılır, bazen çiftçinin gelirinin yarısına el konulurdu...
Dadaloğlu, bu sebeple “Ekende yok biçende yok, yiyende ortak Osmanlı” demişti...
***
Şimdi hazırlanan düzenleme, vatandaşın depreme dayanıklı konut ihtiyacını karşılamak adına ranta yatırım yapmaktır, fırsatçılıktır. Devlet, vatandaşını soydurmamak için vardır; vatandaşın sırtından rant elde etmek için değil...
Getirilmek istenen sistemin benzeri ABD’de uygulanmıştır ama halk soyulmuştur! Mortgage sistemi ipoteğe dayanıyordu ve senetler borsada alınıp satılıyordu!
Türkiye’de getirilmek istenen sistemde de devletin, tapudaki hissesini satması söz konusudur!
Türkiye Cumhuriyeti Devleti Anayasal olarak “sosyal bir hukuk devleti”dir, “kapitalist devlet” değildir.
Bir ara Millî Görüş Hareketi’nin “adil düzen” diye tanıttığı sistemde de devletin beşte bir oranında yatırımlara ortak olması esas alınmıştı... Tapuya ortak olmak fikri de bu anlayıştan mı çıktı yoksa?
Devletin tapuya ortak olması fikri, mevcut nüfusun sahip olduğu mülkün elinden alınması ve dışarıdan gelenlere devredilmesine hizmet eder! Yoksa asıl hedef bu mudur
Bu operasyonun siyasi hedefi nedir?
07 Ekim 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:47
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Emniyet Genel Müdürlüğü binasına yönelik saldırının PKK’lı iki failinin de Suriye’den geldiği anlaşıldıktan sonra Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, “Irak ve Suriye’de PKK/YPG’ye ait olan bütün altyapı, üstyapı tesisleri, enerji tesisleri bundan sonra güvenlik güçlerimizin topyekûn meşru hedefidir. Üçüncü tarafların PKK/YPG’li tesislerden ve şahıslardan uzak durmasını tavsiye ediyorum” dedi ve SİHA’ların kullanıldığı hava operasyonları başladı.
Hakan Fidan’ın “üçüncü taraflar” dediği ülkelerin başında ABD var.
ABD, Suriye’nin kuzeyinde PKK/YPG’yi ordu haline getirdi. PKK/YPG’ye gönderdikleri en az 50 bin TIR dolusu silah konusunda da bölgedeki Amerikalı komutan, “Sevkiyatla ilgili olarak Türkiye’ye har ay düzeni bilgi veriyoruz” diye bir açıklama yapmıştı. Bu açıklamaya Türkiye’den hiçbir cevap verilmemişti...
***
Emniyet Genel Müdürlüğü’ne yönelik saldırıyı yapanların Suriye’den gelmiş olması, Türkiye’nin bölgeye müdahale etmesini meşru kılıyor ama sorun şu ki Suriye’de PKK/PYD’nin olduğu hemen her yerde Amerikan bayrağı var.
Abdülkadir Selvi, konuyla ilgili olarak, “ABD’nin, Suriye’de PKK-YPG’yi korumak için, terör örgütüne ait tesislerde bir kulübeye Amerikan bayrağı çekip teröristlere, ‘Amerikan bayrağı olduğu sürece burayı vuramazlar’ diye güvence verdiği biliniyor.” diye yazdı...
Nitekim ABD, uçaklarının bulunduğu yere 500 metre yakınlaşan bir Türk SİHA’sını düşürdü. TRT, Anadolu Ajansı ve iktidar medyası, Türk SİHA’sının düşürülmesi konusunda uzun süre tek kelime etmedi! Nihayet Dışişleri Bakanlığı, 36 saat sonra “Operasyon esnasında üçüncü taraflarla işletilen çatışmasızlık mekanizmasındaki farklı teknik değerlendirmeler nedeniyle bir SİHA kaybedilmiştir. İlgili taraflarla çatışmasızlık mekanizmasının daha etkin işletilmesi yönünde gerekli tedbirler alınmaktadır. Söz konusu hadise, devam etmekte olan operasyonun icrasını ve tespit edilen hedeflerin vurulmasını hiçbir şekilde etkilememiştir.” diye bir açıklama yaptı.
***
Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler ve ABD Savunma Bakanı Lloyd James Austin, 05 Ekim 2023 tarihinde bir telefon görüşmesi yaptı.
Güler, Austin’e, Türkiye’nin IŞİD’e karşı ABD ile ortak mücadeleye hazır olduğunu bildirdi.
Yapılan açıklamaya göre her iki bakan, bölgede icra edilen faaliyetlerde “ABD ve Türk unsurlarının yakın koordinasyonu”nun önemini vurguladı.
Terör örgütüne Amerikan bayrağı çekerek koruma sağlayan bölgedeki “ABD unsurlarıyla yakın koordinasyon” nasıl sağlanabilir? ABD unsurlarına önceden bilgi verilirse, PKK/PYD’nin hedef alınacak bölgeden çıkmasını sağlamazlar mı?
ABD, Türkiye’ye koyduğu “30 kilometre derinlikten daha güneye inemezsin” dayatmasından vaz mı geçti? Bu yönde bir bilgi de yok! Öyleyse kara harekâtı da yok demektir...
***
ABD, IŞİD’i kurdurup bölgeye kısa zamanda hâkim olmasını sağlayarak, Suriye’nin kuzeyine yerleşmek için bahane oluşturdu. Öyle ki “IŞİD’e karşı mücadele ediyor” gerekçesiyle, PKK/YPG’yi “ABD’nin bölgedeki kara kuvvetleri” olarak ilan ettiler. Türkiye bile ABD baskısıyla PYD/YPG’ye yardıma gitsinler diye Irak’taki Peşmerge ve PKK’nın, Türk topraklarından geçmesini sağladı!
***
Biz, ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde bir PKK ordusu kurduğunu ve Türkiye’nin bu duruma seyirci kaldığını her vesileyle gündeme getirdik. ABD, PKK’yı satmadıysa ki satmadığı görülüyor; bölgedeki Amerikan unsurlarına zarar vermeden Amerikan bayrağı çekmiş PKK/YPG’yi etkisiz hâle getirmek nasıl mümkün olabilir.
Yapılan açıklamalar, ABD ile bir çatışmanın göze alınmadığını gösteriyor. Öyleyse bu operasyondan beklenen fayda nedir. Operasyonun siyasi hedefi nedir?
Türkiye’nin etrafı neden ateş çemberi?
09 Ekim 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:47
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Suriye’nin kuzeyinde TSK operasyonu başlamış ve bir Türk SİHA’sı ABD tarafından düşürülmüşken, Hamas’ın İsrail’e beş bin roketle başlattığı saldırı, gündemi değiştirdi... Saldırı günü benim yazım yoktu, gelişmeleri takip etmeye çalıştım. Şu ana kadar, konunun özünü yansıtan bir değerlendirmeye rastlamadım. Bu durum, Filistin meselesinin çok karmaşık bir hale gelmesinden kaynaklanıyor...
***
Hamas saldırısından hemen sonra ABD Başkanı Biden’ın “Bu trajedi anında İsrail’e, dünyaya ve her yerdeki teröristlere şunu söylemek istiyorum: ABD İsrail’in yanındadır. Onları her zaman kollayacağız. Vatandaşlarının ihtiyaç duyduğu yardıma sahip olmalarını sağlayacağız" demesi, Avrupa Birliği’nin de İsrail’in yanında olduğunu duyurmasına karşı, İslam ülkelerinden hiçbirinin “Hamas’ın yanındayız” diye bir açıklama yapmadığını görmek gerekiyor.
Zaten Trump döneminde “Abraham Anlaşması” ile Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, İsrail ile ilişkilerin normalleşmesini kabul etmişti. Trump, anlaşmanın isminin "The Abraham Accord" olduğunu söylemişti. "Accord", uzlaşma, anlaşma anlamında da kullanılıyor ama aynı zamanda "uyum" demek. Müzik aletlerindeki ses uyumu gibi...
Bu anlayışa göre akordu bozan, Hamas, Hizbullah gibi örgütler idi... İsrail Başbakanı Netanyahu, anlaşmadan sonra, "Trump, Batı Şeria'nın bazı kısımlarının ilhakını geçici olarak askıya almamı istedi, ben de kabul ettim" demişti. Netanyahu, ilhak planının ABD ile tam koordineli bir şekilde devam edeceğine vurgu yaparak, "İlhak planımızda herhangi bir değişiklik yoktur" diye konuşmuştu...
Yani Arap ülkeleriyle ilişkilerin normalleşmesi, İsrail’in ilhak planına hizmet ediyordu...
***
Biden ise 36 yıl önce ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi Başkanı olarak, Türkiye'nin İsrail'e karşı Filistin'in yanında yar almasından dolayı "Türkiye'nin etrafını ateş çemberine çeviririz" tehdidinde bulunmuş bir kişidir. 36 yıl içinde Balkanlar, Kafkaslar, Afganistan, Irak, Mısır, diğer Kuzey Afrika ilkeleri, Suriye ve Ukrayna ile birlikte ABD’nin doğrudan veya dolaylı olarak müdahale ettiği bütün ülkelerin Türkiye’nin etrafındaki ülkeler olması herhalde tesadüf değildir. Biden, ayrıca Irak'ın etnik ve dini temele dayalı olarak üçe bölünmesini öneren kişiydi. Irak'ın üçe bölünmesi, aslında bir İsrail projesiydi.
Şimdi ABD ve AB, İsrail’e her türlü desteği vereceğini açıklarken Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır’ın taraflara itidal çağrısı yapması, eğer Rusya ve Çin büyük bir sürpriz yapmazsa, Hamas’ın ortada bırakıldığını gösterir.
Savaşta “ilk saldıran kazanır” diye bir kural yoktur. Bu itibarla, gafil avlandığı söylenen İsrail, toparlandıktan sonra topraklarını genişletmeye devam edecektir.
Hamas, ilk anda beşi bin roket fırlattı, paramotorlarla İsrail topraklarına girdi ama ellerinde ne kadar roket var, ne kadar paramotor var, bu konuda bilgi yok...
***
Sonuçta, bu saldırı, İsrail’e “meşru müdafaa” gerekçesiyle karşı saldırı başlatma hakkını vermiştir. Gerçi, dünyanın ne dediği umurlarında değildir ama İsrail, bütün dünyada işgalci bir ülke olarak kabul edilirken bu saldırı sonrasında, kendini savunan bir ülke durumuna gelmiştir!
Bu arada “Türk SİHA’sını düşüren ABD F-16’sı, İncirlik’ten mi kalktı, öyleyse buna karşı bir yaptırım olmayacak mı?” soruları da ortada kaldı...
Gazzelileri de getirebilirler!
10 Ekim 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:47
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Prof. Dr. Ümit Özdağ, “Stratejik Göç Mühendisliği” adlı kitabında “Suriyeli sığınmacılar” sorununun, Anadolu'da Türk varlığını ve egemenliğini tehdit eder boyutlara geldiğini incelemiş ve kavramla ilgili çalışmalar yapan Kelly M. Greenhill'den şu alıntıyı yapmıştı:
“Stratejik göç mühendisliği tabiri, devletler ya da devlet dışı aktörler tarafından, belli bir bölgede yaşayan nüfusun güçlendirilmesi, zayıflatılması ya da muhtevasının değiştirilmesini sağlayan yollarla, askerî ve siyasi amaçlar dâhilinde kasti şekilde yaratılmış iç ve dış göçleri ifade ediyor... Mühendislik eseri göçleri yaratan araçlar, tehditten askerî güç kullanımına, kazanç vaadinden finansal teşviklere, hatta normalde kapalı olan sınırların açılıp basitçe geçişin kolaylaştırılmasına uzanan geniş bir skalayı kapsıyor.”
Tekrarlamakta fayda var; bu tanımlama, milyonlarca insanın neden Türkiye’ye doğru sürüklendiğini de gösteriyordu. Suriye’nin kuzeyinin, İsrail ve ABD’nin ortak projesi çerçevesinde boşaltılması planlanmıştı. Bunun için Suriye’de daha iç savaş söz konusu bile değilken, Türkiye-Suriye sınır boyları, mayın temizleme bahanesiyle 49 yıllığına İsrail'e verilmek istendi! Bunu yapamadılar ama mayınları Türkiye temizledi çünkü dünyanın dört tarafından gönderilen teröristler, bu sınırdan Suriye'ye girecek, iç savaş başlatacak ve buradaki insanları korkutarak Türkiye’ye gitmelerini sağlayacaktı...
***
Suriye'nin boşaltılması konusunda, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, önemli bir uyarıda bulunmuş ve Amerikalıların, Lozan'da, Suriye'nin kuzeyinin boşaltılarak Ermenilere yurt olarak verilmesini önerdiğini hatırlattıktan sonra; "6 Ocak 1923'te Ermeniler için düşünülen şey, bugün başka birisi için mi düşünülüyor?” diye sormuştu.
2011 yılında, AKP gençlik kollarından bir genç, bizzat bana, Türkiye'nin 30 şehrinde Suriyeli muhalifler için kamplar kurulmakta olduğunu, toplam 300 bin Suriyelinin silahlı eğitimden geçirileceğini bildirmişti. Olaylar, bu bilgileri doğrulamaya başlayınca bu bilgiyi kamuoyu ile paylaşmıştım.
Suriyelilerin Türkiye'ye sürülmesi veya getirilmesi, iktidar tarafından da 1.5 milyon çadır siparişi verecek kadar önceden öngörülen, plânlanmış bir süreçti. Suriye'nin kuzeyinin boşaltılması ve burada bir PKK devleti kurulması için Türkiye kullanılmıştır.
ABD, ayrıca, Afganistan’ı kendi kurduğu Taliban’a terk ederken, Afganistan ordusuna mensup askerleri de ceplerine para koyarak Türkiye’ye sevk etmiştir. Bunun için Türkiye ile örtülü bir anlaşma yapıldığı anlaşılıyor.
***
Türkiye şimdi Suriye’nin kuzeyinde, ABD’nin ordu haline getirdiği PKK/YPG’ye karşı sınırlı operasyonlar yaparken, Hamas, Gazze şeridinden İsrail’e saldırı başlattı. İsrail de Gazze’yi bombalamaya başladı. Ateşkes sağlanamazsa, burada zaten abluka altında yaşayan 2.5 milyon Filistinli, açılacak deniz koridorundan bölgeyi terk etmek zorunda kalacaktır.
“İsrail’in bir petrol-doğalgaz depolama ve dağıtım merkezi haline getirilmesi için Gazze’nin boşaltılması gerekiyor” deniliyor, doğrudur ama Netanyahu, “Abraham anlaşması”na imza koyarken bile ilhak planının ABD ile tam koordineli bir şekilde devam edeceğini söylemişti. Şimdi aradığı fırsatı yani ilhak planını uygulama şansını Hamas saldırısıyla yakalamış oldu...
***
Özdağ, “Stratejik Göç Mühendisliği” kitabında, Condoleezza Rice'ın “Suriye iç savaşı, Orta Doğu'nun bölünme hikâyesinde son perde olabilir. Türkiye de Mısır ve İran gibi güçlü ulusal kimliğe sahip olduğu için Suriye'deki iç savaşa çekiliyor.” sözlerine de yer vermişti.
İşte bu durumun anlaşılmaması için muhacir-ensar söylemi kullanıldı. Muhacir-ensar söylemiyle oyalanan halkın, ülkenin istila edilmesine büyük ölçüde seyirci kalması sağlandı, üstelik iktidar, Türkiye’nin ulus devlet yapısını değiştirmek için milletin çeşitliliğine dayanan bir Anayasa yapacağını da ilan etti.
***
Türkiye’nin Suriye operasyonu, bölgedeki planları bozacak kadar etkili değildir, sınırlıdır. Zaten ABD, bir Türk SİHA’sını düşürerek Türkiye’nin ileri gitmemesi için uyarısını da yapmıştır.
Şimdi Gazze de boşaltılacak. ABD, Gazzelilerin deniz koridoru ile Türkiye’ye taşınmasını isteyebilir! Milleti adım adım çeşitlendirmeleri gerekiyor ki Türk’ün hakkından gelebilsinler ve son olarak Bernard Lewis’in Baba Bush döneminde şekil verdiği Büyük Orta Doğu Projesi tamamlanabilsin! Yani Büyük İsrail...
Türk Milleti, tarihte “kötü kağanlar” yönetiminde, devletini kaybetmiştir! Bilge Kağan’ı bu gözle yeniden okumak gerekir. Benzer bir durumla karşılaşmamak için uyanık olmak gerekir.
Gazze’de BOP operasyonu!
11 Ekim 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:47
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Prof. Michel Chossudovsky, 2011 yılında, "Suriye’de BOP operasyonları"nı anlattığı yazısında “Silahlı isyancıların Türkiye ve Ürdün kanalıyla gizli bir biçimde desteklenmeleri, hiç şüphesiz ortak İsrail-Türkiye askeri ve istihbarat anlaşması çerçevesinde koordine edilmektedir” diye yazmıştı.
Bu iddiaya Türkiye’den hiçbir cevap verilmedi... Zaten iktidar, 2009 yılında yani, Suriye’de huzur varken Türkiye-Suriye sınır boylarını, mayın temizleme bahanesiyle 49 yıllığına bir İsrail şirketine vermek istemişti.
Sonraki süreçte, iktidar, ABD ile aleni işbirliği içinde, Suriye’de iç savaş çıkaracak teröristlerin, Türkiye üzerinden Suriye’ye geçmesini sağladı ve onların kurduğu örgütlere lojistik destek, silah ve eğitim vermeye başladı.
Türkiye’ye yönelik sığınmacı görünümlü istila, bu politikanın eseridir...
***
Şimdi Hamas’ın İsrail’e saldırı başlatmasından sonra, iktidarın, Filistin sorununun çözümü için iki devletli yapıdan bahsetmesi komiktir. İsrail, aradığı fırsatı bulmuş ve Gazze’de taş üstünde taş bırakmayacağını açıklamışken Filistin devletine neden izin versin? İsrail’e bu baskıyı kim yapacak? İsrail, Kudüs’ü başkent ilan etmişken, şehrin yarısını Filistin devleti ile paylaşmasını Doğu Akdeniz’deki Amerikan uçak gemisi mi sağlayacak?
ABD’nin Irak ve Suriye''de esas olarak ne yapmak istediğini, Yahudi asıllı İngiliz-Amerikan vatandaşı Bernard Lewis, 1996 yılında Yapı Kredi Bankası tarafından "Orta Doğu kimliği üzerine" konulu bir konferans için Türkiye’ye getirildiğinde açıklamıştı. Lewis, ulusal kimliklerin yerine bir "Orta Doğu kimliği" oluşturulabileceğini söyleyerek bu coğrafyadaki Türk, Arap ve Fars gibi kimliklerin yapay olduğunu iddia etmişti. Konferansın sonuna doğru, önündeki bir düğmeye basarak bölgenin haritasını göstermişti. Türkiye, Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan, İsrail, Mısır, Suudi Arabistan, Yemen ve Körfez ülkelerini gösteren dik bir harita... Bu konferansta edindiğim bilgileri değerlendirerek, ABD’nin bölgede bir "Orta Doğu Birleşik Devletleri" kurmak istediği kanaatine varmıştım. Tabii bu bilgiyi kamuoyuna yansıtmıştım. Sekiz yıl sonra, yani 2004 yılında projeyi eş başkanlık göreviyle birlikte Türkiye’yi yönetenlere tebliğ ettiler...
***
ABD’nin Suriye’de IŞİD diye bir terör örgütünü hâkim kılması, sonra da IŞİD ile mücadele gerekçesiyle PKK'yı Suriye’de ordu haline getirmesi, Suriye'nin kuzeyini boşaltarak, milyonlarca insanı Türkiye'ye sürmesi, Suriye'de işi biten IŞİD markalı teröristleri, ABD Afganistan'a taşıması, Afganistan'dan çekilince de Afgan ordusu askerlerini ve aralarına serpiştirdiği IŞİD teröristlerini Türkiye'ye göndermesi, hep aynı projenin uygulamalarıdır.
Bütün bunlar, Türkiye'ye yapılacak büyük operasyonun alt yapı çalışmalarıdır.
İktidar, bu süreçte Türkiye'deki seçmeni, önce "Yeni Osmanlı devleti kuruyoruz" diye sonra da "ensar-muhacir" söylemi ile avutarak bugüne kadar gelmiştir.
***
İktidarın, bugünkü Filistin devleti ile ilgili açıklamalarının da hiçbir geçerliliği yoktur. Çünkü ABD, Fransa, Almanya, İtalya ve İngiltere liderleri, "Önümüzdeki günlerde, İsrail'in kendini savunabilmesini sağlamak ve nihayetinde barışçıl ve entegre bir Orta Doğu bölgesinin koşullarını oluşturmak için müttefikler ve İsrail'in ortak dostları olarak birlik ve koordinasyon içinde kalacağız." diye ortak bildiri yayınladı.
Batılı liderler, "Hepimiz Filistin halkının meşru isteklerinin farkındayız ve hem İsrailliler hem Filistinliler için eşit düzeyde adalet ve özgürlük adımlarını destekliyoruz. Ancak şüphesiz ki Hamas bu istekleri temsil etmiyor ve Filistin halkına daha fazla terör ve katliamdan başka bir şey sunmuyor." değerlendirmesini de yaptı.
Bu ortak açıklamalar, İsrail’in, Hamas saldırısı bahanesiyle Gazze’de katliama girişmesine tam destek anlamına geliyor.
Gazze’de katliam ve etnik temizlik başlamışken iki devletli yapıyı öne sürmek ise sureti haktan görünmeye çalışmaktır.
Netanyahu, “Orta Doğu’yu değiştireceğiz” diyor! Yani “Büyük Orta Doğu Projesi’nin son adımlarını atacağız” diyor. İktidar, bu sürecin içinde midir dışında mıdır onu bilelim!
AKP’nin 1 Mart tezkeresi vukuatı var!
12 Ekim 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:46
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Medyada “Irak ve Suriye'ye asker gönderme tezkeresi” denilen Cumhurbaşkanlığı tezkeresi TBMM Başkanlığı'na sunuldu.
Şimdi tartışılan “Cumhurbaşkanınca takdir ve tayin olunacak şekilde, Türk Silahlı Kuvvetlerinin gerektiği takdirde sınır ötesi harekât ve müdahalede bulunmak üzere yabancı ülkelere gönderilmesi ve aynı amaçlara matuf olmak üzere yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye'de bulunması” konusu, 2019’da da 2021’de de tartışılmıştı.
Cumhurbaşkanına yabancı asker getirme yetkisi verilmesine 2021 tezkeresi sırasında CHP karşı çıkınca AKP sözcüsü Ömer Çelik, şöyle demişti:
“Bundan önce ‘evet’ verdikleri tezkerede vardı, ‘yabancı kuvvetler’ maddesi... Biz DEAŞ'la mücadele açısından uluslararası bir koalisyonun parçasıyız. İskenderun Limanı'nın, İncirlik Üssü'nün kullanılması gibi, yine Türkiye Cumhuriyeti'nin onay vereceği kapsam, sınır ve süre içerisinde bu iş birlikleri yapılabiliyor. Bu madde Türkiye'nin uluslararası terörle mücadele koalisyonunun bir parçası olması anlamında ihtiyaç duyulan bir maddedir. Ya daha önce evet derken tezkereleri okumadılar ya da ‘bilinmeyen’ ama herkesin bildiği birtakım ittifak ilişkileri çerçevesinde tutum değiştirdiler.”
***
Şimdiki tezkerede de aynı madde var. CHP’nin hayır diyeceği anlaşılınca veya evet demeye zorlamak için AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan değil ama MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ön aldı ve “Kılıçdaroğlu’nun görüşülecek tezkereye geçtiğimiz yılda olduğu gibi ‘hayır’ demesi halinde milletvekili arkadaşlarıyla beraber bayrağa, vatana, millete ve şehitlere alenen ihanet edeceklerini akıllarından çıkarmamaları tavsiyemdir.” dedi.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ise Bahçeli’nin bu tavsiyesine şöyle cevap verdi:
“Elbette ki terörle mücadele konusunda verilecek her yetkiye biz ‘evet’ deriz. Biz, yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına karşıyız. Partinin adı Milliyetçi Hareket Partisi ve bu tezkereye ‘evet’ diyeceğini söylüyorsun. Birinci sorum: Yabancı asker postallarının, Türkiye Cumhuriyeti topraklarını çiğnemesine ‘evet’ diyor musun demiyor musun? Bu kadar açık... ‘Milliyetçiyim’ diyorsun. Bu kardeşiniz de milliyetçi, Altı Ok’umuzdan birisi de milliyetçilik. Asla ve asla yabancı bir askerin Türkiye’ye gelmesini istemiyorum.
Bahçeli’ye ikinci sorum: Bu yabancı askerler kimler? Amerikalılar mı? Ruslar mı? Japonlar mı? Yunanlılar mı? Kim bunlar? Hangi askeri, terörle mücadele için Türkiye’ye davet edeceksiniz? Ya bu ülkede terörle mücadeleyi TSK verdi, polislerimiz verdi. Binlerce şehidimiz var. Bir tane yabancı bir asker bile gelmedi. Kim bu yabancı askerler, kim? Ben ve bütün CHP’liler, artı bütün vatanseverler, ülkesini ve bayrağını sevenler bir tek yabancı askerin Türk topraklarına postallarının değmesini asla istemiyorum. Bana soruyorlar, ‘Tezkereye niye hayır diyeceksin?’ Yabancı asker istiyorsan ‘evet’ de, milliyetçiyim diyorsan sen de ‘hayır’ diyeceksin.”
***
Bana sorarsanız, tek bir kişiye, terörle mücadele kapsamında ve sınır ötesi harekât için olsa bile yabancı ülkeye asker gönderme ve yabancı askerleri ülkeye kabul etme yetkisi verilmesi doğru değildir.
Gazi Meclis, Mustafa Kemal Paşa’nın talebi üzerine Sakarya savaşından önce kendisine başkomutanlık yetkisi vermişti ama adı üzerinde, “savaş” devam ediyordu ve henüz Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmamıştı!
Gerçi terörle mücadele de düşük yoğunluklu bir savaştır ama geçmişte 1 Mart 2003 tezkeresi ile aynı Tayyip Erdoğan, 62 bin Amerikan askerinin, 255 uçak ve 65 helikopter ile birlikte 6 ay süreyle Türkiye'de bulunması için tezkere imzalamış ve Meclis’e göndermiş, Meclis, bu tezkereyi reddetmişti. Erdoğan, Türkiye-Suriye sınır boylarının, mayın temizlemek gerekçesiyle 49 yıllığına İsrail şirketine kiralanması için hazırlanan yasa tasarısını da Meclis’ten geçirmiş, yasa, CHP’nin başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi’nden dönmüştü...
***
1 Mart 2003 tezkeresi kabul edilseydi Türkiye’nin Güneydoğusu, Mersin, İskenderun, Samsun ve Trabzon limanları ile hava üsleri, fiilen Amerikan işgali altına girecekti. Güneydoğu Anadolu, Türkiye’den koparılmış olacaktı.
Yine mayınlı arazi yasası bozulmasaydı, Türkiye-Suriye sınırı, 2009’dan itibaren MOSSAD’ın kontrolü altına girecekti!
***
Gazeteci-Yazar Timuçin Mert’i kaybettik. Timuçin ağabey, sağ ve sağlıklı olsaydı, mutlaka yabancı asker konusu için arar ve bilgilerini paylaşırdı. Allah rahmet eylesin
Anahtar kavram Doğu Akdeniz...
13 Ekim 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:46
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD Savunma Bakanı Austin ile ABD Genelkurmay Başkanı Brown, NATO Savunma Bakanları Toplantısı için bulundukları NATO karargâhında basın toplantısı düzenledi.
Austin, İsrail'e destek verdiklerini ifade ederek, “USS Gerald R. Ford uçak gemisi grubu Doğu Akdeniz’e varmıştır. Ayrıca ABD'nin bölgedeki savaş uçakları filosunu da genişlettik. ABD Savunma Bakanlığı gerektiğinde ilave askeri unsurları konuşlandırmaya hazırdır.” dedi.
ABD'nin İsrail'e askeri yardımlarının da gönderilmeye başlandığını aktaran Austin, bunlar arasında hayati önemdeki mühimmatın da yer aldığını, Demir Kubbe olarak bilinen hava savunma sistemi için takviyede bulunduklarını bildirdi.
***
Austin’in açıklamasında anahtar kavram, “Doğu Akdeniz”dir.
Doğu Akdeniz, Büyük Orta Doğu Projesi’nin giriş kapısıdır...
ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi çerçevesinde ilk resmi adım, 2004 yılında, Joe Lieberman ve Chuck Hagel’in konu ile ilgili bir tasarıyı kongreye sunmasıyla atıldı.
Lieberman ve Hagel, ABD kongresinde, BOP kapsamındaki 17 ülkenin ABD’deki büyükelçileriyle bir toplantı yaptı. Türkiye ve İsrail, BOP’ta adı geçen ülkeler arasındaydı! Türkiye’nin o dönemdeki Washington Büyükelçisi Faruk Loğoğlu da kongredeki bu toplantıya davet edildi.
“Yeni Marshall Planı” olarak tanıtılan Lieberman-Hagel tasarısında, “Büyük Orta Doğu ve Orta Asya Kalkınma Bankası”nın kurulması ve bu bankanın, özel sektör gelişmeleri, bölgesel ticaret ve yatırımları desteklemesi maddesi yer alıyordu.
Tasarıda ayrıca, Büyük Orta Doğu ve Orta Asya Kalkınma Vakfı oluşturularak, ekonomik ve siyasi yardım programlarının idare edilmesi, özel sektörün, küçük ve orta ölçekli girişimlere varıncaya kadar koordine edilmesi bulunuyordu.
Tasarı, oluşturulacak özel bir “Demokrasi Fonu” aracılığıyla sivil toplum, hukuk kuralları ve iyi yönetimin desteklenmesini de öngörüyordu. Tabii buradaki “iyi yönetim”, Amerikan yönetimi demektir.
Senatör Chuck Hagel, 23 Ocak 2004’te Brüksel’de yaptığı, “Amerika, NATO ve Büyük Orta Doğu” başlıklı konuşmada, “21 yüzyılda NATO’nun Büyük Orta Doğu Projesi kapsamında stratejik yoğunluğu, Türkiye, Afganistan, Irak, Akdeniz ve İsrail ve Filistin üzerinde olacaktır. Akdeniz, 21. yüzyılın en stratejik bölgesi olarak öne çıkacaktır” dedi.
Bugün Gazze’deki başlayan çatışmanın ana sebebi, işte bu konuşmada belirtilen stratejidir.
***
“Büyük Orta Doğu Projesi”nin aslında “Büyük İsrail” diye okunması gerektiğine dair tespitleri anlamayanlar oluyor. Öyle ki “İsrail bu nüfusla nasıl Büyük İsrail olacak?” diye soranlar da var. Böyle düşünmek, ağaca bakıp ormanı görmemektir, çünkü Gazze odaklı çatışmalar bir defa daha göstermiştir ki bugün İsrail demek ABD demektir. ABD’nin nüfusunun bu iş için az olduğu söylenebilir mi?
Günlük veriler veya bilgilerle olayları değerlendirmek mümkün değildir. Yaşanan büyük siyasi olayların asıl sebebini ancak tarih ve coğrafya süzgecinden geçirerek anlayabiliriz. Tarih bilincine sahip olmadan, siyasi değerlendirme yapmak, kahve muhabbetinden öteye gitmez.
***
Yazı arşivimde, Doğu Akdeniz konusunda önemli bir bilgi daha var...
MHP’nin 2002 seçim bildirgesinde “Türkiye, Ürdün, İsrail, Mısır, Suriye, Suudi Arabistan, Lübnan ve Filistin’in yer alacağı, ‘Doğu Akdeniz Birliği’nin oluşturulması için girişimde bulunulacaktır” deniliyordu. Bu sütundan birkaç defa Doğu Akdeniz Birliği’nin nereden çıktığını sordum ama hiçbir açıklama yapılmadı.
Büyük Orta Doğu Projesi’ne göre haritası değiştirilecek ülkelerdir bunlar... Büyük Orta Doğu Projesi’ni yeniden düzenleyen Bernard Lewis’in 1996’da, İstanbul’daki konferansında gösterdiği harita da bu ülkeleri kapsıyordu...
“Abraham akordu” denilen anlaşmalar, bu yolu açmak içindi ama ABD, süreci hızlandırmaya çalışıyor. Gazze çatışmasının arka planında bu acele vardır.
ABD’nin Suriye’de Türk SİHA’sını düşürmesi ise Gazze’deki çatışma başlamadan Türkiye’nin süngüsünü düşürmek içindir. İktidarın değil, Türkiye’nin...
ABD’nin mafya yöntemleri...
14 Ekim 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:46
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD mayfasının yöntemi çok basitti. İş dünyasında büyümeye başlayan bir şirket düşünün. Çete, önce hedef şirkete faili meçhul kalacak saldırılar düzenler... Şirket sahipleri yeterince korkutulunca, çete devreye girer ve her türlü saldırıya karşı koruma vaat eder. Tabii korumanın bedeli vardır... Böylece bütün iş dünyasını haraca bağlarlar.
ABD, uluslararası ilişkilerde de mayfa yöntemleri kullanıyor; PKK, El Kaide, El Nusra, Taliban, IŞİD gibi örgütler kuruyor kurduruyor veya destekliyor ve onları hedef ülkelere musallat ediyor sonra da terörle mücadele bahanesiyle bu örgütlerin faaliyet gösterdiği ülkelere askeri müdahalede bulunuyor.
ABD, bazen kendi kurduğu bir terör örgütüne karşı başka bir terör örgütünü destekliyor IŞİD’e karşı, PKK/YPG’yi kullanması gibi.
ABD’nin desteklediği terör örgütüne operasyon yaparsanız, ABD Başkanı devreye giriyor ve sizi, bölge barışını tehdit etmekle ve sivilleri öldürmekle suçluyor.
Oysa, dünya barışını ABD tehdit ediyor... Afganistan’da, Irak’ta ve Suriye’de milyonlarca sivili öldüren de ABD ordusudur.
***
Beyaz Saray’dan yapılan son açıklama, mafya yönteminin tipik bir örneğidir.
Beyaz Saray’ın yazılı açıklamasında, "... özellikle Türk hükümetinin Suriye'nin kuzeydoğusuna askeri harekat için attığı adımların bölgedeki barışı, istikrarı ve güvenliği tehdit ettiğini, DEAŞ ile mücadeleyi zayıflattığını" ileri sürüldü.
Açıklamada ayrıca, "Türk Hükümetinin kuzeydoğu Suriye’de askeri operasyon düzenlemesi IŞİD’i yenilgiye uğratmayı baltalıyor ve sivilleri öldürüyor" ifadeleri kullanıldı.
Türk Dışişleri Bakanlığı, bu açıklamaya şöyle cevap verdi:
"ABD’nin bölücü terör örgütü ile angajmanını sonlandırmasını, ‘17 Ekim 2019 tarihli Ortak Açıklama’nın hükümlerini yerine getirmesini bekliyoruz." denildi.
Türkiye, böylece resmi olarak ilk defa ABD’yi terör örgütü ile bağlantılı bir ülke olarak suçlamış oldu.
***
Verilen cevap yeterli değildir. ABD’nin terör örgütleriyle bağlantısı konusunda ne kadar veri varsa, bunlar dünya medyasıyla paylaşılmalı ve bu mafya yöntemlerine artık bir son verilmelidir.
ABD’nin terörü bir dış politika aracı olarak kullanması, kendi istediği düzenini veya kendi projesini, ilgili ülkelere zorla kabul ettirmek içindir.
Peki ABD nasıl bir düzen dayatıyor? Mesela Büyük Orta Doğu Projesi ile Türkiye dahil 22 İslam ülkesinin haritasını değiştirmek istiyorlar. Bunu da Dışişleri Bakanları açıkladı!
Tabii Türkiye’yi yönetenler de Türkiye’nin haritasını değiştirmeye dayalı bu projenin eş başkanlığını üstlendiklerini ilan ettiler. Projenin Afganistan ve Irak işgali, Arap Baharı, Libya’nın parçalanması, Suriye’nin iç savaşa sürüklenmesi aşamalarında Türkiye’yi yöneten kadroları kullandılar...
Siyasi iktidar, Suriye ve Afganistan’dan milyonlarca insanın Türkiye’ye sürülmesine bu sebeple ses çıkaramadı, hatta “ensar-muhacir” gibi dini gerekçeler üretti.
Türkiye, ABD’nin çektiği sınırı birkaç kilometre aşıp PKK/PYD’ye müdahale edince de ABD, Türk SİHA’sını düşürdü ve ardından Türkiye’yi bölge barışını bozmakla suçladı.
Türkiye’yi yöneten siyasi irade, ABD’nin terör örgütüyle anlaşmasını sonlandırmasını istiyor ama şimdiye kadar Suriye’de ABD projesini uygulayan da kendileri...
***
ABD’nin mafya yöntemleriyle yeni bir dünya düzeni kurma çabasına karşı önemli bir çıkış da Rusya’dan geldi...
Putin, Soçi'de bu yıl 20.'si düzenlenen Valday Uluslararası Tartışma Kulübü Toplantısı'nda yaptığı konuşmada "Uluslararası hukuku yeni bir düzen ile değiştirmeye çalışıyorlar. Nasıl bir düzen? Belli kurallara dayalı... Hangi kurallar? Bunlar ne tür kurallar, kim icat etti? Tamamen belirsiz fakat tam bir çeşit zırva, saçmalık. Tüm bunlar genelde küstah bir şekilde yapılıyor ve söyleniyor. Tüm bunlar, sömürgeci düşüncenin tezahürü. Her zaman 'yapmak zorundasınız, yapmakla yükümlüsünüz, sizi ciddi şekilde uyarıyoruz' dediklerini duyuyoruz. Siz kimsiniz? Bizi uyarma hakkını nereden alıyorsunuz? Bu gerçekten şaşkınlık verici" dedi ve yeni dünya düzeni için 6 temel prensibi açıkladı.
Putin, “Hiç kimsenin başkaları adına veya başkalarının yerine dünyayı yönetme hakkı yoktur. Gururu, kibiri bir kenara bırakıp başkalarına ikinci sınıf ortak gibi bakmaktan vazgeçmelisiniz. Artık hiç kimse boyun eğmeye, çıkarlarını kimseye, özellikle de daha zengin veya daha güçlü olana bağımlı kılmaya hazır değildir. Bu, insanlığın tüm tarihsel deneyiminin özetidir.” dedi.
Dünya, ABD’nin mafya yöntemlerine boyun eğmeyecek; bu çok nettir. İktidarda kim olursa olsun, Türkiye de boyun eğmeyecektir.
Uçak gemileri Türkiye için!
16 Ekim 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:46
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Prof. Dr. Anıl Çeçen, “Ukrayna’dan İsrail’e geçilemez” başlığı altında, Türkiye’nin etrafındaki iki sıcak savaşın, tarihi ve stratejik açıdan ne anlama geldiğini, bu savaşların asıl hedefinin ne olduğunu inceledi.
Prof. Çeçen, konuya özetle şöyle bakıyor:
*“Zelenski ismini taşıyan tiyatrocu, gazetecilerin fazla üzerine geldiği bir aşamada kendisinin etnik kimliği ile birlikte Büyük İsrail Projesi’ne taraf olduklarını ve bu doğrultuda merkezi alan imparatorluğunun Siyonist plan çizgisinde gerçekleştirileceğini söylemiştir.
*Zelenski, Rusya’nın işgalinin ellinci gününde, Ukrayna’nın Büyük İsrail devletine dönüşeceğini ve bu amaçla mücadeleye devam ettiklerini açıkça belirtmiştir.
Zelenski’yi destekleyen İsrail elçisi de Ukrayna’daki durumun İsrail’in durumuna çok benzediğini önümüzdeki dönemde halk kitlelerine dağıtılacak silahlarla Ukrayna’nın da tıpkı bugünkü İsrail gibi bir savaş alanına dönüşeceğini ifade etmiştir.
*Zelenski’ye göre Hıristiyan ve Müslümanların dolu olduğu merkezi alanda Büyük İsrail’in kurulmasıyla birlikte üçüncü tek tanrılı din olarak Musevilik de orta dünyada kurulacaktır. Ayrıca Kırım yarımadasının da Siyonizmin merkezi hedefleri arasında olduğunu siyasal olaylar göstermektedir.
*Zelenski, son aşamada Museviliği benimsemekte olan Hazar devletinin mirasını izleyen bir biçimde Ukrayna toprakları üzerinde bir büyük İsrail devleti kurabilmenin çabası içine girmiştir.
***
*Kudüs Üniversitesi öğretim üyelerinden Yuval Noah Harari, geleceğin büyük İsrail imparatorluğunu, Anadolu Yarımadası üzerinde durarak anlatmakta, bir anlamda Türklerin ana yurdu konumundaki Anadolu topraklarını, Büyük İsrail devletinin merkezi toprakları olarak göstermektedir.
*Kuzeyinde Hazar kalıntısı bir Ukrayna Cumhuriyeti ile Kuzey İsrail ve Filistin merkezli Büyük İsrail projeleri ile karşı karşıya kalan Türkiye Cumhuriyeti, kuzey ve güneyden gelen Siyonist projelerin tam ortasında kalmaktadır.
*Zelenski’nin istediği biçimde bir Büyük İsrail kurulurken, geçici bir proje olduğu ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti’nin topraklarının Türklerin elinden alınacağı, Türklerin yeniden Orta Asya’ya doğru yönlendirilerek eskisi gibi dış dünyaya kapalı bir yaşama mahkûm edileceği yazılıp çizilmektedir.
*Anadolu’da Türk nüfus istemeyen emperyalistlerin ve yerli işbirlikçilerinin Odessa, Selanik ve Kudüs üçgeninde bir Büyük İsrail yapılanmasının, Anadolu yarımadasını kendi vatanı yapmış olan Türkler tarafından kabul edilmeyeceği, tarihte yaşanan olaylar ve Kuvayı Milliyeci Türk Milleti’nin direnişi ile kanıtlanmıştır.
*Onların böylesine büyük alan projeleri varsa Türkiye’nin de komşularıyla birlikte ortak bir merkezi savunmayı gündeme getirecek, antiemperyalist bir çizgide, Merkezi Devletler Birliği projesi de karşıt bir savunma projesi olarak devrede olacaktır.
*Ukrayna’dan İsrail’e kadar uzanacak bir Büyük İsrail projesine rağmen Misakı Milli sınırları içinde var olan ve bugünlerde yüzüncü yılını tamamlayan Türkiye Cumhuriyeti devleti ve tarihi bir gerçek olan Türk Milleti sonsuza kadar yaşam mücadelesini sürdürecek ve kurucu önder Atatürk’ün dediği gibi Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”
***
Çeçen’in tespitlerine ek olarak Türkiye’de, Büyük Orta Doğu Projesi’nin “Yeni Osmanlı kuruluyor” diye halka benimsetilmeye çalışıldığını, ensar-muhacir diye gösterilen nüfus istilası ve yüz binlerce yabancı savaşçı getirilmesiyle milletin çeşitliliğine dayanan yeni bir Anayasa yapma arayışının birlikte düşünülmesi gerektiğini; Anadolu’nun Türk vatanı olmaktan çıkarılmasının hedeflendiğini de hatırlatmalıyım.
İşte bu hazırlıklardan sonra Hamas’ın başlattığı savaş, İsrail’in katliam yapmasıyla devam ederken, ABD ve İngiltere, uçak gemilerini Doğu Akdeniz’e göndermiş, Suriye’de Türk SİHA’sını düşüren ABD, “Türkiye bölge barışını tehlikeye düşürüyor” diye başkanlık açıklaması yayınlamıştır.
***
Kısacası, Hamas’ın saldırısı, ABD ve İngiltere’nin Büyük İsrail projesini hayata geçirme operasyonunu hızlandırmasına hizmet etmiştir. Sonuç budur!
ABD ve İngiltere’nin uçak gemileri, Türkiye için Doğu Akdeniz’e getirilmiştir; Hamas için değil... Tabii bu uçak gemileri, Hamas için fazladır ama Türkiye için az gelir.
İngiltere ve Fransa, Çanakkale’de yenilmişti, şimdi ABD ve İngiltere, Doğu Akdeniz’de yine yenilecektir...
Kim kurdu bu terör örgütlerini?
17 Ekim 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:46
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İsrail eski başbakanı Ehud Olmert, bir televizyon programında “Suriye'yi iç savaşa soktuk, çünkü Esad bizimle olma teklifimizi reddetti. Suriye’deki bütün terör örgütleri Esad’a karşı kuruldu ve bazı ülkeler komik bir şekilde bunun bir özgürlük mücadelesi olduğuna inanıyor.” dedi.
Dr. Naim Babüroğlu, bu açıklama üzerine “Suriye’deki iç savaşı, halk hareketi ve özgürlük hareketi olarak görenler İsrail’in projesine hizmet etmiş.” yorumunu yaptı...
***
Çok sayıda bebek ve çocuk dahil 3 bine yakın Filistinliyi hava bombardımanı ile katleden İsrail’e bu fırsatı kim verdi? Hamas saldırısı değil mi? Öyleyse Hamas’ın tarihçesini sorgulayanlara karşı, “İsrail haklı mı yani?” diye soranlar kime hizmet etmiş oluyor?
Konuyu akıl, mantık ve doğru bilgi süzgecinden geçirmeden sadece duygusal tepkiler vermek hiçbir işe yaramaz. Bu tutumun Filistin halkına da hiçbir faydası yoktur.
Tabii ki insan olan herkes, Hamas saldırısını gerekçe gösteren İsrail’in etnik temizliğe hatta soykırıma girişmesine karşı durmalıdır. Fakat konuyla ilgili geçekleri de bilmek gerekir.
***
Yaşanan olayları, bilgi temelinde değerlendiren, Suay Karaman, “Azim ve Karar” sitesindeki yazısında bakın neler söylüyor:
* “Haydut bir devlet olan İsrail'e karşı Filistinliler haklı bir mücadele vermektedir. Fakat bugüne kadar Hamas'ın yaptığı her eylem, İsrail'e yaramıştır. Hamas, Mossad ajanlarının cirit attığı bir oluşumdur. Bu saldırıyla Hamas, İsrail'de muhalefet ile iktidarın birleştirilmesini sağladı ve hükümete alan kazandırdı. Zaten İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun 2019 yılında kendi partisinin üyelerine, ‘Filistin devletinin kurulmasını engellemek isteyen herkes, Hamas'ı desteklemek zorundadır çünkü bu bizim stratejimizin bir parçasıdır’ demesi bazı bilinmeyenleri açığa çıkartmaktadır.
*Dünyanın en gelişmiş haber alma örgütlerinden birine sahip İsrail'in, böyle bir saldırıya hazırlıksız olarak yakalanması normal değildir. Zaten Mısırlı yetkililer Hamas'ın saldırı hazırlığı konusunda İsrail'i uyardıklarını söylediler ancak İsrail bu iddiayı kabul etmedi. Yolsuzluk soruşturmalarıyla karşı karşıya kalan başbakan Netanyahu'nun hapse düşmesi, böyle bir saldırıyla ötelenmiştir. Üstelik İsrail'de ciddi bir yönetim sorunu bulunmaktadır çünkü Yahudi halkı arasındaki kutuplaşma, İsrail'in bekasını tehdit edecek boyutlara ulaşmıştır. Yahudi halkını birleştirecek ciddi bir çatışmaya ihtiyaç vardı; işte bu olay ile Yahudi halkının tekrar birleşmesi sağlandı.”
***
Suriye’deki terör örgütleri ile başladık, diğer terör örgütleri ile ilgili net bir iddiayı da ben hatırlatayım...
Bir ara ABD Başkan aday adayı Lyndon LaRouche, 21 Haziran 2001 tarihinde, ABD'nin devlet sekreteri Madeleine Albright'a sunduğu ve dönemin Savunma Bakanı William Cohen, CIA Başkanı George Tennet, Senato Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Joseph Biden ve daha birkaç önemli devlet yetkilisine verdiği memorandumda, "Terörizmin sponsorluğunu yapan ülkeler listesine İngiltere'nin de konulması gerekir" başlığını kullanmış ve Usame Bin Ladin'in 1996 yılının Temmuz ayında Londra'da bulunduğunu, tedavi gördüğünü, BBC ve The Independent gazetesine sık sık demeç verdiğini hatırlatmıştı...
LaRouche, Müslüman Kardeşler, El Cihad, Hamas, İslam Ordusu, PKK ve Tamiller gibi örgütlerin Londra'da merkezleri bulunduğunu belirtmiş ve ABD tarafından listesi çıkarılan 30 örgütten 16'sına İngiltere'nin askeri eğitim veya lojistik destek verdiğini bildirmişti.
Afganistan, Suriye veya Filistin... Taktik hep aynı... Terörize ettikleri gruplar sayesinde İslam ülkelerine askeri müdahalede bulunuyorlar. El Kaide ve Taliban kimin eseridir? IŞİD’i kurdurup, Suriye’ye gönderen, sonra da IŞİD ile mücadele ediyor bahanesiyle ordulaştırdığı PKK/YPG için “Bölgedeki kara kuvvetlerimiz” diyen ABD değil mi?
Akıl kullanmak bu kadar zor mu?
“Türkiye’nin tek çıkış yolu; kurucu değerler...”
18 Ekim 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:46
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gazze’de Hamas ve İsrail arasında yaşanan olaylar, artık bir Arap-İsrail sorunu değildir. Anadolu Ajansı’na konuşan Ramallah merkezli Yebbus Politik ve Stratejik Araştırmalar Merkezi Direktörü Süleyman Bişarat, Avrupa ülkeleri yetkilileriyle istişare içinde olan Netanyahu'nun konuşmasında kullandığı "Yeni Orta Doğu" ifadesinin üzerinde durulması gereken bir konu olduğunu söyledi.
Bişarat, şunları kaydetti:
"İsrail ve ABD, uzun süredir üzerinde çalıştıkları Orta Doğu'yu yeniden çizme projelerini hayata geçirme fırsat arıyorlar. Gazze Şeridi'ndeki nüfusun büyük bir kesiminin, abluka ve yoğun bombardımanla Mısır'ın Sina Yarımadası'na göç ettirilmesi de bu projenin bir parçasıdır."
***
Senatör Chuck Hagel’in, 23 Ocak 2004’te Brüksel’de yaptığı, “Amerika, NATO ve Büyük Orta Doğu” başlıklı konuşmada, “21 yüzyılda NATO’nun Büyük Orta Doğu Projesi kapsamında stratejik yoğunluğu, Türkiye, Afganistan, Irak, Akdeniz ve İsrail ve Filistin üzerinde olacaktır. Akdeniz, 21. yüzyılın en stratejik bölgesi olarak öne çıkacaktır” dediğini bir defa daha hatırlatmakta yarar var.
Gazze’deki başlayan çatışmanın ana sebebini bu konuşmada belirtilen stratejiye bağlamıştım.
Türkiye’nin önde gelen strateji uzmanı Nejat Eslen ise benimle paylaştığı notlarında, daha güncel olan NATO’nun son strateji belgesi üzerinde duruyor:
“İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Atlantik coğrafyasını savunmak amacı ile kurulan NATO, son strateji belgesi ile ABD'nin liderliğini yaptığı kurallara dayalı dünya düzenini korumakla görevli olduğunu ilan etmiştir.
Böylece NATO, kuruluş amacının dışına çıkmış, küresel silahlı örgüte dönüşmüştür.
Günümüzde küresel finansal servetin yüzde seksen beşi yüzde onluk bir azınlığın elindedir.
‘Dünya beşten büyüktür’ diyerek mevcut düzene isyan eden bir lider tarafından yönetilen Türkiye, NATO'nun yeni stratejisini onaylayarak Türk Ordusunun kurallara dayalı dünya düzenini korumak için görevlendirilmesini kabul etmiştir.
Bu not bir durum tespitidir.
***
Hamas'ın saldırısından önce, ABD, Ortadoğu'daki askeri gücünü azaltıyor, Avrupa cephesinde Ukrayna'da vekâlet savaşını sürdürüp Rusya'yı yıpratırken Asya-Pasifikte küresel güç mücadelesinde öncelikli rakibi Çin'i bölgeye yığdığı askeri gücü ve kurduğu ittifaklarla çevreliyordu.
Çin ise ABD'nin çekilmeye başladığı Ortadoğu'da başarılı hamleler yapıyor, tarihi düşman İran ile S.Arabistan'ı barıştırmayı başarıyor, bu bölgede ciddi bir jeopolitik aktör haline geliyordu.
İşte Hamas'ın saldırısı bütün bu jeopolitik gerçekleri değiştirdi.
ABD askeri gücü ile yeniden Ortadoğu'ya döndü.
En önemlisi bu gelişme ABD'nin küresel güç mücadelesindeki önceliklerinden sapmasına sebep oldu.
Bu noktada şu soruyu sormak gerekir:
ABD'nin yeniden Ortadoğu'ya dönmesini sağlayan üst akıl kimdir?
Bir başka ifade ile sorumu şu şekilde de sorabilirim:
Arkadaş, ABD'yi yeniden Ortadoğu'ya kim getirdi?
Hamas'ın saldırısını asıl bu açıdan değerlendirmek gerekir.
***
ABD' nin devam ettirmek ve liderliğini sürdürmek istediği kurallara dayalı dünya düzeni sona ermiştir.
Bu düzenin yerini değişime, gerginliklere ve çatışmalara açık küresel kaos süreci almıştır.
Tehlikelerle dolu bu kaotik süreçte Türkiye ancak ve yalnız Cumhuriyet'in kuruluş değerlerine sadık kalarak kendisini koruyabilecektir.
Hakan Fidan liderliğindeki Türkiye'nin dış politikasında daha radikal hamleler yapılıyor.
Küresel kaotik süreçte Türkiye Atlantik bloğundan giderek uzaklaşıyor...”
Erbakan ve Putin’in altı temel ilkesi...
19 Ekim 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:46
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İsrail'e giden ABD Başkanı Biden, Gazze’deki hastane saldırısını “patlama” olarak gösterdi. Biden, “Üzgünüm, İsrail değil diğer taraf yapmış görünüyor. (...) Masum Filistinlilerin hayatını koruma ve kurtarma konusunda dikkatli olmalıyız, çünkü biz Amerikalılar böyle insanlarız” diye konuştu.
Biden’ın tutumu, Batı medeniyetinin, ikiyüzlülüğünü gösteren tipik bir örnektir ama hastaneyi Amerikan füzesiyle İsrail’in bombaladığını bile bile masum Filistinlilerin hayatını korumaktan bahsetmek, tam bir pişkinliktir.
Tabii başkalarının ne söylediği umurlarında değildir yalnız bu defa İngiliz gazeteci Jonathan Cook da “Batı'nın Gazze Ayaklanması karşısındaki ikiyüzlülüğü mide bulandırıcıdır” dedi.
Cook’un, Londra merkezli haber sitesi Middle East Eye'da yayınlanan makalesini Bia.net’ten okudum. Cook, özetle şöyle yazdı:
"İsrail'e yönelik şu anki sempati patlaması, yarım kalbi olan herkesin öğürmesine neden olmalıdır. İsrailli sivillerin bu kadar çok sayıda ölmesi ve acı çekmesi korkunç olmadığı için değil. Ancak Gazze'deki Filistinli siviller on yıldan bu yana İsrail'in tekrarlanan saldırılarıyla karşı karşıya kaldı ve çok daha fazla acı çekti, ancak hiçbir zaman Batılı politikacılar veya halklar tarafından şu anda ifade edilen endişenin bir kısmını bile ortaya koymadılar.
Gerçek şu ki Filistinliler hiçbir şeyi 'başlatmadı'. Onca mücadeleden sonra kendilerine eziyet edenlere zarar vermenin bir yolunu buldular.
Gazze'deki Filistinliler İsrail'in uyguladığı abluka altında yaşamın temel gereklerinden mahrum bırakılırken kimsenin umurunda değildi. Hamas savaşçıları tarafından rehin tutulan birkaç düzine İsrailli, İsrail tarafından yaklaşık yirmi yıldır bir açık hava hapishanesinde rehin tutulan iki milyon Filistinlinin yanında solda sıfır kalır.
Bu kadar uzun süre kayıtsız kaldıktan sonra, Batılı hükümetlerin ve medyanın ani dehşeti, maskeyi düşürüyor ve Batı başkentlerinde ahlaki kaygı kisvesine bürünen gizlenmemiş ırkçılığı gözler önüne seriyor.
Bu hafta sonu yaşananlardan çıkarılması gereken ders, insan ruhunun sonsuza kadar kafeste tutulamayacağıdır.”
***
ABD öncülüğünde kurulan dünya düzeni, işte bu yazıda da anlatılan ikiyüzlülük sebebiyle çöküyor.
Yeni dünya düzeni kurulurken, iki yüzlülük değil adalet esas alınmalıdır. Geçmişte Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın açıkladığı 6 ilke, yol gösterici olabilir. Erbakan, fikir babası olduğu D-8’in 6 ilkesini şöyle açıklamıştı:
-Savaş değil, barış. Çatışma değil, diyalog. Çifte standart değil adalet. Üstünlük değil, eşitlik. Sömürü değil, işbirliği. Baskı ve tahakküm değil, insan hakları, hürriyet ve demokrasi...
Bir hafta önce de Vladimir Putin, 21. yüzyılda uluslararası ilişkilerin “6 temel ilke” üzerine inşa edilmesi gerektiğini söyledi:
-Birincisi açık bir dünyadır. “Kimsenin hiçbir zaman yapay engeller koymaya çalışmayacağı, açık, birbirine bağlı bir dünyada yaşamak istiyoruz. Bu dünya insanların iletişim, yaratıcılık özgürlüğü ve refahı yolunda engelsiz bir ortam olmalıdır.
-İkincisi, evrensel kalkınmanın temeli olması gereken medeniyetlerin çeşitliliğidir. Herhangi bir ülke veya insana nasıl yaşaması, nasıl hissetmesi gerektiğini dayatmak yasaklanmalıdır.
-Üçüncüsü ortak kararlardır. Hiç kimsenin başkaları adına veya başkalarının yerine dünyayı yönetme hakkı yoktur. Geleceğin dünyası kolektif kararların dünyasıdır. Tek bir kişi herkes için karar veremediği gibi herkes de her şeye karar veremez. Herhangi bir meseleden doğrudan etkilenenler neyin, nasıl yapılacağı konusunda hemfikir olmalıdır.
-Dördüncüsü ise evrensel güvenlik ve kalıcı barıştır. Bu alanda uyum sağlamalı ve sadece gururu, kibiri bir kenara bırakıp başkalarına ikinci sınıf ortak gibi bakmaktan vazgeçmelisiniz.
-Beşincisi de herkes için adalettir. Geçmişte herkesin sömürüldüğü dönemin aksine herkesin modern kalkınmanın yararlarına erişimi sağlanmalı ve bunu herhangi bir ülke veya grup için sınırlamaya çalışılması saldırganlık olarak kabul edilmelidir.
-Altıncı ve son prensip ise eşitliktir. Artık hiç kimse boyun eğmeye, çıkarlarını kimseye, özellikle de daha zengin veya daha güçlü olana bağımlı kılmaya hazır değildir. Bu, insanlığın tüm tarihsel deneyiminin özetidir.”
Uçak gemileri, ABD’nin düzenini koruyabilir mi?
20 Ekim 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:46
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
CHP Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, Filistin konusunda tüm insanlığı harekete geçmeye davet eden Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'a seslenerek "İlk adımı siz atın, Malatya Kürecik'te İsrail'i korumak için kurulan Füze Kalkanı'nı derhal kapatın" dedi.
Ağbaba, "AKP Hükümeti, kuru laflarla Filistin halkının yanında olduğunu söylemek yerine somut adımlar atmalıdır. 12 Yıldır Anadolu'nun ortasında İsrail'i korumak için kurulan bir Füze Kalkanının varlığı bile Türkiye adına utanç vericidir. Tüm insanlığın harekete geçmesini isterken harekete geçilsin Malatya Kürecik'te İsrail'i korumak için kurulan Füze Kalkanı derhal kapatılsın." dedi
Veli Ağbaba’nın bu çıkışına söyleyecek sözü olan var mı?
Ben sadece Ziya Paşa’nın ünlü beyitini hatırlatmak istiyorum:
“Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde...”
***
İsrail’in Gazze’de giriştiği soykırımla ilgilenirken, Türkiye’de neler olup bittiğini de takip etmek gerekir...
CHP'li Gürsel Tekin, TOKİ'nin 1-2 Kasım'da açık artırma ile satmayı planladığı Türkiye genelindeki 462 adet arsanın satışına tepki göstererek, “Derin bir endişe taşıyoruz. Türkiye'yi sata sata bitiremediler! Durun artık” dedi.
Tekin, "Türkiye'de toprak, tarih boyunca milletimizin ortak malı ve gelecek nesillere bırakılması gereken bir miras olmuştur. Ancak son zamanlarda, Toplu Konut İdaresi Başkanlığı tarafından düzenlenen açık artırmalar, ülkenin topraklarına olan bu mirası gasp etme noktasına gelmiştir. Son 5 yılda yaklaşık 35 milyar lira değerinde arsa satışı yapıldı. Adeta satılık bir ülke haline döndük.” diye konuştu.
İktidar, bu kadar arsayı niçin satıyor? Sadece gelir sağlamak için mi yoksa başka amaçları da mı var? Sonuçta 10 kilometrelik sahil şeridinde 45 kilometrekarelik bir toprak olan Gazze için kıyamet kopuyor değil mi? Öyleyse, iktidar devletin topraklarını neden satıyor?
***
Yine Gazze’ye dönelim... Strateji uzmanı Nejat Eslen, “İsrail ordusu Gazze'ye girmekte tereddüt ediyor. İsrail ordusunun girmek istediği coğrafya meskûn mahal... Hamas, hazırlıklarını yapmış yerin altında tünellerde İsrail ordusunu bekliyor. Meskûn mahallerde savaş, özel harekât şeklidir ve bu konuda eğitilmiş özel birlikler gerektirir. İsrail ordusu Gazze'ye tanklarla girecek gibi görünüyor. Bu ciddi bir hata olur çünkü tanklar meskûn mahalde kolayca avlanabilir. İsrail ordusunda bu maksatla eğitilmiş yeterli birlik olduğunu düşünmüyorum. İsrail ordusu, Arap ordularına karşı kısa sürede sonuç alınan tank harekâtı ile başarılı olmuştu. Oysa Gazze içinde Hamas'a karşı savaş bu eski savaşlara benzemez.” dedi...
İsrail ordusu, her ne kadar Gazze sınırlarına tankları yığmışsa da kara harekâtı yapmıyor veya yapamıyor. Netanyahu kayıpların çok fazla olacağını anladı. Böyle bir durumda iktidarda kalamaz ve yolsuzluktan cezaevine girer. Bunun yerine, Gazze’nin kuzeyini hava bombardımanı ile yerle bir ederken, halkın güneye geçmesini istiyor. Geçenleri de bombalıyor. Etnik temizlik yapıyor!
***
Peki, “Filistin sorunu ne zaman çözülür?”
Nejat Eslen, bu soruya, “İsrail, Tevrat'a dayalı Büyük İsrail Projesi'nden; Hamas, İsrail devletini yok etme amacından, cihattan vazgeçtiği zaman.... Mümkün mü? Rasyonel olmayan, dini ideolojiye dayanan stratejiler zehirlidir.” diye cevap verdi.
Eslen, daha önemli stratejik gelişmeye dikkat çekti:
“Bölgedeki Arap liderler, İsrail'e kayıtsız şartsız destek veren ABD Başkanı Biden ile görüşmeyi iptal ederken; Kuşak Yol girişimi için 140 ülkenin katılımı ile Çin'de gerçekleşen buluşmada, Xi Jinping ile Putin yeni dünya düzeni için işbirliğini güçlendiriyor. Gazze katliamı ile 140 ülkeli bu buluşmanın aynı zamana denk gelmesi ilginç. ABD hala uçak gemileri ile kurallara dayalı dünya düzenini koruyabileceği yanılgısı içinde... Jeopolitik akıl meselesi...”
Yoksa ABD, kendi sonunu mu hazırlıyor?
Gazze pulu ve “Yararlı düşman!”
21 Ekim 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:46
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Hüseyin Vodinalı, Veryansın TV’de yayınlanan “Savaşa giderken” başlıklı yazısında “El Kaide ve IŞİD ABD için nasıl yararlı bir düşman ise Hamas da İsrail için aynı rolü oynuyor. Cehennemin kapıları Hamas saldırısıyla aralandı, devamında İsrail faşist devletinin soykırımıyla ardına kadar açıldı.” ifadesini kullandı.
“Yararlı düşman” kavramı üzerinde Batı’da kitaplar, makaleler var. Kavram, özellikle son 30 yıldır ABD’nin dünyada birçok bölgeye yaptığı askeri müdahalelerin gerçek boyutlarını ortaya koymak bakımından çok önemli...
Konuyu zaman zaman güncelleştirerek hatırlatmak gerekiyor, çünkü “yararlı düşman” gerçeğini bilmeden, yaşanan siyasi olayları kavramak mümkün değildir. Daha önceki tespitlerimiz şöyleydi:
“Taliban, El Kaide, IŞİD, bunlar hep ABD'nin organize ettiği örgütlerdir! Taliban'ın 200 komutanını Pentagon'da eğittiler ve bunu saklamaya bile gerek görmediler. Sonra da 20 yıl işgal altında tuttukları Afganistan'ı, Taliban'a teslim ettiler Ne de olsa kendi yetiştirmeleri...
El Kaide, Mahir Kaynak'a göre bir örgüt değildi; ABD, terör eylemlerini bu ‘patent’ altında yaptırıyor, sonra da dehşet veren olayları, Afganistan'da olduğu gibi müdahale gerekçesi sayıyordu.
Suriye'nin kuzeyini de önce, aynı mantıkla organize ettikleri IŞİD'e teslim ettiler. Sonra da IŞİD'i temizleme bahanesiyle bu ülkeye girdiler. PYD'yi silâhlandırıp eğiterek IŞİD'in yerine Türkiye sınırlarına yerleştirdiler!”
***
Türkiye’yi yöneten siyasi kadro, “yararlı düşman” senaryolarını çok iyi bildiği halde gerek Libya’da gerekse Suriye’de ABD politikalarının uygulayıcısı oldu. Tayyip Erdoğan, Gazze için “ABD’nin ne işi var İsrail’de, Doğu Akdeniz’de” diyor ama “NATO’nun ne işi var Libya’da?” dedikten bir hafta sonra, “NATO, Libya’nın, Libyalılara ait olduğunu göstermek için Libya’ya gitmelidir”e gelmiş ve İzmir’in Libya’yı bombalayan NATO uçaklarının kumanda merkezi haline getirilmesine onay vermişti.
Suriye’ye dışarıdan gönderilen teröristler, Türkiye üzerinden geçiş yapmış ve iç savaşı başlatmıştı. AKP iktidarı, sözde özgürlük ve demokrasi için savaşan örgütlere her türlü yardımı yapmıştı. Halen de durum değişmiş değildir!
***
“Yararlı düşman”ları, ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi’ni uyulama yolunda, ABD, İngiltere ve İsrail’e yarar sağlıyor. Proje, Türkiye dahil 22 İslâm ülkesinin haritasını değiştirmeye dayalı... Bu durumda, siyasi iktidar kime ve neye hizmet etmiş oluyor?
Kısacası, iktidarın Gazze’deki katliam konusunda yapabileceği fazla bir şey yoktur! Laf üretiyorlar... Hakkını yemeyelim; Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, pul bastıracak...
Uraloğlu, “2013 yılında basılan ve üzerinde Mescid-İ Aksa ile Sultan Ahmet Cami’nin bulunduğu Türkiye-Filistin ortak pulu, halklarımız arasındaki kardeşliği adeta ölümsüzleştirmiş ve tarihe kayıt düşmüştür. Ve şimdi El Ehli Baptist Hastanesinde yaşanan bu elim hadiseyi tarihe kayıt düşmek adına yeni bir pul daha tasarlıyoruz. İsrail’in bu insanlık dışı saldırısını unutturmayacağız” dedi.
***
Tabii bir de “Biz düşersek Gazze düşer” diyenler vardı. Şanlıurfa'da Mehmet Emin Kutluay hoca, “Seçim zamanı 'Biz düşersek Gazze düşer, biz kaybedersek Filistin kaybeder' diyenler! Gazze düştü, İsrail, Filistin’i vuruyor, neredesiniz? Halen Yahudi ve Hıristiyanları memnun etme peşindesiniz. Bir mümin, Yahudi ve Hıristiyanları memnun etmeye çalışmaz. Onları memnun için kilise açmaz havra açmaz, onları razı etmeye çalışmaz. Halen onları razı etmeye çalışıyorsunuz. Yahudi, Hıristiyan devletler aleni şekilde İsrail’e desteklerini bildirdiler. Müslüman ülkelere bakıyorum, iki tarafı temkinli olmaya çağırıyor, bir tepki vermeye bile korkuyorsunuz." dedi.
Bu arada Doğu Türkistan’da Uygur Türklerine yönelik etnik temizlik faaliyeti konusunda sözde İslami çevrelerden çıt çıkmıyor! ABD, Çin’i köşeye sıkıştırmak için uzun süre Uygur Türkleriyle ilgilenmişti de konu Türkiye’de ancak bu sayede siyasal İslamcıların gündemine girmişti... Oysa milyonlarca Türk, halen toplama kamplarında tutuluyor!
İlgilenen bir siyasal İslamcı var mı?
Milliyetsiz küresel vizyon olur mu?
23 Ekim 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:46
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, TRT Haber'de dış politika gündemini değerlendirirken değerlere ve ilkelere dayalı politika üretiminin eksikliğine işaret ederek, "Batı için üretilmiş gerçeklik algısı Ukrayna'da bir hareketi desteklerken, Filistin'de başka bir hareketi destekliyor, günün sonunda aslında aynı denklemin aşağı yukarı olduğu bir noktada iki taraf da... Eğer Ukrayna için bir argüman getiriyorsanız, aynı argümanı Filistin için de getirmeniz gerekiyor." dedi.
Fidan, "Filistin meselesinde Batı'nın hem kendine söylediği bir yalan var hem dünyaya söylediği bir yalan var, o yalan üzerine de açıkçası ciddi bir sistem kurulamaz, yani giderek büyük bir kan kaybı da oluyor, onu da görüyoruz." ifadelerini kullandı.
Fidan, "Buradan barışa gitmezsek, kalıcı bir barışı tercih etmezsek, kalıcı bir savaş bölgede ve istikrarsızlık bizleri bekliyor. Bu kimsenin tercih etmeyeceği bir senaryo diye düşünüyoruz." diye konuştu.
Önemli bir konuşmaydı...
***
Bölgedeki krizin sonunda nasıl bir senaryonun gündeme gireceği konusunda ise Sabah gazetesinde Bercan Tutar’ın öngörüleri var. Zaten yazısının başlığı “İsrail sonrası yeni Ortadoğu’ya doğru” şeklinde...
Tutar, Rusya ve Çin gibi aktörlerin bölgedeki jeopolitik inisiyatifi Batı'ya ve şımarık çocuğu İsrail'e bırakmama konusunda hayli kararlı bir duruş sergilediğini belirterek “Bu konuda yeni bir global konsensüsten bahsedebiliriz. (...) Bu yeni küresel bilinç ve kararlılık, post-siyonist döneme girdiğimize işaret ediyor.” diye yazdı.
Tutar’a göre “Bu yeni tablo Filistinlilere kurtuluş getirirken Türkiye, Çin ve Rusya liderliğindeki yeni dünyanın meşruiyetini hem bölgesel hem küresel düzeyde daha da sağlamlaştıracaktır. Hamas'ın saldırısı bir milat olacaktır. İsrail, ne yapsa hangi katliam ve soykırım planlarını uygulasa da bölgeye dayatılan siyonist paradoksu miadını doldurdu. İsrail sonrası yeni bir Ortadoğu için bütün şartlar oluşuyor, geri sayım başladı artık...” diye yazdı.
***
Tutar’ın, bu görüşleri, Türkiye’nin Osmanlı misyonu ile hareket ederek, Rusya ve Çin ile birlikte çok kutuplu yeni dünyanın liderlerinden biri olacağı kabulüne dayanıyor. Tutar, “Türkiye yüzyılı”nın da böyle gelişeceğini söylüyor.
“İsmet İnönü’nün ABD’ye yaptığı ‘Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de o dünyada yerini alır’ uyarısında olduğu gibi” diye düşünebilirsiniz ama arada çok büyük bir fark var... Tutar’ın önceki söylemlerine göre millî devletin yerini de çok uluslu başka bir devlet alacak! Ona göre tam da bu sebeple millî devleti benimseyenlerin, yeni vizyonu anlaması mümkün değil!
***
Burada ufak bir sorun var... Büyük Orta Doğu Projesi eş başkanlığı konusunda anlaşarak Libya ve Suriye’nin parçalanmasında ABD ile birlikte hareket eden Tayyip Erdoğan veya onun yerine geçecek kişi, aniden dönüş yaparak Rusya ve Çin ile birlikte mi hareket edecek? Bu, nasıl olacak? Daha doğrusu, geçmiş ilişkiler ve kişisel dosyalar, ABD’den kopmaya engel teşkil etmeyecek mi?
Bunu aştılar diyelim... Osmanlı veya ondan önce Selçuklu, ondan da önce Göktürkler ve Hunlar, kendi vizyonlarını uygularken, dönemin diğer güçlü devletleriyle ittifaka mı girdi yoksa kendi küresel projelerini mi uyguladı?
Özetle nüfusunu değiştirmekte olduğunuz Türkiye’yi süper güç yapsanız, ne olur? Sonunda Türk Milleti, elindeki devleti kaybetmiş olur... Üstelik bugün Türk adına tahammül edemeyenler, yarın Türkiye adını da değiştirir; Türk Milleti’ni, kendi vatanında Filistinlilerin durumuna düşürür!
Türkiye, elbette küresel vizyon sahibi olmalıdır ama milliyetsiz değil.
.Davut koridoru kime karşı...
24 Ekim 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:46
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İsrail ordu radyosu, Gazze Şeridi'ne yönelik "kara savaşını ertelemeye" karar verildiğini duyurdu.
Duyuruda, "ABD, İran'ın bölgedeki güçlerine yönelik saldırılarının artması endişesiyle kara manevrasına hazırlık olarak Orta Doğu'ya takviye Amerikan kuvvetleri göndermeyi planladığını İsrail'e bildirdi." ifadesi kullanıldı.
Haberde, tahminlere göre takviye ABD güçleri gönderilene kadar beklenmesi ve kara harekâtının ertelenmesi konusunda mutabık kalındığı kaydedildi.
İsrailli yetkililerin, operasyonun ertelenmesinin tek nedeninin bu olmadığını belirttikleri aktarılırken, askerî güçlerin operasyonel hazırlığının arttırılması, Hamas'ın elindeki esirler meselesine çözüm bulunması ve ek serbest bırakma anlaşmalarının uygulanma olasılığı gibi başka nedenlerin de olduğuna işaret edildi.
***
Bu duruma göre, ABD’nin İsrail’i korumak dışında bu savaştaki hedefinin ne olduğunu görmek gerekir.
Aydınlık gazetesi istihbarat şefi Tevfik Kadan’a ve daha birçok kişiye göre ABD’nin “B”planı, “Davut Koridoru” denilen, İsrail'i Suriye üzerinden Irak'ın kuzeyine bağlayan koridoru açmak, böylece sözde Kürdistan'ı denize bağlamak...
Kadan, “Son zamanlarda buna uygun adımlar atıyorlar. Mesela ABD, Suriye'deki vekil gücü terör örgütü PYD/YPG'den ilginç şekilde Deyrezor'un güneyine inmesini istedi. Bunun yanında Ürdün, Irak, Suriye üçgeninde bulunan Tanf Üssü'nde yeni bir askerî güç oluşturuldu, bu örgüt de terör örgütü PKK/PYD ile ilişkilendirildi.
Şimdilerde ise İsrail'in Filistin'deki harekâtını Suriye'ye genişletebileceği değerlendiriliyor. Böyle bir durumda hedef Golan Tepeleri, Tanf Üssü ve Deyrezor arasındaki bölgelerde konuşlu Suriye-İran güçlerini etkisiz hale getirmek olacaktır.” diyor.
***
Öyleyse ABD, bu savaşta kimi hedef almış olacak? Uçak gemileri, Doğu Akdeniz’e Hamas için gelmedi herhalde...
Biz “ABD ve İngiltere’nin uçak gemileri, Türkiye için Doğu Akdeniz’e getirilmiştir; Hamas için değil... Tabii bu uçak gemileri, Hamas için fazladır ama Türkiye için az gelir.” diyorduk ya, işte ilk hedefleri ortaya çıkmaya başladı. Türk SİHA’sını düşürmeleri de bu yönde bir işaretti...
Peki ne olacak? Türkiye, PKK/YPG’nin Hatay’ın güneyinden denize ulaşmasını önledi ama Suriye’nin kuzeyindeki son operasyonu devam ettiremedi...
“Türkiye, PKK/YPG’yi bölgeden temizlemeli” deniliyor ama ABD engel oluyor. İsrail-Hamas savaşının ABD-Türkiye savaşına dönüşmesi mümkün...
***
Almanya’nın eski Maliye Bakanı ve Sosyal Demokrat Parti’nin eski başkanı Oskar Lafontaine, İsviçre’nin etkili dergilerinden Weltwoche’de yazdığı yazıda “Almanya’nın esas ortağı Rusya, Amerika değil. Hükûmet ne zaman bunun farkına varacak?” dedi.
Harici.com.tr için Gülçin Akkoç’un çevirisini yaptığı yazıda Lafontaine, özetle şöyle dedi:
“Alman hükûmeti kendi çıkarlarını gözetmeden ABD’nin Rusya’ya yönelik yaptırım politikasına itaatkâr şekilde uydu. Yıkılan Rusya olmadı, onun yerine Alman sanayisi ciddi zarar gördü ve görmeye devam ediyor. Eğer uluslararası rekabette ayakta kalmak istiyorsa, Rusya’dan uygun fiyatlı enerji ve ucuz ham madde almalıyız.
Charles de Gaulle ‘devletlerin dostları yoktur, çıkarları vardır’ demiştir. Almanya ve ABD pek çok açıdan çatışan çıkarlara sahipken, Almanya ve Rusya ise pek çok ortak çıkara sahiptir.
Artık Avrupalıların dünya barışı için en büyük tehdidin Rusya ya da Çin değil, ABD olduğunu fark etmelerinin zamanı gelmiştir. Washington değil, ama Moskova Avrupa’nın bir şehridir.”
***
Türkiye’nin de ABD ile ilişkiler konusunda aklını başına toplaması, bu arada Davut koridoru projesini bozması gerekiyor. Bu proje, Türkiye’yi enerji koridoru olmaktan çıkarır...
Türkiye kendi vatanına yönelik tehditleri ortadan kaldıracak çözümleri üretecek birikime sahiptir. Yeter ki, iktidar bu yönde hareket etsin...
Gazze gazıyla 100’üncü yılı geçiştirmek...
25 Ekim 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:46
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD Başkanı Biden, 6 Temmuz 2022’de, Suudi Arabistan'ın Cidde kentinde 9 Arap ülkesinin liderlerinin katılımıyla düzenlenen "Cidde Güvenlik ve Kalkınma Zirvesi"nde konuşmuş ve “Dünyada ve Orta Doğu'daki düzeni baltalamaya yönelik çabalara şahit oluyoruz. ABD, Orta Doğu bölgesinde aktif bir ortak olmaya devam edecektir. Asla çekip gitmeyeceğiz ve bölgede Çin, Rusya veya İran tarafından doldurulacak bir boşluk bırakmayacağız." demişti.
Biden, 22 Mart 2022’de de "Artık bir şeylerin değişme zamanı geldi. Yeni bir dünya düzeni kurulacak ve biz buna önderlik etmeliyiz. Bunu yaparken özgür dünyanın geri kalanını da birleştirmemiz gerekiyor." diye konuşmuştu.
Önceden hazırlanmış bu konuşmalar, ABD’nin resmî politikasını yansıtıyordu.
Nitekim ABD, Hamas saldırısı bahanesiyle, uçak gemileriyle Doğu Akdeniz’e yerleşti ve Biden, Orta Doğu için yeni bir gelecek inşa edeceklerini söyledi. Biden, İsrail’in yaptığı kitlesel sivil katliamlarını, mesela hastane bombalamasını bile “diğer taraf yaptı” diyerek örtmeye çalıştı.
ABD yönetimi, İsrail’in kara harekâtına girişmek için beklemesini istedi. Bu arada ABD Başkanı Joe Biden, İsrail ve Ukrayna'yı desteklemek için Kongre'ye "acil bütçe" talebinde bulunacağını söyledi. Biden, İsrail hükûmetini 'öfkenin gözlerini bürümemesi' gerektiği konusunda uyardığını söyledi ve konuşmasında "Hamas ve Putin demokratik komşularını yok etmek istiyor" ifadelerini kullandı.
ABD Kongresi'nden talep edeceği bütçenin daha önce hiç görülmemiş şekilde İsrail'in güvenliğine olan bağlılığını teyit edeceğini aktaran Biden, "Bu akıllı bir yatırım. Nesiller boyunca Amerikan güvenliğine kâr sağlayacak." dedi.
Washington Times yazarı Charles Hurt, “Biden, iki yeni savaşı finanse ediyor” başlıklı yazısında “Biden'ın politikaları petrol fiyatlarını artırırken, Rusya ve İran devasa bir zenginliğe kavuştu. Ve sanki bu yeterince yıkıcı değilmiş gibi Biden ayrıca Rusya ve İran'a yönelik yaptırımlardan da feragat ederek onların petrol ekonomilerini harekete geçirdi. Şimdi Biden, vergi mükelleflerinden, müttefiklerimiz Ukrayna ve İsrail adına savaşı finanse etmek için 100 milyar dolar daha sağlamalarını istiyor.” diye yazdı.
***
100 milyar dolar, büyük para. ABD, bu kadar parayı, Hamas ile mücadele için ayırmadı herhalde... Öte yandan, ABD’nin terör örgütü olarak kabul ettiği bütün yapılanmalar, kendi eseridir. Öyleyse, Putin de “Bush ve El Kaide”, “Bush ve Taliban” veya “Obama ve IŞİD” diyebilir...
Tabii Türkiye de “Biden ve PKK/YPG” diyebilir!
Kendi kurduğu terör örgütlerinin faaliyetlerini bahane ederek Orta Doğu’ya müdahale gerekçesi oluşturan ABD, bu yöntemle, Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’yi kan gölüne çevirdi. Şimdi de bölgeye yeni bir gelecek inşa etmekten söz ediyor.
***
Putin, “Doğu Akdeniz’deki uçak gemileri, Karadeniz’de uçurduğumuz süpersonik füze yüklü uçaklarımızın menzili içindedir” dedi. Ardından Putin’in kalp krizi geçirdiği veya zehirlendiği iddiaları ortaya atıldı. Bu yazıyı yazdığım saate kadar Rusya bir açıklama yapmadı.
Elon Musk, “Uyurgezer bir şekilde 3. Dünya Savaşı'na doğru gidiyoruz” uyarısında bulundu ama böyle bir ortamda, Gazze gazıyla Türk askerinin sırtından dünyaya efelenenler var...
Cephede sadece İsrail yok ki, ABD var, İngiltere var, Fransa var... Bunlar, Türkiye’nin NATO’daki sözde müttefikleri... Türkiye, Gazze’de müttefikleriyle mi savaşacak?
***
Türkiye’yi yöneten siyasi kadro, bu şartlarda iç cepheyi güçlü tutmanın yollarını arayacağına, Cumhuriyet’in 100’üncü kuruluş yıldönümü kutlamalarını Gazze’de yaşananları gerekçe göstererek ötelemeye çalışıyor, bir taraftan da İsveç’in NATO’ya alınmasına yol veriyor...
Yani hem Gazze diye ağlıyorlar, hem Gazze’de katliam yapan İsrail’in koruyucusu ABD’nin taleplerini yerine getiriyorlar hem de içeride devleti temelinden sarsıyorlar. ABD, İngiltere ve Fransa da bunu istemiyor mu zaten... “Atatürk’ten, ulus devletten vaz geçin” diyen onlar değil mi?
Düşmanın dediğini yaparak düşmanla mücadele edilir mi?
Gazze mitingi değil, 100’üncü yıl mitingi!
26 Ekim 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:45
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan, Gazze’de İsrail’in giriştiği katliamı değerlendirirken, "Bugün sırtını dayayarak efelendiği güçler yarın gittiğinde İsrail halkının güven, merhamet arayacağı ilk yer 500 yıl önceki gibi Türkiye olacaktır." dedi.
Erdoğan, İsrail’in sırtını dayadığı ABD ve İngiltere’nin, bu defa bir daha gitmemek üzere bölgeye askerî yığınak yaptığını bildiği halde neden böyle bir ifade kullandı?
500 yıl önce Osmanlı devleti, dünyanın süper gücüydü. 2. Beyazıt, İspanya’da din değiştirmeye zorlanan ve katledilme korkusu içinde bulunan Yahudileri, Kemal Reis komutasındaki kadırgalarla, Osmanlı topraklarına getirtmişti.
Şimdi ise dünyanın süper gücü olma durumunu korumak isteyen ABD, İsrail’e Hamas saldırısı bahanesiyle, yeni dünya düzenini kurmak üzere Doğu Akdeniz’e yerleşmeye başladı.
Yani yarın veya öbür gün gidecekleri yok! Zorla gönderilmezlerse, kalacaklar.
***
Erdoğan, “Ey İsrail bu kafa ile bir yere gidemezsin. Yanına ister ABD'yi al ister Batı'yı. Amerika da kaybedecektir.” dedi ve “Siyasi hatta gerekirse askerî önlemleri hayata sokmaya devam edeceğiz. Ne yapabiliyorsak yapacağız. Gerisinde binlerce yıllık devlet aklı olan Türkiye Cumhuriyeti'yiz biz.” diye konuştu.
Peki ama Erdoğan, 2004 yılında ABD Başkanı George W. Bush’tan “Büyük Orta Doğu Projesi Eş Başkanlığı” görevini devralmadı mı?
Büyük Orta Doğu Projesi, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın resmen açıkladığı gibi Türkiye dahil 22 İslam ülkesinin haritasını değiştirmeye dayalı değil mi? Bunu sağlamak için de İsrail, ABD’nin bölgedeki sıçrama tahtası olarak kullanılmıyor mu?
Biden, “Eğer İsrail olmasaydı, mevcut olmasaydı, onu icat etmemiz gerekirdi." demedi mi?
“Büyük Orta Doğu Projesi” adı, “Büyük İsrail” denilemediği için kullanılıyor; Türkler ve Araplar uyanmasın diye...
Öyleyse Erdoğan, bu konuda kamuoyuna bir açıklama yapmak durumundadır. Çünkü Büyük Orta Doğu Projesi eş başkanlığı, projenin giriş kapısı olan İsrail’i korumayı gerektiriyor! Erdoğan, şimdi “ABD kaybedecek, İsrail’in merhamet arayacağı yer yine Türkiye olacaktır” dediğine göre bu çelişkili durum artık ortadan kaldırılmalıdır...
Gerçi Erdoğan “Bu toprakları kana bulayan zulümü başımıza saran güçlerin çözüm istemediğinin farkındayız. Sorunun sebebi olanlar elbette çözüm istemez. Sorun ne kadar dallanıp budaklanırsa onlar için o kadar iyidir. İstiyorlar ki mesele daha da büyüsün, bu bölgeye barış gelemesin. Savaşın karanlık gölgesi Doğu Akdeniz'in üzerinden hiç eksik olmasın. Biz buna itiraz ediyoruz. Bu sömürü düzenini reddediyoruz. Mescidi Aksa Müslüman, Hristiyan ve Yahudilerin ortak ibadethanesidir. Sağduyu ile hareket ederek bize zorla giydirdikleri deli gömleğini parçalamamız gerekiyor. Aksi takdirde kaynaklarımızla geleceğimizle bedel ödemeye devam ederiz.” diyerek, konunun Türkiye’nin geleceğiyle ilgisini de hatırlattı.
Öyleyse, Türkiye’nin tek başına Gazze tuzağına düşmemesi gerekmez mi?
***
Gazze krizi, Büyük İsrail projesinin adımlarından biriyse, bu proje de Bernard Lewis’in 1996’da İstanbul’da açıkladığı gibi Türk, Arap ve Fars kimliklerini çözerek yerine Orta Doğu kimliği getirmeye dayalı ise Erdoğan’ın Gazze mitingi yapmak yerine, Cumhuriyetin 100’üncü yılı için bütün partilerin katılacağı büyük bir miting yapması gerekmez mi?
Gaziantep kalesine Filistin bayrağı çekmek, itiraz edenlere, “100 yıllık narkoz”dan bahsetmek de AKP’nin ulus devletle olan mücadelesinin yansımalarıdır.
Büyük İsrail’i kurmak için bölgedeki İran ve Türkiye gibi güçlü ülkeleri dağıtmayı hedefliyorlar.
Erdoğan da “Bu yangının nereye sıçrayacağı, her tarafı kül edeceği bilinmez. Her fırsatta dile getirdiğimiz dünya 5'ten büyüktür itirazımız Gazze'deki gelişmelerle bir kez daha teyit edildi. Haykırışımızı tekrarlıyorum. BM kendini reforma tabi tutmalıdır.” demiyor mu?
Öyleyse, Gazze üzerinden kendi geleceği tehdit edilen Türkiye’nin, üstelik Cumhuriyetin 100’üncü yıldönümünde Gazze mitingi yapması, “kamuoyunu yanlış oluşturmak” değil mi?
Siyasal İslam’ın kıblesi Washington!
27 Ekim 2023 08:37
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:45
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gazze krizi ile birlikte, bütün televizyon kanallarında, “Büyük Orta Doğu Projesi” veya “Büyük İsrail Projesi” konuşuluyor. Bugüne kadar, bu kavramlardan uzak duranların, konu hakkında yeterince bilgi sahibi olduğu anlaşılıyor.
Doğrudur, Tevrat'ta Akdeniz'den Fırat'a kadar uzanan topraklar, İsrailoğulları’na vaat ediliyor ama bu kadar bilgiliydiler de bugüne kadar neden sustular ve neden halkı aydınlatmadılar; Tayyip Erdoğan, Büyük Orta Doğu Projesi eş başkanı olduğu için mi yoksa “komplo teorisyeni derler” diye mi?
Son olarak İsrail’in gözü dönmüş başbakanı Netanyahu, “Yeşaha kehaneti gerçek olacak” deyince artık sular seller gibi Tevrat’tan pasajlar okuyorlar...
Peki gerçekte bir dinler arası savaş mı var yoksa din, ekonomik ve siyasi hedefler için alet olarak mı kullanılıyor?
***
Bu sütunda ve 1996 yılından beri yazdığımız gibi Büyük Ortadoğu Projesi, 20'nci yüzyılın başında İngiltere’nin projesi olmakla birlikte, daha sonra ABD ve İsrail tarafından ele alındı. ABD’de bu proje, Başkan Yardımcısı W. Wilkie tarafından "Tek Bir Dünya" adı altında kitap olarak da ortaya konuldu. Kitap, 1951 yılında Türkiye’de de yayınlandı.
İsrail de hemen ardından MOSSAD vasıtasıyla bir plan geliştirdi.
İsrailli yazar Şalom Nakdimon'a göre Osmanlı'ya ihanet eden Bedirhan'ın torunu Kamuran Ali Bedirhan, Paris'teki İsrail Büyükelçiliği'nde istihbarattan sorumlu yarbay Bin David ile görüştükten sonra 1958'de SAVAK’ın daveti üzerine Tahran'a yerleşti. Orada Lübnanlı politikacı Sami Sulh ile tanıştı. Sulh, Bedirhan'a, Suriye, Irak ve Lübnan'ın federal birlik halinde birleşmesi, daha sonra bu birliğe Kürdistan, Hicaz, Yemen, Türkiye ve İran'ın katılması ve nihayet ilk fırsatta İsrail’in de birliğe dâhil edilmesi hakkında fikirlerini anlattı.
MOSSAD temsilcisi Bin David, Bedirhan'a, Sulh'un planına yeni bir fikir eklemesini önerdi. Bu fikir, Arap Birliği kavramının yerine Orta Doğu Birliği kavramının kullanılmasıydı.
İngiltere ve ABD vatandaşı Yahudi tarihçi Bernard Lewis, ABD Başkanı Baba Bush döneminde başdanışman olarak görev yaparken projeye son şeklini verdi ve tepkileri ölçmek için 1996 yılının 6 Ocak günü, İstanbul’da Yapı Kredi Plaza’da bir konferans verdi...
Lewis, "Orta Doğu'nun çok yönlü kimliği üzerine" konulu konferansında "Ulus, halk, devlet, millet, milliyet" gibi kavramların anlamının, ülkeden ülkeye, toplumdan topluma, zamandan zamana değişebildiğini anlattı ve sözü bir Orta Doğu kimliği oluşturulmasına getirdi...
Lewis'in gösterdiği haritada Orta Doğu kimliği oluşturulabilecek ülkeler olarak, Türkiye, Suriye, Lübnan, Irak, İsrail, Ürdün, Suudi Arabistan, Yemen, Körfez ülkeleri ve Mısır'ın esas alındığı görülüyordu.
Lewis,"Pantürkizm, Panarabizm ve Panislamizm tutmadı" dedi ama "Siyonizm"den hiç söz etmedi.
İşte Turgut Özal’ın “Türk dediğin nedir ki?” demesinin arka planında bu proje vardı. Bugünkü iktidar ise halkın desteğini hep arkasında tutabilmek için “Osmanlıcılık görünümlü İhvancılık” yaptı. Türk kimliğine bu yüzden savaş açtılar, İhvancılık çökünce, “Türkiye Yüzyılı” demeye başladılar. İçinde Türk olmayan bir Türkiye yüzyılı...
***
Şimdi Gazze krizi dolayısıyla miting yapıyorlar ve devamlı dini mesaj veriyorlar. Sahi bu savaş, bir din savaşı mıdır? Sorunun cevabını emekli Tuğgeneral Osman Aydoğan veriyor:
“İsrail özellikle göçlerle artan nüfusuna hayat alanı yaratmak ve çölleşen Orta Doğu’da su kaynağı olan Suriye’ye ait Golan Tepelerini elinde tutmak istiyor…Filistin sorununda ‘din’ konusunu öne çıkaranlar en fazla İsrail’e ve Siyonizm’e hizmet ediyor. Zaten Siyasal İslam'ın yeryüzündeki en büyük efendisi ve Siyasal İslam'ın yeryüzündeki Kabe'si ABD oluyor... Ve Siyasal İslam'ın karıştığı her bir sorun kördüğüm olup ABD'ye, İsrail'e ve Siyonizm'e hizmet ediyor... En azından Hamas'ın ne işe yaradığı Filistin sorununda görülüyor... “
Tabii krizin arkasında, Büyük İsrail oluşturarak enerji kaynaklarını kontrol etmek var ama dünyadaki Siyasal İslam’ın şimdiki kıblesi Washington’dur. Konuyu sadece din savaşı gibi göstermek, Küresel Haçlı Seferi’ni meşrulaştırmaya hizmet ediyor.
Cumhuriyet namus ve şereftir!
28 Ekim 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:45
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD Savunma Bakanlığı, Irak ve Suriye'de ABD ile koalisyon güçlerine yönelik 17-26 Ekim tarihleri arasında toplam 16 saldırı düzenlendiğini açıkladı ve Orta Doğu'ya 900 asker gönderme kararı aldıklarını duyurdu. ABD, daha önce de uçak gemilerini Doğu Akdeniz’e demirlemişti.
İsrail ise “Hamas’ı yok edeceğim” diye Gazze’de sivil halkı katlederken Suriye’yi de hiçbir gerekçe göstermeden bombalıyor...
ABD, İngiltere ve İsrail’in “Büyük Orta Doğu Projesi”ni hızlandırmaya gayret ettiği görünüyor.
***
Türkiye’de ise iktidar, dışarıda Hamas’ın bir terör örgütü olmadığını savunurken içeride Cumhuriyetin 100’üncü yılını sönük törenlerle geçiştirmeye çalışıyor... Muhalefet, konuyla ilgili cılız tepkiler gösteriyor...
İktidar, 21 yıldır bütün eylem ve söylemleriyle ulus devletin, yani Türk devletinin altını oymaya çalışıyor ve artık bu işin sonuna geldiğine inanıyor. Muhalefet ise böyle bir iktidara karşı, yeterli bir bilinç sergilemedi...
Hamas saldırısı bahanesiyle başlayan süreç, Türkiye’de rejimi değiştirme heveslerini de körükledi! Anlaşılıyor ki Türkiye’ye doldurdukları örgüt elemanlarının kışkırtmasıyla bir kaos çıkarmak ve Türkiye’yi askerî müdahaleye açık bir ülke haline getirmek istiyorlar. Türk Milleti, böyle bir kalkışmayı birkaç saat içinde etkisiz hale getirir ama milletin meşru savunmasını da terör sayarak “yabancı asker” davet edenler çıkabilir!
Bakınız, Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, “ABD’nin şu anda bizim müttefikimiz olduğu kanaatinde değilim. Karşı cephelerdeyiz. Kürecik’in kapatılması icap eder bize göre... Eğer NATO bu hüviyeti kazanıyorsa, çıkalım NATO'dan çok daha iyi olur. Her zaman NATO'ya karşı soğuktuk. Yani biz NATO'nun uşağı kölesi olamayız.” diyor...
Tabii bu tür kararlar, öfkenin değil aklın eseri olmalıdır ama NATO, Türkiye’de kurduğu Kürecik üssüyle, İsrail’in hava savunmasına katkıda bulunuyor. İsrail’e İran’dan fırlatılacak füzeler için Patriotlar hazır bekletiliyor. Yani İsrail, Türkiye üzerinden korunuyor. İsrail, NATO üyesi de değil. Türkiye’nin böyle bir korumayı sağlamak için hiçbir mecburiyeti yok...
Öyleyse İsrail’e korumalık yapanların Gazze halkı için ağıtlar yakması, Hamas’ı savunması, samimi olabilir mi?
Çok büyük oyunlar dönüyor, halkın din damarına şerbet verilirken, eş zamanlı olarak Cumhuriyet dönemi, “100 yıllık narkoz dönemi” diye gösteriliyor. Bunlar birbirinden bağımsız süreçler değildir, birbirini tamamlayıcı niteliktedir.
***
Zafer Partisi’nin, “Recep Tayyip Erdoğan’a Çağrı”sında da aynı tespitler var:
“Gazze’de başlayan soykırım-savaşın bir bölgesel ve sonra küresel savaşa dönüşmesi ihtimali gittikçe yükseliyor. Netanyahu’nun savaşı sadece Gazze’de soykırım ile sınırlı tutmayıp Orta Doğu’nun sınırlarını tekrar çizeceklerini açıklaması, Suriye, Lübnan, Ürdün ve Mısır’ı kışkırtması savaşın her an bölgesel nitelik kazanacağını göstermektedir. Netanyahu’nun, Yeşaya kehanetine dayandırdığı açıklaması İsrail dini fanatizminin dünyamızı yok oluşa sürükleyebilecek bir dünya savaşı çıkarma potansiyeli taşıdığını göstermektedir. Öte yandan ABD Başkanı Biden, ülkemizi Amerikan çıkarları için ağır tehdit olarak nitelendirmekte, Erdoğan ise ABD’nin Türkiye’yi Yunanistan ve Suriye’deki üsleri aracılığı ile kuşattığını haklı olarak söylemektedir. ABD’nin Türk SİHA’sını vurması, ABD ve PKK’nın TSK’ya karşı ilk ortak askerî savunma eylemidir.
Tehdit sadece Orta Doğu’da değildir. Batı Kafkasya’da yenilen Ermenistan'ı tekrar savaşa hazırlamaktadırlar. Özetle, Türkiye, çıkabilecek bölgesel ve küresel savaşın merkez üssündedir. Bölgemiz ve dünya bir savaşın eşiğindedir. Erdoğan, böyle bir durumda millî birliği sağlamak ile öncelikle sorumlu iken Cumhuriyetimizin 100. Yılını kutlamayarak, AK Parti milletvekillerine, aziz Cumhuriyetimize ‘100 yıllık narkoz dönemi’ dedirterek, toplumsal bölünmüşlüğü derinleştirmektedir. Ayrıca ülkemizde yaşayan ve iç savaş travmalı milyonlarca sığınmacı ve kaçağın varlığı, bunların içine sızmış emperyalizmin güdümlediği terör örgütlerinin uyuyan hücreleri ülkemizin karşı karşıya olduğu riski daha da artırmaktadır.”
Çağrıda 8 madde halinde öneriler de var.
***
TBMM eski Başkanı ve Millî Merkez Başkanı Hüsamettin Cindoruk, beraber katıldığımız bir programda "Cumhuriyeti geri almalıyız. Bu Cumhuriyet, 1923'te kurduğumuz Cumhuriyet değil..." demişti...
Cumhuriyeti çökertmek isteyenler, daha şimdiden “namus ve şerefinizi çiğneyeceğiz” diye alenen tehditler savuruyor... Bu sebeple Cumhuriyete sahip çıkmak, namus ve şerefine de sahip çıkmak demektir.
Gazze politikası ve Cumhuriyet!
30 Ekim 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:45
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
AKP iktidarında Başbakanlık Müsteşarlığı, Çalışma Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı yapan Ömer Dinçer, 19-21 Mayıs 1995 tarihlerinde Sivas’taki bir sempozyumda yaptığı konuşmada önce ekonomi dünyasında başlayan adem-i merkezileşme ve toplumun daha alt birimlerine yetki verme temayülünün giderek sosyal ve siyasal hayatta da kendisini gösterdiğinden, böylece devlet yapısının da değişmesi gerektiğinden söz ediyordu.
Dinçer’in bahsettiği “ademi merkeziyetçi yapı”, federasyondu!
Dinçer’e göre Cumhuriyet kavramı da artık geçersizdi:
“Yine başlangıçta kurulurken ortaya atılan cumhuriyet ilkesinin de zayıfladığını ve işlevini kaybettiğini görüyoruz. Halk için ve halk adına yönetim diye tarif edilen Cumhuriyet kavramının aslında artık bizim için çok fazla bir mana ifade etmediğini söylememiz de mümkündür.”
Dinçer, “Globalleşme ne kadar artarsa İslâmlaşma da o kadar çok artacaktır. Böylelikle varlığını hissettirmeye başlayacaktır. Nitekim hissettirmektedir de. Öyleyse, Türkiye’nin bu durumu farkederek, gerekli düzenlemeleri yapması gerekir” diyerek küreselleşmenin ulus devletler üzerinde yok edici olduğunu kabul ediyor ama asıl direniş gücü olan milliyetçiliği yok sayarak, zayıfladığını, anlamını kaybettiğini ileri sürüyor ve küresel güçlerin amacına hizmet eden bir yaklaşımı öne çıkarıyordu:
“Uluslararası iş birlikleri giderek siyasallaşmakta ve ulusal devlet fikri yerine daha çok bölgesel devletlerin oluşturduğu bir yapıya dönüşmektedir. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin öngördüğü ulusal devlet yahut milliyetçilik esaslarına dayalı devlet fikri yerine uluslararası işbirliği yapan ve belki de siyasi olarak bütünleşen ülkeler söz konusu olmaya başlamıştır.”
Dinçer, Türk Birliği veya İslâm Birliği gibi kızılelmalar veya uzun vadeli misyonlar yerine daha gerçekçi politikalar takip edilmesini ve Türkiye’nin Osmanlı coğrafyası üzerinde, kısa vadeli planlar ve politikalar geliştirmesi gerektiğini söylüyordu.
* * *
İşte bugün AKP hükümetinin dış politikada yaptığı budur fakat, bütün uygulamalar, Osmanlı coğrafyasını, ABD’nin Büyük Orta Doğu projesine entegre etmek içindir. Zaten Ahmet Davutoğlu’nun Mezopotamya Projesi’ni de önce ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi, Pearson “Erzurum’dan Bağdat’a kadar uzanan bölge tek bir ekonomik bölge olacak” diye açıklamıştı.
Dinçer, sonuç olarak şu kanaate varıyordu:
“Türkiye’de Cumhuriyet ilkesinin yerini katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin yerinin İslâm’la bütünleşmesinin gerekli olduğu kanaatini taşıyorum. Böylece Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin laiklik, cumhuriyet ve milliyetçilik gibi birçok temel ilkenin yerini daha çok katılımcı daha adem-i merkezi, daha müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu bulunduğunu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum.”
* * *
1995’te teorik olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini havaya uçuran Dinçer konuşmasında ne demişse AKP, 2002’den beri onu yapıyor.
CFR’nin AKP kurulurken Tayyip Erdoğan’a gönderdiği memorandumda da “Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek ve milli hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak zorundadır. Dünya, bütün hükümetlerden bunu istemektedir” deniliyordu.
AKP, bu yönde önemli adımlar attı ve artık işin sonuna geldiğine inanıyor.
TSK’nın tamamen devre dışı bırakılması lâzımdı ki, kimse TSK’nın (İstiklal Savaşı vererek) oluşturduğu hukuk devletine dayanarak kendisinden hesap soramasın. İşte bugün yapılan odur.
***
Yukardaki yazı, 24 Ocak 2010 tarihinde, “AKP, işin sonuna geldiğine inanıyor” başlığıyla bu sütunda yayınlanmıştı. Bugün neler olduğunun doğru anlaşılması için bu yazıyı tekrar yayınladım. Bugün, AKP iktidarının uyguladığı Gazze politikası, Türkiye’yi hiçbir hazırlığı olmadan ABD ve İngiltere ile sıcak savaşa veya çatışmaya sürükleyebilir!
Bu da cumhuriyeti yok etmek isteyenler için tarihi bir fırsata dönüştürülebilir!
“Yeni bir devlet kuruyoruz” demişlerdi ya... “Milletin çeşitliliğine dayanan Yeni Anayasa” diyorlar ya... Yeni Anayasalar, ancak savaştan sonra yapılabilir!
Dertleri, milletin tekliğiyle... Dertleri Türklükle... “İslâm”ı da bunun için kullanıyorlar.
Yeni Anayasa mı yeni devlet mi?
31 Ekim 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:45
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“Gelecek yıl Kudüs’te” sözünü ilk olarak duyanlar, Filistinlilerin, Kudüs’ü yeniden ele geçirmeleri için Hamas veya Hizbullah tarafından üretilmiş bir slogan zannedebilir ama öyle değil... Gazeteci yazar, Murat Çulcu’nun “Gelecek Yıl Kudüs’te” adlı bir kitabı var... Diyor ki, “Bu söz, Yahudilerin Filistin’den sürüldükten sonra 2 bin yıl boyunca her gün hatırladıkları bir ilahiden alınmıştır.”
Bir milletin ideal sahibi olmasının, onu nasıl diri tuttuğunu ve sonunda hedefine nasıl ulaştığını bu sözler gösteriyor; bu ideali nesilden nesle taşıyan Yahudiler, iki bin yıl sonra Kudüs’ü, İsrail’in başkenti haline getirmiştir...
***
Tam 11 yıl önce de değinmiştim; kitap, bütünüyle bugün yaşadığımız olaylarla ilgili. İşte bir örnek:
Siyonist Birliği Almanya Merkez Yürütme Komitesi’nin önde gelen üyelerinden Dr. Julius Becker, 1917 yılının Aralık ayında İstanbul’a geldi. Alman Büyükelçiliği’ni devreye sokarak Sadrazam Talat Paşa’dan randevu aldı. Talat Paşa ile bir görüşme yaptı, sorular sordu ve mülakatı, Talat Paşa’nın da izniyle Vossichen Zeitung gazetesinin 31 Aralık 1917 sayısında yayınladı.
Dr. Becker’in, “Yahudiler, Filistin’deki yerel yönetimlerde belli ölçülerde bağımsız olacaklar mı” sorusuna Talat Paşa şöyle cevap verdi:
“Yahudilere herhangi bir ayrıcalık tanımamız mümkün değildir. Diğer bütün vatandaşlarımızla aynı haklara sahip olabilirler. Ancak halen yürürlükte olan yasalarımızda belediyelere geniş anlamda kendi kendini yönetme hakkı tanınmıştır. Ve şimdi Parlamento’ya sevk ettiğimiz bu yasa tasarısıyla bu hakların daha da genişletilmesini öngörüyoruz. Yerel belediyeler ve vilayetler şimdiye kadar olduğundan daha geniş bir alanda bağımsız hareket edebilecektir. Görüşüme göre bu çerçeve içinde Flistin’deki Yahudilerin arzuları da gerçekleşecektir.
Yeni yasaya göre nüfusu 5 bin ve üzerinde olan belediyeler kendini yönetme hakkına sahip olabilecektir. Daha küçük Yahudi yerleşim birimleri de Osmanlı hükümetinin teveccühüne mazhar olacaktır. Yahudiler, bütün okullarda ve istedikleri yerlerde İbraniceyi serbestçe kullanabiliyor. Aynı şekilde gazetelerinin ve edebiyatlarının yayılmasında önlerine bir engel çıkarılmadı. Geçmişte olduğu gibi gelecekte de dinlerinin gereklerini yerine getirirken asla rahatsız edilmeyeceklerdir.”
Talat Paşa’nın bu açıklaması, İngiltere, Almanya ve Fransa tarafından büyük destek gördü.
Sonunda 1948’de Filistin’de İsrail devleti kuruldu.
***
AKP’nin kuruluş aşamasında, bir lobi şirketi üzerinden Tayyip Erdoğan’a gönderilen CFR kaynaklı gizli mektupta, “Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek ve milli hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak zorundadır. Dünya, bütün hükümetlerden bunu istemektedir” deniliyordu.
AKP, yıllarca bu sözde “reform” için çalıştı, çabaladıysa da sonuca ulaşamadı. Şimdi, Anayasa’yı değiştirmekle bu işin olmayacağını anladıklarından, Yeni Anayasa yapmaktan söz ediyorlar.
Ankara Üniversitesi Senatosu 30 Aralık 2003 tarihinde bir toplantı yaparak, basın açıklamasında bulunmuştu. Açıklamada şöyle deniliyordu:
“Bir devletin temel kuruluşunu belirleyen kurallar, o devletin anayasasını oluşturur. Bu oluşumda bazı ilkeler vardır ki, devletin bir bakıma varlık koşuludur. Bu temel ilkelerin sorgulanması, değiştirilmesi veya ortadan kaldırılması düşünülemez; çünkü bu tür bir girişim, devletin de varlığının sorgulanması, değiştirilmesi veya sona erdirilmesi anlamına gelir.”
“Yeni Anayasa”, ne demekmiş? Devletin varlığının sona erdirilmesi demekmiş...
***
Türkler, Kudüs’te, Gazze’de veya Batı Şeria’daki Filistinlilerin durumuna düşmek istemiyorsa, uyanık olmak zorundadır. Şimdi Filistinlileri desteklediğini zannedenler, Türkiye’nin bölgesel veya küresel büyük bir savaş tuzağına çekildiğini görmüyor, üstelik eş zamanlı olarak Türk devletinin varlığı da 100’üncü yılda, Yeni Anayasa ile sona erdirilmek isteniyor... Yeni Anayasa, yeni devlet demektir!
Elbette insan haklarına sahip çıkmak gerekir fakat kendi devletinizi koruyamazsanız, kimseye bir faydanız olmaz...
Elleri öpülesi öğretmen...
01 Kasım 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:45
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Ne yapmış Emine öğretmen? Cumhuriyete sahip çıkmak gerektiğini söylemiş... Peki cumhuriyete sahip çıkmak, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, bütün Türk vatandaşlarının birinci vazifesi değil midir?
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, gençliğe hitabesinde, “Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. (...) Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin.” diyor ya...
Atatürk, 1924’te Necip Asım’ın, Orhun Abideleri kitabını okuduktan sonra, “Büyük Nutuk, böyle bir hitap ile son bulacaktır” diye not düşerek, Bilge Kağan’dan 1300 yıl sonra kurduğu Türk cumhuriyetini, Türk gençliğine emanet etmedi mi?
Emine öğretmen de o hitabenin muhataplarından sadece biri değil mi?
Ata’nın vasiyetini yerine getirmeye çalışmış işte...
***
“Okulda siyaset yapılmaz” denilebilir... Bugün normal bir dönemden geçmiyoruz ki Emine öğretmenin konuşması, siyaset olsun... O, bir Türk genci olarak sorumluluğunun gereğini yapmış...
Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmek bir tarafa, öğretmenlerin asli görevi, yeni nesilleri bu bilinçle yetiştirmek değil midir?
Kaldı ki Anayasa’nın başlangıç ilkelerinde de “Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü” korumak “demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.” denilmiyor mu?
***
Türk dili ve edebiyatı öğretmeni Emine Karakuş, Anayasa’nın başlangıç ilkelerinde, kendisine bir görev verildiğini değerlendirmiş ve “Cumhuriyet’in bütün nimetlerinden faydalanıp onu yok etmeye çalışıyorlar. Bir yanda 100 yıl önce Anayasa’ya Cumhuriyet yazdırmak için ömrünü feda edenler, bir yanda bugün onu yok etmeye çalışan, Türkiye Yüzyılı masalına herkesi inandırmaya çalışanlar. Peki tüm bunlar olurken sen neredesin? Bildin mi 100 yıl önce kurulmuş Cumhuriyeti’nin değerini? Özgürlük kelimesinin anlamını kavrayabildin mi gerçekten? Kula kulluk etmediğine her gün için şükrettin mi yaradana? Koskoca ülken Araplar için darphane, Bulgarlar için AVM, Suriyeliler için doğumhane, bizim için tımarhaneye dönüştürülmeye çalışılırken sen neredesin?
Tabelalardan Türkiye Cumhuriyeti ibaresi sökülürken, millî marşını kâğıda bakmadan okuyamayan ya da millî marşı okunurken ayağa kalkmaya tenezzül etmeyen bir güruh, gencecik kadın sporcularını yaftalayıp millilikten söz ederken sen neredesin?
Cumhuriyet’in göz bebeği bütün fabrikaları bir bir yabancılara satılırken, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı, parası olan herkese çerez gibi dağıtılırken, yabancılar ülkende imtiyazlarla sefa sürerken, parası olan her şeye hüküm verirken, memurun, doktorun, işçin, öğretmenin kendi ülkesinde ikinci sınıf vatandaş muamelesi görürken ve en önemlisi ‘geleceğim’ dediğin gençler umutsuzca ülkeden gitmenin yollarını ararken sen neredesin?” diyerek her Türk vatandaşına görevini hatırlatmış ve örnek olmuştur.
Emine öğretmen genç bir insandır ama ellerinden öpmek gerekir...
***
Gerçek aynen böyle olduğu halde Antalya Emniyet Müdürlüğü açıklamasında, “konuşması içeriğinde Türkiye Yüzyılı’nı hedef aldığı, bir eğitim kurumunda siyaset yapıldığı ve birlik ve beraberliği zedeleyerek, ayrıştırıcı tutumun sergilendiği vb. şekilde yer alan görüşler üzerine (...) şahıs hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 216. Maddesi kapsamında; ‘Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama’ suçundan adli işlem yapılmaktadır.” denilmesi, Emine öğretmenin ne kadar haklı olduğunu göstermektedir...
“Türkiye Yüzyılı”, iyi bir slogandır ama bir siyasi partiye aittir... Siyasi parti, iktidarda da olsa devlet değildir. Buna karşı, Emine öğretmenin konuşması, devletin kuruluş felsefesine harfiyen uygundur...
***
Bu soruşturmadan, ceza hukuku açısından hiçbir sonuç çıkmaz. İdari olarak soruşturma açacak olanlar da resmî devlet kayıtlarına geçeceklerini akıllarının bir köşesinde bulundursunlar. Tabii genç gazeteci Serkan Kafkas’ın gözaltına alınması sırasında, “Milliyetçi paylaşımlarda bulunduğu görülmüştür...” denilmesi ve herhangi bir suçlama yapılamadığı halde tutuklanması da aynı şekilde devlet kayıtlarına girmiştir.
Türkiye’nin nüfus yapısı değiştirilerek Türk Milleti’nin hukuku çiğnenirken hiçbir soruşturma açmayanlar da tarih...
ABD’nin üç notası üzerine...
02 Kasım 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:45
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Çok dikkat çekici bir haber var. İsrail, Gazze’de bütün dünyanın gözü önüne katliam yaparken Malezya Başbakanı Enver İbrahim, ABD'nin, Filistin konusundaki tutumu dolayısıyla ülkesine 3 kez diplomatik nota gönderdiğini bildirdi.
Free Malaysia Today'in haberine göre Başbakan Enver İbrahim, Mecliste milletvekillerine hitaben konuştu ve ABD'nin Kuala Lumpur Büyükelçiliğinin, Malezya Dışişleri Bakanlığına 2 kez nota verdiğini, bir kere de Malezya'nın Washington Büyükelçisinin ABD Dışişleri Bakanlığına çağrıldığını açıkladı.
Washington'un, Malezya'nın Filistin-İsrail çatışmasında, iki devletli bir çözüm arayan tutumunu değiştirmesini istediğini vurgulayan Enver İbrahim, "Malezya, ayrıca İsrail güçleri tarafından gece gündüz sivillerin, evlerin ve hastanelerin bombalanmasını ve bunun sonucunda masum insanların, çocukların, kadınların ve erkeklerin katledilmesini kesin bir dille kınamıştır." ifadesini kullandı.
ABD, İsrail’in yaptığı katliamı kınadı diye Malezya’ya üç defa nota veriyor ama sabah akşam İsrail’in devlet aklını kaybettiğini ve insanlık suçu işlediğini söyleyen Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a sitemde bile bulunmuyor! “Müzik notası değil bu” diye düşündükleri için mi acaba? Enver İbrahim, on gün önce Türkiye’yi ziyaret etmiş, Erdoğan ile Vahdettin Köşkü’nde görüşmüştü...
ABD’nin iki ülkeye iki farklı tutumunun sebebini, düşünenlerin takdirlerine bırakıyorum.
***
Bu arada ABD Dışişleri Bakanlığı, İsrail'in kuşatması altındaki Gazze Şeridi'ne yardım kamyonlarının erişimi ve ABD vatandaşlarına ulaşılması için Refah Sınır Kapısı'nın açılmasına odaklandıklarını bildirdi.
ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Matthew Miller, “Son birkaç saatte Refah Sınır Kapısı'nın yarın açılacağına dair bölgeden bazı haberler aldık." diyerek Miller, ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken'ın Katarlı mevkidaşını arayarak Hamas'ı bu konuda ikna etmesini istediğini hatırlattı.
Sözcü Miller, "Amerikan vatandaşlarının, ailelerinin ve diğer yabancı uyrukluların güvenli bir şekilde çıkışını sağlayacak her türlü anlaşmayı memnuniyetle karşılayacağımızı söyleyebilirim." dedi.
Miller, bir soru üzerine, İsrail'in Gazze'yi işgal etmeyi istemediğini, bununla birlikte Hamas'ın da Gazze'de yönetimde kalamayacağını belirterek, şu değerlendirmelerde bulundu:
"Bizim için birkaç şey net. Birincisi; İsrail, Gazze'yi işgal edemez. Gazze'yi işgal etmek istemediklerini söylediler ve doğal işgallerin olmasını beklemiyoruz. İkincisi; Hamas, Gazze'yi yönetmeye devam edemez. Bu da size bundan sonra ne olacağı sorusunu bırakıyor."
Sözcü, bu soruyu cevaplamak için "aktif şekilde meşgul olacaklarını ve bu konuda bölgedeki muhataplarıyla birlikte çalışacaklarını" kaydetti.
***
Elbette her ülkenin sıcak çatışma olan bölgedeki vatandaşlarını korumaya hakkı vardır fakat İsrail’in yaptığı katliama “savaş bu...” diyerek sivil kayıpların olabileceği yönünde cevap veren de ABD... Uçak gemilerini getirmiş, “İsrail’e müdahale edeni vururum” diyor... Bu durumda, sadece İsrail’i suçlamak, eşeğini dövemeyenin semerini dövmesine benziyor...
Katliamı teşvik eden, İsrail’e tahrip gücü yüksek bombalar veren ABD ama Hamas’a kimse yardım etmesin diye de uçak gemisi gösteriyor, vatandaşlarını kurtarmak için de Hamas üzerinde etkili olan Katar’ı devreye sokuyor...
---
Tavizsiz bir Türkçü: Hanefi Altaş...
---
Çıkardığı Yeni Hayat dergisini takip ediyordum ama Hanefi Altaş ile beni yıllar önce Fahrettin Öztoprak tanıştırdı. Telefon ederek bürosuna ziyarete giderken başka bir arkadaş da ısrarla bize katılmak istedi, kıramadık... Tanışma faslından sonra sohbet sırasında, o arkadaş, milli bir konuda laubali sözler sarf etti, biz de şaşırdık, mahcup olduk. Ben bu sıkıntılı durumda ne diyeceğimi düşünürken Hanefi Bey, hiç sözünü esirgemedi, çok sert bir karşılık verdi. Milli konularda Hanefi Bey’in en küçük bir tavizi yoktu.
Sonraki yıllarda kendisinin daveti üzerine gittiğim bürosunda saatler süren sohbetler ettik. Hanefi Bey, benim bir konferansıma dinleyici olarak katıldı, söz aldı ve yine aynı karakterini gösterdi. Sonraları, ortak arkadaşlarımızla birlikte yemeklerde buluştuk. O tavizsiz bir Türkçü idi...
Ani bir kalp kriziyle aramızdan ayrılan Hanefi Altaş’ı, hep o kaya gibi duruşuyla hatırlayacağım. Ruhu şad olsun.
CHP, panzehiri elinden kaçırdı!
03 Kasım 2023 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2024 23:45
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
CHP’de genel başkanlık seçimi var. Mevcut Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, Özgür Özel ve felsefe profesörü Örsan Öymen’in aday olması bekleniyor.
Kılıçdaroğlu ile 2011 seçimlerinde gelişen gazeteci-politikacı ilişkisi çerçevesinde bir hukukumuz var. Öymen ile bir yemekte yan yana oturup sohbet etmişliğimiz var. Özel ile hiç karşılaşmadım.
Şu kadarını söylemeliyim ki CHP’deki genel bakanlık seçimine, kişiler üzerinden değil, ilkeler ve CHP’nin tarihî rolü üzerinden bakıyorum.
***
CHP kurultayı öncesinde, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün “Atatürk’ten Sonraki CHP (Çağı Yanlış Okumanın Serüveni)” adlı kitabının üçüncü baskısı çıktı.
Kitap yayınlanmadan önce Yaşar Nuri Hoca’nın oğlu Mustafa Tahir Öztürk, benden kitapta yayınlanmak üzere geniş bir makale istedi.
“Yaşar Nuri Öztürk’ün Reddedilen Panzehiri” başlıklı makalem, Yeni Boyut Yayınları arasına çıkan kitabın sonunda ek olarak yayınlandı.
***
Yaşar Nuri Hoca, CHP milletvekili iken kendisine yöneltilen parti içi eleştirilere cevap verirken "İslam dinini istismar edenin bu istismarına karşı çıkmak ve bunun için de dini söylemler kullanmak din istismarcılığı değildir. Ne yazık ki Türk solunun böyle bir anlayışı var. Biri, bir zehir üretiyor. Milletin damarına bu zehri şırınga ediyor. Biri de çıkıp bir panzehir üretiyor. Panzehir nereden üretilir? Elbette zehirle aynı yerden üretilir. Şimdi kalkıp her ikisinin de milleti zehirlediğini iddia edebilir misiniz siz? Biri zehir zerk ediyor, diğeri de o zehir bu bünyeyi öldürmesin diye panzehir veriyor. Bu ikisi aynı kefeye konabilir mi? İşte Türk solunda ne yazık ki bu kavrayış hâlâ gelişemedi. Bir de liberal denen, emperyalizmin içerideki adı konmamış uşaklığını yapan birtakım sözde aydınlar yapıyor bunu. Onların ne ilkesi, ne şahsiyeti var" demişti.
Deniz Baykal’a “Yaşar Nuri Öztürk ile neden devam etmediniz, neden partide tutamadınız?” diye sorduğumda "Sayın Öztürk'ün değerli bir İslâm bilim adamı olduğuna inanıyorum. Onun tezleri gerçekten önem taşıyor. İslâmiyeti hurafeden, istismardan kurtarmak ve İslâm'ın gerçek değerine, Kur'an'a yansıyan değerine sahip çıkmak yolundaki anlayışını çok önemli ve çok değerli buluyorum. Gelecekte de bunun büyük önemi olacaktır. Siyaset ise başka bir alan..." diye cevap vermişti.
Sözün özü, mızraklarının ucuna Kur'an sayfaları geçiren AKP'nin din istismarına, ancak Kur'an'ın özü ile karşı çıkılabilirdi. Fakat CHP’nin bünyesi, Yaşar Nuri Öztürk’ü hazmedemedi. CHP, sonraki bütün genel seçimlerden mağlup çıktı.
***
Esasen, CHP, Atatürk’ten sonra yönünü kaybetmiştir, Türkiye de bu sebeple, cumhuriyetin yüzüncü yılında, cumhuriyet düşmanlarının eline düşmüştür! Bugün, küresel sermayeye teslim olan bir Türkiye varsa, temelleri İnönü döneminde atılmıştır. Atatürk’ün hemen ardından, 1939'da İngilizlerle borçlanma anlaşması imzalayan İnönü, Lozan'da kazandıklarını tek tek vermeye başlamıştır.
Yaşar Hoca, kitabın hemen başında bu konuya değiniyor:
“Atatürk Batıcı değildi ama CHP’nin ikinci genel başkanı İnönü ve ondan sonrakiler cümleten ve toptan Batıcı idiler.
Özellikle İnönü, Batıcılık adına Atatürk’ün yarattığı birçok şeyi yerle bir etmiştir. Batı’ya yaranmak adına Atatürk’ün mirasına büyük zararlar vermiştir.”
Tabii konu bir iki alıntı ile izah edilebilecek gibi değil. Kitabı okumak lâzım.
***
Bana göre CHP, kaybettiği yönünü Atatürk çizgisinde bulabilir ama bu yapı ile mümkün değil!
Yaşar Nuri Hoca, CHP’nin neden iktidar olamadığını da kitapta göstermiş: “CHP, din meselesinde kafayı kuma sokmayı hüner saymış ama bu sanısının faturasını dinci siyasetlere yenilgiyle ödemiştir...”
Belki okunur da ders alınır...
İktidarı mahcup edici bilgi yaymak!
04 Kasım 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 21:05
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gazeteci Tolga Şardan, T24’teki “MİT’in Cumhurbaşkanlığı’na sunduğu ‘yargı raporu’nda neler var?” başlıklı yazısında, “Sansür Yasası” olarak adlandırılan, Dezenformasyon Yasası kapsamındaki “halka yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak” suçlamasıyla tutuklandı. Şardan’ın yazısına da erişim engeli getirildi.
Yine gazeteci Cengiz Erdinç de aynı suçlamayla gözaltına alındıktan sonra adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
***
İki gazeteci, halkı alenen yanılttıysa, doğru bilgi nedir? Öyle ya, madem böyle bir suçlama yöneltiliyor, yazılan yazılarda halkı yanıltıcı bilgi yayıldığı iddia ediliyor; öyleyse, tutuklama veya gözaltı kararını veren yargı mensuplarının, doğru bilgiyi de açıklaması gerekmez mi?
Tabii o zaman da yargının “doğru bilgi”yi nereden aldığı sorgulanacaktır. Öyle ya konuyla ilgili şikâyette bulunan, haber veya yazıda adı geçen ilgili kurumun verdiği bilgi, hukuk önünde esas alınamaz. Çünkü o kurumu temsil eden kişiler, konunun tarafıdır. Kime göre doğru? Yargı, kamu otoritesinin tarafı değildir, doğruyu tespit ve adaleti tesis etmekle görevlidir. Yargı, kamu otoritesi ile gazeteci arasında adaletle hükmetmek zorundadır. Sırf kamu otoritesi şikâyet etti diye gazeteci tutuklanırsa, artık bu ülkede gerçekleri yazacak gazeteci kalmaz. Yoksa kamu otoritesinin, daha doğrusu siyasi otoritenin istediği bu mudur? Yoksa gazeteciler, halkı yanıltıcı değil de “iktidarı mahcup edici bilgiyi yaydıkları için mi” baskı altına alınmaktadır? Kanunda böyle bir suç yoktur...
***
Gazeteciler, hangi konuda halkı yanıltmışlardır? Yanıltılmış olduğu belirtilen halkın bunu bilmeye hakkı yok mu?
MİT’in böyle bir raporu var mıdır yok mudur? Rapor yoksa suçlamaya kimsenin bir diyeceği olamaz. Rapor varsa, gazetecilerin ne suçu var? Rapor varsa, yargı ile ilgili rapor düzenlemek, MİT’in yetki alanına girmediği için mi bu kadar sert tepki gösterilmiştir?
Tabii rapor yoksa suçlama doğru sayılabilir ama gazeteciler böyle önemli bir bilgiyi masa başında uydurmuş olabilir mi? Böyle bir ihtimal var mı? Yok tabii. Saygın bir gazeteci, güvenilir kaynaklardan bilgi almadan böyle bir haber yazar da kendi itibarını zedeler mi?
***
Esasen, Türk Ceza Yasası’na eklenen halkı yanıltıcı bilgi yaymak maddesinin, uygulamada halkın haber almak hakkını kısıtlamaya hizmet ettiği ortadadır ve Anayasa’daki temel özgürlükleri yok etmektedir.
Diğer taraftan, maddeyle ilgili uygulamaların tümü gözden geçirildiğinde, iktidarı veya ilgili kamu otoritesini temsil eden kişilerin, kendilerini kamuoyu önünde zor durumda bırakan haberlere erişim engeli getirmek için yargıya başvurduğu, yargının da bu talep yönünde karar verdiği görülmektedir.
Öyleyse bu kanun maddesi, hakka, hukuka uygun değildir. Çünkü doğru bilgilerin haber yapılması kamunun lehinedir. Doğru bilgilerin engellenmesi ise halkın doğru karar vermesini önleyeceğinden, demokrasiyi de fiilen ortadan kaldırır. Basın özgürlüğü ile düşünce ve ifade özgürlüğünün, demokrasinin temeli sayılmasının sebebi budur...
Basın özgürlüğü, gazetecilerden haber vermek görevinden önce halkın haber alma özgürlüğünün güvencesidir. Uygulamalar ise hukuk devletini yok etmektedir.
ABD’nin Truva atları ve 80 yıllık planlaması!
06 Kasım 2023 00:01
Son Güncelleme: 06 Kasım 2023 06:22
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD Başkanı Biden, "Orta Doğu'daki son olaylar önümüzdeki 80 yılı belirleyecek" dedi. Eski ABD Başkanı Bill Clinton'ın 15 Kasım 1999'da TBMM'de yaptığı konuşmada, “20’nci Yüzyılı anlamak için, Türkiye'nin tarihi, bir anahtardır; ancak, ben inanıyorum ki, Türkiye'nin geleceği, önümüzdeki binyılın ilk yüzyılının şekillenmesinde de son derece önemli bir rol oynayacaktır.” diye konuşmuştu.
Clinton, Türkiye’nin Arap ülkeleri ve İsrail arasında, ayrıca Balkanlar ve Kafkaslar’da barış ve huzur ortamına katkıda bulunacağını da anlattı.
ABD’nin Türkiye’ye nasıl bir gelecek biçtiğini en açık bir şekilde söyleyen ise ABD'nin eski Türkiye Büyükelçisi Eric Edelman oldu.
The Economist dergisinin 24 Ocak 2004 tarihli sayısında, aynen şu ifadeler kullanılıyordu:
"ABD'nin Türkiye Büyükelçisi Eric Edelman'a göre 'İslâm dünyasında reform ABD'nin en önemli stratejik girişimi' ve Türkiye'nin başarısı da bunda büyük rol oynayabilir."
***
Clinton’un konuşmasının üzerinden 24 yıl geçti... 21’inci yüzyıldan geriye 76 yıl yani yuvarlak hesapla 80 yıl kaldı...
Hamas ile İsrail arasındaki savaş, önümüzdeki 80 yılı nasıl belirleyecek? Bunun için savaşın Hamas ile İsrail arasında kalmaması, bütün bölge güçlerini içine alacak şekilde genişlemesi gerekir ki herhalde Biden, onu kastediyor...
ABD başkanlarının veya büyükelçilerinin stratejiyle ilgili sözleri, sırf kendi görüşleri değil, devlet politikasıdır... İslam dünyasında reform, ABD’nin en önemli stratejik girişimi ise ve “Türkiye’nin başarısı” da bunda rol oynayacaksa, Türkiye’nin bu süreçte, ABD hedeflerine hizmet edeceği varsayılıyor demektir. Büyük Orta Doğu Projesi eş başkanlığı görevi de bunu gerektirmiyor mu?
Türkiye BOP gerçekleşsin diye uğraşıyorsa, AKP’nin yerli ve millî olduğu iddialarının bir kıymeti var mıdır? Bu söylemler, içerde kamuoyu desteği alabilmek ve iktidarda kalabilmek içindir. “Türkiye Yüzyılı” sloganı da halkı bu tatlı rüyayla oyalamaya yaramaktadır. Fiili durumda, Türkiye’de iktidar ve muhalefet, 21’inci yüzyılda ABD’nin “İslâm dünyasında reform” stratejisine göre tasarlanmıştır. Sadece İslâm’ın veya Türklüğün bayraktarı gibi görünenler değil, sosyal demokrasinin temsilciliğini üstlenenler de aynı stratejiye hizmet ettirilmektedir. Bu yapılardan üretilen politikalar, Türkiye’nin değil ABD’nin stratejisine uyumludur.
***
ABD, İsrail’i kınayan Malezya’ya üç defa nota veriyor ama İsrail’i savaş suçlusu olarak ilan eden Türkiye’ye sitem bile etmiyor! Türkiye’yi yöneten siyasi kadroların, iç kamuoyuna dönük konuştuğunu çok iyi biliyorlar ve bu sebeple ses çıkarmıyorlar.
Bu durumu, yıllar önce “İslâm’ın Truvası” kitabında toparladığım yazılarımda da ifade etmiştim. Türkiye’yi yöneten siyasi kadrolara verilen görev, ABD’nin İslam dünyasındaki Truva atı rolüdür...
Tabii bu durumun devam edebilmesi ve Türk seçmeninin sürekli aldatılabilmesi için Türkiye’ye bazı kısa vadeli kazanımlar da sunulabilmektedir... “Suriye’nin kuzeyinde 30 kilometre derinliğe kadar inebilirsin” denilmesi gibi, Türk halkı, uzun vadede işe yaramayacak bu başarılarla oyalanırken, 30 kilometrenin güneyindeki ABD kara kuvvetleri sayılan PKK/YPG güçlerine operasyon düzenlediğinde, SİHA’sı düşürülerek uyarıldı. O günden sonra operasyonlar, Irak’ın kuzeyine kaydırıldı. Halk terörle mücadeleye devam ediliyor zannetsin diye... Oysa o 30 kilometrenin güneyinde bir terör ordusu kuruldu.
***
Kısacası Türkiye, ABD stratejilerine uyumu sağlanarak kendi bindiği dalı keser duruma düşürülmüştür. ABD stratejisinden en küçük bir sapmaya bile izin vermiyorlar. Türkiye’yi yöneten siyasi kadrolar da böyle durumlarda küçük dillerini yutmuş gibi ilgisiz sesler çıkarıyor.
Son olarak şunu da eklemeliyim: Hamas saldırısı, ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi’nin hızlandırmasına yaramıştır. ABD’nin Orta Doğu’daki 80 yılı planlamak için Gazze’nin boşaltılması ve enerji terminali hâline getirilmesi gerekiyordu; Hamas düğmesine bastılar ve 80 yıllık operasyona başladılar...
***
“Küresel Truva atı!” başlıklı ve 11 Haziran 2003 tarihli yazımı şöyle bitirmiştim:
“Peki bunları bildiğimiz hâlde, hâlâ ne diye oyunda oynaştayız?
Yoksa, bizim beynimize de mi Truva atları yerleştirdiler?
Çözüm, önce beynimizden, sonra derneğimizden, partimizden, medyamızdan, iş dünyamızdan, devletimizden Truva atlarını söküp atmak ve kendi programımızı uygulamaktır...”
Etnik vatandaşlık ve Atlantikçilik... CHP bu mudur?
07 Kasım 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 21:06
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Özgür Özel’in CHP Genel Başkanlığı’na seçilmesi ne ifade ediyor; “CHP sağa kaydırıldı” eleştirileri yaparak seçilen kadro, sola nasıl bir anlam yüklüyor? Meselâ, solculuk ile Batıcılık, hatta “Atlantikçilik” bağdaşır mı? Ayrıca solculuk, “eşit vatandaşlık” adı altında, millet kimliğinden etnik vatandaşlığa geçiş midir?
Bu soruları hep birlikte cevaplandırmaya çalışalım ve cevabı olanların görüşüne de başvuralım.
CHP kurultayında seçim yapılmadan önce Yaşar Nuri Öztürk’ün, Atatürk’ten sonraki CHP genel başkanlarının Batıcı olduğu yolundaki eleştirisini hatırlatmıştım.
Türkiye’nin en iyi strateji uzmanı emekli general Nejat Eslen de, Özgür Özel’in kurultay konuşmasındaki “Atlantikçilik” vurgularına dikkat çekti:
“Değişim sloganı ile CHP'nin başına geçen Özgür Özel, kurultayda, CHP zayıf olduğu için Türkiye'nin Doğu’ya kaydığını ifade ederek, Atlantik yapısına sıkı bir selam çakmış, küresel jeopolitik değişimi kavramadığını veya kavrasa da Atlantik önyargılı davranacağını, küresel jeopolitik değişim içindeki Türkiye'nin çıkarlarını değil de; önyargılı Atlantik bağını esas alacağını göstermiştir.
Değişim, sadece kişilerin değişimi değildir.
Değişim, özünde, kurucu değerlere bağlı kalarak küresel değişime uyum sağlama becerisidir...
Kanımca bu kurultayın asıl kazananı İmamoğlu oldu.
Kim bilir belki de birileri seçimleri kaybeden değil kazanan CHP arzu ediyordur artık...
Ben peşin peşin yazayım; belki Özgür Özel’e de ileten olur:
ABD önemli bir ülkedir. Türkiye-ABD ilişkileri de önemlidir ancak, Türkiye-ABD ilişkileri tek yönlü otoyol gibi olmamalıdır. Türkiye-ABD ilişkilerinde Türkiye'nin çıkarları da esas alınmalıdır.
Aslında, dünya çok önemli bir değişimden geçmektedir.
ABD'nin kurallara dayalı düzeni giderek güç kaybetmekte, ABD bu düzeni askerî gücü ile sürdürme çabası içinde iken dünya belirsizlikler, dengesizlikler ve tehlikelerle dolu kaotik bir sürece girmiş durumdadır.
CHP bu değişimi ve kaotik süreci mutlaka dikkate almalı ve kaybetmeye aday Atlantik yapısına sıkı bağlarla bağlanmamalıdır.
Bir başka ifade ile CHP, muhalefet partisi olsa bile Atatürk gibi düşünmeli ve bu kaotik ve tehlikeli süreçte Atatürk gibi dış politika uygulamalıdır.
Kimse alınmasın ama hem Atlantikçi yapıya sıkı bağlarla angaje olmak hem de Atatürkçü olduğunu ifade etmek sadece siyaset cambazlığıdır.”
***
Eslen, ayrıca Özgür Özel’in de “eşit vatandaşlık” vurgusu yaptığını, bunun da Batı’nın dayatması olduğunu hatırlattı.
Konuyu ben de yıllardan beri yazıyor, anlatıyorum. Son olarak “Eşit vatandaşlık = Etnik vatandaşlık!” başlıklı yazımda durumu şöyle ifade etmiştim:
Eşit vatandaşlık kavramını ve talebini, Türkiye’de ilk defa gündeme getiren kişi, PKK adlı terör örgütünün başı Abdullah Öcalan’dır.
Çözüm sürecinde, PKK’nın birinci talebi eşit vatandaşlıktı... AKP iktidarı, PKK’ya hem Oslo görüşmelerinde hem de Dolmabahçe’de bu yönde söz vermişti. ABD, İngiltere ve ABD öyle istiyordu. Kemal Kılıçdaroğlu da 2017'deki adalet yürüyüşünün sonunda Maltepe'de yaptığı mitingde yeni bir toplumsal sözleşmeden, yani yeni bir Anayasa hedefinden söz etmiş ve "Toplumsal barışımızı bozan tüm antidemokratik uygulamalara, eşit yurttaşlık temelinde son verilmelidir" demişti.
Eşit vatandaşlık, Anayasa'daki kanun önünde eşitlikle aynı şey değildir. Prof. Dr. Birgül Ayman Güler'e göre "eşit vatandaşlık"la kastedilen, Yugoslavya, Lübnan ve Irak’taki gibi "etnik vatandaşlık"tır. Yani hem kendi etnik devletinizin vatandaşı olacaksınız hem de federasyonun! Böylece, ulus devlete, üniter devlete ve laik devlete veda edeceksiniz! Eşit vatandaşlığın anlamı budur.
Güler'e göre "Eşit vatandaşlık, Bosna-Hersek'te Dayton Anlaşması'yla kurulmuş olan 'milliyetler sistemi'ne geçilsin demektir. Elbette olmazsa olmaz şartı, Anayasadan Türk vatandaşlığının silinmesidir.”
Türkiye çoktan öpüldü ama...
08 Kasım 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 21:06
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“Gazzelileri de getirebilirler!” başlıklı 10 Ekim 2023 tarihli yazımda “Şimdi Gazze de boşaltılacak. ABD, Gazzelilerin deniz koridoru ile Türkiye’ye taşınmasını isteyebilir! Milleti adım adım çeşitlendirmeleri gerekiyor ki Türk’ün hakkından gelebilsinler ve son olarak Bernard Lewis’in Baba Bush döneminde şekil verdiği Büyük Orta Doğu Projesi tamamlanabilsin! Yani Büyük İsrail...” uyarısında bulunmuştum ya işte o aşamaya gelindi...
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile görüşmesinden sonra, Orta Doğu temasları hakkında bilgi verirken “Gazze’den sivillerin çıkarılması konusunda da önemli adımlar ve önemli görüşmeler yaptık.” dedi.
***
Prof. Dr. Kemal Üçüncü, bu gidişat konusunda, “Sert tokalaşma sonrası sert bir nara atılacak İsrail’e... Gaz bulutları yaratarak ümmet tahliye edilecek. Şiirleri bile hazır. Türkler mi? Onlar hala Haymana’nın ötesindeki köylerde. Okumuşların ise ‘aman ha saramam’ diye çıtı çıkmıyor. Sanırım Mısır, Ürdün, Lübnan ve Türkiye Gazze nüfusunu alacak. Böyle bir ima var uluslararası alanda. Her anlamda felaket olur. Doğu Akdeniz dinamikleri değişir. Milli devlete kalıcı olarak elveda deriz.” diye mesaj paylaştı.
Emekli Büyükelçi Namık Tan da “Türkiye, son yıllarda, Afganistan, Suriye ve çeşitli Afrika ülkelerinden kaçan insanların mülteci deposu olmuşken, şimdi de Gazze’den 750 bin kişinin Türkiye’ye gelme ihtimali konuşulmaktadır. Bu durumun uzun vadede Türkiye’nin güvenlik, demografik yapı ve sosyal barış konusunda sorunlar yaşamasına neden olacağı açıktır. Yanlış dış politika nedeniyle Ortadoğu’da meydana gelen çatışmaların tarafı olan iktidar, bu çatışmalar sonucunda ortaya çıkan insani krizden etkilenen kişileri kısa vadeli hesaplarla Türkiye’ye kabul etmesi halinde yeni ve çok büyük bir hata yapmış olacaktır.
Bu yanlış politikalardan acilen geri dönülmeli, Türkiye krizin çözümü konusunda etkin rol oynamalı, İsrail-Hamas savaşı nedeniyle ortaya çıkabilecek bu yeni mülteci krizini yerinde çözmek için çaba sarf etmeli, ABD ve İsrail arasındaki muhtemel bir mülteci anlaşmasının parçası olmamalıdır. Gazze'ye sahip çıktığını iddia eden Erdoğan'ın, Gazze halkını insanlığın vicdanına aykırı şekilde vatanından sürecek bir planın parçası olması, bu planı uygulayacaklar arasında adının zikredilmesi de ibretliktir.” dedi.
***
Oda tv’nin “CIA gölgesi yazdı. 750 bin Gazzeli Türkiye’ye…” başlığıyla duyurduğu habere göre ABD ve İsrail, Gazze halkının tahliyesi ve karşılığında çatışmaların durdurulması için Körfez ülkeleri, Mısır ve Türkiye ile görüşmeler yürütüyor. İddiaya göre, tahliye edilen Gazzeliler bu ülkelere dağıtılacak. Mısır'ın IMF'ye olan borcu ödenecek, Türkiye'nin ihtiyacı olan döviz sağlanacak.
Mısır'a 950 bin kişi, Türkiye'ye 750 bin kişi, S. Arabistan’a 400 bin kişi, Körfez ülkelerine 100 bin kişi, Batı Şeria’ya 50 bin kişi, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa'ya 50 bin kişi, çeşitli Arap ülkelerine 400.000 kişi gönderilecek.
Bu süreç ve sonrası için en az 30 milyar dolarlık bir fon hazırlanıyor.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi ise sosyal medyada yayılan “1 milyon Filistinlinin Türk vatandaşı olacağı” iddiasıyla ilgili bütün haberleri yalanladı.
Bu arada Ürdün Ürdün Başbakanı Bişr el-Hasavne, Filistinlileri tehcir etme girişiminin “kırmızı çizgileri” olduğunu belirterek “Ürdün bunu savaş ilanı olarak değerlendirecektir” dedi.
***
Hakan Fidan, tokalaşma sırasında, bilek ve dirsek hareketiyle uzak tutarak Blinken’in sarılması ve öpmesini engelledi ama Gazzelilerin bir kısmı Türkiye’ye sürülürse, ABD ve İsrail Türkiye’yi bir defa daha öpmüş olacak...
ABD Dışişleri heyetinin görüşmeye geldiği araçlardan birinin “BOP” plakası taşıması öpmenin ne zaman başladığını da hatırlatıyor... Hani Tayyip Erdoğan, 2004 yılında, “Bizim Büyük Orta Doğu Projesi eş bakanlığı görevimiz var” diyordu ya şimdi o görevi hatırlatıyorlar herhalde...
Mülkiyete el koyma yasası!
09 Kasım 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:34
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Kentsel dönüşüm yasası TBMM'de kabul edildi. Gazeteler, “Yerleşim yerlerinde yer alan parsellerin de rezerv yapı alanı olarak belirlenmesine imkân sağlanması” konusunu öne çıkardı.
Cumhuriyet’in haberine göre “Dönüşüm kapsamında borcunu ödeyemeyenler, mülkiyet hakkını kaybedecek.” Bununla birlikte araziler uygulama projesi olmasa da ihale edilecek.
Yasayla, şehir merkezlerinde üzerinde yapı bulunan alanlar, özel mülkiyetler, parklar ve askerî alanlar da “rezerv alan” ilan edilebilecek.
CHP Balıkesir Milletvekili Ensar Aytekin, Meclis'teki konuşmasında konuyu şöyle anlattı:
“Bir gün bir helikopter bir şehrin üzerinde uçar, kupon arazileri gözüne kestirir, helikopterdeyken bir telefonla ilgili bakana ulaşılır ve o bakana şu denir: Burayı rezerv alanı yapın, benden habersiz de kimseye satmayın.”
***
Konuyu daha önce de ele almış ve “Tapunuza da göz diktiler!” başlığı altında şu bilgiyi vermiştik:
“Hazırlanan Kentsel Dönüşüm Yasası’na göre devlet kentsel dönüşüme giren binalarda her tapuya beşte bir oranında destek verecek ama bunun karşılığında tapuya da aynı oranda ortak olacak!”
Kabul edilen yasada bu konu, Sözcü’nü haberinde şöyle izah ediliyor:
“Yoksul veya dar gelirli olarak kabul edilenlere verilecek bağımsız bölümler için hak sahibinin borçlanmasının gerekmesi fakat hak sahibinin borçlanma bedelini ödeyecek mali gücünün olmaması durumunda, hak sahibi adına isabet eden bağımsız birimin tapuda hak sahibi ile Başkanlık adına paylı mülkiyet esaslarına göre tescil edilmesi mümkün olduğundan, böyle bir durumda hak sahibinin üzerine kayıtlı ikamet edebileceği konut nitelikli başka bir gayrimenkulü yok ise bu bağımsız bölümler üzerinde hak sahibine ve hak sahibi evli ise işlem yapıldığı tarihteki eşine oturma hakkı tanınacak.”
Yani tapulu dairenizin mülkiyetine el koyuyorlar ama size veya eşinize “oturma hakkı” lütfediyorlar!
***
Tapuya müdahale konusunu 12 Haziran 2018 tarihinde “Allah ile aldatarak tapuyu değiştirdiler!” başlığıyla şöyle incelemiştim:
AKP döneminde, Türkiye'nin tapusu büyük ölçüde değiştirilmiştir. Bu arada idari kurumlara kamulaştırma yetkisi verilmesinin ötesinde yargı kararlarıyla tapuya müdahale kolaylaştırılmış, vatandaşın toprağına gelişigüzel el konulmaya başlanmıştır. Bu uygulamalar, sermayenin yurt dışına kaçmasına ve ekonomik krizin patlamasına yol açmıştır.
İş adamı arkadaşım Yaşar Canca, yıllar önce meselenin tapuyu ele geçirmek olduğunu yazmıştı:
"Şimdi savaş, dünyanın tapusunu ele geçirmek için sürüyor. Dünyada her yıl Fransa ekonomisinin millî geliri (2.34 trilyon dolar) kadar gelir, sadece faiz yoluyla elde edilmektedir. Bu parayla rekabet etmek neredeyse imkânsızdır. Ülkemizdeki doğal kaynaklar önce bir yerlere adreslenecek sonra da Anayasa değişikliği ile birlikte işletenlere tapulanacak! Bir kere verin, bakalım bir daha alabilecek misiniz? Orman alanlarında şimdiden birçok yer ve amaç için ruhsatlar alınmaya başlanmıştır. Eğer bu değişiklikler planlandığı gibi gerçekleşirse deniz ve göl kıyılarındaki tesisler, limanlar, turizm bölgeleri, hidro elektrik santrallerinin su toplama havzaları, şu anda kullananların olacaktır. Millî-muhafazakâr yapının neyi koruduğunu bilmesi lazım. Bunu yapamaz isek içinde yaşadığımız coğrafyadaki dağları, ovaları, göl ve nehirleri elimizden alırlar. Coğrafya elimizden gittiğinde yaşayacak yer aramaya başlarız."
AKP, ormanların ve su kaynaklarının satılması için gereken yasal değişikliği de yaptı!
Canca'nın bahsettiği devletin tapusundaki millî servetler "Varlık Fonu"na adreslendi...
İlahiyatçı Cemil Kılıç ise "Mülkiyeti ve üretim araçlarını ele geçirmeden insanlar üzerinde egemenlik kurmak mümkün değildir. Şirk dediğimiz şey yani tanrılık/tanrısallık iddiası, mülkiyete el koyma yoluyla olmaktadır." diye konunun tarihi boyutunu açıkladı...
Bilinçli Kaos!
10 Kasım 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:34
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yargıtay 3. Ceza Dairesi'nin Anayasa Mahkemesi kararını tanımaması ve Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunması, hukukla izah edilemez. Konu, Can Atalay'ın hak ihlali kararına rağmen serbest bırakılmamasını aşmış, bir devlet krizine dönüştürülmüştür. Bilerek ve isteyerek... Cumhurbaşkanlığı danışmanları, Yargıtay 3. Ceza Dairesi kararını savunuyor. Oysa Anayasa'ya göre Cumhurbaşkanı, Devlet Başkanı sıfatıyla Türkiye Cumhuriyeti'ni ve Türk Milleti'nin birliğini temsil eder; Anayasanın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını temin eder...
Yargı içinde bir kriz var ama Cumhurbaşkanı, devletin organlarının düzenli ve uyumlu çalışması için herhangi bir adım atmadı... Öyleyse hukuk sisteminde kaos yaratmanın bir hedefi var! O da büyük ihtimalle Anayasa işlemiyor gerekçesiyle Yeni Anayasa dayatmasında bulunmak olabilir. Halk, iktidarın veya muhalefetin, Yeni Anayasa söylemlerini bugüne kadar umursamadı... Çünkü Yeni Anayasa yapmanın, mevcut devleti yıkıp yeni bir devlet kurmak ve Türk topraklarında Türk egemenliğine son vermek demek olduğunu çoğunluk bilmiyor. Bir kaos yaratarak "Yeni Anayasa"yı gündeme almak istiyor olabilirler.
***
Bu arada Avrupa Birliği, aday ve aday olmak isteyen 10 ülkeyle ilgili genişleme raporlarını yayınladı. Avrupa Birliği, İsrail-Hamas savaşı konusunda Türkiye'yi kendileriyle uyumlu bir politika takip etmemekle eleştirdi. Bu eleştiri kabul edilemez ama "Türkiye'nin demokratik kurumlarının işleyişinde ciddi eksiklikler var" uyarısında haksız değiller.
Son seçimlere atıfta bulunulan raporda, “medyada haberlerin tek taraflı verilmesi ve adayların eşit şartlara sahip olmamasının iktidara haksız bir avantaj sağladığı” kaydedildi.
Anayasaya göre yetkilerin Cumhurbaşkanlığı düzeyinde merkezileştirildiği, yürütme, yasama ve yargı arasında sağlıklı ve etkili bir kuvvetler ayrılığı sağlanamadığı eleştirisi yapılan raporda, etkin olmayan denge ve denetleme mekanizması yüzünden yürütme organının demokratik olarak yalnızca seçimler yoluyla hesap verebilir hale geldiği saptamasında bulunuldu.
Sivil toplum konularında da ciddi gerilemenin devam ettiği ifade edilen raporda, “Sivil toplum kuruluşları artan baskıyla ve faaliyet alanlarının daralmasıyla karşı karşıya kaldı; bu durum ifade, örgütlenme ve toplanma özgürlüklerinin kısıtlanmasına neden oldu.” denildi.
"Yargının bağımsızlığı alanında ciddi gerilemenin devam ettiği ve son yıllardaki çok sayıda yargı reformu paketine rağmen yargı sistemindeki yapısal eksiklikler giderilmediği" eleştirisi yapılan raporda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin bazı kararlarının uygulanmamaya devam edilmesinin endişe verici olduğu bildirildi. Rapor, son yargı krizinden önce yazıldığı için o konuda yorum yok ama Avrupa Birliği'nin de bir yargı kaosu fotoğrafı çektiği anlaşılıyor.
***
Devlet organları arasındaki krizi, ülkenin nüfus yapısının değiştirilmesi ve Toplu Konut İdaresi'ne mülkiyete el koyma yetkisi verilmesiyle birlikte düşünmek gerekir.
İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, “Ülkemizde bulunan Suriyelilerin kimlik bilgileri kayıt altına alınmaktadır. Türkiye’de hizmet alabilmek için geçici koruma kimlik belgesi olmalıdır. Bu kişiler dışında olan yabancılar, sağlık hizmetleri de dâhil hiçbir kamu hizmetinden faydalanamamaktadır. Geçici koruma altında olan Suriyelilerin, Türkiye’de doğan çocukları geçici koruma altındadır. Kesinlikle vatandaşlığa alınmamıştır. 2023 Kasım itibariyle Türk vatandaşlığını kazanan Suriyeli sayısı 237 bin 995, 18 yaşını dolduran Suriyeli sayısı ise 156 bin 987” dedi ama Suriyeliler dışında vatandaş yapılanların sayısını açıklamadı... Milyonlarca insan ne olacak, o konuya da girmedi...
Nüfus kaosu ve mülkiyet kaosunun ardından yargı kaosu geldi... Bütün bu kaoslar, devleti rayından çıkarmak için bilinçli olarak körükleniyor...
Türk Milleti, Atatürk’ün vasiyeti olan gençliğe hitabeyi tekrar tekrar okumak ve gereğini yapmak durumundadır.
Meclis’in devleti yıkma yetkisi var mı?
11 Kasım 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:34
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Anayasa Mahkemesi’nin cezaevinde tutuklu TİP’li Milletvekili Can Atalay için verdiği “hak ihlali” kararı sonrası Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin, Anayasa Mahkemesi’ne suç duyurusunda bulunması üzerine “Anayasanın uygulanmasını, devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını temin etmekle görevli olan” Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan nihayet konuştu ama kaosu büyütmeye dönük tavır koydu...
Erdoğan, “Şu an itibarıyla Yargıtay'ın aldığı karar asla bir kenara atılamaz, itilemez. Eğer partimden bazı arkadaşlar da burada Yargıtay’ı yerip, Anayasa Mahkemesi’ne övgüler düzüyorsa onlar da yanlış yapıyorlar” dedi.
Erdoğan, “Son olarak şunu da vurgulamak isterim ki, Anayasa yapma yetkisi Yüce Meclisimizindir ve bu yetkisini devredemez. Kimse de milletin iradesi ile oluşmuş Meclisin bu mutlak yetkisine el uzatamaz." diye konuştu.
***
Dünkü yazımda “Öyleyse hukuk sisteminde kaos yaratmanın bir hedefi var! O da büyük ihtimalle Anayasa işlemiyor gerekçesiyle Yeni Anayasa dayatmasında bulunmak olabilir.” değerlendirmesi yapmıştım. Erdoğan’ın Anayasa ile ilgili sözleri bu değerlendirmemin doğru olduğunu gösteriyor.
Erdoğan, Anayasa yapma yetkisi konusunda “halkı yanıltıcı bilgi” veriyor! Çünkü “yeni anayasa”ları elbette bütün dünyada parlamentolar yapar ama devlet kurulurken...
Anayasa değişikliği yapma yetkisi elbette Meclis’tedir ama herhangi bir meclis, “Yeni Anayasa” yapmaya kalkışırsa, mevcut devleti yıkıp yerine başka bir devlet kuruyor demektir. Bu da Türk Anayasası’nda “Başlangıç” ilkeleri ve ilk dört madde ile engellenmiştir.
Başlangıç ilkelerinde, “Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;
Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu;
Hiçbir faaliyetin Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı” denilmiştir.
Yani millet adına yetki kullanan Meclis’e, devleti yıkıp yeni bir devlet kurma yetkisi verilmemiştir!
“Bir gün Meclis böyle bir girişimde bulunabilir” diye de Anayasa’nın dördüncü maddesi şu şekilde yazılmıştır:
“Anayasanın 1’inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2’nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3’üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”
Bu madde Meclis’i de bağlar. Meclis, devletin kuruluş ilkelerinden ayrılırsa gayrimeşru duruma düşer.
Kısacası, Türk Milleti’nin egemenlik hakkına Meclis de el uzatamaz!
***
Türk Milleti’nin egemenlik hakları, dışarıdan çok doğrudan iktidar tarafından tehdit edilmektedir!
Adalet ve Kalkınma Partisi eski Merkez Karar Yürütme Kurulu üyesi Ayhan Oğan, 2017 yılında CNN Türk kanalındaki bir tartışma programında “Bu halk bir devrim yaptı. Vesayet sistemini bitirdi. Şimdi biz yeni bir devlet kuruyoruz. Beğenin beğenmeyin, bu yeni devletin kurucu lideri Tayyip Erdoğan'dır” demişti.
İşte şimdi, yargıda yapay bir kaos çıkararak devleti yıkıp yeniden kuracak Yeni Anayasa adımını atmak istiyorlar...
***
Ankara Üniversitesi Senatosu da 30 Aralık 2003 tarihinde bir toplantı yaparak, basın açıklamasında bulunmuştu. Açıklamada şöyle deniliyordu:
“Bir devletin temel kuruluşunu belirleyen kurallar, o devletin anayasasını oluşturur. Bu oluşumda bazı ilkeler vardır ki, devletin bir bakıma varlık koşuludur. Bu temel ilkelerin sorgulanması, değiştirilmesi veya ortadan kaldırılması düşünülemez; çünkü bu tür bir girişim, devletin de varlığının sorgulanması, değiştirilmesi veya sona erdirilmesi anlamına gelir.”
Türk Milleti, Erdoğan’a veya Meclis’e devletin sona erdirilmesi gibi bir yetki vermemiştir. Bu adımı da atmaya niyet ettikleri anlaşılıyor ama kaos çıkararak dolaylı yollara başvuruyorlar. Türk tarihinde böyle bir utanç hiç yaşanmamıştır...
Bazı uyanıklar da Can Atalay’ı kastederek, “Ne yani bir komünisti mi savunuyorsun?” diye soruyor... Hayır, vatandaşı olduğum Türk devletini savunuyorum, çünkü bu savunma, Anayasal bir vatandaşlık görevidir, ayrıca “Birinci vazife”dir!
Erdoğan’a kimin ihtiyacı varmış?
13 Kasım 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:33
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan’ın ziyareti öncesi, Almanya’nın en büyük gazetelerinden biri olan Bild’de önemli bir haber yayınlandı.
“Erdoğan ikilemi” başlığıyla yayınlanan analiz haberde bir taraftan Erdoğan’ın HAMAS’a verdiği destek sebebiyle eleştiri getirilirken, ‘’Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, Cuma günü Olaf Scholz'u ziyaret ediyor. Bu gerçekten iyi olabilir mi? Ne yazık ki evet, özellikle de dünyadaki durum hükûmetimizi taviz vermeye zorladığı için. Türkiye, aksi takdirde AB'ye gidecek milyonlarca mülteciye destek sağlıyor. Artan sığınmacı sayısı göz önüne alındığında, Erdoğan'a her zamankinden daha acil ihtiyacımız var’’ denildi.
Bu habere yorum gerekmez; sadece arif olan değil olmayan da anlar ki başta Almanya olmak üzere, Avrupa Birliği ülkeleri, Erdoğan sayesinde nüfus yapılarını koruyor, buna karşılık sığınmacılara harcanmak üzere Türkiye’ye para gönderiyor...
***
Türkiye’nin nüfus yapısının değiştirilmesi, 100 yıl sonra gizliliği kalkan 1896 tarihli ABD Kongresi’nin kararında bir hedef olarak vardır. Tabii ABD Kongresi gizli kararında Osmanlı Devleti’nin nüfus çoğunluğu Hristiyanlara geçecek olan eyaletler şeklinde ve ABD tarafından tayin edilecek bir temsilci tarafından yönetilmesi esas alınmıştır.
Emekli amiral İlker Güven, Kongre Kütüphanesi’nde bulduğu ABD Kongresi’nin 31 Ocak 1896 tarihli 54. gizli kararı, Maya Dergisi'nin Eylül 2007 sayısında "Dostumuz Amerika ve Avrupa" başlığıyla yayınlanmıştı.
Kararın bir maddesinde “Uluslararası Hıristiyan Komitesi’nce din, mezhep ve milliyetçi özelliklere bakılmaksızın geçici bir Hıristiyan yöneticiyi Türkiye'nin başkanı olarak seçilmesini müteakip, Osmanlı İmparatorluğu'nun mevcut bölgelerinin sınırlarla ayrılması, bu bölgelerin Hıristiyan eyaletleri kabul edilip, Hıristiyan gücünün Türkiye Birleşik Devletleri adında toplanması sağlanacaktır.
Geçici hükümet Türkiye Birleşik Devletlerinin sınırlarının içerisindeki etnik özelliklerine uygun olarak oluşacak Ermeni devleti müttefikimize tüm Hıristiyan devletlerinin askeri destek sağlamaları istenecektir.” deniliyordu.
***
ABD yönetimlerinin bu hedefi, Türk Milleti’ne dayalı olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti ile başarısızlığa uğramıştır. “Ilımlı İslam projesi” de bu karara dayanılarak geliştirilmiştir. Yani FETÖ, başında beri bir ABD istihbarat operasyonudur ve yazık ki Türkiye’de oluşturdukları Gladio yapılanmasının eseridir; PKK da aynı ekibin kurdurduğu bir örgüttür...
Günümüzde, dinine bakılmaksızın, milyonlarca insanın Türkiye’ye sürülmesi ve AKP iktidarının “ensar-muhacir politikası” ile halkı ikna ederek Türkiye’nin nüfus yapısını çok önemli ölçüde değiştirmesinin ana stratejisi, 1896 tarihli ABD Kongresi gizli kararında bulunabilir.
AKP’nin ideolojisi, Türkiye’yi bir İslam devleti yapmak hedefini halkın önüne koyarak, devleti Türk devleti olmaktan çıkarmaya dayalıdır. Zaten “Türk Milleti’nden Türkiye Milleti’ne geçiş süreci”nden bahseden kişi halen Cumhurbaşkanı başdanışmanıdır. Bunun anlamı, Türkiye’de Türk egemenliğine son vermektir!
Bu hedefin sahibi, aslında AKP’den önce ABD ve Avrupa’dır. AKP’ye siyasi destek vermek, ABD ve AB’nin projelerine destek vermektir. Sığınmacılar sorunu, ABD ve AB’nin Türkiye stratejilerine uygundur.
Bütün bu sebeplerle, Cem Gürdeniz’in Veryansın TV’de yayınlanan yazısında belirttiği gibi; “Türkiye’nin Cumhuriyetin ikinci yüzyılında, ana muhalefet partisinin 70 yıl aradan sonra terk ettiği altı oka geri dönmesi ve nerede kalmıştık demesi; ya da altı okun içini dolduracak yeni bir siyasi partinin ortaya çıkmasından başka yarını yoktur. Bu yarını kurmanın en uygun dış koşulları oluşmuştur. Türkiye’nin Kaçınılmaz Yarını Kemalizm’dir.”
Almanya’nın bir numaralı gündemi!
14 Kasım 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:33
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“Google Türkiye’de bu hafta en çok ne arandı?” diye bakıldığında futbolla ilgili aramalar öne çıkıyor. “Almanya Google” aramalarına baktım, orada da aynı durum var.
Bütün dünyada futbola yönelik ilginin birinci sırada çıkması, insanların kendi ülkelerinin sorunları veya çözümleri ile ilgisiz olduğunu göstermez.
Bence asıl dikkate alınması gereken konu, medyada dünyanın gündemidir. Medya, hemen hemen bütün dünyada kapitalizmin kontrolü altında olduğu için ülkelerin gündeminin sağlıklı oluştuğu söylenemez.
Yine de Türkiye’deki gibi yüzde 95’i iktidar kontrolünde olan medya, sadece diktatörlüklerde var.
***
Peki Türkiye’nin bir numaralı gündemi ne olmalı? Anketçiler, “ekonomik durum” ve “sığınmacılar” konularını tespit ediyor ki gerçek de budur.
Düzensiz göç konusu, şu sıralarda Almanya’da siyasetin bir numaralı gündemi durumunda... Bu, benim iddiam değil, BBC’nin tespiti...
Türkiye’de ise iktidar, sığınmacıları ülkede tutmak için Avrupa’dan para alıyor!
Habere göre Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un 10 maddelik düzensiz göçle mücadele planında, iltica başvuruları reddedilenlerin ülkelerine daha hızlı geri gönderilmesi öngörülüyor.
Scholz’un planında, düzensiz göçmenlerin geldikleri ülkelerle göç anlaşmalarının imzalanması ve iltica başvurularının Avrupa Birliği dışındaki üçüncü ülkelerde ya da transit ülkelerde incelenmesi önerisi de var!
Koalisyon hükûmeti, eyalet başbakanlarıyla müzakere masasına oturdu ve 17 saat süren müzakereler sonunda, 10 maddenin yer aldığı, 17 sayfalık bir yol haritası üzerinde mutabık kalındı..
Kararları, Başbakan Olaf Scholz, Pazartesi gününü Salı’ya bağlayan gece saat 02.47’de kameralar karşısına geçerek, “Tarihî bir an yaşıyoruz” sözleriyle duyurdu.
Başbakan, “düzensiz göçü geri püskürtmek” için eyalet başbakanlarıyla, devletin tüm kademelerinde eşgüdüm halinde atılacak adımları kararlaştırdıklarını söyledi.
10 maddelik yol haritasının, ilk maddesi, “Avrupa dış sınırlarının korunması ve adil paylaşım” başlığını taşıyor.
10 madde içinde, bundan sonra sığınma başvurusunda bulunanlara sosyal yardımların sınırlanması, nakit destek yerine ancak temel ihtiyaçlar için kullanılabilecek ödeme kartı uygulamasına geçilmesi de var.
***
Türkiye’de ise iktidar, milyonlarca düzensiz göçmenin Türkiye’ye yerleşmesini, halka ensar-muhacir edebiyatı yaparak benimsetmeye çalışıyor.
Tek istisna Bolu’da yaşandı. Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan, 2023 Mayıs ayında, “Bana bazı gafiller ‘Sığınmacılara niye iş yeri açma ruhsatı vermiyorsun? Niye bir tek Arapça tabela yok?’ gibi sorular soruyor. Bolu’da bir tek sığınmacıya iş yeri açma ruhsatı vermedim. Benden önce verilmiş olanları da iptal ettim. Bu yaptıklarımdan da pişman olmak bir tarafa gurur duyuyorum. Unutmadan; bu önlemlerimle Bolu’da 2019 yılında 19.000 olan sığınmacı sayısı bugün 4.000’e düştü. Size söz bir kişi bile kalmayacak.” diyerek uyguladığı politikayı özetledi.
***
Türkiye, milyonlarca Suriyelinin sürüldüğü, Taliban yönetiminden önceki Afganistan ordusunun bütün askerlerini kabul eden bir ülke konumunda... Pakistanlılar da gelmeye başladı. Afrikalı göçleri de arttı.
İktidarın, “yeni bir devlet kurmak” hedefiyle, ABD ve AB’nin “Kemalizm’den vaz geçin, siz bir İslam devleti olun” baskısı örtüşüyor. Batı, Atatürk modelinin İslam dünyasına örnek teşkil ettiğini ve sömürgelerini bu sebeple kaybettiklerini biliyor ve AKP’yi buna karşı kullanıyor.
Türkiye’nin Türk devleti olmaktan çıkarılması projesi, düzensiz göçmenler üzerinden ve “Yeni Anayasa” gündemiyle doğrudan iktidar tarafından sürdürülüyor. Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ dışında muhalefetten güçlü bir itiraz gelmiyor. Muhalefet, yargı krizini de doğru değerlendirmedi. İktidar, “yaratıcı kaos” taktiği ile rejimi Anayasal olarak da değiştirmeye çalışıyor... Türk Milleti, bu şartlara rağmen, çözüm geliştirecektir. Şimdi ipe un seren partiler, o zaman silinip gidecektir...
İngiltere’nin “Radikal İslam” politikası ve David Cameron...
15 Kasım 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:33
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İngiltere Başbakanı Rishi Sunak, Filistin gösterilerine izin veren Londra polisini “taraf tutmakla” suçlayan İçişleri Bakanı Suella Braverman'ı görevden aldı. Braverman'ın yerine Dışişleri Bakanı James Cleverly, Cleverly'nin yerine eski Başbakan David Cameron atandı.
Bu atama üzerine 2010 yılında Başbakan olarak göreve başladıktan sonra ilk ziyaretlerinden birini Türkiye’ye yapan Cameron’un, Ankara'daki konuşmasında Tel Aviv yönetimini eleştirmesi ve Gazze’yi 'esir kampı' olarak nitelendirmesi, İngiliz medyasında öne çıkarıldı...
Cameron, "İsrail’in Gazze’ye saldırıları kabul edilemez. Gazze'de fiilen dev bir açık hapishane varken Ortadoğu barış sürecini çözemeyeceğimizi herkes biliyor. Gazze'nin bir esir kampı olarak kalmasına izin verilemez ve verilmemelidir." demişti...
***
Bu haberler, Türk medyasında da iyimser bakışla kullanıldı ama Cameron’un İslam dünyasına nasıl baktığı 2015 yılındaki açıklamaları ile bellidir.
David Cameron, 2015’te “Radikal İslamcı tehditlerle mücadele için beş yıllık yeni bir plan” yaptıklarını açıklamıştı.
Cameron IŞİD gibi örgütlere katılmak isteyen gençlere, “Siz hareketin değerli bir üyesi olmayacaksınız. Harpte harcanan bir asker olacaksınız. Erkekseniz beyninizi yıkayacaklar, vücudunuza bomba sarıp patlatacaklar. Kızsanız, sizi köle gibi kullanıp, taciz edecekler” demişti ama zaten IŞİD’in CIA tarafından kuruluşunun bir hedefi de dünyanın dört bir tarafındaki radikal Müslüman gençleri bölgeye toplayıp burada harcamaktı!
Cameron’un açıklamasını o zaman, “IŞİD’i kullanmaya en az beş yıl daha devam edecekleri anlaşılıyor” diye yorumlamıştım.
***
Rusya’ya sığınan Amerikalı ajan Snowden ise IŞID’in arkasında Müslümanları birbirine kırdırmak hedefiyle ABD, İngiltere ve İsrail istihbaratı olduğunu söylemiş, IŞİD lideri Bağdadi’yi de MOSSAD’ın eğittiğini bildirmişti.
IŞİD, Irak’ta ilk iş olarak Musul, Telafer ve Tuzhurmatı’yı işgal ederek Türkmenleri bölgeden tasfiye etmişti. IŞİD, Barzani’ye Kerkük’ü işgal etmesi için İsrail’e de Gazze’yi bombalayıp iki bin kişiyi öldürmesi için fırsat tanımıştı.
IŞİD, son PYD/YPG’nin de Türkmenlerden boşalttığı alanlara yerleşmesi için zemin oluşturdu! Görevlerinden biri buydu.
David Cameron, 2014 yılında da IŞİD örgütünün amacına ulaşması halinde dünyanın “Akdeniz’in sınırlarına kadar gelmiş bir terörist devletle” karşı karşıya kalabileceği uyarısında bulunmuştu. Cameron’un, bu sözlerini de, “Cameron, IŞİD’e verdikleri görevin, ilk hedefini itiraf etmiş oluyor: Büyük Kürdistan kurmak için coğrafyayı hazırlamak!” diye yorumlamıştım. Çünkü IŞİD’in kuruluşundan sonra eleman temini konusunda destek veren İngiltere idi ve o sırada Başbakan Cameron idi...
***
İngiltere bu... Dışişleri Bakanı değişti diye dış politikası da değişecek değil... Hele hele “Radikal İslamcı tehditlerle mücadele için beş yıllık bir plan” hazırlamış olan Cameron, Hamas’a farklı gözle bakacak değil... Gerçi Hamas’ın kuruluşunda da aynı ülkeler var ABD, İngiltere ve İsrail...
Sonuçta Hamas, İsrail’in Gazze’yi işgal etmesine ve ABD ile İngiltere’nin Doğu Akdeniz’e uçak gemilerini göndermesine hizmet etmiş oldu. Satranç mantığıyla düşünülürse sonuçta kimin mat olacağı belli bir harekettir bu.
Köpek kapısından değer zincirlerine...
16 Kasım 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:33
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Avrupa Birliği Komisyonu Komşuluk ve Genişlemeden Sorumlu Üyesi Oliver Varhelyi, Brüksel'deki TÜSİAD temsilciliğinde düzenlenen "Küresel zorluklar, Avrupa Birliği ve Türkiye: İş dünyasının rolü" adlı etkinlikte konuştu ve Türk şirketlerinin “AB değer zincirlerinin ayrılmaz bir parçası olduğunu” ve Avrupa pazarında çok güçlü rakipler haline geldiklerini söyledi.
Cumhuriyeti'nin 100'üncü yılını kutlamaktan mutluluk duyduğunu belirten Varhelyi, "Geçtiğimiz yüzyılda, geniş kapsamlı bir dönüşüme, benzeri görülmemiş bir sosyo-ekonomik gelişime, yenilik ve ilerleme yoluna tanık olduk." dedi.
"Gümrük Birliği, zorlu küresel ekonomik ortama rağmen ticarette ve yatırımlarda büyük bir artış sağladı." diyen Varhelyi, Türkiye'nin AB'nin 7'nci, AB'nin ise Türkiye'nin en büyük ticaret ortağı konumunda olduğunu anımsattı.
Varhelyi, Gümrük Birliği ile ikili ticaretin katlanarak arttığını anımsatarak, "Geçen yıl AB- Türkiye arasındaki ikili ticaret yaklaşık 200 milyar avroyla yeni bir boyuta ulaştı." dedi.
"Dinamik ve modern ekonomisi, güçlü ve eğitimli iş gücü ve coğrafi yakınlığıyla Türkiye, AB için doğal bir tercih olmalıdır." diyen Varhelyi, yeni dönemdeki yakınlaşmanın siyasi, ekonomik, kültürel faydaları olacağını ifade etti.
***
Oliver Varhelyi, 2019 yılından beri Türkiye-AB ilişkilerini geliştirmeye çalışan bir kişi. Türkiye hakkındaki olumlu sözlerine de bir diyeceğimiz yok. Yalnız, benim takıldığım yer, “Türk şirketlerinin AB değer zincirlerinin ayrılmaz bir parçası olması”dır. Acaba hangi parçası; yani yetkili dağıtıcı firması mı yoksa ortağı mı?
***
Trump’a yakınlığıyla bilinen ekonomi profesörü Ted Malloch, 2017 yılında ABD'nin AB Büyükelçisi adayı iken "AB, Türkiye için bir nevi karar verdi aslında; üye olarak alınmayacak! Açıkça belirtmek gerekirse bunu 20 yıldır biliyorduk. Benim önerim Türkiye'nin, uluslararası platformlara, kuzeye, güneye, doğuya, batıya stratejik yaklaşması. Ülkelerle ticari anlaşmalar imzalasınlar. Özellikle ticari anlaşmaların imzalanması gereken ülkelerden biri İngiltere..." demişti.
Ankara'da gündüz vakti havai fişek patlatarak AB'ye giriş yolunda bir adım atılmasını kutlayan AKP iktidarı da Türkiye'nin AB'ye hiçbir zaman alınmayacağını biliyordu ama onların derdi Türk Silahlı Kuvvetleri’ni dönüştürmekti... Bu sebeple bir AKP yöneticisi, Birlik Vakfı’nda düzenlenen bir toplantıda, AB’ye teslimiyet politikalarını eleştiren bir vatandaşa “Bizim yaptığımız iş, Ankara’nın şerrinden Brüksel’in şefaatine sığınmaktır. Konuya böyle bakınız.” demişti...
“Ankara’nın şerri”nden kastedilen o zamanki doğrudan Türk Silahlı Kuvvetleri idi çünkü ordu, rejim değişikliğinin önünde en büyük engeldi...
O zamanlar, Fransa Meclisi Dışişleri Komisyonu Başkanı François Loncle, "Tarihi ve özellikleri dikkate alındığında Türkiye, AB'ye hiçbir zaman giremez." diyordu.
Eski Almanya Başbakanı Helmuth Schmidt, "Türkiye'nin nüfusu, şu anda 65 milyon, 35 yıl içinde bu sayı 100 milyona çıkacak. 21. yüzyılın sonlarına doğru Türkiye'nin nüfusu Fransa ve Almanya'nın toplamı kadar olacak. Türkiye'yi AB'ye almak isteyenlerin bu rakamları akıllarında tutmaları lazım. Lozan'da bir Kürt devletinin kurulmamış olması, büyük hatadır" diyordu...
Eski Almanya Dışişleri Bakanı Hans-Dietrich Genscher de "Türkiye için bir Yugoslavya modeli uygundur."görüşündeydi. Yani parçalanmış bir Türkiye!
***
Türk Silahlı Kuvvetleri'ni önce Ergenekon, Balyoz ve Casusluk gibi davalarla yıprattılar ve millî subayları tasfiye ettiler, sonra da kullanmak için generalliğe kadar yükselttikleri FETÖ'cüleri, tutuklama listelerini göstererek darbe girişiminde bulunmaya mecbur ettiler. Bu sayede ordunun emir komuta zincirini bozdukları gibi askerî okulları, hastaneleri bile kapattılar. Yetmedi, Türkiye'nin "Varlık"larını kime nasıl satacaklarını yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bütün ekonomik dayanaklarını nasıl tasfiye edeceklerini planlamaya başladılar. Çünkü kendilerine biçilen rol buydu, görevleri "Yeni Türkiye" veya sonradan “Türkiye yüzyılı” diye gösterdikleri hedefe ulaşmak, yani “Türk devleti” yerine “federal bir devlet” kurmaktı!
Alman gazetelerindeki karikatürlerde ise Türkiye'ye, “AB'nin köpek kapısı” layık görülüyordu.
Yani AB değer zincirlerinin ayrılmaz bir parçası... Zincir, köpek tasması vesaire..
AKP'nin 42. madde tuzağı!
17 Kasım 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:33
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Son zamanlarda yaptığımız iş, Türk Milleti’nin varlığına yönelik tehditleri tespit ederek kamuoyuna duyurmak... Siyasetin içinde de bu tehditleri önceden görerek uyarılarda bulunan çok değerli birkaç kişi var. Onlardan biri Demokrat Parti Genel Başkan Yardımcısı İlay Aksoy...
Anayasa'nın 42. maddesinin en az ilk 4 madde kadar korunması gerektiğine dikkat çeken Aksoy, "Son seçimlerde 1 buçuk milyon civarı yabancı oy kullandı. Emlak yoluyla hibe edilen ve satılığa çıkarılan vatandaşlıklar da buna dâhildir Hükûmet çok kültürlü bir yapıya emin adımlarla ilerliyor. Ulus kimliğini çökertmek istiyorlar. Anayasa'yı konuşurken herkes ilk 4 maddeden söz ediyor. En az bu 4 madde kadar 42. madde de önemli. Bu maddede ‘Eğitim-öğretimde Türkçe'den başka hiçbir dil anadil olarak okutulamaz’ diyor. Bu madde çöktüğü zaman ulus devlet de çökmüş oluyor, ilk 4 madde istediği kadar değiştirilmemiş olsun. Yani esas tuzak 42. maddedir. 42. maddenin değiştirilmesi Türkiye'nin altına dinamit döşemektir.” dedi.
Aksoy, “Özellikle Arapça üzerinden bambaşka bir toplum inşa ediliyor. Türkiye'ye gelen Suriyeliler, sokak Türkçesi öğreniyor ama okuma yazmaları yok. Eğer bu yasa değişirse çift dile geçme ihtimalimiz var. Seçimlere 5 ay kaldı, 5 ay içinde o yabancılar tekrar oy kullanacak. AKP neye göre oy isteyecek onlardan? ‘Sizin için Anayasa'yı değiştiriyorum’ diyecek. ‘Sizi Anayasa'ya dâhil ediyorum’ diyecek.” diye konuştu.
Deprem kayıpları ve Hatay filmi...
Filistin meselesi hem insani açıdan hem de Türkiye’nin güvenliği bakımından çok önemlidir ve elbette üzerinde durulmalıdır. Yalnız, uzun yıllardır, Doğu Türkistan’da Uygur Türklerine yönelik baskılar da hem o bölgedeki Türk varlığına hem de bütün Türk dünyasına yönelik ciddi bir tehdittir.
Bu konu da hep gündemde tutulmalıdır.
Ayrıca Türkiye, 6 Şubat 2023 ve devamındaki depremlerle 11 ilde büyük bir yıkım yaşamıştır. Maddi zararlar giderilebilir ama kaybedilen canlar geri gelmez. Depremde resmî açıklamaya göre 50 binden fazla can kaybedilmiştir.
Yıkılan sadece binalar değildir, 11 ilimizde, asırlar içinde geliştirilen kültür de ortadan kalkmıştır. Bu sebeple, bütün Türk Milleti’nin, kaybolan bu kültürel dokuyu da yeniden inşa etmek için seferber olması gerekir.
***
Hatay Milletvekili Mehmet Güzelmansur, TBMM'de yaptığı konuşmada “Şahsi Meselemiz” filmine tepki göstererek film çekimlerinin durdurulmasını istedi.
Güzelmansur, "Hatay olarak 6 Şubat depremlerinde en çok biz öldük, en çok biz yıkıldık; anılarımız, hayallerimiz yok oldu. Dokuz aydır barınmadan yoksun, ilkel bir yaşam sürdürüyoruz. Yedisinden yetmişine herkesin acısı derin, ama birileri bu travmayı hasılata çevirmeye çalışıyor. 'Şahsi meselemiz' adında bir film çekiyorlar. İktidarın üç gün boyunca Hatay'a arama kurtarma ekibi, ekipmanı göndermediği; iktidarın Hatay'a yirmi bir yıldır üvey evlat muamelesi yaptığı; hastane, konut, yol yapmadığı; Hatay'da bu yüzden can kaybının, yıkımın arttığı gerçeği bu filmde anlatılacak mı? O hâlde çekmeyin bu filmi! Enkazlarımız dekor, acılarımız gişe geliri değildir.” dedi.
Bence konuyu hep gündemde tutmak için film de çekmek gerekir ama herhalde Güzelmansur’un dediği gibi gerçekleri bütün çıplaklığıyla yansıtmak şartıyla...
“Türkiye, Filistin’e dönüşüyor” uyarısı...
Emekli kurmay albay Ümit Yalım, “Türkiye'de 31 Mart 2024 Pazar günü yapılacak yerel seçimler yani belediye seçimleri için siyasi partiler hazırlıklarını sürdürürken, Yunanistan, işgal ettiği adalarımızda 08 Ekim 2023'te Belediye Başkanlığı seçimlerini yaptı.” uyarısında bulundu.
Yalım, “Yüksek Seçim Kurulu'na önceden haber vermeme ve seçimlere itiraz etmeme rağmen Yunanistan hiçbir engelle karşılaşmadan İzmir Koyun Adası, Aydın Hurşit Adası, Aydın Eşek Adası, Küçük Çuha Adası ve Gavdos Adası'nda Belediye Başkanlığı seçimlerini yaptı.
Seçim sonuçları Yunan İçişleri Bakanlığı resmî internet sitesinde yayınlandı.
İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ve YSK Başkanı Arif Çetin, Türk adalarında Yunanistan’ın seçim yapmasını önlemek için neden jandarma göndermedi? Türkiye Filistin’e dönüşüyor, Erdoğan ve AKP hükûmetleri seyrediyor” dedi.
Doğruya doğru ama Taha Bey...
18 Kasım 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:33
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yargı krizinde en net hukuki yorumu Taha Akyol yaptı. Akyol, Anayasa’nın 158. Maddesini hatırlattı ve özetle şöyle yazdı:
“Maddenin ilgili fıkrasında ‘Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesinin kararı esas alınır.’ deniliyor. Demek ki anayasamızda çok açık, çok net, çok sarih ve kesinlikle bağlayıcı bir hüküm, bir çözüm var. İktidarın ‘yeni anayasa’ kampanyasına gerekçe hazırlamak için bugünkü anayasada çözüm olmadığını söylemesi, apaçık yanlıştır. Adli hukukta Yargıtay son mercidir. Anayasa hukuku ve insan hakları alanında son merci ise AYM’dir. Uyuşmazlık çıkarsa ‘Anayasa Mahkemesinin kararı esas alınır.’ Nokta!!!
Yürütmenin başı olan Cumhurbaşkanı, tarafsız olsaydı bile, yargı organları arasında hakemlik yapamaz. Bu, kuvvetler ayrılığının da 158. Maddenin de ihlali olur.
Anayasa’nın cumhurbaşkanına verdiği ‘devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını temin etme’ yetkisi yasama ve yürütmeyle ilgilidir. Yargıyı da kapsadığını iddia etmek kuvvetler birliğini uygulamak olur! 100 yıl geriye mi gideceğiz?
Kuvvetler ayrılığı olmazsa anayasa da olmaz.”
***
Yapay kriz ilk ortaya çıktığı gün, “Hukuk sisteminde kaos yaratmanın bir hedefi var! O da büyük ihtimalle Anayasa işlemiyor gerekçesiyle Yeni Anayasa dayatmasında bulunmak olabilir.” değerlendirmesi yapmıştım. Akyol da “Cumhurbaşkanı ve Adalet Bakanı’nın açıklamaları ‘yeni anayasa’ amacıyla söylenmiştir.” diyor. Gerçi ilk suskunluktan sonra bunu açıklayan Tayyip Erdoğan oldu zaten...
Öyleyse, Yargıtay 3. Ceza Dairesi hâkimleri, Anayasa Mahkemesi’nin kararını uygulatmak yerine, Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunmakla, Anayasa’nın 158’inci maddesini çiğnemekle kalmadı bir de bu kararla iktidarın “Yeni Anayasa projesi”ne destek vermiş oldu. Oysa yürütmenin yargıya müdahalesi neyse, yargının fiilen siyasete yani yürütmenin ve yasamanın alanına girmesi de odur. Sorun, Can Atalay’ın milletvekili seçildiği hâlde yasalara aykırı olarak serbest bırakılmamasını aşmış, iktidarın “Yeni Anayasa projesi”ne hizmete dönüşmüştür...
Elbette Anayasa’da sorunlar vardır ama AKP’nin amacı, rejimi değiştirmektir.
Böyle yazınca, bazı takipçiler, “Günaydın, rejim çoktan değişti” diye cevap veriyor! İktidarın rejime aykırı icraatları, Anayasa suçu işlediğini gösterir, yoksa Anayasal rejim ve cumhuriyetin kuruluş felsefesi, bütün darbelere rağmen hukuken ayaktadır. AKP iktidarı, “Yeni Anayasa projesi” ile hâlen ayakta olan rejimi yıkmaya ve yeni bir devlet kurmaya çalışıyor. Özlemi içinde oldukları devlet, Türk devleti değil, Türk-Arap-Kürt koalisyonundan oluşan bir federasyondur.
İsrail’in güvenliği için Irak, Suriye ve Libya’nın çökertilmesi gerekiyordu. Bu işler için AKP iktidarı kullanıldı. Suriyelileri, Afganları, kısaca milyonlarca insanı Türkiye’ye kabul etmelerinin, yani nüfus yapısını değiştirmelerinin asıl sebebi ise Türkiye’de Türkleri etnik unsurlardan biri derecesine düşürmektir. Ülke ekonomisi de akıl dışı kararlarla çökertiliyor ki, kimsenin direnecek mecali kalmasın! Bütün bunlar, ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi adına yapılmaktadır.
***
Konu bir yargı krizi değildir. Taha Akyol’dan bu konularda da değerlendirme bekliyorum! Zira 1996 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde bir Anayasa toplantısının öğle arasında birlikte yemek yerken o günkü Akşam gazetesindeki “Asıl hedef Orta Doğu Birleşik Devletleri” mesajlı analiz haberimi “komplo teorisi” olarak nitelendirmişti. O tarihten 8 yıl sonra ABD Başkanı George W. Bush, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Tayyip Erdoğan’a Büyük Orta Doğu Projesi eş başkanlığı görevini vermiş, böylece gerçek ortaya çıkmıştı. Akyol, o gün bu gündür, arayıp da “haklıymışsın” demedi. Üstelik uzun süre o da AKP iktidarının ABD güdümlü politikalarına destek verdi. Şimdi ise hukuk adına doğruyu yazıyor ama “Yeni Anayasa Projesi”nin arkasındaki asıl hedefle ilgili hiçbir yorum yapmıyor, yapamıyor...
.Cahilin dindarından da hayır gelmez...”
20 Kasım 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:33
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Hafta sonu Nazilli’deydim. Nazilli Türk Ocağı, 2009 yılından beri her yıl “Hacı Süleyman Efendi Türk Kültürüne Hizmet Ödülü” veriyor. Hacı Süleyman Efendi, Meclisi Mebusan üyesi aydın bir din adamıydı. 15 Mayıs 1919'da Yunan ordusu, İzmir'e ayak bastığında, halkı, Millî Mücadele lehinde bilinçlendirmek üzere harekete geçti. Öz oğlunu rehine vererek, Demirci Mehmet Efe'yi eşkıyalıktan vaz geçirerek millî mücadeleye katılmaya ikna etti ve Nazilli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ni kurdu.
Hacı Süleyman Efendi, hasta olmasına rağmen Sivas Kongresi'ne de katıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde de İzmir Milletvekili idi. “Cahilin dindarından da hayır gelmez” gibi “Kadınları yüksek mertebede bulunan bir milletin sırtı hiçbir zaman yere gelmez. Bu durumda olan bir ulus dünyanın en soylu bir ulusudur. Sosyal düzenimizdeki ilerleme, kadına vereceğimiz önemle orantılıdır” gibi konuşmaları, bugün Nazilli’de küçük bir meydana dikilen büstünün yanındaki levhalarda yazılıdır. Mustafa Kemal Paşa, 20 Mayıs 1923 tarihinde telgraf çekerek, ikinci dönemde de aday olmasını istediği Hacı Süleyman Efendi’den "mefkûre arkadaşımız" diye söz etmiştir.
Hacı Süleyman Efendi, cumhuriyetin ilanından 24 gün önce, kaza sonucu hayatını kaybettiğinde 68 yaşındaydı.
***
Nazilli Türk Ocağı, bugüne kadar Ramazan Kıvrak, Prof. Dr. Esin Dayı, Prof. Dr. Turan Yazgan, Eğitimci yazar Ömer Özcan, Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, Prof. Dr. Yağmur Saadettin Gömeç, Prof. Dr. Tufan Gündüz, Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, Prof. Dr. Çağatay Özdemir, Prof. Dr. Yusuf Sarınay, Prof. Dr. Mustafa Kafalı, Prof. Dr. Erkan Göksu’ya “Hacı Süleyman Efendi Türk Kültürüne Hizmet Ödülü” verdi. 2022 yılı ödülünü yazarınıza, 2023 yıl ödülünü ise Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’na vermeyi uygun gören Nazilli Türk Ocağı Başkanı Ahmet Çekim, Yönetim Kurulu üyeleri İbrahim Uğur Gül, Mehmet Baysal, Ali Öztürk, Şükrü Elmalı, Mehmet Aydoslu ve Hasan Kılınç’a ve ocağa verdiği destekle bilinen iş adamı Ziya Aksüt’e ve diğer iş adamlarına, ayrıca Nazilli Belediye Başkanı Kürşat Engin Özcan’a buradan da teşekkür ediyorum.
nazilli-odul.jpgTürk Ocağı, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran fikri ve siyaseti 1912’den itibaren oluşturan aydınların toplandığı yerdir. Türk Ocağı, Türk devletini kuran iradenin adıdır. Ahmet Ağaoğlu, Fuat Sabit Ağacık, Yusuf Akçura ve Mehmet Emin Yurdakul’un kurduğu Türk Ocağı, bugün bütün dünyada ve öncelikle Türkiye’de uygulanan, “mülkiyetsizleştirme, milliyetsizleştirme ve vatansızlaştırma programı”na karşı, istiklal ve cumhuriyeti korumanın yöntemlerini üretecek en önemli kurumlarımızdan biridir.
Bu itibarla, Mustafa Kemal Atatürk’ün bugünkü mefkûre arkadaşları, her zamankinden daha uyanık olmak durumundadır...
***
Tabii Nazilli deyince “bir şehir ekonomisi nasıl kurulur”a dünya çapında örnek oluşturan Nazilli basma fabrikasının kapatıldıktan sonra resmen soyulması, elektik kablolarının bile sökülerek satılmasını unutmamak gerek. Prof. Dr. Ercan Sepetçioğlu, Atatürk’ün, İsmet İnönü’nün ve Fevzi Çakmak’ın gezdiği, oturduğu yerlerde bizi gezdirirken, Nazillli basma fabrikası tesislerinin bugün üniversite yerleşkesine dönüştürülmüş olmasının belki bir teselli olabileceğini söyledi...
Atatürk, tesisleri açarken şaltere basması sırasında çıkan sesi “sanayinin musikisi”ne benzetmişti. Bugün o ses, Ziya Aksüt’ün Nazilli’deki, dünyanın en büyük incir işleme tesislerinde duyuluyor...
Nazilli’de portakal üretimi bu sene arttı ama kilosu, 2.5-3 lira... Büyük şehirlerdeki manav-pazar tezgâhlarına gelene kadar fiyatı 10-15 kat artıyor. Türkiye, tarımda üreticinin en az kazandığı garip bir sisteme mahkûm değil...
***
Karacasu, bir Yörük beldesi... Tipik bir Türkmen beyi olan Geyre eski belediye başkanı Hasan Dinç, bize Afrodisyas antik kenti ve müzesini gezdirirken, kazılara destek vermiş bir yönetici olarak toprağın altında çok daha fazla kalıntıların bulunduğunu söyledi. Muhteşem eserleri görmek gerek... Hele bir stadyumu var ki halen kullanılabilir durumda... Bugünkü stadyumlar, yanında gölgede kalır...
Karacasu pide ustalarıyla da ünlü... Halil İbrahim Usta’nın lokantası, aynı zamanda bir pideci okulu gibi...
Adaletsiz ortamda seçim düzenlemek!
21 Kasım 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:32
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Ahmet Yener, Adalet Bakanlığı’nın Sincan'daki eğitim tesislerinde düzenlenen, 31 Mart 2024'te yapılacak Mahalli İdareler Seçimi'ne yönelik hizmet içi eğitim programında YSK personeline hitap etti.
YSK, Adalet Bakanlığı bünyesinde bir kurum değildir dolayısıyla bakanlık binalarını kullanarak tarafsızlığını zedelemiş olur.
YSK olarak 14 Mayıs'taki cumhurbaşkanı ve milletvekili genel seçimleri ile 28 Mayıs'taki cumhurbaşkanı seçiminin 2. tur oylamasını başarıyla gerçekleştirdiklerini belirten Ahmet Yener, özverili şekilde çalışan tüm personele teşekkürlerini sundu.
Yener, "31 Mart seçimlerinde de aynı özverili ve başarılı çalışmaları gerçekleştireceğinize inanıyorum." dedi.
Yener, "YSK personeli olarak sizlerin seçimlerde tüm siyasi partilerimize tarafsız yaklaştığınıza güveniyor ve inanıyorum. Bu tarafsız yaklaşımın sonucunu 14 Mayıs ve 28 Mayıs seçimlerinde gördük ve tüm dünyaya seçimlerin problemsiz bir şekilde nasıl gerçekleştirileceğini göstermiş olduk, bu hem ülkemiz hem de bizler için büyük bir onur ve gururdur. Sizlerden beklentim 31 Mart yerel seçimlerinde de tüm siyasi partilere ve bağımsız adaylara eşit şekilde yaklaşmanızdır." diye konuştu.
***
İktidar partisinin, devletin bütün imkânlarını kullandığı, iktidar güdümlü medyanın sadece iktidar partisine yer verdiği bir seçim için “tarafsız ve başarılı” demek mümkün değildir. Yüksek Seçim Kurulu’nun Teşkilat ve Görevleri Hakkında Yasa’nın üçüncü maddesi, “Kurul, görevlerini yerine getirirken ve yetkilerini kullanırken bağımsız ve tarafsızdır. Hiçbir organ, makam, merci veya kişi Kurula emir ve talimat veremez.” şeklindedir.
Önceki seçimlerin nasıl yapıldığı, Avrupa Birliği’nin raporuna da yansımış ve şöyle denilmiştir:
“Seçimler, seçmenlere gerçek siyasi alternatifler arasında bir seçim yapma imkânı sunmuş ve seçimlere katılım oranı yüksek olmuştur, ancak medyanın taraflı yayınları ve eşit şartların sağlanmaması mevcut cumhurbaşkanına haksız bir avantaj sağlamıştır.
Anayasal yapı, yetkileri Cumhurbaşkanlığı düzeyinde merkezî olarak muhafaza etmiş ve yasama, yürütme ve yargı arasında sağlam ve etkili bir kuvvetler ayrılığı sağlamamıştır. Etkili olmayan denge ve denetleme mekanizması, yürütmenin sadece seçimler yoluyla demokratik hesap verebilirliği olduğu anlamına gelmektedir.
Siyasal çoğulculuk, muhalefet partilerinin ve münferit milletvekillerinin hedef alınmasıyla zayıflatılmaya devam etmiştir. Hükümetin muhalefet partilerine mensup belediye başkanlarına yönelik baskısı yerel demokrasiyi zayıflatmaya devam etmiştir. Düzenleyici kurumların çoğu doğrudan Cumhurbaşkanlığına bağlı olmaya devam etmektedir.”
***
YSK, ayrıca Anayasa’nın “Bir kişi üçüncü defa Cumhurbaşkanı adayı olamaz” hükmüne rağmen, Tayyip Erdoğan’ın üçüncü defa Cumhurbaşkanı adayı olmasını kabul ederek, bağımsız ve tarafsızlığını kendi elleriyle yok etti.
Yüksek Seçim Kurulu, 14 Mayıs seçimlerinde Erdoğan’ın adaylığına yapılan itirazların ret gerekçesinde “Yeni sistemle gidilen ilk seçim 24 Haziran 2018'dir. Erdoğan'ın birinci beş yıllık görevi 24 Haziran 2018'de başladı” dedi!
YSK ayrıca, Erdoğan’ın diplomasının sahte olduğuna ilişkin delil ibraz edilemediğini, diplomasının da noter onaylı olduğunu belirterek aday olma yeterliliğini taşıdığına hükmetti!
Yine toplamda kaç kişinin vatandaş yapılarak seçmen haline getirildiğine ve oy kullandığına dair resmî bir açıklama da yapılmadı. Oysa YSK’nın, bu uygulamaya da müdahale etmesi ve yabancılara oy kullandırılmasını önlemesi gerekirdi.
***
Durum böyle olduğu halde, YSK Başkanı’nın önceki seçimlerin başarıyla gerçekleştirildiğini söylemesi, önümüzdeki yerel seçimlerin de aynı adaletsiz ortamda yapılacağını göstermektedir.
Biden, ABD’nin sırrını açık etti...
22 Kasım 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:31
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD Başkanı Biden, Washington Post için “ABD, Putin ve Hamas'ın meydan okumasına karşı geri adım atmayacak” başlıklı bir makale yazdı.
Biden, uzun uzun Ukrayna’ya verilen desteğin ABD’nin güvenliğine yapılan bir yatırım olduğunu ifade ettikten sonra “Müttefiklerimizin gücüyle birlikte, daha fazla Rus saldırganlığını caydırmak için NATO topraklarının her santimetrekaresini savunacağımızı açıkça ortaya koyan, daha güçlü ve daha birleşik bir NATO inşa ettik.
Asya'daki müttefiklerimiz de Ukrayna'yı desteklemek ve Putin'i sorumlu tutmak için bizimle birlikte duruyor, çünkü Avrupa ile Hint-Pasifik'teki istikrarın doğası gereği bağlantılı olduğunu biliyorlar.
Ortadoğu'daki çatışmaların dünya çapında nasıl sonuçlara yol açabileceğini de tarih boyunca gördük. Hamas'ın öldürücü nihilizmine karşı kendilerini savunan İsrail halkının yanındayız.” dedi.
Biden yazısını, “Tarihimiz boyunca defalarca öğrenilen dersi asla unutmamalıyız: Büyük trajedi ve ayaklanmalardan muazzam ilerlemeler gelebilir. Daha fazla umut... Daha fazla özgürlük... Daha az öfke... Daha az şikâyet. Daha az savaş. Bu hedefleri takip etme kararlılığımızı kaybetmemeliyiz çünkü şu an net vizyona, büyük fikirlere ve siyasi cesarete en çok ihtiyaç duyulan zamandır. Yönetimimin Orta Doğu'da, Avrupa'da ve dünya çapında yönetmeye devam edeceği strateji budur. Bu geleceğe doğru attığımız her adım, dünyayı daha güvenli ve Amerika Birleşik Devletleri'ni daha güvenli kılan bir ilerlemedir” diye bitirdi.
***
Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Medvedev, Biden'ın “büyük trajedilerin Amerika için ilerlemeye yol açabileceği” yönündeki açıklamalarının ABD’nin güvenlik doktrininin özeti olduğunu yazdı.
Dmitriy Medvedev, “Bu sözler, bir ‘Freud sürçmesi’ ya da belirsiz bir bunaklık hezeyanı bile değil. Bu, Amerikan güvenlik doktrininin özüdür. Kendi savunma sanayisine ve diğer kıtalardaki savaşlara yapılan yardımları ‘yatırım’ olarak gören ABD, bu durumun kendisini daha güvenli hale getirdiğine inanıyor” diye yazdı.
Medvedev, Biden'ın Ukrayna desteğinin ABD güvenliğine bir yatırım olduğu ve paranın ve kanın “iyi yatırım” olarak görüldüğü sözleri üzerine de “Tam olarak ‘çok Amerikalı’ olarak tarif edebileceğimiz sözleri sarf eden Biden, seyircilerden alkış alıyor, etrafına bakıyor, elini boşluğa uzatıyor ve çıkış yolunu arıyor” diye ekledi.
***
Biden’ın açıklamaları, aslında “yaratıcı kaos” taktiğinin izahı gibidir. ABD’nin ikinci dünya savaşında Japonların Pearl Harbor’a saldırı düzenleyeceğini önceden bildiği halde yeterli tedbir almadığı ve saldırının yapılmasını beklediği, ertesi gün Amerikan halkının tam desteğiyle Japonya’ya savaş açtığı biliniyor. Daha doğrusu, bütün iddialar bu yöndedir. Pearl Harbor baskını, ABD’nin “yaratıcı kaos” pratiğine bir örmek olarak gösterilir.
Yine, 11 Eylül İkiz Kuleler saldırısı da yaratıcı kaosun önemli uygulamalarından biri sayılmaktadır. İkiz kulelere saldırıda kullanılan uçakların pilotları, pilotluk eğitimini ABD’de almıştır! ABD, bu saldırı sayesinde Afganistan’ı işgal etmek için Rusya dahil neredeyse bütün dünyanın desteğini sağlamıştır. ABD, bu hızla, Irak’ı da işgal etmiş, Türkiye topraklarına bile 50 binden fazla askerini yerleştirmek istemiştir. Libya’yı bölmeleri, Suriye’nin kuzeyini işgal etmeleri de aynı taktiğin sonucudur.
Türkiye’de “yaratıcı kaos” teorisini Turgut Özal, kendi çapında siyasi hamlelerinden önce uygulamaya çalışmıştır. Yine 15 Temmuz darbe girişimi de “yaratıcı kaos” uygulaması sayılabilir. Zira Tayyip Erdoğan bu girişimi, “Allah’ın lütfu” olarak değerlendirmiş ve bu sayede, ülkenin yönetim sistemini değiştirmiştir.
Son yargı krizi de Yeni Anayasa yapmak veya olmazsa Anayasa’nın önemli maddelerini değiştirmek için kullanılmaktadır...
***
ABD, Ukrayna’nın Rus uydusu yönetimini, turuncu devrimle değiştirdi ve bu ülkeyi Amerikan uydusu haline getirdikten sonra Rusya’ya karşı kullanmaya başladı. Turuncu devrimler, Arap Baharı ve son olarak Hamas saldırısı, önceden planlanmış yaratıcı kaos uygulamalarıdır.
Medvedev, doğru söylüyor. Biden'ın “büyük trajedilerin Amerika için ilerlemeye yol açabileceği” sözleri ABD’nin güvenlik doktrininin özetidir. Tabi bu durum, bütün devletlerin bildiği ama ilk defa ABD Başkanı tarafından resmen açıklanan bir sırdır
ABD, Türkiye'ye artık füze mermisi bile vermiyor!
23 Kasım 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:31
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Ercüment Tatlıoğlu, Deniz Astsubay Okullarının Kuruluşunun 133'üncü yıl dönümünde, yaptığı konuşmada "2008 senesinde Gürcistan ve Rusya ile başlayan gerilimler, Güney Osetya-Kuzey Osetya problemleri, Abhazya'nın aynı şekilde problemleri, 2014 yılında Kırım'ın işgal edilmesi, 2018 Kerç Boğazı, 2022 yılında başlayan Ukrayna-Rusya savaşı, Karadeniz'deki jeopolitik mücadelede yeni bir dönem başlattı. Bildiğiniz gibi NATO Karadeniz'de bazı tedbirler almaya çalışıyor. Ancak Karadeniz'de bu tedbirleri biz kendimiz alacağımızı ifade edip NATO'yu veya Amerika'yı Karadeniz'de istemediğimizi beyan ediyoruz. Ukrayna-Rusya savaşından dolayı 400'ün üzerinde Karadeniz'e dökülen mayın var. Bu mayınlardan 17 tanesi sahillerimize geldi. 2 tanesini tespit edemedik. 1 tanesi Kastamonu Cide'de, diğeri de Karadeniz Ereğli Liman girişinde patladı." dedi.
Karadeniz'de kurulan tahıl koridoruna da yardımcı olduklarını hatırlatan Tatlıoğlu, "Amacımız şu, Montrö'ye uyulsun. Karadeniz'de biz bütün güvenliği sağladık. Biz Türkiye olarak Karadeniz'de bütün güvenliği sağlarız. Karadeniz'i bir Orta Doğu'ya çevirmesinler. Dolayısıyla Karadeniz'e herhangi bir ülkenin veya NATO'nun girmesini istemiyoruz" diye konuştu.
***
Türk Deniz Kuvvetleri Komutanı'nın "ABD'yi Karadeniz'de istemiyoruz" dediği anlarda ABD'nin Suriye'deki PKK/YPG güçlerine hava savunma sistemi silahları sağladığı ve bu silahların eğitimini verdiği anlaşıldı.
T24’ten Namık Durukan’ın haberine göre ABD’nin devasa askeri ve lojistik araç konvoyları, Bağdat, Basra, Erbil dahil Irak'ın farklı bölgelerindeki ABD üslerine doğru hareket halinde bulunuyor. Bu faaliyetin ABD’nin bölgede İran bağlantılı silahlı gruplara yönelik kapsamlı bir hareketin hazırlığı olabileceği de ifade ediliyor.
Deniz Kuvvetleri Komutanı Tatlıoğlu, insansız hava araçlarında Türkiye'nin marka olduğunu belirtikten sonra "İnsansız Deniz Araçları'nda da çok iyiyiz. Bu yılın sonunda 4 tipini teslim alacağız. Salvo İDA'da önümüzdeki sene envantere katılacak. Kamikaze İDA'lar üzerinde de çalışıyoruz. TB2'ler, ANKA'lar, AKSUNGUR'lar, şu anda kullanımda. Anadolu gemisinde kullanacağımız TB3'ler de bu yılın sonunda hazır olacak. Uçuşlarından olumlu sonuçlar aldığını öğrendik. Parasını verdiğimiz halde güdümlü mermi vermiyorlar. Biz de kendi güdümlü mermimizi kendimiz yaptık. Atmaca güdümlü mermimiz, Harpoon güdümlü mermisinden çok daha iyi ve envantere aldık. Seri üretim devam ediyor" dedi.
***
Harpoon güdümlü füzesini ve mermilerini ABD üretiyor. ABD, parası ödendiği halde Türkiye'ye vermediği füze ve mermileri, soykırıma dönüşen katliamlarına devam etsin diye İsrail'e veriyor!
Diğer taraftan, ABD, uçak gemilerini Doğu Akdeniz'e göndererek İsrail'in Gazze'de Filistinlilere soykırım uygulamasına müdahale edebilecek güçlere gözdağı veriyor.
Türkiye'nin anlaşma gereği, milyar dolarlık katkıda bulunduğu F-35 projesinde ABD, üretilen uçakları vermiyor. "Yerine F-16 verin" deniliyor, oyalıyorlar...
Türkiye'nin güneyinde teröristleri ordu haline getiren ABD, bu bölgeye operasyona da izin vermiyor. Türkiye, 30 kilometre derinlikten daha güneye bir defa inecek oldu; ABD bir Türk SİHA'sını düşürdü!
Tatlıoğlu'nun, "NATO'yu veya Amerika'yı Karadeniz'de istemiyoruz" ve "Karadeniz'i bir Orta Doğu'ya çevirmesinler." sözleri, herhalde siyasi iradeden bağımsız bir tavır değildir ve çok yerinde bir çıkıştır.
Ekonomi de Fatih Terim Fonu gibi!
24 Kasım 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:31
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“Fatih Terim Fonu” olarak bilinen ve futbol dünyasından birçok ismin milyonlarca dolar dolandırıldığı iddia edilen olayda, Denizbank’ın teftiş raporu ortaya çıktı.
İsmail Saymaz, Sözcü Gazetesi’ndeki yazısında Denizbank’ın teftiş raporunu paylaştı.
Raporda, "Seçil Erzan'ın 46 gün vadede dolar bazında yüzde 253 getiri vaadine inanılmış olsa bile bu dokümanlardan şüphelenilmemesi, elden ve üçüncü kişi üzerinden para verilmesi, ortalama zekâya sahip herhangi bir kişiden beklenmeyecek bir davranıştır” ifadeleri yer aldı.
Denizbank’ın müfettişi, herhalde Fatih Terim, Arda Turan, Emre Belözoğlu, Fernando Muslera, Volkan Bahçekapılı, Buse Terim ve Selçuk İnan’a “geri zekâlı” demek istemiyordur. Zira futbolda da yıllar süren bir başarı çizgisini sürdürmek için yetenek ve çok çalışmış olmak yetmez. Çıtayı düşürmeden uzun yıllar zirvede olmak, ortalamanın üzerinde bir zekâ da gerektirir.
***
18 kişiyi dolandırdığı gerekçesiyle 226 yıl hapsi istenen Seçil Erzan, bankanın yaptığı işten haberdar olduğunu söylüyor...
Dolar bazında ve 46 günlük vadede yüzde 253 getiri vaadine Sülün Osman’ın Galata Köprüsü’nü sattığı vatandaşlar bile inanmazdı. Öyleyse, bu işte başka bir iş var! Bakalım yargı önünde gerçek ortaya çıkacak mı?
Bu olayda beni ilgilendiren, müfettişin “ortalama zekâ” kavramını kullanmasıdır... Bana göre Türkiye’nin son dönemde uyguladığı birbirine taban tabana zıt faiz politikası da bu yönden incelenmelidir.
Bilindiği gibi faiz oranları yüzde 19’dayken, Tayyip Erdoğan, “faiz sebep, enflasyon sonuçtur” kabulüyle faizlerin indirilmesi emrini verdi. Bu karardan sonra Erdoğan’a Ekonomi Bakanı ve Merkez Bankası Başkanı dayanmadı. İlk istifa eden de faizler düşürülmeye başlanmadan önce damat bakan Berat Albayrak oldu. İstifasını sosyal medyadan açıklamak zorunda kalan Albayrak, mesajını “Allah, sonumuzu hayır etsin” diye bitirdi...
***
Gerek Erdoğan, gerekse Ekonomi Bakanlığı ve Merkez Bankası Başkanlığı yapmış kişilerin, ortalama zekânın üzerinde insanlar olduğunu kabul etmek gerekir. Bir seçim dışında girdiği her seçimi kazanan, kaybettiği seçimi de neden kaybettiğini görerek ve durdurduğu terörle mücadeleyi yeniden başlatıp sonuç almaya başlarken seçimi de yenileyen ve kazanan bir kişinin, ortalama zekânın üzerinde olduğu söylenebilir.
Yalnız, Mart 2021'de yüzde 19 seviyesinde olan politika faizi 2021 ve 2022'de dörder kez indirildi. 2022 Şubat ayındaki toplantıda faiz yüzde 8,50'ye çekilmişti.
Merkez Bankası Mayıs 2023 seçimlerinden sonra faiz artırmaya başladı, son olarak Kasım ayı politika faizini yüzde 40'a çıkardı. Karar metninde, "Kurul, dezenflasyonun tesisi için gerekli parasal sıkılık düzeyine önemli ölçüde yaklaşıldığını değerlendirmiştir. Bu çerçevede, parasal sıkılaştırma hızı yavaşlatılacak ve sıkılaştırma adımları kısa bir zaman diliminde tamamlanacaktır." denildi.
Piyasada nakit sıkıntısı var zaten... Şimdilik borçlar, bankalar üzerinden ödeniyor ama nakit ödeme yapmak için altın ve dövizleri veya vadeli banka hesaplarını bozdurmak gerekiyor...
***
Şimdi, ortalama zekâya sahip insanlar bu durumu nasıl değerlendirmeli... Denizbank’ın müfettişi bu konuda bizi aydınlatabilir mi acaba? Kısa bir zaman aralığında faizleri yüzde 8.50’ye kadar düşürüp yüzde 40’a kadar çıkarmak, ortalama zekâya sahip herhangi bir kişiden beklenecek bir davranış mıdır?
Beklenmeyecekse, faizle oynayanlar da ortalama zekânın üzerinde olduğuna göre, “bu işte başka bir iş var” diye düşünmek gerekmez mi?
Peki ne olabilir o iş...
Ben başından beri aynı görüşteyim:
“Faiz-döviz oyunlarının asıl hedefi, Türkiye'yi dönüştürmektir! Bir ülkede rejimde veya haritada değişme ancak büyük bir savaştan veya kaostan sonra mümkün olabilir!”
Hani “yaratıcı kaos” diyorlar ya...
“Hamas’ın yaptığını Türkiye’de yapmak” mı?
25 Kasım 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:31
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İsmailağa şeyhi Mahmut Ustaosmanoğlu’nun yeğeni Saadettin Ustaosmanoğlu, sosyal medyada yayınlanan bir videoda, Hamas’ın İsrail’de yaptığının benzerini Türkiye’de yapmayı savundu.
Ustaosmanoğlu, videoda şöyle konuştu:
“Sadece Büyük Doğucular… Fazla adama ihtiyaç yok. Buradakilerle biz hallederiz. Hamas’ın kıymetini bilelim. Adamlar fiziki şartlarda, adamlar öyle bir şey gösterdi ki bize. Biz Türkiye’de bunun idrak boyutuyla bir şey yapmalıyız. Vakti geldi çünkü. Başımızı belaya sokmak için söylüyorum… Biz şu an itibariyle vakti zamanı iyi değerlendirebilirsek Türkiye’de bir devrim olmaması için bir sebep yok. Vallahi de, Billahi de, Tallahi de zafere az kaldı.”
***
40 yıldır anlatılıyor ama kimse inanmak istemiyor, hatta Cumhuriyeti kuran parti olan CHP’nin Özgür Özel’den önceki genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Anayasa Mahkemesi’nin AKP konusunda verdiği bir karar var, laiklikle ilgili. Ben bugün için laikliğin tehlikede olduğunu düşünmüyorum. Eğer tehlikede dersek bunun altını doldurmak lazım, askıda kalır, gerekçelendiremem. Din alanında özgürlükleri daha da genişletmek gerektiği de görülüyor. Ancak burada sorun dinin siyasal amaçlar için kullanılması, siyasallaştırılması. Bunun da önüne geçmek gerek.” demişti.
Bilindiği gibi AKP'nin kapatılması istemiyle açılan davada Anayasa Mahkemesi'nin 11 üyesinden 10'u, AKP'nin ''laikliğe aykırı eylemlerin odağı durumuna geldiğine'' işaret etmiş, bu üyelerden 6'sı AKP'nin söz konusu eylemleri nedeniyle ''temelli kapatılması'' yönünde görüş belirtmişti.
Mahkemenin 4 üyesi ise AKP'nin eylemlerini, temelli kapatmayı gerektirecek nitelikte bulmamış, partinin Hazine yardımından yoksun bırakılması yönünde oy kullanmışlardı.
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç ise davanın reddi yönünde oy kullanmıştı.
Yüksek Mahkeme, AK Parti'nin 2008'de aldığı Hazine yardımından 1/2 oranında yoksun bırakılmasına karar vermişti.
Anayasa Mahkemesi'nin gerekçeli kararında, ''Dinin ve dinsel duyguların istismarı nedeniyle laikliğe aykırı görülen davalı parti eylemlerinin toplumu devlete ve siyasete yabancılaştırması yoluyla demokratik işleyişi engelleyebileceği ve anayasal düzenin meşruiyetinin sorgulanmasına yol açabileceği inkâr edilemez'' ifadesi kullanılmıştı. Yani gerekçelendirme vardı...
Şimdi AKP iktidarında güç kazanarak devlete yabancılaşanlar, devlete düşman olanlar, Anayasal düzenin sorgulanması veya laiklik bir tarafa, anayasal düzenin silah kullanarak ortadan kaldırılmasını telaffuz ediyor ama siyasilerden çıt çıkmıyor!
***
Hamas’ın son saldırıyla aslında İsrail çıkarlarına hizmet ettiği, tartışılması gereken ayrı bir konu ama Türkiye’de siyasi iktidarın Hamas’ı bir siyasi parti olarak gördüğü ortada.
Hamas, görünürde İsrail ile savaşıyor değil mi? Peki Hamas’ın yaptığı yapılacaksa, Türkiye’de İsrail yerine konulan güç kimdir?
İktidarda bulunan AKP, bütün kadrolarıyla Hamas’ı destekliyor; AKP’nin kilit noktalarında ve dolayısıyla devletin önemli makamlarında bulunan yöneticilerin tamamı bir tarikat mensubu; AKP iktidarı için bir bakıma “tarikatların iktidarı” da denilebilir...
Öyleyse, devrim kime karşı yapılacak? Hamas’ın yaptığı gibi yapılacaksa, nereye baskın yapılacak, kaç kişi katledilecek, kaç kişi rehin alınacak?
Tabii bir de “Büyük Doğucular... Fazla adama ihtiyaç yok” sözleri var ki Necip Fazıl’ın “başyücelik” diyerek tanımladığı bu devlet yapısının özlemiyle yanıp tutuşanlardan bahsediliyor. Sayıları sınırlı ama devrim için yeterli görülüyor! FETÖ kalkışmasından hiç ders alınmadığı belli oluyor!
“Devrim”den kasıt da herhalde Anayasal düzeni, yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yıkarak, yerine Taliban modeli bir devlet kurmak olsa gerek.
***
İlahiyatçı Cemil Kılıç, “Allah Adına; Sömürü, Cinayet, Katliam ve Sürgünler” adlı son kitabında, “İnsanlara Allah adına zulmetme uygulaması, her dinde var ama bu konuda en çok öne çıkan dinler Hıristiyanlık ve Emevi Müslümanlığıdır.” diyor.
“Hamas’ın yaptığını Türkiye’de yapalım” çağrısı, bir kişinin hezeyanı değildir; Emevi Müslümanlığının 21. yüzyılda ne boyutlara geldiğinin çok açık bir delilidir...
Kadına karşı şiddet nasıl önlenir?
27 Kasım 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:31
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Birleşmiş Milletler, 1999 yılından itibaren 25 Kasım’ı Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü olarak ilan etti.
BM bu çerçevede, şiddetin ilk etapta ortaya çıkmasını engellemek için farklı önleme stratejilerini destekleme konusunda tüm sivil toplum kuruluşlarına, kadın hakları örgütlerine, insan hakları savunucularına, okullara, üniversitelere, özel sektöre, spor kulüplerine, derneklere ve bireylere çağrıda bulundu.
Dünya genelinde neredeyse 736 milyon kadının, çoğu partnerleri ya da eski partnerleri tarafından olmak üzere, hayatlarında en az bir defa şiddete maruz kaldığının tahmin edildiğini belirten BM, konunun gündeme getirilmesi için toplam 16 gün süren farkındalık çalışmalarında bulunacak.
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Türkiye Temsilcisi Louisa Vinton, AA muhabirine yaptığı açıklamada, "Kadına yönelik şiddet, dünyada en yaygın insan hakları ihlallerinden bir tanesidir." ifadelerini kullanarak toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin faillerinin cezalandırılması ve söz konusu mağdurların desteklenmesi için herkesin, elinden gelen her şeyi yapması gerektiğini söyledi.
***
Türkiye’de de ise Recep Tayyip Erdoğan, konuyla ilgili toplantıda, “Devlet olarak kadına yönelik şiddetle mücadeleyi temel politikamız haline getirdik. Bu amaçla 2011 yılında Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığımızı kurduk. Biz kadına yönelik şiddetle mücadeleyi, aileyi yüceltme ve güçlendirme mücadelemizin ayrılmaz bir parçası olarak görüyoruz. Aileye sahip çıkarak şiddet meselesi başta olmak üzere kadınların tüm haklarının da korunmasını sağlamayı amaçlıyoruz" dedi.
Erdoğan, "Ülkemizde kadına yönelik şiddetle mücadelede en büyük devrimi 2012 yılında çıkardığımız 6284 sayılı ailenin korunması ve kadına karşı şiddetin önlenmesi kanunuyla yaptık.” diyerek bir hatırlatma yaptı ama Cumhur İttifakı’nın ortaklarından Yeniden Refah Partisi, bu kanunun değiştirilmesini istedi ve ittifaka katılım şartlarından biri olarak ortaya koydu.
Cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan'ı destekleyen ve kendilerine birkaç vekillik de verilen HÜDA-PAR da “6284 sayılı yasanın isminin her ne kadar aileyi koruma kanunu olsa da şiddeti önlemediğini daha önce basınla paylaştık” diye açıklama yaptı.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Derya Yanık bu sözler üzerine “6284 sayılı kanunun ruhuyla ve mevcudiyetiyle varlığı son derece önemlidir. Varlığının tartışmaya açılması dahi bizce kabul edilemez” dedi.
***
Euronews’de yayınlanan Dilek Gül imzalı haberde görüşü alınan avukat Hülya Gülbahar ise “Siyasal İslâm, ülkedeki demokrasi ve hukukun tüm kurum ve kurallarını imha etti. Diğer sistemlerden farkını bütün bir topluma ve dünyaya aile ve kadın politikaları üzerinden ifade etmeye çalışıyor. Dolayısıyla kadını ve aile kavramını merkezi siyasal simgesi olarak kullanıyor. Önce kadın haklarına saldırmalarının nedeni de budur.” diye açıklama yaptı.
Gülbahar, “Topluma hiçbir şey veremeyecekleri için onlara çarpıtılmış bir din anlayışı ile yoğurduğu kadın ve çocuklar üzerinde hâkimiyet kuracakları bir toplum modeli sunuyorlar. Tarikat ve dini topluluklarının yaşamlarına bakıldığında en temel konunun kadınlar, çocuklar ve onlarla yaşanacak cinsellik ve de tahakküm olduğunu net bir şekilde görüyoruz. Din adamlarının en çok ilgilendikleri konunun kadınlar, çocuklar ve bunlar üzerinde erkeklerin girişeceği cinsel eylemler olması rastlantı değil... Yasaya karşı çıkanlar, ‘şiddetin belgesi yoksa koruma kararı verilmesin’ gibi argümanlarla devletin şiddeti önleme görevinden vazgeçmesini istiyorlar. İkinci olarak da şiddete maruz kalan kadın ve çocukların devlet tarafından yalnız bırakılmasını, karakoldan sağlık mekanizmalarına kadar işlem yapılmamasını talep ediyorlar.” dedi.
Buraya kadar, bir bilgilendirme yapmaya ve tartışmalarla ilgili bir durum özeti çıkarmaya çalıştım. Basılı gazetedeki köşeye bu kadarı ancak sığar... Bu sebeple başlıktaki soruya kendi cevabımı, ayrıntılı olarak yarın vereceğim...
Kadına karşı şiddet hastalık sayılmalı!
28 Kasım 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:31
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Bugün, “Kadına karşı şiddet nasıl önlenir?” sorusuna cevap vermeye çalışacağım.
Konuyla ilgili tartışmalarda, AKP iktidarının, konuya aile açısından baktığı eleştirileri üzerine, Tayyip Erdoğan, özetle şu savunmayı yaptı:
“Bazıları bakanlığımızın adındaki aile kavramını öne sürerek, kadınlar için yaptığımız hizmetleri unutturmaya ve gölgelemeye çalışıyor.
Hâlbuki aile, kadınıyla, erkeğiyle, çocuğuyla, yaşlısıyla, toplumumuzu oluşturan o devasa yapının kilit taşıdır. Aile olmadan, sadece birey olarak insanın varlığı eksik kalır. Ülkemizde aile kurumumuza yönelik saldırıların kadınların haklarını savunmakla hiçbir ilgisi olmadığının hepimiz farkındayız. Huzurlu, güvenli, üyelerinin birbirine saygı duyduğu bir aile aynı zamanda kadına yönelik şiddete karşı en muhkem kalemizdir. Kadına veya çocuğa yönelik şiddetin olduğu bir birlikteliğin her şeyden önce aile kavramının ruhuna ve özüne ters olduğu ortadadır. Kadının şiddet gördüğü bir beraberliği, temelinde karşılıklı şefkatin, merhametin ve hürmetin olduğu aile kavramıyla tanımlayabilir miyiz? Çocuğun fiziki veya psikolojik şiddete maruz kaldığı bir yapının sağlıklı bir aile olduğunu kim iddia edebilir?"
***
Bence bu sözlerde bir yanlışlık yoktur; yalnız aileden ne anlıyoruz; sorun buradadır... Bizim toplumumuzda, aile denilince kadın ve erkeğin eşitliği anlaşılmıyor ki... Hatta iktidarın baş üstünde tuttuğu, maddi-manevi destek verdiği bazı İslamcı yazarlar, hamile kadının dışarıda dolaşmamasını bile isteyebiliyor! Kadını aşağılayıcı bu tür söylemlerin ve eylemlerin tamamı, AKP iktidarına mal ediliyor... Çünkü iktidar bu söylemlere hiç cevap vermiyor, eylemlere de müdahale etmiyor.
Öyleyse ne yapmalı?
Bir defa, konuyla ilgili yeni bir bilinç inşası gerekir. Başka milletler hakkında yeterli bir gözlemim yok ama Türk Milleti’nin hemen hemen bütün geleneklerinden veya davranış modellerinden haberdar olan bir kişi olarak söyleyebilirim ki Türkiye’de kadına ve çocuğa şiddet, hâlâ geniş kitleler tarafından “normal” kabul ediliyor! Sorunun ana kaynağı budur. Şiddet gören kadınların bile hayati tehlike yaşamadıkça, bu zulme katlandığı biliniyor. Çocuklar zaten tamamen çaresiz...
İşte değiştirilmesi gereken durum budur. Yoksa “kadına karşı şiddetle mücadele” programlarıyla şiddet önlenemez...
***
Peki insanlarımız veya toplumumuz nasıl değişecek de kadına ve çocuğa karşı şiddet önlenecek?
Bu konuda başarıyla sonuçlanmış bir uygulama var... Sigara yasağından bahsediyorum... “Ne ilgisi var?” diyenler biraz sabırlı olsun...
Bugün toplumumuzda kapalı ortamlarda sigara içmek sadece yasak değil aynı zamanda ayıptır, içen olursa herkes müdahale eder... Oysa yakın tarihe kadar, büyükler, evlerinin salonlarında çocukların yanında sigara içerdi... Şehirlerarası otobüslerde, hatta şehir içi otobüslerde, vapurlarda, trenlerde, uçaklarda sigara içilir, yolculuklar, sigara içmeyenler için işkenceye dönüşürdü...
Bugün ise belediye otobüsünde sigara içmeye kalkışan bir kişi akıl hastası yerine konulur...
Peki, bu bilince bir günde mi geldik? Hayır, adım adım sigaranın insan sağlığına etkileri konusunda her gün bir söylemle karşı karşıya kaldık. Bir gün geldi ki sigara içenler de artık kapalı mekânda sigara içme yasağını savunmaya başladı... Bu, toplumsal bir değişimdir.
***
Kadına ve çocuğa karşı şiddetin sona ermesi için toplumun, şiddete başvuranları hasta kabul etmesi gerekir. Tedavi olana kadar, şiddete başvuranları, toplumsal haklarından yoksun bırakmak gerekir. Şiddete başvurmayı erkeklik zanneden bir algıyla büyümüş insanların bilinci ancak o zaman değişir. Şiddete başvurmanın psikiyatrinin konusu olan bir hastalık olduğu kabul edilirse, ancak o zaman kadına ve çocuğa uygulanan şiddet en aza iner. Tabii ki bu konudaki eğitimi, müzik ve sinema yoluyla yani sanatla vermek gerekir. İş yine yazarlara düşüyor...
Sanat yoluyla, öncelikle, çocukları yetiştiren anneleri eğitmek gerekir, ekonomik ve sosyal tedbirler ve cezalar, ancak o zaman işe yarar, yoksa hiçbir sonuç alamazsınız...
Şiddete boyun eğmek, Türk kadınının kaderi olamaz!
Yine domuz gribi sahtekârlığı...
29 Kasım 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:31
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İngiltere kaynaklı bir haber, bütün dünya medyasında yayınlandı. Türkiye’de de gazeteler, televizyonlar, bu haberi, konuyla ilgili gerçekleri hiç hatırlatmadan verdi!
Habere göre İngiltere'de sağlık yetkilileri, yeni bir domuz gribi varyantının ülkedeki ilk vakasının tespit edildiğini açıkladı.
Haberde şu ayrıntılar var:
“A (H1N2) enfeksiyonu, Kuzey Yorkshire bölgesinde rutin bir grip tarama testi sırasında tespit edildi.
İngiltere Sağlık Güvenlik Kurumu, tespit edilen vakada, solunum zorluğu belirtilerine bağlı orta şiddette hastalık görüldüğünü açıkladı.
Hastanın tamamıyla iyileştiği de duyuruldu.
Enfeksiyonun nereden geldiği ve insan sağlığına yönelik bir tehdit oluşturup oluşturmadığı incelenecek.
İngiltere Sağlık Bakanı Victoria Atkins, vakanın tespit edilmesinin önemli olduğunu, İngiltere Sağlık Güvenlik Kurumu UKHSA'ya görevini yapma noktasında güvenilmesi gerektiğini söyledi.”
Haberde ayrıca, “2009'da domuzlar, kuşlar ve insanlarda görülen bir domuz gribi virüsü küresel pandemiye yol açmıştı.” diye bir ifade kullanıldı.
***
Türk kamuoyunu uyarmak durumundayım, çünkü domuz gribi denilen hastalık sıradan bir griptir ve hayati tehlikesi yoktur!
Bunu ben söylemiyorum, dünyanın en meşhur üniversitelerinden bir olan Harvard’ın uzmanları söylüyor. Harvard üniversitesinin 2009 -2010 dönemini kapsayan araştırmasında domuz gribinin mevsimsel gripten farkının bulunmadığı, öldürme riskinin daha düşük olduğu ve aşılama kampanyalarına gerek bulunmadığı belirtilmişti.
Pandemi ilan edildikten bir yıl sonra, Harvard’ın araştırmasıyla sahtekârlık ortaya çıkınca, domuz gribini, “yüzyılın en büyük tıp skandalı” olarak tanımlayan Avrupa Konseyi Aile ve Sağlık Komisyonu Başkanı Wolfgang Wodarg, aralarında AKP İstanbul Milletvekili Lokman Ayva ile Karabük Milletvekili Mustafa Ünal’ın da yer aldığı 14 Avrupa milletvekiliyle birlikte “Domuz gribi sahte bir salgın mıydı, araştırılsın” başlıklı bir araştırma önergesi vermişti.
Önerge kabul edilmişti ama araştırmadan ciddi bir sonuç çıkması ömlenmişti... Yalnız, Dünya Sağlık Örgütü’nün epidemiyoloji birimi direktörü Profesör Ulrich Keil, Avrupa Konseyi’ne bilgi verirken “Domuz gribi salgını, ilaç üreticilerinin kârlarını artırmak için bu şirketlerle ortak olarak üretilen bir korku kampanyasıydı” demişti.
Profesör Keil, şöyle konuşmuştu:
“Dünya Sağlık Örgütü, SARS ve kuş gribi konusunda da tüm tahminlerinde yanıldı. Kamu sağlığını ilgilendiren onca şey varken domuz gribi konusunda halkta büyük bir panik yaşanmasına sebep olduk ve bu tamamen abartılmış bir korkuydu. WHO’nun kararları ülkelerin sağlık bütçelerine çok büyük yük getirdi. İnsanların ölümüne sebep olan en önemli etkenlerin hipertansiyon, sigara, yüksek kolestrol, obezite, egzersiz yapmama, sebze ve meyve tüketiminin azlığı olduğunu çok iyi biliyoruz. Hükümetler, bu alanlara yatırım yapmaları gerekirken küresel bir salgın yaşanması yönündeki deliller çok zayıf olmasına rağmen domuz gribine yatırım yapmak zorunda bırakıldı.”
Dünya Sağlık Örgütü ise bu açıklamaya, dünya genelinde domuz gribinden ölenlerin sayısının 14 bin 286 olduğunu açıklayarak cevap verdi. Oysa bu rakam sadece ABD’de bir yıl içinde normal gripten ölenlerin sayısının 3’te biriydi.
Konuyla ilgili haber, Vatan gazetesinde yayınlanmıştı.
***
Türkiye, domuz gribi aşısı tuzağına Tayyip Erdoğan’ın “Ben aşı maşı olmayacağım” sözleri sayesinde düşmedi ama 10 yıl sonra aynı tuzak bir daha kuruldu ve bu defa, Erdoğan, genetik yapıyı değiştiren sıvıları aşı diye kabul ederek, bütün vatandaşlara uygulanmasına karar verdi...
Dünya Sağlık Örgütü, yıllarca uğraştıktan sonra nihayet “pandemi var” gerekçesiyle bütün dünyayı kapanmaya zorladı. Bu girişimin, dünya sistemini sıfırlamak için kullanılacağı da açıklandı! Başaramadıkları ortada ama Gazze krizi çıkararak The Economist’in ilan ettiği gibi Doğu Akdeniz’den devlet terörüyle, katliamla yeni bir sayfa açmaya çabalıyorlar.
İngiltere Sağlık Bakanı, “yeni domuz gribi virüsü” haberine inanacak kimse çıkmayacağını bildiği halde neden “hınzır”lık yapıyor; cevabı bilinmeyen soru bu...
Uyuşturucu ülkesi mi olduk?
30 Kasım 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:31
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Ticaret Bakanı Ömer Bolat, Twitter mesajıyla yaptığı açıklamada "Hatay Gümrük Muhafaza Kaçakçılık ve İstihbarat Müdürlüğü ekiplerince transit işlem gören bir konteynerde 1 ton 197 kilogram captagon cinsi uyuşturucu hap ele geçirilmiştir. Millî İstihbarat Teşkilatımız ile ortak genişletilen operasyon neticesinde olayla bağlantılı 3 kişi gözaltına alınmıştır" bilgisini verdi
Elazığ'da düzenlenen uyuşturucu operasyonunda, durdurulan bir araçta yapılan aramada, 32 gram metamfetamin, 56 gram esrar ve tüfek ele geçirildi.
Kastamonu merkez, Tosya, Ankara ve Çorum'da Emniyet ekipleri tarafından düzenlenen operasyonda, tespit edilen 19 ev ve 2 iş yerinde arama yapıldı ve 1377 uyuşturucu hap, bir miktar sentetik uyuşturucu, hassas terazi, 7 ruhsatsız tabanca ve bu tabancalara ait 256 fişek, kurusıkı tabanca, 3 ruhsatsız tüfek, 4 kılıç ile esrar içiminde kullanılan düzenek ele geçirildi.
Kastamonu İl Jandarma Komutanlığı tarafından da merkez ilçede ve İnebolu’da yapılan aramalarda bir miktar sentetik uyuşturucu ele geçirildi.
Gaziantep'te bir eve düzenlenen baskında 10 bin 900 uyuşturucu hap ve ruhsatsız tabanca ele geçirildi, bir şüpheli yakalandı.
Nevşehir'in Gülşehir ilçesinde uyuşturucu madde ticareti yaptıkları şüphesiyle araçları aranan iki kişinin üzerinde 60 gram sentetik uyuşturucu ele geçirildi.
İzmir'in Konak İlçesi, Hilal Mahallesi'nde yapılan aramada bir kişi 38 gram uyuşturucu ile yakalandı.
Çanakkale'nin Biga ve Lapseki ilçelerinde 5 zanlının üst ve araç aramasında, 956,13 gram Bonzai, 112,58 gram sıvı uyuşturucu materyal, 74,26 gram metamfetamin, 38,89 gram amfetamin, 1,13 gram kokain, 151 ecstasy hap, 8 sentetik ecza, uyuşturucu emdirilmiş kağıt, hassas terazi ve uyuşturucu madde kullanmaya yarayan aparat ele geçirildi.
Bingöl Valisi Ahmet Hamdi Usta, kentte son bir haftada düzenlenen operasyonlarda 20 kilo 629 gram esrar ele geçirildiğini bildirdi.
Adana’da uyuşturucu operasyonunda, 80,12 gram sentetik uyuşturucu, 12,38 gram esrar ve uyuşturucu etkili 5 hap ele geçirildi.
Van’da 20-26 Kasım'da düzenlenen operasyonlarda 1 ton 193 kilo 130 gram uyuşturucu ele geçirildi.
***
Haberler böyle devam ediyor... Samsun’da, Bilecik’te, Karabük’te, Kayseri’de, Ankara’da, Şanlıurfa’da ve Aksaray’da da operasyonlar yapıldı ve uyuşturucu maddeler ele geçirildi...
Haberlerin tamamını Anadolu Ajansı’nın son üç günlük bültenlerinden kısa kısa aldım. Daha geriye bakmaya gerek duymadım. Yurdun dört bir köşesinde yapılan operasyonlar, Türkiye’nin yaygın olarak uyuşturucu madde kullanılan bir ülke haline geldiğini gösteriyor.
Bu operasyonlarda ele geçirilen sentetik uyuşturucu miktarı, aysbergin ucu bile değil... Zira bu operasyonlarda yakalanan uyuşturucu miktarının, yakalanmayanların çok az bir yüzdesi olduğunu, bu işi yapanlar söylüyor...
***
Halk arasında “torbacı” diye bilinen bir uyuşturucu satıcısı, 2022 yılı Aralık ayında Medyascope’tan Buket Topaktaş’a konuştu... Torbacı, farkına varmadan ortaokuldan beri uyuşturucu satıcısı haline geldiğini, her yaştan ve her sınıftan müşterisi olduğunu, bir günde yaklaşık 1,5 kilo bonzai, 600 tane ekstazi hap, 350 gram kokain sattıklarını belirtti.
Torbacı, Türkiye’de maddeye başlama yaşının 11 olduğunu iddia ederek, sokaklarda rahatça madde sattıklarını, esrar ve ekstazi hapın çoğunlukla Türkiye’de üretildiğini, taş ve kokainin ise yurt dışından ülkeye sokulduğunu söyledi
Türkiye’de büyük bir uyuşturucu ticaret ağı olduğunun altını çizen torbacı, taş ve kokain maddelerinin ülkeye gemilerle sokulduğunu belirterek “Ülkeye gelen uyuşturucunun yüzde 75’i yurt dışından geliyor. Bunları da çok üst makamların haberi olmadan, bir payı olmadan mümkün değil sokamazsın, imkânsız. Üst makamlar görevlerini yerine mi getiriyor yoksa uyuşturucu ticaretinin yolunu mu açıyor? Haberlerde şu kadar uyuşturucu yakalandı falan diyorlar, bunlar üst makamlardan gizlice getirmeye çalışanların malları. Yakalanan miktarı gösteriyorlar, peki yakalanmayanlar? Kendi soktukları malları da göstersinler.” dedi...
ABD politikası: Teröristlerden ordu kurmak!
01 Aralık 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:31
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, Washington'un sadece 2014 yılında Gambiya'da olduğu gibi kendisinin katılmadığı ülkelerdeki darbe girişimlerini kınadığını, Ukrayna'daki benzer olayları kınamadığını söyledi.
Zaharova, şöyle konuştu:
“Neden? Bu soruya benim de bir cevabım var. Çünkü sadece kendilerinin katılmadığı anayasaya aykırı darbe girişimlerini kınıyorlar. Ancak darbelere katıldıkları, devletlerin iç işlerine müdahale ettikleri yerlerde ve darbecilere sponsor oldukları yerlerde kınamayı gerekli görmüyorlar. Oralarda yalnızca demokrasi hakkında konuşuyorlar.”
Zaharova, Ukrayna'daki iktidar değişikliğinin, yani ABD destekli turuncu devrimin ABD tarafından,"halkın nefret edilen hükûmete karşı ayaklandığı ve demokratik bir devrim yaptığı" şeklinde ifade edildiğini de hatırlattı.
***
ABD, uygun gördüğü ülkelerde darbe girişimlerine katılmakla kalmıyor, Türkiye, Irak, Suriye gibi ülkeleri çökertmek için terör örgütleri kuruyor ve onlara askerî eğitim ve hava savunma sistemi dâhil çeşitli silahlar veriyor.
Bu konuları sık sık gündeme getiriyorum ama basında büyük bir çoğunluk hiç duymamış gibi davranıyor...
Oysa sadece medya, ABD’nin kurduğu ve kullandığı terör örgütlerini yeterince gündeme getirmiş olsa, konu en azından Türk kamuoyuna mal olur, bu da siyasi kadroları etkiler ve sonuçta dış politikaya yansırdı... Kamuoyu baskısını ensesinde hisseden iktidarlar, ABD politikalarının Orta Doğu temsilciliğini yapamazdı.
Tabii ekonomik düzen, siyaset ve medya iç içedir ve birbirinden bağımsız değildir. Yıllar önce belirttiğim gibi teslimiyetçilik, Turgut Özal'ın dönüşüm projesi ile hız kazandı. Teslimiyetin yasal alt yapısını 57'nci hükûmet hazırladı. Tayyip Erdoğan döneminde, ülkenin bütün ekonomik varlığı küresel sermayeye teslim edilmeye başlandı.
Önceleri millî burjuvazi diye desteklenmiş olan sermaye, bu süreçte yabancı sermaye ile bütünleşti, yani sermaye el değiştirdi, yabancılaştı. Buna bağlı olarak medya ve siyaset yabancılaştı.
Türkiye'yi yönetmek için ABD'den icazet alanların önü hem iş çevreleri hem de medya tarafından açılmakta ve iktidar altın tepsi içinde bu kadrolara sunulmaktadır.
***
Konumuza dönelim. ABD’nin bölgede bir terör devleti olan İsrail’i kullanarak ne yapmaya çalıştığı konusunda Sputnik’e demeç veren Dumlupınar Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Dr. Barış Adıbelli’nin öngörüleri var.
Adıbelli, “Suriye’de tekrar bir çatışma çıkacak. Fitili ateşleyen İsrail olacak. Bunu tarihe not düşüyorum. Eğer ABD, İran’ı caydırmak istese, uçaksavar sistemi olan bir-iki gemi ile gerekeni yapabilirdi. Uçak gemisi grupları, yüzlerce jet uçağı, binlerce mühimmat göndermezdi. Burada hedef Suriye... Gazze’den sonra Lübnan-Hizbullah ve Suriye için hazırlıklar yapılıyor. Önce hangisine yönelik bir saldırı yapılır bilemem fakat Hamas defteri kapandıktan sonra er ya da geç İsrail, Suriye’yi vuracak.” diyor.
“Mevcut koşullar altında Rusya’yı bölgeden çıkaramadılar” diye konuşan Adıbelli, "Oyunu kurallara göre oynayarak amaçlarına ulaşamadıkları için, kuralları değiştirecekler. Üstelik G-20’de ortaya atıldığı gibi yeni ticaret rotaları da bu şekilde oluşturulabilir. Hedef Suriye” uyarısında bulundu.
Ben de Gazze krizinin, “Büyük Sıfırlama” hedefine ulaşmak amacıyla başlatıldığını düşündüğüm için bu son değerlendirme ayrıca dikkatimi çekti...
Dr. Barış Adıbelli, ABD’nin terör operasyonları konusunda da “Dünyada kaç ülke teröristlerden ordu kuruyor? ABD, PKK ve IŞİD teröristlerini silahlandırıyor. Sonra Demokratik Suriye Güçleri diye bir oluşum kuruyor; Suriye’yi bölüyor. Bir gün Suriye’de İsrail’in başlattığı bir çatışma ortamında, ABD’nin teröristlerden kurduğu ordunun da bu plana dâhil olma ihtimali göz ardı edilemez.” dedi...
ABD’nin sığınmacılar arasına yerleştirdiği teröristlerle de Türkiye’de operasyonlar yapabileceği de ortada...
İsrail, kıyamet savaşını zorluyor!
02 Aralık 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:29
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Stratejik İletişim Koordinatörü John Kirby, Gazze'de kalıcı ateşkesi desteklemediklerini ancak "insani ara"nın 8, 9, 10 gün ve ötesine uzatılmasını görmek istediklerini açıkladı.
Bunun anlamı şudur: ABD, Gazze’yi tamamen yakıp yıkması ve sağ kalan Filistinlilerin bölgeyi boşaltması için İsrail’e tam destek vermeye devam etmektedir.
“İnsan hakları” onlar için bağlayıcı değildir, zaten İsrail Savunma Bakanı Yoav Galant, “Hamas'a karşı, insansı hayvanlarla savaşıyoruz ve ona göre hareket edeceğiz” dedi.
İsrail Başbakanı Netanyahu da "Yapacağımız saldırılar sonrasında Orta Doğu'nun kaderi değişecek." ifadesini kullandı. Bu, aynı zamanda ABD’nin de hedefidir. BOP, 22 İslam ülkesinin haritasını değiştirmek için planlanmıştır.
***
Bugünlerde Amerikan kamuoyunun, Armagedon savaşı ile ilgili kehanetlere inanması için medyada kampanyalar yürütülüyor. Bu çerçevede 30 Kasım 2023 tarihli Washington Times gazetesinde, bir Hristiyan vaiz olarak bilinen Jason Jimenez’in “İncil'deki dört kehanet şu anda gerçekleşiyor” başlıklı bir yazısı yayınlandı.
Jimenez’in “Peygamber Hezekiel” dediği kişi, İ.Ö. 586 yılında Kudüs’ün düşüşünden önce ve sonra Babil'de sürgünde yaşadı. Sürgünde olanlara da Kudüs halkına da seslendiği kitabında bazı kehanetlerde bulundu.
Jimenez, Hezekiel’in 2.800 yıl önce “Sizi ulusların arasından alacağım, bütün ülkelerden toplayıp kendi topraklarınıza getireceğim.” dediğini, hatırlatarak, “İsrail 14 Mayıs 1948'de, daha önce öngörülmemiş olan egemenliğini yeniden kazandı. Bu olay Hezekiel'in kehanetini yerine getirdi, ama sadece yarısını” ifadelerini kullandı.
Jimenez, şöyle yazdı:
“Hezekiel, son zamanlarda Mesih'in yönetiminde nihai ve tam bir restorasyonu da ima etmektedir. Bu dönemde İsa, kutsal topraklarda krallığını kuracak ve yüce hükümdarlığını sürdürecektir.
Yeremya 16:15-16 şöyle der: Rab; onları (İsrail düşmanlarını) yakalayacak. Sonra birçok avcı göndereceğim, onları her dağdan, her tepeden, kayaların yarıklarından avlayacaklar.”
İşte Filistinlileri bu inançlar gereği bir sürek avına çıkmış gibi avlıyorlar!
Jimenez, "Diaspora kelimesi, Babil esaretinden çıkan Yahudilerin göçünü tanımlamak için icat edilmiştir. Peki, Rab, halkını nasıl geri getirdi? Yeremya'ya göre Rab, halkını kutsal topraklara geri götürmek için İsrail'in düşmanlarını kullandı. İsrail'e geri dönen yaklaşık 7 milyon Yahudi olmasına rağmen, İbrahim'e vaat edilen toprakların tamamına sahip değillerdir. Birçok peygamberin bize söylediğine göre o gün yakında gelecektir.” dedi.
Jimenez, “Zekeriya 12:3-4'te Rab, ‘Ordularını Kudüs'ü ve Yahuda'yı kuşatmaya gönderdiklerinde Kudüs’ü çevredeki ulusları sendeleten sarhoş edici bir içki gibi yapacağım. O gün Kudüs’ü yerinden oynatılamaz bir kaya yapacağım. Bütün uluslar onu yerinden oynatmak için karşısına dikilecek, ama sadece kendilerine zarar verecekler.’ demiştir.
Dikkat ederseniz, birçok büyük ulus kasıtlı olarak İsrail'le çatışmayı körüklüyor gibi görünüyor. Ama neden? İran, Rusya ve Türkiye neden İsrail'i hedef alıyor?” diye sordu ve ekledi:
“Zekeriya'nın mesajlarına göre, Kudüs’ün çevredeki uluslar tarafından hedef alınması, Armagedon Savaşı'na yol açacaktı. Yine de, devam eden çatışmalara rağmen, Tanrı, İsrail'i düşmanlarının ellerinde yenilgiye uğramaktan koruyacaktır.”
***
Görüldüğü gibi, Hamas’ın düğmesine basılmasıyla başlatılan Gazze savaşı, düşman olarak İran, Rusya ve Türkiye’nin hedef alınacağı bir kıyamet savaşına dönüşsün isteniyor. Gazze’deki katliamın durdurulmamasının sebebi de bu olsa gerek...
Jimenez’e göre dördüncü kehanet Yeremya’daki "İşte, güçlerinin dayanağı olan Elam'ın (İran’ın) yayını kıracağım. Göğün dört bucağından dört rüzgârı Elam'ın üzerine göndereceğim. Onları bütün o rüzgârlarla dağıtacağım ve Elam'dan sürülenlerin gelmediği hiçbir ulus kalmayacak. Onları yok edinceye dek peşlerinden kılıç göndereceğim, tahtımı İran’a kurup krallarını ve görevlilerini yok edeceğim" şeklindedir.
Jimenez, sonunda “İsrail'de peygamber sözlerinin gözlerimizin önünde gerçekleştiğine tanık olmak inanılmaz bir şey. Bu durum bizi hem Yahudilerin hem de Arapların kurtuluşu için hararetle dua etmeye ve İsa Mesih'in yakın zamanda geri dönüşünü heyecanla beklemeye sevk etmelidir.” diyerek, Hristiyanları ve Arapları, Siyonizme ısındırmaya çalıştı!
Afganistan, Irak, Suriye ve Libya’yı işte bu niyetlerle darmadağın ettiler, sıradaki ülkeler de belli... Bunları yok saymak, başını kuma gömmek olur...
Kirleten ülkeler envanteri...
04 Aralık 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:29
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD eski başkan yardımcısı Al Gore, dünyada karbondioksit salımına yol açan 352 milyon tesisin envanterini açıkladı ve en çok kirleten ülkelerin Çin, ABD ve Hindistan olduğunu bildirdi... Dünya, bu soruna özellikle ABD medyasının uydurma haberleri yüzünden bilimsel olarak yaklaşmıyor...
Dubai’de başlayan 2023 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’na gidecek uçak, Almanya'nın Münih kentinde, yağan yoğun karın buza dönüşmesiyle havaalanı pistine gömülü kaldı. Toplu taşımanın da felç olduğu şehirde 1933'ten beri ilk defa bu kadar kar yağdığı bildiriliyor.
Hani Hintli çevre bilimleri uzmanı Vijay Jayaraj, 2021 yılında Washington Times için "Ardışık soğuk yıllar, iklim krizi aldatmacasını ortaya çıkarıyor" başlıklı bir makale yazmıştı ya, Münih’teki buzlanma, sanki onun tespitlerini doğruluyor...
Jayaraj, şöyle yazmıştı:
"Küresel ısınmanın kutuplarda buzların erimesine ve dünya çapında deniz seviyesinin yükselmesine yol açacağını iddia ediyorlardı. Antarktika kıtasında bu yıl sıcaklık, 1981-2010 ortalamasından 3.4 santigrat derece daha düşüktü.
Kuzey Kutbu’nda, Ağustos ortasından bu yana buzullar, daha yüksek. Grönland'da, 2021 yazında tarihsel olarak yüksek buz kütlesi kazanımları kaydetti.
Kuzey Yarımküre'deki ülkeler de son üç yılda rekor soğuktan nasibini aldı. Hindistan'da son yıllarda kışlar eskisine göre daha soğuk geçiyor. Hatta 100 yıllık soğuk rekorları kırılıyor.
Dünyanın giderek aşırı soğuk hava riskiyle karşı karşıya kalmasına ve kutupların olağandışı erime belirtileri göstermemesine rağmen, yeşil lobi ve politikacılar, saf medyanın yardımıyla ''iklim krizi-kıyamet günü'' gündemi oluşturmayı başardı.
Isınma faturalarının yükselmesi gerçeği, buzulların daha da güçlenmesi ve diğer veriler, iklim kıyameti tahminlerini tarihi aldatmacalar çöplüğüne havale edecek ve kitleler kaşlarını kaldıracaktır. Glasgow'daki COP26 katılımcılarının aptallığı, milyarlarca insanın gözü önünde ortaya çıkıyor."
Küresel ısınmanın ele alındığı zirveye gidecek uçağın Münih’te kar ve buza gömülü kalması, COP28’in katılımcılarının zekâ seviyesini belirlemiyor ama iklim konusunda bilimsel gerçeğin ne olduğu konusunda hiçbirine güven duyulamayacağını gösteriyor...
***
Konuyla ilgili yazılarımda “Yaşanan asıl sorun küresel şirketlerin sahibi olan ABD, Çin ve AB ülkelerinin, okyanusları ve atmosferi kirletmesidir ama bu durum hiç gündeme getirilmiyor” diyordum...
Buna karşılık, tıpkı genetik yapıyla oynayan sıvılar hakkındaki eleştirel yayınların sosyal medyada engellenmesi gibi iklim değişikliği konusuna şüpheli yaklaşanlar hakkında da YouTube’da reklam yasağı getirilmişti...
Yine de Eski ABD Başkan Yardımcısı Al Gore, Dubai’deki basın toplantısında, kurucu ortağı olduğu araştırma kuruluşu Climate TRACE'in hazırladığı, dünyada emisyona yol açan 352 milyon tesisin envanterini açıkladı ve geçen yıl emisyonların önceki yıla göre yüzde 1,5 artışla 58,5 milyar ton karbondioksit eş değeri seviyeye ulaştığını bildirdi.
Rapora göre Çin 15,6 milyar ton karbondioksit eş değeri emisyonla geçen yıl en fazla emisyona yol açan ülke olurken, ABD 6,9 milyar ton ve Hindistan 4 milyar ton karbondioksit eş değeri emisyonla ikinci ve üçüncü sırada yer aldı...
Bu ülkelerle birlikte Rusya, Endonezya, Brezilya, Japonya, İran, Kanada ve Suudi Arabistan, 2022'de en fazla karbondioksit salımına sebep olan ilk 10 ülkeyi oluşturdu.
***
ABD İklim Özel Elçisi John Kerry ise net sıfır emisyon hedefine ulaşmanın nükleer enerji olmadan mümkün olmadığını savundu.
Kerry’ye nükleer enerji üreten santralların, Çernobil’deki patlama ve Japonya’daki depremde olduğu gibi en az yüz yıl süreyle etkili olacak kirlenmeye yol açtığını birisinin hatırlatması gerek...
Dünya, bu soruna özellikle ABD yüzünden bilimsel olarak yaklaşmıyor. ABD üzerinden dünya medyasını kontrol edenler, uydurma haberleri, bilimin yerine koyuyor ve buna göre sözde çözüm üretiyor! Dolayısıyla bu sahte çözümleri kimse uygulamıyor...
İki eşli Afgan’ın nüfus kaydı!
05 Aralık 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:29
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
AKP’nin ülkeye sığınmacıları doldurduktan sonra, deprem bahanesiyle, vatandaşları mülkiyetsizleştirme hamlesine girişmesi, eş zamanlı olarak da çok hukukluluk uygulamaya başlaması, bilinçli bir tercihtir ama hepsi Anayasa suçudur...
Yeniçağ’dan Fatih Savuk, vatandaş yapılan bir Afgan’ın 2 eşinin de Nüfus ve Vatandaşlık İşleri'nde eş olarak nüfus kayıtlarına geçirildiğini belgesiyle ortaya çıkardı.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Gamze Taşcıer, konuyu Meclis gündemine taşıdı. Taşcıer, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’ya, “Türk Medeni Kanunu’na göre çok eşlilik mümkün olmadığı halde, Nüfus ve Vatandaşlık İşleri sistemine bir kişinin nasıl iki eşi olduğu girilebilmektedir? Söz konusu sistem girişi ve sorumlular hakkında bir idari soruşturma başlatılmış mıdır? Bir idari soruşturma başlatılmadı ise Türkiye’de bundan sonra Türk Medeni Kanunu yerine Afganistan yasaları mı geçerli olacaktır” diye sordu.
Taşcıer, konuyla ilgili açıklamasında da “Milyonlarca kaçak göçmen yetmedi, şimdi de kadınların insan olup olmadığının tartışıldığı, kadınların ne sokağa çıkabildiği ne okuyabildiği, hiçbir temel hakka dahi sahip olmadıkları Taliban rejimi mi ithal edilmeye çalışılıyor? Türk Medeni Kanunu çok açık bir şekilde tek eşlilik üzerine kuruludur. Bu ülkeden vatandaşlık alan herkes, bu ülkenin kurallarına, yasalarına uymak zorundadır. Egemen bir devlet olmanın en temel koşullarından biri budur. Eğer sistemde görünen bir hataysa, İçişleri Bakanlığı derhal konuyla ilgili soruşturma başlatmalı ve kamuoyuna bilgilendirme yapmalıdır.” dedi.
***
Bu olayın bir sistem hatası olması mümkün değildir çünkü vatandaşlık verilen bir kişinin iki eşle birlikte nüfusa kaydedilmesi Medeni Kanun’a göre mümkün değildir ve kaydı yapan bütün memurlar bunu bilir. Öyleyse, Türkiye’nin bu tür adımlarla Osmanlı dönemindeki çok hukukluluğa alıştırılması hedeflenmektedir.
Tayyip Erdoğan, 2010 yılında Marmara Üniversitesi’nin açılış töreninde "Standartlara uyan değil, standart belirleyen ülkelerden biri haline geleceğiz. Eskiden de böyleydik. Farklı inanç gruplarının gerekirse kendi yargılamasını yapmasının mirasçılarıyız. İnşallah gelecekte yine böyle öncü bir rol üstleneceğiz" demişti.
İşte son kayıt, o öncü rolü üstlendiklerini gösteriyor.
Bu konuşma, AKP’nin neden “laikliğe aykırı odak” haline geldiğini de göstermişti ama Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı açtığı kapatma davasında, çok hukukluluk yerine türban konusundaki uzlaşma çabaları üzerinde durmuştu!
***
Yargıtay dergisinin 2005 yılında yayınlanan 116’ncı sayısında, Mehmet Handan Surlu, “Hukuksal Açıdan 3 Mart 1924 Tarihli Kanunların Getirdikleri” başlıklı yazısında “İstiklal Savaşı’nın zaferle sonuçlanmasından sonra toplanan, Lozan Konferansı’nda, Türkiye'nin önüne azınlıklar açısından çok hukukluluk dayatması getirilmiş ve böylece kapitülasyonların devamının sağlanması ve bağımsızlığımızın yara alması amaçlanmıştır.” demişti.,
Surlu, Prof. Dr. Gülnihal Bozkurt’un “Cumhuriyetle Neden Bugünkü Hukuk Sistemine Geçildi?” başlıklı bildirisinden şu alıntıyı yapmıştı:
“Türk Heyeti, Osmanlı Devletinin tüm çabalarına rağmen, teokratik sistemi nedeniyle aşamadığı (azınlık imtiyazları) ve (kapitülasyon) engellerini Lozan ile kaldırmıştır. Böylece, ülkede kişi ve aile hukuku alanında yüzlerce yıl süren (farklı dini hukuk sistemlerinin geçerliliği) kuralı, Lozan'da yapılan inanılmaz bir mücadele ile sona erdirilmiştir. Bu anlaşma ile kapitülasyonlar ve Konsolosluk Mahkemelerinin yargı hakları kesin olarak sona erdirilirken, büyük devletlerin egemenlik ve bağımsızlığımıza müdahale kapıları olan konsolosluk ve cemaat mahkemeleri tarihe karışmıştır.”
***
Çok hukukluluk AKP’nin ideolojik özlemlerinden biridir. AKP’nin ülkeye sığınmacıları doldurduktan sonra, deprem bahanesiyle vatandaşları mülkiyetsizleştirme hamlesine girişmesi, eş zamanlı olarak da çok hukukluluk uygulamaya başlaması, bilinçli bir tercihtir ama hepsi Anayasa suçudur... Bütün bu uygulamalar, millî egemenliği adım adım yok etme girişimleridir.
Siyasette bile bile lades dönemi...
06 Aralık 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:29
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İsrail asıllı ABD'li Profesör Omer Bartov, AA muhabiri Gülçin Kazan Döğer’e açıklama yaptı ve "İsrail, Hamas'ı Nazilerle ilişkilendirerek öldürmeyi meşrulaştırıyor" dedi..
Düşman veya siyasi rakibe herkesin kötü olarak kabul ettiği bir imaj yakıştırmak, böylece kendi yaptıklarını aklamaya çalışmak...
Bu basit ama etkili taktik, aslında Türkiye’deki son genel seçimlerde de uygulandı ve etkili de oldu...
***
Omer Bartov’un ne dediğine bakalım...
Bartov, eski İsrail Başbakanı Menahem Begin'in 1982'de İsrail ordusunun Beyrut'taki kuşatması sırasında Yaser Arafat'ı, Berlin'deki sığınağında saklanan Adolf Hitler'e benzettiğini anımsattı ve şu ifadeleri kullandı:
“Hamas'ı Nazilerle ilişkilendirmek aslında kurnazca onu ve çoğu Filistinliyi ya da İsrail işgaline karşı Filistin direnişini Nazi olarak adlandırmak demek. Dolayısıyla Nazilerle konuşmazsınız, onları öldürürsünüz. Filistinlileri Nazilerle ilişkilendirmek müzakere edemeyeceğiniz anlamına gelir, yapabileceğiniz tek şey savaşmak ve öldürmektir. Nazilerin Yahudiler hakkında haşarat demesi ya da Ruanda'da Hutuların Tutsileri hamamböceği olarak adlandırması gibi insanların insanlıktan çıkarılması özel bir ağırlık taşır. Çünkü bu, onları hem insan olmayan, hem de bir tür mikrop, veba, size korkunç şekillerde zarar verebilecek bir şey gibi tehlikeli olarak düşünmenizi sağlar. Alman Nazileri bu ifadeleri kullandı. Soykırım yapan diğer rejimler de bunu kullandı."
Bartov, Gazze'ye yönelik saldırılarda İsrailli üst düzey devlet yetkililerinin bu tarz ifadeleri sıklıkla kullandığını belirterek, "Popüler konuşmalarda insanların bunu sık sık yaptığını biliyoruz ancak devlet başkanları bu şekilde konuştuğunda, ordunun üst düzey komutanları savaşa girdikleri belirli bir halk hakkında bu şekilde konuştuğunda, bu tehlikeli bir konuşma oluyor. Bu durum uluslararası hukuk kapsamında soykırımı teşvik olarak değerlendirilebilir ve dava edilebilir." ifadesini kullandı.
***
Türkiye’deki son genel seçimlerde ise muhalefet, iktidar tarafından terör örgütü PKK ile özdeşleştirildi. Öyle ki terör örgütünün Kandil’deki yöneticileriyle, ana muhalefet partisi genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, sanki görüşme yapmışlar gibi videomontajla bir araya getirildi, Cumhurbaşkanı mevkiinde bulunan iktidar lideri Tayyip Erdoğan bu videoları seçim konuşmalarında kullandı. Erdoğan, konuyla ilgili soruya da “Kılıçdaroğlu'nun Kandil'dekilerle video çekimleri var. Bunları yayınladılar. 'Haydi, haydi' türü. Anladınız mı? Ama montaj ama şu ama bu... PKK'lılar videolarla bunlara destek verdiler...” diye cevap verdi...
Kılıçdaroğlu ise seçimi kaybettikten sonra, "Kararsız muhafazakârlar, ‘ulusalcılar iktidara gelirse yeniden eski günlere dönebiliriz korkusu’yla oylarını dönüp tekrar Erdoğan’a verdiler" diye bir gerekçe üretti.
Oysa, Erdoğan’dan vaz geçmiş olan o muhafazakarlar, Millet İttifakı kazanırsa, terör örgütü güçlenir korkusuyla Cumhur İttifakı’nın ikinci kanadı olan MHP’ye oy verdi... Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’a oy vermelerinin temel sebebi de bu şartlanmadır.
***
CHP, iddia edildiği gibi Atatürk’ün partisi olabilseydi, kimse onları terörle özdeşleştiremezdi. Terör örgütünün siyasi uzantısı olan partinin desteğini almak uğruna verilen tavizler, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmakla sonuçlanmıştır.
CHP’nin yeni genel başkanı Özgür Özel de sık sık Atatürk’e atıf yapmakla birlikte, ilk eylemleriyle aynı hatada ısrar edeceğini göstermiştir.
Bu politika, İYİ Parti’nin CHP ile seçim işbirliği yapmaktan vaz geçmesine de gerekçe veya kimine göre bahane oluşturmuştur...
Gelinen noktada, Millet İttifakı darmadağın olmuş, Cumhur İttifakı ise bütünlüğünü korumuştur. Sonuç budur! Öyleyse, bu olayda bile bile lades durumu söz konusudur. Genel seçimlerin nasıl sonuçlanacağı önceden biliniyordu, yerel seçimler de biliniyor!
2024 gündemi: Lityum pilleri...
07 Aralık 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:29
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İngiltere Başbakan Yardımcısı Oliver Dowden, Porton Down'daki askerî laboratuvara yaptığı ziyaret sırasında, bir felaketin elektrik veya dijital iletişimin kesilmesiyle sonuçlanmasına karşı İngiliz halkının pille çalışan radyo, meşale, mum gibi malzemeleri hazır etmeleri gerektiğini söyledi.
Dowden, ayrıca, Başbakan Rishi Sunak'ın Elon Musk ile teknoloji ve yapay zekâ hakkında konuşmasından haftalar sonra yapay zekânın tehlikelerinden de bahsetti ve yatak odasındaki "genç bir çocuğun" yapay zekâ ile hekleme yapabileceğini ve sistemlere zarar verebileceğini söyledi.
***
Dowden, Avam Kamarası'nda yaptığı konuşmada da "Hükûmetin tüm aktörleri bir araya getirme ve onlara ihtiyaç duydukları becerileri verme konusunda bir rolü var. Bugün, bu grupların becerilerini geliştirecek yeni bir Birleşik Krallık Dayanıklılık Akademisi geliştirdiğimizi duyurabilirim. Bu akademi, toplumun tamamı için çeşitli öğrenme ve eğitim fırsatları sağlayacak. Profesyoneller için beceri, bilgi ve ağ oluşturmaya yönelik bir mükemmeliyet merkezi olacak. İşletmeler için kritik ulusal altyapıya ve siber tehditlere karşı daha fazla rehberlik ve yardım sağlanacak. Vatandaşlar için bu tür olaylara dayanıklılıklarını artırmak amacıyla ve hanelerin nasıl hazırlanabileceği konusunda pratik tavsiyeler sağlayacak birleşik bir ‘Hükûmet Dayanıklılık Web Sitesi’ olacak." dedi.
***
Dowden, İngiltere'nin karşı karşıya olduğu tehlikeleri de Rusya-Ukrayna savaşı, siber saldırılar, salgın hastalıklar, yapay zekânın kötüye kullanılması ve olağanüstü hava durumları olarak sıraladı.
Oliver Dowden, bir felaket sonucu internet ve güç sistemlerinin çökmesi durumunda, “analog bir çağa geri dönmeye hazır olmak” çağrısı yaptı.
Dowden, insanların internete çok fazla bağımlı hâle geldiğini ve bu durumun onları bir felaket sırasında yalnız bırakabileceğini belirterek, "Herkesin pille çalışan bir radyoya erişebilmesi, her zaman geçerlidir" dedi.
Her türlü felakete karşı bir acil durum çantası hazırlamak elbette gereklidir. Tabii bir deprem veya sel sırasında acil durum çantasına ulaşma fırsatı hiç olmayabilir...
AKUT sitesinde, acil durum çantasında neler bulundurulması gerektiği yazılıdır. El feneri, mümkünse kafa feneri, pilli radyo, pil, çok amaçlı çakı, iş eldiveni, kibrit ya da çakmak, toz maskesi, düdük, not defteri, tükenmez kalem, önemli evrak dosyası, düzenli kullanılması gereken ilaçlar, battaniye, kıyafet, ip, yiyecek, su gibi...
***
Londra merkezli The Economist dergisinin 2024 konulu kapak haberinde de benzer bir gündem var. Dergiye göre 2024’te dünyada enerji haritaları değişecek ve lityum, bakır ve nikel çok daha fazla önem taşıyacak, petrol ve gazın önemi biraz azalacak!
Dergi, “Yapay zekâ 2024’te gerçekleşiyor, insan beynine çip takılacak, gözetim çağı başlayacak” derken, "Euro, Dolar ve Yen düşecek" öngörüsüne de yer verdi...
***
Daha ilginç olan konu şu ki Dowden, son günlerde pillerin şehirlerin neresinde depolanacağı gibi haberlerle İngiliz medyasının gündemindeydi.
Dowden, 2 Aralık 2023 günü de Nijerya Katı Mineraller Geliştirme Bakanı Dele Alake ile Londra'da bir araya geldi.
Dowden, Lityum gibi enerji mineralleri konusunda Nijerya ile ortaklık yapmakla ilgilenen “İngiliz Ulusal Ekonomik Güvenlik Konseyi”ne başkanlık ettiğini söyledi.
Bilindiği gibi lityum pilleri, artık şarj edilebilen elektrikli araçlarda da kullanılmaktadır. Lityum, artık petrol ve gaz kadar önemli...
***
Kısacası, İngiltere, elektriklerin ve haberleşmenin tamamen kesileceği günlere hazırlanıyor...
Güneşte meydana gelecek patlamaların, dijital iletişimi tamamen durdurabileceğine dair haberlerin kaynağı da çoğunlukla İngiltere medyasıdır.
Bu arada, Türkiye’nin Millî Güvenlik Kurulu var ama bir “Ulusal Ekonomik Güvenlik Konseyi” yok! Suriye politikası gibi faiz oranları gibi her türlü karar, tek kişiden çıkıyor!
İsrail gazetesinin Türkiye iddiası!
08 Aralık 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:29
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İngiltere'nin Göçten Sorumlu Devlet Bakanı Robert Jenrick, hükûmetin "Yeni Ruanda Planı" konusunda anlaşmazlık yaşadıklarını belirterek görevinden istifa ettiğini duyurdu.
İngiliz hükûmeti, Nisan 2022'de hazırlanan ilk "Ruanda Planı" kapsamında, düzensiz göçmenleri ve ülkeye yasa dışı yollarla girip sığınma talebinde bulunanları, Ruanda'ya gönderme kararını açıklamıştı. Karar, Yargıtay ve Yüksek Mahkemece, yasaya uygun bulunmuştu. Söz konusu kararın ardından Haziran 2022'de Ruanda'ya 7 kişiyi taşıyan ilk uçuş ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararıyla durdurulmuştu. İngiliz Yüksek Mahkemesi ise temyiz başvuruları üzerine verdiği son kararında Ruanda'ya gönderilecek göçmenler için bu ülkede kötü muameleye maruz kalma ve kendi ülkelerine gönderilme gibi riskler bulunduğunu belirterek planın yasaya uygun olmadığını açıklamıştı.
İngiliz hükûmeti, böyle bir riskin olmadığını göstermek için Ruanda ile 5 Aralık'ta yeni bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşmaya göre İngiltere'nin Ruanda'ya gönderdiği düzensiz göçmenler, İngiltere dışında başka bir üçüncü ülkeye sınır dışı edilemeyecek. Bakan bu kararın yasaya uygun olmadığını düşünüyor olsa gerek ki istifa etti.
***
Ruanda'nın kabul ettiği, düzensiz göçmenleri, üçüncü bir ülkeye göndermeme şartı, Türkiye'nin AB ile 2013 yılında imzaladığı geri kabul anlaşmasına çok benziyor.
Anlaşmayla Türkiye’den yasa dışı yollarla AB’ye geçtiği belirlenen üçüncü ülke vatandaşlarının, Türkiye tarafından geri kabul edilmesi karara bağlanmıştı. Bu anlaşmanın Türkiye’de halk tarafından sessiz karşılanması için de Türk vatandaşlarına “3 yıllık bir geçiş sürecin sonunda vize muafiyeti” sağlanacağına dair ikinci bir anlaşma daha imzalanmıştı. Bunun için Türkiye’nin 72 şartı yerine getirmesi gerekiyordu!
AB liderleri ile 2015’te geri kabul anlaşmasına ilişkin bir mutabakat zaptı daha imzaladı. Vize muafiyeti için üç yıllık geçiş süreci iki yıla indirildi ama anlaşma uygulanmadı, tam aksine vize verilmeyen Türk vatandaşlarının sayısı arttı.
***
Tunus ile AB arasında da kapsamlı bir iş birliği mutabakat zaptı imzalanmış, düzensiz göçmenlerin Tunus’ta kalması için bu ülkeye kredi ve yardım muslukları açılmıştı. Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, bu anlaşma yüzünden ülkesinde zor duruma düşünce Avrupa Komisyonu'nun "sadaka" parasını reddettiklerini duyurdu!
AB yürütme organı tarafından sağlanan 60 milyon Euro’luk hibeyi iade eden Tunus, AB yönetimini göçmen anlaşması kapsamında vaat ettiği daha fazla fonu alıkoymakla suçladı. Hibe fonu 100 milyon, kredi fonu ise 300 milyon Euro olarak belirlenmiş, ancak Tunus’a 60 milyon Euro gönderilmişti.
***
Anadolu Ajansı ve AB kaynaklarından kısa alıntılar yaparak derlediğim bu bilgiler, AB'nin, düzensiz göçmenleri geri kabul konusunda, Türkiye'yi, Ruanda ve Tunus gibi gördüğünü gösteriyor...
Buna karşılık eski ABD Başkanı Donald Trump, tekrar başkan seçilirse sadece bir günlüğüne diktatörlük yaparak, ABD-Meksika sınırını kapatmak istediğini açıkladı.
Yani Suriyelileri Türkiye'ye süren politikanın mimarı olan, ayrıca eski Afganistan ordusunun askerlerini gizli anlaşmayla Türkiye'ye gönderen ABD, Meksika sınırını kapatarak bu ülke üzerinden ABD'ye düzensiz göçmenlerin doluşmasını önleyecek.
AB ise zaten Türkiye'yi para karşılığında düzensiz göçmen deposu olarak kullanıyor. Türkiye'nin, aldığı parayı iade edecek hâli de yok.
***
İktidar, ensar-muhacir edebiyatı ile artık halkı ikna edemiyor ama sırada Filistinliler var!
Bu yöndeki ilk haberler Türkiye tarafından yalanlanmıştı...
Emekli kurmay albay Mehmet Alkanalka duyurdu; “The Times of İsrael” gazetesi, 7 Aralık 2023 tarihli sayısında “İsrail İstihbarat Bakanlığı’na ait bir belgede Mısır, Türkiye, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin ya maddi olarak ya da yerinden edilmiş Gazze sakinlerini mülteci ve uzun vadede vatandaş olarak kabul ederek İsrail’in planını desteklediğinden bahsediliyor” diye yazdı! (https://www.timesofisrael.com/intelligence-ministry-concept-paper-proposes-transferring-gazans-to-egypts-sinai/)
Yine yalanlama yapılacaksa öncelikle adı geçen İsrail gazetesine gönderilsin!
Müftü, işçileri camiden kovabilir mi?
09 Aralık 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:28
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Şanlıurfa’da Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan Özak Tekstil işçileri, sendika değiştirdiği için işten atılan arkadaşlarının geri alınmasını sağlamak için iş bırakma eylemi yapıyor, jandarma, işçileri fabrikanın bulunduğu sokağa sokmuyor... Yağmur yağdığı için işçiler, Organize Sanayi Bölgesi’nin girişinde bulunan caminin avlusundaki tentelerin altına sığınıyor... Kim haber verdiyse Şanlıurfa İl Müftüsü Ramazan Tolan camiye geliyor ve merdivenlerde bir konuşma yapıyor; caminin eylem yapılacak yer olmadığını ve işçilerin buradan ayrılması gerektiğini söylüyor.
İşçiler ise camide eylem yapmadıklarını, caminin kimsenin şahsi malı olmadığını, Allah'ın evine sığındıklarını söyleyince müftü camiden ayrılmak zorunda kalıyor. Caminin kapıları kilitleniyor ama bir müddet sonra açılıyor...
***
Şu işe bakın, nerede bir işçi eylemi varsa devlet gücü onlara karşı kullanılıyor. Devletin jandarması, fabrika sahibinin isteklerine göre mi görevlendirilir? Jandarma işçinin de sendikanın da jandarması değil midir?
Ya müftüye ne demeli? Müftünün görevi, işçileri, cami avlusundan atmaya çalışmak mıdır? Caminin imamı, işçileri kovmaya yanaşmadığı için mi müftü çağrılmıştır? Müftü, kendi işini bırakıp camiye gelerek, işçilerin camiden ayrılmasını istemek gibi bir rolü nasıl üstlenmiştir? Müftü, caminin sahibi midir? Müftü, fabrika sahibinin müftüsü müdür? İslam, sadece patronların dini midir? Bu nasıl din anlayışıdır?
Anlaşılıyor ki bu bir iktidar politikasıdır. İktidar, devletin ve milletin güvenliğini sağlamakla görevli jandarmayı işçilerin üzerine sürmüş; yetmeyince müftüyü de göndermiştir...
***
“Şanlıurfa” ve “müftü” denilince daha iki ay önceki iğrenç olay da akla geliyor...
Şanlıurfa’nın Akçakale Müftüsü, Halil B. (37) Fatih Sultan Mehmet Ortaokulu'nda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi verdiği sınıfta 12 yaşındaki kız öğrencisine cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla tutuklandı.
Tabii ki il müftüsü bu olaydan sorumlu değildir ama ilçe müftüsünün sicil amiri olduğuna göre atanmasında da herhalde görüşü alınmıştır değil mi? Öyleyse işçiyi camiye sokmamakla uğraşacağına il bazında din görevlilerinin hizmetlerini düzenlemek ve denetlemekle uğraşmalıdır.
AYM: Gazeteci
toplumun sözcüsüdür
Anayasa Mahkemesi, önemli bir karar verdi ve köşe yazılarında kaymakamı eleştiren gazetecinin iftira suçundan hapisle cezalandırılmasıyla ifade ve basın özgürlüğü haklarının ihlal edildiğine hükmetti.
Resmî Gazete'de yayımlanan karara göre, Adıyaman'dan yayın yapan bir internet sitesinde muhabir olarak çalışan kişi, "Gerger ilçesinde nüfus müdürlüğünün evlendirme yetkisi kullandığına, TOKİ projesi için para toplanan ilçede TOKİ projesi bulunmadığına, ihalelerin usulsüz biçimde kaymakam tarafından bazı kişilere verildiğine" ilişkin yazılar kaleme aldı.
Kaymakamın suç duyurusu üzerine hakkında dava açılan gazeteci, iftira suçundan 12 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldı. Yargıtay da yerel mahkemenin hükmünü onadı.
Gazeteci, hak ihlali iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulundu.
Başvuruyu inceleyen Yüksek Mahkeme, gazetecinin Anayasa'nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğü ile 28. maddesinde güvence altına alınan basın özgürlüğü haklarının ihlal edildiğine ve gazeteciye 30 bin lira manevi tazminat ödenmesine hükmetti.
Anayasa Mahkemesi, dosyanın, yeniden yargılama yapılmak üzere yerel mahkemeye gönderilmesine de karar verdi.
Anayasa Mahkemesi’nin kararında, başvurucunun gazeteci olarak toplumun sözcülüğünü yaptığı belirtildi.
Gazetecinin, kaymakamın birtakım işlem ve davranışlarının toplum nezdinde sorgulanmasını amaçladığı aktarılan kararda, kaleme aldığı yazılar nedeniyle cezalandırılmasının hukuka aykırı olduğu ifade edildi.
***
Karar ne kadar doğru ise yerel mahkemenin, kaymakamı eleştiren gazeteciye hapis cezası vermesi, Yargıtay’ın da bu kararı onaması o kadar yanlıştır. Yargı, adaletle hükmetmek zorundadır; vatandaşla kamu görevlisi arasındaki bir davada, kamu görevlisinin değil adaletin yanında taraf olmalıdır.
Kayyıma da kayyım mı lazım?
11 Aralık 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:28
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Birbirinden bağımsız gelişen ama ortak noktası olan üç vahim olay yaşandı.
Ankara’nın Keçiören ilçesinde, sabah karanlığında boş araziden geçerek okula giden 10 yaşındaki Tunahan Yılmaz, başıboş köpeklerin saldırısına uğradı ve ağır yaralandı.
***
İstanbul’da Somali Cumhurbaşkanı’nın oğlu Muhammed Hasan Şeyh Mahmud, en sağ şeritten giden moto-kurye Yunus Emre Göçer’i ezerek öldürdü. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın bilgi notuna göre olay yerinde düzenlenen kaza tespit tutanağında motosiklet sürücüsü şerit değiştirme kuralını ihlal ettiği gerekçesiyle kusurlu olarak yer aldı, araç sürücüsüne bir kusur atfedilmedi, gözaltına alınan Mahmud bu yüzden “taksirle yaralama” ile suçlandı ama serbest bırakıldı.
Savcılık 6 Aralık’ta Göçer’in hayatını kaybetmesinin ardından dosyanın 7 Aralık’ta trafik bilirkişisine gönderildiğini ve bilirkişinin aynı gün Göçer’in bir kusuru olmadığı yönünde görüş bildirdiğini, bunun üzerine 8 Aralık’ta yakalama kararı çıkarıldığını fakat şüphelinin 2 Aralık’ta ülkeden ayrıldığının tespit edildiğini açıkladı.
Mahmud ise ifadesinde motosikletin bir anda hiç sinyal vermeden frene basıp sağa döndüğünü, sürücünün kaskının da bulunmadığını, frene basmasına rağmen motosiklete çarpmaktan kurtulamadığını söyledi.
Bilirkişi, motosikletin en sağ şeritteyken yavaşladığını ve ardından banket boşluğuna doğru ilerlediğini, Mahmud’un kullandığı aracınsa yavaşlamadan motosiklete çarptığını tespit etti.
Ajanslara konuşan Göçer ailesinin avukatı Iyaz Çimen ise “Olaya ilk müdahale eden memurun yapmış olduğu hatalı değerlendirme”den bahsetti! Yunus Emre Göçer’in eşi “Bize intihar ettiği söylendi” dediğine göre, sadece zabıt tutanların değil, karakolda görevli bazı polislerin de Mahmud’u olayın içinden çekip çıkarmak için olağanüstü bir gayret sarf ettiği anlaşılıyor! “Bir yerden talimat mı geldi?” sorusu akla geliyor.
***
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, sosyal medya hesabından “Silvan yolunu Elazığ yoluna bağlayacak 12 kilometre uzunluğunda ve 50 metre genişliğindeki Şeyh Sait Bulvarı'nın yapım çalışmalarına başladık" diye bir duyuru yaptı.
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, daha sonra da bu adlandırmadan dolayı, belediyeyi yöneten kayyım valiyi eleştiren Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ'a "12-13 yıl önce DBP'li belediye Şeyh Sait Bulvarı adını verdi. Kayyımın verdiği bir karar değil. Gereksiz bir tartışma. Biz isme değil, hizmete bakıyoruz" diye cevap verdi.
Ümit Özdağ, "Kayyım vali Diyarbakır’da Şeyh Sait Bulvarı inşa ediyor. Hangi devlet kendisine karşı isyan etmiş, yüzlerce subayı, askeri ve sivil memuru katletmiş ve sonunda idama mahkûm edilen bir vatan haininin ismini asıldığı şehirde inşa ettiği bulvara verir? Madem Şeyh Sait Bulvarı yapacaktınız neden kayyım atadınız? HDP de yapardı Şeyh Sait bulvarını. Siz yapmaya devam edin. Biz zamanı gelince o bulvara Diyarbakır’ın yiğit evladı Ziya Gökalp’in adını vereceğiz" ifadelerini kullandı.
***
Üç olay da devletin devlet olmaktan çıkarıldığını gösteriyor... Türkiye’nin başkentinde, yaz saati-kış saati uygulamasından vaz geçildiği için ilkokul çocukları okula karanlıkta gitmek zorunda kalıyor. Diğer taraftan, başkentin bir ilçesinde başıboş köpekler sokaklarda dolaşıyor ve kaymakamlık ve belediye önlem almaya gerek duymuyor!
İstanbul’daki olayda Somali Cumhurbaşkanı’nın oğlu, sağ şeridin de sağından giden motosikletli genci ezip geçiyor, devletin polisi olması gereken kişiler, olay yeri tutanağına gerçek dışı veriler giriyor, karakoldakiler, ailesine yalan söylüyor, savcı da telefon talimatıyla adam ezmiş bir kişiyi serbest bıraktırıyor!
Diyarbakır’da bir bulvara, devlete isyan etmiş bir kişinin adı veriliyor, kayyım olarak vali tarafından yönetilen belediyenin açıklamasında adlandırmanın 12-13 yıl önce DBP yönetimi sırasında verildiği belirtilerek, “Biz isme değil, hizmete bakıyoruz" deniliyor!
Bu durumda kayyımın yerine de bir kayyım atanması gerekiyor! Çünkü devlete isyan etmiş ve yüzlerce askeri şehit etmiş bir kişinin adının bir caddeye verilmiş olması, kayyım-valiyi hiç rahatsız etmiyor...
Yoksa halkın, bu boşluğu görerek devlet otoritesini yeniden hâkim kılmak için devletin başına güvenilir bir kadro getirmesi mi gerekiyor?
Küresel grev mi küresel lokavt mı?
12 Aralık 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:28
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Suudi Arabistan tarafından 1962 yılında kurulan Dünya Müslüman Alimler Birliği, İsrail'in abluka altındaki Gazze Şeridi'ndeki saldırılarını durdurmak için tüm dünyaya küresel greve gitme çağrısı yaptı.
Açıklamada, "İslam dünyası başta olmak üzere tüm dünya halklarına, 11 Aralık'ta greve başlamaya ve amacına ulaşana kadar dünyadaki tüm kurum, parti, hareket ve önemli şahsiyetlerin bu grevi sürdürmesi çağrısında bulunuyoruz." ifadelerine yer verildi.
Açıklamada, "Birlik olarak dünya ülkelerini ve İsrail'in saldırılarına destek veren ülkelerin halklarını, hayatın tüm alanlarını felç edecek kapsamlı greve katılmaya çağırıyoruz." ifadeleri kullanıldı.
Lübnan, küresel grev çağrısını desteklemek amacıyla ülkedeki devlet kurumlarında bir gün tatil ilan etti.
***
Dünya Müslüman Alimler Birliğine bağlı İçtihat ve Fetva Komitesi, daha önce "İşgalci düşmana karşı kapsamlı boykot fetvası" vermişti.
Fetva açıklamasında, İsrail'e karşı boykotun, "siyaset, diplomasi, ekonomi, medya, turizm, eğitim, spor ve düşmanı zayıflatacak şekilde diğer tüm alanları kapsaması ve İslam ülkeleri ile halklarının düşmanla bağlarını koparması gerektiği" vurgulanmıştı.
***
Bu arada Arap İslam Ortak Olağanüstü Zirvesi’nde yayınlanan sonuç bildirgesinin neredeyse bütün maddelerinde İsrail kınanmış ama ciddi bir yaptırım kararı alınmamıştı.
Bildirgenin dördüncü maddesinde “Tüm Devletleri, işgal yetkililerine, ordusu ve terörist yerleşimcilerin Filistin halkını öldürmek, evlerini, hastanelerini, okullarını, camilerini, kiliseleri ve tüm mallarını yok etmek için kullandığı silah ve mühimmat ihracatını derhal durdurmaya çağırır” denilmişti.
Bilindiği gibi ABD, bu çağrıdan sonra İsrail’e verdiği silah ve mühimmatı artırdı.
Resmiyette İsrail’e silah ve mühimmat satan bir Arap-İslam ülkesi de yok. Öyleyse bildirgenin de hiçbir ciddiyeti yok demektir.
***
Küresel grev çağrısının, bütün dünyada destek gördüğünü ve uygulandığını varsayalım. Gerçekten de hayatın tüm alanları felç edilebilir. Peki ama böyle bir eylem, bütün insanlığı cezalandırmak olmaz mı? Mesela bütün doktorların greve gittiğini düşünelim. Tıbbi müdahale yapılamadığından, hayatını kaybedecek insan sayısı, İsrail’in Gazze’de katlettiği sivillerden daha fazla olur...
Bir de küresel grev, zaten “Büyük Sıfırlama” peşinde olan güçlerin emellerine hizmet olmaz mı?
Küresel kapatma denemesini, pandemi ilan ederek yaptılar. Lojistik sektörü duraklayınca ekonomik çarklar durdu, gıda krizi başladı. Ukrayna’daki savaş da gıda krizini büyüttü. Türkiye’nin çabasıyla aralıklı da olsa Ukrayna buğdayının dünyaya ulaşması sağlandı. Kriz halen devam ediyor.
Şimdi de “Güneşte patlamalar olacak, bütün dünyada elektrikler kesilecek, dijital haberleşme duracak” denilerek daha büyük bir kapatma uygulaması planlanıyor. Öyle ki, İngiltere Başbakan Yardımcısı Oliver Dowden, bir felaketin elektrik veya dijital iletişimin kesilmesiyle sonuçlanmasına karşı İngiliz halkının pille çalışan radyo, meşale, mum gibi malzemeleri hazır etmeleri gerektiğini söyledi.
Bütün dünyada elektriklerin kesilmesi zaten ekonomiyi durdurur. Bu da küresel lokavt demektir! Dünya ekonomisini ve dolayısıyla dünyanın siyasi yapısını yeniden düzenlemek isteyenler, belki elektrikleri tamamen kesemez ama dijital haberleşmeyi durdurma yeteneğine sahiptir...
***
Diğer taraftan ABD, İngiltere ve Fransa’nın uçak gemileriyle, savaş gemileriyle Doğu Akdeniz’e yerleşmesinin amacı bellidir. Daha önce de hatırlattığım gibi Senatör Chuck Hagel, 23 Ocak 2004’te Brüksel’de yaptığı, “Amerika, NATO ve Büyük Orta Doğu” başlıklı konuşmada, “21 yüzyılda NATO’nun Büyük Orta Doğu Projesi kapsamında stratejik yoğunluğu, Türkiye, Afganistan, Irak, Akdeniz ve İsrail ve Filistin üzerinde olacaktır. Akdeniz, 21. yüzyılın en stratejik bölgesi olarak öne çıkacaktır” demişti.
Hamas saldırısı sonrası Gazze’de başlatılan çatışmanın ana sebebi, işte bu konuşmada belirtilen stratejidir.
Bu arada, BP gibi büyük bir şirket Türkiye’yi terk etti, Alatonlar da şirket hisselerini satıyor! Bunlar neyin hazırlığıdır, anlamak gerek...
Bu gidişin sonu açlık” ve kaos!
13 Aralık 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:28
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
MKE Ankaragücü'nün kulüp başkanı Faruk Koca, Rizespor ile oynanan maç bittiği anda, hakem Halil Umut Meler’e yumruk attı. Yere düşen Meler’i iki kişi de tekmeledi...
Olaydan sonra üç kişi gözaltına alındı ama Faruk Koca, tansiyonu yükselince kalp krizi ihtimali sebebiyle hastaneye kaldırıldı.
Böylece bütün Türkiye, moto-kuryeyi ezerek öldüren Somali Cumhurbaşkanı’nın oğlunun, yüzde yüz kusurlu olduğu halde serbest bırakılmasını ve tarifeli uçakla ülkesine gitmesini konuşurken, gündemin birinci sırasına hakem dövme skandalı yerleşmiş oldu...
***
Aslında bu olay da ülkede hukuka saygı kalmadığının göstergesi. Saldırgan Faruk Koca’nın hakem dövme cüretinin nereden kaynaklandığı da belli...
Görevli polisler, bir Cumhurbaşkanı’nın oğlunun, bir insan ezdiğini bile bile gerçeklere tamamen aykırı bir tutanak düzenleyebiliyorsa, yetkili savcı da bu tutanağa dayanarak, “serbest bırakın” talimatı verebiliyorsa, olay mahkemeye yansıtılmadığı için yurt dışı yasağı da konulamamışsa, sonuçta adam tarifeli uçakla kaçmışsa, o ülkede artık herkes, adaleti kendi elleriyle sağlamaya çalışır…
***
Bu tür olaylar yeni değil ki...
Devleti ele geçirmiş bir çete, Ergenekon, Balyoz ve Casusluk davalarında, terörle mücadele etmiş veya Karadeniz’e ABD’yi sokmamış en değerli askerlerini, iktidarın düğmeye basmasıyla harcamaya kalkışmışsa, devlete karşı büyük bir isyan hareketi başlattığı için idam edilen bir kişinin adı caddelere verilmiş de o ilin valisi tarafından yönetilen belediye başkanlığı, “Biz isme değil, hizmete bakıyoruz” diye açıklama yapıyorsa, vatandaşın mülkiyetindeki arazi, arsa veya konutlara, ülkeyi yönetenlerin çıkardığı yasayla ve “rezerv alan” denilerek el konuluyorsa, sığınmacı bahanesiyle ülkeye milyonlarca yabancı doldurulup da nüfus yapısının değiştirilmesine karşı çıkanlar gözdağı vermek için tutuklanıyorsa, “Arap sevmek”, artık imanın şartlarından gösteriliyor da Diyanet İşleri susuyorsa, daha ne gibi bir skandal bekliyoruz?
Bütün bunların hepsi ayrı ayrı devleti ve milleti çökertecek olaylardır. Hukuk devleti fiilen ortadan kalkmışsa, Yargıtay’ın bir dairesinin hâkimleri, Anayasa’daki açık hükme rağmen Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulatacağına, mahkeme üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunabiliyorsa artık ülke yaşanmaz hâle gelir... İstenen bu mudur, yani kaos mudur?
***
“Anahtar Teslimi Türkiye” kitabının da yazarı olan emekli Tapu Kadastro Genel Müdür Yardımcısı Orhan Özkaya, “Yağma düzeni, yasalarla kuruluyor” diye uyarıyor ve meraların nasıl yok edilmekte olduğunu yazıyor:
“Bu işin sonu, kuraklık ve açlık... Daha önce, 5462 sayılı Organize Sanayi Bölgeleri Yasası, 2634 sayılı Turizmi Teşvik Yasası, 2924 sayılı Orman Köylülerini Kalkındırma Yasası, 4915 sayılı Kara Avcılığı Yasası, 3996 sayılı Yap-İşlet-Devret Yasası, 7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirler ile Yapılacak Yardımlara Dair Kanunlar, TOKİ Yasası, 6831 sayılı Orman Kanunu'nun 2B maddesi ve 3213 sayılı Maden Yasası ile meralar vasıflarını kaybediyor. Yine Serbest Bölgeler, Endüstri Bölgeleri ve son çıkartılan Kentsel Dönüşüm Yasası gibi yasalarla meralar özel mülkiyete veya 49-99 yıllığına kiralanmaya açık hale getirilmiş durumda. Küresel finansın ve AB'nin dayatmasıyla çıkarılan 5216 sayılı Büyükşehir Yasası, köyleri, yani üretim merkezlerini ‘MAHALLE’ye dönüştürerek tüketim üniteleri haline getirdi. Köylünün ne tarlası ve ne de ineği kaldı. Tarımın her kolu gibi hayvancılık da öldürülüyor. HES’lerden dolayı suni kuraklık da başladı. Bu işin sonu açlık...”
***
Türkiye, yasalarla talan edilirken, kara paranın önü de “kaynağını sormayacağız” diye açılarak suç örgütlerinin, uyuşturucu çetelerinin cirit attığı, kendi arasında pastadan pay kapmak için çatıştığı bir ülke hâline getirildi.
Bütün bunların asıl sebebi, halkın veya bireylerin, siyaseti ve demokrasiyi, kişisel çıkar edinme aracı olarak görmesidir. Böyle olunca milletvekillikleri de parayla satılır, kara para, partilere egemen olur! Sonra da gücü yeten yetene... Halk, mevcut siyaset anlayışını değiştirmezse bu gidişin sonu iyi değil...
Kurt yavrusu kurt olur ama...
14 Aralık 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:27
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Dünkü yazımı, Türkiye'de yaşanan olayları özetledikten sonra "Bütün bunların asıl sebebi, halkın veya bireylerin, siyaseti ve demokrasiyi, kişisel çıkar edinme aracı olarak görmesidir. Böyle olunca milletvekillikleri de parayla satılır, kara para, partilere egemen olur! Sonra da gücü yeten yetene... Halk, mevcut siyaset anlayışını değiştirmezse bu gidişin sonu iyi değil..." diye bitirmiştim.
Aslında Bilge Kağan, çağlar öncesinden Türk Milleti'nin uyarmıştır:
"Ey Türk Milleti! Sen, aç olunca tokluk nedir bilmezsin, fakat tok olunca da açlık nedir düşünmezsin! Böyle olduğun için, seni yüceltmiş olan kağanının sözünü tutmadın. Onun sözüne uymadan yerden yere vardın. O yerlerde tükendin. Geri kalanlarınla, daha da zayıflayarak öle yite yürüyordun..."
Bilge Kağan, bundan sonra, dağılmış, düşman elinde esir kalmış Türk Milleti'ni nasıl toparladığını, Türk ilini ve töresini yani Türk devletini ve hukukunu nasıl yeniden düzenlediğini anlatmıştır...
***
Bugün Türkler, sanki bütün ideallerini kaybetmiş bir şekilde sadece ekonomik kaygılarla hareket eden bir insan topluluğu hâline gelmiş gibi görünüyor... Gerçi milletlerin genetik kodları, kolay kolay değişmez, mutlaka aslına döner...
Bu durumu, dönemindeki Türkmen isyanlarının ışığında inceleyen Dadaloğlu, şöyle izah etmiştir:
Aşağıdan Yusuf Paşam geliyor
Düşmanına karşı koyan mert olur
Şahin kocasa da vermez avını
Aslı kurttur kurt yavrusu kurt olur.
Yalnız, kurt yavrusu her ne kadar kurt olursa olsun, bazen durum değişir:
Küheylanım yedim yedim yederler
Olanca malımı talan ederler
Heves güves yaptırdığım odalar
Korkarım ki düşman konar yurt olur
Der Dadaloğu'm da göründü dağlar
Aşiret kavgasını görenler ağlar
Bre benim öldüğüme gam yemem beyler
Korkarım ki zalım düşman üstümüze mert olur...
***
Bugün, zalım düşman bir tarafa, Türk Milleti, her alanda “cevheri asli”si kendisinden olmayan adamları, çıkar dağıtımı yapıyorlar diye başının üzerine çıkarıyor... Oysa milletin, yönetenlerden beklentisi sadece adalet olmalıdır. Adalet, herkesin kalbine ve beynine yerleşirse, böyle bireylerden oluşan bir milleti, düşman ne kadar güçlü olursa olsun yıkamaz. Adalet yoksa yabancılarla iş birliği yapanlar iktidarı ele geçirir ve o ülkeyi batırana kadar yönetimi bırakmaz, bırakamaz. Çünkü yaptıklarının hesabının sorulacağından korkar...
Bilge Kağan’dan çağlar sonra Türk Milleti’nin ilini ve devletini yeniden toparlayan Atatürk olmuştur. Hatta rahmetli Muhittin Nalbantoğlu’na göre 1924 yılında Türkçe olarak da basılan ve kendisine sunulan Orhun Abideleri kitabının bir sayfasının kenarına Atatürk kendi el yazısıyla, “Büyük nutuk böyle bir ifadeyle hitam bulacaktır” diye not da düşmüştür. Atatürk’ün gençliğe hitabesi, bu kararın sonucudur...
***
Bilge Kağan’dan sonra Göktürk devleti de dağıldı ama Türk Milleti, yeni liderler çıkararak tarihe damgasını vurmayı bildi... Türk Milleti son olarak Anadolu’nun büyük ölçüde işgal edilmesiyle yok olmakla yüz yüze geldi.
Osmanlı’nın son döneminde, Türkçe’nin, buna bağlı olarak Türk düşüncesinin ve bilimsel gelişmenin duraklaması ve hatta gerilemesi sonucunda, İngiltere, Fransa ve Rusya, Kızılırmak’ın batısını Rumlara, doğusunu Ermenilere teslim ederek bu topraklardaki Türk varlığını tamamen yok etmeyi planladı. Bu plan, Ermenilere ve Kürtlere ayrı devlet kurmayı öngören Wilson Prensipleri ile desteklendi. Ermeni girişimi, İttihat ve Terakki tarafından tehcir ile önlendi. Kürtler ise Türk varlığının bir parçası olduklarını ilan etti ve bu savaşta düşman oyununa gelmedi. Rum çeteleri de yok edildi ve mübadele ile bu sorun da halledildi.
Şimdi ise bu topraklarda Türk Milleti’nin kişisel çıkar odaklı bir hayat peşine düşmesinden yararlananlar, Türk egemenliğine son vermek için son adımları attıklarını düşünüyor...
Son sözü yine Türk Milleti söyleyecektir...
Medyada yapay zekâyı yönetmek”
15 Aralık 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:27
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Anadolu Ajansı ve Bilişim Vadisi iş birliğinde, Turkcell ana sponsorluğunda "Medyada Yapay Zekâyı Yönetmek" konulu bir toplantı düzenlendi. Anadolu AjansıYönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Serdar Karagöz, AA muhabiri Zeynep Duyar’a yaptığı açıklamada yapay zekâyı infografik ve içerik üretiminde kullandıklarını, bu forumun konusunun ise yapay zekâyı tüketmek değil, yönetmek olduğunu bildirdi.
Karagöz, yapay zekânın kendisine öğretileni öğrenebilen bir bilgi sistemi olduğunu hatırlattı ve şöyle dedi; "Ben Türk medyasının tamamen yapay zekâyla entegre olması ve içeriklerini onu etkileyecek ve şekil verecek düzeyde oluşturması gerektiğine inanıyorum. Bunu bir fırsat olarak görüyorum. Bunu biz yapmazsak küresel adaletsizlik daha da büyür. Çünkü dezenformasyonla bugün yapay zekâyı şekillendiriyorlar. Bugün Alman medyası 'Özgür Filistin demek, Hitler'i savunmaktır' diye yapay zekâya içerikler üretiyor. Siz bugün Filistin-İsrail konusunu yapay zekâya sorduğunuzda özellikle küresel hegemonların dilini kullanmaya yatkın yapay zekâyla karşılaşıyorsunuz. Bunun dengelenmesi lazım. Önümüzdeki yıllarda mücadelenin adı 'Yapay zekâya kim yön veriyor?' olacak. Eğer bizler işimizi iyi yaparsak doğru, güçlü içerikleri yapay zekâyla buluşturabilirsek bu anlamda bir dengelenmeyi sağlarız. Bunu yapamazsak küresel adaletsizlik yapay zekâ eliyle biraz daha derinleşir. Önümüzdeki yıllarda en büyük tehdit 'yapay zekâ eliyle oluşturulmuş küresel adaletsizlik' olacak. Bir şeyin doğru mu, yanlış mı olduğu konusunda yapay zekâ ilerleyen yıllarda net yaklaşımlar sergileyecek. O yaklaşımların arka planında işte o kültürel hegemonların ürettiği veri seti var. Ben bu forumu bu anlamda çok önemli buluyorum."
Karagöz, yazılımcıların bir araya gelerek yapay zekâya yön verecek yazılımları oluşturmaya çalışacaklarını belirterek, şunları kaydetti:
"Biz burada bir işaret fişeği yaktık. Medya mensuplarını bu konuyla ilgilenmeye davet ediyoruz. Gelecek gerçekten de burada olacak. Yapay zekâ muhabirleri, foto muhabirlerin, grafikerlerin yerini alacak demiyorum. Yapay zekâya yön veren grafikerler, editörler, foto muhabirleri ve yayın yönetmelerine ihtiyacımız var. Bu anlamda AA olarak kendimizi tamamen buna adapte ediyoruz. Yapay zekâyla çalışan muhabirlerin ürettiği içeriklerin daha güçlü olacağını ve o içeriklerin de yapay zekâyı yeniden destekleyeceğini düşünüyoruz. Biz yapay zekâ ile kavga eden bir kurum değil, yapay zekâyı enstrümantalize eden ve onu bir şekilde eğiten bir kurum olmaya çalışacağız."
***
Karagöz’ün medyada yapay zekâyı yönetmek konusundaki görüşleri doğrudur.
Yalnız, Türk medyasında henüz yapay zekânın kullanılmadığını, haberlerin masa başında ve “takla attırılarak” değiştirildiğini biliyoruz. Eskiden bu durumu anlatmak için “imamın keçisi çalındı” haberinin “imam keçi çaldı”ya nasıl dönüştürüldüğünden bahsedilirdi. Bugün ise Türk devletine ihanet ederek isyan çıkaranlar, devlet yöneten siyasi kadrolar tarafından kahraman ilan ediliyor. Hatta "Arabı sevmek imandır, sevmemek kâfirliktir" diyen cübbeliler bile var!
Üstelik bunları yaparken yapay zekâyı da kullanmıyorlar, kendi kabullerini, dinin gereği diye sunuyorlar. Kısacası algı operasyonu yapıyorlar. Karşı çıkanları da ırkçılık yapmakla suçlayıp, gözaltına almakla, tutuklamakla susturmaya çalışıyorlar. Yarın bir de yapay zekâ kullandıklarını düşünün, bu algı operasyonlarını yapanların elinde gerçeğe ulaşmak mümkün olmayacak...
***
Çarpıtılmış bilgi yaymak, bütün dünya medyasının kullandığı bir yöntemdir ama bu alanda, kimse dini siyaset aracı olarak kullanan siyasetçilerin eline su dökemez...
Mesela, ensar-muhacir algısı oluşturmak nedir? ABD’nin IŞİD gibi PYD/YPG gibi, El Nusra gibi terör örgütlerini kullanarak ölümle korkuttuğu Suriyelileri nüfus yapısını değiştirmek istedikleri Türkiye’ye sürmesini meşrulaştırmak için algı operasyonu yapmak değil midir?
Ya, henüz hayvan deneyleri bile yapılmamış sıvıları aşı diye dünyaya ve Türkiye’ye kabul ettirmek neydi?
Stratejik felaket!”
16 Aralık 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:27
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Ukrayna ve Gazze’de devam eden savaşlar ile Türkiye’nin dış politikası, enerji güvenliği ve KKTC’de İsrail vatandaşlarına toprak satışı ile ilgili önemli haberler var. Birinci haber Brüksel’den...
AB devlet ve hükümet başkanlarının Brüksel'deki zirvesine katılan İrlanda Başbakanı Leo Varadkar, "Avrupa Birliği olarak gerçekte dünyanın çoğunluğu olan Küresel Güney'de kredibilitemizi kaybettik çünkü Gazze konusundaki tutumumuz çifte standart olarak algılandı. Açıkça konuşmak gerekirse bunda doğruluk payı var" dedi.
Özellikle İsrail'den daha çok Filistin'e sempati duyan gençlerin, Avrupa Birliği'ne güvenlerinde büyük sorun olduğunu belirten Varadkar, Avrupalı liderlere bu konuda ferasetli olmaları çağrısında bulundu.
Leo Varadkar, Avrupa Birliği'nin Orta Doğu'da iki devletli çözüm için "sadece çağrı yapmaması, bunu talep etmesi ve bunun için bastırması gerektiğini" vurguladı.
Varadkar, AB zirvesi öncesinde İrlanda Parlamentosu'nda yaptığı konuşmada da İsrail'in, Gazze'deki saldırıları neticesinde tüm dünyada hızla destek yitirdiğini vurgulamış ve bu durumun İsrail için "stratejik felaket" olduğu uyarısında bulunarak "Çok büyük hata yapıyorlar. Sadece Filistinlilere insani acılar dayatmıyorlar, aynı zamanda İsraillilerin orta ve uzun vadede güvenliğini de tehlikeye atıyorlar" ifadesini kullanmıştı.
Son cümleyi İran liderleri de söylüyor ama kimse duymak istemiyor. İsrail, canlı yayında katliam yapan bir devlet olarak tarihe geçti bile...
***
ABD Savunma Bakanlığı’nın eski danışmanı Emekli Albay Douglas McGregor ise, “Washington, Londra ve diğer bazı Avrupa başkentlerindeki dostlarıyla ittifak halinde, Rusya'yı yok etme fırsatına sahip olduğuna karar verdi. Bunun için de yıllardır bu senaryo için hazırladıkları Ukrayna'yı kullanmak istediler. 2014 yılında Kiev'de bu amaçla darbe yapıldı ve birkaç yıl sonra Vladimir Zelenskiy iktidara getirildi. Bunların hepsi fanteziydi, hiçbir anlamı yoktu. Amerikalı stratejistlerin tahminleri ve varsayımları yanlıştı. 500 bin asker boşuna öldü" diye bir açıklama yaptı.
Biz benzer tespitleri yazdığımızda, “Ukrayna, vatan savunması yapıyor” diye eleştirenler olmuştu. Başka ülkelerin desteğiyle iktidar olup, o ülkeler adına ve onların verdiği silahlarla savaşmak ve sonuçta ülke halkını darmadağın etmek, vatan savunması değil, ihanettir.
***
Üçüncü haber içerden; TBMM Genel Kurulu’ndan...
TBMM Genel Kurulu’nda 2024 bütçe görüşmelerinde konuşan Lütfü Türkkan, Gabar’da bulunan petrolün Türkiye’nin 150 günlük ihtiyacına, Karadeniz gazının ise 10 yıllık ihtiyacına yeteceğini, Doğu Akdeniz’deki yeraltı kaynaklarının ise Türkiye’nin 572 yıllık ihtiyacını karşılayacak kadar büyük olduğunu vurguladı.
Türkkan; “Doğu Akdeniz doğal gaz rezervlerini Karadeniz’deki gibi aramaya da gerek yok. Bütün dünya gazın yerini, noktalarını biliyor ama Doğu Akdeniz’de en uzun kıyı şeridine sahip olan Türkiye masada yok. Yani bu denklemde yer almıyor” dedi.
Türkkan, KKTC’de yaşananlara da değindi ve “Kuzey Kıbrıs parsel parsel satılıyor. Görüyoruz ki; birileri KKTC’de ikinci bir İsrail kurmanın derdine düşmüş. Böylesi bir zamanda Kıbrıs konusunda yapılacak en ufak bir hata, Türkiye’ye çok pahalıya mal olacaktır” diye konuştu
Türkkan, ayrıca “Akkuyu,Türkiye için mi, yoksa Rusya için mi inşa edildi?” diye sordu ve “Akkuyu Nükleer Santrali için Rusya’nın Türkiye’deki nükleer santrali demek yanlış olmaz. Kimse Rusya, bu santrali bir gün Türkiye’ye devredecek sanmasın. Akkuyu Nükleer Santrali bu haliyle Rusya’nın Türkiye’ye yerleştirdiği bir atom bombasıdır. Ruslar, santralin güvenliği bahanesiyle askeri taleplerle gelecek, Mersin açıklarında donanma dahi bulundurmak isteyecekler” uyarısında bulundu.
***
KKTC’de İsrail’in toprak satın almasına izin vermek, Mavi Vatan’dan vazgeçmek de Türkiye için stratejik felaket değil midir? Akkuyu’da ise santral bahanesiyle Rusya’ya asker üs verilmiş olmuyor mu?
.
.Bir ülkenin en büyük sığınağı...
18 Aralık 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:26
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İngiltere Başbakan Yardımcısı Oliver Dowden’ın, bir felaketin elektrik veya dijital iletişimin kesilmesiyle sonuçlanmasına karşı İngiliz halkının pille çalışan radyo, meşale, mum gibi malzemeleri hazır etmeleri çağrısında bulunmasından sonra Facebook’un sahibi ünlü milyarder Mark Zuckerberg’in, Hawaii'de 5000 metrekarelik yer altı sığınağı inşa ettirdiği ortaya çıktı.
Zuckerberg’in büyük salgın ve savaşlardan bu sayede kaçmayı planladığı ve bu nedenle yeraltı malikanesi inşa ettirdiği bildirildi.
Diğer taraftan, X sahibi Elon Musk, İtalya’da katıldığı bir festivalde konuşma yapacağı platforma küçük oğluyla geldi ve insanlığın, medeniyetini sürdürebilmesi için çocuk yapması gerektiğini belirterek "Çocuk sahibi olmanın önemli olduğunu vurgulamak istiyorum. Eğer çocuklar olmazsa 'gelecek nesil' diye bir şey olmayacak. Bu, çok temel bir konu" ifadesini kullandı.
Göçün, bu demografik düşüşün önüne geçip geçemeyeceği sorusuna Musk, "Sanayileşmiş ülkelerin demografisindeki gerilemeyi göç çözemez. Tüm insanlara ve hükûmet liderlerine tavsiyem; yeni bir nesil yaratmak için çocuk sahibi olduğunuzdan emin olun." yanıtını verdi.
***
Dünya, Gazze ve Ukrayna savaşları dışında bu gündemi konuşuyor. Türkiye’de ise gündemin ilk sırasında, bankacı Seçil Erzan’ın tanınmış futbolcuları ikna ederek oluşturduğu saadet zinciri ve sosyal medya fenomeni denilen kişilerin aslında kara para aklamakla zengin olduğu iddiasıyla sürdürülen soruşturma var. Bir de Somali Cumhurbaşkanı’nın oğlunun, İstanbul’da bir moto-kuryeyi ezdikten sonra serbest bırakılması ve yurt dışına kaçmasına kadar beklenmesi olayı var... Burada hukuk sisteminin iflası söz konusudur...
Daimi gündem ise ekonomideki bunalım elbette... Nitekim TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası'nın 48. Dönem III. Danışma Kurulu Toplantısı sonuç bildirisinde “Ülkemiz ekonomiden siyasete, afet yönetiminden halkın haber alma özgürlüğüne, güvenli ve erişilebilir gıda tedariğinden su ve enerjiye, sağlık krizinden eğitim ve barınmaya, dış politikadan hukuka kadar her alanda yaşanan çoklu ve kesintisiz kriz içerisindedir. Krizin sorumlusu olanlar, çözüm üretmek yerine sorunun kaynaklarından biri olan tek adam yönetimini tahkim etme doğrultusunda mevzuat değişiklikleri yapmaya olanca hızlarıyla devam ederken toplumsal muhalefeti susturmak için her türlü yolu kullanarak başarısızlıklarının üstünü örtmeye çalışmaktadır.” diye bir durum özeti yapıldı...
***
Peki tarımda neler oluyor? Bildiride şu konular öne çıkarıldı:
“Bakanlıkça belirtilen ürün veya ürün gruplarının üretimine başlanmadan önce bakanlıktan izin alma zorunluluğu, Bakanlık tarafından belirlenen ürünlerin sözleşmeli olarak üretiminin zorunlu hale getirilmesi, istenilen ürünü ekmeyene yönelik cezai yaptırımlar, ekilmeyen toprakların bakanlıkça kiraya verilmesi, çiftçiler için mevcut Çiftçi Kayıt Sistemi dışında yeni bir kayıt sistemi oluşturulması gibi düzenlemeler çok ciddi sorunlar içermektedir.
Tarımsal niteliği korunacak arazi vasfı taşıyan araziler ‘Hobi Bahçeleri’ adı altında zaman içinde havuzlu villa ve sitelere dönüştürülerek tarım dışına çıkarılmakta, parçalanarak küçülmelerine, tarımsal bütünlüklerinin bozulmasına yol açılmaktadır. Kırsalda yapılan hobi bahçeciliği yeni imar alanları yaratmanın yeni bir yoludur.
Tarımsal Üretim Seferberliği ilan edilmeli, girdi maliyetleri düşürülmeli, ucuz kredi olanakları oluşturulmalı, artırılacak ürün ve girdi destekleri üretime ve üretene verilmelidir. Yerli üretimi ve üreticiyi koruyan "Kamucu Tarım Politikaları" ivedilikle yaşama geçirilmelidir.
Tarımsal kamu yönetimi güçlendirilmeli, ilgili yönetsel birimlere meslek dışı atamalardan vazgeçilmeli, liyakat sahibi Ziraat Mühendisleri atanmalıdır. Kamuya yeterli sayıda yeni mühendis alımı hızla gerçekleşmelidir.”
***
Dünya, felaketlere hazırlanırken Türkiye’de tarımsal üretim seferberliği şöyle dursun; çıkarılan yasalarla tarım tamamen çökertilmektedir. Tehdit, devleti yöneten siyasi kadrolardan gelmektedir! Tarım, bir ülkenin en büyük sığınağıdır. Türkiye’nin sığınağı iktidar tarafından yok edilmektedir!
Şeyh Sait’in torunları, hem iktidar hem muhalefet!
19 Aralık 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:26
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Barış Terkoğlu, Cumhuriyet’teki “Özgür Özel, Öcalan’ın bile gerisinde” başlıklı yazısında terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın, “İngilizler, Şeyh Said'i kullanarak Musul ve Kerkük'ü aldılar, bu şekilde Mustafa Kemal'e de Kürtlere yönelme yolunu açtılar" gibi sözlerini hatırlattı ve “Özgür Özel, belki ideolojik eksikleri, belki tarihsel bilgi yoksunluğu, belki kuruluş felsefesiyle mesafesi, belki siyasi duruş sorunları, belki de gündelik siyaset oportünizmi nedeniyle bu tartışmada taraf olamadı. Şeyh Sait’e karşı, terör örgütü kurucusu Abdullah Öcalan’dan bile daha geri tutum aldı.” dedi.
***
Şeyh Sait Derneği Başkanı ve Şeyh Sait’in torunu Mehmet Kasım Fırat ise Diyarbakır’da bir caddeye büyükşehir belediye başkanlığına atanan kayyım yönetimi tarafından “Şeyh Sait” isminin verilmesiyle başlayan tartışmalar üzerine yazılı bir açıklama yaptı ve “Osmanlının bakiyesinden başımıza bela olan bu gurüh, Balkan ve Kafkaslar’dan sürülen Rusların kılıç artıklarıdır. Aslında bunların Türklükle de alakası yoktur. Bu coğrafyanın yerleşik halkı olan Kürtlere ve onların değerlerine ahlaksızca saldırmaları bizler açısından kabul edilebilecek bir durum değildir.
Şunu çok iyi bilin, Ey ittihatçıların torunları! Bu halka ve onun değerlerine yapacağınız bütün saldırı ve edepsizliğe karşı var gücümüzle karşı koyacağımızı unutmayın.” dedi.
Devletin valisi, kayyım belediye başkanı olarak bir caddeye Şeyh Sait adını veriyorsa, ana muhalefet partisi genel başkanı da konuyla ilgili net bir tavır almak yerine “Acılara saygılı olunmalı” diyorsa Şeyh Sait’in torunu da böyle konuşur elbette...
Hatta daha ileri giden, Şeyh Sait’in bir diğer torunu AKP Milletvekili Abdurrahim Fırat, Şeyh Said'e hakaret edenler hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını da söyler.
Bakalım, Abdullah Öcalan’a hakaret edenler için de suç duyurusunda bulunanlar çıkacak mı?
Şeyh Sait isyanı, aynı zamanda bir irtica hareketiydi... Şeyh Sait’in torunlarından Mehmet Kasım Fırat’ın Balkanlardan ve Kafkaslardan gelenlerden ve İttihatçılardan halen rahatsız olmasının sebebi, bu üç unsurun da cumhuriyetin kuruluşuna tam destek vermesi olsa gerek...
***
Konuyla ilgili bir hatırlatmayı da The İndependent Türkçe’den Cihat Arpacık yaptı ve AKP Erzurum Milletvekili Abdurrahim Fırat’ın Şeyh Sait'in hem anne hem de baba tarafından üçüncü kuşak torunu olduğunu belirttikten sonra, “İdam edilenler arasında Şeyh Said'in dışında, 1. Meclis'te Dersim Mebusu olarak görev yapan Hasan Hayri Bey de vardı. Hasan Hayri Bey'in torunu Muhip Kanko da halen CHP'den Kocaeli milletvekili” diye yazdı.
***
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin ise TBMM Genel Kurulu'nda, "Milli Eğitim Bakanlığı'nın 2023 yılı itibarıyla geçerli 2 bin 709 tane protokolümüz var. Bu protokollerden bin 167 tanesi resmi kurumlarla, 550 tanesi STK'larla, 986 tanesi ise TEMA'dan Kızılay'a bir sürü STK'yla. Bunların içerisinde sizin 'tarikat, cemaat' dediğiniz, bizim 'STK' dediğimiz yapılarla toplasanız 10 tane protokolümüz vardır. Ben bu protokollerle bize destek olanlara da teşekkür ediyorum. Onlarla protokol yapmaya da devam edeceğiz. Çünkü onlar çocukların dağa çıkmasını engelliyor. Onlardan siz bunun için rahatsızsınız. Ben o STK'larla protokol imzalamaya devam edeceğim. Çocuklarımın dağa çıkmaması için sizin insan kaynağınıza, insan yetiştirmemek için buna devam edeceğim" dedi.
Bu açıklama, “devleti tarikat ve cemaatlerle birlikte yönetiyoruz” itirafıdır ve başka bir delil aramaya gerek de yoktur. AKP, laiklik karşıtı eylemlerin odağı değil merkezi durumundadır.
CHP’nin Şeyh Sait konusunda Abdullah Öcalan’ın bile gerisinde kalması, şimdi istifa etmiş olsa da Şeyh Sait hayranı Salim Ensarioğlu’nun İyi Parti’den milletvekili yapılması, MHP’nin ise AKP’ye tam destek vermeye devam etmesi, siyasette bir boşluk meydana getirmiştir. Türk İstiklal ve Cumhuriyeti’ni korumak azminde olanları temsil iddiasıyla parlamentoya girenler, “Şeyh Sait caddesi” konusunda bile doğru tavır alamıyorsa, bunun bir siyasi karşılığı mutlaka olmalıdır.
Kılcal damarlar ve çocuk oyunları!
20 Aralık 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:26
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
"Sizin 'tarikat, cemaat' dediğiniz, bizim 'STK' dediğimiz yapılarla toplasanız 10 tane protokolümüz vardır. Ben bu protokollerle bize destek olanlara da teşekkür ediyorum. Onlarla protokol yapmaya da devam edeceğiz" diyerek itiraflarda bulunan Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, dün de okul öncesi, ilkokul ve ortaokul öğrencilerine yönelik belirlenen 100 geleneksel çocuk oyununun nasıl oynandığını içeren "Yüz Yüze 100 Çocuk Oyunu" adlı kılavuz kitap ve bu oyunlara ilişkin videolar hazırlandığını bildirdi. .
MEB Temel Eğitim Genel Müdürlüğünce günümüzde yerini dijital oyunlara bırakan "çatlak patlak", "istop", "çömlek", "bız bız" , "beştaş", "altın bilezik", "gölge kovalamaca", "köşe kapmaca", "mendil kapmaca", "sek sek", "tombik", "yağ satarım bal satarım" gibi daha birçok geleneksel çocuk oyununun yaşatılması için çalışma başlatıldı.
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, "Çocuk oyunları, en etkili öğrenme ve gelişme aracıdır” dedi.
***
Şimdi insanın aklına şöyle bir fotoğraf geliyor: Tarikat ve cemaat temsilcileri, okul bahçesinde çocuklara "kurtarmaç" ve diğer oyunları öğretiyor! Fetullah Gülen'in "Devletin kılcal damarlarına kadar sızın ve ana damarlarda ilerleyin" talimatının gereği de bu değil mi?
Milli Eğitim Bakanı'nın “protokol yaptık, yapacağız" dediği cemaat ve tarikatlar, işe, sıfırdan; anaokulu çocuklarından başlıyor...
Diğer taraftan, Samsun Milli Eğitim Müdürlüğü, okullarda "100 Büyük Türk" adlı bir proje uyguluyor... Projenin hedefleri arasında ”Millî kimliğin oluşumunu, korunması gerekliliğini kavratmak, gelecek nesillere kimlik ve vatandaşlık bilinci kazandırmak” gibi maddeler var...
100 Büyük Türk Mete Han ile başlıyor. Tarih sırası ile başlanmış ama yer yer sıra bozulmuş. Atatürk, 75'inci sırada... Büyükler arasında Necmettin Erbakan, Muhsin Yazıcıoğlu ve Ali Fuat Başgil'e de yer verilmiş...
***
Tuzla Piyade Okulu'nda ise Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler'e göre "Bir tane öğrenci subayımız, yakasına takması gereken fotoğrafı takmıyor ve ‘toplu iğnem yok onun için takamadım’ gibi bir gerekçe ortaya sürüyor. Ona tepki gösteren başka öğrencilerle aralarında tartışma yaşanıyor. Bu olay sonucu hepsi geçici olarak görevden uzaklaştırıldı. Bu olayla ilgili mahkeme ve Yüksek Disiplin Kurulu’nda verilecek kararları duyuracağız. Sorumlu görülen yöneticiler de görevden uzaklaştırıldı.”
Yeni Şafak Gazetesi, olayı “teğmenler cuntası” diye göstermiş ve Atatürk resmi takmayan teğmenlere tepki gösteren teğmenleri suçlamıştı. Aynı gazete, şimdi de tepki gösteren teğmenleri Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ ile ilişkili göstermeye çalışıyor...
CHP Genel Başkanı Özgür Özel ise bu konuda net tavır aldı ve “Onlara itiraz eden 4 teğmen, Atatürk’ün ocağında, Atatürk’ün resmini yakasını takmayan tarikatçılara itiraz ediyor. Öyle toplu iğnenin yokluğundan olsa onu herkes bilir ve o ihtiyaç hemen giderilir. Onların ne niyette oldukları, niye takmadıkları ve esas olarak neyi amaçladıklarını elbette biliyorlar. Siz bu tarikatlara, bu cemaatlere Atatürk’ün ordusunu açarsanız, onların orada yerleşmesine, onların orada yapılanmasına izin verirseniz, günü geldiğinde bunlar, Atatürk’ün resmini takmayacak hadsizliği gösterir" dedi.
***
Çocuk oyunları elbette önemlidir... Rol model olarak gösterilecek tarihi kişilikler de çocukların milli kimlik konusunda duyarı olmalarını sağlar ama bugün durum o hale gelmiş ki Tolga Şardan’ın yazısına göre Tuzla Piyade Okulu’nda teğmenler arasında “namazı hangi cemaat kıldıracak?” diye tartışmalar yaşanıyor!
Sonra da “Bazı subayların emir komutası neden cemaatlere geçti, neden 15 Temmuz gibi bir olay yaşandı?” diye soruyoruz... Kılcal damarlara böyle giriyorlar işte
Ambulansla uyuşturucu taşımak ve ötesi...
21 Aralık 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:26
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Siyaset sonuç almak sanatıdır... Satrançtaki gibi siyasette de hangi adımın hangi sonuçlara yol açacağını öngörmek mümkündür. Dolayısıyla olumsuz sonuçlanacağı belli olan girişimlerde ısrar etmek, paratoner gibi kitlelerin enerjisini toprağa vermektir. Aynı enerjiyi yeniden biriktirmek zamana bağlıdır. Bu arada atı alan Üsküdar’ı geçer, siz de karşı kıyıda çaresiz kalırsınız...
Bu konularda yeter kadar uyarıda bulundum ama çoğunluk olaylara kendi mahallesinden baktığı için bir faydası olmadı. Duygusal değerlendirmelerle gerçeği görmek mümkün değildir. Testi kırıldıktan sonra da parçaları yapıştırmaya çalışmanın kıymeti yoktur...
***
Türkiye’nin veya siyasi partilerin nasıl yönetildiğini, konuyla hiçbir ilgisi yokmuş gibi duran bir haberle anlatmak istiyorum...
Balıkesir’de özel bir firmaya ait ambulansla kent merkezine uyuşturucu getirileceği bilgisine ulaşan polis ekipleri, durdurdukları ambulansta narkotik dedektör köpeği "Dangal" ile yaptıkları aramada tıbbi malzemelerin arasına gizlenmiş bavulun içinde 9 kilo 14 gram skunk (genetiği değiştirilmiş esrar), ruhsatsız tabanca ve 2 şarjör ele geçirdi. Ambülamstaki Okan A. (33), Aptullah Y. (26) ve Cankan E'nin (33) yakalanarak mahkemeye sevk edildi ve tutuklandı.
***
Ambulans, erken müdahale ederek hayat kurtarmak için kullanılan bir araçtır. Kimsenin aklına, böyle bir araçta insanı uyuşturacak bir madde taşınacağı gelmez... Siyasi partiler de bu ambülans gibidir. İçinde hangi gayeler taşındığını, önceden görmek zorundasınız, bilmiyorsanız, hüsrana uğrarsınız...
İstisnasız bütün siyasi partilere bu gözle bakılırsa, ilan edilen hedeflerle, uygulamaların ve kadroların birbirine uyumlu olup olmadığı çok kolay anlaşılabilir. Fakat Türkiye’de siyaset, genelde bir makam mevki kapmak veya çıkar temin etmek amacıyla yapıldığı için çoğunluk uygun olanı değil, kendisi gibi olanı seçiyor... Bu da ambülansta uyuşturucu taşımak gibi sonuçlara yol açıyor.
Siyasi partiler, kendi programlarına aykırı hareket ediyor ama o programları okuyan da yok denecek kadar az. Hedef kitleye göre söylem geliştiriliyor ama uygulamada tam tersi yapılıyor... Sonuçlar ortada...
Ekonomiyi dibe vurdurma formülü!
Cumhuriyet’in haberine göre uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, maaş artışların Merkez Bankası hedefi ile uyumlu olması şartı koştu. Moody's'in raporunda, "Sıkı para politikası sürdürülebilir olmaya devam eder ve maaş artışları Merkez Bankası’nın hedefi ile uyumlu gerçekleşirse kredi görünümü iyileştirilebilir” denildi.
Moody’s, Türkiye’nin kredi notunu “B3” ve not görünümünü “durağan” olarak değerlendiriyor.
Şu işe bakın; gerçekte ekonomik çarkların dönmesi için tüketimin artması gerekir. Ücret artışları gerçek enflasyonu karşılamazsa, tüketim düşer. Talep azalınca arz da düşer, işsizlik artar... Dolayısıyla, Moody’s’in maaşlara yapılacak zammın düşük tutulması şartı, ekonomiyi tamamen dibe vurdurur... Öyleyse almak istedikleri sonuç, tam da budur!
Kontrol edilen siyasi partiler!
22 Aralık 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:26
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Şeyh Sait tartışması neden çıkarıldı? Sebebini açıklamak için 2011 yılında bana gönderilen bir mektubu hatırlatmak istiyorum...
Cemil Çiçek, TBMM Başkanı iken akademisyenlerle anayasa toplantısı yapmış ve tutanakları yayınlatmıştı. Toplantıya katılan Prof. Dr. Meltem Dikmen Caniklioğlu, basında çarpıtılan konuşmasının tam metnini bana göndermişti.
Caniklioğlu, mektubunda şöyle demişti:
“Sayın Arslan Bulut,
Yeni anayasa çalışmaları ile ilgili yazılarınız, güdülen niyetler ve sürecin nasıl şekillenip nasıl sonuçlanacağı konusunda her şeyi gördüğünüzü ve anladığınızı ortaya koyuyor ve maalesef izleyebildiğim kadarıyla bu olumsuz gelişmeleri bu kadar açık bir şekilde görüp yazan da sadece sizsiniz. 19 Eylül’de Meclis’te idim ve görüş bildiren anayasa hukukçuları arasındaydım. İnternet sitelerine düşen bilgilere göre yeni anayasa yapımı konusunda tam bir görüş birliği oluşmuş ve ben de TBMM’nin kurucu iktidar olması gerektiğini söylemişim! Şimdi size TBMM’nden gönderilen konuşma kaydımın tam metnini gönderiyorum. Metindeki ifadelerimin bu şekilde yorumlanıp yorumlanamayacağını siz takdir edin. Lütfen yazmaya devam edin. CHP ve MHP’nin tıpkı AKP gibi kontrol edilen partiler olduğu gün gibi ortada. Bunu göremiyor olmak ya basiretin bağlanması ile ya akıl tutulması ile ya ihanet oyununda peşrev çekmenin moda olması ile açıklanabilir. En hafifi hangisi bilemiyorum. Ülkemiz Allah’a emanet. Kolay gelsin. Selam ve saygılarımla...”
***
Tutanaklara göre Caniklioğlu şöyle konuşmuştu:
“Türkiye Büyük Millet Meclisinin kurucu meclis olarak bir anayasa yapamayacağını söylemiştim. Konuşmalarda değinildi genellikle ve yine aynı görüşteyim. Türkiye Büyük Millet Meclisi, bugünkü Meclis, bir anayasa yapamaz. Bunu, Türkiye Büyük Millet Meclisinin manevi şahsiyetine karşı bir kasıt güttüğüm için söylemiyorum. Meclisimizin görevleri vardır. Hukukçuyuz ve hukuk içinde düşünmek zorundayız.
Bir avukata benim adıma bir gayrimenkul alması için vekâletname verdiğimde o avukat o gayrimenkule kendi adına tapu çıkartamaz.
Genel vekâletname vermiyor halk; Meclise veya herhangi bir demokratik temsilî kuruma, Anayasa içinde görev ve yetkilerini kullanmak için bir vekâlet veriyor.
Buradaki konuşmalardan bir şey anladım, asli kuruculuğun teorik kurgusunu çöpe attık ama millî egemenliğin teorik kurgusunu da hiç olmadığı kadar abarttık ve Parlamentonun halkın iradesine dayanarak her şeyi yapabildiği gibi bir görüş ortaya çıktı. (...)
Ben ayrıca hiçbir yerde, tarihin hiçbir döneminde halkın toplanıp kendi anayasasını yaptığını, altına da imza koyduğunu hatırlamıyorum, böyle bir şey görmedim, kaynaklarda da rastlamadım. Bir şekilde asli kurucu iktidar yetkisini ele geçiren bir egemen güç hukuka tabi olarak veya olmayarak anayasayı yapar ve ondan sonra da bu anayasanın meşruiyet zemininde bir gösterge olması kabilinden halkın onayına başvurur, halk onaylar veya onaylamaz. Bu iş hep böyle yapılıyor, her yerde böyle yapılıyor. Dolayısıyla bu Meclisin kurucu meclis olarak anayasa yapacağını söylemek, sadece, eğer acelemiz varsa, eğer acilen bir anayasa yapmak istiyorsak, eğer Türkiye’nin sorunlarını bu yeni anayasaya havale ederek çözmek istiyorsak, eğer bu konuda bu anayasa elbisesini giymemiz için acilen birtakım dayatmalar yapılıyorsa ancak bu şekilde izah edilebilir.
Niçin yeni bir kurucu meclisin kurulması, bu kurucu meclisin yeni anayasayı hangi koşullarda hangi süreçler içinde yapacağı konusunda açık ve ayrıntılı bir kanunun yapılması ve mümkün olan en kısa sürede bu kurucu meclisin anayasayı yapması tezi asla kabul edilmiyor da acilen bu Meclisin anayasa yapması isteniyor? Ben bunu soruyorum, bir yerlere verilmiş bir söz mü var?
Bunlar önemli konulardır. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bu anayasayı yapamayacağını, eğer yapar ise meşruiyet sorununun gündemden hiç eksilmeyeceğini iddia ediyorum, yanılmayı candan istiyorum ama bu iddiam hep geçerli olacak.”
***
Kısacası, “Yeni Anayasa” diye tutturanların, Türk Milleti’nin kurucu iradesine, yani egemenlik hakkına göz diktiğini, Vahdettin ve Şeyh Sait üzerinden bu amaçla yaygara başlatıldığını, yine TSK bünyesine Atatürk resmi takmayan teğmenler yerleştirilmesinin de aynı hedefe dönük olduğunu görmek ve ona göre tavır koymak gerekiyor...
Bu arada Caniklioğlu’nun siyasi partilerle ilgili 2011’da yaptığı değerlendirmeyi hala anlayamayanlar var... Özellikle “kurucu parti”, bu tartışmaları kökünden kesmeliydi... Bunun yerine Şeyh Sait’in torunlarının veya Saidi Nursi’nin bugünkü takipçilerinin incinmemesi için özen gösteriyorlar ve bunda da ısrar ediyorlar! Bu da Caniklioğlu’nun doğru tespit yaptığını gösteriyor...
Türk’ün ruhunu mu çaldılar?
23 Aralık 2023 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2024 20:26
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İç sorunlara öyle yoğunlaştık ki dünyada güç dengesinin değişmekte olduğunu, Türkiye’nin Türk Dünyası’na daha fazla yönelmesi gerektiğini göz ardı ediyoruz.
Kazakistan hükümetinin resmi açıklamasına göre ülkeyi Çin’e bağlayacak 272 kilometre uzunluğundaki “Bahtı-Ayagöz” demir yolu hattının inşasına başlandı.
Kazakistan Başbakanı Alihan İsmailov, “Ülkede üç yıl içinde toplam 1300 kilometreden fazla demir yolu inşa etmeyi planlıyoruz” dedi.
Bu projeler elbette, Kazakistan ekonomisini büyütecektir. Diğer taraftan bu projeler, Çin’in “Kuşak Yol Projesi”nin demiryolu ayağına dahil olacaktır.
Projenin Türkiye ayağında da önemli adımlar atıldı.
Bakü-Tiflis-Kars Demir Yolu Hattı ve Marmaray'ın da inşa edilmesiyle “Demir İpek Yolu” başlatılmış oldu.
Kars-Iğdır-Aralık-Dilucu (Zengezur) Demir Yolu Hattı da 224 kilometre olarak planlandı. Güzergâhta 5 istasyon yapılacak.
Karadeniz Sahil Demir Yolu Projesi ise 509 kilometre olacak...
***
Bütün bunlar önemli elbette ama Türk Milleti’nin ekonomik ve siyasal birliği, dirliği her geçen gün iktidar tarafından zora sokuluyor. Devletin ihanetten idama mahkûm ettiği veya kaçıp İngilizlere sığınan kişiler, kahraman ilan ediliyor. Silahlı Kuvvetler’de, okullarda yine tarikat ve cemaatler örgütleniyor. İran da bu işlere mollalar ile başlamıştı, sonucu görüyoruz...
Asıl önemli olan, cumhuriyet bu kadar yoğun bir saldırı altındayken, halkın umudu olması gereken siyasi partiler, kendi sorunlarına odaklanmış durumda... Ekonomide ise artık dikiş tutmuyor...
***
2011 seçimleri sırasında Karslı İ. Karadağ, “Türkiye’yi 150 bin kişilik bir zümre yönetiyor. Bir ulusu toptan yok etmek istiyorlar. Bilinçaltında bir travma yarattılar; Türk’ün ruhunu çaldılar” diye konuşmuştu.
Bu ruh konusuna 2003 yılında Muhtar Şahanov da dikkat çekmişti...
Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Başkanı Prof. Dr. Turan Yazgan, kendisini ziyaret eden dünyaca ünlü Kazak şair ve düşünür Muhtar Şahanov için düzenlediği yemeğe beni de davet etmişti. Bu vesileye, Şahanov ile sohbet etmiştik.
Şahanov, dinin siyasete alet edilmesi konusunda şöyle demişti:
“Şimdi ben ‘Atlantis’i mahveden elma’ adında yeni bir kitap yazdım, Bu kitapta Atlantis'i de dinin yüce değerlerini mahveden para hırsının yok ettiğini anlatıyorum. Demokrasi, bugün, çalma çırpma ve hırsızlık rejimi oldu.
Ben bugünkü pazar ekonomisi sonucu uygulanan saldırganlıktan, bütün insanlığın korunması gerektiğini düşünüyorum. Dinler, kuruluş amaçlarına hizmet etmiyor bugün, siyasete hizmet ediyor... Din, bugün politikanın özü olmuş...
Kazakistan'da, birçok insan kendi dinini bırakarak başka dinlere giriyor! Çünkü diğer dinlerin misyonerleri, onların maddi ihtiyaçlarını karşılıyor Parası olan dini de satın alıyor!
Türkler çok yiğit bir halktır, ancak bugünlerde yiğitliklerini daha çok işadamları ile gösteriyorlar. Cemiyeti güzelleştiren kıymetlerden uzaklaşıyorlar.
Büyük Türk Hanlığı dünyaya hükmederken neden düştü? Çünkü düşmanın karşısına güçlü ordular çıkarabiliyordu ama bir an geldi ki güçlü kültür çıkaramadı. Bence Türkiye bunu daima düşünmelidir.
Bugün görüyorum ki, Türk halkları, kendi milli dillerinden, kimliklerinden, törelerinden uzaklaşıyor. Ben bu durumu anlatırken 'Ahdalanmış halk' diyorum... Yani hadım edilmiş...
Umarım ki Türkiye'deki milliyetçilerin önde gelenleri de ahdalanmış olmasın!
Böyle zamanlarda tiranlığa yönelen liderlerin güç kazanması insanların zayıflığından ileri gelir.
Türkiye şu anda 80 milyon nüfusuyla dünyaya hükmedecek güçte bir ülke. Bir devletin uluslararası güç olması için gerekli bütün imkânlara sahip. Ama ne yazık ki Türklük ruhu yok! Bunu damarlarında hisseden lidere ihtiyacımız var. Kazakistan'daki parlamenterlerin de yüzde sekseni sima olarak Kazak ama ruh olarak kozmopolit, gölge tipler. Türkiye'yi de ABD ideolojisi, kültürü istilâ etmiş. TV dizilerinizde ve renkli gazetelerinizde Türklük ruhu hissedilmiyor. Halka Türk maneviyatı verilmiyor. 'Büyük Türk Ruhu' Türkiye'nin özünde kalmamış. Buna yeniden sahip çıkmanız gerekir."
.
Bugün 328 ziyaretçi (474 klik) kişi burdaydı!
xxxxxxxxxxxxxxxxx
Devletin çorbasını içmek ve ötesi...
01 Ocak 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:22
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Önümde bir kâse mantar çorbası ve bir de yoğurt vardı. Bu, benim 25 Aralık günü akşam yemeğimdi. Çorba, bana o kadar lezzetli gelmişti ki ikram edenin devlet olduğunu da düşünerek şükrettim. Elbette bu benim sosyal sigortadan kaynaklanan hakkımdı ama sonuçta devletin çorbasıydı...
Değerli dostlar, sizden yeni yılın ilk gününe kadar bir hafta izin aldıktan sonra Seyrantepe Hamidiye Etfal Eğitim Araştırma Hastanesi’ne yattım. Şimdi Seyrantepe’ye taşınmış olan Şişli Etfal Hastanesi’ni, Sultan II. Abdülhamid, bir hastalıktan dolayı kaybettiği küçük kızının hatırasına 1899 yılında yaptırmış. Cumhuriyet döneminde de hastane geliştirildi ve Seyrantepe’de muhteşem bir müessese haline getirildi.
Benim hastaneye yattığım 24 Aralık günü Türkiye şehit haberleriyle sarsılmıştı... Ben ise ertesi sabah tiroid ameliyatı olacaktım. Mehmetçiklerimizin canı karşısında elbette bunun lafı bile edilmez ama yine de bu vesileyle gözlemlerimi paylaşmak istedim...
***
Üç gün içinde bizzat tanık oldum ki Seyrantepe Hamidiye Etfal Eğitim Araştırma Hastanesi’ndeki sağlık ordusu, askerî disipline benzer bir sistemle çalışıyor.
Sabah saat altıdan itibaren, hemşireler kontrole başlıyor, sabah kanı alıyorlar, ardından saat yedide size bakan ekipteki asistanlar, uzman doktorlar geliyor, hemşirelerden ve sizden bilgi alıyor. Yediyi beş geçe hepsinin hocası ve endokrin cerrahisinde dünya çapında bir isim olan Prof. Dr. Mehmet Uludağ, öğrencileriyle ve bütün kadrosuyla birlikte geliyor, sizin yanınızda ona bilgi veriliyor. Beş dakika sonra hoca yalnız geliyor ve sizi operasyona psikolojik olarak hazırlamak ve olumlu düşünmenizi sağlamak için çok etkili üç-dört kelime söylüyor. 14 kat aşağıdaki ameliyathaneye götürülüyorsunuz ve anestezi uzmanı tarafından uyutuluyorsunuz. Nasıl uyuduğunuzu fark etmiyorsunuz bile. “Nasılsınız, beni duyuyor musunuz? Ameliyatınız bitti, başarılı geçti, geçmiş olsun”sözleriyle uyandırıldığınızda sanki bir saniye geçmiş gibi hissediyorsunuz. Oysa tam bir saat 50 dakika, boğazınızın içinde bisturiyle ve çeşitli aletlerle çalışıyorlar...
Derken odanıza götürülüyorsunuz. Ses tellerinizde bir hasar olmamasına seviniyorsunuz. Uludağ Hoca, odanıza geliyor ve durum tespiti yapıyor...
Yaklaşık 28 saat daha, aynı disiplin içinde, kontrolleriniz tekrar tekrar yapılıyor ve taburcu ediliyorsunuz...
Bu arada hastane odasında televizyon seyrediyorsunuz. “Yaşar Okuyan, hayatını kaybetti”diye bir alt yazı geçiyor... O delikanlı adamın, yıllar süren hayata tutunma mücadelesini takip etmiş bir dostu olarak içinizi derin bir hüzün kaplıyor. Hastaneden ayrılıp eve geldikten sonra mutlu çocukluk çağlarınızdaki güleç yüzüyle hep hatırladığınız “Kemal amca”nızın da vefat haberi geliyor... Üzüntünüz daha da büyüyor...
***
Değerli dostlar, devletin çorbasıyla başladım, size bir devlet hastanesindeki disiplinli sistemi anlattım. Bir zamanlar, askerî hastaneler de vardı ve sistemleri mükemmeldi. Bir zamanlar, Türk ordusuna, tarikat ve cemaatler nüfuz edememiş ve hiyerarşik düzen bozulmamıştı. Zaman içinde neler yaşadığımızı hepimiz biliyoruz. Devletin, her vatandaşına gerektiğinde bir tas çorba sunabilmesi, sağlık hizmetlerini verebilmesi kadar güvenliği sağlaması da önemli...
Ameliyattan sonra, Irak’ın kuzeyindeki Pençe-Kilit harekât bölgesinde 12 askerimizin şehit edilmesi olayı konusunda bana gelen bilgiler var. Bu bilgilere göre saldırıyı, Suriye’nin Kamışlı bölgesinden gelen bir Amerikan özel askerî şirketinin mensupları yaptı. Bilindiği gibi Kamışlı’da Amerikan ordu mensupları ve özel askerî şirketler, PYD/PKK’ya ordu eğitimi veriyor. Saldırı sırasında öldürülen bu özel askerlerden ikisinin kasklarındaki kameraların kayıtları incelendi. Bu kayıtlardan, Mehmetçiklerin, saldırı sırasında doğru yönetilmediği için bu kadar kayıp verildiği değerlendirildi. Sözleşmeli subay veya astsubaylarla, Türk ordusunun yönetilemeyeceği bir defa daha anlaşıldı ama bu konularda kamuoyuna doğru bilgi verilmesi gerekiyor.
Cumhuriyetin 100’üncü yılında, Türkiye’nin Süper Kupa’sının Suudi Arabistan’da oynatılmasını emreden siyasi irade, siyasi sistemle birlikte ordunun sistemini de tarikat ve cemaatlerle bozdu. Oysa askerlikte disiplinin temeli hiyerarşidir!
2024 yılının hepimize hayırlı olmasını dilerim.
Bir ülke nasıl paylaşılır?”
02 Ocak 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:22
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yeni bir yıla girerken, önceki yılın önemli olaylarından bahsetmek bir medya klasiğidir. Ben bu defa bir önceki yılı değil, 2002 seçimlerinden günümüze kadar somut olarak ne yaşadığımızı farklı bir yöntemle anlatmak istiyorum... Aslında beni böyle bir yazı yazmaya sevk eden, Avustralyalı gazeteci ve film yapımcısı John Pilger’in, 84 yaşında Londra’da hayatını kaybetmesi oldu. Yeniçağ’ın çıktığı günden beri bu sütunu takip edenler, Pilger’in ne kadar değerli bir gazeteci olduğunu hatırlayacaktır.
AKP iktidarının henüz ilk yılıydı ve gazeteci John Pilger'in Endonezya'nın nasıl yağmalandığını da anlatan "Dünya'nın Yeni Efendileri, Küresel Yağmacılığın Gerçek Yüzü" adlı kitabından geniş alıntılar yaparak “Strateji” sayfasında incelemiş ve ayrıca 14 Mayıs 2003 tarihli Yeniçağ’da “Tayyip Erdoğan Suharto'nun yolunda!” başlıklı bir yazı yayınlamıştım. O sırada Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak her yabancı ülke veya uluslararası şirket temsilcisi ile görüşmesinde Türkiye'nin bir ekonomik varlığını pazarlıyordu. Maliye Bakanı Kemal Unakıtan da devir-teslimleri en hızlı şekilde gerçekleştireceklerini söylüyordu... Türkiye bir büyük savaşı kaybetmiş gibi yabancı şirketler tarafından yağmalanıyordu...
***
John Pilger ise kitabında Endonezya’nın nasıl yağmalandığını şöyle anlatıyordu:
“Kasım 1967'de Endonezya artık adeta avuç içine alınmış ve ganimetler dağıtılmaya başlanmıştı. The Time-Life şirket ortaklığı, Cenova'da, Endonezya'nın dünyanın dev şirketlerine nasıl parselleneceğinin tasarımının yapıldığı üç gün süren bir konferansa sponsorluk yaptı. Katılımcılar arasında David Rockefeller gibi dünyanın en güçlü kapitalistleri vardı. Toplantıda bütün dev şirketler temsil edilmişti: Belli başlı petrol şirketleri, bankalar, General Motors, Imperial Kimya Endüstrisi, Leyland, British-American Tobacco, American Express, Siemens, Goodyear, International Paper Co. ve US Steel... Masanın öbür ucunda ise Rockefeller'ın 'Endonezya'nın en iyi ekonomistleri' dediği Suharto'nun adamları oturuyordu.
Konferansın ikinci günü, Endonezya ekonomisi sektör sektör dilimlere ayrılıyordu.
Freport şirketi Batı Papua'da bakır madeni aldı. Bu şirketin yönetiminde Henry Kissinger vardı... Bir Amerika-Avrupa konsorsiyumu, Batı Papua'nın nikel kaynaklarına el koydu. Dev Alcoa şirketi ise Endonezya'nın boksit rezervlerinden en büyük dilimi kaptı. Bir grup Amerikan, Japon ve Fransız şirketi Sumatra, Batı Papua ve Klimantan'ın tropik ormanlarını aldı. Yabancı yatırımları düzenleyen bir kanun Suharto tarafından aceleyle çıkarılarak, bu yağmalama en az beş yıl vergiden muaf tutuldu.
Wall Street bütün olanları büyük bir fetih gibi görüyordu. Sukarno, Dünya Bankası'nı ülkeden kovmuş, petrol şirketlerinin gücünü sınırlandırmış ve Amerikalılara açıkça ‘Kredilerinizle cehenneme kadar yolunuz var!’ demişti. Fakat Suharto ile birlikte ülkeye, çoğu Dünya Bankası'ndan yüklü miktarda krediler girmeye başlamıştı. Dünya Bankası yetkilileri ülkenin kalkınması için gönderdikleri milyarlarca doları Suharto rejiminden bazı kimselerin cebe indirmesine göz yummuşlardı. Bunun altında da esas patron Batılı güçlere iktisadi imtiyazların tanınması ve ülke kaynaklarının peşkeş çekilmesi yatıyordu.
Endonezya'nın bugünkü borçlarının toplamı 262 milyar dolar olarak tahmin ediliyor. Bu rakam ülkenin gayrisafi yurtiçi hasılasının yüzde 170'i. Bu borcu bazen hayatlarına mal olsa da ödemeye devam edecek olanlar ise sıradan insanlar..."
***
Bu bilgileri verdikten sonra şöyle demiştik:
“Ne dersiniz?
36 yıl sonra, Tayyip Erdoğan da Suharto'nun yolundan gitmiş olmuyor mu?”
Aradan 21 yıl daha geçti. Erdoğan, Batılı dev şirketlerle Endonezya’dakine tıpatıp benzer toplantılar yaptı. “Yatırım Danışma Konseyi” adı altında düzenlenen bu toplantılar, medyada büyük bir başarı gibi sunuldu. Bu toplantılarda Türkiye’nin ekonomik değerleri, Endonezya modeliyle paylaşıldı.
Sonra da sıra nüfusu ve tapuyu değiştirmeye geldi!
Türk Milleti, 2024 yılında bu kötü talihini değiştirmek için çaba sarf etmelidir. Yoksa elinde uğrunda ölünecek bir vatan da kalmayacak..
Bu utanç verici duruma nasıl geldik?
03 Ocak 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:22
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Fethi Alikoç’un, “Muhtıra, darbe, cemaat ve yönetimlerle katledilen demokrasi; 7 LIDER 70 YIL (1950 – 2020) Anayasalar, partiler, seçimler, hükümetler” adlı kitabı Bilge Karınca yayınları arasında çıktı. Adından da anlaşılacağı gibi Alikoç’un bu kitabı, Türkiye’nin yakın tarihi hakkında yeterli bilgi sahibi olmayanlar için bir rehber kitap niteliğindedir. Cumhuriyet tarihini, 7 siyasi liderin dönemler çerçevesinde inceleyen başka bir kitap da yoktur...
Önsözünü yazdığım kitaptan beş önemli olayı bilginize sunmak istiyorum:
Birinci olay: 1957 seçimleri, saat 17:00’de bitecek ve sandıklar açılacaktı. Ancak saat 14:30’da oy verme işlemi devam ederken radyo DP’nin kazandığı illeri vermeye başladı. İnönü buna itiraz etti. Menderes “Radyo, sonuçları açıklamaya devam etsin” talimatını verdi. Bu kez CHP, Yüksek Seçim Kurulu’na başvurdu. Yüksek Seçim Kurulu Kararı ile radyo yayını durdurdu. DP zaten istediğini almıştı. Bazı CHP’liler “DP kazandı” diye sandığa bile gitmemişti...
***
İkinci olay: 12 Mart muhtırası öncesinde 9 Mart cuntasının içine MİT görevlisi olarak yerleştirilen Mahir Kaynak, Cüneyt Arcayürek’e anlatıyor:
Arcayürek: “Amerikalılar, 12 Mart olayını bütün ayrıntılarıyla baştan biliyor muydu?”
Kaynak: “Biliyorlardı. Çünkü beni biliyorlardı. Beni, kendimi ifşa etmedim. Ama birtakım kanallardan benim kimliğimi öğrendiklerini anladım. Teşkilattaki bazı adamların tavrı nedeniyle bütün bu şeylerin, bütün bu bilgilerin Amerikalıların bilgisi dışında olmadığını da anladım. O zaman öyle anlaşılıyordu ki, bir yanda İngilizler diyorum, bir yanda Amerikalılar bu işi biliyor. O zaman bir açmazın içindeydim. Hâlâ cevaplayamadım. İngilizlerle Amerikalılar karşı karşıya mıydı, yoksa bu “bir operasyonun iki değişik safhası” mıydı bilmiyorum.
***
Üçüncü olay: Alparslan Türkeş anlatıyor:
27 Mayıs'tan sonra Başbakanlığa oturunca Bakanlıkları dolaşmaya başladım. İçişleri Bakanlığı'na gittiğimde, orada, ayrı bir oda da bir ayrı büroda Amerikalıları gördüm. Bizim yetkililere “nedir bu?” diye sorduğumda şu cevabı aldım:
-Biz, komünizmle mücadele için Amerika ile iş birliği yapıyoruz. Onlar, bu konuda bizim memurlarımızı eğitiyorlar. Beraber çalışıyoruz. Buradaki Amerikalılar da onlarla bizim aramızdaki işbirliğinin koordinasyonunu yapıyorlar.
Bunu öğrenince dedim ki: “Bunlar, buradan çıksınlar, Amerikan Yardım binasına gitsinler. Orada çalışsınlar.”
Ben bu talimatı verdikten sonra, CIA’in Ankara'daki Başkanı olan Amerikalı zat, bana geldi. Çankaya'da oturuyordu hatta bir iki defa birlikte yemek yemiştik. Oradaki Amerikalıların kalmasını rica etti. Ben ısrar ettim...
***
Dördüncü olay: ABD, Birinci Körfez Harekâtı bahanesiyle, önce Türkiye’yi işgal etmek istedi. ABD'nin Irak'la ilgili ek talepleri Dışişleri Bakanlığı’na değil, Avrupa'daki komutanlığı (EUCOM-Stuttgart) aracılığıyla Türk Genel Kurmaylığına iletilmişti. Genel Kurmay, bu talepleri Dışişleri Bakanlığı'na da iletti.
Bu talepler Dışişleri Bakanlığı'nın değerlendirme ve önerilerini içeren 15 Ekim 2002 tarihli ve “gizli” kayıtlı belgesinde şöyle sıralanıyordu:
Türkiye'de 80.000 Amerikan askeri personelin konuşlandırılması, Türkiye'deki havalananlarında 250 uçağın konuşlandırılması, ABD'nin 6 havaalanı (Batman, İncirlik, Diyarbakır, Afyon, Antalya, Sabiha Gökçen) ve 8 yedek havaalanından (Muş, Balıkesir, Konya, Erzurum, Erzincan, Çiğli...) yararlandırılması, limanlarda tam kolaylık sağlanması (3 ana liman, Mersin, İskenderun, Samsun; 2 yedek liman, Trabzon, İzmir), Bu havalananları ile limanlar arasında tüm karayolları, demiryolları ve suyollarını serbestçe kullanılması... Irak'a yapılacak harekâtta Türk topraklarının kullanılmasına izin verilmesi.
***
Beşinci olay: 14 Haziran 2011’de ABD’nin Utah Üniversitesi’nde konferans veren CIA’nın Türkiye uzmanı Henri Barkey şunları söyledi:
“AKP hükümeti yaptığımız görüşmelerde bize, ‘Avrupa Birliğine girmeyi ve demokrasi istediklerini, bunun kendileri için bir Rönesans olduğunu’ söylediler. Avrupa Birliği adaylık sürecinde, müzakereler yoluyla Türk ordusunu çok sıkı bir kafese kapattık.”
Türk Ordusu’nun kafeslenmesine yalnız iktidardaki AKP hükümeti yol açmadı. TBMM’de bulunan muhalefet partileri de bu kafeslemeden yana oldular.
O dönemin komutanları da işin başından beri Ordu’nun kafeslenmek istediğini görüyor ve biliyordu. Bu kafeslemeye hiç karşı durmadıkları gibi kafesleyen Avrupa Birliği’nin en ateşli yandaşı kesildiler!
Cumhuriyet tarihinde her biri utanç belgesi olan bu olaylar, Türkiye’nin günümüzdeki durumunu da izah ediyor.
Gazze’de doğmak; Sultangazi’de yaşamak!
04 Ocak 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:22
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İstanbul’un Sultangazi ilçesinde iki grup arasında silahlı çatışma çıkıyor... O sırada babasının otomobilinde bulunan 15 yaşındaki Büşra Polat’ın başına mermi geliyor. Büşra ağır yaralanıyor, kaldırıldığı hastanede hayatını kaybediyor...
Büşra Polat’ın cenazesi, dün topağa verildi...
***
Hatay'ın İskenderun ilçesinde Müfit A. denizden tuttuğu balıkları eve götürüyor, eşi Semire pişiriyor ve ailece oturup yiyorlar
Zehirlenme belirtilerini fark eden Müfit A, eşi Semire A, kızı Dilan G, damadı Gökyüzü G, gelini Yasenya A. ile torunları Eva G. ve Aren A'nın rahatsızlandığını görünce durumu sağlık ekiplerine bildiriyor
Olay yerine gelen ambulanslarla İskenderun Devlet Hastanesi’ne kaldırılan 2'si çocuk 7 kişinin, yedikleri balon balığından zehirlendiği tespit ediliyor.
Buradaki ilk müdahalenin ardından zehirlenen 7 kişi Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi’ne sevk ediliyor.
Müfit A'nın oğlu Doğan A, gazetecilere "Babam, bizimkileri yemeğe davet etmişti. Babam, balon balığı yakalamış, balık da zehirli olduğu için fenalaştılar." dedi.
ÇÜ Tıp Fakültesi Acil Tıp Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Sebe, AA muhabirine, balon balığının çok güçlü zehir taşıdığını, pişirmekle bu zehrin etkisini yitirmediğini söyledi.
Sebe "Hastalarımızdan 6'sının genel durumları daha iyi. Ancak bir hastamızın nöbet, bilinç bozukluğu ve uyuşma şikâyetleri, solunum güçlüğü olunca onu entübe etmek durumunda kaldık. Diğer 4 erişkin hastamızın durumları daha iyi. Çocuk hastalarımız da var. Biri 2 yaşında, biri de 7 aylık. Çocuklardan biri balığı yemiş. Birinin de annesi yediği için sütünden etkilendiğini düşünüyoruz. Şu an çocukların da hayati tehlikeleri bulunmuyor. Genel durumları iyi." dedi.
***
Kilis'te kaybolan 9 yaşındaki Suriye uyruklu kız çocuğu su kuyusunda ölü bulundu. Soruşturma sonucu, yoldan geçen çocuğa evde birden fazla kişi tarafından cinsel istismarda bulunulduğu anlaşıldı. Olayla ilgili olarak tutuklanan H.B. ile A.A. hakkında iddianame düzenlendi ve müebbet hapisleri istendi.
***
Görüldüğü gibi üç olayda da günahsız çocuklar, kurban edilmiş oldu.
Birinci olayda, babasının arabasında oturan çocuğun ölümüne, asayiş sorunu yol açmış. İstanbul’da zaman zaman bu tür çatışmalar yaşanıyor! Böyle olaylar, o şehirde veya ülkede hukukun işlemediğinin göstergesidir... “Bütün dünyada oluyor” diye geçiştirilemez... Türkiye’de hiç olmamalı...
İkinci olayda, balon balığı zehirlenmesi söz konusu... Balon balığının ne kadar zehirli olduğu, geçenlerde bir dizide işlenmişti. Ben gençlik çağımda Antakya’da altı yıl yaşadım. O zamanlar balon balığını hiç duymamıştım. Bu zehirli balığın Kızıldeniz üzerinden Akdeniz sahillerine geldiği, Ege’ye, Marmara’ya ve Karadeniz’e de ulaştığı biliniyor... Halkın medya yoluyla bilgilendirilmesi gerekir. Herkesin görevini yerine getirdiği bir ülkede bu tür zehirlenmeler olmaz, olmamalı...
Üçüncü olay ise sığınmacılar sorunu ile birlikte düşünülmelidir. Daha önce de bu tür olaylar elbette yaşanmıştır ama Kilis’te “sığınmacı” diye gelenlerin konumu ve durumu çok farklıdır...
***
İsrail’de kadın yazar Netta Ahituv ise Haaretz gazetesinde yayınlanan makalesinde, İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog'un Gazze Şeridi'ne atılacak bir füzeyi imzalamasını, "Herzog'un aklına, bu füzenin, tek günahı Gazze'de doğmak olan küçük çocukları öldürebileceği gelmedi mi?" ifadesiyle eleştirdi.
Ahituv, "Dünyanın gözünde İsrail'in bu savaşta işlediği en büyük suçu temsil eden, Gazze'de yıkıma ve masumların öldürülmesine neden olan ölümcül bir mühimmatı imzalamak nasıl bir siyasettir?" diye yazdı.
***
Herhangi bir konuda doğruyu görmek için milliyetin bir önemi yok; insan olmak, vicdan sahibi olmak yetiyor...
Tabii şöyle de düşünebiliriz: 15 yaşındaki Büşra’nın tek günahı da Sultangazi’de yaşamak mıdır veya Kilis’te kuyuya atılan Suriyeli çocuğun günahı nedir? Sanıkların kimliğinin gizli tutulmasının anlamı nedir? İskenderun’da balon balığını bilmeleri düşünülemeyecek iki yaşındaki çocuğun veya yedi aylık bebeğin günahı nedir?
Devletin bu olaylardaki hukuki sorumluluğu, aslında her birimizin ayrı ayrı sosyal sorumluluğu ölçüsünde gelişir...
Hilafet ve Türkiye’yi Pakistan’a çevirmek!
05 Ocak 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:22
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Bir takipçimiz, dünkü “Gazze’de doğmak; Sultangazi’de yaşamak!” başlıklı yazımın altına, “Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin Anayasa Mahkemesi kararına uymama kararı dururken, Gazze ve Sultangazi mi meselemiz?”diye yorum yapmış...
Herkesin tartıştığı gündemle ilgili yorum beklenmesine bir diyeceğim yok. Yalnız, şöyle bir durum var: Biz sadece İnternet gazeteciliği yapmıyoruz; öncelikle baskısı yapılan, elle tutulan kâğıt gazete için yazı yazıyoruz. Kâğıt gazeteler de bir gün önce basılır. Sıradan bir “anlık tepki yazısı” yazmak ise bana yakışmaz. Okura her zaman doğru bir bakış açısı sunmak isterim.
***
Şimdi konuya girelim... Yargıtay 3. Ceza Dairesi, Anayasa Mahkemesi’nin, Can Atalay hakkında ikinci defa verdiği hak ihlali kararına uyulmamasını kararlaştırdı. Gerekçeli kararda, “AYM'nin hak ihlali kararının hukuki değeri yok” denildi.
Aslında Yagıtay 3’üncü Ceza Dairesi kararının hiçbir hukuki değeri yok. Çünkü bu işe Yargıtay’ın karışması gerekmiyor. Doğrudan ilk mahkeme, kararın gereğini yapar, konu kapanırdı.
Anayasa’nın 158’inci maddesinde “Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesinin kararı esas alınır.” deniliyor. Kısacası, ilk mahkeme ve Yargıtay 3. Ceza Dairesi, alenen Anayasa’yı çiğnemektedir.
***
Yapay kriz ilk ortaya çıktığı gün, “Hukuk sisteminde kaos yaratmanın bir hedefi var! O da büyük ihtimalle Anayasa işlemiyor gerekçesiyle Yeni Anayasa dayatmasında bulunmak olabilir.” yorumu yapmıştım. Daha sonra da “İktidar bilinçli olarak bir kaos yaratarak ‘Yeni Anayasa’yı gündeme almak istiyor” değerlendirmesi yapmıştım.
Şimdi “Hilafet” kavramı üzerinden çıkarılan tartışmalar veya eylemler de aynı hedefe yöneliktir ve bütün bunlar, Türk Milleti’ne kurulmuş bir tuzaktır...
Türkiye Barolar Birliği, bu olayları şöyle özetledi:
“ÇEDES projesi kapsamında, henüz gelişme çağındaki öğrencilere, pedagojik formasyonu bulunmayan din görevlileri tarafından ‘değerler eğitimi’ adı altında 1739 sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu ile bağdaşmayacak şekilde dersler verilmesi; Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında yaptığı, eğitim kurumlarında vakıf ya da dernek adı altında tarikat yapılanmalarının varlığını meşrulaştırmaya yönelik konuşması; 10 Kasım’da Tuzla Piyade Okulu’nda emre rağmen Atatürk fotoğrafı takmayı reddeden bir teğmen ve devamında yaşanan tartışmalar ve son olarak Ata’mızın manevi huzurunda, Anıtkabir’de Cumhuriyetimizin tahkir edilerek şeriat çağrısı yapılması gibi uygulamalar ve vakalar son dönem örnekleri olarak sayılabilir.”
Bunlara, Galatasaray-Fenerbahçe arasındaki kupa maçının S. Arabistan’da oynatılmak istenmesi ve hilafet çağrılarını da ekleyelim...
***
Yargıtay 3’üncü Ceza Dairesi kararında Pakistan Anayasa Mahkemesi'nin eski Başbakan İmran Han hakkındaki kararına atıf yapıldı ve “Pakistan'da Meclis çoğunluğunu ele geçiren muhalefetin, Anayasa Mahkemesi kararı sayesinde yaptığı güvensizlik oylaması ile İmran Han'ın başbakanlığı düşürülmüştür." denildi!
İyi de Türkiye’deki durum ile Pakistan’da yaşananların ne ilgisi var? Türkiye’de Anayasa’yı uygulamaya çalışan Anayasa Mahkemesi’ne karşı, yapay krizi çıkaran ilk derece mahkemesi ile Yargıtay 3’üncü Ceza Dairesi’dir. Bu yapay krizin iktidar tarafından desteklenmesi ve bu sırada rejime yönelik saldırılar başlatılması tesadüf olabilir mi?
***
Bütün bu olaylar, Anayasa Mahkemesi kararına uyulmaması süreci ile paraleldir ve arka plandaki asıl hedef, Türkiye Cumhuriyeti Devletini millî devlet olmaktan çıkararak sadece Türkiye’nin değil bölgenin güdümlü bir halife ile yönetilmesidir. Bu sebeple, Türk aydınları, Türk gençleri her zamankinden daha akıllı olmak zorundadır.
Can Atalay gibi sol kimliğiyle tanınan bir kişinin davasının seçilmesi de planlıdır ve bu sayede muhafazakârların desteği alınmaktadır! Hukuk, umurlarında bile değildir...
Bütün bunlar gelip geçecek ve Cumhuriyet’i hedef alanlar yargı önünde hesap verecektir. “Hiçbir şey yapmadan bekleyelim” demiyorum; önce saldırının nereden geldiğini ve amacının ne olduğunu doğru tespit edelim!
Yoksa Türkiye’yi Pakistan’a çevirecekler!
Hilafet tuzağını kim kuruyor?
06 Ocak 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:22
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cengiz Özakıncı, veryansıntv.com'da "Yeni hilafet tuzağı" başlıklı bir yazı yayınladı. Özakıncı, yazısında siyasal İslamcılığın “Yeni-Osmanlıcılık ve Yeni-Hilafetçilik şırıngaları" ile günümüze kadar uzandığını belirttikten sonra Aytunç Altındal'ın 12 Eylül yönetimi sırasında “Süreç” adlı bir dergi yayınladığını ve “Atatürk’ün gerçekte hilafetten yana olduğu, hilafetin gerçekte kaldırılmayıp TBMM’de korunmakta olduğu, Türkiye’de laikliğin terk edilerek Osmanlı Sekülerizm’ine geri dönülmesi gerektiği” gibi görüşlerini yaydığını, onun bu görüşlerinin, “Solcu”, “Siyasi İslamcı”, “Kuva-yı Milliyeci”, “Türkçü” ve dahi “Atatürkçü / Kemalist / Ulusalcı” kesimlerden çok sayıda aydın tarafından benimsendiğini, savunulduğunu ve 1 Temmuz 2013 tarihli bir yazımdan alıntı da yaparak benim de bu kişiler arasında olduğumu ve tuzağa düştüğümü iddia etti!
Özakıncı, benzer görüşlerini daha önce de yazmıştı ama o günün gündemi olmadığı için cevap vermemiştim.
***
İngiltere tarafından yönetilen bazı dini görünümlü örgütlerin Türkiye'de hilafet çağrıları yapması ile benim veya başka yazarların hilafet konusundaki yıllar önce yayınlanmış doğru veya yanlış görüşlerini birleştirerek, "Türkiye'ye kurulan hilafet tuzağına hizmet ediyorlar" sonucuna varmak, sağlıklı bir değerlendirme değildir. Ben yazıyı 2013'te yazmışım, 11 yıl sonra 2024'te, hilafet çağrıları ikliminde o yazıyı hatırlatarak hakkımda "tuzak kuruyorlar" veya "tuzağa düşüyorlar" diye yorum yapmak, yazarlık ahlakına yakışmaz.
***
İçeriğe geçelim. Yeniçağ'ın 1 Temmuz 2013 tarihli sayısında çıkan yazımda, “Hilafet, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin manevi şahsiyetinde mündemiçtir. Yani Hilafet Türkiye’nin uhdesindedir.” diye bir ifade kullandığım doğrudur. 1992-93 yıllarında “Türklüğün Yeni Dünya Düzeni” adlı kitabım için cumhuriyetin kuruluş dönemiyle ilgili araştırma yaparken böyle bir kanaate varmıştım. İlber Ortaylı ve Sinan Meydan'ın da benzer ifadeleri var.
Yalnız Aytunç Altındal'ın Süreç dergisini daha önce ne duydum ne de okudum!
Bu konudaki görüşlerimin dayanağı, kanundaki “Halife halledilmiştir. Hilafet, Hükûmet ve Cumhuriyet mana ve mevhumunda esasen mündemiç olduğundan, hilafet makamı mülgadır” maddesi ve bu madde görüşülürken yapılan Meclis konuşmalarıdır. Ayrıntısına girmiyorum. “Hilafet, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin manevi şahsiyetinde mündemiçtir." sözünün Atatürk'e ait olduğuna dair bir ifadem ise kesinlikle yoktur.
Tam aksine Atatürk'ün hilafet konusunda, 1927 yılında ne dediğini, 1993 yılında Türklüğün Yeni Dünya Düzeni adlı dizi yazımda ve kitabımda yayınladım. Atatürk özetle şöyle demişti: “Ortaya atılan görüşe göre tasarlanan bağımsız İslâm devletlerinin yetkili temsilcileri bir araya gelip bir kongre yaparlar ve bütün İslâm devletlerinin temsilcilerinden kurulu bir meclis oluşturursa işte o zaman, o birleşik İslâm devletine hilâfet ve ortak meclisin başkanlığına seçilecek zata da halife unvanı verirler. Yoksa herhangi bir İslâm devletinin, bir kişiye bütün İslâm dünyasının işlerini yönetme ve yürütme yetkisini vermesi akıl ve mantığın hiçbir zaman kabul edemeyeceği bir durumdur."
***
Ayrıca şöyle bir yorum yapmak da mümkündür: Atatürk döneminde, yönetim sistemi Meclis Hükûmeti sistemidir. Dolayısıyla kanuna göre "Hilafet, Hükûmet ve Cumhuriyet mana ve mevhumunda esasen mündemiç" ise Meclis'in mana ve mevhumunda da mündemiçtir! Çünkü devleti kuran ve Cumhuriyeti ilan eden Türkiye Büyük Millet Meclisi ve onun hükûmetidir. Bence, kanundaki bu madde çok yerindedir.
***
Okurun aklına şöyle bir soru gelebilir: "İyi de 2013'te bu konuyu neden gündeme getirdiniz?”
O dönemde, Türkiye'de de İslam dünyasının bir halifeye ihtiyacı olduğu şeklindeki görüşler yeniden ısıtılıyordu. Nitekim sonradan Trump'ın "Obama kurdu" dediği IŞİD, halifelik ilan etti. Ben olayların bu şekilde gelişeceğini gördüğüm için sorumluluk hissederek hilafet iddiasıyla ortaya çıkacaklara karşı, kendimce ön almaya çalıştım! Yani hilafet kavramının, ABD ve İngiltere tarafından siyasi bir oyuncak olarak kullanılmasına karşı millî bir tavır koymak istedim, hepsi bu...
Türkiye dâhil bütün İslam dünyasına kurulan hilafet tuzağına karşı 11 yıl önce bir bakış açısı ortaya koyarken, Cengiz Özakıncı'nın, 11 yıl sonra bir kurgu yaparak, bunun tam aksini iddia edebileceğini nereden bileyim?
Asıl muhatap PKK değil ABD’dir!”
08 Ocak 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:21
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye’de yaşanan olaylar, rejim değişikliği için kurulan siyasi kumpaslar, dünyadaki güç savaşlarından ayrı bir şekilde değerlendirilemez. Bu sebeple, stratejik düşünce geliştirebilen kişilere her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır.
Emekli General Nejat Eslen, dünyada ve Türkiye’de yaşananları stratejik gözle inceleyen ve öngörülerinde yanılmayan çok değerli bir uzmandır. Eslen son olayları şöyle görüyor:
“Bir tarafta Orta Doğu'da kaos ve küresel kaos; öbür tarafta çökmekte olan iç cephe...
Boşuna söylememişti Mustafa Kemal Paşa, ‘aslolan iç cephedir’ diye...
Boşuna söylememiştik, ‘iç cephe çökerse telafisi yoktur, iç cephenin ikamesi yoktur’ diye...”
Türkiye’deki iç cephenin çökme belirtilerine, Fransa’nın ünlü gazetesi Le Monde’un muhabiri Guillaume Perrier de dikkat çekiyor:
“Türkiye korkulduğu gibi, ırka ya da dine dayalı bir bölünme yaşamadı. Daha korkunç ve daha temel bir bölünmeye gidiyor. Cumhuriyet boyunca süren ‘kültürel bölünme’... Bu artık iyice keskinleşti.
Türkiye'de bu sebeple darbe olursa, dünya, tarihte bugüne kadar hiç gerçekleşmemiş, yeni bir oluşumla karşılaşacak. Türkiye, olası bir darbeden sonra, Rusya ve İran'la ortaklık kurmak isteyecek. Silahı, enerjiyi ve parayı bu iki ülkeden alacak. Rusya'yla İran'ın elindeki doğal gaz, petrol ve nükleer güç, Türkiye'yi ayakta tutmaya yeter.
Ama Rusya-Türkiye-İran bloku dünyanın bütün dengelerini değiştirir. Orta Doğu'nun kontrolünü tümüyle ele geçirir. Avrupa'yı küçük kıtasına hapseder. Kafkasları, Afganistan'ı, Pakistan'ı kendi gücüne katar. Müslüman dünyayla yakın bir ilişki kurar. Petrol kaynaklarına egemen olur. Çin'le iş birliği yapabilir.
Bu gelişme, Avrupa, Amerika ve biraz da Japonya'dan oluşan ‘Batı’nın, dünyadaki etkinliğini inanılmaz bir biçimde azaltır.
Böylece, Türkiye'deki çatlama, dünyada büyük bir çatlamaya yol açar. Eğer Üçüncü Dünya Savaşı çıkacaksa, sanırım, bu çatlamadan çıkar.
Türkiye'de yaklaştığı görülen kanlı bir çatışmanın, bütün dünyayı yakması, sandığınız kadar uzak bir ihtimal değil."
***
Yazının tam metnini emekli Albay Güray Belhan, “Fransız bile Fransız kalmamış, umarım bizimkiler de Fransız kalmaz” diyerek paylaştı...
“Bizimkiler” yani iktidar veya muhalefet, bölünmenin tarafı zaten... Bu sebeple, çözüm geliştirebilmeleri mümkün değil.
Nejat Eslen ise Orta Doğu’da yaşananları şöyle değerlendiriyor:
“Netanyahu, ABD'nin güç kaybettiğinin farkında; bu sebeple küresel jeopolitik dengeler değişmeden; ABD'yi Orta Doğu'ya çekmek ve İran ile hesaplaşmaya gitmek istiyor olabilir.
Gazze savaşını, Husilerin saldırılarını, suikastları, İran'daki patlamayı, meydana gelebilecek benzer olayları bu açıdan değerlendirmek uygun olabilir.
Siz bakmayın Lübnan'daki suikastı, İran'daki patlamayı IŞİD'in üstlendiğine...
IŞİD’i ABD’nin kurduğunu Trump itiraf etmişti zaten...
Netanyahu, Orta Doğu'daki kaosu genişletmek, Hizbullah'ı savaşın içine çekmek, ABD'yi İran'a karşı kullanmak istiyor.
Çünkü Netanyahu, yeni dünya düzeni kurulurken, gücünü giderek kaybedecek ABD'nin İsrail'in felaketi anlamına geldiğini biliyor.
Ayrıca Netanyahu'nun stratejisi, Tevrat'a dayalı önyargılarla zehirlenmiş durumda.
Türkiye; Orta Doğu'da giderek büyüyen bu kaostan uzak durmanın çaresini bulmak zorunda.
Bu da ancak siyasal İslamcılığa dayanan hamasetle değil, akılcılıkla mümkün olabilir.
Diğer taraftan, ABD'nin korumaya çalıştığı ve liderliğini yaptığı bugünkü dünya düzeninde İsrail'in Gazze'de yaptığı katliamı durduracak uluslarüstü bir kurum, bir otorite yoktur. Bu düzen değişmelidir, değişecektir, değişmektedir.”
***
Eslen, Türkiye-ABD ilişkilerini de şöyle yorumluyor:
“İçinde bulunduğumuz şartlarda PKK'nın silah bırakması mümkün değildir çünkü PKK'nın silah bırakması, ABD ve İsrail'in Orta Doğu ile ilgili jeopolitik ihtiraslarından vazgeçmesi anlamına gelir.
ABD tercihini yapmış PKK'yı seçmiştir.
Bu sebeple de PKK ile mücadelede asıl muhatap ABD'dir.
PKK ile mücadelede başarının kriteri etkisiz duruma getirilen terörist sayısı değildir.
Başarının kriteri, PKK'nın başarı umudunu yok etmektir.
PKK'ya başarı için umut veren ABD'dir.
Şehitler verdiğimiz son eylemde güvenlik şirketi üzerinden ve tarihte ilk defa ABD, Türk ordusu ile silahlı çatışmaya girmiştir.
Bu olay ikili ilişkilerde yeni bir dönemin başlangıcıdır.”
Vatana ihanet nedir?
09 Ocak 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:21
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İsrail Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi, işgal altındaki Batı Şeria’ya yaptığı ziyarette, 2024’ün "zorlu" geçeceğini ifade ederek "Gazze'de savaşta olacağız. Bütün yıl Gazze'de savaşacağız, orası kesin." dedi.
Yani katliama devam edecekler.
Buna karşılık, İsrail Parlamentosuna Ortak Liste Milletvekili olarak seçilen Ofer Cassif, Güney Afrika tarafından Uluslararası Adalet Divanı’nda İsrail aleyhinde açılan davaya destek veren dilekçeyi imzaladığı için vatana ihanete varıncaya kadar ağır eleştirilere maruz kaldı.
Anadolu Ajansı haberlerine göre Güney Afrika Cumhuriyeti, 29 Aralık'ta, İsrail'in 7 Ekim'den bu yana Gazze'de işlediği fiillerle 1948 tarihli BM Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi'ni ihlal ettiği gerekçesiyle Uluslararası Adalet Divanı’nda dava açarak İsrail için ihtiyati tedbir kararı alınmasını talep etmişti.
Başvuruda "İsrail'in eylemleri ve ihmalleri soykırım niteliğindedir çünkü soykırım niyetiyle işlenmiştir." ifadelerine yer verilirken, eylemlerin "Gazze'deki Filistinlileri yok etmek" amacı taşıdığı vurgulanmıştı.
Güney Afrika'nın İsrail'e açtığı "soykırım" davasının duruşmasının 11-12 Ocak'ta başlaması bekleniyor.
İsrail milletvekili Ofer Cassif, X platformundan yaptığı yazılı açıklamada, İsrail toplumuna yönelik anayasal görevinin bulunduğunu belirterek, "Görevim, koalisyon ve üyelerinin etnik temizlik, hatta soykırım çağrısında bulunduğu bir hükûmete hizmet etmek değil" ifadesini kullandı.
Ülkesine ve halkına zarar verenin, Güney Afrika'nın İsrail aleyhinde Uluslararası Adalet Divanı'na başvurmasına sebep olanın kendisi ya da arkadaşları değil mevcut hükûmet olduğunu vurgulayan Cassif, “Hükûmet, toplum, devlet ve vatandaşları aleyhinde çalıştığı, varlığını sürdürmek için onları feda ettiği, onlar adına suç işlediği zaman buna karşı uyarıda bulunmak ve bunu durdurmak için hukuk çerçevesinde elimden gelen her şeyi yapmak hakkım hatta görevim." dedi.
Cassif, ahlaklı bir toplumun varoluş mücadelesinden vazgeçmeyeceğini, gerçek vatanseverliğin bu olduğunu; intikam savaşları ve soykırım çağrısına; gereksiz kan dökülmesine, esir alınan vatandaş ve askerlerin sahte savaşlarda kurban edilmesine karşı olduğunu vurguladı.
Benim bu haberde dikkatimi çeken daha doğrusu dikkatinizi çekmek istediğim konu “vatanseverlik nedir?” tartışmasıdır.
PKK terör örgütünün başı Abdullah Öcalan, ABD tarafından Türkiye'ye teslim edildiğinde, halk arasında müthiş bir sevinç ve heyecan dalgası oluşmuştu. Ben, durumu şüpheli bulmuş ve bu kadar sevinmeye bir anlam verememiştim. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit bile daha sonra “Amerika, Apo’yu neden verdi, anlamadım” diyecekti.
Nitekim Apo'yu Türkiye'ye veren ABD, yeni bir kurguyla bugün Suriye'nin kuzeyinde bir PKK devleti kuruyor, üstelik bunu sağlamak için de Türk ordusunu, PKK/PYD bölgesine sokmuyor. Irak'ta konuşlanmış Türk birliklerine saldırsınlar diye Suriye'nin Kamışlı bölgesinden özel ekipler gönderiyor. Bunu kamuoyuna duyuruyorum, Nejat Eslen dışında kimseden çıt çıkmıyor!
Oysa ülkenin geleceği ancak ve ancak halkın doğru bilgilendirilmesi ile kurtarılabilir, yoksa halk ebediyen uyutulmuş olur...
Haberleri halktan saklamak vatanseverlik değildir! Kimden neyi saklıyorsunuz?
Diğer taraftan 28 Şubat davasında uzun süre tutuklu kalıp sonuçta beraat eden emekli Albay Alican Türk, "TSK içine tarikat ve cemaatleri yerleştirmeye kalkmak vatana ihanettir. Yapan vatan hainidir. Hiç tereddütsüz öyledir ve bunun başka açıklaması da yoktur!" diyor.
Tabii konuya saf bir siyasal İslamcı gözüyle bakarsanız, ihaneti göremezsiniz. Burada söz konusu olan Türk istiklal ve cumhuriyetini korumaktır. Tarikat ve cemaatlerle, orduyu bozar, halkı da birbiri aleyhine kin ve düşmanlığa sürüklersiniz. Tıpkı FETÖ gibi.
Bu sebeple, vatana ihanet nedir, vatanseverlik nedir; bunları herkesin kendi vicdanında iyi tartması gerekir...
Gazze bahanesiyle bölücülük ve kalkışma!
10 Ocak 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:21
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
"Koalisyon"un başını çeken ABD ve İngiltere dışında, bütün ülkeler ittifakın üçüncü ülkesi İsrail'in Gazze'de soykırıma dönüşen katliamların karşıymış gibi görüş açıklıyor ama Güney Afrika dışında somut olarak hiç bir girişimde bulunmuyor...
"Kelimei tevhid"i bayrak yapan Suudi Arabistan, el altından İsrail ile işbirliği yapıyor. Öte yandan denilen bayrak, Türkiye'de planlı programlı olarak neredeyse Türk bayrağının yerine kullanılmaya başlandı... İtiraz edenler de cahillikle veya İslâma karşı olmakla suçlanıyor...
Suudi Arabistan'da ay yıldızlı Türk bayrağıyla yürüyüş yapabilir misiniz?
***
Gazze'de İsrail'in giriştiği katliam ve soykırımı, Türkiye' de hemen herkes lanetliyor ama buna rağmen, konu yine sistemli bir şekilde ideolojik bir renge büründürülerek Cumhuriyet ve laiklik karşıtı hatta Türk karşıtı eylemlere veya söylemlere dönüştürülüyor.
Bir de fırsatçılık yapanlar var...
Meselâ DEM Parti İstanbul İl Örgütü, Filistin halkıyla dayanışmak için 14 Ocak Pazar günü İstanbul Esenyurt Meydanı’nda “Filistin’e Özgürlük” mitingi düzenleyeceklerini açıkladı. Basın açıklaması sırasında konuşanlardan DEM Parti İstanbul Milletvekili Keziban Konukcu, Ortadoğu’da yaşanan savaş ortamından çıkar sağlayanların kimler olduğunu bildiklerini söyleyerek şöyle dedi:
“Çıkar çatışmalarında çoluk çocuk, kadın demeden sivil halkların katledildiği bir ortamda mutlaka ezilen hakların bir ses çıkarması gerekiyor. Dünyanın dört bir tarafında etkili eylemlerle ses çıkaranlar oldu. Biz de DEM Parti olarak Türkiye ile Kürdistan’daki halklarımızla ezilen halkların birlikte mücadele ettiği bir parça olarak, Filistin halkıyla dayanışmak için 14 Ocak’ta Esenyurt’ta etkili bir miting düzenleyeceğiz. Biliyoruz ki ancak ezilen halklar dayanıştığında Ortadoğu’ya onurlu bir barış gelecek. İşbirlikçi ve iki yüzlü devletler ifşa edilmeden biz gerçek ve onurlu barışa ulaşamayacağız.”
Keziban Konukçu, Kürtleri Filistinliler gibi ezilen halklar statüsünde gösteriyor.
İşbirlikçi ve ikiyüzlü devletlerin ifşa edilmesine gelince... Doğrusu, bunu kim yapacak merak ediyorum... Ayrıca, iş birlikçilik ve ikiyüzlülük sadece devletlere has bir tutum değildir ki... Dem Parti PKK'nın siyasi uzantısı olduğuna, PKK da ABD ve İsrail ile aleni ilişkiler içinde değil midir?
Denilebilir ki Dem Parti böyle de diğer partiler, ikiyüzlülük açısından daha iyi durumda mıdır? Türkiye'deki siyasi partilerin kendi program ve söylemlerine aykırı davrandığını, bunun halkı kandırmak olduğunu yıllardır ifade ediyorum... Fakat Gazze'de Filistinlilerin katledilmesini bile Türkiye üzerindeki emperyalist siyasi emeller için kullanıma çevirmek, hem işbirlikçilik hem de bölücülüktür...
***
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş ise Fatih Camisindeki saldırıya ilişkin, "Ümit ederiz saldırgan, münferit bir hadisenin failidir. Eğer bu işin arkasında birtakım organize işler varsa bu işlerin sahipleri de şunu iyi bilsinler ki Türkiye, birtakım organize işlerle karıştırılmak isteniyorsa bu ülke buna müsaade etmeyecek kadar güçlüdür, şuurludur ve birliktedir." dedi.
Bu işin arkasında birtakım organize güçler varsa, bunu ortaya çıkarmak hükümetin görevidir... Tabii olay aydınlatılmadan bir hüküm vermek mümkün değil ama, Fatih'te öyle bir tarikat-cemaat iklimi oluşturuldu ki bu tür saldırılar kimseyi şaşırtmıyor. Yeni bir durum değil ki...
Kurtulmuş, “birlik ve beraberlik” ten söz ediyor ama Türkiye'de tarikat ve cemaatlerin Gazze bahanesiyle cumhuriyet karşıtı eylemlere girişmesine karşı tek bir kelime bile etmiyor. Kurtulmuş, "Kelime-i Tevhidi bir yabancı gibi, ‘Bu nedir?’ diye ondan korkarak, ürkerek değil, bu milletin ortak değerlerinin ilk cümlesi olarak kabul eder, ona göre itibar ederiz.” diyerek, bu kalkışmanın üzerine bir örtü çekmiş oluyor.
Kelimei tevhid, Cumhuriyet düşmanlığına alet edilebilir mi?
DÜZELTME: Değerli okurlar, 8 Ocak tarihli yazımda alıntı yaptığım Türkiye'deki kültürel bölünme le ilgili makale, Fransız Guillaume Perrier'e değil, Ahmet Altan'a aittir. Her gün yüzlerce yazı ve yorum okuduğum için yıllar önce yayınlanmış o yazının yazarını hatırlamadım.
Bu Meclis, neden yeni Anayasa yapamaz!
12 Ocak 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:21
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Can Atalay davası, bilinçli olarak ve “Bu Anayasa yargı kurumları bile arasında kargaşaya sebep oluyor algısı” oluşturmak için seçilmiştir. Gerçekte ise Anayasa’nın yerel bir mahkeme ve Yargıtay 3. Ceza Dairesi tarafından alenen çiğnenmesi ve Yargıtay Başkanı’nın da bu vahim durumu seyretmesi söz konusudur...
AKP iktidarı konuyu, “Yeni Anayasa” yapabilmek için kamuoyu nezdinde haklı gerekçe oluşturmak amacıyla kullanmaktadır.
***
Konuyla ilgili olarak başkanlığını eski TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk’un yaptığı ve benim de içinde bulunduğum bir düşünce kuruluşu olan Millî Merkez tarafından bir basın açıklaması yapıldı.
Açıklamada özetle şu hatırlatmalarda bulunuldu:
“Anayasanın 158. maddesinin ‘Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas alınır.’ kesin hükmüne rağmen yargıda yaratılan kargaşanın hâlen devam ettirilmesi, kamuoyunun ‘yeni sivil anayasa’ fikrine alıştırılması amaçlıdır.
Oysa yürürlükteki Anayasaya göre yapılan meşru seçimlerle seçilen milletvekillerinin oluşturduğu TBMM ‘yeni anayasa’ yapamaz!
Çünkü milletvekilleri göreve başlarken Anayasanın 81. maddesine göre ‘Anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma” diye yemin eder. Yeni anayasa yapmak, bu yemini çiğnemektir ve bu girişim, Türk Ceza Yasasının 309. maddesinde tanımlanan ‘Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar.’ hükmüne göre suç teşkil eder.
Anayasanın 87. maddesinde tanımlanan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin görev ve yetkileri arasında ‘anayasa yapmak’ yoktur.”
Millî Merkez açıklamasında “Öyleyse yirmi bir yıldır iktidarda olan AKP ve ona destek olan Cumhur İttifakı partileri neden ‘yeni sivil anayasa’ yapmak ısrarını sürdürmektedir?” sorusuna şu cevap verildi:
“Anayasada yapılmak istenenler hakkında basına yansıtılan görüşlerin bir kısmı;
- Başlangıç bölümünden Türk Milleti ibaresinin çıkartılması,
- 2. maddeden ‘Atatürk milliyetçiliğine bağlı’ ibaresi ve Anayasanın tümünden Atatürk isminin çıkarılması,
- 24. maddenin ‘dinî duyguları sömürmek’le ilgili son fıkrasının Anayasadan çıkarılması,
- 41. maddedeki ailenin korunması ile ilgili değişiklik yapılması,
- 42. maddedeki ‘Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez.’ hükmünün kaldırılması,
- 66. maddedeki Türk vatandaşlığı tanımının değiştirilmesi,
- Anayasa Mahkemesi’nin yetkilerinin kısıtlanması,
- 174. maddedeki ‘İnkılâp kanunlarının korunması’ maddesinin kaldırılması şeklinde olmakla beraber bu taleplerin dışında iki temel sebep daha bulunmaktadır:
1- Yeni seçilecek başka bir Cumhurbaşkanı tarafından, tahrip edilmiş olan adalet mekanizmasının ve Türk Ordusunun, ayrıca dışişleri, maliye ve millî eğitim gibi temel devlet kurumlarının yeniden millî çıkarlar doğrultusunda yapılandırılması ihtimalinin önlenmesi...
2- 1991 yılında TBMM tarafından çekincelerle onaylanan ama milleti tamamen ayrıştırmaya yönelik bir yerelleşmeyi güçlendirip, millî devletin merkezî yapısını çözmeyi amaçlayan hükümler içeren, bu sebeple yürürlüğe girmeyen Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın işletilmesi...
Devleti kuran CHP de maalesef, üniter yapıyı parçalayacak olan bu sözleşmenin tamamını onaylayacağını ilan etmiştir.
Yine TBMM’de çekincelerle onaylanmasına rağmen Anayasa’nın 3. maddesine aykırı olarak ‘halklara kendi kaderini tayin hakkı’ tanıyan, bu sebeple yürürlüğe konulmayan BM İkiz Yasalarının uygulanması istenmektedir.”
***
Açıklamanın son bölümünde şöyle denildi:
“-Türkiye’de halklar yoktur, Millet vardır, bu nedenle halkların ayrı ayrı kendi kaderlerini tayin hakkı söz konusu değildir.
- Türkiye Devletinin ülkesi bölünemez bir bütündür, özerk bölgelere ayrılamaz.
- Türkiye Devleti tekil (üniter) bir devlettir, federasyona dönüştürülemez, bölünemez.
- Türkiye Devleti, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir. Devletin temel nitelikleri değiştirilemez.
Yeni Anayasa demek, bütün bu niteliklerin ortadan kaldırılması, devletin din devletine dönüştürülmesi, halkların kendi kaderini tayin hakkı gerekçesiyle BM gözetiminde referandum yapılarak ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde kurmayı düşlediği Büyük Kürdistan için Türkiye’den talep ettikleri toprakların kopartılması yolunu açmak demektir.
Millî Merkez olarak, devletimizin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü yok edecek ‘yeni sivil anayasa’ girişimine karşı cumhuriyet rejimimizin her koşulda korunmasının takipçisi olacağız.”
Şu Yemen’e saldırı acep nedendir?
13 Ocak 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:21
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD Başkanı Biden, “Talimatım doğrultusunda ABD askerî kuvvetleri, Birleşik Krallık ile birlikte ve Avustralya, Bahreyn, Kanada ve Hollanda’nın desteğiyle, Husilerin seyrüsefer özgürlüğünü tehlikeye atmak için Yemen’de kullandığı bir dizi hedefe başarıyla saldırı düzenledi.” diye açıklama yaptı.
Bilindiği gibi bu saldırıdan önce Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Yemen'deki “İran destekli Husi savaşçıların” Kızıldeniz'deki gemileri hedef alan saldırılarının acilen durması çağrısı yapan karar tasarısını kabul etmişti.
Tasarı, ülkelere, gemilerini saldırılara karşı savunma hakkı tanıyordu. Tasarı, bölgede bulunan ABD öncülüğündeki çok uluslu donanma görev gücüne, Kızıldeniz ve Aden Körfezi'nde ticari gemileri hedef alan saldırıları püskürtmesine yeşil ışık yakıyordu.
Husiler ise kararı "siyasi bir oyun" olarak niteleyerek kınarken, İsrail, Gazze'ye insani yardım girişine izin vermediği sürece saldırılarını durdurmayacaklarını açıklamıştı.
Husiler, bugüne kadar, İsrail'e yardım götürdüğünü iddia ettikleri 26 ticari gemiyi vurmuştu. Son vurdukları ise ABD gemisiydi.
***
ABD eski başkanı Donald Trump ise Yemen’in bombalanmasından sonra sosyal medya hesabında bir video paylaştı. Trump, Biden'ı “Deli adam, bizi yine savaşa sokuyor” diyerek eleştirdi ve kendisinin başkan seçilmesi halinde tüm savaşları sonlandıracağını açıkladı.
Trump, “Birileri benim 3. Dünya Savaşı'na sebep olacağımı söylüyordu. Bu deli adam F-22 jetlerini ve Tomahawk füzelerini, Yemen'e karşı Savaş Yetkileri Yasası'nda kullanıyor. Neden? Joe Biden sadece aptal ve beceriksiz değil, ayrıca tüm ülkeyi açık göçmen politikasıyla mahveden gözü dönmüş bir meczup. O, ABD'yi cehenneme çeviren bir felaket. Bu adam yüzünden sebepsiz yere 3. Dünya Savaşı'na gireceğiz.” dedi.
Trump şimdi böyle konuşuyor ama kendisi de başkan iken Yemen’in bombalanması emrini vermişti...
***
Emekli Amiral Cem Gürdeniz ise ABD ve Anglosakson dünyanın İsrail’i soykırımdan vazgeçirmek yerine Yemen’de yeni bir cephe açmayı tercih ettiğini vurguladı.
Gürdeniz’e göre “Bu saldırı BM Güvenlik Konseyi’nin onayına sahip değil. Ayrıca zamanlaması da ilginç... Saldırı, İran’ın geçen yıl ABD’nin el koyduğu tankerini Arap Denizi’nde geri aldığı, Gazze’de soykırım yapan İsrail’in Adalet Divanı’nda yargılanmaya başlandığı ve Epstein dosyasının ABD’de yaşanan rezaletleri dünya kamuoyunun gözleri önüne serdiği bir konjonktürde gerçekleşti.
Gürdeniz, “Bu saldırı ile artık ABD-İran alçak yoğunluklu çatışma döneminin Lübnan, Kızıldeniz, Basra Körfezi, Irak ve Kuzey Suriye’de gelişme riski artmıştır. 13 Ocak 2024(bugün) günü yapılacak Tayvan seçimleri sonrası yaşanacak Çin-Tayvan-ABD gerilimi şüphesiz bu süreçten etkilenecektir. Yemen’e karadan bir işgal harekâtı olmadan ABD ve müttefiklerinin İsrail’e destek saldırılarının kesin askerî sonuç yaratması da pek olası görünmüyor. Dünyayı çok daha karmaşık, kanlı ve acımasız bir yıl bekliyor. Türkiye bu saldırılar sonrası Bahreyn merkezli ABD liderliğindeki CMF Birleşik Deniz Gücü ortaklığından geri çekilmelidir.” dedi.
***
Bilindiği gibi ağıtlara konu olan Yemen savaşı, Osmanlı devletinin çöküş sebeplerinden biridir.
Yemen türküsü, “Havada bulut yok, bu ne dumandır. / Mahlede ölüm yok, ne figandır. / Şu Yemen elleri ne de yamandır. / Ah o Yemen'dir, gülü çemendir, / Giden gelmiyor, acep nedendir” diye başlar ya, şimdi ABD-Yemen çatışması gibi görünen karşılıklı saldırılar, Gürdeniz’in belirttiği gibi ABD-İran çatışmasıdır.
Dolayısıyla “Bu saldırılar acep nedendir?” sorusunun cevabı şudur:
ABD ve İngiltere ile diğer ortakları, İsrail’i korumakta kararlı olduklarını başta İran olmak üzere bütün ülkelere göstermek istiyor. Doğu Akdeniz’e savaş gemileri göndermelerinin sebebi de Türkiye’ye karşı önlemdir.
Bu çatışmanın bütün Orta Doğu’ya sıçraması şu an için pek mümkün değil çünkü diğer Körfez ülkeleri, ABD ve İsrail ile iş birliği içindedir... S. Arabistan, her ne kadar İran ve Çin ile iş birliği anlaşmaları yapsa da, ABD yörüngesinden çıkabilecek durumda değil...
Teröre karşı net ayarı!
15 Ocak 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:21
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Irak’ın kuzeyindeki TSK üs bölgesine, birinci terör saldırısını, Amerikan özel askerî kuvvetlerinin yaptığını, 1 Ocak 2024 tarihinde bu sütunda bildirmiştim. Medyada konuyla ilgili program yapanlar, 15 gündür haberin yalanlanmadığını görünce terörün arkasındaki güçleri sorgulamaya başladı!
***
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Irak’ın kuzeyindeki üs bölgesinde yine şehitler vermesi, Mehmetçiklerin ısrarla aynı üs bölgesinde ve aynı tepede tutulması konusunu da gündeme getirdi.
Yıllar önce terör operasyonlarındaki başarısı ile öne çıkan ama 55 yaşında iken emekli edilen Tümgeneral Osman Pamukoğlu, birinci saldırıdan sonra 28 Aralık 2023 günü Fatih Altaylı’ya şöyle demişti:
“Biz oralarda üsler kuruyoruz. Fakat bu üs meselesi benim Hakkâri’ye atandığımdan beri kabul etmediğim, uygulamadığım bir şey. Çünkü bizim toprakla ilgimiz yok. Biz gireriz, 2-3 günde darmadağınık ederiz. 3-4 günden fazla kalmayız.
Gayrinizami çatışmada toprak önemli değil. Teröristin kendisi önemlidir, bize terörist lazım.
Hududu korumak başka bir şey, teröristleri bulup yok etmek başka bir şey. Gayrinizami harpte tek bir formül vardır: Ara, bul, yok et! Ne üssü?
ABD, Vietnam'da üsleri basılarak 56 bin ölü verdi. Üs demek, sen sabitsin demek, sen gözetleniyorsun, sen takip ediliyorsun demek. ‘En zayıf anında mutlaka ben sana baskın yaparım’ demek.”
İkinci saldırının aynı üs bölgesine yapılması ve şehitler verilmesi, bu sözlerin hiç dikkate alınmadığını gösteriyor! Böyle gaflet olmaz...
***
Emekli General Nejat Eslen de ısrarla bir görüşü tekrarlıyor:
“PKK saldırılarını Orta Doğu'daki gelişmelerden ve Türkiye'nin dış politikada hedef yaptığı İsrail'den ayrı düşünmek doğru değildir.
Kış şartlarını ve arazi yapısını dikkate alan PKK, Irak’ın kuzeyini mücadelenin sıklet merkezine dönüştürmüştür.
Irak’ın kuzeyindeki arazi ve kış şartları Türk birlikleri için hassasiyet oluşturmakta, PKK'nın taktik alanda inisiyatif kullanmasına imkânlar sağlamaktadır.
Daha önce de ifade ettiğim gibi Irak’ın kuzeyinde PKK'ya karşı uygulanan operasyonel plan gözden geçirilmelidir.
PKK ile mücadelede asıl muhatap ABD’dir.
PKK'ya karşı kesin sonuç yalnız ve ancak ABD'yi muhatap almakla mümkün olabilir.
Orta Doğu'da gelişen kaos PKK ile Türkiye'yi de içine alma eğilimindedir.”
***
Asıl muhatabın ABD olduğunu, yine yıllar önce emekli Tümgeneral Osman Özbek bana anlatmış ben de bu sütunda yayınlamıştım.
Özbek şöyle demişti:
“1986-89 yılları arasında, Türkiye'nin Roma Büyükelçiliği'nde kara ataşesi olarak görev yaptıktan sonra İtalya Carabinieri Genel Komutanı Roberto Jucci'yi makamında ziyaret ettim. Görüşme bitmek üzereyken PKK konusu gündeme gelince ‘Sayın komutan, Türkiye bu mücadeleye 1984'te başladı. Beş yıl oldu, henüz terörü sona erdiremedik. Sizin böyle bir sorununuz olsa ne yapardınız?’ diye sordum. Jucci şu cevabı verdi.
‘Osman Bey, bizdeki verilere göre PKK bir ABD projesidir. Türkiye, İtalya gibi bir NATO üyesi olduğuna göre, bu sorunu ABD ile görüşerek çözebilir. Örgütün arkasında ABD olduğu ve bunu yok saydığınız sürece terörü bitiremezsiniz…’
Görüşmeden sonra Ankara’ya döndüm. Roberto Jucci''nin değerlendirmesini, önce kurmay başkanı ile sonra da Jandarma Genel Komutanı, eski MİT Müsteşarı, Orgeneral Burhanettin Bigalı ile paylaştım.”
Osman Özbek, ayrıca Türkiye'de "Yeni Anayasa" ve "Devletin yeniden kurulması" gibi tartışmalar başlatılmasının da Suriye'de ABD tarafından kurulmak istenen yeni devletle ilgili olduğunu, zaten asıl projenin Türkiye üzerinde planlandığını, Türkiye'nin bu projeyi engellemek şöyle dursun anlamakta bile çok geç kaldığını söylemişti...
***
Toparlarsak, Türkiye ısrarla gayrinizami harp gereklerine ve millî dış politikaya uygun hareket etmediği için kayıplar veriyor. Terörün sona erdirilmesi, örgüte doğrudan destek veren ABD’nin bundan vazgeçmeye mecbur edilmesiyle mümkün olabilir. Tabii bunun için ABD’nin ekonomik ve siyasi ve kişisel tehditlerine boyun eğen değil, ABD’ye karşı kozlar ileri sürebilen çok güçlü bir siyasi irade gerekir. Halkın görevi, böyle bir siyasi irade ortaya çıkarmaktır.
Yabancı vesayeti altında bir ülke...
16 Ocak 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:21
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Takipçilerimden, 1 Ocak 2024 tarihli yazımda verdiğim, “Irak’ın kuzeyindeki TSK üssüne saldırıyı Amerikalı özel askerî şirket yaptı” haberi üzerine 15 Ocak tarihinde şu yorumu gönderdi:
“Arslan Bey bu haberi bütün televizyon haber programı yapımcılarına sordum, kimse bahsetmedi, siz kamuoyuna bir programda açıklık getirseniz... Yoksa habere erişim yasağı mı var? Sevgilerimle.”
Habere erişim yasağı yok. Herhangi bir açıklama da yok! Bir haberin doğruluğu, televizyon kanallarının veya haber programcılarının gündeme getirip getirmemesiyle ölçülmez. Sanıyorum, benim imzam ve Yeniçağ gazetesi, bir haberin doğruluğunu teyit etmek için yeterlidir! Diğer taraftan, Yeniçağ İnternet gazetesi, Türkiye’nin en çok takip edilen haber sayfalarındandır. Yine bir süre önce yapılan ölçümlerde Türkiye’de yazısı en çok paylaşılan köşe yazarı sıralamasında ilk üçteydim... Konuyla ilgili 1 Ocak tarihli yazım da 811 bin kişi tarafından görüntülenmiştir. Yani haber yeteri kadar insana ulaşmış durumdadır.
***
Bilindiği gibi Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan, Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler tarafından yazılı olarak cevaplandırılması isteğiyle TBMM Başkanlığı’na bir soru önergesi vermiş ve “Ülkemize ve TSK’ya karşı düzenlenen son alçak saldırılarda yabancı askerî şirketlerin bölücü hain terör örgütüne destek sunduğu iddia edilmektedir. Hain terör örgütleriyle iş birliğinden ötürü bölgedeki yabancı askerî şirketlerin birer terör örgütü olarak tanımlanması yönünde devletin resmî makamlarıyla birlikte Bakanlığınız tarafından herhangi bir adım atılmış mıdır? Atılması düşünülmekte midir?” diye sormuştu.
Son olarak Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ, basın toplantısında, “Bu saldırılarda TSK ile ilgili istihbaratın NATO müttefikimiz ABD tarafından sağlandığına ve Amerikan askerî şirket elemanlarının saldırılarda operasyonel ve taktik rol aldıklarına dair ortada ciddi açıklamalar var. Konuyla ilgili olarak hükûmet şimdiye kadar tatmin edici bir açıklama yapmamıştır.” dedi.
***
Zafer Partisi’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Azmi Karamahmutoğlu dün İstanbul İl Başkanı Erdoğan Erhan ve parti temsilcileri ile birlikte Yeniçağ’ı ziyaret etti. Sohbette İstanbul’un kentsel dönüşüm sorunları ve sığınmacılar üzerinde duruldu.
Karamahmutoğlu, kentsel dönüşümün İstanbul gibi dünyanın en büyük şehirlerinden birinde tek tip bir modelle hayata geçirilemeyeceğini, tarihî semtlerde parsel bazında, diğer semtlerde ada veya alan esasıyla sürdürülebileceğini, en büyük sorunun, Ümit Özdağ’ın tespit ettiği rakamlara göre dört milyon sığınmacının kent kültürüne ve ekonomisine hiçbir katkı yapmadan kentin her türlü imkânından yararlanması hatta üste de para almasıyla yaşandığını söyledi.
Karamahmutoğlu, İspanya gibi bir turizm ülkesinde, sığınmacıların değil ama turistlerin Madrid ve Barcelona gibi şehirlerin imkânlarından hiçbir katkı yapmadan aynı fiyata yararlanmasına karşı bir düşünce geliştiğini ve bu düşüncenin halk arasında kabul gördüğünü hatırlattı. Karamahmutoğlu, İstanbul veya Türkiye’de sığınmacıların, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının tabi olduğu vergi gibi kanunlara uymadan hayat sürdürmelerinin adaletsizlik olduğunu bunun düzeltilmesi ile tersine göçün başlayabileceğini söyledi.
Ziyaretten sonra gelen bir habere göre, seçim öncesinde, sığınmacılara T.C. kimliği ile hemen hemen aynı “T.C. İkâmet İzin Belgesi” veriliyor. Bu kimlikle oy kullanılamaz ama sanki bu yönde bir hazırlık yapılıyor gibi... Değilse, İkâmet İzin Belgesi, neden T.C. kimliğine benzetildi?
Karamahmutoğlu, her partide parti politikalarını benimsemeyen büyük kitleler oluştuğunu ve bunlardan oy alabileceğini umuyor.
Özgeçmişiyle ilgili hakkında çıkan haberde yanlışlıklar olduğunu, kendisinin 1966’da Trabzon’un Of ilçesinde doğduğunu hatırlatan Karamahmutoğlu, Murat Kurum’un AKP ve MHP’de benimsenmediğini, Ekrem İmamoğlu’nun ise parti içi mücadeleler dolayısıyla sorunlar yaşamakta olduğunu belirtti ve “İstanbul vesayete mahkûm değildir Murat Kurum, seçilirse Ankara’nın vesayeti altında olacak. İmamoğlu tekrar seçilirse, Ankara’yı vesayetine almaya çalışacak.” diye bir tespit yaptı...
***
Tabii Türkiye, 1952 yılından beri resmen Amerikan-İngiliz vesayetindedir. Mevcut iktidar, kendi konumunu korumak için Amerikan-İngiliz vesayetine boyun eğmiştir.
İşte, Suriye’de Türk SİHA’sı düşürülüyor, ses çıkaramıyorlar; Irak’ın kuzeyindeki ilk saldırıyı Amerikan askerî şirket elemanlarının yaptığına dair her türlü delil ellerinde ama açıklama dahi yapamıyorlar. Yabancı vesayeti böyle bir şey...
Davos’ta gündem, neden Karadeniz?
17 Ocak 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:21
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İsviçre'nin Davos kasabasında gerçekleştirilen 54. Dünya Ekonomik Forumu tarafından hazırlanan raporda, tarafsız devletlerin Karadeniz'de, bölgeden tahıl ve gübre çıkaran ticari gemilere eşlik edecek bir deniz görev gücü kurması gerektiği ifade edildi! .
Raporda, bu gücün daha sonra ‘diğer ihtilaflı sularda’ da uygulanabileceğinin altı çiziliyor.
Dünya Ekonomik Forumu’nun yayınladığı “Karadeniz’de deniz görev gücü” raporunu Sputnik’e değerlendiren Rusya parlamentosu üst kanadı Federasyon Konseyi Senatörü Andrey Klimov, “Türkiye Davos'a gitmedi bile. Karadeniz'e bazı askeri güçlerin sokulmasını iddia edenlerin Karadeniz'e kıyısı bile yok. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne göre Karadeniz ülkesi olmayan ülkelerin orada bir çatışma olması halinde savaş gemilerini sokma hakkı yok. Türkiye bu konuda anlaşmayı titizlikle ve harfiyen yerine getirmektedir.” dedi.
Klimov, “Bu forum kendi başına devletlerarası bir birlik değildir ve yasal olarak herhangi bir balıkçı derneğinden farkı yoktur. Bu yüzden uluslararası bir çözüm olarak ciddiye almaya değmez” diye konuştu.
***
Davos’ta yapılan “Karadeniz’de görev gücü” önerisi bir tarafta dursun; odatv’nin haberine göre emekli Tümgeneral Osman Pamukoğlu, 28 Aralık 2023'te, gazeteci Fatih Altaylı’nın YouTube kanalına konuk olduğunda ABD’nin Dedeağaç’ta kurduğu üs konusunda şöyle dedi:
"1. Dünya savaşı sonrası Mondros mütarekesinden sonra İngilizler de Dedeağaç'tan İstanbul'a gelmişlerdi. Şimdi Amerika Dedeağaç'ta.
Bu kent deprem bekliyor. Böyle bir depremde Amerika yardım edeyim diyecektir veya hükümet talep edecektir. Boğazlar bizim egemenliğimizde ama boğazlar uluslararası su yolu. Buranın yönetim sevk idaresi lazım. Boğaz rejimi diye bir şey var bunun yönetilmesi lazım. Büyük depremde de bunu her an talep edebilirler. Tekrar bir boğazlar komisyonu talep edebilirler."
***
Karadeniz görev gücü... Boğazlar Komisyonu... Telaffuz edilmeye başlanan bu kavramlar adata birer işaret fişeği gibi...
“Boğazları Uluslararası bir Komisyon yönetsin” önerisi, 1997’da iş adamı Rahmi Koç tarafından gündeme getirilmişti. Koç’un kurduğu, Deniz Temiz Derneği, “Karadeniz’i kurtaralım” sloganıyla bir program başlatmış ve bu çerçevede, neredeyse Yunanistan’daki bütün papazlar Venizelos adlı gemiye binerek Karadeniz turu atmıştı. Trabzon Limanı’na indiklerinde, şehre sokulmamışlardı. Gemi turuna devam etmiş ve Odesa’ya vardığında bir sempozyum düzenlenmişti. Rahmi Koç, “Boğazları Uluslararası bir Komisyon yönetsin” önerisini bu sempozyumda yapmış, haberi gemide bulunan Zaman gazetesi muhabiri gazetesine geçmişti...
Karadeniz’e sınırı olmayan Yunanistan, Karadeniz’i kurtarmak içim bütün papazlarını seferber etmişti... Gemidekilerim Trabzon limanına sorunsuz inmesi için Fetullah Gülen, girişimde bulunmuş, dönemin MHP Trabzon İl Başkanı, kendisine ses çıkarılmaması yönünde Ankara’dan gelen baskıları reddetmişti...
***
Jeoloji profesörü Şener Üşümezsoy, beklenen “büyük İstanbul depremi”nin neden 6.5 üzerinde olmayacağını açıkladı. Üşümezsoy, "fayların kırılması için yeterli stres biriktirecek zamanın oluşmadığını" söyledi ve “Bilimsel çalışmalarda 50 yıllık süreden daha az bir sürede, 7.4'lük büyüklükte kırılan bir fayın bir daha aynı kesimde 7.2'lik bir depremle kırılması, kırılma fiziğine aykırı olarak tanımlandı.” dedi...
Zaman zaman hatırlatırım; İstanbul depremi denilen depremlerin tamamı Marmara depremidir ve 27 Aralık 537’de açılan Ayasofya, hala ayaktadır.
Roma imparatoru 1. Theodosius tarafından, 390 yılında Mısır'dan getirilerek şimdiki yerine dikilen Dikilitaş hala ayaktadır. Sadece o mu, tarihi surlar, Bozdoğan kemeri, Yerebetan sarnıcı ve Osmanlı döneminde yapılan muhteşem camilerin hemen hepsi ayaktadır. Dolayısıyla “9 şiddetinde deprem olacak” diye bilim dışı laflar etmek, İstanbul üzerinde yapılmak istenen küresel operasyona katkı sunmak demektir...
Yani ABD ister hidrolik çatlatma uygulasın isterse yer altına nükleer bomba koysun, kıyamet kopmadıkça, iddia edilen büyüklükte bir İstanbul depremi hiç olmayacak...
Bu itibarla, deprem bahanesiyle Boğazları yönetmeye kimse kalkışamayacak...
Emekliye zulüm yılı! 18-01-2024
18 Ocak 2024 09:19
Son Güncelleme: 14 Ağustos 2024 16:05
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Milyonlarca SSK ve BAĞ-KUR emeklisine yapılan maaş zammı oranını açıklayan Tayyip Erdoğan, 2024 yılının ilk 6 ayı için memur emekli aylıklarında yüzde 49,25, SSK ve BAĞ-KUR emeklilerinde yüzde 37,57 artış olduğunu hatırlatarak "Bu artışların emeklilerimizde yol açtığı rahatsızlığı gördüğümüz için birbirine yakınlaştıracak adım atıldı. SSK ve BAĞ-KUR emeklisi aylıklarına ilave yüzde 5 daha artış yapacağımız müjdesini buradan vermek istiyorum. SSK ve BAĞ-KUR emeklisi maaş zammı Ocak 2024'ten itibaren yüzde 42,6'ya yükseliyor. Temmuz ayında artışlarla birlikte emeklilerimizin hepsi yaklaşık aynı oranlarda maaş artışına kavuşacaklardır" dedi.
Memur, SSK ve BAĞ-KUR ayrımı yapmadan tüm emeklilerin yıllık artış oranlarının önümüzdeki Temmuz'da eşitleneceğini söyleyen Erdoğan, "Yılın ikinci yarısındaki maaş artışlarında memur emeklileri enflasyon farkını alırken, SSK ve BAĞ-KUR emeklileri enflasyon kadar zam alacakları için dengesizlik giderilecektir" diye konuştu.
Uygulamaya alınan emekli maaşı alt sınırının 7 bin 500 liradan 10 bin liraya çıkarıldığını da belirten Erdoğan, "Meclisimizin de onayını aldıktan sonra artışları bir an önce emeklilerimizin maaşlarına yansıtmak istiyoruz. 200 milyar liralık ilave kaynağı emeklilerimizin istifadesine sunmak istiyoruz. Tüm bu artışların ülkemize, milletimize hayırlı olmasını diliyorum" ifadelerini kullandı.
2024'ü emekliler yılı olarak ilan ettiklerini söyleyen Erdoğan, bu vesile ile emeklilerin hayat kalitesini artıracak, sosyal haklarını genişletecek yeni hizmetlerin devreye alınmasının hedeflendiğinin altını çizdi.
***
Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, "Erdoğan SSK ve BAĞ-KUR emeklilerinde en düşük emekli maaşını 7.500 TL’den 10.000 TL’ye yükselttiğini açıklayarak 2024 yılını emekliler yılı ilan etti. Emeklilere intibak düzenlemesi yapmadan, aylık bağlama oranlarını düzeltmeden emekliler rahatlamaz. Sevgili emekliler, eğer Erdoğan 2008 yılında maaşlarınızdaki aylık bağlama oranını düşürmeseydi bugün en düşük emekli maaşının 22.500 TL olacağını biliyor muydunuz?" diye sordu.
Benim hesabım ise daha basit. Geçtiğimiz Temmuz ayında memura yapılan zam dışında 8 bin lira da seyyanen zam yapılmıştı. Bu zam bütün emeklilere de yapılmış olsaydı en düşük emekli aylığı 7500 değil 15 bin 500 TL olacaktı. Bu rakamın üzerine 1 Ocak itibarıyla yüzde 42,6 zam yapıldığında en düşük emekli aylığı 22.100 lira olacaktı.
En düşük emekli aylığının asgari ücretten yani 17 bin liradan kesinlikle az olmaması gerektiği de ortada... Buna rağmen, en düşük emekli aylığını 10 bin lira yapmak, 2023 Temmuz'undan 2024 Temmuz’una kadar tam bir yıl, SSK ve BAĞ-KUR emeklilerini sefalete mahkûm etmektir. Kaldı ki memur emeklileri de seyyanen zam almadıkları için mağdur durumdadır.
Geçtiğimiz Temmuz ayında en düşük emekli aylığı 15.500 TL olsaydı, bunun üzerine gerçek enflasyon rakamları esas alınarak yüzde 130'un yarısı kadar zam yapılsaydı, en düşük emekli aylığı yaklaşık 25 bin lira olacaktı.
Kaldı ki Erdoğan önümüzdeki Temmuz ayında maaşların değil, artış oranlarının eşitleneceğini söylüyor! Bir grup, 10’dan başlıyor, diğeri 20’den... Oran eşitlense ne olur? 10 bin liraya yüzde 100 zam yapsalar, 20 bin lira eder... Bunu da yapmayacaklarına göre Temmuz ayında en düşük emekli aylığı en fazla 15 bin lira olur... Aradaki fark hiçbir şekilde kapanmaz...
***
Peki neden böyle oldu? Erdoğan, kamuoyu baskısıyla EYT’lileri emekli etmek zorunda kalınca, faturayı SSK ve BAĞ-KUR emeklilerine kesti... Yani ek bir kaynak oluşturamadığı için milyonlarca SSK ve BAĞ-KUR emeklisinin maaşını harçlık düzeyine düşürdü. EYT’liler de düşük maaşla emekli edildi... Bugün başka bir şehirde okuyan bir üniversite öğrencisinin en düşük aylık harcaması 15 bin lira...
Bu durumda, 2024 yılı emekliler yılı değil de emekliye zulüm yılı olarak ilan edilmiş demektir.
Şehir hastaneleri projesi neymiş şimdi anlaşıldı mı?
19 Ocak 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:17
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi Başkanı Ahmet Burak Dağlıoğlu, bir şehir hastanesinin satışı için Körfez'den bir yatırımcıyla görüşmelerin sürdüğünü, diğer kamu özel işbirliği projelerinin bu satışı takip edebileceğini söyledi.
Bloomberg'e konuşan Dağlıoğlu, kamu özel işbirliği yöntemiyle yapılan projelerde satışın masada olduğunu, 22 şehir hastanesinden biri için Körfez'den bir Arap yatırımcıyla görüşmelerin sürdüğünü açıkladı.
Bu açıklamadan sadece şehir hastanelerinin değil, aynı modelle yaptırılan otoyolların da satılacağı anlaşılıyor...
***
Tayyip Erdoğan, 2022 yılında Ankara’da Etlik Şehir Hastanesi’nin açılışını yaparken “Dünyada bu hastanelerimiz örnek. Türkiye yıllar yılı buna hasretti. Hayalim olarak gördüğüm şehir hastanelerinin her birini ve her aşamasını bizzat takip ettim. Milletimizin her hayali gibi bu ortak hayalimizin 20'nci eserini bugün hizmete sunmaktan büyük bir bahtiyarlık ve gurur duyuyorum." demişti.
Erdoğan, Etlik Şehir Hastanesi ile birlikte Türkiye'nin 20'nci şehir hastanesine kavuştuğunu, inşası süren 13 ve proje aşamasındaki 2 şehir hastanesiyle bu sayıyı 35 çıkartacaklarını bildirmişti.
***
Peki, şehir hastaneleri nasıl kurulmuştu?
Prof. Dr. Raşit Tükel’in ifade ettiği gibi "şehir hastaneleri projesi" zaten Sağlık Bakanlığı ile "İngiliz Hazinesi Kamu Özel Ortaklığı Tanıtım Birimi"nin yaptığı toplantılar sonrasında başlatılmıştı! Yalnız Tükel’e göre Recep Akdağ döneminde "entegre sağlık yerleşkeleri" kurulmaya başlanırken, İngiltere’de 2017 yılında hazırlanan bir raporda kamu-özel ortaklığı uygulamalarının İngiliz sağlık sistemini çökerttiğinden söz ediliyordu.
Sözde devlet tek kuruş harcamayacaktı. Şehir hastanesi kurma ve işletme işi şirketlere verilmişti. Halkın vergileriyle yapılan devlet hastanelerinin doktorları ve cihazları yeni hastanelere yönlendirilmişti. Hastalar, şehir içinde hizmet veren devlet hastaneleri yerine “şehir dışındaki şehir hastaneleri”ne gitmeye mecbur bırakılıyordu. Devlet de bu hastanelere kira ödüyordu! Nitekim Sağlık Bakanlığı'nın 2024 yılı bütçesine, şehir hastaneleri için kira ve hizmet alımı kapsamında 83,7 milyar TL'lik ödeme konuldu.
***
Emekli genel cerrah Uğur Yılmaz, uygulanan sağlık sistemini “Sağlığın Karanlık Yüzü” adlı 700 sayfalık kitabında anlatmış, ben de 26 Mayıs 2020'de "Asıl tehdit, virüs değil, uygulanan sağlık sistemidir!" başlıklı geniş bir özetle kamuoyuna duyurmuştum...
Uğur Yılmaz şöyle diyordu:
*Türkiye’de uygulanan sağlık sistemi, arkasında Dünya Bankası gibi ABD'nin küresel egemenlik örgütlerinin olduğu, her seviyede ilgili kişilerin ve çalışanların bu kirli ilişkilerde kendilerine verilen rolleri oynadıkları, kirli, mafyatik, nitelikli dolandırıcılık ve soygun sistemidir.
*Sağlıkta Dönüşüm sistemi, ABD’nin kurmak istediği yeni dünya düzeninin sağlık alanında uygulamasıdır. Bu uygulama devletin sağlık alanından tasfiyesi, ABD emperyalizmi tarafından düzenlenen işletim sistemi ile tıp kartelinin çıkarlarına uygun bir sağlık piyasası oluşturulması, sağlık kuruluşlarının özelleştirilmesi ve bu iş tamamlanıncaya kadar mülkiyeti devlete ait olan sağlık tesislerinin işletmesinin SGK sistemi vasıtası ile oluşturulan sağlık piyasasına dâhil edilmesidir.
*Devletin elinde gibi görülen sağlık tesislerine de kartelin ürünlerinin daha fazla satılması ve pazarlanması görevi verilmiştir. Bu amaca ulaşmak için tıbbi hizmet, tedavi, girişim, ürün ve cihazların satılması ve pazarlanmasında diğer komisyonculuk işlerinde olduğu gibi kâr payı dağıtılmaktadır.
*Şehir hastaneleri devlet hastanesi ve yatırımı değildir. Şehir hastanelerine gelir ve kâr garantisi verilmektedir. Hastane belirlenen geliri sağlayamazsa aradaki fark Orhangazi Köprüsü’nde ve benzerlerinde olduğu gibi devlet tarafından ödenmektedir.
*Bu sistem bir saat gibi düzenli işleyen bir ticari soygun sistemidir. Bu bozulup yozlaşmanın sebebi hekimlerden değil, sistemden kaynaklanıyor.
*Üniversite öğretim üyeleri, tıp kartelinin bilimini bir dogma veya din gibi kabul etmektedir. Günümüzde hastalıkların başlıca nedeni, gereksiz ve zararlı tedavilerin uygulanmasıdır.
*Veterinerlikte ve tarımda kullanılan ilaçlar da kartelin etki alanındadır. Bu alanlarda da tıpkı insanlarda olduğu gibi pazarlanan ilaçlar gereksiz bir biçimde kullanılmaktadır.
***
Devlet hastanelerini çökertip, yerine şehir hastaneleri kurdular, şimdi de Körfez ülkelerindeki İngiliz sermayesine satmaya çalışıyorlar. Hani Sinan Oğan “plana sadık kal” diyordu ya, şehir hastaneleri kurulurken sadık kalınacak plan buydu işt
Erdoğan'a verilen istihbarat bilgisi!"
20 Ocak 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:17
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yazıya başlarken, İnternet üzerinden gelen yeni okurlar için hatırlatmalıyım ki günlük köşe yazısı yazmaktaki tek hedefim, gerçekleri ortaya çıkarmaktır, çünkü Pakistanlı fizikçi Pervez Hoodbhoy’ın dediği gibi “Yapıcı bir değişiklik olması için gerçeklerin bütün açıklığı ile ortaya konulmasından başka çare yoktur."
Böyle bir hatırlatmaya gerek duymamın sebebi ise yazılarıma yorum yapan bazı yeni okurların, konuyu bir siyasi partiye destek davetine getirmeleridir. Oysa buna hiç gerek yok, gerçek kendi hükmünü icra eder... Gazeteci, bir siyasi partinin sözcüsü gibi yazarsa, sözünün ne kıymeti kalır?
***
Konuya geçelim. Bilindiği gibi geçen 10 Kasım’da, cuma namazında Atatürk için dua edilmesine tepki göstererek “Allah kâfirleri, müşrikleri kahretsin. Bizleri bu kafirlerden beri etsin” diyen Ahmet Bostancı tutuklandı ve birkaç gün önce tahliye edildi. Bostancı’nın tahliyesinin ardından Anadolu Adliyesi'nde bir grup tarafından “Yaşasın şeriat” sloganları atıldı. Konuyla ilgili olarak Tayyip Erdoğan, "Türkiye’nin rejimiyle ilgili tereddütler 29 Ekim 1923’te ‘yaşasın Cumhuriyet’ nidaları eşliğinde bitmiş bir tartışmadır. Anayasamızın ilk maddesindeki ‘Türkiye Devleti bir Cumhuriyet’tir’ ifadesi, bu ifadenin sembolüdür. Bu konunun siyasi polemik meselesi hâline getirilmesi doğru olmadığı gibi, Anayasal bakımdan zaten mümkün de değildir. Tekraren söylüyorum; ülkemizde kimsenin Cumhuriyet’le ilgili bir tereddüdü yoktur. Ülkemizde kimsenin Cumhuriyet’imizin banisiyle bir derdi yoktur. Ülkemizde kimsenin devletin bütünlüğüyle, milletin birliğiyle, ülkenin esenliğiyle sıkıntısı yoktur" dedi.
Erdoğan'ın Cumhuriyetle ilgili bu sözleri elbette değerlidir ama “Kimsenin Cumhuriyet, Atatürk ve devletin, milletin bütünlüğüyle derdi yoktur" iddiası doğru değildir. Kimsenin derdi yoksa Erdoğan'ın konuşmasında bahsettiği emperyalistler, cumhuriyeti yıkmaya azmetmiş bu kadar örgüt mensubunu uzaydan mı getiriyor da milletin, devletin başına belâ ediyor? Kaldı ki AKP sözcüleri de zaman zaman "yeni bir devlet kuruyoruz" demektedir. Yeni bir devlet kurmak için eskisini yıkmak gerekir!
***
Öyleyse Erdoğan neden “Yaşasın Cumhuriyet” nidalarına döndü! Bu konuda Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ'ın bir iddiası var. Özdağ, İskenderun'da yaptığı basın toplantısında şöyle dedi:
"Ülke çok ağır bir krizden geçerken 4 ana saldırıyla karşı karşıya ve bu saldırıların koordinasyon merkezi, aynı stratejik akıl aynı merkez. Birincisi Kuzey Irak’ta ve Suriye'nin kuzeyinde PKK ve YPG'nin Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yapmış olduğu saldırıların oluşturduğu tehdittir. Bu saldırıların, istihbarat anlamında, teçhizat anlamında, yabancı servisler ve ordular tarafından desteklendiği de tartışmaya kapalı bir husustur. İkinci saldırı boyutunu, hükûmetin yanlış politikalarından dolayı dirilmekte olan FETÖ saldırıları oluşturmaktadır. FETÖ, bir casusluk ve terör örgütüdür. FETÖ, Türkiye'yi bir iç savaşa sürükleyecek arayış içerisindedir. Bu arayışlarında yeni mevziler kazandığını biliyoruz bu da hükûmetin hatalı FETÖ ile mücadele politikalarının bir sonucudur. Üçüncü saldırı kolunu ise IŞİD'in saldırıları oluşturmaktadır. IŞİD, şu anda Türkiye'de bir iç çatışma çıkartmak için aktif arayış içerisindedir. 2019'da Türkiye vilayeti programını açıklamıştır. Karargâhı artık Suriye'de değil Türkiye'dedir. Türk Emniyetinin yapmış olduğu en önemli ve sayıca çok operasyon, PKK operasyonları FETÖ operasyonları değil, IŞİD operasyonlarıdır. IŞİD ülkemizde sabotajlar, suikastlar, bombalı eylemler yapma arayışları içerisindedir. Sürekli emniyet operasyonlarıyla, MİT operasyonlarıyla bu girişimler durdurulmaktadır.
Erdoğan'ın en son yapmış olduğu açıklama, 'yaşasın cumhuriyet' açıklaması, ‘1923'ten beri' şeklinde... Sanıyoruz bu hilafet söylemlerinin arkasındaki yabancı servis kaynakları bilgisinin kendisine iletilmesinin bir neticesidir. Öyle ummak istiyoruz."
***
Özdağ, bu yorumu, herhalde Erdoğan'ın “Esasen Cumhuriyet’imizin 100. yaşını kutladığımız bir dönemde hortlatılmaya çalışılan rejim tartışmasının gerisindeki niyet gayet açıktır. Önümüze kurulan tuzakların tamamı Türkiye’yi kalkınma ve demokrasi odaklı asıl gündeminden kopartıp kendi içine kapatarak bölgesinde ve dünyada artan etkinliğini kırmaya yöneliktir. Türkiye’yi tekrar emperyalistlerin boyunduruğu altına almak isteyenlerin tezgâhına gelmeyeceğiz. Ülkemize, milletimize ve demokrasimize hiçbir faydası olmayan suni gündemlerle vaktimizin ve enerjimizin çalınmasına izin vermeyeceğiz. Bize dayatılan gündemlerin değil, hayallerimizin peşinden koşacağız." sözlerinden çıkarmış olmalı...
Tabii önemli olan söz değil, icraattır.
Şehitlere dua etmeyen imam kime dua eder?
22 Ocak 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:17
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, bir açıklama yaptı ve "Diyarbakır-Kulp Kaymakamımız Burak Akeller, Cuma Hutbesi'nde ‘şehitlerimiz ile ilgili kısmı okumayan’ cami imamına okuması için hatırlatmada bulunmuş ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın gönderdiği metnin tam okumasını sağlamıştır. Yaşanan olay sonrası gündeme getirilen iddialarla ilgili Bakanlığımız tarafından konuyla ilgili inceleme başlatılmıştır. İncelemenin sonucu beklenmeden kimi sosyal medya hesaplarınca yapılan yorum ve eleştiriler maksatlıdır. Konuyu yakından takip ediyoruz." dedi.
***
Bakanın bu açıklamasına cevap veren inşaat mühendisi Bahadır Eren, "Ülkemizin ve cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve kahraman silah arkadaşlarını anmayan imamlara da var mı bir uygulamanız Sayın Bakan?" diye sordu...
Olayı özetlemeye gerek yok. Bakanın açıklamasında var. İmamın darp edildiğini öne sürerek rapor alması ve raporda da "dizinde yüzeysel bir çizik var" denilmesi, olayla ilgili imamı destekleyen Memur-Sen genel başkanının, FETÖ'ye destek açıklamalarının ortaya çıkması, Diyarbakır Barosu'nun da "olayı takip ediyoruz" açıklaması yapması da diğer gelişmeler...
***
Burada olay, imamın Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından gönderilen hutbenin, şehitlerle ilgili bölümünü okumamasıdır, imamın tartaklanması değil...
Kaymakam, imamla ilgili bir ihbar almış olmalı ki, camiye gitmeden önce Diyanet'in gönderdiği hutbeyi okuyor... Öyle ya, hutbeyi okumamış olsa, bir bölümünün atlandığını nereden bilecek? Beklendiği gibi imam o bölümü okumdan geçiyor, kaymakam da gereğini yapıyor...
Tabii kaymakam her ne kadar ilçede çalışan bütün memurların amiri de olsa, imam hakkında idari yetki Diyanet İşleri Başkanlığı'ndadır. Yalnız Diyanet İşleri Başkanı, olayla ilgili bir açıklama yapmamış ve gönderdiği hutbenin bir bölümünü okumayan imam hakkında müfettiş görevlendirmiştir...
Diyanet İşleri Başkanı’nın da "Ayasofya, ibadete açılıyor" denildiği zaman, ilk cumayı kıldırırken “Fatih Sultan Mehmet Ayasofya’yı cami olması için vakfetti. Bizim inancımızda vakıf malı dokunulmazdır, dokunanı yakar! Vakfedenin şartını çiğneyen lanete uğrar” diye Atatürk'e lanet okumuşluğu vardır... Atatürk'ün, Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalansın diye Sovyetler Birliği'ne jest yaptığını bilirler ama söylemezler... Yoksa İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile Marmara Denizi’nin egemenliği Türkiye’ye ait olmayacaktı... Yoksa bundan mı rahatsızdırlar? Hani Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni savunan amirallere soruşturma açılmış, bazıları da tutuklanmıştı ya... İktidar böyle bir iklim oluşturmuştu da vatanı savunmak suç sayılıyordu ya...
Kaldı ki Atatürk, Ayasofya'yı cami olarak kaydettirmiştir... Bir de millî bayramlarda ve 10 Kasım'da bile Atatürk'ün ısrarla hutbelerde anılmaması gerçeği vardır...
Kaymakam işte bu şartlarda elinden geleni yapmıştır.
***
Bir de "imamın okumadığı hutbenin o bölümünde ne deniliyor?" diye bakalım. Hutbenin o bölümü şöyle:
“Geçen hafta hain bir terör saldırısı nedeniyle vatan evlatlarımız şehadet makamına ulaştı. İnanıyoruz ki, Rabbimizin rahmeti şehitlerimizin üzerinedir. Onlar, kendilerine müjdelenen cennet nimetleriyle sevinmektedir. Şehitlerimizi ve gazilerimizi yetiştiren anne babalar başımızın tacıdır. Onların eş ve çocukları en değerli emanetimizdir.
Biliyoruz ki, Allah’ın yardımı müminlerle beraberdir ve zafer inananlarındır. Vatanımıza göz diken, milletimize ve ümmet-i Muhammed’e düşmanlık besleyen, Filistin’de bebek, kadın, yaşlı demeden masumları katleden işgalci zalimlere gelince, onlar, mutlaka kaybedeceklerdir.”
Siz, Kulp İlçesi Kaymakamı olsanız, şehitleri anmak istemeyen bir imama müdahale etmez miydiniz? Şehitlere dua etmeyen imamın kimlere dua ettiği bellidir... Varsın o dua ettikleriyle beraber olsun!
.Ukrayna’ya AKP modeli!
23 Ocak 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:17
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Slovakya Başbakanı Robert Fico, "Ukrayna bağımsız bir ülke değil, tamamen ABD'nin kontrolü altında" dedi.
AA’nın haberine göre Ukrayna'nın "dünyanın en yozlaşmış ülkelerinden biri" olduğunu iddia eden Fico, "Size gönderilen yardımların ne kadarının bir yerlerde kaybolduğunu ancak Tanrı bilir." dedi...
Ya Türkiye’ye gönderilen para nerelerde kayboldu? Veya 20 yılda Türkiye’den çıkarılan 1 trilyon dolar nerede; soran var mı?
***
Rusya Dış İstihbarat Servisi Başkanı Sergey Narışkin ise ABD'nin Ukrayna'da sömürge yönetimi kurma çalışmalarına başladığını bunu da Batı'da eğitim almış Ukraynalılarla sağlayacağını öne sürdü.
ABD'nin Ukrayna'daki bazı üst düzey bürokratlardan hoşlanmadığını söyleyen Narışkin, kara listede Zelenskiy'in ekibinden onlarca üst düzey isim bulunduğunu ve istenen değişikliklerin yapılmaması halinde Washington'un, “ölümcül” bir yolsuzluk dosyasını kamuoyuna açıklama tehdidinde bulunduğunu söyledi.
Narışkin, ABD'nin başbakanlık pozisyonu için Ukrayna'nın Washington Büyükelçisi Oksana Markarova'yı önerdiğini aktardı.
Şantajla idaresine karışılan ülke sadece Ukrayna değil... Rıza Zarrab’ın rüşvet listesi de ABD tarafından, AKP iktidarına karşı kullanılmadı mı?
***
Kiev Belediye Başkanı Vitaliy Kliçkom da Kanada basınına verdiği röportajda Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy'nin demokrasiden tamamen uzaklaşıp otoriterliğe evrildiğini, ifade özgürlüğü ve muhalefeti tamamen yok ettiğini ve hükûmet makamlarına sadece kendi adamlarını doldurduğunu söyledi
Kiev Belediye Başkanı ayrıca, "Bunun arkasında başka insanların arzusu da var. İsimlerini söyleyemem ama her şeyi kontrol etmek, tek bir medyaya sahip olmak ve dikey bir yapı kurmaya çalışıyorlar" ifadelerini kullandı.
***
Kısaltarak verdiğim bu üç haberde bahsedilen uygulamalar, Ukrayna’yı değil de sanki Türkiye’yi anlatıyor değil mi?
Esasen ABD, kendi yörüngesindeki ülkeler için devlet başkanı, başbakan, bakan, general, rektör yetiştirdiğini resmen ilan da etmiştir.
ABD’nin yakın tarihteki Ankara Büyükelçisi David Satterfield, 1949 yılında kurulan Fulbright Komisyonu'nun 70. yılı dolayısıyla 2021’de yaptığı konuşmada “Fulbright Türkiye Komisyonu, geride kalan 70 yıl içinde 5000’den fazla bursiyere burs sağladı” demişti.
5000 kişi sadece Türkiye için yetiştirilmişti. ABD Dışişleri Bakanlığı da, alenen “Yetiştirdiğimiz devlet ve hükûmet başkanları” diye 185 kişilik bir liste yayınlamıştı. Listede Abdullah Gül’ün de adı vardı.
***
Bir de Kemal Derviş vakası yaşandı. Derviş'i, Alan Makovsky'nin tavsiyesiyle Amerikan hükûmeti, Türkiye'ye Merkez Bankası Başkanı veya Hazine Müsteşarı olarak göndermişti. ABD istiyor diye Derviş, ekonominin başına getirilmişti.
O dönemde IMF, kredi dilimini serbest bırakmak için “15 gün içinde 15 yasa”nın geçmesini dayatmış ve şeker yasası, tütün yasası, buğday yasası, doğal gaz yasası, petrol yasası gibi Türk üreticilerinin ve iş adamlarının önünü kapayan ve Türkiye ekonomisinin bütünüyle yabancı şirketlerin eline geçmesini sağlayan yasalar büyük bir hızla kabul edilmişti...
Kemal Derviş, daha sonra DSP'nin parçalanması ve 57'nci hükûmetin yıkılması operasyonunda rol oynamış ve erken seçim istemişti. Devlet Bahçeli, 3 Kasım 2002’de seçim deyince de ülke AKP’ye teslim edilmişti.
***
Şimdi hakkındaki bir şikâyet dilekçesi sızdırılan, yani görevden alınamayan ama istifaya zorlanan Merkez Bankası Başkanı Hafize Gaye Erkan da Kemal Derviş modeli ile bu göreve getirilmiştir.
Diğer taraftan, AKP iktidarı da başından beri ABD’nin Irak, Suriye ve Libya politikalarına tam destek vermiş hatta Arap Baharı’nın organizasyonunu yapmıştır. Arap Baharı ile ilgili belgeye dayalı ayrıntılı bilgi verdiğim eski yazılarıma bakılabilir.
Yine “her şeyi kontrol etmek, tek bir medyaya sahip olmak ve dikey bir yapı kurmaya çalışmak” AKP iktidarının da temel özelliği...
Yerli ve millî olduklarını da iddia ediyorlar; tıpkı Osmanlı Bankası gibi! Gerçi önce Yunanistan’a sonra Katar’a satılan QNB Finansbank da yerli ve millî oyun havalarıyla reklam yapıyor ya...
Meloni’nin şapkasından milyonlarca Afrikalı çıktı!
24 Ocak 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:16
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin İstanbul’da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile yaptığı görüşmenin ardından basın toplantısı düzenlenmedi, iki taraftan da görüşmenin içeriğiyle ilgili resmi bir açıklama yapılmadı.
Herhalde, iki taraftan biri, görüşme konusunun halk tarafından bilinmemesini istedi. O taraf Erdoğan olsa gerek ki Meloni, görüşme içeriğinin kendisine yakın bir gazetede yayınlanmasını sağladı.
İtalya’nın sağ koalisyon hükümetine yakın Il Giornale gazetesi, hükümet kaynaklarına dayandırdığı haberinde, “Libyalı kaçakçıların durdurulması için Türkiye ile anlaşma” başlığını kullandı.
Gazete, "Başbakan'ın imzaladığı anlaşma, ‘Sultan Erdoğan'ın büyük nüfuz sahibi olduğu Libya'dan çıkışları durdurmayı amaçlıyor" diye yazdı.
Habere göre bu yönde bir anlaşma, Meloni ile Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kapsamında geçen Eylül’de New York’ta yaptığı görüşmede gündeme gelmişti.
Il Giornale’ye göre iki ülkenin Dışişleri Bakanlıkları halen yazılı anlaşma üzerinde çalışıyor.
***
Türkiye tarafında ise görüşmenin içeriğini gazeteciler değil ama Meloni’ye İstanbul gezisi sırasında eşlik etmekle görevlendirilen tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı açıkladı.
Gezi sonrası Habertürk’te Mehmet Akif Ersoy’un sorularını yanıtlayan Ortaylı, İtalya'nın Türkiye'ye göçmen göndermek istediğini ifade etti. Ortaylı şöyle dedi:
“Çok önemli bir tezleri var. Afrikalı göçmenler, İtalya'dan bize gelecekmiş. İtalya'nın yabancıyı kaldıracak bir yapısı yok. Ne mekânı yeter, ne hizmetleri yeter o çok açık.
Ama bizde zaten yeteri kadar var. Türkler o kadar da zenci düşmanı bir topluluk değildir. Problemimiz başka gruplarla; çiğ et yiyenler, affedersiniz sokakta işeyerek gezenler, sokaklarda yatan, çıplak gezen Afrikalı bir kesim var. İnşallah onları göndermezler...”
***
Konuya sadece Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ dikkat çekti. Özdağ, Ortaylı’nın konuşmasıyla ilgili haberi ekleyerek, “Umarım doğru değildir. 2017’de Türkiye’de Anadolu Ajansı’nın İngilizce haberinde ülkemizdeki Afrikalı sayısı 1 milyon 750 bin olarak verilmişti. Bugün sayı 2 milyonun ötesinde. Mesele sadece Aksaray, Laleli ile sınırlı değil. Kütahya, Karabük gibi Anadolu şehirlerinde bile siyah cemaatler oluştu. Dünya’da azalan AIDS Türkiye’de artıyor. Avrupa’nın çöpünü para karşılığı ülkemize getiren AKP şimdi de ülkemizi daha fazla Asya ve Afrika’nın insan çöplüğü yapmamalı. Yeter artık.” diye mesaj yayınladı.
***
Bu işte Türkiye’ye gelen insanların bir suçu yok! Onlar, içinde bulundukları kötü şartları değiştirmek için göç etmeye karar vermiş insanlar... ABD ve AB, onları Türkiye’ye sürerek, bir taşla iki kuş vurmuş oluyor; hem bu kadar insanın kendi ülkelerine gelmesini önlüyor hem de Türkiye’nin nüfus yapısını değiştiriyorlar. Bu durum AKP’nin kuruluş hedefleriyle de örtüşüyor. AKP, Türkiye’nin Türk devleti olmaktan çıkarılmasını hedefliyor, bunu açıkça söylüyorlar zaten... Başörtüsü, imam-hatip istismarları, bu hedefe ulaşmak için sadece bir araç... Yani milli devleti yıkmak için dini kullanıyorlar. Bu durumun ebediyen sürmeyeceğini bildikleri için de ülkenin nüfus yapısını değiştiriyorlar.
---
Kıbrıs Türklerinin gizli kahramanı...
---
Kıbrıs Milli Koordinasyon Komitesi Başkanı Yakan Cumalıoğlu’nun ifadesiyle “Kıbrıs Türklerinin gizli kahramanı ve temel taşı olan ve efsanevi Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kuruluşunda yer alan, direnişin hafızası, istihbaratçısı, Rauf Denktaş’ın en yakınında bulunarak davaya karşılıksız hizmet eden”, Kurucu Meclis Üyesi, uzun yıllar Kıbrıs Türk Mücahitler Derneği Genel Başkanlığını sürdüren M. Halil Paşa hayatını kaybetti.
M. Halil Paşa’yı, yıllar önce Derviş Eroğlu’nun Başbakanlığı sırasında, KKTC’nin Cumhuriyet Bayramı’nda, onur konuğu olarak Kıbrıs’a davet edildiğimizde tanımıştım. M. Halil Paşa ve arkadaşları, dernekte bir toplantı düzenleyerek, Kıbrıs Türklerinin mücadelesine katkılarımızdan dolayı Ergin Konuksever, Necdet Sevinç, ben ve o zaman köşe yazarı olan sanatçı Ahmet Şafak’a TMT’nin bozkurt amblemli sancaklarını gösteren birer Kıbrıs haritası hediye etmiş ve bir akşam yemeği vermişti. O harita, baba ocağındaki evimin başköşesinde asılı duruyor...
Güle güle milletini omuzunda taşıyan adam...
Emekliye bin liralık sus payı!
25 Ocak 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:16
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
SSK ve Bağ-Kur emekli aylıklarına düşük zam yapılınca büyük bir tepki oluştu. Öyle ki bu tepkinin seçimlerde iktidarı zor duruma düşüreceği anlaşıldı. Sonunda küçük bir zam daha yapıldı.
O küçük zammın nasıl yapıldığını Tayyip Erdoğan şöyle açıkladı:
"Kabine toplantımızın ardından emeklilerimizden gelen haklı talepler doğrultusunda bakanlarımızı gerekli düzenlemelerin yapılması noktasında talimatlandırmıştım. Buna göre SSK ve Bağ-Kur emeklilerimizin aylıklarının artış oranını, memur emeklilerimizle aynı seviyeye yükseltme kararı aldık. Meclisimizin de onayını aldıktan sonra SSK ve Bağ-Kur emeklilerimizin aylıklarında Ocak 2024 tarihi itibarıyla 6 aylık artış oranını yüzde 49,25 olarak uygulayacağız. Devletimizin imkânı arttıkça, bundan ömrünü ülkemize ve milletimize hizmete adamış emeklilerimizin de istifade etmesini sağlayacağız. Emeklilerimizi seçimden seçime hatırlayan istismarcı muhalefet başta olmak üzere kimsenin aramızı bozmasına müsaade etmeyeceğiz."
***
Sonuçta ne oldu? En düşük emekli aylığı 7500 liradan 10 bin liraya çıkarılmıştı; yeni zamla birlikte bu rakam 11 bini geçti...
Peki bin lira, emekliler için hangi derde deva olur? Asgari ücret 17 bin liraya çıkarılmışken emeklilere 11 bin lira verilmesi adaletli bir karar mıdır?
Devletin imkânları, iyi-kötü herkese yetiyor da sadece SSK ve Bağ-Kur emeklilerine mi yetmiyor?
Kaldı ki bugünkü ekonomi yönetiminin, devletin imkânlarını artırmak için hiçbir projesi de yok! Tam aksine, her türlü mal ve hizmete zam üstüne zam yaparak, vergileri artırarak durumu idare etmeye çalışıyorlar... Büyüme oranı yüzde 3,5 olarak açıklandı ama çalışanların alım gücü her geçen yıl daha geri gidiyor.
Emekli örgütleri var ama yeterli değil. İktidar, bu sebeple faturayı hep emeklilere kesiyor.
***
Bir defa 2000 öncesi ve sonrası emekli olanlar arasında farklılık var. Bir devlet, maaşlarından aynı oranda sigorta primi kestiği vatandaşları arasında nasıl ayırım yapar? Bu durum Anayasa’daki eşitlik ilkesini çiğnemek değil midir?
Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, “2008 yılında 5510 Sayılı Kanunla aylık bağlama oranlarını yüzde 70’den yüzde 30'a AK Parti indirdi. 2008 yılında 5510 Sayılı Kanunla emeklinin Türkiye’nin gelişme hızından aldığı payı yüzde 100’den yüzde 30'a AK Parti düşürdü. Emeklilerimizin 5510 sayılı yasa ile gasp edilen hakkı derhal iade edilmelidir.” diyor.
Yine geçen yıl memura yapılan zam yeterli görülmediği için ek olarak 8 bin lira seyyanen zam yapılmıştı. Emekliye de bu zam yapılmış olsaydı, en düşük emekli aylığı 15 bin 500 lira olacak, şimdiki yüzde 49.25’lik zamla da 22 bin 500 Lirayı geçecekti... Kısacası, emeklilerin hakkı resmen gasp edilmiştir.
En düşük emekli aylığı, her zaman asgari ücretin üzerinde iken şimdi yanına bile yaklaşamıyor!
Bin liralık zam, bu gaspı örtebilecek midir? Emekliler ses çıkarmazsa, cevabını seçimlerde vereceğini göstermezse, bin liralık sus payına razı olursa, bu mağduriyet devam edecektir...
Afrikalılar konusu nereden mi çıktı?
Prof. Dr. İlber Ortaylı, Hürriyet’e Afrikalı göçmenler konusunda “Bu konuşulanlar, sosyal medyada yayılanlar anlaşılır gibi değil. O gün, Kapalıçarşı gezisinde İtalya Başbakanı Sayın Meloni ile göçmenlerle ilgili bir şey konuşmadık. ‘Bizdeki Afrikalılar size gelecek, aman hazır olun’ gibi bir söz söylemedi.” diye bir açıklama yaptı.
Ortaylı, İtalya Başbakanı Meloni’ye eşlik ettikten hemen sonra, Habertürk’te Mehmet Akif Ersoy’a “Çok önemli bir tezleri var. Afrikalı göçmenler, İtalya'ya, bize gelecekmiş. İtalya'nın yabancıyı kaldıracak bir yapısı yok. Ne mekânı yeter, ne hizmetleri yeter o çok açık. Ama bizde zaten yeterince var.” dedi mi, demedi mi? Dedi!
Bu konu buradan çıktı!
Üstelik İtalyan hükûmetine yakın Il Giornale gazetesi de hükûmet kaynaklarına dayandırdığı haberinde, "Başbakan Meloni’nin imzaladığı anlaşma, ‘Sultan Erdoğan'ın büyük nüfuz sahibi olduğu Libya'dan çıkışları durdurmayı amaçlıyor" diye yazdı ve iki ülke arasında yazılı bir anlaşma hazırlanmakta olduğunu duyurdu.
Devlet aklı için yeniden DPT!
26 Ocak 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:16
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Prof. Dr. Anıl Çeçen, “Devlet Planlama Teşkilatı Yeniden Kurulmalıdır” başlıklı uzun makalesine, Türkiye’nin ve dünyanın gidişatını inceleyerek başladı ve “Türk milletinin, kendisini güvence altına alması demek olan cumhuriyet rejiminin sonsuza kadar devam etmesi hedefi, Atatürk gibi kurucu bir önderin çağdaş ulus devlet modelinden yararlanılarak hareket edilmesini gündeme getirmiştir.” görüşünü öne çıkardı.
***
Çeçen, benimle de paylaştığı makalesinde özetle şöyle dedi:
*Türkiye Cumhuriyeti devleti bütünüyle plan ve programlara dayalı olarak kurulurken devletin ilk kuruluş aşamasında hemen hemen bütün alanlarda önceden hazırlanmış olan programların birbiri ardı sıra uygulamaya konulduğu görülmektedir.
*Yirminci yüzyılın ikinci yarısına doğru, devlet yeniden düzenlenirken yeni devlet kurumlarının arasına Devlet Planlama Teşkilatı adı altında merkezî bir planlama örgütü getirilerek, yirmi birinci yüzyıla doğru ülkenin dış güçler aracılığı ile içeriden ya da dışarıdan itiş kakış operasyonuna alet olması önlenmeye çalışılmıştır.
*Düzenli olarak hazırlanan beş yıllık planlarla Türk ekonomisi kontrol altında tutulurken aynı zamanda Türk devletinin geleceğe yönelen siyasal yapılanması da gene beş yıllık kalkınma planları aracılığı ile denetlenmeye çalışılmıştır
*Ne var ki bu kadar başarılı olmuş bir kamu kurumu ve bir devlet örgütlenmesi olarak Türk devletinin birçok gereksinmesini sağlayan Devlet Planlama Teşkilatı, küresel emperyalizm döneminde küreselci merkezlerin baskı ve müdahaleleri sonucunda bir gece ansızın kapatılmıştır.
*Türkiye Cumhuriyeti devletinin en büyük kamu kurumlarından birisi olarak Köy İşleri Genel Müdürlüğü de bir gece yarısı operasyonu ile kapatılırken Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü gibi devletin kendini yenileme örgütü de bir gece ansızın torba yasayla ortadan kaldırılmıştır.
*Devlet Planlama Teşkilatı ve Türkiye ve Orta Doğu Amme Teşkilatı gibi büyük kamu kurumları bugüne kadar Türkiye Cumhuriyeti kamu düzeninin ayakta kalmasını sağlamıştır. Bugün gelinen noktada emperyalist müdahaleler aracılığıyla bu büyük kamu kurumlarının kapatılması, çok önemli bir kamu yönetimi boşluğunu ortaya çıkarmıştır.
*Türk ulusunun küreselleşme sürecinde tekelci şirketler aracılığı ile devletsizliğe doğru zorlanması karşısında Türkiye, Türk ulusu ve devleti, Atatürk ve arkadaşlarının kurucu iradesinin Türk ulusuna armağan olarak bıraktığı siyasal yapılanma ve kamu düzenini esas alarak ve var olan gücü ve kazanılmış haklara dayanarak yeni bir millî mücadeleye yönelmek zorundadır.
*Merkezî planlama örgütü kapatılarak tasfiye edilen Türk devletinin yönetiminin zaman içerisinde planlama örgütünün eksikliğini fazlasıyla çekeceği bugün gelinen anayasasızlık sürecinde daha net görülmektedir.
*Türk devletinin önümüzdeki dönemde Atlantik emperyalistlerinin sömürgesi durumuna düşmesini önlemek için her türlü resmî çalışmanın doğru bir planlama ile tamamlanması gerekmektedir. Bu nedenle büyük bir hatadan geri dönülerek Devlet Planlama Teşkilatı’nın acilen yeniden açılması gerekmektedir.
***
Anıl Çeçen’in bu makalesinin zamanlaması yerindedir. Çünkü devlet aklı üreten bir kurum kalmadığı gibi Türkiye’nin nüfus yapısı iktidar tarafından değiştirilmektedir. Bu da işgal demektir.
Türkiye yabancı ordular tarafından işgal edilmiş olsaydı, ilk yapacakları iş, Türkleri Türkiye’de azınlığa düşürmek olacaktı. Bunun için soykırım dâhil her türlü yöntemi deneyecekler, bugün İsrail’in Gazze’de yaptığını Türkiye’de yapacaklardı.
Türkiye, AKP iktidarının MHP destekli ikinci döneminde, fiilen yabancı nüfusa işgal ettirilmektedir! Milletin geleceğini düşünen herkes, bu duruma bir çözüm üretmeye çalışmalıdır.
Cenazede birleşen ülkücüler...
27 Ocak 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:16
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Toplum içinde nadir insanlar vardır ki ne zaman bir sorun çıksa çözüm getirir, ne zaman bir anlaşmazlık veya huzursuzluk emaresi gösteren bir olay yaşansa müdahale eder ve asıl hedefin ne olduğunu hatırlatarak tarafları birleştirirler.
Kazım Ayaydın, hayatı boyunca ülkücü hareket içinde yaşadı ve sıkıntılı dönemlerde hep bir adım öne çıktı. Öyle ki insanları ikna etmek için “Arkadaşlar, ayaklarınızın altını öpeyim, böyle yapmayın” gibi sözlerle kendi benliğini yok sayıp, herkese doğru yolu gösterdi...
Kazım Ayaydın gibi insanların değeri öldükten sonra daha iyi anlaşılıyor. Onların yokluğu hep hissediliyor...
***
Gazeteciliğe başladığım 1979 yılında, “Gençliğin birbirine düşmesi nasıl durdurulabilir?” çerçevesinde görüştüğüm gençlik liderlerinden biri olan Kazım Ayaydın’ı o günden beri hep aynı olumlu çizgide gördüm.
Millî Merkez toplantısındayken cenazeye gideceğim için erken ayrılacağımı söylediğimde, orada bulunanlardan İstanbul Barosu eski başkanlarından avukat Muammer Aydın, Kazım Ayaydın ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde sınıf arkadaşı olduklarını, bir gün Şehir Hatları vapurunda, ülkücüler arasında kaldığını, bir köşeye sıkıştırıldığını ve tartaklanarak sorgulanırken uzaktan olayı gören Ayaydın’ın koşarak gelip kendisini nasıl kurtardığını anlattı.
Ayaydın, bu tür davranışları sebebiyle öğrencilik döneminden itibaren “Demokrat Kazım” diye anılırdı. Ruhu şad olsun...
***
Haberlerde, “Ayaydın’ın cenazesinde, MHP, İYİ Parti, BBP ve Zafer Partili yüzlerce ülkücünün katılarak bir araya gelmesi dikkat çekti.” denilmesi onun birleştirici, toparlayıcı kimliğinin bir yansımasıydı.
Bu cenaze buluşması, orada kalmamalıdır. Ülkücüler, ülkenin kuruluş rayından çıkarılması için nasıl kontrol altında tutulduklarını görmek ve milletin istikbali için gereğini yapmak durumundadır.
Umutsuz ve genç seçmen potansiyeli...
İYİ Parti'de Genel Başkan Yardımcısı iken İBB Meclis üyesi olan ve köylere İnternet bağlantısı sağladığı için de “İnternetçi abi” diye de tanınan ve bir süre önce partisinden istifa eden Taylan Yıldız, İBB başkanlığı için bağımsız aday olacağını açıkladı.
Taylan Yıldız daha önce Yeniçağ’ı ziyaret etmişti ama ben yoktum. Tanışmamıza, danışmanı Atilla Güner vesile oldu. Güner ile genç gazeteciler olarak basın bursu ile dört ay için Miami’ye gönderildikten yıllar sonra ilk defa buluştuk. Toplantıda, yıllar önce Tercüman’da birlikte çalıştığımız ve şimdi Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı olan Vahap Munyar ve yine Son Havadis’te kısa bir süre birlikte çalıştığımız gazeteci Ümit Zileli ve başarılı televizyon programlarından tanıdığımız, aynı zamanda klinik psikolog olduğunu öğrendiğim Tuba Emlek de bulunuyordu.
***
Taylan Yıldız, “İstanbul’da siyasetten umudunu kestiği için sandığa gitmeyen iki milyon seçmen var. Hiçbir partinin mevcut sorunları çözemeyeceğine inananların oranı yüzde 35’e dayanmış durumda.
Gençler öyle temel meselelerde haklı isteklerde bulunuyor ki, ben işte onlar adına bu kent için İstanbul için yola çıkıyorum. Her beş gençten dördü bu toprakları terk etmek istiyor. İstanbul’da yaşayan gençler, onların anneleri ve babaları sistemin dışında kalmışlar. Torpili olmayan herkes umudunu yitirmiş, İstanbul’u, Türkiye’yi ve gençlerini kaybediyoruz. En önemlisi de onların demokrasiye olan inancını kaybediyoruz.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına onlar adına bağımsız aday oluyorum.” dedi.
***
Taylan Yıldız’ın hedef kitlesini yapay zekâya dayalı bir sistemle tespit ettiği ve umutsuz gençliğe umut olmaya çalıştığı anlaşılıyor. Kendisine, “Tayyip Erdoğan da İBB adayı olduğunda gençti ve o da gençliğe dayanıyordu ama arkasında yılların birikimine dayanan ideolojiyle beslenmiş hazır bir kitle vardı. Ekrem İmamoğlu da bir çocuğa, ‘Ekrem abi, her şey çok güzel olacak’ dedirten bir umut oluşturmuştu. Onun da arkasında kurucu ideolojiden beslenen bir CHP vardı... Tabii CHP’nin de rayından çıktığı konuşuluyor ama bu ayrı bir konu. Sizin, ülkeye ve dünyaya bakışınız nedir?” şeklinde bir soru yönelttim. Yeterli bir cevap alamadım ama şimdiden 8 bin genci örgütlemiş bulunan Taylan Yıldız, kısa bir zaman içinde “umutsuz ve partisiz gençliğin temsilcisi” olarak masaya oturacak bir güce ulaşabilir. Enerjik bir yapıya sahip ve kişisel donanımı üst düzeyde olan Taylan Yıldız, “siyasette ben de varım” diyor...
Beğenmiysen heee...”
29 Ocak 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:16
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
AKP Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mehmet Halis Bilden, seçim faaliyetleri sırasında, 100 lira verdiği bir simitçi çocuktan tabladaki bütün simitleri vatandaşlara dağıtmasını istedi.
Çocuk, Bilden'in 100 TL uzattığını görünce "Bu paraya simit gelmiyor ki" dedi... Bilden’in tepkisi, yerel ağızla, “Beğenmiysen heee...” şeklinde oldu.
Tablada en az 20 kadar simit vardı. Diyarbakır’da belediyenin ilan ettiği fiyat 7,5 lira ama simit 10 liradan satılıyor... Tabladaki simitlerin toplam fiyatı 150-200 lira... Çocuk, simitlerin tamamını 100 liraya verse, hiç kâr edemeyecek...
Bilden’in bu gafı, cimrilikten değil, fiyatları bilmemekten kaynaklanıyor olsa gerek... Simit fiyatını bile bilmeyen bir kişiden belediye başkanı olur mu?
***
Tayyip Erdoğan ise AKP Genel Başkanı olarak İzmir adaylarını açıklarken “Türkiye’de artık sadece şovla, sadece ajans parlatmasıyla, sadece yalanla, sadece algıyla belediye başkanlığı yaparak şehirlerimizin yıllarını heba etme devri sona ermiştir” dedi...
“Şov, algı ve yalan...” denilince benim aklıma ilk gelen şey, AKP dönemidir... Tabii bu arada, Erdoğan’ın istifa etmeye zorladığı İstanbul, Ankara, Bursa, Balıkesir, Niğde ve Düzce’nin AKP’li eski belediye başkanlarının dönemleri de var. Bir de simitçi çocuğun hakkını vermeden şov yapmak isteyen Diyarbakır adayı...
***
CHP Mersin Milletvekili Gülcan Kış ise kiralarını ödeyemediği için huzurevlerine rekor başvuru yapan emeklilerin sorunlarını TBMM gündemine taşıdı.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz'ın yanıtlaması istemiyle soru önergesi veren Kış, kiralarını ödeyemeyen, geçinemeyen emeklilerin yaşadıkları kentleri bile terk etmeye hazır olduğunu, farklı illerdeki huzurevlerine bile başvuru yapmak zorunda kaldıklarını duyurdu.
Kış, devlete ait huzurevlerine başvurularda yaşanan yoğunluk sebebiyle taleplerin karşılanamadığını, emeklilerin barınma krizi ile karşı karşıya kaldıklarını belirtti.
Kış, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Yılmaz'a şu soruları yöneltti:
1. Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından 2024 yılı "Emekliler Yılı" olarak ilan edilirken, asgari ücretin altında yapılan düzenleme sebebiyle, geçinemeyen, kiralarını dahi ödeyemeyen emeklilerimizin, huzurevlerine rekor başvuru yaptığı haberleri doğru mudur?
2. 2024 yılı itibarıyla toplam huzurevlerinin sayısı kaçtır? Son 3 yılda devlete ait huzurevlerine başvuru yapan kişi sayısı kaçtır? Şu anda huzurevlerinde kalan kişi sayısı kaçtır?
3. Huzurevlerine başvuru yapanların kaçı, "kira bedellerini ödeyemediği ve geçimini sağlayamadığını" gerekçe göstererek başvuru yapmıştır?
4. Asgari ücret altında maaş alan emeklilerimizin barınma krizini çözmeye yönelik bir adım atacak mısınız?
***
Asgari ücretin altında maaş alan emeklilerin barınma krizi, maaşlarını artırmakla olur. Emekli, neden “kira yardımı” alsın? Yardım kime yapılır? Muhtaç olana değil mi?
Mesela Ankara Büyükşehir Belediyesi, toplam 22 bin 567 emekliye düzenli olarak çeşitli yardımlarda bulunuyor. Emeklilerin Başkent kartlarına 1000'er TL'lik destek ödemesinin yanı sıra 400 TL et desteği ve 500 TL doğal gaz desteği de yatırılıyor...
Mansur Yavaş, yanlış mı yapıyor? Hayır ama emeklileri yardım alan insan konumuna düşüren AKP iktidarı değil midir? Uzun süre asgari ücretin yarısı kadar maaş verdiler sonra 7500 liraya yüzde 49 zam yaptılar ama emekliler yine asgari ücrete ulaşamadılar... Durum böyle olduğu halde 2024’ün “emekliler yılı” olacağını söylemek nedir?
Bir simitçi çocuk anında hesap yaparak 100 liranın 20 simidi karşılamayacağını söylüyor. Emekliler 10 bin veya 11 bin liranın, sadece çorba içmeye veya makarna yemeye yeteceğini bilmiyor mu?
***
İBB’nin, biri etli olmak üzere dört çeşit kaliteli yemeği 40 liraya verdiği kent lokantalarına en çok kim gidiyor biliyor musunuz? Emekliler ve öğrenciler. Bizzat ben tanık oldum... “Ekrem başkan sayesinde her gün makarna yemekten kurtulduk” diyorlar. Çünkü evde yeseler, o fiyata karınlarını doyuramayacaklarını biliyorlar. Şimdi bu algı mıdır, şov mudur yoksa yalan mıdır? Emeklileri, bir kap sıcak yemeğe muhtaç hâle getiren iktidar ama emekliye yardım eden belediyeleri şov yapmakla suçlayan da iktidar...
Beğenmiysen heee...
İç içe üç geçmiş üç kaos çemberi!
30 Ocak 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:16
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Perde arkasını bilmediğimiz garip olaylar yaşanıyor... Tam da “İsrail, ABD’nin İran’a saldırması için çaba sarf ediyor” denildiği bir zamanda, Ürdün'de, Suriye sınırına yakın bir bölgede bulunan ABD üssüne yapılan insansız hava aracı saldırısında 3 ABD askeri hayatını kaybetti. Saldırıda 25 asker de yaralandı.
ABD Başkanı Joe Biden yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Ürdün'ün kuzeydoğusunda Suriye sınırına yakın güçlerimize düzenlenen insansız hava aracı saldırısında 3 ABD askeri öldü, çok sayıda asker de yaralandı. Saldırıyı araştırmaya devam ettiğimizde bunun Irak ve Suriye'de faaliyet gösteren İran destekli radikal gruplar tarafından gerçekleştirildiğini biliyoruz. Sorumluların hepsini cezalandıracağımızdan şüpheniz olmasın ama zamanımızı ve yöntemimizi kendimiz belirleyeceğiz.”
***
Türkiye’de ise “Yapılan operasyonlarla IŞİD’in kiliselere saldırısı önlendi” denildiği bir sırada Sarıyer'de bulunan Santa Maria Kilisesi'ne Pazar ayini sırasında maskeli iki kişi tarafından silahlı saldırı yapıldı.
Saldırıda 52 yaşındaki Tuncer Murat Cihan hayatını kaybederken, silahlı saldırıyı gerçekleştiren şüpheliler yakalandı. Operasyonlarda saldırıyı gerçekleştiren Tacikistan uyruklu A.K. ile Rusya uyruklu D.T. ile birlikte saldırıyla ilgisi olduğu tespit edilen 51 kişi gözaltına alındı.
Öte yandan şüphelilerin olayda kullandığı aracın bir sene önce Polonya’dan Türkiye’ye getirildiği, aracın bu süre içerisinde hiç trafiğe çıkmadığı, olay günü şüpheliler tarafından kullanıldığı belirlendi!
Saldırıyı gerçekleştiren şüphelilerden A.K.’nin silahının tutukluk yapması sonucu, şüphelilerin panik yapıp kaçtığı da ortaya çıktı.
Bu olayda da tuhaflıklar var. IŞİD gibi ABD tarafından kurulduğu Trump tarafından söylenen istihbarat güdümlü bir örgüt, silahı tutukluk yapacak ve paniğe kapılıp kaçacak kadar amatör kişilerle mi çalışmaya başladı? İŞİD, tek tabancayla eylem yapar mı?
***
Strateji uzmanı Nejat Eslen, durumu şöyle görüyor:
-Ürdün’ün Suriye sınırına yakın bir yerde Amerikan askerlerine saldırı kimin işine yarar diye bakmak lâzım. İran neden kendi ülkesine bir ABD saldırısına sebep olabilecek bir saldırıyı yaptırsın? Olayı İran ile bağlantılı bir örgüt üstlenmiş olabilir ama bu, saldırıyı İran’ın yaptırdığını göstermez. Bir istihbarat oyunu olabilir... İsrail, ABD seçimlerinden önce ABD’yi İran’a saldırtmak istiyor. Çünkü Trump seçilirse ABD’nin dış politikası tamamen değişecek. Trump, “Biz Ukrayna’ya 200 milyar dolar harcadık, NATO üyesi Avrupa ülkeleri 20 milyar dolar verdi... ABD saldırıya uğrasa, NATO’nun Avrupalı üyeleri, bize 200 milyar dolar verecek mi? Orta Doğu’da 9 trilyon dolar harcadık, milyonlarca insan öldürdük, elimize ne geçti?” diyor.
-İç içe üç çember düşünün. En büyük dış çemberde ABD’nin küresel liderliğini korumak için uğraştığı ama bu sebeple küresel bir kaosa sebep olduğu ve kendisinin de her geçen gün güç kaybettiği bir dönemdeyiz. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan jeopolitik boşluk doldurulamadı. ABD’nin kendi içinde de büyük sorunlar başladı. Teksas eyaleti ile yaşanan sorun gibi...
-İkinci çember de Orta Doğu’daki kaostur. İsrail, ABD’yi Büyük Orta Doğu Projesi ve Arap Baharı ile yönlendirdi ve bölgede kendisi için tehdit oluşturacak Irak, Suriye, Libya, Sudan ve Yemen’i istikrarsızlaştırdı. Mısır da Arap Baharı ile yumuşatıldı. İsrail bu defa, en büyük tehdit olarak gördüğü İran’a doğrudan bir ABD müdahalesi planlıyor; bunun gerekçelerini oluşturmaya çalışıyor.
-Üçüncü çember, Türkiye’deki kaostur. İçeride, müthiş bir kutuplaşma yaşanırken, sığınmacıların kabulü yüzünden, IŞİD’in hücre tipi yapılanmalar ile Türkiye’ye yerleştiği anlaşılıyor... Kiliselere saldırı yapılacağı istihbaratı alınmışken, saldırı yaşanıyor... Saldırı IŞİD eylemlerine de benzemiyor!
-Küresel kaos, bölgesel kaos ve ülkede kaos eş zamanlı olarak yaşanıyor. Bu durumda Atatürk’ün işaret ettiği iç cephe önem kazanıyor. İç cepheyi yeniden güçlü kılmak ne AKP’nin ne de CHP’nin yapabileceği bir şey. Çünkü iç cephenin zayıflamasına bu iki partinin zaafları sebep oluyor... Bu sebeple Atatürk politikalarına dönmekten başka çare yok...
Üniversitelerde 200 bin Afrikalı!
31 Ocak 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:16
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Eğitimle ilgili bir okurum, “yabancı öğrenci sorunu”ndan bahsetti ve şu bilgileri verdi:
Bu, büyük bir sorun ve 5 farklı yıkıma götürüyor:
1-Türk öğrenciler, ayrımcılığa uğradıklarını anlıyorlar ve yurtdışına gidiyorlar; yeteneklerini başka ülkeler için kullanıyorlar.
2-Türkiye'nin okuttuğu, daha doğrusu okutmaya çalıştığı bu kalitesiz yabancı öğrenciler, diplomalarını alır almaz gelişmiş Batı ülkelerine gidiyor.
3-Akademisyenler üniversiteleri bırakıyor ve başka ülkelere göç ediyor, çünkü bu yabancı öğrenciler Türkçe bilmiyor, İngilizce bilmiyor; ders sırasında zorluk çıkarıyorlar ve ders veren akademisyenlere yük oluyorlar.
4-Parasıyla gelip kaliteli eğitim almak isteyen zeki ve yetenekli yabancı öğrenciler, hiçbir şey bilmeyen bu düşük kaliteli yabancı öğrencilerle aynı ortamda eğitim-öğretim gördüklerini, haksızlığa uğradıklarını anlıyorlar ve Türk üniversitelerinden ayrılıp yabancı üniversitelere geçiş yapıyorlar.
5-Türk üniversitelerinde verilen diplomalar yurtdışında kabul görmemeye başladı. Ukrayna ve Azerbaycan diplomaları gibi...
***
Konuyla ilgili “akademik link”te konuşmalar yapan bir öğretim üyesi, Türkiye’deki “yabancı öğrenci pazarı” için Afrika ülkelerinde Türkiye’ye öğrenci gönderen acentalar kurulduğunu, Afrika ülkelerinden gelen Türkçe veya İngilizce bilmeyen öğrencilere diploma verildiğini yüksek lisans ve doktora düzeyinde de durumun aynı olduğunu anlatıyor...
Peki devlet üniversitelerinde durum nedir?
Bu akademisyenin youtube linkinde yorum gönderen bir Türk öğrenci, “Devlet üniversitesinde diş hekimliği okuyorum. Daha Türkçe konuşamayan öğrenciler sınıf geçiyor. Hiçbir şey bilmeyen insanlar bizlerle aynı sınıfta. Kontenjanlar çok yüksek, kalite çok düşüyor. Sınıfın yarısı yabancı uyruklu... Okulun altyapısı yetersiz kalıyor.” diyor.
***
Konuyu incelediği makalesini https://www.anayasa.gen.tr/iktibas.htm linkli sitede paylaşan Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Kemal Gözler ise “Üniversitelerde Yabancı Öğrenci Sayısı Sorunu”na dikkat çekiyor...
Gözler’in bu makalesi, “Akademinin Değersizleşmesi Üzerine” başlıklı makalesine ikinci bir ek niteliği taşıyor.
Gözler Hoca, “Türkiye’de 2018-2019 öğretim yılı itibarıyla tam 154.505 (yüz elli dört bin beş yüz beş) yabancı öğrenci var. Yeni kayıt yaptıranların sayısı 52 585 ” diyor.
Gözler Hoca özetle şöyle diyor:
* “Bursa Uludağ Üniversitesinde 3349’u erkek ve 2081’i kadın olmak üzere toplam 5430 yabancı öğrenci vardır. Yani sadece Bursa Uludağ Üniversitesindeki yabancı öğrenciler için bir üniversite kurulabilir.
* Türkiye’ye gelen öğrencilerin çoğunluğunun Asya’nın Afrika’nın çeşitli ülkelerinden geldiğini görüyoruz. Türk üniversitelerinin uluslararasılaşması değil, gerçekte Afrikalılaşması söz konusudur.
* Türkiye’ye gelen öğrencilerin bir kısmı ‘Türkiye Bursları Programı’ çerçevesinde Türkiye’ye gelmektedir. Bu öğrencilere seviyelerine göre 700, 950 ve 1400 TL’lik aylık burs ödenmektedir. Bunun yanında öğrencilerin geliş ve gidiş uçak biletleri, üniversite öğrenim ücretleri, genel sağlık sigortaları, Türkçe dil kursu ücretleri de karşılanmaktadır. Burs kapsamında konaklanma imkânı da sağlanmaktadır.
* Yükseköğretim kurumlarına yerleştirilen önlisans, lisans ve lisansüstü düzeylerdeki öğrencilerin ödemeleri gereken öğrenim ücretleri, Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı bütçesinden karşılanmaktadır.
* Yüksek lisans ve doktora seviyesindeki yabancı öğrencilerin, yazdığı metinler çoğunlukla anlaşılmayacak kadar kötüdür.
* Türkiye parasını yabancı öğrencilere harcamayı bırakmalıdır. Kıt kaynaklarını israf etmekten vazgeçmelidir.
* ’Türkiye Bursları Programı’ çerçevesinde çok sınırlı bir sayıda öğrenciye burs verilmelidir. Diğer yandan Türkiye Bursları Programının, öğrencileri üniversitelere yerleştirme yetkisine de son verilmelidir.
* Yabancı öğrenciler de Türk öğrencilerle aynı şartlarla, aynı sınavlarla üniversiteye kabul edilmelidir. Yabancı öğrencilerden eğitim maliyetini yansıtan gerçekçi öğrenim ücretleri alınmalıdır. Yabancı öğrencilerin kayıt ücretleri, devlet tarafından karşılanmamalıdır. Çok sınırlı bir kesimi dışında, yabancı öğrencilere burs verilmemelidir.”
***
Görüldüğü gibi özel üniversiteler, ticarethane gibi kullanılmakta, devlet üniversiteleri ise Gözer Hoca’nın tespitiyle “iktidarın siyasi projeleri doğrultusunda” değersizleştirilmektedir. Üniversite diploması ayağa düşürülen bir ülkenin geleceği nasıl olur?
İBB ölçeğinde siyasetin röntgeni!
01 Şubat 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:16
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Siyaset, yine Hintli filozof Beydeba'nın 2500 yıl önce yazdığı Kelile ve Dimne'deki, avcı, kedi, fare, gelincik ve baykuş oyununa döndü.
Bir gün kedi, avcının kurduğu tuzağa yakalanmış. O sırada yiyecek aramak için yuvasından çıkan fare, kediyi o halde görünce önce sevinmiş ama arkasına dönüp baktığında onu kapmaya hazır bir gelincik ve ağacın tepesinde gözleriyle onu takip eden bir baykuş görmüş. Hemen kedinin yanına giderek, kendisine dokunmama sözü vermesi halinde avcı gelene kadar iplerini kemirerek onu kurtarabileceğini söylemiş. Kedi öneriyi kabul etmiş. Gelincik ve baykuş kedinin yanına yanaşamamışlar. Fare, ip kemirme işini ağırdan alarak son ipi koparmamış. Avcı gelince, fare son ipi de koparmış, avcıyla burun buruna kalan kedi, ağaca ancak tırmanabilmiş, gelincik ve baykuş kaçmış, fare ise hemen bir yarığa sinmiş... Böylece fare, en büyük düşmanı kediyle geçici ve kontrollü ittifak yaparak ölümden kurtulmuş...
***
Millet İttifakı da sanki böyle gerçekleşmiş gibiydi... AKP yeniden gelmesin diye yapılan ittifak, işe yaramıştı. Öyle ki İstanbul ve Ankara gibi iki büyük kentte kazanan Millet İttifakı’nın büyük ortağı CHP olmuştu. Bu ittifak, “kazanacak adaylar” varken Kemal Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanlığı seçiminde kendi adaylığında ısrar etmesi ve kaybetmesiyle bozuldu. Kemal Bey, DEVA ve Gelecek Partisi gibi AKP’den özde hiçbir farkı bulunmayan iki partiyi, sırf kendisine destek verecekler diye ittifaka aldığında Millet İttifakı sulandırılmıştı zaten. Biz o zaman CHP ve İYİ Parti’yi uyardık ama kimse dinlemedi. Üstelik bu iki partiye hiç hak etmedikleri kadar milletvekilliği kazandırmış oldular. İttifakın elde ettiği sonuç budur. Bu iki parti, farenin yaptığı gibi kediyi kurtarma rolüne soyundu ama en büyük kazancı elde etti. Şimdi oyun yeniden kuruluyor.
***
Halk TV’de genişçe tartışılan “Siyasal İslamcılık ve Siyasal Kürtçülükten sonra şimdi de Siyasal Alevilik mi?” sorusu ise CHP içindeki sorunu ifade ediyor. Kemal Bey’in, genel başkanlığı kaybetmesini parti içinde Alevilere karşı bir eylem başlatılmış gibi göstermenin aslında Alevilik ile hiçbir ilgisi yoktur. Parti içinde, aday gösterilmeyenlerin çevresinden başlatılan ve “Aleviler mağdur ediliyor” diye sunulan, gerçekte kişisel çıkar odaklı haksız bir tartışmadır.
AKP ise artık meydanı boş bulmuş, Anayasa Mahkemesi kararını da dinlemiyor, siyasallaşmış yargının siyasal kararları yetmeyince Meclis çoğunluğunu kullanarak, yine Anayasa’yı çiğnedi... Bu iş için de FETÖ’ye geçmişte övgüler düzmüş ama genel başkanının her dediğini harfiyen yerine getiren Meclis Başkanı’nı kullandı...
Bu arada 31 Mart tarihinde yapılacak olan yerel seçimler için YSK’nın yaptığı seçmen pusulasındaki sıra kurasında önceki seçimlerde olduğu gibi AKP’nin yine birinci sırada çıkması, kurada hile yapıldığını düşündürdüğü için CHP itiraz etmişti. YSK, itirazı reddetti ama iktidar partisinin her seçimde kurada birinci sırada çıkması, milyarda bir ihtimal bile değil...
DEM Parti ise, HDP'nin eski genel eş başkanı Selahattin Demirtaş'ın eşi Başak Demirtaş’ın İBB adaylığını konuşuyor ki İstanbul’da CHP ile pazarlık yapma zemini oluşsun. AKP’liler böyle bir konu gündemde değilken sosyal medyada Başak Demirtaş’a iğrenç hakaretler ediyordu. Şimdi ise AKP'nin eski MKYK üyelerinden Şamil Tayyar’ın dediği gibi “Başak Hanım” diye hitap ediyorlar... “Başak Demirtaş aday olursa, Ekrem İmamoğlu seçilemez” umudu içindeler...
***
Böyle bir ortamda İYİ Parti’nin İBB adayı Buğra Kavuncu, ilk basın ziyaretini Yeniçağ’a yaptı. Daha önce Zafer Partisi’nin adayı Azmi Karamahmutoğlu da Yeniçağ’ı ziyaret etmiş, bağımsız aday Taylan Yıldız ise adaylığını açıkladığı toplantısına beni de davet etmişti...
Buğra Kavuncu, seçmenin AKP ile CHP arasındaki kutuplaşmaya mahkûm olmadığını, üçüncü yol olarak İYİ Parti adaylarını destekleyebileceğini söylüyor, ayrıca Ordu, Eskişehir ve İzmir gibi büyük şehir adaylarının da iddialı olduğunu belirtiyor. Kavuncu, 11 Şubat’ta, Haliç Kongre Merkezi’nde, seçilirse yapacaklarını anlatacak.
Kavuncu, Tercüman’da yazmaya başladığım dönemden yani 17 yaşından beri yazılarımı takip ettiğini de bildirdi.
Diğer adaylarla henüz bir görüşmemiz olmadı... Doğrusu, hepsinin bir araya geldiği televizyon programları yapılması ve seçmenin karar vermesidir. Bunun yerine, TRT sadece iktidar adayının propagandasını yapıyor!
Hırsız, adalet gözetmez!
02 Şubat 2024 00:12
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:16
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Prof. Dr. Meltem Dikmen, Veryansın Tv’de, Erdem Atay’ın, Meclis’te Can Atalay'ın vekilliğinin düşürülmesi ve konuyla ilgili yargıdaki kriz hakkında sorularını cevaplandırırken "Bilinçli olarak hukuki bir bulanıklık yaratıldığını düşünüyorum" dedi.
“Normal mahkemelerde bile, ilk derece mahkemelerde bile tutuklu yargılanan kişilerin duruşmaları bir an önceye alınır. Yani en geç 1 ay önce duruşmalar yapılır” hatırlatmasında bulunan Dikmen, “Son dönemde mahkemeler de adeta kamuoyunda belli konuların yargının hukuki meşruiyetiyle ilgili konuların kamuoyunda tartışmaya açılması ve gündemin bu şekilde geliştirilmesi için bilinçli olarak paslaşıyorlar ve toplum için yapay gündem yaratıyorlar gibi geliyor bana.
Bilinçli olarak hukuki bir bulanıklık yaratıldığını düşünüyorum. Ve bu hukuki bulanıklık ortamında ağaçlara bakarak ormanı görmemek gibi bir durumla karşı karşıyayız diye düşünüyorum.
Eğer Anayasa Mahkemesi, Can Atalay için gerçekten bir hak ihlali tespitine karar verecek olsaydı 4 ay elinde bekletmemeliydi o dosyayı. Başvurunun kendisine geldiği 1-2 ay içinde henüz Yargıtay 3’üncü Ceza Dairesi’nin bu konudaki kararı kesinleşmeden verebilmeliydi. Ama yapay bir kriz oluşturulmuştur.” diye konuştu.
***
Yeni Anayasa tartışmalarını işaret eden Dikmen, “Değişikliklerin hangi noktalarda olacağı konusunda şimdi ipuçları toplanmaya çalışılıyor. Bunlardan biri Anayasa Mahkemesi’nin görev ve yetkilerini budamak” yorumunu yaptı.
Türkiye’nin son 20 senede Anayasasızlaşma, devletsizleşme, kimliksizleşme ve vatansızlaşma sürecine girdiğini söyleyen Dikmen, “Yanılmadığımı, adım adım bu sona yaklaştığımıza dair birtakım gelişmeleri gözledikçe de çok üzüldüm” dedi.
***
Bir ülkede hukukun işleyip işlemediğinin en somut göstergelerinden biri, yolsuzluk endeksidir.
Türkiye, Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün açıkladığı Yolsuzluk Algı Endeksi’nde bu yıl da gerileyerek Zambiya ve Gambiya gibi ülkelerin gerisine düştü.
180 ülke arasında 115. olan Türkiye için bu, tarihin en kötü yolsuzluk algısını gösteriyor. Türkiye geçen yıl 101. sıradaydı. Listenin zirvesinde Danimarka, sonunda ise Somali yer aldı.
Haberi, günlük basın taraması yaparken haberi BBC’de gördüm. Medyanın bu haberi görmemesinin bir sebebi, “iktidarı yıpratmamak”la ilgilidir... Asıl sebep ise iktidar medyasının usulsüz ve adaletsiz olarak sürekli beslenmesidir ki bu da bir çeşit yolsuzluktur.
Kamu kurumlarının reklamlarını sadece iktidara vermesi, ayrıca özel sektörün baskı altına alınarak muhalif medya kuruluşlarına reklam vermemesinin sağlanması da yolsuzluktur.
***
Bir ülkede hukuk sisteminin nasıl işlediğini anlamak için yolsuzluk endeksine bakmak yeterlidir. Yolsuzluğun oranı adaletin veya adaletsizliğin oranı demektir.
Şeffaflık Örgütü, Türkiye’ye dair değerlendirmesinde “Türkiye’nin 2015’ten beri hızla gerilemesi, yürütmenin çok güçlü bir hale gelmesi il, demokratik denge ve denetleme mekanizmalarının azalmasından kaynaklanıyor” ifadelerini kullandı.
Örgüt Türkiye’de yolsuzluğu önleyecek yasaların yetersiz olduğunu, bu yasaların uygulanmasında da isteksiz davranıldığını, yargının bağımsız olmadığını aktardı.
***
Yolsuzluğun kurumsallaştığı ve komisyon adı altında rüşvetin tarifeye bağlandığı ve havuzda toplanan paraların dövize çevrilerek yurt dışına kaçırıldığı bir sistem, ekonomik krizin neden durmadığını ve durmayacağını da gösterir...
Bu, vampirin insan kanı emmesi gibidir. Ülkenin kanı da bu şekilde emiliyor. Yapılan hesaplara göre yurt dışına kaçırılan döviz miktarı, 22 yılda bir trilyon doları aşmıştır. Bir trilyon doların kaçırılmadığını düşünün... Emekliler, açlık sınırı altında bir maaşa mahkûm edilir miydi?
Açıkça görüldüğü gibi hırsızlık, bütün kötülüklerin hem anası hem babasıdır... Hırsızlık bir politika olarak uygulanırsa, sebep olduğu ekonomik krizden dolayı dış politikada teslimiyetçiliğe yol açtığı için vatana ihanete kadar da götürür.
Bu itibarla, ülkenin kanının emenlerden, Anayasal düzene, hukuka saygılı olmalarını bekleyemezsiniz...
Hırsız, adalet gözetmez...
Türkiye, nasıl düze çıkar?
03 Şubat 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:15
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İngiltere Merkez Bankası, politika faizini beklentiler doğrultusunda 15 yılın en yüksek seviyesi olan yüzde 5,25'te sabit bıraktı.
Açıklamada Aralık 2023'te yüzde 4 olan enflasyonun bu yılsonunda yüzde 2,75'e gerilemesinin beklendiği, gelecek iki yıllık dönemde enflasyonun yüzde 2,3 ve üç yılda yüzde 1,9 seviyesine düşeceğinin tahmin edildiği bildirildi.
Jeopolitik etkenlerin enflasyon için yukarı yönlü baskı oluşturduğu kaydedilen açıklamada, enflasyonu düşürmek için faizin gerektiği kadar yüksek seviyede tutulacağı aktarıldı.
***
ABD’nin Federal Rezerv’i ise faizi yüzde 5,50'de sabit bıraktı. FED Başkanı Jerome Powell, "Politika faiz oranımız büyük olasılıkla tepe noktada. Eğer ekonomi beklendiği gibi gelişir ise, faizleri bu yıl düşürebiliriz" dedi.
FED’den yapılan açıklamada, “Enflasyonun yüzde 2'ye doğru hareket ettiğine daha fazla güven duyana kadar faizleri düşürmeyeceğiz. Ekonomi iyi bir ilerleme gösterdi, enflasyon son dönemde kayda değer şekilde aşağı geldi, ancak hâlâ hedefin üzerinde. Enflasyonun izleyeceği patika belirsiz, ancak biz enflasyonu yüzde 2'ye döndürmeye tamamen bağlıyız.” denildi.
***
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Para Politikası Kurulu, 2024’ün ilk toplantısında politika faizini 250 baz puan artırarak yüzde 45’e çıkardı.
PPK'nın açıklamasında, "Kurul, parasal sıkılaştırmanın gecikmeli etkilerini de göz önünde bulundurarak, dezenflasyonun tesisi için gerekli parasal sıkılık düzeyine ulaşıldığını ve bu düzeyin gerektiği müddetçe sürdürüleceğini değerlendirmiştir. Enflasyon görünümü üzerinde belirgin ve kalıcı riskler oluşması durumunda ise parasal sıkılık gözden geçirilecektir." denildi.
***
Bilindiği gibi, Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, daha önceki Merkez Bankası başkanlarına “faizleri düşürün” talimatı vermiş ve faizler yüzde 10’un altına kadar düşürülmüş, ancak bu sebeple gerçek enflasyon yüzde 130’lara kadar tırmanmıştı. Erdoğan, “Bu konuda nas ortada. Nas ortadayken sana, bana ne oluyor?" ifadelerini kullanmıştı.
Nas, Kur’an ve Sünnet’te yer alanların tamamına deniliyor. Erdoğan bu sözlerle, aslında devleti din kurallarına göre yönettiğini ifade etmiş oluyordu.
Erdoğan’ın Hazine ve Maliye Bakanlığı’na getirdiği Mehmet Şimşek, halk dövize hücum etmesin diye önceki dönemde kabul edilen kur koruma garantili mevduat uygulamasının devlet ve ekonomiye getirdiği yükten kurtulmak için uğraşırken, Merkez Bankası Başkanı Hafize Gaye Erkan da aynı amaçla politika faizini yüzde 45’e kadar çıkarmak zorunda kaldı. Aslında gerçek enflasyon oranına göre hareket etseler, politika faizini yüzde 130’ların üzerine çıkarmaları gerekirdi. Halk, ancak o zaman parasını Türk Lirası’nda tutardı. Öyle ya, Türk lirasında kalmak, paranın her geçen gün erimesine yol açıyor ve bunun sorumlusu da ülkeyi yönetenler ise halk ne yapacak? Ya altın ya da döviz alacak veya yatırım yapacak...
***
Enflasyon, vatandaşın cebindeki parayı çalmaktır. Yine ülkenin birikimini dövize çevirerek yurt dışına kaçırmak, enflasyonun temel sebeplerinden biridir. Kısacası enflasyon hırsızlık demektir.
ABD ve İngiltere, faizleri İslami naslara uymak için yüzde 5,50-5,25 seviyesinde tutmuyor; aklın gereği olduğu için böyle yapıyorlar. Tabii enflasyon çok yüksekken faizleri yüzde 10’un altına düşürmek de akıl işi değildir. Bugün 7-8 yaşındaki çocuklar bile harçlıklarını dövize çevirmekten bahsediyor. Onlar bile paranın cepte durdukça azaldığını görüyor da yetişkinler görmüyor mu?
Enflasyon oranı çok yüksekken faizleri düşürmenin akılla da nasla da ilgisi yoksa asıl sebep neydi? Herkes, bu sorunun cevabını düşünmelidir! Sebep halk tarafından anlaşılırsa Türkiye sadece ekonomide değil, her alanda düze çıkar!
Bu hızla 563 bin konut kaç yılda biter?
05 Şubat 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:15
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan, AKP Genel Başkanı olarak Hatay’da yaptığı konuşmada "Bir gerçeği şu anda söylüyorum, merkezî yönetimle yerel yönetim el ele vermezse, dayanışma halinde olmazsa o şehre herhangi bir şey gelmez. Hatay'a geldi mi? Şu anda Hatay garip kaldı, Hatay mahzun kaldı ve şu anda Hatay'daki mevcut yerel yönetim maalesef şu deprem olayından sonra 'Ba'de harab'ül Basra' oldu. Nerede belediye başkanı? Yok.” dedi.
Erdoğan konuşmasının diğer bölümlerinde ise "İnşallah deprem bölgesindeki 390 bin hak sahibi vatandaşımızın sonuncusu da evinin anahtarını alana kadar çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Bir kez daha Hataylı kardeşlerimize söz veriyoruz, hangi zorlukla, hangi engelle karşılaşırsak karşılaşalım, elimizde olmayan sebeplerle hangi sıkıntıları yaşarsak yaşayalım Hatay'ı eskisinden daha görkemli, daha güvenli, daha canlı bir şehir haline getirinceye kadar bize durmak, dinlenmek yok." diye Hataylılara söz verdi.
Erdoğan, "Temmuz ayında Meclis'imiz tarafından kabul edilen ek bütçede deprem bölgesindeki şehirlerimizde kullanılmak üzere 762 milyar liralık kaynak ayırdık. Bu yılın bütçesinde de depremzede illerimizin yeniden imarı için 1 trilyon liradan fazla kaynak tahsis ettik. Depremden en fazla zarar gören Hatay'ımız elbette ayrılan bu kaynaktan hak ettiği payı aldı, almaya da devam edecek.
Çünkü biz, deprem turistleri gibi bölge illerimizi sadece oy sandığı ufukta belirince hatırlayanlardan değiliz. Biz, depremzede kardeşlerimizi oy tercihlerine göre ayıran, oy rengine göre hizmete ve hürmete layık görenlerden de değiliz. Biz, sırf sandıktan istediği sonuç çıkmayınca deprem mağdurlarını kaldıkları misafirhanelerden kapı dışarı eden, yaptığı 3 kuruş yardımı insanımızın başına kakan vicdansızlardan hiç değiliz. Biz, depremzede kardeşlerimizin dertleriyle gerçekten dertlenen, bunların çözülmesi için samimiyetle çaba harcayan bir yönetimiz.” dedi.
Erdoğan, girişteki cümleyi de bu sözlerin ardından söyledi. Konuşmanın ilgili bölümlerini verdim ki, “içinden bir cümle cımbızla çekilip alınmış” denilmesin...
***
Erdoğan’ın “merkezî yönetimle yerel yönetim el ele vermezse, dayanışma halinde olmazsa o şehre herhangi bir şey gelmez. Hatay'a geldi mi?” sözlerine CHP milletvekilleri sert tepki gösterdi.
CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, "Tek kelimeyle, utanç verici" derken CHP Ordu Milletvekili Mustafa Adıgüzel, "Erdoğan depremden bir yıl sonra Hatay'da hak sahibi 150 bin konuttan 'yalnızca' 7 bin konutu yaptıklarını ve gerekçesini itiraf ediyor. Oy yoksa hizmet de yok, ister deprem, ister insanlık dramı olsun yok kardeşim. Neden yok, çünkü sen insan değilsin, sen sadece seçmensin..." diye konuştu.
***
Deprem bölgesinde başta Hatay olmak üzere 11 il için bir-iki trilyon liranın yetmeyeceğini Erdoğan da biliyor... Nitekim Hatay’da 150 bin konut yaptırılması gerekirken yedi bin konut ancak yapılabilmiş. Bu hızla gidilirse, 150 bin konut, 21,5 yılda ancak biter... O zamana kadar da kim öle kim kala...
Olağanüstü şartlar olağanüstü önlemler gerektirir. Kaynak yetersizse ki yetersizdir; o halde deprem konutlarının yapılmasını bile yandaşların servetine servet katmak için kullanmak yerine bir seferberlik başlatılmalıydı. Türk Milleti, iyi organize edilirse, bütün deprem konutlarını iki yılda bitirecek kabiliyete ve birikime sahiptir...
***
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı iken Murat Kurum, "Cumhurbaşkanımızın liderliğinde bakanlık tarafından deprem bölgelerinde 420 bin 325 konut ve 143 bin 261 köy eviyle beraber 563 bin 586 konut inşa edilecektir.” diye açıklama yapmıştı.
Bu hızla Erdoğan’ın verdiği rakama göre 390 bin, Murat Kurum’un verdiği rakama göre 563 bin konut, kaç yılda biter?
İşte bir yılda yapılan konut sayısı ortada... Devede kulak bile değil...
Hatay’da daha enkaz bile kaldırılamamışken, “şunu yaptık, bunu yaptık” demenin kimseye bir faydası da yok...
Türkdoğan Hoca’nın Asya’ya tavsiyesi...
06 Şubat 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:15
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, Türkiye’nin yetiştirdiği çok değerli bir sosyologdu. Neredeyse Cumhuriyetle yaşıttı, 96 yaşındaydı. Bir defasında Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı kurucusu Prof. Dr. Turan Yazgan ve Aydınlar Ocağı Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal ile birlikte o zamanki gazetemiz Kurultay’ı ziyaret etmiş ve Türkiye’ye yönelik sosyolojik ve siyasi tehditlere birlikte işaret etmişlerdi.
İzmit’te 2005 yılında yapılan Birinci Türk Dünyası Sosyologlar Kurultayı'nda bir oturumu yöneten, Türkdoğan Hoca, “Bugün Batı kültürü baskın kültürdür, onlar verici, biz kabul edici durumdayız. İki kültür karşılaştığında baskın kültür, alt kültürü etkiliyorsa orada kimlik kaybı olur. Bu sebeple, Doğu'nun kendini yeniden tanımlaması gerekir, aksi halde bütün Asya milletleri büyük darbe alır. Asya toplumlarının birleşmesi önemlidir. Asya'ya dayalı bir kutup gelişiyor, buna destek vermekte yarar vardır" demişti.
Türkdoğan Hoca, masa başı sosyoloğu değildi. Ömrü halk içinde araştırmalarla geçti. Eserleri bilimsel araştırma ürünü olduğu için devlet veya halk nezdinde fazla itibar görmedi! Bu da Türkiye’nin neden uzun süredir ekonomik, sosyal ve siyasi kriz içinde olduğunu yeterince açıklamaktadır!
***
Türkdoğan Hoca’yı yine çok değerli bir sosyolog olan Prof. Dr. Mustafa Erkal anlatıyor:
“Bir ilim adamı nasıl olmalı diye sorulsa, bunun cevabı Hocamız ve benzerleridir. Prof. Dr. Orhan Türkdoğan geride birçok kitap, makale ve araştırma bıraktı. Türkiye’yi karış karış dolaştı. Halkla bire bir görüştü; bundan büyük zevk aldı. Çünkü kendisi de halktan biriydi. Türkdoğan Hoca bir inmeyen bayrak gibi idi.
Ziya Gökalp sonrası Türkiye’de bir Türk sosyolog bulamama ayıbı içinde olanların yabancılardan medet ummaları çok çirkindir. Mevcut sosyologlarımızı inkâr kuyruklu bir yalandır. Bazılarının anlaşılmaz bir şekilde yerli ve millî sosyologlarımızı dışlamaları aslında kendi kendilerini dışlamadır. Bu yanlış yolda gidenler değerli ilim adamı Orhan Türkdoğan’ın eserlerini ne ölçüde karıştırmışlardır? Kaldı ki, ülkelerin toprak bütünlüklerine, sosyal yapılarına yapılan saldırılar, ülke sınırlarının değiştirilmeye çalışıldığı ve etnik tuzakların döşendiği bir dönemde, küreselleştirilmeye karşı millî devlet, üniter yapı ve milliyetçiliğin önem kazandığı, bu sebeple sosyolojik araştırmalara başvurulması gereken bir dönemden geçiyoruz.”
***
Orhan Türkdoğan, Eyüpsultan camisinde kılınan namazdan sonra aile kabristanında toprağa verildi... Cenaze namazına katılanlar, Hoca’nın kitaplarını okuyan aydınlardı...
Birinci Türk Dünyası Sosyologlar Kurultayı'nda Azerbaycan'dan Prof. Dr. Selahattin Halilov, Türkdoğan’ın yönettiği oturumda şöyle demişti:
"Her şeyden önce Türk Dünyası için umumi bir ideal, yön ve istikamet göstermeliyiz. Ayrıca felsefi araştırmalar da gerekir ki, sosyolojik araştırmalar bir anlam taşısın. Vahit bir idea oluşturmak gerekir. Öncül olan Türk kimliğidir. Ancak bu coğrafyadaki insanların ekonomik, sosyal durumlarını göz önüne almayan hiçbir çaba başarılı olamaz.
Ayrıca tüm yerküre için bir sosyolojik analiz gerekir. Neyin sayesinde Garp dünyası önde gidiyor?
Amerikalılar, Avrupalılar, Türk Cumhuriyetlerinde araştırmalar yapıyor; 'Nice olur ki sizde aile bağları kuvvetlidir, nice olur ki sizde cemiyet hayatı kuvvetlidir?' diye... Sonra da bunları dağıtmak istikametinde işler görürler. Köroğlu destanında, 'Tüfek icad oldu mertlik bozuldu' denilir. Şimdi Türk Milleti neden mutileşti? Çünkü silahı yere koydu! Tabii fikir vuruşunda da öncül olmak gerekir. Büyük işler yapmak için muhit de lazımdır.
Millî devletin fonksiyonu, halkın entelektüel potansiyelini yükseltmektir.
Biz ferdi yarışmalarda öne çıkıyoruz ama takım oyunlarında genellikle başarısız oluyoruz.
Millî devletten vahit ideaya geçişi, takım oyunu ile organizasyon ile başarabiliriz. Vahit ideanın bütün beşeriyet tarafından kabulü; küreselleşmedir, biz de bunu yapabiliriz."
Orhan Türkdoğan Hoca, Türk Dünyası için umumi bir ideal, yön ve istikamet göstermek isteyenler için bilimsel veri tabanı hazırlayan bir öncüydü. Ruhu şad olsun.
Depremzedeler ve emekliler, Stalin'in tavuğu mu?
07 Şubat 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:14
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Çağlayan Adliyesi'ndeki polis noktasına yapılan saldırı, görevli polislerin cansiperane müdahalesiyle durdurulmuş oldu. Kayıtlardan, arkadaşının vurulduğunu gören kadın teröristin, yoldan geçen bir kişi rolünden çıkıp meydandan polislere doğru ateş ettiği, bir polisin de siper almadan teröriste anında cevap verdiği görülüyor.
***
6 Şubat depremlerinin yıldönümünde, bütün ülke yapılanları, yapılmayanları konuşurken böyle bir saldırının zamanlaması, “seçim sürecinde gündemin değiştirilmesi” gibi çeşitli yorumlara sebep oldu.
Gazeteci Alican Uludağ da Bu ülkede ne zaman iktidar kötü yönetimi nedeniyle köşeye sıkışsa, halktan tepkiler artsa; hemen imdadına terör örgütleri yetişiyor.” diye yorum yaptı.
Peki iktidar gerçekten köşeye sıkıştı ise Tayyip Erdoğan neden Hatay'da “Merkezi yönetim ile yerel yönetim el ele vermezse, dayanışma halinde olmazsa o şehre herhangi bir şey gelmez. Hatay’a geldi mi?” diye sordu. Erdoğan bu sözlerden hemen önce Hatay’a yatırım gelmemesini, “yereldeki vizyon eksikliği”ne bağladı ama girdiği her seçimden birinci sırada çıkan bir partinin genel başkanı, yazılı metinden ayrılarak konuşmuş olsa bile bu sözlerin, muhalefetin ağır eleştirilerine yol açacağını düşünmez mi?
Düşünür herhalde değil mi? Öyleyse Erdoğan bu sözleri, ağır eleştiriler yapılacağını bilerek söyledi!
***
Erdoğan, depremlerden sonra 31 Mart'ta yaptığı konuşmada, “319 bini 1 yıl içinde olmak üzere toplam 650 bin yeni konut yaparak depremzede vatandaşlarımıza teslim edeceğiz” demişti. Bir yıl içinde 46 bini konut bitirildi.
6 Şubat'ın yıldönümünden bir gün önce, “Bu hızla gidilirse, Hatay'da 150 bin konut, 21,5 yılda ancak biter... O zamana kadar da kim öle kim kala..." demiştim.
BBC'nin ayrıntılı analizinde de görüşüne başvurulan İnşaat Mühendisleri Odası Başkanı Taner Yüzgeç, mevcut hızda devam edilirse vadedilen miktarda konutu tamamlamanın 15-20 yıl sürebileceğini söyledi...
Analizde "Cumhurbaşkanlığı raporuna göre 6 Şubat depremlerinde 11 ilde toplam 518 bin konut yıkıldı veya ağır hasar aldı.
Bunlara ek olarak 128 bin 778 konut da orta derecede hasar aldı." deniliyor.
Yıkılan, ağır veya orta hasar alan konut sayısı 518 bin ise depremdeki kayıp sayısı ne kadardır? Resmi rakamlara göre 50 bin 783 kayıp var. 518 bin konutun yıkıldığı, ağır veya orta hasar aldığı bir depremde, kaç kişi ölür. Her konutta bir kişi ölmüş olsa 518 bin kişi eder!
Semih Kalkanoğlu ise depremlerden dört gün sonra "En iyi olasılık hesabı yaparsak, 9 bin 470 binanın yıkılmış olduğunu varsaysak bile yıkılan her bina 5 katlı ve her katta 2 daire var ise her binada asgari hesapla 10 aile var demektir. 94 bin 700 daire demek bu... Bu da 378 bin kişinin, enkaz altında can verdiği anlamına gelir." demişti.
***
Bir sokak röportajında emekli bir vatandaş, ekonomik şartlardan dolayı oğlunu evlendiremediğini söyledi. Muhabirin, "Son seçimlerde kime oy verdiniz?" sorusuna ise "Cumhurbaşkanı’na oy verdik, pişman değilim" yanıtını verdi.
Peki Erdoğan, bu vatandaştan nasıl oy alıyor? Bence Erdoğan "Stalin'in tavuğu yöntemi"ni kullanıyor... Stalin, tüylerini yolduğu, kan revan içindeki tavuğun ayağının dibine sığınmasını göstererek kendince etrafındakilere bir ders vermişti...
Emeklilerin büyük bölümü, cumhuriyet tarihi boyunca hiç bu kadar yoksulluğa mahkûm edilmedi ama haberden anlaşıldığı gibi çoğunluğu yine de Erdoğan'ın eteklerine sığınıyor! Erdoğan, depremzedelerin de kendi eteklerine sığınması için “Merkezi yönetim ile yerel yönetim el ele vermezse, dayanışma halinde olmazsa o şehre herhangi bir şey gelmez. Hatay’a geldi mi?” diye soruyor...
Sosyal psikoloji uzmanları, Erdoğan’a muhalefet bu konuda eleştirdikçe, depremzedelerin korkusunun büyüyeceğini fısıldamış olsa gerek...
Emeklilerin korkusu, şimdikinden de kötü duruma düşmektir... Depremzedenin korkusu ise evsiz ve işsiz kalmaktır...
İnsan beyninin korku karşısında çalışmaz hale geldiği, korkutulan insanların mantıklı düşünemediği ve çoğunlukla korkutana teslim olduğu biliniyor... Buna “siyasette korku yöntemi” de deniliyor...
Yabancılara özel kentler projesi!
08 Şubat 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:14
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Rezerv alan yasası sonrasında, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki, İstanbul'da mera alanı diye geçen, orman vasfını yitirmiş arazilerin olduğu 12 yerin rezerv alanı olarak belirlendiğini belirterek "Buralarda yapacağımız hazır 450-500 bin konut olacak. Birisinin çevresinde Esenler, Eyüp var. Birisi Tuzla civarında. İlk etapta en riskli alanları buraya taşıyacağız. 1 milyona yakın konut yapacağız. Birkaç yıla bunları bitiririz biz. Kimseyi evinden etmek gibi bir derdimiz yok, tek derdimiz İstanbul'u depreme hazırlamak" demişti.
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ise dün “Afetlere Karşı Dayanıklı İstanbul Proje Tanıtım Toplantısı”nda “Saatlerce Kanal İstanbul'u anlatırım. Bu bir emlak projesidir. Araziyi tanıdıklarına sat, sonra burayı imara aç birileri para kazansın projesidir. Ama İstanbul’a büyük bir külfettir, büyük bir zarardır. En az 2,5-3 milyon daha ilave nüfus demektir. Böylesi bir nüfusu, böylesi bir yapıyı İstanbul’un kaldırma şansı yoktur.” dedi.
Gazete Duvar’dan Osman Çaklı’nın rezerv alanlarla ilgili haberinde ise bir rezerv alan haritası var. Haritada, rezerv alanların daha çok Kanal İstanbul güzergâhı olarak tespit ve ilan edilen arazinin iki tarafında toplandığı görülüyor.
Haberde de “İstanbul’da 21 adet Esenler büyüklüğünde rezerv alan ilanı yapılmış. Rezerv alanların büyük çoğunluğu Kanal İstanbul etrafında yoğunlaşırken, bölgeye yaklaşık 3 milyon nüfusun taşınması planlanıyor. İstanbul’da ilan edilen rezerv alanların 22 bin hektarı Arnavutköy’ü kapsıyor. İstanbul genelinde ilan edilen rezerv alanlarda hâlihazırda 417 bin nüfus barınıyor. Kent genelinde toplam 157 farklı rezerv alan ilanı mevcut.” deniliyor.
Rezerv alanların yeri konusunda yetkili makamlar tarafından ayrıntılı bilgi verilmiyor.
***
İmamoğlu ise konuyla ilgili şu açıklamaları yaptı:
*Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından riskli ilan edilen 69 alandan sadece 2'si gerçek riskli alan. Bu çok vahim bir durum... Tabir-i caizse görevinizi kötüye kullanıyordunuz. Bir tarafta büyük hasar ve can kaybına yol açacak yerler varken, kentin kuzey alanına yönelmişlerdi.
*Kentsel dönüşüm projelerini bizimle yapmak isteyen vatandaşlarımıza kamu bankalarından bir kuruş kredi verilmemesine rağmen yolumuza devam ettik. Toplam 5 bin 925 konutu sahiplerine teslim ettik.
*2024-29 arasında 22 bin konutu dönüştürmek için gaza basacağız, hedefimiz 50 bin konutu dönüştürmek. 10 öncelikli alanda 125 bin binada dönüşümün önünü açacağız.
***
Bu güncel bilgiler dışında bir hatırlatmada bulunmak da gerekiyor! Tayyip Erdoğan, "İstanbul"a iki yeni şehir" projesini açıkladığı zaman Ordu'dan Murat Erduran, "Bu şehirler yabancılar için yapılıyor olabilir mi?" diye sormuştu.
Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk ise Vakıflar Yasası ile Türkiye'de "gayrimüslim dükalıklar" oluşturma yolu açıldığını söylemişti.
***
17 Eylül 2006 tarihinde Anadolu Ajansı bir haber geçmişti. Türkan Al imzalı haberin başlığı, "Yabancılara özel kent" idi. İspanya modeli kent projeleri ile yeni dönemde yabancılara mülk satışının hızlandırılması amaçlanıyordu.
Maliye Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile birlikte yabancılara "Kent Projeleri" yöntemi ile satış için de çalışma yapıyordu. İzmir-Reisdere'de, Norveç Sosyal Güvenlik İdaresi ile hayata geçirilecek Norveç Kent Projesi'nde bu ülkedeki 5 bin emekliye hizmet verilmesi öngörülüyordu.
Öte yandan Maliye ve Turizm Bakanlıkları, İspanya Modeli ve yeni Kent Projeleri için yaklaşık 20 ilde yer arayışına da başlamıştı. İzmir, Antalya, Aydın, Muğla, Mersin, Denizli, Afyon, Tekirdağ, Çanakkale, Bursa, Balıkesir ve Sivas-Kangal'ın da aralarında yer aldığı bu illerde söz konusu projelerin hayata geçirilebileceği araziler araştırılıyordu. Görüldüğü gibi AKP’nin, yabancılar için 20 yeni kent kurmak diye bir projesi vardı. Bana göre bu proje, Türkiye’yi Hristiyanlaştırma operasyonu çerçevesinde hazırlanmıştı ama bir daha bu şekliyle gündeme getirilemedi!
Yalnız, Türkiye’ye milyonlarca yabancı getirdiler, konut alana vatandaşlık da satıyorlar!
AKP’nin “dönüşüm” dediği projeleri bu veriler ışığında incelemek gerekir. AKP, Türkiye’yi yabancılara teslim eden bir organizasyona dönüşmüştür!
Çözüm, milletin algısını değiştirmekte...
09 Şubat 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:14
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İnternet ve sosyal medyanın gelişimiyle birlikte, okur ile yazar arasındaki mektuplaşmalar da “ileti”ye dönüştü. Hakaret içermeyen bütün iletilerin başımızın üzerinde yeri vardır. Hakaret, başkasına yapılmış olsa bile o iletileri “sessiz”e alıyorum.
Herhangi bir konuyu ele aldığımız zaman, bazı takipçiler, “Doğru ama şunlar da var” gibi yorumlar yapıyor. Seçilmiş bir konuyla ilgili bütün verileri bir köşe yazısına sığdırmak mümkün değildir, buna gerek de yoktur. Kaldı ki herkesin önceliği farklıdır. Gazeteciler için güncellik de önemlidir. Ayrıca, bahsedilen konuları zaten daha önce yazmışsanız, iki gün sonra tekrarlayamazsınız.
Yine de bu tür hatırlatmalar, sonraki yazılar için “ayak” olabiliyor. Yalnız belli gerçeklikleri her yazıda değil ancak yeri ve zamanı gelirse hatırlatabilirsiniz...
***
Bazı takipçilerin beklentisi ise sorunların tespitiyle birlikte çözümün de verilmesidir. Oysa bir sorunu tespit eden mantık, çözümü de gösteriyor demektir. Sorunu ortaya koymadan çözümden bahsedilemez. Sorunun giderilmesi, çözüm demektir.
Kimilerinin beklentisi ise ülke veya dünya sorunları için hazır reçeteler sunmamızdır. Sorun reçete sunmakta değil, toplumun o reçeteyi kabul edip etmemesindedir.
Hatta yeni bir medeniyet felsefesi ortaya koyup, bunu fikre veya ideolojiye dönüştürmemizi ve topluma önderlik ederek o fikirleri icra etmemizi isteyenler de oluyor.
Oysa Prof. Dr. Selahattin Halilov’un dediği gibi “Yeni bir medeniyet felsefesi ortaya koymak veya büyük işler yapmak için muhit de lâzımdır.”
Hepimiz, içinde bulunduğumuz çevrenin yansımasıyız. Büyük işler yapan, aslında tek tek bireyler değildir. Yıldızlara ev sahipliği yapan, gökyüzüdür...
Bunun ötesine geçebilenler ise zaten insanlık tarihine yön veriyor. Burada Dündar Taşer’in, “Everest tepesi, Gor çukurundan sırık gibi yükselmez, Ancak Himalaya zemininden göğe kaldırılır.” sözünü hatırlatmak isterim... Everest tepesinin etrafında 8 bin metreyi aşan başka tepeler vardır. Hepsinin zemini Himalaya dağlarıdır...
***
Atatürk’ün dediği gibi büyük işleri yalnız büyük milletler yapar.
İçinde bulunduğumuz şartlarda, bir gazetecinin yapabileceği en doğru iş, temel konularda gerçekleri ortaya çıkarmak ve fikirlerini bu gerçeklik üzerinde oluşturmaktır. Sık sık hatırlatırım ama Pakistanlı fizikçi Pervez Hoodbhoy’ın dediği gibi “Yapıcı bir değişiklik olması için gerçeklerin bütün açıklığı ile ortaya konulmasından başka çare yoktur."
Bir de Konfüçyüs’ün “Kelimelerin gücünü anlamadan insanların gücünü anlayamazsınız” sözü var. Kelimeler, kullanandan bağımsız olarak çok hızlı dolaşır ve görev yapar!
Türk Milleti’nin tarihteki gibi büyük işler yapabilmesi ise mevcut algılarını değiştirmesiyle mümkündür.
Sahtekârlık üzerine kurulmuş siyasetlerden medet uman toplum, her geçen gün batağa saplanır.
Biz gerçekleri ortaya koyarak bozulmuş olan ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel algıyı düzeltmeye çalışıyoruz. Gerisi, milletin tercihidir.
***
Bazen burada yazdığımız çok net gerçekleri, televizyonlar haber olarak vermezse çok kimse inanamıyor! En son, Kuzey Irak’taki Mehmetçiklere Amerikan özel askerî şirket elemanlarının saldırdığını ortaya çıkarmamız sırasında olduğu gibi... Kimse yalanlayamadı ama!
Çünkü Texe Mars’ın, "Dark Majesty" kitabında açıkladığı gibi "Yürürlükteki bu korkunç komplonun içeriği, insanları rahatsız ediyor. Konfor sınırlarını sarsıyor. Gerçek, geleneksel düşünce kalıplarının içine sığmıyor ve sosyal olarak 'doğru' kabul edilen olgularla örtüşmüyor. Mevcut sistemlere duydukları güven sarsılıyor, duygusal ruh halleri tehdit altına giriyor. Çok sarsıcı ve rahatlarını kaçırıcı olabileceğinden, gerçekle yüzleşmek istemiyorlar. İsteseler bile, liderleri, politik ve ekonomik sistemleri, idealize edilen değerler hakkındaki gerçekleri öğrendiklerinde daha sarsıcı bir açmazla karşı karşıya kalma riski olduğunu da biliyorlar. Ancak Soljenitsin'in belirttiği gibi; cesur bir insanın atacağı en basit adım, bir yalanın parçası olmamaktır. Gerçeğin bir kelimesi bile tüm dünyaya bedeldir..."
Algının değişmesi ise gerçeklik zemininin en az Himalaya Dağı zemini kadar yükselmesinden sonra söz konusu olabilir. Gerçeklik temelinde yürüyen bir toplumu, doğru insanlar yönetir, sahtekârlar ve gizli gündemi olanlar siyaset sahnesine çıkamaz. O zaman milletin bütün işleri rast gider...
Putin, neden “tahta kafalılar” dedi?
10 Şubat 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:14
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD Başkanı Joe Biden, evinden çıkan gizli belgelerle ilgili raporunu açıklayan Özel Yetkili Savcı Robert Hur'a, "hafızası ve yaşlılığıyla ilgili asılsız ithamda bulunduğu" gerekçesiyle tepki gösterirken, aynı toplantıda Mısır Devlet Başkanı Sisi için "Meksika Devlet Başkanı" ifadesini kullandı.
ABD'de Özel Yetkili Savcı Robert Hur, Başkan Joe Biden'ın evinden çıkan gizli belgeleri "bilerek" elinde tuttuğunu, ancak hem soruşturmadaki iş birliği hem de belgelerle ilgili detayları hatırlayamayacak kadar "hafızasının zayıf" olması nedeniyle suçlamada bulunmayacağını açıklamıştı.
Hur, raporunda, "Bir duruşmada Bay Biden muhtemelen kendisini jüriye karşı sempatik, iyi niyetli ve hafızası zayıf yaşlı bir adam olarak sunacaktır, aynen bizimle görüşmesinde olduğu gibi." cümlesine yer vermişti.
***
Savcının raporundaki bu son ifade, Biden’ın hafızasının zayıfladığına dair numara yaptığı iddiasını taşıyor!
Biden’ın hafızası zayıflamışsa ABD gibi bir ülkeyi nasıl yönetiyor? Hafızası zayıflamış değil de numara yapıyorsa, böyle bir karakter zaafıyla ABD Başkanlığını sürdürebilmesi ilginç.
Hafızası zayıflamış ise ABD’yi yönetemeyeceğine göre, neden sağlık durumu gerekçesiyle görevden alınmıyor, gerçekte ülkeyi kimler yönetiyor?
***
ABD ve Avrupa’yı kimin yönettiğine dair, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, şüpheleri var!
Putin, ABD’li gazeteci Tucker Carlson’a önemli açıklamalar yaptı.
Putin, Carslon’un “Yani iki kez ABD başkanlarının önce bir karar alıp, sonra ekiplerinin bu kararları bozduğunu söylüyorsunuz.” tespitine, “Aynen öyle. Bize NATO’nun doğuya genişlemeyeceği sözünü verdiler. Doğuya tek karış ilerleme olmayacak, dediler. Sonra ne oldu? Beş genişleme dalgası oldu. (...) Şimdi orada kararlar nasıl alınıyor, şunu anlatayım. Almanya, Fransa ve bazı diğer Avrupa ülkeleri galiba karşı çıktı. Ama sonra ortaya çıktı ki, Başkan Bush, sağlam birisi, sağlam bir politikacı kendisi... Bana dediler ki, ‘bize baskı yaptı, bu yüzden kabul etmek zorunda kaldık.’ Gülünç, anaokulu gibi... Garantiler nerde? Bu ne biçim insanlar? Kim onlar? Baskı yapmışlarmış, onlar da kabul etmiş.” diye cevap verdi.
Putin, Almanya’nın Rusya’dan gelen doğal gaz boru hatlarını kapatan Polonya ve Ukrayna’ya yardım yaptığını, üstelik ABD’den üç katı fiyata sıvılaştırılmış gaz aldığını, Alman yöneticilerin kendi ulusal çıkarlarına aykırı davrandığını ve kendi ekonomilerini sıfırladığını anlatarak, “Kafaları tahta gibi. Çok beceriksiz insanlar” dedi!
Putin, ABD’nin de Rusya’ya dolar transferini yasaklayarak kendi bindiği dalı kestiğini ve bunun ABD’nin dünyadaki gücünü zayıflattığını belirterek “ABD’nin başına başka birisi gelse ne olur? Mesele lider değil, belli bir kişi değil. Mesele, elitlerin eğilimleri.” diye konuştu...
Bunlara bir ek de ben yapayım. Bilindiği gibi ABD’nin önceki Başkanı Trump, Suriye’deki ABD askerlerini geri çekeceğini açıklamış ama Pentagon generalleri, çekilmenin söz konusu olmadığını söylemişti. Son günlerde de ABD’nin Irak ve Suriye’den çekileceğine dair haberler üzerine Pentagon, böyle bir kararın söz konusu olmadığını açıkladı...
***
Diyeceksiniz ki , “ABD ve Avrupa’yı bir kenara bırakalım da Türkiye’ye bakalım. Türkiye’yi kim yönetiyor?”
Öyle ya uluslararası alanda Türkiye’nin lideri olarak kabul edilen Tayyip Erdoğan, komşularla sıfır sorun politikasını takip ederken hatta Irak, Suriye ve Ürdün ile ayrı ayrı ortak bakanlar kurulu toplantıları yaparken ne oldu da aniden ABD’nin taleplerini Suriye’ye dayattı ve reddedilince Suriye rejimini çökertmek için Özgür Suriye Ordusu’na asker topladı!
Yine NATO’nun Libya’ya müdahalesi gündeme getirildiğinde, “NATO’nun ne iş var Libya’da” diyen Erdoğan, ne oldu da ertesi gün “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu göstermek için Libya’ya gitmelidir” dedi ve savaş gemilerini Libya’ya gönderdiği gibi müdahalenin İzmir’den yönetilmesini de sağladı?
Şeker fabrikalarının kapatılmasını eski ABD Dışişleri Bakanı Tillerson istedi, Erdoğan, 15 gün içinde şeker fabrikalarını kapattı! Bu nasıl oldu?
Bu soruların cevabını bu sütunda yıllardır veriyorum ama ABD ve Avrupa’nın başkanlar veya başbakanlar tarafından yönetilmediğini gündeme getiren kişi Rusya Devlet Başkanı Putin’dir. Komplo teorisi mi üretiyor yoksa?
Kriptolar fazla sevinmesin!
12 Şubat 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:14
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Jeostrateji uzmanı Nejat Eslen’in, 30 Aralık 2023 Cumartesi tarihli Cumhuriyet'te “2024 yılı ve sonrası: Küresel kaos" başlıklı bir yazısı çıktı. Eslen, "Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreği tamamlanırken ABD, sözde kurallara dayalı düzeni askerî gücü, müttefikleri/ortakları ile askerî önlemlerle, Asya-Pasifik, Avrupa ve Orta Doğu coğrafyalarında sürdürmek çabasındadır. Dünya için asıl tehlike budur. Bu durum, önümüzdeki süreçte, küresel güç mücadelesi kapsamı içinde, ABD’nin küresel kaosu geniş alanlara yayması anlamına gelmektedir." diye yazdı.
Eslen, kitlesel göçlerin, sadece ABD için değil, Avrupa için de ciddi güvenlik sorununa dönüşürken küresel kaosu derinleştireceğini belirtti.
***
Eslen, daha sonra da bana yaptığı açıklamada "İç içe üç çember düşünün. En büyük dış çemberde ABD’nin küresel liderliğini korumak için uğraştığı ama bu sebeple küresel bir kaosa sebep olduğu ve kendisinin de her geçen gün güç kaybettiği bir dönemdeyiz.
İkinci çember de Orta Doğu’daki kaostur. Üçüncü çember, Türkiye’deki kaostur. İçeride, müthiş bir kutuplaşma yaşanırken, sığınmacıların kabulü yüzünden, IŞİD’in hücre tipi yapılanmalar ile Türkiye’ye yerleştiği anlaşılıyor... Küresel kaos, bölgesel kaos ve ülkede kaos eş zamanlı olarak yaşanıyor. Bu durumda Atatürk’ün işaret ettiği iç cephe önem kazanıyor. İç cepheyi yeniden güçlü kılmak ne AKP’nin ne de CHP’nin yapabileceği bir şey. Çünkü iç cephenin zayıflamasına bu iki partinin zaafları sebep oluyor... Bu sebeple Atatürk politikalarına dönmekten başka çare yok..." dedi.
***
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, 7 Şubat 2024 günü, yani Eslen'den beş hafta sonra genel kurulda yaptığı konuşmada, BM Güvenlik Konseyi'nin, tarihindeki en kötü bölünmeyi yaşadığını, BM Güvenlik Konseyi'nin jeopolitik farklılıklar nedeniyle kilitlendiğini ve Güvenlik Konseyi'ndeki mevcut bölünmenin tarihteki en kötü bölünme olduğunu söyledi.
Soğuk Savaş döneminde iyi işleyen mekanizmaların süper güç ilişkilerinin yönetilmesine yardımcı olduğunu söyleyen Guterres, günümüz çok kutuplu dünyasında bu tür mekanizmaların bulunmadığına inandığını belirterek, "Dünyamız bir kaos çağına girmiştir" dedi.
***
Küresel kaosun en belirgin örneği göç dalgalarıdır ve Türkiye bu dalganın en çok etkilediği ülkedir. Tabii Türkiye'ye yönelik göç, Prof. Dr. Ümit Özdağ'ın belirttiği gibi “stratejik göç mühendisliği”nin ürünüdür ve Türkiye'nin nüfus yapısı, AKP iktidarı tarafından bilinçli olarak değiştirilmektedir. AKP iktidarı, Türk Milleti'ne dayalı Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni, çok uluslu bir devlet haline getirmeye çalışmaktadır.
Nitekim son olarak AKP Genel Başkan Yardımcısı Ali İhsan Yavuz, “AK Parti bir Türk partisi değildir. AK Parti bir Kürt partisi de değildir. Ak Parti bir Türkiye partisidir. Erdoğan’ın olduğu yerde etnisiteye dayalı bir yaklaşım sergilenebilir mi?” ifadelerini kullandı. Hâlbuki Anayasa'ya göre Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes Türk'tür. Bu yaklaşım, millet olmanın gereğidir... Yoksa parçalanırsınız...
Öyleyse şunu da söyleyebiliriz; AKP, sadece içerideki kaostan değil, küresel kaostan da beslenmektedir. AKP, küresel güçlerin göç dayatmalarını, Türklere din maskesiyle benimsetmektedir.
***
Özcan Pehlivanoğlu, mesajında Prof. Dr. Orhan Türkdoğan'ın, Türk Dünyası Araştırmalar Vakfı Tarih dergisinde, Kasım-Aralık 2016 sayısında yayınlanan “Osmanlı Kimliği veya Türk Toplumunun Etnisite Serencamı” başlıklı makalesini hatırlattı.
Orhan Türkdoğan makalesinde; “Türk toplum yapısı şu an bir kaosun içindedir. Son yıllarda, Türk toplum yapısında ortaya çıkan ve giderek derin sosyal gerginlik ve yarılmalara yol açan olayların temelinde, Osmanlı dönemi tarihsel dokusunun aktörlerini (dönmeleri, avdetileri, kriptoları ve tüm yabancı unsurları) bulmamak mümkün değildir” demiş...
Pehlivanoğlu ise konuyla ilgili makalesinde "Bizim devletimizin adı 'Türkiye Cumhuriyeti'dir… Türkiye Cumhuriyeti devleti bir Türk devletidir ve ebediyen öyle kalacaktır. Kriptolar 'hallettik' diye fazla sevinmesin..." diyor...
Beyinleri hasta olan devletler!
13 Şubat 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:14
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Çin'in İstanbul Başkonsolosu Cui Wei, milyonlarca Uygur Türkü’nün neden toplama kamplarında tutulduğu sorusunu cevaplandırırken "toplama kampı" ifadesini kabul etmediklerini söyledi. Wei, kamplar için "okul" benzetmesinde bulundu ve Uygurlar için, "Onların beyinleri hastalandı. Bu hastalığı tedavi etmek için o okulları kurduk." dedi.
Konu, Türkiye’de medyanın ve siyasetin gündemine girmedi ama futbol dünyasından iki tepki geldi.
Galatasaray kaptanı ve millî futbolcu Kerem Atatürkoğlu, 10 Şubat'ta yaptığı açıklamada "Hastalıklı olan onların beyinleri değil; hastalıklı olan, insanları ailelerinden zorla koparıp toplama kamplarına götüren soykırımcı zihniyet" dedi.
Trabzonspor’un sosyal medya hesabından yapılan paylaşımda da "Çin Hükûmeti’nin Uygur Türklerine uyguladığı acımasız baskı ve zulmü kınıyoruz. Tüm dünyayı Uygur Türklerinin temel haklarını korumaya davet ediyoruz!" ifadeleri kullanıldı.
***
Vatandaşlarının bir bölümünü “beyinleri hastalandı” diye kamplarda toplayıp onlara zulmetmek, Çin’in devlet politikasıdır.
Bu da Kerem Aktürkoğlu’nun belirttiği gibi Çin devletini yönetenlerin beyninin hasta olduğunun kanıtıdır.
Herhangi bir devlet, toplumun tamamını veya bir kısmını eğitimden geçirmek istetebilir ama onları sahip oldukları kimlikten uzaklaştırmak için toplama kamplarında beyin yıkama operasyonuna girişirse, bunun sebebi ırkçılıktır.
Irkçılık işte bu olayda görüldüğü gibi, devletleri akıl dışı yöntemler kullanmaya götürebiliyor. Çin’in toplama kampı uygulaması, model olarak Hitler’in toplama kamplarından alınmıştır. Tek fark, Hitler’in toplama kamplarında cesetleri yakmak için fırınlar bulunmasıydı. Hitler, farklı dinden olan insanları öldürtüyordu... Çin ise farklı kökenden olan insanların kimliğini, onların beyninde yok etmeye çalışıyor. Tipik bir mankurtlaştırma yöntemi...
Vikipedi’ye göre ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov'un 1980 yılında yazdığı Gün Olur Asra Bedel adlı romanında, işlediği "mankurt" ve “mankurtlaştırma” kavramları ''sosyal kimlik değiştirme ve öz köküne yabancılaştırma" anlamıyla sosyal psikoloji literatürüne girmiştir...
***
Cui Wei’nin itirafı, Türkiye’de sadece medyanın değil, siyasetin gündemine de girmedi. Bunun sebebi de Türkiye’nin devlet politikasıdır! Türkiye Cumhuriyeti devleti, kendisini var eden Türk milletinin soydaşlarına karşı girişilen mankurtlaştırma eylemine uzun süredir sessiz kalıyor. Hatta milliyetçilik iddiasındaki siyasi parti bile konuya girmemeye özen gösteriyor.
Bunun da bir çeşit mankurtlaşma olduğunu görmek gerekiyor...
Uygur Türklerine özellikle ABD sahip çıkar gibi görünüyor. ABD’nin hedefi, dünya liderliğini ekonomide dünyanın birinci gücü haline gelen Çin’e kaptırmamak, bunun için de Çin’i istikrarsızlaştırmaktır.
Çin ise doğuştan gelen insan haklarını hiçe sayarak kendi devletini istikrarsızlaştırmış oluyor...
Çinli yetkililer, dünya genelinde uyguladıkları politikada amaçlarının daha adil bir dünya düzeni kurulmasına katkı sağlamak olduğunu anlatmaktadır. Çinli yetkililer, bu çabaları “Çin ulusunun yeniden doğuşu” olarak tanımlamaktadır. Nejat Eslen’e göre Çin’in stratejisinin özü “ağır bir çarpışmaya girmeden hasmın direncini kırmak”tır.
Çin, Uygur Türklerinin kimlik direncini kırmak isterken, kendi ulus kimliğini zedelemiş oluyor ve devlet olarak soykırımcılık yapmış oluyor... Böylece kendi millî direncini sakatlıyor. Soykırım uygulayan bir devletin, benzer bir uygulamayı, kendi halkının başka bir kesimime de uygulamayacağının garantisi yoktur.
***
Euronews’ün 2019’daki bir haberine göre ABD Savunma Bakanlığı'nda Asya politikalarını idare eden Randal Schiver, Çin için "Çinli Müslümanları zorla toplama kamplarına hapsediyor" ifadelerini kullanarak bu kamplardaki tutuklu sayısının 3 milyona yaklaşmış olabileceğini de duyurmuştu.
ABD'li yetkililer, Çin'in, Doğu Türkistanlı Müslüman azınlığın çocuklarına Kur'an-ı Kerim öğretmek ve çocuklarına Uygur isimleri vermek gibi dini ve kültürel uygulamalarını suç kapsamına aldığını açıklamıştı.
Bağımsız akademisyen ve gazeteciler de bölgedeki sıkı güvenlik ve DNA toplama uygulamalarını belgelemişti.
DNA toplamak yöntemi, aslında ABD dayatmasıyla ve çeşitli kılıflar altında sağlık politikası olarak Türkiye dâhil bütün dünyada uygulanıyor. Bilimsel olarak DNA’ya göre ilaç veya aşı geliştirmek de mümkün, soykırım yapmak da...
NOT: Başlığa, “devletin beyni olmaz” diye itiraz edecekler çıkabilir! Kelimeyi “devletleri idare edenlerin beyni” anlamında kullandığım açıktır.
İnsan onuruna neden Bolivarcı ülkeler sahip çıkıyor?
14 Şubat 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:13
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İsrail’in Gazze’de ve en son Refah sınır kapısında giriştiği katliam üzerine açıklama yapan Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, "Yaşanan feci durumdan bir çıkışın bulunması gerekiyor. Amerikan meslektaşlar, hem Filistin hem İsrail hem de Orta Doğu'yu felakete sürüklüyor." dedi.
Küba ve Venezuela Dışişleri Başkanları da Gazze'nin Mısır sınırındaki Refah kentine saldırılar düzenleyen İsrail'i kınadı.
Küba Devlet Başkanı Miguel Diaz Canel, "Soykırımcı İsrail, 1 milyondan fazla Filistinlinin sığındığı yere vahşice saldırdı. Görüntüler korkunç, orada yaşananları en sert ifadelerle kınıyoruz. Yaşasın Filistin!" ifadesini kullandı.
***
BBC’nin derlemesine göre İsrail ile diplomatik ilişkilerini kesen ilk ülke Bolivya oldu. Bolivya İsrail ile diplomatik ilişkilerini Morales döneminde 10 yıl boyunca kesmişti. Türkiye de 4 Kasım'da Tel Aviv büyükelçisini geri çağırdığını duyurdu.
Şili ve Kolombiya da Bolivya ile aynı gün yaptıkları duyuruyla İsrail'deki büyükelçilerini geri çağırdıklarını açıkladı.
Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva da "İlk kez, ölenlerin çoğunun çocuk olduğu bir savaş görüyoruz... Durun! Tanrı aşkına durun!" dedi.
Ürdün Dışişleri Bakanlığı da 1 Kasım'da İsrail büyükelçisini geri çağırdığını bildirdi.
Bahreyn Meclisi de 2 Kasım'da yaptığı açıklamada, Bahreyn'in Tel Aviv'deki büyükelçisinin döndüğünü, İsrail'in Bahreyn'deki büyükelçisinin de ülkesine geri döndüğünü açıkladı.
Honduras Devlet Başkanı Xiomara Castro, 3 Kasım'da X platformuna yaptığı açıklamada Honduras'ın İsrail Büyükelçisini geri çağırdığını duyurdu.
Çad, 6 Kasım'da İsrail'deki büyükelçisini yaşanan şiddet olayları nedeniyle geri çektiğini bildirdi.
Güney Afrika hükümeti de İsrail'deki büyükelçisini geri çektiğini ve ülkedeki diplomatik misyonuna son verdiğini duyurdu.
Güney Afrika, ayrıca “Gazze'deki Filistin halkına soykırım yaptığı” gerekçesiyle İsrail hakkında Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’nda dava açtı. Türkiye’nin de bilgi ve belge gönderdiği davada İsrail'in Gazze Şeridi'ndeki eylemlerinin "soykırım niteliğinde" olduğu vurgulandı. Dava kabul edilmiş oldu.
***
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, Şişli'deki bir otelde düzenlenen İslam İşbirliği Gençlik Toplantısı’nda yaptığı konuşmada önemli bir gerçeğin altını çizdi.
İsrail’in insanlık tarihinin en büyük katliamlarından birisini yaptığını belirten Kurtulmuş, ''İsrail bunu ortaya koyarken en büyük gücü; ne askeri gücüdür ne arkasında Batı dünyasının gücüdür ne finans gücüdür ne medyadaki gücüdür ne de başka alanlardaki gücüdür. Hiç şüphesiz bu güçler İsrail'in bu kadar pervasız hareket etmesine neden oluyor ama inanın ki en büyük gücü; İslam aleminin paramparça, dağınık olması ve işbirliğinden çok uzak bir noktada durmasıdır. Yani bizim dağınıklığımız, inisiyatif alamamamız, karar veremememiz İsrail'in en büyük gücünü oluşturuyor. (...) Onun için Güney Afrika hükümetinin bu cesaretli adımını takdirle karşıladığımızı bir kere daha Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı olarak, Türkiye Cumhuriyeti adına da ifade etmek istiyorum.'' dedi.
***
Benim dikkatimi çeken ise İsrail’in soykırım uygulamalarına ilk ve en kuvvetli tepkiyi Bolivya’nın vermesi, Şili, Kolombiya, Brezilya, Honduras, Küba ve Venezuela gibi Güney Amerika ülkelerinin de çok net tavır koymasıdır...
Yani İslam ülkeleri, çoğunlukla kınamayla yetinirken Güney Amerika ülkeleri, aktif tavır koymuştur.
Bunun sebebi Venezuela doğumlu ama bütün bu ülkelerin bağımsızlığını sağlamış olan Simon Bolivar gibi bir özgürlük ve bağımsızlık savaşçısı bir kahraman yetiştirmiş olan kültürdür... Bu düşüncemi gazeteci Mayis Alizade ile paylaştım. Alizade, “Bu kültür, Güney Amerika edebiyatının ürünüdür. Edebiyatı kuvvetli ülkeler, bağımsızlığa ve insan onuruna sahip çıkar” dedi...
Tabii Türkiye’nin kurtuluş savaşı verebilecek Atatürk gibi bir lider yetiştiren kültürünü de hatırlamak gerekir. Atatürk’ün duygu dünyasını Namık Kemal, fikir dünyasını büyük ölçüde Ziya Gökalp inşa etmiştir. Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki edebiyatçıların kalitesine bakın, bir de intihalci oldukları halde medyanın ve dünyanın değer ve destek verdiği yazarları hatırlayın... Edebiyattaki seviye kaybı, Türkiye’nin yönetiminde de seviye kaybına yol açmıştır. Toparlanmak için, Ömer Seyfettin gibi insanların çıkması gerekir...
Güney Afrika’nın İsrail’e dava açması, ırkçılığa karşı mücadeleyle oluşan bilincin eseridir...
Araplar ise petrolden zenginleştikçe edebiyatta fakirleşti... Sonuç ortada...
Siyanürü kim yağdırıyor?
15 Şubat 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:13
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Erzincan İliç'teki altın madenindeki toprak kayması sonunda bütün Fırat havzasının siyanürle kirlenmesi tehlikesi yeniden ortaya çıktı. Konuyla ilgili olarak 12 Nisan 2022 tarihli "Darbeli matkapla Türkiye'nin tasfiyesi" başlıklı yazımı X’te yeniden paylaştım ve yazar Nihat Genç'in Erzincan'dan Basra Körfezi'ne kadar uzanacak bir doğa katliamı yaşandığına dair uyarılarını hatırlattım...
***
Bu yazıda ise konuyu esastan ele alacağım!
Bugün Erzincan İliç'te Çöpler Altın Madeni'ni işleten şirket olarak herkes Anagold Madencilik Şirketi'ni biliyor. Anagold Madencilik, 2000 yılında kurulmuş, günümüzde SSR Mining ve Lidya Madencilik şirketlerinin ortaklığı olarak faaliyetlerine devam etmektedir. Grubun Erzincan’da faaliyete başlaması Ergenekon operasyonlarıyla aynı zamana denk geliyor. Dönemin Erzincan Cumhuriyet başsavcısı İlhan Cihaner, şirketten rüşvet aldığı iddia edilen bir savcıyla ilgili de soruşturma başlatmıştı ki FETÖ'cü Erzurum Başsavcısı tarafından makamı basılarak gözaltına alınmıştı.
***
Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi'nin İnternet sitesinde 18 Eylül 2009 tarihli bir haber yayınlandı. Haberde, “Anatolia Minerals Development Limited, Erzincan’ın İliç ilçesine bağlı Çöpler köyü civarında altın arama çalışmalarına başladığını açıkladı.” deniliyordu. Yani faaliyete başlayan şirket Anagold değildi.
Çünkü 1996 yılında kurulmuş olan Anatolia Minerals öyle pervasız davranmıştı ki, adı, Türkiye üzerindeki bölücü emellerle birlikte anılıyordu. Bu sebeple olsa gerek ki o tarihe kadar kâğıt üzerinde var olan, 2000’de kurulmuş Anagold adlı şirketi canlandırmışlardı.
***
Aslında, 1 Mart 2003 tarihinde Yeniçağ'da konuyu yazmış ve manşetten de yayınlamıştım. Araştırmacı Ali Kuzu konu üzerinde çalışmış ve elde ettiği bilgileri benimle paylaşmıştı. Kuzu, Anatolia Minerals ile ilgili bilgileri, şirketin kendi kaynaklarından derlemişti. Ben de siteyi ve diğer belgeleri ayrıca incelemiş ve özetle şu yayını yapmıştım:
"AMDL adlı şirketin, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da elde ettiği maden arama imtiyazı, Barzani'nin partisi KDP'nin sitesinde ‘Kürdistan'ın doğal sınırları’ olarak gösterilen toprakların sınırları ile birebir örtüşüyor. Yine Doğu Karadeniz'de aynı şirkete verilen imtiyaz hakkı da hayali Rum Pontus devletinin sınırları ile birebir aynı!
Anatolia Minerals Development Ltd. Şirketi 1996 yılında kuruldu ve bir yıl sonra bir tanıtım broşürü yayınladı. Broşürün başlığı, ‘Türkiye Federal Devleti’ şeklindeydi ve Türkiye'nin 7 ayrı bölgesinde, 2 milyon hektarlık alanda maden arama imtiyazı elde ettiği bildiriliyordu. Bu bölgeler, ‘Yenipazar, Armutbeli, Saimbeyli, Keban, Baskil, Karadeniz Bölgesi ve Tunceli’ olarak bildiriliyordu. Habere göre, şirket, Türkiye'de arama ruhsatı elde ettiği bölgeleri göstererek, 22 milyon 140 bin 800 hisseyi kote ettirmişti.
Şirketin maden arama imtiyazları ile ilgili talimatı, dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz'ın verdiği, sözleşmelerde ise Enerji Bakanı Cumhur Ersümer'in imzası bulunduğu sonradan ortaya çıktı.”
***
Erzincan şantiyesinin 2009 yılında Anagold şirketi tarafından kurulması ve faaliyete başlamasına ise AKP hükûmeti onay verdi. Şirket, öğütülmüş topraktaki altını ayrıştırmak için 2022 yılına kadar 600 futbol sahası büyüklüğündeki bir alanda, siyanür ve sülfürik asit kullandı. İki defa da kapasite artırımı onaylandı. Böylece, siyanürlü ve sülfürik asitli çalışma alanı 1100 futbol sahasına kadar çıktı. Siyanür ve sülfürik asit, yer altından sızarak Fırat'a karışıyor!
Kanada'da bu yöntemle altın aramak yasak!
***
İliç'teki maden alanında toprak kayması haberlerinden hemen sonra gazeteler flaş bir haber daha geçti. Haberde "Meclis’te bugün yapılması beklenen ve enerji piyasası ile madenciliği ilgilendiren kanun teklifinin görüşmeleri ertelendi. Söz konusu kanunun geçmesi hâlinde maden işletmek için rapor gerekmeyecek. Şirketlere birden çok kaynak izni verilebilecek, şirketler lisanssız da üretim yapabilecek. Ayrıca nükleer sızıntıda tesisi işletenin sorumluluğu olmayacak." deniliyordu.
Kısacası vatanın, yabancı şirketlere teslim edilmesinin önündeki son pürüzler de kaldırılacaktı ki toprak kaydı!
***
Bu tablonun hukuki ve cezai sorumluluğu yerli ve millî olduklarını iddia eden siyasi partilere ve hükûmet üyelerine ait olsa da, vicdani sorumluluk onlara oy verenlere aittir.
Yaşar Nuri Öztürk, "Allah, aklını kullanmayan toplumların üzerine pislik yağdırır" ayetini sık sık hatırlatırdı ya... İşte şimdi oy verirken aklını kullanmayan toplumun üzerine siyanür ve sülfürik asit yağıyor, yağacak... Aslında siyanürü veya sülfürik asidi yağdıran, geleceği düşünmeden, kişisel çıkarları için oy verenlerdir...
“Artvin’in yüzde 71’i maden ruhsatlı alan!”
16 Şubat 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:13
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Simerini gazetesi, 2007 yılı Mart ayında, Kıbrıs Rum kesiminde kayıtlı ve merkezi güney Lefkoşa olan Emed Mining şirketinin, bakır ve altın başta olmak üzere Türkiye genelinde maden arayan İstanbul'da kayıtlı Kefi Minerals şirketinin yüzde 39 hissedarı olduğunu bildirdi.
Emed Mining Kalkınma Müdürü Dimitris Konstantinidis, "Şirketin Türkiye Madencilik Dairesi'nden, 15'i Artvin bölgesi ve 4'ü de Gümüşhane'de olmak üzere arama izni aldığını, aramaların altın madeni üzerinde yoğunlaştığını" söyledi.
28 Mart 2007'de Hürriyet gazetesinde de haber, "Rum şirket Türkiye'de altın arıyor" başlığıyla yayınlandı.
Emed Mining şirketi, Ekim 2015'te Atalaya Mining Plc adını aldı! Atalaya Mining Plc de 2004 yılında Lefkoşa’da kurulmuştu...
***
Kefi Minerals’in, 19 Şubat 2010 tarihli raporunda “Türkiye'nin kuzeydoğusundaki ‘Doğu Pontid Kuşağı’ndaki Artvin Projesi'nde tamamlanan sondajlarda ton başına 0,64 gram altın ve 137 m'den 25,2 gram altın bulunduğunu” bildirildi. Yine rapora göre yaklaşık 254 km²’de süren Artvin Projesi, Kanada merkezli altın madenciliği ve arama Centerra Gold ile yapılan anlaşmaya tabi idi.
Gazete Duvar'dan Bahadır Özgür ise “Arjantin ve Şili’de altın, gümüş, bakır portföylerine sahip Mariana Resources şirketi, Artvin’deki aramalarında Hod bölgesinde bakır ve altın rezervi keşfetti. Ve 2014 yılında Çalık Holding’in şirketi Lidya Madencilik ile anlaşma yaptı. Hod maden projesi için kurulan Artmin Madencilik’in yüzde 70’i Çalık’ın, yüzde 30’u Mariana Resources’ın oldu. 2017 yılında Kanadalı altın tekeli Sandstorm Gold, Mariana Resources şirketinin yüzde 30 hissesini 175 milyon dolara satın aldı. Daha sonra 2023 yılında da SSR Mining tekeli, Artmin Madencilik’in yüzde 40 hissesini 270 milyon dolara alıp, bu ortaklığa katıldı. Yani Erzincan’daki Anagold Madencilik’te ortaklık kurmuş Çalık ve SSR Mining, Artvin için de birleşti." diye yazdı.
Özgür, “Bölgenin Cerattepe’den çok daha büyük olduğu hesaba katılırsa, nasıl bir yıkımın yaşanacağını tahmin etmek zor değil. Yağış yoğunluğu, dik yamaçların olması sebebiyle oluşan heyelanlar vs. düşünüldüğünde siyanürle altın üretiminin yaratacağı tehlikenin boyutları daha da katlanıyor.” dedi.
Mekanda Adalet Derneği’nden Bahar Bayhan ise yazısında şu bilgileri verdi:
-İlk olarak 1989 yılında Kanadalı şirket Cominco’ya maden arama ruhsatı verilmiş. 1995’te Yeşil Artvin Derneği kurulmuş. 1998 yılında Cominco, faaliyetini durdurmak zorunda kalmış. Fakat Cominco haklarını yine Kanada asıllı şirket Inmet Mining’e devretmiş, bu şirket tepki çekmemek adına Artvin Bakır Maden İşletmeleri AŞ adında yeni bir şirket kurmuş. 2004 yılında maden işletme ruhsatını alan bu firma siyanürlü altın üretiminden vazgeçtiğini duyurarak çalışmalara tekrar başlamış. Bu şirketin işletme ruhsatı da 2009’da iptal edilmiş.
-2012’de Cerattepe yeniden maden sahası ilan edilmiş ve maden ruhsatı bu kez Özaltın İnşaat’a verilmiş. Bu süreçte işletme hakkı Özaltın İnşaat tarafından ihaleyi kaybeden Cengiz Holding’e ait Eti Bakır AŞ’ye devredilmiş.
***
Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şube üyesi Hakan Tekin ise Can Kuyumcuoğlu'na yaptığı açıklamada "Salınbaş altın madeni projesi”ni “İkinci Cerattepe” olarak nitelendirerek şöyle dedi:
-Artvin merkez ile Ardanuç ilçesi arasındaki en güzel yaylaları kapsayan toplamda 602,22 hektarlık, yaklaşık 844 futbol sahası büyüklüğündedir.
-Cerattepe’de 2009 yılında işletme ruhsatının iptali için açılan dava Danıştay’da onanmıştı. Ardından 2010 yılında yeni maden kanunu ile sermayenin tekrar önü açılmış oldu. 2014’te Cerattepe için ikinci kez mahkeme tarafından yürütmeyi durdurma kararı verildi. Ancak; tüm hukuksuzluklara rağmen 2016’da süreç yeniden başlatıldı. Projenin hissedarı Özaltın Holding. Onlar da Cengiz Holding’in ortağı. TEMA’nın raporuna göre 525 parçaya bölünen Artvin’in yüzde 71’i maden ruhsatlı alan. Artvinliye adeta yaşam alanı bırakılmamış durumdadır.
-Yeni proje için Pontid Madencilik başvuru yapsa da projenin yüzde 53 hissesi Özaltın Holding'e ait. Zaten Pontid Madencilik'in sahibi, Özaltın holdinge bağlı Özaltın İnşaat'ın CEO'su Muzaffer Özdemir...
***
Artvin örneğinde görüldüğü gibi Türkiye’nin madenleri konusunda kimin eli kimin cebinde belli değil... Türkiye’nin bütün madenleri, şirketlerin karmaşık ilişkileriyle yabancılara devredilmiş durumda...
Suriyelilere toprak projesi, beş değil on ili kapsıyor!
17 Şubat 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:13
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Manisa Ticaret Odası Başkanı Mehmet Yılmaz, İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Tolga Akalın ile kameralar önünde görüşürken çok önemli bir açıklama yaptı. Yılmaz, şöyle konuştu:
-Cumhurbaşkanının himayelerinde bir proje yapılıyormuş: FAO, beş il seçmiş, geldiler buraya. Vali imzalamış, bizim de partner olarak imzalamamız gerekiyormuş. Birleşmiş Milletler’in bir kadın başkanı geldi. Suriyelilerin burada kalıcı olarak Hazine arazilerinin bunlara verilmesi, 30 dönüm, 50 dönüm filan dedi. 3.8 milyon dolar bir hibe verecekmiş. Sonra Yunt Dağı’nda, Recepli, Örselli, Karavelli’de bunlara yer verecekler. Cumhurbaşkanımız söylemiş olabilir. Ben bunu imzalayamam’ dedim.
-Aydın, Bursa ve Balıkesir projeyi imzalamış. Protokolü hazırlayan vatandaş, “buradaki asli unsurlar” diyor. “Türk ve Suriyeliler eşit şekilde bundan faydalanır” diyor. Dedim ki: “Suriyeli asli unsur değil. Asli unsur biziz. Bunlar da burada mülteci, misafir statüsündedir. Belgeyi imzalamıyorum. Bir kavga bir gürültü... Ben size 4 milyon dolar vereyim, alın siz Amerika’ya götürün...”
***
Cumhurbaşkanlığı’na bağlı, Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’nden yapılan açıklamada ise “Türkiye'de, iddiadaki konuyla ilgili kurum ve kuruluşların herhangi birinde böyle bir proje söz konusu olmamıştır. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü'nden edinilen bilgiye göre de kuruluşun ülkemizle ilgili böyle bir projesi bulunmamaktadır. Bununla birlikte söz konusu sosyal medya paylaşımında öne sürüldüğü gibi FAO Türkiye’nin bugüne kadar ABD’li bir kadın temsilcisi veya başkanı olmamıştır. Öte yandan Suriyeliler, 1927 yılında çıkarılan Mukabele-i Bilmisil Kanunu’ndan bugüne Türkiye’de ev, arazi gibi taşınmazlar edinememektedir.” denildi.
***
Okurlar, konuyu araştırmamı istedi... Öncelikle belirteyim ki, böyle bir proje yoksa Manisa Ticaret Odası Başkanı Mehmet Yılmaz’ın, “Yunt Dağı’nda, Recepli, Örselli, Karavelli’de bunlara yer verecekler” gibi ayrıntılar vermesi mümkün değildir.
Diğer taraftan Mehmet Yılmaz, FAO Türkiye’nin ABD’li bir kadın temsilcisinden veya başkanından söz etmedi ki... Yılmaz, “Birleşmiş Milletler’in bir kadın başkanı” dedi. BM’ye bağlı FAO’nun iki kadın başkan yardımcısı var. FAO Başkan Yardımcısı Maria Helena Semedo, en son 12 Kasım 2021 günü Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nda Çölleşme ve Erozyonla Mücadele Genel Müdürü Nurettin Taş’ı makamında ziyaret etti ve “bakanlık bünyesinde yürütülebilecek projeler hakkında” istişarelerde bulundu!
Manisa Ticaret Odası Başkanı Mehmet Yılmaz’ın ifşa ettiği proje ise FAO’nun kendi sitesinde açıkladığı “Türkiye'de Suriyeli Mülteci Dayanıklılık Planı” olsa gerek. Projeyi AB ve Japonya finanse ediyor. Yalnız, Japonya-FAO’nun İnternet sitesinde bir arıza olmamasına rağmen sadece bu konu ile ilgili sayfa açılmıyor! FAO, Türkiye ile ortak olarak Türk Cumhuriyetleri’nde de benzer projeler sürdürüyor. Türkiye’nin bu projeler için 75 milyon dolar katkıda bulunduğu da belirtiliyor.
***
FAO’nun raporunda ise “2017’de başlayan planın 2019-2020 aşamasında, Türk yetkililerle yakın iş birliği içinde çalışarak, Suriye Arap Cumhuriyeti'ndeki krizden etkilenen 60 binden fazla Suriyeli ve ev sahibi topluluk hanesinin dayanıklılığını artırmaya çalışıyor. Plan Türkiye'nin yüksek nüfusa sahip illerini kapsıyor. Avrupa Birliği’nin Madad Fonu olarak da bilinen Suriye Krizine Yanıt Bölgesel Güven Fonu ve Japonya'nın katkıları ile Türkiye Tarım ve Orman Bakanlığı ile Aile, Çalışma ve Sosyal Bakanlığı ortaklığına teşekkür ederiz.” deniliyor.
Proje kapsamındaki iller ise Bursa İl Tarım ve Orman Müdürlüğü İnternet sitesinde açıklanmış durumda...
19 Ağustos 2022 tarihli Bursa İl Tarım ve Orman Müdürlüğü sayfasında, “Geçtiğimiz yıl başarıyla tamamlanan FAO ve Bursa İl Tarım ve Orman Müdürlüğü iş birliğinde yürütülen, ‘Sosyo-Ekonomik Entegrasyonun Desteklenmesi ve İş Fırsatlarının Yaratılması Yoluyla Türkiye'de Geçici Koruma Altında Bulunan Suriyelilerin ve Ev Sahibi Toplulukların Dayanıklılığının Artırılması Projesi’ kapsamının ikinci etabında, projeden faydalanacaklara eğitimler verilmeye başlandı. Türkiye çapında toplam 10 ilde; Adana, Bursa, Gaziantep, Hatay, İzmir, Kahramanmaraş, Kilis, Manisa, Şanlıurfa ve Van’da yürütülecek olan proje için verilecek eğitimlerde ilk ders zili Bursa'da çaldı.” bilgisi veriliyor!
Kursa katılan 300 kişinin yarısını Suriyeliler oluşturuyor.
İlk derste Avrupa Birliği Bayrağı’nın yarısını kapatacak şekilde Atatürk posteri açıldığı da görülüyor!
Yorum yapmama gerek var mı?
Irmağının “siyanürlü” akışına, ölürsün Türkiyem!
19 Şubat 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:13
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Sabri Şenel, “Sözleri Dilaver Cebeci’ye ait olan, Mustafa Yıldızdoğan’ın besteleyip seslendirdiği, ‘Irmağının akışına ölürüm’ türküsünü söyleyip siyanürle altın ayrıştırmak suretiyle ülkenin ırmaklarının zehirlenmesine karşı bir sözü veya eylemi olmayanlara yazıklar olsun” diye bir mesaj paylaştı...
Bu arada, “Suriyelilere toprak projesi, beş değil on ili kapsıyor!” başlıklı yazıma yorum gönderen Vahap adlı bir takipçi de “İyi de ArslanBey, MHP bunu destekliyor” diye yazdı.
Her iki mesajın ortak noktası, gerek Türk topraklarının ve sularının siyanürle zehirlenmesi ve on ilde Suriyelilere tarım arazisi ayrılmasıyla ilgili olarak MHP’den ses çıkmamasının yadırganmasıdır. Gerçekten de MHP tepki verse, AKP, bu tür uygulamalara onay veremezdi...
Zaten önemli olan eylemdir söz değil... Ziya Paşa’nın söylediği gibi "Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde."
***
Diğer taraftan yine Sabri Şenel’in paylaştığı mesajda “Siyanürle altın ayrıştırmak konusunda, 11 köyün muhtarı, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada’ya geziye götürülmüş, oralarda ağırlanmışlar, gezdirilmişler. Kendilerine başka çeşitli destekler verilmiş. Çünkü buradan elde edilecek kâr dudak uçuklatacak gibi: 24,5 milyar dolar... Bunun yüzde 20’si Çalık Grubu’na gidecek, yani 4- 4,5 milyar dolar... Gerisi Amerikan-Kanada iş ortaklığındaki uluslararası madencilik tekeline gidecek. Bu firmanın elde ettiği kâra bakılırsa köylülere verdiği 130 biner liralık paranın da bu kadar büyük bir kâr karşısında önemli bir miktar oluşturmadığını fakat halka rüşvet dağıtıldığını göstermesi açısından vahim olduğunu düşünüyorum” deniliyor.
Yabancı şirketin dağıttığı rüşveti almak veya bedava geziyi kabul etmek, “sus payı”dır... Rüşvet almayan Sedat Cezayirlioğlu hakkında ise bölgeye 3 kilometreden fazla yaklaşmama ve günde iki defa karakola imza vermek gibi bir mahkeme kararı verildi. Adamın köyü, madene 200 metre...
Yani vahşi köpekleri serbest bırakmışlar ama taşları bağlamışlar! Hem de mahkeme kararıyla...
2016 yılından beri hakkında sayısız dava açıldığını hatırlatan Cezayirlioğlu, 2022’deki siyanür felaketinin ardından olayın örtbas edildiğini ve dosyanın kapatıldığını söyledi. Cezayirlioğlu, “Bu felakete göz yumdular. Basından gizlenen bir olay da var. Heyelan bölgesindeki yerin karşısında 66 milyon tonluk siyanür-sülfürik asit barajı var. Onun altındaki bir borunun vanası patlamış. Heyelan bölgesindeki toprağa siyanürlü su doluyor şu anda” dedi.
***
E. posta gönderen Yafes Koç ise toprak altında kalan işçilerin neden kurtarılamadığını şöyle ifade etti:
“Verilen bilgiye göre 9 işçi akan toprak yığınının altında kaldı. Olayın duyulduğu andan itibaren medyadan takip ettim ve ilk gün ve sonrasında gördüklerim beni dehşete düşürdü ama şaşırmadım. Şaşırmadığım asıl olay şu: AFAD ve kurtarma ekiplerinin kullandığı georadarlar ve jeoradarlar ve de dahi dron radarların hepsi defineci cihazlarıdır. Evet yanlış okumadınız, defineci cihazlarıdır! Yani günler geçse de sonuç almaları mümkün değil. Çalık Holding-Lidya Madencilik’te üst düzey bir mühendisi aradım, olayı anlattım ve yığın altında kalan işçileri sadece 3-4 saatlik bir çalışma sonucu nokta atışı ile bulacağımı söyledim, ayrıca hangi teknik ekipmanlar kullanacağımı da söyledim. Beni çok iyi tanırlar, uzmanlığımı bilirler. Konuyu ilettiğim arkadaş üst yönetime derhal ileteceğini söyledi lakin bir dönüş yapmadı. Oysa sadece birkaç saatlik çalışma sonucu nokta tespiti ile işçiler bulunurdu. 2663 kişi ve çakma radar cihazlarıyla işçileri bulamadılar hâlâ! Devlet de uzmanlığımı biliyor ama beni çağırmadılar. Kurtarma ekiplerine liyakatsiz kişiler doldurulmuş. Partiden referansı olanlar, yeğenler. Sesimi, çığlıklarımı duyuramadım... ‘Dünyada bu defineci cihazlarını arama kurtarmada kullanan kaldı mı?’ diye bütün yetkililere sorun...
NOT: Marmara’da batan gemide de personelin son ana kadar can yeleği giymemiş olması garip. Bu olay ve geminin taşıdığı yük iyi araştırılmalı...”
Sahibinden satılık ülke!
20 Şubat 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:13
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Prof. Michel Chossudovsky, “Ukrayna; Oyunun Sonu Nedir? Bütün Bir Ülkenin Özelleştirilmesi” başlıklı bir inceleme yazısı yazdı. Millî Merkez Genel Sekreteri Haluk Dural’ın paylaştığı makalede Chossudovsky özetle şöyle dedi:
*ABD’nin dile getirilmeyen hedefi, savaşı kazanmak değil, nihai olarak egemen ulus devletlerin ulusal ekonomilerinin kontrolünü ele geçirmek amacıyla siyasi ve sosyal kaos yaratmaktır.
*Bu hegemonik gündem aynı zamanda “rejim değişikliği”, “renkli devrimler” ve eş zamanlı olarak devlet aygıtının yok edilmesi veya kriminalize edilmesi, dolar cinsinden borçların dayatılması yoluyla da yürütülüyor. Amerika'nın askerî ve istihbarat gündemine yerleşmiş olan NeoCon gündemi “Ülkeleri Yok Etmek”tir.
*Ukrayna geniş topraklara ve muazzam kaynaklara sahip bir ülkedir. ABD tarafından desteklenen Ukrayna, 2023 yılında 150 milyar dolar civarında yönetilemez bir dış borcu olan, yoksul, çökmüş bir Ulus Devlet haline geldi.
*2022 yılı başında, BlackRock ve JPMorgan'ın desteğiyle “Ukrayna'nın, yani tüm ülkenin doğrudan özelleştirilmesi” planlandı. Bunun için Ukrayna İmar Bankası'nı kurdular.
*Colin Todhunter’e göre “… BlackRock, JP Morgan ve özel yatırımcılar, aralarında Citi, Sanofi ve Philips'in de bulunduğu 400 küresel şirketle birlikte ülkenin yeniden inşasından kâr elde etmeyi hedefliyor.”
*Ukrayna'nın özelleştirilmesi, güçlü mali çıkarlar adına çalışan sözde bilim adamları ve aydınların yanı sıra, dünya çapında yolsuzluk yapan politikacıların ve yetkililerin seçilmesinden büyük ölçüde sorumlu olan bir halkla ilişkiler firması olan BlackRock'un danışmanlık şirketi McKinsey ile iş birliği içinde Kasım 2022'de başlatıldı.
*Eylül 2022'de Ukrayna Başbakanı Denys Shmyhal, devlete ait işletmelerin çoğunluğunun “Devlet Mülkiyet Fonu” yönetimine devredileceğini duyurdu. Liman tesisleri gibi önemli varlıkların özelleştirilmesi kararlaştırıldı.
“21-22 Haziran 2023’de, Kral Charles’ın ev sahipliğinde, Londra’da “Ukrayna’yı Kurtarma Konferansı” düzenlendi ve Ukrayna’nın Yeniden Yapılandırılmasına karar verildi.
*Ukrayna Devlet Mülkiyet Fonu Başkanı Vitaliy Koval, 2024 planını sundu ve “Küçük ve orta ölçekli işletmelerin, özelleştirme sürecinin merkezinde olması gerektiğini düşünüyoruz.” dedi.
*Yapılması planlanan iş, tipik bir otoyol soygununa benziyor. Ukrayna'nın özelleştirilmesi emsal teşkil ediyor. Bütün ülkeler özelleştirilebilir.
*Ukrayna Savaşı gösterdi ki Savaşlar, Askerî Endüstriyel Kompleks için para kazanma operasyonlarıdır. Minsk 1, Minsk 2 ve İstanbul barış girişimleri bu sebeple sabote edildi.
*Sonuç, kitlesel yoksulluk ve “yeniden yapılanma” kisvesi altında bütün bir ülkenin toplumsal yıkımıdır.
***
Aslında Türkiye de terörle dize getirilmek istenirken Ukrayna’dan daha önce aynı süreçten geçti... Süreç Özal döneminde başlatıldı.
Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı ile birlikte İstanbul'da, küresel çapta şirketlerin başkanlarıyla “Yatırım Danışma Konseyi” adı altında toplantılar yapıldı. Bu toplantılarda Türkiye'nin hangi sektörünün, küresel sermayenin hangi şirketleri tarafından paylaşılacağı kararlaştırıldı ve satışlar bu kararlara göre yapıldı! Bu toplantılara katılan yabancı şirketlerden birinin başkanı, "Silahımız dolu, uygun kuşu bekliyoruz" demişti! Yani millî sermaye ile oluşturulan şirketler, onlar için birer avdan ibaretti. Türkiye, küresel sermayenin avı oldu! AKP de küresel sermayenin iş birlikçiliğini yaptı!
Öyle ki “Babalar gibi satarım” diyen dönemin Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, sonunda “Sata sata bitiremedik” lafını bile kullandı! Limanların satılması, devletin varlıklarının Varlık Fonu’nda toplanması hep aynı modelin uygulamalarıdır. Şimdi Ukrayna’da aynısı yapılıyor.
BBC Türkçe'den İrem Köker'in haberine göre sonradan AKP iktidarının da danışmanlık anlaşması imzaladığı McKinsey şirketi 1980'li yılların ortasında Türkiye'nin Avrupa Birliği başvuru sürecine yardımcı olmuş, 1990'ların ortasında özelleştirme ve 2000'lerin başında da el konulan bankaların yeniden yapılandırılması konularında dönemin hükûmetlerinin danışman kuruluşu haline gelmişti.
Tepkiler üzerine Tayyip Erdoğan, McKinsey ile anlaşmanın uygulanmayacağını söyledi ama zaten ekonomi treni de rayından çıktı, tünel duvarlarına çarpa çarpa ilerliyor. Asıl kıyamet, tren 31 Mart tünelinden çıkınca yaşanacak!
***
Başlığa bakıp da “Ülkenin sahibi iktidardaki AKP, MHP, BBP ve HÜDA PAR değildir” diyenler olabilir. Değildir elbette... Yalnız, verilen oylar, ucuz satış sertifikasına dönüştürüldü işte! Tıpkı emekli maaşları ve ikramiyeleri gibi...
NOT: Muhalefeti de ülkenin satılması açısından ele alacağım.
Muhalefet ve alternatif!
21 Şubat 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:12
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, "CHP’li kardeşlerimizin, partilerine ve siyaset kurumuna yönelik umutlarını giderek kaybettiklerini üzülerek görüyoruz. Buradan siyasi parti fark etmeksizin tüm vatandaşlarıma samimiyetle sesleniyorum. Asla umutsuzluğa kapılmayın. Alternatifsiz değilsiniz" dedi. Yani muhalefeti de Erdoğan örgütleyecek neredeyse...
Peki neden böyle oldu?
Türkiye'nin iktidar tarafından küresel şirketlere nasıl teslim edildiğine değinmiş ve konuyu muhalefet açısından da inceleyeceğimi belirtmiştim. Buna gerek kalmadı çünkü eski Tapu Kadastro Genel Müdürü, yazar Orhan Özkaya, "Sosyal Demokrasi Açmazı..." başlığı alında özellikle CHP'den beklenenleri ama CHP'nin yapmadıklarını yazdı:
*AKP, ABD ve AB'nin bütün dayatmalarıyla ülke aleyhine ne kadar yasa varsa çıkarmış durumda. İktidara geleceğini iddia eden Y-CHP'nin, "sosyal devleti güçlendirmek için yasal ve anayasal düzeltmeler yapacağız; işçiler, köylüler, memurlar ve esnaf aleyhine ne kadar çıkartılmış yasa varsa hepsini teker teker ortadan kaldırıp; bu sınıfların lehine yeniden düzenlemeler getireceğiz, özelleştirmelerin tamamını kaldıracağız ve KİT'leri yeniden kuracağız, satılan tüm varlıkları geri alıp, kamulaştıracağız ve işsizliği böyle önleyeceğiz, altı oku yeniden tesis edeceğiz" demesi gerekmez mi?
*"Devleti böldürmeyeceğiz" söylemi, ABD ve AB'nin ülkemizi Sevr çıkmazına düşürdüğü projelere karşı çıkmak demektir. Bu söylem, emperyalist devletlerin etnik ve dinsel azınlıkları kullanarak, ılımlı İslam'ı dayatarak bir şeriat devleti kurmalarını engellemeyi ve BOP eş başkanlığını fırlatıp atmayı gerektirir.
*Y-CHP yönetimi, dış dayatmaları gördüğü halde, bunu ortadan kaldıracağını henüz net bir şekilde ortaya koymamakta, çekinmekte ve kıyıda, kenarda dolaşmaktadır. Oysa halk, miting meydanlarında siyasal partilerden ve onların yöneticilerinden önde olduğunu göstermektedir.
*Emperyalist sermaye halka hiçbir örgütlenme özgürlüğü vermeden kendi partisini ve kendine yakın işbirlikçi partilerini, "demokrasi" adını verdiği tiyatro oyununa oyuncu olarak sokup, yarıştırıyor. Her türlü bilgi kirliliğini basın ve medyası aracılığı toplum üzerinde uyguluyor.
*Bu durumu, bin yıl da geçse değiştirebilmek sandık yoluyla olanaklı değildir. Çünkü bu güç artık dünya ölçeğinde emperyalist bir diktatörlük halini almıştır. Dünya sömürü merkezi, işlerin sarpa sardığını, ezilen toplumların, ulus devletlerin birer birer uyanmakta olduğunu görüyor. Bu nedenle halkları devre dışı bırakmak için her türlü gizli kapaklı oyunu tezgâhlamaya çalışıyor.
*Dünya ise, anti-emperyalist güçlerin duruma egemen olduğu koşulları yaşamaya başlamıştır. Kurulan bütün tuzaklardan kurtulmanın yolunun bağımsızlık kavgası, savaşı vermek olduğu bilinci, halkların yüreklerine iyice yer etmiştir. Yeni küresel emperyalizme karşı verilen kavgayla elde edilen kazanımlar; halkların birleşip uluslararası örgütlenmelerle kendilerini korumalarının mümkün olduğunu net bir şekilde göstermiştir.”
***
CHP için Orhan Özkaya tarafından yapılan bu eleştiriyi, bütün muhalefet partileri için yapmak mümkündür. Çünkü hepsi sistemin bir parçası olarak halkı oyalamaktadır.
CHP, İyi Parti veya diğer partiler içinde küresel güçlerin dayatmalarına bireysel olarak karşı çıkanlar elbette var ama mevcut sistem dışında bir alternatif arayışları yok! Zafer Partisi, iktidarın küresel güçlerle işbirliği içinde Türkiye’nin nüfus yapısını değiştirmeye çalışmasına karşı geliştirdiği söylemle güç kazanmaya başladı ama eş zamanlı olarak Türkiye ekonomik olarak da işgal edilmiş durumdadır, dolayısıyla, başta emekliler olmak üzere geniş halk kitlelerine sağlam dayanakları olan bir gelecek projesi sunmak gerekir. Denilebilir ki, “mevcut sistem içinde kalınarak ve seçimlerle sonuç almak mümkün değilse, başka milletlerle dayanışma nasıl kurulacak da bağımsızlık savaşı verilecek?”
Bunun için gerçekleri halkla paylaşmaktan ve kurtuluş ümidi yaratmaktan başka çare yoktur. Küresel saldırıya cevap vermek gibi bir niyetiniz olacak ve kadrolarınızı buna göre kuracaksınız ki halk sizde bu potansiyeli görsün de kendi durumunu, konumunu değiştirsin. Halk, bir konuda ortak bir karar verirse, bu kararın önünde hiçbir güç duramaz. Seçimlerde verilecek oylardan değil, toplumsal bilinç halinden söz ediyorum. Asıl güç, o bilinçtir. Esasen o bilinç, bazen bir tek kişinin iradesinden çıkar, milletin iradesi olur!
Yabancı şirketler istihareye mi yatıyor?
22 Şubat 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:12
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Madencilik konusunda uzman olan Yafes Koç, günümüzde maden araştırmalarının nasıl yapıldığını anlatıyor:
1-Araştırma yapılacak bölgenin fotojeoloji çalışmaları yapılır. Koordinatlar, uydu görüntüleri, hava fotoğrafları alınıp, bu fotoğraflar üzerinde stereoskop çalışması yapılır. Fay hatları ve kırık oluşumları için elde edilen veriler, üç boyuta çevrilir.
2-Genel bir literatür çalışması yapılır.
3-Uydudan alınan dalga boyu indeksine göre 1/25000’lik hedef alan belirlenir.
4-Belirlenen alanın 1/25000’lik jeolojik haritası çıkarılır. Sadece bir jeoloji mühendisi, haritayı kilim dokur gibi dokur, haritasına tüm jeolojik formasyonları ve tektonik-yapısal geometrileri ve koordinatlarını işaretleyerek petrografik ve jeokimyasal analizler için yüzlerce numune alır. Jeolog pusulası ile binlerce ölçüm yapar, bunları da haritasına işler.
5-Hedef alan daraltılarak, 1/10000’lik haritaya geçilir. Daha önce 1/25000’lik harita için yapılan çalışmanın beş katı daha fazla numune alınır ve veri toplanır.
6-Hedef alan biraz daha daraltılır ve 1/5000’lik jeoloji haritası ve kesitleri çıkartılır. İlave olarak sample soil dediğimiz üst düzey tabaka toprak numuneleri alınır koordinatları işaretlenir.
7-Hedef alanın kesitleri ve ölçüleri ile birlikte 1/1000’lik maden jeolojisi haritası yapılır. 1/25000’lik çalışmanın aynısı daha hassas yapılır ve işlenir.
8-Madenin cinsi ne ise hangi tip maden yatağı olduğu kesin olarak tespit edilir bu duruma göre “açık mı yoksa kapalı işletme mi olacağı anlaşılır” ve 1/500’lük maden jeolojisi haritası çıkartılır.
9-Bu saha çalışması devam ederken alınan binlerce numune, jeokimya laboratuvarında, optik mineraloji laboratuvarında analiz edilir.
10-1/1000’lik ve 1/500’lük haritalarda yeri ve durumu kesin tespit edilmiş maden yatağından tekrar yüzlerce petrografik numune ve toprak numunesi alınır. Ayrıca iş makineleri ile şevli yarmalar açılır, bu ayne ve yarmalardan tekrar koordinatlarıyla numuneler alınır. Bunlar da laboratuvarlarda analiz edilir, işlenir...
11-Alınan numuneler aynı zamanda cevher hazırlama mühendisliği laboratuvarında analizlere tabi tutulur.
12-Saha çalışmalarını yapan saha mühendisi, “görünür rezerv ve muhtemel rezervi netleştirmek için” belirlediği koordinatlarda “jeofizik çalışması” ister.
13-Jeofizik saha mühendisi verilen koordinatlara madenin cinsine göre belirli yöntem ve cihazlarını kullanarak ölçümler yapar (rezistivite, gravimetre, ıp, sp, manyetik, sismik vs vs).
14-Haftalarca süren jeofizik çalışmasından sonra kesit haritaları da kullanılarak “yeraltı haritası” çıkarılır.
15-Yukarıdaki çalışmaları yapan saha jeoloji mühendisi, jeofizik ve yeraltı haritalarına göre belirlediği koordinatlarda ve derinlikte “karotlu sondaj” ister ve yaptırır. Karotlu sondajdan çıkan numuneler petrografi-jeokimya ve cevher hazırlama mühendisliği laboratuvarına gönderilir, hassas analizleri yapılır.
16-Madenin durumu rezervi net olarak tespit edilir
17-İş, artık maden mühendislerine devredilir.
***
Yafes Koç, bu bilgileri verdikten sonra da çok önemli sorular soruyor:
-Sevgili Arslan Bulut, tüm bu çalışmalar birkaç yıl sürer, maliyeti ve emeği çok yüksektir. Bu çalışmaları devletimiz adına, kurulduğundan beri Maden Teknik Arama yürütür. MTA, muazzam bir bilgi deposuna sahiptir. Ayrıca bu çalışmaları akademi de yapar ve hepsi YÖK’te ve üniversitelerde kayıtlıdır.
-SORU 1: Ülkemizde yabancı şirketlere, binlerce maden ruhsatı verilmiştir ve hepsi bir şekilde faaliyettedir. Bu yabancı şirketlerin, yukarıda arz ettiğim çalışmaları yaptıklarını mı sanıyorsunuz?
-SORU 2: Yabancı şirketler, milyonlarca dolar maliyeti olan bu çalışmaları yapmadan nasıl ruhsat alıyor? İstihareye mi yatıyorlar?
-SORU 3: Devletin mahrem bilgileri, yabancı şirketlere mi verilmektedir?”
***
Devletin mahrem bilgileri, yabancı şirketlere verilmekteyse ne karşılığında verilmektedir? Bunlar kayıtlı mıdır? Kayıtlı değilse, yabancı şirketler, parayı kime ödüyor? Bilgi verilmiyorsa, yabancı şirketlere verilen ruhsatlar usulsüz değil midir?
ODTÜ: 6 Şubat depremi, bir enerji patlamasıdır!
23 Şubat 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:12
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ODTÜ'lü bilim insanları, 6 Şubat 2023’teki depremle ilgili önemli bir araştırma yaptı ve bilimsel bir makale yazdı. Science dergisinde yayınlanan makale hakkında Anadolu Ajansı’na bilgi veren Prof. Dr. Erdin Bozkurt, 6 Şubat’taki ilk depremde felakete neden olan yıkımların, kırılan ilk fay hattının, depremin 24'üncü saniyesinde, Pazarcık ilçesine bağlı Büyüknacar köyünde Doğu Anadolu fayıyla kesişmesi sonucu oluşan “enerji patlaması”yla meydana geldiğine dair görüşlerini paylaştı...
Şimdi mahalle olan Büyüknacar, 1600 metre rakımlı bir dağ köyü... Kırılan fay hattı, köyün ortasından geçiyor ve toplam uzunluğu 404 kilometre. Büyüknacar köyünde, depremde 130 haneden sadece 20'si ayakta kaldı, 168 kişi öldü.
***
“Enerji patlaması”, “hidrolik çatlatma”yı da çağrıştırıyor ama ODTÜ’lü bilim adamlarının böyle bir iddiası yok.
Tabii “enerji patlaması” da bir varsayımdır...
Deprem sonrasında hidrolik çatlatma ile ilgili iddialar üzerine TPAO açıklama yapmış ve Kahramanmaraş'ta biri özel şirkete ait dört hidrolik çatlatma kuyusu bulunduğunu, ancak petrol bulunamayınca bunların kapatıldığını bildirmişti. Açıklamada kuyuların çapının da 24 santimetre olduğu belirtilmişti. Kuyuların, tam olarak nerede ve ne zaman açıldığı ve kapatıldığı bilgisi ise verilmemişti.
Kuyuların çapının dar olması, hidrolik basıncı daha da kuvvetli hâle getirir.
“Hidrolik çatlatma yöntemi doğal gaz ve petrol çıkarımında kullanılmaktadır. Önce toprağın binlerce metre altına inen bir kuyu kazılır. Kaya gazı veya petrol katmanına vardıktan sonra 90 derecelik açıyla dönüş yapılır ve boru, yatay olarak en az 1.5 kilometre daha uzatılır... Sonra da içinde yüzde 10 oranında kum ve yüzde 0,5 oranında kimyasal katkı bulunan su, kuyu girişinden yüksek basınçla borulara basılır. Yatay borunun deliklerinden çıkan suyla tortula uygulanan basınç kayayı çatlatmaya başlar. Gözeneklerde sıkışmış gaz açığa çıkar ve en yakın kaçış noktası olan kolektörün içinde toplanarak yeryüzüne çıkar. Kullanılan su kirlenmiştir ve arıtılmak üzere yeryüzündeki depolama havuzlarında toplanır.”
Depremden dört ay önce, Elektrik Mühendisleri Odası İzmir Şubesi dergisinin Ekim 2022 sayısında, kaya gazı ile ilgili bir yazısı yayınlanan Elektrik Mühendisi M. Salim Arslanalp, hidrolik çatlatma hakkında bu bilgileri verdikten sonra şöyle demişti:
“Bu yöntemin sakıncaları üç temel başlıkta toplanmaktadır:
1-Sismik hareketliliğin tetiklenmesi.
2-Su kaynakları yönetimi.
3-Kuyu sızıntıları kirliliği.
*Deprem riskleri, çatlatma sırasında ve gazın deşarjıyla birlikte yapısal bozukluğa uğrayan kaya katmalarının hareketlenmesine bağlı olarak artmaktadır. Bu nedenle işletilecek bölgenin deprem riskleri açısından çok iyi etüt edilmesi gerekmektedir. 2,5 ile 3 şiddetinde sismik hareketlere ABD, İngiltere de rastlanmıştır. Bunlara ilişkin raporlar literatürde yer almaktadır.
*Madalyonun ikinci yüzünü kaplayan en önemli resim yeraltı su kaynaklarıdır. Her işletme bölgesinde hidrolik çatlatma için gerekli su, açılan su kuyularından temin edilmektedir. Hidrolik çatlatma için çok büyük miktarda su kullanılmaktadır. Çatlatma sonrası bu suyun yüzde 30 ile yüzde 70’i geri dönmektedir.
*Yeryüzüne geri alınan sular çoğu zaman kimyasal katkıların yanı sıra, kayalardan aldığı farklı maddeleri de barındırmakta ve özellikle radon gazı gibi radyoaktif elementleri taşımaktadır. İşte arıtma ne kadar özenle yapılırsa yapılsın bazı kimyasallar ve radyoaktif elementler su ile birlikte doğaya deşarj edilmekte veya re-enjekte edildiği rezervleri kirletmektedir. Bu sayılanların her biri reel su kaybıdır, ayrıca temiz su kaynaklarının tüketilmesidir.
*Karbon emisyonunu azaltma savıyla desteklenen kaya gazı kullanımı, daha çıkarılırken kuraklığa tuz biber ekmekte, var olan suyu da riske atmaktadır. ABD’de içlerinde New York, North Carolina, Texas, Tulsa gibi şehirlerin bulunduğu 100’den fazla yerel yönetim, hidrolik çatlatma ile kaya gazı üretimini yasaklamıştır. Almanya, Bulgaristan, Fransa, İsviçre, Güney Afrika, Güney Avustralya ve Kanada Québec eyaletinde yasaklar gelmiştir.”
***
Bu bilgiler bize, büyük depremden önce Kahramanmaraş’ta dört kuyu açılarak yapılan hidrolik çatlatmaların hem bilimsel hem de adli olarak araştırılması ve soruşturulması gerektiğini söylüyor!
Büyük fayların kesiştiği ve her an deprem beklenen bir yerde hidrolik çatlatma yapılır mı?
Kaan, ne zaman “Kağan” olur?
24 Şubat 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:12
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
TUSAŞ Genel Müdürü Temel Kotil, Kaan savaş uçağı hakkında, "Bizim uçağımız F22-F35 arasında... Çok kısa sürede bitti, en hızlı biten uçaktır. Şu an elimizde bir tane var. 7 tane daha olacak. 2028'de hava kuvvetlerine vereceğiz, F16'lardan daha kuvvetli olacak. 2030-2032 yıllarında ayda 2 tane üretmeye devam edeceğiz. Alt sistemlerini yerli yaptırdık. Bütün alt sistemler ASELSAN'dan gelecek. MİLGEM'den gelecek. İniş takımları gelecek. Motoru dışarıdan, fırlatma koltuğu dışarıdan. Gerisi yerli. Allah bizi buraya kadar getirdi.” dedi...
***
Bu açıklamadan anlaşılan o ki “Kaan” adı verilen uçağın esas olarak kaportası yerlidir, motoru dışarıdan alınmıştır. Buna rağmen, Atatürk döneminde uçak yapan Türkiye’nin uzun bir aradan sonra yine uçak yapmaya çalışması çok değerli bir adımdır. Projede görev yapan herkesi kutlamak gerekir.
“Kaan” adı ise bana tarihin çarpıtılması gibi geliyor. Kelimenin aslı “kağan”dır... Oğuz Kağan, Bilge Kağan gibi... İlk hâli ise “kagan”dır. Türk yazıtlarında da “kaan” diye bir kelime yoktur. “Moğolca’da kaan şeklindedir” veya “İbranice kohenden gelir” diyenler var ama “kağan”dan bozma bu kelime, Türk kültürüyle çok da özdeşleşmek istemeyen İstanbul sosyetesinin tercihidir!
***
Diğer taraftan savaş uçağı geliştirmek için alt yapı hazırlamak gerekir. Kısa bir zamanda, kaporta yapmak da önemlidir ama motorunu kendiniz üretmediğiniz sürece dışa bağımlılıktan kurtulamazsınız.
Peki “Kaan”ın “Kağan” olabilmesi için hangi süreçlerden geçmek gerekir?
Bu konuda Rus askerî uzman İgor Korotçenko’nun değerlendirmesi, dışarıdan bakan bir göz olarak daha gerçekçi...
Sputnik’ten Tatiana Şuvalova’ya konuşan Korotçenko, “Hakikaten beşinci nesil savaş uçağı Kaan'ın ilk prototipinin uçuşu gerçekleşti. Dış görünüşüyle uçak, beşinci nesil savaş uçaklarının gerekli tüm parametrelerini karşılıyor. Bu da başlı başına büyük bir başarı ve atılım. Bununla birlikte, tam uyum için seyir hızı sağlayan bir motor ve faz dizili radar gibi iki noktanın daha karşılanması gerekiyor” dedi.
Rus uzman, "Kaan savaş uçağının oluşturulması gelecek için büyük bir iş, ancak bunu tam kapasiteyle hazır hâle getirmek 8-12 yıl sürecek. Silahlarla donatılmış hâlde bir dizi uçuş testi yapmak gerekiyor. Bu da büyük finansal yatırımlar ve güçlü bir elektronik sistemin varlığını gerektirir. Bu çok güçlü bir hedef... Türkiye, büyük jeopolitik hedefleri olan bir ülke ve beşinci nesil savaş uçağı, askerî-endüstriyel kompleksinin geliştirilmesi için ciddi bir adım. Türkiye, yeni savaş uçaklarını oluşturma yolunda, özellikle Rusya'nın deneyiminden de yararlanabilir.” diye konuştu.
***
Bu tür millî konuları, siyasetin malzemesi yaptığınız zaman değerini kendiniz küçültmüş oluyorsunuz. Parasını ödeyerek, Amerikan şirketinin gemisiyle uzaya astronot gönderir de medya gücüyle bunu büyük bir başarı gibi sunarsanız, inandırıcılığınızı tamamen kaybedersiniz...
Laf aramızda, 1983 yılında yani genç bir gazeteciyken, o zamanki gazetem adına Türkiye’den bir kişinin uzaya gönderilmesini organize etmeyi düşünmüş ve bu fikri arkadaşlarımla paylaşmıştım. Bir sponsor bulunsa, bu iş o zaman da yapılabilirdi ancak böyle bir yolculuk, sadece millî uzay programı için alt yapı geliştirmek yolunda kamuoyu oluşturmak için değer taşır, yoksa bilimsel bir atılım değildir. El atına veya gemisine binen çabuk iner. Elin motorunu kullanarak “yerli savaş uçağı yaptık” da diyemezsiniz. Yıllar önce Samsun’da bir mühendis, tek başına küçük bir uçak yapmıştı da maliyeciler, uçağa vergi koymuştu! Neyse ki TUSAŞ’a vergi tahakkuk ettirmemişler...
Bilal Erdoğan’dan kariyer tavsiyeleri
26 Şubat 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:12
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanlığı İnsan Kaynakları Ofisi koordinasyonunda Pamukkale Üniversitesi tarafından düzenlenen Ege Kariyer Fuarı’na katılan Bilal Erdoğan, "İlim Yayma Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı" sıfatıyla üniversite öğrencilerine hitap etti ve "Amerika’da gerçekten çalışırsan kazanıyorsun. Çok motive ediyorlar. Yani şöyle düşünelim, 'işte ben Harvard’da okudum, Indiana Üniversitesi’nde okudum'... Bunlar Amerika’nın ilk elli hatta John Hopkins Üniversitesi ilk ondaki üniversite. Mesela ben filanca üniversitenin öğrencisi ya da mezunuyum, bu işi ben yapabilir miyim diye bir yaklaşım yok. İş var mı? Mezuniyetinize yakın işinizi bulana kadar başvurularınızı yapıyorsunuz. Gerekirse herhangi bir fastfood restoranında saatlik ücretle çalışıyorsunuz. Veyahut da bir AVM’de, bir dükkânda tezgâhtar olarak çalışıyorsunuz. Ya işte ‘ben ODTÜ Fizik mezunuyum, böyle bir iş yapabilir miyim?' zihniyeti doğru değil. ODTÜ Fiziği bilerek söylüyorum; 'ODTÜ Fizik mezunuyum, iki yıldır iş bulamıyorum'. ODTÜ Fizik mezunu olduğun için iş teklifi mi bekliyorsun? ODTÜ Fizik mezunu olan bir adamın yapamayacağı bir iş olmaması lazım yeter ki çalışmak istesin. Dolayısıyla, Amerika’da bu zihniyet var. Amerika’ya Türkiye’den o dönemde gelen başka arkadaşlar, başka insanlar pizza dağıttılar, benzin istasyonunda çalıştılar. Bir yandan gece İngilizce kursuna gidip İngilizcelerini geliştirip diploma almaya çalıştılar. Haftada seksen saat pizza dağıtan biliyorum.” dedi.
***
Bu haberi okuyan hemen herkesin aklına geleni, Prof. Dr. Ümit Özdağ, mesajında şöyle yazdı:
-Oğlum sen niye ODTÜ Fizik bölümünü bitiriyorsun. Git Kartal İmam Hatip Lisesini bitir, istediğin işe gir.
Tabii Bilal Erdoğan sadece Kartal İmam Hatip mezunu değil.
Bilal Erdoğan, 1999’da Kartal İmam Hatip Lisesi’nden mezun olduktan sonra Indiana Üniversitesi’nde lisans eğitimi aldı. Harvard Üniversitesi’ne bağlı John F. Kennedy Okulu’nda master yaptı. 2006’ya kadar Dünya Bankası’nda çalışan Erdoğan, Johns Hopkins Üniversitesi’ne bağlı SAIS’in İtalya’daki Bolonya kampüsüne doktora için başvurdu. Bilal Erdoğan’ın dokuz yıl süren doktora programını bitirip bitirmediği konusuna net bir bilgi yok. Bir denizcilik şirketinin ortağıdır ve deniz taşımacılığı yapmaktadır. Türkiye Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfı’nın mütevelli heyetindedir. Son olarak İlim Yayma Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanlığı’na getirilmiştir.
***
ABD’de üniversiteler paralıdır. Öğrenciler, okul taksitini ödemek için fazla beceri gerektirmeyen işlerde çalışır. Tabii, başbakan, cumhurbaşkanı çocukları için Harvard’ın özel kontenjanı vardır. Onların taksitini ödeyen biri mutlaka bulunur. Dolayısıyla herhangi bir işte çalışmalarına gerek kalmaz.
Ben başka bir durumdan bahsetmek istiyorum.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde 20 yıldır çalışan yaklaşık 200 mühendis, SGK kayıtlarında “su arıza işçisi” olarak gösterilmektedir...
AKP döneminde başlayan uygulama, CHP döneminde de devam ediyor. Oysa bu durum, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun vereceği bir talimatla değiştirilebilir.
Şimdilerde, işçi ücretleri mühendis ücretlerini geçti ama yine de mühendisler bu durumdan rahatsız.
***
Oysa İBB’de “su arıza işçisi” olmak bir tarafa, “geçici işçi” statüsüne sahip olmak bile bakın sonunda insanı nerelere taşıyor:
Öğrencilere her türlü işte çalışmayı tavsiye eden Bilal Erdoğan’ın babası Tayyip Erdoğan, “üniversite öğrencisi” iken İBB kayıtlarında geçici işçi statüsünde gösteriliyor ama İETT futbol takımında oynuyordu. Kadrolu işçi sınavına da giren Tayyip Erdoğan’a, "Türkiye’nin komşuları hangi ülkelerdir?" ve "Kaç türlü yön vardır?" gibi sorular soruldu. Sınavda dört işlem soruları da vardı. Erdoğan, yazılı ve sözlü iki sınavdan 100’er puan alarak kadrolu işçi sınavını kazandı. Sonra da ilçe başkanı, il başkanı İBB Başkanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanı oldu...
İBB’de çalışan mühendislere ne soruldu ki su arıza işçisi statüsüne kaydedildiler? Yoksa siyasete atılsınlar da orada başarılı olsunlar diye mi böyle yapıyorlar? İyi ama 20 yıl geçti, hiçbir hareket yok...
İsrail nüfus değiştiriyor; Türkiye ne yapıyor?
27 Şubat 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:12
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı'nda İsrail’in Filistin’i işgalinin hukuki neticelerine ilişkin duruşmada Türkiye’yi temsilen sunum yapan Dışişleri Bakan Yardımcısı Ahmet Yıldız “İsrail'in devam eden işgali, Filistinlilerin ülkelerinden edilmeleri ve arafta kalmalarına neden olmuştur ve birçok nesil umutsuz ve yapacak bir şeyi bulunmadan ortada kalmıştır. İsrail işgalci ve demografik yapıyı değiştirmeye çalışan bir devlettir.” dedi.
Yıldız, “İsrail’in hukuk dışı yerleşim çalışmaları genişleyerek devam etmekte ve İsrail, bölgede işgal altında tuttuğu toprakların nüfus yapısını değiştirmektedir. Filistinlilerin evlerini yıkmaktadır ve diğer taraftan da İsrail güvenlik kuvvetlerinin koruması altında yeni yerleşimciler Yahudi yerleşimciler için inşaatlar da devam etmektedir.” diye konuştu.
***
Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, İspanya'nın El Pais gazetesine verdiği röportajda, "AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in tamamen İsrail yanlısı bir duruş sergilediği, uluslararası politika konusunda kendisinden başka kimseyi temsil etmeyen İsrail gezisinin Avrupa açısından jeopolitik maliyeti oldukça yüksek oldu." dedi
AB Yüksek Temsilcisi, gerek Rusya-Ukrayna Savaşı gerekse İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırılarından dolayı AB'nin şimdiye kadar sergilediği siyasi tavrı eleştirerek, AB politikalarından dolayı Batı'da bir kasırganın yaklaştığını ifade etti!
İrlandalı Sol Grup üyesi Clare Daly ise von der Leyen'e "Bayan Soykırım" şeklindeki hitap etmiş ve bu nitelendirme, sosyal medyada yoğun şekilde paylaşılmıştı.
***
BM Genel Kurulu ise, 30 Aralık 2022 tarihli kararında Uluslararası Adalet Divanı’na şu soruyu sormuştu:
-İsrail'in, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını sürekli olarak ihlal etmesinin, işgali sürdürmesinin, 1967’den bu yana Filistin topraklarındaki yerleşim ve ilhak faaliyetlerinin, Kudüs'ün demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeye yönelik faaliyetlerinin ve ilgili ayrımcı mevzuat ve tedbirleri kabul etmesinin hukuki sonuçları nelerdir?
Anadolu Ajansı, konu ile ilgili her haberinin sonuna bu soruyla ilgili haberi de ekliyor...
***
Konu “demografik yapının değiştirilmesi” olunca Bulgaristan’daki durumu da incelemek gerekir...
Bulgaristan’da HÖH üyesi ve Avrupa Parlamentosu Avrupa için Liberaller ve Demokratlar İttifakı Eş Başkanı İlhan Küçük, partisinin kurultayında sunduğu raporda "Bulgaristan'da demografik sorunlar ciddi bir kriz seviyesine ulaştı. Demografik kriz geleceğimizi tehdit etmektedir. Daha iyi bir yaşam arayışı içinde yüzbinlerce yurttaşımız Bulgaristan'ı terk etti. Yapılan son araştırmalara göre, Bulgaristan dünyanın en hızlı eriyen 11'inci ulusudur." dedi.
İlhan Küçük, bahsettiği araştırmanın tamamını paylaşsa iyi olurdu... Zira şu anda dünyanın en hızlı eriyen ulusu Türk ulusudur. Bunun sebebi de Türkiye üzerinde uygulanan “stratejik göç mühendisliği” ve ekonomiyi çökertme operasyondur. Üstelik iki operasyon da doğrudan Türkiye’yi yöneten iktidar tarafından uygulanmaktadır. İktidarın amacı, nüfus yapısı ve mülkiyetini değiştirmekte olduğu Türkiye’nin Anayasasını ve rejimini de değiştirmektir.
***
Bilindiği gibi Türkiye yıllardan beri ABD’nin baskısıyla Suriye ve Afganistan’dan milyonlarca sığınmacı kabul etmiş, bunun sonucunda İstanbul, Adana, Mersin, Hatay, Kilis, Gaziantep ve Şanlıurfa’da nüfus yapısı farklı oranlarda değiştirilmiştir.
Nüfus yapısı değiştirilmekte olan illerden “Oğuzeli”nde, ilçe adından da anlaşılacağı gibi Oğuz boylarının yoğun olduğu bilinmektedir! Herhalde asıl hedef bu yapıyı yok etmektir...
AKP iktidarı AB ile “geri kabul anlaşması” da imzalayıp, Suriyelileri Türkiye’de tutmayı kabul etmiştir!
Ekonomide uygulanan akıl dışı politikalar ise Türkiye’nin tapusunun değişmesiyle sonuçlanmaktadır.
***
BM Genel Kurulu’nda İsrail’in Filistin’de uyguladığı etnik temizlik tekrar gündeme geldiğinde, bu konularda son derece hassas olan Güney Amerika ülkelerinden biri, Uluslararası Adalet Divanı’na sorulmak üzere, şöyle bir soru hazırlayabilir:
-Suriye’de iç savaş çıkararak, milyonlarca insanın Türkiye’ye sürülmesi ve Türk hükûmetinin de bu baskıya boyun eğmesi sonucunda, 2011 yılından itibaren, İstanbul, Adana, Mersin, Hatay, Kilis, Gaziantep ve Şanlıurfa gibi Türk şehirlerinin demografik yapısı, karakteri ve statüsünün değiştirilmesine yönelik faaliyetlerin ve Türk hükûmetinin kendi vatandaşları aleyhine ayrımcı mevzuat ve tedbirleri kabul etmesinin hukuki sonuçları nelerdir?
Türkiye’nin ikinci asrı ve şeriat çığlıkları...
28 Şubat 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:11
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, partisinin Genişletilmiş İl Seçim İşleri Başkanları Toplantısı'na katıldı ve "Biz sadece AK Parti'ye 18. seçimini kazandırmak, Cumhur İttifakı'nı bir kez daha zafere ulaştırmak için çalışmıyoruz. Bununla birlikte Cumhuriyetimizin ilk asrını acısıyla, tatlısıyla geride bırakan Türkiye'nin ikinci asrının yol haritasını da oluşturuyoruz. Milletin önüne yeni hedefler, yeni vizyonlar koyarken buna uygun kadroları yetiştirmeyi ve bu kadroların işlerini yapacağı mekânları hazırlamayı da ihmal etmedik.” dedi.
Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:
"İktidarlarımız döneminde gerçekleştirdiğimiz demokrasi ve kalkınma atılımları bundan sonraki vizyonlarımızın altyapısıdır. Asıl işimiz yeni başlıyor, Türkiye Yüzyılı yeni başlıyor. Bizden önceki kuşakların, bizim, bizden sonraki kuşağın yaşadığı eski Türkiye dönemini tamamen kapatıyoruz. Tek parti faşizminin, darbelerin, cuntaların, zulümlerin, koalisyonların, krizlerin, istikrarsızlıkların Türkiye'sini bir daha gelmemek üzere tarihin tozlu raflarına kaldırıyoruz. Artık devir, Türkiye Yüzyılı devridir. Hamdolsun Türkiye Yüzyılı'nın ayak sesleri gümbür gümbür geliyor.”
***
Doğrusu gümbür gümbür bir ayak sesi geliyor ama adı “Türkiye Yüzyılı” konulsa da gerçekte stratejik göç mühendisliği uygulanarak “Türklerin kendi vatanında azınlığa düşürüldüğü bir ülke” söz konusudur... Bir de son dönemde en çok duyulan ses şeriat çığlıklarıdır.
Erdoğan, şeriat tartışmaları üzerine, “Farklı maskeler altında şeriat düşmanlığı var. İslam'ın hayata dair kurallarının bütününü temsil eden şeriata düşmanlık esasında dinin bizatihi kendisine husumettir. İnanıp inanmamak, yaşayıp yaşamamak elbette bir tercih meselesidir. Ama dinin emirlerine dil uzatmak başka bir konudur.” demişti.
Bu görüş doğru değildir. Şeriat, İslam’ın hayata dair kurallarının bütününü temsil etmez. Çünkü şeriat, insanların İslam dininden çıkardığı hukuk yorumlarına denilir. Yani şeriat denilen İslam hukuku Allah’ın ayetleri değil, insanların bu ayetlere dayandırdığı hukukla ilgili yorumlarıdır. Bu yorumlar, sahiplerini temsil eder! Diğer taraftan laiklik, devletin dini kurallara göre değil, hukuka göre yönetilmesidir. Yok “ben naslara göre veya şeriata göre yöneteceğim” derseniz, o zaman Anayasa’yı çiğnemiş olursunuz ve meşruiyetinizi kaybedersiniz!
***
Erdoğan, Türkiye’nin ikinci asrının yol haritasını oluşturmaktan söz ediyor. Bu, nasıl olacak? Liselerden felsefe mantık derslerini kaldırmak, matematikten türev, integral ve analitik geometriyi çıkarıp, tarikatları okullara sokarak mı?
Koca bir yüzyılın yol haritasını oluşturmak yetkisini Erdoğan’a kim vermiştir?
“Halk vermiştir” denilebilir ama bu da doğru değil... Çünkü “Türkiye yüzyılı” denilerek aslında “farklı maske” kullanılıyor, halk aldatılıyor. MHP’nin de desteklediği AKP iktidarı, Türkiye’yi Türk devleti olmaktan çıkarmak için dışarıdan milyonlarca yabancı getirerek, Türkleri etnik gruplardan biri derecesine düşürmeye çalışıyor!
Hani bir zamanlar, AB sürecinde sık sık “ulusal program”dan bahsedilirdi ya, tıpkı onun gibi... AB’nin “ulusal program” dediği, Türkiye’nin millet temelli bir yapı olmaktan çıkarılıp etnik ve dinsel temelli bir devlet hâline gelmesi, yani, Türk Milleti’nin parçalara ayrılmasıydı. Bunu yapamadılar...
Şimdi Türkiye’ye yabancıları doldurarak aynı hedefe ulaşmaya çalışıyorlar. AKP’nin hedefi de aynı olduğundan, AB ile geri kabul anlaşması imzalayıp, gelene geç gidene dur diyorlar. Sığınmacılar, ülkeye sınırlardan kaçak olarak girebiliyor ama çıkmak isterse çıkamıyor! Türkiye yüzyılı bu politikalarla mı oluşturulacak?
Erdoğan, “demokrasi ve kalkınma atılımları” derken de ironi yapıyor olsa gerek... AKP döneminde ne demokrasi kaldı, ne de kalkınma... Ülkenin ekonomik alt yapısı, yabancılara devredildi.
***
Kadro yetiştirmek konusuna gelince... Erdoğan, bu konuda Necip Fazıl’ın çizgisini takip ediyor ve “Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyorum.” diyor. Bu çizgi, Türkiye’yi Talibanlaştırır. Necip Fazıl çizgisinin götüreceği yer budur!
Bu arada, yakın zamana kadar Türk gençliği kitlesel olarak kontrol altında tutuldu ve etkisizleştirildi ama bu oyun da fark edildi. Özgürlük ve bağımsızlığına düşkün Türk gençliğinin ayak sesleri daha bilinçli, daha kararlı geliyor...
TSK’daki hiyerarşinin temeli ve cemaatler!
29 Şubat 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:11
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Kara Kuvvetleri Komutanlığı Yüksek Disiplin Kurulu, Tuzla Piyade Okullar Komutanlığı'nda yapılan 10 Kasım Atatürk'ü Anma Töreni'nde "Atatürk fotoğrafı takmayan" teğmene tepki gösterdikleri için dört teğmenin Türk Silahlı Kuvvetleri'nden ihraç edilmesine ilişkin kararının gerekçesini açıkladı.
DW Türkçe'den Alican Uludağ'ın haberine göre teğmenlerin bu eyleminin, TSK'nın ilgili mevzuatına göre şekillenen ve temeli mutlak itaat ve disipline dayanan meşru hiyerarşik yapısına zarar verdiği ifade edildi.
Kararda, bu eylemlerin birlik içerisindeki itaat hissini, tesis edilmiş olan mutlak disiplin anlayışı ile askerî atmosferi ve mesleğin temel değerlerinden olan silah arkadaşlığı ve birlik ruhunu önemli ölçüde zedelediği savunuldu.
***
Bu arada Menzil Cemaati'nin bürokrasi vekili olduğu iddia edilen Muhammed Raşid Seydaoğlu'nun, Jandarma Genel Komutan Yardımcısı Korgeneral Halis Zafer Koç ile görüştüğü ortaya çıktı. Resmiyette imam olan Seydaoğlu, "Cumhurbaşkanı’yla da görüşüyorum" dedi.
Cemaatlerin ordu içinde yapılanması, TSK’nın itaat kültürünü yok eden birinci uygulamadır ama Jandarma Genel Komutanlığı Yüksek Disiplin Kurulu; Jandarma Genel Komutanı’nın veya görevlendireceği jandarma genel komutan yardımcısının başkanlığında, Personel Başkanı, Teftiş Kurulu Başkanı, Hukuk Hizmetleri Başkanı ve Jandarma Genel Komutanı’nca görevlendirilecek bir başkandan oluşur. Yani Korgeneral Halis Koç, Jandarma Genel Komutanlığı Yüksek Disiplin Kurulu Başkanı’dır. Bu durumda, bir cemaat mensubu ile niçin görüştüğünü kim sorgulayacak?
***
Kararda geçen “askerî hiyerarşinin temeli mutlak itaat ve disipline dayanır” sözü üzerine bir hatırlatma yapmak şart oldu...
Soros'un Türkiye ayağı olan Açık Toplum Enstitüsü'nün finansmanıyla TESEV ile Cenevre'de kurulu ve kısa adı DCAF olan "Silahlı Kuvvetlerin Demokratik Denetimi Merkezi", 2005 yılında "Güvenlik Sektörü ve Demokratik Gözetim" başlığı altında bir Türkiye Almanağı yayınlamıştı.
Kitabın editörü Prof. Dr. Ümit Cizre, sunuş yazısında, "İtaat kültürü yerine bilimsel itiraf ve itiraz" öneriyordu!
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin M.Ö. 209 yılından beri başarısının temel sırrı olan "emre itaat" yerine "itiraz ve itiraf"ın konulması öngörülüyordu!
TESEV'in yazarlarından bazıları, raporda Türkiye'nin çıkarına politika üretmeyi bir suç gibi algıladıklarını ortaya koyuyor, millî tavır ve faaliyetleri, birer suç delili gibi gösteriyor, ama diğer yandan Millî Güvenlik Kurulu ve Millî Güvenlik Genel Sekreterliği'ni, Türk Silahlı Kuvvetleri'ni, Jandarma Genel Komutanlığı'nı tamamen çözmeye yönelik AB dayatmalarının savunuculuğunu üstleniyordu.
"Almanak Türkiye 2005: Güvenlik Sektörü ve Demokratik Gözetim" başlıklı rapor, Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ümit Cizre'nin editörlüğünde Ahmet Yıldız, Zühtü Arslan, Gencer Özcan, Ümit Kardaş, Lale Sarıibrahimoğlu, İbrahim Cerrah, Ertan Beşe, M.Bedri Eryılmaz, Ferhat Ünlü, Önder Aytaç, Itır Toksöz ve Volkan Aytar'ın yazılarından oluşuyordu.
Bu kişilerin bir kısmı Polis Akademisi'nde öğretim üyesiydi. Zühtü Arslan ise bildiğiniz gibi sonradan Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçildi ve iki dönem de başkan seçildi.
***
Prof. Dr. Ümit Cizre'nin "İtaat kültürü yerine bilimsel itiraf ve itiraz" başlıklı yazısında "Almanak, sunduğu objektif bilgi ve bilimsel 'itiraf'larla, güvenlik ortamımızı da sarmalayan 'itaat' kültürünün yerine bilimsel bilgiden kaynaklanan sorgulayıcı bir 'itiraz' kültürünü yerleştirmeyi amaçlayan bir yayın olarak okuyucuyla 'zamanında' buluşuyor. (...) Aslolan, içinde yaşadığımız sıcak çatışma ortamında, bu ülkenin güvenlik yelpazesinin ne pahasına olursa olsun güçlü kılınması olmayıp, çağdaş demokratik önceliklerle bütünleşmiş bir biçimde güçlü kılınmasıdır. Çünkü gelinen noktada 'güvenlik'in anlamı budur. 'Pandora’nın kutusunu' demokratik bir sivil denetimin hazırlık ayağını oluşturmak amacıyla açıyoruz" ifadeleri vardı.
***
Cizre, bu itirafı ile Türk ordusundan itaat kültürünü kaldırmayı hedeflediklerini belirtmiş oluyordu. Biz o zaman konuyu beş gün üst üste bu sütunda incelemiş ve “İtaat kültürünü yok etmek Türk ordusunu ortadan kaldırmak demektir!” tespitini yapmıştık.
Pandora’nın kutusu, FETÖ ile açıldı, şimdi de Menzil ile açık tutuluyor...
TSK’daki hiyerarşiyi, dört teğmen mi bozabilir, yoksa bir komutanın veya “başkomutan”ın cemaat temsilcisiyle görüşmesi mi?
Emekli maaşları ve koyunların yünü...
01 Mart 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:11
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan, “En düşüğü 10 bin lira olan emekli maaşı ömrünü kendi ve ailesi için harcayan vatandaş için elbette yeterli değil. Devlet ve millet olarak daha fazla çalışacak, daha çok gelir elde edecek, ortaya çıkan kazançtan da emeklilerimize hak ettikleri parayı vereceğiz.” dedi.
Erdoğan, “Ekonomik dengeleri yerine oturtmak için güçlü bir program uyguluyoruz. Bu yılsonunda, programın olumlu sonuçlarını görmeye başlayacağız. Ortaya çıkan kazançtan emeklilerimiz de istifade edecek.” diye zaman da verdi...
Yani Nasrettin Hoca, koyun sürülerinin geçeceği yola çalılar dikecek, koyunların yünü takılacak. Hoca yünleri toplayacak ve ipliğe dönüştürüp kazak ördürecek ve satacak, borcunu ödeyecek!
Alacaklı bu cevabı duyunca, gülmeye başlamış... Hoca da “Hazır parayı gördün, gülersin tabii köftehor” demiş...
Şimdi emekliler de hazır parayı görünce güler mi acaba?
***
Erdoğan, “Emekli maaşlarına 7 bin lira eklemek demek bütçeden yaklaşık 1,4 trilyon lira... 10 bin lira eklemek demek, 1,9 trilyon liralık bir kaynağı buraya aktarmak demektir. 2024 yılı boyunca ülkemizde tek çivi çakmasak, tüm yatırım bütçesini buraya aktarsak bile bu gideri karşılamaya yetmiyor. Aynı şekilde deprem harcamalarının tamamını bu iş için kullansak yine yeterli gelmiyor.
Eğitime, sağlığa tek kuruş harcamadan her birinin tüm bütçesini buraya aktarsak ucu ucuna ya kurtarıyor ya kurtarmıyor. Askeriyle, polisiyle, eğitimcisiyle, sağlıkçısıyla velhasıl tüm memuru ve işçisiyle devletin çalışanlarının yarısından fazlasına maaşlarını vermesek o zaman belki bu ilave gideri karşılayabiliriz.” gibi sözler de söyledi.
İyi de, emekliler, emekli maaşı alabilmek için yıllarca prim ödedi. En düşük emekli maaşının da herhalde açlık sınırının üstünde olması gerekir.
Emeklinin maaşını düşüren Erdoğan; nas politikası uygulayıp enflasyonu büyüten de Erdoğan. Emekliler kimseden yardım istemiyor ki, ödediği primlerin karşılığını, yani kendi parasını istiyor.
Siz enflasyonu azdırdığınız yetmezmiş gibi bir de emekli aylığı bağlama oranını maaşın yüzde 70’inden yüzde 30’una indirmişseniz emeklinin hakkına el koymuşsunuz demektir. Bunun, hâlen çalışmakta olanların maaşı ile ilgisi yok. Siz emekli aylığının yarısını başka yerlere aktarmışsınız, şimdi para yok diyorsunuz.
Bunlar doğru değil. Bu ülkede yeteri kadar para var ama faize ve yolsuzluğa gidiyor. Bankalar ve büyük şirketler faizden kazanıyor hatta kur korumalı mevduata giden faiz, emekli maaşlarına yapılacak 7 bin liralık ek zammı karşılardı. Suriyeliler için harcanan para da sadece emeklileri değil bütün çalışanları refah içinde yaşatırdı.
ÇEDES, Cumhuriyete karşı kalkışmaya dönüştü
Millî Eğitim Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın birlikte uyguladığı “Çevreme Duyarlıyım ve Değerlerime Sahip Çıkıyorum” projesi artık Cumhuriyete karşı bir kalkışmaya dönüşmüştür.
Okullarda çocukların eline bıçak verip maket kurban kestirmek, Filistin’deki durumu hissettirmek gerekçesiyle çocukların ellerini arkadan bağlamak, dersleri camide vermek, çocukları, Menemen’de Kubilay’ın şehit edilmesinde idama mahkûm edilmiş ve yaşı sebebiyle cezası müebbede çevrilmiş olan Esad Erbili’nin türbeye dönüştürülmüş mezarına götürüp dua ettirmek, Cumhuriyete karşı kalkışma değil midir?
20 yılda 260 milyar dolarlık satış yapıldı!
Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi Başkanı Burak Dağlıoğlu, İngiltere'nin başkenti Londra'daki temasları kapsamında Kraliçe 2. Elizabeth Konferans Merkezi'nde düzenlenen "Küresel Yumuşak Güç Zirvesi 2024"e ana konuşmacı olarak katıldı ve sunum yaptı.
Sadece son 20 yılda Türkiye'ye gelen toplam uluslararası yatırımların tutarının 260 milyar doların üzerine çıktığını vurgulayan Dağlıoğlu, "Ortada ölçümlenebilir bir başarı var. Bu başarıya bizi ulaştıran iletişim çalışmalarının detayları ile ilgili örnekler verdik." ifadelerini kullandı.
Bu açıklamayla Türkiye’de yabancılara 20 yılda 260 milyar dolarlık satış yapıldığı itiraf edilmiş oluyor. 20 yılda hiçbir yabancı yatırımcı, teknoloji getirmiş değildir, sadece alım yaptılar...
Sonra da emekliye para yok öyle mi?
Türkiye’deki hayvan sayısı ve et fiyatları!
02 Mart 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:11
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye’nin 18 iline bulunan Et ve Süt Kurumu satış mağazalarının kapısında, ucuz et almak için sabaha karşı sıraya girenlerin yüzde 90’ı emekliler...
Oysa emekliler, enerjilerini, iktidar tarafından gasp edilen hakları için harcamış olsa, maaşlar bu kadar düşük düzeyde tutulamazdı...
***
Et fiyatlarına gelince...
Türkiye Kasaplar Federasyonu Başkanı Osman Yardımcı, kırmızı et stoklarında bir sıkıntı olmadığını, fiyat artışlarından kasapların da şikâyetçi olduğunu ve bu artışları birkaç firmanın yaptığını iddia etti.
Yardımcı, “Bakanlığımız, daha önce olduğu gibi Et ve Süt Kurumu bulunan illerde esnafa et desteği verirse piyasayı çok rahatlatır.” dedi.
Ankara Kırmızı Et Üreticileri Birliği Başkanı Sedat Akbulut ise NTV’ye yaptığı açıklamada "Bundan iki yıl önce 25-30 kilogram süt veren anaç hayvanlarımız kesime gitti ve besihanelerimiz yüzde 20-30 oranında üretimlerini azaltmaya gittiler. TÜİK verilerine göre ülkemizin hayvan varlığı son 6 yılın en alt seviyesindedir geçen yıla göre 4,3 milyon baş azalmış durumdadır yani şu anki kırmızı et fiyatlarının artışının sebebi sadece maliyet odaklı değil hayvan varlığımızın azalması ve kırmızı et üreticimizin besilik hayvanlara ulaşamamasıdır." dedi.
***
Türkiye İstatistik Kurumu’nun, Haziran 2023 dönemine ilişkin hayvansal üretim istatistiklerine göre büyükbaş hayvan önceki yıla göre yüzde 2 azalarak 16 milyon 521 bin baş olarak gerçekleşti. 2022’de büyükbaş hayvan sayısı 17 milyon 24 bin idi...
Koyun sayısı da 2023 Haziran ayı sonu itibarıyla 2022 Aralık ayına göre yüzde 4,7 azalarak 44 milyon 600 binden 42 milyon 565 bine, keçi sayısı ise yüzde 7,5 azalarak 11 milyon 577 binden, 10 milyon 709 bine düştü. 2023 Haziran’ından sonra ise büyükbaş ve küçükbaş hayvan sayısında çok daha büyük oranda azalma oldu ama istatistikler açıklanmadı...
***
Rekabet Kurumu Başkanı Birol Küle ise bakın ne diyor:
“Yem maliyetlerinin artması karşısında çiğ süt fiyatlarının yeterince artış gösterememesi, büyükbaş hayvancılıkta bazı işletmelerde anaç hayvanların kesime gönderilmesiyle sonuçlandı.
Bu durumun, arzın artış göstermesi nedeniyle kırmızı et fiyatları üzerinde o dönemlerde baskı oluşturduğunu gözlemleyebiliyoruz ancak anaç hayvanların kesilmesi 2022'de Türkiye'de büyükbaş hayvan varlığının düşmesine yol açarak kırmızı et piyasasında arz yönlü sorunlar doğurmuş ve kırmızı et fiyatlarında artan talep karşısında ani yükselişler yaşanmıştır.
Ülkemizde kırmızı et fiyatlarında son dönemde meydana gelen fiyat artışlarının rekabet karşıtı eylemlerden ziyade, besicilik sektöründe ve sektörün gelişiminde karşılaşılan yapısal sorunlardan ve maliyet artışlarından kaynakladığını tespit ettik. Sektörde yaşanan sorunlar nedeniyle hem besicilik faaliyetiyle iştigal eden işletme sayısının hem de artan nüfus karşısında büyükbaş hayvan varlığının gün geçtikçe azaldığı yönünde tespitlerimiz de oldu."
***
Kısacası, kırmızı et üreten firmaları suçlayıp işin içinden çıkmak mümkün değil... Besicilik neden zayıfladı, hayvan besleyen köylü sayısı neden azaldı, büyükşehir ilan edilen illerde köyler mahalle olunca, hayvancılık yapanlar neden her anlamda daha büyük mali yükler altına girdi?
Yoksa dünyada havayı kirlettiği gerekçesiyle hayvan sayısını azaltmak isteyenlerin taleplerine boyun eğildiği için mi Türkiye’deki hayvan sayısı azaltıldı? Türkiye Ziraat Odaları bu konuda geniş bir araştırma yapmalı ki halk doğru bilgilendirilsin.
ABD’nin 360 derecelik dönüşü!
04 Mart 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:11
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Washington’da Mesrur Barzani ile yaptığı görüşmede “Irak'taki 360 derecelik politikamızda dirençli bir Kürdistan Bölgesi'ne verdiğimiz destek önemlidir. Bizim için önemli olanın Kürtlerin birliği olduğunu söylemek istiyorum. Çünkü bu birlik, ABD'li dost ve ortakların başarısı için önemlidir. Ve bizim için herkesin elinden gelen en iyisini birlikte çalışmak için sağlaması çok önemlidir. Çünkü çıkarlarımız ortaktır.” dedi.
Blinken, önce Irak’taki sonra dört ülkedeki Kürtlerin birliğinden bahsediyor. ABD, bu birliğe PKK’yı da dâhil etmiştir.
***
Mustafa Yıldırım incelemişti; Irak'ta ilan edilen “Kürdistan Bölge Devleti Anayasası”nın giriş maddesi şöyledir:
“Anavatanları Kürdistan'da binlerce yıl yaşamış eski bir halk olan Kürtler, tıpkı dünyanın diğer ulusları ve halkları gibi, self-determinasyon hakkını kullanabilecek niteliklere sahip bir ulustur. Self-determinasyon hakkı, Birinci Dünya Savaşı sonunda çıkarılan ve ilkeleri uluslararası hukukun temeli haline gelen Woodrow Wilson'ın On Dört Maddelik prensiplerinde kabul edilen bir haktır.
1920 yılında imzalanan Sevr Anlaşması'nın 62-64 nolu maddeleri Kürtlere self-determinasyon hakkını tanımasına rağmen, uluslararası çıkarlar ve siyasal dengeler Kürtlerin bu hakkı elde edip uygulamaya geçirmelerini engellemiştir. Sevr Anlaşması'na konulan maddelerin tersine, Güney Kürdistan 1925 yılında, kendi halkının iradesi dikkate alınmadan, dört yıl önce, yani 1921 yılında kurulmuş olan Irak devletine müsadere edilmiştir. 25 Aralık 1992 tarihinde, İngiliz ve Irak hükümetleri Kürtlerin kendi yönetimlerini kurma hakkını tanıyan bir açıklama yayınlamışlar ve Kürt temsilcilerinden, hükümet biçimini, coğrafi sınırları ve Irak ile siyasal, ekonomik ilişkilerin biçimini belirlemeleri istenmiştir."
Yıldırım, bu ifadelerden iki önemli sonuç çıkarmıştı:
“1- Kürdistan Bölge Devleti, tarihsel-siyasal dayanağını, emperyalizmin işgal anlaşmasından, yani Sevr'den almaktadır
2- Kürdistan Bölge Devleti egemenlik alanı, Sevr anlaşmasında belirlenen sınırlar içinde kalan bölgedir.
Bu sınırlar Türkiye Cumhuriyeti'nin neresini kapsamaktadır?
Bunu fazlaca araştırmaya gerek yok!
Açarsınız bir ilkokul kitabını, bakarsınız Sevr Anlaşmasına, sonra da dönersiniz ABD'nin Doğu'da çizdiği Ermenistan ve Kürdistan haritasına."
* * *
FETÖ, 2009 yılında Abant toplantılarını Erbil’e kaydırmıştı. DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, Erbil'deki toplantıda yaptığı konuşmada “Avrupa Birliği bir birliktir. Neden Orta Doğu halkları arasında da bir birlik oluşmasın ve birbirlerini tanımasınlar. 4 parça Kürdistan'da Kürtler zorluk içinde ve baskı görüyor. Bu baskılar kalkmalıdır ve bu baskılar da demokrasi ile kalkar. Herkes kendini demokrasi ile ifade eder” demişti...
Barzani ve Talabani örgütleri, doğrudan İsrail istihbaratı tarafından para, silah ve askerî eğitimle desteklenerek bugünlere getirilmiştir. Yani onların emelleri İsrail'in emelleriyle de birleşir. İsrail ise ABD’nin bölgedeki karakol devletidir.
ABD, her ne kadar PKK’yı terör örgütü listesinde tutsa da PKK’nın Suriye’deki yapılanması olan PYD/YPG’yi “ABD’nin bölgedeki kara kuvvetleri” olarak gördüğünü açıklamıştır ABD ordusu, Suriye’nin kuzeyinde YPG ile ortak tatbikat da yapmıştır. PKK’yı da ABD ve AB ülkeleri silahlandırmaktadır.
***
Kısacası bölgede yaşayan Kürtlerin birliği, ABD Başkanı Woodrow Wilson'ın 8 Ocak 1918 günü ABD Kongresi'nde yaptığı konuşmada ilan ettiği Wilson prensipleri politikasının sonucudur.
Wilson, Osmanlı topraklarında Ermeni, Kürt, Rum devletleri kurmayı teklif ederken, Türklerin nüfus yoğunluğuna sahip olduğu Rus ve Avrupa topraklarında bağımsız olmasını ağzına bile almamıştı.
Hâlbuki Batı Trakya, Bulgaristan, Kıbrıs, Musul-Kerkük, Azerbaycan, hatta o dönemde Ermenistan hep Türk diyarı idi ve Türkler çoğunlukta idi!
Atatürk ise Kütlerin de desteğini alarak ve "Kürtleri de bağrımıza katarak" Türk Milleti'nin kendi kaderini tayin hakkını bir bütün olarak kullanacağını ilan etti ve Dumlupınar'da Wilson tuzağını paramparça etti.
Şimdi aynı oyunu yeniden kurdular ve Türkiye’yi yönetenleri ve Kürt olmadıkları halde Kürtleri temsil etmeye soyunanları da kullanarak sonuca ulaşmaya çalışıyorlar!
Blinken’in sözlerini bu çerçevede görmek gerekir...
ABD, NATO sürecinin sonunda, 360 derece dönmüş ve 8 Ocak 1918 politikasını uygulamaya başlamıştır...
Başkanın ve milletin akıl sağlığı!
05 Mart 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:11
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD'de yapılan bir anket, katılımcıların yüzde 63'ünün, ABD Başkanı Joe Biden'ın “akıl sağlığından” şüphe duyduğunu ortaya koydu.
Associated Press'in, NORC Halkla İlişkiler Merkezi ile yaptığı ankette 18 yaşın üzerindeki 1102 katılımcıya “Joe Biden'ın başkan olarak etkili görev yapabilmesi için akıl sağlığına ne kadar güveniyorsunuz?” sorusu yöneltildi.
Katılımcıların yüzde 63'ü, Başkan Biden'ın “akıl sağlığına” güvenmediğini ifade ederken yüzde 20'si güvendiğini, yüzde 17'si ise biraz güvendiğini belirtti.
Aynı soruyu eski ABD Başkanı Donald Trump için de yanıtlayan katılımcıların yüzde 57'si, Trump'ın “akıl sağlığından” şüphe duyduklarını aktarırken, yüzde 28'i güvendiklerini, yüzde 15'i de biraz güvendikleri yanıtını verdi.
Ankette ayrıca katılımcıların yüzde 67'si Biden'ın başkanlık döneminde İsrail'in Gazze'yi işgaline ilişkin politikalarını onaylamadığını ifade ederken, yüzde 31'i onayladığını kaydetti.
***
Anadolu Ajansı, haberi verdikten sonra şu bilgileri de paylaştı:
Öte yandan, Beyaz Saray Sözcüsü Karine Jean-Pierre tarafından yapılan yazılı açıklamada, Biden'ın doktoru Kevin O'Connor'ın 81 yaşındaki Başkan'ın yıllık muayenesine ilişkin raporunda, sağlığıyla ilgili “yeni bir endişe” olmadığı bilgisi paylaşılmıştı.
Raporda, “Başkan Biden, 81 yaşında, sağlıklı, aktif, güçlü bir erkek. İcra kurulu başkanlığı, devlet başkanlığı ve başkomutanlık dâhil başkanlık görevlerini başarıyla yerine getirebilecek formdadır.” değerlendirmesine yer verilmişti.
***
Türkiye’de böyle bir anket yapan/yaptıran çıkarsa, Cumhurbaşkanı’na hakaretten tutuklanabilir!
Buna karşılık muhalefetteki parti liderleri için her türlü atış serbesttir!
“Türkiye’deki genel başkanların akıl sağlığını anket konusu yapacak bir durum yok ki” denilebilir. Gerçekten de hepsinin akıl sağlığı yerindedir ama halkın akıl sağlığını kim bozuyor öyleyse? Mesela 10 bin lira maaşa mahkûm edilen işçi ve memur emeklilerinin akıl sağlığını koruması mümkün mü? Bu para artık bir öğrencinin aylık masrafına yetmez.
Veya Türkiye’nin uyguladığı Suriye ve Afganistan politikasının akılla mantıkla ilgisi kurulabilir mi?
Türkiye sınırlarının yabancılara açılması, milyonlarca Suriyeli, Afgan ve Afrikalının ülkeye kabul edilmesi, konut satın alan yabancılara vatandaşlık verilmesi ve hayatlarında hiç Türkiye’ye gelmemiş insanlara seçimlerde oy kullanma hakkı verilmesi, akılla mantıkla bağdaşır mı?
Türkiye’nin bütün kurumlarının CIA tarafından desteklenen bir cemaat üzerinden sızma suretiyle işgal edilmesinde, cemaatin önce iktidar desteğiyle Türk ordusuna ve aydınlarına operasyon yapmasında, sonra iktidar ile arası bozulup köprünün bir yanını tutup öbür yanını serbest bırakan, başarısızlığa programlanmış darbe girişiminde bulunmasında akıl ve mantık var mıdır?
“Naslar neyi gerektiriyorsa onu yapmaya devam edeceğim” deyip, faizleri yüzde 8.50’ye kadar indirdikten sonra enflasyon üç rakamlı hale gelince nasları filan bir kenara bırakıp faiz oranını yüzde 45’e çıkarmanın akıl ve mantık neresinde? Gerçek enflasyon yüzde 121 ise akıl sağlığı yerinde olan bir kişi, bankalara yüzde 45 faizle para yatırır mı?
***
Bütün bu uygulamalarda şöyle bir akıl ve mantık var elbette; Türkiye içerden ve dışarıdan çökertilmek istense, ancak bu kadarı yapılabilirdi!
Öyleyse, Ergenekon ve Balyoz sürecini, Arap Baharı’nın İstanbul’da örgütlenmesini, komşu ülke aleyhine ordu toplayıp eğitim ve lojistik destekle birlikte silah verilmesini, ekonominin akıl dışı kararlarla yok edilerek, Türkiye’nin maddi değerlerinin yabancılara devredilmesini, bütün vatandaşların sorgulaması gerekmez mi?
Küresel çapta operasyon yapma kabiliyetine sahip bir çetenin pandemi veya iklim değişikliği gibi bahaneler üretmesi sonucu bütün ülkelere dayattığı insan DNA’sıyla oynayan sıvıları kendi vatandaşlarına uygulayan, büyükbaş ve küçükbaş hayvan sayısını azaltan iktidarın ve onları destekleyen muhalefetin kimin icra elemanı olduğunu görmek gerekmez mi?
“Sıfır karbon” diyenler, “karbon vergisi” diye yasa çıkaranlar neden İliç merkezli doğa katliamı ile ilgili “sıfır siyanür” veya “sıfır sülfürik asit” demiyor?
Bu akıl ve mantık dışı, bilim dışı uygulamalara boyun eğmek normal bir durum değildir! Bu sebeple önce kendimizi sorgulamamız gerekmez mi?
ABD, akıl sağlığından endişe edilen iki kişiye mecbur edildi diye Türk Milleti, kendi bindiği dalı yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kesmek zorunda mıdır?
Müslüman mintanlı MOSSAD ajanı!
06 Mart 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:11
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Millî İstihbarat Teşkilatı ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün düzenlediği ortak operasyonla, edindikleri bilgileri İsrail istihbarat servisi MOSSAD'a sattıkları belirlenen 7 kişi gözaltına alındı.
Anadolu Ajansı’nın haberine göre şüphelilerden birinin, televizyonlarda sabah programlarına katılan, eski kamu personeli Hamza Turhan Ayberk olduğu ve MOSSAD'ın, Ayberk ile "Victoria" kod adlı ajanı aracılığıyla temasa geçtiği tespit edildi.
MİT, özel dedektiflik yaptığı belirtilen Ayberk'in para karşılığı MOSSAD'a bilgi sızdırdığını belirledi.
MOSSAD'a bilgi temin etmek için aralarında kamu görevlilerinin de bulunduğu kişilerden ekip kurduğu tespit edilen Ayberk'in, aldığı talimatlar üzerine Türkiye'deki Orta Doğulu kişi ve şirketler hakkında bilgi derlediği anlaşıldı.
Belgrad'da 2019'da, MOSSAD'dan eğitim aldığı öğrenilen Ayberk, ödemeleri de kripto para cinsinden aldı.
Bilgi sızdırmanın yanı sıra tehdit ve takip eylemlerinde de bulunan Ayberk'in, hedefindeki kişilerin araçlarına yerleştirdiği takip cihazıyla konumlarını anlık olarak MOSSAD'a aktardığı, bu kişileri taciz ve tehdit ettiği öğrenildi.
***
Emekli gazi emniyet müdürü Fatih Eryılmaz, konuyla ilgili paylaşımında “Gözaltına alınanlardan biri emekli emniyet müdürü. Şahsın geçmişine baktığımızda İsrail karşıtı ve Filistin’deki zulmü telin eden paylaşımlarını görüyoruz. Yıllardan beri anlatmak için kendimizi parçaladığımız konu bu değil mi? Daha yüzyıl evvel sözde din kisvesi altında senin ülkeni elinden almaya çalışan Haçlılara asker olmadılar mı?”
Kazım Karabekir Paşa, Müslüman görünüp, Türk Milleti aleyhine düşmana casusluk yapanlar için "Öyle puslu ki hava, şeytan bile Müslüman mintanı giyiyor" demişti.
Kazım Karabekir’in kızı Timsal Karabekir de babasının "Yanlış bilgi felaketin kaynağıdır" sözü üzerinde durmaktadır.
Çünkü yanlış bilgiler, bugün de Türk Milleti için felaket kaynağıdır...
“Türk”ün karşısına “İslâm”ı çıkaranlar için Prof. Dr. Erol Güngör, "Milliyet farklarını hesaba almayan bir İslâm düşüncesi kaynağını başka sebeplerden almış demektir. Böyle bir İslâmcılık tasarlayanlar, milliyetçilere karşı dolaylı bir etnik hareket içindedirler. Bunların maksadı İslâm birliği sağlamaktan ziyade, yaşadıkları ülkedeki milliyetçi politikayı nötralize etmektir. Bu azınlıklar, ayrılıkçı bir politikayı takip gücünü buldukları takdirde kendi istikametlerinde bir milliyetçilik hareketi açmaktan geri kalmayacaklardır. Böyle bir güce erişemedikleri müddetçe İslâm davasının şampiyonu olarak görünürler." demişti.
***
Bugün sadece bir veya yedi kişinin İsrail hesabına casusluk yaparken Gazze davasının şampiyonu gibi görünmesi ile karşı karşıya değiliz!
Gazze davasının, Suriye davasının hatta İslam davasının şampiyonu gibi görünen siyasi hareket, Türkiye ekonomisini çökertirken, ülkenin nüfus yapısını da değiştiriyor ve bunu da ensarın muhacire sahip çıkması gibi gösteriyor ya işte İsrail’in emelleri için çalışmak tam da budur.
Suriye’nin kuzeyinin boşaltılması, boşalan topraklarda ABD-İsrail iş birliğiyle 100 bin kişilik bir ordu kurulması ve Türk Ordusu’na sınırdan itibaren 30 kilometreye kadar operasyon izni verilmesi, daha güneyde şimdilik bir PKK devletinin kurulması, ensar-muhacir edebiyatı sayesinde mümkün olabilmiştir!
Bu devletçiğin kurulduğu yer, “Nil’den Fırat’a kadar” diye Tevrat’ta vaat edilen ve Büyük İsrail projesi içinde “Orta İsrail” olarak kabul edilen toprakların bir kısmıdır.
Türkiye’nin Güneydoğusunu ise “Kuzey İsrail” saymaktadırlar!
***
İşte Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO, Adana, Bursa, Gaziantep, Hatay, İzmir, Kahramanmaraş, Kilis, Manisa, Şanlıurfa ve Van’da tam da bu amaçla “Türkiye’deki Suriyeli Mülteci Dayanıklılık Planı” adı altında AB ve Japonya parasıyla Suriyelileri yerleştirme projesi uyguluyor; sözde İslamcı iktidar da yalanlama yayınlıyor!
Hani Suriyeliler “geçici koruma statüsü”ndeydi; mülteciliğe ne zaman terfi ettiler?
Siyanür yoksa dere yatağı neden değiştiriliyor?
07 Mart 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:11
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Çağrı Çırak ve Temel Bilimler Araştırma Uygulama Merkezi Müdürü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Kemal Volkan Özdokur, İliç maden ocağı sahasında gazetecilere yaptıkları açıklamada, “Şu an elimizdeki deneysel veriler, örnek alınan noktaların hiçbirinde siyanüre rastlanmadığını gösteriyor. Bilimsel ölçümler, barajda herhangi bir siyanür miktarını ölçemedi. Diğer kısımlarda da olması gerektiği miktarın çok çok altında veriler var." dediler.
Yalnız aynı basın açılamasında, aynı üniversitenin İnşaat Mühendisliği Bölümü Hidroloji Uzmanı Doç. Dr. Yıldırım Dalkılıç, “Heyelan önüne kaya dolgu seddi yapılmış. Bu set, heyelanın Sabırlı Deresi'nin suyunun liç alanına temas etmemesi için alınan tedbirlerden bir tanesi. Asıl planlanan ise liç bölgesinden hemen önce suyu çevirerek, derenin akış yönünü değiştirerek, heyelan bölgesiyle temas etmeden direkt olarak Karasu'ya ulaşmasını sağlamak. Planlaması DSİ tarafından yapılmış, şu an çalışmalar devam ediyor.” diye konuştu.
Açıklamalara göre liç bölgesinde kayan topraktaki siyanür, çok düşük düzeyde ise topraktan sızan suyun Karasu’ya ve Fırat’a karışmaması için Devlet Su İşleri, Sabırlı Deresi’nin yatağını neden değiştiriyor?
Siyanür sızması varsa, Sabırlı Deresi üzerinden Karasu’ya ve Fırat’a karışarak Erzincan, Tunceli, Elazığ, Malatya, Diyarbakır, Adıyaman, Gaziantep ve Şanlıurfa ile Suriye ve Irak’tan geçerek Basra Körfezi’ne ulaşacak... Körfez’e sınırı olan ülkeler; Irak, İran, Suudi Arabistan, Bahreyn, Katar, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman...
***
Konuyla ilgili CHP’nin hazırladığı bir İliç raporu var. Parti sitesinde de yayınlanan raporu, CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz açıkladı.
Yavuzyılmaz, bakın neler diyor:
*Erzincan İliç altın madeninde yaşanan felaket doğal afet değildir. Bu felaket siyanür içerikli milyonlarca ton liç malzemesi içeren yapay bir dağın kaymasıdır. Yığın liç sahasının yüksekliği 200 metrenin üzerindedir. Bu berbat bir dünya rekorudur.
*Erzincan İliç’te Anagold’un işlettiği altın madeninde yaşanan felaket sonrası, işletmenin çevre izninin ve lisansının iptal edilmesine rağmen, Enerji Bakanlığı’nın Anagold’a verdiği 6 işletme ruhsatının iptal edilmediğini tespit ettik.
*MTA’nın, Erzincan İliç’teki Anagold maden sahasının tam altından geçen Ovacık fay hattı-Munzur segmenti, 2013 yılı MTA haritasında bulunduğu halde, 2023 yılında yayınlanan ‘5-22 Şubat’ tarihleri arasındaki depremleri de kapsayan Diri Fay haritasında yok.
*Maden sahasının güneybatısında 16 km. mesafede Malatya fay hattı (7,5 büyüklüğünde deprem üretme potansiyeli var), güneydoğusunda 10 km. mesafede Munzur fay hattı (7,4 büyüklüğünde deprem üretme potansiyeli var), kuzeybatısında 10 km. mesafede Divriği fay hattı var)
*Nerede özellikle kimyasal içerikli madencilik yapılmaz sorusunun yanıtıdır bu işletme. Ayrıca DSİ ÇED Raporu görüşünde, proje sahası herhangi bir içme ve kullanma suyu havzasında bulunmamaktadır diyor. Oysa saha, Karasu nehri ve Bağıştaş Barajı havzası içinde yer alıyor.
*Öyle ki felaketten sonra toprağa yayılan siyanür ve ağır metaller içeren kimyasal içerikli malzeme yer altı sularına karışarak Fırat Nehri üzerinden 9 il ve 3 ülkeyi geçerek Basra Körfezi’ne dökülüyor. Ve geçtiği her yere zehir taşıma riski barındırıyor.
*Sorumluluk çalışanların üzerine atılmak isteniyor. Felaketin önünü açan onayları veren siyasi sorumlular yargıdan kaçırılmak isteniyor.
Miçotakis’ten al haberi!
08 Mart 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:10
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Zaharova, "Eğer Amerikan nükleer silahları Kuzey Avrupa'da ortaya çıkarsa bu silahları alan ülkelerin güvenliği sadece zayıflamakla kalmayacak, aynı zamanda açıkça zarar görecektir." dedi.
Kremlin Sözcüsü Dimitri Peskov ise, ABD'nin Ukrayna'da Rusya'ya karşı savaşta olduğunu söyledi. Ukrayna'da Amerikan tanklarını ve savaş uçaklarını imha etmeye devam edeceklerini belirten Peskov, Batı ülkelerinin Ukrayna'ya asker gönderme fikrini tartışarak ateşle oynadığını da söyledi.
Zaharova, Rusya'nın hiçbir ülkeyle çatışma niyetinin olmadığını da ifade etti. Peskov da Rusya'nın Almanya ile savaşma niyeti olmadığını bildirdi.
Bu arada Rusya Savunma Bakanlığı, Rus hava savunma kuvvetlerinden bir Su-30 savaş uçağının, Karadeniz hava sahasında Rusya sınırına doğru yaklaşan 3 İngiliz uçağının sınırı ihlal etmesini önlemek amacıyla havalandığını, Rus Su-30 savaş jetinin yaklaşması üzerine yabancı askerî uçakların rota değiştirerek Rusya sınırından uzaklaştıklarını açıkladı.
***
Rusya’dan gelen bu haberler, Ukrayna meselesinin Rusya ile NATO arasında vekâletsiz bir sıcak savaş ihtimalinin konuşulmasına yol açıyor hatta NATO’nun Rusya’ya saldırı tatbikatı yaptığı da iddia ediliyor...
Yalnız, Amerikan nükleer silahlarının Avrupa’da ortaya çıkmasını istemeyen Rusya, İncirlik Üssü’ndeki nükleer bombalara neden ses çıkarmıyor? Öyle ya İncirlik Üssü’ndeki atom bombaları, Rusya’ya karşı buraya yerleştirilmedi mi? Yoksa bombalarla Türkiye mi rehin alındı?
***
Atina’dan gelen bir haber ise Ukrayna’daki savaşın artık sona yaklaştığını düşündürüyor...
Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis, Ukrayna'nın Odessa kentini, “temaslarının sonuna kadar gizli tutulan program çerçevesinde” ziyaret etti.
Yunanistan Başbakanı Miçotakis'i Odessa Limanı'nda karşılayan Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski, kendisine tahılın Karadeniz ve Tuna üzerinden ihracatı hakkında bilgi verdi.
Zelenski ve Miçotakis'in liman idari binasında yaptığı baş başa görüşmeyi heyetler arasındaki görüşme izledi.
Görüşmelerde, Miçotakis, Yunanistan'ın desteğini yineleyerek Ukrayna'nın yeniden inşasında almak istediği rolü de vurguladı.
Miçotakis, ortak basın toplantısında Odessa'nın Yunanistan'ın yeniden yapılandırma programlarını yoğunlaştırmak istediği öncelikli bölge olduğunu belirterek, "Ön koşullarının nihayetinde tüm Ukraynalılar için kazanım olduğuna inanarak, sizin Avrupa Birliği ve Avro-Atlantik perspektifinizi destekliyoruz." dedi.
Kiev yerine Odessa'yı ziyaret etmesinin nedenlerinden birinin limanın Ukrayna ekonomisi için taşıdığı önem olduğunu dile getiren Miçotakis, Odessa'nın, Ukrayna'nın Avrupa'ya ihracatı için temel liman olduğunun altını çizdi.
Bu deniz yolunun açık olmasının Ukrayna'nın ürünlerini ihraç edebilmesi açısından önemine dikkati çeken Miçotakis, Ukrayna'nın bu şekilde edineceği gelirle iki yıldır savaştan zarar gören ekonomisini destekleyebileceğini ifade etti.
Miçotakis, Odessa Limanı'nı gezdikten sonra, araçlara giderken bir patlama sesi duyduklarını belirterek, bunun burada gerçek bir savaş yaşandığının en canlı örneği olduğunu vurguladı.
Yunan Devlet Televizyonu ERT'nin haberine göre, Zelenski ise Ukrayna'nın, Rusya'nın tüm insansız hava araçlarını vurmaya yetişemediğini ifade ederek, "Altyapıyı, müzeleri, hastaneleri, okulları korumalıyız. Yeni istihdam alanları açılması için ekonomik gücümüzü artırmalıyız." dedi.
***
Savaş sona ermeden Ukrayna’nın yeniden yapılandırılması mümkün olmadığına göre Miçotakis ve Zelenski, savaş sonrasını konuştu... Miçotakis, şimdiden Odessa ihalesini almaya çalışıyor...
Odessa yeniden Ukrayna’nın ihracat üssü olacaksa, yeniden yapılandırılması gerekiyor. Zelenski de yeni istihdam alanları açarak Ukrayna’nın ekonomik gücünü artırmaktan bahsediyor... Bu konuşmalar, büyük bir saldırı öncesi Rusya’yı hazırlıksız yakalamak için değilse, Ukrayna’nın artık savaşı sona erdirmek istediğini gösteriyor...
Zübük zübükse seçenler nedir?
09 Mart 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:10
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
CHP, gündemin birinci sırasına emeklileri oturtmuşken, Afyonkarahisar Belediye Başkan adayı Burcu Köksal’ın “Seçildiğimde Afyonkarahisar Belediyesi’nin kapıları DEM Parti hariç bütün siyasi partilere açık olacak” şeklindeki konuşması, özellikle İstanbul, Mersin gibi illerde DEM Parti ile oluşturduğu “kent uzlaşısı”nı tartışmaya açmış oldu. Bu da AKP’nin CHP ile ilgili “DEM’lenme” sataşmalarının yoğunlaşmasına yol açtı...
Bir de Tayyip Erdoğan’ın “halkımız zübük siyasetçilere itibar etmeyecektir” sözleriyle başlayan zübük tartışması var.
***
Önce emeklilere ilgili duruma bakalım...
Ankara Büyükşehir Belediyesi, 10 bin TL maaş alan 27 bin 569 emekliye ayda 1000’er TL destek ödemesi yapıyor. Ayrıca emeklilere 400 TL et ve 500 TL doğal gaz desteği de veriliyor. Uygulama Mansur Yavaş tarafından başlatıldı. AKP adayı Turgut Altınok ise “Emekliye bin TL değil 5 bin vereceğiz. 15 Nisan’da hesaplara yatacak” dedi. Altınok, “her ay” demedi! Bir defalık beş bin lira vermeyi vaat ettiği anlaşılıyor. Mansur Yavaş ise yılda 22 bin 800 lira vermiş oluyor.
İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Tunç Soyer de 25 bin emekliye Ramazan Bayramı öncesi 1.500’er lira nakdi destek vermek için başvurular aldı.
AKP Muğla Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Aydın Ayaydın, seçildikleri takdirde emeklilere 5000 TL nakdi yardım yapacaklarını açıkladı.
Seferihisar Belediye Başkanı İsmail Yetişkin de, "Emekli maaşı 12 bin TL ve altında olan hemşehrilerimize 2 bin TL destek sağlıyoruz" dedi.
İstanbul Bahçelievler Belediye Başkanı Hakan Bahadır da “emeklilerimize 12 bin lira destek müjdemizi açıkladık.” dedi. Her ay değil tabii; bir defalık...
Bütün bu uygulamalar veya vaatler, iktidarın da emeklilerin yardıma muhtaç duruma düşürüldüğünü kabul ettiğini gösteriyor!
***
Burcu Köksal ise CHP’de grup başkanvekilliği yapmış bir hukukçu... Yani sözün ucunun nereye varacağını bilecek durumda...
“Kent uzlaşısı” da CHP’nin yumuşak karnı... İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni yeniden kazanmak için verilen tavizler, DEM Parti oylarının yarısını getirebilir ama an az o kadar da CHP oylarından götürür!
Diğer taraftan, DEM Parti kapatılmadığı sürece, yasal bir siyasi parti olarak kabul ediliyor ama gerçekte PKK’nın siyasi kanadıdır. Fakat öyle çelişkili bir durum var ki, Şemdin Sakık, terör örgütü yöneticisi iken ağabeyi Sırrı Sakık milletvekilidir! Çelişki bununla da bitmiyor; Şemdin Sakık, yakalandıktan sonra, FETÖ mahkemesinde Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ aleyhine gizli tanıklık yapabilmiştir.
Peki FETÖ’ye bu yetkiyi tanıyan kimdir? Bütünüyle AKP iktidarı değil mi? Aynı menzile yürümüyorlar mıydı, ne istedilerse vermemişler miydi? Ergenekon-Balyoz gibi davaların savcılığını üstlenmemişler miydi?
Ayrıca her seçim öncesinde terörü durdurarak, AKP’ye puan kazandıran Abdullah Öcalan değil miydi? TRT’ye çıkarılan Osman Öcalan da AKP2ye destek vermedi mi? Çözüm süreci boyunca AKP, terörle mücadeleyi durdurup, Güneydoğu’da “kurtarılmış şehirler” oluşturulmasına zemin hazırlamadı mı? Şehirlerin geri alınması için 800’dan fazla şehit verilmedi mi?
Şimdi, CHP’nin kent uzlaşısından medet beklemesi de farklı bir çözüm sürecidir. Yani çözülme sürecine hizmettir. Seçimde sonuç almak elbette önemlidir ama bu süreç AKP’ye 7 Haziran seçimlerini kaybettirmişti! Hatırlatırım...
***
“Zübük” ise Aziz Nesin’in romanından Atıf Yılmaz’ın senaryoya dönüştürdüğü, Kartal Tibet’in yönettiği ve Kemal Sunal’ın başrolünü oynadığı bir filmdir ama Türk siyaset hayatının en net anlatımıdır.
Aziz Nesin’in ürettiği bu kelime, “Kendi çıkarları için her yolu mübah sayan kişi... Sözünde durmayan, üçkâğıtçı, egoist, düzenbaz, ahlaksız, kalleş, namussuz, palavracı, dönek” olarak açıklanıyor Yargıtay içtihatlarında, bir kişi hakkında “zübük” diye köşe yazısı yazmak, eleştiri olarak kabul ediliyor. Bazı mahkemeler, buna rağmen, ceza verebiliyor.
Yargıtay 18’inci Ceza Dairesi’nin “Zübükzade başkan sözünün, sövme, somut bir fiil ya da olgu isnadı olarak kabul edilemeyeceği, katılanın onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp eleştiri niteliğinde olması nedeniyle hakaret suçunun unsurlarının somut olayda oluşmadığı gözetilmeden, sanığın beraati yerine hükümlülük kararı verilmesi kanuna aykırıdır” denilmiştir.
Fakat “Zübük siyasetçiler”in oy oranı, toplumdaki zübüklük oranının da yansıması değil midir?
Türkiye’nin Aşil topuğu ve CHP
11 Mart 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:10
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Kartal Belediye Başkanı Gökhan Yüksel ile birlikte Mustafa Necati Kız Öğrenci Yurdu’nu açtı ve konuşmasında “Bugüne kadar Türkiye'de belediyelerimiz tam 64 tane yurt açtılar. Bu çok önemli bir adım çünkü yurt yapmak aslında belediyelerin işi değil. Üniversite açıyorsanız, barınma sorununu merkezî yönetim olarak çözmeniz lazım ama her şeyi yapan TOKİ, lüks konutlar yapan TOKİ, toplu konutlar yapan TOKİ, okul yapan, cami yapan TOKİ bir tek yurt yapmıyorsa bunda bir başka mesele var görülmesi gereken... Eğer Kartal Belediyesi bizde olmasa, İstanbul Büyükşehir Belediyesi bizde olmasa, Türkiye'deki diğer belediyelerimiz olmasa o 64 tane yurt da yapılmayacak. Ama birileri yurt yapıyor. Cemaatler, tarikatlar yurt yapıyor. Yoksul öğrencileri orada barındırıp, onların dünya görüşüne şekil vermeye, onları hayata tutunmaya çalıştıkları bu süreçte bir başka yerden yakalamaya çalışıyorlar. Aslında her şeyi yapan TOKİ'nin bir tek yurt yapmamasında bu iktidarın kimlere ne maksatla alan açtığını hep birlikte görüyoruz." dedi...
***
Özgür Özel'in bu konuşması, Türkiye'nin son dönemde yaşadığı önemli olayları da izah etmektedir! Cemaat, tarikat yurtlarında cumhuriyet düşmanı nesiller yetiştirildi. Bu nesiller, yargıya ve emniyete hâkim oldu, orduya nüfuz ettiler ve iktidar desteğiyle TSK’ya operasyon yaptılar. Öyle ki Türkiye işgal edilseydi Türk subayına ancak bu kadar hakaret edebilirlerdi. Sonuçta Türkiye 15 Temmuz gibi utanç verici bir geceyi de yaşadı. Bu da iktidar tarafından “Allah’ın lütfu” olarak değerlendirilerek, yönetim sisteminin kişiye göre değiştirilmesini sağladı, rejim düşmanları aleni propagandaya başladı. İktidar de her gün bir adım atarak, mevcut rejimi yok ediyor...
***
Bir de madalyonun öbür yüzü var... Onu da değerli gazeteci Fikret Bilâ, “CHP’de Sağ Sapma” adlı kitabında inceledi...
Kırmızıkedi yayınları arasında çıkan kitabın kapağında altı okun da ortadan kırıldığı bir kompozisyon var.
Bilâ, girişte “CHP’yi yalnızlaştıran kırılmalar” başlığı altında bir tarihî özet yaptı:
“Atatürk’ün önce saltanatı sonra hilafeti kaldırıp laik bir cumhuriyet kurmasıyla birlikte Atatürk ve CHP’ye ‘dinsiz” yaftası yapıştırıldı. Bu, birinci kırılmaydı.
İkinci Dünya Savaşı’nda İnönü’nün orduyu güçlü tutmak için uygulamak zorunda kaldığı ekonomik politika ikinci kırılmadır. Üçüncü kırılma, 13 Eylül 1980 darbesi sonrası dönemdir. Dördüncü kırılma, ABD’nin Yeşil Kuşak projesiyle birlikte Orta Doğu’da uygulamaya koyduğu yeni uluslararası gelişmelerdir. Beşinci kırılma Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla birlikte Sovyetler Birliği’nin çöküşüdür. Altıncı kırılma, 1990’da kurulan HEP ve ardılı partilerin Kürt seçmenin CHP’den kopmasına neden olmasıdır.”
Aslında bu kırılmalar sonucunda kitabın kapağındaki gibi CHP’de altı ok da kırılmış durumdadır.
***
Bilâ, CHP’de Deniz Baykal döneminde başlayan ama Kemal Kılıçdaroğlu döneminde hızlanarak devam eden politika değişikliğinin, dini söylem ve simgeler kullanmaya, 300 din adamıyla toplantı yapmaya, helalleşme söylemine, türbana güvence için yasa önerisine, partide, sağcı, dinci ve ülkücü kadrolara yer verilmesine dönüştüğünü hatırlattı.
Bilâ, Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP’de laikliğin tehlikede görülmediğini ve irticanın da bir tehdit sayılmadığını belgeleriyle ifade ettikten sonra “Seçim sonuçları, CHP’yi sağa açmanın partiyi anlamlı bir düzeyde büyütmediğini ortaya koydu” dedi.
Bilâ, kitabı, “Laiklik, Ecevit’in dediği gibi Türkiye’nin Aşil topuğudur. Muhafazakâr kesimlerle benzeşerek değil, adalet ve eşitlik ilkeleriyle ekonomik ve sosyal alanda düzen değişikliği projeleriyle başarıya ulaşmalıdır” diye bitirdi.
***
Özgür Özel, Kartal’da “CHP'nin genç Cumhuriyet’in yüzüncü yılında bundan sonra daha çok kadınla, gençle çok daha kararlı adımlarla yürüyeceğimizi, önce yerel seçimlerde başaracağımızı sonra da Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında CHP'nin son genel başkanına da ilk genel başkanına da vefa borcumuzu onların partisini iktidar yaparak ödeyeceğimizi buradan müjdeliyorum." dedi...
İki genel başkana “siyasi vefa” gösterirseniz yaşanan çelişkiler devam eder!
Benim fikrim bellidir; CHP, kendi kuruluş rayına oturmadıkça iktidar olamaz. CHP’nin kendi kuruluş felsefesi ışığında yürümesi, Türkiye’yi de her türlü beladan korur ve yüceltir...
Cübbeli kalkınma!
12 Mart 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:10
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği organizasyonuyla, 500 mühendisin ve mimarın katılımıyla 2023 Aralık ayında toplanan Sanayi Kongresi’nin sonuç bildirgesi açıklandığı gün Anadolu Ajansı’nda “Türkiye'nin sanayi ve teknoloji stratejisinde 5 yıllık karnesi çıktı” başlıklı bir haber yayınlandı.
Haberde, şu bilgiler verildi:
*"Yüksek Teknoloji ve İnovasyon" başlığında en önemli konular arasında yer alan TOGG'un ilk teslimatı geçen yıl yapılmıştı. Mobilitede elektrifikasyon altyapısını güçlendirmek amacıyla 20 firmaya 1572 hızlı şarj istasyonu için destek verildi. Bu yolla Türkiye, Avrupa'da şarj altyapısında lider konuma yükseldi.
*Ayrıca, "Millî Uzay Programı" kapsamında Türkiye'nin insanlı ilk uzay misyonu başarıyla gerçekleştirilirken "Nadir Toprak Elementleri Araştırma Enstitüsü" kurularak "İleri Malzeme Teknoloji Yol Haritası" yayımlandı.
*"Beşeri Sermaye" başlığında ise gençleri bilim ve teknolojiye teşvik etme çalışmaları neticesinde TEKNOFEST 2018'de 20 bin olan yarışmacı başvurusu, 2023'te 1 milyonun üzerine çıktı. 81 ilde 100 Deneyap atölyesinde 18 bin öğrenci yer aldı.
*"Altyapı" başlığında TÜBİTAK BİLGEM Yapay Zekâ Enstitüsü’nün kurulması, Ulusal Yapay Zekâ Stratejisi belgesinin yayımlanması ve Savunma Sanayii Yapay Zekâ Platformunun oluşturulması, Türkiye'nin yapay zekâ alanında öne çıkan adımları arasında yer aldı.
***
TMMOB Sanayi Kongresi 2023 Sonuç Bildirisi’nde ise farklı bir tablo yansıtıldı:
*Cumhuriyetin ilk çeyreğinde planlı sanayileşme ile en yüksek büyüme sağlanmıştır. Ancak, 1980 sonrasında neoliberal politikalarla sanayi gerilemiş, planlama-sanayileşme-kalkınma üçlüsünün terk edildiği bu dönemde ağırlıklı olarak kamu sanayi atılımlarında somutlanan Türkiye'nin sanayileşmesi kesintiye uğratılmıştır.
*Ekonomik, siyasal, ideolojik-kültürel bağlamda neoliberal ve rant politikaları ile dinselleştirmenin hâkim olduğu siyasal İslamcı bir rejime geçilmiş, ülke ve halk yoksullaştırılmış, temel hak ve özgürlükler tasfiye edilmiş, toplumsal muhalefet baskı altına alınmıştır.
*Dışa bağımlı finansallaşma, erken küreselleşme ve erken sanayisizleşme, Türkiye'nin mevcut durumunu tanımlayan kavramlardır. Kamu sektörü yatırımları eğitime, sağlığa, enerjiye, turizme, tarıma, madenciliğe, konuta değil, ulaştırmaya ve ne olduğu belirtilmeyen "diğer" hizmetleredir. Özel sektör yatırımlarında konut ve ulaştırma en üsttedir.
*Türkiye ekonomisinin büyük bir bölümü hizmet, ticaret ve inşaat sektörlerine odaklanmıştır. Emek gelirleri, özellikle imalat sanayiinde önemli ölçüde gerilemiştir. Türkiye ekonomisinin yüzde 20'si sanayiden gelir elde etmektedir, ancak istihdamın çoğunluğu hizmet, ticaret ve inşaat sektörlerindedir.
*Türkiye'nin teknolojik devrimlere ayak uyduramaması, özellikle yazılım, elektronik, bilişim, iletişim ve yapay zekâ alanlarında geri kaldığını göstermektedir. Toplam istihdam içinde bilişim ve iletişim uzmanları oranında Türkiye, OECD içinde en düşük seviyededir. Ar-Ge faaliyetlerine yönelik yapılanmaların etkin olmaması, Türkiye'nin bu alandaki parlak bir görüntü çizmediğini göstermektedir.
*Türkiye'nin, kalkınmak için emperyalizmden, piyasa güçlerinden bağımsız bir siyasi iradenin ortaya çıkması, halkçı planlama, kalkınma politikaları ve bölgesel planlara odaklanılması gerekir. Bu kapsamlı dönüşüm için siyasi irade ve iktidar değişimi gerekmektedir.
***
Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın 7 aydır yayınlamadığı yatırım teşvik belgesi listesi de Resmî Gazete’de açıklandı. Cumhuriyetin haberine göre "Cübbeli Ahmet Hoca" olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü’nün onursal başkanı olduğu Hoca Ahmet Yesevi Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği de yatırım teşviki alan kurumlar arasında yer aldı.
Teşvik konusu olarak ise “sinema ve video yapımı ve dağıtımı” olduğu ifade edildi.
Teşvik alan şirketler arasında Bilal Erdoğan’ın mütevelli heyeti başkanı olduğu Yeni Türkiye Eğitim Vakfı İktisadi İşletmesi, Konya Selçuklu’da faaliyet yürüten Fatih Kültür ve Eğitim Vakfı, Erenköy cemaatinin Ankara kolu olan Muradiye Eğitim Öğretim Hizmetleri Anonim Şirketleri de var!
Yine teşvik alanlar arasında iktidara yakınlığıyla bilinen Albayrak Turizm Seyahat İnşaat Ticaret Anonim Şirketi, yüzde 55’i Kalyon Havacılık ve İnşaat AŞ, yüzde 45’i Cengiz İnşaat’a ait olan İGA Havalimanı İşletmesi Anonim Şirketi, Cengiz Holding’e bağlı şirketlerden Eti Bakır Anonim Şirketi de bulunuyor.
***
Görüldüğü gibi Türkiye inşaattan sonra şarj istasyonu kurmada da lider oldu! Teşvikler ise bilimsel cübbeye değil, dini cübbeye veriliyor Bunlarla övünebilir miyiz siz karar verin... Tabii İHA’lar ve SİHA’lar da var ama hâlâ “uçak motoru” yapacak teknoloji geliştirilemedi.
ABD, Gazze’ye neden üs kuruyor?
13 Mart 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:10
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD Başkanı Joe Biden, 7 Mart'ta, Kongre ortak oturumunda yaptığı konuşmada, Amerikan ordusuna, Gazze sahiline geçici bir liman kurulması yönünde talimat verdiğini açıkladı.
Ürdünlü askeri uzman Hişam Hıreysat, Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamada Gazze sahiline liman kurma fikrinin yeni olmayıp 10 yıl önce ortaya atıldığını ancak İsrail’in bu fikri akamete uğrattığını söyledi.
Hireysat "Gazze'de liman kurma planı görünüşte insani yardım, özünde ise İsrail’in istediği gibi Avrupa'ya gönüllü tehcir amacı taşıyor." dedi.
***
Lübnan merkezli Al Ahbar gazetesi ise kararı, “Amerika kalıcı bir savaşa hazırlanıyor” başlığı ile aktardı. Al Arabi Al Cedid de kararı, “Filistinlilerin Avrupa’ya gönüllü göçü ve Mısır ile sınırdaki Refah kara geçişine ilişkin her türlü rolün iptal edilmesi, bu da İsrail’in tüm Gazze limanlarını kontrol etmesi ve geçişler üzerindeki Filistin egemenliğine son vermesi anlamına geliyor” şeklinde yorumladı.
Yine Anadolu Ajansı için konuyu değerlendiren Dr. Selim Sezer, “Çatışma sürecinin getirdiği olağanüstü bir duruma çözüm olarak 60 gün sonra devreye girecek bir liman sunuluyorsa, çatışmaların aylarca, belki de yıllarca sürmesi bekleniyor ve kalıcı bir ateşkes gibi bir gündem bulunmuyor demektir. Zihinlerdeki soru işaretlerini daha da derinleştiren bir diğer husus ise liman projesinin İsrail’den tam destek görmesidir. Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi'nin Sina'ya Filistinli mülteci kabul etmeyeceklerini ısrarla ifade etmesi sonrasında bu seçenek gündeme getirilmiş olabilir. Bir diğer ihtimal ise bu limanın aslında savaş sonrasının doğalgaz projeleriyle bağlantılı olmasıdır.” diye yazdı.
Filistin-Türk İş Adamları Derneği Genel Başkan Yardımcısı Emcet Saidoğlu, İsrail’in asıl amacının Gazze kıyı şeridindeki geniş gaz rezervlerini ele geçirmek olduğunu söyledi.
Saidoğlu, “Gazze'nin 30 kilometre açıklarında yaklaşık 100 milyar metreküp doğalgaz rezervi var. Bu rezervin değeri yaklaşık 4 milyar dolar.” dedi.
British Gaz'ın küresel operasyonlarında uzun yıllar görev yapan Mehmet Öğütçü ise rezervin 280 milyar metreküp olduğunu söyledi.
***
2010 yılında bize konu ile ilgili bir mektup gönderen Mustafa Karaca farklı bir değerlendirme yapmıştı:
Karaca, bölgedeki 10 petrol boru hattı projesini sayarak “Bu 10 proje, enerji kaynaklarını İsrail’in elinde toplama ve Hayfa limanını ‘Yeni Rotterdam’ yapma projesidir. Bu 10 proje, enerjiyi Yunanistan ve Güney Kıbrıs deniz filolarının taşıması projesidir. Boru hatlarının Türkiye’den İsrail’e bağlanması istenmektedir. Türk limanlarının Güney Kıbrıs deniz filolarına açılması istenmektedir. PKK, ayrılıkçı Kürt örgütü değildir. PKK İsrail’in taşeronudur. PKK, petrol boru hatlarının İsrail’e uzatılmasının ve Türk limanlarının Güney Kıbrıs deniz filosuna açılmak istenmesinin taşeronudur.” diye yazmıştı.
* * *
Der Spiegel dergisi, 2003 yılında CIA eski başkanı James Woolsey ile bir röportaj yapmıştı.
Woolsey, "Orta Doğu'nun elinden petrol silâhını almamız gerekiyor. Saddam en sinsi ve tehlikelisi olduğu için biz işe Irak'la başlıyoruz. Onu hükümetin başında bırakıp, bölgedeki demokratikleşmeye kenarlardan başlayamayız. Sorunun halledilmesine kökünden başlanması gerekir." demişti.
CHP Hatay Milletvekili ve TBMM Dışişleri Komisyonu üyesi Mehmet Ali Edipoğlu, 2011 yılında, “Suriye gerginliğinin sebebi denizde, Suriye-İsrail arasındaki bölgede, Hayfa’ya 35 kilometre mesafede bulunan çok zengin doğal gaz yatakları ve Hayfa limanının dünyanın enerji merkezi yapılması planıdır. Projedeki tek engel, Suriye’deki İsrail ile uyumlu olmayan yönetimdir. Suriye bunu reddedince uyumlu bir yönetim bulunması için düğmeye basıldı. Komşu ülkedeki olayların nedeni budur” demişti.
***
ABD, 4 veya 11 milyar dolarlık doğalgaz için liman kurmaz! ABD’nin İsrail’e Gazze’yi yerle bir etsin diye verdiği bombalar ve diğer silahların değeri 4 milyar dolardan fazla... Zaten ABD Senatosu da Biden’ın İsrail'e 14,1 milyar dolarlık yardımı içeren destek paketini onayladı.
Hayfa Limanı projesi uygulanamadı ama ABD, “insani yardım amaçlı diye göstererek” Gazze’ye geçici değil kalıcı üs kuruyor olabilir. ABD, böylece hem Suriye’deki Rus deniz üslerinin güneyinde, deniz üssü kurmuş hem de “Orta Doğu’nun elinden petrol silahını almak” için fiili adım atmış olacak.
Naci Görür’ün siyanür raporu!
14 Mart 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:10
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Prof. Dr. Naci Görür, son olarak 7’den büyük bir deprem olması halinde İzmir Körfezi’nde tek bir binanın kalmayacağını söyledi. Görür daha önce de Malatya Ovacık Fay Zonu’nda 7’yi geçebilecek büyük bir deprem beklediğini açıklamıştı. Yalnız Ovacık Fayının 8 milyon yıllık yaşlı bir fay olduğunu, dolayısıyla 7 şiddetinde bir deprem üretmeyeceğine dair raporlar da var.
Görür, İstanbul ile ilgili olarak da Sözcü gazetesinden İpek Özbey’e “Avrupa yakasında daha fazla risk olduğunu söyleyebilirim. Marmara Denizi’nden kıyıdan başlayarak ilk 10 kilometrelik bir şerit düşün. Orada çok daha fazla sıkıntı olacak. Çünkü depremin şiddeti genellikle Haliç’ten Silivri’ye kadar 9 şiddetini bulacak. 9 şiddetinde bir depremin etkisi altında kalmak şu demek: Çok iyi yapılmış binalar bile ciddi hasarlar alabilir. Silivri 8 şiddetinde etkilenecek depremden.” diye konuşmuştu...
Son iki bin yıl içinde İstanbul’da 9 şiddetinde deprem olmadı. Daha öncesi de zaten bilinmiyor. İstanbul’da bu şiddette bir deprem olsaydı, dörder taşın üzerinde duran iki dikilitaş ve Ayasofya, Süleymaniye ve Sultanahmet camileri dâhil bütün tarihî binalar yerle bir olurdu.
***
halktv.com.tr yazarı Serpil Yılmaz ise, “Türkiye’nin ilk altın madenine 'uygun' raporu veren heyetin başındaki sürpriz isim” başlıklı bir yazı yazdı ve “Deprem uzmanı olarak her kelimesine kulak kesildiğimiz, Türkiye Bilim Akademisi kurucusu, Yüksek Jeoloji Mühendisi Prof. Dr. Naci Görür’ün ‘TÜBİTAK Proje Yürütücüsü’ olarak altında imzası olan ve 1999 yılında 8 ayda hazırlanan Ovacık Projesi Çevre Faaliyetleri İncelemesi ve Strateji Raporu var...” dedi.
Yılmaz, “Bu raporla Eurogold’un Ovacık’ta altın aramakta kullanacağı üretim modeli ‘Mümkün olan en iyi teknoloji’ olarak tanımlanmış ve Türkiye’de ‘sömürge madenciliği’ bu tezlerin üzerine inşa edilmişti. Oysa resmî veriler altın madenlerinin yol açtığı felaketlerin başında siyanür sızıntısının geldiğini gösteriyordu. 1971-2015 yılları arasında dünyada kayıtlara geçen 11 altın madeni kaynaklı felaketin 7'si siyanürlü liç ile bağlantılıydı.” diye yazdı.
Serpil Yılmaz, Naci Görür’e önemli bir soru sordu:
-Erzincan İliç maden sahasının deprem fay hattı üzerinde olduğu ileri sürülüyor. Konunun uzmanı olarak buna ilişkin bir uyarınız olacak mı? İliç’te bekleniyorsunuz...
Naci Görür’ün altında imzası bulunan "Ovacık Projesi Çevre Faaliyetleri İncelemesi ve Strateji Raporu”nun sonuç bölümünde “İnceleme konusu tesiste, gelişmiş ülkelerde hâlen çalışmakta olan benzeri altın madeni işletmelerinde olduğu gibi, siyanür kullanımının bir çevre sorunu yaratmadığı, siyanürün toprağa, suya ve havaya karışması olasılığının ihmal edilir düzeyde olduğu ve bu olasılıkta her türlü canlıyı etkileme riskinin kabul edilebilir düzeyin çok altında olduğu” gibi ifadeler kullanılmış.
***
Prof. Dr. Naci Görür başkanlığında oluşturulan komisyonun imzaladığı TÜBİTAK raporunun bilimsel olmadığına dair raporlar da var. Hatta Türk Tabipleri Birliği sayfasında yayınlanan karşı raporda, “TÜBİTAK raporunun pek çok bölümü Eurogold firmasının raporunun kimi yerde bire bir alıntılanarak onaylanmasından oluşmaktadır.” deniliyor.
TÜBİTAK raporunda, Eurogold raporundan yapılan alıntılarda şöyle deniliyor:
-Tesiste alınan çevre önlemleri sayesinde maden işletmesinin insan sağlığı, tarım ürünleri, bitki ve hayvanlar ile hava ve su kalitesine hiçbir şekilde olumsuz etkisi olmayacaktır.
-Çevre güvenliği bakımından dünyadaki en emniyetli madenlerden birisidir
Karşı raporda ise şöyle deniliyor:
“TÜBİTAK raporunda siyanürün savunulmaya çalışıldığı gözlenmektedir. Siyanürün vücutta birikim göstermediği ve kanserojen olmadığı vurgulanmakta, yüksek dozda alınması durumunda yaratacağı toksik etkilerden bahsedilmekte, ancak uzun süre düşük doza maruz kalmakla yol açabileceği çok sayıda sağlık sorunundan raporun hiçbir yerinde söz edilmemektedir. TÜBİTAK raporunu hazırlayan heyette ise tek bir tıp insanı yoktur!
Siyasi irade ve yabancı sermaye!
15 Mart 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:10
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Naci Görür başkanlığındaki TÜBİTAK heyetinin Bergama-Ovacık siyanürlü altın madeni işletmesi için hazırladığı Ekim 1999 tarihli olumlu rapordan bahsettik. Bu raporun siyanürle ilgili bölümlerinin, madeni işleten Eurogold firmasının Haziran 1999 tarihinde hazırladığı rapordan birebir alıntı olduğunu da Türk Tabipleri Birliği ortaya çıkarmıştı. TTB'nin "TÜBİTAK raporu neden bilimsel değildir" başlığını da taşıyan raporunu ise Dr. Zuhal Amato Okuyan ve Dr. Ümit Şahin hazırlamıştı.
***
Şimdi de TTB'nin 2002 tarihli raporundan konunun tarihçesine ve yargı boyutuna bakalım:
*Söz konusu maden İzmir'in Bergama ilçesine bağlı Ovacık ve Çamköy'ün yakınında, İzmir'e 130 km., kıyı kasabası olan Dikili'ye 15 km., Bergama'ya ise 10 km. uzaklıkta bulunmaktadır.
*Esan Eczacıbaşı Endüstriyel Hammaddeler Sanayi ve Tic. A.Ş.; 26. 04.1989 tarihinde 299 bin 458 hektarlık saha için Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’ndan arama ruhsatı aldı; 4.10.1989 tarihinde, bu tarihten 36 gün önce kurulan Eurogold Madencilik A.Ş.'ye devretti.
*1989’da arama çalışmaları sırasında altın bulundu ve 18.10.1990 tarihinden geçerli olmak üzere maden alanlarında 4165 ağacın kesilmesini planlandı.
*Altın madenine 1991 yılında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından işletme ruhsatı verildi. Çevre Bakanlığı 1994 yılında şirketin çalışabilmesi için gerekli izni verdi. Bunun üzerine yöre halkı, çevre avukatları, sivil toplum örgütleri altın madenine karşı bir mücadele başlattı ve Eurogold firmasının siyanür yöntemiyle altın elde etmek için Çevre Bakanlığı'ndan aldığı “mahsur yoktur izninin” iptali için İzmir İdare Mahkemesi’ne 652 kişi başvurarak iptal davası açtı.
*Yerel mahkeme üç uzmandan görüş istedi ve bu uzmanlar projeye izin verilmesini onayladılar; bunun üzerine İzmir’deki yerel mahkeme oy çokluğu ile firma lehinde karar verdi.
*Danıştay’a temyize gidildi. Ancak firma Danıştay kararını beklemeden ağaçları kesmeye ve yoğun inşaat faaliyetlerine başladı. Yöre halkı ve onları destekleyenler bir dizi protesto eylemine başladılar.
*Danıştay 6. Dairesi 1997 yılında "madenin işletilmesinde kamu yararı bulunmadığı" kararını vererek İdare Mahkemesinin kararını bozdu.
8 Mart 1999’da Başbakanlık, TÜBİTAK'a yazılı bir talimat göndererek "Danıştay kararında belirtilen risklerin kabul edilir olup olmadığının’’ araştırılmasını istedi (Danıştay kararından üç yıl sonra).
*Naci Görür başkanlığındaki kurulun hazırladığı 800 sayfalık TÜBİTAK raporu, Ekim 1999 tarihinde tamamlandı ve hükûmetin Temmuz 2000’deki açıklaması ile kamuoyu tarafından duyuldu.
*Ekim ayı ortalarında Çevre Bakanlığı söz konusu tesise işletme izni verdi.
***
Danıştay’ın bozma kararının gerekçesinde ÇED ve bilirkişi raporlarına göre siyanürle altın madeni işletmeciliğinin, çevre ve insan sağlığı için olumsuz etkiler yaratacak potansiyel bir risk ve tehdit unsuru olduğu sonucuna varıldığı belirtilerek "doğa ve insan yaşamı üzerinde olumsuz yönde risk oluşturabilecek bir faaliyete ekonomik değeri düşünülerek izin verilmesinde kamu yararının varlığından söz edilemez" denilmekteydi.
Gerekçede "İdare Mahkemesince yaptırılan keşif ve bilirkişi incelemesi sonucu düzenlenen raporda, şirketin taahhütnamede öngörülen koşulları aynen yerine getireceği varsayımına dayanılarak inceleme yapılmış, bu koşulların titizlikle uygulanacağına, izleme ve denetim sorumluluklarının da merkezî ve yerel otoritelerce harfiyen yerine getirileceğine olan güvene bağlı kılınarak görüş geliştirilmiş, şirket tarafından taahhüt edilen önlemlerin alınmaması veya bazı nedenlerle alınan önlemlerin etkisiz hâle gelmesi durumunda siyanür ve diğer zararlı gaz ve ağır metallerin havaya, suya, toprağa doğrudan karışması sonucu çevrenin ve insan sağlığının ne derece etkileneceği, giderilmesi olanaksız etkiler yaratıp yaratmayacağı irdelenmemiştir." saptamasına da yer verilmişti.
***
Peki TÜBİTAK raporunun, Danıştay kararı karşısında ne hükmü vardır? Hiçbir hükmü yoktur ama Çevre Bakanlığı, TÜBİTAK raporuna dayanarak Danıştay kararına rağmen faaliyetine devam eden yabancı şirkete işletme izni verdi. Yani o tarihte Ankara’da hâkimler vardı ama siyasi irade uzun süredir yabancıların taleplerini yerine getirmek için çalışıyordu! Uluslararası tahkim yasası gibi, Endüstri Bölgeleri Yasası gibi... Bu yasaları yabancı şirketler hazırlıyordu!
.İftar kuyrukları ve SMA masaları
16 Mart 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:09
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Çobançeşme’de bulunan Yeniçağ binasından iftar saatine 45 dakika kala çıkıp, Yenibosna girişine kadar yürüdüm... Işıkların bulunduğu kavşağın karşı tarafında, üzerindeki binalar yıkılmış geniş bir arazide kurulan büyük iftar çadırlarının önündeki kuyruğun, dört sıra oluşturduktan sonra otobüs durağına kadar uzadığını gördüm. Kuyrukta yaklaşık 700 kişi vardı. Karşıya geçtim, kuyrukta bekleyen herkesin yüzüne dikkatle bakarak yürüdüm... Hepsinin başı dikti... Sanki “Bizi bu duruma düşürenler utansın” der gibiydiler... Nitekim eve varıp haberleri seyrettiğimde başka bir iftar çadırı kuyruğunda bekleyenlerle yapılmış röportajları seyrederken bir kadının aynen bu ifadeyi kullandığını gördüm.
Yenibosna veya Şirinevler’de bir lokantaya girerseniz, iftar çadırındaki gibi çorba, ana yemek, pilav ve yoğurttan oluşan dört çeşit yemek için kişi başına en az 500 lira ödemeniz gerekir. Tabii bu, en ucuz fiyat sayılır...
İBB’nin açtığı kent lokantalarında ise 40 liraya dört çeşit yemek veriliyor. Bu lokantalarda daha çok emekliler ve öğrenciler yemek yiyor. Emekli maaşlarını artırmak belediyenin yetkisinde değildir. Belediyenin üniversiteler şehrinde her öğrenciye burs vermesi de mümkün değildir. Bu itibarla kent lokantaları, önemli bir ihtiyacı karşılamaktadır.
***
Yenibosna’dan metrobüsle Bahçelievler durağına kadar gittim. Üst geçitte ve yürüyen merdivenlerin dibinde, SMA hastası çocuklara yardım toplamak için kurulan tam on tane masaya rastladım. Gerçi İstanbul’un bütün merkezî noktalarında aynı masalar var. Bazılarının başında görevli var, bazılarında yok. Daha çok annelerin ses kayıtları dinletiliyor... Hepsinde de yardım toplamak için İstanbul Valiliği’nden alınan izin belgesi var...
SMA hastalığı, çocukluğumuzda ve gençliğimizde yoktu. Türkiye’de üniversite ve tıp fakültesi eksikliği yok ama SMA hastalığının bu kadar yaygın olmasının sebebi, bilimsel olarak tespit edilmiş değil! Hasta çocuklarının gözlerinin önünde eriyip gitmemesi için çırpınan anne babalar, yurt dışından gelen 2-3 milyonluk tek doz ilacı alamıyor. SGK da bu bedeli karşılamıyor. İstanbul Valiliği demek, devlet demektir... Devlet vatandaşına dilencilik yaptır mı? Yani bir masa kurup kumbaraya yardım için para atılmasını istemekle, yine aynı noktalarda veya cami giriş çıkışlarında avuç açıp dilenmek arasında görünürde bir fark yoktur. Fark şu ki SMA masaları için, devletin vatandaşa dilenme ruhsatı vermesi söz konusudur! Bu mudur sosyal devlet?
***
İstanbul Valisi Davut Gül, geçtiğimiz Ağustos ayında Fatih Belediyesi Çatladıkapı Sosyal Tesisleri'nde düzenlenen programda medya kuruluşlarının temsilcileriyle bir araya gelmiş ve İstanbul genelinde çocuk dilenci meselesinin ortadan kaldırılacağını söylemişti.
Gül, “Çocuk dilenci meselesini şehrin gündeminden çıkaracağız. Tespit ettiğimizde ekonomik sebeple dilendiriliyorsa bu sebepleri ortadan kaldıracağız. İkinciye devam ediyorsa aile ile ilgili adli süreç başlayacak, çocuğu da devlet korumasına alacağız. Yabancı ise ailesi ile birlikte sınır dışı edeceğiz. İhtiyaçtan dolayı dilenme bu şehre yakışmaz, bunu ortadan kaldırmamız lazım. Önemli bir kısmının dilencilik çeteleri tarafından yapıldığını düşünüyoruz. Bununla mücadele edeceğiz” demişti.
Çete kurup çocukları dilendirenlerin yakasına yapışmak elbette devletin görevidir. İyi de devletin görevleri arasında çocuklarının SMA tedavisi giderini karşılamayıp, anne babaların dilenmesine izin vermek var mıdır?
Tabii ki bu sorunun sorumluluğunu İstanbul valisine yıkacak değilim ama SMA’lı çocukları için anne babalara dilenme izni vermek de bu şehre yakışmıyor; Türkiye’ye yakışmıyor... Devletin görevi, hastalığın sebebini bulup çözüm üretmektir.
NOT: Hasta çocukların anne babaları, dilenme sözünden alınmasın; gerçeklerin bütün çıplaklığıyla ortaya konulması gerekir ki çözüm üretilebilsin...
Erdoğan, kimi kimden kurtaracak?
18 Mart 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:09
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 1295 delegenin tamamının oyuyla yeniden genel başkan seçildiği partisinin olağan kurultayında “Cumhur İttifakı 31 Mart'ta millet tarafından verilecek görev için hazırdır. MHP ve Cumhur İttifakı'nın başarması Türk milletinin şahlanmasıdır. Sayın Cumhurbaşkanı yanınızdayız, Türk milletini yalnız bırakamazsınız. Ayrılamazsın, bırakamazsın, Türkiye Yüzyılına beraber yürüyeceğiz. Yeni yüzyılın kurtarıcısı olarak sizi görüyoruz” dedi.
***
Burada anahtar kavram “kurtarıcı” oluyor...
Atatürk için “büyük kurtarıcı” denilmiştir. Çünkü Osmanlı devletinin başkenti dâhil büyük kısmı işgal altındaydı. Atatürk, henüz işgal edilmemiş bölgelerde bir kurtuluş hareketi örgütleyerek başına geçti ve Kerkük-Musul dışında Misak-ı Millî topraklarının tamamını düşman işgalinden kurtardı. Atatürk, Türk tarihinin de en büyük iki kurtarıcısından biri oldu. Diğer kurtarıcı, 17 kişi ile Türk Milleti’ni örgütleyerek, Türk topraklarını Çin işgalinden kurtaran İlteriş Kağan idi...
Şimdi 21’inci yüzyıldayız ve milliyetçi bir partinin genel başkanı “yeni, yüzyılın kurtarıcısı” olarak Tayyip Erdoğan’ı gösteriyor... Oysa Bahçeli bir süre önce Tayyip Erdoğan’a “Bir gün iktidardan ayrıldığın dönemde, MHP'ye iktidar nasip olursa, nerede ikamet edersen et onun 25-30 metre karşısına 'Ne mutlu Türk’üm diyene' yazmazsam, okula giden çocuklara, evinin önünde Andımız'ı okutmazsam, bunların alayının hesabını sormazsam namerdim…” demişti...
Yalnız, işin “kim, ne dedi?” kısmını bir tarafa bırakacak olursak, Türkiye, 21’inci yüzyılda gerçekten kurtarılmaya muhtaç duruma düşmek üzeredir.
Bilinçli olarak uygulanan enflasyon politikası ile ekonomiyle birlikte başta hukuk olmak üzere bütün değerler çökertilmiştir.
Ekonomiyi çökertenler, bu şartlarda bile bir çıkış yolu bulacağını bildikleri Türkleri, kendi vatanında azınlık durumuna düşürecek bir demografik yapı değişikliği de uygulamaktadır.
Suriye’den, Afganistan’dan ve Afrika’dan milyonlarca insan Türkiye’ye gönderildi. Türk vatandaşlarına sağlanmayan haklar sözde sığınmacılara tanındı ve hepsi maaşa bağlandı! Devlet hastanelerinde de randevusuz sağlık hizmeti alabiliyorlar. Sığınmacıları toprak sahibi yapmak için de 10 ilde FAO projesi uygulanıyor.
İçerde ekonomiyi çökerten “nas politikası”nın başında Tayyip Erdoğan vardır. Sığınmacıları meşrulaştırmak için “ensar-muhacir” modelini örnek gösteren de odur. Yani iki temel sorunun bir numaralı sorumlusu Tayyip Erdoğan’dır.
Bugünkü ekonomik çöküş ve nüfus istilasına karşı bir kurtarıcıya ihtiyaç var ama o kişi bu iki temel soruna yol açan kişi değildir. Adı muhalefet olan partiler, genelde Erdoğan’ın konumunu sağlamlaştırmaktan başka bir işe yaramıyor.
***
Öyleyse Bahçeli, Erdoğan’ı neden “yeni yüzyılın kurtarıcısı” olarak gösteriyor?
Erdoğan, kimi kimden kurtaracak?
Aslında “kurtarıcı” sıfatı Hz. İsa için kullanılmıştır... Hatta Hristiyanlık, “İsa’yı kurtarıcı olarak görmek” olarak tanımlanıp “Kurtulmanın tek yolu, İsa’yı kişisel kurtarıcınız olarak kabul etmektir” denilmektedir.
Şimdi Türkiye’nin geldiği nokta da buna benziyor; “Reis”i kişisel kurtarıcı olarak gören, ona peygamberden üstün vasıflar yakıştıranlar bile var. Bu inançlarda akıl mantık aramak boşunadır. Çünkü siyasi kabuller, inanca dönüşmüştür.
Fakat Bahçeli, inanca dönüşmüş fikirlerin peşinde gidecek sıradan bir kişi değildir; o halde fiilen Türkiye’yi Türksüzleştirme programı uygulayan iktidarı kayıtsız şartsız neden destekliyor?
Bu sorunun doğru cevabı verilebilirse Türkiye kurtuluş yoluna girer...
***
Yoksa böyle giderse, ABD Kongresi’nin 1896’daki gizli kararı gereği, Türkiye, ahalisi Hristiyanların çoğunlukta olduğu bir ülke haline getirilecek! Bu bir varsayım veya komplo teorisi değil, hâlen uygulanmakta olan bir Amerikan projesidir.
Çok net görülen gerçek şudur: Partiler bir tarafa, Hristiyanlar açısından, kutsal topraklar yani Anadolu, her geçen gün Türklerin elinden kurtarılmaktadır! “Türkiye yüzyılı” diyorlar ama “Turkey” İngilizce’de “hindi” demektir zaten! ABD ve Batı Avrupa, Türklerin tamamını sofradaki hindi gibi görüyor herhâlde. “Hindi partisi”ne hazırlanıyorlar; Gazze’de Filistinlilere yaptıkları gibi...
Trabzon, neyi sorgulamalı?
19 Mart 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:09
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Geçen yılın sonuna doğru İstanbul’da oynanan maçı 3-2 kazanan Trabzonspor’un başkanı Ertuğrul Doğan, Fenerbahçe Yönetimi'ne kendilerini çok iyi konuk ettikleri için teşekkür etmişti. Kendilerinin de Trabzon'da Fenerbahçe Yönetimi'ni en iyi şekilde konuk edeceklerini belirten Doğan, "Bu durum bizim için çok önemli ve değerliydi." ifadelerini kullanmıştı.
***
Trabzon’da oynanan maç öncesinde Fenerbahçeli yöneticileri konuk etmekte bir sorun çıkmadı ama bu defa Fenerbahçe 3-2 kazandı. Maç sırasında su şişesi tarlasına dönüşen sahaya, zaman zaman duman çıkaran patlayıcılar da atıldı. Maçtan sonra tıpkı İstanbul’daki maçta Trabzonsporlu futbolcuların yaptığı gibi Fenerbahçeli futbolcular da saha ortasında kutlama yaptı. Yalnız Oosterwolde, seyircilere el kol hareketi yaptıktan sonra yüzü gözü sarılmış bir kişi sahaya atlayıp Fenerbahçeli futbolculara saldırdı, başka bir kişi korner bayrağının direğini söküp mızrak gibi kullanarak saldırıya geçti. Trabzonspor teknik ekibinden Egemen Korkmaz, Fenerbahçe’nin yedek kalecisi İrfan Can Eğribayat’a arkadan yumruk attı! Başka bir kişi, kaleci Livakovic’e yumruk attı. Bu kargaşada savunmaya geçen Fenerbahçeli Samuel Osayi bir saldırganı tek darbeyle devirdikten sonra altına alıp yumrukladı. Batshuayi de bir saldırganı tekmeyle devirdi. Bu arada Trabzonsporlu futbolcu Eren Elmalı, Fenerbahçeli futbolcuları korumak için elinden geleni yaptı...
***
Bu çirkin olayların yaşanacağı aslında Fenerbahçe-Pendikspor maçında anlaşılmıştı. Pendiksporlu futbolcular, attıkları güzel golden sonra devamlı faul yaparak futbol oynanmasını engelledi. Maksat Fenerbahçe’ye gol attırmamaktı. Düzgün futbol oynansa Fenerbahçe golü daha erken bulabilirdi ama Mert Hakan Yandaş, attığı golden sonra Pendikspor kulübesine yönelik çirkin hareketiyle gerginliği büyüttü. Maçın sonuna doğru, Pendikspor’un direnci kırıldı ve Fenerbahçe üç gol daha atarak maçı farklı kazandı.
Trabzonspor ise Fenerbahçe ile başa baş oynadı; 2-0 geriye düşmesine rağmen maçı 2-2’ye getirdi ama Fenerbahçe bir gol daha atarak rövanşı almış oldu. Tabii burada gol öncesi yapılan faulün tartışmasını yapacak değilim ama maçın orta hakeminin kısa bir süre önce sahada saldırıya uğramış Halil Umut Meler olması, federasyonun hatasıydı. Başka bir hakem olsaydı, bu gerginlikte maçı oynatmazdı... Sahaya girenler taraftar değil, önceden planlanmış bir saldırı için kullanılan provokatörler olabilir! Birinin yüzünün kapalı olması ve daha önce tribünde elinde kesici bir aletle seyircileri galeyana getirmeye çalışması da bu şüpheyi doğruluyor ama ya diğer saldırganlar neydi? Maçtan sonra “Trabzon’dan çıkış yok, bütün taraftarlar havaalanı kavşağına” diye çağrı yapan kişi neydi? Bu kişiler yakalandı ama bunun bir kıymeti yok; olan oldu...
***
Bu görüntü, Trabzon’a hiç yakışmadı. Trabzonspor’un, şampiyonluk yarışını sürdüren iki takımdan birine ne pahasına olursa olsun kaybettirmek gibi bir mecburiyeti yoktur. “Gel de aynı hareketi Trabzon’da yap bakalım neler oluyor” mesajından zaten neler olacağı belliydi... Çıkar futbolunu oynarsın, yenersin veya yenilirsin... Daha ötesi yok... Şampiyon olduğu sene kutlamalarla bütün dünyaya örnek gösterilen bir şehrin ilkel yaratıklarla rezil edilmesi haksızlık değil mi?
***
Trabzonsporluların, futboldan biraz başlarını kaldırıp “Şehirde neler oluyor, Trabzon’da Arap tapuları ne seviyededir, kaç yabancı şirkete maden arama ruhsatı verilip şehir pay edilmiştir, yaylalar kimlere peşkeş çekilmiştir?” gibi soruların cevabını araması gerekir...
Yine Trabzonsporluların, Ankara’dan gelen bir talimatla, “Ekümenik Patrik” yazılı bir Trabzonspor forması hazırlanarak, Patrik Bartholomeos’a hediye edilmesini sorgulaması gerekir...
Trabzonsporluların, Başakşehir şampiyon olsun diye içeriden sabote edildiği dönemin de hesabını sorması gerekir...
Trabzonluların veya bütün vatandaşların sadece Trabzon’un değil, Türkiye’nin tapusunun değiştirilmesine karşı da artık “dur” demesi gerekir...
Tıpkı futbol taraftarlığı gibi siyasi taraftarlık da gerçeklerin görülmesini engellemesin
“Olimpik kaykay” pistiniz var mı?
20 Mart 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:09
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye Kaykay Federasyonu, sokak ve park kaykay antrenörlüğü için, Dünya Kaykay Antrenörü Eğitim ve Akreditasyon Sistemine uygun "seviye 3 ve üstü" koçluk sertifikasına sahip bir antrenörün, kaykay milli takımının başına getirileceğini açıkladı.
Anadolu Ajansı’nın haberine göre Türkiye'de şu an kriterlere uygun Seviye 1'in üzerinde bir antrenör bulunmuyor. Göreve başlayacak yabancı antrenör, Türkiye'de olimpik kaykayın gelişmesi ve olimpiyatlarda temsili için antrenörlere de eğitim verecek.
***
“Kaykay” deyip geçmeyin, Bursa’nın Osmangazi Belediyesi, Türkiye’nin ilk uluslararası standartlardaki kaykay parkını, 2017 yılında festival ve yarışma düzenleyerek açtı. Belediye Başkanı Mustafa Dündar, “Kaykay parkı, uluslararası kaykay federasyonlarının belirlediği ölçülerde ve bu federasyonların gözleminde inşa edildi. Olimpik standartlarda olan bu pist, Amerika’dan özel olarak gelen 8 kişilik ekip tarafından inşa edildi. Bu tesis ile birlikte kaykay branşında olimpiyatlara sporcu göndermek adına ilk adımı atmış bulunuyoruz.” dedi.
***
Bu tarihten sonra kaykay pisti yaptıran her belediye “Türkiye´nin ilk Olimpik Kaykay Parkuru’nu yaptık” diye açıklama yaptı. Üsküdar’daki pistin tanıtımına Gençlik ve Spor Bakanı Mehmet Muharrem Kasapoğlu, Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen, Türkiye Kaykay Federasyonu Başkanı Sedat Çelenk ve binlerce genç katıldı.
Bakan Kasapoğlu, toplantıda, “Üsküdar Belediyesi´nin kazandıracağı yatırımın İstanbul ve ülkemize büyük faydalar getireceğine inanıyorum." dedi. Başkan Türkmen ise yaptığı konuşmada, "Ne yazık ki ülkemizde henüz bunun farkına varamadık. Bu spor, çocukların ve gençlerin kötülüklerden uzak kalması adına önemli...” diye konuştu. Bakan Kasapoğlu ve Türkmen, konuşmaların ardından eğitimini tamamlayan 250 sporcuya kaykay dağıttı...
Türkiye Kaykay Federasyonu ise 2018 yılında kuruldu. Kurucu başkan Başkanı Sedat Çelenk 2021 yılında yaptığı açıklamada "Ankara'daki Millet Bahçesi'ndeki sokak stili kaykay parkı, olimpik ölçülerde bir park oldu. İstanbul Beylikdüzü'nde daha önce park stilindeki parkur, sporcularımızın hizmetine sunuldu. Daha önce Bursa'da yarı olimpik parkta organizasyon yapabiliyorduk. İstanbul ve Ankara'daki parklar Türk kaykayı adına bir milattır. İki parkın yerel yönetimlere örnek olacağını ve bundan sonra illerde kaykay parklarının standartlara uygun şekilde yapılacağına inanıyorum. Sokakta çocukların tutkusu olan kaykayı popüler bir spor branşı haline getireceğiz.” dedi.
Eyüpsultan Belediyesi de “Türkiye'nin en büyük kaykay pisti”ni yaptırdı. Açılışı 2022 yılında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapılan pist, Alibeyköy’de bulunan Osmanlı Parkı içerisinde ve bin 385 metrekare alana, olimpik standartlarda inşa edildi.
Habere göre “Eyüpsultan Belediyesi'nin hem amatör hem de profesyonel sporcuları yetiştirdiği, 70 metrelik pist için polimer ve epoxy esaslı olimpik beton kullanıldı.”
Haberde “1950’lerin Amerika Birleşik Devletleri’nde, karada sörf yapmaya niyetlenen gençlerin ortaya çıkardığı kaykay, bugün dünyanın her yerinde icra edilen, heyecanı bol bir aktivite.” denilerek Kalamış, Pendik, Maltepe, Avcılar, Beşiktaş meydanı, Maçka Parkı ve Beylikdüzü kaykay pistleri tanıtıldı...
***
Böylece, betonlaşmanın bir sonucu olan kaykay sporunda da çağdaş medeniyetin en ön safına geçmek için gerekli hazırlıklar yapılmış oluyor! Cirit, atlı okçuluk, kökbörü, yağlı güreş, aba güreşi, mangala gibi kendi sporlarını “etnospor” olarak kabul eden Türkiye, Amerikalı gençlerin sokak sporunun olimpik spor olarak ilan edilmesine ayak uyduruyor!
Oysa Atatürk, “Türk kültürünü, çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkaracağız” demişti, “kendi sporlarımızı etnik spor olarak göstereceğiz” dememişti...
“Kaykay yapılmasın” demiyorum; Batı’nın beton kültürünü bile gelişme zanneden bir zihniyeti göstermeye çalışıyorum! Gerçi, asıl sebebin gençleri meşgul edecek ortam oluşturmak olduğu da itiraf ediliyor. Emeklilerini açlığa mahkûm eden bir siyaseti uygulayanlar, elbette gençlerin dikkatini başka konulara çekmeyi de planlayacaktı...
Emekliye 10 bin lira, nüfus planlamasıdır!
21 Mart 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:08
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye'de geçen yılsonu itibarıyla 65 yaş ve üzeri nüfus 8 milyon 722 bin 806 olurken, bu rakamla yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki oranı yüzde 10,2'ye çıkarak Cumhuriyet tarihinde ilk kez çift haneyi gördü.
Yaşlı nüfusun toplam nüfusa oranının yüzde 10'u geçmesiyle Türkiye, BM kriterlerine göre “çok yaşlı nüfuslu ülkeler” statüsüne girdi.
Nüfus artış hızı gerileyen ve nüfusu hızla yaşlanan Türkiye'de nüfus projeksiyonlarına göre, yaşlı nüfusun toplam nüfusa oranının 2030'da yüzde 12,9, 2040'ta yüzde 16,3 ve 2060'ta ise yüzde 22,6 olacağı öngörülüyor.
Türkiye Emekliler Derneği adına BM Yaşlanma Çalışma Gruplarında delege olan Cafer Tufan Yazıcıoğlu, Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamada, “Türkiye, az sayıda ülkeyle BM Yaşlanma Çalışma Grubunda yaşlılar için kapsamlı bir insan hakları sözleşmesi oluşturulmasını benimsedi. Yaşlı hakları, ivedilikle yasal güvenceye kavuşturulmalı. Anayasa'mızın 10. Maddesinde, yaşlılara yönelik pozitif ayrımcılığa dair hükümler yer alıyor. Bu hükümlere uyum kapsamında gerekli alt yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesi hem yaşlılarımızın refahını artırıp hem de rahat bir yaşam sürmesine katkı sağlayacaktır.” dedi.
***
Bir zamanlar genç emekli olanlar da artık yaşlı... Yani emekli demek yaşlı demektir.
Peki Türkiye’de emeklilerin durumu nedir? Milyonlarcası, 10 bin lira emekli maaşına mahkûm! Emekli maaşlarına yapılan zam, enflasyonu karşılamaktan çok uzak. TÜİK’e göre yıllık enflasyon, yüzde 67,57'ye yükseldi. ENAG ise yıllık enflasyonun yüzde 121.98’e ulaştığını hesapladı.
Diğer taraftan, TÜRK-İŞ Konfederasyonu’nun 37 yıldan bu yana her ay düzenli olarak hesaplayıp açıkladığı, alanında ilk ve öncü olma niteliği taşıyan araştırmanın 2024 Şubat ayı sonucuna göre;
* Ankara’da yaşayan dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 16.257,18 TL’ye,
* Gıda harcaması ile giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı ise (yoksulluk sınırı) 52.954,98 TL’ye,
* Bekâr bir çalışanın ‘yaşama maliyeti’ de aylık 21.189,34 TL’ye yükseldi.
***
Bütün bu verileri birlikte değerlendirelim... Enflasyon önlenemez bir durum değil, siyasi iktidarların tercihidir ve vatandaşın cebinden kaynak transferi yapmaktır. Açıkçası enflasyon, hırsızlıktır!
Siyasi iktidar enflasyon politikası takip ediyorsa, sabit gelirlilerin kazancını en az gerçek enflasyon oranı kadar artırmak zorundadır. Böyle bir uygulamanın yapılmaması, özellikle milyonlarca emekliye açlık sınırının bile altında maaş verilmesi, doğrudan doğruya onların sağlığına kast etmektir. Bu parayla aylık mutfak masrafı bile karşılanamıyorsa, emekliler, yeterli gıda alamıyor demektir. Çocuklarının veya belediyelerin yardımlarına muhtaç duruma düşmek ise, emekli için açlıktan beterdir. Ömür boyu çalışıp, emekli olduktan sonra ekmek almakta bile zorlanan insanların psikolojisi çökmez mi? İnsan kahrından ölür...
***
Ekmek, kredi kartıyla alınır mı? Bir fırında, iftar vaktinden hemen önce sıcak pide kuyruğuna girdim. Kuyruk dışarı taştığı için içerde neler olduğunu göremiyorduk. Sıra bana gelince parmakla “bir pide” işareti yaptım. Sıcak pideyi hızlıca kâğıda sarıp uzatan fırın çalışanı, elimde hazır tuttuğum parayı görerek “nakitse bana verin” dedi! Fark ettim ki kuyruktakilerin bir kısmı, 30 liraya satılan 500 gramlık sade pideyi aldıktan sonra kredi kartıyla ödeme yapmak için yan tarafta başka bir kuyruğa giriyor...
Kısacası, bütün bu veriler, siyasi iktidarın, dünya nüfusunu azaltmak için çalışan organizasyonlarla paralel hareket ettiğini gösteriyor! Sonuç budur.
“2024 yılı emekliler yılı olacak” deyip emekliye 10 bin lira maaş vermek, fiilen yaşlı nüfusun erken ölmesini sağlamak, yani enflasyon ile nüfus planlaması yapmak anlamına gelmez mi?
ABD, Irak’taki PKK’yı Suriye’ye mi kaydırıyor?
22 Mart 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:08
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Beştepe sarayındaki kabine toplantısından sonra, “Irak sınırlarımızı güven altına alacak çemberi tamamlamak üzereyiz. İnşallah bu yazın Irak sınırlarımızla ilgili meseleyi, kalıcı olarak çözüme kavuşturmuş olacağız. Suriye sınırlarımız boyunca 30-40 kilometre derinliğinde güvenlik koridoru oluşturma irademiz bakidir. Türkiye’yi güney sınırları boyunca kuracağı bir ‘teröristan’ ile dize getireceğini düşünenlere yeni kâbuslar yaşatacak hazırlıklarımız var.” dedi.
Bu açıklamadan 10 gün sonra da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler ve MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın katılımıyla Irak'ın başkenti Bağdat'taki güvenlik zirvesi yapıldı. Türkiye, Kalkınma Yolu Projesi’yle Bağdat ile ilişkilerini daha ileri seviyeye taşımayı planlıyor. Erdoğan'ın da Nisan ayında Irak'ı ziyaret etmesi bekleniyor.
Bu arada Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın geçen yıl, Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler’in 2 Mart’taki Erbil ziyaretlerinden sonra MİT Başkanı İbrahim Kalın da Erbil’de Neçirvan Barzani ile görüştü...
Irak’ta ikna edilmeyen tek grup olarak Talabani’nin KYB’si kaldı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Irak'taki Kürdistan Yurtseverler Birliği Partisi’nin terör örgütü PKK iş birliği dolayısıyla Türkiye için ulusal güvenlik tehdidi teşkil ettiğini söyledi. Fidan, “Türkiye, bölgesinde istikrarı hâkim kılmak için elindeki tüm dış politika araçlarını koordineli bir şekilde kullanma konusunda kararlı" dedi.
Herhalde dış politika araçları, sadece Irak ve Barzani ile değil ABD ile de koordineli bir şekilde kullanılacak.
***
Erdoğan’ın “Türkiye’yi güney sınırları boyunca kuracağı bir ‘teröristan’ ile dize getireceğini düşünenler” dediği güçler, öncelikle ABD ve İsrail’dir. Bu iki güç el ele Suriye’nin kuzeyinde bir “teröristan” kurmuştur!
İktidarın sözcüsü durumundaki televizyon kanallarında konu tartışılırken, Irak’ta PKK varlığının sona erdirileceği üzerinde duruluyor ama Suriye’de ABD’nin ordulaştırdığı PKK/YPG’nin ne olacağı hiç konuşulmuyor.
***
Emekli general Nejat Eslen, konu ile ilgili olarak şunları söylüyor:
“Televizyon yayınlarından öğrendiğimiz kadarıyla PKK ile mücadelede ABD ile anlaşmaya varıldı. Bu konuda, ABD'nin muhatap alınması doğru davranıştır. Anlatıldığına göre Irak'ın kuzeyi PKK'dan temizlenecek. Bu maksatla Irak merkezî yönetimi, KDP ve Haşdi Şabi ile birlikte çalışılacak. Plan başarılı olursa Irak'taki PKK'lılar Suriye'ye geçecek ve PYD ile birleşecek. Irak-Suriye sınırı kontrol edilecek.
Bu planın tartışılması ve şu sorulara cevap aranması gerekir:
-Irak'ta güvenlik tehdidi oluşturan PKK, Suriye'ye geçerek PYD ile birleşince tehdit olmaya devam etmeyecek mi?
-Türkiye bu plana göre Suriye'de PKK-PYD varlığının kalıcı hâle gelmesini kabul mü ediyor?
-Bu plana İran ve Rusya'nın reaksiyonu ne olacaktır?
-İran'daki PKK unsurlarının Irak'a geçişi nasıl önlenecektir?
-Irak-Suriye sınırı nasıl kontrol edilecektir?
-Bu planda görevi olan Irak yönetimine, KDP'ye ve Haşdi Şabi'ye ne kadar güvenilir?
-Suriye merkezî yönetiminin bu plana reaksiyonu ne olacaktır?”
***
Anlaşılıyor ki, ABD, PKK’nın Irak’tan tasfiye edilmesini ama Suriye’deki YPG’nin daha da güçlü hâle getirilmesini planladı.
Türkiye’de ise yeni bir açılım sürecinden söz ediliyor. 2009 yılında başlayan açılım süreci de ABD tarafından dayatılmıştı.
Ahmet Türk, “Davamız, talebimiz barıştır. Arzumuz halkların kardeşliğidir. Ama şunu söylüyoruz CHP yapamaz. Neden? Derin devleti ikna edemez çünkü. Erdoğan isterse ki bugün bütün yetkiler, kurum ve kuruluşlar elinde, o isterse ikna edebilir. Sorunu çözebilirler” dedi.
Selahattin Demirtaş ve Selçuk Mızraklı da “Kürt sorunu” için muhataplarının Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile PKK lideri Abdullah Öcalan olduğunu söyledi.
Ahmet Türk, DTP Genel Başkanı iken 2009 yılında Erbil’de “Avrupa Birliği bir birliktir. Neden Orta Doğu halkları arasında da bir birlik oluşmasın ve birbirlerini tanımasınlar. 4 parça Kürdistan’da, Kürtler zorluk içinde ve baskı görüyor. Bu baskılar kalkmalıdır ve bu baskılar da demokrasi ile kalkar. Herkes kendini demokrasi ile ifade eder” demişti...
Yani açılımın asıl hedefi, Irak, İran, Suriye ve Türkiye’deki Kürtleri tek devlet haline getirmektir. ABD ve İsrail oyunu buna göre kurmuştur.
252 bin kişi İstanbul'dan kaçtı!
23 Mart 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:08
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye İstatistik Kurumu'nun Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi 2023 sonuçlarına göre İstanbul'un nüfusu bir önceki yıla göre 252 bin 27 kişi azalarak 15 milyon 655 bin 924 kişiye düştü. Gürsel Tekin, bu veriyi değerlendirerek "İstanbul, yüzyıllardır taşı toprağı altın olan bir metropol olarak ün kazanmıştı. Ancak son yıllarda düşük ve orta ve orta gelir grubundaki bireyler, hem konut ve yaşam maliyetlerinin artmasıyla ilişkili olarak hem de kentin diğer zorluklarıyla mücadele etmekten yoruldu. Sonuç olarak, Türkiye'nin En Yoğun Nüfuslu Kenti Göç vermeye başladı." dedi
Gürsel Tekin'in incelemesine göre "İzmir, Aydın, Manisa, Adana, Mersin gibi kentler, üretimin ve ticaretin yaygınlaşması, turizmin genişlemesi ve kentsel merkezlerin cazibe merkezlerine dönüşmesiyle göç alan bölgeler hâline geliyor. Göç sadece bu kentlere değil, Kocaeli, Sakarya, Yalova gibi kentler başta olmak üzere, İstanbul'dan farklı yerleşim alanlarına doğru bir nüfus hareketi gözlemleniyor. Emeklilerin tercih ettiği Güney Marmara bölgesindeki Bursa, Balıkesir, Çanakkale gibi kentler de bu göç akımından nasibini alıyor.
Özellikle çocuklu aileler, İstanbul'daki düşük yaşam kalitesinden bunalıyor. Aileler, çocuklarına daha iyi bir gelecek sunabilmek için başka şehirlere göç etmeyi tercih ediyor. İstanbul'dan göç edenlerin rotaları farklılık gösteriyor. Orta ve üst gelir grupları genellikle Ege bölgesindeki şehirlere kayarken, dar gelirli kesimler Karadeniz ve Trakya bölgelerine göç ediyor."
***
İstanbul'dan kaçışın sebepleri arasında deprem korkusu ve Kanal İstanbul tartışmalarının yeri nedir? Bu konuda yapılmış bir araştırma yok ama öyle bir korku pompalanıyor ki, bir an önce şehri terk etmek isteyenler oluyor. Konut fiyatları çok yükselse de 1999 Marmara depreminden önce yapılmış binalardaki daireleri kimse satın almıyor. İnsanlar varlık içinde yokluk çekiyor. Bu da İstanbul'da yaşamanın maliyeti... Kanal İstanbul belirsizliği, rezerv alan yasası ile tapulara el konulabilmesi de kaçış fikrini besliyor.
Kanal İstanbul, 1950'lerde ABD'nin geliştirdiği bir projedir. İstanbul'un boşaltılması ise savaşla değil ama tapuların el değiştirmesi ile başlatılmış durumda... İstanbul hem küresel finansın hem de üç dinin merkezi haline getirilmek isteniyor. Adnan Menderes döneminde bu amaçla başlatılan kamulaştırmalar, Süleyman Demirel döneminde durdurulmuştu. Turgut Özal'ın başlattığı özelleştirme programı Tayyip Erdoğan döneminde, merkezi İstanbul'da bulunan şirketlerin yabancılara satılması ile kentin sahipleri de yabancılaşmaya başladı!
Son dönemde sığınmacılar da İstanbul'un nüfus yapısını değiştirdi... "İstanbul Türkçesi", "İstanbul beyefendisi" gibi kavramlarla ifade edilen kent kültürü, kentin yoğun göç aldığı dönemlerde önce varoşlarda silindi sonra merkez ilçelerde tarihe karıştı. Bütün Türkiye'nin özendiği, örnek aldığı kültür, sadece tarihî eserler sayesinde ayaktaymış gibi görünüyor anma kentsel dönüşümün Fikirtepe örneği veya Esenyurt'taki tarif edilmez çirkinlikteki yapılaşma, kent merkezine doğru yayılıyor...
İstanbul, kimliğini kaybediyor...
Şikâyet etmeyen adam: Abdülkadir Sezgin...
Abdülkadir Sezgin vefat etti. Sezgin, bir ilahiyatçı olduğu hâlde ömrü boyunca sosyolog gibi Türk Milleti'ne hizmet etmeye, bunun için de en küçük ortak katları geliştirmeye, en büyük ortak bölenleri yok etmeye çalıştı. Sezgin, on ilde, yaklaşık on bin Alevî denek üzerinde araştırma yaptı ve yaklaşık iki bin Alevî köyü gezdi. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Türkiye’de Alevîlik-Bektaşîlik Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma” konulu tezi bu alanda yapılmış en kıymetli çalışmalardan biridir. Oğlu Mehmet Emin Sezgin, Abdülkadir Sezgin için “Çoğu zaman ne İsa’ya ne de Musa’ya yarandı. Bir kısım insanlar onu Alevileri Sünnileştirmeye çalışmakla suçladı, bir kısım insan ise onu bir Alevi dedesi sanıyordu. Hatta bu suçlamalar bazen kitap boyunda eleştiriye, iftiraya, hakarete döndü. Hiçbirine dönüp bakmadı bile.
Hayatı boyunca hiç şikâyet ettiğine şahit olmadım desem yeridir. Çünkü karşısına çıkan her derde, meseleye bir çözüm bulabileceğine inanırdı. Bulamasa da ne gam, inançlı birisiydi. Hayata esprili yanından bakmayı, latife yapmayı severdi. Zaman zaman bu konuda anlaşamazdık, ne güzeldi…” diyor.
Abdülkadir Sezgin ile bir Türk Dünyası kurultayında tanışmıştım. 40 yıllık bir dost gibi sevgi doluydu.
Türk Milleti, Abdülkadir Sezgin gibi evlatları ile varlığını devam ettiriyor. Allah rahmet eylesin.
Moskova'daki vahşi saldırıyı kim yaptırdı?
25 Mart 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:08
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Moskova'daki terör saldırısını kim ve ne amaçla yaptırdı? Bu sorunun cevabı bütün dünyayı özellikle Türkiye'yi yakından ilgilendiriyor çünkü IŞİD patentiyle başlatılan eylemler sonucunda, Suriye'nin kuzeyinde ABD himayesinde bir terör devleti kuruldu, buradaki insanlar da Türkiye'ye sürüldü!
Saldırganlardan birinin Türkiye’den gitmiş olduğu iddiası da önemli...
Konuyla ilgili önemli değerlendirmeler var. Prof. Dr. Salih Yılmaz, Anadolu Ajansı için yazdığı incelemede şöyle dedi:
"Terör saldırısının Ukrayna ile ilişkilendirilmesi Rus toplumunu duygusal ve belki de askerî açıdan Ukrayna’daki savaşa katılım ve destek açısından da etkileyebilir.
Genel olarak bakıldığında bu saldırıda amacın Rusya’yı Müslümanlarla karşı karşıya getirerek 'Asıl savaşınız Ukrayna’da Hristiyanlarla, İsrail’de Yahudilerle değil Müslümanlarladır.’ anlayışına geri dönmesi için uyarmak olduğu düşünülebilir. Rusya, uzun süredir bu tehdidin ve kurgunun farkında olduğu için saldırıyı her ne kadar DEAŞ üstlense de arkasındaki gücün ABD, İsrail veya Ukrayna’ya destek olan Batılı ülkeler olduğunu düşünüyor.
Genel olarak saldırı, planlanmasına ve kurgusuna bakıldığında bazı ülkelerin dış istihbaratları tarafından kullanılan örgütsel bir eylem gibi duruyor.”
***
Odatv'nin derlediği bilgilere göre Amerikan kaynakları, saldırıyı IŞİD'e fatura etmek için çeşitli analizler yapıyor. ABD'li araştırma grubu Soufan Center'dan Colin Clarke, "IŞİD son iki yıldır Rusya'ya odaklanmış durumda ve propagandasında başkan Vladimir Putin'i sık sık eleştiriyor. IŞİD-H, Moskova'nın Afganistan, Çeçenistan ve Suriye'ye müdahalelerine atıfta bulunarak Kremlin'i elinde Müslüman kanı taşımakla suçluyor" ifadelerini kullandı.
ABD'nin başkenti Washington merkezli Wilson Merkezi'nden Michael Kugelman ise IŞİD-H'nin Rusya'yı "düzenli olarak Müslümanlara baskı yapan faaliyetlerin suç ortağı olarak gördüğünü" söyledi.
Bu değerlendirmelerin, Rusya’yı yönlendirmeye yönelik olduğu ortada...
***
Sputnik'in konuyla ilgili analizinin başlığı ise ABD'yi işaret ediyor. Başlıkta “Washington’un Moskova’daki saldırıyı IŞİD’in üzerine atma girişimi düşündürücü” denildi ve şöyle devam edildi:
“Moskova’daki terör saldırısının faillerinin Ukrayna sınırına yakın Bryansk bölgesinde gözaltına alınmasına rağmen ABD, saldırının arkasında IŞİD'in olduğu teorisini yayıyor. IŞİD ve El Kaide gibi uluslararası terör gruplarını desteklediği zaten bilinen ABD’nin, saldırının sorumlusunun Ukrayna değil de IŞİD olduğundan nasıl bu kadar emin olabildiği hâlâ sır...”
Sputnik’e konuşan Tahran Üniversitesi Öğretim Görevlisi Seyed Mohammad Marandi ise neredeyse en başından beri terör saldırısıyla ilgili hiçbir gerçek detay yokken, ABD'nin Ukrayna'nın bu işin arkasında olmadığını bu kadar güvenle söyleyebilmesinin “çok garip” olduğunu vurguladı.
İranlı uzman “Hem IŞİD'in hem de Kiev rejiminin Batı ile çok güçlü bağlantıları var. IŞİD, NATO ülkeleriyle iş birliği yaptı, İsrail'le iş birliği yaptı ve Suriye'deki diğer Amerikan müttefikleriyle yıllarca iş birliği yaptı. Ukrayna da NATO ülkelerine son derece bağımlı... Aralarında koordinasyon olup olmadığını bilmiyoruz ama doğrudan olmasa da dolaylı bağlantıları aşikâr.
IŞİD'in başından beri Suriye'de, Irak'ta, Afganistan'da, İran'da ya da Lübnan'da ABD'nin düşmanlarına saldırdığı açık.
Batı, bu tür terör eylemleriyle Rusya'yı ve Devlet Başkanı Vladimir Putin'i, Ukrayna'da sivillere saldırmaya teşvik etmeye çalışıyor ki Rus yetkililer de bunun farkında” dedi.
Sputnik’e konuşan Arjantinli uzman Alberto Hutschenreuter, saldırının Ukrayna ile çatışmada “zaman ve kaynakların Rusya'nın lehine işlediği bir dönemde” gerçekleşmesinin dikkat çekici olduğuna vurgu yaparken, bunun Batılı ülkelerin gergin tepkilerinde görülebileceğini söyledi.
***
IŞİD’in bir ABD örgütü olduğunu Trump söylemişti. Trump, Obama ve Hillary Clinton’u IŞİD’i kurmakla suçlamıştı. Suriye’de yaşanan olaylar ve Türkiye’deki IŞİD eylemleri de bu iddiayı doğrulamıştı. Bu sebeple “Saldırıyı IŞİD yaptı” demek “ABD yaptırdı” demektir!
Olayların gidişatını, Putin’in bu istihbarat saldırısına hangi yöntemle cevap vereceği veya saldırıyı, Ukrayna ve Suriye sorununda nasıl kullanacağı gösterecektir. Rusya, istihbarat saldırısı ile yönlendirilebilecek bir ülke değildir çünkü ülkeyi yöneten Putin, bir istihbaratçıdır...
Harediler ve Türkiye...
26 Mart 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:08
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gazze’de soykırım yapan İsrail, bugünlerde ülkenin kaderini etkileyecek bir tartışmanın içinde... Anadolu Ajansı’nın haberine göre 9 milyonluk İsrail’de nüfusun yaklaşık yüzde 12’sini oluşturan Harediler, dini gerekçelerle askerlikten muaf tutulmak istiyor. Ülkedeki Haredilerin büyük çoğunluğu Batı Kudüs'teki Meaşerim Mahallesi'nde ve Tel Aviv yakınlarındaki Bney Brak kentinde yaşıyor.
Likud lideri Binyamin Netanyahu'nun koalisyon hükûmetinde aşırı sağcı partilerin yanı sıra Haredilerin Ultra Ortodoks Şas ve Birleşik Tevrat Yahudiliği partileri de yer alıyor.
Laik Yahudilerle aralarında birçok konuda görüş ayrılığı bulunan ve toplumun geri kalanına entegre olmayı reddeden Haredilerin çoğu, orduda dinlerinin gerektirdiği şekilde yaşayamayacakları gerekçesiyle askerlik yapmayı reddediyor.
İsrail’de kadın ve erkekler için 3 yıl zorunlu askerlik hizmeti bulunuyor. Ultra Ortodoks Yahudilik inanca sahip Harediler ise 26 yaşına kadar Tevrat Kursları'nda (Yeşiva) eğitim almaları hâlinde askerlikten muaf tutuluyor.
Tartışmanın konusu ise Haredileri askerlikten muaf tutan uygulamanın uzatılmasına dair bir yasa tasarısı... Koalisyon ortağı Haredi partiler, "Tevrat eğitiminin temel hak olduğu" yönünde bir kanun geçirerek temsil ettikleri kesimin askerlikten muaf tutulmasını yasal güvence altına almak istiyor.
Başbakan Binyamin Netanyahu, bakanlara mesaj göndererek Haredileri askerlikten muaf tutan tartışmalı yasa tasarısı kabul edilmediği takdirde hükûmetin dağılabileceğini bu sebeple tasarıyı desteklemekten vazgeçmeyeceğini bildirdi.
***
“İsrail’in iç sorunu, bize ne” denilebilir ama Türkiye’de de Haredilere benzeyen gruplar var hatta bunlardan biri Cumhur İttifakı içinde yer alıyor. Kaldı ki AKP, tarikat ve cemaatler ittifakı ile kurulmuştu.
Bilindiği gibi vergi vermek ve askerlik yapmak, vatandaş olmanın temel şartlarındandır. İsrail’de askerlik, kadınlar için de zorunlu ama Tevrat kurslarına giden Haredilere sınırlı muafiyet tanınıyor. Türkiye’de ise Haredi benzeri gruplar, devlete vergi vermiyor, askerlik de yapmak istemiyor; zaten devletin temel niteliklerinden biri olan laikliği kaldırmayı, devletin dini kurallara göre yönetilmesini hedefliyorlar.
Yenişafak’ta 4 Nisan 2018 tarihinde yayınlanmış “Harediler, ‘en güzel günlerimizi Osmanlı döneminde yaşadık’ diyor” başlıklı bir haber var... TRT, 23 Ekim 2023 bülteninde İsrail’in Gazze’ye saldırısına karşı ABD Kongre binası önünde eylem tapan Haredilerin görüntülerini yayınlayarak, “Filistinlilere destek veren Yahudiler” başlığını kullanmış...
***
Askerlik yapmamak ve vergi vermemek gibi konuların tarihî arka planı da var!
Hitit Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümünden Zekeriya Işık’ın “19. Yüzyıl Osmanlı Toplumunda Tarikatların Devlet Otoritesi Karşısındaki Tutumları” başlıklı makalesine bir göz atalım:
-Nitekim Tanzimat döneminde, askerlik yapmaktan kaçan halkın medreselere ve tekkelere sığınmalarından talebe ve dervişlerin bu yükümlülükten muaf oldukları için, ahaliden bazı kimselerin böyle bir hileye başvurdukları anlaşılmaktadır.
-Bazı meşâyihin ise evlerini tekkeye çevirmek, bazılarının da bir mescit ya da camiyi mesken tutmak suretiyle tekke gibi devlet ve toplum gözünde kurumsal bir karşılığı olan bir teşkilata kavuştukları hemen ardından da bu kurumlara sağlanan kamu yardımlarından istifade etmek için devlet kapısına müracaat ettikleri görülmektedir.
-Mesela Abdulkadir-i Geylani’nin sülalesinden oldukları beyanıyla Şeyh Mehmed Tayyar Efendi ile rüfekasının askerden muafiyetleri hakkındaki talepleri kayıtlardan anlaşıldığına göre resmî makamlarla uzun süren bir cedelleşme ve yazışmalara neden olmuştur.
-Bir başka hadisede ise şeyhin Kadiri ailesinden olduğu iddiası, Kadiri sülalesine ait defterde isminin bulunmaması nedeniyle reddedilerek askerlikten muaf tutulamayacağı belirtilmiştir.
-Gelibolu’da bulunan Mevlevi tarikatı erkânından Şeyh Ahmed Bican Efendi’nin türbedarı olduğuna ve türbedarların da hatipler gibi askerlikten muaf olduklarından kendisinin de askere alınmamasına dair başvuruda bulunan Ahmed Hulusi Efendi’nin arzuhalinin Seraskerliğe gönderildiği ve şahsın ifadesine göre gereğinin yapılmasının istendiği görülmektedir.
-Bağdat’ta bulunan Sazlı Kasabası sakinlerinden Rufai Halifesi Abdülaziz Efendi’den vergi alınmaması emredilmiştir.
***
Türkiye, AKP iktidarının sonuna doğru, Haredi zihniyetli grupların öne çıktığı bir döneme girdi. Bu zihniyet, milleti darmadağın eder, devleti de çökertir...
“13 yaşındaki çocuk gibiler...”
27 Mart 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:08
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Eski Avusturya Dışişleri Bakanı Karin Kneissl, Rus devlet kanalı Rossiya-1 TV tarafından yayınlanan ve Yugoslavya’nın bombalanmasının 25’inci yıldönümü vesilesiyle hazırlanan “Belgrad” adlı belgeselde konuştu ve Avrupa’nın çocuklar tarafından yönetildiğini vurgulayarak, “Şu anda oradaki baloya gençlerin hükmettiğini söyleyebilirim. Yaşları ne olursa olsun onlar yetişkin değiller. Her ne kadar Bayan Ursula von der Leyen daha çok ergen yaklaşımına sahip olsa da, her söz ve eylemini sonuna kadar düşünen olgun bir yetişkin gibi davranmıyor” dedi.
Sputnik’in haberine göre bugünkü siyasilerin yaklaşımlarının inanılmaz derecede duygusal ve çocukça bir hal aldığını söyleyen Kneissl, Von der Leyen ile birlikte mevcut Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock’un davranış biçimine de dikkat çekti. Kneissl, Baerbock’un kesinlikle bu çocuksuluğun bir örneği olduğuna değinerek, “Onlara ergen diyorum çünkü bana kapıyı çarpıp kendilerini odalarına kilitleyen ve çevrelerindeki dünyadan kendilerini soyutlayan 13 yaşındaki çocukları hatırlatıyorlar” ifadelerini kullandı.
Bu arada AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Ukrayna’yı, Ukrayna halkını sevdikleri için değil, hem jeopolitk çıkarları sebebiyle hem de ABD'nin dünyadaki rolünü korumak için desteklediklerini açıkladı.
***
Kneissl’in konuşması ister istemez, Türkiye’de bozulan siyasi sistem içinde çocukça hareketler yapan siyasileri getiriyor. Bir de talimatları yerine getirmekten başka rolü bulunmayan bakanlar var. Aslında herkes gibi onlar da sadece bakıyor...
Türkiye’deki siyasi sistemi, genel başkanlara diktatör yetkisi veren siyasi partiler yasası bozuyordu. Bir de Anayasa, sisteme uymayan Cumhurbaşkanı’na yani bir kişiye göre yeniden düzenlendi! Meclis’teki Anayasa değişikliği oylaması, gizli oy kuralı ihlal edilerek yapıldı. Referandumda da oylama devam ederken, Yüksek Seçim Kurulu mühürsüz oyların da geçerli olduğunu ilan etti. Üstelik bu değişiklik, ne olduğu hala aydınlatılmayan bir darbe girişimi sonrası yapıldı. Asıl darbe, oylamaları hukuka uygun olmayan Anayasa değişikliği idi. Tayyip Erdoğan, bu duruma itiraz edenlere “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diye cevap vermişti... Yeni sistemin “atı çalmak”la kurulduğunun itirafıydı bu...
***
Şimdi de Yeni Anayasa’dan söz ediyorlar. TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, “Bayramdan sonra nasip olursa partilerimizi de ziyaret edeceğim. Tek tek hepsiyle görüşürüm, inisiyatif alırım. Mühim olan partilerimizin kendilerinin anayasa değişikliği konusunda hazır olabilmesidir.” dedi.
Kurtulmuş’a “Sayın Davutoğlu'nun Suriye'ye götürdüğü anayasa değişikliği gibi Türkiye'den istenilen, ABD'nin istediği bir anayasa değişikliği mi, yoksa Türkiye'nin menfaatleri doğrultusunda istenilen bir değişiklik mi?” diye bir soru da soruldu. Kurtulmuş, bu soruya bütün siyasi partilerin anayasa konusunda aynı şeyi söylediğini ifade ederek kaçamak cevap verdi!
Numan Kurtulmuş, “Anayasa'nın ilk dört maddesi konusunda siyasi partiler arasında anlaşmazlık var. Bu konuda herhangi bir gevşeme ya da herhangi bir esneme söz konusu olabilir mi?" sorusuna, "Önce ittifak edilecek hususların gündeme getirilmesi lazım. İlk dört madde konusunda partilerin bir ittifak halinde olmayacağı aşikârdır. Dolayısıyla tartışmalı olduğu belli olan bir konunun gündeme getirilmesi lüzumsuz yere gündemi işgal etmektir. Onun için ilk dört maddenin bu tartışmalarda gündeme alınmayacağı aşikârdır." karşılığını verdi.
***
Yani 13 yaşındaki çocuğu kandırır gibi önce uzlaşma sağlanan maddeleri değiştirecekler, ilk dört maddenin değiştirilmesine de sıra gelecek! Peki bunu kim istiyor? Sorudaki gibi ABD ve AB istiyor değil mi? Kurtulmuş veya diğer AKP sözcüleri, “darbe anayasasını değiştirelim” derken 13 yaşındaki çocukları kandırır gibi konuşmuş olmuyor mu? “Herkesi kör, âlemi sersem zannetmek” değil mi bu?
Gerçekte devleti, Türk devleti olmaktan çıkarmaya çalışıyorlar! Borrell gibi itirafta bulunan AKP MKYK üyesi Abdurrahman Kurt, “Askeri vesayeti bitirmek için ABD ve cemaatle birlikte çalıştık” diyerek, aslında neler olduğunu söylememiş miydi?
Dini, milliyetin karşısına çıkararak oluşturdukları kitle psikolojisi içinde, bireylerin algılama seviyesi 13 yaş seviyesinden daha da aşağı düşebilir’
Yalnız, aynı kitleler derin uykudan uyanır da, AKP’nin, egemenliği Türk Milleti’nin elinden almak için çalıştığını anlarsa neler olur?
"Baronlar İstilası" sürsün; "Emekliler limon satsın!"
28 Mart 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:08
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, 10 Ekim 2023 günü yaptığı açıklamada son 4 ayda düzenlenen operasyonlar neticesinde 16 ilde 38 organize suç çetesinin çökertildiğini bildirmişti.
Operasyonlarda gözaltına alınan 2 bin 874 şüpheliden 702'sinin tutuklandığını belirten Yerlikaya "Hedefimiz; her zaman olduğu gibi hukukun üstünlüğü ilkesine ve insan haklarına sadık kalarak, ülkemizi dünyanın en güvenli ülkesi yapmak. O nedenle; nasıl teröre, zehir tacirlerine, göçmen kaçakçılığı organizatörlerine ve kaçakçılara göz açtırmıyorsak, halkımızın huzurunu kaçıran, güvenliğini tehdit eden organize suç örgütlerine de göz açtırmayacağız" diye vaatte bulunmuştu.
O günlerde konuyu Merdan Yanardağ ile birlikte 18 dakika programında yorumlayan Prof. Dr. Emre Kongar, “Yeni İçişleri Bakanı sürekli çete çökertiyor. Bu çeteler gökten zembille mi geldi? Bütün dünyanın uyuşturucu baronları İstanbul’da” demişti.
***
Çetelerin nereden ve neden Türkiye’ye geldiğini gazeteci Timur Soykan, “Baron İstilası” adlı kitapta tek tek anlattı.
Kitabın sonunda, konuyla ilgili haberleriyle tanınan gazeteci Bahadır Özgür ile yapılan bir röportaj var. Özgür, Uğur Mumcu’nun “Dünya çapındaki sanayi ve ticaret alanı nasıl ki çokuluslu güçlerim egemenliğindedir, yeraltı ticaretine de çokuluslu güçler hâkim. Bu çok uluslu yapı, yeryüzünde bazı noktalarda kesişir, kaynaşır, aynı yolları kullanır” analizini hatırlattı ve “Öyle ki, Europol’ün hazırladığı rapora göre küresel ölçekte bu yolla kontrol edilen para 7,5 trilyon dolar...” dedi.
Peki, bu örgütler neden Türkiye’yi mesken tuttu?
Bahadır Özgür’ün tespiti, "Ne olduysa, 2010'dan sonra, Erdoğan'ın bir yandan artık kendi arzuladığı rejimi kurma adımlarına başlaması, diğer yandan içerde iktidara bahar yaşatan uluslararası ekonomi politik konjonktürün değişmesiyle oldu." şeklinde...
Timur Soykan’ın vardığı sonuç şu ki, “Türkiye’nin dünya mafya üssüne dönüştürülmesinde, Varlık Barışı yasaları, Türk vatandaşlığı satışı, devletteki çürüme, mafyaya sağlanan meşruiyet gibi faktörler belirleyici oldu. Küresel boyutta mafyaya karşı düzenlenen operasyonlar da suç örgütlerinin Türkiye’ye göçünde etkiliydi.
İçki içiliyor diye festival yasaklayan siyasal İslamcılar, eroin, kokain, silah kaçakçılığı, kadın ticareti parasıyla rant ve yolsuzluk sistemlerine can suyu verdi. Oligarkların, petrol şirketlerinin, yoksul ülkelerin zengin ve kirli yöneticilerinin, karanlık sermayedarların, dünya mafyasının çullandığı ülkede, ‘yerli ve millî’ siyasetçilere, bürokratlara, büyük servet kapıları açılıyordu...”
Tabii açlık sınırının çok altında maaş verilen emeklilere, “limon satsınlar, simit satsınlar” diyen veya 6 milyon metrekare yani 6 kilometrekare arazi sahibi olan “millî ve yerli” siyasetçilerin servetleri de sorgulanmalıdır...
***
Peki, mafyanın Türkiye’de üslenmesine izin verdikten sonra neden operasyonlar yapılıyor?
Soykan’a göre, “Türkiye’yi kara para cennetine çeviren uygulamalardan sonra görece ‘temiz’ yabancı sermaye kaçmıştı. Bu Batılı sermayeyi çekebilmek umuduyla yabancı mafya gruplarına operasyonlar yapıldı. Uyuşturucu baronlarına diz çöktürülüp çekilen fotoğrafların yargı süreçleri tamamlanmadan hiçbir anlamı yoktu. Nitekim uyuşturucu baronlarına, mafya liderlerine, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı, oturma izni veren çetelerin üzerine gidilmedi. Bu yabancı suç örgütlerini Türkiye’de koruyan devlet içindeki yapılar karanlıkta kaldı.”
***
Soykan, son olarak bu mafya düzeninden nasıl çıkılabileceğinin yolunu da gösteriyor:
“Türkiye bu çok karanlık dönemde gerçek bir hesaplaşma yaşamadan toplumsal yozlaşma ve çürümeden kurtulamayacak. Bunu ancak geniş toplum kesimlerinin temiz devlet ve demokrasi talebi başarabilir... O zaman dünya tarihinin en büyük temiz eller operasyonlarından birini göreceğiz.”
Kırmızı Kedi Yayınları arasında çıkan kitap, rahmetli Cehar Dudayev’in konuyla ilgili değerlendirmesini doğruluyor...
Dudayev, Çeçen mafyasının Moskova’daki hâkimiyeti üzerine sorulan bir soruya şöyle cevap vermişti:
"Bir ülkede polis varsa mafya yoktur. Mafya varsa, polis yoktur. Veya bir ülkede devlet varsa, mafya yoktur, mafya varsa devlet yoktur, yani mafya varsa, devlet mafyadır."
Bu arada seçimlerde tarafsız olması gereken İçişleri Bakanı'nın belli adaylara oy isterken, çeteler konusunda hukukun üstünlüğünden bahsetmesi de inandırıcı olmuyor.
Bir yiğit ölmüş diyeler...
29 Mart 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:07
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Trabzon’da oynanan Trabzonspor-Fenerbahçe maçında çıkan olayların tipik bir “ihmal suretiyle icra suçu” olduğuna dair bir kanaat oluştu. Bu kanaate varılmasının dayanakları, stat girişinde arama yapılmaması, sahaya atlayan kışkırtıcılara zamanında engel olunmaması ve meydana gelen olayların, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini etkilemek için kullanılmak istenmesidir.
Maçta meydana gelen olayları, Trabzon ve Trabzonlular aleyhine bir kampanyaya dönüştürmek için uğraşanlar da var! Trabzonluların, yurdun her köşesinde sosyal hayatta ve siyasette öne çıkmasından rahatsız olanlar, bugünkü siyasi tablo içinde Trabzon’daki oy oranlarını da öne çıkararak cahilce teorilerle Trabzonlular için çirkin sözler sarf ediyor...
***
Trabzon’un şehir merkezi dışında orman köylerinde doğup büyümüş olmak, sürekli bir “hayatı idame eğitimi”dir. İklimin gün içindeki hızlı değişkenliğine ve zorlu tabiat şartlarına ayak uydurmak için sürekli bir dikkat içinde olmak gerekir. Bu da insanı hızlı karar vermeye zorlar... Bu doğal eğitimden geçen insanlar, şehirde hangi işi yaparsa yapsın başarılı olur. Çünkü girişimcidirler.
Millî Mücadele’de Trabzonluların konumunu bizzat Atatürk şöyle anlatmıştır:
“Samsun’a ayak bastığım zaman bana kalp gücü veren vatandaşlarımın ilk sırasında Trabzonluların bulunduğunu asla unutmayacağım. Sakarya büyük kanlı savaşına Üçüncü Tümen ile yetişen Trabzon evlatlarının savaş alanında gösterdikleri özverili çabaların kıymetli anısı, bilincimde sürekli canlı kalacaktır. Bu yurtsever halka ve o kıymetli kahraman evlatlara sahip bulunan bu değerli yurdunuzu; Ermenistan’a bağlı bir bölge veya Pontus krallığı yapma hayal ve istekleri ile tehditleri ne kadar korkunç bir girişimdi. Kuşkusuz bu korku artık sonsuza kadar hayal olmuştur.”
Atatürk böyle söylese de Pontus veya Büyük Ermenistan emelleri için uzun süredir Trabzon üzerinde operasyonlar yapılıyor. Bunların çoğunu da yine Trabzon evlatları boşa çıkarıyor. Yalnız, ülkeyi yönetenler, yabancıların Trabzon emellerine çanak tutarsa iş o zaman karışıyor! Trabzon Limanı’nı Rio Tinto’ya peşkeş çekmek gibi... Yine Trabzon limanını 1 Mart tezkeresiyle Amerikan ordusuna açmaya çalışmak gibi... Venizelos gemisine doluşan yüzlerce papazın, “Karadeniz’i kurtaralım” adı altında limana sokulması ve Pontus dansı ile sembolize edilen projelerini uygulamak istemesi gibi... Bütün bu girişimler önlendi ama istihbarat operasyonlarıyla Trabzonlu çocuklar kullanılarak rahip Santoro’nun ve Hrant Dink’in öldürtülmesine engel olunamadı. İşte o suikastlardan itibaren psikolojik operasyonlar hızlandı... Öyle ki Ankara’dan verilen talimatla Patrik Bartholomeos’a “ekümenik patrik” yazılı Trabzonspor forması bile hediye edilebildi.
***
Trabzonspor’un temelini ise Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı'nda teğmen ve üsteğmen olarak toplamda 4,5 yıl askerlik yapan, Sakarya Meydan Muharebesi’ne katılan ve İzmir'e ilk giren subaylardan biri olan Hüseyin Avni Aker atmıştı. Trabzon'daki spor kulüplerini bir araya getirerek Türkiye İdman Cemiyeti'nin kurulmasına katkı sağlayan Aker, adının verildiği stadyumun inşa edilmesine de liderlik etti.
Siyasi iktidar, Avni Aker stadını adıyla beraber yıkarken aslında, Trabzon’un tarih bilincine de zarar verdi. Elbette Ahmet Suat Özyazıcı, Özkan Sümer ve Şenol Güneş gibi değerlerin adları da yeni eserlere verilebilir ama Avni Aker adını silerek değil...
***
Birkaç gün önce kaybettiğimiz Prof. Dr. Hanefi Bostan da Trabzon’un direncini temsil eden bir aydınımızdı. Bostan, 2003’te Kıbrıs mitingine Türkiye Kamu-Sen İstanbul İl Başkanı olarak destek vermişti.
Bostan, 2008 yılında Türkiye'nin dış borçlarına dikkat çekerek "İhracatın 125 milyar Doları aştığını övünerek propaganda eden Hükûmet, ithalatın ise 200 milyar Doları aştığını elinden geldiğince kamuoyundan gizlemeye çalışıyor. Aradaki fark, Türkiye'nin, bin bir mihnetle, dişlerle, tırnaklarla, tüyü bitmemiş yetimlerden bile kesilen vergilerle yapmış olduğu, yılların birikimi tesislerinin ve yeraltı ve yer üstü zenginliklerinin, topraklarının, dağlarının, nehirlerinin, kısacası, nesi var nesi yoksa haraç-mezat yok pahasına yabancılara satılmasıyla kapatılmaya çalışılıyor.
Hiç kimse dikkat etmiyor ki, Türkiye'nin içinde, Türklerin olmayan ve dolayısıyla da, Türkiye olmayan bu 'satılmış' vatan topraklarını satın alanlar, bu topraklarda 'siyasî toplumlar' da oluşturacaktır." demişti.
***
Trabzon, İstanbul, Kilis, Hatay, Gaziantep, Antalya, Mersin, Şanlıurfa, Van veya Karabük hatta bütün Türkiye şimdi Bostan’ın bahsettiği durumla karşı karşıyadır.
Trabzon’a yönelik psikolojik operasyonlar, özellikle Hanefi Bostan gibi Trabzonlu aydınları etkisiz kılmaya dönüktür. Bu sebeple kendi üniversitesi dışında resmî veya özel hiçbir kurum veya kuruluş, Bostan’ın kaybından tek satırla dahi bahsetmemiştir...
Trabzonlular, şehrin ve Türkiye’nin sigortası olan kendi aydınlarına sahip çıkmalı ki Trabzon da huzur bulsun Türkiye de...
Üslubu beyan ayniyle insan!
30 Mart 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:07
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Uluslararası İlişkiler, bütün dünya üniversitelerinde bir bilim dalı olarak okutulur. Mezunlar, diplomaside ve devletlerin diğer birimlerinde önemli görevler alır.
Büyük devletlerin diplomatları veya uluslararası ilişkilere müdahil olan görevlileri, bütün dünyada rol model olarak gösterilir...
Bugünlerde ABD ile Rusya arasındaki ilişkilerin konusu ise ağızda taşınan gübre!
***
Beyaz Saray Stratejik İletişim Koordinatörü John Kirby, Rus yetkililerinin, Moskova’daki Crocus City Hall konser salonuna düzenlenen terör saldırısının Ukrayna bağlantısı olduğunu iddia etmesi üzerine konuştu ve “IŞİD bu saldırının tüm sorumluluğunu üstleniyor. ABD, bir terör tehdidi hakkında bilgi sahibi olmamız durumunda, dikkatli davranmaya ve ilişkimiz nasıl olursa olsun diğer ülkelerin yetkililerini uyarmaya devam edecektir. Amcam sık sık ‘En iyi gübre satıcıları genellikle numuneleri ağızlarında taşırlar’ derdi. Rus yetkililer oldukça iyi gübre satıcılarına benziyor” dedi.
Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova ise Kirby'nin sözlerine şöyle cevap verdi:
“Rusça’da benzer atasözleri yok. ‘Ağızda gübre taşımak’ deyimi okyanus ötesindekilere has bir durum ama bizim şöyle bir sözümüz var: 'Kimin neresi ağrıyorsa, orasıyla ilgili konuşur.' Bu arada, Amerika'da, ‘ağzını sabunla yıka’ ifadesinin neden yaygın olduğu artık daha iyi anlaşılıyor.”
Şu bir gerçek ki Amerikalılar sığır çobanlığı döneminden kalma bir kültür birikimine sahip... Öyle ki Körfez Savaşı sırasında, Tayyip Erdoğan, Türkiye topraklarının kullandırılması karşılığında 90 milyar dolardan pazarlığa başlayınca, dönemin ABD Başkanı Bush, “bizimle at pazarlığı yapmaya çalıştılar” demişti. Hani bizdeki büyükbaş kurban pazarlığı gibi...
Her ne ise, bundan sonra üniversitelerde “gübrenin uluslararası ilişkilerde yeri ve önemi” konusu işlenirse şaşırmam... ABD, boğazına kadar gübreye batmış durumda...
***
ABD-Rusya ilişkilerinde gübre var da, Türkiye’nin iç işlerinde ne var? İYİ Parti Denizli Milletvekili Yasin Öztürk, İYİ Partililerden oy isteyen CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e cevap verirken “ulan tipitip” dedi...
“Tipitip” benzetmesini, daha önce MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli yapmıştı. Özgür Özel de bu benzetmeye "Siyasetin Gargamel’i olmak Tipitip’i olmaktan daha iyi bir şey değil" diye cevap vermişti.
Üniversitelerin kamu yönetimi kürsülerinde, meselâ “Kamu yönetiminde çizgi film karakterlerinin rolü” üzerinde bir tez konusu düşünülebilir!
Tabii daha ağır sözler sarf edenler de var ama onlar mahkemelerin yetki alanına giriyor...
***
Seçimlere gelince... Eski Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker, "Bu adamların iktidarına kadar, bu ülkede, hiçbir seçimde, hile, sandık güvenliği, YSK'nın tarafsızlığı gibi konular toplumun gündeminde olmamıştı.” dedi.
Gerçi Türkiye, demokrasiye “açık oy gizli tasnif”le geçti. Eski seçimlerde de hile yapılırdı, hatta 1977 genel seçimlerinde bir ilçede, sandıklardan, seçmen sayısından fazla oy çıkmıştı ama mezardakilere oy kullandırmayı, 2010 referandumunda FETÖ tavsiye etti! Son genel seçimde “Türkiye’ye hayatında hiç gelmemiş, tek kelime Türkçe bilmeyen vatandaşlara”, dünyanın dört bir köşesinde oy kullandırıldı! Tabii yerel seçimlerde bu mümkün değil, çünkü ikamet aranıyor. Oy tasnifinde uygulanan sisteme ise güven yok... Trafolara yarım saatliğine kedi girince, ortalık kararıyor, ışıklar gelince, önde giden aday geriye düşüveriyor...
***
Aslında gerek milletvekili adaylarının gerekse belediye başkan adaylarının belirlenmesinde, partilerin tamamında genel başkanların ve yakın çevrelerinin rolü var. Beşiktaş gibi Türkiye’nin göz bebeği olan ve rantı en yüksek olan bir ilçede bile aday, hep atamayla belirleniyor. Meselâ, CHP’de önseçim yapılsa Beşiktaş’ta Nasuh Mahruki çıkacak! Bunu biliyorlar ama adayda ehliyet ve liyakat değil, başka özellikler arıyorlar!
Son genel seçimde, bir partide milletvekilliği için “seçilecek sıra”nın rayiç bedeli, 10 milyon liraydı. Bu sebeple, milletvekilleri de futbolcu gibi başka partilere transfer edilebiliyor!
Şimdiki seçimde ise tarafsız olması gereken bakanlar sahaya inmiş oy istiyor! Devlet imkânları kullanılıyor. TRT ve medyanın yüzde 90’ı muhalefetten sadece eleştirmek için bahsediyor. Böyle bir oylamaya seçim denilebilir mi?
AKP’ye, “Yeniden Refah” muhtırası!
01 Nisan 2024 01:04
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:07
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
2024 yerel seçimlerinde İl Genel Meclisi oylarını esas alırsak, AKP’nin 4.4 puanı Yeniden Refah Partisi’ne kaptırdığını görüyoruz... Sandıkların yüzde 26’sı açıldığında CHP yüzde 39.2 ile birinci parti, AKP yüzde 37.8 ile ikinci parti, DEM yüzde 5.4 ile üçüncü parti durumunda idi.
Yeniden Refah yüzde 4.4, İYİ Parti yüzde 3.6, MHP yüzde 3.4, Zafer yüzde 0.9, Saadet yüzde 0.8, DEVA yüzde 0.2, Memleket yüzde 0.1, Gelecek Parti ise yüzde 0.1 oy aldı.
Bu durumda CHP 2019 mahalli seçimlerindeki İl Genel Meclisi oylarını yüzde 9 artırarak birinci parti oldu. AKP yüzde beş oy kaybetti. İYİ Parti ve MHP yüzde 4’er oy kaybetti, DEM, HDP’ye göre yüzde 1 oy artırdı.
***
Bu sonucun alınması konusunda, “emekliler etkili oldu” veya “AKP’nin vatandaşı tehdit politikası ters tepti” diyenler var ama rakamlara bakarsak, AKP’nin kaybettiği yüzde beşlik oyun dört puanının Yeniden Refah Partisi’ne gittiği söylenebilir. Bu durumda, emeklilerin etkisi en fazla yüzde 1 civarında...
Peki CHP’nin oylarını yüzde 9 artırmasında ne etkili oldu?
DEM Parti’ye İstanbul’da yüzde 1.94 oy çıktı. Bu oran, 2019’da HDP olarak yüzde 4.01 idi. Yani DEM’den CHP’ye gelen oy yüzde 2’den biraz fazladır. İYİ Parti ve MHP seçmeninin bir kısmı da, AKP’yi Türkiye için tehdit olarak gördüğünden kazanma şansı olan CHP’ye oy verdi. Oyların Türkiye genelinde CHP’ye yönelmesinde, sosyal medyada Taliban zihniyetli insanların, özellikle kadınlara dünyayı dar edecek politikaları savunması da etkili oldu.
***
Bu seçim sonuçlarına göre, milliyetçilik iddiasındaki partiler, üç parça oldukları için toplamda yüzde 8 oy alabildi... MHP, birçok yerde AKP ile bütünleştiği için zaten kayıplardaydı... İYİ Parti’nin “özü başına” seçimlere girmesi belki seçmen nezdinde sorun olmayacaktı ama muhalefete muhalefet edince onlar da kaybetti. Zafer Partisi, genel seçimlerdeki oy oranını tutturamadı. Yerel seçimlerin farklı etkenleri var.
Son tahlilde, 2024 yerel seçimlerinin en başarılı partisi oylarını yüzde 9 artıran CHP’dir. Tabii CHP’nin başarısında, Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş ile birlikte İstanbul’daki ilçe adayları, özellikle kadın adayların da payı var.
Yüzde 4.4 oy alarak, AKP’ye oy kaybettiren Yeniden Refah Partisi seçimin belirleyici partisi oldu. Bunda, Fatih Erbakan’ın İslami söylemlerde daha radikal olmakla birlikte samimi bulunması, ayrıca uzun süredir takip ettiği yolun, babası Necmettin Erbakan’ın çizgisinin devamı gibi görülmesi sağladı. Anlaşılıyor ki, “Tayyip Erdoğan’ın alternatifi Fatih Erbakan’dır” diyerek yola devam edecekler.
Seçimden önceki sohbetlerde “Yolsuzluklardan rahatsız olan samimi İslamcılar, AKP’den uzaklaşıyor” yorumlarını dinlemiştim... Sonuçlar bu görüşü doğruladı.
***
Son tahlilde AKP’nin, ekonomiyi çökerten, Türkiye’nin nüfus yapısını değiştiren politikalarına göre sıfıra inmesi gerekirken yüzde 37.8 oy almasının sebebini anlamak gerekir! Bunu da Gürsel Tekin şöyle açıklamıştı:
“Hazine ve Maliye Bakanı iken Nureddin Nebati, 2002-2022 yılları arasında bütçe karşılaştırması yapmış ve ‘2002 yılında sadece bir milyon haneye sosyal yardım hizmeti verilirken pandemi yardımları hariç tutulduğunda 2021 yılında 4,3 milyon ailemize ulaşılmıştır' dedi. Şimdi kısa bir hatırlatma yapıp bugüne gelelim… Bakanın dediğini referans alalım, hesap ortada; 4 milyon 300 bin aile ortalama 5 kişiden oluşsa; 21 milyon 500 bin kişi demektir. 85 milyonluk bir ülkede halkın yaklaşık 20 milyonu yani her 4 kişiden biri sosyal yardım ile geçinmek zorunda bırakılmıştır."
Asında sosyal yardımlar, devlet tarafından yapılmalı, siyasi istismar önlenmelidir. Mesela, Almanya’da asgari tutarın altında kazanan herkesin, açığını devlet kapatır... Yardımlar, kira yardımı gibi de olabilir ama doğrudan vatandaşın hesabına yatırılır. Kimsenin aklına, bu yardımı iktidar partisinin yaptığı gelmez. Çünkü hesaba yatırılan o para milletin vergilerinden, yardımlar için ayrılan paradır.
İrtifa kaybedilirse pilot ne yapmalıdır?
02 Nisan 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:07
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Seçim sonuçlarıyla ilgili değerlendirme yapan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, "Milliyetçi Hareket Partisi bu demokratik mesajı almış, seçim sonuçlarının çok boyutlu değerlendirmesini yapmak üzere kolları sıvamıştır. Sanki iktidar değişikliği olmuş gibi dedikodu çıkaran, erken seçim yaygarası koparan, bu kapsamda akıl tutulması yaşayan çevrelerin şuursuzca hareket etmesi tek kelimeyle aymazlık ve ahlaki çarpıklıktır. Erdoğan, devletin başıdır ve desteğimiz sonuna kadar arkasındadır." dedi.
İktidar partisi ikinci parti durumuna düştüyse, buna dayanarak erken seçim istemek neden “yaygara, şuursuzluk, aymazlık ve ahlaki çarpıklık” olsun?
Tam aksine, erken seçim isteyenleri bu kadar ağır bir şekilde suçlamak, sel sularının önüne çıkmak gibidir.
Ayrıca, kendi partisinin siyasi kimliğini bir kenara bırakarak Erdoğan’a “kurtarıcı” rolü veren Bahçeli, MHP seçmeninin asıl bu politikayı onaylamadığını görmezden gelerek, kolları ne yapmak için sıvayacak? Öyle ya hâlâ “Sonuna kadar Erdoğan’a destek olacağız” diyor. MHP’nin görevi bu mudur?
Gerçi seçim yenilgisi sebebiyle istifa etmek, Türk siyasetinde pek görülmez. Sadece beş milletvekilliği için 14 Ekim 1979'da yapılan ara seçimleri 5-0 kaybeden dönemin başbakanı Bülent Ecevit istifa etmişti.
O seçimler adı üzerinde ara seçimdi ama Ecevit, halkın tepkisini hissederek bu atmosferde başbakanlık yapamayacağını görmüştü.
Şimdi yapılan ise yerel seçim de olsa ülke genelinde bir “güven oylaması gibi” bir “referandum gibi”dir ve halk, yeni bir yönetim istediğini ortaya koymuştur...
***
İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener ise “Biz Erdoğan'ı uyarmıştık. ‘Milletin sabrını taşırma’ demiştik. AK Parti'nin oyları eridi. Umarım artık millete rağmen siyaset yapılamayacağını anlamıştır ve gereken dersi almıştır.
İYİ Parti olarak biz de üzerimize düşen sorumluluğu alacağız. Her zaman yaptığımız gibi, seçim sonuçlarına ilişkin muhasebelerimizi ve özeleştirilerimizi yapacağız. Nitekim tam da bu sebeple; en kısa sürede olağanüstü seçimli kongremizi toplayacağız" dedi.
Meral Akşener, aday olup olmayacağını açıklamadı ama herhalde partinin yeni yönetimini de kendisi belirlemek istiyor. Böyle bir durum ortaya çıkarsa, İYİ Parti’nin yeni bir rüzgâr estirmesi mümkün olur mu?
***
Tayyip Erdoğan, yenilenler içinde herkesten önce konuşma yaparak, “Biz de partimizin organlarında 31 Mart neticelerini değerlendireceğiz, özeleştirimizi cesaretle yapacağız. Sandık sonuçları bize irtifa kaybı yaşadığımızı gösteriyor. Yerel bazlı bu gerilemenin nedenini masaya yatıracağız. Sorunları tespit edip gerekli müdahalelerde bulunacağız.
Seçim defterinin bugün itibarıyla kapanması bile kazançtır. 4 yıldan fazla süre vardır. Milletin vaktini çalacak tartışmalarla bu dönemi heba edemeyiz. Mesuliyetlerimizin farkındayız. Deprem bölgesinin ihyası, ekonomik sıkıntılar ve acil meselelere daha fazla eğileceğiz. 12. kalkınma planımızı bugüne kadar kararlılıkla uyguladık.
Ülkemize, milletimize ve gelecek nesillere bedel ödetecek popülist adımlardan uzak duracağız. Enflasyon başta olmak üzere ekonomi programımızın sonuçlarını yılın ikinci yarısında görmeye başlayacağız. Başarılı operasyonlarımızla bölücü örgüte ölümcül darbeyi mutlaka indireceğiz. Güney sınırlarımızın ötesinde teröristan kurulmasına izin vermeyeceğiz. FETÖ'nün son kalıntılarını temizleyeceğiz. Türkiye'nin uluslararası rolünü, anahtar konumunu güçlendirecek hamleleri devam ettireceğiz.” dedi.
Güzel de 17 bakanıyla birlikte sahaya inerek yerel seçimleri bir tür güvenoyuna dönüştüren bizzat Erdoğan değil miydi? Halktan güvenoyu alamayan Erdoğan ülkeyi yönetirken zorlanmayacak mı?
İrtifa kaybetmek, ya bir arıza işaretidir ya da yönetimdeki bir hatadan kaynaklanır. İrtifa kaybeden uçağın yere çakılma riski vardır. Bu sebeple irtifa kaybeden uçağın pilotu, en yakın havaalanına inmeye çalışır. Siyasette halkın desteğini kaybetmişseniz, en yakın havaalanı, erken seçimdir. Yoksa düşme riskini göze almışsınız demektir. Düşüş, “yerel bazlı” değildir, geneldir genel...
CHP’ye destek neden büyüdü?
03 Nisan 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 15:07
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye, 12 Eylül 2010’da yapılan ve yüksek yargının FETÖ’nün eline geçmesini sağlayan referandumun verdiği zararı telafi etmeye çalışıyor. 31 Mart 2024 seçimlerinde CHP’nin birinci parti olması, bu sürecin zararlarını telafi etmeye yetmez; sebebini birlikte düşünelim.
2010 referandumu, devleti ele geçirdiğini zanneden ama tasfiye edileceğini anlayan FETÖ’nün başarısız olmaya programlanmış garip darbe girişiminin ve bağlı olarak 2017’deki Cumhurbaşkanlığı sistemiyle ilgili referandumun da alt yapısını oluşturmuştu...
***
Avrupa Birliği Komisyonu dönem sözcülerinden Ferran Tarradellas Espuny, 2010’daki Anayasa değişikliği paketinin olumlu adım olduğunu söylemişti!
Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Helene Flautre de genel seçimlerin ardından tüm siyasi partilerin “yeni anayasa”yı gündeme almalarını istemişti.
Zaten AKP sözcüleri de hukuk devletini yıkmak için düzenlenen referandumu "10 seçime bedel" olarak görmekteydi!
Fetullah Gülen de referandumdan önce , "İmkân olsa mezardakileri bile kaldırarak referandumda 'Evet' oyu kullandırmak lazım. Ben zannediyorum kalkarlar da" demişti.
Tayyip Erdoğan, 2006 yılında 23 Nisan dolayısıyla yaptığı konuşmada "egemenliğin duvarda kalmayacağını, bundan sonraki 10 yıl 20 yıl, 30 yıl içinde yeni bir düzen kurulacağını" söylemişti.
Bilindiği gibi, AKP iktidarı, Türkiye'yi ekonomik, siyasi ve hukuki dönüştürme sürecinde AB'yi giriş hedefini bir kaldıraç olarak kullandı. Cumhurbaşkanı iken Abdullah Gül, açılım sürecini başlatırken "Her şey iyi olacak. Bu fırsatı kaçırmayalım" demişti.
***
2010 referandumunda, 52 milyon 51 bin 828 kayıtlı seçmenden 38 milyon 369 bin 99'u oy kullanmıştı. Geçerli oyların 21 milyon 787 bin 244’ü "Evet", 15 milyon 856 bin 793’ü de "Hayır" çıkmıştı. Yani seçmenin yüzde 40’ı ile Türkiye, hukuk devleti rayından çıkarılmıştı.
Avrupa Birliği ise Türkiye’deki bu değişiklikleri desteklemenin karşılığını fazlasıyla aldı. Öyle ki AKP iktidarı, AB ile geri kabul anlaşması imzalayıp sığınmacıları Türkiye’de tuttu.
Aslında, ABD ve AB’nin ortak hareket ettiğine, “Türkiye’ye dışarıdan 90 milyon insan göndererek, Türkleri, Türkiye’de azınlığa düşüreceklerine dair duyumlar” vardı. Bu bilgiye ulaşan emekli deniz kurmay yarbay Tezer Ülküatam, hayattayken yakın çevresine konuyu anlatıyor ama kimseyi inandıramıyordu...
Sonradan Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, Mersin'de yaptığı bir konuşmada "Türkiye'nin 2050 yılındaki nüfusu 105 milyon, gelecek bir o kadar misafirimizi de düşünürsek 210 milyon. Bu nüfusun gıda ve ihtiyacını karşılamamız gerekecek." diyecekti. Bu sözler, “Türkiye'nin nüfus yapısı değiştirileceğini itiraf etti” diye yorumlanınca Bakan Yumaklı “Konuşmamın bütününe ve bağlamına bakıldığında 'misafir' ifadesinden açık şekilde 'turist'leri kast ettiğim görülmektedir ki turizm sektöründe genellikle bu ifade kullanılmaktadır." diye açıklama yapacaktı.
Yalnız, Türkiye’ye 13 milyon sığınmacı gönderildi. Taliban rejimi öncesinde Afganistan ordusunu oluşturan bütün askerler, ABD ile gizli bir anlaşma yapılarak, hukuk dışı yollardan Türkiye’ye sokuldu. Sığınmacı akını durmadığı gibi, Afrika’dan da göçmen kabul edilmeye başlandı!
***
Esasen Abdullah Gül de yıllar önce gönüllü sivil toplum kuruluşlarının düzenlediği bir seminerde yaptığı konuşmada, "Türkiye'nin yapısı ve bunun devam ettirilebilirliği nedir? Doğrusu bunu bir sorgulamak gerek" diyerek, kuruluş ilkelerini tek tek tartışırken "Milliyetçilik; öyle olmuş ki; Türkçülük şeklinde alınmış ve bu ister istemez, aksini de bazı insanların aklına getirmiştir. Meselâ; bunları açık söylemek zorundayım; 'Ne mutlu Türküm diyene' lafını tutup her yere yaza yaza ve bunu özellikle hiç olmayacak yerlere yaza yaza, Türkiye aslında ilkel bir hale dönmüştür. 'Bir Türk dünyaya bedel' gibi, bu laflar aslında Türkiye'nin, geçmişteki bütün insanları İslâm kardeşliği etrafında toplayan bütünlüğünü tehdit eder anlama gelmiştir" demişti.
CHP’nin 2024 seçim başarısı, nüfus yapısı değiştirilerek ABD güdümlü sahte bir din devletine doğru atılan adımların durması anlamına gelmiyor! CHP tabanında ve CHP’li olmadığı halde CHP’ye oy verenlerde böyle bir beklenti var hatta bu tehdit sebebiyle CHP’ye destek arttı ama Tanju Özcan dışında kalan hemen herkes, sanki sorunun boyutlarını hiç anlamamış veya bilmiyormuş gibi davranıyor!
Kurtulmuşu kurtarmak!
04 Nisan 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:54
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, TBMM’de milletvekilleriyle bir araya geldiği iftar programında “mevcut Anayasa’dan kurtulmak”tan söz etti.
Kurtulmuş, “Hep birilerinin kendini milletin üstünde gördüğünü ve darbe ürünü anayasalarla Türkiye’yi yönettiklerini” iddia ederek “Yeni anayasa tercih değil, ülke için bir mecburiyettir. Türkiye'nin güçlü bir anayasa yapma imkânı bu Meclis'te vardır. Artık kaç kere değiştirilirse değişsin darbelerin karanlık eserlerini taşıyan mevcut anayasadan Türkiye'nin kurtulma vakti gelmiştir. Diliyoruz ki, siyasi partilerimiz STK'larımız, hukuk çevreleri görüşü olan herkes görüşlerini masaya getirir ve Türkiye'de yeni anayasanın yapılabilmesi gerçekleşir. Partilerin anayasası olmaz, anayasa teklifi olur.” dedi.
***
“Kurtulmuş” soyadı taşıyan bir kişinin “Anayasa’dan kurtulmak” istemesi ilginç... Kurtulmuş Ailesi’nin neden “Kurtulmuş” soyadını aldığını merak ettim... Vikipedi’de hayat hikâyesi anlatılırken şu bilgiler veriliyor:
“Numan Kurtulmuş 23 Mart 1959’da, Ordu'nun Ünye ilçesinde doğdu.
Babaanne tarafından Gürcü asıllıdır.
Adını ve soyadını aldığı dedesi Numan Kurtulmuş; Çanakkale, Erzurum, Batum ve Azerbaycan cephelerinde görev yapmış, Balkan Savaşı'nda ve Sakarya Meydan Muharebesi'nde bulunmuş ve yaralanarak gazi ünvanıyla emekli olmuştur. Ayrıca, dedesi Latin harfleriyle yazılmış ilk Türkçe ilmihal kitabı olarak bilinen Amentü Şerhi'nin yazarıdır. Babası Dr. İsmail Niyazi Kurtulmuş'tur.”
Bu hikâyeden anlaşılan o ki, dede Numan Kurtulmuş, cepheden cepheye koşarken, bütün savaşlardan sağ kurtulmuş ve vatan da kurtulmuş ki kanun çıktığında da soyadı olarak “Kurtulmuş”u seçmiş.
Ayrıca, Türk vatanının kurtuluşunun uluslararası düzeydeki göstergesi nasıl Lozan Antlaşması olmuşsa, millî düzeyde de en önemli kurtuluş belgesi Anayasa’daki kuruluş felsefesini ortaya koyan maddelerdir. Bu felsefe bütün Anayasalarda aynıdır, değişmemiştir.
Kısacası, Anayasa’nın ana maddeleri, vatanın kurtuluşunu ifade eder. Diğer maddeleri ise zaten değiştirilmiştir...
***
Öyleyse nedir bu yeni Anayasa ısrarı? Kurtulmuş vatanın ana belgesinden neden kurtulmak istiyorlar?
Önce Abdullah Öcalan, “1921 Anayasası’na dönelim” dedi. Sonra Adalet Bakanı iken Abdülhamit Gül, “1921 Anayasası, Türkiye'de yaşayan herkesin her düşüncenin, her inancın, her anlayışın yansıdığı bir toplumsal sözleşme metnidir.” diyerek “100 yıl sonra aynı ruhla bunun yine gerçekleşeceğine, inancımız tamdır.” şeklinde konuştu. Tayyip Erdoğan da “milletin çeşitliliğini yansıtan bir Anayasa” yapacaklarını ilan etti.
Millet İttifakı’nın mutabakat metninde ise 1961 Anayasası “darbe anayasası” diye reddedilirken, 1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu’na atıfta bulunuldu.
***
Biz o zaman “Bu ana meselede iki ittifakın da özde birbirinden farkı yoktur. Seçimi kim kazanırsa kazansın, Türkiye'nin bütünlüğü, doğrudan siyasi partiler üzerinden tehdit edilecektir.” diye görüş açıklamıştık. Hatta 14 Mayıs seçimleri öncesinde, “İki ittifak da 1921 Anayasası’nda mutabık. PKK ve Abdullah Öcalan da bunu savunuyor. Çünkü 1921 Anayasası’nda henüz milletin adı belirtilmemişti! ABD, 150 yıldır ‘Türksüz bir Türkiye’ tasarlıyor zaten. 14 Mayıs; sonuç ne olursa olsun, küresel projelere göre planlandı! Çözümün başlangıcı, bu durumu anlamaktır!” diye durumu nasıl gördüğümüzü açıklamıştık.
***
Esasen Aziz Babuşçu, AKP İstanbul İl Başkanı iken “AKP iktidara gelmeden önce, hepimiz Türk’tük. Etnik farklılıkları bahane ederek farklı isteklerde bulunmak yasaktı.” demişti.
AKP Grup Başkanvekili Ayşenur Bahçekapılı da “Ayrıca vatandaşlık tanımı da değiştirilecek. Herkes kendi etnik kökenini ifade edebilecek ve üst kimlik olarak ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım’ diyecek. İşte bu, sorunu çözer” demiş, “Vatandaşlıktaki ‘Türklük’ tanımı kalkacak öyle mi?” sorusuna ise “Tabii. Yoksa demokratikleşmeyi yapamazsınız.” diye cevap vermişti...
***
Görünen o ki, Türksüz veya etnik çeşitliliğe dayalı Anayasa yapmak, ABD ve AB’nin dayatmasıdır. Her iki siyasi kanadı yönetenler, dayatmaya razı olmuştur! İşte Ergenekon, Balyoz operasyonlarını bu hedefe ulaşmak için yaptılar ki ordunun karşı çıkacak mecali kalmasın!
Şimdi meydanı boş zannediyorlar ve yine “Anayasa’dan kurtulmak” istiyorlar. Kurtuluş Savaşı ile elde edilen millet kimliğini, kısacası Türk Milleti’nin egemenliğini, kâğıt üzerinde yok etmek istiyorlar. Ülkeye yabancıların doldurulmasının, ekonominin çökertilmesinin asıl sebebi de milletin millî direncini kırmak gerektiğini düşünmeleridir!
AKP radyo ve televizyonu!
05 Nisan 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:54
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Alman devlet televizyonları ARD ve ZDF çalışanları, ortaklaşa kaleme aldıkları kamuya açık mektupla "programlarda daha fazla fikir çeşitliliği" talep etti.
Anadolu Ajansı’nın haberine göre ARD ve ZDF'de editör, kameraman ve yönetmen olarak çalışan 100'den fazla kişinin imzasıyla yayımlanan mektupta, azınlığın görüş ve düşüncelerinin yeteri kadar gündeme getirilmediğine işaret edilerek, ifade çeşitliliğinin korunması için köklü bir reforma gidilmesi istendi.
Mektupta, kamu yayın kuruluşlarına yönelik "tartışma alanını sınırlamak", "fikirleri bulanıklaştırmak ve bu amaçla haber yapmak", "muhalif görüşlü azınlıkları karalamak ya da susturmak" gibi ağır ithamlarda bulunuldu.
Mektupta, ayrıca yayın kurum ve kuruluşlarının kontrol birimlerinde televizyon ve radyo harcı ödeyen dinleyici ve izleyicilerin de yer alması gibi çeşitli talepler dile getirildi.
***
Haberi okuyunca, önce “TRT’den 100 kişi çıkıp da böyle bir mektup yayınlar mı?” diye düşündüm ama ardından “TRT’de muhalif görüşlere de yer vermeyi düşünen kimse bıraktılar mı acaba?” sorusu geldi...
Haberden de anlaşılacağı gibi Almanya’nın kamu yayın kuruluşları da Türkiye’de olduğu gibi, iktidarın sözcülüğünü üstleniyor! Oysa bu kurumların bütün masrafı, halktan kesilen vergiler veya harçlarla karşılanıyor.
Türkiye’de bu iş, artık iyice rayından çıktı. Bütün milletin sesi olması gereken TRT gibi bir kurumu, AKP’nin yayın organı haline getirdiler. Seçim sürecinde bu partizanlık çok daha net bir şekilde görüldü.
***
Bir ara, TRT’yi FETÖ üssü haline getirmişlerdi. FETÖ’nün gazetelerinde, televizyonlarında çalışanlar, TRT’ye doldurulmuştu. Bu kişilerin akıbeti konusunda fazla bir bilgi yok. Sadece Anadolu Ajansı’nın 1 Ağustos 2018’de geçtiği bir habere göre, “Ankara 23. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davada “Fetullahçı Terör Örgütü üyesi oldukları gerekçesiyle görevlerinden ihraç edilen 20 eski TRT çalışanının yargılandığı davada, 10 sanığa 6 yıl 3 aydan, 8 yıl 9 aya kadar hapis cezası verildi.”
Peki hepsi bu kadar mıydı? Diğerleri ne oldu? TRT’yi AKP propaganda merkezi hâline getirenler nerede yetişti veya TRT’ye nasıl alındı?
***
Gerçi her dönemde TRT, siyasiler ve üst düzey bürokratlar tarafından çiftlik gibi kullanıldı ama bu kadar kaba partizanlık, hiçbir dönemde görülmedi.
“İktidar borazanlığını yaptılar da ne oldu? Bütün propagandaları ters tepti” denilebilir ama hayat sadece siyasetten ibaret değil... Müzik programlarına bakın, hep yandaşlara veya piyasada varlık dahi gösteremeyenlere program yaptırıyorlar. Kalite yok. Buna benzer pek çok uygulama sayılabilir. Yabancı dillerde de yayın yapan “Türkiye’nin Sesi Radyosu”nun ne durumda olduğunu takip etmedim ama TRT’nin televizyon kanalları, sadece AKP’nin sesini duyurmaya programlanmış durumda. Öyleyse “Türkiye Radyo ve Televizyonu” adını, artık kullanmamaları gerekir... Oldu olacak, “AKP radyo ve televizyonu” desinler, bütçesini de devletten değil AKP’den versinler...
ABD’den İsrail’e öldürme lisansı!”
06 Nisan 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:53
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İsrail, 1 Nisan'da Gazze'deki Deyr el-Belah bölgesinde uluslararası yardım kuruluşu WCK'ye ait araç konvoyunu hedef aldı.
Saldırıda, 3'ü İngiltere, 1'i Avustralya, 1'i Polonya, 1'i ABD-Kanada ve 1'i Filistin uyruklu 7 WCK çalışanı öldü.
Konu, dünyada, 33 bin Filistinlinin katledilmesinden daha fazla yankı buldu. Amerikan Basını ise haberin fotoğraflarını yayınlarken bile sahtekârlık yaptı.
***
The New York Times'ın eski görsel haber editörü Patrick Witty, AA foto muhabiri Ali Jadallah'ın saldırıda öldürülen WCK çalışanlarının fotoğraflarını çektiğini anımsatarak Washington Post ve New York Times gibi ana akım ABD basınının bu fotoğrafları görmezden gelmesinin şoke edici olduğunu söyledi.
New York Times’ın insani yardım aracı konvoyunda hedef alınan araçlardan birinin fotoğrafını kullanmayı tercih ettiğini, haberde saldırı fotoğrafı bulunmadığını, Washington Post'un da beyaz bir Batılı fotoğrafı kullanmak yerine Filistinli bir gönüllünün fotoğrafını kullanmayı tercih ettiğini belirten Witty, İsrail'in Gazze'deki yıkıcı saldırıları konusunda Batı medyasının fotoğrafları, "savaşın sterilize bir versiyonunu tasvir için kullandığını" kaydetti.
***
Rusya Askerî Bilimler Akademisi üyesi Sergey Sudakov ise Sputnik’ten Tatiana Şuvalova’ya yaptığı açıklamada “İsrail neden egemen topraklara bu kadar rahat bir şekilde saldırabiliyor ve her hâlükârda yaptıklarına karşılık verilmeyecek? Bu, ABD’nin artık yeni bir gerçekliğe doğru geçiş yaptığı anlamına geliyor. Bu gerçeklik, ‘Bizim, Amerikan lisansımız altında faaliyet gösteriyor olmanız, sizin bir demokrasi olduğunuzu ve her türlü yetkiye sahip olduğunuzu gösterir. Eğer böyle bir lisansınız yoksa her şey çok kötü gibi görünür’ ilkesine göre kurulmuştur” ifadelerini kullandı.
Sudakov, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Ian Fleming’in 007 James Bond romanlarında başkahramana çift sıfırla başlayan kişisel bir numara veriliyordu, bu da ajanın öldürme lisansına sahip olduğu anlamına geliyordu ve şimdi ABD, bu çift sıfırlı lisansı kendi müttefiklerine veriyor, öyle bir lisansa sahip olmayanlar ise yeni dünya tablosuna uyum sağlamaları gerekiyor. Üstelik bir de demokratik olmayan yöntemleri nedeniyle kınanabilirler.”
Sudakov, “Rus sporcuların Yaz Olimpiyatları’na ülke adına katılmasına izin verilmedi ama komşularını katleden İsrail, kendi ulusal bayrağı altında yarışacak. Yani lisansı olan her türlü kötülük cezasız kalıyor” dedi.
***
ABD, bir taraftan İsrail’i Refah bölgesine saldırmaması için uyarırken diğer taraftan da silah ve mühimmat vermeye devam ediyor. İsrail ise, Suriye’deki İran konsolosluğunu vurarak İran’ı savaşa çekmeye çalışıyor.
İran'ın Şam Büyükelçisi, konsolosluk binasına yapılan saldırıda yedisi İran Devrim Muhafızları üyesi ve altısı Suriye vatandaşı olmak üzere 13 kişinin öldüğünü açıkladı.
Öldürülenler arasında, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun bir kolu olan Kudüs Gücü'nün önemli isimlerinden Tuğgeneral Muhammed Rıza Zahedi de vardı.
***
Bir ülkenin diplomatik temsilciliğine yönelik saldırı, o ülkeye doğrudan bir saldırı olarak kabul ediliyor. İran cevap vereceğini açıkladı. Yine de İran bir İsrail-İran savaşının ABD-İran savaşı anlamına geleceğini bildiği için temkinli davranıyor. İsrail, böyle bir savaş çıkarsa en çok zarar gören ülke olabilir. Ne demir kubbe ne de başka bir sistem, İsrail’i koruyabilir. On binlerce füze aynı anda İsrail’e gönderilirse, İsrail, yarım saatte Gazze’ye döner! Böyle bir riske rağmen İsrail’in saldırması, ABD’nin onayını aldığını gösteriyor...
İsrail tohumu ve milliyetçilik!
08 Nisan 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:53
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İran Devrim Muhafızları Ordusu, İsrail'in, İran'ın Şam'daki konsolosluk binasına düzenlediği ve 2'si general rütbesinde 7 İranlı askerî yetkilinin hayatını kaybettiği hava saldırısıyla ilgili yazılı açıklama yaparak “Siyonist rejimin ve destekçilerinin, Şam'daki korkakça terör suçunu işledikleri için pişmanlık duyacakları şekilde cezalandırılması yönünde ulusal talebi yerine getirmeye kararlı olduğumuza dair güvence veriyoruz. İran halkının suçlu Siyonist düşmanın pişman edici şekilde cezalandırılması yönündeki talebi, Allah'ın izniyle gerçekleşecektir.” dedi.
Saldırıya hızlıca misillemede bulunacağını duyuran İran, olaydan ABD'yi de sorumlu tutmuştu.
***
Konunun İran-İsrail ve İran-ABD ilişkileri açısından vardığı yer, bölge ve dünya için tehlikeli bir hâl aldı.
Türkiye’de ise İsrail’in Gazze’de giriştiği katliamlara karşı hükûmetin laf üretmek dışında hiçbir şey yapmaması, bugüne kadar AKP’ye tam destek veren İslamcılar içinde büyük hayal kırıklığına yol açtı. Öyle ki seçimden önce Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan, adaylarını çekmesi istendiğinde "Ey troller, bizim şartlarımız belli. İktidar İsrail’le ticareti sonlandırdığını ilan etsin, İsrail’e ihracatı kestiğini ilan etsin, Malatya’da İsrail’i korumak için kurulan Kürecik Radar Üssü’nü kapattığını ilan etsin ve emekli maaşını 20 bin TL’ye çıkardığını ilan etsin, biz bugün İstanbul adayımızı çekmeye hazırız" demişti.
Seçimden sonra da Gazze’de olup bitenlere karşı iktidarı hiçbir yaptırıma başvurmamasına karşı protesto eylemleri başladı. Yalnız eylemcilere karşı AKP iktidarı şiddet kullandı.
Bu arada gazeteci Metin Cihan, X hesabından yaptığı paylaşımda "Bildiğiniz gibi yerli tohumu yok edip çiftçiyi İsrail ve diğer yabancı tohumlara mecbur bıraktılar. Peki, İsrail'in dev tarım şirketi Haifa'nın Türkiye ayağı Agrosel firmasının sahibi kim? Milletvekili Hilmi Durgun. Yanlışım varsa düzeltin lütfen" dedi.
Durgun’un MHP’den Antalya milletvekili olmadan önce, sosyal medya hesaplarından Agrosel şirketinin yeni sayfasına link verdiği de ortaya çıktı.
***
Aslında bu haberler, Türkiye’de siyasetteki temel çelişkileri de ortaya çıkarıyor. Siyasi partiler olduğu gibi görünmüyor veya göründüğü gibi değil... Millî, dini veya insani değerler, siyasette mevki kazanmak için atlama taşı olarak kullanılıyor.
Sonradan “Güneş Ülkesi” adı ilave dilerek yayınlanan, 1993 yılında yazdığım “Türklüğün Yeni Dünya Düzeni”nde konuyu şöyle özetlemiştim:
“Türkiye’de millî idealler sadece kendilerine ‘Türk milliyetçisi’ diyenlerin idealleri olmaktan; İslâmî idealler kendilerine ‘İslâmcı’ diyenlerin idealleri olmaktan; çağdaş idealler de kendilerine ‘ilerici veya solcu’ diyenlerin idealleri olmaktan kurtarılmalıdır... Peki, bunu kimler yapacak?
Elbette bunu, kendilerine ‘Türk milliyetçisi’ diyen, ‘İslamcı’ diyen ve ‘çağdaş’ diyenler yapacaktır...
Bu üç ana grubun önde gelen fikir adamları ‘bir ortak bileşen’ de buluşmalıdır. Buluşmaya mecburdur.”
***
Tabii bir de dünya gerçekleri var. İsrail ile ticareti kesmek, sadece Türkiye-İsrail ilişkilerini etkilemez. İsrail’e ticari ambargo koyarsanız, başta Almanya olmak üzere Türkiye’nin en çok ticaret yaptığı ülkeler de Türkiye’ye ambargo koyabilir. Çünkü bu ülkelerde ekonomiye Yahudi iş adamları hâkimdir.
Yani uluslararası bir adım attığınız zaman, sonraki adımları da hesap etmek zorundasınız... Gerçi Büyük Orta Doğu Projesi’nin eş başkanlığını üstlenen AKP iktidarının böyle bir derdi yoktur zaten. Başından beri, “Büyük İsrail” demek olan projeyi Türk Milleti’ne “Yeni Osmanlı” diye göstermeye çalışmadılar mı?
Türkiye’nin temel çelişkisi de bu değil mi?
Türkiye’nin nüfus yapısını da değiştirmekte olan Amerikan projesini “ensar-muhacir” diye halka kabul ettirmeye çalışanların, millî ve yerlilik iddiasına bulunduğu ve halkın bir kısmının 22 yıldır bu masallara inandığı veya inanmış göründüğü de ortada değil mi?
İsrail gübresi ve milliyetçilik!
09 Nisan 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:53
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gazeteci Metin Cihan, X hesabından yaptığı paylaşımda "Bildiğiniz gibi yerli tohumu yok edip çiftçiyi İsrail ve diğer yabancı tohumlara mecbur bıraktılar. Peki, İsrail'in dev tarım şirketi Haifa'nın Türkiye ayağı Agrosel firmasının sahibi kim? Milletvekili Hilmi Durgun. Yanlışım varsa düzeltin lütfen" diye yazması üzerine MHP Antalya Milletvekili Hilmi Durgun da X hesabından açıklama yaptı.
Durgun, “Agrosel Tarım firması olarak kuruluşumuzdan bu yana (2002) yerli ya da ithal tohum ticareti yapmadık.
Agrosel Tarım firması olarak gübre üretimi ve ürettiğimiz gübrelerinin yurtiçi ve gerekse yurtdışı pazarlarına satışını gerçekleştirmekteyiz.
Gübrenin üretilebilmesi için gerekli olan hammadde maalesef ülkemizde bulunmamaktadır. Tarım Bakanlığımızın resmi bilgilendirmesinden de kontrol edildiğinde görülecektir ki; gübrenin hammaddesi olan, Azot, Fosfor ve Potasyum kaynaklarının neredeyse tamamına yakını (yüzde 90’ı) dünyanın farklı ülkelerinden ithal edilmektedir.
Bahse konu Haifa firması, dünyanın sayılı gübre hammadde üreticisi ve tedarikçisi bir firmadır. Tohum firması değildir. Ayrıca ülkemizde genel müdürlükleri bulunmakla birlikte, genel müdürlüklerine bağlı, ülkemizin farklı coğrafyalarında yüzlerce müşterisi vardır.
Türk tarımının gelişimi için
* Bitkisel üretimin devamlılığı için elzem olan gübre ve bitki besleme ürünlerinin, Türk çiftçisi ile buluşabilmesi için gübre hammaddesi olan azot fosfor ve potasyumun ithal edilmesi veya ithalatçıdan tedarik edilmesi ihtiyaçtır.
* Türk tarımının gelişimi ve Türk çiftçisinin dünya kalite standartlarını yakalayabilmesi için ihtiyaç duyduğu her türlü teknoloji, gübre, ilaç, tarım makinaları vb. ihtiyaçlarının karşılanması milli bir görevdir.” dedi.
***
Bu durumda benim, “İsrail tohumu ve milliyetçilik” başlıklı dünkü yazımı “İsrail gübresi ve milliyetçilik” diye yeniden ele almam gerekiyor.
Yalnız Haifa’nın Türkiye’deki başka bir distribütörü olan Kut-San’ın İnternet sayfasında “Tüm Karadeniz ve Kuzey-doğu Anadolu'da Haifa Tarım'ın portföyünde bulunan bitki besleme ürünlerinin teknik destek ve satışını gerçekleştirmektedir. Ayrıca bunun yanında bitki koruma ürünleri, tohum satışını da yapmaktadır. Tarımsal çözüm, güven ve teknoloji odaklı hizmet vermektedir.” deniliyor.
Haifa ise gübre şirketi olmakla birlikte çim tohumu ve yem bitkileri tohumu da sattığını duyuruyor.
***
The İndependent Türkçe’de Gökçen Tuncer 2021 yılında Türkiye’de gübre üretimi ve ithalatını incelemişti.
Görüşüne başvurulan Gübre Üreticileri, İthalatçıları ve İhracatçıları Derneği Başkanı Metin Güneş'e göre Türkiye, gübrenin yüzde 50'sini ithal ediyor yüzde 50'sini ise kendisi üretiyor. Ancak doğal gaz, fosfat kayası, potas tuzu, amonyak, nitrik asit, sülfürik asit ve fosforik asit gibi maddeler, gübrenin ham madde ve ara girdileri ve Türkiye'de ham madde kaynakları bulunmadığından kimyasal gübre sektörü yüzde 90'ın üzerinde dışa bağımlı.
Tarım ve Orman Bakanlığı'nın verilerine göre Türkiye, azotu Çin, Mısır, Rusya ve İran'dan, fosforu, Kuzey Afrika'dan, potasyumu ise AB ülkelerinden ithal ediyor.
Tarım Bakanlığı’nın “2018-2022 Gübre Sektör Politikası Belgesi”ndeki ithalat verilerinde ise İsrail, nedense hiç görünmüyor!
***
Aslında hayvancılık, aynı zamanda doğal gübre üretimi demektir. Hayvan gübresi üretimi ve dağıtımının nasıl yapılacağı konusunda, yeteri kadar bilgi birikimi var ama ülke çapında bir planlama veya organizasyon yok. Hayvan gübresi, içerdiği toplam azot, amonyum, nitrat ve organik azottan dolayı bitkiler için değerli bir bitki besin maddesi kaynağıdır. Buna rağmen büyükbaş hayvanların atmosferi kirlettiğine dair iddialar Türkiye’yi yöneten siyasi iktidar tarafından da benimsenmiştir. Eski Tarım ve Orman Bakan Yardımcısı Ayşe Ayşin Işıkgece, 9 Mart 2021 günü Hürriyet’e konuşmuş ve "Ülkedeki büyükbaş sayısını artırmayalım. Yem masrafı yüksek... Kullanılan tonlarca su var. Karbon salımı çok fazla. Küçükbaş sayımızı artıralım. Destekleri bu yönde verelim istiyoruz." demişti.
Oysa kimyasal gübre, toprağı kirletiyor ve üretilen bitkiler üzerinden insanlara da geçiyor...
***
Özetle, İsrail, sadece tohum değil kimyasal gübre de üretiyor ve dünyaya satıyor. Onlar üretiyor, Türkiye ise İsrail’den tohum da alıyor, gübre ham maddesi veya gübre de alıyor ve sonra da gübre ham maddesi ithal eden şirketlerden birinin sahibi olan MHP’li milletvekili, "Gazze için yola revan olmazsam namerdim" diyor!
Hatay ve Ordu’da seçim yenilenmeli!
10 Nisan 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:53
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Hatay’da İl Seçim Kurulu’ndan sonra Yüksek Seçim Kurulu da CHP'nin oyların yeniden sayılması ve seçimin yenilenmesine yönelik taleplerini reddetti.
CHP, Hatay’da "3 bin 389 ölü seçmene oy kullandırıldığı"nı iddia ediyor. CHP Genel Başkan Yardımcısı Gül Çiftçi Binici, henüz itiraz süreci sonuçlanmadan seçimin oldubittiye getirildiğini ifade ederek "Yüksek Seçim Kurulu hâkimleri Hatay halkının kendilerine emanet ettiği iradelerine sahip çıkmamış, adalet yerine adaletsizliği tercih etmiştir. Bugün gayrimeşru ve halk iradesini hiçe sayan bir yönetim masa başında verilen hukuksuz bir kararla kurulmuştur" dedi.
Çiftçi, “Hatay'daki gayrimeşru yönetimin her an nefesimizi ensesinde hissedeceği yeni bir girişim kuruyoruz. Tüm büyükşehir belediye başkanlarımız, Türkiye'nin en önemli şehir plancıları, hukukçuları ve denetçilerinden oluşan, 'Cumhuriyet Halk Partisi Hatay'a sahip çıkıyoruz' çalışma grubunu, bayramdan hemen sonra çalışmalarına başlamak üzere kuruyoruz" diye konuştu.
***
İYİ Parti de Ordu Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin yenilenmesi talebiyle YSK’ya başvuruda bulundu.
İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Hakan Şeref Olgun, konuyla ilgili şu verileri açıkladı:
* Ordu ili seçim çevresi toplam 2 bin 229 sandıktan oluşmaktadır. Seçim çevresinde oy kullanan 486 bin 365 kişi olmasına rağmen Türkiye ortalamasının çok üzerinde geçersiz oy pusulası Ordu ilinde tespit edilmiştir.
* Sadece büyükşehir belediye başkanlığı seçiminde 30 bin 600 geçersiz oy pusulasının var olduğu kayıtlara geçmiştir.
* Sabah sandıklara teslim edilen oy pusulaları ile zarf sayısı, kullanılmayan artan oy pusulaları ve zarf sayısı ile oy kullanan seçmen sayısı karşılaştırıldığında çok sayıda sandıkta kayıp zarf ve oy pusulası olduğu tespit edilmiştir.
* Toplam sandık sayısının içerisinde sadece 95 sandık kurulu başkanının veya sandık kurulu memur üyesinin siyasi parti üyesi olduğu tespiti yapılmıştır.
İYİ Parti Ordu Büyükşehir Belediye Başkanı adayı Enver Yılmaz ise özetle şöyle dedi:
* Bizim tespit ettiğimiz 95 sandık başkanının parti üyesi olması sebebiyle sandık kurullarının sağlıklı oluşmadığı ortaya çıkmıştır.
* 15 bin seçmeni olan bir ilçede 5 bin geçersiz oy var. 98 bin geçersiz oyun 32 bini Ordu Büyükşehir Belediyesi'nin.
* Bu geçersiz oyların tamamı çift mühürlü, tamamında İYİ Parti ve Enver Yılmaz'ı görmüşler, sandıkları açmışlar, yanına mührü vurmak suretiyle bizim oy pusulalarımızı geçersiz hâle getirmişler.
* Çuvalların tamamına yakını mühürsüz... Çoğunda bağ yok. Mühürler çöp kutularında, çuvalların ağzı açık olması sebebiyle çuvallara rahat bir şekilde müdahale edilmiş. Bu ne demek? Gündüz 02.15’te açılan sandıklar var. YSK’ya giden verilerle il seçim kuruluna giden veriler arasında tenakuzlar var.
***
Sözde yargı reformunu içeren ama FETÖ’yü yüksek yargıya hâkim kılmak için tasarlanan Anayasa değişikliği için 12 Eylül 2010’da referanduma gidildiğinde Fetullah Gülen, “Gerekirse mezardakileri kaldırıp oy verdirin” demişti.
Bu çağrı üzerine referandumdan 40 gün önce “Ölü canlar referandumu!” başlığı altında durumu şöyle izah etmiştim:
“Ölülerden oy istemek, ister istemez akla Gogol'un ‘Ölü Canlar’ romanını getiriyor. Romanın kahramanı olan çiftlik kâhyası Çiçikov, birkaç yüz kölenin rehin işlemi ile uğraşmak görevini alır. Çiftlik sahibinin işleri çok kötü gitmektedir. Hükûmetten borç para almak çok zordur. Çiçikov, çiftlik sahibinin vekili olarak maliyeye başvurur. Çiçikov, memura kölelerden yarısının öldüğünü, bunun sorun yaratıp yaratmayacağını sorar. Memur, ölenler listede sağ olarak gösterilmişse sakıncası olmadığını nasılsa ölenlerin yerine yenilerinin doğduğunu söyler. Bu sözler Çiçikov'un kafasında inanılmaz fikirler oluşturur. Yeni nüfus sayımından önce ölü can satın alırsa borç ödeme sandığı bu ölenler karşılığında adam başına iki yüz ruble borç para verebilecektir. Çiçikov, Rusya'nın çiftliklerini gezmeye ve ölü canlar kaydetmeye başlar. Bunları yaşıyor gibi göstermeyi de unutmaz. Çiçikov bu yolculuk sonunda 300 bin Ruble biriktirmiştir. Ancak yaptığı kanunsuz işler maliye memurlarına, valiye ve hatta prense kadar gitmiştir. Prens tarafından hapse atılır.
Ölü canları köle olarak kaydetmek ile seçmen olarak düşünmek arasında bir benzerlik yok mu?”
***
YSK’nın Hatay ve Ordu’daki iddiaları araştırmadan masa başında karar vermesi kabul edilemez. Bu iki şehirdeki seçimler şaibelidir, yenilenmelidir.
Partilere, geriye dönük sorgulama!
11 Nisan 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:52
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Halk TV’deki Kayda Geçsin programına katılan İyi Parti eski genel sekreteri Aytun Çıray, Tayyip Erdoğan’ın İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener aracılığıyla Millet İttifakı’na sızdığını ileri sürdü. Çıray “Meral Akşener, Recep Tayyip Erdoğan ile dirsek temasındaydı ve 6’lı masadan planlı olarak kalktı” dedi.
Gazeteci Timur Soykan’ın “2019’daki elde edilen başarıdan sonra Cumhur İttifakı tarafından ya da Erdoğan tarafından içeri bir sızma olduğunu mu düşünüyorsunuz? Öyle bir mühendislikten mi bahsediyorsunuz?” sorusu üzerine Çıray şu cevabı verdi:
“İçeride doğrudan doğruya en üst düzeyde sızma olduğunu düşünüyorum. Zamanla elimizdeki bilgi ve belgeler artacaktır. Retrospektif olarak baktığımızda; biz tıpta böyle deriz; bu aşamada teşhisi arttıracak bilgi ve belgelerin yavaş yavaş oluşmaya başladığını görüyoruz.”
***
“Retrospektif bakış”, geriye dönük araştırma demek. Hastalığın sebeplerini bulmak için, sonuçtan hareket edilerek sebeplere ulaşılır. Olayların sebebini anlamak için de geçmişe yönelik soruların cevabı aranır.
“Prospektif yaklaşım” ise belirli bir etkenle karşılaşıldıktan sonra ileriye dönük öngörülerde bulunmaktır.
Yalnız sosyal ve siyasi olaylarda sebep bazen çok basit de olabilir...
***
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise olağanüstü kurultayda aday olmayacağını açıklayan İyi Parti Genel Başkanı Akşener için “Ayrılma kararından vazgeçerek partinin başında olmalı” dedi.
Bahçeli, “Bizden ayrılmış olan bir siyasi partinin bugün tartıştığı konu 27 Nisan'da olağanüstü kongre. Milliyetçi Hareket Partisi 55 yıllık siyasi hayatı boyunca bu tür davranışları yaşamıştır. Ayrışmalar olmuştur fakat sonuç itibariyle MHP ulu çınar gibi ayakta kalmayı başarmıştır. Şimdi önüne gelen aday olmaya çalışıyor. Bunlar en tabii hakkıdır. Fakat çoklu adaylar çoklu bölünmelere de vesile olabiliyor.
Önümüzdeki siyasi istikrarı, siyasi partilerdeki istikrarla ilişkilendirerek sayın Meral Akşener'in ayrışma kararından vazgeçerek partinin başında devamında, onunla beraber aday olmak isteyen insanların etrafında kenetlenerek Türkiye'nin etrafında kenetlenmesi gerektiğini düşünmekteyim.
Geçmişte ilişkilerimiz olan, kardeşliğimiz bulunan, siyasi hareketlerde komşuluk imkânını bulan bu siyasi partinin böyle bir oyuna, tahrike düşmeden kararını vermek suretiyle 27 Nisan'da Türk siyasi hayatındaki faaliyetlerini gözden geçiren olağan kongreyle genel başkan seçeceğine istişareyle partilerini güçlendirmelerini öneriyorum” diye konuştu.
***
Bilindiği gibi İyi Parti, MHP’nin AKP iktidarına tam destek olmasını yanlış bulan partililerin olağanüstü kurultayla mevcut yönetimi değiştirmek istemeleri, toplanan kurultayın devlet tarafından meşru kabul edilmemesi üzerine kurdukları bir partidir. Geriye dönük değerlendirme böyledir ama Bahçeli’nin yukardaki açıklamasından sonra ileride neler olacağına dair tahminde bulunmak da mümkündür...
2002 seçimlerinden sonra da Devlet Bahçeli istifa kararını açıklamış ama partililerin ısrarıyla MHP’nin başında kalmıştı. Daha sonra genel başkan adayı olmak isteyenler, devlet duvarıyla karşılamıştı.
O zamanlar geriye dönük bir sorgulama yapılabilseydi, AKP yerine MHP tek başına iktidar olabilirdi...
Zaten AKP’yi iktidar yapan 2002’deki erken seçim kararını ilk açıklayan Devlet Bahçeli idi. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasını sağlayan, AKP’nin tek başına iktidarı kaybettiği 7 Haziran 2015 seçiminden sonra da üç ay içinde erken seçim isteyerek “istikrar”ı devam ettiren de Devlet Bahçeli idi.
Yine, ülkenin yönetim sisteminin Tayyip Erdoğan’a göre düzenlenmesi için Anayasa değişikliğini öneren de Bahçeli idi.
***
Bu itibarla, Devlet Bahçeli, “Meral Akşener İyi Parti’nin başında kalsın” diyorsa, laf olsun diye demiyordur herhalde. Öyleyse Aytun Çıray’ın dediği gibi konuya retrospektif olarak bakarsak, bütün bu olayları yeniden ele almak gerekir. Sadece İyi Parti’ye ve Meral Akşener’e bakmak haksızlık olur; bütün partileri ve genel başkanları aynı yöntemle değerlendirmek gerekir.
Türkiye’de siyaset, görünüşte Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’na göre yapılıyor ama gerçekte bütün siyasi partiler devlet kontrolü altında tutuluyor. Bu durumda devleti kim kontrol ediyorsa siyasi partilerin kumandası da onların elinde demektir.
Soykırıma karşı dünya çapında hareket başlatmak...
12 Nisan 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:52
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İsrail, Ramazan, bayram dinlemiyor. İsrail ordusuna bağlı 162. Tümen, bayramın ilk günü gece yarsından itibaren Gazze Şeridi'nin orta kesiminde askeri harekâta başladı. Birlikler bölgeye karadan girmeden önce savaş uçaklarının yerin üstünde ve altında çok sayıdaki "düşman altyapısına" saldırı düzenlediği açıklandı!
İsrail ordusunun Gazze Şeridi'nin güneyindeki Refah kentinde düzenlediği hava saldırılarında da 11 sivilin hayatını kaybettiği bildirildi.
***
Anadolu Ajansı verilerine göre Gazze'nin güneyinde Mısır sınırında yer alan Refah kenti, İsrail saldırılarından önce yaklaşık 280 bin Filistinliye ev sahipliği yapıyordu. İsrail'in 7 Ekim'deki saldırıları nedeniyle yaklaşık 2,3 milyon nüfusa sahip Gazze Şeridi'nde 1,9 milyon kişi yerinden oldu.
Yerinden edilen Filistinlilerin büyük bölümü, İsrail'in daha önce "güvenli olduğunu" iddia ettiği Refah'a sığındı. Kuzey bölgelerden gelenlerle Refah'ın nüfusu 5 katından fazla artarak 1,5 milyona ulaştı. İsrail ordusu, büyük bölümü derme çatma çadırlardan oluşan kamplarda hayatta kalan sivillerin üzerine bomba yağdırıyor.
Son 24 saatte Gazze Şeridi'ne düzenlenen saldırılarda 63 kişi öldü, 45 kişi yaralandı
Böylece 7 Ekim 2023'ten bu yana düzenlediği saldırılarda hayatını kaybedenlerin sayısı 33 bin 545'e yükseldi.
***
ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, Senato’da ABD'nin İsrail'e silah yardımları hakkında konuşurken "İsrail'in güvenliğine ve kendini Hamas ile İran gibi diğer tehditlere karşı savunma hakkına önem veriyoruz. İsrail'e askeri yardımlara devam edeceğiz” dedi.
Austin, İsrail'in Gazze'de son aylarda 30 binden fazla sivili öldürmesinin ve bölgeye insani yardım girişlerini kesmesinin bir soykırım olup olmadığını soran Senatör Tom Cotton'a, "Soykırım suçu işlendiğine dair herhangi bir delilimiz yok." diye karşılık verdi.
ABD'li bakan, Hamas'ın 7 Ekim'deki saldırılarını ise "savaş suçu" sözleriyle nitelendirdi.
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken de İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant'a, "İran ile onun bölgedeki vekil örgütlerinin tehditleri karşısında” İsrail'e tam destek verdiklerini ve Tel Aviv'in yanında olduklarını iletti.
İran lideri Ayetullah Ali Hamaney ise İsrail'in Şam'daki İran konsolosluğuna saldırısının ülkesinin topraklarına saldırı anlamına geldiğini belirterek, "Kötü rejimi bir hata yaptı, cezalandırılmalı ve cezalandırılacak" dedi.
Hamaney, İsrail'in Gazze Şeridi'ndeki saldırılarında yaşlıların, ailelerin, çocukların ve kadınların öldürüldüğüne dikkati çekerek, "İnsan haklarıyla ilgili tuhaf şarkılarıyla dünyanın kulaklarını sağır edenler nerede? Acaba onlar (Filistinliler) insan değil mi ve hakları yok mu?" diye konuştu.
***
İsrail ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi hava kuvvetleri ise İran'a yönelik olası bir saldırıyı simüle eden ortak tatbikat gerçekleştirdi.
Almanya Dışişleri Bakanlığının sosyal medya platformu X'teki hesabından yapılan açıklamada, Bakan Annalena Baerbock'un Orta Doğu'daki gergin durum nedeniyle İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan ile telefonda görüştüğü belirtildi.
Açıklamada, "Bölgede gerilimin daha da tırmanmasında kimsenin çıkarı olamaz. Bölgedeki tüm aktörlere sorumlu davranmaları ve itidalli olmaları çağrısında bulunuyoruz." ifadesine yer verildi.
Alman hava yolu şirketi Lufthansa ise İran'ın başkenti Tahran'a yaptığı uçuşları güvenlik gerekçesiyle durdurma kararını, 13 Nisan'a kadar uzattı.
***
Görüldüğü gibi bölgede gerilim büyüyor. ABD, sanki İsrail’in İran’a saldırmasını istiyor. Batı’nın sömürgesi durumundaki İslam ülkelerinden ise ses bile çıkmıyor. İnsanlık onurunu daha çok Güney Amerika ülkeleri savunuyor. Türkiye’nin tepkisi de önemli. Yalnız, İsrail’e ticari kısıtlama kararı, 33 bin kişi öldürüldükten sonra alındı. Bu karar, aslında 11 ay boyunca İsrail’e her türlü desteğin verildiğini gösteriyor. Türkiye, soykırımı durdurmak için Güney Amerika ülkeleri ile birlikte dünya çapında bir hareket başlatabilir.
Bozulmanın asıl sebebi ve yalakalık!
13 Nisan 2024 09:38
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:51
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Bayramın en güzel mesajlarından birini MEF Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Özcan yayınladı:
“Aziz Milletim,
Herkesin Bayramını en içten duygularla kutluyorum. İyilik yapmamıza ve daha iyi olmamıza fırsatlar yaratan bir bayram olmasını diliyorum.
İyilik yapmadan iyi olunamaz.
Biz daha iyi olmadan daha iyi bir dünya kurulamaz. İyi insan olmanın en kısa yolu iyi eğitim ve iyi eğitimcidir. Farklılıkları ne olursa olsun her çocuk, her yerde ve her zaman çok değerlidir.
Her çocuk bilginin, sevginin, sanatın, yaratıcılığın, ulusa ve insanlığa hizmetin kaynağıdır. Çocuklar daha iyi yetişmeden daha iyi bir dünya kurulamaz. Mustafa Kemal Atatürk gençlerin ‘ameli, müsmir ve müessir’ olmasını istemişti. Daha iyi anne-babalar ve daha iyi öğretmenler yetiştirmeden çocuklar bilgili, becerili ve erdemli olamaz. Çocuklarımızı daha iyi yetiştirmeye devam edelim. Daha iyi bir dünyanın kuruluşuna bizim de katkımız bu olsun.”
***
Atatürk’ün konuyla ilgili ifadesi tam olarak şöyledir:
“”Bir taraftan izalei cehle uğraşırken bir taraftan da memleket evlâdını hayati içtimaiye ve iktisadiyede fîlen müessir ve müsmir kılabilmek için elzem olan iptidaî malûmatı amelî bir tarzda vermek usulü, maarifimizin esasını teşkil etmelidir”
Yani Atatürk, uygulamalı eğitim istiyordu...
***
Daha iyi anneler daha iyi babalar, daha iyi öğretmenler, adaletin hâkim olduğu ülkede yetişebilir. Adalet olmayan bir ülkede, anne babalar veya öğretmenler iyi yetişemez.
Aslında adalet, ahlâklı olmak demektir. Beyninde adalet fikri olmayan kişinin vahşi hayvandan farkı yoktur ki iyi insan olabilsin...
İşte 6 yıldır Giresun’da adalet arayan bir baba var! Giresun'da 6 yıl önce şüpheli şekilde hayatını kaybeden Rabia Naz Vatan'ın babası Şaban Vatan, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç'a seslendi. "Bu ülke hukuk devleti ise katiller hak ettiği cezayı almalı" diyen Vatan; dönemin Adalet ve İçişleri bakanları olan Abdülhamit Gül ve Süleyman Soylu hakkında "Katilleri biliyorlar" iddiasında bulundu.
***
Yine silahlı saldırıda hayatını kaybeden eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı Sinan Ateş'in eşi Ayşe Ateş, eşinin katillerinin kim olduğunu bildiğini söyledi.
Sözcü TV'den İpek Özbey'e konuşan Ayşe Ateş, "Her şey açıkça ortada. Bunu ben de söylemiyorum. Ben katillerin kim olduklarını biliyorum ama nasıl söyleyeyim. Somut delilim yok. Çünkü orada değildim. Olayı görmedim. Bunu hâkimler savcılar söyleyecek." dedi.
Aslına sadece Ayşe Ateş, değil, Sinan Ateş’i katlettirenlerin kim olduğunu bütün Türkiye biliyor ama buna rağmen doğru dürüst bir soruşturma yapılamadığı gibi yargılama süreci de savsaklanıyor.. Olayın üzerinden zaman geçmesi ve unutulması bekleniyor.
***
Sadece bu iki olay bile Türkiye’nin bir hukuk devleti olmaktan çıktığını gösteriyor. Adalet olmayan bir ülkede okullarda ne öğretilirse öğretilsin yalaka oranı artmaya başlar. Devlet kadrolarında ehliyet ve liyakat değil biat etmek esas alındığında artık makam ve mevki kazanmak veya para kazanmak da biat etmeye bağlanır. Krediler bile yalakalara veya biat edenlere verilir... Sonuçta devlet bütün kurum ve kuruluşlarına yalakaların hükmettiği bir organizasyona dönüşür... Medya zaten çoktan yalakaların eline verilmiştir...
Bozulmanın yalaka üretmekle başladığını görenlerden eski AKP milletvekili Mehmet Metiner, “Kendini sadece tek bir partinin gözü kör bir aparatına dönüştüren medya, gün geliyor aynı partiye mensup ama eleştirel yaklaşımı olan insanlara bile kapılarını kapatabiliyor.
Bu tarz yandaş medya anlayışı bilinsin ki adına hareket ettiklerine asıl zarar veriyor ve yalnızca mebzul miktarda güç devşirmek isteyen yalakalar üretiyor.
Eleştiriye kapalı her düşünce ve her hareket zamanla kendi statükosunu ve o statükodan beslenen yandaşlarını üretip donuklaşır ve bağnazlaşır.” diyor...
Evde, işte, sosyal hayatta ve siyasette adil olmazsanız, ahlâkı çökertirsiniz. Ahlâkın çöktüğü bir toplum, varlığını devam ettiremez; devleti de çökertir...
İran memnun İsrail ve ABD de memnun!
15 Nisan 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:52
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İsrail ile İran arasında yaşanan karşılıklı saldırılar, bütün dünyada analiz yapanların kafasını karıştırdı.
İran devlet televizyonuna konuşan İran Genelkurmay Başkanı Muhammed Bakıri, “Operasyon başarıyla tamamlandı. Biz bu operasyonu tam bir sonuç olarak görüyoruz ve operasyonun devamına yönelik bir düşüncemiz yok.” dedi. İsrail’in, Suriye'nin başkenti Şam'daki İran konsolosluğuna saldırarak kırmızı çizgiyi aştığını belirten Bakıri, yeni bir saldırı durumunda İsrail'e daha geniş kapsamlı bir cevap vereceklerini de ifade etti.
***
Bir Beyaz Saray kaynağına göre ABD Başkanı Biden, İsrail Başbakanı Netanyahu'ya telefon görüşmesinde “Bir zafer elde ettin. Fazlasını zorlama” dedi.
Yetkilinin aktardığına göre Biden, Netanyahu'ya ABD'nin, İran'a karşı yapılacak hiçbir saldırıya katılmayacağını ve destek vermeyeceğini söyledi. Netanyahu ise "Anlıyorum" diye karşılık verdi.
Bu konuşmalardan hareket edecek olursak, İran’ın sonuçtan memnun olduğu anlaşılıyor. ABD de İsrail’in zafer kazandığını söylüyor. Netanyahu, Gazze’de giriştiği soykırımın ikinci plana düşmesinden, ABD ve İngiltere’nin tam desteğini sağlamaktan, şimdilik koltuğunu kurtarmış olmaktan memnun...
***
Türkiye, İran’ın misillemesi konusunda iki gün boyunca hiçbir açıklama yapmadı, sessiz kaldı! Rusya ve Çin ise taraflara, sükûnet ve itidalle hareket ederek gerilimi daha fazla yükseltmekten kaçınma çağrısı yaptı.
İran memnun, İsrail memnun, ABD memnun ise kaybeden kim? Kaybeden Filistinliler... Öyle ki İsrail, Gazze’yi bombalamaya ve sivilleri öldürmeye devam ediyor.
CHP’nin başarısında gençlik aşısının etkisi...
CHP’nin 31 Mart seçimlerindeki başarısı tek bir sebebe bağlanamaz tabii ki ama bir de hayatın doğal akışı var...
Gazeteci Ertuğrul Özkök, CHP’nin “Yerel Yönetimler ve Dirençli Kentlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı” Gökhan Zeybek ile konuştu ve odatv’de bir yazı yazdı. Gökhan Zeybek, seçimin geçici sonuçları belli olduktan sonra partiye çok ayrıntılı ve etkileyici bir sunum yapmış.
Rapora göre Türkiye'de 11 milyon kişi, bir kadın belediye başkanının yönettiği yerlerde yaşıyor
CHP, kadın kontenjanı uygulamasını değiştirerek belediye meclislerinde sıralamayı ilk üçte bir kadın ikinci üçte de bir kadın olarak belirledi. Bu yöntemle belediye meclislerinde her üç kişiden biri kadın oldu.
Trabzon, Kocaeli, Gaziantep gibi AKP’nin en güçlü kalelerinde bile merkez ilçeleri hep CHP'li adaylar kazandı.
Özkök, bu konuda “İnsanların eğitimi yükseldikçe ve şehirlerde yaşamaya başladıkça AKP'ye giden oy azalıyor.” yorumunu yaptı.
***
Gökhan Zeybek’in “CHP'nin yeni MKYK'sının en yaşlı üyesi benim. Ben de 1964 doğumluyum" sözü, bence CHP’nin beklenenden daha fazla oy almasını da izah ediyor.
Nesiller değişiyor, siyasi parti kadroları ve liderleri yaşlanıyor. CHP Genel Başkanlığı’na yeni seçilen Özgür Özel ise 50 yaşında... CHP’de seçilen kadın başkanların ve belediye meclis üyelerinin de çoğu genç. Tayyip Erdoğan, artık 70 yaşında, yorgun ve çok yıprandı.
Yaşlılar, koltuğu korumak için çeşitli yollara başvurur ama hayatın doğal akışını geri döndürmeleri mümkün değil. Partilerine gençlik aşısı yapamayanlar kaybediyor, liderlerini ve kadrolarını gençleştirenler kazanıyor çünkü gençlik, umudu temsil ediyor. Kadrolara, başarılı genç kadınların katılması da Üsküdar’da Sinem Dedetaş örneğinde olduğu gibi siyasete kalite kazandırıyor...
***
Genç yaşında bakan olan Murat Kurum’un ise sırtında taşıdığı depremden önceki imar affı ve İliç’teki ÇED raporu gibi yükler o kadar ağırdı ki başarma ihtimali bile yoktu.
İsmet İnönü’yü istifa etmek zorunda bırakan Bülent Ecevit, CHP Genel Başkanı seçildiğinde 47 yaşındaydı. Süleyman Demirel, başbakan olduğunda 41 yaşındaydı. Tecrübe elbette önemlidir ama herhangi bir harekette gençliğin dinamizmi yoksa başarı şansı çok zayıftır...
İran-İsrail derken Erivan ila Astana kardeş şehir oldu!
16 Nisan 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:47
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Bütün dünyanın dikkati İran’ın İsrail’e verdiği askeri cevaba yönelmişken, Ermenistan başbakanı Nikol Paşinyan, Erivan’da önemli bir konuğu ağırladı.
Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev, Ermenistan'ın başkenti Erivan'a çalışma ziyareti gerçekleştirdi.
Anadolu Ajansı’nın Ermenistan'ın resmî haber ajansı Armenpress’ten aldığı habere göre, Cumhurbaşkanı Tokayev için Cumhurbaşkanlığı yerleşkesinde Başbakan Nikol Paşinyan'ın katılımıyla resmî tören düzenlendi.
Tokayev-Paşinyan görüşmesinden sonra yapılan ortak açıklamaya göre Tokayev, Ermenistan'ın, Güney Kafkasya'da Kazakistan için çok önemli ve güvenilir bir ortak olduğunu, ortak hedef ve çıkarların, bölgesel ve uluslararası barış ve güvenlik açısından örtüştüğünü bildirdi.
Tokayev, "Ermenistan'a birtakım ortak yatırım projelerinin hayata geçirilmesini teklif ettim. Bu, özellikle günümüzün zorlu jeopolitik durumuyla ilgilidir" dedi.
Tokayev, Ermenistan hükûmetinin girişimi olan "Barış Kavşağı Projesi"ni desteklediklerini belirtti.
Ermenistan ile Azerbaycan arasında barış anlaşması imzalanması konusuna da değinen Tokayev, Kazakistan'ın iki ülkeye barış görüşmeleri için ortam sağlamaya hazır olduğunu kaydetti.
Görüşme sonunda Ermenistan ile Kazakistan arasında göç alanında iş birliği anlaşması imzalandı.
Erivan ile Astana'nın "kardeş şehir" ilan edilmesine ilişkin Erivan Belediye Başkanı Tigran Avinyan ile Astana Belediye Başkanı Zhenis Kasımbek arasında da anlaşma imzalandı.
***
Kazakistan’ın hangi devletle ortaklık kuracağına elbette kimse karışamaz. Kaldı ki Türkiye de Ermenistan ile benzer ilişkiler kurmayı denemiştir.
Türk Dışişleri Bakanlığı’nın resmî verilerine göre “İlişkilerin normalleştirilmesi amacıyla Türkiye ve Ermenistan arasında 2008 yılında başlatılan süreç, 2009 yılında Zürih Protokolleri’nin imzalanmasıyla sonuçlanmıştır. Ermenistan bu protokolleri 2010 yılında askıya almış 2018’de hükümsüz ilan etmiştir.
II. Karabağ Savaşı sonrasında, ilişkilerin kademeli olarak normalleştirilmesi için önkoşulsuz olarak Ermenistan’la doğrudan diyaloğa başlanmıştır. Temsilcilerin yaptığı bir dizi görüşme sonrasında, 2 Şubat 2022 tarihinden itibaren doğrudan uçuşlar başlamış, 1 Temmuz 2022 tarihinde Türkiye-Ermenistan sınırının üçüncü ülke vatandaşlarına açılması ve iki ülke arasında hava yolu kargo ticaretinin başlatılması kararı alınmıştır.”
***
Bu arada Türk Dışişleri Bakanlığı teşkilat yapısında önemli değişiklikler yapıldı.
Dışişleri Bakanlığı’nın genel müdürlük sayısı artırıldı ve her coğrafyaya yönelik genel müdürlükler oluşturuldu. Amerika ve Latin Amerika birbirinden ayrıldı ve Latin Amerika Genel Müdürlüğü kuruldu. Güney Asya Genel Müdürlüğü bünyesinde olan İran ve Irak konuları ayrıldı ve İran-Irak Genel Müdürlüğü oluşturuldu. Türk Devletleri Teşkilatı ile ilişkilerin daha da kurumsallaştırılması için Orta Asya ve Türk Devletleri Teşkilatı Genel Müdürlüğü kuruldu.
Genel müdürlükler içinde bölgelere göre uzmanlaşmayı sağlayacak birimler oluşturuldu.
Araştırma ve Güvenlik İşleri Genel Müdürlüğü de İstihbarat ve Güvenlik İşleri Genel Müdürlüğü olarak adlandırıldı. Haberleşme güvenliği ve siber güvenlik alanlarında merkez ve yurt dışı teşkilatlarında gerekli teknik altyapının oluşturulması ve gerekli eğitimlerin verilmesi kararlaştırıldı.
***
Türk Dışişleri Bakanlığı, İran’ın misillemesinden önce İran ve ABD makamlarıyla görüşülerek "itidal çağrısında bulunulduğu"nu açıkladı.
Açıklamada, misillemeden sonra da İranlı yetkililere ve "İsrail üzerinde etkisi olan Batılı ülkelere", tırmanmaya son verilmesi yönündeki mesajların "açık biçimde aktarıldığı” belirtildi.
Türkiye, Gazze’de soykırım yapan İsrail ile doğrudan bir temas kuramadı.
ABD’nin, MİT Başkanı İbrahim Kalın’dan iki ülke arasında arabuluculuk yapmasını istediğine dair haberler de var. Bu da istihbarat örgütlerinin teması kesmediğini gösteriyor...
Dışişleri Bakanlığı, İsrail-İran gerilimi konusunda aktif bir rol alamadı. İsrail’e uygulanan ticari kısıtlama kararı ise Gazze’deki soykırımı durduracak nitelikte bir adım değil.
***
Ermenistan ise Türkiye ile diğer Türk Cumhuriyetleri arasındaki kara yolu ve demir yolu bağlantısını kuracak Zengezur koridorunu açmak konusundaki anlaşmanın gereklerini hâlen yerine getirmedi. Cumhurbaşkanlığı sarayında görüştüğüm rahmetli Ebulfez Elçibey, “Türk Milleti bilmeli ki Karabağ, Türk Dünyası’nın gırtlağıdır” demişti. Türkiye de bunu iyi bildiğinden Karabağ savaşında Azerbaycan’a tam destek verdi ama Zengezur koridoru hâlen kapalı. İran, bu koridora karşı ve Ermenistan’a destek veriyor. Türk Dışişleri, bir açıklama yapmadığına göre Kazakistan’ın devreye girmesini ve Astana ile Erivan’ın kardeş şehir ilan edilmesini onaylıyor demektir...
İşgal kredisi ve Yeni Anayasa!
17 Nisan 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:46
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Dünya Bankası’nın, Türkiye'ye aktardığı kaynak tutarını, devam eden 17 milyar dolarlık programa 18 milyar dolar daha ilave ederek 35 milyar dolara yükseltme kararı aldığını söyledi.
Şimşek, kaynağın afetlere karşı dirençlilik, enerji, yeşil dönüşüm, iklim değişikliğiyle mücadele, ihracatın desteklenmesi, reel sektör, altyapı, lojistik, sanayi, tarım, eğitim, sağlık ve kapsayıcılık gibi alanlarda değerlendirileceğini söyledi...
***
Konuyla ilgili haberler bu şekilde sunuluyor ama Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı eski program müdürü Bartu Soral, kredi şartlarını orijinal metinden inceledi ve “Bu krediyle yaratılan istihdamın yüzde 50’sinin mülteci olması şartı var! Tek başına bu şart bile niyeti ortaya koyuyor. Türkiye’yi, küresel elitler tarafından dayatılan yapay et endüstriyel tarım, hibrit gıda, dijital para vb. uygulamalarla hayata geçecek olan yeni dünya düzenine eklemlemeyi hedefliyorlar. Yerli ve milli denilen hükümet en önde giden küreselleşmeci çıktı.” dedi...
***
Yakın tarihte Suriyelilerle ilgili başka bir proje ortaya çıkmıştı.
Manisa Ticaret Odası Başkanı Mehmet Yılmaz, İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Tolga Akalın ile kameralar önünde görüşürken çok önemli bir açıklama yapmış ve şöyle demişti:
-Cumhurbaşkanının himayelerinde bir proje yapılıyormuş: FAO, beş il seçmiş, geldiler buraya. Vali imzalamış, bizim de partner olarak imzalamamız gerekiyormuş. Birleşmiş Milletler’in bir kadın başkanı geldi. Suriyelilerin burada kalıcı olarak Hazine arazilerinin bunlara verilmesi, 30 dönüm, 50 dönüm filan dedi. 3.8 milyon dolar bir hibe verecekmiş. Sonra Yunt Dağı’nda, Recepli, Örselli, Karavelli’de bunlara yer verecekler. “Cumhurbaşkanımız söylemiş olabilir. Ben bunu imzalayamam” dedim.
-Aydın, Bursa ve Balıkesir projeyi imzalamış. Protokolü hazırlayan vatandaş, “buradaki asli unsurlar” diyor.
“Türk ve Suriyeliler eşit şekilde bundan faydalanır” diyor.
-Dedim ki: “Suriyeli asli unsur değil. Asli unsur biziz. Bunlar da burada mülteci, misafir statüsündedir. Belgeyi imzalamıyorum. Bir kavga bir gürültü... Ben size 4 milyon dolar vereyim, alın siz Amerika’ya götürün...”
***
FAO’nun raporunda ise “2017’de başlayan planın 2019-2020 aşamasında, Türk yetkililerle yakın iş birliği içinde çalışarak, Suriye Arap Cumhuriyeti'ndeki krizden etkilenen 60 binden fazla Suriyeli ve ev sahibi topluluk hanesinin dayanıklılığını artırmaya çalışıyor. Plan Türkiye'nin yüksek nüfusa sahip illerini kapsıyor. Avrupa Birliği’nin Madad Fonu olarak da bilinen Suriye Krizine Yanıt Bölgesel Güven Fonu ve Japonya'nın katkıları ile Türkiye Tarım ve Orman Bakanlığı ile Aile, Çalışma ve Sosyal Bakanlığı ortaklığına teşekkür ederiz.” deniliyordu.
Proje kapsamındaki iller ise Adana, Bursa, Gaziantep, Hatay, İzmir, Kahramanmaraş, Kilis, Manisa, Şanlıurfa ve Van idi.
***
Dünya Bankası’nın “Türkiye’deki mülteciler ve ev sahiplerine yönelik proje”si ise 2021’den itibaren Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile birlikte yürütülüyordu. “Türkiye'deki Mülteci ve Ev Sahibi Topluluklar Arasında Sosyal Girişimcilik, Güçlendirme ve Uyum Projesi”nin tanıtımı Mardin’de yapılmış ve “Adana, Mersin, Gaziantep, Adıyaman, Kilis, Mardin, Hatay, Osmaniye, Kahramanmaraş, Diyarbakır ve Şanlıurfa gibi çeşitli illerde mülteci ve ev sahibi topluluklardaki kadınlar ve gençler için geçim fırsatlarını iyileştirmek amaçlanmaktadır” denilmişti.
***
İki projede de bir iki farkla aynı illerin seçilmiş olması, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve Dünya Bankası tarafından, Mersin’den Van’a kadar uzanan bölgede sığınmacılara ev ve toprak sağlanarak nüfus yapısının adım adım değiştirilme planları yapıldığını gösteriyordu.
AKP ve MHP ise “Darbe anayasasını değiştireceğiz” diye tutturmuş gidiyor! Aslında BM, Avrupa Birliği ve Dünya Bankası ile Japonya’nın sağladığı paralarla Türkiye’nin nüfus yapısını değiştiriyorlar. Türkiye fiilen işgal ediliyor! Yeni Anayasa, bu değişen nüfus yapısı için hazırlandı! İşgal Anayasası da denilebilir. Yalnız ilk hedefleri, Mersin’den Van’a kadar uzanan bölge...
Hatırlayalım; 1 Mart Tezkeresi gereği, Amerikan üsleri de bu bölgede kurulmaya başlanmıştı. Hava üsleri ile Trabzon ve Samsun limanları da Amerikan ordusuna açılacaktı!
Cesede kredi çektirmek veya oy kullandırmak!
18 Nisan 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:46
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Brezilya'nın Rio de Janeiro şehrinde, bir kadının 3 bin 400 dolar kredi çekebilmek için yaşlı bir adamın cesedini bankaya götürdüğü anlaşıldı.
Durumdan şüphelenen banka çalışanlarının çektiği görüntülerde, Erika de Souza Vieira Nunes adlı kadın, sandalyede oturan solgun ve yaşlı bir adamın başını yukarı kaldırmaya ve onunla konuşmaya çalışıyor, ardından kredi kâğıtlarını imzalamasını istiyor.
Kendisini yaşlı adamın yeğeni olarak tanıttığı iddia edilen Nunes’in, “Amca, dinliyor musun? Kredi sözleşmesini imzalaman gerekiyor. Eğer imzalamazsan, başka bir yolu yok. Zira senin yerine imzalayamam” dediği; bir banka çalışanının, “rengi iyi değil” tepkisine kadının, “O böyle biri. Hiçbir şey söylemiyor” diye cevap verdiği görülüyor.
Banka çalışanlarının polisi araması üzerine, kadın gözaltına alındı. Polis, 68 yaşındaki Paulo Roberto Braga olduğu tespit edilen adamın birkaç saat önce öldüğünü belirledi.
***
Türkiye'de de ölmüş yakınlarının cesedini saklayıp, emekli maaşını banka kartı ile çekmeye çalışanlar veya kocasından anlaşmalı boşanarak babasının emekli maaşını alan kadınlar var ama Hatay'da 3 bin 389 ölü seçmene oy kullandırıldığı iddiası, Brezilya'da ölüye kredi çektirmeye çalışmak vakası kadar ilgi görmedi.
Brezilya'daki vakada cesedin kredi çekmek için bankaya götürülmesi söz konusu... Hatay'da ise büyük ihtimalle depremde hayatını kaybeden vatandaşlar adına oy kullanıldığı iddia ediliyor. Öyle ki CHP, YSK’ya 80 sayfalık itiraz dilekçesi sundu ve Hatay’da seçimin iptal edilmesini istedi.
AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan ise “Ana muhalefet partisinin Hatay'ın iradesini gasp etme girişimi son ana kadar devam etti. Ölülere oy kullanıldı gibi akla ziyan yalanlar söylendi. YSK bu hezeyanlara karşı son noktayı koydu. Önümüzdeki dönemde şehrimizi ziyaret ederek Hatay'a teşekkür edeceğiz. Bize güvenen diğer şehirlerimize layık olmak için her zamankinden fazla çalışacağız. AK Parti olarak 21 yıllık iktidarımızda eser üretirken hizmet götürürken seçim sonuçlarını önümüze almadık.” dedi.
Erdoğan, Hatay'daki seçim konuşmasında ise “Merkezî yönetimle yerel yönetim el ele vermezse, dayanışma hâlinde olmazsa o şehre herhangi bir şey gelmez. Hatay'a geldi mi? Şu anda Hatay garip kaldı, mahzun kaldı” demişti...
***
YSK'nın 3 bin 389 ölüye oy kullandırıldı iddiasını dikkate alması için Brezilya’daki vakada olduğu gibi cesetlerin sandık başına götürülmüş olması mı gerekirdi?
YSK, 2017 referandumunda da oylama devam ederken, yasaya aykırı olarak mühürsüz oyların da geçerli sayılacağını açıkladığı zaman, büyük bir skandal ortaya çıkmıştı...
Türkiye'nin yönetim sistemini değiştiren Anayasa değişikliği, şaibeli bir uygulamayla kabul edilmiş sayılmıştı...
Mühürsüz pusulaların geçerli sayılması, ölüler adına oy kullanılması kadar vahimdi... O tarihten itibaren kurulan yeni yönetim sisteminin hukuka aykırı olduğunu Erdoğan da "Atı alan Üsküdar'ı geçti" diye itiraf etmişti...
İşte bugün yaşanan bütün hukuka aykırı uygulamaların temelinde o karar vardır. Türkiye, o tarihten beri meşru olmayan bir referandumla kabul edilen Anayasa değişikliğine göre yönetiliyor...
Elektronik seçim veya sonsuza kadar AKP iktidarı!
19 Nisan 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:46
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Okurumuz Ayhan Seis yazdı:
"Sayın BULUT, 'Cesede kredi çektirmek veya oy kullandırmak!' başlıklı yazınızdan sonra size yazmasam olmazdı.
İktidar ortağı, kısa bir süre önce elektronik seçim sistemine geçilmesini önerdi.
‘Elektronik oylama’ sonsuza kadar iktidar olmak demektir!
Zira kimin kime oy verdiği, sistemi eline geçirenler tarafından (başta iktidar olmak üzere) bilinir!
Makarnaya, bulgura, kömüre artık gerek kalmaz! Yedi sülalenin kime oy verdiği bilineceğinden istersen iktidara oy verme, gör bak başına neler gelir!
Sağlıcakla kalın."
***
Elektronik seçim önerisi, son olarak MHP Hukuk ve Seçim İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız’dan geldi. Yıldız, MHP'nin Kütahya Belediye Başkanlığı seçiminin iptal edilmesi başvurusunun YSK tarafından reddedilmesi üzerine “Araştırma sürecinin ayrıntıya girilmesine imkân vermemesi başta olmak üzere çeşitli sebeplerle itirazların sonuçlarında standart sağlanamıyor" dedi ve "Tüm bu tartışmalara son vermek için, elektronik seçim sistemine geçilmesi şarttır.” ifadelerini kullandı.
Bu açıklamadan sonra Anadolu Ajansı bir haber geçti. Haberde “Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Ahmet Yener'in, Türkiye'de de elektronik oylamaya yönelik çalışma yapılabileceği yönündeki açıklamalarının ardından Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler, Hukuk ve Mühendislik Fakülteleri ile YSK'den uzmanlardan oluşan çalışma grubu oluşturuldu. Grup şu anda, yurt dışındaki elektronik oylama örneklerini inceleyerek, bilgisayar ve yazılım altyapısına ilişkin hazırlıkları yapıyor. Sistemin, ilk olarak meslek örgütleri, kooperatifler, üniversitelerdeki öğrenci temsilcisi seçimlerinde kullanılması, sonra da milletvekili, cumhurbaşkanlığı ve mahalli idareler seçimlerine de entegre edilmesi hedefleniyor.” bilgileri veriliyordu.
***
“Elektronik Seçim”le ilgili Vijdan Kızılay imzalı, teknik bir inceleme var. Kızılay, bakın neler söylüyor:
“* Elektronik ortamlarda yapılacak seçimlerden doğru ve güvenilir sonuçlar alabilmek için aşılması gereken insan ya da sistem kaynaklı sorunlar vardır. Elektronik sistem yanlış çalışıyor olabilir. Bu durumda sistem oyları eksik ya da hatalı kaydedebilir. Sistemde oluşacak geçici veya kalıcı bir arıza sonucunda oyların bir kısmı veya tamamı kaybolabilir. Hatanın fark edilmesi durumunda tek çözüm, oy kullanma işlemini tekrarlamaktır.
*Görevlilerin ve seçmenlerin yeterince bilgilendirilmemeleri sonucunda oyların kaydedilmesi ile ilgili hatalar olabilir. Oy verme işlemi başlamadan önce daha önceki kullanımdan kalan oylar silinmemiş olabilir, seçimden sonra oylar tutanağa geçirilmeden kısmen ya da tamamen silinebilir.
*Sistemin yazılımı ve donanımı göründüğünden farklı çalışacak şekilde tasarlanabilir. Yapılan mantık hataları nedeniyle güvenlik açıkları kötü niyetli kişiler tarafından seçimin sonucunu etkileyecek şekilde kullanılabilir.
*Seçimden önce aygıtlara kötü amaçlı program yüklenebilir.
*Özellikle telsiz iletişim bileşeni olan aygıtlara, el bilgisayarı veya cep telefonu ile erişilerek programlar değiştirilebilir ya da hangi seçmenin nasıl oy kullandığı izlenebilir.
*Oy sayım sunucularına elektronik saldırılar yapılabilir. Bunlara saldırı, doğrudan veri tabanına erişerek ya da aygıtlarla sunucu arasındaki iletişime müdahale ederek yapılabilir.
*Aygıtların hatalı ayarlanması söz konusu olabilir. Aygıtta sahtekârlık, seçmen hangi resme dokunursa dokunsun tek bir adayın oy toplamının artırılması için ayarlanarak yapılabilir.
*Sistem seçmenlerin kullandıkları oyların dışarıdan izlenmesine açık hâle getirilerek oy satın alınması mümkün hâle getirilir.
*ABD’de kullanılmakta olan Diebold firmasına ait DRE aygıtına bir dakikada kötü amaçlı program yüklenebileceği ve bu programla tespit edilmeden oy çalmanın yanı sıra bütün kayıtların ve sayaçların yeni oylara uygun hâle getirilmesinin de mümkün olduğu gösterilmiştir.
*Oy verme aygıtları tek tek güvenilir olsa bile bir ağ yapısı içinde birbirlerine bağlanmaları, ağda dolaşan verinin kötü niyetli kişilerce değiştirilebilmesinin mümkün olması nedeniyle, yaygın sahtekârlık yapılabilmesine olanak tanır.”
***
Elektronik seçime, başka ülkeler de müdahale edebilir ve seçim sonuçlarını değiştirebilir. Amerika’daki 2020 Başkanlık seçimlerine Rusya müdahalesi olduğunu iddia eden, ABD Başkanı Biden’dır.
Öyleyse Ayhan Seis'in yazdığı gibi elektronik seçim, AKP iktidarı sonsuza kadar sürsün diye mi öneriliyor?
İktidardan, Türklere Kızılderili muamelesi!
20 Nisan 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:46
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in 2016 yılında Gaziantep Valiliği ve Bülbülzade Vakfı’nca düzenlenen "Yeşil Sahada Barış için Kardeşlik Turnuvası"nda yaptığı konuşmanın kayıtları yayınlandı. O dönemde Başbakan Yardımcısı olan Şimşek'in yine dönemin Gaziantep Valisi olan şimdiki İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ile birlikte Gaziantep'te Suriyelilerin kurduğu 24 amatör futbol takımının mücadele ettiği turnuvanın açılışına katıldıkları ve başlama vuruşunu paslaşarak yaptıkları görülüyor.
Mehmet Şimşek, konuşmasında "Suriyeli kardeşlerimiz bu toprakların esas bileşenidir. Ülkemizin mozayiğinin önemli bir parçasıdır. Suriyeli kardeşlerimiz, Gaziantepli kardeşlerimiz birlikte spor yapsın, eğitim yapsın, üretim yapsın. Neredeyse Gaziantep'te bir Suriye Ligi kurulmuş..." diyor...
Tam sekiz yıl önce Gaziantep'teki Suriyeli gençlerin 24 futbol takımı kurdukları ve Gaziantep Valiliği desteğiyle kendi aralarında futbol ligi düzenledikleri anlaşılıyor... O sıralarda da Suriye'nin kuzeyi önce IŞİD, sonra PKK/YPG işgali altında ve askerlik çağındaki Suriyeli gençler, sadece Gaziantep'te 24 futbol takımı kurmuş, top oynuyor! Türk hükûmetinin bakanı da onlar için "Bu toprakların esas bileşeni" diyor!
***
Aynı Mehmet Şimşek, Türk Milleti'ne nasıl baktığını ise ABD'deki borç para arama gezisi sırasında “Yerel halkı, enflasyonun düşeceğine ikna etmemiz gerekiyor” diyerek gösterdi. Şimşek'e göre Suriyeliler "bu toprakların esas bileşeni", Türkler ise "yerel halk!"
Hani Avrupalıların, Amerika'yı işgal ederken, toprakların asıl sahibi Kızılderililere "yerli" demesi gibi...
***
İYİ Parti Aydın Milletvekili Ömer Karakaş ise Dünya Bankası'nın Türkiye'ye verdiği kredi anlaşmasında tarım alanında 2028 yılına kadar 11 bin Suriyeli sığınmacıya tarım alanında kadro verilmesi şartının da yer aldığını açıkladı.
AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin ise konuyu Tarım Bakanı'na sorduğunu ve bunun gerçeği yansıtmadığını söyledi. Karakaş, sosyal medya hesabından ilgili anlaşmanın 34'üncü sayfasını paylaşarak cevap verdi. Karakaş, "TBMM Genel Kurulu’ndaki konuşmam sonrasında üzülerek gördük ki, Dünya Bankası ile imzalanan sözleşmenin 34. sayfasından Tarım Bakanı da AKP Grup Başkanvekili de bihaber… Bu sayfayı konuşmama yaptıkları itiraz sonrasında kendilerine ilettim. Tarım Bakanı da inceleyeceğini ifade etmiş. Oysa Dünya Bankası açık açık yazmış; iktidar da güzel güzel onaylamış… Geçici koruma altındaki Suriyeliler için ekonomik fırsatları güçlendireceksiniz. 11 bin Suriyeli mülteciye kadro vererek tarımsal alanda istihdam edeceksiniz." dedi.
Karakaş, ayrıca Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü ile Tarım Bakanlığı arasında yapılan anlaşmayı da gündeme getirdi ve "Anlaşmada, Suriyeli sığınmacıların kalıcı olması için tarım ve hayvancılık alanında bakanlığın destek vermesi öngörülmektedir” dedi.
Hani 12 Eylül öncesinde ülkücülerin "Her şey Türk tarafından, Türk'e göre, Türk için" diye bir sloganı vardı ya şimdi MHP'nin de içinde olduğu iktidarın sloganı, "Her şey Suriyeliler tarafından, Suriyelilere göre, Suriyeliler için" olmuş...
Gürcistan'daki kavganın sebebi...
Gürcistan hükümeti, "Yabancı Nüfuzun Şeffaflığı" adlı bir yasa tasarısı hazırlayınca ülkede protesto gösterileri yapıldı. Vatandaşlar Partisi Başkanı Aleko Elisaşvili, 'Yabancı Nüfuzun Şeffaflığı' yasa tasarısı hakkında konuşan Mamuka Mdinaradze'ye yumrukla saldırdı.
Halkın Gücü Partisi milletvekili Mihail Kavelaşvili, "Yurt dışından yüzde 20'den fazla fon alan kuruluşlar hakkında herkesin bilgi sahibi olması gerekir. Burada kabul edilemez, anlaşılmaz olan nedir? Amerika Birleşik Devletleri'nde, Avusturya'da, Fransa'da benzer bir yasanın yürürlükte olduğunu söylüyoruz." dedi.
Gürcü Rüyası Partisi Genel Sekreteri Mamuka Mdinaradze ise Gürcistan'a artan “kara para” akışının geliştirilen yasa tasarısı ile önlenmesinin amaçlandığını söyledi.
Söz konusu tasarı, fonlarının yüzde 20'sinden fazlasını yurt dışından alan Gürcü kuruluşların “yabancı ajan” olarak kayıt yaptırmalarını aksi takdirde para cezasına çarptırılmalarını öngörüyor.
***
Türkiye’de ise yabancı finans sahipleri yani, Dünya Bankası, Birleşmiş Miletler Gıda Fonu, Avrupa Birliği ve Japonya, ülkenin nüfus yapısını ve tapusunu Suriyeliler lehine değiştirmek için Cumhur İttifakı hükûmetiyle birlikte çalışıyor!
Türkiye’de yabancı nüfuz işte bu kadar şeffaf ama hâlâ görmeyenler var!
“Suriyeliler ve yerel halk” söylemi!
22 Nisan 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:46
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Biz Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'i, ABD'de yaptığı konuşmada “Yerel halkı, enflasyonun düşeceğine ikna etmemiz gerekiyor” dediği için “İktidardan, Türklere Kızılderili muamelesi!” diye eleştirirken, son iki yerel seçimin iki önemli ismi Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu'nun da Şimşek’ten çok önce “yerel halk” kavramını kullandığı ortaya çıktı.
***
Birleşmiş Milletler Yüksek Komiserliği Türkiye Temsilcisi Katharina Lumpp ve beraberindeki heyet, 2019 yılı Temmuz ayında Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Mansur Yavaş’ı makamında ziyaret etti.
Katharina Lumpp, Başkent’te hayata geçirilen “Mesleki Eğitim Merkezi Projesi”ni önemsediklerinin altını çizerek, "Mültecilerin halkla entegrasyonu için eğitim projesi”ni desteklediklerini bildirdi.
Haberde Lumpp’un “yerel halk” deyip demediği belli değil...
Mansur Yavaş ise şöyle konuştu:
“Ülkemizin her yerinde mültecilerle yerel halk arasında tartışmalar ve kavgalar artmaya başladı. Halkta ‘Devlet Suriyelileri besliyor, bize bakmıyor’ gibi bir intiba oluştu. Benim Belediye Başkanı olarak böyle bir bakış açım yok. Bu insanların mutlaka eğitilmesi gerekiyor. Bu ülke içerisindeki bakış açısını değiştirecek ve meydana gelen çatışmayı engelleyecek şey, eğitilip entegre olması...”
Mansur Yavaş, aynı gün, İngiltere Büyükelçiliği ve İngiltere İstanbul Başkonsolosluğu’ndan gelen heyet ile de görüştü.
“Birleşik Krallık Refah Fonu” Ekibi, Başkan Yavaş’a, “Refah Fonu Geleceğin Şehirleri” programı ve bu program kapsamında Ankara için düşünülen projeler hakkında bilgi verdi.
Habere göre Birleşik Krallık Hükûmeti’nin 10 ülkede yürüttüğü “kentsel planlama, ulaşım ve kentsel dirençlilik” programı kapsamında Türkiye’de İstanbul, Ankara ve Bursa olmak üzere üç kent seçildi.
Ziyarette programa alınan “Ankara Kent İçi Bisiklet Yolu Projesi” de gündeme geldi.
Ankara içinde bisiklet yolu yapmak veya kenti planlamak için İngiltere'den destek almak mı gerekiyor?
***
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu da 2021 yılında Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Ofisi Türkiye Temsilciliği ile İBB arasında, mültecilere yönelik iş birliğini amaçlayan mutabakat metni imzaladı.
İmamoğlu, konuşmasında “Bugün imzalayacağımız mutabakat zaptı, Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komiserliği ile birlikte, göçmen ve mültecilerin, yerel halkla bir arada, huzur içerisinde yaşaması amacıyla gerçekleştireceğimiz tüm çalışmalar için önemli bir destek sağlayacaktır” dedi.
***
“Yerel Halk” tabirini başka kim kullanıyor diye küçük bir sorgulama yaptım... Türkiye'de başta İstanbul Üniversitesi olmak üzere 15 kadar üniversitede “Suriyelilerin entegrasyonu” hakkında yapılan araştırmalarda hep "yerel halk" denilmiş... Suriyelilerin geri dönüşünü planlamakla ilgili hiçbir araştırma yok!
Birleşmiş Milletler'e bağlı Uluslararası Çalışma Örgütü'nün de, 2025 yılı sonuna kadar sürecek "Geçici Koruma Altındaki Suriyeliler ve Türk Vatandaşları İçin İnsana Yakışır İşlerin Teşvik Edilmesi" adlı bir projesi var. Görüldüğü gibi İLO yetkilileri, "Suriyeliler ve yerel halk" demiyor, "Suriyeliler ve Türk vatandaşları" diyor!
Mehmet Şimşek, Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu'nun "Türk halkı, Türk vatandaşları" gibi kavramlar yerine "yerel halk" demesi, bilinçli tercihlerdir!
***
Tabii biz bu kavram sorunu üzerinde duruyoruz ama bir taraftan da projeler devam ediyor. Türkiye, Suriyelileri, iş, konut ve toprak sahibi yapmak için iktidarıyla muhalefetiyle Birleşmiş Milletler kuruluşlarının öncülüğünde düzenlenen projeleri hemen hemen aynı illerde uyguluyor.
Uluslararası Çalışma Örgütü'nün “Geçici Koruma Altındaki Suriyeliler ve Türk Vatandaşları için İnsana Yakışır İşin Teşvik Edilmesi” projesi de, Adana, Ankara, Aydın, Bursa, Denizli, Gaziantep, İstanbul, İzmir, Kayseri, Kilis, Kocaeli, Konya, Manisa, Mersin, Şanlıurfa, Hatay, Osmaniye ve Kahramanmaraş'ta uygulanıyor.
Proje, Federal Almanya Cumhuriyeti tarafından Kalkınma Bankası aracılığıyla finanse ediliyor.
İLO’nun bu projesi de diğer projeler gibi eşit sayıda Suriyeli mülteciyi ve Türk vatandaşını desteklemeyi öngörüyor...
Tıpkı, Dünya Bankası’nın Türkiye’ye vereceği kredinin şartlarından birinin “Suriyeliler ve Türklere eşit oranda istihdam” olması gibi...
“Suriyeliler için neden Suriye’de insana yaraşır iş düşünülmüyor, Suriyeliler neden Suriye’de tarım arazisi ve konut sahibi yapılmıyor?” diye soran AKP ve CHP yetkilisi ise yok!
Bu cüret, nereden kaynaklanıyor?
23 Nisan 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:46
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, sosyal medya paylaşımında “Mardin Büyükşehir Belediye Meclisinin açılışında ‘İstiklal Marşı’nın okutulmadığına’, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Meclisinin açılışında ise ‘Türk bayrağının kaldırıldığına’ ilişkin iddialarla ilgili Mülkiye Müfettişlerimiz görevlendirilmiştir.” dedi.
Yerlikaya, bir diğer mesajında da “DEM Parti yöneticilerinin, Diyarbakır Sur Belediyesi mazbata töreni sonrasında, makam odasında bulunan Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın fotoğraflarına yönelik hakaret içeren sözleriyle ilgili Mülkiye Müfettişi görevlendirilmiştir.” diye bilgi verdi.
Yerlikaya, bir sonraki mesajında ise "Diyarbakır Sur Belediyesi Mazbata Töreni sonrasında, makam odasında bulunan Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın fotoğraflarına yönelik hakaret içeren sözler sarf eden U.G. adlı şüpheli, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü'müzce gözaltına alınmıştır." açıklamasını yaptı.
***
“Şüpheli”nin daha önce de benzer bir suç işlediği ve akli dengesinin yerinde olmadığı raporu alınca serbest bırakıldığı anlaşıldı. U.G aynı suçu işleme ısrarı sebebiyle raporu da şüpheli görüldüğünden tutuklanarak cezaevine konuldu.
Konuyu Ali Yerlikaya’nın açıklamaları üzerinden vermemin sebebi, yaşanan bu çirkefliklerin bir dedikodu olmadığını, adli ve idari soruşturma konusu hâline geldiğini netleştirmek içindir...
Yine “DEM Parti, Tunceli Belediyesi'nin sosyal medyadaki ismini ‘Dersim Belediyesi’ olarak değiştirdi. Yapılan değişiklik sonrası hesap X tarafından kapatıldı.” diye haberler var...
***
Yerlikaya’nın mesajına yorum yapan Bahadır Eren, “Siz okullarda andımızı kaldırırsanız, onlar da cesaret alıp İstiklâl Marşı’nı kaldırır!” diye yazdı.
Kısacası dünkü HDP veya bugünkü DEM Partisi bu cüreti, AKP iktidarının çözüm süreci politikalarından buluyor. Yalnız son olaylarda gemi azıya almalarındaki cüret, Van’da yaşanan olaydan kaynaklanıyor.
Bilindiği gibi, 2015’te Güneydoğu’daki şehir merkezleri etrafına hendek kazma olayları sırasında "PKK sizi tükürüğünde boğar" diyen ve 8 yıl hapis cezası alıp 2022’de tahliye edilen Abdullah Zeydan’ın, DEM Partisi’nden Van Belediye Başkan adaylığı, memnu haklarının iadesi kararına dayanılarak kabul edilmişti. Zeydan’ın seçimi kazandığı anlaşılınca, seçimin hemen öncesinde, son mesai saatinde, memnu haklarının iadesinin reddine dair bir mahkeme kararı ortaya çıktı ve İl Seçim Kurulu, mazbata vermedi. Van’da bu duruma karşı başlatılan eylemler yayılmaya ve kalkışmaya dönüşmeye başladı. YSK, bu aşamada karar vererek, Zeydan’ın başkanlığını onayladı...
Yargı sistemindeki bu çelişkili kararlar, bölücü zihniyet sahiplerini iyice şımarttı.
***
Aslında DEM Parti’den Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Ahmet Türk de, Ankara 22'nci Ağır Ceza Mahkemesi'nde devam eden Kobani Davası'nda yargılanıyor. Türk, soruşturma kapsamında gözaltına alınmış ve adli kontrol şartıyla serbest bırakılmıştı. Kobani olayları sırasında 52 kişi hayatını kaybetmişti.
Ahmet Türk, 2009 yılında da DTP Genel Başkanı sıfatıyla Erbil’deki konuşmasında “Avrupa Birliği bir birliktir. Neden Orta Doğu halkları arasında da bir birlik oluşmasın ve birbirlerini tanımasınlar. 4 parça Kürdistan’da Kürtler zorluk içinde ve baskı görüyor. Bu baskılar kalkmalıdır ve bu baskılar da demokrasi ile kalkar. Herkes kendini demokrasi ile ifade eder” demişti!
***
Bu arada, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Türk bayrağını kabullenemeyen şerefsizlerin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından derhal çıkarılması, mallarına-mülklerine el konulması, bunun yanında DEM Parti hakkında kapatma davasının açılarak bölücü milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması, müfettiş görevlendirilmesiyle oyalanmaktan ve zamana oynamaktan vazgeçilmesi, tarihe, ecdada, vatana ve millete namus borcudur.” dedi.
Yalnız, 2017’de tutuklu bulunan Ahmet Türk’ün sağlık sorunları sebebiyle serbest bırakılmasını isteyen de Bahçeli idi.
Bahçeli, 12 Ocak 2017’de yaptığı açıklamada, “örgüt üyeliği” suçlamasıyla 24 Kasım 2016 tarihinde tutuklanan Mardin Büyükşehir Belediye Eş Başkanı DBP’li Ahmet Türk’ün rahatsızlığı nedeniyle tutuksuz yargılanması gerektiğini söylemişti. Ahmet Türk, 3 Şubat 2017’de tahliye edilmişti...
Sağlık durumu düzelmiş olmalı ki Ahmet Türk yeniden aday oldu ve Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi. İlk icraatı da “Mardin Büyükşehir Belediye Meclisinin açılışında İstiklal Marşı’nın okutulmaması” oldu... Ne yapması bekleniyordu?
Yeni Anayasa devleti yıkmaksa ne yapmalı?
24 Nisan 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:46
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Numan Kurtulmuş, “Türkiye’nin bundan sonraki süreçte gerçekten sivil yeni bir anayasayı yapması Türkiye’nin boynunun borcudur. 23 Nisan haftasından sonra önce partilerle yapacağımız temasla bu süreci başlatmayı düşünüyoruz. Arkasından da sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, kurum ve kuruluşun sürece katkı vermesini temenni ediyoruz.” dedi.
Oysa Türkiye’ye “Yeni Anayasa boyunduruğu” vurmak isteyen; Atatürk ile hesaplaşmaya çalışan ABD ve AB’dir. Zaten CIA’nın Türkiye politikasını oluşturan Graham Fuller de Türkiye’nin Türk Milleti’nin egemenliğinden çıkarılması için “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” adlı bir kitap yazmıştır.
***
Dr. Sakin Öner, “Türk Milliyetçileri yeni anayasa tuzağına karşı birleşmelidir” başlığı altında bir çağrı yaptı.
Öner, 1982 Anayasası’nın 137 maddesinin 40 yıl içinde değiştirildiğini ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine uyarlandığını hatırlatarak şöyle dedi:
“Fakat bu değişiklikler Siyasal İslamcılar ile Siyasal Kürtçüleri tatmin etmemektedir. Bu iki grup; Türk, Atatürk, Cumhuriyet, milli devlet ve üniter yapı karşıtlığında birleşmektedir. Ayrıca bunlar, Anayasanın değiştirilemez hükmü bulunan ilk üç maddesine, 66. Maddedeki Türklük tanımına, Anayasada geçen ‘Türk’ ibarelerine karşıdır. Bunları çıkartarak yapacakları yeni Anayasa ile Türk kimliğini milleti oluşturan alt etnisitelerden biri durumuna getirmek, Türkiye Cumhuriyeti’ni çok uluslu, çok kültürlü, çok dilli, çok eğitimli, yerel yönetimlerine özerklik verilmiş federatif bir yapıya dönüştürmek istiyorlar. Yeni Anayasa isteyenlerin niyetinin ne olduğu 1921 Anayasası gevelemelerinin altında yatmaktadır.
Bütün bu gelişmeler, Anadolu coğrafyasından Türk kimliğini silmek ve yerine Türkiyelilik gibi coğrafyaya dayanan bir kimlik oluşturulmak istendiğini ortaya koymaktadır. Andımız’ın okullarda okutulmasına son verilmesi, devlet kurumlarından T.C. ibaresini kaldırılması, statlardan Atatürk adının kaldırılması, ‘Ne mutlu Türk’üm diyene!’ ifadesine karşı çıkılması, Yeni Anayasa çığırtkanlarının işaret taşlarıdır.
Türk milleti ‘Yeni Anayasa tuzağı’na karşı uyanık olmalı ve bu girişime sonuna kadar karşı koyma azim ve kararlılığını ortaya koymalıdır.
Bu konuda en büyük görev, Türk milletine mensubiyetinden gurur duyan Türk Milliyetçilerine düşmektedir. Türk milletini bu konuda bilgilendirerek onları uyanık tutma görevi, öncelikle onlarındır. Ama Türk Milliyetçileri, bu bölünmüş, çeşitli partilere ve teşekküllere dağılmış birbirlerine düşmüş halleriyle bu görevi yerine getiremez. Kurumsal kimliklerini korumak şartıyla mutlaka milli konularda ve özellikle Yeni Anayasa girişimi karşısında güç birliği yaparak omuz omuza mücadele etmelidirler.”
***
Öner’in bahsettiği partilerden birincisi MHP’dir. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 14 Mayıs seçimlerinden sonra yaptığı konuşmada, “Darbe anayasası Türkiye'ye layık değildir. Artık vakit gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin 100'üncü yıldönümünü yeni bir anayasayla taçlandırmak hem Milliyetçi Hareket Partisi hem de Cumhur İttifakı için ortak hedeftir." demişti.
İyi Parti’nin görüşünü ise son 23 Nisan oturumunda Erhan Usta açıkladı ve ilk dört maddeye dokunulmaması kaydıyla Yeni Anayasa çalışmalarını destekleyeceklerini bildirdi!
Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ ise “1921 Anayasası’na dönerek yeni anayasa yapalım fikrini ilk ortaya atan İmralı’da mahkûm olan PKK lideri terörist Abdullah Öcalan’dır.
Öcalan böylece 1924 Anayasası zemininde örgütlenen milli-üniter- laik Türkiye Cumhuriyetini yıkarak, devleti federal devlet olarak kurmayı hedeflemiştir.
Atatürk Cumhuriyetini yıkarak 1921 Anayasası zemininde yeniden devlet kurma zemininde uzlaşmak demek, Öcalan İmralı’da ama fikirleri iktidarda demektir.
Zafer Partisi tek başına kalsa da direnecek. Siz parlamentoda devletimizi yıkmaya çalışırsanız, biz tüm Türkiye’yi TBMM yaparız.” diye mesaj yayınladı.
***
Saadet Partisi adına Selçuk Özdağ, 1921 Anayasası’nı esas almak isteyenlerin “muhtariyet” üzerinden yürüdüğünü, Türkiye Yüzyılı diye millete giydirilmek istenen elbisenin millete dar geleceğini söyledi.
Selçuk Özdağ, Erhan Usta ve CHP Genel Başkanı Özgür Özel, asıl 2017 Anayasa değişikliğinin darbe girişimi ortamında kabul edilmiş olduğunu hatırlattı.
O halde, sadece milliyetçiler değil, herkes siyasi parti mensubiyetini bir kenara bırakarak milli egemenliğin ortadan kaldırılmasına kaşı tavrını ortaya koymalıdır...
Halk, artık zehirli zokayı yutmuyor!
25 Nisan 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:46
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Ziraat Bankası eski müdürü Şenol Babuşçu, ekonomi yönetiminin ne yaptığını iki mesajla özetledi.
Babuşçu, “aynen” şöyle dedi:
“Ekonomi yönetimi seçim sonrasına bıraktığı vergi ve zamları yılın ilk altı ayı enflasyonu yüksek çıkmasın diye 1 Temmuz’dan itibaren yapmayı planlıyor ilk 6 ay enflasyonu düşük çıksın.
Düşük çıkarmadaki amaç memur ve emekli Temmuz maaş zamlarının düşük olmasını sağlamak…
Ekonomi yönetimi seçim sonrasına bıraktığı vergi ve zamları Nisan ve Mayıs aylarında yüksek oranlı yapmak yerine yıl sonuna kadar her ay düşük or1anlı zam yaparak halkı enflasyonun düşeceğine inandırmayı amaçlamaktadır...”
***
Şimdi bu tespitler ışığında biz Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in ne dediğine bakalım...
Şimşek, “Önümüzdeki haziran ayından itibaren (enflasyonun) hızla düştüğünü göreceğiz. Bu bizim programımızın paralelinde giden bir süreç. Dolayısıyla bir taraftan enflasyonu düşüreceğiz, bir taraftan mali disiplini tesis ediyoruz, bir taraftan dış açığı azaltıyoruz, bir taraftan da yapısal reformlarla Türkiye'nin bünyesini güçlendiriyoruz.” dedi.
Şimşek’in açıklaması, Babuşçu’nun tespitleri ile örtüşüyor!
***
Şimşek, “yerel halk” sözlerinin eleştirilmesi üzerine de "Bir toplantıda 'Küresel yatırımcılar Türkiye'nin programına güveniyor. Şimdi yerel yatırımcıları ikna etme zamanı' dedik. İçeride bu işin nasıl istismar edildiğini gördük. Burada çok şaşırıyoruz. Çünkü finansta kullanılan bir terminoloji bağlamından çıkarılırsa gereksiz tartışmalara yol açıyor." dedi...
Ne oldu? “Yerel halk” sözü “yerel yatırımcı”ya dönüştü!
Tabii bu açıklama kimseyi ikna etmedi... İnandırıcı değil...
***
Tam da bu konuda, veryansın tv’de Ahmet Müfit, “Yerel niçin ikna olmuyor?” başlıklı değerli bir yazı yazdı.
Müfit, iki soruya cevap aradı:
-Birinci soru, “yerel” hangi konuda ikna olmuyor?
-İkinci soru “yereli” niçin ikna edemiyorlar?
Cevapları ise özetle şöyle:
“Şimşek, bu kelimeyi ülke içerisindeki yerleşik yatırımcıları ifade etmek için kullanıldığını ifade etti. Peki niçin ikna olmuyor? Benim durduğum yerden yani kurucu değerler açısından bakıldığında, “yerelin” ikna olmamasının en önemli nedeni geçmişte, aynı nedenlerle ve aynı söylemlerle pazarlanan politikaların sonucu olarak yediği kazıklar.
Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de maymun gözünü açmaya, dışarıdan giren borç parayla dönemsel olarak yaşanan ödünç bolluğun faturasının, son tahlilde ve kaçınılmaz olarak kendi sırtına yüklendiğini/yükleneceğini, sistemin kazananı yerli yabancı para babalarının çıkarıyla kendi çıkarının aynı noktada olmadığını anlamaya başladı.
*İnandırıcı bulmamasının birinci ve en önemli nedeni, dışarının parasına, ara malına, ham maddesine, teknolojisine, enerjisine bağımlı hâle getirilmiş bir ekonomide, fiyatların seviyesinin, ABD Doları ve Euro karşısındaki değer kaybı ile olan doğrudan ilişkisinin göz ardı ediliyor olması.
*İnandırıcı bulunmamasının diğer bir nedeni, AKP iktidarı döneminde, borç parayla sağlanan tüketim artışına dayalı olarak gerçekleşen ekonomik büyümenin gerçek olmadığının, hormonlu olduğunun, yani kazanıldığından çok harcama yapılmasının, müflis tüccar gibi borç alınan parayla keyif sürülmesinin, kamuda ve özelde yaşanan büyük israfın/hovardalığın sonucu olduğunun ortaya çıkmış olması.
*Üçüncü ve son neden, kamu harcamaları azaltılmadan yani bütçe disiplini sağlanmadan ekonominin enflasyonun dizginlenemeyeceğinin iddia edilmesi... Buna karşılık zenginlerden alınan vergilerin bırakın artırılmayı çeşitli teşvik ve desteklerle fiilen düşürülmesini savunuyor olmaları inandırıcılıklarının önündeki en büyük engelli oluşturuyor.
*Sonuç olarak, yerli yabancı tüm piyasacıların, IMF, Dünya Bankası gibi örgütlerin bütün gayretlerine, muhalefetin, Mehmet Şimşek’i eleştirilerin dışında tutarak verdiği zımni desteğe karşın, ulusal ekonomiyi yabancı para satıcılarının isteğine göre şekillendirmeye yönelik kırk küsur yıllık çabayı nihayete erdirme planı tutmuyor. Tüm ikna çabalarına karşın ‘lokal’, son tahlilde ulusal egemenliğin resmen olmasa da fiilen son bulmasını sağlamaya yönelik bu zokayı yutmayı reddediyor, ikna olmuyor.”
***
Emekliler ve memurların büyük çoğunluğu, son seçimde zokayı yutmadığını gösterdi zaten... Şenol Babuşçu da Temmuz’dan sonra ne olacağını çok net bir şekilde açıkladı...
Biz, yıllardan beri “Ekonominin çökertilmesiyle, millî egemenliğin çökertilmesi hedefleniyor” diyorduk ya geniş kitleler de bu durumu yaşayarak görüyor ve zehirli zokayı yutmayacağını gösteriyor...
90 yılı Kerkük için yaşayan adam...
26 Nisan 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:46
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Beni Nefi ağabey ile 35 yıl önce Nazif Okumuş tanıştırmıştı. Nefi ağabey ile birlikte, 35 yıl içinde Kerkük için düzenlenen birçok panelde, aynı kürsüde konuşmalar yaptık... Son olarak Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Başkanı Közhan Yazgan, Sami Sefer Coşkun, Metin Köse ve Aytaç Taşyürek ile birlikte evine ziyarete gittik. Artık evden çıkamıyordu ama muhakeme yeteneği ve mücadele azmi yerindeydi. Yalnız, bir tıp doktoru olarak ömrünün son demlerini yaşadığının bilincindeydi. Bu sebeple, “Kerkük Türkleri için nasıl bir çıkış yolu bulabilirim?” diye son bir çaba içindeydi.
***
Nefi Demirci, 1934’te Kerkük’te doğdu. 1952’de Kerkük Lisesi’ni bitirerek, 1953 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesine girdi. 1959 yılında fakülteyi bitirdikten sonra Kerkük’e döndü. 1961-67 yılları arasında Kerkük Cumhuriyet Hastanesi’nde çalıştı. Uzmanlık eğitimi görmek için 1967 yılında ailesiyle birlikte İstanbul’a geldi. Uzmanlık eğitimini bitirdikten sonra SSK İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde 1996 yılına kadar çalıştı ve emekliye ayrıldı.
***
Kerkük Türklerinin önemli isimlerinden biri olan Cüneyt Mengü, Nefi Demirci’nin şahsında Kerkük Türklerini yazdığı kitabında bu büyük dava adamı için şöyle diyor:
“Kerkük ile aynı kaderi paylaşan Nefi Demirci Türklük dünyasının tamamıyla gönül birliği içerisinde oldu ve onlarla el ele tutuştu. Bu davaya gönül verenler ile aynı safta yer aldı hep. Aklı hür fikri hür ve vicdanı hür milliyetçi kesimlerle çalıştı onların güçlerine güç kattı. Yeri geldiğinde kalemini kavi tutarak Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanlarına, Başbakanlarına, Dışişleri Bakanlarına Kerkük'ün içinde bulunduğu durumu ve burada oynanmak istenen oyunları ve Kerküklülerin içine atıldığı açmazları ve bu açmazlardan kurtuluşun yollarını gücü yettiğince anlatmaya çalıştı. Allah'ın ona bahşettiği ömrü Kerkük Sevdası yoluna vakfetti. Kerkük sevinince sevindi, üzülünce üzüldü, ağlayınca da ağladı. Bıkmadan usanmadan gece gündüz demeden kar-kış demeden, gün oldu Anadolu'nun en ücra köşelerine kadar gitti, gün oldu Misak-ı Millî sınırlarının ötesinde Kerkük'ün sesi olmaya çalıştı. Bunlara karşılık 1967- 2003 yılları arasında Irak'ta yönetimi elinde tutan Baas Rejimi tarafından Nefi Demirci'nin Kerkük'e girmesi yasaklandı.”
***
Nefi Demirci, Kerkük konusunda Yeniçağ’a yaptığı açıklamada, “Türkiye’nin senelerden beri bu konuda ciddi adım attığını söyleyemeyiz. Bölgedeki Barzani yapılanmasını başından beri İsrail destekliyor. ABD, İngiltere, Almanya destekliyor. Düşünün ki, Erbil bugün Hewler oldu. Erbil Türk şehriydi, orası Türklerin yerleştiği yerdi, Muzafereddin Gökböri’nin damgasını vurduğu bir şehirdi. Sen istediğin kadar tarihi anlat... Mesut Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani’nin talimatıyla 1958’de Erbil’de tarihte eşi benzeri olmayan Türk katliamı yapıldı. O zaman da Türkiye ciddi bir tedbir almadı. Barzani aşiretinin gözü daima Kerkük’te toprağın altında bulunan servettedir. O servete sahip olması için oradaki Türkleri ya göçe zorlayacak veya katledecektir. Aynı politika devam ediyor. 1990’da Barzani’nin adamları Kerkük’e girerek tapu dairelerini, nüfus dairelerini yağmaladı. 2003 yılında da aynı şeyi yaptı” demişti.
***
Demirci, 1968’de İstanbul’da Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği’nin başkanlığına seçildi. 1971 yılında milliyetçi aydınların yazılarıyla bir Kerkük bülteni yayınladı. Irak hükûmetinin baskılarıyla, Türk hükûmeti, bültenin yayınını durdurdu! Nefi Demirci, daha sonra Kerkük dergisini kurdu ve uzun süre kendisi yönetti.
1978 yılına kadar aralıksız olarak dernek başkanlığını yürüttü. “Türk Dünyasında Kerkük”, “Mum Kimin Yanan Kerkük”, “Dünden Bugüne Kerkük” gibi kitaplarla Kerkük davasını anlatmaya çalıştı...
Nefi ağabey, 90 yılı da Kerkük için yaşadı... Ruhu şad olsun.
AKP’ye suç ortağı bir CHP mi?
27 Nisan 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:46
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Eski CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, yeni Genel Başkan Özgür Özel’in Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile planladığı görüşmeye yönelik olarak sosyal medya hesabından yaptığı “Sarayla müzakere değil mücadele edilir” eleştirisi hakkında Sözcü yazarı Aytunç Erkin’in sorularını cevaplandırdı. Kılıçdaroğlu, “Anayasada değişiklik örneğin... Ne yapılacak anayasada? ‘Değişiklik yapacağım’ diyor. Erdoğan’ın keyfi geldi diye anayasayı mı değiştireceğiz? Yapılan bütün değişiklikler Erdoğan’ın isteği üzerine oldu. Ülke tam anlamıyla felaketle karşı karşıya kaldı. Bunun neyini değiştirecek? Neresini değiştirecek?” diye sordu.
Kılıçdaroğlu, “31 Mart sonrası kutuplaşmadan yumuşamaya yol alındı. Bu iyi değil mi?” sorusuna ise “Kutuplaşmadan çıkmanın yolu milletin refaha çıkmasıyla olur. Alınan, alınacak ekonomik kararlar icra dosyalarını daha da artıracak, işsizlik çok daha büyüyecek. Bakın; Erdoğan kendisine ortak arıyor! Sorumlulukları üstlenecek ortak arıyor. Ortak arıyor net! Ekonomide daha sert kararlar alacak. İşsizlik, fakirlik artacak, dolar yükselecek. Bu politikaları izlerken kendisine ortak arıyor. Nesini müzakere edeceğiz? Kimse Erdoğan’ın işleyeceği bu suça ortak olmamalı. Erdoğan ekonomide sert tedbirler alacak, Mehmet Şimşek sert tedbirler alacak. Aldığı tedbirlere, milleti perişan edecek tedbirlere kimsenin ortak olma hakkı yoktur.” diye cevap verdi.
***
Kemal Bey, çok doğru söylüyor da Erdoğan’ın Yeni Anayasa’dan söz edebilmesini sağlayan Meclis’teki milletvekili dağılımının mimarı da kendisidir.
Kemal Kılıçdaroğlu, 39 milletvekilliğini DEVA, Gelecek ve Saadet Partisi’ne vermiş olmasaydı, bugünlerde Erdoğan’ın Yeni Anayasa’dan bahsedebilmesi mümkün olmazdı.
Millet İttifakı, AKP’den istifa ederek parti kuranlarla sulandırılmış olmasa, CHP ve İYİ Parti, daha fazla oy alabilecek ve Meclis’te daha güçlü gruplar oluşturabilecekti. Tabii bunun bir varsayım olduğu ileri sürülebilir ama 6’lı Masa kurulurken DEVA Partisi ve Gelecek Partisi’nin Millet İttifakı’na zarar vereceği uyarısını birkaç defa yapmış olduğumu hatırlatmak isterim. Sonuç ortada...
***
Son yerel seçimde CHP’nin birinci parti olmasını sağlayan ise halkın, ülkeyi talan eden ve ettiren AKP’ye bir ders verme ihtiyacı hissetmesidir.
İYİ Parti, hem genel hem yerel seçim sürecinde iyi yönetilmediği için AKP’den kopan oyların yönelebileceği adres olmaktan çıkmıştı. Dolayısıyla AKP seçmeninin bir kısmı sandığa gitmedi, bir kısmı da CHP’ye oy verdi. Kastamonu gibi milliyetçi muhafazakâr bir ilde bile CHP’nin oyları yüzde 7,1’den yüzde 49,1’e yükseldi. Afyonkarahisar, Manisa, Denizli, Kütahya’da da CHP kazandı. Bu durum sadece adayların başarısıyla izah edilemez...
***
Şimdi, kendi durumunu meşrulaştırmak isteyen Erdoğan’ın gerçekten CHP’ye ihtiyacı var! MHP desteği artık yetmiyor!’
Zaten Deniz Baykal döneminden itibaren bugüne kadar Erdoğan’ı meşrulaştıran CHP oldu. Erdoğan’ın siyasi yasağının önündeki engeli, Deniz Baykal döneminde CHP kaldırdı... Yönetim sistemini değiştiren referandumda açıkça hile yapıldığı hâlde durumu kabullenerek meşrulaştıran CHP oldu. MHP’nin, Erdoğan’a açık desteği bu aşamada başladı.
Erdoğan’ın üçüncü defa aday olmasına itiraz etmeyen de CHP’dir...
Buna rağmen, halk, yerel seçimlerde hem AKP’yi frenlemek hem de boşa gitmeyecek oy kullanmak istediği için CHP’ye “kerhen” destek vermek durumunda kaldı.
Halk, CHP’ye bu desteği AKP politikalarına suç ortağı olsun diye vermedi...
***
CHP, ülkeyi batağa sürükleyen AKP politikalarına karşı, kararlı bir duruş sergilemek ve hem iç hem dış politikada çıkış yolunu göstermek durumundadır; yoksa ilk genel seçimde, halk başka bir alternatif üretecektir...
Yerel halk”a “milliyet farkı” tarifesi!
29 Nisan 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:46
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Antalya’da Limak Lara Hotel için Türkiye’den rezervasyon yapılınca daha fazla konaklama bedeli ödendiğini fark eden bir Türk, yabancı bir internet sitesinden daha ucuz fiyata rezervasyon yaptı. Otele gelince, Limak Lara Hotel yetkilileri, rezervasyon yapanın bir Türk olduğunu anladı ve kendisinden ekstra 120 Euro (4 bin 178 lira) fazla ücret aldı. Otel görevlisi, faturaya “Milliyet farkı karşılığı tahsil edildi” notu düştü.
Kültür ve Turizm Bakanlığı ise sosyal medyada, belgesiyle birlikte gündeme getirilen skandal hakkında bir açıklama yaptı. Açıklamada "Antalya'da bir otelde yaşanan ve sosyal medyaya da yansıyan otel rezervasyonuna yönelik olarak Bakanlığımızca otelden resmî savunma istenmiş ve yapılacak denetim için kontrolör görevlendirilmiştir. Otelde yapılacak denetim ve incelemenin ardından yasal mevzuat gereği cezai işlem uygulanacaktır" denildi.
***
Hani Mehmet Şimşek, ABD'deki borç para arama gezisi sırasında, “Yerel halkı, enflasyonun düşeceğine ikna etmemiz gerekiyor” demişti ya, “yerel halk”a sadece Limak Lara Otel’de değil, Akdeniz Sahili’ndeki bütün turistik otellerde işte böyle “milliyet farkı” tarifesi uygulanıyor... Turizm Bakanlığı ise sanki olay tek bir otelde yaşanmış gibi açıklama yapıyor!
Tabii olayı daha ilginç hâle getiren, faturaya “milliyet farkı karşılığı tahsil edildi” yazılmasıdır. Yoksa uygulamayı Türkiye’de duymayan yoktur...
Aslında faturayı düzenleyen kasiyer Kasım Şahin’i kutlamak gerekir çünkü uygulamayı iki kelimeyle özetlemiş: Milliyet farkı!
***
Mehmet Şimşek’in derdi işte bu şartlarda “yerel halkı, enflasyonun düşeceğine ikna etmek...”
Yalnız, yerel halkın Türk olduğunu, oteller “milliyet farkı” diyerek kabul ediyor; Mehmet Şimşek ise o milliyetin adını bile söylemiyor.
Türklere sadece otellerde yüksek fiyat çekilmiyor; bir otomobil almaya kalksanız, yabancıdan üç kat fazla para ödemek zorundasınız. Hayatın her alanında Türkler, temel ihtiyaçlar için dünya fiyatlarından üç kat daha fazla para harcamak durumundadır.
Sonra da bu zulmü halka reva görenler, “Yeni Anayasa” diye tutturuyor. “AKP sayesinde Türk olmaktan kurtulduk” diyorlardı ya yeni anayasa yaparak, Türklerin desteğiyle Türkleri Türk olmaktan kurtarmaya çalışıyorlar! Garip ama gerçek bu!
***
Ahmet Bican Ercilasun hocamız ise “Çıkarın ağzınızdaki baklayı. Mert olun, istediğiniz neyse açıkça söyleyin. İkide bir yeni anayasa deyip duruyorsunuz. Ne istiyorsunuz? Yuvarlak lafları bırakın, açıkça söyleyin, milletten kaçırmayın.
İlk dört maddeyi mi değiştirmek istiyorsunuz? Bunu milletin asla kabul etmeyeceğini bildiğiniz için mi ağzınızda dolaştırıyorsunuz lafı? Darbe anayasası imiş, sivil anayasa yapmalıymış. Bırakın bunları, açık konuşun. Neleri çıkarmak istiyorsunuz, neleri koymak istiyorsunuz, bunları söyleyin. Millet de niyetinizi bilsin, ona göre davransın.
Anayasadaki Türk sözlerinden mi rahatsızsınız? Türk’ü tanımlayan, vatandaşlığı düzenleyen 66. maddeyi mi kaldırmak istiyorsunuz? Türk milletine ‘Siz Türk değilsiniz!’ anlamına gelebilecek bu taleplerinizi açıkça söyleyin de bilelim.” diyor...
***
Ercilasun Hoca, hayatının her döneminde ve zor zamanlarda net tavır sergilemiş örnek bir Türk aydınıdır. 12 Eylül’den sonraki darbe ortamında herkes darmadağın olduğunda, Ercilasun, haksız yargılamaları eleştiriyordu.
Ercilasun, 3 Mayıs’ta İstanbul’da Bağlarbaşı Kongre Merkezi’nde düzenlenecek “Altın Bozkurt” ödül törenine katılacak. Ben İstanbul’da olmayacağım için katılamayacağım ama katılsaydım, “Hocam, Türkiye’de Türk olmanın faturası neden bu kadar ağır?” diye sorardım. Benim cevabım var da Hoca’nın yorumunu merak ediyorum...
AKP’nin “Yeni Anayasa” tuzağı!
30 Nisan 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:46
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum, “Yeni Anayasa”da ilk 3 maddenin değişmeyeceğini ve yüzde 50+1 şartının korunacağını açıkladı. Uçum, “Cumhuriyetin, Cumhuriyetimizin kurucu lideri Atatürk’ün, üniter yapının, adalet ve insan haklarına dayanan, demokratik, laik, sosyal devlet ve hukuk devletinin temel olduğu, resmî dilin Türkçe, bayrağın ay yıldızlı Al Bayrak, millî marşın İstiklal Marşı, başkentin Ankara olduğu bir anayasa (yani ilk üç madde) Milletimizin vazgeçilmezidir.” dedi.
Aynı Mehmet Uçum, 30 Aralık 2015 tarihli yazısında, "1924''le birlikte Kuruluş Felsefesi''ne geçildi ve bu Kuruluş Felsefesi -- dışlayıcı ve baskıcı -- ulus yaklaşımı üzerine kuruldu. Bu felsefeden ise, tek etnik ve lengüistik (dilsel) kimlik esaslı Türk Milleti ideolojisine dayanan devlet pratikleri çıktı.
Kuruluş Felsefesi, 2002'den itibaren Türkiye Toplumu tarafından tasfiye sürecine sokuldu. Yani, dışlayıcı ve baskıcı Türk Milletinden kapsayıcı ve özgürleştirici Türkiye Milletine geçiş sürecinde Kürt sorununun kalıcı çözümünün gerçekleşeceği bir siyasal realite söz konusudur. Gerçekten de Türkiye Toplumu, özellikle AK Parti hükümetleriyle birlikte bir Türkiye Milleti inşa süreci yürütüyor." diye yazmış ve bu söylemi daha sonraki yıllarda da birkaç defa tekrarlamıştı.
***
Bu tür görüşleri ilk seslendiren kişi, PKK terör örgütünün başı Abdullah Öcalan idi. Öcalan, çözüm süreci sırasında “Atatürk ilk Meclis döneminde Türk Milleti dememişti" yaklaşımını, "ortak vatan" politikasının temeli yapmıştı...
Demokratik Toplum Partisi'nin Genel Başkan Yardımcısı Emine Ayna da "Türkiye kavramı olmalı, Türk Milleti değil. Türkiye Ulusu olmalı, Türk Ulusu değil. Türkiyelilik kavramı olmalı, Türk değil. Bunlar değiştiği zaman çözümün yolu açılır" demişti...
2004 yılı Ekim ayında Başbakanlığa bağlı "Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu" raporunda da "tek kültürlü ulus-devlet modelinin insan haklarını göz ardı eden boyutu yerine, çok kültürlü, çok kimlikli, özgürlükçü ve çoğulcu yeni bir toplum modelinin esas alınması" önerilmişti!
Ali Kırca'nın Siyaset Meydanı programında, Korkut Özal, ağabeyi Turgut Özal'ın Cumhurbaşkanı iken kendisine Türkiye'nin adının "Anadolu Cumhuriyeti" olarak değiştirilmesinden söz ettiğini açıklamıştı!
Fakat Amerikan Kongresi'nin 1896 tarihli gizli kararına göre Anadolu Cumhuriyeti ile tasarlanan, Hristiyan-Yahudi karışımı bir federasyon idi. Orada Kürt'e de yer yoktu!
***
Mehmet Uçum’daki bu 180 derecelik dönüş, bir tuzak... Çünkü herkes biliyor ki, AKP’nin asıl davası, Türk kimliğini Anayasa’dan kaldırmaktır. Bu yönde çok açıklamaları oldu. Ayşenur Bahçekapılı, AKP Grup Başkanvekili iken 2009 yılında, Taraf Gazetesi'nden Neşe Düzel'e, açılımın başarısının Anayasa'daki “Türklük” tanımının kaldırılmasına bağlı olduğunu söylemişti.
Bahçekapılı, “Vatandaşlık tanımı da değiştirilecek. Herkes kendi etnik kökenini ifade edebilecek ve üst kimlik olarak 'Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım' diyecek.” diye konuşmuş ve Neşe Düzel’in “Yani Vatandaşlıktaki 'Türklük' tanımı kalkacak öyle mi?” sorusuna da “Tabii. Yoksa demokratikleşmeyi yapamazsınız” diye cevap vermişti.
***
Mehmet Uçum, önceki iddiaları hakkında tek kelime bile etmeden, bir pişmanlık belirtmeden, “ilk üç madde değişmeyecek”, “Cumhuriyetin temelleri değişmeyecek” diyor?
Madem, Cumhuriyetin temelleri değişmeyecek, AKP sözcüleri, neden her fırsatta 1921 Anayasası’na dönüşten söz ediyor?
Madem, Cumhuriyetin temelleri değişmeyecek Millet İttifakı’nın mutabakat metninde, neden 1961 Anayasası “darbe anayasası” diye reddedilirken, 1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu’na atıfta bulunuldu?
Bilindiği gibi ilk olarak “1921 Anayasası’na dönelim” diyen Abdullah Öcalan idi. Adalet Bakanı iken Abdülhamit Gül de “1921 Anayasası, Türkiye'de yaşayan herkesin her düşüncenin, her inancın, her anlayışın yansıdığı bir toplumsal sözleşme metnidir. 100 yıl sonra aynı ruhla bunun yine gerçekleşeceğine, inancımız tamdır.” dedi.
Tayyip Erdoğan ise “milletin çeşitliliğini yansıtan bir Anayasa” yapacaklarını ilan etti.
Madem, cumhuriyetin temelleri değişmeyecek; “milletin çeşitliliğine dayanan anayasa” ne demek?
NOT: Herkes düşünsün diye soruyorum...
31 Mart, iktidara ‘çekil!’ çağrısıdır...”
01 Mayıs 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:46
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Şevket Bülent Yahnici dikkat çekti de ben öyle fark ettim; Eski Yargıtay Birinci Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk, 2024 yerel seçimlerini "Türk Halkı’nın Siyasetçilere Çağrısı" başlığı altında yorumladı ve çok önemli tespitler yaptı.
***
Sami Selçuk, yerel seçim yorumuna "Hemen baştan belirtmek gerekir ki, demokratik hiçbir ülkede yerel seçimlerde adayların dışındaki kişiler, özellikle cumhurbaşkanı, başbakan, parti başkanları vb. gibi bütün ülkeyi yönetenler ya da yönetme iddiasında bulunanlar, eylemli olarak propagandalara katılmazlar, seçim alanlarına inmezler.
Neden?
Çünkü alanlara inerler ve azınlıkta kalırlarsa, seçim genel seçime ve oylama da güven olmasına; seçim de güven oylamasına dönüşürse; seçimin sonucuna katlanmak ve azınlıkta kalırlarsa halkın istencine (iradesine) boyun eğerek çekilmek zorunda kalırlar." diye başladı ve şöyle devam etti.
"2017 oylamasına göre seçilen devletin başkanı, yerel seçimlerde devletin uçaklarıyla gittiği bütün illerin ve pek çok ilçenin alanlarında, yerel sorunları değil, ülkenin temel sorunlarını gündeme getirerek söylevler çekmiş, yerel seçimlerde partisinin adaylarına oy istemiştir. Bununla da yetinmemiş, adalet, iç ve dış işleri dâhil, on yedi bakanını da seçim alanlarına yollamış; dahası, 'İstanbul seçimlerini kaybeden, Türkiye’de seçimleri kaybetmiş sayılır' diyerek taahhütlerde bulunmuş; kısaca kendi davranışlarıyla ve bağlayıcı sözleriyle bu seçimin iktidar için bir “güven oylaması” olduğunu sağır sultanlara bile duyurmuştur.
31 Mart 2024 oylamasının öznel değerlendirmeleri bir yana bırakırsak –ki, bu zorunludur- kimsenin karşı çıkamayacağı nesnel, çarpıcı sonucu açıktır ve şudur: İktidar partisi ve destekçisi parti, azınlıkta kalmıştır. 31 Mart 2024 tarihinden bu yana Türkiye, azınlık tarafından ve ne yazık ki antidemokratik olarak yönetilmektedir.
Öyleyse, iktidar da, muhalefet de, gerçeklere dönmeli, seçimin nesnel sonuçlarını çarpıtmamalı, halkı da asla aldatmamalıdır."
***
Selçuk, yazısına, "Bu seçimler, halkın, ‘yeter artık çekil' çağrısıdır" diye biten on paragrafla devam ettikten sonra "Oylamanın nesnel sonucuna göre, Türk halkı, özgür istenciyle iktidar partisini azınlığa düşürerek sarı kart göstermiş, ona açıkça ‘hayır, artık çekil!’ muhalefete de ‘çoğunlukta olmanın sorumluluğunu yüklen!’ demiştir.
İktidar çekilmeli, ülkeye hukuk ve barış yeniden gelmelidir. Çünkü demokraside hiç kimse çoğunluk istencini ortaya koyan gücün üstünde değil; o gücün buyruğu altındadır. Bu kurala uymayan her girişim, hukuk ve adalet dışıdır." diye bitirdi...
***
Peki Anayasa’yı defalarca çiğneyerek meşruiyetini ve halkın oylarıyla da çoğunluğu kaybetmiş iktidarın çekilmesi gerekirken neden Anayasa konuşuluyor?
Çünkü azınlığa düşmüş iktidar, Anayasa tartışmasıyla, yenilgisini unutturmaya ve kendisine yeni bir meşruiyet kaynağı oluşturmaya çalışıyor...
Bu bakımdan, birinci parti konumuna yükselmiş CHP’nin, halkın yüz çevirdiği bir partiyle, esasa girmeden olsa bile usulden Anayasa değişikliği veya Yeni Anayasa konuşması, seçim galibiyetinin hakkını vermemek ve birinciliği rakibine bırakmak olur...
***
Yeni seçilen CHP’li belediye başkanları da muhalefet alışkanlığı ile AKP’li eski başkanların borç listesini yayınlıyor... Değerli dostum Osman Baş, “Belediyelerin borçlarını anladık da bir de alacaklıları açıklasalar daha doğru olur.” diye mesaj yazmış...
Borç listesini yayınlamak, halka şikâyettir; pasif bir tutumdur, alacaklıların kimler olduğunu açıklamak ise usulsüz harcamaların soruşturulmasına dönük aktif bir eylemdir...
CHP, muhalefet alışkanlıklarını bir tarafa bırakmalı, birinci parti olmanın gereklerini yapmalıdır...
---
NOT: Ahmet Bican Ercilasun’un 3 Mayıs’ta İstanbul’da olacağından bahsetmiştim. Ercilasun, 3 Mayıs’ta, üç ay önce kararlaştırıldığı üzere Konya’da düzenlenen “Ahmet Bican Ercilasun’a saygı gecesi”nde bulunacağı için İstanbul’daki “Altın Bozkurt” ödül törenine katılamayacak.
Taksim düşerse AKP mi düşer?
02 Mayıs 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:45
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
AKP iktidarı, işçilerin 1 Mayıs’ta Taksim’de buluşmasını yine önledi ama bu arada İstanbul’da hayatı felç eti. Tayyip Erdoğan, 2018’de “Türkiye, kendi hedeflerinin yanı sıra küresel hedeflerin de sancaktarıdır. Biz sendelersek, Kudüs düşer, Filistin, Somali, Arakan düşer. Bize kurulan tuzakları tek tek sahiplerinin başına geçireceğiz” demişti ya galiba, Taksim’e işçilerin çıkmasından da aynı şekilde endişe ediyor! Öyle ya, Anayasa Mahkemesi’nin dört ay önce aldığı, “Taksim Meydanı’nın idarece önceden belirlenen toplantı alanlarından biri olmadığı şeklindeki gerekçe, tercih edilen mekânda toplantı yapılmasını tamamen yasaklamak için yeterli kabul edilemez.” kararına rağmen İstanbul Valiliği, Taksim’e giden bütün yolları kapattı. Dolayısıyla hayat durdu...
***
İşçiler Taksim’e çıksa ne olur, AKP iktidarı için kıyamet mi kopar?
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Özgür Özel, TBMM Grup Toplantısında “Esasen Taksim, Gezi Parkı birileri tarafından kendi egemenlik sancaklarıymış da oraya toplum giderse egemenliklerini, iktidarlarını kaybedeceklerini sanıyorlar. Oysa siz bir yasaklama ile egemenlik kurmaya başladıysanız, zaten orada artık egemenlikten, muktedirlikten, iktidardan bahsedilemez. Baskı, güçle tesis edilen iktidarlar eninde ve sonunda kaybetmeye mahkûmdur” dedi.
Bir de sosyal medyada, “AKP iktidarı, Taksim sınırları ve Taksim’e giden yollar için aldığı önlemleri, sınırlarda almış olsaydı, 13 milyon yabancı, elini kolunu sallaya sallaya Türkiye’ye giremezdi” tarzında eleştiriler yapılıyor.
***
AKP iktidarı, tamamen ABD’nin planlamasıyla, Suriyeli ve Afganlar için sınırlardaki önlemleri kaldırdı. Suriye’den akın başladığı zaman, ABD, Türkiye’de ve dünyada kamuoyu oluşturmak için Angelina Jolie’yi bile gönderdi... Afganistan’ı Taliban’a bırakan ABD, Afgan ordusunun askerlerini de açıklanmayan bir anlaşma gereği ceplerine para koyarak Türkiye’ye sevk etti.
ABD ve AKP iktidarı, Türkiye’nin rejimini değiştirmek için önce nüfusunu değiştirmek gerektiği konusunda anlaşmış olmalı ki Erdoğan, milyonlarca Suriyelinin Türkiye’ye getirilmesini halka kabul ettirmek için bu nüfus operasyonunu, ilk Müslümanların Mekke’den Medine’ye göç etmesi sırasında, Medinelilerin muhacirlere ensar olmasına benzetti... Yani, İslam dini, Türkiye’nin tek mermi harcanmadan işgal edilmesi için alet edildi...
13 milyon insanı Türkiye’ye yerleştiren Erdoğan şimdi, “1 Mayıs'ı propaganda aracına dönüştürmek isteyen terör örgütlerine istismar zemini sunulmamalıdır” gerekçesiyle Taksim’e işçileri sokmuyor...
***
Suriyelilerle birlikte Türkiye’ye giren teröristler için hiçbir önlem almayan iktidarın, Taksim’e işçileri sokmamak için bahane ürettiği ortada... Kaldı ki Afganistan’dan getirilenlerin tamamı asker! Üstelik iç savaş tecrübesi olan yüzbinlerce asker...
Bu kavimler göçünü, Angelina Jolie ziyareti ve ensar-muhacir edebiyatı ile olumlu gösteren iktidarın, işçilerin Taksim’e çıkışını önlemek için devletin güvenlik güçlerini seferber etmesi, gerçekten sendelemekten korktuklarını gösteriyor...
Taksim’de 1977’deki miting sırasında kanlı olaylar olmuş... Evet ama bu da bir Gladio operasyonu değil miydi?
BBP’ye göre Türkiye bir din devleti oldu!
Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Mustafa Destici, Ankara Büyükşehir Belediyesi yönetiminin, kentin ambleminin yarışma ile Ankaralılara sorulmasına dair teklifi, siyasi partilerin gruplarına sunmasına ilişkin, “Bu amblem mevzusunu tabulaştırmamak, kutsallaştırmamak lazım. Burası artık bir Türk İslam devleti ve Ankara da bu Türk İslam devletinin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin başkenti... Bizim Hititlerle falan da bir alakamız yok. Ankara’da yaşayan hiç kimse Hititlerin torunu değil” dedi.
Bilindiği gibi Türkiye bir İslam ülkesidir ama İslam devleti değildir! “İslam devleti” dediğiniz zaman Anayasa suçu işlemiş olursunuz. Hele hele “artık böyle” derseniz, iktidarın devleti din devleti haline getirdiğini itiraf etmiş olursunuz. Oysa Hz. Ali’ye göre de devletin dini adalettir, hukuktur.
Hititler veya Hitit kursu ayrı bir konu ama Türkiye topaklarındaki bütün değerlere sahip çıkmak gerekir. Sonra, başka bir millet, kendisini Hititlere, dolayısıyla Anadolu’ya bağlarsa ses çıkaramazsınız! Atatürk, Etibank ve Sümerbank’ı kurarken bütün bunları öngörmüştü...
1 milyon Gazzeli nereye gidecek?
03 Mayıs 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:45
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gözden kaçan önemli bir açıklama var... ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, ABD Temsilciler Meclisi’nde düzenlenen bütçe oturumunda soruları yanıtladı. Anadolu Ajansı’nın haberine göre İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun "rehine anlaşması olsa da olmasa da Refah’a girecekleri" yönündeki açıklamasıyla ilgili Austin, "Saldırı gerçekleşmeden önce yapılması gerektiğine inandığımız çok sayıda şeyi görmedik." dedi.
Austin, California Temsilciler Meclisi üyesi Demokrat Ro Khanna'nın, "Biz en güçlü bir ülkeyiz, bu konuda müphemliğe yer bırakmadan Netanyahu'nun Refah'a girmemesi gerektiği yönünde net bir mesaj verebilir misiniz?" sorusuna, “Onlara, savaş alanında sivillerin güvenliği için çok daha fazlasını yapmaları gerektiğini her defasında söyledik.” diye yanıt verdi.
Netanyahu’nun mevcut durumda Refah'a girmesine karşı olduğunu belirten Austin, girmesi hâlinde ise buna karşılık ABD'nin tutumunun ne olacağına ABD Başkanı Joe Biden’ın karar vereceğine işaret etti.
Austin, Refah’ta sivillerin hepsinin tahliyesinin gerçekleşmesi konusunda şüpheleri olduğunu belirterek, 1 milyon insanın nereye gidebileceği sorusuna da “muhtemelen Kuzeye” şeklinde karşılık verdi.
Austin’in "Kuzey"den kastının ne olduğu anlaşılamadı!
***
Türkiye’de ise Zafer Partisi Millî Güvenlik ve Stratejiden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Dr. Fikret Bayır hükûmeti, Hamas’ın Türkiye’ye yerleşmesi ve olası Filistin göçü konusunda uyardı.
Bayır’ın açıklaması şöyle:
“Hamas Siyasi Büro Şefi İsmail Haniye, 20 Nisan 2024'te, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile İstanbul'da bir görüşme yapmıştı. Anılan ziyaret öncesinde, Hamas lideri ve yöneticilerinin Katar'da daha fazla kalamayacağı ve bu ülkeden İran veya Türkiye'ye taşınacağına dair haberler medyada yer almıştı.
20 Nisan görüşmesinden sonra Haniye ve bir kısım Hamas yöneticisinin İstanbul'da kaldıkları ve bu süre içinde; basın açıklaması yaptıkları, çeşitli heyetleri kabul ettikleri ve Haniye'nin bir cemaate ziyarette bulunduğuna dair bilgiler açık kaynaklarda yer almıştır.
AKP hükûmetine soruyoruz:
* Hamas lideri ve yönetimi İstanbul'a mı taşınmıştır?
* 22 Ekim 2023'te Türkiye'den gönderdiğiniz Hamas şefini yeniden kabul ederek hesapsız riskler alındığının farkında mısınız?
* Bir yanda İsrail ile ticaret yaparken, diğer yanda Hamas'ı yeniden İstanbul'a kabul etmek ne anlama gelmektedir?
* Hamas'ın İstanbul'a taşınması, İsrail'in muhtemel Refah kenti saldırısı sonrasında, Filistinli göçmenlerin Türkiye'ye gelmesi için bir ön hazırlık veya koordinasyon amaçlı mıdır?
Hükûmet yetkililerini uyarıyoruz:
* Orta Doğu'daki çatışmalara taraf olmayın,
* Hamas veya başka bir grubu Türkiye'ye kabul etmeyin ve daha da önemlisi 13 milyon sığınmacı ve kaçağa ilave olarak yeni bir Filistin göçünü asla kabul etmeyin!”
***
BBC’nin haberine göre Birleşik Arap Emirlikleri merkezli Sky News Arabia haber sitesi 19 Nisan'da yayımladığı bir haberde Hamas liderlerinin bir sonraki merkezinin İran ya da Türkiye olabileceğini öne sürmüştü.
Amerikan Wall Street Journal gazetesinin 20 Nisan'da yayımladığı bir başka haberde ise Hamas'ın siyasi liderlerinin Katar'dan ayrılmak için alternatifleri araştırdığı iddia edilmişti.
Erdoğan ise konuyla ilgili soruyu, "Önemli olan Hamas liderlerinin nerede olduğu değil, Gazze'deki durumdur. Katar'daki konumlarının ne olacağı hususunda doğrusu bana böyle bir bilgi gelmedi. Katar Emiri Sayın Şeyh Temim’in, bu kardeşlerimizle ilgili, onların Katar'daki pozisyonunu yok farz edecek bir adımı atacağına dair bir şey duymadım. Böyle bir adım atacağını da düşünmüyorum” diye yanıtlamıştı.
Milletin çeşitliliği” dayatması; CHP ve MHP’nin tutumu...
04 Mayıs 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:45
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Anayasa tartışmaları konusunda CHP’nin tutumu konuşuluyor. AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, CHP Genel Başkanı Özgür Özel ile görüşmesinde Türkiye’nin sivil bir anayasaya ihtiyacı olduğuna işaret etti. Özel ise “öncelikle mevcut anayasanın uygulanması” üzerinde durdu ve mevcut anayasa uygulanmazken yeni anayasanın konuşulamayacağını ifade etti.
Görüşmeden sonra Erdoğan, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’u çağırdı...
Bu aşamada soru şudur: AKP, mevcut Anayasa’ya aykırılıkların tamamını düzeltse, CHP yeni anayasayı konuşmaya mı başlayacak? Başlarsa ne diyecek? Devletin temel nitelikleri ile ilgili maddeler hariç, Anayasa’da değişmeyen ne var? CHP, AKP ile devletin temel niteliklerinin değiştirilmesini mi tartışacak? Hani Tayyip Erdoğan, “Milletin çeşitliliğine dayalı anayasa yapacağız” diyor ya... Devleti Türk Milleti temelinde kuran CHP, AKP ile milletin çeşitliliğinin Anayasa’ya yansıtılmasını mı konuşacak?
***
CHP’nin tutumu bulanık ama MHP’nin AKP’nin başlattığı “Yeni Anayasa” tartışmasıyla ilgili görüşü açıklandı. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de Tayyip Erdoğan ve Numan Kurtulmuş gibi “Darbe anayasası Türkiye'ye layık değildir. Artık vakit gelmiştir.” dedi.
Bu arada konu ile ilgili olarak Akın Hacısalihoğlu, bir mektup gönderdi:
“Sayın Arslan Bulut
Malumunuz Türkiye kapalı kapılar ardında, bir taraftan Kürtlere özerklik verilmesi diğer taraftan da mültecilerin Türkiye’ye entegrasyonu dayatılarak ikili kıskaca alınmak isteniyor.
Bahçeli’nin DEM’e karşı sert çıkışları var ama Anayasa’da milletin çeşitliliğine yönelik bir takım değişiklikler olursa MHP’nin, DEM, AKP ve HÜDAPAR ile aynı istikamette oy kullanacağı kanaatindeyim.
MHP’nin hazırlamış olduğu 100 maddelik yeni Anayasa taslağında, Anayasanın değiştirilemez ilk dört maddesi bir madde haline getiriliyor ve Anayasanın başlangıç hükümleri değiştiriliyor.
Buradan, Bahçeli’nin niyetini anlamak mümkün... Anlaşılan o ki, ‘Milletin Çeşitliliğine’ gidiş yolunun taşları milliyetçi bir liderin katkılarıyla döşenecek. Bunlarla alakalı çok şeyler yazdınız ama Bahçeli’nin ısrarla Erdoğan’ın iktidarda kalmasını istemesi, bana bunları düşündürüyor.
Saygılarımla...”
***
Devlet Bahçeli ise 4 Mayıs 2021’de, partisinin 100 maddelik yeni anayasa önerisinin hazır olduğunu açıklayarak; çalışmanın önce AKP ve Cumhurbaşkanı ile paylaşılacağını söylemişti.
Bahçeli, şöyle demişti:
“Anayasa önerimiz 4 kısım, 100 maddeden oluşmaktadır. Anayasanın değiştirilemez maddeleri aynen korunmuştur. Devletin genel esasları, ilk beş maddede düzenlenen şekli ve nitelikleri aynen korunarak birinci maddede ele alınmış, maddenin son fıkrasında 'bu madde değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez' denilmiştir.
Anayasanın başlangıcı, dünyada 164 ülke anayasa başlangıçları incelenerek, Türk milletinin ortak değerlerini kucaklayan ve muasır devlet olmanın gereklerini dikkate alan bir yaklaşımla yazılmıştır.
Başlangıca, ‘Allah’ın lütfu, kardeşlik ruhu ve vatan sevgisiyle varlık bulmuş biz Türk Milleti’ düsturu ile giriş yapılmıştır.
*Üniter devlet ilkesine anayasada açıkça yer verilerek, idari yapılanmada ‘il esası’ korunmuştur.”
***
Görüldüğü gibi MHP önerisinde, “değiştirilemez” maddeler tek maddede toplanarak şeklen de olsa değiştirilmiş; yol açılmış oluyor!
Başlangıç ilkelerine “Allah’ın lütfu” lafzı ekleniyor.
Mevcut başlangıç metnindeki “Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı” hükmü, böylece ortadan kaldırılmış oluyor...
Erdoğan, “Milletin Çeşitliliği” diye ısrar ederse, CHP de kabul ederse, MHP “Ne yapalım, biz kabul etmedik ama AKP ve CHP oyları ile geçti” mi diyecek?
MHP, DSP ve ANAP ile koalisyon sırasında “hükûmeti bozarım” çekincesini kaldırarak, “AB’ye uyum” yasalarının yolunu bu taktikle açmıştı! MHP, idamın kaldırılmasına, Kürtçe yayın ve öğretime, vakıflar maddesine, daha doğrusu yasanın tümüne “hayır” demişti ama bu “hayır” ve itiraz süresi geçtikten sonra Anayasa Mahkemesi’ne başvurmak, MHP’yi sorumluluktan kurtaramamıştı. Şimdi yine aynı oyun oynanabilir...
İnsan ithalatı ve “angus”luk!
06 Mayıs 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:45
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Kapı kapı dolaşarak siyasi partileri, “Yeni Anayasa” için ikna etmeye çalışan TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, Has Parti Genel Başkanı iken 2011 yılında, angus ithali konusunda, "Nüfusumuz az olsa, bunlar insan da ithal edebilirlerdi" demişti. Aslında dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, yabancılara 20 bin dolara vatandaşlık vermek projesi vardı. Sonradan yapılan düzenlemeyle 400 bin dolar değerinde gayrimenkul satın alan yabancılar, doğrudan Türk vatandaşlığına başvurma hakkı kazandı.
2011 yılından itibaren, Suriyeliler için sınırlar açıldı. Ev eşyasını kamyonete yükleyen Suriyeliler akın akın Türkiye’ye taşındı! Ardından Taliban’a terk edilen Afganistan’daki yüz binlerce ordu mensubu, ceplerine para da konularak Türkiye’ye gönderildi. Pakistanlılar, Sudanlılar derken Türkiye 72 milletin akın ettiği bir ülke hâline geldi. İktidar, rakamları küçük gösteriyor ama nüfus yapısını değiştirerek rejimi de değiştirmek ve Türkiye’yi Türk devleti olmaktan çıkarmak gibi hedeflerini saklamıyor artık... Bunu yaparken, Türkleri ensar-muhacir edebiyatı yaparak aldattılar...
***
Biz 2011 yılından beri, “Suriyelilerin Türkiye'ye sürülmesi veya getirilmesi, iktidar tarafından 1.5 milyon çadır siparişi verecek kadar planlanmış bir süreçtir. Suriye'nin kuzeyinin boşaltılması ve burada bir PKK devleti kurulması için Türkiye kullanılıyor.” diyorduk ama halkın çoğunluğu bu tehdidi algılamıyordu.
Ahmet Yaman adlı okurumuz ise "Suriyeliler hakkında söylenen 'savaştan kaçtılar', 'sığındılar', 'göçtüler' kelimelerinin hiçbiri doğru değildir. Doğru olan şudur: Suriyeliler getirildi! Suriye'de birkaç yıldır yaşanan kargaşa, bunların gelmelerinin sebebi değil, getirilmelerinin bahanesidir. Çok daha kapsamlı ve derin bir proje için getirildiklerini, toplumumuzda da herkes bir gün anlayacak ama korkulur ki, iş işten geçmiş olacak. Gönderilmiyorlarsa; savaş için gelmemişler, başka hesaplar için getirilmişler demektir." diyordu.
***
Tehdidi, hem akademik hem siyasi düzeyde topluma anlatan iki kişi vardı. Prof. Dr. Ümit Özdağ ve Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu...
Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, tehdide çok önceden işaret ederek “Bu bir yeni kavimler göçü. Bu bir demografik istila” diyerek uyarılarda bulunuyordu.
Eski Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, "Yarın çok geç olacaktır. İş işten geçtikten sonra, hep söylemiştik demeyelim. Bu bir kavimler göçüdür. Ülke nüfusunun şimdilik yüzde 10'unu oluşturuyor gelenler. Bir an önce tedbir alınmazsa, sonu iyi olmayacaktır. Hükûmetin bilgisi olmadan sınırdan bu kadar insanın geçmesi mümkün değil" diyordu.
Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı, “Mülteci dediğimiz 10 bin, 50 bin olur. Onlar da geçici; şartlar iyileşince kendi yurtlarına gönderilir. Gayri resmî 13 milyon mültecinin olduğu bir ülkede mülteci değil, üstü örtülü bir istila vardır. Bu ileride Türkiye’nin başını çok ağrıtacak.” şeklinde görüşünü ortaya koymuştu...
Yazar Ramazan Kağan Kurtoğlu “Mezopotamya’da 6 bin yıl önce bir medeniyet kuran Sümerler ‘göçmen ucuz işçi’ olarak getirdikleri Akadların isyanıyla yıkıldı. 2000 yıl önce Roma’yı Hristiyanlaştıran ve yıkan, tahıl kıtlığı ve sığınmacılardır. Kavimler göçü Avrupa’yı kökten değiştirmiştir. 21’inci yüzyılda göçler silahtır.” diyordu...
***
“Kavimler göçü”, MS. 350 yıllarında Hunlar’ın Batı’ya hareket etmesi ve önüne gelen kavimleri de Batı’ya doğru itmesiyle başladı. Sonunda Roma yıkıldı, Avrupa’nın siyasi haritası tamamen değişti...
Batı’nın şimdiki hedefi, Türkleri, kavimler göçü ile Anadolu’da tamamen eritmektir. Son seçimlerde iktidarın kaybetmesinin birinci sebebi, halkın büyük çoğunluğunun “bu istilayı seyretmek, artık angusluk sayılır” kabulüdür.
Küresel sistemin çöküşü ve Sinan Ateş...
07 Mayıs 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:45
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İsrailli haham Nir Ben Artzi, 2015 yılının Şubat ayında İnternet’teki blog sayfasından ülke dışındaki Yahudilere çağrı yaparak, “ABD ve Avrupa ekonomik krizlerle boğuşacak. Dünyada pek çok doğal felaket ve büyük depremler olacak. Tanrı, İsrail’in çevresindeki bütün ulusları ortadan kaldıracak. İranlılar birbirini yemekle meşgul. Mısır yanıyor ve onlar Suriye gibi olacak. Hamas, Mısır’ın başına bela olacak. Türkiye, kendi iç meseleleri ile uğraşacağından İsrail’e dokunamaz. Suriye haritadan silinecek. Bulunduğunuz ülkelerde size iyi davranmıyorlar. Sizin için en güvenli ülke İsrail’dir” demişti.
***
“Haham’ın kehanetleri”, tam olarak değil ama büyük ölçüde tuttu. Zira bu iddialar kehanet değil, İsrail devletinin nasıl bir yol tutturacağını bilerek yapılan konuşmalar idi...
Hamas’ın İsrail’e saldırısı, İsrail’e, Gazze’deki Filistin-Arap varlığını tamamen tasfiye etmek için fırsat verdi. Yalnız İsrail, sadece etnik arındırma, nüfusu göçe zorlama gibi yöntemlerle yetinmedi, doğrudan katliama ve soykırıma yöneldi.
Soykırıma karşı en ciddi tepkiyi, Güney Afrika Cumhuriyeti ve Güney Amerika ülkeleri gösterdi. Kolombiya, İsrail ile ilişkileri tamamen kesti. Türkiye, 35 bin kişi katledildikten sonra İsrail ile ticareti, durdurduğunu açıkladı.
***
Sivil toplum olarak en kuvvetli tepkiyi ise Amerika’daki üniversite öğrencileri ortaya koydu... Yalnız bu konuda Nihat Genç’in önemli tespitleri var. Özetle şöyle diyor:
“Amerika’nın ‘elit’ üniversitelerinde anti-siyonist eylemler kapitalizmin tarihi açısından çok derin kırılmalar ve anlamlar taşıyor!
Çünkü bu elit üniversiteler kapitalizmin savaş makinesine kalifiye eleman yetiştirmek ve çok uluslu şirket hegemonyasının sürekliliği için kurulmuştu!
Elit üniversiteler feodal dönemle kapandığı sanılan yeni soylular yetiştirmek için kurulmuştu!
(Türkiye’de) Akademiyi ve medyayı ve piyasayı ele geçirmiş bu holdingler, elli uzun yıldır sizleri, laik, şeriat, Suriye savaşı, etnik, mezhep, PKK, Şeyh Sait ve FETÖ’yle savaştırıyor! Ülke topraklarını masaya yatırıp size açılım tartıştırıyor!
Ekonomik krizler katlandıkça katlanıyor, ülke toprakları satılıyor, on milyonlarca mülteci gelmiş ve açlık yokluk hiç gündemden düşmüyor ama onlar İslamcılık adına FETÖ adına anayasayı değiştiriyor, PKK’yı yine önünüze sürüyor!
Amerikan üniversitelerinde anti-siyonist eylemlere katılan öğrenciler de o büyük zihinsel kuşatmadan çıkamaz, çünkü iş bulamazlar ama insanlığa bir kapı aradılar!
Müesses nizamın-hegemonyanın savaş makinesine meydan okudular!
Haberiniz olsun, satılmışları ve iş birlikçileri ‘özgür başarılı demokrat bireyler’ olarak takdis edip diploma ve ödül ve maaş veren, bu düzen, kökünden tartışılmaya ve çözülmeye başlamıştır!”
***
Dünya düzeninin kökünden sarsıldığına dair bir tespit de Mısır’dan geldi. Dünya Müslüman Âlimler Birliği Mütevelli Heyeti Üyesi Prof. Dr. Vasfi Aşur, “Kendini savunma haklarının hangisi İsrail'in tüm bu barbarlıkları yapmasına izin veriyor? İsrail'in işlediği bu suçlara sessiz kalınması küresel sistemin çöküşünü daha da hızlandıracak.” dedi. Aşur, savaşın küresel düzendeki eşitsizliği, adaletsizliği ve insan haklarının bir yalan olduğunu ortaya çıkardığı görüşünü paylaştı. Aşur, dünyada İsrail'in Gazze'deki katliamı gibi katliamlara engel olacak yeni bir sistemin inşa edilmesinin artık kaçınılmaz olduğunu vurguladı.
***
Türkiye’de küresel sistemin emirlerine karşı gelen Sinan Ateş’in katledilmesinde azmettirici olanların hatta suikastçıyı evinde saklayanın, iddianamede adı bile geçmiyor... Sinan Ateş’e sıkılan kurşun, Türk Milleti’ne sıkılmıştır. Bu cinayetin tetikçilere yıkılarak kapatılması, Türkiye’de de sistemin sonunu getirecektir...
Devleti ayağa düşürmek!
08 Mayıs 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:44
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, son grup konuşmasında, Eflatun'un asırlar önce "en tehlikeli durum, devletin ayağa düşürülmesidir" dediğini, bugün hem Türk siyasetinin hem de küresel siyasetin mümeyyiz sorununun bu olduğunu kaydetti.
Bahçeli, “Kendilerini yükseltmek maksadıyla milleti ve devleti ayağa düşürmek için Türkiye düşmanlarının eline avucuna düşenler kelimenin tam manasıyla zillettedir ve siyaset platformunda bu köhne sıfatlarıyla arzı endam ettikleri ortadadır. Siyasetteki potansiyel ve popüler mesele yalnızca seçim kazanmakla, koltuk kapmakla, zirveye tırmanmakla, ezcümle iktidar olmakla sınırlandırılamaz, bunlarla da sınırlı görülemez. Millet varlığını, devlet hakkını, insan onurunu şartlar ne kadar ağır olursa olsun savunma ve sahiplenme fazileti gösterenler siyaseti adam gibi yapan yüz aklarıdır.” dedi.
Bahçeli, aynı değerlendirmeyi, 24 Aralık 2022’de MHP Siyaset ve Liderlik Okulu’nun 18. Dönem Sertifika Töreni’nde de yapmıştı.
O konuşmada Bahçeli, önce Türk düşünürü Yusuf Has Hacib’in “Aymaz olursa beyler işini bitiremez, /Aymaz bey bilmeli ki beyliği devam edemez.” sözlerini de hatırlatmıştı.
***
Çiğdem Yıldızdöken’in “Platon’da Demokratia Kavramı” adlı tezinden nakledelim:
“Platon’a göre yönetim, kölelerin, tacirlerin gündelikçilerin anladıkları bir sanat olmaktan öte bir bilimdir. Üstelik bilimlerin en çetini, en yücesidir. Böyle bir bilim kalabalıkta bulunmaz. On bin kişinin içinde elli-yüz kişide bile zor bulunur. Bu anlamda Platon devletin devlet olabilmesi için yönetim bilimine sahip olmasını; devlet sanatına sahip olmasını ölçü olarak almaktadır. Ona göre işlerini bilim üzerine değil de, yazılmış yasalar üzerine kuran devletlerde, bütün kötülükler meydana gelir. Bilime dayanmayan devlet, gerçek devlet olmadığı gibi, bu devletlerde yönetimin başında bulunanlar da gerçek devlet adamı değildir. Bunlar particiler, en kötü hayal tahrikçileri, sofistlerdir; devlet biliminden yoksun devletlerin kendileri de hayalden başka bir şey değildir.”
***
Sorun şu ki, 22 yıllık AKP iktidarında devlet, gerçekten ayağa düşürülmüştür. Devletin yönetim kademelerinde görev almak için birinci şart, lideri göklere çıkaracak kadar övmektir. AKP hükümetlerine bakanlık yapanların birinci vasfı budur. Müsteşarlık, genel müdürlük, daire başkanlığı, şeflik, düz memurluk hatta hizmetli olarak görev yapmak için ne gerektiğini herhalde bilmeyen yoktur. Diğer taraftan, AKP döneminin ilk 14 yılında devlet kadrolarının bir kısmı da sonradan terör örgütü olarak suçlanacak ve FETÖ denilecek cemaate bırakmıştır. Dolayısıyla kötü kadrolar, iyi kadroları elemiş, askeri okullarda bile zulmedilen öğrenciler, okulları tazminat ödeyerek terk etmek zorunda bırakılmıştır. Ordudaki terfiler, cemaat kontrolüne terk edilmiş, yüksek yargının cemaate teslim edilmesi için 12 Eylül 2010 Anayasa değişikliği yapılmıştır... Emniyet tamamen FETÖ’nün eline bırakılmıştır. FETÖ’nün 15 Temmuz’daki darbe girişiminden sonra tasfiye başlamış, ancak bu defa da kadrolar başka cemaat ve tarikatlar arasında paylaştırılmıştır. Yüksek yargıda görev yapanlar, hangi parti veya cemaatin kontenjanından atandıklarına bağlı olarak anılır olmuştur. Bu ikinci dönemde AKP iktidarını sayısal ve siyasal olarak ayakta tutan da MHP olmuştur.
Denilebilir ki, tarihte Türklerin kurduğu devletlerin hiçbirinde, devlet bu kadar ayağa düşürülmemiştir.
***
Bu bakımdan Bahçeli’nin Eflatun’un sözlerini hatırlatma amacı ne olursa olsun, devletin ayağa düşürülmesinden bahsetmesi, zamanlama olarak çok doğrudur...
Sadece Sinan Ateş suikastinde devlet organlarının takındığı tutumu ele alsak bile devletin ayağa düşürüldüğünü görmek mümkündür.
Sinan Ateş’in eşinin ifadesine yer verilmeyen iddianamenin kabul edilmesini isteyerek, azmettirici siyasilerin yargılanmasını önlemeye çalışmak da devleti ayağa düşürmek değil midir? Yargılamayı etkilemek başka nasıl olur?
Ata tohumu ve hibrit nüfus!
09 Mayıs 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:44
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Son yıllarda, tarımda “ata tohumu” kullanmak konusunda bir bilinç oluştu. Öyle ki Kırıkkale'de yerli üretime destek sağlamak maksadıyla belediyenin ata tohumlarından yetiştirdiği sebze fidelerinin ücretsiz dağıtımı sırasında izdiham yaşandı.
Kırıkkale Belediye Başkanı Ahmet Önal, dağıtımla ilgili olarak İHA’ya bilgi verdi ve "Bu aynı zamanda yerli üretimi de artıracak bir husus. Ata tohumu daha sağlıklı, bölgemize ve coğrafyamıza daha uygun. Hem de atalarımızın, dedelerimizin kullandığı tohumlar" dedi.
***
Yalnız ata tohumu da üretseniz, patent almadıysanız, bunları satmanız yasak! 2004’te çıkarılan “Islahatçı Haklarının Korunması Yasası” ve 2006'da çıkarılan “Tohumculuk Yasası”, tohum ıslahı yapan şirketlerin haklarını düzenliyor... Sonuçta bu yasalar, tohum pazarının şirketlerin eline geçmesini sağladı. Çiftçi, kendi ata tohumunu satarsa para cezası kesiliyor. Devam ederse çiftçilik yapmaktan men ediliyor. Ele geçen tohumların imha edilmesi masrafları de üreten çiftçiye ödetiliyor.
Bazı belediyeler, yasal gerekleri yerine getirerek halka ata tohumu dağıtıyor da yasak yer yer aşılmış oluyor...
***
Türklerin savaş yoluyla mağlup edilemeyeceğini kabul eden Batı dünyası, ekonomik yardım şartı olarak, mesela “buğday ve pancar üretimini azaltın, çiftçinin parasını biz ödeyelim” dedi ve bunu 57’nci hükûmete kabul ettirdi. Hani, IMF, kredi vermek için “15 gün içinde 15 yasa” çıkarılmasını şart koşmuştu ya...
AKP hükûmetinin icraatlarından biri de dönemin ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’un dayatmasıyla şeker fabrikalarını kapatmak oldu...
Cüneyt Arkın, Baba Bush'un, ilk görüşmede Turgut Özal'dan Amerikan filmlerine her türlü sınırlamayı kaldırmasını istediğini, onun da bu ricanın gereğini yerine getirdiğini söylemişti. Bu karardan sonra Amerikan filmleri sinemaları istila etmişti. Neyse ki yıllar sonra Türk dizileri, dünya piyasasına girdi de sorun biraz hafifledi...
***
Tarımdan sinemaya geçtim çünkü ata tohumlarının DNA dizilimi gibi kültürel kodlar da orijinaldir ve korunmalıdır...
Yalnız iş kültürel kodları korumakla da bitmiyor! Ata tohumu konusunda toplumda bir bilinçlenme var ama Anadolu ve Trakya’da hibrit tohum gibi bir de hibrit bir insan türü yetiştirilmek isteniyor. İşte 13 milyonluk sığınmacı akınının asıl sebebi budur. Hedefleri, nüfusu değiştirerek Anadolu ve Trakya’ya hâkim olmaktır. Hibrit tohumu yaygınlaştıranlar, hibrit insan türünü çoğaltmak için de çabalıyor...
Bunu daha önce kültür baskısıyla yapmayı denediler... Öyle ki 2001 yılındaki "Veneto'dan Batı Karadeniz Bölgesi'ne" sloganlı bisiklet gezisinin arkasından, küreselleşmenin "yerel yönetimlere otonomi vermek ve millî hükûmetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezî olmaktan çıkarmak" planı çıkmıştı. Bu proje, aynı yıl Tayyip Erdoğan'a gönderilen gizli memorandumla tıpatıp örtüşüyordu.
Bartın’da “Köklere dönüş projesi” adı altında atölye çalışmalarına katılanlara dağıtılan haritada Anadolu ve Trakya, Roma dönemindeki gibi 16 şehir devletine ayrılmıştı: Trakya, Bitinya, Misiya, Lidya, Karya, Likya, Pamfilya, Firikya, Kilikya, Kapadokya, Galatya, Paflagonya, Pont, Ermeniya, Antakya, Mezopotamya...
Katılımcılara dağıtılan belgede de "Amacı ulusal devletlerin iç federasyonunu gerçekleştirmek olan, politik bir fenomen geliştiriliyor. Globalizeleşme ve kimliği arama çalışmaları aynı paralelde seyreden iki muhakemeyi birleştiriyor... Orijinin bulunması, kişinin bölgeler ve devletler üstü bir kimlik kazanması olarak yorumlanıyor ve temelinde kişinin birçok ülkenin yurttaşıymış gibi düşünmesi fikrine ulaşılıyor. Sonuçta, en ideal biçimine, çoklu kimlik noktasına dönüşüm sağlanıyor." denilmişti...
***
Anadolu ve Trakya irfanına bu tür projeler işlemeyince Türkiye’yi yöneten siyasi iradelerle iş birliği yaparak dışarıdan nüfus ithalatına başladılar...
Yine başaramayacaklar ama bu defa, Türkiye’yi epey sallayacaklar
ABD raporunda Makarrı Hilafet ve Kariye Camisi!
10 Mayıs 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:44
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Marmara Üniversitesi’nde düzenlenen “İlgasının 100. Yılında Hilafet Çalıştayı”nda, 2014’te CHP ve MHP’nin cumhurbaşkanlığı için aday gösterdiği Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu “Hilafetin İlgasının Tedaileri ve Boşluğu Doldurma Gayretleri” başlıklı bir açılış konuşması yaptı.
Çalıştayda sunulan tebliğlerden biri “Hilafetin İlgası Türkiye ile İngiltere Arasında Yapılan ‘Muahede-i Hafiye’ ile mi Gerçekleşti?” başlığını taşıyor. Siyasal İslamcılar, uzun süredir, hilafetin, Türkiye ile İngiltere arasındaki gizli bir anlaşma ile kaldırıldığını iddia etmektedir. Bu tebliğ de konuyu yeniden gündeme taşımış oluyor.
veryansıntv’deki yazısında konuyu inceleyen eski CHP milletvekili Kemal Anadol, “Yani fesli Kadir tarihinde yer alan kanıtsız bir iddia ve iftira! Bu başlık bile çalıştay hakkında yeterli bilgiye ulaşmamıza yardımcı oluyor.” diye yazdı... Anadol, “Hilafeti kaldıran Atatürk’ün partisi CHP, bu çalıştaydaki savlara yanıt vermek zorundadır. Görüyor musunuz? Kılıçdaroğlu’nun on yıl önce attığı ok, bumerang gibi geri dönmekte ve partisine zarar vermektedir.” dedi...
***
Bu arada, Konya’da İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırılarını protesto etmek için yürüyüş düzenlendi.
Halk Eğitim Araştırma ve Dayanışma Derneği ile Peygamber Sevdalıları Derneği’nin ortaklaşa düzenledikleri İsrail'e tepki yürüyüşüne 800 kişi katıldı. Yürüyüş için, Kültür Park-Mevlânâ Meydanı arasındaki bir kilometrelik yol, polis tarafından trafiğe kapatıldı.
Anadolu Ajansı’nın haberine göre katılımcılar, yürüyüş sırasında "Aksa sana canım feda", "Hilafet kurulsun İsrail yok olsun", "Konya'dan Hamas'a direnişe bir selam", "Ordular Aksa'ya", "Cenk, cihat, şehadet", "Kahrolsun iş birlikçi hainler", "Vur vur Kassam Tel Aviv'i vur" şeklinde sloganlar attı.
***
Bir haber de Samsun’dan... Yine Anadolu Ajansı’nın haberine göre MHP’de Türk Dünyası ve Uluslararası İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı görevine getirilen Samsun Milletvekili Prof. Dr. İlyas Topsakal, Samsun'da yerel seçimleri kazanan Cumhur İttifakı belediye başkanlarına ziyarette bulundu. Topsakal, ziyaretlerinde AKP ve MHP’li belediye başkanlarına “hilafet sancağı” hediye etti.
Odatv haberinde ise MHP Samsun il başkanlığının mesajında da hilafet sancağı denilen tablonun, fetih sancağı olduğu bildirildi.
Osmanlı döneminde kullanılan “fetih sancağı”nda, kırmızı zemin üzerinde ay-yıldız, Kelimei Tevhid, Besmele ve Fetih Suresi birinci ayet ile Saff Suresi 13’üncü ayet yer alıyor. Fetih 1. Ayet’in anlamı, “biz sana apaçık bir fetih ihsân ettik.” Saff Suresi 13. Ayet’in anlamı ise “Allah'tan yardım ve yakın bir fetih.” şeklindedir...
Samsun MHP’nin ve Anadolu Ajansı’nın neden “hilafet sancağı” dediği belli değil. İlyas Topsakal’ı aradım ama cevap alamadım.
Aslında Türkiye’de yeşil zemin üzerinde kelimei tevhidden oluşan bayrak da “hilafet bayrağı” değil! Bilindiği gibi Suudi Arabistan bayrağı da yeşil zemin üzerine kelimei tevhid ve Hz. Ali’nin kılıcı Zülfikâr’dan oluşuyor. Yeşil zeminli kelimei tevhid bayrağının, son 150 yıl içinde meydana çıktığı biliniyor.
Hz. Muhammed döneminde kullanılan siyah sancağın ise hâlen Topkapı Sarayı’nda bulunduğu biliniyor... Bu sancağın aynısını, IŞİD de kullanıyor...
***
Toparlarsak, hilafet çalıştayı ile aynı gün, Konya’da "Hilafet kurulsun” sloganları atılması, tesadüf olmasa gerek.
Tesadüf olmayan başka bir gelişme daha var... 2. Bayezid döneminde manastırdan camiye çevrilen, 1945’ten sonra müze yapılan, 2020 yılında yeniden camiye çevrilen Kariye Camisi’nin ibadete açılışı var. Aytunç Altındal, bana 1949’da yayınlanan bir ABD raporunda, İstanbul’un üç vilayete bölündüğünü, merkez bölgenin, üç dinin merkezi olarak düşünüldüğünü, Fener Patrikhanesi'nin Vatikan modeli ile genişletilmesi ve Yahudiler için büyük bir sinagog inşa edilmesinin planlandığını ve Sultanahmet Camisi'nin Müslümanların merkezi, Kariye Camisi’nin ise "Makarrı Hilafet" olarak tespit edildiğini anlatmıştı.
Kariye Camisi’nin açılışının ardından hilafet çalıştayı düzenlenmesi o raporu hatırlatıyor..
Etki ajanlığı ve öldürme yetkisi!
11 Mayıs 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:44
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Suudi Arabistan'da Batılı şirketlerin desteğiyle inşa edilen 500 milyar Dolarlık şehir projesi Neom için bölgedeki arazileri boşaltmaya çalışan Suudi yetkililer, güvenlik güçlerine evlerini terk etmeyi reddedenleri, gerekirse vurarak öldürmeleri emrini verdi. BBC’ye göre Albay Rabih Alenezi, bölgedeki köylüleri evlerinden çıkarma emri aldığını söyledi.
Evini terk etmeyi reddeden bir kişi vurularak öldürüldü.
Hükûmetten gelen açıklamalara göre 6 binden fazla kişi bu hat üzerindeki evlerini boşalttı ve başka yere taşındı.
Ancak İngiltere'deki insan hakları kuruluşu ALQST'nin tahminlerine göre bu sayı çok daha fazla.
***
Türkiye’de ise bir televizyon dizisinde, askerliğini özel harekâtçı olarak yapmış bir genç, kendisine verilen talimatlarla, organ ticareti yapanları, esnaftan haraç toplayanları öldürüyor... Siyah pelerinli kahramana “Gaddar” adı veriliyor ve çıkartmaları her yere yapıştırılarak efsaneleştiriliyor...
Başka bir dizide de görevden ayrılmış ve yurt dışında görünen bir komiser, yine esnaftan haraç isteyenleri ve FETÖ’cüleri, kendisine verilen istihbarat bilgilerine göre tek tek bulup öldürüyor. Öldürdüklerinin bir yerine de 15 Temmuz’da Gölbaşı Polis Özel Harekât Merkezi’nde şehit düşen polislerin sicil numaralarını yazıyor. Çocuk katilini ise nedense öldürmüyor, sadece sapık katilin yerini birer mesajla görevdeki arkadaşlarına bildiriyor! Görevde bulunan emniyet müdürü ve diğer arkadaşları da bu bilgilerle operasyon yapıyor ve durumu fark ettikleri hâlde ses çıkarmıyor.
Yani cezayı devletin hukuk sistemi değil, devletin kullandığı kişiler veriyor...
Aynı dönemde aynı anda iki dizi üzerinden topluma bu şekilde mesajlar verilmesinin bir sebebi olmalı...
***
Diğer taraftan, Yeni Şafak’ın haberine göre 9’uncu yargı paketinde “etki ajanlığı suçu” düzenlenecek ve “Türkiye aleyhinde kara propaganda yapılmasına alan açanlar, ‘etki ajanı’ kapsamına girecek. Ülkenin ekonomik, toplumsal ve kamu düzenini bozanlar da bu kapsamda değerlendirilecek. Caydırıcılığının olması adına cezai müeyyideler gelecek.”
Yeni Şafak’a göre bu suç, “Türkiye lehine gibi görünüp ancak aleyhte propaganda yaparak kamuoyu oluşturan etki ajanlarını” hedefliyor.
Hazırlanan tasarının bir maddesinde “Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları aleyhine yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları veya talimatı doğrultusunda; a) Türk vatandaşları veya kurum ve kuruluşları ya da Türkiye’de bulunan yabancılar hakkında araştırma yapan veya yaptıranlar, b) Türkiye’de suç işleyenler, hakkında, üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezası verilir.” deniliyor.
***
Bu yasanın nasıl uygulanacağına gelince... Büyük Orta Doğu Projesi’nin sahibi, bildiğiniz gibi ABD’dir. ABD Başkanı, Türkiye’nin o dönemdeki başbakanına projenin eş başkanlığı görevini vermiştir. Proje, ABD, İngiltere ve İsrail hesabına, Türkiye dâhil 22 İslam ülkesinin haritasını değiştirmek için tasarlanmıştır ve hâlen uygulanmaktadır.
Şimdi, projeyi uygulayan Türk vatandaşları veya bu iş için Türkiye’ye gelen Amerikalılar hakkında araştırma yapmak suç mu olacak? Devleti idare edenler, “devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları aleyhine”, Suriye’de ABD projesini uygulayacak, proje gereği Türkiye’nin nüfus yapısını değiştirecek sonra da bu olayları araştıranlar suçlanacak öyle mi?
Etki ajanlığı, elbette önlenmelidir. Bunun yolu, karşı istihbarattır. Yargının cemaat, tarikat ve parti mensubiyeti bulunanlar arasında paylaşıldığı bilinen bir ortamda, etki ajanlığı suçlaması, tıpkı Ergenekon, Balyoz ve Askerî Casusluk davalarında olduğu gibi vatanseverlere yönelik bir silah olarak kullanılabilir...
***
Bu işin bir adım ötesi, Suudi Arabistan’da olduğu gibi sözde “devletin yararları” adına birilerine öldürme yetkisi vermektir...
Yoksa Türkiye’de de televizyon dizileriyle öldürme yetkisi, zihinlerde meşrulaştırılmak mı isteniyor?
Yoksa etkili olan muhalifler, önümüzdeki dönemde, “Türkiye lehine gibi görünüp ancak aleyhte propaganda yaparak kamuoyu oluşturmak”la yani etki ajanlığı ile suçlanacak da onun alt yapısı mı hazırlanıyor? Bu kafayla, İktidar aleyhinde bulunan herkesi, “etki ajanı” diye suçlamak mümkündür...
Hukuk kuralları, binlerce yılın birikimiyle oluşmuştur ve hukuk devleti, bir gün herkese lâzım olur!
.
Cemaate yardım toplayan emniyet müdürü!
13 Mayıs 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:44
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Toygun Atilla, “Patronlar Dünyası”nda yazdı:
“Ayhan Bora Kaplan ve suç örgütüne yönelik operasyondan sonra, MİT’in takibi sonunda, Ankara Emniyet Müdürlüğü'nde görev yapan üst düzey bir emniyet müdürü İzmir'de suç örgütünün avukatlarından biri ile buluştu. O emniyet müdürü, müvekkilleri hakkında operasyon yaptığı avukattan 300 bin dolar aldı.
Tüm bu alışveriş, MİT tarafından kayıt altına alındı.
Kumpas soruşturmasından sonra açığa alınan bu emniyet müdürü, iddia o ki, idari tahkikat sırasında bu rüşveti ‘Menzil'e yardım topluyordum. Rüşvet değil, hayırlı bir iş için alınan paraydı’ sözleri ile savundu.”
***
Ayhan Bora Kaplan soruşturmasından sorumlu üç üst düzey polis müdürü açığa alınmıştı. İçişleri Bakanlığı tarafından duyurulan açığa alınma kararı sonrasında iktidara yakın medya, bu olayı, “üst düzey emniyet görevlilerinden AKP'ye 17-25 Aralık'a benzer bir kumpas girişimi” diye yorumladı.
Rüşvet aldığı iddia edilen emniyet müdürünün adı açıklanmadı. Ben de bu sebeple isim vermiyorum... Asıl üzerine durmak istediğim konu rüşvetin gerekçesidir...
***
Geçmişte, emniyet ve istihbarat, bütün tarikat ve cemaatleri takip ederdi. Zaman zaman da baskınlar yaparlardı. Sonra işin perde arkasında neler döndüğü ortaya çıkmaya başladı. Meğer bu tür tarikat ve cemaatler, faaliyetlerini aslında devlet içindeki bazı birimlerin kontrolünde sürdürüyormuş...
İşte sonradan FETÖ denilen cemaatin durumu... Fetullah Gülen, 20 yaşında ve İskenderun’da askerliğini yaparken, camilerde vaazlar veriyordu. Şikâyet üzerine polis tarafından yakalandı ve asker olduğu anlaşılınca İskenderun Garnizon Komutanlığı’na teslim edildi. Ankara’dan gelen bir telefonla hakkında hiçbir işlem yapılmadı, birliğine gönderildi. Cemaatleşme döneminde Fetullah Gülen hakkında zaman zaman davalar açıldı ama devlet büyüklerinin koruması altında olduğu için beraat etti. Süleyman Demirel, Turgut Özal ve Abdullah Gül, Gülen okullarının Türk dünyasında ve bütün dünyada yaygınlaşması için devlet başkanlarına, dışişleri bakanlarına mektuplar yazdılar. Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde FETÖ, devlet içinde devlet haline geldi... Sonunda Fetullah Gülen, kendilerine verilen imkânlarla ve kadrolarla yetinmeyerek ihalelerden de pay isteyip alamayınca kıyamet koptu. Gülen, bu havuzlara “irin havuzu” dedi ve iktidarla arasındaki bağı kopardı.
***
İhale komisyonları, havuzda toplanıyor ve yurt dışında yatırıma dönüştürülüyordu. Sonra bu paraları kullanan yabancı ortaklar, Türkiye’de özelleştirme çerçevesinde alımlar yapıyordu. Yurt dışına kaçırılan paraların toplamı, önceleri 200-300 milyar dolar seviyesindeyken sonradan trilyon dolara ulaştı. Türk parasının pula dönmesinin asıl sebebi, işte bu para transferidir.
Ekonominin düzelmemesinin asıl sebebi de budur. Para, bir ekonomik vücudun kanıdır. Vücuttan fazla miktarda kan çekilirse ne olur?
Bütün bu organizasyonlar yapılırken, kulaktan kulağa, “Bu paralar İslam birliği için kullanılıyor” propagandası yapıldı. Bu sebeple uzun yıllar, komisyon havuzları, AKP seçmeni tarafından rüşvet diye görülmedi...
Öyle ki evinde kayıt dışı milyon dolarlar yakalatan bir kamu görevlisi, “imam hatip lisesi yaptıracaktım, bunlar bağış paralarıdır” diye savunma yaptı. Bu savunma da geçerli kabul edildi...
***
Şimdi, soruşturmasını yaptığı suç örgütü liderinin avukatından 300 bin dolar para alan emniyet müdürünün "Menzil'e yardım topluyordum. Rüşvet değil, hayırlı bir iş için alınan paraydı" diye savunma yapması, tarikat veya cemaatlerin artık devlet nezdinde en az imam hatip lisesi kadar meşru kabul edildiğinin göstergesidir...
Rüşvetin belgesi olmazmış ama gerekçesi her zaman hazırmış...
Tuz böyle koktu...
Miçotakis’in çiğnediği “Sakız”
15 Mayıs 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:44
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis, Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin geleceğinİ düzenleyen “Dostane İlişkiler ve İyi Komşuluk Atina Bildirgesi”ni imzaladı.
Miçotakis, bildirgenin 1930’da dönemin başbakanları İsmet İnönü ve Elefterios Venizelos’un imzaladığı “dostluk anlaşmasından” sonra yapılan ikinci deklarasyon olduğunu belirterek atılan adımın tarihsel önemine işaret etti.
***
Atina bildirgesinin imzasından önce Anadolu Ajansı bülteninde, Doç. Dr. Esra Özsüer imzasıyla “Erdoğan-Miçotakis görüşmesi: 90 yıl sonra ilk büyük anlaşma” başlıklı bir makale yayınlandı.
Yazının içeriğinden, Özsüer’in Atina bildirgesinin içeriğine hâkim olduğu anlaşılıyor... Esra Özsüer, 27-31 Ekim 1930 tarihleri arasında dönemin Başbakanı Venizelos’un Türkiye ziyareti sırasında 30 Ekim 1930’da imzalanan “Türk-Yunan Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaştırma ve Hakemlik Antlaşması”nı ve 5 Ekim 1931 tarihinde Başbakan İsmet İnönü’nün Atina ziyaretini hatırlattı ve Venizelos’un, Atatürk’ü Nobel Barış Ödülüne aday göstermesi üzerinde durdu...
Özsüer, makalesinde, “İki komşu ülke arasındaki tarihi ve siyasi ihtilafları göz ardı etmeyen Erdoğan’ın altını özellikle çizdiği nokta, bu anlaşmazlıklara Türkiye ve Yunanistan’ın çözüm bulma iradesini gösterme çabasıdır.” dedi.
Kısacası ortada bir anlaşma yok! İmzalanan bir bildirge var.
Uluslararası İlişkiler uzmanı Alexandros Despotopoulos da Independent Türkçe’ye konuştu ve “Atina Bildirisi bir anlaşma değil. Ancak ilişkiyi sakin sularda tutma konusundaki her iki tarafın istekliliğini gösteriyor. Maalesef nehrin her iki tarafında da bu yaklaşıma inanmayan insanlar olduğunu da unutmamalıyız. Ankara'da gördük, Atina'da gördük... Yine de umut var. Önümüzdeki yılın daha sakin geçebileceği ve iki ülke ilişkilerine yeni bir dönemin gelebileceği umudu var. Ancak hala bir süre alacağını düşünüyorum” dedi.
***
Bilindiği gibi, Yunanistan, kendi ülkesini ABD üsleriyle donattı... Türk sınırına 20 kilometre mesafede Dedeağaç’ta Yunan ve Amerikan askerleri var... Öyle ki Tayyip Erdoğan, 11 Kasım 2021’de “Şu anda Yunanistan'ın içerisindeki Amerikan üslerinin sayısını ben saya saya bitiremedim. O denli Yunanistan'ın içinde Amerika'nın üsleri var. Şöyle hepsini bir araya toparladığımız zaman ortaya öyle bir tablo çıkıyor ki Yunanistan'ın kendisi adeta Amerika'nın bir üssü gibi.” demişti.
Erdoğan, 30 Mayıs 2022’de de ABD’nin Yunanistan’da 9 askeri üssü olduğuna dikkat çekerek “Peki bu üsler kime karşı kuruluyor?” diye sormuştu. Erdoğan, “Söyledikleri şu; ‘Rusya’ya karşı...’ Yalan... Dürüst değiller. Bütün bu olanlar karşısında, bunların Türkiye’ye karşı takındıkları tavır ortada” diye konuşmuştu.
***
Ayrıca Avukat Hüseyin Özbek’in belirttiği gibi Miçotakis, ziyaret öncesi, Lozan'a göre silahlandırılmaması gereken Sakız adasında askeri birlik ziyaretini basına servis ederek Türkiye ile resmen alay etti! ‘Ben Lozan' ı çiğnerim, Türkiye'ye de postamı atarım, kimse tık diyemez’ mesajı verdi!”
Yine Zafer Partisi’nin Milli Güvenlik Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Dr. Fikret Bayır şu açıklamayı yaptı:
“24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşmasının Trakya Sınırları Sözleşmesine göre, Türkiye ve Yunanistan arasında tanımlanan 30 kilometrelik gayri askeri statüdeki alanda konuşlu Yunan Tugayları'na yapılan ziyaretler, ‘Güven Arttırmak’ yerine, Yunanistan’a taviz verilerek, Lozan Antlaşması hilafına yaptığı askerî tertiplenmenin ‘zımnen tanınması ve meşrulaştırılması’ anlamına gelmektedir.”
***
Bu veriler ışığında “90 yıl sonra ilk büyük anlaşma” değerlendirmesi Türk kamuoyunu etkilemeye dönük bir algı operasyonu gibi görünüyor.
Miçotakis ile Erdoğan’ı Atina bildirgesi için masaya oturtan irade, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın iradesi olmasın? Türk Dışişleri Bakanlığı, ABD ve Yunanistan’ın Lozan’ı çiğnediğini görmüyor mu? Bu şartlarda Yunanistan ile iyi komşuluk bildirgesi imzalamak, Ege’de Türkiye’nin ilçeleri durumunda olan adaların işgal edilmesini, ayrıca Yunanistan’ın elindeki adaların Lozan’a aykırı olarak silahlandırılmasını ve yine Lozan’a aykırı olarak Türk sınırına askeri yığınak yapılmasını onaylamak anlamına gelir...
Yabancı devletin talimatı doğrultusunda...
16 Mayıs 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:43
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ANKA, Kamuoyuna “Etki ajanlığı yasası” diye duyurulan taslak metni açıkladı. Buna göre TCK’nın 339’uncu maddesine 339/A fırkası ekleniyor. Taslak madde tam olarak şöyle:
“Madde 339/A:
(1) Bu bölümde düzenlenen suçları oluşturmamak kaydıyla, Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları aleyhine yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları veya talimatı doğrultusunda;
a) Türk vatandaşları veya kurum ve kuruluşları ya da Türkiye’de bulunan yabancılar hakkında araştırma yapan veya yaptıranlar,
b) Türkiye’de suç işleyenler, hakkında, üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezası verilir. Fiilin, bu bölümde düzenlenen suçlar dışında başka bir suç oluşturması hâlinde hem bu suçtan hem de ilgili suçtan dolayı ayrı ayrı cezaya hükmolunur.
(2) Fiil, savaş sırasında işlenmiş veya Devletin savaş hazırlıklarını veya savaş etkinliğini veya askerî hareketlerini tehlikeyle karşı karşıya bırakmış ise faile sekiz yıldan on iki yıla kadar hapis cezası verilir.
(3) Suçun, millî güvenlik açısından stratejik önemi haiz birimler ile proje, tesis ve hizmetleri yerine getiren kurum ve kuruluşlarda görev yapanlar tarafından işlenmesi hâlinde verilecek ceza bir kat artırılır.
(4) Bu suçtan dolayı kovuşturma yapılması, Adalet Bakanı’nın iznine bağlıdır.”
Yasanın gerekçesinde "devletin iç veya dış siyasal yararına yönelik olarak gerçekleştirilen bazı faaliyetlerin cezalandırılması" gerektiği belirtiliyor.
***
Sosyal medyada, “Bu yasa Zafer Partisi’ni susturmak için hazırlandı” yorumları yapıldı. Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ da “Amaç çok açık. Zafer Partisi’ni susturmak... 13 milyon sığınmacı ve kaçak için yapılan harcamaların gündeme gelmesini engellemek, 400 bin dolara satılan vatandaşlığa karşı çıkışımızı engellemek.” diye mesaj yayınladı.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise haftalık konuşmasında “Meclis gündemine gelecek olan 9. Yargı Paketi'nde, casusluk suçu ile ilgili yeni düzenlemeden rahatsız olanlar çok iyi araştırılıp incelenmelidir. Yurt içinden ve yurt dışından hain FETÖ'cülerin, onlara sözcülük yapan satılmış, devşirilmiş sözde gazetecilerin bedel ödemesi yakındır ve kaçınılmazdır.” dedi.
CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın ise sosyal medya hesabından “MHP Lideri’nin emniyet ve yargıda MHP ve AKP aleyhine kadrolaşma iddiasıyla 15 Temmuz hatırlatması ve etki ajanlığı üzerinden ‘cezasız kalmayacak gazeteciler’ açıklaması, demokrasimizin geleceği açısından kaygı vericidir.” diye bir açıklama yaptı.
***
Sorun, “yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları veya talimatı doğrultusunda” ifadesinden kaynaklanıyor.
Yabancı bir devlet veya organizasyonun talimatı doğrultusunda hareket edenlerin cezalandırılmasına kimsenin bir diyeceği olamaz. Yalnız bir araştırmanın, yabancı devlet veya organizasyonun çıkarlarına hizmet ettiğini kim belirleyecektir? “Türk vatandaşları veya kurum ve kuruluşları ya da Türkiye’de bulunan yabancılar hakkında araştırma yapan veya yaptıranlar” gazeteciyse, bu araştırmanın yabancı devlet veya organizasyona hizmet ettiğine kim karar verecektir? Adalet Bakanı mı?
Adalet Bakanı, bu maddeye dayanarak iktidarın Türkiye’ye getirdiği “sığınmacılar” veya Afgan ordusunun bütün askerleri hakkında araştırma ve yayın yapan gazetecilerin yargılanmasını isteyebilir... Bu yabancılar suç işlemiş ve tutuklanmış da serbest bırakılmışsa, bu durumu ortaya çıkarmak da suç sayılacaktır.
***
Beyaz Saray’ın İnternet sitesinden, Çin’e uygulanacak yeni gümrük tarifeleri ile ilgili bir haber yayınlandı. Habere göre ABD Başkanı Biden, Çin'den yapılan 18 milyar dolarlık ithalata yönelik gümrük vergilerini artırma talimatı veriyor. Haberde hangi kalemde ne kadar gümrük vergisi artışı olacağı da belirtiliyor.
Şimdi bu haberi, “ABD, kendi kurduğu liberal dünya düzenini bu kararla yıkıyor” dediğiniz zaman, Çin yanlısı gibi görünebilirsiniz! Çin devletinden veya bir organizasyondan talimat almasanız bile ABD’yi Çin’e yönelik politikasından dolayı eleştirdiğiniz zaman, Türkiye’nin stratejik ortağını eleştirmiş olacaksınız, dolayısıyla bu mantığa göre Türkiye’nin çıkarlarına zarar vermiş olacaksınız!
Bu madde, suçta “illiyet bağı” aramadığından hukuka aykırıdır. Yabancı devletlerle veya organizasyonlarla hiçbir irtibatı olmayan gazetecileri susturmak için hazırlandığı bellidir.
Türkiye’nin stratejik çıkarları aleyhine, ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi’ne hizmet edenleri soruşturan yok ama artık bu durumu yazanlar soruşturulacak... Öyle anlaşılıyor.
Hamas’a destek, İsrail’e destek mi?
17 Mayıs 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:43
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İsrail vatandaşı, tarihçi Profesör Ilan Pappe, ABD'nin Detroit Metropolitan Havaalanı'nda "Hamas destekçisi" olduğu iddiasıyla Federal Soruşturma Bürosu (FBI) tarafından iki saat sorguya çekildiğini duyurdu.
Pappe, sorgu sırasında FBI çalışanı iki kişinin telefonunu elinden aldığını, kopyaladığını ve “Hamas destekçisi misin? İsrail'in Gazze'de soykırım yaptığını düşünüyor musun? Çatışma için çözümün nedir?” gibi sorular sorduğunu bildirdi.
***
Bu sorgudan anlaşılan o ki ABD’de “İsrail’in Gazze’de soykırım yaptığını” düşünmek bile suç sayılıyor. Türkiye’de ise Yunanistan Başbakanı Miçotakis'in ortak basın toplantısında Hamas'ın terör örgütü olduğunu belirtmesine tepki gösteren Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Hamas'ı bir terör örgütü olarak görmüyorum; tam aksine Hamas'ı kendi topraklarını, insanını korumanın mücadelesini veren insanlar olarak görüyorum. Ülkemde şu an 1000'i aşkın Hamas mensubu, hastanelerimizde tedavi altında." dedi.
BBC, konuyla ilgili haberinde “Görüşme sonrası Reuters'a konuşan ve ismini vermek istemeyen bir Türk yetkili, Erdoğan'ın ‘hatalı bir ifade kullandığını’ ve aslında Hamas üyelerinin değil 1000 kadar Gazzelinin Türkiye'de tedavi edildiğini kastettiğini söyledi. İletişim Başkanlığı ise Erdoğan'ın sözlerini herhangi bir düzeltme olmaksızın yayınladı” ifadelerini kullandı.
***
Erdoğan, ayrıca "Millî Mücadele sırasında Türkiye’deki Kuvayı Millîye ne ise Hamas da işte aynen odur. Bunu söylemenin de bir bedeli olduğunun elbette farkındayız." dedi.
Erdoğan, 2018 yılında da Suriye'deki Özgür Suriye Ordusu için "ÖSO, kendi vatanlarını korumak için bir araya gelip organize olmuş, bizim de desteklediğimiz, tıpkı Kurtuluş Savaşımızdaki Kuvayı Millîye güçleri gibi sivil bir oluşumdur." demişti...
***
Erdoğan, “Bunu söylemenin bir bedeli olduğunun farkındayız” dediğine göre ABD ziyaretinin neden iptal edildiği de ortada.
ABD, üniversite öğrencilerinin Gazze’deki soykırımı protesto eylemlerine tahammül edemiyor, sert müdahalede bulunuyor, öğrencileri destekleyen hocaları da kelepçeleyip gözaltına alıyor, İsrail vatandaşı olan Yahudi tarihçiyi bile havaalanında sorguluyor.
ABD, Erdoğan’ı da Yahudi tarihçi gibi sorgulayamaz; bu sebeple ziyaretini iptal etti...
Tabii ardından başka yaptırımlar da gelebilir, Türkiye’yi “terör örgütlerine destek veren ülke” olarak ilan edebilirler! Hamas, ABD için El Kaide gibi, IŞİD gibi her zaman İslam ülkelerine karşı bahane olarak kullanabileceği bir örgüttür! Türkiye’nin Hamas’ı kurtuluş örgütü olarak göstermesi, ABD’nin bundan sonraki Türkiye politikasının çıkış noktası olabilir! Erdoğan’ın tutumu, buna zemin hazırlamaktadır.
***
Bir defa ne Özgür Suriye Ordusu, Kuvayı Millîye’ye benzetilebilir ne de Hamas!
Özgür Suriye Ordusu, ABD desteğiyle, “Suriye’yi parçalamak” üzere Türkiye’nin silahlandırdığı, eğittiği, maaş verdiği bir örgüttür! Suriye devleti ise onları, vatan haini sayıyor.
Hamas da Filistin Kurtuluş Örgütü’nü bölmek için kurulmuş ve hâlen aynı işleve sahip bir örgüttür.
Başından beri söylüyorum; Hamas, sivilleri katlederek, İsrail’e Gazze’ye saldırmak için gerekçe oluşturmuştur. İsrail, Hamas sayesinde Gazze’de taş üstünde taş bırakmamış, çoğu çocuk ve kadın olmak üzere 35 binden fazla Filistinliyi katletmiş, Gazze’deki Filistinlileri Güney’deki Refah sınır kapısına sürmüştür.
***
ABD Savunma Bakanı Austin, İsrail, Refah’a saldırırsa buradaki 1 milyon Filistinlinin nereye gideceğini soran temsilciye, “Kuzeye” diye cevap vermiştir. Austin, Kuzeyin neresi olduğunu söylememiştir. Yalnız, Türkiye’de onaylanması uygun bulunan ve 14 Mayıs 2024 tarihli Resmî Gazete’de yayınlanan kanuna göre Türkiye ile Filistin devleti arasında sürücü belgeleri karşılıklı olarak tanınmıştır! Anlaşmanın 24 Mayıs 2022’de imzalandığı da belirtilmiştir. Anlaşma tarihinden, sanki Filistinliler, Türkiye’de yaşayacakmış gibi çok önceden hazırlık yapıldığı anlaşılıyor. Her şey bitmişti de 2022’de sıra sürücü belgelerinin tanınmasına mı gelmişti?
“Hamas, aslında başından beri İsrail’e çalışıyor”sa; Hamas’ı desteklemek, ABD ve İsrail’in, Hamas saldırısı bahanesiyle, Gazze’yi işgaline ve katliam yapmasına dolaylı destek vermek anlamına gelmez mi? Bu durum, ABD ve İsrail’in stratejik çıkarlarına uygun ama Türkiye’nin stratejik çıkarlarına aykırı değil mi?
Ankara, keçileri nasıl kaçırdı?
18 Mayıs 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:43
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gazeteci Nasuh Bektaş, 1980’li yıllarda 4 milyon olan Ankara keçisi nüfusunun ilgisizlik nedeniyle 85 bine kadar düştüğüne, bunların da 22 bininin Kazakistan’a satılacağına dair bir mesaj yayınladı ve “Çünkü AKP her konuda olduğu gibi tiftik üretiminde de Türkiye bitsin istiyor.” ifadesini kullandı.
Konuyu “ekonomim” gazetesinde Yener Karadeniz, geniş olarak incelemiş... Haberin kaynağı da Yener Karadeniz’e konuşan, dünyanın en büyük ikinci tiftik üretim tesisi Ferla Mohair’in kurucularından Gülümser Yıldırım...
Gülümser Hanım, “Milyar dolar düzeyinde döviz girdisi sağlayacak tiftik keçisi üretiminde, dünyada bir numara iken keçilerin ilk kez Osmanlı döneminde Güney Afrika’ya satılması ve oradan da Arjantin ve ABD’ye yayılması ile üçüncü sıraya geriledik. 6 bin ton üretim 150 tonlara kadar düştü. Şimdi son kalan keçilerin 22 bini de Kazakistan’a satılıyor. Bu toplam keçi üretiminin yüzde 25’i demek... Bu toprakların, kültürün bir parçası olan Ankara keçisi üretiminde Güney Afrika ve Arjantin’in gerisinde iken şimdi bir de kendi ellerimizle Kazakistan gibi bir rakip yaratıyoruz. Bu şekilde devam ederse bu topraklardan doğan, Osmanlı’dan kalan borçların ödenmesini sağlayan 5 kalemden biri olan tiftik üretimi son bulacak” dedi.
***
Ankara Kültür ve Turizm Müdürlüğü verilerine göre “Birçok ülkede mohair diye adlandırılan tiftik, bütün dünyaya yurdumuzdan yayılan Ankara keçisinin ürünüdür. Bu nedenle; Tiftik Keçisi, dünya edebiyatında Ankara keçisi olarak tanınır. Ankara keçisi, 13. yüzyılda Hazar Denizi’nin doğusundan Anadolu’ya Türkler tarafından getirilmiştir. Orta Anadolu’nun kurak iklimi ve toprağı ile iyi bir şekilde bağdaşarak gelişen keçi, o zamandan beri bölgeye gelir getiren, seçkin bir hayvan olma özelliğini sürdürmektedir.”
***
Tarım ve Orman Dergisi’nde yayınlanan Dr. Muharrem Satılmış ve Dr. Ali Ayar’ın ortak makalesine göre “Bir step bölge hayvanı olan Ankara keçileri 800-1000 metre yüksekliklerde, -28 ile + 28 derecelerde, kuru ve az yağışlı iklimlerde yetiştirilebilen küçük cüsseli ve zarif hayvanlardır. Rutubetli ortamlarda, alçak arazilerde ve sıcak bölgelerde yaşayamazlar, böyle bölgelere uyum sağlamış olsalar bile tiftik özellikleri bozulmaktadır.
Zaman içerisinde Ankara keçileri değişik sebeplerle Anadolu’dan yurt dışına çıkarılmıştır. Resmî kayıtlara göre ilk kez Kanuni Sultan Süleyman 1541 yılında Ankara keçisini Roma-Germen İmparatoru V. Şarlken’e hediye etmiştir.
Balta Limanı Antlaşması’ndan sonra, 1839 yılında İngiliz Albay Henderson Ankara’dan seçtiği 12 baş damızlık Ankara keçisini Güney Afrika’da özel olarak kurulan İngiliz çiftliklerine götürmüştür. Güney Afrika’nın Cape bölgesine uyum sağlayan Ankara keçisi, yapılan bilinçli ıslah çalışmalarının ve yetiştirme tekniklerinin de etkisiyle kısa sürede gelişme göstermiştir. Bugün dünyada Ankara keçisi ve tiftik üretiminde Güney Afrika birinci sırada yer almaktadır.
Osmanlı İmparatorluğu, 1881 yılında aldığı kararla Ankara keçisinin yurt dışına çıkarılışını tamamen yasaklamıştır.
Cumhuriyet döneminde 1930 yılında Türkiye Tiftik Cemiyeti tarafından Ankara Lalahan’da Ankara keçisi yetiştiriciliği ve tiftik ıslahı çalışmaları yapmak ve bölge yetiştiricilerinin damızlık teke ve keçi ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla bir işletme kurulmuştur.”
***
Diğer taraftan, yıllar önce Ramazan Kıvrak, "Yörük Obalarımız" adlı kitabında Yörüklerin keçi beslemesine sınırlar ve engeller konulmasıyla ilgili olarak, "Araştırılırsa görülecektir ki Orman Bakanlığı kurulduğundan bugüne kadar ormanın olmadığı yerleri ağaçlandırması gerekirken ormanın gür olduğu yerlerde görev yapmış, ağaç dikmekten çok kesmiştir. Orman Bakanlığı, ormanları kendi elleriyle azaltmış; tahribatın sorumlusu olarak da Yörüklerin beslediği keçileri göstermiştir. Oysa keçi orman yakmaz, ağaç kesmez, tarla açmaz, villa yapmaz, maden arıyorum diye ormanı yok etmez.” diye yazmıştı. Esasen, ormanı yok etmekle suçlanan keçiler, tam aksine, yediği tohumları etrafa saçarak ormanın genişlemesine hizmet eder...
***
Türkiye sadece Ankara keçilerini veya Yörüklerin beslediği keçileri kaçırmıyor, ülkede bir gelecek hayali kuramayan kendi gençlerini de yurt dışına kaçırıyor, onların yerine Suriye’den, Afganistan’dan, Afrika’dan gençler getiriyor!
Bu politikaların “Anadolu’yu Türksüzleştirmek” projesinin eseri olduğunu artık anlamak gerek...
Suriyelilerle Afganlarla 19 Mayıs ruhu!
20 Mayıs 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:43
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı dolayısıyla yayınladığı mesajda, “19 Mayıs ruhu, bu milletin en büyük varlığı, en büyük sermayesidir. Zorluklara karşı durmanın, azimle, inançla, kararlılıkla hep beraber mücadele etmenin anlamı bu ruhta gizlidir.” dedi.
***
Bir milletin ortak bir ruha sahip olabilmesi veya var olan böyle bir ruhu sürdürebilmesi için millet olmanın gereklerini yerine getirmesi gerekir...
Bu gerekleri, Atatürk 1929’da şöyle anlatmıştır:
“Zengin bir hatıra mirasına sahip bulunan, beraber yaşamak konusunda ortak arzu ve istekte samimi olan, sahip bulunan mirasın korunmasına beraber devam etmek hususunda iradeleri ortak olan insanların birleşmesinden meydana gelen topluma millet adı verilir.
Bir millet meydana geldikten sonra, kişilerin devlet hayatında, ekonomik ve fikirsel hayatta ortak çalışması sayesinde meydana gelen millî kültürde şüphesiz her milletin her ferdinin çalışma payı, katkısı, hakkı vardır. Buna göre aynı kültüre sahip olan insanlardan oluşan topluma millet denir, dersek milletin en kısa tanımını yapmış oluruz.”
Görüldüğü gibi asıl olan beraber yaşamak arzusudur! Kim kimle beraber yaşayacaktır?
Birlikte tarih yapanların beraber yaşama arzusu olabilir.
Peki AKP döneminde Türkiye’ye sokulan milyonlarca Suriyeli, Afgan, Pakistanlı ve Afrikalının 19 Mayıs ruhuna sahip olması mümkün müdür?
Ayrıca, “Keşke Yunan galip gelseydi” veya “Keşke İngiliz sömürgesi olsaydık” diyenleri, fikri önder kabul edenlerin 19 Mayıs ruhuna sahip olması mümkün müdür?
***
Türkiye’nin “ensar-muhacir” söylemi kullanılarak işgal ettirilmesiyle, 19 Mayıs ruhunun ne ilgisi vardır?
AKP’nin gerçek düşüncesini, Başbakanlık Müsteşarlığı ve Millî Eğitim Bakanlığı da yapan Ömer Dinçer, 19-21 Mayıs 1995’te Sıvas’ta düzenlenen bir sempozyumda yaptığı konuşmada, ortaya koymuş ve “Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin laiklik, cumhuriyet ve milliyetçilik gibi birçok temel ilkenin yerini daha çok katılımcı, daha adem-i merkezi, daha Müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu bulunduğunu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum” demişti.
Dolayısıyla bu düşüncelere sahip olanların 19 Mayıs ruhundan bahsetmesi, “takiye”, yani “asıl hedefe ulaşana kadar gerçek düşüncesini gizlemek” değil midir?
***
Peki bu durum karşısında ne mi yapmalı?
Bir milletin, milletler ailesi içinde başarılı olması, tıpkı bireyin kendi hedefine yoğunlaşmasında olduğu gibi, toplum olarak ortak hedeflere, millî hedeflere yoğunlaşmasına bağlıdır. Millî kimlik, millî hedeflere ulaşmanın temelidir. Millî kimliği zayıflatmaya çalışmak, yerine başka kimlik yerleştirmeye çalışmak ise bugünkü dünyada, toplu intihar demektir.
O hâlde, Türk Milleti, ensar-muhacir söylemlerine aldanarak, kendisiyle hiçbir ortak hedefe sahip olmayan insanlarla karıştırılıp millet olmaktan çıkarılmasına izin vermemelidir. Bunun yolu da bu işte bir suçu olmayan sığınmacılara kötü davranmak değil, onların kendi ülkelerinde huzur ve barış ortamı içinde yaşamalarını sağlayacak adımlar atmak, dolayısıyla iktidarı ve muhalefeti bu yöne sevk etmektir...
Gerçi 31 Mart seçimlerinde iktidara bu yönde de bir uyarı verilmiştir ama yeterli değildir...
Atatürk diyor ki, "Hükümetlerin icraatı menfi olup da millet itiraz etmezse ve iktidarı düşürmez ise bütün bu kusur ve kabahatlere katılmış demektir..."
Tabii bu iş artık kusur ve kabahat olmaktan çıkmış, millî varlığa yönelik topyekûn bir saldırıya dönüşmüştür...
Amerikalı tarihçi 2012’de uyarmıştı!
21 Mayıs 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2024 14:42
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Amerikalı tarihçi Webster Tarpley, 2012 yılında “ABD ve İngiltere, biliyorlar ki, Suriye ile çatışmanın geri tepkisi, modern Türkiye’yi imha edebilir. Türkiye tepki göstermeli, kazanacağı bir şey yok, kaybedebileceği çok şey var. Erdoğan ve Davutoğlu’nun psikolojisinden korkuyorum, özünde, Obama tarafından oyuna getirildiler” demişti..
O günlerde AKP hükûmetinin Suriyeli isyancılara askerî eğitim verdiği de dünya medyasının gündemindeydi. Guardian, “Türkiye, isyancılara eğitim üssü kurdu” derken Bild am Sonntag, “Alman ve İngiliz ajanlar, Suriye’deki isyancılara yardımcı olmak ve eğitmek amacıyla Akdeniz’de konuşlandırıldı” iddiasında bulunmuştu.
The Times’a göre “Suriyeli muhaliflerin üssü Adana’da, İncirlik Üssü yakınlarında” idi... BBC ise “Suriyeli isyancıları Türkiye eğitiyor. Ordu tarafından yönetilen gizli kamplarda özel bir eğitim programı yürütülüyor” diyordu.
AKP Gençlik Kolları’ndan bir genç de bana “Türkiye’nin 30 şehrinde Suriyeli muhalifler için kamplar kurulacak. Her kampta 10 bin kişi eğitilecek, toplam 300 bin Suriyeli, silahlı eğitimden geçirilecek” haberini vermişti.
Dönemin CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisine mensup vekillerin, Hatay’da sığınmacı Suriyeli subayların kaldığı kampa sokulmamasını “terörist mi eğitiliyor” diye eleştirerek “Niye giremiyoruz, orası Amerikan üssü mü, Türkiye Cumhuriyeti’nin toprakları mı? ‘Giremezsiniz’ dediğiniz zaman, orada gayrimeşru işler dönüyor demektir” demişti.
Dönemin MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural da “Türkiye Cumhuriyeti sınırlarındaki bu kampların CIA ve MOSSAD kontrolünde olduğunu düşünüyorum. ABD, bu kamplar için birtakım paralar veriyor. Bu paraları verirken tabii kontrolü de sağlıyor” diye görüş bildirmişti...
***
Dönemin Meclis Başkanı Cemil Çiçek ise tıpkı bugünkü Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş gibi Yeni Anayasa çağrısında bulunuyordu.
2010 yılında Taner Baykara imzalı bir incelemede özetle şöyle deniliyordu:
"1994-1998 arasında Genelkurmay Başkanı olan Karadayı, ABD ve NATO yuvalanmasını, yani kontrgerillayı Genelkurmay Karargâhından çıkardı.
1998 yılında Genelkurmay Başkanı olan Kıvrıkoğlu, ABD'nin bölge ülkeleri için tehdit oluşturduğunu açık bir dille belirtti. Kıvrıkoğlu, NATO döneminde ABD'yi ziyaret etmeyen ilk Genelkurmay Başkanı olarak tarihe geçti. ABD'nin hazırladığı sivil darbe ile iktidara gelen AKP, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında ABD'ye sorunsuz olarak eş başkanlık yapabilmek için millî kuvvetleri saf dışı etmeliydi. Plana göre, bu süreçte komutanlar yıldırılacak ve 1991 öncesinde olduğu gibi ABD ile uyumlu olarak görev yapmaları sağlanacaktı.
ABD, 24 Temmuz 2002'de Nevada Çölü'nde ‘Bin Yılın Meydan Okuması’ adı altında Türkiye'yi işgal tatbikatı yaptı. Abdullah Gül, Dışişleri Bakanı iken, 2 Nisan 2003 günü ABD Dışişleri Bakanı Powell ile Ankara'da 2 sayfa 9 maddelik bir gizli anlaşma yaptı. Bu gizli anlaşmadan 3 ay sonra, ABD ordusu, Türk askerinin başına çuval geçirdi. Çuval geçirme eylemi, gizli anlaşmanın uygulanması için bir ihtardı.
Ardından sınır ötesi harekâtta ısrar eden ve ABD'ye direnen 5 Genelkurmay Başkanı ve millî kuvvetler ‘Ergenekon çetesi’ olarak suçlandı.”
1996 yılında CIA'nın yan kuruluşu Rand Corporation' un yayın organlarında ise şöyle deniliyordu:
“ABD artık ANAP ve DYP gibi partilerle Türkiye'yi kontrol edemez, Fazilet Partisi'nin başına yenilikçi kanadın geçmesi, Tayyip Erdoğan'ın Başbakan, Abdullah Gül'ün de Dışişleri Bakanı olması halinde ABD Türkiye'yi kontrol altında tutmaya devam edebilir."
***
ABD’nin Suriye’ye Türkiye’yi kullanarak müdahalesi, sonuçta milyonlarca Suriyelinin Türkiye’ye sevk edilmesi ile, Türkiye’ye yönelik bir nüfus operasyonuna dönüştü. Yetmedi, Afgan ordusunun askerleri de Türkiye’ye gönderildi.
Amerikalı tarihçi Webster Tarpley’in, 2012 yılında söylediği, “Suriye ile çatışmanın geri tepkisi, modern Türkiye’yi imha edebilir” öngörüsü şimdi daha fazla önem kazandı...
Yıllarca “Suriye’ye operasyon, Türkiye’ye operasyondur” dedik ama Prof. Dr. Ümit Özdağ ve birkaç kişi dışında kimse konunun hayati olduğunu topluma anlatmadı. Şimdi hemen herkes gerçeği görmeye başladı ama AKP sığınmacıları göndermemek konusunda yeni bir ortak buldu: Cumhuriyeti kuran partinin önde gelenleri... Türkiye, bunu da aşacaktır...
Çin Kuşağı” mı“ Türk Kuşağı” mı!
22 Mayıs 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İnsanlığın geleceği hakkında öngörüler içeren kapak konularıyla dikkat çeken The Economist’te son makalelerden birinde küresel ekonomideki kaosun, dünya düzenini de bozacağı tahmininde bulunuldu.
“Büyük Sıfırlama” adlı programın sözcülüğünü üstlenmesiyle de tanınan The Economist, sistemi koruyan kurumların güvenilirliklerini hızla kaybettiğini belirtti ve “Küreselleşmenin altın çağı sona erdi. Sistem bir defa bozulduğunda yerine yeni kuralların koymak zor. Dünya işleri, haydutluğu ve şiddeti destekleyen doğal anarşi durumuna sürüklenecektir” ifadelerini kullandı.
***
Konuyla ilgili olarak MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “The Ekonomist dergisinde 9 Mayıs 2024'te yayımlanan bir makalede liberal uluslararası düzenin parçalandığı çöküşün ani ve geri dönülemez olabileceği ileri sürülmüştür. MHP bu tespiti çok önceden yapmış Türk kuşağı Türkiye’nin büyük stratejisi isimli çalışmasıyla fikri ve siyasi tefekkür marifetini açık ve seçik hayata geçirmiştir. Parçalanan haksızlıklara ve sefalet içindeki bir dünyaya ortam açan, liberal düzenin kıyıya vuran enkazı doğudan yükselen aydınlıkla kaldırılıp atılacaktır. Bu aydınlık Türk kuşağıdır, Türk birliğidir.” dedi.
Bahçeli, “Kutlu hedeflerin zorlu etapları vardır. Çevremizde birbiriyle iç içe geçen olaylar vuku bulmaktadır. Türkiye’nin Filistin meselesinde gösterdiği samimiyet ve duyarlılık, Sayın Cumhurbaşkanımızın Irak ziyaretiyle somutlaşan ve iki ülke arasında siyasi ve ticari köprü olacak kalkınma yolu projesinin geniş imkân ve kazanımlarıdır.” diye konuştu.
Bahçeli’nin bahsettiği "Türk Kuşağı: Türkiye'nin Büyük Stratejisi" adlı kitap, 2022 tarihlidir.
***
Biz 1998 yılından itibaren “Amerikan ekonomisi kâğıttan imparatorluktur. Dayanağı ortadan kaldırıldığı zaman aniden çöküverir” derken birileri gülüyordu. Oysa Amerikan ekonomisinin temel dayanağının, hiç basılmamış, karşılığı olmayan sanal dolar olduğunu bilenler için durum fotoğraf gibiydi.
1998’de yani çeyrek asır önce “Türkiye’nin IMF reçetelerine uyarak uluslararası soygun ve milli kimlikleri yok etme sürecinden çıkması mümkün değildir. Çözüm, açıklık ve adalet ilkelerini esas alarak, soygun sistemi konusunda uluslararası bir kamuoyu oluşturmak ve buna dayanarak, karşılığı olmayan para birimlerini reddetmek, her ülkenin kendi gerçek üretimleri kadar gelir sağlamasının şartlarını oluşturmakta aranmalıdır.” diyorduk.
11 Aralık 2000 tarihli Kurultay gazetesinde ilan etmiştik ki; “Birkaç güçlü ülke bir araya gelse ve karşılıkları bulunmadığı için SDR ve Amerikan Doları’nı tanımadığını açıklasa, Amerika ve Avrupa ekonomileri bir dakika içinde çöker. Kâğıt üzerinde kurdukları dünya imparatorluğunun gücü, bir üflemeyle yıkılacak kadar zayıftır.
ABD, bugün saldırgan bir politika sürdürüyorsa, ideolojik sebeplerin ötesinde, ekonomik durgunluğa düştüğü içindir. Fakat bu savaşlar da ABD’yi kurtaramayacaktır. Çünkü dolardan kaçış, ABD’yi çökertecektir!”
* * *
2008 yılında, “Türkiye’de sürdürülen ekonomi, diyaliz makinesine bağlanır gibi IMF ve Dünya Bankası’na bağlanmıştır. Dolayısıyla küresel sistemin çökmesi, Türkiye için bir çıkış yolu olabilir. Türkiye’nin, komşuları ve Türk devletleriyle birlikte yeni bir ekonomik güç oluşturmaktan başka çaresi yoktur. İlk adım, neden bir Türk Dünyası Bankası kurmak olmasın!” önerisinde bulunmuştum.
***
Konuyu küresel stratejiler açısından işleyen emekli general Nejat Eslen ise son olarak “ABD serbest ticareti esas alan kurallara dayalı liberal dünya düzenini, Çin mallarına yüksek gümrük vergileri uygulayarak ve bu düzenin kurallarını çiğneyerek tarihin mezarlığına gömüyor.” uyarısında bulundu.
Nejat Eslen, liberal dünya düzeninin çökmekte olduğunu yedi yıl önce “Küresel Güç Mücadelesi” adlı kitabında anlatmıştı.
Tabii “Türk ekonomik kuşağı” kurmak doğru bir fikirdir ama uygulamaya konulmamıştır. Irak ile kalkınma yolu kurmak elbette iyidir ama küçük bir “etap” olmaktan öteye gitmez. Tarihi İpek Yolu’nu “Kuşak Yol” adıyla kurmaya çalışan ülke Çin’dir! Üstelik Kuşak Yol denilen yolların tamamı, Türk Coğrafyasından geçmektedir! Türkiye’nin veya Türk Cumhuriyetleri’nin, kendi coğrafyalarının hakkını vererek, bu kuşağı “Türk Kuşağı” olarak kurgulaması gerekir.
Ekonomi kimin oyun alanı?
23 Mayıs 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Ankara’da “Finansal Okuryazarlık Platformu Tanıtım Toplantısı”nda, “Hani ‘Borsa'da oynuyor bizimki’ derler ya, borsa bir oyun alanı değil” dedi.
Şimşek, “Finansal okuryazarlığın müfredata eklenmesi için Millî Eğitim Bakanlığı ve Sermaye Piyasası Kurulu ile çalışıyoruz. Vatandaşlarımızın kaynaklarını hibe etmesini değil, sermaye piyasalarına yönlendirmesini tercih ederiz” diye konuştu...
***
Burada akla gelen soru şudur:
-Borsa oyun alanı değil de ülke ekonomisi, oyun alanı mıdır?
Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik krizin yapısal sebepleri var. İthalata dayalı ihracatın artması, bu işlerle uğraşanları zengin edebilir ama ülke ekonomisi fakirleşir. Zira ithalat har zaman ihracattan fazladır. Sanayi üretimi arttıkça, ithalat yapan ülkeleri zenginleştirmiş olursunuz. Aslolan kendi bilgi birikiminize dayanarak üretim ve ihracat yapmaktır. Ham maddeyi dışardan alsanız bile ürettiğiniz malın değeri ham maddenin değerini kat kat artıracağı için kâra geçersiniz.
Diyelim ki sigara üreteceksiniz; geçmişte kendi markalarınız vardı ve dışarıya satmasanız bile iç pazar elinizdeydi... Özelleştirme süreci sonunda şöyle bir tablo ortaya çıktı:
Tütün Türkiye’de üretiliyor ama içine ithal tütün de katılıyor... Fabrikalar da Türkiye’de ama sahipleri yabancı... Her sigara, yabancıya para kazandırıyor!
Bırakın sigarayı, Anadolu’nun kaynak sularını içerken bile yabancılara kazandırıyoruz!
Siyasi iktidar, “faiz sebep, enflasyon sonuçtur” diyerek faizleri düşürüyor. Enflasyon sebebiyle cebindeki Türk Lirası olan herkes, dövize yöneliyor. Böylece, siyasi iktidar, Dolar ve Euro’nun asıl sahibi olan ülkelerin ekonomilerine hizmet etmiş oluyor.
İktidar, bütçe açığını dış borçla kapatmak zorunda kalıyor ve yabancı finans merkezlerine faiz ödüyor.
Dışarıdan para bulunamadığı için Kur Korumalı Mevduat Hesabı icat ediliyor. Yabancı parası olanların parasına para katılıyor, bu parayı da mecburen Türk Lirası’nda kalanlar ödüyor.
İktidar, inatla emekli maaşlarına enflasyon oranında zam yapmayarak, sefaleti büyütüyor.
Şimdi böyle bir ülkede, vatandaşa borsada nasıl yatırım yapacağını öğretmek bir çözüm müdür?
***
Para, bir ülke ekonomisinin kanı gibidir. İnsan vücudunda kanın görevi neyse, ülke ekonomisinde de paranın görevi odur. İnsan kan kaybettiği zaman, kan nakli yapılabilir ama bir süre sonra vücut kendi kanını üretir, yabancı kanı damarlarından atar. Zaten kan nakli, ancak trafik kazası veya yaralanma gibi durumlarda yapılır...
Türkiye’de ise ekonominin vücudunda dolaşan kan, yani paranın büyük kısmı yabancıdır. Vatandaşları, devamlı olarak yabancı paraya yatırım yapan bir ülkenin ekonomisinin düzelmesi mümkün değildir. Enflasyon da düşmez, döviz fiyatları da...
Zaten bu düzen ahmak tuzağıdır. Küresel finans sahipleri oyunu böyle kurgulamıştır.
David C. Korten “When Corporations Rules the World” adlı araştırmasında yıllar önce bu durumu incelemişti:
*"IMF ve Dünya Bankası, düşük gelirli ülkelerin küresel sisteme bağımlılıklarının artmasını ve dolayısıyla ekonomilerini şirketlerin sömürgeciliğine açmalarını sağlamaktadır.
*Borçlu ülkelerin büyük çoğunluğu var olan dış borçlarını yeni dış krediler alarak ödemektedir. Daha fazla borç aldıkça, dışarıya bağımlılık daha da artmaktadır ve bütün çabalar ekonomik gelişmenin nasıl sağlanacağı konusunda harcanacağı yerde, nasıl daha fazla borç alınabileceğine yöneltilmektedir.
*Belli bir süre sonra, durum uyuşturucu bağımlılığı gibi olmaktadır.
*Dünya Ticaret Örgütü ise mal ve sermayenin serbest hareketinin önündeki bütün engelleri kaldırmak için, zorlayıcı kanunlarıyla, bağımsız bir hukuki kimliğe sahip olarak kuruldu. Dünyanın en büyük şirketlerinin çıkarları, şimdi artık yasama ve yürütme güçleri olan küresel bir teşkilat tarafından, demokratik hükümetler ve onların sorumlu olduğu halklara karşı temsil ediliyor.
*Piyasa serbestleştikçe ve küreselleştikçe, yönetme gücü gittikçe daha fazla oranda millî hükûmetlerden küresel şirketlere geçmektedir ve o şirketlerin çıkarları gittikçe halkın çıkarlarından daha fazla uzaklaşmaktadır.
*Durum neredeyse uzaylıların dünyayı istila ederek sömürgeleştirmesi ve insanları çaresiz işçiler hâline dönüştürmesi gibidir.
*Dünya Bankası, finansal yaptırım gücünü kullanarak, borçlu bir ülkenin hukuki hayatını tümden değiştirebilmekte ve hatta anayasal yapısında da değişiklikler yapabilmektedir."
***
Mehmet Şimşek, işte bu sistemin memurlarından biridir ve onun bahsettiği “finansal okur yazarlık”, küresel sisteme köle olmayı öğretir.
Dolardan kaçış ve Reisi’nin ölümü...
24 Mayıs 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Dünya, İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ve Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan’ı da taşıyan helikopterin Azerbaycan dönüşü, İran topraklarında düşmesini konuşuyor. Olayda önden ve arkadan giden iki koruma helikopterinin, aniden çıktığı ifade edilen sisten hiç etkilenmemiş olması üzerinde duruluyor.
Olayın, İran ve Rusya’nın BRICS ortak para birimi üzerinde çalıştığı bir zamanda meydana gelmesi de düşündürücü.
***
BRICS ülkeleri, 2009 yılında Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika'nın kurduğu bir ekonomik ittifak. BRICS adı da bu ülkelerin İngilizce isimlerinin baş harflerinden oluşuyor. Geçen yıl ağustos ayında yapılan 15. zirve sırasında, İran da 2024 yılı içinde BRICS'e katılma kararı aldı.
İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Ali Bakıri Keni, gelişmekte olan ekonomilerden oluşan BRICS grubunun adalet temelli bir dünya kurma ve bağımsız ülkelerin çıkarlarına hizmet etme yönündeki uluslararası iradenin çekirdeği olduğunu söyledi.
Son BRICS zirvesinin ana gündemi ise ortak para birimi basmak ve doların dünya ticaretindeki ağırlığını azaltmak idi...
***
Diğer taraftan emekli general Nejat Eslen, “https://watcher.guru/news/brics-china-dumps-the-largest-us-treasuries-in-history” sayfasındaki haberleri hatırlatarak “Dolar’ın sonunun başlangıcı... Çin, ABD hazine kâğıtları yerine altın alıyor. ABD, Çin mallarına yüksek gümrük vergileri uygularken, Çin, rezervindeki dolarları elden çıkarıp altın depoluyor. Üçüncü Dünya Savaşı böyle bir şey işte...” yorumu yaptı.
***
Sitedeki haberlerde ise şu bilgiler veriliyor:
*Çin, 53,3 milyar dolar gibi şaşırtıcı bir değere sahip rekor sayıda ABD hazine tahvili ve kurum borç tahvillerini elden çıkardı. Tarihsel olarak bu, Çin'in şimdiye kadar başlattığı en büyük satış oldu ve 2024'ün ilk çeyreğinde gerçekleşti.
*BRICS üyesi Çin, ABD hazine tahvillerini satarken, rezervlerinde büyük miktarda altın biriktiriyor. Çin ve BRICS ittifakı 2022, 2023 ve hatta 2024'te en büyük altın alıcıları oldu. Yalnızca geçen yıl Çin, 550 milyar dolar değerinde altın satın aldı.
*Rusya ve Çin, ticari işlemlerinin yüzde 90'ında doları terk etti. Ancak BRICS ittifakı 2024'te daha fazla dolarsızlaştırma olacağını duyurdu.
*Özellikle İran, Rusya ile birlikte BRICS yerel para birimi üzerinde çalıştığını kaydetti. İran, ABD dolarından tamamen vazgeçmeye kararlı görünüyor.
***
Hüseyin Vodinalı’ya göre “Reisi’ye yakın olan PAYDARİ cephesi, Batı’ya mesafeli, Çin ve Rusya ile iyi ilişkileri savunuyor. Neo muhafazakârlar ise Batı’yla pragmatist ilişkilerden ve 2015 antlaşmasına dönmekten yana.”
İran, 2015'te ABD, Çin, Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya ile nükleer silah geliştirmemek üzere anlaşma imzalamıştı. ABD, 2018'de anlaşmadan çekildiğini açıklayınca İran da 2020 yılında nükleer anlaşmanın hiçbir taahhüdünü yerine getirmeyeceğini duyurmuştu.
Bu karar, İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani'nin 3 Ocak 2020’de ABD'nin Irak'ın başkenti Bağdat'ta düzenlediği hava saldırısıyla öldürüldüğü döneme denk gelmişti...
***
Reisi’nin helikopterinin düşürüldüğüne dair kimsenin elinde bir kanıt yok. İranlı yetkililer de kaza olduğunu söylüyor ama olayın, Rusya ile birlikte, İran’ın BRICS para birimi üzerinde çalıştığı bir zamanda meydana gelmesi, akla her ihtimali getiriyor.
Kanserle mücadele eden Ayetullah Hamaney’in yerine iki adayın adı geçiyordu. Biri Reisi idi, diğeri ise Hamaney’in oğlu Mücteba Hamaney...
***
İran, BRICS ülkeleri ile birlikte, dolar eksenli dünya yerine BRICS para biriminin de dâhil olacağı yeni bir dünya kurmak için çalışan ülkelerden biridir. Reisi’nin ölümü, bu gidişatı belki geciktirir ama değiştiremez.
Başıboş!
25 Mayıs 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye bilinçli olarak kötü yönetiliyor! Hangi konuya baksanız elinizde kalıyor. AKP iktidarı, toplumda sorunların sebeplerini ortadan kaldırmak yerine “sonuçlar konuşulmasın” diye yasal önlemler hazırlıyor.
ABD ve Batı Avrupa ülkelerinin, bütün dünyada sözde sivil toplum kuruluşlarını destekleyerek, rejim değişikliği veya kaos yaratma girişimleri biliniyor. Turuncu devrimler veya Arap Baharı gibi eylemler, istihbarat faaliyetinin sonuçlarıdır. Bu tür faaliyetleri önlemek için Rusya, dışarıdan fonlanan sözde sivil toplum kuruluşlarını kapattı. Şimdi benzer bir yasa da Gürcistan’da çıkarılmak istendi. ABD ve AB, büyük bir yaygara başlattı... Amerikan parasıyla Gürcistan halkını kışkırtan kuruluşlara özgürlük istiyorlar. Türkiye’de ise tam tersi bir durum yaşanıyor. Yabancı fonlarla beslenenlere iktidarın bir itirazı yok. Onların derdi, “Türkiye’nin stratejik çıkarlarına aykırı yayın yapmak” diye göstererek, ABD güdümlü iktidar politikalarının eleştirilmesini durdurmak!
***
Mesela, “İktidar, ABD dayatmasıyla Suriye’de iç savaş başlattı, milyonlarca sığınmacıyı Türkiye’nin nüfus yapısını ve rejimini değiştirmek için kullanmak üzere ülkeye kabul etti” dediğiniz zaman, gerçekte Türkiye’nin stratejik çıkarlarını korumaya çalışmış olursunuz ama öyle bir yasa çıkarmak istiyorlar ki sizi Türkiye’nin aleyhine bulunmuş gibi etki ajanlığı ile suçlayabilsinler. Oysa iktidarın Suriye ve Afganistan politikası, sığınmacı politikası, yabancılara parayla vatandaşlık satması, ülkenin bütün varlıklarını babalar gibi satması, Yüce Divan’da yargılanmayı gerektiren ağır suçlardır. Bunları kimse gündeme getiremesin diye yasa hazırlıyorlar...
Hiçbir yabancı devlet veya organizasyondan talimat almadan, tamamen kendi kararınızla Türkiye’nin sosyolojik yapısı veya Türkiye’de bulunan yabancılar hakkında araştırma yapar veya yaptırırsanız, Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları aleyhine; yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları adına faaliyet göstermekle suçlanabileceksiniz...
***
Mesela, “naslara uyacağız” diye enflasyonu düşürmeden faiz oranlarını düşürmek, ülke ekonomisini felç etmiştir ama bunları söylediğiniz zaman etki ajanlığı yaparak ülkenin ekonomisini, kamu düzenini bozmakla suçlanacaksınız. Gerçekte, naslara göre devlet yönetmek, Anayasa suçudur, parti kapatma sebebidir! Devlet, yasalara göre yönetilir.
Mesela TBMM Başkanlığı’na sunulan başka bir yasa önerisine göre Millî Savunma Bakanlığı kadro ve kuruluşunda kamu görevlisiyken bu sıfatı sona erenlere, bakanlıktan izin alınmadan, bulundukları makam ve görevlerine ilişkin ünvanlarını kullanarak beyanat vermeleri, yazı yazmaları veya açıklamada bulunmaları hâlinde altı aydan üç yıla kadar hapis cezası verilecek!
Oysa mevcut ceza yasasında, “Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından, niteliği itibarıyla, gizli kalması gereken bilgileri, siyasal veya askerî casusluk maksadıyla temin eden kimseye on beş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezası verilir.” diye bir madde var zaten!
“Emekli askerler, izin almadan konuşamaz” diye yasa mı olur? Bari gazeteciler için de “izin almadan yazamaz, konuşamaz” diye madde ekleyin; bir farkı yok ki. Bu yasa önerisini hazırlayanların ifade özgürlüğü konusunda hiç mi bilgisi yok?
Son olarak “başıboş köpek sorunu”nu çözmek için yasa hazırladılar... Peki ama ülke genelinde sokak köpeği sayısı 10 milyona ulaşana kadar neredeydiniz?
Ülke o kadar başıboş kalmış ki milyonlarca insan sınırlardan elini kolunu sallayarak geçti. İktidar, sığınmacıları vatandaş yapmak için uğraşırken köpek nüfusunun 10 milyona ulaşmasını da seyretti.
***
Devletin yargısı, ordusu, polisi, üniversitesi, önce bir cemaate bırakıldı, adamlar darbe girişiminde bulunacak kadar palazlandı ama iktidar akıllanmadı. Şimdi de ülkeyi cemaatler koalisyonuna terk ettiler. İşte eski Organize Suçlar Daire Başkanı Hanefi Avcı, “Tayin ve atamalarda cemaatler, tarikatlar etkin olduğu müddetçe Türkiye’de Emniyeti düzeltemezsiniz” diyor ama tehdit sadece oradan gelmiyor; Ankara’nın ortasında, “siyasi talimatla” Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı yapmış bir akademisyen öldürülüyor, olay basit bir cinayet gibi kapatılmak isteniyor.
Bu kadar başıboşluk olmaz! Devletin bütün dikişlerini bilerek patlatıyorlar ve kontrollü kaos yaratıyorlar ki rejimi değiştirmek için zemin oluşsun!
Muş’ta yağan plastik dolu ve İliç siyanürü!
27 Mayıs 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İstanbul'a su sağlayan barajlardaki doluluk oranları, İSKİ'nin verilerine göre yüzde 80.62 oldu. Aynı barajlarda doluluk oranı 11 Kasım 2023'te yüzde 16,18'e kadar düşmüştü.
Yağmur bereket ve bolluk demektir, bu sebeple barajlardaki doluluk oranı sevindiricidir ama dünyadaki sanayileşmenin sonucu olarak artık gökyüzünden suyla birlikte plastik yağıyor.
Plastik yağmurunun ne boyutlara vardığını gösteren bir olay Türkiye'de, Muş'ta yaşandı. İHA'nın haberine göre Muş'ta etkili olan yağışlarda dolu ile birlikte bilinmeyen ve erimeyen cisimler de yağdı. Nimet Tekin isimli vatandaş, “Geçen sabah kalktığımızda evin etrafında doluya benzer cisimleri gördük. Başta dolu sandık ancak dikkatli baktığımızda dolu olmadığını anladık. Çocuklarla beraber toplamaya başladık. Doluya benzer ama yabancı bir cisim. Bunun incelenmesini istiyoruz” dedi.
Abdullah Tekin de "Yağıştan sonra doluya benzer cisimler bulduk. Bu cisimlerin doluya benzediğini, fakat doludan farklı olarak erimediğini tespit ettik” şeklinde konuştu.
Van, Hakkâri ve Muş'taki dokuz barajda da geçen yılın aynı dönemine göre doluluk oranı arttı ama artık bölgedeki bütün sularda plastik olabilir...
***
Muş'ta neden plastik dolu yağmış olabilir? Havadaki su zerreciklerinde ne kadar yoğun plastik veya kimyasal madde var ki doluyu plastikleştirebiliyor? Muş barajlarındaki suda plastik oranı ne kadardır? Bilimsel ölçümler yapılmadan kesin bir rakam vermek mümkün değil ama İliç'te Fırat'a akan ırmaklara siyanürlü su sızdığı biliniyor.
Yazar Nihat Genç, konuyu 2022 Nisan ayında şöyle anlatmıştı:
"Erzincan İliç'te Amerikalı madenciler, altı yüz futbol sahası büyüklükte sülfürik asit havuzu yaptılar ve apartman kadar büyük buharize makineleri getirerek asidi buharlaştırıp havaya salıyor!
Sülfürik asit gölü, Fırat Nehri’ne (Karasu) üç-yüz metre mesafede. Yani bir sızma olursa, geçtik Doğu Anadolu'yu Basra'ya kadar tarım yapılması mümkün değil. Ve milyonlarca yıl sürecek bir kirlilikten söz ediliyor.
Havaya salınan milyonlarca ton sülfürik asit, şu anda Doğu Anadolu'yu tehdit ediyor, Karadeniz'in çay fındık ve ormanlıkları dahi tehdit altında. Yine bilim adamları, bu sülfürik asit bulutlarının uygun rüzgârla Ankara'ya dahi ulaşabileceğini söylüyor!”
Erzincanlı Sedat Cezayirlioğlu ise "Türkiye'yi öldürüyorlar. Burası Türkiye'nin kalbi, burası Türkiye'nin beyni, Türkiye'nin kalbini zehirliyorlar, Türkiye'nin beynini zehirliyorlar. Bu nehir, Türkiye’nin en büyük nehri; Fırat Nehri..." demişti...
***
Diğer taraftan, Amerikalı bilim insanlarının Science dergisinde yayımladığı bir çalışmaya göre ABD'de bazı bölgelerde, yağmur sularına karışan bin metrik tona varan mikroplastik partikül tespit edildi, bu da yaklaşık 120 milyon plastik şişeye tekabül ediyor.
Utah Üniversitesi’nden araştırmaya katılan Janice Brahney bu süreci "plastik sarmalı" diye nitelendiriyor. Brahney, "Hemen hemen her örnekte küçük, renkli, parlak plastik kalıntıları görmek bizi gerçekten şaşırttı" diye konuştu.
***
The İndependent'te 4 Ağustos 2019'da yayınlanan habere göre ABD'nin Colorado eyaletinden alınan yağmur suyu örneklerinin yüzde 90'ından fazlasında plastik tespit edildi. ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi'nden bilim insanlarına göre, Rocky Dağı Ulusal Parkı'nda üç bin metreden fazla yükseklikte alınanlar da dâhil olmak üzere Colorado'daki yağmur suyu örneklerinin yüzde 90'ından fazlasında “plastik parçalar, boncuk ve lif” tespit edildi.
Atmosferik simülasyonlardan yararlanan araştırmacılar, aynı zamanda atmosfer aracılığıyla plastik atığın en az 100 kilometre kadar uzağa taşınabildiğini keşfetti.
***
Peki Muş’ta yağan plastik dolu, nereden taşınmış olabilir? İliç’ten havaya salınan toz şeklindeki siyanür partikülleri, rüzgârın etkisiyle Muş’a “plastik dolu” veya “boncuk” olarak yağmış olmasın?
1071'i, 1453’ü kutlayan Arap ülkesi var mı?
28 Mayıs 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Diyarbakır Söz Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ömer Büyüktimur, 27 Mayıs 2010 tarihinde, Diyarbakır'ın 1371 yıl önce, Hz. Ömer devrinde İyaz Bin Ganem ve Halid Bin Velid komutasındaki İslam ordusu tarafından fethedildiğini ifade ederek, "Nerdeyse yarım asır bir ömrü devireceğim. Diyarbakır'ın ‘Fethi’ noktasında şöyle kentsel bir etkinliğe şahit olmuş değilim. İstanbul'un Bizans'tan alınması, Fatih Sultan Mehmet’in 1453'te ‘fetih’ etmesi... Nasıl ki her yıl; bir dizi etkinliklerle ‘o müstesna’ gün kutlanıyorsa, neden Diyarbakır kenti ‘fethini’ kutlamıyor." diye yazdı.
Yani o tarihe kadar, Diyarbakır'ın İslam-Arap ordusu tarafından fethi ile ilgili hiçbir sivil-resmî tören veya kutlana yoktur.
***
Sahabe-Der adlı dernek, 2010 yılında, Hz. Süleyman Camii önünde "Diyarbakır’ın fethi ve sahabei kiramı anma ve anlama" etkinliği düzenledi.
Sahabe-Der'in Diyarbakır'daki anma toplantıları sonraki yıllarda da sürdü ama etkinlikleri 81 ile yayan, Anadolu Gençlik Derneği Van şubesi oldu. 2015'teki ikinci kutlamaya 81 ilden davetliler geldi...
Tayyip Erdoğan da 2 Mayıs 2015'te, Diyarbakır'daki toplu konut açılış töreninde yaptığı konuşmada "Diyarbakır bu coğrafyada 639 yılında fethedilerek İslam’la ilk müşerref olan şehrimiz." dedi.
HÜDA PAR da 2016’da devreye girerek "Diyarbakır'ın fethinin 1377. yıl dönümü etkinliği” düzenlendi.
Diyanet İşleri Başkanlığı, 2017'de Diyarbakır'ın İslam orduları tarafından fethi le ilgili bir konferans düzenledi. Konferansta konuşan dönemin Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, Anadolu İslam medeniyetinde 3 önemli tarih olduğunu ifade ederek "Birisi 639 Diyarbakır'ın kapılarını İslam'a açtığı gündür. Birisi 1071 Malazgirt zaferidir. Bir diğeri de 1453 İstanbul surlarının kapılarını İslam'a ve Müslümanlara açmasıdır. Diyarbakır'ın fethi olmasaydı Malazgirt zaferi olmazdı. Malazgirt'in fethi olmasaydı, İstanbul'un fethi olmazdı. Belki buna bir fetih de eklemek gerekiyor, o da Murat Hüdavendigar'ın Kosova fethidir." dedi.
***
2018'e gelindiğinde Diyarbakır Söz gazetesi, “İslam'ın Anadolu'ya açılışının ilk kapısı olan Diyarbakır fethinin 1379. yıldönümüne girilirken, asırlardır fethin yerel ve merkezî hükümetler tarafından, kapsamlı anılıp kutlanmaması vefa rezaletidir." diye yayın yaptı.
Bu yıl ise “Diyarbakır'ın İslam orduları tarafından fethedilmesinin 1385. yıldönümü” dolayısıyla "Fetih Yürüyüşü" yapıldı. Türk Kızılay Diyarbakır Şubesince yürüyüşe katılanlara çorba ikram edildi. Etkinliğe, AKP Diyarbakır Milletvekili Mehmet Sait Yaz, Dicle Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Karakoç, Vali Yardımcısı Abdullah Çiftçi, AKP İl Başkanı Mehmet Raşit Ocak, HÜDA PAR İl Başkanı Zeynul Abidin Gülsever, merkez ilçe kaymakamları, kamu kurumlarının müdürleri, sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri ve vatandaşlar katıldı.
***
Peki Diyarbakır Türkler tarafından ne zaman fethedildi?
Diyarbakır, Emeviler ve Abbasilerden sonra Mervani hâkimiyetinde kalmış, 1085 yılında Selçuklulara geçmiştir. 1093 yılına kadar Büyük Selçuklu idaresinde kalan Diyarbakır'a sırasıyla Suriye Selçukluları (1093-1097) İnaloğulları (1097-1142), Nisanoğulları (1142-1183) ve Artukoğulları (1183-1232) egemen olmuştur.
Daha sonra Eyyubiler(1232-1240), Anadolu Selçukluları (1240-1302), Mardin Artukluları (1302-1394), Timur (1394-1401) ve Akkoyunlular (1401-1507) Diyarbakır’a egemen olmuştur. Diyarbakır, 10 Eylül 1515'te Osmanlı hâkimiyetine alınmıştır.
***
Görüldüğü gibi “Diyarbakır'ın Arap-İslam orduları tarafından fethi” diye bir anma günü 2010 yılına kadar yoktur!
Türkiye bir İslam ülkesidir ama Arap devleti veya din devleti değildir. Hani "Türk halkı, Ebu Cehil’in gerçek adı Hişam da dâhil bütün Arap isimlerini kendi çocuklarına verdi ama biz İslam'a en çok hizmet etmiş kişi olan Sultan Alparslan'ın adını, bin senedir bir Arap çocuğuna verdiremedik." diye bir söz var ya Arap veya İslam devletleri, 26 Ağustos 1071'i yani Malazgirt’i de kutlamaz...
26 Ağustos 1071, Anadolu'nun Oğuz Kağan'dan 1700 yıl sonra Türkler tarafından ikinci defa fethedilmesi tarihidir ama aynı zamanda Anadolu'nun İslamlaşmasını da başlatan tarihtir. Buna rağmen dünyada, 1071'i veya 1453'ü kutlayan bir Arap-İslam ülkesi yoktur! Kaldı ki, Türkiye, laik bir cumhuriyettir ve “ümmet” esasına göre değil “ulus devlet” esasına göre kurulmuştur. Türkiye'nin millî günleri, Türk tarihinden kaynaklanır, İslam dönemi olsa bile Arap tarihinden değil...
Esad ile eşgüdümü kim yapacak?
29 Mayıs 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “ABD'nin komşu coğrafyalarda terör örgütlerine verdiği destek Türkiye'nin güvenliğine aşırı tehdittir. ABD Suriye ve Irak'tan derhal çekilmeli, terör örgütlerini destekleyen gayri ahlaki tavırdan vazgeçmeli. FETÖ'nün ABD'ye yuvalanmış tüm unsurları Türkiye'ye iade edilmeli” dedi.
Bahçeli, ABD yönetiminin Suriye’nin kuzeydoğusunda PKK’nın paravan örgütü “Suriye Demokratik Güçleri”yle yeni bir oyun kurduğunu, bölgedeki 133 yerel yönetimin belirlenmesi amacıyla 11 Haziran’da sözde bölgesel seçimler yapılacağının açıklandığını hatırlattı ve “Bu demokrasi ve yasa dışı seçim girişimi, Suriye’nin bölünmesinde yeni bir etap, yeni bir aşama demektir. Suriye Kürt Ulusal Konseyi’nin bu sözde seçimleri tanımayacaklarını ve boykot edeceklerini açıklaması da ayrıca ele alınmalıdır. 11 Haziran’da yapılacağı duyurulan sözde seçimlerinin senaristi ABD, figüranları teröristlerdir. Türkiye Cumhuriyeti, Suriye yönetimiyle karşılıklı anlayış ve uzlaşma vasatında el ele vererek, yani Ankara ile Şam arasında iş birliği köprüsü inşa edilerek terör örgütünün işgal ve istila ettiği alanları demokratik vasıtalarla ihata teşebbüsüne katiyen müsaade edilmemelidir. Bölücü terör örgütünün, kaynağında ve ürediği bataklık alanlarda Türkiye ile Suriye’nin eşgüdüm halinde yapmalarını önerdiğim askeri operasyonlarla kökü kurutulmalıdır” diye konuştu.
***
Bahçeli’nin bu yaklaşımı çok doğru da olsa şimdilik sadece söylemden ibarettir!
Hani Olivier Roy’un “Siyasal İslâmın İflası” adlı bir kitabı vardır ya, Bahçeli’nin bu konuşması da AKP iktidarının ve Cumhur İttifakı’nın iflâsının ilânıdır!
Neden mi?
Bahçeli ve MHP milletvekilleri, AKP iktidarının 2011 yılından beri ABD güdümüyle uyguladığı Suriye’yi iç savaşa sürüklemek ve milyonlarca insanı Türkiye’ye sürmek politikasına 2015’ten itibaren fiilen ortak olmuştur da ondan... Bahçeli, aynı konuşma içinde bile “Cumhur İttifakı, sonuna kadar devam edecektir. Cumhur İttifakı ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi güvencedir.” ifadelerini kullanmıştır...
Bahçeli, ABD’nin teröre destek politikalarına karşı geçmişte de doğru konuşmalar yaptı ama 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra açılım süreci ve Suriye politikası sebebiyle seçimi kaybeden AKP’ye tam destek verdi ve yeniden iktidar olmasını sağladı.
***
Gerçi Bahçeli devreye girdikten sonra açılım politikasından vazgeçildi ve durdurulan terör operasyonları yeniden başladı; 800’den fazla şehit verilerek Güneydoğu’daki PKK tarafından “kurtarılmış” şehirlerde yeniden kanun hâkimiyeti kurulabildi... Yalnız, ABD, Türkiye’ye Suriye’nin kuzeyinde 30 kilometre derinlikten sonra operasyon yasağı koydu ve bu yasağa halen uyulmaktadır. PKK/PYD, ABD desteğinde Suriye’nin kuzeyinde 100 bin kişilik ordu kurdu. PKK, ağırlığını Suriye’ye kaydırdı. Bütün bunlar yapılırken, AKP iktidarı seyirci kaldı! MHP de AKP’yi desteklediği için bu sürece sadece lafla karşı durmuş oldu!
Yine AB ile geri kabul anlaşması imzalanarak, Suriyelilerin Türkiye’de kalması; ABD ile gizli anlaşma yapılarak, eski Afgan ordusunun kafileler halinde İran’ı otobüsle geçip sınırdan yürüyerek Türkiye’ye girmesi, ayrıca Türkiye’ye hiç gelmemiş insanların bile vatandaş yapılması gibi politikaların sorumluluğu, AKP iktidarına tam destek veren Bahçeli’nin ve MHP milletvekillerinin de omuzlarındadır.
Bu şartlarda “Türkiye’nin küresel ve bölgesel marka değerini yükseltmek” nasıl olacak? Kaldı ki “marka değeri”, ticari bir tanımlamadır, Türkiye bir marka değildir...
***
Bahçeli “Suriye ile PKK/PYD’ye karşı ortak operasyonlar yapalım” dedi diye Tayyip Erdoğan, Suriye politikasından vazgeçerek Esad yönetimi ile “eşgüdüm” içinde bu yönde bir karar alabilir mi?
Erdoğan, Suriye ile eşgüdümlü operasyonlar yaparsa, ABD desteğini kaybeder! Bu da AKP iktidarının da Cumhur İttifakı’nın da sonu olur çünkü ABD’nin elinde “kişisel veriler” var! Erdoğan bu operasyonu yapmazsa, Bahçeli’nin değil ama halkın desteğini tamamen kaybeder ve o zaman MHP desteği de CHP ile yumuşama politikası da Erdoğan’ı kurtaramaz!
İstanbul’un 2. fethi ve Fatih’in bedduası!
30 Mayıs 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“1071'i, 1453’ü kutlayan Arap ülkesi var mı?” başlıklı yazımda “Diyarbakır'ın İslam orduları tarafından fethi diye bir anma günü 2010 yılına kadar yoktur! 1071'i veya 1453'ü kutlayan bir Arap-İslam ülkesi de yoktur! Türkiye'nin millî günleri, Türk tarihinden kaynaklanır, İslam dönemi olsa bile Arap tarihinden değil!” diye yazınca Milliyetçi Türkiye Partisi Sözcüsü Ahmet Yılmaz, İstanbul’un fethi ile ilgili geçtiğimiz yıl yaptığı açıklamalarını hatırlattı.
Konuşmasını bu yıl da İstanbul’un fetih yıldönümünde sosyal medyada tekrar yayınlayan Ahmet Yılmaz, özetle şöyle diyor:
“Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri’nin aldığı İstanbul’u 1918’de İngilizlere, Fransızlara geri vermedik mi?
1920’de padişahımız, İngiliz yüzbaşısından izin almadan İstanbul’da sokağa mı çıkabiliyordu? Selamlığa çıkıp Cuma’ya falan mı gidebiliyordu? 1918 ve 1920’de İngiliz ve Fransız geldi, İstanbul’u bizden geri aldı. Peki İstanbul’u fetheden asker güzel asker miydi; hadis böyle miydi? Orayı fetheden komutan güzel komutan mıydı? İngilizlere, Fransızlara verdiğimiz İstanbul’u kim geri aldı bize? İstanbul’u birinci defa alınca fetih oluyor da ikinci defa alınca olmuyor mu? Hz. Muhammed’in hadisi, birinci fetih için geçiyor, sıra Başbuğ Mustafa Kemal Han’a gelince geçmiyor mu?”
***
Ben de “İstanbul iki defa fethedildi. Birinci fetih 29 Mayıs 1453'te, ikinci fetih 6 Ekim 1923'te gerçekleşti.” görüşündeyim. Bunu son olarak 20 Temmuz 2020’de bu sütunda belirtmiştim...
İstanbul’un fethi, elbette çağ açıp çağ kapatacak kadar büyük bir olaydır. İstanbul’un kurtuluş tarihi olan 6 Ekim 1923 de en az 29 Mayıs kadar önemlidir. Bugün pek farkında değiliz ama 6 Ekim 1923 itibarıyla, işgal edilmiş bir ülkenin kurtarılarak yeni bir Türk devletinin doğduğunu ve bu devletin, dünyadaki Türk varlığının tek dayanağı olduğunu ve tarihten silinmek istenen Türklerin sıkıştırıldıkları bölgeden yani Ankara ve çevresinden Ergenekon’dan çıkar gibi çıktıklarını hatırlamak durumundayız. Cumhuriyet, ancak İstanbul kurtarıldıktan 23 gün sonra 29 Ekim 1923'te ilan edilebilmiştir.
Türkiye, “Keşke Yunan galip gelseydi” diyenlerin eline geçtiği için bu tarihî gerçek unutulmaya yüz tutmuştur!
***
Tabii bir de Ord. Prof. Süheyl Ünver'in “İstanbul Risaleleri”nde anlattığı “Fatih’in bedduası” var:
“Fatih, Ayasofya önlerine geldiğinde derinlerden bir inilti sesi duyar...
Sesin sahibi bulunur ve Fatih'in huzuruna çıkartılır.
Fatih keşişe sorar:
-Niçin hapsedildiniz?
Keşiş, ‘Kuşatma hazırlıkları sırasında Bizans imparatoru Konstantin beni çağırıp İstanbul'u Türklerin alıp alamayacağını söylemem için remil atmamı söyledi... Remilde İstanbul'un Türklerin eline geçeceğini söylemem üzerine Konstantin kızarak beni zindana attırdı’ der...
Bunun üzerine Fatih; İstanbul'un Türklerin elinden çıkıp çıkmayacağına dair remil atmasını ve doğruyu söylerse mükâfatlandıracağını söyler.
Keşiş remil atar ve şöyle der;
-İstanbul Türklerin elinden harp ve darp ile çıkmayacak, ancak öyle bir zaman gelecek ki elinizdeki emlâk ve arazi satılacak bu suretle İstanbul Türk malı olmaktan çıkacak...
Bu sözler üzerine Fatih ellerini havaya kaldırarak;
'Fethettiğim yerleri ecnebilere satanlar, Allah'ın gazabına uğrasın...’ der."
***
İstanbul’u ve Türkiye topraklarını, üstüne vatandaşlık da vererek satanlar, Allah’ın da milletin de gazabına uğrayacaktır... Yakındır.
Erdoğan ile Esad’ı kim barıştıracak?
31 Mayıs 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Önce MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, "Türkiye Cumhuriyeti, Suriye yönetimiyle karşılıklı anlayış ve uzlaşma vasatında el ele vererek, yani Ankara ile Şam arasında iş birliği köprüsü inşa edilerek eşgüdüm halinde askerî operasyonlar yapmalı ve terör örgütlerinin kökü kurutulmalıdır” dedi.
Ardından Millî Güvenlik Kurulu, "Irak ve Suriye’de gasp ettiği toprakları terör yuvası hâline getiren PKK/KCK-PYD/YPG’nin ve ona sağlanan desteğin bölgemizdeki tüm unsurlarıyla birlikte bertaraf edileceği, millî güvenliğimiz ve komşularımızın toprak bütünlüğü hilafına herhangi bir oldubittiye fırsat verilmeyeceği vurgulanmıştır” diye açıklama yaptı.
Son olarak İzmir’deki Efes-2024 tatbikatını takip eden Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da “Suriye'de hâlâ kaos hâkim. Örgütün Suriye uzantısı, teröristan kurma hedefi ile bölge halkı üzerindeki tehditlerini yoğunlaştırdı. Haraç vermeyenlerin öz topraklarından sürülmesinden çocuk askere kadar her yola başvuruyorlar. Bölgemizi hedef alan sinsi planın olduğu anlaşılıyor. Suriye'nin toprak bütünlüğüne dair eylemleri yakından takip ediyoruz. Türkiye, güney sınırlarının hemen ötesinde, Suriye ve Kuzey'inde terör örgütünün teröristan kurmasına asla izin vermeyecek. Söz konusu ülkemizin toprak bütünlüğü ve milletimizin güvenliği olunca kimseyi dinlemeyiz, hiçbir tehdide boyun eğmeyiz." diye konuştu.
***
Peki ama Suriye'nin kuzeyinde bir “teröristan” devletinin alt yapısı kurulurken Türkiye'yi yönetenler ne yapıyordu?
ABD, Suriye’nin kuzeyinde PKK/YPG’yi ordu hâline getirirken PKK/YPG’ye gönderdikleri en az 50 bin TIR dolusu silah konusunda da bölgedeki Amerikalı komutan, “Sevkiyatla ilgili olarak Türkiye’ye har ay düzenli bilgi veriyoruz” diye bir açıklama yapmıştı. Bu açıklamaya Türkiye’den hiçbir cevap verilmemişti!
Erdoğan şimdi, örgütün haraç vermeyenleri öz topraklarından sürdüğünü söylüyor ama bu etnik temizlikten daha önceleri doğrudan doğruya Beşşar Esad'ı sorumlu tutuyordu.
Erdoğan, 4 Ekim 2015 günü İstanbul Atatürk Havalimanında düzenlediği basın toplantısında, ABD Başkanı Barack Obama’nın, eğit-donat programında istenilen oranda başarılı olunamadığı yönündeki sözlerini hatırlatan gazeteciye cevaben “Bizden bu konuda ne istendiyse biz bunu bugüne kadar yaptık, en ideal imkânları hazırladık. Kendileri de gelip buraları gördükleri zaman, ‘Gerçekten bizde bu tür fiziki mekânlar, fiziki imkânlar yok.’ diyerek de hep takdirlerini bildirdiler. Bundan sonraki süreçte de biz aynı şekilde eğit-donatta da gayretimizi sürdüreceğiz.” demişti.
Erdoğan, ayrıca "Şimdi Suriye’de bunca mazlum, mağdur insan varken, 350 bin insanın öldürülmesi olayı var ve bunun da faili var. Devlet terörü estiren bir Esad var ve bu devlet terörü estiren bir kişiyi ne yazık ki bakıyorsunuz Rusya da savunuyor, İran da savunuyor. Şimdi rejimle iş birliği yapan ülkeler tarihe bunun hesabını vereceklerdir.” diye Esad’ı suçlamıştı.
Bu konuşmadan 50 gün sonra, 24 Kasım 2015’te Hatay sınırını teğet geçen bir Rus askerî uçağı düşürüldü. Rusya da Akdeniz’de bir Türk uçağını düşürerek cevap verdi.
Sonra da Türkiye ve Rusya, sıkıntılı bir süreçten sonrası Nazarbayev’in araya girmesiyle barıştı...
Erdoğan’ın 4 Ekim 2015 konuşmasında itiraf ettiği gibi “eğit-donat konusunda” ABD ne istediyse yapan bir iktidar, bu kadar vahim yanlışlardan dönerek Suriye ile ortak askerî operasyona girişirse, böyle bir operasyon, Erdoğan’ın 15 yıllık Suriye politikasının iflası anlamına gelmez mi?
***
Biz, ilk günden beri Suriye ile terör örgütlerine karşı ortak hareket edilmesi gerektiğini söyledik; zararın neresinden dönersen kârdır ama Suriye’yi kaosa sürüklemek için bütün dünyadan gönderilmiş teröristlerin çoğu Türkiye sınırından bu ülkeye geçti!
Bakalım, Erdoğan ile Esad’ı kim barıştıracak? Putin mi acaba?
UCM, kimler için kuruldu?
01 Haziran 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Emekli Orgeneral Ergin Saygun, medyagunlugu.com sitesinde yayınlanan "Yeni Dünya Düzeni" başlıklı yazısında "Genel kanı, tek kutuplu dünya ve buna bağlı bir global düzenin artık mevcut olmadığı, onun yerini mevcut kurallara dayalı uluslararası sistemi sallayan önemli gelişmelerin aldığıdır." ifadesini kullandı.
Saygun, "Ne oldu da kutuplar yok oldu?" sorusunu sorup cevaplar verirken mevcut düzene muhalefetten örnekler verdi. Örneklerden ikisi şöyle:
-Fransa eski sömürgesi olan 14 Afrika ülkesinden “Koloni Vergisi” adı altında her yıl yaklaşık 500 milyar dolar almakta, ekonomilerini kontrol için Afrika’ya özel para birimi olan Afrika frangının kullanılmasını zorunlu kılmaktadır. Bunlara da itirazlar ve karşı çıkmalar da devam etmektedir.
-Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde 5 ülkeye verilmiş olan veto hakkı sorgulanmaya tabi tutulmakta, ekonomik, siyasi ve hatta hukuki kuralları belirleyerek, uluslararası düzene ayar çeken Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Adalet Divanı, Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi kurumlar da tartışmaya açılmaktadır. UCM Savcılık makamının, İsrail ile ilgili kararları da Batı tarafından kurulu düzene aykırı olarak değerlendirilmiş ve bazı Amerikalı senatörler bu mahkemenin “İsrail’i yargılamak için değil Afrika ve Putin gibiler için kurulduğunu” söyleyerek savcılık makamına baskı yapmışlardır.
Bu önemli makale şöyle bitiyor:
-Geldiğimiz noktada, Avrupa’da Türkiye’ye hak ettiği yeri bulmasının zor olduğu açıktır. Avrupa, “kültür farkı”, “medeniyet farkı” diyor, “demokrasiniz zayıf” diyor, “AİHM kararlarını uygulamadınız” diyor, diyor da diyor… Türkiye jeopolitik bir kırılma noktasındadır. Yeni oluşmakta olan düzendeki yerini henüz net olarak belirlememiştir. Türkiye’yi saran çember daha ne kadar daralacak, muhasım saflar daha ne kadar sıkılaşacak göreceğiz. Batı’nın Türkiye karşıtlığının, ülkemizi Rusya-Çin-İran ve Avrasya ile bütünleşmeyi tercih edecek boyutlara tırmandırıp tırmandırmayacağını da zaman içindeki gelişmeler gösterecektir.
***
Konunun güncel olan tarafı, Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne yapılan baskılardır.
marbutahaber.com'da yayınlanan habere göre İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın yanı sıra Hamas liderleri Yahya Sinvar, İsmail Haniye ve Muhammed Deyf hakkında tutuklama emri çıkarılmasını isteyen Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcısı Kerim Khan, CNN’den Christiane Amanpour’a konuştu.
Khan, mülakatın bir yerinde, İsrail liderleri için tutuklama emri çıkarma isteğine karşı Batılı liderlerin tepkilerini anlattı. Savcı, “bazı seçilmiş liderlerin” kendisiyle “pervasız” şekillerde konuştuğunu, bir üst düzey liderin, UCM’nin “Afrika ve Putin gibi haydutlar için kurulduğunu” söylediğini aktardı.
newafricanmagazine.com'da yayınlanan bir incelemede ise "Eski İngiliz Dışişleri Bakanı Robin Cook'un ölmeden önce 'UCM, Birleşik Krallık başbakanlarını veya Amerika Birleşik Devletleri başkanlarını cezalandırmak için kurulmuş bir mahkeme değil' demişti." bilgisine yer verildi.
***
Orijinal adı, İngilizce “International Criminal Court (ICC)” olan mahkeme, Roma Statüsü imzalanarak 1 Temmuz 2002 tarihinde kurulmuş ve 11 Mart 2003 tarihinde çalışmaya başlamıştır. Mahkeme binası Hollanda'nın Lahey kentinde bulunmaktadır. Mahkemeye 124 ülke taraf olmuştur.
Vikipedi'deki verilere göre ABD hükûmeti, UCM'nin kurulmasını destekledi ancak Amerikalılar UCM'nin BM Güvenlik Konseyi tarafından kontrol edilen veya Amerikalı yetkilileri ve Amerikan vatandaşlarını mahkemenin yargı yetkisi dışında tutacak bir mahkeme olması için çaba harcadı; bu çabalar başarısız kalınca Roma Statüsü'nden imzasını çekti. O zamandan beri ABD, gerek İkili Dokunulmazlık Anlaşmaları vasıtasıyla; gerek UCM'yi destekleyen müttefiklere yaptırımlar öngören yasalar çıkararak; gerekse BM barış güçlerinde görevli Amerikalıları UCM'nin yargı yetkisi dışında tutacak girişimleri yoluyla UCM'yi etkisiz kılmaya çalışmaktadır.
***
Uluslararası Ceza Mahkemesi, gerçekten de bugüne kadar Uganda, Kongo, Orta Afrika Cumhuriyeti, Sudan, Kenya, Libya, Fildişi Sahilleri ve Güney Afrikalı liderleri yargıladı. UCM savcısının, ABD'nin himayesindeki İsrail liderleri hakkında tutuklama talebinde bulunması, ABD ve Batı Avrupa'da büyük şaşkınlığa ve öfkeye yol açtı! Mahkemenin tutuklama talebine uyması beklenmiyor!
UCM'nin aslında ABD, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerin başta Afrika olmak üzere, bütün dünyayı sömürmeye devam etmesi, itiraz eden liderlerin yargılanması için kurulduğu anlaşılıyor.
Böyle bir dünya düzeni devam edemezdi, etmiyor...
Yumuşama neyin örtüsü?
03 Haziran 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan, her vesileyle “Darbe anayasasından kurtulmalıyız” diyor. Darbeden kastı, görünürde 12 Eylül 1980 askeri darbesi...
Oysa 1982 Anayasası’nın neredeyse değiştirilmemiş maddesi kalmamış gibidir, üstelik AKP ve MHP 2017’de 15 Temmuz darbe girişiminin sebep olduğu infialden yararlanarak yönetim sistemini de değiştirmiş, Cumhurbaşkanlığı sistemini getirmiştir. Bu sebeple, asıl 2017 değişikliği ile darbe anayasası getirilmiştir...
***
Peki 1982 Anayasası’nda değiştirilmeyen ne kalmıştır? Başlangıç ilkeleri, ilk dört madde ve vatandaşlık maddesi duruyor... İyi de bu maddeler, 1924 ve 1961 Anayasalarında da vardı zaten. Çünkü bu maddeler, devletin temel nitelikleriyle ilgilidir. Türkiye Cumhuriyeti, etnik kökeni ne olursa olsun, vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesin Türk Milleti’n mensup olduğunu kabul eder. Erdoğan ise “milletin çeşitliliğine dayanan anayasa” istediğini açıklamıştır. Bunun anlamı, egemenliğin paylaşılmasıdır... Tek bir millet olmaktan vazgeçmektir...
***
Erdoğan, milletin çeşitliliğine dayanan yeni rejimini uygulayabilmek için CHP desteğine ihtiyaç duyuyor.
Bu sebeple, “Sayın Özgür Özel’in ziyareti akabinde, siyasette bir ‘yumuşama’ arzuladığımızı, bunu tesis etmeye çalıştığımızı ifade ettim. Bu yumuşamanın bir tarafı iktidarsa, bir tarafı da muhalefettir. Biz kutuplaşmanın, kamplaşmanın, gerilimin tarafında hiç olmadık. Burada asıl olan, muhalefetin kendi politikalarını gözden geçirmesidir.” diyor.
Erdoğan kırmızı çizgilerinden vazgeçemeyeceklerini muhalefetten de böyle bir taviz beklemediklerini söylüyor ama “Muhalefetin de son dönemde yeni üslup ve söylem geliştirme çabalarını takdirle karşılıyoruz. Daha önce ‘Yenikapı Ruhu’, ne yazık ki birilerinin ihtiraslarına kurban edildi.” diyerek isim vermeden Kemal Kılıçdaroğlu’nu suçluyor.
***
Erdoğan, bu ilişkilerle ulaşmak istediği asıl hedefini bir defa da “normalleşme” çerçevede açıklıyor: “Darbe anayasasının sivil ve özgürlükçü anayasa ile değiştirilmesi konusunda el ele verebilirsek sadece siyasetin havası değil, ülkemizin bahtı da değişecek."
Ülkemizin bahtı nasıl değişecek? “Türk Milleti” yerine etnik unsurlar sayılarak “Türkiye Milleti” denilecek! “Yumuşama” ve “normalleşme” diye örtülmek istenen gerçek budur!
***
Erdoğan yine de temkinli konuşuyor ve “Milletimizin umutlarını artıran siyasetteki yumuşamanın, bu sefer ‘kelebek ömürlü’ olmamasını temenni ediyoruz.” diyor.
Kelebek deyip geçmemek gerekir. Bir de kelebek etkisi var! Küçük bir etkenin, öngörülemez büyüklükte sonuçlar doğurmasına kelebek etkisi denir.
Erdoğan’ın “milletin çeşitliliği” ısrarı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni dağıtır! Sadece Türkiye değil, Orta Doğu ve Orta Asya başta olmak üzere bütün dünya bundan etkilenir. ABD, Erdoğan ile birlikte nüfus yapısını ve yönetim sistemini değiştirdiği Türkiye’nin milli bir devlet olmaktan çıkması ile birlikte kaybetmekte olduğu dünya hâkimiyetine yeniden ulaşmayı hedefliyor. “İstanbul merkezli eyaletlerden oluşan bir Türkiye” 1896’da alınan bir ABD Kongresi gizli kararıdır. O projede, eyaletlerde nüfusun çoğunluğunun Hıristiyan olması esas alınıyordu.
Bu sebeple, yıllardır, “Türkiye kimliği” ve “Türkiye Milleti” diye kavramlar ürettiler, “Türk edebiyatı” yerine “Türkiye edebiyatı” demeye başladılar. Graham Fuller, bu sebeple “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” diye projenin 21.’nci yüzyıl sürümünü ortaya attı.
***
Yalnız unuttukları bir şey var.
Mondros Mütarekesi, Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda 30 Ekim 1918 tarihinde imzalandı. Mütareke, Osmanlı Devleti’nin yıkılışını öngörmekte; İtilaf devletlerine, güvenliklerini tehdit edecek bir durum sebebi ile Osmanlı İmparatorluğu’nun herhangi bir bölgesini işgal hakkını tanımakta idi.
Atatürk, milli mücadele sonucunda, 29 Ekim 1923 günü Cumhuriyeti ilan ederken, düşmana, “Biz sizden bir gün önce davrandık, fakat sizin haberiniz bile yoktu” mesajını verdi.
Türk Milleti, bu defa da ABD’den önce davranacaktır
AKP’ye “etki ajanlığı” önerisi!
04 Haziran 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gürcistan'da "yabancı etkinin şeffaflığı" yasası, Parlamento Başkanı Şalva Papuaşvili'nin son imzayı atmasıyla yürürlüğü girdi.
Başbakan İrakli Kobakhidze, görüşmeler sırasında Gürcistan vatandaşının, bu ülkede kimin kimler tarafından finanse edildiğini, yabancı bir gücün Gürcistan'daki olumlu veya olumsuz çıkarlarını kimin taşıdığını bilme hakkı olduğunu vurguladı.
2021-2022 döneminde ABD'den finansman sağlanan bazı sivil toplum kuruluşlarının Gürcistan'da devrim girişimlerinde bulunduklarını hatırlatan Kobakhidze, “Burada şeffaflık sağlanmazsa, her yıl bir devrim girişimi altında kalırsak, böyle bir dönemde inanın 2030'da değil 2040'ta bile Avrupa Birliği'ne üye olamayabiliriz. ‘Ukraynalaşmak’ istemiyoruz.” dedi.
“Yabancı Nüfuzun Şeffaflığı” yasasındaki düzenleme, fonlarının yüzde 20'sinden fazlasını yurt dışından alan Gürcistan'daki kuruluşların "yabancı bir gücün çıkarlarını gözeten organizasyon" olarak kaydolmalarını, aksi hâlde para cezalarıyla karşı karşıya kalmalarını öngörüyor. Kayıt sırasında, kurum ve kuruluşlar tarafından tüm gelirlerin yansıtılması gerekiyor.
***
Türkiye’de ise sivil toplum kuruluşu görünümlü, yabancı istihbarat servisleri tarafından örtülü olarak desteklenen organizasyonları önlemek için değil de bu kuruluşlar hakkında araştırma yapanları cezalandırmak için yasa taslağı hazırlandı!
AKP’nin hazırladığı yasa taslağının metnine göre, “Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları aleyhine yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları veya talimatı doğrultusunda; Türk vatandaşları veya kurum ve kuruluşları ya da Türkiye’de bulunan yabancılar hakkında araştırma yapan veya yaptıranlar” cezalandırılacak!
***
İnanılır gibi değil ama taslak Türkçe kurallarına göre yorumlandığında ve dikkatle incelendiğinde bakın nasıl sonuçlara yol açacak?
Maddede yer alan “veya” ve “ya da” bağlaçları, suçun kapsamını öyle genişletiyor ki yabancı bir devlet veya organizasyondan talimat almasa da gazeteciler veya akademisyenler, Türk vatandaşları veya kurum ve kuruluşları ya da Türkiye’de bulunan yabancılar hakkında araştırma yaparsa, “devletin stratejik çıkarları aleyhine” denilerek suçlanabilecek!
***
Kısacası, bu hâliyle taslak, etki ajanlarını değil, Türkiye’de yabancı fonlarla etki ajanlığı yapanlar hakkında araştırma yapanları suçlamak için hazırlanmış görünüyor! Taslak, Türkiye’yi değil etki ajanlarını koruyor!
“Veya” denildiği için araştırma yapan “herkes yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları” adına hareket etmekle suçlanabilecek.
MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız, yasa taslağı ile ülke dışından “hibe” alıp, “etki ajanlığı” yapanların suç kapsamına alınacağını iddia ediyor ama taslak metninde hibeden hiç bahsedilmiyor!
CHP Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer ise “Taslakta muğlak, belirsiz tanımlamalarla ‘etki ajanı’ damgası vurup düşüncesi, ifadesi, yazısı nedeniyle milyonların sesini kısmak istiyorlar. Amaçları asla ajan yakalamak falan değil; gazeteciyi, eleştirel aklı, muhalefeti, kendinden olmayanı baskıyla susturmaktır” diyor.
***
Maksat, yabancı istihbarat servislerinin güdümünde hareket edenleri cezalandırmak ise AKP, Türkiye’yi düşünenlere tuzaklarla dolu bu taslak yerine, Gürcistan’da kabul edilen “Yabancı Nüfuzun Şeffaflığı” yasasını tercüme ederek yeni bir yasa taslağı hazırlasın!
Ben desteklerim!
O zaman, ABD ve Avrupa ayağa kalkar değil mi?
Gerçi ABD ve AB, Gürcistan’a “Yabancı Nüfuzun Şeffaflığı” yasası sebebiyle “vize kısıtlaması” tehdidinde bulundu ama Türkiye için böyle bir şansları yok, çünkü en çok vize kısıtlaması Türklere uygulanıyor zaten... Ertuğrul Özkök’ün başına geldiği gibi Schengen vizesi olan Türklere bile iç hat uçuşlarında sorun çıkarıyorlar. Türklerin bagajlarındaki karekodlar, uçağa gönderilmek üzere dijital kontrolden geçirilirken geçersiz sayılıyor ve bir yetkili bulamazsanız valizinizle birlikte ortada kalıyorsunuz.
Nuh’un gemisi yeniden yola çıkıyor!”
05 Haziran 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Bizim kuşak, çocukken dünyada neler olup bittiğini bilemese de hayatta başarılı olmanın dürüst çalışarak mümkün olduğuna inanırdı. Devlete, parlamentoya, orduya, yargıya, polise, eğitim camiasına, bürokrasiye güven vardı. Haksızlığa uğrayanlar da olurdu elbette ama mücadele sonunda hakkın teslim edileceği kabul edilirdi...
Üniversite sınavları, hak edenin kazandığı çok sıkı bir sisteme bağlıydı. Dershane sitemi yok gibiydi. Bir defasında üniversite sınavları iptal edilmiş, yeniden yapılmıştı. Devlet kadrolarında ilerlemek liyakate bağlıydı. Tabii o zamanlar da torpil ve rüşvet vardı ama ortaya çıkarsa, bunu yapanlar rezil olurdu. Üniversitelerdeki akademik kadrolaşmada ise Masonik örgütler o kadar gizli çalışırdı ki kimsenin ruhu bile duymazdı.
Kapitalizmin vahşeti, sosyal devlet uygulamalarıyla giderilmeye çalışılırdı. Yabancılardan destek alarak iktidarı hatta devleti ele geçirmek gibi projeler o zamanlar başlamıştı ama henüz emekleme dönemindeydiler.
***
Önce İnönü, daha sonraki adıyla Mithat Paşa Stadyumu’nda, (Şimdi ise Beşiktaş’ın Tüpraş Stadyumu) her 19 Mayıs’ta Kuleli Askeri Lisesi öğrencileri, çok anlamlı bir gösteri yapardı. Zeytinburnu Yeşiltepe İlkokulu öğrencisiyken, öğretmenimiz Şakir Şakar, Mithat Paşa Stadyumu’ndaki bir 19 Mayıs gösterisine beni ve sıra arkadaşım Muzaffer Tuncer’i de götürmüştü...
Kuleli öğrencileri, Türkiye sınırlarını çizerek, futbol sahasının etrafına birer metre arayla dizilir ve elde tüfek nöbet tutardı. Düşman askerlerini temsil edenler ise yerde sürünerek ilerler ve nöbet tutan askerlerin arasından geçerek, Türk vatanına sızar ve içerde sabotajlara, katliamlara girişirdi. Sınırların içinde işiyle gücüyle meşgul olan halk, tehdidi fark ederek, düşmanla mücadeleye girişir, sınırları bekleyen askerle birleşerek, içeri sızmış düşmanı alt ederdi...
***
Türkiye’ye çok ciddi sızma girişimleri olacağı biliniyordu ki böyle bir gösteri hazırlanmıştı...
Sızma girişimi Diyanet İşleri’nden başlatıldı. Önce Diyanet İşleri İkinci Başkanlığını ele geçirdiler, sonra komünizmle mücadele gibi bir gerekçeyle devlet içinde örgütlenmeye başladılar. Derken polis okullarına, askerî okullara ve yargıya sızdılar. 10 yıldan daha fazla süreyle üniversite sınavları dâhil bütün sınav sorularını çalarak, dershane sistemiyle yetiştirdikleri kadrolarla devletin kilit noktalarını ele geçirdiler. Aynı menzile farklı yollardan yürüyen iktidar kadrolarıyla iş birliği içinde devlete hâkim oldular. Artık devlette veya özel sektörde varlık göstermek için cemaatin oluru gerekiyordu.
Siyasi iktidarla, kaynakların paylaşımı yüzünden sorun çıkmasa bu sistem devam edecek ve devlet tamamen ele geçirilecekti. Siyasi iktidar, görünürde onları tasfiye ederken yerlerine başka cemaatleri koydu. Siyasi iktidar, küresel proje sahipleri ile iş birliği içinde, Türkiye’ye milyonlarca yabancının sızmasını da sağladı. Afganistan’da Taliban öncesi orduda görev yapan bütün askerler, çocukluğumuzdaki 19 Mayıs gösterisinde olduğu gibi sınırlardan yürüyerek içeri sızdırıldı. Suriye’ye dünyanın dört bir tarafından gönderilen teröristlerin bir kısmı Afganistan’a gönderildi, bir kısmı da sığınmacı diye gönderilen milyonlarca insan arasına karışarak, Türkiye’ye sızdırıldı.
Bu arada küresel kapitalizm de yol aldı, Türkiye ekonomisini özelleştirme programıyla ele geçirdiler, iş birlikçilerle birlikte toprağa ve suya bile el koymaya başladılar. Gençler, ülkede bir gelecek umudu göremediğinden yurt dışına gitmeye başladı. Doktorları bile kaçırdılar.
***
Peki bu düzen hep böyle mi devam edecek?
Konuşurken de yazarken de Maçka dereleri gibi gürül akan dostum Nihat Genç, “Yeni bir dünya kurulurken” başlıklı yazısının bir bölümünde “Nuh’un gemisi yeniden yola çıkıyor, kendini gemiye atan insan türü ayakta kalacak, vicdan ve Allah korkusu ve kamu yararı ayakta kalacak ve sıcak paraya, finans kurumlarına bağımlı yaşayanlar büyük felaketin altında helak olacak!
Erdem, onur, kişilik, gurur, millî kimlik gibi insani değerlere sahip çıkanlar öne çıkacak ayakta kalacak!
İki yüzyıldır aşağılık satılmış iş birlikçi türler, liyakati, bilimi, sanatı ve erdemli insanları eliyor ve yok ediyordu, şimdi, ülkesine ve insanlık değerlerine sahip çıkan insan türü, aşağılık iş birlikçileri toprağına, hukukuna sahip çıkarak elemeye, dışlamaya başlayacak!” diye yazdı...
***
Şu bir gerçek ki insanlık, kötülükte ittifak etmez. Tarihte kötülükte ittifak eden “kavimler” olmuştur ama hep “helak” olmuşlardır. İnsanlık, kötülükler ittifakı kuranları yenecek ve Türk Milleti bunda büyük rol oynayacaktır. Tarihte Nuh’un gemisi, Cudi Dağı’nın eteğine oturmuştur; şimdiki gemi ise Atatürk’ün inşa ettiği Türkiye Cumhuriyeti gemisidir; Ankara yaylasına oturacaktır...
90 “sorun”da 90 yanlışa ne demeli?
06 Haziran 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Şanlıurfa'nın Halfeti ilçesinde liselere geçiş sistemi deneme sınavına giren bir öğrenci, 90 sorunun 90’ında da yanlış şıkkı işaret etti. 1 milyon 38 bin 192 öğrencinin katıldığı sınavda, matematiksel olarak mucize sayılabilecek bu başarıyı gösteren öğrenciye, sınavdan önce katıldığı kursun yöneticileri tarafından çeyrek altın hediye edildi.
90 sorunun tamamında sadece bir şıkkı işaretleseniz, cevapların beşte birine doğru cevap vermiş olursunuz. Bildiğiniz soruları yaptıktan sonra, bu soruların altında veya üstündeki sorulara, doğru cevaptan farklı şık olmak kaydıyla beşer beşer aynı şıkları işaret ederek cevap verseniz, doğru cevapları 90da 45’e kadar çıkarma şansınız vardır.
Bütün sorulara yanlış cevap verebilmek, milyonda bir ihtimal bile değilken, öğrenci bunu nasıl başardı acaba?
“90 soruda bütün sorulara yanlış cevap verebilmek için doğru cevapları biliyor olmak gerekir” diyen de var...
***
Peki 90 soruda sıfır çeken öğrenciye çeyrek altın veriyoruz da ülkenin 90 sorunundan birine bile doğru çözüm getirmeyen iktidara ne yapıyoruz peki? 22 yıldır iktidarda tutuyoruz değil mi? İktidar partisine oy vermeyenler hiç itiraz etmesin; 22 yıldır bu kadar yanlış yapan bir iktidarın ayakta kalması, oy versin vermesin herkesin ortak sorumluluğundadır.
Meselâ yanlış Suriye politikası, halka, “Emevi Camisi’nde Cuma namazı kılacağız, Büyük Osmanlı’yı kuruyoruz” diye anlatıldı ama gerçekte ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi’nin gerekleri neyse onlar yapıldı. Türkiye üzerinden Suriye’ye terörist geçişine izin verildi, bu da yetmedi, eğit-donat programlarıyla Suriyeli muhalif gençlere Türkiye’de askerî eğitim verildi, bunlardan bir ordu kuruldu, adına da son olarak Suriye Millî Ordusu denildi. Maaşlarını, Türkiye üzerinden Körfez ülkeleri karşılıyor ama adamlar Türk Lirası ile değil dolarla veya dolar karşılığı maaş istiyor. Aldıkları maaşın, Türkiye’deki emekli aylıkları gibi düşmesine karşı zaman zaman gösteriler yapıyorlar... Sonuç olarak, Türkiye yaptıklarının karşılığını milyonlarca sığınmacı olarak aldı!
***
Adalet Partisi Genel Başkanı Dr. Vecdet Öz, iktidarın neden hep yanlış yaptığını çok net olarak açıkladı:
“20 yıldır yaşananları olağan bir siyasi süreç olarak kabul ederseniz çok yanılırsınız…
İktidarın planlı ve kasıtlı icraatlarını tek başına klasik bir muhalefet anlayışıyla basit bir siyasi beceriksizlik, yandaşa rant sağlama ve irtikap mantığı içinde açıklamak, maalesef ki gözü açılmamış siyasi bir saflık ve budalalıktır…
AKP, alıştığımız manada bir siyasi parti değil bilakis ihvancı geleneğin temsilcisi, sinsi ve marjinal içgüdüsel reflekslere sahip olan, Atatürk ve Cumhuriyet karşıtı bir partidir!
Hatta parti ifadesinin ötesinde içeriği ve faaliyetleri itibarıyla her şeyi göze almış bir siyasal İslam örgütüdür diyebiliriz...
Bu yapı dış destekli bir proje ile iktidarı ele geçirdiği günden itibaren Cumhuriyet Türkiye’sini yönetilecek değil darülharp mantığı içinde fethedilecek bir ülke olarak görmüştür!
Türkiye Cumhuriyeti, bu örgütsel yapının nezdinde her zaman kâfirler tarafından kurulmuş ve yıkılması gereken bir küffar devlettir!
Bu yüzden kâfir ülkesi kabul ettikleri T.C. Devleti’nin malını, mülkünü yemek, banka faizini almak, talan etmek, içini boşaltmak uyguladıkları darülharp nedeniyle hak ve helaldir!
Onlar yıllardır bu ülke ve laik toplumla hep savaş halinde oldular ve bunun için de çaldıklarını hırsızlık malı değil hep ganimet olarak gördüler!
Yok ettikleri milletin hazinesi değil küffarın kasası idi!
Aynı zamanda küffar kabul ettikleri laik toplumun iffeti, namusu, kızları da malı gibi haktı ve helaldi!”
***
Vecdet Öz, bu ifadelerden sonra “Şimdi sebebini anladınız mı?” diyerek iktidarın 34 icraatını sayıyor.
“Şimdi anladınız mı; demografik yapıyı tahrip etmek ve ihvancı yapıya uygun yeni bir toplum inşa etmek için adeta bir kavimler göçüne dönüştürülmüş milyonlarca sığınmacının ülkeye girmesine göz yummalarının ve vatandaşlık vermeye başlamalarının nedenini?” gibi 34 soru...
Sonuç olarak da “AKP, bir ülkenin başına gelebilecek en büyük felakettir ve 20 yıllık icraatı organize bir kötülüktür… Artık bu bir siyasi ‘Müdafaa-i Hukuk’ mücadelesidir…” diyor.
***
90 sorunun 90’ında da bilerek yanlış yapmayı, dünya tarihinde sadece AKP iktidarı başarmıştır ve sonuçta Türkiye’yi göz göre göre işgal ettirmiştir!
AKP, TSK’yı Yeniçeri Ocağı’na çeviriyor!
07 Haziran 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
TBMM Genel Kurulu’nda, “Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”nin tümü üzerindeki görüşmeler yapılırken bir skandal ortaya çıktı!
İYİ Parti Grubu adına söz alan Kayseri Milletvekili Dursun Ataş, "Bu kanun teklifinde olduğu gibi, Silahlı Kuvvetlerimizi ilgilendiren her kanun teklifinde 'uyum düzenlemesi' denilerek Genelkurmay Başkanlığı ve kuvvet komutanlıkları daha da işlevsiz hâle getirilmektedir." diye konuştu.
Teklifin sekizinci maddesiyle üstün başarılı yüzbaşı ve binbaşıları terfi ettirme yetkisinin ilgili kuvvet komutanlarından alınarak doğrudan bakanlıklara verilmesinin amaçlandığını dile getiren Ataş, teklifin 10’uncu maddesiyle ise üstün başarılı kıdemli üstçavuş ve başçavuşları terfi ettirme yetkisinin ilgili kuvvet komutanlarından alınarak doğrudan bakanlıklara verilmesinin amaçlandığını belirtti.
***
Dursun Ataş’ın bu konuşması üzerine ilgili kanun teklifini bulup okudum. Gerçekten de birçok maddede “ ‘Genelkurmay Başkanlığınca’ ibareleri ‘Millî Savunma Bakanlığınca’ şeklinde değiştirilmiştir.” diye ifadeler var. Tabii değişikliğin ne anlama geldiğini anlamak için 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun ilgili maddelerini, değiştirilmiş şekliyle değerlendirmek gerekir.
Dursun Ataş, siyasete girmeden önce astsubay kıdemli başçavuş rütbesiyle emekli olmuş bir kişi. Yani TSK İç Hizmet Kanunu’nu iyi biliyor ki kanun maddelerindeki değişikliklerle ne yapılmak istendiğini çok net görüyor...
***
Diğer partilerin tepkilerinin ise askerî terfi sisteminin bozulmasıyla ilgisi bile yok.
Saadet Partisi Grubu adına söz alan Ankara Milletvekili Mustafa Nedim Yamalı, bu kanun teklifinin Millî Savunma Bakanlığı ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tüm ihtiyaçlarını karşılayacak bir teklif olmadığını belirterek, en kısa zamanda bütün ihtiyaçlara cevap verecek bir kanun teklifinin Meclis'teki tüm partilerin katılımıyla hazırlanması gerektiğini söyledi.
Uzman erbaş, sözleşmeli erbaş ve erler için getirilen disiplin ve görevden alma kriterlerinin teklifle genişletildiğini kaydeden Yamalı, "Bu kriterlerin genişletilmesi ve uygulamada muğlaklık olması personel üzerinde bir baskı veya stres meydana getirmemeli ve moral bozucu etkilerin yer almaması sağlanmalıdır." dedi.
CHP Çanakkale Milletvekili Özgür Ceylan ise teklifin alelacele hazırlandığını belirterek, "Askeriye için önemli pek çok konunun yer almadığı bir teklif karşımızda. Çok önemli bir eksiklik olarak gördüğümüz askerî sağlık sistemine yine yer verilmemiş mesela." diye konuştu.
Askerî hastanelerin vakit geçirmeden yeniden açılması gerektiğini dile getiren Ceylan, askerî mahkemeler ve yargı sisteminin de çok geçmeden yeniden oluşturulması gerektiğini söyledi.
TBMM Millî Savunma Komisyonu Başkanı ve AKP Kayseri Milletvekili Hulusi Akar, özlük haklarıyla ilgili olarak "Başta emekli astsubay, kıdemli başçavuşlar ile kıdemli binbaşılar olmak üzere, özlük haklarının iyileştirilmesi maalesef bu aşamada mümkün olamamıştır. Ancak emekli muvazzaf personelimizin her türlü övgü, ödül ve desteğe layık olduğu bilinciyle, mesleki tazminatlar hususunun yakın takipçisi olduğumuz bilinmelidir. Sözleşmeli er, uzman erbaş, astsubay, subay, general, amiral ile sivil işçi ve sivil memurlar ve bunların emeklilerinin imkânlarının iyileştirilmesi için her fırsatta gayret gösteriyoruz." dedi.
***
Hulusi Akar, eski bir Genelkurmay Başkanı olarak, Dursun Ataş’ın askerî terfi sisteminin bozulmasıyla ilgili eleştirisine cevap vermedi...
Öyle anlaşılıyor ki dünyanın en disiplinli ordusu olan; bunu da hiyerarşik sistemiyle sağlayan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni, terfi sistemini bozarak Yeniçeri Ocağı’na çevirmeye çalışıyorlar!
..TSK’nın durumu ve Türkeş’in kızına yakışan bir tavır
08 Haziran 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“AKP, TSK’yı Yeniçeri Ocağı’na çeviriyor!” başlıklı yazımda “Kayseri Milletvekili Dursun Ataş, üstün başarılı yüzbaşı ve binbaşılar ile üstün başarılı kıdemli üstçavuş ve başçavuşları terfi ettirme yetkisinin ilgili kuvvet komutanlarından alınarak doğrudan bakanlıklara verildiğini açıkladı. Dünyanın en disiplinli ordusu olan; bunu da hiyerarşik sistemiyle sağlayan TSK’yı terfi sistemini bozarak Yeniçeri Ocağı’na çevirmeye çalışıyorlar!” ifadelerini kullanmıştım.
Meclis’teki görüşmeler sırasında İYİ Parti grubu adına Adana Milletvekili Ayyüce Türkeş Taş da bir konuşma yaptı. Konu hayati derecede önemli olduğu için bu konuşmayı kısaltarak bilginize sunuyorum...
***
Öncelikle güçlü orduya sahip olmanın önemi üzerinde duran Ayyüce Türkeş Taş özetle şöyle dedi:
*Bir ordunun başarısının birçok unsuru vardır. Bunların en önemlilerinden biri de onun emir komuta yapısıdır. Bilindiği gibi 15 Temmuz’un ardından yayımlanan Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Genelkurmay Başkanlığı Cumhurbaşkanından alınıp Millî Savunma Bakanlığı’na bağlanmış, Genelkurmay Başkanlığı makamına atanmak için kuvvet komutanlığı yapma şartı kaldırılmıştır.
*Ayrıca, Genelkurmay Başkanlığı ile Kuvvet Komutanlıkları da ayrı ayrı Millî Savunma Bakanlığı’na bağlanmıştır. Burada hiyerarşik bir sıkıntı oluştuğu görülmektedir çünkü Genelkurmay Başkanlığı açısından aynı makam üzerinde iki ayrı makamın emir ve talimat verme yetkisine sahip olması, karışık bir durum olmasının yanında askerî teamüllere de aykırı bir durumdur.
*Genelkurmay Başkanlığının nasıl harp hazırlığı yapacağı belli değildir. Bugün içinde bulunduğumuz düşük yoğunluklu harp ortamında bu zafiyet açıkça görülmeyebilir. Ancak, Allah korusun, genel bir harp durumunda bu açıkça ortaya çıkabilme riski yüksek bir durumdur.
*Teklifin 8'inci maddesiyle üstün başarılı yüzbaşı ve binbaşıları terfi ettirme yetkisinin ilgili kuvvet komutanlığından alınarak bakanlıklara verilmesi amaçlanmaktadır.
*Yine, teklifin 10'uncu maddesiyle üstün başarılı kıdemli üstçavuş ve başçavuşları terfi ettirme yetkisinin kuvvet komutanlığından alınarak bakanlıklara verilmesi amaçlanmaktadır.
*Bu tekliflerle kuvvet komutanlıklarının yetkilerinin bir bir elinden alındığı da açıkça görülmektedir. Subay, astsubay ataması bile yapamayan kuvvet komutanlıkları ve Genelkurmay Başkanlığı’nın nasıl harp hazırlığı yapacağı tam bir bilmecedir.
***
*Bu noktadaki dikkat çekmek istediğimiz en önemli konu ise Türk Silahlı Kuvvetlerinin içine hiç olmadığı kadar siyasetin sirayet etmesidir.
*Bu yetkilerin Genelkurmay Başkanlığı’nın ve kuvvet komutanlıklarının elinden alınarak Millî Savunma Bakanlığı bünyesindeki sivillere verilmesi personel alımı, sınav, mülakat, tayin, terfi gibi hususlarda Silahlı Kuvvetler personelinin siyasilerden referans aramasına, siyasi partilerle içli dışlı olmasına, oradan bir koruma ve kollama beklemesine neden olmaktadır.
*Ayrıca, bu durum Türk Silahlı Kuvvetleri içerisine sızmaya çalışan tarikat ve cemaatlerin de işine gelmekte, işlerini kolaylaştırmaktadır.
*Asıl gövdeden koparılan Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlıklarının da yeniden asıl gövdeye bağlanması gerektiğini düşünüyoruz.
***
*Önemli ve kamuoyunda büyük beklentiye sebep olan bir konu da askerî personelle alakalıdır. Astsubaylara, emekli astsubayları da kapsayacak şekilde makam, görev tazminatı verilmelidir. Askerlerimizin tazminat talebi yıllardır iktidar tarafından karşılanmamaktadır.
*Komisyon görüşmelerinde verdiğimiz önergemizle muvazzaf kıdemli binbaşılar ile 24'üncü hizmet yılını tamamlamış muvazzaf subay ve astsubayların aylıklarında iyileştirme yapılarak tecrübeli personelin meslekte kalmalarının sağlanması, ayrıca adi malul veya vazife malulü aylığı bağlanmış emekli subay ve emekli astsubayların emekli aylıklarında iyileştirme yapılması amaçlanmıştır.
*Ancak Komisyon görüşmeleri esnasında teklife ek bir madde eklenmesi ve özellikle astsubaylara defalarca söz verilen makam ve görev tazminatının verilmesi hakkındaki önergemiz ne yazık ki reddedilmiştir.
***
Alparslan Türkeş’in kızına da böyle bir konuşma yakışırdı. Tabii, atı alan yine Üsküdar’ı geçiyor. Bana göre başta ordu ve yargı olmak üzere devletin ve kurumlarının yeniden toparlanması için AKP’nin açtığı yaraları tedavi edecek, yeni bir parti değil ama yeni bir siyasi organizasyon şarttır.
Aslıyüce’nin son seferi...
10 Haziran 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Hani Atatürk, kendisine olağanüstü güçler yakıştıranlara cevaben “Benim yaradılışımda fevkaladelik aramayın; yaradılışımdaki yegâne fevkaladelik, dünyaya Türk olarak gelmiş olmaklığımdır” demişti ya, Erdoğan Aslıyüce de bazı toplantılarda ayağa kalkıp kendisini tanıtması gerektiğinde, kısa özgeçmişini anlatmaya gerek duymaz; “Erdoğan Aslıyüce, Türk!” derdi.
***
Ömrünü, sendikacılıkla birlikte Türk Dünyası’na adamıştı. Tanışmamız da 1991 yılında, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Başkanı Prof. Dr. Turan Yazgan’ın organize ettiği Türk Cumhuriyetleri gezisi sırasında oldu. Daha İstanbul’dan hareket etmeden bir araya geldiğimizde çok sıcak bir dostluk gösterdi. Bişkek’te bir gece bana hayallerinden söz etti. Türkiye’ye döner dönmez hayallerini tek tek gerçekleştirmeye başladı. Önce Yesevi dergisini sonra Hoca Ahmet Yesevi Vakfı’nı ve ardından yayınevini kurdu. Bir çöplük halindeki Küçük Ayasofya Medresesi’ni Vakıflar’dan aldı, temizlettirdi, restore ettirdi, cennet bahçesine çevirdi ve vakıf merkezi haline getirdi... Restore edilmiş medreseyi, vakıftan almak isteyenlerin tuzaklarını boşa çıkardı...
Yesevi dergisinin yayına hazırlanmasını benden rica etti... Bir yıl kadar her sayıyı birlikte hazırladık. Sonra kendisi devam etti. Aslıyüce, her fırsatta Türk yurtlarını adım adım gezer ve sosyal antropolog gibi aldığı notları önce yazıya sonra kitaba dönüştürürdü.
Bu gezi yazıları sebebiyle, “Günümüzün Evliya Çelebisi” olarak da anılırdı.
Geziler sırasında kimlerle birlikte fotoğraf çektirdiyse, bastırır, hepsine birer tane gönderir ve böylece yeni dostluklar kurardı. Tanıştığı insanların sadece telefon numaralarını almakla yetinmez, çektiği fotoğrafları göndermek için adreslerini de kaydeder, böylece her gittiği yerde bir irtibat noktası oluştururdu.
Zaten hayat felsefesini de Ahmet Yesevi’den aldığı “Sevgi tohumları ekelim ki, sevgi çınarları yetişsin!” diye özetlerdi. Bu söz, Yesevi dergisinin logosunda da yer alıyordu.
Türk Cumhuriyetlerinden sonra, Balkan ülkeleri, Kıbrıs, Bursa, Antalya, İzmir, Denizli, Samsun ve Amasya gezilerinde de yol arkadaşı olduk. Türk kurultaylarının tamamında birlikteydik. Son yıllarda, evden çıkmadığı ben de yılın yarısını İstanbul dışında geçirdiğim için eskisi gibi buluşamıyorduk ama dostluğumuz hep devam etti. 30 yıla yakın arkadaşlığımız süresince, hep Türk Dünyası’ndan, Türk tarihinden ve Türklüğün geleceğinden söz ettik.
***
Erdoğan Aslıyüce, dönemin İskenderun Belediye Başkanı Mete Aslan’ın talebi ile hazırladığı “Akdeniz’in İncisi İskenderun” adlı kitapta “Oğuz Kağan’ın İskenderun Seferi”ni Reşideddin tarihinden nakletti.
Reşideddin, Oğuz’un Diyarbakır, Erbil, Musul, Bağdat ve Şam’ı nasıl kendisine bağladığını, Antakya’nın nasıl teslim alındığını anlatır.
Aslında M.Ö. 5’inci yüzyılda yaşayan Heredot, kendisinden iki yüzyıl önceki İskitler’in Karakurum’dan Filistin’e kadar uzayan 50 yıllık seferini yazmıştı.
Bu durumda Heredot’un anlattığı İskitler, Oğuz Han’ın ordusu idi. Bu kanaate Heredot’u okuduktan sonra ulaşmıştım ama tarihçilerin hiçbirinde böyle bir değerlendirmeye rastlamadığım için yazmaya çekiniyordum. Erdoğan Aslıyüce, Oğuz Kağan’ın Antakya seferini Reşideddin tarihinden alıp yazınca, tarihin bu dönemini günümüz nesillerine doğru anlatmak mümkün hâle gelmişti.
***
Bu bilgiler, üniversitelerimizin tarih bölümlerinde araştırılmaz, çünkü akademik sistemimiz, genellikle Batılı kaynakları referans alır. Son zamanlarda Çince öğrenerek eski Türk tarihini aydınlatmak için Çin kaynaklarından faydalanan Prof. Dr. Ahmet Taşağıl’a, rahmetli arkadaşım Servet Somuncuoğlu’nun bir konferansında bu durumu ifade ettiğim zaman bana hak vermişti...
Aslıyüce, İskenderun tarihini doğru bir temele oturtabilmek için, bir ömür boyu elde ettiği birikimle yetinmeyip, sadece bu konu üzerinde aylarca çalıştı. Ulaştığı verilere göre Oğuz Kağan, Antakya yöresinde 18 yıl kalmış, Antakya’yı başkent olarak kullanmış, yazları ise Karabağ’da geçirmiştir. Oğuz Kağan, 18 yıl sonra, bugünkü İran, Afganistan ve Özbekistan üzerinden Karakurum’a dönmüştür... Yani Oğuz Kağan’ın gerçek bir tarihî şahsiyet olduğunu bilgisini ve tarihteki rolünü, Reşideddin’den yüzyıllar sonra Aslıyüce gündeme getirmiştir.
Aslıyüce, bir akademisyen değildi ama sonraki nesillere böyle değerli araştırmalarını miras olarak bıraktı. Ruhu şad olsun
Karbon vergisi ve büyük İsrail!
12 Haziran 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Dünya gazetesinin düzenlediği “İklim Ekonomisi Sürdürülebilirlik Finansmanı Zirvesi”inde, iklim değişikliğinin artık tartışılmadığını ve hangi yönden bakılırsa bakılsın önceden yapılan öngörülenlerden çok daha hızlı ilerleyen bir gerçeklik olduğunu iddia etti.
Bu doğru değil... Bir defa düzenlenen “zirve”nin adı iyi anlaşılmalıdır! Kimin, neyin zirvesi?
Dünyada bir iklim ekonomisi kurgulanıyor ve bunun da pilot bölge olarak Türkiye’de para karşılığında uygulanması söz konusu!
***
Haziran ortasında hava sıcaklıklarının yüksek seyretmesi, medya yoluyla abartılıyor. Oysa bu yılki Mayıs ayı, kış gibi geçti. Ardından sıcak hava dalgasının gelmesi normal... Dünyada iklim değişikliği iddialarının artık tartışılmadığı iddiası ise “tartışılmasın” anlamına geliyor.
Şimşek, iklim değişikliği ile mücadele için yoğun finansal kaynak gerektiğini belirterek Türkiye’nin bu ihtiyacını yurt dışından karşılayabileceğini ve bu çerçevede önümüzdeki 3 yıllık süreçte muhtemelen 60 milyar dolarlık bir kaynak söz konusu olduğunu da söyledi.
Aslında bu da bir itiraftır!
İklim projelerinin uygulanması için “çok taraflı bankalar” ve Dünya Bankası, Türkiye’ye 60 milyar dolar verecek! Anlaşılan o ki Türkiye’yi Türklerden fazla düşünüyorlar!
Öyle ki Türkiye’nin Avrupa’dan iki kat fazla karbon ürettiğini iddia eden bile var! Yalan tabii...
***
Şimşek, “Bütün ülkelerin mevzuat düzenlemesine gitmesi gerekiyor. Ortaya koydukları vaatler, hedeflere varmak için gerçekten bağlayıcı mevzuata ihtiyaç var. Bu alana ciddi bir şekilde bir AR-GE yatırımı, harcaması gerekiyor. Fosil yakıt sübvansiyonlarının azaltılması ve tamamen kaldırılması gerekiyor. Bu bahsettiğim bütün dünya için geçerli olan hususlar. Karbon salımının, ayak izinin vergilendirilmesi gerekiyor.” diyerek asıl hedefin ne olduğunu açıklamış oldu.
Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ, “Bakınız, dünyada birileri karbon salınımından ve iklim değişikliğinden sorumluysa bu başta ABD, gelişmiş batı ve Çin’dir. 250 yıldır birikimli karbon salınımları hangi ülkelere aittir, bu bellidir. Önce bu ülkeler sanayileşmenin ve zenginleşmenin vergisini ödesin. Biz Zafer Partisi olarak bu konuda AKP’nin küresel talepler doğrultusunda yapacağı bütün girişimlerin karşısındayız” dedi.
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı eski müdürü Bartu Soral ise “Karbon ayak izi vergisi küresel elitlerin dünyayı kontrol altına almak için ortaya attığı bir zırvadır. 250 yıllık sanayileşme süreciyle karbon salınımının esas sorumlusu ABD ve gelişmiş batıdır. Bu süreçte kişi başı gelirleri 6-7 bin dolardan 60-70 bin dolara ulaşmış ve kalkınmışlardır. Bugün sanayileşme çabasına giren veya girecek olan ülkelerde bu konunun konuşulması bile abesle iştigaldir. Sn. Şimşek o kadar meraklı ise bu vergiyi, hem de geçmiş sorumlulukları ile birlikte önce ABD, İngiltere ve AB’den tahsil etmeyi düşünmelidir.” diye mesaj yayınladı.
Eski AKP milletvekili Metin Külünk de Bartu Soral’ın bu mesajını paylaştı...
***
Metin Külünk’ün de karbon vergisini zırva olarak kabul etmesi, AKP iktidarının küresel güçlerin dayatmalarını kabul ederek iklim kanunu hazırlamasını ve “karbon kredisi” uygulaması başlatarak halktan “karbon vergisi” almak istediği gerçeğini kapatmıyor...
Zaten AKP iktidarı bir taraftan Büyük Orta Doğu Projesi’nin eş başkanlığını sürdürüyor diğer taraftan da Gazze’de soykırım yapan İsrail’e karşı laf üretiyor!
Oysa Suriye’nin iç savaşa sürüklenmesi için bu ülkeye terörist geçişine izin veren AKP iktidarıdır. Suriye’yi parçalayan BOP projesini uygulayan AKP iktidarıdır.
BOP demek Büyük İsrail demektir. Suriye’yi parçalayıp Türkiye’yi milyonlarca göçmenle istikrarsızlaştıran AKP iktidarı, böylece Büyük İsrail projesine hizmet ederken, Gazze’de İsrail’in katliamlarına sözde karşı çıkarak suçunu örtbas etmeye çalışıyor!
İsrail ile ticari ilişkileri kesmeleri de tam bir aldatmacadır. Öyleyse, Yahudi sermayesinin elindeki Dünya Bankası, İsrail’e güya ticari ambargo koyan Türkiye’ye neden kredi üzerine kredi veriyor? İklim değişikliğini durdurmak için mi? Yoksa Türkiye’nin sanayi üretimini frenlemek ve böylece büyük güç haline gelmesini önlemek için mi?
Kısacası karbon kredisi ve karbon vergisi de Büyük İsrail projesi için tasarlandı!
15.5 ay sonra Sinan Ateş...
13 Haziran 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Ankara’nın ortasında Cuma namazından çıktıktan sonra katledilen Ülkü Ocakları Genel Başkanı Sinan Ateş’in eşi ve çocukları, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından 15.5 ay sonra kabul edildi.
Bu kabulde, CHP genel başkanları Kemal Kılıçdaroğlu ve Özgür Özel’in, ayrıca muhalif televizyon kanallarında program yapan gazetecilerin, suikasti gündemde tutmaları ve aileye verdikleri manevi desteğin payı büyüktür.
***
Sinan Ateş suikastiyle ilgili davanın iddianamesinde önemli delillere atıfta bile bulunulmaması, kamuoyunda büyük tepkiyle karşılanmış ve bu konu Cumhur İttifakını sarsmaya başlamıştı.
Sinan Ateş’in eşi Ayşe Ateş ve ablası Selma Ateş, MHP ve Ülkü Ocakları’nı kurumsal olarak suçlamadıklarını defalarca açıkladılar ama tetikçinin Bolu’da bir yayla evinde saklanmasından sorumlu tuttukları kişinin, son genel seçimde MHP’den milletvekili seçildiğini ortaya çıkardılar. Yine suikast ekibinde yer alan bir kişinin de Ankara’da bir MHP milletvekilinin evinden polis tarafından alınmış olması örtbas edilmek istendi. Olayda kullanılan araçların, Ülkü Ocakları Genel Merkezi önünde park haline çekilmiş fotoğrafları da yayınlandı. Bütün bu veriler, canlı yayınlarda Ayşe ve Selma Ateş ile gazeteciler tarafından bütün ayrıntılarıyla anlatıldı.
Bu delillere rağmen, ilgili kişiler hakkında ısrarla hiçbir işlem yapılmadı. Ayşe ve Selma Ateş de yargı sisteminin işlemediğini görerek Cumhurbaşkanı’na başvurmak zorunda kaldılar.
***
Erdoğan, herhalde bu vahim suikast ile ilgili gelişmeleri herkesten iyi biliyordur. Zira istihbarat dahil devletin bütün güvenlik birimleri emrindedir. Erdoğan’ın, Sinan Ateş’in eşine cinayetin aydınlatılması için gerekenin yapılacağı sözü vermesi için olayın üzerinden 15.5 ay geçmesi mi gerekiyordu? Polisin işine karışılmasa, suikast, bütün yönleriyle 24 saat içinde ortaya çıkarılmaz mıydı?
Bunlar 15.5 aydır yapılmadığına göre emniyet ve adalet üzerine siyasi baskı kurulduğu çok bellidir. Bu baskıyı kuranlar da bellidir. Öyleyse, Erdoğan, bunların üzerine gidebilir mi? Giderse, Cumhur İttifakı ne olur?
***
CHP ile yumuşama ve normalleşme, karşılıklı ziyaretler ve Meral Akşener ile görüşme, Türkiye’nin rejimini değiştirecek Yeni Anayasa projesine destek aramak içindir ama bütün bunlar yaşanırken MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Demografik istikbalimizi zedeleyecek tehlikeli akımların; nüfus dengemizi ve milli yapımızı melezleştirecek insan akımlarının karşısındayız. Suriyeli sığınmacıların gönüllü geri dönüşleri kademe kademe sağlanmalıdır. Düzensiz göçün beli kırılmalı, geri kabul anlaşması sonlandırılmalıdır” diye çıkış yapmıştır. Bu çıkış, çok gecikmiş olsa da doğrudur ama aynı zamanda Erdoğan’ın bugüne kadar sürdürdüğü Suriye politikasının temelinden yanlış olduğunun kabul ve ilan edilmesidir.
Bahçeli, Sinan Ateş suikastinin bütün yönleriyle aydınlatılması için de çıkış yapmalıdır ki MHP ve Ülkü Ocakları, özüne dönebilsin!
---
Fikret Helvacıoğlu ve Murat Soydan...
---
Dostlarımız, arkadaşlarımız ve sevdiğimiz sanatçılar birer birer aramızdan ayrılıyor... Fikret Helvacıoğlu’nu, Tercüman gazetesinde birlikte çalıştığımız yıllar boyunca ve sonrasında nezaket abidesi olarak tanıdım.
Güler yüzlü, sevecen bir arkadaşımızdı. Kimseyi incitmez, herkesin derdiyle ilgilenir ve hep pratik çözümler üretirdi. Babıali’nin en iyi esnaf muhabiriydi. Emeklilik hayatında da boş durmamış, İstanbul Esnaf ve Sanatkâr Odası’nda başkan danışmanlığı yapmıştı. Zaman zaman Yeniçağ’a da ziyaretimize gelir, moral verirdi; Ahmet Yabuloğlu ile birlikte eski günleri konuşurduk. Her zaman güleç yüzüyle aramızda olacaktır. Allah rahmet eylesin...
Çocukluk ve ilk gençlik dönemimizin Yeşilçam kadrosu da tek tek son yolculuğuna çıkıyor. Murat Soydan; Cüneyt Arkın, Kartal Tibet, Ayhan Işık, Ekrem Bora, Sadri Alışık, Fikret Hakan, Tarık Akan gibi aktörlerle ve daha birçok sanatçıyla birlikte Yeşilçam’ı var edenlerden biriydi. Soydan’ın da gidişiyle Yeşilçam dönemi sona eriyor. Genç sanatçıların, o kadrodan ilham alması ve onlara layık olması gerekir. Allah rahmet eylesin.
Afgan askerlerini kim getirdi Sayın Yerlikaya?
14 Haziran 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, 1 Haziran 2023-8 Mart 2024 tarihleri arasında Türkiye genelinde 401 organize suç çetesinin çökertildiğini belirterek, "Bugün ayın 13'ü. Uçağa binerken son rakamı aldım, 5 günde 13 organize suç örgütünü daha çökerttik." dedi.
Özetle on ayda 414 çete çökertilmiş... Ali Yerlikaya’nın, İçişleri Bakanı olarak çeteleri çökertmekteki kararlılığına kimsenin bir diyeceği olamaz. Yalnız bu rakamlardan anlaşılan o ki Türkiye’de il başına ortalama 5.1 çete düşüyor! Tabii büyük şehirlerde çete sayısı çok fazla...
***
Bu durum, ülkede hukukun uygulanmadığını, kanun hâkimiyeti bulunmadığını, her ilde çeteler kurulduğunu ve kendilerini polis, jandarma, hâkim savcı yerine koyduklarını gösterir.
İçişleri Bakanı, kanun hâkimiyetini kurmaya çalışıyor ve bundan dolayı takdir edilmelidir ama çökertilen çete sayısı, 22 yıllık AKP iktidarının ülkeyi ne hâle getirdiğini somut olarak ortaya koymuş oluyor...
***
Ali Yerlikaya, Recep Tayyip Erdoğan Kongre Merkezi'nde "İstanbul ve Sancaktepe'nin Huzuru" programında yaptığı konuşmada terörle mücadele ile ilgili rakamları da paylaştıktan sonra başka bir konuya geçti ve şöyle dedi:
“Ülkemize girişi çıkışı, çalışması yasal olana düzenli yabancı diyoruz. Eğer yasal değilse düzensiz göçmen diyoruz. Düzensiz göçle mücadele ve buna imkân sağlayan düzensiz göçmen kaçakçılığı organizatörleri ile mücadele ediyoruz. 7600 civarında operasyon yaptık, 4493'ünü tutukladık organizatörlerin.
İster hudut olsun ister içeride olsun fark etmez. 81 valimize talimat verdik. Organizatörlere nefes aldırmayacaksınız.
7 bin kilometre ileriden benim ülkeme gelmeye nasıl cesaret edebilir? Ömründe şehir dışına bile çıkmamış bir göçmen. İşte bunlar. Ülke bayileri, şehir... Bu ağı çökertmek bizim en büyük gayretimiz. Bu yıl bunda fevkalade başarı gösterdik. Meydan okuyoruz. Serbest bırakılanlara da diyoruz ki ‘Gözümüz üzerinizde. Yapmazsanız sorun yok ama arkadaşlarınızın yanına göndeririz’ diyoruz, ‘devam ederseniz...’
1 yılda 103 bin 45 Suriyeli gönüllü ülkesine döndü, 2016-2023 arasında 658 bin 463 Suriyeli gönüllü dönüş sağladı.”
***
Bu açıklamada geçen, 7 bin kilometre, Türkiye ile Afganistan arasındaki uzaklığı ifade ediyor... Peki ama 7 bin kilometre öteden gelen düzensiz göçmenleri, göçmen kaçakçılığı organizatörleri mi getirdi?
Taliban öncesi Afganistan ordusunun askerleri, ABD ile Türkiye arasında bir gizli anlaşma olmasa, İran’ı boydan boya otobüsle geçerek Türkiye sınırlarından kaçak olarak içeri girebilir miydi?
Türkiye’nin sınırları, siyasi talimatla açık bırakılmasa yüzbinlerce eski asker, yürüyerek içeri girebilir miydi?
Üstelik gelen askerlerin cebine de ikişer bin dolar kadar para konulmuş! Bazılarında satmak üzere uyuşturucu madde da var! İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, böyle büyük bir organizasyonu, göçmen kaçakçılığı organizatörlerinin düzenlemiş olmayacağını bilmez mi? Millî Güvenlik Kurulu toplantılarında bu göçler konuşulmuyor mu? Millî İstihbarat Teşkilatı, bakanlığa bu konuda bilgi vermiyor mu?
Afgan ordusunun askerlerinin, Türkiye’ye siyasi organizasyonla geldiği bütün dünya tarafından bilinirken, İçişleri Bakanı’nın, bu konuda göçmen kaçakçılığı organizatörlerinden bahsetmesi, halkı yanıltıcı bilgi yaymak değil midir?
Elbette göçmen kaçakçılığı organizatörleri de var ve onlarla mücadele ediliyor ama yüzbinlerce Afgan askeri, Türkiye’ye yürüyerek girerken, “7 bin kilometre öteden gelenleri, göçmen kaçakçıları getiriyor” imajı ile izah etmenin kimseye bir faydası yoktur... Bu masala kimse inanmaz.
***
Suriyelilere gelince... Suriyelilerle ilgili rakamlara da kimse inanmıyor! Milyonlarca Suriyeli, AKP iktidarı tarafından, ideolojik amaçla ve nüfus yapısını değiştirerek rejim değişikliğine zemin oluşturmak için getirilmiştir. Bu vahim proje, halk kitlelerine bizzat Tayyip Erdoğan tarafından “ensar-muhacir” ve “hicret” kavramlarıyla kabul ettirilmek istenmiştir. AKP’nin son yerel seçimlerde kaybetmesinin birinci sebebi, bu politikanın halk tarafından anlaşılmasıdır!
Yeni rejim için suç ortağı aramak!
17 Haziran 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Bayramın iç siyaset gündemi “suç ortağı” kavramı üzerinden gelişti. Esasen 27 Nisan 2024 tarihli “AKP’ye suç ortağı bir CHP mi?” başlıklı yazımda, “Şimdi, kendi durumunu meşrulaştırmak isteyen Erdoğan’ın gerçekten CHP’ye ihtiyacı var! MHP desteği artık yetmiyor! Halk, yerel seçimlerde hem AKP’yi frenlemek hem de boşa gitmeyecek oy kullanmak istediği için CHP’ye ‘kerhen’ destek vermek durumunda kaldı. Halk, CHP’ye bu desteği AKP politikalarına suç ortağı olsun diye vermedi... CHP, ülkeyi batağa sürükleyen AKP politikalarına karşı, kararlı bir duruş sergilemek ve hem iç hem dış politikada çıkış yolunu göstermek durumundadır; yoksa ilk genel seçimde, halk başka bir alternatif üretecektir...” uyarısında bulunmuştum.
Buradaki suç ortaklığından kastım, AKP’nin rejim değişikliği niteliğindeki Yeni Anayasa projesine doğrudan veya dolaylı olarak destek verilmesiydi... Bunu da belirtmiştim.
***
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, AKP ile CHP arasındaki “yumuşama, normalleşme” görüşmeleri üzerine “AK Parti ile CHP’nin Altılı Masa ile birlikte ittifak kurmaları samimi dileğimizdir” dedi.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, “Sayın Bahçeli şöyle bir kolaycılık yapmasın; memleketi bu hale kadar getirip suç ortağını bize doğru itmesin. Bu sorunları ya çözsünler ya bıraksınlar biz çözeriz” diye cevap verdi.
AKP Sözcüsü Ömer Çelik, “suç ortağı” kavramını "siyasi saldırı” olarak nitelendirince Özgür Özel, “Sinan Ateş cinayetinden bahsetmiyorum. Ayrıca kriminal bir suçtan bahsetmedim. Benim esas kastettiğim, ekonomik olarak memleketi getirdikleri nokta” diye cevap verdi.
AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan da “Biz iade-i ziyareti yapmak suretiyle siyasete bir yumuşama, bir kibarlık getirelim dedik. Ama bu kibarlıktan anlamayanlar İstanbul'da basın toplantısı yaptılar ve orada belli ki birilerinin etkisi altında kaldılar. Demek ki bazı yerlerden onay aldılar. Bizim iade-i ziyaretimizi demek ki hazmedemediler. Eğer bu iade-i ziyaretimizi CHP'nin başındaki arkadaş hazmedebilseydi, bu tür bir açıklamayı yapmaya gerek duymazdı.” dedi.
Erdoğan, “Türkiye bu yeni dönemde yeni anayasayı gündemine almak suretiyle bir adım atabilir. Bizim bu ziyaretleri yapmamızın altında yatan gerçek de ‘her ne kadar ters görünse de CHP ile de böyle bir anayasa yapma başlığı altında buluşabilir miyiz?’ arayışıydı. Teklifimizi yaptık. Onlardan ‘niye olmasın’ noktasına gelen bir yaklaşım gördüm. Fakat iki gün sonra ortaya maalesef arzu etmediğimiz bir yaklaşım çıkınca bu durum da bizi üzmedi değil.” diyerek asıl hedeflerini net bir şekilde açıkladı.
Bu arada BBP Genel Başkanı Mustafa Destici de “Özgür Özel'in son açıklaması, yumuşama havasına uygun bir açıklama olmadı. Nezaket kurallarına da uygun bir açıklama olmadığını düşünüyorum. 'Suç ortağı' nitelemesini de doğru bulmadığımı ifade ediyorum. Dolayısıyla da ortada bir suç ya da suçlu yok. Bunu şahsen bir dil sürçmesi olarak değerlendirmek isterim” diye konuştu.
Öyle ya iktidar, ekonomide veya genel olarak iç ve dış politikada siyasi suçlar işlemişse, siyasi destekçileri de doğrudan suç ortağı oluyor!
***
AKP iktidarı, ülkeyi ekonomik anlamda çöküşe götürdüğü gibi orduya ve hukuk sistemine siyaseti bulaştırmış, eğitim sistemini mahvetmiştir. Şimdi sebep olduğu bunca kötülükten sonra Yeni Anayasa ile devleti kuruluş rayından tamamen çıkarıp yeni bir devlet kurmaya çalışmaktadır. Ülkeyi yabancılara istila ettirmesinin asıl sebebi de bu hedeftir. AKP iktidarının bu hedefe ulaşması için CHP ve BBP desteği yetmemekte, yeni suç ortağı aramaktadır.
Şimdi de sırada milyonlarca Afrikalı var!
18 Haziran 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Avrupa Parlamentosu seçimlerinin sonuçları, Türkiye’de doğru anlaşılamadı. Bunun sebebini Prof. Dr. Hasan Ünal, “Avrupa’da siyasal deprem” başlığı altında inceledi:
“Batı’dan aldığı haber ve yorumları süzgeçten geçirme aşamasına (henüz) gelemeyen belki gelmek de istemeyen Türk medyasına göre bu partilerin hepsi aşırı sağ.
Bu yaftalama aslında Amerika ve Avrupa’daki neoliberal düzenin sahiplerinin ve o düzenden beslenenlerin uydurduğu bir şey olsa gerek.
Birbirleriyle her konuda birebir uyum içerisinde olmadığı belirgin olan ve kolaycılıkla aşırı sağ diye tanımlanan bu partilerin hepsinin seçmen tabanları göreceli fakir kesimler. Uluslararası ilişkiler açısından ele alındığında, İtalya’da iktidarda olan Giorgiana Meloni’nin İtalya’nın Kardeşleri (Brothers of Italy) partisi hariç hemen hepsi Ukrayna savaşının sürdürülmesine karşı görünüyor; çünkü bu savaş Avrupa ekonomilerini kelimenin tam anlamıyla alt-üst etmiş durumda.
Yükselen siyasal partilerin ortak özelliklerinden birisi de göç ve göçmen karşıtlığı.
Avrupa Birliği konusunda tamamen, büyük ölçüde veya kısmen karşıt bir tutum içindeler.
Söz konusu partilerin neredeyse hepsinde Amerika karşıtlığı dikkat çekiyor.”
***
Harici.com’da yayınlanan yazısında Hasan Ünal, “Peş peşe gelmesi beklenen genel parlamento seçimlerinde de benzeri sonuçlar ortaya çıkarsa başka bir Avrupa, başka bir AB ve hatta Trump’ın Vaşington’da iktidar olmasıyla da birleşirse başka bir transatlantik düzeninden bahsetmek durumunda kalabiliriz.
Durum böyleyken Türk liderlerin sakız çiğner gibi Türkiye’nin Avrupa Birliği hedefinden dönmeyeceğini, sapmayacağını söylemeye devam etmesinin stratejik gelecek planlaması açısından hemen hemen hiçbir ciddiyeti olmadığı ortada.
Bunun yerine gelişmeleri yakından takip ederek seçenekler üretmeye çalışmak lazım gelebilir. Örneğin kısa vadede kaçak göçmenlere dair AB ile imzaladığımız geri dönüş anlaşması veya orta vadede üye olmadığımız halde AB ile oluşturduğumuz gümrük birliği gibi konularda ne yapacağımıza yoğunlaşmak çok daha anlamlı ve faydalı olabilir.” tespitlerini yaptı.
***
Gazeteci Mehmet Ali Güller ise Cumhuriyet’teki yazısında “Erdoğan G7'ye neden davet edildi?” sorusuna cevap ararken Akdeniz ve Afrika odaklı AB Küresel Geçit Projesi’nin Türkiye gibi diğer kilit aktörlerle olan güçlü ilişkilere de dayandığını, AB’nin bu projeyi Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol İnisiyatifi’ne karşı geliştirmek istediğini ama bunu pek başaramadığını yazdı.
Güller, “Göç kriziyle karşı karşıya olan ülkelerin ilk görüşmek istediği adres, haliyle bir süredir AKP hükümetiydi. Çünkü iktidar AB’den aldığı fonlar karşılığında Türkiye’yi Avrupa önünde bir ‘tampon ülke’ yaparak uluslararası model oluşturmuştu. AB, bazı Afrika ülkelerine de bu modeli uygulamak istiyordu.
İşte Erdoğan’ın Meloni tarafından G7 zirvesine davet edilmesinin öncelikli nedeni göç konusuydu. Ancak fazlasının da olduğu anlaşılıyor.
Erdoğan, G7’ye davet edilerek ve ‘geniş G7’ aile fotoğrafına dahil edilerek Türkiye’ye yerinin ‘Batı kampı’ olduğu hatırlatılmaktadır. Hakan Fidan’ın Çin ziyareti, orada verdiği mesajlar, Rusya’daki BRICS toplantısına katılması sadece AKP’nin ideolojik amiral gemisi Yeni Şafak’ı, AKP’nin Atlantik takımını, CHP’li Namık Tan’ı değil, elbette ve öncelikle Washington’u rahatsız etti çünkü...” dedi.
***
Görüldüğü gibi, olaylar nasıl gelişirse gelişsin, Avrupa Birliği ve G-7 ülkeleri, Türkiye’nin kendi kapılarından uzaklaşmasını kesinlikle istemiyor. Alman karikatürcüler, Türkiye’yi AB evinin önündeki köpek kulübesi olarak çizmişti ama bu bile, Türkiye’deki siyasi liderleri, AB kapısından koparamadı!
Şimdi başta İtalya olmak üzere, AB ülkeleri, milyonlarca Afrikalı göçmeni, Kuzey Afrika’da tutmak için fon oluşturuyor ama Türkiye’yi yöneten siyasi kadro veya yönetmeye aday olanlar, nüfus yapısı tamamen değişsin diye onları da Türkiye’ye kabul edebilir!
***
Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, "Türkiye'nin 2050 yılındaki nüfusu 105 milyon, gelecek bir o kadar misafirimizi de düşünürsek 210 milyon. Bu nüfusun gıda ve ihtiyacını karşılamamız gerekecek." demişti de tepkiler üzerine “turistleri kastettim” açıklaması yapmıştı.
Bu söz ne amaçla söylenmiş olursa olsun, Suriyeliler ve Afganlardan sonra sırada milyonlarca Afrikalının beklediği biliniyor. AB, Afrikalıları Kuzey Afrika’da tutmak istiyor ama bir kısmının da Türkiye’ye gönderilmesi söz konusu olabilir!
Aydınların bugünkü sorumluluğu...
19 Haziran 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Bugün bayram vesilesiyle genel bir değerlendirme yapalım...
Türkiye’deki siyasal İslamcıların ve dolayısıyla iktidara getirdikleri AKP’nin hangi proje için çalıştığını, Yeni Şafak yazarı Nazif Gürdoğan, 2011 yılı Nisan ayında şöyle açıklamıştı:
"Abdülhamit vizyonundan yola çıkarak elli yıllık bir süreçte, Avrupalılar 'Avrupa Birleşik Devletleri'ni kurma başarısını göstermişlerdir. Müslüman dünya da, 'Amerika Birleşik Devletleri' gibi, 'Orta Doğu Birleşik Devletleri'ni gerçekleştirmek zorundadır. Türkiye 'Avrupa Birleşik Devletleri' içindeki yerini güvenceye alarak, 'Orta Doğu Birleşik Devletleri'nin oluşmasına öncülük yapmalıdır."
İşte yıllardan beri, Anayasa’nın Türk Milleti esasına dayalı değiştirilemez maddelerinin ve Türklük tanımının kaldırılması planlarının ardında yatan gerçek budur.
Şimdiki AKP-CHP yakınlaşması da “Yeni Anayasa süreci” için başlatılmıştır.
***
Gerçekte, Suriye’nin iç savaşa sürüklenerek parçalanmasında olduğu gibi Türkiye’yi yöneten İslamcı kadrolar, Orta Doğu'da Amerika'nın öncü kuvveti rolünü üstlenmiştir.
Mimarlığını Bernard Lewis'in yaptığı "İstanbul başkentli Orta Doğu Birleşik Devletleri Federasyonu" fikri, Turgut Özal tarafından "Federasyonu tartışalım", "Anadolu federasyonu kuralım" diye ortaya atılmışsa da ilk olarak Talabani tarafından seslendirilmişti.
Talabani, 1996 yılında, "Hayalim İstanbul'un başkent olduğu Orta Doğu Birleşik Devletleri'dir" diyordu.
***
ABD'nin, bu projenin gereği olarak askeri ve ekonomik, AB'nin ise siyasi baskıyla, Türkiye'yi federe devletlere bölmeye çalıştığı, çok sayıda belgeyle ortaya çıkmıştır.
AB çevrelerinin öngörüsüne göre kurulması öngörülen federe devletlerin adları şöyledir: Trakya, Bitinya, Misiya, Lidya, Karya, Likya, Pamfilya, Firikya, Kilikya, Kapadokya, Galatya, Paflagonya, Pont, Ermeniya, Antakya, Mezopotamya!
Türk Ordusu ve Türk aydınlarına karşı girişilen Ergenekon ve Balyoz gibi sindirme operasyonlarının asıl sebebi de bu projedir.
***
İstanbul merkezli Orta Doğu Birleşik Devletleri projesi, aslında "Büyük İsrail"in kamufle edilmiş halidir. Galataport'un İsrailli Ofer'e, Türkiye-Suriye sınır boylarının mayınları temizlemek bahanesiyle 49 yıllığına bir İsrail şirketine verilmek istenmesinin sebebi de bu projeyi hızlandırmaktı. Bu yöndeki yasa, CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne başvurmasıyla iptal edilmişti.
Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül'ün, ayrıntılarını açıklamadıkları İstanbul projeleri de vardı. Mesela İstanbul'un küresel finansın merkezi haline getirilmesi ve üçe bölünmesi gibi...
ABD de İstanbul merkezli 3. Kolordu'nun tamamını İstanbul'dan Afganistan'a göndermek, Almanya'daki askerlerinin önemli bir bölümünü Türkiye'ye yerleştirmek istiyordu.
AKP tarafından hazırlanan "Türkiye Markası Projesi"nin "değerler" bölümünde "İstanbul, Müslümanlık Türklük gibi negatif çağrışımları olan kavramlardan soyutlanarak ele alınabilecek bir değerdir" deniliyordu!
ABD, İstanbul'a ne kadar önem verdiğini, İstinye'de bütün İstanbul'a hâkim mevkide inşa ettirdiği başkonsolosluk binası ile göstermiştir. Bu bina başkonsolosluktan çok askeri bir üs, hatta bir kale durumundadır.
Aytunç Altındal'ın verdiği bilgilere göre 1949'da, ABD, İstanbul'un yeniden üç dinin merkezi yapılmasını istiyordu.
İstanbul'un üç vilayete bölünmesi, merkez bölgenin üç dinin merkezi haline getirilmesi, Fener Patrikhanesi'nin Vatikan modeli ile genişletilmesi, aynı şekilde Yahudiler için büyük bir sinagog inşa edilmesi ve Sultanahmet Camii'nin de Müslümanların merkezi yapılması öngörülüyordu. Ayrıca Kariye Camii de "Makarr-ı Hilâfet" olarak tespit ediliyordu. Bütün kamulaştırma faaliyetleri bu merkezlere göre planlanıyordu! Adnan Menderes döneminde başlatılan projeyi sonradan, Süleyman Demirel durdurmuştu...
***
Büyük İsrail Projesi’ni Türklere “Yeni Osmanlı Projesi” diye kabullendirmeye çalışmak, Türkiye’nin nüfus yapısını değiştirmeyi de “ensar-muhacir” ve “hicret” kavramlarıyla dini inancın gereğiymiş gibi halka benimsetmeye çalışmak, AKP döneminin en belirgin icraatıdır.
Türk Milleti, bu politikalara tepkisini, 31 Mart 2024 mahalli seçimlerinde göstermiştir ama sorun şu ki, birinci parti konumuna yükselen CHP, bu konularda, “Atatürk’ün partisi” gibi davranmamakta hatta daha ötesi, söz konusu projeler hiç yokmuş gibi davranmaktadır. Bazı CHP sözcüleri de zaman zaman, küresel projeleri, AKP’den daha iyi uygulayacaklarını söylemektedir.
Türk Milleti’nin bugünkü nesli, bu şartlarda kendi varlığını sürdürebilmek için siyasi alternatif üretmekle sorumludur. Tabii ki bu sorumluluk, öncelikle aydınların omuzundadır.
Arda Güler’in mesajı: Türk’e durmak yaraşmaz!
20 Haziran 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Bu defa “Türkiyelilik” tartışmasında bana iş düşmedi! Kamuoyunda öyle bir tepki oluştu ki benim ayrıca konuyu ele almama gerek kalmadı.
Ben bu yazıda, tartışmanın kim tarafından ve nasıl başlatıldığını hatırlatmak istiyorum...
1996 yılında Yahudi asıllı, İngiliz ve Amerikan vatandaşı, ayrıca Baba Bush’un başdanışmanı, tarihçi Bernard Lewis, İstanbul’da Yapı Kredi Plaza’da “Orta Doğu kimliği üzerine” konulu bir konferans vermişti.
Lewis, Orta Doğu’da Türk, Arap ve Fars gibi kimliklerin değişebileceğini, hepsinin yerine Orta Doğulu kimliğinin geçebileceğini savunmuş, konferansın bitiminde de bir harita göstermişti... Lewis’in gösterdiği harita Büyük İsrail Projesi’nin tasarlandığı ülkeleri kapsıyordu. Tabii sınırlar çizilmemişti...
***
Turgut Özal ise ölümünden bir ay önce "Türk dediğin nedir ki" demişti... Özal, Türk kamuoyunu Türk-Kürt federasyonu fikrine alıştırmak istiyordu.
Tansu Çiller de “Türkiyelilik” kavramını gündeme getirmiş, tepkiler üzerine bundan vazgeçmişti...
Tayyip Erdoğan ise 2003 yılında Moskova'da yanına yaklaşıp "Kürt sorununu çözün" diyen Zülfikar Baran adlı işçiyle diyaloğa girmiş ve ''Hepimiz Türkiyeliyiz'' diye konuşmuştu.
Erdoğan, aslında yıllardır, Türk kimliği yerine Türkiyelilik propagandası yapıyordu zaten. Sonraki yıllarda da buna devam etti.
Yine 2003 yılında ABD'nin İstinye'deki başkonsolosluğunda, 10 gazeteciye; "Yeni Osmanlıcılık" başlığı altında, özel bir seminer verilmişti. Bu tarihten sonra, Wall Street Journal gazetesinde Hugo Pope, “Türkiye’de Türklük oranı yüzde 10’dur” diye bir iddiada bulunmuş, Türkiye’de bazı akademisyenler ve gazeteciler de aynı iddianın propagandasını yapmıştı.
Radikal gazetesinden Neşe Düzel'in sorularına cevap veren Dinlerarası Diyalog Platformu Başkanı Niyazi Öktem de "Anadolu'daki Rum'a, Ermeni'ye ne oldu? Orta Asya'dan en çok 1 milyon Türk geldi. Anadolu'da en az 5 milyon Rum ve Ermeni vardı. Horasan erenleri kimi Müslüman yaptı? İstanbul'un fethinden sonra bir kısım Rumlar Müslüman oldu, bir kısmı da Fenerli Rum olarak kaldı. Thales benim atam, Atilla değil!" demişti!
Papa, "Türkiye'nin Hıristiyan kökenleri"ne atıfta bulunmuş, Avrupa Birliği, Türk Milliyeti'ni sadece vatandaşlık bağlamına indirgemek için Eric Zürcher'e kitap yazdırmış, Devlet Bahçeli de 10 yıl sonra Zürcher'in vatandaşlık söylemini aynı ifadelerle parti politikası haline getirmiş, Türkiye Günlüğü dergisinde bu söylem savunulmuştu.
***
İddiaların aksine, Anadolu'nun yeniden Türkleştiği asırlarda, Türkler, Grekler ve Ermeniler ile karışmamıştı. Çünkü din engeli vardı. Müslüman Türkler, Hıristiyanlarla evlenmiyordu. Ermeniler, Osmanlı'ya ihanet ettikleri için tehcir edildi. Rumların bir kısmı, Kurtuluş Savaşı'nda ihanet ettikleri için zaferden sonra kaçtı. Kalanlar da Yunanistan'daki Türklerle değiştirildi. Bugün Türkiye'de çok az Ermeni, Rum ve Yahudi yaşamaktadır.
Balkanlar'dan Türkiye'ye göç edenlerin çoğunluğu ırk olarak Türk'tür. Kafkasya'dan Türkiye'ye sığınanlar, Turan kökenlidir.
Diğer taraftan, Heredot'a göre M.Ö. 7 yüzyılda Türklerin ataları olan İskitler Anadolu'ya hâkim olmuştu. Ondan önce de Sümerler ve Hititler gerçeği vardır.
Anadolu'da yaşayan “Rum”ların çoğu, etnik olarak Grek değildi. Çoğu Ortodoks Türkler idi! Mübadelede gidenlere Yunanistan’da hala “Türk tohumu” diyorlar.
Hazar'ın kuzeyinden gelen Türk kavimleri; Hunlar, Avarlar, Bulgarlar, Macarlar, Peçenekler, Oğuzlar, Kumanlar ve Kıpçaklar, Selçuklu ve Osmanlı'dan çok önce Anadolu'ya gelmiş ve yerleşmişti: Onlar da Hıristiyan olduğu için Rum sayılıyordu!
***
1922'de Atatürk'ün talimatıyla basılan, 2002 yılında Dr. Yusuf Gedikli'nin düzenlemesiyle Bilge Karınca Yayınevi tarafından basılan "Pontus Meselesi" adlı kitap şöyle başlar:
"Her şeyden evvel dünya kamuoyu bilmelidir ki, Anadolu toprağı baştan sona Türk'tür. Türkler Anadolu'ya Ertuğrul Gazi, hatta Selçuklu ile gelmiş değildir. En eski ve meçhul zamanlardan beri Anadolu'da Türk ırkı vardır. Anadolu'nun ilk sakinleri, tarihin gösterdiğine nazaran Turanlılardır.”
KONDA'nın Milliyet gazetesi için yaptığı ankete göre ise Türkiye’de doğrudan “Türk” olduklarını söyleyenlerin oranı yüzde 86 idi. “Müslüman Türküm” diyenlerin eklenmesiyle bu oran yüzde 89.7 olmaktaydı... Sadece “Müslümanım” diyenler yüzde 4'tü. Etnik kimlik belirtenlerin toplamı yüzde 5'ti.
Sevgili Arda Güler’in dediği gibi “Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri...
Milli marş ıslıklamak!
21 Haziran 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gürcistan Milli Futbol Takımı Teknik Direktörü Willy Sagnol, Türkiye ile oynadıkları maçtan sonra “Ben Türkiye’yi çok seviyorum ancak Türk taraftarlar neden Gürcistan Milli Marşı’nı ıslıkladılar? Buna anlam veremedim. Gürcistan, her zaman Türkiye Milli Marşı’na saygılı olmuştur. Onlardan da bu saygıyı beklerdik.” dedi.
Islıklama faaliyetine, stadyumda bulunan bütün Türkler katılmamıştır ama olay çok çirkindir. Kendi milli marşına, bayrağına saygı gösterilmesine önem veren bir millet, aynı saygıyı diğer ülkelerin milli marşına ve bayrağına da göstermelidir. Çünkü milli marş veya bayrak, milleti ve ülkeyi temsil eder.
Bir ülkenin milli marşını ıslıklamak, sebep ne olursa olsun, milliyetçilik değil olsa olsa bencilliktir.
Böyle olaylar karşısında, devlet adamları, halkın sevdiği ve saydığı sanatçılar, sporcular, yazarlar, gazeteciler ön almalı, bencil davranışları ayıplamalı, kınamalı ki bir daha olmasın...
***
Yakın tarihte de bu tür bencillikler yaşanmıştır. Türk orduları, Büyük Taarruz sonunda, Yunan işgali altındaki İzmir'e girdikten sonra Mustafa Kemal Paşa da İzmir'e gelir. Paşa, konaklaması için Karşıyaka'daki İplikçizade Köşkü’ne davet edilir. İşgal döneminde Yunan Kralı da burada kalmıştı.
Her tarafı çiçeklerle bezenmiş bir otomobil ile Karşıyaka'ya gidip köşke doğru yürüyen Paşa mermer merdivenlerde yere serilmiş kocaman bir Yunan bayrağı görür ve sorar:
-Nedir bu?
Bir kişi cevap verir:
-Yunan Kralı bu eve girerken bu basamaklarda Türk bayrağını çiğnemişti, Paşam...
Gazi kaşlarını çatar:
-Hata etmiş! Ben bu hatayı tekrar edemem. Bayrak bir milletin şerefidir, ne olursa olsun yerlere serilmez ve çiğnenmez, kaldırınız!
***
Bu olayı, bize ilk defa ilkokul öğretmenimiz Şakir Şakar anlatmıştı. Hem bu olay, hem de Atatürk'ün milliyetçilik ile ilgili bir sözü, yeni nesillere küçük yaştan itibaren, üzerinde önemle durularak anlatılmalıdır. Atatürk, "Gerçi bize milliyetçi derler ama biz öyle milliyetçileriz ki işbirliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların milliyetlerinin bütün icaplarını tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde hodbince ve mağrurca bir milliyetçilik değildir." demişti.
“Hodbin” kelimesi Farsça'dır. Herhalde, o dönemde "bencil" kelimesi üretilmemişti. Yunus Emre'nin kullandığı "bencileyin" kelimesi, "benim gibi" demektir. “Bencil” ise “hodbin” veya “egoist” karşılığı olarak üretilmiş olsa gerek.
Türk Dil Kurumu'na göre “hodbin” olmak veya “bencil” olmak her zaman, her koşulda çıkar gözetmek anlamına gelir. Hodbin kişiler için yardımlaşma ve fedakârlık gibi erdemlerin hiçbir önemi yoktur. Onlar için asıl olan her zaman ''ben''dir.
Spor da bir mücadeledir ama rakibe saygı göstermeyen hüsrana uğrar.
***
“Ülkenin bunca sorunu varken, başka konu mu yoktu?” denilebilir ama sosyal psikolojinin sağlıklı olması, bütün sorunların üzerindedir. Sosyal psikoloji sağlıklı olmazsa, millet, kendi üzerinde oynanan oyunları fark edemez...
Türk Milleti, ensar-muhacir edebiyatıyla getirilen milyonlarca yabancı ile karıştırılıp yerine bir Orta Doğu milleti ve Orta Doğu Birleşik Devletleri gibi bir yapı oluşturmaya dair projeleri zamanında anlayamamış olduğu gibi ekonominin bu projelerin uygulamaya konulabilmesi için çökertildiğinin de farkında değildir. “Yeni Anayasa”nın da bu proje için gündeme getirildiğini, çoğunluk bilmiyor! Böyle bir ortamda, gerçek ne olursa olsun; Hz. Ayşe’nin evlilik yaşını tartışmak, Osmanlı ordusu Topkapı surlarına dayanmışken, Bizans papazlarının, meleklerin cinsiyetini tartışması gibidir...
Bu körlüğün asıl sebebi bencilliktir, kişisel çıkarları toplumun çıkarlarından önde tutmaktır.
Her türlü imkâna sahip Türkiye gibi muhteşem bir ülkenin, dünyanın en kötü yönetilen hatta kendi yöneticileri tarafından bozulan ekonomilerinden birine sahip olması, başka türlü izah edilemez... Ülke ekonomisini çökertenler alkışlanırken, başka bir ülkenin milli marşı ıslıklanıyorsa, burada aydınların devreye girmesi gerekir...
Devlet içinde bir devlet daha!
22 Haziran 2024 00:01
Son Güncelleme: 22 Haziran 2024 16:14
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Fener Rum Patriği Bartholomeos'un İsviçre'de yapılan "Ukrayna Barış Konferansı"na bir devlet başkanı gibi katılması, Türk Dışişleri Bakanı Hakan Fidan oradayken anlaşmaya imza attığı iddiaları üzerine bakanlıktan bir açıklama yapıldı ve “Sayın Bakanımızın Zirve marjında Fener Rum Patriği Bartholomeos‘la resmi bir ikili görüşme yaptığı yönündeki haberler gerçeği yansıtmamaktadır. Zirve sonunda kabul edilen ve kamuoyuyla paylaşılan Ortak Bildiri’ye bilahare Fener Rum Patrikhanesi’nin isminin de imzacı olarak eklendiğine dair iddialarla ilgili olarak Zirve’nin organizatörleri İsviçre ve Ukrayna’dan izahat istenmiştir. Öte yandan, Fener Rum Patrikhanesi’nin konumuna ilişkin devlet politikamızda herhangi bir değişiklik olmadığı da izahtan varestedir.” denildi.
Dışişleri Bakanlığı, İsviçre ve Ukrayna’dan izahat istediğine göre imza olayı doğru... Bu arada Yunanistan Başbakanı Miçotakis’in Patrikhane ve Türkiye’deki Rum azınlık konuları ile ilgili olarak İstanbul’u ziyaret etme planı olduğunu Bartholomeos’a söylediği de iddia ediliyor.
***
Patriğin Ukrayna ile ilgisini doğru anlamak için Ukrayna'da yaşayan Türk gazeteci Deniz Berktay'ın "Rusya-Batı Çatışmasında Fener Rum Patrikhanesi" adlı kitabını okumak gerek.
Berktay, önsözünü Prof. Dr. Türkkaya Ataöv’ün yazdığı kitabında ayrıntılı olarak incelediği konuyu şöyle anlatıyor:
* "Fener Rum Patrikhanesi, ABD’nin 1940’lardan bu yana Rusya’ya karşı yürüttüğü mücadelenin dini ayağını oluşturuyor. Doğu Avrupa ve Akdeniz havzasındaki Ortodoks nüfusun etki altına alınması konusunda ABD, 1940’ların sonlarından beri Fener Patrikhanesi’ni kullanmaya çalışıyor.
* ABD’nin girişimiyle 1948’de Fener Patrikhanesi’nin başına getirilen ABD Ortodokslarının başı Athenagoras, Amerika’dan İstanbul’a, ABD Başkanı Harry Truman’ın özel uçağıyla gelmişti. Athenagoras, yıllar sonra verdiği bir röportajda, ‘Ben, Truman Doktrini’nin dini ayağını oluşturuyordum’ diyecekti.
* ABD’nin önceki dışişleri bakanı Mike Pompeo Türkiye’ye geldiğinde, hiçbir Türk devlet yetkilisiyle görüşmezken, sadece ve sadece, Fener Patriği Bartholomeos’la görüştü. Yine ABD’de başkanlık seçimlerini Joe Biden’ın kazandığı belli olunca, resmi sonuçların açıklanmasını bile beklemeden Biden’ı ‘hür dünya’ adına tebrik eden kişi, Patrik Bartholomeos idi.
* Diğer Ortodoks kiliseleri, Fener’i sadece onursal olarak birinci derecede kabul ediyor. Ne Antakya ve Kudüs gibi tarihi kiliseler ne de Moskova Patrikhanesi gibi dünyada en kalabalık cemaate sahip olan kilise, Fener’i fiili lider olarak kabul ediyor... Fener’in Ortodoks dünyasının fiili liderliği anlamında ekümenik statüsünü tanıyan, Ortodoks dünyası değil, ABD...
* Zelenski yönetimi, Ukrayna’daki Ortodoks cemaatin Moskova Patrikhanesi yerine Fener Patrikhanesi’ne bağlanması için gayret ediyor. Zelenski, İstanbul’a geldiğinde Fener Patriği Bartholomeos ile görüşmüştü.
* Fener Patriği, 2018’de, Ukrayna’nın, Moskova Patrikhanesi’nin değil, kendisinin ruhani alanına girdiğini ilan etti. Ayrıca, Moskova’dan ayrıldığını ilan etmiş olan fakat dünyadaki diğer Ortodokslar tarafından tanınmayan Ukraynalı milliyetçi Ortodoks cemaatleri kendi bünyesine kattı. Ukrayna’daki Ortodoks cemaat de Rus Ortodoks Kilisesi için hayati önemdeydi. Rus Ortodokslarının hac merkezi olarak kabul ettiği,1051 yılında kurulmuş olan Peçersk Manastırı, Kiev’de bulunuyor. Deyim yerindeyse, Kiev, Rusların Kâbe’si... Bu nedenle, Fener’in Ukrayna’yı kendi alanında sayarak Moskova’ya meydan okuması sonucunda, Moskova Patrikhanesi, Fener’le bütün ilişkileri kestiğini açıkladı.
* Ukrayna yönetimi, Peçersk Manastırı’nın kira sözleşmesini feshederek, buradaki rahipleri manastırı terk etmeye zorladı. Ukrayna yönetimi, bu manastırı, Fener’e devretmek istiyor!
* ABD, Türkiye’yi, Fener Patriği’ni Ortodoksların mutlak lideri olarak tanımaya ve Fener Patriği’nin Türk vatandaşı olma şartını kaldırmaya ikna etmeye çalışıyor. Fener Patriği, ziyaret ettiği ülkelerin pek çoğunda, cumhurbaşkanlarına özgü protokolle karşılanıyor ve siyasi konularda, tavırlar koyuyor, ABD’nin politikasına paralel şekilde siyasi tavırlar sergiliyor. Şimdi bile durum böyleyken, Fener Patriği’nin Türk vatandaşı olma şartının kaldırılması halinde, İstanbul’un göbeğinde, Türkiye’nin denetleyemediği, devlet benzeri bir yapı ortaya çıkacaktır.”
***
Berktay, bu değerlendirmeyi, Patriğin son imza olayından çok önce yapmıştı. Kısacası, Patrik, Dünya Sağlık Örgütü’ne, Türkiye’de devlet yetkileri tanınmasından sonra, uluslararası anlaşmaya imza atarak, devlet içinde fiili olarak üçüncü devlet oldu ama Dışişleri Bakanlığı hala İsviçre ve Ukrayna’dan izahat istiyor!
Gaziantep ve Hatay modeli Türksüz Türkiye!
25 Haziran 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gaziantep ve Hatay’da AKP iktidarı tarafından uygulanan model, bütün Türkiye’de uygulanırsa, ülkenin adı artık Türkiye bile olmaz! Sebeplerine bir göz atalım...
CHP Gaziantep Milletvekili Melih Meriç, İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Başkanlığı’nın 450 bin olarak açıkladığı kentteki kayıtlı Suriyeli sayısının, kayıt altına alınmamışlarla birlikte yaklaşık 700 bin olduğuna dikkat çekerek, “Artık misafirliğin zamanı dolmuştur” dedi.
Sığınmacı sorununun kentteki ekonomiyi de etkilediğini belirten Meriç, kira fiyatlarının yükseldiğini ifade etti.
Meriç, paylaşımında şu ifadelere yer verdi:
“Türkiye’nin demografik ve sosyo-kültürel yapısı olumsuz etkilenmiştir. Kayıt dışı istihdam ve kayıt dışı ekonomi ise yaygınlaşmış, büyük rant içeren göçmen kaçakçılığı suçu ve bu suç sonucu yaşanan dramlar artmıştır. En nihayetinde halkımızda yabancı korkusu baş göstermiş, yabancılara karşı tepki büyümüştür.”
Melih Meriç, Gaziantep sokaklarında sığınmacıların durumunu gösteren bir videoda ise “Gelin 3 dakikada Gaziantep’in son halini izleyelim. Bu şehrin sonu bu olmamalıydı! Bir kaç sene sonrasını hayal bile edemezsiniz. Dönün bu yanlıştan artık! Gaziantep’e ihanet etmeyin. Suriyeli mülteciler artık bir sorun değil, beka sorunu haline geldi. Misafirlik bir yere kadar. Bizler yakında kendi vatanımızda misafir hale geleceğiz” demişti.
***
Bu arada Gaziantep Kulübü Başkanı Kübra Kayın, Gaziantepli 41 STK’nın imzaladığı raporu açıkladı ve şehirde Türk üniversitelerinden mezun olduğu halde Türkçe bilmeyen Suriyeli avukatların çalıştığını söyledi. Kayın, Suriyeli avukatların, Türkçe bilmemesine rağmen baroya kabul edilip ofis bile açtığını anlattı.
Suriyeli öğrencilere üniversitelere özel kontenjanlar açıldığının altını çizen Kayın, üniversitelerde Türk öğrenciler ile Suriyeli öğrenciler arasında haksız rekabet olduğunu belirtti ve şunları söyledi:
“Türk öğrencilerimiz üniversiteye girerken yıllar süren yoğun bir hazırlık sonunda seviye tespit sınavına girerek fakültelere yerleştirilirken, Suriyeli öğrenciler YÖS sınavı haricinde sınavsız bir şekilde fakültelere girebilmektedir. Dolayısıyla üniversitelerimizde sürekli artan, haksız rekabet oluşturan Suriyeli öğrenci potansiyeli ile karşı karşıyayız. Önceleri az sayıdaki yabancı öğrenci bir şekilde entegre olurdu. Kalabalık olduklarında buna ihtiyaç duymadıkları, kendi kültürlerini içimizde yaşamaya devam ettikleri gözlenmektedir. Gittikçe artan bir şekilde kültürel ve sosyal alışkanlıklarımız, kadim kültürümüz olumsuz şekilde etkilenmektedir.’’
Önümüzdeki 20 yılda kentin nüfusunun yüzde 50’sinin Suriyeli olmasını beklediklerinin altını çizen Kübra Kayın sözlerine şöyle devam etti:
“Türkiye’de 2022 yılı verilerine göre doğurganlık hızı 1.62 olmuştur. Bu durum, doğurganlığın nüfusun yenilenme düzeyi olan 2.10'un altında kaldığını göstermektedir. Suriye’de Suriyelilerin doğum oranı 2,7 iken Türkiye’deki Suriyelilerin doğum oranı 5,3 seviyesindedir. Önümüzdeki 20 yılın projeksiyonunu çıkardığımızda Gaziantep’in nüfusunun yüzde 50’sinin Suriyeli olacağı görülmektedir. Bu durum ekonomik, sosyal ve siyasi yükün hiç eksilmemesi ve demografik yapının bozulması anlamı taşıyacaktır.’’
Kayın, “Gaziantep’te yaşam; yerli nüfus için gittikçe çekilmez hale gelmektedir, Yolda, toplu ulaşım araçlarında, parkta, evde, işte çevreyle uyumlu olamamakta, kendi kültürlerini, alışkanlıklarını olduğu gibi sürdürmekte ve biz Gazianteplilerin yaşam alanını daraltmaktadırlar” dedi.
***
Bunlar sadece Gaziantep’ten yansıyan son tepkiler... Hatay’da durum daha farklı... Hatay’da ana dili Türkçe olanlar, sığınmacılar iç göç ve büyük depremle birlikte azınlığa düşmüş durumda. Hatay, plebisitle, yani oylamayla Türkiye’ye katılmış bir şehirdir! Devleti yöneten siyasi irade, Hatay’da Türkçe konuşanların göz göre göre azınlığa düşmesine seyirci kalmış veya yol vermişse, bunun bir projenin uygulaması olduğunu anlamamak için ahmak olmak gerekir.
Yine nüfus yapısı bozulurken, Türklerin kendi vatanlarında ev bulamaz, bulsa bile kirasını ödeyemez duruma düşürülmesi, kısacası ekonominin bozulması da aynı projenin bir parçasıdır.
Dünyanın en becerikli ekonomistlerini toplasalar ve “Türkiye ekonomisini çökertin” deseler, ancak bu kadarını yapabilirlerdi...
Ekonominin bilinçli kararlarla bozulması ve sığınmacılar sorunu, Türkiye’nin beka sorunudur. Böyle bir ortamda “Yeni Anayasa yapacağız” demek, “Türk devletine son vereceğiz” demektir.
Bu gidişatın değişmesi, halkın göstereceği tepkiye bağlıdır.
“105. Yılında Yeniden Amasya Genelgesi...”
26 Haziran 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Milli Egemenlik Platformu, Amasya'da, Saraydüzü Kışla Binasında, 23 Hziran 2024 günü "Milletin Azim ve Kararı" konulu bir panel yaptı. Panelin sonuç bildirisini Millî Egemenlik Platformu kurucularından, hocaların hocası, Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun okudu.
***
“105. Yılında Yeniden Amasya Genelgesi” başlıklı bildiri şöyle:
Bundan 105 yıl önce Amasya’dan Türk Milletine seslenen büyük Atatürk ve arkadaşları gibi, Millî Egemenlik Platformu ve aşağıda imzası olan bizler, Yüce Türk Milleti’ne sesleniyoruz.
1. Vatanın bütünlüğü, milletin istiklâli tehlikededir!
2. Gazi Meclis’te, kürsüden vatan topraklarının bir kısmı ırkçı bölücü unsurların temsilcileri tarafından farklı isimlendirilmektedir. Ayrıca, bölücü unsurlar egemenliğimiz üzerinde talepte bulunma cüretini göstermektedir. Bölücülük konusunda gerektiği kadar duyarlı davranmayan siyasî iktidar ve bir kısım muhalefet partileri, emperyalistlerle iş birliği yapan bu bölücülere göz yummakta, sesini çıkarmamaktadır.
3. Vatanımız demografik bir istila projesiyle karşı karşıyadır. İktidar, “Açık kapı politikası” ve AB ile imzaladığı “Geri Kabul Anlaşması” ile vatanımızı, dünyanın dört bir yanından gelenlerle kaçak yabancı deposu hâline getirmiştir. Başta güzel İstanbul’umuz ve birçok Türk beldesi artık tanınamaz hâldedir.
4. Tarihte ülkelerin işgali ve devletlerin yok oluş sebeplerinden birisi de göçlerdir. Özellikle ideolojik hedeflerle ülkemize doldurulan Geçici Koruma Altındaki Suriyeli sığınmacılar, getirilen Afganlılar ve ülkemize gelen kaçak Afrikalılar millî devlet yapımızı, millî kimliğimizi, kültürümüzü ve ekonomimizi tehdit etmektedir. Millî eğitimimiz ve sağlık sistemimizde yabancılara göre düzenlemeler yapılmıştır. Bu düzenlemeler devletin diğer idarî yapısına doğru da genişlemektedir. Sığınmacı ve kaçaklara Türk vatandaşlarına göre imtiyazlı davranılmaktadır.
5. Ekonomi politikalarında yapılan, tarihimizde eşine rastlanılmayan yanlışlar, akıl dışılık ve özellikle ideolojik hedefe yönelik uygulamalarla hem kamu kaynakları israf edilmiş hem de haksız kaynak transferleri gerçekleşmiştir. Bunların sonucunda Türk Milleti'nin büyük bir kesimi derin kitlesel bir yoksullaştırılmaya ve mülkiyetsizleştirilmeye doğru sürüklenmiştir. Türk çocukları aç yatarken, var olan millî kaynaklarımızın önemli bir kısmı kaçak yabancılara harcanmaktadır.
6. Yargıda ve idaredeki uygulamalarla ayrıcalıklı kişiler ve sınıflar yaratılmıştır. Liyakatin yerini torpil ve partizanlık almıştır. Bu da toplumdaki adalet ve eşitlik duygusunu ortadan kaldırmaktadır.
7. Yıllardan beridir Türk kimliğini önemsizleştirmeye çalışan siyasî iktidar, millet yapımıza büyük zarar vermiştir. Yönetim anayasanın, hukukun denetiminden ve şeffaflıktan uzaklaşmış, şahsileştirilmiş, kurumların kültürü ve etkisi kaybettirilmiştir. Demokrasinin vazgeçilmez unsuru kuvvetler ayrılığı ilkesi neredeyse yok edilmiş, devlet bir parti devletine dönüşmeye başlamıştır. Oysa devlet, kurumları ve kurallarıyla vardır, var olagelmiştir ve sürecektir.
8. İktidar bütün bunları düzeltmek için anayasanın kendisine verdiği görevi yerine getirmektense, “Yeni anayasa” yapıp yeniden oluşturulan “fiilî durumu hukukî hâle” getirmeye gayret etmektedir. Bu şekilde hem iktidarlarını sürdürme yollarını aramakta hem de yeni vatandaşlık tanımına kapı aralamaya çalışmaktadır. Bugün yaratılmaya çalışılan durum, Türk milletine kurulmuş başka bir tuzaktır ve büyük bir karanlığın kapısını aralamaktır. Bütün bunlara rağmen milletin yaratılışındaki cevher-i aslîsi, tehditleri karşılayacak, tehlikeleri ortadan kaldıracak kudrettedir. Milletin tehdit altındaki istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.
***
Bu bildiriyi benimsediğim için aynen yayınladım. Katılmadığım sadece bir konu var... Emeklilerin açlığa mahkûm edilmesi gibi ekonomik kararlar, yanlışlıkla değil, bilerek, isteyerek hatta halkı, “Yeni Anayasa”ya mecbur etmek için alınıyor. Halkın direnç gücünü kırarak sonuç almaya çalışıyorlar.
Türkiye Mevlânâ tekkesi değil!
27 Haziran 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan, Polis Akademisi mezuniyet töreninde yaptığı konuşmada, "Her ne kadar son dönemde ülkemizde böyle bir ufaktan rahatsız olan kimi kendini bilmezler türemişse de biz onlara kulak asmıyoruz. Üç kıta yedi iklimde hüküm sürmüş bir cihan imparatorluğunun bakiyesi üzerine kurulan Türkiye gibi bir devleti, ırkçı, lümpen faşizmin sığ sularına hapsetmeye kimsenin gücü yetmez. Hazreti Mevlana'nın pergel metaforunda çizdiği cihanşümul vizyonla devletimizin bir ayağını Anadolu'ya sabitleyip diğeriyle tüm yeryüzünü kucaklamaya devam edeceğiz." dedi.
Erdoğan'ın atıfta bulunduğu Mevlânâ, "Pergelin iğneli ayağı sabittir benim dinimde, ama diğer ayağıyla yetmiş iki milleti dolaşırım." demişti. Yunus Emre'nin de "72 millete aynı gözle bakmayan, halka müderris olsa, hakikatte asidir” sözü var.
Fakat Tayyip Erdoğan'ın pergel metaforu, 72 millete aynı gözle bakmaya değil, 72 milleti Türkiye'ye davet etmeye dayalı...
Erdoğan, "Milletin çeşitliliğini ve zenginliğini yansıtan bir anayasa hedefliyoruz." derken, mevcut çeşitlilikten bahsetmiyor; milleti 72 milletle kaynaştırmayı hedefliyor, Suriyelileri, Afgan askerlerini, Afrikalıları Türkiye'ye getiren Erdoğan'dır, 72 milletten insanı konut alımı karşılığında vatandaş yapan da odur; siyasi sorumluluk ona aittir.
***
Peki Avrupa Birliği, Türkiye ile geri kabul anlaşması yaparak ve ayrıca para da vererek göçmenleri Türkiye'de tutmakla, "ırkçı, lümpen ve faşizmin sığ sularında yüzen" bir yaklaşım mı sergiliyor, yoksa kendi istikrarını korumaya mı çalışıyor?
İnsan ayırımı yapmamak, bütün insanlığa adaletle yaklaşmak, 72 millete kapıları açmak, vatandaşlık vermek ve onlara Türklere tanınmayan imtiyazlar vermek midir?
Dünyada, kendi milletini çeşitlendirmek için çalışan kaç devlet adamı vardır? Tayyip Erdoğan'dan başka, başında olduğu milleti çeşitlendirmeye çalışan bir devlet başkanı var mı?
***
Bırakın 72 milleti bir tarafa, Anadolu'da Türk birliğini meydana getirmek bile yüzyılları almıştır. Beylikler dönemine son vermek, ancak Fatih Sultan Mehmet döneminde mümkün olabilmiştir. Levon Panos Dabağyan’a göre Osmanlı vatandaşı olan Gregoryen Ermeniler değil ama Yahudi asıllı Pakraduni Ermenileri, birinci dünya savaşında cephe gerisinde silahlanarak sivil halka karşı katliam yapınca, tehcir edildiler. Çoğunluğu soyca Türk olmakla birlikte, Ortodokslar da çetecilik yaparak aynı yola girince onlar da 1924'te Yunanistan'a gönderildi. Yerlerine mübadele ile Yunanistan'daki Müslümanların bir kısmı getirilip Türkiye'ye yerleştirildi... Atatürk'ün ifadesiyle “Temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti”nin 1. kuruluş yılında uyguladığı tarihî karar budur.
Erdoğan, “Türkiye'nin ırkçı, lümpen faşizmin sığ sularına hapsedilmesi"nden söz ederken aslında bu temelden rahatsızlık beyan ediyor...
***
AKP'nin İslam diye bir davası olmadığını da 2013 yılında Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, Moskova’da ispatlamış ve “Geçmişte yapılan bazı yanlışlıklar yüzünden ülkemizi terk etmiş Hristiyan ve Yahudiler var. Hepsine ‘Ülkenize geri dönebilirsiniz’ diyoruz” demişti.
Ömer Çelik, bu konuda bireysel bir çıkış yapmış değildi. Genel Başkanı olan Tayyip Erdoğan da bir Ortodoks manastırını ziyaret ederek patriğe yardım sözü vermiş ve Hristiyanların Türkiye’den kovulmalarının “faşistçe” bir uygulama olduğunu söylemişti!
Şimdi Türkiye’yi Ermeni ve Rum yerleşimine açmak da 72 millete aynı gözle bakmak mı oluyor yoksa Türk Milleti'nin birliğine, dirliğine zarar vermek mi?
57’nci hükûmet döneminde İkiz Sözleşmelere Türkiye adına imza koyan Büyükelçi Volkan Vural’ın, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri ile ilgili bir toplantıda, “Lozan ile kovduğumuz azınlıklar Türkiye’ye gelmeden bu sorun çözülmez” dediği de sabittir. Fener Rum Patriği Bartholomeos da her fırsatta, eski azınlıkların Türkiye’deki topraklarına yerleşmesi talebini seslendirmektedir.
***
Asıl ırkçılık, lümpenlik ve örtülü faşizm, 72 millete aynı gözle bakacağız ayağıyla, Türk vatanına 72 milleti davet etmek değil midir? Türkiye, Mevlânâ'nın tekkesi değil, Türk kanıyla kurulmuş modern bir devlettir! Daha doğrusu AKP iktidarına kadar öyleydi...
Talibanlaşmak ve normalleşmek!
28 Haziran 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“Normalleşme” diye ifade edilen girişimlerin asıl amacının ne olduğunu, sonunda Tayyip Erdoğan itiraf etti ve “Bizim siyasette yumuşama normalleşme çabamız aslında muhalefeti normalleştirme çabasıdır. Sıkılı yumruklarını açacak olan muhalefettir, hançerleri kınına koyacak olan muhalefettir, dilini düzeltecek olan muhalefettir. Yumuşaması, normalleşmesi gereken muhalefettir.” dedi.
Erdoğan, bu görüşüne dayanak olarak da “AK Parti asla ve asla gerilim siyaseti gütmedi. Eserlerimizde hiçbir zaman ayrımcılık yapmadık. Biz hizmet üretirken vatandaşımızın kökenine yaşam tarzına bakmadık. Bizim siyasetimiz insan odaklı siyasettir. Gerilim siyasetiyle ayrıştırmaya değil bütünleştirmeye dayalıdır” ifadelerini kullandı. Erdoğan, “22 yıl boyunca CHP'den hoşgörü, nezaket görmedik, bundan dolayı hiçbir şey kaybetmedik. Bugün de siyasi bir kazanç peşinde değiliz. CHP, gerilim siyasetini artık bıraksın istiyoruz.” dedi!
***
Erdoğan’ın “Gerilim siyaseti gütmedik, ayırımcılık yapmadık!” gibi sözlerinin gerçeği yansıtmadığını herkes biliyor, görüyor. Sadece gazetecilik açısından baksak, ayırımcılığın fotoğrafları çok nettir. Erdoğan’ın, hiçbir faaliyetine veya gezisine muhalif çizgideki gazete ve televizyonlardan tek bir muhabir veya köşe yazarı 22 yıldır davet edilmedi! Bırakın daveti, Erdoğan, muhalif yayın kuruluşlarından tek bir gazetecinin röportaj talebini dahi kabul etmedi. İlk yıllarda benim de birkaç defa başvurum olmuştu. Cevap verilmeyince bir daha aramadım. Şimdi burada kusur bana mı aittir?
Diğer taraftan Erdoğan, merkez medya denilen medya kuruluşlarının sahiplerini de ağır vergi cezalarıyla köşeye sıkıştırarak, medyanın yüzde 90’ına hâkim olmuştur. Bu medyada, sadece iktidar borazanlığı yapıldığı gibi TRT de parti yayın organına döndürülmüştür...
Gerilim siyaseti ise, yıllar boyunca Erdoğan ve AKP’nin kendi tabanını bir arada tutmak ve oy kaybetmemek için başvurduğu bir yöntemdir. Öyle ki bu konuda yazılmış yüzlerce köşe yazısı vardır...
***
CHP’nin muhalefet tarzına gelince... Cumhuriyete inanmış kitleler, 22 yıldır CHP’nin güçlü muhalefet yapmadığından yakınıyor. CHP’nin yıllarca yüzde 22-25’lerde kalmasının sebebi budur. Son yerel seçimlerde CHP’nin birinci parti olmasının sebebi ise diğer partilerin kazanma şansının çok zayıf olmasıdır. Her şehirde bir belediye başkanı seçiliyor... CHP dışındaki muhalifler, “AKP’ye uyarı olsun” hatta “AKP iktidarı sona ersin, CHP ile asgari müştereklerde anlaşırız” diye kendi partilerine değil CHP’ye oy vermeyi tercih etmiştir.
Bugüne kadar hep AKP’nin yumrukları sıkılıydı, dili bozuk olan AKP sözcüleriydi. Binlerce örnek vermek mümkündür. Asıl sorun ise AKP’nin CHP’yi eleştirirken cumhuriyetin kurucu felsefesine saldırmasıdır. MHP’yi yanına almak, AKP’yi cumhuriyetle hesaplaşmaktan vazgeçirmemiştir. Çünkü MHP de AKP ile iş birliği yaparak kendi çizgisini kaybetmiştir. Milliyetçi bir partinin, her türlü milliyetçiliği ayaklar altına aldığını söyleyen bir partiyle iş birliği yapması, normal bir durum değildir. Tabii bunun karşısında, CHP’nin de seçimlerde HDP ile örtülü iş birliği yaptığı konuşulmaktadır. Yalnız HDP’yi bir kenara bırakın; son iki seçime kadar AKP, doğrudan Abdullah Öcalan ve kardeşi Osman Öcalan ile ve Kandil’dekilerle bile iş birliği yaptı! “Çözüm süreci” dedikleri neydi?
***
“Normalleşme” üzerinde görüş belirtenler arasından doğru değerlendirmelerden birini yapan Yavuz Alogan, veryansıntv’de yayınlanan 5 Mayıs 2024 tarihli yazısında şöyle demiştir:
“Peki anormallik nerede? Kısaca belirtmek gerekirse, anormallik, AKP’nin bütün kurumlarıyla birlikte Devlet’i ele geçirerek onu kendi parti programına tabi kılmış, siyasî iktidarın Anayasa’yı fiilen ilga ve Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına uymayacağını alenen ilan etmiş, Devrim Kanunları’nı yürürlükten kaldırmış, kendi seçmen kitlesini sosyal yardım adı altında konsolide etmiş, halkı ideolojik olarak uzlaşmaz çelişkilerle bölmüş olması gibi şeylerin toplamıdır.
Anormallik, Saray’ın kurduğu Devlet yapısındadır. Bu yapının nihai hedefi tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıktır: Şeriat kurallarının hâkim olduğu bir Orta Doğu diktatörlüğü…
Fakat CHP-AKP ‘normalleşmesi’ devam ederse milletvekilleri bağlı kalacaklarına yemin ettikleri anayasayı ilga ederek, gayrimeşru bir tutumla kurucu sıfatını üstlenecek, yeni bir anayasa yapacak!
Gericilerin ve iş birlikçilerin yeni anayasası yürürlüğe girdiğinde, AKP’nin 2002’de başlattığı ideolojik hegemonya mücadelesinin CHP’nin katkısı ve siyasî toplumun rızasıyla başarıya ulaştığını anlayacağız.”
***
Peki devletin kurucusu ne diyor? “Türkiye Cumhuriyeti, ilelebet payidar kalacaktır” diyor... CHP olsun veya olmasın, Türkiye Cumhuriyeti, Taliban devletine dönüşmeyecektir...
3. Dünya Savaşı çıkabilir mi?
29 Haziran 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
3. Dünya Savaşı konusunda son tartışma ABD’de 5 Kasım’daki seçimde yarışacak olan Demokratların adayı ABD Başkanı Joe Biden ile Cumhuriyetçilerin adayı eski ABD Başkanı Donald Trump arasında çıktı.
Trump, Biden'ı kastederek "Bizi 3. Dünya Savaşı'na sürükleyecek ve biz 3. Dünya Savaşı'na herkesin hayal edemeyeceği kadar yakınız" dedi.
Biden ise bu suçlamaya, "Öyleyse, bırakın da Rusya mı kazansın? Putin'in devam etmesine ve Kiev'i almasına izin mi verelim?" diye karşılık verdi ve NATO sözleşmesinin, üye ülkeleri, saldırıya uğramaları durumunda birbirlerini savunmaya zorlayan 5. maddesini hatırlattı.
***
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov 25 Nisan 2022 tarihinde yaptığı açıklamada 3. Dünya Savaşı çıkması olasılığının "gerçek bir risk" olduğunu söyledi ve Batı'nın Ukrayna'da bir nükleer savaş tehdidini hafife almaması gerektiği uyarısında bulundu.
Sergey Lavrov'a yanıt veren Ukrayna Dışişleri Bakanı Dmitro Kuleba ise Rusya'nın 3. Dünya Savaşı tehdidiyle, Ukrayna'ya yardım etmemesi için Batı'yı korkutmaya çalıştığını söyledi.
Macaristan Başbakanı Viktor Orban, 31 Mart 2023 tarihinde yaptığı açıklamada, “3. Dünya Savaşı çıkacağına ilişkin Avrupa liderlerinin ifadeleri abartılıymış gibi gelebilir ama bu gerçek bir tehdit” dedi.
Slovakya Başbakanı Fitzo, 20 Aralık 2023’te, “Ukrayna'nın NATO üyeliğini kabul etmeyeceğimizi söylüyorum zira bu Üçüncü Dünya Savaşı'nın başlangıcı olur.” diye konuştu.
Türkiye’de ise Dışişleri Bakanı Hakan Fidan 24 Haziran 2024’te Ukrayna’daki savaşı kastederek, “Ukrayna’da devam eden savaş, coğrafi, metodik olarak yayılabilir. Nükleer silahlar gündeme gelebilir. Savaş devam ettiği sürece bu risk devam edecek. Bundan kaçış yok.” dedi.
Millî Savunma Bakanlığı kaynaklarından da 27 Haziran’da yapılan açıklamada, “3. Dünya Savaşı gibi karanlık bir tabloyu başta ülkemiz olmak üzere kimse istemez, ama ordumuzun da her türlü senaryoya hazır olduğunu belirtmek gerekir.” denildi.
***
Emekli general Nejat Eslen ise konuyu şöyle değerlendirdi:
“Son günlerde sık sık 3. Dünya Savaşı olasılığı gündeme getirilmektedir.
Jeopolitik dengelerin oluşmadığı riskli bir dünyada yaşıyoruz.
Doğrudur; Ukrayna, Gazze Savaşları, Tayvan meselesi riskleri artırmaktadır.
Topyekûn savaş nükleer silahların da kullanıldığı savaş anlamına gelmektedir.
Nükleer silaha sahip ülkeler bu gücü caydırıcı amaçla kullanır.
Her savaşın politik bir amacı vardır ve her savaş bu amaca hizmet eder.
O zaman şu soruları sormak gerekir:
-Nükleer silahların da kullanılabileceği Dünya Savaşı hangi ülke tarafından ve hangi politik amaç için arzu edilebilir?
-ABD, Çin'in yükselişini önlemek için böyle bir savaş isteyebilir mi?
-İsterse Amerikan halkına bedeli ne olur?
-ABD, böyle riskli bir amaç güdebilir mi?
-ABD’de Başkan bu kararın sorumluluğunu alabilir mi?
-Amerikan halkı buna izin verir mi?
Rasyonel düşünen ülkeler nükleer düellonun kendi halkına verebileceği onarılmaz zararı düşünerek dünya savaşı başlatmak istemez.
Rusya'nın nükleer silahlar ile ilgili beyanları, NATO'nun savaşa müdahalesini önleme, caydırma amacı gütmektedir.
Avrupa ülkeleri ABD'nin NATO'yu kullanarak Ukrayna savaşını dünya savaşına döndürme çabasını önler.
Zaman Çin'in lehine çalışmaktadır. Çin dünya savaşı istemez ve buna neden olmaz.
İsrail nükleer silah kullanamaz çünkü nükleer silahlar gerilla taktiği uygulayan Hamas ve Hizbullah gibi örgütlerle mücadele aracı olmaz. İsrail nükleer silah kullansa bile bu çaba Dünya Savaşına dönüşmez.
ABD, Çin ve Rusya'ya karşı vekil devletleri, örgütleri kullanır, nükleer silahları değil.
Nükleer silah yeteneği olan Kuzey Kore, Çin'in kontrolündedir, inisiyatif kullanamaz.
Özetle nükleer silahların kullanılma olasılığı nedeni ile 3. Dünya Savaşı düşük bir ihtimaldir.
Aslında 3. Dünya Savaşı ticaret savaşları şeklinde, siber ortamda ve teknoloji sahasında devam etmektedir.
ABD'de, Trump iktidara geldiğinde çok şey değişecektir.”
***
Benim görüşüm ise şu yönde: 3. Dünya Savaşı riski, Rusya tarafından caydırmak için; ABD, Macaristan, Slovakya ve Türkiye siyasileri tarafından ise iç politika amaçlı kullanılmaktadır. Türkiye’de iktidarın amacı Yeni Anayasa yapabilmek, böylece Türk devletine son vererek yeni bir devlet kurmaktır. Halka 3. Dünya Savaşı riski gösterilerek, bu çabalara hız verilebilir!
Kime karşı ve neden savaşacağız?
01 Temmuz 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Emekli tuğgeneral Nejat Eslen, Biden ve Trump’ın ekran tartışmasını değerlendirdi:
“-Biden-Trump karşılaşmasında gözden kaçan önemli bir husus vardı. Biden, bu karşılaşmada önemli bir şeyi itiraf etti. Biden, ‘Ukrayna'ya yaptığımız yardım, Amerikan silahları için kullanılıyor’ dedi.
-Yani savaş uzadıkça Ukrayna ordusunun silahları yıpranacak, mühimmatı bitecek, Amerika Ukrayna'ya yardım edecek; borç verecek, Ukrayna yardım parası ile Amerikan silahı, mühimmatı alacak.
-ABD, ayrıca Avrupa ülkelerine Ukrayna'ya yardım için baskı yapacak. Ukrayna, Avrupa'dan gelen yardım parasıyla da Amerikan silahı, mühimmatı alacak. Amerikan silah sektörü kazanacak. İyi kazanacak. Savaş uzadıkça Amerikan silah sektörü daha fazla kazanacak.
-Nasılsa ölenler, öldürenler Slav. Ölsünler, öldürsünler ne önemi var.
-Üçüncü Dünya Savaşı demek, silahlanma demek.
-Dünya savaşı çıkmasa bile bu söylemle de Amerikan silah sektörü kazanacak...”
***
Eslen ayrıca Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler’in Türkiye'nin Üçüncü Dünya Savaşı'na hazır olduğunu dair sözleri üzerine de “Millî Savunma Bakanı, öncelikle nükleer silahların da kullanıldığı topyekûn savaş anlamına gelen ‘dünya savaşına hazır olmak’ ne demek bunu tanımlasın.” dedikten sonra Güler’in şu sorulara cevap vermesini istedi:
-Ordu, nükleer savaş şartlarına göre teçhiz edilmiş mi? Bu şartlara göre eğitilmiş mi?
-Halk nükleer silahların etkilerinden nasıl korunacak? Tedbir alınmış mı? Hazırlık yapılmış mı?
-En önemlisi Üçüncü Dünya Savaşı'nda biz kime karşı savaşacağız?
-Neden savaşacağız?
***
Emekli tümamiral Cem Gürdeniz ise X hesabında şu açıklamayı yaptı:
-ABD uçak gemisi Eisenhower rekor seviyedeki yedi aylık görev sonrası Centcom sorumluluğundaki Kızıldeniz ve Akdeniz’den ana üssü Norfolk’a geri dönüyor.
-Onun yerine halen Hint Pasifik Komutanlığı emrindeki USS Theodore Roosevelt uçak gemisi Akdeniz’de görevlendirildi. Pasifik’ten Akdeniz’e görevlendirme normal bir uygulama değil.
-İsrail Hizbullah çatışmasının her an çıkabileceği, Kızıldeniz ve hatta Akdeniz’de Husi deniz saldırılarının yoğunluk kazandığı bir dönemde 100 bin tonluk uçak gemisinin Akdeniz gibi dar bir deniz alanına girmesinin riskleri yüksektir. Demek ki durum bu derece önceliklidir.
-Kırım ve Dağıstan saldırıları sonrası satranç masasında her an her şey olabilir. Türkiye her koşulda bu riskli ve tehlikeli tırmanmanın dışında kalmalıdır.
-Ankara, NATO 5. Maddesi tuzağı üzerinden emrivakilere çekilmeyecek kadar akıllı davranmalıdır. Zira ABD savaş lobisi sınır tanımaz şekilde kışkırtmaya devam ediyor.
-İki okyanus arasında kendini emniyette hisseden ABD için dünyanın geri kalanı sadece teferruattır.
-ABD, başarmak için daha çok Ukraynalıyı savaşa sürüyor. ABD, NATO ile birlikte ateşi değil söndürmek, daha da büyütmeye çabalıyor.
-Artık NATO üyeliğimiz, en büyük güvenlik riskine dönüşmüştür.”
***
Gürdeniz, 12punto.com.tr’deki yazısında da özetle şöyle dedi:
-Gerçekte 3. Dünya Savaşı vekâlet savaşları ve hibrid savaşlar üzerinden değişik boyutlarda, devam ediyor. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ile Soğuk Savaşı zaferle tamamlayan Anglosakson hegemonya denize çıkan rakip hegemon adayı istemez...
-Bugün Ukrayna’da, Tayvan, Güney Çin Denizi, Doğu Akdeniz ve Kızıldeniz’de yaşananlar, hibrid 3. Dünya Savaşı’nın devamıdır. Bugün 3. Dünya Savaşı'nı ben başlattım diyecek bir ülke çıkmaz, ancak BM şartının 51. Maddesi altında güvenlik harekâtları ya da devlet dışı aktörler üzerinden vekâlet savaşları devam edecektir.
-Ben şuna bakarım; Türk jeopolitiğine rakip şu an kim? Anglosakson jeopolitiği Kıbrıs'ı istiyor, ‘Montrö’den vazgeç’ diyor. Güneydoğu'muzu, Irak ve Suriye’de denize çıkışı olan kukla Kürt devletini istiyor. Mavi Vatan'ımızı istiyor. Neyi tartışacağız? Türkiye direniş ekseninde olması gereken bir ülke...
-Bugün Türkiye’ye ne Rusya ne İran ne de Çin’den doğrudan jeopolitik tehdit vardır! Ancak Anglosakson jeopolitiği rakibimizdir.”
***
Bir hatırlatma da ben yapayım: İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda iş birliği yaptıktan sonra Yalta Konferansı'nda dünyayı iki blok halinde paylaşan ABD ve Rusya, hep başkalarını savaştırdı! İki ülke hiç savaşmadı!
Bu fotoğrafı unutmayın!
02 Temmuz 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı Sinan Ateş’in öldürülmesi ile ilgili dava, Ankara Sincan Ceza İnfaz Kurumları’nda başladı.
İlk duruşmada Milliyetçi Hareket Partisi’nin davaya katılma talebi oy birliği ile reddedildi.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel ve eski CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu duruşmaya katılarak Sinan Ateş’in eşi Ayşe Ateş’in yanında oturdu.
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu da duruşmaya katıldı.
Ayşe Ateş, duruşmaya korumalar ile birlikte geldi. Ateş’e çelik yelek giydirildiği de bildirildi. Kimlerden korunuyor belli değil mi?
Sadece bu tablo bile, ülkücülerin ne duruma düşürüldüğünü net bir şekilde gösteriyor. Ömürlerini verdikleri “dava”nın partisi, katledilen ülkücünün eşi ve çocuklarının yanında değil karşısında yer alıyor! Ülkücünün eşinin yanında yer alanlar ise CHP’nin eski ve şimdiki genel başkanları... Aslında bu fotoğraf her şeyi izah ediyor ama bu bile şartlanmış kişileri uyandırmaya yetmiyor...
durusma.jpeg
Duruşma öncesinde açıklama yapan Ayşe Ateş, “Eksik delillerin tamamlanması yeni tam bir iddianamenin hazırlanması ve hızlı bir şekilde şüphelilerin ifadelerinin alınmasını istiyoruz. Bu eksik yarım bir mahkeme... Bu cinayetin emniyet ve yargı ayağı vardır hiç şüphem yok. Emniyet ve yargının aynı zamanda MHP ve Ülkü Ocaklarının içine sızmış suç örgütü vardır. Zaten bu dosya üzerindeki karanlık el bunlar bir sacayağının parçaları... Cinayetin Mersin olayı ile birlikte değerlendirmesini isteyeceğim. Hepsinin kaynağı aynı, hepsi aynı merkezden talimatı alıp bu suikastı gerçekleştirdiler. MHP’nin avukatları burada ne sıfatla bulunuyor? Bizim yanımızda olmadıkları aşikâr. Bu boşluğu aziz milletimiz doldursun. Umarım sanıklar serbest kalmaz.” dedi.
Duruşmayı Ayşe Ateş’in yanında izleyen CHP Genel Başkanı Özgür Özel, sanıkların ifadelerini hatırlatarak, "Esas azmettiricilerle bağı ortadan kaldırmak için üst düzey bir çaba gördük. İddianamede adı geçmesi gereken eski milletvekilleri hâlihazırdaki çeşitli yöneticiler, bir siyasi partinin cinayetten önce sonra telefon irtibatı kurulan yöneticilerinin adı dahi geçmiyor. Bütün arabaların plakaları var bir arabanın yok, o aracın içinden hangi genel başkan iniyor o aracı ona kim tahsis etmiş, bütün Türkiye biliyor. Biz bu sisin inmesine, bu cinayetin alelade bir cinayetmiş gibi üstünün örtülmesine seyirci kalmayacağız” dedi.
***
Sinan Ateş cinayetinin, failleri, gerçek azmettiricileri, bütün yönleriyle kamuoyu tarafından biliniyor; deliller tek tek canlı yayınlarda sergilendi. Buna rağmen, esas azmettiricilerle ilgili delillere iddianamede atıfta dahi bulunulmadı. Cinayetin, Mersin limanındaki uyuşturucu trafiği ile ilgisi olup olmadığı araştırılmadı. Sinan Ateş’in uyuşturucu trafiğinde rolü olanlarla ilgili bilgi sahibi olduğu için katledildiğine dönük iddialar da mutlaka araştırılmalı ve elde edilen veriler iddianameye eklenmelidir.
Diğer taraftan Sinan Ateş’in katledilmesi, gazetecileri susturmak için başlatılan saldırıların son halkasıdır. Bütün saldırılarda aynı çetelerin kullanılmış olması bunun delilidir. Dolayısıyla gazetecilere saldırıları kimler azmettirmişse, Sinan Ateş’e kurşun sıksınlar diye Cuma namazı çıkışına çete üyelerini gönderenler de onlardır. Soruşturmanın bu açıdan da genişletilmesi gerekir.
***
Soruşturmanın genişletilmesine; iddianamede belirtilmeyen ancak davanın sonucunu etkileyebilecek yeni delillerin ortaya çıkması, taraf vekillerinin, iddianamede belirtilen delillerin yetersiz olduğunu ileri sürmesi sonucu karar verilir. İddianamedeki eksikler ancak böyle tamamlanabilir.
Hukuk öğretisine göre soruşturmanın genişletilmesi, ceza yargılamasının temel ilkelerinden olan “Adil Yargılanma Hakkı” ilkesinin gereğidir. Bu hakkın ihlal edilmesi, adil yargılanma hakkının ihlali demektir.
Bu davada gerçek suçlular hak ettikleri cezaya çarptırılmalı ki bir daha kimse, çeteciliği siyasete bulaştırmasın?
“Reis bizi Afrin’e götür!”
03 Temmuz 2024 00:01
Son Güncelleme: 03 Temmuz 2024 10:22
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Bundan beş buçuk yıl önce, 30 Ocak 2018 tarihinde, Tayyip Erdoğan AKP Genel Başkanı olarak parti grubunda konuşma yaparken, salonda bulunan partililer, “Reis bizi Afrin’e götür” diye slogan attı. Erdoğan, "Kararı verdiğimizde önce ben, sonra hep birlikte gideceğiz" diye cevap verdi.
Erdoğan, aynı konuşmada, “Özgür Suriye Ordusu, terör örgütü değil, kendi vatanlarını savunan, içinde her meşrepten, her inançtan, her etnik kökenden insanın bulunduğu milli yapıdır. Özgür Suriye Ordusu, kendi vatanlarını korumak için bir araya gelip organize olmuş, bizim de desteklediğimiz, tıpkı Kurtuluş Savaşımızdaki Kuvayi Milliye güçleri gibi sivil oluşumdur" dedi.
***
İşte o Özgür Suriye Ordusu’nun paralı askerleri, bugünlerde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komutasında hâkim oldukları bölgede, Türk bayraklarını indiriyor, Türklere saldırıyor. Gerçi ÖSO komutanı, “Türk bayrağına saygılı olun” diye çağrı yaptı ama olan oldu bir defa.
Bu saldırılar, Kayseri’de meydana gelen olaylara tepki gibi gösteriliyor ama bu doğru değil! ÖSO’nun rahatsızlığı, Erdoğan’ın “Esad ile görüşebiliriz” sözünden kaynaklanıyor.
Eş zamanlı olarak CNN Türk’te “Suriye Geçici Hükümeti Başbakanı” unvanını kullanan bir kişinin saatlerce konuşturulması da Erdoğan’a ABD’den dolaylı bir cevaptır!
Türkiye’nin Suriye ile barışmasını istemiyorlar ve bunun için her türlü vasıtayı kullanıyorlar!
***
Emekli tuğgeneral Nejat Eslen, 15 Eylül 2021 tarihinde “Türkiye’nin Suriye için çıkış stratejisi var mı? Varsa nedir?” başlıklı yazısında, haklı olarak “Suriye’de sona gelindiğinde, Özgür Suriye Ordusu ne olacaktır?” diye sormuştu.
Ne olacağını birkaç gündür herkes görüyor; Türkiye’nin başına bela olacaklar...
CHP ise 10 maddelik bir Suriye değerlendirmesi yaptı:
* Türkiye’nin Ortadoğu politikası, Suriye politikası ve sığınmacı politikası çökmüştür, iflas etmiştir.
* Erdoğan ve AKP hükümeti var olan bu vahim tablonun başlıca sorumlusudur.
* Hükümet, neden olduğu Suriye krizini çözemediği gibi, Türkiye’yi bu krizin tutsağı haline getirmiştir.
* Erdoğan izlediği politikayla Suriye’nin yıkımına neden olur ve Türkiye’yi dünyanın sığınmacı deposu haline getirirken, bir de bu insanların hayatı üzerinden Avrupa ile pazarlık yapmaktan çekinmemiştir.
* Türkiye’de giderek sayısı artan sığınmacıların yarattığı, toplumsal, siyasal, ekonomik ve demografik sorunları görmezden gelmiş, bu sorunlardan bir tanesini bile çözmek için hiçbir girişimde bulunmamıştır.
* Türkiye, Atatürk döneminin temel taşı olan komşuların içişlerine karışmama ilkesine sadece değil uygulamada da bağlı kalmalıdır.
* Türkiye, Suriye politikasını yeniden belirlemeli, mevcut statükonun devamının tıkanma noktasına geldiğini görmelidir. Maaşını ödediği ÖSO mensuplarının Türk bayrağını yakması, Türk mallarına zarar vermesi kabul edilemez.
* Erdoğan hükümeti, sığınmacıların geri gönderilmesi de dahil sorununun çözümü için derhal gerçekçi ve uygulanabilir bir yol haritası yayınlamalıdır.
* Esad yönetimi ile normalleşme süreci sürdürülmelidir.
* Vatandaşlarımızı itidalli olmaya ve böyle ortamlarda görülebilecek provokasyonlar karşısında dikkatli olmaya çağırıyoruz.
***
CHP Genel Başkanı Özgür Özel de "Türkiye'de resmi rakamlara göre 4,6 milyon, yaygın kanıya göre 10 milyona yaklaşan ajan sığınmacı sorunu varsa tek sorumlusu AK Parti'nin yıllardır yaptığı kötü dış politikadır. Sığınmacılara düşman olmak kolay... Biz sığınmacı yaratan politika ve politikacıların karşısındayız. Komşunda savaş kışkırtıcılığı yaparsan bu kadar sığınmacıyı bu memleketin başına musallat edersin. Esad ile oturulup konuşulacak, anlaşılacak, Suriye'de huzur sağlanacak. Avrupa Birliği elini cebine atacak, hepimiz elimizi taşın altına koyacağız. Bu sığınmacılar Suriye'ye gidecekler. Esad da bu noktada üzerine düşeni yapacak. Bu noktada hep birlikte çalışacağız" diye konuştu.
Gecikmiş ama doğru bir tavır...
***
Erdoğan yönetimindeki AKP iktidarı, ABD’nin güdümünde ve İsrail’in çıkarlarına uygun olarak Suriye’deki örgütlere lojistik destek, silah ve askeri eğitim verirken, aslında sığınmacıların kitleler halinde geleceğini biliyor, bunun için 1.5 milyon çadır siparişi veriyor, yani bile bile Türkiye’nin altını oyuyordu. “Reis bizi Afrin’e götür” diyenler de “ensar-muhacir edebiyatı”na hizmet edenler de bugünkü tablonun sorumlusudur...
Sorunun kaynağında ise Erdoğan ve AKP’nin beyin takımının millet anlayışı vardır... Onu da yarın inceleyeceğim.
Asıl sorun Erdoğan'ın millet anlayışında!
04 Temmuz 2024 00:01
Son Güncelleme: 05 Temmuz 2024 01:05
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Dünkü yazımda, Suriye'ye müdahalenin sığınmacılar üzerinden Türkiye'ye müdahaleye dönüştüğünü hatırlatarak "Sorunun kaynağında Erdoğan ve AKP’nin beyin takımının millet anlayışı vardır... Onu da yarın inceleyeceğim." demiştim.
Tayyip Erdoğan, 30 Ocak 2018 tarihli konuşmasında Özgür Suriye Ordusu'nu "Kurtuluş Savaşımızdaki Kuvayi Milliye güçlerine” benzettikten sonra şöyle demişti:
“Bay Kemal'in cehaletini sergilediği bir başka konu da millet meselesidir. Önce şu ifadeye bak; 'Osmanlı'da millet mi vardı?' diyor. Sen bir partinin genel başkanısın, gençlere hitap ediyorsun. Buraya gelirken millet mefhumu, millet kavramı nedir bir oku. Ama okuma özürlü. Ardından ne diyor? 'Millet, cumhuriyetle beraber oldu' diyor, böyle devam ediyor. Tabii bu ve benzeri kişilerin kafasındaki millet, milliyet tanımı Fransız İhtilali ile dünyaya yayılan kavramlardan ibaret olunca ortaya garabetler de çıkabiliyor. Halbuki bizim kendi medeniyetimizin, kendi tarihimizin, kendi kültürümüzün bir millet tanımı var. Bu bakımdan Osmanlı tam bir millet devletiydi.
Ulusun bir geçmişi olmaz ama millet öyle değildir. Tarihî süreklilik içinde milletler daima vardır. Değişen sadece etki ve hâkimiyet alanlarıdır. Milletin Cumhuriyetle başladığını söylemek binlerce yıllık Türk tarihini, bin 400 yıllık medeniyet geçmişimizi, coğrafyamızdaki bin yıllık varlığımızı yok sayarak bunlara ihanet etmektir. Bunun için biz ne diyoruz? 'Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet' diyoruz."
***
Yakın zamanda görüştüğü Makedonya Cumhurbaşkanı Gjorge Ivanov'un tarih profesörü olduğunu ve konferanslarında hep "Osmanlı'nın millet sistemini örnek alın" dediğini anlatan Erdoğan, sosyal psikoloji profesörü Erol Güngör'ün "Bizim dilimizin kaynağı eskilerdir, dinimizin kaynağı eskilerdir, soyumuzun kaynağı eskilerdir." dediğini belirterek, “Biz, milleti İbrahim'den geliyoruz, (Kılıçdaroğlu’nun) bunu bilmesi lazım" diye konuşmuştu.
Erdoğan, “Bizim millet tanımımız, özünü İslam'ın millet anlayışından alır, bunu bilmen lazım. Pek çok farklı dinden ve kökenden gelen insanı çatısı altında toplayan Osmanlı bunların milliyetlerini, dinlerine göre de tasnif etmiştir. Osmanlı böyle bir devlet, imparatorluktur. Müslümanlar bir millet, Hristiyanlar bir millet, Yahudiler bir millettir. Etnik bakımdan zaman zaman çok küçük karışmalar olsa da bu tarihimizin ve coğrafyamızın gerçekliğine en uygun tanımdır.
Cumhuriyetimizi kuran kadro da Lozan'da aynı tanımı esas almıştır. Ülkemiz topraklarında yaşayan insanlar 'Müslümanlar ve Müslüman olmayanlar' denilerek inançlarına göre sınıflandırılmışlardır. Bu anlayışla sınırlarımız dışında kalan coğrafyalardaki Müslümanlardan isteyenlerin Anadolu'ya gelmesi, Hristiyanlardan da isteyenlerin o ülkelere gidebilmesi temin edilmiştir.” demişti.
***
Erdoğan, bu sözlerle, Cumhuriyetin kuruluş felsefesini, Türk Milleti temelindeki Anayasa’yı ve Atatürk'ün millet tanımını kabul etmediğini çok net bir şekilde açıklamıştır. Bu sebeple milyonlarca sığınmacıyı kabul etmekte, vatandaşlık da satarak Türkiye'nin nüfus yapısının değiştirmekte bir sakınca görmüyor!
Erdoğan, bu konuşmada Lozan’dan hemen sonra imzalanan mübadele anlaşmasının Ortodoks-Müslüman değişimi öngörmesini, Lozan’a mal etmişti! Lozan antlaşması, Türkiye’nin millet anlayışını belirlememiştir. Cumhuriyet da zaten, Hristiyan azınlıkları, vatandaşlık itibarıyla Türk kabul etmiştir.
Bu arada Erdoğan’ın atıfta bulunduğu Erol Güngör, "İslâmcılık şimdiye kadar hep hâkim milliyete karşı hoşnutsuzluğunu doğrudan doğruya belirtemeyen etnik azınlıkların ideolojisi olmuştur. Bunların amacı, İslâm ülkeleri arasında birlik sağlamaktan ziyade yaşadıkları ülkede milliyetçi politikayı etkisizleştirmektir. Bu azınlıklar ayrılıkçı bir politika takip edecek kadar kalabalık ve güçlü olduklarını hissettikleri an kendi istikametlerinde bir milliyetçilik hareketi açıklamaktan geri kalmazlar; böyle bir güce erişemediklerinde, İslâm davasının şampiyonu olarak görünürler." demiştir.
AKP ve Erdoğan'ın yaptığı tam da budur! Milliyeti, Osmanlı dönemindeki gibi dine göre tanımlıyor! Sığınmacı sorunu, öncelikle Erdoğan'ın işte bu millet anlayışından kaynaklanıyor! Büyük Orta Doğu Projesi'nin asıl sahipleri de zaten Türksüz bir Türkiye istiyor...
İdeoloji önyargılar ve bozkurt sembolü...
05 Temmuz 2024 00:01
Son Güncelleme: 05 Temmuz 2024 08:46
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Almanya İçişleri Bakanı Nancy Faeser, Türkiye ve Avusturya maçı sonrasında Merih Demiral'ın “bozkurt” işareti yapması ile ilgili açıklama yaparak "Türk aşırı sağcıların sembollerinin stadyumlarımızda yeri yok. Avrupa Futbol Şampiyonası'nı ırkçılık için bir platform olarak kullanmak tamamıyla kabul edilemez. UEFA'nın olayı araştırmasını ve yaptırımları değerlendirmesini bekliyoruz" dedi.
Faeser, Federal Anayasa Koruma Teşkilatı'nın "Türk aşırı sağcılığı - Almanya'daki Bozkurtlar" başlıklı bilgilendirme yazısıyla birlikte yaptığı paylaşımda ise şu ifadeleri kullandı: "Güvenlik yetkililerimiz Almanya'daki Türk aşırı sağcıları yakından izliyor. 'Bozkurtlar' Federal Anayasayı Koruma Dairesi tarafından izleniyor."
Bozkurt selamını, Nazi selamına benzetenler de oldu!
Türk Dışişleri Bakanlığı açıklamasında ise “UEFA tarafından millî futbolcumuz Merih Demiral hakkında disiplin soruşturması açılması kabul edilemez" denildi. Açıklamada, Alman İçişleri Bakanı’nın tepkisi hakkında da “Alman Federal Anayasayı Koruma Teşkilatının Eylül 2023’te yayımladığı raporda, her bozkurt işareti yapanın aşırı sağcı olarak nitelendirilemeyeceği vurgulanmışken ve 'bozkurt' işareti Almanya’da yasaklı bir simge değilken, Sayın Demiral’a Alman makamları tarafından gösterilen tepkilerin bizatihi kendisinin yabancı düşmanlığı içerdiği değerlendirilmektedir. Bir spor müsabakasındaki sevinç kutlaması sırasında, tarihi ve kültürel bir sembolün, hiç kimseyi hedef almayan biçimde kullanılmasına yönelik siyasi amaçlı tepkileri kınıyoruz." ifadeleri kullanıldı.
Türkiye’de ise 12 Eylül öncesinden kalan önyargıların etkisiyle düşünenler, bozkurdun ülkücülerin kullandığı bir sembol olmasından dolayı rahatsızlıklarını beyan ettiler.
***
Öncelikle belirtmeliyim ki, bozkurdun Türk tarihinde çok önemli bir yeri vardır. Ergenekon destanı, dağlar arasında sıkışıp kalan Türklerin bir bozkurdun yol göstermesiyle buradan çıktığını anlatır.
12. asır Süryani tarihçisi Mihael, Türklerin göçlerini anlatırken “Yeryüzü, Türkleri taşımaya kâfi gelmiyordu. Batı’ya doğru ilerlerken, önlerinde bir kurt bulunuyor ve ona yetişemiyorlardı. Bozkurt hareket etmek istediği zaman ‘göç’ diye bağırıyorlardı...” der...
Göktürkler, kurt başlı gök bayrak kullanmıştır. Atatürk’ü eleştirmek için yazılan kitabın adı “Bozkurt”tur. Nazım Hikmet, Kurtuluş Savaşı Destanı’nda Atatürk’ü sarışın bir kurda benzetmiştir...
Öyleyse, Türkler açısından sorun nerede?
Sorun, milliyetçiliğin siyasi bir partinin görüşü gibi algılanmasındadır. Oysa Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi Türk Milliyetçiliğidir. Bozkurt ise Atatürk’ün paralarda, pullarda kullandığı millî bir semboldür. Bizim çocukluğumuzda, ilkokullarda izci olan çocuklara “yavrukurt” denilirdi. Bizden önceki yavrukurtların ve orta öğretim öğrencilerinin öğrencilerin şapkalarında bozkurt sembolü vardı.
Kıbrıs’ta Türkiye tarafından örgütlenen Türk Mukavemet Teşkilatı’nın sembolü bozkurttu.
Bunlardan tamamen vazgeçilince, MHP bozkurt amblemini gençlik örgütü olan Ülkü Ocakları’nın sembolü hâline getirdi. Ülkücüler de Türkiye’nin Sovyet komünizmine sivil direnişini temsil ediyordu. Bu sebeple, 12 Eylül öncesinde, bozkurt, sol için bir tehdit sayıldı... Sonraki dönemlerde bu algı kırıldı ama tamamen yok olmadı.
Avrupa’da ise Nancy Faeser gibi fanatikler, ülkücülerden rahatsız olduğu için, bozkurt motifini görünce, ifrit kesiliyor...
Almanya İçişleri Bakanı’nın tepkisi, ırkçılığın ta kendisidir. Türk futbolcuların göğsünde ay-yıldızlı Türk bayrağı yerine bozkurt figürü bulunsaydı, ne diyecekti? Bu mantıkla, ay-yıldızlı Türk bayrağını göğsünde taşımak da ırkçılıktır. Öyleyse, Nancy Faeser, bayrağında haç olan ülkeler için ne düşünüyor acaba?
***
Türkiye’nin ise 12 Eylül öncesi şartlanmışlıkları, düşmanlıkları artık aşması gerekiyor. Tabii doğrusunu söylemek gerekirse, siyasi partilerin veya siyasi kuruluşların da millî değerleri ve sembolleri kendilerine mal etmemesi gerekir... Türk bayrağı, “Türkiye” adı nasıl siyasette kullanılamıyorsa, millî semboller de sadece bir siyasi gruba hapsedilmemelidir.
Bu sorunlar halledilir ama asıl sorun, Türkiye’nin ekonomik ve siyasi açıdan intihara sürüklenmesidir. Ekonomi planlı olarak çökertilmiştir! Nüfus, planlı olarak Büyük Orta Doğu Projesi çerçevesinde, Türkiye’yi yönetenler tarafından değiştirilmektedir. Bu şartlarda, bozkurdun Merih Demiral eliyle Almanya’da ortaya çıkması, millî bir uyanış kıvılcımı olarak değerlendirilmelidir..
.Suriyeliler için Yeni Anayasa!
06 Temmuz 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Aydın Ünal, Yenişafak’taki yazısında, “Suriyeliler gitsin” diyenlere hitaben yazdığı yazıda “Suç mu işliyor Suriyeliler? Hapishanelerdeki katiller, hırsızlar, tacizciler, tecavüzcüler, çocuk istismarcıları senin soydaşın, vatandaşın, hemşehrin, fikirdaşın, partidaşın, yoldaşın değiller mi? ‘Suriyeliler gitsin’ deme hakkını nereden alıyorsun en başta? Kim verdi sana bu hakkı? Memleketin tapusu senin üzerinde mi? Ne yaptın bu memleket için ki kendini sözcü görüyorsun?” ifadelerini kullandı.
Ünal, “Eğer bu ülkeden birinin gitmesi gerekiyorsa sen git!” dediği ve her türlü olumsuz sıfatı yüklediği insanlara “Vallahi bu ülkede seninle yaşamaktansa, 5 değil 50 milyon Suriyeli ile yaşamayı tercih ederim. Senle olandan çok daha fazla ortak yanım var onlarla. Senle olandan daha uzun tarihi birlikteliğim var. Sen bana Suriyeliden çok daha yabancısın.” dedi.
***
Ünal, kendi ruh halini yansıtmış ama dünyada 50 milyon Suriyeli yok! 2024 yılında Suriye nüfusu, tahmini olarak 23 milyon civarında... Hepsini getirsek yeterli olmuyor! Aydın Ünal, Suriyelilerin Türkiye’de hızla çoğalabileceğini ve 50 milyona ulaşabileceğini öngörüyor herhalde!
Kendi vatandaşına her türlü olumsuz sıfatı yükledikten sonra “Suriyelileri tercih ederim. Sen bana Suriyeliden daha yabancısın” diyebilmek için fikir yerine “kin” saklıyor olmak gerekir!
Her milletin içinde iyiler ve kötüler vardır. Yalnız, sorunu “Suriyeliler gitsin diyenler” diyerek ortaya koymak tam bir çarpıtmadır. Asıl sorun, ABD’nin, Suriye’de iç savaş çıkarmak, Suriye’nin kuzeyinde bir terör devleti kurmak ve buradan sürdüğü insanlarla Türkiye’nin nüfus yapısını değiştirmek için AKP iktidarını kullanmasıdır.
Suriyeliler, Afgan ordusunun askerleri ve Afrikalılar, Türkiye’nin nüfus yapısını değiştirmek üzere Türkiye’ye gönderilmiştir. Bunlar yetmemiş, 72 millete vatandaşlık satılmıştır! ABD destekli PKK/PYD, Suriye’nin kuzeyini boşaltmak için bölgede terör estirmiş ve halkı Türkiye’ye sürmüştür. Gidenlere dokunmamış, kalanlara zulmetmişlerdir.
ABD, böylece Türkiye’nin nüfusunu çeşitlendirirken, bir taraftan da “Yeni nüfusa göre Yeni Anayasa” yapılması için baskıları arttırmıştır.
Büyük Orta Doğu Projesi çerçevesinde, Türkiye'yi Türk devleti olmaktan çıkarıp, bir Orta Doğu federasyonu hâline getirmek, Abdullah Öcalan’ın hedefiydi. Bu hedefi Öcalan’a, yakalanmadan önce ABD’nin Moritanya eski büyükelçisi David Korn göstermiş, yakalandıktan sonra da CIA ajanları kendisiyle görüşerek projenin ayrıntılarını anlatmıştır. ABD Dışişleri Bakanlığı, David Korn'un, 28 yıl önce Abdullah Öcalan ile yaptığı sohbeti yabancılar bülteninde yayınlamıştı. Ben de röportajın özetini o zamanki Akşam gazetesinde okurlarıma duyurmuştum...
***
Tayyip Erdoğan’ın nasıl bir Anayasa yapmak istediği de kendi sözleriyle ortadadır. Erdoğan, “İnsanı önceleyen, milletin çeşitliliğini ve zenginliğini yansıtan, toplumun gerisinde kalan değil topluma dinamizm katan bir anayasa hedefliyoruz.” diyor.
“Milletin çeşitliliğini yansıtacak bir Anayasa” lafı ile “tek millet, tek vatan tek devlet” sloganı bağdaşmıyor ama Erdoğan, nabza göre ikisini de kullanıyor...
Anayasa, milletin çeşitliliğini yansıtırsa ne olur? Devlet, millî devlet olmaktan; Türk devleti olmaktan çıkar. Zaten hedefleri de budur. Açık açık söylüyorlar!
Bu sebeple, milletini veya vatandaşını kötüleyip, başka bir ülkenin vatandaşları ile daha çok ortak yönü olduğundan bahsetmek ve onlarla yaşamayı tercih ettiğini söylemek, bilerek veya bilmeyerek Büyük Orta Doğu Projesi’ne hizmet etmek demektir.
***
Amerikalı yazar John W. Whitehead, Hüseyin Vodinalı’nın tercümesine göre son makalesinde, ABD hükümetini suçlarken, “Bir suçu ifşa etmek suç işlemek olarak görüldüğünde, suçlular tarafından yönetiliyorsunuz demektir. Mevcut hükümet ikliminde, vicdanınıza itaat etmek ve polis devletinin gücüne karşı gerçeği söylemek, sizi kolayca bir ‘devlet düşmanı’ haline getirebilir. Hükümetin sözde ‘devlet düşmanları’ listesi her geçen gün büyüyor. Karşı karşıya olduğumuz şey, iktidara o kadar aç, paranoyak ve iktidar üzerindeki boğucu hâkimiyetini kaybetmekten korkan bir hükümet ki, otoritesine meydan okumaya cesaret eden herkese savaş açmak için komplo kuruyor.” diye yazdı.
Tıpkı Ergenekon, Balyoz komploları gibi değil mi? Önlerindeki engelleri kaldırmak için hak edenleri değil, FETÖ’cüleri tuğgeneralliğe yükseltirken Atatürkçü subayları tamamen tasfiye etmek için Ergenekon ve Balyoz operasyonlarını yaptılar! FETÖ’cülerin darbe girişiminden faydalanarak da yönetim sistemini değiştirdiler, şimdi sıra milletin çeşitliliğine geldi!
Bu arada altlarındaki zemin kayıyor... Bu sebeple öfkeliler..
Türkiye’nin millet olarak yapısı” ne demek?
08 Temmuz 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan, Türkiye-Hollanda maçını izlemek için gittiği Berlin'den İstanbul'a dönerken, uçak ehli gazetecilere, Merih Demiral’a bozkurt işareti yapmasından dolayı ceza verilmesiyle ilgili açıklamalar yaptı.
Erdoğan, “Batı'nın bugüne kadar zihniyet itibarıyla bize yaklaşımı hiçbir zaman değişmemiştir. Batı aynı zihniyetiyle devam etmiştir ve aynı şekilde de devam etmektedir. Merih Demiral’a verdikleri ceza, adeta ilk andan itibaren kararı verilmiş olan bir ceza. Ben Kazakistan'dan dönüşte uçak söyleşimizde de ifade etmiştim. Eğer olay bozkurt işaretini cezalandırmaksa Almanlarda kartal var, kartalı cezalandırıyor musunuz? Yok. Fransızlarda horoz var, ‘Niye horozlanıyorsun’ diyerek kalkıp da Fransızları cezalandırıyor musunuz? Yok. Fakat Türkiye'de o golün ve arka arkaya atılan gollerin heyecanı içerisinde bizim efsanelerimizde yer alan bozkurt işaretini yapan Merih’e verilen bu ceza, Merih’in şahsına değildir. Aslında Türkiye'nin millet olarak yapısına dönük verilmiş olan bir cezadır. Bunun en güzel karşılığı da aslında bu maçtan bizim galip olarak çıkmamız olacaktı.” dedi.
***
Erdoğan’ın 2010 yılında Devlet Bahçeli’ye cevap verirken, “Ben bozkurtlarla dolaşmıyorum. Eşrefi mahlûkat olan insanlarla dolaşıyorum” dediğini hatırlatanlar var... Benim üzerinde durmak istediğim konu ise Erdoğan’ın “Türkiye’nin millet olarak yapısına dönük” diye belirsiz bir kavram kullanmasıdır!
Nedir, Türkiye’nin millet olarak yapısı? UEFA, bozkurt işretine yani Türklüğü temsil eden bir sembole ceza veriyor da Erdoğan’ın bizzat kendisi ne yapıyor? “Milletin çeşitliliğini yansıtan yeni bir anayasa hedefliyoruz” demiyor mu? “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözünü dağlardan ve ordu karargâhlarından sildiren kendisi veya AKP iktidarı değil mi? “Ne mutlu Türk’üm diyene sözünü dağlara taşlara yazdılar. Bu ilkelliktir ve aşılacaktır” diyen kişi, Abdullah Gül değil mi?”
İlkokullardan “Andımız”ın kaldırılması konusunda da Erdoğan, gerekçe olarak “Çünkü bu metin bu ülkede, ezanı Türkçe okumak, okutmak isteyenlerin eseridir. Bu bir. Metne baktığın zaman, bu metin içerik itibarıyla bu milletin kendisini, bu milletin kültür, medeniyet anlayışını ortaya koyan bir metin değil. Bizim andımız İstiklal Marşımızdır ve İstiklal Marşımızla beraber yolumuza devam ediyoruz. İstiklal Marşımızdan daha güzel, güçlü bir ant olabilir mi? Yok. Ama bunlar işte böyle çıkarmışlar, her şeyi birbirine karıştıran saçma sapan bir şeyle gençliği yönlendirmenin gayretinde. Kimse Türklüğünü inkâr etmiyor ki? Ama Türkçülük yapmıyor. Mesele burada. Ben Türk’üm ama Türkçü değilim. Eğer böyle yaparsak kendi değerlerimizle, dinimiz İslam ile çatışırız. İslam ırkçılığı reddediyor, ırkı reddetmiyor.” dememiş miydi?
***
Bunlar bir tarafa, esas olarak Erdoğan, milleti çeşitlendirmek ve çeşitlenmiş millete yeni Anayasa yapmak için Suriyelileri, Afgan ordusunun askerlerini ve Afrikalıları ülkeye doldurmadı mı?
Baba Bush’un başdanışmanı Bernard Lewis, 1996 yılında, 6 Ocak günü, İstanbul Yapı Kredi Plaza'da verdiği "Orta Doğu'nun çok yönlü kimliği üzerine" konulu konferansta "Ulus, halk, devlet, millet, milliyet" gibi kavramların anlamının, ülkeden ülkeye, toplumdan topluma, zamandan zamana değişebildiğini anlatmış ve sözü bir Orta Doğu kimliği oluşturulmasına getirmişti. Lewis'in gösterdiği haritada Orta Doğu kimliği oluşturulabilecek ülkeler olarak, Türkiye, Suriye, Lübnan, Irak, İsrail, Ürdün, Suudi Arabistan, Yemen, Körfez ülkeleri ve Mısır'ın esas alındığı görülmüştü!
Erdoğan’ın Türkiye’de yapmaya çalıştığı da bu değil mi?
***
UEFA’nın bozkurt işaretine ceza vermesi, ırkçılık yaptıklarını gösterir. Cumhuriyet’in temeli olan Türk kimliğini zayıflatmak ve dil ve kültüre dayalı Türk Milleti anlayışının yerine dine dayalı bir millet anlayışı getirmeye çalışmak ne demek oluyor?
“Türkiye’nin millet olarak yapısı”nı yani Türk Milleti anlayışını ortadan kaldırmaya çabalamak değil mi?
.Fransız olmak Türk olmak...
09 Temmuz 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
"Simge Erciyas-Nutuk Gibi Düşün” adlı X hesabından paylaşılan mesaj özetle şöyle:
“Fransa’da seçimi kazanan sol ittifakın lideri Melenchon, ‘Fransız olmak ne bir din, ne bir dil, ne de bir ten rengidir. Fransız olmak dokunulmaz bir siyasi sözleşmedir. Bu bizi ufuk çizgisi sürekli genişleyen, bitimsiz bir halk yapar.’ diyor. Fransız solcuları alkışlıyor. 'Ne Mutlu Türküm Diyene’ derken biz de aynı şeyi söylüyoruz. ‘Türk olmak ne bir din, ne bir dil, ne de bir ten rengidir. Türk olmak dokunulmaz bir siyasi sözleşmedir. Bu bizi ufuk çizgisi sürekli genişleyen, bitimsiz bir halk yapar.’ Ancak alkışlaması gerekenler, ‘faşist’ diye saldırmaya başlıyor. Çünkü bunların tek bir fikri var: Türk düşmanlığı… Bir gün herkes Atatürk'ü tanıyacak ve bir gün herkes Türk olmak isteyecek.”
***
Peki gerçekten Türk olmak, Fransız olmak gibi sadece siyasi bir sözleşmeden ibaret midir?
İsmâil Hâmi Dânişmend, “Türklük Meseleleri” adlı kitabında, konuyu bilimsel olarak incelemiş ve “Milliyetin târifi bir siyaset meselesi değil, bir ilim meselesidir. Şahsî ve siyasî mülâhazalarla kurulmuş indî nazariyelerle keyfî târiflerin hiçbir ilmî kıymeti yoktur.” demişti...
Danişmend’in görüşleri özetle şöyleydi:
“Millet, herhangi bir esas etrafında toplanmış, dayanışma hâlinde insan kütlesi demektir. Etrafında toplanılan bu esas bazen Fransa ve Çin’de olduğu gibi kültür bazen Slav ve Arap âlemleriyle Romanya’da olduğu gibi dil bazen ABD’de olduğu gibi vatandaşlık bazen Avusturya’da olduğu gibi mezhep bazen da İsviçre’de olduğu gibi vatan kavramından ibaret olabilir.
Bunlardan herhangi biriyle birbirine bağlanmış camiaya millet (nation) ismi verilmesine karşılık bu çeşitli bağların birden fazlası veyahut hepsiyle birden bağlı cemiyetlere de milliyet (nationalite) denilir.
Millet, siyasi ve suni bir oluşum olduğu hâlde ‘milliyet’ yahut ‘kavmiyet’ doğal bir oluşumdur.
Tarihî oluşum bakımından Türkiye Türklüğünün, muhtelif ırklarla dillerin birbirine karışmasından oluşan Fransız milleti veyahut çeşitli diller konuşan birtakım ırk kırıntılarının müşterek bir vatanda yan yana gelmesinden doğan İsviçre milleti gibi siyasi ve suni oluşumlarla kıyaslanmasına hiçbir surette imkân yoktur.
Etnoloji, antropoloji, etnoğrafya, tarih, dilbilim gibi klâsik ilimlerin ittifakıyla sabittir ki milâdın onbirinci asrında Anadolu’yu fethederek bugünkü Türkiye devletini kuran Oğuz Türklüğü, ana Türk ırkının devamından başka bir şey değildir, lisanı da müstakil ana Türk dilinin devamıdır ve kültürü de en eski pastoral kültürüne dayanır, üç tarafı denizlerle çevrilmiş bir yarımada şeklindeki ana vatanının bir coğrafi birliği vardır ve bu çerçeveden dokuz asırlık muhteşem mazisi etrafına da taşıp yayılarak geniş bir tarih birliği meydana getirmiştir.
İşte bundan dolayı, bir ırk birliği, dil birliği, kültür birliği, vatan birliği, din birliği ve muazzam bir tarih birliğiyle birbirine bağlanmış olan Türkiye Türklüğü siyasi ve suni bir millet değil, doğal bir oluşum niteliğine sahip kuvvetli bir milliyettir.
Bu kuvvetli bağları inkâr ederek, Türklüğü yalnız bir tek milliyet esasına dayanıyor saymakla onu suni ve siyasi bir oluşum gibi göstermiş ve zayıflatmış olacağımızı unutmamalıyız.
O hâlde bütün Türk âleminin merkezi ve bugünkü ana yurdunda genel Türk tarihinin vâris ve mümessili olan Türk milliyeti, vatandaşlık, vatan, dil, din, ırk, kültür, ideal ve müşterek tarih birliğiyle birbirine bağlı fertlerden mürekkep bir kütledir.”
***
Atatürk ise millet ve milliyetçilik meselesini şöyle anlatır:
“Zengin bir hâtıra mirasına sahip bulunan, beraber yaşamak hususunda müşterek arzu ve muvafakatte samimi olan ve sahip olunan mirasın muhafazasına beraber devam hususunda iradeleri müşterek olan insanların birleşmesinden vücuda gelen cemiyete millet namı verilir.
‘Aynı kültürden olan insanlardan mürekkep cemiyete millet denir’ dersek milletin en kısa tarifini yapmış oluruz.
Türk milliyetçiliği, terakki ve inkişaf yolunda ve beynelmilel temas ve münasebetlerde, bütün muasır milletlere muvazi ve onlarla bir ahenkte yürümekle beraber Türk içtimaî heyetinin hususi seciyelerini ve başlı başına müstakil hüviyetini mahfuz tutmaktır."
Hukuka da “çökme” dönemi!
10 Temmuz 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Argoda "çökmek", "kişinin, ona ait olmayan bir şeye el koyması" olarak tanımlanıyor. Peki, kişi yerine, devlet, mülkiyete el koyuyorsa, buna ne denir?
Bir ülkede mafya varsa, o mafya devletin mafyasıdır. Yoksa devlet gibi güçlü bir organizasyon karşısında hiçbir kabadayının sözü geçmez...
Bir ülkede, bazı siyasiler, kendilerini eleştiren gazetecileri, siyasetçileri tehdit ediyor, çetelere dövdürüyor, kurşunlatıyor, linç ettirmeye kalkışıyor hatta öldürtüyor da buna karşı yargı işlemiyor; görev verilen savcı olayı bütün yönleriyle aydınlatmak yerine, sıradan bir cinayet gibi gösteriyorsa, iktidar medyası da saldırganların, tetikçilerin, katillerin yanında saf tutuyorsa, üstelik ölene ve yakınlarına iftira da atıyorsa hukuka da çökülmüş demektir!
***
Tarihin en büyük depremlerinden birini yaşamış Hatay'da “rezerv alan” adı altında, vatandaşın mülküne çökmek de bu tür uygulamalardan sadece biridir.
Öyle ki TBMM Genel Kurulu’nda görüşülen rezerv alanlarda yaşanan sorunların araştırılması için Meclis Komisyonu kurulması önergesi AKP ve MHP oylarıyla reddedildi.
Önerge üzerine CHP grubu adına konuşan Hatay Milletvekili Mehmet Güzelmansur, depremzedenin de deprem illerinin sorunlarının da AKP’nin umurunda olmadığını, bu nedenle boş sıralara hitap ettiğini belirtti.
Güzelmansur, rezerv alan uygulaması hakkında şöyle konuştu:
“Vatandaşını ters köşe yapan, vatandaşını hem de depremzede vatandaşını milyonlarca lira zarara uğratan, bunun sorumluluğunu almayan, herhangi bir şekilde üstlenmeyen başka bir iktidar, dünyada yoktur. Rezerv alanı uygulamasındaki tezat kararlar bölgeyi, özellikle Hatay'daki depremzede insanı canından bezdirdi. Hatay'da her gün her mahalle bir miting yapılıyor. Ne mitingi? Rezerv alana karşı miting!
'Vatandaşın istemediği bir alanı biz rezerv alanı ilan etmeyeceğiz’ dediler ama hâlâ bu konuda ısrar ediyorlar.
‘5 Nisan 2024'e kadar az hasarlı ve orta hasarlı evlerinize güçlendirme ruhsatı alın, aksi hâlde ben bunları yıkacağım’ dediler ama ne yaptılar? Bu verilen süreye vatandaş uydu, güçlendirme ruhsatını aldı, milyonlarca para harcayıp, borç alarak bu güçlendirmeyi yaptı. Bir sabah ‘Ben bu güçlendirme yaptığın binayı yıkacağım’ dediler. Niye? ‘Efendim, bu bölgeyi ben rezerv alanı olarak ilan ettim.’ Peki, siz on yedi aydır neredeydiniz? Peki, yıktınız, bu güçlendirme yapan vatandaşın parasını niye ödemiyorsunuz? ‘Fatura getir, bu güçlendirme için yaptığın harcamaları vereceğim’ diyorsunuz. Deprem bölgesinde bir vatandaş, bir işçiden nasıl fatura alabilir, bunun masraflarını size nasıl gösterebilir?
Yine Amik Ovası kan ağlıyor. Çiftçinin derdi bitmiyor. Amik Ovası'nda soğan tarlada kaldı. Niye biliyor musunuz? Markette kilosu 20 lira olan soğan tarlada 3 liraya satılıyor, para etmiyor. Amik Ovası çiftçisi ektiği soğanın yüzde 80'ini sürdü, başka ürün ekiyor. Ovada sert çekirdekli meyve de dalında kaldı çünkü o da para etmiyor; patates, buğday, arpa da para etmiyor. Amik Ovası çiftçisi ‘Artık hiçbir şey ekmem.’ diyor. İktidar ne yapıyor? Hiçbir şey! Ne bir destekleme ne başka bir şey. Amik Ovası'nı önce Suriyeliler vurdu, sonra deprem vurdu, şimdi iktidar vuruyor. Kuldan, seçmenden korkmuyorsunuz, bari Allah'tan korkun, çiftçiye bu kadar zulüm yapmayın.”
***
Bir çökme örneği de gazeteci Dilek İzgi'ye uygulandı. Hatay'da Arsuz Belediyesi, İzgilerin Micana köyü sahilindeki baba yadigârı arsasının ve evinin deniz tarafındaki önüne, o bölgeden herhangi bir yol da geçmemesine rağmen otopark yaptırmış! Resmen çökmüşler! Tazminat veya başka bir arsa göstermek de yok! İzgiler, dava açmış ama "30 günlük askı süresi bitiminde ve 60 günlük dava açma süresi içinde dava açılmadığı" gerekçesiyle dava reddedilmiş, dava masrafları da kendilerine yüklenmiş... Oysa idarenin, ilgili kanuna göre “adresleri belli olan taraflara” tebligat da yapması gerekirdi. Meselâ yurt dışındasınız, belediye malınıza çöküyor ve kararı kendi kapısında veya yerel gazetede askıya çıkarıyor... Tebligat yoksa nereden haberiniz olacak? Ortada çok açık bir “çökme” var; hukuki süre şartları, böyle açık bir çökmeyi korumak için kullanılamaz ama 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu, “Anayasa’ya aykırı olarak” mağdurdan değil çökenden yana yorumlanıyor!
Rejime uygun avukat savunması!
11 Temmuz 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Kahramanmaraş adliyesinde görülen, 44 kişiye mezar olan Saitbey Sitesi davasında, tutuklu sanık avukatlarının yaptığı savunmalar, Türkiye'nin nereye yuvarlandığını gösteriyor...
Binadaki market sahibi tutuklu müteahhit H.Ç.'nin avukatı, Karadeniz Teknik Üniversitesi’nin bilirkişi raporunda "Binanın beton kalitesi düşük, malzeme yetersiz, 3,5 katın kaçak olduğu ve denetlemenin yapılmadığı anlaşıldı" denildiği anlaşılınca, “Uyduruk bir üniversitesinin uyduruk bir raporu ile sanıklar tutuklu bulunuyor” dedi!
Yapı denetim sorumlularından olan sanığın avukatı ise müvekkilini, “Ömrü bitmiş insanların ömrü uzatılmaz. Allah böyle buyurdu. Hayatını kaybedenler şehit oldu, kalanlar da iman etmeli” sözleriyle savundu.
Bu mantık, cinayet işleyenlerin savunmalarında da kullanılabilir... Öyle ya, ölenin ömrü bitmiştir, uzatılamaz!
***
Duruşma sonrası kayıp yakını avukatı Hasan Can Erdem, Cumhuriyet’e konuştu ve “Nisan ayından beri yeni bilirkişi raporunu, Aralık ayından beri de Adli Tıp Kurumu’ndan gelecek belgeleri bekliyoruz. Rapor ve evrak gelmediği için tanıklara soru sorulamadı. Sanık ve sanık avukatları yine aynı şeyleri söyledi. Bugünkü duruşmada da bir ilerleme kaydedilemedi. Öte yandan rahatsız edici olan başka bir durumsa, sanık avukatlarının “Bu cezanın yatarı ne ki, zaten yattılar” yaklaşımı oldu. Yargılama bilinçli taksir üzerinden ilerlese de tüm deliller olası kasta işaret etmekte. Sanık avukatlarını bu yaklaşıma iten ve cesaretlendiren en önemli etken, yargılamanın olası kast üzerinden ilerletilmemesidir. Adalet geciktikçe acıları, ailelerin acıları da katlanıyor” dedi.
***
Bilindiği gibi 2010 yılında 30 madenci Zonguldak’ta hayatını kaybettikten sonra dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan, “Maalesef bu mesleğin kaderinde bu var” demişti.
Soma'da 300 kişinin öldüğü maden faciası için "fıtrat" diyen Erdoğan, Bartın'daki maden faciasında 41 işçinin ölümünü de "kader planı" olarak yorumlamıştı.
Tedbirsizlikten kaynaklanan bu facialar ile ilgili Millî Gazete'de yorum yapan Abdullah Demir, konuyu hem İslami açıdan hem de uluslararası çalışma hukuku kapsamında değerlendirmiş ve "Kaza, doğrudan İlahî takdire havale edilince beşer planında 'failsiz suç' kavramı yerleşir, bu da hem kastı veya kusuru olanların sorumluluğunu ortadan kaldırır hem de benzer kazaların tekrarlanmasının önünü açar." sonucuna varmıştı.
Deprem bilimci Prof. Dr. Ahmet Ercan da, Kahramanmaraş merkezli depremden sonra, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, “Olanlar hep oldu. Bunlar kader planının içinde olan şeyler'” demesi üzerine, "Ben 53 yıldır o depremden o depreme gidiyorum. Sürekli olarak söylenen ‘Deprem takdiri ilahidir, yaşam yazgıdır.’ Hayır, öyle değildir. Dolayısıyla Japonya ve Amerika’daki güzel örnekleri biz Türkiye’de yapabiliriz. Artık yeter yani. Artık yeter." diye konuşmuştu.
***
Madende can güvenliği için mecburi olan kurallara uymamak gibi veya inşaatta eksik malzeme kullanmak gibi kasıttan kaynaklanan faciaların sorumluları, "yatarı ne ki?" zihniyetiyle de savunulamaz. Böyle avukatlık olmaz!
Tabii bir ülkede siyasi iktidar, nüfuz edemediği baroları parçalamak için kanun çıkarır ve her faciayı takdiri ilahiye bağlarsa, alacağı vekâlet ücretine bakan avukat da, "Ömrü bitmiş insanların ömrü uzatılmaz. Allah böyle buyurdu" diye savunma yapar...
Hukukun ayaklar altına alındığı bir ülkede, "böyle avukatlar" değerli bir üniversitenin bilirkişi raporu için “Uyduruk bir üniversitesinin uyduruk bir raporu" der...
Bu avukatlar da hukuk diplomasına sahiptir ama Türkiye'deki hiçbir hukuk fakültesinde, hukuk henüz böyle öğretilmiyor! Gidişat o yönde ama...
Kurucu irade nedir ve kurucu kimdir?
12 Temmuz 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türk Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mehmet Öz, Cumhuriyetin 100’üncü yılına armağan olarak yayımladıkları “Cumhuriyetimizin İkinci Yüzyılına Girerken Sorunlar ve Çözümler” adlı eseri gönderdi. Teşekkür ederim.
Türkiye’nin on iki temel sorunu hakkında alanında uzman olan kişilerin makalelerinden oluşan kitapta, Öz’ün giriş makalesinden sonraki ilk makale Prof. Dr. Mehmet Akif Okur tarafından yazılmış. (Diğer makaleleri henüz okumadım.)
Prof. Okur, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucu İlkesi ve Unsuru Nedir? -Cumhuriyet’imizin, 100’üncü Yılında Millî Egemenlik, Tarihi Türklük ve Müslümanlık İlişkisini Hatırlamak-” başlıklı makalede, 30 Ekim-1 Kasım 1922’de, yani Cumhuriyetin ilanından tam bir yıl önce alınan iki kararı gündeme getiriyor.
***
307 numaralı karar şöyle:
“Osmanlı İmparatorluğununmünkariz olduğuna ve Büyük Millet Meclisi Hükümeti teşekkül ettiğine ve yeni Türkiye Hükümetinin Osmanlı İmparatorluğu yerine kaim olup onun hududu millî dahilinde yeni vârisi olduğuna ve Teşkilâtı esasiye kanuniyle hukuku hükümrani milletin nefsine verildiğinden İstanbul'daki Padişahlığın madum ve tarihe müntakil bulunduğuna...”
308 numaralı karar daha açıklayıcı:
“Bir kaç asırdır Saray ve Babıâlinin cehalet ve sefaheti yüzünden Devlet azîm felâketler içinde müthiş bir surette çalkandıktan sonra nihayet tarihe intikal etmiş bulunduğu bir anda Osmanlı İmparatorluğu’nun müessis ve sahibi hakikisi olan Türk milleti, Anadolu'da hem haricî düşmanlarına karşı kıyam etmiş, hem de o düşmanlarla birleşip millet aleyhine harekete gelmiş olan Saray ve Babıâli aleyhine mücahedeye atılarak Türkiye'de Büyük Millet Meclisi ve onun Hükümeti ve ordularını bitteşkil haricî düşmanlar, Saray ve Babıâli ile fiilen ve müsellehan ve malûm müşkülâtı şedide ve mahrumiyeti elime içinde cidale girişmiş, bugünkü halâs gününe vasıl olmuştur.
Türk milleti Saray ve Babıâli’nin hıyanetini gördüğü zaman Teşkilâtı Esasiye kanununu ısdar ederek onun birinci maddesiyle hâkimiyeti Padişah'tan alıp bizzat millete ve ikinci maddesiyle icraî ve teşriî kuvvetleri onun yedi kudretine vermiştir. Yedinci madde ile de harp ilânı, sulh akdi gibi bütün hukuku hükümraniyi milletin nefsinde cem eylemiştir. Binaenaleyh; o zamandan beri eski Osmanlı İmparatorluğu tarihe intikal edip yerine yeni ve millî bir Türkiye Devleti, yine o zamandan beri Padişahlık merfu olup yerine Türkiye Büyük Millet Meclisi kaim olmuştur.”
***
Prof. Okur, bu iki kararın kurucu iradenin ta kendisi olduğunu ifade ediyor ve 30 Ekim 1922’de saltanatın kaldırılması teklifini Meclis Başkanlığı’na veren Rıza Nur’un konuşmasını da hatırlatıyor:
“Altı yüz senelik bir hukuku saltanattan bahsediyorlar. Hayır efendiler öyle değil. Tarihi iyi tetkik ediniz. Altı yüz senelik bir hukuku saltanat yok. Dokuz yüz senelik bir hukuku millet vardır ve dokuz yüz seneden ziyade burada bir Türkiye Devleti vardı. Anadolu'da bir Türk Milleti vazıh bir surette mevcuttur. O Hükümet inmiştir, iptida Selçuk Hükümdarıyla başlamıştır. O hanedanı saltanat münkariz olmuştur. Onun yerine Osmanlı Hanedanı saltanatı kaim olmuştur. Bugün o da münkariz olmuştur. Millet kendi Hükümetini kurmuştur. (Bravo sadaları, alkışlar) Resmen Türkiye Devleti bu demektir, başka bir şey yoktur, bu takrir bunu tavzihten ibarettir.”
***
Okur, makalenin sonunda “Bu konjonktürde, yeni anayasa hazırlıkları canlandırılırsa, doğrudan 308 sayılı karar metninden iktibas edilecek veya bu metinden hareketle yazılmış, kurucu unsurun Türkistanlı köklerinden başlayıp günümüze uzanan macerasına atıf yapan bir pasajın giriş kısmına alınması yerinde olacaktır” diyor.
Kitapta Prof. Dr. Mehmet Öz’ün giriş makalesinde de temel ilkelere dokunulmamak kaydıyla yeni anayasaya olur veriliyor!
***
Okur’un kurucu iradeyle ilgili tespitleri çok doğru ama bugünkü Meclis, kurucu Meclis değildir, dolayısıyla kurucu iradenin yerine geçerek sıfırdan yeni bir anayasa yapamaz veya yeni bir rejime geçemez. Yeni anayasa, “yeni rejim” demektir ve Türk Milleti bunun için kimseye yetki vermemiştir.
“Yeni anayasa” konusunu, Türk Ocaklı anayasa hukukçularına yazdırmaları gerekirdi... Türk Ocakları, kurucu iradeyi cumhuriyetten önce ortaya koyan bir kuruluştur; bu sebeple, iktidarın yeni anayasa ve yeni rejim heveslerine geçit vermemelidir!
AKP’nin Küçük Adımlar Stratejisi!
13 Temmuz 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“Kurucu irade nedir ve kurucu kimdir?” başlıklı yazımda, Türk Ocakları’nın Cumhuriyetin 100’üncü yılına armağan olarak yayımladığı “Cumhuriyetimizin İkinci Yüzyılına Girerken Sorunlar ve Çözümler” adlı eserde Türk Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mehmet Öz’ün, giriş makalesinde temel ilkelere dokunulmamak kaydıyla yeni anayasaya olur verdiğini belirtmiştim!
Prof. Öz, X hesabından, yazıma mesaj olarak bir açıklama geçti. Açıklama şöyle:
“Sayın Bulut, öncelikle Armağan Kitap hakkındaki yazınız için teşekkür ederim. Yeni Anayasa'ya ‘olur verdiğimiz’ ifadesinin yol açtığı yanlış anlamaya karşı kısaca ifade etmek isterim ki, biz ‘Yeni Anayasa’nın öncelikli meselemiz olmadığını, hayat pahalılığı, sığınmacılar ve göçmenler meselesi başta olmak üzere temel sorunların acilen çözülmesi gerektiğini belirtiyor ve ‘...defalarca değiştirilmiş 1982 Anayasası yerine yeni bir anayasa yapılacaksa...’ diyerek bu konudaki kırmızı çizgileri vurguluyoruz. Yazımın sonuç kısmından iki cümleyi aynen paylaşıyorum: Son olarak ifade etmek isterim ki, Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında, defalarca değiştirilmiş 1982 Anayasası yerine yeni bir anayasa yapılacaksa bu mümkün olan en geniş uzlaşma ile ve demokratik, laik, sosyal hukuk devleti esas alınarak yapılmalıdır. Cumhuriyet'imizin kuruluş felsefesinde yatan Türk milleti ve Türk milliyetçiliği anlayışı doğrultusunda devletin dili, şekli, başkenti ve vatandaşlık tanımı ile ilgili hususlar ve üniter yapı asla tartışma konusu olmamalıdır."
***
Benim yazım, kurucu iradeyi 1912’de ortaya koymuş bir kuruluşun, “1982 Anayasası yerine yeni bir anayasa yapılacaksa” ifadesiyle dahi kimseye en küçük bir taviz vermemesi gerektiğine dair bir uyarıdır.
İktidar veya Cumhur İttifakı, yakın zamana kadar, devletin temel niteliklerini değiştirmekten bahsediyordu. Meselâ, AKP’nin gerçek düşüncesini, Başbakanlık Müsteşarlığı ve Millî Eğitim Bakanlığı da yapan Ömer Dinçer, 19-21 Mayıs 1995’te Sivas’ta düzenlenen bir sempozyumda yaptığı konuşmada, ortaya koymuş ve “Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin laiklik, cumhuriyet ve milliyetçilik gibi birçok temel ilkenin yerini daha çok katılımcı, daha adem-i merkezi, daha Müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu bulunduğunu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum” demişti.
Meselâ, halen Cumhurbaşkanlığı başdanışmanı olan Mehmet Uçum, 30 Aralık 2015 tarihli yazısında, "1924’le birlikte Kuruluş Felsefesi’ne geçildi ve bu Kuruluş Felsefesi -dışlayıcı ve baskıcı- ulus yaklaşımı üzerine kuruldu. Bu felsefeden ise, tek etnik ve lengüistik (dilsel) kimlik esaslı Türk Milleti ideolojisine dayanan devlet pratikleri çıktı.
Kuruluş Felsefesi, 2002'den itibaren Türkiye Toplumu tarafından tasfiye sürecine sokuldu. Yani, dışlayıcı ve baskıcı Türk Milletinden kapsayıcı ve özgürleştirici Türkiye Milletine geçiş sürecinde Kürt sorununun kalıcı çözümünün gerçekleşeceği bir siyasal realite söz konusudur. Gerçekten de Türkiye Toplumu, özellikle AK Parti hükümetleriyle birlikte bir Türkiye Milleti inşa süreci yürütüyor." diye yazmış ve bu söylemi daha sonraki yıllarda da birkaç defa tekrarlamıştı.
Aynı Uçum, 2024 Nisan ayında, “Yeni Anayasa”da ilk 3 maddenin değişmeyeceğini açıkladı.
Bu farklı tutumu, “AKP’nin Yeni Anayasa Tuzağı” başlığı altında incelemiş ve “Madem, Cumhuriyetin temelleri değişmeyecek, Tayyip Erdoğan neden ‘milletin çeşitliliğini yansıtan bir anayasa’ yapacaklarını ilan etti? ‘Milletin çeşitliliğine dayanan anayasa’ ne demek? ‘Devletin kurucu iradesini değiştireceğiz ve Türkiye’yi Türk Milleti’nin devleti olmaktan çıkaracağız’ demek değil mi?” diye sormuştum.
***
AKP’nin milliyetçi aydınları ikna etmek için bir ileri iki geri gibi farklı tutumlar sergilemesi, kimseyi yanıltmamalıdır. Zira AKP, bu işte Avrupa Birliği’nin kuruluşunda da uygulanan “Küçük Adımlar Stratejisi”ni uygulamaktadır.
Rahmetli Doç. Dr. Kutlu Merih, yıllar önce bu stratejiyi şöyle izah etmişti:
“Burada ana fikir, ulus devletlerin bağımsızlıklarının ve demokrasilerinin içini bir takım pragmatik formüllerle giderek sığlaştırmak ve gereksiz hâle getirmektir.”
AKP de AB ve ABD himayesinde “Küçük Adımlar Stratejisi” ile millî devletin altını oyuyor. Aslında fiilen millî devleti yok ettiler ama bu fiil, onları Anayasa’yı cebir ve şiddetle ortadan kaldırmak suçunun faili yapar!
Dolayısıyla böyle bir iktidar karşısında, milliyetçi aydınlar, “yeni bir anayasa yapılacaksa” gibi en küçük bir “açık kapı” bırakmamalıdır!
FETÖ’cüleri kim tuğgeneral yaptı?
15 Temmuz 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan, başta güvenlik birimleri olmak üzere FETÖ'nün 40 yıldır gizlice sızdığı kurumları büyük ölçüde örgüt mensuplarından arındırdıklarını belirterek “Burada bazı sayıları sizlerle paylaşmak istiyorum. Bakınız, 15 Temmuz'da Silahlı Kuvvetlerde görev yapan 32 bin 189 subayın 10 bin 468'i, yani yüzde 33'ü ordumuzdan atıldı. Kurmay subaylarda durum çok daha vahimdi. Çünkü örgütün 80'li yıllardan itibaren özellikle hedefe koyduğu ve zamanla çöreklendiği yerlerin en başında Harp Akademileri yani kurmaylık sistemi geliyordu. 1886 kurmay subayın 1524'ü yani yüzde 81'i FETÖ'den ihraç edildi." dedi.
Deniz Harp Akademisinin birinci ve ikinci sınıflarında eğitim gören kursiyerin tamamının da ilişiğinin kesildiğini dile getiren Erdoğan, benzer kararları diğer kademelerde ve birimlerde de aldıklarını, daha yapısal değişimlere gittikleri alanların olduğunu, Türk Silahlı Kuvvetlerinin geniş yelpazedeki görevlerini her an icra etmesine imkân sağlayacak eğitim ve öğretim modeli oluşturduklarını anlattı.
***
Erdoğan’ın FETÖ için “40 yıldır gizlice sızdıkları” sözü doğrudur ancak FETÖ, darbe girişiminde bulunabilme gücüne 2014 ve 2015 terfileriyle ulaştı. O Yüksek Askerî Şûra toplantılarını yöneten de Tayyip Erdoğan idi.
Hatırlatmakta fayda var; daha önce de bu sütunda incelediğim gibi AKP iktidarında, TSK’ya yapılan siyasi müdahaleler sonunda, terfi sistemi bozuldu ve Türkiye’yi 15 Temmuz rezaletine sürükleyen kararlar, 2014 ve 2015 şûralarında alındı. FETÖ’cü albaylar ordudan atılmak yerine terfi ettirildi ve tugay seviyesindeki muharip birlikleri yönetir durum getirildi. Darbeyi ancak tugay komutanları yapabilirdi, bu amaçla tugay komutanlarının çoğunluğu FETÖ’cülerden seçildi.
2014 şûrasında general yapılan 19 albaydan 12'si ve 2015 şûrasında general yapılan 23 albaydan 20'si, 15 Temmuz darbesine karıştıkları gerekçesiyle TSK'dan atılmıştır!
Bu arada, terfi ettirilmediği için emekliliğini isteyen 100 tam puan sahibi Kurmay Albay Mehmet Alkanalka’nın başvuruları, Anayasa’nın 125’inci maddesine göre YAŞ terfi kararlarının yargıya kapalı olması sebebiyle dikkate alınmadı. Oysa bu madde tek bir maddelik anayasa değişikliği ile kaldırılabilirdi. Böylece Türkiye’yi 15 Temmuz’a götüren 2014 ve 2015 terfi kararları da yargıya açılabilirdi. Bunu neden yapmıyorlar? Çünkü bu kararlar bir yanılgı değil, siyasi projenin gereğiydi...
***
O projenin ne olduğu, cemaat evine resmî makam arabasıyla giden “sarıklı amiral” gerçeğini ortaya çıkaran albayın, YAŞ kararları ile kadrosuzluktan emekli edilmesiyle ortaya çıkmıştı.
Projenin nasıl sürdürüldüğünü ise Prof. Dr. Ümit Özdağ, şöyle açıklamıştı:
“Türk Silahlı Kuvvetleri, bu 20 yıl içerisinde emperyalizmin tarikatlar ve cemaatler aracılığıyla saldırdığı ana kurum oldu. TSK'yı çökertmeden Türkiye'yi çökertmek mümkün değildir. Onun için emperyalizm önce FETÖ sonra da diğer tarikatlar aracılığıyla silahlı kuvvetlerimizi tahrip etmeye devam ediyor. Bugün de bu tahribat FETÖ dönemindeki kadar alçakça devam ediyor. Türk ordusunu millî bir ordu olmaktan çıkarıp, şeyhlerin kontrolündeki bir ordu olarak organize etmeye, emperyalizmin saldırılarına direnemez hâle getirmeye çalışıyorlar.”
Irak ordusu, Amerikan saldırısı sırasında Kesnizani tarikatı vasıtasıyla ele geçirildiği için Amerikan ordusuna direnmemişti. TSK’ya uyguladıkları model de aynıdır...
***
Ülkenin ekonomisi ele geçirilince, medya, siyaset ve yargı kaleleri de zapt edildi! Türk ordusuna bu sayede kumpas kurabildiler! Halk ise “başörtülü bacılarım” söylemi üzerinden, TSK aleyhine ikna edildi. Öyle ki üniversitelerde ve TSK binalarında “planlanmış bir başörtüsü mağduriyeti” yaratanlar da bilerek veya bilmeyerek ordu aleyhine çalışmış oldu!
Kozmik odayı aç” emrini kim verdi?
16 Temmuz 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan’ın “15 Temmuz'da Silahlı Kuvvetlerde görev yapan 32 bin 189 subayın 10 bin 468'i, yani yüzde 33'ü ordumuzdan atıldı. Kurmay subaylarda durum çok daha vahimdi. 1886 kurmay subayın 1524'ü yani yüzde 81'i FETÖ'den ihraç edildi." sözlerini değerlendirmeye devam edelim...
Erdoğan, 3 Ağustos 2016’da yani 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra Olağanüstü Din Şûrası'nda konuşmuş ve şöyle demişti.
"Ülkemiz son 3 yıldır önemli gelişmelere sahne oluyor. Silahlı darbe girişimi sürecin en kanlı, en cüretli boyutunu teşkil etmiştir. Bu gelişmelerin odağında yer alan Fethullahçı terör örgütü kendisini eğitim öğretim hizmetinde yer alan bir kuruluş gibi göstermiştir. Bu örgüt 40 yıldır kanserli bir hücre gibi, büyümesi dini değerleri öne çıkaran kimliği sayesinde mümkün olmuştur.
Milletimiz meşrebi ne olursa olsun Allah diyen peygamber diyen en azından böyle gözüken herkesi desteklemiştir. Rahmetli Özal, Demirel, Ecevit, hatta biz bu yapıya destek olduk. Ben de katılmadığım pek çok yönleri olmasına rağmen bunlara yardımcı oldum.
Yurt dışında yürüttükleri eğitim faaliyetlerinin hatırına bunlara müsamaha gösterdik. Hatta ve hatta Allah dedikleri için müsamaha gösterdik. Ortak bir yanımız var dedik. Ama aynı menzile giden farklı yollardan bir yapı gördüğümüz yapının sinsi emellerin örtüsü olduğunu uzun süre göremedik. 2010 yılından itibaren bu tespiti paylaştığım üst kademe yöneticisi oldu. O yıldan itibaren tavrımız değişti. 2012 yılından itibaren bu yapıyla ilgili rezervlerimizi ortaya koyduk.
Çok yakından tanıdığım bazı komutanlara yöneltilen suçların gerekçesi beni ikna etmiyordu. O sıralarda meseleyi kendi arkadaşlarımıza bile anlatmakta güçlük çekiyorduk. Bu örgütün en başına şahsımı, altında Binali Bey, enerji bakanımız, oğlum, birkaç tane iş adamı bu örgütün şemasında görülen isimler oldu. Bunu dahi anlatırken birçok arkadaşlarımız inanmıyordu. Hâlâ inanmayanların olduğunu da biliyorum. Bakıyor ama görmüyor olanların da olduğunu biliyorum. Bu noktadan sonra şüphe dönemi bitti mücadele dönemi başladı.
Şayet, 17-25 Aralık sonrasında aldığımız önlemler olmasaydı, özellikle yargıda aldığımız önlemler olmasaydı bu darbe girişimi muhtemelen sadece Silahlı Kuvveler içindeki bir grup silahlı teröristin değil, polisiyle, yargısıyla, bürokrasinin diğer unsurlarının katılımıyla çok daha büyük bir tehdit olarak karşımıza çıkacaktı. Her şeye rağmen, bu hain örgütün gerçek yüzünü çok daha önceden ortaya dökememiş olmanın üzüntüsü içerisindeyim. Bundan dolayı hem Rabbimize hem de milletimize verecek hesabımız olduğunu biliyorum. Rabbim de milletim de bizi affetsin.”
***
FETÖ’nün 40 yıldır örgütlendiği ve TSK’ya sızdığı biline biline “Bülent Arınç’ı takip ediyorlar” diye bir yalanla, TSK’nın kozmik odasın girme emrini veren, böylece FETÖ’cü bir hâkim üzerinden devletin en gizli sırlarının CIA’nın eline geçmesini sağlayan emri veren kimdi peki?
Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Bağbuğ, çok çirkin ve vahim bir gerekçeyle “kozmik oda”nın savcı tarafından aranmak istendiğini, buna izin verilmeyince mahkeme kararına dayanarak hâkimin aramaya geldiğini ona da izin verilmediğini, ertesi gün Kara Kuvvetleri Komutanı ile birlikte Başbakanlık’taki toplantıya “katılındığını”, aramanın yapılmasının uygun olacağının kendilerine bildirilmesi üzerine yeniden durum değerlendirmesi yaptıklarını ve ileride “TSK üzerinde şaibe kalmaması için” aramaya izin verilmesinin daha uygun olduğuna karar verdiklerini açıklamıştır.
***
Kozmik odada, bir işgal durumunda Türkiye’nin bir bütün olarak nasıl ve hangi örgütlenme ile direneceğine, isim isim kimlerin görevli olduğuna dair bilgiler vardı.
Ayrıca emekli Korgeneral Erdoğan Karakuş, kozmik odaya girilerek devletin yabancı istihbarat servislerine ve terör örgütlerine yerleştirdiği görevlilerin ifşa edildiğini, bu ifşalar sonucu gizli görevdeki yaklaşık 848 vatan evladının şehit edildiğini iddia etmiş, bu açıklamaya ciddi bir cevap verilmemiştir!
FETÖ’nün tasfiye edilmesinden sonra başka tarikatların TSK’ya sızdığına dair haberler hakkında bir açıklama yapan da yok!
15 Temmuz bir leylekse kime ne getirdi?
17 Temmuz 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Aslında başlıktaki “15 Temmuz, bir leylekse kime ne getirdi?” sorusunun cevabını TBMM Başkanı iken Mustafa Şentop vermişti:
"Anayasal anlamdaki hükümet sistemi değişikliğinin 'bu değişmeli, geri dönmeliyiz, parlamenter sistem' falan hikâyeleri meselesi kapanmış bir meseledir. Esasen 15 Temmuz'da kapanmıştır, 16 Nisan da bunun tescil edildiği, kayda geçirildiği bir tarihtir. Hükümet sistemi meselesi 15 Temmuz'da gerçekleşen o direnişin dışında, ondan bağımsız bir şey olarak değerlendirilemez. Ve o Türkiye'yi bu hükümet sistemi değişikliğine getirmiştir. Bu paradigma değişikliğinin tescili noktasına getirmiştir."
Biz de zaten 15 Temmuz'un sistem değişikliği için kullanıldığını ve ülkenin rejim değişikliğine sürüklendiğini söylüyorduk. İktidar yandaşları, zaman zaman bu durum tespitinden dolayı bize çirkin ifadelerle veya suçlamalarla saldırıyordu. Şentop’un bu açıklaması, olan biten her şeyin özetiydi.
***
Peki “15 Temmuz'un kazananı kimdir?”
Bu soruyu bir okurumuz sormuş ve kendisi cevaplandırmıştı:
* "15 Temmuz'un asıl kazananı ABD'dir çünkü büyük projesini daha kolay uygulatmak imkânı bulmuştur. Türkiye'de devlet kurumları ve iç dinamikler sindirilmiştir. Siyasi kadroya yaptıramayacakları ve onların yapamayacağı hiçbir şey kalmamıştır.
* İkinci kazanan Tayyip Erdoğan'dır. Türkiye yıllardır Erdoğan'ın yönetimindeydi ama 15 Temmuz'dan sonra yönetiminden çıktı, mülkiyetine geçti. 'Devlet adamı' gitti 'adamın devleti' geldi. Feda edilenler ise FETÖ'nün B takımıdır.
* Ortaklık devam etmektedir. Zaten bu aktörlerin ideoloji se stratejik misyon bakımındın düşman veya rakip olmaları için hiçbir sebep yoktur. Dün de yoktu, bugün de yoktur. Kısa vadeli, taktik didişmeler kimseyi yanıltmasın, Büyük patron ABD'nin ikisine de desteği devam ediyorsa, bunların mücadelesi ciddiye alınabilir mi? O uğursuz 15 Temmuz gününde tek kaybeden devlet yapısı çökertilen kimliği ve istikbali karartılan Türkiye'dir."
***
Öyleyse 15 Temmuz’un ilk amacı neydi?
Bu soruyu da dönemin CHP Genel Başkan Yardımcısı ve parti sözcüsü Selin Sayek Böke cevaplandırmıştı:
"Birinci soru; ‘Hükümetin 15 Temmuz Darbe Girişimi'nden daha önceden haberi var mıydı?’ İkinci soru; ‘bir uluslararası bağımsız kuruluşuna denetim yaptırarak bu ByLock listelerinin geçerliliğini teyit etmeyi düşünüyor musunuz?’ Üçüncü soru; sorduk, sormaya devam ediyoruz. ‘Darbe girişiminin kilit ismi Adil Öksüz önce yakalandı, sonra bırakıldı. Bu olup bitenlerin siyasi ayağındaki sorumluları neden ortaya çıkarmıyorsunuz? Konu Adil Öksüz'e gelince neden suskunsunuz?’
Değerli arkadaşlar, hükümet bir türlü sorduğumuz bu sorulara bir yanıt veremiyor. Bir türlü 15 Temmuz sonrası millete verdiği sözün arkasında durarak kendi içindeki FETÖ'cülerle, siyasetteki FETÖ'cülerle hesaplaşma cesaretini gösteremiyor. FETÖ'yle olan derin suç ortaklığından kendisi o kadar çok korkuyor ki, bu ortaklık o kadar derin ki hukukun gereğini yapmak yerine darbe fırsatçılığıyla Türkiye'ye bir sivil darbe yaşatıyorlar. Bu sivil darbenin tek bir amacı var. Esas darbecileri korumak ve darbe bahanesiyle Türkiye'de bir tek adam diktası inşa etmek...”
Bu karar AKP’nin de mahkûmiyetidir!
18 Temmuz 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yargıtay 8. Ceza Dairesi, İlk Derece Mahkemesi sıfatıyla baktığı davada “Ergenekon” davasının hâkimleri Hasan Hüseyin Özese, Fatih Mehmet Uslu, Nihat Topal ve Hüsnü Çalmuk hakkında verdiği mahkûmiyet kararlarının gerekçesini açıkladı.
Gerekçeli kararda, Ergenekon davasının, “FETÖ’nün kendisine hedef olarak gördüğü toplum kesimlerini toplu olarak tasfiye etme girişiminin bir aracı” olduğu kaydedildi.
FETÖ’nün siyasetçi, asker, iş insanı, gazeteci, avukat, doktor, hukukçu, rektör, akademisyen, sendikacı gibi toplumun her türlü kesiminden kendisine muhalif gördüğü kişi ve kuruluşlara yönelik dalga dalga operasyonlar gerçekleştirdiği belirtilen kararda, örgütün bu yolla “iktidarını perçinlediği” ifade edildi.
***
Kararda, “Ergenekon, Türkiye’nin yakın tarihinde çok önemli siyasi, sosyolojik etkileri olmuş bir soruşturma ve dava sürecinin adı, içerisinde barındırdığı büyük hukuksuzluklar boyutuyla FETÖ’nün Türkiye’de polis, yargı ve medya gücünü topyekûn kullanarak gerçekleştirdiği en kapsamlı kumpas operasyonu olduğu belirtilmektedir.” tespitine yer verildi.
Örgütün, Türkiye’deki “provokatif nitelikteki eylemleri ülke içerisindeki ulusalcı birtakım derin oluşum ve yapılar eliyle gerçekleştirildiği” yönünde algı yaptığı aktarılan kararda, “Ergenekon adlı bir terör örgütü olduğu iddiaları dile getirilmiş, bu nitelikteki iddiaları sözde delillendirmek adına tertiplenen kumpas soruşturmalarında algı yönetimi faaliyetleri yapılmıştır.” değerlendirmesi yapıldı.
Dairenin gerekçeli kararında, örgütün, kumpas davalarıyla “gizli gündemini yürürlüğe soktuğu”, “askerî vesayetin ortadan kaldırılacağı” algısı oluşturarak Ergenekon davasına olan toplumsal desteğin artırılması için çabaladığı belirtildi.
Bu yöntemlerle kamuoyu desteğini almaya çalışan örgütün, kendisine alan açtığı ifade edilen kararda, Ergenekon iddianamesinin kabul edilerek dava sürecinin başladığı 25 Ağustos 2008’den itibaren de emniyet ve yargıdaki militanları eliyle dalga dalga gerçekleştirdiği geniş çaplı gözaltı ve tutuklama operasyonlarıyla birtakım siyaset ve toplum kesimlerini tasfiye ettiği aktarıldı.
Yargıtay 8. Ceza Dairesi, 26 Haziran’da açıkladığı kararda, sanıkların üçünü 22 yıl 6’şar ay, Hüsnü Çalmuk’u ise 21 yıl 3 ay hapse mahkûm etmişti.
***
Ergenekon davasıyla ilgili bugüne kadar ne yazdıysak mahkemenin de aynı değerlendirmeyi yaptığını görüyoruz. Fakat bütün bu süreç, AKP iktidarı sayesinde sürdürülmüştür. AKP iktidarı, bu durumu, halka “askerî vesayeti tasfiye ediyoruz” diye anlatmıştır.
Öyle ki Tayyip Erdoğan da meselâ 17 Ekim 2021’de, Kemal Kılıçdaroğlu’nun, partizanlık yapan bürokratları uyaran mesajına cevaben, milletin, Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi için iradesini ortaya koyduğunu, bu tercihin bir sebebinin de vesayet düzenini kalıcı olarak ortadan kaldırmak olduğunu belirterek “Biz CHP'nin özlemini çektiği vesayet düzeninin defterini çoktan dürdük. Bay Kemal'in heves ettiği vesayet günleri artık geride kaldı. Boş heves." demişti.
Yine eski AKP Diyarbakır Milletvekili Abdurrahman Kurt, 25 Aralık 2014 tarihinde Ahmet Hakan'ın Tarafsız Bölge programında, "Askerî vesayeti bitirmek için biz, Cemaat ve ABD ortak çalıştık" itirafında bulunmuştu.
***
Mahkeme kararında FETÖ’nün “askerî vesayetin ortadan kaldırılacağı” algısı oluşturarak Ergenekon davasına olan toplumsal desteğin artırılması için çabaladığı belirtiliyor ya, aynı algıyı Ergenekon ve Balyoz davaları boyunca AKP de kullandığına ve Bülent Arınç, Ergenekon kumpasıyla TSK'ya yapılan operasyonları savunduğuna ve 4 Temmuz 2008'de Ülke TV'de “Türkiye bağırsaklarını temizliyor” dediğine göre, FETÖ sayesinde iktidarını perçinleyen FETÖ’nün dava arkadaşı AKP iktidarı da toplum vicdanında mahkûm edilmiş olmadı mı?
15 Temmuz, “yeni bir devlet” için atlama taşıydı!
19 Temmuz 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“15 Temmuz darbe girişiminin yıldönümü, millî bayram ve tatil ilan edildi. Tabii darbe girişiminin değil o girişime direnişin bayramı söz konusudur ama yine de o gün Türkiye için bir utanç günüdür. ‘Halka ve Meclis'e ateş açan askerler’ ve ‘halk tarafından boğazlanan askerler’ tabloları, utanmak için yeterli değil midir?
15 Temmuz'dan önce devletin belkemiği olan Türk Silahlı Kuvvetleri'nde terfiyi hak eden pırıl pırıl subaylar, ya Ergenekon-Balyoz sürecinde tasfiye edilmiş ya da emekli edilmişti. Meselâ 100 tam puan sahibi Mehmet Alkanalka terfi ettirilmezken, darbe girişimi sırasında Ömer Halisdemir tarafından öldürülen Semih Terzi terfi ettirilmişti!
2014 şûrasında general yapılan 19 albaydan 12'si ve 2015 şûrasında general yapılan 23 albaydan 20'si, 15 Temmuz darbesine karıştıkları gerekçesiyle TSK'dan atıldı!
FETÖ'nün askerî okullara sızması, 30-40 yıllık bir süreçtir ama 15 Temmuz 2016 darbe girişimine, 2014 ve 2015 Yüksek Askerî Şûralarında alınan siyasi kararların yol verdiğini görmek durumundayız."
Yukarıdaki satırlar, bu sütunda 16 Temmuz 2019'da yayımlanmıştır.
***
Beş yıl sonra, 15 Temmuz’un yıldönümü dolayısıyla bu verileri yeniden yayınladım. Bu defa basında yalnız kalmadığımı gördüm. Cumhuriyet'te Barış Terkoğlu, 2014 ve 2015 YAŞ kararlarının neden sorgulanamadığını yazdı. Sözcü'de Aytunç Erkin, CHP grup başkan vekili iken Özgür Özel'in 2015'tek Yüksek Askeri Şûra'da darbeci subayların terfi ettirildiğine dair soru önergesini hatırlattı.
Tolga Şardan ise T24'teki yazısında, Ankara Adliyesi'ndeki hem FETÖ çatı davası hem de Genelkurmay çatı davası başta olmak üzere 15'e yakın darbe girişimi soruşturmasını savcılarla birlikte yürüten Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekili Necip Cem İşçimen'in geçtiğimiz hafta Afyonkarahisar'da bir grup üniversite öğrencisine yönelik özel konferansında yaptığı açıklamayı gündeme getirdi.
İşçimen, "(...) 2015 yılında Millî İstihbarat Teşkilatı'nca (MİT) YAŞ Kararları öncesi yapılan çalışmalar var. MİT, ataması yapılan 138 generalin 100 tanesinin paralel yapıdan olduğunu söylüyor. Ne hikmetse bunların general atamaları yapılıyor. (...) İzmir'de casusluk soruşturması vardı. Onunla ilgili gözaltılar yapıldı. Bizim KPSS analizlerinden bazı KPSS sanıklarının eşlerinin önemli yerlerde bulunduklarını tespit ettik. Bunlarla ilgili araştırma yapılmasını ve gerekiyorsa YAŞ kararlarıyla emekli olunmasını istedik. Belli mevzilerde elemanları deşifre olmaya başlandı ve gideceklerdi. Acil operasyon yapılması gerekiyordu. Planlı ameliyattan acil ameliyata girdik. Örgütün 15 Temmuz operasyonu, yoğun bakım operasyonudur." dedi.
***
2015 YAŞ kararlarının altında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Başbakan Ahmet Davutoğlu ve Millî Savunma Bakanı Vecdi Gönül imzaları var. MİT, hangi subayların FETÖ'cü olduğunu raporla bildiriyor ama Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Millî Savunma Bakanı, hepsini terfi ettiriyor! Sonra da Erdoğan “Allah'ın lütfu” olarak nitelendirdiği 15 Temmuz'u atlama taşı olarak kullanarak devletin yönetim sistemini değiştiriyor!
Üstelik Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, darbe girişiminden 40 gün önce düzenlediği, 6 Haziran 2016 tarihli iddianamesinde akla gelen her türlü uyarıyı da yapmıştı:
İddianamede şöyle deniliyordu:
"TSK içerisindeki bu yapılanmanın ordu disiplinini bozacak ve ülke savunmasında zafiyet oluşturacak bir yoğunluğa ulaştığı,
FETÖ/PYD'nin darbe teşebbüsünde bulunma tehlikesinin açık ve yakın olduğu,
Bu tehlikenin gerçekleşmesi halinde bunun devlet için gerçek bir yıkım olacağı, ülkenin bir iç savaşa sürüklenebileceği, devletin yeniden ayağa kaldırılmasının mümkün olmayabileceği,
FETÖ/PYD'nin tasfiyesinin devlet için artık varlık yokluk meselesi hâline geldiği..."
Şimdi de AKP iktidarı, milletvekili transferi gibi yollarla "Milletin çeşitliliğine dayanan Yeni Anayasa" ile Türkiye'yi Türk devleti olmaktan çıkarmanın hesabını yapıyor...
AKP iktidarının tasfiyesi de devlet için artık varlık yokluk meselesi hâline gelmiş değil midir?
İnsan yazılımı, “dijital kıyamet” provası!
20 Temmuz 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Microsoft'a siber güvenlik yazılımı sağlayan CrowdStrike'in sistemlerindeki aksaklık sonrası dünya çapında işletmeleri etkileyen büyük bir kesinti yaşandı.
Dünya genelinde ABD merkezli hava yolu şirketleri başta olmak üzere şirketler, havalimanları, bankalar, bazı medya kuruluşları ve Londra Borsası'nda CrowdStrike sistemlerindeki sorun nedeniyle teknik aksaklık yaşandığı bildirildi.
CrowdStrike, dünya çapında yaşanan teknik aksaklıklara neden olan sorunu tespit ettiklerini ve kullanıcılara sorunun çözümü için "geçici" bir çözüm geliştirdiklerini duyurdu.
***
Microsoft 365'in internet sitesinde yer alan açıklamada, aksaklığın Microsoft 365 uygulamalarını ve hizmetlerini kullanmaya çalışan tüm kullanıcıları etkiliyor olabileceği ifade edilen açıklamada, etkilenen uygulama ve hizmetler arasında Microsoft Defender, Microsoft Teams, Microsoft Purview ve OneDrive'ın da bulunduğu bilgisi verildi.
Sorunun ana nedeni olarak Azure bulut sistemindeki bir yapılandırma değişikliğinden dolayı depolama ve bilgi işlem kaynakları arasında yaşanan kesintiye işaret edildi.
Arıza, Microsoft'a siber güvenlik yazılımı sağlayan CrowdStrike'in sistemlerinde meydana geldi. Yani siber güvenlik sağlamak için kullanılan programın kendisi, küresel iletişimi durdurdu.
***
Uzun süreden beri güneşteki patlamaların enerji ve haberleşmeyi durduracağı, elektriklerin kesileceği gibi haberler küresel medya üzerinden yayınlanıyordu. Kimileri, kesintilerin 2024’ün ortasında yaşanacağı kehanetinde bulunuyordu. Fakat sorunun güneşten değil, siber güvenlik sağlayan yazılımdan kaynaklandığı anlaşıldı. Öyleyse, 2024’ün ortasında küresel iletişimin duracağını öne sürenlerin, böyle bir projeye dünya kamuoyunu hazırlamaya çalıştığı akla gelebilir. Ellerinde, bu yönde bir bilgi olmasa, küresel iletişimin duracağını nasıl bilebilirlerdi...
İngiltere'nin başkenti Londra'da 2010 yılında düzenlenen bir konferansta, bilim adamları, güneşte meydana gelebilecek büyük ölçekli bir patlamanın 2013'te gerçekleşebileceğini söylemişti. BBC’nin o zaman yayınladığı haberde patlamanın yaratacağı elektromanyetik etkiyle enerji ve iletişim sistemlerinin büyük zarar görebileceği belirtilmişti. Haberde "Dijital kıyamet" ifadesi kullanılmış ve “Bilim adamları uyarılarında ısrarlı. Güneşin, doğal döngüsündeki en enerjik aşamaya yaklaşırken tehlikenin de yaklaştığını söylüyorlar. 'Büyük bir güneş patlaması, dijital çağı sona erdirebilir' diyorlar.” denilmişti.
İngiltere Başbakan Yardımcısı Oliver Dowden’ın, 2023 yılında, bir felaketin elektrik veya dijital iletişimin kesilmesiyle sonuçlanmasına karşı İngiliz halkının pille çalışan radyo, meşale, mum gibi malzemeleri hazır etmeleri çağrısında bulunmasından sonra Facebook’un sahibi ünlü milyarder Mark Zuckerberg’in, Hawaii'de 5000 metrekarelik yer altı sığınağı inşa ettirdiği ortaya çıkmıştı.
***
Yine Dünya Ekonomik Forumu Başkanı Klaus Schwab, 2023 Davos toplantısından hemen önce "bir sonraki pandemi" uyarısında "O kadar büyük bir siber saldırı olacak ki bütün dünyada internet bağlantısı kesilecek. Yeni internete ise yalnızca biyometrik/dijital kimliğe sahip olanlar erişebilecek." demişti.
Schwab, Chicago Küresel İlişkiler Konseyi'nde yaptığı konuşmada da "Dördüncü sanayi devriminin yol açacağı şey, fiziksel, dijital ve biyolojik kimliğimizin bir birleşimidir" demişti.
Schwab, "Dördüncü Sanayi Devriminin Geleceğini Şekillendirmek" adlı kitabında da yeni teknolojilerin, "yetkililerin, zihnimizin şimdiye kadarki özel alanına girmesine, düşüncelerimizi okumasına ve davranışlarımızı etkilemesine" izin vereceğini açıklamıştı.
Schwab, bir televizyon programında da "Bundan 10 yıl sonra burada oturduğumuzu ve beynimizde bir implant (çip) olduğunu hayal edebiliyor musunuz?" diye sormuştu...
***
2013’te dijital kıyamet yaşanmayınca 2024’ün ortasından söz edilmeye başlandı. Sonunda dijital kıyametin provası yapılmış olsa gerek ki sadece CrowdStrike'in yazılım sistemini kullanan bütün sistemler durdu. Tabii dünyanın önemli merkezlerinde iletişim durunca, bundan bütün dünya etkileniyor.
Kısacası Güneş’in bir suçu yok; insanların, kurduğu sistemi korumak için geliştirilen yazılım dünyanın dönüşünü değil ama insanların iletişimi durdurmuş oldu!
Bir çeşit dijital kıyamet provası da denilebilir...
Kleopatra’nın Macar taşı ve Ukrayna savaşı!
22 Temmuz 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Macar taşı veya malakit, bakırın karbonatla birleşmesi sonucu oluşan yeşil bir mineraldir. Eski Mısırlılar, Macar taşını, süs eşyası olarak kullanmıştır. Kleopatra, göz farlarında Macar taşından elde edilmiş boyayı tercih etmiştir.
Eski şifacılar da Macar taşını, mide rahatsızlıklarını yatıştırmak, negatif enerjilerden ve lanetlerden korumak için tavsiye etmiştir.
Günümüzde de Macar taşının, sakinleştirici bir etkisi olduğu, negatif düşünceleri pozitife çevirdiği, romatizma ve karın ağrılarına iyi geldiği söylenir. Macar taşından yapılmış kolyeler, bileklikler, küpeler ve yüzükler bugün de kullanılır...
***
Macaristan’da da çok çıkan malakite bundan dolayı, Türkiye’de Macar taşı denilmiş... Bugünkü Macaristan yönetimi ise Rusya-Ukrayna savaşını sona erdirmek, yani dünya barışına pozitif katkı sağlamak için çalışıyor, Avrupa Birliği ise buna karşılık Macaristan'ın dönem başkanlığı dolayısıyla Budapeşte'deki toplantıya üst düzeyde katılımda bulunmama kararı aldı.
Sputnik’e demeç veren Macaristan Dışişleri Bakanı Szijjarto, Başbakan Viktor Orban’ın barış misyonu kapsamındaki Moskova ve Pekin ziyaretlerinin ardından AB yönetiminden aldıkları tehditlerle ilgili şu değerlendirmede bulundu:
“Avrupa’daki tüm savaş yanlısı politikacılar, bu barış misyonu başlar başlamaz ortaya atlayıp bizi boykot etmekle, bizimle görüşmeyi reddetmekle, bizi görmezden gelmekle tehdit ettiler. Biliyorsunuz, bu tür saldırılar bizi barış misyonunu sürdürmekten caydırmıyor. Aksine Ukrayna'daki bu savaşa barışçıl çözüm bulunması için daha fazlasını yapmamız konusunda bizi cesaretlendiriyor.”
Orban yönetiminin bu tür saldırılara artık alışık olduğunu kaydeden Szijjarto, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Biz vatansever bir hükûmetiz, ana akım hükûmeti değiliz, Avrupa Birliği’nin mali yaptırımları altındayız. Dolayısıyla bizi, şu anda olduğundan daha fazla nasıl tehdit edebildiklerini anlamıyorum."
Macaristan Dışişleri Bakanı Szijjarto, Rusya-Ukrayna görüşmeleri için Macaristan’da “herhangi bir yer” sağlamaya hazır olduklarını da belirtti. Szijjarto, her iki tarafı müzakere masasına oturtabilecek tek kişinin Trump olduğunu savundu.
***
Macaristan, sınır komşusu Ukrayna’da yaşanan felaketten doğrudan etkilenen ülkelerden biri ve bir an önce savaşı sona erdirerek krizin Orta Avrupa’yı perişan etmesini durdurmaya çalışıyor. Avrupa Birliği ise sanki ABD tarafından yönetiliyormuş gibi savaşın devam etmesi için elinden geleni yapıyor. Oysa Avrupa, enerji ihtiyacının büyük kısmını Rusya’dan karşılıyordu. Gaz sevkiyatını durdurmak için boru hatlarına sabotaj yapıldı. Avrupa Birliği ülkeleri ABD’den daha pahalı olan sıvılaştırılmış gaz satın almaya başladı. Almanya, Rusya ile iyi ekonomik ilişkiler kurmuştu. Yeni Başbakan Scholz döneminde Almanya kendi bindiği dalı kesti ve şimdi ekonomik krizle boğuşuyor.
Almanya’da işsizlik artıyor ve orta ve büyük ölçekli şirketlerde iflaslar yükseliyor. Bürokrasi ve yabancı vasıflı işçilerin çekilmesi gibi faktörler de iş gücü piyasasını olumsuz etkiliyor.
Çin'e olan bağımlılık da Alman ekonomisi için bir risk oluşturuyor. Çin'in küresel ekonomiye açılması ve Almanya'dan satın aldığı malları üretebilmesi, Alman ekonomisinin büyümesini zorlaştırıyor.
***
Macaristan, Rusya ile Ukrayna’yı barıştırırsa, Macar taşının pozitif etkisinden en çok Almanya faydalanacak. ABD ise bir taşla iki kuş vurmaya; hem Rusya hem de başta Almanya olmak üzere Avrupa Birliği’ni zayıflatmaya devam ediyor.
Rusya-Ukrayna savaşında Macar taşının pozitif etkileri, ABD’ye negatif olarak yansıyor; bu sebeple bütün güçleriyle savaşın devam etmesi için ne gerekirse onu yapıyorlar.
Macaristan’ın Macar taşı etkisi, Avrupa’yı krizden kurtarabilir ama Avrupa, ABD’nin negatif etkisinden kurtulamıyor!
Minareler süngümüz; mescitler hava üssümüz!
23 Temmuz 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Son günlerde siyasiler öyle inciler döktürüyor ki kimsenin yorum yapmasına gerek kalmıyor... Tabii her zamanki gibi bu konuda Tayyip Erdoğan, liderliği kimseye bırakmıyor.
Bir gazeteci, KKTC Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı’nın “Güney Kıbrıs, Yunanistan’la Larnaka kıyılarında deniz üssü inşa etme girişiminde. ABD ve AB ile anlaştıkları haberleri çıktı ve yalanlanmadı. Kuzey Kıbrıs’ta Türkiye’yle anlaşarak deniz üssü kurma zamanı geldi” sözlerini hatırlatarak Erdoğan’a sordu:
-KKTC’de deniz ve hava üssü kurulması kısa zamanda söz konusu olur mu?”
Erdoğan, hemen cevap verdi:
-Adada Kuzey Kıbrıs Cumhurbaşkanlığı binasıyla, Kuzey Kıbrıs Parlamento binası inşaatını yapıyoruz. Yanında da oraya hizmet verecek gayet güzel bir mescit yapılıyor. Herhâlde bu üslerden daha önemli bir şey yok. Onlar askerî üs yapıyor, biz siyasi üs yapıyoruz.”
***
Erdoğan’ın ilk önemli siyasi çıkışı, “Minareler süngü, kubbeler miğfer, camiler kışlamız, müminler asker, bu ilahi ordu dinimi bekler, Allahu ekber, Allahu ekber” sözleriydi... Bu sözlerden dolayı halkı kin ve düşmanlığa tahrikten hapse mahkûm edilen Erdoğan’a bir de siyasi yasak cezası verilmişti.
Erdoğan’ın siyasi yasağını kaldırmak için iç ve dış güçler seferber olmuş, Amerikan Büyükelçisi, yüksek yargı başkanları ile görüşmüş, bunlar da yetmeyince devreye CHP Genel Başkanı Deniz Baykal girmiş ve böylece siyasette dinin bir araç olarak kullanılması meşrulaştırılmıştı...
KKTC Cumhurbaşkanlığı ve KKTC Parlamento binasının yanına bir mescit yapmanın, Rumların kuracağı deniz ve hava üssünün karşılığı olmadığını herhâlde Erdoğan da bilir ama böyle konuşmalar yapmakta fayda görüyor olsa gerek... Çanakkale Savaşı’nı Mehmetçiklerin değil de hayaletlerin kazandığına inananlara hitap ediyor ama artık bu hurafelere kananların oranı çok düşük... “Minareler süngümüz, mescitler hava-deniz üssümüz...” oy getirmez...
***
Konu, köpeklerin oy hakkına da geldi ya... Tarım, Orman ve Köy İşleri Komisyonu’nun, "Hayvanları Koruma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi"nin görüşmeleri sırasında CHP Milletvekili Ali Karaoba, “Biz yakında iktidar olacağız ve ilk kaldıracağımız bu yasa olacak. Sizler eğer bu Meclis’te olursanız, yasayı kaldırmaya çalıştığımızda tek kelimeye itiraz etmeyeceksiniz çünkü tepeden Saray’ın kararıyla hareket ediyorsunuz” dedi.
Karaoba’nın sözünü kesen AKP’li Adem Yıldırım, "Oyu köpeklerden mi alacaksınız?" diye sordu!
Köpeklerin nasıl itlaf edileceğini ise AKP grup başkanvekili Abdullah Güler şöyle açıklamıştı:
“Kuduz riski taşıyan, saldırganlaşmış, rehabilite edilme imkânı olmayan ve özelliği itibarıyla anatomik yapısı bozulmuş, gerekirse bulunduğu ırksal özelliği itibarıyla sahiplendirme imkânı bulunmayan sahipsiz köpeklerin, uluslararası literatürde, Dünya Sağlık Örgütü’nde ve uluslararası yargıya taşınmış bir noktada hukuki ve sağlık kavramı yönüyle belirlenmiş bir kavramı kullanıyoruz, 'ötanazi' kavramını... Yani mevcut bu sahipsiz köpeklerin ötanazi yoluyla da hayatlarına son verme noktasında da bir imkân tanıyoruz.”
Bu konuda ilk akla gelen soru şu oldu:
-İyi de sahipsiz köpeklerin rızasını mı aldınız da onlara iğneyle uyutma yoluyla intihar etmeleri için imkân tanıyorsunuz?
Tabii denilebilir ki, “Abdullah Güler, belediyelere köpekleri itlaf etme imkânı tanınmasından bahsediyor, köpeklere intihar etme imkânı verilmesinden değil...”
Yalnız kullanılan ifadede kime imkân tanındığı belli değil; cümle, “köpeklere ötanazi imkânı tanınıyor” anlamına geliyor...
Öyle ya; nasılsa köpekler oy kullanamıyor!
***
Hatay’da ise depremin vurduğu halka bir de siyasi iktidar vuruyor. Halkın toprağını rezerv alan ilan ederek elinden alıyorlar. O kadar ileri gidiyorlar ki kamulaştırma kararı olmadan zeytinlikleri yok ediyorlar.
Hatay’ı Türklerin elinden çıkarmak için bir proje yapılsa ancak bu şekilde uygulanabilirdi!
Tayyip Erdoğan, Hatay’da seçimden önce "Merkezî yönetimle yerel yönetim el ele vermezse, dayanışma halinde olmazsa o şehre herhangi bir şey gelmez. Hatay'a geldi mi? Şu anda Hatay garip kaldı, mahzun kaldı" demiş ve çok eleştirilmişti.
Seçimde yerel yönetimi AKP kazandı ama şehre rezerv alan uygulaması geldi!
AKP iktidarı Bangladeş’i geçti
24 Temmuz 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Bangladeş’te kamu sektöründeki işlerin üçte biri, ülkenin 1971'de Pakistan'dan bağımsızlık için verdiği savaşta “gazi” olanların torunlarına ayrılıyor. 170 milyon nüfusa sahip ülkede gençler, liyakat esasına göre personel alımı talep ediyor ve ayırımcılık yapılmamasını istiyor.
Üniversite kampüslerinde barışçıl olarak başlayan protestolar, polisin sert müdahalesi sonunda ülke çapında sokak hareketlerine dönüştü ve 144 kişi hayatını kaybetti.
Bangladeş Başbakanı Şeyh Hasina Vecid, Bağımsızlık Savaşı'na katılanların soyuna kamuda kontenjan ayrılmasının ardından başlayan protestolardaki şiddet eylemlerinden ülkenin muhalefet partilerini sorumlu tuttu. Hasina, protestolarda yaşanan şiddet olaylarına ana muhalefetteki Bangladeş Milliyetçi Partisi ile Bangladeş Cemaat-i İslami Partisi'nin neden olduğunu savundu.
21 Temmuz'da Bangladeş Yüksek Mahkemesi, Bağımsızlık Savaşı'na katılanların çocuklarına veya torunlarına ayrılacak kontenjan oranını yüzde 30'dan yüzde 7'ye çekti ve geriye kalan yüzde 93'ünün de liyakate dayalı şekilde tahsis edilmesine karar verdi. Bu gelişmenin ardından ülkede gerginlik azaldı.
***
Bangladeş’te bağımsızlık savaşına katılanların soyuna ayrıcalık tanınmış, kıyamet kopmuş... Peki Türkiye’de kamu kontenjanları nasıl pay ediliyor? Hangi ölçüye göre?
Öyle ya, AKP’ye destek verenler, bir bağımsızlık savaşına katılmış da değil ama devletin bütün kontenjanları onlara ait! 2015 seçimlerinden sonra kontenjan paylaşımına kısmen MHP de dahil edildi.
Kurtuluş savaşından sonra böyle bir kontenjan söz konusu değildi, zaten o zaman tek parti vardı. Devletin yetişmiş eleman sıkıntısı vardı ve bu sebeple, personel alımında temel ölçü ehliyet ve liyakatti. Çok partili hayata geçildiğinde partizanlık da başladı. Günümüzde, herhangi bir devlet kadrosunda iş bulmak, iktidar yanlısı olmaya bağlıdır. KPSS sınavlarında 100 tam puan alan gençler mülakatta elenmekte, yerlerine çok düşük puanlı kişiler alınmaktadır. FETÖ’nün iktidar ortaklığı boyunca her yıl üniversite sınav soruları dahil devletin yaptığı bütün sınavların soruları çalınmış ve milyonlarca gencin hakkı yenilmiştir. Askeri okullar, bu yolla FETÖ’nün eline geçmiştir. 2014 ve 2014 Yüksek Askeri Şuraları’nda FETÖ’cü albaylar tuğgeneralliğe terfi ettirilmiş, böylece FETÖ’ye darbe girişiminde bulunabilme kabiliyeti verilmiştir. Türk Ordusu, Irak Ordusu’nun Kesnizani tarikatı tarafından ele geçirilmesi gibi bir süreç yaşamıştır. Irak Ordusu’nun ABD işgaline karşı direnmemesinin sebebi, subayların Kesnizani tarikatına mensup olmasıydı. Türk ordusunu da işgal girişimine karşı dahi direnmeyecek bir robotlar ordusu haline getirmek istediler ama elleri ayaklarına dolaştı.
FETÖ tasfiye edilmiş gibi görünüyor ama başka tarikatların şemsiyesi altında hala faaliyetteler. Bu arada, FETÖ’yü fiili koalisyondan uzaklaştıran AKP iktidarı, devletin bütün kadrolarını, il ve ilçe teşkilatlarının referanslarına göre yeniledi...
***
Bangladeş’te bağımsızlık savaşına katılanların çocuklarına tanınan yüzde 30’luk kontenjan yine de insaflıymış! Türkiye’de AKP’lilerin çocuklarına tanınan kontenjan, yüzde yüzdür... Tarihte böyle bir ayırımcılık modeli ancak komünist partiler tarafından yönetilen ülkelerde yaşanmıştır. Sovyetler Birliği’nde devletin üst kademelerindeki görevler, Komsomol adı verilen gençlik örgütünden yetişenlere verilirdi. Devlet kademelerinde yükselmenin tek yolu buydu. Örgütün yayın organı olan Komsomolskaya gazetesi, 1970'lerin başlarında 16,6 milyon tiraja sahipti ve tüm dünyada en çok satan gazete idi.
AKP, komünist parti değildir ama partizanlıkta, Bangladeş şöyle dursun; Sovyet modelini de geçmiştir. Sovyet modelinde Komsomol üyesi gençler en iyi üniversitelerde yetiştiriliyor, ondan sonra devlete alınıyordu, AKP iktidarında ise insan yetiştirmek söz konusu değil... Ayrıca diplomanın da bir kıymeti kalmadı, parayla alınıp satılıyor...
“Bölücü ağız” ve birleştirici ağız!
25 Temmuz 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in, İstanbul’un Zeytinburnu ilçesinde bulunan Erikli Baba Cemevi’ne yaptığı ziyarette, “Türkiye’de herkes eşittir, Türklerle Kürtler eşittir. Kürtler, ‘Eşit hissetmiyorum’ diyorsa o hissedene kadar eşit anayasal yurttaşlık için, Alevilerin eşitliği için hep birlikte mücadele edeceğiz” diye konuşması üzerine AKP Sözcüsü Ömer Çelik, "Özel'in açıklamaları Kılıçdaroğlu'nun ‘başörtüsü sorununu çözeceğiz’ gibi tarihî bir açıklama olmuştur" dedi.
Çelik, “Özel’in cümlesinin altını doldurması gerekir. Tarihî olarak geç kalınmış bir açıklama. Eşitsizlikle ilgili olan uygulamalar, eylemler AK Parti’nin iktidara geldiği 2002 yılından itibaren yaptığımız reformlarla, bütün yurttaşlarımızın kendi kimlikleri konusunda eşit haklara sahip olması, bütün vatandaşlarımıza yansıması şeklinde büyük adımlar attık” diye konuştu ve “Türkiye’de yurttaşlarımızın, vatandaşlarımızın anayasal vatandaşlık konusunda daha fazla yararlanması için yüce Meclis’imiz zaten çalışıyor.” dedi.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise Özgür Özel’in açıklaması için “Yakından tanıdığımız bir bölücü ağzıdır” ifadesini kullandı ve “DEM’lenen CHP, demokrasimize leke sürmektedir. CHP’nin şifreleri PKK’nın elinde, DEM’in kullanımındadır. Türk milleti köksüz ve kötü niyetli müflisleri görmektedir. Bu nedenle emperyalizmin içimize kadar yuva yapmış piyonları muhakkak çuvallayacak, alayının birden oyunları bozulacak, mahcubiyet ve mağlubiyet, akıbetleri olacaktır.” dedi.
***
“Eşit vatandaşlık” kavramını ve talebini, Türkiye’de ilk defa gündeme getiren kişi, PKK adlı terör örgütünün başı Abdullah Öcalan’dır.
Çözüm sürecinde, PKK’nın birinci talebi eşit vatandaşlıktı... Bu, Türkiye’nin Türklerin ve Kürtlerin ortak vatanı olduğunun Anayasa’da belirtilmesi talebiydi!
AKP iktidarı, PKK’ya hem Oslo görüşmelerinde hem de Dolmabahçe’de bu yönde söz vermişti. ABD, İngiltere ve AB öyle istiyordu. Kemal Kılıçdaroğlu da 2017'deki adalet yürüyüşünün sonunda Maltepe'de yaptığı mitingde yeni bir toplumsal sözleşmeden, yani yeni bir Anayasa hedefinden söz etmiş ve "Toplumsal barışımızı bozan tüm antidemokratik uygulamalara, eşit yurttaşlık temelinde son verilmelidir" demişti.
***
Özgür Özel’in ve Ömer Çelik’in açıklamalarından, eşit vatandaşlık konusunda AKP ve CHP arasında bir anlayış farkı bulunmadığı anlaşılıyor. İki parti de “yeni anayasa”da eşit vatandaşlık ilkesinin hâkim kılınacağını söylüyor. Tayyip Erdoğan, eşit vatandaşlığa biraz daha açıklık getirerek, “Milletin çeşitliliğine dayanan yeni bir Anayasa” yapacaklarını söylüyor. İşte bu fikir, mevcut Anayasa ile birlikte rejimi temelinden değiştirmektir.
Eşit vatandaşlık, Anayasa'daki kanun önünde eşitlikle aynı şey değildir. Prof. Dr. Birgül Ayman Güler'e göre "eşit vatandaşlık"la kastedilen, Yugoslavya, Lübnan ve Irak’taki gibi "etnik vatandaşlık"tır. Yani hem kendi etnik devletinizin vatandaşı olacaksınız hem de federasyonun! Böylece, ulus devlete, üniter devlete ve laik devlete veda edeceksiniz! Eşit vatandaşlığın anlamı budur.
Güler'e göre "Eşit vatandaşlık, Bosna-Hersek'te Dayton Anlaşması'yla kurulmuş olan 'milliyetler sistemi'ne geçilsin demektir. Elbette olmazsa olmaz şartı, Anayasadan Türk vatandaşlığının silinmesidir.”
***
MHP’nin konuya yaklaşımında ise büyük bir çelişki var! “Eşit vatandaşlık” veya “milletin çeşitliliğine dayanan Anayasa”yı hayata geçirmeye çalışan, öncelikle iktidardaki AKP’dir. Buna rağmen Bahçeli, Özgür Özel’in sözlerini eşit vatandaşlık sözlerini “bölücü ağız” olarak yorumlarken, Erdoğan’ın “milletin çeşitliliğine dayanan yeni anayasa” önerisine sessiz kalmaktadır. Bahçeli, bir konuşmasında da “Türk Milleti” yerine “Türkiye Milleti” demiş, ancak bu kavramı bir daha kullanmamıştır.
AKP ve CHP etnik kökenlerin yeni anayasada belirtilmesi, böylece Türk Milleti anlayışından vazgeçilmesi konusunda aynı çizgidedir.
MHP’nin ise çelişkili tutumu bir kenara bırakarak, “bölücü ağız”a karşı tekrar tekrar “birleştirici ağız” kullanması hâlinde, rejimi değiştirmeye kimse kalkışamaz...
Hangisi utanç verici Sayın Gül?
26 Temmuz 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, İsrail Başbakanı Netanyahu'nun ABD Kongresi'nde onlarca kez alkışlarla kesilen konuşmasını sert sözlerle eleştirdi, Gazze'deki şiddet olaylarını hatırlatarak "Bu gece ABD Kongre'sinde utanç verici bir gösteri izledik" dedi.
Abdullah Gül, X hesabı üzerinden İngilizce yaptığı paylaşımda, Netanyahu'nun Çarşamba günü ABD Kongresi'nde yaptığı konuşmayı hatırlatarak Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcısı Karim Khan'ın, Netanyahu hakkında savaş suçlarından tutuklama emri talep etmesine vurgu yaptı.
Gül, ABD'nin Netanyahu'yu ağırlayarak kendisini bir kez daha rezil ettiğini belirtti. Gül'ün paylaşımında şu ifadeler yer aldı: "Bu gece ABD Kongresi'nde, UCM savcısının tutuklama emri talep ettiği soykırım suçlusunun konuşmasına tanık olduk. Amerika, bir çocuk katili için dünyaya karşı kendini bir kez daha rezil etti."
***
Yukarıdaki haberi okur okumaz, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olarak 2007 yılında, Çankaya Köşkü'nde İsrail Devlet Başkanı Şimon Peres onuruna verdiği yemekte yaptığı konuşmada, “İsrail'in güvenliği ve tanınmış sınırlar içinde yaşama hakkına sahip olması, Türkiye'nin Orta Doğu politikasının değişmez önceliklerindendir” demesi geldi.
Gül, o konuşmada Filistinlilerin toplumsal ve ekonomik şartlarının iyileştirilmesinin hem barış sürecine hem İsrail'in güvenliğine katkıda bulunacağına olan inancını da vurgulayarak bu düşünceyle Ankara Forumu Projesi'ni başlattıklarını hatırlatmıştı.
ABD’nin tam desteği olmasa, İsrail, Filistin’de katliam yapamazdı. Bu itibarla, ABD Kongresi kendi açısından doğru olanı yapmaktadır. Türkiye açısından asıl utanç verici konu, AKP iktidarının İsrail’in güvenliğini sağlamak için Suriye’nin parçalanmasına hizmet etmesidir!
Zira insan utanacaksa öncelikle kendi eyleminden utanmalıdır.
* * *
Biz “Türkiye'nin Orta Doğu politikası”nın İsrail'in güvenliğini sağlamak temeline oturtulduğunu Gül'ün konuşmasından önce de defalarca belirtmiştik.
Mesela 15 Aralık 2005’te “İsrail'i korumak Türkiye'ye düşmez!” başlığı altında
CIA ve FBI başkanlarının Türkiye'yi ziyaretinde, İran ve Suriye'ye müdahale için Türkiye'den destek istemesi üzerine “Türkiye Cumhuriyeti'ni yönetenlerin görevi, İsrail'in güvenliğini sağlamak değil; Türk Milleti'nin istiklal ve istikbalini korumaktır! Şayet İsrail'i korumak gibi bir görevleri varsa, bunu Türk halkı bilmelidir!” uyarısında bulunmuştuk.
Fakat Türkiye, 2007 yılında ilk defa Cumhurbaşkanı düzeyinde temel önceliklerinden birinin İsrail'in güvenliğini sağlamak olduğunu açıklamış oluyordu.
Abdullah Gül’ün konuşmasını, Millî Gazete "Sözleriniz yalan, gittiğiniz yol yanlış" başlıklı manşet haberle duyurmuş, "Türkiye'nin bölgesel sıkıntılarının çözümünü Washington'da arayan AKP iktidarı, İsrail'i birinci ortak olarak değerlendirmediği takdirde ABD'den yüz bulamayacağına inanıyor. Hatırlanacağı gibi Başbakan Erdoğan'ın 2005 yılında ABD'ye yapacağı ziyaret için, Türkiye'ye 'Önce İsrail'le görüşmesi' bir ön şart olarak dayatılmış, Başbakan, ancak bu ziyareti yaptıktan sonra Bush'tan randevu gelmişti" ifadelerini kullanmıştı.
***
Dr. Naim Babüroğlu, ABD Kongresi’nde Netanyahu’nun alkışlanmasını şöyle ele aldı:
“ABD Kongresi, İsrail Başbakanı Netanyahu’yu savaş kahramanı gibi ayakta alkışladı. Bu alkış, ABD'nin İsrail politikasını anlatıyor. Sınırsız destek... 2003'te ABD, Irak'ı işgal ettiğinde ve 2011'de ABD, Suriye'yi parçaladığında İsrail'in önündeki engeller kaldırılmıştı. O zaman Filistin yok olmuştu. O zaman BOP'un önü açılmıştı.
SORU: Hangi Müslüman ülkeler Irak ve Suriye'de ABD'yle iş birliği yaparak Filistin'i yok etti ve BOP'un önünü açtı? Şimdi İsrail'i durdurmaya mı çalışıyorlar? Ne yapıyorlar?”
***
Bu arada şunu da hatırlatmalıyım ki Türk Milleti’nin sözde nas politikası sonucu dünyanın en yüksek enflasyon oranını yaşamaya mahkûm edilmesi, emekli maaşlarının harçlık düzeyine düşürülmesi ve toplamda akıl dışı uygulamalarla ekonominin çökertilmesi de Büyük Orta Doğu Projesi’nin gereğidir...
Suriye’de zararın neresinden dönersen kârdır ama...
27 Temmuz 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Son Milli Güvenlik Kurulu toplantısından sonra yapılan açıklamada özetle “Komşularımız Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğüne, egemenliğine ve refahına kalıcı katkıda bulunacağına işaret edilmiştir. Suriye topraklarının bölücü terörden arındırılmasının, öncelikle Suriye’nin menfaatlerini ve bekasını teminat altına alacağının altı çizilmiştir.” denildi.
Bundan önceki MGK toplantılarında da “Suriye’nin toprak bütünlüğü çerçevesinde” gibi ifadeler kullanılmıştır ancak, bu ülkenin toprak bütünlüğünü kimin bozduğunu hatırlatmakta fayda vardır.
***
Konuyu baştan ele almakta fayda var. AKP iktidarı, mayınların temizlenmesi bahanesiyle 911 kilometre boyunca uzanan Türkiye-Suriye sınırlarındaki 216 bin dönüm mayınlı araziyi, 49 yıllığına bir İsrail şirketine devretmek istedi. Yasa çıktı, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, muhalefetin ve AKP'li milletvekillerinin bir kısmının karşı çıktığı, mayınlı araziyi 49 yıllığına İsrail’e devretme imkânı tanıyan yasayı onayladı ama yasa, CHP’nin başvurusuyla Anayasa Mahkemesi tarafından bozuldu.
Başlangıçta ABD, Suriye’den “demokrasiye geçiş” taleplerini Ahmet Davutoğlu üzerinden Beşşar Esad’a iletti; Esad kabul etmeyince de ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya ve Çin kökenli on binlerce terörist Suriye’ye gönderildi. Teröristlerin çoğunluğu Türkiye üzerinden Suriye’ye geçti ve burada CIA koordinasyonuyla IŞİD’i kurdu. IŞİD, Türkiye’nin Musul konsolosluğunu işgal etti. Aylar sonra teröristlere bavullarla para verilerek rehinelerin serbest bırakılması sağlandı! Derken PKK’nın Suriye kolu olan PYD/YPG, ABD talimatıyla “Suriye Demokratik Güçleri” adını kullanmaya ve “IŞİD ile danışıklı bir mücadele”ye başladı. Irak’tan da Peşmergeler ve PKK militanları, ABD baskısıyla Türkiye üzerinden geçirilerek PYD’ye yardıma gönderildi. PYD, Suriye’nin kuzeyine hâkim olunca, milyonlarca insanı korkutarak Türkiye’ye sürdü... Bu süreçte Suriye’yi kana bulayan sözde muhalifler de Özgür Suriye Ordusu adı altında Türkiye tarafından örgütlendi. Örgüte askeri eğitim, silah ve cephane verildi. Örgüte kayıtlı olan askerlerin maaşını yine ABD organizasyonuyla Körfez ülkeleri ödedi. Türkiye, bu maaşları Türk Lirası olarak dağıtınca ve Türk Lirası da aşırı değer kaybedince ÖSÖ askerleri zaman zaman isyan etti. Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde ABD’nin “32 kilometreden daha güneye inemezsin” yasağına harfiyen uyarak, TSK operasyonlarıyla bu şeritte güvenli bölgeler kurdu. Bu arada bir Rus uçağı, FETÖ operasyonuyla düşürüldü. Rusya da bir Türk uçağını düşürdü ve havadan bir Türk birliğini bombaladı. Çok sayıda şehit verildi. Tayyip Erdoğan, uzun bir uğraştan sonra Moskova’ya gitti ama Putin tarafından kapıda bekletildi. Sonunda Nazarbayev’in de gayretleriyle Türk-Rus ilişkileri düzeltildi.
Suriye hükümeti, kuzeyden çekilerek PKK/PYD ile uğraşma işini fiilen Türkiye’ye bırakmış oldu. ABD ise Türkiye’ye 32 kilometre yasağı koyarak, Suriye’nin kuzeyinde bir PKK ordusu kurdu, eğitim ve her türlü silah verdi. Bugünlerde ABD’nin bölgeye hava savunma sistemleri yerleştirildiği de konuşuluyor.
***
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Sky News Arabia'nın sorularına cevap verirken Suriye ile normalleşme gündemine ilişkin, "Biz güçlü bir ülkeyiz. Çaresizlikten dolayı bir görüşme arayışı içinde değiliz. Tam tersine olgunluğumuzdan dolayı bir görüşme arayışı içindeyiz" dedi ama bu da kimseye inandırıcı gelmedi.
Suriye Dışişleri Bakanlığı, “İlişkilerin normale dönmesi, 2011 öncesi duruma dönülmesine bağlıdır” diye açıklama yaptı.
Fidan ise “Son 6-7 yıldır Suriye'de, Suriye muhalefeti ile rejim arasında bir çatışma yaşanmıyor. Bu birincisi. İkincisi, halihazırda Suriye'den bölge ülkelerine ve dünyaya daha fazla mülteci gitmiyor. Suriyelilerin yarıdan fazlası şu anda ülke dışında yaşıyor. Bu insanlar güvenli şekilde ülkelerine dönebilmeli" ifadelerini kullandı.
***
Elbette zararın neresinden dönersen kârdır ama bugüne kadar uygulanan Suriye politikası Türkiye’nin güvenliğini tehlikeye atmıştır. Bu politikanın sorumlularına hukuken hesap sorulmadan MGK’nın öngördüğü gibi “öncelikle Suriye’nin menfaatlerini ve bekasını teminat altına almak” ve “Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak” imkânsızdır. Zaten Suriye de Türkiye’deki iktidara güvenmediğini açıkça ortaya koymuştur.
Paris sapkınlık olimpiyatları!
29 Temmuz 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
TRT’nin birkaç kanalında Paris Olimpiyatları açılış törenleri canlı olarak yayınlanırken Türk sporcuların geçişini takip etmek istedim, edemedim... Daha ilk anda törenlere LGBT damgası vurulacağı anlaşıldı...
Konu ile ilgili Türkiye’de en kapsamlı değerlendirmeyi yazar Nihat Genç yaptı. Genç, “Paris Olimpiyatları’nda Sodom Gomore kültürünün manşete çekilmesi bir medeniyet olarak Batı uygarlığının çok derin çağlarüstü bir kriz yaşadığını gösteriyor! Kardeşlerim bu bir LGBT terörü! Bir azınlık kültür, tarihin en köklü kurumu aileye saldırıyor, çocuklar üç beş yaşında cinsiyetlerine kendileri karar verecekmiş hatta okullarda öğretmenler nezaretinde bağımsızca karar vereceklermiş! Derdimiz açlık yokluk eşitsizlik ve sömürü ama sermaye sınıfı yolları tıkamış bizi konuşturmuyor, konuşmasına müsaade ettiği tek şey: LGBT!” diye yazdı ve neoliberalizmin çöktüğünü belirtti.
Sosyal medyada tepkiler çığ gibi ama Yılmaz Özdil, “Dokuz defa aday olup, olimpiyat alamama rekoruna sahip ülke, olimpiyat açılış törenini beğenmedi” şeklinde garip bir mesaj yayınladı! Neresini beğeneceklerdi acaba?
Türkiye’de siyaset kurumundan, bu satırların yazıldığı saate kadar tek tepki, AKP Grup Başkanvekili Leyla Şahin Usta’dan geldi. Usta, Paris 2024 Yaz Olimpiyat Oyunları'nın açılış töreni için "Ahlaksızlıkların dünyaya aşılanmaya çalışıldığı bir sirk görüntüsü" yorumunu yaptı.
Diğer siyasilerden çıt yok.
***
Dünya liderlerinden ise sadece Macaristan Başbakanı Victor Orban, “Batı’da ahlak kalmadı. Bunu Paris Olimpiyatları’nın açılışında da gördük. Bu tören, Batı'nın zayıflığı ve çöküşünü gösterdi. Yavaş yavaş yaratıcı ve aile ile olan manevi ve entelektüel bağlarını koparıyorlar, bu da toplumdaki genel ahlaki değerlerin bozulmasına yol açtı." dedi.
Aslında Batı’nın nereye doğru gittiğini Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 30 Eylül 2022’de yaptığı konuşmada bütün açıklığı ile ortaya koymuştu.
Putin, "Mevcut neo-koloni modelinin nihayetinde başarısızlığa mahkûm olduğu aşikârdır. Onların dünyaya soygun ve şantaj dışında önerecek hiçbir şeyleri yok. Fiiliyatta insanlığın büyük bölümünün doğal hakkı olan özgürlük ve adalet hakkına, kendi geleceklerini bizzat belirleme hakkına tükürüyorlar. Şimdi onlar (Batı), ahlaki değerleri, dini gelenekleri ve aile değerlerini radikal bir biçimde reddetmeye başladılar." dedikten sonra şöyle konuşmuştu:
"Gelin, çok basit sorulara kendi kendimize cevap verelim. Rusya’da anne ve babanın yerine ‘bir numaralı ebeveyn’, ‘iki numaralı ebeveyn’ ve 'üç numaralı ebeveyn' mi olsun istiyoruz gerçekten, yoksa tamamen akıllarını mı yitirdiler? Okullarımızda birinci sınıftan başlayarak çocuklarımıza, yozlaşmaya ve yok oluşa götürecek sapkınlıkların dayatılmasını mı istiyoruz gerçekten? Onlara kadın ve erkekten başka bir cinsiyet daha olduğunu aşılamalarını ve cinsiyet değiştirme ameliyatı olabileceklerinin öğretilmesini istiyor muyuz? Ülkemiz ve çocuklarımız için tüm bunları istiyor muyuz gerçekten? Bizim için bunlar kabul edilemez, bizim farklı, kendi geleceğimiz var.
Batılı elitlerin diktatörlüğü, Batı ülkelerinin halkları da dâhil tüm toplumlara yöneliktir. Bu herkese karşı bir meydan okumadır. İnsanın böylesine topyekûn inkârı, inancın ve geleneksel değerlerin yıkılması, özgürlüğün bastırılması, dinin aksine düpedüz satanizmin özelliklerini yansıtıyor."
***
Paris Olimpiyatları, Putin’i doğruladı. Türkiye’de siyasilerin sessizliği ise neoliberallere teslimiyetin göstergesidir. Elon Musk’ın oğlunu bile ilkokuldayken cinsiyet değiştirmeye zorlayan bir dayatma söz konusu...
Daha iki gün önce Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, Türkiye'de doğurganlık oranının nüfusun kendini yenileyemeyecek kritik seviyeye düştüğünü belirterek bu gidişatla 25 senelik bir süreçten sonra askere gidecek genç bulunamayacağını söyledi.
Doğurganlık oranının düşmesinin ana sebeplerinden biri, gençlerin ekonomik sebeplerle aile kurmaya cesaret edememesi ise bir diğeri de gençler arasında uyuşturucu ve sapkınlığın yaygınlaşmasıdır. Bunu sağlayan da pop müzik üzerinden kültürün yozlaştırılmasıdır...
Tayyip Erdoğan’ın “2024 yılı emekliler yılı olacak” sözleri üzerine “Emekliye 10 bin lira maaş vermek, fiilen yaşlı nüfusun erken ölmesini sağlamak, yani enflasyon ile nüfus planlaması yapmak anlamına gelmez mi?” diye sormuştum ya, LGBT dayatması da dolaylı bir nüfus planlamasıdır. ‘Büyük Sıfırlama’ için dünya nüfusunu 500 milyona indireceklerini açıkça söylemediler mi?
İsrail, Türkiye’ye çoktan girmiş bile...
30 Temmuz 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İsrail Dışişleri Bakanı Israel Katz, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Nasıl Karabağ’a Libya’ya gittiysek oraya da gideriz” sözlerine cevaben “Sonu Saddam Hüseyin gibi olabilir” paylaşımı yaptı.
Katz, X hesabından yaptığı açıklamada, "Erdoğan, Saddam Hüseyin'in izinden gidiyor ve İsrail'e saldırı tehdidinde bulunuyor. Orada ne olduğunu ve nasıl bittiğini hatırlamasına izin verin” ifadelerini kullandı.
***
Siz bir ülkeyi savaşla tehdit ederseniz alacağınız cevap da böyle olur. Bir defa, resmî açıklamalara göre Türkiye, Karabağ'a girmedi, Ermenistan ile savaşta Azerbaycan'a SİHA desteği verdi. Yalnız, İsrail de aynı şekilde Azerbaycan'a Heron'larını verdi. Bu durumda, Karabağ'da Türkiye ile İsrail müttefikti...
Libya'da da benzer bir durum vardı. Erdoğan, NATO müdahalesi söz konusu olunca, "NATO'nun ne işi var Labya'da” dedi... Bir gün sonra ise "NATO, Libya'nın Libyalılara ait olduğunu göstermek için Libya'ya gitmelidir" dedi; İzmir'i Libya'ya NATO müdahalesinin hava üssü hâline getirdi. NATO demek ABD demektir. ABD ise İsrail ile her zaman bir ve beraberdir. İsrail, ABD'nin tam desteği olmasa, Filistin'de katliam yapamazdı.
Kısacası, yaşanan atışma, “eşeğini dövemeyen semerini döver" durumuna bile benzemiyor! Sebebini yine Israel Katz, 2017 ve 2019'da açıklamıştı...
***
İsrail Dışişleri Bakanı Israel Katz, 2017 yılında “Ulaştırma ve İstihbarat Bakanı” sıfatıyla Suudi Arabistan medyasına konuşmuş ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın İsrail'i savaş suçuyla suçlayan açıklamaları ve ABD Başkanı Donald Trump'ın Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanımasına yönelik sert eleştirileri hakkında şunları söylemişti:
"Erdoğan dost-düşman gibi davranıyor... Bize çok saldırıyor ve biz de karşılık veriyoruz. Ancak bu, Türkiye'nin ihracatının yüzde 25'ini Hayfa limanından Körfez'e yönlendirmesini engellemiyor."
Katz, Erdoğan'ın kendisini Müslüman Kardeşler'in küresel lideri olarak gördüğünü ve bu nedenle İsrail'e sürekli saldırma ihtiyacı hissettiğini söylemiş ve eklemişti: "Ancak gerçekler kendi adına konuşuyor. Türk Hava Yolları, İsrail'de faaliyet gösteren en büyük uluslararası şirket... İki ülke arasındaki ticaret Marmara olayından bu yana daha da arttı."
Israel Katz, 2019 yılında da BBCde yayınlanan habere göre Türkiye ile İsrail arasında "net bir husumet" bulunduğunu ancak ticaretin devam ettiğini belirterek, Suriye iç savaşının ardından daha sıklıkla tercih edilen İsrail'deki Hayfa Limanı'ndan Basra Körfezi'ne giden yol üzerinden ticaret yapanlar arasında Erdoğan'ın ailesinden bazı kişilerin olduğunu da iddia etmişti. Katz, "Bu bölgede hem dost hem düşman olan ülkeler olduğunu ve bir konuda anlaşamazken, bir başka konuda iş birliği yapılabileceğini söylemiştim" demişti.
***
Türkiye, İsrail'e mevcut şartlarda askerî müdahalede bulunamaz! Çünkü Kürecik'teki füze kalkanı İsrail'i İran hava saldırısına karşı korumak için oraya yerleştirilmiştir. İsrail'i hem koruyacaksınız hem de Karabağ'a, Libya'ya girer gibi gireceksiniz! Bu, fiilen mümkün değildir. Öyleyse, bu gereksiz atışmanın sebebi nedir? Sebebini Cem Toker, kendi üslubuyla şöyle açıkladı:
"Sevgili Bibi; Bakma böyle konuştuğuma… Ekonomi felaket… Gündemi değiştirmem, dikkatleri başka yere çekmem lazım. Sokak köpekleriyle filan olmuyor... Sen de orada zor durumdasın biliyorum… Sen de bana çok sert cevap ver, oradaki gündemi değiştir. Arada böyle birbirimizi tehdit filan edelim. Win, win!!! You know!"
Kaldı ki, Türkiye’nin dev şirketleri, bankaları, İsrail’i gözeten ve kollayan küresel sermayenin, yani Yahudi sermayesinin eline geçmiştir.
Bu durumda, “İsrail’e gireriz” demek, Türkiye’yi komik duruma düşürüyor! İsrail, Türkiye’ye çoktan girmiş bile...
10 yılda 15 milyon sığınmacı geldi genç yaştan!
31 Temmuz 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Hollanda, 1 Ocak 2025 tarihinden itibaren süresiz oturma izni talebinde bulunan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını dil ve kültür konusunda zorunlu “uyum sınavı”na tabi tutacak. BBC'den Yusuf Özkan'ın haberine göre "uyum diploması" alamayan kişilere süresiz oturum izni verilmeyecek.
Hollanda’daki Türkiye kökenli örgütler, Türkiye - Avrupa Birliği Ortaklık Anlaşması uyarınca böyle bir düzenlemenin mümkün olamayacağını belirterek karara tepki gösteriyor.
Göç uzmanı avukat İsmet Özkara, bu düzenlemenin yasalara aykırı olduğunu belirterek, konuyu yargıya taşıyacaklarını söylüyor.
Türkiye ile eski adı Avrupa Topluluğu olan AB arasında 1963 yılında imzalanan ortaklık anlaşması ve 1970 tarihli katma protokol, Hollanda’da Türk vatandaşlarına yönelik herhangi bir zorunlu dayatmaya izin vermiyor.
Ancak Hollanda hükümeti, 2016 yılındaki başarısız darbe girişimi sonrası artan sığınmacı akınını gerekçe göstererek, uyum sınavını gündeme getirdi.
Hollanda hükümeti, sığınmacı sorunu nedeniyle, Avrupa Adalet Divanı tarafından 2014 yılında verilen "baskın bir kamu yararı nedeni ile ortaklık anlaşması hükümlerinin ihlal edilebileceği" kararına dayanarak, Türkiye - AB Ortaklık Anlaşması'nın bazı hükümlerini görmezden gelme kararı aldı.
***
Türkiye’deki AKP iktidarı ise milyonlarca Suriyeli, Afgan ve Afrikalıyı ülkeye kabul ederken bunların yaklaşık iki milyonuna vatandaşlık verdi. Vatandaşlık verilenler arasında tek kelime Türkçe bilmeyenler veya Türkiye'ye hayatında hiç gelmemiş olanlar da var. Bunlara, büyükelçiliklerde, konsolosluklarda kurulan sandıklarda oy da kullandırıldı. Vatandaşlık verilenlerde aranan tek şart “Türk olmamak” olsa gerek!
AKP iktidarının yeni göç ve iskân politikası, Türkiye’yi Türk devleti olmaktan çıkarma amacına dönüktür. Açıkladıkları, “milletin çeşitliliğine dayanan yani anayasa” için yeni bir nüfus yapısı gerekiyordu. Bunu sağlamak için Türkiye’nin nüfus yapısını değiştirmeye karar verdiler. Bu hedef, ABD Kongresi’nin 1896 tarihli gizli kararıyla büyük ölçüde örtüşmektedir. Yalnız o kararda, Türkiye’nin nüfus çoğunluğu Hıristiyanlaştırılan eyaletlere bölünmesi ve merkez eyalet olacak İstanbul’a ABD tarafından atanan bir kişi tarafından yönetilmesi esas alınmıştı. Herhalde bu hedefe de ekonomiyi tamamen çökerterek; Türkleri kendi vatanlarına mülksüz duruma düşürerek varmayı planlıyorlar. Tabii bu hedefe ulaşmaları o kadar kolay değildir ama bütün veriler o yönde...
Vatandaşlık verilenler arasında dünyanın çeşitli ülkelerinden kaçan mafya üyeleri de var! Öyle ki gazeteci Timur Soykan, Türkiye’ye gelen çeteleri, “Baron İstilası” adlı kitapta tek tek anlattı.
***
Geldiğimiz noktada, Hollanda örneğinde olduğu gibi Türklere Avrupa’da yaşamak imkânı da verilmiyor. Kimse Orta Asya’ya dönecek de değil! Öyleyse Türk devleti olmaktan çıkarılan ve herhalde adının da artık Türkiye olmayacağı belli olan böyle bir ülkede Türkler ne olacak?
Emeklilere bugün ne yapıyorlarsa, Türklerin tamamını aynısını uygulayacaklar... Gençler bu ekonomik şartlarda evlenemeyecek, nüfus artış hızı sıfırlanacak hatta eksiye doğru gidecek... Çok değil, bir insan ömründen çok daha az bir zaman içinde Türkiye’nin nüfusunu bu yolla değiştirmeyi umuyorlar herhalde. Hani 10’uncu Yıl Marşı’nda “10 yılda 15 milyon genç yarattık her yaştan” deniliyordu ya AKP iktidarı da 2011’den itibaren 10 yılda, 15 milyon civarında yabancıyı Türkiye’ye getirdi... Tabii bu nüfusun içinde Türkiye’de doğanlar da var. Bu, Türkiye’nin 10’uncu yılda ulaşabildiği nüfus kadardır. Yani bu nüfusla yeni bir devlet kurulur...
Millet, kendi kaderine sahip çıkmazsa olacağı da budur.
Suikastta rol alan dört ülke!
01 Ağustos 2024 00:01
Son Güncelleme: 01 Ağustos 2024 08:47
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Haniye’nin Tahran’da öldürülmesi hakkında iki analiz dikkat çekicidir. Analizlerden biri Devlet Bahçeli’ye diğeri Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’a aittir.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, "Mezkûr suikastın İsrail Başbakanı'nın ABD ziyareti sonrasında, üstelik Tahran'da gerçekleşmesi tesadüfi olmasa gerektir." dedi ve şunları kaydetti:
"Terör eylemini yapan kadar siparişi ve ihaleyi veren, destek sağlayan, ortam açan elbette ağır sorumluluk altındadır. Suikastın çok boyutlu yansımaları ve operasyonel yankıları kaçınılmazdır. Kartlar açık oynanmaktadır. Adı konulmamış bir savaş hâli tedavüldedir. Mazlum bir halkın sistematik şekilde imhasına sessiz ve seyirci kalan uluslararası toplum derhal harekete geçmek, bir yanda önleyici, diğer yanda da cezalandırıcı müdahalelerde bulunmak mecburiyetindedir.”
***
Bahçeli, suikastta rol alan dört ayrı ülkeye dikkat çekiyor: Eylemi yapan, sipariş veren, destek sağlayan ve ortam açan...
Aslında bütün suikastlara böyle bakmak gerekir... Mesela Sinan Ateş’in katledilmesinde de anlaşıldı ki eylemi yapanlar, sipariş verenler, destek sağlayanlar ve ortam açanlar ayrı ayrı kişiler veya gruplardır. Mahkeme, soruşturmayı bu yönde genişletmek zorundadır ama nedense tetikçiler ve destekçiler dışındakilerin adından bahseden avukatlar, duruşmadan atıldı!
Konuya dönelim... Bahçeli’nin işaret ettiği ülkelerden bir olan ABD iddiayı reddetti. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Hamas lideri İsmail Haniye'nin öldürülmesinden önceden haberdar olmadıklarını ve herhangi bir rol oynamadıklarını söyledi. Tabii böyle diyecekler ama siyasi liderlere suikast, misillemeye yol açarsa, bu işin nerede duracağı belli olmaz...
***
Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan ise konuyu biraz daha açarak “Fail ‘eğer MOSSAD’ ise ‘Vurulan İran, ölen Hamas lideri’ denilebilir. Buradan olayların daha da alevleneceği, savaşın genişleyeceği sonucu çıkarılabilir. Böylelikle İsrail, Batı dünyasında ‘şeytan’ olarak görülen İran ile Hamas’ı aynı pakete sokarak, ‘mağdur Filistin’ imajını bozmayı ve çatışmayı ‘İran ve İsrail’ formatına sokmayı amaçladı diyebiliriz. Filistin’de yıkılan düpedüz insan medeniyetiydi. Gelinen noktada ise olayın genişlemesiyle Filistin meselesinin arka plana atılıp, İran’ın öne çıkarılması ve çözülmeye başlayan Batı ittifakının sağlamlaştırılması hedeflenmiş olabilir. Türkiye askerî tarafı değil meşru siyasi tarafı öne çıkartmaya çalışıyor. Ağırlık merkezi bu suikasttan sonra İran’a kayarak Hizbullah’tan sonra Hamas da İran’ın mutlak kontrolüne girebilir.” dedi.
Arıboğan, “Netanyahu, İsrail kamuoyunda oldukça zor durumdaydı. Bu suikast, yönetimde konsolidasyon ve halk nezdinde destek sağlayabilecek simgesel bir terör eylemi.” diye yorum yaptı.
***
Suikastı bütün yönleriyle izah eden bu iki önemli analiz dışında, Tayyip Erdoğan’ın “Daha önce Şeyh Ahmed Yasin’e, Abdülaziz El Rantisi’ye ve daha pek çok Gazzeli siyasi isme yapılan menfur saldırıların amacı ne ise İsmail Haniye kardeşime yönelik düzenlenen suikastın amacı da odur; ancak Siyonist barbarlık bugüne kadar olduğu gibi emellerine yine ulaşamayacaktır” sözleri de Cumhurbaşkanı düzeyinde, “Siyonist barbarlık”tan söz edilmiş olması açısından önemlidir.
Suriye’de yorgan gitti, kavga bitti!
02 Ağustos 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Göç İdaresi Başkanlığı'nın raporuna göre, geçici koruma statüsü altındaki Suriyelilere harcanan rakam 10 milyarı aştı. 2024 yılı Temmuz-Aralık dönemi için talep edilen rakam ise 3,5 milyar oldu.
Göç İdaresi Başkanlığı 2024 Yılı Kurumsal Mali Durum ve Beklentiler Raporu’na göre genel müdürlüğün harcamalarını “Geçici barınma merkezleri işletim maliyetleri, geçici koruma kapsamındaki yabancıların sağlık hizmetleri (eczane, ilaç faturaları ve ayakta tedavi giderleri) ile uluslararası koruma başvurusu sahibi olan yabancılara ait genel sağlık sigortası primleri” oluşturuyor.
2023 yılında da bütçe dönemi başında 5 milyar 880 milyon 875 bin TL başlangıç ödeneği tahsis edilen genel müdürlük yine 2023 yılının ikinci altı ayı için 3 milyar 624 milyon 16 bin 536 TL ek ödenek talep etmişti.
***
İyi de hani Suriyeliler için Avrupa Birliği yardım yapıyordu? Bu paralar, Suriyelilere maaş olarak verildiği için mi sağlık harcamaları, Göç İdaresi Başkanlığı tarafından karşılanıyor?
Raporda, Türkiye'deki geçici koruma statüsünde bulunan Suriyelilerin nüfusu Temmuz ayı itibarıyla 3 milyon 109 bin 867 kişi olarak veriliyor. Kaçak girenler, bu rakama dâhil mi değil mi raporda bu konuda bilgi verilmemiş!
Türkiye'de ayrıca 228 bin 290 kişinin ise uluslararası koruma kapsamında bulunduğu belirtiliyor. Afgan ordusunun yüzbinlerce askerinden ve Afrikalılardan bahseden yok.
***
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise geçtiğimiz günlerde Sky News Arabia kanalına konuştu ve Suriye’de rejim güçleri ile muhalifler arasında 6-7 aydır çatışma olmadığını belirterek, “Suriye rejimi, savaşın olmadığı bu süreç içerisinde, altyapı sorunlarını, ekonomi sorunlarını gidermek için, bazı siyasi sorunlarını gidermek için fırsat buldu” dedi.
Fidan, Suriye'de iç savaşın olmadığını vurgulayarak Suriye nüfusunun yarısının özellikle Avrupa ülkelerine gittiğini söyledi. Fidan, ülke dışına giden milyonlarca sığınmacının ülkelerine dönmeleri gerektiğini vurguladı.
***
Suriye’de iç savaş da sona erdiğine göre, sığınmacılar ülkesine dönebilir mi? Bu soru bana, bir Nasreddin Hoca fıkrasını hatırlattı.
Nasreddin Hoca, bir kış günü, gece yarısı, kapısının önünde bir gürültü duymuş. Soğuktan dolayı yorganını sırtına alarak dışarı çıkmış. Birkaç kişinin kavga ettiğini görmüş. Hemen yorganını bir kenara bırakarak onları ayırmaya girişmiş. Bu arada açıkgözün birisi, Nasreddin Hoca'nın yorganını çalıp kaçmış. Az sonra Hoca'nın da gayretleriyle kavga bitmiş, taraflar barışmış. Ama Nasreddin Hoca, evine yorgansız dönmüş.
Karısı:
– Kavga neden çıkmış, öğrendin mi, diye sormuş Hoca'ya.
Nasreddin Hoca, gülerek cevaplamış:
– Hatun, ne sorup duruyorsun. Kavga bizim yorgan yüzündenmiş. Yorgan gitti, kavga bitti işte.
***
Kıssadan hisse, Suriye’nin kuzeyindeki topraklar, ABD-PKK/PYD iş birliğiyle boşaltıldı. Buradaki insanlar, Türkiye’ye sürüldü. Proje, daha başlamadan AKP iktidarı tarafından biliniyordu. Öyle ki çadır kentler kurmak üzere 1,5 milyon çadır siparişi verilmişti. Suriyeli muhalifler de Türkiye’de eğitildi donatıldı ve Suriye ordusunun üzerine sürüldü. Yıllar içinde ABD, Suriye’nin kuzeyinde PKK’yı ordu seviyesine getirdi. Türkiye’ye de 32 kilometre yasağı koydular ki, PKK ordusunun eğitim düzeni bozulmasın.
Şimdi de PKK/PYD, ABD desteğiyle işgal ettiği bölgede, kendi yerleştirdiği nüfusla seçim yaparak meşruiyet kazanmayı hedefliyor. Seçim yapılırsa, yorgan, yani Suriye topraklarının önemli bir kısmı, AKP iktidarının uyguladığı Amerikan politikası yüzünden elden gitmiş olacak. Hakan Fidan “iç savaş bitti” diyor ama yorganın nerede olduğunu söylemiyor. Oysa başından beri bu politikanın uygulayıcılarından biri de kendisiydi.
Beşşar Esad, Tayyip Erdoğan’ın görüşme talebine, “ordunu çekeceğini açıkla, ondan sonra” diye cevap veriyor... Putin devreye girip sorunu çözmeye çalışıyor...
Öyle anlaşılıyor ki Türkiye de, bu savaşta evine yorgansız dönecektir!.
Devletin hukuk çivisi çıktı!
03 Ağustos 2024 00:01
Son Güncelleme: 03 Ağustos 2024 14:26
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Öncelikle belirteyim; Meta adıyla yayın yapan şirket, Facebook’ta benim yazılarıma sansür veya engelleme uygulamaktadır. Facebook, “Pandemi” sırasında bir ay süreyle, yazılarıma paylaşma engeli uygulamış, ardından, paylaşımlarımın başkalarının sayfasında görünmesine engel çıkarmıştır. Avustralya’dan Cumhur Puliç, kendi parasıyla yazılarımın okunurluğunu artırmak için reklam verme yoluna gitmiş, Facebook buna bile izin vermemiştir! Bir zamanlar, Bilgeoğuz Yayınevi, Güneş Ülkesi adlı kitabımı gazete reklamlarıyla duyurmak istemiş, Zaman gazetesi bu reklamı gerekçe göstermeden yayınlamamıştı...
Kısacası, Facebook, küresel dayatmalara karşı çıkanlara sansür uyguluyor.
Son olarak İnstagram’da İsmail Haniye için paylaşılan taziye mesajları engellenmiş, ardından, Türkiye, Rusya, Çin, İran, Kuzey Kore ve Bangladeş, Facebook’a erişim engeli kararı almıştır.
***
İnstagram, İsmail Haniye’yi terörist kabul ediyor ama Filistin’de İsrail’in uyguladığı soykırımı öven paylaşımlara ses çıkarmıyor.
Benim Hamas ile ilgili görüşüm, başından beri “Hamas’ı desteklemek, ABD-İsrail’in, Hamas saldırısı bahanesiyle, Gazze’yi işgaline ve katliam yapmasına dolaylı destek vermek anlamına gelmez mi? Hamas’a destek vermek, İsrail’e destek vermek demektir.” şeklindedir.
Nitekim Yılmaz Özdil, Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas’ın da “Hamas'ın saldırısı İsrail'in Gazze'ye saldırması için gerekçe oluşturdu, gerekçe yarattı” dediğini hatırlattı ve “Hamas, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün ve Yaser Arafat'ın karşısına dikilmiş bir örgüttür. İsrail'den önce Arafat'a karşı bir örgüttür; Arafat'ı Mahmut Abbas'ı etkisiz hâle getirip Gazze'ye el koymak için kurulmuş bir örgüttür...” dedi.
Bunlara rağmen, sosyal medya kuruluşlarının, hiçbir hukuk kuralına bağlı olmaksızın, küresel projeler adına veya İsrail adına sansür uygulaması kabul edilemez.
Türkiye’nin veya bir başka ülkenin, korsan gibi hareket eden sosyal medya kuruluşlarına erişim engeli gibi cezalar vermesi ise ancak hukuk kurallarına göre mümkün olabilir.
***
Türkiye, idari bir kararla, İnstagram’a erişimi durdurduktan sonra Anayasa Mahkemesi’nin konuyla ilgili kararını İnstagram’a koyması, ardından Anayasa Mahkemesi’ne de fiilen erişim engeli uygulanması, mahkemenin kendi mesajını silmesi ve İnternet’teki yoğunluktan dolayı erişim sorunları yaşandığından bahsetmesi, hukuk devleti adına utanç vericidir. Beğenmedikleri Uganda’da bile böyle çocukça oyunlar oynanmaz.
Anayasa Mahkemesi’nin 27 Aralık 2023’te verdiği ve 2 Ağustos 2024’te Resmî Gazete’de yayınlanan kararında, Anayasa’daki temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle, siyasi haklar ve ödevlerin Cumhurbaşkanlığı kararı ile düzenlenemeyeceği belirtilmiş ve iletişimin engellenmesiyle ilgili kuralların, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti ile yer alan basın hürriyetine müdahale teşkil ettiği bu gerekçeyle iptal edildiği bildirilmiştir.
Bu kararın zamanlaması, İntagram’a erişim yasağıyla aynı olunca, Anayasa Mahkemesi’nin sanki bu karara karşı anında tepki koyduğu algısı oluştu. Oysa karar yedi ay önce alınmış ama Resmî Gazete’de yayınlanması, İnstagram’a erişim engeli getirildiği güne denk gelmiş. Bunda bir kasıt da yok. Buna rağmen, Anayasa Mahkemesi’ne bile erişim engeli getirilmiştir.
“Devletin çivisi çıktı” sözü herhalde böyle durumlar için söylenmiş olsa gerek...
Busenaz’a erkek rakip çıkarmak!
Olimpiyat Komitesi, 2023'te erkek genetiğine sahip oldukları gerekçesiyle Kadınlar Boks Şampiyonası'ndan diskalifiye edilen, Tayvanlı Lin Yu-Ting ve Cezayirli Imane Khelif’in olimpiyatlara katılmasına onay verdi. Cezayirli boksörün, iki yumrukta dağıttığı İtalyan kadın boksör, 48’inci saniyede maçı bıraktı. Bazıları diyor ki, “Busenaz Sürmeneli, onları da yener.” Oysa sorun sadece Olimpiyat Şampiyonu Busenaz Sürmeneli’ye kendi sıkletinde, erkek genetiğine sahip iki rakip çıkarılması değil. Sorun, Olimpiyat Komitesi’nin açılışta yaşanan yoğun LGBT propagandasına izin vermesinde olduğu gibi olimpiyatlar yoluyla üçüncü cinsiyetin meşrulaştırılmak istenmesi ve ailenin yok edilmeye çalışılmasıdır.
Ayrıca, Busenaz Sürmeneli’yi veya bir başka kadını, erkek genetiğine sahip sporcularla boks yapmaya mecbur etmesine izin verilemez..
Askeri helikopterle kaçan başbakan!
06 Ağustos 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Bangladeş’te, Bağımsızlık Savaşı'na katılanların ailelerine kamuda yüzde 30’luk kontenjan ayrılmasına duyulan tepki, gençlerin protesto gösterilerine ve ardından hükümete karşı bir harekete dönüştü. Olaylarda, resmi rakamlara göre 147, yerel kaynaklara göre ise 200'den fazla kişi hayatını kaybetti.
Bangladeş İçişleri Bakanlığı sokağa çıkma yasağı ilan ettiyse de önlemler yetersiz kaldı. On binlerce protestocu, Başbakan Şeyh Hasina'nın resmi konutuna saldırdı. Bu olayların ardından Hasina istifa etti ve Bangladeş ordusu, Bangladeş Başbakanı’nı, kendi halkından korumak için devreye girdi ve “askeri bir helikopterle” Hasina’yı Hindistan'da güvenli bir bölgeye götürdü.
Bangladeş’te bardağı taşıran son damla, Hasina’nın, "Özgürlük savaşçılarının torunları kotaları almazsa, Razakarlar'ın (Pakistan işbirlikçilerinin) torunları mı kotaları almalı? Benim sorum bu" sözleri oldu. Kontenjan oranını yüzde 30'dan yüzde 5'e indirildi ama bu karar da tansiyonu düşürmeye yetmedi.
***
Baskıcı veya Partizan hükümetlerin en büyük korkusu, her zaman halk hareketleri olmuştur...
Özal’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde, Şemsi Denizer liderliğinde işçiler Zonguldak’tan Ankara’ya doğru yürüyüşe geçmişti. İktidar yanlısı medya, Şemsi Denizer aleyhinde kampanya yürütüyordu. Buna rağmen, işçiler daha yarı yola varmadan, Turgut Özal paniğe kapılmış, hükümet, sendikanın bütün isteklerini kabul etmişti.
Cumhuriyet mitingleri, AKP hükümetini salladı ama yıkamadı. Çünkü ortada siyasi bir proje yoktu. Gezi olayları da AKP iktidarını çok korkuttu. Öyle ki Gezi olaylarını düzenlemekten sorumlu tutulanlar hâlâ cezaevinde...
Arap Baharı denilen hareketler de her ne kadar Amerikan parası, ABD merkezli sosyal medya ve AKP iktidarının organizasyonu ile başlasa da çok etkili oldu. Tunus, Mısır, Bahreyn ve Suriye’de ne olduysa Arap Baharı’ndan sonra oldu.
***
AKP iktidarı, halk hareketlerinin nasıl sonuçlara yol açacağını Arap ülkelerindeki uygulamadan çok iyi biliyor ama buna rağmen kamuda yüzde 30 değil yüzde 100 AKP kontenjanı uyguluyor, emeklileri de açlığa mahkûm ediyor ama kimseden güçlü bir ses çıkmıyor!
YAŞ’ta bile Erdoğan’a övgüler dizenlerin terfi ettirildiği görülüyor. Yedek subaylıktan veya bandoculuktan gelip tuğgeneralliğe yükseltilenler var!
Güncel bir örnek de ben vereyim; Trabzon’un Maçka ilçesinde, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun katıldığı bir törende kemençe çaldı diye müzik öğretmeni Ünal Genç’in ataması yapılmadı. Oysa Ünal Hoca, o törene, özellikle seçkin bir müzisyen olduğu için davet edilmişti; sadece kemençe değil, 12 enstrüman çalıyor... Şimdi bir atölye ve bağlama kursu açtı da hayatına o şekilde devam ediyor...
***
Emeklilerin durumunu inceleyen Prof. Dr. Celalettin Yavuz, özetle şöyle diyor:
* Yaş haddinin sonlarına kadar çalıştıktan sonra alınan emekli maaşları “Devletin bir lütfu” değil, çalışanların maaşlarından kesilen primlerin karşılığıdır. Zaten emekliler dini bayramlar öncesinde düşkünlere verilir gibi sunulan “seyyanen” harçlıklar değil, hak edileni istemektedir.
* Rahip Brunson, olayında, ABD’nin uyguladığı yaptırımlarla TL diğer para birimleri karşısında tepe taklak oldu. Ne hikmetse sonraki ilk duruşmasında Bronson beraat etti. Bu olayla ekonomi darbe yediğinde suçlusu emekliler değildi.
* Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Faiz sebep, enflasyon sonuçtur!” anlayışında ısrarı hazineyi iflasın eşiğine getirdi. Bu yetmiyormuş gibi döviz kurlarıyla oynandı. “Kur Korumalı Mevduat” adıyla gerçek bir ekonomi katili yaratıldı. Bu kararları da emekliler almadı.
* 2023 yılı genel seçimleri öncesinde emekliliği hak edecek kadar çalışmayan işsizlere emekli olma hakkı verildi. Mevcut emeklilerin maaşları da “Bu emeklilerin devlete yükü çok fazla!” denilerek, kırpıldı. Oysa EYT’lilere emeklilik hakkını lütfeden emekliler değildi.
* Muhalefetin “vergi vermeyen şirketler hakkında soruşturma açılması” gerektiği yönündeki teklifi, Cumhur İttifakı’nın oyları ile TBMM’de reddedildi. Emeklilerin maaşlarının kırpılmasına sebebiyet veren bu şirketlerin özellikleri nedir?
* Sonuç itibariyle emekliler hala devletin sırtında yük olarak görünmekte, millet yerine bazı şirketler “fevkalade müsamahaya mazhar” olmaktadır! Emekliler örgütlenemez mi?
***
Soruya cevap vereyim: Sosyolojik veriler gösteriyor ki açlığa mahkûm edilmiş emekliler gerçek bir örgütlenmeye gitmiş olsaydı, AKP, bir gün dahi iktidarda duramazdı. Sorun şu ki halkın haklı taleplerini seslendirecek bütün yapılar sahte! Muhalefet de büyük ölçüde sahte olunca, iktidarı denetleyecek, hizaya getirecek tek bir kurum kalmıyor!
Hatay'ı yıkan zemin ve Türkiye!
07 Ağustos 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi'nden Prof. Dr. Hasan Sözbilir, 11 ili etkileyen 6 Şubat'taki deprem sonrası Kahramanmaraş'ta bilim insanlarıyla incelemelerde bulundu. Kahramanmaraş merkezinde yer alan Narlı Fayı'nın kırılmadığını belirten Sözbilir, “Narlı Fayı kırıldığında, 6,7 büyüklüğünde bir depreme neden olabilir. Narlı Fayı, Kahramanmaraş ile Gaziantep arasında olan bir bölgede yer alıyor.” dedi.
***
Ankara, Kocaeli ve Eskişehir Teknik Üniversiteleri de Bursa'da gerçekleştirdikleri ortak çalışmayla yeni bir fay hattı keşfettiler. AFAD tarafından desteklenen çalışma, 95 kilometre uzunluğunda ve 7,3 büyüklüğünde deprem üretebilecek bir fayın varlığını ortaya koydu.
Çalışma sonuçlarına göre, fay hattı Kayapa'dan başlayarak Bursa Ovası'na uzanıyor. Şehir merkezinden geçerek Yenişehir'e kadar uzanan bu fay hattının toplam uzunluğu 95 kilometre olarak belirlendi. Kayapa Deresi’nden Bursa-batı havzasına uzanan fay, şehir merkezine Timsah Arena ile Şehir Hastanesi arasından geçerek ulaşıyor.
***
TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Bursa Şube Başkanı Engin Er, yeni keşfedilen fay hattının 2012 yılında açıklanan aktif fay hattı haritalarında yer almadığını açıkladı.
“Bu alüvyonun altında kalan bir fay... Ancak böyle detaylı bir çalışmayla belli olabilirdi” diyen Er, “Bursa Ovası'nda 700 metreye varan bir alüvyonal zemin var. Şuna benziyor; bir bardağa su alın. Bardağı masaya koyun. Bardak durduğu halde su nasıl sallanmaya devam ediyorsa alüvyon zeminlerde de böyle oluyor. İzmir’de ve 6 Şubat’ta bunu gördük. 6 Şubat depremi Maraş’ta oldu, en çok hasar Hatay’da var. 200 kilometre mesafe var ama en çok hasarın olduğu yer zeminle bağlantılı. Alüvyon zeminlerin depremi büyütme özelliği var” diye konuştu.
***
İstanbul Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi ve yer bilimci Prof. Dr. Naci Görür ise “Kuzey Anadolu Fay Hattı, yani Bingöl Karlıova'dan başlayıp Marmara Denizi'ne kadar gelen bu fay hattı, her nerede bir deprem oluşturursa oranın batısı bir sonraki deprem için hedef haline gelir, bu hep böyle olmuştur. Kuzey Anadolu Fay Hattı, depremleri doğudan batıya doğru taşımaktadır.” dedi.
***
Görüldüğü gibi, fay hatlarındaki hareketler, bir sonraki depremin yönünü gösterdiği gibi Hatay faciası, alüvyon zeminlere veya ovalara neden şehir kurulmaması gerektiğini de herkese bir defa daha hatırlattı. Yalnız, yeni şehrin dağ eteklerine kurulacağı söylenirken, zeytin bahçelerinin yok edildiği ve yeni binaların yine ovaya dikildiği görülüyor. Üstelik rezerv alan ilan edilen bölgede, tapu sahiplerine de ciddi bir garanti verilmiyor. Bu arada Hatay'ın nüfus yapısının değişmesine de göz yumuluyor...
***
Yer bilimcilerin tespitlerine bir diyeceğim yok. İstanbul ile ilgili deprem tahminlerine ise itirazım olmuştur. Kuzey Anadolu fayı, Marmara Denizi'nin altından geçiyor, İstanbul'u da etkiliyor. Yalnız, İstanbul, tarihteki büyük depremlerde hep ayakta kalmıştır. Sebebi de sur içi İstanbul'un yedi tepede kurulu olmasıdır.
TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Bursa Şube Başkanı Engin Er'in “alüvyon zemin uyarısı"ndan anlıyoruz ki asıl tehlike sonradan yerleşime açılan İstanbul'un ovalarındaki yerleşim birimlerindedir. Üstelik buralardaki yapılar da depreme dayanıklı değildir...
***
Tabii, insanlık için en büyük fay hatlarından biri cehalet ise diğeri de mal veya para hırsıdır. Rüşvetle veya usulsüzlükle fay hattı değiştirebilen bir toplumsal yapının kendisi fay hattıdır!
Milletler için en büyük fay hattı ise istila sonucu kültürel kimliğini kaybetmesidir. Anadolu nice istilalar gördü ve her istila mevcut devleti yıktı. Bugün de Türkiye, göz göre göre kendi yöneticileri tarafından yabancılara açıldı. Daha şimdiden, Türk Milleti'ne, kendi Cumhurbaşkanı tarafından, "Milletin çeşitliliğine dayalı Anayasa" dayatması yapılıyor. Bu girişim, Hatay'ı yıkan fay hatlarından daha tehlikelidir. Çünkü Türkiye'nin zemini yumuşatılıyor...
Kürecik’ten İsrail’i korumak ve cibilliyet!
08 Ağustos 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye “kim cibilliyetsiz?” diye tartışıyor! Peki asıl konu neydi? Konu, iktidarın kamuoyuna karşı “Hamas yanlısı ve İsrail karşıtı” gibi görünürken, Kürecik’teki füze kalkanıyla İsrail’i, İran saldırısına karşı korumaya devam etmesidir! Radarın komuta merkezi de Diyarbakır’daki hava üssündedir. Erken uyarı radarı ABD Ordusu'na aittir ve ABD Avrupa Ordusu tarafından işletilmektedir.
The Wall Street Journal gazetesi, İsrail’in kurduğu Demir Kubbe’nin İran’ın balistik füzelerini ve İHA’larını durduracak güçte olmadığını, Hizbullah’ın da on binlerce füzeye sahip olduğunu hatırlattı. The Wall Street Journal, bu sebeple, ABD’nin katılımıyla İsrail ve diğer ülkelerin hava kuvvetlerinin yanı sıra komşu ülkelerdeki radar sistemlerini de içeren daha büyük bir hava savunma sisteminin kurulduğunu bildirdi. Gazete, sistemin ABD Merkez Komutanlığı tarafından koordine edildiğini yazdı. İsrail’in, diplomatik ilişkileri olmasa da bazı Arap ülkeleriyle de iş birliği yaptığı belirtildi.
Gazetenin bahsettiği, “Komşu ülkelerdeki radar sistemleri”nden biri, Kürecik Üssü değil mi? Sosyal medyada neredeyse “Hamas’ını bilmeyen atasını ne bilir?” diyenler, İsrail’in Kürecik’ten korunduğunu bilmiyor mu? Biliyor elbette! Öyleyse bu ikiyüzlülüğe ne demeli?
***
Bölgede Türkiye’yi yakından ilgilendiren bir olay daha var. Arap aşiretleriyle terör örgütü PKK/YPG arasında Suriye'nin doğusundaki Deyrizor ilinde çatışmalar var. ABD Hava Kuvvetleri, PKK’nın imdadına koştu ve Arap aşiretlerine hava saldırısı düzenledi. Açıklamalarda ise “İran destekli gruplara hava saldırısı”ndan bahsedildi!
Hani Türkiye, burada ABD’nin kurmaya çalıştığı devlete engel olacaktı?
***
ABD zaten İsrail’i korumak için silah ve mühimmat vermekle kalmadı, kendi askerî personeliyle İsrail’in Gazze’de giriştiği soykırıma da katıldı...
Beyaz Saray Sözcüsü Jean-Pierre, günlük basın brifinginde, "İsrail'i savunacağız fakat (İran'la) çatışmanın büyümesini veya yayılmasını istemiyoruz" dedi.
Berlin'de bir mahkeme ise Hamas'ın 7 Ekim'de İsrail'e düzenlediği sürpriz saldırıdan sonra 11 Ekim'de Berlin'deki bir gösteri sırasında "Nehirden denize, Filistin özgür olacak" sloganı atan 22 yaşındaki bir kadını 600 Euro para cezasına çarptırdı.
Yargıç, 7 Ekim saldırılarından kısa bir süre sonra bu sloganın kullanılmasının, kanlı eyleme destek ve İsrail'in var olma hakkının inkârı anlamına geldiğini belirtti.
“İsrail’in var olma hakkını korumak” Almanya’nın da meselesi! Peki Filistin’in var olma hakkını kim koruyacak? İsrail ile iş birliği yapan Arap ülkeleri mi yoksa Türkiye topraklarından İsrail’in korunmasına hizmet eden siyasi iktidar mı?
***
Amerikalı bir yetkili, bir gazetecinin, “İsrail’in kendini koruma hakkından söz ediyorsunuz. Filistin’in kendini koruma hakkı yok mu?” sorusuna cevap veremedi?
Türkiye’deki siyasi iktidara da ben soruyorum:
-Siz, Kürecik füze kalkanı ile kimi koruyorsunuz? İsrail’i mi, Filistin’i mi? Gerçekte İsrail’i koruyorsanız, söylemde Hamasçılık yaparak kimi kandırıyorsunuz?
Soğan-sarımsak patates, sebze ekmeyin” ne demek?
09 Ağustos 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Millî Merkez Genel Sekreteri, yüksek kimya mühendisi ve eski DPT uzmanı Haluk Dural, “Küresel ısınma sebeplerinden birisi olarak gösterilen atmosferdeki Metan gazının azaltılması için Dünya Ekonomik Forumu öncülüğünde hazırlanan gıda üretiminin yasaklanmasına yönelik anlaşma hakkındaki gerçekler...” sunumuyla, https://www.globalresearch.ca/13-nations-sign-agreement-engineer-global-famine/5860390 adresinde yayınlanan Hunter Fielding imzalı ve “13 Ülke, Gıda Arzını Yok Ederek Küresel Açlığa Yol Açmak İçin Anlaşma İmzaladı” başlıklı araştırmayı paylaştı.
Dural, “Bu faşist sapıklar, insanları açlığa sürükleyerek nüfus azaltılmasının peşindeler... Atmosferdeki metan gazı CH4, bilindiği üzere dünyanın sıvı çekirdeği içindeki reaksiyonlarla oluşur ve yanardağlardan ve depremde kırılan fay hatlarından fışkırarak atmosfere karışır. Bu sapıklar her türlü bilimsel gerçekleri çarpıtarak, yalan gerekçeler üretmektedir...” dedi.
***
Araştırmada ise “ABD, tarım endüstrisini yok ederek küresel kıtlığa yol açmayı amaçlayan Dünya Ekonomik Forumu anlaşmasını imzalayan diğer 12 ülkeye katıldı. Dünya Ekonomik Forumu ve Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan anlaşmaya göre gıda üretimi küresel ısınmaya neden oluyor ve ortadan kaldırılması gerekiyor. On üç ülke, ‘metan emisyonlarını azaltma’ kisvesi altında, tarımsal üretimi ortadan kaldırarak ve çiftlikleri kapatarak küresel kıtlığa yol açma taahhüdünü imzaladı.” bilgileri veriliyor ve “BM, Dünya Ekonomik Forumu ve diğer STK'lar yıllardır etsiz beslenmeyi ve böcek proteini tüketimini teşvik ediyor ve milyarderler Illinois eyaletinde, Kanada'da ve Hollanda'da inşa edilen devasa böcek fabrikalarına yatırım yaptı. Un kurtları, cırcır böcekleri ve diğer böcekler, genellikle insanlara tam olarak ne yedikleri konusunda bilgi verecek açık etiketler olmadan, gıda tedarikine eklenecek katkı maddeleri olarak işlenecek.” deniliyor.
***
Gazeteci Ali Ekber Yıldırım ise www.tarimdunyasi.net sitesinde, Çukurova'da çiftçilere resmî yazı ile “ekim yapmayın, su yok” denildiğini yazdı.
Ekber’in yazısına göre Seyhan Sol Sahil Sulama Birliği, 24 Temmuz 2024 tarih ve 13743023.956-1313 sayılı yazı ile çiftçileri, güzlük ekim yapmamaları konusunda uyardı.
Seyhan Sulaması Rotasyon Programı Hakkında konulu yazıda aynen şöyle deniliyor:
“ 12.07.2024 tarihî itibariyle Seyhan Barajında 357.31 hm3(hm3, hektometre küp demek. 1 hektometre küp 1 milyon metreküpe eşit) sulamada kullanılabilir su bulunmakta olup bu miktarın ancak çok yıllık bitkilerin (Narenciye, Her çeşit meyve bahçesi, her çeşit Fidan vb.) su ihtiyaçlarını karşılayabileceğinden, güzlük ekim (Soğan-sarımsak. Patates, Her çeşit sebze vb.) yapılması haâlinde çok yıllık bitkilere su verilmemesi riski oluşacağından, kendi imkânı ile sulama yapabilecek çiftçiler haricinde (Dere yatağı ve drenaj kanalından sulama yapanlar hariç) güzlük ekim için su verilmesi mevcut su bütçesi ile mümkün görülmemektedir.
Bu kapsamda güzlük ürün ekilmesi durumunda mevcut su bütçesi ile su verilemeyeceği konusunun mahalle halkına duyurulması hususunda;
Bilgilerinizi ve gereğini arz/rica ederim.”.
Yazı, 102 mahalleye (köye) bildirilmesi/ duyurulması için muhtarlıklara gönderildi
Ali Ekber Yıldırım, Adana Yüreğir Ziraat Odası Başkanı Mehmet Akın Doğan’ın yıllardır adeta çırpındığını ve “Seyhan Barajı’ndaki kod farkından dolayı milyarlarca metreküp su barajda hiç kullanılmadan duruyor. Barajdaki suyun 3’te 2’si kod farkından dolayı hiç kullanılamıyor. Bu kod farkını giderecek çalışma yapılırsa en azından şimdilik su sorunu çözülür.” dediğini yazdı.
Çukurova çiftçisine, “soğan-sarımsak, patates, her çeşit sebze ekmeyin, su veremiyoruz” ne demek? Tarım Bakanlığı, Seyhan Barajı’ndaki suyu dağıtamıyor mu? Küresel projeye uyum sağlayıp milleti aç bırakmayı mı planlıyorlar?
***
İngiliz basını ise kene popülasyonundaki artış nedenlerinden en önemlisinin dünya sıcaklığının artması olduğuna dair bir araştırmayla ilgili haberler yayınladı!
Oysa ölüme sebep olan Kırım Kongo kenesinin biyolojik bir silah olarak Ukrayna’da üretildiğine dair iddialar da var. Türkiye’de kene ölümlerinin arttığı yıllarda, Orta Anadolu’ya, Karadeniz bölgesine, Güneydoğu Anadolu’ya ve Antalya’ya havadan kene atıldığına dair basında çıkan haberler konusunda, bugüne kadar hiçbir resmî açıklama yapılmadı! Siyasiler ise bu konulara hiç girmiyor!
Orta Asya bölgesel pazarı” ve Türkiye!
10 Ağustos 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İktidar veya muhalefet, uzun süredir Türkiye’de ve etrafında olup bitenlerden başını kaldırarak, “Orta Asya’da/Türk dünyasında neler oluyor?” diye bakmadı.
Bu arada Kazakistan'ın başkenti Astana'da, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Tacikistan ve Azerbaycan liderlerinin katılımıyla Cumhurbaşkanlığı Sarayı Akorda'da, Orta Asya Devlet Başkanları 6. İstişare Toplantısı yapıldı.
Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev’in ev sahipliğinde gerçekleştirilen zirveye Kırgızistan Cumhurbaşkanı Sadır Caparov, Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev, Türkmenistan Devlet Başkanı Serdar Berdimuhamedov ve Tacikistan Cumhurbaşkanı İmamali Rahman katıldı.
Japonya Başbakanı Kişida Fumio, ülkesinde meydana gelen 7,1 büyüklüğünde depremin ardından yapılan “daha büyük deprem uyarısı” üzerine bugünlerde Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan'a düzenlemeyi planladığı geziyi iptal etmek orunda kaldı.
Yani Japonya, Türk Dünyası ile yakından ilgileniyor...
***
Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev, Astana'daki toplantıda yaptığı konuşmada, bölgesel entegrasyonu derinleştirmek ve uzun vadeli ortaklık içeriğini zenginleştirmek amacıyla istişare toplantısının formatının daha da iyileştirilmesi gerektiğini belirterek, Orta Asya Forumu'nun bir sonraki toplantısının Özbekistan'da yapılmasını önerdi.
Orta Asya'nın, jeopolitik konumu nedeniyle küresel güven krizinin ve çatışmaların tırmanmasının tüm olumsuz sonuçlarıyla karşı karşıya bulunduğunu belirten Mirziyoyev, şunları kaydetti:
"Ukrayna ve Orta Doğu'da yaşanan olaylar bölgenin sürdürülebilir kalkınmasına doğrudan etki ediyor. Geleneksel ticaret ve ulaşım zincirleri sekteye uğradı. Yaptırım politikasının esiri olduk, lojistik maliyetler ciddi oranda arttı, enflasyon baskısı artıyor. Küresel sermaye piyasasında fırsatlar daralıyor, korumacılık artıyor ve yeni engeller ortaya çıkıyor."
Bölge istikrarının önemli faktörlerinden olan komşu Afganistan'daki durumun uluslararası gündemde ikinci plana gerilediğini dile getiren Mirziyoyev, "Orta Asya'nın bugünü ve geleceği, ülkelerimiz ve halklarımızın refahının büyük ölçüde ortak çabalarımıza, yakın iş birliğine hazır olmamıza, kararlı önlemler almamıza ve bölgenin çıkarlarını ortaklaşa savunmamıza bağlıdır." diye konuştu.
Mirziyoyev, bölgesel ekonomik ortaklığın geliştirilmesi için yeni bir modele, yeni itici güce ihtiyaçlarının olduğunu kaydetti.
Orta Asya'da “tam teşekküllü bir serbest ticaret bölgesi” oluşturulmasının önündeki engellerin hâlâ devam ettiğini dile getiren Mirziyoyev, "Ortak bölgesel pazarın oluşturulması, uzun vadeli stratejik hedefimiz olmalıdır." ifadesini kullandı.
Dünya Bankası raporlarına göre, bölge ülkelerinin “dünyanın en az entegre olan ekonomileri" arasında yer aldığını belirten Mirziyoyev, bu çerçevede bölgesel ulaşım ve taşımacılık ağının geliştirilmesi, Avrupa Birliği, Çin, Güney ve Güneydoğu Asya ile Orta Doğu pazarlarına erişim sağlayan projelerin hayata geçirilmesi gerektiğini vurguladı.
***
Emekli Büyükelçi Halil Akıncı, 2012 yılında, Türk Konseyi Genel Sekreteri iken İstanbul’da Türk Dünyası ile ilgili gazetecileri kahvaltıya davet etmiş ve faaliyetleri hakkında bilgi vermişti.
Akıncı, “Bugün altı Türk Cumhuriyeti’nin toplam nüfusu, 136 milyon, toplam yüzölçümü, 4 milyon 739 milyon kilometre kare ve toplam gayrisafi millî geliri, 1 trilyon 413 milyar dolardır. Biz hukuki alt yapıyı oluşturur, ulaştırma alt yapısını hazırlar ve etrafımızdaki devletlerde bulunan bizim azınlıklarımızı da iş birliği için değerlendirirsek, 2035’te Dışişleri’nde aynı politikayı takip eden tam bir siyasi blok haline geliriz. 150-200 milyonluk bir blok olacağız. Biz ekonomik temel üzerinden bir entegrasyondan bahsediyoruz, harcı kültür olacak. Bunun artık kesintiye uğramaması lazım.” demişti.
Aradan geçen zaman içinde Türkiye’yi yöneten siyasi kadro, sadece laf üretmiş olsa gerek ki Orta Asya ülkeleri, kendi başının çaresine bakmaya karar verdi ve “Bölgesel ortak pazarın oluşturulması” üzerinde durmaya başladı...
İsrailli bakanın gönüllü göç önerisi!
12 Ağustos 2024 00:01
Son Güncelleme: 12 Ağustos 2024 07:21
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yahudi şarkıcı Ofer Levi, çektiği videoda Türkiye’yi de hedef alarak "Netanyahu’ya sesleniyorum. Arkandayız. Kutsal kitabımız Tevrat düşmanlarımızı yok etmemizi emrediyor. İran'a, Yemen'e, Türkiye'ye atom bombası at.” dedi.
İsrail Hükûmeti’nin Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir ise Hamas ile ateşkes ve esir takası anlaşması yapmak yerine Gazze topraklarını işgal ederek göçü teşvik etmeleri gerektiğini söyledi.
İsrail'deki Maarif gazetesine demeç veren Ben-Gvir, Hamas'ı ezdiklerini ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun, Hamas ile ateşkes ve esir takası anlaşmasını kabul etmesinin "çok büyük hata" olacağını söyledi.
Ben-Gvir, "Gazze topraklarını işgal eder ve onlara yaptıklarının bedelini toprakla ödeyeceklerini söylersek, yakıt girişini durdurursak ve gönüllü göçü teşvik edersek, nihayetinde tam bir zafer elde edeceğimize inanıyorum. Bu bizim İsrail tarihinde ilk kez veya iki kez yaptığımız bir şey değil, bunu bir kez daha yapabiliriz." ifadelerini kullandı.
Öte yandan Yediot Ahronot gazetesi de Netanyahu'nun, hükûmetinin düşmesi anlamına gelse bile ABD baskısı altında Hamas ile anlaşmaya varmak için görüşmelere katılacağını yazdı.
Beyaz Saray Ulusal Güvenlik İletişim Danışmanı John Kirby, Gazze'de ateşkes müzakereleri için tarafların 15 Ağustos Perşembe günü Doha veya Kahire'de bir araya geleceğini, müzakere görüşmelerine İsrail'in bir heyet göndereceğini açıkladığını ve "Hamas'ın heyet göndereceğinin" Katar tarafından taahhüt edildiğini söylemişti.
***
Diyelim ki şarkıcı Ofer Levi bir fanatiktir ve her toplumda bu tür insanlar bulunabilir fakat Gazze’nin tamamen boşaltılmasını isteyen kişi, İsrail’in Ulusal Güvenlik Bakanı’dır! Üstelik Refah sınır kapısında biriken 1 milyon Filistinlinin, kuzeye doğru göç edebileceğine dair ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin’in açıklaması da var. Austin, geçtiğimiz Mayıs ayında, ABD Temsilciler Meclisi’nde düzenlenen bütçe oturumunda, Refah’ta sivillerin hepsinin tahliyesinin gerçekleşmesi konusunda şüpheleri olduğunu belirtmiş, “1 milyon insanın nereye gidebileceği” sorusuna ise “muhtemelen Kuzeye” şeklinde karşılık vermişti!
Bu açıklamalar ABD ve İsrail hükûetlerinin, Gazze’nin ve Filistinlilerin geleceği konusunda ortak bir karara vardıkları ve bu kararı uygulamakta olduklarının delilidir.
Altın madalyada altın oranı yüzde 1!
Strateji uzmanı emekli General Nejat Eslen, “Paris Olimpiyatları hakkında genel değerlendirme” başlığı altında şu notları paylaştı:
*Olimpiyat açılışı, LGBT şovuna dönüştürülmüş ve böylece olimpiyat tek cinsiyetli toplum oluşturma gayretlerine alet edilmiştir.
*Oyunlarda farklı kromozomlu, erkeksi sporcular kadınlarla yarıştırılarak aynı amaca hizmet edilmiştir.
*Olimpiyat oyunlarına plaj voleybolu, üçlü basketbol, badmington, tırmanma gibi gereksiz branşlar eklenmiş, bu nedenle de ana branşların değeri göreceli olarak azalmıştır.
*Bu olimpiyat Türkiye için başarısız olmuştur. Bunun ana nedeni ülkede futbola verilen gereksiz değerdir. Medya futbol dışındaki sporları yok saymaktadır. Türkiye'de süper ligin lider takımları ulusal takımlar değildir. Bu takımlar ciddi alt yapıları olmayan yabancı oyuncular topluluğudur. Futbola verilen önem bu şekilde devam ettikçe diğer branşlarda başarılı olmak daha da zorlaşacaktır.
*Ata sporu güreşte de Türkiye başarısız olmuştur. Yağlı ve karakucak gibi kaynaklardan potansiyeli olan gençlerin minder güreşine yönlendirilmesi gerekir.
*Olimpiyatlarda alınan sonuçlar, ülkenin mevcut durumunun ve gerçekte var olmayan yüz yıl vizyonunun aynasıdır.
***
Bir önemli değerlendirme de X’te, Thebest adıyla sayfası bulunan Figen öğretmenden geldi. Mesajı aynen şöyle:
“Olympic gold medals; 1908: 100% gold 2024: 1% gold!”
Yani 1908 Londra olimpiyatlarında verilen altın madalyanın yüzde yüzü altındı. 2024 Paris Olimpiyatlarında altın diye verilen madalyaların ise yüzde 1’i altın...
Thebest’e verilen cevaplardan birinde ise “2024 Olimpiyatları'nda 400 etkinlik vardı, 1908'de ise 43 etkinlik. Paris’te yüzde 100’ü altın olan madalya dağıtsalardı, elimizde altın kalmazdı” deniliyor. Herhalde cevabı veren Fransız...
İktidarın korkulu rüyası: Sokak röportajları
14 Ağustos 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Başkanı Ebubekir Şahin, 8 Ağustos'ta sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, ekonomik ya da siyasi yönlendirmeler yapmak amacıyla “sokağın sesi” adı altında “masumane bir formatta” pazarlanan sokak röportajlarının, ancak ve ancak yayıncısının öznel fikrini destekleyen görüşler olarak dikkati çektiğini öne sürerek şu ifadeleri kullandı:
“Sadece verilmek istenen mesaj doğrultusundaki görüşlerin yer aldığı röportajlarda, sanki genelin sesiymiş veya toplumun büyük bir kesiminin görüşüymüş gibi yansıtılan vatandaş fikirleri, nesnellikten uzak, maksatlı yönlendirici tarafıyla dezenformasyona yol açmaktadır. Bu tarz yanıltıcı röportaj teknikleri, kitleleri bilinçli olarak etki altına almak amacıyla kullanılmaktadır.
Bilhassa, yeni medya platformlarındaki bu tür yayıncılık faaliyetleri ve paylaşımlar, görsel yayıncılık alanında faaliyet gösteren Anayasal bir kurum olan RTÜK'ün takibindedir. RTÜK, kitleleri sosyolojik çatışmalara sevk eden bu tip yayın faaliyetleriyle alakalı görsel yayıncılık ilkeleri kapsamında gerekli çalışmaları yapmakta ve sürdürmektedir."
Bu açıklamanın üzerinden dört gün geçtikten sonra sosyal medyada yayınlanan İzmir’de sokak röportajında konuşan bir kadın “Cumhurbaşkanına hakaret” ve “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek” iddiasıyla tutuklandı.
***
Önce sokak röportajlarıyla ilgili bir siyasi karar alınıyor, ardından bir tutuklama kararı geliyor!
RTÜK Başkanı, sokak röportajlarının, yayıncısının görüşlerini yansıttığını söylüyor... İyi de mevcut medya kimin görüşünü yansıtıyor? Sahibinin yani iktidarın görüşünü değil mi?
RTÜK açıklaması ve ardından gelen tutuklama kararından çıkan sonuç şudur: Medyayı kontrol altına alan iktidar, sosyal medyadaki sokak röportajlarından çok rahatsızdır. Hatta bu röportajlar, iktidarın korkulu rüyası hâline gelmiştir. Bu sebeple, topluma korku salarak sokak röportajlarına son vermeye çalışıyorlar.
Buna da bir çare bulunur elbette!
“Faiz politikası sebep; işsizlik rekoru sonuç!”
CHP Tekirdağ Milletvekili Faik Öztrak, TÜİK'in 2024 Haziran ayı işsizlik verileriyle ilgili değerlendirmesinde, "Resmî işsizlerin sayısı bir ayda 234 bin kişi artarak 3 milyon 305 bin kişiye ulaştı. Bu, 2021 Şubat ayından sonra işsiz sayısına kaydedilen en yüksek artış. Gerçek işsiz sayısı ise daha önce görülmemiş şekilde, tek bir ayda 2 milyon 129 bin kişi artarak 11 milyon 553 bin kişiye çıktı. Türkiye’deki gerçek işsizlerin sayısı, dünya üzerindeki 111 ülkenin nüfusunu aştı." dedi.
Öztrak, "TÜİK, verileri ne kadar makyajlarsa makyajlasın, vatandaşlarımız yaşadığını biliyor. 'Faiz sebep' diyerek ekonomiyi kimin alt üst ettiğini, kendisinin hayat pahalılığı ile işsizlik arasına sıkışmasına kimlerin sebep olduğunu çok net görüyor. Ekonomide genel seçimleri kazanmak için faizleri yüzde 8’lerde tutmanın faturası giderek daha net ortaya çıkıyor. Bu gidişle olan bir kere daha orta direğe, dar ve sabit gelirlilere olacak." diye açıklama yaptı.
Hani Erdoğan, "faiz sebep, enflasyon sonuç" diyordu ya, bu sözü, "faiz politikası sebep, işsizlik rekoru sonuç" şeklinde düzeltmek gerekiyor.
Bağdat'ta bir otelde, Kerkük’e vali seçmek!
Irak Türkmen Gazeteciler Cemiyeti Dış İlişkiler Sorumlusu Dr. Kürşat Çavuşoğlu, Kerkük'le ilgili net bir açıklama yaptı.
Çavuşoğlu, “Bağdat’ta bir otelde Türkmen temsilcilerinin ve diğer tarafların yokluğunda Kerkük Valisi ve yerel yönetim belirlendi. Türkmenlerin dışlandığı seçimi Kerküklüler mahkemeye taşıdı. Türkmen, Arap ve Kürt unsurlar arasında 'Dönüşümlü Valilik' formülü gündeme gelmişti. Kimin vali olacağı üzerine söz konusu unsurlar arasında görüşmeler devam ederken böyle bir toplantının Kerkük’te değil Bağdat’ta bir otelde yapılması ve tarafların haberi olmadan Kerkük Valisi ve yerel yönetimin belirlenmesi yasa dışıdır ve kanunsuzdur. Türkmenlerin dışlanması, Kerkük için de Irak için de iyi değildir. Kerkük’te huzuru bozabilecek yeni bir oldubittiye imza atıldı. Bu girişimin, toplumsal barış ve huzura hizmet etmeyeceği açıktır." dedi.
ABD, Rusya’yı göstererek Türkiye’yi kuşattı!
15 Ağustos 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“Eski ABD Savunma Bakanlığı danışmanı Emekli Albay Macgregor, Judging Freedom adlı YouTube kanalında yaptığı açıklamada, ABD'nin Suriye'de PKK ve diğer örgütleri silahlandırarak Türkiye'ye saldırmaları yönünde teşvik ettiğini söyledi” şeklindeki haberin uydurma olduğu söyleniyor ama ABD’nin, Suriye’nin kuzeyinde 100 bin kişilik PKK/YPG ordusu kurduğu bir gerçek... Burnumuzun dibindeki gerçeği görmek için bunu ABD’den birisinin açıklamasına gerek yok.
Daha yakın zamanda Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Kuzey Suriye'de, eğer 30 bin TIR silah, mühimmat, araç-gereç Irak üzerinden buraya sokuluyorsa, acaba 'ben dünyanın en güçlüsüyüm' diyenler bunu neyle izah edecekler, bunu hangi demokratik anlayışla izah edecekler?” dememiş miydi?
Yani üç PKK/YPG'liye bir TIR silah ve teçhizat düşüyor!
Peki bu silahlar çok fazla değil mi?
Strateji uzmanı Nejat Eslen bu konuda, "ABD burada, 'pre positioning' yani 'önceden depolama' uyguluyor. Soğuk Savaş döneminde NATO ülkelerinde yaptıkları buydu. Gerekirse, kendi ordusu ile müdahale edebilmek için önceden silah ve teçhizat yığınağı yapmak. Bunu uyguluyorlar." demişti...
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, “Irak ve Suriye’de PKK/YPG’ye ait olan bütün altyapı, üstyapı tesisleri, enerji tesisleri bundan sonra güvenlik güçlerimizin topyekûn meşru hedefidir. Üçüncü tarafların PKK/YPG’li tesislerden ve şahıslardan uzak durmasını tavsiye ediyorum” demiş ve SİHA’ların kullanıldığı hava operasyonları başlamıştı. ABD, ordusu, Türk SİHA’larından birini düşürmüş ve böylece operasyon sona ermişti!
***
ABD, sadece Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyinden değil, Ege’den, Girit adasından, Yunanistan sınırına 20 kilometre mesafeden yani Dedeağaç’tan da Türkiye’yi kuşatmış durumda. Balkan ülkelerinin stratejik yerlerinde ABD üsleri var. Şimdi bu kuşatmaya Doğu’da Zengezur koridorunun da eklendiği bildiriliyor.
Milliyet’ten Hüseyin Narin’in haberine göre ABD ordusu Temmuz 2024'te Eagle Partner tatbikatı için Ermenistan'a çıkarma yaptı. ABD ordusunun resmî internet sitesinde Ermenistan'da çekilmiş onlarca fotoğraf yayınlandı. Fotoğraflarda Amerikan askerlerinin Ermenistan askerlerine silah eğitimi verdiği, iki ülke bayraklarının önünde poz verildiği görüldü.
Azerbaycan basını, Temmuz ayında gerçekleşen tatbikatın bitmesine rağmen ABD'nin Ermenistan'a ek asker gönderdiğini ve birliklerin özellikle stratejik önemi yüksek Zengezur bölgesine konuşlandırıldığını aktardı.
Zengezur bölgesinde kontrol Rus ordusuna bırakılmıştı. Rus ordusunun bulunduğu yerde ABD ordusunun konuşlanması mümkün olabilir mi?
***
Zengezur’daki durum net değil ama görev süresinin sonuna doğru İstanbul’da gazetecilere açıklamalarda bulunan ABD'nin Ankara Büyükelçisi Jeff Flake, Türkiye ile Rusya arasında devam eden ticari faaliyetlere ilişkin meselelerin ABD için “endişe” olmaya devam ettiğini belirterek bu faaliyetlerin engellenmesi gerektiğini Türk yetkilere anlatacaklarını söyledi!
Flake, ayrıca ABD'nin, “Türkiye'den Rusya'ya giden ABD yapımı askerî teçhizat” konusunda da kaygılarının devam ettiğini belirterek Ankara'yı bu ihracatı önlemek için iş birliğini artırmaya çağırdı ve “Buradaki temaslarımızla konuştuğumuzda, maksadımızın Rusya'nın savaş yapma kabiliyetinin engellenmesini sağlamak olduğunu vurgulayacağız.” dedi.
Flake, Washington ve Ankara'nın münasebetlerinin 'uzun zamandır olmadığı kadar iyi bir noktada' olduğunu düşündüğünü de belirtti.
Ankara ve İstanbul'da Türk yetkililerle bir araya gelen ABD Ticaret Bakan Yardımcısı Matthew Axelrod de daha sonra ABD basınına verdiği demeçte Türkiye'nin ABD menşeli çiplerin ve Rusya'nın askerî operasyonları için kritik olan diğer parçaların ticaretini durdurması gerektiğini söylemişti.
***
ABD, Türkiye’yi Karadeniz’e sınırı bulunan Bulgaristan ve Romanya’dan da kuşatmıştır ama bununla yetinmemekte, Kanal İstanbul ile Montrö’yü aşarak, Karadeniz’in tamamında savaş gemileri filosu bulundurmak istemektedir. Böylece kuşatmayı dört bir taraftan tamamlamaya çalışıyorlar. Bütün bu üslerin, füzelerin, savaş gemilerinin, uçakların ve tankların, Türkiye’yi değil Rusya’yı kuşatmak için olduğunu söyleyenler de var... Olabilir ama Rusya bahanesiyle Türkiye’nin de kuşatıldığını görmek gerekiyor.
Haydi Abbas; vakit tamam!
16 Ağustos 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı Esenboğa Havalimanı'nda Dışişleri Bakanı Hakan Fidan karşıladı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile görüşen Abbas, bu satırların yazıldığı saatte Meclis’te henüz konuşmamıştı.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Rize'de yaptığı konuşmada, "Bazı siyasi partiler diyorlar ki 'Hükûmet Filistin Başkanını Türkiye'ye davet etsin ve Parlamentoda konuştursun.' Size davet etmediğimizi kim söylüyor? Davet ettiğimiz hâlde gelmeyen Sayın Abbas, kusura bakmasın önce bizden ayrıca özür dilemesi lazım. Davet ettik gelmedi. Bekliyoruz bakalım gelebilecek mi?" demişti.
Erdoğan, Mahmud Abbas'ın Meclis’te konuşturulmasını isteyen Yeniden Refah Partisi Milletvekili Doğan Bekin'e de tepki göstermiş ve “Yeniden Refahlı bir isim, kafadan da galiba sıkıntısı var onun. Biz zaten Mahmud Abbas'ı davet ettik ama olumlu cevap vermedi” diye cevap vermişti. Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan da Erdoğan’ı nezakete davet etmişti.
***
Filistin Devlet Başkanı Abbas, Hamas Siyasi Büro Başkanı Haniye'nin İran'da ve Katar'da düzenlenen cenaze törenlerine katılmamış, Doha'daki törene yardımcısını göndermişti. Abbas, 2016 yılında ölen İsrail eski Cumhurbaşkanı Şimon Peres'in cenazesine katılmıştı...
AKP Sözcüsü Ömer Çelik, Abbas’ın Türkiye ziyareti hakkında bir açıklama yaptı ve şu bilgileri verdi:
-Netanyahu'nun ABD kongresinde konuşacağı haberi Sayın Cumhurbaşkanımıza arz edilince Cumhurbaşkanımız talimat verdi ve Abbas'ın Türkiye'ye davet edilmesini ve TBMM'de konuşmasını arzu ettiğini söyledi. Abbas konuşurken Meclis'te, Haniyye'nin de bulunmasını istemişti. Planlama o şekildeydi. Meclis başkanımızla da o şekilde istişare yapıldı. Heniyye’nin şehit olması, arzulanan tarihte de Abbas'ın mazereti nedeniyle ziyaret olmadı. Abbas'ın programına uygun şekilde Türkiye ziyareti gerçekleşti. Rahmetli şehit Heniyye'nin de bu oturumda olmasını arzu etmiştik...
Bu açıklamadan, Mahmud Abbas’ın, Meclis’teki konuşması sırasında “Haniye”nin de bulunacağı kendisine bildirilince, daveti kabul etmediği; Haniye öldürüldükten sonra Türkiye’ye gelmekte bir sakınca görmediği anlaşılıyor!
***
Emekli Büyükelçi Tugay Uluçevik, Önce Vatan gazetesindeki konuyla ilgili yazısında özetle şöyle dedi:
-Türkiye Filistin davasını destekliyor. Türkiye bu tutumunda duygusallığa da varan ölçüde samimidir. Hâl böyleyken Dışişleri Bakanlığı’ndaki görevlerim sırasında Filistinli resmî şahsiyetlerin Türkiye için herhangi bir hayırhah davranışı hafızamda yer etmiş değildir.
-Filistinli diplomatlar, İslâm İşbirliği Konferansları çerçevesinde ve üyesi bulundukları Bağlantısızlık Hareketi’nin Konferanslarında sürekli biçimde bize karşı Kıbrıslı Rumların ve Yunanistan’ın avukatlığını hatta sözcülüğünü yapmıştır.
-1980’lerde, Lübnan’ın Bekaa Vadisine yerleşmiş olan Filistinli gerillaların, ASALA, PKK ve Türkiye’den kaçmış olan yasa dışı sol örgütlere eğitim alanı sağladığına dair somut bilgiler vardır.
-Yaser Arafat 1982’de Kuveyt’te düzenlediği bir basın toplantısında “Filistinlilerin Ermeniler gibi katliama uğratılamayacağını” ifade etmiştir.
-Filistin Devleti Başkanı Abbas, 14 Haziran 2022 tarihinde GKRY’ye resmî ziyarette bulunmuştur. Abbas Makarios’un mezarına çelenk koymuştur. GKRY’nin o zamanki lideri Anastasiadis, Abbas’a Kıbrıs konusuna verdiği destek için teşekkür etmiştir.
-Filistin Devlet Başkanı Abbas’ın 2023 Haziran ayı içinde Çin'e vaki resmî ziyareti sırasında yayınlanan ortak bildiride, Filistin Yönetimi, Çin'in Sincan'daki Müslümanlara yönelik politikasına destek vermiştir.
-Bu vakte kadar Filistinli Yöneticilerin Türkiye'nin herhangi bir davasına açık ve katıksız destek verdiğinin örneğini hiç görmedim.
-Dış ilişkilerin, diplomasinin temel kurallarından biri "karşılıklılık”tır. Abbas’a gereken mesaj verilmelidir.
***
Uygur Türkleri de Mahmud Abbas’ın gelişine tepkili... Türkiye’deki Doğu Türkistan Türklerinin önderlerinden Hamit Göktürk, bir açıklama yaparak “Filistinli mazlumların zalim devlet Başkanı Mahmut Abbas, Pekin'deki konuşmasında Çin'in Doğu Türkistan’daki Uygur Türklerine karşı giriştiği soykırımı övdüğü için öncelikle ve ivedilikle Türk Milletinden özür dilemelidir! Filistinli dindaşlarımızın kutlu davasına sonuna kadar evet! Çin'in Müslüman Uygur soykırımının vicdan yoksunu destekçisi ve katliam ortağı zalim Mahmut Abbas'a sonuna kadar hayır” dedi.
AKP iktidarı, Abbas’a gereken mesajı vermez! Bu sebeple, o mesajı ben buradan iletmiş olayım:
-Haydi Abbas, vakit tamam... Türkler, Filistin halkını her zaman destekler ama sen buna karşılık çilingir sofralarını, Çin, Ermenistan, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile kurmuş birisin! AKP iktidarının davet etmiş olması, Türk Milleti önünde seni aklamaz...
Kerküklü kardeşlerimiz ne olacak Sayın Fidan?
17 Ağustos 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Irak Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin eş başkanlığında yapılan Türkiye-Irak yüksek düzeyli güvenlik mekanizması toplantısı sonunda Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler ile Irak Savunma Bakanı Sabit Abbasi arasında mutabakat metni imzalandı.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Irak heyetiyle yaptıkları görüşmede terörle mücadeleyi ele aldıklarını belirterek, "Irak tarafının yasaklı örgüt kararı uyarınca PKK iltisaklı üç siyasi parti hakkında kapatma kararı almasından duyduğumuz memnuniyeti dile getirdik." dedi.
Fidan, "Sayın Cumhurbaşkanımızın Bağdat'ı ziyareti sırasında mutabık kalınan 15 yaş altı ve 50 yaş üstü Iraklı kardeşlerimiz için vize serbestisi uygulamasını da 1 Eylül itibarıyla başlatma konusunda karar aldık." dedi.
Bölgenin çok sancılı bir süreçten geçtiğini ve İsrail'in neredeyse bir yıldır Gazze'deki sivilleri acımasızca hedef aldığına dikkati çeken Fidan, "Biz Irak'la Filistin meselesinde tek ses, tek yüreğiz." diye konuştu.
***
Bağdat’ta bu görüşmeler başlamadan önce Kerkük Vilayet Meclisi, 5 KYB’li 3 Arap ve 1 Hristiyan üye ile 10 Ağustos'ta Bağdat'ta bir otelde toplanarak valilik ve meclis başkanlığı için oylama yapmıştı.
KYB'den yapılan açıklamada valilik görevine Rebvar Taha'nın seçildiği açıklanmıştı.
Kerkük Meclisi'ndeki KDP üyeleri, 3 Arap üye ve Türkmen üyeler, oylamayı boykot ederek toplantıya katılmamıştı.
Irak Türkmen Cephesi, söz konusu toplantının yasal olmadığını ifade ederek, iptali için Yüksek Federal Mahkeme'ye başvurmuştu.
Irak Cumhurbaşkanı Abdullatif Reşid, Türkmen ve Arapların itirazlarına rağmen Rebvar Taha'ya, kendisini Kerkük Valisi olarak atayan Cumhuriyet Kararnamesini teslim etmişti.
Valiliğe seçilen Rebvar Taha'nın, imzaladığı ilk resmî yazıda Arapça ve Kürtçenin yanı sıra yer alması gereken Türkmence kaldırıldı.
***
Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Bakanı ve Irak Türkmen Cephesi Yürütme Kurulu Üyesi Aydın Maruf, Kerkük Valiliği ve Meclis Başkanlığıyla ilgili toplantının yasal olmadığını belirterek, Türkmenlerin yeni yerel idarenin dışında bırakılmasını kabul etmediklerini belirtti.
Maruf, yaptığı basın toplantısında, bu adımın anayasaya aykırı olduğunu söyleyerek, Kerkük'te emrivakilerle sorunların çözülmeyeceğine vurgu yaptı. Maruf, Kerkük'te tüm tarafların yer aldığı bir yönetim beklediklerini dile getirdi.
***
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Irak Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin, ortak basın toplantısı sırasında, Kerkük’teki vali atamasına hiç değinmedi...
Fidan, "Biz Irak'la Filistin meselesinde tek ses, tek yüreğiz." diye konuşurken, Kerkük’teki durumu hiç gündeme getirmedi... Tabii ki 40 bin Filistinlinin katledildiği bir zamanda bu açıklamalar yapılmalıdır ama Irak-Türkiye resmî görüşmeleri sonunda yapılan açıklamalarda bir Türkmen şehri olan Kerkük’ten ve oradaki soydaşlarımızdan tek kelimeyle dahi söz edilmemesi Türk Dışişleri’nin böyle bir gündemi olmadığını gösteriyor.
Üstelik Suriyeliler, Afganlar, Afrikalılar yetmezmiş gibi, Irak’tan de Türkiye’ye bir nüfus hareketine sebep olabilecek vize serbestisi kararı verildi. Kararın, aslında Erdoğan’ın Bağdat ziyareti sırasında alındığını da Hakan Fidan açıkladı! Buna göre 1 Eylül’den itibaren “15 yaş altı ve 50 yaş üstü Iraklı kardeşlerimiz için vize serbestisi” uygulanacak!
Bağdat’ta bir otelde Kerkük’e vali seçiliyor, Kerkük Meclis üyelerinin yarısı oylamaya katılmıyor ama Irak Cumhurbaşkanı Abdullatif Reşid, bu seçimi meşru sayarak Kerkük’e vali ataması yapıyor... Türkiye de buna karşılık, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kararıyla Irak vatandaşlarının bir kısmına vize serbestiyeti tanıyor! Ne muhteşem bir dış politika değil mi? “Kerküklü kardeşlerimiz” ne olacak Sayın Fidan?
Yakup Ömeroğlu’nu kaybettik
Avrasya Yazarlar Birliği Başkanı Yakup Ömeroğlu, 58 yaşında hayatını kaybetti. Türk Ocakları’nın düzenlediği Türk Dünyası Gençlik kurultaylarını organize ettiği süreçte tanıdığım Ömeroğlu, hayatı boyunca Türk Dünyası’nın dilde, fikirde ve işte birliği için çalıştı. Ruhu şad olsun.
İktidarın, hukuku çiğnemesi de cebir ve şiddettir!
19 Ağustos 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
TİP’ten Hatay Milletvekili seçilen Can Atalay'ın vekilliğinin düşürülmesinin "yok hükmünde" olduğuna dair AYM kararını değerlendirmek üzere toplanan Meclis Genel Kurulu'nda DEM Parti vekili Gülistan Koçyiğit, söz hakkını TİP vekili Ahmet Şık'a devretti.
Ahmet Şık'ın "Sizde hiç utanma yok. Zerre miktar utanmanız yok. Haysiyetiniz yok" sözleri sonrasında oturuma ara verildi. Aradan sonra tekrar kürsüye çıkan Şık, "Sizden olmayan herkese terörist dediğiniz için Can Atalay'a da terörist demeniz hiç şaşırtıcı değil. Ama herkes bilsin bu ülkenin en büyük terör örgütü hanedanlık ile devlete çöken işte bu sıralarda oturanlardır." sözlerini sarf ettikten sonra AKP’li Alpay Özalan kürsüye doğru giderek Şık'a yumruk attı. Kavgada araya girmeye çalışan DEM Partili Gülistan Koçyiğit'in ise kaşı açıldı.
***
Peki Ahmet Şık’ın iddialarına cevap verildi mi? Verildi ama yumrukla! Dolayısıyla bu bir cevap sayılmaz!
Can Atalay, Gezi olaylarından dolayı, “cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti’ni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçuna yardımdan 18 yıl hapse mahkûm edildi. Tartışma, kararın Atalay vekil seçildikten sonra verilmesinden çıkıyor.
Yargıtay, AKP ve MHP ile Anayasa Mahkemesi arasında bu sebeple çıkan didişmeye girmiyorum... Yazı çok uzar...
Benim ilgilendiğim konu, “cebir ve şiddet kullanmak”la ilgili...
***
Soru şu: Anayasa’yı ortadan kaldırmak amacıyla cebir ve şiddet kullanmış sayılmak için illâ terör örgütü kurmak, silaha başvurmak, adam öldürmek mi gerekiyor?
Anayasa Hukuku hocası Prof. Dr. Kemal Gözler, www.anayasa.gen.tr'de 23 Ocak 2012'de yayınlanan "Aslî Kurucu İktidar - Tali Kurucu İktidar Ayrımı: TBMM Yeni Bir Anayasa Yapabilir mi?" başlıklı yazısında “1982 Anayasasını hukuku çiğnemeden ilga etmenin bir yolu yoktur. Bir Anayasanın, kendisinin öngörmediği bir şekilde ilga edilmesi 'devrim' yapıldığı anlamına gelir. Hukukta 'devrim'in anlamı budur. Anayasanın ilga sürecinde hukukun ihlal edilmesi 'cebir' kullanıldığı anlamına gelir. Cebir kullanıldığını söylemek için illâ ki birilerinin öldürülmesi gerekli değildir. Hukukun dışına çıkıldığı her durumda cebir vardır.” demişti.
Yani “Yeni Anayasa” yapmak amacıyla her gün konuşanlar, aslında cebir ve şiddet kullanmak niyetlerini dışa vurmuş oluyor!
***
Yazar Nihat Genç, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti Siyasi Partiler Kanunu 81, 82, 83. maddeleri uzunca paragraflarla madde madde çok açık şekilde ‘etnik siyaset yapılamayacağını’ söylüyor! Madde çok açık olmasına rağmen Anayasa Mahkemesi 81, 82, 83. maddeleri devreye sokmuyor sokamıyor! PKK’yla iltisaklı olmak da başka bir kapatma gerekçesidir.
81, 82, 83. maddeleri her gün Meclis’te ihlal eden DEM’li vekiller, bütün konuşmalarında bölgecilik, etnikçilik, bölücülük kabilecilik, asabiyetçilik vs. yapıyor ve bütün bu eylemlerinin görmezden gelinmesinin rahatlığıyla yasaları, anayasaya meydan okuyarak deliyor.
Yasaların delinmesine sessiz kalan Cumhuriyet Baş Savcılığı ve Anayasa Mahkemesi ve AKP ve CHP! Yani Anayasa Mahkemesi haklı olarak Atalay’ın vekilliğini onaylıyor ancak aynı Anayasa Mahkemesi 81, 82, 83. maddeyi görmezden gelip etnik siyasete alan açarak ‘yiyin birbirinizi, girin birbirinize, yıkın Meclis’i’ demeye getiriyor!” diyor...
***
Diğer taraftan, Prof. Dr. Yümni Sezen başkanlığındaki Toprak Hattı Grubu’nun açıklamasında özetle “Din, özgürlük, demokrasi ve milliyetçilik istismar edilince, yapılamayacak kötülük kalmaz. Menfaate ve gayri meşruluklara batmış siyasetçi ve yönetici, istismar ettikleriyle insanları kandırınca, yan güçlere sığınılır. Aşırı partizanlık ve ‘parti devleti’ uygulamaları, çeteleşmeye, mafyalaşmaya dönüşmüştür. Maddî-manevî güç (para, silah, saptırılmış din, emir altına alınmış hukuk) hâkimiyet kurmuştur. İş, istismarda ve kandırmakta kalmamış, şımarıklıklar başlamıştır. İhtiras, doyumsuzluk, yalan, aldırış etmemek, bu işin tabiatındandır.” deniliyor.
***
Öyleyse, sadece terör örgütlerinin veya destekçilerinin eylemleri değil, mevcut Anayasa’ya, kanunlara, uymadan, yani hukuk tanımadan hükûmet etmek de terördür.
Gezi olaylarında, cebir ve şiddeti, ilk olarak siyasi iktidarın emriyle devlet güçleri kullanmış, göstericilerin çok küçük bir kısmı, buna benzer tepki göstermiştir. Yurt çapındaki gösteri yapanlara ise yer yer “sivil görünümlü” saldırılar olmuştur! “Camide bira içtiler, üstüme işediler” yalanlarını da devlet gücü elinde olan siyasi iktidar kullanmıştır...
Ayrıca sokak röportajında konuşanı tutuklamak da iktidarın halka gözdağı vermesidir
Sorun sadece Grönland’a girmek değil!
20 Ağustos 2024 00:01
Son Güncelleme: 21 Ağustos 2024 03:14
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Önce Prof. Dr. Ahmet Ercan’ın Grönland açıklarında dev bir gemiden geçtiği mesajı okuyalım:
-Artık Grönland’a çok yaklaştık. Atlas Okyanusu’nun kuzey güney doğrultusundaki orta yarığı üzerinden geçtik. Deniz, beş metrelik dalgalarla çalkalanıyor. Sol yanımızdan ev büyüklüğünde bir buzdağı geçti, serserice denizde yüzüyordu. Kaptan bir açıklama yaptı ve sürekli olarak boğuk sesli düdüğü çalarak uyarıda bulunuyor. Bu uyarı kime, onu anlamadım.
-Şu anda aklımda Grönland’a girememek var... Binlerce kilometre uzaktan Türkiye’den gelip de Grönland Adası’na çıkamayacak o arkadaşların durumu... Hepsi haklı olarak ateş püskürüyor. Düşünün gemide 3200’ü yolcu yaklaşık 4400 kişi var. Gemide, Grönland’ın üç bin kişilik küçük bir köy olan limanına çıkamayacak yalnızca 18 kişi var. O 18 kişinin çoğu da Türk ve bunlar Türkiye’nin seçkin mühendisleri, iş adamları. Terörist ya da sığınmacı değil, Türkiye’nin kaymak takımı... Ancak Danimarka adası olan Grönland seçkin Türkleri almıyor. Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin itibarı yerlerde sürünüyor. Düşünün burada yaklaşık 60 milletten insan var karaya çıkamayan yalnızca Türkler ve beş Çinli... Gemide WC temizleyen Filipinli, Hintli karaya çıkabiliyor, Türkler çıkamıyor. Türkiye’yi, Atatürk Türkiye’sini, cumhuriyetimizi bu duruma sokan sözde Türkiye’nin yöneticileri güzel gün yüzü görmesin.
-Gemide herkes “deprem olacak mı hocam?” diye soruyor. Türkiye’nin depremi her gün oluyor her gün. Ülkemizin saygınlığını yitirmesinden daha büyük deprem olabilir mi acaba? Paranız cebinizde, dünyayı bile gezdirmiyorlar size... Her ülke didik didik Türkleri inceliyor, sanki cinayet işlemiş dünyanın tek suçluları gibi. Türk dendiğinde yurt dışında herkes ürperiyor, kaçıyor, tiksiniyor. Yazıklar olsun! Türkleri bu duruma düşüren sözde Türkiye’nin yöneticilerine yazıklar olsun, ağzımızdan burnumuzdan getirdiler, yaşamımızı kararttılar. Yazıklar olsun.
***
Danimarka-İngiltere Schengen vizesi olan Türkler, 50 bin kişinin yaşadığı dünyanın en büyük adası olan Grönland’a alınmıyor ama muhalefet, bu tür sorunlara yeşil pasaportun kapsamını genişletecek yasa teklifleriyle yanaşıyor.
Meclis’te bu konuya ilişkin yasa teklifi sayısı 19’a yükseldi.
Sözcü’nün haberine göre yasa teklifleri, TIR şoförleri, muhasebeciler, bekçiler, muhtarlar, 15 yıllık basın kartı sahibi gazeteciler, 15 yıllık mimarlar, mühendisler, özel sektördeki doktorlar, eczacılar gibi birçok meslek grubuna yeşil pasaport verilmesini içeriyor. Bu teklifler kabul edilirse, yeşil pasaport sahibi olanların sayısı 1 milyon 200 bin kişiden 2 milyona çıkacak.
***
Bazı belediyelerin gri pasaport almasını sağladığı çok sayıda Türk, Avrupa’da kalınca, özellikle Almanya, bu pasaportu taşıyanlara daha fazla sorgulama yapmaya başladı. Yani Türkiye’nin resmen, “görevlidir” diye pasaport verdiği, 90 günlük vize sahibi sayılan insanlar, vatana dönmedi! Böyle olunca gri pasaportun da bir kıymeti kalmadı.
Avrupalı veya Amerikalı emekliler, dünyayı geziyor... Çoğunluğu cep harçlığı kadar maaş alan Türk emeklisinin, böyle bir şansı yok...
Bu durumda, pasaportu yeşil yapsanız ne olacak?
***
Bir tarihte Avustralya’daki Türkler konferansa davet etti. Vize için bilgi edinirken öğrendim ki Avustralya, vize verse bile mülakat için Ankara’ya büyükelçiliğe çağırıyor! Avustralya, gelişmiş bir ülke ama sonuçta bir İngiliz sömürgesi. Buna rağmen Türkleri, ülkesine kabul etmek için mülakata alıyor! Davet eden dostlara gelemeyeceğimi bildirdim...
Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenler, kendi vatandaşına ne kadar itibar ediyor ki, dünyanın diğer ülkeleri de itibar etsin? Türkiye’de sığınmacı olmak, Türklerden daha fazla haklara sahip olmak anlamına geliyor! Üstelik dünyanın dört bir tarafından sicili belli olmayan insanlara vatandaşlık verildi. Vatandaşlık veya oturum hakkı verilenler arasında mafya mensubu olan çok sayıda aranan kişi var!
***
Avrupa, Suriyelileri Türkiye’de tutmak için iktidara para karşılığında geri kabul anlaşması imzalattı. ABD ise Afgan askerlerini gizli bir anlaşmayla İran’dan otobüslerle geçirip Türkiye’ye getirdi.
Türkiye artık partizanlıktan dolayı gelecek umudu kalmayan gençlerinin, bir an önce yurt dışına gitmeyi hayal ettiği bir ülke haline geldi. Ahmet Ercan Hoca, herhalde yeşil pasaport sahibi olarak Grönland’a girmiştir ama herkese yeşil pasaport vermek de çözüm değil ki. Çözüm, önce devletin, hukuk devleti olması ve kendi vatandaşını itibarlı bir hayat standardına kavuşturmasıdır. O da uygulanan politikalarla mümkün değil.
1. Kılıçarslan’ı silmek ne demek?
21 Ağustos 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Diyarbakır Silvan’da, DEM Partili Belediye Meclisi, 1. Kılıçarslan Meydanı’nın adını Kürtçe Rindexan olarak değiştirdi.
Anadolu Selçuklu Hükümdarı 1. Kılıçarslan’ın mezarı Silvan’da bulunuyor.
Diyarbakır gazetelerinde Rindexan, şöyle anlatılıyor:
-Rindexan, 1926'daki Sason isyanının lideri Mihemede Aliye Yunus’un kızıdır. Sason ayaklanması sert bir şekilde bastırıldıktan sonra, Rindexan yaralı olarak yakalanır. Rivayete göre esir alan komutan, Rindexan’a sahip olmak ister. Rindexan, “Babamın topraklarında olmaz” der. Komutan, “Babanın toprakları nerede bitiyor?” diye sorar. Rindexan, “Malabadi köprüsünün ortasında...” diye cevap verir. Rindexan, Malabadi Köprüsü’ne gelince Batman çayına atlayıp hayatına son verir.
Bu rivayetin herhangi bir tarihi delili olmadığı da haberlerde belirtiliyor.
***
Peki 1. Kılıçarslan kimdir?
Tarih, 1. Kılıçarslan için “Haçlı Seferi'nde mağlup olup başkent İznik'i Bizans'a teslim etmek zorunda kaldıktan sonra 1101 Haçlı Seferi'nde üç ayrı Haçlı ordusuna karşı kazandığı başarılarla Haçlı hareketini durdurmuş; İstanbul'dan Suriye'ye giden yolun hem Bizans, hem de Haçlı ordularına kapanmasını sağlamıştır.” diyor.
Yani, 1. Kılıçarslan, Anadolu’da o dönemde kim yaşıyorsa, hepsini Haçlı ordularından korumuştur. O dönemde Anadolu’da yaşayan kadınlar da Bizans ordusunun tecavüzlerine maruz kalmaktan kurtulmuştur.
Kısacası, 1. Kılıçarslan, o dönemde bölgede yaşayan Kürtlerin de namusunu korumuştur.
Bu sebeple 1. Kılıçarslan’ın adının silinip yerine bir rivayete dayalı olarak Rindexan adı verilmesi, Sason ayaklanmasından daha tehlikeli bir olaydır.
***
Siyasi partilerden sadece Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, konuyu hem Tele-1’deki programda gündeme getirdi hem de “DEM/PKK Türkiye’nin topraklarının büyük bir bölümü üzerinde önce federe Kürdistan sonra bağımsız Kürdistan hedefinin peşinde koşuyor. Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Adana, Mersin, Hatay dâhil olmak üzere PKK/DEM kontrolünde bir federe Kürdistan kurulacak ancak İstanbul, Ege ve Akdeniz sahillerinin rantı da PKK yandaşı mafya ve DEM’li iş adamlarının elinde olacak. Güzel rüya! Bu rüyayı görüp kan ve ter içinde kâbustan uyananlar tarihe bir sorsunlar.” diye mesaj yayınladı.
“Türk olmaktan kurtulan” AKP’den bir tavır beklenmiyor; Abdullah Öcalan’ın “eşit vatandaşlık” teranesine devam eden CHP’den de...
MHP’den ve İYİ Parti’den ses bekleniyor!
MHP eski milletvekili Mustafa Hidayet Vahapoğlu, 2022 yılı Mayıs ayında, Meclis’te yaptığı konuşmada “Anadolu Selçuklu Devletinin Sultanı 1. Kılıçaslan’ın kabri Diyarbakır’ın Silvan ilçesindedir. Söz konusu alana Selçuklu mimarisine uygun bir anıt mezarın yapılması konusunu Bakanlık ve Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu’nun dikkatlerine getiriyorum.” demişti...
Şimdi ise 1. Kılıçarslan’ın adı Silvan’dan siliniyor ama MHP henüz bir açıklama yapmadı! Devlet Bahçeli, iş adamı Ali Koç ile görüşmesinde “17-25 Aralık”ı gösteren saati arka plana koyunca başlayan “Cumhur İttifakı’nda çatlak mı var?” tartışmalarına cevaben “Cumhur İttifakı, Türk tarihinin varoluş refleksi, Türk milletinin varlık ve birlik remzidir.” diye başlayan bir mesaj yayınlandı.
Öyleyse “Anadolu’da Türk tarihinin varoluş refleksi, Türk milletinin varlık ve birlik remzi” olan 1. Kılıçarslan adı Cumhur İttifakı iktidarında Silvan’dan nasıl silinebiliyor?
***
Halk TV’nin “1. Kılıçaslan gitti, Rindexan geldi” başlıklı haberinde ise “Silvan Belediyesi, ‘Çok dilli belediyecilik’ kapsamında çeşitli adımlar atmaya başladı. İlçe girişine Kürtçe, Türkçe ve İngilizce ‘İlçemize hoş geldiniz’ tabelası asan belediye, hizmet binasında Kürtçe anons hizmeti de başlattı.” ifadeleri kullanıldı...
Oysa 1. Kılıçarslan adının Silvan’dan silinmesi, Güroymak adının, Abdullah Gül döneminde Ermenice Norşin olarak değiştirilmesi gibidir.
Yer adları, devletin egemenlik simgeleridir. 1. Kılıçarslan’ın adını Silvan’ın meydanından silmek, o toprakları vatan yapanlara hakaret olduğu gibi, “Biz, Türk devletinin egemenliğini tanımıyoruz” demektir.
Konunun odatv’de de aynı şekilde 1. Kılıçarslan ve “Rindexan’ın güzelliği”ni yansıtan sembolik bir şekilde resmedilmesi ve magazin haberi gibi değerlendirilmesi, Türk egemenliğiyle dalga geçmektir!
Yalnız herkes bilmeli ki, bu fetret dönemi de geride kalacak, Türkiye kuruluş rayında yoluna devam edecektir...
Deprem illerinde 31 Ağustos’ta vergi depremi!
22 Ağustos 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Deprem bölgesinde mücbir sebep hâlinin 31 Ağustos’ta sona erecek olmasıyla ilgili olarak konuyu gündeme getirmem için telefon eden dostlar var.
Ben bu yazıda, konuyu en iyi bilenlerin yani, deprem bölgesindeki ticaret ve sanayi odası başkanları ile bir bölge milletvekilinin önerilerine yer veriyorum. Bize düşen, kamuoyuna duyurmak...
***
Depremden etkilenen kentlerin ticaret ve sanayi odalarının başkanları, 20 Temmuz 2024 günü toplandı. Antakya Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Hikmet Çinçin, deprem dolayısıyla ilan edilen mücbir sebep hâlinin 31 Ağustos'ta sona ereceğini belirterek "Depremden en çok etkilenen Hatay, Adıyaman, Kahramanmaraş ve Malatya ile Gaziantep'in İslahiye ve Nurdağı ilçelerinde mücbir sebep süresi mutlak surette uzatılmalıdır." dedi.
Çinçin, depremden etkilenen illere özel teşvik düzenlemelerinin hayata geçirilmesi gerektiğini kaydetti.
Toplantıya, Adıyaman Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mehmet Torunoğlu, Kahramanmaraş Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mustafa Buluntu, Malatya Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Oğuzhan Ata Sadıkoğlu ve İslahiye Ticaret Odası Başkanı Selahattin Türkmen de katıldı.
***
CHP Malatya Milletvekili Veli Ağbaba da, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında deprem bölgesinde 31 Ağustos tarihinde sona erecek mücbir sebep hâlinin mutlaka uzatılması gerektiğini kaydetti.
Ağbaba, 6 Şubat depremlerinin üzerinden 19 ay geçtiğini belirterek, “Deprem bölgelerinde Malatya başta olmak üzere konut inşası, yerinde dönüşüm, rezerv alan ve iş yerleriyle ilgili maalesef çok ciddi sıkıntılar devam ediyor. Bu şartlar altında, Malatya, Adıyaman, Hatay, Kahramanmaraş ve Gaziantep İlinin İslahiye ve Nurdağı ilçelerindeki mükellefler için mücbir sebep hâli 31 Ağustos’ta sona erecek. Maalesef tüm çabalarımıza rağmen, Maliye Bakanı sosyal medya üzerinden mücbir sebep süresinin uzatılmayacağını duyurdu. Bakan Şimşek, tam da 17 Ağustos depreminin yıl dönümünde, ‘asrın felaketi’ olarak nitelendirilen 6 Şubat depreminden etkilenen iş çevreleri için beklentileri boşa çıkaran açıklamayı yaptı” ifadelerini kullandı.
“Deprem bölgesi için özel SGK ve vergi teşvikleri beklerken mücbir sebep süresi bitirilerek bölgeye ikinci deprem yaşatılıyor” diyen Ağbaba, “Malatya’da 27 bin 500 bağımsız iş yeri deprem sonrası kullanılamaz hâle geldi. Esnaf konteyner çarşılarda, yol kenarlarına konulan, alt yapısı, otoparkı, suyu olmayan konteynerlerde satış yapmaya başladı. Hâlen 3 bin 500 esnafımız konteynerlerde ticaretini sürdürmeye çalışıyor. Ama şehir merkezinde alışılagelmiş yerlerinden uzakta kurulan konteyner çarşılar, alışveriş hacmini ciddi şekilde azalttı. Şehrin en işlek caddesi Kışla Caddesi esnafını, millet bahçesine hapsettiler. 10 esnaftan 1’i ancak dükkânını açabildi. Şehirde işlerini devam ettiremeyen binlerce esnaf-tüccar Malatya’yı terk etti” dedi.
***
Ağbaba “Esnafın bırakın yasal ödemeleri yapmayı, vergisini Bağ-Kur’unu ödemeyi, satacak malı yerine koyacak parası kalmadı. Depremden 1. derecede etkilenen, yıkıma uğrayan Malatya gibi Adıyaman gibi, Hatay, Kahramanmaraş gibi şehirlerde ticari hayatın ‘normalleşme’si daha uzun yıllar alacak. Eğer mücbir sebep sona ererse ertelenen vergi ve SGK borçları dağ gibi işverenlerin önüne çıkacak, tüm deprem illerinde bu borçları ödemeye esnafın da işverenin de gücü yetmeyecek. 21 metrekarelik konteynerde kazanılan parayla birikmiş borçları ödemek imkânsız. Şehirlerde yıkımlar devam ediyor. Enkaz kaldırma çalışmaları devam ediyor. Şehirler, psikolojik, sosyal ve ekonomik anlamda normalleşmeye hazır değil” diye konuştu.
Ağbaba, “Van depreminde mücbir sebep hâli 5 yıl sürdü. Bu kadar geniş bir bölgeyi etkileyen bir afetin etkilerinin 1,5 yılda bitmesi mümkün değil. Depremden en çok etkilenen İl / İlçelerde, hayat henüz normale dönmemiştir. Şartlar ve yeniden normale dönene kadar, esnaflarımız yeni iş yerlerine kavuşuncaya kadar mücbir sebep süresi mutlak suretle uzatılmalıdır” dedi.
Yorum yapmaya gerek yok. Yerden göğe kadar haklılar
AKP’nin gerçek kuruluş felsefesi!
23 Ağustos 2024 00:01
Son Güncelleme: 23 Ağustos 2024 00:11
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
"Deprem illerinde 31 Ağustos’ta vergi depremi" başlıklı yazıma, X'te yorum yapan İsmail Davran "Suriyeli sığınmacılara 13 yıldır tahammül eden iktidar kendi vatandaşı olan depremzedelere 1.5 yıl bile yıl tahammül edemiyor." dedi.
Aslında iktidar, Suriyeli sığınmacılara tahammül etmiyor, onları Türkiye'nin nüfus yapısını değiştirmek için özellikle getirdi... Bu sebeple sığınmacıların, barınma, beslenme ve sağlık sorunlarını karşılıksız çözüyorlar. Bu da yetmiyor, bir kısmını vatandaş yapıyorlar.
***
AKP İstanbul il başkanıyken Aziz Babuşçu, “AKP iktidarından önce hepimiz Türk’tük. Etnik farklılıkları bahane ederek farklı isteklerde bulunmak yasaktı.” demişti.
Yani AKP'nin kuruluş felsefesi, Türk olmaktan kurtulmaktır! Tayyip Erdoğan da uzun yıllar "Türk yerine Türkiyeli diyelim" propagandası yapmıştı.
1995 yılında Avrupa Birliği, Hollandalı tarihçi Erik Zürcher’e, “Türkiye’nin Modern Tarihi” adlı bir kitap yazdırmıştı.
Zürcher, kitabında, “Tekelci bir şekilde Türk dili ve kültürüne bağlı bir milliyetçilik yerine, vatandaşlığa bağlı yeni bir milliyet kavramı yaratmak gerekir!” ifadesini kullanmıştı. Tayyip Erdoğan başından beri bu zihniyet üzerinden politika yaptı..
AKP Grup Başkanvekili Ayşenur Bahçekapılı da “Anayasayı değiştireceğiz ve vatandaşlıktaki Türklük tanımını kaldıracağız. Yoksa demokratikleşmeyi yapamayız. Vatandaşlık tanımı da değiştirilecek. Herkes kendi etnik kökenini ifade edebilecek ve üst kimlik olarak ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım’ diyecek. İşte bu, sorunu çözer” demişti.
2011 yılının Nisan ayında Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Sosyalist Grup Başkanı Andreas Gross, NTV ana haber bülteninde Can Dündar’ın sorularını cevaplandırırken Tayyip Erdoğan’ın kendisine verdiği bilgileri ifşa etmişti.
Gross, “Tayyip Erdoğan, Anayasa’nın ilk maddelerinin yalnızca bir geçiş sürecinde var olabileceğini söyledi. Ve kendisi de Türkiye’nin artık birinci madde ya da üçüncü madde gibi Türklüğe vurgu yapan maddelere ihtiyacı olmadığını, olmayacağını söyledi. İleride... Bence bu çok ilgi çekici bir yorumdu. Dolayısıyla bizim Türkiye’yi çok dikkatli bir şekilde desteklememiz gerekiyor” demişti.
Andreas Gross, Anayasa'daki Türklük maddelerini kaldıracağı için Erdoğan'a destek olmaları gerektiğini söylüyordu.
***
Güncel konuya gelelim... AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı, “Baştan sona, birinci maddeden son maddesine kadar yeni bir anayasa yapacağız” diye mesaj yayınlayınca CHP Milletvekili Hasan Öztürkmen, “AKP'nin Anayasanın ilk 4 maddesini de değiştirmeyi arzuladığı bu sözlerle ifşa oldu” dedi.
Öztürkmen, Yazıcı’nın bu çıkışının, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un verdiği “1921 model anayasa” mesajının devamı ve tamamlayıcısı olduğunu söyledi. Öztürkmen, “İyi bilinmelidir ki, TBMM alet edilerek girişilecek böyle bir anayasa darbesine seyirci kalmayacağız. Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerine el uzatılamaz! Cumhuriyet Devrimimize ve Anayasanın ilk 4 maddesine dokunulamaz” dedi.
***
Abdülhamit Gül de Adalet Bakanı iken "Bugün 1921 Anayasası'nın ruhuyla, cumhuriyetimiz yeni anayasayla taçlanacaktır" demişti.
Aslında 1921 Anayasası'na dönüşü ilk isteyen, teröristbaşı Abdullah Öcalan idi. Öcalan'ın, "Kürt sorunu başta olmak üzere Türkiye'nin yaşadığı sorunların çözülmesi için 1921 Anayasası'nın günümüze uyarlanması gerekir. 1916-20 sürecinden sonra 1921 Anayasası oluştu. Bu anayasanın daha sonra netleştirilip demokratikleştirilmesi beklenirken 1924 Anayasası ile -bu anayasada tamamen Kürtlerin inkârı vardır- daha oligarşik ve bürokratik bir anayasa hâline getirildi. Şimdi de AKP anayasası hâline getiriliyor. Ben, 1921 Anayasası'nı yeniden güncelleyelim diyorum" demişti.
***
CHP Gaziantep Milletvekili Hasan Öztürkmen'in çıkışı son derece doğrudur ama bu bir kişisel tepkidir. Aynı tepkiyi CHP Genel Başkanı Özgür Özel veya Ekrem İmamoğlu'nun vermediğini herkes görüyor. Zaten Altılı Masa'nın mutabakat metninde bulunan “1921 Anayasası’nın nispeten kapsayıcılığının peşinden kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti, sonraki anayasalarında daha dar kalıplara girmiştir." ifadesi ortadadır. Bu metne, İYİ Parti'nin bile imza attığını da hatırlatayım.
Kısacası, "Yeni Anayasa” diyenler, gerçekte Abdullah Öcalan'ın talepleri doğrultusunda bir anayasa hazırlamaktan söz ediyor...
Ağaçlar, baltaya neden oy verir?
24 Ağustos 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Son günlerde Amerikalı şair ve yazar Charles Bukowski’nin bir sözü sık sık paylaşılıyor:
"Ormanlar yok oluyordu ama ağaçlar baltaya oy vermeye devam etti. Çünkü sapı tahtadandı ve kendilerinden sandılar!”
Halk, İslâmı siyaset aracı olarak kullananları, sadece son 22 yılda değil, her zaman kendinden zannetti! Çünkü “Allah” diyorlardı, namaz kılıyorlardı, “başörtüsü” diyorlardı, “imam-hatip” diyorlardı... Oysa ünlü İngiliz casus Lawrence de namaz kılıyordu!
Yine halk, milliyetçiliği siyaset aracı olarak kullananları, daha doğrusu milliyetçileri kontrol edenleri kendinden zannetti çünkü terör örgütüne karşı esip gürlüyorlardı. Oysa bir taraftan da Türkiye’yi Türk olmaktan çıkarmaya çalışan siyasi iktidara kayıtsız şartsız destek veriyorlar...
Halk, sosyal demokrasiyi savunanları kendinden zannetti. Uygulamada ise çok yerde kriptoları, milletvekili veya belediye başkanı yaptıkları ortada...
***
Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ, Prof. Dr. Hasan Ünal’ın Anayasa tartışmasıyla ilgili mesajlarını paylaşırken kriptolardan bahsetti:
“Türk siyasetinin temel sorunu Türk görünümlü kripto Ermeni, Rum vs. kendilerini Türk kabul etmeyenlerin siyasette kurduğu gizli ittifak ağı ve bu ağ üzerinden kurdukları etkinliktir. Bunlar Türk olmanın önemsiz olduğunu, İslamcı veya sosyalist görünüm ile savunurlar. Aslında ne İslamcı ne sosyalisttirler sadece bu fikirleri Türk düşmanlıklarına kılıf yaparlar. Sonunda Türk Milleti bunlara Türkiye’de Türklerin yaşadığını hatırlatmak zorunda kalacak.”
Prof. Dr. Hasan Ünal ise şöyle diyor:
“Ekonomik kriz, sığınmacılar/kaçaklar gündemi kara bulutlar gibi tepemizdeyken yeni anayasaya odaklanmak, hükûmeti de ana muhalefeti de epeyce silkeleyebilir çünkü anayasa gündeminin siyasal Kürtçüler, küreselci liberaller gibi eski gündemler peşinde koşanlar dışında toplumda karşılığı yok.
Millî-üniter esaslar üzerine inşa edilmiş ve oldukça başarılı, modern bir yapıya sahip Atatürk'ün kurduğu bu devleti federal veya federalimsi hâle getirmeye kalkışmak ve bunu da bu coğrafyada ve içinde yaşadığımız dönemde yapmaya kalkışmak en basitinden akıl işi değil
Dört yılı aşkın bir süredir gıda fiyatlarının sürekli arttığı ve halkın burnundan soluduğu bir dönemde böyle gündemlere kalkışmak hükûmet ortakları için adeta siyasi intihar olacağı gibi bu gündemlerin içinde debelenecek bir ana muhalefeti de epeyce hırpalayacaktır
Ülke ekonomik olarak güllük gülistan olsa bile dışarıdan zorlanan ve özellikle Amerika'nın bölgede sınırları değiştirerek Kürdistan kurma projesiyle doğrudan alakalı bu gündemi çöp sepetine atmanın tam zamanıdır. Çok kutupluluk bunun için en iyi fırsatları sunmaktadır.”
***
Takip edenler bilir. Kriptolar ile ilgili “Gizli Ermeniler” adlı bir kitabım var. Zaman zaman da kripto sorununu hatırlatırım. Biliniz ki özellikle Atatürk ile sorunu olanların çoğunluğu kriptodur.
Kimliklerini gizleyerek, İslâmcı veya sosyalist geçinenlerin ortak tarafı, aşağılık kompleksi yüzünden, Atatürk’e ve Türklüğe saldırmaktır. Milliyetçi geçinenler, bunu yapamasa da Türklük aleyhindeki uygulamalara ses çıkarmaz!
Konuyu 2 Haziran 2021’de “Atatürk'e hakaret ve kirli kan meselesi!” başlığı altında özetle şöyle incelemiştim:
“Rakamlar ortadadır; Atatürk modeli, bütün mazlum milletlerin başkaldırmasını sağlamış ve İslam Dünyası yeniden ortaya çıkmıştır. Bundan en çok rahatsız olan Batı dünyasıdır. Bu itibarla, Atatürk'e iftira atmayı, hakaret etmeyi meslek edinenlerin, bilerek veya bilmeyerek Batı dünyasına hizmet ettiği açıktır. Zaten bunların birçoğu gizli din taşımaktadır, kriptodur!
Bu durum, Hrant Dink'in yazdığı ‘kirli kan’ konusunu hatırlatmaktadır. Hrant Dink, etnik kimliğini ve buna bağlı olarak dinini gizleyen soydaşlarının kanından bahsediyordu. Bunların araştırmasını yapıyordu ve çok büyük ihtimalle bu sebeple katlettirildi.
Burada kastedilen, kimliğini ve dinini gizleyenlerdir. Zaten Türkiye'nin asıl sorunu da budur!
Türkiye'de bütün kriptoların yani gizli din taşıyanların maskesi indirilmelidir ki psikolojik bunalımdan çıksınlar da Türkleri ve Atatürk'ü rahat bıraksınlar!”
***
Türk Milleti, bunca tecrübeden sonra kendisini ortadan kaldırmaya azmetmiş sözde İslamcı, sözde milliyetçi veya sözde sosyalistlere yanılıp da oy vermesin...
Yoksa Türk’ün kanını sel gibi akıtacaklar...
Arslan Bulut yazdı: Tarım arazilerine “çökme” yönetmeliği!
26 Ağustos 2024 00:01
Son Güncelleme: 26 Ağustos 2024 16:45
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
"Ağaçlar baltaya oy verir mi?" başlıklı yazımla ilgili bir mesaj gönderen Bülent Ozan Çoban, "İskandinav mitolojisindeki Tanrı Odin'in oğlu Thor'a verdiği baltanın sapı da hayat ağacının dalından yapılmıştır. Hayat ağacını yok edebilecek olan, tek bir balta olduğu için şeytan, hizmetkârları vasıtasıyla o baltayı ele geçirmeye çalışır. Balta iktidarı temsil ediyor. Binlerce yıllık mitolojik efsaneler bile her şeyi açıklamaya fazlasıyla yetiyor. Çünkü hâlâ aynı şeyler yaşanıyor dünyanın her tarafında." dedi...
Türkiye’den bir örnek verelim... Türkiye'de ağırlıklı olarak çiftçi oylarıyla iktidar olan AKP, o baltayı eline aldı ve Tarım ve Orman Bakanlığı, “İşlenmeyen Tarım Arazilerinin Tarımsal Amaçlı Kiraya Verilmesine İlişkin Yönetmelik” yayınladı. Bakanlık, mülkiyeti gerçek veya tüzel kişilere ait olup üst üste iki yıl süreyle işlenmeyen tarım arazilerini, arazinin vasfının değiştirilmemesi ve tarımsal üretimde kullanılması şartıyla sezonluk olarak kiraya verecek. Tarım arazileri, Türk vatandaşı olan gerçek kişilere, sivil toplum kuruluşlarına ve meslek odalarına kiralanabilecek.
***
Tarım uzmanı gazeteci Ali Ekber Yıldırım, YouTube hesabından yayınladığı videoda, konunun ilk olarak koronavirüs salgınının yaşandığı dönemde AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Ekilmeyen bir karış tarım arsası bırakmayacağız” sözleriyle gündeme geldiğini hatırlattı. Yıldırım, yasal düzenlemenin Erdoğan’ın açıklamasından dört yıl sonra geldiğine dikkat çekti ve şöyle dedi:
“Bugün çiftçi ürettiği ürünü satamamaktan şikâyet ediyor. Bursa-Karacabey’de, Burdur’da, Aksaray’da, Kahramanmaraş’ta, Konya’da, ülkenin her yerinde çiftçiler eylem yapıyor. Çiftçiler ‘Ürünüm tarlada kaldı, satamıyorum’ diyor. Bir yanda elinde ürünü var, satamayan bir üretici var ve ‘Ben önümüzdeki dönem ekmeyi düşünmüyorum’ diyen bir kesim var. Bir yandan da siz bir yönetmelikle işlenmemiş arazileri kiraya vererek insanlara üretim yaptırıyorsunuz. Burada bir çelişki var çünkü önce üretim yapanın desteklenerek elindeki ürününün satılmasını, çiftçinin zarar etmemesini, çiftçinin üretime devam etmesini sağlamanız gerekiyor.”
***
CHP 27. Dönem Milletvekili Gürsel Tekin de Tekin, "Önce çiftçiyi zarar ettir, tarlasını ekemez hâle getir. Tarla ekilmeyince bu sefer de çiftçinin tarlasına çök!" ifadesini kullandı.
Tekin, açıklamasında, "Sandıkta atılan her oyun bedelini 85 milyon ödüyor. 35 milyon dönüm araziyi tarım dışı bırakılmasına neden olan AKP iktidarı, 4 milyon çiftçiyi toprağından etti. Şimdi bu toprakları sen ekemiyorsun, benim uygun göreceğim kişiler ekecek diyor." şeklinde konuştu.
Tarım sektöründeki desteklerin yetersizliğine de değinen Tekin, "Uzun bir süredir desteklere ulaşamayan, mazot ve gübre fiyatlarındaki artışlar nedeniyle maliyetleri karşılayamayan çiftçilerin karşısına şimdi de ekmediği tarlaların zorunlu olarak kiralanması kararı çıktı. Bunun adı mülkiyet gaspıdır." dedi.
Deprem sonrası benzer senaryoların yaşandığını belirten Tekin, "İsteği binaya senin yerin kötü deyip yıkıp yeni düzen kuran da bunlar değil mi?" diyerek, rezerv alan uygulamasına atıfta bulundu. Tekin, "Bu kararlar, mülkiyet hakkının açıkça ihlalidir. Borca batan, ürünü para etmeyen çiftçilerin arazisine çökme planı yapanlar bu karardan vazgeçmelidir. Ayrıca, bu karar siyasi partiler tarafından yargıya taşınmalıdır." dedi.
***
İktidar, ekilmeyen araziyi kiralama yönetmeliği çıkararak, İskandinav mitolojisindeki gibi çiftçinin hayat ağacına baltayla saldırmış oluyor. Yalnız o baltayı iktidarın eline veren de çiftçidir. Bunun delili ise son seçimlerde, büyük şehirlerde CHP kazanırken, kırsal kesimde AKP’nin birinci parti durumunu açık arayla korumasıdır...
Alparslan, 26 Ağustos 1071’de Anadolu’yu yeniden Türk vatanı yapacak süreci başlatmıştı. Atatürk de 26 Ağustos 1922’de Büyük Taarruz’u başlatarak, Anadolu’yu işgalden kurtarmış ve tarım arazilerini de “mütegallibe”nin elinden alarak Türk çiftçisine geri vermiş; Güneydoğu’da da toprak reformu kararı almış ama buna ömrü yetmemişti.
Çiftçi, uğruna dedelerinin şehit veya gazi olduğu vatanın kıymetini bilemedi ve iktidar yaptığı kadrolar, tarım arazilerine, yeni bir mütegallibe sınıfı oluşturarak el koymaya karar verdi.
NOT: Mütegallibe, Osmanlı’nın son döneminde, derebeyliğe dönüşerek yozlaşan tımar sisteminde, devletten aldığı vergi toplama yetkisini kötüye kullanıp, vergiyi fazla toplayan ve yarısına el koyarak zenginleşen, sonra da yüksek faizle borç vererek, borcunu ödeyemeyen çiftçinin topraklarını elinden alan zorba takımına denilirdi.
Erdoğan ve Beşar Esad’ın üslubu!
27 Ağustos 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, Türkiye ile ilişkileri değerlendirirken, “Küresel durum, bizi, bir dostumuzun bıçaklanmasının yol açtığı yaraların acısını yaşamadan, düzeltilebilecek şeyleri düzeltmek için daha hızlı çalışmaya itiyor. Bu sebeple Türkiye ile ilişkilere ilişkin birden fazla tarafın, yani Rusya, İran ve Irak’ın ortaya koyduğu girişimleri ele aldık’’ ifadelerini kullandı.
Esad, “İlişkileri yeniden tesis etmek için öncelikle bu ilişkinin bozulmasına neden olan sebeplerin ortadan kaldırılması gerekir ve biz hiçbir hakkımızdan vazgeçmeyeceğiz. Herhangi bir müzakere sürecinin başarılı olması için güvenilecek bir referansa ihtiyacı vardır. Daha önceki toplantılarda sonuç alamamanın nedenlerinden biri de referans eksikliğidir. Suriye, Türkiye’nin işgal ettiği topraklardan çekilmesi ve teröre verdiği desteği durdurması gerektiğini sürekli vurguluyor” dedi ama şunu da ekledi:
“Bazı Türk yetkililerin “Suriye’nin çekilme olmazsa Türklerle görüşmeyeceğiz” dediğimiz iddiası doğru değil. Önemli olan net hedeflerimizin olması ve bu hedeflere nasıl ilerleyeceğimizi bilmemizdir.”
***
Tayyip Erdoğan’ın yıllarca “katil” diye suçladığı Beşar Esad, bugüne kadar Türkiye, hatta ABD hakkında konuşurken hep yaşanan gerçeklerden hareket etti, yalan söylemedi ve kimseye hakaret etmedi. Türkiye’yi yöneten kadro ile halkı ayrı tuttu ve Türk Milleti’ni hep dost olarak andı.
Ahmet Davutoğlu, ABD’nin Suriye’den isteklerini Beşar Esad’a Türkiye’nin istekleri gibi anlatırken bile Esad, üslubunu bozmadı...
Erdoğan, bir defasında “Biz Özgür Suriye Ordusu’nu Obama döneminde ABD ile beraber kurduk” itirafında bulundu.
PKK veya PYD/YPG, Türkiye için neyse, Özgür Suriye Ordusu da Suriye için aynıdır. ÖSO’yu terör örgütü olarak kabul ediyorlar.
Bütün bunlara rağmen Esad, çok ölçülü bir dil kullanıyor...
Esad, belki bir gün Türkiye ile ilişkilerin düzeleceğini umuyor ama saygılı bir dil kullanmasının sebebi bu değil. Türkiye’nin katkısıyla ülkesinin üçte biri işgal edilmiş bir devlet başkanı olsa da hep seviyeli bir dil kullanmasının sebebi çok basit; devlet adamı ciddiyetiyle hareket ediyor...
***
AKP iktidarı, Suriye’de ABD politikasını uyguladı. ABD ise buna karşı, kendi kurduğu IŞİD bahanesiyle, Peşmergeleri ve PKK’yı, Türkiye üzerinden Suriye’nin kuzeyine getirdi ve orada 100 bin kişilik bir ordu meydana getirdi, eğitti, silahlandırdı. Son olarak PKK’yı hava savaşına da hazırlamaya başladılar...
Bu açık düşmanlık karşısında, Erdoğan, Türkiye’ye karşı PKK’nın hamiliğini üstlenen ABD’ye yönelik, laftan başka bir icraat ortaya koymadı. Laflar ise iç kamuoyuna yönelik. ABD, ayrıca PKK’ya dokunamasın diye Türkiye’ye “32 kilometreden daha fazla Suriye topraklarına giremezsin” diye yasak koydu, AKP iktidarı buna harfiyen uydu...
ABD ile iş birliği yapan AKP iktidarı, Türkiye’nin güvenliğini tehlikeye atmış oldu.
***
Üslup bozukluğu, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerini bile zedeledi. Erdoğan, İsrail’e yönelik olarak “Biz nasıl Karabağ'a girdiysek, nasıl Libya'ya girdiysek bunun benzerini aynen onlara da yaparız. Yapmamak için hiçbir şey yok.” deyince Azerbaycan, devlet gazetesinin başyazısı ile cevap verdi ve “Türkiye'nin ya da başka bir ülkenin Azerbaycan topraklarının işgalden kurtarılmasına katıldığını, siyasi ve manevi desteğin yanı sıra özellikle askerî alanda başka yardımlar da sağladığını iddia etmek temelden yanlıştır. Bilerek veya bilmeyerek ortak düşmanımız olan dünya Ermenilerine mevzi kazandırmaktır!" ifadesi kullanıldı.
Ardından Putin, Azerbaycan’ı ziyaret etti ve Kuzey-Güney yolunun açılması konusunda tarihî bir anlaşma yaptı, Türkiye’nin açılmasını istediği Zengezur koridoru ise herhalde rafa kaldırıldı!
Sebep, Erdoğan’ın dış politikada bile üslubuna dikkat etmemesidir.
İsrail’e lafla cevap vereyim derken Azerbaycan’ı küstürmek, akla, mantığa, devlet adamlığına ve Türkiye’nin çıkarlarına uygun mudur?
Malazgirt savaşına melekler de katıldı mı?
28 Ağustos 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Doğrudur, yanlıştır ayrı bir konu ama “Fatih, İstanbul’u kuşattığında Bizans’ta papazlar meleklerin cinsiyetini tartışıyordu” şeklinde bir iddia vardır ya Malazgirt tartışmasında da benzer konuşmalar yapılmıştır. Ahmet Anapal isimli bir yorumcu 22 Ağustos 2017’de katıldığı Akit TV’deki programda, “Malazgirt, bir Türk zaferi değildir; Anadolu’yu İslam’a açan bir Ümmet-i İslam zaferidir.” demişti. Anapal konuşurken arka planda yeşil renklerle şöyle bir ibare yazılmıştı: “3 bin nişanlı melek at sürdü Alparslan’ın ardından!”
Malazgirt’te savaşan meleklerin Alparslan’ın komutası altına nasıl ve hangi anlaşma ile girdiklerine dair bir bilgi vermemişlerdir! Çanakkale Zaferi için de benzer hurafeler yaygındır...
***
Tayyip Erdoğan, “Burada şunun özellikle vurgulanması gerekiyor: Malazgirt Türklerle birlikte tüm Müslümanların zaferidir. Alparslan'ın ordusunda Kürtler, Araplar ve İslam'la müşerref olan diğer kavimlerden Müslümanlar düşmana karşı omuz omuza savaşmış, mübarek kanları işte bu topraklarda birbirine karışmıştır” dedi.
Araplar da melekler gibi savaşa katılmışlarsa, komutanlarının adları neydi? Zamanın Müslüman Arap tarihçileri, neden böyle bir bilgiye hiç yer vermemişlerdir?
“Malazgirt’te Kürtler” konusu da siyasi bir projedir. Projeyi ilk olarak PKK’nın başı Abdullah Öcalan gündeme getirmiştir. Öcalan, “ortak vatan” dediği siyasi hedefe dayalı yeni bir tarih uydurmuştu.
Öcalan, avukatları vasıtasıyla yaptığı açıklamada da işi abartmış, “Bu savaş, sadece bir millete indirgense bile niceliğe bakıldığında Türklerden daha çok Kürtlerin savaşı olabilir. O zamanlar Kürtlerin bölgede dört beş emirliği vardı ki bunların Alparslan’a verdikleri asker sayısı, Türklerin sayısından üç-dört kat fazlaydı.” demiştir.
Bu çerçevede yapılan yayınlarda, Alparslan’ın ordusunun dört bin kişi olduğu yazılmış, Kürtlerin ise 10 bin askerle savaşa destek verdikleri öne sürülmüştür.
Mervani beyliğinin 10 bin asker gönderdiği ama Alparslan’ın dört bin kişiyle yola çıktığına, toplam 14 bin kişinin, 200 bin kişilik Bizans ordusunu yok ettiğine inanılabilir mi?
O dört bin kişi, Alparslan’ın merkez karargâh birliği olabilir ancak... Bugünkü “Cumhurbaşkanlığı muhafız alayı” gibi... 4 bin kişiyle, 200 bin kişilik orduya karşı çıkılabilir mi?
“Melekler de Malazgirt savaşına katıldı” demek, “4 bin kişilik ordu” masalından daha mantıklı görünüyor! Gülüp geçilecek bu tür iddialar, Türk vatanına ortak çıkarmak için yakın zamanlarda uydurulmuştur.
***
Alparslan’ın Malazgirt’teki 50 bin kişilik ordusunun komutanlarının tamamı Oğuz beyleridir. Alparslan’ın 50 bin kişilik ordusunun komutanlarının adları, bütün Arap tarihçilerin eserlerinde de vardır...
Bütün tarihçiler, bu arada Arap tarihçiler, Malazgirt’te Alparslan’ın 50 bin kişilik ordusunun komutanlarının adlarını yazmıştır: Afşin Bey idaresindeki Türk akıncı kuvvetlerinin başlıca kumandanları, Ahmet Şah, Atsız, Arslantaş, Dilmaçoğlu Mehmet Sanduk Bey, Artuk Beyi Gevherayin, Tarakoğlu, Mansur Bey, ayrıca Alparslan’ın kardeşi Yakuti Bey, Kutalmış oğlu Süleyman’ın oğulları, Sav Tekin, Altun Tak ve Ak Sungur ve Danişmend Beyliğinin bütün askerleri...
Bu komutanların emri altında bugünkü Türk ordusunda olduğu gibi Kürtler de Araplar da bulunmuş olabilir ama o tarihte Mervani beyliğinin 10 bin asker çıkarabilecek bir nüfusa sahip olması, Alparslan’ın ise 4 bin kişiyle savaşa katılmış olması mümkün müdür? Bu durumda Selçuklu sultanı Alparslan’ın Mervani beyliğinin emri altına girmesi gerekmez miydi?
Bir de Malatya Haber gazetesinin bir değerlendirmesi var... Haber girişinde özetle “Milyonlarca sığınmacının Türkiye’ye yerleşmesini sağlayanların Malazgirt’i kutlaması, 30 Ağustos zaferini ise mahalli kurtuluş savaşı derecesine düşürmesi, ‘Yeni Türkiye’nin ilginç bir görüntüsü...” deniliyor.
***
Peki, bugün Erdoğan neden bu büyük zaferi, Türk zaferi olmaktan çıkarmaya çalışıyor? Bu bir algı operasyonudur. Erdoğan, “Milletin çeşitliliğine dayalı Anayasa” yapmak istediğini açıklamadı mı? Milleti çeşitlendirmek için Malazgirt’i de çeşitlendiriyor ki Suriyeliler ve Afganlar kalsın, anayasayı da bu çeşitliliğe göre hazırlasın...
“Sığınmacılar” denilen milyonlarca Suriyeliyi ve ayrıca Afgan ordusunun askerlerini Türkiye’ye bu amaçla getirdiler. “Onlar muhacir biz ensar” diyerek, bu kavimler göçünü ve istilayı İslami kılıfa büründürdüler...
Türkiye’ye sürülenlerin boşalttığı Suriye’nin kuzeyinde, fiilen PKK/PYD devleti kurulmadı mı? ABD ve İsrail’in ilk hedefi, bu değil miydi? Türkiye’yi Atatürk çizgisinden çıkarmak, CIA ajanı Graham Fuller’in “Yeni Türkiye projesi” değil midir?
Alparslan, Erdoğan ve Anadolu’nun kapıları!
29 Ağustos 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tarihçiler, Malazgirt zaferiyle, Alparslan’ın Türklere Anadolu kapılarını açtığını söyler. Tabii Anadolu’da, Milattan önce de İskitler vardı. Reşideddin tarihine göre Oğuz Kağan, Batı seferinde Suriye’ye kadar inmiş, Mısır’ı vergiye bağlamış ve Türk devletini 18 yıl Antakya’dan yönetmişti ama bu bilgileri Batılı tarihçiler yazmadığı için bizimkilerin çoğu hiç duymamıştır! Bu, ayrıca ele alınması gereken bir konu...
Malazgirt’ten ve Büyük Selçuklu döneminden sonra Anadolu Selçuklu Devleti ve onun da dağılmasıyla Anadolu’da Türk beylikleri kurulması, Malazgirt ile ilgili tarih yorumunun doğru olduğunu gösterir.
***
Alparslan, Anadolu’nun kapılarını, bugünkü Türkmenistan merkezli coğrafyadan gelen İskitlerin torunlarına yani Oğuz Türklerine açmıştı. Osmanlı’dan sonra Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurulması ise Alparslan’ın Malazgirt zaferini takip eden dönemlerde, Anadolu ve Trakya’nın her köşesinde Oğuz Türklerinin yerleşmiş olması sayesindedir. Zaten devleti kuran Mustafa Kemal Atatürk de Osmanlı tarafından Balkanlara yerleştirilen Karamanoğulları içindeki bir Yörük boyunun çocuğudur. Makedonya’nın Kocacık köyünde, Atatürk’ün akrabası olan Yörüklerin bugünkü çocuklarının birçoğu sarışın ve mavi gözlüdür. Kız veya erkek ayırt etmeden, Kocacık’taki bu Yörük çocuklarının gözlerinin içine bakarsanız Mustafa Kemal’i görürsünüz...
Tıpkı Toros yaylalarındaki Yörük çocukları gibi... Trakya’da da yer yer aynı duyguları yaşarsınız...
Atatürk, öyle bir tarih bilincine sahipti ki Büyük Taarruzu, Malazgirt Zaferi’nin yıldönümünde; 26 Ağustos’ta başlattı, 30 Ağustos’ta zaferle bitirdi. Atatürk, Anadolu’dan Türkleri yeniden atmak isteyenleri, İzmir’de denize döktü. Ondan önce de Kazım Karabekir, Doğu cephesinde Ermeni ordusunu mağlup ederek Doğu sınırlarını çizmişti.
Sonuç olarak Atatürk ve silah arkadaşları, Alparslan’ın Türklere açtığı Anadolu kapılarını korudu ve işgalcilere kapattı!
Cumhuriyetin kuruluşundan 88 yılı sonra yani 2011’den itibaren dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakanı Tayyip Erdoğan, Anadolu’nun kapılarını milyonlarca Suriyeli ve Afgan’a açtı. Bu politikaların sorumlusu olan iki kişiyi de Cumhurbaşkanı yapan Devlet Bahçeli ise şimdi Hüda-Par başkanı ile fotoğraf veriyor...
***
Bu satırları, Erdoğan’ın Malazgirt’e ortak çıkarmaya çalışması ve bu sayede milletin çeşitliliğine dayanan bir Anayasa yapmak istemesi sebebiyle yazdım ama yazıya Denizli’deki bir cinayet haberiyle başlayacaktım...
Denizli'de bahçesine koyunlar girdi diye bahçe sahibi, eline av tüfeğini alarak sürü sahibinin evinin önüne geldi. Sürü sahibi ve yakınları, 75 yaşındaki Mehmet Ali Aslan'ın elindeki tüfeği almak için çabalarken tüfek ateşlendi. Sürü sahibi Hikmet Duman, karnından yaralanarak hayatını kaybetti.
Anadolu’da benzer cinayetler çok yaşanmıştır. Yeni ektiği mısır tarlasına tavuklarını sokan komşusuna ateş edenler olmuştur. İstanbul’da ise İBB’nin, Zeytinburnu sahilindeki çay bahçeleri için cinayetler işlenmiştir. Sonra İBB, kiracıların tamamını çıkararak bu bölgeyi park yaptı da cinayetler son buldu. Yani yorgan gitti, kavga bitti...
***
İktidar tarafından milyonlarca Suriyeli veya diğerlerine Anadolu’nun kapıları açılırken, yani bütün bahçelerine, tarlalarına girilirken, ordu yıpratılır ve dönüştürülürken muhalefet ne yaptı? Birkaç kaç kişi dışında, muhalefet seyretti...
Halk ne yaptı peki? Haberdeki gibi bahçesine koyun girdi, tarlasına tavuk girdi diye cinayet işledi ama ülke, milyonlarca yabancıya işgal ettirilirken sesini bile çıkarmadı!
AKP’ye oy verenler, Erdoğan’ın “ensar-muhacir” söylemini tekrarladı. Ümit Özdağ, Zafer Partisi’ni kurup, konuyu birinci gündem maddesi haline getirdiğinde, diğer partilere oy verenlerle birlikte AKP’ye ov verenler de biraz uyanmaya başladı!
Halkın büyük bir kısmı, iktidar nimetlerinden yararlanmaya öncelik verdiği için Anadolu’nun kapıları, pencereleri, bacaları, mutfak-balkon kapıları bile milyonlarca yabancıya açıldı.
Şimdi de milletin uyanık olup da sahip çıkmadığı vatana ortak yaratmak için algı operasyonu ile tarihi çarpıtıyorlar ama muhalefet hâlâ sessiz...
***
Bu operasyonlardan bütün seçmenler, atalarına ve gelecek nesillere karşı sorumludur; bir kısmı istilâya oylarıyla destek verdiği için geri kalanın tamamı ise yeterince karşı çıkmadığı için!
Halk, vatanı istilâ ettiren partileri bir tarafa bırakıp bir bütün olarak “Yeter, Türkiye Türklerindir” demezse, bu gidişle Anadolu ve Trakya’daki bütün Türkleri birbirine düşürüp birkaç sene içinde vatanlarından sürülen Suriyeliler veya Afganlar gibi yapacaklar!
Görünen köy kılavuz istemez...
Ekonomisi çöken ülke parçalanır!
30 Ağustos 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı... Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını sağlayan zaferin bayramı... Peki Türkiye bugün ne durumdadır? Türkiye’nin, 2025’te yani bir yıl sonra Zafer Bayramı’nı kutlayabilecek gücü kalacak mı?
***
Emekli, Harp Malülü, Gazi, Hava Pilot Albay İlhan Azkan, 24 yıl önce editörlüğünü/derleyiciliğini ve yazarlığını yaptığı “Ulusal Sorunlar” adlı kitap için Prof. Dr. Gülten Kazgan'dan bir makale yazmasını rica etti. Azkan, “elleri öpülesi" dediği Gülten Kazgan'ın “Küreselleşme Daha Saldırganlaşırken İç Sorunlar Düzeltilmeden Sürerse...” başlıklı o yazısını bana gönderdi. 24 yıl önce bugünleri gören Kazgan'ın tespitlerini özetle bilgilerinize sunuyorum:
* Küreselleşmenin dayattığı uygulamalar, Türkiye’yi uluslararası şirketlerin tam denetimine sokarsa, 1990’lı yıllarda yaşanan olumsuz gidişin şiddetlenerek devam etmesi en olağan beklenti olacaktır. Yani büyüme, yerini durgunluğa bırakacak, krizler şiddetlenecek, borçlar taşınmaz noktaya gelecek, gelir bölüşümü daha da bozulacak ve hükümetlerin ekonominin gidişini etkileme gücü giderek zayıflayacaktır.
* 1990’lı yıllarda belirginlik kazanan sosyal güvenlik sistemini özelleştirme, uluslararası şirketlerin bugün tahkim, yarın daha başka taleplerini yerine getirme, temel altyapıyı yabancılara ya da yerli/yabancı ortaklara satma eğilimi bu yolda atılmış önemli adımlardır.
* Ekonomik sorunların başında, sermayenin “kâr” ölçütünün egemenlik kazanması gelir. Bu, Türkiye’nin geri kalmış bölgelerinin ve tarım gibi bazı kesimlerinin yatırımsız kalması, alt-gelir katmanlarına yönelik mal ve hizmet üretiminin sınırlanmasını getirir. Ayrıca uluslararası şirketlerin küresel hesaplarına uygun bir üretim dokusu ortaya çıkar; bunun ne getireceği ise belirsizdir.
* İkinci sorun, içerde yabancı egemenliği arttıkça, serbest sermaye giriş-çıkışlarının tutarı büyüdükçe, Türkiye bunları dengeleyebilmek için daha büyük rezervler tutmak zorunda kalacak; dış borçları artacaktır. Bu üçü bir arada Türkiye’den dışarı transfer edilmesi gereken faiz, kâr ve getirim toplamını büyütecektir.
* Bu kalemlerden dışa transferin artması demek, Türkiye’nin GSMH’sının giderek emek gelirinden kaynaklanır hale gelmesi demektir. Ne var ki, 1990’larda gözlenen, sermayeyi kârlı kılmak yolunda reel ücretlerin baskı altında kalması ve sosyal hakların giderek kısılmasıyla bu durumun perçinlenmesidir. Bu ikisi bir arada Türkiye’yi “proleter devlet” konumuna getirir; sermaye gelirinden yoksun, düşük ücretin oluşturduğu emek gelirine mahkûm bir devlet...
* Ancak bu konumda, ülke bütünlüğünü koruyamaz.
* Bu sonucun toplumsal/siyasal boyutuysa Türkiye’nin 2025 yılı civarında üçe parçalanması olasılığıdır: Buna göre uluslararası sermayeyle işbirliği yapan yerli sermayenin zenginleşmesi, aynı zamanda Türkiye’nin Batı bölgesini zenginleştirir; AB için serbest Pazar haline getirir. Fakirleşen Orta bölgesi dinci eğilimlerin egemenliğine daha fazla girer ve Arap/Ortadoğu bölgesinin bir uzantısına dönüşür; Doğu/Güneydoğu bölgesiyse Kuzey Irak’la birleşme eğilimine girer.
* Uluslararası şirketlerin egemenliğine girmiş ve sadece yerli/yabancı sermayenin daha kârlı olmasına hizmet eden bir devletin ulusal bütünlüğünü koruması mümkün değildir.
* Çünkü bu bütünlüğü sağlayan, ulus-devletin, ortak çıkarların, ortak değerlerin, ortak tarihin ve bir arada yaşamanın herkes için yararlı olduğu kanısıdır.
***
Bugün 97 yaşında olan Gülten Kazgan Hoca, 24 yıl önce bu öngörülerde bulunmuş... Hoca, emeklilerin açlığa mahkûm edileceğini, işçinin, çiftçinin perişan edileceğini, ülkenin parçalanmanın eşiğine geleceğini o zaman görmüş...
İlhan Azkan ise bu yazıyı gönderirken özetle, “İçine düşürüldüğümüz bu durumun Osmanlı’nın çöküş/dağılış ve sonunda yok oluşuna benzediğini herkes biliyor. Biliyor da kimsenin kılının kıpırdadığı yok! İktidarın meşruiyeti, bugün değil son Cumhurbaşkanlığı seçimi ile Anayasa’nın rafa kaldırılmasıyla, yasama, yürütme ve yargının tek elde birleştirilmesiyle çoktan sona ermişti... O halde tüm bağımsızlık taraftarı güçlerin bir araya gelmesi ve vatanın bağrına saplanmış hançeri çekip çıkarması gerekir.” dedi.
***
Bana göre de Türk Milleti’nin her ferdi, bugünden tezi yok, Atatürk’ün gençliğe hitabesini ve Anayasa’nın başlangıç ilkelerini tekrar tekrar okumalı, güçlerini birleştirmeli ve “Her Türk vatandaşının Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğunu” küresel güçlere ve onların içerdeki işbirlikçilerine yeniden göstermelidir... Yoksa Türkleri kendi vatanında sahte dincilikle sahte milliyetçilikle aldatarak, kandırarak yok edecekler...
Malazgirt’e ortak çıkarmanın asıl sebebi!
31 Ağustos 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tarihin en büyük Türk zaferlerinden biri olan Malazgirt’i, Kürtlerden sonra Araplara da mal etmenin elbette siyasi bir sebebi var. Bu sebep, Turgut Özal’ın “federasyonu tartışalım” dediği zamandan beri net bir şekilde ortaya çıkmıştır...
Özal’ın “Anadolu Federasyonu kuralım” düşüncesi ile PKK’nın “demokratik özerklik” önerisi de aynı projenin farklı isimlerle seslendirilmesidir.
Bu hedefi son olarak Selahattin Demirtaş, Fatih Altaylı’ya şöyle anlatmıştı:
“Üç Kürt devleti olabilir. İran’da bir Kürt devleti, Irak’ta bir Kürt devleti, Suriye’de bir Kürt devleti... Suriye’de de Irak’taki gibi bir Kürt özerk bölgesi olacağı artık kesin. Tabii bu Suriye’deki Kürt oluşumu, Lazkiye’yi de içine alırsa Kürtler denize ulaşır ve Türkiye’ye tam bağımlılık ortadan kalkar. Irak’ta merkezi yönetim bugünkü anlayışını sürdürürse Irak’taki Kürt devleti tam bağımsız olarak da ortaya çıkabilir.”
Fatih Altaylı’nın “Ya Türkiye’deki Kürtler?” sorusuna Demirtaş, “Gerek yok. Ama olabilir de. Burada bir Türk-Kürt konfederasyonu çok büyük bir güç olur. Onu görmek lazım” diye cevap vermişti.
***
Asıl hedef ise 100 yıl sonra açık bilgi haline gelen, Amerikan Kongresi’nin 1896 tarihli gizli kararında ortaya konulmuştur.
31 Ocak 1896 tarihinde Amerikan kongresinin aldığı gizli karara göre Türkiye'yi "Uluslararası Hıristiyan Komitesi"nin seçeceği bir komisyon yönetecekti. Amerikalı Hıristiyan bir yönetici Türkiye'nin başkanı olarak seçilecekti. Osmanlı İmparatorluğu'nun mevcut bölgelerinin sınırlarla ayrılması, bu bölgelerin Hıristiyan eyaletleri olarak kabul edilip, Hıristiyan gücünün Türkiye Birleşik Devletleri adı altında toplanması sağlanacaktı.
Graham Fuller, bu sebeple “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” diye kitap yazdı. Graham Fuller ve Paul Henze, 1980'li yıllardan itibaren, "Atatürkçülük ölmüştür. Ulus devletler dönemi bitmiştir. Türkiye, Osmanlı gibi çok kültürlü, çok dinli ve çok ırklı bir yapıyı benimsemelidir. Bunun için en iyi yol Ilımlı İslam'dır. Etnik kimlikler kendilerini ifade edebilmelidir" demeye başlamıştı.
Fuller, Fazilet Partisi'ndeki gençlerin baskın çıkacağı ve Yenilikçi Hareketin ılımlı İslâma liderlik yapacağını söylemişti! Fuller bu görüşünü, 1996’da Abdullah Gül ile Topkapı’da Refah Partisi binasında gizli bir görüşme yaptıktan sonra açıklamıştı.
***
Kamuran Bedirhan ve Sami Sulh’un önerisiyle MOSSAD tarafından geliştirilen ve Bernard Lewis’in yeniden düzenlediği Büyük Orta Doğu Projesi de Baba Bush döneminde ABD’nin resmi politikası haline getirilmişti.
Bernard Lewis, projeyi tasarlarken, İngiltere’nin 20’nci yüzyılın başında Orta Doğu için geliştirdiği “dörtlü konfederasyon” modelinden de yararlanmıştı. Bu projeye göre bütün İslam coğrafyası, dört federasyonla ve “İngiltere’ye bağlı ılımlı bir halife şemsiyesi altında” yönetilecekti.
ABD, Büyük Orta Doğu Projesi’nin 2004 yılında Tayyip Erdoğan’ı eş başkan ilan ederek resmen açıkladı. Türkiye’de bazı kalemler, “Yeni Türkiye”den, “demokratik cumhuriyet”ten bahsetmeye başladı. “Yeni Türkiye”, CIA görevlisi Graham Fuller’in Türkiye’ye biçtiği yeni rolün adıydı. “Demokratik Cumhuriyet” ise PKK terör örgütünün başı Abdullah Öcalan’ın hayal ettiği, federal cumhuriyetlerden oluşan yeni devletin rejimiydi ve aslında her ikisi de aynı projenin farklı bir şekilde adlandırılmasıydı. Hepsinin temeli 1896’taki ABD Kongresi gizli kararıdır...
***
Abdullah Öcalan, önceleri "Demokratik Cumhuriyet" diyordu... Öcalan, sonradan kavramı "demokratik özerklik" şekline dönüştürdü ve nihayet "demokratik konfederalizm" demeye başladı.
Öcalan'a göre "Kürdistan'da üç hukuk geçerli olacaktır: AB hukuku, üniter devlet hukuku, demokratik konfederal hukuk. Üniter devletler olan İran, Irak, Türkiye ve Suriye Kürt halkının konfederal hukukunu tanıdıkça Kürt halkı da onlarınkini tanıyacak ve bu temelde uzlaşıya gidebilecektir."
PKK'yı destekleyen yazarlar da Öcalan’ın yukarıdaki görüşlerini tekrarlayıp "Böylece bölge ülkeleri arasında Orta Doğu Konfederalizminin oluşmasının önü açılacaktır" diye yazdı.
Murat Karayılan da 2003'ün Nisan ayında, Kandil'de, Türkiye'den giden gazetecilere "Şematik açıdan Demokratik Konfederalizm ile Yeni Osmanlıcılık arasında benzerlik olabilir. Sınırların hafifletilmesi, Arap, Kürt, Türk'ün birlikte yaşaması falan, bu açılardan benzerlik vardır. Ama biz Orta Doğu'da halkların demokratik bir biçimde bir arada yaşamasından yanayız" diyerek neyi hedeflediklerinin altını çizdi.
Malazgirt’e ortak çıkarmak, bu projelere zemin hazırlamaya hizmet etmektedir.
.Üç avukattan araziye el koyma yasasına dava!
02 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İki yıl ekilmeyen arazilerin devlet tarafından başkalarına kiralanmasıyla ilgili yönetmelik hakkında önemli bir gelişme var.
İzmir Barosu avukatlarından Senih Özay, Murat Fatih Ülkü ve Orhan Çetinbilek, çiftçi müvekkilleri Celal Akgünlü ve Av. Pulat Gago adına, Danıştay’a yönetmeliğin iptali talebinde bulunmak ve ilgili yasa maddesinin Anayasa’ya aykırılığını Anayasa Mahkemesi’ne taşımak üzere harekete geçti.
***
Üç avukat adına basın açıklaması yapan Avukat Senih Özay, özetle şöyle dedi:
“Üst üste iki yıl kiralanmayan arazilerin bakanlık tarafından kiraya verilmesini öngören değişiklik, 1,5 yıl önce 5403 sayılı Toprak Koruma Kanunu’nda 23.3.2023 tarihinde 7742 sayılı kanunun 37. Maddesi ile değişiklik getiren 8/K maddesiyle yapıldı. Bu maddede ‘Bakanlık, üst üste iki yıl süreyle işlenmeyen tarım arazilerini tespit ederek bu arazileri kira geliri arazi maliklerine ait olmak üzere sezonluk olarak rayiç bedelden aşağı olmamak üzere kiraya verir.’ deniliyordu.
Yani değişiklik yönetmelikten önce kanunla gelmiş ama ana muhalefet partisi milletvekilleri Anayasa Mahkemesi’ne ‘ne oluyor yahu’ diyerek dava açmamış, susmuşlar. Ben de duymamışım, duyurulmamış.
22 Ağustos 2024 tarihinde işlenmeyen tarım arazilerinin tarımsal amaçlı kiraya verilmesine ilişkin uygulama yönetmeliği yayınlanınca herkes ‘aaa...’ dedi.
-Yönetimin ‘rezerv alan’ diye milletin evine bile el koyma peşine düştüğü,
-Kentsel dönüşüm ile paralel götürüp sermaye birikimi bunalımına çare aradıkları bir dönemde;
-Arazinin toplumsallaşması hesabı yaptıkları,
-Anayasal mülkiyet hakkı kavramını ezmeyi planladıkları,
-Yine inşaat ve maden ve enerji sektörüne arazi tahsisi peşinde koşmayı,
-Finansal rejimi rahatlatmayı,
-Çiftçilerin kooperatifleşmesini önlemeyi,
-Sanayicilerin göz diktikleri arazileri Devletin bu şekilde onlara tahsis etmesini,
-Uluslararası tarım endüstrisinin, ülke tarım endüstrini yutmasını sağlamayı öngördükleri anlaşılıyor.
Bu yasa ve yönetmelikle, köylünün kiraya verilen kendi arazisinde işçi olması kaçınılmazdır. Tarlasına otel yapılınca orada bekçi olanları da gördük.
Bu yönetmelik, köylerden nüfusun uzaklaşmasını ve gıda enflasyonunu artıracaktır.
Tarım arazilerini çiftçinin, köylünün elinden alarak devlet aracılığı ile başkalarına, olasılıkla büyük şirketlere kiraya vermeye yönelik yönetmeliğin iptali ve dayanağı yasa hükmünün de Anayasa’ya aykırı olması nedeniyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurulması talebiyle Danıştay’da dava açıyoruz.
Bu yönetmeliğin ve dayanağı olan 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nun 8/K maddesinin Anayasa’ya, Anayasal mülkiyet hakkına, sözleşme özgürlüğüne, Anayasa’da düzenlenen devletin tarım, hayvancılık ve bu üretim dallarında çalışanların korunması konusunda görevlerine aykırı olduğu son derece açıktır.
Şimdi eğer tarımsal üretimden çiftçi tamamen dışlanıp, bir tekelleşme meydana gelirse, bunun tüketiciye, yurttaşa yansımasının daha fazla pahalılık, gıda ürünlerine ulaşmada daha büyük ekonomik zorluk olacağını görmek için kâhin olmaya gerek yok.
Tarım arazileri çiftçinin, köylünündür, onların elinde kalmalıdır. Önemli olan çiftçiyi yeniden üretime yöneltecek, ülkemizi yeniden kendi kendine yeten ülke haline getirecek, çiftçiyi aracıların insafına bırakmayacak politikalar izlemektir.”
***
Üç avukatın Danıştay’da açtığı dava dilekçesinin sonuç bölümünde, “Öncelikle açıkça hukuka aykırılık ve ‘giderilmesi olanaksız zararlar’ koşullarının birlikte oluşması sebebiyle Bakanlığın savunması alınmadan yürütmenin durdurulmasına, davalı Bakanlığın savunması alındıktan sonra da yürütmenin durdurulmasına, dava konusu yönetmeliğin iptaline, adı geçen yasa hükmünün yürütmesinin durdurulmasına ve iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmasına karar verilmesi” istendi.
İzmirli Dilruba Hanım, “beyin emcüklenmesi”nden bahsedince hakaretten tutuklandı, sonra serbest bırakıldı ve ana muhalefet tarafından protokolde ağırlandı ya, “tarım arazilerinin emcüklenmesi” daha önemli değil mi?
Yeminde “milletin çeşitliliği” var mı?
03 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Harp Okulları mezunları, Kara Harp Okulu’nu birincilikle bitiren Teğmen Ebru Eroğlu önderliğinde askerlik yemininden sonra geleneksel subaylık yemini etti ve hep birlikte “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” dedi. Bundan rahatsız olanlar var. Atatürk’ten rahatsız olanlar, Türk olmayı kabullenemeyenlerdir.
Kimileri, bu yeminin 2016’da kaldırıldığını iddia etse de 2021 ve 2022 mezuniyet törenlerinde da aynı andın okunduğuna dair görüntüler var.
Subaylık yemini şöyle:
“Ant içeriz ki; Laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına, ülkenin bölünmez bütünlüğüne, yüce Türk ulusunun namus ve şerefine, aziz vatanın bir karış toprağına uzanacak eller, karşısında bizi bulacak ve kılıçlarımız daima keskin ve hazır olacaktır. Bizler Türk İstikbalinin evlatlarıyız! Şerefimizle doğduk, şerefimizle yaşayacak ve şerefimizle öleceğiz! Ne mutlu Türküm diyene!”
Subaylık yemini dışında, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne katılan her askerin ettiği yemin de şöyle:
“Barışta ve savaşta, karada, denizde ve havada her zaman ve her yerde milletime ve cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle, hizmet ve kanunlara ve nizamlara ve amirlerime itaat edeceğime ve askerliğin namusunu Türk Sancağının şanını canımdan aziz bilip icabında vatan, cumhuriyet ve vazife uğrunda seve seve hayatımı feda eyleyeceğime namusum üzerine and içerim.”
***
Emekli kurmay albay Mehmet Alkanalka, kendisinin de yıllar önce Harp Okulu dönem birincisi olarak arkadaşlarına subaylık yemini ettirdiğini hatırlattıktan sonra "...laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağıma, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde" sözlerinin milletvekili yemininde de bulunduğunu belirtti ve “Teğmenler yolunuz açık olsun” diye mesaj yayınladı.
Alkanalka, generallik terfi sırasında da 100 tam puanla birinci sıradaydı ama terfi ettirilmemiş, kendisiyle aynı şartlara sahip olup da generalliğe terfi ettirilen arkadaşının emrinde çalışması ihtimali üzerine emekliliğini istemişti... Terfi ettirilenlerin biri Semih Terzi, diğerlerinin çoğu da FETÖ’cüydü. YAŞ kararları aleyhine dava açılamıyor... Alkanalka bu kuralın kaldırılmasını istiyor.
***
Subaylık yemininde bulunan laiklik ve Atatürk vurgusu, milletvekili yemininde de Cumhurbaşkanı yemininde de var.
Milletvekili yemini şöyle:
“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakattan ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine andiçerim.”
Cumhurbaşkanı da göreve başlarken, TBMM’de şu şekilde yemin ediyor:
“Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılâplarına ve lâik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, milletin huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine andiçerim.”
Öyleyse subay yeminden rahatsız olanlar, bu yeminlerden da rahatsızdır.
***
Arkadaşım Akın Hacısalihoğlu ise milletvekili ve Cumhurbaşkanlığı yeminleriyle ilgili olarak asıl tartışılması gereken konuyu gösterdi:
“Malumunuz, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, ‘devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve ortadan kaldırmayı amaçladığı’ gerekçesiyle HDP hakkında temelli kapatma davası açmış, Anayasa mahkemesi de HDP’yi kapatmıştı.
Erdoğan’ın dillendirdiği ‘milletin çeşitliliği’, ‘aynı topraklar üzerinde yaşayan farklı milletler’ demek olduğuna göre, HDP’nin kapatılma gerekçesi ile emsal teşkil ediyor. Yeni Anayasanın milletin çeşitliliğine göre yapılacağı genel başkan düzeyinde konuşulduğuna göre bu durumda AKP’ye de kapatma davası açma şartları oluşmadı mı?”
***
Elbette şartlar oluştu hatta AKP, laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmaktan mahkûm edildi, ceza da aldı ama kapatılmadı... Burada sorun şu ki AKP, 22 yıldır iktidardadır ve yüksek yargı mensuplarının üçte ikisi “milletin çeşitliliğine göre Anayasa yapacağız” diyen Cumhurbaşkanı tarafından belirlenmektedir...
Başınıza gelecekleri hayal bile edemezsiniz!
04 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“Şimdi niye orduyla bu kadar fazla uğraşılıyor? Çünkü rejimi şu anda ayakta tutan tek o güç var. O giderse başınıza gelecekleri hayal bile edemezsiniz.
Ekonominiz belli, siyasetiniz ortada. Eğer bir de ordunuz zayıflarsa, demokrasi değil ekmek bile bulamazsınız, kan gövdeyi götürür.”
Bu sözler terörle mücadelede büyük başarılar kazanan emekli tümgeneral Osman Pamukoğlu’na ait.
***
Emekli tuğgeneral Nejat Eslen de 20 yıl önce, "Nüfus, ekonomi, bilim ve teknoloji, askeri güç" gibi milli güç unsurlarını saydıktan sonra "Politik irade sıfır ise, diğer milli güç unsurları da sıfırla çarpılmış demektir" demişti.
Aslında sadece ordu değil bütün milli güç unsurları, planlı programlı olarak zayıflatılıyor:
ORDU: Politik irade, Ergenekon ve balyoz diyerek, Türk ordusuna operasyon yaptırmışsa, iş işten geçtikten sonra “Ben yapmadım, orduya kumpas kuran FETÖ yaptı” dediyse, bugün de FETÖ’nün yerine orduda başka cemaatlere alan açılmışsa, ordu nasıl ayakta kalacak? Emir komuta zincirine değil, cemaat zincirine bağlı subaylarla ordu zayıflatılmış olmuyor mu?
NÜFUS: Milyonlarca yabancının sığınmacı adı altında Türkiye’ye getirilmesi, nüfus yapısını değiştirmek ve kuruması planlanan Türk-Arap-Kürt federasyonuna zemin hazırlamak içindir. Mevcut nüfus bu sebeple “Yeni Osmanlı”, “ensar-muhacir” gibi söylemleriyle yumuşatıldı, bunlar yetmeyince Malazgirt gibi büyük Türk zaferlerine ortak çıkarılarak, “milletin çeşitliliğine dayanan yeni anayasa” için psikolojik operasyona ağırlık verildi.
EKONOMİ: Dünyanın en iyi ekonomistlerini bir araya getirseniz ve “Türkiye ekonomisi nasıl çökertilir?” sorusuna cevap aramalarını isteseniz, ancak Türkiye’de uygulanan modeli önerebilirlerdi.
Zeytin sizin, ayçiçeği sizin ama yağı İsrail şirketinden alıyorsunuz! Tütün sizin ama sigarayı, Türkiye’de Amerikan ve İngiliz şirketleri üretip size satıyor! Çiftçinin ürettiği ürünlerin para etmemesi için gıda ithalatına yol veriliyor, çiftçi ertesi yıl ekmeyince de arazisini elinden almak için yasa ve yönetmelik çıkarıyorsunuz? Ekene değil ekmeyene AB’nin gönderdiği paraları dağıtıyorsunuz ki üretim düşsün!
Faiz oranlarını enflasyon oranında tutmayıp, “Nas böyle diyor” gerekçesiyle düşürüyorsunuz, herkes Türk Lirası’ndan kaçınca kur korumalı mevduat kararıyla, halkın sırtından zengini daha zengin fakir daha fakir yapıyorsunuz.
Bütün ihalelerden yüzde 50’ya kadar varan komisyon alıp, dövize çevirerek yurt dışına kaçırıyorsunuz, döviz açığını ise yüksek faiz vererek güya kapatmaya çalışıyorsunuz! Bu arada, devletin ve milletin bütün varlıklarını yok pahasına elden çıkarıyorsunuz.
Milli varlıkların bir kısmını, yabancı yatırımcı gibi göstererek, yurt dışına kaçırdığınız paralarla, kendiniz satın aldırıyorsunuz. Sizin adınıza iş görenlerin vergi borçlarını sürekli affediyorsunuz. Bütün bunlar, tarihin kaydettiği en büyük talan sürecidir ama halkın bir bölümünü sahte dincilikle, sahte milliyetçilikle uyutuyorsunuz. Kısacası, milli güç unsurlarından ekonomiyi planlı bir süreçle yok ediyorsunuz.
BİLİM VE TEKNOLOJİ: Devletin geliştirdiği bilim ve teknoloji alt yapısını, bir aile şirketini büyütmek için kullanıyorsunuz. Üniversiteleri bilimsel bilgi üretemez ticarethaneler haline getiriyorsunuz. Fırsat eşitliğini yok ederek parası olana diploma veren, parası olmayanı cemaat ve tarikatların kucağına iten bir sistemle ülkenin geleceğini de tok ediyorsunuz.
POLİTİKA: Hedefiniz ve uygulamanız, nüfus yapısını değiştirmek, ekonomiyi, orduyu ve bilim ve teknoloji üretmesi gereken üniversiteleri çökertmek olunca, politik hedefiniz sıfır bile değil, sıfırın çok çok altında kalır.
***
Sonuçta, Osman Paşa’nın dediği gibi ordunuz da zayıflar ve çökerse, başınıza gelecekleri hayal bile edemezsiniz!
Afganistan’ın, Suriye’nin başına gelenleri görüyorsunuz.
CHP ve MHP’nin Anayasa çelişkisi!
05 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“Asıl sorun, milletin bölünmez bütünlüğünü koruyacağına yemin edenlerin, ‘milletin çeşitliliğine dayanan Anayasa yapacağız’ demesidir. Anayasa Mahkemesi, HDP’yi milletin bölünmez bütünlüğünü bozmaktan kapatmadı mı?” sözlerim üzerine bir takipçi, “Bu arada Bahçeli’nin tutumu nasıl?” diye sordu. Atalay Dumanoğlu adlı takipçi de “Sinan Ateş cinayeti tam da bu mesele içindir” dedi ve “Devlet Bey, ‘Anayasa’nın ilk dört maddesi kırmızı çizgimizdir’ demişti” diye bir hatırlatmada bulundu.
***
MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız da partisinin hazırladığı 100 maddelik anayasa taslağıyla ilgili olarak mesaj yayınlamış ve “Cumhuriyetimizin temel ilkeleriyle çatışma yoktur. İlk dört maddeyi değiştirmeye yönelik girişimler yoktur. Keyfî yönetime cevaz verecek bir düzensizlik yoktur. Millî devleti parçalayan özerklik/federasyon yoktur. Türkçeden başka bir dile resmiyet kazandırılması yoktur. Türkçeden başka bir dilde eğitim yoktur. Türk’ün anayasasından ‘Türk’ün adını çıkarma girişimi yoktur. Türk milletinin içinden ayrı bir ‘millet’ inşa etme girişimi yoktur. Terör örgütüyle pazarlık, teröriste af, teröre taviz yoktur. Paralel devlet yapılanmasına yer yoktur.” demişti.
***
Yalnız, gidişat bu yönde değil...
Mesela AKP listesinden milletvekili olan ve Hizbullah’ı terör örgütü olarak görmediğini açıklayan HÜDA PAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu, “Biz, 'Anayasanın ilk 4 maddesini değiştirelim' demiyoruz. Yani biz dili değiştirelim, biz bayrağını değiştirelim, biz başkenti değiştirelim, şunu değiştirelim bunu değiştirelim diye bir teklifimiz yok. Diyoruz ki bu maddelere, 'zinhar değiştirilemez' demek gelecek nesillerin iradesine ipotek koymaktır.” diye bir açıklama yapmıştı.
Bilindiği gibi Zekeriya Yapıcıoğlu son Malazgirt kutlamalarına katılmış, sahnede diğer genel başkanlarla birlikte el ele saf tutarken Devlet Bahçeli’nin yanında yer almıştı.
***
AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı da “Baştan sona, birinci maddeden son maddesine kadar bir anayasa yapıyorsanız, bu anayasa yapma hakkını kendinde bulunduran aziz milletin onayından mutlaka geçmesi gerekir.” demişti.
Son olarak “Yeni Anayasa” için çabalayan TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi Meclis'teki makamında ziyaret ettikten sonra “Meclis'i önümüzdeki dönemde çok sayıda önemli görev bekliyor. Bunun en başında TBMM'de nezaketli bir dilin; olgun, demokratik bir müzakereci üslubun ve Türk milletinin şanına yaraşır şekilde Meclis'teki hâl ve harekâtın ortaya konulması... Bu anlamda da Meclis’in daha fonksiyonel bir şekilde çalıştırılması için karşılıklı görüş alışverişinde bulunduk. Meclis’in önünde, yeni anayasa, Meclis İçtüzüğü, Siyasi Partiler Yasası, Seçim Yasası gibi demokratik seviyemizi daha ileriye taşımamız için çalışmamız gereken hususlar var. Bütün bunların ve diğer konuların müzakere edilebilmesi için her şeyden evvel temiz ve olgun bir dile, müzakereci bir üsluba ve TBMM'de milletin bizlere vermiş olduğu bu sorumluluğu taşıyacak bir şuura ihtiyacımız olduğu ortadadır.” diye konuştu.
***
CHP Genel Başkanı Özgür Özel ise önceleri “Anayasaya uyulmuyorken yeni anayasa yapsanız ne olur, yapmasanız ne olur?” derken son olarak “Türkiye'nin bir mutabakata ihtiyacı var. Türkiye'nin yüzde 70'i yönetim sisteminden memnun değil. Ama Anayasa'ya ihtiyaç var mı? Bence var. Aslında yeni bir Anayasa'yı hepimiz Erdoğan'dan daha çok istiyoruz ama Erdoğan, yeni bir Anayasa'nın yapılmasının koşullarını ortadan kaldırdı. Önce mevcut Anayasa'ya tam uyulması gerekir. Bu çok kolay bir laf ancak Erdoğan için çok zor” ifadelerini kullandı.
Erdoğan, “Milletin çeşitliliğine göre Anayasa yapacağız” derken, Türk devletini kuran CHP ile kuruluşundan beri Türk Milliyetçiliğini parti felsefesi olarak benimsediğini açıklayan MHP, Anayasa konusunda AKP ile nasıl bir mutabakat arıyor veya neyi müzakere edecek?
Seçmenin bunu bilmeye hakkı vardır.
Çünkü “Milletin çeşitliliğine göre Yeni Anayasa yapacağız” veya “Başından sonuna kadar Yeni Anayasa yapacağız” demek “mevcut devleti yıkıp yerine yenisini kuracağız” demektir
“22 yıldır boşuna mı uğraştık?” şaşkınlığı!
06 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yeni mezun teğmenlerin, geleneksel subay yemini etmesi ve “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” demesi birilerinin kanına dokundu! Oysa subay yemininin ve kılıç çatmanın harp okullarının mezuniyet törenlerinde geleneksel bir uygulama olduğunu herkes biliyor. Bu yemin, harp okullarında yıllardan beri Tayyip Erdoğan’ın başbakan veya cumhurbaşkanı olarak katıldığı törenlerde mezunlar tarafından okunmuştur... Kaldı ki subay yeminindeki ifadelerle milletvekili ve cumhurbaşkanı yeminlerindeki ifadeler hemen hemen aynıdır...
Asıl rahatsız oldukları konu galiba, teğmenlerin “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye slogan atmasıdır.
Bu slogan, son yıllarda AKP iktidarının devletin temel nitelikleriyle oynamaya çalışmasına karşı bir uyarı gibi kullanıldığı için teğmenlerin sloganını da kendilerine yönelik bir uyarı olarak algılamış olabilirler.
***
Bütün harp okullarında subay adayları, “Hepimiz bir Mustafa Kemal’iz” bilinciyle yetiştirilir. 15 Temmuz sonrasında Millî Savunma Üniversitesi’ne bağlansalar da yani askerî okullar siviller tarafından yönetilse de eğitim-öğretim müfredatını istedikleri gibi değiştiremedikleri anlaşılıyor...
Öyle ya, Malazgirt’e ortak çıkaran zihniyet, harp okullarından yetişenlerin Mustafa Kemal’in askeri olmasını da istemez. “AKP iktidarı sayesinde hepimiz Türk olmaktan kurtulduk” diyenler Mustafa Kemal’in askeri olmayı içine sindiremez. “Anayasayı değiştireceğiz ve vatandaşlıktaki Türklük tanımını kaldıracağız. Yoksa demokratikleşmeyi yapamayız. Vatandaşlık tanımı da değiştirilecek. Herkes kendi etnik kökenini ifade edebilecek ve üst kimlik olarak ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım’ diyecek.” diyenler Mustafa Kemal’in askerlerinin bu işe engel olacağından korkar...
***
Yine “Milliyetçilik; öyle olmuş ki; Türkçülük şeklinde alınmış ve bu ister istemez, aksini de bazı insanların aklına getirmiştir. Meselâ, -bunları açık söylemek zorundayım- ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ lafını tutup her yere yaza yaza ve bunu özellikle hiç olmayacak yerlere yaza yaza, Türkiye aslında ilkel bir hâle dönmüştür. ‘Bir Türk dünyaya bedel’ gibi, bu laflar aslında Türkiye’nin, geçmişteki bütün insanları İslâm kardeşliği etrafında toplayan bütünlüğünü tehdit eder anlama gelmiştir. İkinci Cumhuriyet, Yeni Osmanlıcılık kavramlarının ve bu tartışmaların ortaya gelmesini ben çok sağlıklı görüyorum ve geleceğe çok ümitle bakıyorum” diyenler, elbette cumhuriyet tarihi boyunca Mustafa Kemal’in askerlerinin koruduğu düzeni yıkmak için çabalamaktadır...
“Bir Türk dünyaya bedeldir” sözünü şahsen kanıtlamış olan Mustafa Kemal Atatürk’ü doğrudan hedef alamaz ama yandaşlarına her gün hakaret ettirirler.
***
Ne yapmak istediklerini, sonradan bakan yaptıkları kişi aynen şöyle ifade etmiştir:
“Önce ekonomi dünyasında başlayan adem-i merkezileşme ve toplumun daha alt birimlerine yetki verme temayülü, giderek sosyal ve siyasal hayatta da kendisini göstermekte, böylece devlet yapısının da değişmesi gerekmektedir.
Başlangıçta kurulurken ortaya atılan cumhuriyet ilkesinin de zayıfladığını ve işlevini kaybettiğini görüyoruz. Halk için ve halk adına yönetim diye tarif edilen Cumhuriyet kavramının aslında artık bizim için çok fazla bir mana ifade etmediğini söylememiz de mümkündür.
Uluslararası iş birlikleri giderek siyasallaşmakta ve ulusal devlet fikri yerine daha çok bölgesel devletlerin oluşturduğu bir yapıya dönüşmektedir. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin öngördüğü ulusal devlet yahut milliyetçilik esaslarına dayalı devlet fikri yerine uluslararası iş birliği yapan ve belki de siyasi olarak bütünleşen ülkeler söz konusu olmaya başlamıştır.
Türkiye'de Cumhuriyet ilkesinin yerini katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin yerine İslam'la bütünleşmenin gerekli olduğu kanaatini taşıyorum. Böylece Türkiye Cumhuriyeti'nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin laiklik, cumhuriyet ve milliyetçilik gibi birçok temel ilkenin yerini daha çok katılımcı, daha adem-i merkezi, daha Müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu bulunduğunu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum."
***
İşte Türkiye’de 22 yıldır kurmaya çalıştıkları yeni rejimin temel ilkeleri bunlardır. Malazgirt’e ortak çıkarmakla da Türkiye Cumhuriyeti yerine, bir Türk-Kürt-Arap konfederasyonu kurmak istediklerini açık etmişlerdir.
Bu zihniyete sahip olanlar için harp okullarından yeni mezun olan teğmenlerden “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sözünü duymak, büyük bir hayal kırıklığına sebep olmuştur.
Soruşturma açmakta bir iki gün tereddüt etmelerinin sebebi, “22 yıldır boşuna mı uğraştık?” şaşkınlığıdır! Daha çok şaşıracaklar; öyle görünüyor...
Hopa cinayeti ve Firavun düzeni!
07 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Demet Alkan Tekdemir, X mesajında “Artvin/Hopa'da köylerinin ormanını korumak isteyen Reşit Yılmaz, projeyi yapacak olan şirket yetkilisi tarafından ateş edilerek öldürüldü! Rant uğruna ormanlar katlediliyordu, artık insanlar da katledilmeye başlandı! Bu olay sonrası şirket projeden çekildiğini duyurmuş; rant için cana kıyıldıktan sonra ne fayda...” dedi.
“Doğayı katletmek, bütün canlıları katletmektir” denilirdi de çok kimse buna bir anlam veremezdi. Tabii doğa katliamının sonuçları zaman içinde ortaya çıkar. Bu sebeple doğa katliamının insanı da katletmek olduğu hemen anlaşılmaz, yalnız doğayı katledenlerin insana da acımayacağı, Hopa’da işlenen cinayetle bir defa daha anlaşılmıştır.
***
İş adamı arkadaşım Yaşar Canca, yıllar önce asıl meselenin tapuyu ele geçirmek olduğunu yazmıştı:
"Şimdi savaş, dünyanın tapusunu ele geçirmek için sürüyor. Dünyada her yıl Fransa ekonomisinin millî geliri (2.34 trilyon dolar) kadar gelir, sadece faiz yoluyla elde edilmektedir. Bu parayla rekabet etmek neredeyse imkânsızdır. Ülkemizdeki doğal kaynaklar önce bir yerlere adreslenecek sonra da Anayasa değişikliği ile birlikte işletenlere tapulanacak! Bir kere verin, bakalım bir daha alabilecek misiniz? Orman alanlarında şimdiden birçok yer ve amaç için ruhsatlar alınmaya başlanmıştır. Eğer bu değişiklikler planlandığı gibi gerçekleşirse deniz ve göl kıyılarındaki tesisler, limanlar, turizm bölgeleri, hidro elektrik santrallerinin su toplama havzaları, şu anda kullananların olacaktır. Millî-muhafazakâr yapının neyi koruduğunu bilmesi lazım. Bunu yapamaz isek içinde yaşadığımız coğrafyadaki dağları, ovaları, göl ve nehirleri elimizden alırlar. Coğrafya elimizden gittiğinde yaşayacak yer aramaya başlarız."
Nitekim geçen yıllar içinde, Türkiye’nin en önemli varlıkları, Varlık Fonu’na adreslendi.
Kentsel dönüşüm yasası ile yerleşim yerlerinde yer alan parsellerin de rezerv yapı alanı olarak belirlenmesine imkân sağlandı. Dönüşüm kapsamında borcunu ödeyemeyenler, mülkiyet hakkını kaybediyor. Deprem bölgesinde, rezerv alan ilan edilen yerleşim birimleri için mücadele sürüyor ama süreç tapuya el koymak şeklinde devam ediyor... Ayrıca her yıl, tek kişinin imzasıyla orman alanları, orman alanı olmaktan çıkarılıyor...
***
AKP döneminde, Türkiye'nin tapusu büyük ölçüde değiştirilmiştir. Bu arada idari kurumlara keyfi kamulaştırma yetkisi verilmesinin ötesinde yargı kararlarıyla tapuya müdahale kolaylaştırılmış, vatandaşın toprağına gelişigüzel el konulmaya başlanmıştır. Öyle ki kıymet takdirini de kamulaştırmayı yapan idareler yapmakta, vatandaşın hakkı gasp edilmektedir. Son olarak iki yıl ekilmeyen arazileri de kendi uygun gördükleri gerçek veya tüzel kişilere kiralayacaklarını açıkladılar... Devlete güveni yok eden bu uygulamalar, sermayenin yurt dışına kaçmasına ve ekonomik krizin büyümesine yol açmıştır.
İlahiyatçı Cemil Kılıç, "Mülkiyeti ve üretim araçlarını ele geçirmeden insanlar üzerinde egemenlik kurmak mümkün değildir. Şirk dediğimiz şey yani tanrılık/tanrısallık iddiası, mülkiyete el koyma yoluyla olmaktadır." diye konunun dinî ve tarihî boyutunu açıklamıştı.
***
Eski Mısır’da tanrılık iddiasında bulunan Firavunlar, bu sayede bütün mülkiyetin sahibi olurdu. Firavun ölünce tanrılık, yeni Firavun’a geçerdi... Aslında Osmanlı döneminde de sultanlar “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” kabul edilirdi. Dolayısıyla toprak da sultanın hükmü altındaydı, dilediğine verir, dilediğinden alırdı...
Yakın zamanda Toprak Hattı Grubu önemli bir açıklama yaptı. Bu açıklamada Firavun düzeninden şöyle bahsedildi:
“Kibirli, ayırımcı, kayırmacı, paraya taparcasına bağlanan, ezilenleri görmeyen zalim yönetimler, Firavun düzenine doğru giderler ve gitmişlerdir. Dini istismar ve alet ederler. Zalimlerin bir özelliği de yaptıklarının doğru ve güzel olduğuna kendilerini inandırmış olmalarıdır.
Kur’an zalimlere uyan topluluğu, ‘yoldan çıkan topluluk’ olarak tanımlar. ‘Firavun, kavmini aldattı, onlar da kendisine boyun eğdiler. Onlar yoldan çıkmış bir kavimdir.’ (Zuhruf, 54).”
***
Hopa’da köyünün ormanını korumaya çalışan Reşit Yılmaz’ı katleden sadece bir kişi değil, ona bu cüreti veren Firavun düzenidir. Bir ülkede güvenlik güçlerinin gözü önünde adam öldürülüyorsa, bunun adı Firavun düzeni değil de nedir?
Demografi oyunu ve Türk'e kılıç çekmek!
09 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Anadolu Ajansı, İsrail'in işgal altındaki Doğu Kudüs'te Filistinlilere uyguladığı "demografi oyunu”nu ele aldı. İsrail'in Doğu Kudüs'e yönelik stratejisini inceleyen uzmanlar, bu stratejinin yıkım, zorunlu göç, arazilere el konulması ve İsraillilerin gasp ettiği Filistin topraklarının genişletilmesi olmak üzere 4 ana unsurdan oluştuğunu ifade etti.
Al-Shabaka isimli düşünce kuruluşunda görev yapan Filistinli araştırmacı Tamara Tamimi, üzerinde durulması gereken bir diğer hususun da "kendi topraklarında yaşayan Filistinlilerin topraklarını 'gönüllü' terk etmesi için zorlayıcı bir ortamın dayatılması" olduğunu belirtti.
***
Peki Suriye krizinin başlatıldığı günden itibaren Türkiye'de, Türklere nasıl bir demografi oyunu uygulanıyor? Türklerin öncelikle görmesi gereken oyun bu değil mi?
Mesela Kilis'te, Hatay'da, Gaziantep'te ve çevredeki diğer illerde, Suriyeliler nüfusun kaçta kaçını oluşturuyor ve bu durum nasıl sağlandı?
AKP iktidarı sözcüleri, 2011 yılının Mart ayında, Suriye'den 100 bin göçmen geleceğini tahmin ettiğini bildirmişti. Fakat aynı günlerde bana gelen bilgilere göre Afet İşleri Genel Müdürlüğü adına 1.5 milyon çadır siparişi verilmişti. Milyonlarca insanın Türkiye topraklarına akın edeceği varsayılıyor ve bunun için hazırlık yapılıyordu ama kamuoyuna yapılan açıklama en fazla 100 bin kişinin gelebileceği şeklindeydi.
2011'in Eylül ayında Foreign Policy dergisi, Suriye'den Türkiye'ye geçen muhaliflerin Türkiye'de nasıl eğitildiğini videolar ile göstermişti. AKP gençlik kolları kaynaklarından bana gelen bilgilere göre Türkiye'nin 30 şehrinde Suriyeli muhalifler için kamplar kurulmaktaydı. Her kampta 10 bin kişinin eğitileceği, toplam 300 bin Suriyelinin silahlı eğitimden geçirileceği söyleniyordu. İnanılır gibi değildi ama kısa zaman sonra, Suriyeli muhalif askerlerin Türkiye'de eğitildiğini bütün dünya basını yazdı. ABD ile birlikte Suriyeli muhalifler için eğit donat projesi uygulandı.
ABD Kongresi'nin kıdemli senatörlerinden Richard Lugar, "Türk topraklarında, Suriyelilerin sığınabileceği ve Türkler tarafından korunacak bazı güvenli bölgelerin oluşturulması için Türklerle çalışmalıyız" demişti. Türkiye Dışişleri Bakanı da Mart ayında, Suriye'deki muhaliflerin silahlandırılması için "uluslararası toplum"a çağrı yapmıştı.
Bütün bu olaylardan önce AKP iktidarı, Suriye sınırındaki mayınlı arazi şeridini 49 yıllığına İsrailli firmaya devretmek için olağanüstü bir gayret göstermiş ama başaramamıştı...
***
Filistin'de uygulanan demografi oyununda dört adımdan birincisi yıkımdı ya; her ne hikmetse, nüfusu değiştirilen illerimizde büyük bir deprem yani büyük bir yıkım oldu!
Yıkıma bağlı olarak, bu illerde hayatta kalanların bir kısmı, yurdun diğer bölgelerine dağıldı. Hem zorunlu göç edenlerin hem de bu illerde kalanların topraklarının bir kısmı rezerv alan ilan edilerek, tapuları ellerinden alındı. Halkı ayakta tutan zeytin bahçeleri, yeni konut alanları olarak belirlendi! Türkiye'nin bölge dışındaki 10 ilinde de Suriyeliler toprak sahibi olsun diye AB ve Japonya destekli projeler uygulanmaya başlandı. Hatay, Kilis ve Gaziantep'te ise bazı sektörler, Suriyelilerin eline geçmeye başladı. Tıpkı, Fatih'in adı verilen İstanbul'un Fatih ilçesinde olduğu gibi! AKP iktidarı, AB ile geri kabul anlaşması imzalayıp, Suriyelileri Türkiye'de tutma garantisi de vermişti...
***
Kısacası, Türkiye askerî olarak işgal edilmiş değil ama ülke topraklarında, İsrail’in Filistin’de uyguladığı gibi dört aşamalı bir demografi oyunu oynanıyor!
Bu oyun oynanırken, “ensar-muhacir” edebiyatı ile halkın algısıyla oynandı. Bu yetmeyince Malazgirt'e Araplar da ortak edildi! Bu da yetmedi, mezuniyet törenlerinde her yıl yapıldığı gibi kılıç çeken teğmenler hedef alındı ve "kime kılıç çekiyorsunuz?" diye soruldu... Yetmedi, bir taraftan Türklükle ilgili bütün değerler ırkçılık olarak yorumlanırken hatta Anayasa'daki Türklük maddesinin kaldırılacağı zaman zaman açıklanırken, milleti, millet yapan tek değerin din olduğu savunulmaya başlandı! Gerçekte ise mızraklarının ucuna Kur'an sayfaları takan Muaviye ordusunun, Hz. Ali ordusunu şaşırtarak kılıçtan geçirmesi gibi Türk'e kılıç çekmiş oluyorlar.
Milletin bu oyunu anlamadığını veya anlamayacağını zannederek, uçuruma doğru koşuyorlar!
İktidar, selefi din anlayışına yöneldi!
10 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Millî Egemenlik Platformu, Sivas Kongresi’nin 105. yılında Sivas’ta büyük katılımlı bir toplantı gerçekleştirdi
Fidan Yazıcıoğlu Kültür Merkezi’nde 7 Eylül'de yapılan “Modern Manda ve İşgale Hayır” konulu panelin açılış konuşmaları, Millî Egemenlik Platformu kurucularından Yusuf Özkan ve Sivas Belediye Başkanı Adem Uzun tarafından yapıldı.
Panel sonunda, “Yüce Türk Milleti’ne” diye başlayan 10 maddelik sonuç bildirisini Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun okudu.
***
Bildiriyi, basılı gazetedeki sütuna sığması için biraz kısaltarak bilgilerinize sunuyorum:
Sivas Kongresi’nin 105. yılında aşağıda imzası olan bizler, “Mesuliyet ölümden ağırdır” diyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin.” ilkesinden hareketle, Türk evladı olarak sorumluluğumuzu yerine getiriyor ve Sivas’tan Yüce Türk Milleti’ne sesleniyoruz.
1. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu ve sahibi anayasamızda tarif edilen Türk Milleti’dir. Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milleti’nindir. Egemenlik ve vatan namus gibidir, ortaklık ve bölünme kabul etmez.
2. Vatan bir bütündür. Vatan; bugünkü sınırlarımız içindeki topraklar, kara sularımız, denizlerdeki kıta sahanlığımız, göklerdeki hava sahamız ve Türk Milleti’nin olan ada ve adacıklarımızdır. Münhasır Ekonomik Bölgeler de vatan topraklarımız anlamındadır. Bundan dolayı Adalar (Ege) Denizi’ndeki adalarımızın işgaline sessiz kalınması kabul edilemez.
3. Son dönemde gündeme tekrar getirilen “Yeni anayasa” konusu ve “Türkiye Cumhuriyeti, Türk, Kürt, Arap, Sünni, Alevi ayrımı olmadan 85 milyonun tamamının ortak yurdu”, “ortak bir vatan”, gibi ifadeler, millî egemenliğimize kasteden ifadelerdir. Öncelikle Türk, etnik bir kimlik değildir. Devletin kurucusunun ve sahibinin adıdır. Bu devletin vatandaşı olan herkes Türk’tür ve birbirine eşittir. Devletimizin eşit ve şerefli üyeleri olan vatandaşlarımız, ırklara ve mezheplere ayrıştırılamaz. Bu menzile yönelik her türlü siyasî ya da idari tasarruf millî egemenliğimize tehdittir. Karşısında da Türk Milleti’ni bulacaktır.
4. Ülke yönetiminde ve uluslararası ilişkilerde bir kişinin şahsi görüşüne ve kararlarına bağlı kalınamaz. Devletimizin gücüne zarar veren ve uluslararası siyasî vesayeti kolaylaştıran; başta hukuk denetimi olmak üzere her türlü denetimden uzak, bu hükûmet sisteminden vazgeçilmelidir.
5. Fener Patrikhanesinin statüsü Lozan’da belirlenmişken, yeniden canlandırılan ekümeniklik egemenliğimiz üzerinde büyük bir tehdittir. Her geçen gün biraz daha büyütülmektedir. Derhal, Lozan Antlaşması şartlarına dönülmelidir.
6. Adalet mülkün (devletin) temelidir. Yargı, millet nezdinde güvenirliğini yitirmektedir. Adaletin yokluğuna doğru olan bu gidiş, devletin temellerini sarsacak boyuta ulaşmak üzeredir. Yargının üzerindeki siyasî vesayet son bulmalıdır.
7. Ülke ekonomisinin içinde bulunduğu kriz, bunalıma doğru yönelmektedir. Devasa boyutlara ulaşan iç ve dış borçlar, bütçe açıkları, israf, geleceğimizi ipotek eden Kamu-Özel İşbirliği projeleri, milletin omzuna yüklenen taşınamaz boyuttaki Kur Korumalı Mevduat faizleri, Varlık Fonu gibi daha nice bilinçli veya bilinçsiz yanlış kararlarla artık tahammül edilemez boyutlara ulaşmıştır. Barınma ve beslenme problemi her geçen gün büyümekte, özellikle gençlerimizin üniversite eğitimini, beden ve zihin sağlığını etkileyecek boyuta sürüklenmektedir. Gençlerimizin, geleceğe dair umutsuzlukları her geçen gün daha da artmaktadır. Yanlışlardan derhal dönülmeli ve ekonomik tedbirler alınmalıdır.
8. Son zamanlarda din anlayışı, akıl ve bilim karşıtı selefi yapıda bir ideolojik anlayışa doğru evrilmektedir. Millî Eğitim ve Diyanet de buna çanak tutmakta, tarikat ve cemaatlere alan açmaya çalışmaktadır. Ülkede ciddi anlamda dinî anlayışta bunalım oluşmuştur. Bunun yıkıcı etkileri de Türk Milleti’nin akılcı din anlayışı üzerinde görülmeye başlanmıştır. Bu ideolojik tehlikeli gidişe son verilmelidir.
9. Bugün ülkemizin demografik yapısı örtülü bir istila altındadır. Dış politikada bilinçli veya bilinçsiz yanlış kararlarla, ülkemizin sınırlarını yabancılara ve yabancı kaçaklara sonuna kadar açan iktidar, “Türk’süz Türkiye”ye doğru yönelmiştir. Bundan derhal dönülmelidir.
10. Halkın sesini duyurabildiği sokak röportajları ve sosyal medya paylaşımları üzerinden özgürlüklerin kısıtlanması anlamına gelen soruşturmalardan ve tutuklamalardan vazgeçilmelidir.
Türk Milleti’ne yönelen tehditlerin karşısında Millî Egemenlik Platformu, “Dilde, fikirde, işte birlik” şiarıyla hareket ederek, “milletin vicdanından doğan uyanış hareketleri”nin aynı hedefe yönelmesini sağlamak amacıyla, bütün vatan sathında görüşmelere başlanması azim ve kararındadır.
Ne mutlu Türk’üm diyene!
Şimdi de meraları satışa çıkardılar!
11 Eylül 2024 00:01
Son Güncelleme: 11 Eylül 2024 21:35
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Özellikle Karadeniz bölgesinde, büyükşehir yapılan illerde, köyler mahalle olunca, meralar ilçe belediyelerine devredildi. İlçe belediyeleri de meraları, teklif usulüyle satışa çıkardı. Yani asırlardır, yaylada evi ve çayırı bulunan köylüler, şimdi kendi toprağını ilçe belediyesinden satın almaya mecbur ediliyor.
Büyükşehirlerin sayısı artırılmadan önce belediye sınırları içine alınan sayısı sınırlı bazı yaylalarda ise herkesin arazisine tapu verilmişti. Bu durumda iki türlü uygulama ortaya çıktı. Büyükşehir yasasından önce köyün ortak malı olan meralar, belediyeye dahil edilerek üzerinde evi olanlara ücretsiz olarak tapulanırken, yasadan sonra belediyeye geçen meralar parsel parsel satılıyor!
***
Oğuz Çepni boyu dernekleri eğitim araştırma dayanışma kalkındırma ve kültür federasyonu genel başkanı ve Trabzon Şalpazarı derneklerinin birçoğunun kurucu başkanı Harun Özdemir, konuyla ilgili bir açıklama yaptı:
“Trabzon büyükşehir olunca ilçe belediyelerine devredilen köylerin meraları, yerel belediyeler tarafından gelir amaçlı olarak teklif usulü satışa çıkardı.
Trabzon Şalpazarı Fidanbaşı köyü şimdi mahalle muhtarlığı ve halkı olarak birlikte köy derneğiyle birlikte ata dede yadigârı arazilerine sahip çıkmak için mücadele ediyor.
Çocukluğumda inek otlattığım arazilerin hangi bölgesinin hangi haneye ait olduğunu bugünkü gençler bilmeyebilir. O günlerde her arazideki güllük denen yaban otlarını bile o hane keser, toplar hayvanların altına sererdi.
Hal böyleyken kamu yöneticileri eline geçen her yetki ve fırsatı keyfi olarak uygulamamalı. Şalpazarı’nın tamamı Oğuz Çepni Boyuna mensuptur. Bölgedeki Oğuz-Çepni kültürünü ‘Sis Dağının Çocukları’ adlı bir kitapla incelemiştim.
Karadeniz ve Trabzon Şalpazarı Fidanbaşı köyünde on altı, on yedi yıl önce Tapu Kadastro uygulamaları ile zaten köylünün kışlık odun ihtiyacını karşılamak için kendi elleriyle orman ettiği veya göç sonucu boş bıraktığı için ormanlaşan tapulu arazilerine ‘orman’ diye orman bakanlığınca el konuldu. Köylünün Osmanlı ve T.C. tapulu arazileri elinden alındı.
Yetmiyormuş gibi şimdi de köylünün mera olarak bıraktığı otlaklar, orman değil diye belediyelere devredildi. Belediyeler de bu arazileri satıyor.
Bu uygulama iyi niyetli olamaz.
Geçmişte orman diye köylülerin tapulu arazilerine el konuldu. Biz bu yanlışlar için birçok mücadeleler verdik. Tehditler aldık. TV programları yaptık. Bilinçlendirme yaptık. O yıllarda gereken desteği göremedik. İnsanlar bu günlerin geldiğini anlayamadı...
Karadeniz’de ve Şalpazarı Fidanbaşı köyünde, orman oldu diye köylünün elinden alınan araziler, tapu sahiplerine geri verilmelidir.
Şalpazarı belediyesi uhdesine geçmiş olan mera alanları da köy tüzel kişiliği büyükşehir olması nedeniyle kalktığı için köylüye çok küçük bir bedel karşılığında verilmelidir.”
***
Bu tür yakınmalar üzerine bazıları, “Karadeniz, AKP’ye oy vermekten hala vaz geçmedi. Şimdi toprakları ellerinden alındı diye feryat etmesinler, bu sonuç, tamamen kendi kararlarının eseridir” diyebiliyor. Bu eleştirilerde haklılık payı var ama genelleme yapmak doğru değil. Şalpazarı’nın belediye başkanı MHP’li... Gerçi AKP ile MHP arasında bir fark kalmadı ama bu tür uygulamalar, dünya genelinde sürdürülen topraksızlaştırma projesinin bir sonucu.
İş adamı arkadaşım Yaşar Canca’nın yıllar önce yaptığı uyarıyı sık sık gündeme getiriyorum ama bu vesileyle bir defa daha hatırlatmak gerekiyor:
"Şimdi savaş, dünyanın tapusunu ele geçirmek için sürüyor. Ülkemizdeki doğal kaynaklar önce bir yerlere adreslenecek sonra da Anayasa değişikliği ile birlikte işletenlere tapulanacak! Millî-muhafazakâr yapının neyi koruduğunu bilmesi lazım. Bunu yapamaz isek içinde yaşadığımız coğrafyadaki dağları, ovaları, göl ve nehirleri elimizden alırlar. Coğrafya elimizden gittiğinde yaşayacak yer aramaya başlarız."
Narin’i savunamayanlar vatanı savunabilir mi?
12 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Henry Barkey ve Graham Fuller, 1998 yılında "Türkiye’de ordu içinde bölünmeler" olacağı ve bunun da bir iç savaşa yol açacağına dair bir rapor hazırlamıştı.
O zamanlar, pek önemsenmeyen bu rapordan 18 yıl sonra 2016 yılında, askerî okulların ele geçirilmesiyle başlayan süreç sonunda, 2014 ve 2015 Yüksek Askeri Şûra toplantılarında tuğgeneral yapılan FETÖ’cüler, istihbaratın nefes alışlarını bile dinlediği ve tasfiye edilecekleri yönündeki haberler üzerine darbe yapmaya teşvik edildi. Üstelik AKP ve FETÖ iş birliğiyle başlatılan Ergenekon ve Balyoz gibi kumpas davalarında Atatürkçü subayların bir kısmının orduyla ilişkisi kesilmişti. Yine de darbe sürecini tersine çeviren, Atatürkçü subaylar oldu.
Barkey ve Fuller hakkında, 15 Temmuz darbe girişiminden önce Büyükada’da toplantı yaptıkları gerekçesiyle yakalama kararı çıkarıldı ama bu karar fiilen uygulanamadı. Barkey ve Fuller, o tarihten sonra Türkiye’ye bir daha gelmedi. Daha doğrusu geldiklerine dair bir kayıt yok...
***
Bugün ise harp okullarından mezun olan teğmenlerin, geleneksel subay yeminini etmeleri ve kılıç çekmeleri, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye slogan atmaları, en üst düzeyde “kime kılıç çekiyorsunuz?” diye yorumlandı. Cumhurbaşkanı, “temizlenecekler” diye de ekledi...
“Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye slogan atmayı, ordudan tasfiye gerekçesi yapmak, hukuken o kadar kolay bir iş değildir... Diğer taraftan bu şekilde slogan atmış olmak da tek başına bir anlam ifade etmez. Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz...
Yalnız, böyle bir yol açılırsa, Graham Fuller ve Henry Barkey’in 1998 yılında yazdığı “Türkiye’de ordu içinde bölünmeler” olacağına dayalı,“iç savaş stratejisi” yeniden hayat bulmuş olur!
Eski Genelkurmay Başkanı, eski Millî Savunma Bakanı Hulusi Akar ise, tam da TSK’dan teğmenlerin tasfiye edilmesinden söz edildiği günlerde, "Eğitimin amacı bilgi edinmek değildir. Eğitimin amacı; bir Allah korkusu iki kuldan utanmak. Eğer biz 4-12 yaş arasındaki insanlara, çocuklarımıza Allah korkusunu verirsek, Allah'tan korkmayı, kuldan utanmayı verirsek efendim vatan sevgisini verirsek, millet sevgisini verirsek, bayrak sevgisini verirsek, başkaları için iyilik yapmayı öğretirsek ve diğer millî ve manevi değerlerimizi onlara yüklediğimiz takdirde onun üzerine bu çocuk nereye giderse gitsin, dünyanın her yerine gitsin bu çocuktan korkmayın.” deyiverdi.
***
Akar’ın 2016’daki darbe girişiminde, karargâhında esir alındığı, darbenin başına geçmesi istendiği, ancak buna direndiği, buna rağmen darbeciler tarafından serbest bırakıldığı biliniyor. En azından şimdiye kadar basına yansıtılan bilgiler böyle...
FETÖ, 4-12 yaş arasıyla kalmamış, 12-21 yaş arası çocuklara ve gençlere de kendi meşrebince dinî eğitim vermiş ve onları askerî liselerden, harp okullarından mezun ederek orduya katmıştı. Öyle ki sürecin sonunda darbe girişiminde bulunabilecek güce ulaşmışlardı... Onların da Allah korkusu ve kuldan utanma duygusu ile yetiştirildiği söyleniyordu. Hatta AKP ile “menzil”leri de aynıydı...
Öyleyse, askerî liseleri imam hatip lisesine çevirmekle, harp okullarından yarım asker-yarım ilahiyatçı yetiştirmekle varılacak yer de 15 Temmuz gibi bir bataklıktır.
***
Erdoğan’ın teğmenlerin temizleneceğine dair açıklamayı 21’inci İmam-Hatipliler Kurultayı’nda yapması da garip! “Şunu çok iyi biliyorlar; ezan yoksa, cami yoksa, Kur'an yoksa, iman yoksa, vatan yoktur, millet yoktur, Türkiye yoktur. İmam hatip mücadelesi bir vatan savunmasıdır.” demesi de gerçeği yansıtmıyor.
Türkiye köylerinin çoğunda olduğu gibi küçük Narin’in katledildiği Diyarbakır-Tavşantepe köyünde de cami var, ezan var, Kur’an kursu da var ama bütün bunlar, köy halkının çoğunun, bildiği gerçekleri söylemesini sağlamadı! Allah’tan değil kuldan korktular!
Küçük Narin’i savunamayanlar, vatanı savunabilir mi?
***
Ayrıca vatan topraklarını, altındaki üstündeki millî servetle birlikte satanlardan veya bu satışlara “bütün dünya seccademdir” diyerek ses çıkarmayanlardan vatan savunması beklenebilir mi?
Tek başına din eğitimi, vatan savunmasına yetmez! Atatürk, boşuna mı “Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri öğretimin sınırları ne olursa olsun, en evvel ve en esaslı olarak Türkiye'nin istiklaline, kendi benliğine, millî geleneklerine düşman olan unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir.” dedi?
Türk Milleti’nin adı ve sanı yok olmasın diye...
13 Eylül 2024 00:01
Son Güncelleme: 13 Eylül 2024 12:21
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Değerli Yeniçağ okurları,
Yeniçağ, tam 23 yıl önce yayın hayatına atılırken ortaya koyduğumuz ilkelerden taviz vermeden bugünlere ulaştı. Bir İnternet ansiklopedisi olan Vikipedi’de Yeniçağ hakkında bilgi verilirken şöyle deniliyor:
“Yeniçağ, 2002 yılında ‘Türkiye Türklerindir’ ve ‘Dünyayı Türkçe Okuyun’ sloganlarıyla yayın hayatına başlamıştır. Güncel, dış haber, ekonomi, spor, medya, eğitim, tarih ve kitap, kültür, televizyon ve din bölümleri olan günlük olarak yayınlanan siyasi bir gazetedir. Atatürkçü ve Türk milliyetçisi bir çizgiyle yayın yapar. Merkezi İstanbul'da bulunmaktadır.”
Dünyayı Türkçe okumak, bugün için Anayasa’nın başlangıç ilkelerine ve ilk dört maddesine sahip çıkmayı gerektirir. Bu sahip çıkma sadece sözel milliyetçilikle sınırlı değildir. Ekonomi başta olmak üzere her alanda, halkın her türlü hakkını hukukunu korumak, milliyetçiliğin ta kendisidir.
***
Bugün Türkiye, mızraklarının ucuna Kur’an sayfalarını geçirenlerin, Türk kimliğine karşı savaş açtığı, bu çerçevede “ensar-muhacir” edebiyatı ve Malazgirt’e, Çanakkale’ye ortak çıkararak “nüfusu çeşitlendirdiği” ve Türk topraklarında Türk egemenliğine son vermek istediği, bunu da “darbe anayasasına karşı Yeni Anayasa” diyerek halka kabul ettirmeye çalıştığı bir ortamdadır.
Gelinen aşamada, yazarımız ve Millî Egemenlik Platformu sözcüsü Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun’un açıkladığı gibi, “Din anlayışı, akıl ve bilim karşıtı selefi yapıda bir ideolojik anlayışa doğru evrilmektedir. Millî Eğitim ve Diyanet de buna çanak tutmakta, tarikat ve cemaatlere alan açmaya çalışmaktadır. Ülkede ciddi anlamda dinî anlayışta bunalım oluşmuştur. Bunun yıkıcı etkileri de Türk Milleti’nin akılcı din anlayışı üzerinde görülmeye başlanmıştır.”
***
Bütün bu hazırlıklar yapılırken, halk her geçen gün yoksullaştırılmakta ve siyasi darbelere direnemez hâle getirilmeye çalışılmaktadır.
Prof. Dr. Niyazi Kahveci, “Bu ülkede en çok satılan ve en çok satın alınan ama hiç kullanılmayan tek şey dindir. Bunu satın alan halk problemlidir, halkın zihinsel yapısı problemlidir. Batılıları sömürgeci diye eleştiriyoruz. Ama hiç biri kendi insanını sömürmüyor. Biz, içsel sömürgeciyiz. Kendi insanımızı sömürüyoruz. Buna ‘ekonomik ensest ilişki’ deniyor... En büyük vatan hainliği budur.” diyor.
Son dönemde, Türkiye’de iktidar sahipleri alenen emeklileri sömürmeye başladı... Son olarak çalışanların kıdem tazminatlarına da göz diktiler... Prof. Dr. Aziz Çelik, “Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi, ‘Size doğru dürüst emekli aylığı vermiyoruz, ileride de vermeyeceğiz! Siz kıdem tazminatlarınızdan vazgeçin. Kıdem tazminatlarınızı bize verin! Kıdem tazminatı yerine emekli olduğunuzda emekli aylığınızın üstüne her ay bir miktar harçlık ekleyelim!’ demektir. Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi, kıdem tazminatına çökme planıdır” diyor!
***
Bu bilinçli tasarımlar hayata geçirilirken, Türkiye’nin bütün yer altı ve yer üstü servetinin satılmasını, ekonomik kriz sebebiyle izah etmek mümkün değildir.
Bütün dünyada gıda fiyatları gerilerken, halkın cebindeki parayı çalmak demek olan enflasyonun, “nasları uyguluyoruz” bahanesiyle ve planlı olarak artırılması, Türk Milleti’ni, kendi vatanında aciz duruma düşürmek ve böylece egemenliğini koruyamaz hâle getirmek içindir.
Bilge Kağan, çağlar öncesinden, “Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye gece uyumadım, gündüz oturmadım. Aç milleti doyurdum, çıplak milleti giydirdim. Fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım.” diyor.
Bugünkü idareciler ise, Türk Milleti’nin adı sanı yok olsun diye halkı aç ve çıplak bırakmaya, milleti de sığınmacılarla karıştırarak az kılmaya çalışıyor... İç ve dış politikanın özeti budur. Bunu da dini ve milliyetçiliği uyuşturucu gibi kullanıp; halkı aldatarak, kandırarak yapıyorlar.
***
Atatürk, 20 Mart 1923’de, yani zaferden sonra Konya’da yaptığı konuşmada, dini kullanarak Türk egemenliğine son vermeye çalışanlarla ilgili şöyle demişti:
“Eğer onlara karşı benim şahsımdan bir şey anlamak isterseniz, derim ki, ben şahsen onların düşmanıyım. Onların menfi istikamette atacakları bir adım, yalnız benim şahsi imanıma değil, yalnız benim gayeme değil, o adım benim milletimin hayatıyla ilgili, o adım milletimin hayatına karşı bir kasıt, o adım milletimin kalbine havale edilmiş zehirli bir hançerdir. Benim ve benimle hemfikir arkadaşlarımın yapacağı şey mutlaka ve mutlaka o adımı atanı tepelemektir.
Şüphe yok ki arkadaşlar, millet birçok fedakârlık birçok kan bahasına, en nihayet elde ettiği hayat dayanağına kimseyi tecavüz ettirmeyecektir. Bugünkü hükûmetin, meclisin, kanunların, Anayasa’nın mahiyet ve hikmeti hep bundan ibarettir.”
Yeniçağ, 23 yıldır yaptığı gibi, günümüzdeki “ahval ve şerait içinde dahi” sadece dış saldırılara karşı değil, içerideki her türlü sömürüye ve yalanlara karşı da Türk Milleti’nin egemenliğini, adı ve sanı; hak ve hukukuyla birlikte savunmaya devam edecektir.
Bu durum sadece bana mı garip geliyor?
14 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, "Tayyip Bey bu kötüye gidişi gördü, kutuplaşmak istiyor. Tayyip Bey kötüye gidişi gördü, bundan dolayı gerginlik çıkarmak istiyor. Dilruba’dan çıkarıyor, teğmenlerden çıkarıyor. Tayyip Bey’in bir amacı var; Kavga etmek, gerilim çıkarmak... Açlığı, yoksulluğu ve sefaleti unutturmak istiyor" dedi.
Açlık, yoksulluk ve sefaletin unutturulmak istendiği doğrudur, bunun için gerilim politikalarına geri dönüldüğü de doğrudur. Yalnız, Türkiye, üç haftadır küçük Narin’in öldürülmesi ile ilgili soruşturmayı takip ediyor...
***
Tabii ki bir insanın öldürülmesi, bütün insanlığın öldürülmesi gibidir. Üstelik öldürülen 8 yaşında bir kız çocuğudur... Tabii ki Narin cinayetinin aydınlatılması ve suçluların hak ettiği cezaya çarptırılması için medya baskısı önemli ve değerlidir; yalnız Tekirdağ’da iki yaşındaki bir kız bebeğin başına gelenler daha da vahimdir ama nedense gündemde o kadar yer tutmuyor...
Narin cinayeti soruşturmasında önce yayın yasağı konuldu sonra bu yasak kaldırıldı. Ceza hukukunda bütün soruşturmalar gizli sürdürülür. Buna rağmen her gün farklı bir ifade veya delil basına sızdırılarak, soruşturmanın gizliliği ihlal edildi ve bütün televizyon kanallarındaki programlara cinayet masası gibi bir rol verildi!
Bilen, bilmeyen, cinayetin nasıl ve ne zaman işlendiğine dair fikir yürütüyor! Üç haftadır, soruşturmayı sanki medya yapıyor! Politikacılar, muhabirler, yorumcular, emekli polisler, emekli adli tıp uzmanları, soruşturmanın gizliliğini ihlal ederek, her türlü iddianın veya ifadenin ayrıntılı tartışmasını yapıyor! Türkiye, sadece Narin cinayetine kilitlenmiş durumda...
Bu durum sadece bana mı garip geliyor?
***
Medyanın sadece bir olaya odaklanması, ABD medyasında örnekleri çok görülen ve asıl gündemi unutturmak için kullanılan bir yöntemdir...
ABD medyası, 11 Eylül 2001 saldırılarında bile, bu büyük olayın üzerine gitmek yerine, hâlâ ünlü bir sporcunun 1994 yılında eski eşini öldürmesini tartışıyordu... Burada ölçü ölümse; İkiz Kuleler’de dünyanın gözü önünde binlerce kişi katledilmişti...
Ölçü çocuk ölümüyse; İsrail, bütün dünya seyrederken, Filistin’de birçoğu Narin’in yaşında 40 bin kişiyi katletti...
Milyonlarca insanın öldüğü kabul edilen pandemi sürecinde de bütün dünya medyası, olayın gerçek sebebini araştırmak yerine, “Büyük Sıfırlama Projesi”ne hizmet etti. Uygulamalara itiraz eden gerçek bilim adamları ve onların görüşlerini yayınlayan gazeteciler, komplo teorisi üretmek veya aşı karşıtı olmakla suçlandı... Öyle ki, Türkiye’de bir profesör, polis, jandarma zoruyla aşılamayı savundu ve “köpek gibi aşı olacaksınız” diyebildi. Kimse de ona halkı aşağılamaktan soruşturma açmadı. Çünkü küresel rüzgâr böyle estiriliyordu.
Birkaç yıl sonra, başıboş köpekler için katliam yasası çıkarıldı! Oysa hayvan katliamı da ağaç katliamı da insan katliamı gibidir... Buna rağmen katliama itiraz ederek, başka bir çözüm bulunmasını isteyenler hâlâ suçlanıyor...
***
Türk Milleti ve devleti, kendi yöneticileri eliyle tarihten silinmek isteniyor. 1920’lerde bunu denediler. Başarsalardı, Anadolu’da tek bir canlı Türk bırakmayacaklardı. Kızılırmak’ın Doğusu Ermenistan, Batısı Yunanistan olacaktı. Şimdi aynı projeyi, nüfusu değiştirerek, ekonomiyi planlı bir şekilde çökerterek, tarihi çarpıtarak uygulamaya çalışıyorlar. Bu, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir katliam projesidir ama tek bir televizyon programında bile bütün yönleriyle konuşulmamıştır.
Emeklilerin açlığa mahkûm edilmesi, son olarak huzurevi ücretlerinin üç katına çıkarılması bile seçimlere nasıl etki yapacağı üzerinden değerlendiriliyor. Oysa yaşlılar bu politikalarla alenen katlediliyor!
Narin cinayeti hepimizi derinden yaraladı ama halk, temel sorunlar gündemden düşsün diye her gün cinayetle ilgili gıdım gıdım bilgi sızdıranların oyununa gelmemelidir.
Türklerin rehberi veya önderi kimdir?
16 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan, Diyanet İşleri Başkanlı’ğınca İstanbul'da Grand Cevahir Kongre Merkezi'nde düzenlenen "Mevlid-i Nebi Haftası Açılış Programı"nda yaptığı konuşmada "Dünya hayatında kendimize örnek aldığımız, izinden gittiğimiz, yoluna hayatımıza adadığımız tek insan Resulullah Efendimizdir. Bizim rehberimiz de önderimiz de uğruna can vereceğimiz maşukumuz da sadece ve sadece O'dur. Rabbim bizlere Resulullah'ın izinde yürümeyi, onun hayatıyla, şahsiyetimizi inşa etmeyi, onun örnek ahlakıyla ahlaklanmayı nasip eylesin diyorum." dedi.
İlk bakışta masum bir cümle gibi görünüyor ama, "eğer benim emir komuta merkezim bana papaz elbisesi giyeceksin diyorsa papaz elbisesini giyer bu şekilde gider görevimi yaparım" diyen de Erdoğan'dır.
Emir komuta merkezinin yaşayan insanlardan oluştuğu belli... Herhalde o merkezde Hz. Muhammed'in de bulunduğunu kimse iddia edemez...
Öyleyse, uğruna papaz elbisesi giyilebilecek emir komuta merkezindeki rehber veya önder kimdir?
Meselâ Büyük Orta Doğu Projesi eş başkanlığını hangi emir komuta merkezi tebliğ etmiştir?
Hz. Muhammed, Büyük Orta Doğu Projesi, eş başkanlığını onaylar mıydı?
***
Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ, "Hz. Muhammed'i örnek almakta samimi olsaydınız" diye başlayan ve "şunları yapmazdınız" diye devam eden cümlelerle bu konuşmayı eleştirdi.
Özdağ, “Bu listeyi çok uzatabiliriz. Aslında bu cümleyi, Hz. Muhammed’in izinden gittiğinizi düşündüğünüz için kurmadınız. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü reddetmek, ona olan gizleyemediğiniz nefretinizi, öfkenizi ifade etmek için kullandınız. Türk Milleti bin yıldır Müslüman. Son bin yılda, Anadolu’da İslam’a en büyük zaferi kazandıran kişi Atatürk’tür. En büyük zararı veren ise sizsiniz. Sizin döneminizde olduğu kadar hiçbir dönemde İslam’dan Anadolu’da bu kadar büyük bir kopuş yaşanmadı. Hiç bu kadar yüksek oranlarda deist ve ateist olmadı. Size önerim Atatürk ile daha fazla savaşmayın, çünkü yeniliyorsunuz. Millî birlik diyorsunuz ama Atatürk ile kavga ederek millî birliği sağlayamazsınız. Atatürk’e karşı kazanma şansınız yok." dedi.
***
Konuya dinî açıdan bakılırsa, Yaşar Nuri Öztürk'ün bir zamanlar çok sık gündeme getirdiği gibi Hz. Muhammed ve Atatürk ile ilgili en güzel sözü Pakistan’ın kurucusu Muhammed Ali Cinnah söylemiştir:
“Hayatımda iki büyük Müslüman bilirim. Birisi o dini tebliğ eden Hazreti Muhammed, diğeri ise İslam’ı hurafelerden temizleyen büyük lider Gazi Mustafa Kemal Paşa.”
Amerikan gazeteleri ise yıllarca Erdoğan modelini, haritasını değiştirmek istedikleri İslam ülkelerine örnek göstermiştir. ABD’nin eski Türkiye Büyükelçisi Eric Edelman da “İslâm dünyasında reform ABD’nin en önemli stratejik girişimi ve Türkiye’nin başarısı da bunda büyük rol oynayabilir.” demiştir Erdoğan ise 2004 yılında Suudi Arabistan’da “İslâm Ortak Pazarı doğru değildir” diye görüş açıklamıştı!
***
Emekli Korgeneral Suat İlhan’ın tespitlerine göre “Atatürk devriminden yani 1920’den önce, bugün Batı dediğimiz medeniyetin elindeki topraklar, 25,5 milyon mil kare idi. 1993’te bu rakam 12,7 milyon mil kareye, yani yarısına düşmüştür.
İslam dünyası ise 1920’de 1,8 milyon mil kare üzerinde egemenlik sahibiydi. 1993’te İslam dünyasının sahip olduğu topraklar 11 milyon mil kareye yükselmiştir.”
İşte, 1923’ten beri süren mücadeleyi, kimin kazandığı bu rakamlarla ortadadır. Avrupalılar, Amerikalılar, Atatürk adını duyunca, bu yüzden ifrit kesiliyor. Çünkü İslâm dünyasını, çökmek üzereyken ayağa kaldıran güç, Atatürk modelidir!
Atatürk, Türkiye’nin sigortası, Türkiye ise İslâm dünyasının en büyük güvencesidir!
***
Dinle siyasetin birbirine karıştırılarak sunulması, bir istismar yöntemidir. Hz. Muhammed Mustafa, bir peygamberdir ve İslam dinini tebliğ etmiştir. Mustafa Kemal Atatürk ise Türklerin bağımsızlık savaşı lideri ve devlet kurucusudur. İkisini kıyaslamak doğru olmadığı gibi, birini diğerine tercih etmek de yersiz, gereksiz ve faydasızdır. Hz. Muhammed'i reddetmek İslam'ı reddetmek olur, Atatürk'ü reddetmek ise millî devleti, hatta millî kimliği reddetmeye götürür. Yani biri dinsizliğe diğeri milliyetsizliğe sebep olur...
Türk Milleti’ne yapılan en büyük operasyon!
17 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Almanya, bir süredir Avusturya, İsviçre, Çekya ve Polonya ile kara sınırı kapılarında başlattığı kontrolleri, Fransa, Lüksemburg, Hollanda, Belçika ve Danimarka'yı da kapsayacak şekilde genişletti.
Almanya, bugüne kadar gerçekleştirdiği sınır kontrollerinde 30 bin kişinin ülkeye girişine izin vermedi.
Türkiye’de ise Tayyip Erdoğan’ın, geçtiğimiz yıl 19 Eylül'de ABD’de medyasında yaptığı konuşma, sosyal medyada gündeme getirildi.
Erdoğan, spikerin Türkiye'nin mültecilere en fazla ev sahipliği yapan bir ülke olarak mültecilere nasıl yaklaştığını sorması üzerine ''Mültecilere karşı bazı ülkelerde bakış açısı olumlu örneğin ABD'de ve Almanya'da böyle. Bizim de mültecilere bakışımız çok farklı. Ama ülkemizdeki muhalefetin mültecilere bakışı çok acımasız, bir tehdit olarak görüyorlar. Mültecilere olan ev sahipliğimizi bugüne kadar nasıl yaptıysak aynen devam edeceğiz'' cevabını vermişti.
Dönemin CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın ABD’de yaptığı konuşmayı, “Anlaşılan o ki, BOP Eş Başkanı olarak ülkemizi mülteci kampına çeviren, mahallelerimizin kimlikleriyle oynayan Erdoğan, ABD’ye şirin gözükmek için, bizi ve tüm muhalefeti ‘Dış Güçler’e şikâyet etmiş.” diye yorumlamıştı.
***
Muhalefeti ABD’ye şikâyet etmek tabii ki üzerinde durulması gereken bir konudur, fakat bu konu ayrıntıdır. Esasa gelecek olursak, Erdoğan, Suriye krizinde ABD ile birlikte hareket etmiş ve milyonlarca insanın Türkiye’ye akın edeceğini öngörerek, buna göre 1.5 milyon çadır siparişi vermek gibi hazırlıklar yaptırmıştır. Yani, Türkiye’ye sığınmacı akını ABD ve Türkiye yönetimleri tarafından planlanmıştır.
Erdoğan, sığınmacıların Türkiye’ye getirilmesini, halka kabul ettirebilmek için de ensar-muhacir söylemi yetmeyince, Malazgirt ve Çanakkale zaferlerine Arapları da ortak etmeye çalışıyor.
İşte böyle bir ortamda, AB adına Türkiye ile sığınmacılar konusunda geri kabul anlaşması imzalanmasına liderlik eden Almanya’nın, serbest dolaşımı askıya alarak kara sınır kapılarında, pasaport kontrolüne başlaması, tokat gibi bir uyarıdır...
***
Sığınmacıların Türkiye’ye getirilmesinin asıl sebebi, Türkiye’nin nüfus yapısını değiştirerek, milli devlet yapısını ortadan kaldırmaktır. “Yeni Anayasa” yapmak istemelerinin asıl sebebi budur. Fakat bunu yapabilmeleri, halkın bilincinde milletin yerine ümmeti koymaya bağlıdır. Malazgirt’e, Çanakkale’ye Arapları ortak etmelerinin sebebi budur. Bu tür girişimler, psikolojik operasyondur.
Diğer taraftan CHP Genel Başkanı Özgür Özel, "Anayasanın 4'üncü maddesine karşıyız" diyen HÜDA PAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu'nu hatırlatarak "3-5 oy uğruna olmadık işler yapıldı, yapılmaya devam ediliyor. Onunla bununla ittifak... En güzel ittifak bizim ittifakımız, Türkiye İttifakı. Bir ittikak da HÜDA PAR. Kadının seçme seçilme hakkına karşı çıkan HÜDA PAR, çıkmış Anayasanın ilk 4 maddesine karşıyız diyor. Seçim zamanı susturdular. Şimdi Anayasanın 4. maddesine karşıyız diyor. Türkiye Cumhuriyeti devleti başkenti Ankara'ya karşılar. Bayrağa karşılar, İstiklal Marşı'na karşılar, Cumhuriyet'e karşılar. Mikroba sen niye hastalık yapıyorsun diye hesap soramazsın. Mikrop mikroptur. Ama milliyetçi muhafazakârım diyenler... Bahçeli'ye soruyorum. Sen bu HÜDA Par'a ne diyorsun? Kimler kimlerle beraber" dedi.
HÜDA-PAR, HDP’nin, selefi İslamcı diğer yüzüdür. Yani HÜDA-PAR ile ittifakın HDP ile ittifaktan bir farkı yoktur. Bu itibarla, CHP bu konuda da netleşmelidir ki AKP’nin Türk devletini yıkmak girişimine engel olunabilsin.
***
Konuya Almanya’nın sınır kapılarını kapatmasından girdik, Türkiye’nin Türk devleti olmaktan çıkarılması hedefine giden AKP’nin bu doğrultuda, sığınmacıları ve İslam dinini nasıl kullandığına geldik.
Burada en kritik konu, MHP’nin Türk devletini HÜDA-PAR ile birlikte dönüştürmeye çalışan AKP’ye yıllardan beri tam destek vermesinin sağlanmasıdır. Türk Milleti’ne yapılmış en büyük psikolojik operasyon işte budur...
Ekonomik gösterge: 400 yeni icra müdürü alınacak!
18 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Adalet Bakanlığı, 300’ü açıktan 100’ü naklen olmak üzere 400 yeni icra müdür ve müdür yardımcısı istihdam edecek.
Açıktan atanacak adayların, 35 yaşını doldurmamış, hukuk fakültesi, adalet meslek yüksekokulu, meslek yüksekokullarının adalet bölümü veya adalet meslek eğitimi ön lisans programı mezunu olmaları ve öğrenimi yabancı ülkede yapılmış ise denklik belgesi alması gerekiyor. Sınava başvurular 24-30 Ekim tarihleri arasında alınacak. Yazılı sınav, ÖSYM tarafından 7 Aralık Cumartesi günü Ankara’da yapılacak.
Yazılı sınavda 35 sorudan oluşan genel yetenek ve genel kültür ile 45 sorudan oluşan alan bilgisi testi uygulanacak.
***
CHP 27. Dönem Milletvekili Gürsel Tekin, konuyla ilgili açıklamasında "Hacizlere yetişemeyen iktidar 400 yeni icra müdürü alacakmış. Vatandaşın battığının ilanı resmen yapılmış oldu," dedi.
Tekin’in yazılı açıklaması şöyle:
“Daha önce ‘Çat Kapı İcra Dönemi Kapanıyor’ sloganıyla müjdelenen dönem, yerini icra ordusunun genişlemesine bırakıyor. Bu durum, vatandaşların borç sarmalındaki durumunu çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.
Rakamlar ortada, 2024'ün ilk yedi ayında, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 41'lik bir artışla, yasal takibe düşen kişi sayısı 1 milyon 63 bine ulaştı. Bu, günde ortalama 5.000'den fazla kişinin icralık olduğu anlamına geliyor. Kredi kartı borçları konusunda tablo daha da vahim: 2023'te 461 bin olan yasal takipteki kişi sayısı, 2024'ün ilk 7 ayında 784 bine fırladı. Bireysel kredi borçlularında da benzer bir artış göze çarpıyor. 2023'ün ilk 7 ayında 486 bin olan sayı, bu yıl 642 bine yükseldi.
Merkez Bankası'nın Finansal İstikrar Raporu, varlık yönetim şirketlerinin elinde 47 milyar liralık batık tüketici kredisi alacağı olduğunu gösteriyor. Vatandaşların toplam icralık kredi borcu, faizler ve icra masrafları hariç, 131 milyar liraya dayanmış durumda.
Kredi kartlarına borcu olmayan kimse kalmadı. Bu veriler ışığında, 400 yeni icra müdürü alımı, vatandaşın borcunu ödeyememesinin resmi bir kabulü gibi görünüyor. ‘Hayaldi, gerçek oldu’ sloganı, ne yazık ki borç batağında çırpınan milyonlarca vatandaş için acı bir gerçeğe dönüşmüş durumda. Yeni icra müdürlerinin alınması, sorunun çözümünden ziyade sonuçlarıyla mücadele edildiğinin bir göstergesi olarak önümüzde duruyor.”
***
Peki “çat kapı icra dönemi kapanıyor” sloganı neydi?
Bekir Bozdağ, 16 Ocak 2023 günü Yozgat’ta Adalet Bakanı olarak yaptığı açıklamada, “Vatandaşın evinin, bir alacak verecek takibi nedeniyle hâkim kararı olmadan aranmasını doğru görmüyor ve bu açıdan da bundan sonra hâkim kararı olmadıkça evde haciz işlemi yapılamayacağını yasaya koyuyoruz. Çat kapı icra dönemi kapanıyor. Evde icra işlemi ancak hâkim kararıyla yapılabilecek. Zaten ihtiyati haciz aynen devam ediyor. O da hâkim kararıyla. Bundan sonra hacze ihtiyaç duyduğunda o da hâkim kararıyla olacak. Hâkim kararı olmadan hiçbir alacaklı borçlunun kapısını çalamayacak. Hiçbir icra dairesi gelip evde arama tarama yapamayacaktır. Bu da hukuk devletini güçlendiren, özel hayatı koruyan, aile mahremiyetini koruyan önemli bir değişikliktir. Ayrıca evde ortak kullanılan eşyaları da 'haczedilemez eşyalar' arasına alıyoruz. Yani sadece bir buzdolabı değil ortak kullanılan eşyalar ne ise artık bunlar da haczedilemeyecek eşyalardan olacaktır. Haciz sırasında nakit para, altın, menkul kıymet, kıymetli evrak vesaire hariç ortak kullanıma ait eşyalar haczedilemeyecektir." demişti.
***
Evde icra takibi artık hâkim kararıyla oluyorsa, ortak eşyalar haczedilemiyorsa, 400 yeni icra müdürü ve yardımcısına neden ihtiyaç duyuldu? 400 İcra müdürü ve yardımcısı bir günde emekli mi oldu yoksa mevcut kadro, icra dairelerinin artan yükünü artık kaldıramıyor mu?
Uzaktan pil ısıtıp telefon patlatmak!
19 Eylül 2024 00:01
Son Güncelleme: 19 Eylül 2024 16:32
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Teknolojinin ulaştığı düzeye atıfta bulunarak, insanların vücuduna çeşitli yollarla yerleştirilen zerreciklerin, uzaktan elektromanyetik dalga ile ısıtılabileceğini veya soğutulabileceğini, bunun da bir savaş durumunda orduların devre dışı bırakılmasını mümkün kılacağını yazdığımda, çok kimse gülüp geçmişti...
Lübnan Sağlık Bakanlığından yapılan açıklamaya göre, ülke genelinde çoğunlukla Hizbullah mensuplarının kullandığı çağrı cihazlarının patlatılması nedeniyle 9 kişi öldü, 200'ü ağır 2 bin 800 kişi yaralandı.
***
Milliyet’in derlediği haberlere göre Sky News Arabia, ismi paylaşılmayan kaynaklara dayandırdığı haberinde, MOSSAD’ın, Lübnan’da Hizbullah’ın elindeki 5 ay önce ithal edildiği söylenen çağrı cihazlarının pillerine önceden patlayıcılar yerleştirdiğini ve pillerin sıcaklığını aynı anda, uzaktan yükselterek cihazları patlattığınI ileri sürdü.
El Cezire televizyonunun, Lübnanlı güvenlik kaynağından aktardığı habere göre, cihazların pillerine yerleştirilen patlayıcı, 20 gramın altında...
Pillerin, aynı anda binlerce mesaj gönderilerek ısıtıldığı söyleniyor ama belirlenmiş noktalara yoğun elektromanyetik dalga göndermenin de ısıyı yükselttiği biliniyor...
Bir de şu var ki lityum pili olan cihazlar zaten patlayıcıdır. Ayrıca patlayıcı eklemeye gerek yok. Yeter ki ısıtılsın!
***
Bu sütunun okurları hatırlayacaktır; ABD’nin Küba ve Çin’de görevli 40 diplomatı, 2016 ile 2018 tarihleri arasında sebebi tespit edilemeyen bir dizi rahatsızlık yaşamıştı. Bu rahatsızlıkların başında “mide bulantısı, baş ağrısı, yüksek ses duyumu, kafatasında baskı, dengesiz yürüme, görme bozukları ve baş dönmesi” geliyordu.
ABD Ulusal Bilimler Akademisi, dört yıl sonra “Havana Sendromu” olarak adlandırılan gizemli rahatsızlıklara, yönlendirilmiş darbeli radyo frekanslarının (mikrodalga enerjisi) sebep olduğunu açıklamıştı.
***
Yine Çin’de Renmin Üniversitesi'nde bir konferansta konuşan Çinli Profesör Jin Canrong, 2020’nin Ağustos ayında Çin ile Hindistan arasındaki sınır gerginliğinde Çin’in, Hintli askerlere karşı mikrodalga silahı kullandığını iddia etmişti. Profesör Jin Canrong, Hintli askerlere vücudu ısıtarak tahrişe ve ağrıya sebep olan yüksek frekanslı elektromanyetik darbelerle saldırdıklarını belirterek, “Hintli askerler diri diri pişti” demişti.
Hindistan ordusu, böyle bir olayın yaşanmadığını açıklamıştı. Bir yetkili de haberin, “Çin'in beceriksiz bir psikolojik harekâtı” olduğunu belirtmişti.
“Mikrodalga silahı kullandık” iddiası, aslında ciddi bir mesaj taşıyordu... Çin, bu iddiayla “Biz, elektromanyetik dalgaları silah olarak kullanmaya başladık” mesajını dünyaya duyurmuş oluyordu!
Mikrodalga, elektromanyetik radyasyon frekansıdır.
Mikrodalgalar, uydu haberleşmesi, radar sinyalleri, telefon ve navigasyon uygulamalarında ayrıca tıpta ve gıda pişirmekte kullanılıyor.
Mikrodalga fırınlar, pişirilecek maddenin su moleküllerini titreştirerek ısıtan dalgalar ile çalışır. Tabii bunun için fırının o dalgaları algılayacak şekilde imal edilmiş olması gerekir.
Cep telefonlarının, elektromanyetik dalgayı algılayabilmesi için de baz istasyonlarına ihtiyacı vardır.
***
Washington Devlet Üniversitesi Biyokimya ve Temel Tıp Bilimleri Profesörü Martin L. Pall, 17 Aralık, 2019'da, yani dünyanın henüz koronavirüs salgınından haberi yokken, bilimsel bir makale yayınlamıştı. Martin Pall, elektromanyetik dalgaların, hücre ölümlerine yol açacağını, kısırlığı artıracağını, çok büyük yangınlara sebep olabileceğini, çünkü titreşimlerin bitki hücrelerindeki suyu ısıttığını ve üzerlerine benzin spreyi sıkılmış gibi yanmaya sebep olduğunu yazmıştı.
Koronavirüs hastaları da kandaki oksijen miktarının hızla yüzde 90’ın altına düşmesi sonucu ölmüştür!
Pall’un makalesinin özetini 31 Mart 2020’da bu sütunda yayınladığımda, yerli-yabancı haberleşme şirketlerinde çalışan mühendisler, cep telefonlarında kullanılan elektromanyetik dalgaların hafif bir ısınma dışında, insan, hayvan ve bitki hücrelerine bir zarar vermeyeceğine dair mesajlar göndermişti.
Peki “hafif bir ısınma”, istenirse “ağır bir ısınma”ya da çevrilebilir miydi? Elinizdeki cihaz buna uygunsa neden olmasın? İşte İsrail’in Lübnan’da yaptığı budur.
Zaten lityum piller, aşırı ısınmada patlayabilir ve yangın çıkarabilir. Bu yangını söndürmek de çok zordur. Lübnan’da patlatılan çağrı cihazlarının pilleri de lityumdandı...
***
Bill Gates bile, yeni salgınlardan söz ederken “büyük yangınlar” çıkabileceğini de söylüyor! Çünkü elektromanyetik dalgaların belli bölgelere yoğunlaştırıldığında salgına ve yangına sebep olacağını biliyor.
“5G, 6G, 7G gibi uygulamalar hızlı internet getirecek” diyorlar ama büyük yangınlar da kitlesel ölümler de elektromanyetik dalgaların canlı hücrede meydana getirdiği ısınmadan ve oksijeni yakmasından çıkacak...
AKP’nin Siber Güvenlik Teşkilatı!
20 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Siber güvenlik konusunda Türkiye'deki kurumlarda büyük bir farkındalık olduğunu bildiren Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı bünyesinde bir genel müdürlük olduğunu söyledi.
Fidan, MİT ve Emniyet Teşkilatı'nın da bu konuda etkili olduğuna değinerek, “Müstakil bir siber güvenlik teşkilatının kurulmasıyla ilgili konu hükümetimizin de gündemine getirildi.” dedi.
Bakan Fidan ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da bu yönde irade koyduğunu ve çok yakında hayata geçeceğine işaret etti.
***
Yaklaşık 30 yıl önce bilgi ve teknolojinin ulaştığı seviyeye dikkat çekerek, kara hava ve deniz güçlerinin artık yeni savaşlarda yeterli olmayacağını belirterek bunları desteklemek üzere, bir “Bilgi Kuvvetleri Komutanlığı” kurulmasını önermiştim. Şimdi kurulması düşünülen Siber Güvenlik Teşkilatı, böyle bir yapılanmanın içinde olursa daha etkili olur diye düşünüyorum...
Yalnız Siber Güvenlik Teşkilatı, ülke içi siyasi hesaplar için de kullanılabilir! Meselâ Erdoğan, her ne kadar, HÜDA PAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu’nun "Anayasa'nın dördüncü maddesi olmasın diyoruz." sözleriyle başlayan tartışma konusunda "Anayasa'nın ilk dört maddesi ile ilgili tartışma yok." dese de “maksimalist söylemlerin tartışmalara ket vuracağını” ifade etse de milletin birliğine değil “milletin çeşitliliğine dayanan Anayasa” yapmak istediklerini söyleyen de kendisidir. Kaldı ki HÜDA PAR, Cumhur ittifakının ortağıdır...
Bu sebeple Siber Güvenlik Teşkilatı, mevcut iktidarın elinde muhaliflere karşı siber bir tehdit olarak da kullanılabilir! Mevcut devleti yıkıp yerine yenisini kurmakta olduklarını alenen söyleyen AKP sözcüleri de vardır. Meselâ, AKP eski Merkez Karar Yürütme Kurulu üyesi Ayhan Oğan, "Bu halk bir devrim yaptı. Vesayet sistemini bitirdi. Şimdi biz yeni bir devlet kuruyoruz. Beğenin beğenmeyin, bu yeni devletin kurucu lideri Tayyip Erdoğan'dır" demişti...
Yeni bir devlet kurmak için Yeni bir Anayasa şarttır. Tersinden söylersek; “Yeni bir Anayasa yapacağız” demek, mevcut devleti yıkacağız demektir. Anayasa, kurucu belgedir. Değiştirilemeyecek maddeler de devletin kuruluş felsefesidir ve 1924’ten beri aynıdır. AKP için görüş üretenler, değiştirilemeyecek ilkelerin 1924 Anayasası’ndan beri var olduğu belirtildiğinde, “darbe anayasalarından kurtulmalıyız” sloganlarının düştüğünü görünce, Atatürk’ün de Osmanlı devletine karşı darbe yaptığını iddia etmektedir. Onlara göre, başkenti ve topraklarının büyük kısmı işgal altında olan Osmanlı devletinin yerine, halk iradesine dayalı Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması darbedir!
***
Cumhuriyetin kurulmasını darbe olarak görenlerin, günümüz Türkiye’sini yönetmesi, zaten Türk tarihinin en büyük çelişkisidir. AKP, bu imkânı diğer partilerin çürümesine de bağlı olarak alternatif gibi gösterilerek ve din istismarı ile elde etti.
AKP iktidarının 22 yıl sürmesinin en önemli sebeplerinden biri de yoksullaştırdıkları kitlelere sosyal yardım sağlamalarıdır. 2023 yılında, TÜİK verilerine göre sosyal yardım alan hane sayısı, 5 milyondur. Her hanede ortalama beş kişi bulunduğu kabul edilirse 25 milyon kişinin sosyal yardım aldığı anlaşılır. AKP’nin aldığı oy da aşağı yukarı bu seviyededir!
400 icra dairesi başkanı alınmasıyla ilgili görüşlerine yer verdiğim eski CHP milletvekili Gürsel Tekin aradı. Muhalefetin bu derin yoksulluk üzerinde daha çok durması gerektiğini, yoksa herhangi bir partinin 600 milletvekilinden 500’ünü alsa dahi Anayasa’nın ilk dört maddesini değiştiremeyeceğini ama bu yoksulluk politikasının devletin dönüştürülmesi için kullanıldığını söyledi...
***
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise Suriye ile normalleşme meselesine ilişkin, Türkiye'nin, rejim ve muhaliflerin kendi aralarında anlaşabileceği bir siyasal çerçeveye ulaşmasını istediğini söylüyor! Fidan, "Yurt dışında milyonlarca Suriyeli mülteci neden var? Kendi halkıyla, muhalefetiyle problemli olan bir yönetim, milyonlarca mülteci üretmiş durumda.” diyor...
Oysa Suriye’de silahlı muhalefeti ABD ve Türkiye yönetimleri örgütledi. Halkın mülteci veya sığınmacı durumuna düşmesini de bu yönetimler planladı, uyguladı... Şimdi o silahlı muhalefetin yönetime katılmasını istemek, milli dış politika mı oluyor?
AKP iktidarı, mevcut devlet yetkilerini, sadece iç savaşa sürükledikleri Suriye’yi dönüştürmek için değil Türkiye’nin rejimini değiştirmek için de kullanıyor! Bir taşla birkaç kuş birden vurmaya çabalıyorlar. Hem Suriye’yi hem de sığınmacılar üzerinden Türkiye’yi değiştiriyorlar, yoksulluk politikasıyla da Türklerin direncini kırmaya çalışıyorlar!
Bu itibarla böyle bir yönetim anlayışına güvenilemeyeceği gibi kuracakları kurumlara da güvenilemez.
Son dört ayda alınan orman kararları!
21 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gün geçmiyor ki Türkiye’nin ormanları maden ruhsatı verilmiş şirketler tarafından tahrip edilmesin. Son olarak Bartın, Zonguldak ve Kastamonu sınırları içindeki 3 bin 500 hektar orman alanına uzman görüşü ve ÇED raporu istenmeden sondaj ruhsatı verildi.
Konuyu bir soru önergesiyle Meclis gündemine taşıyan CHP Bartın Milletvekili Aysu Bankoğlu, “Küre Dağları’nın eteğindeki nadir endemik bitkileri barındıran ve dünyanın en derin ikinci kanyonuna ev sahipliği yapan Bartın, Zonguldak ve Kastamonu sınırları içerindeki bölgede ‘3 bin 500 hektar’ orman alanına maden arama izni verildi. Belirlenen bu alanda bakır ve manganez aramak için, uzman görüşü ve ÇED raporu istenmeden verilen sondaj ruhsatıyla ülkenin en değerli doğa hazinelerinden birinin daha tahrip ve talan edilmesi asla kabul edilemez.” dedi.
Bankoğlu, “Sondaj ruhsatları, Anayasa ile devlete yüklenen ormanların korunması ve geliştirilmesi ödevine aykırıdır.” diyerek karardan bir an önce vazgeçilmesi ve verilen ruhsatların iptal edilmesi gerektiğini söyledi.
***
Türkiye ormanlarıyla ilgili son dört ay içinde alınan kararları ise TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Emin Koramaz açıkladı. Koramaz, şu değerlendirmeyi yaptı:
“AKP iktidarı geldiği günden beri, ne zaman doğal çevrenin korunmasına ilişkin bir yasa veya yönetmelikte düzenleme yapsa, altından korunan alanlarda yapılaşma ve çevre tahribatı çıktı. Kıyılar, yaylalar, meralar, ormanlar bu düzenlemelerin ardından turizme, sanayi alanlarına, enerji santrallerine, maden işletmelerine veya lüks konut projelerine açıldı.
İktidarın çevre tahribatı için yaptığı müdahalelerden en çok zararı orman alanlarımız görmüş, 6831 sayılı Orman Yasası 31 kez değiştirilmiştir. Bu değişikliklerin büyük bir çoğunluğu ormanların yapısını bozan, madenciliğe açan, HES ve RES projelerine sınırsız kolaylık sağlayan, her türlü altyapı, çöp atık tesisi, maden atığı depolaması dahil ormanlarda her türlü yapılaşmaya olanak sağlayan değişiklikler olmuştur.
Siyasal iktidar tarafından 2018 yılında çıkarılan torba yasayla getirilen ek maddede ‘orman vasfını kaybetmiş taşlık kayalık yerler Cumhurbaşkanı kararıyla orman alanı dışına çıkarılır’ denilmiştir.
Anayasa’nın 169. maddesinde “Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez denilmesine rağmen, istisna ifadeler gerekçe gösterilerek, Anayasa Mahkemesi bu düzenlemeyi Anayasa’ya aykırı bulmamıştır.
AKP iktidarı, son günlerde sıklaşan ‘Cumhurbaşkanı Kararı’ Resmi Gazete ilamları ile bu düzenlemeyi adeta ‘monarşik yönetim’ keyfiyetine dönüştürmüş;
* 20 Mayıs 2024 tarihinde Kastamonu ilinde,
* 28 Haziran 2024 tarihinde Artvin, Bitlis, İstanbul ve İzmir illerinde,
* 17 Temmuz 2024 tarihinde Amasya, Balıkesir, Kastamonu, Manisa, Muğla Samsun, Sinop ve Sivas illerinde,
* 2 Ağustos 2024 tarihinde Amasya, Bingöl, Kastamonu, Kütahya, Manisa, Niğde, Mersin, İstanbul ve Samsun illerinde,
* 31 Ağustos 2024 tarihinde ise İzmir ilinde bazı alanların orman sınırları dışına çıkartılması hakkındaki Cumhurbaşkanı kararları yayımlanmıştır.
Yani ‘Cumhurbaşkanı Kararları’ ile sadece 4 aylık sürede, toplam 422 kadastral parselde, 8.654.160 m2 alan, yani Büyükada ve Heybeliada toplam alanından daha büyük, 1212 futbol sahası büyüklüğündeki alan, hiçbir gerekçe, etüt, rapor veya kamusal yarar ekine ihtiyaç duyulmaksızın, orman sınırları dışına çıkartılmıştır.
Orman sınırları dışına çıkarılan bu alanların ‘bilim ve fen bakımından orman olarak muhafazasında hiçbir yarar görülmeyen ve tarım alanına dönüştürülmesi de mümkün olmayan yerlerden’ oluştuğuna dair bir bilgi ve veri kamuoyu ile paylaşılmadan orman sınırı dışına çıkartılmasını kabul etmiyoruz.”
Bozkurt işaretiyle hayata veda etti...
“Mermiye kafa atan adam” denilen, Türkçülerin çok sevdiği saydığı, ilk karşılaşmamızda bana da kırk yıllık dost gibi davranan avukat Cemal Dönmezer, hasta yatağında bozkurt işareti yaparak hayata ve sevenlerine veda etti.
Ünlü ceza hukukçusu hocamız Prof. Dr. Sulhi Dönmezer'in de oğlu olan Cemal Dönmezer, 21 Eylül Cumartesi günü (bugün) Antalya/Kumluca/Yazır köyü camisinde kılınacak öğle namazından sonra toprağa verilecek. Ruhu şad olsun..
“Milletin çeşitliliği” ve Lübnan modeli!
23 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İsrail’in Hizbullah’a yönelik saldırısı üzerine, Habertürk’ten Kürşad Oğuz, ünlü Lübnanlı yazar Amin Maalouf ile yaptığı eski röportajın Lübnan ile ilgili kısa bölümünü, doğru bir zamanlamayla X’te yeniden paylaştı.
Kürşad Oğuz, “Cumhurbaşkanı Maruni, Başbakan Müslüman, Meclis Başkanı Şii, vekil sayıları ülkedeki cemaatlere göre kotalara ayrılmış. Bu yapı neden yürümüyor?” diye soruyor.
Amin Maalouf şöyle cevap veriyor:
-Bu kota sisteminde çok ileri gidildi ve ülke cemaat liderlerinin koalisyonuna döndü. Demokrasi bu değil. Bir yere adam alınırken artık yeteneğe veya liyakate değil o kişinin hangi cemaat ve tarikata bağlı olduğuna bakılıyor. Üstelik o cemaatte bile o göreve en layık olan değil cemaat şefine en yakın olan seçiliyor. Bu, demokrasinin çöküşü demek... Maalesef on yıllar böyle geçti ve bir yerde koptu işte...
Maalouf, “Lübnan’ı zayıflatan sebeplerden biri de her topluluğun kendine yabancı bir hami, efendi bulması. Her cemaat kendine bölgesel ve küresel bir müttefik arıyor. Lübnan milleti projesi bu değildi. İnsanların kendi cemaatlerine değil Lübnan milletine ait olmalarını sağlamaktı amaç. Bu bir trajedi.” diyor...
***
Peki Tayyip Erdoğan, Türkiye’de ne yapmak istiyor? Milletin tekliğine değil çeşitliliğine dayanan yeni bir Anayasa yapmak istiyor değil mi?
İşte Lübnan, milletin çeşitliliğine dayanan bir Anayasa ile yönetiliyor! Amerikan işgalinden sonra Irak’ta da yine milletin çeşitliliğine dayanan bir Anayasa yapıldı. Tıpkı Lübnan’daki gibi, Irak’ta da devletin üst kademeleri etnik ve dini farklılıklara göre paylaşılıyor.
Kürşad Oğuz, Maalouf’un anlattığı Lübnan’ı hatırlatarak, “Onu İsrail’in hedefi yapan koşullar da bunlar…” diyor...
Peki tek millet anlayışından vazgeçilirse, bu durum Türkiye’yi de kolay bir hedef haline getirmez mi?
Kaderde, tasada, kıvançta birlik duygusu kaybedilirse, her topluluk kendisine Osmanlı’nın son dönemindeki gibi her etnik veya dini topluluk kendisine bölgesel veya küresel bir müttefik bulmaya çalışmaz mı? Bu da devletin sonu olmaz mı?
***
Maaoluf, “Artık ağustos böceği ve karıncanın yer değiştirdiğini söylüyorsun. Gençler, sabahtan akşama didinip maddi refaha kavuşamayan anne babalarına acıyor. Bol kazançlı işlere toplumsal açıdan yararlı işlerden daha çok değer verilmesinin sonuçları ne olacak?” sorusuna da şu cevabı veriyor:
-Bu gerçek bir sorun. La Fontaine’in fablında karınca her gün çalışır, çok ciddidir ve bunun karşılığını alır. Ağustos böceği ise şarkı söyler, eğlenir ve aç kalır. Bu fablda övülen ciddi ve düzenli çalışmak gibi değerler bugün artık saygı görmüyor. Bu eğlenceli fablın ötesinde, pek çok mahallede en çok saygı gören kişi güzel bir arabası olan uyuşturucu kaçakçısıdır. Gençler de hayatları boyunca çalışıp zenginleşemeyen anne babaları yerine bu kaçakçı gibi olmak istiyor. Anne babalar artık model değil.
-Bu tür zenginleşme dehşetle değil hayranlıkla izleniyor. Futbolcular, şarkıcılar, film yıldızları model oluyor.
-Elbette bir futbolcu veya şarkıcı kötü bir şey yapmıyor ama çoğunlukla örnek alınan kişi, çok para kazanan ve bunu kolayca kazanan kişi... Eğer bir toplumda kaçakçı, öğretmenden daha çok model alınıyorsa, o toplum hastadır. Gence önerilen model buysa o toplumun ne hale geleceğini düşünün.
***
İşte Türkiye’deki zenginleşme modeli de aynıdır. Gençler, kısa yoldan nasıl köşe dönüleceğine kafa yoruyor. Bu sebeple, 40 yıl hapisle yargılanırken tahliye edilen kara para aklayıcılarının takipçisi oluyorlar...
Ya Güneydoğu’daki düğünlerde takılan kilolarca altının kaynağı nedir?
Narin’in katledildiği Tavşantepe köyündeki lüks araçların kaynağını soran var mı?
Patlıcan, biber satmak değil herhalde...
Türkiye’ye “Aşağı Ülkeler Statüsü!”
24 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“Milletin Çeşitliliği ve Lübnan Modeli” konulu ve ünlü yazar Amin Maalouf’un görüşlerine dayalı yazımın yayınlanmasından sonra Mete Sessiz adlı takipçimiz, Osman Aydoğan’ın www.sehriyar.info sitesinde yayınlanan “Lübnan ve Lijphart’ın ‘Oydaşmacı Demokrasi’ Modeli” başlıklı yazısını paylaştı. Aydoğan’ın bu çok değerli incelemesi, Türkiye için de ibretlik derslerle dolu.
***
İncelemenin konumuz ile doğrudan ilgili bölümleri şöyle:
*Lübnan’da bugünkü siyasi düzen, 15 yıllık iç savaş ve ardından İsrail ve Suriye işgallerinden sonra Suudi Arabistan'ın Taif kentinde 22 Ekim 1989 tarihinde imzalanan Taif Anlaşması ile kuruldu. Taif Anlaşması, resmî olarak “Ulusal Uzlaşma Anlaşması” diye adlandırılıyor.
*Bu anlaşma tüm ulusal ve ulusal olmayan milislerin silahsızlandırılmasını sağlıyor. Bu anlaşma Hizbullah'ın güneyde İsrail'le savaşan bir milis olmaktan ziyade bir “direniş gücü” olarak silahlı kalmasına izin veriyor.
*Taif Anlaşmasında esas alınan “Oydaşmacı Demokrasi” modeli, Kaliforniya Üniversitesi öğretim üyesi Hollandalı - Amerikalı siyaset bilimci Arend d'Angremond Lijphart tarafıdan 1969 yılında yazıldı. Lijphart, “büyük koalisyon” adını verdiği ve tüm siyasi güçlerin ülkeyi birlikte yönettikleri bu hükümet modeline “oydaşmacı demokrasi” adını veriyor. Lijphart, “Oydaşmacı Demokrasi” kavramını Amerikalı siyaset bilimci Gabriel Abraham Almond’un 1956'da açıkladığı “ortaklıkçı demokrasi” kavramından yola çıkarak hazırlıyor.
*Lijphart’ın “Oydaşmacı Demokrasi” modeli, Almond’un “Aşağı Ülkeler” olarak tanımladığı “Üçüncü Dünya Ülkeleri” kategorisine uyan bir model oluyor. “Oydaşmacı Demokrasi” modeli, bireyleri kendi kimliklerine hapsediyor. Bu durum ise hem “ulus” olmaya engel teşkil ediyor hem toplumsal bölünmeyi derinleştiriyor hem de bireyleri topluluk karşısında önemsizleştirerek edilgen hale getiriyor. Sistem orta vadede iç çatışmayı hızlandırıyor uzun vadede ise devlet yapısını ve devlet kapasitesini çökertiyor.
*Taif Anlaşması’na göre cumhurbaşkanı Maruni Hristiyanlardan, başbakan Sünnî Müslümanlardan, meclis başkanı ise Şiî Müslümanlardan seçiliyor. Ancak merkezî hükümetin yetkileri sembolik nitelikte kalıyor. Çünkü fiilî iktidar bölgelere göre mezheplere ve gruplara dağıtılıyor. Üst düzey görevler mecliste temsil edilen 18 dinî grup arasında paylaştırılıyor. Ancak dinler ve mezhepler arasındaki bu kota sistemi Lübnan’ın bir ulus devlete dönüşmesini engelliyor. Ayrıca bu durum ortak bir Lübnanlı kimliğinin oluşmasını da engelliyor. Yönetim sistemini de etkileyen bu ayrımlar günümüze kadar gelen süreçte ülkeyi hem içte yaşanan çatışmalara hem de dışarıdan gelen müdahalelere açık bir hale getiriyor.
*Lübnan’daki Maruni Hıristiyanlar geleneksel olarak Batı’nın müttefikleri oluyor ve ABD, özellikle Fransa ile yakın ilişkileri bulunuyor. Diasporadaki Lübnanlıların da çoğu Maruni Hıristiyanlar teşkil ediyor. Lübnan’daki Şiilerin ise İran ile ilişkileri bulunuyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri de Lübnan’daki Sünni Müslümanları destekliyor. Bu şekilde Batı ülkeleri, özellikle ABD ve Fransa ile bölge ülkelerinden Suriye, İran ve Suudi Arabistan, yerel müttefikleri ve vekilleri aracılığıyla Lübnan siyaseti üzerinde güçlü bir etkiye sahip oluyorlar.
*Taif Anlaşmasında esas alınan Lijphart’ın, “Oydaşmacı Demokrasi” modeli ile merkezi otoritenin zayıflatılması, etnik gruplara ve mezheplere tanınan otonomi, mülteciler, demografik işgal, demografik yapının değişmesi, demografinin bozulması, ekonomik sıkıntılar, artan huzursuzluk, iç savaş, terörizm, kaos, dış müdahaleler ve işgaller kaçınılmaz olarak devlet kapasitesinin çöküşüne ve bu çöküşün sonucu olarak devletin iflasına yol açıyor.
*Lijphart’ın bu modelini basite indirgeyerek anlatacak olursam; bu modele göre ülkedeki farklı etnik ya da dini azınlıklara otonomi hakkı veriliyor ve ülke yönetiminde de bunların uzlaşması bekleniyor.
*Hayat ileriye doğru yaşanıyor ancak geriye doğru anlaşılıyor. Geleceğe ilişkin öngörüler, kökleri tarihte olan ve buradan beslenen bitkiler gibi oluyor. Lübnan örneği muhakkak ki bize çooook büyük dersler veriyor. Bana sadece arz etmek kalıyor!
***
Osman Aydoğan’ın incelemesinde de görüldüğü gibi Lübnan’da uygulanan sistem, “aşağı ülkeler”e layık görülen ve milletin çeşitliliğine göre her grubun kendi adıyla temsil edildiği bir devlet sistemi. Bu durumda ulus kimliği oluşmuyor veya yok oluyor. Her grup, farklı dış müttefiklerin desteğinde ülke siyasetinde etkin olmaya çalışıyor.
Bu durumda, “Milletin çeşitliliğine dayanan Anayasa yapacağım” demek, “Ulus kimliğini yok ederek Türkiye’yi Aşağı Ülkeler statüsüne geçireceğim” demek değil midir?
“AKP üyesi olduğum halde bana bu yapılıyorsa...”
25 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye’nin nasıl yönetildiği bu sözlerden belli... Hataylı depremzede, Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum'a dert anlatıyor:
"Annemi babamı kaybettim. 50 milyon dolarlık malıma devlet el koydu. Sizin döneminizde rezerv alan ilan edildi. Arazime 404 dükkân yapıldı. Bana bir dükkân verilmedi. Ben AKP üyesiyim, bana bu yapılıyorsa vatandaşa neler yapılıyordur."
Tabii bu yakınmada “AKP üyesi olduğum halde” sözü de dikkat çekiyor! Her türlü yoruma açık bir ifade...
***
Tayyip Erdoğan ise ABD’de yaptığı açıklamada kendi döneminde Türkiye’nin geldiği ekonomik durumu rakamlarla özetledi:
"Türkiye'deki yabancı sermayeli şirket sahibi sayısı 6 binden 83 bine çıktı."
“Yabancı şirket, yabancı sermaye gelişi demektir” diyenler olabilir... Tam aksine Türkiye’de yabancı şirketler, Türkiye’nin sermayesini dışarıya taşımak için kuruluyor...
Aslına bu iki konuşma Türkiye’deki ekonomik krizin asıl sebebini gösteriyor. Türkiye’de Türklerin malına el konuluyor, servet ve servetten elde edilen kazançlar yurt dışına aktarılıyor.
Türkiye ekonomisinin hızla yabancı şirketlerin eline geçmeye başladığı yıllarda, yani 30 yıl kadar önce, “Bu durum bu hızla devam ederse, ordu, yabancı şirketlerin güvenliğini sağlar duruma düşmeyecek mi?” diye sormuştum.
Prof. Dr. Gülten Kazgan da 24 yıl önce “Uluslararası şirketlerin egemenliğine girmiş ve sadece yerli/yabancı sermayenin daha kârlı olmasına hizmet eden bir devletin, ulusal bütünlüğünü koruması mümkün değildir.” demişti.
***
Gazeteci Fatih Altaylı, “Sayıştay raporunda ilgimi çeken şeyler var; Yabancı kuruluşlara ve ülkelere 22.7 milyar lira hibede bulunulmuş. Bu, ciddi bir rakam... Buradaki iddialar da çok fena; Somali mesela... Hibeler veriliyor. O ülkeler AKP’ye yakın şirketlere orada iş veriyor. ‘Türkiye’de ihale kanununa takılan paraları bu yolla AKP’li şirketlere aktarıyorlar’ deniliyor.” diyor.
Gazeteci Yılmaz Özdil, Suriyeli çocuklara sağlanan imkânları anlatıyor:
“Suriyeli öğrencilerin kayıt yaptırdığı okullarda bilgisayarlar, sıralar, derslerde kullanılan araç gereçler yenileniyor. Ücretsiz kırtasiye, ücretsiz ulaşım, ücretsiz beslenme, ücretsiz ek ders imkânı veriliyor...”
Fatih Altaylı, Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’e soruyor:
“İşe alınan 30 bin temizlik görevlisi, Suriyeli öğrencilerinin okuduğu okullar için mi istihdam edildi? Türk öğrenciler pisliğin içinde yaşamak zorunda mı?”
Balıkesir milletvekili Turhan Çömez’in mesajı da aynı konuda:
“29 ilde; Suriyeli, Iraklı, Afgan, Filistinli, Somalili, Yemenli sığınmacıların çocuklarının okuduğu okullar artık tertemiz, bakımlı ve güvenli olacak. Yüce devletimiz bunun için ihaleye çıkıyor! Peki bu ülkenin evlatları, Türk çocukları? Onların aileleri kendi aralarında para toplayıp halletsin bu işi!”
***
Hani milliyetçilerin bir zamanlar sevdiği bir slogan vardı... “Her şey Türk tarafından Türk’e göre, Türk için” denilirdi. Türkiye’de artık iktidar, sanki Suriyeliler için çalışıyor... Bu arada Japon ev kadınları da yeniden Japonya bankalarından dolar olarak kredi çekip Türkiye'de tahvil almaya başladı. Japon ev kadınları, oturdukları yerde Türkiye'de para kazanıyor. Türkiye'de parayı para kazanıyor. Dolayısıyla ülkenin kanı emiliyor. Para bir ekonomik vücutta kan demektir. Bir insan kan kaybettikçe ne olursa, ekonomide de para çekildikçe o olur. Zaten yerli iş adamları da siyasi sisteme güvenmediği için yatırımlarının bir kısmını yurt dışına kaydırdı. AKP iktidarı ise emeklilerden keserek, kendine yakın şirketlerin vergi borçlarını affediyor...
Lâf ile verir dünyaya nizâmât!”
26 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan, Birleşmiş Milletler 79. Genel Kurulu'na hitap etti ve “İsrail'in saldırıları sonucunda Gazze çocuk ve kadın mezarlığı haline geldi. Netanyahu da Hitler gibi durdurulmalı" ifadelerini kullandı.
Erdoğan BM’de konuşurken, New York’un Times Meydanı gibi en kalabalık ve önemli noktalarında, yan panellerinde “Dünya Beşten Büyüktür”, ''Türkiye: İnsani Yardım Ve Sürdürülebilir Kalkınmanın Adresi'', ''Adil Bir Dünya İçin Reforme Edilmiş Birleşmiş Milletler'' şeklinde İngilizce ifadelerin yer aldığı dijital ekranlı kamyonetler dolaştırıldı.
***
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da BM Güvenlik Konseyi'nde reform yapılması gerektiğini ancak bunun acele etmeden ve bazı ülkelerin tekelinde olmadan gerçekleşmesi için çabalayacaklarını vurguladı.
Lavrov, Moskova ve Pekin'in BM Güvenlik Konseyi'nde yapılacak olası reformların tehlikeli oyunlara dönüşmesine müsaade etmeyeceğini söyledi.
Lavrov, "BMGK reformlarının uygulanabilmesi için BM'ye üye ülkelerin üçte ikisinin onayı gerekiyor. Eğer bu 'saygıdeğer ülkeler' değişiklikleri kabul ederlerse, o zaman 'bu reformla birlikte marjinalleşecekler' ve onlar için BMGK'nın meşruiyeti güçlenmek yerine azalacak" dedi.
Sputnik’in haberine göre Çin'in bu konuda Rusya'yla tamamen aynı görüşte olduğunu anlatan Lavrov, iki ülkenin BM'nin bölünmesi yerine ortak mutabakat sağlanması için çabalayacağının altını çizdi.
Rusya'nın BM Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitriy Polyanskiy de BMGK'da reform yapılması gerektiğini söylemişti.
BMGK'da Batı'nın sayısal üstünlüğüne son verilmesi ve veto hakkıyla kararları manipüle etme imkânından mahrum bırakılması çağrısı yapan Rus diplomat, "ABD ve müttefikleri, BMGK'da sandalyelerin çoğunluğuna sahip ve gerçek bir vetoya başvurmadan, rakamlarla baskı yaparak ve kararları engelleyerek kolaylıkla 'gizli veto' uygulayabiliyorlar. Bu nedenle kolektif Batı'yı sayısal üstünlüklerinden ve BMGK'yı manipüle etme imkânından mahrum bırakacak bir Güvenlik Konseyi reformuna ihtiyacımız var" ifadelerini kullanmıştı.
ABD'nin küçümseyici bir tavırla tüm dünya ülkelerini iki kategoriye ayırmaya devam ettiğini belirten Polyanskiy, "İlk kategoride, 'ABD hükümetinin çıkarlarının gözetilmesi için' istenilen her şeyi yapmaya hazır olanlar, kendilerini 'kâinatın efendileri' ilan edenler yer alıyor, ikincisi ise dünyadaki diğer tüm ülkeleri içeriyor." demişti.
***
Güvenlik Konseyi’nde reform elbette şarttır ama Erdoğan, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda İsrail’in Gazze’de yaptıklarını anlatır ve dünyaya düzen vermeye çalışırken Yunan sahil güvenlik botları, Bodrum ve Datça sahilinde Türk balıkçıları kovalıyordu...
Emekli amiral Cem Gürdeniz, olayı özetle şöyle değerlendirdi:
*“Bodrum’dan sonra Datça‘da ikinci olayın gerçekleşmesi ve karaya intikal edecek seviyede ileri düzeye taşınması bu ihlalleri farklı boyuta taşımaktadır. Ortada önceden planlı ve kasıtlı bir sürecin varlığı açıktır. Özellikle Datça’daki ikinci ihlal kararı Atina’nın onayı olmadan verilemez.
*Yunan Hükümeti, ABD ve AB, ekonomik/siyasi baskısı altında adeta kıvranan hükümetimize Ege’de her gün yaşanan sıradan bir olayı iç sularımıza taşıyarak mesaj vermiştir. Bu mesajı verirken arkasına ABD ve AB’nin gücünü almıştır. Ege’de at koştururum ve sen bir şey yapamazsın demeye çalışmıştır.
*Yunanistan, Ankara’nın Ege ve Doğu Akdeniz söylemlerinin içinin boş olduğunu hem kendi kamuoyuna hem de donanma ve sahil güvenlik unsurlarına ispata çalışmıştır. Yani korkmayın mesajı vermiştir.
*İzmir’in zafer haftasında İsrail’in desteklemeye gelen ve hatta donanmamızın birlikte tatbikat bile yaptığı Amerikan Amfibi Saldırı Gemisi Wasp’ı Alsancak’ta vaveyla ile ağırlayan hükümetimizin artık ABD ile tam uyum içinde hareket ettiği ve dolar sopasıyla korkutulduğu bir konjonktür içinde Yunanistan daha da ileriye gidebilir.
*Her zaman söylediğimi tekrar edeyim Türkiye Anglosakson jeopolitik çekim alanında kaldığı sürece Ege’de hiç bir sorunu çözemez. Yunanistan bunu çok iyi biliyor ve sömürüyor.
*Mavi Vatan sloganla değil eylemle korunur.”
***
“Dünyaya düzen vermeye çalışırken” sözü çağrışım yaptı; ne demiş Ziya Paşa:
“Onlar ki verir lâf ile dünyaya nizâmât.
Bin türlü teseyyüp bulunur hânelerinde.”
(Onlar ki dünyayı sözleriyle düzene sokmak isterler, oysa kendi evlerinde bin türlü ihmal ve düzensizlik vardır.)
İsrail’in vadedilmiş topraklar amblemi!
27 Eylül 2024 08:41
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gazze’de ve şimdi de Lübnan’da katliam yapan İsrail ordusunda bazı askerlerin kollarına taktıkları “vadedilmiş topraklar”ı simgeleyen amblemler üzerine Milliyet’e konuşan Abdullah Ağar, İsrail’de tahrip edilmiş Tevrat’tan, Talmud’dan etkilenen bazı çevrelerin inandığı “kıyametçi bir dogma” olduğunu belirterek “Bunlar Nil’den Fırat’a yani doğu ve batı sınırları belli olan ama kuzey-güney sınırları çok da belli olmayan, kimilerinin Türkiye’yi de dahil etmeye çalıştığı bir dogmaya, bir teopolitik kıyametçi ihtirasa karşılık geliyor. Buna özellikle İsrail Savunma Bakanlığı’ndaki bazı karar mekanizmalarından, komuta kademelerinden inanan insanlar olunca bu iş ciddileşiyor. Ama aslında altı son derece boş... Nasıl yapacaksın, kimle yapacaksın, hangi güçle yapacaksın bunların cevabı yok. Bir ihtiras bu...” dedi.
Ağar, “vadedilmiş topraklar” ile DAEŞ’in alanlarının örtüştüğüne de dikkat çekti.
***
Hatırlatmak gerekiyor ki vadedilmiş toprakları gündeme getiren, 1994'te Tansu Çiller oldu. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak İsrail'i ziyaret eden Çiller'i karşılayanlar arasında iki sene önce öldü diye hakkında ilan verilen MOSSAD ikinci başkanı David Kamhi de vardı. Kamhi, Barzani ve Talabani’ye askeri eğitim ve silah verilmesini organize eden kişiydi. Çiller, gezi sırasında "Arz- Mevud'da bulunmaktan çok mutluyum. İsrail'in vadedilmiş topraklarda oturma hakkı var!" gibi laflar etti! Vadedilmiş denilen topraklar arasında Türkiye toprakları da vardı!
Yahudi asıllı İngiliz-Amerikan vatandaşı Bernard Lewis de tarihçi ve ABD Başkanı Baba Bush’un danışmanı kimliğiyle 1996 yılında Yapı Kredi Bankası tarafından “Orta Doğu kimliği üzerine” konulu bir konferans için Türkiye’ye getirilmiş, bir “Orta Doğu kimliği” oluşturulabileceğini söyleyerek bu coğrafyadaki Türk, Arap ve Fars gibi kimliklerin yapay olduğu üzerinde durmuştu!
Lewis, konferansın sonuna doğru, önündeki bir düğmeye basarak bölgenin haritasını göstermişti. Türkiye, Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan, İsrail, Mısır, Suudi Arabistan, Yemen ve Körfez ülkelerini gösteren dik bir harita... Bu konferansta edindiğim bilgileri, başka kaynaklardan edindiğim bilgilerle birlikte değerlendirerek, ABD’nin bölgede bir Orta Doğu Birleşik Devletleri kurmak istediği kanaatine varmıştım. Tabii bu bilgiyi kamuoyuna yansıtmıştım.
O tarihte henüz Büyük Orta Doğu Projesi telaffuz dahi edilmemişti. 8 yıl sonra, 2004 yılında, ABD Başkanı Bush, sefer görev emri gibi bir tebligat yaparak Tayyip Erdoğan’ı “Büyük Orta Doğu Projesi Eş Başkanı” ilan etti.
O tarihe kadar benim tespitlerim medyada komplo teorisi olarak görülüyordu! Ne zaman, bir konferansta veya televizyon programında Orta Doğu Birleşik Devletleri diye bir senaryonun varlığından bahsetsem, alaycı bakışlarla karşılaşıyordum! ABD ve Türkiye yönetimlerinin resmi açıklamalarından sonra ise herkes Büyük Orta Doğu projesi hakkında fikir üretmeye başladı! BOP hakkında kitaplar da çıktı...
***
O zamanlar kamuoyunu sık sık şu şekilde uyarıyordum:
“Tevrat’ta çok açık bir şekilde İsrailoğullarına, en Batı’da Akdeniz kıyısındaki bugünkü İsrail topraklarından, doğuda Fırat’a kadar olan bölgeyi işgal etmeleri çağrısında bulunuluyor. Bugünkü planların ana temasını bu ideoloji oluşturuyor ve ABD’nin petrol çıkarları ile bütünleştirilip başka bir renge boyanarak dünya kamuoyuna sunuluyor.
Büyük İsrail projesinin gerçekleşebilmesi için, önce Türkiye’nin da dahil edildiği bir büyük savaş gerçekleştirilmeliydi ki ortalık karışsın, barış masasına oturulduğunda, haritalar yeniden çizilebilsin.”
Tevrat'taki Büyük İsrail'in içinde bugünkü İsrail, Lübnan, Ürdün, Suriye'nin Fırat'ın altında kalan bölümü, Irak'ın Fırat'a kadar olan bölümü ve Suudi Arabistan'ın kuzey kısımları bulunuyor... İsrail, Tevrat'taki bu hedefi genişleterek Türkiye'nin Fırat'ına kadar uzatıyor ve Kuzey Irak'ta Fırat'ın doğusunda yer alan Türkmen-Kürt bölgesini de hayal ettiği ülkenin toprakları arasında sayıyor.
Barzani ve Talabani de örgütlendikleri günden beri İsrail'in askeri eğitim ve mali yardımlarından bu hayal uğruna faydalandı.
***
Büyük İsrail projesinin gerçekleşebilmesi için önce Irak ve Suriye’nin istikrarsızlaştırılması ve Türkiye'nin yönetim yapısının değiştirilmesi gerekiyordu!
Irak’ın işgali ve Suriye’de ABD ve Türkiye yönetimleri tarafından iç savaş çıkarılmasının asıl sebebi budur. Atatürk'e de aynı sebeple, yani Türkiye’yi çözmek için saldırıyorlar. Bunun için Yeni Anayasa istiyorlar!
Erdoğan’dan bir adım geri iki adım ileri!
28 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan, New York’taki Türkevi’nde gazetecilerin sorularını cevaplandırırken, “Türkiye’yi geleceğe, çağın gereklerine uygun, sivil, kapsayıcı, özgürlükçü yeni bir anayasa ortaya koymadan hazırlayamayız. Hiç de çekinmemeliyiz. 45-50 yıl öncesinin bakış açısıyla, üstelik darbeciler tarafından kaleme alınmış, yamalı bohçaya dönmüş bir anayasa ile bu değişime ayak uydurmak mümkün değil. Konuyu ilk dört maddeye sıkıştırmadan, ‘Biz nasıl bir anayasa yapmalıyız?’ sorusuna odaklanmalıyız. Bizim Anayasa’nın ilk dört maddesiyle herhangi bir sorunumuz söz konusu değil. Anayasa’nın satırları arasında dolaşan darbeci zihniyetle problemimiz var. Cumhur İttifakı olarak MHP hazırlıklarını yaptı. Biz de yaptık. Bu hazırlıkları birbiriyle bütünleştirerek yolumuza devam edeceğiz.” dedi.
Erdoğan’ın, “Bizim Anayasa’nın ilk dört maddesiyle herhangi bir sorunumuz söz konusu değil” demesi, bu konuda kamuoyunda oluşan tepkilerin sonucudur.
Yoksa başta kendisi, danışmanları ve AKP’nin eski-yeni yöneticileri defalarca, Anayasa’nın tamamının değiştirilmesi yönünde görüş açıklamıştır.
***
Erdoğan, defalarca “Milletin çeşitliliğine dayanan Anayasa yapacağız” dedi.
Milletin çeşitliliğine dayanan Anayasa yapabilmeniz için ilk dört maddeyi değiştirmeniz gerekir.
Erdoğan’ın başdanışmanı Mehmet Uçum, 30 Aralık 2015 tarihli yazısında, "1924''le birlikte Kuruluş Felsefesi''ne geçildi ve bu Kuruluş Felsefesi -- dışlayıcı ve baskıcı -- ulus yaklaşımı üzerine kuruldu. Bu felsefeden ise, tek etnik ve lengüistik (dilsel) kimlik esaslı Türk Milleti ideolojisine dayanan devlet pratikleri çıktı. Kuruluş Felsefesi, 2002'den itibaren Türkiye Toplumu tarafından tasfiye sürecine sokuldu. Yani, dışlayıcı ve baskıcı Türk Milletinden kapsayıcı ve özgürleştirici Türkiye Milletine geçiş sürecinde Kürt sorununun kalıcı çözümünün gerçekleşeceği bir siyasal realite söz konusudur. Gerçekten de Türkiye Toplumu, özellikle AK Parti hükümetleriyle birlikte bir Türkiye Milleti inşa süreci yürütüyor." diye yazmış ve bu söylemi daha sonra da tekrarlamıştı.
Erdoğan da AKP iktidarının ilk döneminde birkaç yıl, "Türk kimliği" yerine "Türkiyeli kimliği"ni savunmuştu. Türk Milleti kimliğinin yerine Türkiye Milleti diyebilmek için de Anayasa’nın ilk dört maddesini değiştirmeniz gerekir!
***
Erdoğan’ın İBB Başkanlığından beri yanında olan Hayati Yazıcı, AKP Genel Başkan Yardımcısı sıfatıyla 19 Ağustos 2024 günü yaptığı açıklamada A'dan Z'ye yeni bir anayasanın Türkiye'de siyaset kurumunun hep gündeminde olduğunu, özellikle de partisinin kurulduğu günden bu yana yeni bir anayasa yapma arzusunu her platformda dile getirdiğini ifade etti.
Hayati Yazıcı, "Ekim ayından itibaren çalıştay yaparak 'Bir anayasa yapımının yol haritası nasıl olmalı? Yöntemi ne olmalı? AK Parti'nin bundaki rolü nedir?' Bu konuları müzakere edeceğiz." dedi. Yazıcı, "Baştan sona, birinci maddeden son maddesine kadar bir anayasa yapıyorsanız, bu anayasa yapma hakkını kendinde bulunduran aziz milletin onayından mutlaka geçmesi gerekir. Aksi takdirde eksik olur. Öyle bir anayasa da arzu edilen anayasacılık işlevini görmek konusunda son derece yetersiz kalır." ifadelerini kullandı.
Eski Meclis Başkanı İsmail Kahraman da dünyada üç anayasada laiklik ilkesine yer verildiğini, bu ülkelerin Fransa, İrlanda ve Türkiye olduğunu belirterek Türkiye'de laikliği isteyenin istediği gibi yorumladığını ifade etmiş ve "Böyle bir şey olmamalıdır. Dindar anayasa meselesinden anayasamızın kaçınmaması lazım... Dini olarak bahsetmesi lazım... Yeni ve dindar bir anayasa olmalı." demişti.
Anayasa’da dini esas almak, laikliği kaldırmak demektir. Bunu ilk dört maddeyi değiştirmeden yapamazsınız.
***
Peki Erdoğan neden böyle yapıyor?
Bence nabız ölçüyor. İlk dört madde konusunda kamuoyunun nabzı yüksek atmaya başlayınca, bir adım geri adım atıyor. Sonra birilerini konuşturup, ilk dört madde duyarlılığını kırmaya çalışıyor.
Erdoğan’ın teğmenlerin yemini konusundaki ısrarı ve “Bunlar hak ettikleri cezayı alacaktır” demesi de Anayasa duyarlılığını kırmakla ilgili olsa gerek... ABD’de bile bu konuları gündeme getirmenin başka ne anlamı olabilir?
Tarihin en büyük soygun sistemi!
30 Eylül 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Zafer Partisi Ekonomi ve Kalkınma Komisyonu Başkanı ve eski Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Müdürü Bartu Soral, “Merkezi Yönetim Bütçe Giderleri” içinde toplam 270 milyar liranın “diğer harcamalar” adı altında gösterildiğini belirterek Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’ten açıklama istedi.
Soral’ın mesajı şöyle:
Ağustos ayı sonu itibariyle Merkezi Yönetim Bütçe Giderleri içinde ve özellikle muhasebe hesap planında herhangi bir sınıflamaya tabi tutulamayan veya tutulmak istenmeyen işlemlerin tümünün kaydedildiği "diğer" başlıklı hesaplarda oldukça dikkat çekici noktalar var;
- Diğer Müteahhitlik Giderleri: 123 milyar 977 milyon TL
- Müşavir Firma ve Kişilere Diğer Ödemeler: 8 milyar 595 milyon TL
- Sınıflandırmaya Girmeyen Diğer Hazine Yardımları: 19 milyar 36 milyon TL
- Ekonomik ve Mali Amaçlı Diğer Transferler: 49 milyar 632 milyon TL
- Ayrıca yine Cari Transferler içinde karşılıksız olarak, Türkiye Varlık Fonunda bulunan ve Sayıştay denetimine tabii olmayan;
- Ziraat Bankasına aktarılan: 44 milyar 624 milyon TL
- Halk Bankasına aktarılan: 19 milyar 521 milyon TL
Sayın Şimşek, yaklaşık toplam 270 milyar TL olan bu ‘diğer’ harcamaların içeriğini açıklar mısınız? Malumunuz tasarruf paketi ilan ederek bütçenin giderler kaleminden 100 milyar TL tasarruf etmeye çalışırken, bu harcamaların içeriğini öğrenmek milletin hakkıdır.
***
“Diğer harcamalar” başlığı altındaki bütün para aktarımları şaibelidir. Bu paralar yasal olarak aktarılmış olsaydı, “diğer” başlığı altında belirtilmez, kime ne için verildiği kuruşuna kadar açıklanırdı.
Meselâ New York Belediye Başkanı Eric Adams’a kampanya finansmanı olarak verildiği iddia edilen paralar, olay gerçekse, nereden aktarılmıştır?
Euronews’ün haberine göre New York Güney Bölgesi Savcılığı'nın basın açıklamasında, Belediye Başkanı Eric Adams'ın, “en az bir Türk hükümet yetkilisi”nden Türk Hava Yolları ile ücretsiz sağlanan lüks uluslararası seyahatleri kabul ettiği ifade edildi.
New York Belediye Başkanı Eric Adams, hakkında hazırlanan iddianamede rüşvet ve yasa dışı kampanya finansmanı ile suçlandı.
New York Post gazetesi, 27 Eylül Cuma tarihli sayısının birinci sayfasını bu konuya ayırdı. Manşet, “Grand Theft Ottoman” yani “Büyük Osmanlı Soygunu” şeklindeydi.
Gazete, içerde de dördüncü sayfadan dokuzuncu sayfaya kadar nu konuyla ilgili bilgileri, bütün ayrıntılarıyla yazdı. Adams’ın ilişkide olduğu beş Türk’ün adına da yer verildi.
***
Bütün ülkelerde, buna benzer harcamalar yapılıyor ama her ülkenin hukuk sistemine göre farklı para aktarma yolları tercih ediliyor. Türkiye’de iktidarın harcamaları, yıllardan beri denetlenemediğinden daha pervasız aktarmalar yapılabiliyor.
Yalnız bu paralar, dünya sisteminde aslında çok küçük paralardır. Esasen, tarihin en büyük soygununu ABD doları üzerinden Federal Rezerv yapıyor. Federal Rezerv, bütün dünyanın bildiği gibi, altına dayalı para sisteminden Amerikan Dolarına bağlı para sistemine geçildiğinden beri karşılıksız para basarak, dünya ekonomisini yönetiyor. Karşılıksız basılan paralar ABD’de enflasyona sebep olmuyor çünkü dünya ticareti hala büyük ölçüde dolar üzerinden yapılıyor. Bundan daha büyük soygun veya hırsızlık tarihte kaydedilmemiştir...
ABD baskısıyla uygulanan IMF programlarının esas hedefi, 100 ülkenin servetini ABD ve Avrupa’ya transfer etmektir. Transfer edilen servetin tamamı, birkaç ailenin elinde toplanmaktadır. Nihai hedef, bütün ulusal ekonomileri çökerterek, tek bir dünya imparatorluğu kurmaktır.
***
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, konunun siyasi boyutuna dikkat çekiyor ve “ABD sistemi bir çaresizlik içinde. Amerikan siyasetinde siyonizm kök salmış durumda. Lobinin etkisiyle ABD devletinin gücünün İsrail aklına hizmet eden yapıya dönüşmüş olması, rahatsızlık veren konu olmaktan çıkmış kabul edilen bir gerçeğe dönüşmüş.” diyor.
Aslında ABD’yi de yöneten sermaye, Orta Doğu’yu sömürmeye devam edebilmek için İsrail’i bu kadar destekliyor ve soykırım yapmasına, suikastlar düzenlemesine yardım ediyor.. The Economist, bu 2024 ‘ün Mayıs ayındaki yayınında “Sistem bir defa bozulduğunda yerine yeni kuralların koymak zor. Dünya işleri, haydutluğu ve şiddeti destekleyen doğal anarşi durumuna sürüklenecektir” ifadelerini kullanmıştı. Bugün ABD desteğinde İsrail’in yaptığı tam da budur.
Türkiye’nin bu büyük soygun düzenine ayak uydurmak yerine, bütün insanlığa yeni bir model önermesi gerekir...
“Türkiye Cumhuriyeti İktidarı” ne demek?
01 Ekim 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Ankara’da Zübeyde Hanım Sosyal Tesisi’nde düzenlenen “Birinci Basamak ve Koruyucu Sağlık Hizmetleri Çalıştayı”nda konuştu. Özel, sağlık sistemini kastederek “Öyle bir yere geldik ki deyim yerindeyse gemi tam olarak karaya oturdu.” dedi.
Özel, “gemi karaya oturdu” tespitine dayanak olarak şu örnekleri verdi:
“Bir buçuk yıl sonrasına verilen bir göz ameliyatı için hastanın ölümünden 6 ay sonra evine telefon açılarak ameliyata davet edildiği o trajik, o ailesi kadar hepimizi kahreden sembol olay ortadadır. Bugün hastanelerde endoskopi için 1 yıl sonrasına gün verilmesi normalleşmiş, günü veren utanmaktadır, alan şaşırmaktadır ama bu sistemi kuranlar bu meseleye müdahale edememektedir. Çünkü oluşturdukları sorun, tamamen yapısaldır. Önümüzdeki Türkiye Cumhuriyeti'nin iktidarında gerçek anlamda halkın iktidarı konulduğunda bu sorunlar kökünden çözülecektir. Hastaneler milletin, hizmet etme görevi devletin, onuruyla yaşama hakkı da bu milletindir.”
***
AKP iktidarının en iddialı olduğu sağlık alanında durum bu kadar kötüyse, diğer alanlar ne durumdadır?
Tarım konusuna eski CHP milletvekili Kemal Anadol’un tespitleri var. veryansıntv.com’da yazan Anadol, “Türkiye dünyanın sayılı çay ülkesi olduğu halde ne üretici verilen taban fiyatından ne de tüketici içtiği çayın parasından memnun değilse… Üstelik dünyada en fazla çay tüketen bir nüfus olduğumuz halde, Varlık Fonu’na alınan ÇAYKUR Genel Müdürlüğü zarar ediyor ise…
Dünyada fındık üreten birinci ülke olduğumuz halde hem fındık üreticisi hem de tüketicisi isyanları oynuyor ise… En önemli dışsatım kalemlerinden olan fındıkta yabancı şirketler kol geziyorsa…
Yüzde doksan beşi, yüz yirmi dış ülkeye satılan çekirdeksiz Sultaniye üzüm üreticisi ağlıyor, tüketicisi bağırıyorsa…
Buğday ambarı olan İç Anadolu köylüsünün gözleri, tam da hasat zamanı Ukrayna’dan, Rusya’dan getirilen buğday karşısında fal taşı gibi açılıyorsa…
Marmara’nın domatesi, Çukurova’nın karpuzu yerlerde sürünüyorsa…
Güneşle dans eden ay çiçek tarlalarının uzandığı Trakya’da şikâyet bitmiyorsa…
Yanlış pamuk politikası yüzünden dokuma sanayicileri Mısır’a kaçıyor, fabrikalarını oraya taşıyorsa…
Zeytini hem üreten hem yağını çıkaran, hem dışarıya satan, hem de tüketenlerin sorunları bir türlü çözülemiyorsa…
Her yıl cayır cayır yanan ormanlarımıza karşın hâlâ düzenli bir uçak filomuz yoksa…
Asgari ücretlinin, emeklinin, öğrencinin, emekçinin durumu ücret, maaş ve paradan çıkıp insan hakları sorununa dönüşmüşse…
Ev sahipleri ile kiracılar savaş haline getirilmişse… Derin bir yoksulluk tüm ülkeyi kaplamışsa…” diye devam eden yazısını, iç ve dış politika çıkmazlarından da örnekler vererek, “2002’den bu yana halktan her istediğini alan, istediği gibi at oynatan bir iktidara söylenecek sadece iki sözcük vardır: Buraya kadar! Bundan sonrası muhalefetin sorunudur.” diye bitirdi.
***
CHP eski Genel Sekreteri Gürsel Tekin de, “AKP hükümeti, ‘geçici koruma’ statüsündeki Suriyeli sığınmacılara kalıcı haklar tanıyarak, Türkiye'yi yabancı iş gücü deposu haline getirmeye hazırlanıyor. Geçici koruma altında bulunan bu kişilerin, asıl amacı ülkelerine geri dönmek olması gerekirken, hükümet onları Türkiye’ye kalıcı olarak yerleştirmeyi planlıyor. Bu hamle, ülkemizi yeni bir göç dalgasına açık hale getirmekten başka bir şey değildir. Bu proje, vatana ihanet boyutunda bir sorumsuzluktur” dedi.
Tekin, “Yabancıların Türkiye’ye giriş yaptıktan sonra 90 gün içinde başvuru yapma zorunluluğu kaldırılıyor. Çalışma izni muafiyeti süresi bazı sektörlerde 6 aydan 3 yıla çıkarılıyor. Bu ne anlama geliyor? Türk vatandaşları işsizlikle boğuşurken, yabancılara geniş çapta istihdam olanakları sunuluyor.
AKP hükümeti, bu politikayı ‘nitelikli yabancı işgücü’ yalanıyla süslüyor. Gerçek şu ki, nitelikli gençlerimiz yurt dışına göç ederken, ülkemiz vasıfsız yabancı işgücüyle dolduruluyor.
Bu planın uygulanması durumunda, Türkiye’nin demografik yapısı geri dönülemez şekilde değişecektir. Buradan AKP hükümetine sesleniyorum: Türkiye’nin sosyal yapısına, demografik dengelerine ve milli kimliğine zarar verecek bu tür girişimlerden derhal vazgeçin." dedi.
***
Görüldüğü gibi Özgür Özel, “CHP’nin iktidarında” demiyor, “Türkiye Cumhuriyeti’nin iktidarında” diyor. Mevcut iktidarı, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti” olarak görmedikleri anlaşılıyor. Anadol ve Tekin’in tespitleri de aynı yönde. Bu söylemler, Türkiye’de bir dönemin sonuna gelindiğini gösteriyor...
AKP iktidarı, çözüm sürecini mi özledi?
02 Ekim 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Bilkent Üniversitesi, Finlandiya Dışişleri Bakanlığı ve Kriz Yönetimi Girişimi-Martti Ahtisaari Barış Vakfı’nca, Ankara'da, iki ülke arasındaki ilişkilerin 100. yıl dönümü dolayısıyla “Martti Ahtisaari Mirası: Barış” konulu bir seminer düzenlendi.
Seminerde Finlandiya Cumhurbaşkanı Stubb, Finlandiya Dışişleri Bakanı Elina Valtonen ve Dışişleri Bakan Yardımcısı Burhanettin Duran konuşmacı olarak yer aldı.
Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb, konuşmasında, eski Finlandiya Cumhurbaşkanı Martti Ahtisaari ile çeşitli pozisyonlarda çalışma imkânı bulduğunu belirterek, Ahtisaari'nin barışı sağlama ve arabuluculuk konusunda modern tarihte önemli yeri olduğunu söyledi.
Stubb, Ahtisaari'nin Afrika, Avrupa ve Asya'daki sorunlara çözüm getirmek için çabaladığını ve "Türkiye'nin dostu" olduğunu iddia etti.
Stubb, özellikle büyük meselelerde ABD ve Rusya gibi süper güçlerin, Ahtisaari’nin olaya müdahilliğini istediğini açıkladı.
***
Peki eski Finlandiya Cumhurbaşkanı Martti Ahtisaari’nin müdahil olduğu, arabuluculuk yapmaya çalıştığı süreç neydi? Çözüm Süreci değil mi? Devlet, masaya oturduğu PKK’nın taleplerini Meclis’e getirme sözü vermiş ve Ahtisaari bu süreçte aktif rol almıştı.
Çözüm sürecinde, bütün önerileri TESEV ve başkanlığını Eski Finlandiya Cumhurbaşkanı Martti Ahtisaari’nin yaptığı Bağımsız Türkiye Komisyonu gibi kuruluşlar geliştiriyor ve hem dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’a hem de dönemin CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na sunuyordu. Ahtisaari, Bosna, Kosova ve Endenozya’da da benzer yöntemlerle çalışmıştı.
Oslo'da PKK ile Türk devletini masaya oturtan oyunu sahneye koyanlardan Martti Ahtisaari, Ankara'da Tayyip Erdoğan ile görüşmüştü. Ahtisaari, Oslo’daki görüşmelere müdahil olduğunu açıklamış, PKK da bunun üzerine Ahtisaari'nin “üçüncü göz” olabileceğini duyurmuştu.
***
Dışişleri Bakanlığı, şimdi de Ahtisaari’nin anılmasına bakan yardımcısı düzeyinde katılarak destek veriyor. Zaten, Ahtisaari’nin desteklediği Oslo görüşmelerinde PKK ile Türkiye adına masaya oturanlardan biri bugün Dışişleri Bakanı olan Hakan Fidan idi.
Fidan, o görüşmede, “Tayyip Erdoğan’a ‘Abdullah Öcalan ile vizyonlarınız yüzde 95 oranında örtüşüyor’ dedim” demişti. Fidan’ın “örtüşüyor” dediği vizyon, merkezi yönetimin, yetkilerinin büyük bir kısmını yerel yönetimlere devretmesiyle ilgiliydi.
Oslo görüşmelerinde konu şöyle geçiyordu:
Hakan Fidan: (Türkiye temsilcisi) Biz bunu (yerel yönetimlere yetki devrini) yapamadık, yani Cumhurbaşkanı iki defa geri çevirdi. (Ahmet Necdet Sezer’i kastediyor) Aldı Anayasa Mahkemesine götürdü o zaman, kaldı gitti. Şimdi bu son derece verimliliğe dayalı bir şeydi. Hani siyasetle, ideolojiyle falan filan da alâkası yok bunun, aklın yoludur bu.
Sabri Ok: (PKK temsilcisi) Evet.
Hakan Fidan: Yani daha fazla işi aşağıdakilere devredersen merkez de daha anlamlı işlerle uğraşır.
Sabri Ok: Daha stratejik düşünsün.
Hakan Fidan: Daha anlamlı işlerle daha büyük bir şeylerle ve Türkiye’nin gideceği yer de odur. Yani ben size burada siyasi iktidarın psikolojisini fikrini ve parametrelerini elimden geldiğince şeffaf bir şekilde bir taraftan yansıtmaya çalışıyorum.
Sabri Ok: Sağ olun.
* * *
Ahmet Necdet Sezer, 2004 yılında, İl Özel İdare Yasası’nı “Yerinden yönetim, Anayasa’da ‘devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ve yönetimin tümlüğü’ ilkeleriyle sınırlandırılmıştır” gerekçesiyle veto etmişti.
AKP, sonradan o yasaları, Abdullah Gül döneminde, paket yasaların içine yedirerek tek tek çıkardı. Güneydoğu’da PKK’nın alan hâkimiyeti kurarak etrafına hendekler kazdığı şehirlerde hükümet rolünü üstlenmesine de 7 Haziran seçimlerini kaybedene kadar seyirci kaldı. Erken seçim kararı alınıp terörle mücadele başlatılınca AKP tekrarlanan seçimi kazandı. Şimdi AKP iktidarı, Türkiye’yi Oslo’da PKK ile masaya oturtan adamı neden anıyor? Çözüm sürecini mi özlediler?
Zıt partiler yan yana koşuyorsa, ülke yanıyor demektir!
03 Ekim 2024 00:01
Son Güncelleme: 03 Ekim 2024 16:41
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Türkiye Büyük Millet Meclisi Tören Salonu'nda 28'inci Dönem 3'üncü Yasama Yılı açılışı nedeniyle düzenlenen resepsiyona katıldı. Bahçeli, Meclis Genel Kurulu’nda DEM Parti sıralarına giderek tokalaşmasının sorulması üzerine “Yeni bir döneme giriyoruz. Dünyada barış isterken kendi ülkemizde barışı sağlamak lazım diye düşünüyorum” dedi.
Erdoğan’ın Meclis açılış töreninde yaptığı konuşmada İsrail’le ilgili sözlerinin hatırlatılması üzerine Bahçeli, “Sayın Cumhurbaşkanımız bugün muhtemel gelişmeler üzerinde kararlı bir şekilde duruyor. Türk milletini de bu manada uyarıyor, dikkatli duyarlı olmalarını tavsiye ediyor” diye konuştu.
Erdoğan, bir gün önce yeni anayasa çağrısı yapmış ve “82 Anayasası'nın miadı artık doldu. Yeni anayasa ile ilgili olarak biz kendi hazırlıklarımızı çok titiz bir şekilde yapıyoruz. Yeni anayasa kutuplaştırıcı değil birleştirici olmalı" demişti.
Erdoğan, ayrıca İsrail yönetiminin Filistin ve Lübnan'dan sonra gözünü dikeceği yerin Türkiye toprakları olacağını söylemişti.
***
Bahçeli, “barış” söylemleri konusunda, 9 Temmuz 2019 tarihinde, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun “Bu toplumu barıştırmamız lazım” sözlerine cevaben, “Herkes iyi bilmelidir ki, bu toplumda, bu millette, bu ülkede küslük, dargınlık, kırgınlık olmadığı için barış ve barıştırma söylemleri tehlikelidir, fitneyi selamlamaktır. Aynı zamanda şeytani bir üsluptur” demişti.
Bahçeli 23 Eylül 2021’de de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun “Kürt sorununun çözümünde HDP'nin meşru organ olarak görülebileceği”ni söylemesiyle ilgili açıklamalarda bulunmuştu.
Bahçeli, “Kılıçdaroğlu’nun ‘bu ülkeye barışı dostlarımızla getireceğiz’ demesi, adeta Türkiye’de savaş varmış gibi ima ve ihsasta bulunması derin bir yarılma, vahim bir kırılma hâlidir. Dostlar kimdir, barış ne demektir? Düşmanı dost gören bir anlayışın vatanı karanlığa, milleti uçuruma çekmesi kaçınılmaz bir hayat ve siyaset gerçeğidir.” demişti.
***
Bahçeli’nin HDP ile ilgili tutumunu 180 derece değiştirmesini, “Yeni bir döneme giriyoruz” diye izah etmesi ve bunun sebebini de “Dünyada barış isterken kendi ülkemizde barışı sağlamak lâzım” diye açıklaması, bana göre şaşırtıcı değildir.
Çünkü ben de 1 Ekim 2024 tarihli yazımı “Görüldüğü gibi Özgür Özel, ‘CHP’nin iktidarında’ demiyor, ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin iktidarında’ diyor. Mevcut iktidarı, ‘Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti’ olarak görmedikleri anlaşılıyor. Anadol ve Tekin’in tespitleri de aynı yönde. Bu söylemler, Türkiye’de bir dönemin sonuna gelindiğini gösteriyor...” diye bitirmiştim.
***
Bahçeli ve Özgür Özel’in sözlerinden ve davranışlarından, devletin zirvesinde yeni bir karar verildiği, “Türkiye Cumhuriyeti İktidarı” kurulacağı ve bütün partilerin bu karara uyacağı yönünde bir yeni durum seziliyor. Öyle ki HDP’li Sırrı Sakık da arka sıralardan gelerek Bahçeli ile tokalaştı... Bu ilgiden onlara da bilgi verildiği anlaşılıyor.
Gerçi Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş, yeni yasama yılı resepsiyonuna beni de davet etmişti ama katılamadım... Yeni bir döneme girildiği, bu resepsiyonda Sinan Ateş cinayeti üzerinden birbirine giren CHP ve MHP genel başkanlarının, hiçbir şey olmamış gibi sohbet etmelerinden de anlaşılıyor...
***
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, bu durum sorulunca “Geçmişte DEM Partililerin hatırını soruyoruz diye bizi eleştirenler oluyordu. Ben 'Bu milletten, bu halktan oy alan her parti kıymetlidir' diyordum. O yüzden Devlet Bey'in bugünkü ifadeleri ağırdı, ben de gerekli cevabı verdim. Kendisi 'Birbirimizi kırmıyoruz umarım, siyasetin gereği böyle ifadeler oluyor' dedi. Ben de 'Celal (Adan) Bey de bilir, hepimiz doğru bildiğimizi söyleriz ama nezaketten taviz vermeyiz' dedim. Sonrasında karşılıklı selam, saygı, ayrıldık. Doğrusu budur, bir adım geri atmam ama nezaketi de elden bırakmayız." ifadelerini kullandı.
Bahçeli, dört gazeteciye de siyaset gereği mi hakaret etti; onlarla da tokalaşacak mı bilmiyorum ama sözü bir Afrika atasözü ile bağlayayım:
"Aslan, ceylan, sırtlan ve zebra yan yana koşuyorsa orman yanıyor demektir."
Birbirine zıt partiler, AKP, CHP, MHP ve HDP yan yana koşuyorsa ülkeye yeni bir don; yani yeni bir anayasa biçildi demektir! Bu da ülke yanıyor demektir...
Türkiye’ye bu donu kim biçiyor?
04 Ekim 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
"Aslan, ceylan, sırtlan ve zebra yan yana koşuyorsa orman yanıyor demektir." Birbirine zıt partiler, AKP, CHP, MHP ve HDP yan yana koşuyorsa ülkeye yeni bir don; yani yeni bir anayasa biçildi demektir! Bu da ülke yanıyor demektir...” ana fikirli yazım üzerine takipçilerimizden Gökhan Aygün, “İyi de Arslan Bey bu donu kim biçiyor. Sonunda Türkiye nereye varacak? Vardığı yerde artık Türk milletinden söz edilebilecek mi? İyi bir yere gitmiyorsa bu siyasi partiler nasıl ülkenin aleyhine iş yapabiliyor?” diye sordu.
Aslında bütün yazılarımı takip edenler, bu sorulara yeterince cevap verdiğimi bilir. Meselâ 10 Mayıs 2019’da “Türkiye'de iktidarı da muhalefeti de birlikte kontrol eden ve aralarında yaratılan suni gerginlikleri, halkı ve düşünen insanları meşgul etmek için kullanan bir güç merkezi var! Tabii böyle bir kontrolün mümkün olması için kontrol edenlerin her partide ve devletin önemli merkezlerinde ‘görevli’lerinin bulunması gerekir! Anlaşılıyor ki siyasi partileri, siyasi figürleri oynatan perde gerisindeki kontrol mekanizması, devletin temel kurumlarında iyice kök salmış durumdadır. Fakat ‘devlet içindeki devlet’ durumundaki bu yapı, Türkiye'ye değil, İsrail ve ABD projelerine hizmet ediyor.” diye uyarıda bulunmuştum...
***
Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanlığı yapmış, emekli Orgeneral İsmail Hakkı Pekin, Türkiye'nin asıl sorununu şöyle açıklamıştı:
"Türkiye'de bir derin devlet vardır ama bu Amerikan derin devletinin uzantılarıdır. Millî bir derin devlet yoktur. Derin millet vardır. Türkiye'nin millî bir derin devleti olsaydı, 1970-1980 arasındaki olayları, 12 Eylül'ü ve diğer müdahaleleri ve 15 Temmuz'u yaşamazdık.
Türkiye’de silahlı kuvvetler veya askerî öğrenciler içinden seçilen gençlere Seferberlik Tetkik Kurulu ve sonra da Özel Harp Dairesi’nde görev verilirdi. Bunların kim olduğunu sadece MİT bilirdi. MİT ise zaten CIA ile Ankara’da aynı binada altlı üstlü çalışırdı. Maaşlarını ABD verirdi. Bu kadrolar içinden devşirilen insanları sonra ABD ve İngiliz istihbaratı Türkiye aleyhine kullandı. Fethullah Gülen, Mehmet Şevki Eygi gibi isimler de 1959’da bu yapı içinde görevlendirilmişti.”
***
Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu da bir televizyon programımızda, 1947'de kendisi bir çocukken Ankara'da Amerikan askerlerini gördüğünde, "Biz İstiklal Savaşı'nı bunun için mi yaptık?" diye düşündüğünü söylemiş ve şöyle devam etmişti:
"Sonra anladım ki Türkiye, Yalta Konferansı'nda ABD'nin etki alanına terk edilmiştir. Buna karşılık Doğu Avrupa da Sovyet etki alanı olarak kabul edilmişti. Amerikan askerlerinin bu anlaşmadan hemen sonra İsmet Paşa'nın yaptığı gizli anlaşmalarla Türkiye'ye gelmesi, hatta Meclis binasının duvarına bitişik bir şekilde karargâh kurmalarından da durum belli oluyordu. O tarihten sonra Türkiye, Amerikan yörüngesine girmiştir. Soğuk Savaş bittiği halde Türkiye bu yörüngeden kurtulamamıştır. Devletin kendisi ve silahlı kuvvetleri NATO üzerinden Amerikan etkisi altında iken bağımsız siyasi partilerin olması mümkün değildir."
Mesela FETÖ denilen yapılanma, daha düne kadar, orduda, yargıda, emniyette, eğitimde devletin kılcal damarlarına kadar girmemiş miydi? Şimdi, benzer bir sızma, başka örgütler tarafından alenen devam ettirilmiyor mu? Bu yapılanmalar, devleti idare edenlerin kontrolünde gerçekleşmiyor mu? Devlet yapısı buna izin veriyorsa, çürümeyi orada aramak gerekir!
***
Türkiye'de reklâmlarda kullanılan bir söz vardı. "Kontrol edilemeyen güç, güç değildir." denilirdi. Bu söz, kullanılmayan potansiyel enerji için geçerli olabilir fakat siyasette en büyük güç, küresel güçler tarafından kontrol edilemeyen millî güçtür.
Bugün Türkiye’de devletin ve siyasetin ana damarlarına sızılmıştır. Türkiye’nin bağışıklık sistemi ise kuruluş felsefesine inananların direnç göstermesi şeklinde ortaya çıkar. İşte Ergenekon ve Balyoz gibi davalar, bu direnci kırmak için başlatılmıştı. Şimdi gelinen noktada “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diyen teğmenlerin tasfiyesi söz konusu edilebiliyor. Atatürk, “Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” derken bugünleri kastediyordu.
Oksitosin hormonu!
05 Ekim 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yıllardan beri ilk defa bir bakanın, Türkiye’nin en hayati sorunlarından birine el attığını ve eylem planı uygulamaya başladığını duyuyorum. Başarılı olmasını dilerim...
Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu’nun açıkladığı, “Normal Doğum Eylem Planı”ndan bahsediyorum. Memişoğlu, tanıtım toplantısında “Normal Doğum Eylem Planı, bir sağlık politikası olmanın ötesinde, geleceğe yatırım niteliğindedir. Ülkemizin toplam doğurganlık hızındaki gerileme, nüfus yenilenme seviyesinin altında kalmış ve bu durum sürdürülebilir bir gelecek için büyük bir tehdit haline gelmiştir. Toplam doğurganlık hızı 2001'de 2,38 iken 2023 itibarıyla 1,51'e maalesef düşmüştür. Bu, nüfusun yenilenme düzeyi olan 2,10'un çok altındadır ve bu düşük doğurganlık oranı ülkemizin geleceğini doğrudan etkileyen bir gelişmedir.” dedi.
Memişoğlu, “Dünya Sağlık Örgütü, sezaryen oranlarının yüzde 15'in üzerinde olmasını önermezken, ne yazık ki ülkemizde bu oran çok daha yüksektir. Sezaryen, bir doğum şekli değil ameliyattır. Ameliyat doğal değil, mecburi bir süreçtir. Sezaryenin yaygınlaşması, normal doğumun geri plana atılmasına neden olmakta ve bu durum, anne ve bebek sağlığını uzun vadede tehdit etmektedir." uyarılarında bulundu.
***
Anadolu Ajansı’ndan İslam Yakut’un haberine göre Memişoğlu, ayrıca şu bilgileri verdi:
-Bilimsel veriler, sezaryenin doğum sonrası iyileşme sürecini uzattığını, enfeksiyon riskini artırdığını ve doğurganlık kapasitesini sınırlayarak anne adaylarını ileri gebeliklerde daha fazla komplikasyonla karşı karşıya bıraktığını gösteriyor.
-Normal doğum sürecinde salgılanan oksitosin hormonu, hem doğumun doğal ilerleyişini sağlar hem de doğum sonrasında anne-bebek bağlanmasını güçlendirir.
-Oksitosin, aynı zamanda annenin doğum sonrası depresyon riskini azaltan önemli bir faktördür. Annenin bebeğiyle kurduğu bu güçlü bağ, bebeğin hem fiziksel hem de psikolojik gelişimi açısından kritik önem taşır. Dolayısıyla normal doğumun tercih edilmesi, hem anne hem de bebeğin uzun vadeli sağlığı üzerinde olumlu etkiler oluşturur. Bu nedenle tıbben zorunlu olmadıkça sezaryenin tercih edilmemesi gerekmektedir.
***
Geçmişte de sezaryenle doğumun tehlikeleri üzerinde duruldu ama nedense gereği yapılamadı.
Mesela, 2010 yılında Sağlık Bakanı Recep Akdağ, bir soru önergesine cevap verirken, yüzde 40 olan sezaryenle doğum oranının kabul edilemez olduğunu, bunu mutlaka azaltacaklarını belirterek, "Devlet hastaneleri, sezaryen oranları açısından en düşük orana sahip. Özel hastanelerde bunun yüzde 60-80'lere çıktığını görüyoruz. Bu işi yapan kuruluş ve hekimlere, halkımıza açıkça ifade ediyorum; buna müsaade etmeyeceğiz. Bunun için gerekli tedbirleri aldık, almaya başladık, çok daha ciddi tedbirleri önümüzdeki aylarda almaya devam edeceğiz" demişti. Ben de bu sütunda okura iletmiştim.
Aradan 14 yıl geçti... Şimdiki bakanın açıklamalarından durumun daha da kötüye gittiği anlaşılıyor!
Yine 14 yıl önce İsveç'teki Karolinska Enstitüsü’nde yapılan araştırma sonuçlarını açıklayan Prof. Dr. Michael Norman, "Doğum sırasında bazı genler aktif, bazı genler pasif hâle geliyor. Doğumdaki stres de bunu etkilediği için sezaryenle doğan bebeğin DNA'sı değişiyor. DNA değişiminden dolayı bu bebeklerin kanser, şeker ve astıma yakalanma ihtimallerinin daha yüksek olduğu ortaya çıkıyor." demişti.
***
Bizim nesil hep normal doğumla dünyaya gelmiştir. Fakat birkaç nesildir, sezaryen yaygınlaştı. Oksitosin hormonu salgılayamayan ve bebeği ile sevgi bağı kuramayan, bu yüzden depresyona giren annelerin çocukları da hayatları boyunca bundan etkileniyor. Hem doğurganlık yok ediliyor hem de psikolojik olarak sorunlu nesiller ortaya çıkıyor... Bipolar bozukluk ya da duygudurum bozukluğu hastalıklarının yeni nesillerde çok daha fazla olduğunu hepimiz görüyoruz.
Çevremizde ne kadar çok, değersizlik hissine kapılan, hayata karşı ilgisiz, mücadele gücü olmayan, belirli bir konuya odaklanamayan, evden çıkamayan, kendinden nefret eden insan var...
***
Sezaryen oranlarından, Sağlık Sistemi’nin bugüne kadar doğurganlığı azaltmak veya anneleri ve çocuklarını hasta etmek için kullanıldığı anlaşılmıyor mu? Bunun kendiliğinden gelişen bir süreç olduğunu kim söyleyebilir?
Aslında hukuk devleti de “devlet baba” veya “devlet ana” gibi toplumsal bir oksitosin hormonudur, devletin şefkatli ellerde olmasını sağlar ama bunu anlama oranı da ne yazık ki çok zayıf...
Putin’den Erdoğan’a son BRICS uyarısı!
07 Ekim 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Devlet destekli Rusya Today’in İnternet sitesinde, 3 Ekim’de, “Rusya, BRICS'e katılmak için önemli şartını açıkladı. Moskova'ya göre, grubun herhangi bir üyesine yaptırım uygulanması diskalifiye edici bir durum teşkil edecek” başlıklarıyla bir haber yayınlandı.
Habere göre Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Ryabkov, BRICS'e üye olmak isteyen ülkeler için koşullar sorulduğunda, "Egemen bir politika izlenmesi, uluslararası ve bölgesel meselelerde önemli bir role sahip olunması, BRICS ülkeleriyle iyi komşuluk ve dostluk ilişkileri kurulması ve birliğin üyelerine karşı gayrimeşru yaptırımlara katılmaması gerekiyor" dedi.
Haberde, “BRICS’e üyelik bekleyen ülkeler arasında Cezayir, Bangladeş, Bahreyn, Belarus, Bolivya, Küba, Honduras, Endonezya, Kazakistan, Kuveyt, Fas, Nijerya, Filistin, Senegal, Tayland, Venezuela ve Vietnam yer alıyor.” denildi.
Haberde üyelik bekleyen ülkeler arasında Türkiye’ye yer verilmedi!
***
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, New York’ta, Türkiye’nin BRICS grubuna katılma niyetinin NATO’yu terk etmek anlamına gelmediğini açıklamıştı.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da 19 Eylül'de yaptığı açıklamada BRICS'in ticari ve ekonomik iş birliği için bir seçenek olabileceğini ancak kurumsallaşmadan yoksun olduğunu söylemişti.
Fidan, Türkiye Avrupa Birliği'ne katılmış olsaydı başka seçenekleri düşünmeyeceğini belirtmişti.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise Tayyip Erdoğan'ı, 23 Ekim BRICS zirvesi çerçevesinde Rusya'nın Kazan kentine beklediğini duyurmuştu.
Zirveye Erdoğan'ın yanı sıra Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Hindistan Başbakanı Narendra Modi ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın da katılması bekleniyor.
***
Rusya Federasyonu’nun görüşlerini yansıtan bir kanalda, Rus Dışişleri Bakan Yardımcısı’nın ağzından, “Üyelerden herhangi birine uygulanan ambargolara katılan ülkeler, BRICS’e üye olamaz” denilmesi ve konu ile ilgili haberde üyelik bekleyen ülkeler arasında Türkiye’nin sayılmaması, önemli bir gelişme...
Türkiye, Rusya ve İran’a uygulanan ambargoya katılmamaya çalışıyor ama ABD ve AB baskısıyla, özellikle bankacılık alanında bazı kısıtlamalara gitmek zorunda kalıyor. Rusya’nın açıkladığı son BRICS’e üyelik koşullarına göre Türkiye açısından hem Batı dünyasının içinde yer almak hem de BRICS’e üye olmak pek mümkün görünmüyor...
Rusya’nın, Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Ryabkov üzerinden, Kazan zirvesi öncesinde, Tayyip Erdoğan’a “tercihini yap” diye mesaj verdiği anlaşılıyor... Mesajın asıl sahibi, Kazan zirvesine Erdoğan’ı davet eden Putin olsa gerek...
Kazan zirvesi öncesinde, Putin’in, böyle bir açıklama yaptırmasının başka ne amacı olabilir?
***
“Cumhurbaşkanlığı kaynakları, Erdoğan’ın, Kazan zirvesine katılacağını bildirdi” diye haberler var. Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Ryabkov, daha önce yaptığı bir açıklamada “Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kazan’da düzenlenecek olan BRICS 16. zirvesine katılımını resmen teyit etti.” demiş ve Türkiye'nin BRICS'e daimi üyelik için başvuruda bulunduğunu açıklamıştı.
Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin'in gayri resmî bir birliği olarak 2006 yılında kurulan grup, dokuz üyeye ulaştı. Rusya, grubun dönüşümlü başkanlığını şu anda elinde bulunduruyor ve Kazan'daki BRICS zirvesine ev sahipliği yapacak.
BRICS, 2011 yılında Güney Afrika'yı da üyeliğe kabul etti. 2024 yılı başında BRICS, kurucularının orijinal beş harfli kısaltmasını korumaya karar verse de Mısır, Etiyopya, İran ve BAE'yi de üyeliğe kabul etti.
Rusya Today’in haberinde “Küresel finans kuruluşlarının tahminlerine göre, şu anda BRICS üyesi olan ülkeler dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 46'sını ve küresel gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 36'sından fazlasını oluşturuyor. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin en az 34 ülkenin örgüte katılmakla ilgilendiğini söylemişti.” bilgileri de verildi.
***
Kazan, Rusya’ya bağlı Tataristan Cumhuriyeti’nin başkenti... Ruslar, 15 Ekim 1552’de Kazan’ı ele geçirdikten sonra Türk Dünyası’na adım adım nüfuz etmiş ve bölgeyi tamamen kontrolü altına almıştı.
Şimdi Kazakistan’ın da BRICS’e üyelik beklediği dikkate alınırsa, sadece Türkiye ve Türk Dünyası’nın değil bütün dünyanın geleceğini de etkileyecek kararların Kazan’da alınacağı anlaşılıyor.
Mayınlı arazi ve İsrail’in hedefleri!
08 Ekim 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan, TBMM 28. Dönem 3. Yasama Yılı Açılış Toplantısı'na Cumhurbaşkanı olarak katıldı ve bir konuşma yaptı. Bu konuşma metni, herhalde dikkatle hazırlanmış bir metindir.
Erdoğan işte bu konuşmanın sonuna doğru şöyle dedi:
-Vadedilmiş topraklar hezeyanıyla hareket eden İsrail yönetiminin tamamen dini bir fanatizm ile Filistin ve Lübnan'dan sonra gözünü dikeceği yer bizim vatan topraklarımız olacaktır. Şu anda bütün hesap bunun üzerinedir.
-İsrail'in Filistin ve Lübnan'daki saldırılarını çok yakından takip ederken Irak'ın ve Suriye'nin kuzeyinde bölücü örgütü maşa olarak kullanmak suretiyle nasıl birer küçük uydu yapı kurmak istediğini de çok net görüyoruz.
***
Erdoğan’ın bu konuşması, muhalif çevrelerde çok dikkatsiz ve özensiz bir şekilde değerlendirildi. Öyle ki İsrail’in devlet olarak bu tür hayaller kurmadığını söyleyenler bile oldu. Eleştirilerdeki tek doğru, Erdoğan'ın sözleri gerçeği yansıtsa bile Cumhurbaşkanı seviyesinde böyle bir konuşma yapılmaması gerektiği yönündeki tespitlerdir.
Erdoğan eleştirilecekse, Büyük Orta Doğu Projesi eş başkanlığı gereği, ABD ile birlikte Suriye’yi iç savaşa sürükleme politikası uygulamasından dolayı eleştirilmelidir. Çünkü bu politika, BOP çerçevesinde alınan kararlara dayanır.
Bu arada, Suriye iç savaşa sürüklenmeden hemen önce, 2008-2009 yıllarında, 877 kilometrelik Türkiye-Suriye sınırı boylarındaki mayınları temizleme ihalesini, 49 yıllığına bir İsrail şirketine vermek isteyenin de Erdoğan olduğu hatırlatılabilirdi.
***
İsrail’in Lübnan’a saldırmasına gelelim...
Emekli general Nejat Eslen, "Hamas, Hizbullah, İran'ın İsrail'e komşu vekil güçleridir. Bu örgütlerden sonra sıra İran'a gelebilir. İsrail; ABD, Çin'e karşı Asya-Pasifik'te yoğunlaşmadan ve Orta Doğu'yu terk etmeden önce ABD desteği ile İran ile hesaplaşmak istiyor. Nükleer programı İran'ı vurmak için bahanedir ve nükleer tesisler lider kadro ile birlikte hedef olabilir. İran'ın da Hamas ve Hizbullah gibi güvenlik açıkları olabilir." diyor.
İran, İsrail'e uyarı olarak süpersonik füzeler gönderdi ama tahrip gücünü yüksek tutmadı. İsrail de saldırıya cevap vermek kararı aldı ama önce Hizbullah'ı etkisiz hâle getirmeye çalışıyor...
Millî Merkez Genel Sekreteri Haluk Dural, “İran'ın misilleme harekâtı” başlıklı incelemesinin sonuç bölümünde, şöyle diyor:
-İsrail’in tek başına, İran saldırısına karşı koyma gücüne sahip olmadığı ortaya çıktı. İsrail’in yanına ABD, İngiltere ve Fransa’yı almadan İran’a artık kafa tutamayacağı belli oldu.
-Bugün tahminen 100-200 nükleer silaha ve balistik füzelere sahip İsrail karşısında İran, ürettiği hipersonik füzelerle önemli bir üstünlük sağlamıştır.
-İran, İsrail’deki Dimona Nükleer Merkezi’ni vurabilecek kapasiteye sahip olduğunu göstermiştir. Bu tesise sadece bir adet İran füzesinin düşmesi sonunda patlayacak nükleer malzemelerin bütün İsrail’i atom bombası ile vurulmuş hâle getireceği açıktır.
***
Büyük Orta Doğu Projesi’ni ilk telaffuz eden ise MOSSAD ajanı Yarbay Bin David’dir!
Osmanlı'ya ihanet eden Bedirhan'ın torunu Kamuran Ali Bedirhan, Paris'teki İsrail Büyükelçiliği'nde istihbarattan sorumlu Yarbay Bin David ile görüştükten sonra 1958'de SAVAK'ın daveti üzerine Tahran'a yerleşti. Orada Lübnanlı politikacı Sami Sulh ile tanıştı. Sulh, Bedirhan'a, “Suriye, Irak ve Lübnan'ın federal birlik halinde birleşmesi, daha sonra bu birliğe Kürdistan, Hicaz, Yemen, Türkiye ve İran'ın katılması ve nihayet ilk fırsatta İsrail'in de birliğe dâhil edilmesi” hakkında fikirlerini anlattı.
MOSSAD temsilcisi Bin David, Bedirhan'a, Sulh'un planına yeni bir fikir eklemesini önerdi. Bu fikir, “Arap Birliği” kavramının yerine “Orta Doğu Birliği” kavramının kullanılmasıydı.
BOP, İngiltere ve ABD vatandaşı Yahudi tarihçi Bernard Lewis'in son şeklini verdiği ve Baba Bush’a sunduğu bir tasarımdır. Büyük Orta Doğu Projesi, Türkiye dâhil 22 İslam ülkesinde haritanın değiştirilmesi, Türkiye, İran, Pakistan, Irak, Suriye, Ürdün ve Suudi Arabistan'ın parçalanmasına dayalıdır. Bernard Lewis, bu projeyi, “Orta Doğu kimliği üzerine” diyerek, 1996 yılında, İstanbul’da üstü kapalı olarak açıkladı! Ben de oradaydım ve haberi Akşam gazetesinde, “Orta Doğu Birleşik Devletleri senaryosu” olarak manşetten yayınladım.
ABD, bu projeyi, 2004 yılında resmen açıkladı, haritalarını yayınladı, Erdoğan’a “eş başkanlık” görevi verdi.
BOP, “Büyük İsrail Projesi” demek değil midir? Erdoğan, bütün doğruları söyleyecekse eksik bırakmasın; bunu da açıklasın bari...
İyi de “milletin çeşitliliği” ne olacak?
09 Ekim 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin TBMM grup toplantısında DEM Parti mensuplarıyla el sıkışması hakkına konuştu ve İsrail'in Filistin ve Lübnan'daki saldırılarının Türkiye'yi hedef aldığını söyleyerek “Bugün mesele Beyrut değil Ankara'dır. Bugün gizli gündem Türk vatanıdır." ifadelerini kullandı.
Bahçeli, şöyle dedi:
-DEM sıralarına giderek elimi uzattım. Uzattığım el milli birlik ve kardeşliğimizin mesajıdır. Uzattığım el ilk Meclis'in ve cumhurbaşkanımızın meşale gibi yanan aydınlığıdır. Gelin Türkiye partisi olun, milli birliğimizde kenetlenin teklifidir.
-Biz gelişigüzel, anlık olarak el uzatmayız. Biz durduk yere el vermeyiz. El sıkmanın merakına teşebbüs etmeyiz. DEM'e düşen sorumluluk uzanan elin kıymetini anlaması ve eşik olarak değerlendirmesidir. Siyasetimiz günü kurtarma çabası değildir.
-Üzerinde yaşadığımız topraklar vaat edilmiş değil nimettir ve Türk milletine bahşedilmiştir. Misakı milli millettir millet ise Türk milletidir.
-İstedikleri, cephelere ayrılmış bir millettir. Verilecek başka vatan köşesi kalmamıştır. Burası Türkiye Cumhuriyeti, milletinin adı ise Türk milletidir. Ya bir ve bütün olarak yaşayacak ya da Anadolu'dan çıkarılarak tarihten silinecektir. Bunun adı tarihi şark meselesidir. Türksüz Anadolu cehennemin diğer adıdır.
***
DEM Parti eş başkanı Tülay Hatimoğulları, uzatılan el konusunda Halk TV’de “tekçi-ırkçı yaklaşımlar biterse” , “halklar arasında eşitlik sağlanırsa” diye şartlar ileri sürdü ama “Dıştan gelen tehdit, bazı taleplerinizin yumuşamasına geri adım atmanıza sebep olabilir mi?” sorusuna “Nereden geri atalım, niye geri adım atalım? DEM değişmemiştir, DEM durduğu yerde durmaktadır. Değişecek olan DEM değil. Demokratik bir Anayasaya ihtiyaç vardır. Siyasetin esneme payı dışında ilkesel taleplerimizde kesinlikle ger adım atmayız. İnsan hakları, özgürlükler, demokratikleşme pazarlık konusu değildir.” diye cevap verdi
Tülay Hatimoğulları, grup toplantısından sonra da “Bu konuda tabii yargıyla ilgili adımların atılması çok önemli ve elzemdir. Bu konularda atılacak adımları biz de izleyeceğiz hep beraber. Buradaki normalleşme midir, iç barış mıdır? Kavramı, ismi ne olursa olsun somut olması gereken şey Türkiye'deki bütün bu sorun zincirinin çözümüne dair sağlıklı bir politik programın ortaya çıkması gerekiyor." dedi.
***
Görüldüğü gibi, DEM Parti, “tekçi-ırkçı yaklaşım” tabiriyle, milletin Türk milleti olduğunu kabul etmeyeceğini beyan etmektedir. Bu durumda taviz vermesi beklenen Türk Milleti ve devletidir! Zaten PKK da “Türk devleti” ve “Türk Milleti”ni kabul etmediği için silaha başvurmuştur.
Hatimoğulları’nın bahsettiği program da Abdullah Öcalan’ın yazdığı, AKP’li vekillerin imzaladığı 10 maddelik Dolmabahçe mutabakatıdır. Kısaca, Yeni Anayasa’da “Türkiye, Türklerin ve Kürtlerin ortak vatanıdır” denilmesini istiyorlar. Bu da Türk Milleti’nin egemenlik hakkını paylaşması demektir. İki milletli devlet yapısı, zaten milleti ve devleti ikiye bölmek demektir...
***
Diğer taraftan, “Türksüz Anadolu” projesini, milyonlarca sığınmacıyı Türkiye’ye dolduran ve parayla vatandaşlık satan AKP iktidarı başlatmıştır. Bahçeli, terörle mücadeleyi durduran ve bu sebeple 7 Haziran 2015 seçimlerini kaybeden AKP’yi 1 Kasım 2015 erken seçimiyle iktidarda tutmuş, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra da Anayasa’nın Tayyip Erdoğan’a uyarlanmasını sağlayıp, tek adam rejimini kurdurmuştur.
AKP iktidarı, Suriye’deki iç savaşı ve takiben sığınmacı krizini ABD ile birlikte planlamış ve uygulamıştır. Sığınmacıları Türk Milleti’ne “ensar-muhacir” söylemiyle kabul ettirmeye çalışan da tarihi değiştirip, Malazgirt ve Çanakkale zaferlerine ortak çıkarıp Türkiye’yi çok milletli bir federasyon haline getirmeye çalışan da Erdoğan’dır.
***
Bu durumda, Bahçeli’nin; “Burası Türkiye Cumhuriyeti, milletinin adı ise Türk milletidir.” sözleri, güvence değildir. Çünkü bir taraftan da Türk Milleti’nin egemenlik haklarını yok edeceğini, “milletin çeşitliliğine dayanan Anayasa yapacağız” diyerek ilan eden Erdoğan’ı “meşale gibi yanan aydınlık” olarak göstermektedir.
Erdoğan’ın çizgisinde en ufak bir değişiklik de yoktur! Zaten Erdoğan’ın bu konudaki çizgisini bugünün Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, istihbaratçı olarak Oslo’da PKK ile görüşürken, “Tayyip Erdoğan’a ‘Abdullah Öcalan ile vizyonlarınız yüzde 95 oranında örtüşüyor’ dedim” sözleriyle ifade etmişti.
Fidan’ın “örtüşüyor” dediği vizyon, merkezi yönetimin, yetkilerinin büyük bir kısmını yerel yönetimlere devretmesiyle ilgiliydi.
PKK, Türk devletinin askeri olmayı kabul etmeyeceğine göre Bahçeli’nin sözleri, halkı yeni çözüm sürecine hazırlamak anlamına gelmez mi?
Türkler neden her şekilde zehirleniyor?
10 Ekim 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
CIA’nın İnternet sitesinde Türkiye’deki uyuşturucu ticareti ile ilgili bir not yayınlandı. Veryansın tv’nin kamuoyuna duyurduğu habere göre ABD Merkezi Haber Alma Teşkilatı CIA’nın internet sitesi olan cia.gov adresinde “Dünya bilgi kitabı” başlıklı alanın Türkiye ile ilgili kısmında önemli bir güncelleme yapıldı. 2 Ekim 2024 tarihinde güncellenen bilgiye göre, “Türkiye, yasa dışı uyuşturucu kaçakçılığı için önemli bir geçiş ülkesi. Türkiye-İran sınırında eroin ve metamfetamin ele geçirilmesinde artış yaşandı. Suriyeli uyuşturucu kaçakçıları Türkiye’de uyuşturucu ticaretinde önemli bir rol oynuyor.”
Türkiye’de son zamanlarda uyuşturucu trafiğinin arttığı herkesin bilgisi dâhilinde... Özellikle Orta Amerika ülkelerinden Türkiye’ye gemilerle, uçaklarla uyuşturucu taşındığı biliniyor. Öyle ki tonlarla ifade edilen kokain, Türk limanlarında ele geçirildi. Yalnız, 30 yıl önce dünya uyuşturucu trafiğinin toplam cirosu 1 trilyon dolar idi. Bugün dünya uyuşturucu cirosunun kaç trilyon dolar olduğunu istihbarat servisleri bilir! Doları her yerde takip eden ABD, uyuşturucudan elde edilen dolarları takip etmiyor mu? CIA bu haberle, ormanı gözden saklayıp ağacı göstermeye çalışmış oluyor...
***
CHP eski Genel Sekreteri Gürsel Tekin, uyuşturucu raporu gibi ayrıntılı bir açıklama yaptı ve “Türkiye’de uyuşturucu kullanımı, neredeyse ordumuzun asker sayısının beş katı kadar genci etkisi altına almış durumda. Telegram gibi uygulamalar üzerinden sahte isimlerle siparişler veriliyor ve adeta eve ekmek ister gibi uyuşturucu temin edilebiliyor. Sokak başlarında çeteler uyuşturucu satışı yaparken, gençler ellerinde silahlarla çetelere katılıyor, neredeyse militan gibi hareket ediyor. ‘Kamikaze’ olarak adlandırılan tetikçiler, çeteler için insan hayatına kast ediyor. Uyuşturucu bataklığına saplanan her bir genç, ülkemizin geleceğinden çalınmış bir umut demektir. Bu yüzden, hükûmeti acilen daha etkili, kapsamlı ve kararlı adımlar atmaya çağırıyoruz. Uyuşturucuyla mücadelede gerçek bir irade gösterilmediği sürece, yaşanan trajediler ne yazık ki son bulmayacaktır." dedi.
***
Bu arada, odatv’de Soner Yalçın, “Semih Çelik, Cem Garipoğlu, Göktuğ Boz, Serhat Tunçdemir... Kanlı vakaların karanlık yüzü” başlıklı yazısında, antidepresan kullanımındaki artışa dikkat çekti ve “2003 yılında 14 milyon 238 bin kutu antidepresan tüketilirken, bu sayı 2010'da 34 milyon kutuya, 2015'te 43,5 milyon kutuya ve 2018' de 55 milyon kutuya ulaştı. Bugün 62 milyona dayandı…
Ülkemiz insanlarına 'leblebi' gibi niye hap yutturuluyor? Antidepresanlar hem kullanıldığı sırada, hem de ilaç ani olarak kesildiğinde intihar veya düşmanca hareketler-saldırganlık gibi çok ciddi sonuçlara yol açabiliyor.” uyarısında bulundu.
***
CHP Rize Milletvekili Tahsin Ocaklı’nın da başka bir tespiti var...
Ocaklı, Meclis'te düzenlediği basın toplantısında, "Rize, Artvin, Giresun, Bayburt, Trabzon ve Samsun'un yer aldığı Doğu Karadeniz'in büyük bir bölümündeki ormanlar ile kamu ve hazineye ait nitelikli arazilerin maden sahası olarak gösterilmek istendiğini" söyledi.
Ocaklı, "Tarıma dayalı olan her türlü faaliyetin geçinememek gibi bir sonuca özellikle getirilmesinin kastı, madencilik faaliyetlerinin önünü açmaktır. Avrupa Birliği ülkelerinde ve gelişmiş birçok ülkede konumlu olan bu şirketler kendi ülkelerinde yaptıkları madencilik faaliyeti için yüzde 18-20 arasında vergi öderlerken, burada bunun yarısı kadar vergi ödüyorlar. Ürettikleri ürünleri dünya piyasalarına iki katına satıyorlar. Asıl önemli olan siyanürle toprağı ayrıştırmanın yasak olduğu ülkelerden gelen bu firmalar, siyanürü bizim ülkemizde kullanarak madencilik faaliyetlerini yapmak istiyorlar." diye konuştu.
***
Eş zamanlı olarak uyuşturucu ve antidepresan kullanımının artması, Doğu Karadeniz’de ve bütün yurttaki ormanlar ve yaylalar siyanürle zehirlenirken, pancar, fındık ve çay gibi temel gelir kaynaklarının geçim kaynağı olmaktan çıkarılması, tesadüf değil, aynı projenin alt uygulamalarıdır.
Tekirdağ’da GDO’lu ayçiçeği yağının ithal edilmesi, piyasada satılan zeytinyağlarının sahte çıkması, sahte ilaç üretimine engel olunmaması... Gençlerin sosyal medya uygulamaları üzerinden tuzağa düşürülmesi...
Türkiye, insanıyla, kültürüyle, doğasıyla zehirleniyor!
Bunlara bir de BOP ve "milletin çeşitliliğine dayanan Anayasa” girişimini ekleyin. Zehirleyemediklerini, birbirine düşürerek yok etmeyi planlıyorlar herhalde...
İstanbul Barosu’nda yeni darbe girişimi...
11 Ekim 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İstanbul Barosu, uzun süredir, Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu’nun ön seçimle belirlediği adayların ezici çoğunlukla seçilmesiyle yönetilmektedir. Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu’nun kuruluş sebebi, 2001 yılında Yücel Sayman yönetiminin uygulamalarına son vermek amaçlıydı ve bir bildiriyle İstanbul Barosu avukatlarının dikkatini çekmiş, yönetime uyarıda bulunmuştu.
Bildiri aynen şöyleydi:
“Bizler, İstanbul Barosu’na kayıtlı avukatlar olarak, İstanbul Barosu’nun 8-9 Haziran tarihlerinde düzenlediği ‘Azınlık Hakları Sempozyumu’nu protesto ediyoruz. Çünkü, ülkemize Sevr planları dayatan yabancı vakıflarla iş birliği yapılmaktadır. İngiltere Başkonsolosluğu’nun katkıları alınmaktadır. Karen Fogg gibi Vladimir Goati gibi Slobodan Miloci gibi Cem Özdemir gibi kişilere insan hakları adı altında platform hazırlanmasına İstanbul Barosu, aracı edilmektedir. 24 Temmuz 1923 tarihinde, Lozan’da çözüme ulaştırılan konular yeniden Sevr amaçları doğrultusunda gündeme getirilmekte, alt kimlikler tahrike edilerek etnik çatışma ortamı yaratılmak istenmektedir. Rengine, ırkına, dinine bakılmaksızın tüm insanların kardeşçe yaşama ve insan haklarından yararlanma kutsal mücadelesini, emperyalist saptırmayla ‘Azınlık Hakları’ adı altında daraltmaya ve kardeşçe yaşamı bozmaya yönelik girişimlere İstanbul Barosu hizmet edemez. Yüzyıllardan beri sömürge olmayı reddederek bağımsız ve özgür yaşayan Anadolu insanı onurludur. Emperyalistlerden ve iş birlikçilerinden öğrenecek hiçbir şey yoktur. İstanbul Barosu’nun ezici çoğunluğu, Cumhuriyetin kazanımlarını koruma azmi ile aynı düşünceleri paylaşmaktadır.”
***
O ezici çoğunluk, bu bildiriden sonra yapılan bütün seçimlerde Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu’nun adaylarına oy verdi. AKP iktidarı, bütün kurum ve kuruluşları kontrol altına aldığı halde İstanbul Barosu’na nüfuz edemedi. Birden fazla baro kurulması için yasa da çıkardılar ama alternatif barolara ilgi çok düşük kaldı.
Baroyu ele geçirmek için başka yollar da denendi. Mesela, Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu bölünerek sonuca gidilmek istendi. Yine başarılı olamadılar.
***
Bu defa, Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu içinde, İstanbul Barosu eski Başkan Yardımcısı Av. Hüseyin Özbek’in kullandığı ifadeyle “bir çeşit darbe girişimi” yapıldı. Bir baro faaliyetiyle ilgili olarak topladıkları bir grup avukatla, usulsüz bir şekilde önseçim yapıp, Av. Ali Gürbüz’ü Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu’nun adayı olarak ilan ettiler! Oysa teamül, Önce İlke Grubu’nun adayı olarak seçilen mevcut başkanın bir dönem daha göreve devam etmesiydi. Nitekim Filiz Saraç, 14 Eylül 2024’te yapılan önseçimde, “Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu’nun adayı” olarak seçildi. Filiz Saraç’ın yönetim listesinde Prof. Dr. Korkut Kanadoğlu da bulunuyor.
Görünen o ki İstanbul Barosu’nun ilk kadın başkanı Av. Filiz Saraç’a karşı “şirket avukatlarından oluşan bir konsorsiyum” kurulmuş durumda. Bunun için yemekli toplantılar, kokteyller düzenleniyor, bazı medya kuruluşlarına reklamlar veriliyor...
Bu ekipler içinde baroya ait kafenin kirasının artırılmasından ve başka bir kafenin işletmecilerinin çıkarılmasından rahatsız olanlar da var ama Filiz Saraç’a “Neden baronun maddi çıkarlarını korudun?” diyemedikleri için başka eleştiriler getiriyorlar.
***
Seçime iddialı olarak hazırlanan bir diğer aday da Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu... Veryansın tv’de Erdem Atay, konuyla ilgili yazısında, “Kaboğlu, Anayasa’dan ilk 4 maddeyi kaldırmayı planlıyor. Abdullah Öcalan’ın ‘demokratik özerklik’ teorisine destek veriyor. Hazırladığı anayasa taslaklarında federasyon ve özerkliğe dikkat çekiyor. AKP’nin PKK açılımına destek vermişti. ‘Türk’ yerine ‘Türkiyelilik’ ifadesinin kullanılmasını önerdi. Ergenekon operasyonlarının genişletilmesi için destek imzaları attı. Terör örgütü propagandası yapmak suçundan 2017 yılında bünyesinde bulunduğu Marmara Üniversitesi’nden KHK ile ihraç edildi” diyor.
Erdem Atay, Kaboğlu’nun listesindeki avukatlar hakkında da tek tek bilgi veriyor. Bu avukatların biri Abdullah Öcalan’ın avukatı, diğeri Öcalan’ın avukatının avukatı... Diğerlerinin çoğu da HDP ya da DEM Parti yöneticilerinin avukatları...
Kamuoyunun bilgilerine sunulur...
“Bölünme değil arınma!”
12 Ekim 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İstanbul Barosu’nu ele geçirmek isteyenlerin her defasında mağlup olduktan sonra bu defa farklı bir yol ve yöntem uyguladıklarına dair yazım üzerine arayanlar, mesaj gönderenler oldu. Ben ayrıntıya girmemiştim ama bir konunun aydınlatılması gerekiyor.
İstanbul Barosu seçimlerinde adaylar, siyasi partilere benzer grupların, kendi içlerine yaptıkları önseçimlerle belirlenir. Uzun süreden beri yönetimde olan Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu da en büyük gruptur. Yalnız, üye sayısı 62 bin civarında olan İstanbul Barosu seçimlerini belirleyen grupların en büyüğünün üye sayısı 498’dir.
Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu, uzun süredir önseçim yapma ihtiyacı duymuyordu. Son başkan Filiz Saraç, uzun bir aradan sonra yapılan önseçimden birinci çıkmış, sonra da baro başkanı seçilmişti.
***
Önce İlke Grubu’nda 10 Haziran 2024 günü, 29 Haziran’da ön seçim yapılması için teklif yapılıyor. Baro Başkanı Filiz Saraç, o tarihte Ankara’da baro başkanları toplantısında bulunması gerektiğini, bu sebeple ön seçimin daha ileri bir tarihte yapılması gerektiğini belirtiyor. Buna rağmen 29 Haziran’da önseçim için karar alınıyor. Bu kararın geçersiz olduğunun belirtilmesine rağmen, 29 Haziran’da ön seçim çağrısı yapılıyor. Önce İlke Grubu’nun kurucularından biri olan Filiz Saraç, 498 üyeye, usulsüz olan bu seçime katılmamaları çağrısında bulunuyor. Buna rağmen, Filiz Saraç Ankara’dayken bir seçim yapılıyor ve 171 oyla Ali Gürbüz, grubun başkan adayı ilan ediliyor...
171 kişinin 45’inin grupla hiçbir ilgisi bulunmadığı da belirtiliyor...
Önce İlke Grubu, bir açıklama yaparak bu ön seçimin geçersiz olduğunu, Ali Gürbüz ve grubunun Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu ilkelerine aykırı hareket ettiklerinden, Sicil Komitesi tarafından listeden silindiklerini bildiriyor. Önce İlke Grubu’nun kurucularından biri olan Filiz Saraç’ın çağrısıyla, 14 Eylül’de ön seçim yapılıyor ve 285 oyla Filiz Saraç seçiliyor.
***
Peki bütün bunların sebebi nedir? Benim gördüğüm kadarıyla, İstanbul Barosu’nda mevcut başkanı devirmek isteyenler, bu defa da seçimi kazanacağı kesin görünen Önce İlke Grubu’nu bölerek sonuç almaya çalışıyor. Başka türlü diğer grupların hiçbir şansı yoktu.
Önce İlke Grubu’nun iki kırmızı çizgisi var; gericiliğe ve bölücülüğe geçit vermemek...
Temel görüş ise Cumhuriyet değerlerinden ve Atatürk ilkelerinden taviz vermemek.
Diğer tarafta ise İbrahim Kaboğlu’nun listesi var. Kaboğlu, eski milletvekili olduğu için CHP adayı gibi gösteriliyor ama listesi, Abdullah Öcalan’ın avukatı veya DEM Partililerin avukatları ile dolu. Kaboğlu’nun seçimi kazanabilmesi, iktidardaki Önce İlke Grubu’nun bölünmesine bağlıydı ki o da gerçekleşti... Gerçi Baro Başkanı Filiz Saraç; buna “Bölünme değil arınma” diyor ve Cumhuriyet değerlerine bağlı avukatların seçimde gerekeni yapacağını söylüyor.
***
Baro seçimlerinde asıl olan üye sayısı sınırlı olan gruplar değil, 62 bin avukatın ortak iradesidir... İstanbul Barosu’na mensup avukatlar, iktidara yakın büyük şirketlerin avukatlığını yapan küçük bir grubun, propagandayla oyları bölerek etnik zihniyet sahiplerinin etkin olacağı Kaboğlu listesinin kazanmasına yol açabileceğini değerlendirecek ve ona göre oy vereceklerdir.
Aslında, Önce İlke Grubu’ndaki arınmanın, bütün siyasi partilerde de yaşanması gerekiyor...
Afetistan’da ne var? (12 Ekim 2024)
12 Ekim 2024 00:01
Son Güncelleme: 25 Eylül 2025 16:45
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Çok afet gördüğümüz, çok insanımızı kaybettiğimiz için “afet”ten bahsedilince irkiliyor, “Yine ne oldu?” diyoruz.
Biz afet deyince yer sarsıntılarından, taşkın sellerden, ölümcül kazalardan, salgın hastalıklardan bahsediyoruz...
Ya insan?
İnsanların travması, hayat boyu acıları? Asıl afet bu! En yakınlarını kaybediyorlar. İnsan “insan” travmasını anlatabilir mi?
“Afetistan’da Doğrunun Peşinde” Dr. Tolga Şahin’in eseri. (Nobel Yayınları, 236 s.)
Asıl işlediği konu afetlerde basın yayın organlarının rolü...
Kitabın alt başlığı “Medya Riski Nasıl Yeniden Yaratır?”
Arka kapak yazısı bizi aydınlatıyor:
“Attığımız her adım, aldığımız her nefesin anlık veya gelecekte oluşturabileceği risk ve tehlikelere karşı olduğumuz gibi risklerin içinden yeni risklerin her an doğma potansiyeline karşı da savunmasızız.
Örneğin Türkiye'nin bugüne kadar yaşadığı en büyük afetlerden biri olan ve başta Kahramanmaraş olmak üzere on bir ili etkileyen depremler sonrası Hatay'da arama kurtarma faaliyetleri devam ederken ‘Yarseli Barajı'nın patladığı’ yönündeki söylentiler sonrası oluşan izdiham, arama kurtarma ekiplerine üç buçuk saat kaybettirirken bu sürede kurtarılabilecek enkaz altındaki vatandaşlar da kurtarılamamıştır.
Bir diğer örnek de salgın sürecinde uzmanlıkları veterinerlik, estetik cerrahi ve pediatri olan isimlere medyada sadece ‘uzman’ ünvanıyla koronanın bulaşma yolları ve alınması gereken tedbirlere yönelik açıklamalar yaptırıldığına şahit olduk. D vitamini kullanımının önemine yönelik o kadar çok haber medyada yer aldı ki pandeminin sonunda bu sefer aynı medyada ‘D vitamini zehirlenmeleri arttı’ başlıkları atıldı.
Afet iletişim ve yönetişim sürecinin önemli aktörlerinin başında gelen medya, afet anlarında ve sonrasındaki süreçte normalde olduğundan daha fazla topluma güvenilir bilgiyi sunmakla mükelleftir. Ancak bunun yerine medya, okurun korku ve merak duygularına hitap eden haber manşetleriyle okur ilgisini çekmeye çalışmaktadır.
İşte bu kitapla, medyadaki yanlışlıkların önüne geçilmesi için afet haberciliğinin nasıl yapılması gerektiğine haber örnekleri üzerinden cevap aranmış, afetlerin azaltılmasında en önemli etken olan afetlere hazırlıklı bir toplumun yaratılmasına katkı sunmak amaç edinilmiştir.”
***
Basın yayın organlarımız olmasa dünyada olup bitenlerden haberimiz olmayacak. Ama basın yayın organları, “hata”yla “savab”ı (doğruyu) ayırmadan, getireceği riskleri düşünmeden, sırf okutabilmek, sırf dinletebilmek için, “olan”ın dışına çıkarlar, abarttıkça abartırlar, haberde mecra değiştirirlerse, afet üzerine afet çağrı yapmış olmazlar mı?
İlgi çekmek için haber mecrasını değiştirme o an için basın yayın organlarına kazandırır ama sonrası?.. “Doğru” ortaya çıktığında, “güvenirlik” tartışması başlamaz mı?
Dr. Tolga Şahin, “Afetistan’da Doğrunun Peşinde” kitabının “Ön Söz”ünde basın yayın organlarının rolü üzerinde duruyor:
“Gazeteciliğin kodlarının yeniden yazıldığı bir sürece girilmiştir. Bu süreç ise gazetecilik bağlamında toplumsal sorumluluktan uzak, ‘tık’a odaklı haberciliği beraberinde getirmiştir. Yanlış bilginin yayılım hızı ve geri dönülemez sonuçlara neden olma ihtimali düşünüldüğünde bir afet anında gerçekleştirilmesi gereken habercilik faaliyetinin ne kadar önemli olduğu anlaşılmaktadır.
İçinde yaşadığımız risk toplumunda ‘bilginin sunumunun’ kendisinin içinde riski barındırması nedeniyle özellikle toplumda endişe, korku ve paniği körükleyebilecek afet haberlerinin sunumunda nesnel, bilimsel kaynak ve aktörlerin yer alması, kamu yararının önceliklendirilmesi, toplumsal farkındalığın artırılmasına katkı sunacak yayınların kurgulanması oldukça önem arz etmektedir.”
Biz iki afetle boğuştuk. Depremlerle ve salgın hastalıkla... İki afet süresinde de haberleri o kadar abarttık, riskleri göz göre göre o kadar artırdık ki, insanlar nasıl davranacaklarını bilemediler.
Depremler sırasında ve sonrasında, jeoloji mühendisi “Prof. lar” ekrandan inmedi. Şurada yarın deprem olacak, burada, büyük risk var, sözlerinden geçilmedi ve hâlâ geçilmiyor.
Kimse, yerin altına girip, “deprem arkadaş”la konuşmuyor! Elbette ilim adamlarımızın kendilerince belirledikleri birtakım araştırma yolları var ama, bu yollar kesinlik ifade etmiyor.
Salgınlarda tıp prof.larımız o kadar çok konuşturuluyorlar ki, sağ olsunlar, bu prof.larımız halkı aydınlatırken, korkuyu da normalleştiriyorlar.
Basın yayın organlarımız da biri beş göstererek, fazla tıklanmak, fazla süre seyredilmek, hâliyle fazla reklam alarak kazanç sağlamak için abartıda sınır tanımıyorlar.
Bu örnekler çok.
Dr. Tolga Şahin, basın yayın organlarının kitlelere tesirini, ne getirip ne götürdüğünü ayrıntılarıyla ortaya koyuyor.
Okumak lazım.
Köfteci Yusuf ve 3. madde!
14 Ekim 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Bütün Türkiye Köfteci Yusuf'u ve Anayasa’nın 3. maddesinin tartışmaya açılmak istenmesini konuşuyor.
Birinci olay, bir gıda denetlemesi olmaktan çıkıp, devletin kurumlarının ne amaçla kullanıldığıyla ilgili bir tartışmaya dönüştü. Kimse denetleme sonuçlarına inanmıyor.
Öyle ki gazeteci Nedim Şener, katıldığı canlı yayında "Köftecide günde 100 ton et işleniyormuş. Analizde domuz eti miktarı binde bir... Yani yüz bin kilogramda 100 kg. Bu da besili bir domuz ağırlığı eder. Bu, köfteciye 20 bin TL kazandırır. Milyar dolarlık bir marka, 20 bin TL için bunu yapar mı? Domuzlar devletin içinde olabilir dikkat etmek lazım." dedi.
Eski Liberal Parti Genel Başkanı Cem Toker, "Ama doğru ama yanlış bir ses… Ben vicdanımın sesini dinleyeceğim ve bu hafta sonu Köfteci Yusuf’ta köfte yiyeceğim… 'İşin içinde domuzluk var' diyen ses, 'köftede domuz var'dan çok daha ağır basıyor…" diye mesaj yayınladı.
Prof. Dr. Övgün Ahmet Ercan, "Ülkemize yayılan Amerika’nın hamburger satıcıları, yerli/millî Köfteci Yusuf’la baş edemeyince, bir çamur atarak yok etmek istediler. İnadına Köfteci Yusuf’ta köfteye devam." dedi.
Sosyal medyada genel kanaat, "Köfteci Yusuf'a çökmek için bir oyun kuruldu" şeklinde...
***
Domuz, eski Türkçe'de "tonguz" diye geçer. Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde “Türk kültüründe domuz ve beslenmeye etki eden faktörler" başlıklı bir yüksek lisans tezi hazırlayan Şükrü Büyükışıklar, "Türklerde tarih öncesi çağlardan itibaren domuz eti tüketimi, besiciliği ve kurbanı olmadığını görüyoruz. İslam dininde alkol ürünlerinin yasak olmasına rağmen bu dini benimsemiş Türk toplumları alkol tüketmiş fakat domuz etinden yine uzak durmuştur. Anadolu’nun bazı yörelerinde hâlen kullanımda olan ‘tonguz’ kelimesi eski Türkçede domuzun karşılığıdır." diyor. Türkler, kendi pisliğini yiyen bir hayvan olduğu için domuzdan tiksinir...
***
Anayasa'nın 3’üncü maddesinin yeniden yazılması gerektiğini söyleyen TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş'a da büyük bir tepki var. Ayrıca, Köfteci Yusuf konusunun da 3’üncü madde tartışmasının da devlete değil ama devleti yönetenlere “güvensizlik” bağlamında birbiriyle ilgisi var.
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, "Bunların içinden çıktığı siyasi geleneğin; devlet, millet ve vatan tanımı yoktur. Düşmanı oldukları ve yıllarca yönetmelerine rağmen bir türlü barışamadıkları Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tüm değerlerine ve kurumlarına hasımdırlar. Anayasa üzerinden başlatmak istedikleri tartışmalarla hem kendilerine hareket alanı yaratacaklar hem de devlet ve millet düşmanlarına cüret ve cesaret verip, siyaseten bundan beslenecekler. Bu oyuna düşmeyeceğiz! ‘Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.' Nokta!" diye bir mesaj yayınladı.
***
Eski İçişleri Bakanı Sadettin Tantan da tepkisini şöyle dile getirdi:
"Önce Hizbullah’ın siyasi uzantısına Anayasa’nın 4’üncü maddesini tartışmaya açtırmaya çalışıp gelen tepkiler üzerine suspus olanlar şimdi de TBMM Başkanı üzerinden Anayasa’nın 3’üncü maddesini hedef almaktadır. 'Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür' ifadesinden rahatsız olan bir zihnin özrü, açıklaması veya izahı yoktur. Bu, açıkça Türk milletine karşı olmaktır. Türkiye dışarıdan çökertilebilecek bir ülke olmadığından içeriden çökertilmek istenmektedir. Yeni Anayasa tartışmalarıyla dolaşıma sokulan 'millet' tartışması da bunun bir tezahürüdür. Siyasal İslamcıların, ülkemizin ödediği ağır bedellere rağmen hâlen ümmet anlayışını ön plana alarak 'Türk Kimliği'ni yok saymaları akıl alır bir politika değildir."
***
Emekli general Nejat Eslen ise genel durumu şöyle özetliyor:
"Türkiye bağışıklık sistemi zayıflamış bir insan gibi.
Her türlü virüse, mikroba açık hâle geldi.
İsrail Gazze'de, Lübnan'da saldırıları ile Büyük Ortadoğu'da projenin henüz tamamlanmadığını ilan ederken;
Yeni anayasa ve yeniden çözüm süreçlerini, bu projede hedef ülke Türkiye'yi şekillendirme gayretleri olarak görmek gerekir.
Yeniden şekillenen dünya, kaos içinde Orta Doğu ve iç cephesi çökertilmiş Türkiye...
Bütün bunları birlikte düşünmek gerekir."
Yani bu işlerin içinde, Türk Milleti’ni, PKK’nın “eşit vatandaşlık” ve “halkların kardeşliği” laflarını kullanarak kandırabileceğini zanneden “küresel bir proje” var...
TRT’nin İran politikası ve ABD ile pazarlık!
15 Ekim 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
TRT Yasası'nın 5'inci maddesinde kurumun "Yayın esasları" sayılırken c fıkrasında “Devletin millî güvenlik siyasetinin, millî ve ekonomik menfaatlerinin gereklerine uymak” denilmiştir.
Dolayısıyla TRT için "devletin sesidir" denilebilir. Gerçi maddenin d fıkrasındaki "devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesi propagandasına yer vermez" ifadesi de yerinde duruyor ama pratikte 2017'de getirilen Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi'ne göre devletin millî güvenlik siyasetinin, millî ve ekonomik menfaatlerinin gereklerini Cumhurbaşkanı belirlediğinden, TRT için "Cumhurbaşkanı'nın sesi" de denilebilir.
Tabii diğer televizyon kanallarının yüzde 90'ı sermaye olarak iktidar kontrolünde olduğu için fiilen onlar da Cumhurbaşkanı'nın sesidir ama buna dair yasal bir zorunlulukları yoktur.
***
Girişi böyle yapmamın sebebi, TRT Genel Müdürü Mehmet Zahid Sobacı’nın Bursa Uludağ Üniversitesi 2024-2025 Akademik Yılı Açılış Töreni’nde, "Bu yılın sonunda TRT Farsça geliyor. İran’ı rahatsız etmek durumundayız. İran’ı rahatsız etmek zorundayız.” demesidir.
TRT Genel Müdürü, Türkiye'nin dış politikasını belirleyemez; "İran'ı rahatsız etmek" için talimat almış olmasa, böyle konuşamaz.
Nitekim Prof. Hasan Ünal, konuyu “TRT Genel Müdürü’nün İran’ı rahatsız etme zorunluluğu gibi akla ziyan açıklaması son günlerde yaşanan ve hükûmetin dış politikasını toptan değiştirmekte olduğuna dair endişeleri daha da artırmıştır” diye değerlendirdi ve özetle şöyle dedi:
"Amerika ile Kürdistan pazarlığı yapıldığı iddiası doğru ise kelimenin tam anlamıyla abesle iştigaldir. Yapılması gereken başta Suriye, Irak ve İran ile birlikte kukla devlet projesine karşı çıkmaktır. Bunun yerine kukla devlete taşıyıcı annelik yapmaya kalkışmak bir daha düzelmeyecek biçim ve içerikte Suriye, Irak ve İran ile ilişkilerimizi bozar. Suriye konusundan dolayı Rusya ile yeniden papaz oluruz ve Batı dünyasından bir yardım ve destek de gelmez. Suriye’nin PKK/PYD işgali altındaki bölgeleri ile Kuzey Irak’ı da içine alan bir konfederasyon projesi bütün Arapları bize düşman eder. Arap devletlerinin toprak bütünlüğünü bozan bir devlet olduğumuz için bize karşı ortak cephe oluştururlar. İran da tamamen aleyhimize döner. Böyle bir projede Türkiye yönetilemez. Türkiye’nin bütün kaynakları Araplara ve İran’a karşı savunma harcamalarına gider ve sonunda Büyük Kürdistan, Türkiye’den de kocaman bir parça kopararak doğmuş olur. Öte yandan böyle bir konunun hangi Amerika ile pazarlık edildiği de önemli bir konudur.
Bu süreç ciddi ciddi bütün unsurlarıyla ortaya çıktıkça MHP’nin destek vermeyeceği açıktır. Hatta AKP içinde de ciddi bir kırılma yaşanması kuvvetle muhtemeldir. CHP’nin destek vermeye kalkışması ise sonuçta siyasi intiharı olur."
***
Hasan Ünal böyle dedi ama başka bir Ünal; Tayyip Erdoğan’ın eski metin yazarı, AKP eski milletvekili Aydın Ünal, Devlet Bahçeli’nin, HÜDA PAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu ile verdiği fotoğrafın “tarihî bir adım olduğunu” belirti ve “Şimdi aynı fotoğrafın DEM ile verilmesi de mümkün; tabii DEM değişirse, değişebilirse” ifadelerini kullandı...
Bu politikalar, Türkiye’de iç cepheyi güçlü kılmaz, aksine darmadağın eder.
////////////////////
Ümit Kocasakal: Grup
kararına uymak gerekir
+++++++++++++
Eski İstanbul Barosu Başkanı Prof. Dr. Ümit Kocasakal aradı ve “İstanbul Barosu seçimleri için Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu’nun yürütme kurulu tarafından alınan karar gereği yapılan ön seçimi, “darbe girişimi” olarak nitelendirmenin doğru olmadığını, asıl bu kararı tanımamanın sorunlu olduğunu belirtti ve “Gruba yeni üye olan avukatların ilk ön seçimlerde oy kullanmaması kuralı var. Bu madde değiştirilmek istendi, yeni üyeler de oylamaya katılmasına rağmen teklif reddedildi, ön seçim takvimi belirlendi ve ön seçim yapıldı. Grupta yeni aday çıkınca, oylamanın sonucuna uymak gerekir. Kişisel tercihten öte grubun iradesi, tercih ve ağırlığı bu yönde olduğu için, Ali Gürbüz ekibi içinde yer aldım. Bu ekip kazanırsa Baro’da bir ideoloji kurultayı toplanmasını isteyeceğim.” dedi.
Kararı baro üyeleri verecek. Hayırlısı olsun.
Ülkeyi savaşmadan teslim edenler kim?
16 Ekim 2024 00:01
Son Güncelleme: 16 Ekim 2024 16:38
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yusuf Kaplan, Yeni Şafak'ta, "Ülkeyi savaşmadan kaybediyoruz ya da Türkiye’nin bir ruhu var mı?" başlığıyla bir dizi yazı yazmaya başladı. Daha ilk cümlede, "Türkiye'nin iki asırdır yaşadığı modernleşme / Batılılaşma / laikleşme / yok oluş süreci, Türkiye’nin ruhunu yok edecek kadar İslâm'dan, yani kendinden, tarih yapan dinamiklerinden ve ruh köklerinden uzaklaştırdı bizi." ifadesini kullandı. Çin ruhundan, Rus ruhundan bahsettikten sonra "Türk ruhu diye bir şey var mı?" diye sordu ve özetle şunları yazdı:
"Bizim dışımızda neredeyse hiçbir modernleşen toplum, kendi ruh köklerini kurutma aymazlığı sergilemedi. Türk modernleşmesi denen şey, Şerif Mardin’in çok enfes bir şekilde ifade ettiği üzere, “Türkleri İslâm’dan uzaklaştırma projesidir.”
Türk modernleşmesi katı laiklik projesiyle toplumu prangalara mahkûm etti. Zihnini köleleştirdi. Dünyasını sığlaştırdı. Duyarlıklarını buharlaştırdı.
Bizi ruhsuz bir çıkmaz sokağın eşiğine fırlattı. Cinayetler, intiharlar, tecavüzler gırla tırmanıyor: Tecavüze uğrayan çocuklar, kadınlar ve bebekler, öldürülen, boğazlanan, dilim dilim parçalanarak dolaplara, torbalara konan, çöplere atılan insan cesetleri…
Türkiye ruhunu yitirdi, cinnet toplumuna dönüştü. Sekülerizmin, dünyevîleşmenin, İslâm’dan uzaklaşmanın getireceği nokta burası olacaktı elbette.
Türkiye’nin bir ruhu yok: Kemalizm, bir ruh olamaz. Aksine Kemalist süreçte, Türkiye’nin ruh kökleri kurutuldu. Dil devrimi, harf devrimi, bütün diğer devrimler, bu toprakların ruhunu yok etti; burada ruhsuz bir leviathan icat etti. Makinalaşmış, tepeden dayatmacı, jakoben, hissiz bir varlık burada icat edilen leviathan.
Laikleşen bir Türkiye ruhunu yok etti. Laikleştikçe, kendini, ruhunu kaybetti.
Böyle giderse bu ülke, savaşmadan kaybedilecek…Burası önemli. Buraya dikkat: Savaşmadan ülkeyi elimizden almak üzereler… Çocuklarımızı kaybediyoruz. Üniversiteler işgal altında. Liseler sürükleniyor çıkmaz sokakların eşiğine…
Oysa bu toprakların, adına Türk ruhu diyebileceğimiz İslâm’la yoğrulan ve bin yıl dünya tarihini yapan bir ruhu vardı. Bu toprakların ruhu İslâm tarafından inşa edilmişti. Bu ruhu yitirdiği zaman bu toplum her tür saldırıya ve işgale açık hâle gelmekten kurtulamayacaktır."
***
"Türkiye'yi savaşmadan elimizden almak üzereler" tespiti doğrudur ama bunun asıl sebebi, İslamcı siyasetin, kısmen de olsa Türk ruhunu ortadan kaldırmaya başlamasıdır. Somut örnek vereyim... Daha dün, CIA organizasyonuyla devletin her kademesine sızarak, "menzil"ine varmaya çalışan cemaat, tasfiye edileceğini anlayınca 15 Temmuz'da darbe girişiminde bulunmadı mı?
Bunlar “hoşgörü ve diyalog”, hatta “dinler arası diyalog” diye ortaya çıkıp, Vatikan'ın Müslümanları Hristiyanlaştırma operasyonuna girişmedi mi? Bu cemaate hizmet eden çocukların gözlerinde bir ruhsuzluk olduğu da bir gerçektir. Öyle ki yürüyüşlerinden bile tanınıyorlardı...
Sadece FETÖ mü? Bir-ikisi dışında kendilerini, Allah'ın sözcüsü veya vekili yerine koyan tarikat ve cemaat önderleri veya onlara hizmet edenler, Türk ruhunu temsil edemez elbette. Olsa olsa cahil veya ihtiyaç içinde olan insanları kendilerine mürit edinebilirler...
Son yıllarda tarikat, cemaat yurtlarında veya sözde Kur'an kurslarında erkek çocuklara tecavüz edenlerin ruhu var mıdır? Bunlar laiklik karşıtı, modernleşme karşıtı ama İslamcı geçinir değil mi? Bu yurtlarda veya kurslarda kız çocuklarının başına gelenler ise basına pek yansımıyor... 6 yaşındaki kız çocuğuyla gerdeğe giren ruhsuzluk da Kemalizmin veya laikliğin eseri midir? Bu tür olaylar karşısında "bir kereden bir şey olmaz" diyenler de İslamcı siyasetçiler değil midir? Sahi, “badelenmek” ne demektir? Bunlar günümüz İslamcılarının söylemi değil midir?
***
Bugün Türkiye'yi savaşmadan ele geçirdiler zaten... Bütün tersaneler zapt edilmiş değil midir? Bunları ve devletin bütün ekonomik kuruluşlarını satan, İslamcı siyasetçiler değil midir? Ergenekon ve Balyoz operasyonları ile Türk ordusunun en değerli komutanlarına kumpas kuranlar, İslamcı siyasetçiler değil midir?
Son adımları Anayasa'yı da değiştirmek olacak... Öyle değil mi? Milletin çeşitliliğine dayanan Anayasa tasarlamak, Türk ruhunu ortadan kaldırmaya çalışmak değil midir? Türkiye hâlen, milletin birliğine dayanan Anayasa sayesinde, Atatürk'ün kuruluş felsefesi sayesinde, cumhuriyet değerleri sayesinde ayakta durabiliyor... İşte onu da yıktılar mı devleti hukuken de yıkmış olacaklar ve yerine, yukarıdaki suçları işleyenlerin kurguladığı devlet kurulacak öyle değil mi?
Sayısız örnek vermek mümkün...
***
Şu bir gerçek ki, dindar geçinmek, ahlaklı olmak değildir. Bugünkü İslam ülkeleri ahalisinin, Batılı toplumlardan veya Çinlilerden, Japonlardan veya Ruslardan daha ahlaklı olduğunu kim söyleyebilir?
Mehmet Akif Ersoy, 20'nci yüzyılın başında Japonları anlatırken, "Şu kadar söyleyeyim: Din-i mübinin orada, /Ruh-u feyyazı yayılmış, yalınız şekli: Buda." demek ihtiyacını neden hissetmiştir?
Mehmet Akif’e atıf yaparken hatırladım; bir zamanlar, Yeni Şafak’a değer katan Akif Emre, “Ismarlama Osmanlı haritası” başlıklı yazısında “Daha düne kadar Türkiye’yi parça parça gösteren haritalar yayımlayan Amerikalılar, bugün ‘Yeni Osmanlı haritası’ diye büyük imparatorluk haritalarını niçin gündeme getirsin?” dedikten sonra AKP tabanı hakkındaki gerçeği şöyle ifade etmişti: “Özellikle muhafazakâr ve İslâmcı geçmişiyle bilinen kesimin bu sahte gerçekliğe ram olma riski çok yüksek!” diye yazmıştı...
"İslamcı kesim" Amerika'nın ürettiği "Yeni Osmanlı" haritalarının, Türklüğü çözmek için çizildiğini anlamayacak kadar saf mıdır? Değilse, neden Suriye, Libya politikalarıyla, İslam Dünyasında Amerika'nın Truva atı gibi davranıyorlar? Büyük Orta Doğu Projesi'nin, bu coğrafyada Türk Arap ve Fars kimliklerinin yerine Orta Doğu kimliği yerleştirmek olduğunu, projeyi yeniden kurgulayan Bernard Lewis, İstanbul'da anlatmadı mı?
***
Graham Fuller'in "Yeni Türkiye Cumhuriyeti" kitabında anlattığı her öneri, karşımıza İslamcı siyaset olarak çıkmadı mı? CIA şefi Graham Fuller, 1996 yılında, Türkiye'de artık Kemalizm'in modasının geçtiğini ileri sürmüş ve daha sonra da "Fazilet Partisi’ndeki gençlerin baskın çıkacağını ve Yenilikçi Hareketin ılımlı İslam’a liderlik yapacağını” söylemişti! İşte İslamcı siyasetin bugünkü Türkiye'deki görevi, İslam dünyasına örnek bir zafer kazanan Atatürk'ün devletini yıkarak, Büyük Orta Doğu Konfederasyonu’na zemin hazırlamaktır.
Önlerindeki tek engel, Bumin Kağan’ın demir dağları eriterek kurduğu ve Atatürk'ün 1300 yıl sonra ortaya çıkardığı Türk ruhudur.
Peki İslamcı siyasetin Amerikan çizgisinde yürümesinin, kontrol altındaki sözde milliyetçilerin de onlara destek olmasının sebebi nedir?
Rahmetli Prof. Dr. Erol Güngör'ün tarihî tespiti, Türkiye'nin sözde İslamcılar ve sözde milliyetçiler tarafından neden ve nasıl savaşmadan ABD'ye teslim edildiğini de açıklamış oluyor:
"İslâmcılık şimdiye kadar hep hâkim milliyete karşı hoşnutsuzluğunu doğrudan doğruya belirtemeyen etnik azınlıkların ideolojisi olmuştur. Bunların amacı İslâm ülkeleri arasında birlik sağlamaktan ziyade yaşadıkları ülkede milliyetçi politikayı etkisizleştirmektir. Bu azınlıklar ayrılıkçı bir politika takip edecek kadar kalabalık ve güçlü olduklarını hissettikleri an kendi istikametlerinde bir milliyetçilik hareketi açıklamaktan geri kalmazlar; böyle bir güce erişemediklerinde, İslâm davasının şampiyonu olarak görünürler."
***
Rahmetli korgeneral Suat İlhan’ın tarihî bir tespitini, bir defa daha hatırlatayım:
“Atatürk devriminden yani 1920’den önce, bugün Batı dediğimiz medeniyetin elindeki topraklar, 25,5 milyon mil kare idi. 1993’te bu rakam 12,7 milyon mil kareye, yani yarısına düşmüştür.
İslam dünyası ise 1920’de 1,8 milyon mil kare üzerinde egemenlik sahibiydi. 1993’te İslam dünyasının sahip olduğu topraklar 11 milyon mil kareye yükselmiştir.”
İslâm dünyasının ve diğer mazlum milletlerin önündeki tek bağımsızlık modeli, Atatürk modelidir. İşte Batı’nın önce Atatürk’ü, devamında Türkiye’yi yıkarak ulaşmak istediği hedef, Türkiye dâhil bütün İslam topraklarının ve servetinin tapusunun tamamını, Müslümanların elinden almaktır. Hem de Türkiyeli sözde Müslümanları ve sözde milliyetçileri kullanarak...
“Vicdan yerine düşman parası tanıyan alçaklık”
17 Ekim 2024 00:01
Son Güncelleme: 17 Ekim 2024 16:32
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Ruhu şad osun; Yaşar Nuri Öztürk ile 2012 yılındaki sohbetimizde sözde İslamcıların neden ihanet çizgisinde olduğunu ve neden Atatürk’e düşmanlık ettiğini incelemiştik...
Öztürk’ün sözleri, günümüzde İslamcı siyasetin sebep olduğu çürümeyi Atatürk’ün üzerine yıkmak gibi şeytanın aklına ancak gelebilecek tutumlar karşısında daha fazla değer kazanıyor.
Yaşar Nuri Öztürk konuşuyor:
-İngilizler, Atatürk’ün 1920’de söylediği gibi İslâm’ın en büyük düşmanlarıdır. Aynen, “Türkiye’deki irticaya dayalı ihanetin teşvikçisi İngilizler olup merkez beyni İstanbul’dadır” demiştir. Bu sözleri, Kazım Karabekir’in İstiklal Harbimiz eserinde bulabilirsiniz.
- Biliyorsunuz bugün süper güç olarak ABD var. ABD dünyanın jandarmalığını yapıyor ama beyin yine İngiltere’dir. İngilizlerin Müslümanları mahvetme siyasetinin esası, “İslâmı İslâm’la yıkma siyaseti”dir. Müslümanların en alçak “Ehlikitap (haçlı-siyon) hesabına işleyen fitne” düşmanları İngilizlerdir.
-Dinciler Türkiye’de Milli Mücadele zamanı dahil, daima kendi ülkeleri aleyhine, İngiliz emperyalizmi ile işbirliği yapmıştır, yapacaktır. Atatürk, “Harekâtı Milliyemiz aleyhine işgalci İngiltere ile ortak teşkilat kuran Hürriyet ve İtilaf Partisi’dir, Sait Molla’dır” diye bütün bunları anlatıyor.
-İrticanın, yine o günlerde, Ermeni hainleriyle işbirliği yaptığını da Kurtuluş Savaşı ile ilgili zabıtlardan öğreniyoruz. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 6/325; Kâzım Karabekir Paşa, İstiklal Harbimiz, 3/1079)
***
-İslam dünyası Mustafa Kemal gibi düşünse, onları nasıl yönetecekler? Bu sebeple, hilafeti ele geçirerek yönetmek istemişlerdir, bugün de aynı yoldadırlar.
-Atatürk, “İrtica, dinin ihanet aracı yapılması halinde vücut bulan kötülüğün adıdır. Hıyanetle daima birlikte yürüyen irtica, tarihte hep Hıristiyan Batı çıkarları uğruna kullanılmış ve işletilmiştir” demişti.
"-Ne ilginçtir ki, Kur’an da, irticayı ‘Ehlikitap (haçlı-siyon) hesabına işleyen fitne’ olarak göstermektedir.” (Âli İmran Suresi, 72)"
-Günümüzde daha çok siyasal İslam unvanıyla sahneye çıkarılan irtica, tarihi boyunca desteği, itibarı, alkışı Müslümanlardan almış, hizmeti hiç aralıksız emperyalist güçlerin çıkarı uğrunda sergilemiştir. Bilerek veya bilmeyerek...
-Dindardaki yanlışlar, hurafe olur, cehalet olur, geleneksel tutuculuk olur. Bunların tümü bilgisizlik, bilinçsizlik olayıdır. İrtica ise bilinçli ve organize hıyanet olayıdır.
-Atatürk; irtica gibi hurafeye de karşıdır ama hurafeyle irticayı aynı kefeye koymamıştır. İrticanın ağır biçimde mahkûm edilişi, dinsel karakteri yüzünden asla değildir; hıyanet karakteri yüzündendir.
-Mürteci-hain kadrolar işin bu püf noktasına asla değinmezler; tam aksine onu sürekli gözden kaçırarak Atatürk’ü irticaya değil de dine karşı gösterirler.
***
-Atatürk, irtica hakkında şu tanımı da yapmaktadır:
“Vicdan yerine düşman parası tanıyan alçaklık...” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 5/329)
Bir tanım daha veriyor büyük Atatürk:
“Millete düşman, düşmanlara dost olarak takip edilen haince siyaset...” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 5/356)
-İslam dünyasında, emperyalizme karşı mücadele ederek onu mağlup edip ona rağmen devlet kuran tek ülke Türkiye’dir, tek kişi ise Mustafa Kemal Atatürk’tür. Onun içindir ki emperyalizmin temsilcileri, uzantıları ve dahildeki hizmetçileri Atatürk’ü içlerine asla sindiremiyorlar, onu yıkmak ve yok etmek için dört koldan saldırıyorlar.
-Türkiye Cumhuriyeti sadece bizim için değil, bütün İslam dünyası için bir tür “kutsal emanet”tir.
***
Emperyalist ruh ve emellerini, bugün, küreselleşme perdesi altında yaşatan Batı, işte bu yüzden, İslam dünyasında iki mirası kendisi için çok ciddi engel olarak görmekte ve bu iki mirasın tahribini siyaset ve stratejilerinin esası yapmaktadır:
1. Muhammed Mustafa mirası, yani İslam,
2. Mustafa Kemal mirası yani Atatürk Cumhuriyeti.
-Kurtuluş Savaşı’nda ve bugün temel ve yıkılmaz direnç kaynağı olan bu iki miras çeşitli bahaneler, operasyonlar, müdahalelerle yozlaştırılarak etkisizleştirilmek istenmektedir. Türkiye bu iki mirasın en dirayetli coğrafyası olduğu içindir ki BOP ve benzeri sömürü ve istila projelerinin öncelik ve ivedilikle hedefe yerleştirdiği ülke olmuştur.
-Türkiye, sadece Atatürk mirasına yönelik tahribin değil, İslam mirasına yönelik tahribin de temel hedefidir.
***
İşte siyasal İslamcılık, Batı desteğiyle iktidarı ele geçirerek, önce Türklüğü sonra da İslam mirasını ortadan kaldırmak isteyen hareketin adıdır. Yaşar Nuri Öztürk’e düşmanlıklarının sebebi de bu ihaneti ortaya çıkarmasıdır...
MHP’den sonra CHP ve Barolar üzerinden yeni açılım projesi...
18 Ekim 2024 00:01
Son Güncelleme: 18 Ekim 2024 10:48
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, DEM Partililerle tokalaştı ve el uzattığını açıkladı. Bahçeli, daha sonra da Türkiye'ye getirildiği sırada, uçakta "Fırsat verilirse ülkeme hizmet edeceğim" diyen Abdullah Öcalan'ın, terör örgütü militanlarına silah bırakıp, teslim olması yönünde talimat vermesini istedi.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel ise ön almak için Güneydoğu gezisi düzenledi ve öncesinde İstanbul Erikli Baba Cemevi ziyaretinde “Kürtler, ‘Eşit hissetmiyorum’ diyorsa o hissedene kadar ‘eşit anayasal yurttaşlık’ için, Aleviler, ‘Eşit hissetmiyorum’ diyorsa ‘ben eşitim’ dedikleri güne kadar Alevilerin eşitliği için hep birlikte mücadele edeceğiz.” dedi.
Gerçi Özgür Özel, “Her birimizin görevi Anayasa’da yazan eşitlik ilkesi gerçekten hayata geçene kadar mücadele etmektir” ifadesini de kullandı ama “Eşit Anayasal yurttaşlık” kavramı, bu anlama gelmiyor! PKK’nın veya DEM’in “Eşit Anayasal yurttaşlık”tan kastı, Anayasa’da Kürtlerin veya isterlerse bütün etnik kökenlerin ve dinsel kökenlerin tek tek zikredilmesidir.
***
Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ da konuyu böyle gördüğü için yayınladığı 11 maddelik mesajda Özgür Özel’e sorular sordu. Özdağ, şöyle dedi:
“Vatandaşlığın etnik esasa bağlanmasını isteyen PKK/DEM çizgisi, anayasada etnik Kürt kimliğinin yer almasını istiyor. Sayın Özel, Siz Kürtleri değil, PKK/DEM çizgisindeki Kürtleri memnun etmekten bahsediyorsunuz.
PKK/DEM çizgisini memnun etmek için Atatürk’ün mucize gibi bir formülünün sonucu olan ve anayasal vatandaşlığın en mükemmel şekli olan 66. Maddeyi silerek, Yugoslavya, SSCB, Çekoslovakya, Irak, Lübnan anayasalarını taklit ederek eşit vatandaşlık kisvesi ile etnisite ile vatandaşlığı bağdaştırmak, Türkiye’nin anılan ülkelerin kaderini paylaşmak anlamına gelecektir.
Sayın Özel, bu kapıyı açarsanız Zaza kökenli yurttaşlarımız içinden bir grup, Arap kökenli yurttaşlarımızdan bir grup veya Kuzey Kafkas kökenli yurttaşlarımızdan bir grup çıkıp ‘eğer etnisite merkezli yurttaşlık verilecek ise biz de isteriz, bizim neyimiz eksik’ derse ‘Sizin terör örgütünüz eksik. Kurun bir örgüt. Biraz terör yapın, size de aynı hakları verelim’ mi diyeceğiz?
Ya da başlamışken ‘herkese etnik merkezli yurttaşlık tanımlaması yapalım’ mı diyeceğiz? Anayasamızı Birleşmiş Miletler listesine mi çevireceğiz?
Sayın Özel, Atatürk’ün modeli, olabilecek en mükemmel model. Atatürk’ün modelini terk edip Erdoğan-Bahçeli-Öcalan uzlaşmasının ürünü olacak Anayasa değişikliği ve terörle müzakerenin parçası olmayın.
Ve Sayın Özel, göreceksiniz bu ikinci terörle müzakere süreci de birincisi gibi başarısız olacak. Ancak birinci terörle müzakere sürecinin bedelini Türk Milleti’nin kahraman evlatları olan 739 Jandarma Özel Harekât ve Polis Özel Harekât mensubunu şehit vererek ödedik. Korkarım bu sefer ülkemizin ödeyeceği bedel çok daha fazla olacak.
Sayın Özel, Alevilere AKP tarafından yapılan haksızlıkları düzeltmenin yolu da anayasamıza mezhepleri yazmak değil laik cumhuriyeti savunmak ve yaşatmaktır. Ne mutlu Türk’üm diyene!”
***
İstanbul Barosu
üzerinden de açılım!
Yeni Açılım sürecine paralel olarak, önce İstanbul Barosu sonra da Barolar Birliği için de yeni bir yapılanma planlanıyor. Bilindiği gibi İstanbul Barosu, 62 bin üyesiyle, dünyanın en büyük barosudur. İktidar, İstanbul Barosu’nun etkinliğini kırmak için yasa değiştirdi ve bir ilde birkaç baro kurulabilmesine imkân sağladı. Yeni yasaya göre, İstanbul Barosu’nun Barolar Birliği delege sayısı da 138’den 15’e düşürüldü. Böylece İktidar, Barolar Birliği yönetimine de kendi ekiplerini seçtirmeye çalıştı. Başaramadılar ama bu defa İstanbul Barosu ve Barolar Birliği üzerinden açılım sürecine hukuki destek sağlamak için ciddi bir hazırlık var. İbrahim Kaboğlu ve ekibi, Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu’ndaki bölünmeden faydalanarak seçimi kazanırsa ki böyle bir ihtimal var; o zaman İstanbul Barosu’nun Diyarbakır Barosu’ndan veya diğer Güneydoğu illeri barolarından farkı kalmayacak! Yönetime aday olan liste, Erdem Atay’ın tespit ettiği gibi Öcalan’ın avukatı dâhil DEM Parti’lilerin avukatları ile dolu ama Kaboğlu’nu öne çıkararak CHP’li avukatların oylarına talipler...
Öyleyse, İstanbul Barosu’na bağlı bütün avukatların, eski seçimlere oranla çok daha sorumlu oy kullanması gerekiyor...
Yüzde 20’si geldi yüzde 80’i yolda!
19 Ekim 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, 17-18 Ekim günlerinde yapılan göç odaklı AB zirvesi öncesi, üye ülkelere gönderdiği mektupta AB Komisyonu’nun sınır dışı edilen göçmen sayısını artıracak yeni bir yasal düzenleme sunacağını belirtti.
Reuters’in haberine göre AB Komisyonu Başkanı, mektubunda, AB ülkelerinden geri dönen düzensiz göçmenlerin dönüş oranının sadece yüzde 20 olduğunu belirtti ve AB’ye üye ülkeleri terk etmesi istenen göçmenlerin büyük çoğunluğunun bunu yapmadığını vurguladı.
Von der Leyen, birçok göçmenin ya yaşadığı ülkede kaldığını ya da birlikteki başka bir ülkeye geçtiğini ifade etti.
Von der Leyen, üye ülkelerin tümünün diğer AB ülkeleri tarafından alınan kararları tanıması gerektiğini belirtti ve “Bir ülkede haklarında dönüş kararı alınan göçmenler, dönüşten kaçınmak için başka bir yerde sistemin çatlaklarından faydalanmamalı” dedi.
***
İtalya, Leyen çizgisinde hareket ederek, Akdeniz’de kurtarılan bazı göçmenlerin işlemlerinin yapılması için Arnavutluk’a gönderilmesi planını uyguluyor.
Almanya sınır kontrollerine yeniden başlarken, Fransa göç yasalarını sıkılaştırmayı değerlendirdiğini duyurdu. Polonya da sınırı geçen insanların iltica hakkını geçici bir süre askıya almaya yönelik bir plan açıkladı.
Fransa ve Almanya’da iltica başvurusu kabul edilmeyenlerin cinayet işlemesi de göçe karşı daha sert önlem alınması çağrılarını beraberinde getirdi.
***
Konuyla doğrudan ilgili önemli bir haber daha var.
Avrupa’nın bir numaralı gündemi haftalardır “göçmenler” iken Almanya Başbakanı Olaf Scholz, Türkiye'ye yapacağı ziyarette “göç, Avrupa Birliği ve ikili ilişkiler” gibi birçok konuyu ele alacaklarını belirtti.
Türkiye ziyareti kapsamında 19 Ekim 2024 Cumartesi günü (bugün) İstanbul'da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile birçok konuyu görüşeceklerini dile getiren Scholz,
"Göç konusu, elbette her zaman önemli bir mesele. Avrupa Birliği ile Türkiye'nin bu konuda birlikte çalışması doğru ve mantıklıdır. Biz bunu her zaman destekledik ve Avrupa Birliği'ne ilgili anlaşmaları genişletmesi çağrısında bulunduk." dedi.
***
BBC, Leyen’in mektubu ile ilgili haberi, “AB Komisyonu Başkanı: Kıtadan sınır dışı edilen göçmen sayısı artacak” başlığıyla verdi. Haber metninden ise başlıktaki “kıta dışı” sözünün Leyen’e değil de BBC editörüne ait olduğu belli ama kastedilen ülkenin Türkiye olduğu anlaşılıyor. Gerçi, Türkiye’nin bir kısmı da Avrupa kıtasında ama AB ile göçmenleri geri kabul edeceğine dair anlaşma imzalayan tek bir ülke var, o da Türkiye!
Bu durumda, “kıta dışı”, sadece Türkiye oluyor.
Leyen, Avrupa’ya gidebilen göçmenlerin yüzde 20’sinin Türkiye’ye geri döndüğünü, diğerlerinin ya ilk gittiği ülkede kaldığını veya Avrupa içinde ülke değiştirdiğini söylüyor. Şimdi işi sıkı tuttuklarına göre göçmenlerin yüzde 80’ini de tek tek yakalayıp Türkiye’ye gönderecekleri anlaşılıyor.
Bunun için de Türkiye ile geri kabul anlaşmasının imzalanmasında etkili olan Almanya’nın, Başbakanı’nı da Türkiye’ye gönderiyorlar ki, Tayyip Erdoğan’ı ikna etsin!
***
Erdoğan hükûmetinin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ise Resmî Gazete’nin 15 Ekim günlü sayısında yayımladığı “Uluslararası İşgücü Kanunu Uygulama Yönetmeliği” değişikliğiyle, Türkiye’de bulunan geçici koruma statüsündeki kişilerden, İçişleri Bakanlığı’nca bildirilenlerin çalışma izninden muafiyet kazanmasına imkân sağladı.
Yönetmelik değişikliğiyle ekonomik, sosyo-kültürel ve teknolojik alanlar ile eğitim konularında Türkiye’ye önemli hizmet ve katkı sağlayabilecekleri ilgili kamu kurum ve kuruluşlarınca bildirilen yabancıların çalışma izninden muaf olarak Türkiye’de bulunma süresi altı aydan üç yıla çıkarıldı.
Bu arada, CHP Genel Başkanı Özgür Özel, “Biz sığınmacıya düşman değiliz, sığınmacı yaratan politikalara düşmanız. Esad genel af kararı çıkarmışken sığınmacıların dönmesi için en uygun zaman ama Erdoğan, geçici sığınmacı statüsündeki kişileri, bizim işsizimiz yerine işe girecekleri hâli üç yıla çıkardı. Erdoğan’a sesleniyorum, artık bu yönetmelikleri geri çekmelisin. Artık Suriyelilerin gitmesi ve bu ülkenin kaynaklarını tüketmemesi gerekmektedir. Bizim yoksulumuz bize yetmektedir. Bizim işsizimiz, bize yetmektedir. Artık bu işin bitmesi gerekmektedir” dedi.
AKP iktidarı, MHP’nin desteği sayesinde milyonlarca sığınmacı kabul ederek, Türkiye’nin nüfusunu değiştiriyor; böylece Türkiye’yi başka bir ülkeye dönüştürmeye çalışıyor ama Özgür Özel de sorunu sadece “işsizlik-yoksulluk” olarak gösteriyor!
Çeteye neden Türk bebek lazımdı?
21 Ekim 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yenidoğan Çetesi iddianamesine alınan şu konuşmalar, çetenin bebek katletmesinin sebebini aydınlatacak niteliktedir:
Hakan Doğukan Taşçı: Çam Sakura'dan dedi bi tane fokuz yüz gram aldım kanka dedi haberin olsun dedi tamam dedim ben de...
Fırat Sarı: Hıı, bu Türk mü aceba?
Hakan Doğukan Taşçı: Küvez müvez de yok şimdi küvez ayarlatmaya çalışıyorum ne o...
Fırat Sarı: İnşallah Suriyeli İnşallah Suriyeli değildir...
Hakan Doğukan Taşçı: Valla Suriyeli değildir herhalde yeter artık.
Fırat Sarı: Aynen...
Hakan Doğukan Taşçı: Türk'tür, çünkü ben onunla konuştum bayağı dedim Suriyeli dedim geliyo... Türk lazım, hasta sayısı bir işe yaramıyo falan...
Fırat Sarı: Hıı..
Hakan Doğukan Taşçı: Tamam ben halletçem kanka filan dedi. Herhalde Türk bulmuştur.
***
Bu konuşmalardan, çetenin öldürmek için Türk bebek bulmaya çalıştığı, Suriyeli bebeklerin onların amacına uygun olmadığı sonucu çıkıyor.
Peki neden Türk bebek arıyorlar? Bunun iki sebebi olabilir? Fırat Sarı'nın PKK üyeliğinden mahkûm olduğu dikkate alınarak, ‘Türk düşmanlığından’ deniliyor ama bu düşmanlığı yeni doğan bebeklere kadar indirmiş olmaları konuşmalardaki mantığa uygun değil... Onlara Türk bebek gerekiyor, hem de yeni doğmuş bebek...
Peki yeni doğmuş bebeğin Türk olmasını neden istiyorlar?
Bilindiği gibi Dr. Oktar Babuna, 1999 yılında kan kanseri olduğu ve tedavi için ilik nakli gerektiğini duyurmuş ve kemik iliği kampanyası başlatmıştı. Kampanyada, "Balkan kökenli Türk" olmak kaydıyla 160 bin kişiden ilik ve kan örneği alınmış, örneklerin 120 bininin ABD'ye gönderildiği anlaşılmıştı. ABD’de aranan kan, Türk kanıydı!
Peki Türk kanının diğer milletlerin kanından farklı bir özelliği mi var?
Bazı genetik bilimcilere göre Türk kanının nesilden nesile kendini temizleme özelliği var!
***
İstanbul'da 21 hastanede ortaya çıkarılan vahşetin yurt genelinde yaygın olduğuna dair iddialar var! Son olarak Niğde, Sakarya, Kocaeli ve Antalya'da bazı özel hastanelerde yoğun bakım ünitelerine sevk edilen bebeklerin sahte epikriz raporu düzenlenerek hastanede fazla süre yatırıldığı ve SGK'dan haksız kazanç sağlandığı, bu bebekler arasında şüpheli şekilde ölenler olduğu ortaya çıktı.
İddianamede ise Çam Sakura gibi büyük bir hastanenin adı da geçiyor ama soruşturmaya konu edilmemiş... Bebeği sevk eden hastane yönetimlerinin veya bu düzeni kuran siyasilerin hiç mi suçu yok?
***
Hüseyin Vodinalı, veryansın tv'deki yazısında olayın başka bir boyutunu inceledi:
-Türkiye’nin yüz akı ekonomi gazetecilerinden Alaattin Aktaş da benim aklıma gelen şeyi sesli olarak ifade etmiş.
X hesabında: "Bu caniler, el kadar bebekleri günde 8 bin lira almak için öldürmüş olamaz. Ortada belli ki çok daha büyük bir çıkar var. Bebek kanı gibi, bu kandan elde edilen bir takım kimyasallar (adrenokrom? HV) gibi ve kullanıldığı ileri sürülen ilaçların bedeli gibi…” diyor.
-Doktor Esra Güneş Kaya da X hesabında konuya değiniyor: "Savcıyı makamında tehdit edebilen Yenidoğan Çetesi’nin, geceliği 8 bin TL yoğun bakım ücreti ve yer açmak için bebekleri öldürdüğü söyleniyor. Bir litre Adrenochrome 2,2 milyar dolara satılıyor. Yenidoğanınki çok daha değerli. Çete üyelerinin Adrenochrome alıcılarıyla bağlantıları araştırılmalı. 12 bebek hayatını kaybetmiş ama hayatta kalan çok daha fazlası gizlice, bu çete üyeleri vasıtasıyla kullanılmış olabilir. ABD’de kaybolan çocukların çoğunun elitlere Adrenochrome sağlamak için olduğu artık bir sır değil.”
Bu ihtimallerin hepsinin değerlendirilmesi gerekir.
***
Hürriyet Magazin Haber Müdürü Arzu Akbaş Zor ise "Bebek katillerinden ikizleri böyle kurtardım" diye bir haber yaptı. Zor, 2023'te ikizleri olan arkadaşı Menekşe Kadiz'in bebeklerinin, hiçbir sorunları yokken Fırat Sarı’nın başında olduğu Esenyurt Reyap Hastanesi’nde 14 gün zorla yoğun bakımda tutulduğunu, hastaneye giderek Fırat Sarı ile görüştüğünü ve kendi doktoruna göstereceğini bildirerek bebekleri nasıl teslim aldığını anlattı. Zor, “Şimdi çıkan korkunç haberleri görünce anlıyoruz ki bebekleri bir caninin elinden çekip almışız..." diye yazdı.
Aslında Arzu Akbaş Zor, işin peşini bırakmasa, insanlık tarihine geçen bu vahim olayı ortaya çıkaran gazeteci de olabilirdi ama arkadaşının ikiz bebeklerini canavarların elinden kurtarmış oldu.
“100 yıl önceki hata” neydi Özgür Bey?
22 Ekim 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İstanbul Barosu’nun 2014 seçimlerini, Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu’nun adayı Ümit Kocasakal, kullanılan 21 bin 924 oyun 14.435’ini yani yüzde 65.84’ünü alarak kazanmıştı. Toplam seçmen, yani avukat sayısı 32 bin 64’tü.
Aradan geçen 10 yıl içinde İstanbul Barosu’na üye avukat sayısı 64 bin 72’ye yani iki katına ulaştı. Bu arada Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu ikiye bölündü ama yine de başkan bu gruptan seçildi. Son seçimde aynı grup bir daha bölündü ve iki adayla seçime gitti. Aynı grubun iki adayının aldığı toplam oy, kazanmaya yetiyordu ama oylar ortadan bölündüğü için Değişim İçin Avukatlar Grubu'ndan İbrahim Özden Kaboğlu 7 bin 219 oyla başkan seçildi.
***
Seçimden önce “Yeni Açılım sürecine paralel olarak, önce İstanbul Barosu sonra da Barolar Birliği için de yeni bir yapılanma planlanıyor. İstanbul Barosu’na bağlı bütün avukatların, eski seçimlere oranla çok daha sorumlu oy kullanması gerekiyor...” diye uyarıda bulunmuştum ama sonuç ortada...
Kaboğlu, seçilir seçilmez, yaptığı konuşmada, “Anayasa’da değişmez maddelere olumlu anlamda dokunulabilir.” dedi.
Kaboğlu'nun seçim zaferinin ardından bir grup avukatın, seçimim yapıldığı Haliç Kongre Merkezi’nde terör örgütü PKK'yı öven marş çalınırken halay çektiği görüldü...
Böylece, yeni açılım sürecinin hukuki destek ayağı da tamamlanmış oldu!
***
CHP Genel Başkanı Özgür Özel ise Edirne F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve eski Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Selçuk Mızraklı'yı ziyaret etti. Özel, çıkışta yaptığı açıklamada, “Türkiye bu sorunu çözecekse, silahlar bırakılacaksa, analar ağlamayacaksa ve bunun adımı atılacaksa tüm aktörler önemlidir ancak Selahattin Demirtaş gibi bir aktörün altı da kalın kalın çizilmelidir. Bahçeli'nin, Erdoğan'ın bize, DEM'e söylediklerini biliyorsunuz. Kimse siyasi kaygılarla kendi ittifakı lehine böyle şeyler yapmasın. Bu ziyaret, bir nezaket ziyareti olmanın yanında siyasi anlamı olan bir ziyarettir. İlk yüzyılda yapamadıklarımızı yapacağız, hatalarımızı hep birlikte onaracağız. Demirtaş'la memleketin tüm sorunlarını konuştuk; adalet sorununu, ekonomik krizi, bunların nasıl aşılacağını konuştuk. Hukukun üstünlüğü ve iyi bir yönetimin gerekliliğini konuştuk. En mutabık olduğumuz konulardan biri de TBMM'nin önemiydi. TBMM'nin odak olmadığı hiçbir karar şimdiye kadar sonuç vermedi, bundan sonra da vermeyecek.” dedi.
Özel, İbrahim Kaboğlu’nun açıklaması konusunda ise “Sayın Kaboğlu'nun açıklaması kendisini bağlar. Yaptığı açıklamanın siyasi bir açıklama olmadığını düşünüyorum. Anayasa'nın ilk 4 maddesini tartışmaya kapalıyız.” dedi!
***
HDP’nin devamı olan DEM Parti, Kaboğlu gibi Anayasa’nın ilk dört maddesinin değiştirilmesini istiyor! Bu durumda Özgür Özel’in hem “100 yıl önceki hatalarımızı onaracağız” hem de “Anayasa'nın ilk 4 maddesini tartışmaya kapalıyız." demesi çelişkili bir durum! Ayrıca Özgür Özel gibi konuya “Türkler ve Kürtler” diye başlarsanız, zaten Anayasa’nın ilk dört maddesini çiğniyorsunuz demektir! İki milletli, çok milletli devlet olmaz, olursa kısa zamanda bölünür!
Bahçeli’nin DEM’lilerle el sıkışması, Abdulah Öcalan’a “örgüte silahları bıraktır” çağrısında bulunmasının ardından İbrahim Kaboğlu’nun İstanbul Barosu Başkanı seçilmesi ve “ilk dört maddeye olumlu anlamda dokunulabilir” demesi, son olarak da Özgür Özel’in 100 yıl önceki hatalardan bahsetmesi, aynı sürecin parçalarıdır.
Konuya “100 yıl önceki hata” diye başlamak, kuruluş felsefesinin, ana muhalefet partisi genel başkanı tarafından da benimsenmediğini gösterir.
Oysa hata 100 yıl önce yapılmadı, bugün yapılıyor!
Öcalan, PYD/YPG’yi de dağıtabilir mi?
23 Ekim 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılmasıyla sonuçlanabilecek sürecin ilk adımını attı. Bahçeli’nin konuşmasının ilgili bölümü şöyle:
“Geçen haftaki grup konuşmamda demiştim ki;
‘Türkiye’ye getirilirken, ‘her türlü hizmete hazırım’ diyen teröristbaşı, buyursun terörün bittiğini, örgütünün tasfiye edileceğini tek taraflı ilan etsin.’
Teröristbaşı işin içinde olmazsa bir şey çıkmaz diyenlere de sesleniyorum;
Şayet teröristbaşının tecridi kaldırılırsa, gelsin TBMM DEM Parti grup toplantısında konuşsun.
Terörün tamamen bittiğini ve örgütün lağvedildiğini haykırsın.
Bu dirayet ve kararlılığı gösterirse, ‘Umut Hakkı’nın kullanımıyla ilgili yasal düzenlemenin yapılması ve bundan yararlanmasının önü de ardına kadar açılsın.
Ne Kandil, ne de Edirne; adres İmralı’dan DEM’e uzansın, bu ağır ve tarihî terör sorunu ülke gündeminden tamamen çıkarılsın.
Diyarbakır annelerinin sessiz çığlığı duyulmalı, evlatlarıyla buluşmaları sağlanmalı, hepsinin yüzü güldürülmeli, sorunun kaynağı olanlar harekete geçmelidir.”
***
Abdullah Öcalan’ın devlet tarafından muhatap kabul edilmesi, tecridinin kaldırılması, ardından Meclis’e gelerek DEM Parti grubunda konuşması için iyi hâlden şartlı tahliye edilmesi yetmez. İşlediği suçtan dolayı af edilmiş olması ve siyasi yasaklarının kaldırılması da gerekir.
Zaten Öcalan’ın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını çekerken şartlı tahliye edilmesi için de 36 yıl hapis yatmış olması gerekir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ise bu sürenin 25 yılı geçmemesi gerektiği yönünde “tavsiye kararı” vermiştir.
***
Bahçeli’nin böyle bir çağrıda bulunabilmesi, tek başına verdiği bir kararın sonucu olamaz. Ülkeyi iki defa erken seçime götürerek birincisinde AKP’yi iktidar yapan, ikincisinde de kaybettiği tek başına iktidarı yeniden AKP’ye hediye eden kararlarda olduğu gibi... Yalnız, bu kararlardan, açıklanana kadar parti yönetiminden kimsenin haberi olmadığı biliniyor. Öyleyse TBMM’nin iradesi dışında bir “karar” söz konusudur ama kamuoyunu hazırlamak ve muhtemel tepkileri kaynağında dindirmek görevi Bahçeli’ye düşmüştür!
***
Kararın “devlet” kaynaklı olması da doğru olduğunu göstermez! Bahçeli’nin önerdiği gibi Öcalan serbest bırakılsa, af edilse ve siyaset yapmasına izin verilerek Meclis’e gelse, DEM Parti’yi bir tarafa bırakın genel kurulda bütün milletvekillerine, örgütü lağvettiğini açıklasa, Kandil’dekilerin buna uyacağına dair bir garanti mi alınmıştır? Böyle bir garantiyi kim verebilir? ABD mi?
İkincisi ve daha önemlisi şudur: Kandil merkezli teröristlerin silah bıraktığını ve genel affa tabi tutulduğunu varsayalım! PKK, asıl ağırlığını, Suriye’nin kuzeyine kaydırmadı mı? PYD/YPG güçleri, ABD tarafından eğitilip donatılan 100 bin kişilik bir ordu hâline getirilmedi mi? ABD, bu örgütün “bölgedeki kara kuvvetleri” olduğunu açıklamadı mı? Bahçeli, Öcalan’a çağrı yaptı, o da bu çağrıya uydu diye, ABD, “kara kuvvetlerimiz” dediği PYD/YPG ordusunu dağıtacak mı?
ABD’nin PKK’yı ve PYD/YPG’yi bitirme sözü vermesi için iktidarın ABD ve İsrail adına “İran’a saldırmak gibi” büyük bir taviz vermesi gerekir ki bu, sadece İran’ın değil, Türkiye’nin de sonu olur!
Gerçi bunu isteseler de yapamazlar; bünye bunu kabul etmez. İktidar sona erer. Türkiye-İran savaşı, Türk’ün Türk’ü kırması demektir. İran nüfusunun yarısı Türk’tür.
***
Anlaşılıyor ki Anayasa’nın ilk dört maddesini dillerine doladıktan sonra çok sert tepki alınca geri adım atanların, planlanan süreçten ya haberi vardı ya da süreci planlayanların talimatlarına göre hareket ettiler. Hepsinin tek merkezden yönetildiği belli...
Bu arada Abdullah Öcalan af edilecekse, oldu olacak kendisine bir rütbe veya ünvan da takdim edilsin bari! Derecesini, af edecek olanlar düşünsün!
Türk Milleti tarihte böyle zillet görmedi!
24 Ekim 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Bu yıl, Trabzon’dan İstanbul’a dönerken, bir değişiklik yaptık; bagajımız biraz fazla olduğundan, uçak yerine otobüs yolculuğunu tercih ettik. Maçka’dan, Trabzon otogarına giderken, şehit Ferhat Gedik ve şehit Eren Bülbül tünellerinden geçtik. Trabzon’dan, Samsun’a kadar karayolu, şehirlerle deniz arasına girdiğinden birkaç kilometrede bir üst geçitler yapmış. Saymadım ama 100’e yakın üst geçidin altından geçtik. Trabzon, Giresun, Ordu ve Samsun’daki üst geçitlerin üzerinde bulunan yazıları tek tek okudum. İstisnasız hepsine bir şehidin adı verilmiş...
Sonra Samsun’dan Yeniçağa yol ayrımına kadar da bütün üst geçitlerde şehit adları okudum... Tabii bölgenin şehitleri, sadece üst geçitlere adı verilen Mehmetçiklerden ibaret değil... Ya Türkiye’nin şehitleri...
***
Şehit adlarını okurken, aklıma Arif Nihat Asya’nın “Bir bayrak rüzgâr bekliyor” şiiri geldi:
Şehitler tepesi boş değil,
Biri var bekliyor.
Ve bir göğüs, nefes almak için;
Rüzgâr bekliyor.
Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye;
Yattığı toprak belli,
Tuttuğu bayrak belli,
Kim demiş meçhul asker diye?
Destanını yapmış, kasideye kanmış.
Bir el ki; ahretten uzanmış,
Edeple gelip birer birer öpsün diye fâniler!
Öpelim temizse dudaklarımız,
Fakat basmasın toprağa temiz değilse ayaklarımız.
Rüzgârını kesmesin gövdeler
Sesinden yüksek çıkmasın nutuklar, kasîdeler.
Geri gitsin alkışlar geri,
Geri gitsin ellerin yapma çiçekleri!
Ona oğullardan, analardan dilekler yeter,
Yazın sarı, kışın beyaz çiçekler yeter!
Söyledi söyleyenler demin,
Gel süngülü yiğit alkışlasınlar
Şimdi sen söyle, söz senin.
Şehitler tepesi boş değil,
Toprağını kahramanlar bekliyor!
Ve bir bayrak dalgalanmak için;
Rüzgâr bekliyor!
Destanı öksüz, sükûtu derin meçhul askerin;
Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye
Yattığı toprak belli,
Tuttuğu bayrak belli,
Kim demiş meçhul asker diye?
***
Üst geçitler de şehitler tepesi gibi boş değil; her üst geçit, başımızın üzerinde bir şehit türbesi gibi... Fakat onların alınlarından öpecek dudaklarımız artık kirlendi, temiz değil! Toprağa basan ayaklarımız da artık temiz değil! Siyasi gövdeler, üst geçitlerin rüzgârını kesmeye çalışıyor. Ve siyasi nutuklar, şehitlerin başında esen rüzgârdan yüksek çıkmaya başladı!
Bu sebeple, İYİ Parti grup toplantısında genel başkan Müsavat Dervişoğlu'nun konuşması öncesinde, milletvekillerinin oturduğu sıralara şehit fotoğrafları ve Türk bayrakları konulması önemliydi... Dervişoğlu, Devlet Bahçeli’nin, Abdullah Öcalan’ın affedilmesi ve Meclis’e gelip konuşma yapması çağrısına karşı, "Adına iktidar demenin bile artık gereksiz olduğu bu yapı, tamamen meşruiyetini yitirmiş haldedir." dedi ve eline aldığı yağlı urganı yere atarak, "Bu milattır! Madem milattır o zaman onun da bir hatırası olsun. Türk Milleti’nin anılarını yok ettiniz, bu büyük milletin geleceğine kast ettiniz. Al şimdi bu ipi başının ucuna as." ifadelerini kullandı.
Burada bana “Türk milletinin anılarını yok ettiniz” sözü çok anlamlı geldi... Evet, Türk toprağını yine kahramanlar bekliyor fakat şehitlerin destanı öksüz kaldı! Adları sadece üst geçitlere değil, Türkiye’nin bütün parklarına, dağlarına, zirvelerine yazılsa, Mehmet Akif Ersoy’un dediği gibi yine onların hatırasına bir şey yapabilmiş olamayız...
Arif Nihat Asya, bunu bildiği için “onların yattığı toprak belli, tuttuğu bayrak belli ve bir bayrak dalgalanmak için; rüzgâr bekliyor! Geri gitsin alkışlar geri, Geri gitsin ellerin yapma çiçekleri! Ona oğullardan, analardan dilekler yeter...” diyor.
***
Oğulların, anaların dilekleri rüzgâr da olur, fırtına da olur, kasırga da... Olmalıdır... Yalnız, Türk Milleti tarihte böyle zillet görmedi, bu kadar aşağılanmadı! Baksanıza, Diyarbakır eski Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Gülten Kışanak da cumhuriyetin ilanının yıldönümünde Abdullah Öcalan'ın sesinin duyulabileceğini söyledi...
Cumhuriyeti, bir terör örgütüne teslim etmek için mi kurduk?
Devlet aklı değil, BOP aklı!
25 Ekim 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Televizyonlarda, Devlet Bahçeli’nin “Abdullah Öcalan gelsin, Meclis’te konuşsun” önerisinin “devlet aklı”nın ürünü olduğu, “PKK enstrümanını ABD’nin elinden almak için” devletin böyle bir karar aldığına dair yorumlar yapılıyor!
Keşke öyle olsa...
***
Bir defa devletin geliştirdiği ortak bir akıl yoktur. Bazı kurumlarda politika üretilir ama bu politikalara devlet aklı demek mümkün değildir.
Millî bir devlet aklı olsaydı, Irak ve Suriye’nin parçalanmasına izin vermez, Kıbrıs’a müdahale sırasında Türkiye’ye petrol ve askerî teçhizat yardımı yapan Kaddafi’nin çapulcular tarafından öldürülmesine sebep olmazdı!
Millî bir devlet aklı olsaydı, bazı kurumların, PKK’yı ve FETÖ’yü kuruluş ve gelişme aşamalarında himaye etmesine sonra da ABD’nin kullanmasına yol vermezdi...
Biz de yazıyorduk ama Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanlığı yapmış, emekli Orgeneral İsmail Hakkı Pekin, yakın bir zamanda "Türkiye'de bir derin devlet vardır ama bu Amerikan derin devletinin uzantılarıdır. Millî bir derin devlet yoktur. Derin millet vardır. Türkiye'nin millî bir derin devleti olsaydı, 1970-1980 arasındaki olayları, 12 Eylül'ü ve diğer müdahaleleri ve 15 Temmuz'u yaşamazdık" demedi mi?
***
Öyleyse yapılan iş nedir?
Kumardır! Devletin ve milletin geleceğini kumar masasına sürmektir!
Emekli Gazi Emniyet Müdürü ve Avukat Fatih Eryılmaz da CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in "'Bahçeli el yükseltti' diyorlar. Ben de el yükseltiyorum. Kürtlere bir devlet teklif ediyorum. Tüm Kürtleri Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin sahibi yapalım" sözlerine cevaben, “Türk Milleti ve Türk vatanı sürekli el yükselttiğiniz, kumar masasına sürebileceğiniz malınız değildir. Türk devletini, Türk milletine geri vereceğiz…” dedi.
Bu arada Bahçeli’nin çağrısının ardından Abdullah Öcalan’a uygulanan tecrit de sona erdi. DEM Parti Milletvekili Ömer Öcalan, “23 Ekim tarihinde İmralı Ada Hapishanesi’nde Sayın Öcalan ile görüşme gerçekleştirdim. Abdullah Öcalan ‘Koşullar oluşursa bu süreci çatışma ve şiddet zemininden hukuki ve siyasi zemine çekecek teorik ve pratik güce sahibim’ dedi...” diye bilgi verdi.
Başından beri PKK’nın stratejisi de sorunu hukuki ve siyasi zemine çekmek değil miydi?
1995 yılında Genelkurmay Başkanlığı, “Politik-Askerî Durum Değerlendirmesi” başlıklı bir belge hazırladı. Belgede, terör örgütünün “Dört aşamalı hedef stratejisi”, özetle şöyle ifade ediliyordu:
-Bölücü terör örgütü, ilk aşamada, kültürel ve sosyal bazı hakların temin edilmesini,
-İkinci aşamada özerk veya federasyon tipi bir yönetim sisteminin oluşturulmasını,
-Üçüncü aşamada, ülkemiz topraklarında sözde Kuzey Kürdistan devletinin kurulmasını,
-Son aşamada ise bağımsız ve birleşik sözde Büyük Kürdistan devletinin oluşturulmasını hedeflemiştir.
Belgede, “Bu kapsamda, sadece Kürt gerçeğinin kabul görmesinin, sorunun çözümünde yetmediği; Kürt toplumuna kültürel ve siyasi haklar tanınmasının yanı sıra, bölgedeki terörün sona erdirilmesinin, ancak olaya siyasi bir çözüm bulunması ile mümkün olabileceği düşüncesini dış ve iç kamuoyunun gündemine sokmuş, ancak bundan sonraki aşamaya geçecek şartları yaratamamıştır. Dağlardaki tehdit devam ettiği sürece devletimizce verilecek her taviz, yeni bir talebi doğuracak ve bu durum, örgütün ülkemizden toprak koparmak olan nihai hedefi gerçekleşinceye kadar aşama aşama devam edecektir.
Bu sebeple, devletimizin üniter yapısının muhafazası için tek vatan, tek lisan ve tek bayrak ile Atatürk milliyetçiliğine bağlı laik ve demokratik düzen ilkelerinden asla fedakârlık edilmemesi esastır.” deniliyordu.
***
Nitekim PKK da kumarda el yükseltti ve TUSAŞ saldırısı ile cevap verdi. Bunu, “ABD’nin Türkiye’ye uyarısı” olarak da görmek gerekir...
Bu sebeple, Türkiye'nin, kuruluş ilkelerine sarılmaktan başka çaresi yoktur. Irak, Suriye ve Libya’nın parçalanmasına ve Arap Baharı operasyonuna hizmet edenlerin, Türk egemenliğini yıkarak, İsrail merkezli Orta Doğu Birleşik Devletleri'ne zemin hazırlayanların, Türkiye’nin birliğini koruyacağını söylemek, milleti aptal yerine koymaktır.
Bu proje, devlet aklının ürünü olmak şöyle dursun; BOP aklına hizmet ediyor!
Kimin hamisi olacağız?
26 Ekim 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, BRICS Zirvesi’ne katılmak üzere gittiği Tataristan’dan dönerken, gazetecilerin sorularını cevaplandırdı.
Erdoğan, “PKK’nın Suriye kolu PYD/YPG ile mücadele ne durumdadır? Bununla birlikte Amerika’nın bölgeden çekilmesine yönelik tartışmalar uzunca bir süredir devam ediyor. Eğer böyle bir şey olursa PKK, Suriye’de himayesiz kalır ve tasfiye edilir, böyle bir değerlendirmeniz var mı?” sorusuna şöyle cevap verdi:
-Terör örgütü PKK’nın Suriye’deki kolu olan PYD/YPG özellikle terk edilmeye, yalnız bırakılmaya mahkûmdur. Amerika bu terör örgütünü bir süre kucağında taşır, ama o süre dolunca da bunları kendi başına bırakmak zorunda. Suriye’deki istikrarsızlıktan faydalanan terör örgütünün, bazı Batılı ülkelerin himayelerine girmek için gösterdikleri gayret boşunadır. Bu ilanihaye devam etmez. Amerika’nın bölgeden çekileceği yönündeki tartışmalar, hatırlayın uzun zamandır sürüyor. Çekilmenin taktiksel olacağı, stratejik bir çekilme olmayacağı da tartışmaların uzamasıyla zaten ortaya çıktı. Amerika’nın bölgedeki terör örgütlerini kendi çıkarları ve İsrail’in güvenliği için kullandığı artık bilinen bir gerçek. Amerika bölgede İsrail’e her türlü araç, gereç, mühimmat tüm destekleri veriyor mu, veriyor. Para veriyor mu, veriyor. Bizim gözümüz de, kulağımız da topraklarımızın yanı başında yaşanan bütün gelişmelere açıktır ve bunlardan da taviz veremeyiz. Biz kendi topraklarımızın korumacısı, onların hamisi olacağız. Suriye’den veya farklı yerlerden bize herhangi bir sızma hareketi olabileceğini her an düşünmek durumundayız. Onun için de bütün güvenliğimizi ona göre almak durumundayız. Biz bölgedeki tüm terör örgütleriyle mücadelemizi kendi millî çıkarlarımız, sınırlarımızın güvenliği için sürdürüyoruz. Buna devam edeceğiz.
***
Bu açıklamadaki “Biz kendi topraklarımızın korumacısı, onların hamisi olacağız.” sözlerini önceki cümlelerle bağlı olarak değerlendirirsek, “ABD destekli İsrail’in saldırdığı”, “topraklarımızın yanı başındaki” Filistin ve Lübnan’ın kastedildiği anlaşılıyor. Daha da daraltırsak, Hamas ve Hizbullah’ın hamiliğinden de söz edilebilir.
Türkiye, elbette kendi topraklarının yanındaki katliamlara seyirci kalmamalıdır, kalamaz ama ABD destekli İsrail’e karşı, Hamas ve Hizbullah’ın hamiliğini Türkiye’nin üstlenmesine, PKK terörü ile cevap verildi.
Esasen Hamas’ın kuruluşu, ilişkileri güven vermiyor. Hizbullah ise İran’ın himayesindeydi ama koruyamadılar.
***
Tabii TUSAŞ’a yönelik saldırının, Türkiye’ye başka mesajları da var. Bu saldırı, Türkiye’nin millî savunma sanayisini geliştirmesine karşı bir cevaptır.
Yine ABD, bu saldırıyla, “Kandil’deki terör yuvasını dağıtamazsın, çünkü onlar da Suriye’deki PYD/YPG de benim bölgedeki kara kuvvetlerimdir.” demiş oluyor ve İran’a karşı cephe alması için Türkiye’ye baskı kurmuş oluyor, Türkiye’nin Suriye ile anlaşmasına da engel olmaya çalışıyor.
Erdoğan, “Biz terörü tamamen kaynağında kurutmak üzere çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bunun kaynağı Suriye mi, Suriye… O zaman oradaki kaynak neyse biz orada gereğini, dün akşam yaptığımız gibi yaparız. Bundan sonraki süreçte de aynen bu şekilde bu kararlılıkla yolumuza devam edeceğiz.” dedi ama Suriye’de yapılan operasyonların yerini açıklamadı.
Operasyonlar, Suriye sınırından itibaren, 30 kilometre derinlikteki şeridin kuzeyinde mi güneyinde mi?
Türkiye, PYD/YPG’nin yani ABD’nin kontrol ettiği bölgeye bir defa müdahil olmuştu; onda da Türk SİHA’sı, ABD tarafından düşürülmüştü!
***
Erdoğan, “Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'la görüşme, temas, bir süredir konuşulan bir başlık. Acaba Sayın Putin'le bu görüşmeniz sonrasında yeni bir gelişme, yeni bir durum beklenebilir mi?” sorusuna da “Suriye yönetiminin Türkiye ile samimi ve gerçekçi bir normalleşmenin kendilerine sağlayacağı faydaları anlayarak adımlarını ona göre atması temel beklentimizdir. Sayın Putin'e, Beşar Esad'ın bizim çağrımıza vereceği cevabın temini noktasında bir adım atması çağrımız oldu. Sayın Putin, Esad'a bu adımı atması için herhangi bir çağrıda bulunur mu? Onu da zamana bırakıyoruz” diye cevap verdi.
Erdoğan, bu sözlerle topu Putin’e atmış oldu. Bu da “Putin isterse, Türkiye-Suriye anlaşmasını sağlar” demektir. Erdoğan konuyu zamana bıraktığına göre Putin’den yakın zamanda böyle bir girişim beklemiyor!
Öyleyse Türkiye, kendi işini kendi görmeli, Suriye ile barış sağlayıp, “ABD’nin bölgedeki kara kuvvetleri” olan bütün terör örgütlerini tasfiye etmelidir.
Öcalan’ın “ABD garantör ülke olsun” talebi!
28 Ekim 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Abdullah Öcalan gelsin Meclis’te DEM Parti grubunda konuşsun, terör örgütünü lağvettiğini açıklasın” şeklindeki konuşmasından sonra süreçle ilgili olarak iki gazeteci, önemli bilgiler nakletti.
Sözcü TV muhabiri Altan Sancar, İpek Özbey’in programında, Bahçeli’nin çağrısı ardından Adalet Bakanlığı tarafından aranarak Abdullah Öcalan ile görüşebileceği bildirilen ve görüşen yeğeni ve DEM Parti Milletvekili Ömer Öcalan kaynaklı bilgiler verdi.
Sancar, "İki şart var. Ömer Öcalan'a da iletilen iki şart... Bir, garantör ülke talebi var. Abdullah Öcalan'ın dile getirdiği garantör ülke şartı söz konusu. Ülke adı yok. Öcalan'ın ikinci şartı ise yasal güvence... Yasal güvenceden kasıt sanırım şu: Adına 'çözüm süreci, kardeşlik projesi' ne dersek diyelim, bunun bir yasal çerçevesi olması gibi bir talepleri söz konusu. Bu talep Ömer Öcalan'a da dile getiriliyor." ifadelerini kullandı.
***
Diğer bilgileri ise Halk TV’de Gökmen Karadağ’ın programına katılan TV5 Genel Yayın Yönetmeni, Mustafa Yılmaz verdi.
Yılmaz, “O el sıkışmadan önce bile Ankara kulislerinde sağda solda duydum bunu. Çok da uçuk gelmişti. Çankaya’da Öcalan için bir çalışma ofisinin hazırlandığı konuşuluyordu. Bu konuşulan bir şey ama ateş olmayan yerden duman çıkmaz diye bir realite var. Bu sürecin sadece Bahçeli’nin DEM’le el sıkışması ile başlayan bir süreç olmadığını gösteriyor. Böyle bir şey Ankara’da konuşulmaya başlandıysa… Gerçi medyada çok konuşulmadı ama ben bunu bir dost meclisinde duydum. Bu son bir ay-bir buçuk ay içerisinde duydum. Bahçeli’nin tokalaşmasından önce duydum.” dedi.
Mustafa Yılmaz, ayrıca, Amerikan Temsilciler Meclisi’nde bir süre çalışan bir Türk’ün, Temsilciler Meclisi’nde görevli bir Amerikalının, 2011 yılında kendisine “Öcalan’ın, ama Genel Başkan olarak ama milletvekili olarak TBMM’de konuştuğu fotoğrafı, biz meslek hayatımız içinde göreceğiz” dediğini anlattı.
***
O fotoğrafı görmek isteyen ABD’nin şimdi acelesi var! Çünkü 30 yıldır bunu planlıyorlar. Öcalan’ın “ABD garantör ülke olsun” talebi, yeni değildir. 1995 yılında, ABD’nin eski Moritanya Büyükelçisi David Korn, Öcalan ile röportaj yapmış ve bu görüşmeyi ABD Dışişleri Bakanlığı’nın FBIS bülteninde yayınlamıştı. Öcalan o görüşmede “ABD modeli bir devlet yapısı” istediklerini, bu sebeple PKK ile Türkiye arasında “ABD’nin garantör ülke olabileceğini” söylemişti. Ben de bu röportajın özetini Akşam gazetesinde yayınlamıştım.
ABD tarafından Türkiye’ye “garantör ülke olalım” diye talep geldi mi gelmedi mi bu konuda bir bilgi sızmadı ama 2009’da PKK temsilcileri ile MİT temsilcileri arsındaki Oslo görüşmeleri, basına sızdırıldığında görüldü ki bu görüşmede bir “koordinatör ülke temsilcisi” var!
Koordinatör ülke temsilcisi, toplantıyı açarken, “Sizi buraya biz getirdik, Abdullah Öcalan’ın talepleri TBMM’de görüşülecektir” demişti. Şimdi yapılmak istenen ise, Abdullah Öcalan’ın taleplerini, bizzat Meclis’e gelerek kendisinin açıklamasıdır!
***
Bu arada 1 Ekim 2024 tarihinde yani bu ayın ilk günü Bilkent Üniversitesi, Finlandiya Dışişleri Bakanlığı ve Kriz Yönetimi Girişimi-Martti Ahtisaari Barış Vakfı’nca, Ankara'da, iki ülke arasındaki ilişkilerin 100. yıl dönümü dolayısıyla “Martti Ahtisaari Mirası: Barış” konulu bir seminer düzenlenmişti. Seminerde Finlandiya Cumhurbaşkanı Stubb, Finlandiya Dışişleri Bakanı Elina Valtonen ve Dışişleri Bakan Yardımcısı Burhanettin Duran konuşmacı olarak yer almıştı.
Ben de ertesi günkü yazımda, “AKP iktidarı, çözüm sürecini mi özledi?” diye sormuştum
Çünkü Oslo'da PKK ile Türk devletini masaya oturtan oyunu sahneye koyanlardan biri Martti Ahtisaari idi ve Ankara'da Tayyip Erdoğan ile de görüşmüştü. Ahtisaari, Oslo’daki görüşmelere müdahil olduğunu açıklamış, PKK da bunun üzerine Ahtisaari'nin “üçüncü göz” olabileceğini duyurmuştu.
“Tarihî fırsat” dedikleri nedir?
29 Ekim 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanı başdanışmanı Mehmet Uçum, “Terör saldırısı ‘tarihî fırsat penceresini’ kapattıramaz!” başlıklı bir yazı yazdı ve “Sayın Bahçeli’nin, Öcalan’ın Mecliste Dem Grubunda konuşması önerisi bir uç nokta benzetmesidir. Zaten Sayın Bahçeli bunu ve ‘umut hakkını’ terörün bitmesi, terör örgütünün lağvedilmesi, teröristlerin Devlete teslim olması şartına bağladı.” dedi.
Uçum, konuya özetle şöyle yaklaştı:
“Esas olan; terörün bitmesi, terör örgütünün lağvedilmesi, teröristlerin Devlete teslim olması, bunların sağlanmasıdır. İşte bu bağlam üzerinden geliştirilen terörün tasfiyesi stratejisinde; çözüm süreci, müzakere, mütareke söz konusu olmaz. Önemli olan Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın dediği gibi ‘Cumhur İttifakı tarafından açılan tarihî fırsat penceresinin, kişisel hesaplara kurban edilmemesi’dir. İşin özü terörsüz ve şiddetsiz bir Türkiye’ye ulaşmaktır.
Bu imkân; terör vesayetinden kurtulmak zorunda olan siyasi sorumlular tarafından doğru kullanılırsa, infaz hukukuna ilişkin konular elbette konuşulabilir.
Herkesin kabul edebileceği fikri gerçek ise şudur:
Terörsüz ve şiddetsiz Türkiye hedefine yürünen bir ortamda TBMM’nin Cumhuriyetin ikinci yüzyılına, Türkiye yüzyılına yakışan, kapsayıcı, Türkün, Kürdün ve herkesin kendine ait hissettiği, çok ileri hakları içeren, halkın onayına sunulacak yeni bir anayasayı ilk dört maddenin esaslarının ve demokratik kazanımlarının üzerine bina ederek hayata geçirme imkânı daha güçlü olur.”
***
Görüldüğü gibi artık Mehmet Uçum da, yeni bir anayasa konusunda eskisi kadar net görüş bildiremiyor! Bunun sebebi, kamuoyunun gösterdiği sert tepkidir...
Yoksa Mehmet Uçum, nasıl bir Anayasa istediğine dair görüşlerini 30 Aralık 2015 tarihli yazısında, şöyle açıklamıştı:
"1924’le birlikte Kuruluş Felsefesine geçildi ve bu Kuruluş Felsefesi -- dışlayıcı ve baskıcı -- ulus yaklaşımı üzerine kuruldu. Bu felsefeden ise, tek etnik ve lengüistik (dilsel) kimlik esaslı Türk Milleti ideolojisine dayanan devlet pratikleri çıktı.
Kuruluş Felsefesi, 2002'den itibaren Türkiye Toplumu tarafından tasfiye sürecine sokuldu. Yani, dışlayıcı ve baskıcı Türk Milletinden kapsayıcı ve özgürleştirici Türkiye Milletine geçiş sürecinde Kürt sorununun kalıcı çözümünün gerçekleşeceği bir siyasal realite söz konusudur. Gerçekten de Türkiye Toplumu, özellikle AK Parti hükümetleriyle birlikte bir Türkiye Milleti inşa süreci yürütüyor."
***
Bu tartışmayı, ilk olarak, sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal başlatmış, Tayyip Erdoğan da Başbakan iken devam ettirmişti. Turgut Özal, "Türk dediğin nedir ki?" demişti... Erdoğan ise birkaç yıl, "Türk kimliği" yerine "Türkiyeli kimliği"ni savunmuştu.
Abdullah Öcalan da, çözüm sürecinde "Atatürk ilk Meclis döneminde Türk Milleti dememişti" yaklaşımını "ortak vatan" politikasının temeli yapmıştı...
Nitekim "Açılım Süreci"nde, Demokratik Toplum Partisi'nin Genel Başkan Yardımcısı Emine Ayna da "Türkiye kavramı olmalı, Türk Milleti değil. Türkiye Ulusu olmalı, Türk Ulusu değil. Türkiyelilik kavramı olmalı, Türk değil. Bunlar değiştiği zaman çözümün yolu açılır" demişti...
2004 yılı Ekim ayında Başbakanlığa bağlı "Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu" raporunda da "tek kültürlü ulus-devlet modelinin insan haklarını göz ardı eden boyutu yerine, çok kültürlü, çok kimlikli, özgürlükçü ve çoğulcu yeni bir toplum modelinin esas alınması" önerilmişti!
Ali Kırca'nın Siyaset Meydanı programında, Korkut Özal, ağabeyi Turgut Özal'ın Cumhurbaşkanı iken kendisine Türkiye'nin adının "Anadolu Cumhuriyeti" olarak değiştirilmesinden söz ettiğini açıklamıştı!
Fakat Amerikan Kongresi'nin 1896 tarihli gizli kararına göre Anadolu Cumhuriyeti ile tasarlanan, Hristiyan-Yahudi karışımı bir federasyondu. Orada Kürt'e de yer yoktu!
***
Toparlarsak, “tarihî fırsat” dedikleri, Türkiye’yi Türk devleti olmaktan çıkarmaktır. “Türkiye Yüzyılı” diye kamufle ettikleri bu hedefe yani “Türksüz Türkiye” hedefine ulaşmaları için de Yeni Anayasa yapmaları, devleti kuruluş felsefesinden çıkarmaları gerekiyor! Cumhuriyetin 101’inci yılı sonunda, hazır nüfus yapısını yer yer değiştirmişken hazır ekonomiyi de çökertmişken, Türk Milleti’ni, egemenlik haklarından vaz geçmeye zorluyorlar.
Türk Milleti ise Atatürk gibi “Bizim yolumuzu çizen; içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk milleti ve bir de milletler tarihinin binbir fâcia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız netîcelerdir” sözünün ışığında hareket edecek ve gereğini yapacaktır.
Payidar!
30 Ekim 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Genelkurmay Başkanlığı, Cumhuriyet'in kuruluşunun 101'inci yıldönümü dolayısıyla kısa bir kutlama mesajı yayımlandı.
Mesajda, “29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun. Bizlere Türkiye Cumhuriyeti'ni armağan eden Başkomutanımız, Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere Millî Mücadele kahramanlarımızı rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz. Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır." denildi.
Önceki Cumhuriyet bayramlarında, Genelkurmay Başkanı kendi imzası ile bir mesaj yayınlardı. Bu defa mesaj başkanlık adına yayınlandı. Mesaj kısa ve öz:
“Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır."
Bilindiği gibi Atatürk kullandığı için “payidar” kelimesi, günümüze kadar yaşamıştır. Cümlenin gelişinden, payidarın anlamı da bellidir ama biz yine de hatırlatalım:
“Sonsuza dek yaşayacak olan, ölümsüz...”
Atatürk’ün bu kelimeyi nasıl ve ne zaman kullandığını da hatırlayalım:
Atatürk henüz bu soyadını almadan, 16 Haziran 1926 günü İzmir’de kendisine suikast düzenleyenler yakalanmıştır. Cumhurbaşkanı olarak yayınladığı mesajda şöyle demiştir: "Cumhuriyetimizin ve milletin ruhundan ilham alan prensiplerimizin, bir vücudun ortadan kaldırılması ile yok olacağını sananlar çok boş beyinli zavallılardır. Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır. Türk Milleti uygarlık yolunda duraksamadan yürümeye devam edecektir.”
***
Görüldüğü gibi Atatürk, kurucusu olduğu Cumhuriyetin, kendi vücudunun ortadan kaldırılmasıyla bir zarar görmeyeceğinden emin olmak şöyle dursun sonsuza dek yaşayacağını öngörmektedir. Türk Milleti’nin de karşısına hangi engel çıkarılırsa çıkarılsın, uygarlık yolunda duraksamadan yürümeye devam edeceğine inanmaktadır...
Genelkurmay Başkanlığı mesajında ise öncelikle Türk Milleti ve buna bağlı olarak da Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet payidar kalacağı belirtilmektedir.
Cumhuriyet bir yönetim şeklidir, Türk Milleti ise insanlık tarihinde dönem dönem sarsılsa da hep var olmuştur...
Peki bugün tehdit altında olan sadece cumhuriyet midir yoksa cumhuriyeti yıkmayı hedef alanların asıl amacı Türk Milleti’ni yıkmak mıdır?
Asıl hedef Türk Milleti olduğuna göre, Genelkurmay Başkanlığı’nın mesajı çok yerindedir. Tabii mesaj yazılırken, bütün bu ayrıntılar düşünülmüş müdür onu bilemem ama sözün günümüz şartlarındaki anlamı budur!
***
Turgut Özal’ın “Türk dediğin nedir ki?” dediği yıllarda başlayan milletin varlığına yönelik saldırılar, Karen Fogg’un satılmış kalemlere yaptığı “Türk tarihinin hakkından gelmek lazım” çağrısıyla ve Wall Street Journal gazetesinde Hugo Pope’un, “Türkiye’de Türklük oranı yüzde 10’dur” diye bir iddiada bulunmasıyla, Türkiye’de bazı akademisyenler ve gazetecilerin bu yönde yalanları tekrarlamasına kadar dayandı...
Sonra da bu tür yalanlar üzerinden, konu, siyasete taşınarak “Anayasa’dan Türklüğü çıkaracağız, böylece herkes eşit vatandaş olacak” laflarına kadar vardı. Öyle ki el yükseltenler, işi Malazgirt’e, Çanakkale’ye ve sonunda devlete ortak çıkarmaya kadar taşıdı...
Zaten, ABD ve AB’nin dayatması da bunlardan ibaretti. Öyle ki CIA ajanı Graham Fuller’in “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” adlı kitabındaki öneriler iktidarın söylemi haline geldi. Graham Fuller ve Paul Henze, 1980'li yıllardan itibaren, "Atatürkçülük ölmüştür. Ulus devletler dönemi bitmiştir. Türkiye, Osmanlı gibi çok kültürlü, çok dinli ve çok ırklı bir yapıyı benimsemelidir. Bunun için en iyi yol Ilımlı İslam'dır. Etnik kimlikler kendilerini ifade edebilmelidir" demeye başlamıştı.
***
İslam’ı kullanarak Türklüğü çökertmek projesi, 1980’li yıllarda sahneye konulmuş bugün de sürdürülmektedir...
Gerçi Atatürk, "Türk Milleti, kendisinin ve memleketinin yüksek menfaatleri aleyhine çalışmak isteyen, bozguncu, alçak, vatansız, milliyetsiz beyinsizlerin saçmalamalarındaki gizli ve kirli emelleri anlamayacak ve onlara müsamaha edecek bir heyet değildir. Türk Milleti'nin sosyal düzenini bozmaya yönelen didinmeler boğulmaya mahkûmdur." da demiştir ama bu biraz zaman alacak gibi görünüyor!
Millet Atatürk’ün izinden gidecektir çünkü "Şüphe yok ki, arkadaşlar, millet, birçok fedakârlık, birçok kan pahasına, en nihayet elde ettiği hayat dayanağına kimseyi tecavüz ettirmeyecektir. Bugünkü hükûmetin, Meclis'in, kanunların, Anayasa'nın mahiyeti ve hikmeti hep bundan ibarettir."
Halk, tehdidi algılamış ve Cumhuriyet’e sarılmıştır.
Neden 30 Ekim değil de 29 Ekim?
31 Ekim 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Odatv’de yayınlanan “29 Ekim’e 29 Ekim’de verilen cevap: İngiliz intikamı” başlıklı yazıda önemli bir tarihi ayrıntı hatırlatıldı:
“Mustafa Kemal ve arkadaşlarının, 16 Mayıs 1919 gecesi İngilizlere karşı yaktığı bağımsızlık meşalesi, 29 Ekim 1923'te cumhuriyetin ilanı ile taçlandı. İngiltere, buna cevabını tam bir yıl sonra yani 29 Ekim 1924'te verdi. (...) Milletler Cemiyeti, Ekim 1924'te olağanüstü toplandı. 29 Ekim'de ise Milletler Cemiyeti Konseyinde, Türkiye-Irak sınırı, Musul'u Irak'ta bırakacak biçimde saptandı. Musul vilayetinin kuzey sınırı Türkiye ile Irak arasında de facto sınır olarak belirlendi ve taraflardan askerlerini karşılıklı olarak ‘Brüksel Hattı’ adı verilen bu de facto sınırın gerisine çekmeleri istendi.”
***
Tarihi olayların belirli günlere denk getirilmesi tesadüf değil, bilinçli kararların sonucudur. Buna dair en büyük örnek Cumhuriyet’in 29 Ekim’de ilan edilmesidir.
Bir terör örgütünün başını 29 Ekim’de Meclis’te konuşturma önerilerinin zamanlaması da tesadüf değildir. Şimdilik sonuç alamadılar ama yine deneyecekler...
Bazı okurlar için tekrar olabilir ama yeni okurlar için yıllar önce yazdığım “29 Ekim tarihinin sembolik anlamı!”nı hatırlatmakta fayda var:
Cumhuriyet neden 29 Ekim'de ilan edilmiştir? Neden 28 Ekim veya 30 Ekim'de değil?
Atatürk'ün neden 29 Ekim tarihini seçtiğini, Fahrettin Altay Paşa, gazeteci Taylan Sorgun'a anlatmıştır.
Fahrettin Altay Paşa, 1925'te Ekim ayında Çankaya'da Atatürk'ün misafiri olduğunda konuyu sorar.
Atatürk, şu cevabı verir:
"Mütareke 30 Ekim 1918'de imzalanmıştı. Vatan parçalanmış, istilaya uğramıştı. Peki, 30 Ekim 1918'den bizim İzmir'e girdiğimiz tarih olan 9 Eylül 1922'ye kadar kaç yıl geçti? Dört yıl. 29 Ekim 1923'te Cumhuriyeti ilan ettik. İşte beş yıla sığdırdığımız büyük inkılap, bizim yaşadığımız şartlara duçar olmuş, hangi milletin tarihinde vardır? Bu mazlum millet kendisinin hakkı olan yere ulaşmıştır, çektiğimiz acıların, sıkıntıların en büyük mükâfatı işte budur. Bütün dünya bunu görmüştür. Daha da görecekleri vardır. Beni en çok mesut eden hadise, bu mazlum milletin hak ettiği bu yere gelmesidir. Sen benim 30 Ekim 1918 sonrası günlerdeki çektiğim azabı bilirsin. Yanımdaydın. Mondros 30 Ekim'dir. Cumhuriyet 29 Ekim. İşte bu da bir milletin, mazlum bir milletin ahıdır. Sanırım ki o devletler bunu anlamışlardır."
Atatürk bir an durup Fahrettin Paşa'ya bakar ve sonra elini masanın üzerine vurarak "Deyiniz ki bu tarihten silinmek istenilen bir milletin öcüdür..."
Fahrettin Altay'ın "Ama bundan hiç bahsetmediniz" demesi üzerine, Atatürk, "Övünmek olur, övünmek benimle beraber mefkûreye inananların, milletin, ordunun hakkıdır" der.
***
Avrupa, 29 Ekim 1923’e 29 Ekim 2004’te de bir cevap verdi.
29 Ekim 2004'te Türk yıldızları Ankara semalarında gösteri yapar ve devlet erkânı resmi bayram kutlamalarında bulunurken, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Türk düşmanı Papa'nın heykeli altında Avrupa anayasasını imzaladı!
Avrupa, Atatürk'ten rövanşı böyle almaya çalıştı.
ABD Başkanı Barack Obama da 29 Ekim 2009 tarihinde, çalışma ziyareti için Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan'ı ABD'ye davet etmişti! Ziyaret daha sonra 7 Aralık'a ertelenmişti..."
Peşmergelerin, 2014'te Türkiye üzerinden geçerek Aynel Arap'ta PKK'ya yardıma gitmeleri de 29 Ekim'deydi!
***
Bugün içte ve dışta Türkiye Cumhuriyeti’ni dönüştürerek Türk Milleti’ni yıkmaya çalışanların hala anlayamadığı ama altından kalkmaya çalıştığı gerçek şu ki Atatürk, 29 Ekim 1923 günü Cumhuriyeti ilan ederken, düşmana, “Biz sizden bir gün önce davrandık, fakat sizin haberiniz bile yoktu” mesajını verdi.
Onlar Atatürk’ü ve Türkleri çözmeye çalışırken, bütün projeleri yine çöpe atılacak
Kardeşlik edebiyatı birliği sağlar mı?
01 Kasım 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan, parti grubunda “AK Parti Genel Başkanı” olarak yaptığı konuşmada, "Cumhuriyet, belli bir şahsın, belli bir zümrenin, belli bir kitlenin, belli bir mezhebin, meşrebin, etnik kökenin Cumhuriyeti değildir. Bu Cumhuriyet, inancı, düşüncesi, yaşam biçimi, hayat tarzı her ne olursa olsun kendisini bu vatana, bu millete, bu topraklara ait hisseden herkesin, her bir ferdin Cumhuriyetidir ve bu Cumhuriyet, Türk'ün de Cumhuriyetidir, Türk'ün olduğu kadar elbette Kürt'ün de Cumhuriyetidir. Bu Cumhuriyet, 'Ben, Türkiye Cumhuriyeti'nin onurlu bir vatandaşıyım' diyen Laz'ın, Çerkez'in, Arap'ın, Rum'un, Roman'ın yani vatan topraklarında yaşayan herkesin Cumhuriyetidir. Bu Cumhuriyet, bizim, hepimizin eseridir. Öyleyse bu Cumhuriyet, bizim, hepimizin, 85 milyonun tamamının Cumhuriyetidir. Ben inanıyorum ki bu topraklar üzerinde yaşayan, bu topraklara vatandaşlık bağı ile bağlı olan hiç kimsenin Cumhuriyet ile Cumhuriyet fikriyle bir meselesi, bir sorunu, bir problemi yoktur." dedi.
***
Peki Anayasa, bu konuda ne diyor? Anayasa’nın “Egemenlik” başlıklı 6’ncı maddesi, aynen şöyledir:
“Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.
Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.
Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.”
Anayasa’ya göre Türk Milleti kimlerden oluşur?
Bu konu da 66’ncı maddede “Türk vatandaşlığı” başlığı altında düzenlenmiştir. Maddenin ilk iki cümlesi aynen şöyledir:
“Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.
“Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür.”
Burada “Türk baba” veya “Türk ana” dan kastedilen de Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olanlardır.
Yani Anayasa, hangi etnik köken veya inançtan olursa olsun, bütün vatandaşları Türk kabul etmiştir. Bu anlayışın temeli, Atatürk’ün, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka Türk Milleti denilir” kabulü ve “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözüdür.
Tıpkı, Almanya’yı kuran halka “Alman” denildiği veya ABD’yi kuran 72 milletli halka “Amerikan” denildiği gibi...
Tabii, Anayasa yapıcılar, 2011 yılından itibaren, Türkiye’yi yöneten kadronun, Suriye’nin parçalanmasına hizmet ederek Türkiye’yi sığınmacılarla dolduracağını ve Afganlarla birlikte 72 milletten parayı bastıranı vatandaş yapacağını, nüfus yapısını değiştireceğini öngörememiş...
***
Anayasa’da herkesin Türk sayılması, vatandaşlık ve millete mensubiyeti ifade eder. Kimsenin etnik kökeni veya inancı reddedilmiş değildir. Bu kabul, millet olmanın ve millet olarak ortak hedeflere koşmanın gereğidir.
“Türkler ve Kürtler kardeştir” söylemi ise amaç ne olursa olsun; ister Ziya Gökalp tarafından, ister Alparslan Türkeş tarafından isterse Devlet Bahçeli ve Tayyip Erdoğan tarafından söylenmiş olsun; Türkiye Cumhuriyeti devletini, önce milletin bilinçaltında sonra da siyasi ve hukuki düzeyde iki veya çok milletli devlete götürür. Bu da parçalanmak demektir!
Bugünkü Türk kimliğini oluşturan Malazgirt ve Çanakkale gibi büyük zaferlere ortak çıkaran ve hiçbir tarihî gerçekliği olmayan konuşmalar da milletin birliğine değil, çeşitli etnik grupların ayrı ayrı egemenlik iddiasında bulunmasına yol açar!
***
Erdoğan, ısrarla, aynı söylemi tekrar ediyor ve en son Ahlat'ta Malazgirt Zaferi’nin 953. yıl dönümü törenlerinde verdikleri “tarihî fotoğraf”la bu hakikati bir kez daha ifade ettiklerini anlatıyor. Erdoğan, "Alparslan'ın ordusunda Türk de vardır, Kürt de vardır, Arap da vardır. Malazgirt Zaferi, Türk'ün de Kürt'ün de ortak zaferidir. Bu zafer sadece Türklere, sadece Kürtlere değil, Türk-Kürt kardeşliğine de Anadolu'da bir yurt inşa etmiştir." diyor.
Bu anlayış, Anayasa’ya “Türkiye, Türklerin ve Kürtlerin ortak vatanıdır” diye yazılmasına kadar gider. PKK’nın hedefi işte budur. Böyle yazılacak ki ayrı bir devlet kurabilsinler!
Sorun budur ve bunu kardeşlik edebiyatı ile çözemezsiniz...
Peki nasıl çözülür? Onu da yarın inceleyelim...
Bilge Kağan’ın çözüm yöntemi!
02 Kasım 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan’ın Malazgirt’te ortak çıkaran anlayışının veya “Türk-Kürt kardeştir” söylemlerinin milleti birliğe değil bölünmeye götüreceği konusunu inceledik.
Zaten Malazgirt Zaferi’ne ortaklık iddiasını siyasetin gündemine sokan bizzat Abdullah Öcalan’dır. Öcalan, yargılanırken de bu görüşünü tekrarlamış ve sonraki süreçte de buna dayanarak “ortak vatan” söylemini geliştirmiştir.
Kısacası, “Vatan, bir ortaklığın eseriyse, devlet de ortak olmalıdır” diyor adam!
Dolayısıyla sorunu, “Malazgirt’te beraberdik” laflarıyla veya kardeşlik edebiyatıyla çözmeye çalışmak, Öcalan’ın ortak vatan söyleminin altını besler.
***
Soruya dönelim. Peki sorun nasıl çözülür?
Erdoğan, Malazgirt konuşmasını yaparken, Bilge Kağan’ın Orhun Yazıtları’ndaki “Üstte gök basmasa, altta yağız yer delinmese, Türk Milleti, senin ilini ve töreni kim bozabilir?” sözünü de kullanmıştı.
Peki Bilge Kağan, ülkesinde birliği nasıl sağlamıştır?
Konuyu ilk iki baskısı 1993 yılında “Türklüğün Yeni Dünya Düzeni” adıyla yapılan “Güneş Ülkesi” kitabımda şöyle incelemiştim:
Bakınız Bilge Kağan ne diyor:
“Doğu’da Şantung Ovası’na kadar ordu sevk ettim, denize ulaşmamıza az kaldı. Güneyde Tokuz Ersin’e kadar ordu sevk ettim, Tibet’e erişmemize az kaldı. Batı’da İnci Irmağı’nı aşarak Demirkapı’ya kadar gittim. Kuzeyde Yir Bayırku’ların toprağına ordu sevk ettim... Bunca yerlere Türk adını, Türk şanını alıştırdım...”
Türk adını, Türk şanını bunca yerlere alıştıran Bilge Kağan’ın etrafında kimler vardır?
“Ben Tanrı’nın kutladığı Türk Bilge Kağan bu çağda tahtıma oturdum. Kardeşlerim, yeğenlerim, oğullarım, bütün soyum, milletim, sağımdaki şad, pıd beyleri, solumdaki tarkanlar, buyruk beyleri, Otuz Tatar ve Dokuz Oğuz halkının beyleri sözlerimi iyice işit, yürekten dinle!” diyen Bilge Kağan’ın etrafında bütün Türk Milleti vardır.
Bilge Kağan’ın hitabından, bütün halkının, Türk milletini meydana getirdiği anlamı çıkmaktadır.
Egemenliği altına aldığı bölgeye Türk adını ve Türk şanını alıştırdığını söylediğine göre Bilge Kağan’ın bir kültür politikası olduğu ve kültürde-dilde milliyetçilik yaptığı anlaşılıyor.
***
Şu ifadelere bakınız:
“Küçük kardeşim Kül Tigin ile sözleştik. Babamızın kazandığı millet adı, millet sanı yok olmasın diye, Türk Milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Küçük kardeşim Kül Tigin ile, iki şad ile, ölesiye, bitesiye çalıştım. Toplanan milleti, ateşe, suya düşürmedim...”
Millî devlet, millî birliğe dayanır. Bunun en belirgin ifadelerinden biri, Türk anayasalarında yer alan “ülkesiyle ve milletiyle devletin bölünmez bütünlüğü”dür... Ve devletin bütünlüğünde başkentin önemi tartışılmaz.
“Ülkesiyle ve milletiyle bölünmez bütünlük” ve “başkente bağlılık” bakın nasıl olurmuş:
“Yanılıp bize karşı gelen Türk kavimleriyle de savaştık ve onları da düzene soktuk... Artık, küçük kardeş büyük kardeşi, oğullar babalarını bilir oldu...
Türgiş Kağanı Türk’tü, milletimdendi. Bize düşüncesizce başkaldırdığı için buyruğu ve beyleriyle beraber öldürüldü. On ok halkı da ezildi. Dokuz Oğuz benim milletimdendi. Gök ve yer bulanıp içlerine kıskançlık dolduğu için bir yılda 4 kere savaştım. Türk ordusu sarsıldı, perişan olacaktı. Orduyu yayarak karşı koydum. Düşmanı püskürttük. Orada ölecek olan çok kişi sağ kaldı.
Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar ülkelerde yaşayan bütün milletler hep bana bağlıdır. Bunca milleti düzene soktum. Artık karışıklık yok. Türk kağanı, Ötüken’de oldukça ülkede düzen bozulmaz.
Türk Milleti’nin beyleri, sözlerimi işitin! Birliğini korursan yurduna sahip olacağını, yanılırsan öleceğini buraya yazdım.
Türk Beğleri, millet, işitin!
Üstte gök basmasa, altta yağız yer delinmese, Türk Milleti, senin ilini ve töreni kim bozabilir? Ey Türk Milleti! Öykün ve kendine dön!”
***
Hani, Azerbaycanlı şair ve milletvekili Zelimhan Yakup, “Atilla’dan ayna tut Atatürk’ün vahtına” diyordu ya, zaten Atatürk de Atilla ile birlikte Bilge Kağan’dan kendi vaktine ayna tutmuştu...
Sözler bir tarafa, sonuca bakınız!
Türk Milleti, Atatürk önderliğinde Bilge Kağan’a öykünmüş ve kendi özüne dönmüştür. Şimdi Türk milletini, “en büyük hazinesi” olan “bu temel”den yani Türk İstiklâlinden, Türk egemenliğinden kendi rızasıyla vaz geçirmeye çalışıyorlar!
Egemenlik bölünmez! Bölünürse devlet yıkılır!
Her Türk’ün birinci vazifesi...
04 Kasım 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
panel-1.jpeg
panel.jpeg
Millî Egemenlik Platformu, 2 Kasım 2024 günü Ankara’da Gençlik Parkı içindeki salonda “Türkiye dönüştürülemez” başlıklı bir panel düzenledi
Panel, Millî Düşünce Merkezi Yönetim Kurulu üyesi Mehmet Onur Karadayı’nın sunumuyla başladı.
Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, parti yöneticileriyle birlikte panele katıldı. Panelde İYİ Parti yöneticileri de bulundu. İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, panele çelenk gönderdi.
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş da salona çelenk gönderdi. Bağımsız Milletvekili Yüksel Arslan ve çeşitli dönemlerde Meclis’te görev yapan çok sayıda eski milletvekili de salondaydı.
Millî Egemenlik Platformu adına açılış konuşmasını yapan eski Aydın Milletvekili Ali Uzunırmak, ülkenin durumunu özetleyip sorumluluk hisseden herkesin elini taşın altına koyması gerektiğini ifade etti.
Emekli Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Talat Şalk da 2. Abdülhamit’in Anayasa’ya bir madde ekleyerek, devlet dilini Türkçe olarak belirlediğini hatırlattı.
***
Panelde ilk sözü alan Prof. Dr. İskender Öksüz, siyasal İslâmcıların, millet tanımını ümmet üzerinden yapma gayretlerine dikkat çekti ve milleti millet yapan en önemli unsurun dil olduğunu belirtti. Öksüz, özetle, “Millet, devleti belirler. Devlet, milleti belirlemez. Milletleri ise dil yapar. Rabia işaretinde dil var mı? Yok. Siyasi ümmetçilerin kafasında millet yok. O yüzden yok. Orada söz ettikleri millet de bizim millet değil. Onlar vatanı da görmüyor. Oysa dünya siyaseti, millet devletleri üzerinden dönüyor. Eğer siz bunu görmezseniz toslarsınız. Sevr’den hiç vazgeçilmedi. Buzluğa kaldırıldı, çıkarılıp servis edilecek. Bunu görmeyenler çok küçük kafalar.” dedi.
İkinci konuşmacı bendim. Özetle “Abdullah Öcalan’ın Meclis’te konuşması girişimi, devletin bütün iddialarından, kuruluş felsefesinden ve temel ilkelerden vaz geçmesi, PKK’nın taleplerini kabul etmesi demektir. Kardeşlik edebiyatıyla da sorunu çözemezsiniz. Sorunun çözümü ancak Bilge Kağan yöntemleriyle mümkündür. Bilge Kağan öncelikle milletin beylerine çağrı yaparak ‘Bir olursanız devletinizi, yurdunuzu korursunuz’ diyor. Bugün ne yapmak lazım? Milletin beyleri bizleriz, sizlersiniz, millî çizgideki sivil toplum kuruluşlarıdır, siyasi partilerdir. Daha cesur olmak durumundayız. Önce beyler birleşecek. Tek çatı olması şart değil. Bu süreci Bilge Kağan’ın kitabesindeki gibi beyler durduracak.” dedim.
Hürriyetçi Eğitim-Sen Genel Başkanı Levent Kuruoğlu, Millî Eğitim’de Anayasa ve yasalara aykırı uygulamalardan örnekler verdi ve tarikat\cemaat kadrolaşması üzerinde durdu.
Millî Düşünce Merkezi Genel Başkanı Hakan Paksoy, Anayasa’nın 6’ncı ve 66’ncı maddeleri üzerinden yapılmak istenen değişikliklere dikkat çekti ve imam hatip liseleri üzerinden Türkiye’nin dönüştürülme çabalarını hatırlattı. Paksoy, “İmam hatipli gençler de bizim gençlerimiz, fakat onlar üzerinden çok ciddi bir ayırımcılık yapılıyor, sığınmacıların çoğunlukta olduğu okullara da daha fazla bütçe veriliyor.” dedi.
Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, paneli, “Türkiye Dönüştürülemez demek, Türk milliyetçiliği de dönüştürülemez demektir! Terörist elebaşının çıkması gerektiğini söyleyen, milliyetçilik tarihinde kendisine yer bulamaz. Tarihî bir sorumluk altındayız, vebal bizim omuzlarımızdadır. Herkes, üzerine düşen görevleri yapacaktır” sözleriyle kapattı.
***
Sonuç bildirisini Yusuf Özkan okudu. 6 maddelik bildiride, “Millî egemenliğin tecelli ettiği TBMM’de terör ve terörizme teslim olmak anlamına gelen konuşmalar yapılmıştır. Bu konuşulanlar ve teklifler gerçekleştiği takdirde, emperyalistler yüzlerce yıldır başaramadıkları hedeflerine ulaşmış olacaklardır. Bu kabul edilemez.” denildi ve Yeni Anayasa adı altında Türk Milleti’nin egemenlik haklarından vaz geçilemeyeceği, yargının, üniversitelerin, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Polisin, Jandarmanın ve eğitim camiasının, tarikat ve cemaatlerin vesayeti altına alınmasına son verilmesi gerektiği, selefileşme, radikalleşme, tek tipleştirme ve mezhepçiliğe dayalı yapılara izin verilemeyeceği belirtildi.
Bildirinin sonunda Atatürk’ün, Türk istiklal ve cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmeyi her yaştan Türk gencine birinci vazife olarak verdiği ve Anayasa’nın başlangıç ilkelerinde de Türk egemenliğinin simgesi olan Anayasa’nın, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi edildiği hatırlatıldı.
Bildiri, “Her Türk, ölene kadar, Türk istiklâlini ve Türk Cumhuriyetini korumakla vazifelidir. Bu görev yüz yıl önce başarılmıştı, bugün de başarılacaktır. Ne mutlu Türk’üm diyene!” diye bitirildi.
Vatan toprakları için danışıklı dövüş!
05 Kasım 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Esenyurt’tan sonra Mardin, Batman ve Halfeti belediye başkanlarının görevlerinden alınması ve buna karşı DEM Parti’den önce CHP’nin tepki göstermesini nasıl yorumlamalıyız?
Daha üç hafta önce MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Türkiye’ye getirilirken, ‘Her türlü hizmete hazırım’ diyen teröristbaşı, buyursun terörün bittiğini, örgütünün tasfiye edileceğini tek taraflı ilan etsin.” diye çağrı yaptı. Sonraki haftada ise “Şayet teröristbaşının tecridi kaldırılırsa, gelsin TBMM’de DEM Parti grup toplantısında konuşsun. Terörün tamamen bittiğini ve örgütün lağvedildiğini haykırsın” dedi ve muhatabın Öcalan ile birlikte DEM Parti olduğunu söylemiş oldu.
Son iki hafta içinde neler oldu da Esenyurt’ta CHP’den aday gösterilip kazanmış olan Belediye Başkanı ve ardından DEM Partili üç başkan daha görevden alındı ve yerlerine kayyum atandı?
***
Üçüncü döneminde de görevden alınan Mardin Belediye Başkanı Ahmet Türk, Halk TV’de, soruları cevaplandırırken, “Bence bunlar hesaplanan şeylerdir. Böyle bir mesajın arkasından... Tahmin ediyorum. Bazı yerlerde yapmış oldukları görüşmelerden bir sonuç alamadılar diye düşünüyorum. Bilmiyorum anlatabildim mi?” dedi.
Bartu Soral ise “Bu haberler, baskınlar, kayyum atamaları sergilenen tiyatro, oyunun bir perdesidir. Bu perdenin amacı, Türk Milletini yeni açılıma ikna etmek; ‘bakın PKK ile nasıl mücadele ediyoruz’ algısı yaratmaktır. Ardından; ‘toprakları misak-ı millî sınırlarına genişletiyor, petrole kavuşuyoruz’ yalanı gelecek. Nihayetinde, Atatürk’ün kurduğu üniter devlet yapısını parçalayacaklar. Bu ABD-İngiliz-İsrail oyununa hangi partilerin yanladığını millet görüyor. Bir de yanlamamış gibi duran sistem milliyetçileri var; onlar yedeklenmiş vaziyette talimat bekliyor” diye mesaj yayınladı.
Suriye’nin kuzeyindeki PKK/PYD/YPG’den yansıyan iddialar da beş yıl içinde Suriye ve Irak’taki Kürt yapılanmalarının Türkiye’nin himayesine gireceği şeklinde!
****
Türkiye’nin güncel fotoğrafı ise şöyledir: Abdullah Öcalan’a “Meclis’e gel, DEM Parti grubunda konuş” diyen Cumhur İttifakı, DEM Partili belediye başkanlarını PKK ile ilişki gerekçesiyle görevden alırken, DEM Parti’nin savunmasını CHP yapıyor!
CHP, her ne kadar “demokrasiyi, halk iradesini, seçme ve seçilme hakkını savunuyorum” dese de halkın gözü önünde DEM Parti ile bütünleşme sürecine girmiş oluyor!
Halbuki “Abdullah Öcalan Meclis’e gelsin konuşsun” diyen Cumhur İttifakı’nın ortağı MHP’nin genel başkanıydı. Şimdi, Cumhur İttifakı, bir taşla birkaç kuş birden vuruyor, hem kaybettikleri puanları geri kazanmaya hem de kendi projeleri tutmayınca, sorumluluğu hatta suçu CHP’ye yıkmaya çalışıyorlar. CHP de bu tuzağa, koşa koşa hatta uçarak gidiyor! Bunun farkında olmadıklarını söylemek mümkün değil. Bile bile yapıyorlar...
Öyleyse, bu tiyatroda kendilerine verilen rolü oynuyorlar demektir.
***
Yoksa eski DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, Erbil’de 2009 yılında yaptığı konuşmada “Kürtler arasında ortak bir fikir olması önemlidir. Dönem diyalog dönemidir. Silahlı mücadele dönemi değildir. Türkiye’de yaşanan Kürt sorununu biz diyalogla çözmek istiyoruz. Bizim amacımız halkların kardeşliği temelinde bir çözümdür. Kürtlerin üzerindeki baskılar ancak demokrasi ile çözülür. Avrupa Birliği bir birliktir. Neden Orta Doğu halkları arasında da bir birlik oluşmasın ve birbirlerini tanımasınlar. 4 parça Kürdistan’da Kürtler zorluk içinde ve baskı görüyor. Bu baskılar kalkmalıdır ve bu baskılar da demokrasi ile kalkar. Herkes kendini demokrasi ile ifade eder” demiş bir kişidir.
“Bu bir fikirdir, projedir” diyenler olabilir ama Türkiye’nin siyasi birliğini ve Anayasal düzenini ortadan kaldırmaya dönük bir projedir. Terörün asıl sebebi de bu fikir ve projedir. Zaten bu proje, Büyük Orta Doğu Projesi’nin de başlangıç aşamasında geliştirilmiştir ve Abdullah Öcalan’ın “Demokratik Konfederalizm” dediği proje ile aynıdır. Son aşama Büyük İsrail’dir!
AKP, CHP, MHP ve DEM Parti’ye veya diğer partilere oy veren yurttaşlar, “danışıklı dövüş” gibi görünen bu tartışma ortamına aldanmamalıdır. Son üç haftada olup bitenlerin “danışıklı dövüş” olduğu, zaten “el yükseltiyorum” çıkışından da anlaşılıyordu...
Kavganın sonunda vatan elden gidebilir...
Öcalan Meclis’e, madenler pazara!
07 Kasım 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“Öcalan gelsin Meclis’te konuşsun” denilerek Türkiye’nin, terör örgütüne boyun eğmesi sağlanmaya çalışılırken, bir taraftan da özelleştirme adı altında Türkiye’nin madenleri ve elektrik santrallarının satışına devam ediliyor.
Hazine ve Maliye Bakanlığı Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, Ankara’da Nallıhan’daki Çayırhan Termik Santralı ile Çayırhan Linyit İşletmesi tarafından kullanılan taşınır ve taşınmazların özelleştirileceğini duyurdu. Alıcıların 4 Aralık 2024 tarihine kadar teklif vermesi istendi.
Çayırhan bölgesinde halen 20 yılda çıkarılabilecek 130 milyon ton linyit rezervi var. Tonu 4000 liradan hesaplanırsa, sadece rezervin değeri, 520 milyar lira... Taşınmazlara ise paha biçilemiyor.
Santral, 2000 yılında Turgay Ciner’in sahibi olduğu Park Termik şirketine devredilmişti. Santral, 20 yıllık İşletme Hakkı Devri Sözleşmesi‘nin sona erdiği 30 Haziran 2020’de tekrar devlete iade edildi.
***
yeşilgazete.org’un haberine göre özelleştirme kapsam ve programına alınmasına karar verilen Ankara’nın Nallıhan İlçesi‘ndeki taşınır ve taşınmazlar şöyle:
- EÜAŞ’a ait Çayırhan Termik Santralı’nın kullanımındaki taşınmazlar,
- Çayırhan Linyit İşletmesi’nin kullanımında bulunan taşınır ve taşınmazlar,
- EÜAŞ adına kayıtlı 23405 ve 30963 numaralı ruhsatlar ve bu ruhsatların kapsadığı maden sahaları,
- Uluköy ve Karaköy mahallelerinde bulunan taşınmazlar.
***
TMMOB Maden Mühendisleri Odası tarafından 20 Eylül 2024 tarihinde yapılan açıklamada, “Soma, Zonguldak, Elbistan ve Tunçbilek gibi büyük havzalarda ruhsatlar parçalanarak firmalara dağıtılmış, yapılan bu özelleştirmeler sonucunda, iş güvenliği ve üretim alanlarında çok büyük sorunlar baş göstermiştir. Soma, Amasra gibi ülke kömür madenciliği açısından önemli havzalarda meydana gelen büyük faciaların ana nedenlerinden biri de; havza madenciliğinin ve kamu işletmeciliğinin terk edilerek yapılan rödövans, ruhsat devri ve özelleştirme uygulamalarıdır.
Çayırhan havzasındaki rezervler 2020 yılında firmanın işletme devri sözleşme süresinin sona ermesiyle birlikte, yüzde 51’i TKİ'ye ait TKİ iştiraki Kömür İşletmeleri A.Ş. tarafından işletilmeye başlanmıştır. Ancak, şimdi yine aynı hatayı tekrarlayan bir özelleştirme süreci ile karşı karşıyayız.
Ülkenin ve bölgenin ciddi bir enerji krizine girdiği ve enerji hammaddelerinin kontrolünü ele geçirmek için yıllar süren savaşların yaşandığı bir süreçte, 1980’li yılların iflas etmiş neoliberal politikalarını baz alarak yapılacak özelleştirmelerden uzak durulmalıdır. Çayırhan Termik Santrali'ni ve Çayırhan Linyit İşletmeleri’ni kapsayan tüm özelleştirme süreçleri derhal durdurulmalıdır.” denildi.
***
Türkiye Maden İş ve Tes-İş de işçilerle birlikte basın toplantısı düzenledi. Maden-İş Genel Başkanı Nurettin Akçul, “Net olarak ifade etmek istiyorum, bunun adı özelleştirme değil, varlık satışıdır. Ülkemizin geleceğini satmaktır. Emekçilerin ve bu bölgede yaşayan her insanın ekmeğiyle oynamak demektir. Burası Türk madenciliği için örnek teşkil eden bir okuldur. Burada yetişen kalifiye elemanlar, ülkemizin diğer madenlerine transfer edilerek sektördeki işleyişe büyük katkılar sağlamaktadır. Böylesine bir başarı öyküsünün yok sayılmasını asla kabul etmiyoruz.” dedi.
Akçul, özel mesajında da “Aldığım bilgilere göre burası birilerine adrese teslim bir ihale şartnamesi ile adeta bedavaya satılmak isteniyor. Gerçek değerinin çok altında bir satış söz konusu... İhale şartnamesinde işçiler yok sayılmış, kazanılmış haklar yok sayılmış ve kamu yararı gözetilmemiş. 800 adet lojman bile promosyon gibi alıcı firmaya ikram edilecek.” dedi.
TES-İŞ Genel Başkanı İrfan Kabaloğlu da maden işletmesi ve termik santral işçileriyle birlikte Nallıhan, Çayırhan ve Beypazarı halkının da bu eyleme destek vermesi gerektiğini dile getirdi. Gelişmiş ülkelerin birçok sektörü devletleştirmeye çalıştığını aktaran Kabaoğlu, Türkiye'de de enerji ve maden işletmelerinin özelleştirilmemesi gerektiğini kaydetti.
Ergenekon bir masal değil!
08 Kasım 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“Ergenekon” kavramı, yakın tarihte darbecilikle, cami bombalamakla veya ülke aleyhine askerî casusluk yapmakla ilişkilendirildi. Davaları iktidarın düğmeye basmasıyla başlatan FETÖ, asıl darbecinin, casusluk yapanın ve Müslümanları Hristiyanlaştırma operasyonuna hizmet edenin kendileri olduğu anlaşılınca, kamu vicdanında ve mahkemelerde mahkûm oldu ama Türk Silahlı Kuvvetleri’nde yaptıkları tahribat, yanlarına kâr kaldı! İktidar de Türk ordusuna kumpas kurulduğunu itiraf etti. Yalnız süreç içinde, Türk Milleti’nin yetiştirdiği değerli kadrolar harcanırken, bir taraftan da FETÖ’nün kalemleri, Ergenekon destanını küçümseyen yazılar yazdı.
Oysa Ergenekon destanı, halkın uydurduğu bir masal değil, tarihçilerin tespit ettiği tıpatıp yaşanmış tarihî olayların halk diliyle anlatımıdır...
Oğuz Kağan destanının, destan olmadan önceki yaşanmış hâli, Reşideddin tarihinde de Herodot’ta da bütün ayrıntılarıyla mevcuttur. Türk tarihinde Batı’nın tarih tezlerini esas alanlar, bu gerçekleri görmemiş veya görememiştir. Oğuz Kağan ile ilgili tarihî gerçekleri, bu sütunda birkaç defa yazmıştım. Bu sebeple, bu yazıda sadece Ergenekon destanının tarihteki yerini ele alacağım.
***
Yusuf ve Ali Koç kardeşler, “Tarihi Gerçekler Işığında Belgelerle Mustafa Kemal Atatürk” ve “Belgelerle Türk Milliyetçi Hareketi’nin Lideri Başbuğ Atatürk” kitaplarından sonra “Belgelerle Ergenekon, Hareketin Lideri Mustafa Kemal” adlı üçüncü kitaplarını yayınladılar.
Kitabın 23’üncü sayfası ve devamında şu bilgiler veriliyor:
Çinliler’in T’u-kü-e (Tukyu) dedikleri, kendilerine Kök Türük (Göktürk) diyen bir Hun boyu, Milat’tan sonra 400’e doğru, Çin’in Şansi eyaletinin batı kesiminde yaşıyordu. Başlarında Aşına Sülalesi’nden ve Mete (Hun) hanedanından hükümdarları vardı. Çin imparatoru Tay-vy (saltanatı 424-451), bu Türk boyunun Tsiu-kiu-şi uruğunu kılıçtan geçirdi. Türkçede Aşına denen bu uruğdan sadece 500 aile, Altay Dağları’na can atıp kurtuldu. Orada Ergenekon vadisine sığındı. Tek noktadan geçit veren bu vadinin çevresindeki dağlarda demir madenini işletip silahlandı. Şansi’nin batısından Altay Dağları, kuzey-batıya yaklaşık 2.200 kilometredir.
Bu olay 439 yılında geçti. Bu tarihte Çinlileşmiş bir Türk asıllı hanedanın, Türkçe Tabgaçlar denen Kuzey Liang devletinin, kendileriyle aynı sülaleden inen Göktürkleri kılıçtan geçirdikleri biliniyor. Bu bilgi bize 6.000 ciltlik Pien-i-tien adlı Çin kroniğinden 1864’te Fransız sinologu Stanislas Julien’in tercümesiyle intikal ediyor (Stanislas Julien, Documents Historiqu- es sur les Tou-kious (Turcs), Journal Asiatique, Paris 1864, VI. Seri, III, s. 348-9’da).
Türkleri Ergenekon’a yerleştiren Göktürk prensi Bilge Şad’dır. Yerine Ergenekon’da oğlu Tavu Şad geçti ki, önce Yabgu (kral), sonra Uluğ-yabgu (büyük-kral) unvanlarını aldı. Zira Göktürkler, Ergenekon’da 96 yıl yani 3 kuşak kaldılar ve çok çoğaldılar. Tavu Yabgu’nun oğlu Bumin, 535 kutlu yılının kutlu bir gününde kağan (hakan) unvanıyla, Mete’nin meşru halefi ve bütün Türklerin büyük-hakanı olduğu iddiasıyla Ergenekon’dan çıktı. Göktürk büyük-hakanlığını kurdu ve Japon Denizi’nden Kırım’a kadar bütün Türk boyları kendisini hakan tanıdılar.
Göktürklere, yani Bumin Kağan’a kadar Türk, Türkçe konuşan boylardan yalnız birinin, Ergenekon’a sığınan Hun boyunun adıdır. Diğer Türkçe konuşan boylara Türk değil, Hun, Tabgaç, Uygur gibi adlar verilmektedir ve bu adların sayısı düzinelercedir. Göktürkler o derecede şan kazanmışlardır ki Bumin Kağan’dan başlayarak artık Türkçe konuşan bütün boylara Türk denmeye başlandı.
***
Kitaptaki yüzlerce anlatıdan biri de şöyle:
Ord. Prof. Dr. Fuat Köprülü, Türkiyat Enstitüsü’nün ambleminin nasıl olması gerektiğini sorduğu zaman Atatürk, “Fuat Bey; karlı Tanrı Dağları'nın önünde, elinde meşale tutan bir bozkurt olsun, bu meşale genç Türkiye Cumhuriyeti'nin ilminin ifadesi olsun. Ergenekon'dan çıkmamızda kılavuz olan bozkurt, Türklüğün Anadolu topraklarındaki yeni devletinin kuruluşunu ifade etsin." demiştir.
Tabii Ergenekon, Bozkurt gibi kavramları ve tarihî olayları, günümüz siyasetindeki kullanımı dışında değerlendirmek gerekir...
NOT: Üç kitabı da www.mavikurt.org sitesinden, Amazon, Trendyol ve Hepsiburada sitelerinden ya da 0 533 558 31 20 ve 0 533 613 92 54’ten isteyebilirsiniz.
“Neler oluyor”un cevabı, bu üç mesajda!
09 Kasım 2024 00:01
Son Güncelleme: 09 Kasım 2024 16:55
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Millî İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı iken Emre Taner, 80'inci kuruluş yıldönümü dolayısıyla 06 Ocak 2007 tarihinde bir mesaj yayınladı.
Taner, şöyle dedi: "Türkiye, kendisini olayların akışına bırakma ya da 'bekle-gör-tavır al' taktiği ile sınırlama lüksüne sahip değildir. Yalnız savunma pozisyonunda olmak kabul edilemez.
Bulunduğumuz dönem, gelecekte birçok ulus devlet ve milletin hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybetmeye başladığı süreci anlatacaktır. Bu devletler günümüz teknolojik devriminin ve küresel ekonominin rekabetine dayanamayıp ulusal egemenliklerini de büyük ölçüde yitireceklerdir.
Ulusal ve uluslararası düzeyde gerçekten sağlam politikalar üretebilmek ve uygulayabilmek için ulusal güvenlik ve ulus-devlet yapısına yönelen tehdit ve kaynakları iyi algılayabilmek, ulusun karşı karşıya olduğu fırsatları ve tehditleri öngörmek, doğru analiz edebilmek ve uygun vasıtalar ile karşı koymak zorunluluğu/ihtiyacı her zamankinden daha fazla hissedilir hâle gelmiştir."
***
Bugünkü MİT Başkanı İbrahim Kalın, 21 Şubat tarihli Zaman gazetesinde, kurucu başkanı olduğu SETA Vakfı adına, “Yeni bir coğrafi tasavvura doğru” başlıklı bir yazı yazdı.
Kalın, dünyada olup bitenleri özetledikten sonra şu ifadeleri kullandı:
“Bütün bunlar bizim bölgemiz açısından da büyük bir dönüşümün habercisi niteliğindedir. Yeni coğrafî tasavvur, küresel sisteme entegre olmuş ulus-devlet yapısının dar ve indirgemeci kalıplarını aşmamızı zorunlu hâle getiriyor. Osmanlı'nın yıkılış sürecinde ortaya çıkan suni Orta Doğu haritası, bir asırdır çözümden çok sorun üretiyor; istikrardan çok çatışmaya yol açıyor; barıştan çok savaşa zemin hazırlıyor. Aynı şekilde ulus-devletin empoze ettiği indirgemeci ve tek boyutlu etno-seküler birey ve vatandaşlık tanımları da inandırıcılığını yitiriyor. Bu tanımların yol açtığı zihin daralması, bir tarafta çatışmacı kimliklere yol açmakta, öte tarafta devlet ve iktidar merkezli bir coğrafya ve kültür tanımını dikte etmektedir. Bin küsur yıllık ortak tarihî tecrübeyi, kültürel etkileşimi ve medeniyet inşasını çatışmacı kimliklere dönüştüren bu paradigmanın bugünün gerçekleriyle örtüşmediği aşikârdır.
(...) Türkiye kendi içindeki Kürt sorununu çözebildiği oranda bölgedeki diğer Kürt nüfusuyla sağlıklı ilişkiler geliştirecektir. Terör, bölgesel geri kalmışlık ve kimlik siyaseti sarmalına dolanmış bir sorunu çözecek ulusal zemini inşa etmeden ve Türkiye sathında bir asgari müşterek oluşturmadan sınırın ötesine bir güven ve huzur eli uzatmanız mümkün değildir. Kürt sorununu bölgesel ve uluslararası bir sorun olmaktan çıkartmak için Türkiye cesur, özgürlükçü ve kararlı bir siyasî ve toplumsal irade göstermek zorundadır.”
Bu yazı, SETA’nın sitesinde hâlen yayındadır ama İbrahim Kalın imzası silinmiştir!
***
MHP Genel Başkanı, Devlet Bahçeli, 5 Kasım 2024 konuşmasında Abdullah Öcalan’a, “Meclis’e gel konuş, terör örgütünü lağvettiğini açıkla” çağrısını tekrarlamadan önce şunları da söyledi:
“Millî hedefimiz, tıpkısının aynısıyla Osmanlı Barışı’na benzer bir Türk Barış kuşağının kale duvarları gibi etrafımıza çekilmesi, Türk coğrafyalarının ve insanlığın tam bir huzura kavuşmasıdır.
Osmanlı İmparatorluğu yerel kültürleri ve etnik toplulukları bünyesinde nasıl bir arada tutup barış ve sükûnet ortamını tesis etmişse, ecdadımızın ayak izlerini takip ederek Türk Barış devrinde aynısı yaşanabilecektir.”
***
Bu üç konuşma, aslında hiçbir yoruma veya izaha gerek kalmayacak bir şekilde, “Türkiye’de 22 yıldır ve bugün neler oluyor, devlet erkini elinde tutanlar ne yapmak istiyor?” sorusuna yeterince cevap oluşturuyor. “Milletin çeşitliliğine dayanan Yeni Anayasa” ile kuruluş felsefesini, rejimi, ulus devlet yapısını, “devleti büyüteceğiz” hedefi göstererek, Türkiye’yi Osmanlı modeli kozmopolit bir devlete dönüştürmeye çalışıyorlar.
Tabii Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan yani vatandan olmak da var!
“Devleti kuran parti” ise selden kütük kapmaya çalışarak ve “el yükseltiyorum” diyerek bir etnik gruba devlet vaat ediyor!
***
“Bunlar durum tespitidir. Çözüm nedir?” diyenlere cevabım çok basit: Matematikte bir problemi çözmek için önce onu anlamak gerekir! Problemi, aydınların anlaması yetmez; çözmek için milletin çoğunluğunun anlaması, bilmesi gerekir!
Ne mi yapmalı?
Nasreddin Hoca ne demiş? Şu andan tezi yok; “bilenler, bilmeyenlere anlatsın.”
Çözüm, millettedir...
Emperyalizme hizmet örnekleri!
11 Kasım 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı olarak Atatürk’ü anma toplantısında, “Hangi amaç için olursa olsun bu milletin birlik ve beraberliğini bozmaya yönelik her söz, her tutum, her eylem doğrudan Gazi Mustafa Kemal'in emanetine ihanettir. İdeolojik bölücülükten ekonomik tetikçiliğe kadar geniş bir cephede izlerine rastladığımız marazi duruşların gerisindeki saikleri gayet iyi biliyoruz.” dedi.
Tabii ki bu doğru sözlere bir diyeceğim yok, yalnız, Ziya Paşa’nın “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” sözlerini de hiç ama hiç unutmamak gerekir.
Erdoğan ayrıca, “Türkiye bir dönem gardırop Atatürkçülerinden çok çekmiştir. Bugün de sosyal medya Atatürkçülerinin hem Atatürk'e hem ülkemize hem de milletimizin birlik ve bütünlüğüne verdiği zarar Türkiye'nin yeminli düşmanlarıyla yarışır seviyeye ulaşmıştır. Öyle ki Atatürk istismarcıları, son dönemde terör örgütleri ve onların çeşitli isimler altındaki uzantılarıyla kol kola girecek, yan yana yürüyecek kadar zıvanadan çıkmışlardır. Atatürkçülük maskesi altında emperyalistlerin ülkemiz üzerindeki hain emellerine hizmet eden bu azgın güruhu milletimizin takdirine bırakıyoruz." dedi.
Erdoğan’ın “Sosyal medya Atatürkçüleri” diye kimleri kastettiği belli değil. Sosyal medyada Atatürk ilkelerini savunanlardan hiçbirinde milletin birliğine zarar verecek bir tutum görmedim. Varsa, örnek vermek gerekir!
***
Çözüm sürecinde hem terör örgütüyle hem de terör örgütünün siyasi uzantılarıyla kol kola girenler de bellidir? Bugün “Teröristbaşı Meclis’te konuşsun” demek, gerçekleşmeyecek olsa bile devletin bütün iddialarından vaz geçmesi anlamına gelmez mi? Siz “Teröristbaşını Meclis’te konuşturalım” derseniz, öbürü de bir etnik gruba devlet vaat ediyorsa, elbette bu tutumların Atatürkçülükle bir ilgisi olamaz. Yalnız bu tür tutumların sorumluluğu, sosyal medyada Atatürkçülüğü savunanlarda aranamaz!
Milletin birliğini ve bütünlüğünü sağlayan ise devletin kuruluş felsefesidir. Bu felsefe, kısaca Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözüyle ifade edilebilir ama hukuk olarak Anayasa’nın başlangıç ilkeleri ve ilk dört maddesiyle de “değiştirilemez”dir...
Buna karşılık, "Ne mutlu Türk'üm diyene demek ilkelliktir" diyen eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’dür! Anayasa’nın ilk dört maddesini zaman zaman tartışmaya açan da AKP yöneticilerdir. “AKP sayesinde hepimiz Türk olmaktan kurtulduk” diyen de, “Anayasa’dan Türklüğü çıkaracağız” diyen de hep AKP yöneticileridir.
Erdoğan ise “Milletin çeşitliliğine dayanan Anayasa yapacağız” demektedir.
Mevcut Anayasa ise milletin çeşitliliğine değil, milletin birliğine dayanır. Bunu değiştirme girişimi hem milletin hem ülkenin birliğine zarar vermek değil midir?
***
Erdoğan, ayrıca, “Ülkemizi güney sınırlarından kuşatma girişimini, yaptığımız harekâtlar ve oluşturduğumuz güvenli bölgelerle önemli ölçüde akamete uğrattık. İnşallah önümüzdeki dönemde sınırlarımız boyunca oluşturduğumuz güvenli bölgenin eksik kalan halkalarını da tamamlayacağız. Bir başka ifadeyle terör örgütleriyle ülkemiz sınırları arasındaki irtibatı tamamen keseceğiz.” dedi.
Tampon bölgeyi Suriye sınırı boyunca uzatırsanız, hemen altında, ABD desteğiyle 100 bin kişilik ordu kuran PYD/YPG varlığının devamına izin mi vereceksiniz? PYD/YPG, orada devlet ilan ederse ne yapacaksınız?
ABD’nin Suriye’de iç savaş çıkarma operasyonuna destek verilmeseydi, ABD’nin kurduğu IŞİD’e yol verilmeseydi, ne Türkiye güneyden kuşatılacak ne de milyonlarca Suriyeli ülkeye doldurulacaktı? Sadece Suriye’nin değil Libya’nın parçalanmasına da katkı verildi. ABD, Afganistan’ı ağır silahlarla birlikte Taliban’a terk ederken, Afgan ordusunun tamamını da gizli anlaşmayla İran üzerinden Türkiye’ye gönderdi? Şu anda nerededirler, ne yapıyorlar belli değil. Bunlar Türkiye’nin birliğine hizmet mi oluyor?
***
Erdoğan, “Tarih boyunca ve bugün, güçlü toplumların, devletlerin, ülkelerin gerisindeki sır, ortak değerler, ortak idealler ve kurallar etrafındaki sımsıkı kenetlenmeleridir.” diyor.
Çok doğru bir tespit... Yalnız, AKP iktidarı 22 yıldır, Anayasa’nın değiştirilemez maddelerinde belirtilen ortak idealleri, ortak değerleri yok etmeye çalışmıyor mu?
Emperyalistlerin ajanı durumundaki FETÖ’ye “ne istedilerse veren” kimdi, onlarla aynı menzile farklı yoldan yürüyen kimdi? FETÖ, iktidar olmanın nakit nimetlerinden de faydalanmak isteyince ortaklık bozuldu diye bunları unutacak mıyız? Sonradan Türk ordusuna kumpas kurdukları kabul ve itiraf edilen FETÖ’nün, emniyette, yargıda ve orduda bu güce ulaşmasını kim sağladı? FETÖ, emperyalistlerin maşası ise ki öyledir; bunları 17-25 Aralık’a kadar devlete ortak yapanlar ne oluyor?
ABD’nin Türkiye’yi sündürme politikası!
12 Kasım 2024 00:01
Son Güncelleme: 12 Kasım 2024 17:56
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
rus-karikaturist.jpeg
ABD desteğiyle Suriye’nin kuzeyine hâkim olan PYD/YPG terör örgütünü yönetenlerden, beş yıl içinde burada kurulacak devletle, Irak’ın kuzeyindeki Barzani devletinin Türkiye’ye bağlanacağına dair iddialar ortaya konuluyor.
Anahtar kavram ise “himaye...” Yani Türkiye’nin bu bölgeyi himaye altına alması...
***
ABD’nin Suriye Demokratik Güçleri dediği PYD/YPG’nin komutanı Mazlum Kobani ise, Fransız AFP haber ajansına konuştu.
Devlet Bahçeli'nin çağrısıyla başlayan süreç hakkında görüşü sorulan Kobani, uluslararası koalisyonun tansiyonu düşürmek için bir girişim başlattığını söyledi.
Kobani, "Şu anda bizimle Türkler arasında siyasi ve askerî diyaloğa başlamak için arabuluculuk yapılıyor" dedi!
Bu iddialara Türkiye’den resmî bir cevap verilmedi.
“Himaye” kavramını ise Tayyip Erdoğan BRICS Zirvesi’ne katılmak üzere gittiği Tataristan’dan dönüşü sırasında uçakta, gazetecilerin sorularını cevaplandırırken şöyle kullandı.
“Terör örgütü PKK’nın Suriye’deki kolu olan PYD/YPG özellikle terk edilmeye, yalnız bırakılmaya mahkûmdur. Amerika’nın bölgedeki terör örgütlerini kendi çıkarları ve İsrail’in güvenliği için kullandığı artık bilinen bir gerçek. Amerika, bölgede İsrail’e her türlü araç, gereç, mühimmat tüm destekleri veriyor mu, veriyor. Para veriyor mu, veriyor. Bizim gözümüz de, kulağımız da topraklarımızın yanı başında yaşanan bütün gelişmelere açıktır ve bunlardan da taviz veremeyiz. Biz kendi topraklarımızın korumacısı, onların hamisi olacağız. Biz bölgedeki tüm terör örgütleriyle mücadelemizi kendi millî çıkarlarımız, sınırlarımızın güvenliği için sürdürüyoruz. Buna devam edeceğiz.”
***
Bu açıklamadaki “Biz kendi topraklarımızın korumacısı, onların hamisi olacağız.” sözlerini önceki cümlelerle bağlı olarak değerlendirerek, “Erdoğan’ın Filistin ve Lübnan’ın hamiliğini kastettiği anlaşılıyor. Daha da daraltırsak, Hamas ve Hizbullah’ın hamiliğinden de söz edilebilir.” diye yorumlamamıştım ama yine de yazının başlığında “Kimi himaye edeceğiz?” diye sormuştum...
Erdoğan, bir daha “himaye” kavramını kullanmadı ama Atatürk’ü anma toplantısında “Ülkemizi güney sınırlarından kuşatma girişimini, yaptığımız harekâtlar ve oluşturduğumuz güvenli bölgelerle önemli ölçüde akamete uğrattık. İnşallah önümüzdeki dönemde sınırlarımız boyunca oluşturduğumuz güvenli bölgenin eksik kalan halkalarını da tamamlayacağız. Bir başka ifadeyle terör örgütleriyle ülkemiz sınırları arasındaki irtibatı tamamen keseceğiz.” diyerek Suriye’nin kuzeyindeki PYD/YPG yapılanmasına, ancak 30 kilometrelik şerit içinde müdahale edileceği, daha güneydeki yapılanmaya ise dokunulmayacağını söylemiş oldu... Türkiye, bu bölgeye bir defa girdi, onda da ABD, Türk SİHA’sını düşürdü...
***
Esasen 1996 yılında ABD tarafından henüz resmen açıklanmamış olan Büyük Orta Doğu Projesi’ni Akşam Gazetesi’nde yayınlanan manşet haberimle ortaya çıkarırken Talabani’nin aynı yıl Hürriyet gazetesinde yayınlanan bir demecine de dikkat çekmiştim.
Talabani, “En büyük hayalim, İstanbul’un başkent olduğu Orta Doğu Birleşik Devletleri” demişti. Bu ifadeden, Talabani’nin Büyük Orta Doğu Projesi’nin ayrıntılarına 1996 yılında vakıf olduğu anlaşılıyordu...
Turgut Özal da Talabani’den önce “federasyonu tartışalım” demiş tepkiler üzerine “neden olmayacağını gösterelim” diye açıklama yapmıştı... Özal’ın “bir koyup üç alacağız” diye “Kerkük-Musul’u alacağız”ı kastettiği ileri sürülse de onun da BOP’tan haberdar olduğu söylenebilir...
***
Erdoğan, himaye iddiaları konusunda kamuoyuna açıklama yapmalıdır...
Çünkü Devlet Bahçeli’nin “Millî hedefimiz, tıpkısının aynısıyla Osmanlı Barışı’na benzer bir Türk Barış kuşağının kale duvarları gibi etrafımıza çekilmesi, Türk coğrafyalarının ve insanlığın tam bir huzura kavuşmasıdır.
Osmanlı İmparatorluğu yerel kültürleri ve etnik toplulukları bünyesinde nasıl bir arada tutup barış ve sükûnet ortamını tesis etmişse, ecdadımızın ayak izlerini takip ederek Türk Barış devrinde aynısı yaşanabilecektir.” sözleri, himaye iddialarını ciddiye almamızı gerektiriyor.
***
Türkiye, yıllar önce uyardığımız gibi Osmanlı coğrafyasını toparlamak iddiasıyla Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki devletçikleri himayesi altına alırsa, orta vadede kendi Güneydoğusunu kaybedebilir! Konuyu bir Rus karikatürist de çizgiyle izah etmişti...
Türkiye’yi önce sündürmek yani çekip uzatmak, sonra küçültmek...
Başında kim olursa olsun, Türkiye’ye boyun eğdiremeyeceğini anlayan ABD, Türk Milleti’ni, büyütme propagandası ile aldatmaya, Irak ve Suriye’deki yapıları Türkiye’nin himayesine vererek, ülkeyi bir federasyona çevirmeye çalışıyor olabilir. Sonra da 1896 tarihli gizli Kongre kararını uygulamak ve eyaletlere böldükleri Türkiye’yi nüfus yapısını da değiştirerek yani Hristiyanlaştırarak doğrudan ABD’ye bağlamak... 127 yıl önce bunu planlayanlar bugün neden düşünmesin?
Yasa değil, tiranlığa geçiş hazırlığı!
13 Kasım 2024 00:01
Son Güncelleme: 13 Kasım 2024 12:59
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Çok yanlış bir tanımlamayla “Etki Ajanlığı Yasası” denilen düzenleme, torba yasanın içinde yer alıyor. Torba yasanın 22. maddesiyle, TCK’nın 339. maddesine “Diğer faaliyetler” başlığı altında aşağıdaki ek yapılıyor:
“Madde 339/A- (1) Bu Bölümde düzenlenen suçları oluşturmamak kaydıyla, Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları aleyhine yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları veya talimatı doğrultusunda;
a) Türk vatandaşları veya kurum ve kuruluşları ya da Türkiye’de bulunan yabancılar hakkında araştırma yapan veya yaptıranlar,
b) Türkiye’de suç işleyenler,
Hakkında, üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezası verilir. Fiilin, bu Bölümde düzenlenen suçlar dışında başka bir suç oluşturması halinde hem bu suçtan hem de ilgili suçtan dolayı ayrı ayrı cezaya hükmolunur.
(2) Fiil, savaş sırasında işlenmiş veya Devletin savaş hazırlıklarını veya savaş etkinliğini veya askerî hareketlerini tehlikeyle karşı karşıya bırakmış ise faile sekiz yıldan on iki yıla kadar hapis cezası verilir.
(3) Suçun, milli güvenlik açısından stratejik önemi haiz birimler ile proje, tesis ve hizmetleri yerine getiren kurum ve kuruluşlarda görev yapanlar tarafından işlenmesi halinde verilecek ceza bir kat artırılır.
(4) Bu suçtan dolayı kovuşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır.”
***
Teklif, komisyonda görüşülürken söz alan CHP Milletvekili Turan Taşkın Özer, teklifin anayasaya aykırı olduğunu belirterek şunları söyledi:
"Örneğin Dışişleri Bakanlığı'nın dış politikasını eleştirmek, gündeme getirmek, haber yapmak suç teşkil edecek midir? Mevcut düzenlemeler ile AKP gibi düşünmeyenlerin büyük çoğunluğu terörist ilan ediyordunuz, yeni düzenleme ile de terörist diyemediklerinize ajan diyeceksiniz. Dün Esad'a Esed diyordunuz. Bugün Esad diyorsunuz. Dün darbeci dediğiniz Sisi'yi bugün turkuaz halılarda Saray'da karşılıyorsunuz. Yani iktidarın siyasal yararları günlük olarak değişiyor. Pragmatist dış politika anlayışınız, bugün düşman dediğinizi yarın dost görebiliyor. O zaman kimi, hangi siyasal yararlar aleyhine davranmakla suçlayacaklar? Bu maddenin Türkiye'deki muhalifler, gazeteciler, aktivistler için hazırlanmış bir madde olduğu o kadar açık ki."
***
Konuyu 4 Haziran 2024 tarihli yazımda ele almış ve şu tespiti yapmıştım:
Gürcistan’da çıkarılan “Yabancı Nüfuzun Şeffaflığı” yasasındaki düzenleme, fonlarının yüzde 20'sinden fazlasını yurt dışından alan Gürcistan'daki kuruluşların “yabancı bir gücün çıkarlarını gözeten organizasyon” olarak kaydolmalarını, aksi halde para cezalarıyla karşı karşıya kalmalarını öngörüyor. Kayıt sırasında, kurum ve kuruluşlar tarafından tüm gelirlerin yansıtılması gerekiyor.
Türkiye’de ise sivil toplum kuruluşu görünümlü, yabancı istihbarat servisleri tarafından örtülü olarak desteklenen organizasyonları önlemek için değil de bu kuruluşlar hakkında araştırma yapanları cezalandırmak için yasa hazırlandı!
Maddede yer alan “veya” ve “ya da” bağlaçları, suçun kapsamını öyle genişletiyor ki yabancı bir devlet veya organizasyondan talimat almasa da gazeteciler veya akademisyenler, Türk vatandaşları veya kurum ve kuruluşları ya da Türkiye’de bulunan yabancılar hakkında araştırma yaparsa, “devletin stratejik çıkarları aleyhine” denilerek suçlanabilecek!
Teklif, Türkiye’yi değil etki ajanlarını koruyor!
***
Teklifte, yabancı fonlarla Türkiye’de sözde sivil toplumculuk veya sözde gazetecilik yapanlar hakkında tek bir kelime yok ama onları araştırırsanız, mahkûm edileceksiniz!
Ayrıca “Öcalan Meclis’te konuşsun” politikasını veya yakın gelecekte devletin, Suriye ve Irak’taki yapılanmaları himaye alma almak politikasını eleştirirseniz, “devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları aleyhine yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları doğrultusunda hareket etmek”le suçlanabileceksiniz!
Devletin güvenliği veya stratejik çıkarlarını veya devletin iç veya dış siyasal yararlarını kim belirliyor? Siyasi iktidar değil mi? Bu durumda, iktidarın iç veya dış politikasını eleştirmiş olmak, suçlanmak için yeterli olacak.
“İktidar, uyguladığı dış politikayla Büyük Orta Doğu Projesi’ne hizmet ediyor” diyenler de “Filistin gösterip, İsrail’e demir-çelik satıyorlar” diye haber yapanlar da mahkûm edilecek!
Kamu kurumları, suç işleyen herhangi bir vatandaş veya Suriyeliler, Afganlar veya Arap ülkelerinden vatandaş yapılanlar hakkında araştırma yapan gazeteciler veya akademisyenler de mahkûm edilecek!
Bu bir yasa değil, etki ajanlarını korumak ve gazetecileri susturmak amaçlı bir hazırlıktır; tiranlığa geçiş hazırlığı da denilebilir.
Ümit Özdağ’ı durdurma yasası!
14 Kasım 2024 00:01
Son Güncelleme: 14 Kasım 2024 19:34
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İktidarın, “etki ajanlığı yasası” denilen yasa teklifini geri çektiği bildirildi ama konu hala çok yanlış tartışılıyor. Deniliyor ki, “AKP ve MHP’li üyeler, NATO Parlamenter Toplantısı’nda, Gürcistan’da çıkarılan benzer yasaya karşı hazırlanan açıklamaya imza attı. Gürcistan’daki Etki Ajanlığı düzenlemesini demokrasi tehdidi olarak nitelediler. Türkiye’de ise tam tersini yapıyorlar...”
Bir defa, Gürcistan’daki “Yabancı Nüfuzun Şeffaflığı” yasasındaki düzenleme, fonlarının yüzde 20'sinden fazlasını yurt dışından alan kuruluşların “yabancı bir gücün çıkarlarını gözeten organizasyon” olarak kaydolmalarını, aksi halde para cezalarıyla karşı karşıya kalmalarını öngörüyor. Kayıt sırasında, kurum ve kuruluşlar tarafından tüm gelirlerin yansıtılması gerekiyor.
Türkiye’deki yasa teklifi ise sivil toplum kuruluşu görünümlü, yabancı istihbarat servisleri tarafından örtülü olarak desteklenen organizasyonları önlemek için değil de bu kuruluşlar hakkında araştırma yapanları cezalandırmak için hazırlandı!
Türkiye’deki teklifte “Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları aleyhine yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları veya talimatı doğrultusunda; Türk vatandaşları veya kurum ve kuruluşları ya da Türkiye’de bulunan yabancılar hakkında araştırma yapan veya yaptıranlar, Türkiye’de suç işleyenler” cezalandırılıyor!
Yapılan yorumlardan anlaşılan o ki çoğunluk, teklifi hiç okumadan konuşuyor!
***
Bir defa Gürcistan’a haksızlık ediliyor! Gürcistan, bu yasayla, dışarıdan para alarak ülkede sivil toplum kuruluşu kuranların, şayet aldıkları para bütçelerinin yüzde 20’sini aşıyorsa, “yabancıl bir gücün çıkarlarını gösteren organizasyon” olarak kaydolmalarını istiyor.
NATO ve Avrupa Birliği ise Gürcistan’da sivil toplum kuruluşu adı altında sürdürdükleri istihbarat faaliyetleri kontrol altına alacak diye yaygara kopardı.
CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın’ın açıkladığı bilgiye göre NATO Parlamenterler Asamblesi’nin Gürcistan’daki yasayı demokrasiye tehdit olarak niteleyen açıklamasına kabul imzası atan Türk heyetinin, 8 üyesi AKP, 4 üyesi CHP, 2 üyesi MHP, 2 üyesi DEM, 1 üyesi İYİ Parti ve 1 üyesi Saadet/Gelecek grubundan...
Bu imza ne anlama geliyor? “Gürcistan, yabancılardan para alan sivil toplum kuruluşu görünümlü yabancı istihbarat örgütlerinin çalışmalarını kontrol etmesin” anlamına geliyor!
Türkiye’deki yasa teklifi ise yabancılardan para alanları “yabancı bir gücün çıkarlarını gösteren organizasyon” olarak kaydetmek şöyle durusun, yabancılarla, mesela sığınmacılarla ilgili verileri araştıranları cezalandırmayı esas alıyor!
***
Peki sığınmacılar konusunda en güçlü siyasi itirazı kim yapıyor? Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ değil mi? Ümit Özdağ’ın, bu politikayla, partisini barajı aşma noktasına getirdiği de anketlerden belli...
ABD’de de Trump, “Yabancıları geldikleri yere geri göndereceğiz” diyerek birkaç puan farkıyla seçimi kazandı!
O halde “Bu teklif, öncelikle Ümit Özdağ’ı ve benzer çizgide veri açıklayanları cezalandırmaya dayalıdır” da denilebilir. Oy akışı dursun diye...
***
Tabii konu, sadece bundan ibaret değil...
Yasa teklifini doğru anlayan ve anlatan da İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu oldu.
Dervişoğlu, son grup toplantısında “Geçmişte söylemiştim. Bugün de tekrarlayayım. Soğuk savaş döneminde değiliz Sayın Erdoğan. Burası Sovyetler Birliği değil, siz de Stalin değilsiniz. Mülteci politikalarına karşı çıkan, demografik değişim endişelerini dile getirenleri bile, 'Etki Ajanı' olarak nitelendirmeyi mümkün kılacak bu yasa teklifini şiddetle reddediyoruz. Bu bir Tiranlık uygulamasıdır. Yol yakınken bu hatadan dönülmelidir. İYİ Parti olarak bütün milletvekillerimizle birlikte, demokrasiyi katleden, ifade özgürlüğünü sekteye uğratan, söz söyleme ve eleştirme hakkına tecavüz eden, iktidarın, istediğini ajan, gerçek ajanı da masum ve muteber ilan ettirebileceği bu derebeylik yasasına sonuna kadar direneceğiz." dedi.
Sonunda, AKP yönetimi veya Tayyip Erdoğan da teklifin Anayasa’ya, hukuka aykırı olduğunu görerek şimdilik geri adım attı...
AKP’nin can simdi: Elektronik oylama!
15 Kasım 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye her alanda çürüme belirtileri gösteriyor. Zaten devletin hukuk, eğitim, sağlık, sosyal hatta güvenlik gibi temel hizmetlerini, “sektör” olarak görmeye başlar ve özelleştirirseniz çürüme kaçınılmazdır.
“Eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik hızla özelleştiriliyor da hukuk ve güvenlik ne zaman özelleştirildi?” diye soranlar olabilir. Hukukta henüz kurumsal bir özelleştirme yok ama diğer alanlar sektörleşince, bundan aynı oranda hukukun etkilenmemesi mümkün müdür?
Polisin yerini her yerde özel güvenlik almıyor mu?
Parası olan artık askerlik de yapmıyor!
Bu, parası olanın güvenliği satın alması değil midir?
***
Bugün Türkiye’de yeni doğan bebekler sağlıklı olduğu hâlde ilaç verilerek hasta ediliyor ve yoğun bakım bölümlerinde boğazına hortum sokularak öldürülebiliyorsa, evde bırakılan beş çocuk yanarak ölüyorsa, sanal bahis sistemi üzerinden, iktidarın göz yummasıyla, ülkenin kanı emiliyorsa, bunların ana sebebi vahşi kapitalizmin insanımızın ruhuna işlemesidir.
Gıdanın bozulması, havanın ve suyun kirletilmesi, ormanların yok edilmesi, hep bu yüzdendir.
Böyle bir ortamda devlet kurumlarına da güven kalmaz. Bütün kamuoyu araştırmalarında kurumlara olan güven, tarihin en düşük düzeyindedir. Devletin istatistik kurumu bile enflasyonu yarı yarıya düşük gösteriyor. Buna rağmen çalışanlara, sahte enflasyon oranı kadar bile zam yapılmıyor.
Ülkenin yönetim sistemini değiştiren bir referandumda, oylama sürerken kural değişikliği yaparak mühürsüz oyları geçerli saymak, sonra da “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diye oy hırsızlığını meşrulaştırmak yaşadığımız gerçekler değil midir?
Deyimde geçen at, çalınmış attır!
Devleti dönüştürmek isteyenlerin, hedefe ulaşmak için her yolu mübah görmelerinin sonucu budur. Hırsızlık, hırsızlıktır! Oy hırsızlığı meşru sayıldığında o ülkede her türlü insanlık dışı olayın yaşanmasına şaşırmamak gerekir.
***
Durum böyleyken, elektronik seçimlere geçmek, “Biz, oylarımız düşse de iktidarı ne pahasına olursa olsun bırakmayacağız. Bunun için her türlü gayrimeşru yola başvururuz” demektir.
Nitekim eski İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, “Elektronik seçim çalışmaları; veri güvenliği, gizlilik, dışarıdan müdahale gibi hususlarda hangi teknolojiye sahip olursanız olun güvenlik zafiyetine açıktır. Türkiye’de parmak boyasının kaldırılması sonrasında artan seçim güvenliği tartışmalarına elektronik seçimin eklenmesi hâlinde seçim sonuçları, halkta her zaman sorgulanır hâle gelecektir. Seçim güvenliğinin sağlanması açısından, elektronik seçimin gündemden çıkması ve parmak boyası uygulamasının geri getirilmesi gerekmektedir.” diye mesaj yayınladı.
Tehlikeye dikkat çekti diye Nasuh Mahruki’nin kapısına sivil polis göndermek, elektronik seçimle millet iradesinin çalınmasının planlandığını doğrulamaktadır.
***
Başkanlığını eski TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk’un yaptığı, Millî Merkez açıklamasında da şöyle denildi:
“Millî Merkez Yönetim Kurulu üyemiz, Everest Dağı’na iki kez Türk Bayrağı diken, 1999 depreminin unutulmaz kahramanlarından AKUT kurucu başkanı, yazar, değerli Nasuh Mahruki erken seçim konusunda duyarlı bir vatandaş olarak CHP’yi uyarmak üzere X hesabından yaptığı açıklamayı takiben hakkında ‘yakalama kararı’ çıkartılarak sivil giyimli birkaç polis tarafından evine yapılan baskınla gözaltına alınmak istenmiştir. Nasuh Mahruki, anayasanın ‘Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti’ başlıklı 26. Maddesinde tanımlanmış temel haklar kapsamında duyarlı bir vatandaş olarak düşüncelerini açıklamıştır. Millî Merkez olarak Sayın Mahruki hakkında ‘yakalama kararı’ çıkartılmasını, özgürlüğünün kısıtlanmak istenmesini şiddetle kınıyoruz. Ülkemizde yurtsever, demokrat ve Cumhuriyetçi aydınlara ve muhalif isimlere karşı, giderek yaygınlaştırılan baskı, sindirme ve susturmaya yönelik otoriter rejim uygulamalarını kaygı ile izliyoruz. İktidarın, bu tür uygulamalara son vermesi yolundaki çağrımızı, duyarlı kamuoyu ile paylaşıyoruz.”
Trump’ın Sağlık Bakanı ve bizimkiler!
16 Kasım 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD Başkanı seçilen Donald J. Trump, Sağlık Bakanlığı’na Robert F. Kennedy Jr.’ı atayacağını duyurdu. Trump, X mesajında aynen şöyle dedi:
“Robert F. Kennedy Jr.’ı Amerika Birleşik Devletleri Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanı (HHS) olarak duyurmaktan heyecan duyuyorum.
Uzun zamandır Amerikalılar, Halk Sağlığı söz konusu olduğunda aldatma, yanlış bilgilendirme ve dezenformasyon yapan endüstriyel gıda kompleksi ve ilaç şirketleri tarafından ezildi.
Tüm Amerikalıların Güvenliği ve Sağlığı herhangi bir idarenin en önemli rolüdür ve Sağlık Bakanlığı, herkesin bu ülkedeki ezici sağlık krizine katkıda bulunan zararlı kimyasallardan, kirleticilerden, böcek ilaçlarından, ilaç ürünlerinden ve gıda katkı maddelerinden korunmasını sağlamada büyük bir rol oynayacaktır. Bay Kennedy, bu ajansları Altın Standart Bilimsel Araştırma geleneklerine ve şeffaflık fenerlerine geri döndürecek, kronik hastalık salgınını sona erdirecek ve Amerika'yı tekrar harika ve sağlıklı yapacak!”
***
Trump’ın bu kararı, ilaç şirketleri tarafından hoş karşılanmadı; medyada Robert F. Kennedy Jr’ı karalama kampanyası başlattılar. Türkiye’deki medya da aynı yaygaraya destek veriyor.
Trump, bu kararlılığının arkasında durabilirse ve yaşarsa, ABD’de, dünyada ve Türkiye’de büyük bir değişim başlayabilir. Buna karşılık, Trump ve Kennedy’ye suikast düzenlenmesi ihtimali de kuvvetli, çünkü ilaç şirketleri zor durumda kalacak!
Robert F. Kennedy Jr, seçimi kazandıktan sonra ilk konuşmasında Amerika sağlık sistemini yöneten FDA'yı yok edeceğini söylemişti.
Kennedy, seçimlerden önce de aşılamanın getirdiği ölümlerin ve yan etkilerinin hesabını soracaklarının sözünü vermişti.
Trump’ın kararını açıklamasıyla birlikte, kovid aşısı üreten Moderna, Novavax ve Pfizer şirketlerinin hisselerinde sert kayıplar yaşandı.
***
“Pandemi” döneminde, Türkiye’de halkı uyaranlardan biri olan Ali Osman Önder’in konuyla ilgili mesajı şöyle:
“Trump kabinesini kuruyor. Aşı karşıtı Robert Kennedy'yi Sağlık Bakanı olarak gösterdi. Trump, küreselcilere karşı kendi ülkesinde ilk golünü attı. Çocukluk aşıları dâhil aşı ve DSÖ karşıtı Robert Kennedy'yi Sağlık Bakanı olarak gösterdi. Bizde ise aşılama kampanyası için bir aile 100 kez aranarak psikolojik tacize ve tehdide uğramaya devam ediyor. Donald Trump kendi ülkesini ilaç ve aşı tüccarına teslim etmeyeceğinin taahhüdünü gerçekleştirmiş oldu. Türkiye, Azerbaycan'da COP29'da İklim Zırvası'nda, karbon emisyonunu düşürme ve iklim kanunu sözlerini vermeye devam ederken, Trump Paris İklim Anlaşması'ndan çıkacağını beyan etti ve zırva toplantısına katılmadı. Fransa ve Rusya da katılmadı. Türkiye tam kadro gitti. Ayrıca Türkiye’de cinsiyetsiz toplum faaliyetleri devam ederken Trump bu ve benzer faaliyetleri durduracağını açıkladı. Türkiye'de ve birçok ülkenin açık semalarında Chemtrails uçakları dört şeritli ızgara yollar yaparken Trump bunlara asla müsaade etmeyeceğini duyurdu.
Batı, doğru yola girdikçe ülkemiz yoldan ve raydan hızla uçuruma doğru gidiyor. Ülke olarak biz, küresel politikalara teslim olmaz, gıdamıza, suyumuza, havamıza, bayrağımıza, çocuklarımıza, hayvanlarımıza, geleceğimize, ormanlarımıza, toprağımıza sahip çıkarsak bağımsız olabiliriz. Yoksa ülkemiz deney ve denek merkezi olmaya devam eder...”
***
Bu arada Trump, son 20 yıldır dünyada yaygınlaşan otizm vakalarının çocukluk aşılarında kullanılan maddelerden kaynaklandığını, atların bile bu kadar aşıyı kaldıramayacağını da söylüyor.
Kennedy de konuşmalarından birinde şöyle demişti:
"Uzun yıllar boyunca, çocuklara zorunlu kılınan 72 aşıdan hiçbirinin ruhsat öncesi plasebo kontrollü denemelerinde güvenlik testinden geçirilmediğini söylüyordum, hiçbiri... Federal hükûmet, her yıl 78 milyon okul çocuğuna bu aşıların yaptırılmasını emrediyor. Bundan daha iyi bir ürün olabilir mi? Bu aşıların çoğu gereksiz. Fakat her aşı, üreten şirket için yılda bir milyar dolar demektir. Bu yüzden tüm bu yeni aşıları aldık, 72 doz, 16 aşı ve şimdi HPV aşısı yaptığımız için daha da fazlası. Ve o yıl, 1989'da, Amerikan çocuklarında kronik hastalıklarda bir patlama gördük. Nörolojik hastalıklar 1989'da aniden patladı. DEHB, ADHD, uyku bozuklukları, dil gecikmeleri, ASD, otizm, Tourette sendromu, tikler, narkolepsi, bunların hepsi hiç duymadığım şeylerdi. CDC verilerine göre, otizm benim jenerasyonumda 10 binde birden, bugün her 34 çocuktan birine çıktı."
Türk devrimi ve camiler!
18 Kasım 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Millî Eğitim Bakanlığı gibi değerli bir makamı işgal eden Yusuf Tekin, "Kendi icat ettiğin bir laikliği bana dayatıyorsun. Sizin laiklikten anladığınız şey şu: Camilerin kapısına kilit vurmak, camileri ahıra çevirmek, vatandaşın Kur'an öğrenmesini yasaklamak." diyebildi. Oysa camiler, Cumhuriyet ve laiklik sayesinde ayaktadır. Şayet, Türk devrimi yapılmasaydı, zaten büyük kısmı işgal edilmiş olan Türkiye, nüfusunun çoğunluğu Hristiyan eyaletlerden oluşan bir federasyon hâline gelecekti.
Bu bir varsayım veya analiz değil ABD Kongresi'nin 1896 tarihinde aldığı gizli karardır. O kararda "Uluslararası Hıristiyan Komitesince din, mezhep ve milliyet özelliklerine bakılmaksızın geçici bir Hıristiyan yöneticinin Türkiye’nin başkanı olarak seçilmesinin ardından, Osmanlı İmparatorluğu’nun mevcut bölgelerinin sınırlarla ayrılması, bu bölgelerin Hıristiyan eyaletleri kabul edilip, Hıristiyan gücünün Türkiye Birleşik Devletleri adında toplanması" deniliyordu.
Türk devriminin ortadan kaldırdığı asıl proje budur.
***
İstiklal Savaşı sırasında Türk ordusunun, hızlı hareket edebilmek için camilerde konaklaması, atlarını da cami avlusuna bağlamasını hâlâ kötü bir şey yapmışlar gibi göstermek, hevesi kursağında kalan emperyalistlerin kurguladığı bir algı operasyonudur. Bu tür çarpıtmalara başvurmak, halkı aptal yerine koymak demektir.
Ayrıca, Suat İlhan’ın tespitlerine göre “Atatürk devriminden yani 1920’den önce, bugün Batı dediğimiz medeniyetin elindeki topraklar, 25,5 milyon mil kare idi. 1993’te bu rakam 12,7 milyon mil kareye, yani yarısına düşmüştür. İslam dünyası ise 1920’de 1,8 milyon mil kare üzerinde egemenlik sahibiydi. 1993’te İslam dünyasının sahip olduğu topraklar 11 milyon mil kareye yükselmiştir.”
Avrupalılar, Amerikalılar, Atatürk adını duyunca, bu yüzden ifrit kesiliyor. Çünkü İslâm ülkelerini, ayağa kaldıran güç, Atatürk modelidir!
Atatürk devrimi olmasaydı, Türkiye'de bütün camiler kilise olur, Kur'an ise ayaklar altına alınır veya İskandinav ülkelerinde bugün yapıldığı gibi devlet destekli Kur'an yakma törenleri düzenlenirdi.
***
Yusuf Tekin'in "İttihat ve Terakki kurulana kadar Osmanlı’da 72 millet huzur içinde yaşıyordu!" iddiası ise gerçek dışı olmakla birlikte, bugün de Osmanlı gibi 72 milletli bir yapıya özlem duyduğunu gösterir.
Muharrem İnce, bu iddiaya cevap olarak "İttihat ve Terakki 1889’da kurulmuş, 1908-1918 yılları arasında etkili olmuştur. Yani İttihat ve Terakki kurulana kadar Yunanlar, Bulgarlar, Sırplar, Ermeniler, Arnavutlar vs.. çoktan isyan etmişler ve Devletle çatışmışlardı. Osmanlı milletleri arasında en son uyanan maalesef Türkler olmuştur. Gerçi hâlâ tam manasıyla uyandığı da söylenemez. En çok kandırılan, yalanlarla uyutulan millet Türk Milletidir. Ahdettik uyandıracağız!" dedi.
Mustafa Kemal Paşa ise tam da bu konuda, 2 Şubat 1923 günü İzmir'de yaptığı konuşmada "Efendiler! Gaflete sapmış olan Türkleri çiğnediler, ezdiler ve kovdular. (...) Biliyorsunuz ki Makedonya'da, nihayetsiz mücadeleler oluyordu. Türkler, Bulgarlar, Sırplar vuruşuyorduk. Niçin vuruşuyorduk? Ben o zaman bilmiyordum ve o zaman benim gibi birçokları da bilmiyordu. En çok çarpışanlar en az biliyordu. Hakikatte onlar, milliyetini göstermek, varlıklarını ispat için çalışıyorlardı. Biz onlara diyorduk ki: Canım hepimiz Osmanlıyız, aramızda fark yok. Susmadıkları için tepelemeye çalışıyorduk. En nihayet onlar bizi tepelediler ve bizi kovdular. Onun için vereceğimiz kültür bu noktadan olacaktır..." demişti.
Halil İnalcık da “Tarihçinin gözlemi” diyerek şunları söylemişti:
“Batı bugün de Türkiye’yi kendi politikaları çizgisinde yürümeye zorlamak için, etnik ayrılıkçıları kışkırtmak, tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi, müdahaleci, vesayetçi, baskı metotlarını başka bir kamuflaj altında devam ettirmek peşindedir. Bugün ABD dâhil Avrupa politikası, Ermeni iddialarını açıkça desteklemiyor mu? Bir bölüm vatandaşımıza sahip çıkarak, dışarıda onların yıkıcı organlarını himayeleri altında tutmuyor mu? On binlerce vatandaşımızın hayatına kasteden bir kişiyi hapishanesinde ziyaret için daha dün bir heyet göndermedi mi? Bütün bunları, Islahat Fermanı zamanındaki gibi Türkiye’nin Batı hukuku ve insan hakları standartlarına uygun hâle getirilmesi için yapmak gerektiğine bizi inandırmak istiyor, anlaşmalar imzalatıyorlar…”
Bugün, İnalcık’ın bahsettiği o kişinin Meclis’te konuşma yapması isteniyorsa, aynı sebeptendir.
Her şey, aslına rücu eder; yadırgamıyorum ama gerçeklerin de bilinmesi gerek...
Sorun teğmenler değil, Atatürk ile hesaplaşmak!
19 Kasım 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Harp Okulları mezunları, Kara Harp Okulu’nu birincilikle bitiren Teğmen Ebru Eroğlu önderliğinde askerlik yemininden sonra geleneksel subaylık yemini etti ve hep birlikte “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” dedi.
Yemin töreninde aslında hiçbir sorun yoktu. Kimileri, bu yeminin 2016’da kaldırıldığını iddia etti ama 1995-2023 yılları arasındaki mezuniyet törenlerinde, aynı yeminin okunduğuna dair görüntüler var. Yeminin, tören kılıçlarını çekerek yapılması da gelenekte var.
Sorun, Harp Okulları’na öğrenci alımını önce FETÖ’ye sonra da SADAT’ın mülakatına bırakanların, buna rağmen teğmenlerin hâlâ “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” demesine hayret etmelerinden çıktı! Bu sebeple, teğmenleri FETÖ’cülükle suçlayanlar; “Hiç Atatürkçü öğrenci alınmadı. Bunlar nereden çıktı” diye şaşıranlar var!
***
Önce nasıl davranacaklarını bilemediler. Soruşturma açmakta bir iki gün tereddüt etmelerinin sebebi, “22 yıldır boşuna mı uğraştık?” şaşkınlığıydı.
Sonra Tayyip Erdoğan, "Teğmenlerin yemin töreninde bazı istismarcılar ortaya çıkmak suretiyle kılıç çekti. Kılıçları kime çekiyorsun? Bunlarla ilgili olarak gerekli bütün araştırmalar yapılıyor. Oradaki birkaç tane kendini bilmez de temizlenecek. Bunlar kaç kişi olursa olsun ordumuzda bulunması mümkün değildir. Üniversitemizle ve Kara Kuvvetlerimizle, Millî Savunma ile görüşmelerimizi yaptık. Bunların süratle temizlenmesi için adımlarımızı atacağız. Ordumuzu siyasi emellere alet edenlere karşı gerekli adımları mutlaka atacağız." deyince soruşturma başlatıldı.
Son olarak Cem Küçük, “Teğmen Ebru Eroğlu’nun yaptığı şey hem ‘paralel yemin’ etmek hem de disiplinsizlik. Zaten kendisi doğrudan ihraç edilecek. Ama yetmez. Orada o yemini edip millete kılıç çeken kim varsa bedelini ödemeli. Paralel yemin eden her teğmeni ihraç etmeli. Okulda bunlara yol veren subay ve komutanlar varsa onlar da emekliye sevk edilmeli... Millete kılıç çekip yanınıza kâr kalacağını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz! Her subay, Başkomutan Recep Tayyip Erdoğan ve milletin emrindedir.” diyerek nasıl bir sorun algıladıklarını sergilemiş oldu.
Bu, mesajda, “millete kılıç çekmek”ten bahsedilse de “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” demek, “Tayyip Erdoğan’a kılıç çekmek” olarak değerlendiriliyor.
Her subayın başkomutan olarak Erdoğan’ın emrinde olduğunu söylemek bunun göstergesi... Bu mantığa göre teğmenler, “Tayyip Erdoğan’ın askerleriyiz” dese sorun çıkmazdı ama asla “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diyemez!
***
Bu yazının yazıldığı saatte toplam dört teğmene ihraç talepleriyle ilgili savunma yapmaları için tebligat gitmişti.
TSK adına yapılan açıklamada ise “Mesele okunan yemin değil, emre uyulmaması. TSK’yı tartışmaya açıp itibarını zedelediler” denildi.
Oysa CHP’nin asker kökenli Genel Başkan Yardımcısı Yankı Bağcıoğlu’nun belirttiği gibi “Okunan metin, 1995-2023 yılları arasında Türk Silahlı Kuvvetleri’nde yemin metni olarak okunmuş ve 2023 yılında sebepsiz yere yönergeden çıkarılmıştır. Bu metni okuyan teğmenlere yönelik herhangi bir yazılı emir ya da yasaklama tebligatı yapılmamıştır. Metin, resmî tören bittikten ve devlet protokolü ayrıldıktan sonra, hizmet ve mesai saatleri dışında okunmuştur. Ne metinde ne de yapılan eylemde bir suç unsuru vardır. Metin, Atatürk ilkelerine ve anayasal değerlere bağlılığı ifade etmektedir. Ancak 6413 sayılı kanunun 20. maddesi kapsamında, bu teğmenlere ‘hizmete engel davranışta bulunmak’, ‘devletin ve TSK’nın itibarına zarar vermek’ ve ‘ağır suç ve disiplinsizlik teşkil edecek fiil ve davranışlarda bulunmak’ gibi mesnetsiz suçlamalar yöneltilmiştir. Soruyoruz: Bu itibar hangi davranışla zedelenmiştir? Ağır suç ve disiplinsizlik teşkil edecek fiil ve davranış nedir? Türk milletinin vicdanı bu sorulara yanıt beklemektedir.”
***
Bu soruşturma, askerî kurallara göre değil siyasi talimata göre başlatılmıştır. Siyasi talimatın hedefi de teğmenler değil Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini “Türk Milleti” temelinde oluşturan Atatürk’tür.
Abdullah Öcalan’ın Meclis’e davet edildiği bir dönemde teğmenleri cezalandırarak, Atatürk’ü yıkacaklarını zannediyorlar ama yanıldıklarını, kaybettiklerinde anlayacaklar!
İç cepheyi kim çökertiyor?
20 Kasım 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“İç cephe” tartışması, Tayyip Erdoğan’ın, 29 Ekim programında "Biz iç cepheyi sağlam tuttukça, ne terör örgütleri ne de onları besleyip semirterek üzerimize salan şer güçleri emellerine ulaşamayacaktır" demesiyle başladı.
“İç cephe” kavramını Türk siyasetinde ilk kullanan kişi Atatürk’tür. Atatürk, “Asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün memleketin, bütün milletin meydana getirdiği bir cephedir. Görünürdeki cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, yenilebilir. Fakat bu durum hiç bir zaman bir memleketi, bir milleti yok edemez. Önemli olan, memleketi temelinden yıkan, milleti esir ettiren iç cephenin çöküşüdür. Bu gerçeği bizden çok daha iyi bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için yüz yıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne kadar başarı da sağlamışlardır. Gerçekten, kaleyi içinden almak dışından zorlamaktan çok kolaydır. Bu maksadı gerçekleştirmek için içimize kadar sokulabilen bozguncu mikropların ve ajanların varlığını iddia etmek yerindedir.
Meclis'in zihniyeti, çalışmaları ve durumu, düşmana ümit verici olmadıkça iç ve dış cephelerimizin yerinden oynamasına imkân ve ihtimal yoktur." demişti.
***
Atatürk’e göre sorun Meclis’te düğümlenmektedir. Gerçekten de bugün Meclis’in bir bölümü, “Yeni Anayasa” diyerek rejimi yıkmaya çalışan siyasi partilerden oluşuyorsa, ancak bu siyasi gücü halkın millî ve dini duygularını istismar ederek elde etmişlerse ne olacak? Sorun budur.
Bugün iç cephe yerinden oynamışsa, sorumlusu, Meclis’te çoğunluğu oluşturan siyasi partilerdir, çünkü bu partiler, hem iç cepheyi hem dış cepheyi yerinden oynatmış ve düşmana ümit vermiştir.
Mesela, iktidarın emriyle başlatılan Ergenekon, Balyoz ve Askerî Casusluk davalarıyla “Türk ordusuna kumpas” kurulduğunu bugün herkes kabul ediyor. Bu davalar, düşmana ümit ve cesaret vermek değil miydi?
PKK ile masaya oturmakla başlatılan “çözüm süreci”nin “çözülme süreci” olduğunu yani “iç cepheyi yıkmak” anlamına geldiğini söyleyenler, bugün “Öcalan gelsin Meclis’te konuşsun” demeye başlamışsa bu durum iç cepheyi yıkmaz mı?
Bakınız, emekli Amiral Cihat Yaycı “İç cephe, etnik kimliklere özel statü verilerek değil; Türk ulusu çatısı altında sağlanabilir.' 'Anayasamızda Türkiye’de birden fazla halk olduğu tanımlanırsa, bu self-determinasyon riskini doğurur. Ulusal kimlik zedelenirse, ülkenin bütünlüğü tehlikeye girer.” diyor.
Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ da “İç cepheyi tahkim etmek için Öcalan’ı çıkarırsanız bırakın tahkim etmeyi ortada iç cephe kalmaz. Öcalan’ı Meclis’te konuşturmak, FETÖ’nün Meclis’i bombalamasından daha büyük bir manevi tahribat yaratır. Atatürk düşmanları ile iç cephe oluşturulmaz, millî birlik sağlanamaz. Çünkü Atatürk düşmanları özde Türk ve Türkiye düşmanlarıdır. Atatürk düşmanları ile ise sonuna kadar mücadele edilir. Millî birliği sağlamak, iç cepheyi güçlendirmek ancak bu mücadele başarı ile sonuçlanınca mümkündür.” diyor.
Yine, “camileri ahır yapacaklar” söylemiyle iç cephe ne hâle gelir? X mesajında Levent Mazılıgüney, "İç cephede sağlam kalabilmeye önem veren bir iktidar bloğu, bir toplumun yarısını diğer yarısı aleyhinde bu kadar ötekileştirebilir mi? Şeytanlaştırmanın, damgalamanın ve aşağılamanın bu derece sistematik bir hâl aldığı Türkiye’de iç cephe sağlam kalabilir mi? İç cephe, toplumun yarısı düşmanlaştırılarak güçlendirilmez” diyor.
***
Ayrıca, emeklisini ve çalışanlarını açlık sınırının çok altında ücretlere mahkûm eden bir iktidar, iç cepheye en büyük zararı vermiş olmuyor mu?
Milletin yeni doğan bebeklerini tasarlayarak öldürenlere yetki veren bir sağlık sistemiyle iktidar, iç cepheye en büyük zararı vermiş olmuyor mu?
Çocuklarını uyuşturucu çetelerine teslim eden bir sistemi devam ettiren kim? İktidar tedbir alsa, ülkede bir gram uyuşturucu üretilebilir mi, satılabilir mi?
Uyguladığı dış politika ile ülkenin etrafının terör ordularıyla kuşatılmasına yol açan, ülkeye milyonlarca yabancı kabul ederek nüfus yapısını değiştiren iktidar, iç cepheyi yıkmış olmuyor mu?
Nihayet “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” dediler diye teğmenlerini ordudan atmaya çalışan bir siyasi iktidar, iç cepheye saldırmış olmuyor mu?
Halkı uyandırıcı bilgi yaymak suçu!
21 Kasım 2024 00:01
Son Güncelleme: 21 Kasım 2024 16:25
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Eski AKUT Başkanı ve dünyaca ünlü dağcı Nasuh Mahruki, “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçundan başlatılan soruşturma kapsamında tutuklandı. Tutuklama gerekçesinde “kaçma şüphesi” bulunduğu ön sürüldü!
“Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu”, 2022 yılında, “Basın Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” ile Türk Ceza Kanunu’na 217’nci maddesinden sonra gelmek üzere şu şekilde eklenmiştir.
MADDE 217/A - (1) Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.
(2) Fail, suçu gerçek kimliğini gizleyerek veya bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlemesi hâlinde, birinci fıkraya göre verilen ceza yarı oranında artırılır.”
Anayasa Mahkemesi, maddenin, Anayasa’ya aykırı olduğuna dair başvuruyu reddetmiştir.
***
Konu, hukukçular arasında tartışılmaktadır, çünkü bir bilginin halkı yanıltıcı olup olmadığının anlaşılması için o bilginin doğru veya yanlış olduğunun ispatlanması gerekir.
Nasuh Mahruki, tutuklanmasına gerekçe gösterilen X mesajında, elektronik seçimlere geçiş hazırlığı yapıldığını, bu sistemde oy çalmanın çok kolaylaşacağını, iktidarın geçmiş seçimlerde ölülere bile oy kullandırdığını, sayısız yabancıya vatandaşlık dağıttığını, bu sebeple CHP’nin tedbir alması gerektiğini, YSK üyelerinin önceki seçimlerdeki uygulamalarıyla Anayasal düzeni hükümsüz bırakmaktan yargılanacağını ifade etmiştir.
* “Ölülere oy kullandırmak” konusu, FETÖ lideri Fetullah Gülen’in 12 Eylül 2010’da yapılan referandum için “gerekirse mezardakileri kaldırıp evet oyu kullandırın” şeklindeki mesajıyla gündeme gelmiş ancak bu konuda herhangi bir ceza soruşturması yapılmamıştır. Yani devlet, ölüler adına oy kullanılıp kullanılmadığını araştırmamıştır. Dolayısıyla, bu yöndeki iddianın halkı yanıltıcı bilgi olduğu iddia edilemez.
* Elektronik seçimler ABD’de uygulanmaktadır. Nitekim YSK üyeleri, sistemi ABD’de araştırdıktan sonra elektronik seçime geçilebileceğini açıklamıştır. ABD’de ise sistemin güvenilmez olduğuna dair itirazlar yapılmaktadır. Yani sistemin güvenilir olmadığı, dünya gündemindedir.
* İktidarın yabancılara vatandaşlık dağıtığı ise İçişleri Bakanları tarafından zaman zaman resmen açıklanmaktadır. Yani bilgi doğrudur.
* Öyleyse, Mahruki’nin halkı yanıltıcı bilgi yaydığı iddiası hiçbir somut veriye dayanmadığı için gerçeği yansıtmamaktadır.
Tam aksine, Mahruki’nin bu mesajla, halkı uyandırmaya çalıştığı söylenebilir.
Halkı uyandırmaya çalışmak ise “halk arasında endişe, korku veya panik yaratma saikiyle hareket etmek” olarak yorumlanamaz.
***
Mahruki de savcılık ifadesinde ‘’Benim gibi birçok sosyal medya kullanıcısı elektronik oylama yönteminin Türkiye için uygun olmadığı yönünde birçok paylaşım yapmıştır. Bu paylaşımları yapmamdaki amaç halkı yanıltarak kamu düzenini ya da kamu barışını bozmak olmayıp bilakis ülkede adil ve dürüst seçim yapılarak halkın da güvenini kazanmış olan seçim neticesinde iç cepheyi daha güçlü ve birleşmiş hale getirmektir. Üzerime atılı suçlamaları kabul etmiyorum, suç işleme kastıyla hareket etmedim’” ifadelerini kullandı.
Kararda, “14 Kasım tarihinde yakalama kararı düzenlenmiş olması ve 6 gün sonra savunmasının alınabildiği de gözetilerek kaçma ihtimalinin bulunduğu gerekçesiyle tutuklanmasına karar verildi" ifadesi de kullanıldı. Oysa yakalama kararı, Mahruki’ye tebliğ edilmemiş, bunun yerine, akşam vakitlerinde evine sivil polisler gönderilmiştir. Mahruki’nin evin önümde bekleyenlerin sivil polis olup olmadığın bilmesi mümkün değildir ve bu sebeple tedbirli davranmıştır. Hakkında yakalanma kararı olduğunu avukatı aracılığıyla beşinci gün öğrenmiş ve ertesi gün savcılığa giderek ifade vermiştir. Yani kaçma şüphesi yoktur! Öyleyse tutuklama kararı hukuka uygun değildir.
Kerkük’ten al haberi!
22 Kasım 2024 00:01
Son Güncelleme: 22 Kasım 2024 12:26
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Bugün “Abdullah Öcalan Meclis’te konuşsun” denilerek başlatılan sürecin, ne gibi sonuçlara yol açacağın anlayabilmek için Kerkük’te yaratılmak istenen oldu-bittiye bakmak gerekir!
Kerküklü Türkmen gazeteci Reşat Salihi, 19 Kasım’da yayınladığı mesajda, Kerkük’te ne yapılmak istendiğini şöyle açıkladı:
“Hepsi sistematik işliyor. İlk önce Kerkük’teki Nüfus ve Tapu Müdürlüklerini kundakladılar. Kerkük’ün Türklüğünü ispat eden belgeleri yaktılar. Kerkük’te Türklerin yaşadığı bölgelerde terör saldırıları ile insanları bezdirdiler. Türklerin göç etmesi için; terör olayları, katliam, fidye talebi, kaçırma ve işkenceler ile yıldırma politikasını yaptılar. Türk bölgelerine PKK, Peşmerge ve IŞİD teröristlerini sokup işgal etmeye kalkıştılar. Türkmenleri göç ettirip yerlerine, Suriye, İran ve Türkiye’den Kürtleri getirdiler. İmkân sağlayıp, memuriyet verip, arsalar dağıttılar, vatandaşlık verdiler. Şimdi nüfus sayımı ile asırlardır Türk yurdu olan Kerkük’ün kimliğini değiştirecekler.”
Mesaja bir yorum gönderen Mahir Şeki, Abdullah Öcalan’ın “Misak-ı Millîci” diye gösterilmesine de atıf yaparak “Amerikan tipi demokrasiye hazırlık! İçeride, ‘Misak-ı Millî sınırlarına yeniden kavuşacağız. Musul, Kerkük yeniden ‘Türk Yurdu Olacak’ masalları anlatılıp APO'yu çıkarma hazırlıkları yapılırken, gerçekte, işte bu Amerikan operasyonları yapılıyor işte...” dedi.
***
ABD’nin Irak’a saldırdığı 1990 yılından beri, “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmayalım” diyerek, ABD’nin gösterdiği “Kerkük-Musul’u siz yönetin” havucuna kanmamak gerektiğini söylüyorum...
Birinci çözüm sürecinin de konuyla ilgili olduğunu 30 Temmuz 2009 tarihinde, “İşler rayından çıkarsa her Türk bir ordu olur!” başlığı altında şöyle incelemiştim.
“Peki nedir mesele? Bizim açımızdan mesele çok açıktır. Çözüm süreciyle, Ergenekon davasıyla, Türkiye'nin Türk devleti olmaktan çıkarılması için zemin hazırlanıyor. Fakat bu tespiti biz yaptığımız zaman partizanlar üzerinde etkili olmuyor. İşte The Guardian gazetesinin köşe yazarı Simon Tisdall da ‘Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün aşınan ultra milliyetçi mirasına, şimdiye kadar en büyük darbe vurmak üzere olabilir. Türkiye'yi yaratan Lozan Antlaşması'ndan 86 yıl sonra Atatürk'ün şekil verdiği gömleğin gevşemesine yönelik karşı konulması zor baskılar büyüyor’ diyor.
Nedir Atatürk'ün mirası?
Millî devlet değil mi? İşte şimdi çözülmek istenen odur.
Amerika, Türkiye'nin gücünü hiçbir zaman hazmedememiştir. Öyle ki konu, İstiklâl Savaşı'ndan sonra Menderes'in, 1960'dan sonra da İsmet İnönü'nün önüne getirilmiştir. Meseleyi İsmet Paşa'ya ABD adına taşıyan DPT uzmanı Turgut Özal'dır. İsmet Paşa, Güneydoğu'da özel bir kalkınma modeli öneren Turgut Özal'a, ‘Tuğ da verelim mi?’ demiştir. ABD, 1965'te yeni Başbakan seçilen Süleyman Demirel'e Türkiye'nin bir Türk-Kürt federasyonuna dönüşüp dönüşemeyeceğini resmen sormuştur. Demirel konuyu Genelkurmay'ın gündemine getirince sert tepkiyle karşılaşmış ve konu kapanmıştır. Daha sonra aynı konu Kenan Evren'in ve Turgut Özal'ın önüne de konulmuştur. Özal'ın ‘federasyonu tartışalım’ sözünün arkasında bu Amerikan planı vardır. Dönemin Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay, Türkiye'nin Amerikan planları ile Kerkük ve Musul'a girmesini kabul etmemiş, baskı üzerine istifa etmiştir.
Bugün Türkiye'nin önündeki plan aynı plandır! Büyük Osmanlı haritası çizilerek yine Türkiye'ye Kerkük-Musul hedefi gösteriliyor. Fakat küçük bir şartla! Türkiye'nin üniter yapısının bozulması gerekiyor ki, Kuzey Irak'taki Kürt devleti Türkiye'ye katılsın! Zaman içinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile birleşerek, eski Amerikan Büyükelçisi Pearson'ın söylediği gibi Erzurum'dan Bağdat'a kadar uzanan bölge tek bir ekonomik bölge hâline gelsin! Ardından Barzani'nin İnternet sitesinde yazıldığı gibi, bu bölge ‘tek bir siyasi bölge’ hâline gelsin ve ‘Kuzey Kürdistan'daki işgalci Türk Ordusu’ buradan çekilsin!
Türkiye, Kerkük-Musul'u kazanacağım derken Doğu ve Güneydoğu Anadolu'yu kaybetsin. İşte tarihi fırsat dedikleri Amerikan planı budur.” (30 Temmuz 2009, Yeniçağ, Arslan Bulut)
***
Şimdi 2024 yılında, aynı proje tekrar sahneye konuluyor! ABD, Kerkük petrollerini Türkiye’ye bırakmamak için her türlü tedbir alıyor ama Türkiye’de Türk halkına hâlâ “Osmanlı gibi büyüyeceğiz” masalları anlatılıyor. Üstelik sadece Kerkük’ün değil, proje gereği Güneydoğu Anadolu’nun da nüfus yapısı değiştiriliyor!
..Millet cephesi tahkim edilecek” mi?
23 Kasım 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Nasuh Mahruki’nin tutuklanmasından sonra İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İsmail Saymaz ile Fatih Altaylı hakkında da "Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma" suçundan resen soruşturma başlatıldığını açıkladı.
İki gazeteci hakkında soruşturma açılmasından bir gün önce İletişim Başkanlığı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi'nden yapılan açıklamada, “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Bahçeli’ye MHP’li vekillerle ilgili bazı görüntüler izletti iddiası doğru değildir” denilmişti.
Başsavcılığın açıklamasına göre soruşturmanın MHP’den istifa ettirilen milletvekilleri ile ilgili görüntülerin Erdoğan tarafından Bahçeli’ye izlettirildiği iddiasıyla ilgili olduğu belli.
Bana sorarsanız, yanlış olduğu resmen açıklanan bir iddia için artık soruşturma açmaya gerek yoktur. Bunun yerine MHP milletvekillerinin istifa ettirilmesinin sebebi soruşturulmalıydı ama Adalet Bakanı bu yönde bir soruşturma bulunmadığını açıkladı!
Altın kaçakçılığı iddiasına ise cevap veren bile yok...
***
Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, eski CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun siyasi yasak talebiyle yargılandığı Cumhurbaşkanı’na hakaret davası hakkında da konuştu:
"O soruşturmaların içinde nasıl, hangi sözler nedeni ile açıldığına bakmak lazım. Cumhurbaşkanımıza karşı ağza alınmayacak sözler bunlar. Mitinglerdeki konuşmalarda cumhurbaşkanımıza ağza alınmayacak, halkın kabul etmeyeceği konuşmalardan dolayı soruşturmalar açıldı.
Mersin'deki dava için Ankara'daki mahkemede ifadesi alınacak. İfadelerin suç teşkil edip etmediğine yönelik yargımız karar verecek. Hakaret ile bir yere varılamayacağının en güzel örneği. Yine hakaretlerine devam ediyor. Milletimiz karalama siyasetine hayır diyor. Bunu örnek alırlarsa onların da sonu eski genel başkan gibi olur. Bundan sonra siyasetçilerimizin suç teşkil eden ifadeler değil yapıcı siyaset yaptıklarında kazançlı çıkacaklarını ifade ediyoruz. Kılıçdaroğlu ile ilgili 9 dava ve 5 soruşturma var. Konuşmaların hakaret teşkil edip etmediğine yönelik dosyalar. Yargıyı rahat bırakalım. Türkiye bir hukuk devleti... Suç unsuru olup olmadığına karar verecek olan bağımsız yargıdır."
Tunç “karar yargının” diyor ama dava, sanki mahkûmiyetle sonuçlanmış gibi bütün muhalefete, “sonları eski genel başkan gibi olur” diye gözdağı vermiş oluyor!
Kılıçdaroğlu’nun avukatları da “Adalet Bakanı, görülmekte olan bir dava ile ilgili olarak yargı görevlilerine açıkça telkinde bulunma cüretini gösteriyor” diye açıklama yaptı.
***
Bütün bunları yapılırken, iktidar her gün cumhuriyetin temel niteliklerini aşındıracak bir faaliyet sergiliyor. Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, laiklik ilkesini savunanların camileri ahıra çevirmek istediğini iddia ederek, halk arasında kin ve düşmanlık tohumları ekiyor ama sorgulayan resmî bir makam yok...
İç ve dış politikada büyük bir savrulma var. Devlet Bahçeli, Öcalan’ın “terör örgütünü lağvetmek için” Meclis’te konuşmasını istedi, bu girişime “devlet aklı” denildi. Sonra da “İmralı’dan canlı yayın yapsın”a gelindi. Zaten CHP Genel Başkanı Özgür Özel de “Öcalan, yapacaksa İmralı’dan açıklama yapsın” demişti... Özel, ayrıca “Bahçeli, en son söylenecek sözü en baştan söyleyince MHP tabanından da büyük tepki gördü” deyiverdi.
Yani söze bir itirazı yok da zamanlamasına var!
***
Diğer taraftan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında da kendisine “ahmak” diye saldıranlara aynı kelimeyle cevap verdi diye siyaset yasağı istenen dava devam ediyor.
İktidar, rejimi değiştirmek için bir proje uyguluyor. Gerekirse geri adım da atıyor ama ertesi gün başka adımlarla Cumhuriyeti yıpratmaya devam ediyor. Buna karşı, muhalefetin bir projesi yok! Güç birliği çalışmaları var ama yetersiz.
Ekrem İmamoğlu’nun “Biz, belediyelerimize ve millet iradesine karşı atılan adımları, birbirinden kopuk, tekil vakalar olarak görmüyoruz. Milletimiz de bunu böyle görmemelidir. Bunlara karşı mevzi direnişiyle de yanıt veremeyiz. Bu organize kötülüğe karşı yanıtımız da topyekûn olmalıdır. Milletimiz, bu konuda en ciddi şekilde bilinçlendirilmelidir. Vatandaşlarımızla ama pazarda ama çarşıda ama birebir evlerde ziyaret ederek, hizmetlerimizi yaparken onları bilinçlendirerek, birlik ve beraberliğimizi her zamankinden daha güçlü bir seviyeye taşıyarak, kesinlikle güçlü bir millet cephesi tahkim edilecektir. Ve o milletin oluşan o demokratik ve güçlü cephesi, bugünkü organize kötülüğe karşı mutlak bir zafer elde edecektir” diye açıklaması var ama bu yönde atılmış bir adım henüz yok... Erken seçim de yaklaşıyor...
Eğitim’de, AKP’nin “arkaik” cemaat modeli!
25 Kasım 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İstanbul-Bahçelievler'deki “bir otelde” düzenlenen 24 Kasım Öğretmenler Günü ve Öğretmen Atama Programı'na Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da katıldı ve "Eğitim öğretim alanında ülkemizde köşe başlarını tutmuş ideolojik çevrelerin her türlü değişime, yeniye ve yeniliğe ayak diremeleri meşhurdur. Aynı aktörlerin Türkiye Yüzyılı Maarif Modelimizi sabote etmek için yine devrede olduğunu görüyoruz. 2024 Türkiye'sine halen vesayet dönemlerinin merceğinden bakan, değişime kapalı, dünyadan ve hayatın dinamiklerinden kopuk bu arkaik zihniyetin evlatlarımızın ufkunu karartmalarına müsaade edemeyiz." dedi.
Erdoğan, bu konuşmayla, Cumhuriyetin başından itibaren sürdürülen millî eğitim politikalarını “vesayet döneminin arkaik zihniyetinin ürünü" olarak göstermiş oluyor!
***
“Arkaik dönem”, Yunanistan tarihinde M.Ö. 8. yüzyıldan M.Ö. 480'deki ikinci Pers saldırısına kadar olan bir dönemdeki sanatsal gelişme dönemini belirtmek için kullanılır. “Arkaik”, aynı zamanda eskiye ait inanış ve düşünceleri, ilkel toplulukları anlatmak için kullanılan bir kelimedir.
Peki Cumhuriyet tarihinde arkaik kavramına uygun bir eğitim öğretim dönemi var mıdır?
Mesela Tayyip Erdoğan’ın çocukluğundan itibaren aldığı eğitim-öğretim modeli arkaik midir? Öyleyse nasıl Cumhurbaşkanı olabilmiştir?
Bizler aynı dönemin çocuklarıyız. Türk Eğitim modeli sonradan gittikçe bozulmasına rağmen, özellikle Atatürk döneminde dünyanın en iyi eğitim-öğretim modeliydi. Öyle ki dünyaca ünlü kimyacı Oktay Sinanoğlu liseyi bitirip gittiği ABD’deki Missouri Üniversitesi’nde ilk üç sınıfı sınavla geçip dördüncü sınıftan başlamıştı. Sinanoğlu, Türkiye’de lisede aldığı eğitimin, ABD’deki lisans eğitimi seviyesinde olduğunu, bu sayede üç sınıf birden atladığını anlatırdı.
Cumhuriyet tarihinin eğitim-öğretim alanındaki en kötü dönemi, son 22 yıllık Tayyip Erdoğan dönemidir. Devlet okullarında yeterli personel alınmadığı için artık temizlik bile yapılamıyor! Başka söze gerek var mı?
***
Bugünkü Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin ise nasıl bir eğitim-öğretim modeli uyguladığını, cemaat ve tarikatların okullara girmesini sağlayan protokollere yönelik eleştirileri cevaplamak üzere Meclis Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada şöyle açıklamıştı:
“Sizin ‘tarikat, cemaat’ dediğiniz, bizim ‘STK’ dediğimiz yapılarla toplasanız 10 tane protokolümüz vardır. Ben bu protokollerle bize destek olanlara da teşekkür ediyorum. Onlarla protokol yapmaya da devam edeceğiz...”
Oysa Yahudilik, Hristiyanlık veya İslam dini temelinde kurulan bütün tarikatlarda, cemaatlerde eski Mısır etkileri vardır. Eski Mısır'ın da İran'ın, Hindistan'ın veya Uzak Doğu'nun etkisinde kaldığına dair tespitler vardır. İslam dininde ise ruhbanlık, "Allah''a şirk koşmak”tır ama buna rağmen İslam adına, hatta Allah adına hareket edenler her devirde faaliyetlerine devam etmiştir.
Tarikat ve cemaatler, Tanrı adına kendini yetkili kılmak isteyenlerin başvurduğu arkaik dönemden de eski, insanları kullanmak ve itaat ettirmek için kullanılan araçlardır.
Bugün tarikat ve cemaatlerin okullara sokulmasını sağlayanların, kendilerinden hemen önceki dönemi arkaik olarak nitelendirmesi, herhalde bir çeşit yansıtma yönteminin ürünüdür.
***
Erdoğan bir de Türkiye'nin geleceği açısından böylesine hayati bir meselenin ideolojik kavgaların ve günlük siyasi polemiklerin mezesi hâline getirilmesinin yanlış olduğunu belirterek “Biz eğitim öğretim meselesini siyaset üstü tutmaya özen gösteriyoruz.” dedi.
Oysa, eğitim-öğretimi ideolojik kavgaların, günlük siyasi polemiklerin mezesi yapan, “Sizin anladığınız laik şu; 1940’lı yılları hatırlayın, camilerin kapısına kilit vurmak, camileri ahıra çevirmek, vatandaşın Kur’an’ı Kerim öğrenmesini yasaklamak. Sizin laiklikten anladığınız şey bu. Siz bunları laikliğin gereği olarak yaptınız. O zaman sizin laiklikten anladığınız şeyle benim anladığım şey aynı değil.” diyerek tarihî yalanları gerçekmiş gibi anlatan Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’dir...
Geçmişte sapkın tarikat ve cemaatlere yapılan operasyonları, Kur’an öğretmeye dönükmüş gibi göstermek, camilerin kapısına kilit vurulduğunu veya camilerin ahıra çevrildiğini iddia etmek, tam da arkaik dönem mantığının ürünüdür.
Herodot, arkaik dönemde, Atina’da, kendisini Tanrı olarak ilan edenlerin düştüğü komik durumları anlatır! Bugün de her biri Tanrı’ya aracılık yapmak iddiasındaki arkaik dönemlerden kalma tarikat ve cemaatleri okullara sokmak, “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” olarak anlatılıyor!
.AKP’ye yar olmayan belediyeyi yaşatmam!”
26 Kasım 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan, 22 Nisan 2008 günü yaptığı konuşmada, muhalefetin, her konuda ret cephesi hâline geldiğini, bunun, "Bana yar olmayanı, kimseye yar etmem anlayışı" olduğunu belirterek, "Bu, iktidarın su içme ihtimali olan her kuyuya zehir atma gayretidir." demişti...
Aradan 16 yıl geçti, CHP yerel seçimlerde birinci parti oldu ve 420 belediyede yönetimi devraldı. AKP’yi iktidar yapan sürecin en önemli ayaklarından biri de belediye hizmetleriydi; CHP de şimdi belediye hizmetleri sayesinde birinci parti olma durumunu koruyor...
***
AKP iktidarı, CHP’nin yükselişini durdurmak için CHP’li belediyelerin hizmetlerini durdurmaya karar verdi. “Bana yar olmayan belediyeyi hizmet edemez duruma getiririm” düşüncesiyle harekete geçtiler.
AKP, ilk olarak Köy Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’ni Meclis Başkanlığı’na sundu. Teklife göre yerel yönetimlerin imar yetkileri Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na devrediliyor. Ayrıca, yatırımları hızlandırma bahanesiyle rüzgâr ve güneş enerji santralleri de yapı denetiminden çıkarılmak isteniyor.
Kanun teklifine dair Halk TV'ye konuşan CHP Ordu Milletvekili Seyit Torun, “Bütün imar yetkileri Saray'a devrediliyor ve Erdoğan'ın haberi olmadan bir parselin dahi farklı olması mümkün değil. Bu yerel yönetimlerin imar yetkisinin gaspıdır. Kıyılar zaten tarumar edildi, Ormanlık alanlar, meralar tamamen madenlere terk edildi. Rant oluşturuldu. Ülke her anlamda talan ediliyor. Şimdi de belediyelerin, imar yapma hakkı ellerinden alınıyor.” dedi.
Nokta operasyonlar da yapılmaya başlandı. Efes Selçuk Belediyesi’ne ait, Meryem Ana Evi otopark gelirleri, belediyeden alınıp Tarım ve Orman Bakanlığı’na devredildi! Efes Selçuk Belediye Başkanı Filiz Ceritoğlu Sengel, “Hadi gelin çıkarın bizi buradan. Bizim olan bizde kalacak. Kalmıyorsa da kimseye yar etmeyecek Efes Selçuk halkı” dedi.
Derken Millî Eğitim Bakanlığı belediyelerin açtığı kreşlerde eğitim-öğretim yapılamayacağına kreşlerde bu yöndeki faaliyetlerin engellenmesine, yeni kreş açılmasına izin verilmemesine dair bir yazı yazdı. İletişim Başkanlığı ise “kreşler kapatılacak” haberlerinin doğru olmadığını açıkladı. İyi de faaliyetlerin önlenmesine ve yenilerine izin verilmemesine dair resmî yazı var.
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, konuyla ilgili olarak "Bu akıl tutulmasıdır, ne yapacağını şaşırmaktır. Allah bunlara akıl versin" dedi. İmamoğlu, "Senin yazın vız gelir tırıs gider. Hadi gel de kapat. Cesaretin varsa bekliyorum" diye konuştu.
Cumhuriyet Halk Partisi Parti Meclisi Üyesi Ali Haydar Fırat da “Utanmasalar kreşleri doğrudan tarikatlara devredin diyecekler… Ne kreşleri kapatırız ne de çocuklarımızı size emanet ederiz…” diye açıklama yaptı.
Eğitim-İş Genel Özlük-Hukuk ve TİS Sekreteri Yeliz Toy ise, “Millî Eğitim Bakanlığı kamusal görevinden kaçıyor, belediyelere kreş açmayı yasaklıyor ama Diyanet'e serbest. Vakıf görünümlü tarikat-cemaatlerin açtığı ‘Sıbyan Mektepleri’ne de...'' dedi.
***
Bitmedi... İstanbul Valiliği, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü dolayısıyla Taksim’de eylem çağrıları yapıldı diye Taksim’e kitlelerin akın etmesini önlemek için metroyu kısmen kapattı. Yenikapı-Hacıosman Metro Hattı’nın Haliç, Şişhane, Taksim, Osmanbey ve Şişli/Mecidiyeköy istasyonları ile F1 Taksim-Kabataş Füniküler Hattı bir süreliğine kapatıldı. Kabataş-Bağcılar Tramvay Hattı’nda ise Kabataş-Eminönü arası kapatıldı!
Bebekleri katleden sağlık sistemini kuran da aynı iktidar...
***
“Böyle bir ortamda en iyisi futbolla meşgul olmak” diyen gençler olabilir ama o konuda da Mustafa Denizli’nin ciddi bir uyarısı var:
Her kulüpte 14 yabancıya izin verilmesi nedeniyle Türkiye'deki gençlerin futbola ilgisinin kaybolmaya başladığını belirten Denizli, "Millî takımda oynayan futbolcuların bir kısmı kendi takımında oynamıyor. Genç futbolcular ‘önüm kapalı’ diyor. Böyle bir transfer politikası olan ülkede gençlerin umudu azalmaya başlar. Türk futbolunun büyük başarılar kazandığı dönemdeki yabancı sayısının 3 olduğunu unutmayın" ifadelerini kullandı.
Belediyelerin imar yetkisini gasp etmeye, kreşleri bile kapatmaya çalışan, eylemleri önlemek için metroyu kapatan, bir belediyenin otopark gelirine bile göz diken iktidar, yetenekli gençlerin, futbolla hayatını kurtarma ümidini bile yok etti...
Amerikan İslâmı’nın yeni kıblesi!
27 Kasım 2024 00:01
Son Güncelleme: 27 Kasım 2024 17:03
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Jennifer Lopez ve Celine Dion, S. Arabistan’ın başkenti Riyad’da mayo veya gecelik benzeri kıyafetlerle konser verdi.
Lopez'in ardından devam eden konserlerde şarkıcı ve dansçıların, Kâbe'nin dijital görüntüsü önünde “performans” sergiledikleri görüldü.
Sosyal medyadaki tepkiler dışında, Türkiye dâhil İslâm dünyasından resmî düzeyde hiçbir ses çıkmadı.
***
Türkiye’de her konuda fetva veren Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan da herhangi bir açıklama yapılmadı. Buna karşılık, başkan yardımcılığı ve başkanlık dönemlerinde Vatikan’ın Türkiye’deki “dinler arası diyalog”, “İbrahim Yolu” gibi faaliyetlerine fikrî desteğiyle hatırladığım eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, bir açıklama yaptı ve şöyle dedi:
“Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da, İslam’ın hiçbir değeriyle bağdaşmayan bir eğlence festivalinde, Kâbe silüetinin tahkir edici basit bir sahne dekoru olarak kullanılması ve bunun birkaç kez tekrarlanması, bütün müminleri derinden yaralamıştır.
Müslümanların en yüce şiarının, bu tür gayr-i meşru ve gayr-i ahlaki etkinliklere alet edilmesi, kelimenin tam manasıyla İslam’ın harimi ismetini ihlaldir.”
Trabzon İstiklal gazetesinin ilahiyatçı yazarı, Ali Değermenci ise “Konser adı altında Kâbe’ye yapılan menfur hakaret!” başlıklı yazısında “Ne hazindir ki günümüz şartlarında Müslümanlar hem İslam’ın şahs-ı manevisini hem de bizzat kendilerinin can, mal, namus emniyetlerini hedef alan akıl almaz saldırılara maruz kalıyorlar. Bu saldırıların biri bitmeden bir başkası başlıyor. Son bir yıldır bunların en fazla can yakanı, insanlık değerlerini en fazla ayaklar altına alanı Gazze olayları idi. Şimdi ise ‘itikâdî boyut’ taşıması sebebiyle, saldırı manasında Gazze olaylarından daha da ileri, tarih boyunca bir benzeri görülmemiş yeni bir hadiseyle karşı karşıyayız.” diyerek bu sürecin, S. Arabistan ve Körfez ülkelerinin İsrail ile yaptığı İbrahim Anlaşmalarıyla başladığını belirtti.
Değermenci, “İbrahim Anlaşmaları dinlerarası diyalogun siyasi ve kültürel uygulamasıdır. Bu süreçte Suudi Arabistan yönetimine yüklenen misyon, hem dinlerarası diyalogu hayata geçirmek hem de son asırlarda ısrarla gündeme getirilen tevhid-i edyan, yani dinlerin birleştirilmesi projesine katkı sunmaktır.
Hatta bunun için yine Riyad’da Kâbe’ye alternatif olarak, Kâbe’den 26,5 kat büyük “İbrahim Evi” adı verilen bir bina yapılması planlandığı haberi de basına yansımıştı.
Bu saldırının doğrudan İslam’ı tahrip, tahrif ve tahkir için yapıldığında şüphe yoktur. İslam dünyasından ciddi bir tepkinin gelmemesi son derece kahredicidir.
Türkiye’de ise Mescid-i Aksâ’yı ‘kırmızı çizgimiz’ diye tanımlayan idareciler, acaba Allah’ın evi olan Kıblemiz Kâbe’ye yapılan bu aşağılık hakaret karşısında ne düşünüyor?
Böyle vahim bir saldırı karşısında suskunluk, İslam dünyasının kimlik ve şahsiyetinin yok olduğu manasına gelir. Bu da İslam düşmanlarının İslam coğrafyasını işgal iştihasını kabartır” dedi.
***
Aslında bu olay, “Her şey aslına rücu eder” sözünün ispatıdır. Orta Doğu için her şeyin aslı, Amon-Ra dinidir... Bu sebeple, Kâbe’yi bile İslam’ın değil, Amon-Ra dininin kıblesi hâline getirdiler.
Neden Amon-Ra dini dediğimi fazla açmak istemiyorum ama şu kadarını belirteyim ki insanoğlu başlangıçta ana rahmine tapıyordu; şimdi de durum pek değişmiş değil...
Türkiye’de ise başörtüsü, türban, imam-hatip diye yola çıkarak halkın dini duygularını istismar ederek iktidar olanlardan da muhalefetten de ses çıkmadı!
Oysa bu olay, Haçlı ordularının 1204 yılında İstanbul’u işgal ettiklerinde, Ortodoksların kutsal mabedi olan Ayasofya’da dansöz oynatmaları ve kürsüye çıkardıkları bir fahişeye şarkı söyletmeleri gibi bir işgal operasyonudur.
Öcalan’a maaş da bağlanabilecektir!
28 Kasım 2024 00:01
Son Güncelleme: 28 Kasım 2024 14:45
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan, AKP Genel Başkanı olarak parti grubunda, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin terör örgütü başı Abdullah Öcalan’a yaptığı “Meclis’e gelip Dem Parti grubunda konuşsun, terör örgütünü lağvettiğini açıklasın” çağrısı hakkında açıklamalar yaptı.
Bahçeli, çağrısını, “Dem Partililer, İmralı’ya giderek Öcalan ile görüşsün”e çevirdi ama Erdoğan yine de “Milletimizin 15 Temmuz gecesi hainlere verdiği direnişle kurduğu bu ittifak nice badirelerden geçerek bu günlere geldi. MHP Genel Başkanı Sayın Bahçeli'nin yaptığı cesur çağrı cumhur ittifakına şaşı bakanların iştahını kabarttı. Yine hüsrana uğradılar. 14 Kasım'daki görüşme dahil her istişaremizde pek çok konuyu samimiyetle ele alıyoruz. Ülke ve millet hayrına olan her meselede Sayın Bahçeli ile tam mutabakat halindeyiz. Çağrısına ortağız. Sayın Bahçeli cesur ve ezberleri bozan teklif ortaya koydu. Biz de cumhurbaşkanı olarak bu meseleyi siyasi, bölgesel sonuçları ile tüm yönleri ile ele alıyoruz. Hiçbir detayı atlamadan devlet ciddiyeti ile büyük hassasiyet ile yürütüyoruz. Kumarbazlar gibi el artırıyorum diyerek değil titizlik ve soğukkanlılıkla yapıyoruz. Türkler ile Kürtler arasına örülen terör duvarını yıkıp atacağız. Evlatlarımıza terör destekli siyasetin olmadığı bir Türkiye teslim edeceğiz. Bu hedefimizde samimiyiz kararlıyız. Kimleri arkalarına alırlarsa alsınlar sınırlarımızda bir terör yapısı kurulmasına izin vermeyeceğiz. Bunları yaparken ülkemizi terör yanlışından kalıcı olarak kurtaracak alternatifleri gündemimizde tutacağız. Terörsüz Türkiye idealini inşallah gerçekleştireceğiz.” dedi...
***
Erdoğan, AKP-MHP ittifakının 15 Temmuz 2016’dan sonra kurulduğunu söyledi ama Bahçeli’nin “3 Kasım’da erken seçim” diyerek 2002 yılında AKP iktidarını başlattığını, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasını Bahçeli’nin sağladığını, 15 Temmuz’dan sonra ise Anayasa’nın Tayyip Erdoğan’a uydurulması sürecini Bahçeli’nin yönettiğini hatırlarsak, 2002 yılından 2016’ya kadar da örtülü bir ittifakın mevut olduğunu söyleyebiliriz.
Son olarak Erdoğan’ın dördüncü defa Cumhurbaşkanı seçilmesi için de yine Bahçeli’nin gerekli değişikliklerden bahsettiğini de bu tabloya ekleyelim...
***
Öcalan konusuna gelince...
Yakalanıp getirilirken, Türk hava sahasına girildiğinde bir Özel Kuvvetler subayının "Abdullah Öcalan, memlekete hoş geldin" sözlerine, "Ben ülkemi severim. Annem de Türk'tü. Bir hizmet imkânım olursa yaparım. Onun dışında bana bir şey söylemeyin. Hizmet gerekirse yaparım. Türkiye'ye dönünce hizmet edeceğim. Fırsat verirseniz, hizmet ederim." diye cevap veren Abdullah Öcalan, İmralı’da Albay Hasan Atilla Uğur tarafından sorgulanırken de "Hiçbir milliyetçi Türk hatta kendini benden daha iyi Türk saymasın. Benim ilk üyeliğim Ülkü Ocakları'nadır, Daha önce Ülkü Ocakları'na hem de Komünizmle Mücadele Derneği'nin seminerlerine gidiyordum. Büyük Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ne hizmet etmek acılarımı biraz olsun hafifletecektir. Türk ulusu ağacın asıl köküdür. Kürtler büyük bir daldır. Doğu'daki halkın cumhuriyetin taze kanı haline getirilmesi söz konusu... Devlet bana hizmet imkânı versin, inanılmaz girişimler ortaya çıkacak. Milyonlarca insanın gücünü (Kürtlerin) ilaç gibi kullanacağız diyorum tekrar... Amerika’nın bütün meselesi, Barzani ve Talabani’yi devlet haline getirmektir. Asıl prensleri Barzani’dir, aynı İsrail’in prensi olduğu gibi. Talabani ve Barzani maşadır. Şimdi benim durumumdan sonra Amerika’nın en büyük yatırımı bunlara olacak ve Türkiye için tehdit bana göre daha da büyüyecektir. Bunların oyunlarını boşa çıkarmak için ben hizmete hazırım, örgütü sizin uygun göreceğiniz şekilde bunların üstüne yöneltebilirim." gibi söylemlerde bulunmuştur.
***
Açıkça görüldüğü gibi Öcalan, “vatana hizmet”ten bahsetmektedir! Öcalan, “sınırlarımızda bir terör yapısının kurulması”nı önlerse, yani vatana bu hizmeti yaparsa, “umut hakkından yararlanabilecektir” imkânı şöyle dursun, 3292 sayılı “Vatani Hizmet Tertibinden Aylık Bağlanması Hakkında Kanun” gereği, kendisine maaş da bağlanabilecektir!
“Vatana hizmet etmenin karşılığı kuru bir maaş mıdır? İmralı’da tutmak, kaç maaşa denk geliyor?” diye sorulabilir... Öcalan da zaten, “Benim için en güvenli yer İmralı’dır” demektedir ama ilgili kanuna göre “Türkiye Cumhuriyeti yararına menfaat gözetmeksizin hizmet edenlere” Cumhurbaşkanlığı kararıyla aylık bağlanabilmektedir.
Öcalan böylece bu maaşla, Mehmet Uçum’un dediği gibi “şehit aileleriyle” ayda bir “kahvaltı” da yapabilecektir!
“Bu yazı kara mizahtır” diyeceksiniz; doğru ama Öcalan’ın Meclis’te konuşma yapması nedir?
Konu İslâm dini değil İslâm coğrafyasıdır!
29 Kasım 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“Amerikan İslâmı’nın yeni kıblesi!” başlıklı yazımda Jennifer Lopez ve Celine Dion’un, S. Arabistan’ın başkenti Riyad’da mayo veya gecelik benzeri kıyafetlerle konser vermesi ve şarkıcı ve dansçıların, Kâbe'nin dijital görüntüsü önünde ve üstünde “performans” sergilemesini, Haçlı ordularının 1204 yılında İstanbul’u işgal ettiklerinde, Ortodoksların kutsal mabedi olan Ayasofya’da dansöz oynatmaları ve kürsüye çıkardıkları bir fahişeye şarkı söyletmelerine benzetmiş ve “Bu bir işgal operasyonudur.” demiştim.
Sosyal medyada yazıya destek mesajlarının yanında, “Arap dinini Arap’a karşı mı savunuyorsun” gibi veya “Sen putçu değil misin? Müslüman mı oldun?” gibi tepkiler de geldi...
***
Putçuluktan bahseden kişi herhalde Atatürk çizgisini veya Türkçülüğü putçuluk olarak kabul ediyor. Konuya “Arap dini” diye bakanlar ise şartlı bir refleks gösteriyor...
“Şartlı refleks” derken hakaret kastım yok.
Konu, benim inançlarım değildir; konu, İslam dininin savunmasını yapmak yahut yapmamak da değildir. Konu, İslam ülkelerinin sahip olduğu toprakların işgal edilmesidir.
Burada siyasi bir projeden bahsediyoruz ve konunun doğru anlaşılabilmesi için İslam dışından, Haçlı Seferleri’nden örnek vererek, işgalcilerin öncelikle işgal ettiği ülke halkının kutsallarına hakaret ettiğini hatırlatıyoruz. Haçlı Seferleri’ni yapanlar, Katoliklerdi... Katoliklerin İstanbul’da Ayasofya’yı kirleterek aşağıladıkları toplum ise Ortodokslardı. Asıl hedefleri ise Kudüs’e ulaşarak, bölgeyi tamamen işgal etmekti. Sonraki Haçlı seferleri göstermiştir ki işgalciler için Ortodokslar ile Müslümanlar arasında bir fark yoktu.
Kâbe’nin kirletilmesinin hedefi de Müslümanları aşağılayarak dirençlerini kırmak, böylece coğrafyadaki hâkimiyetlerini hızlandırmaktır.
***
Tabii bu tespite de “İslam ülkeleri zaten işgal altında değil mi?” eleştirisi yapılabilir. Oysa ben sadece sömürüden değil, fiili işgalden söz ediyorum!
İşte Gazze’de başlayan, Lübnan’da sürdürülen, bugünlerde Halep ve çevresine yönelik saldırılarla devam eden işgaller, Afganistan, Irak, Suriye ve Libya işgalleriyle birlikte değerlendirilirse, buna Arap Baharı ve “22 İslâm ülkesinin haritası değişecek” diye resmî açıklamalarla desteklenen Büyük Orta Doğu Projesi de eklenir ve Irak ile Suriye’nin kuzeyindeki işgalin devam ettiği de hatırlanırsa, bu tür saldırıların asıl hedefinin toprak işgali olduğu anlaşılabilir.
Toprak işgalinin sebebi de İslam ülkelerindeki bütün zenginliklerini elde etmektir.
İşgal operasyonlarından önce “dinler arası diyalog”, “İbrahim Yolu” gibi projelerle Türkiye coğrafyasının hedeflendiğini; yine “Abraham anlaşması”, “İbrahim evi” gibi projelerin de bütün Orta Doğu’ya el koymanın, Orta Doğu’yu fiilen teslim almanın alt yapısını oluşturmak için tasarlandığını açıklamaya gerek bile yoktur.
Konu, sadece İslam dini değil bütün dinlerin melezleştirildiği yeni dünya dini tasarımdır...
Bu tasarımlarla hedeflenen ise insanları barış içinde yaşatmak değil dünya nüfusunu azaltmak ve “tek millet, tek dil, tek din, tek vatan ve tek devlet” hedefine ulaşmaktır.
***
“İslâm” kelimesinin kullanıldığı her yazıda bütün bu projelerden bahsetmek mümkün değildir. O hâlde yeterli bilgisi olmayanların, dünyaya kendi dar pencerelerinden bakarak, konuyu din veya inanç tartışmasına indirgemesi, o projelere hizmet amacı taşımıyor ve içtenlikle yapılıyorsa cahilliğin eseridir. Bu da yobazlığın bir başka çeşididir. Yobazlığın ana sebebi cahilliktir.
Burada bir bilgiçlik taslamıyorum. Eldeki somut verilere göre dünyayı, olayları anlamaya ve anlatmaya çalışıyorum. Kimseye dini inanç veya ideoloji tavsiyesinde de bulunmuyorum.
Hür yaşamak için hür düşünen bir toplum olmak gerekir. Hür düşünebilmek için hareket noktasının doğru olması gerekir. Doğru noktadan hareket ise her türlü önyargıdan ve kurtulmakla mümkün olabilir.
Halep oradaydı da HTŞ neredeydi?
30 Kasım 2024 00:01
Son Güncelleme: 30 Kasım 2024 16:52
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
HTŞ denilen örgüt, Halep kırsalına saldırdı, 40 köyü ele geçirdi ve şehir merkezine girdi.
HTŞ nedir, nerede üstlenmiştir, arkasında kim vardır?
***
HTŞ, tıpkı El Kaide ve IŞİD gibi ABD istihbaratının kurduğu, İsrail ile ilişkisi bulunan ve Suriye’nin İdlib şehrinde üstlenen bir terör örgütüdür.
Türkiye ile Rusya, İdlib’deki bu yapılanmayı 2008’in Eylül ayında, Soçi mutabakatında silahsızlandırmaya karar vermiş ve bu görev Türkiye tarafından üstlenilmişti. Ancak Türkiye anlaşmanın gereğini yerine getirmedi...
İki yıl sonra ABD derin devletinin uzantısı olan Uluslararası Kriz Grubu, 29 Şubat 2020 analizinde “Rusya ve Türkiye, HTŞ dâhil İdlib’de çatışan taraflar arasında ateşkes ilan etmeli, İdlib’in ana yollarını açmak için adım atmalıdır.” denildi
Ardından 5 Mart 2020’de, Türkiye ile Rusya, Moskova mutabakatını imzaladı. Moskova mutabakatında Uluslararası Kriz Grubu’nun iki talebe de kabul edildi. Yani ateşkes ilan edildi ve bahsedilen yolda da güvenliği Türk ve Rus askerlerinin sağlaması kararlaştırıldı.
Aslında ABD’nin görüşleri Moskova mutabakatında karara bağlanmıştı. Biz o zaman yaptığımız yorumda “Moskova mutabakatıyla, İdlib’e hâkim olan HTŞ örgütünün güvenliği sağlanmıştır. Bu konuda ABD ile Rusya arasında gizli bir mutabakat mı vardır? Bu konunun devlet tarafından araştırılması gerekir” demiştik.
***
HTŞ, bir süre M-4 Karayolu’nun güvenliğini sağlayan Türk ve Rus askerlerine taciz ateşi açtı. Sonunda yolda Türk ve Rus askeri kalmayınca aradan dört yıl geçtikten sonra İsrail’in Lübnan ile imzaladığı ateşkes anlaşması yürürlüğe girer girmez, HTŞ, aynı yolu kullanarak İdlib’in kuzey doğusunda bulunan Halep’e doğru, saldırıya geçti...
HTŞ’nin gücünü 6 yıl boyunca muhafaza ederek Halep’e saldırması, Türkiye’nin 6 yıl önceki Soçi mutabakatının gereğini yerine getirmemesi sayesindedir.
Çünkü İdlib’de HTŞ diye bir örgütün var olabilmesi Türkiye’nin HTŞ’yi İdlib’de tutmak için gösterdiği göz yaşartıcı çaba sayesindedir!
***
Söylentiye göre Halep’ten göç eden biri, gerekli gereksiz, Halep’te iken yaptıklarından abartılı bir şekilde söz edermiş. Bir gün bir toplantıda, “Ben Halep’te kırk arşın yerden atladım.” deyince, orada bulunanlardan biri, dayanamamış, “Birader, Halep oradaysa arşın burada, atla da görelim.” demiş.
Halep hep oradaydı da İdlib’deki HTŞ de son yıllarda hep oradaydı. Türkiye, “ABD’nin korunmaya en mazhar terör örgütleri”nden HTŞ’nin İdlib kuvözünde barınması, beslenmesi ve lojistik olarak desteklenmesini sağlamış oldu. Şimdi, Soçi ve Moskova mutabakatlarını birlikte kotaran Türk ve Rus Dışişleri Bakanları’ndan; Tayyip Erdoğan’dan ve Putin’den ses çıkmamasının sebebi budur.
Türkiye, “ABD’nin korunmaya en mazhar terör örgütleri”nden PKK’nın başı olan Abdullah Öcalan’ın, Meclis’te konuşturulup konuşturulmamasını, Erdoğan’ın dördüncü defa Cumhurbaşkanı adayı olabilmesi için kurulan oyunları konuşuyor...
Tarih boyunca tarikat ve cemaatler: “Müslüman mintanı giymiş” terör örgütleri!
02 Aralık 2024 00:01
Son Güncelleme: 04 Aralık 2024 09:43
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Halep’i işgal eden HTŞ adlı örgütün, CIA tasarımı olan El Kaide ve IŞİD markalarının yıpranması üzerine El Kaide ve IŞİD artıklarının İdlib’de korunma altına alınarak geliştirildiği, bütün devletler tarafından bilinmektedir.
Tarikat ve cemaat yapılanmalarının Osmanlı devletinin çöküşünü hızlandırmak için İngiltere tarafından kullanıldığı yaygın bir kanaattir. Öyle ki, İstiklâl Savaşı’nın kazanılmasında büyük rolü olan Kâzım Karabekir Paşa, bu tür tarikat ve cemaatler veya liderleri için “Öyle puslu ki hava; şeytan bile Müslüman mintanı giyiyor” tanımlaması yapmıştır.
Kâzım Karabekir Paşa’nın bu sözü, 1918’de Arabistanlı Lawrence, Müslüman-Arap kıyafetiyle fotoğraf çektirince söylediği rivayet edilir ama esas olarak millî mücadeleye karşı faaliyet yürütenleri kastettiği kesindir.
Günümüzde ise İslam şapkası altında faaliyet gösteren ve terör üreten veya Irak ve Türkiye’de olduğu gibi devlete nüfuz eden Kesnizani ve FETÖ gibi tarikat veya cemaatler, İngiltere-ABD ortak yapımdır. Bu yapılanmaların fikri alt yapısını İngiltere oluşturmakta, askerî eğitim ve silah desteğini ise ABD veya müttefikleri vermektedir.
Bütün bu istihbarat faaliyetlerinin temelinde İngiliz düşünür ve istihbarat görevlisi Toynbee’nin “İslâm’ı İslâm’la vurmak” dediği strateji vardır.
***
Tarikatlar, cemaatler, vakıflar... Tarih boyunca, bu şapkalar altında örgütlenen ve ekonomik güç kazandıktan sonra siyasi güç de elde eden; bu güçle, içinde bulundukları toplumları çekip çevirmeye, insanların sadece inançlarını değil her türlü davranış sınırlarını da belirleyen bu kurumların sırrı nedir? Sadece İslam dinine mensup toplumlarda değil, diğer dinlerde de benzerleri bulunan bu yapılanmaların asıl itici gücü nedir?
Bu soruların cevabını isterseniz birlikte bulalım. Adı geçen kurumları dokunulmaz, tartışılmaz sayanlar hatta inancın gereği kabul edenler, bu incelemeyi hiç okumasın. Maksadım, her türlü ön yargıyı bir kenara bırakmaya gayret ederek sadece gerçekleri ortaya çıkarmaktır.
***
Öncelikle belirteyim ki konuya İslâm dini açısından bakılırsa, dinin temeli olan Kur'an'da Allah'a ulaşmak için evliya veya şeyh denilen bazı özel insanların yetkili kılındığına dair hiçbir ayet yoktur. Kur’an’a göre İslam peygamberi, Kur'an'ı tebliğ etmekle görevliydi; herkesin kendine göre bir din algısı oluşturup, bunu Allah'a ulaşan yol olarak göstermesini onaylamakla değil...
Bu sözlerle, İslam tarihinde, tarikatların toplum içindeki etkilerini yok saymaya çalışmıyorum... Fakat sonradan ortaya çıkan bütün tarikatların, silsile yoluyla Türk-İslam tarihinde etkili olan Nakşibendilik, Bektaşilik, Kadirilik gibi ana tarikatlara dayandırıldığı da bir gerçektir. Öyleyse, bu yapılanmaların tarihî alt yapısını da incelemek gerekir.
Hasan Sabbah'tan günümüze kadar özellikle Hurufileri, Kadızadeleri hatırlayalım ve Osmanlı'nın son döneminde tarikatların oynadığı rolleri, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yıllarındaki isyanların bastırılmasını, yeniden örgütlenmelerini ve tarihtekinden daha büyük bir rol üstlenerek darbe girişiminde bulunabilecek kadar büyük güce ulaşmalarını, Afganistan'daki Taliban'ı, Suudi Arabistan'ın Vehabiliğini ve onu da bırakarak, başka bir yola çıkmasını, Irak ve Suriye'de sayısı belirsiz silahlı silahsız dinî örgütleri, ayrıca İslam dinini ve medeniyetini terörle özdeşleştirmek için Batılı istihbarat servislerinin kurduğu ve yönettiği Taliban, El Kaide, IŞİD, HTŞ gibi örgütleri gözümüzün önüne getirelim...
Bunlara ek olarak, kısaca Hristiyanlık ve Yahudilik temelinde gelişen Evangelizm gibi mezhepleri veya Opus Dei gibi tarikatları inceleyelim... “Tanrı'yı Kıyamete zorlamak” gibi saçmalıkların, nasıl olup da dünyayı etkilediğini görelim... Moon tarikatına bakalım... Sonunda bir karara varalım...
Tarih boyunca tarikat ve cemaatler (2) : Şeyhlerin, eski Mısır rahiplerinden farkı yok!
03 Aralık 2024 00:01
Son Güncelleme: 03 Aralık 2024 17:43
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tarihin ilk devirlerinden beri liderlik, en zeki, en savaşçı kişiler tarafından üstlenilse de toplumsal hayatı herkesin uyacağı kurallara bağlayabilmek için hukuktan önce inançlar kullanılmıştır. Hukuk, bu inançlara göre şekillenmiştir. Roma Hukuku ise bütün bu tecrübelerin üzerine, dinden bağımsız olarak geliştirilmiş ve bugün dünyanın çok büyük bölümünde uygulanan hukuk sistemlerinin alt yapısını oluşturmuştur.
İlkel dönemlerde kabile liderleri, inanç önderlerini hep yanlarında tutmuş, yani toplumsal hayatı o günkü inançlara göre birlikte kurgulamışlardır...
Din adamları, rahipler, şamanlar, başlangıçta totemlerle temsil edilen “tanrının sözcüleri” olarak faaliyet göstermişlerdir. Daha sonra bazı insanlar, kendilerini Firavunlar veya onlardan esinlenen Zeus gibi Tanrı/Allah ilan etmeye başlamış, sonra da meselâ Tevrat’ta anlatıldığı gibi bir siyah perdenin arkasından, Allah için kesilen kurban etlerinin en iyi taraflarının kendisine getirilmesini istemeye başlamıştır!
Tabii, istekler sadece kurban etiyle kalmayacaktı...
***
Yahudilik, Hristiyanlık veya İslam dini temelinde kurulan bütün tarikatlarda, Mısır etkileri vardır. Eski Mısır'ın da İran, Hindistan veya Uzak Doğu etkisinde kaldığına dair tespitler vardır.
Öyle ki bugün bile Fener Rum Patriği Bartholomeos, ayinlere "çift başlı yılan" başlıklı bir asa ile katılmaktadır. Çift başlı yılan, eski Yunan heykellerinde Zeus'un oğlu Hermes'in elinde de vardır! Türkiye’de bazı eski kiliselerin giriş kapılarında çift başlı yılan sembolüne rastlanır. Murat Acı, bu sembolün Altay Türklerine ait olduğunu, ejderi temsil ettiğini yazmıştır.
Milattan önce beşinci yüzyılda yaşamış ve bugünkü Türkiye, Balkanlar, Kafkaslar, Karadeniz'in kuzeyi, Suriye, Mısır, Libya ve İtalya coğrafyasında geziler yapan ve notlar alan Herodot, “Yunan tanrılarının hepsi, Mısır'dan isim değişikliği ile alınarak Yunan halkına kabul ettirilmiştir, kendisini Tanrı gibi gösteren insanlar, gerçekte bunu diğer insanlar üzerinde hâkimiyet kurmak için yapmış ve taraftar toplamıştır” diye yazmıştır.
Herodot, “Atina’da, yanında güzel bir kadınla beraber altın ve gümüş süslemelerle işlenmiş elbiseler giyerek aynı şekilde süslenmiş atlı bir arabaya binip ana caddeden bir aşağı bir yukarı geçmek, Tanrı sayılmak için yeterlidir. İnsanlar, bunların tanrı olmadığını bilir ama çıkar edinmek için onların peşinden gider” demiştir.
Bugün de insanlar, eski Mısır veya eski Yunan tanrılarına tapar gibi, hâlâ şeyhlerin, dervişlerin, seyitlerin, dedelerin, babaların peşinden gitmiyor mu?
Atina’nın taklit ettiği Mısır’da Firavunlar da tanrılık iddiasındaydı. Milattan önce 15'inci yüzyıl sonunda, Kral 4'üncü Amenhotep Amon, adını Akhenaton olarak değiştirdi ve başta Amon Ra olmak üzere Mısır tanrılarının tamamını reddetti, kanun çıkararak, herkesin tek tanrı olarak Aton'a ibadet edilmesini emretti.
Akhenaton, devleti ve halkı rahiplerin sömürüsünden kurtarmak için eski Mısır tanrılarına inanmayı, sihir ve büyüyü yasakladı, tapınakları kapattı, Amon rahiplerinin görevine son verdi ama o öldükten sonra eski düzene geri dönüldü.
***
Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam gibi üç büyük din, tanrılık iddiasında olan veya putlara temsil ettirdikleri tanrılara ulaşmayı kendi tekelinde tutan insanların, halkı bu yolla yönetmesi ve sömürmesini sona erdiremedi.
Yahudiler, dini sadece kendi ırklarına has kıldı, Hristiyanlar, İsa'yı tanrının oğlu olarak kabul etti. İsa’yı temsil eden rahipler de Mısır rahiplerinin yerini aldı...
İslam’da ise ruhbanlık, “Allah’a şirk koşmak” olarak vaaz edildi ama buna rağmen İslam adına, hatta Allah adına hareket edenler, Mısır rahipleri veya eski Yunan’daki “insan tanrılar” gibi her devirde faaliyetlerine devam etti.
Son dönemlerde, kiliselerde, tapınaklarda veya sözde İslami vakıfların kurslarında, yurtlarında, yoğun olarak çocuk tecavüzleri ortaya çıkmaya başladı!
Bugün, Türkiye’de tarikat ve cemaatlerin çoğu, devleti ele geçirmiş olan büyük sermaye sınıfına girebilmek amacıyla, dini inançlarını istismar ederek halktan para toplamak, bu sayede yeni bir sınıf oluşturmak ve yönetime ortak olmak ve fırsat bulursa iktidarı ele geçirmek için çabalıyor.
Osmanlı döneminde ve Cumhuriyet Türkiye'sinde, dönem dönem devleti tamamen ele geçirmeye kalkışan tarikat ve cemaatler, sonunda tasfiye edilmiştir.
Buna rağmen tasfiye edilen tarikatların yerini hemen başka tarikat ve cemaatler almıştır.
Örneklerle devam edeceğim.
15 Temmuz, Hasan Sabbah modeli bir darbe girişimiydi!
04 Aralık 2024 00:01
Son Güncelleme: 04 Aralık 2024 16:05
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tarih boyunca insanlar, egemenlerin şerrinden kaçarken sığınacak güvenli bir liman aramış ve karnını doyurmak, güvenliğini sağlamak gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için Tanrı adına düzeni sağlamak iddiasındaki kişilere boyun eğmiştir.
İslâm, son peygamber olarak geldiği için bugün, bazı tarikat veya cemaat önderleri, “şeyh” gibi unvanları kullansa da, bazıları, kendilerini “Allah ile peygamber arasında bir yerde” gösterebiliyor! Öyle ki kendilerine kitap gönderildiğini öne süren de var, Allah ile konuştuğunu söyleyen de... Bazı zavallı müritler, bunların içtiği tastan, hatta abdest suyundan içerek kurtuluşa ereceğini zannediyor, kendilerini, eşlerini ve altı yaşındaki çocuklarını bile onlara cinsel anlamda da teslim edebiliyor; badeleniyor! Şeyhine, yani çağımızın Amon rahiplerine bedenlerini teslim edenler olduğu gibi siyasi partilerde, liderlerini peygamber gibi görenler veya gösterenler de var.
***
Bugün müzik, sinema ve genel olarak medya üzerinden yapılan zihin kontrolünü, tarikat ve cemaatler, yüzyıllardır tarikat evlerinde uyguluyor...
İnsanın insana kulluğunu, Allah'a kulluk olarak gösterip, çocuk yaşta formatlandırdıkları kişiler, bu sebeple robot gibi hep aynı ezberleri ve yöntemleri kullanır.
Bütün bunların altında yatan asıl gerçek ise insanoğlunun, günümüzde de Amon'a veya Zeus'a yani gerçekte altına ve gümüşe veya ekonomik gücü temsil eden paraya, ayrıca cinsel hazlara tapınmaya devam etmesidir.
Tek tanrılı dinlere geçildikten sonra, Tanrılık iddiasında bulunmanın sahtekârlık olduğu kabul edilince, peygamberlik iddiasında bulunmak yolunu seçenler olmuştur. Peygamberlik iddiasında bulunmanın da sahtekârlık olduğu anlaşılınca, insanların zihinlerini heklemenin tek yolu kalıyordu: Tarikatlar...
***
Tarikatların her biri, Allah'a ulaşmak için bir mürşide bağlanmanın şart olduğunu ileri sürer Her biri diğerini karalayan tarikatların ittifak ettiği en önemli konu budur. İnsanlar, bir kişiye, bir mürşide bağlanmanın Allah'a ulaşmak için tek yol olacağına inandığında, artık davranışlarında akıl, mantık aramanın bir anlamı yoktur. İnanmış bir mürit, Hasan Sabbah'ın kurduğu iddia edilen sahte cennette yaşamasa da o cennetin hayaliyle artık mürşidinin her dediğini yapan bir robot konumundadır. Bu tür yapılanmalar, eğitim gibi yargı gibi ordu gibi devlet kurumlarında güçlendiği zaman da artık siyasal iktidarı tamamen devralmaya girişebilir...
***
İnsanın inanç alanındaki zaafını keşfeden ve zihin kontrolü yöntemini iyi bilenlerden biri Hasan Sabbah idi. 1050 yılı veya sonrasında doğan Hasan Sabbah, Yemen’den Kufe’ye, Kufe’den Kum’a, Kum’dandan da Rey’e yerleşen bir ailenin çocuğudur. Sabbah, İsmaili mezhebini benimsedikten ve sırlarını öğrendikten sonra Fatımilerin kontrolündeki Mısır'a gitti ve bilgilerini genişletti. Oradan Suriye’ye sürgün edilen Hasan Sabbah, 1081’de İsfahan, Kirman ve Yezd’de İsmaili propagandası ve örgütleme çalışmalarına başladı. Deylem bölgesine çok sayıda dai gönderdi. Hasan Sabbah yaklaşık 9 yıl sadece propaganda ve örgütlenme çalışmaları yaptı. Sonunda Selçuklu veziri Nizamül-Mülk, Hasan Sabbah’ın yakalanmasını emretti ama o, başkent Rey'den uzak durdu ve Alamut kalesini ele geçirdi.
Faik Bulut, “Hasan Sabbah Gerçeği” adlı kitabında, Abdurrahman Bedevi’nin Beyrut’ta 1981 yılında basılmış “İslâm Mezhepleri” kitabından naklen, Hasan Sabbah’ın Alamut kalesini nasıl ele geçirdiğini şöyle anlatır:
“Hasan Sabah, Alamut kalesini almayı inceden inceye planladı. Alamut’un Deylemi kökenli hükümdarı Mehdi, güvenilir davetçi Hüseyin Kaini aracılığıyla İsmaili mezhebine kazandırıldı. Hasan Sabah, peyderpey gönderdiği davetçileri sayesinde kale içindekilerin İsmaili olmasını sağladı. Vaktin geldiğini anlayınca derviş kılığına bürünüp Dikhuda takma adıyla dış kaleye girdi, propaganda ve örgütlenmeyi tamamladı. Sıra iç kaleye geldi. Sabbah, tek başına en tepedeki bey köşküne çıkıp Mehdi’nin burayı terk etmesini istedi. Sabbah’ın iç kalenin en müstahkem konağına nasıl girdiğine şaşıran hükümdarın, nöbetçileri çağırması fayda etmedi. Zira onlar, Hasan’ın eski ya da yeni müridiydi...”
Dikkat edilirse, 15 Temmuz darbe girişimine kadar FETÖ de yalancı cennet kurmak dışında, örgütlenme modeli ve eylem tarzı olarak büyük ölçüde Hasan Sabbah yöntemlerini kullanmıştır. Cumhurbaşkanı’nın, Genelkurmay Başkanı’nın yaverleri bile FETÖ’cü çıkmadı mı?
Devam edeceğim.
Fetihler Sultanı Fatih, Hurufileri diri diri yaktırdı!
05 Aralık 2024 00:01
Son Güncelleme: 05 Aralık 2024 16:04
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Selçuklu Sultanı Melikşah, devlet içinde devlet olan Alamut kalesine ordular gönderdiyse de Hasan Sabbah, Mısır Fatimi halifesi Mustansir Billah’ın yardımıyla direndi.
Selçuklu veziri Nizamül-Mülk, 1092’de bir Hasan Sabbah fedaisi tarafından öldürüldü. Nizamül-Mülk’ün ölümünden 35 gün sonra da Melikşah öldü. Alamut kalesi etrafındaki kuşatmalar kaldırıldı. Muhammed Tapar döneminde kale kuşatılsa da başarılı olunamadı.
Hasan Sabbah, Sultan Sancar’ın yatağına, kabzasına kâğıt sarılı olan bir hançer koydurttu ve sultanı tehdit etti. Sultan Sancar da kuşatmayı kaldırttı. Hasan Sabbah, 1124’te öldü. Türbesi, Moğollar tarafından yıkıldı. Alamut Kalesi de 1256 yılında Hülagu Han ordusu tarafından ele geçirildi ve yakıldı.
***
Bazı yazarlar, Şii bir aileden gelen Hasan Sabbah'ın yalancı cennet kurarak uyuşturucu verdiği insanlara, burada, Kur'an'da vaat edilen cennetteki gibi birkaç gün yaşama fırsatı verdiği, uyuşturucu etkisi geçtikten sonra müritlerin tekrar aynı hayatı yaşama ümidiyle, verilen bütün emirleri yerine getirdiği iddialarını reddeder.
Onlara göre Hasan Sabbah, o günün egemenlerine hatta emperyalizme karşı başkaldırıyı temsil eder ve sınıfsız toplumun savunucusudur! Bu, günümüz ideolojileriyle tarihi olayları yorumlamaktır ve bu yaklaşım Hasan Sabbah'ın intihar komandoları gibi fedailer yetiştirdiği ve onları dönemin siyasi liderlerine suikast için görevlendirdiği gerçeğini değiştirmez.
Ayrıca günümüzdeki istihbarat örgütleri, “Hasan Sabbah’ın örgütlenme modeli ve yöntemleri”ni, yetiştirdikleri elemanlara bir ders konusu olarak öğretir.
Günümüzde de birçok tarikat veya cemaat, kendilerini var eden istihbarat örgütlerinin yönlendirmesiyle eleman yetiştirirken Hasan Sabbah yöntemlerini kullanmaktadır.
***
İnsanlar, vaatlere inanmaya meyillidir... Suriye'de, Irak'ta kan döken, kafa kesen teröristlerin çoğu, cennet vaadiyle ikna edilmiş insanlardır. Kendi dindaşlarını "Allahüekber" diyerek öldürmek onlar için cihattır!
İşte bu sebeple 15 Temmuz 2016’da o güne kadar kendilerini “hoşgörü ve diyalog” sloganlarıyla tanıtan Fetullah Gülen cemaatinin ordudaki mensupları, TBMM binasını bile bombalayabilmiştir... Model, Fetullah Gülen’in tabiriyle “devletin kılcal damarlarına kadar sızana kadar” harekete geçmemeye dayalıdır. Devletin bütün kadroları, eğitim yoluyla yetiştirdikleri cemaat mensupları tarafından tamamen devralındığında devlet zaten sessiz sedasız ele geçirilmiş olacaktır. Tıpkı Alamut Kalesi gibi... Hasan Sabbah Modeli de budur zaten...
***
Osmanlı tarihi boyunca FETÖ’nün darbe girişimi gibi birçok cemaat ve tarikat olayı yaşanmıştır.
TRT’de “Fetihler Sultanı Mehmed” dizisinde, kısmen işlenen Hurufiler olayı, Hasan Sabbah modeli yöntemlerle saraya sızan birkaç kişinin dizideki gibi kellesinin uçurulmasıyla değil, binlerce kişinin diri diri yakılmasıyla son bulmuştur.
Günümüzde de bütün tarihi olayları Hurufiler gibi sesleri temsil eden harfler ve sayılarla; kısaca “ebced hesabı” ile izah edenler vardır ama onların başına ne geldiğini, Murat Bardakçı, “Fatih'in yaktığı Matrix Tarikatı” başlığıyla 31 Mart 2007 tarihli Sabah gazetesinde yayınlanan yazısında, 16. asrın biyografi yazarı Taşköprüzâde Ebu'l-Hayr İsâmü'ddin Ahmed Efendi ve Abdülbaki Gölpınarlı’dan naklen şöyle anlatır:
“Edirne'nin hemen dışındaki geniş çayırlarda, 1450'li yılların sonlarına doğru günlerce devam eden bir çabayla büyük, çok büyük ve birkaç bin kişiyi alabilecek devâsâ bir çukur kazıldı. Kazma işi nihayete erdikten sonra, çukuru bir ormanın hacminden daha fazla miktarda odunla ve çalı-çırpı ile doldurup ateşe verdiler. Hararet, cehennemi hatırlatır gibiydi. Alevler göklere yükseldiğinde, askerler, elleri kolları bağlı binlerce kişiyi ite-kaka çukurun etrafına sürüklediler ve alevlere atmaya başladılar. Diri diri ateşe fırlatılanların feryadları tekbirlere ve lânetlere karışıyor; kavrulanların sayısı arttıkça çukura odun takviyesi yapılıyordu. Etrafı genzi yakan ve dayanılmaz bir yanık et kokusu sarmış, duman her tarafı bürümüştü. Saatler boyu devam eden bu facia dinmeden, hiç kimse meydanı terk etmedi; son kurbanın da kömürleşmesine kadar orada kaldılar ve diri diri kavrulanların ruhlarına lânet okuduktan sonra dağıldılar.”
Timur’un oğlu, Hurufi şeyhinin etini köpeklere yedirdi!
06 Aralık 2024 00:01
Son Güncelleme: 06 Aralık 2024 16:18
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Fatih’in Hurufileri diri diri yaktırmasının sebebi neydi? Bunu anlamak için Murat Bardakçı’nın makalesine tekrar bakalım:
“Hurufi mezhebini, İran'da 1340 senesinde doğan Şihabüddin Fazlullah adında bir tasavvufçu kurdu. Fazlullah, kendisinden asırlar önce var olan aşırı mezheplerin, özellikle de Batıniliğin etkisi altındaydı. Fazlullah’a göre her şeyin aslı "harf" idi ve her harfin belirli bir sayı değeri vardı. Fazlullah'a göre İslamiyet ile ilgili bütün meseleler Arapçanın 28, Farsçanın da 32 harfiyle izah edilebilirdi. Her şey sayıda gizliydi, sayıların arasındaki ilişkiler vasıtasıyla Kur'an'ın yorumlanıp gizli sırların öğrenilmesi ve mutlak gerçeğe ulaşılması mümkündü. Fazlullah'ın daha sonraları dünyanın, ahiretin velhasıl her şeyin temelinin kendisi olduğunu söylemesi ve ‘Ben, aslında Hazreti İsa'yım, dünyayı kurtaracak Mehdi, benim’ demesi üzerine Hurufiler kâfir kabul edildi.
Hurufiler'in siyasi iktidarı ele geçirmeye kalkışmaları üzerine, Timur'un oğlu, Azerbaycan valisi Mirânşah, 1394'te Fazlullah'ın kafasını kestirdi. Sonra derisini yüzdürdü, cesedini ip bağlatarak pazarda dolaştırdı, etini köpeklere yedirdi ve vücudundan kalan parçaları ateşe attırdı.
Fazlullah'ın idamına rağmen sayıları ve güçleri giderek artan Hurufiler hemen her yerde sıkı bir takibe uğradılar. Ele geçirilenlerin ya derileri yüzüldü yahut yakıldılar; hayatta kalabilenler de kurtuluşu Anadolu'ya geçmekte buldu. Hurufiler, Fatih Sultan Mehmed'in ilk iktidar yıllarında sayıların ve harflerin cazibesiyle hükümdarı bile etkileyerek saraya sızmayı ve devlet işlerine müdahale etmeyi başardılar ama devletin güçlü veziri Mahmud Paşa, yine o devrin en güçlü din âlimlerinden Fahreddin-i Acemi'den "kâfir oldukları" gerekçesiyle Hurufiler'in canlarının alınması gerektiği yolunda bir fetva çıkartınca, Edirne'deki o büyük ateş yakıldı ve ateşin başında ilk tekbiri de Fahreddin-i Acemi getirdi.”
Görüldüğü gibi, Timur’un oğlu Miranşah da Fatih Sultan Mehmed de, Hurufilerin, devleti ele geçirmeye çalıştığını anlayınca hepsini katlettirdi ama Fatih’in oğlu 2. Bayezid, tarikatlar ve cemaatleri yine baş tacı etti. Bu sebeple ona “Bayezid-i Veli” dediler...
Katline fetva verilen
cemaat: Kadızadeliler!
Semiramis Çavuşoğlu’nun makalesine göre Köprülü Mehmed Paşa'nın sadrazamlığa gelişinden hemen sonra Kadızadeliler denilen cemaat, İstanbul'daki tekkeleri yıkmaya, iman tazelemeye davet ettikleri dervişlerden kabul etmeyenleri öldürmeye, selatin camilerinde tek minare kalmak üzere diğer minareleri yıkmaya karar verdiler. Fatih Camii'nde toplanıp eyleme başlayacakları sırada Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa, adam gönderip vazgeçmeleri için nasihatte bulundu. Köprülü Mehmed Paşa, devrin tanınmış âlimlerini toplayıp Kadızâdeliler hakkındaki görüşlerini sordu. Meclisin kararını padişaha sunan sadrazam padişahtan Kadızâdeliler’in katli için ferman aldı.
1656 yılında Vak'a-i Vakvakıye denilen o günün cemaat operasyonunda, Kadızadelilerin saraydaki destekçilerinin çoğu katledildi. Ancak hareketin liderleri olan Üstüvânî, Türk Ahmed ve Divane Mustafa, Kıbrıs’a sürüldü.
4. Murad, Sultan İbrâhim ve 4. Mehmed devirlerinde ortaya çıkmış olan Kadızâdeliler hareketi, adını 4. Murad döneminin vâizlerinden Kadızâde Mehmed Efendi’den almıştır. Kadızâdeliler’in fikrî seviyedeki lideri İbn Teymiyye mektebinden etkilenen Birgivî Mehmed Efendi’dir.
Kadızadeliler hareketinin 1656'da bastırılmasının ardından Vâiz Vanî Mehmed Efendi, Erzurum valisi tayin edilen Köprülüzâde Fâzıl Ahmed Paşa ile yakınlık kurdu. Fâzıl Ahmed Paşa, 1661’de sadrazam olunca İstanbul’a gelen Vanî, 4. Mehmed’in himayesiyle önce padişahın, ardından Şehzade Mustafa’nın hocası oldu. Padişah ve sadrazamın üzerindeki etkisiyle saraydaki nüfuzu artan Vanî Mehmed Efendi, Mevlevîler’in yaptığı semâyı ve Halvetî dervişlerinin âyinlerini yasaklattı. 1670’de sultanın çıkardığı bir fermanla meyhâneler yıktırıldı.
Devam edeceğim.
Tarikatlar, “silik aydınlar”dan kadro kuruyor!
07 Aralık 2024 00:01
Son Güncelleme: 07 Aralık 2024 12:25
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Günümüzde çeşitli dinlerin bünyesinde varlığını devam ettiren bütün tarikat, cemaat ve benzeri yapılanmaların temel ilkesi gizliliktir! Gizlilik kuralı da eski Mısır dininden başlar.
Daha sonraki dinler Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet içinde kurulan bürün tarikat ve cemaatler de gizlilik ilkesini kullandı. Her tarikatın kendisine göre sırları ve ilkeleri vardır. Masonluktaki ritüeller de eski Mısır dinindeki gizlilik ilkesine göre düzenlenmiştir.
Katalog evlilikleri
Moon tarikatında var!
Güney Kore'de Hristiyanlığı yayan Moon tarikatı, binlerce çifti toplu törenlerde evlendirmesiyle tanınır. FETÖ’nün katalog evlilikleri de buradan esinlenmenin sonucudur.
Moon tarikatının lideri Sun Myung Moon, 1950'li yıllarda Güney Kore'nin başkenti Seul'de tarikatını kurduktan sonra kendini Mesih ilan etti ve daha sonra yerleştiği ABD’de milyonlarca mürit topladı. Amerikan basınında insanların beynini yıkamak ve inananlardan parasal çıkar sağlamakla suçlansa da Moon tarikatı, küresel bir imparatorluğa dönüştü. Ünlü Washington Post gazetesi ve UPI Ajansı, Moon tarikatına aittir.
Moon, 15 yaşında dua ederken İsa'nın kendisine göründüğünü ve Tanrı'nın krallığını dünyada kurmasını talep ettiğini, bu talebi iki defa reddettiğini ancak İsa'nın ısrarı sonucu üçüncü teklifi kabul etmek zorunda kaldığını söylüyordu. Güney Kore’deyken, Allah ile Budha ile Musa ile konuştuğunu yaymıştı.
Türkiye'deki dinler arası diyalog toplantılarını Türkiye'de ilk başlatan da Moon tarikatı oldu. Diyanet İşleri Başkanlığı, Amerika'daki toplantılara, Türkiye'den 40 kadar ilahiyatçı gönderdi. Moon tarikatı İstanbul’da 1991 ve 1994 yıllarında büyük otellerde basına kapalı toplantılar düzenledi. İki üç sene hizmet etmiş üyeler Moon tarafından eşlendiriliyordu ve takdis ediliyordu.
Bush'un tarikatı:
Hristiyan Siyonistler
Prof. Dr. Necmettin Erbakan, 2003 yılı Şubat ayında, “Hristiyan Siyonistler”i bizzat bana şöyle anlatmıştı:
“Genç Hristiyanlar, Yeni Hristiyanlar mezhebi... Bu tarikat 100 seneye yakın bir zamandan beridir, Amerika'da faaliyette bulunuyor. Ve şu anda 40 milyon mensubu var, 40 bin tane papaz bunun için çalışıyor. 7 tane ilahiyat fakültesi, 50 tane televizyonu var... Yoğun bir çalışmayla, Amerika'da insanları belli bir inanca getiriyorlar. Bu inancın temelinde İsrail ile iş birliği yatıyor. Bunları asıl yürüten İsraillilerdir. Çünkü Amerika, İsrail'e istediği parayı vermiyor. Ama halka ‘İyi bir Hristiyan olmak için kiliseme para ver’ derseniz veriyor. Nitekim aralarına karışan Amerikalı bir yazar, bunu kitap hâline getirdi. O kitabı okuduğu zaman insan gerçekleri görüyor. ‘Tanrıyı Kadere Zorlamak’ kitabın adı... Hristiyanları kendi yanlarına çekmek maksadıyla ‘İsa peygamberin dünyaya gelmesi için, İsrail devletini kurmamıza ve Süleyman Mabedi'ni yeniden kurmamızda bize yardım etmelisiniz’ diyorlar. Bu, tamamen dogmatik bir hareket... Bir tarikatın inancı bu... Kullandığı kelimeler de öyle. Bush, ‘Adalet savaşı yapıyorum’ diyor, ‘Ben görevlendirildim’ diyor...”
Opus Dei’nin yöntemi:
silik insan avlamak!
Aytunç Altındal'ın Birharf Yayınları arasında çıkan "PAPA 16. Benedikt; Avrupa Birliği ve Türkiye" kitabında verilen bilgilere göre “Opus Dei adlı gizli örgüt, 2 Ekim 1928'de Madrid'de kuruldu. Örgütün kurucusu Escriva'nın amacı Katolikliğe sadık ama toplum içinde öne çıkamamış laik iş ve meslek sahiplerini bir araya getirerek Papa'ya Vatikan dışında destek olacak varlıklı ve iyi eğitim görmüş elit bir kadroyu oluşturmaktı. İki anahtar kavram seçmişlerdi. Birincisi 'Diyalog', ikincisi de 'Hoşgörü' idi. Ne hikmetse yıllar sonra FETÖ de aynı kavramları kullanacaktı.
Opus Dei, gittiği her ülkede ilkin mesleğinde çabuk yükselmek isteyen, hırslı, yerleşik, ahlaki değerlere önem vermeyen şahıslarla, kendilerini çok önemseyen fakat nedense adlarını duyuramamış silik aydınları avladı.”
Bazı yorumlara göre Opus Dei gizli bir Yahudi örgütüdür ve gizemli Kabala geleneğine bağlıdır. Hristiyan görünmeleri sadece taktiktir.
***
Türkiye’deki günümüzdeki tarikat ve cemaatlerin kullandığı örgütlenme ve propaganda modelleri, Hasan Sabbah yöntemlerine ek olarak sloganlara varıncaya kadar Moon gibi, Opus Dei gibi tarikatlardan alınmıştır. Bu itibarla, Kâzım Karabekir Paşa’nın kendi dönemi için söylediği, “Öyle puslu ki hava; şeytan bile Müslüman mintanı giyiyor” tanımlaması bugün için çok daha fazla önem taşımaktadır...
-BİTTİ-
Şimdi bütün Suriye, İsrail’e koridor oldu!
09 Aralık 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Suriye’deki durumla ilgili olarak ne zaman görüşlerine başvursam, strateji uzmanı Nejat Eslen, Fırat’ın doğusundaki durum ile birlikte İdlib’e dikkat çekmişti.
İdlib’de teröristlerin nasıl toplandığını 2018’in Eylül ayında, dönemin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Tahran'daki İdlib zirvesinden sonra şöyle açıklamıştı:
"İdlib bölgesi, çatışmasızlık bölgesidir. Çatışmalar duracak ve yine siyasi sürece odaklanacağız. İdlib'de bulunan terörist gruplar şu anda buraya saldıran rejim ve destekçileri tarafından Halep'ten, Hama'dan, Doğu Guta'dan, hatta güneyden koridorlar açılarak gönderildi ya da bizzat getirildi. Bunlar madem bu kadar tehlikeli ki teröristler tehlikelidir; oralardan çıkarken niye etkisiz hâle getirmediniz?"
Gerçekte teröristlerin İdlib’de toparlanmasını saplayan ABD idi ve koridorları ABD açtırmıştı. Teröristlerin bir kısmı Afganistan’a, çoğunluğu da İdlib’e gönderildi.
***
“Türkiye, ABD'nin teröristlerini mi korumuş olacak?” başlıklı, 20 Eylül 2018 tarihli yazımda, “Soçi'de Tayyip Erdoğan ve Putin'in üzerinde anlaştığı ‘İdlib'de 15-20 kilometrelik askerden arındırılmış bölge’, emekli General Nejat Eslen'in önerdiği gibi Türkiye yani Hatay sınırı boyunca değil de İdlib'in Doğu tarafına kurulacak. Bu durum, Türkiye'yi, Tahran zirvesinden iki gün önce terör örgütü ilan edebildiği El Nusra'nın adı değişmiş hâli olan Tahrir El Şam ile baş başa bıraktı. Türkiye böylece kendi güvenliğini sağlamış olmadı, tam aksine Suriye ordusu ile El Nusra arasına 15 kilometrelik bir şeritle girerek, belâyı kendi üzerine aldı! Türkiye, başarılı olursa, içinde El Kaide unsurları bulunan ve ağır silâhları olan Tahrir El Şam örgütünün Rus üslerine ve Suriye ordusuna saldırmasını önlemiş olacak. Tabii bu arada Tahrir El Şam örgütünü de maaşa bağladığı Özgür Suriye Ordusu'nu da Rusya'nın hava saldırılarından ve Suriye ordusundan korumuş olacak” değerlendirmesini yapmıştım.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ise İdlib'i “gittikçe büyüyen bir apse” olarak gösteriyor ve “Bu apsenin ortadan kaldırılması şart” diyordu. 2019 yılı Ağustos ayında da "Ankara, apsenin deşilmesi sırasında cerahatin Türkiye'nin yüzüne sıçramaması için çalışmalı.” diye uyardım.
***
HTŞ, İdlib’de Türkiye’nin oluşturduğu güvenlik şeridinin arkasında örgütlenmesini tamamladı. Bu arada ABD ve İsrail, her ne kadar HTŞ’yi terör örgütleri listesine alsa da HTŞ’ye rakip veya engel olabilecek bütün güçleri hava saldırılarıyla etkisiz hâle getirdi, meydan HTŞ’ye bırakıldı.
Sonunda HTŞ, ABD, İngiltere, İsrail ve Türkiye’nin bilgisi dâhilinde, ciddi, bir direnişle karşılaşmadan İdlib’den yola çıkarak, Halep, Hama, Humus üzerinden Şam’a ulaştı ve yönetime el koydu.
Şimdi, “Türkiye kazanan taraftadır” deniliyor ama gerçekte kazanan ABD, İngiltere ve İsrail’dir...
El Kaide'den El Nusra'ya, El Nusra'dan Tahrir El Şam'a dönüşen ve başlangıçtan beri Amerikan istihbaratının ürünü olan örgütü koruyan Türkiye yönetimi, HTŞ’nin Şam’a kadar “kazasız belasız” ulaşmasını sağlamış oldu.
“Suriye Millî Ordusu tarafından eş zamanlı olarak yapılan Tel Rıfat ve Münbiç operasyonları, Fırat’ın doğusundaki PYD/YPG’nin Akdeniz’e kadar bir koridor kurmasını önlemiş oldu” diye TRT’den sürekli yapılan propaganda ise komiktir.
Şimdi Türkiye’nin kontrol ettiği alanlar dışında, bütün Suriye, HTŞ ile paralel hareket eden PYD’nin yani İsrail’in koridoru oldu! İkisi de ABD’nin örgütü değil mi?
***
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, son durumla ilgili olarak Doha'da “Ülkelerini terk etmek durumunda olan milyonlarca Suriyeli artık ülkelerine geri dönebilirler" dedi ve PKK/YPG ile mücadele mesajı vererek, “Terör örgütünden gelebilecek her tehdide cevap vereceğiz.” sözlerini kullandı.
ABD talebiyle HTŞ’yi koruma ve kollama görevi yapan AKP iktidarı, PKK/YPG’nin işgal ettiği alanlara operasyon yapamıyor! Bir defa yaptı, onda da Türk SİHA’sı ABD tarafından düşürüldü. Şimdi Münbiç operasyonu bile ABD’nin onayıyla yapılıyor.
***
Özetlersek, bir işadamı dostumun gözüyle “Suriye’deki durum, Serengeti’de, sırtlan sürüsünün, dört bir taraftan yaralı aslana hücum etmesine benziyor. Tek başına kalan yaralı aslan, çareyi kaçmakta buldu. Belgesel gibi izliyoruz... Sırtlanların arkasındaki güç ise belli...”
Tabii aslan da masum değil ama durum bu...
Türkiye, kontrol ettiği bölgeyi genişleterek, Suriyeli Türkmenleri burada toplayabilir ki ABD planlarında bu da var. Türkiye’nin kontrolündeki bölge, Amerikan haritalarında “Türkmenistan” olarak adlandırılıyor zaten.
Bir de Balat’ta Mişon var!
10 Aralık 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan, Gaziantep’teki “Gençlerle Buluşma” programında soruları cevaplandırdı ve yabancı liderlere karşı kullanılan ifadelerin önemli olduğunu belirterek şöyle dedi:
“İfadelerin yanında, onlarla diyalog mekanizmasını devam ettirmek çok çok önemli... Biz buna diplomasi atakları diyoruz. Bu diplomasi ataklarını devam ettirmek... Şu anda da dünyada liderler arasında zaten iki kişi kaldık. Bir ben varım, bir de Vladimir Putin var. Yani bunu ben olduğum için söylemiyorum. Yani vakayı söylüyorum. Tabii 22 yıl bu fakirin görev süresi var. Neredeyse bir o kadar da Sayın Putin’in var. Diğerleri hepsi elimine oldu.”
Erdoğan'ın, tavlada galip gelenin, “Bu oyunu bir ben oynarım, bir de Balat'ta Mişon” sözünden esinlendiği anlaşılıyor.
***
Peki Suriye'de Esad, nasıl elimine edildi? Reuters ajansının Jonathan Spicer ve Maya Gebeily imzalı analizinde "Planlama hakkında bilgi sahibi iki kaynak, 13 yıllık iç savaşın ardından Suriye'deki muhalif milislerin, yaklaşık altı ay önce Türkiye'ye büyük bir saldırı planlarını ilettiklerini ve Türkiye'nin zımni onayını aldıklarını söyledi." diye bir ifade var.
Analizde şu değerlendirme yapıldı:
"Yıldırım hızındaki bu ilerleme, Esad'a karşı çıkan güçlerin neredeyse kusursuz bir şekilde hizalanmasına dayanıyordu: Esad'ın ordusu moralsiz ve bitkin durumdaydı; başlıca müttefikleri olan İran ve Lübnan Hizbullah'ı İsrail'le yaşanan çatışma nedeniyle ciddi şekilde zayıflamıştı; diğer önemli askerî destekçisi Rusya'nın ise dikkati dağılmıştı.
Bölgedeki bir diplomat ve Suriye muhalefetinden kaynaklar, savaşın ilk günlerinden bu yana Suriye muhalefetinin, başlıca destekçisi olan Türkiye'ye haber vermeden isyancıların harekete geçmesinin mümkün olmadığını söyledi.
ABD'li bir yetkili, isminin açıklanmaması koşuluyla yaptığı açıklamada, Washington'un Türkiye'nin isyancılara verdiği genel desteğin farkında olmasına rağmen, Halep saldırısı için Türkiye'nin herhangi bir zımni onayından haberdar edilmediğini söyledi."
***
Analizde, Erdoğan'ın İdlib'den Şam'a yürüyen HTŞ'ye altı ay önce zımni olarak onay verdiği iddia ediliyor... Erdoğan’ın, HTŞ, Şam'a ulaşmadan iki gün önce, "İdlib, Hama ve Humus. Hedef tabii Şam... Muhaliflerin bu yürüyüşü şu an itibarıyla devam ediyor. Temennimiz kazasız belasız bir şekilde bu yürüyüş devam etsin.” demiş olması, iddianın delili sayılıyor herhâlde...
Balatlı Mişon, şimdi aramızda değil ama olaylar bu şekilde geliştiyse, o bile bu oyuna şapka çıkarırdı herhalde!
***
Peki ama Türkiye'nin eline ne geçti? Bir oyunu kazanmak, partiyi kazanmak anlamına gelmiyor!
Tel Rıfat ve Münbiç'in PKK/YPG işgalinden kurtarılması, Türkiye'nin güvenliği için yeterli olamaz. Kamuoyu bu başarıyla meşgul ama Suriye'de devlet kalmayınca İsrail, Golan tepelerinin Suriye tarafını işgal etti, Suriye'ye ait hava savunma sistemleri ve füzelerin de bulunduğu 100 askerî noktaya hava saldırısı düzenledi. ABD Başkanı Biden, Hizbullah hedeflerini vurması için İsrail'e izin verdiklerini açıkladı. Oysa Hizbullah çekildi ama İsrail hâlâ Suriye’yi vuruyor.
İsrail, böylece “Suriye tehdidi”ni tamamen ortadan kaldırmaya çalışıyor.
Erdoğan, "Bir ben varım bir de Putin" diyor ama bir de Netanyahu var! O, sadece ABD Başkanı ile diyalog kuruyor... ABD Başkanı da İsrail'in güvenliğini sağlayacak bütün adımlara destek oluyor elbette...
***
Peki Nejat Eslen ne diyor bu işe?
"Bırakın isteyen sevinsin. Siz büyük fotoğrafa bakın. Tehlikenin farkında mısınız? Arap Baharı Suriye'yi fena vurdu. İsrail, PKK-YPG ve HTŞ ile nüfuz alanını kuzeye doğru genişletti. İsrail, güneyimizde PKK-YPG ve HTŞ ile komşumuz oldu. Ve Arap Baharı henüz bitmedi..." diyor...
***
Şimdi Balat'ta Mişon yok ama Kudüs’te Netanyahu var, en çok sevinen o.
Suriye’yi yerle bir etme bayramı!
11 Aralık 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Irak ordusu direnmedi, ABD, Irak’ı işgal etti. İşgalden sonra Irak ordusunun Kesnizani denilen sapık bir tarikatın yönetiminde olduğu ortaya çıktı. Amerikan işgali altında yeniden kurulan yapılanma ise ordu olmaktan çok uzak...
Afganistan, Amerikan işgali altındayken, dağılmış ordunun yerine NATO’nun eğitim verdiği 180 bin kişilik bir ordu kuruldu. Yıllar önce 200 komutanı Pentagon’da eğitilen Taliban, Afganistan’ı süratle işgal ederken, Afgan ordusu dağıldı, ABD, milyarlarca dolarlık ağır silahlarını Taliban’a bırakarak çekildi, ülke yönetimi, tek silahlı güç olarak kalan Taliban’ın eline geçti. Afgan ordusunun askerleri, ABD, İran ve Türkiye’nin gizli anlaşmasıyla ceplerine para konularak, İran üzerinden otobüslerle Türkiye sınırına gönderildi. Türkiye sınırında bırakılan Afgan askerleri, yürüyerek ülkeye girdi.
***
Suriye’de 300 bin kişilik ordu, ABD ve müttefiklerinin ülkeye silahlı güçler sokmasıyla çıkan iç savaşta eridi. 200 bin kişi firar etti. Kayıplar veren ve 80 bin kişi kalan ordu mensupları, 17 dolar maaşla sefilleşti. ABD’nin, dünyanın dört bir tarafından terörist getirip kurduğu IŞİD örgütü, El Nusra’ya dönüştü. El Nusra da HTŞ adıyla yeniden örgütlendi ve ABD ile Türkiye’nin koruması altında yaklaşık altı yıl burada hazırlık yaptı. Tayyip Erdoğan’ın, “Ey Amerika, Özgür Suriye Ordusu’nu beraber kurmadık mı?” diye bahsettiği yapı ise “Suriye Millî Ordusu” olarak, Türkiye’nin kontrolüne alındı. Bu arada Beşşar Esad, ülkenin kuzey doğusunu, ABD’nin “Suriye Demokratik Güçleri” adı altında 100 bin kişilik ordu hâline getirdiği PKK/PYD/YPG’ye bıraktı.
Rusya ve Suriye rejimi, İdlib’deki HTŞ’nin silahsızlandırılmasını ısrarla istese de mevcut durumu kabullendi...
***
Devlet Bahçeli’nin “Öcalan gelsin, Meclis’te konuşsun” çıkışı ise Suriye’de ABD tarafından planlanan bugünkü durumun, Türkiye’de aylar öncesinden bilindiğini ve buna göre tutum geliştirildiğini gösteriyordu. Abdullah Öcalan serbest kalsaydı, ne olacaktı, nereye gidecekti, o bilinmiyor!
Yalnız Reuters, HTŞ’nin altı ay önce Türkiye’den zımni onay aldığını iddia etti. BBC ise HTŞ, Halep’e doğru harekete geçtiğinde Suriye Millî Ordusu denilen yapının, Tel Rıfat ve Münbiç’i PKK/PYD/YPG’den temizleme operasyonuna başlamasından iki gün önce ABD ve Türkiye Savunma Bakanları’nın bu konuda mutabakata vardığını yazdı. Nitekim Münbiç’te bulunan az sayıda Amerikan askeri de operasyon başlarken Fırat’ın doğusuna çekildi. PKK/PYD/YPG de mutabakattan haberdar olduğu için direnmedi.
Türk kamuoyu, Tel Rıfat ve Münbiç’in PKK’dan temizlenmesiyle ve Halep kalesine bir Türk bayrağı asılmasıyla oyalanırken, HTŞ, Şam’a girip yönetimi devraldığında, ilk iş olarak zaten silahlarını bırakıp kaçan Suriye ordusunu lağvettiğini açıkladı.
İsrail de ordusuz kalan Suriye’nin bütün askerî tesislerini iki gün içinde yerle bir etti. İsrail, Suriye hava sahasını, kendi hava sahasından daha rahat bir şekilde kullandı ve ordusuz Suriye’nin, savunma mekanizmasını tamamen yok etti.
Şimdi bu durum, “baskıcı rejim sonlandı, özgürlük geldi” diye bayram gibi kutlanıyor... Elbette Suriye rejimi masum değildir ama HTŞ de başından beri ABD ve İsrail’e çalışıyordu. İsrail uçakları, Suriye’nin askerî alt yapısını yok ederken, HTŞ lideri, İsrail televizyonuna röportaj veriyordu.
***
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı ordusunun işgalciler tarafından dağıtılamayan iki unsuru, yani Erzurum’da Kâzım Karabekir Paşa komutasındaki 15. Kolordu ve Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle, Ali Fuat Paşa’nın silah bırakmadan Konya’dan Ankara’ya getirdiği 4. Kolordu’ya dayanarak kurulabilmiştir.
Mustafa Kemal Paşa, Erzurum ve Sivas Kongreleri ile Ankara’daki Meclis toplantılarını bu iki güce dayanarak yapabildi. Millî ordu, bu iki kolordu üzerine kuruldu. Yoksa bölgesel direnişler, işgal orduları karşısında yetersiz kalacak; Türk Milleti tamamen yok edilecekti! İstiklâl Savaşı, mazlum milletlere işte bu şekilde örnek oldu.
Yıllardır olan bitenden habersiz olarak çile çeken ve serbest bırakılan Suriyeli mahkûmların hatta ülkeden kaçmak zorunda kalan sığınmacıların sevincine kimsenin bir diyeceği olamaz ama İsrail, bütün dünyanın gözü önünde Suriye’nin savunma gücünü havadan bombalarken, ülke Rusya ve İran güdümünden çıkıp ABD ve İsrail güdümündeki örgütlerin yönetimi altına girdi diye bayram yapmak, bağımsızlık savaşı vermiş Türk Milleti’ne yakışmaz...
Bulanık haberler ve Suriye’deki gerçekler!
12 Aralık 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Suriye ile ilgili 100 haberden 99’u yalanlarla dolu. Bazı görüntüler sahte çıktı! Doğru bilgilere ancak satır aralarından ulaşabiliyoruz.
Doğru bilgilerden birini, BBC, “27 Kasım’da HTŞ Halep’e doğru hareket etmeden iki gün önce ABD ve Türkiye Savunma Bakanları Münbiç’in Suriye Demokratik güçleri tarafından boşaltılması konusunda mutabakata vardı.” diye yazmıştı.
Nitekim Münbiç’te bulunan az sayıda Amerikan askeri de operasyon başlarken Fırat’ın doğusuna çekilmişti. PKK/PYD/YPG de mutabakattan haberdar edildiği için direnmedi ve Münbiç’i boşalttı.
Suriye devleti, İsrail hesabına yok edilirken, Türk kamuoyu, “Münbiç’i PKK’dan kurtardık, Halep’e bayrak astık” diye yönlendirildi. Şam düşer düşmez de İsrail, harekete geçerek, Suriye’nin bütün askeri varlığını yok etti, Golan tepelerinin Suriye tarafını da işgal etti.
***
ABD’nin Suriye Demokratik Güçleri” adını verdiği PKK/YPG’nin lideri Mazlum Abdi, X mesajıyla Münbiç’ten “ABD aracılığıyla” çekildiklerini doğruladı.
Abdi “Amacımız tüm Suriye topraklarının tamamında ateşkes olması ve ülkenin geleceği için siyasi bir sürece girilmesidir.” dedi.
Suriye operasyonunun gerçek kazananı İsrail oldu. Suriye tehdidi ortadan kalktığı gibi bu ülke toprakları artık İsrail’in her türlü kullanımına açılmış oldu. Suriye hava sahası artık İsrail’in kontrolündedir. Bu durumda, Suriye’nin başına kim geçerse geçsin, ülkeyi toparlaması imkânsızdır.
***
Hürriyet’te yayınlanan bir haberde ise ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın Cuma günü Türkiye'yi ziyaret etmesiyle ilgili CNN TÜRK Ankara Temsilcisi Dicle Canova’nın görüşlerine yer verildi.
Canova’nın görüşleri şöyle: “Türkiye için başından beri sınırdaki hattın 30-40 km derinliğinde güvenliğin sağlanması temel hedefti. Terörün elimine edilmesi, edilemiyorsa güneye kaydırılmasıydı öncelik. ABD ile Türkiye arasında mutabakat vardı bu konuda. Taahhütler vardı ve bunlar gerçekleşmedi.
Sahada yaşananlara bakınca sınır hattındaki güvenlik için adım adım ilerleniyor. SMO Tel Rıfat ve Münbiç'i aldı ve devam edecek gibi görünüyor. Belki de halk tarafından temizlenecek. Terör örgütünün çıkışı kalmadı gibi duruyor. Tam da bu durumda Blinken Türkiye'ye gelip Dışişleri Hakan Fidan ile görüşecek. Edindiğim bilgilere göre; ABD'ye ‘Ya siz halledin ya da biz gereğini yapacağız’ mesajı çok net olarak bir kez daha iletilecek.
ABD ile olan mutabakatta yıllardır verilen sözler yerine getirilmedi. Sınırda 30-40 km derinlikte güvenli alan oluşturulmadı. Blinken'a bu taahhüt hatırlatılacak ve bütün terör örgütünün orayı terk etmesi iletilecek.
ABD ne yapabilir diye sorduğumda ‘sahadaki koşullara bakınca ABD, bu unsurları çekmek zorunda’ şeklinde beklenti var. ‘Suriye'deki birliklerini Irak'a çekebilir’ beklentisi de var.
‘Yeni Suriye'de DEAŞ gibi PKK YPG de bölgede yer bulamayacak’ deniyor. Suriye'nin tek bir Suriye olarak özgürleştirilmesi, tüm bunların Suriye tarafından yapılması hedef...
***
Peki ABD’nin bu yönde bir açılaması var mı? Yok! Bir belirti var mı? Yok! Tam tersine, Beyaz Saray Ulusal Güvenlik İletişim Danışmanı Kirby, “Türk askeri güçlerinin gerçekleştirdiği bazı operasyonların sorunlu olmasının sebebi, bu operasyonların SDG'yi IŞİD karşıtı görevden uzaklaştırma riski taşıması. Bu, görmek istemediğimiz bir durum ve bu konuda Türklerle de görüşmeler yapıyoruz.” dedi. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Michael Erik Kurilla da Suriye’de YPG ile görüştü.
***
ABD ile Türkiye arasındaki asıl mutabakat, Türk ordusunun sınırdan itibaren 32 kilometrelik şeridin güneyine geçmemesine dayalı idi. Türkiye bu şerit içinde Afrin ve Tel Abyad’da güvenli bölge oluşturdu ama ABD, Kobani’deki PKK/YPG yapılanmasına dokunulmasına izin vermedi! Türk ordusu, 32 kilometreyi bir defa aştı, onda da Türk Siha’sı ABD tarafından düşürüldü!
Öyleyse “Yeni Suriye’de PKK/YPG yer bulamayacak ABD, YPG’yi Irak’a çekecek, kendisi de çekilecek” iddiası nereden kaynaklanıyor? İddianın asıl hedefi nedir? Halkı aldatmak değil mi?
Böyle bir gelişme olabilmesi için ABD’nin Suriye’yi, İsrail ve Türkiye arasında pay etmiş olması gerekir! İsrail, ABD’nin örgütlediği, Türkiye’nin de Rusya’dan koruduğu HTŞ sayesinde bütün Suriye hava sahasına hâkim kılındı ama Türkiye, 32 kilometreden daha güneye inemiyor.
Şu andaki gerçek bu!
HTŞ’yi ABD kurdu Türkiye korudu!
13 Aralık 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
HTŞ çıbanı, İdlib’de nasıl korundu ve Suriye’de bugünkü durum nasıl oluştu?
Bu sorunun cevabını, 22 Şubat 2020 tarihinde bu sütunda ana hatlarıyla şöyle vermiştim:
“Türkiye, İdlib’de kim adına savaşacak?” diye sormuş ve “ABD adına” diye cevap vermiştim ya; ABD politikalarını derinden etkileyen ve kurucuları arasında George Soros, Morton Abramowitz, Stephen Solarz gibi isimlerin bulunduğu Uluslararası Kriz Grubu’nun son analizi bu tespitimi doğruladı!
“İdlib neden Türkiye’nin meselesi oldu? Çünkü önemli bir kısmı Suriye’de IŞİD çatısı altında bulunan teröristler, Fırat’ın doğusunun PYD/PKK kontrolüne geçmesini sağladıktan sonra, koridor açılarak İdlib’e gönderildi. Bunlar, İslami görünümlü ama ABD’nin kullandığı gruplardır.” diyordum ki, Uluslararası Kriz Grubu, İdlib’deki Heyet Tahrir el-Şam örgütünün başındaki Ebu Muhammed el Colani ile yapılmış bir söyleşiyi yayınladı. Yazıda imza yok, söyleşiyi kimin yaptığı da belli değil!
Bu bir gazeteci işi değil rutin bir istihbarat görevi…
***
Yazıya göre, Colani, cihatçı emellerinden vazgeçtiklerini, Suriye dışında eylem yapmayacaklarını, sadece Suriye rejimine karşı savaştıklarını söyledi.
Colani daha önce IŞİD için çalıştığını, bu örgütten ayrıldıktan sonra El Kaide’ye bağlılık sözü verdiğini ancak Suriye’yi dış operasyonlar için fırlatma rampası olarak kullanmayacağı konusunda da taahhütte bulunduğunu sadece Suriye rejimine ve Suriye’deki müttefiklerine karşı mücadeleye odaklanacaklarını açıkladığını ifade etti…
Peki IŞİD’i kim kurmuştu? Trump, “IŞİD’i, Obama ve Hillary Clinton kurdu” dememiş miydi?
Colani, Heyet Tahrir El-Şam’ı, El Nusra ve diğer cihatçı yerel grupları toparlayarak kurduğunu, ideoloji olarak İslam hukukunu esas aldıklarını anlattı ve Batı’nın hükûmet dışı kuruluşlarının İdlib’e dönebileceğini ve onlara müdahale etmeyeceklerini de belirtti!
***
Kriz Grubu’nun analizinde ise özetle şöyle deniliyor:
“HTŞ, İdlib’deki resmî El-Kaide şubesi olan Hurras al-Din gibi El Kaide uzantısı örgütle mücadeleden kaçındı; bir dereceye kadar Rusya ve rejim saldırısına direnme konusunda bu grupla birlikte hareket etti, Uygur militanlardan oluşan Türkistan İslam Partisi gibi gruplarla birlikte hareket etti ama uzun zamandır rejimin devrilmesi için çalışıyor ve İran ve Rus kuvvetlerinin Suriye’den ayrılması çağrısında bulunuyor.
Rusya, ateşkesi kabul ederek, Rus hava üssüne saldırıların durdurulması konusunda HTŞ’nin sözünün doğru olup olmadığını test edebilir. HTŞ küçük cihatçı grupların saldırılarını da önleyebilir. HTŞ’yi ortadan kaldırmak için operasyon yapılırsa, bu, benzeri görülmemiş oranlarda insani bir felakete yol açacaktır.
Dahası, rejim ve Rusya ile Türkiye arasında ciddi bir çatışma riski var. Tüm taraflar, rejim güçleri yerleşim alanlarına daha fazla girmeden önce derhal ateşkes yapmalıdır.”
***
Şimdi bu söyleşinin yayınlanmasından ve analizden de anlaşılıyor ki HTŞ, Amerikan koruması altındadır.
Nejat Eslen ise bu yayını inceledikten sonra, odatv’ye yaptığı açıklamada, James Jeffrey’nin bir hafta önceki Türkiye ve bölge ziyaretini hatırlattı ve “Jeffrey, HTŞ’nin artık terör üretmediğini söylemişti. Şimdi bu söyleşi de ABD’nin Suriye ile ilgili hedefleri konusunda ipuçları vermektedir. Rusya ve Türkiye’nin HTŞ konusunda uzlaşmasını ve HTŞ’ye dokunulmamasını istiyorlar. HTŞ üzerinden ABD’nin gizli projeleri var ama Rusya’nın bunu anlamaması mümkün değil” dedi.
Ankara’daki güvenilir gazeteciler ise Rusya’nın “Türkiye, İdlib’de kendi sınırından sonraki 20 kilometrelik bir hat içine çekilsin” önerisinde bulunduğunu, ancak Türk tarafının bu öneriyi kabul etmediğini bildiriyor!
Kısacası Rusya, Türkiye’ye “Al HTŞ’ni git” diyor. ABD ve Türkiye ise “ateşkes” istiyor! Türkiye’yi yöneten irade, bu tutumla HTŞ’yi korumuş oluyor! Çünkü Amerika öyle istiyor!
***
Yukarıdaki satırların üzerinden dört yıl geçti. Dört yıl sonraki sonucu hep birlikte görüyoruz...
Bir IŞİD’le kaç kuş vurdular?
14 Aralık 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Anadolu Ajansı, haberi, “Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD Dışişleri Bakanı Blinken’ı Esenboğa Havalimanı'nda kabul etti” başlığıyla verdi. Erdoğan, Blinken ile Atatürk'ün kalpaklı resmi önünde görüntü ve fotoğraf verdi.
Erdoğan, Türkiye'nin en başından beri Suriye'nin toprak bütünlüğünün, birliğinin ve üniter yapısının korunmasından yana olduğunu dile getirdi ve Suriye'de PKK/PYD/YPG ile DEAŞ terör örgütleri başta olmak üzere tüm terörist yapılanmalara karşı Türkiye'nin öncelikle kendi millî güvenliği için önleyici tedbirler alacağını, PKK ve uzantılarının sahadaki durumu fırsata çevirme gayretini engelleyeceğini, DEAŞ ile mücadelede zafiyet oluşmasına da asla müsaade etmeyeceğini vurguladı.
ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada ise "Bakan Blinken, güçlü ABD-Türkiye bölgesel iş birliği ile Suriyelilerin liderliğinde ve Suriyelilere ait hesap verebilir ve kapsayıcı bir hükûmete siyasi geçişi destekleme konusundaki ortak çıkarlarımızı ele aldı." ifadesine yer verildi.
Açıklamada, Blinken'ın, Suriye'de yerlerinden edilmiş kişilere yardım ulaştırılmasının ve DEAŞ karşıtı koalisyonun görevini sürdürmesinin önemine dikkati çektiği bildirildi.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile yaptığı kritik görüşme sonrası düzenlenen ortak basın toplantısında "Suriye'nin geleceğinde olası Türk ve Amerikan rolünü tartıştık. Önceliğimiz Suriye'de istikrarın sağlanması. Terörizmin yer bulmaması, DEAŞ'ın PKK'nın orada hâkim olmaması önceliklerimiz arasında. Bunlarla ilgili neler yaparız, ortak endişeler neler bunları konuştuk." dedi. Fidan, "Gazze ile ilgili bir an önce ateşkes sağlanması konusunda kendisiyle mutabık kaldık" diye konuştu.
***
ABD, PYD/YPG'ye işgal ettirdiği bölgeye, Türk askerini sokmazken, Türkiye, PKK ve uzantılarının durumu fırsata çevirmesini nasıl önleyecek? ABD, Türkiye'ye koyduğu 32 kilometre yasağını kaldıracak mı?
Bu konuda hiçbir açıklama yok!
IŞİD veya DEAŞ konusuna gelince...
Bu konuda şimdiye kadar bütün ülkeler, ABD'nin uydurduğu IŞİD yalanına inanmış görünüyordu. Trump, dört yıl önce kaybettiği seçim öncesinde, "IŞİD'i Obama ve Hillary Clinton kurdu" demişti ama buna rağmen ABD, IŞİD yalanlarına devam etti.
ABD, IŞİD tehdidini göstererek, PKK'yı Suriye'nin kuzey doğusuna yerleştirdi, eğitti, donattı ve 100 bin kişilik bir ordu hâline getirdi. Daha sonra ikinci aşamaya geçildi. IŞİD teröristleri, ABD tarafından koridor açılarak İdlib'e gönderildi. Bu arada hem El Kaide hem IŞİD hem El Nusra örgütlerinde bulunduğunu açıklamış olan Colani, İdlib'de HTŞ adıyla örgütlendi. Türkiye, ABD'nin talebiyle, HTŞ'yi Rusya ve Suriye'den altı yıl boyunca özenle korudu. Bu arada İsrail, Gazze'yi çökerttikten sonra Hamas ve Lübnan’daki Hizbullah'ı dağıttı, komutanlarını yok etti. Suriye'deki Hizbullah hedeflerini de ABD ile birlikte havadan vurdu. İkmal yolları ve kaynakları kesilen Hizbullah, Suriye'den çekildi... Böylece İran, Suriye'den atılmış oldu! Üçte ikisi firar etmiş Suriye ordusu savaşacak asker bulamayınca, Rusya da çekildi. Böylece, altı yıldır Türkiye korumasında olan HTŞ, şartlar tamam olunca, hiçbir ciddi çatışma olmadan Şam'a kadar gidip, iktidarı devraldı. Askersiz ve desteksiz kalan Esad, Rusya'ya kaçtı.
IŞİD, Suriye'de HTŞ adıyla yönetimi ele geçirmiş oldu.
MİT Başkanı İbrahim Kalın, HTŞ lideri Colani'nin sürdüğü arabayla Emevi Camisi’ne gitti ve Erdoğan'ın "Emevi Camisi’nde namaz kılacağız" sözünü yerine getirmeye çalıştı. Oysa ilişkiler iyi olduğu zaman Erdoğan, Emevi Camisi’ne veya Selahattin Eyyubi türbesine gidebiliyordu... Ben de 2011’e kadar üç defa gitmiştim...
Şimdi Emevi Camisi’nde cuma namazını HTŞ adıyla IŞİD kıldırıyor!
***
ABD, IŞİD tehdidini kullanarak PKK'yı Suriye'ye yerleştirdi, ülke yönetimini de IŞİD’den bozma HTŞ'ye devretti ve İsrail'in, Suriye ordusuna ait bütün tesisleri yok etmesinden sonra Türkiye'nin mutabakat dışında hareket etmesini önlemek için, Dışişleri Bakanı'nı Ankara'ya gönderdi.
ABD, IŞİD taşıyla Suriye, Türkiye, İran ve Rusya'yı oyun dışında bıraktı.
IŞİD'in Suriye'de hükümdar olması, Muaviye'nin Şam'da hükümdar olması gibidir ama hâlâ erkek deveyi dişi diye yani IŞİD'i, HTŞ diye gösteriyorlar; bizimkiler de Ankara'da Atatürk'ün kalpaklı resmiyle topluma mesaj verip, Şam'da, IŞİD'in camisinde namaz kılmayı başarı sayıyor!
Suriye’yi parçalayanlar, “Suriye’nin toprak bütünlüğü” demeye de devam ediyor...
Sıra geldi, tapuları silkelemeye!
16 Aralık 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
AKP iktidarı, özelleştirme programı çerçevesinde, 22 yıl içinde KİT’leri neredeyse hesaplarındaki paralardan daha düşük fiyata sattı savdı, silkeledi... Cengiz İnşaat üzerinden, ormanları, yaylaları silkelemeye başladı... Oyları azalmaya başlayınca, Erdoğan, CHP’li belediyeleri silkelemeye karar verdi.
Dünyanın en verimli topraklarında, en çalışkan insanlardan oluşan bir nüfusa rağmen, ekonomiyi “nas böyle gerektiriyor” diye öyle bir silkelediler ki, adeta ülkenin kanını emdiler, fakirden kısıp zengine verdiler...
Bu durumu biz yıllardır, “Toplumu fakirleştirerek, Türk Milleti’nin küresel projelere karşı direncini yok etmek” olarak görüyor millÎ güvenlik sorunu olarak tanımlıyorduk...
Sonunda siyaset dünyasından bir kişi bu gerçeği yüksek sesle dile getirdi. O da CHP Genel Başkanlığı’nı kaybettikten sonra...
Kemal Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanı’na hakaretten yargılandığı davada savunmasında şunları söyledi:
“Büyük Ortadoğu Projesi’nin ilk aşaması şudur: Rüşvet ve yolsuzluk yoluyla zenginleştirdikleri, teröre ve uluslararası suç teşkil edecek işlere girmesini sağladıkları ülkeyi, toprak tavizleri vermek zorunda bırakacak kadar borçlandıracak ‘tek adam’ rejimi kurmak... (...)Sayın Yargıç unutmayın, bir ülkeyi bölmek için önce o ülkeyi sığınmacı nüfus olarak büyütüp, ekonomik olarak küçültürseniz, yani yoksulluğu yaygınlaştırırsanız emperyal güçlerin ekmeğine yağ sürer ve emellerine hizmet etmiş olursunuz. Açıkça söylüyorum bugün için yapılan budur. (...)
Borçlanıyor ve borcumuzu ödeyemez hâle geliyoruz. Bunun ekonomi bilimindeki en basit karşılığı şudur: ‘Para alan, emir alır.’ Ödeyecek paranız yoksa elinizdeki toprakları vermek zorunda kalırsınız.”
***
AKP iktidarı, 2005 yılında Arap sivil toplum kuruluşlarına İstanbul’da Amerikan parası dağıtarak, Arap Baharı’nı örgütledi. Yalnız, ABD, Mursi’yi tehdit olarak görüp Mısır’da darbe yaptırınca, süreç biraz aksadıysa da yeniden başladı. Libya, AKP iktidarı sayesinde çökertildi. Suriye, AKP iktidarı sayesinde iç savaşa sürüklendi ve sonuçta bütün askerî tesisleri ve devlet binaları İsrail tarafından yok edilen, hafızası kaybolmuş bir ülke hâline getirildi.
AKP’nin dış politikası sayesinde Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyinde ABD uydusu birer ordu ve devlet kuruldu...
“Suriye’de zafer kazandık, Emevi Camisi’nde namaz kıldık” propagandası sürerken, Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, gerçek durumu şöyle açıkladı:
“ABD’ye ‘Terör örgütü PKK/YPG ile hareket etmeyi bırakın. Görevlendireceğimiz 3 komando tugayı ile DEAŞ’a karşı birlikte mücadele edelim’ dedik. Hatta onlara binlerce DEAŞ’lı teröristin ve ailelerinin tutulduğu El-Hol kampının kontrolünü sağlayabileceğimizi ilettik. Buna rağmen ABD’li dostlarımız buna sessiz kaldılar ve DEAŞ ile mücadele adı altında PKK/YPG terör örgütü ile iş birliği yaptılar.
Bir terör örgütü kullanılarak başka bir terör örgütü ile mücadele edilmeyeceğini her zaman vurguladık. Yani, terörle mücadele teröristlerle yapılamaz. Ayrıca son 3 yıldır Suriye’de DEAŞ’lı teröristlerin saldırı yaptığını duyan var mı? Şu an DEAŞ ile ilgili bir şey duymuyoruz, görmüyoruz.”
Bu itirafa karşı, “Durum buysa, ne diye yine ABD’nin örgütlediği IŞİD’in ta kendisi olan HTŞ’yi Suriye’ye hâkim kıldınız? diye soran olmamış...
***
AKP iktidarı, Orta Doğu’da Büyük Orta Doğu Projesi eş başkanı olarak görevini yapar ve Suriye’yi İsrail hava kuvvetlerinin egemenliğine teslim ederken iç politikada bir adım daha attı ve tapuları silkelemek için bir yasa daha çıkardı. “İmar hakkı aktarımı” adı altında, halkın tapulu arazisine el koyma yetkisi de denilebilir. Tabii bu yasa, Anayasa’ya aykırıdır ama ne önemi var; Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş, “İnşallah yılbaşından sonra, bütçe görüşmeleri bittikten sonra yeni anayasa çalışmaları için tekrar partilerin bir araya gelmesi için gayret sarf edeceğiz” diyerek o sorunu da halledeceklerini açıkladı.
Halkın tapusu silkeleniyor, Yeni Anayasa diye, aslında Türk toprakları da BOP’a hazır hâle getirilmek isteniyor. Bu durumda CHP’nin şimdiki Genel Başkanı Özgür Özel, “Asgari ücret talebimiz otuz, bunun altında biz yokuz” diyerek bir sonuç alabilir mi?
Diyelim ki asgari ücret otuz oldu; tapusuna el konulmuş, Anayasal düzeni yıkılmış bir devlette asgari ücretin bir anlamı kalır mı?
İlk dama taşı Hamas idi ama hâlâ anlamayanlar var!
17 Aralık 2024 00:01
Son Güncelleme: 17 Aralık 2024 14:30
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İsrail Başbakanı, Hamas saldırısına cevap olarak başlattıkları “Orta Doğu’yu değiştirme operasyonu”nu canlı yayında şöyle açıkladı:
“Bir yıl önce basit bir şey söyledim. Dedim ki ‘Orta Doğu’yu değiştireceğiz...’ Ve gerçekten de değiştiriyoruz. Suriye artık eski Suriye değil, Lübnan artık eski Lübnan değil. Gazze eski Gazze değil. Ve şeytanın başı İran da eski İran değil. Gücümüzün ağırlığını hissettiler. Suriye hakkında bir şey söylemek istiyorum. Suriye ile çatışmaya girmek istemiyoruz. Suriye’ye karşı İsrail politikasını, sahadaki gerçekliğe göre belirleyeceğiz. Unutmayalım ki onlarca yıl boyunca Suriye, İsrail’e karşı aktif bir düşman devleti oldu. Bize sürekli saldırdı. İran’ın Suriye üzerinden Hizbullah’ı silahlandırmasına izin verdi. Geçmişte olanların bir daha olmaması için bir dizi yoğun önlem aldık. Birkaç gün içinde Esad rejiminin onlarca yıl boyunca inşa ettiği yetenekleri imha ettik. Ve bunu Suriye topraklarından bir daha bize karşı bir tehlikenin yönelmesini engellemek için yaptık. Ayrıca Suriye’den Hizbullah’a silah sevkiyat yollarına da darbe vurduk. Bu, İran’ın Suriye üzerinden Hizbullah’a gönderdiği yeteneklerdir. Hizbullah lideri Naim Kasım bunu açıkça söyledi. Hizbullah, Suriye üzerinden askerî tedarik yolunu kaybetti. Bu sözler, İran eksenine verdiğimiz büyük zararın bir başka kanıtıdır. Ancak yine de bir uyarı yapmak istiyorum. Hizbullah’ın yeniden silahlanmasını önlemeye kararlıyız. Hizbullah ve İran’a çok net bir şekilde söylüyorum; bize zarar vermenizi önlemek için gereken her yerde ve her zaman sizinle savaşmaya devam edeceğiz.”
***
Şimdi fazla değil bir yıl geriye dönelim. Bu son süreç nasıl başladı? Hamas’ın İsrail’de sivillere saldırısıyla değil mi? Deniliyor ki “İsrail, kuruluşundan beri Filistinlilere saldırıyor. Süreç Hamas’ın saldırısı ile değil, İsrail’in saldırılarıyla başlamıştır. Dolayısıyla ‘süreci Hamas başlattı’ denilemez...”
Yalnız Hamas saldırısı ile başlatılan son süreçte, saldırının dama taşı gibi kullanılacağı belliydi ve İsrail, önce Hamas taşını, sonra Hizbullah taşını devirdi. Sonra bu iki güce destek veren İran taşını devirmese bile Suriye’de kanatsız kolsuz duruma getirmiş oldu. Hizbullah çekilip, Suriye’nin kalan ordusu da direnmeyince Rusya da çekildi ve IŞİD’den bozma HTŞ, İdlib’den Şam’a kadar yürüdü ve devleti teslim aldı! İsrail iki üç gün içinde Suriye’nin askerî alt yapısını ve devlet hafızasını yok etti. İşgal altında tuttuğu Golan tepelerinin Suriye tarafını da işgal etti.
Bu arada Türkiye’nin eline Emevi Camisi’nde namaz kılmaktan başka ne geçti? Kaldı ki Suriye bir İslam ülkesi idi, Şam’a giden herkes, Emevi Camisi’ne de gidebiliyordu.
Bu arada PKK, Amerikan baskısıyla Tel Rıfat ve Münbiç’ten çekildi. Böylece AKP iktidarına “Biz kazandık” deme şansı verdiler.
Buna karşı, Türkiye sınırındaki Kobani veya Aynel Arap’ta Rusların boşalttığı tesislere, Amerikan bayrağı çeken PKK yerleşti.
Peki, sonuçta kim kazandı? İsrail değil mi? İsrail, Suriye coğrafyasını en az 50 yıl kendisi için tehdit olmaktan çıkardı.
***
Nejat Eslen, HTŞ’nin Şam yürüyüşü için şöyle dedi:
“Savaş tarihinde böyle bir olay yaşanmadı. Yıllar önce ABD'nin İdlib'de depoladığı selefi cihatçı terör örgütü HTŞ, bir gün aniden harekete geçti ve Toyota pikaplarla, yolun dışına hiç çıkmadan Şam'a kadar Esad'ın ordusunu sanki kovaladı. Bu harekâtta, Şam yolunda, çatışma değil, trafik kazası bile olmadı.
Amerikan basını sürekli Suriye'deki gelişmelerde baş aktörün Türkiye ve Erdoğan olduğunu yazıyor.
Aynı basın Amerika'yı geri plana çekiyor. Trump ise zaten ‘bu bizim savaşımız değil, Suriyelilerin iç sorunu’ demişti. İleride Suriye coğrafyasında sorunlar çıkarsa ki çıkması mümkündür ve doğaldır. O zaman Türkiye suçlanacaktır.”
Trump’ın projesi: Mezopotamya!
18 Aralık 2024 00:01
Son Güncelleme: 18 Aralık 2024 17:53
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Suriye’de nasıl bir oyun teorisinin uygulanmakta olduğunu, ABD’nin seçilmiş Başkanı Donald Trump büyük ölçüde açıkladı. Trump, Suriye ile ilgili son konuşmasında, Tayyip Erdoğan’ı öve öve bitiremedi ve “İçeri giren gruplar Türkiye tarafından kontrol ediliyor ve bu bir şekilde kabul edilebilir. Ancak hayır ben öyle düşünmüyorum. Kim gerçekten sonuca ulaştı, kimse tam olarak bilmiyor. Ama bence bu Türkiye... Türkiye'nin çok akıllıca hareket ettiğini düşünüyorum. Erdoğan, çok zeki ve oldukça sert biri... Türkiye, çok fazla can kaybı olmadan dostça olmayan bir ele geçirme gerçekleştirdi diyebilirim. Suriye'de ilerleyen güçlerin arkasında Türkiye de var ve bu benim için sorun değil. Suriye'nin anahtarı Türkiye'nin elinde olacak. Bunu söyleyen kimseyi duymamışsınızdır ama bu böyle.” dedi.
Trump, Suriye’deki 900 Amerikan askeri sorulunca da “Bunu yapmanın başka bir yolu olmalı. Bunlardan biri de Türkiye” diyerek, Suriye’de Amerikan askeri yerine Türk askeri kullanmak istediğini ifade etmiş oldu.
Trump’ın Sağlık Bakanı adayı Robert Kennedy Jr. da 7 Kasım’da yaptığı açıklamada Donald Trump'ın Türkiye ile Suriye'nin kuzeyindeki Kürt militanlar arasında çatışma çıkması hâlinde ABD askerlerini “yem” olarak bırakmak yerine onları Suriye'nin kuzeyinden çekmek istediğini belirtti.
***
Trump’ın sözlerini, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da 21 Kasım’daki, “Sınır ötesindeki Kürtlerin bölgede tek hamisi Türkiye'dir. Yani bunun hiç lamı cimi yok. Nasıl ki Balkanlar'daki Boşnaklar ve Arnavutların tek hamisi, gerçek destekleyicisi biziz, doğumuzdaki, güneyimizdeki Kürtlerin de hamisi biziz. Tarih böyledir. Tarihi değiştirmeyiz. Yani organik tarih de bugünkü tarih de budur.” sözleri ile birlikte değerlendirmek, yine Hakan Fidan’ın aynı konuşmada Türkiye'nin Irak’taki Kürdistan Özerk Bölgesi ile ilişkilerinin "fevkalade iyi olduğunu" dile getirdiğini ve “Bağdat'la Erbil arasındaki sorunları da çözmeye çalışıyoruz. Suriye'deki Kürtlerin PKK'lılaştırılma çalışması, son derece karşı olduğumuz bir konu. Türkiye'den, Irak'tan, İran'dan giden bütün PKK'lı kadroların gönderilip, orada Suriyelilerin kalması gerekiyor. Bizim sınır ötesindeki Kürtlerle ilgili hassasiyetimiz her zaman var" diye konuştuğunu hatırlamak gerekir!
***
Peki ne planlanıyor? Nejat Eslen’e göre “Suriye konusunda Amerika'nın amacı Esad rejimini yıkmak, bu ülkede Hizbullah varlığını sona erdirmek, Rusya'nın Esad'a desteğini bitirmek ve böylece İsrail'in güvenliğini pekiştirmekti. Erdoğan ABD-İsrail planını HTŞ ile uyguladı ve bütün bu amaçları sağladı. Erdoğan işte bu nedenle Trump'ın övgülerini hak etti. Ancak, ABD'nin Suriye ile ilgili bir amacı daha var; Suriye'de PKK-YPG varlığını meşrulaştırmak... Kanaatimce Trump'ın övgüleri bu amaç ile ilgili. Trump'ın bu konuda Erdoğan'ın yardımına ihtiyacı var. Erdoğan bu konuda gereken yardımı sağlarsa Cumhurbaşkanlığı, AKP iktidarı devam edebilir. Zaten Apo'nun Meclis’e çağrılması, Türkiye'nin bütün Kürtleri himayesine alarak büyümek istemesi bununla ilgilidir.”
***
Ben ise 1990 yılında, Turgut Özal’a uygulatılmak istenen bu politikanın “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak”la sonuçlanacağını, Türkiye’nin bu süreçte, Fırat-Dicle havzasını kaybedebileceğini Tercüman Gazetesi’ndeki yazılarımda belirtmiştim. Yanılmış olmayı çok isterim ama ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Pearson’un daha sonra açıkladığı Mezopotamya Projesi’ne göre “Erzurum’dan Bağdat’a kadar tek bir ekonomik bölge” oluşturulacaktı. Mesut Barzani, bölgenin siyasi olarak da birleşeceğini ve TSK’nın bu bölgeden çekileceğini söylemiş, Ahmet Davutoğlu, Mezopotamya Projesi’nin “AKP’nin vizyonu” olduğunu açıklamış, Abdullah Öcalan ise “AKP, Mezopotamya Projesi konusunda beni takip ediyor” diye konuşmuştu. Avrupa Birliği de “Fırat-Dicle havzasını, İsrail’in de dâhil olduğu uluslararası bir komisyon yönetsin” diye Türkiye ile müzakere çerçeve belgesi yayınlamıştı...
Trump’ın projesi, işte bu “Mezopotamya Devleti” olsa gerek... Abdullah Öcalan’ın projesi gibi gösteriliyor ama asıl sahibi ABD...
“Yeniden Osmanlı oluyoruz, Yeni Anayasa yapacağız” laflarının sebebi de bu...
Türk Milleti, bu oyuna gelmemelidir.
Dünyayı saran yalan terörü!
19 Aralık 2024 00:01
Son Güncelleme: 19 Aralık 2024 16:32
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“Ekonomiden eğitime, sağlıktan iç ve dış politikaya, ülke yaşamını ilgilendiren her konuda yalanlar, saptırmalar, gerçeği örtüp gizleme çabaları birbirini izliyor. Bütün ülke yalanla örtülmüş gibi. Egemen siyaset belki her zaman böyleydi. Fakat bu kadar açık, pervasız ve utanmazcası hiçbir zaman görülmedi. Kendi payıma ben, yalanları söyleyenlerden çok, onları alkışlayanları kınıyorum, suçluyorum, ayıplıyorum. Hele okumuş yazmış tuzu kuruların işbirlikçiliği, suskunluğu, korkaklığı, bu güzel ve mazlum ülkenin iyi niyetli, iyi duygulu, sabırlı halkının geleceğine, bugünün ve yarının çocuklarına yapılabilecek en büyük kötülüktür.”
Ataol Behramoğlu’na ait bu sözler, yıllar önce bir makalesini benimle paylaşan “Balkar” kökenli Öruzlan Bolat’ın “yalan”la ilgili çağrısını hatırlattı... Çünkü yalanlar sadece Türkiye’yi değil, dünyayı sarmış durumda...
Bolat’a göre, “İnsan gezegenini yakalayan bunamanın sebeplerini ortadan kaldırmak için kendi kimliği yanında evrenli bilincine sahip olmak gerekiyor.
Böyle bir bakış açısı, sorunların üstesinden gelmeye, insanoğlunun gerçekten değişmesi için yol açmaya, şartsız ve ivedilikle acil problemleri çözmeye yardımcı olacaktır:
Bu sorunların en önemlisi, gün geçtikçe dünyamızı saran ve böylelikle onu boğan, şiddet biçimi olan yalanları, uydurma haberleri yok etmektir.”
***
Şimdi yalan üretmek için özellikle İngiliz istihbarat servisinin kurduğu “Beyaz Baretler” gibi örgütlere dünyanın parası veriliyor. Odatv’nin haberine göre Esad rejiminin düşmesi sonrası HTŞ liderinin Batı medyası tarafından parlatılmasıyla birlikte İngiltere'nin diğer bir silâhı Beyaz Baretliler sahaya sürüldü. Eş zamanlı olarak İngiliz Guardian gazetesi “Esad’ın insan mezbahası” başlığıyla Sednaya cezaevini haberleştirdi ve tüm dünyayı şok etti. Sednaya’da gizli bölmeler olduğu iddiasıyla saatlerce canlı yayınlar yapıldı, Beyaz Baretliler arama çalışmaları için yerini aldı ama tüm iddialar yalan çıktı. İngiltere'nin, Sednaya'daki Beyaz Baretliler pandomiminden 3 gün önce kesenin ağzını açtığı ortaya çıktı. Beyaz Baretlilere 2 milyon sterlinlik desteğin ardından, 300 bin sterlinlik yeni desteği duyurdu. Kararı açıklayan Orta Doğu'dan Sorumlu Devlet Bakanı Hamish Falconer, "Beyaz Baretliler Suriye'de paha biçilemez işler yapıyor, sivillerin hayatını kurtarıp insani yardımlara ulaşımı sağlıyor" dedi!
Beyaz Baretler, daha önce de Suriye’de kimyasal silah kullanıldığına dair uydurma haberler üretmesiyle biliniyor!
***
Suriye’de bugüne kadar olup bitenlere baktığımızda ise bütün bu olaylara bahane olarak kullanılan IŞİD’in ABD tarafından kurulduğu, dört yıl önce Trump tarafından açıklanmıştı. Buna rağmen ABD hâlâ IŞİD bahanesini kullanıyor ve bütün dünya buna inanmış gibi yapıyor, yalanın parçası durumuna düşüyor. ABD, PYD’nin silahlı grubu YPG’yi, adını değiştirerek dünyaya “Suriye Demokratik Güçleri” diye tanıttı. Bütün dünya medyası, bu adı kullanıyor. Oysa SDG dedikleri, PKK’nın Suriye kolu ve bu terör örgütü ABD’nin himayesi altında. HTŞ dedikleri güç ise altı yıl önce dağılan IŞİD’in ABD ve PKK’nın açtığı koridordan İdlib’e taşınmasıyla oluşturuldu ama şimdi ABD, İngiltere, İsrail, Türkiye ve AB ülkeleri, bu terör örgütünü Suriye’de kurulacak yeni devletin meşru sahibi olarak tanımaya başladı!
***
Trump da “Suriye’de anahtar, Türkiye’nin elinde” diye yalan söylüyor. Anahtar, İsrail’in elinde ama Türkiye’de medyanın büyük kısmı bu yalanın üzerinde zafer sörfü yapıyor... Büyük yalanlara dayalı bu senaryoda kendilerine verilen rolü oynuyorlar!
Sosyal medyada gerçekleri söyleyen kişiler, bu medyanın sahipleri tarafından yapay zekâ algoritmalarıyla sansür ediliyor. Kurumsal olarak direnç gösterenlerin de Google’daki “görünürlük”leri aynı yöntemle yüzde 90 oranında azaltılıyor ki dünya yalanlarla dönmeye devam etsin.
İşte bu sebeple 40 yıl önce, Örüzlan Bolat’ın söylediği , “Sorunların en önemlisi, gün geçtikçe dünyamızı saran ve böylelikle onu boğan, şiddet biçimi olan yalanlar, uydurma haberlerdir” sözünü 40 yıl sonra hatırlatmak istedim...
Asıl terör, dünyayı saran yalanlardır. Terör örgütlerinin en büyük dayanağı da bu yalanlardır. Oysa Soljenitsin’in dediği gibi, “Cesur bir insanın atacağı en basit adım, bir yalanın parçası olmamaktır. Gerçeğin bir kelimesi bile tüm dünyaya bedeldir...
Cuma namazı cemaati 25 milyon ise...
20 Aralık 2024 00:01
Son Güncelleme: 20 Aralık 2024 16:55
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, AKP iktidarına çok yakın gazetecileri, Üsküdar’daki İslam Araştırmaları Merkezi’nde yemeğe davet etti ve sohbette bulundu. Erbaş, yemekte Diyanet Teşkilatı hakkında bilgi verdi.
Gazetelerde genellikle haber, Ali Erbaş’ın “Audi tartışması” ile ilgili sözleri üzerinden verildi. Her zaman görüşlerini önemli bulduğum gazeteci Hayri Köklü, yemeğe katılanlardan Nagehan Alçı’nın yazısının bir bölümüne dikkat çekti.
***
Nagehan Alçı, Habertürk’teki yazında şöyle dedi:
“Ali Erbaş’ın verdiği bilgiler arasında beni en çok şaşırtan Cuma hutbesinin ulaştığı rakam ile ilgili paylaştığı bilgi oldu.
Camide hutbe dinleyenlerin sayısı haftada ortalama 25 milyonmuş. Yani cumaya 25 milyon gidiyor. Diyanet İşleri Başkanı'nın söylediğine göre en az bu kadar kişi de dijital ortamdan dinliyormuş hutbeyi.
Hutbe ortak metin olarak okunuyor biliyorsunuz. Erbaş’ın verdiği orana göre bu ülkede en az 50 milyon kişiye ulaşıyor bu metin. Bu inanılmaz bir rakam… Yani bu ülkenin en kuvvetli iletişim mecrası Cuma hutbesi mi? Şayet öyleyse temel sorunlarımızın çözümü için bence çok dikkatli değerlendirilmeli.
‘Hutbe konusunu kim seçiyor, metni kim yazıyor?’ diye sordum Sayın Erbaş’a…
‘Her hafta tam 7 dakikalık bir konuşma hazırlanıyor. Yaklaşık 10 kişiden oluşan hutbe yazma komisyonumuz var. Başında daire başkanı var. Metin hazırlanınca komisyon başkanına gidiyor, o onayladıktan sonra en son bana geliyor. Her hafta en az 1-2 saat bana gelen metin üzerinde çalışıyorum. Bazen geri gönderiyorum, tekrar yazılmasını istiyorum. Bugünkü hutbe ile ilgili 2 saat çalıştım mesela. Miras hukukunu işledik. Aslında kadın derneklerinin ödül vermesi lazım bize’ diye yanıtladı Diyanet İşleri Başkanı.”
***
Ali Erbaş’ın, Nagehan Alçı’ya verdiği 25 milyon rakamı nasıl tespit edilmiş, o konuda bilgi verilmemiş ama Cuma namazlarında, bütün camiler dışarıya taşacak kadar dolduğuna göre camilerin kapasitesinden rakam tespit edilebilir...
Peki her haft,a toplamda 50 milyon kişiye ulaştığı söylenen hutbelerin içeriğinden, Cuma namazlarına gitmeyenlerin haberi var mı? Sadece, hutbeye dönük bir tepki varsa ve bu da haber olursa ancak o zaman duyuyorlar...
Ben ne zaman Cuma namazına gitsem, dinlediğim hutbelerin, AKP’nin iç ve dış politikasına uyumlu olduğuna tanık oldum. Bütün hutbelerde her hafta AKP söylemlerini andıran ifadeler kullanılıyor... Bu şartlar altında AKP’ye karşı herhangi bir siyasi partinin seçim kazanması, gerçekten mucizedir!
Bir Cuma namazından sonra caminin önündeki kafede, imama, “Hutbedeki söyleminiz, Büyük Ortadoğu Projesi ve dinler arası diyalog söylemlerine hatta AKP’nin parti programına benziyor!” demiştim de herhangi bir siyasi yaklaşım içinde bulunmadığını söylemişti...
***
Los Angeles Times'ta Amir Tahiri, Aralık 2002'de yani AKP’nin kazandığı 3 Kasım seçimlerinden hemen sonra yaptığı değerlendirmede Erdoğan ve Gül'ün laiklik veya Avrupacılık anlayışlarının, devletin, dini tamamen cemaatlere bırakmasına dayalı olduğunu belirtmiş ve bunun da Diyanet İşleri Başkanlığı'nın milyarlarca dolarlık servetinin bir siyasi parti tarafından kontrolü anlamına geleceğini, dolayısıyla Türkiye'de çok partili demokrasinin ortadan kalkabileceğini yazmıştı...
Tahiri, şöyle demişti:
"Diyanet İşleri'nin feshedilmesi, çok büyük oranda malvarlığının özel dini gruplara devredilmesi anlamına gelecektir. Bu gruplar, devletin çıkarlarını gözetmeksizin, İslâmiyeti diledikleri gibi yorumlayabilir, tanıtabilir ve kullanabilir. Cami, türbe, vakıf gibi kutsal yer ve işyerlerinin kontrolünü devletten söküp alması halinde, parti, fiilen ülkedeki hemen her köy ve kasabada güçlü ve kalıcı bir mevcudiyet temin etmiş olacaktır. Parti, binlerce militanını nüfuzlu ve gelir getiren mevkilere atayabilir, tüm camileri kontrol edebilir.
Bu durumda parti, atadığı insanlar vasıtasıyla camileri ve dini sistemi kullanarak, yıllarca iktidarda kalmasını sağlayacak şekilde, yeterli sayıda seçmeni kontrolü altına alabilir."
Dikkat ediniz, adam daha işin başında ne olacağını yazmış...
***
Diyanet feshedilmedi ama siyasileşti. Gerçi o zaman da sonradan da Amiri’nin değerlendirmesini gündeme getirdim ama Türkiye’de muhalefet de AKP’yi iktidarda tutmak için organize edildiği için kimse üzerinde durmadı!
Şimdi o parti, trollerine “Suriye’de Müslümanlar kazandı” propagandası yaptırırken ABD, İngiltere ve İsrail’in ortak projesi olan BOP’u harfiyen uyguluyor!
Trump ise “Anahtar Türkiye’de” diyerek tarihin en büyük yalanını söylüyor...
"Doktor dövüyoruz"dan "mimar öldürüyoruz"a!
21 Aralık 2024 00:01
Son Güncelleme: 21 Aralık 2024 17:04
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İstanbul Kavacık'ta Atatürk Caddesi üzerinde kendisine ait araç ile trafikte seyreden polis memuru S.Ç., yine aracı ile seyir halinde olan ünlü mimar Turgut Toydemir ile trafikte tartıştı.
Toydemir'in aracını durdurmak isteyen S.Ç., ünlü mimarın durmaması üzerine tabancası ile araca doğru rastgele ateş açtı.
Kurşunlardan biri aracı kullanan Turgut Toydemir'e isabet etti. Yaralanan Toydemir'in aracı, refüje çıkarak durdu. Diğer sürücüler tarafından olayın ihbar edilmesi üzerine bölgeye polis ve acil sağlık ekipleri geldi. Yaralanan Turgut Toydemir, ambulans ile hastaneye kaldırıldı. Ağır yaralanan mimar Turgut Toydemir, hastanede yapılan müdahalelere rağmen kurtarılamadı.
Olay yerinden kaçmayan polis memuru S.Ç., kullandığı silahla birlikte teslim oldu.
***
Bu olay, trafikte hemen her gün karşılaştığımız, ölümle veya yaralanma ile biten tartışmalardan sadece biridir. Bütün medyada haber olmasının sebebi, öldüren kişinin polis, öldürülen kişinin ise Türkiye'de ve dünyada yüzlerce büyük projeye imza atan 84 yaşında ünlü bir mimar olmasıdır.
Trafikte tartışanların en çok kullandığı ifadelerden biri "Sen benim kim olduğumu biliyor musun?" şeklindedir. Bu ifadeyi kullanan insanların aşağılık kompleksine veya üstünlük kompleksine sahip olduğu bellidir. Aslında ikisi arasında pek fark yoktur. Hiç tanımadığı ve kendisinden zayıf gördüğü kişiye üstünlük taslamak, psikolojik bir bozukluğun dışavurumudur. Bunu söylemek için psikiyatri uzmanı veya psikolog olmak gerekmez ama biz yine de uzman görüşüne başvuralım...
Memorial Hastanesi'nin Tıbbi Yayın Kurulu tarafından hazırlanan dosyaya göre aşağılık kompleksi, ünlü psikolog Alfred Adler tarafından ortaya konulan, aşırı rekabet ve saldırganlığa kadar çeşitli davranışlara yol açabilen temel bir yetersizlik ve güvensizlik duygusudur.
Genellikle kökeni çocukluk dönemine dayanan aşağılık kompeksinde çocuklar ebeveynlerinden olumsuz davranışlarına maruz kalırlar ve bu durum kişinin benlik ve karakterine zarar verir.
Aşağılık kompleksi, Adler tarafından üstün olma isteğinin insanı harekete geçirmesi olarak tanımlanmış ve her insanın bu duyguları yaşadığı belirtilmiştir.
Çocukluğunda takdir edilmeyen, başka çocuklarla kıyaslanan, şiddete maruz kalan kişiler yetişkin olduklarında kendilerini sürekli olarak başkalarıyla kıyaslar.
Kendilerini herkesten aşağıda gören bireyler varlıklarını ispat edebilmek için yoğun çaba harcar.
Aşağılık kompleksi kişide kaygı, depresyon, özgüven eksikliği, saplantı, takıntı, asosyallik gibi sorunlara yol açabilir. Kişi farkında olmadan insan ilişkileri zedelenebilir ve kişi yalnızlaşabilir.
Uzman psikiyatrist veya psikolog eşliğinde uygulanacak tedavi ve kişinin kendi kişisel gelişimine gösterdiği özen ile birlikte kendini geliştirmesi aşağılık kompleksinin tedavi edilmesini sağlayabilir.
Alfred Adler'e göre aşağılık kompleksinin tersi üstünlük kompleksidir. Üstünlük kompleksi yaşayan kişilerde benmerkezcilik görülür. Çevresindeki insanları umursamayan birey empatiden yoksundur ve kendini herkesten üstün görür.”
***
İnsan, bu komplekslerini ancak özgüvenini artıracak bir sosyal hayat ve olumlu düşünce ile zararsız hale getirebilir. Yalnız doğrudan insan hayatı ile ilgili mesleklerde görev yapacak kişilerin, özgüven eğitiminden geçmesi gerekmektedir. 84 yaşında bir kişiyle tartışıp silahına davranan bir kişi polis olabilir mi? Olmuş işte...
Kamu personeli alımında, ehliyet ve liyakate bakılmaz sadece yandaşlık esas alınırsa, bu tür vahim olayların önü alınamaz...
Geçen yıl, “Mikrofondasın” adlı Youtube kanalında yayınlanan sokak röportajındaki kadın ne diyordu?
“Sonuna kadar reis... Neler yaptı, neler etti... Bir 25 sene öncesini hatırlamazsınız siz. Benim eşim devlet hastanesinde çalışırkene, sigortada ben çocuğumu gösteriyordum. Birimiz bir kuyrukta birimiz diğer kuyrukta. Doktor beni azarladı, 'hadi yürü git fakültede uğraş' dedi . Böyle bir muamele görüyorduk. Şu an biz doktor dövüyoruz. Şu an doktorları beğenmiyoruz doktor dö-vü-yor-uz. O rahatlıktayız. Daha bunun ötesi mötesi yok...” diyordu değil mi?
Ötesi varmış; 84 yaşına gelmiş mimarı da öldürüyoruz!
Enflasyon hırsızlık ise çalınan para kimin cebinde?
23 Aralık 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Henüz genç bir gazeteciyken, anarşizmin kuramcısı sayılan Proudhon’un “mülkiyet hırsızlıktır” sözü üzerinde epey kafa yorduktan sonra insanoğlunun mülk edinme hırsının, tarih boyunca önüne geçilemediğini, sosyalizm veya komünizmin de soruna kesin bir çözüm getiremediğini düşünmüş ve modern dünyada hırsızlığın enflasyon yoluyla yapıldığından yola çıkarak 1991 yılında Tercümen gazetesinde “Enflasyon hırsızlıktır” başlıklı bir yazı yazmıştım.
Bu tarihten 21 yıl sonra dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan, “Enflasyon, çalışanın alın terinden, sanayicinin kârından, vatandaşın cebinden yapılan modern hırsızlıktır.” dedi.
Aynı dönemin Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, 2013 yılında, “Para, karşılıksız basıldığı zaman değeri düşüyor. Herkesin cebinden maaşının belli bir kısmını çalmak devlet eliyle hırsızlıktır. Bilerek üretilen enflasyon, en büyük hırsızlıktır. Aynı şekilde faiz, aynı şekilde, karşılıksız para basmak modern hırsızlıktır. Kendi hükümetimiz döneminde Merkez Bankamız tek kuruş karşılıksız para basmadı. Onun için enflasyon düştü.” dedi.
***
Babacan, 2024’ün Mart ayında da, DEVA Partisi Başkanı olarak, “enflasyon hırsızlıktır” sözünü tekrarladı ve şöyle konuştu:
“Gerçek enflasyon, halkın enflasyonu yüzde 130 iken tutup da TÜİK’e yüzde 65’lik bir enflasyon açıklatıp, emeklinin de maaşına ona göre zam yaparsanız, o zaman emeklinin hakkına girmiş olursunuz, emekliyi fakirleştirmiş olursunuz. Gerçek enflasyonla, halkın yaşadığı enflasyonla TÜİK’in açıkladığı enflasyon arasındaki farkla da emeklimizi mağdur etmiş olursunuz.
Sadece seçimden bu yana kadar kur korumalı mevduatın kur farkı için Merkez Bankası'nın karşılıksız para basıp da mevduat sahiplerine ödediği rakam bir trilyon lirayı geçti. Bakın bütçede bu yıl tarım desteğinin miktarının tamamı 91 milyar; sadece kur korumalıya Merkez Bankası'nın karşılıksız para basıp da ödediği bir trilyon... Para bastırınca da enflasyon oluyor. Karşılıksız para basan bir ülkede enflasyon düşer mi ya? Bunu gizli yapıyorlar bakın, açıklamıyorlar. Ne kadar para bastıklarını söylemiyorlar. Biz işi bildiğimiz için Merkez Bankası'nın bilançosuna şöyle bir derinlemesine giriyoruz çıkıyoruz ve anlıyoruz ki bunlar para basıyor çünkü rakamlar ortada.”
DEVA Partisi Balıkesir Milletvekili Burak Dalgın da, “Enflasyon hırsızlıktır. Ancak enflasyonu yapay şekilde düşük göstererek memurun, emeklinin, dulun-yetimin ve asgari ücretlinin maaşına göz dikmek, katmerli hırsızlıktır” dedi.
***
Ekonomist İbrahim Kahveci, “Enflasyon hırsızlıktır, vatandaşın maaşından çalmaktır” diyor.
Prof. Dr. Ahmet Saltık, “Enflasyon=kitlesel kapitalist hırsızlık” diye konuşuyor.
Gazeteci Abdurrahman Dilipak, “Hiçbir şey başından beri normal, kendi mantığı içinde ilerlemiyor. Enflasyon, hırsızlıktır. Para kaybolmaz, bu iş bir kumara benziyor, birileri kaybediyorsa, birileri, kazanıyor. Asıl kazanan ve bu dünya ölçeğinde kaybetmeyen tek kişi kumarhane sahibidir. Döviz yükselirken de düşerken de kazananlar aynı çevreler, kaybedenler ise ülke.” diye yazıyor.
Mümtaz’er Türköne de "Enflasyon en örgütlü ve kitabına en uygun görünen hırsızlık usulüdür. Devlet bütün ciddiyeti ile elini halkın cebine sokar, bir sülüğün kanı emmesi gibi halkın parasını çalar." görüşünde...
***
Kısacası, enflasyonun hırsızlık olduğunda şüphe yok.
Cebinden parası çalınanlar ise emekliler, asgari ücretli işçiler ve devlet memurlarıdır.
Buna rağmen işçi ve memur sendikaları, görevlerini yapmıyor ve gerçek enflasyon farkı kadar ücret bile isteyemiyor! Bu üç grup dışında kalan esnaf, zanaatkâr veya iş adamlarının enflasyon diye bir derdi yok çünkü bütün ürünlere veya hizmetlere gerçek enflasyon oranında zam yapıyorlar.
Meselâ hizmet sektöründe iyi bir marangozun günlüğü beş bin liradır. Her gün çalışırsa aylığı 150 bin liraya gelir. Sadece hizmet değil ürün de üreterek, kazancını ikiye üçe katlayabilir. Demirci, sıvacı, boyacı, kalıpçı, su tesisatçısı gibi inşaat işlerinde çalışan ustalarda da durum böyledir.
En çok ezilen, emekliler, asgari ücretli işçiler ve memurlardır. Bunu da herkes görüyor ama ses çıkarmıyor... Enflasyon hırsızlıksa, bundan kim faydalanıyor belli değil mi? Devlet, sabit gelirliden kestiğini zengine, parası olana aktarıyor. Bu kumarhanenin sahipleri belli...
Ülke, ücretli-maaşlı çalışanların sırtına binmiş, kıyamete gidiyor.
Suriye’yi ele geçiren Müslüman Siyonistler!
24 Aralık 2024 00:01
Son Güncelleme: 24 Aralık 2024 16:34
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Erkan Trükten, yayınladığı mesajda “Siyonist Müslüman” kavramı üzerinde durmuş. Abdullah Çiftçi de CNN Türk’teki bir programda "FETÖ başarılı olsaydı Siyonist Müslüman olacaktı..." diye bir ifade kullanmış.
Benim de 27 Şubat 2005’te yayınlanmış, “Müslüman Siyonistler!” başlıklı bir yazım var. Kavramı, Çanakkale’de bir toplantıda kullanan, dönemin MHP İstanbul Milletvekili Mehmet Gül idi.
Gül, “Hz. İsa inecek, Mesih gelecek" edebiyatı ile meşgul olanların, “Dinler arası diyalog” ve “Ilımlı İslam” diye ortaya attıkları görüşlerin, "Mesihçi İslam" olduğunu vurgulamış ve küreselleşmenin nihai hedefinin Müslümanları bu şekilde devre dışı bırakarak “Büyük İsrail” devletini kurmak olduğunu, bu tür gruplar içinde yer alan Müslümanların da aynı projede kullanıldığını söylemişti.
***
Bugün FETÖ bitmiş değildir fakat Büyük İsrail projesine hizmet edenler, şimdi “dinler arası diyalog” veya “ılımlı İslam” diyerek kendilerini açığa çıkarmıyor, aksine herkesten daha fazla Müslüman görünerek İsrail’e hizmet ettiğini gizlemeye çalışıyor... Mesela ABD, İngiltere ve İsrail güdümlü El Kaide, IŞİD, El Nusra ve HTŞ örgütleri, İslam’ın temsilcisi gibi davranıyor.
Bugün Suriye’de olan bitenler, Müslüman Siyonistlerin eseridir. Hristiyan Siyonistlerin kurduğu El Kaide daha sonra IŞİD olmuş, El Nusra olmuş, HTŞ olmuş ve Müslüman Siyonistlerin lideri, arkalarındaki tepede İsrail üs kurarken, kendisiyle fotoğraf çektirmek isteyen genç kıza “başını ört” diyerek ne kadar Müslüman olduğunu göstermeye çalışmıştır!
Kâzım Karabekir Paşa’nın, “Öyle puslu bir hava ki şeytan bile Müslüman mintanı giyiyor” sözü, Suriye’deki duruma harfiyen uyuyor ama Türkiye’de halkın bu durumu anlamadığını varsayanlar, işte o şeytanla işbirliği yapmaya devam ediyor.
***
Gerçek hayatcom.tr’de 3 Haziran 2019’da Ömer Tellioğlu imzasıyla yayınlanmış “Sıra şimdi ‘Müslüman Siyonizmi’nde mi?” başlıklı bir inceleme yazısı var. Özetini vereyim.
“İngiltere’de Stirling Üniversitesi’nde 1994 yılında kurulan Islamic Research Academy, ISRA (İslam Araştırmaları Akademisi) Müslümanlara pazarlanabilir bir Siyonizm türü oluşturmaya çalışmaktadır.
Akademinin kurucularından Sir Townsend’in anlatımına göre ISRA’nın amacı; Müslümanlar için yeni bir Kudüs tarihi yazılması ve bunun yapılacak faaliyetlerle Müslüman yeni nesle benimsetilmesidir. Yani proje bir İngiliz hükümet projesidir. Aynı ekipten Awaisi’nin Türkiye versiyonu olarak kurduğu vakfın ISRA adını taşıması da bu amaca hizmet etmek içindir. ISRA’nın Türkiye’de meşhur vakıfların himaye ve finansmanıyla faaliyetlerini sürdürmesi de ayrıca ilginçtir.
İngiliz hükümetinin Müslümanlar nezdinde Kudüs üzerine yapacağı ilmî çarpıtma operasyonlarının genel masrafı ise Birleşik Arap Emirlikleri tarafından karşılanmaktadır.
2012 yılında Türkiye’ye gönderilen Awaisi, Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi Medeniyetler İttifakı Enstitüsü’nde göreve başlıyor. Bu arada 2011 yılında oğlu Khalid al-Awaisi, Yrd. Doç. olarak Mardin Artuklu Üniversitesi’ne yerleştiriliyor. Baba Awaisi, 2013 yılında Sabahattin Zaim Üniversitesi’ne geçiyor. Akabinde onu Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi’nde görüyoruz. Bu üniversitede kendisine tezli yüksek lisans programı açılıyor. Yani bundan sonra ISRA projesini bu üniversitede gerçekleştirme imkânı buluyor. Mardin Artuklu Üniversitesi’ndeki oğlu Khalid’i de yanına transfer ediyor.
2017 yılına kadar Türkiye’deki meşhur bir vakıf ve bağlı bir derneğin sağladığı imkanlarla sertifikalı seminerler düzenleyen Awaisi, bu çalışmaları sonucunda ‘İngiltere’de planlanan konsept doğrultusunda’, 400 kişiyi eğittiğini söylemektedir.
Awaisi kendisine verilen görev icabı ilk iş olarak ‘Kudüs’ün ismini değiştirir. 2000 yılına kadar kullandıkları ‘al-Quds’ ismini, İngilizcede ‘İslamic Jerusalem’, Arapçada ise ‘Bayt al-Makdis’ olarak benimsetmeye çalışır.
Awaisi’nin en önemli yükümlülüklerinden birisi de Hz. Ömer’in Kudüslü Hıristiyanlara verdiği eman metninde yer alan ‘Yahudiler şehirde -Kudüs- ikamet ettirilmeyecek’ maddesinin uydurma olduğunu ispatlamaya çalışmaktır.”
***
“Hürseda haber”de Ömer Mert imzasıyla 20 Şubat 2024’te yayınlanmış “Müslüman Siyonistler” başlıklı yazıda da özetle şöyle deniliyor:
"Büyük İsrail’in kurulması için açıktan gizliden ve susarak hizmet etmektedirler. Gazze’de dökülen her kanda payları vardır. Bunlar 5 vakit namazlarını kılar, ramazan ayında oruçlarını tutup, hatim de indirir. Hanımları tesettürlü, kızları imam hatip mezunudur. Müslümanca konuşurlar ancak yaptıkları İsrail’in maslahatı içindir.
Müslüman Siyonistlerin en büyük özelliği kendi koltuklarını ilâh edinmeleridir. Kısa sürede elde ettikleri korkunç servetleri bırakmak onlar için dünyanın en zor işidir. Dava kelimesini çok sık kullanırlar ama onlar için dava, büyük yığınları konsolide ederek dünyadaki meşru ve gayrimeşru servetlere ulaşmak için araçtır.”
Gördünüz mü Türkiye Yüzyılını?
25 Aralık 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, “Aile ile İlgili Güncel Meseleler Çalıştayı”nda bir konuşma yaptı ve çalıştayda “Türkiye'deki demografik değişim”in de ele alınacağını bildirdi. Böylece, Diyanet İşleri Başkanı’nın şahsında devlet, Türkiye’de artık demografik yapının değiştiğini itiraf etmiş oluyor!
Diğer haber ise Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’dan... Erdoğan, “Türkiye Cumhuriyeti, Türk, Kürt, Arap, Sünni, Alevi ayrımı olmadan 85 milyonun tamamının ortak yurdudur. Bu millet bizim, bu ülke hepimizin.” dedi.
Bu durumda, Türkiye yüzyılı nasıl olacak; bakalım...
***
Bilindiği gibi Anayasa’nın 66’ncı maddesinde vatandaşlık tanımı, "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür." diye yapılmıştır. Erdoğan’ın açıklaması, Anayasa’ya temelinden aykırıdır ama kendisinin, “Milletin çeşitliliğine dayanan Anayasa yapacağız” vaadiyle ve Malazgirt Zaferi’ne ortak çıkarmasıyla uyumludur.
***
Yıllardır bu konularda uyarılar yapıyorum. Açılımın Şifreleri adlı kitabım da tamamen bu konularla ilgilidir. Birkaç hatırlatmada bulunayım...
Avrupa Birliği, Hollandalı tarihçi Erik Zürcher'e, Türkiye'nin çok uluslu bir devlet haline gelmesi ve Türk dili ve kültürüne bağlı devlet yapısına son vermesi için bir kitap yazdırdı...
Korkut Özal, 2008 yılı Kasım ayında, Ali Kırca'nın Siyaset Meydanı programında, ağabeyi Turgut Özal'ın Cumhurbaşkanı iken kendisine Türkiye'nin adının "Anadolu Cumhuriyeti" olarak değiştirilmesinden söz ettiğini açıkladı!
Daha önce de Altemur Kılıç, Turgut Özal'ın Cumhurbaşkanı iken kendisine bir harita göstererek Türkiye ile Irak'ın kuzeyinin bir konfederasyonda birleşebileceğini söylediğini yazdı.
***
Abdullah Öcalan ise önceleri “Demokratik Cumhuriyet” diyordu... Öcalan, sonradan kavramı “demokratik özerklik” şekline dönüştürdü ve nihayet “demokratik konfederalizm” demeye başladı.
PKK adına Murat Karayılan, 2003’ün Nisan ayında, Kandil’de Türkiye’den giden gazetecilere “Şematik açıdan Demokratik Konfederalizm ile Yeni Osmanlıcılık arasında benzerlik olabilir. Sınırların hafifletilmesi, Arap, Kürt, Türk’ün birlikte yaşaması falan, bu açılardan benzerlik vardır. Ama biz Orta Doğu’da halkların demokratik bir biçimde bir arada yaşamasından yanayız” diyerek neyi hedeflediklerinin altını çizdi.
Öcalan, Karayılan veya PKK’lı yazarların ortaya koyduğu bu anlayış, 22 İslâm ülkesinin haritasının değiştirilmesi demek olan ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi ile birebir örtüşmekteydi.
Diğer taraftan İngiltere’nin Birinci Dünya Savaşı öncesinde planladığı, Mustafa Kemal’in dehasına çarparak rafa kaldırmak zorunda kaldığı “4’lü Konfederasyon Modeli”ne göre Balkanlar, Kafkaslar, Orta Doğu ve Orta Asya diye dört federasyon oluşturulacak, tamamı “ılımlı bir halife” şemsiyesinde, yönetilecekti.
Orta Doğu Birleşik Devletleri Senaryosunu ise Bernard Lewis, 1996 yılında İstanbul’da kısmen açıkladı, Talabani de “Hayalim, İstanbul’un başkent olduğu Orta Doğu Birleşik Devletleri” dedi.
***
AKP sözcüsü Ömer Çelik ise Ümit Özdağ'ın "Erdoğan'ın Suriyelileri Türkiye'ye getirmekteki asıl amacı, Türk devletinin demografik yapısını değiştirerek ümmet kimliğine dayanan yeni bir sosyoloji yaratmak ve bu sosyoloji üzerine, amaçladığı hilafet rejimini oturtmak..." analizini doğrularcasına, “Burası tek millet olarak bizim vatanımızdır. Aynı zamanda Türkmenlerin, Kürtlerin, Arapların vatanıdır. Tüm etnik grupların sığınağıdır.” diye konuştu.
Oysa Anayasal olarak Türkiye'de egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milleti'ne aittir.
Merkez Bankası Başkanlığı’na atanan Hafize Gaye Erkan ise 2017 yılında bir gazetecinin sorularını cevaplandırırken, “Amerikan hükûmetinde önceki dönemde görev yapmış karakterlerden birisi, benim de katıldığım bir toplantıda, Orta Doğu’da Türkiye’nin konumunu çok farklı gördüklerini, sadece Türkiye için değil, Osmanlı’dan kalan civar ülkeler için Amerika’daki eyalet sistemi gibi United States of Turkey şeklinde daha geniş kapsamlı bir çözüm düşündüklerini söyledi.” diye bilgi verdi.
Yani Türkiye Birleşik Devletleri...
***
30 Temmuz 2019’da ise aynen şu ifadeleri kullandım: “Suriyeliler, ‘Türk-Arap-Kürt Federasyonu’nun alt yapısını oluşturmak üzere Türkiye'ye sürüldü veya getirildi! Suriyelilerin getirilmesi, Türkiye'nin nüfus yapısı değiştirilerek anayasa ve rejim değişikliğine gerekçe sağlamak için bir ön hazırlıktır. Bu sebeple geri gönderilmeleri savsaklanıyor!”
Bütün bu projeler, Amerikan Kongresi’nin 1896 tarihinde aldığı gizli bir kararın devamı niteliğindedir. O karara göre Türkiye, nüfus yapısı değiştirilerek nüfus çoğunluğu Hristiyanlarda olan eyaletlere bölünecek, devlet merkezi olan İstanbul’un başına getirilecek kişiyi ABD atayacaktı.
İşte zaman zaman “Yeni Osmanlı”, şimdi ise “Türkiye Yüzyılı” diye tanıttıkları, yeni devlet tasarımı böyle bir projedir. Hatırlatma niyetiyle bilgilerinize sunulur.
PKK, Suriye’de Mao yöntemine mi hazırlık yapıyor?
26 Aralık 2024 00:01
Son Güncelleme: 26 Aralık 2024 14:17
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, AKP Genel Başkanı olarak parti grubunda yaptığı açıklamada “Şam'ın kahraman evlatlarını, zulme ve zalime boyun eğmeyen evlatlarını şahsım, partim ve ülkem adına saygıyla selamlıyorum, zaferleri hayırlı olsun diyorum. Bizleri bu günlere eriştiren, Suriye'nin özgürlüğüne kavuşturduğunu gösteren rabbimize hamd olsun.” dedi.
Erdoğan, özetle “Yeni yönetimin lideri sayın Şara’nın, bu süreci iyi idare ettiğini ılımlı mesajları ile görüyoruz. Güvenlikten ticarete kadar Suriye'ye destek vereceğiz. DEAŞ ve PKK başta olmak üzere terör örgütlerinin başını ezmekte kararlıyız. Bölücü caniler ya silahlarını bırakacak ya da silahları ile Suriye topraklarına gömülecek. Kürt kardeşlerimiz ile aramıza duvar örmek isteyen terör örgütünü ortadan kaldıracağız. Suriye ne kadar hızlı ayağa kalkarsa vatan hasreti çeken kardeşlerimizin dönüşü de o kadar hız kazanacaktır. Dönmek isteyenlere her türlü kolaylığı sağlayacağız. Dönmek isteyene yardımcı olacağız ama kimseyi zorla göndermeyeceğiz. Türkiye'nin ekonomik, akademik, bilimse ve ticari hayatına katkı yapan kardeşlerimizde kalmak isteyenlere kapımızı kapatmayacağız. Muhalefet bu süreci zehirlemeye çalışacaktır.” diye konuştu.
***
Görüldüğü gibi bir terör örgütü liderine daha artık “sayın” denilmektedir. Diğeri de zaten Meclis’te konuşmaya davet edilmiştir. Hani terörle bir yere varılamazdı?
Erdoğan’ın sözlerine paralel olarak İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, Ocak-Temmuz 2025 döneminde, her Suriyeli aileden bir kişiye hazırlık için 3 kez giriş-çıkış hakkı tanınacağını söyledi.
İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu ise “Ülkemizdeki Suriyelilerin ivedilikle geri dönüşlerinin temin ve tesisi gerekiyor. Yani Esad gitmiştir, misafirlik de bitmiştir.” diye uyarıda bulundu.
Dervişoğlu, “Ülkesinden ayrılmış Suriyelilerin geriye dönüşlerini kolaylaştıracak bir eylem bütünlüğü içerisinde hareket edilmesi iktidar için bir tercih değil, mecburiyettir. Türkiye, Suriye iç savaşının daha fazla faturasını ödeyemez." ifadelerini kullandı.
Dervişoğlu, Suriye'deki Türkmenlerin haklarının korunmasını da isteyerek, "Irak Türkmenlerinin başına gelenler, Suriye Türkmenlerinin de başına gelecek midir?" sorusunu yöneltti.
***
BBC, ABD’nin SDG dediği Suriye’deki PKK/PYD/YPG yapılanması hakkında bilgi içeren “SDG: 'Suriye ordusuna katılım konusu doğrudan bizimle konuşulmalı” başlıklı haberinde şu bilgileri verdi:
“Suriye'de silahlı isyancı örgütlerin Savunma Bakanlığı çatısı altında toplanması konusunda anlaşmaya varıldığı açıklandı.
Duyuru Genel Komutanlık isimli Telegram hesabından yapıldı.
Paylaşımda ülkenin fiili lideri konumundaki Ahmed eş-Şara, bazıları askeri üniformalı kişilerin ellerini sıkarken görülüyor.
Anlaşmayı kabul ederek, yeni yönetim çatısı altına girmeyi kabul eden grupların kimler olduğu açıklanmadı.
Ancak yapılan açıklamalardan SDG'nin bu gruplar arasında olmadığı sonucu çıkıyor.
Fransız AFP haber ajansına konuşan SDG sözcüsü Ferhad Şami, Savunma Bakanlığı çatısı altına girmeleri konusunun örgütle doğrudan konuşulması gerektiğini savundu.
Suriye ordusuna katılmalarının ‘tüm Suriye'yi’ güçlendireceğini söyleyen Şami, ‘SDG'nin Şam ile diyalog kurmayı tüm sorunların çözümü için tercih edeceğini’ de ekledi.
İdlib'de konuşlu HTŞ hiyerarşisine dahil silahlı grupların içinde Orta Asya, Rusya ve Avrupa'nın bazı bölgelerinden gelen savaşçılar var. Bu yabancı savaşçıların, Suriye vatandaşlığı olmadan, bu çatı altına nasıl alınacağı net değil.”
***
Bana göre PKK’nın Suriye ordusuna dahil edilmesi, yeni Suriye ordusunu PKK ordusu haline getirir. Mao’nun, büyük yürüyüş sırasında eriyen ve 10 bin kişi kalan ordusu, Çan Kay Şek tarafından affedilerek orduya dağıtılmış, ancak sıkı bir ideolojik eğitim almış bu 10 bin kişi, bütün orduyu Mao’ya inandırmış ve böylece Çan Kay Şek, Çin yönetimini bırakıp Tayvan adasına kaçmak ve burada bugünkü Milliyetçi Çin denilen devleti kurmak zorunda kalmıştı.
Bu bağlamda Türkiye’nin “yabancı savaşçıların Suriye’yi terk etmesi ve kalanların da silah bırakması” söylemi doğrudur ama kimse mecbur edilmedikçe silah bırakmaz! Arkasındaki ABD desteği kesilmedikçe, PKK/PYD/YPG yapısı, Suriye ordusunun içine alınsa da Türkiye için tehdit olmaya devam eder. Zaten böyle bir durumda, Suriye, PKK devleti olur...
Partiler, çözüm bulabilir mi?
27 Aralık 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Kocaeli Bakış gazetesi yazarı, eski dost Yüksel Ercan, "Partilere ihtiyaç kaldı mı?" başlıklı yazısında, özetle şöyle dedi.
"Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi, o zamana kadar altın çağını yaşayan siyasi partilerin önce duraklamasına sonra da büyük bir hızla gerilemesine vesile oldu.
Şu an 600 milletvekilinin bulunduğu TBMM’nin hiçbir fonksiyonun kalmadığını, hele hele muhalefete mensup milletvekillerinin, bırakın seçmene kendilerine bile bir faydalarının olmadığını cümle âlem biliyor, görüyor.
Zamanında ya da erken yapılacak bir seçimde muhalefet 31 Mart 2024 yerel seçimlerini ölçü alarak ‘bu sefer biz kazanacağız, kazandıktan sonra da tekrar güçlendirilmiş parlamenter sisteme geri döneceğiz’ umudunu taşıyor.
Yüzde elliye yakın seçmenin taşıdığı bu kitle, ‘tekrar parlamenter sisteme geri dönülebilir’ umudunu taşıdığından parti teşkilatları ite kaka görevlerini yerine getirmeye çalışıyor.
Yalnız, Cumhurbaşkanlığı seçimi bir kez daha iş başındaki Cumhur ittifakına mensup aday tarafından kazanıldığı takdirde hiç kimsenin şüphesi olmasın şu an var olan partilerin yüzde 99’luk bir bölümü siyasi hayatına son vermek zorunda kalacaktır."
***
CHP, genel seçimlerde Cumhurbaşkanı adayı tercihi ve seçimin hemen öncesinde Millet İttifakı'ndaki çatlak yüzünden Cumhurbaşkanlığı'nı kazanamadı ve 39 milletvekilliğini de AKP ile özde aynı çizgideki partilere ikram etti ama genel başkan değiştirerek sonraki yerel seçimlerden birinci parti olarak çıktı. CHP bu başarıyı Özgür Özel'in Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş'ı öne çıkaran politikasıyla sağladı ama şimdi kendisi tartışılıyor.
Abdullah Öcalan'ın Devlet Bahçeli tarafından Meclis'te konuşmaya çağrılması üzerine, "Ben de el yükseltiyorum, Kürtlere devlet vaat ediyorum" sözü, sonra ne dediğine bakılmadan Özgür Özel'e verilen krediyi sarstı. Suriye'de ABD güdümlü 10 bin teröristin, Toyota pikaplarla tek kurşun atmadan devleti ele geçirmesi gibi bir gerçek karşısında bile CHP net bir politika ortaya koyamadı! Oysa bu parti, işgalcilere meydan okuyan ve devleti kuranların partisi olarak, sadece iç kamuoyunu değil dünya kamuoyunu da aydınlatacak bir faaliyet içinde olmalıydı. ABD ve İsrail'in başarısını kendi başarısı gibi gösteren AKP karşısında akılda kalacak tek bir tavır geliştirmeyen CHP'de eski genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu'nu destekleyen 30-40 milletvekilinin parti içi mücadele başlatmak için ortak açıklamaya imza atması gibi tavırlar söz konusu oldu. Son anketlerde bütün partilerin zayıfladığı görülürken CHP'nin de ikinci parti durumunda gerilediği bildiriliyor.
CHP yönetimi, kendi kuruluş ilkelerine sahip kadrolardan oluşsaydı, zaten Türk Milleti'nin egemenliğini ortadan kaldırmaya çalışırken, işçi, memur, emekli ve küçük çiftçiyi de açlık veya fakirlik sınırının altına düşüren AKP iktidarı yıkılacak ama yerine konulmak için CHP, hâlâ o güveni vermiyor!
***
Yıllardır “Türkiye'de iktidarı da muhalefeti de birlikte kontrol eden ve aralarında yaratılan suni gerginlikleri, halkı meşgul etmek için kullanan bir güç merkezi var! Tabii böyle bir kontrolün mümkün olması için kontrol edenlerin her partide ve devletin önemli merkezlerinde ‘görevli’lerinin bulunması gerekir! Anlaşılıyor ki siyasi partileri, siyasi figürleri oynatan perde gerisindeki kontrol mekanizması, devletin temel kurumlarında iyice kök salmış durumdadır. Fakat ‘devlet içindeki devlet’ durumundaki bu yapı, Türkiye'ye değil, İsrail ve ABD projelerine hizmet ediyor.” diye uyarıyorum ama siyasi partilerin taraftarı olanlar duymazdan geliyor...
Rahmetli Oktay Sinanoğlu, bu durumu “Devletin kendisi ve silahlı kuvvetleri NATO üzerinden Amerikan etkisi altındayken bağımsız siyasi partilerin olması mümkün değildir.” diye izah ederdi.
İşte siyasi partilere güvensizliğin temelinde, bağımsız olmamaları, ilan ettikleri programlarına aykırı eylemler içinde bulunmaları yatıyor.
Milletin egemenliğini yeniden hâkim kılmak, mevcut siyasi düzende mümkün değildir. Bunu görelim... Millet, siyasi partiler tarafından kilitleniyor, oyalanıyor. Çözüm, milletin yeniden örgütlenmesindedir.
Suriye’deki Aleviler...
28 Aralık 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, bu defa Suriye konusunda bir öneride bulundu ve aynen şöyle dedi:
“O ceket giydirdiğiniz kravat taktırdığınız kişi bir kişi ama Suriye’de dünyanın dört bir yanından gitmiş cihatçılar var, 100’den fazla ülkeden gitmiş gözü dönmüşler var, kafa kesiyor adamlar ve o adamlar İdlib’de duruyordu, TSK da onları orada hem koruyordu hem tutuyordu.
Şimdi onlar bütün Suriye’ye dağıldılar. Ve olmadık saldırılar oluyor, iç savaşı tetikleyecek işler oluyor. Lazkiye’de bir saldırı, soykırım endişesi var. Silahlı kuvvetlerimiz eğer bir varlık gösteriyorsa bu varlığı en çok da Lazkiye’deki Arap Alevilerine karşı o Selefi grupların yapabileceği saldırılar noktasında sadece o bir kravatlıya bir şey söyleyerek değil, gerçekten gerekli tedbirleri alarak yapmaları lazım.”
***
Öyle ya Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, “Sınır ötesindeki Kürtlerin bölgede tek hamisi Türkiye'dir. Yani bunun hiç lamı cimi yok. Nasıl ki Balkanlar'daki Boşnaklar ve Arnavutların tek hamisi, gerçek destekleyicisi biziz, doğumuzdaki, güneyimizdeki Kürtlerin de hamisi biziz. Tarih böyledir. Tarihi değiştirmeyiz. Yani organik tarih de bugünkü tarih de budur.” demiyor muydu?
Lazkiye'deki Nusayriler de Hatay ve Adana'daki Arap Alevi vatandaşlarımızın akrabası değil mi?
Suriye'deki Türkmenlerden ise söz eden bile yok. Onların da bir kısmı Sünni bir kısmı Alevi... Türkiye'nin onların da hamisi olması gerekmez mi? Irak ve Suriye Türkmenleri, Türkiye Türklerinin kandaşı değil mi? Hepsi, Türkiye Türklerinin büyük çoğunluğu gibi Oğuz boylarının torunları değil mi?
***
Sosyal antropolog Sefa Yürükel’in "Suriye’deki Zulüm, HTŞ ve Bölgeyi Tehdit Eden Ateş" başlıklı yazısı da önemli:
"Suriye, emperyalizmin taşeronları ve bölgedeki işbirlikçilerin elinde bir ateş çemberine dönüştürülmüş durumda. Aleviler, Hristiyanlar, Dürziler ve laiklere yönelik sistematik soykırım girişimleri, tarihin en karanlık sayfalarına eklenmeye adaydır. Başta Heyet Tahrir el-Şam olmak üzere, radikal İslamcı grupların yürüttüğü bu vahşet, yalnızca Suriye’yi değil, tüm bölgeyi tehdit ediyor. Bu gruplar, Türkiye’nin iktidarındaki İslamcı kanatların açık veya örtülü desteğiyle varlıklarını sürdürmekte, emperyalizmin ‘Büyük Ortadoğu Projesi’nin kanlı taşeronu olarak hareket etmektedir.
Türk milleti, bu ateşe karşı durmak ve bölgedeki çatışmanın Türkiye’ye yayılmasını engellemekle yükümlüdür. Emperyalizmin maşaları ve onların yerel işbirlikçilerine karşı örgütlü bir direniş, hem insanlık görevi hem de ulusal bir sorumluluktur.
Bu mücadele, yalnızca Suriye’nin geleceği için değil, Türkiye’nin laik, demokratik yapısını koruması için de elzemdir. Türk milleti, bu gerici projeye karşı sessiz kalamaz. Bölgedeki tüm vicdanlı halklarla dayanışma içerisinde, emperyalizmin oyunlarını boşa çıkarmalıdır. HTŞ ve benzeri yapılara verilen her türlü destek kesilmeli, Suriye’nin toprak bütünlüğüne ve halkların özgürlük mücadelesine saygı gösterilmelidir.
Suriye’de yakılan bu mezhepçi ateş, sadece Suriye’yi değil, tüm bölgeyi ve Türkiye’yi de yakacak bir felakete dönüşebilir. Türk milleti, bu ateşi bölgeye yayılmadan söndürmek için gerekli iradeyi ve kararlılığı göstermelidir."
***
ABD Başkanı Trump da Suriye'de ilerleyen güçlerin arkasında Türkiye'nin olduğunu söylemiş ve “Suriye'nin anahtarı Türkiye'nin elinde olacak. Bunu söyleyen kimseyi duymamışsınızdır ama bu böyle” demişti.
Bunun bir anlamı da şudur:
Anahtar Türkiye’nin elinde olsa da olmasa da bundan sonra Suriye’de meydana gelecek her türlü olaydan Türkiye sorumlu tutulacaktır. HTŞ’nin giriştiği katliamlar da dahil...
Bu sebeple, Türk Milleti’nin kendisine yakışanı yapması, kör bir mezhep taassubu ile hareket edenlere fırsat veren iktidara uyarıda bulunması gerekir...
Her Türk evladının Anayasa’yı koruma görevi bulunmakta
30 Aralık 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Abdullah Öcalan’ı Meclis’e getiremediler ama ayağına adam göndererek yeniden pazarlığa başladılar. Terör örgütünün başı, bütün siyasi çevrelerin sürece katlı yapmasını istedi ve “Bu katkıların en önemli zeminlerinden biri de şüphesiz TBMM olacaktır.” dedi. Bu arada “Sayın Bahçeli'nin ve Sayın Erdoğan'ın güç verdiği yeni paradigmaya, ben de pozitif anlamda gerekli katkıyı sunacak ehil ve kararlılığa sahibim. Gereken pozitif adımı atmaya ve çağrıyı yapmaya hazırım.” mesajını da verdi.
***
Bu açıklama göstermiştir ki, Öcalan, daha önce ilan ettiği mevziden bir adım dahi geri adım atmamıştır.
Basına sızdırılan Oslo görüşmelerinde “koordinatör ülke temsilcisi” toplantıyı açarken “Sizi buraya biz getirdik, Abdullah Öcalan’ın talepleri TBMM’de görüşülecektir” demişti?
Abdullah Öcalan da 10 maddelik Dolmabahçe mutabakatında, AKP’li muhataplarına koordinatör ülkenin o dayatmasını iletmişti.
Öcalan, Dolmabahçe mutabakat metninde, “demokratik çözümün ulusal ve yerel boyutlarının tanımlanması, özgür vatandaşlığın, yasal ve demokratik güvenceleri, demokratik siyasetin devlet ve toplumla ilişkisi ve bunun kurumsallaşmasına dönük başlıklar, çözüm sürecinin sosyo-ekonomik boyutları, kimlik kavramı, tanımı ve tanınmasına dönük çoğulcu demokratik anlayışın geliştirilmesi, demokratik cumhuriyet, ortak vatan ve milletin demokratik ölçütlerle tanımlanması, çoğulcu demokratik sistem içerisinde yasal ve anayasal güvencelere kavuşturulması; bütün bu demokratik hamle ve dönüşümleri içselleştirmeyi hedefleyen yeni bir anayasa” diyordu.
Yani etnik kimlikler tanınacak, kurumsallaşmasının önü açılacak, ikiz yasalarda belirtilen yerel ekonomik ve sosyal haklar belirlenecek; barajlar, madenler, akarsular bölüşülecek, vatanın ortak olduğu ifade edilecek, millet yeniden tanımlanacak ve bütün bunların tamamlanması için yeni anayasa yapılacak...
PKK’nın ve onu programlayan koordinatör ülkenin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden talebi budur. Öcalan da yeniden, “Siz TBMM’de ilk adımı atın ki ben de örgütüme çağrımı yapayım” diyor.
***
AKP ve MHP, DEM Parti ile ortak hareket ederek, CHP listesinden seçilmiş eski AKP’lilerin en az 21’ini de yanına alıp 400 milletvekiline ulaşmayı ve referanduma ihtiyaç duymadan Yeni Anayasa’yı yapmak istiyor olabilir ama kendi gruplarından bir veya birkaç fire verirlerse bir sonuca varamazlar.
Bu sebeple, her seçim öncesi yaptıkları gibi Abdullah Öcalan’ı devreye sokarak, erken seçimle iktidarda kalmak ve Tayyip Erdoğan’ı dördüncü defa Cumhurbaşkanı seçtirmek, yeni anayasayı da bundan sonra gündeme getirmek yoluna başvurabilirler.
Bahçeli, seçimden önce, “Önümüzdeki süreçte çok şey değişecek. İnşallah Türkiye değişmez” diyordu; şimdi yönlendiricisi olduğu sürecin, Türkiye’yi değiştireceğini hatta Türkiye olmaktan çıkaracağını biliyordu.
Zaten Büyük Orta Doğu Projesi de Türkiye dahil 22 İslam ülkesinin haritasının değiştirilmesine dayanıyordu.
Türkiye etnik kimliklere dayalı bir federasyon haline gelirse bir süre sonra Fırat’ın doğusunu kaybeder... BOP’un esas aldığı sınır çizgisi de Fırat’tır.
Bütün bunların açık açık konuşulması halinde, yeni çözülme sürecinin, seçmenden destek bulamayacağı ortadadır. Yalnız, Türkleri, “bölüneceğiz” diye değil “Irak ve Suriye’deki Kürtleri himayemize alarak Musul ve Kerkük’e, bu arada Halep’e yani Misak-ı Milli sınırlarımıza ulaşacağız” diyerek ikna etmeye çalışacaklar.
***
“Askeri vesayeti bitirmek için ABD ve FETÖ bize yardım etti” diyerek Ergenekon ve Balyoz operasyonlarının iç yüzünü anlatmış olan AKP milletvekili Abdurrahman Kurt, şimdi de “Çözüm sürecine en büyük tehlike ‘aşırı Türkçülük’ hamaseti üzerinden kurgulanan yaklaşımlar; kesinlikle burada zehri oluşturur.” diyor.
Türkçülerin, Türkiye’nin etnik temelde yeniden yapılanmasına izin vermeyeceğinden endişe ediyor.
Oysa bugün Anayasa’nın başlangıç ilkeleri, bütün Türklere “Türk Milleti’nin egemenlik hakkını korumak” görevini veriyor.
Abdurrahman Kurt’un “zehir” dediği Türkçülük, Anayasa’daki ifadeyle “Türk evlatları”nın görevidir.
İkinci açılım, Türk aklının eseri olabilir mi?
31 Aralık 2024 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye’de Kürt kökenli Türk vatandaşlarının haklarından bahsedenlerin çoğunluğunun Kürt olmadığı biliniyor. Kürt kökenli olmayan bu “görevli”ler, ABD ve Avrupa’dan üst düzey politikacılarla birlikte, devamlı olarak Türk kimliğine saldırır, zaman zaman da Türk diye bir milletin olmadığını söyler. Sonra da Kürt diye Türk’ten ayrı bir milletin varlığından bahsederek, özerklik veya federasyon taleplerini dile getirirler.
Asıl hedefleri Kürtlerin bir millet statüsü kazanması ve bağımsız devlet kurmaları değildir. Asıl hedefleri, “Ne mutlu Türküm diyene” sözüyle hayat bulan Türkiye Birliği’ni yıkmaktır; Kürtlerin bağımsızlığı, onlar için amaç değil, Türkiye’yi parçalamakta kullanılması gereken bir araçtır. Tıpkı Osmanlı’yı parçalamak için Balkanlar’daki milletleri ve ayrıca Ermenileri kullandıkları gibi.
Mahiye Morgül, “Bir zamanlar tanıştığım bir Ermeni, 'Doğu'yu hele önce Kürtlere versinler, onlardan almamız kolay. Onun için biz şimdi PKK'yi destekliyoruz' demişti" diye asıl hedefin ne olduğunu göstermişti...
***
Yukarıdaki tespitleri, birinci açılım sürecinin başında, yani 2009 yılında yapmıştım. Tabii arka plandaki hedef sadece, Kürtlerin yoğun olduğu coğrafyayı Türkiye’den koparmak değil, asıl olarak Büyük Ortadoğu Projesi’ni, yani Büyük İsrail’i hayata geçirmekti. Irak ve Suriye’yi bu hedef için parçaladılar. Türkiye’deki siyasi iktidarı da bu hedef doğrultusunda kullandılar, kullanıyorlar.
Ahmet Davutoğlu, Dışişleri Bakanı olarak yine 2009 yılının Ağustos ayında, Irak, Suriye gezisine çıkmadan önce "İki ülke arasında güçlü bir stratejik iş birliğinin ortaya çıkması, ortak bölge olan Mezopotamya Havzası ve Orta Doğu'yu refah ve istikrar alanı haline dönüştürecektir. Bu bizim vizyonumuzdur" demişti.
Eski Amerikan Büyükelçisi Pearson da "Erzurum'dan Bağdat'a kadar uzanan bölge tek bir ekonomik bölge olacak" diye konuşmuş, ayrıca Barzani'nin İnternet sitesinde, "Bu bölge aynı zamanda tek bir siyasi bölge haline gelecek, TSK bu topraklardan çekilecektir" yorumu yapılmıştı...
O dönemde, avukatları aracılığı ile açıklama yapan terör örgütünün başı Abdullah Öcalan, şu iddiada bulunmuştu:
"AKP benim yol haritamdan yararlanıyor. Davutoğlu dışarıda, Erdoğan içeride bundan yararlanıyor. Ben yol haritamda Orta Doğu'daki demokratik çözümleri belirtirken Dicle-Fırat Havzası Demokratik Konfederalizmini önermiştim. Davutoğlu şimdi bunun görüşmelerini yapıyor Irak ve Suriye'yle."
Öcalan, daha önceki açıklamalarında gerçekten de "Dicle-Fırat havzasında tarım, su ve enerji konfederasyonu" ifadelerini kullanmıştı.
***
Avrupa Birliği Komisyonu'nun 6 Ekim 2004 günü açıklanan Türkiye İlerleme Raporu'nda ise Dicle ve Fırat havzalarındaki barajların ve sulama tesislerinin İsrail'in de dahil olduğu uluslararası bir konsorsiyum tarafından yönetilmesinden söz ediliyordu.
AKP hükümeti, o dönemde bir taraftan, AB'nin Türkiye'de yeni azınlıklar yaratma politikasına uyum sağlarken, diğer taraftan GAP ve Orta Anadolu bölgelerinde İsrail yatırımlarının önünü açıyordu. İsrail ile imzalanan mutabakat metni 5 Ekim 2004 günü Resmi Gazete'de yayınlanıyor, 6 Ekim günü de İlerleme Raporu açıklanıyordu.
Birincisinde, İsrail, GAP bölgesi ve Orta Anadolu'ya sulama tesisleri yatırımı için davet ediliyor, ikincisinde ise, bu tesislerin uluslararası yönetime kavuşturulacağı belirtiliyordu!
Eski Tarım Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp, "Fırat ve Dicle'nin toplandığı suların havzası sadece Şanlıurfa veya Mardin'le sınırlı değildir. Kuzeyde Erzurum Palandöken Dağı'na kadar uzanır bu sınır. İlerleme Raporu’ndaki 'Suların idaresi' ne demek? Bu, Palandöken'den itibaren, idareyi onların eline vermektir. Ayrıca bu konsorsiyumda İsrail'in işi ne? Bu ülke Avrupa Birliği'nde midir?” demişti.
Bugün, PKK/PYD/YPG’nin Suriye’de, Barzani’nin Irak’ta oluşturduğu devlet yapılanmalarını Türkiye’nin himayesine vermek, başına da Abdullah Öcalan’ı getirmek isteyenler, ikinci açılım sürecini başlattı. Mehmet Uçum da “Türklerin ve Kürtlerin Yüzyılı” diye parlatmaya çalışıyor. Oysa bu adımlar, Türkiye’yi parçalamak, bundan sonra da Kürtlerin da yaşadığı su havzasını, yani Fırat ve Dicle’nin arasında kalan Mezopotamya’yı bir bütün halinde Büyük İsrail’in parçası haline getirmek için atılıyor.
***
“Onlar bunu isteyebilir ama Türk devlet aklı da bu girişimi Türkiye’yi büyütmek için kullanıyor” diyenler var! Keşke öyle olsa... Suriye’nin başına dünyanın dört bir tarafından gönderilmiş teröristlerden oluşan IŞİD artığı HTŞ’yi getirmek, Türk aklının işi olabilir mi? Abdullah Öcalan’ı serbest bıraktırıp, Mezopotamya Konfederasyonu’nun başına getirmek, Türk aklının eseri olabilir mi?
.. Öcalan’ın katıldığı Cumhur İttifakı’nın paradigması nedir?
01 Ocak 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Terör örgütünün başı Abdullah Öcalan, İmralı’dan “Sayın Bahçeli'nin ve Sayın Erdoğan'ın güç verdiği yeni paradigmaya, ben de pozitif anlamda gerekli katkıyı sunacak ehil ve kararlılığa sahibim. Gereken pozitif adımı atmaya ve çağrıyı yapmaya hazırım.” deyince, “Cumhur İtifakı’nın yeni paradigması nedir?” sorusu gündeme geldi?
Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ, “PKK literatüründe paradigma, devlet, rejim ve sistem yerine değişik bağlamlarda kullanılır. Öcalan, Erdoğan ve Bahçeli’nin yeni paradigmasından bahsederken yeni anayasayla kurulmak istenen yeni devletten ve sistemden bahsetmektedir. Cumhur-Öcalan ittifakı hayırlı olsun” dedi.
Prof. Dr. Emre Kongar ise Cumhuriyet’teki yazısında “Bahçeli ve Erdoğan’ın Yeni Paradigması: PKK, PYD ve YPG’nin silahsızlandırılmasına yönelik olarak... ‘Şahsım Devleti’nin kurumlaştırılması’... Ve ‘Erdoğan’ın hayat boyu Cumhurbaşkanlığı’nın sağlanması’... için ‘Yeni Anayasa’ çalışmaları mıdır?” diye sordu.
***
Bu görüşlere katılıyorum ama endi görüşümü belirtmeden önce Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli’nin yeni yıl mesajlarında konuyla ilgili sözlerini de hatırlatayım...
Erdoğan, Türkiye içinde en önemli gündemlerinin iç cephenin tahkimatı olacağına işaret ederek "Türkiye Yüzyılı"nı "kardeşliğin yüzyılı" yapmakta kararlı olduklarını bildirdi.
Erdoğan, "Önümüzdeki dönemde 'terörsüz Türkiye' ve 'terörsüz bölge' vizyonumuzu gerçeğe dönüştürmek için kararlı adımlar atacağız. Ülkemizin önünde yeni bir yol açacak bu sürecin suhuletle, karşılıklı iyi niyet ve anlayış içinde yürümesi için her türlü gayreti gösteriyoruz ama gerektiğinde devletimizin kadife eldiven içindeki demir yumruğunu devreye almaktan da çekinmeyeceğiz. Bu çerçevede 2025 yılında milletimize inşallah yeni müjdeler vermeyi ümit ve arzu ediyoruz." dedi.
Devlet Bahçeli ise yeni yıl mesajında şöyle dedi:
“Büyük çapta Türk-Kürt kardeşliğiyle inşa ve ihya edilen Türk milleti kimliği yeni yüzyılın demokratik itibarı, haysiyet ve hürriyet timsali olmayı hak etmektedir.
Manasız kuşkulara, maksatlı kurcalamalara ve mesnetsiz kuruntulara yer yoktur.
Ortada yeni bir çözüm veya açılım diye bir süreç hiç yoktur.
Olan ve olması gereken milli beka ve gelecek adına muhataplarının aktif, önşartsız, hesapsız, hilesiz, güven veren ve hasbi şekilde devreye girmesidir.
Oyalanacak ve israf edilecek vakit kalmamıştır.
Türkiye için kader ve karar anı gelmiştir.
Ya bir ve beraber kardeşçe yaşayacağız ya da dış dayatmalarla, bölgesel fay hatlarının kırılmasıyla tetiklenen şiddetli bir yıkıma maruz kalacağız.
Sabırla, sebatla, anlayışla, hoşgörüyle, milli ilke ve ülkülere sadakatle birlik ve kardeşliğimizi perçinlemenin, pekiştirmenin ve pekleştirmenin tarihi mesuliyeti omuzlarımızdadır.
Türk vatanı; üzerinde yaşayan, altında yatan, henüz doğmamış bulunan herkesindir.
İmralı ile DEM Parti temsilcileri arasında 28 Aralık 2024 tarihinde gerçekleştirilen görüşme ve bu görüşmenin genel hatlarıyla medyaya yansıyan bazı bölümleri demokrasiyi, Türk-Kürt kardeşliğine bağlanan umutları nispeten takviye etmekle kalmamış hayırlı bir başlangıcın ivmesi olmuştur.”
***
Bahçeli, “Manasız kuşkulara, maksatlı kurcalamalara ve mesnetsiz kuruntulara yer yoktur.” diyor ama AKP’yi ve Erdoğan’ı iktidar yapan 3 Kasım 2002 seçimlerini öneren, daha sonra da Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesini sağlayan, 2016’daki FETÖ darbe girişimi bahanesiyle, ülkenin yönetim sistemini değiştiren süreçlerde hep Bahçeli vardır. Son olarak “Öcalan gelsin Meclis’te konuşsun” önerisinde bulunan da kendisidir.
Bütün bu süreçlerin Türk Milleti’ne yaradığını söylemek mümkün değildir. Bu itibarla, “yeni paradigma”nın ne getireceği de meydandadır.
Bilindiği gibi Fikret Başkaya, “Paradigmanın İflası” adlı kitabında, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinin her alanda iflas ettiğini savunur. Abdullah Öcalan da bu kabulden hareket ermiştir. PKK’nın ideolojisi, Cumhuriyet paradigmasının iflas ettiği tezi üzerine kuruludur.
Öcalan’ın şimdi şimdi “yeni paradigma”dan bahsetmesi, mevcut rejmin yerine yenisinin kurulacağına dair ümitlerinin sonucudur. Bu ümidi ona veren de Bahçeli ve Erdoğan’dır.
Öcalan’ın, Bahçeli’yi Erdoğan’dan önce zikretmesinin elbette bir anlamı vardır. Öcalan, yeni paradigmanın inşasında Bahçeli’nin rolünü Erdoğan’ın rolünden daha önde gördüğünü belli etmekte; anlayanlara yani gerçek duruma vakıf olduğunu bildirmektedir...
Diğer taraftan Türkiye’ye biçilen yeni paradigma, her ne kadar CIA’nın önemli isimlerinden Graham Fuller’in “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” kitabında “Ilımlı İslam devleti” olarak belirtilmişse de ise de İngiltere’nin, Türkiye’nin ekonomik sorunlarını kullanarak başka bir formül dayattığı anlaşılmaktadır.
Bu sebeple, kuşkulanmamak, kurcalamamak mümkün değildir.
Devlet intihar eder mi?
02 Ocak 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Suriye krizinin büyüdüğü dönemde, 4 Temmuz 2014 tarihinde bu sütunda, “IŞİD'den Büyük
İsrail'e giden yol” başlığı altında asıl hedefin ne olduğunu incelemiştim.
Dünyanın çeşitli ülkelerinden geldiler, Türkiye üzerinden Suriye’ye geçirildiler. Hafif silahlı 900 kişi kara yolundan Toyota arabaların arkasında seyahat ederek Musul'a girdi. Musul'un valisi Nuceyfi, Irak Başbakanı Maliki'nin devrilmesi için askerlere ricat emri verdi! Irak ordusu, tanklarını bile IŞİD'e bırakarak Musul'dan kaçtı.
Türkiye'nin Musul Konsolosluğu'nun basılması ve oradaki Türklerin rehin alınması, IŞİD'e zaman ve zemin yaratılması içindi. Konsolos, binayı boşaltmak istediği halde, "IŞİD size zarar vermez" denildi. Sonunda IŞİD devleti ilan edildi ve Kuzey Irak’taki PKK ve Barzani kuvvetleri, IŞİD ile mücadele bahanesiyle, Türkiye üzerinden Suriye’ye geçirildi. Burada zaten var olan PYD’nin, YPG adını verdiği kuvvetler, ABD tarafından, Suriye Demokratik Güçleri adıyla anılmaya ve eğitilmeye, donatılmaya başlandı. Maksat hâsıl olmuş, PKK Suriye’ye girmişti... IŞİD, isim olarak buhar oldu ama yerine önce El Nusra sonra da HTŞ kuruldu. IŞİD markasından vaz geçildi ve IŞİD militanları, koridor açılarak İdlib’e gönderildi. Rusya ve Suriye, buradaki teröristlerin tasfiyesini, en azından silahsızlandırılmasını istese de Türkiye, Rusya’yı oyaladı. Yıllar içinde Esad ordusu, direncini kaybetti, Rusya ve İran sahadan çekildi. Esad kaçtı ve İdlib’de bekletilen teröristler, yine Toyota araçlarla, tek kurşun atmadan Şam’a kadar gidip devlet oldular.
Şimdi bu tablo, “Emevi Camisi’nde namaz kıldık” denilerek Türkiye’de müminlerin zaferi olarak gösteriliyor. Galata Köprüsü’nde miting yapılarak, İsrail aleyhşnde sloganlar atılıyor. İsrail ise iki günde Suriye’nin askeri alt yapısını çökerterek bu ülkeden kendisine gelebilecek tehdidi en az 50 yıl için ortadan kaldırdı. Golan tepelerinden hareket ederek hiçbir direnişle karşılaşmadan Şam yakınlarına kadar işgal ettiler.
Türkiye’deki İslamcılar ise bayram yapıyor. Halkı ikna etmek için de Türkiye’nin büyüdüğünü söylüyorlar. Oysa IŞİD ile başlatılan Suriye operasyonu, İsrail’in tarihi zaferiyle sonuçlandı.
***
Bu gelişmeler olurken, “Abdullah Öcalan gelsin Meclis’te konuşsun, Terör örgütünü lağvettiğini açıklasın” politikası da sürüyor. Öcalan, “Önce Meclis gereğini yapsın” diyerek Anayasal güvence talebini tekrar etti. Rejimi değiştirecek adımlar atılsın diye zemin hazırlanıyor. Bütün hazırlıklar, Irak, Suriye ve Türkiye’deki Kürtleri birleştirecek Büyük Kürdistan için atılıyor.
Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü'nün tarihi açıklamasını tekrar hatırlatıyorum.
"Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Kürt topluluğunun ana yurdu değildir.
10. yüzyıl ve sonrasındaki Müslüman Arap kaynakları Kürtlerin ana yurdu olarak Fars eyaletini, yani İran'ı gösterirler. Kürtler Anadolu'ya, Türk yönetimleri döneminde gelmişlerdir.
1965'teki nüfus sayımında ana dili Kürtçe olanların oranı yüzde 7.07'dir. Daha sonraki nüfus sayımlarında ana dil sorulmamıştır. Buna karşılık yapılan birçok araştırma ve anket vardır. Bunların da sonuçları çoğunlukla birbirleriyle çelişmektedir. Devletçe ciddi bir sayım yapılarak gerçek sayı ve oranlar ortaya çıkarılmalıdır.
Türkiye için örnek gösterilmek istenen ABD, Almanya, İngiltere gibi devletlerde federalizm, bütünden parçaya gitmenin değil, parçadan bütüne gitmenin sonucudur.
Yani bu ülkelerde ayrı ve bağımsız devletler birleşerek federatif devlet hâline gelmişlerdir. Bunlara karşılık Türkiye'nin federatif yapıya geçmesi, bütünden parçaya doğru bir gidiş olur."
Yani intihar olur! Peki Türk devleti intihar eder mi? Burası Suriye mi?
“Paradigmayı izah etsinler!”
03 Ocak 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın açıklamasında, “Sabri Uzun isimli şahıs hakkında Sayın Cumhurbaşkanımıza yönelik hakaret içerikli, X hesabından yaptığı paylaşım nedeniyle Cumhuriyet Başsavcılığımızca re’sen başlatılan soruşturma kapsamında adı geçen şahıs, Ankara ilinde yakalanarak gözaltına alınmıştır” ifadesi kullanıldı.
Herkesin bildiği gibi “Sabri Uzun isimli şahıs” Emniyet Genel Müdürlüğü eski İstihbarat Daire Başkanlığı yapmıştır, yani devletin sırlarına vakıf bir kişidir.
Cumhurbaşkanlarının yargılanması ise Anayasa maddesi ile belirlenmiştir. Cumhurbaşkanına hakaret de Türk Ceza Yasası’nda düzenlenmiştir. Yalnız, maddede, “Bu suçtan dolayı kovuşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır.” denilmiştir.
Kanun, soruşturmayı değil kovuşturmayı yani hâkim önünde yargılama aşamasını Adalet Bakanı’nın iznine bağlamıştır... İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı da zaten re’sen yani kendiliğinden soruşturma başlattığını açıklamıştır.
Yalnız, açıklamada “Cumhurbaşkanımız” ifadesinin kullanılması, Anayasa’daki “kanun önünde eşitlik” ilkesini zedelemez mi?
Her ne kadar özel maddelerle korunsa da Cumhurbaşkanı’na da kanun önünde imtiyaz tanınamaz... Ayrıca Erdoğan “Cumhurbaşkanımız” ise “Sabri Uzun isimli şahıs” da “eski istihbarat başkanımız” değil mi?
***
Konuya geçelim...
Sabri Uzun hakkında, isim vermeden, “babanın İsrail’e akaryakıt ve çelik gönderdiğini oğlunun ise İsrail’i protesto ederek alkışlandığını” yazdığından dolayı “Cumhurbaşkanı’na hakaret”ten soruşturma başlatıldı.
Sabri Uzun belki biraz daha çile çekecek ama bu soruşturma, gerçeklerin daha net bir şekilde ortaya çıkarılmasına yarayacaktır.
Gerçi İsrail’e günde 700 bin varil petrol gönderildiğini, varil başına 1.27 Dolar komisyon alındığını, Türkiye’nin AKP daha yokken yapılan anlaşmaya göre sonradan yapılan Bakü-Ceyhan boru hattını işletmekle mükellef olduğunu, AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin açıklamıştır.
Yani İsrail’e giden petrol, özünde Azerbaycan petrolüdür ama Özlem Zengin’in de belirttiği gibi farklı şirketler üzerinden Türkiye’ye getirilmektedir.
Türkiye, boru hattının geçtiği, tankerlere yüklemenin yapıldığı ülkedir. Bu durumda, Sabri Uzun’un sözlerinde Cumhurbaşkanı’na hakaret olarak kabul edilebilecek ne vardır?
Cumhurbaşkanı’nın dokunulmazlığı, ona “eleştirilmezlik” tanımıyor ki...
Cumhurbaşkanı’na yönelik her eleştiriden dolayı insanlar yakalanarak gözaltına mı alınacak? Öyleyse, nüfusun en az yarısını gözaltına almak gerekir ki bu mümkün değildir.
Bu tür soruşturmalar, ifade özgürlüğünü kısıtlamak ve “eleştiri yapılmasın” demektir.
***
Daha da vahimi terör örgütünün başı Abdullah Öcalan, “Sayın Bahçeli'nin ve Sayın Erdoğan'ın güç verdiği yeni paradigmaya, ben de pozitif anlamda gerekli katkıyı sunacak ehil ve kararlılığa sahibim.” demiştir.
Öcalan, Bahçeli ve Erdoğan’ın yeni bir paradigmayla hareket ettiğini söylüyor, kendisinin de bu paradigmaya katkı sunacağını belirtiyor...
Bunu üç ay önce bir gazeteci iddia etse Cumhurbaşkanı’na hakaretten tutuklanırdı ama şimdi yandaşlar tarafından yeni paradigma güzellemeleri yapılıyor!
***
Peki yeni paradigma nedir? İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu da bunu soruyor ve diyor ki "Burada bir paradigmadan bahsediliyor. Bir şeyi değiştirebilmek için ortaya koyulan bir stratejiden bahsediliyor. Ve bu değişikliğe vesile olanın da İmralı'daki şahıs tarafından, devletten kaynaklandığı ifade ediliyor. Paradigma olarak bir değişiklik varsa buna Abdullah Öcalan'a kuryelik yapanlar tarafından değil, buna yol veren ve müsaade eden tarafından bize anlatılması lazım...
Kuruluş aşamasında beynelmilel örgütlerle, kurulduktan ve iktidar olduktan sonra FETÖ’yle, daha sonraki dönemlerde Suriye'de yaşadığımız ve gördüğümüz gibi HTŞ gibi örgütlerle ilişki kurmayı mahsurlu görmeyen biriyle, bu işin doğrusu şudur diye konuşmam. Dolayısıyla aklından geçenin bize bildirilmesi lazım... Bu zamana kadar kurmuş olduğu ittifakların sonuçlarına bakarak bu işten hayırlı bir sonuç çıkacağı kanaatini taşımıyorum.
Paradigmayı izah etsinler. İmralı’ya gidildi, Öcalan affedildi, TBMM’ye de geliyorsa; Meclis’teki TBMM ibaresini kaldırsınlar. Türkiye, teröristten medet umacak kadar alçalmış bir devlet idaresine mahkûm değildir. Böyle bir şey olamaz. Öcalan, paradigmaları analiz edebilecek bilgi, birikim ve teması neye göre sağlıyor? Bu devleti yönettiğini zannedenler, bu millete hangi oyunu oynuyor? Çıkıp bunu anlatsınlar. Türkiye bu duruma getirilecek bir ülke değil. Türkiye, Günay Afrika mı? Yüzyıllık Cumhuriyet bu!”
***
Ben de 1 Ocak'ta “Öcalan’ın katıldığı Cumhur İttifakı’nın paradigması nedir?” diye sormuştum. Yeni paradigma, “hayırlı bir başlangıç” olsaydı, şimdiye kadar göklere çıkarılmıştı...
Cumhur İttifakı, bu kafayla, 2025'i çıkarabilir mi?
04 Ocak 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, “Bu yeni dönemde de kendisini sıkıntıda ve endişede hisseden herhangi bir Suriye'de çoğunluk veya azınlık varsa, kim olursa olsun; Nusayriler olur, Aleviler olur, Yezidiler olur, Hristiyanlar olur, kimler olursa olsun, Türkiye, diğerlerinin olduğu gibi bunların da hamisidir, koruyucusudur.” dedi.
Bilindiği gibi Fidan, birkaç gün önceki konuşmasında “Sınır ötesindeki Kürtlerin bölgede tek hamisi Türkiye'dir. Yani bunun hiç lamı cimi yok. Nasıl ki Balkanlar'daki Boşnaklar ve Arnavutların tek hamisi, gerçek destekleyicisi biziz, doğumuzdaki, güneyimizdeki Kürtlerin de hamisi biziz. Tarih böyledir. Tarihi değiştirmeyiz. Yani organik tarih de bugünkü tarih de budur.” demiş, ben de "Lazkiye'deki Nusayriler de Hatay ve Adana'daki Arap Alevi vatandaşlarımızın akrabası değil mi? Suriye'deki Türkmenlerden ise söz eden bile yok. Onların da bir kısmı Sünni bir kısmı Alevi... Türkiye'nin onların da hamisi olması gerekmez mi? Irak ve Suriye Türkmenleri, Türkiye Türklerinin kandaşı değil mi? Hepsi, Türkiye Türklerinin büyük çoğunluğu gibi Oğuz boylarının torunları değil mi?" diye yorum yapmıştım.
İlginçtir, Hakan Fidan son konuşmasında da Suriye Türkmenlerinin adını telaffuz bile etmedi. Tabii “Türkmenleri zaten koruyoruz düşüncesiyle böyle konuşmuştur" denilebilir ama Suriye ve Irak'ta modern devlet ilkelerine aykırı olarak temel ölçü, ırk, din veya mezhepse, Türkmenlerin de masada yerini alması, bunun için de Türkiye tarafından zikredilmesi gerekir.
***
Gelelim, terörist başı Abdullah Öcalan'ın "Sayın Bahçeli'nin ve Sayın Erdoğan'ın güç verdiği yeni paradigmaya, ben de pozitif anlamda gerekli katkıyı sunacak ehil ve kararlılığa sahibim." sözlerine...
“Nedir bu yeni paradigma?” diye soruyorum ya, benim kastım, bunu Bahçeli ve Erdoğan’ın açıklamasıydı. Yoksa, Öcalan'ın "yeni paradigma" dediği, CIA'nın beyinlerinden Graham Fuller'in “Yeni Türkiye Cumhuriyeti" adlı kitabında yazdığı “Ilımlı İslam devleti”dir. Tabii “İngiltere, Türkiye'yi ekonomik olarak sıkıştırarak, devreye girmiş, ABD'den farklı bir paradigma dayatmış durumdadır” diye analizi de yapmıştım. Bu analiz bilgiye dayalıdır, yorum değildir. Yalnız, İngiltere'nin ne istediği, yavaş yavaş netleşiyor...
***
Bir mesaj gönderen takipçimiz Hasan Ildız, özetle şöyle diyor:
“Bu paradigma gerçekten yeni mi? Bize Sevr'i dayatan ABD'nin daha o zaman masaya koyduğu paradigma bu değil miydi?
Lozan'da ‘Paranız yok, er ya da geç para istemeye geleceksiniz ve o zaman bu masada verdiklerimizi teker teker geri alacağız’ diyen İngiltere'nin paradigması bu değil miydi?
Bugün Türkiye Cumhuriyetini istedikleri konuma getirdiler. Cumhuriyet Anayasasının bütün değişmez maddeleri fiilen uygulamadan kalktı. Laikliğin sadece adı var. Cumhuriyet kavramı da artık bu ülkede bir yönetim biçimi değil. Bu ülke, teokrasiyle yönetiliyor. Bu ülkenin dili, sadece Anayasa'da Türkçe... Sokağa çıktığınızda, eğitim kurumlarına gittiğinizde bu ülkenin dili Arapça... Okullar Arapça dil bayramı kutluyor.
Anadolu İslam Cumhuriyeti bu ülkede bütün kurum ve kuruluşlarıyla hazır. Bir tek tabelanın değişmesi kaldı. Son manevra bunun için. Esad yıkıldı, İsrail'in kuzeye doğru önü açıldı. Artık Kürt/Türk çatışmasına gerek yok. MHP'nin de PKK'nın da işlevi bitti. Artık Kuzey Irak ve Suriye'deki Kürtleri, Türkmenleri, Arapları Anadolu'ya sürüp oraları Yahudi yerleşimine açma zamanı! Paradigma bu Arslan Bey!"
***
Ersoy Öngün ise “Cumhur ittifakının iç ve dış politikadaki hiçbir öngörüsü bugüne kadar gerçekleşmemiştir. Bugüne kadar teröristi tanık, Genelkurmay Başkanı' nı sanık yapan, kozmik odayı ABD'nin ele geçirmesine imkân tanıyan, Irak'ın bölünmesinde pay sahibi olan, Libya'da ki operasyonu destekleyerek yıllarca Türkiye'ye omuz vermiş Kaddafi'nin ölümüne neden olan, Suriye aleyhine bu ülkede ordu kuran Cumhur ittifakı bu süreci yönetebilecek öngörüye sahip olamaz.
Esad'ın devrileceğini bile öngöremeyip son ana kadar onunla görüşmek için can atan bir iktidar, şimdi her şeyi önceden görüyormuş gibi harekete geçip ön almaya çalışıyor. Ama gerçek nedenin aslında bir kez daha Cumhurbaşkanı seçilebilmek amacıyla DEM Parti'nin oylarını almak olduğunu anlamak hiç de zor olmasa gerek.” diyor.
***
Peki Cumhur İttifakı, bu politikalarla 2025'i çıkarabilecek mi; onu göreceğiz..
Türkiye nasıl satıldı?
06 Ocak 2025 00:01
Son Güncelleme: 06 Ocak 2025 16:12
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Değerli dostum Nihat Genç, “Yeni efendileri tanıyor musunuz?” başlıklı yazısında “Büyük efendiler topraklarımızdan 360 bin maden arama ruhsatı almış ve elimiz kolumuz bağlı, büyük efendilerin sessiz köleleriyiz, tek satır yazan tek satır araştıran tek satır kamuoyunu bilgilendiren hiç yok! Kamuoyu diye bir şey yok!” diyor.
Genç, “On binlerce insanı bombalayıp ya da kafasını kesen adamı Suriye’ye devlet başkanı ve tarihin en büyük terörist canisi elli bin insanın katilini barış demokrasi getirmesi için af ettirip İslamcılara ve milliyetçilere alkışlattıran büyük güç!”ten söz ediyor...
***
Türkiye topraklarının ve madenlerinin yabancılara nasıl devredildiği konusunda, madencilik uzmanı ve yazar arkadaşım Ali Kuzu’nun 2003 yılında ortaya çıkardığı ve Yeniçağ’da yayınladığım bilgilere göre Rio Tinto’nun Türkiye’de kurduğu AMDL adlı şirketin, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da elde ettiği maden arama imtiyazı haritası, Barzani sitelerinin “Kürdistan’ın doğal sınırları” olarak gösterdiği toprakların sınırları ile birebir örtüşüyordu. Doğu Karadeniz’de aynı şirkete verilen imtiyaz hakkı da hayali Rum Pontus devletinin sınırları ile birebir aynıydı!
Anatolia Minerals Development Ltd. Şirketi 1996 yılında kuruldu ve bir yıl sonra bir tanıtım broşürü yayınladı. Broşürün başlığı, “Türkiye Federal Devleti” şeklindeydi ve Türkiye’nin 7 ayrı bölgesinde, 2 milyon hektarlık alanda maden arama imtiyazı elde ettiği bildiriliyordu. Bu bölgeler, “Yenipazar, Armutbeli, Saimbeyli, Keban, Baskil, Karadeniz Bölgesi ve Tunceli” olarak bildiriliyordu. Şirket, Türkiye’de arama ruhsatı elde ettiği bölgeleri göstererek, 22 milyon 140 bin 800 hisseyi dünya borsalarına kote ettirmişti.
AMDL şirketine maden arama imtiyazının, Anayol hükümeti döneminde Mesut Yılmaz’ın başbakanlığı döneminde verildiği, imtiyazlarla ilgili sözleşmelerin Madencilik İşleri Genel Müdürlüğü kasasında gizli olduğu anlaşıldı.
Bu imtiyazlar, Osmanlı’nın son döneminde ve Lozan’ın imzalanmasından hemen önce ABD’ye tanınan Chester imtiyazının diriltilmesi anlamına geliyordu. O anlaşmada da Tunceli ve Karadeniz bölgesinin maden imtiyazları verilmişti. Bu gizli anlaşma, Lozan’ın imzalanmasından sonra Meclis’te reddedilmişti.
***
Türkiye topraklarının yağmalanma sürecinin, 57’nci hükümet döneminde çıkarılan Endüstri Bölgeleri Kanunu ile köy kanunu ve tapu kanununda değişiklik yapılmasıyla devam ettiğini, o dönemde, yani 25 yıl önce incelemiş ve kamuoyuna duyurmaya çalışmıştım.
Öyle ki dönemin Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli’ye Kurultay gazetesini ziyareti sırasında, “Bana gelen bilgilere göre bu kanun, Cargill firması tarafından hazırlandı. Yabancı Sermaye Derneği tarafından Türkçe’ye çevrildi, hatta YASED de bu kanunla yetkili kılındı. Sonra da kanun metnini Başbakan Bülent Ecevit’in önüne koydular, o da hükümet teklifi olarak imzaya açtı ve Meclis’e gönderildi. Bu nasıl olur?” diye sormuştum. Bahçeli, orada bulunan Sanayi Bakanı Kenan Tanrıkulu’nun bilgi vermesini istemiş, ancak Tanrıkulu, oturduğu yerden adeta hoplayarak, “Efendim, bu kanundan bizim hiçbir bilgimiz yok. Biz hazırlamadık.” diye cevap vermişti. Bahçeli, bunun üzerine “Biz kanundaki mahzurları ortadan kaldıracak düzenlemeleri yaparız” şeklinde cevap vermişti. Gerçekten de bazı düzeltmeler yapılmış ancak kanun geçmişti...
Yine İş adamı arkadaşım Yaşar Canca’nın, yıllar önce meselenin dünyanın tapusunu ele geçirmek olduğuna dair uyarısını yayınlamıştım:
"Şimdi savaş, dünyanın tapusunu ele geçirmek için sürüyor. Ülkemizdeki doğal kaynaklar önce bir yerlere adreslenecek sonra da Anayasa değişikliği ile birlikte işletenlere tapulanacak! Millî-muhafazakâr yapının neyi koruduğunu bilmesi lazım. Bunu yapamaz isek içinde yaşadığımız coğrafyadaki dağları, ovaları, göl ve nehirleri elimizden alırlar. Coğrafya elimizden gittiğinde yaşayacak yer aramaya başlarız."
Nitekim AKP, ormanların ve su kaynaklarının satılması için gereken değişiklikleri de yaptı!
Canca'nın bahsettiği devletin tapusundaki millî servetler "Varlık Fonu"na adreslendi... Sonra da rezerv alan, yeniden değerlendirme gibi kanunlarla vatandaşın tapulu arazisine el koyma dönemi başlatıldı.
***
Vatan topraklarının satılması karşısında, Yeniçağ’da dönemin Genel Yayın Müdürü Hayri Köklü öncülüğünde “Vatan namustur satılamaz”diye kampanya başlattık. Konuyla ilgili her haberde bu logoyu kullandık. Yıllarca bu yayınları yaptık.
Konuyla ilgili yazılarımı ve Yeniçağ haberlerini toplasak, binlerce sayfa tutar...
Son olarak İlahiyatçı Cemil Kılıç, "Mülkiyeti ve üretim araçlarını ele geçirmeden insanlar üzerinde egemenlik kurmak mümkün değildir. Şirk dediğimiz şey yani tanrılık/tanrısallık iddiası, mülkiyete el koyma yoluyla olmaktadır." diye konunun tarihi boyutunu açıkladı ama şimdiye kadar konu üzerinde duran bir siyasi parti çıkmadı!
Sezer'in petrol yasası vetosunu hatırlayan var mı?
07 Ocak 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
AKP'nin ilk Petrol Yasası’na CHP'li Tacidar Seyhan, MHP'li Oktay Vural ve Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan tepki göstermişti. Anavatan Partisi Genel Başkanı Erkan Mumcu da "Yasada, yerel yönetimlere petrolden pay verilmesinin ülkenin birliğine karşı işlenmiş bir suç olduğunu görmemek için cahil olmak yetmez, mutlaka hain olmak lazım. Bu millet daha başka vesika istiyor mu? Bu ihanete başka belge lâzım mı?'' diye sormuştu!
Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mete Gündoğan, "Bu, milli kaynaklardan vazgeçilmesi anlamına geliyor" demiş ve "Biz bu kadar müstemleke devleti miyiz?" diye sormuştu.
Petrol-İş Genel Başkanı Mustafa Öztaşkın ise "Kanunun adı Türk, kendisi yabancı" demişti.
***
“Türk Petrol Yasası”, 17 Ocak 2007'de çıkarılmış, ardından 19 Ocak'ta Hrant Dink cinayeti işlenmiş; yaygın medya ve iktidar, olayı Türk milliyetçiliğine saldırı fırsatı olarak kullanmaya başlamıştı. Bu ortamda petrol yasasına basında bizden başka Melih Aşık, Erol Manisalı, Türkel Minibaş ve birkaç kişi daha tepki göstermişti.
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ise yasayı veto etmişti. Sezer, veto gerekçesinde, yasanın, 19. maddesi hükmü ile karadaki üretim alanlarından elde edilen ham petrol ve doğalgaz karşılığı vergi dairesine yatırılan devlet payının yarısının işletme ruhsatının bulunduğu ilin özel idare hesabına aktarılacağının öngörüldüğünü belirterek şöyle demişti:
“22.02.2005 günlü, 5302 sayılı İl Özel İdaresi Yasası ile tekil devlet modeli yerine, 'idari vesayet' zayıflatılarak 'yerel' ağırlıklı devlet modeline geçilmesine olanak sağlanmış, yetki genişliğine dayanan güçlü merkezi yönetim yerine, görev ayrılığına dayalı güçlü yerel yönetimlere yer verilmiş, il özel yönetimleri, mali ve idari özerkliğe kavuşturularak merkezi yönetimin denetim ve gözetimi kaldırılmış ya da zayıflatılmıştır.
Bunun yanında, kimi özel idarelere petrol ve doğalgaz üretiminden alınan devlet payının yarısının aktarılması, idarenin bütünlüğü ilkesiyle bağdaşmayacak sonuçlar doğuracak niteliktedir.
Ayrıca, devlet payının yarısının işletme ruhsatının bulunduğu ilin özel idaresinin hesabına aktarılması, ülke kaynağının tüm toplumun çıkarı yönünde kullanılması yerine bir ya da birkaç ilin hizmetine sunulması, petrol zengini iller yaratarak bölgesel dengesizlikleri artıracaktır. Öte yandan, petrol ve doğalgaz üretiminden alınan devlet payının yarısının işletme ruhsatının bulunduğu ilin özel idaresine özgülenmesi, doğal kaynaklar üzerindeki bölgecilik akımlarını besleyecek ve tekil devlet yapısına zarar verecektir."
***
Sezer'den sonra Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olunca, Petrol Yasası, 2013 yılında yeniden çıkarılmıştı. Yeni yasada devlet payı sekizde bir olarak tespit edilmişti. Bu da yüzde 12 demekti!
Yeni petrol yasası çıktığı zaman, Yeniçağ, "Kapitülasyonlar, Petrol Yasası'yla geri döndü!" diye manşet atmıştı. Yasaya göre yabancı petrol şirketi, bulduğu petrolü ihraç ettiğinde kazandığı dövizi yurt dışında tutabilecekti. Eski yasadaki "milli menfaatlere göre karar verilir" vurgusu ve "Devlet adına arama ve işletme ruhsatı alma hakkı TPAO'ya aittir" hükmü de kaldırılmıştı
İlk Petrol Yasası'nın çıkarıldığı günlerde Türkiye'yi savunanlar, Hrant Dink cinayetinden sorumlu tutulduğu için savunma psikolojisine sürüklenmişti! Ergenekon davası için hazırlıklar yapılıyor, milli güçler tasfiye ediliyordu. Siyasi partilerin tepkileri yetersiz ve cılızdı...
Aynı dönemde, işgal altındaki Irak Parlamentosu'ndan da bir petrol yasası geçirilmişti. Irak Parlamentosu, devlet payını yüzde 18 olarak kabul etmişti. Anlaşılan Türkiye'de de görünmez bir işgal vardı ve bu güç, Irak'taki işgal kuvvetlerinden daha etkiliydi!
***
Bu arada, 11 ülkeden, ciroları yaklaşık 900 milyar Euro'yu bulan 19 çokuluslu şirketin üst düzey yöneticileri, 2004 yılından itibaren birkaç yıl üst üste İstanbul'da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın başkanlığında Yatırım Danışma Konseyi toplantıları yaparak satın alacakları ekonomik kuruluşları belirlemişti...
Financial Times'a göre Dexia, Fortis, Citigroup ve BNP Paribas gibi yabancı yatırımcılar, İstanbul'da çok ciddi miktarlarda alımlar yapmıştı...
Bütün bunlar, üniter devleti yıkıp yerine federal bir devlet kurmak için yapılıyordu. Sezer, veto gerekçesinde durumu izah etmişti ama siyasi, partiler kurumsal olarak bu gidişata ses çıkarmadı. Şimdi, üniter devlete son darbeyi vurmaya hazırlanıyorlar...
Küçük Meryem’in kopan kolu ve Suriye zaferi!
08 Ocak 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İsrail'in Gazze Şeridi'ndeki hava saldırısında, evleri yıkılan 9 yaşındaki Meryem Sabah’ın kolu koptu. Babası, küçük kızını, bölgedeki Aksa Şehitleri Hastanesi’ne götürdü. Iraklı Sinir Cerrahisi Uzmanı Muhammed Tahir, hastanenin acil servisinde, yaralılara arasında dolaşırken Meryem’i gördü ve babasına, “Çocuğun kolu nerede?” diye sordu... Babası, “enkaz altında kaldı” deyince, “Gidin bir bakın, bulabilirseniz buraya getirin” dedi. Baba, umutsuzca “getirmeye çalışırız” diye cevap verdi ve ailesinin diğer fertlerini, enkaza gönderdi. Dr. Tahir, sonraki süreci şöyle anlattı:
“Çocuğun ailesi bir süre sonra kopmuş kolu getirdi. Bölgede dondurucu bir hava söz konusu idi ve kesilmiş kol da soğuktu. İnceledim ve yeniden kaynayabilecek durumda olduğunu gördüm. Başarılı bir operasyonla çocuk koluna kavuştu. Yalnız, saldırıda kullanılan kimyasal maddelerden dolayı, ameliyatla dikilen kol, iltihaplanabilir... Takip ediyoruz. Gazze'de görev yaptığım beş aylık süre içinde çok zor durumlarla karşılaştım. Tıbbi malzeme veya personel eksikliği yüzünden insanlar ölüyor.”
İsrail'in 7 Ekim'den bu yana Gazze Şeridi'ne düzenlediği saldırılarda yaklaşık 17 bin 818'i çocuk, 12 bin 287'si kadın olmak üzere 45 bin 854 Filistinli öldü, 109 bin 139 kişi yaralandı.
Enkaz altında halen binlerce ölü var ve halkın sığındığı hastane ve eğitim kurumları hedef alınarak sivil altyapı tahrip ediliyor.
***
Anadolu Ajansı haberinden naklettiğim bu olay, bana Mehmet Akif Ersoy’un “Çanakkale Şehitlerine” adlı şiirindeki, “Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer; / O ne müthiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer... / Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak, /Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak. /Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller /Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller / Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere, / Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre / Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler... /Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!” dizelerini hatırlattı.
Akif’in belirttiği gibi Çanakkale’deki bu büyük saldırılara karşı direnen kahraman bir ordu vardı. Gazze’de ise İsrail ordusu havadan sivil halkın üzerine bomba yağdırıyor ama karşılarında ordu yok, hiçbir direnç yok. İlk saldırıyı başlatan ve sivilleri rehin alan Hamas’ın, sığındığı tünellerden, hava saldırılarına karşı yapabileceği bir savunma yok.
İsrail, ABD’nin verdiği destek ve silahlarla Gazze’de sivil halkı katlediyor, etnik temizlik yapıyor, soykırım yapıyor...
***
İsrail, Hamas saldırısı bahanesiyle başlattığı Gazze soykırımına aralıksız devam ederken, Hamas ve Hizbullah liderlerine suikast yaptı, Lübnan’a saldırdı, direnci kırılan Hizbullah, Suriye’de de etkisiz kılındı. Bu arada, CIA yetiştirmesi Colani önderliğinde İdlib’de, Cumhur İttifakı politikası ile Türkiye’nin koruması altında kuvözde bekletilen El Kaide/IŞİD/El Nusra’dan derleme HTŞ örgütü, harekete geçirildi. Rusya ve İran kuvvetleri, sahadan çekildi. Suriye ordusu savaşmadı ve HTŞ, Şam’ı ele geçirerek devlet oldu!
Suriye’nin merkezi, bir terör örgütüne teslim edilirken, diğer terör örgütü PKK/PYD/YPG’ye de “IŞİD’le savaşıyor” diye meşruiyet tazelemek için ABD ordusu görevlilerine IŞİD markalı eylemler yaptırıldı. Öyle ki Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Donald Trump ile görüştükten sonra “Türkiye şimdi, bizimle beraber çalışanlara karşı savaşıyor. IŞİD'le bağlantılı gruplarla beraber çalışıyorlar" diyerek Türkiye’yi suçladı. Daha sonra da “IŞİD ile mücadelede SGD’ye destek vermeye devam edeceğiz” dedi.
Oysa HTŞ’yi yani IŞİD’i hep birlikte destekliyorlar!
***
Suriye’de bir terör örgütünü, Türkiye’yi de kullanarak Suriye devletinin başına getirdiler, şimdi de ABD’nin yetiştirdiği 100 bin kişilik ordusu bulunan diğer terör örgütünü Suriye devletine ortak etmeye çalışıyorlar. Böyle bir durumda, Suriye PKK devleti haline gelecek...
Abdullah Öcalan’ın, serbest bıraktırılması, devlet aklı ama ABD devletinin aklı! Herhalde terörist başını Suriye’deki PYD devletine başkan yapacaklar! Bunun için İyi Parti dışında Meclis’te grubu bulunan bütün partileri, iktidarını, muhalefetini seferber ettiler!
Gazze’de küçük Meryem’in kopan kolu yerine dikildi ama soykırım devam ediyor. Meryem de her an öldürülebilir.
Suriye’de ise Türkiye’nin karnı deşiliyor; Tayyip Erdoğan, hâlâ Suriye’de yaşananları, “halk devrimi” ve “muhteşem bir zafer” olarak gösteriyor... Kimin zaferi?
Türk Milleti’nin çıkış yolu burada!
09 Ocak 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, manifesto niteliğinde bir konuşma yaptı.
Dervişoğlu, önce durum tespiti yaptı:
*“Bugün yaşadıklarımız ne yenidir ne de bir paradigmadır, 22 yıl önce Uluslararası lobiler tarafından Erdoğan’a teslim edilen daimi görevin vadesi gelmiş aşamasıdır. Asıl görevin adı, 'Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni Büyük Ortadoğu Projesine hazırlamaktır.' Bunun için Türk Milletinin hem milli hem de bireysel kodlarını değiştirmektir. Bu yolda Cumhuriyet kurumlarını çökertmek, hukuki ve ekonomik yapıyı da buna uygun hale getirmektir.
*Bu iktidarın Cumhuriyet’imizin millet fikri ve ülküsüyle kavgası hiç bitmedi. Millet ve milliyet fikrinin içini boşaltmak, boşalttıkları yere de kendi gayrimilli projelerini yerleştirmek için uğraşıp durdular. 22 yıldır görev edindikleri 'Büyük Ortadoğu Projesi' kapsamında giriştikleri şey bir ilk değildir. Her zaman söylüyorum ya bunlar teröristsiz yol yürüyemiyorlar.
*O rezaleti yaşayacak aşamaya bir anda varılmadı. Ergenekon ve benzeri kumpas davalarıyla Türk Silahlı Kuvvetleri zaafa uğratıldığı ve tasfiye edilmek istendiği için varıldı. Yıkım projesinin mimarı iktidar ve onun taşeronu FETÖ’nün çabalarıyla varıldı.
*Bugün yeni paradigma dedikleri de yeni değildir. 1923 paradigmasını hedefe koyan bu güçler 2013’de de aşklarının depreştiğini ve mücadelelerin ortaklaştığını ilan etmişlerdi. İşte meşhur çözüm süreci o zaman en yüksek perdeden ilan edildi.
*Bugün gözünün içine baka baka 50 bin kardeşinin katilini senin meclisine davet edebilmelerinin sebebi bu ahvaldir. Şimdi sana bu son nihai zehri verecekler. Bu uyku halini, bir ölüm haline çevirecekler. Açıkça anlaşıldığı üzere geçtiğimiz yıllar hazırlanan ve aylar öncesinde tekrar zerk edilmeye başlanan bu zehir bizim açımızdan her manasıyla bir kalkışmadır. Ele geçirdikleri devleti sevk ve idare eden iktidar ve ortakları Türk milletine karşı bir kalkışma içerisindedirler.”
***
Dervişoğlu, bu kalkışmaya karşı ne yapacaklarını da ilan etti:
“Bu nesebi gayrı sahih planı, Mondros gibi Sevr gibi yırtıp atmak için sokaklarda, meydanlarda, Meclis’te, nerede ve nasıl gerekiyorsa her yerde mücadele dönemi başlamıştır. Parolamız bellidir, Türkiye’yi Türksüzleştirmeyeceğiz, Türk Milleti’ni böldürmeyeceğiz, cumhuriyetin niteliklerini değiştirtmeyeceğiz.”
***
Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ da son açıklamasında “Mehmetçik katillerinin affa uğramaması, teröristlerin serbest kalmaması, Türkiye Cumhuriyeti devletinin terör örgütü önünde diz çökmemesi, teröristlerin şartlarının kabul edilmemesi için de artık meydanlara çıkma zamanının geldiğini düşünüyoruz ve ilk mitingimizi 9 Ocak Perşembe günü Karaman’da gerçekleştireceğiz. Bu süreci baltalayacağız. Sonra Anadolu’nun değişik yerlerinde ‘Mehmetçik katillerine af yok’ mitinglerini kararlılıkla sürdürmeye davam edeceğiz. Sadece illerde değil ilçelerde de miting yapacağız. Söylemiştik, parlamentoda değiliz ama bütün Türkiye’yi parlamentoya çeviririz” dedi.
***
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Meclis’teki sürece destek vereceklerini söyledi. Saadet Partisi, Gelecek Partisi ve Deva Parti Meclis’te yeniden grup oluşturmak için bir araya geldi ama bu gruptan, Öcalan’ın “yeni paradigma” dediği süreçle ilgili ortak bir tavır beklenmiyor.
Yalnız Meclis dışında hepsi de birer Müdafai Hukuk grubu niteliğinde olan, Sadettin Tantan başkanlığındaki Yurt Partisi, Namık Kemal Zeybek başkanlığındaki Ata Parti, Yusuf Halaçoğlu başkanlığındaki Kutlu Parti, Hüseyin Baş başkanlığındaki Bağımsız Türkiye Partisi, Rıfat Serdaroğlu başkanlığındaki Doğru Parti ve Vecdet Öz başkanlığındaki Adalet Partisi gibi milliyetçi partiler de var.
Hepsi de “yeni paradigma” adıyla Türkiye’ye dayatılmak istenen Sevr şartlarına karşı mücadele gereği duyan kadrolardan oluşuyor.
***
Kısacası Türk Milleti örgütsüz değil... İşin sırrı, Atatürk’ün Müdafai Hukuk gruplarını Erzurum ve Sıvas kongrelerinde ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ortak hedefte buluşturması gibi bir çıkış yapabilmektir.
Burada konu, adı geçen veya geçmeyen milliyetçi partilerin tek parti çatısı altında birleşmeleri değil. Bu partilerin bir araya gelmeleri, ortak irade beyan etmeleri bile Türkiye’yi uçuruma sürüklenmekten kurtarabilecek bir sinerji yaratır...
Ortak hareketten doğacak bu sinerji, Türkiye’ye kurulan oyunu boşa çıkaracağı gibi yeni bir başlangıç yapabilecek siyasi güce de ulaşabilir. Öyleyse ne bekleniyor?
Türkleri kıyamete zorlamak!
10 Ocak 2025 00:01
Son Güncelleme: 10 Ocak 2025 16:24
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Prof. Dr. Necmettin Erbakan ile 2003 yılının Şubat ayında bir röportaj yapmış ve Yeniçağ’da yayınlamıştım. Erbakan o sohbetimizde İsrail’in hedefleri üzerinde durmuştu:
- Amerika'da Genç Hıristiyanlar, Yeni Hıristiyanlar mezhebi var... Bu tarikat 100 seneye yakın bir zamandan beridir, faaliyette bulunuyor. Ve şu anda 40 milyon mensubu var, 40 bin tane papaz bunun için çalışıyor. 7 tane ilahiyat fakültesi, 50 tane televizyonu var... Yoğun bir çalışmayla, Amerika'da insanları belli bir inanca getiriyorlar. Bu inancın temelinde İsrail ile işbirliği yatıyor. Bunları asıl yürüten İsraillilerdir. Çünkü Amerika, İsrail'e istediği parayı vermiyor. Ama "İyi bir Hiristiyan olmak için kiliseme para ver" derseniz veriyor. Nitekim aralarına karışan Amerikalı bir hanım yazar, (Grace Hallsell) bunu kitap haline getirdi. O kitabı okuduğu zaman insan gerçekleri görüyor.
- "Tanrıyı Kadere Zorlamak" kitabın adı... Yani onun manası şu, Hıristiyanlar, İsa Aleyhisselam tekrar yeryüzüne gelecek diye bekliyor. Siyonistler ise başka bir Mesih bekliyor. Sırf Hıristiyanları kendi maksatlarına yönelik kullanabilmek için, "Bizim beklediğimiz de aynı, İsa Aleyhisselamdır" diyorlar. Takıyye yapıyorlar. "Ancak bizim dinimize göre, bunun yeryüzüne gelmesi için ön şartların yerine gelmesi lazım. Bu ön şartlar bildirilmiş. Bunun için İsrail kurulacak" diyorlar... Bu tabii asırlardan biri söyledikleri bir sözdür. "Ve Arz-ı Mevud'a sahip olacağız. Süleyman Mabedi'ni yeniden yapacağız. Cenab-ı Hakk'ın asıl kulları biziz. Diğer kullar bize köle olarak yaratılmıştır" diyorlar. Bu inancı yürütmek için ellerinden gelen her gayreti sarfederken, Hıristiyanları kendi yanlarına çekmek maksadıyla "İsa peygamberin dünyaya gelmesi için, İsrail devletini kurmamıza ve Süleyman Mabedi'nin yeniden kurmamızda bize yardım etmelisiniz" diyorlar... Çünkü 500 sene evvel İspanya'da, büyük bir hahamlar toplantısı yapıldı. "İsa Aleyhisselam'ın, (daha doğrusu onların söylediği Mesih'in), yeryüzüne gelmesi, Cenab-ı Hakk'ın takdirine mi bağlıdır, yoksa kullar olarak bizim bazı olayları hızlandırmamızla bu olay çabuklaşır mı?" sorusunu ortaya attılar ve "Bu bizim elimizdedir" kanaatine geldiler. "Biz ne kadar çabuk İsrail'de toplanırsak, ne kadar çabuk Süleyman Mabedi'ni yaparsak, kurtarıcımız o kadar çabuk yeryüzüne gelecektir. Öyleyse bunları bir an evvel gerçekleştirelim" dediler. Bu Amerikalı yazar da kitabın adını bunun için, "Tanrıyı Kadere Zorlamak" koydu.
***
Erbakan, aynı konuşmada “Sovyetlerin çökmesinden sonra, Amerika tek kuvvet olunca, İsrail bu fırsattan istifade ederek kendi meselelerini çözmek istedi. Yani ben Ortadoğu'da karşımda hiçbir güç bırakmayayım, hepsini ezeyim, böylece Ortadoğu'ya hâkim olayım. İsrail'in amacı belli... Onlar 'Arz-ı Mevud'u, yani Büyük İsrail idealini kendilerine din yapmışlar. Dinleri budur. Bu hususta Amerika'yı kullanmak istediler. Bunun için organizasyonları var. Ve böylece "Hazır tek kuvvet haline gelmişken Ortadoğu'da karşımızdaki tüm kuvvetleri ezelim" dediler. Bunun sonucunda ise Türkiye'nin parçalanmasına kadar plan ve programlar var. Kıbrıs yine onlara verilecek, Güneydoğu parçalanacak. Pontus kurulacak, tıpkı Sevr'de olduğu gibi, Karadeniz Yunanlılara verilecek. İstanbul, Bizans olarak başka bir siyasi anlam kazanacak, bir devlet gibi olacak. Planları bu malum... İzmir Yunanlılara verilecek, kalanlar da Asya'ya sürülecek. Her zaman ifade ettikleri planları budur. Bu plan mucibince bir yandan İran, Irak, Suudi Arabistan, Mısır ezilirken, diğer yandan da Türkiye'nin ezilmesi hedef alınmıştır. Bu şartlar tabii Türkiye'yi son derece sıkıştırıp bunaltmaktadır. Buna karşı çok güçlü olmak, bizim milli görüş dediğimiz zihniyete gerçekten sahip olmak, milli görüşün hidayetine, ferasetine ve dirayetine sahip olmak lazım ki o zaman o şartlarda milli menfaatler korunabilsin.” demişti.
***
Bugün Türkiye’de yapılan ise Türkleri kıyamete zorlamak! PKK terör örgütünün ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm edilmiş başıyla işbirliği yaparak, Türklere “yeni anayasa, yeni kimlik” kısacası kefen biçiyorlar. Bugüne kadar uyguladıkları ekonomik, sosyal ve siyasi çökertme politikaları ile Türkleri çaresiz bırakmaya çalıştılar. Şimdi “yeni paradigma” diyerek işbirlikçileriyle birlikte “yeni kimlik, yeni devlet” oluşturmak için, “barış kardeşlik” edebiyatıyla Sevr’i yeniden dayatıyorlar. Türkleri parçalayarak ve partilerini ele geçirerek uyuttuklarını zannediyorlar ama Türkleri kıyamete zorladıklarının farkında değiller.
Kurbanı, kesmeden önce neden süslerler?
11 Ocak 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Onur Öymen, Hitler döneminde yargının ve basının nasıl kendi rayından çıkarıldığı konusunda önemli tespitler yapmıştı.
"1933 yılının sonlarında Hitler'in Nazi Partisi'nin milis gücü konumundaki S.A.'lar polisin ve yargının denetiminden çıkartıldı, Prusya Adalet Bakanı suç işleyen S.A. mensuplarıyla ilgili soruşturmaları durdurdu. Daha önce mahkûm edilen S.A. üyelerinin affını sağladı. Disiplinsizlik suçları yargıda değil, örgüt içinde çözülecekti. Ayrıca, 10 Şubat 1934 tarihinde bir yasa çıkartılarak gizli polis örgütü Gestapo da yargı denetiminin dışına çıkartıldı.
1936 yılında Adalet Bakanı Hans Frank, 'Hâkimin görevi kurallara veya uluslararası normlara uymak değildir... Hâkimin görevi Nazi Partisi'nin programına ve liderin konuşmalarına göre hukuk kaynaklarını yorumlamaktır' diyordu."
Öymen, Remzi Kitabevi'nden çıkan "Bir Propaganda Silahı Olarak Basın" adlı eserinde de, dünyada ve Türkiye'de sansür, baskı ve yönlendirmeyi incelemiş, Hitler ve onun Propaganda Bakanı Goebbels'in yöntemlerini de ele almıştı:
"Goebbels, 29 Mayıs 1933'te gazetelerin genel yayın müdürlerini toplar. Onlardan istediği açıktır: Basın, ilkelerde tam bir birlik içinde olacaktır. Ancak ayrıntılarda farklı görüşler olabilir. 'Gazeteler hükümetin dilediği gibi çalacağı bir piyano gibi olmalıdır'. Birkaç yıl sonra bu piyanoda Almanya'nın cenaze marşı çalınacaktır."
***
Almanya, yargı ve medyanın ele geçirilmesiyle bir diktatörün iki dudağı arasına hapsoldu. O diktatör, sadece ülkesini değil dünyayı kana buladı ve sonunda intihar etti.
Nihat Genç, bir iki haftadır, ülke gündemini, dünyadaki gelişmeler açısından yorumlayan yazılar yazıyor. “Uygarlık Yıkılırken” başlıklı son yazısında, Los Angeles yangınında villaları yanan zenginlerin “belediye nerede bizi niye kurtaramadı” şikâyetini hatırlattı:
“Devleti küçülten sizin servetleriniz! Dünyanın en büyük şöhret ve servetlerine sahipsiniz ama belediyeniz üçüncü dünya ülkelerinden daha zayıf! Amerika’nın görünmeyen yüzü budur, bir avuç elit çok yüksek konfor içinde ve geri kalan milyonları düşünen yok! Dünya servetleri bir avuç zenginin eline geçti ve devletlere-uluslararası politikaya tam anlamıyla hakimler! Tarihlerde görülmeyecek bir diktatörlük kuruldu ve insanlık için umudun zerresi yok!
Çünkü neo-liberal sisteme karşı konuşabilecek filozoflar ve yazarları dışlıyor kovuyorlar ve en radikali diye sığındığınız partiler bile sömürgeci şirketlere ağzını açıp laf edemiyor!
Sonunda çöken uygarlığa tüy bile diktiler, Amerikan senatosu, Netanyahu’ya tutuklama emri çıkarttı diye Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne yaptırım kararı aldı!
Yani Amerika soykırım suçu sabit Netanyahu’ya dokunanı yakarız diyor!
İşte Trump efendisi, Grönland’ı da Kanada’yı alacağım diyor ki, Hitler dediğinde dünyayı başına yıkmışlardı! Şimdi politik serzenişten öteye karşı çıkabilecek kimse yok!”
Genç, telefon görüşmemizde de özetle, “Siyonistler, Necmettin Erbakan’ın sana bahsettiği Grace Halsell’in ‘Tanrıyı Kıyamete Zorlamak’ kitabında anlattığı gibi, Hristiyan dünyasını ele geçirdi ve kendi hedefleri doğrultusunda kullanıyor.” dedi.
Türkiye’nin başına gelenler de büyük ölçüde bunun sonucu...
***
Adalet Partisi Genel Başkan Vecdet Öz ise yayınladığı mesajda şöyle diyor.
“Ey iktidar soruyorum sizlere. 9 Ocak tarihinde, İtalya’da, Suriye’nin geleceği konulu bir toplantı yapıldı ve “Kürt varlığının korunması, Çok kültürlü Suriye'nin inşası, Buna göre ilişkilerin belirlenmesi” konuşuldu. Toplantıya sadece ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve AB temsilcileri katıldı. Bundan haberiniz var mıydı? Varsa kamuoyundan neden gizlediniz? Trump’un, ‘Çok zeki biri, adamlarını farklı biçimlerde ve farklı isimlerle oraya gönderdi ve onlar da içeri girip yönetimi ele geçirdiler’ diyerek yere göğe sığdıramadığı Sayın Erdoğan ve dolayısıyla Türkiye masada neden yoktur? Anlaşılan o ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak Suriye’nin geleceğinde yokuz ve ağam sizinle eğlenmiş. O halde lütfen eski duayen Dışişleri Bakanı rahmetli İhsan Sabri Çağlayangil’in şu sözlerine kulak verin; ‘Ortadoğu’da bir yemeğe davet edilmediyseniz menüye bakın, büyük ihtimal yemek sizsiniz...’ Unutmayın kurbanı kesmeden önce süsler ve iyi davranırlar.”
***
Türkiye’ye, Suriye’de kendi bindiği dalı kestirdiler ama Trump, Erdoğan’ı övmeye devam ediyor; medya bu övgüyü ve Suriye politikasını göklere çıkarıyor! Yargı ise sürece itiraz eden bir siyasi parti genel başkanı alenen tehdit edilirken sessiz kalıyor. Bu gidişin sonu belli ama aydınlar da aydın olmaktan çıktığı için halkın durumu algılaması gecikiyor.
“Beyefendi” sürecinin röntgeni!
13 Ocak 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Öyle bir süreçteyiz ki, 40 yıldır terörist başı dedikleri adama şimdi “beyefendi” diyorlar. Hani, o “beyefendi”nin biraz dini nitelikleri olsa “hazretleri” de diyebilirlerdi...
Gerçi Bülent Arınç, dün başka bugün başka konuşan Mehmet Uçum’a, "Sen kimin yarisin yavrum, her yanın oynak? Nasıl döndün sen, nasıl fırıldak oldun böyle?" diyor ama biz yine de sorunun kendisine odaklanalım...
***
MİT’in 80’inci kuruluş yıldönümünde, 2007 yılının Ocak ayı başında müsteşar Emre Taner, bir mesaj yayınladı. Taner, mesajında ''Bulunduğumuz dönem, gelecekte birçok ulus devlet ve milletin hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybetmeye başladığı süreci anlatacaktır. Bu devletler günümüz teknolojik devriminin ve küresel ekonominin rekabetine dayanamayıp ulusal egemenliklerini de büyük ölçüde yitireceklerdir. Ulusal ve uluslararası düzeyde gerçekten sağlam politikalar üretebilmek ve uygulayabilmek için ulusal güvenlik ve ulus-devlet yapısına yönelen tehdit ve kaynakları iyi algılayabilmek, ulusun karşı karşıya olduğu fırsatları ve tehditleri öngörmek, doğru analiz edebilmek ve uygun vasıtalar ile karşı koymak zorunluluğu/ihtiyacı her zamankinden daha fazla hissedilir hale gelmiştir." dedi.
Biz o zaman yaptığımız yorumda, “Şu ana kadar tarih maratonunu kaybedenler, ulus devletler değil, federasyonlar oldu! Sovyetler Birliği ve Yugoslavya gibi! Irak ise bir ulus devlet değildi? Iraklı diye bir millet yoktu ki ulus devlet dağılmış olsun! Çin, Rusya, Hindistan, Türkiye, İtalya, Almanya, Fransa, İran gibi devletler mi dağılacak? Avrupa Birliği, yeni bir ulus devlet inşası girişimi değil midir? Küresel rekabet içinde Çin ve Hindistan'ın ağırlığı artıyor! Bu rekabet sonucunda asıl ABD dağılmaz mı? Türkiye'nin ulus devlet yapısına en büyük tehdit devletin kendi kurumlarını yöneten kişilerden gelmektedir.” demiştik.
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal da MİT müsteşarının açıklamasını eleştirmiş ve “Bu, Türkiye'yi de Ortadoğululaştırmak sürecinin bir parçasıdır. Türkiye, bu coğrafyada ancak bir milli devlet olarak ayakta durur. Bütün milletimizi çok dikkatli olmaya çağırıyorum, sakın ha 'Ulus devletin modası geçti' diye diye Türkiye'nin içinden bir ulus devlet çıkarmaya çalışanların tuzağına düşmeyelim.” diye konuşmuştu.
***
Şimdiki MİT Başkanı İbrahim Kalın ise 21 Şubat 2009 tarihli Zaman gazetesinde, kurucu başkanı olduğu SETA Vakfı adına, “Yeni bir coğrafi tasavvura doğru” başlıklı bir yazı yazmış ve “Yeni coğrafî tasavvur, küresel sisteme entegre olmuş ulus-devlet yapısının dar ve indirgemeci kalıplarını aşmamızı zorunlu hâle getiriyor. Osmanlı'nın yıkılış sürecinde ortaya çıkan suni Orta Doğu haritası, bir asırdır çözümden çok sorun üretiyor; istikrardan çok çatışmaya yol açıyor; barıştan çok savaşa zemin hazırlıyor. Aynı şekilde ulus-devletin empoze ettiği indirgemeci ve tek boyutlu etno-seküler birey ve vatandaşlık tanımları da inandırıcılığını yitiriyor. Bu tanımların yol açtığı zihin daralması, bir tarafta çatışmacı kimliklere yol açmakta, öte tarafta devlet ve iktidar merkezli bir coğrafya ve kültür tanımını dikte etmektedir. Bin küsur yıllık ortak tarihî tecrübeyi, kültürel etkileşimi ve medeniyet inşasını çatışmacı kimliklere dönüştüren bu paradigmanın bugünün gerçekleriyle örtüşmediği aşikârdır.
(...) Türkiye kendi içindeki Kürt sorununu çözebildiği oranda bölgedeki diğer Kürt nüfusuyla sağlıklı ilişkiler geliştirecektir. Terör, bölgesel geri kalmışlık ve kimlik siyaseti sarmalına dolanmış bir sorunu çözecek ulusal zemini inşa etmeden ve Türkiye sathında bir asgari müşterek oluşturmadan sınırın ötesine bir güven ve huzur eli uzatmanız mümkün değildir. Kürt sorununu bölgesel ve uluslararası bir sorun olmaktan çıkartmak için Türkiye cesur, özgürlükçü ve kararlı bir siyasî ve toplumsal irade göstermek zorundadır.” demişti.
***
İşte bugün Selahattin Demirtaş’ın “barış ve kardeşlik” süreci diyerek Tayyip Erdoğan, Özgür Özel ve Devlet Bahçeli’ye teşekkür ettiği; artık “beyefendi” diye hitap edilen Abdullah Öcalan’ın da “Sayın Bahçeli'nin ve Sayın Erdoğan'ın güç verdiği yeni paradigma” dediği paradigma, bu bakış açısı olsa gerek.
Bahçeli, bu paradigmanın sözcülüğünü üstlenmiş durumda, Özgür Özel de destekliyor ama Erdoğan, yine de temkinli davranıyor. Prof. Dr. Emre Kongar, “evdeki hesap çarşıya uymaz!” diyor ya Erdoğan, bu sebeple kendisi için bir manevra alanı bırakmak istiyor.
Süreci planlayan David Phillips!
14 Ocak 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Suay Karaman, barış süreci denilen projenin, ABD tarafından yıllar önce nasıl yazıldığını açıkladı:
“ABD’nin dış politikasının etkin isimlerinden David Phillips, 2007 Eylül ayında Türkiye’de hükümet tarafından ağırlanmış ve yaptığı görüşmeler sonucunda ‘PKK’nın Silahsızlandırılması, Dağıtılması ve Yeniden Entegre Edilmesi’ başlıklı bir rapor hazırlandı. Raporda sivil anayasa hazırlanması, yargının dönüştürülmesi ve silahlı kuvvetlerin ‘demokratik bir ordu’ gibi işlev görmesi gerektiği ifade edildi.
ABD’nin Atlantik Konseyi isimli kuruluşu için 2009 Haziran ayında David Phillips tarafından “Türkler ve Irak Kürtleri Arasında Güven Tesisi” adında hazırlanan ikinci raporda ise sadece üç başlığa bakmak yeterli:
1-Teröre karşı çıkmanın ötesine geçin: PKK sorununun çözümü, güvenlik önlemlerinin ötesinde adımlar gerektirmektedir. Nihai çözüm Türkiye’nin sürdürülebilir demokratikleşmesinde ve gelişiminde, aynı zamanda PKK liderleri ve birlikleri için af organizasyonu yapmakta yatmaktadır.
2-Tutukluları serbest bırakın: Demokratikleşmeyi geliştirmek için DTP’li tutukluları serbest bırakın.
3-Düşmanla konuşun: Ankara, Öcalan’la konuşmayı reddedebilir fakat DTP etkin birer muhatap olabilir. Erdoğan’ın, DTP’yle görüşmesini ve geniş kapsamlı görüşmeler için bir kanal olarak görmesini sağlayın.
Şimdi de esas proje barış değildir, ulus devletin yıkılmasıdır. Büyük Ortadoğu Projesi’nin gerektirdiği gibi Büyük Kürdistan'ın kurulması, Güneydoğu Anadolu Dicle ve Fırat nehirlerinin Türk milletinin vergileriyle yapılan GAP projesinin Kürdistan’a verilerek bu yapılanma üzerinden İsrail'in toprak, petrol, doğalgaz ve su sahibi yapılması projesidir. Bu projeyi destekleyen açılım meraklıları ile tepki vermeyenler ve sessiz kalanlar da ihanetin birleştirici parçalarındandır.”
***
“Bir jandarma subayı” da şunları yazdı:
“Terör örgütü ve lideri aşağıdaki 4 gruptaki insan topluluğuna asla ve kat’a sempatik gösterilemez;
1-Babasını, eşini, çocuğunu, kardeşini bu vatan uğrunda şehit vermiş, acısı evlerinde hala ilk günkü gibi yaşanan şehit ailelerine; kollarını, bacaklarını, gözlerini kaybetmiş ve gazi olmuş hiç bir vatan evladına ve ailesine terörist başı ve güruhu sempatik gelmez.
2-Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde görev yapmış, önündeki, yanındaki, arkasındaki askerini, silah arkadaşını şehit vermiş, bacağı parçalanmış askerine moral vermeye çalışmış, olayların içinde bizzat yaşamış hiçbir Jandarma, TSK ve Emniyet personeli bu örgüte ve liderine sempatiyle bakmaz.
3-Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan ve devletinin bölünmez bütünlüğü için savaşan, ailesinin hayatıyla tehdit edilmesine rağmen devletini seçen ve bu uğurda binlerce şehit ve gazi vermiş olan korucular ve Kürt aşiretleri, bu örgüt ve liderine asla sempatiyle bakmaz.
4. Olayları kendi akıl süzgecinden geçirmeyi bilen, aklını, beynini, zekâsını kullanan, gösterilen resmin arkasındakileri de görebilen, durum muhakemesi yapmak için hacıya, hocaya, abiye, şeyhe, dervişe, bir siyasi parti liderine ihtiyaç duymayan, Atatürk milliyetçiliğini benimsemiş ve özümsemiş, Atatürk olmasaydı ülkenin İran, Afganistan ve Suriye’den farklı olmayacağını görebilen, analitik düşünebilen hiç bir vatan evladı, bu örgütü ve liderini sempatik görmez.”
***
Hasan Çakıroğlu ise şöyle uyardı:
“Yazınızda geçen, rahmetli Deniz Baykal’ın kullandığı ‘Ortadoğulaştırmak’ gerçekten de üzerinde durulması gereken çok önemli bir kavramdır.
Yapılmak istenen bir Türk-Kürt federasyonu ile tüm Kürtleri bir çatı altında birleştirip, Hatay ve Mersin’i de bu yapıya katarak büyük Kürdistan’ı kurmaktır.
Ancak bununla da yetinmeyecek emperyalist güçler Boğazları da kontrol altına almak için Trakya ve İstanbul’ da ‘Ekumenopolis’ adı altında emperyalizm kontrolünde bir din devleti kurulacak ve Türkler Anadolu’da önemsiz ve ufalanmış bir etnik kimliğe indirgenecektir.
Bugün bebek katiline ‘beyefendi’ demeyi normalleştirirsek, gerisi çorap söküğü gibi gelecektir. Durum vahimdir ve bu süreç hızlı bir şekilde sonlandırılmalı ve Türkiye Cumhuriyeti bir an önce kurucu ayarların geri döndürülmelidir.”
***
Zafer Partisi sözcüsü Azmi Karamahmutoğlu’nun açıklamasının son bölümü de şöyle:
“Görünen o ki, bir duvara toslandı. Sahiplerine, Batı’daki emperyalistlere hitabımızdır. Kuklacıya söyleyin, 1 Mart tezkeresinde yaşandığı gibi, kuklanın iplere direnç gösterdiği, senkronize olmadığı anlar da vardır. İşte bu an, o anlardan biridir.
Bu ikinci çözüm, ihanet süreciyle birlikte derin millet duvarına tosladınız ve bunun altında bir enkaz halinde kalacaksınız.”
Bütün suç Serenay Sarıkaya’nın mı?
15 Ocak 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Rekabet Kurulu, sinema sektöründe büyük rolü olan menajerlik şirketleri ve cast ajanslarına yönelik tekelleşme iddialarıyla ilgili geniş çaplı bir soruşturma başlattı. Soruşturma çerçevesinde hakkında yurt dışına çıkış yasağı konulan ID İletişim’in sahibi Ayşe Barım’dan sonra oyuncu Serenay Sarıkaya da ifade vermek üzere İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na çağrıldı.
Böylece, Türkiye’de kanunla kurulmuş bir Rekabet Kurumu bulunduğu hatırlatılmış oldu...
***
Av. Mehmet Ballı, “haksız rekabet” ile ilgili makalesinde şöyle diyor:
*Haksız rekabet, anayasal bir hak olan rekabet hakkını kötüye kullanmayı engellemek için hüküm altına alınmış kurallardan ibarettir. Haksız rekabet kuralları, mevcut bir rekabetin haksız olup olmadığı ile ilgilidir. Oysa rekabet ihlali halinde, bir tarafın rekabet etme hakkı tamamen ortadan kaldırılmış veya kısıtlanmış, rekabet düzeni bozulmuştur.
*Rekabet ihlalinde temel sorun, “rekabet” olgusunun ortadan kaldırılması veya tahribata uğratılmasıdır. Örnek vermek gerekirse; bir teşebbüsün bir diğer teşebbüs hakkında kötü intiba oluşturmaya çalışması halinde haksız rekabet; iki farklı teşebbüsün aralarında fiyat, miktar gibi unsurlar konusunda anlaşmaları veya bir ya da birden fazla teşebbüsün hâkim durum yaratmaya veya hakim durumlarını daha da güçlendirmeye yönelik olarak, herhangi bir mal veya hizmet piyasasındaki rekabetin önemli ölçüde azaltılması sonucunu doğuracak şekilde birleşmeleri halinde rekabet ihlali söz konusu olmaktadır.
*“Rekabet ihlali” ile “haksız rekabet” kavramları arasındaki farka rağmen uygulamada ve öğretide çokça karıştırılmaktadır. “Haksız rekabet” Türk Ticaret Kanunu’nda; “rekabet ihlali” ise 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun kapsamında düzenlenmiş iki ayrı hukuki kavramdır. 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 3’üncü maddesinde yer verilen “rekabet” tanımına göre rekabet ihlali; “mal ve hizmet piyasalarındaki teşebbüsler arasında özgürce ekonomik kararlar verilebilmesini sağlayan yarışın ihlali” olarak ifade edilebilir. 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’da yasaklanan; mal ve hizmet piyasalarındaki rekabeti engelleyici, bozucu veya kısıtlayıcı anlaşma, karar ve uygulamaları ve piyasaya hâkim olan teşebbüslerin bu hâkimiyetlerini kötüye kullanmalarıdır. Burada amaç, mevcut rekabet düzenini korumaktır.
***
Şimdi yukarıda bahsedilen kanunlar çerçevesinde Türkiye’de kamu ihalelerini gözden geçirelim. Yandaş olmayan şirketlerin, devletten ihale alması mümkün müdür? Komisyon vermeden ihale almak mümkün müdür? Değilse, 22 yıldır sürdürülen rekabet ihlalleri ne olacak?
Buradan medya sektörüne geçelim. İktidar, mevcut medya sektörünü ele geçirmek için ödenmesi imkânsız vergi cezaları keserek, gazetelerin, televizyon kanallarının el değiştirilmesini sağlamıştır. Doğan Holding, Demirören Holding haline gelirken, satın alma için Demirören’e Ziraat Bankası’ndan, “2 yıl anapara ödemesiz, 10 yıl vadeli, yüzde 6.5 faizle” 800 milyon dolar kredi verildi. Yani bir devlet bankası, rekabet ihlali amacıyla kullanıldı. Faiz, önce yüzde 6’ya sonra yüzde 4’e düşürüldü. Sayıştay, borcu iki kez yapılandırmasına rağmen bu süreçte “teminatlar dışında tahsilat sağlanamadığını” rapor etti. Şirketin, kredi anapara ödemesini dahi vade tarihine göre eksik yaptığı bildirildi.
Borçlarından dolayı TMFS tarafından el konulan Sabah grubu da 2008 yılında 1.1 milyar dolara Çalık grubuna satılmıştı. Sabah grubu daha sonra da Zirve Holding bünyesindeki Kalyon İnşaat’a satıldı.
***
Böylece, Türkiye’nin en büyük gazeteleri ve televizyon kanalları iktidar tarafından kontrol edilmeye, tek tip manşetlerle yayın yapmaya başlandı. Öyle ki medyanın yüzde 90’ından fazlası, iktidarın eline geçti. Medyanın görevi, artık gerçekleri ortaya çıkarmak değil, iktidarı övmek ve hatalarını örtmek oldu. Kullandıkları haberler hatta tabirler gerekçe gösterilerek muhalif gazetelerin resmi ilanları kısıtlandı. Muhalif kanallara çok yüksek para cezaları kesilmeye başlandı? Yüzde 10’luk medya organları bünyesinde gazetecilik mesleğini yapmak, tutuklanmayı göze almak anlamına gelir oldu! Yargı sopa gibi kullanılarak rekabet hakkı, resmen ortadan kaldırıldı...
Yıllardır bu ihlalleri ve sorumlularını görmeyen Rekabet Kurumu, nedense sinema sektöründe var olan oyuncu kadrosu tekelleşmesine el koydu!
Türkiye’deki haksız rekabet uygulamalarından ve rekabet ihlallerinden Ayşe Barım ve Serenay Sarıkaya mı sorumludur?
Bu işin içinde, medyaya uygulanan el değiştirme operasyonları gibi bir türlü iktidar olamadıkları sinema sektörünün alt yapısına el koymak hesabı olmasın!
Konuşanlar ve konuşmayanlar!
16 Ocak 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Facebook’ta Nesrin Mert, Münir Özkul’un "Ben ortaokuldayken, Türkçe hocamız tahtaya konuşanların değil, konuşmayanların ismini yazdırırdı. Bir gün derste şöyle demişti: Çocukları konuşturmazsan, konuştuğu için cezalandırırsan, gelecekte ya hiçbir olaya tepki vermeyen, cesaret edip konuşamayan ya da konuşamadığı ve kendisini ifade edemediği için her şeyi zorbalıkla halletmek isteyen bir toplum yaratırsın." sözünü paylaştı.
Tam da bu sözü doğrularcasına Facebook’un sahibi Mark Zuckerberg, ABD Başkanı Joe Biden yönetiminin pandemi döneminde sansür için kendilerine baskı yaptığını belirtti.
Zuckerberg, Kovid-19 döneminde, Biden yönetiminin aşıyla ilgili itirazı olanları sansürlemeye çalıştığını söyledi.
Zuckerberg, “Biden yönetiminden insanlar ekibimizi arayıp, bağırıyor çağırıyor ve küfür ediyorlardı.” dedi.
Söz konusu telefon görüşmelerinin kaydının bulunmadığını ancak benzer içerikli e-postaların mevcut olduğunu belirten Zuckerberg, “Doğru ve gerçeği yansıtan içerikleri kaldırmamız için bize yoğun baskı yaptılar. Kısaca, aşıların yan etkisi bulunduğunu ifade eden paylaşımların kaldırılmasını istediler.” diye konuştu.
***
Bu itiraf, Zuckerberg’in masum olduğunu göstermez. Çünkü insanlar, yaptıkları kadar yapmadıklarından da sorumludur.
Facebook, bana da aynı sansürü uyguladı. Aşıyla ilgili yazılarımı gerekçe göstererek birkaç defa hesap durdurma cezası uyguladılar; bu uygulama dünya çapında tepkilere yol açınca yapay zekâyla, mesajların görünürlüğünü azalttılar.
Bu sebeple Facebook’u uzun süre kullanmadım.
Türkiye’de ise, Kalp ve damar cerrahı Prof. Bingür Sönmez, katıldığı bir TV programında “Ben aşı olmak istemiyorum deme hakkı yok kimsenin. Herkes aşı olmak zorunda... Değil İstanbul, değil Türkiye, bütün dünyanın yüzde 70-80 oranında aşı olmazsa önümüzdeki 4-5 yıl korona pandemisi ile beraberiz. Virüs her yıl mutasyona uğrayacak. Her yıl aşı olacağız” dedi.
Sönmez, “Aşı olmayanlar ne olacak? Hani köpeklere aşınız var mı diye söylüyordu, şimdi artık insanlara sorulacak. Pasaport alamayacaklar, uçağa binemeyecekler, toplu taşımaya giremeyecekler. Aşı olmayanlara yaşama şansı verilmeyecek” diye konuştu.
Sönmez, katıldığı bir başka programda da “Ben aşı yaptırmam diyenler birer vatan hainidir. Onlara kız bile vermeyeceğiz” dedi.
***
Bilindiği gibi “kovid aşısı” denilen sıvılara karşı çıkanların bilimsel gerekçeleri vardı. PSR testini bulan Karry Mullis'in, “Bu bir genetik testidir, kovid teşhisinde kullanılamaz” demiş olması, İspanya’da Prof. Dr. Pablo Campra Madrid'in, üniversitedeki laboratuvar çalışması sonunda, sıvılarda damar tıkanmasına sebep olan grafenoksit tespit etmesi, temel mRNA teknolojisini icat eden Dr. Malone'nin aşıların güvenli olmadığını söylemesi gibi...
Cumhuriyetçi vekil Marjorie Taylor Greene ise Temsilciler Meclisi’nde, Kovid-19 salgını döneminde ABD'de ve dolayısıyla bütün dünyada süreci yöneten isim olarak bilinen Dr. Fauci’nin yüzüne karşı, “Size doktor demeyeceğim, Bay Fauci diyeceğim. Amerikan toplumunu yanlış yönlendirdiniz ve mahkemede hesap vermeniz gerekir. Sizin cevaplarınıza ihtiyacım yok. Doktorluk lisansını hak etmiyorsunuz, ait olduğunuz yer cezaevidir.” demişti.
***
Münir Özkul’un sözlerine dönecek olursak; genetik yapıda değişiklik yapan sıvıların, aşı süreci tamamlanmadan bütün insanlığa aşı diye dayatılması, Türkiye’de Favipiravir adlı deneme aşamasındaki ilacın günde 16 tane verilmesiyle insanların hastanelerde öldürülmesi karşısında, bilimsel gerçekleri hatırlatmaya çalışan yani konuşabilen birkaç kişiyi “komplo teorisyeni, cahil” diye suçlayanların geçmişteki akademik çalışmalarının, ilaç şirketleri tarafından finanse edildiği anlaşıldı...
Buna rağmen, hâlâ aynı teraneye devam ediyorlar...
Demek ki neymiş? Bütün dünya herhangi bir konuda ikna edilmiş olsa bile, birkaç kişinin konuşması ve doğruları savunması, “hayati” derecede önemliymiş...
Tabii ilkokul ve ortaokulda, öğretmen gelmeden önce konuşanları veya gürültü-patırtı çıkaranları tahtaya yazanların, iş hayatına atıldığında da aynı alışkanlığı devam ettirdiği söylenebilir. Bu defa sınıf öğretmeni adına değil, insanlığın yüzkarası olan Fauci ve Biden’ın da temsil ettiği küresel kapitalizm adına, doğruları konuşanlara saldırdılar.
Bugün geldiğimiz noktada gerçekler büyük ölçüde ortaya çıktı ama hâlâ yalan söylemeye devam ediyorlar...
CHP’yi hadım etme çabaları!
17 Ocak 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Recai Kutan, 25 Haziran 2002 günü Saadet Partisi Genel Başkanı olarak şöyle diyordu: "Hükümet, IMF ve Dünya Bankası'nın Türkiye'yi yıkım programını kararlılıkla sürdürmektedir. Üstelik hükümet etme sorumluluğunu da bütünüyle IMF ve Dünya Bankası'na devretmiştir.
Kemal Derviş tarafından 'güçlü ekonomiye geçiş' diye isimlendirilen bu kuşatmanın, bize göre 5 amacı vardı:
1- Türkiye finans sisteminin, çokuluslu sermayenin istediği gibi, borç para verilecek ve yüksek faizlerle geri alınabilecek şekilde düzenlenmesi.
2- Türkiye'de devlete ait olan kuruluşların ve özel firmaların değerini düşürüp, ulus ötesi şirketler tarafından ucuza kapatılması.
3- Türkiye'deki sanayi ve tarımsal üretimi durdurup, piyasaların ulus ötesi şirketlerin kontrolüne verilmesi.
4- Bütün bunların sürekli olabilmesi için 'siyaseti ekonomiden ayırıyoruz' adı altında, merkezî yönetimin çökertilerek, ekonomi yönetiminin kendinden menkul üst kurullara devredilmesi.
5- Ülkenin, borç-faiz-borç sarmalıyla rehin alınarak, Türkiye'nin, siyasî, stratejik amaçlı olarak kullanılması.
Bu bir kuşatmadır; bu, Türkiye'yi teslim alma projesidir. Hiç kimsenin kuşkusu olmasın, arkasından siyasî, stratejik istekler gelecektir, gelmiştir de. Amerikalı televizyon yorumcusunun söylediği 'IMF Türkiye'yi bizim için satın aldı' sözünü, meşhur Amerikalı borsacının 'Türkiye'nin en iyi ihraç ürünü ordusudur' sözünü, kimse, yetkisiz bazı kimselerin gevezeliği olarak görmesin.
Bugün Afganistan'da, yarın Irak'ta Türkiye'den önemli fedakârlıklar istenecektir. Kıbrıs'ı, Ege'yi dayatmayacaklarını, daha başka şeyleri istemeyeceklerini kim söyleyebilir?"
***
Kutan’ın bahsettiği program, Kemal Derviş’in programıydı ve eleştirilen hükümet, 57’nci hükümetti. Yalnız o hükümet, önce Kemal Derviş’in sonra Devlet Bahçeli’nin erken seçim istemesiyle, 128 gün sonra yerini AKP iktidarına bıraktı.
Tayyip Erdoğan, Recai Kutan'ın 2002'de beş maddede özetlediği "IMF'nin Türkiye'yi yıkma programı"nı harfiyen uygulamış, ekonomik alt yapıyı da yabancılara satmıştır!
Bugün emekli, açlığa mahkûm edilmişse, asgari ücret sefalet ücretiyse, sebep, küresel finans sitemine ödenen faizlerdir.
***
CHP’li Adnan Keskin ise 2003'teki CHP kurultayında "IMF politikaları ile CHP'yi hadım ettiler..." demişti.
Aynı kurultayda CHP'nin eski genel başkanı Altan Öymen de ''AK Parti'nin son kurultayda yaptığı değişikliklere özenip ona benzemeye çalışmayalım. AK Parti'ye özenmek, CHP'ye şeref getirmez'' demişti.
Bu hadım edilme sözünü, bir sohbetimiz sırasında ünlü Kazak şair ve düşünür Muhtar Şahanov kullanmıştı. Şahanov, "Bugün görüyorum ki, Türk halkları kendi milli dillerinden, kimliklerinden, törelerinden uzaklaşıyor.. Ben bu durumu anlatırken 'Ahdalanmış halk' diyorum... Yani hadım edilmiş..." demişti.
Türkiye'de milliyetçi kitleler bulunduğunu hatırlattığımda da Şahanov, “Kitlelere bir diyeceğim yok. Umarım ki Türkiye'deki milliyetçilerin önde gelenleri de ahdalanmış olmasın!” diye cevap vermişti...
***
O tarihte durumu, “CHP bile, IMF politikaları ve Kemal Derviş damgası ile hadım edilmişse, bundan sonra AKP politikalarına özenmek şeklinde girişilecek adımların sonucunun ne olacağını varın siz tahmin edin!” diye yorumlamıştım.
Zaman içinde CHP tamamen başkalaştı.
CHP, son dönemde de AKP’nin normalleşme tuzağına da düşerek kendisini iyice pasifleştirdiktan sonra, Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat’ın hasta babasını ziyarete gittiği Balıkesir’de da yakalanıp gözaltına alınmasıyla biraz uyanır gibi oldu.
CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik, “Bu operasyonlarla iktidar yürüyüşümüzü durdurmaya çalışıyorlar” dedi.
Aksoy araştırma şirketi sahibi Ertan Aksoy ise “Refah kaybı, gerilim siyasetiyle ikame ediliyor.” diyor.
İhalelerden aldığı komisyonları, “havuz”da toplayan ve sadece bu yolla, 23 yıl içinde 1 trilyon dolar civarında parayı yurt dışına aktaranların, bugün yolsuzluk operasyonu yaparak, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu üzerinde de siyaset yasağı tehdidini elde tutarak CHP’nin birinci parti konumunu sarsmaya çalıştığı net olarak görülüyor.
AKP, MHP ve diğer ortaklarıyla birlikte rejimi fiilen değiştirmiştir, şimdi de DEM ve CHP listesinden seçilenlerle birlikte Anayasal olarak da değiştirmek için, CHP’nin yönetiminde bulunmasa da bünyesinde mevcut olan milli direnci çökertmek için yolsuzluk kartını kullanıyor.
Mücadele, savunma yaparak değil; sahte zeminden gerçek zemine kaydırılırsa, başarıya ulaşılır. Ülkenin ekonomik direncinin yok edilmesinin amacı, milletin siyasi ve milli direncini yok etmek içindir. Anlaşılması gereken budur...
.Bırakınız zehirlesinler bırakınız öldürsünler!
18 Ocak 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Kapitalizmin babası sayılan İskoç ekonomist Adam Smith, teorisini “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” diye ortaya koymuş, “Devlet ekonomik hayata müdahale etmemelidir.” demişti.
İlk zamanlar kapitalizm böyle uygulanmak istendi ama yürümedi. Bugün küresel kapitalizm, ABD ve İngiltere’nin dünya ekonomisine müdahalesiyle zorlukla sürdürülebiliyor.
Ülke içinde, hukuk disiplinlerini sıkı uygulayan ülkelerde, sahte alkolden ölüm olmaz. Almanya’da sahta alkol üretimi ile ilgili tek bir haber duyamazsınız. Çünkü bu ülkede bütün üretim süreçleri devletin bilgisi ve denetimiyle sürdürülür.
Hukuk sistemi iktidarlara göre çalışan ülkelerde ise keşmekeş hâkimdir. Partizanlık ve ideolojik uygulamalar, tıpkı sahte alkol gibidir, önce kör eder, sonra öldürür.
Bu ülkelerde kapitalizmin ünlü sloganı sanki “bırakınız zehirlesinler, bırakınız öldürsünler” diye değiştirilmiş gibidir.
***
Türkiye’de yıllardan beri sahte alkolden kör olan ve ölenler varsa ve bunun önüne geçilemiyorsa, sebebi hukuk sisteminin zayıflamasında aranmalıdır.
İstanbul Valiliği’nden yapılan bir açıklamada “16 Kasım-16 Aralık 2021 tarihleri arasında İlimizde alkol kaçakçılığının önlenmesiyle ilgili olarak 56 operasyon gerçekleştirilmiştir.
Bu operasyonlarda; haklarında işlem yapılan 78 şüphelinin 14’ü tutuklanmış, 17 şüpheli hakkında Adli Kontrol Hükümleri uygulanmıştır.
İlimizde sahte alkol imalatı ve alkol zehirlenmesinin önlenmesi konusunda ilgili kurumlarımızın denetimleri yoğun bir şekilde devam etmektedir.” denilmişti.
Sabah gazetesinin konuyla ilgili haberinde de “İstanbul Polisi, sahte alkolü büfeler aracılığı ile piyasaya süren şüphelileri yakalamak için aralıksız çalışma başlattı. Gece gündüz demeden çalışan ekipler Sultangazi'de bir adreste 26 ton alkol ele geçirdi.1 kişiyi gözaltına aldı. Bakırköy'de bir araçta 2 bin 673 litre alkol ele geçirildi ve 2 şüpheli gözaltına alındı. Fatih'te işyerinde 1 kişi gözaltına alındı. Beykoz'da bir evde 12 litre alkol ele geçirildi 1 kişi gözaltına alındı. Küçükçekmece'de 27 litre sahte alkol ele geçirilirken 2 kişi gözaltına alındı. Yine Çatalca'da 3 bin 730 litre etil ve metil alkol ele geçirildi ve 1 kişi gözaltına alındı. Esenyurt ve Zeytinburnu'nda da birer kişi gözaltına alındı. Toplamda 32 bin 800 litre etil ve metil alkol ile 227 adet dolu sahte içki şişesi ele geçirildi.” bilgileri verildi.
Buna rağmen son birkaç gün içinde ölü sayısı 37’ye ulaştı.
***
Türkiye’de denetim veya operasyon, vahim bir olay yaşanmadan önce pek akla gelmez. Milyonlarca yabancının ülkeye sığınmacı olarak kabul edilmesiyle de denetim büyük ölçüde imkânsızlaşmıştır. Hatırlarsanız, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, Türkiye'de kayıtlı 3 Milyon 103 bin Suriyelinin 729 bininin "adresinde bulunmadığını" açıklamıştı. Ya Afganlar ve diğerleri... Mesela İran sınırından yürüyerek Türkiye’ye giren yüzbinlerce eski Afgan ordusu askerinin nerede olduğunu bilen var mı?
Devletin kontrolü kaybettiği ama medyası iktidar kontrolünde olan bir ülkede, gazetecilerin gerçeği ortaya çıkarmasını da bekleyemezsiniz.
İktidarın enflasyon oranını düşük göstererek çalışanların veya emeklilerin ücretlerine açıklanan orandan da düşük zam yaptığı, muhalefeti yıldırmak için yargı sopasın kullandığı bir ülkede neyin hesabı yapılabilir?
Tabii sahte alkol ölümlerinde, bir de alkolü tamamen yasaklamak gerektiği zihniyetiyle, “ne haller varsa görsünler” diye düşünmenin de rolü olabilir. Zaten iktidar, alkollü içeceklerin fiyatını o kadar artırdı ki, bağımlı olan dar gelirlileri başka yollar aramaya zorladı. Metil alkol kullanarak merdiven altında sahte rakı üretenler de bu durumu fırsat bildi...
***
Dünyada sahte alkolden ölümler, devlet otoritesinin zayıfladığı ülkelerde görülüyor.
BBC’nin geçen yıl yayınladığı bir habere göre sahte alkolden ölümler en çok Rusya, Hindistan, Endonezya, Türkiye ve İran gibi Asya ülkelerinde meydana geliyor.
Oslo Üniversitesi ve Sınır Tanımayan Doktorlar tarafından kurulan Metanol Zehirlenmesi Girişimi’ne göre 2023 yılında 60 farklı vakada 309 kişi hayatını kaybetti.
Metanol Zehirlenmesi Girişimi’ne göre metanol zehirlenmesinden daha çok küresel olarak “düşük gelir seviyesinde olan insanlar” etkileniyor.
İran ve Endonezya’da ise daha çok alkol tüketiminin tabu olması, sahte içki üretilmesi ve tüketilmesinde rol oynuyor.
Toplumsal kişilik bozukluğu ve tedavisi!
20 Ocak 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Bahçelievler-Bakırköy dolmuşunda, sürücü, “ücretler 25 lira” deyince, 19 lira olan eski ücret üzerinden 20 lira uzatmış olan yaşlı bir kadın, “Biz daha emekli maaşı zamlarını almadık. Ne çabuk karar alındı da zam yaptınız?” diye tepki gösterdi. Arka sırada oturan genç bir kadın, “Zamları Ekrem İmamoğlu yaptı” diye seslendi. Başka bir kişi anında o kadına dönerek, tepki gösterdi:
-Mazota, benzine de İmamoğlu mu zam yaptı ki zamları İmamoğlu yaptı diyorsunuz? Siz bizi kendiniz gibi cahil mi zannettiniz?
-Yalanlarınızla kendinizi kandırabilirsiniz ama artık yetti... Yakamızdan düşün artık...
Tepkiler, hakaret boyutuna ulaşınca, “zamları İmamoğlu yaptı” diyen kadın iki durak dayanamadı ve dolmuştan inmek zorunda kaldı...
Minibüste kalanlar, son durağa kadar söylenmeye devam etti...
***
Psikolojide yansıtma yöntemi denilen savunma mekanizması, “kişinin kendisine yakıştıramadığı duygu ve düşünceleri bir başkasında varmış gibi göstermesi”ne dayanır. Siyasette bu yöntemin kullanılması ise son zamanlarda aşırı oranda arttı ve toplumsal histeri düzeyine ulaştı...
Aslında bu tür savunma mekanizmaları, farkına varmadan kullanılıyorsa, insanın psikolojik dengesini korumaya da yarar. Yalnız, bilinçli olarak kullanıldığında artık orada kişilik bozukluğu söz konusudur. Yalan söylemeyi, iftira atmayı alışkanlık haline getrmiş insanların, bunu bir siyasi mücadele tekniği olarak ve sitemli bir şekilde uygulaması, kişilik bozukluğunun toplumsallaşmasını getirir. Öyle ki, yargıda 50 bin kişinin öldürülmesinden sorumlu terör örgütünün yöneticileri, onlarla mücadele eden generallerin hatta Genelkurmay Başkanı’nın aleyhine gizli tanık olarak kullanılabilir... Dönem değişir, “orduya kumpas” kurulabilen bu sürecin failleri tasfiye edilir ama yöntemleri, yeni kurulan siyasi düzenin en büyük dayanağı haline getirilir.
Çünkü millete, devlete ve vatana karşı suç işlemiş ve işlemekte olanlar, kendilerinden hesap sorulacağından korkar. Bu korku, onlara başkalarının suçlarını ortaya çıkarmak veya kendi işledikleri yolsuzlukları, başkaları işlemiş gibi göstermeye yöneltir. Öyle ki terör örgütleri le işbirliği yaptıkları halde başkalarını “terörle bağlantılı” olarak göstermeye çalışırlar. Bütün bunları suçtan kurtulmak için yaparlar. Bu sebeple herkesi küçümserler, herkese hakaret edebilirler. Eleştiriye tahammül edemezler, hatta eleştiriyi hakaret olarak algılarlar. Yargı ellerinde olduğu için de eleştiriyi suç gibi gösterir, size ceza yağdırlar!
Yansıtma, toplum tarafından kabul edilmeyen veya kişisel olarak rahatsızlık veren düşünceleri, duyguları hatta eylemleri başkalarına yüklemektir. Kişiler, toplumsal normlara uygun olmayan eylemlerini başkaları yapmış gibi anlatır. Dolayısıyla gerçek sorunlar çözümsüz hale gelir...
***
Psikologlar, “Yansıtma yöntemi, aşırı ve kontrolsüz kullanılırsa, tedavi gerektirecek bir hastalık düzeyine ulaşmış demektir.” diyor.
Kişisel terapi, öz farkındalığın geliştirilmesi gibi tedavi yöntemleri kullanılır ama sorunun toplumsal hasatlık durumuna ulaşması halinde toplumsal terapi gerekir.
Toplumsal terapiyi medya yapabilir ama medya da bu yansıtma yöntemlerinin aracı haline getirilmişse, artık o toplumda gerçeklik duygusu kaybolur. Öyle ki kahramanlar hain, hainler kahraman gösterilir.
Ruh sağlığı yerinde olanların bu toplumsal hastalığa müdahale etmesi, toplumu gerçek hayatla buluşturması gerekir.
Sokakta yürüyen kadına yumruk atmak bir rejim sorundur!
21 Ocak 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesi Kartalkaya Bulvarı’nda, 16 Ocak’ta meydana gelen olayda, kaldırımda yürüyen N.N.A. adlı kadın, karşıdan gelen Y.E.Y.’nin yumruklu saldırısına uğradı. Olayın ardından, Pazarcık İlçe Emniyet Müdürlüğü Asayiş Büro Amirliği ekipleri, zanlıyı kısa sürede yakaladı. Yakalanan Y.E.Y., sevk edildiği hakimlik tarafından adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Ancak bu karar, sosyal medyada büyük tepkilere sebep oldu.
Pazarcık Cumhuriyet Başsavcılığı, zanlının tutuklu yargılanması için bir üst mahkemeye itirazda bulundu. Tekrar gözaltına alınan Y.E.Y., yeniden sevk edildiği hakimlikçe tutuklanarak cezaevine gönderildi.
***
Yolda yürüyen bir kadına aniden yumruk atmak, son dönemde neredeyse spor haline geldi! Gerçi, boşanmak isteyen veya boşanmış eşini veya arkadaşlık teklifini reddeden veya arkadaşlığını sona erdirmek isteyen genç kızı sokak ortasına öldürmek gibi olaylar, sayıca daha fazladır...
Peki bu tür olaylar son dönemde neden bu kadar arttı, bunu artık herkesin düşünmesi ve çözüm araması gerekmez mi?
Eski Türk kültüründe erkeklerin kadınları mal gibi görmesi yoktu. Kadın erkekle aynı haklara; bunun da ötesinde dokunulmazlığa sahipti... Kadını mal gibi gören zihniyet ise ilkel kültürlerin bugüne yansıması olsa gerek.
Savaşlar, coğrafya ve nüfus değişiklikleri, iyi veya kötü yönde kültür değişimine de sebep olmuştur. Yoksa 21’inci yüzyılda sokak ortasında tanımadığı bir kadına yumruk atmak gibi bir olayla karşılaşmazdık.
Sistemin tümünde çok ciddi bir sorun var, bunu görmek gerekir. Sokak ortasında tanımadığı bir kadını yumruklayan kişiyi dünyanın hangi ülkesinde serbest bırakırlar? Ya akıl hastanesine sevk ederler ya da anında tutuklarlar. Sosyal medya tepkisi olmasa sanık serbest mi kalacaktı? Asıl büyük sorun burada değil mi? Bu bir rejim sorunu haline gelmedi mi?
***
Sorun ilkel düşüncelerin din haline getirilmiş olmasından kaynaklanıyor olabilir. Bu durum, toplumun ruh sağlığı ve huzuru açısından daha da büyük bir tehdidin var olduğunu gösterir.
Kaldı ki, muhtemel siyasi rakiplerini oyun dışı bırakmak için yargıyı kullanmak da aynı ilkelliğin dışa vurumudur. Toplumsal barışı yok etmek pahasına hukuku çiğnemek, bunu yaparken de yine hukuku sopa gibi kullanmakla, yolda yürüyen kadına yumruk atmak arasında özde fark yoktur. İkisi de aynı ilkelliğin yansımasıdır...
***
Aydın Üniversitesi 2017 yılında Altay Toplumları Sempozyumu düzenlemişti. Sempozyum fikrini, Hacettepe Üniversitesi'nde Türk hükümetinin bursuyla okuyan Güney Koreli Türkolog Prof. Dr. Han-Woo Choi, yıllar önce ortaya atmıştı.
Bu Türkoloğun tespitlerine göre adalet, Türklerin, Japonların, Korelilerin de içinde olduğu Altay toplumlarının kurduğu bütün medeniyetlerin temelidir.
Sempozyumda "Altay Türklerinde Halk Hikmeti" başlıklı bir bildiriyle katılan Prof. Dr. Sema Önal ise, Çek bilgini Hrozny'den şu alıntıyı yapmıştı:
"İnsanlık Kültürü, Tibet, Altay, Hazar üçgeninden çıkarak dünyaya dağılmıştır. Altaylardan kopan Sümerliler de Çin'i, Etileri, Girit'i, Mısır ve Hind'i aydınlatan medeniyet farını Mezopotamya'da yakmıştır. Sümerli dili de Türkçedir, onunla akrabadır."
Sema Önal, daha sonra şöyle demişti:
"Kaldeliler ve özellikle Sümerlilere göre, gökleri idare eden kanunlar hem toplumda hem de insanın ruhu ve bedeninde yansır. Her yerde kozmik adalet hüküm sürmektedir. Bu adalet, evrendeki bütün parçaları uyum içinde bir arada tutar. Toplumdaki adalet de toplumu bir arada tutan şeydir. Bedendeki adalet, sağlık; ruhtaki adalet, erdemdir. Adalet her şeyin özüdür, hatta öteki dünyanın da özüdür."
***
Diğer taraftan Tayyip Erdoğan da 2021-2022 Adli Yıl Açılış Töreni konuşmasında “Devletin dini adalettir.” sözünü hatırlatarak “Eğer bir devlette adalet yoksa onun hangi sistemle yönetildiğinin, kim tarafından idare edildiğinin, vatandaşlarının hangi inanca veya milliyete sahip olduğunun bir önemi kalmaz, orada sadece zulüm hüküm sürer. Evet, adalet devletin varlığının sebebidir. (...) Bu nedenle haktan, hukuktan asla vazgeçmeyeceğiz. Amaca giden her yolu mubah gören anlayışı reddediyoruz. Doğru ve düzgün amaçlarımıza, doğru ve düzgün araçlarla ulaşmaya devam edeceğiz. Adaleti sadece adliye binalarına, duruşma salonlarına tahsisli bir kavram olarak görmeyeceğiz.” demişti.
Öyleyse bu sağlıksız tablo nedir? Meselâ, CHP Gençlik Kolları Başkanı’ndan ne istiyorsunuz?
İktidar, “yaratıcı kaos” uyguluyor!
22 Ocak 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İktidar, Ümit Özdağ’ın gözaltına alınmasının sonuçlarını hesaplamamış olamaz. Daha şimdiden AKP-MHP ve DEM Parti dışında, neredeyse bütün siyasi partiler ve milliyetçi düşünceleriyle tanınan kişiler, Ümit Özdağ’a destek verdi. CHP ve İYİ Parti Genel Başkanları da Çağlayan Adliyesi’ne gitti.
Peki iktidar, Ümit Özdağ’ı halkın gözünde siyaseten daha da büyüteceğini bile bile neden böyle bir uygulamaya girişti?
Zafer Partisi sözcüsü Azmi Karamahmutoğlu, “Toplumsal muhalefet sindirilmeye çalışılıyor. Bu cenderenin içinden ancak toplumsal dayanışma ile çıkabiliriz” dedikten sonra, İstanbul Emniyet Müdürlüğü önünde toplanan kalabalığın kışkırtılmak istenebileceğini söyledi. Karamahmutoğlu, sürecin nasıl işleyeceği belli olunca da kalabalığın ertesi gün Çağlayan Adliyesi önünde yeniden buluşması için dağılacağını bildirdi. Kışkırtma olmadı. Bu açıklamadan sonra herkes evine gitti.
Ertesi gün aynı kalabalık, Çağlayan Adliyesi önünde buluştu. Bu yazıyı yazdığım saatte, Ümit Özdağ, Adliye’de ifade veriyordu.
***
İktidar, emeklileri açlığa mahkûm eden kararlardan sonra siyasi baskıyı daha da artırdı. Bir taraftan “Abdullah Öcalan gelsin, Meclis’te konuşsun” denilirken diğer taraftan Ümit Özdağ’ın gözaltına alınması, normal şartlarda iktidarın aleyhine sonuçlar verir... Öyleyse, bu adımdan sonrası da planlanmış olmalı...
Okurlarımızdan Hasan Ildız’ın tam da bu konuyla ilgili bir analizi var:
“Son zamanlardaki bütün hukuk dışı uygulamaların sebebi var. Bir kaos oluşsun istiyorlar ve bunu gerekçe göstererek olağanüstü hal ilan edip, demokrasiyi tamamen rafa kaldırmak istiyorlar. Arkalarındaki kitle desteğinin bittiğini görüyorlar, rejimi seçimle değiştiremeyeceklerini de görüyorlar. Son çare olarak DEM'i ikna edebilirlerse, anayasayı değiştirerek cumhuriyete son verecekler. Eğer bu olmazsa, 2028 e kadar kaos çıkarılıp, seçimler ve anayasal düzen ortadan kaldırılacak...”
***
Daha dün, 15 Temmuz kalkışması, iktidar tarafından “Allah’ın büyük bir lütfu” olarak değerlendirilip Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen tek adam rejimini getirmek için kullanılmadı mı?
Bu itibarla, bundan sonra, her türlü ihtimali göz önüne almak gerekir.
Konuyu, 2 Şubat 2016 tarihinde de şöyle ele almıştım:
“Hiçbir millet, kendi egemenliğine son verecek bir değişikliğe izin vermez! Fakat ABD'nin Orta Doğu'da uyguladığı ‘yaratıcı kaos’ teorisini, AKP de Türkiye'de uyguluyor. Devlet sistemini tamamen bozdular. Yargıyı, polisi, medyayı ve iş dünyasını perişan ettikleri gibi orduya da kumpas kurdular! Sorumluluğu cemaatin sırtına atıyorlar ama herkes düğmeye basanın kim olduğunu biliyor!”
Yargıtay 3. Ceza Dairesi, Anayasa Mahkemesi kararını tanımadığı gibi üyeleri hakkında da suç duyurusuna bulunduğunda da 10 Kasım 2023 tarihinde, “Hukuk sisteminde kaos yaratmanın bir hedefi var! O da büyük ihtimalle Anayasa işlemiyor gerekçesiyle Yeni Anayasa dayatmasında bulunmak olabilir. Halk, iktidarın veya muhalefetin, Yeni Anayasa söylemlerini bugüne kadar umursamadı... Çünkü Yeni Anayasa yapmanın, mevcut devleti yıkıp yeni bir devlet kurmak ve Türk topraklarında Türk egemenliğine son vermek demek olduğunu çoğunluk bilmiyor. Bir kaos yaratarak ‘Yeni Anayasa’yı gündeme almak istiyor olabilirler.” uyarısında bulunmuştum.
Anayasa Mahkemesi’ne dokunamadılar ama halen Anayasa yokmuş gibi davranıyorlar...
***
Jeostrateji uzmanı Nejat Eslen ise 2023 sonunda, "İç içe üç çember düşünün. Küresel kaos, bölgesel kaos ve ülkede kaos eş zamanlı olarak yaşanıyor. Bu durumda Atatürk’ün işaret ettiği iç cephe önem kazanıyor. İç cepheyi yeniden güçlü kılmak ne AKP’nin ne de CHP’nin yapabileceği bir şey. Çünkü iç cephenin zayıflamasına bu iki partinin zaafları sebep oluyor... Bu sebeple Atatürk politikalarına dönmekten başka çare yok..." demişti...
Akılla hareket etmek gerekiyor: öfke de lâzım ama tuzağa düşülmemeli...
Kartalkaya’da bir otelde, “yangın merdivenlerinin hiç kullanılamaması” sonucunda, 66 kişinin hayatını kaybettiği facia da ülkede hukuk düzeninin doğru işlemediğini gösteriyor.
Tıpkı Soma’da, Bartın’da olduğu gibi hukukun askıya alınmasından kaynaklanan vahim olayların, “işin fıtratı” veya “kader” olarak görüldüğü her yerde kaos olur, facia olur...
“Belli ki sistemin acelesi var!”
23 Ocak 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Milli İstihbarat Teşkilatı’ndan emekli Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, 2010 yılının başında yaptığı açıklamada, AKP iktidarının Kürt açılımı projesinin bir MİT operasyonu olduğunu söylemişti.
Öneş, Habertürk gazetesine konuşmuş ve “Türkiye’nin sivil bir anayasaya kavuşması, Kürt açılımı ve toplumsal mutabakatın sağlanması açışından önemlidir. Ancak şu anda bu mümkün görünmüyor. Bir kısmi değişikliğin dahi önemli bir adım olacağını düşünüyorum. Açılımlara güçlü adımlarla devam edilirken, silahlı hareketi dağdan indirme, şiddetin tamamen ortadan kaldırılması ise ayrı bir projeyle bunu yaratacak şartların oluşturulmasıdır. Dağdan inenlerin ülkeye getirilmesi, bunların rehabilitasyonu, Türk Ceza Kanunu’na göre ortaya çıkacak hukuki sorunların çözülmesi ve nihayet af meselesi gibi” diye konuşmuştu.
***
Bu açıklamayla eş zamanlı olarak Dışişleri Bakanlığı yurt dışında görev yapan 200’e yakın büyükelçiyi beş günlük beyin fırtınası için Ankara’da toplamış ve sonra da Güneydoğu’ya götürmüştü.
Aslı Aydıntaşbaş’ın Milliyet’te verdiği bilgiye göre beyin fırtınasının en ilginç seansı, “MİT Müsteşarı Emre Taner ve İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın Kürt sorunu ve demokratik açılımla ilgili art arda yaptığı sunum” olmuştu.
Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Emre Taner, 80’inci kuruluş yıl dönümü dolayısıyla bir mesaj yayınlamış ve “Bulunduğumuz dönem, gelecekte birçok ulus devlet ve milletin hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybetmeye başladığı süreci anlatacaktır. Bu devletler günümüz teknolojik devriminin ve küresel ekonominin rekabetine dayanamayıp ulusal egemenliklerini de büyük ölçüde yitireceklerdir. Ulusal ve uluslararası düzeyde gerçekten sağlam politikalar üretebilmek ve uygulayabilmek için ulusal güvenlik ve ulus-devlet yapısına yönelen tehdit ve kaynakları iyi algılayabilmek, ulusun karşı karşıya olduğu fırsatları ve tehditleri öngörmek, doğru analiz edebilmek ve uygun vasıtalar ile karşı koymak zorunluluğu/ihtiyacı her zamankinden daha fazla hissedilir hale gelmiştir..” demişti.
***
Şimdiki açılım, iktidar ve Abdullah Öcalan tarafından “barış ve kardeşlik süreci” olarak adlandırıldı. Süreç içinde neler olacağı konusunda ise Cevat Öneş’in 15 yıl önce yaptığı açıklamadaki iddialar tekrarlanıyor... “Terörsüz Türkiye” deniliyor, “PKK silahları gömüp dağdan inecek, af çıkacak” da deniliyor...
Neredeyse Cevat Öneş’in 15 yıl önce söyledikleriyle birebir aynı...
Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ ise 5 Ocak 2025 günü Bolu’da yaptığı açıklamada, “Türk kamuoyuna şu mesaj verilmek isteniyor; ‘Abdullah Öcalan çıkacak ve affedilecek, affı karşılığında PKK’ya silahı gömün diyecek ve PKK da terör eylemlerini sona erdirecek ve gömecek.’ Bu büyük bir yalan. Dünya tarihi boyunca, hiçbir terör örgütü bu şekilde silahlarını gömüp, teröre son vermez. Keşke verseydi ama bu mümkün değil. Bu süreci baltalayacağız. Anadolu’nun değişik yerlerinde ‘Mehmetçik katillerine af yok’ mitinglerini kararlılıkla sürdürmeye davam edeceğiz. Sadece illerde değil ilçelerde de miting yapacağız. Söylemiştik, parlamentoda değiliz ama bütün Türkiye’yi parlamentoya çeviririz diye...” demişti.
Ümit Özdağ, mitinglere 9 Ocak’ta Karaman’da başlamış, 19 Ocak’ta Antalya’da devam etmişti...
İşte Ümit Özdağ’ın ani bir kararla tutuklanmasının ardındaki en somut gerçek budur. Kayseri olaylarında Özdağ’ın rolü olsaydı o zaman tutuklanırdı.
Nitekim Özdağ’ın tutuklanmasından hemen sonra, DEM Partililer de İmralı’ya gitti.
Yalnız bu defa, Mudanya’dan bir deniz aracına binmediler! Artık uçarak mı gittiler, yoksa başka bir yerden mi hareket ettiler; yazıyı yazdığım saatte bu belli değildi ama görüşmeden sonra açıklanmış olur.
***
Yazıyı bu şekilde bağladıktan sonra yazım hatası varsa düzeltmek için okurken, açık olan Sözcü TV’de İbrahim Uslu’nun açıklamalarını dinledim. Uslu da Ümit Özdağ’ın, iktidarın projesini engellemeye çalıştığını hatırlatarak asıl bu sebeple tutuklandığını söyledi ve “Belli ki sistemin acelesi var.” dedi...
O kadar acele ediyorlar ki Kartalkaya’daki yangında kaç kişinin öldüğünü bildikleri halde, açıklamayı Kürşat Zorlu’nun AKP’ye katılımından birkaç dakika sonrasına kadar beklettiler!
1300 yıl önce Kürşat, Çin sarayını basmaya karar vermiş, Çinli sevgilisiyle buluşan Yüzbaşı Üç Oğul gelmediği için fırtınalı havaya rağmen “ya ihanete uğradıysak...” diye baskını ertelememişti. Yüzbaşı Üç Oğul, ancak baskın başladığında yetişmiş ve 40 kişi olmuşlardı...
Şimdi ise Türk’ü kendi parlamentosunda basmak isteyenler, 400 kişi olmak için acele ediyor... Şimdiki Kürşat da o kafileye katılıyor!
İki sloganla, 100 bin kişilik ordu dağıtılır mı?
24 Ocak 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yeni açılım süreci, “Öcalan gelsin Meclis’te konuşsun” çağrısıyla başladı, “DEM Parti, İmralı’ya giderek Öcalan le görüşsün”e çevrildi. İki defa görüştüler... Öcalan, birinci görüşmeden sonra “Meclis’in yapacakları”ndan söz etti. DEM Partili Tuncer Bakırhan da her yerde, “İmralı, onurlu bir barış istiyor” dedi. Kısacası “Madem barış ve kardeşlik istiyorsunuz, önce yasal güvence verin, sonra Öcalan gerekli çağrıyı yapar” diyorlar.
İktidar ve medyası ise sadece iki sloganı seslendiriyor:
1-Bu bir barış ve kardeşlik projesidir.
2- Terörsüz Türkiye!
***
Asıl gücü Suriye’ye kaydırılan terör örgütü bu iki sloganla çözülebilir mi? Yoksa Hitler’in propaganda yöntemi mi kullanılıyor? Hitler, "Büyük halk kitlelerinin anlayışı gayet sınırlıdır, zekâları azdır ama unutma güçleri muazzamdır. Bu gerçeklerin sonucu olarak her türlü etkili propaganda sadece birkaç noktanın belirtilmesi şeklinde sınırlandırılmalı, bu noktaları sloganlar halinde vermeli; ta ki kitlenin en son üyesi bile sizin sloganınız sayesinde kendisinden ne istediğini anlasın. Kurnazca ve devamlı propaganda ile insanları cennetin cehennem, cehennemin cennet olduğuna inandırmak mümkündür.” öğretisine uygun hareket ediyordu.
Hitler’in propaganda bakanı, işte bu yöntemle, yani birkaç sloganla ve tabii ki medyayı ele geçirerek Almanya’yı Hitler’in peşine takmıştı. Fakat Hitler döneminde, ekonomide ve teknolojide çok başarılı işler yapılmış, dünyaya meydan okuyacak güce ulaşmışlardı. Buna rağmen, süreç Almanya’nın mahvolmasıyla sonuçlandı. Almanya ikiye bölündü. Savaştan sonra Almanya, kısa sürede ekonomiyi ve teknolojiyi yeniden ayağa kaldırdı hatta Avrupa Birliği’ni kurdu ve Doğu Almanya ile birleşti ama ordusuz olduğu için ABD yörüngesinden çıkamadı!
***
Türkiye’de ise hem ekonomi çökertildi hem de Türk ordusuna kumpas kuruldu. Terörün yani PKK’nın görevi de Türkiye’yi angaje tutmak, meşgul etmekti... Bu, Abdullah Öcalan’ın itirafıdır ve “Ben, tarihi rolümü oynadım” demiştir. Açılım sürecinde de terör örgütünün iki numaralı adamı, eski Genelkurmay Başkanı aleyhine gizli tanık olarak kullanıldı!
12 Eylül 1980'de askerler yönetime el koyduğu zaman, PKK'nın 400 militanı vardı. Bu militanlar ve ailelerinin adresleri isim isim biliniyordu. Süleyman Demirel, bu 400 militanın “darbeye zemin oluşsun” mantığıyla bile bile yakalanmadığını söylemişti.
Fakat gelişen olaylar gösterdi ki PKK'nın önünün açılmasının asıl sebebi; bütün Kürt örgütlerinin tasfiye edilerek hepsinin PKK çatısı altında toplanması ve istihbarat yöntemleriyle kontrol edilmesi idi. Fakat PKK’yı asıl kontrol eden ABD idi...
***
ABD tarafından Türkiye’ye teslim edildiğinde, Abdullah Öcalan’ı, sonradan Ergenekon davasında yargılanacak olan albay Hasan Atilla Uğur sorgulamıştı. Uğur, “Abdullah Öcalan’ı Nasıl Sorguladım?” adlı kitabının “Müthiş öneri” başlıklı bölümünde, Öcalan’ın şöyle dediğini yazmıştı:
“Daha önce, Talabani ve Barzani’nin maşa olduklarını, Türkiye’ye dost görünseler bile asla güvenilir olmadıklarını size söylemiştim. Şimdi benim durumumdan sonra Amerika’nın en büyük yatırımı bunlara olacak ve Türkiye için tehdit daha da büyüyecektir. Bunların oyunlarını boşa çıkarmak için ben hizmete hazırım, örgütü sizin uygun göreceğiniz şekilde bunların üzerine yöneltebilirim.”
Bunları söyleyen Öcalan, AKP iktidarı döneminde, İmralı’dan çıkarılıp bir gemide CIA ile görüştürüldü!
***
Öcalan’ın, örgütü Talabani ve Barzani’nin üzerine yöneltmesini kimse istemedi. Çünkü Türkiye’nin sermaye sınıfı, Kuzey Irak’ta önemli yatırımlar yapıyordu. Zaten ABD de yatırımını Barzani’ye yapmıştı. Kuzey Irak’ın petrol ve doğal gazını çıkarıp yeni boru hattı ile Türkiye’ye ulaştırmak ve pazarlamak konularında da bir dizi anlaşma imzalandı. Yeni boru hattı bile inşa edildi.
Öcalan “Türkiye’ye hizmet etmeye hazırım” dediği halde AKP iktidarı, Oslo’da, ABD’nin dayatmaları ile PKK ile özerklik pazarlığına oturdu. PKK bu sırada, gücünü Suriye’ye kaydırdı ve orada “IŞİD’le mücadele eden ABD’nin bölgedeki kara kuvvetleri” haline geldi! Oysa Trump, IŞİD’i ABD’nin kurduğunu söylemişti...
Bu arada, Barzani’nin kontrolündeki Irak petrolü ve PKK’nın kontrolündeki Suriye petrolü de Türkiye üzerinden İsrail’e satılıyordu.
Şimdi iki sloganla veya Öcalan’ın çağrısıyla Suriye’nin kuzeyindeki 100 bin kişilik ABD/PKK ordusu dağıtılır mı?
Direnenlere kumpas süreci ve iktidarın sonu!
25 Ocak 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Ümit Özdağ’ın Silivri cezaevinden gazeteci İsmail Saymaz’a verdiği cevapta olduğu gibi “Ergenekon ve Balyoz süreci benzeri bir kumpas sürecindeyiz.”
İktidar gazetelerinin tamamı, tıpkı Ergenekon-Balyoz sürecinde olduğu gibi, yalanları gerçek, gerçekleri yalan gibi göstererek, hedef alınan kişi ve kurumları, yıpratmaya, suçlu göstermeye çalışıyor.
Sistemin nasıl işlediği belli... Önce basında dedikodu türünde bazı iddialar ortaya atılıyor. Bu süreç birkaç ay sürüyor... Derken soruşturma açılıyor. Gözaltına alınan kişinin söylemlerinde bir suç unsuru olmadığı anlaşılınca soruşturma konusu değiştiriliyor ve ardından tutuklama kararı veriliyor...
***
Ergenekon ve Balyoz davaları sürecinde Silivri, Hadımköy ve Hasdal cezaevlerinden tutukluların gönderdiği mektupları yayınlamıştım.
Hasdal’dan Yunus Nadi Erkut, Balyoz Davası’nı şöyle özetlemişti:
“Kanuna aykırı olarak bilirkişi atandı, kanunen bilirkişi atanmamış kişiye deliller teslim edildi, bilirkişi, raporunu, savunmadan saklandı, sanıklar lehine olan resmi yazılar, bu arada Donanma Komutanlığı raporu, sanık ve avukatlarından saklandı, dijital verilerin yedeklemesi yapılmadı, hukuka aykırı olarak elde edilen cd’ler delil gösterildi, soruşturmada yer alan hakimler hukuka aykırı olarak kovuşturmada görev aldı, savunmanın taleplerinin tamamına yakını reddedildi, savunmanın tanıkları dinlenmedi, resmi yazılarla ilgili beyanları alınmadı, delillerin değerlendirilmesi safhası uygulanmadı, avukat olmadan duruşma yapıldı...”
Şimdi ise atanmış bilirkişilerin, raporunun teslim alınmadığı, heyete görevden el çektirileceği konuşuluyor! CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Kartalkaya’daki otel yangını ile ilgili bilirkişi heyeti ön raporunu yayınladı:
Rapora göre; olay yeri olan otelde, Binaların Yangından Korunması Yönetmeliği’nin uygulanmasından, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Bolu İl Özel İdaresi, Bolu Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü ve Otel işletmesi, yangın sistemleri ve tadilatlarından sorumlu mimar ve mühendisler, bakım, onarım ve denetiminde görevli yapı denetim ve işletme yetkilileri sorumlu; Otel sahibi, yapı müteahhit firmaları, Otelin projelendirme, uygulama ve denetiminde görevli kişiler, elektrik ve mekanik tesisatın tesis edilmesiyle, tesisatın bakım, onarım ve işletmesinden sorumlu kişi ve firmalar, yapı ruhsatı vermeye yetkili merciler, yapıyı sigorta eden şirket, iş sağlığı güvenliği uzmanı ile işveren kusurlu bulundu.
Yangının otelin 4’üncü katındaki restoranın mutfağında açık bırakılan elektrikli ızgaranın kablolarının yanmasıyla başladığı ve merdiven boşluğundan üst katlara sıçradığı da tespit edildi.
Özgür Özel, “Bu ön raporu hazırlayan, isimleri belli yedi kişilik heyete ve kamu görevlilerine baskı yapıldığı, raporun teslim alınmadığı, hatta bilirkişi heyetine görevden el çektirileceği duyumlarını alıyorum.” dedi.
***
Sinema-dizi sektöründeki tekelleşme iddiaları delillendirilemeyince, 12 sene önceki gezi olaylarına dönülüyor ve oradan devam ediliyor!
Hukukla, adaletle ilgisi olmayan bu uygulamalar, AKP iktidarının hükümet etme yöntemi haline geldi. Öyle ya Ergenekon Balyoz süreci, resmen 2008’da başlatıldı, Bu davalarla “Türk ordusuna kumpas kurulduğu, iktidar tarafından itiraf edildi ama süreç halen tamamen bitmiş değildir. Orduya kumpas kurulduğu için, 15 Temmuz kalkışması ile birlikte ülkenin yönetim sistemi değiştirildi. Üstelik Meclis’te gizli oy kuralına uyulmadı, referandumda mühürsüz oylar, oylama sürerken geçerli ilam edildi!
Kısacası, kurulan sistemin temeli bozuk ve sahte oya dayanıyor...
Temeli bozuk olan sistemin, rejimi de Anayasal olarak değiştirmek için hukuku silah olarak kullanacağı, Ergenekon-Balyoz sürecinden belliydi... Terör örgütünün iki numaralı sorumlusunun, Genelkurmay Başkanı aleyhine gizli tanıklık yaptığı bir sitemden söz ediyoruz.
Kendi ordusuna kumpas kuran sistemi, hukuka davet etmek akıl ve mantıkla bağdaşmaz. Fakat bu sürecin de sonuna gelinmiştir.
Özgür Özel, “İktidarı devretmeye hazırlansınlar” sözünü herhalde bir dilek ve temenni olarak bayan etmedi.
Bu süreç davam edemez ettirilemez.
Bu bir işgal operasyonudur!
27 Ocak 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yürürlükteki sistem, bir hafta içinde birbiriyle ilgisi bulunmayan üç kişiyi, Arena’daki aslanların önüne attı. Ümit Özdağ, Ayşe Barım ve Tanju Özcan...
Birbirleriyle ilgileri yok ama üçü de kendi alanlarında başarılı...
Ümit Özdağ, Zafer Partisi’ni her biri pırıl pırıl gençlerle kurdu. Elbette kadrosunda tecrübeli kişiler de var ama yurt çapında teşkilatları, mesleklerinde başarılı gençlere emanet etti. Sadece gençler arasında yapılan anketlerde Zafer Partisi, üçüncü parti çıkıyor... Ümit Özdağ’ın ortaya koyduğu, bilgiye dayalı politikalar her geçen gün toplumda karşılık buluyor. İlk genel seçimlerde, önemli sonuçlar elde etmesi bekleniyor.
Bu yükseliş, “Cumhurbaşkanı’na hakaret” iddiası ile gözaltına alıp, iddia dayanaksız çıkınca “halkı kin ve düşmanlığa tahrik”ten tutuklama ile durdurulabilir mi?
***
Odatv, birkaç gün önce, Ayşe Barım’ın sahibi olduğu idiletişime bağlı 55 sanatçının listesini ve kısa özgeçmişini yayınladı.
Tek tek incelediğimde gördüm ki, iktisat, işletme, hukuk, tarih ve Türk dili ve edebiyatı ve tıp öğrenimi görmüş yedi kişi dışında, kalanların tamamı, ya konservatuar ya da güzel sanatlar fakültelerinin tiyatro, oyunculuk, sinema ve televizyon bölümünden veya Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nden mezun... Hepsi; çocukluk çağından itibaren, sinema veya tiyatro oyuncusu olmaya karar vermiş gençler...
Mesleki açıdan yüksek potansiyele sahip gençleri tek tek seçmek, dizilerin kadrolarında yer almasını sağlamak, kolay bir iş olmasa gerek... Dolayısıyla Ayşe Barım’ın dizi piyasasına hâkim olmasının ardında başından beri insana yatırım yapmış olması var...
Tekelleşme iddiası ile ifadeye çağrıldı ama soruşturma 12 yıl önceki Gezi protestolarını düzenlemeye dönüştürüldü...
Tabii Gezi olaylarını, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni cebre düşürmek için örgüt kurmak” olarak görür ve gösterirseniz, bu torbaya, eylemlere katılan herkesi atabilirsiniz.
Oysa protesto, anayasal bir haktır!
***
Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan, ülkenin en önemli meselelerinden biri olan sığınmacılar konusunda kendi politikasını uyguladı ve yeniden seçildi. Kadrosuna bakıyorsunuz, başkan yardımcıları arasında çevre mühendisi, harita mühendisi olanlar var. Yani başarılı olması, başından beri belli bir disiplin ve yetkin bir kadro çalışmasına bağlı...
Şimdi, Kartalkaya’daki otel faciasında denetimden Turizm Bakanlığı sorumlu olduğu halde, “Vay senin itfaiyen neden ihbarda bulunmadı?” diye sorumlu tutulmak isteniyor. Başsavcılığın atadığı bilirkişi heyetinin raporu bile Adalet Bakanı tarafından “korsan rapor” olarak gösteriliyor.
Temeli oy sahtekârlığına dayanan bir yönetim sisteminde, akın kara, karanın ak gösterilmesi beklenen bir sonuçtur ama yine de insanlar şaşırıyor.
***
İktidar, ülkedeki bütün alt yapıyı ele geçirmeye kararlı... Bu hafta Meclis’te görüşülmesi beklenen ve şirketlere kayyum atanmasının önünü açan düzenleme, yeniden gündeme getirildi. Daha önce muhalefetin Anayasa’ya aykırılık ve ticari faaliyetler üzerinde risk oluşturduğu gerekçesiyle torba yasadan çıkarılan düzenleme, AK Parti tarafından hiçbir şey olmamış gibi tekrar Meclis’e sunuldu. Terörle mücadele bahanesiyle hazırlanan bu düzenleme, ticari hayatı tehdit eden yeni bir kayyum uygulamasını getirmeyi amaçlıyor.
CHP Eski Genel Sekreteri Gürsel Tekin, konuyla ilgili açıklamasında “Doymadınız mı? Depremde insanların evlerine el koydunuz, köy kanunlarını gerekçe göstererek kupon arazilere el koydunuz, şimdi de gözünüzü şirketlere diktiniz. Şimdi terörle mücadele bahanesiyle, hiçbir yargı kararı olmadan şirketlere kayyum atamanın yolunu açıyorsunuz. Bu düzenleme, hukuk devleti ilkesine tamamen aykırıdır ve keyfi uygulamalara kapı aralamaktadır. (...) Bu düzenleme yalnızca ekonomiyi değil, Türkiye’nin uluslararası itibarını da sarsacaktır. Keyfi kayyum uygulamaları, yatırımcıların kaçmasına ve ekonominin darbe almasına yol açacaktır. (...) Türkiye’yi kayyum düzeniyle yönetmeye çalışmak, ülkemizi hem ekonomik hem de hukuki bir felakete sürükler. Bu uygulama sürdürülebilir değildir ve derhal durdurulmalıdır” dedi.
***
Görüldüğü gibi iktidar, aslında kendi ideolojisi adına ülkeyi bütün kurum ve kuruluşlarıyla, topraklarıyla, kültür sanat hayatıyla ve şirketleriyle resmen işgal ediyor.
Turpun büyüğü: Orman kanunları!
28 Ocak 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye’de baskıcı bir rejim kurulması, dünyadan bağımsız değil. Dört yıl aradan sonra ikinci defa ABD Başkanı seçilen Trump, Grönland’a el koyacağını, Kanada’yı ABD’nin eyaleti haline getireceğini, Panama’yı da ABD’ye katacağını, Meksika Körfezi’nin artık Amerikan Körfezi olarak anılacağını söyledikten sonra, Gazze’nin çok güzel bir yer olduğunu, buradaki Filistinlilerin, Mısır ve Ürdün’de yapılacak konutlara taşınması gerektiğini ve bunu sağlayacağını bildirdi!
Bütün bunlar, ABD’nin, mevcut uluslararası düzeni tamamen rafa kaldıracağına dair bir hazırlık içinde olduğunu gösteriyor. Tabii böyle bir durumda, Birleşmiş Milletler’in de tarihe karışacağı anlaşılıyor.
***
Trump, göreve başlamadan önce, HTŞ’nin Suriye yönetimini ele geçirmesi konusunda, "Erdoğan çok zeki biri. Bunu binlerce yıldır istiyordu ve başardı. Kimse gerçekten kazananın kim olduğunu bilmiyor ama bence Türkiye kazandı. Erdoğan çok zeki ve sert bir adam. Türkiye çok fazla can kaybı olmadan dostane olmayan bir şekilde kontrolü ele geçirdi. Esad bir kasaptı. Çocuklara neler yaptığını gördük. Türkiye büyük bir güç ve Erdoğan çok iyi anlaştığım biri. Büyük bir askeri güce sahipler” dedi.
Trump ayrıca, Suriye'deki ABD askerlerinin geri çekilip çekilmeyeceğiyle ilgili soruya “Bunu size söylemeyeceğim çünkü bu bir askeri stratejinin parçası. Ancak şunu söyleyebilirim ki, bu Türkiye ile ilgili bir durum" diye cevap verdi ve “Türkiye'nin iki bin yıldan beri farklı adlar ve biçimler altında Suriye'nin peşinde olduğunu ve Suriye'ye girenlerin Türkiye'den geldiğini” söyledi
"Benim peşlerini bırakmasını istemem üzerine, Erdoğan, belli kişilerin peşini bırakmıştı. Kimlerden söz ettiğimi biliyorsunuz... Kürtler!" diyen Trump, "bu durumun ne kadar süreceğini bilemediğini çünkü Kürtler ve Türkiye'nin birbirlerinin doğal düşmanı olup birbirlerinden nefret ettiğini” iddia etti.
Yeni ABD Dışişleri Bakanı ise IŞİD’le mücadele için SDG (PKK/PYD/YPG) ile birlikte çalışmaya devam edeceklerini söyledi...
Trump’a Türkiye adına resmi bir cevap verilmedi. Aksine memnuniyet beyan edildi. Adam, “Türkler ve Kürtler birbirine doğal düşmandır” diyor, cevap veren yok!
Trump, Suriye’ye girenlerin Türkiye’nin adamı olduğunu söylüyor, oysa bütün dünya biliyor ki HTŞ, denilen örgüt, El Kaide, IŞİD ve El Nusra’dan bozma, CIA’nın örgütlediği bir grup... Türkiye, bunları İdlib’de ABD istediği için korudu...
***
Türkiye’de ise iktidar, Bahçeli’nin “Abdullah Öcalan gelsin Meclis’te konuşsun” çağrısından sonra DEM Partilileri, İmralı’ya gönderdi. Öcalan’dan terör örgütünü lağvettiğini açıklaması istenirken, sürece karşı mitinglere başlayan Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ tutuklandı. Menajer Ayşe Barım hakkında, dizi sektöründe tekelleşme iddialarıyla başlatılan soruşturma, 2013 yılındaki Gezi eylemleri soruşturmasına dönüştürüldü. Oyuncular tanık olarak ifadeye çağrıldı. Soruşturmanın, gazeteciler ve medya kuruluşlarını da kapsayacağı belirtiliyor.
Bu arada, Beşiktaş’ın CHP’li belediye başkanı Rıza Akpolat’ın tutuklanmasından sonra Erdoğan, “Turpların büyükleri heybede” dedi.
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu da “Turpun Büyüğü” başlıklı bir basın toplantısı yaptı ve soruşturmalardaki bilirkişiyi işaret etti.
Kısacası, Türkiye bir iki haftada Kel Ali’nin bağına döndü. Gaziantepli çiftçi Kel Ali, her isteyenin yardımına koşmaktan kendi bağıyla hiç ilgilenememişti... Bağı, otlar, dikenler sarmış... “Kel Ali’nin bağına döndü” sözü buradan çıkmış...
***
Kartalkaya’daki otel yangınında 78 can kaybedilmesi üzerine, denetimden sorumlu olan Turizm Bakanı’nın, Bolu belediyesini suçlu çıkarmaya çalışması, medyanın açıkça yalan haberler yayınlaması, savcılık tarafından atanmış bilirkişi heyetinin UYAP sistemine girmiş raporu hakkında Adalet Bakanı’nın “korsan rapor” ifadesini kullanması da hukukun bundan sonra nasıl kullanılacağına dair yeteri kadar fikir veriyor...
Ergenekon-Balyoz süreci, ABD’nin Türk Ordusu’ndan intikam alma süreciydi... Şimdiki süreç de ABD’nin uluslararası hukuku tamamen ortadan kaldırmasıyla eş zamanlı sürdürülüyor...
ABD yönetimi, kuralsız savaş başlatacağını açıkladı, Türkiye’de ise iktidar, milletin hukukunu çiğnemek için hukuku alet ediyor... İçte ve dışta bu tür uygulamalar, açıklamalar, hukukun değil, orman kanunlarının yansımasıdır. Turpun büyüğü bu!
Kendi yavrularını yiyen devlet!
29 Ocak 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Arkadaşımız Arslan Tekin’in, “Ziya Gökalp; Bilinmeyen Yazıları, Hakkında Yazılanlar, Tartışmalar, Malta Günleri” adlı kitabını okuyorum.
O zaman devletin merkezi olan İstanbul işgal edildiğinde Malta’ya sürgün edilenler, İttihat Terakki’ye bağlı devlet adamları, generaller, milletvekilleri idi. Meclisi Mebusan kapatılmış, yakalanan milletvekilleri de bugün İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi olarak kullanılan Bekirağa Bölüğü’ne oradan da işgal kuvvetlerine teslim edilerek gemiyle Malta adasına götürülmüştü. Burada Ermenilere soykırım yaptıkları iddiasıyla İngiliz Mahkemesi’nde yargılananlar olmuş, ancak katliam kanıtı bulunamadığından hiçbir suçlama yapılmamış ve dava düşmüştü.
***
Kitapta Ziya Gökalp hakkında yazılanlar yer alıyor ya, esir alınanlardan Ahmet Ağaoğlu, durumu şöyle resmetmiş:
“Bugün, saat beş buçukta bizi Bekirağa bölüğünden alelacele kaldırdılar. Malta’ya gideceğiz. Bu haber bizi yıldırım gibi çarptı. Namussuz, alçak hükümet!
Bir karışıklıktır gitti. Herkes eşyasını toplamaya başladı. Koridorlara çıktım. İngiliz, Fransız, Türk birçok süngülü asker, her tarafı tutmuştu. Bir taraftan diğer tarafa geçmek yasaktı. Ailelerimiz hiçbir şeyden haberdar değildi. Birçoklarının ceplerinde para bile yoktu. Hulasa, hıyanet ve cinayet pek adi ve pek nefretengizdir. (...)
Bizi Arapyan Han’a götürülüyorsunuz diye kandırdılar. Arapyan Han ümidiyle giderken, bizi pis, murdar otobüslere balık istifi gibi sıkıştırdılar. Tophane rıhtımında pis bir vapurun önünde indirdiler. Saat dokuzda, Tophane’den hareket ettik ve daha pis bir vapur bizi, denizin ortasına duran diğer bir vapurun yanına götürdü... Bu vapurun üzerinde karmakarışık ve birbiri üzerine toplanmış olan eşya arasında akşam altıya kadar ayakta kaldık.
Vapur zabitleri, vapurda yiyecek içecek olmadığını, kendimiz tedarik etmek mecburiyetinde olduğumuzu söyledi. Artık saat 12’yi geçmişti, cümlemiz acıkmıştık. Arapyan Han’a gidiyoruz diye kimse erzak almayı düşünmemişti.
Bu meyanda ben, hayalen hap ailemle meşguldüm. Biçare refikam ve çocuklarım hapishaneye gelmiş olacaklar, nakledildiğimizi öğrenmiş bulunacaklar! Sonra ihtimal Arapyan Han’a koşmuşlardır. Orada aldanmış olduklarını öğrenince ne kadar üzülmüşlerdir. Biçarelerin bu büyük şehirde benden başka ne bir hamileri ne bir yardımcıları var... Bunu düşünürken kalbim parça parça oluyordu. Sonra millet ve devlet bakımından bu ne feci bir haldi... Şimdiye kadar tarihte, bir devletin kendi evladını, kendi eliyle düşmanlarına teslim etmiş olduğu görülmemiştir. Osmanlı devleti, kedi gibi kendi yavrularını yiyor. Böyle bir muhitte cemaat ve devlet illeriyle meşgul olmak ne büyün bir hata!
Saat dörde doğru, aileler kafilesi gelmeye başladı. Herkes kendi adamının başına gelen felaketi öğrenmiş ve bütün kadınlar, çocuklarıyla beraber imdada koşmuştu. Bu kadın-çocuk kafilelerinin kayıklar üzerinde sallanarak bize doğru gözyaşları içinde koşturmaları, memleketin geçirmekte olduğu fecaatin açık bir örneğiydi. Bu ne elim bir manzara idi...
Birçoklarının hanımları, çocukları geldi. Nihayet beşe doğru bizimkiler de gözüktü. Evvela refikam ile hemşirem ve amcazadelerim geldi. Bunlar para ve yatak getirdiler. Refikam çok şükür metin idi. Onun bu hali bana da metanet verdi. Sonra kızlarım ile Ziya Bey’in kızı geldi. Oğlum, küçük Samet, mütemadiyen ‘babacığım ne zaman avdet edeceksin?’ diye soruyordu.
Bulunduğumuz vapurun etrafında içi süngülü askerlerle dolu kayıklar vardı. Ailelerimizin yaklaşması yasaktı. Uzaktan görüşüyorduk. Bize getirdiklerini bu kayıklardaki İngiliz neferler vasıtasıyla verebiliyorlardı. Zavallı Ziya Bey’in kızı, getirmiş olduğu 500 lirayı nasıl vereceğini sordu. Yanımızda bulunan bir zabit ‘nefere ver’ dedi. Kız, parayı attı, orta güverteye düştü, bir nefer aldı. Fakat para Ziya Bey’in eline geçmedi. Bizi alenen soyuyorlar...”
***
Aradan 100 yıl geçmeden, Türk askerleri de savaş kaybetmiş gibi FETÖ mahkemelerinde yargılandı, aralarında Kâşif Kozinoğlu gibi büyük bir kahraman da vardı ve büyük ihtimalle zehirlenerek öldürüldü!
Şimdi ise Ziya Gökalp’ın takipçilerinden Ümit Özdağ, tutuklandığı yerde aynı ihtimal bulunduğunu söylüyor...
O zaman Malta’daki Türk sürgünler, İngilizlerle esir takası yapılarak vatana, Ankara’ya döndü. Ümit Özdağ da Ankara’ya dönecektir! Döndüğünde ise bazıları artık Ankara’da bulunamayacaktır...
Bilirkişiler “gizli tanık” mıdır?
30 Ocak 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun başlattığı bilirkişi tartışmasıyla ilgili konuşma yaparken, “8 bin küsur bilirkişi” den bahsetti... Bu rakamı nereden çıkardığını merak ettim ve bir bakayım dedim. Adalet Bakanlığı bünyesinde 3 Kasım 2016’da çıkarılmış kanunla kurulmuş, Bilirkişi Daire Bakanlığı var. Yurt çapında Adana, Ankara, Antalya, Bursa, Diyarbakır, Erzurum, Gaziantep, İstanbul, İzmir, Kayseri, Konya, Sakarya, Samsun, Trabzon ve Van’da yani 15 bölgede “bilirkişi listeleri” tespit ve ilan ediliyor.
Sadece İstanbul bölgesinde bilirkişi sayısı 8806... Bölgeye Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ da dahil... Ankara’da 6629, Antalya’da 1862, Bursa’da 19759, İzmir’de 3052, Diyarbakır’da 1686 bilirkişi var.
Türkiye genelinde tespit edilmiş bilirkişi sayısı belirtilmiyor ama bu rakamlara göre toplamı 50 binden fazla olmalı... (İsteyen, Bilirkişi Daire Başkanlığı’nın İnternet sayfasına girerek listelere tek tek bakıp tam sayıyı bulabilir.) Listelerde, bilirkişilerin adları da tek tek belirtilmiş. Yani gizli bilgi değil... Bu duruma göre bilirkişiyi ifşa etmek diye bir suç da yok!
Yönetmeliğe göre bilirkişiler, ayda en çok 30 dosyayı inceleyebiliyor. Seri davalarda bu dosya sayısı en fazla 60’a kadar çıkabiliyor. Son güncellemeye göre bilirkişilere dosya başına, dosyanın niteliğine göre 1600 ile 4200 lira arasında ücret veriliyor.
Ortalamasını alırsak, bu rakamlara göre bir bilirkişi ayda 90 bin lira kazanabiliyor...
Bilirkişi atanmak için “bilirkişilik eğitimi”nden geçmek de şart.
***
Yıllar önce ayaküstü tanıştığım ak saçlı bir kişi, yargı ile ilgili değerlendirmeler yapmış ben de ne iş yaptığını sormuştum. Asıl mesleğini söylememiş; “bilirkişiyim” demişti... Bu konuşmadan, bilirkişiliği artık bir meslek saydığını fark etmiştim...
Konuyla ilgili, “Yargıda bilirkişilik ve bilirkişilik kanunu hakkında görüşler” başlıklı ve Çelik Ahmet Çelik imzalı inceleme yazısında Anayasa’ya açıkça aykırı olan “Bilirkişilik Kanunu” ile bilirkişiliğin sorun haline getirildiği, bir kaos ortamına girildiği; amacı aşan, akla ve mantığa aykırı uygulamalarla yargıçların elinin kolunun bağlandığı belirtiliyor.
Yazıdaki ana fikirler şöyle:
*Kısa bir eğitimle “uzman” ve “bilirkişi” olunmaz. Gerçek uzmanın bilirkişilik eğitimine gereksinimi yoktur. Mesleğinde yükselmiş, eserleriyle tanınmış, toplumun saygısını kazanmış uzmanların ve akademisyenlerin bilirkişiliğe kabulü için “eğitimden geçmeleri” koşulu, tam anlamıyla bir akıl tutulmasıdır. Zaten bu gibi saygın kişiler bilirkişiliğe asla başvurmamaktadır. Mahkemeler gerçek uzmanlardan yoksun bırakılmamalıdır. Bunun için, onların bilirkişiliğe başvurmaları beklenmemeli; saygın bir biçimde bilirkişilik yapmaları istenmeli, kabul edenler listelere alınmalıdır.
*Yargıçların bilirkişi seçiminde büsbütün özgür olmaları, diledikleri kişiyi bilirkişi olarak atamaları gerekli değil midir? Yargıçların, Bilirkişilik Kanunu’na göre, her yıl için önceden hazırlanmış “bilirkişi listeleri”nden atama yapmak zorunda bırakılmaları doğru mudur?
*Bilirkişilik, bağımsız bir meslek olmadığına göre, başvuran kişilere "bilirkişilik eğitimi" verilmesi ve bu kişilerin sınavdan geçirilmesinden sonra, tıpkı Bakanlığa personel alır gibi bu kişilerin bilirkişi listelerine alınması doğru bir uygulama mıdır? Böyle, eğitim verilmiş kişiler "uzman" mı sayılacaktır?
*Anayasa’daki yargı ve yargıç bağımsızlığına aykırı olarak, yürütmenin bilirkişileri atayarak yargıyı denetim ve baskı altına alması doğru mudur?
*Adalet Bakanlığı çatısı altında Bilirkişilik Bölge Kurulları tarafından düzenlenecek, eğitimden ve sınavdan geçirilmiş uzmanlıkları tartışmalı kişilerden oluşan listelerden bilirkişi seçilmesinin zorunlu tutulması, yargı bağımsızlığına aykırı, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve yargıçlara emir ve talimat verme, tavsiye ve telkinde bulunma niteliğinde değil midir?
*Bu konuda, değerli hukukçu Yargıtay Onursal Üyesi Çetin Aşçıoğlu “Bilirkişi seçimi konusunda yargıçlara sorumluluk özgürlüğü tanınmaması, yargıç kimliğini yozlaştırır” uyarısında bulunmuştur.
***
Toparlayalım... Adalet Bakanlığı’nın yani yürütmenin seçtiği, eğittiği, atadığı bilirkişiler, hazırladıkları raporlarla, yürütmeden tamamen bağımsız olması gereken hâkimlerin kararlarına etki etmektedir.
Bilirkişi listelerini Adalet Bakanlığı yayınladığına göre, bilirkişiler, gizli tanık değildir ki yayın yoluyla ifşa edilmeleri suç olsun?
Turpun büyüğü ve iktidara Newton uyarısı!
31 Ocak 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Hani, “Turpun büyüğü orman kanunları” başlıklı yazımda, “Süreç, ABD’nin uluslararası hukuku tamamen ortadan kaldırmasıyla eş zamanlı sürdürülüyor... ABD yönetimi, kuralsız savaş başlatacağını açıkladı, Türkiye’de ise iktidar, milletin hukukunu çiğnemek için hukuku alet ediyor... İçte ve dışta bu tür uygulamalar, açıklamalar, hukukun değil, orman kanunlarının yansımasıdır. Turpun büyüğü bu!” demiştim ya...
Yine “Belli ki sistemin acelesi var” başlıklı yazımda da “Milli İstihbarat Teşkilatı’ndan emekli Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, 2010 yılının başında yaptığı açıklamada, AKP iktidarının Kürt açılımı projesinin bir MİT operasyonu olduğunu söylemişti.” bilgisini hatırlatmıştım ya...
Yenişafak Gazetesi yazarı İbrahim Karagül, “Bütün ‘İç Cephe’ler Tasfiye Edilecek” diyerek “Başta ABD ve Türkiye olmak üzere, şu an bütün ülkelerde bir tür ‘iç arındırma’ başladı. Her ülke merkez iktidar alanını güçlendiriyor, savunma yeterliliğini takviye ediyor, nüfuz alanını genişletme mücadelesi veriyor, ‘iç cephe’ anlamına gelecek ve ülkenin ulusal bütünlüğüne zarar verecek bütün yapıları tasfiye ediyor. Türkiye’de son günlerde yürütülen operasyonların amacı da bu... PKK ve FETÖ gibi geleneksel iç ve dış tehditlerin yanında bu sefer ‘tanımlanmamış iç tehditler’ ” diye yazdı.
Türkiye Gazetesi’nden Rahim Er de Ayşe Barım üzerinde başlayan sürece ilişkin, “Şu örgütten şu kadar kişi yakalandı haberleri, en az önümüzdeki 10 yıl boyunca hep işitilecektir. 30 Ağustos 2024’teki Teğmenler İsyanı da onlardan değil midir? Onun için malum tutuklu menajer için ‘neden bu kadar beklendi?’ demek doğru değildir. Adliye, deliller toplanınca harekete geçer.” ifadelerini kullandı.
***
İki gazetecinin yorumlarını haber yapan Yeniçağ, “Heybedeki turptan derin devlet çıktı” başlıklı analizle sürece ışık tuttu.
Yeniçağ, Süleyman Demirel’in 2005 yılında gazeteci Yavuz Donat’a verdiği röportajda bu deyimi kullandığını hatırlattı.
Yavuz Donat, Süleyman Demirel ile konuşmasını şöyle yansıtmıştı:
“Köylü, Aydın pazarında turp satıyormuş.
Müşteri gelince önce ufak turpları çıkarıyormuş.
Müşterinin biri ‘bu turp küçük’ diye yüzünü buruşturup, yürüyünce...
Köylü, arkasından seslenmiş:
- Hele dur bey... Turpun büyüğü heybede.
Süleyman Demirel:
- Demokratik istikrar korunamazsa... Yönetimde zaaf belirirse... Turpun büyüğü ortaya çıkar.
- Turpun büyüğü derin devlet mi?
- Evet.
Demirel:
-Sana günlerdir anlattıklarım 624 yıllık Osmanlı döneminin ve sonra da Türkiye Cumhuriyeti'nin özetidir... Ana tez şudur: Bu devlet ayakta durmalı... Anlattıklarım bu yolda 50 yıl hizmeti geçen bir adamın gözlemleridir.”
Gazeteci Rahmi Turan da 2022 yılında yazdığı bir yazıda, Demirel’in “Turpun büyüğü heybede” ifadesini gündeme getirdi. Turan, özellikle AKP'nin yeni seçim yasasıyla "turpun büyüğünü" ortaya çıkardığını vurgulayarak, bu deyimin Türkiye’nin siyasi yapısındaki derin değişiklikleri simgelediğini belirtti.
***
Benim de 46 yıldır gazeteci olarak yaptığım gözlemler aynı sonucu veriyor. Yalnız, Demirel, bu işlerin neden yapıldığını anlatırken ne diyor asıl onun üzerinde duralım.
Demirel, “Demokratik istikrar korunamazsa... Yönetimde zaaf belirirse... Turpun büyüğü ortaya çıkar.” diyor değil mi?
Bazen de iktidar, artık yönetemediğini anlayınca, turpun büyüğünden kaçmak için, turpun sahiplerini kullanır!
Ne yapar?
Ümit Özdağ gibi milletin tarihi sorumluluğunu omuzlarında hisseden siyasetçileri, hukuk dışı yöntemlerle tutuklar... Önüne geleni, “hükümeti yıkmaya teşebbüs!” suçuyla içeri atar, basına gözdağı verir. İktidarın ipliğini pazara çıkarma ihtimali olan herkese terörist muamelesi yapar?
Yapar da sonuç ne olur?
Osmanlı devletine ne olduysa o olur! Devlet yıkılır, devlet!
***
Newton’un etki tepki yasasına göre “Her kuvvete karşılık, her zaman eşit ve ters bir tepki kuvveti vardır veya iki cismin birbirine uyguladığı kuvvetler her zaman eşit ve zıt yönelimlidir.”
Yani siz muhalefeti yok etmek için bir kuvvet uyguluyorsanız, muhalefet de size eşit oranda tepki verir! Bu karşılıklı tepişmeler, iktidarı sarsar ve yıkar!
Sonuçta baskılar, bumerang gibi döner, baskı yapana çarpar!
O zaman ne iktidar kalır ne de itibar!
“Devletin gücünü kullanan iktidara karşı, muhalefetin ne gücü var ki?” denilebilir... Böyle zannedenler, Newton yasasının sağlamasını iş işten geçtikten sonra yapar!
Bu itibarla, iktidarı hukuk devletine dönmeye davet ediyorum...
Çağlayan’dan doğan güneş!
01 Şubat 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Güneş, İstanbul üzerinde “karbonmonoksit patlaması” denilen kirli ve pis kokulu bir hava hâkimken aradan sıyrılıp yeryüzüne ışınlarını ulaştırmaya çalışıyordu...
Rahmetli Muhittin Nalbantoğlu, “Bir kimsenin gözlerini kapatıp güneşi yok sayması, güneşin olmadığını göstermez.” sözünü sık kullanırdı.
Aslında, adaletin üzerine de karbonmonoksit kokusu yayılmak isteniyor. Yeni hâkim ve savcıların kura çekimi toplantısına bir siyasi parti temsilcisinin katılıp, yeğenini öne çıkarması gibi... Bir hâkim adayının yüksek puan aldığı halde mülakatta elenmesine üzülerek intihar ettiği günlerin sonunda Recep Tayyip adlı bir hâkimin tanıtılması tesadüf olsa bile doğru bir mesaj değildir! Sonuçta Recep Tayyip Erdoğan da partilidir. O halde tarafsız olması gereken hâkimler ve savcılar için rol modeli olamaz...
***
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun, çifte soruşturmada ifadesini verdikten sonra İstanbul Adliyesi önünde ne diyeceğini herkes merak ediyordu. İktidar medyası, bu haberi canlı olarak vermedi, yok saydı! İster iktidar yanlısı isterse muhalif olsun; bütün vatandaşlar, gelişmeleri, muhalif medyadan takip eti. İktidar medyası, kendi bindikleri dalı kesti.
İktidar medyası güneşi yok saydı ama Çağlayan’da, siyaseten bir güneş doğdu! Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş, vatandaşa birlikte hitap ederek ikisi arasında çıkacak çatışmaya umut bağlayanlara “Ne olursa olsun, beraber hareket edeceğiz” mesajını verdi.
Elbette son dakikaya kadar ikisinin de Cumhurbaşkanı adayı olmak için çalışması normaldir. CHP Genel Başkanı Özgür Özel, “Adayımızı CHP üyeleri belirleyecek” diyerek vatandaşları üye olup oy kullanmaya davet etti. Yalnız Cumhurbaşkanını, sadece CHP üyeleri değil, partili veya partisiz vatandaşlar seçecek. CHP içi oylamada Ekrem İmamoğlu, vatandaşlarla yapılacak “50 bin kişilik anket”te ise Mansur Yavaş önde çıkar... Bu sorunun nasıl çözüleceğine elbette CHP karar verecektir ama önemli olan sonuç almak veya seçimi kazanmaktır...
Bu duruma rağmen, Mansur Yavaş’ın Ekrem İmamoğlu’na destek için adliyeye gitmesi, İmamoğlu’nun diğer muhalif parti temsilcilerinin de destek vermeye geldiğini de hatırlatarak “bugün büyük bir dayanışma ruhu içerisindeyiz.” ve “hep birlikte hukuk devletini yeniden kuracağız” mesajı vermesi, her ikisinin de “Silivri Cezaevi’ni kapatmaktan söz etmeleri, iktidarın, hukuku yürütmenin emrine almasına karşı umut vericidir. Çağlayan’dan doğan güneş aslında bu umuttur...
---
“Eğit-donat ile
IŞİD’e militan
yetiştirildi!”
---
ABD'de ikinci kez Başkan seçilen Trump'ın, CIA Başkanlığı için aday gösterilen Tulsi Gabbard, Senato'daki görüşmelerde kendisine yöneltilen soruları yanıtladı. Odatv’nin haberine göre Gabbard, Demokrat Senatör Mark Kelly'nin yönelttiği, “2019'da, ‘başkanımız El Kaide'yi destekliyor.’ dediniz. Bunları söylemenizdeki amacınızın ne olduğunu merak ediyorum. Bunları söylemeden önce, İran ve Rusya'nın bu iddiaları ortaya atmalarının sebeplerinin ne olabileceğini düşündünüz mü?” sorusuna “Savunma Bakanlığı'nın Başkan Obama dönemindeki Eğit ve Donat programı, ‘ılımlı isyancılar’ olarak adlandırdıkları kişilerin eğitilmesi için yarım milyar dolardan fazla para harcanmasıyla sonuçlandı. Gerçekte ise bunlar, Suriye'de El Kaide'nin bağlı kuruluşuyla birlikte çalışan ve onlarla aynı çizgide olan savaşçılardı. Suriye'de bir rejim değişikliği savaşı El Kaide gibi İslamcı aşırılıkçıların iktidara gelmesiyle sonuçlandı. Esad rejiminin düşüşü için gözyaşı dökmedim, ancak bugün Suriye'den sorumlu bir İslamcı aşırılıkçımız var. 11 Eylül saldırısını kutlamak için sokaklarda dans eden, İslamcı aşırılıkçı bir yönetimle İdlib'i yöneten ve Suriye'deki Hristiyanlar da dahil olmak üzere dini azınlıkları zulmetmeye, öldürmeye ve tutuklamaya başlayan biri. Bunun neden herkes tarafından kabul edilebilir olması gerektiğini anlamıyorum.” diye cevap verdi.
***
Bilindiği gibi eğit-donat projesinin parasını ABD, askeri eğitimi ise Türkiye vermişti. Suriye’ye geçen bu militanlar, Özgür Suriye Ordusu’ndan ayrılıp, IŞİD’e katılmıştı. Konuyla ilgili haberler bütün Türk medyasında çıkmış, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin de, ABD'nin “eğit-donat programı”nda eğitilen kişilerin Amerikan silahları ile birlikte IŞİD'e katıldığını duyurmuştu.
Gabbard’in itirafı, sonradan IŞİD’e katılan militanlara, Türkiye’de Amerikan parasıyla askeri eğitim verilmiş olduğu gerçeğini net bir şekilde ortaya çıkarıyor!
Memura, hâkim savcı yetkisi!
03 Şubat 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhur İttifakı partileri, yine bir torba yasayla, Cumhurbaşkanlığına bağlı Devlet Denetleme Kurulu’na, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarında görev yapanlar ile bakanlıklar ve belediyelerin her kademe ve rütbesindeki kamu görevlisini görevden alma yetkisi tanıdı!
Yasa, Meclis’te AKP, MHP ve BBP oylarıyla geçti.
***
Gündem her gün büyük bir olayla sarsılırken, medya DDK’ya tanınan yetkiyi yeterince inceleyemedi. Muhalif medya, özellikle Halk TV, kendisini savunmak zorunda bırakıldığı için, bu önemli konuda yayın yapamadı...
Hani Tayyip Erdoğan’ın seçim sloganlarından biri, “ver yetkiyi, gör etkiyi” şeklindeydi ya, kendi emrindeki memurlara hakim-savcı yetkisi yani yargı yetkisi de tanıdı!
DDK’ya görevden alma yetkisi tanınması, Demokrat Parti’nin son döneminde kurduğu Tahkikat Komisyonu’na benzetiliyor. Aradaki fark, birincisinde yetkinin Demokrat Partili milletvekillerine ikincisinin ise Cumhurbaşkanı’nın emrindeki memurlara verilmiş olması...
Tabii Tahkikat Komisyonu’na bizim nesil bile yetişemedi, bizden sonraki nesillerin de bu konuda pek bir bilgisi yoktur. Vikipedi’de Tahkikat Komisyonu şöyle özetleniyor:
“Tahkikat Komisyonu, Demokrat Parti tarafından 18 Nisan 1960'ta kurulan 15 üyeli Türkiye Büyük Millet Meclisi komisyonuydu. 7 Nisan'da Demokrat Parti Meclis Grubunun bir bildiri yayımlamasından sonra kurulan muhalefet ve basının faaliyetlerinin tahkik edilmesi için kurulmuş bir komisyondur. Komisyon sadece Demokrat Partili milletvekillerinden oluşmaktadır. Bildiride ‘CHP'nin ülkedeki bütün yıkıcı grupları çevresinde topladığı, halkı, orduyu iktidara karşı ayaklanmaya kışkırttığı’ öne sürüldü. Bu bildirinin ardından DP Meclis Grubu TBMM Başkanlığına muhalefetin eylemlerinin soruşturulması için bir önerge verdi.
Önerge 27 Nisan 1960 tarihinde Mecliste büyük çoğunlukla kabul edildi ve ertesi gün ‘Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat Encümenlerinin Vazife ve Salahiyetleri Hakkında Kanun’ adıyla T.C. Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe konuldu. Kanunun ilk maddesinde TBMM tarafından görevlendirilerek tahkikat encümeni olan milletvekilleri ile onların görevlendireceği naip encümenlere, Ceza Muhakeme Usulü Kanunu, Askeri Ceza Kanunu, Basın Kanunu ve diğer Kanunlarca Cumhuriyet Başsavcılarına tanınan yetkiler ve sorgu hakimlerine, sulh hakimlerine ve askeri adli amirlere verilen yetkilerin bütünü verilmiştir. Tahkikat encümenlerinin emir ve talimatlarına uymayan ya da muhalefet eden kamu görevlileri ile diğer kişilere dönük bir ila üç yıl arasında değişen hapis cezaları da bu Kanunla konulmuştur. Kanunun yayımından sadece bir ay sonra gerçekleşen 27 Mayıs 1960 Darbesi de Türk Siyasi Hayatındaki darbelerin ilki olarak kabul edilir.”
***
Asya Kalkan’ın yüksek lisans tezinin geliştirilmiş hali olan “Demokrat Parti’nin Son Hamlesi: Tahkikat Komisyonu” adlı kitabın önsözünde ise Prof. Dr. Hakkı Uyar’ın önemli tespitleri var:
“Toplumun tüm kesimlerinin desteğini kazanarak iktidara gelen DP, sonraki yıllarda giderek otoriterleşmiş ve kendi içerisindeki farklı seslere bile tahammül edemez noktaya gelmişti. CHP de bu süreçte kendi küllerinden yeniden doğabilmiş ve İnönü’nün liderliği sayesinde yeniden iktidar alternatifi olabilmişti. Çoğunluk sistemine dayanan seçim sistemi, yürütmenin yasama organı üzerindeki baskısı ve gücü, 1924 Anayasasının yarattığı boşluklar ve ama en önemlisi de demokrasi kültürünün zayıflığı, 1950 Mayısında başlayan demokrasi rüyasının 1960 Mayısında darbeyle sonuçlanmasını beraberinde getirdi. Bu süreçte Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın hakemlik yapmak yerine siyasal ortamı germesinin sonuçlarının çok yıkıcı olduğunu hatırlatmak isterim.
İşte Tahkikat Komisyonu, darbeye giden sürecin son halkasıdır. Sadece DP’lilerden oluşan, muhalefetten bir temsilci bile alınmayan bu komisyon, İstiklal Mahkemeleri gibi olağanüstü yetkilerle donatılan bir yargı organı niteliğindedir. Ancak bir farkla, neredeyse o mahkemelerden 40 yıl sonra ve demokrasi döneminde kurulmuşlardır. Yürütme organının emrindeki yasama organı olan Meclis’te DP Meclis Grubu üyelerinden oluşan bu yargı organı, kuvvetler birliğinin yürütme organının elinde nasıl bir faciaya dönüşebileceğinin tipik örneğidir. Yargının siyasetin emrine girmesinin yol açtığı facia, 27 Mayıs 1960 darbesi sonrasında Yassıada mahkemelerinde de varlığını ne yazık ki sürdürecektir.”
***
Türkiye’de askeri darbeler dönemi kapanmıştır. Zaten darbeler, Türkiye’yi kuruluş felsefesinden adım adım uzaklaştırmıştır. Sonuçları ortada...
Bu sebeple şimdiki baskı yönetiminden çıkış sürecinin çok daha sancılı olacağı anlaşılıyor...
Yalakalık, bir ülkeyi nasıl batırır?
04 Şubat 2025 00:01
Son Güncelleme: 04 Şubat 2025 16:41
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Saadet Partisi’nin eski Genel Başkanı Mustafa Kamalak, "Bir devlet, adaletten ayrılırsa, ülke çapında en büyük çete olur” demişti.
Hukukun siyasallaşması, kuvvetler ayrılığının ortadan kaldırılarak yargının yasama ve yargının, yürütmenin emrine verilmesi demektir.
Böyle bir durumda, devletin bütün kurum ve kuruluşları, idare edenlerin elinde oyuncak olur! Daha da ötesi böyle bir devlet, emperyalist çetelerin de kuklası olur!
***
Zaman zaman hatırlatırım ama tekrarında fayda var; sosyolojinin babası sayılan İbni Haldun, asırlar öncesinden günümüze ışık tutmaktadır:
"Bil ki, devlet olmazsa olmaz iki temel üzerinde kuruludur. Birincisi asker (ordu) olarak ifade edilen güç, kuvvet ve asabiyettir. İkincisi ise askeri ayakta tutan ve devletin ihtiyaçlarını gideren mal ve paradır. İşte devlette görülecek bozulma bu iki temelden başlar.
Hükümdar, iktidarda kendisine ortak olanları yönetimden uzaklaştırıp iktidarı kendi tekeline alır. Sonra da onları alçaltarak yerlerine, kendisine bağlı bir asabiyet oluşturur. Ancak bu yeni asabiyet, içine gömüldüğü lüks ve safahat sebebiyle yok olmanın eşiğine gelir. Bu yüzden ülkenin sınırlarının korunması da zorlaşır. Bu durum onlara karşı halkı cesaretlendirir ve uzak bölgelerde devlete isyanlar başlar. Sonuçta devlet ikiye veya üçe bölünür, yönetim kurucu asabiyete boyun eğdirenlerin eline geçer..."
Orduyu, cemaatle birlikte zaafa düşürdüler, mal ve para kaynaklarına ise tamamen el koydular... Ülkenin kaynakları, özellikle borçlanma ve faiz yoluyla, dışa akıtılıyor. Ülkenin kanı emiliyor...
Peki kendilerini kurucu asabiyete, yani kuruluş felsefesine bağlılıktan bahsedenler, bunca hırsızlık ve zorbalığa rağmen neden halkın desteğini alamıyor?
İbni Haldun'da ona da cevap var:
"Devlet, yaşamaya devam edip, hükümdarlık büyük bir güce ulaşınca, esnaftan, (iş dünyasından) pek çok kişinin her türlü hizmet ve nasihatle hükümdara yaklaşmaya çalıştığı, bu amaçla hükümdara, etrafındakilere ve hanedan soyuna mensup olanlara büyük bir yalakalık örneği sergilediği, zenginlikten büyük pay almayı hedeflediği görülür.
Bu kimselerin en belirgin özelliği hükümdara boyun eğmek, yalakalık yapmak ve onun isteklerini yerine getirmeye çalışmaktır. Bu yüzden makamları yükselir, nüfuzları genişler ve hükümdarın yanında sahip oldukları dereceden dolayı insanlar saygı ve hürmet ile onlara yönelir. Kurucu kabilenin (bugün için kurucu felsefenin) mensupları ise kaprisli ve kendilerini üstün gören tavırlarına devam eder. Ancak bu tavır, sadece hükümdarın öfkelenip onları yanından uzaklaştırmasına ve başkalarını tercih etmesine sebep olur. Bu hal, devletin çöküşüne kadar devam eder ve devletler için bu durum doğaldır."
***
Günümüzde devleti yönetenler, ortakları olan FETÖ ile orduyu etkisizleştirdiler. Orduyu kendilerine tabi kılmak için FETÖ ile kurucu felsefeye sahip olan kadroları karşı karşıya getirdiler. Sonuçta iki grubu da kilit noktalardan tasfiye ederken yerlerine başka grupları getirdiler. Son yaptıkları iş ise sebebini disiplinsizlik diye gösterseler de beş teğmeni ve üç komutanı, kurucu felsefeye bağlılık yeminine önderlik ettikleri için ordudan atmak oldu!
Bu süreçte ekonomiyi batırmak için kararlar aldılar. FETÖ’nün yerine getirdikleri grubun parasının 17 milyar lira olduğu ileri sürülüyor ama bu doğru değil. Kayıt dışı paranın miktarının 117 milyar dolar olduğuna dair bilgiler var! Üstelik bu paralar, İngiltere bankalarında tutuluyor ve Türkiye’nin Maliye Bakanı, zaman zaman bu ülkeye giderek yüksek faizle borç alıyor. Eskiden altın rezervleri İngiltere’de tutuluyordu, şimdi ise Türk ekonomisini ayağa kaldıracak kadar büyük paralar, yine İngiltere bankalarında işletiliyor. Böylece Türkiye, kendi parasının çok az bir kısmını, İngiltere’den yüksek faizle borç olarak almış oluyor! Sonra da emekli aylığı, öğrenci harçlığı düzeyine indiriliyor! Kaldı ki en düşük emekli aylığı, bir üniversite öğrencisine bir ay yetmez!
Bu arada, yıllardır Katar, Singapur ve Malezya bankalarına yatırılan rüşvet veya komisyonların 23 yıllık toplamı da 1 trilyon doları buldu!
Tabii hal böyle olunca, dünyadaki bütün parayı kontrol eden İngiltere ve ABD, Türkiye’ye siyasi dayatmalarda da bulunuyor ama İngilizler, Amerikalılar gibi alenen ve kabaca değil, sessiz ve derinden giderek bu işi yapıyor...
Çözüm bulmak için önce sorunu doğru tespit etmek gerekir!
Ümit Özdağ ve düşman ceza hukuku!
05 Şubat 2025 00:01
Son Güncelleme: 05 Şubat 2025 12:39
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ’ı, Silivri Cezaevi’nde, avukat olarak ziyaret ettim. Özdağ’ın tutulduğu kapalı cezaevi uzak olduğu için bulunduğu bölüme, servis otobüsü ile gittik. Yerleşke içinde yürümek yasak... Yakınlarını ziyarete gelen vatandaşlarla birlikte aynı güvenlik önlemlerinden geçtim. İçeri girerken iki kademede göz taraması yapılıyor. Ayakkabılarınızı da çıkarıyorsunuz. Çıkarken de kapıya göz okutup geçiyorsunuz...
Özdağ, elinde dosyası ile geldi. Öncelikle Milli Merkez Başkanı Hüsamettin Cindoruk, eski bakan Ufuk Söylemez ve Milli Merkez Genel Sekreteri Haluk Dural ile Yeniçağ gazetesindeki arkadaşların selamlarını ve geçmiş osun dileklerini ilettim. Özdağ, hakkında yazdığım yazılarımın kendisine ulaştırıldığını bildirdi ve teşekkür etti. “Burada bulunuşum, Milli Mücadelede şehit ve gazi olanlara, terörle mücadelede şehit olan binlerce Mehmetçiğe polise, koruyucuya şehit edilen genç öğretmenlerimize, mühendislerimize karşı bir saygı duruşudur. Vatan yahut Silivri!” dedi...
Ben de Magosa zindanında nispeten yer altında tek kişilik bir hücrede tutulan Namık Kemal’in “Altı de bir, üstü de birdir yerin, / Arş yiğitler arş, vatan imdadına” şiirini hatırlattım.
Ümit Hoca, “Ben 64 yaşındayım. Ahmet Yesevi de 63 yaşına gelince, yer altında inşa ettiği çilehaneye girmişti... Kendi adıma değil, Türk Milleti adına yaptığım mücadelenin sonucu bu. Burada Abdullah Öcalan serbest bırakılabilsin diye rehin tutuluyorum. Karaman ve Antalya mitinglerimizin ardı gelecekti, bu mitinglerle halkın tepkisinin büyümesinden korktular. Adalet Bakanı’na da yazdım; ben Antalya mitinginde Erdoğan’a Atatürk’ün sözleriyle cevap verdim. Cumhurbaşkanı’na hakaret suçlarının soruşturulması, Adalet Bakanı’nın iznine bağlıdır... Yetkili savcılık ise konuşmanın yapıldığı Antalya veya ikamet ettiğim Ankara savcılığı olabilir. Usul ve kural böyleyken, Adalet Bakanı, İstanbul savcılığının soruşturma açmasına nasıl izin verdi?
Konuşmamda hakaret olmadığı ve dava açılamayacağı anlaşılınca savcılığa sevk edilmeden bir saat önce yine usule aykırı olarak, Kayseri başsavcılığı üzerinden değil, doğrudan Kayseri Emniyet’inden, neredeyse bir yıl önceki olaylar hakkında rapor isteniyor. Kayseri Emniyeti, olayların büyümesinde X mesajı atan üç Zafer Partilinin etkili olduğuna dair bir rapor hazırlıyor! Bu gerekçeyle tutuklanmam isteniyor ve tutuklanıyorum. Oysa Kayseri’deki soruşturmada hiçbir Zafer Partili gözaltına alınmamış soruşturulmamış, haklarında bir rapor da düzenlenmemişti. Sonra ortaya çıktı ki tutuklamaya gerekçe sayılan üç mesaj, olaylardan önce değil sonra yayınlanmış. Sonradan atılan üç mesajın olmuş bitmiş bir olayı etkilemesi nasıl mümkün olabilir? Bu mesajlarda da suç unsuru yok ama olsa bile evrensel olan ‘cezaların şahsiliği’ ilkesine ve Anayasa’ya göre ceza sorumluluğu şahsîdir. Kimse başkasının fiilinden dolayı sorumlu tutulamaz.
Şimdi bu delillerin geçersiz olduğu anlaşılınca, Ankara’da şehit MİT görevlilerini ifşa etmekle ilgili dava açılıyor... Oysa bu dava da görülmüştü... Cenazeye MİT de çelenk göndermişti! Kısacası bana düşman ceza hukuku uygulanıyor...” dedi ve ABD’de bir zamanlar ABD’de aynı suçtan beyazların yargılanmadığı siyahların ise şiddetli cezalara çarptırıldığı dönemi hatırlattı.
***
Peki düşman ceza hukuku kavramı nedir?
Türk hukuk sisteminde böyle bir uygulama var mı?
Av. Adil Baltaş’ın incelemesine göre “Düşman Ceza Hukuku tezi/teorisi, ilk defa Alman hukuk adamı Günther Jakobs tarafından 1985 yılında ortaya atılmıştır. Aslında bu kavramın ilk devletlerin ortaya çıkışından beri var olduğu, devletin ve savaşın olduğu yeryüzündeki her noktada özellikle Ortaçağ Avrupası’nda sertçe uygulandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Jakobs, tezinde Ceza hukukunda ikili bir ayrıma gitmiş; ‘Vatandaş Ceza Hukuku’ ve ‘Düşman Ceza Hukuku’ kavramlarını yaratmıştır. Jakobs'a göre, ceza güncel zarardan daha önce gelir, yani zarar daha doğmadan zanlıyı cezalandırmak zorunludur, ‘önleyici tutuklama’ böyle bir şeydir, düşmanlara verilecek ceza orantısız, aşırı yüksek hapis yaptırımı içermelidir, üçüncüsü ise usule ilişkin haklar ortadan kaldırılmalıdır. ‘Düşman’a ‘gelecekteki eylemleri’ öngörülerek ceza verilebilir. Mahkûm olan ‘düşman’a ‘ceza indirimi’ olmaz. Guantanamo'da yıllardır devam eden durum, ‘düşman savaşçılar’ kavramı, tam bu tartışmaya ilişkindir.”
***
Ümit Özdağ soruşturmasına da usüle uyulmadı. Özdağ, tutuklanmasının da “önleyici tutuklama” olduğunu söylüyor.
Türk hukukunda “önleyici tutuklama” yok ama fiili durum bu!
HTŞ’nin “Kurtuluş” Savaşı ve Türk kanı!
06 Şubat 2025 08:11
Son Güncelleme: 06 Şubat 2025 09:36
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan-Ahmed Şara görüşmesinden sonra Şara’nın konuşmasında bir cümle, canlı yayında "Kurtuluş Savaşı'nda Türk kanı ile Suriyelilerin kanı birleşerek başarı geldi." diye tercüme edildi... Sosyal medyada, konuşmanın bu bölümüne büyük tepki oluştu...
Milliyet gazetesinin haberinde ise Şara’nın, "Suriye halkı, Türk devleti ve halkının milyonlarca mülteciye kapılarını açarak gösterdiği tarihi duruşu asla unutmayacak. Bu dayanışma, son yıllarda kurtuluş mücadelelerinde Suriyeli ve Türk kanının birbirine karışmasıyla zirveye ulaştı." dediği ifade edildi.
***
Şara, herhalde, Türkiye’nin her türlü vasıtayla Esat yönetimini devirmek için harcadığı çabaları kastetmiş olsa gerek... Öyle ya Türkiye, ABD’nin finanse ettiği eğit-donat programında Suriyelilere askeri eğitim de verdi. Gerçi bunların Özgür Suriye Ordusu için yetiştirildiği açıklanmıştı ama CIA başkan adayı Tulsi Gabbard, daha birkaç gün önce Senato'daki görüşmelerde, “Savunma Bakanlığı'nın Başkan Obama dönemindeki Eğit ve Donat programı, ‘ılımlı isyancılar’ olarak adlandırdıkları kişilerin eğitilmesi için yarım milyar dolardan fazla para harcanmasıyla sonuçlandı. Gerçekte ise bunlar, Suriye'de El Kaide'nin bağlı kuruluşuyla birlikte çalışan ve onlarla aynı çizgide olan savaşçılardı. Suriye'de rejim değişikliği savaşı, El Kaide gibi İslamcı aşırılıkçıların iktidara gelmesiyle sonuçlandı.” demişti...
El Kaide’ye bağlı kuruluş El Nusra idi, sonradan HTŞ’ye dönüştü. Ahmet Şara da Colani, adıyla bu yapıların hepsinde yer aldı...
Şimdi Türkiye’nin Suriye Cumhurbaşkanı olarak kabul ettiği Ahmet Şara, CIA başkan adayı tarafından hâlâ terörist olarak kabul ediliyor!
Irak’taki örgütleri Obama döneminde organize eden de ABD’dir ama ileride Türkiye’yi suçlayabilirler!
Bir de HTŞ içinde 10 bin kadar Doğu Türkistanlı Türk bulunduğu biliniyor... Yalnız HTŞ, Şam’a kadar neredeyse tek bir kurşun atmadan geldi. Şara, herhalde El Nusra içindeyken, rejime karşı birlikte savaştıkları Türk kökenlileri ve Türkiye’den giderek IŞİD’e katılanları da kastediyor... Suriyeli ve Türk kanının birbirine karışması ancak bu şekilde olmuştur!
***
Türk İstiklal Savaşı’nda Suriyelilerin durumuna gelince...
İslam Ansiklopedisi’ne göre “I. Dünya Savaşı'na Almanya ile birlikte giren Osmanlı Devleti, Çanakkale Savaşı'ndaki başarılı savunmaya, Irak'ta Kût'ül-Amâre'de Britanya ordusunu kuşatıp esir almasına ve savaşın son aylarında Kafkasya Cephesi'ndeki başarılara rağmen savaşın son günlerinde Filistin Cephesi'nde Edmund Allenby komutasındaki Birleşik Krallık ordularına karşı Nablus Hezimeti'ne uğramıştı. Ardından 1 Ekim 1918'de Şam, 16 Ekim 1918'de Hama ve Humus, 25 Ekim 1918'de de Halep kaybedildi.
Suriye cephesinin çöküşü üzerine İttihat ve Terakki hükûmeti 8 Ekim 1918'de istifa etti. Talat, Enver ve Cemal Paşalar yurt dışına kaçtılar. Genel af ilan edilerek, sürgün ve hapisteki muhaliflerin İstanbul'a dönüşüne izin verildi. 30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı hükûmeti yenilgiyi kabul etti.”
Osmanlı devletini yıkan son darbe, Suriye cephesindeki yenilgidir ve bunda ordunun sevk ve idaresindeki eksikliklerle birlikte Suriyeli çetelerin Türk ordusuna yaptığı cephe gerisi saldırıların ve İngilizlere verdikleri istihbaratın da rolü vardı!
***
Ahmet Emin Dağ’ın “Modern Suriye ve Halep Türkmenleri” başlıklı incelemesine göre ise “Hatay’ın anavatanla birleşmesi sonrasında bir kısım Arap asıllı grupların göç ederek Suriye tarafında kalmayı tercih etmeleri üzerine, mevcut yönetim bunların önemli bir bölümünü Halep ve çevresine yerleştirmişti. Bu gelişme sonrasında kentteki Arapçılık siyaseti ivme kazanırken, Hatay’ı bir anlamda kaybetmiş olmanın öfkesi, Halep’teki Türklere karşı olumsuz bir tutumla kendini hissettirmişti. Ayrıca Türkiye’nin Halep’i de işgal edeceği yaygarası ile bu ülkedeki Türkler hedef gösteriliyordu. Aslında Halep bölgesindeki Türkler, bağımsızlık süreci sırasında Antakya’daki direnişe maddi ve manevi olarak destek olmuşlardı. Bu nedenle yine de gerek manda idaresi ve gerekse milliyetçi Arap hükümeti nezdinde Suriye’nin kuzeyindeki Türkmenler, ikili ilişkilerde hep bir güvensizlik unsuru olmayı sürdürdü. Hatta 1941 yılında Halep’teki Türk kökenli gruplar ayaklanarak, kaleye Türk bayrağı çekmişler ve Türkiye’ye katılma isteklerini ortaya koymuşlardı...”
Şara’nın konuşması yanlış tercüme edildi ama tarihi gerçekleri de hatırlatmak gerekti...
Öcalan’ı Türkiye’ye veren kimdi?
07 Şubat 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Trump’ın “Filistinliler Gazze’yi boşaltsın” sözleri, sadece İslam dünyasına değil, bütün dünyaya kabadayılık yapmaktır.
Bilindiği gibi Trump, Grönland’a el koyacağını, Kanada’yı ABD’nin eyaleti haline getireceğini, Panama’yı da ABD’ye katacağını, Meksika Körfezi’nin artık Amerikan Körfezi olarak anılacağını söyledikten sonra, Gazze’nin çok güzel bir yer olduğunu, buradaki Filistinlilerin, Mısır ve Ürdün’de yapılacak konutlara taşınması gerektiğini ve bunu sağlayacağını bildirdi! Trump, son olarak Filistinlilerin başka ülkeler de gidebileceğini söyledi.
Benim yorumum “Bütün bunlar, ABD’nin, mevcut uluslararası düzeni tamamen rafa kaldıracağına dair bir hazırlık içinde olduğunu gösteriyor. Tabii böyle bir durumda, Birleşmiş Milletler’in de tarihe karışacağı anlaşılıyor.” şeklindeydi.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da nihayet, ABD Başkanı Donald Trump'ın Washington'un Gazze Şeridi'ni devralmasını ve Filistinlilerin Gazze'den ayrılmasını öngören planını eleştirerek “uluslararası hukukun üstünlüğünün artık görmezden gelindiğini” vurguladı.
Sputnik’in haberine göre Lavrov, “Bu tutumla uluslararası hukukun üstünlüğü kültürü reddediliyor. BM Güvenlik Konseyi'nin kararları iptal ediliyor. Bu eğilim devam edecek" dedi.
Lavrov, Trump'ın Gazze planının, uluslararası hukuk normlarını ortadan kaldırma eğilimiyle bağlantılı olduğunu ve bunun özellikle Ortadoğu'daki konularda uygulandığını da belirtti.
Lavrov, Trump'ın Ukrayna’nın NATO’ya katılma isteğini bir hata olarak nitelemesini de yorumladı ve "İlk kez Batılı bir lider, böyle bir açıklama yaptı ve bunu memnuniyetle karşılıyoruz.” dedi.
***
Trump’ın, uluslararası hukuk normlarını sadece Gazze’de, Somali’de, Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da, Yemen’de ve Suriye’de değil, Kanada’da, Grönland’da Panama’da ve Meksika Körfezi’nde ortadan kaldıracağı anlaşılıyor... Sıra Avrupa’ya da gelecek...
Trump’ın Gazze konusundaki açıklamalarına Mısır ve Ürdün’den sonra Türkiye de tepki gösterdi hatta Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Trump'ın Gazze planı ile ilgili "Tehcir meselesi ne bölgenin ne bizim kabul edebileceğimiz bir durum. Bunu düşünmek bile abesle iştigal. Tartışmaya açılması bile yanlış." ifadelerini kullandı.
Fransa Dışişleri Bakanlığı açıklamasında da “Gazze halkının zorla yerinden edilmesi uluslararası hukukun ihlali ve Filistinlilerin meşru taleplerine yönelik bir saldırı demektir. Fransa, işgal altındaki Batı Şeria'nın da tek taraflı ilhakına karşı çıkmayı sürdürecektir” denildi.
Tabii karşı çıkmak iyi de Trump’ı veya ABD’yi bu tepkiler durdurmaz.
Uluslararası hukuk normları, ancak ABD ile aynı oranda bir güç gösterisiyle korunabilir ama Çin ve Rusya, böyle bir politika izlemekten çok uzak görünüyor...
Zaten ABD ve Rusya orduları, ikinci dünya savaşı sonrasında Berlin’de buluşmuş, bulundukları konumları esas alarak Berlin’i ve Almanya’yı ortadan ikiye bölmüş ve İngiltere ile birlikte, Yalta’da dünyayı nüfuz alanları olarak paylaşmıştı.
Suriye’de bile ABD ve Rus savaş uçaklarının her uçuşu karşı tarafa bildiriliyordu...
ABD, şimdi Kanada ve Grönland’daki doğal servete el koymaya karar vermiş, Afganistan, Irak ve Suriye’yi çökerttikten sonra İsrail’i büyütmenin planlarını hazırlamış görünüyor...
***
Süreç, 14 ay önce Hamas saldırısı ile başladı!
Emekli general Nejat Eslen, “Hamas içinden bir grubun İsrail'e saldırısının makro bir planın parçası olabileceği konusunda şüpheler artıyor. Hamas'ın saldırısı İsrail'e askeri harekât imkânı sağladı. Elli bin Filistinli öldürüldü. Gazze bombalarla yıkıldı. Gazze harap oldu. Trump şimdi bu durumu gerekçe göstererek; Gazze'ye el koymak; Filistinlileri Gazze'den çıkarmak istiyor. Böylece hem İsrail Gazze'yi ele geçirerek genişleyecek. Hem de Gazze'nin kıta sahanlığındaki enerji kaynakları İsrail'in olacak” diyor...
***
ABD desteğiyle Gazze’yi yerle bir ettikten sonra, Lübnan’da içine patlayıcı yerleştirilmiş cep telefonları ve çağrı cihazları vererek, Hizbullah’ı çökerten, bu sayede Suriye’de İran ile Rusya’yı devre dışı bırakan, HTŞ’yi iktidar yapan ve Suriye’nin askeri alt yapısını yok eden İsrail, bütün bunları Hamas saldırısını bahane ederek yapmadı mı?
Güdümlü örgütlerle, ABD ve İsrail, bölgedeki bütün devletlere boyun eğdiriyor... ABD, şimdi de Suriye’deki askerlerini çekmekten söz ediyor. “Abdullah Öcalan, gelsin Meclis’te konuşsun” çağrısı ve ardından “süreci baltalayacağız” diyen Ümit Özdağ’ın tutuklanması, bu olaylardan bağımsız değil...
Yalnız, ABD, sonunda “şah mat” diyebilmek için İran’a karşı kullanmak istediği Türkiye’ye, PKK/PYD/YPG gibi örgütleri yani piyonlarını yem olarak verebilir... Öcalan’ı da Türkiye’ye ABD vermemiş miydi?
Filistinliler, nereye gönderilecek?
08 Şubat 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Trump’ın Gazze’yi boşaltarak bir turizm şehri haline getirme projesi etnik temizliktir. Bu da insanlık suçudur.
İsrail’in Körfez’den Gazze’ye boru hatları kurmak istediğini söyleyenler var ama bu projede Yafa limanının kullanılması planlanıyordu.
Bugün profesör olan Cemal Zehir, yardımcı doçent iken yazdığı “Türkiye'nin Ortadoğu Su Politikaları ve Sınır Aşan Sularla İlgili Yeni Beklentiler” başlıklı makalesinde “İsrail, Nil sularının borularla Gazze şeridine akıtılmasını istemektedir.” ifadesini kullanmıştı...
Gazze’de de su kaynakları çok kısıtlı. En yakın ve yeterli su kaynağı, kuzeyde Manavgat, güneyde Nil suları...
***
AKP iktidarı ise ideolojik yakınlık duyduğu Hamas ile hep irtibat halinde oldu ama aslında görüşmelerde Hamas'a, ABD ve İsrail'in taleplerini iletiyorlardı!
Türkiye’nin Hamas ile 2006 yılındaki görüşmelerinden ABD ve İsrail'in haberdar olduğunu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül açıklamıştı. Yeniçağ gazetesi, bu görüşmeye "Tebligat siyaseti" adını vermişti. Gerçek durum böyle olduğu halde, AKP-Hamas görüşmeleri, Türkiye’de adeta kutsanıyor ve hükümetin bölgede bağımsız bir dış politika izlediğini öne sürenler oluyordu.
***
Hamas'ın kuruluşunda İsrail'in de rolü vardı! Üstelik Hamas’ın Londra'da bürosu bulunuyordu.
O dönemde Dışişleri Komisyonu'na bilgi veren Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, "İsrail, niçin Hamas'ın seçimlere girmesine müsaade etti; aralarında gizli görüşmeler var. Filistin'de birçok grup var. İntihar saldırılarını organize eden... Hamas ile oturdular, gizli görüşmeleri var, anlaşmaları var, 'kontrol edeceksin' dediler. Onlar da kontrol ettiler ve uzun bir süre kontrol edebilme güçlerini gösterdiler. Ateşkesi durdurdular ve o saldırıları kontrol ettiler. Bunu görünce, karşısında kuvvetli bir muhatabın olduğunu gördü İsrail. Hamas o zaman girdi seçime" demişti.
Haberin yayınlandığı Hürriyet gazetesine mektup gönderen Arif Aytürk ise şu iddiada bulunmuştu:
"Hamas'ın 1982 yılında Gazze'de bir vakıf olarak kurulmasına izin veren İsrail'dir. Bu güne kadar gerek ABD, gerekse İsrail, Hamas'ı koruyup kollamış, Filistin'de Yaser Arafat güçlü, bağımsız ve barışçı bir Filistin Devleti kurma aşamasına geldiğinde, Hamas, İsrail'de intihar eylemi yapmıştır. İsrail'in buna karşılık vermesi üzerine Filistin Devleti konusu yarım kalmıştı. Hamas'ı isteyen ABD ve İsrail olduğuna göre, Hamas'ın Türkiye ziyareti de bu çerçevede değerlendirilmelidir."
Başından beri Hamas’ın intihar eylemleri, İsrail'in Filistin topraklarına yaptığı saldırılara meşruiyet kazandırıyordu!
Yine de İsrail, Hamas'ın üst düzeyde pek çok liderini yok ediyordu. Çünkü örgüt, zaman zaman kontrolünden çıkıyordu... Örgütte liderliğe yükselenler Filistin davasına hizmet bilincini taşıyordu. Bu da onların İsrail tarafından yok edilmesini gerektiriyordu!
***
Tayyip Erdoğan’ın açıklamasına göre 2009 yılında İsrail Başbakanı Olmert, Ankara'da kendisini beş saat oyalayıp, döner dönmez altı aydır hazırlandıkları Gazze'ye saldırı emrini vermişti.
2010 yılında Mavi Marmara adlı gemi, "Gazze'ye yardım" adı altında Doğu Akdeniz'e gönderilmişti. Gemide çok sayıda AKP'li milletvekili de bulunacaktı ama Başbakan Tayyip Erdoğan’ın son dakika uyarısı ile Antalya’da gemiden indiler veya gemiye binmediler...
Türkiye, ABD’nin talebiyle, Gazze’ye yardım götürecek gemiye, askeri gemilerle eşlik etmekten de vazgeçti.
Sonra da İsrail askerleri, gemiyi bastı, on Türk öldürdü, diğerlerini bir süre tutukladı...
Bu arada, Gazze’den fırlatılan füzelerle İsrail, kendi hava savunma sistemini test etti.
“Demir Kubbe” adı verilen sistemin yetersiz olduğu anlaşılınca NATO, Malatya’daki Kürecik üssüne, Patriot füzeleri gönderdi. Kürecik üssünün görevi, İran füzelerine karşı İsrail’i Patriot füzeleriyle korumaktır.
***
AKP iktidarı bir taraftan Filistin davasını savunurken, diğer taraftan İsrail’in güvenliği için ABD ne talepte bulunmuşsa yerine getirdi, bu arada İsrail’in petrol dahil her türlü ihtiyacını gönderdi. Petrol taşıyan gemilerin gideceği adres olarak Filistin gösterildi ama gemiler İsrail’e gitti...
Hamas’ın 14 ay önceki saldırısı ise Gazze’nin yerle bir edilmesine, 50 binden fazla Filistinli’nin katledilmesine giden yolu açtı... Şimdi de Trump, Gazze’deki Filistinlileri, Mısır, Ürdün veya Türkiye’ye göndermek istiyor... Zaten daha önce de “Filistinliler, Kuzey’e gidecek” demişlerdi... Kuzey’de Türkiye var!
Fitre miktarı ve siyasetin kimyası!
10 Şubat 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gazete Duvar’ın haberine göre Alo 190 Diyanet fetva hattı, fitrenin kimlere verilebileceğine ilişkin soruya, “Ramazan ayında fitre asgari ücretli ya da emekli maaşı alan birinin geçinemediğini düşünüyorsanız, yan geliri yoksa evi kiraysa ya da evi varsa bile yakıtını vs. ödeyemiyorsa verebilirsiniz” diye cevap verdi...
Diyanet İşleri Başkanlığı fitre miktarını da 180 lira olarak ilan etmişti. İki açıklamayı birleştirerek yorumlarsak, emekli ve asgari ücretli dilenci yerine konulmuş oluyor.
Peki bu durum nereden kaynaklanıyor? Yani ülkeyi yönetenler, emekliyi ve asgari ücretliyi, 180 liralık fitreye bile neden muhtaç ediyor?
***
Bu sorunun cevabı belki bir cümlede verilemez ama emekli tümamiral Cem Gürdeniz’in “Trump/Musk MAGA döneminin kimyası” başlıklı yazısının son cümlesi, emeklinin ve asgari ücretlinin neden bu halde olduğuna ışık tutuyor.
O son cümle şöyle:
“Amerikan hegemonyasının en büyük başarısı müesses nizamın araçları sayesinde Türk siyasetinde vasat altındaki nitelik düşüklüğünü halka demokrasi maskesi altında kabul ettirmiş olmasıdır.”
Bir ülkenin yöneticileri, emeklileri ve çalışanların bir kısmını açlığa mahkûm ediyorsa, orada demokrasiden, adaletten söz edilebilir mi? Emekli maaşı bir bağış, bir lütuf değildir ki... Emekli maaşı, çalışanların iş hayatı boyunca ödediği primlerin karşılığıdır. Yani alın teriyle kazanılmış bir haktır. Bu hakkı, açlık seviyesine indirmek, gasptır, soygundur...
***
Cem Gürdeniz, “Kendine MAGA; Make America Great Again doktrinini seçen yeni Trump/Musk rejimi”ni analiz ediyor. Yazıyı veryansıntv’de okuyabilirsiniz... Benim ayrıca dikkat çekmek istediğim; “MAGA’nın Türkiye yansımaları” başlıklı bölümdeki şu ifadeler:
*Öncelikle ABD, Suriye’de Obama döneminde başlatılan İsrail jeopolitiğine hizmet edecek bir vizyonla Suriye gibi işleyen bir ulus devletin yok edilmesi planını Türkiye’nin de katkısı ile tamamlamıştır.
*Diğer yandan Fırat’ın doğusunda İsrail için en önemli vizyon olan özerk Kürt bölgesinin kurulması için her türlü gayret sarf edilmekte, ABD güçleri bölgeye yığınaklarına devam etmektedir. O nedenle ABD’den PKK/YPG/PYD ile mücadelemizde destek beklemek çölde su bulmak gibidir.
*Aynı endişeler KKTC için de geçerlidir. ABD ve İsrail büyük stratejilerinin ayrılmaz parçası olan Kıbrıs adasında KKTC’den Türk askerinin çekilmesi ve KKTC varlığının sona ermesi için her yolu deneyecektir.
*NATO gemilerinin Karadeniz’e çıkmaları ve Rusya’yı denizden kışkırtma faaliyetleri artacaktır. Bu da Montrö rejiminin uygulayıcısı olarak Ankara’yı köşeye sıkıştıracaktır.
*Azerbaycan’ın İran ile arasının açılarak, İran’ın nükleer tesislerine saldırması halinde İsrail’in yanında olması sağlanmak istenecektir.
*Türkiye’nin olası İran, ABD/İsrail savaşında tarafsız kalmaması için büyük baskılara maruz kalması beklenebilir.
*Türkiye’de bu kadar belirsiz, yakıcı ve bir o kadar tehlikeli bir virajda gerek iktidar gerekse muhalefet tarafından sözde Kürt sorunu üzerinden açılım tartışmalarını yürütülmesi şüphesiz kaya gibi sağlam olması gereken iç cepheyi çok ama çok zayıflatmaktadır. ABD ve İsrail’in jeopolitik vizyonu her zaman bölmek üzerine kuruludur. Görünen o ki hem iktidar hem muhalefet bu tuzağa düşüyor.
*Diğer yandan ABD’nin topyekûn kimya değişiminin Türkiye gibi yönetici elitin Atlantikçi, ancak halkta Amerikan karşıtlığının yüksek olduğu ülkelere sirayet edeceğini ve müesses nizamın değişime uğrama ve yeni paradigmaların ortaya çıkma potansiyelinin artacağını da söyleyebiliriz. Şüphesiz ilk değişim, iç siyaset kurumlarından başlayacaktır.
***
Küçükçekmece’de ise “Halkların Eşit ve Özgür Yaşamı Yolunda Çözüm Barışta” konulu bir konferans düzenlendi. DBP eski Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel, “Kürtler kendi kendini yönetecek. Ama cumhuriyette de yerini alacak. İkili yönetim olacak. Bu çözüm projesidir. Bu ayrıştıran değil birleştiren bir projedir. Asıl ayrıştıran proje Kürtleri reddeden projedir. Bayram değil seyran değil Devlet Bahçeli neden Öcalan’a çağrı yaptı? Çünkü Orta Doğu meselesi var.” dedi.
Türkiye’ye barış projesi diye sunulan çözüm işte budur! Emeklinin ve çalışanın açlık seviyesine düşürülmesinin sebebi de Türk Milleti’nin yukarıda anılan emperyal projelere direncini kırmaktır...
Paradigmanın temeli “yeni bir Türkiye” inşa etmek!
11 Şubat 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan, AKP Genel Başkanı olarak İstanbul İl Kongresi'nde yaptığı konuşmada "2028'den sonra yeni bir İstanbul, yeni bir Türkiye inşa edeceğiz" dedi.
Erdoğan, 2010 yılında da Dolmabahçe Sarayı’nda yaptığı konuşmada “Sessiz devrim” olarak adlandırılan önemli reformlar yaptıklarını belirterek Türkiye’nin her alanda büyük bir değişim ve dönüşüm yaşadığını söylemişti.
Erdoğan, “Statükoyu sürdürmek, mümkün değildir. Son dönemde devlet yönetiminde ciddi bir paradigma değişikliği yaşıyoruz. Anlayışların, politikaların, uygulamaların bir bir değiştiğine şahit oluyoruz” demişti.
Statüko, devletin kuruluş felsefesidir. Paradigma değişikliğinin ne olduğu veya olacağı ise söylemlerle, olaylarla ortaya çıkıyor.
***
Bilindiği gibi, kendisine heyet gönderilen terör örgütü başı Abdullah Öcalan da “Sayın Bahçeli'nin ve Sayın Erdoğan'ın güç verdiği yeni paradigmaya, ben de pozitif anlamda gerekli katkıyı sunacak ehil ve kararlılığa sahibim.” dedi...
Bahçeli bu konudaki sorgulamalar hakkında “Manasız kuşkulara, maksatlı kurcalamalara ve mesnetsiz kuruntulara yer yoktur.” dedi ama yeni paradigma diye “terörsüz Türkiye” sloganı dışında resmi bir açıklama yok...
Fakat PKK, Özalan’ın silah bırakma çağrısı yapmasına dair beklenti konusunda “TSK silah bıraksın” diyor!
Sabahat Tuncel de terörsüz Türkiye’den ne anladığını şöyle ortaya koydu: “Kürtler kendi kendilerini yöneterek Cumhuriyet’e katılacak...”
***
Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump da Kanada, Panama ve Grönland’a göz koyduğunu, Filistinlileri Gazze’den sürmek istediğini bildirerek paradigmasını açıkladı. Son olarak “Gazze'yi satın almaya kararlıyım” dedi. İsrail Başbakanı Netanyahu, Trump’ın teklifini "devrimci" olarak niteledi.
Peki bu paradigmaların temelinde ne var?
Elbette “Büyük Orta Doğu Projesi” diye adlandırılan “Büyük İsrail Projesi” var.
ABD Başkanı George W. Bush tarafından, 2004 yılında Tayyip Erdoğan’a Büyük Orta Doğu Projesi eş başkanlığı verilmeden bir yıl önce Yaman Törüner, "Yeni Dünya Sistemi" başlıklı yazısında konu ettiği Saul Bernard Cohen'in "Geopolitics of the World System” (Dünya Sisteminin Jeopolitiği) adlı kitabında açıklanan, yeni paradigmanın bir kısmını şöyle yazmıştı:
"Kitapta, dünyada düzenin bir türlü oturtulamadığı tek yer 'Ortadoğu ve komşuları' olarak gösterilmiş. Bu bölgeyi kontrol etmeden dünya siyaseti yapılamıyor; 'Yeni Dünya Düzeni' kurulamıyor. Son haritalar Türkiye'nin de sorunlu bölge içine itildiğini gösteriyor. İşte bu sebeple de, ülkemizde ne yatırım yapılıyor ne de ülkemize yabancı sermaye geliyor. Krizler birbirini kovalıyor. Ekonomik sorunlarımızın temel kaynağı jeopolitik anlamda sorunlu bölge içinde bulunmamız ve ülkemizin geleceğinin henüz belirlenmemiş olması.
Şu anda, dünyanın 5 büyük gücü olarak ABD, Avrupa Birliği, Rusya, Çin ve Japonya gösteriliyor. Bu ülkeler dünyayı bir anlamda paylaşmış durumdalar. Henüz paylaşımı yapılmayan tek bölge Ortadoğu... İşte, Ortadoğu bunun için önemli.
Ortadoğu'nun jeopolitik sınırları (Middle East Shatterbelt) Türkiye'nin tamamını, İran, Irak, Suriye, Afganistan, Suudi Arabistan, Sudan, Mısır, Libya, Yemen, Umman, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt, Bahreyn, Ürdün, İsrail ve Lübnan'ı kapsıyor. Yani, ABD'nin yaptığı ve yapacağı tüm operasyonlar bu bölge içinde olacak. Bu bölge içindeki bazı ülkeler iyilikle, bazıları ise sopayla yola getirilecek. Çünkü bu bölgede bir düzen kurmadan 'Yeni Dünya Düzeni' oluşturulamıyor.
Dış ve iç politikamızı bu bilgiler ışığında mutlaka yeniden gözden geçirmek durumundayız. Ekonomi politikamızı yeniden düzenlemeli, beceriksiz bürokrat ve siyasetçilerden kurtulmalı, ordumuzun üzerine titremeliyiz."
***
Peki AKP iktidarı ne yaptı? Ekonomiyi yap-boz oyununa çevirdi, beceriksiz bürokrat ve siyasetçileri, ön plana çıkardı, orduya kumpas kurmak olduğunu sonradan itiraf ettiği Ergenekon, Balyoz davaları sürecinde orduda tasfiye yaptı ve özellikle 2014 ve 2015 Yüksek Askeri Şuralarında, FETÖ’cüleri general yaparak, 2016 darbe girişiminin önünü açmış oldu. Darbe girişimini de “Allah’ın lütfu” olarak değerlendirerek ülkenin yönetim sistemini, yani statükoyu usulsüz bir Meclis oylaması ve şaibeli bir referandumla değiştirdi.
Halk da verdi yetkiyi, gördü etkiyi...
Bütün bu kazanımlarına rağmen, istedikleri sonuca ulaşamadılar mı ki “2028’de yeni bir İstanbul ve yeni bir Türkiye inşa etmek”ten söz ediliyor? Yoksa bu da toplumsal muhalefeti uyutmaya dönük bir taktik mi? Yoksa asıl darbe bu yıl mı vurulacak?
Deniz Baykal’ın “yargı” öngörüsü...
12 Şubat 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Deniz Baykal, CHP Genel Başkanı olarak, 2010 yılında Habur sınır kapısına gönderilen hâkim ve savcıların İçişleri Bakanı tarafından ayarlandığı iddiaları ile ilgili gensoru vereceklerini açıklayınca AKP Genel Başkanı ve Başbakan Tayyip Erdoğan "”Affınıza sığınırım; Gensoru da artık bu ülkede yalama oldu” demişti.
Baykal ise "Biz bu konuda İçişleri Bakanı'nı hesap vermeye çağıracağız. Gensoru Başbakan'ı çok kızdırmış. Başbakan bir şey çıkmayacağını bilerek bunu veriyorlar diyor. Biz tarihe karşı görevimizi yapıyoruz. Yarın biri çıkar 'Hukukun ırzına geçilirken siz ana muhalefet olarak ne yaptınız?' diye bize sorar. Biz görevimiz yapıyoruz. Kim ayarladı bunu. İçişleri Bakanı 'Ayarladık' diyor. O 'dık'ın içinde ne var? Ayarlama içeriden mi dışarıdan mı?" diye cevap vermiş ve şöyle demişti:
"Başbakan savcı arar mı? 'Dava var da savcı arıyoruz' dedi başbakan. Bunu söylediğiniz anda yargıya müdahale başlamıştır. Ergenekon'da görevli bir hâkim 'Üzerimde kurumsal baskı var' dedi. Erzincan Savcısı'na telefon açan Başbakan Yardımcısı bu kudreti nereden alıyor. Bunun altından bağımsız yargıya saygı anlayışı mı var? Bütün devlet dairelerinde yandaşlık bir temel kriter haline gelmişse sizin zihniyetiniz ortaya çıkmış demektir. Önce yandaş bürokrasi, sonra yandaş medya... 750 milyon dolar devlet bankası kredisiyle ülkenin ikinci medya grubu alındı. Yandaş medya anlayışının aşıldığı ve yandaş yargı aşamasına gelindiği görülüyor. Tarafsız olması gereken yargı, yandaş hale getirilmeye çalışılmaktadır. Yandaş yargı tepeden tırnağa bütün ülkeye oturtulmaya çalışılmaktadır. Denecektir ki 'Tahliye et teröristi' bu tarafta da 'Mahkûm et vatanseveri.' Bunu diyecektir."
***
Baykal’ın yargıyla ilgili bu öngörüsü, ölüm yıldönümünde doğrulanmadı mı? Devlet Bahçeli’nin “Abdullah Öcalan Meclis’e gelsin konuşsun” dediği günlerin sonunda, “Sürecin şu noktasına, bu noktasına değil, biz sürecin kendisine karşıyız ve açıkça da söyledik, bu süreci baltalayacağız" diyen Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ tutuklanmadı mı?
Ülkü Ocakları'nın yedi eski genel başkanı da "Ülkeyi parçalanmaya götürebilecek ikinci çözüm süreciyle ilgili, direnme potansiyeli olan unsurlara gözdağı niteliği taşıyan bu hamle tarafımızca asla kabul edilemez.” diye açıklama yaptı.
Atila Kaya, Servet Avcı, Alişan Satılmış, Ulvi Batu, Suat Başaran, Emir Kuşdemir ve Azmi Karamahmutoğlu’nun ortak açıklamasında “Yangın yerine dönmüş bir Ortadoğu coğrafyasında, teröristlere Meclis yolu gösterilirken, öz evlatlara cezaevlerinin reva görülmesi, tarihin gördüğü en ağır çelişkilerden biridir. Türk devleti hangi savaşı kaybetti ki adeta Mondros Mütarekesi şartlarına zorlanıyoruz?” sorusu soruldu.
Bu açıklama, milliyetçilik iddiasındaki siyasi partiler ne derse desin, ne yaparsa yapsın, onlardan bağımsız olarak Türk Milliyetçiliğini benimsemiş kitlelerin ruhunu yansıtmaktadır.
---------
Kent uzlaşısı
sorgulaması...
---------------
DEM Parti ile “kent uzlaşısı” yapan CHP’nin bazı belediye neclis üyeleri gözaltına alındı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'ndan yapılan açıklamada özetle “Kent uzlaşısı formülünün teorisinin terör örgütü yönetimince yapıldığı, Kent Uzlaşısı formülü ile batı il ve ilçelerindeki Kürtlerin, belediyeleri kazanamasalar da uzlaşılacak ve desteklenecek aday karşılığında, belediye meclislerinde belli sayılarda kota elde edilmesi sonucu belediye meclis kararlarında söz sahibi olmalarının, yerel yönetimlerde yer almalarının ve siyasi bir denge olmalarının amaçlandığı anlaşılmıştır.” denildi.
Başsavcılığın iddiası, dava açılırsa mahkemede sorgulanacak.
Burada hatırlatmak gerekir ki Hizbullah’ın Partisi’nin Cumhur İttifakı içinde yer aldığı, PKK terör örgütü başı olan Abdullah Öcalan’ın Meclis’e davet edildiği, DEM Partililerin Irak’a sözde Barzani ile görüşmeye gönderildiği, Kandil ile görüşüp görüşmeyecekleri açıklanmayan bir ortamda, DEM Parti ile kent uzlaşısı yapmaktan belediye meclis üyelerinin gözaltına alınması, “Kürt oyları” için AKP ile CHP arasındaki mücadeleye müdahil olmak anlamına gelmez mi?
Terör örgütlerinin ve tarikatların, siyasi partilerle ilişkisinin tamamı sorgulansa bence bir sorun yok. Ancak siyasi partiler hakkındaki bu tür sorgulamaları, ancak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı yapabilir; açılacak davaya da Anayasa Mahkemesi bakar...
Hani hukukta usul, esastan önce gelirdi...
Asil Nadir, neden tasfiye edildi?
13 Şubat 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Asil Nadir ile hiç yüz yüze gelmedim ama 1989-90 döneminde yeni kurduğu Kıbrıs gazetesinde 10 ay çalıştım. Bana teklif yapan, gazetenin danışmanı Mehmet Bican idi. Bican’a da beni Mehmet Ali Bulut önermişti.
Genel Yayın Müdürü Mehmet Ali Akpınar, Yazıişleri Müdürü Süleyman Ergüçlü idi ama gazeteyi aktif olarak Mete Bayındır, Ender Aladınlar ve Muzaffer Aydın ile birlikte yayına hazırlıyorduk. Muhabirler Kıbrıslı Türklerdendi, teknik kadro ise büyük ölçüde Türkiye’den gelen arkadaşlarımızdan oluşuyordu
Gazetenin yayın politikası, “Kıbrıs Türklüğünün egemenlik haklarına sahip çıkmak” diye özetlenebilirdi... Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’a da tam destek veriliyordu. Bu çizgi bize de uygundu. Dolayısıyla gazete, ilk yılında Kıbrıs’ın en güçlü gazetesi oldu.
***
Asil Nadir, Türkiye’de de büyük gazeteler satın almıştı ama yayınlarından hiç memnun değildi. Mehmet Ali Akpınar’dan, bizim ekibin, Türkiye için Kıbrıs gazetesi gibi tabloid boy bir gazete maketi hazırlamasını istedi. Yaptığımız maketi, İstanbul’da hayata geçirecektik ki Asil Nadir ve şirketi Polly Peck hakkında İngiltere’de soruşturma başlatıldı. Öyle ki şirketi soruşturanlar, Kıbrıs’a da gelerek, bizim otel faturalarımıza, uçak biletlerimize kadar bütün harcamaları didik didik etti. Kıbrıs’tan olumsuz bir rapor çıkmadı ama İngiltere’de Asil Nadir’in borsa manipülasyonu ile suçlanarak tutuklanması ile Türkiye’de gazete çıkarmak projesi, rafa kalkmış oldu.
Türkiye’den gelen gazetecilerin yüksek maaşlarla çalıştığı, KKTC parlamentosunda konu edilince, Türkiye’den getirdiğimiz teknik personelden, kurban olarak dört kişinin işine son verilmek istendi. Biz de hep birlikte ayrılma kararı verdik. Mehmet Ali Akpınar bir yemek düzenleyerek kalmamız için ısrar ettiyse de teşekkür ederek ayrıldık. Bütün haklarımızı verdiler... Biz Türkiye’ye döndük ama o dört kişi, Kıbrıs gazetesinde çalışmaya devam etti. Akpınar, iki yıl sonra vefat etti.
***
Bu arada Asil Nadir, ABD Başkanı’nın Kıbrıs özel temsilcisi Nelson Ledsky’nin, kendisine “Rumların başına Vasiliu adında bir işadamı seçildi. Sen de Türklerin başına geç. İki işadamı olarak, Kıbrıs sorununu çözersiniz” önerisinde bulunduğunu, bu öneriyi reddettiğini, Denktaş’a da durumu bildirdiğini, hakkındaki soruşturmaların bundan sona başlatıldığını bildirdi...
Ben o sırada döndüğüm Tercüman gazetesinde köşe yazılarına başlamıştım. Turgut Özal’ın Asil Nadir’e destek vermesi gerektiğini, sebepleriyle yazdım ama Özal oralı bile olmadı.
Meğer aynı dönemde Londra’daki Türk Büyükelçiliği’nde müsteşar olan emekli büyükelçi Müfit Özdeş de Dışişleri Bakanlığı’na mektup yazarak Türkiye ve Kıbrıs’a yatırım yapmakla da suçlanan Asil Nadir’in yanız bırakılmaması gerektiğini ifade etmiş.
Bunu yıllar sonra Müfit Özdeş’in yazdığı, “Harici bir Hariciyecinin Not Defteri” adlı kitaptan öğrendim.
***
Müfit Özdeş, Asil Nadir’in İngiltere tarihindeki en yüksek kefaletle tahliye edilmesine karar verildiğini, bütün hesaplarına el konulduğu için parayı eski eşi Ayşegül Tecimer’in verdiğini anlatıyor. Özdeş, “Ben hukuk dışı bir iş yapmadım” diyen Asil Nadir’e “Hukuka uysan da uymasan da bunlar senin canına okuyacak. Onun için bu ülkeden git” dediğini, onun da bir süre sonra KKTC’ye kaçtığını ama İngiliz avukatların önerisine uyarak Londra’ya döndüğünü, “Annan Planı’nı desteklersen beraat edersin” vaatlerine inandığını, gider gitmez tutuklandığını, 10 yıl hapse mahkûm edildiğini, uzunca süre hapis yattıktan sonra KKTC’ye döndüğünü yazıyor...
Müfit Özdeş, Asil Nadir’e, “Del Monte şirketini niye satın aldın?” diye sorduğunu, “GAP’ın ürünlerini Araplara satacaktım” diye cevap verdiğini belirterek, “Vestel’i ise Türkiye’ye mikroçip teknolojisi getirmek için kurdum. İngilizler, bu sebeple belime vurdu...” dediğini yazıyor.
***
Asil Nadir, dünyanın en parlak işadamı iken Kıbrıs Türk davasına hizmet etti. Türkiye’ye de teknoloji getirdi ama Türkiye’yi yöneten siyasi kadro ona sahip çıkmadı. Belki bu yüzden son döneminde yalpaladı.
Aslında Asil Nadir, İngiltere’de itibarsızlaştırılırken Türkiye’de de milli davalara sahip çıkan gazete patronları tasfiye ediliyordu... Amerikalılar, USAİD vasıtasıyla, Türkiye’de etki ajanlarını besliyordu...
Özdeş, Asil Nadir’in sürecin sonunda “mezhep değiştirdiğini ve Türkiye’nin adadaki varlığından gıcık kapanlarla saf tuttuğunu” belirttikten sonra “Kıbrıs Türkleri için ömür boyu kelle koltukta mücadele veren ama kalbi kırık giden büyük dava adamı Rauf Denktaş’ın ruhu Asil Nadir’i affetsin” diyor. Ben de bu dileğe katılıyorum.
Trump’ın hedefi: Dünyayı, “Büyük İsrail” e zorlamak!
14 Şubat 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD Başkanı Trump’ın Gazze’ye el koyma kararının ardında bir “şartlandırma” var!
Jane Lampman, 2004 yılında, The Christian Science Monitor'de yayınlanan yazısında, bu şartlandırmayı şöyle incelemişti:
“Evangelistlerin bir alt gurubu niteliğinde olan Hıristiyan Siyonistler, İsrail'e bağış akıtıyor. Likud Partisi yetkilileri ve 'Genişletilmiş Büyük bir İsrail' isteyen diğer İsrailli politikacılarla güçlü bir ittifak kurdular. Bugün Hıristiyan Siyonist liderler, Beyaz Saray'a girebiliyor ve Kongre içinde güçlü bir desteğe sahip.
Hristiyan Siyonistler için modern İsrail devleti, Tanrı'nın İbrahim ile yaptığı akdin yerine getirilmesi için zamanımızla Mesih'in İkinci Gelişi ve Deccal'ın yenileceği nihai savaş olan Armageddon arasında Tanrı'nın eyleminin merkezidir. Ancak Hıristiyan Siyonistler, bu olaylar olmadan önce, Yahudilerin diğer ülkelerden İsrail'e geri dönmesi, İsrail'in Nil ve Fırat arasındaki bütün topraklara sahip olması ve Mescid-i Aksa'nın bulunduğu yerde Yahudi Tapınağı'nın yeniden inşa edilmesinin Tanrı'nın mesajına uymak olduğunu ileri sürüyor.” (Çeviri: Serhat Kara)
***
Köstence'de yine 2004 yılında yapılan Türk Gençlik Günleri ve Kurultayı'nın üçüncü gününde konuşan, Türk Ocağı'nın o zamanki genç beyinlerinden estetik cerrahı Dr. Çağrı Uysal, “Filistin'in göbeğinde oluşturulan İsrail devleti, vaat edilmiş topraklar denilen coğrafyaya doğru genişliyor. Bu toprakların elde edilmesinden önce dünya üzerinde kaos ve karmaşa oluşturulması, planlanmış, öngörülmüş bir durumdur.
Bu topraklar üzerinde kurulacak ülke ile dünyanın kontrolünü elinde tutarak kendileri için bir dünya cenneti kurmayı planlayan Evangelistler, insanlığa kendi düzenlerini dayatıyor. Bu bir paranoyadır ama bu paranoyanın kaynağı, yeni dünya düzenini dayandırdıkları kendi kutsal kitaplarıdır, biz değil. Kendilerinden farklı olanları kontrol altında tutarak topraklarından sürmek veya gerekirse yok etmek bu kitapta emrediliyor. Batı, bu sebeplerle İslamı düşman kabul ediyor, dolayısıyla Türkleri de düşman kabul ediyor." demişti.
***
Prof. Dr. Necmettin Erbakan ise 2003 yılındaki sohbetimizde, konuyla ilgili şu bilgileri vermişti:
“ABD’de Genç Hıristiyanlar veya Yeni Hıristiyanlar mezhebi, 100 seneye yakın bir zamandan beridir, faaliyette bulunuyor. Yoğun bir çalışmayla, Amerika'da insanları belli bir inanca getiriyorlar. Bu inancın temelinde İsrail ile işbirliği yatıyor.
Grace Halsell adlı Amerikalı bir kadın yazar, bunu kitap haline getirdi. ‘Tanrıyı Kadere Zorlamak’ kitabın adı... Yani onun manası şu, Hıristiyanlar, İsa Aleyhisselam tekrar yeryüzüne gelecek diye bekliyor. Siyonistler ise başka bir Mesih bekliyor. Sırf Hıristiyanları kendi maksatlarına yönelik kullanabilmek için, ‘Bizim beklediğimiz de aynı, İsa Aleyhisselamdır’ diyorlar. Takıyye yapıyorlar. ‘Ancak bizim dinimize göre, bunun yeryüzüne gelmesi için ön şartların yerine gelmesi lazım. Bu ön şartlar bildirilmiş. Bunun için İsrail kurulacak’ diyorlar... Bu tabii asırlardan biri söyledikleri bir sözdür. ‘Arz-ı Mevud'a sahip olacağız. Süleyman Mabedi'ni yeniden yapacağız. Cenab-ı Hakk'ın asıl kulları biziz. Diğer kullar bize köle olarak yaratılmıştır’ diyorlar. Bu inancı yürütmek için ellerinden gelen her gayreti sarf ederken, Hıristiyanları kendi yanlarına çekmek maksadıyla ‘İsa peygamberin dünyaya gelmesi için, İsrail devletini kurmamıza ve Süleyman Mabedi'nin yeniden kurmamızda bize yardım etmelisiniz’ diyorlar... ‘Biz ne kadar çabuk İsrail'de toplanırsak, ne kadar çabuk Süleyman Mabedi'ni yaparsak, kurtarıcımız o kadar çabuk yeryüzüne gelecektir. Öyleyse bunları bir an evvel gerçekleştirelim’ diyorlar. Bütün bunlardan maksat, Amerikalıların, kendi kiliselerine yardım etmesini sağlamak yani İsrail'e mali imkân temin etmektir...
Bush ve babası, Clinton bunların hepsi bu mezhebin mensuplarıdır. Clinton ‘Ben Amerika için askerlik yapmadım, çünkü filanca derneğin üyesiydim, bizim derneğimiz savaş istemiyor. Ama İsrail için silah alır cepheye gider savaşırım’ diyor.”
***
Şimdi Trump da aynı politikayı takip ediyor... Daha göreve başlamadan, Büyük İsrail hedefi uğruna Suriye’yi İsrail’in kontrolüne aldı. Başına da kendi teröristini atadı. Putin de o teröristle telefonla konuştu.
İnanç danışmanı Paula White, Tanrı’dan mesaj aldığını, buna göre Trump’ın "Tanrı’nın seçtiği lider" olduğunu söylüyor.
Tabii bütün bu saçmalıklara inanmıyorlardır ama dünyayı Büyük İsrail hedefine zorlamak için dini kullanıyorlar, Amerikan halkının desteğini bu politikayla alıyorlar...
.Siyaseti etkilemeye çalışmak suç mudur?
15 Şubat 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
SONAR Kamuoyu Araştırma Şirketi sahibi Hakan Bayrakçı, iki hafta önce “Ülkemizdeki konjonktür” başlıklı bir mesaj paylaştı:
“Son aylarda ne kadar yanlış yapıldı!
Sayamıyorum...
O denli peş peşe yapılıyor ki!
Şaşırıyorum...
Elbette yanlış yapanlar, ‘bir bildiğimiz var, anlamazsınız’ der...
Oysa benzer süreçlerin yaşandığı olaylar tarihte o kadar çok ki!
Sadece bir kaç atasözü hatırlatalım:
- Yanlışın neresinden dönülse kârdır.
- Yanlış hesap Bağdat’tan döner.
- Yanlış dirhemle doğru ölçü olmaz.”
***
Bayrakçı, dün de daha somut verilerle başka bir mesaj gönderdi:
“TÜSİAD’ın eleştirisi sonrası olanların iki sonucu var:
1-İktidarın garip sertliği, kendisine oy kaybettirmeye devam ediyor…
2-Muhalefetin 23 yıllık kazanma gayretine bizzat Ak Parti en etkili katkıyı yapıyor.
Çünkü TÜSİAD, son aylarda muhalif kişi ve kurumlara yönelik yoğun soruşturmaların ve tutuklamaların toplumda olumsuz bir etki ve algı oluşturacağını söyledi.
- Aman efendim hükümeti nasıl eleştirirsiniz?
- Siz kimsiniz?
- Ne hakkınız var?
diye yer gök inliyor…
O andan beri çift saatlerde TÜSİAD, tek saatlerde konuşanlar yerin dibine batırılıyor.
Ve seçmen TÜSİAD’ın açıklamasından çok, buna gösterilen ezici ve üstenci tepkiyi gözlüyor, izliyor. Son aylardaki tutuklamalar ve soruşturmalarla birleştiğinde de işte yukarıda bahsettiğim iki sonuç ortaya çıkıyor.
Anlaşılan o ki iktidar, kendisini iktidara getiren en önemli etken olan ‘mağduriyet’in siyasetteki etkisini unutmuş gibi görünüyor.”
***
Adalet Bakanı Yılmaz Tunç ise sosyal medya hesabından TÜSİAD'a tepki gösterdi. Tunç; “Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Hiçbir kurum, kuruluş veya çıkar grubu, milli iradenin üzerinde değildir. Demokratik sistemimizin temel taşlarından biri, kuvvetler ayrılığı ve yargının bağımsızlığıdır.
Yargı süreçleri üzerinde hiçbir baskıyı kabul etmediğimiz gibi yargıyı etkilemeye yönelik her türlü girişime karşı olduğumuzu herkesin çok iyi bilmesi gerekir. Sivil toplum kuruluşlarının görüş açıklaması elbette demokratik bir hak olmakla birlikte, yargıyı ve siyaseti yönlendirme çabaları, demokrasinin ruhuna ve hukukun üstünlüğü ilkesine aykırıdır. Demokrasi sadece belli çevrelerin değil, topyekûn milletin ve devletin ortak emanetidir. Türkiye eski Türkiye değildir.
Ayrıcalıklı kesimlerin yön verdiği Türkiye'nin artık geride kaldığını anlamayanlar şunu bilmelidir ki; Hiç kimse veya hiçbir kuruluş, kendisini milletin iradesinin ve hukukun üstünde göremez. Hukuk düzenine yönelik her türlü müdahale girişimine karşı, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da hukuk çerçevesinde en güçlü şekilde karşılık vereceğimizden hiç kimsenin şüphesi olmasın.” dedi.
AKP Sözcüsü Ömer Çelik de “TÜSİAD, demokrasi konusundaki kötü sicilini geride bırakmak için çaba göstermelidir. AK Parti olarak bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da kendisini siyasetin üzerinde gören hiçbir girişime izin vermeyiz. Siyasetin demokratik alanını korumak için eskisinden daha kararlıyız.” dedi.
Bu açıklamaların hemen ardından TÜSİAD hakkında “Yargıyı etkilemeye teşebbüs ve gerçeğe aykırı bilgi yaymak” suçundan soruşturma başlatıldı.
***
Yargıyı etkilemeye teşebbüs suçu, ancak, yargıyı etkileyebilecek konumda olanların işleyebileceği bir suçtur. Mesela Adalet Bakanı, yargıyı etkileyebilecek bir konumdadır ama TÜSİAD’ın veya başka bir sivil toplum kuruluşunun böyle bir gücü yoktur...
Diğer taraftan hem Adalet Bakanı Yılmaz Tunç hem de AKP sözcüsü Ömer Çelik açıklamalarında “Sivil toplum kuruluşlarının görüş açıklaması elbette demokratik bir hak olmakla birlikte” gibi ifadelere TÜSİAD’ın aslında ne yaptığını gösteriyor.
Tunç, “Hukuk çerçevesinde en güçlü şekilde karşılık vereceğimizden hiç kimsenin şüphesi olmasın.” derken de yargının yürütmeden bağımsız olduğunu tamamen unutmuş görünüyor.
Öyle ya, hukuk çerçevesinde karşılık vereceklerse çok çok dava açar, suç duyurusunda bulunurlar, kararı da yargı verir.
İktidarın, hukuk sistemini, karşılık verecek silah gibi görmesi, kuvvetler ayrılığına uygun mudur?
Ayrıca Tunç, “Yargıyı ve siyaseti yönlendirme çabaları, demokrasinin ruhuna ve hukukun üstünlüğü ilkesine aykırıdır” diyor. Yargıyı etkilemeye çalışmak bir tarafa, “siyaseti etkilemeye çalışmak” demokrasiye ve hukuka aykırı olabilir mi?
İktidar sertleştikçe kaybettiğinin farkında değil. Gerçi, TÜSİAD’ın, zor durumdaki iktidara sert eleştiri yaparak aslında pas verdiğini söyleyenler de var ama “siyaseti etkilemeye çalışmak” her vatandaşın hakkı ve görevidir.
Geçiş süreci sancılı olacak!
17 Şubat 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
AKP 2002 seçimlerinden yüzde 36 ile birinci parti olarak çıkıp tek başına iktidar olduğunda, muktedir değildi. TÜSİAD, AKP iktidarına "bir an önce gidecekler" gözüyle bakıyordu. Buna rağmen Erdoğan, milletvekili seçimine girememiş bir parti başkanı olarak, ABD ve Avrupa'nın devlet başkanları ve başbakanları tarafından kabul edilmiş, Türkiye'nin Genelkurmay Başkanı ile görüşebilmek için de Paul Wolfowitz'e mektup yazmıştı!
***
Deniz Baykal'ın, Tayyip Erdoğan'ın siyasi yasağının kaldırılmasına; "yönetemeyecekleri halk tarafından anlaşılsın" diye izin verdiği ve CHP'nin bu yönde oy kullandığı, sonradan Baykal'ı savunanlar tarafından dile getirilmişti...
Bugün Deniz Baykal'ın kızı Aslı Baykal, “2010'da Koç Holding üyesi İnan Kıraç, Deniz Baykal’ı ziyaret ederek partinin çok iyi gittiğini söyledi, 3 isim verdi ve bu kişileri yaklaşan kurultayda listeye almamasını istedi. Baykal bu teklifi reddetti, 3 ay sonra kaset komplosu oldu. Yerine getirilen Kılıçdaroğlu'nun listesinde bu 3 isim yoktu. Birileri CHP'yi yeniden tasarladı. Bu olayı ben babamdan dinledim.” diyor.
Odatv'ye de konuşan Aslı Baykal, o üç kişinin Önder Sav, Mustafa Özyürek ve Onur Öymen olduğunu bildirdi. Onur Öymen ise, İnan Kıraç'ın da “aracı” olduğunu, başkalarının görüşünü Baykal'a getirdiğini söyledi...
Yalnız Aslı Baykal'ın iddiaları yeni bir haber değildir. Haber, halen cezaevinde mahkûm olarak bulunan Mehmet Baransu tarafından 24 Mayıs 2011 tarihli Taraf gazetesinde bütün ayrıntılarıyla yayınlanmıştı.
***
Başlangıçta AKP iktidarına cepheden karşı olan TÜSİAD, sonradan bağlı olduğu dış dinamikler tarafından ikna edildi ve AKP'ye tam destek vermeye başladı... TÜSİAD, İnan Kıraç üzerinden dış dinamiklerin taleplerini yerine getirdi ve sonuçta CHP’nin ulusalcı/milliyetçi kimliğinden kopması sağlandı... Böylece CHP, tek başına iktidar iddiasını kaybetmiş oldu.
Bir ara ABD, AKP'den ümidi kesmişti ki Cüneyt Zapsu, ABD finans çevrelerini "deliğe süpürmeyin, kullanın" diye ikna etti. Zaten aynı çevreler adına TÜSİAD’ı AKP’ye destek vermeye ikna eden de Zapsu idi...
TÜSİAD üyeleri, 23 yıl içinde servetlerine servet kattı. Bu arada AKP zenginleri de türetildi ve sıra TÜSİAD'ın tasfiyesine geldi!
TÜSİAD, tasfiye işaretini nereden aldı dersiniz?
Dörtyol'dan Kazım Yalçın Bey diyor ki "Şirketlere kayyum atanmasına yönelik düzenleme yeniden torba yasaya eklendi. Sakın TÜSİAD’çılar bu kanunun ayak seslerini ve sonucunu gördükleri için demokrasi kahramanlığı yapıyor olmasın?"
***
Cumhuriyet'te İrfan Hüseyin Yıldız da "TÜSİAD'ın enflasyon eleştirisi" başlıklı yazısında Devlet Denetleme Kurulu’na işçi ve işveren meslek kuruluşlarında da görevden uzaklaştırma yetkisi tanındığını, böylece yargının tamamen devreden çıkarıldığını ayrıca TMSF’ye terörle ilgili kuvvetli şüphe halinde şirketlere veya malvarlığı değerlerine beş yıl süreyle kayyım atama yetkisi verildiğini hatırlattı.
Yıldız, "Şirketler, ihtiyaçları için her gün personel almakta, birçok gerçek ve tüzel kişiyle ticaret ve işlem yapmaktadır. Terörist tanımının bile sürekli değiştiği bir ortamda; her işlemde karşı taraf, istihbarat soruşturmasına tabi tutulabilir mi? Bu işlemlerden birisi bile bahane edilerek ‘şüphe’ nedeni ile şirketiniz elinizden alınıp, kayyum olarak TMSF atanabilecekse, kim bu ülkeye yatırım yapar?” diye sordu...
***
Yavuz Alogan ise veryansıntv'deki "Netameli geçiş süreçleri" başlıklı yazısında, özetle, "Nihayet TÜSİAD, sistemin çöktüğünü ilan etti. Bu ilânın bir sivil toplum kuruluşundan değil, Parti Devleti’nin içinden geldiğini, Saray’ın yaptığı ayrıştırmaya bir tepki olduğunu görmek durumundayız. TMSF’nin şirketlere kayyım atama yetkisi istemesi, doların gerçek fiyatının altında olması, ihale düzeni ve bir sürü iktisadi teknik sebep elbette etkili olmuştur.
Fakat neticede en zengin burjuvazi, sistemin çöktüğünü ilan etmiş oldu.
Bu iflas ilanına yarın sendikaların, Saray’ın atadığı Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay ve HSK gibi kuruluşlarda yer alan, Saray’ın ideolojik çimentosunda henüz erimemiş unsurların da katılması beklenir. Hiç kimse abese varan, temelleri çatırdayan bir rejimin sonsuza kadar payandası olmak istemez. Yarının cezası bugünün cezasından çok daha ağır olabilir." diye yazdı.
Hatırlarsanız, sürecin sancılı olacağını daha önce ifade etmiştim... Haksız tutuklamalardan, yargıyı ortadan kaldıran ve mülkiyete el koymayı sağlayan yasalardan sonra TÜSİAD’ın devreye girmesi, sancının büyüyeceğini gösteriyor.
The Economist, fevkalade ayıp etmiş!
18 Şubat 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
12 Eylül yönetimi devam ederken, ABD ve Avrupa basınında Türkiye ile ilgili olumsuz haberler yayınlanır, bunlara sıkıyönetim komutanlıkları tarafından yayın yasağı konulurdu.
Tabii yayın yasağı konulunca “Acaba ne yazdılar?” diye merak edenler, zor da olsa o haberlere ulaşırdı ama bunun fazla bir anlamı olmazdı. Çünkü halkın bu yayınlardan haberi bile olmazdı. O zaman İnternet ve bağlı olarak sosyal medya yoktu, üstelik bu türde haberleri yayınlayan gazetelerin kapatılması gibi bir tehdit vardı... Bu yüzden Time dergisinin, Milli Güvenlik Konseyi üyesi orgeneral Tahsin Şahinkaya hakkında, “dünyanın en zengin generallerinden biri” diye yayın yaptığı söylentisi halk arasında yayılmıştı...
Cumhurbaşkanlığı sistemi öncesinde, Basın Yayın Genel Müdürlüğü vardı ve “Dış basında Türkiye” başlığı altında, Türkiye ile ilgili olumlu veya olumsuz bütün önemli haberleri tercüme eder ve bülteninde yayınlardı. Şimdi de bu uygulama İletişim Başkanlığı tarafından devam ettiriliyor ama mesela son ana sayfada anons edilen dokuz haberin altısında Tayyip Erdoğan fotoğrafı var. Aleyhte olan hiçbir habere veya analize yer verilmiyor.
***
Son olarak The Economist dergisi, “Türkiye'de yeni bir baskı dalgısı güçleniyor” başlıklı bir haber yayınlamış...
“Yayınlamış” diyorum, çünkü haberi, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç ve Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un tepki açıklamalarından, bir de Sabah gazetesinin haberinden öğrendim. Tabii hemen The Economist’ti tıklayıp okumak ve yorumlamak da mümkün ama isteyen açsın okusun! Tabii diğer ünlü yayınlar gibi The Economist’e de abone veya üye olmak gerekiyor...
Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, mesajında “The Economist’in, devam eden soruşturmalar üzerinden yalan ve iftiralarla ülkemizi ve Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef alması asla kabul edilemez. Türk yargısı, hukukun üstünlüğü ilkesi çerçevesinde bağımsız ve tarafsız bir şekilde görevini sürdürmektedir. Ancak Türkiye’ye karşı objektif bir yaklaşım sergilemekten uzak olan bu dergi, ülkemize karşı açık bir karalama kampanyası yürütmektedir. Türkiye’nin bölgesinde güçlenen rolü, güvenlik politikalarındaki başarısı ve ekonomik büyümesi, birilerini rahatsız etmektedir. Bu tür manipülatif girişimler, ülkemizi hedef alan küresel kumpasların yeni versiyonlarından başka bir şey değildir. Unutulmamalıdır ki; birilerinin yönlendirdiği, operasyon yapmaya çalıştığı eski Türkiye artık geride kalmıştır. Karanlık odakların hazırladığı bu kirli senaryolara asla boyun eğmeyeceğimizi herkes bilmelidir. The Economist ve benzeri çevrelerin dezenformasyon kampanyalarına karşı dimdik durmaya, Cumhurbaşkanımızın liderliğinde, milletimizin desteğiyle dünyada söz sahibi olmaya, daha da güçlenmeye ve büyümeye devam edeceğiz.” dedi.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun da benzer ifadelerle eleştirdiği The Economist'i İsrail tarafından işlenen "en vahşi katliamlar" karşısında sessiz kalmakla suçladı ve şimdi derginin Cumhurbaşkanı Erdoğan'a saldırmayı tercih ettiğini ve Türkiye'nin bağımsız yargısını etkilemeye çalıştığını savundu.
***
Sabah gazetesi haberinde ise “İngiliz oyunu yine devrede! The Economist'ten kirli algı operasyonu: TÜSİAD ile aynı dili kullandılar” başlığı kullanıldı.
Haberde şöyle denildi:
“Türkiye ve Başkan Recep Tayyip Erdoğan düşmanlığıyla bilinen 'The Economist' dergisi yeni bir skandala imza attı. Türkiye ve Başkan Erdoğan aleyhine yalan ve iftiralarla dolu bir haber yapan dergi, yargının verdiği kararlara alçakça saldırdı. Buna benzer bir siyasi müdahaleyi yakın zamanda TÜSİAD gerçekleştirmek istemiş ve tepkilerin odağı olmuştu.
‘Türkiye'de yeni bir baskı dalgısı güçleniyor’ başlığıyla yer verilen haberde, bağımsız yargı kararları üzerinden açıkça Başkan Erdoğan hedef alındı.
Ayşe Barım'ın tutukluluğuyla başlayan haber, sırasıyla terör soruşturmasında gözaltına alınan CHP'li belediye yöneticileri ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı'nı tehdit etmesi nedeniyle yargılanan Ekrem İmamoğlu ile devam ediyor.”
***
Şimdi bu açıklamalardan veya haberlerden öğrendiğimiz, The Economist’in “Türkiye'de yeni bir baskı dalgısı güçleniyor” başlıklı bir haber yayınlamış olması...
Süleyman Demirel yaşasaydı, “fevkalade ayıp etmişler” derdi herhalde değil mi?
“Baskı dalgası” demek, Türkiye’de medyadan ekonomiye, üniversitelerden siyasete kadar her alana yayılan özgürlük tsunamisini küçümsemek değil midir? Öyle ki ana muhalefet başkanının adı bile Özgür! Türkiye özgürlükten boğulmak üzere... The Economist’e yakıştıramadım!
..Cumhur İttifakı’nın HÜDA PAR uzlaşısı!
19 Şubat 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Herkesin malumu olduğu üzere, HÜDA PAR, AKP listesinden seçime girerek dört milletvekili çıkardı.
Seçimlerden önce de Cumhur İrtifakı partilerinin genel başkanları el ele tutuşarak kollarını hep birlikte havaya kaldırdı...
Yalnız HÜDA PAR, Hizbullah’ın partisi olarak biliniyor. Parti programında da “Eyalet sistemi, özerklik ve federasyon tartışılmalıdır” gibi ifadeler var. Genel Başkanları, Hizbullah bağlantısı sorulduğuna “Hizbullah terör örgütü değildir” demişti. Ayrıca “Türk Bayrağı ismi bana problemli geliyor” diye konuşmuştu.
***
Yerel seçimlerde DEM Parti ile İstanbul’da “kent uzlaşısı” yapan CHP hakkında soruşturma başlatıldı. Başsavcılık açıklamasında kent uzlaşısının terör örgütü tarafından organize edildiği de ifade edildi.
Bu gündemin üzerine HÜDA PAR’ın düzenlediği AKP’li milletvekillerinin de katıldığı çalıştayda “Meselenin çözümü ancak ulus devlet paradigmasının ve ırkçı/kavmiyetçi bakışın terk edilmesiyle mümkün olabilir” fikri savunuldu ve ülke sınırların temsili hale getirilmesi istendi.
Diyarbakır’da düzenlenen çalıştayda, Şeyh Sait, Seyit Rıza gibi isyancıların ve Saidi Nursi’nin resimleri asıldı ve bunlardan resmen özür dilenmesi talep edildi.
Cumhuriyet’in haberine göre çalıştaya eski AKP milletvekilleri Mehmet Metiner, Sait Yüce, Abdurrahim Akdağ, Orhan Miroğlu; Eski AKP Diyarbakır İl Başkanı Av. Muhammed Akar, AKP Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu, Yeni Yol Partisi Grup Başkanvekili ve DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Emin Ekmen, eski HDP Milletvekili Altan Tan katıldı.
Sonuç bildirisinde “Kürtçe anayasal güvenceye kavuşturulmalı, anadilde eğitimin önündeki bütün engeller kaldırılmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesin Türk olduğu tanımlamasından vazgeçilmelidir” taleplerinde bulunuldu.
***
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum, sosyal medya hesabından çalıştayı “ihanet” olarak yorumladı. Bazıları da bu tepkiyi alkışladı. Oysa Mehmet Uçum da Türk kimliğinin kaldırılması ve Türkiye Milleti kimliğine geçilmesi gerektiğini söylemiş ve iktidara bu konularda yol göstermiş bir kişi...
Muhalefetten ise en sert tepkiyi İYİ Parti genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu gösterdi; çalıştaydaki taleplerin PKK’nın talepleri le aynı olduğunu söyledi ve suç duyurusunda bulundu.
***
Çalıştaya ilişkin Cumhuriyet’e konuşan TBMM İdari Amiri ve CHP Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan ise “HÜDA PAR’ın anayasanın ilk 4 maddesiyle sorunları var. Biz; cumhuriyetle, laiklikle, üniterlikle sorunu olan yapıyı TBMM'ye taşıyan siyasal yapıyla mücadele ediyoruz. Bu çalıştay bir başkaldırıdır. İlk 4 maddenin kaldırılması için çalıştayla arkadan dolanıyorlar” dedi.
İYİ Parti Bursa Milletvekili Selçuk Türkoğlu ise “Katılımcı konuşmacıların, tam anlamıyla bir ‘ihanet senaryosu’ yazdıkları çalıştay, herkese; ‘PKK silahları bıraksa ne yazar, bırakmasa ne yazar? Nasılsa AKP İktidarı ortaklı, Cumhur İttifakı üyesi HÜDA PAR var!’ dedirtmiştir. Bu çalıştayda Osmanlı’nın çöküş sürecinde Anadolu coğrafyasının emperyalist ülkelerce resmen ‘paylaşılmasının’ Türkiye’de ‘halkların parçalanması’ olarak yorumlanması ise tam bir aymazlıktır. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesini’nin ‘itirafname’ kabilinden detaylandırıldığı toplantıda, adeta Türkiye’nin nasıl parçalara ayrılması gerektiği anlatılmış. MHP’nin Öcalan önerisinin fırsat olarak görülmesinin savunulması ise ‘çok milliyetli’ Türkiye özleminin açıkça dışa vurulması olmuştur. Bütün bu itiraf içerikli söylemlerin yapıldığı bir ortamda, AKP milletvekillerinin pişkince oturup çalıştayı izlemeleri de hain itiraflara katıldıklarının ikrarı olmuştur” dedi.
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş da sosyal medya hesabından Tekirdağ mitinginde yaptığı konuşmasının bir bölümünü paylaştı. Yavaş o konuşmada “PKK’nın görüşleri belli, Türk bayrağıyla sorunu var. HÜDA PAR’ın da Türk bayrağıyla sorunu var. ‘Türkiye bayrağı’ diyelim diyor, özerklik istiyor, federasyon istiyor hepsi... Genel başkanları televizyona çıktı ‘Yemin edecek misiniz?’ deyince, o şerefli Atatürk’ün Meclis’ine ‘Evet edeceğim’ demedi; ‘Bir bakacağız’ dedi. Ne işin var o zaman o Meclis’te? Kimle kimin mücadele ettiğini görün. Gerçekler budur.” demişti...
***
Şimdi, DEM Parti ile kent uzlaşısı yaptılar diye CHP hakkında soruşturma açılan bir ortamda, Türkiye’nin sınırlarını, bayrağını yani egemenlik hakkını ortadan kaldırmaya dönük faaliyetler içinde olan HÜDA PAR ile halen kent uzlaşısından daha de öteye; ittifak halinde olan Cumhur İttifakı hakkında da soruşturma açılması gerekmez mi?
Hukukta, haddini bildirmek var mı?
26 Şubat 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“Ördek” lakaplı bir kişi, arkadaşı "Hava bulutlu" deyince, "Vay sen bana ördek dedin” diye kıyameti koparmış. Arkadaşı şaşırmış, “Bunu nereden çıkardın?” diye sormuş. Ördek lakaplı olan “Bulut, yağmur getirir. Yağmur yağarsa ne olur, gölet oluşur. Gölette ne yüzer? Ördek. Sen bana ördek demek istedin!" diye cevap vermiş...
Türkiye’de kanunlar değil ama uygulamalar da bu fıkra gibi...
Bursa’nın Karacabey ilçesine bağlı Akhisar Köyü'nde çiftçilik yapan Sinan Çiftçi, geçen yıl ağustos ayında, ANKA Haber Ajansı’na röportaj verdi. Ürünlerinin tarlada kaldığını belirten Çiftçi, iktidara yönelik eleştirilerini sıraladıktan sonra "Bugün çiftçinin anası ağlıyor" ifadesini kullandı. Adamın soyadı bile Çiftçi...
Çiftçi hakkında “Cumhurbaşkanı’na hakaret ettin” diye soruşturma açıldı?
“Bunu nereden çıkardınız?” diye sorulacak olursa, “Tarımdan kim sorumlu? Tarım Bakanı... Tarım Bakanı kime bağlı? Cumhurbaşkanına... Sen, Cumhurbaşkanına hakaret ettin” denilmek isteniyor herhalde...
Oysa kanunsuz suç olmaz, kanunsuz ceza da olmaz...
***
Yıllar önce de Mersin’de bir çiftçi, doğrudan Başbakan’a “Sayın Başbakan! Bu çiftçinin hali ne olacak? Anamız ağladı” diye seslenmiş, Başbakan da “Al ananı da git, artistlik yapma” diye cevap vermişti...
Ali Ekber Şen’in Sözcü’de yayınlanan haberine göre Mustafa Kemal Öncel adlı o çiftçi, 15 yıl içinde başına neler geldiğini şöyle anlattı:
“O tartışmanın ardından özür dilediğim halde ekmeğimle oynadılar. İşçiyi ve tüccarı bahçeme göndermediler. Başkasının işlediği bir suçtan mütevellit adli tıplara gönderildim. Akıllı mı deli mi diye... Düzmece raporlarla siyasi bir karar bağlamında deli raporları verildi, tımarhanelere atıldım.
Sabıkam olmadığı halde başkasının vatandaşlık numarası yazılarak onun sabıkaları bana yüklenmek istendi. Hakkımda 10’u geçen dava var. Bir davaya girdim mesela Cumhurbaşkanına hakaret suçundan. Davaya bakan hâkim bana savunma hakkı vermedi. ‘Sus çık dışarı’ dedi. Hakaret etmediğim halde dava açıldı, ceza verilecekti... O anda da adli tıp olayları devreye girdi. ‘Bu adam akıllı mı deli mi?’ düşüncesiyle rapora gönderildim.
Birinde 32 gün, ikincisinde 3 gün yatırdılar. Üçüncü defa gittiğimde doktorun biri ‘Biz bu günaha imza atmayacağız’ dedi. Ve akıllı raporu verdi. Mahkeme inanmadı, bu kez İstanbul’daki hastanelere gönderdiler. Oradan da sağlam raporu alınca, davalar art arda açıldı. Halen hakaret davalarıyla ilgili davalar temyizde, kesinleşmedi.
Hala ben polisin gözünde potansiyel suçluyum. Erdoğan her Mersin’e geldiğine beni gözaltına alıyorlar.
Şu anda çiftçinin durumu tam bitti. Daha önceleri çiftçiler iyiydi. Yani emek veriyorduk, kazanıyorduk. Ama şimdi çiftçi bitirildi. Sanki çiftçiye düşmanlarmış gibi. Bütün çiftçiler umutsuz bir durumda. Artık bittik, ‘çiftçilik yapılmaz’ diyerek tarla satanlar var. Ben de satışa çıkardım. Ümit kalmadı. Şu anda benim bahçem var ama ben bakamaz hala geldim. Limon bahçesi. Ortağa verdim.
Annem okuma yazması olmayan bir insandı. Bana ilk lafı ‘oğlum karşında devlet var, aman dikkat et’ olmuştu. Neleri gördü ki bu lafı söyledi. Annem benim akıllı raporumu göremeden öldü...”
***
Kanunlara da hukuka da aykırı bu tür uygulamaların dayanağı nedir?
Aradım, Erdoğan’ın “Eski Türkiye'yi özlüyor olabilirsiniz, ama yeni Türkiye'de haddinizi bileceksiniz. İş adamı derneği iseniz, iş adamı derneği gibi davranmayı öğreneceksiniz. Milleti kışkırtmayacak, devletin kurumlarını provoke etmeyeceksiniz. Yargıyı baskı altına almaya çalışmayacaksınız. TÜSİAD haddini bilmeyi öğreneceksin.” sözlerinden başka dayanak bulamadım.
Gerçi, halk arasında “İslam’ın şartı beştir. Altıncısı da haddini bilmektir” diye bir söylem var ama bunun yasalarda bir karşılığı yok!
“Yeni Türkiye’de her türlü eleştiri yasaklanmıştır” diye bir kanun çıkarılmış olsa, belki bu soruşturmaların bir hukuku olabilirdi.
Hani “darbeler kendi hukukunu yaratır” deniler ya o bağlamda...
12 Eylül darbesinde 90 günlük gözaltı süresi konulmuştu... Kötü de olsa insan haklarına aykırı da olsa hukuki dayanağı olan bir uygulamaydı.
Haddini bilmenin veya bildirmenin ise hiçbir kanuni ve hukuki dayanağı yok ama fiilen uygulanıyor...
9 gülek buğday, kurban bayramı ve iklim kanunu!
27 Şubat 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli adına dar gelirli bireylere katkı sağlamak ve toplumsal dayanışmayı kuvvetlendirmek amacıyla “Askıda 9 Gülek Buğday Projesi” başlatıldı.
Konuyla ilgili siyasi tartışmalarda daha çok, “Bahçeli, halkın ekmeğe muhtaç hale getirildiği düşüncesiyle bir uyarıda bulunmuş oldu” yorumu yapıldı...
Yalnız, evde ekmek yapmak için buğdayı önce un haline getirmek gerekir. Bunun için de değirmen lâzım. Eski taş değirmenler şimdi antika olarak saklanıyor... Yine de bazı ilçe merkezlerinde bir tane de olsa değirmen var. Un fabrikaları ise bu tür küçük işlerle uğraşmaz...
***
Gülek, 32 kilograma karşılık gelen ve genellikle arpa, buğday gibi tahıllarda kullanılan ağırlık birimidir. Tabii şimdi buğday veya un için 25 ve 50 kiloluk çuvallar kullanılıyor... Gülek olarak kullanılan 32 kilo buğdayı alacak ölçüde ahşap kovalar geçmişte kaldı...
Külek ise bal, yoğurt, yağ, pekmez, süt, peynir gibi gıda maddelerini saklamaya ve taşımaya yarayan ahşap bir kovadır.
Doğu Karadeniz’de “külek kafalı” deyimi “boş kafalı” anlamında kullanılır.
Ekmek ile ilgili bir tartışma da Ekmek Üreticileri Sendikası Başkanı Cihan Kolivar’ın Habertürk’teki bir programda “Ekmek aptal toplumların temel gıda maddesidir. Bilimsel bir şey konuşuyorum, ezber değil. Kişi başı tüketim Türkiye’de 210 kilo; İsveç, Norveç, Japonya’da 50 kilo. Bizim toplum ekmek ile doyduğu için başında 20 senedir böyle yöneticiler duruyor.” sözleriyle başlamıştı
Kolivar hakkında, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca, Türk Ceza Kanunu'nun 301/1 maddesi uyarınca "Türk Milletini ve devleti aşağılamak" suçundan soruşturma başlatılmış ve gözaltına alınmıştı...
***
Bahçeli’nin kampanyasında belirtilen "Askıda 9 Gülek Buğday”, 288 kilo ediyor... Buğdayın kilosu 12 lira... Toplamda 3456 lira ediyor...
Ekmeğin 200 gram olduğunu varsayalım. Her öğün yarım ekmek yeseniz, günde 300 gram eder. 365 gün ile 300 gramı çarparsanız 109.5 kilo eder... Her öğün bir ekmek yeseniz yılda 219 kilo yapar...
Bu durumda 288 kilo buğday, una çevrilebilirse, dört kişilik bir ailenin altı-yedi aylık ekmek ihtiyacını karşılayabilir...
Yalnız, dünyada gelişmiş ülkeler, yılda kişi başına 100 kilonun üstünde et tüketiyor. Türkiye’de bu oran 38 kilo civarında! Tabii bunlar ortalama rakamlar... ABD’de yıllık kişi başı et tüketimi 124 kilo. Yani günde 340 gram et yiyorlar.
Yıllar önce, 1993’te Türklüğün Yeni Dünya Düzeni adlı kitabımda hatırlatmıştım; “Türkler, protein ağırlıklı beslenen bir milletti... Öyle ki, Göktürkler av eti dışında başka bir yiyecekle beslenmeyi fakirlik sayardı, sakatat denilen iç organları yemezdi. Oğuz Kağan 24 torununa, devleti ve ülkeyi teslim ederken, hayvanın nasıl ve kimler tarafından kesilip parçalanacağını, hangi parçayı kimin alacağını bile belirlemişti... Destanlarda, şölenler için dağ gibi et yığıldığından, göl gibi kımız sağıldığından söz edilir... Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbul’daki hastalar için Balkanlara özel avcılar gönderilmesini, hastaların av eti ile beslenmesini istemiştir...”
Şunları da eklemiştim:
“Bugün Türk Milleti ota mahkûm edilmiştir... Otlar hormonla yetiştirildiğinden, hayvanlar da bu hormonlu bitkilerle beslenmekte, dolayısıyla, proteinin protein değeri kalmamaktadır. Diğer taraftan, kolestrol bahanesiyle, millet adeta et yememeye teşvik edilmektedir!”
***
Aradan geçen 32 yıl içinde Türkiye’de tarıma, genetiği değiştirilmiş kısır tohumlar sokuldu, şeker fabrikaları kapatıldı, yerine kanserojen mısır şurubu kullanılmaya başlandı. Hayvancılık planlı olarak çökertildi. Şimdi de küreselcilerin dayattığı İklim Kanunu ile tavuk beslemek dahil hayvancılığa sınırlama getiriliyor. Konya’da uygulamaya başladılar bile...
Küreselciler, bu uygulamalarla “siz sağlıklı et yemeyin ki zekânız gelişmesin” demiş oluyor! Kurban bayramı, tarihin en eski “askıda et” projesidir ama onu da yasaklamak istiyorlar!
İktidarın diploma acelesi, seçim ve konfederasyon!
28 Şubat 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Okurumuz Akın Hacısalihoğlu, önemli bir değerlendirme yaptı:
“Sayın Arslan Bulut
Seçime daha çok zaman varken, Ekrem İmamoğlu’nun adaylığını engellemek için diploma konusu dahil çeşitli hukuki süreçleri işleten iktidarın acelesi var.
İktidar, diploma konusunda İmamoğlu ile ilgili kamuoyunda sahtecilik algısı yaratarak CHP’yi değersizleştirip; Öcalan’ın PKK’ya yapacağı ‘Koşulsuz silah bırak’ çağrısı rüzgârını arkasına alarak 2026 Mayısında bir erken seçime gitmeyi planlıyor olabilir.
Bunun yanı sıra, ‘Silah bırakma’ çağrısı konusunda da Suriye’de Kürt bölgesindeki fiili durumu ilgilendirdiği için de acele ediyorlar.
Çünkü Suriye yeniden inşa edilecek; ABD’nin acelesi var!
Bu şekilde düşünüldüğünde, Öcalan açılımı, muhtemelen ABD’nin verdiği bir ev ödevidir.
‘Koşulsuz silah bırakma’ çağrısı deniliyor ama Türkiye’deki Kürtlere özerklik konusunda DEM’e söz verilmesi ve buna karşılık Erdoğan’ın tekrar cumhurbaşkanı adayı yapılması ve seçilmesinin sağlanması, yeni Meclisin yapacağı yeni Anayasa ile özerkliğin hayata geçirilmesinin planlandığı kanaatindeyim.”
***
Gerçekten de “Seçimler, 2028’de veya Mustafa Elitaş’ın söylediği gibi 2027 sonbaharında yapılacaksa, İmamoğlu’nun adaylığını önlemek için neden iki üç yıl öncesinden harekete geçildi?” sorusu ortada duruyor...
Suriye, zaten ABD’nin güdümündeki Colani’ye teslim edilmiş durumda. Oysa Colani’nin askeri gücü, Türkiye’nin örgütlediği Suriye Milli Ordusu’nun beşte biri kadar bile değildi. HTŞ’nin ağır silahları yoktu. Buna rağmen, Esat, Rusya’ya kaçtıktan sonra, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrolündeki Suriye Milli Ordusu, Şam’a kadar ilerleyebilir ve yönetime el koyabilirdi... Tabii o zaman, Amerikan uçakları tarafından havadan imha edilmeleri de söz konusu olabilirdi ama ABD kontrolümdeki PKK/PYD/YPG de Şam’a yürüyebilirdi. Bunlar yapılmadı ve 10-15 bin kişiden oluşan HTŞ birlikleri, pikapların üzerinde hiçbir engelle veya direnişle karşılaşmadan İdlib’den çıkıp Şam’a indi... Herkes seyretti... Türkiye zaten, yıllardan beri Rusya’nın “İdlib’deki teröristleri silahsızlandırın” ikazlarına rağmen, ABD istediği için İdlib’deki HTŞ’yi koruması altına almıştı...
Türkiye İdlib’de kendi kontrolünde olan HTŞ’nin silahlarına el koymadı ama ABD kontrolündeki PKK’nın Irak ve Suriye’de silah bırakması için acele ediyor! Bu işte bir gariplik yok mu?
***
Suriye’de herkesin bildiği ama sesini çıkarmadığı bir oyun döndü... Suriye yönetimi, ABD’nin örgütlediği terörist bir gruba hediye edildi... Bu sayede İsrail, Suriye’nin askeri alt yapısını, üslerini, deniz gücünü yok etti... Şam yakınlarına kadar ilerledi ve son olarak Şam’ın güneyinde askeri varlığa iziz vermeyeceğini açıkladı...
Bu aşamada, Irak ve Suriye’deki PKK’nın silah bırakması, Türkiye’nin artık bu bölgelere müdahale edememesi demektir...
ABD, Suriye’ deki asıl planının ne olduğunu açıklamadı elbette ama adım adım, HTŞ-PKK karışımı bir devlet yapısı ortaya çıkacak gibi görünüyor. Türkiye’ye Yeni Anayasa baskısını yapan da ABD’dir. Milyonlarca Suriyelinin Türkiye’ye sürülmesinden sonra AKP iktidarının Malazgirt ve Çanakkale zaferlerine ortak çıkarmak istemesi, İslami ideoloji gereği değil, Türkiye’yi üç milletli bir federasyona dönüştürmenin sosyal psikolojisini oluşturmak amacına dönüktür. Zafer Partisi Genel Bakanı Ümit Özdağ’ın hukuka aykırı olarak tutuklanmasının asıl sebebi, halkı ikna ederek bu sürece engel olma kapasitesine sahip olmasındandır.
***
Trump ve Putin’in Ukrayna konusunda anlaşması, ilişkileri başlatmak için diplomatik görüşme yeri olarak İstanbul’u seçmesi, hiç de hayra alamet değildir. Putin’in, Rus ordusunun Suriye’den çıkmak zorunda kalmasıyla sonuçlanan süreçte Erdoğan’ın oynadığı rolü unutması da mümkün değildir...
Trump ve Putin, Yalta gibi yeni bir paylaşım anlaşması yapmış veya yapıyor olabilir!
Anlaşılıyor ki Türkiye’nin milli devlet olarak tasfiye edilmesi; yerine bir Türk-Arap-Kürt konfederasyonu kurulması, ABD’nin başlattığı sürecin ana hedeflerinden biridir...
Sorun doğu tespit edilmeden çözüm geliştiremezsiniz...
Suriye’ye taşınan PKK silah bırakır mı?
01 Mart 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Terör örgütü başı Abdullah Öcalan'ın çağrısına ek olarak gönderdiği notta, "Bu perspektifi ortaya koyarken, şüphesiz, pratikte silahların bırakılması ve PKK'nin kendini feshi, demokratik siyaset ve hukuki boyutun tanınmasını gerektirir" demesi, "hiçbir şart ileri sürmedi" iddiasını ortadan kaldırdı.
"Demokratik siyaset ve hukuki boyutun tanınması" ne demek?
Kimin, neyin hukuki boyutu tanınacak? Bu nasıl olacak?
Açıkça görülüyor ki, silahların bırakılması ve PKK'nın feshedilmesi, Binali Yıldırım'ın ifade ettiği gibi “Anayasa'daki vatandaşlık tanımının değiştirilmesi”ne bağlanmıştır.
***
Silah bırakma ve fesih çağrısının hangi grupları kapsadığı konusunda da farklı görüşler var.
PKK’nın Suriye uzantısı olan ABD'nin Suriye Demokratik Güçleri adını verdiği YPG'nin başı "Mazlum Kobani" kod adıyla bilinen Ferhat Abdi Şahin, "Öcalan’ın çağrısı direkt PKK’yadır, PKK gerillalarının silah bırakmasına yöneliktir. Doğrudan bizim bölgemiz ve güçlerimiz için değildir.” dedi.
Ferhat Abidi Şahin, “Eğer bu süreç başarılı olursa, bunun bize olumlu bir etkisi olacak ve Türkiye’nin bölgemize saldırmak için hiçbir bahanesi kalmayacak.” diye konuştu.
YPG'nin üst kuruluşu PYD’nin lideri Salih Müslim ise Al Arabiya’ya yaptığı açıklamada, "Abdullah Öcalan'ın açıklamalarına katılıyoruz. Siyasi bir grup olarak faaliyet göstermemize izin verilirse silahlara gerek kalmaz. Silah taşıma nedenleri ortadan kalkarsa bırakacağız.” ifadelerini kullandı.
Bu çelişkili sözlere Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Sözcüsü Brian Hughes'in yazılı açıklamasını da eklemek gerekir. Hughes, “Bu önemli bir gelişme ve Türk müttefiklerimizin ABD’nin Suriye’nin kuzeydoğusundaki IŞİD karşıtı ortakları konusunda rahatlamasına yardımcı olacağını umuyoruz. Bunun bu sorunlu bölgeye barış getirmeye yardımcı olacağına inanıyoruz” dedi.
***
Tam da bu noktada Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın sözlerine dikkat edelim... Fidan, "PKK'nın Türkiye'den, Irak'tan, İran'dan gelmiş 2 bine yakın kadrosu şu anda SDG yönetiminin tepesinde oturuyor. Herkes zannediyor ki Mazlum var, Mazlum Suriyeli, Mazlum orayı temsil ediyor. Bu bir yalan. Mazlum ile siz bugün konuşun, Ahmet Şara ile konuştuğu zaman Mazlum gelip iki kişiye hesap vermek zorunda. PKK'nın askeri kanadı Suriye Komiseri Fehman Hüseyin, sivil kanat Suriye Komiseri Sabri Ok. Bunlara hesap vermek zorunda... Bunlar da bundan gelen bu hesabı alıp Kandil Dağı’ndaki PKK yönetimine anlatmak zorundalar. Şimdi bu örgütün bu hiyerarşik yapısı ortadayken, Amerikalıların, Avrupalıların hâlâ bunlara destek veriyor olmasının bir sebebi var: PKK'nın verdiği hapishane hizmetleri. DEAŞ tutuklularını hapishanede tutma karşılığında orada bir yalan üzerinden Suriye topraklarının üçte birini işgal ediyorlar." dedi.
Görüldüğü gibi ABD, IŞİD yalanını sürdürmeye devam ediyor, çünkü SDG adını verdiği Suriye PKK'sına IŞİD'le mücadele bahanesiyle meşruiyet kazandırıyor, Türkiye'ye de "IŞİD karşıtı ortaklarıma dokunamazsın" mesajı veriyor!
Suriye'de ABD'nin SGD dediği PYD/YPG'yi, PKK yönetiyorsa, PKK Suriye'ye çoktan taşınmış demektir. Gerçi biz bunu yazıyorduk ama şimdi Hakan Fidan söylüyor...
***
Hakan Fidan, ayrıca "Şimdi burada tabii PKK kendisine ait bir yönetim alanı, güç alanı istediği için Suriye'deki yeni yönetimle uyuşması mümkün değil, bizimle nasıl uyuşmuyorsa. Bu noktada umarız barışçı bir yöntem bulunur. Bizim bu noktadaki tavsiyelerimiz bellidir. Nasıl Türkiye'de Kürtler, Araplar herkes anayasal vatandaşlıktan eşit yararlanıyor, eşit vatandaşlar, eşit bireylersek kanun önünde, hukuk önünde, mahkemeler önünde, Suriye'de de aynısının olması toplumsal barışa büyük hizmet edecek. Bu toplumsal barış önemli." dedi.
Öcalan ise "Silahların bırakılması ve PKK'nin kendini feshi, demokratik siyaset ve hukuki boyutun tanınmasını gerektirir" dediğine göre, burada söz konusu olan kanun önünde eşitlik değil iki veya üç milletli bir devlet yapısına geçmektir ki, bu kabul edilemez.
***
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu da "Terörsüz Türkiye diye çıkılan yolun sonunda, terör devletleşecektir. PKK ismi lağvedilip, PYD/YPG terör devleti kurulacaktır. Teröristler makbul olurken, Türk olmak terörist anlamına gelecektir. Gazeteciler, Parti genel başkanları, genç teğmenlerimiz, iş dünyamız, hepsi bu girilen yolun ilk kurbanlarıdır. Eğer buna dur diyemezsek, İmralı teröristleri hür, Cumhuriyet vatandaşları tutsak olacaktır. Hukuksuzluk ve yoksulluk cehennemi genişleyecek ve bir federasyon cehennemine evrilecektir." dedi ve Atatürk'ün gençliğe hitabesini hatırlattı...
Stadyumlardaki 5 G tehlikesi ve İklim Kanunu!
05 Mart 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Trump, ABD’yi Paris İklim Antlaşması’ndan bir defa daha çekti... Dünyayı en çok kirleten ülke olan ABD, hidrokarbon kullanımını sınırlamaktan vazgeçmiş oldu?
Durum böyleyken, dünyayı en çok kirleten ülkenin çekildiği antlaşmanın, Türkiye Parlamentosu’nda gündeme getirilmesinin ne anlamı var?
“ABD, toprağı, okyanusları, atmosferi, istediği kadar kirletsin ama biz sanayi üretimine son verelim, sıfır atık politikası uygulayalım”ın ne mantığı var?
Sen ülke olarak ne yaparsan yap, ABD bütün dünyayı kirletme potansiyeline sahip zaten...
***
Tabii, iklim anlaşması, dünyanın kirletilmesinden çok, küresel ısınma varsayımına dayalı olarak yapıldı. Dünyanın her sene 1.5 derece ısındığı ve bu gidişi durdurmak gerektiği kabul edildi ama bu konuda yeterli bilimsel kanıt yok... Aksine “küresel soğuma dönemine girebiliriz” diyenler de var.
Çevrecilik elbette değerlidir ve desteklenmelidir Yalnız, küresel ısınma bahanesiyle, ormanları yakan, büyükbaş hayvanları yok etmeye çalışan, buna karşılık, insanlarda, hayvanlarda ve bitkilerde, hücresel tahribat yaptığı bilimsel olarak ispatlanan elektromanyetik dalga kullanımına dur dur diyen bir çevreciye rastlamadım!
Elektromanyetik dalga denemelerinde, titreşim sayısının artırılması, “G” ile ifade ediliyor. G oranı arttıkça, canlı hücrelerde bozulma artıyor... Bu da küresel çapta grip salgınlarına yol açıyor, kanser oluşumuna sebep oluyor...
Bugün 5 G denemeleri, Türkiye’de insanların en çok bir arada bulunduğu dört büyüklerin stadyumlarında başlatıldı... Özellikle Fenerbahçeli, Galatasaraylı, Beşiktaşlı, Trabzonsporlu futbolseverler, maçlara biraz ara verip, stadyumlarda 5G denemelerinin ne gibi sonuçlara yol açacağını, kimlere gol atılacağın araştırmalıdır!
***
Washington Devlet Üniversitesi Biyokimya ve Temel Tıp Bilimleri Profesörü Martin L. Pall, 17 Aralık 2019’da, yani dünyanın henüz korona virüs salgınından haberi yokken, elektromanyetik dalgaların insan vücuduna etkisi üzerinde bilimsel bir makale yayınlamıştı.
Martin Pall, 5 G teknolojisinde kullanılan elektromanyetik dalgaların frekansı artırıldığında bunun erkekte üreme yeteneğini, kadında doğurganlığı düşüreceğini, nörolojik ve nöropsikiyatrik etkiler oluşacağını, “programlanmış hücre ölümü” gerçekleşebileceğini, kalp ritminin bozulacağını, serbest radikal hasarı ve ağır kanser vakalarına sebep olacağını belirtiyordu.
Pall, 5G’nin saniyede çok miktarda bilgi taşımak için çok yüksek darbeli olacak şekilde tasarlandığını çünkü bilgiyi taşıyanın titreşimler olduğunu, konu ile ilgili telekomünikasyon endüstrisi tarafından hazırlanan güvenlik kılavuzlarında sahtekârlık yapıldığını, çünkü bunların biyolojik etkilerden hiç bahsetmediğini ifade ediyordu.
Pall, 5G için kullanılan elektrik dalgalarının binalara iyi nüfuz etmediğini, bu sebeple milyonlarca 5G anteninin evlere, okullara, kiliselere, işletmelere yakın bir yerlere kurulmakta olduğunu, bu dalgalardan kaçmanın imkânsız hale geleceğini, bu dalgaların insan beyninin işlevini ve EEG aktivitesini etkilediğini, hayvanlarda da birçok iç organın işleyişini bozduğunu yazıyordu.
***
Pall, “En kötü altı kâbusum” başlığı altında, şu uyarıları yapıyordu:
1-Hızlı ve geri döndürülemez bir çarpışma olursa, insan üremesi sıfıra yakın dereceye kadar düşebilir.
2-Kollektif beyin fonksiyonlarımız çökebilir.
3-Çok erken bir şekilde Alzheimer ve demanslar başlar.
4-Küresel çapta otizm ve hiperaktivite yaygınlaşır.
5. İnsan gen havuzunda büyük bir bozulma meydana gelir.
6. Bütün yaş aralıklarında ani kalp ölümleri gerçekleşir.
***
Şimdi bilimsel olarak bu tür tehditlerin varlığı ispatlanmışken, Türkiye’nin başını stadyumlara gömmesi akıl alır gibi değil...
Düşünmek, araştırmak ve doğru bilgiye ulaşmak hiç zor değil... Sadece bunu istemek gerekiyor...
Pestisit istilâsı!
06 Mart 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gün geçmiyor ki, Türkiye’de üretilen ve ihraç edilen sebze ve meyvelerde pestisit tespit edilmesin...
Son olarak Tarım ve Orman Bakanlığı Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü, Hatay'da, Dubai'ye ihraç edilecek limonlarda yapılan incelemede Türkiye'de kullanımı sonlandırılan yasaklı pestisit tespit edildiğini ve muhafaza altına alınan limonların imha edildiğini bildirdi.
Açıklamada “Yapılan analizler sonucunda, Türkiye'de kullanımı sonlandırılan yasaklı pestisit Fenbutatin Oxide tespit edilmiştir. Türk Gıda Kodeksi'ne uygun olmayan toplam 71 bin 250 kilogram limon muhafaza altına alınmış ve 3 Mart'ta imha edilmiştir. Gıda güvenilirliği için denetimlerimiz aralıksız devam etmektedir.” denildi.
***
Yakın zamanda da Avrupa Birliği Gıda Uyarı Sistemi RASFF'ten yapılan 2025.02 11 no'lu duyuruya göre, Türkiye’den Almanya’ya ihraç edilen narlarda yüksek miktarda pestisit tespit edilmişti Yapılan incelemelerde, narların içeriğinde güvenli limitin 3 katı kadar Acetamiprid ve Azoxystrobin bulunmuştu.
Türkiye, kâğıt üzerinde, pestisit kalıntı limitleri konusunda Avrupa Birliği uygulamalarına uyum sağladı ama denetim yapılırsa, mutlaka pestisit kalıntısına rastlanıyor! Böyle giderse sebze meyve ihracatı duracak! İçerde ise bütün nüfus, pestisit kalıntılarına maruz.
Göz göre göre zehirleniyoruz ve konu siyasetin gündeminde bile değil...
Halbuki başta taze meyve ve sebzeler, bütün baklagiller, tahıllar, çay ve benzeri ürünler ve hayvansal gıdaların tamamında denetim yapmak gerekiyor... Pestisit kullananlara para cezası vermek neyi düzeltir? Kaybedilen sağlığı yerine getirir mi?
***
Pestisit, zararlılar (böcekler, mantarlar, otlar, vb.) ile mücadele etmek amacıyla kullanılan kimyasal veya biyolojik maddelere verilen genel isim olarak tanımlanıyor. Bitki hatalıklarında, böcekler ve yabancı otlar üzerinde etkili olan pestisitler, çevreye ve insan sağlığına da zarar veriyor...
Pestisitler, bitki zararlıları, hastalıklar ve yabani otlarla mücadelede kullanılan kimyasal veya biyolojik maddelerdir. Tarım sektöründe yaygın olarak kullanılan bazı pestisit türleri insan sağlığı için kanser, sinir sistemi hasarı, doğum kusurları, kısırlık ve böbrek hasarına yol açıyor.
Bazı pestisit türleri ise hormon dengesini değiştirerek beyin gelişimi, uyku düzeni ve stres seviyeleri üzerinde olumsuz etkiler yaratabiliyor.
Yani böcek öldürmek için kullanılan pestisitle, insanlar zehirleniyor. Sadece gıda ürünlerinde değil, çocuk bezlerinden pamuğa kadar çeşitli ürünlerde pestisit kullanılıyor.
Pestisit kalıntıları sanıldığı gibi karbonatlı su veya sirkeli suyla çıkmıyor. Çünkü pestisitler, meyve sebzenin sadece dış yüzeyine değil içine de nüfuz ediyor.
***
Türkiye’de sadece tarımda değil, hayatın her alanında pestisitlere rastlanıyor. Emniyete, yargıya, orduya, medyaya üniversitelere ve sağlık sistemine musallat olan iki ayaklı pestisitler, hala temizlenemedi. Kalıntıları bilenler, onları şantajla istedikleri gibi kullanıyor. Hukuk ve sağlık sistemindeki skandallar, bu kalıntıların eseridir. Hastanede yeni doğan bebekleri öldürmek nedir? Siyasi rakiplerini yok etmek için yargıdaki kalıntıları kullanmak nedir?
Türkiye’nin geldiği nokta ruh sağlığı açısından da endişe vericidir... “Terörsüz Türkiye” sloganıyla “Türksüz Türkiye” hevesleri at başı gidiyor... Devlete olan güveni yok edecek adımlar atılıyor... Türkiye’yi bir arada tutan bütün değerler yıpratılarak yerine yolsuzluğu, partizanlığı hatta hırsızlığı hak gören bir anlayış, İslâm diye konuluyor. İslâmın da içi boşaltılıyor, kul hakkını yemekle meşgul olan sözde din adamları, millete fakirliğin erdeminden bahsediyor...
Pestisit deyip geçmeyin... Hayatımızın her alanını kaplamış durumdalar... Böyle kokuşmuş bir düzenden kimseye bir hayır gelmez ama pestisitler bunu da anlamaz. Çünkü zarar vermeye programlanmış olduklarının farkında bile değiller...
Agresif polislik, pervasız savcılık ve sonuç: Tiranlık!
07 Mart 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD Başkanı Trump, son Kongre konuşmasında “agresif polislik” diye bir kavram kullandı. Trump, polis memurlarının yargılanmaktan korunması gerektiğini savundu ve polis memurlarına "kovuşturmadan muafiyet" de dahil olmak üzere, daha fazla koruma sağlanacağını söyledi...
Bu konuşmadan, Trump’ın ülke içinde polis devleti uygulamalarını hâkim kılacağı anlaşılıyor.
Türkiye’de ise adına polis devleti denilemese de yargının siyasiler ve medya üzerinde silah olarak kullanıldığı bir düzen hâkim. Takibi şikâyete bağlı suçlar, terör savcıları tarafından soruşturuluyor ve gazeteciler, haksız yere tutuklanıyor veya gözaltına alınıyor. Antalya’da işlendiği iddia olunan suç, İstanbul’da sorgulanıyor, delil bulunamayınca, bir siyasi parti genel başkanı, Kayseri’de, bir yıl önce partisine mensup üç kişinin attığı mesajlardan dolayı tutuklanıyor! O mesajların, Kayseri’de meydana gelen olaylara sebep olduğu iddia ediliyor ama mesajlar, olaylardan önce değil sonra atılmış... Kaldı ki, üç kişi hakkında herhangi bir soruşturma açılmasına gerek bile duyulmamış...
***
İktidar, bu uygulamalarla yetinmiyor, siber güvenlik yasası ile yargı yetkisi ve adli kolluk olarak polisin görev ve yetkileri, Siber Güvenlik Başkanı'na veriliyor! Yasanın 8’nci maddesinde, “Siber Güvenlik Başkanı'nın yazılı emriyle konutta, iş yerinde, kamuya açık olmayan kapalı alanlarda arama, kopya çıkarma ve el koyma işlemleri yapılabilecek” deniliyor.
16’ncı maddede ise “Verilerimiz çalındı diye içerik oluşturanlara veya bu içeriği yayanlara 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası verilir.” hükmü getiriliyor!
Bunlar, hukuk devletinde akla gelmesi bile mümkün olmayan uygulamalar...
***
Trump’ın doğru bir uygulaması ise sınır güvenliği le ilgili. Trump, Kongre’ye üniforması ile gelen sınır güvenliği komutanına teşekkür etti ve "Sonuç olarak, geçen ay yasa dışı sınır geçişleri şimdiye kadar kaydedilen en düşük seviyedeydi" dedi. Bu tespit, yabancı gözlemciler tarafından doğrulanıyor.
Trump, yasa dışı göç konusunda, "Son dört yılda 21 milyon kişi ABD'ye aktı" dedi ve Biden'ı suçladı ama bu rakam biraz abartılı bulundu...
Her neyse Trump, Meksika sınırına duvar örerek, ülkesine yasa dışı geçişleri durdurmaya çalışıyor...
***
Türkiye ise tam tersini yapmaya hazırlanıyor.
Edirne Valisi Yunus Sezer, "Bu sene batı sınırımızda ilk kez fiziki sınır tedbiri gerçekleştireceğiz. Sınır hattına duvar ve çitler yapılacak. Malumunuz sadece devriye yolları vardı. Devriye yolları tamamlandı artık doğu sınırında olduğu gibi fiziki çit ve duvar yapımı için ihale yapıldı. Başlangıç olarak bu yıl 8,5 kilometre duvar yapılması düşünülüyor. Tüm sınır hattı ileriki dönemlerde yapılacak. İçişleri Bakanlığı ve Sınır Yönetimi Genel Müdürlüğü destekleriyle devam eden bir çalışma. Yunanistan sınırından başlandı, inşallah ileriki dönemde duruma göre devam edecek gibiyiz." diye açıklama yaptı.
Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan ise bu haberlere karşılık, "Allah akıl fikir versin! Edirne Valisi, sığınmacılar kaçmasın diye 8,5 kilometresi bu yıl tamamlanmak üzere Yunanistan sınırının tamamına duvar yapılacağını açıklamış. Sayın Vali, başka ülkeler duvarı sığınmacılar ülkeye girmesin diye yapıyor, biz de bu mantıkla sığınmacılar Türkiye’den kaçmasın diye yapıyoruz. Bırakın duvar yapmayı, isteyen sığınmacı Yunanistan’a kaçsın hatta bence görmemezlikten bile gelin." diye mesaj yayınladı.
***
Tanju Özcan, sınırlara duvar örmek gibi bir kararı tek başına Edirne valisinin alamayacağını bilir elbette.
Herhalde Almanya'ya bu defa kesin söz verildi. Sınırlardan sığınmacıların kuşu bile uçurulmayacak!
Bu arada Çayırhan kömür madenleri de zarar ediyor gibi uydurma gerekçelerle ve ısrarla yandaşlara satılmak isteniyor...
Bu anlatılanlar, hukuka ve Anayasa'ya aykırı. Hukuk ve Anayasa kurallarından bağımsız yönetim biçimine ise tiranlık deniliyor...
Tiranlık yöntemleri uygulayanların "demokrasi ve barış getireceğiz" sözlerine inanan var mı?
Modern aşevleri: Kent Lokantaları
08 Mart 2025 00:01
Son Güncelleme: 08 Mart 2025 17:06
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Ticaret Bakanlığı, sosyolog ve yemek yazarı Vedat Milor hakkında YouTube kanalında yayınladığı Kent Lokantası videosundan dolayı "örtülü reklam" soruşturması başlattı. Vedat Milor, 4 Ocak'ta YouTube sayfasında "40 Liraya Dört Çeşit Yemek: Bu Fiyat Gerçek mi?" başlığıyla İBB'nin Üsküdar'daki Kent Lokantası'na gittiği bir video paylaşmıştı.
Ticaret Bakanlığı Basın Müşaviri Fatih Uysan, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda soruşturmanın Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi'ne yapılan şikâyet üzerine açıldığını belirtti. Vedat Milor’a bu reklam için herhangi bir ödeme alıp almadığı soruldu ve almışsa bununla ilgili sözleşmenin ibraz edilmesi istendi. Milor ilk açıklamasında "Hiçbir kurumdan ödeme almadım. Bundan sonra bu tür asılsız iftiralar karşısında hukuki yollara başvuracağımı belirtmek isterim." dedi.
Ticaret Bakanlığı Basın Müşaviri Fatih Uysan, Milor'a 3 Mart tarihli bir açıklama talebi gönderildiğini, dosyanın cevabın ardından Reklam Kurulu'nda görüşülerek karara bağlanacağını söyledi.
***
Bu haberler gündeme düştükten sonra Youtube’daki videoyu seyrettim. 266 bin kişi görüntülemiş. Ticaret Bakanlığı sayesinde, bu rakam birkaç milyona çıkabilir... Yani, asıl Kent Lokantası reklamı yapan bakanlık oldu ama farkında değiller!
Vedat Milor’un, “İstanbul’da yediğim en iyi lahmacun ve Kilis tava” gibi “İstanbul’da yediğim en iyi cağ kebap” gibi vidoları da var. Reklamsa, bunlar reklam! Onlara reklam soruşturması açılmazken bir kamu hizmeti olarak düşük gelirli şehir sakinlerinin yemek ihtiyacını karşılamak için kurulan İstanbul’daki 17 Kent lokantasından biriyle ilgili yayın yapmak reklam olur mu?
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, “40 liraya dört çeşit doyurucu yemek veren Kent lokantalarının reklama ihtiyacı yok ki... Lokantaların önünde kuyruk var kuyruk” diyor.
Aslında, imaretler, aşevleri, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde vardı. Bunlar, ihtiyacı olanlara ücretsiz yemek verirdi. Halen az sayıda olsa da benzer faaliyette bulunan vakıflar, dergâhlar var. Fakat haftanın altı günü hiç aksatmadan dört çeşit yemek sunan yok. 40 lira sembolik bir ücret. Yoksa aynı kalitede yemeği, küçük bir esnaf lokantasında 500 liraya yiyemezsiniz. Yani Kent lokantaları, ticari kuruluş değil ki reklamı yapılsın. Kent lokantaları, günümüzün imaretleri veya aşevleridir...
***
Hatırlarsanız, Çapa’da açılan ilk Kent lokantasını yemek saatinde ziyaret etmiş ve kuyrukta bekleyenlerle konuşmuştum. Lokantaya gelenlerin çoğunluğu, sefalete mahkûm edilen emeklilerdi. Az sayıda da öğrenci vardı... Öğrenci yurtlarında veya üniversitelerde ucuz yemek veriliyordu ama emekliler için böyle bir imkân yoktu.
Yemekler iştahla yeniyor ve “Allah Ekrem Başkan’dan razı olsun” deniliyordu. Ben, sona kalacak kişinin hakkına girmemek için Kent lokantasında yemek yememiştim ama masalarına oturmuş ve herkesin yüzünde bir şükür ifadesi görmüştüm.
Anlaşılıyor ki, Kent lokantalarındaki yemek listeleri, İmamoğlu’nun siyasi diplomasıdır... Bunu biliyorlar ama “Kent lokantalarının reklamı yapılıyor” diye absürd soruşturmalardan medet umuyorlar! Haksız soruşturmalarla, İmamoğlu’nun siyasi gücünü büyütüyorlar ama bunu anlayamayacak kadar basiretleri bağlandı. “Topal ördek” diyorlardı, kendileri “şaşkın ördek” durumuna düştü...
Yeni liderden ne bekleniyor?
10 Mart 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Suriye’nin Lazkiye bölgesinde bütün dünyanın gözü önünde siviller katledildi. Katledilenler, Alevi/Nusayri olunca, Suriye’yi ABD güdümlü bir terör örgütüne teslim etmeyi, “Emevi camisinde namaz kıldık” diye sunanlar ise ölenleri suçladı!
Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Öncü Keçeli, konuyla ilgili soruya “Suriye’de güvenlik ve istikrarın tesisi amacıyla yoğun bir gayret ortaya konulmaktadır. Böylesi kritik bir dönemde, Lazkiye ve çevresinde yaşanan gerilim ve güvenlik güçlerinin hedef alınmış olması, Suriye’yi geleceğe birlik ve beraberlik içinde taşıma yolundaki çabalara zarar verebilecek niteliktedir. Bu tür kışkırtmaların, Suriye’nin ve bölgemizin huzuruna karşı bir tehdit haline gelmesine izin verilmemelidir. Suriyelilerin barış ve refah içinde yaşama hakkını hedef alan her türlü eylemin karşısındayız. Türkiye, Suriye halkının ve yönetiminin yanında olmaya devam edecektir.” diye cevap verdi.
***
Bu cevap, Türkiye’yi yöneten siyasi iradenin, HTŞ’nin giriştiği katliamı onayladığı anlamına gelir ama Türk devlet geleneğiyle bağdaşmaz!
Esasen Türkiye’nin, HTŞ’yi yani bir terör örgütünü Suriye’de iktidar yapması, kendi çıkarlarına da aykırıdır. İsrail, bu sayede, eski Suriye ordusunun bütün askeri alt yapısını yok etti, Golan tepelerindeki işgalini genişletti. PYD/YPG ise zaten alenen ABD korumasındaydı.
Dışişleri Bakanı ise kısa bir süre önce PKK terör örgütünün 2000 mensubunun SDG de denilen PYD/YPG’ye katıldığını PYD/YPG’yi PKK’lıların yönettiğini isimler vererek açıkladı.
Yani PKK’nın Kandil’de kalan az sayıda teröristin silah bırakması, Suriye’deki 100 bin kişilik PKK ordusunun silah bırakması anlamına gelmiyor. Kaldı ki Kandil’de kalanlar da Suriye’ye geçecektir.
***
Diğer taraftan, gerek açılım sürecine, gerekse iklim kanunu gibi küresel dayatmalara, iktidar partisinin yanında ana muhalefet de destek veriyor. Yani son tahlilde aralarında bir fark kalmıyor. Tıpkı ikiz yasaların Meclis’te AKP ve CHP oylarıyla onaylanması gibi...
Küresel güçlerin dayatması olan yasalara boyun eğerek, hukuk devleti kurulamaz ki!
***
Ahmet Fatih Hatunoğlu, bu tür konuları uzun süredir araştırdığını belirterek X’te bir mesaj paylaştı. Hatunoğlu, “Türkiye'de yapılacak Anayasa değişikliğinin yurtiçi gündemlerle ilgili olmadığını Yeni Dünya Düzeni kapsamında ele alındığını” hatırlattıktan sonra Türkiye'nin imzalamış olduğu uluslararası sözleşmelerin Anayasal güvenceye alınmadığı sürece de uygulanabilir olmadığını, yeni gelecek hükümetin alınan bu kararları iptal edeceği gibi bu kararı alanları ve uygulayanları da hakim karşına çıkarabileceğini söylüyor.
Oysa Türkiye'nin imzalamış olduğu uluslararası sözleşmeler, Anayasal güvenceye bağlanmıştır! Anayasa’nın 90’ıncı maddesi, uluslararası sözleşmeleri, Anayasa’nın da üstünde saymaktadır.
Cumhurbaşkanlığını kazanınca her biri dış dayatma olan yasaları uygulamadan kaldıracağını söyleyen bir aday da yok ortada! Şu ana kadar adaylığını sadece Ekrem İmamoğlu açıkladı. Onun da bu yönde tek bir kelimesi yok! Bu durumda yeni gelecek hükümetin alınan kararları iptal etmesini beklemek nasıl mümkün olabilir?
***
Hatunoğlu’nun diğer tespitleri ise önemli:
*”İklim Anayasacılığı adı altında 150 ülke, 2020-2025 tarihleri arasında iklim ve siber güvenlik konularında Anayasa değişikliğine gitmiştir. İngiltere merkezli düşünce kuruluşu olan Grantham İklim Değişikliği ve Çevre Araştırma Enstitüsü, ‘İklim ile ilgili 11 ana madde Anayasaya işlenmelidir’ diyor. Bu kuruluşun en büyük finansörü yine, Bill ve Melinda Gates Vakfı, Bezos (Jef Bezos) ve İngiltere hükümetidir
Anayasamızı Yeni Dünya Düzeni dedikleri şeytani sisteme uyumlu hale getirmek istiyorlar.
*Chrislam anlayışının (Üç Dinin Ortak Dini ve Merkezleri) Anayasa’ya işlenmesi,
*Paris İklim Antlaşması Maddelerinin Anayasaya işlenmesi; karbon ve metangazı Salınımı, karbon ayakizi ve karbon vergilerinin güvenceye alınması İçin Anayasa’ya işlenmesi,
*Yapay gıdaların mevzuatının Anayasa’ya işlenmesi,
*Dünya Sağlık Örgütü’nün sağlık tüzüğünün (salgın anayasasının) Anayasa’ya işlenmesi, *Dijitalleşmenin Anayasaya işlenmesi, Siber Güvenlik Kanunu’nun Anayasaya işlenmesi,
*Sosyal Kredi Sisteminin (Vatandaşlık Puanı’nın) mülkiyetsizleştirmenin, nakitsiz toplumun Anayasaya işlenmesi,
*Transhümanizm, nesnelerin İnterneti ve nöronlara bağlanabilen nanoteknolojiler gibi kavramların Anayasa’ya işlenmesi, zorunlu aşılamaların anayasal güvence altına alınması, LGBT Örgütlerinin ve eşcinsel evliliklerin anayasal hakka kavuşturulması, Çocuk Hakları Stratejisi Eylem Belgesi’nin anayasal güvenceye alınması gibi birçok konu küresel yıkım projeleridir.
Bunlar da bir milli güvenlik ve bekâ sorunudur.”
.Sahte muhalefet üretmek” ve demokrasi!
11 Mart 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“Rıza üretmek” ya da “kabullenme yaratmak”, kamuoyunu manipüle etmek ve şekillendirmek anlamına geliyordu; otoriteyi ve sosyal hiyerarşiyi olduğu gibi kabul etmekti.
“Razı olan” toplum, ana akım medyanın yaydıklarına biat eder, yalan ve uydurmalarına boyun eğer. Bunun karşıtı “muhalefet imalatı”dır, sahte muhalefettir. Anlaşılması çok daha zor, ince bir manevradır bu. Halkın demokrasiye inanması için sistemin izin verdiği ölçülerde bir muhalefet var olmalıdır. Yerleşik toplumsal düzeni tehdit etmedikleri sürece muhalif yapıların var olması, dünyayı kontrol eden elitlerin çıkarınadır. Amaç, muhalefeti bastırmak değil, tam tersine biçimlendirmektir çünkü.
Ekonomik elitler, meşruiyetlerini korumak için küresel kapitalizmi sarsabilecek radikal protesto biçimlerinin gelişmesini önlemek amacıyla sınırlı ve kontrollü muhalefet biçimlerini desteklerler. Bir başka deyişle, “muhalefet üretmek”, yeni dünya düzenini koruyan ve ayakta tutan bir “emniyet supabı”dır.
Kontrollü muhalefeti finanse ederek protestocuları fonlayanlar, protesto ettikleri elitlerdir.
Büyük vakıfları kontrol eden ekonomik elitler, toplumsal düzene karşı protesto hareketinde yer alan çok sayıda STK ve sivil toplum örgütünün finansmanını da denetlemektedir. Birçok STK’nın ve halk hareketinin programı, büyük ölçüde hem kamu hem de aralarında Ford, Rockefeller, McCarthy vakıflarının da bulunduğu özel vakıflardan gelen fonlara dayanır. Mesela küreselleşme karşıtı hareket, Wall Street’e, Rockefeller ve diğerleri tarafından kontrol edilen Teksas petrol devlerine karşı çıkar. Yine de Rockefeller ve diğerlerinin vakıfları ile hayır kurumları, ilerici antikapitalist ağların yanı sıra çevrecilere, cömertçe fon sağlar. Neden? Çünkü bu yolla muhalif çevreleri denetlemek ve şekillendirmek mümkün olabilmektedir.
Alaycı kuş ise duyduğu her sesi taklit etme yeteneğine sahip bir kuştur. Amerikan istihbaratı, soğuk savaş döneminde “Alaycı Kuş” adını verdiği operasyon ile gazetecileri kullanmıştı. Bu operasyon devam ediyor.
Elitler, bu alaycı kuşlarla, halkı ikna etmeye çalışır. İkna edemediklerini de oluşturdukları sahte muhaliflere havale ederler.
***
Yukarıdaki ifadeleri, Banu Avar’ın Remzi Kitabevi tarafından yayınlanmış “Alaycı Kuş” adlı kitabından aldım. Tabii bütün dünyada küresel elitler tarafından uygulanan bu tür programlarla, Türkiye’de de medya, müzik ve sinema kontrol edilir, yabancı fonlardan beslenen STK görünümlü etki ajanları da yedek güçlerdir...
Türkiye’de siyaseti ise doğrudan devlet kontrol eder ve yönlendirir! Meselâ 1971-1974 arasında Özel Harp Dairesi Başkanlığı yapan orgeneral Kemal Yamak, 2006 yılı Ocak ayında, şöyle diyordu:
“Birçok kimseyi ayağa kaldıracağını biliyorum ama bu noktada yazmak istiyorum. Sayın Ecevit’in inandırıcılığına dayanarak alevlenen ve Sayın Ecevit’in zaman zaman medyanın ilgisi için bizzat öne çıkarak söyledikleriyle devam eden bu iftira kampanyası sürdürülürken, bu teşkilatın içinde o zaman kendi partisinden ne kadar personelin, hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde birbirini hiç tanımayan kaç milletvekilinin bulunduğunu ve bunun sadece kendi partisine ait bir durum olmadığını, birisi söyleyiverseydi ne olurdu?”
Yani Özel Harp Dairesi’nin bütün siyasi partilerde milletvekili seçilen adamları vardı... Bugün durum, sayısal olarak nasıldır bu konuda bilgi yok ama iktidarın da muhalefetin de aynı merkezden yönlendirildiği çok belli oluyor...
Bu durumda, siyasi partilerin uygulamaya çalıştığı bütün projeler, devletin projesi sayılabilir! Devletin içinde bu projeleri uygulayanların, aslında soğuk savaş boyunca, NATO bünyesinde bir Amerikan gizli örgütlenmesi olan Gladio’nun programına göre hareket ettiği de artık bir sır değildir.
***
Şimdi yeni bir durum var. ABD, dünyada örgütlediği bütün eski yapılarını, darbe yapan organizasyonlarını lağvediyor. Fonlamayı kesiyor.
Batı Avrupa veya Avrupa Birliği ise fonlamaya devam ediyor. Bu durumda, yabancı fonlarla Türkiye’de demokrasicilik oynayanların kaynağı büyük ölçüde kesilmiş olacak... Yalnız devletin siyaset ve medya üzerindeki kontrolü devam edecek.
Suriye’deki anlaşmanın analizi!
12 Mart 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Suriye’deki anlaşmanın nasıl şekillendiğini, “ABD'nin Suriye projesi Öcalan'dan!” başlıklı ve 7 Eylül 2018 tarihli yazımdan alıntı yaparak hatırlatmak istiyorum:
ABD derin devletinin unsurlarından biri olan “Uluslararası Kriz Grubu”, 5 Eylül 2018 tarihinde, “Suriye'nin Kuzey Doğusunu Stabilize Etme Anlaşması” başlıklı bir rapor yayınladı.
Raporda özetle şöyle deniliyordu:
“Başkan Donald Trump, 2018'in Mart ayında, ABD'nin Kuzeydoğu Suriye'den çekilmesi kararı aldığını açıkladı. Kuzeydoğu Suriye, iç savaş sırasında güvende ama ABD'nin askerini çekmesi durumunda, rakip güçlere yol açılmış olur. Bunlar arasında Türkiye ve Beşar Esad rejimi de var. Bunun yerine, Washington ve Moskova, Suriye ve bölgedeki müttefiklerini, Suriye'nin ademi merkeziyet içinde yönetilmesine dair bir anlaşmaya varmasına yardım etmeli. YPG'ye bu müzakereler için gereken zaman ve imkânlar sağlanmalı. Üstelik YPG ve Şam bir anlaşmaya varmış olsalar bile Türkiye, hızlı bir ABD çekilmesinden sonra Kuzeydoğu Suriye'yi kapmak için hızlı bir askeri müdahaleye başvurabilir.
YPG/PYD'nin siyasi hedefleri, Abdullah Öcalan'ın Türkiye'de hapsedilmesi sırasında geliştirdiği bir kavram olan 'demokratik konfederalizm' kavramı etrafında şekilleniyor. Demokratik konfederalizm, Türkiye, Irak, İran ve Suriye'nin devlet sınırları içinde Kürtlerin ve diğer dini ve etnik toplulukların haklarını güvence altına alabilecekleri araçları sağladıkları, savunma haklarını ve kapasitesini de içeren yüksek derecede yerel özyönetimin sağlandığı derin bir ademi merkeziyetçilik biçimi olarak anlaşılmaktadır.
YPG/PYD de bunu savunuyor. Şam liderliği, federalizm önerilerini tekrar tekrar reddetti ama özerk yönetimler olabileceğini kabul etti.
Şam ile bir YPG/PYD anlaşması, ABD ve Rusya'nın garantörlüğünde ademi merkeziyete odaklanmalıdır. PYD ise PKK'yı ikna ederek Türkiye'ye yönelik saldırıları durdurmasını isteyebilir. Böylece, Türkiye'nin Suriye'nin kuzeydoğusuna saldırması riskini azaltabilir.’ ”
***
Abdullah Öcalan’a yapılan “Gelsin Meclis’te konuşsun, PKK’yı feshettiğini açıklasın” çağrısından sonra, Öcalan’ın “PKK kendini feshetsin” çağrısında bulunması, onu Meclis’e çağıran iradenin Öcalan’ı “PKK’nın kurucu önderi” statüsüne yükseltmesi ve kemen ardından Suriye’de SDG denilen PKK’nın ülkeyi yöneten HTŞ ile anlaşması, Uluslararası Kriz Grubu’nun, 5 Eylül 2018 tarihinde, “Suriye'nin Kuzey Doğusunu Stabilize Etme Anlaşması” başlıklı raporunun gereklerinin harfiyen yerine getirilmesi değil midir?
Bu arada, Binali Yıldırım’ın, rapordaki gibi sadece Suriye için değil, Türkiye için de “ademi merkeziyet”ten bahsetmesine de dikkat etmek gerekir!
***
Suriye Devlet Başkanı diye gezen HTŞ terör örgütünün başı Ahmed eş-Şara, terör örgütü PKK/YPG elebaşı “Mazlum Kobani” kod adlı Ferhat Abdi Şahin ile anlaşma imzaladı.
Anlaşmada, tüm Suriyelilerin dini ve geleneksel kökenlerine bakılmaksızın liyakate dayalı olarak devlet kurumlarında temsil edilme ve siyasi süreçlere katılım haklarının garanti altına alınacağı ve Kürt toplumunun Suriye devletinin asli bir parçası olarak tanınacağı, anayasal vatandaşlık hakları ve diğer tüm haklarının devlet güvencesi altında olacağı yer aldı.
Suriye'nin tüm topraklarında ateşkes ilan edileceği ve çatışmalara derhal son verileceği belirtilen anlaşmada, "Kuzeydoğu Suriye'deki sivil ve askeri kurumlar (sınır kapıları, havaalanları, petrol kuyuları ve gaz sahaları dahil) Suriye devlet yönetimine entegre edilecektir" denildi.
***
Biz Uluslararası Kriz Grubu’nın raporu yayınlandığı zaman bu sütunda ifade ettiğimiz gibi “Türkiye’de iktidara da muhalefete de Türk-Arap-Kürt konfederasyonu dayatıldı! Kabul edenler oldu! Yeni açılım süreci budur! ABD ve AB’nin Türkiye’den istediği taviz budur! Şimdi bu proje biraz değiştirildi. Önce Türk kamuoyunu kazanmayı esas aldılar! Bunun için de Türkiye’ye yol verdiler! Türk Milleti, ‘Osmanlı olacağız’ diye pazarlanacak bu zokayı yutarsa, elindeki devleti kaybeder, çünkü asıl proje, Türk devletini bu şekilde yıkmaktır!” görüşündeyiz...
PKK aslında Suriye’de elde ettiği hakları Türkiye’den de talep etmektedir. Daha doğrusu, Suriye’yi, bir konfederasyona dönüştüren Uluslararası Kriz Grubu, yani ABD, Türkiye’ye de ulus devletten vazgeçerek, Türk-Arap-Kürt Konfederasyonu’na dönüşmeyi dayatıyor! Çözüm süreci dedikleri başından beri budur. “Vaat edilmiş topraklar”da, önce ulus devletleri yok etmeleri gerekiyor ki Büyük İsrail’i kurabilsinler! Bunu da itiraf ediyorlar zaten...
Mezhep savaşı tuzağına düşmek!
13 Mart 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Suriye'nin Lazkiye bölgesinde meydana gelen olaylar, Türkiye'de AKP ve CHP arasında mezhep merkezli bir tartışmaya ve suçlamaya dönüştü. Halbuki bu tür olaylarda yapılması gereken ilk iş, önce ne olduğunu anlamaktır.
BBC Orta Doğu Muhabiri Lina Sinjab'ın Şam'dan arayıp görüştüğü Ayman Fares adlı Suriyeli, "Silah bırakmayı reddeden Esad yanlılarının, kıyı kentleri Lazkiye ve Cebele civarında güvenlik güçlerine pusu kurmasının ve onlarca kişiyi öldürmesinin ardından şiddet olaylarının başladığını, Esad'ın ordusunda tuğgeneral olan Giyas Dalla'nın, yönetime karşı bir isyan başlattığını ve Suriye'nin Kurtuluşu için Askeri Konsey’i kurduğunu” söyledi.
Fares, Alevi toplumunun çoğunun Esad yanlılarına karşı olduğunu ve yaşanan şiddetten Dalla ve diğer Esad yanlılarını sorumlu tuttuğunu söyledi.
Aynı kişi, "Sivilleri kimler öldürdü?" sorusuna "Yabancıydılar, kimliklerini veya dillerini tanıyamadım ama Özbek veya Çeçen'e benziyorlardı. Yanlarında bazı Suriyeliler de vardı ama resmi güvenlikten değillerdi. Cinayeti gerçekleştirenler arasında bazı siviller de vardı" diye cevap verdi.
İngiltere merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi ise kıyı kentleri Lazkiye, Cebele ve Banyas'ta 740'tan fazla sivilin öldürüldüğünü bildirdi. Öldürülen sivillerin tamamı Nusayri...
Güvenlik güçlerinin 300 üyesinin ve Esad destekçilerinin de çatışmalarda öldüğü bildirildi.
***
Durum ne olursa olsun, Türkiye'nin sivillerin katledilmesine karşı çıkması ve Suriye yönetimini uyarması gerekirdi. Bunun yerine yönetime tam destek verildi... Batı dünyasından da sivillerin katledilmesine karşı ses çıkmadı...
Peki neden? Konuyu izah edebilmek için 14 yıl öncesine döneyim...
Yeniçağ'ın 11 Eylül 2011 tarihli ve "Mezhep savaşı itirafı" başlıklı manşet haberine göre AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, 2011 yılında, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun "Türkiye Esat yönetimi ile iş birliği yapmalı" çağrılarına “Suriye rejimi yüzde 15’lik kitleye dayanıyor. Kılıçdaroğlu mezhep yakınlığı dayanışmasıyla mı Suriye’ye sahip çıkıyor?” demişti.
Haberde New York Times'ın, “Esad devrilirse Şii İran’ın gücü azalır, Sünni ağırlıklı Türkiye ve S. Arabistan’ın gücü artar” analizine de dikkat çekilmişti.
O dönemde Yeniçağ yazarı olan Tekirdağ milletvekili Selcan Taşçı da "Kanlı, kârlı; mezhep savaşları” başlıklı yazı dizisinde, 20 Haziran 2011’de Londra’da yayınlanan El Kudsülarabi’nin Genel Yayın Yönetmeni Abdulbari Atwan'ın dünya kamuoyuna şöyle seslendiğini yazmıştı:
“... Sünniler, Şiilere nefret biliyorlar, Şiiler de olağanüstü bir durumu hesap ederek saflarını birleştiriyor ve güçlerini seferber ediyor (...) ABD, bu kutuplaşmaya karşı çıkmıyor, hatta bir şekilde arkasında durmasa bile cesaretlendiriyor. ABD’nin Irak kapısından bölgeye ilk mezhepçi kontenjanlar sokan ülke olduğunu hatırlamalıyız. Endişemiz (...) bölgenin bölünmeyi ve parçalanmayı artıracak bölgeselcilik temelinde iç savaşa kayması.”
Taşçı, Mehmet Ali Birand’ın 13 Eylül 2011 günü Posta’daki köşesinde, Türkiye’nin Orta Doğu’daki konumunu değerlendirirken “İran’a karşı, Sünni cephe liderliği”nden bahsettiğini hatırlatıyordu. Birand şöyle yazmıştı:
“Başta Suudi Arabistan olmak üzere, tüm Körfez Ülkeleri, Mısır ve Ürdün korku içindeler. İktidarları her an tehlikede olan bu ülkelerin yöneticileri, Arap Baharı ne kadar melteme dönüşse bile, demokrasi beklentileri yanı sıra, bir Şii tehdidini kaldıramayacaklarını çok iyi biliyorlar.
Türkiye’yi yanlarına çekebilmek, sıkı sıkıya bir Sünni cephesi oluşturmak istedikleri ve bu niyetlerini de Erdoğan-Davutoğlu ikilisine sık sık açıkladıkları biliniyor.
ABD için de, İran bölgedeki en büyük tehlikeyi oluşturuyor.
Washington, Irak üzerindeki etkinliği her geçen gün artan bir İran’ın, nükleer güce kavuştuğu andan itibaren, bölgede fırtınalar estireceğine ve tüm dengeleri alt üst edeceğine inanıyor. Eğer bugün Türkiye toprakları dahil olmak üzere, NATO çerçevesinde bir füze kalkanı oluşturuluyorsa, bunun en önemli nedenlerinden biri de İran’dır. Tüm politikalar, bir Şii ittifakını önlemeye yönelik oluşturuluyor.”
***
Türkiye, iktidarıyla, muhalefetiyle, ABD’nin “mezhep savaşı tuzağı”na düşmemeli, yangına körükle gitmemelidir. ABD’nin Orta Doğu stratejisinin adı, "İslam’ı İslam’la vurmak stratejisi”dir ve 2004'ten beri yürürlüktedir. Ayrıca Türk-İran savaşı, Türk'ün Türk'ü vurması demektir. Zira İran ordusunun yarısı Türklerden oluşuyor
Suriye’ye kim hükümdar oldu?
14 Mart 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz” sözü, kalleşçe öldürülen Rizeli eşkıya Sandıkçı Şükrü’ye yakılan bir türküden Zülfü Livaneli tarafından derlenmiş ancak daha çok Edip Akbayram tarafından seslendirilmiş ve onunla özdeşleşmiştir... Nur içinde yatsın.
Edip Akbayram’ın sesinden bu türküyü ne zaman duysam, “Gerçekten eşkıya dünyaya hükümdar olmaz ise bu dünyanın hali nedir?” diye düşündüm... Öyle ya dünya çeteler tarafından yönetilmiyor mu? Sadece uyuşturucu cirosu, trilyon dolarlar tutuyor.
Bir tarihte davetli olarak katıldığım bir Anayasa sempozyumunda, eski Özel Harp Dairesi Başkanı Sabri Yirmibeşoğlu, dünyada Londra'dan Tokyo'ya kadar bir uyuşturucu demokrasileri düzeni kurulduğunu söylemiş, asıl tartışılması gereken konunun, Anayasa değil, bu durum olduğunu belirtmişti. Cevap veren çıkmamıştı...
Türkü, son yılların siyasi ve sosyal ortamını çağrıştırdığı için çok tutuldu ama Barzani ve Talabani'nin Irak’ta, Taliban’ın Afganistan’da, HTŞ ve PKK’nın Suriye’de devlet olduğunu gördükten sonra ne demeliyiz?
***
Ben bugüne kadar Irak, Afganistan ve Suriye ile ilgili yazılarımda diyeceğimi dedim ama İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, son grup konuşmasında, eşkıyanın kurucu önderliğe nasıl yükseltildiği ve Suriye’ye nasıl hâkim kılındığı konularında önemli tespitler yaptı:
* “Beştepe-İmralı-Balgat hattında artık şaşıracak bir şey kalmamıştır. Eli kanlı, müebbetlik bebek katili, terörist başından ‘kurucu önder’ diye bahsedilebildiği bir aşamaya geldik. Türkiye böyle bir delirmişlikle ilk defa imtihan edilmektedir ve bu aşama içerisinde bir terör devleti doğurtulmaktadır. Bu nesebi gayrı sahih operasyonda, iktidardakiler ortaklarıyla ‘ebelik’ yarışındadır. Adı SDG, YPG, PYD yahut her ne haltsa; alfabede harf bırakmadılar; üç harf bulan önce terör örgütü kuruyor yeterince emperyaliste biat ettikten sonra devlet kurma hayaline kapılıyor.
*Bir zamanlar, Erdoğan’ın ‘bize teslim edin’ dediği terörist Mazlum, yine bir zamanların teröristi şimdi devlet başkanı muamelesi gören kod adı Colani, ki terör örgütü aşamasından devlet aşamasına geçenler, kod ismini bırakıp, nüfus ismine geçiyorlar; yeni ismiyle El Şara, ikisi beraber iyi hal indirimi almak için kravatlarını takıp anlaşma imzalıyorlar. Anlaşmadan hemen önce ise ne hikmetse bu Apo mahdumu, ABD’li komutan ile oturuyor, anlaşmayı imzalamaya da ABD’nin helikopteriyle götürülüyor.
*Orada yeni bir teröristan yapılanması ismen, cismen, resmen ya da fiilen, sahip olduğu askeri gücü bir şekilde koruyarak tüzel kişiliğe kavuştuğunda artık sınırdan geçmek için sınır ötesi operasyon değil, savaş tezkeresi çıkartmak zorunda kalacağız. Bakınız, ateşkes ve barış laflarının içi işte böyle doldurulmaktadır.
*PKK, Türkiye içerisinde eritilirken, YPG ise Suriye içerisinde kuruculuk kazanmaktadır. Altını çiziyorum. Terör örgütleri ve liderleri, takım elbise giydirilerek devlet adamı yapılmakta, terör ise devletleştirilmektedir. ‘Ömür boyu başkanlık’ ihtirasıyla yanıp tutuşan iktidar ve varlığını bu iktidarın varlığına armağan etmiş ortaklarının, Türkiye Cumhuriyetine, Türk Devletine-Türk milletine karşı giriştikleri kalkışmanın neticesi budur. Ortaklaşan menfaatlerinin kirli masası, Anayasa pazarlığı, af pazarlığı, at pazarlığı bu yüzden yapılmaktadır.
*İmralı’daki müebbetlik teröristbaşı, bu süreçte sadece bir kukladır. Terör hükümlüsünden barış güvercini yaratmaya çalışıp, üniter yapımızı tartışmaya açıp, içeride başkanlığı alıp, güneyimizde terörün devletleşmesine aracı olup, tüm bunları da tarihi fırsat diye sunmak, teslimiyetlerini örtmek çabalarıdır.
*Türkiye Cumhurbaşkanlığı sistemiyle artık sadece kötü yönetilmiyor. Türkiye, bu sistemle, artık rehin alınmıştır. Türkiye, tefecilerin sermayesine çevrilmiştir. Vatandaşlığı üç kuruşa satılmaktadır, vatanımız arsa olarak görülmektedir. İşte bu kalkışmaya karşıysanız düşman hukukuna göre muamele görüyorsunuz. Teröristlerin makbul, vatandaşlarınsa terörist sayıldığı bu deliliğe son vermek zorundayız.”
***
Uluslararası hukuk ve demokrasi, eşkıyayı Irak ve Afganistan’dan sonra ve Suriye’ye de hükümdar ermiştir. Bu işin içinde hukuk ve demokrasi kavramları, sadece Türkleri aldatmak ve oyalamak için kullanılmaktadır. Türkler, tarih yapan bir millettir ve tarihin her döneminde kendi hukukunu korumayı bilmiştir ama 1500 yıl önce Çin esaretine düşmesine sebep olan olaylarda olduğu gibi yine içerden vurulmuştur!
Milletin, gerçek durumu algılamasında hâlâ sorunlar vardır. Yoksa kimse bu kadar ileri gidemezdi...
Türkiye, AB'nin ordusu olur mu?
15 Mart 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Polonya Başbakanı Donald Tusk ile düzenlenen ortak basın toplantısında Türkiye ve Polonya’nın NATO’nun Avrupa’daki en büyük iki kara ordusuna sahip iki kilit müttefik olduğunu belirterek “Avrupa Birliği güç ve irtifa kaybının önüne geçmek, hatta tersine çevirmek istiyorsa bunu ancak Türkiye'nin tam üyeliğiyle başarabilir.” dedi.
Polonya Başbakanı Donald Tusk da "Türkiye ve Polonya, Ukrayna'da adil bir barış için birlikte çalışıyor. Türkiye'nin Avrupa Birliği üyelik sürecinin artık gerçekçi ve elde tutulur bir süreç olmasını temenni ediyoruz. Biz bu konuda Türkiye'yi her zaman destekledik ve desteklemeye devam edeceğiz" dedi.
***
30 Avrupa ve NATO ülkesinin genelkurmay başkanları ise Paris’te bir araya geldi ve Ukrayna'ya gönderilmesi muhtemel barış gücü konusunu görüştü. Toplantıya ABD davet edilmedi
Rusya, Ukrayna'da herhangi bir yabancı güç istemediğini defalarca açıkladı ama Fransa ve İngiltere, Ukrayna'da görev yapacak bir "gönüllüler koalisyonu" oluşturmak için çalışıyor. Almanya’nın da bu koalisyona katılabileceği, İtalya ve Polonya’nın ise isteksiz olduğuna dair yorumlar yapılıyor.
Olaylar bu şekilde gelişirken, Avrupa ülkelerinde de Türkiye’nin AB’ye alınması yönünde görüşler ortaya atılıyor.
Peki bu yaklaşım doğru mu?
Emekli general Nejat Eslen, Cumhuriyet’teki yazısında, “Avrupa'nın ve Türkiye'nin tehdit ve güvenlik algılamaları farklıdır” diyor.
Eslen’in görüşleri özetle şöyle:
“Jeopolitikten çok jeoekonomiye göre karar alan Trump, şok etkisi yapan ‘Avrupa’nın güvenliğinden Avrupalılar sorumlu olmalıdır!’ açıklaması ile Avrupa’nın kendi güvenlik yapısını oluşturmak için çalışmalar başlatmasına yol açtı.
Bağımsız jeopolitik vizyon oluşturamayan ve küresel jeopolitik aktör olamayan Avrupalıların algılamasına göre tehdit hâlâ Rusya’dır.
ABD desteği olmadan Avrupa’ya karşı Rusya’nın üstünlüğü ise nükleer kapasitesidir. Macron’un Avrupa’nın nükleer caydırıcı şemsiyesini Fransız nükleer silahları oluştursun çağrısı ise Rusya’nın kapasitesi dikkate alındığında komik olmaktadır. ABD nükleer şemsiyesi olmadan Avrupa’nın kuracağı bağımsız güvenlik yapısının Rusya’ya karşı stratejik denge oluşturması ise olanaklı değildir.
Bu yeni süreçte, Batı medyasında Türk ordusunu ve silah üretimindeki başarılarını öven çok sayıda yorum çıkmaya başladı. Tasarlanan yeni Avrupa güvenlik yapısında Türk ordusunun önemli rol oynayabileceği yorumlarda ifade edilmektedir. Türkiye’yi yönetenler ise Avrupa güvenlik yapısının Türkiye’nin katkısı olmadan gerçekleşemeyeceğini açıkladılar.
Avrupa’nın ve Türkiye’nin tehdit ve güvenlik algılamaları farklıdır. Rusya, Karadeniz’de kuzey komşumuzdur. Türkiye’nin Rusya ile nükleer dahil enerji ve ticaret alanlarında yakın işbirlikleri vardır. Yeni Avrupa güvenlik yapısı ise Rusya’ya karşı oluşturulacaktır. Bu nedenle de Türkiye’nin Avrupa’nın yeni güvenlik yapısına katkı sağlaması, Türkiye’nin de Rusya’yı karşısına alması anlamına gelebilecektir. Türkiye’nin hangi yetenekleri ile nerede ve nasıl Avrupa güvenlik yapısına katkı sağlayacağı konusu da tartışmalara neden olabilecektir.
Avrupalılara göre ‘Türkiye Avrupa’da değildir, Avrupalı değildir. Türkiye AB üyesi de değildir.’
Avrupa’nın güvenliğinden Avrupalılar sorumlu olmalıdır.”
***
Diğer taraftan Eski BM Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, “Ukrayna’da mevcut hükümet görevden alınabilir. Gelecek hükümet, Rusya ile anlaşmak isteyebilir. Rus ve Ukrayna orduları arasında gizli temas var. NATO'nun doğuya doğru genişlemesi durdurulacak ve Ukrayna, Gürcistan ve Moldova'nın yanı sıra Karadeniz de Rusya'nın nüfuz alanına girecek.” diye yazdı.
Bu arada Panama Kanalı’nın giriş ve çıkılındaki deniz-liman faaliyetlerini elinde bulunduran Hong Kong menşeli CK Hutchison firması, 22,8 milyar dolarlık hissesini ABD’li yatırım bankası BlackRock.N’e satmaya karar verdi. Yani Trump, yeni jeopolitik kararlarının birincisini fiilen uygulamaya başladı ve Panama kanalını ABD’nin egemenliğine aldı.
***
Yeni denklemde ABD ile Rusya, Yalta Konferansı’nda olduğu gibi dünyayı yeniden paylaşıp müttefik olmuşsa ki bu yönde şüpheler var; bu iki güç karşısında AB ordusu olmak için can atmak Türkiye’ye fayda mı getirir zarar mı? İyi düşünülmeli...
Özal’ın kitabı ve CIA operasyonu...
17 Mart 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Prof. Dr. Nur Serter, “Özal'ın gizli kitabı” başlıklı yazısında Turgut Özal’ın imzasıyla 1988’de İngiltere’de İngilizce olarak basılan “La Turquie en Europe” (Avrupa’daki Türkiye) adlı kitap üzerinde durdu.
Yıllar önce kitabı, zaman zaman kitapla paralel fikirler öne süren Yunanlı Profesör Dimitri Kitsikis’in yazmış olabileceğine dair bir yazı yazmıştım.
Nur Serter’in analizinde de kitabın operasyonel niteliği daha fazla ortaya çıkıyor.
Serter’in verdiği bilgilere göre “Özal, kitabını, ‘Avrupa halklarına ve onlara ait olan Türk Halkına’ ithaf etmiş ama AB daimi üyelik başvurusunda AB Bakanlar Konseyi’ne sunmuştu...
Kitapta M.Ö. 3000 yıllarından başlayarak Anadolu’daki Hatti, Lovit, Hurri, Hitit, Lidya, Likya, Urartu, Karya, Frigya, Truva, Girit uygarlıkları anlatıldıktan sonra İyon ve Hellen uygarlıklarına geniş yer verilmişti.
Bu antik uygarlıkların hiçbirinin kökenine ilişkin Türk vurgusu yoktu.
Kitabın Türklerle ilgili 7. Bölümünde Anadolu’daki Türklerin nüfusun % 10’unu oluşturdukları ileri sürülmektedir. (s.119)
Kitapta, ‘Anadolu’da günümüze kadar yaşayan 70 anadil bulunmaktadır. Gerek Doğu Roma, gerek Osmanlı İmparatorluğu, evrensel devletler olarak, var olan kültürlerin üzerine inşa edilmişlerdir.’ (s. 47) veya ‘Türk kültürü, antik Anadolu uygarlıklarının kültürel birikiminin, Plato’dan Aristo’ya kadar uzanan antik çağ Yunan felsefesi ile tek tanrılı dinlerin felsefesi sentezlenerek oluşmuştur.” gibi iddialarla Osmanlı kimliğinden dışlanan Türk kimliği, çok milliyetli, çok kültürlü, çoğulcu yapının içinde sadece bir ‘alt kültür’ grubuna indirgenmektedir.
Yine kitapta Mustafa Kemal’in Türkiye’nin Osmanlı ve İslam’la olan bağlarını kestiğine vurgu yapılmıştır. ( s.351)
1980’li yılların neo-liberal- muhafazakar ve adem-i merkeziyetçi, çoğulcu siyaseti, Osmanlı modeli ile hazırdır.”
***
Özal’ın kitabı 1988’de basıldı ama Türkiye’de duyulması 90’lı yıllarda oldu. Yalnız kitaptaki iddialar, 2006 yılında Wall Street Journal’de Hugo Pope adlı yazarın görüşleri olarak ortaya çıktı!
Hugo Pope, gerçekte kendi görüşlerini değil, Amerikan derin devleti adına Özal’ın kitabındaki görüşleri savunuyordu. Hugo Pope, The Wall Street Journal gazetesinin 28 Kasım 2006 tarihli sayısında, CIA’nın operasyonel bakışını şöyle sergilemişti:
"Türkiye'nin toprağı her zaman Avrupa'dadır ve Avrupa'nın bir parçasıdır. Roma İmparatorluğu, 'Anadolu' ve 'Küçük Asya' adlarıyla da bilinen, bugünkü Türkiye'yi içine alıyordu. 70 milyon nüfuslu modern Türkiye isim ve dil açısından Türk olabilir ancak genetik açıdan o kadar safkan değil. Orta Asyalı Türklerin Türkiye'ye gelişleri esasen 13. yüzyılda sona ermiştir. Anadolu'daki eski nüfusa toplamda yaklaşık yüzde 10 katkıları olmuş gibi görünmektedir."
Bu etnik değerlendirmelerden önce Radikal gazetesinden Neşe Düzel'in sorularına cevap veren Dinlerarası Diyalog Platformu Başkanı Niyazi Öktem de "Anadolu'daki Rum'a, Ermeni'ye ne oldu? Orta Asya'dan en çok 1 milyon Türk geldi. Anadolu'da en az 5 milyon Rum ve Ermeni vardı. Horasan erenleri kimi Müslüman yaptı? İstanbul'un fethinden sonra bir kısım Rumlar Müslüman oldu, bir kısmı da Fenerli Rum olarak kaldı. Thales benim atam, Atilla değil!" diye yazmıştı.
ABD'de Kaliforniya Üniversitesi'nde bulunmuş İTÜ'lü profesör Timuçin Binder de 2007 Aralık ayında Sabah gazetesinde yayınlanan haberde Orta Asya'dan gelen Türklerin oranının yüzde 10-15 civarında olduğunu iddia etti.
İşi gücü bırakıp Türkiye Türklüğünün genetik yapısı veya DNA'sı ile uğraşmak kervanına önce Niyazi Öktem, sonra Özdemir İnce, Ertuğrul Özkök ve İsmet Berkan katıldı, Türk diye bir ırkın olmadığını iddia eden yazılar yazdılar.
Özdemir İnce, “1071 yılında Anadolu'ya gelen 500 bin Türk, iki yüzyıl içinde yerli halk olan 10 milyon Hıristiyanı Müslümanlaştırdı” diye hiçbir bilimsel temeli olmayan bir iddia ortaya attı.
Oysa Türkler en az 8 bin yıldır Anadolu'daydı. Oğuzların göçünden önce İskitler, Kimmerler, Peçenekler, Kumanlar Anadolu'da yerleşik hayata geçmişlerdi. Bu Türk boyları Anadolu'da önce Hıristiyanlaşmış, bir kısmı Müslüman Oğuzlarla karşılaşınca da Müslüman olmuşlardı. Hıristiyan kalanları ise ırken Türk oldukları halde Rum sayılarak 1924'te mübadeleyle Yunanistan'a gönderildi.
***
Görüldüğü gibi Özal imzasıyla yayınlanan Dimitri Kitsikis görüşleri, Türk Milleti’ne operasyon olarak CIA tarafından da kullanıldı. Uydurma tarihle, Türk Milleti’nin hakkından geleceklerini zannediyorlardı. Zaten Karen Fogg da “Türk tarihinin hakkından gelmek lazım” demişti...
Bugünkü açılımcı iktidar ve ortakları da aslında aynı çizgide yürümektedir.
Pisliğe bulaştırmakta Sun Tzu yöntemleri...
18 Mart 2025 00:01
Son Güncelleme: 18 Mart 2025 14:27
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
2012 yılında eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ hakkında açılan “İnternet andıcı” davasının iddianamesinde, Ergenekon davası sanıklarından elde edilen bir cd içinde yer alan Genelkurmay’ın “Psikolojik harekât” ile ilgili tanımlama belgesine yer verilmişti.
“Psikolojik harekât”la ilgili belge özetle şöyleydi:
* “Psikolojik harekâtın, hedef kitlelerin davranışlarını belirleyen duygularını, güdülerini etkilemek üzere, seçilmiş bilgilerin, planlı olarak ilgili hedef kitlelere iletilmesi olduğu, tüm savaş türlerinde kullanılan bir silah olduğu, ancak etkinliğinin büyük ölçüde onu kullananın becerisine bağlı olduğu,
*Yine psikolojik harekâtın, toplumun tutum ve davranışlarını etkilemek amacıyla kitle iletişim araçlarının planlı olarak kullanılması ya da hedef gruplarda ulusal hedefleri destekleyici davranış, duygu ve tutumlar oluşturmak olduğu,
*Psikolojik harekâtta, temel noktanın ‘psikolojik harekâtın taşıdığı mesaj’ ve ‘mesajların hedef kitleyi nasıl etkilediği’ olduğu,
*Kara propagandada; gerçek kaynağın daima gizli olduğu, haberin başka kaynaktan çıkıyormuş gibi gösterilmek suretiyle yapıldığı, kaynağı gizlemek ve herhangi bir kaynağın olabileceği inancını yaymak için her türlü yola başvurulduğu, kaynak ne kadar gizli olursa o kadar başarı sağlanacağı, ‘yalan, iftira, sahte deliller’e başvurulduğu,
*Dezenformasyon’un; bir haberin önemini azaltarak veya anlamını kuvvetlendirerek gerçek anlamını ortadan kaldırmak eylemi şeklinde tanımlandığı, bir başka ifadeyle bir yalan haber vasıtasıyla yanılgıya düşürme faaliyeti olduğu,
*Psikolojik harekât kullanımında kitle iletişim araçlarının, hedef kitleyle her türlü iletişim sağlayan basılmış malzeme, gazete, dergi, kitap, afiş, broşür, radyo, televizyon, internet, telefon, video, sinema, konser, miting, hoparlör, uydu, video konferans gibi teknik ve teknik olmayan araçları içerdiği, kitle iletişim araçları vasıtası ile birtakım davranış modelleri de ortaya konulmak suretiyle hedef kitlenin etkilenmesi ve yönlendirilmesinin amaçlandığının belirtildiği,
*Yine aynı belgeler içerisinde psikolojik harp uzmanı olduğu belirtilen Sun Tzu’nun Harp Sanatı kitabından alıntıların bulunduğu ve bunların da özetle; ‘Hasım ülkedeki iyi olan her şeyi gözden düşürünüz’, ‘Hasmınızın yönetici kadrolarının temsilcilerini cinayet teşebbüslerine bulaştırınız.’, ‘Şöhretlerini sarsınız ve zaman geldiğinde de vatandaşlarının onları hor görmesini sağlayınız’, ‘Adi ve aşağılık kişilerin işbirliğinden faydalanınız’, ’Her türlü vasıtadan yararlanarak, hükümetlerin çalışmalarını aksatınız’, ‘Düşman ülkenin vatandaşları arasındaki uyuşmazlık ve kavgaları yayınız.’, ‘Yıkım işlemini tamamlamak için fahişeleri gönderiniz’ şeklinde olduğu görülmüştür..”
***
İddianamede çeşitli davalarda yargılanan sanıkların ve Başbuğ’un bu yöntemleri uyguladığı iddia ediliyordu.
Gerçekte ise bu belgedeki yöntemler, belirli merkezler tarafından, fakat medya üzerinden, “milli” düşünen herkese karşı uygulanıyordu.
Psikolojik harekât sadece hükümetlere karşı uygulanmaz! Bazı hükümetler veya yönetimler da halk üzerinde Sun Tzu karakterli psikolojik harekâtlar uygular...
2500 yıl önce Çin’de yaşamış Sun Tzu’nun kitabındaki “gözden düşürmek”, “cinayet teşebbüsüne bulaştırmak”, bunları yaparken “adi ve aşağılık kişilerin işbirliğinden yararlanmak” gibi yöntemler, milli düşünce sahiplerine karşı halen kullanılmaktadır...
Tabii burada “milli düşünce sahipleri” derken, milliyetçiliği “siyasi bir patent” olarak kullananları kastetmiyorum. Milliyetçilik, sözle değil eylemle belli olur... Söylemi milli, eylemi gayrimilli olanlardan Tanrı korusun...
Kurucu önder ve yıkıcı önder!
19 Mart 2025 00:01
Son Güncelleme: 19 Mart 2025 11:28
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“Terörsüz Türkiye” denilerek gidilen yolun ne olduğunu, terör örgütünün yöneticilerinden Cemil Bayık, net bir şekilde açıkladı. Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat'ta yaptığı çağrının başarısının Türkiye’nin atacağı adımlara bağlı olduğunu söyleyen Bayık, “Türkiye eğer sürecin gelişmesini istiyorsa Önder Apo’nun çalışma koşullarını düzeltmesi gerekiyor. Özgür çalışması gerekiyor. İmralı sistemin lağvedilmesi gerekiyor. İşte o zaman bu çağrının gerekleri yerine gelir." dedi.
Görüldüğü gibi Cemil Bayık da “Önder Apo” kavramı üzerinde duruyor! “Kurucu önder” diyen de var!
***
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan da, konu ile ilgili olarak Cemil Bayık’ın konuşmasını tamamlar nitelikte bir açıklama yaptı ve şöyle dedi:
“Siyasi ve hukuki düzenlemeler bir an önce hayata geçirilmelidir. Şimdi yeni bir hikâye yazma dönemindeyiz. Vatanseverim diyenler en fazla bu çağrıya sahip çıkmalıdır. Sayın Öcalan, demokratik mücadelesini özgür bir ortamda yürütmesi de artık bir zorunluluk. Bu süreç heba edilecek bir süreç değil. Kimsenin yendiği, yenildiği yok. Ülkenin yeneceği, kazanacağı, refah ve huzur içerisinde ülkenin kazanacağı bir süreç olarak düşünmek lâzım... Kimsenin lütuf yaptığı, kimsenin de kaybettiği bir süreç değil bu. Peki iktidar bu süreçte ne yapacak? O konuda da toplumun, bizim de beklentimiz var. Çağrı yapıldı, örgüt yanıt verdi. Şimdi ne yapacaksınız sorusu ortada duruyor. Erdoğan, 'Bu çağrıyı baltalamaya çalışanlara izin vermeyeceğini' ifade etti. En başta iktidar mensuplarına ve herkese çağrım var. Yeni bir süreçse bu, bir kandırmaca süreci değilse klasik laflarla muhataplarına hitap dili terk edilmelidir. Bu sürece engel olmak Türkiye haklarına yapılacak en büyük kötülüktür. Halkların ortak geleceğini esas alan bir çağrı alkışlanır, heyecanlandırır. Bu süreç heba edilecek bir süreç değildir, kağıt üzerinde bırakılmamalıdır. Çağrı yenme ve yenilme çağrısı değildir. Kimsenin yendiği ya da yenildiği yok. Bunu buradan çıkarıp ülkenin kazanacağı bir şekilde düşünmek lâzım. Çözümü Kürtlere lütuf, Türklere zül olarak görmemek gerekiyor.”
Kısacası, sürecin işlemesi için öncelikle siyasi düzenlemelerin yapılması ve “PKK’nın kurucu önderi”nin serbest bırakılması isteniyor.
***
Peki Öcalan neyin mücadelesini veriyor? Kendi konuşmasına bakalım...
Prof. Dr. Nur Serter’in “Öcalan doktrini- Demokratik Konfederalizm” başlıklı yazısında, Öcalan’ın mücadelesi kendi ağzından şöyle veriliyor:
“Demokratik Konfederalizm bir devlet sistemi değil. Devletin olmadığı halkın demokratik sistemidir.
Başta kadınlar ve gençler olmak üzere, halkın tüm kesimlerinin kendi demokratik örgütlenmesini yarattığı, politikayı doğrudan, özgür-eşit konfederasyon yurttaşlığı temelinde, yerelde kendi özgür yurttaşlık meclislerinde yaptığı bir sistemdir.
Öz güç ve öz yeterlilik ilkesine dayanır. Gücünü halktan alır. Ekonomi de dahil her alanda öz yeterliğe ulaşmayı benimser.
Klan ve aşiret sistemlerinden günümüze kadar uygarlık tarihi boyunca devletçi toplum merkezileşmesine girmek istemeyen doğal toplumun demokratik komünal yapısına dayanır.”
***
Serter’in yorumu ise şöyle:
“Yeni Proje, Türkiye’nin sadece bir toprak parçasını kaybetme tehlikesinin çok ötesindedir. Yeni proje bir kaos projesidir.
Öngörülen yeni yapısal değişim, ikili bir yapıdır. Sadece bir coğrafi bölge ile sınırlı olmadığı gibi, sadece Kürtlerle de sınırlı değildir.
Ülkenin her köşesine dağılmış farklı etnik, dinsel ve milli grupların, bir devlete bağlı olmaksızın, öbeklenerek, halk meclisleri aracılığı ile kendilerini yönetme talebidir.
Murat Karayılan ise, Türkiye bu modelde demokratik birlik temelinde kendileriyle uzlaşmazsa, bu demokratik konfederal sistemi bağımsız olarak da uygulayabileceklerini ifade etmektedir.
Bu meczup modeli’ ne PKK’nın, DEM’in ve diğer paydaşlarının umut bağlamış olması tehditin boyutlarını anlamak bakımından önemlidir. Ancak, daha da önemli olan İktidarın Öcalan’a bağladığı umutla nereye koştuğunu bilip, bilmediğidir.
Gündemi oluşturan medya, ona rotayı çizen de siyasettir. Son dönemde gözaltı, tutuklama ve teğmenler olayı, korku iklimini yaratarak sürçe tepki gösteren halkı susturmaya yönelik kasıtlı hamlelerdir.”
Dolayısıyla, süreçte, kurucu önderlikten ziyade yıkıcı önderlik öne çıkıyor
İktidar aslında kendi hukukunu askıya aldı!
20 Mart 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Diploması iptal edilen Ekrem İmamoğlu’nun evine baskın yapılarak gözaltına alınmasından sonra İstanbul Valiliği’nden yapılan açıklamada “Valiliğimizce il genelinde kamu düzenini muhafaza etmek ve oluşabilecek provokatif eylemlerin önüne geçmek için 19-23 Mart tarihleri arasında 4 gün süreyle her türlü toplantı, gösteri ve basın açıklaması yasaklanmıştır” denildi. Açıklamada kapatılan yollar ve metro durakları hakkında da bilgi verildi...
Yargı, bir karar vermiş ve uygulatmış. Yürütme ise yargının bu kararının çeşitli eylemlere yol açabileceğini öngörerek dört gün süreyle her türlü eylemi yasaklıyor! Böylece yürütme, protesto edilecek bir durum olduğunu bütün dünyaya ilan etmiş oluyor!
Nitekim İstanbul Üniversitesi öğrencileri, yasak kararına uymadı ve Ekrem İmamoğlu'na destek yürüyüşü yaptı. Polis engellemeye çalıştı ama gençlerin yürüyüşü durdurulamadı.
CHP il ve ilçe örgütlerindeki eylemler de durdurulamadı.
Çünkü ortada açık bir hukuksuzluk varsa, direnmek bir haktır.
***
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, yapılan işin darbe olduğunu söyledi. Tayyip Erdoğan’ın İBB başkanlığı döneminde hukuk danışmanı olan Prof. Dr. İzzet Özgenç ise “İstanbul üzerinden bütün Türkiye’de adı konulmamış bir olağanüstü hal rejimi uygulanmaya başlanmıştır!” dedi.
İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu da, “19 Mart 2025 tarihini, 150 yılı aşan demokrasi tarihimizin kara bir gününe çevirdiler. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınması, akılla, hukukla, vicdanla açıklanabilecek bir iş değildir. Türkiye’nin huzuru hedef alınmaktadır. Türk Milleti’nin iradesi ayaklar altına alınmaktadır. Günlerdir uyarıyoruz; Milletimize, ülkemize bu kötülüğü yapmayın diyoruz. Ülkemizi kaosa sürükleyecek adımlar atmaktan uzak durun diyoruz. Hiçbir demokratik ülkede yaşanmayacak. Hiçbir demokrasinin kaldıramayacağı ne varsa, hemen hepsini, Recep Tayyip Erdoğan iktidarı ülkemize yaşatıyor. Türkiye Cumhuriyeti devleti bir hukuk devletidir. Egemenlik de kayıtsız şartsız milletindir.
Türkiye’de demokrasi ve hukuk askıya alınmış. Seçim ve siyaset yapılamaz hale gelmiştir. Siyasi rakiplerin tasfiyesi için her türlü güç kullanımı meşrulaştırılmıştır. Cumhurbaşkanlığı seçiminde kendisine rakip olma iddiasını ortaya koyan bir siyasetçiye zincirleme davalar açmak, diplomasını iptal etmek ve sabahın ilk ışıklarıyla evine polis gönderip gözaltına almak zulümdür, zorbalıktır ve ancak diktatörlüklerde yaşanabilecek bir saçmalıktır. Türkiye’de bugün itibarıyla; Seçme ve seçilme hakkı, hürriyet, demokrasi, hukuk ve anayasal haklar askıya alınmıştır. Tarih, aynılarını yapan darbecileri nasıl yazdıysa bugün, bu işe imza atanları da o şekilde yazacaktır.” dedi.
***
Peki hukukun rafa kaldırılmasının asıl sebebi nedir? Buna neden ihtiyaç duyuldu?
Çünkü iktidarın, demokratik düzen içinde miadı doldu! Ekrem İmamoğlu’nun eşi Dilek İmamoğlu’nun belirttiği gibi ülkeyi ekonomik yıkıma sürükleyenler, işin içinden çıkamayınca hukuki yıkıma başvurdu...
Bir iktidar, ancak seçimleri kazanamayacağını anladığında alenen hukuk dışı yollara başvurur; böylece, kendi meşruiyetini yok eder.
Aslında Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, Türk hukukunda olmayan “önleyici tutuklama” yöntemiyle lokantadan alındığında hukuk rafa kaldırılmış oldu.
İktidar son operasyonda da gerçekte sadece İmamoğlu ve arkadaşlarının hukukunu değil, kendi hukukunu da askıya almış oldu. Hukukun siyasetin emrine alındığı ülkelerde artık düzen dikiş tutmaz. Hukuk düzeni kurulana kadar mücadele devam eder.
Hukuku çiğneyenler, attıkları bu adımların sonunda kendilerine zarar vereceğini göremeyebilir. Bu sebeple, iktidara yakın olanlar, gerekli uyarıları yapmalı ve bir an önce hukuk devletine dönüş için girişimde bulunmalıdır. Son pişmanlık fayda etmez. Bu bir iktidar oyunu; satranç gibi... Kazandım zannedersiniz ama son anda her şeyinizi kaybedebilirsiniz!
Sıkıyönetim veya darbe uygulamaları!
21 Mart 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Sosyal medya uygulamaları, artık bütün dünyada haberleşme alanıdır. Dolayısıyla, sosyal medya uygulamalarına “bant daraltmak” gibi kısıtlamalar getirmek, halkın haberleşme hakkına yapılmış bir saldırıdır. Haberleşme gibi seyahat özgürlüğü ve protesto etme hakkı da kısıtlanamaz. Bu kısıtlamalar, anayasal düzene karşı bir saldırıdır.
Savaş hali ilan edilmemiştir, sıkıyönetim veya olağanüstü hal uygulaması da yoktur, öyleyse haberleşme, seyahat ve protesto etme haklarına yönelik kısıtlamaların tamamı Anayasal hakların devlet şiddeti kullanılarak ortadan kaldırılmasıdır.
***
Diğer taraftan, cumhurbaşkanlığı adaylığı için hazırlık yapanlara yönelik diploma iptali ve gözaltı gibi uygulamalar da sadece kişilerin değil, halkın seçme seçilme hakkına da müdahale etmek anlamına gelir. Bu da Anayasal düzenin yok edilmesi demektir.
Birkaç gündür Türkiye’de süren uygulamaların tamamı için darbe girişimi denilmesinin sebebi Anayasal düzene yapılan müdahalelerdir...
Bu tür uygulamalar, Anayasal düzenin rafa kaldırıldığı sıkıyönetim veya darbe dönemlerine özgüdür... Meclis’ten sıkıyönetim kararı çıkmadığına göre, Anayasal haklara yapılan saldırılar, darbe girişimidir.
***
Sosyal medya uygulamalarına getirilen bant daraltması kısıtlaması, ifade özgürlüğünün de fiilen ortadan kaldırılmasıdır... Çünkü bu uygulamalar, daha çok halkın görüşlerini ifade ettiği platformlardır.
Gerçi “pandemi” döneminde halkın ifade ve haberleşme özgürlüğüne müdahale eden, doğrudan sosyal medya platformlarıydı ama devletlerin hukuk sistemleri buna karşı ses çıkarmadı... Üstelik bugün bile X, yapay zekâ programları kullanarak bazı İnternet sayfalarının görünürlüğünü, bulunabilirliğini yüzde 90 oranında düşürmüş, böylece reklam gelirlerini de aynı oranda azaltmıştır. Bu da evrensel hakların ihlalidir.
Yine İsmail Saymaz örneğinde olduğu gibi gazetecilere de “önleyici tutuklama” uygulamak, sadece basın özgürlüğüne değil, genele olarak insan hak ve hürriyetlerine saldırı sayılır. İsmail Saymaz gibi gazeteciler, ancak gerçeklerden korkanlar için tehdittir.
Bir toplumsal olay sırasında telefonla görüştüğü kişilerden dolayı bir gazeteci, bir muhabir sorgulanamaz.
***
Bu hukuk dışı düzen, YSK’nın, referandum sürerken mühürsüz oyları geçerli sayması ile kurulmaya başlandı. Öyle ki oylamadan sonra “Atı alan Üsküdar’ı geçti” bile denildi...
Aslında milletin hukukuna müdahale, Türk ordusuna yapılan müdahale ile başladı... Türk ordusuna Ergenekon, Balyoz ve Casusluk kumpaslarını kuran, FETÖ yargısı, FETÖ polisi oluşmasına yol veren siyasi iktidardır, başkası değil. Subaya kumpas kurmak, millet egemenliğine kumpas kurmaktır. Nitekim 15 Temmuz’daki FETÖ kalkışması da Türk ordusunu yıpratmak ve aşağılamak için kullanıldı... Millet egemenliğine kumpas da bu sayede kuruldu... Meclis’in yerini tek adam aldı...
***
Biz, 13 Temmuz 2009'da ve 11 Mart 2023’te “Subayın şerefi ve milletin şerefi” hakkında Atatürk’ün sözlerini hatırlatırken, derdimiz, militarizm yapmak değil, “halkın şeref ve namusunu koruyabilmesi, milli ordunun sağlam durmasına bağlıdır” gerçeğini göstermekti...
Atatürk subaylara diyor ki:
''Millet, bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayati gayesinin teminini, ordudan, ordunun ruhunu teşkil eden subaylardan bekler. İşte subayların yüce olan vazifesi budur.
Allah göstermesin milletin bağımsızlığı ihlâl edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır.
Şahsi ve hususi itibarıyla da subaylar, fedakârlar sınıflarının en önünde olmak mecburiyetindedir. Çünkü düşmanlarımız herkesten önce onları öldürür. Onları aşağılarlar ve hor görürler.
Hayatında bir an bile olsa subaylık yapmış, subaylık izzetinefsini, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan, hayatta iken düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz.
Onun yaşamak için bir çaresi vardır; şerefini korumak! Halbuki düşmanlarımızın da kastettiği, o şerefi ayaklar altına almaktır.
Dolayısıyla subaylar için ya istiklâl, ya ölüm vardır. Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz, bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız!''
***
Subayların şerefini ayaklar altına alanlar, bu sayede, milletin şerefini de ayaklar altına almıştır... Anayasal düzenin koruyucusu olan ordu yıpratıldı ki, rejime sahip çıkamasın! Yalnız Türkler ordu millettir, gerektiğinde derhal ordulaşır. Zaten Türk İstiklalini ve Türk Cumhuriyeti’ni müdafaa ve muhafaza etmek, sadece ordunun değil bütün Türk Gençliğinin birinci vazifesidir.
ABD’den AB’ye “Türk ordusunu kullanın” mektubu!
22 Mart 2025 00:01
Son Güncelleme: 22 Mart 2025 15:19
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
arslan-bulut-nato.jpg
ABD derin devleti için düşünce üreten bir kuruluş olarak bilinen ancak kendisini, “Liderlere kanıta dayalı kararlar almaları için ihtiyaç duydukları bilgileri sağlayan, kâr amacı gütmeyen, tarafsız bir araştırma kuruluşu” diye tanıtan Rand, Rebecca Lucas imzasıyla ve “Türkiye’ye yönelmek” başlığıyla, NATO üyesi AB ülkelerine bir çeşit açık tavsiye mektubu yayınladı.
Yazıyla birlikte Tayyip Erdoğan’ın, 11 Temmuz 2024'te Washington'da düzenlenen NATO'nun 75. yıl dönümü zirvesinde konuşurken Reuters muhabiri Elizabeth Frantz tarafından çekilmiş fotoğrafı da kullanıldı.
Yazıda, savunma sanayisini güçlendirmek isteyen Avrupa Birliği’nin, kendi sınırlarının ötesindeki müttefiklere de yönelmesi gerektiği belirtildi ve “Önemli bir ortak açıkça ortada duruyor: Türkiye.” denildi.
***
Yazıyı, biraz kısaltarak veriyorum:
*“Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Ukrayna'daki bir barış gücüne asker göndermeyi düşündüğüne dair haberler dönüyor. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de perde arkasında Türkiye ile Avrupa Birliği arasında daha derin bir iş birliği çağrısında bulunuyor.
*Türkiye her zaman Batı'nın kolay bir müttefiki olmadı. Ancak asıl önemli nokta şu: Türkiye, yaptığı anlaşmalara büyük ölçüde uydu. Ve Türkiye, anlaşmalardan kolayca çekilmek için gereken siyasi veya ekonomik kaldıraçtan yoksun.
*Ayrıca, Türkiye'nin temel jeopolitik çıkarları ve tartışmasız bir şekilde uluslararası istikrar vizyonu NATO ile uyumlu olmaya devam ediyor. Ankara, Ukrayna'yı desteklemede, askeri yardım sağlamada ve Rus deniz hareketini kısıtlayan Montreux Sözleşmesi'ni desteklemede kritik bir rol oynadı. Türkiye'nin yüzyıllardır süren çatışma ve rekabetten kaynaklanan Rusya'ya karşı köklü güvensizliği, stratejik hesaplamalarını şekillendirmeye devam ediyor.
*NATO'nun ikinci büyük ordusuna sahip olan Türkiye, bu, uzun sınırları savunurken veya ileri bir mevcudiyet sürdürürken paha biçilmez bir rol üstlenmiştir. Birliklerinin bir kısmı profesyonel kuvvetlerden daha az savaşa hazır olsalar da nicelik veya sayısal üstünlük modern savaşta belirleyici bir avantaj olmaya devam etmektedir.
*Askeri katkılarının ötesinde, Türkiye'nin diplomatik, kültürel ve ekonomik bağları Afrika, Orta Doğu ve Güneydoğu Asya'ya kadar uzanıyor. Avrupa'daki NATO muadillerinin aksine Ankara, Brüksel ve Washington'ın kaçınmayı tercih edebileceği rejimlerle ilişki kurabilir. Kritik minerallere erişimi güvence altına almak, enerji anlaşmaları müzakere etmek veya Rus ve Çin etkisini dengelemek olsun, Türkiye Batı'nın güvenilirliğinin sınırlı olduğu bölgelere NATO'nun köprüsü olarak hizmet edebilir.
*Avrupa liderleri, Türkiye'nin Batılılaşmış, değerlere dayalı bir müttefik olacağı yanılsamasını terk etmeli. Bunun yerine, bugün var olan Türkiye ile ilişki kurmalılar. Ortak çıkarların ideolojik uyumdan daha önemli olduğu daha işlemsel bir ilişki, en gerçekçi yaklaşımdır.
*Ankara'nın bir Rus kuklası olma ihtimali düşüktür. NATO, Türkiye'ye uyum sağlaması için baskı yapmaktan ziyade, onu kaldıraçlamanın yollarını bulmalı, Türk bağımsızlığının Batı hedefleriyle uyumlu olduğu alanları belirlemeli; örneğin Karadeniz ve Suriye'deki Rus etkisine karşı koymalı.
*Hiç kimse Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılacağına ciddi olarak inanmıyor. Hiçbir yere varmayan diplomatik bir dansa devam etmek yerine, NATO liderleri gerçeği kabul etmeli: Türkiye'nin geleceği, tıpkı İsviçre, Norveç veya Birleşik Krallık gibi Avrupa ile yakın ancak bağımsız bir ortaklıkta yatıyor.
*Türkiye ideal bir müttefik değil, ancak günümüzün jeopolitik ikliminde ideal müttefikler NATO'nun göze alamayacağı bir lüks... Şimdi NATO, Türkiye ile ilişkisini, Türkiye’yi vazgeçilmez bir ortak olarak görerek yeniden tanımlamalı.”
***
Bu yazıda NATO üyesi AB ülkelerine deniliyor ki, “Siz Türkiye’de demokrasinin rafa kaldırılmasına bakmayın. Türkiye ile askeri işbirliği kurun, Türkiye’nin sayısal olarak üstün olan askeri gücünü kullanın... Bu, Rusya’ya karşı ABD ve NATO’nun çıkarlarına da uygundur.”
Bu bakış açısı, Soros’un, “Türkiye’nin en iyi ihraç ürünü askeridir” sözünün bir başka şekilde ifadesidir.
Ayrıca, bu yazıyla, ABD, Avrupa Birliği’nin Türkiye’de hukuk devletinin ortadan kaldırılmasına takılmamasını, kendi çıkarına göre hareket etmesini istemiş oluyor!
Öyleyse, Türkiye’de muhalefetin hukuk dışı yöntemlerle baskı altına alınması, bir NATO projesi değilse bile ABD’nin işine geliyor! Gerçi CHP’nin de NATO’ya hiçbir itirazı yok.
Böylece bütün yollar NATO’ya çıkıyor!
Yeni Anayasa ile hidrolik çatlatma!
24 Mart 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Sadece Ekrem İmamoğlu’nun ve ilçe belediye başkanlarının tutuklanmasıyla sonuçlanan soruşturmaya kilitlenir ve eş zamanlı olarak kotarılan diğer adımları es geçersek Türkiye’nin başına nasıl çoraplar örüldüğünü anlayamayız.
Elbette CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu’nun hukuka aykırı yollar takip edilerek tutuklanması çok vahim bir olaydır. DEM Parti’den oy almanın formülünü buldu diye Ekrem İmamoğlu’nu terör örgütü ile işbirliği yapmakla suçlayanlar, terör örgütünün başının Meclis’e davet edilmesine hatta Anadolu’yu Oğuz Kağan döneminden 1800 yıl sonra yeniden Türk vatanı yapan Alparslan’ın tarihi rolüne atfen, örgütün Malazgirt’te kongre toplamaya çağrılmasına ses çıkarmamıştır!
***
Rahmetli Muhittin Nalbantoğlu’nun yıllar önce Kurultay gazetesinde tam sayfa olarak yayınladığım bir yazısında belirttiği gibi Batı dünyası, üzerinden 954 yıl geçmiş olsa da hala Malazgirt’in intikamını almaya, Türkleri Anadolu’dan atmaya çalışmaktadır. Öyleyse PKK’nın kendisini feshetmek için olsa bile Malazgirt’te toplantı yapması, ne demektir? Bu son öneriyi gerçekten hasta yatağından Devlet Bahçeli mi yaptı yoksa işin içinde başka bir iş mi var? Yakında ortaya çıkar...
Üstelik bu çağrıdan sonra Doğubayazıt’ta PKK konvoyunun geçit töreni yaptığına dair sosyal medyada görüntüler yayınlandı. Bu haberin doğruluğu veya yanlışlığı konusunda hiçbir açıklama yapılmadı! Bu suskunluğun sebebi nedir?
***
Diğer taraftan Hürriyet’ten Hande Fırat’ın haberine göre Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Suriye’nin yeni yönetimi ile SDG arasındaki anlaşmaya ilişkin yaptığı “İleriye döşenmiş mayınlar olabilir” uyarısına açıklık getirdi.
Şam yönetimiyle görüşmelerinde örgütün askeri kapasitesinin yok edilmesinin önemini vurguladıklarını belirten Fidan, “Merkezi hükümet, emir komutayı alabilecek yeterlilik sahibi olmalı. Silah, füze üretimi, hava savunma sistemi gibi kritik yeteneklere sahip olmaları asla kabul edilemez. YPG’ye dışarıdan gelip katılanlara asla yer yok. Var olan unsurlar çözülsünler, silah bırakıp kendilerini lağvetsinler ve merkezi hükümetin tam kontrolü altına girsinler” dedi.
Gerçek durumu ise T24’te Cansu Çamlıbel’e konuşan Türkiye'nin son Şam Büyükelçisi Ömer Önhon açıkladı:
“Türkiye'deki PKK ile YPG’yi ayırmak, Türkiye'deki süreç ile oradaki süreci ayırmak, Türkiye'deki anayasa hazırlıkları ile oradaki anayasa hazırlıklarını ayırmak, bunların birbiriyle ilgisi yokmuş gibi davranmak bana göre çok gerçekçi değil. Çünkü şu bir gerçek ki bu iki ülkede olan bitenler bir şekilde birbirini etkileyecek. Yani bunlar bana göre bir bütünün parçası."
Önhon, “Hem Türkiye'de hem Suriye'de yeni anayasa hazırlanıyor. Bu yeni anayasanın temel olgularından biri de Kürt asıllı vatandaşlar. Yani orada bir şey olduğu takdirde, buradaki insanlar emsal olarak gösterebilir mi acaba? Belki bir noktada insanlar, ‘Orada bu kabul edildi, burada niye kabul edilmiyor?’ gibi sorular soracak. Ben bu açıdan iki ülkeye ayna benzetmesi yapıyorum. İki tarafın birbirine yansıması çok fazla... Bir de tabii başka unsurlar var. Üçüncü ülkelerin dahlini, Amerikalıların dışında mesela İsrail'in sahneye bu şekilde giriş yapmasını da bence çok önemli bir gelişme olarak görmemiz lazım.” dedi.
Önhon, “Türkiye'den en üst düzeyde yapılan açıklamalara baktığımız zaman Türkiye'nin bu anlaşmanın altına imza atan iki kişiye de meşruiyet verdiğini düşünüyorum. Şu anda Suriye'de iki temel aktör var; Ahmet El Şara ve Mazlum Abdi. El Şara’nın kravat takmasına bakıp, ‘Bunlar ülkeyi gayet liberal bir şekilde bu ülkeyi yönetecekler’ diye düşünmek için henüz çok erken diye düşünüyorum ben.” diye konuştu.
***
Türkiye’ye işgal edilmiş ve parçalanmış Suriye için hazırlanan Anayasa’yı layık görenler, bir taraftan da “Diyarbakır’da ABD ile kaya gazı iş birliği” yapıyor! Yenişafak’tan Merve Safa Akıntürk’ün haberine göre Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), ABD’li TransAtlantic Petroleum ve Continental Resources ile Diyarbakır Havzası’nda petrol ve kaya gazı arama anlaşması imzaladı!
ABD, petrolü ve özellikle kaya gazını, hidrolik çatlatma yöntemiyle çıkarıyor! Bu yöntem depremlere sebep olduğu için bütün dünyada tartışılıyor ve yasaklanıyor. Zaten Kahramanmaraş merkezli büyük depremlerden önce de bölgede hidrolik çatlatma yöntemi uygulandı!
Türkiye’nin bütünlüğünü bozmak için “Barış” ve “Yeni Anayasa” söylemleri, hidrolik çatlatma yöntemi gibi kullanılıyor. Dicle ve Fırat’ın suları, Büyük İsrail için hazırlanıyor!
ABD: Türkiye’de iyi şeyler olacak!
25 Mart 2025 00:01
Son Güncelleme: 25 Mart 2025 19:59
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Siyasi olaylarda kronolojiye de bakmak gerekir! Birbirini takip eden olayların hangi sıralama ile meydana geldiği, daha doğrusu meydana getirildiği önemlidir. Eski ABD başkanlarından Franklin D. Roosevelt’in “Siyasette hiçbir şey tesadüf değildir. Bir şey vuku buluyorsa, o şeyin önceden planlandığından emin olabilirsiniz.” sözünü de unutmamak gerekir...
***
Son günlerde sahneye konulan siyasi olaylara ve tarihlerine bakalım...
16 Mart 2025:
T.C. İletişim Başkanlığı, bir açıklama yaptı ve "Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi." duyurusunda bulundu. Açıklamaya göre görüşmede, Türkiye ile ABD ikili ilişkileri, bölgesel ve küresel konular ele alındı. Cumhurbaşkanı Erdoğan görüşmede, iki müttefik olarak Türkiye ve ABD’nin iş birliğini yeni dönemde dayanışma içerisinde, sonuç odaklı ve samimi bir şekilde ilerleteceklerine inancının tam olduğunu ifade etti. ABD'nin Ankara Büyükelçiliği’nin de görüşmeyle ilgili açılamasında ise şu bilgiler verildi:
“Görüşmede Başkan Trump, başta terörün her çeşidiyle mücadele ve bölgesel istikrarın güçlendirilmesi olmak üzere, ABD ile Türkiye arasındaki strateji ortaklığı bir kez daha teyit etmiştir.
Daha önceki politikamızla da tutarlı bir şekilde Başkan Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı Suriye’de sahalardaki ortaklara verilen askeri yardımla ilgili bekleyen düzenlemelerin yanı sıra, şimdi Rakka’daki savaşın tamamlandığı, IŞİD’in bir daha geri dönmeyeceğini temin edecek şekilde istikrar aşamasına doğru ilerlendiği konularında bilgilendirmiştir.
Liderler aynı zamanda, ABD’den askeri ekipman alımını da görüşmüşlerdir."
***
18-19 Mart 2025:
Türkiye'de 19 Mart başlamışken, ABD derin devletinin düşünce kuruluşu Rand'ın kadrolu Avrupa analisti Rebecca Lucas'ın “Türkiye’ye yönelmek” başlıklı yazısı 18 Mart 2025 tarihiyle yayınlandı. Yazıda AB ülkelerine özetle “Siz Türkiye’de demokrasinin rafa kaldırılmasına bakmayın. Türkiye ile askeri işbirliği kurun, Türkiye’nin sayısal olarak üstün olan askeri gücünü kullanın... Bu, Rusya’ya karşı ABD ve NATO’nun çıkarlarına da uygundur.” denildi.
19 Mart 2025:
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, sabah 06.00'da gözaltına alındı.
***
22 Mart 2025: ABD Başkanı Donald Trump'ın Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff, ABD'li gazeteci Tucker Carlson'ın internet programına konuk olarak dünya gündemine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Carlson'ın Türkiye konusundaki görüşlerini sorması üzerine Witkoff, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Trump'ın 16 Mart'ta yaptığı telefon görüşmesini "muhteşem" ve "dönüşümsel" olarak nitelendirdi.
Witkoff, Trump'ın Ankara Büyükelçisi adayı Tom Barrack'ın "olağanüstü iş" yapmasını beklediklerini kaydetti.
Witkoff, "Bence Başkan'ın Erdoğan ile bir ilişkisi var ve bu önemli olacak. Bence iyi şeyler geliyor. Şu anda o görüşmenin sonucu olarak Türkiye'den çok fazla olumlu haber geliyor. Bence önümüzdeki günlerde bunu haberlerde göreceksiniz." diye konuştu.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı Donald Trump'ın telefon görüşmesinin olumlu olduğunu belirterek, "Sayın Cumhurbaşkanımız, Başkan Trump'ın saygı duyduğu liderlerden birisi. Bunu da telefon görüşmesinde açıkça ortaya koydu zaten." dedi.
23 Mart 2025:
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, İBB'ye yönelik yolsuzluk soruşturması kapsamında sevk edildiği hâkimlikçe tutuklandı. İçişleri Bakanlığı, İmamoğlu'nun geçici tedbir olarak görevinden uzaklaştırıldığını bildirdi.
***
Kronoloji böyle... Bu sıralamanın tesadüf olma ihtimali sıfırdır.
İmamoğlu, artık delikanlı olan bir çocuğun “Her şey güzel olacak” sözünü slogan yapmıştı. Şimdi de Donald Trump'ın Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff, “Türkiye’den çok fazla olumlu haber geliyor. İyi şeyler olacak” diyor. Yani Witkoff, Türkiye’de ne gibi olaylar olacağını biliyor...
Bilmese “iyi” der miydi?
Tabii ABD için iyi olan şey, Türkiye için hiçbir zaman iyi olmadı
Kent Lokantası ve Türk devlet felsefesi!
26 Mart 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türk devlet felsefesinin temelinde, Bilge Kağan’ın Göktürk anıtlarında ifade ettiği “aç milleti tok kılmak, az milleti çok kılmak” vardır. Bu sebeple şölenlerde “dağ gibi et yığdırmak, göl gibi kımız sağdırmak”, Türk devlet başkanının anıtlara yazdıracak kadar önemsediği bir Türk devlet geleneğidir. Türk devletinin yönetim felsefesi, paylaşımcılığa dayalıdır.
Kâşgarlı Mahmud'a göre Türk beyleri bayramlarda ve düğünlerde büyük sofralar kurduruyor, halkı yedirip içirdikten sonra sofra takımlarını yağmalatıyordu.
Sultan Muhammed Tapar, 1118 yılı kurban bayramında büyük bir ziyafet düzenlemiş ve sonunda sofrasını ve sarayını yağmalatmıştı. Anadolu Selçuklu ve Anadolu beylikleri dönemlerinde de halka verilen ziyafetlerden sonra kıymetli eşyalar yağmalatılırdı.
***
Günümüzde Türk devletinin “sosyal devlet” olduğu Anayasa’da mevcuttur ama takip edilen ekonomi politikaları, dar gelirlileri ve emeklileri açlık sınırının altında bir hayata mahkûm ettiği için devletin bu niteliği, büyük ölçüde ortadan kalkmıştır...
İşte bu şartlar altında İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun başlattığı kent lokantaları uygulaması, devletin sosyal niteliğinin veya tarihteki paylaşım geleneğinin İstanbul çapında devamı niteliğindedir...
İktidarın, Ekrem İmamoğlu ile birlikte tutuklanan Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan’ın yerine atanan kayyımın ilk icraatı ise kent lokantalarını kapatmak oldu!
Şişli Belediyesi’nin kayyım yönetiminden yapılan açıklamada “tedarik sorunu” yaşandığı belirtildi ve “kent lokantalarının en kısa sürede açılacağı ve sayılarının da artırılacağı” bildirildi ama bu bile ayıp değil mi? Kent lokantalarının personeline emir verildi ki lokantalar kepenk indirdi! “Geçici kapatma” mı diyeceğiz...
İstanbul’da gıdada tedarik sorunu mu var?
***
Aslında esas olan, ülkede doyurulması gereken aç bırakmamaktır. Halkın bir kısmını açlığa mahkûm ettikten sonra onlar için fakir fukara fonu kurmak, makarna-kömür dağıtmak veya Ramazan kolisi vermek çözüm değildir. Bu sebeple, Kemal Kılıçdaroğlu’nun her aileden en az bir kişinin sosyal güvenlik çatısı altına alınması ve geliri yetersiz olanlara aylık maaş kartı verilmesi gibi fikirleri, sosyal devleti hayata geçirmek için değerliydi.
Bugün, Almanya’da belirlenen asgari miktardan az kazanan herkese, aradaki fark düzenli olarak ödenmektedir. Paylaşım fikrine dayalı devlet felsefesinden gelen Türkiye’de ise halka yapılan yardımlar bile fiilen siyasi görüşe yani iktidar partisine mensubiyete bağlanmıştır! Öyle ki bu partizanlık sonucu, yardımların bir kısmı da hâli vakti yerinde olanlar arasında pay edilmektedir!
Kent lokantalarında ise ayırımcılık yoktur. İhtiyaç duyan herkes, düşük bir ücret ödeyerek karnını doyurabilmektedir...
***
Gönül ister ki kimse, kent lokantasındaki yemeğe de mahkûm olmasın; herkes, kendi kazancıyla evinde veya herhangi bir lokantada parasını ödeyerek dört çeşit yemek yiyebilsin. Yalnız, Kent lokantasında 40 liradan verilen dört çeşit yemeğin fiyatının sıradan bir lokantada 500 liradan az olmadığını biliyoruz. Sadece bir kişinin her gün lokantada bir öğün yemek yemesi 15 bin lira tutar. Bunun kahvaltısı var akşamı var!
Bugünkü asgari ücret ise yemeğini evde pişiren dört kişilik bir ailenin mutfak masrafına bile yetmez. Milyonlarca emeklinin maaşı ise gülük 500 liradır, yani artık harçlık seviyesindedir.
Durum böyleyken, Şişli’deki kayyım yönetiminin tedarik sorunu bahanesiyle ilk iş olarak kent lokantalarını kapatması, nasıl bir bakış açısının ürünüdür?
ABD Elçiliği açıkladı: “Trump, Erdoğan’ı bilgilendirdi...”
27 Mart 2025 00:01
Son Güncelleme: 27 Mart 2025 15:59
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD Başkanı Donald Trump, büyükelçi adaylarıyla Beyaz Saray'da bir araya geldi. ABD'nin Ankara Büyükelçiliğine aday gösterilen Tom Barrack, Trump ile çalışmaktan memnuniyet duyduğunu dile getirdi ve kendisine teşekkür ettikten sonra görev yapacağı Türkiye için "en kadim medeniyetlerden biri" ifadesini kullandı.
CNN Türk ABD Temsilcisi Yunus Paksoy'un verdiği bilgilere göre; ABD Başkanı Trump ise Barrack'ın sözlerine, "İyi bir ülke; lideri de iyi" diye karşılık verdi.
***
ABD son günlerde Türkiye için “iyi” kelimesini sık sık kullanır oldu. Donald Trump'ın Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff, ABD'li gazeteci Tucker Carlson'ın internet programında konuşurken Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Trump'ın 16 Mart'ta yaptığı telefon görüşmesini "muhteşem" ve "dönüşümsel" olarak nitelendirmiş ve Trump'ın Ankara Büyükelçisi adayı Tom Barrack'ın "olağanüstü iş" yapmasını beklediklerini bildirmişti.
Witkoff, "Bence Başkan'ın Erdoğan ile bir ilişkisi var ve bu önemli olacak. Bence iyi şeyler geliyor. Şu anda o görüşmenin sonucu olarak Türkiye'den çok fazla olumlu haber geliyor. Bence önümüzdeki günlerde bunu haberlerde göreceksiniz." diye konuşmuştu.
Biz de “ABD için iyi olan şey, Türkiye için hiçbir zaman iyi olmadı!” hatırlatmasına bulunmuştuk.
***
Aslında Erdoğan-Trump görüşmesiyle ilgili olarak ABD'nin Ankara Büyükelçiliği’nin yaptığı açılamada Türkiye-ABD ilişkilerinin nereye evrildiği konusunda yeterince ipucu verilmişti.
Açıklamada “Görüşmede Başkan Trump, başta terörün her çeşidiyle mücadele ve bölgesel istikrarın güçlendirilmesi olmak üzere, ABD ile Türkiye arasındaki strateji ortaklığı bir kez daha teyit etmiştir.
Daha önceki politikamızla da tutarlı bir şekilde Başkan Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı Suriye’de sahalardaki ortaklara verilen askeri yardımla ilgili bekleyen düzenlemelerin yanı sıra, şimdi Rakka’daki savaşın tamamlandığı, IŞİD’in bir daha geri dönmeyeceğini temin edecek şekilde istikrar aşamasına doğru ilerlendiği konularında bilgilendirmiştir.” denilmişti.
ABD’nin Suriye’de sahalardaki ortağı kimdir? SDG adını verdikleri, PYD/YPG’dir değil mi? ABD, bu açıklamayla, Amerikan silahları ile donatılan PYD/YPG’ye daha fazla askeri yardım yapılacağını, bu konuda Türkiye’ye bilgi verildiğini duyurmuş oldu! ABD ayrıca, Trump’ın kaybettiği seçim sırasında “Obama ve Hillary Clinton kurdurdu” dediği IŞİD’i bölgedeki varlık sebebi olarak kullanmaya devam edeceğini de açıklamış oldu...
***
ABD derin devletinin düşünce kuruluşu Rand'ın kadrolu Avrupa analisti Rebecca Lucas da 18 Mart 2025 tarihli “Türkiye’ye yönelmek” başlıklı yazısında AB ülkelerine özetle “Siz Türkiye’de demokrasinin rafa kaldırılmasına bakmayın. Türkiye ile askeri işbirliği kurun, Türkiye’nin sayısal olarak üstün olan askeri gücünü kullanın... Bu, Rusya’ya karşı ABD ve NATO’nun çıkarlarına da uygundur.” demişti.
Türkiye-ABD ilişkileri bu açıklamalarla iyileşirken, Türkiye’de CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu ve arkadaşları tutuklanıyor, tepki gösterenlere şiddet uygulanıyor, protestocu gençlerle birlikte, altı yıl önceki “Ekrem abi, her şey güzel olacak” sözüyle bilinen ve şimdi 22 yaşında bir üniversite öğrencisi olan Berkay Gezgin de tutuklanıyordu... Tutuklananlar arasında televizyonlar için çekim yapan kameramanlar da bulunuyordu!
Trump’ın resmi sözcüsüne, İmamoğlu’nun tutuklanması sorulduğunda “Müttefiklerimizin iç işlerine karışmıyoruz” diyecekti. Rusya da benzer açıklamayı yaptı. Yani iki ülke de Türkiye’nin hukuk devleti olmaktan çıkarılmasını onaylıyor!
***
Yalnız, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın Erdoğan-Trump telefon görüşmesiyle ilgili açıklamasında “Görüşmede, Türkiye ile ABD ikili ilişkileri, bölgesel ve küresel konular ele alındı. Cumhurbaşkanı Erdoğan görüşmede, iki müttefik olarak Türkiye ve ABD’nin iş birliğini yeni dönemde dayanışma içerisinde, sonuç odaklı ve samimi bir şekilde ilerleteceklerine inancının tam olduğunu ifade etti.” ifadesi kullanılmıştı.
ABD Büyükelçiliği’nin “Trump, Suriye sahalarındaki ortaklarına yapacakları askeri yardımlar hakkında Erdoğan’ı bilgilendirdi” notuna dair Türk tarafından en küçük bir açıklama yapılmadı!
Yani PKK, Suriye’de Türkiye’deki yönetimin bilgisi dahilinde devlet oluyor!
Kanada’nın resmi uyarısı!
28 Mart 2025 00:01
Son Güncelleme: 28 Mart 2025 15:39
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gazeteci Fatih Altaylı, Kanada hükümetinin Türkiye’ye gidecek vatandaşlarına “sebepsiz tutuklanabilirsiniz” diye seyahat uyarısı verdiğini söyledi ve “Bir ülke için bundan daha ayıp ne olabilir?” dedi.
Konuyu, inceledim. Kanada Hükümeti’nin resmi internet sayfasında “Seyahat Uyarıları” bölümünde “Türkiye seyahat tavsiyeleri” başlığı altında 26 Mart 2025 tarihli güncellemede şu uyarılar yapıldı:
*“19 Mart 2025'ten bu yana Türkiye'nin her yerinde, özellikle de İstanbul'da protestolar yaşanıyor. Büyük çaplı gösteriler, polis varlığının artmasına, yolların kapatılmasına, toplu taşıma ve trafiğin aksamasına neden olabilir ve şiddete dönüşebilir.
*Ankara, İstanbul ve İzmir dahil olmak üzere ülke genelinde çeşitli protesto yasakları yürürlüktedir. İstanbul ili için buna protestolara katıldığından şüphelenilen kişiler için hareket özgürlüğünün kısıtlanması da dahildir.
*Gösterilere katılmanız veya gösterilerin yapıldığı yerlere seyahat etmeniz durumunda kolluk kuvvetleri tarafından sorgulanabilir ve/veya gözaltına alınabilirsiniz.
*Gösterilerden kaçının. Seyahat planlarınızı gözden geçirin ve kısa sürede değişiklik yapmaya hazır olun. Dikkatli olun. En son bilgiler için yerel medyayı takip edin.
*Hükümeti eleştiren çevrimiçi içerikleri yayınlamadan veya bunlara tepki vermeden önce iki kere düşünün. Türk yetkililer, hükümeti, devlet yetkililerini, cumhurbaşkanını, askeri operasyonları vb. eleştiren sosyal medya paylaşımları nedeniyle çok sayıda kişiyi gözaltına aldı ve yargıladı. Benzer yorumlar yazdıysanız, bir paylaşım yıllar önce veya Türkiye dışında yayınlanmış olsa bile incelemeye tabi tutulabilirsiniz. Sosyal medyadaki varlığınızı kısıtlayın ve sınırlayın.
***
Kanada Hükümeti, Türkiye ile ilgili ayrıca şu uyarıları da yaptı:
*Türkiye'nin her yerinde yankesicilik, kapkaç gibi küçük suçlar işlenebilir. Zenginlik belirtileri göstermekten kaçının.
*Gasp, saldırı ve cinsel saldırılar yaşanıyor.
*Türkiye genelinde terör saldırısı tehdidi ve gösteri olasılığı nedeniyle yüksek düzeyde dikkatli olunması gerekmektedir.
*Irak ve Suriye sınırlarına 10 km'den daha yakın mesafelere seyahat etmekten kaçının; güvenlik durumu tahmin edilemez ve terör tehdidi söz konusu olabilir.
*Öngörülemeyen güvenlik durumu nedeniyle aşağıdaki güneydoğu illerine zorunlu olmayan seyahatlerden kaçının: Bingöl, Bitlis, Hakkari, Kilis, Siirt, Şırnak, Tunceli
*Yeni tanıştığınız kişilerden atıştırmalık, içecek, sakız veya sigara alırken dikkatli olun. Bu ürünler, sizi cinsel saldırı ve soygun riskine sokabilecek uyuşturucular içerebilir. Ambalajı veya kabı sağlam görünse bile, yabancılardan yiyecek ve içecek kabul etmeyin.
*Düşük fiyatlı barlara ve mahallelere gitmeyin. Özellikle İstanbul'da yaygın olan bir dolandırıcılık türü, yerel halkın turistleri yiyecek ve içecek için barlara davet etmesi ve ardından onları yüksek bir hesap ödemeye zorlaması şeklindedir.
*Metanol katkılı alkol tüketen bazı kişiler hayatını kaybetti. Alkol içmeyi seçerseniz dikkatli olun. Alkolü yalnızca lisanslı içki dükkânlarından veya saygın bar ve otellerden satın alın. Şişelerin mühürlü olduğundan ve herhangi bir değişiklik veya sahtecilik belirtisi göstermediğinden emin olun.
*Kredi kartı ve ATM dolandırıcılığı meydana gelebilir. Banka veya kredi kartlarını kullanırken dikkatli olun: Kartlarınızın başkaları tarafından ele alınması durumunda dikkatli olun. İyi aydınlatılmış halka açık alanlarda veya bir banka veya işletmenin içinde bulunan ATM'leri kullanın. PIN kodunuzu girerken tuş takımını bir elinizle kapatın
*Tek başına seyahat eden kadınlar bazı taciz ve sözlü taciz biçimlerine maruz kalabilirler. Çevrenizin farkında olun. Özellikle büyük şehirler ve sahil beldeleri dışında muhafazakâr giyinin.
*Türkiye'de çok sayıda başıboş köpek ve kedi bulunmaktadır. Köpekler genellikle sürüler halinde dolaşır ve yayalara ve koşuculara saldırabilirler. Sokak hayvanlarını beslemeye veya sevmeye çalışmayın.”
***
Uyarılar böyle uzayıp gidiyor. Hiçbiri de yersiz değil. Türkiye’nin yurt dışından bakılınca nasıl göründüğü ortada...
Bir ülkede hukuk devleti ortadan kalkınca, her alanda bozulma başlar. Yine de bozulmanın temelinde adalet ve hak duygusunun kaybedilmesi vardır. Bozulmanın asıl sebepleri üzerinde durmaya devam edeceğim...
NOT: Kanada’nın uyarılarının ne kadar haklı olduğu, bağımsız televizyon kanallarına getirilen ekran karartma cezalarından belli değil mi?
Bozulmanın temeli, yenilmişlik psikolojisi!
29 Mart 2025 00:01
Son Güncelleme: 29 Mart 2025 21:34
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“Bir ülkede hukuk devleti ortadan kalkınca, her alanda bozulma başlar. Yine de bozulmanın temelinde adalet ve hak duygusunun kaybedilmesi vardır. Bozulmanın asıl sebepleri üzerinde durmaya devam edeceğim...” demiştim ya, Dr. Mehmet Alkanalka’nın mesajı, konuyu özetliyor:
Alkanalka diyor ki, “Cengiz Aytmatov’un Türk mitolojsinden çıkardığı mankurt, bilinçsizleştirilmiş, biat ile liderine sadakatle istenen her şeyi sorgusuzca yapan birisidir. Mankurt, düşünme ve muhakeme yeteneği olmayan, başkalarını hissetmeyen, farklı değerleri kabul etmeyen birisidir. Türklerin ise fikri ve vicdanı hürdür.”
Bu noktada aklıma Atatürk’ün bilinen tek şiirinde söylediği “Türk sadece bir milletin adı değil, Türk bütün adamların birliğidir.” sözü geliyor. Yani Türk olmak için önce adam olmak gerekiyor.
***
Pekİ ne oldu Türk Milleti’ne?
Bu soruyu, Prof. Dr. Feyzullah Eroğlu, “Türk Yönetim Tarihi ve Düşüncesi” adlı muhteşem eserinde cevaplandırıyor:
*“Yenilmişlik psikolojisine maruz kalmış olanlar, egemen ideolojinin ve psikolojik savaş tekniklerinin etkilerine karşı son derece meyyal ve her türlü propagandaya açıktır. Gerçekten çaresiz olmasalar bile, çaresiz olduklarına; gerçekten teslim olmaları gerekmese bile, teslim olmaları gerektiğine ikna edilmişlerdir. Böylece, karşılaştıkları sorunlar ve hayal kırıklıkları karşısında, bir şeyler yapma sorumluluğundan sürekli olarak kaçarlar. İnsanın yapabileceği bir şeyler varken yapmaması, çözebileceği sorunlarla yüzleşmemesi ve olan şeylere teslim olması, yeni sorun ve hayal kırıklıklarına yani yeni yenilgilere sebep olur ve açıktır ki, böyle bir durumu aslında bizzat kendisi tetiklemiştir.
*Bu kişilerin duyu organları sadece biyolojik ve otomatik bir kullanıma açık oldukları için teslimiyet ve çaresizlik psikolojisi içerisindedirler. Bunlar, bakarlar ama göremezler, işitirler ama duyamazlar. İradi bir akıl kullanımına sahip olmamaları sebebiyle düşünmek ve sorgulamak yerine, kendilerine ulaşan en baskın ve güçlü mesajlara dikkat kesilirler. Bu kişiler, çaba harcamaktan vazgeçerler, yapabilecekleri şeyleri bile düşünemez ve akıl edemez duruma düşerek her türlü izlenime açık hale gelirler (Furedi,2010, 7).
Yenilmişlik psikolojisi, bir taraftan toplumların çeşitli kurum ve kuruluşlarının yönetici kadrolarını başarısızlığa mahkûm ederken, diğer taraftan da bireylerin çok hızlı bir şekilde kitleselleşmesine ve yozlaşmasına ortam sağlar. Bu bağlamda, sürekli olarak yenilmişlik duygusunu yaşamak durumunda kalmış olan toplumsal yapıda yaygın bir acizlik ve teslimiyetçilik duygusu ortaya çıkar. Yenilmek ve kaybetmek duygularından bir türlü kurtulamayan kişiler ve gruplar için “ne pahasına olursa olsun kazanmak, sahip olmak ve ele geçirmek tutkusu”, bütün benlikleri ve ruhları teslim almaya başlar. Sağlıklı ve dengeli insan ilişkilerinin yapı taşlarını oluşturan sosyal temsiller ve değerler sisteminde büyük bir ahlaki aşınma meydana gelir. Sanki toplum, şimdiye kadar yapmak isteyip de yapamadığı ne varsa bunları yapabilmeyi kendinde bir ‘hak’ (!) olarak görmeye ve her şeyi olağanlaştıran genel bir kuralsızlık ve etik yoksunluğuna gömülmektedir (Bilgin, 2014,5-13).
*Yenilmişlik psikolojisi ile malul olan bir toplum, adeta sürekli savunur göründüğü değerlere rağmen, her türlü gafletin, cehaletin ve günahın meşrulaştırıldığı ve mubah görüldüğü bir hayat yaşamaya savrulmaktadır.
****
*Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘Ne mutlu Türküm diyene’ vecizesi, Türk Milleti’nin içinde bulunduğu yenilmişlik psikolojisinin ezikliğinden sıyrılarak onları yeniden harekete geçirecek mucizevi bir etkiye sahip özlü sözdür. Bu yüzdendir ki, bu veciz söze düşmanlık, etnik sebepler yüzünden Türkiye’de açıktan açığa Türklük düşmanlığı yapanlar ile Türklük düşmanlıklarını siyasi nedenlerden dolayı bilinçaltlarında saklamakta olan siyasi İslamcıların en büyük ortak paydalarını oluşturmaktadır.
*Türkiye’deki bütün insan yetiştirme kurum ve kuruluşlarının yeniden tasarlanarak, buralarda yetişecek nitelikli insan gücünün, Türk ülkesinin potansiyel kaynakları ile Türk devletinin potansiyel gücünü en doğru şekilde kullanarak, bir ‘Türk Yeniden Doğuşu’nu inşa etmeleri sağlanmalıdır. Bilimsel zihniyete sahip, hukuka saygılı ve ahlaklı, nitelikli bir insan kaynağı yetiştirinceye kadar acilen mevcut yöneticileri özellikle de üniversite kurum ve birimlerinin başında bulunan yöneticileri iyi bir felsefe ve sosyoloji kursuna almak gerekiyor.”
Millet, kükremiş bir sel gibi...
31 Mart 2025 00:10
Son Güncelleme: 31 Mart 2025 17:04
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Saraçhane’de başlayan, bütün yurdu saran Maltepe’de devam eden ve sonuç alana dek bitmeyecek olan şahlanış, aslında bir ruhtur. Milletin saflığa, temizliğe, cesarete ve bilgiye dayanan ve özü Altaylardan gelen ruhu, kendini yeniden var edecek şekilde harekete geçmiştir. Bu ruhun önünde artık hiçbir güç duramaz...
Nereden mi biliyorum? Bir defa, Saraçhane’ye veya Maltepe’ye giden üniversite öğrencileri, gençler, orta yaşlılar, yaşlılar, kadınlar, erkekler, orada olmayı bir vatan hizmeti gibi görüyor ve “Ben de orada olmalıyım... Ben de din kisvesi altında yapılan haksızlığa adaletsizliğe, zulme, yalana, dolana, hırsızIığa, yolsuzluğa, kumpaslara karşı durmalıyım; bu görev bana düşüyor...” diye bayrağını alıp meydanlara koşuyor... Meydanlarda olmamayı bir çeşit askerlikten kaçmak gibi görüyor.
Peki ne oldu gençlere, ne oldu millete de harekete geçti?
Gençler, geleceklerinin çalındığını, yurt dışına çıkmanın çözüm olmadığını, kendi vatanlarında haklarına sahip çıkmazlarsa, kimsenin onlara bir lütufta bulunmayacağını algıladı. Orta yaşlılar ve yaşlılar da Atatürk’ün, Türk İstiklal ve Cumhuriyetini koruma görevini, Türk gençliğine verdiğini hatırladı...
Elbette CHP’nin siyasi hataları vardır ve bunları zaman zaman ben de gündeme getirdim. Vatandaş, CHP’li olsa bile farklı düşünmüyor... Fakat bugün “100 yıllık partinin düştüğü duruma bakın” diye aşağılanmak, itibarsızlaştırılmak istenen sadece CHP değildir, CHP’nin veya Zafer Partisi’nin şahsında doğrudan Cumhuriyettir, Türk Milleti’nin egemenlik haklarıdır!
Millet, Malazgirt’te PKK kongresi toplamaktan bahsedenlerin, bir süre önce uydurma tarihle Malazgirt’e de, Çanakkale’ye de ortak çıkarmak gayretine girdiğini not etmişti zaten...
Millet, tutuklanarak saf dışı edilmek istenenlerin ise önce Ümit Özdağ sonra Ekrem İmamoğlu değil, gerçekte kendisi olduğunu, onlara yapılan zulme ve atılan iftiralara seyirci kalırsa, Malazgirt’ten 954 yıl sonra, egemenliğinin elinden gideceğini anladı ve şerefini, haysiyetini korumak için yollara düştü.
Türk Milleti, harekete geçtikten sonra Mehmet Akif Ersoy’un söylediği gibi kükremiş sel gibi önüne konulan bütün hukuk dışı bentleri çiğner ve aşar. Millet, kendi hakkına hukukuna sahip çıkar.
Denilebilir ki, “İyi ama Millet, bunu kimin önderliğinde yapacak?”
Millet, önder aramıyor, her bir ferdiyle kendisi önder olmaya çalışıyor, tarihin, bu görevi, genetik bir miras gibi kendisine verdiğini biliyor. Millet, kadınıyla, erkeğiyle, iktidarın, Türkiye’yi sadece ekonomik olarak değil, siyasi olarak da uçuruma sürüklediğinin bilincindedir. CHP organizasyonunda bütün partilerin buluşması da bunun göstergesidir. Millet, cumhuriyeti kuran partiye de köklerini hatırlatıyor, yol gösteriyor, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye haykırıyor... Millet, kimsenin kurşun askeri de değildir ama başta Özgür Özel olmak üzere, hukukun ve demokrasinin ayaklar altına alındığı zor bir dönemde, güçlü irade ve liderlik sergileyenlere de minnettarlık duyuyor. Özel de mücadelenin İkinci Meşrutiyetten beri Sevrcilerle Lozancılar arasında olduğunu ilan etti. Yani CHP, köklerine “kurucu değerler”e dönecektir...
Millet, bayrama, ümitle, heyecanla ve kendine güvenerek girdi. O halde Mustafa Kemal Paşa’nın Amasya Genelgesi’nde belirtiği gibi milletin istikbalini, milletin azmi ve kararı kurtaracaktır.
Tarihin çektiği fotoğraflar ve Volkan Konak...
01 Nisan 2025 00:01
Son Güncelleme: 01 Nisan 2025 14:58
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Kısa zaman içinde iki değerli Türk evladını kaybettik. Evrem Devrim Zelyut ve Volkan Konak...
Evren’in babası Rıza Zelyut ile Akşam gazetesinde oda arkadaşıydık. O sırada üniversite öğrencisi olan Evren, zaman zaman babasını ziyarete gelir, bu vesileyle sohbet ederdik. Ekonomiyle ilgili sorularımı kendinden emin bir şekilde cevaplandırır ve çok isabetli analizler yapardı. Rıza Bey, sohbetimize karışmaz, oğlunun konuşmalarını iftiharla dinlerdi. Evren’den, bir iki yazımda, “genç bir ekonomist dostum” diye söz etmiştim... Sonra Türkiye’nin sayılı ekonomistlerinden biri oldu. Ekonomi bilgisini vatana hizmet için kullanan, cesur olduğu kadar zarif bir beyefendiydi. Allah rahmet eylesin.
***
Hemşehrim, “Kuzey’in oğlu” Volkan Konak ile 2003 yılında Çağlayan meydanında düzenlediğimiz Kıbrıs mitinginde tanışmıştık. Mitinge katılım az olunca kısa bir konuşma yapmış ve “Üzülmeyin, tarihin çektiği fotoğrafta, bu mitingi desteklemeyenlerin gözü kapalı çıkacak” demişti.
Türkiye’de dönemin başbakanı bile Kıbrıs Türklerinin lideri Rauf Denktaş’ı saf dışı bırakmaya çalışırken, Volkan Konak yine doğru taraftaydı. Ne gariptir ki Volkan Konak, hayatını da sahnede geçirdiği kalp krizinden sonra KKTC’nin Gazimağusa şehrinde kaybetti...
Volkan Konak ile bir defa da eski Trabzon Büyükşehir Belediye Başkanı Volkan Canaalioğlu’nu ziyaretim sırasında karşılaşmıştık. Şimdi CHP Trabzon milletvekili olan Avukat Sibel Suiçmez ile birlikte, Doğu Karadeniz ve Trabzon’da Çernobil felaketi ile yaygınlaşan kanser vakalarına karşı ne yapılabileceği üzerinde çalışıyordu. Aşık olduğu Maçka yaylalarının türkülerini, ezgilerini bütün ülkeye duyurmakla kalmıyor, hemşehrilerini de büyük bir beladan korumaya çabalıyordu...
Volkan Konak, Karadeniz dalgaları gibi hırçındı, doğaldı ama bir o kadar da duygusaldı... Ülke meselelerinde de aktifti, sahnede “Sanatımı beğenmeyen insanla ahbaplık ederim ama vatanımı, kocayürekli yenilmez şövalyemiz Atatürk'ü sevmeyenle ahbaplık etmem.” derdi...
***
Volkan Konak, bir hafta önce de sosyal medya hesabından Ekrem İmamoğlu ve Mehmet Murat Çalık’ın tutuklanmasına tepki göstermişti.
Benim de köylüm olan Mehmet Murat Çalık ile ilgili, “Beylikdüzü Belediye Başkanı, Mehmet’im; ilkokuldan beri tanıdığım ağabeyi olmaktan gurur duyduğum canım kardeşim, seni unutur muyum?
Senin dürüstlüğün, mütevaziliğin, asilliğin dillere destan.
Sana bu fermanı yazanlar, tarihin çektiği fotoğrafta yüzleri kızarık çıkacaktır.
Sen affetsen de ben affetmeyeceğim.
Mehmet Murat Çalık Kardeşim seni çok seviyorum. Ayrıca maddi, manevi tüm kazanımlarımla yanında olduğumu bilmeni isterim.
Ağabeyin Volkan” diye yazmıştı.
***
Ekrem İmamoğlu için de şöyle demişti:
“Sevgili Ekrem İmamoğlu Dostum,
futbol oynarken bile hep kaleci oldu, neden mi?
Takım arkadaşlarına arkanı dönmemek için.
Hayat boyu centilmenliğinden ve asaletinden ödün vermedi.
Ekrem Başkan’a siyasette faul yapanlar utansın.
Benim için her zaman çok kıymetli bir dostum olarak kalacaktır ve her zaman yanında olacağım.”
***
Görüldüğü gibi insan olmak, adam olmak, dost olmak zor zamanlarda belli oluyor... Volkan Konak, bu kişiliğiyle Maçka’nın orman köylerinden Trabzon’a, oradan Karadeniz’e ve bütün Türkiye’ye sağlam bir ruh aşıladı. O şimdi cennet atına binmiş gidiyor ama sesi bu toprakların üzerinde hep yankılanacak...
Türklere yeni Anayasa biçmek ve gençlerin direnişi!
02 Nisan 2025 00:01
Son Güncelleme: 02 Nisan 2025 14:28
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Demokrasiyi askıya alanlar, yine “Yeni Anayasa” ve “Sivil Anayasa” laflarını gündeme getirdi. Direnen gençlere ise suçlu muamelesi yapıyorlar!
Prof. Dr. Feyzullah Eroğlu, 18 Haziran 2024 tarihli yazısında soruyor:
“Türk dememek için kıvranan bir sürü kişi ve topluluğun varlığı, sözde ‘sivil’ bir anayasa değişikliği isteyenlerin derdini çok açık bir biçimde ortaya koyuyor. Hatta, siyasal iktidar ve muhalefet siyasetçilerinin çoğu, doğrudan ‘Türk Milleti’ dememek için ‘aziz millet’ veya ‘milletimiz’ söylemini kullanmasıyla birlikte, ‘Türkiyelilik’ kimliğini önererek Türk Milleti’ne yeni bir kimlik biçmeye de kalkıştı. Örgütlü ve güdümlü bir psikolojik savaş biçiminde, kadim Türk Milleti’ne yeni bir kimlik biçilmeye çalışılıyor.
Türkler, kim olduklarını sizden mi öğrenecek?”
***
Eroğlu, devam ediyor:
“Anayasaya göre, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka ve devlete bağlı olan vatandaşlara hukuki anlamda Türk denilmektedir. Birileri, Türk olmayı istemeyebilir ve Türküm demekten mutlu da olmayabilir. Ancak, birileri, böyle hissediyor diye, niçin Türk olmaktan mutlu olanlar, açıkça iğrenç bir psikolojik tahakküm altına alınıyor ki?
Kendilerine Türk denilmesine karşı çıkanlar, neden Türk Milleti’ne ad koymaya yelteniyor ki? Ne hakla, Türklere yeni bir kimlik öğretmeye kalkışıyorlar? Özellikle siyasal islamcılar, ‘Allah’a din öğretmeye’ (Hucurat Suresi, 16) yeltendikleri gibi, şimdi de Türklere başka bir kimlik mi öğretecekler?
Türklük konusunda takıntılı olan siyasal İslamcılar, ayrılıkçı siyaseti, görünüşte karşıymış gibi bir algı yaratarak, bir tür siyasal manivela gibi kullanıyor.
Kapitalizmin tetikçiliğini yapan liberal solcular, bu sürecin küresel bir sosu oluyor.
Ülkenin sığınmacı ve kaçak nüfusla işgaline sessiz kalan güdümlü milliyetçiler de onlara katılarak Türk Milleti’ni oyalamayı sürdürüyor.
Böylece, Türk kimliği karşıtlığı konusunda hep beraber yol yürümeye devam ediyorlar.”
Tabii son zamanlarda yıkım işini, güdümlü milliyetçilere verdiler...
***
Peki ne yapmalı? Fazla söze gerek yok. Türk Milleti’nin her ferdi, kendisine Anayasa’nın başlangıç ilkeleriyle verilen görevi yerine getirsin yeter. İşte o görev:
“Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve onun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda;
Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;
Hiçbir faaliyetin Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;
Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu;
Fikir, inanç ve kararıyla anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere;
Türk Milleti tarafından, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.”
***
Kısacası, siyasiler ne derse desin; Türk egemenliğine ve Türk cumhuriyetine sahip çıkmak, Anayasal bir görevdir. O görev, Atatürk tarafından da sonsuza kadar Türk gençliğine verilmiştir.
Le Pen olayı... Avrupa da aynı yolun yolcusu!
03 Nisan 2025 00:01
Son Güncelleme: 04 Nisan 2025 17:03
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“ABD’den AB’ye ‘Türk ordusunu kullanın’ mektubu!” başlıklı ve 22 Mart 2025 tarihli yazımda şu bilgiyi vermiştim:
“ABD derin devletinin düşünce kuruluşu RAND’ın sitesinde Rebecca Lucas imzasıyla ve ‘Türkiye’ye yönelmek’ başlığıyla, NATO üyesi AB ülkelerine bir çeşit açık tavsiye mektubu yayınlandı.
Mektupta, AB ülkelerine, özetle ‘Siz Türkiye’de demokrasinin rafa kaldırılmasına bakmayın. Türkiye ile askeri işbirliği kurun, Türkiye’nin sayısal olarak üstün olan askeri gücünü kullanın...’ deniliyor!”
***
Fransa, ülkenin en güçlü Cumhurbaşkanı adayı ve eski Ulusal Birlik Partisi Başkanı Marine Le Pen hakkında verilen mahkûmiyet kararıyla sarsıldı. Le Pen, kararın siyasi olduğunu belirterek, “Yaşananlar tam bir demokrasi skandalı, tam bir utanç, ülkemiz için büyük bir leke. Yarın dünyada kime en ufak bir demokrasi dersi verebileceğiz? Peki Sayın Navalny’i kim, nasıl savunacak? Şu anda tutuklu bulunan Sayın Erdoğan’ın başlıca rakibini nasıl savunacaklar? Romanya’da iptal edilen seçim ve engellenen aday karşısında nasıl durabiliriz?” diye sordu...
Görüldüğü gibi Fransa da Le Pen’in Cumhurbaşkanlığı adaylığını engellemek gibi bir yola girdi...
***
Türkiye’de Ekrem İmamoğlu’ndan önce, cumhuriyetin kuruluş değerlerini savunan bir parti lideri; Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ, yeni açılım sürecini engellemesin diye Kayseri olaylarından aylar sonra düzenlenen Emniyet tutanağı “delil” gösterilerek tutuklandı. Belge, avukatlara bile gösterilmedi! Avrupa’dan bir parti başkanının tutuklanmasına en küçük bir ses dahi çıkmadı.
Avrupa, İmamoğlu konusunda da aslında ipe un seriyor. Dostlar konuşurken görsün diye Avrupa Parlamentosu’nda “Türkiye’deki Demokratik Baskılar ve Ekrem İmamoğlu’nun Tutuklanması” konulu bir genel kurul oturumu düzenlendi. Oturumda konuşan Avrupa Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Marta Kos, İmamoğlu'nun tutuklanması gerekçesiyle Antalya Diplomasi Forumu’na katılımını ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile görüşmesini iptal ettiğini duyurdu.
Cumhuriyet’in haberine göre Türkiye’nin AB adaylık sürecine vurgu yapan Kos, bu çerçevede Türkiye’nin demokratik normlara ve standartlara uymasını beklediklerini ifade etti. Kos, İmamoğlu'nun “cumhurbaşkanlığı adayı olmaya hazırlanırken hukuki müdahalenin ciddi soru işaretleri doğurduğunu” söyleyerek, protesto gösterilerine müdahale edilmemesi çağrısında bulundu.
Bu yıl 14-15 Nisan’da yapılması planlanan Karma Parlamento Komisyonu toplantısı da iptal edildi.
Liberal Grup adına konuşan Hollandalı parlamenter Malik Azmani, AB’nin Türkiye’deki baskılara karşı sessiz kalmasını eleştirirken, Yeşiller Grubu’ndan Slovenya Milletvekili Vladimir Prebilic, Türkiye’ye net bir mesaj gönderilmesi gerektiğini ifade etti. Yine de oturum sonunda herhangi bir karar alınmadı. Gösteriye katıldı diye dövülen, tutuklanan gençlerden bahseden bile yok...
***
Şair yazar dostum Fuat Duymaz, “Atatürk Modeli mi, Hitler Modeli mi?” adlı kitabımın 135’inci sayfasından alıntı yaparak Atatürk’ün “Avrupa milletlerinin bizimle olan ilişkilerinin can damarı siyasi entrikalardır. Onlar bizi adam saymaz, bize karşı vefasızlığı namusa aykırı görmezler. Onlar bizi hayvan gibi görmektedir. Milletimiz namusludur, namuslu muhataplar ister, Avrupa’nın namusuna güvenemeyiz.” sözlerini hatırlattı.
Atatürk’ün İngilizler hakkındaki eleştirileri çok daha ağırdır ve şöyledir; “Dinimizin ve bağımsızlığımızın haini olan İngilizler, Müslümanların en alçak düşmanlarıdır.”
***
Prof. Dr. Cangül Örnek ise 2 Nisan 2025 tarihli Cumhuriyet’te yayınlanan “Ekrem İmamoğlu tutuklandı... Avrupa’nın sessizliği ne anlama geliyor?” başlıklı yazısını şöyle bitirdi:
“Şimdi bir de Trump yönetiminin Ukrayna-Rusya savaşını sona erdirme girişimiyle başlayan ve başlıca konusu ‘askeri güvenlik’ olan yeni bir ABD-AB gerilimi var. Bu gerilimde Avrupa militarizmi açıkça ifade edildiği gibi, Türkiye’nin ordusuna ihtiyaç duyuyor.
Erdoğan rejimi dünyadaki bu ‘demokratik gerilim’ rüzgârını arkasına alarak yol alıyor. Uluslararası koşullar hesaba katılmadan atılan tek bir adım olmadığını, 19 Mart sürecini yakından takip edenler fark etmişlerdir. Avrupa yönetici sınıfı, Türkiye’de yurttaşın seçme ve seçilme hakkına yapılan darbeye gözyaşı dökmüyor, dökmez.
Bu, zannedildiğinin aksine Türkiye’deki mücadele için olumsuz bir durum değil. Türkiye’de hiçbir uluslararası vesayet gölgesi taşımadan yol alan bir halk hareketi var. Üstelik burada halkın, egemenlik gaspına ‘Dur’ demesi Avrupa halklarının da hak mücadelesi için örnek teşkil edeceği için tarihsel bir önem taşıyor.”
Millet de sizi diziden çıkaracak!
04 Nisan 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Hukuk devleti olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti, siyasal İslamcı kadrolar elinde, baskı devleti haline dönüştürülmüştür. Kimileri, hukuk dışı uygulamalardan devletin değil, siyasi iktidarın sorumlu tutulması gerektiğini ifade etmektedir. İyi de hukuk dışı uygulamalarda devletin şiddet kullanma yetkisi olan güçleri kullanılıyorsa, ne diyeceğiz?
Meselâ, Anayasa'nın “Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı” başlıklı 34. maddesine göre “Herkes önceden izin almadan silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.”
Ayrıca Anayasa Mahkemesi de bir kararında önceden bildirim yapılmadığı için eylemlerin yasa dışı sayılamayacağını belirtmiştir.
Protesto gösterisi yapanlara şiddet kullanarak müdahale etmek, yaralananlara bile şiddet uygulamaya devam etmek, protestocuları gözaltına almak sonra da tutuklamak, devletin, hukuktan ayrıldığını gösterir. Hukuk dışı uygulamaların emrini veren siyasi iktidar olsa da açıkça Anayasa’ya aykırı olan bu keyfi davranışları icra eden, devlet güçleridir.
Devlet güçlerinin, kanunsuz emirleri dinlememesi, en azından yazılı emir istemesi gerekir ama bu yola gidenler siyasi iktidar tarafından görevden uzaklaştırılmaktadır. Mesela, gösteri yapan gençleri serbest bırakan hâkim görevden alınmıştır...
Devlet hukuktan ayrılırsa, vatandaşın da hukuksuzluğa karşı direnme hakkı doğar... Devletin hukuku tanımadığı yerde, vatandaş hangi hukuka rıza gösterecek?
***
Diğer taraftan, medya üzerinden uygulanan sansüre karşı haklı olarak bu kuruluşların ve reklam verenlerin boykot edilmesi veya ülke genelinde uyarı boykotu girişimi gibi uygulamalar da iktidar tarafından “emperyalistlerin projesi” olarak gösteriliyor ve boykot çağrısı yapanlar, işlerinden ediliyor, haksız soruşturmalara tabi tutuluyor. Geleneksel medya, yani gazete ve televizyonlar, yüzde 95 oranında iktidara tarafından ele geçirildiği için kamuoyunu yansıtmıyor. Bu sebeple halk tepkisini sosyal medya üzerinden göstermeye çalışıyor. İktidar, X hesaplarına erişim engeli getirilmesini istiyor, X de bu talebe boyun eğiyor. Çünkü X’i de kapatmakla tehdit ediyorlar. Zaten Ekrem İmamoğlu’nun tutuklandığı günlere de hiçbir hukuki gerekçe gösterilmeden bant daraltma yöntemiyle sosyal medya fiilen kapatılmıştı.
***
Türkiye bugünlere bir günde gelmedi... Şimdi sadece FETÖ sorumlu gibi gösterilse de AKP iktidarının FETÖ’ye teslim ettiği emniyet ve yargı, Ergenekon, Balyoz kumpaslarıyla Türk ordusuna ve Türk aydınlarına iftiralara dayalı operasyonlar yaptı.
Yüksek yargı, 12 Eylül 2010 referandumuyla, FETÖ’ye teslim edildi. O sürecin sonunda 6 Eylül 2017’de Cumhuriyet’ten Canan Coşkun’a açıklamalar yapan dönemin İstanbul Barosu Başkanı Av. Mehmet Durakoğlu, “Ben Türkiye'nin Cumhuriyet tarihi boyunca en ciddi yargı krizini yaşadığını düşünüyorum. Bunu sadece bir tespit bağlamında söylemiyorum. Çünkü yurttaşlara da sorulduğunda Türkiye'de adalete olan güvenin yüzde 30'lara bile varamadığını görüyoruz. Buradaki miladın 2010 referandumu olduğunu düşünüyorum. 2010 referandumu siyasal iktidar tarafından yargıdaki kadrolaşmanın sağlanması amacıyla gerçekleştirilmişti. Geldiğimiz nokta önce Türk Silahlı Kuvvetleri'nin itibarsızlaştırılmasına yönelik Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarına neden oldu; arkasından da yargıda ciddi bir kadrolaşmaya. 15 Temmuz'dan sonra mevcut hâkim ve savcıların üçte biri görevlerinden ihraç edildi, dörtte biri de hapse atıldı. 2010 referandumundan Türk halkı 'evet' demeseydi eğer Türkiye 15 Temmuz darbesini yaşamazdı.” demiştir.
***
Gerçi 15 Temmuz darbesi de “Allah’ın bir lütfu” olarak değerlendirildi ve rejim değişikliği başlatmak için fırsat olarak kullanıldı. Bu sürecin devamında da tek adam sistemine geçildi. Şimdi parti bile, Anayasa’nın 66’ncı maddesindeki “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” hükmünü bozmaya çalışıyor!
İktidarın yayın organı haline getirilen TRT’nin genel müdürü, MİT operasyonlarını konu alan Teşkilat dizisinin başrol oyuncusu olan Aybüke Pusat’ı boykot çağrısı ile ilgili paylaşımları gerekçesiyle diziden çıkarıyor!
İktidar, gazetecileri, sanatçıları susturmaya, korkutmaya çalışıyor ki herkes sussun, herkes zulme boyun eğsin...
Sosyal medyada, muhaliflerin ölüsüne bile hakaret ediliyor, CHP’nin imza kampanyasını yürüten gençler, bıçaklı saldırıya uğruyor.
Bu gidiş, kimseye bir hayır getirmez. Türk Milleti, zorbalığa boyun eğmez.
Siz milletin evlatlarını, devlet kadrolarından veya dizilerden çıkarabilirsiniz ama emin olun millet de sizi siyaset dizisinden çıkaracak..
İrade milletin de ya egemenlik?
07 Nisan 2025 00:01
Son Güncelleme: 07 Nisan 2025 15:51
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
CHP’nin olağanüstü kurultayında yeniden genel başkan seçilen Özgür Özel, CHP’nin temelinin Sivas Kongresi’nde atıldığını hatırlattı. Olağanüstü kurultayın ana sloganı ise “İrade milletindir” olarak tespit edildi.
Tabii CHP’nin köklerine dönmesi, sadece sloganla sağlanamaz, bunun için söylemlerin ve kadroların yeniden kurgulanması gerekir. Gün o gün olmayabilir ama yanlış söylemler ve yanlış kadrolar ile sonuç elde etmek mümkün değildir; İrade-i Milliye’den Hâkimiyet-i Milliyeye geçiş de mümkün olmaz...
***
Bu itibarla Prof. Dr. Anıl Çeçen’in, “İrade-i Milliye’den Hakimiyet-i Milliye’ye” başlıklı makalesinden bazı hatırlatmalar yapmak istiyorum:
“İrade-i Milliye’den, Hakimiyet-i Milliye’ye geçiş olgusu, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş aşamasındaki büyük oluşumu ve sonraki değişimi ifade etmektedir.
Sivas Kongresi sırasında 14 Eylül I919 tarihinde, genel kurul yapısını halk kitleleriyle kaynaştırmak üzere İrade-i Milliye gazetesi, Atatürk’ün önderliğinde yayınlanarak Türk devletine, Türk ulusuna ve de Türklük dünyasına hizmet doğrultusunda, Türklerin kendi kaderlerine sahip çıktıklarını, dünya kamuoyuna açıkça duyurmuştur.
Sivas Belediyesinin yayınladığı İrade-i Milliye Gazetesi’nin 100 yıl önceki nüshalarıyla, bugünün koşullarında kongre ve sonrası için genel bir değerlendirme yapmak, Türkler için son derece öğretici olmaktadır. Milli mücadelenin tek resmi gazetesi olarak yayınlanan İrade-i Milliye gazetesi, Türk halkına ulus devletin yolunu göstermektedir. Daha sonraki aşamada ise Atatürk’ün kurmuş olduğu bu gazete çağdaş cumhuriyet yolunun aydınlatıcısı ve okulu olmuştur.
Sivas Kongresi sırasında İrade-i Milliye ile başlayan Türkiye Cumhuriyeti serüveni, daha sonraki aşamalarda ulus devletin kurularak devreye girmesiyle birlikte Hâkimiyet’i Milliye olarak benimsenmiştir. İrade-i Milliye çıkış noktası olarak gündeme gelirken, Hâkimiyeti Milliye adı altında da yeni bir hedef noktası öne gelmektedir. İrade-i Milliye kavramı bugün uluslaşmanın anahtarı olarak düşünülürken, Hâkimiyet-i Milliye de ulus devletin hem çekirdeği hem de hedef tahtası olarak gündemdeki yerini sağlamlaştırmaktadır.
Bir ulus devletin kurulması için nasıl ki o ulusun evlatlarından oluşan bir ulusçuluğa gereksinme varsa ve aynı çizgide kişisel iradenin daha geniş tabanlara yayılabilmesi çizgisinde, milli sınırlar içindeki ulusal egemenliğin ulus devletler için yeni duruma paralel bir biçimde devreye girmesi gerekmektedir.
Yirminci yüzyılın demokratik rejimlerine bakıldığı zaman halk kitleleri önem kazanmakta ve bu açıdan devlet bir halk örgütlenmesi olarak öne çıkmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu önderi Atatürk yeni rejimin içeriğini belirlerken, önce Türk kavramına dayalı ulus devleti kurmuş ve daha sonra da yirminci yüzyılın halklar çağı olduğunu görerek halkçılık kavramına dayanan bir cumhuriyet sistemi oluşturmuştur.
Devletlerin kuruluş dönemi sonrasında kurumlaşma açısından konuya yaklaşılması ise İrade-i Milliye’den Hakimiyeti -Milliye ilkesine doğru adım atmaktır. Halk kitlelerinin temsilcilerinin Sivas Kongresinde olduğu gibi kuruluşa katılmasıyla devlet aşamasının birinci aşaması tamamlanmakta, ama daha sonraki adımlar atılırken kişi hakları yerine toplumun hak ve özgürlükleri öne çıkmaktadır.”
***
Madem CHP, 106 yıl sonra “İrade milletindir” diyor, öyleyse, egemenliğin de millete ait olmasını sağlamak için artık hata yapmak lüksüne sahip değildir. Atatürk ve arkadaşları en küçük bir hata yapmadı... O halde CHP, etnik kökenler üzerinden değil, topyekûn Türk Milleti üzerinden siyaset yapmalıdır.
Meselâ makine yüksek mühendisi Levent Ünsal’ın dediği gibi “Sayın Özel, siz Kürt etnik kökenli yurttaşlarımızın oylarına talipseniz bunu DEM’den istemeyin. Doğrudan Kürt etnik kökenli yurttaşımıza seslenin. Onlara, her Türk vatandaşı için olduğu üzere, Anayasamızda mevcut yurttaşlık haklarını daha da yükselteceğinizi, ABD den bağımsız doğru dış politika ile çocuklarımızın Suriye belasında, hayın pusularda telef olmayacağını vaat edin.”
Ancak böyle bir siyaset, yine saraya ve yine tek adama teslim edilen egemenliği, Türk Milletine geri verebilir...
Trump, ABD’nin sonunu mu hazırlıyor?
08 Nisan 2025 00:01
Son Güncelleme: 08 Nisan 2025 12:34
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD Başkanı Trump’ın siyasi ve ekonomik kararları, dünyayı sarstı. Trump, Gazze’ye, Panama’ya, Grönland’a hatta Kanada’ya el koymak hedeflerini açıkladıktan sonra, liberal ekonomik düzeni tamamen ortadan kaldıracak şekilde bütün dünya ülkelerine farklı oranlarda gümrük vergisi duvarları çekti...
Bu kararlar, ABD ekonomisini de sıkıntıya soktu ama önümüzdeki süreçte neler olacağı kestirilemiyor...
***
Bütün bunların sebebi, ABD’nin küresel liderliği Çin’e kaptırmamak ve bütün dünyaya hâkim bir Amerikan imparatorluğu kurmaktır.
ABD’nin böyle bir hedefi olduğu benim kişisel bir tespitim değildir...
2003 yılında Genelkurmay Başkanlığı'nın stratejik araştırma kurumu olan SAREM'in İstanbul’da Harp Akademileri Komutanlığı salonlarında düzenlediği “Küreselleşme ve Uluslararası Güvenlik Sempozyumu”na ben de Yeniçağ adına Behiç Kılıç ile birlikte gazeteci olarak davetliydim.
Birinci oturumda Hollandalı Prof. Dr. Peter Volten, ABD'yi gücün verdiği kibirle yukardan bakmak ve kendi düzenini güç kullanarak dayatmakla suçlamıştı. ABD’den katılan Prof. Dr. Justin McCarthy ise uluslararası hukuk kurallarının değiştirilene kadar hep ihlal edildiğini, küreselleşmenin önünde direnmenin ise 100 kilometre hızla gelen bir kamyonun önüne çıkmak gibi olduğunu söylemişti.
McCarthy, “Kamyonun önünde durursanız ezilirsiniz. Sonra belki orada bir daha kaza olmasın diye yola bir ikaz tabelası koyarlar” demiş ve dünyanın önünde üç seçenek bulunduğunu öne sürmüştü. McCarthy, “Bütün dünyanın aynı politikalarda uzlaşması ideal seçenektir. Ancak sermaye hareketlerinin düzenlenmesi bu şekilde mümkün olmaz, dolayısıyla en güçlü alternatif Amerikan imparatorluğudur. Bu düzen, bölünmüş güçlerden daha faydalı olacaktır. Bunun da alternatifi iki ya da üçlü güç bloğudur.” demişti.
***
Oturum Başkanı Emekli Büyükelçi Gündüz Aktan ise konuşmasına milliyetçi bir çizgide başlamış ama Amerikan imparatorluğu fikrini benimsediğini açıklayarak izleyenleri şok etmişti. Aktan, küreselleşmenin ulusal egemenlikleri ortadan kaldırdığını, milli kimlikleri çözdüğünü, devleti yıprattığını anlattıktan sonra, Justin Mc Carthy'nin “Amerikan imparatorluğu en önemli alternatiftir” şeklindeki görüşlerine katıldığını ve Pax Americana'yı Pax Civitas haline getirmek gerektiğini söylemişti! Yani bütün dünya Amerikan vatandaşı olsun demeye getirmişti...
Salonda buz gibi bir hava estiren bu sözlerden sonra tartışma bölümünde söz alan dinleyicilerden Prof. Dr. Tolga Yarman, Gündüz Aktan'ı kastederek, siyasi tercihlerle bilimsel yaklaşımların karıştırılmaması gerektiğini bunun erdemli bir davranış olmadığın belirtmiş ve “Hiçbir ulusa bu kadar bağlı olmamak gerekiyor. Hâkimiyet kayıtsız şartsız bütün dünya uluslarınındır” diye konuşmuştu.
Tekrar söz alan Makovsky, Washington’da “Amerikan imparatorluğu”ndan bahsedilmediğini, öncelikle istikrarın desteklenmesi ve değerlerin yaygınlaştırılmasının konuşulduğunu belirtmek zorunda kalmıştı.
***
Bu sırada ben de söz alarak, küreselleşmeden söz edilirken IMF ve Dünya Bankası kararlarına vurgu yapılmakla birlikte bu iki kuruluşun üzerindeki karar mekanizmalarından, sivil toplum gibi gösterilen kuruluşların istihbarat örgütlerinin güdümünde olmasından kimsenin söz etmediğini hatırlatmıştım. Bütün dünyanın tartıştığı küreselleşmenin, İnternet gibi teknolojik örnekler verilerek kendiliğinden gelişen bir süreç olduğunun propaganda edildiğini ve kimsenin bu kavramın sahipliğini üstlenmediğini, kimsenin bu projenin sahibinin kim olduğunu söylemediğini, sahibinin de kendi adıyla ortaya çıkmaya cesaret edemediğini anlatmış ve “Küreselleşme gayrimeşru bir çocuk gibi ortada kalmıştır. Küreselleşme bir süreç değil, öncelikle bir projedir. 100 kilometre hızla gelen bir kamyon değil, bir örümcek ağıdır. Dünyadaki an zayıf örgütlenme şeması örümcek ağıdır, bir ucundan çekerseniz çözülür gider. Ulus devletler, milli kimlikler yaşayacak ve insanlık onuru, köleleleştirmek demek olan bu örümcek ağını çözecektir!” demiştim.
Oturum Başkanı Gündüz Aktan, benim konuşmamdan sonra küreselleşmenin bir proje değil, bir süreç olduğunda ısrar etmiş, Prof. Dr. Justin McCarthy de bana cevaben kamyon örneğini yeniden anlatarak küreselleşmekten kaçmanın mümkün olmadığını tekrarlamıştı!
Doç. Dr. Hüner Tuncer, "Küreselleşmenin, ulus devleti, dolayısıyla Atatürk ilkelerini ortadan kaldırmaya çalıştığını biliyoruz. Burada sorun şudur: Türkiye'yi yönetenler bu ilkelere sahip çıkacak mıdır, çıkmayacak mıdır? Yönetim sahip çıkmayacaksa, iş Türk aydınlarına ve Türk halkına düşüyor..." demişti. İşte bugün o noktadayız...
***
Şimdi Trump, Makowski’nin gizlemeye çalıştığı “Amerikan İmparatorluğu” hedefini gizlemiyor, aksine bütün dünyaya ilan ediyor.
Bu kararlar, ABD’nin sonunu getirebilir. Çünkü bütün insanlık köleleşmeye razı .....
.İsrail’den Türkiye’ye: Namaz kılabilirsiniz ama üs kuramazsınız!
09 Nisan 2025 00:01
Son Güncelleme: 09 Nisan 2025 16:00
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Dış politikada yaşanan bozgunlar, medyanın yüzde 95’inin gündemine bile girmiyor! Ana muhalefet olan CHP’nin gündemi, kendisini ve İBB’yi kayyım tehdidinden kurtarmak. Muhalif medya ise verilen haksız cezalarla, soruşturmalarla meşgul ediliyor...
İktidar bütün enerjisini, muhalefet kazanacak bir aday çıkaramasın diye harcıyor. Bu hedef uğruna hukuk ayaklar altına alınıyor. Öyle ki Ekrem İmamoğlu’nun babasının yazlığına bile kapı kırılarak giriliyor!
İktidar, muhalefeti savunma refleksi içinde tutuyor. Oysa asıl iktidarın eylemleri, devlete ve millete karşı suç teşkil ediyor. Bu arada, iktidar, ABD’nin reddettiği İklim Anlaşması’na dayalı iklim kanununu Meclis’e sevk ediyor, ana muhalefetten çıt çıkmıyor! Oysa bu kanun, bahçenizde domates, biber, maydanoz, soğan yetiştirmenizi bile yasaklayacak! Bir de karbon vergisi vereceksiniz... Bu nasıl bir anlaşmadır?
***
Özbekistan, Kazakistan ve Türkmenistan Kıbrıs Rum Kesimini “Kıbrıs Cumhuriyeti” adıyla tanıyıp diplomatik ilişki başlattı. İktidar seyrediyor, muhalefet savunmada...
İsrail, Suriye’de Türkiye’nin üs kurmak istediği üç noktayı bombaladı. Reuters’e göre “Türk askeri ekipleri, son haftalarda Humus’taki T4 ve Palmira hava üsleri ile Hama’daki ana havalimanını ziyaret etmişti. Türk ekiplerinin pistleri, hangarları ve üs altyapısını incelediğini belirten bir istihbarat yetkilisi, 25 Mart’ta T4 ve Palmira üslerine yapılması planlanan bir başka ziyaretin, İsrail’in her iki üssü de birkaç saat öncesinde vurması nedeniyle iptal edildiğini aktardı. Yetkili ‘T4’te pist, kule, hangarlar ve yerdeki uçaklar imha edildi. Bu, İsrail’in Türkiye’nin artan varlığını kabul etmeyeceği yönünde sert bir mesajdı’ dedi. Türkiye’ye yakın bir dördüncü Suriyeli kaynak ise ‘T4 artık tamamen kullanılamaz durumda’ dedi.”
Reuters’a konuşan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise Türkiye’nin Suriye’de İsrail’le karşı karşıya gelmek istemediğini söyledi!
***
ABD Başkanı Trump, İsrail Başbakanı Netanyahu ile görüşmesinden sonra “Benim harika ilişkilerim olan bir adam var; adı Erdoğan. Hiç duydunuz mu? Ben onu severim, o da beni sever. Biliyorsunuz rahibimizi geri almıştık, hatırladınız mı? Basın buna çok kızıyor. Hiçbir zaman aramızda bir sorun olmadı. Bibi’ye ‘Eğer Türkiye’yle bir sorunun varsa, bunu çözerim’ dedim. Geçenlerde Erdoğan’a dedim ki; ‘Tebrikler. 2000 yıldır kimsenin başaramadığını yaptın, Suriye’yi aldın’ dedim. Farklı adlarla olsa da, aynı şey... O da ‘yok yok, ben yapmadım’ dedi. ‘Sen yaptın ama bu sorun değil’ dedim. ‘Evet, belki bir yönüyle biz yaptık’ dedi. Erdoğan sağlam biridir, zeki biridir. Kimsenin yapamadıklarını yaptı (Netanyahu’ya dönerek) Türkiye’yle ilgili herhangi bir sorunun olursa, bunu çözebilirim. Ama makul olmalısın, makul olma şartıyla çözerim.” dedi.
Netanyahu da “Trump ile Suriye’deki durumu da ele aldık. Türkiye ile kötüleşen komşuluk ilişkilerimiz var. Suriye’nin, Türkiye de dahil olmak üzere hiç kimse tarafından İsrail’e saldırı için bir üs olarak kullanılmasını istemiyoruz. Türkiye, ABD ile harika ilişkileri olan bir ülke. Başkan Trump’ın Türkiye lideri (Erdoğan) ile bir ilişkisi var. Bu çatışmayı çeşitli şekillerde nasıl önleyebileceğimizi görüştük” ifadelerini kullandı.
***
Bütün bunlar nedir? Bir defa, İsrail, Suriye’ye sahip çıkıyor ve Türkiye’nin burada üs kurmasını önlemeye çalışıyor.
İsrail, Emevi Camisi’nde namaz kılmanıza izin veriyor ama askeri üs kurmanızı askeri saldırı yaparak önlüyor. Bu durumda Suriye’yi 2 bin yıl sonra kim fethetmiş oluyor; Türkiye mi İsrail mi?
İsrail, vaat edilmiş topraklar hedefinin içinde olan Suriye topraklarına egemen oluyor. ABD ise SDG dediği PKK/PYD/YPG’yi Suriye’nin terörist yönetimiyle görüştürüyor, uzlaştırıyor, Türkiye bu durumu olumlu karşılıyor. Oysa bu uzlaşmanın hedefi, Erzurum’dan Bağdat’a kadar uzanan Dicle Fırat havzasını, PKK/PYD/YPG üzerinden İsrail’e teslim etmektir
Üstelik Trump, Erdoğan ile dostluğunu hatırlatarak Netanyahu’ya “Türkiye’yle ilgili herhangi bir sorunun olursa, bunu çözebilirim” garantisi veriyor... Casusluktan tutuklanmış olan Rahip Bronson’u da Erdoğan ile dostluğu sayesinde nasıl aldığını hatırlatıyor... Sonra da Türkiye’nin Adalet Bakanı, neredeyse her gün “yargı bağımsızdır” diyor! Dışişleri Bakanlığı da zaman zaman Türkiye'nin dış politikasının, devletin ve milletin çıkarlarını esas aldığını açıklıyor!
Bu politikaların hangi devlet ve milletlerin çıkarlarına hizmet ettiği belli değil mi?
Cuntacılık ve icazet üzerine...
10 Nisan 2025 00:01
Son Güncelleme: 10 Nisan 2025 13:35
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Erdoğan, ekonomide ve uluslararası ilişkilerde çok büyük başarılar elde etmiş, Türkiye’yi dünyadaki yeni dönemin kurucularından biri ilan eden bir lider profili çizdi.
“Şayet öyleyse, bu kadar güçlü bir ülkenin emeklileri neden harçlık seviyesinde bir maaşa mahkûm edildi? Bir dolar, neden 38 lira?” diye sormak gerekir...
Erdoğan, konuşmasının yarısında CHP’yi eleştirdi. Özgür Özel’in “cuntacı” suçlamasına cevap verebilmek için geçmişte yaşanan darbe süreçlerini gösteren bir video da izletti, Adnan Menderes’in demokrasiyle ilgili konuşmalarından örnekler gösterdi. Oysa Menderes dönemi de Erdoğan dönemi gibi başından sonuna kadar hukukun askıya alındığı, partizanlığın kitabının yazıldığı bir dönemdir.
Erdoğan döneminde, yıllarca üniversite ve devlet memuru sınav soruları çalınarak, milyonlarca gencin hakkı yenmedi mi? Böyle bir adaletsizlik, dünya tarihinde görülmemiştir.
***
Erdoğan, “CHP’yi cuntadan kurtardık” diyerek isim vermeden Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarının Türkiye’yi yönetmeye hazırlanmasını bir cuntacılık faaliyeti olarak yorumladı. Hatta “Escobar” benzetmesi de yaptı.
Ekrem İmamoğlu, Cumhurbaşkanlığına hazırlandığı için mi cuntacı sayılıyor? Cumhurbaşkanı adayı olmak cuntacılık mıdır? Erdoğan da İBB Başkanı iken ülkeyi yönetmek amacıyla bir ekip kurmadı mı? O ekip, Erdoğan Başbakan olduğunda da Cumhurbaşkanı olduğunda da yanında değil miydi?
Mesela, Tayyip Erdoğan hakkında, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken dönemin Başbakanı Bülent Ecevit'in izni ve İçişleri Bakanı Sadettin Tantan'ın emri ile mülkiye başmüfettişi Candan Eren tarafından hazırlanan "ÇOK GİZLİ" ibareli bir rapor var.
Ben raporu, Ergenekon iddianamesinin eklerinde 31 numaralı dosyada gördüm...
Raporun sonuç bölümünde “Büyükşehir Belediyesi Eski Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasi ve sosyal bir görüşten kaynaklanan bir amaçla cürüm işlemek için devasa bir teşekkül oluşturduğu ve bu teşekkülün liderliğini, Belediye Başkanı seçildiği 01.04. 1994 tarihinden 06. 11. 1998 tarihine kadar fiilen ve aktif bir şekilde, söz konusu tarihten bugüne kadar ise perde arkasından sürdürdüğü..." diye bir ifade var!
Bu raporu hazırlayan mülkiye başmüfettişi Candan Eren, AKP iktidarından sonra yurt dışında yaşamak zorunda kalmadı mı?
***
Geçmişteki darbelerde CHP izi aramak, bence asıl sorunu gözden kaçırmaktır çünkü Türkiye’deki bütün darbelerde Amerikan istihbaratının rolü vardır.
Erdoğan, AKP kurulup seçimi kazandıktan sonra ABD ve AB’den tam destek alarak siyasi yasağını kaldırtmadı mı? Erdoğan’ın siyasi yasağını, fiilen CHP Genel Başkanı Deniz Baykal kaldırtmadı mı? Bu da cuntacılık mıydı?
Videoda gösterilen “ordu göreve” pankartını açan grubun CHP ile hiçbir ilgisi olmadığını herkes bilmiyor mu?
CHP’nin, Türkiye’nin ABD tarafından işgali demek olan 1 Mart tezkeresini, AKP içinden 100 kadar milletvekili ile birlikte reddetmesi de cuntacılık mıydı? İşgal tezkeresine hayır diyen AKP’li 100 milletvekili bir daha neden aday yapılmadı?
***
Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarından hemen önce, Amerikalı savcı Susanne Hyden, 25-26 Ocak 2007'de İstanbul'daki hâkimevinde, sekiz ilin özel yetkili Başsavcı vekili ve Adalet Bakanlığı'ndan üç yetkili ile bir çalıştay düzenlemedi mi?
2 Kasım 2007 tarihli Milliyet gazetesinde, "Erdoğan'ın Bush ile 5 Kasım'da yapacağı kritik görüşme öncesi apar topar İstanbul'a gelen Savcı Suzanne Hyden, İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne gelerek bir dizi çalışma yaptı." denilmedi mi?
Fehmi Koru, Kanal 7 televizyonunun 28 Ocak 2008 tarihli haber bülteninde ve 1 Şubat 2008 tarihli Yeni Şafak gazetesindeki yazısında “Ergenekon soruşturması 5 Kasım 2007 günü yapılan Bush-Erdoğan görüşmesinde kararlaştırıldı” demedi mi?
Bu iddia hiçbir zaman yalanlanmadığı gibi AKP’li milletvekili Abdurrahman Kurt, “Ergenekon kumpasını, TSK’ya biz CIA ve FETÖ ile birlikte kurduk” dedi.
***
İşin başında, AKP’nin parti programının 3.5 sayfası, yerel yönetimlere otonomi vermeyi öngören gizli bir CFR memorandumundan aynen kopyalandı!
İdlib’de ABD’nin beslediği, Türkiye’nin koruma altına aldığı HTŞ terör örgütü, Suriye’de iktidara getirildi. Suriye, İsrail’e teslim edildi.
Bunların üzerine Malazgirt’te PKK kongresi toplamak nedir?
Bunlar icazetin de ötesinde faaliyetler değil mi?
Trump, 2 bin yılla ne demek istedi?
11 Nisan 2025 00:01
Son Güncelleme: 11 Nisan 2025 12:56
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye, şimdi PKK’nın sözde dağıtılması, gerçekte Suriye’deki PYD/YPG’ya katılarak orada devlet kurması için ABD tarafından baskı altına alınmıştır. Trump’ın, Netanyahu’yu kastederek, “Bibi’ye ‘Eğer Türkiye’yle bir sorunun varsa, bunu çözerim’ dedim. Geçenlerde Erdoğan’a dedim ki; ‘Tebrikler. 2000 yıldır kimsenin başaramadığını yaptın, Suriye’yi aldın’ dedim. Farklı adlarla olsa da, aynı şey... O da ‘yok yok, ben yapmadım’ dedi. ‘Sen yaptın ama bu sorun değil’ dedim. ‘Evet, belki bir yönüyle biz yaptık’ dedi.” derken, sizce neyi kastediyor?
Bana göre Trump, M.Ö. 586’de Babil Kralı Nabukadnazer’in Kudüs’ü yakıp yıkması ve sağ kalan Yahudileri sürgüne tabi tutması, bir kısmını Irak’a götürmesi, 10 bin kadar Yahudi esiri de kendisine savaşta yardımcı olan Ermeni kralına hediye etmesi, bu esirlerin 100 yıl sonra Pakraduniler adıyla, Ermenistan yönetimine el koyması ve bu ülkeyi 15-16 asır yönetmesi gibi olayları kastediyor olsa gerek...
Babil sürgününden 2 bin değil ama tam olarak 2 bin 611 yıl sonra, bugünkü İsrail, Suriye’ye hâkim oldu ve Türkiye, Suriye’de oyunu bozmasın diye Trump’tan destek alıyor... 2611 yıl sonra, İsrail, Suriye’ye ordusuyla girmiştir ve bunda Türkiye’deki siyasi iktidarın, Suriye’yi iç savaşa sürüklemesi ve rejimi yıkması, birinci derecede rol oynamıştır...
***
Emekli amiral İlker Güven, “Maya dergisinde yayınlanan “Dostumuz Amerika ve Avrupa” başlıklı makalesinde “İtalya'daki NATO kolejinde ortaya çıkarılan ve Türkiye'yi bölünmüş gösteren haritayı, kıymetli arkadaşım Emekli Hava Orgeneral Cumhur Asparuk, 1975 yılında İncirlik Hava Üssü subay kafeteryasında bizzat gördüğünü söylemiştir." diye yazmıştı.
Güven, aynı yazıda tarihi bir Amerikan belgesini, 31 Ocak 1896 tarihli 54. Kongre gizli kararını açıklamıştı.
Amerikan Kongresi, o gizli oturumda, İstanbul’a atanacak temsilcinin ABD’den gönderilmesine, tüm Hıristiyan ülkelerden ABD temsilcisi ile beraber çalışacak, benzer özelliklerde birer hükümet temsilcisinin atanmasına, Uluslararası Hıristiyan Komitesince bir Hıristiyan yöneticinin Türkiye'nin başkanı olarak seçilmesini müteakip, Osmanlı İmparatorluğu' nun mevcut bölgelerinin sınırlarla ayrılmasına, bu bölgelerin Hıristiyan eyaletleri kabul edilip, Hıristiyan gücünün Türkiye Birleşik Devletleri adında toplanmasına, devletlerden birinin, Türkiye Birleşik Devletleri sınırları içerisinde oluşacak Ermeni devleti olmasına ve bu devlete tüm Hıristiyan devletlerin askeri destek sağlamasının istenmesine karar vermiştir.
Amerikan Başkanı Wilson'un "kendi kaderini tayin hakkı" olarak ortaya attığı ilkeler manzumesinin içinde de Anadolu'da Ermenistan ve Kürdistan kurulması dayatması vardı. ABD, PKK'yı da bu iş için bir araç olarak kullandı, şimdi adını değiştirerek bu gücü Suriye Demokratik güçleri adıyla Suriye’ye ortak etmek istiyor. Büyük İsrail’e giden yol budur!
***
Diğer taraftan emekli kıdemli albay Mithat Işık, “Yarasa Operasyonu” adlı kitabında, “12 Eylül 1980 harekâtından en az zarar gören, hatta ve hatta hiç zarar görmeyen terör örgütü, PKK'dır. Yaşanan kardeş kavgasını, akan kanı durdurmak, terörü önlemek amacıyla yapılmış olan bir askeri müdahaleden, böyle bir terör örgütünün zarar görmemesi anlaşılır gibi değildir” demiştir.
Gazeteci- yazar ve politikacı Hakkı Öznur da Çankırı'daki verdiği konferansta, "Terör Örgütü PKK ve onun elebaşı Abdullah Öcalan, 1970'li yıllardan beri Gladyo ile iç içedir. PKK, stratejik bir maşa olarak küresel odaklara hizmet etmektedir. PKK terör örgütü, gelişimini 12 Eylül cuntasına borçludur. Amerikancı 12 Eylül cuntası, PKK terör örgütünün palazlanması için ona dokunmamıştır. 12 Eylül askeri rejimi, sağ-sol demeden insanları idam ederken, işkencelerden geçirirken, zindanlara doldururken Gladyo'nun memuru Öcalan, elini kolunu sallayarak Temmuz 1979'da yurt dışına çıkıyor, Suriye ve Lübnan'da çeşitli yabancı istihbarat servislerince himaye ediliyor, örgütüne askeri kamplar tahsis ediliyordu" diye çıplak gerçeği ortaya koymuştur.
***
Türkler ile 950 yıl kardeşçe yaşayan Ermeniler de içlerindeki Pakraduniler kullanılarak böyle kışkırtılmıştı. Taşnak örgütü, Ermenilerin PKK'sı idi! İkinci Meşrutiyet döneminde Ermeni açılımına soyunan Osmanlı, bunun karşılığını Ermeni terörü ile almıştı!
Şimdiki açılımların arkasında da 954 yıl sonra Malazgirt’te, Malazgirt Zaferi’nin intikamını almak isteyen ABD vardır.
İsrail, Türkiye’ye meydan okurken...
12 Nisan 2025 00:01
Son Güncelleme: 12 Nisan 2025 16:54
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Endonezya Cumhurbaşkanı Prabowo Subianto ile ortak basın toplantısında, “Önümüzdeki dönemde Gazze'nin yeniden inşasında ve Filistin davasının savunulmasında Endonezya ile birlikte çalışmaya devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da, Antalya Diplomasi Forumu'nda konuştu ve Filistinlileri yerinden eden bir anlaşmaya Türkiye’nin evet demeyeceğini belirterek “Katar, Mısır ve ABD'nin öncülük ettiği ateşkes görüşmelerini destekliyoruz. Arap ligi tarafından kabul edilen Gazze'nin yeniden inşası planını destekliyoruz. İsrail'e Filistinlilerle barışma ve ateşkes ilan etme çağrısında bulunuyoruz.” dedi.
İki konuşmayı birlikte değerlendirirsek, Gazze’nin yeniden inşası ihale edilmiş de ihale Türkiye’ye verilmiş gibi bir tablo ortaya çıkıyor!
İhale Türkiye’ye verilmişse, hak edişleri kim ödeyecek? Arap ligi mi?
***
Bu arada Endonezya Cumhurbaşkanı Prabowo Subianto’nun, “Gençken bir ikonum vardı, hayranlık duyduğum biri vardı; benim kahramanım benim ikonum Mustafa Kemal Atatürk'tü. Fatih Sultan Mehmet de idol ve kahramanlarımdan biriydi. Sadece Endonezya'da değil. Ben küresel güneyden bahsediyorum. Özellikle gelişmekte olan ülkelerden bahsediyorum. Tüm bu ülkelerde Mustafa Kemal bir idoldür ve bir örnektir, cesaretin bir temsilidir. Bir lider örneğidir, bir vatansever örneğidir. Bir vazgeçmeme örneğidir. Azim örneğidir.” sözleri TRT tarafından verilmedi ve Erdoğan-Dem Parti görüşmesi haberine geçildi!
Ne hazindir ki bugünkü Türkiye, açıkça söyleyemeseler de Atatürk’e kin güdenler tarafından yönetiliyor!
***
Bugünlerde bütün önemli haberler, İsrail etrafında oluşuyor! Jerusalem Post gazetesinin “İsrail'den Türkiye'ye: Suriye'deki asker konuşlandırmasında değişiklik, kırmızı çizgimizdir” başlıklı haberinde “Azerbaycan’da Türkiye ve İsrail heyetleri arasında yapılan görüşmelerde, tarafların bölgedeki çıkarlarını ortaya koyduğu ve güvenlik istikrarının sağlanması amacıyla diyaloğun sürdürülmesi konusunda mutabakata varıldığı belirtildi. Bir kaynak, İsrail'e tehlike oluşturacak herhangi bir eylemin Suriye hükümetini de riske atacağını söyledi” denildi.
İsrail, Hama’da Türkiye’nin hava savunma sistemi kurmak istediği askeri üssü bombalamıştı...
washingtoninstitute’de yayınlanan analizde ise “Ankara, Şam ile daha derin siyasi, ekonomik ve askeri iş birliği peşinde koşarken, İsrail'in sınır ötesi askeri müdahaleleri artıyor ve yetkililer Suriye'de silahsızlandırılmış bir bölge kurmak istediklerini belirtiyorlar. Washington ise şu anda Şara'nın eski bir cihatçı olarak görülmesi gerektiğine inananlar ile onunla etkileşime girmeye değer olduğuna inananlar arasında bölünmüş durumda. Dışişleri Bakanlığı, Washington'ın ülkeye uyguladığı Esad dönemi yaptırımlarını kaldırabilmesi için Şam'ın karşılaması gereken kriterlerin bir listesini yayınladı; o zamana kadar ABD yaptırımları ekonominin yeniden inşası önünde önemli bir engel olmaya devam ediyor.” denildi.
***
Milli Savunma Bakanlığı eski genel sekreteri Ümit Yalım, Yunan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Dimitrios Choupis’in, 3 Nisan 2025’de Aydın İl sınırları içinde bulunan Bulamaç Adası’na, 04 Nisan 2025’de de Muğla İl sınırları içinde bulunan Kalolimnoz ve Keçi adalarına gelerek Yunan bayrağı altında Türkiye’ye meydan okuduğunu açıkladı.
Yalım, “Genelkurmay Başkanı Metin Gürak, 04 Nisan 2025’de, İspanya’da NATO Birleşik Hava Harekât Merkezi’nde brifing alırken, Mevkidaşı Yunan Genelkurmay Başkanı Dimitrios’u taşıyan Yunan Askeri Helikopteri, Türk Hava Sahasını ihlal ediyordu.” dedi.
Ayrıca Ege´de düzenlenen Iniochos 2025 hava tatbikatına, ABD ve Yunanistan öncülüğünde İsrail, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Kıbrıs Rum Kesimi, Hindistan, İngiltere, Fransa, İtalya, Polonya, Slovenya ve İspanya katıldı.
Şalom gazetesi, “Tatbikatın amacı, Doğu Akdeniz’de istikrarı sağlamak ve ticaret yollarının güvenliğini garanti altına almak olarak açıklandı. Ancak organizasyonda Türkiye'nin yer almaması, bölgesel güç dengeleri açısından dikkat çeken bir gelişme oldu.” diye yazdı.
Türkiye, Ege’de Mavi Vatan’ı da kendi adalarını da fiilen bırakmış durumda...
***
Toparlayalım... İsrail, ABD ve İngiltere desteğinde, Filistin’de, Suriye’de ve Ege’nin her yerinde Türkiye’ye meydan okuyor. Yunanistan, Türk adaların işgal etti, hava sahasını ihlal ediyor ve Kıbrıs Rum Kesimi, Türk Cumhuriyetleri tarafından Kıbrıs devleti olarak tanındı!
Bu aşamada PKK, Suriye’deki MOSSAD destekli SDG’ye yani YPG’ye katıldı bile. Bunu açıklayan da Hakan Fidan’dır. Fidan, “PKK'nın 2 bine yakın kadrosu şu anda SDG yönetiminin tepesinde oturuyor.” demişti.
Türkiye, dört bir taraftan sıkıştırılırken Erdoğan, Gazze’yi yeniden inşa etmekten söz ediyor!
Türkiye’ye dayatılan Trump Anayasası!
14 Nisan 2025 00:01
Son Güncelleme: 14 Nisan 2025 10:57
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Sözcü Gazetesi muhabiri Başak Kaya’nın, “Erdoğan-DEM Parti görüşmesinde, İmralı heyeti süreç adına 13 istekte bulundu” diye özetlenebilecek haberinde 13 madde şöyle sıralandı:
1-Öcalan'ın tecridi kaldırılsın. İletişim özgürlüğü güvence altına alınsın.
2-PKK'nın silahsızlandırma süreci için özel bir yasa çıkarılsın.
3-Eşit ve özgür yurttaşlık ilkesi yasalarla güvence altına alınsın.
4-Demokratik Dönüşüm ve Barış Kanun Teklifi hazırlansın.
5-Hasta tutuklular salıverilsin.
6-Barış süreci için Meclis'te özel yetkili bir komisyon kurulsun.
7-TBMM Başkanı tüm partilerle görüşerek uzlaşı metni hazırlasın.
8-Belediyelerdeki kayyum uygulaması son bulsun.
9-Cezaevindeki belediye başkanları serbest bırakılsın, tutuksuz yargılansın ve göreve iade edilsin.
10-Umut hakkı yasa teklifleri gündeme alınsın.
11-Örgütlenme özgürlüğünün önündeki engeller kaldırılsın.
12-Yürürlükteki Terörle Mücadele Kanunu değişsin.
13-AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararları mutlaka uygulamaya alınsın.
Konuyla ilgili yazılı açıklama yapan DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, “Bazı haberlerde '13 Maddelik Talepler Listesi' olarak sunulan maddeler, DEM Parti’nin çeşitli mecralarda kamuoyuyla paylaştığı talepleridir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir talepler listesi sunulmuş değildir.” dedi.
Buna karşılık haberin doğruluğunu teyit eden açıklama Roma’dan geldi!
DEM Parti Van Milletvekili ve İmralı Heyeti üyesi Pervin Buldan, İtalya'nın başkenti Roma'da, farklı ülkelerden 300'ün üzerinde katılımcının destek verdiği “Abdullah Öcalan'a Özgürlük, Kürt Sorununa Çözüm Uluslararası Konferansı”nda konuştu.
Buldan, “Bu sürecin birkaç ay içinde tamamlanması öngörülüyor, yani Haziran sonuna kadar sürecin tamamıyla başarıya ulaşması bekleniyor. Çünkü biz biliyoruz ki atılacak olan her adım, Sayın Öcalan’ın fiziki özgürlüğüne giden yoldur aynı zamanda...” dedi.
Bu ifadeler, Başak Kaya’nın haberini doğrulamış oluyor. Buldan’ın açıklamasından, “Öcalan’ın fiziki özgürlüğü” konusunda da söz almış oldukları anlaşılıyor.
***
Peki bu maddelerin kabul edilmesi ne anlama geliyor?
DEM Parti’nin 13 maddelik talep listesi, Anayasa değişikliğini değil Yeni Anayasa’yı gerektirir. İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu da, “Bunlar Anayasa’nın ilk dört maddesini değiştirmek istiyor.” dedi.
Çözüm sürecinde hedeflenen sonuca ulaşmak için önce Ümit Özdağ’ı tutukladılar... Ardından Cumhuriyetle özdeş bir kurum olan CHP’ye kayyım atamaya kalkıştılar ve Erdoğan’ın iktidarını sarsan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ve ekibini tutukladılar. CHP Ankara milletvekili Umut Akdoğan, İmamoğlu’nun cezaevinde, Necati Özkan, Murat Ongun ve diğer arkadaşlarıyla nasıl haberleştiğini açıklayınca, her biri çevre illerdeki cezaevlerine dağıtıldı...
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Samsun mitinginde "Biz sırtımızı Amerika'ya değil, millete dayıyoruz. Biz gücümüzü Trump'tan değil, milletten alıyoruz. Dün işgale gelenlere kırmızı halı serenler vardı, bugün darbe yapmak için yurtdışından icazet alanlar var. Dün ihanet ettiği halktan kopuk İngiliz zırhlısı ile kaçanlar vardı, bugün millet iradesinden korkup sandıktan kaçanlar var.” diye konuştu.
Çözüm sürecini ABD dayattığına ve Trump da tutuklamaları sessiz kalarak desteklediğine göre “DEM’in taleplerini yerine getirecek Yeni Anayasa’yı da ABD ve Trump dayatıyor” demektir.
Tıpkı İkinci Dünya Savaşı’nda yenilen Japonya’ya, Amerikan işgal kuvvetleri komutanı Douglas MacArthur tarafından yazdırılmış anayasanın kabul ettirilmesi gibi...
***
Yeni Anayasa hazırlıklarına alet olan Japonya’nın eski başbakanlarından Kanoe, ülkesine ihanet ettiğini anlayarak sürecin sonunda intihar etti. Japonya’ya kabul ettirilen Anayasa’nın en önemli maddesi, 9’uncu maddeydi. Bu madde “Japonya’da, kara, deniz ve hava kuvvetleri ve diğer savaş potansiyeli asla sürdürülmeyecektir. Devletin savaş hakkı tanınmayacaktır.” hükmünü içeriyordu.
Japonya, sonradan bu maddeyi değiştirebildiği ölçüde silahlı kuvvetlerini geliştirmeye çalıştı ama güçlü bir ordu kurmasına hiçbir zaman izin verilmedi.
Bu arada DEM Parti taleplerinde üçüncü sırada yer alan “eşit vatandaşlık” kavramını sadece AKP, MHP değil, Özgür Özel’in de desteklediğini unutmamak gerekir! PKK ve DEM, “eşit vatandaşlık”la etnik kökenlerin Anayasa’da belirtilmesini kastediyor.
Bu, Türk egemenliğine son vermek demektir!
Özetle bugün Türkiye’ye dayatılan anayasa da Japonya’ya dayatılan McArthur anayasası gibi milli egemenlikten vazgeçme anayasasıdır ve adına Trump Anayasası demek yanlış olmaz...
İklim Kanunu değil Türkiye’ye tuzak!
15 Nisan 2025 00:01
Son Güncelleme: 15 Nisan 2025 16:27
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İkim Kanunu Teklifini okudum. Teklif, AKP İstanbul Milletvekili ve diş hekimi Mustafa Demir, İstanbul Milletvekili ve çevre mühendisi Emel Gözükara Durmaz ve Tokat Milletvekili ve hukukçu Mustafa Arslan tarafından hazırlanmış ve AKP’li 99 vekilin imzasıyla Meclise sunulmuş görünüyor...
“Görünüyor” diyorum, çünkü teklif metni, bu üç kişi tarafından hazırlanmışa hiç benzemiyor, hatta bazı bölümlerinin tercüme olduğu belli oluyor. Zaten ilk taslak metin “gizli” tutulmuştu
***
Teklif metninde kullanılan kavramlardan bazıları şöyle: İklim finansmanı, sera gazı emisyonlarının azaltımı, karbon fiyatlandırma araçları, karbon esaslı vergiler ve cezalar, karbondioksit eşdeğeri cinsinden ifade edilen karbon kredisi...
Kanunda gelirler de şöyle sıralanıyor:
“Sera gazı emisyon izni alınması kapsamında elde edilecek gelirler. Emisyon Ticaret Sistemi kapsamında birincil piyasadaki tahsisat satış gelirleri, piyasa istikrar mekanizması kaynaklı işlemlerden elde edilen gelirler. Piyasa işletmecisinin ETS piyasasından elde ettiği gelirlerin yüzde ellisi. Uluslararası karbon piyasalarında yetki verilen karbon kredileri için alınan katkı payları. Bu Kanun kapsamında uygulanan idari para cezalarının yüzde ellisi...”
İklim Kanunu teklifi, bitkisel, hayvansal veya sanayi ürünü üretenlerin sera gazları yoluyla ozon tabakasını incelttikleri varsayılan maddeleri kullanan, ithal eden, ticaretini yapan ve piyasaya arz edenlerle, bunlara bakım onarım ve servis hizmeti verenlere, milyonlarla ifade edilen cezalar getiriyor.
Sera gazı, hayvanların ürettiği gazı da kapsıyor!
***
AKP’nin eski vekillerinden Metin Külünk, “Amerika bile Paris İklim Anlaşması’ndan çekildi. O halde Türkiye’nin bu ısrarı neden? İklim kanunu meclisten geçmemelidir. Roma Kulübü’nün 60 yıllık planlarına Türk milleti alet edilmemelidir. Dünyayı kirletenlerin faturasını gelişmekte olan ülkelere ödetmek isteyen ve bu kısıtlamalarla gelişmeyi durdurmak isteyen akıl sorgulanmaya muhtaçtır.''” dedi.
Son olarak Saadet Partisi İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Kaya “Bu kanuna iklim adını vermek doğru değildir. Olsa olsa bu bir ticaret kanunudur, doğaya büyük zarar verecektir. Dünyayı Çin’den sonra en fazla kirleten ikinci ama kişi başına düşen oranla birinci olan ABD Paris İklim Sözleşmesi’nden çekildi. Bu kanunu bize dayatanlar aslında ‘dünyayı biz kirlettik, bedelini de size ödeteceğiz’ demek istiyorlar. Bu bir tuzaktır.” diye bir açıklama yaptı.
***
Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hayvan ve Doğa Hukuku Laboratuvarı Kurucu Direktörü Doç. Dr. Serkan Köybaşı ise iklimhaber.org’a konuştu ve İklim Kanunu Teklifinin, “Adı ‘iklim kanunu’ olsa da aslında iklim değişikliğini durdurmaya yaraması mümkün olmayan, yalnızca bir piyasa yaratılmasına yarayacak bir kanun düzenlemesi” olduğunu söyledi:
Köybaşı, teklifin 3. maddesinin 5. fıkrasına dikkat çekti:
“Kurum ve kuruluşlar ile gerçek ve tüzel kişiler; iklim değişikliği ile mücadelede azaltım ve uyum hedeflerinin gerçekleştirilmesi için, planlama araçlarına ve bu Kanunun amacının gerçekleştirilmesi doğrultusunda alınacak tüm tedbirlere ve düzenlemelere uymakla ve bunları uygulamakla ve ayrıca bu kapsamda plan ve projelerini yapmak, yaptırmak, uygulamak ve uygun görüldüğünde yatırım yapacak olan gerçek ve tüzel kişilerin projelerini desteklemekle yükümlüdürler.”
Köybaşı “Bu fıkrada Türkiye’deki bütün herkes, iklim değişikliği ile ilgili yapılacak tüm eylemleri ve hatta bu kapsamda hareket edecek gerçek ve tüzel kişilerin bütün projelerini desteklemek ile yükümlü tutulmuş.
Daha açık ifade edeyim; ‘Ben veya görevlendirdiğim bir kişi veya kurum, iklim değişikliği ile mücadele adı altında herhangi bir şey yapıyorsa, siz, gerçek kişi de olsanız tüzel kişi de olsanız bu projeleri desteklemekle yükümlüsünüz.’ deniyor.
Böyle bir cümleyi ancak Kuzey Kore’de görebiliriz. Eğer Bakanlık, ‘nükleer santralleri iklim değişikliği ile mücadele için yapıyorum,’ derse, o zaman artık nükleer santrallere karşı gelemem. Veya bir yere bir baraj yapılmak isteniyor ama tarihi eserleri, bir kültürü veya bir köyü yok edecek; artık karşı çıkamıyoruz. Bu inanılmaz otoriter bir yaklaşım. ‘Desteklemekle yükümlü olmak’ gerçekten ancak Kuzey Kore’de görebileceğimiz bir şey.” dedi.
***
Özetle, İklim Kanunu, iktidara, halkın bütün iş ve eylemlerini küresel talimatlara göre kontrol altına alma yetkisi veren, herkese karbon kredisine göre vergi koyan ve ceza kesen bir diktatörlük kanunudur: Türkiye’ye kurulmuş bir tuzaktır.
Suriye kimden alındı, kime verildi?
16 Nisan 2025 00:01
Son Güncelleme: 16 Nisan 2025 13:00
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Antalya’daki diplomasi forumuna katılan, Yahudi kökenli Amerikalı Prof. Dr. Jeffrey Sachs, Suriye ve Filistin’de ve bütün İslam dünyasında yaşanan gerçekleri, davet edenlerin yüzüne karşı bütün açıklığıyla tek tek anlattı. Gerçi Sachs’ın anlatımlarını, 2004 yılından beri bütün ayrıntıları ile bu sütunda defalarca gündeme getirdim ama tekrarında fayda var...
***
Sachs, bölgede yaşanan birçok kriz ve savaşın sorumlusunun ABD yönetimi ve müttefiki İsrail olduğunu anlattı ve şöyle dedi:
“-ABD'nin siyasi, askeri ve mali desteği olmasa İsrail, bir gün bile savaşamaz, Gazze'de soykırım yapamaz.
-BM tarafından geçmişte Suriye için yürütülen barış görüşmeleri ABD'nin reddetmesi yüzünden sonuca ulaşamadı. ABD’nin Filistin'i devlet olarak tanıması ve İsrail'e desteğini bırakması durumunda bölgede savaş biter.
-Suriye savaşı, İsrail'in teşvik ettiği altı savaşın sadece bir tanesi. Lübnan, Irak, Libya, Somali ve Sudan'da... Aslında bu liste bizde vardı. Wesley Clark, 2011 yılında Pentagon'dan bir belgeyle bilgilendirilmişti. Amaç beş yıl içinde yedi savaş çıkarmaktı. Netanyahu'nun büyük üzüntüsüne rağmen gerçekleşmeyen tek savaş İran'la olandı. İsrail hâlâ bu savaşı kışkırtmaya çalışıyor.
-ABD'nin Suriye'deki nihai hedefi ise silahlandırdığı cihatçı grubun Suriye'de iktidara gelmesi idi. Suriye'deki durum ve bölgedeki çatışmalardan ABD ve Merkezi İstihbarat Teşkilatı CIA sorumludur. CIA operasyonları sonlanmadıkça barış olmaz.”
***
Türkiye’deki siyasi iktidar, kendi seçmenini “Yeni Osmanlı’yı kuruyoruz” diye umutlandırdı ama Suriye’de ABD-İsrail projesine hizmet etti. Suriye yönetimi, ABD’nin yetiştirdiği ve İdlib’de Türkiye’nin koruması altında tuttuğu HTŞ örgütüne teslim edildi. PKK da SDG adıyla Suriye’ye ortak ediliyor. Hamas da İsrail’in kurdurduğu bir örgüttür ve başından beri İsrail’e hizmet etmektedir. Görünen köy kılavuz istemez...
Trump ise “Erdoğan 2 bin yıl sonra Suriye’yi aldı” derken tarih bilinciyle konuşturuldu... Erdoğan, Suriye’yi 2 bin yıl sonra kimden aldı? Suriye, 2 bin yıl önce, Augustus yönetimindeki Roma’nın eyaletiydi. 2611 yıl önce ise Yahudi hâkimiyetindeydi, bugün Roma’yı temsil eden ABD’nin ve İsrail’in hâkimiyetine girdi.
BOP, yani Büyük İsrail projesiyle hedeflenen de buydu zaten...
---İKİNCİ YAZI----
“Sıfır Karbon söylemi
sahtekârlıktır”
+++++
İklim Kanunu Teklifinin Türkiye’ye kurulmuş bir tuzak olduğunu, teklifi inceleyerek dünkü yazımda izah etmeye çalıştım. Teklif Meclis’te görüşüldüğü için Milli Merkez Genel Sekreteri, eski DPT uzmanı ve yüksek kimya mühendisi Haluk Dural’ın "Küresel Isınma Yalanları" başlıklı incelemesinin sonuç bölümünü de tekrar tekrar hatırlatmak gerekir...
Dural, şöyle diyor:
“İklim Çevrecilerinin yalanlarına karşı bilimsel doğrular:
-Atmosferi ısıtan tek kaynak güneştir.
-Dünya atmosferi milyonlarca yıldır devresel olarak ısınır ve soğur.
-Atmosferde ısıyı tutan en büyük sera gazı, bulutlardır. Bulutlar sera gazlarının yüzde 95’idir.
-Karbondioksitin doğal seviyesi bütün atmosferin yaklaşık yüzde 0,04'üdür.
-Yüzde 0,04'lük karbondioksitin yüzde 95'i volkanik aktivite, çürüyen bitki örtüsü, bakteriler ve dünyadaki okyanusların birleşiminden gelir.
- Atmosferdeki toplam karbondioksite insanın katkısı yalnızca yüzde 0,0016'dır.
-Karbondioksit dünyadaki tüm yaşamı oluşturan temel besindir ve yalnızca faydalı etkileri vardır.
***
Dural devem ediyor:
“İklim yalanlarının arkasındaki vahşi planlar:
-Batı emperyalizminin itici gücünü oluşturan, kendilerini uluslarüstü sanan özel banka ve finans kurumları, silah, ilaç, enerji şirketlerinin sahipleri yağmacı oligarkların kurdukları ‘müesses nizam’, siyaseten ve ekonomik etki altına aldıkları ülkelerde kendi çıkarlarına zarar verecek toplumsal uyanışları durdurmak için egemen ulus devlerinde yıllardır; iç karışıklıklar çıkartır, askeri müdahalelerde bulunur, milyonlarca insanı öldürüp, ülkeleri sömürmeye devam eder.
-Bu nedenle, otuz yılı aşkındır uyguladıkları neo-liberal politikaların gerek kendi ülkelerinde ve gerekse hedef ülkelerde yarattığı tepkilerin sonucunda küresel jeopolitikte yaşanmakta olan hızlı değişimleri engellemekte kullanılacak ‘iklim değişikliği’ başlığı altında bir başka sinsi planı devreye sokmaya başladılar.
-‘Sıfır Karbon’ söylemi tam anlamıyla bir sahtekârlıktır.
-Yeşil enerjiye dönüşüm, gelişmekte olan ülkelere kurulmuş bir büyük tuzaktır.
-Batı ülkelerinin uygulamaya koyduğu Sınırda Karbon Vergisi, gelişmekte olan ülkeleri sanayisizleştirmeyi hedeflemektedir.
-Elektrikli araçların çevre dostu olduğu söylemi de tümüyle yalandır.”
..Ümit Özdağ, Öcalan çıkana kadar tutuklu mu kalacak?
18 Nisan 2025 00:01
Son Güncelleme: 18 Nisan 2025 15:45
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ, “Usule aykırı soruşturma sonucunda, tutuklanmam, tahliye talebimin reddedilmesi ve ilk duruşmamın, açılım sürecinin sonlanmasının beklendiği tarihten sonraya bırakılması, benimle ilgili sürecin hukukla değil siyasetle ilgili olduğunu teyit etmiş oldu...” dedi.
Ümit Özdağ, kendisiyle Silivri’deki Marmara Cezaevi’nde yaptığım iki görüşmede de “Devletin aldığı açılım kararlarına engel çıkarmayayım diye burada tutuluyorum” ifadesini kullandı.
Öyleyse, Ümit Özdağ’ın serbest bırakılması da hukuki değil ancak siyasi gelişmelerin sonunda mümkün olabilir...
Çünkü hukuka bakılacak olursa hiç tutuklanmaması gerekirdi. Cumhurbaşkanına hakaretten gözaltına alınmasına rağmen hakkında Kayseri olaylarından dolayı iddianame düzenlenmesi de gösteriyor ki açılım sürecini planlayanlar, Ümit Özdağ’ın süreç bitene kadar tutuklu kalmasını öngörmüş...
***
Bir defa Kayseri olaylarından gözaltına alınan, tutuklanan tek bir Zafer Partili yok. Ümit Özdağ da olaylar sırasında yayınladığı mesajlarda herkese sağduyulu davranma çağrısı yapmış ve parti mensuplarının evlerinden çıkmamasını istemişti. Kayseri Emniyet Müdürlüğü’nün olaylar sonrasında düzenlediği tutanak veya raporda Zafer Partisi’nin adı bile geçmediği halde, beş buçuk ay sonra soruşturma için yeni bir tutanak veya rapor düzenlenmesinin istenmesi ve bu belgede Zafer Partisi’nin suçlanması, hukuka aykırıdır. Zaten bu belgede de Zafer Partili birkaç kişinin yayınladığı mesajlardan söz ediliyor. O mesajlarla ilgili bir soruşturma da yok. Kaldı ki bir veya birkaç üyenin attığı mesajdan, genel başkan sorumlu tutulabilir mi?
**
Gerek siyasi çevrelerden edindiğim bilgiler gerekse Çağlayan adliyesinde konuşulanlar, Ümit Özdağ’ın tutuklanmasının büyük ölçüde ters teptiğini ispatlıyor. Öyle ki Ümit Özdağ’ın tutukluluk halinin 90-100 günde bitirilmesi veya 120-140 gün yani açılım sürecinin sonuna kadar sürmesi konusunda bir fikir ayrılığı olduğuna dair bilgiler geliyor...
Ümit Özdağ’ın bu kadar uzun süre tutuklu kalmasının MHP’ye bir fayda getirmediği, aksine zarar verdiği de konuşuluyor...
Tabii bir yargılama sürecinde esas olan adalettir; herhangi bir kişinin, başkalarının siyasi kâr ve zarar hesabına göre tutuklanması veya tahliye edilmesi, normal bir hukuk düzeninde kabul edilemez!
Açılım sürecini durdurmasın, daha da açığı Abdullah Öcalan’ın önce İmralı adasında sonra da bütün Türkiye’de serbest kalmasını engellemesin diye Ümit Özdağ’ın tutuklu kalması, Türk hukukunda olmayan düşman ceza hukuku çerçevesinde “önleyici tutuklama” olarak tanımlanıyor.
Terör örgütü kurarak 40 yıldır Mehmetçik kanı döken bir örgütün başı olan Abdullah Öcalan’a umut hakkından söz edilirken, buna karşı çıkan bir siyasi lider aynı süreçte hukuka aykırı yollarla tutuklanmıştır.
Abdullah Öcalan’a bile düşman ceza hukuku uygulanmazken, devletin kuruluş felsefesini savunan Ümit Özdağ’a nasıl uygulanıyor?
***
Ümit Özdağ, Muzaffer Özdağ’ın oğlu olmasından dolayı siyaseten MHP’nin içinde doğmuş gibidir... Önce MHP’den daha sonra MHP’den ayrılanların kurduğu İYİ Parti’den milletvekili seçilen Ümit Özdağ, Zafer Partisi’ni kurmuştur. Bütün bu geçişlerde değişmeyen tek şey, Ümit Özdağ’ın siyasi duruşudur. O duruş, Türk Milliyetçiliği çizgisidir. Bu sebeple, Zafer Partisi ve İYİ Parti ile birlikte MHP’nin tabanı da çok büyük çoğunlukla Ümit Özdağ’a yapılanlardan rahatsızdır. Aslında MHP’de siyaset yapanlar da Ümit Özdağ’ın tutuklanmasının MHP ile bağlantılı gibi görülmesini doğru bulmuyor ama açılım sürecini destekledikleri için Özdağ ile ilgili aleni yorum yapamıyor. Zafer Partisi ise her geçen gün puanını artırıyor.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, her konuşmasında Ekrem İmamoğlu ve ekibi ile birlikte Ümit Özdağ ve Selahattin Demirtaş’ın da serbest bırakılması gerektiğini söylüyor, Silivri’de İmamoğlu’nu her ziyaretinde Ümit Özdağ’ı da ziyaret ediyor...
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, başından beri Ümit Özdağ’a da Ekrem İmamoğlu’na da destek veriyor...
***
Sahi, Abdullah Öcalan’ı serbest bırakmayı planlayanlar, Cumhurbaşkanı adayı olmuş bir parti başkanı olan Selahattin Demirtaş’ı neden içerde tutuyor?
Soruyu şöyle de sorabiliriz: Ümit Özdağ’ı içerde tuttuğunuz için mi Selahattin Demirtaş’ı serbest bırakamıyorsunuz? Öyle değilse bırakın da görelim...
“Teknofeodalizm” ve tek adam feodalizmi!
19 Nisan 2025 00:01
Son Güncelleme: 19 Nisan 2025 15:48
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yunanistan eski Maliye Bakanı ve Ekonomist Yanis Varoufakis, “Teknofeodalizm: Kapitalizmi Ne Öldürdü?” adlı yeni kitabında, kapitalizmin öldüğünü, dünya ekonomisini küresel finans sisteminin değil, teknoloji devlerinin şekillendirdiğini savundu.
İngiliz gazeteci Arthur Neslen'in, Varoufakis ile yaptığı röportaj BirGün gazetesinde yayınlandı.
Varoufakis, röportajda özetle şöyle dedi:
"Geçtiğimiz on yılda telefonlarımızın, tabletlerimizin ve fiber optik kablolarımızın içinde yaşayan yeni bir sermaye biçimi ortaya çıktı. Ben buna ‘bulut sermayesi’ diyorum.
Amazon, Alibaba, Uber ve Airbnb gibi şirketler pazar değiller. Hatta tekel bile değiller. Bunlar ticaret platformlarıdır. Bu platformları oluşturan algoritma, yani bulut sermayesi, bizim yaratıcısı, tüketicisi ve kullanıcısı olarak yer aldığımız bir ‘bulut derebeyliği’ dışında bir şey üretmez. Hepimiz bu platformlarda çalışıyoruz; taksi sürücüsü olarak ya da içerik üreticisi olarak. Ve bu dijital alanın sahibi, tıpkı feodalizmde olduğu gibi kira topluyor. Ama bu kira artık toprak kirası değil, dijital kira. Buna kısaca ‘bulut kirası’ diyorum.
Bir şirket elektrikli bisiklet ürettiğinde, Amazon üzerinden ödediğiniz bedelin yüzde 40'ı onu üreten kapitalistlere değil, Amazon'un kurucusu ve yöneticisi Jeff Bezos'a gidiyor. Bu para, bulut kirası biçiminde şirketten çekilip alınıyor. Bu para üretime ya da geleneksel kapitalist sektöre geri dönmediği için, kapitalizm altında zaten hep kıt olan toplam talep artık daha da kıt hale geliyor. Bu durum, merkez bankaları üzerinde, kaybolan satın alma gücünü yenilemek için daha fazla para basma baskısı yaratıyor ve bu da daha fazla enflasyon baskısı oluşturuyor. Bu açıdan tekno-feodalizm, kapitalizmden çok daha kötü ve krizlere çok daha açık bir sistemdir.”
***
David C. Korten, yıllar önce “When Corporations Rules the World” adlı kitabında yeni dünya düzenini "şirketler komünizmi" diye tanımlamıştı. Tabii o zamanlar, “bulut kirası” ödemeye henüz başlamamıştık...
Korten, “Bugün dünyanın en büyük 100 ekonomik gücünün yarısı şirketlerdir. En büyük 10 şirketin toplam satışları, en küçük 100 ülkenin toplam gayri safi milli hasılasından daha fazladır. Dünyanın en büyük ticari bankalarının ve değişik finans firmalarının oluşturduğu 50 kuruşluk bir grup, dünyanın 20 trilyon dolarlık üretici sermayesinin yüzde 60’ını elinde tutmaktadır. Bugün başarılı şirketlerin ekonomideki kontrolü, eskinin komünist Rusya’sında Moskova’nın elde edebilmiş olduğu kontrolden çok daha fazladır.” demişti.
***
Korten, Abraham Lincoln’un öldürülmeden önce bu gidişatı gördüğünü ve şöyle dediğini bildirmişti:
“Şirketler taçlandırılmış bulunuyor. Yüksek koltuklarda bir çürümüşlük dönemi bunu takip edecek ve paranın gücü halkın aleyhine çalışarak hâkimiyetini genişletecek. Para sadece birkaç elde toplanıncaya kadar... Ondan sonra cumhuriyet bitmiş demektir.”
Korten, Amerikan başkanlarından Hayes’in şu sözünü eklemeyi de unutmamıştı: “Bu hükümet artık, halkın, halk tarafından ve halk için değildir; şirketlerin, şirketler tarafından ve şirketler içindir.”
***
Michel Chossudovsky de “Yoksulluğun küreselleşmesi” adlı eserinde, küresel ekonominin toplam 750 kuruluş tarafından kontrol edildiğini ve ulusal devlet kurumlarını etkisizleştiren bir uluslararası alacak tahsilatı sürecine bağlandığını, ucuz emek ekonomisi ile dünya nüfusunun çoğunluğunun yoksullaştığını, küresel şirketlerin yeni tüketici pazarları bulabilmek için ulusal ekonomileri parçaladığını, toprak ve devlet mülkiyetlerinin uluslararası sermaye tarafından devralınmakta olduğunu, küresel girişimin dev şirketleri evlendirirken küçük ve orta ölçekli işletmeleri yok ettiğini veya bunların bir küresel dağıtıcının ağına dahil edildiğini, küçük ölçekli bireysel mülkiyetin silinmekte olduğunu, ancak kamu açıkları sebebiyle, küresel mali sistemin de tehlikeli bir kavşağa geldiğini söylüyordu.
***
Varoufakis, çözümle ilgili soruya, “Tekno-feodalizmi kesin olarak sona erdirmenin tek yolu, şu anki kapitalist şirket hukukunun ‘ne kadar paran varsa o kadar hisse alabilirsin’ anlayışından, ‘bir şirkette çalışan herkes bir hisseye sahip olmalı ve sadece orada çalışanlar hisse sahibi olabilir’ ilkesine geçmektir. Bunu yasalaştırarak çalışanların yönettiği ve sahip olduğu şirketler kurulabilir. Eğer buna, şirketlerin toplumsal performanslarını denetleyen bir vatandaş jürisi de eklerseniz, piyasalar var olmaya devam eder ama kapitalizm olmadan." diye cevap verdi.
Türkiye’de, çalışanların fabrikalara veya şirketlere ortak olması, önce Alparslan Türkeş, sonra Bülent Ecevit tarafından savunulmuştu... Bu görüşler, 12 Eylül 1980’den sonra unutuldu.
Türkiye şimdi bir de “tek adam feodalizmi”yle uğraşıyor... Kaynaklar, 23 yıldır, dar gelirliler yerine tek adamın istediği yerlere ve yurt dışına akıtılıyor...
CIA, devletin iliklerine kadar işlemişti; ya şimdi?
21 Nisan 2025 00:01
Son Güncelleme: 21 Nisan 2025 14:33
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
AKP iktidarı her zaman Menderes çizgisini takip ettiğini ifade etmiştir ya, yaşanan olaylar da bunu doğruluyor. Daha önce de hatırlattığım gibi istihbarat, medya, polis ve yargıyı kullanarak siyasi rakiplerini tasfiye etmek, gelişmiş bir Amerikan yöntemidir.
ABD’de McCarthycilik adı altında tam 10 yıl süreyle bir iftira fırtınası estirilmiş ve siyasetin, medyanın ve bilim dünyasının parlak isimleri, komünist oldukları gerekçesiyle tasfiye edilmişti.
Türkiye yakın tarihte, Amerika’daki cadı avına benzeyen Ergenekon-Balyoz süreci yaşandı... İki davanın da orduya ve istihbarata kurulan kumpas olduğu sonradan kabul edildi ama Türk ordusunun en iyi yetişmiş subayları tasfiye edildi, ülke çapında aydınlar üzerinde terör estirildi. Ülkenin har alanda verimliliği düşürüldü.
Ülke işgal edilmiş olsa, işgalciler Türk ordusunu ancak böyle yöntemlerle tasfiye ederdi.
İktidar ise bu sürecin sonunda, terfi ettirdiği FETÖ’cü subayların darbe girişimini “Allah’ın lütfu” olarak kullanarak, yönetim şeklini tek adam sistemine dönüştürdü.
***
Gazeteci Yılmaz Polat, Ulus Dağı Yayınları arasında çıkan “CIA Pençesinde Açılım” adlı kitabının 163 ve 164'üncü sayfalarında aynen şu bilgileri vermişti:
“Abdullah Gül, 8 Ocak 2008'de Bush'a konuk oldu. Görüşmede, Kürt sorunu üzerinde durularak siyasi çözüm tartışıldı. Beyaz Saray, görüşmede PKK ve siyasi çözüm yöntemlerinin ele alındığını bildirdi.
2006'da kamuoyuna yansımayan bir anlaşma da yapılmıştı ve o tarihten beri Kaliforniya Eyaleti Sacramento bölgesinden atanan bir Amerikalı savcı, Türk Adalet Bakanlığı'nda danışman olarak çalışıyordu.”
Barış Terkoğlu, odatv’de yayınladığı haberde, o Amerikalı savcının 25-26 Ocak 2007'de, İstanbul'daki hâkim evinde sekiz Türk kentinden özel yetkili cumhuriyet başsavcı vekilleri ile dört yargı temsilcisinden oluşan bir heyetle çalıştay düzenlediğini bildirdi.
Aydınlık’tan Mehmet Bozkurt ve Umut Albayrak, o savcının Susanne Hayden olduğunu açıkladı. Ergenekon soruşturmaları işte böyle başlatıldı! İçişleri Bakanlığı da ulusalcılığı suç olarak gösteren bir rapor yayınladı!
***
ABD ise Ergenekon-Balyoz ve açılım süreçleriyle eş zamanlı olarak Suriye’yi parçalama operasyonu başlattı ve bunun için de AKP iktidarını kullandı. ABD, bu sayede Suriye’de SDG adıyla PKK’yı silahlandırdı, ordu haline getirdi ve şimdi PKK’yı Suriye’de devlet haline getirmeye çalışıyor.
AKP iktidarı, her türlü milliyetçiliği ayaklarının altına aldığını söylerken, sonradan MHP ile birlikte “yerli ve milli” gibi “Türkiye yüzyılı” gibi veya “Terörsüz Türkiye” gibi basit sloganlarla Türkiye’yi “hukuk devleti” ve “milli devlet” olmaktan çıkardı.
***
Peki Menderes döneminde ne olmuştu?
Gerçi daha önce de basında veya çeşitli kitaplarda yayınlanmıştır ama yıllarca Alparslan Türkeş’in özel kalem müdürlüğünü yapan avukat Mehmet Aydeniz, “Son Asker” adlı kitabında bizzat Türkeş’ten dinlediklerini yazdı. Türkeş şöyle diyordu:
“27 Mayıs ihtilalinin arkasından İçişleri Bakanlığı’nı teftişe gittim. İçişleri Bakanlığı’nda CIA’nın bürosuna girdim. Girdiğim odada çalışan Amerikalılar vardı. Bizimkilere sorduğumda komünizmle mücadelede Amerikalılarla işbirliği yaptıklarını, memurlarımızı eğittiklerini söylediler. Araştırdım, bakanlığa gelen bütün gizli şifreler, telgraflar, bütün yazışmaların bu bürodan geçtiğini görünce hayretler içinde kaldım, dehşete düştüm. Büronun derhal bakanlıktan çıkması emrini verdim. Amerikalılar ‘Barış Gönüllüleri’ olduklarını söyledi. Bunları oradan kovdum. CIA devletimizin iliklerine kadar işlemişti. MİT de CIA’nın kucağında idi. Hâkimler heyetiyle Hazine’yi devralmaya gittiğimde de ortaya çıktı ki İsmet Paşa, 204 ton altını zabıt tutarak DP’ye teslim etmiş, bu altın stoğundan 6 ton kalmış, bunun üzerine de tedbir konulmuş. Devletimizi ağır bir zaaf içinde, korkunç bir hal almış durumda buldum...” (S.162,163)
Türkeş, 27 Mayıs’tan sonra orduda yapılan tasfiye hakkında, dönemin NATO başkomutanı General Norsdat’ın, “Ruslar, Türkiye’ye atom bombası atsaydı, bir hamlede bu kadar Türk generalini saf dışı bırakamazdı” dediğini de anlatıyor...
Ergenekon ve Balyoz döneminde de çok sayıda Türk generali, yine Amerikan kumpasıyla ama bu defa AKP ve FETÖ eliyle tasfiye edilmedi mi?
***
Ergenekon ve Balyoz operasyonlarında Amerikalı savcı ve hatta polisler kullanıldığı gibi şimdi de Ümit Özdağ ile Ekrem İmamoğlu ve kadrosunun tutuklanmasında “Trump icazeti” bulunduğu iddiasını Amerikalı bir vekil iddia etti, iktidar sessiz kaldı. “Özdağ, ikinci açılım sürecini; İmamoğlu ve ekibi ise Kanal İstanbul’u engellemesin diye tutuklandı” iddiaları da gündemde; ne de olsa iki projenin de asıl sahibi ABD...
Radyo dalgası ile uçak düşürmek...
22 Nisan 2025 00:01
Son Güncelleme: 22 Nisan 2025 12:48
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
globalsecurity.org'da 17 Nisan 2025'te yayınlanan habere göre İngiliz ordusu, “yönlendirilmiş enerji silahı teknolojisi” denemesi yaparak radyo dalgası ile drone sürüsünü düşürdü.
Batı Galler'deki bir silah poligonunda tamamlanan deneme, İngiliz Ordusunun bugüne kadar gerçekleştirdiği en büyük drone düşürme tatbikatı oldu. Denemede 100’den fazla insansız hava aracı radyo dalgasıyla düşürüldü.
Habere göre, denemeler, Ukrayna'daki savaşta drone sürülerinin giderek daha fazla kullanılmasıyla birlikte başladı. İngiltere Savunma İstihbaratı, Ukrayna'nın geçen yıl 18.000'den fazla drone saldırısına karşı savunma yapmak zorunda kaldığını tahmin ediyor.
***
Elon Musk, "küresel internet projesi" kapsamında Starlink'e ait uyduları uzaya göndermeye başladığında, uydu grubunun lazerlerle donatıldığını açıklamış ve "Uydular arası lazer bağlantıları var, bu nedenle kutuplarda yer istasyonlarına ihtiyaç duymuyorlar" demişti.
Bu açıklama üzerine "Lazer deyince akla sadece haberleşme gelmesin. Şimdi lazer sistemi, uçakları veya SİHA'ları havadayken bozmak ve düşürmek için kullanılıyor. Hatta iddiaya göre sistemi Türkiye başarıyla uyguladı bile…" yorumu yapmış, daha önce de 2020 yılında, "Elon Musk'ın uzaya gönderdiği uydular, elektromanyetik dalga ve lazer ışını kullanma yeteneğine sahip! Bütün dünya, ejderhanın avını kollarıyla sarması gibi uydular üzerinden elektromanyetik dalgalar ve lazer ışınlarıyla kontrol altına alınırken, virüs tehdidiyle korkutulup evlerine hapsedilen, sonra da 'maske takıp çıkabilirsiniz' denilen insanlar, ABD Uzay Kuvvetleri Komutanlığı'nın dünyayı avucunun içine almasına alkış tutuyor!" uyarısında bulunmuştum.
***
Yenişafak gazetesinde 13 Ağustos 2019 tarihinde yayınlanan bir haberde de şu bilgiler verilmişti:
“Lazer silahını ilk kez Türkiye kullandı: Vurup düşürdük! Türkiye'nin geliştirdiği lazer silahının, Hafter'e bağlı Libya Ulusal Ordusu güçlerine destek amacıyla Birleşik Arap Emirlikleri tarafından kullanılan Çin Yapımı silahlı insansız hava aracı Wing Loong II'yı Libya'da düşürdüğü iddia edildi.
Askeri teknolojiyle ilgili analizleri ile tanınan ArmyRecognition adlı sitenin haberine göre, olay 4 Ağustos 2019'da meydana geldi ve dünya savaş tarihinde ilk defa yaşandı. Hedefi etkisiz hale getirmek için yoğun ısı yayarak yanması ya da arızalanması mantığıyla çalışan lazer silahlar, başta Çin ve ABD olmak üzere bazı ülkeler tarafından son yıllarda ar-ge çalışmalarının odak noktalarındandı.”
Lazer sisteminin menzilinin 14 kilometreden 15 kilometreye çıkarıldığı da bildirilmişti. Piyasada satılan, çocukların elindeki lazer kalemlerin menzili de 15 kilometreydi.
aselsan-tufan1.jpg
Türkiye, 2017 yılında da ASELSAN'da “Elektromanyetik Top Teknolojisi” geliştirmişti. savunmasanayi.org sitesinde halen yayında olan 3 Aralık 2017 tarihli habere göre ASELSAN, prototip testlerini 2016 yılının sonunda başarıyla gerçekleştirmiş ve elektromanyetik top sistemi TUFAN’ı, IDEF 2017’de ilk kez sergilemişti... Habere göre ABD Çin, Güney Kore, Rusya ve Türkiye elektromanyetik silah çalışmalarına ağırlık vermiş durumdaydı.
Sitede şu bilgiler veriliyordu:
"Sistem, iki adet metal plaka arasında oluşturulan elektromanyetik alan sayesinde ortadaki metal cismi hızla hareket ettirme prensibine göre çalışıyor. İki metal plaka birbirlerine paralel şekilde tutturuluyor ve bunlara farklı akımlar veriliyor. Bunların arasında akımın oluşturduğu manyetik alan da ortadaki dart ya da mermi olarak adlandırılan metal parçayı çok yüksek hızlara çıkartabiliyor. Amerikalılar tarafından yapılan prototip modellerde dart ya da mermi olarak adlandırılan metal parça saatte 7000 km hıza çıkmış durumdaydı. Bu da saniyede 2 km’den daha yüksek bir hıza tekabül ediyordu.
Elektromanyetik silahların kullanılmasında gerekli olan enerji için çok büyük miktarda güç gerekiyor. Yani bir merminin saatte binlerce kilometre hızda fırlatılabilmesi için megawatt seviyesinde güce ihtiyaç duyuluyor. Bu yüzden bu silahların kullanılabilmesi için bir platforma veya bir destroyere konulması gerekiyor.”
Enerji silahları, insanlık tarihinde çok etkili olacak.
Çin'de altı yaş grubuna yapay zekâ eğitimi...
23 Nisan 2025 00:01
Son Güncelleme: 23 Nisan 2025 10:56
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Bugün 23 Nisan... Ulusa Egemenlik ve Çocuk Bayramı... Çocuklarımızın bugün tehdit altında olan ulusal egemenliği koruyabilecek donanımda yetiştirilmesi gerekiyor... Bunun için de teknolojik gelişmelerde geç kalmamak şart...
fortune.com'da Emma Burleigh imzasıyla yayınlanan habere göre Çin'de altı yaşındaki çocuklara, DeepSeek'in gelecek nesil kurucularını eğitmek amacıyla okullarda yapay zekâ dersleri verilecek.
"Çin'in küresel yapay zekâ savaşlarında yeni bir gizli silahı var: ilkokul çocukları. Pekin, teknoloji CEO'larının bir sonraki grubunu daha oyun alanından çıkmadan eğitiyor. Pekin'deki okullar, Çin'in en önemli teknoloji liderlerinden ikisi olan DeepSeek'ten Liang Wenfeng ve Unitree'den Wang Xingxing'in ikisinin de mezun olduğu Hangzhou'daki Zhejiang Üniversitesi'nde görülen başarıyı tekrarlamaya çalışıyor." ifadeleri kullanılan haberde "Estonya, İngiltere, Kanada, Güney Kore ve Amerika gibi diğer ülkeler de öğrencilerine yapay zekânın nasıl kullanılacağı konusunda eğitim veriyor." denildi.
Birleşmiş Milletler ise yapay zekâ müfredatının merkezinde "insanlığı" öne çıkaracak ve çocukların güvenliğini esas alacak yönergeler hazırlıyor...
***
Türkiye'de ise 2019- 2020 eğitim öğretim yılında ilk kez “Yapay Zekâ Mühendisliği Lisans Bölümleri” Hacettepe Üniversitesi ve TOBB Ekonomi Üniversitesi’nde kuruldu. 2020-2021 eğitim öğretim yılında ise Bahçeşehir Üniversitesi’nde “Yapay Zekâ Mühendisliği Bölümü” ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nde “Yapay Zekâ ve Veri Bilimi Mühendisliği Bölümü” kuruldu. İstanbul Üniversitesi'nde Temel Yapay Zekâ Uygulamaları Sertifika Programı açıldı.
Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi’nde de “Yapay Zekâ Mühendisliği” lisans bölümü bulunuyor. Bunun dışında ücretli yapay zekâ eğitimi veren şirketler de var. Lise düzeyinde ise Erdem Yazılım Anadolu lisesinde özel bir teknoloji sınıfı açtı.
***
Millî Eğitim Bakanlığı tarafından eğitim alanındaki dijitalleşme ve veriye dayalı karar alma süreçlerini güçlendirmek amacıyla Yenilik ve Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü bünyesinde "Yapay Zekâ ve Büyük Veri Uygulamaları Daire Başkanlığı" kuruldu.
*Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, geçen yıl “Eğitimde Yapay Zekâ Uygulamaları Uluslararası Forumu”na katıldı ve yeni müfredat modelinde dijital okuryazarlık ve yapay zekâ uygulamalarının eğitim öğretim süreçlerinde uygulanabilmesi için önemli değişiklikler yapıldığını açıkladı.
*Foruma katılan Sanayi ve Teknoloji Bakan Yardımcısı Zekeriya Coştu da “Türkiye'de yapay zekâ açısından bir dil modeli geliştiren teknoloji devimiz henüz yok. Ancak yapay zekâ alanında başarılı ürünler ortaya koyan pek çok girişimcimiz var. Diğer yandan Türkçe üzerine inşa edilen bir dil modelinin geliştirilmesini stratejik milli bir hamle olarak görüyoruz. Bu nedenle Türkiye'de Türkçe dil modelinin geliştirilmesi üzerine çok önemli bir çalışma başladı. Yapay zekâ konusunda hem dünya hem de biz bu yolculuğun başındayız. Önümüzdeki 3 ile 5 yıl içinde doğru ve hızlı adımları atabilmeliyiz. Ayrıca bu teknolojinin tüm sektörlere katma değer katacağını biliyoruz. Onların başında da eğitim geliyor. Dolayısıyla ulusal yapay zekâ stratejisinde daha fazla odaklanacağımız alanlardan biri de eğitim olacak” dedi.
*MEB Yenilik ve Eğitim Teknolojileri Genel Müdürü Mustafa Canlı ise "Yeni müfredatla her eğitim düzeyindeki öğrenci için yapay zekâ planı hazır. Öğretmenlerin de yapay zekâ araçlarını etkin kullanması ve yapay zekâ okuryazarlığını iyileştirmesi için pek çok eğitimimiz var. Hemen hemen her hafta illerimizde öğretmenlerimiz yapay zekâ ile ilgili eğitimlere katılıyor. Ankara'da ilkini açtığımız 'Eğitim Teknolojileri Kuluçka ve Inovasyon Merkezi'nin ikincisini bu toplantıyla İstanbul’da da açıyoruz. Protokolün imzalanmasıyla girişimcilerin özellikle yapay zekâ alanında çalıştığı bir alan İstanbul’da da olacak" dedi.
***
Görüldüğü gibi yapay zekâ eğitimi, Türkiye'de henüz kuluçka döneminde... Çin ise önümüzdeki dönem, altı yaşındaki çocuklara yapay zekâ eğitimine başlayacak.
Pastırmacıyan’dan Öcalan’a aynı çizgi!
24 Nisan 2025 00:01
Son Güncelleme: 24 Nisan 2025 16:20
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye hukuk devleti olmaktan çıktı... Hukuka göre değil, siyasi hedeflere göre tutuklamalar yapılıyor. Ülke toprakları, suları yerli yabancı şirketler tarafından zehirleniyor. İngiltere, kimyasal atıklarla dolu çöpünü, Çukurova’ya gönderiyor. Montrö’yü devreden çıkarmak amacıyla, Kanal İstanbul projesine hız verildi. Bunun için kanala karşı olan Ekrem İmamoğlu tutuklandı. Daha önce açılım projesini engellemesin diye Ümit Özdağ tutuklanmıştı.
Okullar, darmadağın edildi... Hatay’da “rezerv alan” adı altında vatandaşın tapulu evlerine, zeytinliklerine el konuluyor...
Dış politika, hem ABD hem Rusya hem de AB gölgesinde kaldı.
ABD, Türkiye’yi de kullanarak Suriye’yi parçaladı ve İsrail’e yem etti. Türkiye’nin Suriye’de kuracağı hava savunma üssünü daha kurulmadan İsrail bombaladı. PKK’nın Suriye kolu, Suriye devletine şimdiden ortak oldu! Türk Cumhuriyetleri, AB kredisi karşılığında, Rum yönetimini Kıbrıs devleti olarak tanıdı. KKTC yok sayıldı!
Ekonomi, nas politikası denilerek bilinçli olarak çökertildi. ABD, Trump ile birlikte altın toplamaya başladığı için dünya altın fiyatları yükseldi. Türkiye’de ise iktidar, yastık altı altınlarına da göz dikti...
***
Böyle bir ortamda Türk Yurdu dergisi, “1915 Ermeni Tehciri ve Ermeni Meselesi- Diaspora, Propaganda ve Kimlik İnşası” üzerine bir özel sayı çıkardı. Dergide birbirinden değerli makaleler var. İki alıntı yapacağım...
Prof. Dr. Kemal Çiçek, “2. Abdülhamit’in Ermeni Sorununa Bakışı” başlıklı makalesinde, “Sultan Abdülhamit, Ermeni olayları hakkında samimi düşüncelerini 18 Mart 1897 tarihinde Amerikan elçisi A.W. Terrell’e anlattı. Terrell, Abdülhamit’e görüşlerini Amerikan basınına aktaracağına dair söz verdi ve uzun bir makale yazarak The Century Magazin’de yayınlattı.” bilgisini veriyor ve ekiyor:
“Abdülhamit, sorunu uzun uzun sorunları anlattıktan sonra büyükelçinin de tanıdığı bir Ermeni cilt ustasıyla ilgili anısını aktardı. Bu adam, geçen yıl, 26-27 Ağustos’taki karışıklardan sonra korkup Amerika’ya kaçmış. İngilizce konuşamadığı ve iş bulamadığı için geri dönmek istediğini söyleyerek Saray’a mektup yazdı ve sağ salim dönmesine izin verilmesi için Sultan’ın talimat vermesini istedi. Daha sonra doğrudan Padişah’a mektup yazarak parasının olmadığını bildirdi. Elçi Terrel’in naklettiğine göre burada Sultan gülmeye başladı ve şunları söyledi:
-Şimdi Amerika’nın Hıristiyan halkı buna pek inanmayacak ama ben onun iyi bir adam olduğundan emin olarak adama evine dönmesi için 1000 frank gönderdim.”
***
Prof. Dr. Ömer Turan ise “Bir Ermeni İhtilalcinin Kaleminden Birinci Dünya Savaşı’nda Ermenilerin Ruslara Hizmetleri” başlıklı makalesinde de Garokin Pastırmacıyan’ın kitabından özetler verdi.
Pastırmacıyan, kitabında, Ermenilerin İtilaf Devletleri yanında değil de Bulgarlar gibi Türk-Alman ittifakının yanında yar alması durumunda, Orta Doğu’da ne gibi gelişmelerin yaşanabileceğinin düşünülmesini istedi.
Böyle olsaydı, Ermenilerin canlarını kaybetmeyeceğini, savaşın başında Gürcüler ve diğer Türk ve Müslüman topluluklar gibi Rus demiryollarını bozmaları halinde Rusların Kafkasya’da kalamayacağını, Türklerin ve Almanların Bakü’ye ulaşacağını, Ermeni, Alman, Gürcü, Türk ve Müslüman toplulukların oluşturabileceği 700 bin kişilik büyük bir ordunun Kafkas dağlarını Rus ordusuna karşı savunabileceğini, böyle bir durumda Türk ordusunun Orta Asya’ya geçerek buradaki 18 milyon Müslümanla birleşebileceğini, İran ve Afganistan’ın da böyle bir gelişmeye bigâne kalamayacağını, Rusya’nın kuvvetlerinin büyük kısmını doğuya kaydırıp batıda zayıf düşeceğini, Avrupa’da kuvvet dengesinin bu şekilde değişmesi halinde de savaşın 1915 veya 1916 yılında bir Alman zaferiyle sonuçlanabileceğini iddia etti.
Pastırmacıyan, Osmanlı’ya ihanetlerini bu şekilde anlatmaktadır. İstanbul’da Osmanlı Bankası’nı basarak saatlerce personeli rehin alan bu Taşnak lideri, daha sonra hiçbir pişmanlık göstermediği halde Osmanlı Parlamentosu’nda milletvekili olabilmiş, Kafkasya’da Türklere karı savaşacak gönüllü Ermeni taburlarının kurulmasını organize etmiştir. Doğu Anadolu’da Türk ordusuyla ve Kürt alayları ile savaşmıştır. Kitabında bu ihanetlerini anlatıyor.”
***
KISSADAN HİSSE: Bugün de 40 yıldır Türk ordusunu meşgul eden, 50 bin insan kaybına ve yüz milyarlarca dolar zarara sebep olan terörist Abdullah Öcalan, Meclis’te konuşma yapmaya davet edilebilmiştir! Yarın Suriye’nin başına geçer de Türkiye’ye karşı savaşırsa, bir kitap yazıp, “Türkiye’nin, Irak, Suriye ve İran ile işbirliği yapmasını ve Türk Cumhuriyetleriyle bütünleşmesini biz önledik” derse şaşırmayın!
Asıl depremi görmüyoruz...
25 Nisan 2025 00:01
Son Güncelleme: 25 Nisan 2025 09:40
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Silivri açıklarındaki deprem, İstanbul halkına büyük korku yaşattı. Gerçi Prof. Dr. Şener Üşümezsoy, uzun süredir bu bölgedeki fay hattının 6-6.5 arasında deprem üretebileceğini söylemişti. Nitekim son ana deprem 6.2 olarak ölçüldü.
Üşümezsoy, Marmara’da fay hatlarının çoğunun kırıldığını, kırılmayan hatların da büyük bir depreme sebep olamayacağını 6-6.5 büyüklüğündeki depremlerin sadece bölgedeki arazinin yapısı sebebiyle tehlikeli olabileceğini de belirtiyor.
Üşümezsoy, “Deprem uzmanı Dan Mckenzie, İspanya'dan Pakistan'a kadar bütün depremleri incelemiş; 'Eğer Marmara'da 7.9'luk 8.1'lik deprem derseniz ne tarihte olmuştur ne de gelecekte olacak. Öyle olsa katastrofik olarak şehir yok olurdu. Ne Constantinople ne İstanbul olurdu’ dedi.” diye önemli bir hatırlatma da yapıyor.
Üşümezsoy ayrıca dünyanın en büyük depremcisi Nicholas Ambresey’in “Ben 1509 depremini inceledim. Eğer böyle olsaydı, büyük yıkım olsaydı, depremin donmuş etkilerini Galata Kulesi'nde görürdüm. Duvarlarındaki çatlakları... Rumeli Hisarı'nda görürdük” sözlerini de naklediyor.
***
İstanbul’daki tarihi binaların, Ayasofya’nın, Süleymaniye’nin Fatih Camisi’nin Sultanahmet Camisi’nin Dikilitaşların geçmişteki büyüm depremlerde hep ayakta kaldığını zaman zaman hatırlatırım...
Özellikle Dikilitaşlara dikkat etmek gerekir. Mısır’dan getirilen yekpare Dikilitaş da örme taştan oluşan diğeri de birer kaide üzerindeki dörder taşın üzerine oturtulmuştur ve bugüne kadar bu iki Dikilitaş büyük depremlerde bütünlük içinde hareket ettikleri için hasar görmemiştir...
Yani yüksek binaların temellerinin nasıl olması gerektiği, bilimsel olarak yüzyıllardır bilinmektedir. Günümüzde Japonlar, yüksek binaları “radye jeneral temel” denilen sistemle inşa eder. Bu sistemde binanın yükü alana eşit olarak yayılır. Deprem anında temeller, üzerinde bulunan bina ile bütünlük içinde hareket eder. Bu da binada oluşacak hasarı en aza indirir. Türkiye’de de bu sistem yüksek binalarda uygulanmaktadır.
İstanbul’da asıl sorun, mevcut binaların çoğunun, temellerinin de malzemesinin de sağlam olmamasıdır...
Bu sebeple kentsel dönüşüm hızlandırılmalıdır. Yalnız, bir binayı yıkıp yerine yenisini yapmak kentsel dönüşüm değildir. Birbirine bitişik iki binadan bir yıkılıp yapılıyor, diğeri yerinde duruyor! Oysa deprem sırasında yenilenmemiş bina yıkılırsa yeni yapılanı da çökertir... Bu ve başka sebeplerle, kentsel dönüşümün bina bazında değil ada bazında yapılması gerekir. Bu işler için seferberlik gibi planlanmalıdır. Yoksa boşuna bina yıkar bina yaparız...
***
ODTÜ İnşaat Mühendisliği Bölümü Başkanı Prof. Dr. Güney Özcebe, 2011 yılında 10 yıldır sürdürülen araştırmalar sonucunda mevcut betonarme binalardaki tuğla duvarları “gömlek kumaşı inceliğindeki karbon lifli polimerler” ile kaplayarak bir çeşit perde beton haline getirmek yöntemi geliştirildiğini açıklamıştı.
Özcebe, “Bir bakıma binanın yapısal sistemi bir kutu gibi davranıyor deprem anında. İleri geri kontrolsüz bir şekilde salınması engellenen binanın da depremde zarar görme riski en aza iniyor.” demişti.
Özcebe, yıkılması gereken beş milyon binadan bahsedildiğini bu yapıların hepsini yıkıp yerine yenisini yapmanın çok büyük bir hayalperestlik olduğunu da sözlerine eklemişti.
***
Binaların kendi içindeki bütünlüğü depreme direniyor ama sapık ideolojiler, halkımızın bir kısmına birlikte hareket etmeyi, kaderde, kıvançta, tasada bir olmayı unutturdu! Bir binanın depremde yıkılmaması için “bütünlük içinde” olması gerekiyor. Sosyal depremlerde yıkılmamak için de toplumsal bütünlüğü güçlendirecek polimerler kullanmak gerekir.
Bir din adamı, Volkan Konak için “geberdi” diyebiliyor. Bu tür zihniyet sahiplerini sosyal psikoloji yöntemleriyle tedavi etmek gerekir. Milletin de ekonomik, sosyal ve siyasi depremlere karşı bütünlük içinde hareket etmesi şart. Asıl büyük deprem buralarda yaşanıyor ama farkında bile değiliz.
Bugüne kadar farklı idealler peşinde koşan Türk aydınları, milletin tamamını buluşturacak ortak hedefle tespit etmek durumundadır...
Türkiye binasını sağlamlaştırmak, ancak böyle bir bütünlük kurulabilirse mümkün olabilir.
Osmanlı modeli parçalanma...
26 Nisan 2025 00:01
Son Güncelleme: 26 Nisan 2025 15:16
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“Pastırmacıyan’dan Öcalan’a aynı çizgi!” başlıklı yazım üzerine, Vedat Erbaş, “Yazınızı okuyunca benzer örnekler olduğunu hatırladım ve yapay zekâya sorup gelen cevabı size gönderdim.” diyerek, Makedonya’da da Osmanlı’ya karşı aynı oyunun oynandığını hatırlattı.
Yazımda Prof. Dr. Ömer Turan’ın Türk Yurdu dergisinde çıkan “Bir Ermeni İhtilalcinin Kaleminden Birinci Dünya Savaşı’nda Ermenilerin Ruslara Hizmetleri” başlıklı makalesinden alıntı yapmış ve özetle “Osmanlı, Taşnakçı terörist Garokin Pastırmacıyan’a vekillik vermiş, o da Doğu’da Ermeni taburları kurarak Türk ordusuyla savaşmış; sonra da Ermenistan’ın ABD elçisi olmuştu. Pastırmacıyan’ın çizgisi ile Meclis’e davet edilen Öcalan’ın çizgisi birbirine çok benziyor.” değerlendirmesi yapmıştım.
ErTun adlı bir takipçim de “Osmanlı da çapsız yöneticiler yüzünden hep aldatılıp, kazıklanıp ihanete mi uğramış?” diye sordu...
Evet hep öyle olmuş... Yapay zekâ programı, 1878–1953 yılları arasında yaşayan Dimitar Vlahov’un hayatını bakın nasıl derlemiş:
“Dimitar Vlahov, Makedonya doğumlu Bulgar-Makedon kökenli bir devrimci, siyasetçi ve yazardır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Balkanlar'daki bağımsızlık ve özerklik hareketlerinin önemli isimlerinden biri olmuştur.
Kuzey Makedonyalı tarihçiler onu etnik bir Makedon olarak görür, Bulgaristan'da ise Bulgar olarak kabul edilir.
Vlahov, özellikle İç Makedon-Edirne Devrimci Örgütü (IMRO) içinde faaliyet göstermiştir. Bu örgüt, Makedonya ve Trakya’da Osmanlı idaresine karşı silahlı isyanlar, sabotajlar ve suikastlar düzenlemiştir. Dimitar Vlahov da bu yapının içinde yer alarak Osmanlı askerî ve idarî varlığına karşı mücadele etmiş, bu sebeple Osmanlı yönetimi tarafından takip edilmiş ve tutuklanmıştır.
1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı ile birlikte Osmanlı yönetimi çok sayıda siyasi tutukluyu kapsayan bir genel af ilan etmiştir. Bu kapsamda Vlahov da serbest bırakılmış ve aynı yıl yapılan seçimlerde Selanik’ten Osmanlı Meclis-i Mebusanı'na mebus (milletvekili) olarak seçilmiştir.
Dimitar Vlahov, Meclis’te görev yaptığı dönemde özellikle Makedon halkının haklarını savunmuş ve Osmanlı içinde çok uluslu bir sistemin geliştirilmesi yönünde reformist fikirler ortaya koymuştur. Ancak zamanla Osmanlı yönetiminden uzaklaşarak yeniden Balkanlardaki ayrılıkçı ve devrimci hareketlerle yakınlaştı.
Affedilip vekil olduktan sonra da Osmanlı'ya karşı çeşitli ayaklanmaları ve bölgesel bağımsızlık hareketlerini dolaylı olarak desteklemeye devam etmiştir. Özellikle İç Makedonya Devrimci Örgütü IMRO’nun etkinliğini artırdığı yıllarda örgütle temasını tamamen kesmemiş, Balkan halklarının Osmanlı’dan kopuşunu savunmuştur.
Osmanlı sonrası dönemde Bulgaristan'da ve ardından Yugoslavya’da aktif siyasete devam etmiş; sosyalist ve federalist çizgide görüşler savunmuştur. Balkanlarda Makedon kimliği ve özerkliği konusundaki siyasi mücadelesini ömrü boyunca sürdürmüştür.”
Bugünden bakınca Makedonya için kahraman sayılan Dimitar Vhalov, Osmanlı devletinin parçalanmasına hizmet edenlerden bir olmuştur.
Hem Balkanlar’da hem Kuzey Afrika’da hem de Irak ve Suriye cephelerinde, Yemen’de, Arap çöllerinde Osmanlı hep ihanete uğramıştır. Sadece Libya’da yerli halk, Enver Bey ve Mustafa Kemal Bey’in komutası altında İtalyan işgalcilere karşı direnmiştir...
Bugün “Terörsüz Türkiye” sloganıyla hareket edenler, PKK’nın Suriye’deki YPG’ya katılması, Suriye devletine ortak olması konusunda hiçbir yorum yapmıyor! Oysa Irak’taki Barzani devletçiğinden sonra Suriye’de kurulacak terör devleti de doğrudan Büyük İsrail devletine geçiş için kullanılacaktır. Zaten her iki yapılanmanın arkasında da MOSSAD’ın organizasyonu vardır. Bunu Yahudi yazarlar yazıyor...
Bu arada “Terörsüz Türkiye” projesinin arkasında halk desteği olduğuna dair uydurma anketler de yayınlıyorlar ki kimsenin sesi çıkmasın!
Ankette soruyu “Irak’tan sonra Suriye’de de bir MOSSAD devleti kurulsun mu? ” diye sormak gerekir...
Yapay zekâya göre yıkım programı!
28 Nisan 2025 00:01
Son Güncelleme: 28 Nisan 2025 10:22
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Bu gidişle köşe yazılarını da yapay zekâ programları yazacak! Tabii yapay zekânın herhangi bir soruya cevap vermesi, sorunu ve çözüm yolunu tespit etmesi yine insan zekâsının ürettiği bilgilere ve fikirlere dayanır. Bu sebeple, yapay zekânın hangi kaynakları esas aldığına da bakmak gerekir.
***
Emekli ekonomi bürokratı, Maçkalı arkadaşım Yavuz Mollasalihoğlu, ChatGPT programına “Bir ülkeyi savaşmadan yok etmek için ne yapılır?” diye sordu. Cevap şöyle:
“Bu çok derin ve önemli bir soru. ‘Bir ülkeyi savaşmadan yok etmek’ ifadesi genellikle fiziksel yıkımdan çok, toplumsal, kültürel, ekonomik veya siyasi çöküşü kasteder. Tarih boyunca bu tarz yıkımlar bazen kasıtlı, bazen de uzun süreçli hatalar sonucu yaşanmıştır. Genel hatlarıyla savaşmadan bir ülkeyi çökertmenin yolları şunlar olurdu:
-Ekonomiyi çökertmek,
-Enflasyonu körüklemek,
-Borç bağımlılığı yaratmak,
-Halkı üretimden koparmak, sadece tüketim toplumu haline getirmek,
-Kritik sektörleri yabancı kontrolüne vermek,
-Eğitimi yozlaştırmak; bilimsel ve eleştirel düşünme becerilerinin yerine dogmaları yerleştirmek, eğitim seviyesini düşürmek, okuma-yazma oranını ve kaliteyi azaltmak,
-Tarih bilincini saptırmak veya yok etmek,
-Toplumu kutuplaştırmak,
-Etnik, dini, mezhepsel bölünmeleri teşvik etmek,
-Ortak değerleri aşındırmak, ‘biz’ duygusunu yok etmek,
-Kitle iletişim araçlarını kullanarak sürekli çatışma ve nefret körüklemek,
-Kültürel kimliği aşındırmak, yerel dil, gelenek ve sanatları küçümsemek, değersizleştirmek, kimlik krizleri yaratmak: İnsanların kendilerine ve ülkelerine yabancılaşmasını sağlamak,
-Liderlik ve kurumları zayıflatmak, Devlete güveni sarsmak,
-Adalet, sağlık, eğitim gibi temel kurumları işlevsiz hale getirmek,
-Yolsuzluğu yaygınlaştırmak,
-Teknolojik ve stratejik bağımlılık oluşturmak,
-Savunma, tarım, enerji gibi kritik alanlarda dışa bağımlı hale getirmek,
-Kendi kaynaklarını kontrol edemez duruma getirmek...
Bu yöntemler bazen dış müdahaleyle, bazen de içeriden yapılan hatalarla olur. Sonuçta, savaşsız bir çöküş, genellikle kendi içinden yıkılmakla olur.”
***
Görüldüğü gibi, ChatGPT programı, sanki Türkiye’de uzun yıllardır sürdürülen yıkım programını özetlemiş... Uzun yıllardır diyorum. Çünkü yıkım programı, AKP’den önce başlamış, AKP döneminde hızlandırılmıştır.
Ben de Grok programına, “Bir ülkenin bağımsızlığını korumak için ne yapılmalı?” diye sordum. İşte cevaplar:
“Bir ülkenin bağımsızlığını korumak için aşağıdaki adımlar etkili olabilir:
1- Güçlü Savunma Kapasitesi: Modern ve iyi donanımlı bir ordu, caydırıcılık ve savunma için kritiktir. Askeri teknolojiye yatırım yapılmalı, kişisel eğitim sürekli geliştirilmeli.
2- Ekonomik Bağımsızlık: Güçlü ve çeşitlendirilmiş bir ekonomi, tehdidi azaltır. Yerli üretim teşviki, kritik sektörlerde (enerji, gıda, teknoloji) kendine yeterlilik hedeflenmeli.
3-Diplomatik İlişkiler: Dengeli yapılandırma ve dış politikalar, uluslararası ittifaklar ve iş birlikleriyle ülkenin konumu güçlendirilmeli. Aynı zamanda bağımsız karar alma yeteneği korunmalı.
4-Ulusal Birlik ve Eğitim: Toplumun birlik ve dayanışma ruhu ve ulusal kimlik, eğitim sistemiyle, tarih bilinciyle geliştirilmeli, vatanseverlik ve eleştirel düşünceler teşvik edilmelidir.
5-Siber Güvenlik ve Teknoloji: Dijital çağda, siber saldırılar, bağımsızlığı tehdit edebilir. Siber savunma sistemlerinin güçlendirilmesi, teknolojik güvenliğin sağlanması gerekir.
6-Kaynak Yönetimi: Doğal kaynaklar ve enerji altyapısının dış aktörler tarafından kontrol edilmesi engellenmeli.
7-Hukuk ve Adalet: Bağımsız bir yargı sistemi ve düşünce ve ifade özgürlüğü, iç istikrarı ve uluslararası saygınlığı arttırır.
Bağımsızlık, iç ve dış tehditlere karşı sürekli bir denge gerektirir.”
***
Türkiye, son dönemde, milli kimliği reddeden ve Malazgirt ve Çanakkale gibi büyük zaferlere ortak çıkararak başka bir kimlik inşa etmeye çalışan, kitle iletişim araçlarını kullanarak sürekli çatışma ve nefret körükleyen, ‘biz’ duygusunu yok etmek için ne gerekiyorsa yapan, ülkenin ekonomik kaynaklarını, bu hedeflere rıza gösterenlere ve yabancı sermayeye yönlendiren, siber güvenlik önlemleri almayan, hukuku kendi emrine alan, medyayı yandaş hale getiren, yerli üretim varken ithalat yaparak kendi üreticisini iflas ettiren bir iktidar tarafından yönetiliyor.
Son yıllarda askeri teknolojiye yatırım yapılsa da milli orduya kumpas üzerine kumpas kurulan bir dönemde yaşadığımız da bellidir.
Hakan Fidan’ın yanıltıcı bilgileri!
29 Nisan 2025 00:01
Son Güncelleme: 29 Nisan 2025 12:39
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Katarlı mevkidaşı Al Sani ile yaptığı ortak basın toplantısında Suriye'ye ilişkin “DEAŞ nasıl sistemden çıktıysa PKK da sistemden çıkacaktır. Ya kendi isteğiyle; barış içerisinde, sulh içerisinde çıkacak. Ya da başka türlü çıkacak” dedi. Fidan, YPG/PKK elebaşı Mazlum Abdi ve Suriye'de cumhurbaşkanı ilan edilen Ahmed Şara'nın yaptığı anlaşmaya ilişkin de “YPG ile Suriye'deki yönetim arasında geçtiğimiz aylarda imzalanan anlaşmanın hayata geçmesini bekliyoruz. Bu konudaki hassasiyetimiz ortada...” ifadelerini kullandı!
***
Fidan, “Suriye’deki terör unsurlarının tamamen temizlenmesi gerekmekte.” dedi.
Suriye’deki terör unsurlarından birincisi, önce El Kaide, sonra IŞİD ve El Nusra ve nihayet HTŞ adıyla devlet oldu! Bu durumda, HTŞ devletine yardım, bir terör devletine yardım sayılmaz mı?
ABD, Suriye PKK’sının adını SDG diye değiştirerek yeni devlete ortak etmedi mi?
Hakan Fidan, daha iki ay önce şu açıklamayı yapmadı mı?
“PKK'nın Türkiye'den, Irak'tan, İran'dan gelmiş 2 bine yakın kadrosu şu anda SDG yönetiminin tepesinde oturuyor. Herkes zannediyor ki Mazlum var, Mazlum Suriyeli, Mazlum orayı temsil ediyor... Bu bir yalan. Ahmet Şara ile konuştuğu zaman Mazlum gelip iki kişiye hesap vermek zorunda. PKK'nın askeri kanadı Suriye Komiseri Fehman Hüseyin, sivil kanat Suriye Komiseri Sabri Ok. Bunlara hesap vermek zorunda... Bunlar da bundan gelen bu hesabı alıp Kandil Dağı’ndaki PKK yönetimine anlatmak zorundalar. Şimdi bu örgütün bu hiyerarşik yapısı ortadayken, Amerikalıların, Avrupalıların hâlâ bunlara destek veriyor olmasının bir sebebi var: PKK'nın verdiği hapishane hizmetleri. DEAŞ tutuklularını hapishanede tutma karşılığında orada bir yalan üzerinden Suriye topraklarının üçte birini işgal ediyorlar."
***
Diğer taraftan Zafer Partisi Genel Başkan Yardımcısı Dr. Fikret Bayır, Suriye’deki durumu şöyle özetledi:
“Bilindiği gibi Suriye’de yönetim değişikliği sonrası iki farklı defacto yönetim oluştu. Fırat’ın batısında Şam’ı kontrol eden Selefi-cihatçı HTŞ terör örgütü ve Fırat’ın doğusunda Haseke merkezli PYD/PKK terör örgütü yönetimi ele geçirdi. Hatırlanacağı üzere, bu iki örgüt 11 Mart’ta kendi aralarında anlaşıp Suriye’yi paylaştılar ve bir eş başkanlık düzeni kuruldu. Bu yeni düzende YPG/PKK terör unsurları sözüm ona Suriye ordusuna katılarak, Türkiye’den korunmaya çalışıldı. Fransa Dışişleri Bakanı bölgeyi ziyaret etti ve Suriye ve Iraklı Kürtleri Erbil’de bir araya getirdi. Ardından, Kamışlı’da geniş katılımlı bir konferans düzenlendi. Bu konferansta da ana konu; Suriye Kürdistanı’nı oluşturmak ve bunu Irak’taki parçayla ilişkilendirmekti. Bu nedenle Kamışlı Konferansına Suriye ve Irak Kürtleri birlikte katıldılar. Ancak bu konferansa katılım bununla kısıtlı değildi. Türkiye’den de siyasal Kürtçü DEM grubunun orada olduğu görüldü. Türkiye’den katılanlarla birlikte Kamışlı Konferansında; Türkiye’deki 2’nci Açılım da görüşüldü ve sürece destek mesajları gönderildi. Bu arada, İran Kürdistanı’na yönelik mesajlar da ihmal edilmedi.
HTŞ-PYD/PKK anlaşması üzerine Şam ziyareti yapan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, Şam yönetimine ‘Kürtlerin haklarını verin’ talebi de çok dikkat çekmişti!
Dolayısıyla 2’nci açılım sürecinin, bölgede Kürdistan oluşturma faaliyetlerinden ve İsrail’in çıkarlarından bağımsız olduğunu söylemek mümkün değil. Son olarak DEM grubunun Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’la yaptığı toplantı gözden kaçmamalıdır. Çünkü PKK’nın silah bırakması ve kendini fesih etmesi için önce ‘hukuki olarak tanınması’ yönündeki talepler masum değildir. Bu talebin arkasında, yeni anayasa ile Kürt etnik yapısına siyasi kimlik ve haklar vermek ve Türkiye’de ‘ulus devleti’ dağıtmak gayesi vardır.
Yani PKK’yı fesih edelim derken, Ulus-devlet ve üniter-devlet fesih edilmeye çalışılmaktadır. İşte, Ümit Özdağ bu nedenle gözaltına alınmış ve susturulmaya çalışılmıştır. Özdağ’ın hukuksuz mahkûmiyeti, ‘Öcalan ve PKK’ya af ve ulus-devlete yönelik girişimleri baltalayacağız’ sözü üzerine gerçekleşmiştir.”
***
SONUÇ: Suriye’de ne IŞİD, ne de PKK sitemden çıkmıştır. Hakan Fidan’ın iddiasının aksine IŞİD, HTŞ adıyla; PKK da SDG adıyla Suriye’de ikili yönetim oluşturmuştur. Benzer bir yönetim de Türkiye’de oluşturulmak istenmektedir!
Ümit Özdağ, Devlet Bahçeli ve Haçlı Seferi!
30 Nisan 2025 00:01
Son Güncelleme: 30 Nisan 2025 15:35
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, 19 Ocak 2025'te, Antalya'da partisinin İl Başkanları İstişare Toplantısı'nda, “Son bin yılda gerçekleşen hiçbir Haçlı Seferi, Erdoğan'ın ve AKP'nin Türk milletine ve Türk devletine verdiği zararı vermemiştir” dediği için “cumhurbaşkanına hakaret" suçlamasıyla Ankara'da gözaltına alınmış ama Kayseri olaylarından yedi ay sonra düzenlenen belgeyle "halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek"le suçlanmış ve tutuklanmıştı.
Ümit Özdağ hakkında "cumhurbaşkanına hakaret" suçlamasıyla 4 yıl 8 aya kadar hapis istemiyle dava açılmıştı. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen bu davada tutuksuz yargılanan Özdağ, 30 sayfalık savunma yaptı.
***
Özdağ, savunmasında AKP döneminde yapılanları neden “Haçlı Seferi” olarak gördüğünü açıklarken, "Erdoğan’ın; FETÖ’nün, Türk Devleti’nin harimi ismetine girmesine müsamaha gösterdiklerine ve FETÖ’ye, her istediklerini verdiklerine yönelik itirafları ile 15 Temmuz sonrası yargılama süreçleri ve devlet kurumlarınca yapılan tespitler; bu Haçlı casus örgütünün, Türk Devletine büyük zararlar verdiğini göstermektedir. Erdoğan ve resmi makamlar sözlerimi doğrulamıştır. Hiçbir Haçlı Seferi, Türk Devleti’nin içine sızamamış, Türk Devleti’nin maneviyatını bozmaya yeltenememiştir.
Bu yanlış politikaların, bütün Haçlı Seferlerinden daha fazla, Türk Devleti’ne zarar verdiğini söyledim. Çünkü Haçlı Seferleri, Anadolu’ya dışardan, Avrupa’dan geldi. Ancak son Haçlı Seferi FETÖ, Anadolu’dan bir beşinci kol olarak ülkemize saldırdı. Erdoğan, son Haçlı Seferi olan FETÖ’ye karşı önlem almakta çok gecikmiştir.
2003 yılında, MGK’da, FETÖ’nün bir Haçlı Seferi casus örgütü olduğu konusunda yapılan uyarıyı ciddiye almayan Erdoğan; 2015’e kadar, Türk Devleti’nin ve sonunda Ak Parti iktidarının, en yakın mesai arkadaşlarının hedef alınmasının önünü açmıştır." dedi.
***
AKP döneminde yapılanları Haçlı Seferi olarak nitelendiren ilk siyasetçi Ümit Özdağ değil, bugünkü tek adam yönetiminin temelini atan Devlet Bahçeli’dir. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 9 Kasım 2009 konuşmasında, “Hepiniz rezalete tanıksınız. Adına açılım denilmiştir, eli kanlı PKK, omuzlarda gezdirilmiştir. AKP ve PKK el ele tutuşmuştur. Güneydoğulu kardeşlerim PKK ile bir tutulmuştur. AKP’nin PKK açılımı, Türkiye’nin önüne konan uçurumdur. Ahlak, namus, vatan, bayrak, şeref ve haysiyet uçuruma düşmektedir. Türkiye dizlerinin üstüne çöktürülmüştür. Türk milleti öz vatanında boğulmak istenmektedir. Bayrak gönderinden indirilmek istenmektedir. Çok şükür millet gerçekleri görmüştür. Milletimize hazırlanan mayınlar ellerinde patlamıştır. Başbakan ve ‘kötü adamları’ sinmiştir. İmralı, Kandil, Peşmerge, Amerika ve Erdoğan’ın oyunu bozulmuştur.
Bu tam bir hesaplaşmadır. Taşeronu AKP ve Erdoğan’dır. Türk milleti ile bin yıldır kapanmamış tarihi bir hesaptır. Anadolu’yu kaybetmiş Bizanslı Diyojen’in, Alparslan’la 938 yıllık hesabıdır. Haçlı Komutanı Komnenos’un, Kılıçarslan ile 913 yıllık hesabıdır. İstanbul’u kaybeden Konstantin’in, Sultan Fatih’le 556 yıllık hesabıdır. Ayağa kalkmış Anadolu’dan defolup gitmiş yedi düvelin, Mustafa Kemal’le 87 yıllık hesabıdır. Yıkım anlaşması Sevr’in, kuruluş anlaşması Lozan’la hesaplaşmasıdır. Bunun adı ve tanımı 9. Haçlı seferidir. Tarih, millet, İslam, vatan, Türkçe yargılanmaktadır. Ve ne üzücüdür ki ilk kez, bizden görünüp bizden olmayan birilerini bulmuşlardır. İşbirlikçileri içimizdedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı, başka başkentlerde yazılmış, kan, gözyaşı, zulüm ve acıya neden olan senaryoların bölgemizdeki teşrifatçısıdır.” demiştir.
***
Tayyip Erdoğan ise Bahçeli'nin 9 Şubat 2010’da tekrarladığı "9. Haçlı Seferi" suçlamalarına "AK Parti'yi haçlı ordularına benzetecek kadar densiz bir yaklaşım... Ne demek bu ya? Yani, bu çatının altında, bu ülkede demokrasi mücadelesi veren, bu milletin oylarıyla iktidara gelmiş olan bir partiyi sen nasıl böyle çirkin benzetmeyle ortaya koyar, ifade edersin?" cümlesiyle cevap vermiş ve böyle giderse Bahçeli'yi ciddiye almayacağını söylemişti.
Tabii bu sözlerinden dolayı Bahçeli'ye dava açmak kimsenin aklına bile gelmemişti...
Ümit Özdağ'ın 19 Ocak 2025 konuşması, Devlet Bahçeli'nin 9 Şubat 2010 konuşması ile özde aynıdır. Bahçeli, 2010'da birinci açılım sürecini dokuzuncu Haçlı Seferi olarak gösterirken, 2024’te “Abdullah Öcalan, PKK'yı lağvettiğini açıklasın. Gelsin Meclis'te konuşsun” diyerek ikinci açılım sürecini başlatan kişi oldu.
“Haçlı Seferi” davası; olayların millet tarafından doğru anlaşılması bakımından hayati derecede önemlidir...
Bir de “Silâhsız Haçlı Seferi” var!
01 Mayıs 2025 00:01
Son Güncelleme: 01 Mayıs 2025 12:31
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Necdet Sevinç ve Ali Rıza Bayzan'ın araştırmalarına göre Ermeni meselesinde de karşımızda her zaman ABD ve onun ünlü Protestan misyoner örgütü ABCFM (Amerikan Board of Commissioners for Foreing Missions-Amerikan Yurtdışı Misyonerler Komiserliği Masası) çıkıyor:
"Osmanlı'daki misyonerlik faaliyetlerinin baş aktörü ABCFM'dir. ABCFM, yeniden yapılanma sürecinden sonra Cumhuriyet Türkiyesi’nde de misyonerlik faaliyetlerinde başı çekmektedir.
ABCFM, Osmanlı Türkiyesi'nde, ABD'nin emperyal amaçları doğrultusunda Ermenileri Protestanlaştırarak devşirmiştir. Bu çerçevede ABD'nin asıl amacı 'Protestan Ermeni İmparatorluğu' kurmaktı. Wilson Prensipleri ise bu amaca giydirilen politik bir kılıftı. Bu süreçteki aktörlerden birisi olan ABCFM'nin 'Ermeni meselesi'nin doğmasında olağanüstü bir rolü olmuştur. 19. yüzyılın sonlarından itibaren ABCFM'nin yurtdışındaki misyonerlik çalışmaları artık bir nevi Ermeni davası haline gelmiştir.
15 Ocak 1820 günü, Osmanlı toprağına ilk ayak basan Amerikalı misyonerler, ABCFM adına çalışan Pliny Fisk ve Levi Parsons idi. ABCFM, Pliny Fisk ve Levi Parsons'a 1 Aralık 1833 tarihli talimat mektubu ile şu görevi veriyordu: 'Bu mukaddes ve vadedilmiş topraklar silâhsız bir haçlı seferi ile geri alınacaktır.'
ABCFM, Türkiye'yi hem 'kutsal ülke' olarak hem de 'vaad edilmiş toprak' olarak görmektedir. ABCFM'ye göre Türkiye Türklerin değildir. ABCFM'li misyoner Everett P. Wheeler, 'Biz Türkiye'de Hıristiyanlar ve Hıristiyanlık için okul, hastane açıyoruz, ilaç götürüyoruz, modern tıbbı ve eğitimi kuruyoruz. Türkler bizi istemeyebilir, ama oranın sahibi Türkler değil ki!' demiştir.
ABCFM'in faaliyetlerini özetleyen 1880 tarihli Bartlett Raporu'nda belirtildiği üzere misyonerlik faaliyetleri açısından Türkiye, Asya'nın anahtarıdır."
***
ABD'yi yöneten Yeni Muhafazakârlar da Amerikan Board ile aynı tarikat içindedir. Bu durumda, Türkiye’ye yönelik bütün Amerikan politikalarında, silâhlı veya silâhsız Haçlı Seferi zihniyetini görmek gerekir
New York Times yazarı, Thomes Friedman, 11 Eylül olayından sonra yazdığı ilk yazıda, "Üçüncü Dünya Savaşı" başlığını kullanmıştı. Friedman, Üçüncü Dünya Savaşı’nda asıl hedefin İslam dünyası olduğunu açıklarken ABD Başkanı Bush da, 11 Eylül'den sonra yapılacak mücadelenin "Haçlı Seferi" olduğunu ilan etmiş ve Türkiye’yi de “cephe ülkesi” olarak tanımlamıştı.
***
2001 yılında, medyada propagandası yapılan İtalyanlar'ın "Veneto'dan Batı Karadeniz Bölgesi'ne" sloganlı bisiklet gezisi sırasında gezinin amacını ortaya koyan bir dosya Bartın’daki toplantıda katılımcılara dağıtılmıştı. Dosyada Anadolu'nun şehir devletleri haritası da basın bildirisiyle birlikte verilmişti!
Yine 2001 yılında henüz AKP kuruluş aşamasındayken, CFR kaynaklı gizli bir belge doğrudan Tayyip Erdoğan'a gönderilmişti. Belgede, “Ankara şunu da anlamalıdır ki uygun gördüğü kuralları uygulayıp, kendi çıkarlarına uymayanları reddetmesi mümkün değildir. Küreselleşmenin bir adı da şehirleşmedir. Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek ve milli hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak zorundadır. Dünya, bütün hükümetlerden bunu istemektedir.” deniliyordu...
***
Arap Baharı Projesi de İstanbul’da tezgâhlanmıştır. “Türk Dışişleri Bakanlığı Büyük Orta Doğu Projesi Genel Koordinatörü” Ömür Onhun’un koordinasyonuyla 30 Nisan-1 Mayıs 2005 günlerinde, Topkapı’daki Eresin Otel’de “Uluslararası İslam Dünyası Sivil Toplum Örgütleri Toplantısı” düzenlenmişti. El Kudüs El Erabi adlı gazete, Mısır ve Suriye’deki İhvanı Müslimin örgütü ve sivil toplum kuruluşları için ABD’nin 1,1 milyar dolar kaynak ayırdığını ve bu örgütleri kullanarak, Arap ülkelerinde darbeler hazırladığını, para ile ilgili haberlerin USA News’den alındığını da yazıyordu. Bu gazeteler, Türkiye’deki toplantının aslında Büyük Orta Doğu projesi kapsamında AKP ile ABD arasında imzalanan gizli bir anlaşmadan kaynaklandığını iddia ediyordu.
ABD’nin Afganistan, Irak ve Suriye işgal etmesi sırasında Türkiye’yi yöneten kadroları kullanmış olmasını bile hâlâ “Yeni Osmanlı oluyoruz” diye halka benimsetmeye çalışmak artık alenen ihanettir.
Unutmak ise ölüm demektir...
Siyasal İslamcıların İslam’a ihaneti!
02 Mayıs 2025 00:01
Son Güncelleme: 02 Mayıs 2025 16:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Siyasal İslamcıların, dini siyaset aracı olarak kullanarak iktidar olduktan sonra Orta Doğu’da ABD ve İsrail’in çıkarlarını esas alarak Irak ve Suriye’nin işgal edilmesine yardımcı olmasını 2007 yılında “İslam’ın Truvası” diye nitelendirmiştim.
ABD yönetiminin ideologlarından Dinesh D'Souza, Umur Talu’nun nakline göre 1995 yılında yazdığı kitabında “İslam bir zamanlar büyük bir medeniyetti. Sonra bir sürü şey oldu, hiçlik seviyesine indi. Şimdi tek kıymetli üretimi petroldür. En son ne zaman, büyük bir İslam keşfinden, buluşundan söz edildiğini duydunuz ki? Şimdi olan biten, aşağılanmış bir medeniyetin, daha iyi fikirleriyle İslam'a uzanan başarılı bir medeniyete küfrüdür. İslam, tarihi olarak hep kılıçla yönetmiştir. İslam İmparatorluğu da böyle oluşmuştu. Biz İslam köktenciliğini dönüştürmeliyiz. Onları liberalleştirmeliyiz. ABD'nin dış politikası, Irak ve İran'daki totaliter rejimleri yıkıp, Batı'nın kapitalizm, demokrasi ve bilim düşüncelerini oraya taşımaktır." demişti.
İşte ABD’nin yıllardan beri, Afganistan, Irak, Suriye’de yaptığı işin çıkış noktası budur...
***
Sorun şu ki, İslamcılığı bir ideoloji olarak benimsediğini ilan edenler, ABD Dışişleri Bakanı sıfatıyla Condoleezza Rice’ın “22 İslam ülkesinin haritasını değiştireceğiz” şeklinde somut olarak açıkladığı hedefe, gizli-açık destek vermektedir.
Mesela, Arap Baharı, ABD parasıyla İstanbul’da tezgâhlanmıştır. Suriye’de iç savaş çıkaran teröristler, Türkiye ve Ürdün üzerinden bu ülkeye geçmiştir. Eğit-Donat gibi projelerin parasını Körfez Ülkeleri vermiş, askeri eğitim ve donatma işini Türkiye’yi yöneten İslamcı kadrolar üstlenmiştir. Bu teröristlerin maaşını da Körfez ülkeleri göndermiştir.
İftirayı meslek edinenlerin, yukarıdaki tespitleri yapanlara, hemen “Esadçı” damgası vurmaya çalışması da gösteriyor ki işledikleri suçun bilincindedirler... Yoksa ne diye iftira atıyorlar?
Esad’dan şikâyet edenler, Suriye’yi El Kaide, IŞİD, El Nusra çizgisinden gelen Colani’ye teslim etmiş, ayrıca Suriye’nin kuzeyinde 100 bin kişilik bir terör ordusu kurulmasına da seyirci kalmıştır.
Yazılarıma devamlı takip etmeyenlerden “Siyasal İslamcıların ihanetinden bahsediyorsun da milliyetçilerin yaptıklarına neden bir şey demiyorsun” diyenler çıkıyor... Oysa Siyasal İslamcılarla ve dolayısıyla ABD ile birlikte hareket edenler, olsa olsa Amerikan milliyetçisi olabilir, Türk Milliyetçisi değil!
***
Siyasal İslamcıların ve onlarla birlikte hareket edenlerin rolünü en iyi anlatan Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk olmuştur. Öztürk, 23 Nisan 2006’da, TBMM’deki 23 Nisan özel oturumunda tarihi bir konuşma yapmış ve şöyle demişti:
“11 Eylül terör olayının ardından siyasetlerini din, özellikle İslam ekseninde yoğunlaştıran Batı, Türkiye'de laik devletin egemenliğini sarsmak ve ülkemizi BOP projesi için bir atlama taşı ve ikmal merkezi haline getirmek maksadıyla, beklentisini daha çok irtica odaklı tahribe yönlendirmiş bulunuyor.
İrtica, dinin ihanet aracı yapılması halinde vücut bulan kötülüğün adıdır. İrtica, tarihte hep Hıristiyan Batı çıkarlarına kullanılmış ve işletilmiştir. Günümüzde daha çok 'siyasal İslam' unvanıyla Batı tarafından sahneye çıkarılan irtica, tarihi boyunca desteği, itibarı, alkışı Müslümanlardan almış ama hizmeti, bilerek veya bilmeyerek, bir biçimde Batı emperyalizmine vermiştir.
İslam'ın ana kaynağı Kuran, irticaı hem de irtica kökünden bir kelime kullanarak 'ehli kitap hesabına işleyen fitne' olarak tanıtmaktadır.
Kurtuluş Savaşı verilirken, Kuvayı Milliye askerleri, altında şeyhülislam fetvası olan bir yazıyla ve işgalci Yunan uçakları marifetiyle Anadolu halkının üstüne atılan bu fetvayla, 'kâfir ve katli vacip asiler' olarak nitelendiriliyordu. Bunu görmeden Türkiye'nin geleceğine şekil vermenin ve kendimizi aldanmaktan kurtarmanın bir çaresi olacağı kanaatinde değiliz.
Eğer ortada bir ihanet yoksa veya bir dalalet yoksa din üzerinden oynanan, din omurgalı yanlışlar irtica diye anılamaz. Dindardaki yanlışlar, teknik tabirleriyle hurafe olur, cehalet olur, geleneksel tutuculuk olur. Bunların tümü, bilgisizlik, bilinçsizlik olayıdır. İrtica ise, bilinçli ve organize bir hıyanet ve dalalet olayıdır.
Atatürk irticayı tarif ederken 'Vicdan yerine düşman parası tanıyan alçaklık.' Bir tanım daha veriyor 'millete düşman, düşmanlara dost olarak takip edilen haince siyaset' diyor."
***
Kitap ehli, ABD, İngiltere, AB ve İsrail’dir. BOP, bütün İslam dünyasını Türkiye üzerinden köleleştirme projesidir. Siyasal İslamcıların hizmet ettiği proje işte budur.
Malazgirt ve İznik’te rövanş mı alınacak?
03 Mayıs 2025 00:01
Son Güncelleme: 03 Mayıs 2025 14:50
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Papa Franciscus, 2014 yılında, Fener Rum Patrikhanesi ve Ayasofya'yı ziyaret etmişti.
papa.jpeg
Bartholomeos ve Franciscus’un ortak bildirisinde, “Hristiyanların olmadığı bir Orta Doğu’ya razı olamayız” ifadesi kullanılmış ve “Başta Katolik ve Ortodokslar olmak üzere bütün Hristiyanların birliğine yönelik gayretleri yoğunlaştırma yönündeki kararlılık” vurgulanmıştı.
Bu açıklamaları, “Papa ve Patrik de BOP eş başkanı mı?” diye yorumlamıştım.
***
Papa Franciscus, ölmeden dört yıl önce, 2021 yılında Erbil'i ziyaret etmiş ve bölgesel yönetimin bastırdığı hatıra pulunda Papa'nın resmi ile birlikte yayınlanan haritada, Türkiye'nin güneydoğusu “Büyük Kürdistan” toprakları içerisinde gösterilmişti.
Papa'nın hatıra pulunda yayınlanan Büyük Kürdistan haritası, yıllar önce Barzani'nin partisi KDP'nin internet sitesinde yayınlanmıştı.
Dönemin ABD Ankara Büyükelçisi Pearson ise “Erzurum'dan Bağdat'a kadar uzanan bölge tek bir ekonomik bölge olacaktır" diye mesaj yayınlamıştı! Barzani sitesinde de “Bu bölge aynı zamanda tek bir siyasi bölge haline gelecek, kuzeydeki işgalci TSK bu topraklardan çekilecektir” yorumu yapılmıştı!
Dışişleri Bakanı iken Ahmet Davutoğlu, 2009'un Ağustos ayında, Irak ve Suriye gezisine çıkmadan önce “İki ülke arasında güçlü bir stratejik iş birliğinin ortaya çıkması, ortak bölge olan Mezopotamya Havzası ve Orta Doğu'yu refah ve istikrar alanı haline dönüştürecektir. Bu bizim vizyonumuzdur” demişti.
Terörist başı Abdullah Öcalan da bu ziyaret sırasında “Ben yol haritamda Orta Doğu'daki demokratik çözümleri belirtirken Dicle-Fırat Havzası Demokratik Konfederalizmi önermiştim. Davutoğlu şimdi bunun görüşmelerini yapıyor Irak ve Suriye'yle.” diye açıklama yapmıştı!
Papa'nın sebebi ziyareti de buydu.
***
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, "Papa’nın Irak’ın kuzeyini ziyareti hatırına basılan pulda, sözde Kürdistan haritasının resmedilmesi üzerinden hiç kimse bize parmak sallayamaz. O zelil harita zaten ayaklarımızın altındadır. Bölücülerle ve teröristlerle aynı kareye giren ve ittifak kuranlar ise zillettir" demişti.
Aynı Bahçeli, 16 yıl sonra, PKK’yı feshetmek kaydıyla Abdullah Öcalan’ı Meclis’te konuşma yapmaya çağırdı sonra da fesih için 4 Mayıs tarihini ve kongrenin toplanma yeri olarak da Muş'un Malazgirt ilçesini önerdi.
***
Papa Franciscus, ölmeden önce yaptığı açıklamada “İlk büyük ekümenik konsil olan İznik Konsili'nin 1700. yıl dönümünü kutlamak için oraya, Türkiye'ye gitmeyi düşünüyorum.” demişti.
İznik, Anadolu'da Türklerin ilk başkentidir. Kutalmışoğlu Süleyman Şah, İznik’i 1075 tarihinde fethetmiştir. Birinci Haçlı Seferi’nde 600 bin kişilik Haçlı Ordusu, 1097 Mayıs ayında İznik'i geri almıştır. Orhan Bey zamanında, 1331’de İznik yeniden fethedilmiştir.
Birinci İznik Konsili ise MS 325 yılında İmparator I. Konstantin tarafından toplanmıştır. İznik Konsili'nin ana konusu İsa'nın gerçek Tanrı olup olmadığıydı...
***
Malazgirt'te 4 Mayıs'ta PKK Kongresi toplanmak istenmesine karşı, eski özel kuvvetler mensubu Taner Baş, aynı tarihte Malazgirt'te yürüyüş yapacaklarını açıkladı.
Papa gelemeyecek ama Fener Rum Patrikhanesi de İznik'te ekümenik konsil yapacak! Türk Ortodoks Patrikhanesi sözcüsü Selçuk Erenerol, girişime tepki gösterdi ve “Fener Rum Kilisesi’nin, İznik Konsili’nin 1700. yıl dönümünü gerekçe göstererek İznik’te gerçekleştirmek istediği ekümenik nitelikli siyasi etkinliği kabul etmiyoruz. Bu tür organizasyonlar, dini tarih üzerinden siyasi bir mesaj verme çabasıdır. 1925 yılında aynı etkinlik yapılmak istenmiş, ancak Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün duruşu net olarak anlaşılınca geri çekilmişlerdir. Bugün de bizler aynı kararlılıkla bu girişime karşıyız. Mesele, bu tarihi olayın bir bahane olarak kullanılması ve Fener Rum Kilisesi’nin siyasi pozisyon elde etme çabasıdır. Bu etkinliğe göz yumanlar, Türkiye Cumhuriyeti'nin temel değerlerini ve milli iradenin hassasiyetini yok saymaktadır. Tezgâhlanan bu siyasi gösteriye karşı, Türk halkını demokratik ve onurlu bir duruş sergilemeye, 10 Mayıs’ta İznik’te buluşmaya çağırıyoruz.” dedi.
***
3 Mayıs Türkçüler günü, 4 Mayıs Malazgirt’te PKK kongresi! Sonra da İznik konsili...
Aynı dönemde Malazgirt'te PKK Kongresi, İznik'te ise ekümenik konsil yapılmak istenmesini, Türklerden Malazgirt ve İznik zaferlerinin rövanşını almaya çalışmak olarak görüyorum.
İkinci Açılımın siyasi faturası daha ağır olacak!
05 Mayıs 2025 00:01
Son Güncelleme: 05 Mayıs 2025 12:08
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD’nin Foreign Policy dergisinde, 2013 yılının Mayıs ayında “Erdoğan’ın Büyük Kumarı” başlıklı bir makale yayınlandı. Makalede, “çözüm süreci” göklere çıkarılmakla birlikte Erdoğan’ın “İkinci Türkiye Cumhuriyeti”nin kurucusu ve “Türk deGaulle’ü” olmak istediği, başarılı olması halinde, yetkilendirilmiş devlet başkanlığı bileti ve Nobel barış ödülü alabileceği, aksi halde hem kendisini hem de Türkiye’yi tüketecek güç bir durumla karşı karşıya kalabileceği belirtildi.
Makalede, “Erdoğan, sadece modern Türk ulus-devletinin özünün yeniden tanımlanmasıyla değil aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ulusal güvenlik prensiplerinin radikal revizyonuyla sonuçlanabilecek bir yol belirlemiş görünüyor” denildi.
***
Türk devletini yeniden tanımlamak konusunda, devletin çeşitli kuruluşlarında yapılan hazırlıklar, Açılım Süreci olarak ikinci defa gündeme getirilmiştir.
Foreign Affairs dergisinde, 2006 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Avrupa Birliği'ne bakışıyla ilgili olarak Ersin Aydınlı, Nihat Ali Özcan, Doğan Akyaz imzalarıyla yayınlanan ortak makalede “AB süreci, ordunun Türkiye’ye dönük tehditleri bertaraf etmeyi amaçlayan ideolojisini sürdürme gereği duymadığı bir noktaya gelirse, TSK Kemalizmi de yeniden tanımlar” denilmişti!
2007 yılında DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar, “Düz ovada siyaset” sloganını ortaya atmış, MİT Müsteşarı Emre Taner, "Ulus devletler çözülüyor, aktif dış politika takip etmemiz gerekir" demiş ve Kenan Evren, “Türkiye'yi sekiz eyalete bölelim” diye konuşmuştu!
***
Erdoğan, 12 yıl önce Foreign Policy’de yazıldığı gibi tek yetkili devlet başkanı oldu ve Türk ulus devletini yeniden tanımlamak için ikinci açılım sürecini sürdürüyor.
Şimdi Türkler, “Terörsüz Türkiye” hedefi gösterilerek, rejim değişikliğine zorlanıyor.
Açılım Süreci, aynı zamanda Mezopotamya Projesi’dir. Abdullah Öcalan, 2013 yılında İmralı’dan yazdığı mektupta, “Zağros ve Toros dağ eteklerinden, Fırat ve Dicle nehir vadilerine; kutsal Mezopotamya ve Anadolu topraklarına” diyerek projenin haritasını çizmişti.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, 2009’un Ağustos ayında, Irak, Suriye gezisine çıkmadan önce “İki ülke arasında güçlü bir stratejik işbirliğinin ortaya çıkması, ortak bölge olan Mezopotamya Havzası ve Orta Doğu’yu refah ve istikrar alanı haline dönüştürecektir. Bu bizim vizyonumuzdur” demişti.
Eski Amerikan Büyükelçisi Pearson da “Erzurum’dan Bağdat’a kadar uzanan bölge tek bir ekonomik bölge olacak” demişti. Barzani’nin İnternet sitesinde ise “Bu bölge aynı zamanda tek bir siyasi bölge haline gelecek, işgalci TSK, bu bölgenin kuzeyinden çekilecektir” yorumu yapılmıştı.
***
2009’un Eylül ayında, o zamanki DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, Erbil’deki konferansta “Dönem diyalog dönemidir. Silahlı mücadele dönemi değildir. Neden Orta Doğu halkları arasında da bir birlik oluşmasın ve birbirlerini tanımasınlar. 4 parça Kürdistan’da Kürtler zorluk içinde ve baskı görüyor. Bu baskılar kalkmalıdır ve bu baskılar da demokrasi ile kalkar. Herkes kendini demokrasi ile ifade eder” demişti.
Abdullah Öcalan da avukatları aracılığı ile “AKP benim yol haritamdan yararlanıyor. Davutoğlu dışarıda, Erdoğan içeride bundan yararlanıyor. Ben yol haritamda Orta Doğu’daki demokratik çözümleri belirtirken Dicle-Fırat Havzası Demokratik Konfederalizmini önermiştim. Davutoğlu şimdi bunun görüşmelerini yapıyor Irak ve Suriye’yle” açıklamasını yapmıştı.
Avrupa Birliği Komisyonu’nun 6 Ekim 2004 günü açıklanan Türkiye İlerleme Raporu’nda, Dicle ve Fırat havzalarındaki barajların ve sulama tesislerinin İsrail’in de dahil olduğu uluslararası bir konsorsiyum tarafından yönetilmesinden söz ediliyordu.
***
Mardin Bağımsız milletvekili Ahmet Türk, 2013 yılında, “Hükümet iyi bilsin ki eğer barışı kalıcı bir barışa çeviremezse çözüm konusunda ciddi adımlar atılmazsa, inanın ki yarın birileri onları Ergenekon’un yargılandığı yere gönderir” demişti.
Birinci Açılım süreci, AKP’nin tek başına iktidarı kaybetmesiyle sonuçlandı!
Yıllar sonra ikinci açılım sürecini bu defa Devlet Bahçeli başlattı, Erdoğan sürdürdü ama sürecin bazı aktörleri ya hastalandı ya da öldü.
Büyük Kürdistan haritalı pul bastıran Papa da öldü. Şimdi sanal Papalığa soyunan Trump, Türkiye’deki ikinci açılım sürecinin ve siyasi tutuklamaların da arkasında duruyor ama onun kendi ülkesindeki durumu pek parlak değil!
Bu verilere göre “İkinci Açılım Süreci”nin siyasi faturası, birincisinden ağır olacaktır kanaatindeyim.
İktidar ne zaman şiddete başvurur?
06 Mayıs 2025 00:01
Son Güncelleme: 06 Mayıs 2025 22:34
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Bulunduğu yerin CIA tarafından tespit edilerek Rus istihbaratına bildirilmesi sonucu nokta atış bombalamayla şehit edilen eski Çeçenistan Devlet Başkanı Dudayev, kendisine Moskova’daki Çeçen mafyası sorulduğunda, “Bir ülkede polis varsa mafya yoktur. Mafya varsa, polis yoktur” demişti. Dudayev, bu ifadeyle, bir ülkede şiddeti görünürde kullanan kim olursa olsun, sorumlunun iktidar olduğunu belirtmiş oluyordu.
***
Uzun bir süredir Türkiye'de şiddet bir siyaset aracı olarak kullanılmaktadır. Görüşleri rahatsız edici bulunan gazeteciler, iktidara alternatif olabilecek siyasi kadrolar, açık veya örtülü bir şekilde iktidar şiddetiyle susturulmaya veya durdurulmaya çalışılmaktadır. Bu yolda medya şiddet aracı olarak kullanılmakta, etkili kişiler, tehdit, şantaj, iftira ve itibarsızlaştırma kampanyaları ile etkisizi hale getirilmeye çalışılmaktadır.
Son günlerde, “iktidarın Suriye politikasıyla ilgili” somut verilere dayanan eleştirilerime karşı bana yönelik tehdit ve iftiralar da var. Yaptıran belli...
Daha önce de iktidar, hukuk sistemini ve medyayı o zamanlar rejimi korumakla görevli olan ordu mensuplarına yönelik birer şiddet aracı olarak kullanmıştır.
Ergenekon, Balyoz ve Casusluk kumpasları konusunda, “Ben yapmadım, FETÖ emniyeti, FETÖ yargısı, FETÖ medyası yaptı” demek mazeret değildir. Bir ülkede orduya bile emniyet, yargı ve medya üzerinden kumpas kurulabiliyorsa bunun iktidardan bağımsız olarak sürdürülebilmesi mümkün değildir.
Son dönemde, Ümit Özdağ'ın, Türk hukukunda olmayan “düşman ceza hukuku” çerçevesinde ve açılım politikalarına engel çıkarmasın diye “önleyici tutuklama” ile aylardır Silivri'de tutulması, iktidarı demokratik yollardan değiştirme potansiyeline sahip Ekrem İmamoğlu'nun ekibiyle birlikte tutuklanması, bir astroloğun ardından bir sinema ajansı sahibi Ayşe Barım'ın tutuklanması, “Bakalım CHP'nin daha kaç adayı Cumhurbaşkanlığı yolunda telef olacak?” ifadesinden sonra, CHP Genel Başkanı Özgür Özel'e saldırı; bütün bunları uygulayanlar kim olursa olsun, iktidarın sorumlu olduğu farklı şiddet biçimleridir.
***
Peki bu hep böyle mi gidecek? Türkiye ne zaman normalleşecek veya normalleşebilecek mi?
Laf üreterek veya “şöyle olmalı, böyle olmalı” diye dilek ve temennilerinizi ifade ederek bu soruların cevabını veremezsiniz. Gazetecinin temel görevi ise gerçekleri tespit ederek kamuoyuna sunmaktır. Bu da halkın ve hakkın sesini duyurmakla birlikte olaylar hakkında bilimsel analiz yapanlara başvurmakla mümkün olabilir...
Atatürk Üniversitesi Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi Felsefe Grubu'ndan Yard. Doç Dr. Zafer Yılmaz'ın, "Hannah Arendt’te iktidar ve Şiddet İlişkisi" başlıklı makalesi, bu konuda yeterince aydınlatıcıdır. Özetle şöyle diyor:
"Kendisinden önceki siyasal kuramcıların iktidar ve şiddet arasındaki ilişkiyi nasıl gördüklerini değerlendiren Arendt, soldan sağa tüm siyasal kuramcılar arasında tuhaf kabul edilecek bir uzlaşmaya varıldığını söyler. Uzlaşma noktası, şiddetin, iktidarın en bariz dışavurumundan daha fazla bir şey olmadığıdır.
Arendt'e göre devlet, egemen sınıfın elindeki bir tahakküm aracı olarak görülürse, siyasal iktidar, şiddetin örgütlenmesi olarak düşünülebilir.
Şiddet, iktidarın tehlikeye girdiği anda ortaya çıkar ve kendi başına bırakılırsa, iktidarın kayboluşuna yol açar.
Fakat iktidarın kayboluşu şiddetin iktidar kuracağı anlamına gelmez. Çünkü şiddet, iktidar yaratma kabiliyetinden yoksundur.
Arendt’e göre katıksız şiddete dayalı bir yönetim, ancak iktidarın kaybedildiği bir süreçte devreye girer.
Bu tür yönetim biçimlerine örnek olarak ise tiranlık ve diktatörlükleri gösterir."
***
Simten Coşar ve Gamze Yücesan Özdemir'in hazırladığı, 2014 yılında yayınlanmış “İktidarın Şiddeti” kitabında ise "AKP hükümetlerinin yönetiminde geçen yıllar içinde İslamcı araçlar manipüle edilerek ekonomik, siyasal ve ideolojik alanlardaki dışlayıcı neoliberal uygulamalar yerelleştirilmiş, kapitalizmin derinleşmesi bu yolla mümkün olmuştur. Avrupa Birliği de dahil küresel kurumlardan ayrı düşünülemeyecek bir programdır söz konusu olan. Neoliberalizmin kaba şiddetinin İslamcı siyaset yoluyla yerlileştirilmesi, bugün hem devletin hem toplumun iliklerine kadar işlemiştir.
AKP iktidarı, yakın bir zamana kadar şiddetini İslamcı politikalarla sessizleştirmeyi, görünmez kılmayı başarıyordu. Ama öyle görünüyor ki bunun sonuna geldik." deniliyor.
***
Arendt de "Şiddete dayalı bir yönetim, ancak iktidarın kaybedildiği bir süreçte devreye girer." diyor ya...
Bayrak, “şehidimin son örtüsü” değil miydi?
07 Mayıs 2025 00:01
Son Güncelleme: 07 Mayıs 2025 17:38
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
arslan-bulut-foto.jpg
Arif Nihat Asya, Türk bayrağı için “şehidimin son örtüsü” demişti ama o bayrak artık ömrü boyunca ona karşı mücadele edenlerin cenazesine sarılabiliyor... Böyle günlerde, Pençe-Kilit Harekâtı'nın Metina Bölgesi'nde 2022'de şehit olan Piyade Uzman Çavuş Nurettin Tokyürek'in naaşı iki yıl dokuz ay sonra bulunabildi. Tokyürek'in cenazesi, önce İstanbul’a oradan da Türk Hava Kuvvetleri'nin Türk Yıldızları uçağıyla Erzurum'a ulaştırıldı.
Tokyürek için Erzurum’da düzenlenen karşılama törenine askeri ve mülki erkânın yanı sıra şehidin babası Süleyman, annesi Lütfiye Tokyürek, kardeşleri, eşi ve yakınları katıldı.
Piyade Uzman Çavuş Nurettin Tokyürek için Narmanlı Camisi'nde tören yapıldı. Şehidin Türk bayrağına sarılı tabutu, kar yağışı altında düzenlenen törende, şehit düşmeden bir gün önce kardeşi Yusuf ile konuştuğu gibi “Şehit olursam bizim köyün güzel bir yerine defnedin” vasiyeti üzerine köyüne getirildi ve toprağa verildi.
***
Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık, “Mezarı bile olmayan bir yiğit için yazmaya başladım, yıllar sonra ben cezaevinde, o ise toprağa kavuştuğunda bitirdim şiiri.” diyerek Nurettin Tokyürek için yazdığı şiiri paylaştı:
Bir yiğit gezdi bu dağlarda...
Vatanının tek bir çakıl taşını vermeyen...
Anacığının hasreti yüreğinde,
Ruh havalandı, bedeni toprakta...
Bir eve ateş düşmüştü artık,
Çakıl taşını vermeyen Nurettin canını vermişti vatan için.
Bir baba ocağı yandı kavruldu.
Sadece bir isim değildi Nurettin;
Seven, sevilen bir ana kuzusuydu
Tüm hayallerini mağarada bırakmıştı...
Bir tarafta uğruna gözünü kırpmadan can verdiği bir vatan vardı ama
Bir tarafta bayrağa sarılı bir bedeni yoktu.
Tüm aramalara rağmen bulunamayan bir beden...
Normalleşen caniler, normalleşen süreçler...
İkinci bir ateş düştü sevdiklerinin yüreğine...
Aradan yıllar geçti...
Mezarı yoktu Nurettin’in,
Mezarını bile sevemediler...
***
Nurettin’in iki yıl dokuz ay sonra bir mezarı oldu ama Malazgirt’ten 954 yıl sonra tarihin seyrini tersine çevirmek ve Anadolu’yu Türklere mezar yapmak isteyenler, yine aynı yerden başlayıp, dünyanın büyük güçlerinin desteğini de arkalarına alarak “barış” adı altında Türklere kefen biçmeye çalışıyor...
Terör örgütü silah bırakacak da, bunun için de Malazgirt’te kongre yapacak öyle mi?
“Özel kuvvetçiler hiçbir zaman emekli olmaz” şiarıyla Taner Baş ve arkadaşları da yollara düştü, Malazgirt’te basın açıklaması yaptılar ve “Bizim emperyalizmin kanlı maşası olan terörist başına ve teröristlere ikram edecek bir vatanımız yoktur.” dediler...
https://www.youtube.com/watch?v=cLz5t13-nY8-
***
Terörist başı için “babam” diyen cumhuriyetin hiçbir hayrını görmediğini söyleyen Sırrı Süreyya Önder’in cenazesi Türk bayrağına sarılarak, Atatürk’ün adını taşıyan kültür merkezine getirildiğinde bir başka uzman çavuş Önder Özen, Kuzey Irak'ta mayın patlaması sonucu şehit oldu... Şehit Özen, son yolculuğuna uğurlanırken, 4 yaşındaki kızı küçük Alya’nın yakasına babasının resmini toplu iğneyle takmaya çalışan kadın subay "Dikkat edelim iğne sana batmasın" deyince, Alya: "Toplu iğne babama batıyor...” diye cevap verdi. Kadın subay, "Babaya batmadan kenardan yapalım...” diye cevap verdi...
O babayı şehit eden mayını barıştan bahseden PKK döşemişti...
***
Nihat Genç’in belirttiği gibi “Barış kelimesi PKK jargonunda topraklarımız üzerinde bayrağı ordusu egemenliği olan ayrı bir PKK devleti kurmak anlamı taşıyor! Mesela, ‘tamam, hadi barış yapalım’ dediğinizde, ‘anayasayı değiştirip Kürt statüsünü tanıyın ve ayrı bir ordu ve bayrak açmamızı TBMM onaylasın’ diyorlar!
Pek tabii taziyenin saygı sınırları içinde bir arada yaşanılan insanlar için nezaket diline dikkat etmek yüksek bir gelenektir ancak arkasına emperyalizmin silahlarını, parasını alıp ülkeyi ortadan ikiye bölen bir zihniyete-oluşuma yerli ve milli demek, kendi milli ruhunuzu kaybettiğinizi gösterir; delilik, ihanet dedikleri şey, tam da bu!”
***
Arif Nihat Asya, Türk bayrağı için “Barışın güvercini, savaşın kartalı” da demişti. Yani, Türk bayrağı barış içinde yaşamanın güvencesidir. Onun için şehitlerin son örtüsüdür...
“Açılım filminin sonuna bakacağız”
08 Mayıs 2025 00:01
Son Güncelleme: 08 Mayıs 2025 14:55
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
15 Temmuz'dan önce devletin belkemiği olan Türk Silahlı Kuvvetleri'nde terfiyi hak eden pırıl pırıl subaylar, ya Ergenekon-Balyoz sürecinde tasfiye edilmiş ya da emekli edilmişti. Meselâ 100 tam puan sahibi kurmay albay Mehmet Alkanalka terfi ettirilmezken, darbe girişimi sırasında Ömer Halisdemir tarafından öldürülen Semih Terzi tuğgeneralliğe terfi ettirilmişti!
2014 Yüksek Asker Şurası’nda tuğgeneralliğe terfi ettirilen 19 albaydan 12'si ve 2015 şûrasında general yapılan 23 albaydan 20'si, FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişimine karıştıkları gerekçesiyle TSK'dan atıldı!
FETÖ'nün askerî okullara sızması, 30-40 yıllık bir süreçtir ama 15 Temmuz 2016 darbe girişimine, 2014 ve 2015 Yüksek Askerî Şûralarında alınan siyasi kararlar yol açmıştır. Çünkü muharip birlikleri fiilen tuğgeneraller yönetir.
2015 YAŞ kararlarının altında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Başbakan Ahmet Davutoğlu ve Millî Savunma Bakanı Vecdi Gönül imzaları var. MİT, hangi subayların FETÖ'cü olduğunu raporla bildirmiş ama Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Millî Savunma Bakanı, hepsini terfi ettirmişti. Sonra da Erdoğan, 15 Temmuz'u “Allah'ın lütfu” olarak değerlendirerek Devlet Bahçeli ile birlikte devletin yönetim sistemini değiştirdi.
***
Sadece MİT değil, yargı da darbe girişimi olacağını en ince ayrıntısına kadar biliyordu.
Meselâ Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, darbe girişiminden 40 gün önce düzenlediği, 6 Haziran 2016 tarihli iddianamesinde akla gelen her türlü uyarıyı da yapmıştı:
İddianamede şöyle deniliyordu:
“TSK içerisindeki bu yapılanmanın ordu disiplinini bozacak ve ülke savunmasında zafiyet oluşturacak bir yoğunluğa ulaştığı,
FETÖ/PYD'nin darbe teşebbüsünde bulunma tehlikesinin açık ve yakın olduğu,
Bu tehlikenin gerçekleşmesi halinde bunun devlet için gerçek bir yıkım olacağı, ülkenin bir iç savaşa sürüklenebileceği, devletin yeniden ayağa kaldırılmasının mümkün olmayabileceği,
FETÖ/PYD'nin tasfiyesinin devlet için artık varlık yokluk meselesi hâline geldiği...”
***
Böyle bir ortamda 100 tam puan sahibi olduğu halde terfi ettirilmediği için emekliliğini isteyen Kurmay Albay Mehmet Alkanalka’nın başvuruları, Anayasa’nın 125’inci maddesine göre YAŞ terfi kararlarının yargıya kapalı olması sebebiyle dikkate alınmadı. Oysa bu madde tek bir maddelik anayasa değişikliği ile kaldırılabilirdi. Böylece Türkiye’yi 15 Temmuz’a götüren 2014 ve 2015 terfi kararları da yargıya açılabilirdi.
Alkanalka, emekli olduktan sonra sadece 2014 ve 2015 YAŞ kararlarına karşı değil, devletin ülkesiyle ve milletiyle bütünlüğünü yok edecek siyasi kararlara karşı da mücadele etmeye gayret etti...
Sonunda ödülünü aldı! Orduevlerine girişi yasaklandı!
Alkanalka, bu kararla ilgili olarak “Orduevine giriş yasağı gibi ufak bir hasar aldık. Olsun. Gençler sokaklarda, insanlar hapislerde, akademisyenler sinmiş, emekli generaller ve askerler sus pus. Bu oyunu birisinin bozması gerekiyordu. Ben bozdum. Bizi aptal yerine koymasınlar... Daha zekiyiz. Cesuruz...” diye bir mesaj yayınladı.
***
Türk Silâhlı Kuvvetleri’ne 37 yıl hizmet veren emekli olan Topçu Kıdemli Albay Murat Yıldız’ın da TSK Sosyal Tesisleri’ne girişi yasaklandı
Bir İnternet gazetesinde yazan Murat Yıldız, Kara Harp Okulu mezuniyet töreninde “kılıç çektiler” gerekçesiyle TSK’dan ihraç edilen teğmenlere destek vermiş ve “ikinci açılım süreci”ne karşı sert eleştiriler yapmıştı.
Kararla ilgili yorum yapan emekli tümgeneral Ali İhsan Gürcihan, “Kıymetli Silah Arkadaşım, seni tanıyor ve onurlu duruşuna saygı duyuyorum. Biz sosyal tesislere girebilmek için değil, aldığımız fikri ve fiziki eğitimle ülkeye hizmet için var olduk. Askerlik gibi kutsal bir anlayışı, sosyal tesisler üzerinden disipline etmeye çalışanlar utansın.” diye tepki gösterdi...
***
Mehmet Alkanalka ise başka bir mesajında, “Siyasi partiler, PKK terör örgütü ve müebbetlik terörist ile görüşüyor. Onlara ifade özgürlüğü, umut hakkı; gerçekleri dile getiren birkaç kişiye hapis; birkaç emekli komutana orduevi giriş yasağı... Aslansınız, kurtsunuz. Filmin sonuna bakacağız.” dedi.
“Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır!”
09 Mayıs 2025 00:01
Son Güncelleme: 09 Mayıs 2025 17:28
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Prof. Dr. Anıl Çeçen, “Türkiye Artık Toparlanmalıdır” başlıklı yazısını bir öneriyle bitirdi:
“Alt kimlikleri karıştırarak kendine bağlı bölgesel federasyonlar kurmak isteyen emperyalizm ve siyonizmin ‘Post-Kemalizm’ ya da ‘Post-Post Kemalizm’ gibi uydurma senaryolar üzerinden paradigma değişikliği önerenler, Türk devletini ortadan kaldırabilmek üzere emperyalizmin emirlerini yerine getirerek ve alt kimlikçilik çabasıyla yeni tür mikromilliyetçilik oyununu canlandırarak, olmayan bir demokrasicilik üzerinden geçmişten bugüne hazırlamış oldukları bütün etnik ırkçılık senaryolarını devreye sokmakta, Türkiye’nin ulusal kurtuluş savaşı aracılığı ile kazanmış olduğu ulusal birlik ve bütünlüğünü ortadan kaldırabilmenin yollarını aramaktadır.
Yine de Post Kemalizm tartışmaları ile Kemalist ulus devleti ortadan kaldırmak isteyenler, bugüne kadar böyle bir hedefi gerçekleştirememişlerdir.
Öyleyse Post Kemalistler, biraz da Post-Emperyalizm, Post-Siyonizm,Post-Liberalizm ,Post-Modernizm ve Post-Trumpizm gibi kavramlar üzerinden hukuk dışı dünyanın durumunu, dünya halklarına anlatacak, yeni söylemlere geçmelidir. Bu yolları deneyenler insanlığın önüne gerçekçi alternatifler getirebilir.
Türkiye, iki kutuplu dünyadan çıkış ile birlikte içine sürüklendiği çok kutuplu kaotik ortamdan kurtulabilmek için acilen toparlanmalı ve kurucu devlet modeli ile harekete geçerek, ulusal çıkışa yönelmelidir.”
***
Peki Post Kemalizm nedir? Vikipedi’ye göre “Post-Kemalizm, Türkiye'nin, yaşadığı siyasi ve kültürel sorunların kaynağının askeri-bürokratik İttihatçı-Kemalist ideolojide yattığını savunan ve Türk resmi tarihçiliğini sorgulayan bir akımdır.
12 Eylül sonrası ortaya çıkan post-Kemalist akım, 2000'li yıllarda Adalet ve Kalkınma Partisi'nin iktidara gelmesi ile Türk tarih yazımının merkezine oturmuş, 2010'lu yıllardan sonra ise gerilemeye başlamıştır.
Post-Kemalist düşüncenin temelinde, Şerif Mardin'in Türkiye koşullarına uyarladığı merkez-çevre kuramı yatar. Mardin'e göre asker-bürokrat sınıftan oluşan 'merkez', liberaller, sosyalistler, başta Kürtler olmak üzere azınlıklar ve özellikle muhafazakârlardan oluşan 'çevreyi' dışlamış ve Türk siyasetinin dışına itmiştir. Siyasi 'merkez', iktidarını korumak ve modernleşme misyonunu gerçekleştirmek için 'çevre' ile çatışmaya girmiştir ve onu kendisine bir tehdit olarak görmüş ve bu hareketi bastırmaya çalışmıştır. Türkiye'de yaşanan askeri müdahalelerin, parti kapatmalarının temel sebebi de budur...
Post-Kemalistler, 'çevrenin' iktidara gelmesi ile vesayetçi merkezin tasfiye edileceğini ve Türkiye'nin demokratikleşeceğini savunmuştur.
Post-Kemalizm açısından dönüm noktası 2002'de Adalet ve Kalkınma Partisi'nin iktidara gelmesi olmuştur. AK Parti iktidarı ile beraber 'askeri-bürokratik' düzenin iktidardan düşmesi, Post-Kemalizmin Türk tarih yazımının merkezine yerleşmesini sağlamıştır. Yürürlüğe konulan Avrupa Birliği ile uyum yasaları, 12 Eylül ve 28 Şubat döneminin izlerinin silinmesi, 2007 anayasa değişiklikleri, Ergenekon ve Balyoz davaları ve Çözüm Süreci gibi olaylar post-Kemalist anlayışın uygulamaya konulması olarak nitelendirilmiştir.
Ancak 2008 sonrası AK Parti iktidarının giderek otoriterleşmesi, Gezi Parkı olayları ve Çözüm Süreci'nin tekrar silahlı çatışmaya dönmesi sonucunda Türk entelektüel çevrelerinde AK Parti'ye olan bakış değişmiştir. AK Parti iktidarına yakın olan bazı post-Kemalist yazarlar da AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan ile olan bağlarını koparmışlardır. Mete Tunçay, Erik Jan Zürcher, Şerif Mardin, Nilüfer Göle, Büşra Ersanlı-Behar, Taha Parla ve Levent Köker, Post Kemalizmin temsilcisi sayılmaktadır.”
***
Foreign Affairs dergisinde ise 2006 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Avrupa Birliği'ne bakışıyla ilgili olarak Ersin Aydınlı, Nihat Ali Özcan, Doğan Akyaz imzalarıyla yayınlanan ortak makalede “AB süreci, ordunun Türkiye’ye dönük tehditleri bertaraf etmeyi amaçlayan ideolojisini sürdürme gereği duymadığı bir noktaya gelirse, TSK Kemalizmi de yeniden tanımlar” denilmişti!
“Post Kemalizm” diyenler, ikinci açılım sürecine yeniden umutlanmış olabilir. Şurası kesin ki etnik ırkçılığı körükleyenler, Kemalizmi veya cumhuriyetin kuruluş felsefesini sorgulayarak Türk ulus devletini yıkmaya çalışmaktadır.
Mehmet Akif Ersoy, işgal altındaki vatanın nasıl kurtulacağının formülünü şöyle vermiştir:
“Hüsrâna rıza verme... Çalış... Azmi bırakma;
Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!
Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar...
Uğraş ki telâfi edecek bunca zarar var.
Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.”
Çok gizli Devlet şeyi!"
10 Mayıs 2025 00:01
Son Güncelleme: 10 Mayıs 2025 19:26
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“Açılım filminin sonuna bakacağız” başlıklı yazımda, Yüksek Askeri Şura kararlarına yargı yolu açılmasını savunan emekli kurmay albay Mehmet Alkanalka'nın ve Kara Harp Okulu mezuniyet töreninde “kılıç çektiler” gerekçesiyle TSK’dan ihraç edilen teğmenlere destek veren ve “ikinci açılım süreci”ne karşı sert eleştiriler yapan emekli topçu kıdemli albay Murat Yıldız’ın, TSK Sosyal Tesisleri’ne girişi yasaklanması üzerinde durmuştum.
Yine emekli askeri hâkim Ahmet Zeki Üçok'un da orduevlerine girişi yasaklanmıştı.
***
Konu Milli Savunma Bakanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri Tuğamiral Zeki Aktürk'e soruldu. Bunun üzerine şu açıklama yapıldı:
"Son zamanlarda bazı emekli askerlerin orduevlerine, askeri sosyal tesislere girişinin yasaklanması hususunda kamuoyunda Bakanlığımızı ve Türk Silahlı Kuvvetlerimizi hedef alan açıklama, yorum ve değerlendirmeler yapılmaktadır. Öncelikle büyük bir özveri ve onurla görev sürelerini tamamlayarak emekliye ayrılan personelimizin bizler için çok kıymetli olduğunu vurgulamak istiyor ve hepsine hizmetlerinden dolayı bir kez daha teşekkür ediyoruz.
Ancak, mevzuatta da açıkça belirtildiği üzere, kendisine özel bir görev verilmediği halde görevi ve sıfatı icabı muvazzaflık yaptığı dönemde bulunduğu görev ve görev yerleri hakkında beyanat veren, yazı yazan veya sair surette açıklamada bulunan, astlık-üstlük münasebetlerini zedelemeye, amir veya komutanlara karşı güven hissini yok etmeye yönelik olarak açıkça aşağılayıcı söz ve davranışta bulundukları çeşitli komutanlık ve resmî kaynaklardan intikal eden bilgi ve belgelerden tespit edilenlerin orduevleri, askerî gazinolar ve diğer askerî sosyal tesislere girişleri geçici veya sürekli olarak yasaklanabilmektedir.
TSK, disiplinsizliğe ve şahsi menfaatlerini kurumsal değerlerin önüne koyan yaklaşımlara hiçbir şekilde müsamaha göstermeyecektir."
***
Emekli kurmay albay Mehmet Alkanalka, bu açıklama üzerine veryansıntv'de bir yazı yazdı ve kendisine teşekkür edilmesine gerek olmadığını, çünkü bütün görevlerini, adanmışlık duygusu ve aşkla yerine getirdiğini belirttikten sonra şunları söyledi:
"Sivil bir birey olarak benim Anayasadaki ifade ve kanaat özgürlüğü kapsamındaki açıklamalarıma bahse konu şahıslar sivil ve/veya siyasi hüviyeti olan, aramızda astlık ve üstlük bağının dahi olmadığı kişilerdir. Dolayısıyla disiplin/disiplinsizlik konuları muvazzaf personel ile illiyet bağı kurulabilecek hususlardır. Şahsi menfaat ile kurumsal değerlerin birlikte değerlendirilmesinde de aynı husus geçerlidir.”
***
Alkanalka, 2014 ve 2015 YAŞ kararları hakkında da şöyle dedi:
“2014 ve 2015 YAŞ terfilerinde büyük bir ‘hata’ ve yanlışlık yapıldığını sadece ben değil 2024 Temmuz ayında, 15 Temmuz darbe girişimi soruşturmalarında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Düzenden Sorumlu Başsavcı Vekili olarak görev yapan Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Necip Cem İşçimen de açıklamıştır. İşçimen, 2014 ve 2015 şuralarında, MİT raporuna rağmen, FETÖ’cülerin general yapılmasının ‘hata’ olduğunu ifade etmiştir.
Dönemin başbakanı ve 2015 YAŞ Başkanı Ahmet Davutoğlu da ‘gizli’ olan YAŞ süreci ile ilgili MİT raporuna ve iki kademeli olarak FETÖ’cülerin tasfiyesini planlamalarına rağmen ‘son gece’, ‘devlet şeyi’ olarak açıklayamayacağı nedenler ile bunun yapılmadığını basına açıklamıştır.
Yine dönemin Genelkurmay Başkanı Necdet Özel, gazeteci Fikret Bila’ya yaptığı açıklamada 2015 YAŞ’ta, dört kişi olarak ve sadece kuvvet komutanlarını içeri alıp, çıkartıp karar verdiklerini ifade etmiştir. Özel aynı açıklamasında, ‘15 Temmuz’da yaşadıklarımızı düşününce şunu diyorum: Asker-sivil sorumlu makamlarda oturanlar olarak hepimizin milletten özür dilemesi gerekiyor. Sayın Cumhurbaşkanı ve ben diledik ama yetmez, herkesin dilemesi gerekir. Millet hepimizi affetsin.’ ifadelerini kullanmıştır.
15 Temmuz darbe girişiminden 40 gün önce Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, 06 Haziran 2016 tarihli iddianamesinde de ‘TSK içerisindeki bu yapılanmanın ordu disiplinini bozacak ve ülke savunmasında zafiyet oluşturacak bir yoğunluğa ulaştığı, FETÖ/PYD'nin darbe teşebbüsünde bulunma tehlikesinin açık ve yakın olduğu’ ifadelerine rağmen herhangi bir işlem yapılmaması düşündürücüdür.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, imzaladığı, 10 Aralık 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin ‘Herkesin anayasa ya da yasayla tanınmış temel haklarını ihlal eden eylemlere karşı yetkili ulusal mahkemeler eliyle etkin bir yargı yolundan yararlanma hakkı vardır.’ şeklindeki 8'inci maddesine uymalı ve Anayasa’daki yargıya kapalı bütün hususları ortadan kaldırmalıdır.”
***
Şimdi daha net anlaşılıyor ki 2014 ve 2015’te FETÖ’cülerin general yapılmasındaki “gizli devlet şeyi”, Türkiye’nin yönetim sisteminin değiştirilebilmesine zemin hazırlamaktı... 12 Eylül darbesi de böyle hazırlanmadı mı?
Suriye’deki statü ve Türkiye’deki statü!
12 Mayıs 2025 00:01
Son Güncelleme: 12 Mayıs 2025 14:08
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan, DEM Partili Pervin Buldan'ın BDP Grup Başkanvekili iken 8 Ağustos 2013’te yaptığı açıklamayı paylaştı.
Buldan, o açıklamasında şöyle demişti:
“Kürtler statüsünü elde etti artık. Suriye’de elde edilen statü çok yakında Türkiye’de de Kürt halkının mücadelesiyle elde edilecektir.
İkinci aşamada Kürt halkının beklentileri var. Birinci şartımız Sayın Öcalan’ın özgürlüğü. Sayın Öcalan’ın özgürlüğü Kürt halkının özgürlüğüdür. AKP hükümeti eğer adım atacaksa, ikinci aşamayı başlatacaksa işte buradan başlayabilir. Milletvekillerimizi serbest bırakabilir. KCK’li tutukluları serbest bırakabilir. Hasta tutukluları acilen tahliye edilmelidir.”
***
Aradan 12 yıl geçtikten sonra PKK'nın ve DEM'in taleplerinde bir değişiklik olmadı. Independent Türkçe Genel Yayın Yönetmeni Nevzat Çiçek, konuk olduğu tv100 canlı yayınında PKK kongresinde alınan kararları duyurdu.
Çiçek'e göre o kararlar şöyle:
1- PKK’nın Türk devletine karşı yürüttüğü siyasi ve askeri çatışma durdurulacak. Bundan sonra PKK siyasi ve yasal yollarla mücadele yürütecek.
2- PKK’nın kendini feshi ile beraber tüm PKK çalışmaları durdurulacak.
3- Fesih kararı açıklandığı tarihten itibaren PKK adına hiçbir Irak, İran, Suriye ve Türkiye'de askeri ve siyasi çalışma yürütülmeyecek.
4- PKK’nın silahlı mücadeleyi bitirmesi sürecinin pratik yürütülüşünden PKK Başkanlık Konseyi sorumlu olacak. Türkiye'den PKK'ya katılan unsurlar ait silahların teslim edilmesi konusunda ortak komite oluşturulacak.
Yani önce çatışma durdurulacak. Öcalan'ın ve hapisteki 7 bin PKK'lı serbest bırakılacak... Sonrasına bakılacak...
***
Öcalan'ın yakalandığında ifade ettiği gibi "PKK, Türkiye'yi 40 yıl boyunca teröre angaje etmiş, tarihi rolünü oynamıştır." Şimdi, PKK'nın bütün hedefleri, ABD'nin SDG adını vererek ordu haline getirdiği Suriye'deki PYD/YPG tarafından yerine getirilmek istenecektir.
Pervin Buldan'ın 12 yıl önce söylediği gibi şimdiki programın özü "Suriye’de elde edilen statünün Türkiye’de de elde edilmesi" şeklindedir. Zaten Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, "PKK'nın Türkiye'den, Irak'tan, İran'dan gelmiş 2 bine yakın kadrosu şu anda SDG yönetiminin tepesinde oturuyor. Mazlum, Ahmet Şara ile konuştuğu zaman gelip iki kişiye hesap vermek zorunda. PKK'nın askeri kanadı Suriye Komiseri Fehman Hüseyin, sivil kanat Suriye Komiseri Sabri Ok. Bunlara hesap vermek zorunda... Bunlar da bundan gelen bu hesabı alıp Kandil Dağı’ndaki PKK yönetimine anlatmak zorundalar." diye açıklama yapmıştır.
***
Emekli Tümamiral Cihat Yaycı, Türkiye'ye kurulan kumpası şöyle açıklıyor:
"Plan şu: Türkiye'yi Kürdistan kurulması için öncü yapmak. PYD ve Kuzey Irak himayenize girsin. Siz de anayasanızda değişiklik yapıp federal yapıya geçin. Halka Misak-ı Milli'ye erişiyoruz dersiniz. Çok uyanık olmak lâzım. Türkiye'nin yarısı gider."
Peki PKK'nın ana stratejisi neydi? Onu da hatırlayalım...
1995 yılında Genelkurmay Başkanlığı, “Politik-Askeri Durum Değerlendirmesi” başlıklı bir belge hazırladı. Belgede, terör örgütünün “Dört aşamalı hedef stratejisi”, özetle şöyle ifade ediliyordu:
“-Bölücü terör örgütü, ilk aşamada, kültürel ve sosyal bazı hakların temin edilmesini,
-İkinci aşamada özerk veya federasyon tipi bir yönetim sisteminin oluşturulmasını,
-Üçüncü aşamada, ülkemiz topraklarında sözde Kuzey Kürdistan devletinin kurulmasını,
-Son aşamada ise bağımsız ve birleşik sözde Büyük Kürdistan devletinin oluşturulmasını hedeflemiştir.
Örgüt, belirlediği bu dört aşamalı nihai hedefine ulaşmak için Marksist-Leninist her örgüt gibi halk ayaklanması stratejisini esas almıştır.
Bölücü terör örgütü halk ayaklanması stratejisine uygun olarak;
-İlk aşamada fikir oluşturmayı ve kadrolaşmayı da içeren hazırlıkların tamamlanmasını,
-İkinci aşamada silahlı propaganda, orta ve yüksek yoğunlukta terör eylemlerinin icra edildiği, stratejik savunmaya geçilmesini,
-Üçüncü aşamada, cepheleşme ve ordulaşmanın büyük ölçüde tamamlandığı, güvenlik güçleri ile örgüt arasında güç dengesinin sağlandığı, stratejik denge kurulmasına ulaşılmasını,
-Son aşamada ise yaygın halk hareketlerinin yer yer halk ayaklanmalarına dönüştüğü ve bölgedeki otoritenin örgüt lehine geliştiği stratejik saldırıya geçilmesini esas almıştır."
***
PKK, ordulaşmasını Suriye'de tamamlamıştır, artık Türkiye'de statü elde etmeye çalışıyor... Kimin sayesinde?
Silah bırakma değil Sevr dayatması!
13 Mayıs 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Terör örgütü PKK, 12. Kongre sonuç bildirisi açıkladı. Örgüt, silahlı mücadelenin sonlandırması kararlarını alarak, “PKK adıyla yürütülen çalışmaları” sonlandırdı.
Bu ifade, “Çalışmalarımız başka adlarla devam edecektir” anlamına geliyor.
Bildiride, "Kongremizin aldığı PKK’nin fesih ve silahlı mücadele yöntemini sonlandırma kararı kalıcı barışa ve demokratik çözüme güçlü bir zemin sunmaktadır. Söz konusu kararların uygulanması Önder Apo’nun süreci yürütüp yönlendirmesini, demokratik siyaset hakkının tanınmasını ve sağlam bütünlüklü bir hukuki güvenceyi gerektirir. Bu aşamada Türkiye Büyük Millet Meclisinin tarihi sorumlulukla rolünü oynaması önemli olmaktadır.” denildi.
Yani kararın uygulanması, Abdullah Öcalan’a siyaset yapma hakkı verilmesiyle ilgili Meclis kararı alınmasın bağlanmış durumda...
***
Bildiride “Partimiz PKK; kaynağını Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasasından alan Kürt inkâr ve imha siyasetine karşı, halkımızın özgürlük hareketi olarak tarih sahnesine çıktı.” denilerek, Sevr şartlarına dönmek arzusu ifade edilmiş oldu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi reddedildi.
Öyle ki, “PKK katı Kürt inkârının, buna dayalı imha siyasetinin, soykırım ve asimilasyon politikalarının egemen olduğu koşullarda şekillendi.” denilerek Türkiye soykırımla suçlandı!
Bildiride “1990’lı yılların koşullarında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Kürt sorununu siyaset yoluyla çözme arayışı gelişti ama devletin Turgut Özal ve ekibini ortadan kaldırması, Kürt inkâr ve imha siyasetinde ısrar ederek savaşı tırmandırması neticesinde bu yeni süreç sabote oldu.” iddiasına yer verildi!
Bildiride, “Önder Apo Kürt-Türk ilişkilerinin sorunsallaştığı Lozan Antlaşması’nın ve 1924 Anayasasının öncesini referans alarak, Ortak Vatan ve Kürt-Türk halklarının kurucu öğe olduğu Demokratik Türkiye Cumhuriyeti perspektifini ve Demokratik Ulus anlayışını Kürt sorununun çözüm çerçevesi olarak benimsedi.” denilerek Sevr özlemine ikinci defa vurgu yapıldı!
***
Bildiride “Türkiye’nin sol-sosyalist güçleri, devrimci yapı, örgüt ve şahsiyetlerinin Barış ve Demokratik Toplum sürecini sahiplenmeleri ile halkların, kadınların ve ezilenlerin mücadelesi yeni bir düzey kazanacaktır. Bu, son sözleri ‘Yaşasın Türk ve Kürt Halklarının Kardeşliği ve Tam Bağımsız Türkiye!’ olan büyük devrimcilerin amaçlarını başarmak anlamına gelecektir.” denilerek Deniz Gezmiş’e atıfta bulunuldu.
Bildiride “Uluslararası güçleri halkımıza yönelik yürütülen yüzyıllık soykırım politikalarındaki sorumluluklarını görerek demokratik çözüme engel olmamaya ve sürece yapıcı katkılarını sunmaya davet ediyoruz” denilerek Kürt soykırımı iddiasının tanınması istenmiş oldu.
Hürriyet gazetesine göre “Silahlar BM gözetiminde ve Kuzey Irak’ta teslim edilecek.” Yani, PKK, BM güvencesi de istiyor.
***
Emekli Tuğgeneral Naim Babüroğlu, “Türkiye Cumhuriyeti, PKK'nın bildirisini yok hükmünde saymazsa devlet özelliğini kaybetmiş demektir. Bu bildiri Lozan'ı reddediyor, Cumhuriyet'i reddediyor, Sevr'in geçerli olduğunu kabul ediyor!” diye bir durum özeti yaptı.
Aslına PKK ne istediğini, yıllar önce Talabani’ye açıklamıştı. Talabani, “PKK’lılar bana ‘Silahı bırakıp dağdan şehre inmemiz isteniyor. Gideceğimiz yer neresi? Ev mi, yoksa hapis mi? Birinci şartımız genel af ilan edilsin. Hazırlanacak yeni anayasada -Türkiye’nin hepsi Türk değildir. Türkiye birçok ırktan oluşur- ifadesine yer verilsin’ dedi. PKK’yı ikna etme konusunda başarılı olduk sayılır. Türk tarafını ikna etme konusunda yarım başarılı olmuş sayılırız. Bu konuda kardeşim Mesut Barzani ve Berham Salih Türk tarafıyla iyi çalışma yürütüyor” diye konuşmuştu.
Anlaşılan şimdi, Türk tarafını temsil eden İktidar ve muhalefet liderleri ikna edilmiş durumda!
***
Biz “Yeni Anayasa PKK’nın talebi ve Amerikan dayatmasıdır” derken bunu Oslo’da yapılan PKK-MİT konuşmasından çıkarıyorduk! Orada koordinatör ülke temsilcisi, taraflara “Sizi burada biz topladık. Abdullah Öcalan’ın talepleri Meclis’te görüşülecektir” demişti’
Kısacası, ABD ve PKK dayatması ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, dolayısıyla Türk Milleti’nin Türkiye üzerindeki egemenlik hakkı ortadan kaldırılmak isteniyor.
Amerikan dayatması olunca, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasını rafa kaldırmak suç olmaktan çıkıyor mu?
Atatürk, Anadolu’da Türkleri Ankara çevresini hapsederek, doğuda Ermenistan ve Kürdistan kurulmasını öngören Wilson prensiplerini ve Sevr Antlaşmasını tarihin çöplüğüne atmıştı ama açılım siyaseti takip eden iktidar ve ana muhalefet, Türkiye’ye bu şartları dayatan PKK’ya ülkenin bütün kapılarını açmış oldu.
Özgür Özel: PKK bildirisinde MİT onayı var!
14 Mayıs 2025 00:01
Son Güncelleme: 14 Mayıs 2025 12:55
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
PKK’nın Lozan’ı ve 1924 Anayasasının hedef alan açıklamasından sonra, Tayyip Erdoğan “Kökenlerimiz, kültürlerimiz, inançlarımız farklı olsa da hepimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin birinci sınıf vatandaşlarıyız.” mesajı verdi.
Dem Partililer de “Türkiye’nin 100 yılık tekçi siyasetini bir kanara bırakmasının zamanının geldiğini tekrarlamaya başladı. Yani, “Egemenlik, kayıtsız şartsız Türk Milleti’ne aittir” ilkesini kabul etmiyorlar ve iki veya daha çok milletli bir devlet yapısı tasarlıyorlar.
Türkiye vatandaşlığı propagandası, PKK’nın fesih hararından önce başlatıldı bile. Eğitimci-yazar Mahiye Morgül, “Baykar’ın robotu bir haftadan beri internet kanallarında bize ‘Türkiye Vatandaşları! diye sesleniyor. Tuzağa bakar mısınız?” diye yazdı.
***
AKP sözcüleri sık sık "Yeni Anayasa yapmak"tan "yeni devlet kurmak"tan söz ediyordu zaten. Adalet Bakanı iken Abdülhamit Gül, "Bugün 1921 Anayasası'nın ruhuyla, cumhuriyetimiz yeni anayasayla taçlanacaktır" diyordu.
Abdülhamit Gül'den çok önce Abdullah Öcalan, "Kürt sorunu başta olmak üzere Türkiye'nin yaşadığı sorunların çözülmesi için 1921 Anayasası'nın günümüze uyarlanması gerekir. Mustafa Kemal, Birinci Meclis döneminde Türk demedi, Türkiye halkı dedi, Türk Milleti demedi, millet dedi" gibi gerekçeler öne sürüyordu!
1921 Anayasası'nda 10'uncu madde ile Türkiye coğrafi olarak vilayetlere ayrılıyor, 11'inci maddede "Vilâyet mahalli umurda manevi şahsiyeti ve muhtariyeti haizdir." deniliyordu. Öcalan ve PKK, buradan "siyasi özerklik" çıkarmaya çalışıyordu. Oysa 1921 Anayasası, vilayetlerin, ırk, din ve dil esasına göre değil coğrafi şartlara göre kurulduğunu belirtiyordu.
Avukat Gülseren S. Aytaş da hatırlatmıştı ki "1-2 Kasım 1922'de Birinci Meclis'in çıkardığı Saltanatın Kaldırılmasına Dair Kanun'da, Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusu ve sahibi olan Türk milletinin egemenliği padişahtan aldığı, Osmanlı İmparatorluğu'nun yerine yeni ve milli bir Türk devleti kurulduğu izah edilmekteydi. Birinci Meclis kararıyla sabittir ki bu esas devletimizin temel ilkesidir; hiçbir suretle değiştirilemez."
***
Bütün bu elim ve vahim şartlarda CHP’nin tutumu önem kazanıyor. Çünkü Cumhur İttifakı Partileri, bu işe tam olarak olmuş durumda. Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu, fesih kararına çok sevindiklerini ve desteklediklerini açıkladılar. Mansur Yavaş ise Lozan’ın asla tartışmaya açılamayacağını, gerekirse sürece ilişkin referanduma gidilmesi gerektiğini söyledi.
Yalnız Özgür Özel, son olarak, “Anayasa değişikliğinde yokuz diye ilk günden söyledik. Çünkü Anayasa değişikliği farklı pazarlıkları gündeme getiren, tuhaf ve samimiyet sorgulatan bir mesele... Bugün Türkiye'de bu sorunu çözmek için gereken şey; kanunları çıkarmak, mevcut kanunları düzgün uygulamak." ifadelerini kullandı.
Özel, “Biz tapu senedi kabul ediyoruz Lozan'ı. 45 yıl boyunca Türkiye Cumhuriyeti'nin karşısında terör eylemleri yapmış olan, askerini hedef almış olan, anayasal düzenini hedef almış olan bir terör örgütünün bildirisine muhatap olarak ben kendimi kılacak değilim. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu partisi, bir terör örgütünün bildirisini kendisine muhatap kabul etmez. Bu bildirinin iki tane muhatabı var. Sayın Bahçeli, Sayın Erdoğan. O bildiri MİT'in onayı olmaksızın açıklanabilecek bir bildiri değil. Cumadan itibaren, kongrenin bittiğinden itibaren kelimeleri müzakere ediyorlar. Neredeyse 2 yıllık bir geçmişi var." dedi.
Gazeteci Aytunç Erkin de “Ankara’da görüştüğüm önemli bazı isimler ‘PKK metninin her vurgusunun devletin perspektifiyle doğrudan uyumlu’ olduğunun altını çiziyor. Öcalan’ın yaklaşımı ‘Kürt ve Türk halkının kurucu öğe olması’ biçiminde çerçevelenmiş. Türk soluna tam bağımsız Türkiye’nin önemini hatırlatıp açıkça ‘sizin devrimcileriniz bunun için canını verdi’ diyorlar...” diye yazdı.
***
Çelişki şu ki, Özgür Özel, son nefesinde Türk ve Kürt halklarının bağımsızlığından bahseden Deniz Gezmiş’e sık sık atıfta bulunuyor. PKK bildirisinde de Deniz Gezmiş’e atıf var. (Bu konuyu daha geniş olarak ayrıca inceleyeceğim.)
Daha şimdiden, Dem Partililer, “ortak vatan” demeye başladı. Bir vatanda bir millet olur... İki millet kabul edilirse, bölünme kaçınılmaz olur...
Bu arada Zafer Partisi Sözcüsü Azmi Karamahmutoğlu, “PKK ile pazarlığınız bittiyse, özgürlüğünden yoksun bırakılarak siyasetten el çektirilen Sayın Genel Başkanımız Ümit Özdağ'ın tahliyesini talep edebilir miyiz artık?” diye sordu
PKK’ya ve Öcalan’a özgürlük vermek için Ümit Özdağ’ı hukuksuz olarak hapseden siyaset, Türklere bundan sonra ne yapılacağını gösteriyor!
“Yeni paradigma” dedikleri PKK bildirisi!
15 Mayıs 2025 00:01
Son Güncelleme: 15 Mayıs 2025 14:34
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan, “2023 ve Türkiye yüzyılı vizyonu ile değil de eski paradigmalar ile devam etsek bu noktaya gelemezdik. Terör sorununun ortak akıl, ortak vicdan, tek vatan tek bayrak temelinde çözüme girmesini memnuniyet ile karşılıyoruz. Biz devlet ve millet olarak terörle sınandık, bedelini ödedik, derslerini çıkardık ve bu musibetten tamamen kurtulma aşamasına geldik. Terörün, silahın, şiddetin devri artık kapanmıştır. Meşru yollar varken başka yol aramak sadece akıl dışı değil zamanın da ruhuna aykırı. Güven, huzur, refah içinde yaşamak ancak milletçe birlik ve beraberliğimizi güçlendirmekle, kendi yolumuzu çizmekle mümkün.” dedi.
PKK’nın Lozan ve 1924 Anayasası öncesine dönülmesine ve Kürtlere soykırım yapıldığına dair bildirisi memnuniyetle karşılandığına göre, örgütün talepleri Meclis’te yasalaştırılacak! Yani PKK, terörle ulaşmak istediği hedeflere Meclis kararıyla “meşru yollar”dan ulaşacak! Cumhuriyetin kuruluş felsefesi olan Türk devleti anlayışı ise “eski paradigma” olarak gösterilecek!
***
1921 Anayasasında siyasi özerklikten değil, illerin idare hukuku açısından muhtariyetinden bahsedilmişti. Abdullah Öcalan ise bu ifadeden “1921 Anayasasında Kürtlere özerklik tanınacaktı” yalanını çıkarmıştı.
Şimdi PKK bildirisinden sonra Erdoğan, nedense “belediyeler” konusunu gündeme getirdi...
Gerçi Erdoğan, “Sorun varsa, şikâyet varsa siyaset kurumunun görevi buna çözüm bulmaktır. Bu hususların çözümü meseleye partiler üstü bakış açısını gerektiriyor. Bu çağrımızın hiçbir siyasi, adli gelişme ile ilgisi yoktur.” dedi ama “Belediyeler meselesinin konuşulup yeni bir düzene kavuşturulması kaçınılmaz olmuştur.” sözünden başka ne anlam çıkabilir?
Büyükşehir uygulaması ile köy tapularının yok edilmesi, “yeni paradigma”nın eseri değil miydi?
Erdoğan, “Karşılaşılan sorunların başında merkeze uzak ilçeler meselesi yer alıyor. Koordine etmek elbette kolay değil. Büyükşehir ve ilçe belediyeleri arasındaki yetki paylaşımı gözden geçirilmeli. Yetki karmaşası bazen çatışma noktasına kadar gelebiliyor. Farklı parti belediyelerin zabıtaları gerilimler yaşayabiliyor. Bunun önüne geçmek için yetkilerin daha kesin tanımlanmasında fayda vardır. Mahalleye dönüşen köylerde sıkıntılar yaşanmaktadır. Büyükşehir olmayan şehirlerimizin yönetim yapıları sorunların çözümünü, hizmetlerin etkin yürütülmesini zorlaştırmaktadır. Bu şehirlerimizle ilgili yeni belediye yönetimi statüsüne ihtiyaç vardır. Bu şehirlerimizdeki il özel idaresi yapılanması da gözden geçirilmeli. Vali ve kaymakamlarımızın görevlerini daha aktif hale getirmeliyiz. Yeni bir yapı kurulmalıdır. Belediyelerdeki kayyum uygulamasını yeniden istisna haline geleceğini düşünüyoruz” sözleriyle durumu izah etmeye çalışıyor ama, konunun “yeni paradigma” ile ilgili olduğu anlaşılıyor.
***
PKK bildirisinde belirtilen hususlar, yani Lozan ve 1924 Anayasası, İngiltere ve ABD’nin Türkiye ile ilgili projelerini 100 yıl ötelemişti. Şimdi, “Terörsüz Türkiye” diye halkı ikna ederek, bir süredir, tek adam rejimine yönelttikleri Türkiye’ye, Lozan yerine Sevr’i ve Wilson prensiplerini, Türk devleti yerine de federatif devlet yapısını dayatıyorlar. Bunun için il idarelerinin ve belediyelerin yeniden düzenlenmesi, bu arada kayyım uygulamasına son verilmesi de gerekiyor...
Kısacası, Türkiye’nin emperyal projelere göre yeni bir paradigmayla yani PPK bildirisindeki paradigmayla yönetilmesi isteniyor...
Ulus devlet yapısını “eski paradigma” diye gösteriyorlar. Oysa, küreselleşme rüzgârına boyun eğmeyen Çin, Rusya, Japonya, Almanya, İran, Hindistan, Pakistan, Brezilya gibi devletler, eskisine göre çok daha güçlüdür. Irak ve Suriye gibi yapay devletlerin çökertilmesi, ulus devletin değil, cetvelle çizilmiş sınırları olan, milliyetsiz devletlerin sorunudur...
Bu sorunlar, tabii ki Türkiye’yi de etkilemektedir. Çünkü projenin tamamı, Büyük Orta Doğu Projesi’dir ve Türkiye dahil 22 İslam ülkesinin haritasının değiştirilmesi hedeflenmiştir. Sorun şu ki Türkiye’yi yöneten kadrolar bu projeye direnmek yerine uyum sağlamaya çalışmaktadır! Asında Büyük İsrail projesinin kamuflajı olan BOP’a ayak uydurmak, vatanı yabancıların boyunduruğuna terk etmek demektir!
“Yeni paradigma” dedikleri de esasen BOP’tur
Özgür Özel’in kırmızı kartı nerede?
16 Mayıs 2025 00:01
Son Güncelleme: 16 Mayıs 2025 13:48
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Silivri’de Marmara Cezaevi’nde İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu ziyaret ettikten sonra, PKK bildirisindeki Lozan ve 1924 Anayasası’na karşı ifadeler hakkındaki soruyu cevaplandırırken, “Arkadaşlar biz, Lozan’ı imzalayan taraftayız ve Türkiye’nin kuruluş felsefesi hakkındaki görüşlerimiz de bellidir. Bu soruyu bana değil, Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli’ye sormalısınız. MİT’in eski ve şimdiki başkanlarının, o bildirinin hazırlanış sürecinin her aşamasından satır satır bilgisi vardır. Öyleyse konuyu Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli’ye sormalısınız” dedi.
Özgür Özel, daha önce de “O bildiri MİT'in onayı olmaksızın açıklanabilecek bir bildiri değil. Cuma’dan itibaren, kongrenin bittiğinden itibaren kelimeleri müzakere ediyorlar. Neredeyse 2 yıllık bir geçmişi var." demişti.
Özgür Özel’in iddiası yalanlanamadığına göre tespit doğru.
Yalnız, Erdoğan’a veya Bahçeli’ye bu soruyu hangi gazeteci ve nerede soracak? Böyle bir ortam yok ki... Bahçeli’nin sesini duyan da yok! Telefonla kendilerini aradığını söyleyenler var o kadar. Tayyip Erdoğan’a da ancak yayın yoluyla bu soru sorulabilir ki onu da Özgür Özel sormuş oldu zaten...
***
Konu Erdoğan ve Bahçeli’ye sorulsun ama Lozan ve 1924 Anayasası’na saldırıdan devletin bilgisi varsa, cumhuriyeti kuran partinin genel başkanı, daha net bir tavır sergilemek zorunda değil midir?
Meselâ İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, grup toplantısını Ankara'daki Lozan Parkı'nda yaptı ve "Tapu senedimiz olan Lozan'ı inkar eden, Türkiye'yi inkarcı ve işgalci ilan eden, binlerce evladımızın katiline özgürlük ve siyaset hakkı isteyen, emperyalist güçlerden aldıkları cesaretle hareket eden bu teröristlerle neyin pazarlığını sürdürüyorsunuz?
Her gün vatanın her karışında toplanmalıyız. Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, dün olduğu gibi bugün de tüm vatandır.” diyor...
Yıllarca PKK yaftasıyla siyaseti kirletip dizayn ederek iktidarda kalanlar, bugün PKK ile ittifaklarını barış diye meşrulaştırıyorlar.” dedi.
Dervişoğlu, “Bu soruları soruyorum kime soruyorum, sadece iktidar görünümlü örgüte değil, muhalefet görünümlü terör sevicilere, oy kaybından korktuğu kadar Türkiye'yi kaybetmekten korkmayanlara, cebinde gezdirdiği kırmızı kartı PKK'nın metnine gösteremeyenlere soruyorum" diyerek doğrudan Özgür Özel’den de kırmızı kart beklediğini söyledi.
Hani Özgür Özel, “Seçimi getirene kadar Erdoğan’a kırmızı kartı gösteriyoruz. Onu gördüğünüz yerde ona kırmızı kartı gösterin. Bu kırmızı kart, ay yıldızlı al bayraktan renklerini alan, millet ittifakının varlığıdır, bayrağıdır, sembolüdür. Bundan sonra Türkiye İttifakı, kırmızı kartı çekecek, halkın iktidarını kuracaktır.” diyordu ya...
***
Özgür Özel’e benzer bir uyarı da içerden geldi. Ressam, yazar ve CHP eski Parti Meclisi üyesi, 2003 yılında CHP'nin 30. Olağan Büyük Kongresi'nde genel başkanlığa aday da olan Bedri Baykam, “Yoksa bu bir savaş bildirisi mi?” başlıklı son yazısında şöyle yazdı:
“PKK ile masaya oturarak DEM üzerinden kendisine anayasal bir oksijen fırsatı yaratmaya mecbur olan iktidar bu bildiriye nasıl bakacak, yaşayarak göreceğiz. Ama CHP’nin, kolay iyimserliklere kapılmadan, Cumhuriyetimizin kuruluş senedi üzerinden gözlerini tarihe dikerek, bildirinin bu haliyle ve bu tavırla kabul edilmesinin mümkün olmadığını net olarak ortaya koyması lazımdır. Çok önemli bir siyasi çıkış yapan CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in, bu tuzağa düşmemesi şarttır. ‘Biz şimdi bu bildiriye karşı çıkarsak bizi barışa karşı ilan ederler, o yüzden bazı şeyleri görmezden gelelim’ demek mümkün değildir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin, CHP’nin ve hatta iktidarın, bu metni hazmetmeye çalışarak masaya oturması yalnız Atatürk’e ve Cumhuriyet’in kuruluş mantığına değil, bu ülke için canını vermiş on binlerce şehidimize ihanet olur.
İlk hedefleri Türkiye-Suriye konfederasyonu mu?
17 Mayıs 2025 00:01
Son Güncelleme: 17 Mayıs 2025 14:51
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD Başkanı Trump, Suudi Arabistan’da, veliaht prens Salman ve Suriye’de yönetimi ele geçiren Faruk Şara ile görüştü. Tayyip Erdoğan’ın da telefonla katıldığı toplantıdan sonra Trump, çok etkilendiği Şara’nın dinamik ve gerçek bir lider olduğunu söyledi.
Trump, Şara’dan şunları istedi:
1-İsrail ile İbrahim Anlaşmaları’nı imzalayın,
2-Yabancı teröristlere Suriye’yi terk etmelerini söyleyin,
3-Filistinli teröristleri sınır dışı edin,
4-ABD’nin IŞİD’in yeniden canlanmasını önlemesine yardım edin,
5-Suriye’nin kuzeyindeki IŞİD hapishanelerini devralın.
Şara da bu taleplere olumlu cevap vermiş olsa gerek ki Amerikan şirketlerini Suriye petrol ve gazına yatırım yapmaya davet etti.
***
ABD, Suriye’nin kuzeyindeki PYD/YPG yapılanmasına Suriye Demokratik Güçleri adını vermiş ve bu yapıyı, “ABD’nin bölgedeki kara kuvvetleri” olarak kabul ettiğini ilan etmişti. Abdullah Öcalan’ın “oğlum” dediği Mazlum Kobani de yeni Suriye yöneticisi Şara ile görüşmeye Amerikan helikopteri ile götürülmüştü.
Görüşmede, YPG’nin Suriye ordusuna katılması konuşulmuş, Kobani özerklik istemiş, Şara reddetmişti.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, PYD/YPG ile ilgili şunları söyledi:
“PYD, Suriye ile bir anlaşma yaptı. O anlaşmanın uygulanmasının takipçisiyiz. Hayata geçmesini yakından izleyeceğiz. YPG ile ilgili süreci hassasiyetle takip ediyoruz. Silah bırakıp milli orduya katılacaklar. Suriye’de federal herhangi bir yapılanma asla söz konusu olmayacak ve ordunun dışında başka bir silahlı yapılanmaya da kesinlikle müsamaha gösterilmeyecek. Kürtlerin, Suriye anayasasının kurucu unsurlarından biri olmasını önemsiyoruz.”
Fidan, Suriye hava sahasında Türk ve İsrail jetlerinin karşı karşıya gelme ihtimaline ilişkin de değerlendirmelerde bulundu. Türkiye’nin geçmişte ABD ve Rusya ile kurduğu çatışmasızlık mekanizmasına dikkat çeken Fidan, “Bu mekanizmaya İsrail’in de eklenmesi gerekiyor. Bunu temin edici teknik düzeyde temasların olması normal” ifadelerini kullandı.
***
Yani PKK’nın Suriye kolu olan YPG’nin silah bırakması hiçbir şekilde söz konusu değil... Hakan Fidan, Türkiye’nin, Kürtlerin yeni Suriye devletinde “kurucu unsur” olarak yer almasını istediğini de söylüyor. Suriye’de nüfusu daha fazla olan Türkmenlerden ise bahseden bile yok.
Diğer taraftan, PKK’nın, PKK adıyla eylem yapmayacağını açıkladığı bildiride Türkiye’nin temelleri olan Lozan antlaşması ve 1924 Anayasası öncesine dönülmesi sitendi, Öcalan’ın ortak vatan talebi tekrar edildi. Ortak vatan, Kürtlerin, Türkiye’de de kurucu unsur olması anlamına geliyor... Buna Arapların da ilave edilmesiyle, Öcalan’ın demokratik konfederalizm projesine geçilmesi söz konusu...
Öcalan, demokratik konfederalizm ile neyi kastettiğini şöyle açıklamıştı:
“Kürdistan'da üç hukuk geçerli olacaktır: AB hukuku, üniter devlet hukuku, demokratik konfederal hukuk. Üniter devletler olan İran, Irak, Türkiye ve Suriye Kürt halkının konfederal hukukunu tanıdıkça Kürt halkı da onlarınkini tanıyacak ve bu temelde uzlaşıya gidebilecektir.”
Murat Karayılan, 2003'ün Nisan ayında, Kandil'de, Türkiye'den giden gazetecilere “Şematik açıdan Demokratik Konfederalizm ile Yeni Osmanlıcılık arasında benzerlik olabilir. Sınırların hafifletilmesi, Arap, Kürt, Türk'ün birlikte yaşaması falan, bu açılardan benzerlik vardır. Ama biz Orta Doğu'da halkların demokratik bir biçimde bir arada yaşamasından yanayız.” diyerek neyi hedeflediklerini söylemişti.
***
Tayyip Erdoğan da "Nereye gittiğimizi biliyoruz. Bizim muhalefetten en büyük farkımız budur. Davamız büyük. Türk, Kürt, Arap, birlikte var olmuş, birlikte savaşmış, galibiyeti de mağlubiyeti de birlikte yaşamıştır. Coğrafya ve tarih Kürt, Türk ve Arap'ı çözülmez şekilde sıkı sıkıya bağlamıştır. Malazgirt; Kürt, Türk, Arap'ın ortak zaferidir. Çaldıran, Kürt, Türk, Arap'ın ortak zaferidir. Biz bu coğrafyada ittifak yapınca güçlendik, cihana hükmettik. Ancak hep beraber fetreti yaşadık. Birbirimize düştüğümüzde zayıfladık, bunu dış güçler çok iyi biliyor. Bizi birbirimize düşürmek için her yola başvuruyorlar. Türk'ü Kürt'ten ayırırsan, Arap'tan ayırırsan yalnız kalır zayıflar. Başkaları ne yaparsa yapsın biz inadına kardeşliği savunacağız." diyor...
Bütün bunlardan, “Türkiye-Suriye konfederasyonunun alt yapısını, Türkiye’yi yöneten kadro hazırlıyor” sonucu çıkıyor. Tabii ondan sonra ne geleceği belli... Türk tarihinin hakkından gelmeden, Türk devletini Türk-Arap-Kürt konfederasyonuna dönüştüremeyeceklerini biliyorlar.
Türk milliyetçileri, önce kendilerini sorgulamalı!
19 Mayıs 2025 00:01
Son Güncelleme: 19 Mayıs 2025 15:00
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Mehmet Nusret Esi aradı ve “Rahmetli ağabeyim Aydın Esi, 12 Eylül darbesi sırasında yapılan işkencelerden sakat kalıp tahliye olunca Türk Milliyetçiliği Ülküsü Davası'nda verdiği mücadeleyi 1966'dan başlayıp 1984 mahkemeler sonucu tahliyesine kadar ki safhayı bir kitap olacak şekilde yazmıştı. Vefatından bir hafta önce bana ‘Nusret bu kitabı bastır’ demişti. Ben de ona ‘Türkiye de kitap çok az okunuyor, bu kitap film olur’ diye cevap verince ‘tamam, film çek’ diye cevap vermişti. Profesyonel bir yönetmenle yedi ilde sekiz bin kilometre yol kat ederek çekimleri gerçekleştik. Bu arada TRT ve AA’dan alınan videoların montajları yapıldı. Belgesel, 3 Mayıs Türkçüler Gününde YouTube’da ‘Bir Sevdadır Ülkü’ adıyla yayınlanmaya başladı.” diye bir haber verdi.
Nusret Esi, “Bu belgesel, Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk milliyetçiliğine kazandırdığı vizyondan Nihal Atsız ve Alparslan Türkeş gibi isimlerin ideolojik ve siyasi mücadelelerine; 1944 Irkçılık-Turancılık Davası'ndan 12 Eylül 1980 darbesine kadar uzanan bir dönemi kapsamlı bir şekilde ele almaktadır. Belgeselde Salih Akyıldız, Samet Karakuşi, Yörük Ali Paşa, Zafer Uytun, Mahmut Şerbetçioglu, Esat Güçhan, Dr. Muzaffer Yıldız, Yılma Durak, Sevgi Kafalı, Salih Dilek, Türkan Hacaloğlu, Ali Balkan Metel, Şerife Güven, İlham Gencer, Yakan Cumalıoğlu, Zihni Açba, Timsal Karabekir, Nusret Esi, Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, Prof. Dr. İskender Öksüz, Yağmur Tunalı ve Dr. Sakin Öner, Av. Faruk Keskinkılıç, Közhan Yazgan ve Tamer Karadağlı ile çekimler yapıldı. ‘Bir Sevdadır Ülkü’, adanmışlık, inanç ve milliyetçilik ruhunun unutulmaz hikâyesidir” dedi… (https://youtu.be/TdXky7ulAKI )
Nusret Esi, belgeselin doğru anlaşılabilmesi için günümüzdeki siyasi duruma girilmediğini de belirtti.
***
Aydın Esi ile Tercüman’da yıllarca birlikte çalıştık. Çok değerli bir kişiliğe sahipti. Onun kitabı temelinde, Türk Milliyetçiliğinin son yüz yılının belgeseli önemli bir boşluğu dolduracaktır.
Tabii bugünlerin belgeseli çekilse, Ahmet Bican Ercilasun Hoca’nın son yazısında yaptığı gibi “27 Şubat barış ve demokratik toplum çağrısıyla tarihsel sorumluluğu üzerine alan PKK’nın kurucu önderi Abdullah Öcalan’a teşekkür ediyor, şükranlarımı sunuyorum.” diyen MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin neye teşekkür ettiğini sorgulamak gerekirdi...
Ercilasun, “Siz, ‘Önder Apo Kürt-Türk ilişkilerinin sorunsallaştığı Lozan Antlaşmasının ve 1924 Anayasasının öncesini referans alarak, Ortak Vatan ve Kürt-Türk halklarının kurucu öğe olduğu Demokratik Türkiye Cumhuriyeti perspektifini ve Demokratik Ulus anlayışını Kürt sorununun çözüm çerçevesi olarak benimsedi.’ sözlerine mi teşekkür ediyorsunuz? Sizin niyetiniz nedir? Türk varlığına dayanan cumhuriyeti yıkmak, ‘Kürt-Türk halklarının kurucu öğe olduğu’ yeni bir devlet kurmak mı? Bunu Türklere sordunuz mu? Bütün bunlara teşekkür edip şükranlarını sunan MHP lideri, yöneticileri ve taraftarları hâlâ milliyetçi mi?” diye sordu.
Kısacası, bütün Türk Milliyetçileri, 19 Mayıs’ın yıldönümünde, “Biz nerede yanlış yaptık da Türkiye, MHP eliyle bu duruma geldi”yi konuşmalı ve acil çözüm geliştirmelidir.
***
Diğer taraftan, Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ ve İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, içerden, dışardan halkı uyandırmaya çalışıyor.
İşte uygulanan politikaların nereye kadar dayanacağına dair bir örnek:
Hakkâri-Yüksekova DEM Partili belediyesi, 10 Mayıs'ta, Şehit Pilot Yüzbaşı Cengiz Topel'in ismini taşıyan caddeye, Sırrı Süreyya Önder'in ismini verdi.
8 Ağustos 1964 tarihinde Kıbrıs Harekâtı sırasında uçağı yerden isabet alarak düşürülen, paraşütle atlayıp kurtulan Topel, Rumlar tarafından esir alınmış ve üç gün işkence sonucu 29 yaşında şehit olmuştu.
***
Yine Alparslan Türkeş’in kızı Ayyüce Türkeş Taş, Meclis Başkanlığı’na bir soru önergesi vererek, "Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi'nde, vatan haini olarak idam edilmiş İskilipli Atıf'ın adına bir oda açılması gibi Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin birlik ve bütünlüğüne kastetmiş Abdullah Öcalan'ın ve Fetullah Gülen gibi vatan hainlerinin isimlerinin de gençlerimizi emanet ettiğimiz eğitim kurumlarında ve bir odaya, bir salona, bir dersliğe verilmemesi yönünde aldığınız bir önlem var mı?” diye sordu.
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, soru önergelerinde kişisel görüşlere yer verilmemesi gerektiğine dair tüzük kuralını hatırlatarak, önergenin işleme konulmayacağını bildirdi...
Saldırı, geldiği yerden defedilir!
20 Mayıs 2025 00:01
Son Güncelleme: 20 Mayıs 2025 10:36
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
2003 yılında hazırlanışına benim de katkıda bulunduğum bir bildiri vardı. O günlerde “50 yıldır sinsice fakat son yıllarda açıkça uygulanan Türkiye'yi işgal operasyonu tamamlanmak üzeredir. Mevcut hükümet programları, Damat Ferit Hükümeti'nin işgalcilere tanıdığı imtiyazlardan çok daha ağır sonuçlar doğuracaktır. Zira canımızdan aziz bildiğimiz vatanımız, bizzat hükümetler tarafından parti disiplinleri adına, bir halı gibi süratle altımızdan çekilmektedir.” diyorduk.
***
Özetle görüşüm şöyleydi:
“19 Mayıs 1919 öncesi, silahla geldiler. Vatan, namus ve din tehlikedeydi. Ve geldikleri gibi gitmeye mecbur kaldılar. Zaten, saldırı ancak geldiği yerden ve geldiği yöntemle defedilebilirdi. Bugün ise silahsız kuvvetlerle; sermaye, bilim, teknoloji ve medya ordularıyla geldiler. Bunlar yetmediği için, misyonerlerini, ajanlarını Türkiye'ye gönderdiler.
Bunlar da yetmediği için, bütün milli kurumlara sızdılar ve her alanda işbirlikçiler bularak, karar mekanizmalarını ele geçirdiler.
Bugün, daha tehlikeli durumdayız. Çünkü bu defa saldırıyı, milli, dini ve çağdaş değerler adına ortaya çıkanlara yaptırıyorlar!
Halk olarak, bu yapılanmalar içinde bölük-pörçük halde bulunduğumuz, fakat bizleri yöneten kişilerin kanlarındaki ve vicdanlarındaki asli cevheri tespit etmediğimiz için, Atatürk'ün vasiyetini tutmadığımız için, soylu oğullarımızı köle, kızlarımızı cariye haline getirmek üzeredirler.
Bu arada hepimiz, ülkemiz altımızdan çekilirken, sahte gündemlerle; bizi birbirimize düşürmekten başka hiçbir işe yaramayan tartışmalarla meşgul ediliyoruz.
Dolayısıyla, bugünkü işgal kuvvetlerini de geldikleri yöntemlerle mağlup etmek durumundayız.
Türk Milleti'nin üzerine, bu defa Türkiye'yi teslim ettikleri taşeronların marifetiyle geldiler, o halde bu taşeronların hepsi gitmelidir!
Atatürk diyor ki, ‘Hükümetlerin icraatı menfi olup da millet itiraz etmezse ve iktidarı düşürmez ise bütün bu kusur ve kabahatlere katılmış demektir.’
Büyük Türk Milleti’nin her evladı durumdan vazife çıkarmalı, vatanın her karış toprağı gibi bulunduğu noktayı bir kale gibi görerek, enerjisini, kendisi için, çocukları ve torunları için, milletin istiklali ve istikbali için harcamak üzere gücünü kendisi gibi düşünen insanlarla birleştirmelidir.
Bütün mesele, bu bilinçle milli iradeyi, siyasi kadro ve irade haline getirebilmek; o andan itibaren de temeli adalet olan, varlığının hikmetini büyük Türk Milleti'nde arayan, güçlü bir devlet yapılanmasını kurmaktır.”
***
Türk Milleti’nin, milliyetçi zannederek, dindar zannederek veya çağdaş zannederek oy verdiği siyasi partiler, milli egemenliği ortadan kaldırmak için hep birlikte Yeni Anayasa yapmaya soyunmuştur.
Oysa egemenlik, oylamayla kazanılmadı ki can pahasına, kan pahasına kazanıldı...
Atatürk’ün belirttiği gibi “Egemenlik, hiçbir mâna, hiçbir şekil ve hiçbir renkte ve işarette ortaklık kabul etmez.
Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eşitlik ve adaletin devamlı şekilde sağlanması ve korunması ancak ve ancak tam ve kat'î anlamıyla millî egemenliğin kurulmuş bulunmasına bağlıdır. Bundan ötürü hürriyetin de eşitliğin de adaletin de dayanak noktası millî egemenliktir. Toplumumuzda, devletimizde hürriyet sonsuzdur. Ancak onun hududu, onu sonsuz yapan esasın korunmasıyla mevcut ve çevrilidir.
Hiç şüphe yok, devletimizin ebedi müddet yaşaması için, memleketimizin kuvvetlenmesi için, milletimizin refah ve mutluluğu için hayatımız, namusumuz, şerefimiz, geleceğimiz için ve bütün kutsal kavramlarımız ve nihayet her şeyimiz için mutlaka en kıskanç hislerimizle, bütün uyanıklığımızla ve bütün kuvvetimizle millî egemenliğimizi muhafaza ve müdafaa edeceğiz.
Millî emeller, millî irade yalnız bir şahsın düşünmesinden değil bütün millet fertlerinin arzularının, emellerinin bileşkesinden ibarettir.
Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir.
Kuvvet birdir ve o milletindir.
Bir millet, varlığı ve hukuku için bütün kuvvetiyle, bütün fikri ve maddî güçleriyle alâkadar olmazsa, bir millet kendi kuvvetine dayanarak varlığını ve bağımsızlığını temin etmezse şunun, bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz.”
***
O halde önce siyasi partileri, emperyalizme uşaklık eden özel olarak yetiştirilmiş kadrolardan kurtarmak gerekir. Millet, kendi kaderini kurtarmak, yani Türkiye’yi işgalden kurtarmak istiyorsa, önce siyasi partileri işgalden kurtarmalıdır.
İBB’ye de Timur’un filleri mi girdi?
21 Mayıs 2025 00:01
Son Güncelleme: 21 Mayıs 2025 09:57
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
CHP’nin 19 Mayıs İzmir mitinginde, genel başkan Özgür Özel’in, coşkulu kitle önünde, “Erdoğan, İmamoğlu ile sandıkta yarışmaktan korkmuştur. 19 Mart darbesi, Erdoğan'ın seçimi çoktan kaybettiğinin kendince itirafıdır. Artık sıcak salonlardan halkın içine çıkamayan bir iktidar var! Artık arkasında milletin desteği olmayan bir iktidar var. Olsaydı darbeye kalkışmaz, sandıktan korkmazdı.” diye konuşması, iktidarı biraz daha sarstı ki, İBB’ye “üçüncü dalga” operasyon yapıldı, 22 kişi gözaltına alındı.
Erdoğan ise AKP Gençlik Kolları’nın festivalinde Timur’un fillerinden bahsetti! Erdoğan, "Batıdan Haçlılar geldi, doğudan Moğollar geldi. Yaktılar, yıktılar, taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmadılar ama biz vazgeçmedik. Unutmayın, Timur filleriyle, ordusuyla geldi. Anadolu'yu baştanbaşa istila etti, yılmadık, yıkılmadık. Şah İsmail içeriden dışarıdan vatanımızı sarstı, salladı 'eyvallah' demedik....” dedi.
Erdoğan, bunları söyledikten sonra salondakilere "Türk'üyle, Kürt'üyle, Arap'ıyla, Çerkez'iyle, Laz'ıyla, Alevisi, Sünnisiyle müşterek bir geleceği huzur içinde, güvenle kucaklamaya var mıyız?" diye sordu.
İyi de Timur, bir Türk devletinin emiriydi, Şah İsmail de Türkiye’de Alevilik, Azerbaycan ve İran’da Şiilik olarak yaşayan inancın piriydi ve Azerbaycan Türklerinin tarihinde, en büyük şahsiyettir.
Şimdi Osmanlı rejiminde yaşamıyoruz ki, Atatürk’ün hayran olduğu Timur’a veya Şah İsmail’e sitem edelim... Edeceksek, onlarla birlikte Yıldırım Bayezit ve Yavuz Sultan Selim’e de “kardeş kavgası”ndan dolayı sitem edelim...
***
Erdoğan’ın bu tutumu, bilinçli bir tercihin sonucudur. Nitekim TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş da "... Bir başka ittifak ise Anadolu topraklarını baştan aşağı zulümle inleten Şah İsmail'e karşı Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi'nin yapmış olduğu bir büyük ittifaktır. 1514'te Çaldıran'da o ittifakımız Anadolu'daki Müslüman toplulukların başının daha dik bir şekilde dolaşmasına, esenlik ve birlik içerisinde birlikte var olmasını sağlamıştır" diyerek, bugün yaptıkları açılımın, ne anlama geldiğini göstermiş oldu!
Erdoğan ve Kurtulmuş, bu sözlerle Kürtlerin gönlünü hoş edeyim derken Alevileri incitti.
Öyle ki Alevi örgütleri, Kurtulmuş’un derhal özür dilemesini ve bütün görevlerinden istifa etmesini istedi.
***
ATA Parti Genel Başkanı Namık Kemal Zeybek de şu açıklamayı yaptı:
“Timur, Şah İsmail, Türk Kağanlarıdır. İkisi de Yıldırım’dan, Yavuz’dan daha Türktürler. Timur’la Yıldırım’ın, Şah İsmail ile Yavuz’un yaptıkları kardeş kavgasıdır. Türklük bilincinde olanlar geçmişe böyle bakarlar.
Timur, Türkistan Türklerinin övüncüdür. Ona çatmak Türkistanlıları incitir.
Şah İsmail Azerbaycan, İran Türklerinin başbuğudur. Ona söz söylemek onlarla kavga başlatmak demektir. Hatayi (Şah İsmail) milyonlarca Bektaşi/Alevinin şiirlerini Cemlerde okuduğu kutlu ozandır. Türkiye Cumhurbaşkanın milyonlarca yurttaşı incitecek söz söylemesi doğru değildir.
Türk Devlet Birliği kurmak isteyen (istiyorsa) bir Türkiye Cumhurbaşkanı böyle sözler söylemez.”
***
Diğer taraftan, Özgür Özel’in “Cumhuriyetin kalesi” dediği İzmir, son olarak Timur tarafından fethedilmişti. İlk fethi, Çaka Bey, 25 Mart 1081’de yapılmış, ikinci, fethi ise 1328’de Aydınoğlu Umur Bey gerçekleştirmişti.
İzmir’in 9 Eylül 1922’de kurtuluşunu sağlayan orduların başkomutanı ise Mustafa Kemal Paşa idi. Büyük Taarruz öncesi, Türkistan’da olan Enver Paşa, Buhara emiri Osman Hoca’nın, yani Timur devletinin o dönemdeki ardılı olan emirin verdiği üç kılıcı, Mustafa Kemal Paşa’ya göndermişti. Mustafa Kemal Paşa, kılıçlardan birini kendisi kuşanmış, ikincisini İsmet Paşa’ya vermiş, üçüncüsünü de İzmir’e Türk bayrağı çekecek olan subaya ayırmıştı. İzmir’e giren süvari alayının komutanı Fahrettin Altay, vilayet konağına Türk bayrağını çeken ise babaannemin yakın akrabası Yüzbaşı Şerafettin olmuştu. Mustafa Kemal Paşa, üçüncü kılıcı Yüzbaşı Şerafettin’in beline takmıştı.
Sakarya savaşında da Türkistan ve Azerbaycan’dan gelen gönüllülerin tamamı şehit olmuştu...
***
Şimdi bu durumda ne demeli? Hani, Timur’un Akşehir’e büyük zarar veren bir fili geri çekmesi için Nasrettin Hoca’dan ricası olmasını isteyen halk onu otağda yalnız bırakmıştı da Hoca, Timur’dan ikinci bir fil istemişti ya biz de Erdoğan’a “hukuka aykırı uygulamalara devam et” mi diyelim?
Newsweek’in utanç veren övgüsü!
22 Mayıs 2025 00:01
Son Güncelleme: 22 Mayıs 2025 22:09
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD'nin Newsweek dergisi, "Cumhurbaşkanı Erdoğan, dünyanın en güçlü adamlarından biri ve Trump'ın müttefiki oldu" başlığıyla yayımladığı makalede, Tayyip Erdoğan'ın uluslararası düzlemdeki ve küresel diplomasideki güçlü adımlarıyla giderek "küresel bir lidere" dönüştüğünü yazdı.
AA’nın haberine göre Newsweek dergisinin kıdemli dış politika ve ulusal güvenlik yazarı Tom O'Connor, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın sadece son bir haftada PKK'nın silah bırakması ve tasfiyesi ile Trump'ın Suriye'ye yaptırımları kaldırması konusunda ciddi roller oynadığını kaydetti ve Trump’ı Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile görüşmeye de Erdoğan’ın ikna ettiğini yazdı.
Makalede, yine son günlerde Türkiye'nin Rusya-Ukrayna müzakerelerine ev sahipliği yaparak küresel ölçekte nasıl önemli bir diplomasi aktörü olduğunu net bir şekilde ortaya koyduğu da vurgulandı.
Makalede, yazar O'Connor'a açıklamalar yapan Cumhurbaşkanı Başdanışmanı, Büyükelçi Prof. Dr. Çağrı Erhan'ın görüşlerine de yer verildi.
Erhan, Türk-Amerikan ilişkileri bağlamındaki süreci, "Sayın Trump O'na dostum diyor ve Türkiye'nin, Trump yönetimi altında ABD ile işbirliği yapmak için hem bölgesel hem de küresel düzeyde kilit bir aktör olmasını istiyor. Bu yeni dönemin iki ülkenin de faydasına olacağını düşünüyorum." sözleriyle değerlendirdi.
Makalede Trump’ın Netanyahu’ya “Erdoğan adında bir adamla harika bir ilişkim var. Ben ondan hoşlanıyorum, o da benden hoşlanıyor. Türkiye ile yaşadığınız herhangi bir sorunu, makul olduğunuz sürece çözebileceğimi düşünüyorum. Makul olmak zorundasınız, biz de makul olmalıyız." dediği de hatırlatıldı.
***
Kısaltarak verdiğim bu haber, Türkiye’de bütün yandaş medya kanallarında sanki bir övgüymüş gibi birinci haber olarak kullanıldı... “Sanki” diyorum çünkü Tom O'Connor adlı yazar ve görüş bildiren herkes, Erdoğan’ın “Trump’ın dostu” olarak öne çıkması üzerinde duruyor. Trump, bu dostluğun nasıl yürüdüğünü defalarca açıkladı ve “Erdoğan ne istersem yapıyor. Rahip Brunson’ı bırak dedim bıraktı” gibi laflar etti.
Bütün dünya biliyor ki Rahip Brunson, PKK’ya gizli destek veren bir ajandı...
***
Erdoğan, Suriye’de ABD projesini uyguladı. Dünyanın dört bir tarafından gönderilen teröristlerin çoğu Türkiye üzerinden Suriye’ye girdi ve bu ülkede iç savaş başlattı. Teröristlerin bir kısmına ABD organizasyonuyla ve eğit-donat projesi kapsamında Türkiye’de askeri eğitim verildi. Muhalif denilen gruplara “lojistik destek” verdiklerini bizzat Erdoğan açıkladı. ABD’nin yetiştirdiği bir ajan olduğu ortaya çıkan Colani takma adlı Ahmet Şara ve İŞİD’den kopma örgütü HTŞ, Rusya’nın bütün itirazlarına rağmen, İdlib’de yıllarca Türkiye tarafından korundu ve desteklendi. ABD öyle istiyordu. Sonuçta, yine istihbarat faaliyetleriyle Suriye ordusunun kilit adamları satın alındı ve Şara, İdlib’den Şam’a kadar pikaplarla götürdüğü 10-15 bin militanla Suriye yönetimini devraldı. Şimdi de ABD Dışişleri Bakanı, Suriye’de haftalar içinde bir iç savaş daha çıkacağını söylüyor.
Bu arada, Türkiye’nin “yardım ediyoruz” dediği Türkmenlerin hiçbir yerde adı geçmiyor ama Suriye PKK’sı olan PYD/YPG, ABD’nin verdiği SDG adıyla Suriye’de yeni rejimin kurucu ortağı olacak. Türkiye’nin maaş dağıttığı Özgür Suriye Ordusu ne oldu sahi?
Erdoğan yönetiminin Suriye politikası bununla bitmiyor. Milyonlarca Suriyelinin Türkiye’ye kabul edilmesiyle, tarih de çarpıtılarak, Abdullah Öcalan’ın seslendirdiği, gerçekte Bernard Lewis’in geliştirmiş olduğu Ortadoğu kimliğine dayalı bir Türk-Arap-Kürt konfederasyonunun alt yapısı hazırlanıyor. PKK’nın silah bırakması oyunu, Türk kamuoyunu, “Terörsüz Türkiye” projesine ikna etmek içindir. Lozan’ı ve 1924 Anayasası’nı sadece PKK reddetmiyor ki, AKP de uzun yıllardır Lozan eleştirisi yapıyor. Öyle ki “Lozan Zafer mi, Hezimet mi?” adlı kitabın yazarı Fesli Kadir, AKP ideolojisinin temel taşıdır.
***
Makalede görüşüne yer verilen Albay Rich Outzen, “Türkiye'nin jeopolitik yükselişi, 21. yüzyılın en önemli stratejik gelişmelerinden biri" derken “Uyandırmayın Türkleri, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde işlerini bitirmek üzereyiz” demiş oluyor ama bunu kaç kişi anlıyor?
Daha çok şey söylenebilir ama bu şartlarda Newsweek’in genç sayılabilecek yazarı Tom O'Connor’ın özellikle Suriye politikasından ve Trump ile dostluğundan dolayı, Erdoğan’ı över gibi yazması, Türkiye açısından utanılacak bir durumdur...
Kuisling Cephesi veya işbirlikçilik!
23 Mayıs 2025 00:01
Son Güncelleme: 23 Mayıs 2025 10:29
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Dünya tarihinde her zaman süper güçler olmuştur. Süper güçler, etki alanlarının çapı kadar geniş bir alan içindeki devletlerin bir kısmını tam anlamıyla uydu haline getirmişler ve kendi yörüngelerinde dönmelerini sağlamışlardır.
Osmanlı'nın güçlü dönemlerinde de böyleydi. Avrupa'da kralların atanması, bazen Osmanlı sultanı tarafından yapılırdı!
Bugün Trump’a yakın olmak küresel liderlik gibi gösteriliyor ya benzer tuzaklar, yakın tarihte de Fransa ve Norveç’e uygulanmıştı... Biz bugün sadece Norveç’te yaşananları hatırlatalım.
***
İkinci Dünya Savaşı'nın başlayacağı yıllarda Almanya, Avrupa'da büyük bir etki alanı kurmuştu. İsveç, Norveç, Avusturya gibi ülkelerde Alman nazizmi temel ideoloji haline gelmişti. İtalya zaten faşist olmuştu.
İtalya faşist idi; Almanya'nın müttefiki idi ama yine de kararlarını kendi başına veriyordu. Mussolini'yi İtalya'nın başına Hitler getirmemişti!
Fakat Norveç'te böyle olmadı. 1887 doğumlu binbaşı Vidkun Abraham Lauritz Kuisling, 1918'de Finlandiya'da Norveç'in askerî ataşesi olarak görev yaptı. Milletler Cemiyeti tarafından Nansen ile birlikte 1921 kıtlığında Rusya'nın iaşesiyle görevlendirildi. 1931-1933 arası savaş bakanlığında bulundu, bu arada faşist partisini kurdu. Almanların Norveç'i istilâ etmesinden sonra, önce silâhsızlanma komiseri, 1942 Şubatı'nda da başbakan oldu.
Avrupa'daki Yahudilerin Filistin'e göç etmesi için uygulanan planda rol aldı ve Alman rejimi ile işbirliği yaparak ülkesini tam bir müstemleke valisi gibi yönetti. Hitler ne istediyse yaptı.
Norveç'in kurtuluşuna kadar Kuisling adı, işbirlikçiliğin simgesi hâline geldi.
Almanya'nın yenilgisi kesinleştiği ve Norveç'te Alman işgali sona erdiği zaman, 1945 yılında vatana ihanet suçundan idam edildi.
Nevzat Erkeskin'in hatırlattığı gibi siyasal bilimlerde, ülkesini yabancılarla işbirliği yaparak yöneten siyaset adamlarına Kuisling denilmektedir. Kuisling, ülkesine ve devletine ihanet eden devlet görevlilerinin tümüne birden yakıştırılan bir kavramdır.
Uğur Mumcu, bir tarihte Kuisling kavramı üzerinde durmuştu. Uğur Mumcu Vakfı, yazarın makalelerinden bir kısmını bir araya getirip "Quisling Cephesi" adı altında kitap olarak yayınladı! (Orijinali Q ile yazılıyor.)
***
Soğuk Savaş sırasında, Sovyet ve Amerikan uydusu ülkeler vardı. Türkiye'yi o tarihte yönetenler Amerikan uydusu olmayı seçti. NATO'ya giriş için gereken diplomatik girişimleri İsmet Paşa başlattı. Celal Bayar ve Adnan Menderes tamamladı. Rusya’ya yanaşan Menderes ve iki bakanı 1960 darbesinden sonra idam edildi! Celal Bayar yaş haddinden dolayı idamdan kurtuldu. İsmet Paşa ise bir daha başbakan oldu!
1970 sonrası devlet adamları, Sovyet-Amerikan dengesi uğruna milletin en atak 5 bin gencini birbirine kırdırdı! Bu dönemin hesabı kimseden sorulmadı!
Hesap sorulmamasından cüret alan sonraki iktidarlar, yörüngeden çıkar gibi olan Türkiye'yi yeniden Batı uydusu haline getirdi. Sonunda uyduluk, ABD baskısıyla AB'nin "köpek kapısı"na bağlanmak olarak ortaya çıktı! Köpek kapısının karikatürünü bile çizdiler! Uydu olmanın adına da devlet politikası dediler!
Bu çerçevede, meşruiyetinin kaynağını "Brüksel'in şefaati"nde ve ABD'nin 2003'teki Irak'a müdahalesine peşinen evet demiş olmakta arayan bir siyasi parti, CFR memorandumunu parti programı haline getirdi ve tek başına iktidar oldu.
***
Türkiye askeri olarak değil ama ekonomik ve kültürel olarak tam bir işgal altındadır. (Bugün de Türkiye’yi işgale dönük askeri tatbikatlar yapılmaktadır.) Kazanan, Türkler değil yabancı bankalar veya sermaye gruplarıdır. Ülkenin bütün stratejik kuruluşları yabancılara satılmıştır. Yer yer bazı bölgelerde yabancı koloniler de kurulmuş durumdadır. Ülke halkının dilinden, dininden ve milliyetinden koparılması için tarihte eşi benzeri görülmemiş operasyonlar uygulanmakta, bu iş için kullanılan medya, aynı zamanda ABD ve AB'ye teslimiyet sürecinin de propagandasını yapmaktadır.
Bugün Türkiye'de sayısız Kuisling vardır! Tablo budur!
(13 Aralık 2006 tarihli Yeniçağ’dan)
Asıl hedef İmamoğlu değil CHP!
24 Mayıs 2025 00:01
Son Güncelleme: 24 Mayıs 2025 16:25
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Hem AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın hem de İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’nun açıklamalarından, iktidarın iki farklı stratejiyi aynı anda uygulamaya çalıştığı anlaşılıyor.
Bu stratejinin temel hedefi yeni bir Anayasa yaparak rejimi tamamen değiştirmektir. Erdoğan’ın zaman zaman söylediği “çoğu gitti azı kaldı, bu noktadan geri dönüş yoktur” söyleminden kastettiği de bu hedeftir.
Devlet Bahçeli de “ok yaydan çıktı” derken aynı hedeften söz etmiş oluyor.
***
İki stratejiden birini Dervişoğlu, Cumhuriyet’e açıkladı. Muhalefetin erken seçim isteğinin iktidarın iştahını kabarttığını belirten Dervişoğlu, “Bu sebeple bir takım operasyonlar devreye sokulmuştur. Siyasi partilerden transferler söz konusu olmuştur. Yarın bir anayasa değişikliği söz konusu olursa, tahkimat diye ifade edilebilecek, partilerden gizli oy devşirmeye yönelik bir takım çalışmaların işaretleri geliyor” ifadelerini kullandı.
Dervişoğlu, iktidarın yeni Anayasa yapmak için 400 milletvekiline ulaşma çabasından bahsediyor... Şu anda 17 eksikleri var...
***
İkinci stratejiyi ise Macaristan dönüşü sırasına bizzat Erdoğan açıkladı. CHP’ye seslenen Erdoğan şöyle dedi:
“Komisyonlarımızı kuralım, sivil anayasayı bir an önce oluşturalım, milletimize takdim edelim. Hem milli hem yerli olsun. Böyle bir anayasayı Türkiye görsün. Bütün mesele acaba Cumhuriyet Halk Partisi de bizlerle ortak bir sivil anayasa yapma yolculuğuna çıkar mı? Önemli olan bu, diyoruz ki gelin el ele verelim.”
***
Bir taraftan CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı olarak belirlediği Ekrem İmamoğlu’na ve kadrosuna operasyon üzerine operasyon yapılacak, diplomasını bile iptal ettireceksiniz, diğer taraftan CHP’ye çağrı yaparak “gelin el ele verelim, yeni Anayasa yapalım” diyeceksiniz!
Bu çelişkili durum, CHP’ye aracılar vasıtasıyla çok önceden bazı dayatmaların yapıldığına ve İmamoğlu’nun “bir milim dahi geri adım atmayacağız” diye cevap vermesi üzerine operasyon düğmesine basıldığına dair CHP kulislerinde konuşulanları doğrular niteliktedir.
İmamoğlu’nun, açılım konusunda MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli tarafından seslendirilen 100 kişilik komisyon fikrine destek vermesine rağmen İBB’ye yönelik dördüncü dalga operasyon yapılması, yeni Anayasa konusunda CHP’nin ikna edilemediğini gösteriyor.
Nitekim CHP Genel Başkan Yardımcısı Murat Bakan, “Siz hem anayasal sistemi zorlayacaksınız hem de sonra ‘beraber anayasa yapalım’ diyeceksiniz. Meclis aritmetiği şu anki seçmen kompozisyonunu yansıtmıyor. Dolayısıyla bu iktidarla bir anayasa çalışması yapmamız mümkün değil. Anayasayı tanımayan adamla anayasa yapılmaz.” dedi.
***
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu ise Cumhurbaşkanına Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik geniş yetkiler veren yasa teklifine de değinerek “Şimdi ben bütün yaşananları bir bütün halinde değerlendirdiğimizde sonuç çıkarabiliriz kanaatindeyim. Hiçbir adımın tesadüf olmadığını düşünüyorum. Orduda yapılmak istenenler, bu işte barış süreci diye adlandırılan ama bana göre teröre ve teröristlere teslimiyet içeren sürecin yaşama geçirilmesi, bölge coğrafyasının yeniden tanzimi ayrı ayrı ele alınacak işler değil. Bunlar bir bütün ve farklı emele hizmet için atılmış adımlar...” dedi.
Dervişoğlu, “Abdullah Öcalan diyor ki ‘Böyle bir sürecin başlaması için Türk milliyetçilerinin ikna edilmesi gerekiyor.’ Görünen odur ki Devlet Bahçeli de ikna olmuş. Ben de dedim ki ‘Devlet Bey ikna olmuş olabilir. Ama Devlet Bey tek başına Cumhuriyetin kuruluş felsefesi olan Türk milliyetçiliğini temsil edemez.’ Kendisinin böyle bir yetki ve selâhiyeti yoktur. Tek başına bunu yapması Öcalan’ı mutlu edebilir ama millet tarafından kabul edilmez. İşte o komisyon meselesi, Abdullah Öcalan’ın talebi ya. Abdullah Öcalan’ın talep ve beklentisini yaşama geçirmek ne zamandan beri Devlet Bahçeli’nin görevleri arasındadır?” diye sordu.
***
Görünen o ki rejim değişikliği için MHP çoktan ikna edilmiş de devleti kuran partiye, “gelin bu işi beraber yapalım” deniliyor.
Türkiye’nin özerk bölgelere bölünmesini planlayanlar, önce CHP’nin parçalanması gerektiğini düşünüyor! Önümüzdeki süreçte denenecek olan yöntem budur. İmamoğlu, CHP’deki yükselişi başlatan adam olduğu için öncelikle hedef alındı. Asıl hedef ise İmamoğlu değil onun şahsında CHP, sonra da PKK bildirisinde yapıldığı gibi Lozan ve Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi...
Bu hedefin asıl sahibi ise PKK’dan veya AKP’den önce ABD’dir...
PKK ile “barış”; Meriç’te NATO tatbikatı!
26 Mayıs 2025 00:01
Son Güncelleme: 26 Mayıs 2025 12:41
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Halk, “Terörsüz Türkiye” gösterilerek özerk bölgelere dayalı bir Yeni Anayasa’ya ikna edilmek istenirken, Trakya’da Türkiye sınırına 30 kilometre mesafede ABD öncülüğünde sekiz NATO ülkesi Meriç nehrini geçiş senaryosuna göre tatbikat yapıyor!
“İmmediate Response” yani “Anında Cevap” adıyla, Türkiye sınırında ama Türkiye davet edilmeden yapılan tatbikatın amacı belli.
Buna karşılık, içerde iktidar, cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu ve CHP’yi 60 milyar dolar bozdurma pahasına Türkiye için tehdit gibi göstermeye çalışıyor. Öyle ki İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bütün yetkilileri tutuklandı! Açılıma engel çıkarmasın diye Ümit Özdağ’a da daha önceden “önleyici tutuklama” uygulandı.
***
Açılım konusunda eski Başbakan Ahmet Davutoğlu da devreye girdi ve Kuzey Irak’ta beş gün süren temaslar yaptı. Neçirvan Barzani, Kubat Talabani ile Türkmen ve Arap liderlerle bir araya gelen Davutoğlu, Independent Türkçe Genel Yayın Yönetmeni Nevzat Çiçek’e açıklamalar yaptı.
Ahmet Davutoğlu, "Gezide gözlemlediğim hava, geleceğe dair umutlarımı artırdı. Silahların bırakılması sürecinin hızlandırılması gerekiyor. Süreç diken üstünde ilerliyor. Silah bırakıldıktan sonra geri dönüş mümkün değil," ifadelerini kullandı. Davutoğlu, benzer bir sürecin Suriye’de de yürütülmesi gerektiğini belirterek, "Bu süreç başladığında arkası domino etkisiyle gelecektir." dedi.
Hem Erbil hem de Süleymaniye’nin bu sürece tam destek verdiğini vurgulayan Davutoğlu, “Neçirvan Barzani de, Mesut Bey de bu sürece dair ciddi bir heyecan taşıyorlar; bunu hissetmemek mümkün değil. Sorunun çözülmesi halinde gerçekten büyük bir mutluluk duyacakları açık... Ancak süreci anlamaya çalışıyorlar. 2013'te yaşananlarla bugünü karşılaştırıyorlar ve ‘Siz o dönemi de bu dönemi de yaşadınız, bu sürecin başarı şansı nedir?’ diye soruyorlar. Bahçeli'yi samimi bir şekilde merak ediyorlar. Ben de kendilerine Bahçeli’nin bu konudaki kararlılığını anlattım ve bundan memnuniyet duydular. Hatta ‘Bahçeli’nin sağlığı için dua ediyoruz’ dediler.
Bu süreç zaten gecikti, bunu açıkça belirtmek lazım. Her ne kadar süreç gecikmiş olsa da, daha fazla zaman kaybetmeden hayata geçirilmesi şart. En temel mesajım şu: Daha fazla gecikme, bazı bölgesel gelişmelerin her şeyi altüst etmesine yol açabilir. Çünkü arada birçok fitne odağı ve provokatör devreye giriyor. Bu süreçten rahatsız olan çok sayıda aktör var. Geçmişte, bu rahatsız olanlar 2013 sürecini sabote ettiler. Şimdi aynı aktörlere fırsat vermemek gerekiyor.” diye konuştu.
***
Davutoğlu, “Silahların bırakıldığına dair bir görüntü oluştuğu anda, PKK bir daha ‘silahla mücadeleye dönüyorum’ dese bile militan toplayamaz. Türkiye açısından da silahların bırakıldığı görülürse, sürece en karşı olanlar bile artık muhalefet edemez. Çünkü silah bırakmanın neyine karşı çıkacaksınız?” diye sordu.
İşte konunun en kritik noktası da bu zaten... Suriye’deki PYD/YPG ve İran’daki PJAK, Abdullah Öcalan’ın silah bırak çağrısının kendilerini kapsamadığını açıkladı.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ise Suriye’nin kuzeyinde silah bırakma yolunda hiçbir adım atılmadığını söyledi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da PYD/YPG’yi Kuzey Irak’tan giden PKK’lıların yönettiğini açıklamıştı...
Durum böyleyse, Türkiye’de ve Kuzey Irak’ta zaten etkisiz duruma getirilen PKK’nın silah bırakmasının ne kıymeti var? Suriye’nin kuzeyinde PKK, ABD tarafından 100 bin kişilik ordu haline getirilmedi mi? 2 bin yaşlı terörist emekli edilirken Suriye’de gençlerden 100 bin kişilik PKK ordusu kuran ABD, Dedeağaç’ta Meriç’i geçme tatbikatı yapıyor, Türkiye’de ise “Terörsüz Türkiye” sloganıyla neredeyse bayram yapılacak.
Kaldı ki PKK, silah bırakacağını ama Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini ve Lozan’ı tanımadığını ve mücadelenin yeni bir evresine geçildiğini açıkladı.
İktidar ise yargıyı kullanarak muhalefet üzerinde devlet terörü uyguluyor...
***
Bu şartlarda yapılan açılımı “barış” olarak göstermek; rejimi Yeni Anayasa yaparak değiştirmek ve Türkiye’nin yerine bir Orta Doğu Konfederasyonu kurmak için kaldıraç olarak kullanmaktır. Meriç’e yönelik tatbikat da bunun işaretidir. Kaldı ki barış, ülkeler arasına yapılır, terör örgütleri ise imha edilir!
Gazze bir uyarıdır; sırada Türk soykırımı var!
27 Mayıs 2025 00:01
Son Güncelleme: 27 Mayıs 2025 18:04
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gazze’deki hükümet, İsrail'in her gün yüzlerce sivili katlettiğini, hastaneleri ve ilaç depolarını hedef alarak sistematik bir soykırım yürüttüğünü bildirdi.
Açıklamada, "İşgalci İsrail bu vahşeti, Gazze Şeridi'nde sağlık ve insani altyapının neredeyse tamamen çöktüğü bir ortamda gerçekleştirmektedir. Bölgede yaşayan 2,4 milyondan fazla insan, abluka, yıkım, açlık, susuzluk ve hastalıkla baş etmeye çalışmaktadır. Tüm bunlar, uluslararası toplumun utanç verici sessizliği ve benzeri görülmemiş bir ahlaki ve insani çöküş eşliğinde yaşanmaktadır." ifadeleri kullanıldı.
Söz konusu canice düzenlenen bu saldırıların en sert ifadelerle kınandığı açıklamada, "İşgalci İsrail'in yanı sıra soykırımda doğrudan rol oynayan ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa'yı bu suçların tam sorumlusu olarak ilan ediyoruz." denildi.
***
AA’nın haberlerine göre bakın neler oluyor:
Libya Müftüsü Şeyh Sadık el-Gıryani, “ABD Başkanı Donald Trump'ın Körfez ülkelerini ziyaretinin ardından Gazze'de çocuklara yönelik etnik temizlik ve soykırım yoğunlaştı." dedi. Körfez ülkelerinin ABD ile yaptığı milyarlarca dolarlık anlaşmaların ardından yaptıkları açıklamalarda Gazze'nin adının geçmediğine dikkati çeken Gıryani, “Körfez ülkeleri, ABD ile anlaşma yaparken Gazze'ye yardımların girişini şart koşabilirdi ama bunu yapmadılar, Gazze'deki soykırımın suç ortağı oldular" diye konuştu.
Gıryani, Arap Birliğinin de Gazze hakkında “içi boş ifadelerle" açıklama yaptığını belirtti.
***
İngiltere'de ana muhalefetteki Muhafazakâr Parti lideri Kemi Badenoch ise İsrail'in Gazze'deki saldırılarının "soykırım" olmadığını, İsrail'in Gazze'de İngiltere adına bir savaş verdiğini savundu.
Badenoch, İsrail Başbakanı Netanyahu'nun kullandığı dili eleştirecek pozisyonda olmadığını da kaydederek, "Hamas'ı bu ülkenin düşmanı İran destekliyor. Tıpkı Ukrayna'nın Batı adına Rusya'yla savaşması gibi İsrail de İngiltere adına savaşıyor." dedi.
İngiltere, Fransa ve Kanada'yla birlikte İsrail'in Gazze saldırılarına tepki gösteren bir açıklama yapmıştı. Üç ülke İsrail'i bir an önce Gazze saldırılarını durdurmaya çağırmıştı.
Avrupa Birliği Komisyonu sözcülerinden Balazs Ujvari de Birliğin farklı kurumlarında çalışan 2 bin personelin imzaladığı ve üst yöneticileri, İsrail'e karşı harekete geçmemekle suçladığı mektup üzerine, ifade özgürlüğünün çalışan düzenlemelerinden kaynaklanan bir dizi yükümlülükle uyumlu olması gerektiğini belirterek, bunun mutlak bir hak olmadığını söyledi!
***
Görüldüğü gibi Gazze’deki soykırım, bazen sözde insani açıklamalar yapsalar da ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya tarafından her türlü vasıtayla destekleniyor. Bu ülkelerde üniversite öğrencilerinin soykırıma karşı çıkması bile suç sayılıyor... Türkiye ve Mısır soykırıma karşı çıksa da İsrail’e karşı hiçbir yaptırım uygulamıyor. Suriye ve Irak zaten kendi derdine düşmüş durumda. Bu iki ülkede yaşanan soykırım Gazze’dekinin belki 20 misli...
Afganistan, Irak, Libya, Suriye ve Gazze’de yaşanan soykırımların tamamı, Büyük Orta Doğu Projesi’nin sonucudur.
ABD yönetiminin akıl hocası olan Yahudi asıllı Bernard Lewis, 1996 yılında, 6 Ocak günü, İstanbul Yapı Kredi Plaza'da verdiği "Orta Doğu'nun çok yönlü kimliği üzerine" konulu konferansta "Ulus, halk, devlet, millet, milliyet" gibi kavramların anlamının, ülkeden ülkeye, toplumdan topluma, zamandan zamana değişebildiğini anlatmış ve sözü bir Orta Doğu kimliği oluşturulmasına getirmişti.
Lewis'in gösterdiği haritada Ortadoğu kimliği oluşturulabilecek ülkeler olarak, Türkiye, Suriye, Lübnan, Irak, İsrail, Ürdün, Suudi Arabistan, Yemen, Körfez ülkeleri ve Mısır'ın esas alındığı görülmüştü!
Lewis, "Pantürkizm, Panarabizm ve Panislamizm tutmadı" derken aslında "tutmaz" demek istemiş, "Siyonizm"den ise hiç söz etmemişti.
Çünkü "Nil'den Fırat'a kadar Büyük İsrail" projesinin hayata geçirilmesi için, öncelikle bu coğrafyada, egemenliğin Türklerin elinden çıkması gerekmektedir.
Talabani, 1996 yılında "Hayalim İstanbul'un başkent olduğu Orta Doğu Birleşik Devletleri" derken, ABD'nin bütün senaryolarından haberdardı.
***
Türkiye’deki açılım politikalarının da ABD güdümlü olduğunu, dolayısıyla Türkiye için de benzer bir soykırım süreci tasarlandığını görmek durumundayız.
Türkiye’de uzun süredir, tam da Bernard Lewis’in planladığı gibi bir süreç sürdürülüyor. Lewis, Türk, Arap ve Fars gibi kimliklerin yerini Orta Doğu kimliğinin alabileceğini söylemişti. İşte Türkiye’de büyük Türk zaferlerine ortak çıkarmak politikasının ve Yeni Anayasa hazırlıklarının asıl sebebi bu projedir...
İnanmak istemeyebilirsiniz ama görünen gerçek şu ki Türklere de Gazze’deki gibi soykırım planlanıyor!
PKK: Asıl hedef, tekçi Türkiye’yi değiştirmek!
28 Mayıs 2025 00:01
Son Güncelleme: 28 Mayıs 2025 16:42
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
DEM Parti heyetinin, MHP ile gerçekleşen görüşme sonrasında yaptığı açıklamada, “Görüşmede, Barış ve Demokratik Toplum Çağrısından sonra yaşanan gelişmeler, Türkiye'nin demokratikleşme süreci, DEM Parti İmralı Heyetinin Sayın Abdullah Öcalan ile gerçekleştirdiği görüşme ve PKK'nin 12 Mayıs'ta açıkladığı kongre kararları ele alındı. Sürecin ilerlemesi için atılması gereken adımlar, Meclis’in üstleneceği rol, yeni yargı paketi, Meclis'te kurulması beklenen komisyon ve anayasa gibi konular ele alındı. Bahçeli'nin de çağrısını yaptığı TBMM bünyesinde tam yetkili bir komisyonun oluşturulmasının ve siyasi partilerin bu sürece aktif şekilde dahil olmasını sağlayacak bir yöntem benimsenmesinin kritik öneme sahip olduğu vurgulandı.” denildi.
AKP'li Efkan Ala ise "Silah bırakma süreci yaz aylarında tamamlanabilir. MİT'ten raporlar gelecek. Onlar, çalışmalarını yürütüyorlar. Bu çalışmaların bir aşamasında da, Meclis'in, ondan sonra başka kurumların devreye girmesi ihtiyacı ortaya çıkacaktır. Aşama aşama gidiyoruz. Şu anda mekanizmalar çalışacak, silahlar teslim edilmeye başlanacak. Ondan sonra, Meclis komisyonu devreye girecektir." diye bir açıklama yaptı.
***
Peki PKK ne diyor bu hazırlıklara?
PKK’nın bağlı olduğu KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat, “Savaşçıların elinden silahları ancak Önder Apo alır" dedi.
Bese Hozat, örgüte yakın bir kanalda şöyle konuştu:
“Giderek İsrail bölgede hegemonik güç oluyor. ABD, İngiltere ve batının ciddi desteği tüm bölge üzerinden etkisi giderek artıyor. Bu gelişmeler doğrudan Kürtleri de etkiliyor. Kürtler de bu gelişmelerin, savaşın tam merkezindedir. Bütün bu güçlerin İsrail ve ABD başta olmak üzere Kürtler üzerinden ciddi hesapları, planları var. Bu dizaynda kendi çıkarları, İsrail’in güvenliği temelinden bir şekilde Kürtlere de yer vermek isteyen bir politika, strateji izleniyor. Tüm bu gelişmeler Türk devletini ciddi bir şekilde ürküttü. Özellikle devletin ‘beka’ kaygısını yaşayan devletin içindeki kesimlerde bu ciddi bir kaygıya yol açtı. 52 yılı bulan özgürlük mücadelesi Kürdistan ve bölge ve dünyada çok önemli değerler ortaya çıkardı.”
PKK’nin 12. Kongresine ilişkin olarak Hozat, tüm baskılara rağmen örgütün ayakta kaldığını ve bu süreçte devletin İmralı’da Abdullah Öcalan ile yeniden temas kurduğunu belirtti. Öcalan’ın Bahçeli’nin açıklamalarını devletin resmi aklı olarak değerlendirdiğini ve buna karşılık bir inisiyatif geliştirerek harekete çağrı yaptığını, kongrenin de Öcalan’ın perspektifleri doğrultusunda toplandığını ifade etti.
KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat, PKK’nin 12’nci Kongresi'nde alınan “fesih ve silahlı mücadeleyi sonlandırma” kararının, Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğü sağlanmadan hayata geçirilemeyeceğini söyledi. Hozat, sürecin pratikleşmesi için demokratik siyaset hakkının tanınması, hukuki düzenlemelerin yapılması ve Öcalan’ın özgür çalışma koşullarının sağlanması gerektiğini belirtti.
Muhalefet partilerinin sürece destek verdiğini ancak bunun yetersiz kaldığını belirten Hozat, CHP’ye yönelik şu çağrıda bulundu:
“CHP, Meclis’te bu süreci gündeme alan komisyonlar kurulması için adım atmalı. Önder Apo’nun muhataplığını tanımalı. CHP, eğer hukukun üstünlüğü, güçler ayrılığı, özgürlük ve eşitliği savunuyorsa, bu süreci daha cesur sahiplenmelidir.”
CHP ve muhalefet içinden sürece dair eleştirileri de yanıtlayan Hozat, “Kürtlerin Türkiye’nin sınırları, bayrağı ya da laiklik ile bir sorunu yok. Sorun, tekçi, inkârcı, faşist devlet yapısıyladır. Demokratik Cumhuriyet hedefleniyor, bu da tüm Türkiye’yi değiştirecek bir adımdır” dedi.
Yani Türkiye’yi dönüştürmek için sadece AKP değil, PKK da CHP desteğini olmazsa olmaz görüyor! CHP’ye yönelik ikna operasyonlarının asıl sebebi de bu...
***
Süreçte yer alanların hangi amaçlara hizmet ettiğini gösteren bu açıklamalar, yorum gerektirmeyecek kadar net.
Görüldüğü gibi Yeni Anayasa talebinin asıl sahibi PKK’dan önce ABD ve İsrail... Hedef ise İsrail güdümlü Ortadoğu Birleşik Devletleri kurmak... “Tekçi, faşist” dedikleri Türk devletini ortadan kaldırmak isteyen de PKK’dan önce ABD ve İsrail...
“Terörsüz Türkiye” için terör örgütünün hedeflerine ulaşması gerekiyor... Süreç te zaten Türkiye’de fiilen ortadan kaldırılan Türk egemenliğini, Anayasal olarak da sona erdirmeye göre ayarlandı...
Toprak Hattı Grubu: “Sürecin hedefi Türk’ü yok etmek!”
29 Mayıs 2025 00:01
Son Güncelleme: 29 Mayıs 2025 15:21
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Öncülüğünü Prof. Dr. Yümni Sezen’in yaptığı Toprak Hattı grubu, “PKK’nın kendini feshi mi BOP’un adım adım gerçekleşmesi mi?” başlıklı bir duyuru yayınladı. Ben konuyu aylardır hatta yıllardır analiz ediyorum. Toprak Hattı Grubu’nun duyurusu, çok net ifadelerle durumu özetliyor...
***
Sürecin, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024’te TBMM’de PKK’nın meclisteki siyasi uzantısı DEM Partililerin sıralarına giderek el sıkışmasıyla başladığı belirtilen duyuruda şu tespitler yapıldı:
*“Cumhurbaşkanı ‘Terörsüz Türkiye’ güzellemeleriyle yüreklere su serpmeye çalışmaktadır ama yeni oluşum, esasen 2014’te büyük ümitlerle başlatılan ama 793 şehit verdiğimiz ve 17 bin 13 gencin dağa kaçırılmasına yol açan Çözüm Süreci’ne benzemektedir.
* Esasen -İçişleri Bakanlığı kayıtlarına göre- Abdullah Öcalan’ın lideri olduğu KCK PKK’nın, Türkiye’den başka İran’da PJAK, Irak’ta Tavgari Azadi, Suriye’de PYD/YPG adlı uzantılarının bulunduğu bilinmektedir. Dahası, Suriye’deki PYD/YPG, Amerika Birleşik Devletleri’nin desteği ile ağır silahlar dâhil her türlü donanıma sahip 80-100 bin mevcutlu orduya sahiptir. Bildirgede duyurulan, sadece Türkiye sınırları içinde faaliyet gösteren PKK’nın feshedildiğidir. Cumhurbaşkanı’nın; ‘Örgütün, Suriye ve Avrupa kollarının da bu gerçekleri görüp fesih ve silah bırakma sürecine katılmaları hayati öneme sahiptir.’ demesi de diğerlerinin feshine yönelik bir mutabakatın bulunmadığına işarettir. Bebek katili Apo da mektubunda aynı noktaya vurgu yaparak sadece PKK adıyla yürütülen çalışmaların sonlandırdığını ifade etmiştir.
***
*Çok üzücüdür ki iktidar, yanlış ve tehlikeli bir adım atmıştır. Rakiplerini PKK’ya yakın durmakla itham edecek kadar düşman söylemlerle seçmenden oy istemişken şimdi aynı örgütle sarmaş-dolaş müzakereler yürütmekle kamuoyu ters köşe yapılmış, ilk yanlış adım böyle atılmıştır.
* Örgütle masaya oturmakla binlerce yıllık Türk devlet geleneğini ve vakarını rencide ettikleri gibi PKK adı taşımayan ama kendisi PKK olan tüm terör örgütlerine meşruiyet kazandırmış oldular. Çünkü Batı’nın terörist listelerinde bir tek PKK vardır ve onun kendisini feshetmesiyle diğerleri, AB ve ABD nezdinde meşru birer yapılanmadan ibaret kalacak; mücadelede yanımızda olmayacakları gibi bu devletlerin her biri, destekledikleri örgütü bize karşı korumaya geçeceklerdir, ABD’nin YPG’yi koruduğu gibi.
***
* PKK bildirisinde Lozan Antlaşması gündeme getirilmekte, cumhuriyetin kuruluşunun temeli olan 1924 Anayasası hedef alınmaktadır. Bununla, hem Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin adı hem de Türk devleti tartışmaya açılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni Kürtlere karşı asimilasyon ve soykırım yapmakla suçlayarak akılları sıra tazminat ve toprak talebine kapı aralamaya çalışmaktadırlar.
* Apo’ya fiziki affın yanında siyaset yapma serbestiyeti ve -adı her ne ise- süreci yönetme hakkı verilmesi talep edilmektedir. Bu kadarla da kalmayarak cezaevlerindekiler ve dağdaki teröristlerin de affedilerek bağrımıza basmaktan dem vurulmaktadır. İktidarın tavırlarına bakılırsa konu Meclis’e taşınacak ve bunların hepsi gündem olacaktır. Madem öyle olacaktı, şehitlerimizin kanı elinde duran terörün başı dâhil hepsi af olacaktı biz neden binlerce civanımızı toprağa koyduk!
* Örgüt ayrıca kurgulayıp iktidara dayattıkları taleplerinin uygulanmasında uluslararası güçleri de katkıda bulunmaya davet etmektedir. İlk adım olarak, beyannamenin yayınlandığı günlerde, hedef aldıkları Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tapu senedi Lozan Antlaşması’nın merkezi Lozan’da bir Kürt Enstitüsü kurarak Batı’ya dönük faaliyetleri başlatmışlardır.
***
* Asırlardır Türkiye’yi zayıflatmak isteyen emperyalist devletlerin arada bir Kürtleri ayaklandırıp isyan ettirmeleri veya başka dinamikleri harekete geçirmelerinin bir tek gayesi vardır: Türk’ü yok etmek! Bugün önümüzdeki gaile de aynı hain projenin bir parçasıdır.
* Dikkat buyurulsun ki, BOP’un hedefi; Irak’tan, Suriye’den, İran’dan ve Türkiye’den toprak alarak önce Birleşik Kürdistan, ardından onu da İsrail’in piyonu haline getirerek Büyük İsrail’i kurmaktır. Irak’taki kuruldu, şimdi Suriye’deki Kürdistan kuruluyor. Suriye PKK’sı, PYD/YPG’dir ve ABD’nin korumasında kurulacak Suriye Kürdistanı’nın kurulmasında ve yaşatılmasında askeri güç olarak görev alacaktır.
* Türk milleti bölünmeye izin vermez, gerekirse kanının son damlasına kadar savaşır, gene de buna müsaade etmez. Fakat unutulmasın ki mevcut duruma göre Devlet, bütün kurumlarıyla süreci desteklemektedir. Ama kamuoyunun gücü hepsinin üstündedir. Dolayısıyla bugün yapılacak tek şey, sesimizi yükseltmek, iktidarı yanlışta ısrarından vaz geçirmektir.”
PKK, şimdi Suriye ordusu mu olacak?
30 Mayıs 2025 00:01
Son Güncelleme: 30 Mayıs 2025 17:51
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Azerbaycan dönüşünde “SDG-Şam ilişkilerinde gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusunu şöyle cevaplandırdı:
-Suriye'nin toprak bütünlüğü, üniter yapısı ve milli birliğinin mutlaka korunması lazım. Varılan mutabakatı olumlu karşıladığımızı daha önce ifade etmiştik. Ama görüyoruz ki Suriye Demokratik Güçleri hala oyalama taktiklerine devam ediyor. Bundan vazgeçmeleri şart... Alınan kararların uygulamasını çok yakından takip ediyoruz. Aslolan sözlerin mutabakattaki takvime uygun şekilde hayata geçirilmesidir. Suriye Cumhurbaşkanı Sayın Ahmed Şara ile görüşmelerimiz bu yönde oldu. Terörsüz Türkiye sürecinde hamdolsun sorun, sıkıntı görünmüyor. Gelişmeler güzel, olumlu istikamette devam ediyor. Birkaç çatlak sese rağmen, verilen mesajlar gayet makul, müspet ve yapıcı. Tabii her yeni aşamada umutlarımızla birlikte yükümüz de artmakta. Arkadaşlarımızın Suriye ile görüşmeleri de devam ediyor. Süreci zehirlemek isteyenlere karşı dikkatliyiz.
***
Görüldüğü gibi Erdoğan, artık PKK’nın Suriye kolu olan PYD/YPG’ye ABD’nin verdiği adı kullanmaya başlamış durumda; “Suriye Demokratik Güçleri” diyor. ABD, bu tanımlamayı, PKK’nın Suriye kolunu terör örgütü değil, demokratik güç hatta “Bölgedeki kara kuvvetleri” olarak kabul ederek dünyayı kandırmak için kullanmıştır. Şimdi ne değişti de Erdoğan, Suriye PKK’sını, “Suriye Demokratik Güçleri diye kabul ediyor?
Yılmaz Özdil, Suriye’deki durumu anlatırken, “ABD NATO planlamasıyla teröristlere kravat takma operasyonu uyguluyor, Şara denilen adam, aslına bakarsan CIA’nın Afganistan'da kurduğu El Kaide'nin uzantısı olan IŞİD olarak Irak’ta karşımıza çıktı. Bu arkadaş 7 kişilik çekirdek kadrosuyla örgütü Suriye'ye taşıdı. Önce El Nusra'ya sonra Heyet Tahrir el Şam'a dönüştü, şimdi de kravatı taktırdılar cumhurbaşkanı oldu ve Amerika Birleşik Devletleri başkanıyla, Suudi prensinin yanında fotoğraf verdi. Yarın öbür gün Abdullah Öcalan'ı da böyle bir fotoğrafta görmeyeceğimizin garantisini kimse veremez...” dedi.
***
Biz SDG oyunu ile ilgili bir uyarıyı da 29 Ağustos 2029’da yapmış ve ABD'nin, muhataplarını ahmak yerine koyan uygulamalarını, ABD Özel Kuvvetler Komutanı Orgeneral Raymond Thomas’ın, 2018’de Aspen Enstitüsünün Colorado eyaletinde gerçekleştirilen yıllık güvenlik toplantısında itiraf ettiğini hatırlatmıştık..
PKK/PYD ile yakın çalıştığını anlatan Thomas, o toplantıda şunları söylemişti:
"Bir keresinde onlarla (YPG) doğrudan muhatap olmuştum. Bu adamlarla ilişkilerin oluşum safhasında yer aldım. Kendilerine önceden YPG diyorlardı. Türkler onların PKK ile bir olduklarını söyleyecekti ve diyeceklerdi ki 'Benim terörist bir düşmanımla muhatap oluyorsun. Bunu nasıl yapabilirsin, müttefikim?' Bu nedenle, onlara tam anlamıyla cevap verdik, 'Markanızı değiştirmeniz lazım. Kendinizi YPG haricinde nasıl adlandırmak istersiniz' dedik ve neredeyse bir günlük bir bildirimle, kendilerinin Suriye Demokratik Güçleri olduğunu ilan ettiler. 'Demokrasi'yi (demokrasi kelimesini) oralara bir yere koymanın dâhice bir fikir olduğunu düşünmüştüm."
Bu açıklamalar yapıldığı sıralarda ABD'li yetkililer, SDG'nin PKK ile ilgisinin olmadığını iddia ediyordu.
Hatta birçok Amerikalı yetkili, "SDG'nin PKK olduğuna dair bir kanıt" istiyordu. Türk Genelkurmay Başkanlığı ile Pentagon arasında 2018’de yapılan bir toplantıda Orgeneral Raymond Thomas’ın konuşması gündeme getirilmişti. Türk askerleri tarafından gündeme getirilen videoda, bu ifadelerin bir itiraf olduğu, ABD'nin göz göre göre yalan söylediği belirtilerek, bu konuda gerekli açıklamaların yapılması istenmişti.
Amerikan tarafının, konu hakkında ikna edici ifadeler kullanamamıştı.
***
Şimdi, Türkiye, Erdoğan’ın “Suriye Demokratik Güçleri” tanımını kullanmasıyla, fiili durumu meşrulaştırmış oluyor. Kaldı ki, Türkiye, PYD de silah bırakmalı derken, PYD/YPG’nin Suriye ordusuna katılmasını kast ediyor. PYD ise “Öcalan’ın çağrısı biz bağlamaz” diyor.
Şimdi Suriye ordusu denilen HTŞ’nin 24 bin hafif silahlı adamı var. PYD/YPG’nin ise ABD desteğiyle kurduğu 80-100 bin kişilik ağır silahları olan eğitimli bir ordusu var. Bu durumda kim kime katılmış olacak? PYD/YPG, Suriye ordusuna katılırsa, bu, PKK’nın Suriye ordusu olması değil midir?
Açılımın ilk hedeflerinden biri bu muydu yoksa?
Acil Milli Görev tanımlaması!
31 Mayıs 2025 00:01
Son Güncelleme: 31 Mayıs 2025 21:23
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Trafik yasasına yapılacak yeni düzenlemeye göre 65 yaş üstü vatandaşlar için her yıl fiziksel ve psikolojik yeterlilik testlerine girme zorunluluğu getirilmesi gündemde. Testleri geçemeyen sürücüler, trafikten ömür boyu men edilebilecek.
Ayrıca genel olarak hız sınırını aşma gibi ihlalleri bir yıl içinde beş kez yapanlar psikoteknik değerlendirme amacıyla psikiyatri uzmanına yönlendirilecek.
***
Yakın tarihte, “pandemi” gerekçesiyle 65 yaş üstüne sokağa çıkma yasağı ve acil şehirlerarası seyahatte refakatçi zorunluluğu gibi uygulamalara gidilmişti.
50 senelik hekim ve 25 yıllık hastane idarecisi Dr. N. Önen, konu ile ilgili görüşlerini şöyle açıkladı:
1-Trafik kazasına neden olanların ve diğer trafik suçlarını işleyenlerin yüzde kaçı 65 yaş üstü. Elinizde varsa bu istatistik veriyi paylaşır mısınız?
Televizyonda izlediğim kadarıyla drift atan, kazalarda birbirini yumruklayan, alkollü araç kullanan, trafikte havaya ateş açan v.b trafik suçlarında yarışan 65 yaş üstü kimse görmedim.
2- Ülkeyi idare eden en üst makamdan başlayarak yasama yürütmede görev alan tüm 65 yaş üstü kişilerin ayırım gözetmeksizin her yıl fiziki ve psikometrik kontrollerinin ayrıntılı ve tarafsız olarak yapılması ülke açısından trafik sağlık muayenesinden daha fazla hayati önem taşımaktadır.
3- Eşitlik açısından ve binlerce çalışanı ilgilendirdiği için tüm özel sektörün hastaneler de dahil çalışan yönetici ve çalışanlarının da yıllık 65 yaş üstü periyodik muayenelerin yapılması da ayrıca bir zorunluluktur.
4- Siyasi partiler kanununa da ek yapılarak, parti yönetim kadrosunda yer alacak 65 yaş üstü vatandaşların da ülkenin geleceği açısından, yıllık periyodik muayenelerinin yapılması bir zorunluluk olmalıdır.
Teknik olarak konuyu irdelersek;
1- Bu muayenede en az göz, KBB, nöroloji, ortopedi, dahiliye ve psikiyatri uzmanlarının yer alması olmazsa olmaz bir zorunluluktur.
Yükü aile hekimlerinin üstüne atmak vahim bir hata ve çok büyük bir eksiklik olacaktır.
2-Teknik olarak kişi başı en az iki saat muayene süresi olacaktır. Tahlil-tetkik istenirse bu süre daha da uzayacaktır.
3-Halen normal poliklinik muayenelerinde bile zorlanan kamu hastaneleri bu yükün altından nasıl kalkacaktır? Hastane hizmetleri önemli ölçüde aksayacaktır.
4-Raporların zamanda alınamaması ve verilememesi her açıdan çok büyük bir kaosa neden olacaktır.
Gerekli alt yapıyı oluşturmadan kamu vicdanını yaralayan adaleti öncelemeyen her kararın sonu hüsran olacaktır. Ütopik hayaller kuranları bırakın artık ve bu işleri halletmeleri için emaneti ehline verin.
Koşullar herkes için ve erişilebilir, zaman israfı olmayacak, 65 yaş üstüne gerekli saygıyı sözde değil özde gösterecek bir sağlık sistemi oluşturursanız, o zaman kimsenin hiç bir itirazı olmaz. Çok da güzel olur...
Anlaşılıyor ki Covid 19 salgınında güya 65 yaş üstü grubu korumak adı altında yapılan saygısız uygulamalara imza atan, önünü arkasını düşünmeyen değişik sivri akıllı bir grup iş başında.
Şu kadarını söyleyeyim bunun bedeli çok ağır olur; benden söylemesi..."
***
Aslında "Terörsüz Türkiye" vaat ederek milli kimliğin yerine uydurma bir “yeni kimlik" tasarlayanların, “Türk” yerine “Türkiyeli” diyenlerin, bir terör örgütünün talebiyle milli egemenliği ortadan kaldırmaya çalışanların, parti veya ideoloji farkı gözetmeksizin, sadece fiziki ve psikometrik kontrolleri değil, bu tür faaliyetlere niçin giriştiklerini ortaya çıkarmak amacıyla her türlü “ilişki kontrolü” yapılmak zorundadır!
Öyle ya terör örgütü hedefine ulaştıktan, yani terör iktidar olduktan sonra, kurulacak olan yeni devlet, Suriye'deki gibi ABD-İngiltere ve İsrail yetiştirmesi teröristlerin yönettiği bir devlet olmaz mı? Terör örgütünü, vatana ortak etmek, terörsüz Türkiye mi olur?
Bu, terör örgütüne ve arkasındakilere teslim bayrağı çekmek anlamına gelmez mi?
***
Milli görev, Atatürk tarafından “Muhterem milletime şunu tavsiye ederim ki, başına geçireceği insanların kanlarındaki ve vicdanlarındaki cevheri asliyi tayin etmekten bir an uzak olmasın.” şeklinde tanımlanmıştır.
Bu kontrolü yapacak milli kurum kalmadıysa ki öyle görünüyor; görev, doğrudan Türk Milleti'ne düşmektedir. 7'den 70'e bütün Türk Milleti, bu meşru kontrol için seçimleri beklerse çok geç kalabilir; bu sebeple gün bugündür...
Görev tamamlanırsa, sorunların yüzde 99’u çözülür...
Özgür Özel’in Suriye modeli!
02 Haziran 2025 00:01
Son Güncelleme: 02 Haziran 2025 11:45
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Barzani’nin yayın organı Rudaw Tv’ye konuştu ve “Ana dilin özgürce konuşulması, kültür ve sanat üretilmesi, bilim yapılması engellenmemeli. Kürtçe öğrenme veya eğitim meselesini erkenden çatışma alanına çekmek doğru değil. Kapsayıcılık esas olmalı” diye konuştu.
Meclis’te tüm partilerin katılımıyla bir “çözüm masası” kurulmasını da öneren Özel, “Bu masa kavga masası değil, çözüm masası olmalı. Sayın Bahçeli’nin önerdiği 100 kişilik komisyon fikri niteliksel olarak doğru, ancak sayı abartılı. Daha küçük, hızlı çalışabilecek bir komisyon gerekiyor” ifadelerini kullandı.
Suriye’deki gelişmelere dair CHP’nin politikasını açıklayan Özel; “güçlü, demokratik ve üniter bir Suriye yapısını” savunduğunu belirtti.
Özel, “Kürtlerin, Türkmenlerin, Arapların, Dürzilerin anayasal zeminde temsil edildiği bir Suriye devletiyle komşu olmak isteriz. Parçalı, iç savaş riski taşıyan bir yapı riskli” dedi.
***
İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, yayınladığı mesajda, isim vermeden Özgür Özel'in açıklamalarını eleştirdi ve “Otokrasiden kurtulmak için; söylemde, eylemde ve sembolde birlik gerekir demiştik. Başka bir ifadeyle, milletin beklentisinin; dilde, fikirde ve işte birlik olduğuna işaret etmiştik. Bu kafayla asla olmaz! Artık, tartışmaya gerek yoktur ki fikren ayrışıyoruz!” dedi.
Bu arada DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Ceylan Akça’nın geçen yıl Meclis’te yaptığı bir konuşma sosyal medyada yeniden gündem oldu.
Akça, Meclis’te yaptığı konuşmada “Bizim topraklarımızın üstüne baraj kurup sonra o barajlardan edindiğiniz elektriği bize fahiş fiyatlarla satmak sizin hakkınız değildir.” ifadelerini kullanmıştı.
Bu ifade, DEM Parti'nin daha önce de Selahattin Demirtaş tarafından da farklı şekillerde dile getirilen temel görüşlerini yansıtıyor. Türkiye'nin bir bölümünün sadece bir etnik gruba ait olduğu iddiasını öne sürüyorlar. Aslında emperyalizmin, Kürtleri, Büyük Ermenistan ve Büyük İsrail hedefleri için kışkırtmaya çalıştığı ve Türkiye’den parça koparmak için kullanmak istediği bellidir.
***
Emekli amiral Cem Gürdeniz, veryansıntv'de çıkan "Finansal baskı, parçalanmış iç cephe, jeopolitik körleşme ve kuşatılmışlık" başlıklı yazısında
"Unutulmamalıdır ki emperyalizmin tek hedefi Jerusalem Post’un da belirttiği gibi denize çıkan Kürt devletidir. Şu an Türkiye Suriye’de yaratılan fiili durum ile dolaylı olarak buna hizmet eden bir konumdadır. Türkiye gerileyen ABD ve AB’ye rağmen iktidar ve muhalefeti ile her ikisine de kıvançla hizmet etmektedir." dedi.
Gürdeniz, "Türkiye NATO’ya rağmen askeri gücünü artırmak, gerektiğinde 20 Temmuz 1974’te Kıbrıs’taki soydaşlarınız için yaptığını anavatanımızın ve mavi vatanımızın selameti ve güvenliği için yapabilmelidir. Bugün gerek nüfusumuz gerek askeri yeteneklerimiz 1974 şartları ile kıyaslanamayacak boyuttadır. Ancak stratejik irade ve egemen bağımsızlık irademiz 21.yüzyıldan itibaren kırılmıştır. Bu iradenin geri gelmesi ancak ve ancak hem iktidar hem muhalefetin Kemalizm’in altı oku altında birleşmekten başka çaresi kalmadığı gün mümkün olacaktır. Türkiye’nin kaçınılmaz yarını Kemalizm’dir. Huzur, güven ve refah oradadır." diye yazdı.
***
Özgür Özel'in Rudaw tv konuşması, Suriye'de AKP iktidarının yardımcı olduğu fiili duruma hizmet etmektedir. “Kürtlerin, Türkmenlerin, Arapların, Dürzilerin anayasal zeminde temsil edildiği bir Suriye devleti”, tam da emperyalizmin kukla ülkelerde istediği bir yönetim modelidir. Irak'ta Amerikan işgalinden sonra yapılan da budur.
Özgür Özel, Suriye'de etnik grupların anayasal zeminde temsil edilmesini isterken, üniter yapıdan da bahsediyor! Oysa etnik grupların temsil edildiği bir devlet yapısı, üniter değil federatif olur...
ABD, İngiltere, Fransa ve İsrail, Suriye’yi SDG dedikleri PKK’nın emrine vererek, kurulacak Kürt devletini Akdeniz’e ulaştırmak istiyor. Bunun için de ikide bir iç savaşın yeniden başlayacağını söylüyorlar. Kaldı ki Türkmenlerin adını anan bile yok!
Atatürk'ün koltuğunda oturmak, modern cumhuriyeti, ulus devleti savunmayı gerektirir, etnik unsurlardan meydana gelen bir devlet yapısını değil...
Altı ok veya Kuvayı Milliyecilik, etnik devlete izin vermez.
Özgür Özel, CHP’nin köklerine aykırı hareket ediyor ve Suriye için etnik temelde Anayasa istiyor. Bu bakış açısı, CHP’nin yükselişini durdurur.
Suriye için etnik unsurlara dayalı anayasa isteyen, Türkiye için ne ister?
Açık alanda ateş yakmak veya etnik ateşler yakmak!
03 Haziran 2025 00:01
Son Güncelleme: 03 Haziran 2025 16:56
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Yeşil Vatan Kahramanları Görev Başında” programında konuştu ve “3 kritik noktanın altını çizmek istiyorum. Hava sıcaklığı çok yüksekse, nem düşükse, rüzgâr kuvvetliyse, bırakın ormanı, ormanın yakınında, açık alanda ateş yakmamanız hayati önemdedir. Böyle bir durumda ateş yakmak felâkete davettir. Bunun da adı gaflet değilse büyük bir ihanettir.” dedi.
Erdoğan’ın orman hassasiyetini yakından bilirim. Erdoğan, 1991 Genel seçimlerinde Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın gazetecilerle yaptığı toplantıda, aralarında benim de bulunduğum, o dönemin genç köşe yazarlarıyla aynı masada oturmuş, günün moda sorusu olan, “ekonomi programınız için kaynağı nasıl bulacaksınız?” sorusuna, hiç tereddüt etmeden, “ormanlarımız var” diye cevap vermişti. Yani ormanları gelir kaynağı olarak görüyordu.
Nitekim hep ağaçlandırma seferberliğinden bahsetse de 23 yılık AKP döneminde, orman talanı yapıldı. Özellikle Karadeniz’de ormanları kestirenler, zengin oldu... Diğer taraftan orman alanları, devamlı yerleşime açıldı. Üstelik bu konuda da tek yetkili Cumhurbaşkanı...
***
Erdoğan’ın orman yangınları için dikkat çektiği üç kritik noktayı, siyasal alana taşıyacak olursak, mesela, “Büyük Orta Doğu Projesi çerçevesinde, Türkiye dahil 22 İslam ülkesinin haritası değiştirilmek istenirken, Türkiye 40 yıldır da yoğun terör saldırılarıyla karşı karşıya kalmışken, ulus devletler çözülerek etnik devletler kurulmaya çalışılırken, oyları azaldıkça açılım projesine başvurarak, Türkiye’nin içinde veya Irak, Suriye gibi komşularında yakılan etnik ateşlere benzinle gitmek felâkete davetiyedir.” diyebiliriz değil mi?
Mesela, Türk tarihindeki Malazgirt, Çanakkale gibi büyük zaferlere ortak çıkarmak, vatana ortak çıkarmak anlamına gelmez mi?
Bakınız, DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Ceylan Akça, 26 Aralık 2024 günü, TBMM’de kaçak elektrik kullanımıyla ilgili konuşurken “Bizim topraklarımızın üstüne baraj kurup sonra o barajlardan edindiğiniz elektriği bize fahiş fiyatlarla satmak sizin hakkınız değildir.” diyebilme cüretini bu politikalardan ve altında AKP ve CHP milletvekillerinin de imzası bulunan ikiz yasalardan alıyor!
İkiz yasaları DSP, ANAP ve MHP döneminde, Türkiye adına Volkan Vural imzalamıştı. Araya seçimler girmiş, daha sonra parlamentoya girebilen AKP ve CHP’nin oyları ile ikiz yasalar, TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilmiş ve 17 Haziran 2003 tarihinde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından onaylanıp Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmişti.
İkiz yasalarla, halklara, etnik veya dini gruplara, “kendi kaderini tayin etme” ve dolayısıyla ekonomik kaynaklarını kullanma hakkı veriliyordu. Türkiye’nin çekinceleri ise yetersizdi.
***
Aslında, Anadolu yaylasında yakılmak istenen o büyük ateş konusunda Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan 2003 yılında uyarmış ve şöyle demişti.
“Türkiye gerçekten bir felakete götürülüyor mu, götürülmüyor mu bir bakalım... Dış mihraklar Arzı Mevudu alıp İsrail’e bağlamak için başladıkları planları şimdi Suriye’yi hedef alıp yutmak üzere devam ettirmektedir. Nitekim bu maksatla kısa bir süre önce ABD Temsilciler Meclisi, Suriye’ye cezalandırma yasasını kabul etmiştir. Oylamada 398 kişi kabul dört kişi ret oyu vermiştir. O dört temsilci, ‘Suriye hakkındaki iddialar uydurmadır’ demiştir. Irak’ın işgali için uydurulan bahaneler, Suriye için de uydurulmuştur. Asıl maksat Büyük İsrail’in kurulmasıdır. Diğer üyeler ise Suriye’nin derhal işgal edilmesini istemiştir. Bu adım Afganistan, Irak ve Suriye’den sonra Suudi Arabistan, Mısır ve Türkiye’yi hedef alan projenin bir adımıdır. Asıl hedef Türkiye’dir. Bu gerçekleri örtbas etmek isteyenlerin gafletlerinden, dalaletlerinden dolayı bölgede acı olaylar yaşanıyor...
Suriye bekliyor, hiçbir hareket yapmıyor... Bu, kum fırtınasının geçmesini beklerken, devenin altına saklanmak gibidir.
Türkiye’nin de parçalanması ve İsrail’e katılması için planlar harıl harıl sürdürülmektedir.”
***
Asıl hedef Türkiye ise, Devlet Bahçeli’nin bahsettiği “yeni bir milli kimlik” aramak veya Özgür Özel’in önerdiği “Kürtlerin, Türkmenlerin, Arapların, Dürzilerin anayasal zeminde temsil edildiği bir Suriye devleti”nin Türkiye’de de uygulanmak istenmesi, Türkiye’yi de çözer...
O halde, Türk Milleti’nin yapması gereken, yeniden Atatürk’ün yolunu takip etmektir...
Evinin bahçesine gemi girdiği halde uyanmayanlar!
04 Haziran 2025 00:01
Son Güncelleme: 04 Haziran 2025 16:16
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Norveç'te ilginç bir olay yaşandı. Trondheim yakınlarındaki fiyortta geçen Perşembe günü meydana gelen olayda, 135 metrelik bir yük gemisi, Johan Helberg adlı Norveçlinin evinin bahçesine girerek karaya oturdu. Eve metreler kala duran gemiden haberdar olmayan Johan Helberg, komşusunun sabah saat beşte kapı zilini çalmasına aldırış etmedi... Komşusu telefonla arayıp, "bahçeye bak" deyince camdan baktı ve dev bir gemiyle burun buruna geldi...
Komşu Jostein Jorgensen, “Helberg’in evinde herhangi bir hayat belirtisi yoktu. Zili çalıp durdum ama kapı duvar… Ancak telefonla aradığımda ona ulaşabildim." dedi.
***
Bu olay, bana, Türkiye evinin bahçesine giren Büyük Orta Doğu Projesi gemisini hala fark edemediğimizi düşündürdü...
Projeyi, ABD Başkanı Bush tarafından 2004 yılında Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan'a iletilmesinden tam sekiz yıl önce, 1996 yılında Akşam gazetesinde birinci sayfanın tamamını ayırarak açıklamıştım... O zaman Taha Akyol ve Nazlı Ilıcak, yüzüme karşı, haberin komplo teorisi olduğunu söylemişlerdi. Oysa projeyi isim vermeden İstanbul'da bir konferansla anlatan, dönemin ABD başkanlık başdanışmanı Bernard Lewis idi... Sekiz yıl sonra, Erdoğan'a ABD Başkanı George W. Bush tarafından BOP eş başkanı görevi verildiğinde ise bu iki yazar, Büyük Orta Doğu projesine alkış tuttu. AKP sözcüsü Ömer Çelik de BOP'un nasıl sürdürülmesi gerektiği konusunda ABD yönetimine tavsiyeler içeren yazılar yazdı.
Bu arada ABD, Afganistan'ı ve Irak işgallerinden sonra Arap Baharını Türkiye'ye organize ettirerek, Mısır, Tunus, Libya ve Körfez ülkelerini karıştırdı. ABD, daha sonra Türkiye, Suudi, Arabistan, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün ve işgali altında tuttuğu Irak'ı kullanarak, İngiltere, Fransa, Almanya ve İsrail istihbarat servisleriyle işbirliği içinde on binlerce teröristi, Türkiye, Ürdün ve Irak üzerinden Suriye'ye gönderdi ve bu ülkede iç savaş başlattı... Bu sırada basında, "BOP bitti" diye yazan satılmış kalemler vardı...
***
Türkiye, ABD'nin hazırladığı programla, teröristleri eğitti ve donattı. Rusya ve İran'ın desteğiyle iç savaşı kazanmaya çalışan Beşşar Esat bu iki ülkenin çekilmesi ve ordunun dağılmasıyla Moskova'ya kaçtı. Türkiye'nin örgütlediği ama maaşları Körfez ülkeleri tarafından gönderilen ve on binlerce askeri olan Özgür Suriye Ordusu yerinde dururken, İdlib'de ABD talebiyle Türkiye tarafından korunan IŞİD kurucularından Colani, 15 bin teröristiyle birlikte tek bir mermi atmadan İdlib'den Şam'a geldi ve Ahmet Şara adıyla Cumhurbaşkanı ilan edildi. Bu sırada, İsrail iki gecede, Suriye’nin askeri üslerini yerle bir etti.
Şimdi Şara, Suriye'nin kuzeyinde 80-100 bin kişilik ordu haline gelen Suriye PKK'sı ile görüşmeler yapıyor. Burada daha güçlü olan PKK ordusu olduğuna göre, ister özerk bölge olarak isterse, Suriye ordusuna katılarak, ülkenin tek hâkimi haline gelecek olan Mazlum Abdi'dir. Devlet Bahçeli'nin artık "kurucu önder" dediği ve şükranlarını sunduğu Abdullah Öcalan serbest bırakılırsa "oğlum" diye hitap ettiği Mazlum Abdi'nin yerine geçebilir ve Hüsnü Mahalli'nin işaret ettiği gibi Suriye adına Türkiye ile masaya da oturabilir...
***
Gazeteci Hüsnü Mahalli, TELE1’deki konuşmasında, gazeteci Namık Koçak’ın sorularını cevaplandırırken, “Şimdi... Selahaddin Eyyubi kim? Kimi Kürtlere göre Kürttür. Bu coğrafyayı Haçlılardan kurtaran kim? Salahaddin Eyyubi... Yani Suriye halkına ‘Sizi bir Kürt kurtardı, hey Müslümanlar...’ diyecekler” diye bilgi verdi.
Nasıl Türkiye'de “Malazgirt', Çanakkale'yi beraber kazandık” propagandasıyla vatana ortaklar çıkarılmak isteniyorsa, Suriye'de de Suriye halkını, Selahaddin Eyyubi'nin Kürt olduğu iddiasıyla PKK tarafından yönetilmeye ikna edecekler! Selahaddin Eyyubi'nin Turan Şah diye, Böri diye kardeşleri varmış, kimin umurunda; önemli olan yaratılan algıdır.
***
Başa dönecek olursak; Türkiye'nin bahçesine giren BOP gemisi hakkında, başta siyasiler, ve askerler olmak üzere tam 30 yıldır herkesi uyardım... Öncesi de var.
Zil değil davul çaldım, televizyonlarda anlattım. Kimse tınmadı. İkiz yasaları imzalayan Volkan Vural ise hala Sözcü TV'de, “ABD, Türkiye'nin güçlü olmasını ister" diye konuşuyor!
Milleti uyandırması gereken CHP’nin genel başkanı Özgür Özel de “Kürtlerin, Türkmenlerin, Arapların, Dürzilerin anayasal zeminde temsil edildiği bir Suriye devleti”nden bahsediyor...
Türkiye için de aynı model kapıya dayandı ama çok kimse hâlâ derin uykuda veya parti taassubuyla gerçekleri duymak bile istemiyor...
Projenin ilk hedefi Dicle-Fırat havzası!
05 Haziran 2025 00:01
Son Güncelleme: 05 Haziran 2025 12:08
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
T24 haber sitesi, PKK'nın 5-7 Mayıs tarihlerinde düzenlediği fesih kongresine, terörist Abdullah Öcalan'ın gönderdiği yazıyı yayımladı.
Yazının son bölümünde Öcalan şöyle dedi:
“Silahlı mücadele; ulus-devlet amaçlı bir stratejiye dayalı olup bu amaçtan düşüş ve demokratik toplum programına geçiş demokratik siyaset ve hukuka dayanmayı gerektirdiğinden vazgeçilmeyi gerektirir.
Fesih, yeni bir tarihi döneme; ‘Barış ve Demokratik Toplum’ aşamasına geçiş için gereklidir. İnsanlıkta ısrar sosyalizmde ısrardır. Ulus devletçi sosyalizm yenilgiye, demokratik toplum sosyalizmi zafere götürür.
Bunun başarıya ulaşması sadece Kürt, Kürdistan için değil bölge için de önemli başarılara yol açacaktır. Burada ulaşılacak bir başarı; Suriye, İran ve Irak'a da yansıyacaktır. Türkiye Cumhuriyeti için de hem kendisini yenileme, demokrasiyle taçlanma hem de bölgede öncülük yapma şansı olacaktır.
Süreç karşıtlarının hiçbir değer ifade etmediğini belirtebilirim. Yenik düşeceklerdir.
Bölge konfederalizmi mutlak bir gereklilik olarak ön plana çıkıyor. İsrail-Filistin çatışması, mezhep çatışmaları, ulus devlet çelişkilerinin panzehiri demokratik konfederalizmdir.
Bu çözüm aynı zamanda yeni bir enternasyonali de gerektiriyor. Dostlarla, ertelemeden bir enternasyonal çalışması başlatmak doğru ve tarihî bir adım olacaktır."
***
Öcalan, şimdilik “Büyük Orta Doğu Projesi” diyemediği için “yeni bir enternasyonal çalışması” diyor. Projenin arkasında PYD/YPG’yi destekleyen ABD ve İngiltere bulunduğu için sürece karşı çıkanların yenileceğini öngörüyor.
Peki projenin aslı nedir?
Bunu, projeyi geliştiren ve ABD yönetimine kabul ettiren İngiltere ve ABD vatandaşı, tarihçi Bernard Lewis, BOP adını kullanmadan 1996 yılında açıklamıştı.
Yahudi asıllı Bernard Lewis, 1996 yılında, 6 Ocak günü, İstanbul Yapı Kredi Plaza'da verdiği "”Ortadoğu'nun çok yönlü kimliği üzerine” konulu konferansta “Ulus, halk, devlet, millet, milliyet” gibi kavramların anlamının, ülkeden ülkeye, toplumdan topluma, zamandan zamana değişebildiğini anlatmış, Türk, Arap ve Fars kimliklerinin yerine bir Ortadoğu kimliği oluşturulabileceğini söylemişti.
Lewis'in konferans sonunda gösterdiği haritada Ortadoğu kimliği oluşturulabilecek ülkeler olarak, Türkiye, Suriye, Lübnan, Irak, İsrail, Ürdün, Suudi Arabistan, Yemen, Körfez ülkeleri ve Mısır'ın esas alındığı görülmüştü!
Lewis, “Pantürkizm, Panarabizm ve Panislamizm tutmadı” derken “Siyonizm”den hiç söz etmemişti.
Aslında Lewis, BOP’u tarif etmişti... Ben de “Orta Doğu Birleşik Devletleri Projesi” diye Akşam gazetesinde manşet haber yapmıştım...
Lewis'in konferansının üzerinden 8 yıl geçtikten sonra, ABD Başkanı George W. Bush, Büyük Orta Doğu Projesi'ni, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Tayyip Erdoğan'a resmen tebliğ etti. Erdoğan, önce “Diyarbakır, Büyük Ortadoğu Projesi'nin önemli bir merkezi olacak” dedi, sonra da Türkiye'nin bu projenin eş başkanı olduğunu açıkladı!
ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Pearson da Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğusu dahil Erzurum’dan Bağdat'a kadar uzanan toprakların tek bir ekonomik bölge olması gerektiğini söylemişti. Barzani’nin İnternet sitesinde de “Bu coğrafya, siyasi olarak da tek bir bölge olacak, Türk askeri işgal ettiği Kuzey Kürdistan'dan çekilecektir” denilmişti.
***
Emekli tuğgeneral Nejat Eslen, 4 Haziran 2025 tarihli Cumhuriyet’teki “PKK’nin amacı ne?” başlıklı son yazısında şu değerlendirmeyi yaptı:
“Terörsüz Türkiye tanımı ile sunulan yeni projede PKK’nin amacı; Suriye’de uygulandığı iddia edilen demokratik konfederalizm modelini, Türkiye’de Fırat’ın doğusuna taşıyarak, büyük Kürdistan’a giden yolda özerk yapının temellerini oluşturmak ve böylece su zengini Fırat-Dicle havzasına egemen olmanın önünü açmaktır.
İçinde bulunduğumuz süreçte, demokratik konfederalizmin özünde, jeopolitik amaçlar için uygulanan ve ülkenin anayasal düzenini ve devlet yapısını hedef yapan bir araç olduğunu anlamamız gerekmektedir.
Demokratik konfederalizm, Suriye örneğinde olduğu gibi, bağışıklık sistemi zayıflamış, iç cephesi sorunlu ülkelerde, metastaz yapan kanser hücrelerine benzemektedir.”
***
Görüldüğü gibi İlk hedef, Dicle-Fırat havzasını, Türk-Arap kontrolünden çıkarmaktır, fakat asıl büyük hedef, “vaat edilmiş topraklar”da büyük İsrail’i kurmaktır. BOP, bu hedef için geliştirilmiştir. Lewis’in 1996’da gösterdiği harita, Büyük İsrail haritasıydı.
Türkiye’deki Yeni Anayasa hazırlıkları, “Soyadımız Türkiye” sloganları ve Türk tarihindeki zaferlere, dolayısıyla vatana ortak çıkarmanın hedefi de ilk planda Dicle-Fırat havzasını, Türk-Arap egemenliğinden çıkarmaya hizmet eder.
Bunu sağlamak için Suriye’de de Selahaddin Eyyubi adını kullanmaya başladılar bile...
Demokratik Konfederalizm” Sevr kökenli...
06 Haziran 2025 00:01
Son Güncelleme: 06 Haziran 2025 16:16
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Emekli tuğgeneral Nejat Eslen, Abdullah Öcalan’ın “demokratik konfederalizm” görüşlerini Rus asıllı Amerikalı yazar Murray Bookchin'den aldığını yazdı. Grok da “Demokratik konfederalizm, Bookchin'in fikirlerinin özellikle Abdullah Öcalan tarafından benimsenip geliştirilmiş bir versiyonudur.” diyor.
Grok’un özeti şöyle:
“Bookchin, halkın doğrudan karar alma süreçlerine katıldığı yüz yüze demokrasiyi savunur. Ona göre, gerçek demokrasi, merkezi devlet yapılarının yerine yerel toplulukların kendi kendilerini yönettiği belediye meclisleri veya halk meclisleri aracılığıyla mümkündür. Bu meclisler, mahalle ve köy düzeyinde örgütlenir ve kararlar tabandan yukarıya doğru alınır.
Bookchin, yerel yönetim birimlerinin (komünlerin) bir araya gelerek konfederal bir ağ oluşturmasını önerir. Konfederalizm, merkezi bir otoriteye bağlı olmadan, yerel birimlerin gönüllü işbirliğine dayanır.
Abdullah Öcalan, Bookchin’in demokratik konfederalizm modelini 2000’li yıllarda benimsemiştir.”
Grok, “Kuzey Kürdistan” tabirini kullanarak, “Türkiye’de 2010’lu yıllarda, demokratik konfederalizm ilkelerine dayalı öz yönetim girişimleri olmuş, ancak bu girişimler Türk devleti tarafından bastırılmıştır. (örneğin, Cizre, Nusaybin ve Sur’daki olaylar). Bu nedenle burada tam anlamıyla bir uygulama gerçekleşmemiştir.” diyor.
Yani Türkiye’nin 800 şehit verdiği “hendekle çevrilmiş kurtarılmış şehirler” olayları...
***
Konuyu 21 Ocak 2029’da “Suriye’nin kuzeyinde kurulan şeytan tuzağı” sürmanşetiyle şöyle incelemiştim:
Abdullah Öcalan, İmralı'da 3 Nisan 2013’te Barış ve Demokrasi Partisi'nden gelen heyetle konuşurken, "Yeni oluşacak Suriye'de, bizimkiler başat rol oynayacaklar. Orada özerk bölgeler olur, Kürtler, Aleviler hatta Araplar için de özerk bölgeler olacak gibi. İsviçre gibi özerk bölgeler." dedi
Nitekim bu yönetim modeli, PYFD/YPG işgali altındaki bölgede uygulanmaya başlandı.
Tayyip Erdoğan, 8 Ocak 2019'da New York Times gazetesinde "Türkiye'nin Suriye'de barışı sağlamak için bir planı var" başlıklı bir makale yayınladı.
Erdoğan bu makalede Suriye modelini şöyle açıkladı:
"Türkiye'nin gözetiminde, şu anda YPG veya DEAŞ terör örgütlerinin kontrolünde olan Suriye toprakları, halk tarafından seçimle belirlenen yerel meclisler tarafından idare edilecektir.
Suriye'nin kuzeyinde, nüfusunun çoğunluğu Kürt olan yerlerde kurulacak yerel meclislerde Kürt toplumunun temsilcileri çoğunluğu oluşturacak; ancak diğer tüm kesimlerin adil bir şekilde siyasi temsil hakkından faydalanmaları sağlanacaktır."
***
ABD derin devletine hizmet eden Uluslararası Kriz Grubu da 5 Eylül 2018’de "Suriye'nin Kuzey Doğusunu Stabilize Etme Anlaşması" başlıklı bir rapor yayınladı. Raporda şöyle denildi:
"YPG/PYD'nin siyasi hedefleri, Abdullah Öcalan'ın geliştirdiği 'demokratik konfederalizm' kavramı etrafında şekilleniyor. Demokratik konfederalizm, Türkiye, Irak, İran ve Suriye'nin devlet sınırları içinde Kürtlerin ve diğer dini ve etnik toplulukların haklarını güvence altına alabilecekleri araçları sağladıkları, savunma haklarını ve kapasitesini de içeren yüksek derecede yerel özyönetimin sağlandığı derin bir ademi merkeziyetçilik biçimi olarak anlaşılmaktadır. YPG/PYD de bunu savunuyor."
***
Cumhurbaşkanlığı başdanışmanı Mehmet Uçum ise 24 Ağustos 2105'te, Habertürk'ten Balçiçek İlter'e şöyle dedi:
"Yeni siyasal perspektif; ademi merkeziyetçi, yerelden temellenerek merkeze yükselen başkanlık ve 'yerelden merkeze kadar örülen meclisler sistemi' ile halk-devlet ilişkisini yeniden yapılandıran ve halkın devlet üzerindeki etkisini artıran, böylelikle üniter yapıyı da güçlendiren bir içeriğe sahiptir."
***
Bu model, Sevr’de dayatılan modeldir. Bizzat Atatürk, Nutuk'ta anlatıyor:
"Sevr'de, 'Fırat'ın doğusunda ve Ermenistan, Irak ve Suriye arasında kalan bölge için İtilâf Devletleri temsilcilerinden kurulacak bir komisyon özerk bir yönetim şekli hazırlayacaktır.' deniliyordu.
Lozan'da, elbette bu talepler söz konusu ettirilmemiştir."
Lozan'da söz konusu bile ettirilmeyen özerk yönetim şekli, şimdi hem Irak, hem Suriye hem de Türkiye için söz konusu ediliyor! Hem de görünürde PKK tarafından...
Kısacası, Demokratik Konfederalizm denilen projenin esası Sevr Antlaşması’na dayanıyor!
PKK, “Lozan öncesine dönülmeli” derken “Fırat’ın doğusunda” yine “özerk yönetim modeli”ni istiyor. “Terörsüz Türkiye” denilen projenin esası da işte bunlardır.
Bayram gündemi: 23 yılın muhasebesi!
07 Haziran 2025 00:01
Son Güncelleme: 07 Haziran 2025 12:37
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Kopenhag kriterlerine adını veren Kopenhag'da, 2002 yılında Eğitim Bakanı Ulla Tornes'in kararıyla, aralarında Türklerin de bulunduğu 47 bin yabancı çocuğa ana dil öğrenme imkânı kaldırılmıştı. Almanya, aynı yıl, Hürriyet gazetesinin Almanya'da Türkçe değil, Almanca çıkması için Türkiye Cumhurbaşkanı nezdinde girişimde bulunmuştu!
Almanya’ya veya Danimarka’ya kimse Kopenhag kriterlerini hatırlatmamıştı.
***
1990'dan itibaren Avrupa Birliği'nin Kıbrıs, Ege, Ermeni iddiaları, Patrikhane, Heybeliada Ruhban Okulları ve IMF programları konusunda aldığı kararlar var. Bütün kararlarda, Türkiye Kıbrıs'ta işgalci olarak gösterildi. Yine, Ege'de Yunanistan'ın 2004’ten sonra, AKP iktidarının göz yummasıyla işgal ettiği adalar ve karasuları, Avrupa Birliği'nin sınırları olarak gösterildi, Türkiye, soykırım yaptığını kabul etmeye zorlandı. Patrik, ekümenik olarak tanındı. “Heybeliada ruhban okulunu açın” baskısı hâlâ sürüyor.
Avrupa Birliği, yıllarca Türkiye'ye karşı geniş bir cephe açtı. Türk Milleti, etnik ve dini ayrışıma tabi tutulmak istendi... Kürtler ve Aleviler, azınlık gibi gösterildi. Hedef, Lozan'ı yıpratıp Sevr şartlarını kabul ettirmekti.
***
Bir ilerleme raporunda, Fırat ve Dicle sularının, İsrail’in de dahil olduğu bir uluslararası komisyon tarafından yönetilmesi istendi. Şimdi ABD, Fırat’ın doğduğu Erzurum’dan, Dicle yayıyla birlikte Bağdat’a kadar uzanan bölgede, PKK üzerinden, demokratik konfederalizm adıyla Sevr maddelerini ve Wilson prensiplerini uygulamaya çalışıyor.
Avrupa Birliği’nin ara vermeden Türkiye düşmanlığına devam ederken aynı politikaları, farklı yöntemlerle uygulamaya çalışan ABD de, Ergenekon ve Balyoz davalarıyla, Türk ordusundan intikam aldı sonra da 15 Temmuz kargaşası ile Türkiye’nin yönetim sisteminin tek adama bağlanmasını sağladı.
Bunlar, AKP ve MHP üzerinden olsa da dış dinamiklerin eseridir ama eski Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk’un zaman zaman uyardığı gibi, “Türkiye’de 8 yıldır rejim meşru değildir. Çünkü yönetim sistemini değiştiren 2017 referandumunda, Yüksek Seçim Kurulu, oylama sürerken, mühürsüz oyların ve zarfların kabul edilmesini sağlamıştır.”
Şimdi o gayrimeşru referandumdan sonra kurulan yönetim, milletvekili transferiyle Yeni Anayasa yapmak istiyor! Bunu yapabilmek için de psikolojik üstünlüğü elde etmek amacıyla CHP’yi parçalamaya çalışıyor. Tutuklanan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, “Bir adım geri atmam” dedikçe, CHP Genel Başkanı Özgür Özel, “Ne Anayasası, sizinle Menemen bile yapmam” diye tersledikçe, gençliği de arkasına alan CHP’ye operasyon üzerine operasyon yapılıyor. Özel’in Suriye ile ilgili yanlış söylemleri var ama görünen durum bu...
***
Prof. Dr. Ümit Özdağ'ın 2002 yılında tespit ettiği gibi "Türkiye'nin AB'ye girebilmesi için dayatılan üç önemli nokta vardı. Birincisi etnik gruplara önce kültürel daha sonra politik özerkliği veya federal bir yapıyı kabul etmesidir. İkincisi, devletin bu süreci durdurması halinde veya Türk vatandaşlarının devletlerini kaybettiklerini inanmalarından dolayı tepki göstermeleri durumunda ülkenin bir iç savaşa sürüklenmesi ve parçalanmasıdır. Üçüncüsü, bir iç savaştan sonra devletin yeniden şekillendirilmesi ile federal bir Türkiye'nin kurulmasıdır. Bu durumda, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bir milli devlet, hatta bir devlet olarak varlığını sürdürebilmesi, akla değil tutkuya dayanan AB'ye tam üye olma politikasını tamamen terk ederek, AB-Türkiye ilişkilerini gerçekçi bir zeminde yeniden tanımlamasına bağlıdır."
Ümit Özdağ, Avrupa Birliği gündemden düştükten sonra da, 2011 yılından itibaren Türkiye’ye sığınmacı akınına sebep olan Suriye sorunuyla ilgilendi ve iktidarın Suriye politikasının, devletin varlığını sona erdireceğini söyledi.
***
Şimdi Türk Milleti’nin “Silahlı mücadeleyi sona erdireceğini, silahları bırakacağını, ancak bunu Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılması halinde yapacağını” açıklayan PKK’nın “Cumhuriyetin ilk yıllarında Kürt soykırımı yapıldı, Lozan ve 1924 Anayasası öncesine dönelim” şeklindeki taleplerinin kabul edilmesi isteniyor!
Ümit Özdağ, böyle bir sürecin yaşanacağını çok önceden görerek, ona göre politika geliştirdiği için Türk hukukunda bulunmayan “düşman ceza hukuku” kavramı içinde yer alan “önleyici tutuklama” ile siyasi faaliyetten alıkonuldu!
İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, bu süreçte dik durdu...
Bayramın ilk günü bunları hatırlatmak istedim. Millet 23 yılın muhasebesini yapmaktadır, yapacaktır...
Terörist başı”ndan “kurucu önder”e...
09 Haziran 2025 00:01
Son Güncelleme: 09 Haziran 2025 22:30
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yıllar önce Abdullah Öcalan, demokratik konfederalizm gibi konularda yazdığı yazıları İmralı’da, avukatlarına verir, bunları bazı gazetelerde köşe yazısı şeklinde yayınlatırdı. Bu yazıların analizini yaparken, ilk paragrafta yaptığım gibi Öcalan’ın sadece görüşlerini inceler, terör örgütünün başı olduğuna değinmezdim.
Bir insan eli kanlı katil de olsa görüşüne cevap verirken, onun bir terör örgütü kurucusu mahkûm olduğunu hatırlatmak bana doğru gelmezdi! Bunun sebebi, sanıyorum babamdan kalan bir ruh halidir ama bu durumu, hukuktaki “silahların eşitliği” kavramı ile açıklamak da mümkündür. Silâhların eşitliği ilkesi, davanın taraflarının, usule ilişkin haklar bakımından aynı koşullara tabi tutulması ve taraflardan birinin diğerine göre daha zayıf bir duruma düşürülmeksizin iddia ve savunmalarını makul bir şekilde mahkeme önünde dile getirme fırsatına sahip olması anlamına gelir.
Gerçi, ben yazılarım yüzünden her zaman duruşmaya çıkmıyorum ama her gün okurun huzuruna çıkıyorum... Yazı da ruhun aynasıdır...
Bir arkadaşım, bu tutumumun doğru olmadığını, her Öcalan deyişimde mutlaka “terörist başı” ifadesini de kullanmam gerektiğini söylemişti. Ona neden böyle yaptığımı anlatamamıştım, çünkü dinlememişti.
***
57’nci hükümetin kurulduğu günün sabahında, gazeteci olarak görüştüğüm Devlet Bahçeli’ye, yaptığım araştırmalara göre Türkiye’ye ekonomik baskılar uygulanacağını, MHP’den de çeşitli konularda tavizler isteneceğini, bu konularda ne yapacağını sormuştum. Bahçeli, milli egemenliğe zarar verecek her türlü girişime MHP’nin engel olacağını söylemiş ama ABD’nin “Uluslararası Tahkim” gibi, “Endüstri Bölgeleri Yasası” gibi, IMF’nin “15 gün içinde 15 yasa” gibi baskılarına boyun eğmişti...
Aradan yıllar geçti; Anayasa’nın Tayyip Erdoğan’a göre değiştirilmesini 2017’deki gayrimeşru referandumla sağlayan Bahçeli, aniden Abdullah Öcalan’ı Meclis’e davet etti, sonra PKK’nın, Malazgirt’te kongre toplamasını ve kendisini feshetmesini istedi.
PKK, konuyla ilgili açıklamasında, Kürtlere soykırım yapıldığını iddia etti, Lozan ve 1924 Anayasası öncesine dönülmesini istedi.
KCK, PKK’nın terörü sona erdirdiğini ama silahları ancak Öcalan'a teslim edebileceklerini açıkladı.
Yani Sevr’e dönülmesini istediler... Tekrar olacak ama Atatürk, Nutuk’ta aynen şöyle demişti:
"Sevr'de, 'Fırat'ın doğusunda ve Ermenistan, Irak ve Suriye arasında kalan bölge için İtilâf Devletleri temsilcilerinden kurulacak bir komisyon özerk bir yönetim şekli hazırlayacaktır.' deniliyordu. Lozan'da, elbette bu talepler söz konusu ettirilmemiştir."
Yani, PKK’nın Lozan’a karşı çıkıp bölgede özerk yönetimlerden oluşan bir konfederalizm kurma projesinin özü, Sevr’de vardır ve bunun için “Yeni Anayasa” istiyor.
***
Öcalan’a yıllarca “terörist başı” diyen Devlet Bahçeli ise bayram dolayısıyla ziyaret ettiği Alparslan Türkeş’in kabri başında aynen şöyle dedi:
“Bugün Türkiyemiz bölücü terör faaliyetlerinin, kurucu önder Abdullah Öcalan tarafından ‘Barış ve Demokratik Toplum’ çağrısı açıklamasıyla PKK’nın feshi, silahların bırakılması kararı alınmış; bu da 12. Kongre'yle kabul edilerek uygulamaya geçmiştir. Bu önemli bir adımdır, Türkiye’nin teröre son vermesinin başlangıcıdır. Bundan sonra demokratikleşme süreci ve insan hakları çerçevesinde güçlenerek Türkiye'yi 'Terörsüz Türkiye' olarak kalıcı, ekonomik büyüme, sosyal gelişme ve milli bütünleşme açısından da büyük güçlü bir süper güç olma yolunun hedef olarak kabulünün de önemli bir anlayışının ruhun başlangıcıdır."
Bahçeli ayrıca Erdoğan ile aynı söylemi kullanarak “Darbeler anayasası yok edilmeli, milli iradeye dayalı, siyasi partilerin hepsinin düşüncesi alınarak bir kurucu anayasa anlayışı içerisinde yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğu kabullenilmelidir.”
***
Nereden nereye... Bu arada beni “neden terörist başı demiyorsun” diye eleştiren arkadaşımdan Bahçeli’nin “kurucu önder Abdullah Öcalan” sözlerine dair hiç ses çıkmıyor! Bahçeli’ye tam destek veriyor...
Oysa Yeni Anayasa’yı da PKK üzerinden Sevr’i dayatan ABD ve Avrupa istiyor; Atatürk’ten intikam almaya çalışıyorlar. Yalnız projenin arkasındakilerin durumu pek sağlam değil, Trump’ın iktidarı da sarsılıyor...
ABD'nin Lozan ve Montrö lafları...
10 Haziran 2025 08:27
Son Güncelleme: 10 Haziran 2025 17:00
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
odatv'nin haberine göre ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack'ın geçtiğimiz günlerde NTV'ye verdiği röportajın bazı bölümlerinin yayınlanmadığı ortaya çıktı. Yayınlanmayan bölümlerde Barrack'ın Lozan Antlaşması'nı Sykes-Picot ile eş değer tutarak “Kürtlerle ilgili olan bir dizi başka aksiliğe yol açtı. Çünkü Batı herkese aynı toprakları üç farklı zamanda vadetmişti.” dediği görüldü.
Konuşmanın ilgili bölümü aynen şöyle:
BARRACK: Suriye politikası artık son 100 yılın politikası olmayacak. Çünkü hiçbir politika işe yaramadı.
KİLİSLİOĞLU: Bu yüzden Sykes–Picot’ya atıfta bulundunuz?
BARRACK: Osmanlı İmparatorluğu için işleyen bir sistem vardı ama aşiretler, dinler varken etrafına yapay sınırlar çizemezsiniz ama Sykes-Picot bunu yaptı. İşte bu da tabii ki bizi anlaşmayla ilgili yaşadığımız aksilikler ve tabii ki Sevr Antlaşması ve Lozan Antlaşması tabii Kürtlerle ilgili olan bir dizi başka aksiliğe yol açtı. Çünkü Batı herkese aynı toprakları üç farklı zamanda vadetmişti.
Barrack, Ukrayna'nın Rus hava filosuna dron saldırısı yapmasıyla ilgili de “Türkiye hem Rusya hem Ukrayna ile geleneksel ilişkilere sahip; örneğin tahıl konusunda arabuluculuk yaptı. Rusya büyük enerji ve ticaret kaynağı, Karadeniz’deki Montrö rejimi ve İstanbul Boğazı, Çanakkale Boğazı var. Bu stratejik noktalar konuşmanın temelini oluşturuyor.” dedi!
Barrack, böyle deyip geçti ama Deniz Kilislioğlu, "Konunun Montrö rejimi ile ne ilgisi var? Bu stratejik noktalar, hangi konuşmanın temeli oldu? Sizin bu sözleriniz, İstanbul ve Çanakkale boğazlarının, Kanal İstanbul ile by-pass edileceği iddialarını da doğrulamış oluyor? Kanal İstanbul Projesi'nin asıl sahibi siz misiniz" diye sormadı...
***
Bir takipçim de Abdullah Gül'ün Dışişleri Bakanı iken ABD Dışişleri Bakanı Powell ile imzaladığı iki sayfalık, dokuz maddelik gizli anlaşmayı hatırlattı. O anlaşma metnini açıklayan haber, Aydınlık gazetesinde defalarca yayınlanmış ama tekzip edilmemişti.
Takipçim, konuya yer verdiğim "Vatan Haini Diyecekler" adlı kitabımdan anlaşmanın altıncı ve yedinci maddesine dikkat çekti.
Habere göre Abdullah Gül ile Powell arasındaki iki sayfalık, dokuz maddelik anlaşmanın altıncı ve yedinci maddesi şöyleydi:
6- PKK/KADEK elemanlarına geniş kapsamlı af ve PKK'nın yasallaştırılması: Abdullah Öcalan ve diğer dört lideri dışında bütün PKK/KADEK yönetici ve elemanlarına geniş kapsamlı af çıkarılacak. Etnik grupların yasal siyasete katılmaları önündeki bütün yasal kısıtlamalar ve engeller kaldırılacak. Af yasasıyla bağlantılı olarak PKK/KADEK'e yasal siyaset düzleminde yer alma olanağı sağlanacak, hapiste veya dağda bulunan yöneticilerin siyasal mücadeleye katılmaları için gerekli hukukî ve siyasal önlemler alınacak ve uygulanacak.
7-Güneydoğu belediyelerine özerklik ve federasyona geçiş: Kamu Reformu Yasası ve yeni Yerel Yönetim Yasaları hızla çıkartılarak, Türkiye'deki Kürt nüfusun yoğun olarak yaşadığı şehir ve kasabaların belediyelerinin özerkleşmesi süreci kararlı olarak yürütülecek. Türkiye, dört yıl içinde uygulanacak bir planla, üniter devlet yapısını terk ederek, federasyona geçecek.
Şimdi PKK ile yapılan yeni anlaşma veya Abdullah Öcalan’ın “demokratik konfederalizm” projesi de benzer hükümler içeriyor...
***
Irak işgalini, demokratikleşme diye, PKK'nın Suriye kolu olan terör örgütünü "Suriye Demokratik Güçleri" diye tanıtan ABD'nin Türk Milleti'ni oyuna getirme projesi de "Terörsüz Türkiye” diye adlandırılmış; öyle anlaşılıyor. Zaten "Yeni Anayasa yapılsın" da ABD ve AB'nin devamlı yaptığı bir dayatmadır...
"Terörsüz Türkiye" sloganıyla gizlenen açılım projesinin ABD projesi olduğu başından beri belliydi.
PKK'nın Lozan ve 1924 Anayasası öncesine dönülmesi ve cumhuriyetin kuruluş yıllarında Kürtlere soykırım uygulandığına dair açıklaması bunun deliliydi ama ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack da Lozan'ın Kürtlerle ilgili bir dizi aksiliğe yol açtığını iddia ederek hatta Montrö’nün konuşulduğunu belirterek, gerçeği, hâlâ anlamak istemeyenlerin neredeyse kafasına vurmuş oldu.
“Kurucu anayasa” ne zaman yapılır?
11 Haziran 2025 00:01
Son Güncelleme: 11 Haziran 2025 11:39
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Devlet Bahçeli, Abdullah Öcalan’dan “kurucu önder” diye bahsettiği konuşmasında “yeni anayasa” çağrısı yaptı ve bayramdan sonra konuyla ilgili olarak Meclis'in “önemli bir görev” üstlenmesini istedi.
Bahçeli, “Darbeler anayasası yok edilmeli, milli iradeye dayalı, siyasi partilerin hepsinin düşüncesi alınarak bir kurucu anayasa anlayışı içerisinde yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğu kabullenilmelidir.” dedi.
Bahçeli, daha önce de “Gerçekten her şeyin bir vakti vardır. O vakit hızla yaklaşmaktadır. O vakit Türkiye Yüzyılıyla simgelenmekte, yeni bir milli kimlik ve kardeşlik asrıyla tebarüz etmektedir” demişti.
Kısacası, Bahçeli artık Türkiye Cumhuriyeti devletinin temellerinin değiştirilme vaktinin geldiğini söylemektedir.
***
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu önderi Mustafa Kemal Atatürk’tür, kurucu anayasası, Cumhuriyetin ilanından sonra kabul edilen 1924 Anayasası’dır. Milli kimlik ise Türk kimliğidir.
Kurucu anayasadan sonra 27 Mayıs 1960’dan ve 12 Eylül 1980’den sonra da kurucu meclisler kurulmuş ve yeni anayasalar yapılmış ama bu meclislerde yeni bir milli kimlik arayan olmamıştır. Bu iki anayasada da kurucu iradeye dokunulmamıştır.
***
Şimdi Bahçeli’nin “yeni bir milli kimlik” ve yeni bir “kurucu önder” ile istediği, yeni bir devlettir.
Bu isteğin, “PKK’nın 1924 Anayasası ve Lozan öncesine dönülmeli” açıklamasından hemen sonra gelmesi, birbirine paralel süreçlerdir. Dem Partililerin “Türkiye’nin 100 yılık tekçi siyasetini bir kanara bırakması”nın zamanının geldiğini tekrarlamaya başlaması da aynı cümledendir... Adalet Bakanı iken Abdülhamit Gül de "Bugün 1921 Anayasası'nın ruhuyla, cumhuriyetimiz yeni anayasayla taçlanacaktır" diyordu.
Zaten, CHP Genel Başkanı Özgür Özel de PKK açıklaması sorulunca, “Biz tapu senedi kabul ediyoruz Lozan'ı. 45 yıl boyunca Türkiye Cumhuriyeti'nin karşısında terör eylemleri yapmış olan, askerini hedef almış olan, anayasal düzenini hedef almış olan bir terör örgütünün bildirisine muhatap olarak ben kendimi kılacak değilim. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu partisi, bir terör örgütünün bildirisini kendisine muhatap kabul etmez. Bu bildirinin iki tane muhatabı var. Sayın Bahçeli, Sayın Erdoğan. O bildiri MİT'in onayı olmaksızın açıklanabilecek bir bildiri değil. Cumadan itibaren, kongrenin bittiğinden itibaren kelimeleri müzakere ediyorlar. Neredeyse iki yıllık bir geçmişi var." demişti.
***
Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Kemal Gözler’e göre “Türkiye’de TBMM’nin veya bir başka organın yeni bir anayasa yapabileceğini düşünenlerin, öncelikle, yürürlükte olan 1982 Anayasasının nasıl yürürlükten kaldırılacağını açıklamaları gerekir. Zira yeni bir anayasa yapmak için, öncelikle yürürlükteki anayasayı ilga etmek gerekmektedir.
Şu an itibarıyla, Türkiye’de yeni anayasa yapabilecek aslî kurucu iktidarı ortaya çıkaracak bir durum yoktur.
1982 Anayasasını ilga eden veya anayasasızlaştıran her işlem suç teşkil eder ve böyle bir durumda bu suçu teşebbüs edenler hakkında savcıların dava açması gerekir.
Şunu açıkça söyleyelim: 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 hükûmet darbeleri gibi bir hükûmet darbesi olmadıkça, Türkiye’de aslî kurucu iktidarın ortaya çıkması mümkün değildir. Aslî kurucu iktidar ortaya çıkmadıkça da, mevcut Anayasa ilga edilemez. Mevcut Anayasa ilga edilemez ise, yeni bir anayasa da yapılamaz.
Yürürlükteki Anayasaya göre seçilmiş ve yürürlükteki Anayasaya göre çalışmakta olan TBMM, nasıl olacak da, kendisinin varlık sebebi olan, kendisini kuran Anayasayı yürürlükten kaldıracaktır? TBMM’nin kendisini kuran Anayasayı ilga etmesi, bizzat kendisini de ortadan kaldırması anlamına gelir. TBMM, nasıl olacak da kendini ve keza diğer anayasal organların varlığına son verecektir?”
***
Görüldüğü gibi yeni anayasa yapmak için hükümet darbesi gerekir. Cumhur İttifakı, 15 Temmuz 2016 darbe girişimini, yönetim sistemini değiştirebilmek için kullandı. Şimdi yeni anayasa yapmak için bir darbe girişimi daha mı söz konusu yoksa oylamayla yeni anayasa yapabileceklerini mi zannediyorlar?
Los Angeles ve Manisa ilişkisi!
12 Haziran 2025 00:01
Son Güncelleme: 12 Haziran 2025 13:50
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Los Angeles’ta meydana gelen olaylar, Türkiye’yi göçmen sorunu açısından yakından ilgilendiriyor. ABD Başkanı Trump, Los Angeles'taki durumu kontrol altına almak amacıyla önce 2 bin civarında Ulusal Muhafızı bölgeye görevlendirdiğini açıklamış, daha sonra ilaveten 2 bin muhafızın ve 700 deniz piyadesi askerin daha görevlendirildiğini duyurmuştu.
Los Angeles, Grok’a göre yasal ve yasa dışı göçmenlerin yoğun olduğu bir "sığınak şehir" olarak bilinir. Grok, Los Angeles'taki sorunu şöyle özetliyor:
“Sorun, son dönemde ABD'nin Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi tarafından düzenlenen geniş çaplı operasyonlar ve bu operasyonlara karşı gelişen protestolar etrafında yoğunlaşmaktadır. Özellikle Haziran 2025'te, Donald Trump yönetiminin düzensiz göçmenlere yönelik sert politikaları çerçevesinde Los Angeles'ta gerçekleştirilen baskınlar, şehirde büyük tepkilere ve sokak çatışmalarına yol açmıştır.
Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi, Los Angeles'ın çeşitli bölgelerinde (Westlake, Pico-Union, Cypress Park, Fashion District gibi) yasa dışı göçmen çalıştırdığı iddia edilen iş yerlerine yönelik eş zamanlı baskınlar düzenlemiştir. Bu operasyonlarda yaklaşık 44-118 düzensiz göçmen gözaltına alınmıştır. Operasyonlar, Trump'ın ‘toplu sınır dışı etme’ vaadine uygun olarak hızlandırılmıştır.
Protestolar zaman zaman şiddete dönüşmüş; göstericiler beton parçaları, molotof kokteylleri atmış, araçlar ateşe verilmiş ve bazı işletmeler yağmalanmıştır. Polis, göz yaşartıcı gaz, plastik mermi ve ses bombalarıyla karşılık vermiştir.”
***
Los Angeles Belediye Başkanı Karen Bass, son olarak “vandalizm ve yağmacılığı durdurmak amacıyla” Salı günü şehir merkezinde 10 saatlik sokağa çıkma yasağı ilan etti.
Bu arada ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin, California eyaletine sağlanan bazı federal eğitim fonlarını kesmeyi değerlendirdiği bildirildi.
Haberde, California'daki devlet okullarının her yıl yaklaşık 8 milyar dolarlık federal fon aldığı ve bu kaynakların düşük gelirli öğrenciler ile engelli bireylerin eğitimi için kullanıldığı belirtildi.
Beyaz Saray Sözcüsü Kush Desai ise konuya ilişkin yaptığı yazılı açıklamada, "Hiçbir vergi mükellefi, ülkemizin çöküşünü finanse etmeye zorlanmamalı. Ancak California, enerji karşıtı, suç yanlısı, çocukları sakatlayan ve sığınak şehirleri destekleyen politikalarıyla tam olarak bunu yapıyor." ifadelerini kullandı.
***
Türkiye’de Suriyeli göçmenlerin, Türk nüfusuna yakın hatta fazla olduğu iller var. Bu şehirlerde, her an Los Angeles olaylarına benzer olayların meydana gelme potansiyeli var. Buna karşılık, Birleşmiş Milletler ve AB, Türkiye’deki Suriyeli göçmenlere toprak edindirmek için özel projeler uyguluyor. Öyle ki bir projede pilot iller bile ilan edilmişti...
Hani Manisa’nın sevilen belediye başkanı Ferdi Zeyrek, evinin havuz sistemindeki elektrik kaçağı yüzünden hayatını kaybetti ya; aynı şehirde bir de göçmen kaçağı sorunu yaşanabilir!
Manisa Ticaret Odası Başkanı Mehmet Yılmaz, geçen yıl BM’nin bir projesinden bahsetmiş, “Yunt Dağı’nda, Recepli, Örselli, Karavelli’de Suriyelilere yer verecekler” gibi ayrıntılar vermişti.
***
Mehmet Yılmaz’ın ifşa ettiği proje, FAO’nun kendi sitesinde açıkladığı “Türkiye'de Suriyeli Mülteci Dayanıklılık Planı” idi. Projeyi AB ve Japonya finanse ediyordu.
FAO’nun raporunda, “2017’de başlayan planın 2019-2020 aşamasında, Türk yetkililerle yakın iş birliği içinde çalışarak, Suriye Arap Cumhuriyeti'ndeki krizden etkilenen 60 binden fazla Suriyeli ve ev sahibi topluluk hanesinin dayanıklılığını artırmaya çalışıyor. Plan Türkiye'nin yüksek nüfusa sahip illerini kapsıyor. Avrupa Birliği’nin Madad Fonu olarak da bilinen Suriye Krizine Yanıt Bölgesel Güven Fonu ve Japonya'nın katkıları ile Türkiye Tarım ve Orman Bakanlığı ile Aile, Çalışma ve Sosyal Bakanlığı ortaklığına teşekkür ederiz.” denilmişti.
19 Ağustos 2022 tarihli Bursa İl Tarım ve Orman Müdürlüğü sayfasında, da “Türkiye çapında toplam 10 ilde; Adana, Bursa, Gaziantep, Hatay, İzmir, Kahramanmaraş, Kilis, Manisa, Şanlıurfa ve Van’da yürütülecek olan proje için verilecek eğitimlerde ilk ders zili Bursa'da çaldı.” bilgisi verilmişti!
Yani ABD, göçmenlerden kurtulmaya çalışıyor. Türkiye ise göçmenleri toprak sahibi yapmak için BM projelerini uygulanıyor...
Trump da Ümit Özdağ gibi tutuklanacak mı?
13 Haziran 2025 00:01
Son Güncelleme: 13 Haziran 2025 18:06
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, aylar sonra ilk duruşmaya çıkarıldı ve ABD’nin geliştirdiği ve Suriye’den Türkiye’ye uyguladığı stratejik göç mühendisliği konusunda adeta bir konferans verdi.
Özdağ, “Ben yıllardan bu yana Stratejik Göç Mühendisliğini gerçekleştiren emperyalizmin, ülkemizi istikrarsızlaştırma programı ile mücadele ediyorum. Ve ne yazık ki; küresel göç çağında, ülkesine yönelik kontrolsüz göçe karşı çıktığı için bütün dünyada tutuklanan tek politikacıyım.” dedi...
***
Bugün Avrupa Birliği ve ABD, kendilerine yönelik göçü durdurmak için olağanüstü bir çaba içindedir. Öyle ki Avrupa Birliği, Suriyelileri Türkiye’ye geri göndermek için para karşılığında geri kabul anlaşması yapmıştır. Özdağ da bunu hatırlatarak “Milyonlarca sığınmacı ve kaçağı sorgusuz sualsiz ülkeye doldurdukları gibi geri kabul anlaşması adında garip bir anlaşma ile Avrupa’ya nereden geldiği belli olmayan, ne idiği belirsiz kaçakları da ülkemize kabul ettiler.” dedi.
Ümit Özdağ’ın duruşmaya çıktığı gün, Los Angeles olaylarına denk geldi. Grok’a göre Olayların asıl sebebi ABD Başkanı Trump’ın göçmenleri zorla veya çeşitli baskılarla geri gönderme politikasıdır. Trump, Meksika sınırına duvar bile ördürmüştür. Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi, Los Angeles'ın çeşitli bölgelerinde yasa dışı göçmen çalıştırdığı iddia edilen iş yerlerine yönelik eş zamanlı baskınlar düzenlemiştir. Bu operasyonlarda yaklaşık 44-118 düzensiz göçmen gözaltına alınmıştır. Operasyonlar, Trump'ın “toplu sınır dışı etme” vaadine uygun olarak hızlandırılmıştır.
Beyaz Saray Sözcüsü Kush Desai ise konuya ilişkin yaptığı yazılı açıklamada "Hiçbir vergi mükellefi, ülkemizin çöküşünü finanse etmeye zorlanmamalı. Ancak California, enerji karşıtı, suç yanlısı, çocukları sakatlayan ve sığınak şehirleri destekleyen politikalarıyla tam olarak bunu yapıyor." ifadelerini kullandı. Desai, Trump yönetiminin "bu kabusa son vererek California rüyasını yeniden hayata geçirmekte kararlı olduğunu" vurguladı.
***
Ümit Özdağ, görünürde Türkiye’deki sığınmacılara düşmanlık yaptığı iddiasıyla yargılanıyor... Özdağ bu konuda Suriyelilere hitaben, “Biz sizin düşmanınız değiliz. Aslında biz sizin gerçek dostlarınızız. Çünkü biz Zafer Partisi olarak, Suriye'nin bölünmemesini istiyoruz.” dediğini hatırlattı ama tutuklanmasının asıl sebebini şöyle anlattı:
“Burada bulunmamın, Cumhurbaşkanına hakaret iddiası ile hakkımda dava açılmasının, 21 Ocak’ta Ankara Başsavcılığı’nın 11 iddianame hazırlamasının nedeni; PKK terör örgütü baş yöneticisi A. Öcalan ile yürütülen görüşmelere eleştiriler yöneltmemdir. PKK terör örgütüne güvenilmeyeceğini düşünmemdir. PKK’nın ancak dizleri üzerine çökerek, teslim oluyorum demesi durumunda muhatap alınması gerektiğini savunmamdır. Bu gerçeği bütün dünya ve büyük Türk Milleti biliyor. Tarih böyle kaydedecek. 100 sene sonra tarih kitaplarında ‘Ümit Özdağ, Kayseri’de olayları kışkırttığı için yargılandı’ diye yazmayacak. ‘PKK’ya güvenmeyin, Anayasayı değiştirmeyin dediği için yargılandı’ diye yazacak.”
***
Özdağ, “Ülkemize yönelik bu Stratejik Göç Mühendisliğinin iki hedefi vardı. Birinci hedef; Suriye’nin kuzeyindeki Arap nüfusu kuzeye, Türkiye’ye itmek ve boşalan coğrafyayı PKK-YPG’nin denetimine vermekti. Bu hedefe ne yazık ki büyük ölçüde ulaşıldı. Eğer 15 Temmuz sonrasında Fırat Kalkanı ve Afrin Hareketleri yapılmasa idi PKK/PYD’nin Lazkiye’ye kadar ulaşması mümkündü.
İkinci hedef ise Türkiye’nin demografik yapısını bozmaktı, Emperyalizm bütün çabasına rağmen ülkemizde iç karışıklık çıkaramadı. PKK’nın yaptığı provokasyonlar, katliamlar Aydınlı ve Hakkâriliyi, Şırnaklı ile Tekirdağlıyı karşı karşıya getiremedi. Çünkü hepimiz aynı milletin evlatlarınız. Emperyalistler; Türkiye’nin iç dinamiklerinin Türkiye’yi bir kaosa, iç çatışmaya sürüklemeyeceğini anlayınca; Suriye ve Afganistan gibi iç savaş yaşamış toplumların travmalı insanlarını ülkemize getirerek, bu insanlar üzerinden ve onların içine gizledikleri unsurlar ile sosyal ve politik kaosu tetiklemeyi hedeflediler” dedi.
***
Şimdi Türkiye’deki mantıkla hareket edilse, Trump’ın “halkı kin ve düşmanlığa tahrik”ten öteye göçmenlere haksız tutuklamalar yapması yüzünden yargılanması gerekiyor...
Tabii ABD yönetimi stratejik göç mühendisliği uyguladığı için Türkiye’ye karşı su işlemiştir ama kendi ülkesini de korumaya çalışmaktadır.
Kısacası, Ümit Özdağ’a açılan dava bu kadar haksızdır ve Türkiye’ye yakışmıyor...
İran’a saldırının zamanlaması...
14 Haziran 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD Başkanı Donald Trump, İsrail'in İran'a yönelik başlattığı saldırıların ardından, "İran'a anlaşma yapması için şans verdim. Onlara 'sadece yapmalarını' söyledim ama ne kadar çabalasalar da ne kadar yaklaşsalar da bunu başaramadılar." dedi. Trump, ABD'nin en gelişmiş ve ölümcül silahları ürettiğine, İsrail'in bunların çoğuna sahip olduğuna ve kullandığına dair bilgileri İran'a ilettiğini kaydetti.
Trump, Washington ile Tahran arasındaki nükleer anlaşma müzakerelerine atıfta bulunarak, “İran, geriye hiçbir şey kalmadan önce bir anlaşma yapmalı ve bir zamanlar İran İmparatorluğu olarak bilinen şeyi kurtarmalıdır. Bazı İranlı şahinler, çok cesur konuştular ama olacaklardan habersizlerdi. Şimdi hepsi öldü. Durum daha da kötüleşecek.” dedi.
Son saldırılarla İran'da ciddi ölçüde yıkım ve ölümün yaşandığına dikkati çeken Trump, “Ancak bu katliamın sona ermesi için hâlâ zaman var, bir sonraki planlanan saldırılar daha da acımasız olacak.” ifadesini kullandı.
***
ABD, İngiltere ve İsrail, İran’ın nükleer silah sahibi olmasını istemiyor. İsrail’in öldürdüğü İranlılar arasında komutanlar dışında altı nükleer fizikçi de var. Bombalanan yerler arasında nükleer araştırma tesisleri de var.
İsrail'in nükleer kapasitesini ise Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 2023 yılında Almanya dönüşünde gündemine almış ve İsrail'in Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması'na taraf olmadığına dikkati çekerek, şunları söylemişti:
"Taraf olmadığı için ilk etapta kurallarına da tabi olmuyor. Ama üye ülkelerin nükleer güvenlik adına Uluslararası Atom Enerjisi Kurumuna başvurup bir denetleme mekanizması isteme durumu var, onu harekete geçireceğiz. Bu süreç biraz zaman alacak. Kurul kararını Atom Enerjisi Kurumunun üst organı olan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine göndermeleri gerekiyor. Amerika Birleşik Devletleri'nin İsrail'in yanında durup bu konuyu veto etmesi mümkün... Ancak bu konunun, o zeminde tartışılır hâle gelmesi bile muazzam bir durum. Vakit çok geç olmadan İsrail'in nükleer silahları şüpheye yer bırakmayacak biçimde denetlenmelidir. Biz bunun takipçisi olacağız. Tüm dünya kamuoyuna da bunun peşini bırakmama çağrısı yapıyorum."
Erdoğan, bu çağrıyı yaptı ama dünyada İsrail’in nükleer kapasitesini tartışan bile yok...
***
“İsrail’in nükleer kapasitesi” sorulduğunda Grok, şu değerlendirmeyi yapıyor.
“İsrail'in nükleer kapasitesi hakkında resmi bir bilgi bulunmamaktadır, çünkü İsrail, nükleer silah programına sahip olduğunu ne doğrulamış ne de yalanlamıştır. Bu, İsrail'in ‘nükleer belirsizlik politikası’ olarak bilinir.
* Uluslararası analizlere göre, İsrail'in 80 ila 200 arasında nükleer savaş başlığına sahip olduğu tahmin edilmektedir. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü gibi kaynaklar, bu sayıyı genellikle 90 civarında tahmin eder.
* İsrail'in nükleer programının 1950'lerde başladığı ve Dimona'daki Negev Nükleer Araştırma Merkezi'nin bu programın merkezi olduğu düşünülmektedir. 1986'da Mordechai Vanunu adlı eski bir teknisyen, İsrail'in Dimona tesisinde nükleer silah üretimiyle ilgili detaylar ve fotoğraflar sızdırmış, bu da İsrail'in nükleer kapasitesine dair en somut kanıtlardan biri olmuştur.
İsrail, nükleer silahlara sahip olduğunu resmi olarak doğrulamadığı için kesin rakamlar ve detaylar spekülatif kalmaktadır. Ancak, uzmanlar İsrail'in Orta Doğu'daki en gelişmiş nükleer cephaneliğe sahip ülke olduğunu varsaymaktadır.”
***
Trump’ın “Saldırıdan haberim vardı. Gerekirse İsrail’i koruruz” demesi de gösteriyor ki bu bir Amerikan-İsrail ortak saldırısıdır.
İran, ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi’ndeki parçalanacak ülkeler arasında... Büyük İsrail’in kurulması için Irak ve Suriye’nin parçalanmasından sonra sıra İran’a geldi. Erdoğan, saldırıyı kınıyor ama Türkiye, “Terörsüz Türkiye” diye rejim değişikliğine zorlanırkan, Kürecik’teki radar üssü, İran’ın askeri hareketlerini takip ediyor ve İsrail’e bildiriyor!
ABD de İran’a saldırırsa, Türkiye coğrafyasını, aktif olarak kullanmak isteyecektir.
Saldırının zamanlaması konusunda ise ABD’nin iç politikasına bakmak gerekir. İsrail’in Gazze’de giriştiği soykırıma destek veren ABD yönetimi, bu sebeple içerde zor durumdaydı... Elon Musk, sonradan ileri gittiğini kabul etse de Jeffrey Epstein skandalında Trump’ın adının da geçtiğini, bu sebeple konunun kapatılmak istendiğini söylemişti. Musk’ı affedebileceğini söyleyen Trump, pedofili, yani sübyancılık suçlaması altındayken ve göçmenlere yönelik politikasıyla ülkeyi kaosa sürüklemişken, İsrail’in İran’a saldırmasına vize verdi!
İran, İsrail’e cevap verirse, ABD de doğrudan savaşa girecek ve Trump, kendi iktidarını bu yolla kurtarmaya çalışacak.
İran düşerse...
16 Haziran 2025 00:01
Son Güncelleme: 16 Haziran 2025 09:02
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz, veryansıntv’de yayınlanan “Küreselci finans-kapital savaşa doymuyor” başlıklı yazısının son bölümünde, İsrail’in İran’a saldırısı ile başlayan süreçte Türkiye’nin çıkarması gereken dersleri özetledi:
* Unutulmamalıdır ki İran’ın çöküşü, bir rejim değişikliğinden çok daha fazlasıdır. Bu, bir bölgesel direncin yıkılması, yani Türkiye’nin Suriye’den sonra jeopolitik tamponlarının sonuncusunun da ortadan kalkmasıdır.
* İran düşerse, Türkiye’nin çevresinde bağımsız bloklardan oluşan savunma hattı kalmayacaktır. Suriye zaten çöktü, Irak fiilen bölündü. İran sonrası sıranın Türkiye’ye geleceği mesajı artık bir komplo değil, bizzat bölgedeki dinamiklerin açık ifadesidir.
* Türkiye, İran çöküşü sonrasında “sıradaki ülke” potasına girebilir. “İran Operasyonu” bağımsız savunma doktrinleri olan bütün bölge ülkelerine yöneltilmiş bir mesajdır. İran cevap veremezse çöker. Türkiye hazırlık yapmazsa sıradaki olur.”
***
Gürdeniz’in, “ne yapmalı?” konusundaki cevapları da şöyle:
* Öncelikle ivedilikle iç barış ve istikrar sağlanmalıdır. İç siyasi hesaplaşmalar bir kenara bırakılmalıdır. “Terörsüz Türkiye” söylemi altında anayasa değişikliği ve Lozan ruhunu zedeleyecek her türlü girişim ve söylemden kaçınılmalıdır.
* KKTC ile en kısa zamanda Monako Modeli bir bütünleşme modeline geçilmeli, adada süratle deniz ve hava üsleri kurulmalıdır.
* Güneydoğu Anadolu, Irak ve Suriye’ye yönelik yeni bir ordu kurulmalı ve Suriye’de YPG/PYD ve benzeri oluşumların bağımsız Kürt devletine yönelecek her türlü girişimine karşı gerekirse önleyici tedbirler alınmalıdır.
* Türkiye’de ABD, AB ve İsrail etki ajanlığına yönelik kısıtlayıcı tedbirler ivedilikle alınmalıdır. *Son sözümüz: “Atatürk gibi düşünün ve uygulayın.” Unutmayalım ki 100 yıl önce finans kapital ve hegemonyanın en büyük sahibi İngiliz şımarıklığına Çanakkale’de; Kut Ül Amare’de, Kurtuluş Savaşı’nda ve Lozan’da tokat atabilen ve asla sömürge olmayan tek ulus Türklerdi. 100 yıl önce başardık yine başarırız. Yeter ki Mustafa Kemal Atatürk’ün gemisine binin.”
***
Tabii Gürdeniz, olması gerekeni söylüyor. Yoksa iktidarın Atatürk’ün gemisine binmesi söz konusu bile değildir. Çünkü Türkiye’yi, Atatürk’ün gemisinden çoktan indirdiler...
İran’ın düşmesi bir tarafa, Türk Milleti için, “yeni bir milli kimlik” tasarlanan ve Abdullah Öcalan’dan “kurucu önder” diye bahsedilen bir ortamda, iç barış ve istikrar sağlanabilir mi?
Lozan ve 1924 Anayasası öncesine dönmek isteyen, bazılarının zannettiği gibi sadece PKK değildir.
AKP sözcüleri uzun süreden beri devletin kuruluş felsefesini ve Lozan’ı hedef almaktaydı zaten. Bu hedef, Graham Fuller’in Yeni Türkiye Cumhuriyeti adlı kitabında da dolaylı olarak işlenmişti.
Fuller, ayrıca, “ABD ve AB’nin Türkiye’de demokratikleşme ve liberalleşmeye destek vermesi, Türk siyasetinde İslamcıların konumunu doğrudan sağlamlaştırmaktadır.” demişti.
Gerçekte ise ABD, Türkiye’deki iktidara, “demokratikleşmek ve liberalleşmekte” değil, “diktatörleşmek” konusunda destek vermektedir. Öyle ki Trump’ın resmi sözcüsüne, Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması sorulduğunda “Müttefiklerimizin iç işlerine karışmıyoruz” demiştir. Rusya da benzer açıklamayı yapmıştır. Yani iki ülke de Türkiye’nin hukuk devleti olmaktan çıkarılmasını onaylamıştır.
ABD, Abdullah Öcalan serbest bırakılsın diye Ümit Özdağ’ın tutuklanmasına hiç ses çıkarmamıştır. ABD, Erdoğan’ın en güçlü siyasi rakibi olan Ekrem İmamoğlu’nun ve ekibinin hiçbir somut delil olmadan tutuklanmasına da örtülü destek vermiş, şimdi karşılığını istemektedir.
ABD Büyükelçiliği, bir önceki Erdoğan-Trump telefon görüşmesiyle ilgili olarak “Trump, Suriye sahalarındaki ortaklarına yapacakları askeri yardımlar hakkında Erdoğan’ı bilgilendirdi” diye açıklama yapmıştır.
ABD’nin Suriye’deki ortağı, “bölgedeki kara kuvvetlerimiz” dedikleri, SDG, yani PKK’dır!
Gazze konusunda İsrail aleyhinde konuşup İsrail’e petrol ve demir-çelik göndermek gibi şimdi de yine İsrail’i saldırganlıkla suçlayıp, İran’ı nükleer kapasite görüşmeleri için masaya davet etmek gibi politikalar da sadece ABD’nin stratejisine hizmet olur.
***
Türklüğe karşı milli kimlik tasarlayanlar, Lozan gemisinden Sevr gemisine geçmeye çalışanlar Atatürk gemisine binmez.
Atatürk’ün gemisine binmek, Atatürk’ün ifadesiyle şöyle olabilir:
“Türkiye'yi bu tuttuğu hastalıklı yollardan, tükenişe ve yok olmaya sevk eden bu vadiden kurtarabilmek için bütün âlimlerin keşfedebildikleri bir hakikat vardır. O da Türkiye'nin fikir hayatını yeni bir imanla istilâ etmek lazımdır. Yani Türkiye çıkmazında hükümet teorisini değiştirmek lazımdır.”
“Peki bu nasıl olacak?” diye hazır reçete beklenemez; herkes, elini değil gövdesini, taşın altına sokmalıdır..
Kürecik, İsrail’i gözetleyebilir mi?
17 Haziran 2025 00:01
Son Güncelleme: 17 Haziran 2025 14:25
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İsrail’in İran’a saldırmasından bir hafta önce “Norveç'te evinin bahçesine dev bir gemi giren adam, komşusunun zili çalmasına rağmen kapıyı açmadı, komşu telefonla arayınca bahçeye baktı! Türkiye’nin bahçesine giren BOP gemisine rağmen çok kimse parti taassubuyla gerçekleri duymak bile istemiyor...” yorumu yapmıştım. Aslında BOP gemisi, Afganistan’a girdi, Irak’a girdi, Libya’ya girdi, Mısır’a, Tunus’a, Körfez ülkelerine ve Suriye’ye girdi ama hala derin uykuda olanlar var.
Son olarak, önde İsrail görünse de BOP gemisi havadan İran’a girdi, Türkiye hala uyanmadı...
***
Türkiye’yi yöneten kadrolar, bütün bu süreçlerde ABD’nin istediği doğrultuda hareket ederek, Türkiye’nin bindiği dalları kesti. Kaosa sürülen ülkeler, Türkiye’nin ön veya arka bahçesidir.
Adı geçen ülkeler, BOP adına birer birer düşürüldükçe, Türkiye’nin etrafındaki doğal savunma duvarları yıkılmış oluyor. Birilerinin gerçekleri önceden görerek paylaşması yeterli olmuyor! İşin ilginç tarafı, Türkiye’nin kuşatılmasına içerden yardımcı olunuyor.
Yazılarını benimle de paylaşan Deniz Selçuk’un belirttiği gibi “Amerika’nın her istediğini yaptıktan sonra bile hala Amerika’ya ve emperyalizme karşı savaştığını falan zanneden İslamcı tipler var.”
Sadece bu da değil, sözde İslamcı, özde Büyük Orta Doğu Projesi’nin hizmetkârı olan kadroları ayakta tutanlar da hâlâ milliyetçilik iddiasını sürdürebiliyor!
Dolayısıyla bırakın geniş halk kitlelerini, okuryazarlığı iyi seviyede olanlar bile ideolojik kamplaşmanın eseri olarak “şartlı refleks” gösteriyor, gözünün önünde yaşanan olayları doğru algılayamıyor. Öcalan’a “kurucu önder” denilmesine, “yeni bir milli kimlik”ten bahsedilmesine ses çıkarmıyor!’
***
İletişim Başkanlığı Dezenformasyon Merkezi ise “Kürecik radar üssünden elde edilen verilerin, NATO müttefiki olmayan İsrail ve benzeri ülkelerle paylaşılması kesinlikle söz konusu değildir. Aksi yönde yürütülen kara propaganda, şayet bir gaflet ürünü değil ise ancak 5. kol faaliyeti kapsamında değerlendirilebilecek yıkıcı eylemlerdir. Buna ilaveten ülkemizin iç ve dış güvenliği ile ilgili kamuoyunu yanıltıcı bilgilerin alenen paylaşılması TCK 217/A uyarınca da suçtur. Türkiye, İsrail'in Ortadoğu'yu istikrarsızlaştırmaya dönük faaliyetlerine karşıdır ve bu yöndeki eylemlerine herhangi bir destek vermesi asla söz konusu değildir. Türkiye bu yaklaşımını, NATO içerisinde de sergilemekte ve İsrail'in NATO tatbikatlarına katılımına karşı da gerekli tavrı almaktadır." diye açıklama yapıyor.
Bu açıklama, Türkiye’nin hedef olmaması için yapılmış olabilir ama merhum Süleyman Demirel, “NATO demek, ABD demektir” derdi. NATO ABD çıkarlarına göre işliyorsa, Trump da İsrail’i korumak için ne gerekiyorsa yapacaklarını açıklıyorsa; başka söze gerek var mı?
Bu konularda uyarıda bulunanlara suç isnat etmek doğru değildir. Elbette Türkiye; İran dahil etrafındaki bütün askeri faaliyetleri takip etmelidir ama Kürecik, mesela açıklamada denildiği gibi “Türkiye’nin ulusal güvenliği ve NATO müttefiklerinin korunması amacıyla” İsrail’i gözetleyebiliyor mu?
Kaldı ki NATO'nun resmi sitesine göre, Kürecik radarı, Lizbon zirvesinde 2010 yılında alınan karar gereği, 2012 yılında “NATO'nun balistik füze tehditlerine karşı koruma misyonunun bir parçası” olarak kurulmuştur.
Devam eden savaşta balistik füze fırlatan da İran’dır!
Gerçi İran, İsrail’deki sivillerin sığınaklara gidebilmesi için füze gönderdiğini önceden açıklıyor zaten. Bu durumda, Kürecik, şu günlerde, İran’ın verdiği bilgiyi teyit etmeye yarıyor!
***
İsrail, bunun dışında istihbarat faaliyeti sonucu, sınırı, kendi sınırından 2308 kilometre ötede bulunan İran’ın komutanlarını, bilim adamlarını, çok içerde; Tahran’da veya diğer şehirlerdeki evlerinde, nokta atışla, yatak odalarında öldürebiliyor!
Aslında bu istihbarat faaliyeti de çok büyütülüyor; İranlı komutanların ve bilim adamlarının cep telefonlarının tespit edilmesi, gece yarısı evlerinde bulunacakları için aynı zamanda yer tespiti demektir! Asıl istihbarat faaliyeti, İsrail’in, dron parçalarını, İran’da birleştirmesidir.
Bütün bu konularda Türkiye’yi yönetenleri uyarmak, her Türk vatandaşının görevidir
Amerikalı generalin 18 yıl önceki itirafı!
18 Haziran 2025 00:01
Son Güncelleme: 18 Haziran 2025 09:41
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Amerikalı general Wesley Clark’ın 2007 yılındaki itiraflarını, 07 Nisan 2007 tarihinde bu sütunda yayınlamış ve her vesileyle hatırlatmıştım. Google’dan bulunabilir...
Yugoslavya'nın bombardımanı sırasında NATO Avrupa Müttefik Birlikleri Başkomutanı olan ve 2002 yılında Demokrat Parti'den başkan adayı gösterilen Amerikan generali Wesley Clark, Kanada Merkezli Düşünce Kuruluşu Democracy Now Global Research'dan Amy Goodman'a itiraflarda bulunmuştu. Saliha Ziya'nın çevirisiyle Dünya Gündemi'nde yayınlanan röportajda Clark şöyle diyordu:
"11 Eylül'ün hemen ardından Pentagon'daydım... 11 Eylül'den 10 gün sonra, Pentagon'a gittim. Generallerden biri beni içeri çağardı. 'Irak'la savaşa girmeye karar verdik' dedi. Birkaç hafta sonra onu tekrar görmek için gittim, o sıralar Afganistan'ı bombalıyorduk. 'Hala Irak'la savaşa girme durumunda mıyız?' diye sordum. 'Daha da kötüsü' dedi; masasına uzandı, bir kâğıt aldı: 'Bunu az önce yukarıdan (Savunma Bakanı'nın makamından) aldım.’ dedi. Beş yıl içinde, Irak'la başlayan sonrasında Suriye, Lübnan, Libya, Somali ve Sudan'la devam edip İran'la bitecek yedi ülkeyi nasıl ele geçireceğimizi anlatan bir not.' "
***
Clark devam ediyordu: "Suudi Arabistan destekli Sünni İslamcı grupların güçlenmesi ve İran'ı arkasına alan Şiilerin zayıflatılması çabaları kapsamında, Bush yönetimi ve Suudi Arabistan; Ortadoğu'da Lübnan, Suriye, İran gibi pek çok bölgede gizli operasyonlar için para aktarıyor.
Bu örtülü para akışının bir kısmı Lübnan'da El-Kaide bağlantılı cihad yanlısı gruplara gidiyor.
Şiilerle mücadelenin finansmanı, Prens Bender ve -Kongre'den onay almadan- ABD nakit akışıyla sağlanıyor, böylece para El-Kaide bağlantılı Sünni örgütlere ulaşmış oluyor."
O zaman bu veriler üzerine “Bu itiraflardan çıkan sonuç şudur: 11 Eylül ikiz kuleler saldırısı, ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi'nin düğmesine basmak için kendisinin planladığı bir olaydır. Fakat bu bahaneyle beş yıllık süre içinde Irak işgal edilmiş olduğu halde, diğer ülkeler ele geçirilememiştir. ABD destekli İsrail, Lübnan'da Hizbullah'a yenilmiştir. Somali ve Sudan'a müdahale edilmiştir ama sonuç alınamamıştır. Irak'ta ise ABD hâkimiyeti kurulamamıştır. İran'a saldırı gündemdedir!” değerlendirmesi yapmış ve şöyle demiştim:
“ Her zaman belirttiğim gibi terör, çağımızın en önemli savaş yöntemidir. Hedef ülkeyi yıpratmak, istikrarsızlaştırmak, güçten düşürmek, mümkünse parçalamak için kullanılır.
Türkiye'yi yönetenler PKK diyor başka bir şey demiyor! Oysa dünyadaki bütün belli başlı terör örgütlerinin arkasında emperyalist devletler vardır. Artık bunu bilmiyor görünmenin hiçbir faydası yoktur!
Kendi kurdurdukları terör örgütlerini, özellikle Türk ve İslam dünyasına karşı kullanıyorlar. Kerkük'ten Türkleri tasfiye etmek isteyen de aynı güçlerdir.
Bu gerçek görülürse, terörle mücadele edilebilir. Elbette bölge ülkeleri de terör örgütünü Türkiye'ye karşı desteklemiştir ama bu durum, Türkiye'yi yöneten bazı önemli kişilerin ihanetinden kaynaklanmıştır. Çekiç Güç'ü Kuzey Irak'a yerleştirerek, Kürdistan'ı kurdurmak gibi!”
***
Aradan geçen zaman içinde, ABD, Afganistan’ı kendi kurduğu Taliban’a bıraktı, Irak’ı, Libya’yı, Sudan’ı, Suriye’yi parçaladı. Somali’ye Eş Şebab örgütü musallat edildi. Sürecin sonuna doğru, Hamas’ın İsrail’deki saldırısı, İsrail’in Gazze’de soykırım yapmasına, Hizbullah’ı büyük ölçüde etkisiz hale getirmesine yol açtı. İran yanlısı Hizbullah ve Rusya, Suriye’den çekilince, Suriye ordusu dağıldı. ABD ve İsrail, Türkiye’nin yardımıyla Suriye’de bir teröristi cumhurbaşkanı yaptı. Bu arada İsrail, Suriye’nin askeri alt yapısını iki gecede çökertti ve İran’a müdahale için önünde hiçbir engel kalmadı. Bir gece İsrail, kendi kontrolündeki Suriye ve ABD kontrolündeki Irak hava sahasını kullanarak İran’a saldırdı. Trump, “saldırıda biz yokuz” diyor ama İsrail’e askeri teknoloji desteği veriyor, İran’ı tehdit ediyor. İran da düşerse, Türkiye dört bir taraftan kuşatılmış olacak.
***
Bazılarının Wesley Clark’ın itiraflarını ciddiye alarak Türk kamuoyunu uyarması için 18 yıl sonra İsrail’in İran’a saldırması gerekti! Türk aydınlarının ancak bir kısmı, sıra Türkiye’ye gelmişken uyanmışsa, yani 18 yıl geç hareket etmişse gerisini konuşmanın pek bir anlamı yok!
Kuşatmayı abartıyor muyum?
19 Haziran 2025 00:01
Son Güncelleme: 19 Haziran 2025 09:30
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Emekli tümgeneral Ahmet Yavuz, “Amerikalı generalin 18 yıl önceki itirafı!” başlıklı yazımla ilgili olarak “Kaleminize sağlık. ‘İran da düşerse Türkiye dört bir tarafından kuşatılmış olacak’ ifadenizi abartılı buldum. Ayrıca izledikleri Suriye politikasıyla İran’a yapılmakta olanın önünü açanlar, ‘Sıra Türkiye’de’ söylemini sahiplendi ve ‘Terörsüz Türkiye’ açılımını meşrulaştırma aracına dönüştürdü.” diye bir mesaj gönderdi.
Tunç Er adlı takipçimiz de “Dediğinizin olması için Türkiye NATO'dan çıkmış olmalı değil mi?” diyerek “Üye ülkelerden birine karşı silahlı saldırı, NATO ülkelerine yapılmış demektir Üyeler, saldırıya uğrayan ülkeyi birlikte savunur” diye özetlediği NATO anlaşmasının 5 maddesini hatırlattı ve “İsrail Türkiye’ye saldıramaz” diye yazdı.
***
Öncelikle “abartma” konusuna bakalım...
ABD, Yunanistan sınırında kurduğu üslerle, Meriç’i geçme tatbikatı yapmıştır. Meriç, Türkiye ile Yunanistan arasında sınırdır. Balkan ülkelerinin tamamında, en yüksek tepelerde Amerikan hava üsleri vardır. Girit’te ABD’nin deniz ve hava üsleri vardır.
Türkiye ilan ettiği Mavi Vatan’ı Doğu Akdeniz’de koruyamaz duruma düşürülmüştür. Amerikan uçak gemileri buradan ayrılmıyor. Kıbrıs’taki İngiliz üssü de İsrail’in İran’a saldırısında aktif olarak kullanılmaktadır.
Suriye, Türkiye’nin kendi bindiği dalı kesmesi sonunda, CIA’nın yetiştirdiği bir teröriste teslim edilmiştir. İsrail bu sayede iki gecede Suriye’nin askeri alt yapısını yok etmiştir. İsrail, önündeki Suriye engelini böylece aşmış; Suriye ve Amerikan işgali altındaki Irak hava sahasını kullanarak, İran’ı bombalamaktadır.
ABD, Suriye’nin kuzeyinde, Suriye Demokratik Güçleri adını verdiği PYD/YPG, yani PKK’yı 100 bin kişilik bir ordu haline getirmiştir. Aynı ABD, Irak’ın kuzeyindeki Barzani örgütlenmesini bağımsızlık ilanı aşamasına kadar getirmiş ve burada dünyanın en büyük askeri üslerinden birini kurmuştur.
Kafkasya’da Nahçıvan ile olan sınırın kuzeyinde Ermenistan vardır. İlginç olan bir durum da şudur. Türkiye, sanki geçişler daha tehlikesiz olsun diye Suriye sınırından sonra İran ve Ermenistan sınırındaki mayınları da temizlemiştir.
Geriye, kuzeydeki Karadeniz kalıyor. ABD, Karadeniz’e savaş gemilerini çıkarabilmek için, Kanal İstanbul projesiyle, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni kadük etmeye çalışıyor. Kanal İstanbul için bu kadar ısrar edilmesinin asıl sebebi budur.
Türkiye, milyonlarca Suriyeli ve yüzbinlerce Afganlı tarafından istila edilmiştir. İstilayı yöneten ABD’dir...
Yani Türkiye, ABD veya vekil güçleri tarafından kuşatılmıştır. Kanal İstanbul Projesi, ABD'nin Karadeniz'e çıkma, Rusya'yı güneyinden, Türkiye'yi kuzeyinden kuşatma projesidir. Proje başlamıştır!
***
“İzledikleri Suriye politikasıyla İran’a yapılmakta olanın önünü açanlar”, şimdi “İsrail, İran saldırısıyla Türkiye’yi çerçevelemeye ve terörsüz Türkiye’yi önlemeye çalışıyor” diyerek gerçekten de yeni açılımı meşrulaştırmaya çalışıyor.
“Terörsüz Türkiye” projesi, "Ortak vatan", "Soyadımız Türkiye" söylemleriyle, Türkiye’de Türk egemenliğine son verme projesi olarak uygulanıyor!
Öyle ki “Terörsüz Türkiye” projesinin uygulanmasına engel olmasın diye Ümit Özdağ’ı beş aydan fazla süreyle hapsettiler!
İsrail, neden bu projeden rahatsız olsun? Türkiye’nin yönetim şemasını terör örgütünün taleplerine göre düzenlemek, Büyük İsrail projesine hizmet etmez mi?
Fakat Türkiye’nin kuşatıldığı bir gerçektir. Bunu, halkın desteğini kazanmak için açılımın mimarları da söylüyor diye biz görmeyelim mi?
***
Tunç Er veya onun gibi düşünenlere cevabım ise şudur: Ben burada İsrail’in, Türkiye’ye tek başına saldırabileceğinden bahsetmiyorum. Hiçbir yazımdan böyle bir anlam çıkmaz.
Türkiye, üyesi olduğu NATO’yu kuran ABD tarafından kuşatılmaktadır! Bunu söylüyorum. Kimse kendi yanlış algısını bana mal etmesin.
Türkiye dahil 22 İslam ülkesinin haritasını değiştirmeye dayalı Büyük Orta Doğu Projesi, ABD, İngiltere ve İsrail ortak yapımıdır. Yani Türkiye’ye yönelik tehdit, bu koalisyondan gelmektedir. Süleyman Demirel’in söylediği gibi “NATO demek ABD demektir.” Türkiye’yi, askeri üslerle, terör örgütleriyle kuşatan ABD’dir, beşinci madde umurunda mı? Yine İran'a saldırı sırasında ABD ve İsrail’in tutumu bir defa daha gösterdi ki, İsrail demek de ABD demektir! İsrail, ABD'nin garnizonudur. Tebriz’de Türklerin başına yağan bombalar da Amerikan bombalarıdır!
“Bir milyon kişiyi askere alırım...”
20 Haziran 2025 00:01
Son Güncelleme: 20 Haziran 2025 10:51
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz aradı ve “Kuşatmayı abartıyor muyum?” başlıklı yazımla ilgili görüşlerini paylaştı.
Yavuz, bugün İsrail tehdidinden bahseden iktidarın, uyguladığı politikayla Suriye’yi İsrail etkisine açtığını, İran’a yönelik saldırının da bu sayede mümkün olduğunu hatırlattı ve “Şimdi dönüp ‘Türkiye’yi çerçevelemeye çalışıyorlar’ diyorlar ve çözüm olarak da ‘Terörsüz Türkiye’yi yani PKK ile federasyon kurmayı öne sürüyorlar ve iç cepheyi tahkim etmekten söz ediyorlar. Benim isyanım buna” dedi...
Yavuz’un söylediklerini kaydetmedim ama hafıza kayıtlarıma göre şöyle dedi:
-Emperyalistler, Irak’ı işgal ederek çökerttikten sonra Suriye’de İran’ın vekil güçlerini veya müttefiklerini hedef aldı. Gazze’nin yerle bir edilmesi, Lübnan’da Hizbullah’ın iyice zayıflatılması ve Suriye’den çekilmek zorunda bırakılması, bunun sonucunda Suriye yönetiminin düşmesi ve meydanın İsrail’e açılması kimin sayesinde gerçekleşti? Türkiye’yi yönetenler sayesinde değil mi? Şimdi bu durum Türkiye’nin güvenliğine de tehdit oluşturuyorsa ki oluşturuyor; buna sebep olanların İsrail tehdidinden veya emperyalizmden bahsetmeye ve halktan yeniden siyasi destek istemeye hakkı var mıdır?
- Türk Milleti, diğer milletlere benzemez. Türkiye emperyalistlere karşı savaşarak kurulmuş bir ülkedir. Dolayısıyla belki gazeteciler, akademisyenler, “Sıra bizde, kuşatıldık” diye tehdide dikkat çekmek isteyebilir ama devletin içinde tedbir alma makamında olanlar bu tür sözler söylememelidir. Çünkü bu tür yaklaşımlar, halkı umutsuzluğa sürüklemektedir...
-Biz ülke olarak yakın tarihte de Kıbrıs’ta emperyal saldırıya karşı direndik bedel ödedik. Irak işgali sırasında direndik, bedel ödedik. Egemenliği ve bağımsızlığı korumanın bedeli vardır. Türk Milleti’nin ruhunu öldürmek isteyenler, şimdilerde paralı veya sanal askerliği bile savunur oldu. Aksine ben yetkili olsam, bugün 1 milyon kişiyi askere alırım ve büyük çoğunluğunu ülke kalkınması için mesela tarımda seferberlik için değerlendiririm. ABD, 1929 ekonomik buhranını bu yöntemlerle atlatmıştır. Amerikan askerleri tarımda çalışmıştır. Hem işsizlik azaltılmış hem de ülke ekonomisi ayağa kaldırılmıştır...
-ABD, Irak, Suriye ve şimdi İran’a yaptığı gibi Türkiye’yi doğrudan karşısına alamaz. Türkiye gibi bir ülkenin karşı kampa geçmesine yol açamazlar. Bu sebeple Türkiye’ye, içerden yönetenler eliyle daha yumuşak operasyonlar yapıyorlar! Ergenekon ile Balyoz ile açılımlarla yapıyorlar. 15 Temmuz darbe girişimini yapanları, orduya kim yerleştirdi? Ülkeyi yönetenler değil mi? Yani asıl tehdit, içerden geliyor. Bizim asıl sorunumuz bu! Yoksa bütün dünya bir araya gelse, iç cephesi kuvvetli bir Türkiye’ye hiçbir şey yapamaz. Elbette planlar yaparlar ama o planlara karşı bizim de planlarımız vardır. Fakat yazık ki uzun süredir Türkiye’yi yönetenler, söylemde emperyal politikalara veya saldırılara karşı esip gürlüyor ama uygulamada ABD ne derse onu yapıyor. İşte Suriye’yi teslim ettiler ve orada bir PKK devletinin kurulmasına sebep oldular. Şimdi Batılılar dönüp, “Biz de size 50 yıldır bunu söylüyorduk...” demez mi? Türkiye bunu yaparsa, bütün tezlerini inkâr etmiş olur...
-Türkiye’nin, Atatürk’ün dediği gibi iç cepheyi tahkim etmeye ve milli siyaset uygulamaya ihtiyacı vardır. Atatürk’e göre asıl olan iç cephedir. Atatürk, “Milletimizin, güçlü, mutlu ve istikrarlı yaşayabilmesi için, devletin bütünüyle millî bir siyaset izlemesi, bu siyasetin iç teşkilâtımıza tam olarak uyması ve ona dayanması gerekir.” demiştir.
-Şimdi yapılanlar milli siyaset değildir, iç cepheyi tahkim etmeye dönük de değildir...
***
Ahmet Yavuz Paşa’nın bahsettiği konuları, bu sütunda yıllardır işlemekteyim. O da bu sebeple aradığını ifade etti. Sadece, “ABD, Türkiye gibi bir ülkenin karşı kampa geçmesine yol açamaz” tespitine katılmadığımı belirttim... “Türkiye’de gerekirse karşı kampa geçebilecek bir hal bırakmadılar ki...” dedim ama buna katılmadığını söyledi.
Elbette devletin iç teşkilatı, milli siyasete göre düzenlenirse, Türkiye’nin önü açılır ama bütün mesele de bu ya zaten...
Ankara’ya bu heykeli mi dikseydik?
21 Haziran 2025 00:01
Son Güncelleme: 21 Haziran 2025 19:28
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Ermeni tehciri yapılmasaydı, Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Doğu Karadeniz, daha 1915’te tamamen kaybedilecek, İstiklal Savaşı bile yapılamayacaktı. Çünkü Erzurum ve Sivas kongreleri toplanamayacak, Doğu cephesi hiç kurulamayacaktı!
Bu sebeple, Talat Paşa’nın, Orta ve Doğu Anadolu’da cephe gerisinde sivil halkı katleden Ermeni çetelerine karşı kesin çözüm olarak, Osmanlı vatandaşı Ermenilerin büyük kısmını, o zaman Osmanlı toprağı olan Suriye’ye göndermesi stratejik bir karardı.
Talat Paşa, 15 Mart 1921 günü Berlin’de bir Ermeni tarafından şehit edildi; naaşı 25 Şubat 1943 sabahı Sirkeci Garına getirildi ve Hürriyet-i Ebediye Tepesinde defnedildi. Talat Paşa’nın ailesine 1926 yılında çıkarılan kanunla ev verildi ve şehit maaşı bağlandı.
Talât Paşa’nın şehadet haberi Mustafa Kemal Atatürk’e ulaştığında, büyük önder, gözyaşlarına hâkim olamadı ve “Vatan büyük bir evladını, inkılap büyük bir teşkilatçısını kaybetti.” dedi.
***
DEM Parti Mardin Milletvekili George Aslan'ın, TBMM kürsüsünde, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın Talat Paşa anıtı yaptırmasını eleştirerek Talat Paşa'dan “katil” diye söz etmesine hiç şaşırmadım, çünkü Talat Paşa, Büyük Ermenistan hayalini bitiren adamdır!
CHP’li Meclis Başkanvekili Tekin Bingöl ise milli kahramana yapılan hakarete cevap vereceğine ve tedbir uygulayacağına, tepki gösteren İyi Parti milletvekili Şenol Sunat’a üslup uyarısında bulundu! Bingöl’ü uyaran İyi Parti milletvekili Yasin Öztürk’e ise AKP ve CHP oylarıyla kınama cezası verildi. MHP, böyle bir konuda çekimser kaldı!
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, Talat Paşa'nın Abide-i Hürriyet anıtındaki mezarını ziyaret ederek, çelenk bıraktı. Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ da ABB Başkanı Mansur Yavaş’ın Ankara’da yaptırdığı Talat Paşa anıtına çelenk bıraktı.
***
Bu olay, DEM Parti’nin gerçek kimliği konusunu ve CHP’nin düştüğü durumu konuşmak gerektiğini gösterdi. Bugünkü DEM Parti’nin önceki formu olan HDP’nin 2015 seçim bildirgesinde “Soykırım ve katliam yapılan halklardan devlet adına özür dilenecek. Devlet tarafından el konulmuş vakıf malları iade edilecek, devletin tasarrufundan doğan maddi zararlar tazmin edilecek” denilmişti.
HDP Şişli örgütü ise aynı yıl 19 Mayıs’ı kutlamak yerine, Yunanistan’ın yaptığı gibi bu günü “19 Mayıs Pontus Rum Soykırımı Anma Günü” olarak ilan etmişti. HDP, 353 bin Rum öldürüldüğünü, 1 milyon 250 bin Rum’un mübadeleyle sürgün edildiğini ifade ederek, “Bu acı hepimizin” mesajı vermişti. Oysa mübadele, bir anlaşma ile gerçekleşmişti.
Birinci Dünya Savaşı sürecinde şehit olan beş milyon Türk evladından bahseden bile yoktu.
“Kürtlerin temsilciliği” iddiasındaki HDP, Ermenistan ve Yunanistan taleplerini seslendiriyordu!
* * *
HDP, 2015’te “Demokratik özerkliği Türkiye’nin her yerinde hayata geçireceğiz, demokratik yerinden yönetim modelleri kuracağız” diyordu. DEM Parti’nin talebi de budur.
HDP, “Türkiye’nin çok kimlikli kültürlü dilli yapısına uygun, insanlık esaslı yeni bir anayasayı hep birlikte yapacağız” diyordu, Öcalan ve PKK da “demokratik konfederalizm” diyor.
PKK, 1924 Anayasası ve Lozan öncesine dönülmesini istiyor, ABD Büyükelçisi Tom Barrack da Lozan’ı eleştiriyor ve bölgenin haritasını yeniden çizeceklerini söylüyor.
***
Yasin Öztürk’e oylamayla kınama cezası vermek, AKP politikalarına uygundur. CHP’li Meclis Başkanvekili Tekin Bingöl’ün uygulaması ise Talat Paşa’ya Meclis kürsüsünden dışa vurulan düşmanlığa sessiz kalmaktır!
CHP Yüksek Disiplin Kurulu Üyesi İsmail Emre Telci de “Cumhuriyet Halk Partisi, Talat Paşa’yı savunmak, ona destek olmak zorunda değildir.” diyerek Atatürk’ün İzmir suikastından sonra ittihatçıları nasıl tasfiye ettiğini anlattı.
Telci “Bizim önümüze bakmamız, milli devlete karşı olan ne varsa birlikte mücadele etmemiz gerekmektedir. Bunun yolu da birbirimizle didişmek değil, Türkiye’nin karşısında olan ne varsa onlara karşı birlikte mücadele etmektir.” dedi.
Oysa DEM Partili George Aslan, Meclis kürsüsünde, milli devlete kuruluş ortamı sağlayan Talat Paşa’nın Ankara’ya dikilen anıtına karşı çıktı; Ermenistan’da dikilen, Talat Paşa’nın başını ezen Ermeni katil Tehliryan’ın heykeline değil...
Talat Paşa’ya “katil” diyene cevap vermeyi “birbirimizle didişmek” saymak, “kurucu parti” CHP’ye uygun düşer mi? Adam, kendisini “biz”den saymıyor ki...
İnanç temelli kimlik inşa etmek!
23 Haziran 2025 00:01
Son Güncelleme: 23 Haziran 2025 13:35
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Haliç Üniversitesi'nde düzenlenen İslam İşbirliği Teşkilatı Gençlik Forumu'nda yaptığı konuşmada "Bugün nüfusu neredeyse 2 milyarı bulan İslam âleminin en temel sorunu imkânsızlık değil, vahdet eksikliğidir. (...) Şunu lütfen aklınızdan çıkarmayın; dillerimiz, renklerimiz, mezheplerimiz, kökenlerimiz farklı olabilir. Hepimizin devleti, milleti, doğup büyüdüğü topraklar farklı olabilir. Ekonomik statülerimiz, gelirimiz, eğitim seviyelerimiz farklı olabilir. Dünya görüşümüz, hayat tarzımız, fikri yapımız aynı şekilde farklı olabilir. Bunların hepsi kıymetlidir, anlamlıdır. Bizi biz yapan önemli hasletlerdir ama biz bu kimliklerimizden öte, unutmayın önce Müslüman'ız." dedi.
Erdoğan, Müslümanlığın en üst kimlik olduğunu, Asya'dan Avrupa'ya, Afrika'dan Latin Amerika'ya kadar nerede yaşanırsa yaşanılsın ortak paydalarının "din-i mübin-i İslam" olduğunu söyledi.
***
Erdoğan bu konuşmayı yaparken, ABD'de Cumhuriyetçi Senatör Ted Cruz, gazeteci Tucker Carlson’un programında “İncil'e göre İsrail'i desteklemek gereklidir” diyordu...
Habertürk’te yayınlanan habere göre Cruz, İncil'in İsrail'e destek olanların destek göreceğini söylediğini ifade ederken, Carlson, “Ben de bir Hristiyanım, neyden bahsettiğini bilmek istiyorum. İncil’de bize bugünkü İsrail hükümetini desteklememiz mi emredildi?” diye soru yöneltti. Senatör, mevcut İsrail'in desteklenmesi gerektiği konusunda ısrar etti.
Cruz'a İran'ın nüfusuyla ilgili sorular yönelten Carlson, Cruz'un kesin bir yanıt verememesi üzerine, “Devirmek istediğiniz ülkenin nüfusunu bilmiyor musunuz?” şeklinde eleştiride bulundu.
***
Sosyal antropolog Sefa Yürükel ise “Evanjelizm ve Siyonizm İttifakı”nı incelediği makalesinde özetle şu tespitleri yaptı:
*”21. yüzyılın küresel politik atmosferinde en dikkat çeken dini-politik iş birliklerinden biri, Evanjelik Hristiyanlık ile Siyonist Yahudilik arasında kurulan ideolojik ve pratik ittifaktır. Evanjeliklerin kutsal metinlere dayalı ‘Tanrı’nın vaat edilmiş halkı’ anlayışı ile Siyonistlerin İsrail merkezli ulus-devlet vizyonu arasındaki bu simbiyotik ilişki, özellikle Orta Doğu politikalarını derinden etkilemektedir.
*Evanjelizm ve Siyonizm’in psikolojik arka planında inanç temelli güçlü bir kimlik inşası mekanizması bulunmaktadır. Her iki inanç sisteminde de ‘seçilmiş halk’ ve ‘kutsal görev’ anlayışı, bireylerin ve toplumların kendilerini üstün, ayrıcalıklı ve tehdit altında görmelerine neden olur. Bu psikolojik süreç, Evanjeliklerde ‘Tanrı’nın askerleri’ duygusunu, Siyonistlerde ise ‘her şeyin İsrail için meşru olduğu’ fikrini doğurur. Böylece dini kimlik, politik eylemin ve savaşın psikolojik meşruiyet zeminine dönüşebilir.
*Bu tür kolektif bilinç, yalnızca dış gruplara karşı düşmanlık üretmekle kalmaz, iç grupta da bir tür konformizm ve dogmatizm geliştirir. İttifakın sosyal dokusu, sorgulamanın dışlandığı, eleştirinin ‘iman eksikliği’ olarak algılandığı bir toplumsal ortam üretir.
*Evanjelik–Siyonist söylemin en büyük risklerinden biri, kutsal savaş fikrini meşrulaştırmasıdır. Özellikle Evanjelik literatürde, Mesih’in dönüşü için önce büyük bir dünya savaşı; ‘Armageddon’ yaşanması gerektiği inancı, barışçıl çözümlerin önünde büyük bir engel oluşturur.
*Kutsal metinlerin politik araçlara dönüşmesi, inancı yozlaştırmakta; barış yerine çatışmayı, adalet yerine çıkarcılığı, hakikat yerine manipülasyonu yüceltmektedir. İttifakın savunduğu kıyametçi senaryolar, barışı mümkün değil, imkânsız kılmaktadır.
*Oysa insanlık, aynı kutsal metinlerden yola çıkarak bir arada yaşamanın yollarını inşa edebilir. Aksi hâlde inanç, insanlığı kurtaran değil, felakete sürükleyen bir araç olmaya devam edecektir.”
***
İnanç temelli kimlik inşa etmek, dünyayı din eksenli savaşlara yani felakete götürmüştür. Gazeteci Tucker Carlson’un da gösterdiği gibi Amerikalıların çoğunluğu “İncil'e göre İsrail'i desteklemek gereklidir” gibi saçmalıkları benimsemiyor ama ülkeyi bu kafa yapısında olanlar yönetiyor.
Buna karşılık İslam dünyası da “inanç temelli kimlik inşa etmek” yoluna girerse, ABD Başkanı George W. Bush’un Afganistan ve Irak’ta başlattığı, bugün Trump ve Netanyahu’nun Suriye ve İran’da devam ettirdiği “Haçlı Seferi” meşruiyet kazanır, bu da İslam dünyasının sonunu getirir. Çünkü güç, Hıristiyan Siyonistlerin elindedir.
Yazık ki Türkiye’de de Cumhur İttifakı da sorgulayanları düşman kabul ediyor, eleştirenleri İslam dışı olarak gösteriyor; Fatih Altaylı gibi bir gazeteciyi bile tehdit olarak algılıyor...
“Aptal başkanlar” veya “akılsız kağanlar”
24 Haziran 2025 00:01
Son Güncelleme: 24 Haziran 2025 11:38
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
NBC News'e konuşan ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, ABD'nin Orta Doğu'da uzun yıllar süren çatışmalara girmesinden vatandaşların yorulduğunu anladığını belirterek “Ancak o dönemlerde aptal başkanlarımız vardı. Şimdi ise ABD'nin ulusal güvenlik hedeflerini nasıl gerçekleştireceğini bilen bir liderimiz var." dedi ve Trump'ın İran’a saldırı kararını savundu.
Vance, İran'ın nükleer tesislerine yönelik saldırıların uzun ve karmaşık bir sürece dönüşmeyeceğini dile getirerek, “Girdik, işimizi yaptık, İran'ı nükleer programında geri ittik. Şimdi bu nükleer programı kalıcı olarak ortadan kaldırmak için çalışacağız.” dedi.
ABD Başkan Yardımcısı’nın son çeyrek yüzyılda, ABD’yi, Orta Doğu’da uzun süreli çatışmalara sürükleyen başkanları aptal olarak görmesi ve şimdiki başkan Trump’ın, aslında hiç hazzetmediği İsrail Başbakanı Netanyahu ile görüşmesinden sonra İran’ın nükleer enerji tesislerini bombalama kararı vermesi, akıllı bir karar mıdır yoksa aptalca bir girişim midir, onu Amerikalılar düşünsün!
Bu arada Trump’ın, Epstein skandalındaki belgelerin açıklanması şantajı altında böyle bir karar vermeye mecbur kaldığı da yapılan analizler arasında önemli bir yer tutuyor...
***
Biz kendimize bakalım; Türk tarihinde, geçmişle ilgili kalıcı değerlendirmeler yapan bir Bilge Kağan bir de Atatürk vardır. Atatürk de zaten Orhun Yazıtları’na öykünmüştür.
Rahmetli Muhittin Nalbantoğlu, vatani görevi sırasında, Anıtkabir’de Atatürk’ün okuduğu kitapları tasnif için kurulan heyette çalışırken, kitaplar arasında bulunan, 1924 yılında Türkçe olarak basılmış Necip Asım Yazıksız’ın Orhun Abideleri kitabının da Atatürk’e hediye edildiğini tespit etmiştir. Nalbantoğlu, kitapta Bilge Kağan’ın “Ey Türk budunu” diye başlayıp bütün Türk Milleti’ne hitap ettiği son sayfanın kenarına, Atatürk’ün kendi el yazısıyla, “Büyük Nutuk böyle bir ifadeyle hitam bulacaktır” diye not düştüğünü de görmüştür.
***
Bilge Kağan, yazıtın bir yerinde Göktürk devletini kuran Bumin ve İstemi Kağan’lardan sonrasını anlatır:
“Ondan sonra kardeşleri, oğulları kağan olmuşlar. Küçük kardeş, büyük kardeş gibi yaratılmamış şüphesiz. Oğulları da babaları gibi yaratılmamış. Bilgisiz/akılsız kağanlar tahta oturmuş... Onların kumandanları da bilgisizmiş, kötü imiş tabii. Beyleri, milleti itaatkâr/ uyumlu olmadığı için, Çin milleti hilekâr ve sahtekâr olduğu için, küçük kardeş ve büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için beylerle milleti karşılıklı kışkırttığı için, Türk Milleti kurduğu devleti elinden çıkarıvermiş, tahta oturttuğu Kağanını kaybedivermiş.
Bu yüzden Türk Milleti, Çin milletine beylik erkek evladını kul yaptı. Hanım olmaya layık kız evladını cariye yaptı. Türk Beyleri Türk adını bıraktı. Çinlilerin hizmetindeki Türk beyleri, Çin unvanları alarak Çin Kağanına tabii oldular, elli yıl hizmet ettiler.”
Bilge Kağan, daha sonra Çinlilerin tatlı sözüne, ipeğine ve kadınlarına meyleden Türk Milleti’nin bu gaflet yüzünden yok olmak üzereyken babası İlteriş Kutluk Kağan’ın önce 17 er, sonra 70 er ve 700 er toplayıp devleti yeniden nasıl kurduğunu, Türk Milleti yok olmasın diye nasıl çalıştığını anlatır.
***
Atatürk de Büyük Nutuk’un sonunda, gençliğe hitap ederek “Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler.” demiştir...
Kıssalardan hisse, akılsız başkanlar veya kağanların işbaşına gelmesinden, yönetim şekli ne olursa olsun, başta kim olursa olsun, milletler sorumludur! Milletin tercihlerinde kişisel çıkarlar ön plana çıktığı zaman buna uygun yöneticiler iş başına getirilir. Milletin ve devletin bekâsı öne çıktığı zamanlarda ise Bilge Kağan veya Atatürk gibi önderler seçilir veya desteklenir...
Bandırma vapuruyla, 22 kurmay subay ve 25 erbaşla yola çıkan Atatürk’ten sonra başlayan NATO sürecinde, Amerikan süttozu ve unu ile beslenmiş millet; yöneticiler eliyle de olsa, işini gücünü, bu zaman içinde Cezayir’de, Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Amerikan veya Avrupa kağanlarının emrine vermişse, karar veya tercih yine kendisine aittir.
Öyleyse bugün de “Vatanın tamamı ve milletin istiklâli tehlikede” ise “milletin istiklâlini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır."
Amasya Genelgesi’ni bir defa daha okumak gerekiyor...
Trump, neden ateşkes ilan etti?
25 Haziran 2025 00:01
Son Güncelleme: 25 Haziran 2025 11:46
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İran’ın ABD saldırısına karşı, Katar’daki Amerikan üssüne haber vererek gönderdiği füzeler, Trump’ın mesajına göre havada imha edildi. Can kaybı, hatta yaralı bile yok... Trump, önceden haber verdiği için İran’a teşekkür etti. Bu gelişmeler üzerine emekli tuğgeneral Nejat Eslen, “Bunlar savaşın anlamını da kirlettiler” yorumu yaptı... Öyle ya danışıklı savaş olur mu?
Trump, “şimdi barış zamanı” diyerek, ateşkes ilan etti! İran önce “bize ateşkes talebi iletilmedi” diye açıklama yaptı, sonra ateşkesi kabul etti. Bu arada, son vuran olmak, yani “ateşkesi karşı taraf istedi” diyebilmek için İsrail ile karşılıklı saldırılara devam ettiler.
Trump, sanki tarafsızmış gibi ateşkese uymadılar diye iki tarafı da azarlar gibi konuştu.
***
Ne oldu da Trump, aniden “ateşkes” dedi, pek net değil.
Mehmet Ali Güller’e göre “Havai fişek diye küçümsedikleri İran füzeleri, üstelik Ortadoğu’daki ABD, İngiltere ve Fransa savunma hatlarını yara yara İsrail kentlerini vurmaya başladığında, propagandanın yerini gerçekler almaya başladı.
İsrail-İran füze restleşmesinin uzaması, İran’dan çok İsrail’e zarar verecekti. 8 yıl süren İran-Irak savaşı da göstermişti ki İran halkı dayanıklıydı ama İsrail halkı, düşen her füzeden sonra Netanyahu hükümetinin yasadışı saldırılarına daha çok karşı çıkacaktı.”
***
Pakistan, İsrail’in savaşta nükleer silah kullanması halinde İsrail’e cevap vereceğini açıklamıştı. Kuzey Kore’nin İran’a nükleer bomba verebileceği konuşuluyordu. Savaş bu boyutlara taşınsaydı, İran çok büyük yara alırdı ama coğrafi açıdan küçük bir ülke olan İsrail haritadan silinirdi. Daha şimdiden İsrail’de hayat tamamen durmuştu, halk sığınaklardan çıkamıyordu. İran’da ise sığınak bile yoktu ama halk sokaklardaydı. Bu durumda, İsrail’in dayanacak gücü kalmayınca ABD, B-2 uçaklarıyla devreye girdi ve savaşı dengelemiş oldu.
***
Bu arada, zenginleştirilmiş uranyumun, saldırıdan önce nükleer tesislerden kamyonlarla taşındığına dair görüntüler yayınlandı...
Burada bir parantez açayım ve atom bombası yapımında kullanılan zenginleştirilmiş uranyumun taşınmasına dair yakın tarihten bir örnek hatırlatayım...
Bundan 15 yıl önce Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev, “Yüzyılların Kavşağı” kitabında, nükleer silahların Kazakistan’daki yerinden sökülüp Rusya’ya taşınmasını ve ülkesinin elindeki geliştirilmiş 600 kilo uranyumu ABD’ye satmayı, ülkesinin sınırlarının garanti edilmesi şartıyla kabul ettiğini açıklamıştı.
Anlaşmadan sonra nükleer silahlar sökülüp Rusya'ya taşınmış ve 600 kg. zenginleştirilmiş uranyum, ABD'ye satılmıştı. Dönemin ABD Başkanı Clinton, 20 nükleer bomba yapılabilecek 600 kilo uranyumun, 1400 çelik varile yerleştirilip üç S-5 uçağı ile ABD Hava Kuvvetleri'nin Dovere'deki üssüne nakledilmesi, oradan da Tennese'deki “Oyk-Ridc” nükleer tesislerine taşınması operasyonundan sonra “Dünya, nükleer silah yayılması ve nükleer terörizm tehlikesinden kurtuldu” demişti! “Sapfir” adı verilen bu operasyona bizzat Başkan Yardımcısı Al Gore nezaret etmişti?
Clinton, "nükleer terörizm" derken, aslında “Nükleer silahlara sahip Türk Birliği” tehlikesinden bahsediyordu, çünkü ABD için, Türk Birliği, NATO gizli belgelerinde “nükleer silahlardan da tehlikeli” sayılıyordu...
***
Konuya dönelim... İsrail’in 200 kadar savaş uçağıyla hava savunma sistemleri yok denecek kadar zayıf olan İran’a saldırması, Suriye’nin düşmesi sayesinde mümkün olabildi. İsrail, Suriye hava sahasını kendi hava sahası gibi kullandı. Bu durum, “Yeni Osmanlı’yı kuruyoruz” hayallerine kapılanlara Suriye’deki savaşı kimin kazandığını göstermeye yetmedi! Anlayana sivrisinek saz, anlamak istemeyene davul zurna bir tarafa, bombalar, füzeler hatta nükleer silahlar bile az...
Yalnız İsrail, Suriye’yi kendi toprağı gibi kullanmasına rağmen, İran füzelerine engel olamadı. İran füzeleri de İsrail halkını 12 gün yerin altında yaşamaya mecbur etti. Demir kubbenin, yoğun füze saldırısı karşısında aklının şaştığı anlaşıldı.
“İran’ın İsrail’de istediği yeri nokta atışı ile vurabilmesi, Çin teknolojisinin transfer edilmesi ile mümkün olmuştur” deniliyor. Öyle olsa da olmasa da bu hedef vurma kabiliyeti, savaşın gidişatını değiştirmiş, İsrail ava giderken avlanmıştır...
Türkiye’yi yöneten iktidar, saldırgan İsrail’i kınamakla yetinmiş, arkasındaki ABD, İngiltere ve Fransa’ya resmi olarak uyarıda bulunamamıştır. Erdoğan da İran’ın nükleer enerji tesislerini bombalayan “Dostum Trump”a ses çıkarmamıştır. Devlet Bahçeli’nin verdiği sert cevapların ise resmi bir niteliği yoktur.
Yeni Portekiz Hükümeti’nin ilk icraatı!
26 Haziran 2025 00:01
Son Güncelleme: 26 Haziran 2025 09:37
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Portekiz'de 18 Mayıs'ta yapılan erken genel seçimlerden birinci parti çıkan, merkez sağ görüşlü iki siyasi partinin ittifakından oluşan ve liderliğini Başbakan Luis Montenegro'nun yaptığı “Demokratik İttifak”ın kurduğu azınlık hükümetinin ilk icraatı yabancılara vatandaşlık verilmesini zorlaştırmak oldu.
Anadolu Ajansı’nın haberine göre Bakanlar Kurulu'nda 23 Haziran'da kabul edilerek Meclis'e sunulan tasarı gereği, vatandaşlık başvurusu yapmak için, en az 5 yıl ülkede yaşamış olma zorunluluğu 10 yıla çıkartılıyor.
Portekizce konuşan ülkelerden gelen yabancılar için bu süre 7 yıl olarak belirlenirken, başvuruların oturma izni alınan tarihten itibaren başlaması öngörülüyor.
Tasarıyla ayrıca, vatandaşlık almak isteyen yabancılara Portekiz dili ve kültürü sınavına girme zorunluluğu getiriliyor.
Başbakan Montenegro'nun seçim vaatlerinden biri olan vatandaşlık yasasındaki değişiklikle hükümet, Portekiz'de yabancı ailelerden doğan bebeklere şimdiye kadar otomatik olarak tanınan vatandaşlık hakkını da zorlaştırarak, ebeveynlerin ülkede en az üç yıl ikamet etmeleri ve vatandaşlık için talepte bulunmalarını zorunlu kılıyor.
Tasarı, yüzyıllar önce İber Yarımadası'ndan kovulan ve “Osmanlı devletinin gemilerle kendi topraklarına getirdiği” Sefarad Yahudilerinin torunları için verilen özel vatandaşlık hakkının da kaldırılmasını içeriyor.
Ana muhalefetteki aşırı sağcı Chega Partisinin de destek verdiği tasarının Meclis'ten kolay bir şekilde geçmesi bekleniyor.
Portekiz'de getirilmek istenen yeni vatandaşlık yasasının benzeri son 10 yıldır İspanya'da uygulanıyor.
***
Haberi yorumsuz verdim. Sadece “İber Yarımadası’ndan kovulan Sefarad Yahudileri” diye başlayan cümleye “Osmanlı devletinin gemilerle kendi topraklarına getirdiği” ifadesini ekledim.
İspanya ve Portekiz’de vatandaşlık için 10 yıl oturma ve İspanyolca/Portekizce dilleri ve kültürleri sınavından geçmek şartı aranırken, Türkiye’yi 23 yıldır yöneten AKP iktidarı, ülkeye milyonlarca sığınmacı kabul etmenin ötesinde, dünyanın dört bir bucağından, Türkiye’ye hiç gelmemiş, tek kelime Türkçe bilmeyen insanları bile vatandaşlığa kabul etti. Bu arada yıllardan beri konut alan yabancılara da vatandaşlık veriliyor. Satın aldığı konutu, süre geçtikten sonra dolar olarak iki katı fiyatına satanlar, böylece vatandaşlığı bedavaya getirdiği gibi kâra da geçiyor.
Oysa, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının bedeli, kandır, candır... Anadolu’yu Oğuz Kağan’dan 2700 yıl sonra yeniden vatan yapan Türkler, tarih boyunca bu toprakları ellerinde tutabilmek için, nesiller boyu kanlarını, canlarını feda etti... Sonra bir hükümet geldi, her başvurana para karşılığında vatandaşlık vermeye başladı...
***
Değerli hocamız Prof. Dr. Esfender Korkmaz, Yeniçağ’da yayınlanan “Türkiye’de Türkler azınlıkta mı kalacak?” başlıklı yazısında konuyla ilgili anket sonuçlarını verdi ve özetle, “On yıl öncesine kadar, Türkiye’de Türk vatandaşlarının, Türklerin azınlıkta kalacağı kimsenin aklına gelmezdi. Toplumda iki nedenle bu endişe ortaya çıktı; Birisi, Türkiye’den yurt dışına göç eden Türk vatandaşları arttı. İkincisi, sığınmacılar arttıkça, Türklerin nispi payı düşüyor. Türkiye’deki Suriyeli mülteciler arasında doğurganlık hızı Türkiye vatandaşlarına göre daha yüksektir. 2023 sonu itibariyle, Türkiye’de doğan Suriyeli çocuk sayısı, bir milyonu geçmiştir. Suriyelilerin toplam nüfusa oranı yüzde 4,23’e kadar çıktı. Esat gidince yüzde 3,6’ya geriledi. Ama bu gidişle yeniden daha hızlı artacaktır. Kaldı ki Afganlıları, İranlıları da katarsak bu oran çok daha yüksektir. Halkın en az dörtte üçü, ‘Türkiye sınırları mültecilere kapatılsın, mevcut sığınmacılar geri ülkelerine gitsin, çünkü mülteciler Güvenlik sorunu oluşturuyor.’ diyor. Anket sorularına Ak Partililer de aynı oranda ‘sığınmacılar gitsin’ diyerek katılıyor.” dedi.
***
İspanya ve Portekiz hükümetleri, yabancılara vatandaşlık vermeyi zorlaştırırken, Türkiye hükümetleri, 23 yıldır tam tersini yapıyor.
Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın, konuyu partisinin öncelikli politikası haline getirmesi, beş ay tutuklu kalmasına ve mahkûmiyeti kesinleşirse, siyasi yasakla karşı karşıya kalmasına mal oldu. Özdağ’ı Cumhurbaşkanına hakaretten tutuklayıp, suç olmadığı anlaşılınca, bahsedilen Kayseri olaylarından altı ay sonra ve siparişle düzenlenmiş belgeyle, “Halkı kin ve düşmanlığa sevk etmek”ten mahkûm etmek, sonuç olarak bütün Türkiye’nin ayıbıdır.
Ümit Özdağ, İspanya Veya Portekiz vatandaşı olarak doğmuş olsa ve Türkiye’deki politikalarını o ülkelerde sürdürmüş olsaydı kendisine vatana hizmet ödülleri verilirdi.
“İsrail saldırısı neden geri tepti?”
27 Haziran 2025 00:01
Son Güncelleme: 27 Haziran 2025 10:11
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Ayşe Deniz Temiz, Amerikalı hukukçu, gazeteci ve yazar Glenn Edward Greenwald’ın youtube programını paylaştı. Greenwald’ın program konuğu Prof. John Mearsheimer idi...
“İsrail'in İran'a Karşı Savaşı Neden Geri Tepti?” başlığıyla yayınlanan söyleşide Prof. John Mearsheimer, özetle şunları söyledi:
“Washington'un politikası, İsrail'in o bölgedeki askeri üstünlüğünü korumasını sağlamaktı. İsrail şu anda askeri olarak bölgede bir zorba gibi hareket edebileceği bir konumda ve İsrail'in ABD ile ittifakının önemini hafife almamak gerekir.
İsrailliler İran'daki rejim değişikliğinden, İran'ı parçalara ayırmaktan bahsediyor.
İsrailliler, bölgede bir Kürt devleti yaratmaya derinden ilgi duyuyorlardı ve ben İsraillilerin neden bir Kürt devleti yaratmakla ilgilendiklerini ve Kürt milliyetçiliğine bu kadar dikkat ettiklerini hep merak etmişimdir, çünkü bir Kürt devleti yaratırsanız Irak, İran, Suriye ve hatta Türkiye'yi parçalayacaksınız ve bu uzun zamandır hedefleriydi...
Yine bölgede nükleer silahları olan tek devlet olmak, muhtemel rakiplerini parçalamak istiyorlar.
Yalnız, İsrail tarafından İran'a karşı 13 Haziran'da başlatılan bombalamalar, tam tersi etki yarattı. İran rejimi, her zamankinden daha fazla kontrol sahibi oldu. Ayetullah Hamaney zayıfladı çünkü o saklanmak zorunda kaldı, bu sebeple ülkeyi yönetebilecek konumdan çıktı ama İranlılar, zengin tarihi birikimlerini temsil eden İran bayrağı etrafında toplandı... İsrail saldırısı bu sebeple geri tepti."
Yani İran, iç cephe sayesinde İsrail’i püskürttü... Elbette İran füzeleri de bunda büyük rol oynadı.
***
Görüldüğü gibi, objektif gözle bakınca, bölgenin röntgeni çekilebiliyor.
2009 yılında DTP Genel Başkanı olan Ahmet Türk, Erbil’deki konuşmasında “Bizim amacımız halkların kardeşliği temelinde bir çözümdür. Neden Orta Doğu halkları arasında da bir birlik oluşmasın ve birbirlerini tanımasınlar. 4 parça Kürdistan’da Kürtler zorluk içinde ve baskı görüyor. Bu baskılar kalkmalıdır ve bu baskılar da demokrasi ile kalkar. Herkes kendini demokrasi ile ifade eder” demişti.
“Orta Doğu halkları arasında birlik”, Bernard Lewis'in geliştirdiği, Büyük Orta Doğu Projesi'nin yani Büyük İsrail'in çıkış noktasıdır. Bernard Lewis, İstanbul'da 1996 yılında verdiği konferans sırasında, bölgedeki Türk, Arap ve Fars kimliklerinin yerine Orta Doğu kimliğinin geçebileceğini savunmuştu!
Kurulmak istenen Orta Doğu Birleşik Devletleri'ni, sermaye, teknoloji ve ABD desteği sayesinde kimin yöneteceği bellidir. Yani BOP, BİP'in kamuflajıdır!
İsrail, Büyük Orta Doğu Projesi denilen Büyük İsrail Projesi çerçevesinde, Fırat ve Dicle havzasında kontrolü ele geçirmeye çalışıyor. Buraları işgal etmesi mümkün değil, zira bölgede dört ülke var. Irak ve Suriye'yi düşürdüler, şimdi İran'ı düşürmeye çalışıyorlar. İran öteden beri kendi içindeki Kürt örgütlerini, "bölücülük ve terörizm" dışında İsrail ile işbirliği yapmakla suçluyor. BBC'nin görüştüğü PJAK Eş Genel Başkanı Emir Kerimi, Türkiye'deki yeni süreci desteklediklerini ancak kendilerinin PKK gibi silah bırakma ve fesih kararlarının olmadığını söyledi.
PJAK, İsrail'in İran'a saldırmasından bir gün sonra yaptığı yazılı açıklamada, "Kendini yöneten demokratik bir toplumun inşası için tüm halkları seferber olmaya çağırıyoruz" denilmiş ve "özyönetim çağrısı" yapılmıştı.
Yani PKK'nın Türkiye'de istediğini PJAK da İran'da istedi. Hem de İran bombalanırken...
İsrail'in İran'da Tebriz ve Şiraz gibi Türk merkezlerini bombalaması da önemli bir fotoğraftır.
Tabii İran, İsrail saldırısını İran'ı parçalamak için fırsata çevirmeye çalışan PJAK hakkında gerekli tedbirleri almak zorunda kalacak.
Emir Kerimi, BBC'nin İsrail ile işbirliği iddiaları ile ilgili sorusuna "İran-İsrail savaşı olsun ya da olmasın, biz halkımızın hakları için mücadelemize devam ederiz." diye cevap verdiği görüldü. Ülke bütün olarak İsrail saldırısı altındayken PJAK'ın bu saldırıya karşı çıkmaması, İsrail ile bağlantılı olduklarını gösteriyor.
Şimdi Abdullah Öcalan'ın silah bırakma çağrısına uymak istemeyen PKK'lıların Suriye'deki PYD/YPG'ye katıldıkları söyleniyor. Prof. Dr. Emin Gürses, bunların Kürt olmadığını Taşnakçı olduğunu söylüyor ama Öcalan da Ermeni kökenli...
Aslında bölgede Kürtler adına terör estiren örgütlerin yönetim kademesinde bulunanların gerçek kimlikleri ifşa edilmelidir. Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu'nun bu yönde açıklamaları var ama bunu devleti yönetenlerin yapması gerekiyor... Hrant Dink, devletin içindeki gizli Ermenileri biliyordu ve bunları açıklayacağı için öldürüldü!
Asıl AKP ve icraatı yok hükmündedir!
28 Haziran 2025 00:01
Son Güncelleme: 28 Haziran 2025 13:53
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“Butlan”, bir işlemin hukuken “geçersiz”, yani “yok hükmünde” sayılmasıdır. İşin aslına bakacak olursak, CHP’nin kurultayı değil ama AKP iktidarı yok hükmündedir. Neden mi? Çünkü AKP, 2017 referandumu devam ederken mühürsüz oyların geçerli sayılması sonucunda, ülkenin yönetim sistemini değiştirmiş ve bunu da “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diye izah etmiştir! Üstelik Meclis’te referandum kararı oylanırken gizli oy kuralı da ihlal edilmiştir...
Kaldı ki AKP daha kuruluşunda yaptığı bir işlemle, siyasi partiler yasasına aykırı hareket etmiş ve ABD’den gönderilen, yerel yönetimlere özerklik isteyen 3.5 sayfalık gizli CFR belgesini, olduğu gibi parti programı haline getirmiştir.
***
Aslında AKP’nin bütün eylem ve söylemleri, Siyasi Partiler Yasası’ndaki hükümlere aykırıdır.
Yasanın “Milli Devlet Niteliğinin Korunması” başlıklı ikinci bölümünde, “Bağımsızlığın korunması” başlığı altındaki 79’uncı maddesinde;
“Siyasi partiler: a) Türkiye Cumhuriyetinin, milletlerarası hukuk alanında bağımsızlık ve eşitlik ilkesine dayanan hukuki ve siyasi varlığını ortadan kaldırmak yahut milletlerarası hukuk gereğince münhasıran Türkiye Cumhuriyetinin yetkili olduğu hususlara diğer devletlerin, milletlerarası kuruluşların ve yabancı gerçek ve tüzelkişilerin karışmasını sağlamak amacını güdemezler ve bu amaçlara yönelik faaliyette bulunamazlar.
b) Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan Türk uyruğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden herhangi bir suretle, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak yardım kabul edemezler, bunlardan emir alamazlar ve bunların Türkiye'nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar.” denilmektedir.
AKP iktidarı, Suriye politikasını ABD’nin isteklerine göre düzenlemiş, ABD’nin eğit-donat programlarıyla, Suriye’de iç savaş çıkaracak teröristler yetiştirmiş ve sonuçta bu ülkeyi, CIA’nın yetiştirdiği bir terörist üzerinden ABD ve İsrail’e teslim etmiştir. Öyle ki İsrail, Suriye ordusuna ait bütün alt yapıyı ve ağır silahları, radarları, hava savunma sistemlerini iki gecede yok etmiş, bu sayede İran’a saldırı sırasında da Suriye hava sahasını kullanabilmiştir.
ABD Başkanı Trump, “Geçenlerde Erdoğan’a dedim ki; ‘Tebrikler. 2000 yıldır kimsenin başaramadığını yaptın, Suriye’yi aldın’ dedim.” derken, 2000 yıl değil ama, Babil sürgününden tam olarak 2 bin 611 yıl sonra, bugünkü İsrail’in AKP iktidarı sayesinde, Suriye’ye hâkim olduğunu, Suriye’nin İsrailoğullarına teslim edilmesini kastediyordu.
***
Siyasi Partiler Yasası’nın “Devletin tekliği ilkesinin korunması” başlıklı 80’inci maddesi, “Siyasi partiler, Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı Devletin tekliği ilkesini değiştirmek amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar” ve “Eşitlik ilkesinin korunması” başlıklı 83’üncü maddesi “Siyasi partiler, herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu prensibine aykırı amaç güdemez ve faaliyette bulunamazlar.” şeklindedir.
AKP iktidarı, ilk günden itibaren, “eski Türkiye” dedikleri devleti yıkmaya yeni bir devlet kurmaya çalışmaktadır. Bunu kendileri açıkça söylemektedir... Açılım projeleri de bu amaca dönüktür.
AKP iktidarı, kurulduğu günden beri, mezhep ayırımı ve siyasi düşünce ayırımı gözeterek, eşitlik ilkesini ihlal etmiştir.
AKP iktidarı, yasanın “Laiklik ilkesinin korunması ve halifeliğin istenemeyeceği” başlıklı 86’ıncı maddesini ve “Dini ve dince kutsal sayılan şeyleri istismar yasağı” başlıklı 87’inci maddesini devamlı olarak ihlal etmiş, dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek propaganda yapmış, istismar etmiş veya kötüye kullanmıştır.
Öyle ki AKP, laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmaktan mahkûm da edilmiş ama kapatılmamıştır.
***
Şimdi böyle bir partinin, ele geçirdiği yargı erkini ve medyayı kullanarak, iktidar alternatifi ve birinci parti durumundaki rakibinin en güçlü adayını ve ekibini, delil olmadan tutuklatarak partiyi de kargaşaya sürükleyerek baskın seçim planlaması, fiilen mümkün olsa da hukuken yok hükmündedir.
Yalnız, yok sayılan hukuk, günü gelince hükmünü icra edecektir
Yine “dron çarptı” mı diyeceksiniz?
30 Haziran 2025 00:01
Son Güncelleme: 30 Haziran 2025 11:05
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Pakistan'da meydana gelen terör saldırısını lanetlediğini belirterek, “Saldırıda hayatını kaybeden Pakistanlı kardeşlerimize Cenab-ı Allah’tan rahmet diliyor, yaralananlara acil şifalar temenni ediyorum. Dost ve kardeş Pakistan halkına ve hükümetine taziyelerimi iletiyorum. Türkiye olarak her zaman ve her konuda olduğu gibi terörle mücadelesinde de kadim dostumuz Pakistan’a desteğimizi sürdürecek, sevinçli günlerinde olduğu gibi zor günlerinde de kardeşlerimizin yanında olmaya devam edeceğiz." dedi
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Ömer Çelik de, Pakistan'daki terör saldırısıyla ilgili yayınladığı mesajda, "Bu terör saldırısını lanetliyoruz. Kalbimiz ve desteğimiz kardeş Pakistan'la beraber" dedi.
***
Eski AKP Gaziantap milletvekili Şamil Tayyar, X hesabından yayınladığı mesajında şunları yazdı:
"Kuzey Irak’taki Pençe-Kilit bölgesinde askerlerimize dronlarla alçak bir saldırı düzenlendi. 5.Komando Taburu’na bağlı 2’si üsteğmen, 1’i astsubay, 7’si onbaşı toplam 10 askerimizin yaralandığı, ilk aşamada Işıklı Sahra Hastanesi’nde tedavi altına alındığı, 3’ünün durumunun ağır olduğu bildiriliyor. Rabbim, yiğitlerimize şifa versin. Dron saldırısına ilişkin görüntüler ve yaralılarımızın isimleri bizde mevcut. Hadisenin hassasiyeti nedeniyle yayınlamıyorum. Saldırının terör örgütü PKK tarafından yapıldığı tahmin ediliyor. Bu vahim hadiseyle ilgili Milli Savunma Bakanlığı’nın sessizliği ilginç. Kimse kusura bakmasın, bu alçak saldırıyla ilgili kamuoyunun bilgilendirilmesi zorunludur. Saldırıyı gerçekleştirenler PKK içindeki çözüm karşıtları mı, PKK’nın örgütsel eylemi mi, arkasında hangi güçler var, tüm sorular cevap bulmalıdır. Başımızı kuma gömmenin kimseye faydası yoktur."
İyi Parti Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez, dron saldırısıyla ilgili olarak yayınladığı mesajda, "Alçak terör örgütü dün kahraman askerlerimize kamikaze dronlarla saldırırken, Bunların siyasi uzantıları Meclis’te ‘PeKeKe güzellemeleri’ yapıyordu! 10 yaralımız var, 3’ünün durumu ağır. Uzuvlarını kaybeden kahraman askerlerimiz var aralarında. 18 terörist gerçekleştirdi saldırıyı, içlerinde kırmızı kategoride aranan 2 de elebaşı var. Sorularımıza cevap bekliyoruz Sayın Yaşar Güler, hem de bir an önce, eğip bükmeden, net ve açıklayıcı...” dedi.
Turhan Çömez, son dron saldırısından iki ay önce de yayınladığı mesajda, "22 Nisan günü, Irak Pence-Kilit alanında, Metina Seri Amediya Bölgesi’nde, Askerimizin nöbet bölgesine, Bir değil iki drone saldırısı gerçekleştirdi terör örgütü PKK. İkisi de EYP ile tuzaklanmış. Biri etkisiz hale getirildi, diğeri ise nöbet bölgesinde askerlerimizin üzerinde patladı. Bir şehit bir yaralı... Milli Savunma Bakanı’nın ağzına alamadığı alçak terör örgütü PKK’nın gerçekleştirdiği saldırının detayı bu…" demişti.
Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, olaydan bir gün sonra TBMM’nin 105. yılı ve 23 Nisan resepsiyonunda basın mensuplarının sorularını cevaplarken “Dün bir tane dron attılar, o da bizim Mehmetçiğe çarptı… Hastaneye götürdük ama kurtaramadık, şehit oldu. Allah rahmet eylesin.” demişti...
***
Buraya kadar ben bir yorum yapmadım. Yoruma gerek yok aslında...
Yalnız bu sessizliğin sebebi nedir? Şimdi de “10 askerimize, PKK dronu çarptı!” mı denilecek yoksa?
Pakistan, kardeş devlettir. Türkiye, Pakistan'a yönelik saldırılara karşı elbette tavır koymalıdır. Bunda şüphe yok. Yalnız, Kuzey-Irak'taki dron saldırısında yaralananlar Türk askeridir!
Pakistan'daki saldırı hakkında açıklama yapılırken, PKK ile girişilen pazarlık veya “Terörsüz Türkiye” projesi bozulmasın diye Türk askerine yönelik saldırının sessizlikle geçiştirilmesi, haberin halktan saklanması, veryansın tv'den başka haber veren medya kuruluşunun bulunmaması, siyaset kurumundan ise sadece Turhan Çömez ve Şamil Tayyar'ın bu sessizliğe dikkat çekmesi de gösteriyor ki iktidar doğru yolda değildir.
Öyle ki Abdullah Öcalan’ın “Meclis’e davet” edilmesinden sonra sıra isyan çıkarmaktan idam edilen Şeyh Sait’e “iadei itibar” istemeye kadar varmıştır.
Tom Barrack’ın millet sistemi!
01 Temmuz 2025 00:01
Son Güncelleme: 01 Temmuz 2025 11:26
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, Anadolu Ajansı’nın kadın muhabiri ile birlikte İzmir'in tarihi Kemeraltı Çarşısı'nı gezdi, esnaf ile sohbet etti. Sonra da konuşmasının anlam ve önemine uygun olarak türbanlı muhabire yaptığı açıklamalarla, “Osmanlı’nın millet sistemi”ne övgüler yağdırdı.
İsrail ile İran arasında yaşanan çatışmalara değinen Barrack, “İsrail'in yeniden tanımlanması gerekiyor, şu an yeniden tanımlanma sürecinde. İsrail ile İran arasında yaşananlar, hepimiz için, 'süre doldu, yeni bir yol açalım' deme fırsatı. Bu yolun anahtarı Türkiye” ifadesini kullandı. Türkiye ve İsrail'in geçmişte “harika ilişkilere sahip olduğunu” savunan Barrack, bunun tekrar olabileceğini söyledi.
Barrack, ABD Başkanı Trump ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Lahey’de görüşmesi hakkında “Bu, iki liderin doğrudan birbirine önceliklerini anlattığı ve bölgede (Orta Doğu’da) insanların hayatını nasıl daha iyi hale getirebileceklerini samimiyetle yaklaştıkları bir görüşmeydi.” dedi.
Barrack, “Hepimiz, birbirine güvenen iki lidere sahip olduğumuz için muazzam bir fırsatın var olduğu görüşündeyiz. Bu vizyonu nasıl uygulayacaklarını çok iyi bilen Bakan Rubio ve Bakan Fidan var.” ifadelerini kullandı.
Barrack’ın bu sözleri, Türkiye’nin, ABD gözetiminde, İsrail ile birlikte yeni adımlar atılacağının işareti...
***
Bu adımların ne olduğu, Barrack’ın İzmir ve Osmanlı’nın millet sistemi hakkındaki sözlerinde saklı...
Barrack, “Benim için İzmir, Yahudilerin, Müslümanların, Hıristiyanların bir arada yaşadığı, bu toplulukların harmanlandığı bir örnek.” diyerek, “bu tüm dünyada ve Orta Doğu’da olması gereken bir durum” değerlendirmesinde bulundu.
Büyükelçi Barrack, “Bence Türkiye, tüm bunların merkez noktası olabilir, Suriye’de gördüğünüz üzere. Suriye’de olanların büyük bir kısmı, Türkiye ve liderliği sayesinde gerçekleşiyor. Osmanlı İmparatorluğundaki millet sistemi, yüzlerce yıl farklı grupların merkezi sistemde varlıklarını sürdürmelerine imkân verdi. Şimdiki nesiller için yeni bir diyaloğa ihtiyaç vardır. Bu diyalog, savaş değildir.” dedi.
***
Büyük Orta Doğu Projesini ABD için geliştiren Bernard Lewis de 1996 yılında, İstanbul’da verdiği konferansta, “Bu coğrafyada, Türklük, Araplık ve Farslık gibi kimliklerin yerini Orta Doğu kimliği alabilir” demişti...
Öyleyse Türkiye’de iktidarın, Malazgirt ve Çanakkale zaferlerine Arapları ortak etme şeklindeki algı operasyonlarını, “Yeni bir milli kimlik” ve “Kurucu Anayasa” söylemlerini, Barrack’ın arzuladığı Türkiye merkezli Büyük Orta Doğu Projesi’ne geçiş hazırlıkları olarak görmek gerekir.
Osmanlı’nın din eksenli millet sistemine dönüş için Türkiye’nin ulus devlet olmaktan çıkarılması gerekir! AKP’yi destekleyen yazarlar, bunu “Osmanlı’nın millet sistemi daha doğruydu, ulus devlet yanlıştı” diye söylüyorlar zaten...
***
Barrack, “Bence Orta Doğu yeni bir diyaloğa hazır. İnsanlar aynı hikâyelerden sıkıldı. Bence, ufak adımlar göreceğiz. Herkes İbrahim Anlaşmalarına geri dönecek. Özellikle Gazze durumunda, çünkü asıl büyük mesele şu anda bu. Gazze’den sonra, Suriye- İsrail’in bir noktada anlaşmaya varmaları gerekiyor. Benzer bir anlaşmanın, Lübnan ile de olacağını düşünüyorum. Lübnan’ın da aynı modele uygundur.” dedi.
Barrack, Erdoğan’ın, Şara’ya olan desteğini de anımsattı ve “PKK, YPG dediğimiz bir unsur içeren SDG, ABD güçlerinin yanında DEAŞ’a karşı verilen mücadelede yer aldı ve ortak bir görev yürüttü. SDG hem askeri hem siyasi olarak yeni Suriye’ye entegre olmalı. Alevilerin, Dürzilerin ve diğer toplulukların da temsiliyet aradığı gibi.” ifadelerini kullandı.
***
Barrack, “Türkiye merkezli bir Orta Doğu” diyor ama zaten BOP da Talabani’nin 1996’da “Hayalim İstanbul’un başkent olduğu Orta Doğu Birleşik Devletleri” diye tanımladığı, “Büyük İsrail Projesi”dir. Böyle bir devlet kurulması için, Türkiye’nin Türk devleti olmaktan çıkması, bunun için de nüfus yapısının Osmanlı’nın milletler sistemine göre değiştirilmesi ve “kurucu anayasa” ve “yeni bir milli kimlik” ile yeniden düzenlenmesi gerekir! Suriyeli sığınmacılar işte bunun için getirildi. Afgan ordusunun askerleri de Türkiye’de direnç gelişirse diye “Türklere karşı önlem” olarak Türkiye’ye kabul edildi.
Sonuçta ortaya çıkan yeni devleti, Yahudi sermayesinin yöneteceği ortadadır. Gerçi, “Şimdi kim yönetiyor?” denilebilir ama proje bu!
Aslında “örümcek ağı” örneğinde olduğu gibi çok ince tellerle örülmüş çok zayıf bir proje...
Ucundan çekince darmadağın olur...
Öküzün, kasabın bıçağını yalaması gibi...
04 Temmuz 2025 00:01
Son Güncelleme: 04 Temmuz 2025 15:47
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İklim Kanunu Meclis’ten geçti, Kanunla “İklim piyasası” kurulacak! Adından da anlaşılacağı gibi bu bir rant kanunu. “Karbon vergisi” gibi uygulamalar is, zaten sanayileşmeyi tamamlayamamış ülkeleri, tarımda ve hayvancılıkta da geri bırakmak için tasarlandı.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Dünya gazetesinin düzenlediği “İklim Ekonomisi Sürdürülebilirlik Finansmanı Zirvesi”inde, iklim değişikliği ile mücadele için yoğun finansal kaynak gerektiğini belirterek önümüzdeki 3 yıllık süreçte muhtemelen 60 milyar dolarlık bir kaynak söz konusu olduğunu da söylemişti.
Yani İklim Kanunu diye bir dayatmayı kabul etsin diye “çok taraflı bankalar” ve Dünya Bankası, para vermeyi vaat ediyordu... Göz yaşartıcı bir iyilik değil mi?
***
Biz “iklim yalanları” konusunda yeteri kadar uyarı yaptık ama kamuoyunu biz oluşturmuyoruz. Aslında Soljenitsin’in söylediği gibi “gerçeğin bir kelimesi bile dünyayı değiştirmeye yeter” ama bunun için toplumsal duyarlılık gerekir. Böyle bir duyarlılık yoksa insanlar size değil otoriteye inanır. Çünkü otorite, çıkar temin eder, siz ise sadece doğruları söylemekle kalırsınız. Tabii duyarlı olmak için toplumsal sorumluluk duygusunun da gelişmiş olması gerekir. Günlük çıkarları için çocuklarının geleceğini satmakta bir sorun görmeyen zihniyet yaygınlaşmışsa, ne deseniz söz geçiremezsiniz.
***
Şimdi maden yasası geliyor. Tek adama, dilediği yeri maden alanı olarak kamulaştırmak ve istediği şirkete vermek yetkisi tanınacak. Böylece ormanlar, tarım ve hayvancılık alanları, devletin ve milletin elinden alınabilecek.
Konuyu yıllardır inceliyorum ve “Tapunuza da göz diktiler!” diyorum.
Eskiden konferanslarla da anlatırdım. Bu konferansların sonunda sorulan sorulardan, dinleyenlerin çoğunun hiçbir şey anlamadığını fark ederdim. Sorun benim anlatımımda değildi... Sorun, halkın, devlet otoritesini elinde bulunduran “Müslüman”, “Milliyetçi” veya “Sosyal Demokrat” siyasilerin böyle vahim suçlar işlemeyeceğine olan inançlarından kaynaklanıyordu.
Atatürk, daha 1914’te “İnsanları istediği gibi kullanan kuvvet, fikirleri tanıyan ve geliştiren kimselerdir. Fikrin özelliği de, hiçbir itirazın bozamayacağı bir kesinlikle kendi kendisini kabul ettirmesidir. Bu ise fikrin, yavaş yavaş duygular haline gelerek inanca dönüşmesi ile mümkündür. Ve böyle olduktan sonradır ki, onu sarsmak için bütün başka mantıkların, başka yargılamaların hükmü kalmaz” demişti...
***
Büyük deprem yaşamış illerimizde rezerv alan uygulaması ile tapulara el konuldu. Kentsel dönüşüm kanunuyla, yerleşim yerlerinde, şehir merkezlerinde yer alan parsellerin de rezerv yapı alanı olarak belirlenmesine imkân sağlandı.
Peki bütün bu kanunların asıl amacı nedir?
İş adamı arkadaşım Yaşar Canca, yıllar önce asıl sorunun “dünyanın tapusunu ele geçirmek” olduğunu yazmıştı:
"Şimdi savaş, dünyanın tapusunu ele geçirmek için sürüyor. Dünyada her yıl Fransa ekonomisinin millî geliri (2.34 trilyon dolar) kadar gelir, sadece faiz yoluyla elde edilmektedir. Bu parayla rekabet etmek neredeyse imkânsızdır. Ülkemizdeki doğal kaynaklar önce bir yerlere adreslenecek sonra da Anayasa değişikliği ile birlikte işletenlere tapulanacak! Bir kere verin, bakalım bir daha alabilecek misiniz? Orman alanlarında şimdiden birçok yer ve amaç için ruhsatlar alınmaya başlanmıştır. Eğer bu değişiklikler planlandığı gibi gerçekleşirse deniz ve göl kıyılarındaki tesisler, limanlar, turizm bölgeleri, hidro elektrik santrallerinin su toplama havzaları, şu anda kullananların olacaktır. Millî-muhafazakâr yapının neyi koruduğunu bilmesi lazım. Bunu yapamaz isek içinde yaşadığımız coğrafyadaki dağları, ovaları, göl ve nehirleri elimizden alırlar. Coğrafya elimizden gittiğinde yaşayacak yer aramaya başlarız."
Canca'nın bahsettiği devletin tapusundaki millî servetler, "Varlık Fonu"na adreslendi... İlahiyatçı Cemil Kılıç ise "Mülkiyeti ve üretim araçlarını ele geçirmeden insanlar üzerinde egemenlik kurmak mümkün değildir. Şirk dediğimiz şey yani tanrılık/tanrısallık iddiası, mülkiyete el koyma yoluyla olmaktadır." diye konunun tarihi boyutunu açıkladı...
Şimdilerde siyasi kişiliklerin, Hz. Peygamber hatta Allah ile birlikte anılmaya başlanması, böyle bir sürecin sonucudur.
Bu bir küresel projedir ve kimler tarafından planlandığı da bellidir ama öküzün kasabın bıçağını yalaması gibi, bazı insanlar, tapuyu milletin elinden alacak olan yerel otoriteleri “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” diye takdim etmeye çalışıyor.
Oysa Türkiye pilot bölgedir! Tapulara el koymak ve insanları köleleştirmek istiyorlar.
Mezalim ve diz çöktürmek!
05 Temmuz 2025 00:01
Son Güncelleme: 05 Temmuz 2025 11:56
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Azerbaycan'ın Hankendi şehrinde Ekonomik İşbirliği Teşkilatı 17. Zirvesi'ndeki konuşmasında “İsrail'in hız verdiği saldırgan politikaları bölgemizin huzur ve istikrarını tehdit ediyor. Gazze'de 57 bine yakın kardeşimizin hayatını kaybettiği mezalimin bir an önce durması için hep beraber daha fazla çalışmalıyız. İsrail'in Lübnan, Suriye ve İran'a saldırılarının arka planında Filistin halkına diz çöktürme siyaseti yatıyor. İran'a saldırılar kabul edilemez. Biz ne Filistin davasını terk edebiliriz ne de Netanyahu yönetiminin bölgemizi kan gölüne çevirmesine sessiz kalabiliriz. Suriye'de gelinen aşama bölge için bir umut ışığıdır. Filistin davasını terk etmeyiz.” dedi.
***
Gazze’deki mezalim, kendiliğinden durmaz ama Ekonomik İşbirliği Teşkilatı üyesi ülkeler, elbirliği içinde hareket etse, ABD, İngiltere ve Fransa’nın İsrail’e verdiği tam desteğe rağmen belki bir umut ışığı doğabilir. Yalnız, başta Türkiye olmak üzere söz konusu ülkelerin bugüne kadar mezalimi durdurmak için söylem dışında aktif olarak ne yaptığını sorgularsak “hiçbir şey” cevabıyla karşılaşırız.
Öyleyse mezalimi kim durduracak?
1985 yılında Türkiye, İran ve Pakistan tarafından kurulan Ekonomik İşbirliği Teşkilatı, Kalkınma İçin Bölgesel İşbirliği örgütünün ardılıdır... 1992 yılında Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Tacikistan ve Azerbaycan'ı da kapsayacak şekilde genişlemiştir. Ekonomik İşbirliği Teşkilatı üyesi ülkeler, aynı zamanda İslam İşbirliği Teşkilatı'nın da üyesidir. Bu teşkilata da 57 ülke üyedir. İsrail’in Gazze’deki mezalimine hep birlikte karşı dursalar, herhalde bir sonuç alınırdı ama bu yönde bir girişim yapılmamıştır.
İnsanlar gibi kurumlar da yaptıkları kadar yapmadıklarından da sorumludur.
***
Bir de Türkiye’ye objektif gözle bakalım... Türkiye’de Ergenekon ve Balyoz davalarında uydurma senaryolarla tutuklanan askerler veya siviller arasında, zamanında tedavi edilmediği için cezaevinde ölenler, şüpheli şekilde kalp krizi, beyin kanaması geçirerek hayatını kaybedenler veya intihar edenler oldu. Sonunda bütün bu davalar düştü. Ölenlere de kalanlara da uygulanan mezalim değil miydi?
Bugünkü Türkiye’de CHP ve Zafer Partisi’ne karşı başlatılan hukuk dışı uygulamalar, haksız tutuklamalar, mitinglere katılan üniversiteli gençlerin hukuk dışı olarak cezaevinde tutulması, zulüm değil mi? Son olarak Boğaziçi Üniversitesi’ndeki mezuniyet töreninde verilen diplomasını yırttı diye gözaltına alınan gence zulmedilmiş olmuyor mu?
Ekrem İmamoğlu’na tutuklandıktan sonra da siyasi yasak da istenen davalar açılması, “diz çöktürmek için” değil midir?
Halk TV ve Sözcü TV’nin aynı gün aynı saatte 10 gün süreyle karartılması, TELE1 ile birlikte bu üç kanala yüksek miktarlarda para cezası kesilmesi, mezalim değil midir?
***
Bütün bu hukuk dışı uygulamaların asıl hedefi, “muhalefete diz çöktürmek” değil midir? Muhalefetin, tasarlanan yeni anayasaya, yani yeni devlete evet demesi veya direnememesi için yargının bir tehdit unsuru olarak kullanılması mezalim değil midir?
Şimdilik kimse ölmedi ama cezaevi şartlarında daha önce geçirdiği lenf kanseri nükseden Mehmet Murat Çalık ameliyata alındı. Çalık’ın, kendi başkanlık döneminden önce, 2015’te takipsizlikle sonuçlanan bir dosyadan tutuklanmış olması, 18 kilo kaybedecek kadar ağır hastalığına rağmen tahliye edilmemesi mezalim değil midir? İzmir’de de belediye bürokratlarının daha önce beraat ettikleri dosyalardan tutuklanması mezalim değil midir?
Bu yapılanlar demokrasinin vazgeçilmez kurumlarından olan siyasi partilerin muhalif olanlarını ortadan kaldırmaya, toplumsal muhalefeti sindirmeye çalışmak değil midir?
Muhalefete yönelik bu saldırgan politikalar, Türkiye’nin huzur ve istikrarını tehdit etmiyor mu?
***
Suriye’de bir teröristin, devletin başına getirilmesi, Suriye halkına yönelik bir mezalim değil midir? Nusayriler katledilirken susmak, Türk devlet geleneğine yakışır mı?
Bütün bu zulüm politikaları, demokrasinin, rejim değişikliğinden öteye mevcut devleti yıkarak, yerine milliyetsiz bir Orta Doğu devleti kurmak için bir araç olarak kullanılmasından kaynaklanıyor. Zulmetmeyi de “İslam devleti kuracağız” edebiyatıyla meşru bir hak sayanlar var!
İslam’da zulüm, hatta işkence var mıdır?
Meclis’in Dikmen kapısı ve Nihat Genç...
07 Temmuz 2025 00:01
Son Güncelleme: 07 Temmuz 2025 09:18
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Karadeniz’i ve Maçka yaylalarını anlatırken, aklıma hep Nihat Genç gelir... Çünkü Karadeniz'in üzerinde biriken buhar, Değirmendere vadisine girip, 25 kilometre kadar ilerledikten sonra Nihat Genç'in köyünün üzerinden geçip, 30’uncu kilometrede Maçka'ya girişteki tünelin üzerinde Nesi kayalıklarına çarpar, bizim köyün alt tarafından Köroğlu kıranını ve Hanın kıranını da aşar, oradan birkaç dakika içinde Zigana geçidinin sonuna kadar bütün vadiye çöker... Yağmur çoktan başlamıştır. "Sen yağmur ol ben bulut, Maçka'da buluşalım" türküsü, herhalde, bulutların yağmuru Maçka’ya nasıl getirdiğinden esinlenerek yakılmıştır. Dolayısıyla burada yetişen insanların birçoğu yağmur gibi fırtına gibi veya yaylaların yakıcı güneşi gibidir.
Aileden iyi yetişmiş insanları da Mehmet Murat Çalık’ın Silivri cezaevinden İzmir’e gönderilmeden önceki ziyaretimde söylediği gibi Maçka’nın girişindeki Nesi kayalıkları kadar dik durur... Tabii cehalet veya çıkar virüsünün etkilemediği yer yok ama genelde hangi ortamda olurlarsa olsunlar gerçeği haykırmaktan çekinmezler. Çünkü her an doğanın gerçekleri ile baş başadırlar; doğadaki ani değişimlerle barışıktırlar. Burada yetişip de doğaçlama türkü söylemeyen, sevdiğine mani atmayan yok gibidir. Türkçe’nin bütün güzellikleri, deyimleri insanların genetik yapısına kadar işlemiştir.
***
Nihat Genç ile ilk defa, İstanbul’da, Divanyolu’ndaki Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nde karşılaştık. Burası Yazarlar Birliği’ne verilmişti ve genelde muhafazakâr çizgide olan yazı ehlinin sosyalleşme, buluşma mekânıydı. Ben de bazen uğrardım. Bir gün, o çevreden bir kişi, “Bak hemşehrin gelmiş, anlaşılan tanışmıyorsunuz, gel sizi tanıştırayım” dedi.
Nihat Genç, o zamanlar, “Oflİ Hoca” ile ünlü olmaya başlamıştı ama sönmüş bir yanardağ gibi sessizdi. Bakışları ise Maçka gibi derin, Maçka gibi kuşatıcı ve sevgi yüklüydü. Meğer veryansın edeceği yıllar için enerji depoluyormuş...
Sonra bir gün Maçka’da benim konferansıma dinleyici olarak geldi. Yıllar geçti, yine Maçka’da bir yaz günü Volkan Konak konserinde buluştuk. Volkan’ın başka programı vardı, erken ayrıldı. Biz de Nihat ile birlikte Özkan Sümer’in Sümela yolundaki alabalık tesislerine gittik. Biraz sonra Özkan Sümer de masamıza geldi ve saatlerce Trabzonspor konuştuk... O zamanlar Fatih Tekke, Zenit’te oynuyordu ve UEFA şampiyonu olmuşlardı... Sümer, Fatih Tekke için “dünyanın en iyi futbolcusu” diyordu.
***
Nihat ile Antalya’da bir panelde konuşmacı olarak buluştuk... Halk, onu bir kahraman gibi bağrına bastı... Sonraları, ne zaman ülke için hayati derecede önemli bir konu gündeme gelse, hep telefonla aradı, bilgilerini benimle paylaştı...
Geçen yaz yine aradı ve “Son yazından, Maçka’da olduğunu anladım. Biz de Maçka’ya girmek üzereyiz. Nerede buluşalım?” dedi. “Ihlamurların altında” dedim... Oğlu Laçin ve Serkan Öz de yanındaydı. Sonra Faruk Genç de bize katıldı ve burada çay içen “yaşlı”larla sohbet ettik. Yani bizden yaşlılarla... Konu bir ara sağlık durumumuzdan açıldı. Bana tavsiyelerde bulundu, moral verdi. Sonradan anladım ki bu konuşmayı yaparken, kendi hastalığını biliyor ama hiç belli etmiyordu...
“Biz yaylalara çıkacağız, sen burada çok zaman geçiriyorsun, nereye gidelim?” diye sordu... Ben de “Bizim yayla en yükseğidir. Bütün vadiye ve Karadeniz’e hâkimdir. Bizim yaylaya gidelim...” dedim ve köye de uğrayıp Figanoy yaylasına çıktık... İki bin metre yükseklikteki kayaların üzerinden, kurt dedemin, büyük babamın her akşam yaptığı gibi Karadeniz’i seyrettik. Nihat kollarını açtı, vücudunun her hücresini o temiz ama sert rüzgâra bıraktı. Kaçkarlara, Kafkaslara doğru uçmak ister gibiydi... Sonra bana sarıldı ve buraya getirdiğim için teşekkür etti. Çok mutluydu.
Bu, Maçka’ya, yaylalara veda gezisiymiş, anlayamadık...
***
Sonra bir gün Erdem Atay, Nihat’ın yoğun tedavi gördüğünü bildirdi... Konuştuk ama yormamak için kısa tuttum. Doğal tedavi yöntemlerinden bahsettim ama konuyu değiştirdi ve o kısılmış sesiyle yine bir memleket meselesine dikkatimi çekmeye çalıştı...
Son olarak bana “Maçka’da buluşalım” dedi ama gelemedi.
Ankara’ya, bir avuç Maçka toprağı ile birlikte onu son yolculuğuna uğurlamaya giderken, Muğla, Milas/ İkizköy’den ve Aydın’dan gelen birkaç zeytin üreticisinin, milletin siyasi mabedi olan TBMM’nin Dikmen kapısı tarafında beklediğini, içeri alınmadığını, “Havama, suyuma, toprağıma dokunma”, “Maden yasası geri çekilsin”, “Toprağa dokunan eller kırılsın” sloganları attığını ve geceyi, battaniyelere sarılarak geçirdiğini hatırlayıp, “Şimdi Nihat olsaydı, kıyameti koparırdı” diye düşündüm...
İkizköy Mahalle Muhtarı Nejla Işık, “Bu çökme yasasını kabul etmiyoruz.’ Şirketler TBMM’ye alınırken, biz köylüler, sadece 6 kişiydik, Meclis’e giriş yasağı konuldu bize... Burası milletin Meclisidir, şirketlerin değil...” diyordu.
Nihat sağ olsaydı, köylülerin Meclis’in Dikmen kapısında bekletilmesine veryansın eder, demediğini bırakmazdı...
Çünkü Nihat Genç, vatan demekti, millet demekti, cumhuriyet demekti..
Kişisel bilgiler ve Türklük düşmanları!
08 Temmuz 2025 00:01
Son Güncelleme: 08 Temmuz 2025 12:09
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhuriyete düşmanlık gibi görünen kişilerin asıl sorunlarının Türklükle olduğu bir defa daha ortaya çıktı... Ben tabii kimsenin etnik kökenini veya belleğinde taşıdığı gizli dini, isim bazında anlatacak değilim. Genel bir tespitten söz ediyorum; cumhuriyete açıkça iftiralar atan kişilerin kapalı kapılara arkasında Türk kelimesini duyunca ifrit kesildiklerine dair anlatımlar var... Bu da gösteriyor ki, asıl sorunları rejim değil, Türklerden intikam almak... Üstelik bunu da Türklerin yönetimini tamamen ele geçirerek yapmaya çalışıyorlar.
***
Sorunu, kendilerine vatandaşlık tanındığı halde etnik kökenini veya dinini kamufle eden, bunu da İslâm dinini istismar ederek, Müslümandan çok İslâmcı geçinenler büyütüyor.
Hani Hırant Dink, “kirli kan”dan söz ediyordu ya, asıl sorun, tehcirde gitmeyip kimliğini değiştirerek kalanlardan kaynaklanıyor. Hrant Dink, "kirli kan" derken bunları kastediyordu ve herkesi kendi kimliğini açıklamaya davet ediyordu.
Bu konuda Yaşar Canca'nın tespitlerini hatırlatayım:
"Hrant Dink, bir Ermenistan gezisinde oradaki muhataplarına 'Siz 1.5 milyon kişiden bahsediyorsunuz. Oysa ayni dönemde yaklaşık 500 bin Ermeni, din değiştirip Türk olmuştu. Bunları neden dikkate almıyorsunuz?' diye sordu. Muhatabı da 'Bu konunun gündeme gelmesi, davamıza zarar verir' cevabını verdi.
Dink, bir yazısında Atatürk'ün manevi kızı Sabiha Gökçen'in yetim Ermenilerden olduğunu ve bu konuda elinde belgelere ulaştığını yazdı ve kıyamet koptu. Dink, 'Elimde belgeler var' diyordu. Peki bu bilgiye ulaşan Dink, başka hangi bilgi ve belgelere ulaşmıştı. Acaba kim veya kimler toplumu aldatma açısından kendini hangi kimlikle saklı tutuyordu? Özellikle de din adamı kimliğiyle... Bana göre yukarıda açıklanan dönen Ermenilerle ilgili çalışmaları, Dink'i ölüme götürdü. Türk kimliği ile Türkiye için her türlü kötülüğü yapanlar ortaya çıkacaktı bu yüzden Dink'in öldürülmesine karar verdiler."
***
Gerçekten de Türkiye’ye yapılan en büyük kötülükler, Müslüman kimliğiyle, milliyetçi kimliğiyle, sosyalist veya sosyal demokrat kimliği ile yapılıyor...
Kimliği saklanıp özel olarak yetiştirilen ve devletin önemli makamlarına getirildikten sonra asıl görevi tebliğ edilenlere istihbaratçılar "koza" veya "kuş yumurtası" diyor!
Türkiye yıllardır kozalar veya kuş yumurtaları tarafından yönlendiriliyor. Ülke ekonomisinin çökertilmesinin, emeklinin açlığa mahkûm edilmesinin ardında zannedildiği gibi beceriksizlik, iş bilmezlik yok... Aksine, dünyanın bütün düşünen adamlara bir araya gelse, ancak böyle çökertme formülleri geliştirebilirdi... Burada hedef alınan, Türk Milleti’nin direniş gücüdür. Çünkü hangi siyasi yöntemi uygulasalar, bunların Türk Milleti’ni çözemeyeceğini gördüler, uzun süredir bu sebeple, Türk Milleti’ni kendi vatanına hem bireysel hem de toplumsal olarak çaresiz bırakmaya çabalıyorlar. Halkı bu konuklarda bilgilendiren aydınlardan bu sebeple nefret ediyorlar. Bu yüzden, devlet erklerini kullanarak aydınları etkisiz hale getirmeye uğraşıyorlar. Yalnız bunu yaparken gerçekte kendilerinin ne kadar şeytani düşüncelerle hareket ettiklerini saklayamaz duruma düşüyorlar.
***
Bir insanın kimliğini gizleyerek yaşaması, içinde bulunduğu topluma düşmanca hisler beslemesini getirir. Bu nefret içinde kaldıkça, bunalım yaşar. Klinik vaka haline gelmemek için zaman zaman nefretlerini kusar... İşte bugün gördüğümüz tablo budur...
Tabii, onları bu ruh hastalığından kurtarmak, bütün kayıtlara sahip plan devletin elindedir. Yoksa kişisel bilgileri araştırmak ve toplumun bilgisine sunmak artık suç olarak kabul ediliyor! Çünkü milleti, o kişisel bilgileri öğrenirse, Türklüğe oynanan bütün oyunlar açığa çıkacak; Türk Milleti biraz olsun huzura kavuşacak..
852 rakımlı tepede boğulan Türkiye’dir!
09 Temmuz 2025 00:01
Son Güncelleme: 09 Temmuz 2025 09:04
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Amerikalı tarihçi Webster Tarpley, 2012 yılında “ABD ve İngiltere, biliyorlar ki, Suriye ile çatışmanın geri tepkisi, modern Türkiye’yi imha edebilir. Türkiye tepki göstermeli, kazanacağı bir şey yok, kaybedebileceği çok şey var. Erdoğan ve Davutoğlu’nun psikolojisinden korkuyorum, özünde, Obama tarafından oyuna getirildiler” demişti.
O günlerde AKP hükûmetinin Suriyeli isyancılara askerî eğitim verdiği de dünya medyasının gündemindeydi. Guardian, “Türkiye, isyancılara eğitim üssü kurdu” derken Bild am Sonntag, “Alman ve İngiliz ajanlar, Suriye’deki isyancılara yardımcı olmak ve eğitmek amacıyla Akdeniz’de konuşlandırıldı” iddiasında bulunmuştu.
The Times’a göre “Suriyeli muhaliflerin üssü Adana’da, İncirlik Üssü yakınlarında” idi... BBC ise “Suriyeli isyancıları Türkiye eğitiyor. Ordu tarafından yönetilen gizli kamplarda özel bir eğitim programı yürütülüyor” diyordu.
AKP Gençlik Kolları’ndan bir genç de bana “Türkiye’nin 30 şehrinde Suriyeli muhalifler için kamplar kurulacak. Her kampta 10 bin kişi eğitilecek, toplam 300 bin Suriyeli, silahlı eğitimden geçirilecek” haberini vermişti.
***
Tarpley, ABD Başkanı Obama’nın Başbakan Erdoğan ile haftalık telefon konuşmaları yaptığını ve Erdoğan’a etki ederek yönlendirdiğini, Türkiye’nin Yeni Osmanlı aldatmacasıyla komşularıyla “sıfır sorun”dan “sıfır barış” pozisyonuna getirildiğini belirtmişti.
Tarpley, Türkiye’yi yöneten kadronun Yeni Osmanlıcılık fikriyle kandırıldığını ve başta Kürt sorunu olmak üzere, onlarca sorunun içine itildiğini ifade ederken, PKK’nın CIA destekli bir örgüt olduğunu, Türkiye, Suriye ve İran’a karşı kullanıldığını söylemişti.
ABD ve NATO’nun 1979’daki Bernard Lewis Planı’na göre Ortadoğu’yu yeniden yapılandırmayı hedeflediğini söyleyen Tarpley, Türkiye hükümeti ve muhalefetinin bütün bu gerçeklere rağmen olup bitenin farkında olmamalarının anlaşılmaz bir durum olduğunu ifade etmiş ve “İngiltere ve ABD, Türkleri öldürene kadar sevecekler… Türkiye öncelikle, ABD ve İngiltere ile ittifakın öldüren bir kucaklaşma olduğunu anlamalıdır. Türkleri Suriye’ye karşı kullanacaklar ve bu çatışma ortamı, modern Türkiye’yi yok etmek için de bir fırsat olmuş olacak” demişti.
Tarpley, CIA’nın kontrolsüz ve başıboş olarak, Türkiye’nin güneyinden dolandığını, İskenderun otellerinin El-Kaide militanlarıyla ve CIA ajanlarıyla dolu olduğunu bildirirken CIA’nın İncirlik üssünden güneydeki teröristleri kullandığını, bu işlerin geri dönüşünün Türkiye için felaket olacağını dile getirmişti.
***
Biz de konuyu 1996 yılından beri, somut veriler ışığında, kamuoyunun bilgisine sunduk... Büyük Orta Doğu Projesi’ni, açıklanmasından 8 yıl önce 1996’da ortaya çıkardık. O zaman tespitlerimiz “komplo teorisi” diye yorumlanmıştı. Bu yorumu yapanlar 8 yıl sonra BOP açıklanıp, Erdoğan’a eş başkanlık görevi verildiğinde alkış tuttu... Yani onların “komplo teorisi” demesi, Türk halkının gerçek bilgilere şüphe ile yaklaşmasını sağlamak içindi ve CIA projesine bilerek ve isteyerek hizmet ediyorlardı.
Sürecin sonunda İsrail, Suriye’ye askeri açıdan hâkim oldu. CIA ve MI6’nın “biz yetiştirdik” dediği terörist Colani, Suriye’nin başına getirildi. PKK, Abdullah Öcalan’ın açıkladığı gibi “Türkiye’yi terörle meşgule etmek” görevini tamamladı. Şimdi ABD, Suriye’de oluşturduğu ve “bölgedeki kara kuvvetlerimiz” dediği PKK çekirdekli yapıyı Suriye yönetimine ortak ederek, Türkiye’nin böğründe bir terör devleti kurmaya çalışıyor. PKK çoktan beş bin teröristle Suriye’ye geçti ve SDG denilen yapıya katıldı... Dışişleri Bakanı Hakan Fidan “iki bin kişi” demişti ama Abdullah Ağar, daha sonra bu sayının beş bine ulaştığını söyledi.
Böyle bir durumda PKK’nın Irak’ta göstermelik olarak silâh bırakması, bunun karşılığında Türkiye’nin Türk devleti olmaktan çıkarılmasını talep etmesi, “yeni bir milli kimlik”ten ve “kurucu anayasa”dan söz edilmesi, 1923’e yönelik karalama çabaları, Tarpley’in “Bu çatışma ortamı, modern Türkiye’yi yok etmek için de bir fırsat olmuş olacak” analizini doğrulamış oluyor.
Bu sebeple 852 rakımlı tepede boğulan, sadece Mehmetçikler değil, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir...
Öcalan’a verilen güvence belli oldu!
10 Temmuz 2025 00:01
Son Güncelleme: 10 Temmuz 2025 10:04
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
PKK terör örgütünün başı Abdullah Öcalan, örgüte yakın bir basın sitesi aracılığıyla, ilk kez videolu olarak açıklama yaptı.
Öcalan, özetle şöyle dedi: “Varlık inkârına dayalı ve ayrı devlet amaçlı PKK hareketi ve dayandığı ulusal kurtuluş savaş stratejisine son verilmiştir. Varlık tanınmış, dolayısıyla ana amaç gerçekleşmiştir.
Sürecin geneli olarak silahların gönüllüce bırakılması ve TBMM’de yetkili ve kanunla kurulması düşünülen kapsamlı komisyon çalışması önemlidir. Kısır mantıklı, önce sen-ben kısırlığına düşmeden, adımların atılmasında dikkat ve hassasiyetin gösterilmesi şarttır. Atılan adımların boşa çıkmayacağını biliyorum. Samimiyeti görüyor ve güveniyorum.
Herkesin üzerine düşeni yapması, Barış ve Demokratik Toplum hedefine ulaşılması, pozitif entegrasyonalist bir perspektifle mümkündür. Tüm anlatılanlardan çıkarılan sonuç: PKK ulus devletçi bir amaçtan vazgeçmiş, bu temel amaçtan vazgeçişle birlikte temel savaş stratejisinden de vazgeçmiş, varlığını sona erdirmiştir. Gelinen tarihi noktanın daha da ileriye götürülmesi beklenmektedir.
Silah bırakma mekanizmasının kurulması süreci ileri taşıyacaktır. Yapılan silahlı mücadele aşamasından demokratik siyaset ve hukuk aşamasına gönüllüce geçiştir. Bu bir kayıp değil, tarihi bir kazanım olarak değerlendirilmek durumundadır.”
***
Bu açıklamadan PKK’nın, ulusal kurtuluş ve ulus devlet kurmak gibi hedeflerinden, neden vaz geçtiği net olarak belirtilmese de Öcalan’ın Meclis’te kurulacak komisyondan umutlu olduğu anlaşılıyor.
Yalnız Öcalan, “Barış ve Demokratik Toplum hedefine ulaşılması, pozitif entegrasyonalist bir perspektifle mümkündür.” derken neyi kastettiğini net olarak açıklamıyor!
Bunu açıklarsa sürecin sona erebileceğini görüyor olmalı?
Öyleyse neyi kastediyor? Bana göre çok net! ABD Büyükelçisi Barrack, neyi kastediyorsa onu kastediyor?
Barrack, “Benim için İzmir, Yahudilerin, Müslümanların, Hıristiyanların bir arada yaşadığı, bu toplulukların harmanlandığı bir örnek. Bu, tüm dünyada ve Orta Doğu’da olması gereken bir durum... Bence Türkiye, tüm bunların merkez noktası olabilir, Suriye’de gördüğünüz üzere. Suriye’de olanların büyük bir kısmı, Türkiye ve liderliği sayesinde gerçekleşiyor. Osmanlı İmparatorluğundaki millet sistemi, yüzlerce yıl farklı grupların merkezi sistemde varlıklarını sürdürmelerine imkân verdi.” demişti.
Öcalan’ın “Demokratik konfederalizm” dediği proje de bu zaten...
Yani ulus devletten vazgeçen, sadece PKK değildir, Öcalan, AKP ve MHP’nin de ABD dayatmalarını kabul ederek ulus devletten vazgeçtiğini gördüğü için umutlu! Bu sebeple yolları, Büyük Orta Doğu Projesi’nde yani Büyük İsrail’de birleşiyor...
Vazgeçmedilerse, ne diye “Kanlı 1923 darbesi” diyen kişi hakkında en küçük bir işlem bile yapılmadı?
Cumhuriyetin kuruluşu ile bir sorunları olmasa, PKK’nın silah bırakma bildirisinde, Lozan ve 1924 Anayasası öncesine dönülmesinden bahsetmesi ve Kürtlere soykırım yapıldığı iddiası memnuniyetle karşılanır mıydı?
***
Öcalan, bu videoyla, örgüte, “Taleplerimiz Meclis’te yasalaştırılacak! Silahlı mücadeleyle ulaşmak istediğimiz hedeflere, Meclis kararıyla meşru yollardan ulaşacağız... Sakın yanlış bir şey yapmayın” demiş oluyor!
Tayyip Erdoğan ise, “2023 ve Türkiye yüzyılı vizyonu ile değil de eski paradigmalar ile devam etsek bu noktaya gelemezdik. Terör sorununun ortak akıl, ortak vicdan, tek vatan tek bayrak temelinde çözüme girmesini memnuniyet ile karşılıyoruz. Meşru yollar varken başka yol aramak sadece akıl dışı değil zamanın da ruhuna aykırı. Güven, huzur, refah içinde yaşamak ancak milletçe birlik ve beraberliğimizi güçlendirmekle, kendi yolumuzu çizmekle mümkün.” demişti.
Erdoğan’ın “eski paradigma” dediği Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’teki kuruluş felsefesidir.
Öyle değilse, “Kurucu anayasa” ne demek?
“Yeni bir milli kimlik” ne demek?
Öcalan’a bu konularda yeteri kadar bilgi ve güvence verildiği anlaşılıyor.
.Öcalan, nasıl kurucu önder olacak?
11 Temmuz 2025 00:01
Son Güncelleme: 11 Temmuz 2025 11:27
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Terör örgütünün başı Abdullah Öcalan, Devlet Bahçeli tarafından silah bırakma şartıyla Meclis’e davet edildiğinde bütün siyasi çevrelerin sürece katkı yapmasını istedi ve “Bu katkıların en önemli zeminlerinden biri de şüphesiz TBMM olacaktır.” dedi. Bu arada “Sayın Bahçeli'nin ve Sayın Erdoğan'ın güç verdiği yeni paradigmaya, ben de pozitif anlamda gerekli katkıyı sunacak ehil ve kararlılığa sahibim. Gereken pozitif adımı atmaya ve çağrıyı yapmaya hazırım.” mesajını da verdi.
Nitekim PKK ile anlaşma sağlandı. PKK, 12. Kongre sonuç bildirisinde "Kongremizin aldığı PKK’nin fesih ve silahlı mücadele yöntemini sonlandırma kararı kalıcı barışa ve demokratik çözüme güçlü bir zemin sunmaktadır. Söz konusu kararların uygulanması Önder Apo’nun süreci yürütüp yönlendirmesini, demokratik siyaset hakkının tanınmasını ve sağlam bütünlüklü bir hukuki güvenceyi gerektirir. Bu aşamada Türkiye Büyük Millet Meclisinin tarihi sorumlulukla rolünü oynaması önemli olmaktadır.” denildi.
Yani kararın uygulanması, Abdullah Öcalan’a siyaset yapma hakkı verilmesiyle ilgili Meclis kararı alınmasına bağlandı. KCK da bugün gelinen noktada Öcalan’ın özgür bırakılmasının temel şart olduğunu açıkladı.
***
PKK bildirisinde “Partimiz PKK; kaynağını Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasasından alan Kürt inkâr ve imha siyasetine karşı, halkımızın özgürlük hareketi olarak tarih sahnesine çıktı.” denilmişti.
Bildiride, “Önder Apo Kürt-Türk ilişkilerinin sorunsallaştığı Lozan Antlaşması’nın ve 1924 Anayasasının öncesini referans alarak, Ortak Vatan ve Kürt-Türk halklarının kurucu öğe olduğu Demokratik Türkiye Cumhuriyeti perspektifini ve Demokratik Ulus anlayışını Kürt sorununun çözüm çerçevesi olarak benimsedi.” denilerek Sevr özlemine ikinci defa vurgu yapılmıştı.
Bildiride “Uluslararası güçleri halkımıza yönelik yürütülen yüzyıllık soykırım politikalarındaki sorumluluklarını görerek demokratik çözüme engel olmamaya ve sürece yapıcı katkılarını sunmaya davet ediyoruz” denilerek Kürt soykırımı iddiasının tanınması isteniyordu...
***
PKK’nın talepleri ancak “Yeni Anayasa” yapmakla yerine getirilebilir!
Zaten, Oslo’da Türk devletini PKK ile masaya oturtan, koordinatör ülke temsilcisi, taraflara “Sizi burada biz topladık. Abdullah Öcalan’ın talepleri Meclis’te görüşülecektir” demişti’
Abdullah Öcalan da 10 maddelik Dolmabahçe mutabakat metninde, “Çözüm sürecinin sosyo-ekonomik boyutları, kimlik kavramı, tanımı ve tanınmasına dönük çoğulcu demokratik anlayışın geliştirilmesi, demokratik cumhuriyet, ortak vatan ve milletin demokratik ölçütlerle tanımlanması, çoğulcu demokratik sistem içerisinde yasal ve anayasal güvencelere kavuşturulması; bütün bu demokratik hamle ve dönüşümleri içselleştirmeyi hedefleyen yeni bir anayasa...” diyordu.
***
Söz her defasında Anayasa’ya getiriliyor. Bazı uyanıklar da sanki biz terör devam etsin istiyormuşuz gibi mesajlar atıyor. Halbuki terör örgütü, Kandil’i çoktan boşalttı, beş bin terörist ABD’nin SDG dediği Suriye PKK’sına katıldı. Şimdi silâh yakma görüntüleri ile Türk halkını kandıracaklarını zannediyorlar.
Erdoğan, “İnşallah önce Terörsüz Türkiye ardından Terörsüz Bölge hedefimize ulaşarak şehitlerimizin ruhlarını şad edecek, onların fedakârlıklarının boşa gitmediğini dost düşman herkese göstereceğiz.” diyor ama Suriye’deki yapıyı SDG olarak andığına göre, buradaki yapıyı artık meşru kabul ediyor. Türkiye, ABD’nin “Bölgedeki kara kuvvetlerimiz” dediği bir terör örgütünü meşru kabul ederse, elbette bölge de artık terörsüz sayılır!
***
Terör örgütünün bütün taleplerini kabul ettikten, vatanı bir terör örgütüyle paylaştıktan sonra “Ne güzel, terörü sona erdirdik” diye bayram mı yapacaktık?
Zaten Suriye’nin başına bir terörist getirildi, şimdi SDG adıyla PKK da Suriye yönetimine ortak edilecek... Artık, yeni cumhurbaşkanı da Mazlum Abdi mi, yoksa Bahçeli’nin “kurucu önder” dediği Abdullah Öcalan mı olacak yoksa Suriye için değil de Türkiye için planlanan “kurucu anayasa”yla birlikte, Suriye’nin de Türkiye’ye katılmasıyla Türklükten vazgeçilerek “yeni bir milli kimlik” ve “yeni bir kurucu önder” mi belirlenecek? Kamuoyunun bunları bilmeye hakkı var...
ABD, neden Osmanlıcı oldu?
12 Temmuz 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Mustafa Özbey, “Öcalan’a verilen güvence belli oldu” başlıklı yazımı paylaştıktan sonra şu yorumu yaptı:
“Arslan Bulut'un okuması doğrudur.
BOP projesini 'olgunlaştırmak' yaklaşık 20 yıl aldı.
Suriye'de Esad'ın Türkiye tarafından gönderilmesi ile ikinci aşamaya geçildi. Şu anda Suriye'de ABD İsrail tam hâkimiyeti var. Türkiye'yi yönetenler ile ABD İsrail ikilisinin ortak planı yürüyor. Böyle olmasaydı ABD büyükelçisinin Türkiye için rejim değişikliği, bölge için milletler konfederasyonu söylemleri olmazdı ve en azından göstermelik de olsa TC Devleti bu büyükelçiye haddini bildirirdi.
Bölge kökten yeniden yapılandırılıyor. ABD ve İsrail bunu Türkiye ile kapsamlı bir işbirliği içinde yürütüyor. Türkiye'yi yönetenler kandırılmış değil, tam anlamıyla ‘ikna edilmiş, inandırılmış’ durumda ve altını bir kez daha çiziyorum, tam işbirliği içinde... Türkiye büyük bir fırtınaya can yeleksiz, koşuyor.”
Bu yorumla ilgili görüş belirten Sonay Tufan ise “İkna edilmediler; bunun için getirilip güç sahibi yapıldılar; ülkeyi tarumar ettiler, tüm kurumları çökerttiler...” dedi.
İster ikna edilmiş, isterse bunun için iktidara getirilmiş olsunlar sonuç değişmiyor.
***
Ömer Faruk Eminağaoğlu da aynı grupta şu görüşleri paylaştı:
“Terörsüz Türkiye aldatmacasına hayır!
Teröristler dağlardan ovalara... Cezaevindekiler ise çok özel koşullara...
Muhalifler ise olmadık gerekçelerle cezaevlerine...
Yöntem; Türkiye'de yaratılıp bitirilmeyen terörü konu edip, Kürtleri sömürüp ve kullanıp, CHP etkisiz kılınıp yeni anayasa ile de BOP anayasasını gerçekleştirmek!
Yapılan; Terörsüz Türkiye adı ile HTŞ ve Colani örneğinin Türkiye'de oynanmasıdır!
Senaryoyu yazan ABD, plan BOP.”
***
Bu yorumlardan sonra, ABD’nin Tom Barrack’ı hem Türkiye hem de Suriye Büyükelçisi olarak atadığını hatırlayalım. Yani ABD, Türkiye ve Suriye için tek bir proje uygulamaya çalışıyor.
Tabii ABD bu projeyi tek başına geliştirmedi. Kaynağında her zamanki gibi İngiltere var ama uygulama ABD’nin...
Barrack’ın Anadolu Ajansı’nın türbanlı muhabirine ne dediğini de hatırlatayım:
Barrack, “Benim için İzmir, Yahudilerin, Müslümanların, Hıristiyanların bir arada yaşadığı, bu toplulukların harmanlandığı bir örnek. Bu tüm dünyada ve Orta Doğu’da olması gereken bir durum... Bence Türkiye, tüm bunların merkez noktası olabilir, Suriye’de gördüğünüz üzere. Suriye’de olanların büyük bir kısmı, Türkiye ve liderliği sayesinde gerçekleşiyor. Osmanlı İmparatorluğundaki millet sistemi, yüzlerce yıl farklı grupların merkezi sistemde varlıklarını sürdürmelerine imkân verdi. Şimdiki nesiller için yeni bir diyaloğa ihtiyaç vardır. Bu diyalog, savaş değildir.” dedi
Vikipedi’ye göre “Millet, Osmanlı Türkçesinde dini grupları belirtmek için kullanılan terimdir. Osmanlı İmparatorluğu'nda tüm Sünni gruplar bir millet kabul edilirken, azınlıklar yani gayrimüslimler sadece dine veya mezhebe göre değil aynı zamanda etnik gruplarına göre de ayrı milletler oluştururlardı. Örneğin Ermeniler tek bir millet olmayıp Ermeni Katolik ve Ermeni Protestan milletlerine ayrılırlardı.”
Aslında Erdoğan başından beri, Anayasa’daki millet sistemine göre değil, din esaslı Osmanlı millet sistemine göre hareket ediyor. Türk tarihine, Malazgirt ve Çanakkale zaferlerine ortak çıkarmasının sebebi de budur. Erdoğan, en son, “İslam üst kimliğimizdir” dedi... Eski şoförü Ahmet Hamdi Çamlı da “Kanlı 1923 darbesi” diyerek Cumhuriyet’e saldırdı. “Cumhuriyet savcıları” hala bir soruşturma açmadığına göre bu konuda tek başına hareket etmediğini biliyorlar...
Bahçeli ise “yeni bir milli kimlik”, “kurucu anayasa” ve “kurucu önder” diyor!
***
Bir ülkede din, siyasal bir kimliğe dönüştürülürse, o ülkedeki devlet artık din devleti sayılır. Türkiye’yi, din devletine dönüştüren proje ise MOSSAD’ın tasarladığı, İngiltere ve ABD vatandaşı Bernard Lewis’in geliştirdiği, Graham Fuller ve Richard Perle’nin uygulamaya çalıştığı Büyük Orta Doğu, yani Büyük İsrail Projesi’dir.
Şimdi Türkleri ABD güdümlü sahte din ile aldatarak BOP’a ikna etmeye çalışıyorlar! Türklüğün hakkından gelmeyi tarih boyunca çok planlayan oldu! Hepsi hüsrana uğrad
Türk Milleti, egemenliğini paylaşmayacaktır!
14 Temmuz 2025 08:53
Son Güncelleme: 14 Temmuz 2025 10:10
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan, birinci çözüm sürecinde, “Bu süreçte kimse bizim karşımıza Kürtlükle çıkmasın, kimse bizim karşımıza Türklükle de çıkmasın. Biz her türlü milliyetçiliği, ayaklarının altına almış bir iktidarız” diyordu Şimdi ise, “Türk, Kürt ve Arap” diyor başka bir şey demiyor! Verdiği tarihi örneklerin tamamının yanlış olduğunu da Namık Kemal Zeybek yazdı...
***
Geçtiğimiz gün hayatını kaybeden tarih profesörü Mehmet Saray, 10-15 yıl önce zaman zaman Yeniçağ’a ziyarete gelir, güncel konular hakkındaki değerlendirmelerini anlatırdı...
Saray, “Ülkeyi yönetenler, tarihi, özellikle yakın tarihi bilmek zorundadır” başlıklı makalesinde o zamanki Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na gönderdiği mektuptan da alıntılar yapmıştı.
Prof. Dr. Saray, mektupta diyordu ki; “Birinci Dünya Harbi’ni bitiren Mondros Mütarekesi imzalandığı günlerde Mustafa Kemal Paşa, Suriye ve Irak Cephesini müdafaa eden Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı yapıyordu.
Yanında kolordu komutanı olarak vazife gören sınıf arkadaşı Ali Fuat Paşa’ya şu sözleri söyler: ‘Ali Fuat, bu devletin çöküşünü, Anadolu’da Türk milletine dayalı milli bir devlet kurmak suretiyle önleyebiliriz. Onun için halkımızı buralardan göç ettirip Anadolu’da toplayalım ve mücadelemize öyle devam edelim.’
Milli Mücadeleyi veren, sivil-asker, herkes tarafından benimsenen bu fikirle, yani Türk milletine dayalı bir milli devletin kuruluşu için mücadele verilmiştir. Kuruluş fikri ile birlikte, bu mücadeleyi veren insanların çoğunluğunu Türk milletinin teşkil etmesi dolayısıyla bu devlete Türk Devleti denmiştir.
Yokluk içinde kazanılan zaferden sonra kurulan bu devlete hiç kimse niçin ‘Türk Devleti’ deniyor diye itiraz etmemiştir. Çünkü itiraz edecek bir sebep yoktu.”
***
Prof. Dr. Saray, şöyle soruyordu:
* “Yeni bir devlet kurulurken yeni bir anayasa yapılır. Dünyanın her tarafında olduğu gibi Atatürk ve arkadaşları da böyle yapmıştır. Sizler, yeni bir rejim, yeni bir devlet mi kuruyorsunuz? Bunun için mi yeni bir anayasaya ihtiyacınız var?
* İktidar partisini yönetenlerin bitmeyen başkanlık hırsını tatmin etmek ve terör örgütünün seçtirdiği sözde milletvekillerinin kabul edilemez isteklerini gerçekleştirmek için ortaya koyacağınız anayasayı, ülke nüfusunun yüzde seksenini oluşturan ve ‘Ben Türküm’ diyen insanların kabul edeceğini mi zannediyorsunuz?
* Türk adını nasıl inkâr edebilirsiniz? Siz hiç Fransa’da Fransız yok Fransalı var, Almanya’da Alman yok Almanyalı var, İngiltere’de İngiliz yok İngiltereli var dendiğini duydunuz mu? O ülkelerin insanları ve devlet adamları hiç böyle bir şey düşünebilirler mi? Dünyayı, lütfen kendimize güldürmeyelim.”
***
Birinci açılımın devam ettiği günlerde, MHP Genel Sekreteri İsmet Büyükataman, “AKP iktidarının ayaklar altına aldığı, doğrudan Türk milletidir. Türk milli onuru, Türk istikbal ve istiklalidir.” diyordu.
Şimdi AKP iktidarı, aynı işi MHP ve DEM Parti ile koalisyon kurarak yapmaya çalışıyor!
Bu topraklarda egemenlik, kayıtsız şartsız Türk Milleti’ne aittir ama önce ABD Büyükelçisi Tom Barrack, “Osmanlı millet sistemine dönün” diyerek egemenliğin Türk Milleti’nden alınıp yerine Türk, Arap, Kürt Konfederasyonu kurulmasını istedi!
Oysa Anayasa’nın altıncı maddesi, “Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” şeklindedir.
Türk Ceza Yasası’nın 309/1 maddesine göre “Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır.”
***
İktidar, son söylemlerle zaten olmayan meşruiyetini tamamen kaybetmiştir.
Devlet organlarını ele geçirerek, şer koalisyonuna katılmayan partiler, siyasiler ve gazeteciler üzerinde onları Yeni Anayasaya mecbur etmek için terör estirmek, cebir ve şiddet kullanmaktır!
Atatürk, “Şüphe yok ki arkadaşlar, millet, birçok fedakârlık birçok kan bahasına, en nihayet elde ettiği umdei hayatiyesine kimseyi tecavüz ettirmeyecektir. Bugünkü hükümetin, meclisin, kanunların, Teşkilâtı Esasiyenin mahiyet ve hikmeti hep bundan ibarettir.” demiştir.
Buna dayanarak diyorum ki Türk Milleti, Amerika istiyor diye egemenliğini kimseyle paylaşmayacaktır.
Her şeyin bir; bazen bin bedeli var!
15 Temmuz 2025 00:01
Son Güncelleme: 15 Temmuz 2025 11:31
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gazeteci-yazar Mine G. Kırıkkanat, kendi hayatını yazdığı “Barut; Her Şeyin Bedeli Var” adlı son kitabını “Her yaşamın bir bedeli, bazen bin bedeli vardır” notuyla birlikte imzalayıp gönderdi. Neden böyle bir not düştüğünü merak ettim; kitabı hemen okumaya başladım, bitirene kadar da elimden bırakamadım.
Kitapta, bu sözlere uyan, günün anlam ve önemine uygun hikâyeler var... Kırıkkanat, üç yıl birlikte yaşadığı Çetin Altan’ı anlatırken, Altan’ın oğlu Ahmet Altan ile ilgili önemli yorumlar yaptı.
Kitaptaki ilgili bölüm şöyle:
“Kerime, Tatar Hasan Paşa konağında çalışan bir hizmetliydi. Çetin Altan’dan bir yaş küçük, 1937 doğumluydu. Seks ilişkileri olmuş, hamile kalınca evlenmek zorunda kalmıştı...
Çetin, Kerime’nin Irak doğumlu olduğunu söylerdi. Haliyle ‘Arap mı?’ diye sorunca ‘Kürt’ dedi. Olay zoraki bir evlilikten ibaret değildi. Kerime’nin hamileliğini ileri bir aşamada açıkladığı Çetin Altan, ailesinin karşısına çıkıp ‘Biz evleniyoruz’ demek zorunda kalmıştı. Bu gizli ilişki, Tatar Hasan Paşa konağında trajik bir tartışmaya yol açmış ve ikili, konaktan kovulmuştu. Çetin’i ve Kerime’yi konaktan kovan otorite, baba Halit Bey’di.
Altan ailesi, ‘gençlik hatası’ affedilmeyen Çetin Altan ve aileye gelin olarak yakıştırılmayan eşi Kerime’yle ilk oğulları Ahmet Altan doğduktan sonra bile pek yakınlaşmamıştı...
Kerime’nin konakta hizmetçi olduğunu düşünmüştüm. Kerime’nin konakta ne iş yaptığını, sonunda yeğeni Duygu’dan öğrendim. Kerime, Çetin Altan’ın babası hukukçu Halit Bey’in sekreteriydi. Ve yasak ilişki, baba ile oğulu ölüme kadar ayırmıştı. Kerime, büyük burjuva bir ailenin oğluyla ilişkiye girdi diye aşağılanmıştı.
Küçük Ahmet, dokuz yaşına kadar kaldıkları Ankara’da zor koşullar altında büyürken kuşkusuz Kerime’nin, Hasan Paşa konağında gelin sıfatıyla reddedildiğini yani aileye denk görülmediğini ve horlandığını biliyor, o da dedesi Halit Bey’den nefret ediyordu.
Halit Altan, Atatürk Cumhuriyetine inanmış, onun değerlerine adanmış, idealist bir hukukçuydu.
Kanımca, zeki ve yetenekli bir Cumhuriyet haini olan Ahmet Altan’ın Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı, dedesi Halit Bey’in savunduğu değerlerin bilinçaltı reddiyle başladı ve dedesinin temsil ettiği Cumhuriyet idealini yıkmak istemiyle sürdü...
Çetin Altan, babası Halit Bey ile çatıştığında bilinç üstüyle ona darıldı, cenazesine bile gitmeyecek kadar kin besledi ama beslediği kin onun kimliğine yönelmedi. Adını anmamakla yetindi.
Ahmet Altan ise çocukluğunun ilk dokuz yılında dedesiyle karşılaşmadı, sonrasında da yakından tanımadı. Tanımadığı için de hakkında anlatılanlarla bilinçaltında dedesini tanımlayan ne varsa hepsinden nefret etti. Halit Bey’in ölüsünden hesap soramayacağı için Cumhuriyetin karşısına Türklükle özdeşleştirdiği Atatürk’e düşman, Kürt dostu ve Kürtçülük avukatı olarak çıkıp babasının ailesi tarafından aşağılanan annesinin intikamını sistemden almaya çalıştı.
Özetle, Ahmet Altan’ın Türkiye Cumhuriyeti’ne CIA’nın beslediği FETÖ gibi cinai ve yıkıcı bir örgütle işbirliği yapacak kadar kin beslemesi için başka gerekçesi de gereksinimi de yoktu.
Çocukluk anıları, travmaları ve sevinçleri beynimize kazınan ilk yönergelerdir. Kişiliğimizi belirleyen temel taşlardır.”
Kırıkkanat, özetle böyle diyor...
***
Tabii bugün Cumhuriyeti yıkmaya çalışanların hepsi için “travma yaşadılar da böyle yapıyorlar” diyecek halimiz yok.
Yalnız, Kırıkkanat’ın bahsettiği vakanın tamamen dışında, kimliklerini gizlemek zorunda kalanların yaşadığı travma, çok ağırdır. 1997 yılında yaptığım bir değerlendirmeyi hatırlatayım:
“Gerçek kimliklerini gizlemek zorunda olan insanlar, hangi makama gelirse gelsin içinde yaşadıkları topluma karşı gizli bir isyan halindedir. Kimliğini gizlemek, psikolojik rahatsızlığa yol açar. Yabancı gizli servisler bunların bir kısmını çocukken keşfederek yetiştirir, devletin içinde önemli makamlara getirdikten sonra kendi isteklerini yerine getirmelerini ister. Bunlara istihbarat dilinde ‘koza’ denilir. Türkiye bugünlerde böyle sorunlar yaşıyor...”
Peki bugün
Bir de rahmetli Erol Güngör’ün unutulmaz tespiti var:
“Milliyet farklarını hesaba almayan bir İslâm düşüncesi, kaynağını başka sebeplerden almış demektir.”
Bugün İslâmı üst kimlik sayarak, ABD’nin uygun gördüğü “Osmanlı millet sistemi”yle Türk’ün egemenliğini elinden alabileceklerini zannediyorlar... Yoksa ne Kürtler umurlarında, ne de Araplar...
Her şeyin bir; bazen bin bedeli var!
PKK, şimdi metastaz yolunda!
16 Temmuz 2025 00:01
Son Güncelleme: 16 Temmuz 2025 16:54
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Emekli tuğgeneral Nejat Eslen, PKK’nın yeni süreçte stratejik hedefinin ne olduğunu, 4 Haziran 2025 tarihli Cumhuriyet’te yayınlanan yazısına incelemiş ve şöyle demişti:
“Yeniden şekillenen Ortadoğu’da, yarım kalan önemli proje, ABD, AB, İsrail destekli Kürt jeopolitiğinin hedeflerine ulaştırılması gayretleridir.
40 yılı aşan süreçte silahlı mücadele ile Türkiye’de politik amaçlarına ulaşamayacağını anlayan PKK artık farklı mücadele yöntemi arayışındadır. PKK artık mücadelesinde Abdullah Öcalan’ın Rus asıllı Amerikalı felsefeci Murray Bookchin’in düşüncelerinden etkilenerek geliştirdiği, sözde ulus devleti ve merkezi yönetimi reddeden, bölgesel otonom yönetimi benimseyen, kadına eşitlik ve politik ekoloji kavramları ile süslenen ve çatı yapısı KCK’nin sözleşmesine dönüştürülen ‘demokratik konfederalizm’ ütopyasını esas almaktadır.
12. kongre sonuç bildirisinde PKK’nin, Öcalan’ın talebi ile ‘silahlı mücadele yöntemini sonlandırdığını ve demokratik toplum inşası temelinde demokratik mücadele dönemini başlattığını’ ilan etmesi bu anlama gelmektedir.
Suriye’de, PKK’nin Rojava olarak tanımladığı Fırat’ın doğusunda, ilk defa bu farklı mücadele yönteminin, demokratik konfederalizmin (devlet içinde özerk bölge inşa etmenin) başarı ile uygulanmakta olduğu iddia edilmektedir.
Kürt jeopolitiğinin destekçisi ülkeler, Suriye’de, iç savaşın oluşturduğu fırsat nedeni ile PKK yerine YPG’ye öncelik vermektedir.
Buna rağmen, “terörsüz Türkiye” tanımı ile sunulan yeni projede PKK’nin amacı; Suriye’de uygulandığı iddia edilen demokratik konfederalizm modelini, Türkiye’de Fırat’ın doğusuna taşıyarak, büyük Kürdistan’a giden yolda özerk yapının temellerini oluşturmak ve böylece su zengini Fırat-Dicle havzasına egemen olmanın önünü açmaktır.
İçinde bulunduğumuz süreçte, demokratik konfederalizmin özünde, jeopolitik amaçlar için uygulanan ve ülkenin anayasal düzenini ve devlet yapısını hedef yapan bir araç olduğunu anlamamız gerekmektedir.
Demokratik konfederalizm, Suriye örneğinde olduğu gibi, bağışıklık sistemi zayıflamış, iç cephesi sorunlu ülkelerde, metastaz yapan kanser hücrelerine benzemektedir.”
***
Trump’ın Türkiye’ye büyükelçi olarak gönderdiği Tom Barrack ise, aynı zamanda Suriye ve Lübnan temsilcisi olarak, süreci Dicle-Fırat havzasını Türkiye, Irak ve Suriye’den koparacak şekilde yönlendirmekle görevlidir. Yalnız, bu “ara hedef”tir, asıl hedef Büyük Orta Doğu Projesi, yani Büyük İsrail’dir.
Bunun için Türkiye’nin ulus-devlet yapısının bozulması, Atatürk’ün kuruluş felsefesinden çıkmasını şart görüyorlar... Atatürk’e ve Cumhuriyet’e saldırıların son dönemde yoğunlaşmasının sebebi budur.
Barrack, “Türkiye için en iyisi Osmanlı Millet sistemi” derken, asıl hedefi ulus devlet yapısını çökertmektir. Geçici süreyle, Türkiye’nin Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyindeki yapılarla “ümmet” şemsiyesinde bir konfederasyon kurmasını sağlamaya, böylece sınırları ortadan kaldırmaya çalışıyorlar.
Türk devleti ortadan kalkınca, parçalamak onlar için kolay olacaktır. Çünkü öyle olursa, Türklerin uğruna ölebileceği bir vatan kalmayacaktır. Türkiye’yi Türkiye yapan Türklük ruhudur. İşte onu yok etmeye, Türk Milleti’nin bağışıklık sistemini çökertmeye uğraşıyorlar. Ümmeti öne çıkarmalarının sebebi budur. Ekonominin bozulmasının asıl sebebi de budur.
Tarihin çarpıtılması ve Türk zaferlerine hayali ortaklar çıkarılmasının sebebinin de bu proje olduğunu, artık herkes anlamaya başladı.
***
Abdullah Öcalan da zaten PKK’ye gönderdiği ilk fesih çağrısında, “Barış ve Demokratik Toplum aşamasına geçişin başarıya ulaşması sadece Kürt, Kürdistan için değil bölge için de önemli başarılara yol açacaktır. Burada ulaşılacak bir başarı; Suriye, İran ve Irak'a da yansıyacaktır. Türkiye Cumhuriyeti için de hem kendisini yenileme, demokrasiyle taçlanma hem de bölgede öncülük yapma şansı olacaktır.” demişti.
Yani Öcalan, projenin, bir bölge projesi olduğunu, adımların buna göre atılması gerektiğini bu sebeple Kürt devleti kurmak için mücadele etmenin şimdilik askıya alındığını söylemiş oldu... Çünkü hedefe ulaşabilmeleri için Türkiye’nin ulus devlet olmaktan çıkması gerekiyor ki şu anda bütün girişimler bunun içindir.
Yalnız bir şeyi unutuyorlar...
Projenin detayları ortaya çıktıkça, kimin kimlerle işbirliği yaptığı anlaşıldıkça, Türk varlığı, kendisini savunacaktır.
“Terörsüz Türkiye Projesi”nin röntgeni!
17 Temmuz 2025 00:01
Son Güncelleme: 17 Temmuz 2025 10:13
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
6 Ocak 1996 günü, İstanbul Yapı Kredi Plaza'da, o sıralarda kamuoyuna “Türk dostu” diye tanıtılan Yahudi asıllı İngiltere ve ABD vatandaşı Bernard Lewis, bir konferans verdi.
Konferansın konusu “Orta Doğu'nun çok yönlü kimliği üzerine” diye tespit edilmişti.
Lewis, konferans boyunca “Ulus, halk, devlet, millet, milliyet” gibi kavramların anlamının, ülkeden ülkeye, toplumdan topluma, zamandan zamana değişebildiğini anlattı! Bir “Avrupa kimliği”nin oluşmaya başladığından söz açıp, “Avrupa kimliği varsa, Asya ve Afrika kimliği niçin olmasın?” diye sordu...
Sonunda sözü, “Orta Doğu kimliği” kavramına getirdi.
***
Orta Doğu kavramının 20’nci yüzyılda ortaya çıktığını, tıpkı “Yakın Doğu” gibi şekilsiz, renksiz bir kavram olduğunu anlattıktan sonra Lewis, “Buna Orta Doğu kimliği demeyelim! Peki ne diyelim? Hindistan'dan bakarsak, Batı Asya demek gerekiyor. Ama Mısır dışarıda kalıyor” dedi ve görevliye işaret ederek “harita”yı istedi. Görevli, bilgisayarda bir tuşa bastı. Lewis’in arkasında bir Orta Doğu haritası belirdi... Haritada Orta Doğu olarak, Türkiye, Suriye, Lübnan, Irak, İsrail, Ürdün, Suudi Arabistan, Yemen, Körfez ülkeleri ve Mısır'ın esas alındığı görüldü...
Lewis, uluslararası ilişkilerde son dönemlerde “azınlık” kavramının doğmaya başladığını da anlattı, sonra “Fakat Osmanlı'da çoğunluk kavramı yoktu” dedi. “Egemenliğin temelinde ulus yattığı zaman, dışarıda kalanlar problemi ortaya çıkmaya başladı. Hoşgörü bu yüzden kullanıldı.” dedi. Pantürkizm, Panarabizm ve Panislamizm görüşlerinin başarılı olmadığını öne süren Lewis, Siyonizmden hiç söz etmedi!
Lewis, konferans sırasında, gösterdiği haritada yer alan ülkelerin halkına bir Orta Doğu kimliği benimsetilebileceğini söylemeye çalıştı...
Lewis, o sıralarda, başkanlığa hazırlanan George W. Bush yönetiminin baş danışmanlığını yapıyordu ama bunu dünyada çok az insan biliyordu!
***
Aradan yıllar geçti. 2004 yılında ABD Başkanı George W. Bush, Büyük Orta Doğu Projesi’ni Tayyip Erdoğan ile görüştükten hemen sonra resmen açıkladı ve Erdoğan’a da eş başkanlık görevi verildiğini ilan etti.
Afganistan, Irak, Libya ve Suriye işgalleri ve İstanbul’da organize edilen Arap Baharı sonunda milyonlarca Suriyeli ve yüzbinlerce Afgan Türkiye’ye getirildi. Bu sütunda sık sık belirttiğimiz gibi “Suriyeliler, Türk-Arap-Kürt Konfederasyonu’nun alt yapısını oluşturmak üzere Türkiye'ye sürüldü veya getirildi! Suriyelilerin getirilmesi, Türkiye'nin nüfus yapısı değiştirilerek anayasa ve rejim değişikliğine gerekçe sağlamak için bir ön hazırlıktı. Bu sebeple geri gönderilmeleri savsaklandı.”
***
BOP, ABD-İngiltere-İsrail ortak tasarımıydı. Terör örgütü başı Abdullah Öcalan ise “demokratik konfederalizm” ile neyi kastettiğini şöyle açıklamıştı:
“Kürdistan'da üç hukuk geçerli olacaktır: AB hukuku, üniter devlet hukuku, demokratik konfederal hukuk. Üniter devletler olan İran, Irak, Türkiye ve Suriye, Kürt halkının konfederal hukukunu tanıdıkça Kürt halkı da onlarınkini tanıyacak ve bu temelde uzlaşıya gidebilecektir.”
Murat Karayılan, 2003'ün Nisan ayında, Kandil'de, Türkiye'den giden gazetecilere “Şematik açıdan Demokratik Konfederalizm ile Yeni Osmanlıcılık arasında benzerlik olabilir. Sınırların hafifletilmesi, Arap, Kürt, Türk'ün birlikte yaşaması falan, bu açılardan benzerlik vardır. Ama biz Orta Doğu'da halkların demokratik bir biçimde bir arada yaşamasından yanayız.” diyerek neyi hedeflediklerini söylemişti.
İşte SDG dedikleri PYD/YPG, bu projenin çekirdeğidir.
***
Türk devletini, önce Türk-Arap-Kürt konfederasyonuna dönüştürmek için Karen Fogg’un söylediği gibi Türk tarihinin hakkından gelmeleri gerekiyordu!
Tayyip Erdoğan iki ay önce "Nereye gittiğimizi biliyoruz. Bizim muhalefetten en büyük farkımız budur. Davamız büyük. Türk, Kürt, Arap, birlikte var olmuş, birlikte savaşmış, galibiyeti de mağlubiyeti de birlikte yaşamıştır. Coğrafya ve tarih Kürt, Türk ve Arap'ı çözülmez şekilde sıkı sıkıya bağlamıştır. Malazgirt; Kürt, Türk, Arap'ın ortak zaferidir. Çaldıran, Kürt, Türk, Arap'ın ortak zaferidir. Türk'ü Kürt'ten ayırırsan, Arap'tan ayırırsan yalnız kalır zayıflar. Başkaları ne yaparsa yapsın biz inadına kardeşliği savunacağız." demeye başladı.
Son olarak ABD Büyükelçisi Tom Barrack, “Türkiye için en iyi sistem Osmanlı millet sistemidir” diyerek, Türk devletini ortadan kaldırmanın yolunu açıkladı.
Siyasi ümmetçilik ve sözde “Terörsüz Türkiye” dahil, bütün bu yollar, Fırat-Dicle havzasını karıştırıp sınırları yok ettikten sonra bölgeyi mevcut devletlerin elinden almaya ve “vaat edilmiş topraklar” emeliyle İsrail devletine katmaya çıkmaktadır...
Hedefleri, Türkiye’yi Suriye’den çıkarmak!
18 Temmuz 2025 00:01
Son Güncelleme: 18 Temmuz 2025 13:07
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Bazıları diyor ki, “Madem Ahmet Şara, ABD ve İngiltere’nin yetiştirdiği, İsrail’in destek verdiği bir teröristti, şimdi neden İsrail, Şam’ı bombaladı? Esat döneminde neden Şam’a saldırmadı?”
Esat döneminde, Şam’da Suriye hava savunma sistemi vardı, Hizbullah vardı, bunlar bir tarafa Rusya vardı... İsrail buna rağmen, Şam’a hava saldırıları yapıyordu?
Bir de ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Mayıs ayında söylediği, “Suriye'de topyekûn bir iç savaş, birkaç ay değil birkaç hafta uzakta olabilir” sözleri var.
İç savaşı, İsrail’in başlatacağını biliyordu anlaşılan...
***
Kaldı ki, Suriye Geçici Cumhurbaşkanı Muhammed Colani'nin (Ahmed el-Şara) yıllarca terör listelerinde yer alan bir figürken, İngiltere merkezli bir sivil toplum kuruluşunun yürüttüğü inisiyatifle “siyasete kazandırıldığını” söyleyen, ABD’nin eski Şam Büyükelçisi Robert Ford’dur!
Öyleyse bugünkü durum nedir? Yani İsrail, neden İngiltere’nin yetiştirdiği bir adamın oturduğu Cumhurbaşkanlığı sarayına saldırı düzenliyor?
Belki ona biçilen görev bitmiştir? Belki İsrail Başbakanı Netanyahu, başındaki soruşturma sıkıntısını atlatabilmek için yine savaş istiyordur ama bunlardan daha önemli bir gerçek var.
Başından beri, İsrail’in hedefi, Suriye’nin kuzeyinde Kürt koridoru oluşturmak değil miydi? Bunu Türkiye’nin koridoru kesecek nitelikteki operasyonları engellemişti... Şimdi, koridoru doğrudan Akdeniz’e ulaştırmak için Türkiye’ye savaş açmaları gerekiyor. Bunu göze alamayacakları için de PYD bölgesinden Suriye’nin güneyine doğru bir koridor açmak için oradaki dağlık arazide yerleşik Dürzileri kullanıyorlar... Yine Lazkiye’deki Nusayriler ile temasları da var!
***
Colani, Şam’a girdiğinde, İsrail, Suriye’nin bütün askeri üslerini, hava savunma sistemini, deniz gücünü iki gecede yok etmedi mi ki şimdi hiçbir savunma yeteneği bulunmayan bu yönetimi dikkate alsın?
Gerçi Türk Savunma Bakanlığı kaynakları, "Talep etmeleri durumunda Suriye’nin savunma kapasitesinin güçlendirilmesi ve terörle mücadelesine destek olmak için elimizden gelen desteği sağlarız. İsrail uluslararası hukuku ihlal eden ve bölgeyi kaosa sürükleyen saldırılarına artık bir son vermelidir" açıklamasını yaptı ama bu açıklama saldırıların har an yeniden başlamasını önleyemez. Üstelik İsrail, Türkiye’nin Suriye’de hava üssü kurmak istediği yerleri de bombalamıştı...
Türkiye, Suriye’nin savunma kapasitesini güçlendirene kadar, İsrail bekleyecek mi?
***
Daha önce de sormuştum; sahi Özgür Suriye Ordusu adıyla Türkiye’nin yetiştirdiği ve 80 bin kişilik olduğu söylenen ordu nerededir? Yoksa ABD, Türkiye’ye “Siz durun, Şam’a, İdlib’de koruma altına aldığınız HTŞ girecek” dediği için mi ortadan kayboldular? Yoksa onların da rolü, Suriye rejimini yıpratmakla sınırlı mıydı? Dolayısıyla Türkiye’ye verilen rol de bununla sınırlı mıydı?
***
Sahada neler olduğunu Sözcü’den Senem Toluay Ilgaz’a anlatan Abdullah Ağar ise özetle şöyle diyor: “ABD’nin sahadaki YPG-PKK ile ilişkisi Tom Barrack’ın Suriye için söylediği ‘tek bayrak, tek devlet, tek ordu’ söylemiyle örtüşmüyor.
Tek bayrak, tek devlet, tek ordu cümlesi Türkiye’nin Suriye’deki varlığına yönelik kurulmuş bir cümle aynı zamanda.
Türkiye’ye, ‘Senin buradan çıkman lazım’ diyor. Bakın en önemli mesele bence bu. Biz ne yapıyorduk? Terör koridorunu engellemeye çalışıyorduk değil mi? Yani terörün Akdeniz’e çıkmasını engellemeye çalışıyorduk. Siz oralardan çıkarsanız ne olur? Suriye’yi tamamıyla YPG- PKK terör örgütüne kaptırmış olursunuz.
PKK Suriye’nin yaklaşık 40 bin kilometre karelik alanını ABD’nin desteğiyle ele geçirmesinden beri bir şekilde burada devletleşmeye çalışıyor. APO’nun ifadesiyle demokratik konfederalizm peşinde koşuyorlar.
Ve asıl en önemlisi bizi de ilgilendiren boyutuyla şöyle bir gerçeklik var: Irak’taki 12- 13 bin PKK’lının Suriye’ye geçtiğine dair son derece önemli bir veri var. PKK Fırat’ın doğusunda oluşturulmuş ağırlık merkezi üzerinden bütün Suriye’de, Şam’da etkili olmak istiyor.
Ve geçmişte bizim terör koridorunu engellemek adına yaptığımız harekât alanlarının daha altından, bu sefer Şam’ı istismar ederek Şam üzerinde bir etki oluşturarak ABD, sahilde yaşayan Alevi- Nusayrileri yanına alıp Akdeniz’e çıkmak istiyor. Bakın iş çok tehlikeli bir yere gidiyor.”
***
Kısacası Suriye’de asıl sorun daha yeni başlıyor!
Cebren ve hile ile...
19 Temmuz 2025 00:01
Son Güncelleme: 19 Temmuz 2025 13:10
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Uğur Dündar, köşesinde alıntı yaptı; PKK terör örgütü elebaşlarından Behzat Çarçel, “Terörsüz Türkiye” sloganının kendileri açısından ne anlama geldiğini şöyle açıkladı:
“Biz Türk Cumhuriyeti’ni zorlayacağız. Dönüşmek zorundadır; başka bir yolu yoktur. Türkiye’de yasal, anayasal düzenlemelerin yapılması gerekiyor. Hâlâ tam tanımlayamıyor. Yani sürekli ‘terörsüz Türkiye’ diyorlar. ‘Çatışmasız, şiddetsiz Türkiye ya da Kürdistan’ diyelim buna. Doğru ifade edelim. Yüz yıllık hatta iki yüz yıllık Kürt inkâr gerçekliği vardı. Şimdi varlık ispatlandı, yeniden inşa edilecek. Yeniden inşa edilirken Türkiye Cumhuriyeti devleti ya da Kürdistan demokratik ulusu içinde nasıl tanımlanacak? Kürtler kendini nasıl ifade edecek? Hangi yasal çerçevelere konulacak?”
***
PYD lideri Salih Müslim ise Erdoğan’ın “Türk Arap, Kürtlerin ümmet birliği” üzerinde durması hakkındaki sorusuna gülerek “Bu ümmet fikri, Emevi, Abbasi, Osmanlı dönemlerinde kaldı. Araplar dediğiniz zaman 22 devlettir. Hangisiyle birlik kuracaksın? Zamanı geçmiş bir fikirden bahsediliyor. Türkiye’deki halkların birliği için yapılabilir, ona bir diyeceğim yok ama federalizm olabilir, konfederalizm olabilir. Yalnız herkesin kendisini özgür hissetmesi gerekir...” diye cevap verdi.
Yani ister PKK açısından isterse Suriye PKK’sı olan PYD açısından “Terörsüz Türkiye”, “Terörsüz Kürdistan ve federasyon veya konfederasyon” olarak anlaşılıyor.
***
“Terörsüz Türkiye” denilerek aslında Türkiye’nin terörle mücadeleyi bırakması esas alınıyor.. Peki terör örgütü silah bırakacak mı?
Özdemir Paşa’nın İngilizlere karşı direnirken karargâh olarak kullandığı mağaranın önünde 30 tane silahı yakmak olsa olsa İngiltere’nin Türklerden rövanş alması anlamına gelir.
Yoksa terör örgütünün bütün silahları ile birlikte, PYD/YPG’ye katıldığı bir sır değil... Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Mart ayında, “PKK'nın Türkiye'den, Irak'tan, İran'dan gelmiş 2 bine yakın kadrosu şu anda SDG yönetiminin tepesinde oturuyor. Herkes zannediyor ki Mazlum var, Mazlum Suriyeli, Mazlum orayı temsil ediyor. Bu bir yalan. Mazlum ile siz bugün konuşun, Ahmet Şara ile konuştuğu zaman Mazlum gelip iki kişiye hesap vermek zorunda. PKK'nın askeri kanadı Suriye Komiseri Fehman Hüseyin, sivil kanat Suriye Komiseri Sabri Ok. Bunlara hesap vermek zorunda... Bunlar da bundan gelen bu hesabı alıp Kandil Dağı’ndaki PKK yönetimine anlatmak zorundalar. Şimdi bu örgütün bu hiyerarşik yapısı ortadayken, Amerikalıların, Avrupalıların hâlâ bunlara destek veriyor olmasının bir sebebi var: PKK'nın verdiği hapishane hizmetleri. DEAŞ tutuklularını hapishanede tutma karşılığında orada bir yalan üzerinden Suriye topraklarının üçte birini işgal ediyorlar.” demişti.
Son olarak da Abdullah Ağar, “Irak’taki 12- 13 bin PKK’lının Suriye’ye geçtiğine dair son derece önemli bir veri var” diye açıklama yaptı.
***
AKP, MHP ve DEM Parti, “Terörsüz Türkiye” sloganını, Türkiye’yi Türk Arap Kürt konfederasyonuna çevirmek için kullanıyor. AKP’nin bunu ümmet fikrine dayandırmaya çalışmasını, Salih Müslim bile gülerek karşılıyor! Devlet Bahçeli ise “yeni bir milli kimlik” ve “kurucu anayasa” diyerek, Erdoğan’ın söylemlerine zemin hazırlamaya çalışmıştı zaten.
CHP’nin de sadece “ümmet siyaseti”ne itirazı var!
Aslında bütün bu yapılanlar, Türkiye’nin Anayasal düzenini cebren ve hile ile değiştirme girişimdir. “Cebir nerede, hile nerede?” denilebilir. Devletin yönetim sistemini “hileli referandum” ile değiştirenler, devleti ve milleti tamamen yıkıp yerine başka bir devlet ve millet yapısı getirmek için “Terörsüz Türkiye” ve “ümmet birliği hilesi” ile yine devletin gücünü kullanıyor, daha ne olsun?
Lübnan modeli ve Atatürk modeli!
21 Temmuz 2025 00:01
Son Güncelleme: 21 Temmuz 2025 17:34
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gazeteci İsmail Saymaz, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin birkaç gün önce milletvekilleriyle gerçekleştirdiği toplantıda "Cumhurbaşkanının iki yardımcısı olsun, bir Kürt, diğeri Alevi olsun" ifadelerini kullandığını yazdı. Yalanlama gelmedi.
Aslında bu istek yeni değildir! AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan da yıllardan beri “milletin çeşitliliğine dayanan Anayasa” istiyor!
Sorun şu ki, bu istek aslında ABD’nin dayatmasıdır. En son, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, “Türkiye için en iyi sistem, Osmanlı milletler sistemi” dedi. Osmanlı’nın son döneminde ülke yönetimi, din ve mezhep esasına göre düzenlenmişti. Her din ve mezhep, bir millet kabul edilmişti.
***
Habertürk’ten Kürşat Oğuz, ünlü Lübnanlı yazar Amin Maalouf ile 2020 yılında röportaj yapmıştı:
Kürşad Oğuz, “Cumhurbaşkanı Maruni, Başbakan Müslüman, Meclis Başkanı Şii, vekil sayıları ülkedeki cemaatlere göre kotalara ayrılmış. Bu yapı neden yürümüyor?” diye sormuş, Amin Maalouf şöyle cevap vermişti:
“Bu kota sisteminde çok ileri gidildi ve ülke cemaat liderlerinin koalisyonuna döndü. Demokrasi bu değil. Bir yere adam alınırken artık yeteneğe veya liyakate değil o kişinin hangi cemaat ve tarikata bağlı olduğuna bakılıyor. Üstelik o cemaatte bile o göreve en layık olan değil cemaat şefine en yakın olan seçiliyor. Bu, demokrasinin çöküşü demek... Maalesef on yıllar böyle geçti ve bir yerde koptu işte...”
Maalouf, “Lübnan’ı zayıflatan sebeplerden biri de her topluluğun kendine yabancı bir hami, efendi bulması. Her cemaat kendine bölgesel ve küresel bir müttefik arıyor. Lübnan milleti projesi bu değildi. İnsanların kendi cemaatlerine değil Lübnan milletine ait olmalarını sağlamaktı amaç. Bu bir trajedi.” demişti.
***
Amin Maalouf, Atatürk ile ilgili önemli bir tespit de yapmıştı:
“Atatürk'te asıl önemli ve dikkat çekici olan, bizim yaşadığımız coğrafyada çok yaygın ve halen de süren bir davranış şekline karşı çıkmasıydı.
Lübnan'a, Mısır'a, bütün Arap ülkelerine hâkim duygu, dünyanın büyük güçler tarafından yönetildiği ve bu büyük güçler karar alırsa bunu kabul etmekten başka çare olmadığıdır.
Atatürk ise Birinci Dünya Savaşı bittiği gün büyük güçler ona uymayan bir karar aldıklarında, 'Hayır' dedi, karşı çıktı. Aslında bu güçler kadiri mutlak görünseler de bazı durumlarda güç ilişkilerinin onlar lehine olduğu kesin değildir.”
Maalouf şöyle devam etmişti:
“Birinci Dünya Savaşı bittiğinde söz konusu devletler oturup 'Türkiye'yi şu şu parçalara böleceğiz' dedi. Ama bu, onların ordularını gönderip bunları dayatmaya hazır oldukları anlamına gelmiyordu. Birisi 'Hayır bu bana uymaz, kabul etmiyorum, savaşacağım' deyip bunu da yaptığında, çekilmek zorunda kaldılar. Çünkü bedel ödemeyi göze alamadılar. Bu, Atatürk'ün verdiği büyük bir derstir.
Arap dünyası ise bu ülkelerin kararlarına teslim oldu. Buna Nasır da dahil. Hep o ya da bu güç ne istiyor diye düşünür Araplar. Atatürk ise çok daha iradi ve yalnız cesur değil aynı zamanda çok da akılcı bir tutum sergiledi. Ne yapabileceklerini de analiz etti. 'Beni zorlamak için buraya ordu mu gönderecek İngilizler? Hayır, yapmayacaklar. Ben sahada güçlüyüm' dedi.
Ne istediğinizi biliyorsanız bunu dayatabilirsiniz. Size başka bir şey anlatayım. 30 yıl önce gazeteci olarak ABD'de araştırma yapıyordum. Amerikalı bir devlet adamıyla karşılaştım ve ona Lübnan'da olanlarla ilgili ne düşündüğünü sordum. Bana dedi ki 'Biliyor musunuz, Lübnanlılar garip. Lübnanlı bir yöneticiyle konuşuyoruz, ne istediğini ve düşündüğünü öğrenmek istiyoruz. Ama onlar bize 'Siz ne istiyorsunuz? Biz sizin için ne yapmalıyız' diye soruyorlar.'
Ortadoğulu yöneticiler çoğunlukla Amerikalılardan emir almayı bekliyor. Büyük güçlerin çok hazır, karar verilmiş bir politikaları olduğunu sanmamak lazım. Tersine çoğunlukla, durumu idare etmek için yönlendirilmeye ihtiyaçları var. Kendinden emin bir yönetici de onların fikrini değiştirebilir.
İradeniz varsa koşulları değiştirebilirsiniz.”
***
“Milletin çeşitliliğine dayalı Anayasa” veya “Lübnan modeli Anayasa”yı, işgal ettiği Irak’a kabul ettiren ABD, şimdi Türkiye’de de, “terörsüz Türkiye” ve “Türk-Kürt-Arap kardeşliği” sloganlarıyla ve “milletin anlamını ümmete dönüştürerek” “Atatürk modeli”ni yenmeye çalışıyor.
Yenemeyecekler, çünkü Atatürk’ün iradesi, Türk milletinin iradesidi
Mezhep temelli devletle Türkiye İran savaşı olur!
22 Temmuz 2025 00:01
Son Güncelleme: 22 Temmuz 2025 13:13
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Temel Strateji Araştırma Merkezi Başkanı Abdurrahim Semavi, 24 Ekim 2024’te Rûdaw’da “Türk hükümetinin 15-16 aydır hazırladığı proje sadece Türkiye'deki Kürt sorununun çözümüne yönelik değil. Projeye göre, Türkiye Orta Doğu’daki bütün Kürtlerle büyük bir ittifak kuracak, Doğu, Batı ve Güney, Kuzey Kürtleriyle ittifak kurulacak. Yapılanlar, bu projenin hazırlığıdır. Proje adım adım ilerleyecek. Türkiye halkı ve Kürtler projeye hazır olana kadar proje adım adım inşa edilecek. 5 yıl içerisinde sadece Kandil'de olanlar değil, diasporada yaşayanlar da geri dönecek ve onlara da geri dönüş yolu açılacaktır” demişti.
Semavi, “Kürtler ‘kardeş ve eşit bir millet’ olarak anayasaya dahil edilecek. Adım adım okullarda Kürtçe hayata geçirilecek. Türk hükümeti adım atarken pazarlığa girişmeyecek, kendisi adımlar atacak. Orta Doğu projesinde Kürtlerin Orta Doğu'daki coğrafyası anayasaya adil bir şekilde dahil edilecek ve tanınacak. Dünyanın dengesini değiştirecek bir proje inşa edilecek. Türkiye hükümeti, Türkiye devleti bunu göze aldı. Ne olursa olsun geri dönüş yapmayacak.” diye konuşmuştu.
***
Abdurrahim Semavi, 5 Haziran 2025 Perşembe günü de Welat TV’ye verdiği röportajda, “Türkiye, tüm Kürt halkıyla yeni bir ilişki ve yeni bir anlaşma kurmayı hedefliyor, ortak Kürt heyeti bu temele dayanarak pozisyonunu alacak. 300 kişilik bu heyet için hazırlıklar Suriye Kürdistanı ve Türkiye Kürdistanı’nda da devam ediyor” demişti.
Anlaşmanın Afrin, Kobani ve Kamışlı’yı da kapsadığını Türk askerinin buralardan çekileceğini anlatan Semavi, “ABD ve Türkiye, Kürtler ve Suriye hükümeti arasındaki anlaşmanın ana garantörü olmak istiyor” diye eklemiş ve Mazlum Abdi’nin önümüzdeki dönemde Türkiye’ye giderek Türk dışişleri ve savunma bakanlarıyla görüşeceğini, ayrıca Salih Müslim’in de davet edilme ihtimali olduğunu belirtmişti.
***
Semavi’nin bütün söyledikleri, neredeyse harfiyen uygulama aşamasında... Bu da haber kaynağının istihbarat servisleri olduğunu düşündürüyor.
Öyle ki ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye-Lübnan temsilcisi Tom Barrack, “Türkiye için en iyi sistem, Osmanlı milletler sistemi” dedi. Yani milliyetlerin, din ve mezheplere göre belirlendiği bir sistem...
Türkiye adına Tayyip Erdoğan, “Tıpkı sınırlarımız içindeki Kürt vatandaşlarımız gibi Suriye’deki Kürtler de bizim özbeöz kardeşimizdir, canımızdan bir parçadır; evelallah onların da siyonizmin sofrasında meze olmasına müsaade etmeyeceğiz.” dedi. Devlet Bahçeli'nin "Cumhurbaşkanının iki yardımcısı olsun, bir Kürt, diğeri Alevi olsun" ifadelerini kullandığı doğrulandı. AKP’li Metin Külünk, “Türkiye Birleşik Devletleri kurulacak, Türkler cihana hükmedecek.” dedi.
Lübnan modeli ile cihan devlet kurmak nasıl olacak?
Bu arada Merkez Bankası Başkanlığı’na atanan Hafize Gaye Erkan’ın 2017 yılında bir gazetecinin sorularını cevaplandırırken, “Amerikan hükûmetinde önceki dönemde görev yapmış karakterlerden birisi, benim de katıldığım bir toplantıda, Orta Doğu’da Türkiye’nin konumunu çok farklı gördüklerini, sadece Türkiye için değil, Osmanlı’dan kalan civar ülkeler için Amerika’daki eyalet sistemi gibi United States of Turkey şeklinde daha geniş kapsamlı bir çözüm düşündüklerini söyledi.” diye bilgi verdiğini de hatırlatayım.
Erdoğan’ın Türk-Kürt-Arap söylemi de yeni devletin nasıl tasarlandığın gösteriyor.
***
Projenin asıl sahibi ABD olduğuna göre, ABD gerçekten, Türkiye’nin cihana hükmetmesi için mi çalışıyor yoksa daha büyük bir yıkım projenin alt yapısını mı oluşturuyor? ABD, Türkiye’yi kullanıp, Türkiye, Irak, Suriye ve İran’daki Kürtleri, Sünnilik temelinde birleştirerek, bir taşla hem Türkiye’yi hem Şii İran’ı parçalamaya mı çalışıyor?
Prof. Dr. Tolga Yarman’a göre, “ABD, Türkiye’yi İran’a karşı mezhebi açıdan konuşlandırıyor.”
Yarman, bunları canlı yayında söyledi diye Halk TV’ye 10 gün karartma cezası verildi! Kararın yürütmesi durduruldu ama anlaşılan o ki halkın gerçekleri duyması istenmiyor.
Ümmet, yani Sünnilik temelinde yeni bir devlet kurulmasının amacı, ABD’nin yıllardır çıkarmaya çalıştığı ama başaramadığı Türkiye-İran savaşı demektir.
Tansu Çiller, Başbakanlığı döneminde, İran’ı bombalama emri vermiş, üslerinden kalkan uçakları, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, sınırı geçerken durdurmuştu! O zaman da ifade ettiğim gibi böyle bir savaş, Türk’ün Türk’ü kırması demekti, çünkü İran’ın yarısı Türk’tür.
İstiyorlar ki Türkiye ve İran birbirlerini iyice zayıf düşürene kadar savaşsın, bu arada Orta Doğu’da ABD ve İsrail kontrolünde Büyük Kürdistan ve sonunda Büyük İsrail kurulsun!
ABD’nin 1896 tarihli Türkiye Birleşik Devletleri Projesi!
23 Temmuz 2025 00:01
Son Güncelleme: 23 Temmuz 2025 16:16
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD'nin Suriye-Lübnan Özel Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, "Güçlü ulus devletler bir tehdittir. Özellikle Arap devletleri, İsrail için bir tehdit olarak görülür" dedi. Barrack, "İsrail'in Suriye'yi kontrol eden güçlü bir merkezi devlet yerine parçalanmış ve bölünmüş görmeyi tercih edeceğini" de söyledi.
***
Bu arada AKP’li eski milletvekili Metin Külünk de “Türkiye Birleşik Devletleri kurulacak, Türkler cihana hükmedecek.” dedi.
Külünk, Türk devletlerinin Türkiye öncülüğünde bir birlik yani Turan devleti kurmasını kastetmiyor; Türkiye’nin birleşik devletlere dönüşeceğini söylüyor! Bu devlet, herhalde Suriye’nin kuzeyine hâkim olan SDG ve Irak’ın kuzeyine hâkim olan Barzani devleti ile kurulacak! Gelişmelerden öyle anlaşılıyor. “Türk-Kürt-Arap” söyleminden de bu çıkıyor...
Tekrar tekrar hatırlatmam gerekiyor; Merkez Bankası Başkanlığı’na atanan Hafize Gaye Erkan, 2017 yılında bir gazetecinin sorularını cevaplandırırken, “Amerikan hükûmetinde önceki dönemde görev yapmış karakterlerden birisi, benim de katıldığım bir toplantıda, Orta Doğu’da Türkiye’nin konumunu çok farklı gördüklerini, sadece Türkiye için değil, Osmanlı’dan kalan civar ülkeler için Amerika’daki eyalet sistemi gibi United States of Turkey şeklinde daha geniş kapsamlı bir çözüm düşündüklerini söyledi.” demişti.
İşte Külünk’ün bahsettiği, Abdürrahim Semavi’nin geçen yıl anlattığı proje budur!
ABD’nin hedefi, Türkiye’yi Kuzey Irak ve Kuzey Suriye ile Türkiye Birleşik Devletleri adıyla birleştirmek ve bunu yaparken, Türkiye’yi Türk devleti olmaktan çıkarmaktır! İşte “terörsüz Türkiye” ve “terörsüz Orta Doğu” derken böyle bir devlet kastediliyor...
***
Türkiye’ye AKP ve MHP eliyle dayatılan ABD’nin Türkiye Birleşik Devletleri projesi yeni değildir.
Emekli amiral İlker Güven, ABD Kongresi’nin 54’üncü döneminde, 31 Ocak 1896 tarihinde aldığı gizli kararı, gizliliğinin kalkmasından 100 yıl sonra 2007 yılında bulup okumuş, çevirisini yapmış ve Maya dergisinde bir makale ile Türk kamuoyuna duyurmuştu.
ABD Kongresi’nin 129 yıl önce aldığı gizli kararın Türkçesi özetle şöyleydi:
KARAR: ABD'nin belirleyeceği bir temsilci ile her Hıristiyan ülkeden bir temsilcinin Osmanlı İmparatorluğu adındaki devletin kabul edilemez ve inatla devam eden şeytani hareketlerinin düzene sokulması.
Bu karara göre; ABD temsilcisi mutlaka ABD vatandaşı olacaktır. Temsilci, Hıristiyan ülke yöneticileriyle iş birliği yaparak aşağıdaki görevleri yerine getirecektir;
a) Tüm Hıristiyan ülkelerden ABD temsilcisi ile beraber çalışacak, benzer özelliklerde birer hükümet temsilcisinin atanması sağlanacaktır.
b) Uluslararası Hıristiyan Komitesi’nin uygun bir bölgede organizasyon çalışmalarına başlaması sağlanacaktır.
c) Uluslararası Hıristiyan Komitesi’nce din, mezhep ve milliyet özelliklerine bakılmaksızın geçici bir Hıristiyan yöneticiyi Türkiye’nin başkanı olarak seçmesini müteakip Osmanlı İmparatorluğu’nun mevcut bölgelerinin sınırlarla ayrılması, bu bölgelerin Hıristiyan eyaletleri kabul edilerek, Hıristiyan gücünün Türkiye Birleşik Devletleri adında toplanması sağlanacaktır...
d) Geçici hükümet Türkiye Birleşik Devletlerinin sınırlarının içerisindeki etnik özelliklerine uygun olarak oluşacak Ermeni devleti müttefikimize tüm Hıristiyan devletlerinin askeri destek sağlamaları istenecektir.
e) Daha önce bahsi geçen geçici hükümetin süresini tamamlamasından sonra müttefik güçler tarafından kısa zaman içinde Türkiye Birleşik Devletleri’nin Uluslararası Hıristiyan Komisyonu tarafından tanınması sağlanacaktır. Türkiye’de ılımlı dini fikirleri olan ve insanlara olumlu yaklaşan yönetimlerin kurulmasına özen gösterilecektir."
***
Projede, Türklerin veya Kürtlerin adı bile yoktur!
Bugün Türkiye’nin güney illerinde nüfus yapısı, dini ve millî kimliği belirsiz Suriyelilerle değiştirilmiştir. Türk kimliği üzerinde, devleti yönetenler tarafından psikolojik operasyonlar yapılmaktadır. İslami mesajları kullanan iktidarın uygulamaları yüzünden halkın İslam dinine olan sarsılmaz bağlılığı da özellikle yeni nesillerde zayıflatılmış ve deizm yükselmeye başlamıştır.
Yine 2001 yılında, AKP kurulmadan önce CFR tarafından Tayyip Erdoğan’a gönderilen gizli belgede “Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek ve millî hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak zorundadır. Dünya, bütün hükümetlerden bunu istemektedir.” denilmişti. 3.5 sayfalık metin, bu ifade dışında, aynen AKP parti programına alınmıştır.
***
Şimdi yeniden ele alınan Türkiye Birleşik Devletleri Projesi budur! Hedefleri, Kürtleri kullanarak Dicle-Fırat havzasını Türk ve Arap egemenliğinden çıkardıktan sonra Türkiye’yi İran ile savaştırmak, kaos sonunda bölgeyi İsrail’e teslim etmektir. Tıpkı Suriye’ye yaptıkları gibi...
Projenin başına atanan da ABD temsilcisi de Tom Barrack’tır.
Bu bir bilinç savaşıdır!
24 Temmuz 2025 00:01
Son Güncelleme: 24 Temmuz 2025 12:11
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yeniçağ’ın eski genel yayın müdürü Hayri Köklü, zaman zaman eski yazılarımı hatırlatır ve “Konu yeniden gündeme geldi. Viktor Hugo’nun dediği gibi ‘zamanı gelmiş bir düşüncenin gücüne hiçbir ordu karşı koyamaz’ Bir güncelleme yaparsan iyi olur” derdi.
Bir defasında tekrara düşmek istemediğimi söyleyince “Köşe yazısı veya gazete günlüktür. Ertesi gün unutulur. Bazı gerçekleri tekrar tekrar hatırlatmak gerekir.” diyerek cevap vermişti.
Sonra gördüm ki yıllar önce ele aldığımız konuları, okuyanlar bile hatırlamıyor...
Nitekim ABD Kongresi’nin 129 yıl önce 31 Ocak 1896 tarihinde 54. Kongrede aldığı gizli kararla ilgili ilk uyarıyı 27 Eylül 2007’de yapmıştım. 23 Temmuz 2025’te hatırlatınca, okur kitlesi hatta nesil değiştiği için ses getirdi.
Kararda, özetle “Uluslararası Hıristiyan Komitesince din, mezhep ve milliyetçi özelliklere bakılmaksızın geçici bir Hıristiyan yöneticiyi Türkiye'nin başkanı olarak seçilmesini müteakip, Osmanlı İmparatorluğu'nun mevcut bölgelerinin sınırlarla ayrılması, bu bölgelerin Hıristiyan eyaletleri kabul edilip, Hıristiyan gücünün Türkiye Birleşik Devletleri adında toplanması sağlanacaktır.” deniliyordu.
***
Gizli kararı, gizliliği kaldırıldıktan sonra okuyan emekli amiral İlker Güven, o zaman yazdığı "Dostumuz Amerika ve Avrupa" başlıklı makalesinin sonuç bölümünde şu uyarılara yer vermişti
*Emperyal güçlerin demokrasi anlayışları kendi güdümlerindeki veya güdebilecekleri bir partiyi seçimlerde zafere ulaştırmaktır. Bunun için de, yerli işbirlikçiler etkin bir şekilde kullanılmaktadır.
*Emperyalizmin en önemli etkin silahı ekonomidir. Bunun için özelleştirme adı altında ülkenin önemli ekonomik güç ve varlıkları devletin/kamunun elinden alınmaktadır. Ülke, dış borç kısır döngüsüne sokulmakta, sermaye hareketlerine sınırsız serbesti sağlanmakta, mali kontroller kaldırılmakta, gümrük birliği ve reform adı altında ekonomi korumasız hale getirilmektedir. Bunun sonucunda da sandıktan dışarıdan desteklenen partiden başka partinin çıkması imkânsız hale gelmektedir.
*Bütün bunlara ilaveten, Emperyalizm, tuzak olarak ülke içindeki bölücü ve yıkıcı unsurları da kullanarak hatta onlara ihanetleri karşılığında siyasal, ekonomik, kültürel özgürlük dahil vaatlerle umut şırınga ederek ayaklanma ve isyana zorlamaktadır.
*Türkiye, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra 'antikomünist' ideolojiden esinlenen ABD güdümüne girmiştir. Komünizmin panzehiri olarak da ağırlıklı olarak din kullanılmıştır. Atatürk'ün kurduğu laik, demokratik, sosyal, hukuk devletine karşı Batı destekli dincilik akımları da demokrasi adı altındaki bu iklimden yararlanarak oldukça büyük mesafe katetmiştir.
*Bugün Türkiye'de anti-Amerikancı Müslümanlar sindirilerek 'ABD ve AB sempatizanı İslamcılık' egemen olmuştur. Bugünkü AKP iktidarı gücünü büyük ölçüde ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi'nden almaktadır. ABD'nin Ilımlı İslam devleti tasarım ve stratejisi ile AB'nin imtiyazlı ortaklık modeli tam bir uyum içindedir. Her ikisi de Türkiye'nin Batı'ya bağlı, ılımlı ve uyumlu bir yandaş devlet olmasını içermektedir.
*Tarihe bir göz attığımızda da, acı ama gerçek olan şu bilgilere ulaşırız:
1838 Balta Limanı Gümrük Birliği Anlaşması: Bugünkü 1995 Gümrük Birliği Anlaşmasıyla eşdeğerdedir.
1839 Tanzimat Fermanı: Bugünkü AB uyum yasaları ve IMF dayatmaları ile eşdeğerdedir.
1856 İslahat Fermanı: Bugünkü AB Türkiye ilerleme raporları ile eşdeğerdedir.
SONUÇ: Bu anlaşmalarla Osmanlı İmparatorluğu parçalanmıştır!
Einstein bakınız ne diyor: 'Aptallığın en açık delili, aynı şeyi defalarca yapıp, değişik sonuç almayı beklemektir.'
*Bu vesileyle; yurtiçinde egemen, yurtdışında bağımsızlık özlem ve duygularını taşıyan demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti temelleri üzerinde yaşayan tek bayraklı, ulus devletin sonsuza dek yaşayacağı inancımı koruyarak, Atatürk'ün sözlerini tekrarlamak istiyorum:
*”Muhterem milletime şunu tavsiye ederim ki sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanlarındaki ve vicdanlarındaki asli cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın.”
***
Tabii şimdi bu uyarıların haklılığı anlaşıldı ama milletin başının üzerine çıkardığı adamlar, artık Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, Amerikan projeleri doğrultusunda tasfiye etmeye ve yerine yeni bir devlet kurmaya çalışıyor. Bunu da millet bilincinim yerine ümmet bilincini koyarak ve Türk tarihini çarpıtarak yapmaya kararlılar...
Öyleyse bu, aynı zamanda bir bilinç savaşıdır. Milletin bilinci değiştirilmedikçe onu hiçbir güç yıkamaz.
Ormanlarla birlikte bir ülke yakılıyor?
26 Temmuz 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Ege, Marmara ve Akdeniz ormanları yanıyor. Yangının bir söndürülüyor, az ötede yenisi başlıyor. Bazı yerlerde aynı anda iki üç yerde birden yangın çıkıyor... Eskişehir'in Seyitgazi ilçesindeki orman yangınlarına müdahale etmeye çalışan ve yangının ortasında kalan pırıl pırıl 10 genç yanarak can verdi...
Orman yangınlarını çıkaran 27 kişinin yakalandığı açıklandı!
Yani orman yangınları kendiliğinden çıkmıyor, birileri örgütlü olarak ormanları yakıyor... Aslında ormanlarla birlikte Türk Milleti'nin geleceği yakılıyor.
Nitekim Seyitgazi'de yangına müdahale eden 10 gencin yanarak ölmesini protesto eden gençlik örgütleri, Tarım ve Orman Bakanlığı önünde toplandı. Yapılan açıklamada, AKUT gönüllüleri ve orman işçilerinin ölümünden, yeterli ekipman sağlamayan, yeterli önlemleri almayan ve orman yangınlarından açıkça, utanmadan rant devşiren sermaye düzeninin sorumlu olduğu belirtildi.
"Seyitgazi'nin yüzde 95'ine maden ruhsatı veren devlet, yangınları izliyor" denilen açıklamada, ormanların bilerek, isteyerek rant için yakıldığı öne sürüldü.
***
Diğer taraftan, Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Aras, zeytinliklerin maden faaliyetlerine açılmasına ilişkin yasanın bütün itirazlara rağmen Meclis'ten geçtiğini belirterek, "Bu yasa turizmi doğrudan tehdit ediyor. Muğla ormanlarının yüzde 70’i, topraklarının ise yüzde 60’ı maden ruhsatı kapsamına alınmış durumda" dedi.
Gerek Seydişehir gerekse Muğla ile ilgili tespitler, aslında ülke genelinde yıllardan beri uygulanan madenlerin peşkeş çekilmesi politikalarının yansımasıdır. Türkiye'nin tamamında benzer ruhsatlandırmalar yapılmış, ülke coğrafyası yerli-yabancı maden şirketlerinin insafına terk edilmiştir.
***
Madenlerde devlet payı ise işgal altındaki Irak parlamentosunun bile kabul etmediği seviyededir... Irak parlamentosu, ülke 150 bin Amerikan askerinin işgali altındayken, madenlerin yüzde 16'sını devlete bırakan yasayı kabul etmemişti!
Türkiye’de maden ocaklarında devlet hakkı 3213 sayılı Kanunun 14'ncü maddesiyle hüküm altına alınmıştır. Madenler gruplara ayrılmış ve devlet payı, genelde yüzde 3 veya dört civarında tespit edilmiştir.
***
Aslında son torba yasa yasa değişikliğinden önce 1 Mart 2022 tarihli Resmi Gazete'de bir yönetmelik değişikliği yayınlanmış ve “Ülkenin elektrik ihtiyacını karşılamak üzere yürütülen madencilik faaliyetlerinin tapuda zeytinlik olarak kayıtlı olan alanlara denk gelmesi ve faaliyetlerin başka alanlarda yürütülmesinin mümkün olmaması durumunda, sahada madencilik faaliyetleri yürütülmesine ve bu faaliyetlere ilişkin geçici tesisler inşa edilmesine kamu yararı dikkate alınarak Bakanlıkça izin verilebilir.” hükmü getirilmişti.
TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Emin Koramaz, “Bu değişiklik tüm ülke çapındaki zeytinliklerimizin ölüm fermanıdır. Bizler 'madencilik' göz boyaması ve kandırmacasıyla açgözlü şirketlerin zeytinliklerimizi, ormanlarımızı, tarlalarımızı, köylerimizi, insanlarımızı yuttuğu, tükettiği bir ülke istemiyoruz. Bu anlayış nedeniyle Cerrattepe'den Fatsa'ya, Kaz Dağlarından Akbelen'e kadar her yerde verimli ormanlık alanlarımız, tabiat zenginliklerimiz yok edilmektedir. Bu anlayış, sadece madenciliği değil, yaşamı da sürdürülemez hale getirmektedir. Bu madencilik anlayışı, bir üretim faaliyeti değil, bir sömürü faaliyetidir. Madenleri olduğu gibi, doğayı ve halkı da sömürmektedir.” demişti...
***
Son bir bilgi daha: Bugün orman alanlarında müsait olan boş arazilerde ruhsatlı olarak turistik tesis kurmak isteyen işletmecilerden, "Söz konusu alanın maden alanı olmadığına dair" resmi belge istenmektedir!
“Devlet” değil ama çıkardığı yasa ve yönetmeliklerle ormanları, madencilik uğruna yok edilecek alanlar olarak gördüğünü belgeleyen “iktidar”, orman yangınlarına karşı zamanında önlem almadığı için de suçludur.
Orman yangınları, bir işgal girişimidir!
28 Temmuz 2025 00:01
Son Güncelleme: 28 Temmuz 2025 09:43
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Antakya Lisesi öğrencisiyken, yaz tatilinde, bazı sınıf arkadaşlarım orman idaresinin bürosunda “mevsimlik işçi” olarak çalışırdı. “Çalışırdı” diyorum ama aldıkları ücret, harçlık düzeyindeydi. Orman yangınlarıyla ilgili hiçbir eğitim almadıkları halde sabahtan akşama kadar, büroda 10-15 kişi hazır beklerdi. Ormanlar, Amanos dağlarında idi ve şehir merkezinden dağların eteklerine en erken bir saatte ulaşılabilirdi. Büyük bir yangın durumunda, şehir merkezinden araçlarla çıkıp, yangına nasıl müdahale edeceklerini sorar ve bunun ciddi bir önlem olmadığını söylerdim.
Bu arada ben de Hatay Emniyet Müdürlüğü bahçesinde, vatandaşlara pasaport dilekçesi formu doldururdum.
Tabii aradan yıllar geçti, her yıl Ege, Akdeniz, Marmara ve Karadeniz bölgelerinde çıkan orman yangınlarına, Türk Hava Kurumu’nun uçaklarla müdahale ettiğini takip ettik. Derken, AKP iktidarı, Türk Hava Kurumu’na el koydu, uçaklarının bakımını yaptırmadı, filosunu genişletmedi, eğitimli ve tecrübeli personeli dağıttı, yenilerini yetiştirmedi. Yangınlara yurt dışından kiralanan uçaklarla müdahale edilmek istendi, yeterli olmadı...
***
Son günlerde, orman yangınları yeniden başlayınca, bakanlığın hazır beklettiği 27 uçağın ve ayrıca helikopterlerin yetersiz kaldığı görüldü... Orman Bakanı her gün açıklama yapıyor ve kontrol altına alınabilen veya alınamayan yangınlar hakkında bilgi veriyor.
Eskişehir’de, Bursa’da yangınların eş zamanlı olarak başladığına dair bilgiler geliyor. Anlaşılıyor ki yangınlar, insan eliyle ve sadece benzin dökerek değil, teknolojik yöntemlerle de çıkarılıyor! Nitekim 27 kişi yakalandı ve tutuklandı... 50 kişi de adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Bu rakamlar, Türkiye’nin organize bir saldırı altında olduğunu gösterir.
Emekli amiral Cem Gürdeniz, “Orman yangınları doğal afet boyutunu aşmıştır. Hibrit savaşın bir enstrümanına dönüşmüştür. Ana vatanımızın pek çok yerinde tarihte örneği görülmemiş şekilde aynı anda orman yangınlarının çıkması iklim değişikliği ile izah edilemez. Lozan, Montrö, Kıbrıs Zaferinin yıldönümü haftasında orman yangınlarının çıkması talihin fonksiyonu değildir. Bu yangınların düşman işgalinden farkı yoktur. Türk devleti, ordusu ve milleti ile seferberlik ruhu içinde doğamızın işgal ve tahribine karşı mücadele etmelidir. Her yaz sadece Tarım ve Orman Bakanlığı değil devlet, başta ordu olmak üzere tüm acil durum kurum ve kuruluşları; sivil toplum örgütleri ve gönüllüler ile bir savaşa hazırlık kapsamında teyakkuza geçmelidir. Bunu koordine etmek hükümetin görevidir.” diyor.
Yalnız Türk ordusunun bünyesindeki afetlere müdahale ekipleri dağıtılmış durumdadır. Kahramanmaraş merkezli büyük depremlerde bile ordu, kışlada üç gün bekletildi...
Son olarak İskenderun’da iki Mehmetçik, sıvı kaybından hayatını kaybetti! Mehmetçiklerin neden sıvı kaybettiğini, olayın aslını açıklayan yok...
***
Boyabat’tan arayan eski dostum Cem Tufan, “Uygulanan ekonomik-sosyal politikalar sonucunda köyler boşalmış durumdadır. Ormanlarımız, maden şirketlerine değil, orman köylüsüne zimmetlenmelidir. Böylece hem istihdam sağlanarak köylerin boşalması durdurulur hem de ormanlarımız korunmuş olur. Şehir merkezlerindeki itfaiye ekipleriyle orman yangınlarının önüne geçilemez. Çünkü anında müdahale edemezler, mesafeden dolayı geç kalırlar.” dedi.
Öyle ya, benim çocukluğumda, orman köylerinde maaşlı korucular vardı. Şimdi orman idaresi, ormanları kesip satmakla meşgul ama bu gidişle kesecek ağaç da bulamayacaklar!
Köylerin boşaltılması, “stratejik bir karar”ın sonucudur. Köylerin boşalmasının birinci sebebi, köy okullarının kapatılmasıdır. Köyde okul kalmayıp taşımalı eğitim de sürdürülemeyince çocukların eğitimi için ailece şehre göç etmek zorunlu hale gelmiştir. Bunun sonucunda köylerde genç kalmamıştır. Kalanlar, 65 yaşın üzerindedir. Dolayısıyla şehir merkezlerinden, orman yangınlarına yapılan müdahalelerin tamamı geç kalıyor.
Yakılan ormanlarla birlikte, köylerin tamamen boşaltılması, tarım ve hayvancılığın sona erdirilmesi ve Türkiye’nin bir de açlıkla karşı karşıya kalması hedeflenmiş olabilir...
Yanan orman bölgelerinin, maden şirketlerine tahsis edildiği de bir sır değildir.
***
Türkiye’nin, bir taraftan da ABD baskısıyla ve yönetenler eliyle ulus devlet statüsünden çıkarılması tartışılırken, diğer taraftan orman yangınları ile halkın ekonomik ve sosyal direncinin yok edilmek istenmesi tesadüf değildir, paralel süreçlerdir!
Dolayısıyla orman yangınları, sadece orman bakanlığının veya belediye itfaiyelerinin sorunu değildir; yediden yetmişe, Türk Milleti’nin sorunudur.
Ormanlar, Türk Milleti’nin direnç gücünü kırmak ve nihayet ülkeyi işgal etmek için yakılıyor! Sorun doğru algılanırsa, çözüm de bulunabilir...
Cumhuriyetin ipini CHP’ye çektirmek!
29 Temmuz 2025 00:01
Son Güncelleme: 29 Temmuz 2025 16:55
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
AKP, MHP ve DEM, rejimi değiştirebilmek için CHP’yi suç ortağı haline getirmeye çalışıyor. Başta Ekrem İmamoğlu olmak üzere, CHP’li belediye başkanlarının tutuklanmasının asıl hedefi, Cumhuriyetin ipini cumhuriyetin kurucu partisi CHP’ye çektirmektir.
Tutuklamaların gerçek sebebini DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, "Biz her seferinde muhalefetin olmadığı, toplumun rıza göstermediği bir barış, bir süreç olmaz diyoruz. Sayın İmamoğlu'na şunu söylemek isterim. İçeride olmasının sebebi kendi çeperimizden bakmamızdır. Masada Cumhuriyet Halk Partisi olursa belki de İmamoğlu dışarıda olacak. Belki de bütün siyasi tutsaklar dışarıda olacak. Çünkü hukuk olacak, demokrasi olacak, adalet olacak." şeklinde alenen açıkladı...
Birinci açılım sürecinde, 2 Ekim 2011’de, bu sütunda amacın devleti yıkarak “PKK’yı devlet kurucusu yapmak” olduğunu ifade etmiştim. Şimdiki süreçte ise bu amaç da “kurucu önder” denilerek resmen açıklanmıştır.
Bu, cumhuriyeti yıkma girişimdir ve CHP’nin suç ortaklığına bu sebeple ihtiyaç duyuyorlar.
***
Fatih Munis Çakırtaş, “İktidar, ABD talimatı ile başlattığı yeni çözülme sürecine CHP’yi katılmaya zorluyor. CHP’li Belediye başkanlarının tutuklamasının şantaja çevrildiği, DEM’li Bakırhan’ın sözlerinden de anlaşılıyor.
Tüm uğraşıları ‘manzaranın içine’ CHP’yi de yerleştirmek için...
Tabii ‘bu manzaranın içinde’ eğer CHP yer alırsa, çekilen fotoğraf sonrası, CHP itibarından çok şey kaybeder.
Bazı şeyleri kurtarır ama bundan sonra halkın fotoğraf karesinde yer bulamaz.
AKP de, CHP’yi rezil etmek için her şeyi yapar...
Kullan-at yapar...” diye yazdı.
***
Ekrem İmamoğlu’nun, süreci, desteklediğini açıklaması ve sürecin uygulayıcısı Devlet Bahçeli’ye övgüler düzmesinden sonra emekli amiral Türker Ertürk, “CHP liderliğinin, koltuğa endeksli, emperyalizm destekli ve BOP’a hedefli komisyona katılması CHP’nin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkelerine ve ideolojisine karşı ihaneti olarak değerlendirilecektir. Ekrem Bey çok yanlış yapmaktadır. Mücadele kişiler ve siyasi çıkarlar üzerinden değil ilkeler ve değerler üzerinden yapılır.” diye mesaj yayınladı.
Bu arada gazeteci İsmail Saymaz, CHP Merkez Yönetim Kurulu’nun Meclis’te kurulması planlanan açılım komisyonuna katılım konusunu değerlendirdiğini, toplantıda birçok MYK üyesinin, "Kürt meselesi"nin Meclis çatısı altında çözülmesini desteklediğini, Genel Başkan Özgür Özel’in “Aksini düşünen var mı?” diye sorduğunu, 22 kişilik MYK’da yalnızca İzmir Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Murat Bakan’ın el kaldırarak komisyona katılmama yönünde görüş belirttiğini yazdı.
CHP'nin, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş'a “TBMM çatısı altında kurulacak olan komisyonun temel ilkeleri ve çalışma yöntemine dair öneriler” başlıklı 16 sayfalık bir metin sunduğunu bildiren Saymaz, metinde “Komisyonun adı, Toplumsal Barış, Adalet ve Demokratik Mutabakat Komisyonu olsun ve komisyon kanunla kurulsun, komisyon kararları beşte üç çoğunlukla alınsın” denildiğini belirtti.
***
Bu arada gazeteci Nuray Babacan, sağlık sorunları yaşayan Beylikdüzü Belediye Başkanı Murat Çalık ve Antalya Belediye Başkanı Muhittin Böcek ve Ayşe Barım için iktidar kulislerinde “hasta tutuklular konusu partimize zarar veriyor” tepkileri geldiğini yazdı ve Erdoğan’ı kastederek “kulislerde siyasi iradenin üst düzeyde devreye girmesi bekleniyor” dedi...
Yani hasta tutuklular konusu, AKP’ye zarar vermese, kimsenin umurunda bile olmayacak!
***
Toparlarsak, bütün bu gelişmelerden, CHP’nin komisyona katılacağı sonucu çıkıyor...
Sürecin asıl sahibi ABD’nin Ankara Büyükelçisi, Suriye ve Lübnan özel temsilcisi Tom Barrack, İsrail’in bölgede ulus devlet istemediğini, Türkiye’nin Osmanlı millet sistemine dönmesi gerektiğini açık açık söyledi. İşte komisyonun ana görevi de Türkiye’yi ulus devlet olmaktan yani Türk devleti olmaktan çıkarmaktır.
CHP, cumhuriyetin ve kendisinin kuruluş felsefesine bu ihaneti yaparsa, kendisi bilir! Sonuçta şah, vezir ve piyonlar aynı kutuya konulur.
CHP bir an önce karar versin de kimin neye hizmet ettiği anlaşılsın!
Türk-Arap-Kürt komisyonu mu olacak?
30 Temmuz 2025 00:01
Son Güncelleme: 30 Temmuz 2025 13:35
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Suriye’de neler planlandığını 21 Mart 2004’te bu sütunda “İsrail'i K. Irak'la birleştirme planı!” başlığı altında incelemiştim. O sırada Suriye’nin Kamışlı bölgesinde bir isyan vardı.
“İsyan Kamışlı'da bir stadyumda başladı deniliyor ama Kürt nüfusun yoğun olduğu her yerde aynı anda bir kalkışma var... Suriye'deki kalkışma girişiminin arkasında ABD ve İsrail var ama taşeronluğunu Barzani ve Hoşyer Zebari yapıyor.
Olaylar başlamadan iki gün önce Baas Partisi'nin kuruluşunu protesto gösterilerinde bir Amerikalı yakalanıyor. Suriye güvenlik yetkilileri, adamı sorgulayınca, ABD'nin Şam Büyükelçiliği üçüncü kâtibi olduğunu anlıyor.
Üçüncü kâtip tutuklanıyor ama ABD Büyükelçisi devreye girince serbest bırakılıyor!
Bu olaydan sonra, Kamışlı'da, Rakka'da Halep'te, Şam'ın El Muhacirun ve Rukneddin mahallelerinde aynı anda, aynı slogan ve afişlerle eylemler başlıyor. Silahlı gruplar arasına Barzani'nin Kuzey Irak'tan gönderdiği kişiler var. Yani isyan girişiminin liderliğini Barzani'nin peşmergeleri yapıyor!
İlk fırsatta, olayı Türkiye'ye yaymayı deneyecekler.
ABD, Suriye'yi hedef alıyor, çünkü İsrail'i Kuzey Irak ile birleştirmek istiyor. Fakat Suriye'ye doğrudan kendisi yönelemiyor; Kürtleri kullanıyor. ABD, Suriye'de özerk Kürt bölgesi oluşturmak istiyor. Böylece ABD, Kuzey Irak'ı İsrail'e bağlamış olacak. Büyük İsrail'in yarısı böylece gerçekleşmiş olacak. Mesele budur...
Türkiye'nin kaderinde söz sahibi olanlara sesleniyorum...
Suriye'deki olayları, uygun gördükleri zaman Türkiye'de de deneyecekler. Bu sebeple, Suriye desteklenmelidir. Zaten İran'da da aynı anda aynı kalkışma teşebbüsüne girişmişlerdir.
Türkiye, Suriye ve İran, bölgesel bir ittifak yaparak, Büyük İsrail oluşturma planlarına karşı durmalıdır.”
***
Birkaç yıl sonra, ABD, Suriye’de kara kuvvetleri gibi gördüğü PYD’yi silahlandırdı, eğitti. Türkiye’de birinci açılım süreci başlatıldı. Terörle mücadele AKP iktidarı tarafından durduruldu, hatta yasaklandı! PKK, Güneydoğu’daki il ve ilçe merkezlerinin etrafına, belediye araçlarıyla hendekler kazdırdı, silah ve terörist yığınağı yaptırdı. PKK, bu il ve ilçelerde vali, kaymakam atadı, mahkemeler kurdu, "özyönetim" ilan etti.
Sürecin sonuna doğru 7 Haziran 2015 seçimleri yapıldı. AKP, tek başına iktidar çoğunluğunu kaybetti. Devlet Bahçeli, devreye girerek, AKP-HDP ya da AKP-CHP-HDP koalisyon hükümeti; bunlar olmazsa en erken tarihte; 1 Kasım’da seçim önerdi.
AKP iktidarı, bu andan itibaren terörle mücadeleyi yeniden başlattı ve 800 kadar şehit verme pahasına, PKK’nın ele geçirdiği il ve ilçelerdeki PKK işgaline son verdi, 1 Kasım 2015 seçimlerinde de yeniden iktidar oldu. Sonra da 15 Temmuz darbe girişimi bahanesiyle ülkenin yönetim sistemini değiştirdi.
AKP, 2011 yılında, ABD talebiyle Suriye muhalefetini örgütlemeye, eğitmeye ve donatmaya başlamıştı. Bu yeterli olmayınca istihbarat servislerinin örgütlediği teröristlerin Türkiye üzerinden Suriye’ye geçmesi sağlandı. IŞİD’in türevi olan El Nusra örgütüne silah desteği verildi. Özgür Suriye Ordusu adı altında Türkiye’nin kurduğu örgüt de silahlandırıldı. Bu örgüt mensuplarının maaşlarını, ABD organizasyonuyla Körfez ülkeleri gönderdi, Türkiye dağıttı...
***
Bu arada, Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde bazı bölgeleri kontrolü altına alarak, ABD’nin SDG adını vererek silahlandırdığı PYD/YPG’nin Akdeniz’e ulaşmasına engel oldu. İŞİD ve El Nusra’dan ayrılmış HTŞ örgütü de Rusya’nın bütün itirazlarına rağmen, ABD talebiyle, Türkiye tarafından İdlib’de koruma altına alındı. İsrail’in Hizbullah’ı Lübnan’da çökertmesinden sonra, Esad, Rusya’ya kaçtı, Özgür Suriye Ordusu yerine, İdlib’de Türkiye’nin koruması altındaki HTŞ örgütüne yol verildi ve Şam’da bugünkü yönetim kuruldu. Bütün bu olaylar olurken, İsrail iki gecede Suriye’nin bütün askeri tesislerini havadan vurarak çökertti. İsrail daha sonra da Dürzileri kullanarak, Suriye’nin güneyinden kuzeydeki PYD yapılanmasına doğru koridor açmaya çalıştı, halen de buna devam ediyor.
***
PYD, Abdullah Öcalan’ın silah bırakma çağrısına uymayacağını açıkladı...
Cumhur İttifakı, şimdi, görünürde Abdullah Öcalan’ın, gerçekte ise Oslo’daki “koordinatör ülke temsilcisi”nin yani ABD’nin dayattığı talepleri Meclis’te görüşecek bir komisyon kuruyor.
Adı üzerinde Türk-Arap, Kürt Komisyonu!
AKP, MHP ve DEM Parti’nin kuracağı komisyona meşruiyet kazandırmak için de belediye başkanlarını tutuklattıkları CHP’nin mutlaka katılmasını istiyorlar. CHP de katılacağını açıklıyor! CHP, komisyona katılarak kasabın bıçağını yalamaya çok hevesli görünüyor.
CHP, belki rehin alınan belediye başkanlarını hapisten çıkarır ama Türk-Arap-Kürt devleti kurmak için planlanan komisyona katılarak halk nezdindeki itibarını kaybeder ve partinin de Türkiye’nin de mahvedilmesine yardım etmiş olur!
Adını koyalım; “Türk Milleti”ne karşı savaş açtılar!
31 Temmuz 2025 00:01
Son Güncelleme: 31 Temmuz 2025 11:52
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“Ortak vatan”, “etnik kökenlerin Anayasal düzlemde kardeşliği”, “Türk-Kürt-Arap kardeşliği”, “ümmet” gibi kavramlar üzerinden bir kavram kargaşası sürdürülüyor. Malazgirt ve Çanakkale gibi büyük Türk zaferlerine ortak çıkarılarak vatana yeni ortaklar eklenmek isteniyor.
Bunları yaparken de Türk Milleti’ni , “Türkiye Yüzyılı” havucu göstererek aldatmaya çalışıyorlar!
***
Toprak Hattı grubunun, “Federal devlet mi isteniyor?” başlıklı açıklamasında “Cumhurbaşkanının bir yardımcısı Kürt, diğer yardımcısı Alevi olmalıymış; olursa daha iyi olurmuş. Kavmî vurguyu öne çıkarmak, bunu yapısallaştırmak, bir sisteme bağlamak istiyorlar. Yani bölünmeyi, bölünmüşlüğü peşinen kabul ediyor ve buna resmiyet kazandırmak arzusundadırlar. Tabiatıyla arkasından, ‘Meclis Başkanı Çerkez, Diyanet İşleri Başkanı Gürcü, Millî Eğitim Bakanı Arap veya tarikat mensubu olsun’, demeyeceklerinin hiçbir garantisi yoktur.” denildi.
Açıklamada şu değerlendirme yapıldı:
“Türk milletini ve onun millî devlet otoritesini bölmeyi ve paylaştırmayı mı amaçlamaktadırlar? Öyle görünüyor. Bu teklifleri tenkit edenler; Lübnan, Bosna vb. örnekler vermektedirler. Örnek olsun olmasın, örnekler tam uysun uymasın, böyle bir sistemin, ülkeyi bölmeyi hedefleyen bir sistem olduğu, örneğe ihtiyaç olmadan akıl sahipleri için apaçıktır.
Tasavvur edilen federasyonda itikat, mezhep ve meşreplerin de gözetilmesi isteniyor. Yani ‘bölünme olacaksa tam olmalı’ demek istiyorlar! Dış güçlerin tüm çabalarına rağmen başaramadıklarını biz kendi ellerimizle yapıyoruz.”
***
Sorunun teorik düzlemde adını ise yazar Levent Özmen youtube programında “değer savaşları“ olarak tespit etti.
Özmen, “İnsanı nesnelleştirip onu kullanmaya başladığınızda o zaman insan artık değerlerinden uzaklaşmış olur. İşte değer savaşları, insanı değerlerinden uzaklaştıran, onu nesnelleştiren ve kendi amaçları için kullanmak isteyenlerin ülkelerde ve medeniyetler bazında yürüttüğü savaşın şeklidir.” dedi.
Özmen, “Savaşın, fiziksel, psikolojik ve kavramsal olmak üzere üç alanı vardır. Fiziksel savaşları hep konuşuruz. Ancak insanın fiziksel bir savaş yürütmesi için değerlere sahip olması lazım. O değerleri için savaşır. İşte psikolojik ve kavramsal alanda da durum budur. Değer verdiklerinizden soyutlandığınız andan itibaren savaşacak herhangi bir kavram kalmaz geriye. Siz savaşmak üzere bir şeye değer vermiyorsanız o alanı kaybedersiniz.
Siz eğer millet olmaktan sadece birey olmaya veya sadece vatandaş olmaya doğru çevrilirseniz o zaman egemenlik hakkınızdan da feragat ediyorsunuz anlamına gelir.” diye konuştu.
Özmen, şöyle devam etti:
“Egemenliğimiz bir beka sorunudur. Eğer güvenlikle ilgili bir kavram, bir beka meselesi, siyasetin konusu haline gelmişse, siyasette bir tercih alanı oluşturacak şekilde çözülecek ya da çözülmeyecek alan olduğu iddia ediliyorsa zaten bu problem siyasetin çözebileceği alanı çoktan aşmış demektir. Çünkü eğer bir güvenlik konusu, siyasi tercih konusu olacak kadar alan kazanmışsa ülke zaten elden gitmiş demektir. Bu sebeple beka kesinlikle bir siyasi konu değil, milletin tamamını ilgilendiren ana bir egemenlik konusudur.”
Özmen, “Eğer değerleriniz yoksa sadece ihtiyaçlarınız ölçüsünde hareket edersiniz ve başkalarının amaçları için kullanılabilir bir nesneye dönersiniz. İşte bugün bu zihinsel faaliyetlerle bizim olmaktan çıkarılmak istenen bir devlete, bizim olmaktan çıkarılmak istenen bir medeniyete saldırı yürütülmektedir. Buna dikkat etmek, bu savaşın, bizim egemenliğimizi, dünya üzerindeki varoluş iddiamızı ortadan kaldırmak üzere yapıldığının farkına varmamız ve bunu idrak etmemiz çok önemli ve çok kritiktir.” dedi.
***
“Politik psikoloji” yöntemleri kullanarak, kurucu değerlere ve Türk Milleti’nin egemenliğine karşı “ortak bir savaş” sürdürüyorlar. Savaş “şimdilik”, “değer savaşı”dır ama bu işin sonunda ne olacağı da belli! Türkiye’de Türklerin yaşama hakkına son verilmek isteniyor! Daha şimdiden Orta Asya’ya dönün diyenler var!
Devleti ve milleti öz kimliğine kavuşturmak!
01 Ağustos 2025 00:01
Son Güncelleme: 01 Ağustos 2025 10:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Atatürk ve Ahmet Vefik Paşa'nın yaşadığı iki olayı, Prof. Dr. Ramazan Özey, www. ulkucu.org'da "Devleti Öz Kimliğine Kavuşturmak" başlığı altında gündeme getirdi:
Ahmet Vefik Paşa, Bursa Valisi iken kaymakamları teftişe ve halkla münasebetler kurarak dertlerini dinlemeye çıkar. İnegöl'e gelir. Paşa, şehrin dışında karşılanır. Gelip şehrin ortasında koyu gölgeli bir çınarın gölgesinde sandalyeler üzerine otururlar.
Paşa, iri kıyım, altın köstekli ve bacak bacak üstüne atıp keyfince tam karşısında oturan şahsa sorar:
-Beyefendi siz kimsiniz? Hangi millettensiniz?
-Ben, şehir eşrafından Kiremitçiyan Oğullarından zeytin tüccarı Bogos'um, Paşa Hazretleri.
Paşa, sağında oturan şahsa döner:
-Ya siz beyefendi?
-Ben, İnegöl eşrafından Pastırmacıyan Oğullarından zeytinyağı tüccarı Artin'im, Paşa Hazretleri.
Paşa, solunda oturak şahsa döner:
-Siz beyefendi?
-Ben Paşa Hazretleri, şehir eşrafından Kasapyan Oğullarından koyun ve sığır tüccarı Popopalas'ım...
Bu sırada Paşanın gözü, arkalarda kırık bir iskemlenin üstünde oturan üstü başı dökülen, saçı sakalı birbirine karışmış bir ihtiyara ilişir. Parmağını uzatarak sorar:
-Ya siz babacığım, siz hangi millettensiniz?
İhtiyar, bir Paşa, bir Vali tarafından kendisine sual sorulacağını hiç ümit etmediğinden, sualin kendisine değil etrafında bulunanlardan birine sorulduğunu zannederek etrafına bakınır.
Paşa, "Babacığım size soruyorum!" diye tekrar eder. İhtiyar tereddütle kendi kendini işaret eder:
-Bana mı soruyorsunuz Paşa Hazretleri?
-Evet, Babacığım sana soruyorum. Sen hangi millettensin?
İhtiyar yavaş yavaş ayağa kalkar. Elini avucunu ovalar, kekeleyerek:
-Ben Paşa Hazretleri, ben Paşa Hazretleri ben haşa huzurdan Türküm, der. Paşa gülercesine konuşur.
-Be babacığım, bu memlekette Türk olmak, Türküm demek suç mudur ki, böyle konuşuyorsun. Ben de Türküm.
İhtiyar koşarak Paşanın yanına gelir, yerden bir temenna ile eteklerine ellerine sarılarak hem öpmek ister, hem de "Sahi mi Paşa Hazretleri sen de Türk müsün Paşa Hazretleri, Türk'ten Paşa olur mu Paşa Hazretleri?" diyerek Ahmet Vefik Paşa'nın elini öper, Paşa, "Babacığım Paşa olmak ne ki. Yedi cihana baş eğdiren Padişahlar da Türk'tür, anladın mı?" derken gözleri yaşarır. Rahatça ağlayabilmek için sırtını kalabalığa dönerek yürür gider.
Peki bugünkü Türkiye için durum nedir?
***
Atatürk, 1923'te Mersin'e gittiğinde, deniz kıyısındaki binalar dikkatini çekmiştir. Yanındakilere o binaları birer birer göstererek soruyordu:
-Bu bina kimin?
-Yorgo'nun.
-Yanındaki?
-Kirkor'un.
-Diğeri?
-David'in.
Bu sırada Mustafa Kemal'in gözü, kendisini karşılamak için orada toplanmış halkın arasında aksakallı bir ihtiyara takılır. Yaklaşarak, "Baba", der, “Yorgo'lar, Kirkor'lar, David'ler bu güzel binaları buraya kondururken sen neredeydin?"
İhtiyarın cevabı hazırdır:
-Ben, Yemen'de askerlik yapıyordum Paşam.
***
Özey, bu yaşanmış olayları anlattıktan sonra "Türkiye, gerçek anlamda öz kimliğine ne zaman kavuşacak? Bunun cevabını vermek oldukça güç. Ancak süper güç olabilmesi için öz kimliğine kavuşması şart. Aksi halde tökezleyerek yürümeye devam edecek" yorumunu yapıyor.
Özey Hoca'nın bu endişesini Atatürk de duymuştu. Bu yüzden Mahmut Esat Bozkurt'a 1937'de yazdırdığı Atatürk İhtilali kitabının 191'inci sayfasında şu cümlelere yer vermişti:
"Şu ciheti tebarüz ettirmeyelim ki; ben komünist değilim. Türk milliyetçisiyim. Böyle doğdum, böyle öleceğim. Türk Birliği'nin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Tıpkı Uhud şehidi Said gibi... Said, Uhud'da şehit olurken, başucunda bulunanlara demiş ki, 'Gidiniz, Peygamberimize deyin ki, onun şehitlerle müjdelediği cennetleri görüyorum ve şimdi oraya gitmek üzereyim.' Said, Müslümanlığa bu kadar inanmıştı. Ben de Türk Birliği'ne bundan fazla inanıyorum. Onu görüyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk Birliği ile açacaktır. Dünya, sükûnunu bu fasıllar içinde bulacaktır. Kaşgarlı Mahmut'un dediği gibi, Tanrı, Türk'ü, insanlık, şerirlerinden, şakilerinden kurtulsun diye yarattı."
(19 Mart 2006 tarihli Yeniçağ’dan...)
Özgür Özel, bunları bilmiyor mu?
02 Ağustos 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, “Hayırlı uğurlu olsun. Meclis Komisyonu yasa yapacak olan, verdiği kararlarla tarihin akışını değiştirecek bir komisyon değil. CHP'nin her zaman dediği gibi kapalı kapılar ardında konuşmak yerine konuşulacaksa burada konuşulsun dedik. Herkesin derdini anlatacağı bir komisyon olmalı. Doğruya doğru diyeceğimiz, yanlışa yanlış diyeceğimiz, anayasa tartışmalarının içinde olmayacağımız bir süreç. Komisyonda da Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş ilkeleri üzerine bir çivi çakacağım diyenlerle yol yürümeyiz.” dedi.
“Devralacağımız iktidarda milletin parasını terörle mücadeleye değil emekliye asgari ücretliye harcamak istiyoruz.” diye konuşan Özel, Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne sokacaklarını ve gençlerin Avrupa’da serbestçe dolaşabileceğini anlattı...
Bu serbest dolaşım konusu, nedense bana çocuklara elma şekeri vaadinde bulunmak gibi geldi...
Öyleyse, Özgür Özel’in seçtiği komisyon üyelerinin de “Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş ilkeleri üzerine bir çivi çaktırmayacak” kişiler olması gerekir değil mi?
Ne gezer... Çoğunluğu, önceki yıllarda HDP’ye destek vermiş... Komisyon da “basına kapalı”, yani kapalı kapılara ardında toplanacak!
***
Aslında AKP iktidarı da ilk yıllarında “Avrupa Birliği’ne girersek zengin olacağız, serbest dolaşım mümkün olacak” diye gündüz vakti havai fişekler patlatıyordu... Yandaş medyaları da Türk çiftçisini pahalı ürün üretiyor diye suçluyordu...
Peki, “Türk-Arap-Kürt ittifakı”, “Cumhurbaşkanı’nın bir yardımcısı Kürt, diğer yardımcısı Alevi olsun”, “Osmanlı millet sistemine dönün”, “İsrail bölgede ulus devlet istemiyor” söylemlerini ne yapacağız?
Bunlar da elma şekeri ama zehirlisi...
***
Tom Barrack, asıl hedefi sona saklamış; Müyesser Yıldız’ın nakline göre “Batıya doğru uzanan bölge için değil, doğuya doğru uzanan tüm bölge için bu güvenlik mekanizmasının merkezi olmamız gerekiyor... Benim patronum sonuç istiyor. Ve burada istediği şey şu: Türkiye’nin Amerika ile yan yana, daha yüksek bir öneme ulaşması. Ortadoğu’nun bir tür İbrahim Anlaşmaları çerçevesinde barışa kavuşması. Herkes kendi bakış açısını koruyabilir ama bir uyum sağlanmalı. Ve bunu kendi görev süresi içinde yapmak istiyor.
Sadece düşünün, Abraham Anlaşmaları’nı, bölgenin güçlü oyuncularından Türkiye’yi; ki Türkiye her geçen gün bölgedeki önemini artırıyor; birleştirdiğinizi... Ama sadece Türkiye değil; Arap olmayan nüfusu Müslüman ağırlıklı bir ülke olarak Türkiye, İsrail, Körfez, Suriye, Lübnan, Irak, Ürdün, kuzeye çıkın Azerbaycan, Ermenistan... Bunları birleştirdiğinizde dünyanın en güçlü bölgesi ortaya çıkar. Neden olmasın?” diyor.
İşte Türkiye’yi Türk devleti olmaktan çıkaracak, Yahudi sermayesinin yönettiği, geçici süreyle adı “Türkiye Birleşik Devletleri” olarak gösterilen “Büyük Orta Doğu Projesi”nin asıl adı olan “Büyük İsrail Projesi” budur.
Dünyadaki bütün Yahudileri buraya toplasanız, 25 milyon eder... Bu kadar nüfusla büyük devlet kurulmaz ama Türkiye’nin gücü kullanılarak, büyük devlet kurulur, dümeninde Yahudiler olur! İsrail, ancak bu şekilde büyük İsrail olabilir?
Bu itibarla; PKK’nın, PYD/YPG’nin, PJAK’ın, El Kaide’nin, IŞİD’in, El Nusra’nın, HTŞ’nin ve bölgedeki diğer terör örgütlerinin ve Türkiye’deki açılım süreçlerinin asli görevi, Büyük İsrail’e zemin hazırlamaktır.
***
Aslında bu süreçler 1987’de İstanbul’da başlatıldı!
Genel Merkezi Hollanda'nın Lahey kentinde bulunan IULA - Uluslararası Yerel Yönetimler Birliği’ne bağlı olarak, 11 Eylül 1987 tarihli T.C. Bakanlar Kurulu Kararnamesiyle İstanbul’da, “Doğu Akdeniz ve Ortadoğu Bölge Teşkilatı”, kısa adıyla “IULA-EMME” kuruldu, belediyeler koşa koşa üye oldu...
MHP’nin 2002 seçim bildirgesinde “Türkiye, Ürdün, İsrail, Mısır, Suriye, Suudi Arabistan, Lübnan ve Filistin'in yer alacağı, 'Doğu Akdeniz Birliği'nin oluşturulması için girişimde bulunulacaktır.” denilmişti.
Tom Barrack, bu projeye, Ermenistan ve Azerbaycan’ı da katıyor...
***
Siyasal İslam politikası ile iktidara gelen Tayyip Erdoğan’ın 2004 yılında, Cidde'de İslam Ortak Pazarı'na karşı çıkması ise projenin ilk uygulamalarından biriydi.
Dönemin Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, Kuveyt'te yapılan “Irak'a Komşu Ülkeler Toplantısı”nın açılışında ''Kendi bölgemize sahip çıkma cesaretini göstermeliyiz'' dedikten sonra, bölgeyi Akdeniz ve Güney Avrasya ile birlikte tüm Ortadoğu'nun güvenliği ve refahı ile “bütünleştirme” konusunda önemli bir rol oynayabileceklerini söyledi.
Projenin asıl sahibi ABD’nin bölge valisi Tom Barrack da 2025 yılında bunları söylüyor işte...
Komisyon deyip geçmeyin... Özgür Özel, bunları bilmiyor mu?
Öcalan’a göre CHP’nin komisyona katılımı hayati ihtiyaç!
04 Ağustos 2025 00:01
Son Güncelleme: 04 Ağustos 2025 17:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
CHP Mersin Milletvekili Gülcan Kış, “TBMM Genel Sekreterliği’nden alınan resmi verilere göre, CHP tarafından verilen 774 kanun teklifinden tek bir tanesi bile gündeme alınmadı. Dem Parti 331, İYİ Parti 114, Saadet-Yeniden Refah Grubu ise 83 teklif sundu. Toplam 1.300 kanun teklifi, Saray’ın sessiz blokajına takıldı.” diye bilgi verdi ve şu açıklamayı yaptı:
“Milletin vekilleri olarak 1.300’e yakın kanun teklifi verdik. Geçim derdi, barınma sorunu, adalet arayışı için mücadele ettik. Ancak Saray, halkın taleplerini yok sayarak Meclis’i devre dışı bıraktı. Bu bir yetki devri değil; doğrudan halk iradesinin gasp edilmesidir. Asgari ücretin artırılması, emekli maaşlarının insanca seviyeye çıkarılması, öğrencilere barınma ve burs desteği, işçilere sosyal güvence, gençlere istihdam… Bu teklifler halk için hazırlandı ama Saray, halktan yana hiçbir adıma izin vermedi. Saray, beşli çeteye vergi indirimi getiren yasaları geçirirken halktan yana hiçbir öneriyi dikkate almadı. AKP, yandaş müteahhide imtiyaz sağladı, beşli çeteye kaynak aktardı. Ama bu mücadele bitmedi. Halkın sesi susmaz, Meclis yeniden milletin olacak.”
***
Meclis’te tablo böyleyken, CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temellerinin tartışılacağı komisyona üye vermek için tek başına karar verdi!
Cumhuriyet yazarı Zülal Kalkandelen, bu kararla ilgili olarak, “Cumhurbaşkanı adayını belirlemek için bütün ülkede, hatta yurtdışında bile üyelerinin önüne sandık koyan, üye olmayanlar için de dayanışma sandıkları kuran CHP, neden Türkiye’nin geleceği için hayati bir önem taşıyan açılım süreci ile ilgili komisyona katılma konusunda aynısını yapmadı?” diye sordu...
Nedenini Abdullah Öcalan kısa bir süre önce, kendisini ziyaret eden yeğeni ve Şanlıurfa milletvekili Ömer Öcalan’a açıkladı.
Ömer Öcalan, Abdullah Öcalan’ın “Barış ve demokratik çözüm konusunda umut ve kararlılığını korumakta” olduğunu ve “sürecin sağlıklı bir şekilde ilerleyebilmesi için tüm kesimlerin sürece katılımının ‘hayati bir ihtiyaç’ olduğunun altını çizmiştir” dedi. Öcalan, birinci açılım sürecinde, Meclis’te komisyon kurulmasını istediğinde CHP’nin adını zikrederek benzer bir istekte bulunmuştu.
Meclis’te komisyon kurulması, Abdullah Öcalan’dan önce ABD ve İngiltere’nin dayatmasıdır.
***
Bilindiği gibi birinci açılım süreci resmen başlatılmadan önce Başbakan Tayyip Erdoğan, o zaman Başbakanlık müşaviri olan Hakan Fidan ve MİT yetkililerini, Oslo’da, koordinatör ülkenin girişimiyle kurulan masaya oturtmuştu...
Koordinatör ülke temsilcisi, toplantıyı açarken, “Sizi buraya biz getirdik, Abdullah Öcalan’ın talepleri TBMM’de görüşülecektir” demişti.
Abdullah Öcalan, 10 maddelik Dolmabahçe mutabakatında, AKP’li muhataplarına koordinatör ülkenin o dayatmasını iletmişti.
Öcalan, Dolmabahçe mutabakat metninde, “demokratik çözümün ulusal ve yerel boyutlarının tanımlanması, özgür vatandaşlığın, yasal ve demokratik güvenceleri, demokratik siyasetin devlet ve toplumla ilişkisi ve bunun kurumsallaşmasına dönük başlıklar, çözüm sürecinin sosyo-ekonomik boyutları, kimlik kavramı, tanımı ve tanınmasına dönük çoğulcu demokratik anlayışın geliştirilmesi, demokratik cumhuriyet, ortak vatan ve milletin demokratik ölçütlerle tanımlanması, çoğulcu demokratik sistem içerisinde yasal ve anayasal güvencelere kavuşturulması; bütün bu demokratik hamle ve dönüşümleri içselleştirmeyi hedefleyen yeni bir anayasa” istemişti..
Yani etnik kimlikler Anayasa’da tanınacak, devlette kurumsallaşmasının önü açılacak, ikiz yasalarda belirtilen yerel ekonomik ve sosyal haklar belirlenecek; barajlar, madenler, akarsular bölüşülecek, vatanın ortak olduğu ifade edilecek, millet yeniden tanımlanacak ve bütün bunların tamamlanması için yeni anayasa yapılacak...
PKK’nın ve onu programlayan koordinatör ülkenin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde dayatması bunlardır.
***
Şimdi yapılmak istenen ise Abdullah Öcalan’ın, taleplerini, bizzat Meclis’e gelerek kendisinin açıklamasıdır!
Özgür Özel’in bu komisyona katılma kararı, taleplerin görüşülmesine yine de meşruiyet kazandırmaz ama AKP, MHP ve DEM Parti, buna hayati derecede ihtiyaç duymasa CHP’yi komisyona davet bile etmezlerdi.
Sahte diploma!
05 Ağustos 2025 00:01
Son Güncelleme: 05 Ağustos 2025 12:31
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
AKP iktidarı boyunca, devlet kadrolarına girmek için ya bir cemaate ya da doğrudan partiye mensup üye olmak esas alındı. Geçmişten de buna benzer partizanlık örnekleri verilebilir ama AKP döneminde partizanlık kurumsallaştı!
Yıllarca üniversite sınav soruları çalındı ve cemaat mensuplarına verildi. KPSS sınavları, polis akademisi sınavları, harp okulu sınavları, kısacası bütün sınavlarda çalıntı soruları alanlar öne geçti. Yıllar içinde milyonlarca gencin geleceği çalınmış oldu.
AKP, devlet içinde kadrolaşırken, önce imam kadrosuna aldığı kişileri sonra devletin diğer kurumlarına nakletti.
2025 lise giriş sınav soruları, sınav devam ederken bazı Whatsup gruplarında yayınlandı. Böylece sınav sorularının önceden birilerine verildiği anlaşıldı ama bilgi işlem müdürünü ve 30 memuru görevden alan Milli Eğitim Bakanı, sınavın iptal edilmesinin söz konusu olmadığını söylüyor!
Son olarak da 400 akademisyenin yüksek lisans, doktora, doçentlik ve profesörlük unvanlarının tamamen sahte olduğu anlaşıldı. Resmi yetkililerin dijital imzaları kopyalanarak, 10 binlerce kişiye parayla diploma veya ehliyet verildiği tahmin ediliyor...
Toplum hayatında bulunan meslek erbabının yüzde kaçı sahtedir bilmiyoruz. Sahte alkol üretmek veya sahte alın satmak da önemli bir orana ulaştı. Yüzlerce insan sahte alkolden hayatını kaybetti ama üzerinde bile durmuyoruz!
***
Peki bir millet, bir devlet, bir ülke neden bu duruma düşer?
Başlangıçta ideolojik amaçlarla devleti ele geçirmek isteyenler, bunda dini yönden bir sakınca görmüyordu. Hatta Türkiye’yi olarak görenler, devleti yağmalamayı dini bir görev sayıyordu. İslâmı gizledikleri etnik ideolojilerine alet edenlerin bu girişimleri, alışkanlık yaratmış olmalı ki para karşılığı diploma veya ehliyet dağıtmayı da “mübah” sayar oldular.
Bu arada Balkanlar’da tabela üniversiteleri kurup, Türkiye’deki hukuk fakültelerine yatay geçiş yapmak gibi bir yöntem de geliştirildi.
Türkiye’deki siyasallaşmış hukuk sistemi ve bürokrasi ise 32 yıl önce, Kıbrıs’taki Amerikan Üniversitesi’nden İstanbul Üniversitesi’ne yatay geçiş yapan Ekrem İmamoğlu’nun yakasına yapıştı... Onun diplomasını iptal etmek için, aynı yıl, aynı yolla, aynı üniversiteden yatay geçiş yapanların diplomalarını da iptal ettiler.
Oysa 23 yıldır ülkeyi yöneten Tayyip Erdoğan’ın diploması sorgulanmalı!
***
Biz demokrasiyi anlamış değiliz. Çoğunluk, demokrasiyi, “bizden” olanı haksız da olsa savunmak veya gözetmek için kullanıyor. Demokrasiyi “devlete bir anahtar uydurmak” için kullanmak da bir başarı sayılıyor.
“Anahtar uydurmak” ne demek? Hırsızlık değil mi?
Demokrasi yerine, gerçekte partizanlık uygulanıyor. Çoğunluk, seçimlerde taleplerini karşılayacak kişileri tercih ediyor. Dürüst olmak, hak gözetmek, kamu haklarını korumak ise siyaset bilmezlik, bir eksiklik, bir anlayışsızlık olarak görülüyor!
Yıllardır, “Devletin bütün kadrolarının, bilimsel bilgiyle donatılmış, ehliyet ve liyakat sahibi kadrolardan oluşturulması her zamankinden daha fazla önem kazanmıştır. Ehliyetsiz ve liyakatsiz kadrolarla devlet yönetmeye kalkışmak, artık vatana ihanet sayılmalıdır! Kaldı ki bu tür kadrolaşmanın asıl hedefi de cumhuriyeti yıkmak değil midir?” diyordum.
İşte partizanlıkla, ekonomiyi de sistemi de bilinçli olarak çökerttiler, şimdi Türk devletini yıkmak ve yerine Tom Barrack’ın anlatımıyla, “içinde İsrail ve Ermenistan’ın da olacağı bir Orta Doğu devleti” kurmak için ellerindeki son kozları oynuyorlar!
***
İsmet İnönü, 1929 yılında Ankara Hukuk Fakültesi Diploma Töreni’ne yaptığı konuşmada, “Efendiler, elinde yanlış bir şehadetname ile cemiyete çıkan adamın, memlekete zararı sizin tasavvur edebileceğinizden çok fazladır. Bir cemiyette en muzır adam ehliyetsiz olduğu halde salâhiyet sahibi olandır. Ehliyetsiz ve salâhiyet sahibi adam tahsil zamanında islah olunmazsa, hayatın cereyanı esnasında güç islah olunur. Bu adam bütün hayatında ilmin, liyakatin ve çalışkanlığın düşmanı olacaktır.” demişti.
“Yanlış şehadetname”, yani sahte diplomayla devlet kadrolarına yerleşenlerin memlekete verdiği zararı, iş işten geçtikten sonra bile anlamayan milyonlarca insan var.
Asıl sorun da burada zaten...
“Ne yapmalı?” sorusuna cevap: “Atatürk ruhunu kaybetmeyin!”
06 Ağustos 2025 00:01
Son Güncelleme: 06 Ağustos 2025 12:21
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye, devleti yönetenlerin, milli kimliği tanımadığı ve yerine başka bir kimlik getirmek istediği döneme bir günde gelmedi. Gelinen noktada, ülkeyi yöneten siyasi kadrolar, milli kimliği tanımıyor, yerine başka bir kimlik kabul ettirmek için uğraşıyor. Suriye’de bir teröristi Cumhurbaşkanı yapmakla övünüyorlar ve “terörsüz Türkiye” sloganıyla, terör örgütünün taleplerini Meclis’te görüşmek için komisyon kuruyorlar.
Bu dönemin başlangıcında bir dönem Cumhurbaşkanlığı yapan Ahmet Necdet Sezer, şu uyarılarda bulunmuştu:
''Hiç kimse, Türkiye Cumhuriyeti'nin hoşgörüsünden kuşku duymaya, sabrını ve gücünü sınamaya kalkmamalıdır. Bunu deneyenler, Devlet, Yurt ve Ulus olarak bölünmez bütünlüğümüzü koruma konusundaki kararlılığımızdan vazgeçmeyeceğimizi bilmelidir. (...)
Farklılıklar öne çıkarılarak yapay ayrılıkların yaratılması yerine, ortak değerler vurgulanarak, ulusal kimliğimizi ve birliğimizi pekiştirebilir ve Türkiye'yi güçlü kılabiliriz.
Anayasaya göre Türkiye Cumhuriyeti'nin ögeleri, 'Tek Devlet, Tek Ülke ve Tek Ulus'tur. Bu öğeler, ülküsüyle tamamlanmıştır. Tek ulus bilinci oluşturulmadan tekil devlet yapısı korunamaz. (...) Türkiye Cumhuriyeti'nin öğesi olan tek ulusun adı, Türk Ulusu'dur. Anayasa'nın Ulus anlayışı Atatürk Ulusçuluğu'na dayanmakta ve Yüce Önder'in 'Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye Halkına Türk Ulusu denir' özlü sözünde tanımını bulmaktadır. Tanıma göre ulus, ortak çıkarlar, ortak coşkular, ortak bir dil ve ortak duyguların toplamıdır. Bu ulus anlayışı, ırksal ve dinsel öğelere değil, Anayasa'nın başlangıcında belirtildiği gibi, ulusal gurur ve övünmede, ulusal sevinç ve tasada, ulusal varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfette ortaklık ve birlikte yaşama istenci gibi değerlere dayanmaktadır. (...)
Türk Devleti'ne yurttaşlık bağıyla bağlı olan herkesin Türk sayılması, Türk Ulusunu oluşturan öğelerin etnik kimliklerinin yadsınması anlamına gelmemektedir. Tersine tüm yurttaşların 'Türk Ulusu' kimliğinde buluşturulması, yurttaşlar arasında eşitliğin sağlanması, 'çoğunluk' içinde bulunan kimi etnik grupların 'azınlık' durumuna düşmemesi amacını taşımaktadır.
'Egemenlik kayıtsız koşulsuz Türk Ulusunundur' kuralı da, çoğunluk, azınlık, din, ırk ayrımı yapmadan, Türk Ulusunun tüm yurttaşları kapsadığını gösterdiğini belirtir.
Türk Ulusunun birliğini ve huzurunu bozmaya yönelik uğraşlar, tekil devleti hedef alan girişimlerdir. Bu girişimlerin sonuçsuz kalmaya mahkûm olduğu bilinmelidir."
Cumhurbaşkanı Sezer, Harp Akademileri'nde kurmay subaylara verdiği konferansta da tarihi bir mesaj vermişti:
''Yüzyıllar öncesinden, atalarımızdan bize kalan en değerli miras, birlik içinde hareket ettiğimiz zaman yenilmez olduğumuz gerçeğidir. Orhun Yazıtları'nda Bilge Kağan'ın ağzından verilen birlik ve tümlük iletisini anımsayalım. Türk insanı kendi içinde kavgaya tutuşmadıkça daima güçlü ve muzaffer kalmıştır. İçimizde bölündüğümüz zaman yaşananları ise tarih sayfaları anlatmaktadır. Bugün bu gerçeği yeniden anımsama zamanıdır. Ulusal birlik ve bütünlüğümüzü devletin ve toplumun her kesiminde sağlam tutmalı, anlayış ve dayanışma ruhunu bir zırh gibi üzerimize giymeliyiz. İç huzurumuzu korumalı, ekonomik yönden istikrarsızlık yaratacak gelişmelere olanak vermemeli, terör eylemleriyle toplumsal karmaşa tuzağına düşmeden savaşımı sürdürmeliyiz. Ancak o zaman halkımızın beklentilerini karşılayabiliriz; Ancak o zaman çocuklarımıza iyi bir gelecek bırakmak için umut besleyebiliriz ve ancak o zaman, kurulmakta olan bu yeni dünyada başımız dik yürüyebiliriz.”
***
Peki ne yapmalı?
Bir sohbetimizde, ünlü Kazak düşünür Muhtar Şahanov’a yaşayan Türk halkına bir mesajı olup olmadığını sormuştum, şöyle cevap vermişti:
"-Ben Atatürk konseptinin yolundayım. Atatürk, çok zeki, dirayetli bir şahsiyetti. O bütün Türk varlığının, bütün Türk halklarının bağrına basması gereken ve her millete nasip olmayan Tanrı vergisi bir ruhtur. Biz Türk halkları olarak onun izinden gidersek, onun bizi görmek istediği yere ulaşabiliriz. Tarihin her döneminde büyük şahsiyetler gelir ama onlara büyüklüğü veren kendi milletinin ruhudur. Kendi ruhunu temsil eden böyle ruhlara gereken saygı gösterilmezse, bu o millete saygısızlıktır. Saygıyı kendi halkı göstermez veya saygısızlığa izin verirse, bu kendine saygısızlık demektir ve milleti alçaltır. Türk halkına kendi öz oğluna gösterdiği saygı nispetinde saygı duyulur. Bu yüzden Atatürk ruhuna uymayan işleri onun namına yapanlar sadece Atatürk'ü değil Türk Milleti'ni küçültmüş olur. Oysa Türk halkını takdir etmek gerekir ki onun içinden böyle bir ruh çıkmıştır. Bu ruhu kaybetmeyin!"
Komisyon neden ölü doğdu?
07 Ağustos 2025 00:01
Son Güncelleme: 07 Ağustos 2025 10:20
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Farklı siyasi partilerden 209 eski milletvekili ve bakan, Ankara’da, Milli Egemenlik Platformu üyeleriyle bir araya gelerek yeni anayasa tartışmalarına ilişkin bildiri yayınladı.
***
Bildirideki şu hükümler zaten her Türk vatandaşının vatandaşlık görevidir:
* Devletimizin varlığını ve bağımsızlığını, Türk milletinin birliğini tehlikeye düşürecek hiçbir değişiklik teklif dahi edilemez.
* Vatan Türkiye’dir. Türk milleti de anayasamızda ve Büyük Atatürk’ün tarifinde yer alan Türk milletidir. Vatan ve millet bölünmez bir bütündür.
* Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir. Türk milleti egemenliğini anayasanın koyduğu yetkili organları eliyle kullanır. Etnik ve dini gruplar, sınıflar ve zümreler ortak edilemez.
* Türk vatandaşlığını kabul eden ve özümseyen herkes Türk’tür, bireydir ve kanun önünde eşittir.
* Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, laik ve sosyal hukuk devletidir. Bu niteliklerden vazgeçilemez.
***
Yeniçağ sayfalarında genişçe yayınlanmış olacak bildiride bugüne kadar pek dile getirilmeyen bir konu var.
Bildiride “Son mahalli seçimlerde ortaya çıkan tablo ve kamuoyu araştırmalarının sonuçları TBMM’deki iktidar blokunun sayısal çoğunluğuyla uyumlu değildir. Bu yüzden TBMM’de oy çokluğu hatta şaibeli milletvekili transferleriyle ulaşılacak çoğunluk oylarıyla yapılacak anayasadaki değişiklikler toplumda karşılık bulmayacak, millet iradesini yansıtmayacaktır. Bu kabul edilemez.” denildi.
Gerçekten de bugünkü parlamento yapısı, özellikle CHP listesinden seçilen eski AKP’liler ve transferlerle, ayrıca hukuk dışı olarak vatandaş yapılan yabancılara oy kullandırılmasıyla sakatlanmış bir seçimin sonunda oluşmuştur. Yine, AKP ve MHP halkın dini ve milli duyguları üzerinde propaganda yapmış, muhalefeti PKK ile işbirliği yapmakla suçlamış, sonunda kendileri, Abdullah Öcalan’ın taleplerini Meclis’te görüşmek üzere komisyon kurmuş, içine CHP’yi de katarak, cumhuriyetin temellerini tartışmaya koyulmuştur.
Komisyonun hiçbir hukuki niteliği yoktur ama PKK’nın siyasi temsilcileriyle birlikte milletin, devletin ve ülkenin geleceği üzerinde, tavsiye kararları alacağı ilan edildi.
Oysa kimse kaynağını Anayasa’dan almayan bir yetkiyi kullanamaz.
***
PKK’nın taleplerinin görüşüleceği bir komisyonun adının “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” olarak kabul ve ilan edilmesi de halkı aldatmaktır.
Meclis’te PKK’nın taleplerinin görüşüleceği bir komisyon kurulması Anayasa’ya aykırıdır.
Anayasa’nın başlangıç ilkelerinde;
“Hiçbir faaliyetin Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;
Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu;
Topluca Türk vatandaşlarının milli gurur ve iftiharlarda, milli sevinç ve kederlerde, milli varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve "Yurtta sulh, cihanda sulh" arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu;
fikir, inanç ve kararıyla anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere.
Türk milleti tarafından, demokrasiye aşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.” denilmektedir.
Yani “kardeşlik” Anayasa’nın ana fikridir zaten! Kardeşlik için PKK’nın vatana ortak olmak isteğini Meclis’te görüşmek ise Türk Milleti’nin egemenlik haklarını çiğnemektir.
***
Aslında bütün bu girişimler, yani PKK’nın taleplerinin Meclis’te görüşülmesi, ABD ve İngiltere dayatmasıdır. Bu ülkelerin asıl hedefi, öncelikle Dicle-Fırat havzasını Türk egemenliğinden çıkarmak, sonra da bütün Türkiye’nin doğal kaynaklarını ve nadir elementlerini paylaşmaktır.
Dolayısıyla, bu komisyon, ölü doğmuştur.
.Moldova, kimi taklit ediyor?
08 Ağustos 2025 00:01
Son Güncelleme: 08 Ağustos 2025 14:02
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Moldova Cumhuriyeti’nin iki otonom bölgesinden birisi olan Gagavuzya’nın genç kadın başkanı Yevgenya Aleksandrovna Gutsul, aylardır devam eden gözaltı süreci sonunda, muhalefet partisi olan “Şor’u finanse etmek” suçundan yedi yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Gagavuzya Başkanı’nın yanı sıra “Şor” partisinin eski sekreteri Svetlana Popan da 6 yıl hapis cezası aldı. Bu arada kararın verildiği mahkeme salonuna sadece Moldova iktidar partisi medyasının mensupları alındı!
ocdatv’den Okay Deprem’in haberine göre Romanya vatandaşı olan mevcut Moldova cumhurbaşkanı Maia Sandu’nun iktidara gelmesinden sonra TransDinyester ve Gagavuzya Otonom Bölgesi’ne baskı politikası sürdürülüyor.
***
Gutsul ve Popan hakkında verilen mahkûmiyet kararlarına ilk tepki Rusya Federasyonu’ndan geldi. Rusya Devlet Başkanı’nın basın sözcüsü Dmitriy Peskov, Gutsul'un cezası hakkında “siyasi saikli bir karar ve yetkililerin seçim kampanyası sırasında siyasi muhaliflere uyguladığı yasadışı baskının bir örneğidir." dedi.
Gutsul’un tutuklanması sonra bir basın toplantısı düzenleyen Gagavuzya Yürütme Komitesi Dış İlişkiler Dairesi Başkan Yardımcısı Yuri Kuznetsov, Gagauzya Başkanı’nın ilk resmi ziyaretini, Dışişleri Bakanı ile görüştüğü Türkiye Cumhuriyeti'ne yapmış olduğuna dikkat çekerek; o zamandan beri Türk Dışişleri Bakanlığı'nın, Gagavuzya'ya açıkça destek veren televizyon kanallarına kadar somut destek sağlamaya devam ettiğini söyledi.
Gutsul’un seçilmesinin ardından ikinci ziyaretini ise Rusya Federasyonu'na gerçekleştirdiğini hatırlatan Kuznetsov, Başkan’ın Rusya’da Putin’in yanı sıra ve farklı eyaletlerin valileriyle de görüşmeler yaptığını söyledi “eminim ki gerçekler gür bir sesle duyulacaktır" dedi!
Moldova'nın eski cumhurbaşkanlarından Sosyalist Parti’nin lideri İgor Dodon ise Gagavuzya Başkanı Gutsul'a verilen cezayı sert bir şekilde kınayarak, kararı “Moldova Devlet Başkanı Maia Sandu'nun kişisel çıkarlarına hizmet eden ‘reform edilmiş’ bir adalet sisteminin sonucu” biçiminde nitelendirip "sözde adalet reformunun sonucu bir kadın, bir anne ve de halk tarafından seçilmiş bir lider için 7 yıl hapis cezası..." şeklinde konuştu.
“Yargı sisteminin ve siyasi polisin şu anda kişisel intikam aracı olarak kullanıldığını” söyleyen İgor Todon, "Sandu, kendi komplekslerinin ve kendisine ait olmayan her türlü başarıya duyduğu kıskançlığın intikamını alıyor. Ülkede halkın ihtiyaçlarından tamamen kopuk insanlar bir otokratik yönetim kurdu” dedi ve genel seçim tarihi olan 28 Eylül’ü de “Moldova'yı kurtarma şansı olan gün” olarak nitelendirdi.
***
Görüldüğü gibi, Türkiye’nin kuruluş felsefesinin iktidar partileri ve liderleri tarafından tartışılması, sadece Orta Doğu’da değil, Balkanlar’da da Türkiye’nin desteklediği Türkler aleyhinde kararlar alınmasına sebep oluyor.
Türkiye bu kararlara karşı bu yazının yazıldığı saate kadar ses çıkaramadı! Dışişleri Bakanlığı bir şey diyecek olsa, Moldova yöneticileri, “Siz önce İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ve diğer CHP’li belediye başkanlarını ve Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’ı hangi gerekçelerle tutukladığınızı açıklayın. Cezaevinde rahatsızlanan Beylikdüzü Belediye Başkanı Murat Çalık’a neden ikide bir kemik iliğini alarak işkence ediyorsunuz?” yolunda karşılık verecekler diye mi tepki göstermekte gecikti...
***
Bu arada, İrlanda, Beşiktaş’ın, UEFA Avrupa Konferans Ligi 3. Ön Eleme Turu’nda İrlanda temsilcisi St. Patrick's ile maçını takip etmek isteyen TRT muhabirlerine vize vermedi!
Haber, TRT Spor’un canlı yayınında, sunucu tarafından açıklandı!
Cumhuriyet tarihinde böyle bir rezalet ilk defa yaşanıyor...
Moldova, Gagauzya’nın Türk liderini Türkiye ile ilişkileri yüzünden 7 yıl hapse mahkûm ediyor, İrlanda ise Beşiktaş’ın maçını takip etmek isteyen TRT muhabirlerine vize vermiyor!
İtibar dedikleri bu muydu?
Yoksa Moldova hükümeti, muhalefeti bastırmak için AKP iktidarını mı taklit ediyor? Yoksa Almanya da bizi kıskanıyor mu?
Komisyon, "sürecin mimarı"nı da dinleyecek mi?
09 Ağustos 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Görünürde Abdullah Öcalan'ın talebi, gerçekte ise ABD ve İngiltere'nin dayatması ile kurulan ve bana göre halkı uyutmak için "Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu" adı verilen hukuk dışı yapılanmanın ikinci toplantısı oy birliğiyle alınan karar gereği "tam kapalı" olarak yapıldı.
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, toplantı öncesi yaptığı konuşmada "İlk toplantıda düğme iyi iliklendi. Yeri gelecek sert tartışmalar yaşanacak. Burada konuşmalar tutanak altına alınacak, ama bunlar basına verilmeyecek. 10 yıl tutanaklar yayınlanmayacak. Buradaki konuşulanlar dışarıda yer verilmeyecek." dedi.
CHP, "Komisyonda Anayasa konuşulmayacak" diyor ama böyle bir ihtimal yok. Çünkü PKK'nın ve DEM'in talepleri Anayasa değişikliği değil, Yeni Anayasa gerektiriyor.
Meclis'in Yeni Anayasa yapma yetkisi yok. Komisyon ise Meclis içtüzüğüne göre kurulmadı, yani meşruiyeti yok.
Buna rağmen, komisyonun DEM Parti üyesi Saruhan Oluç ilk toplantıdan önce, "Tarihi olan bu adım umarız tarihi sonuçlar da üretir. Kürt sorununda demokratik ve barışçı bir çözüm doğrultusunda ilk adımlar atılır, sürecin ihtiyacı olan yasal düzenlemeler geliştirilir..." dedi.
Yani CHP'nin, "Anayasa konuşulmayacak" şeklindeki açıklamaları halkı aldatmaya dönüktür. Komisyonda ne konuşulacağını artık sağır sultan da duydu...
***
Zaten Abdullah Öcalan da yeğeni Ömer Öcalan'ın nakline göre “Siyasi gücümüze alan açarsak etkisi arttırabilir, memleketimizde Türkiye ve Kürdistan’da barış tesis edebiliriz. İddiamız, hayalimiz büyük irademiz de büyük. Barış tüm siyasi partilere gerekiyor. Süreç başladığından beri tıkanıklar yaşanmış olsa da iyi bir şekilde yürüyor şu an. Meclis’te kurulan komisyon. Abdullah Öcalan da çok önem veriyor bu komisyona. Bu süreci ve komisyonun çalışmalarını dikkatle takip ederek her yerde tartışmanız gerekiyor” ifadelerini kullandı.
Yani Abdullah Öcalan daha şimdiden “Türkiye ve Kürdistan” demeye başladı... Öyle ki artık devleti bir sorun olarak görmüyor ama Türkmen kökenli olduklarını bilen aşiretlerin sorun çıkarabileceğini biliyor.
Ömer Öcalan, Abdullah Öcalan'ın kendisine “Şanlıurfa’da nasıl büyüyeceksiniz, Şanlıurfa’da demokratik sistemi nasıl ilerleteceksiniz? Partinizde aşiretler, kanaat önderleri olmazsa nasıl büyüyeceksiniz?” diye sorduğunu söyledi.
Ömer Öcalan, “Öcalan; İzol, Bucak, Karakeçili, Kalendar, Uzun, Türkan aşiretlerinin süreçte dahil olması gerektiğini söyledi. Biz de istiyoruz ki bu fikriyatı büyütelim. Barış ve çözüm sürecini devletle yürütüyorsak kendi sorunlarımızı da tartışalım. Kürtler yüzyıllar boyunca aşiret formu ile kendilerini, varlıklarını ve dillerini korumuşlardır. Bu şekilde ayakta kalmışlardır. Büyük barışı sağladığımız zaman kendi aramızda barış inşa etmeliyiz. Önderlik çok açık şekilde söyledi bunları. ‘Bazı aşiretlerle sorun yaşanmış olsa da oturup bunları gözden geçirmeniz gerekiyor’ dedi. Hemen şimdi ellerimizi birbirimize uzatmalıyız. PKK’nin Abdullah Öcalan’ın bu savaşı bitirebilmesi için şimdiye kadar savaşanların birbirlerini ellerini uzatması gerekiyor” diye konuştu.
Bu konuşmadan, Abdullah Öcalan'ın adı geçen Türkmen aşiretlerinin, zillete boyun eğmeyeceğinin farkında olduğu, bu sebeple, adı geçen aşiretlerle de barış sağlanmasını istediği anlaşılıyor.
***
Komisyonun ikinci toplantısında İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ve MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın 20'şer dakikalık sunum yapacağı için, önce "tam kapalılık" kararı alındı. Yalnız komisyonun, daha sonra sivil toplum kuruluşları, şehit aileleri, hukukçular, akademisyenlerin de arasında olduğu çok sayıda kişiyi dinlemesi de planlanıyor.
Bu durumda komisyonun ve Bahçeli'nin "sürecin mimarı" olarak gösterdiği Abdullah Öcalan'ın da komisyon tarafından dinlenmesi planlanıyor olabilir! Gerçi Bahçeli, "Gelsin DEM Parti grubunda konuşsun" demişti ama komisyonun da birkaç kişi hariç DEM Parti grubundan pek bir farkı yok..
Açılım süreci ve Trump rotası!
11 Ağustos 2025 00:01
Son Güncelleme: 11 Ağustos 2025 12:18
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Eski Azerbaycan Cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey ile 1992 yılında Bakü’deki Cumhurbaşkanlığı sarayında görüşmüştüm. Yarım saatlik görüşme sonunda Elçibey’e, Türk kamuoyu tarafından bilinmesine en çok önem verdiği konunun ne olduğunu sormuştum. Elçibey de, “Türk halkı bilmelidir ki, Karabağ Türk dünyasının gırtlağıdır. Ermenistan Karabağ’ı tamamen ele geçirerek Türk dünyasının gırtlağını kesmeye çalışıyor. Bundan zarar görecek olan yalnızca Azerbaycan değildir, Türkiye de büyük zarar görür, çünkü Türk Dünyası’nı Türkiye’ye bağlayan tek köprü Karabağ’dır” demişti...
***
“Atatürk’ün Türk kapısı dediği Zengezur koridoru Trump rotası haline gelmiş, siz Karabağ’dan bahsediyorsunuz” diye düşünenler olabilir!
Zengezur koridoru, Rusya tarafından Ermenistan’a verilmiş olmasına rağmen, Karabağ’ın parçasıdır!
Zengezur bölgesi, 16. yüzyıldan sonra Osmanlı egemenliğindeki Karabağ Hanlığı’na bağlıydı. 19. yüzyılın başlarında Rusya tarafından işgal edildi. Azerbaycan Halk Cumhuriyeti döneminde (1918-1920) Karabağ Valiliği'nin dört ilçesinden biri Zengezur ilçesiydi. Yani Elçibey, “Karabağ, Türk dünyasının gırtlağıdır” derken, Zengezur koridorunu da kastediyordu.
Nahcivan ise Moskova antlaşmasıyla Türkiye’nin garantörlüğünde Azerbaycan’a bağlanan bir özerk bölgeydi. Yalnız, Nahcivan ile Türkiye arasındaki Dilucu denilen bölge İran’ın elindeydi.
Atatürk, 18 Ocak 1932'de, dönemin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ı Tahran'a gönderdi. 5 Kasım 1932'de Ankara'da imzalanan anlaşmaya göre İran, Küçük Ağrı Dağı bölgesini Türkiye'ye verdi. Türkiye de de buna karşılık, Van’a bağlı olan Katur bölgesini, İran’a verdi. Böylece, Türkiye le Nahcivan arasında 18 kilometrelik bir sınır hattı oluşturuldu. Türkiye ile Nahçıvan arasında “umut köprüsü” denilen kapı ise 1992’de açılabildi.
***
Azerbaycan, Ermenistan tarafından işgal edilen Karabağ’ın büyük kısmını savaşarak geri aldı ama Zengezur koridorunu alamadı. Azerbaycan cumhurbaşkanı İlham Aliyev, 2021 yılında, Bakü’de yapılan 19.Türk Konseyi Zirvesi’nde, “Haritaya bakarsak, sanki vücudumuza hançer saplanmış, Türk dünyası parçalanmıştır. Tarihi Azerbaycan toprağı olan Zengezur şimdi Türk dünyasının birleştiricisi rolünü oynayacak. Çünkü Zengezur’dan geçen ulaşım, iletişim ve altyapı projeleri tüm Türk dünyasını birleştirecek ve Ermenistan dahil diğer ülkeler için ek fırsatlar yaratacaktır.” dedi.
Aynı zirvede dönemin Kazakistan cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, tarihte Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan İpek Yolu projesi gibi bütün Türk dünyasını kara yoluyla birbirine bağlayan “Trans-Hazar Uluslararası Ulaşım Koridoru”nun adının, “Turan Koridoru” olmasını teklif etti.
***
Günümüze gelindiğinde, Azerbaycan ve Ermenistan Cumhurbaşkanlarını "barış" için Beyazsaray'da buluşturan ABD Başkanı Trump, Zengezur koridorunun işletmesini de 100 yıl süreyle ABD'nin yapacağını açıkladı! Yani, Rusya'nın Karabağ anlaşmasıyla kontrol etmeye çalıştığı Zengezur koridoru, iki ülkenin Cumhurbaşkanı tarafından, Türkiye ve Rusya'nın sessiz kalmasıyla ABD'ye teslim edildi. ABD'nin bu bölgeye ilk gelişi 1919 yılınadır. Rus devrimi henüz oturmamışken, Kafkasya'da ABD askerleri, Taşnakçılarla işbirliği içinde, bölgedeki Türkleri katletti. Zengezur koridoru bu şekilde fiilen Ermenistan'ın kontrolüne girdi...
Rusya, 200 yıldır, Turan koridoruna, yani Türk Dünyası'nın gırtlağına çökmüştü; 100 yıl da ABD çökecek!
Rusya, Ukrayna cephesinde sağlam durabilmek için Suriye'den çekildi, şimdi de belki yine aynı sebeple Zengezur koridorunu ABD'ye terk etti. ABD, "Trump rotası" ile hem Rusya'yı, hem İran'ı, hem Türkiye'yi kontrol edecek hem de Çin'in kuşakyol projesindeki yolunu tıkamış olacak!
***
Tom Barrack ise en son “Batıya doğru uzanan bölge için değil, doğuya doğru uzanan tüm bölge için bu güvenlik mekanizmasının merkezi olmamız gerekiyor. Benim patronum sonuç istiyor. Ve bunu kendi görev süresi içinde yapmak istiyor. Burada istediği şey şu: Türkiye’nin Amerika ile yan yana, daha yüksek bir öneme ulaşması. Ortadoğu’nun bir tür İbrahim Anlaşmaları çerçevesinde barışa kavuşması. Sadece düşünün, Abraham Anlaşmaları’nı, bölgenin güçlü oyuncularından Türkiye’yi ki Türkiye her geçen gün bölgedeki önemini artırıyor; birleştirdiğinizi... Ama sadece Türkiye değil; Arap olmayan nüfusu Müslüman ağırlıklı bir ülke olarak Türkiye, İsrail, Körfez, Suriye, Lübnan, Irak, Ürdün, kuzeye çıkın Azerbaycan, Ermenistan... Bunları birleştirdiğinizde dünyanın en güçlü bölgesi ortaya çıkar. Neden olmasın?” dedi.
Yani, Türklerin kontrolünde olmayan bir Orta Doğu konfederasyonu! Trump'ın rotası bu! Açılım süreci de komisyona katılan partiler de bu rotaya hizmet ediyor...
Zengezur’u Trump’a veren Putin!
12 Ağustos 2025 00:01
Son Güncelleme: 12 Ağustos 2025 10:41
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD’nin Zengezur Koridoru’nu 100 yıllığına işletme hakkı almasına Rusya’nın onay verdiği anlaşıldı. Kremlin Sarayı, Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan'ın, ABD Başkanı Donald Trump ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ile Washington'da yaptığı görüşmeyle ilgili Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'e bilgi verdiğini bildirdi.
Kremlin Sarayı'ndan yapılan açıklamada, Putin ile Paşinyan'ın, Ermenistan tarafının isteği üzerine telefon görüşmesi gerçekleştirdiği belirtildi.
Anadolu Ajansı’na göre açıklamada, şunlar kaydedildi:
"Paşinyan, Trump ve Aliyev ile başkent Washington'da yapılan görüşmenin sonuçları hakkında ayrıntılı bilgi verdi. Putin, Erivan ile Bakü arasında sürdürülebilir barışın sağlanması yönünde atılan adımların önemini vurguladı. Rus tarafı, 2020-2022 yıllarında üst düzeyde sağlanan üçlü anlaşmalar doğrultusunda, ‘bölgedeki ulaşım bağlantıları üzerindeki engellerin kaldırılması dahil’ Ermenistan-Azerbaycan ilişkilerinin iyileştirilmesi sürecine katkıda bulunmaya hazır olduğunu teyit etti."
Görüşmede, Ukrayna krizinin de ele alındığı belirtilen açıklamada, "Putin, Trump'ın Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile görüşmesinin sonuçları ve Trump ile Alaska'da yapacağı görüşmenin hazırlık süreci hakkında bilgi verdi. Paşinyan, Ukrayna krizinin barışçıl çözümüne yönelik adımları memnuniyetle karşıladı." ifadelerine yer verildi.
Açıklamada, Putin ile Paşinyan'ın ikili ilişkiler ve iki ülkenin Avrasya Ekonomik Birliği kapsamındaki etkileşimi ile ilgili güncel konuları istişare ettiği bildirildi.
***
Rusya’nı gayriresmi görüşlerini yansıtan Sputnik ise Cuma günü Alaska’da yapılacak Putin-Trump zirvesi öncesi uzmanlardan bu kritik görüşmeye ilişkin görüşlerini aldı.
İtalya’daki Uluslararası Küresel Analiz Enstitüsü Başkanı Tiberio Graziani, zirvede yalnızca Ukrayna'ya odaklanılmayacağını, aynı zamanda hem Rusya'nın 'Brüksel ve Londra'nın niyetlerine ilişkin varoluşsal endişelerini' giderecek hem de ABD'nin kıta Avrupası'ndaki çıkarlarını tanıyacak bir güvenlik mimarisi oluşturma planının da ele alınacağını belirtti.
Graziani, “İki lider dünya düzenini yeniden yapılandırmak için çalışıyor” dedi.
Putin ve Trump'ın farklı hedefler güttüğünü de söyleyen Graziani, Trump 'yeni çok merkezli uluslararası sistemdeki üstünlüğünü korumak' isterken Putin, Küresel Güney ülkelerini tartışma ve karar alma sürecine dahil ederek yeni küresel düzeni tanımlamayı amaçlıyor" diye konuştu.
Eski Vietnam Kamu Güvenliği Bakanlığı Bilgi ve Dokümantasyon Merkezi Müdürü Nguyen Minh Tam ise “Ukrayna konusunda ABD, sorunu Rusya ile müzakereler yoluyla bizzat çözmeleri için sorumluluğu NATO'ya ve özellikle AB ülkelerine devredecek. Amerikalılar yalnızca destekleyici bir rol oynayacak” ifadelerini kullandı.
***
Eski bir değerlendirmemi hatırlatayım:
“İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda iş birliği yaptıktan sonra Yalta Konferansı'nda dünyayı iki blok halinde paylaşan ABD ve Rusya, hep başkalarını savaştırdı! İki ülke hiç savaşmadı!”
Son olarak Ukrayna ve Suriye’de karşı karşıya gelen iki ülke, vekâlet savaşı sürdürürken, kendi kuvvetlerinin karşı karşıya gelmemesi için olağanüstü bir dikkat sergiledi.
Türkiye ve Rusya, Suriye savaşı boyunca iki- üç defa önemli çatışma yaşadı. Türk hava sahasını ihlal eden bir Rus uçağı düşürüldü. Rusya da bir Türk uçağını düşürdü. Yine Rus uçakları, Suriye’deki Türk birliğini havadan bombaladı. Şehit sayısı hâlâ tam bilinmiyor!
Bir de FETÖ’cü bir polis, Rusya’nın Ankara büyükelçisini, bir toplantıda öldürdü... Türkiye, Rusya ile dönemin Kazakistan devlet başkanı Nursultan Nazarbayev’in aracılığıyla barışabildi. Bu arada Putin, Erdoğan’ı Kremlin’deki bekleme salonunda yarım saat bekletti...
ABD ile Rusya ise bu krizler yaşanırken, hava sahasını da paylaştıkları Suriye’de savaş uçaklarının uçuşlarını önceden birbirlerine bildirerek, en küçük bir çatışmaya dahi meydan vermedi.
Şimdi Putin, ABD’nin Zengezur’a yerleşmesine “evet” dedi! Tabii ki bu tavizin bir karşılığı olacaktır...
Türklerin kaderine kimler karar verebilir?
13 Ağustos 2025 00:01
Son Güncelleme: 13 Ağustos 2025 11:15
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Hayrani Ilgar, konuyu şöyle nakletmişti:
Atatürk’ün Mahmut Esat Bozkurt’a hazırlattığı ve tashihini bizzat yaptığı Atatürk İhtilâli adlı eserden örnekler verelim:
“Bir ihtilâl, hangi millet hesabına yapılırsa, mutlaka o milletin öz evlâdının eliyle yapılmalı ve onun elinde bulunmalıdır. Meselâ, Türk İhtilâli, öz Türklerin elinde kalmalıdır. Hem de kayıtsız şartsız. Yabancıların yardımı ile başarılan ihtilaller, yabancılara borçlu kalırlar. Bu borç ödenmez? Türkün en kötüsü, Türk olmayanın en iyisinden iyidir. Geçmişte Osmanlı İmparatorluğu’nun bahtsızlığı, ekseriya, mukadderatını Türklerden başkasının idare etmiş olmasıdır.” (Sayfa:228)
“Türk devleti işlerinde Türklerden başkasına inanmayalım. Türk Devleti işlerinin başına öz Türkten başkası geçmemelidir. Ali Seydi rahmetli merak etmiş, Devleti Osmaniye tarihinden bir istatistik çıkarmış, buna göre 200 kadar sadrazamdan (başbakandan) yüzde onu Türk olup üst tarafı yabancı milletlerdendir! Bu hallere göre kötü idareden şikâyet biz Türklerin hakkı iken, talihin ne acı cilvesidir ki, fenalıkların belli başlı sebebi olan gayritürkler şikayetçi olmuşlardır.” (Sayfa:445-446)
***
Prof. Dr. Erol Güngör’e göre “Milliyet farklarını hesaba almayan bir İslâm düşüncesi kaynağını başka sebeplerden almış demektir. Böyle bir İslâmcılık tasarlayanlar, milliyetçilere, karşı dolaylı bir etnik hareket içindedirler. Bunların maksadı İslâm birliği sağlamaktan ziyade, yaşadıkları, ülke-deki milliyetçi politikayı nötralize etmektir. Bu azınlıklar, ayrılıkçı bir politikayı takip gücünü buldukları takdirde kendi istikametlerinde bir milliyetçilik hareketi açmaktan geri kalmayacaklardır. Böyle bir güce erişemedikleri müddetçe İslâm davasının şampiyonu olarak görünürler. Panislâmizmin kuvvetli bir siyasi hareket uyandırmayışının sebebi, bu konuda doktrinden bir dayanak bulunamayışıdır. İslâm doktrininde hiçbir zaman tek devlet fikri işlenmemiştir.”
***
Atatürk, İnönü savaşları sonrasında Türk ordusu Sakarya nehri gerisine çekildiğinde, o sırada Ankara’da bulunan İstanbul hükümet temsilcileri Ahmet İzzet Paşa ve Salih Paşa’nın durumunu Nutuk’ta şöyle anlatır:
“Ahmet İzzet Paşa, nân ü nimetiyle yetiştiği Türk milletinin içinde kalarak, ona en acı ve kara günlerinde hizmet etmeyi, Vahideddin’in hâdimi olmaya tercih edememişti. Dürrizade Esseyid Abdullah’ın fetvasına tâbi kalıp, emr-i sultanî haricine çıkmaktan, âsim ve ta’zîr-i şer’iye müstahak olmaktan ictinâb etti. Ahmet İzzet Paşa’nın daha başka marifetleri de olmuştur. Ondan da haber vereyim.
Türk milletinin büyük kuvvetleri eline verilmiş zevâta da hususî mektuplarıyla, bütün muharebeler devam ederken ve milletin maddî ve manevî kuvvetlerini düşman karşısına toplamaya çalıştığımız günlerde, yeis ve kesel verecek bedbînliklerini iblâğ etmekte devam ediyordu. Benim, düşman ordusunu behemehâl mağlûp edeceğiz, vatanı, behemehâl kurtaracağız, sözlerimle istihza ederek, İkinci İnönü’nden sonra tekrar şarka Sakarya’ya kadar yürümekte olan Yunan ordusunun hareketini makam-ı tehditte işaret ederek, akl ü iz’an dersi vermekten hâli kalmıyordu. (...)
Efendiler, bu vesile ile muhterem milletime şunu tavsiye ederim ki: Sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki cevher-i aslîyi, çok iyi tahlil etmek dikkatinden, bir an feragat etmesin!”
***
Atatürk’ün Türk milletiyle birlikte kurduğu, Türkiye’yi “ortak vatan” haline getirmek isteyen, sadece Abdullah Öcalan’dır zannediliyordu. Şimdi devletin zirvesinden de “ortak vatan”, “Türk-Kürt-Arap kardeşliği”, “Cumhurbaşkanı yardımcılarından biri Kürt diğeri Alevi olsun” gibi sözler duyulmaya başlandı.
Tam da bu aşamada, ABD Büyükelçisi Tom Barrack da “Osmanlı millet sistemi”ni tavsiye etti. Yani dinleri ve mezhepleri ayrı birer millet kabul etmek...
Sonunda, Tom Barrack, Türkiye, İsrail, Körfez ülkeleri, Suriye, Lübnan, Irak, Ürdün, Azerbaycan ve Ermenistan’ın birleşmesinden söz ederek, asıl projeyi açıklamış oldu.
İşte AKP-MHP’nin ve komisyona katılan CHP’nin alet olduğu proje budur.
Oysa Türklerin mukadderatına ne bir komisyon karar verebilir, ne de Meclis üyeleri...
Türklerin kaderine, ancak ve ancak Türkler karar verebilir...
Orman yangınları yeni savaş türüdür!
14 Ağustos 2025 00:01
Son Güncelleme: 14 Ağustos 2025 12:48
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, iklim değişikliğinin etkisiyle artan sıcaklıklar, düşük nem oranı ve kuvvetli rüzgârlar nedeniyle orman yangını riskinin ekim ayına kadar devam edeceğini söyledi!
Oysa orman yangınları, planlanmış bir süreçtir. Büyükbaş hayvanların ve ormanların eş zamanlı olarak bütün dünyada yok edilmesi isteniyor. Hayvanlar ve ağaçlar, küresel ısınmaya sebep oluyormuş! Halbuki Milli Merkez Genel Sekreteri, eski DPT uzmanı ve yüksek kimya mühendisi Haluk Dural’ın incelemesine göre;
“-Atmosferi ısıtan tek kaynak güneştir. Dünya atmosferi milyonlarca yıldır devresel olarak ısınır ve soğur.
- Atmosferde ısıyı tutan en büyük sera gazı bulutlardır. Bulutlar sera gazlarının yüzde 95’idir.
- Karbondioksitin doğal seviyesi bütün atmosferin yaklaşık yüzde 0,04'üdür.
- Yüzde 0,04'lük karbondioksitin yüzde 95'i volkanik aktivite, çürüyen bitki örtüsü, bakteriler ve dünyadaki okyanusların birleşiminden gelir.
- Atmosferdeki toplam karbondioksite insanın katkısı yalnızca yüzde 0,0016'dır.
- Karbondioksit dünyadaki tüm yaşamı oluşturan temel besindir ve yalnızca faydalı etkileri vardır.
- Yeşil enerjiye dönüşüm gelişmekte olan ülkelere kurulmuş bir büyük tuzaktır.
- Batı ülkelerinin uygulamaya koyduğu Sınırda Karbon Vergisi, gelişmekte olan ülkeleri sanayisizleştirmeyi hedeflemektedir.
- Elektrikli araçların çevre dostu olduğu söylemi tümüyle yalandır.”
***
Emekli Amiral Cem Gürdeniz’in belirttiği gibi “Orman yangınları doğal afet boyutunu aşmıştır. Hibrit savaşın bir enstrümanına dönüşmüştür. Ana vatanımızın pek çok yerinde tarihte örneği görülmemiş şekilde aynı anda orman yangınlarının çıkması iklim değişikliği ile izah edilemez. Bu yangınların düşman işgalinden farkı yoktur. Türk devleti, ordusu ve milleti ile seferberlik ruhu içinde doğamızın işgal ve tahribine karşı mücadele etmelidir. Her yaz sadece Tarım ve Orman Bakanlığı değil devlet, başta ordu olmak üzere tüm acil durum kurum ve kuruluşları; sivil toplum örgütleri ve gönüllüler ile bir savaşa hazırlık kapsamında teyakkuza geçmelidir. Bunu koordine etmek hükümetin görevidir.” demişti ama böyle bir koordinasyon hâlâ yok!
***
Gazeteci-yazar Murat Akan’a göre orman yangınları doğal afet değil, küresel çaplı bir projenin parçasıdır.
Akan, Birleşmiş Milletler destekli raporlarda Türkiye’nin yüzde 88’inin 2030 yılına kadar çölleşme riskiyle karşı karşıya olduğunu belirtiyor. Sık tekrar eden orman yangınlarının bu süreci hızlandırdığına dikkat çeken Akan, tarım arazilerinin ve turistik bölgelerin bilinçli şekilde hedef alındığını vurguluyor.
Yangınların yalnızca ekosistemi değil, aynı zamanda tarımsal üretimi felç ettiğini ifade eden Akan, bu durumun yapay kıtlık, yüksek gıda fiyatları ve ekonomik çöküş gibi sonuçlara yol açabileceğini söylüyor.
Akan, 2019’dan bu yana Amazon, Sibirya ve Kanada gibi bölgelerde eş zamanlı çıkan büyük yangınların bir tesadüf olmadığını, aksine hava kirliliğini ve iklim değişikliğini tetikleme amaçlı organize eylemler olduğunu savunuyor. 2021–2023 yılları arasında çıkan yangınların, 1990’lı yılların ortalamasının 7 katı olduğunu belirtiyor.
Murat Akan’a göre orman yangınları bir hibrit savaş yöntemi olarak kullanılmakta. “İhalelerle belirli kişilere ya da örgütlere para verilerek ormanların yakıldığı” iddiasını ortaya koyan Akan, resmi makamların sunduğu “kuş çarptı, elektrik teli düştü” gibi açıklamaların ise gerçeği gizlemeye yönelik olduğunu belirtiyor.
www.mihraphaber.com’un haberine göre Akan, orman yakanların terör suçu kapsamında ağır cezalara çarptırılması gerektiğini savunuyor. Milli İstihbarat Teşkilatı’nın bu kişileri teknik ve fiziki takip yoluyla açığa çıkarmasını, ayrıca yeni bir orman güvenliği yasası çıkarılmasını talep ediyor.
Yine gazeteci-yazar Ali Osman Önder de uzun süreden beri bu konuda uyarılarda bulunuyor ve mesela şöyle diyor:
“Yangın işgâllerinden sonra iklim yasakları daha da artacak. ‘Covid, zekâ testiydi ama iklim tam bir kıvrak zekâ testi dönemidir’ demiştik. Herkes çözemeyecek. Herkes idrak edemeyecek, herkes göremeyecek, herkes anlayamayacak. İkna ve algı yönetimi için ormanlar, tarlalar gitti, hayvanlar gitti. Gıda, enerji ve suda büyük bir kıtlık dönemi geliyor. Ama bunlar kasıtlı oluşturuldu. İnandırıcılığı olması açısından insanların yaşam alanları yakılıyor, yıkılıyor, yok ediliyor. Yeni sahte düzen, yeni sistemli kölelik geliyor.”
Ormanları korumak, vatanı ve dünyayı savunmaktır.
"PROJE"nin ayakları bunlar!’
15 Ağustos 2025 00:01
Son Güncelleme: 15 Ağustos 2025 12:50
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gazeteci ağabeyimiz Orhan Uğuroğlu, mesleğe ilk başladığı günün heyecanıyla "Proje" adlı kitabını yayınladı. Uğuroğlu, kitapta "Recep Tayyip Erdoğan’ın, 'Büyük Orta Doğu Projesi'nin eş başkanıyım' sözü tamam da... Ya Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve Akşener BOP’un neresindeler?" diye sorduktan sonra "CHP ve İYİ Parti Genel Başkanları Kemal Kılıçdaroğlu ve Meral Akşener anayasanın açık ve net hükmü olan 101’inci maddenin çiğnenmesine, 'Erdoğan’ı mağdur etmeyelim. Seçime girsin. Biz nasıl olsa onu yeneceğiz' diyerek göz yumdular." diye cevap veriyor... "Ve Devlet Bahçeli;" diyerek ekliyor:
“Bahçeli, “Ya Erdoğan’ı anayasaya uyduracağız ya anayasayı Erdoğan’a uyduracağız’ diyerek Ucube Tek Adam Rejiminin mimarı oldu…"
***
Kitapta Uğuroğlu'nun 20 Aralık 2017'de MHP milletvekili olan Prof. Dr. Ümit Özdağ ile yaptığı röportaj da var. Orhan Uğuroğlu'nun "Bugün AKP ve MHP’ye uyarınız var mı?" sorusuna Özdağ, "Evet, bu Başkanlık, bu Reis ısrarı Türkiye’yi felakete götürüyor ve çok ağır bedeller ödetecek Türkiye’ye. Devlet Bey MHP’nin resmi tezini savunmuyor. Türkiye’nin sonucu belli olmayan bir maceranın içerisine Başkanlık, Federasyon ve bölünme macerasına sürüklenmesine izin veriyor. AK Parti gizli Federasyoncu bir partidir. İmralı’da bunun görüşmeleri yapılmıştır. Eğitimin bile yerel yönetimlere bırakılacağını biliyoruz. Şimdi adım adım giden bir stratejidir bu. Önce Başkanlık sonra Federasyon sırası gelince gündeme getirilecektir." diye cevap veriyor.
Kitapta, Uğuroğlu'nun 20 Mart 2023'te, Erdoğan'ın üçüncü defa Cumhurbaşkanı adayı olması konusunda karar verecek olan YSK üyelerine yaptığı son çağrı da var. Uğuroğlu, Erdoğan'ın üçüncü defa Cumhurbaşkanı adayı olması konusunda karar verecek olan YSK üyesi 11 hâkime "Ya demokrasiye sahip çıkacaksınız, Ya diktatörlüğe onay vereceksiniz!" diyor.
***
Aradan yılar geçti... Bugün "Ya Silivri'ye ya da AKP'ye" baskısı altına kalan CHP'li belediye başkanları, yaşanan örnekler de ortadayken artık AKP'ye geçmeyi tercih ediyor. AKP milletvekilliği ve yöneticiliği yapmış bir avukatın, tutuklu bir işadamına, CHP Genel Başkanı Özgür Özel, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ve ekibi aleyhinde gerçek dışı beyanlarda bulunması ve iki milyon dolar karşılığında tahliye ettirme sözü verdiğine dair Tekirdağ Cumhuriyet savcılığına ulaştırdığı bir şikâyet dilekçesi var. Konuya yine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı el koydu ve soruşturma başlatıyor. Oysa dilekçede, avukatın, "savcıyla aram iyi” dediği de belirtiliyor. Burada savcının kendisiyle de ilgili bir suçlamayı soruşturması söz konusu! Savcı kendi kendisini soruşturabilir mi? Ceza hukukunda böyle bir uygulama var mı?
Suçun işlendiği iddia edilen yer, Tekirdağ cezaevi olduğuna göre soruşturmayı Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığı başlatmalıydı.
CJHP bir taraftan da hem kendisinin hem cumhuriyetin kuruluş felsefesine aykırı olarak, görünürde Abdullah Öcalan'ın gerçekte ABD ve İngiltere'nin baskısıyla kurulan komisyonda, Türk Milleti'nin kaderini değiştirecek adımlar atmaya zorlanıyor.
Başından beri kurulan komisyonun gayrimeşru olduğunu söylüyorum. Nitekim Tayyip Erdoğan’ın eski hukuk danışmanı ve ceza hukukçusu Prof. Dr. İzzet Özgenç, komisyonunda yer alması yönündeki teklifi, komisyonun hukuka aykırı bir şekilde oluşturulduğunu belirterek ve “kirli pazarlığın içerisinde olmayacağım” diyerek reddetti.
Kirli pazarlık ne olabilir? CHP'nin, Yeni Anayasa'ya evet demesi halinde tutuklu belediye başkanlarının serbest bırakılması pazarlığı olabilir...
Prof. Dr. Ahmet Saltık da Cumhuriyet'te "TBMM başkanının doğrudan komisyon kurma yetkisi, anayasa ve TBMM İçtüzüğünde düzenlenmiş değil, yok! Bu komisyonun yasa, TBMM İçtüzüğü, TBMM kararı gibi normatif dayanağı yoktur; meşru değildir!" diye yazdı.
***
"Proje" kitabında, Ümit Özdağ'ın, Orhan Uğuroğlu'na söylediği gibi adım adım giden bir stratejidir bu.
“Türk Arap, Kürt devleti”, “ortak vatan”, “Cumhurbaşkanı yardımcılarından bir Kürt diğeri Alevi olsun”, “Osmanlı millet sistemi”, “İsrail, bölgede ulus devlet istemiyor”, “Türkiye, İsrail ve Ermenistan ile birleşsin" gibi söylemler, proje gereği atılan adımlardır işte...
Yarın “Abdullah Öcalan Cumhurbaşkanı Yardımcısı olsun” da diyebilirler!
Colani gibi bir teröristi, elbirliğiyle Suriye’ye Cumhurbaşkanı yaptılar ya...
Türkler ne yapmalı?
16 Ağustos 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye’deki milli direnci kırmak için istihbarat oyunları oynandığını gördüğüm için 1997 yılında şu uyarıyı yapmıştım:
“Türkiye bir dönüm noktasındadır. Dünya dengeleri yeniden kurulmak isteniyor. Türkiye'nin yeri ne olacak? Türkiye, bir uydu gibi, süperlerin peşine takılıp kendi gücünü tamamen yok mu edecek, yoksa süperlerin arasına mı katılacak? İşte bu konular, sıcak olaylarla birlikte Türkiye'nin gerçek gündemidir. Türkiye, Cumhuriyet ile birlikte başladığı yolculuktan önemli oranda sapmış durumdadır. Fakat bu sapma, ancak Sovyetler Birliği'nin dağılması sürecinden sonra anlaşılmaya başlandı. Şimdi Türkiye'nin hür ve bağımsız yaşaması için, hiçbir ayırım gözetmeksizin, bütün Türk aydınlarının, bir bileşkede buluşması gerekmektedir. Bu bileşkenin temelinde, elbette Türk varlığının ortak noktaları bulunmalıdır. Ve bu bileşkeyi sağlamanın liderliğini yapacak olanlar, Türkiye'ye de, bölgeye de yön verecektir. Türkiye, ABD'nin Irak'a, Ortadoğu'ya müdahalesi sürecinde, bir çıkmaz içindedir. Dünya yeniden kurulurken, Türk aydınlarının, aralarındaki bütün sorunları, görüş ayrılıklarını süratle dondurup, Türk Milleti'nin geleceği için ortak bir strateji geliştirmesi gerekir.
Türk aydınları, 20. yüzyılın başında, üstün fikri yakalayıp, Türk Milleti'ni çağın gerisinde bırakmadılar. Bir ulus-devlet kurdular... Bugünkü Türk aydınları da büyük düşünüp, büyük icraatlar yapmak zorundadır. Tarihi bir dönüm noktasında olan Türkiye'de, bir an önce, her türlü ayırımcılığı ortadan kaldırmak ve milli/ulusal birlik havasını oluşturmak, herkesten önce Türk aydınlarının görevidir. Türkiye'nin de içinde bulunduğu coğrafyanın paylaşılmak istendiği şu ortamda, her Türk insanı, durumdan vazife çıkarmak zorundadır. Milli, dini veya insani bütün ülküler, böyle günler içindir. Kendisinde böyle bir vazife olduğunu görmeyenler, zilletin sonucuna katlanır. Zilletin sonu, şerefini kaybetmektir.
Vatanın, altlarından çekilmekte olduğunu göremeyecek kadar gaflet içinde ve emperyalizm güdümlü medya etkisindeki insanlar, silkinip uyanmak zorundadır.”
***
Türk Milleti’nin bütün direnç mekanizmaları AKP iktidarı döneminde birer birer düşürülmeye başlandı. Şimdi artık Türk devletini yıkıp yeni bir devlet kurmak için son sözü söylemeye hazırlanıyorlar. Bunu da açık açık söylüyorlar!
2014 yılında yaptığım bir değerlendirmede direnç gücünün nasıl korunabileceğini şöyle izah etmiştim:
“Var olan milliyetçi görünümlü teşkilâtlar, Türklerin direncini kırmakla meşguldür. Böylece Türklerin koyun gibi boğazlanmayı beklemesini sağlıyorlar. Bu büyük operasyon fark edilmesin diye iktidarla mücadele eder gibi yapıyorlar ama sıra önemli bir karar vermeye geldiği zaman hep karşı tarafa hizmet ediyorlar. Milliyetçiler böyle yönetilince, ortada hedef de kalmıyor! Hedef olmayınca, liderliğin de anlamı yoktur. Zira lider, insanları ortak hedefte buluşturandır.
Ortada lider olmadığına göre Türk Milleti'nin varlığını ve egemenlik haklarını korumak isteyen, gereken yetkinliğe sahip herkes, kendi gücü nispetinde Türklere liderlik etmelidir.
Liderlik, illa da bir teşkilât kurup, onun başına geçmek ve mevcut siyasi yapılarla boğuşmak değildir. Liderlik, ateşin sönmemesi için elinden ne geliyorsa onu yaparken, yaktığın ateşin etrafına yeniden insanları toparlayabilmektir. Liderlik, eylemdir!
Öyleyse, her Türk beyi bulunduğu yerde bir birlik ateşi yakacak ve Türkleri etrafında toparlayacaktır. Yöntem budur. Bu bölgesel ateşlerin, Erciyes'te veya Ankara'da büyük bir Türklük ateşine dönmesi ancak bu adımlarla mümkün olabilir.
Ben bir dernek veya parti kurmaktan, onların mensuplarını da birilerinin kontrolüne vermekten söz etmiyorum. Her Türk beyi, bulunduğu ilde, ilçede, köyde, mahallede, hatta sokakta belirli bir hedef için bir Türklük ateşi yakmalı, bütün Türkleri o ateşin etrafında toparlamalıdır.”
***
Kimse bir Mustafa Kemal Paşa daha çıkmasını beklemesin. 3. Ordu müfettişi görevlendirecek bir karargâh da yok, Erzurum’da Kâzım Karabekir Paşa da yok!
Zaten mücadele “şimdilik” askeri değil, siyasidir ama Türkiye, büyük ölçüde ele geçirilmiştir. Artık sokak çeteleri, çocukları, gençleri katletmeye başladı! Bu olaylar da organizedir. Bu sebeple, bütün Türkler gövdelerini taşın altına sokmak zorundadır
Asıl ihtiyaç; Kurmay kadrosu!
18 Ağustos 2025 00:01
Son Güncelleme: 18 Ağustos 2025 18:51
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gerek mesajla ve telefonla, gerekse gezilerim sırasında yüz yüze geldiğimizde birçok arkadaşımız soruyor:
-Peki ne yapacağız?
İnsan, ne yapılacağını bilse bile zaten bunu söylemez, gereğini yapar!
Dolayısıyla "mücadeleye devam" diye cevap veriyorum.
Fakat bu sorular sorulduğunda aklıma hep Mustafa Kemal Paşa ile birlikte Samsun'a çıkanlardan olan Hüsrev Gerede'nin anlattığı bir anı geliyor:
‘Birinci Dünya Harbi sonunda, yani Mütareke esnasında, Kafkas cephesinde Kazım Karabekir'in kurmay başkanı iken, tedavi için izinli olarak İstanbul'a gelmiştim. Bir gün Mustafa Kemal Paşa'nın beni görmek istediğini söylediler.
Üçüncü Ordu Müfettişliği ile Şarka gideceğini duymuştum. Fakat o ana kadar kendisini tanımıyordum.
Mütareke günlerinin İstanbul'unda sivil gezmekten başka çare yoktu. Fakat Mustafa Kemal Paşa'nın davetine icabet ederken üniformamı giydim. Şişli'deki evine gittim.
O da beni ilk defa görüyordu. Buna rağmen munis bakışları karşısında hiç yabancılık hissetmedim, emirlerini sordum. Müfettişliğe tayin edilmiş olduğunu söyleyerek, ‘Sizi erkânı harbiyeme almak istiyorum’ dedi.
Derhal muvafakat ederek, düşman işgali altındaki İstanbul'da, ancak kendilerini ziyaret etmek için üniformamı giydiğimi söyledim.
‘Şimdi neyle meşgulsün?’ diye sordu. Cevap verdim:
-Milli sahada, vatandaşlarımızı ikaz etmek üzere arkadaşlarımla çalışıyorum. Aynı zamanda Memleket gazetesine müstear isimle yine vatani ve milli konularda yazılar yazıyorum.
Dedi ki:
-Düşman süngüsü altında milli birlik olamaz. Ancak hür vatan topraklarında, hamiyetli, fedakâr arkadaşlar, el ele vererek memleketin İstiklâli ve milletin hürriyeti için çalışabilirler. Ben de zaten onun için gidiyorum.
O anda İstanbul'a çöken kâbustan sıyrılmış gibi ruhumun bir ümit ışığıyla birdenbire aydınlanmış olduğunu hissettim, ‘Yarından itibaren emrinizdeyim Paşam’ dedim ve tarif edilmez bir heyecanla evime giderek çantamı hazırlamaya başladım.
Birkaç gün sonra da Samsun'a birlikte hareket ettik. Fakat henüz İstanbul'dan ayrılmadan, Kavaklar hizasında iken, Mustafa Kemal'in bu sefere ne maksatla çıktığını bir daha belirten, çok enteresan bir hadiseye şahit olduk. Karadeniz'e çıkmak üzere iken vapurumuz durdu. Bir motor ile yanaşan işgal devletleri zabitleri güverteye çıktı.
Biz, ne oluyor, bunlar ne istiyor diye bakınırken Mustafa Kemal, kaptana sordu:
-Bu herifler niçin gelmişler?
Kaptan ‘Efendim, silâh ve cephane arıyorlarmış’ deyince Mustafa Kemal güldü:
-Sersem herifler! Cephane ve silâh değil, biz kafa götürüyoruz!
(Hilmi Yücebaş, Atatürk'ün Nükteleri, Fıkraları, Hatıraları, Yeni Matbaa, İstanbul 1963, S. 90)
***
Benim bugün için söylemek istediğim şu ki, bütün Türkiye'de yeterli milli heyecan vardır. Mesele, toparlanmaya önderlik edecek kurum veya kuruluşların büyük çoğunluğunun işgal altında bulunması, Fakat milli hassasiyeti yüksek olanların bile genel olarak bu durumu hâlâ kavrayamamasıdır!
Mevcut milli yapılanmalar, Türk Milleti'nin içinde örümcek ağı gibi örgütlenmiş, aslında çok zayıf, fakat örgütlü olduğu için her konuda belirleyici olabilen dış kaynaklı sistemler tarafından yönlendiriliyor.
Halk dört-beş senede bir bu sisteme ortak ediliyor. Aslında halkın hiçbir seçeneği yok. Kimi seçerse seçsin, sonuç aynı oluyor. Çünkü bütün milli görünen yapılanmalar, söz konusu sistem tarafından yönlendiriliyor.
Bu durumdan çıkış için çeşitli yollar vardır. Fakat bu yolların hepsinden önce gelen, cephane ve silâh değil, hatta bir dostumun söylediği gibi "Hazreti mermi" de değil, Atatürk'ün Anadolu'ya taşıdığı gibi bir "kurmay kadrosu"dur; kafadır!
"Kurmay kadrosu" deyince, kimse askeri bir çıkış yolu aradığımı zannetmesin. Bugünkü saldırı askeri değildir ki, çıkış yolu da askeri olsun!
Onun için, mücadeleye devam!
(1 Mayıs 2006 tarihli Yeniçağ’dan)
CHP, gölge boksu yapıyor!
19 Ağustos 2025 00:01
Son Güncelleme: 19 Ağustos 2025 17:37
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İnanılmaz bir kumpas daha ortaya çıktı ama net bir şekilde anlatamadılar. Neyse ki Mehmet Ali Güller, durumu özetledi:
“İki avukat 23 Temmuz’da cezaevindeki Fatih Keleş’e gidip, ‘Adem Soytekin’in ifadesini doğrula, seni etkin pişmanlıkla kurtaralım’ diyor; Fatih Keleş reddediyor. Aynı iki avukat bu kez 5 Ağustos’ta, gecenin 23.00’ünde yine cezaevine gelip, Fatih Keleş’e ‘Aziz İhsan Aktaş’ı öldürmesi için Selahattin Yılmaz’ı azmettirdin, itirafçı ol, kurtul’ diyorlar. Fatih Keleş reddedip, görüşmeyi sonlandırıyor. Ertesi gün durumu el yazısıyla kendi avukatına bildiriyor. Aradan 10 gün geçiyor ve iki avukatın ‘Fatih Keleş, Selahattin Yılmaz’ı azmettirdi’ yalanı, AKP’ye yakın Sabah gazetesinde ‘İBB çetesinin kiralık katil planı’ diye haber oluyor. Görüleceği üzere kumpas içinde kumpas var… İki avukat, önce etkin pişmanlık karşılığında, ardından da azmettirme yalanıyla, Fatih Keleş’ten yüklü miktarda para da istiyor.”
***
CHP’ye yönelik kumpasların bu boyutlara ulaşmasının sebebi ise belli! Onu da Yavuz Alogan, veryansın tv’de CHP’ye hitaben yazdı:
“Ahlaki üstünlük sizdeyse, psikolojik üstünlük sizdeyse, çoğunluk enerjisi sizdeyse, seçimleri zorlamak için her ne yapacaksanız şimdi yapacaksınız. Birkaç ay sonra yapamayabilirsiniz. Partiyi icabında tasfiyelerle arındıracak, ideolojik temellerini onaracak, yeni bir programla ortaya çıkacaksınız. Aksi hâlde Saray, eşzamanlı operasyonlar ve komplolarla sizi dağıtmayı sürdürecek.
Partiniz CHP tarihinin en büyük saldırısı altında. Gericilerin derdi sizin şahıslarınızla değil, partinizin tarihsel geçmişi, kuruculuk vasfı ve misyonuyla ilgili. Sizden değil CHP’nin kurucu kimliğinden korkuyorlar. Bir sembolü yok etmeye çalışıyorlar. Ve bu sembolü günümüzde maalesef çok yetersiz adamlar temsil ediyor. Saray CHP’yi imha etmedikçe, Cumhuriyet değerlerine açtığı savaşta kesin sonuç alamayacağını düşünüyor. CHP, sadece bu yüzden önemli... Mitinglerde toplanan kitlenin ve her türlü muhalif odağın bu gerçeği idrak etmesi, parti yönetimine baskı yapması gerekir.”
***
Ben de işin başından beri asıl hedefin CHP değil, Cumhuriyet olduğunu söylüyorum; CHP’ye karşı yapılanlar kumpastır ama CHP, hâlâ savunma yapıyor!
Bir süredir, “Mücadele, savunma yaparak değil; sahte zeminden gerçek zemine kaydırılırsa, başarıya ulaşılır. Diğer taraftan ülkenin ekonomik direncinin yok edilmesinin amacı, milletin siyasi ve milli direncini yok etmek içindir. Anlaşılması gereken budur...” diyorum
Gerçek zemin, rejim mücadelesidir. AKP ve MHP, DEM Parti ve Abdullah Öcalan ile işbirliği yaparak bu işi götüremeyeceği için CHP’nin komisyona girmesini istedi. Böylece CHP, cumhuriyetin yıkılış sürecine varlığıyla katılmış oldu...
Cumhurbaşkanı adayınız uydurma sebeplerle içerde tutulurken, siz bunu yapanlarla işbirliği içinde olacaksınız! Bunun mantığı var mı? Hatta bu işbirliğini İmamoğlu’nun isteğiyle yapacaksınız...
Bu durumda, yani kasabın bıçağını yalarken istediğiniz kadar miting yapın, bir sonuç alamazsınız. Çünkü kavganın sebebini anlamamış gibi her mitingde aynı lafları ediyorsunuz.
İmamoğlu, 2023 yılında “Yeni ve demokratik bir siyasi hayatın inşası bir kez daha Türkiye’nin kurucu partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendini köklü bir şekilde yenileyerek önümüzdeki dönemin ihtiyaçlarına cevap vermesiyle mümkündür. Demokratik liderlik başta Kürt ve Alevi sorunu olmak üzere ülkenin açık yaralarını iyileştirmek için gerekli zemini titizlikle inşa eder. Risk almaktan kaçınmaz. Ülkemizin birlikteliğini güçlendirecek çözümler için cesur ve kararlı bir irade ortaya koyar. Bu irade Türkiye’nin köklü dönüşümü için kaçınılmaz bir yükümlülüktür.” demişti.
Devlet Bahçeli de bunu söylüyor zaten... “Cumhurbaşkanı’nın iki yardımcısı olsun, biri Kürt, diğeri Alevi olsun” diyor.
“Bu, Lübnanlaşmaktır” diyenlere de “Türkiye’nin etnik ve mezhep temelli depreme maruz kalmasına müsaade etmeyecektir.” diye cevap veriyor!
***
Sonuç olarak CHP, mücadeleyi, doğru adamlarla, doğru ideolojiyle doğru zemine taşımazsa kaybeder. CHP kaybederse, cumhuriyet ortadan kalkar. Biz bu sebeple konuya müdahil oluyoruz.
CHP, ayna karşısında gölge boksu yapıyor ama bir türlü ringe çıkıp rakibini nakavt edecek yumruğu vurmuyor. Bu da halkı oyalamak anlamına geliyor...
ABD’ye karşı 4.5 milyonluk milis gücü!
20 Ağustos 2025 00:01
Son Güncelleme: 20 Ağustos 2025 15:37
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, devlet televizyonundan açıklama yaparak 4,5 milyonu aşkın milis gücünün ülke genelinde konuşlandırılacağını duyurdu.
İspanya'nın resmi haber ajansı EFE'ye göre Maduro, ABD'nin tutuklanmasına yönelik kanıtlar için koydukları 25 milyon dolarlık ödülü 50 milyon dolara çıkarmasına ilişkin devlet televizyonunda açıklama yaptı.
Maduro, “Bu hafta ülke genelinde 4,5 milyondan fazla milis için özel bir planı devreye alacağım.” ifadesini kullandı. Bu kararın "barış planı" kapsamında hazırlandığını belirten Maduro, milislere “hazır, aktif ve silahlı” olmaları çağrısında bulundu.
Maduro, Bolivarcı Ulusal Milis Gücü'nün ülke genelinde tüm bölgelerde konuşlandırılacağını kaydetti.
ABD Başkanı Donald Trump, daha önce imzaladığı bir kararnameyle Latin Amerika kökenli uyuşturucu kartelleriyle yerinde mücadele için ordunun daha fazla ve etkin kullanılması talimatı vermişti.
Üst düzey iki ordu yetkilisi ise Trump'ın talimatının ardından yapılan çalışma sonucunda bölgeye 4 bin deniz piyadesi ile farklı görevleri yürütecek denizcileri gönderme kararı alındığını belirtmişti.
***
Anadolu Ajansı’nın naklettiği bu haber, Türkiye’ye ABD organizasyonuyla sokulan milyonlarca Suriyeli ve yüzbinlerce Afgan askerini akla getirdi!
Türkiye’ye sürülen Suriyeliler arasında, çeşitli örgütlere bağlı sayısı belirsiz militan da Türkiye’ye girdi. Afganistan’dan gelenlerin ise neredeyse tamamı askerdir. ABD, Afganistan’ı Taliban egemenliğine terk edince, Afgan ordusunun askerleri, ABD tarafından gizli bir anlaşmayla İran üzerinden otobüslerle Türkiye sınırına gönderildi. Ceplerine 2000 dolara kadar para da konulan bu askerler, Türkiye’ye Van üzerinden yürüyerek girdi, önceleri büyük şehirlerde, toplu halde göründüler ama bir süre sonra ortadan kayboldular. Devlet yetkilileri, Afgan askerlerinin nereye kaybolduğu konusunda hiç açıklama yapmadı.
Oysa Suriye de bu şekilde istikrarsızlığa sürüklendi ve sonunda parçalandı. Dünyanın dört bir köşesinden radikal militanlar, istihbarat örgütlerinin kontrolünde, Türkiye üzerinden Suriye’ye sokuldu... Bu militanlar, Suriye’de önce IŞİD’i kurdu, örgür sonra El Nusra’ya ve sonunda HTŞ’ye dönüştü.
HTŞ, İdlib’de Türkiye’nin oluşturduğu güvenlik şeridinin arkasında örgütlenmesini tamamladı. Bu arada ABD ve İsrail, her ne kadar HTŞ’yi terör örgütleri listesine alsa da HTŞ’ye rakip veya engel olabilecek bütün güçleri hava saldırılarıyla etkisiz hâle getirdi, meydan HTŞ’ye bırakıldı.
Sonunda HTŞ, ABD, İngiltere, İsrail ve Türkiye’nin bilgisi dâhilinde ve desteğiyle İdlib’den yola çıkarak hiçbir direnişle karşılaşmadan Halep, Hama, Humus üzerinden Şam’a ulaştı ve yönetime el koydu.
Başlangıçtan beri Amerikan istihbaratının ürünü olan örgütü koruyan Türkiye yönetimi, HTŞ’nin Şam’a kadar “kazasız belâsız” ulaşmasını sağlamış oldu.
Şimdi Türkiye’nin kontrol ettiği küçük alanlar dışında, bütün Suriye, PYD’nin yani İsrail’in koridoru oldu!
***
“Türkiye’nin ordusu var, jandarması, polisi, istihbaratı var, kümse Türkiye’ye böyle oyunlar oynayamaz” denilebilir.
Suriye’nin de ordusu vardı! Yugoslavya’nın da ordusu vardı... Türkiye’de de tıpkı bu ülkelerde olduğu gibi ekonomi bilinçli olarak çökertilirken, eş zamanlı olarak orduya kumpas kurulmadı mı? Yargı siyasallaştırılmadı mı? Etnik ve din mezhep farkları körüklenmedi mi?
Bir ülkede iktidar partilerinin bütün belediyeleri tertemiz ama ana muhalefet partisinin bütün belediyeleri kirli olabilir mi? Kirli iseler, neden Aydın Belediye Başkanı hakkında hazırlanan dosyalara rağmen AKP’ye kabul edildi?
***
ABD Büyükelçisi, İsrail’in bölgede ulus devlet istemediğini, Türkiye için en iyi yönetim şeklinin, din ve mezhepleri ayrı birer millet kabul eden Osmanlı millet sistemi olduğunu söylemedi mi? Son olarak Türkiye’nin İsrail ve Ermenistan ile birleşmesi gerektiğini söylemedi mi?
TBMM’de hukuk dışı olarak kurulan komisyon, hangi amaç için kuruldu? Diyanet İşleri, neden laikliğe aykırı Cuma hutbeleri verdiriyor?
Tekrar soruyorum, Afgan ordusunun askerleri nereye kayboldu? Suriyeliler içindeki örgüt elemanları takip ediliyor mu?
***
Türkiye’nin kozmik odasına girildikten sonra bir işgal girişimine karşı planlanan milis gücü, yurdun en ücra köşesine kadar ifşa edildi!
Sonra ne oldu, bilen var mı?
Hayat kaynağını kesen devlet yaşar mı?
21 Ağustos 2025 00:01
Son Güncelleme: 21 Ağustos 2025 09:33
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Hani ABD Büyükelçisi Tom Barrack, “Sadece düşünün, Abraham Anlaşmaları’nı, bölgenin güçlü oyuncularından Türkiye’yi; ki Türkiye her geçen gün bölgedeki önemini artırıyor; birleştirdiğinizi... Ama sadece Türkiye değil; Arap olmayan nüfusu Müslüman ağırlıklı bir ülke olarak Türkiye, İsrail, Körfez, Suriye, Lübnan, Irak, Ürdün, kuzeye çıkın Azerbaycan, Ermenistan... Bunları birleştirdiğinizde dünyanın en güçlü bölgesi ortaya çıkar. Neden olmasın?” demişti ya son zamanlarda “Türk Birleşik Devletleri” diyenler de var ama bağımsız Türk devletlerinin birleşmesini kastetmiyorlar. Türkiye’nin “Osmanlı’dan kalan civar ülkelerle birlikte” ABD gibi eyaletlere bölünerek birleşmesini (!) kastediyorlar.
Hafize Gaye Erkan, 2017 yılında Merkez Bankası Başkanlığı’na atandığında bir gazetecinin sorularını cevaplandırırken, “Amerikan hükûmetinde önceki dönemde görev yapmış karakterlerden birisi, benim de katıldığım bir toplantıda, Orta Doğu’da Türkiye’nin konumunu çok farklı gördüklerini, sadece Türkiye için değil, Osmanlı’dan kalan civar ülkeler için Amerika’daki eyalet sistemi gibi United States of Turkey şeklinde daha geniş kapsamlı bir çözüm düşündüklerini söyledi.” demişti...
Yani Türkiye Birleşik Devletleri...
Yenişafak yazarı Nazif Gürdoğan da 2011 yılında yayınlanan yazısında "Abdülhamit vizyonu"ndan yola çıkarak "Elli yıllık bir süreçte, Avrupalılar ‘Avrupa Birleşik Devletleri'ni kurma başarısını göstermişlerdir. Müslüman dünya da, 'Amerika Birleşik Devletleri' gibi, 'Orta Doğu Birleşik Devletleri'ni gerçekleştirmek zorundadır. Türkiye 'Avrupa Birleşik Devletleri' içindeki yerini güvenceye alarak, 'Orta Doğu Birleşik Devletleri'nin oluşmasına öncülük yapmalıdır" demişti.
Aynı yazar, "Türkiye'nin gelecek vizyonu" başlıklı yazısında da "Orta Doğu'dan Amerika çekilirken, Türkiye ilerleyecektir" ifadesini kullanmıştı.
***
İşte, Anayasa'dan Türklük tanımlarının kaldırılması planlarının ardında yatan gerçek budur. Türk zaferlerine ortak çıkarmanın Türk-Kürt-Arap söylemlerinin sebebi budur. Konunun Türk kamuoyuna kabul ettirilebilmesi için "Orta Doğu’da Amerika'nın yerini Türkiye alıyor" diyorlar. Oysa Türkiye, "İslam'ın Truvası" kitabımda incelediğim gibi Orta Doğu'da Amerika'nın öncü kuvveti rolünü üstlenmiştir.
Amerika'nın Orta Doğu'dan çekildiği de yoktur.
Orta Doğu'da tasarlanan bu yapıyı, Mahir Kaynak da övmüştü! Kaynak, "Kuruluşumuzun ardından savunduğumuz dünya görüşü sadece tercihimiz değil ödediğimiz bir bedeldi. Bizim için devrim sayılan değişim, galip ülkelere artık eski topraklarımızla ilişki kurmaya çalışmayacağımızın teminatı idi. Amacımız şartlar uygun hale geldiğinde yeniden bir dünya gücü olmaktı ve o günlerin başlangıcındayız. CHP'deki değişim, kuruluşumuzdaki dünya görüşünün terk edilmesidir ve bu değişim eğer yeni bir dünya görüşünün inşasının sebebi olursa olumludur" diye yazmıştı.
Yani CHP’nin, Meclis’te kurulan komisyona katılması, Ekrem İmamoğlu’nun cezaevinden mektup yazarak komisyonu ve süreci desteklemesi, Mahir Kaynak’ın bahsettiği değişimin eseridir.
Ruhat Mengi ise "Tayyip Erdoğan'ın 'Çılgın Proje'si İstanbul'u başkent yapmak mı?" diye sormuştu.
Mimarlığını Bernard Lewis'in yaptığı "İstanbul başkentli Orta Doğu Birleşik Devletleri Federasyonu" fikri, Turgut Özal tarafından "Federasyonu tartışalım", "Anadolu federasyonu kuralım" diye ortaya atılmışsa da ilk olarak Talabani tarafından seslendirilmişti.
Talabani, 1996 yılında, "Hayalim İstanbul'un başkent olduğu Orta Doğu Birleşik Devletleri'dir" diyordu. ,
Yani İstanbul’un Türkiye'nin değil Orta Doğu Birleşik Devletleri'nin başkenti olması planlanıyor.
***
ABD'nin askeri ve ekonomik, AB'nin ise siyasi baskıyla, Türkiye'yi federe devletlere bölmeye çalıştığı, artık belgeleriyle ispatlanmıştır. AB çevrelerinin öngörüsüne göre kurulması öngörülen federe devletlerin adları şöyledir: Trakya, Bitinya, Misiya, Lidya, Karya, Likya, Pamfilya, Firikya, Kilikya, Kapadokya, Galatya, Paflagonya, Pont, Ermeniya, Antakya, Mezopotamya!
Aslında proje, “Büyük İsrail”in kamufle edilmiş halidir. Biz bu sebeple, Türk devletinin oyuna getirildiğini ve kendi bindiği dalı kestiğini söylüyoruz.
Devletin hayat kaynağı Türklüktür.
Hayat kaynağını kesen veya vatana ortaklar alan devlet yaşar mı?
Azınlık iktidarı ve egemenlik mücadelesi!
22 Ağustos 2025 00:01
Son Güncelleme: 22 Ağustos 2025 14:59
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik, Cumhuriyet’e konuştu ve “Sendika başkanlarından sanatçılara, gazetecilere, iş camiasına ve öğrencilerle birlikte toplumsal muhalefete gözdağı veren bir azınlık iktidarıyla karşı karşıyayız” dedi ve CHP’nin muhalefet edemez hale getirmeye çalışıldığını söyledi.
CHP’nin yol haritasına da değinen Çelik, “Bu halkın mücadelesidir, egemenlik mücadelesidir. Genel Başkanımızın da ifade ettiği gibi mitinglerin ötesinde, farklı biçimlerde eylemler dizisi ortaya koyuyoruz. Milletvekillerimizden gençlik ve kadın kollarımıza kadar bütün örgütümüzle, demokratik kitle örgütleriyle birlikte bu baskıya karşı duracağız. Sabırlı ve kararlı mücadeleyle Türkiye bu karanlıktan çıkacaktır” diye konuştu. Çelik, yapılan bu operasyonların 31 Mart 2024’te kazanılan zaferin rövanşı olduğunu da belirtti.
***
Benim bu sözleri alıntı yapmamın sebebi iki kavramdır; biri “azınlık iktidarı”, diğeri ise “egemenlik mücadelesi...”
Gerçekten de AKP, 31 Mart seçimlerinden sonra azınlık iktidarı durumuna düşmüştür. MHP desteği de AKP'yi azınlık iktidarı olmaktan kurtarmıyor. Son yoklamalar, AKP'nin yüzde 29, MHP'nin ise yüzde 6 civarında bir desteğe sahip olduğunu gösteriyor... Geride kalan yüzde 65, bir bütün olmasa da CHP, İYİ Parti ve Zafer Partisi'nin yüzde 45'e ulaştığı görülüyor...
Bu durumda, AKP veya Tayyip Erdoğan iktidarının, ülkenin kaderiyle ilgili kararlar almaya çalışması, azınlığın çoğunluğa baskı kurması demektir.
Gerçi, herhangi bir siyasi partinin veya ittifakın çoğunluğu elde etmiş olması bile ona böyle bir rejim kurma yetkisi vermez...
Anayasa'nın başlangıç ilkelerinde, “Hiçbir faaliyetin Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı” belirtilmiş, 6'ncı maddede de “Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” denilmiştir.
***
Özgür Çelik, “egemenlik mücadelesi” derken, herhalde bu maddede belirtilen hükümleri kastetmiştir ama sorunun asıl içeriğine girmemiştir.
Oysa sadece Özgür Çelik'ten değil, CHP Genel Başkanı Özgür Özel'den de beklenen, şayet bu mücadelenin egemenlik mücadelesi olduğunu kabul ediyorlarsa, Malazgirt ve Çanakkale gibi Türk zaferlerine, dolayısıyla vatana ortaklar çıkarmaya çalışan, devleti de Türk devleti olmaktan çıkarıp Türk Arap-Kürt devleti yapmaya yönelik söylemler üreten, dolayısıyla Türk Milleti'nin egemenlik haklarını yok etmeye girişen AKP-MHP iktidarına karşı, milleti arkasına alacak bir söylem ve yöntem geliştirmektir...
Meclis'te hukuk dışı olarak kurulan komisyona katılarak, Türk egemenliğine son verme girişimlerine varlığıyla meşruiyet kazandırmak, bir mücadele yöntemi değil, teslimiyettir...
Gerçi MHP, Feti Yıldız'ın ağzından "Bizden hiç kimse anayasanın ilk dört maddesini, 42. maddesini, 66. maddesinde izah edilen millet tarifini değiştireceğimizi düşünmesin. Bunlar bizim kırmızı çizgilerimizdir. Bu maddeler, emin olun hiçbir zeminde tartışma konusu olmaz." demiştir ama "yeni bir milli kimlik"ten ve "kurucu önder"den bahseden de Devlet Bahçeli'dir!
***
Kurulan borsa, sadece İBB borsası veya CHP'li belediyeleri çökertme borsası değildir. Kurulan komisyonla ve kullanılan söylemlerle devletin ülkesiyle ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti borsaya arz edilmiştir!
Yapılan operasyonlar da sadece 31 Mart 2024’te kazanılan zaferin rövanşı değil, 31 Mart 1909’daki irtica vakasının Mustafa Kemal’in kurmay başkanı olduğu Harekât Ordusu tarafından bastırılmasının rövanşıdır.
***
Amerikan Büyükelçisi ise bu durumu fırsat bilerek, “Osmanlı millet sistemi”ne geçilmesinden, Türkiye'yi İsrail, Körfez ülkeleri, Suriye, Lübnan, Irak, Ürdün, Azerbaycan ve Ermenistan ile birleştirmekten söz ediyor ve hâlâ sınır dışı edilmiyor!
Türkiye'nin bu ülkelerle birleşmesi için gerçekten de Osmanlı millet sistemine geçmesi; bu ülkeler, Türk egemenliğini kabul etmeyeceğine göre egemenliğin terk edilmesi gerekir!
CHP, egemenliğe yönelik bu saldırılara uygun cevaplar verse, yüzde 32'yi değil yüzde 62'yi bulurdu ama ilk hedef alınan da CHP olduğu halde hâlâ asıl sorunun etrafından dolanıyor!
Hukuk, başka nasıl pas pas edilir?
23 Ağustos 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Bu sütunda, 9 Ağustos’ta “Bahçeli'nin ‘sürecin mimarı’ dediği Abdullah Öcalan'ın da komisyon tarafından dinlenmesi planlanıyor olabilir! Gerçi Bahçeli, ‘Gelsin DEM Parti grubunda konuşsun’ demişti ama komisyonun da birkaç kişi hariç DEM Parti grubundan pek bir farkı yok.” demiştim ki PKK’dan komisyona “Öcalan Meclis'e getirilmeli” çağrısı yapıldı.
PKK adına açıklama yapan Duran Kalkan, Abdullah Öcalan ile yaklaşık bir aydır görüşme yapılmadığını belirterek, Meclis'te kurulan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun çalışmalarının sonuç vermesinin tek şartının Öcalan'ın "fiziki özgürlüğü" olduğunu söyledi.
Kalkan, şu ifadeleri kullandı:
"Bazıları diyor; 'komisyon İmralı’ya gitmeli'. Ben onu da yadırgadım. Önder Apo İmralı’da rehine konumunda kaldıkça komisyonun bir milim ilerlediğinden söz edilemez. İmralı’ya gidilecek, aynı koşullarda rehin tutulan bir kişiyle görüşülecek. Bunun adı da barış görüşmesi, demokrasi görüşmesi olacak! Böyle olması mümkün değil."
Kalkan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin geçmişteki "Gelsin Meclis'te, DEM Parti grubunda konuşsun" sözlerine atıfta bulunarak, "Herkes Meclis’e gidiyor, komisyon Meclis’te çalışıyor. Önder Apo da heyeti de Meclis’e götürülmeli. Meclis’te yeteri kadar dinlenmeli, yeterince zaman verilmeli. Ancak böyle olursa komisyon doğru ve yeterli çalışmış olur" dedi.
***
“Cumartesi Anneleri” de komisyon oturumuna katıldı. Kızı 27 yıldır cezaevinde olan Türkiye Bozkurt, “Başta Öcalan olmak üzere cezaevlerinde bulunan siyasi ve hasta tutsaklar serbest bırakılmalıdır” dedi.
Sözlerine Kürtçe başlayan, Rebia Kıran, uyarılar üzerine konuşmasına Türkçe devam etti. Rebia Kıran, “Öcalan gelsin, Meclis’te otursun ve derdimizi birbirimize anlatalım. Bu ülkede hak, hukuk, adalet olsaydı çocuklar dağa çıkmazdı. Sayın Öcalan’ın bir çağrısıyla Kürt halkını topladıysak, halk arkasındadır” diye konuştu.
Nezahat Teke de “Komisyon, Öcalan ile de görüşmeli ve birlikte yürütmelidir. Ne gerekiyorsa yapalım" dedi.
Yani Cumartesi anneleri, çocuklarıyla birlikte PKK ve Öcalan ile aynı çizgide yürüdüklerini Meclis’te ilan etti!
**
DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan da “Çatışmayı sonlandırmak ve kalıcı barış için komisyon Öcalan’ı dinlemeli. Bunun yalnızca DEM Parti’nin talebi olarak görülmesi doğru değil. 100 yıllık bir sorunun çözümünden bahsediyoruz. Cesur adımlar atılmalı” dedi.
***
Görüldüğü gibi, artık söz Abdullah Öcalan’ın Meclis’e gelip konuşma yapmasına kadar geldi. Kısa bir süre öncesine kadar bu tür sözler, “terör örgütünü övmek veya desteklemek” suçu kapsamına giriyordu. Yasalarda herhangi bir değişiklik olmadı ama Devlet Bahçeli, “Öcalan gelsin, DEM Parti grubunda konuşsun” dedikten sonra, ilgili maddeler rafa kaldırıldı.
Bu durum bir defa daha gösterdi ki Türkiye’de hukuk sistemi, yasalara göre değil sürece göre ve siyasete uyumlu çalışıyor. Öyle ki neredeyse bütün belediyelerden ihale alan Aziz İhsan Aktaş, suç örgütü lideri ilan edildikten sonra sözde itiraflarda bulundu ve buna dayalı olarak belediye başkanları ve belediye yöneticileri tutuklandı ama günün sonunda örgüt liderinin ev hapsi bile kaldırıldı!
Aylardır ortada iddianame yok ama suçlama rüşvetse, alan kadar veren de suçlu olduğu halde, rüşvet aldığı ilan edilenler içerde, verdiği söylenen adam serbest...
Tutuklulardan Fatih Keleş’e, Aziz İhsan Aktaş’a suikast düzenlediğini itiraf etmesi ve 2 milyon dolar vermesi şartıyla tahliye vaat eden AKP yöneticiliği ve milletvekilliği yapmış bir avukat var. Özgür Özel, olayın, kendisine ve Ekrem İmamoğlu’na düzenlenmiş komplo olduğunu, teklifin Avukat Mücahit Birinci tarafından Fatih Keleş’e 11 gün önce yapıldığını, Fatih Keleş’in avukatı vasıtasıyla ve el yazısıyla suç duyurusunda bulunduğunu ama 11 gün sonra Sabah gazetesinin suikast iddiasını manşet yaptığını açıkladı. Avukat, AKP’den istifa etti. Yine de “suikastçı” iddiasıyla Selahattin Yılmaz tutuklandı. Devlet Bahçeli, “Benim dava arkadaşım ve ülküdaşımdır. Suçsuzluğu anlaşılacaktır” dedi. Yılmaz da “Aziz İhsan Aktaş denilen kişi devletimize faydalı olmak için itirafçı olmuş. Bu adamı vurdurmam imkânsızdır. Birisi bir tezgâh kuruyor. Kurt kuzuyu yiyecek. İnanılmaz bir kumpasın içindeyim” diye açıklama yaptı...
Türkiye’de hukuk sistemi işte böyle işliyor... Gücü elinde tutan Siyasiler, hukuku, rakiplerini saf dışı etmek için için pas pas gibi kullanıyor. Böyle bir düzende, masumlar da içeri atılır, Abdullah Öcalan da Meclis’e gelir...
Çözüm süreci mi “Büyük İsrail’e geçiş süreci” mi?
25 Ağustos 2025 00:01
Son Güncelleme: 25 Ağustos 2025 15:35
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanı baş danışmanı Mehmet Uçum, sürecin başarılı olabilmesi için ayrı ve özel bir “geçiş süreci kanunu” çıkarılması gerektiğini savundu.
Uçum, “Türkiye bu konuda 2014 yılında çıkan 6551 sayılı kanunla bir tecrübeye sahip. 6551 sayılı Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun terör örgütünün fesih ve silah bırakma koşullarını sağlamak içindi. Bugün örgütün kendini feshettiği ve silahların yakılmasıyla silah bırakma aşamasına geçilen bir durum var. Bu duruma uygun yeni bir düzenleme yapılması çok daha doğru bir yaklaşımdır.
Bu yüzden mevcut duruma uygun ayrı ve özel bir ‘geçiş süreci kanunu’ çıkarılması en isabetli çözüm olur.” diye yazdı.
Uçum, yazısını, “Geçiş sürecinde genel talepler ve haklar değil kapsamdaki kişiler için geçişi sağlayacak teknik ve pratik hukuki koşullar esastır. Geçiş süreci bittiğinde bu kişilerin mevcut hak ve yükümlülük sistemine entegrasyonu gerçekleşir. Devamında ulusal demokrasiyi güçlendirecek, hak ve özgürlükleri geliştirecek çalışmalar gündeme gelir ve sağlanacak mutabakatla hayata geçer.” diye bitirdi.
Bu yazıdan, silah bırakacak teröristlerin, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bütün haklarından yararlanabilmesi için özel bir kanun çıkarılacağı anlaşılıyor.
***
PKK terör örgütünün başı Abdullah Öcalan da örgüte yakın bir basın sitesi aracılığıyla, Temmuz ayında videolu açıklama yapmış ve “Sürecin geneli olarak silahların gönüllüce bırakılması ve TBMM’de yetkili ve kanunla kurulması düşünülen kapsamlı komisyon çalışması önemlidir. Kısır mantıklı, önce sen-ben kısırlığına düşmeden, adımların atılmasında dikkat ve hassasiyetin gösterilmesi şarttır. Atılan adımların boşa çıkmayacağını biliyorum. Samimiyeti görüyor ve güveniyorum.
Herkesin üzerine düşeni yapması, Barış ve Demokratik Toplum hedefine ulaşılması, pozitif entegrasyonalist bir perspektifle mümkündür.” demişti.
Öcalan, komisyonun kanunla kurulmasını istemişti! Şimdiki haliyle komisyonun hiçbir hukuki dayanağı yok. Dolayısıyla Uçum’un bahsettiği kanun çıkarılarak bu eksiklik giderilmiş olacak ve teröristlere hukuki güvence verilmiş; “teröristlerin toplumla entegrasyonu” sağlanmış olacak!
***
Filistinli siyasetçi ve yazar Nebil Amr ise İndependent Türkçe’de yayınlanan “Netanyahu, ‘Büyük İsrail’ bombasını neden patlattı?” başlıklı yazısında, şu ifadeleri kullandı:
“Netanyahu, yakın zamanda, birçok kişinin bir ses, sis veya seçim bombası olarak gördüğü bir bomba patlattı.
‘Büyük İsrail’i kurmak için babalarından ve dedelerinden miras aldığı ‘ilahi bir yetki’ye sahip olduğunu deklare etti.
Bu, Batı Şeria, Gazze, Lübnan ve Suriye'ye uzanan işgalleriyle mevcut İsrail'in artık ‘ilahi yetkiyi’ somutlaştırmakta yetersiz kaldığı anlamına geliyor.
Bu nedenle, Ürdün ve Mısır gibi bazı komşuların topraklarının bir kısmına ihtiyaç var!
İnsan gücü ve askeri güç dengesi göz önüne alındığında, İsrail'in bu ek yayılmacı emellerini uygulanabilir bir proje haline getirme imkânı yok.
Ancak Netanyahu'nun Büyük İsrail arzusunu dile getirmesinin bile özellikle de bölge hâlâ çözümsüz savaşlarla boğuşurken, Ortadoğu'yu zehirleyecek farklı bir iklim yaratması kaçınılmaz.”
***
George W. Bush da, Körfez Savaşı’nı başlatırken, “Bu bir Haçlı Seferidir, Türkiye bir cephe ülkesidir” demiş ve bunun için Tanrı tarafından görevlendirildiğini söylemişti...
Peki Cumhur İttifakı, bu sürece hizmet eden uygulamalar için kimden yetki aldı? Mesela, Amerikan yörüngesindeki Suriye politikası, hangi yetkinin eseridir? “Ensar-muhacir” edebiyatıyla, Türkiye’nin nüfus yapısını değiştirmek, sonra da değişen nüfusa dayanarak Türk-Arap-Kürt devletinden bahsetmek hangi yetkinin eseridir?
Filistinli yazar, İsrail’in askeri gücünün Mısır ve Ürdün topraklarını işgal etmeye yetmeyeceğini söylüyor! Doğru ama buna gerek yok ki! Suriye, Türkiye sayesinde İsrail kontrolüne nasıl geçtiyse, Mısır ve Ürdün topraklarının bir kısmı da geçebilir! Bu da olmazsa, Öcalan’ın talepleri, Meclis’te adım adım çıkarılacak yasalarla ve nihayet Yeni Anayasa ile kabul edilerek Türkiye bir konfederasyon haline getirilir de Tom Barrack’ın dediği gibi “Türkiye, İsrail, Körfez ülkeleri, Suriye, Lübnan, Irak, Ürdün, Azerbaycan, Ermenistan birleştirilir”se Büyük İsrail kurulmuş olmaz mı?
ABD de Zengezur koridoruna bu hedef uğruna yerleşmiyor mu?
Geçiş süreci, “Büyük İsrail’e geçiş süreci” demektir. Türkler, bunu anlarsa, bütün sorunlar kendiliğinden çözülür!
Son düzlük ve menzil...
26 Ağustos 2025 00:01
Son Güncelleme: 26 Ağustos 2025 14:37
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ahlat Etkinlik Alanı Programı'nda konuştu ve “Ahlat, Kızılelma'nın anahtarıdır. Mazlumlara ümit dostlarımıza güven düşmanlarımıza korku veren birliğimizi koruyacağız. Türk Kürt ve Arap hep birlik ve beraberlik içinde olacağız. Saflarımızı sıklaştıracağız. Hasımlarımızı rahatsız eden Terörsüz Türkiye menziline doğru kendimizden emin şekilde kararlı adımlarla yürümeyi sürdüreceğiz. Son düzlüğe varmış bulunuyoruz. Biraz daha sabır, gayret ve dikkatle bu düzlüğü de geçecek, menzili maksudumuza suhuletle vasıl olacağız" dedi.
Erdoğan, bu konuşmada “Terörsüz Türkiye menzili” dedi ama menzil kelimesini daha önce farklı bir amaçla kullanmıştı.
Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, 14 Ağustos 2016 tarihli Yeniçağ'da yayınlanan yazısında durumu şöyle izah etmişti:
"Cumhurbaşkanının 'Rabbim de milletim de bizi affetsin' dediği açıklamada hiç kimse 'menzil' sözü üzerinde durmamıştır. Oysa o açıklamadaki en önemli nokta, 'Bir ortak yanımız vardı. İnanın bana, aynı menzile giden farklı yollardan biri olarak gördüğümüz bu yapının...' ifadesindeki 'aynı menzil' sözleridir. Cumhurbaşkanı, yollarının, yani metotlarının FETÖ'den farklı olduğunu, fakat 'ortak yan'larının 'aynı menzil'e gitmek olduğunu açıkça beyan etmiştir. Bence son zamanlardaki bütün olaylar buna göre değerlendirilmelidir."
***
Peki şimdiki “Terörsüz Türkiye menzili!”nden ne anlamalıyız? Erdoğan, “Türk, Kürt ve Arap hep birlik ve beraberlik içinde olacağız. Saflarımızı sıklaştıracağız.” dediğine ve bu sözleri ısrarla tekrarladığına göre tek millete dayalı mevcut devlet yapısının yerine şimdilik üç millete dayalı yeni bir Orta Doğu devleti kurmayı kastediyor.
Tom Barrack’ın menzili de buna benziyor ama tasarladığı devletin içinde İsrail ve Ermenistan da var!
Tom Barrack’ın, “İsrail, bölgede ulus devlet istemiyor“ ve “Sizin için en iyisi Osmanlı millet sistemi” önermelerine dayalı menzili şöyle:
“Sadece düşünün, Abraham Anlaşmaları’nı, bölgenin güçlü oyuncularından Türkiye’yi; ki Türkiye her geçen gün bölgedeki önemini artırıyor; birleştirdiğinizi... Ama sadece Türkiye değil; Arap olmayan nüfusu Müslüman ağırlıklı bir ülke olarak Türkiye, İsrail, Körfez, Suriye, Lübnan, Irak, Ürdün, kuzeye çıkın Azerbaycan, Ermenistan... Bunları birleştirdiğinizde dünyanın en güçlü bölgesi ortaya çıkar. Neden olmasın?”
***
“Bu, Büyük İsrail projesidir” dedim ama 10 milyonluk İsrail’in, 254 milyon nüfusu olan bu ülkelerin tamamını bir federasyon veya konfederasyon içinde yönetemeyeceğini söyleyenler var!
Oysa ülkeleri, nüfus değil, sermaye yönetir!
Meselâ ABD 340 milyon nüfusa sahiptir ve başkan seçilen kişi, kendisine verilen rolün dışına çıkarsa Kennedy gibi yok edilir! Zaten, seçimler de aralarında küçük farklar olan ama aynı dış politikayı takip eden iki parti arasında yapılır...
Parayı ise Federal Reserve basar ve ABD yönetimi, karşılığı olmadan basılan parayı belli amaçlar uğruna harcamak zorundadır. Paranın karşılığının olmaması, ABD’de enflasyona sebep olmaz. Çünkü bütün dünya merkez bankaları, rezervlerinde dolar bulundurmak zorundadır. Sadece merkez bankaları değil, bütün ülkelerin vatandaşları da dolar cinsinden tasarruf yapmaya çalışır. Bu durum, doların değerinin her zaman korunmasını sağlar.
Şimdi Çin ve Rusya, altına yöneldi ama doların egemenliğini yıkıp yıkamayacakları henüz belli değil...
***
Para, egemenlik demektir! Hani Osmanlı devleti kurulurken, Osman Gazi, kendi adına sikke kestirmişti ya onun gibi...
Kısacası, parayı kim basıyorsa, yöneten de odur! Federal Reserve ise ABD ve dünya ekonomisini yöneten, dolayısıyla dünya siyasetini yönlendiren bir kurumdur. Sahibi ABD değil, “yedi kız kardeş” denilen şirketlerdir...
Kaldı ki İsrail demek, ABD hatta Batı Avrupa demektir... Yani İsrail, 10 milyonluk bir ülke değil, ABD ve Batı Avrupa’nın Orta Doğu’daki garnizonudur. Bu durumda Tom Barrack’ın tasarladığı, Orta Doğu Birleşik Devletleri’ni Federal Reserve’ü kuran “yedi kız kardeş”in yöneteceği çok nettir!
Kızılelma ise somut olarak Ayasofya’nın önünde bulunan heykeldeki, dünyayı temsil eden bir küre idi. Osmanlı’nın hedefi ise o küreyi, yani dünyayı eline tutmaktı. İstanbul bunun için fethedildi. Roma seferine bunun için çıkıldı. Fatih, bu sebeple öldürüldü!
Şimdi elimizde kalan küre parçasını da halkı, “Büyük devlet oluyorsunuz” diye ikna ederek, almaya çalışıyorlar.
Tom Barrack’ın temsil ettiği menzil budur!
Türkler, 26-30 Ağustos’ta, bu menzili imkânsız kıldı; 100 yıl sonra yeniden deniyorlar...
Kıble şimdi de Şam’a mı döndü?
27 Ağustos 2025 00:01
Son Güncelleme: 27 Ağustos 2025 15:02
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan, Malazgirt konuşmasında “Terörsüz Türkiye sürecinde kısa sürede önemli mesafe kat ettik. Süreci kundaklama çabalarına rağmen başardık. Yönünü Ankara'ya ve Şam'a dönenler kazanacak. Kıblesini şaşıranlar, kendine yeni patron arayanlar ise kaybedecektir” dedi.
Burada siyasi kıble Ankara ve Şam oluyor! Aynı anda iki kıble nasıl olur o belli değil ama bir zamanlar, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, 2006 yılında “Suriye meselesini Türkiye ve Arap Birliği’ne verdik” demişti.
***
Türkiye ve Arap ülkeleri, elbirliğiyle ama ABD koordinasyonuyla, Suriye’nin işini bitirdi. İdlib’de Türkiye’nin koruması altında bulunan Colani adlı terörist, Suriye’nin başına getirildi.
O yıllarda AKP iktidarı, Avrupa Birliği’ne odaklanmıştı. Bunun gerekçesini, AKP’li bir üst düzey yönetici, “Ankara’nın şerrinden Brüksel’in şefaatine sığınmak” olarak açıklamıştı. Yani o zamanlar, Ankara’yı şer merkezi olarak görüyorlardı...
Bu arada AKP’nin Avrupa Birliği macerasını destekleyen bazı liberaller, “Ya Avrupa Birliği, ya Suriye!” ve “Ya Küreselleşme, ya Suriye!” diyor, yani Türkiye’nin Avrupa Birliği’ni tercih etmemesi halinde, Suriye ile bütünleşeceğini bunun da ülkeyi geriye götüreceğini savunuyordu. Üstelik soru, üniversite sınav sorularındaki gibi çoktan seçmeli bile değildi! Soru, sadece iki alternatif varmış da birisini seçmeye mecburmuşuz gibi bir kabulle soruluyordu! Halbuki, Avrupa Birliği, Türkiye’yi ancak köpek kulübesine bağlayabileceğini karikatürlerle açıklıyordu!
Şimdi gelinen noktada, Erdoğan “Yönünü Ankara'ya ve Şam'a dönenler kazanacak.” dedi ama Şam da elde durmuyor ki!
***
İsrail Şam’a 20 kilometre mesafede askeri üs kuruyor... Canı sıkıldığı zaman Şam’ı ve çevresini bombalayan İsrail, Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin askeri üs kurmak istediği iki eski üssü de vurdu. Türkiye’den çıt çıkmadı! Türkiye bu politika ile mi yönünü Şam’a döndürecek?
Kaldı ki ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Suriye'nin mevcut merkezi devlet yapısının sürdürülemez olduğunu ve bölgesel özerklikleri de koruyan, “federasyon değil ama ona yakın” yeni bir yönetim modeline ihtiyaç duyulduğunu söyledi.
Aslında Erdoğan da Suriye'nin kuzeydoğusunun nasıl yönetilmesi gerektiğini, 2019 yılı başında, New York Times gazetesinde yayınlanan makalesinde şöyle açıklamıştı.
"Tüm toplulukların yeterli siyasi temsile sahip olmasını sağlamak da bir diğer önceliktir. Türkiye'nin gözetimi altında YPG ya da IŞİD'in kontrolü altında olan bölgeler, seçimle iş başına gelmiş konseyler tarafından yönetilecek. Terör örgütleriyle bağlantısı olmayan şahıslar bu yerel yönetimlerde kendi topluluklarını temsil etme hakkına sahip olacak. Suriye'nin kuzeyinde çoğunluğun Kürt olduğu bölgelerdeki yerel konseyler çoğunlukla Kürt temsilcilerden oluşacak olsa da tüm toplulukların adil temsil edildiğinden emin olunacak. Uygun deneyime sahip Türk yetkililer onlara belediye, eğitim, sağlık ve acil hizmetler konularında danışmanlık verecek."
Şimdi Tom Barrack da bu modeli savunuyor işte...
***
Bir de Erdoğan'a, 2001 yılında daha partiyi kurmadan önce ABD'den gönderilen ve AKP programı haline getirilen gizli belgenin giriş bölümünde şöyle deniliyordu:
“Mr. Erdoğan, Ankara, küreselleşmenin gerekliliğini anlamak ve dünyada geçerli olan kurallara uyum sağlamak zorundadır. Ankara şunu da anlamalıdır ki, uygun gördüğü kuralları uygulayıp, kendi çıkarlarına uymayanları reddetmesi mümkün değildir... Küreselleşmenin bir adı da şehirleşmedir. Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek ve milli hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak zorundadır. Dünya, bütün hükümetlerden bunu istemektedir.”
Belgede "dünya" kelimesiyle kastedilen, dünyayı yönetmeye çalışan güç merkezleriydi. Yani ABD veya Avrupa değil, dünya hükümeti kurmaya çalışan örgütler kastediliyordu. “Ankara” kelimesiyle de Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni ayakta tutan güçler esas alınmıştı.
Şimdi Ankara’yı tamamen ele geçirdiklerine inanıyor olmalılar ki, Suriye’ye “federasyon değil ama ona yakın” yeni bir yönetim modeli dayatıyorlar...
Türkiye için de aynı modeli tasarlıyorlar ki Erdoğan devamlı “Türk-Arap-Kürt hep birlikte yaşayacağız” diyor...
Bir de İsrail ve Ermenistan ile bütünleşirsek, Büyük Orta Doğu Projesi tamam olacak! Barrack öyle diyor ya!
Bence bu pusula bozuk... Kıbleyi bulamıyorlar bir türlü!
Bu süreç, hangi devletin aklı?
28 Ağustos 2025 00:01
Son Güncelleme: 28 Ağustos 2025 15:02
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“Terörsüz Türkiye” sloganıyla başlatılan sürecin, devlet aklının ürünü olduğu propaganda ediliyor. Dolayısıyla, bazı aydınların veya halkın kafası karışıyor.
Konuyu 25 Ekim 2024’te, “Devlet aklı değil BOP aklı” başlığı altında özetle şöyle incelemiştim.
“Bir defa devletin geliştirdiği ortak bir akıl yoktur! Bazı kurumlarda üretilen politikalara devlet aklı demek mümkün değildir.
Millî bir devlet aklı olsaydı, Irak ve Suriye’nin parçalanmasına izin vermez, Kıbrıs’a müdahale sırasında Türkiye’ye petrol ve askerî teçhizat yardımı yapan Kaddafi’nin çapulcular tarafından öldürülmesine sebep olmazdı!
Millî bir devlet aklı olsaydı, bazı kurumların, PKK’yı ve FETÖ’yü kuruluş ve gelişme aşamalarında himaye etmesine sonra da ABD’nin kullanmasına yol vermezdi...
Biz de yazıyorduk ama Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanlığı yapmış, emekli Orgeneral İsmail Hakkı Pekin, yakın bir zamanda ‘Türkiye'de bir derin devlet vardır ama bu Amerikan derin devletinin uzantılarıdır. Millî bir derin devlet yoktur. Derin millet vardır. Türkiye'nin millî bir derin devleti olsaydı, 1970-1980 arasındaki olayları, 12 Eylül'ü ve diğer müdahaleleri ve 15 Temmuz'u yaşamazdık’ demedi mi?
Öyleyse yapılan iş nedir? Kumardır! Devletin ve milletin geleceğini kumar masasına sürmektir!
Türkiye'nin, kuruluş ilkelerine sarılmaktan başka çaresi yoktur. Irak, Suriye ve Libya’nın parçalanmasına ve Arap Baharı operasyonuna hizmet edenlerin, Türk egemenliğini yıkarak, İsrail merkezli Orta Doğu Birleşik Devletleri'ne zemin hazırlayanların, Türkiye’nin birliğini koruyacağını söylemek, milleti aptal yerine koymaktır.
Bu proje, devlet aklının ürünü olmak şöyle dursun; BOP aklına hizmet ediyor!”
***
Zafer Partisi genel başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ, partisinin dördüncü kuruluş yıldönümünde önemli mesajlar verdi. Bu mesajlardan ikisi, “devlet aklı” ve “iç savaş” ile ilgiliydi. Önemli gördüğüm için paylaşıyorum:
*DAM ittifakı paydaşlarının bazıları, sorularımıza cevap vermek yerine kendi boş propagandalarını yapıyorlar. Bu boş propagandanın temel dayanaklarından birisi de Öcalan ile müzakerenin, devlet aklının sonucu olduğudur. Doğrudur. Öcalan ile müzakere devlet aklının sonucudur ama İsrail ve Amerika devletlerinin aklının sonucudur. Türk devletinin böyle bir aklı yoktur.
*İkinci boş propaganda is, eğer Cumhur İttifakı terörsüz Türkiye sürecini başlatmasa, İsrail Türkiye’yi iç savaşa sürüklermiş. Bu doğru ise, neden 11 sene boyunca İsrail’in Beşar Esad’ı devirme politikasına destek oldunuz?
*İsrail, İran’da iç savaş çıkaramadı ki Türkiye’de iç savaş çıkarabilsin. PKK’nın iç savaş çıkarmak için son umudu Hendek terörüydü. Olmadı. PKK’nın “ayaklanırlar” diye umduğu, dua ettiği insanlar; PKK’lı teröristlerin devlet tarafından yok edilmesini sevinçle karşıladı.
*İsrail’in yıllardan bu yana Orta Doğu’da Müslüman bir İsrail, yani bir Kürdistan kurmaya çalıştığını biliyoruz. Bunun için Irak ve Suriye’yi parçaladılar. Her iki ülkede de AK Parti Türkiye’de iktidarda iken bu gerçekleşti. Şimdi sıra İran’a ve ardından Türkiye’ye geldi diyorlar.
*İsrail, Türkiye’de PKK’yı kullanarak iç savaş çıkaramaz. Türkiye’nin sosyolojik dokusu buna müsait değildir. İsrail, ABD veya başka bir ülke Türkiye’de iç karışıklık çıkarmak isterse hangi sosyolojiyi kullanır? Doldurduğunuz 13 milyon sığınmacı ve kaçak. Eğer iç savaş endişesi konusunda samimiyseniz; sığınmacı ve kaçakları vatanlarına yollayın, sınır güvenliğini sağlayın. Tehdit ortadan kalkar.
*ABD, El Kaide liderini Pakistan’da buldu, öldürdü, cesedini yok etti. İsrail, Hamas’ın arka arkaya birkaç liderini ve Hizbullah’ın liderlerini yok etti. Cumhur İttifakı ise elinde mahkûm olan Öcalan’ı “kurucu önder” ilan edip, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yeni kurucu ortağı yapmayı deniyor. Durum bu. Bu bir felaket...
*Bizi İslam düşmanı olmakla suçladılar. Zafer Partisi, Brüksel'in şefaatine sığınarak, Washington'un desteğiyle, FETÖ'yle iş birliği yapılarak kurulmadı. Biz AK Parti iktidara gelince Müslüman olanlardan değiliz. Bin seneden beri Müslüman olan Türk milletinin fertleriyiz.
*Bizi Arap düşmanı olmakla suçladılar. Oysa iki Arap ülkesi Irak ve Suriye, AK Parti iktidardayken ve AK Parti'nin politikaları neticesinde parçalandı. Kim yapıyormuş Araplara gerçek düşmanlığı?
“Suriye’nin istikrarı” mı dediniz?
29 Ağustos 2025 00:01
Son Güncelleme: 29 Ağustos 2025 18:45
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Milli Savunma Bakanlığı haftalık basın bilgilendirme toplantısında, Suriye'deki son duruma ilişkin sorulara verilen cevap aynen şöyle:
“Türkiye, Suriye'nin toprak bütünlüğünü ve egemenliğini koruyan, bölücü unsurlara geçit vermeyen merkezi bir yönetim modeliyle istikrara kavuşacağına inanmaktadır. Suriye hükümeti ülkedeki her türlü etnik ve mezhepsel gruba eşit mesafede yaklaşma niyetiyle çalışmalarını sürdürmektedir. Suriye'nin istikrarı, Türkiye'nin güvenliğiyle doğrudan bağlantılıdır ve bu doğrultuda atılan her adım bölge barışına katkı sağlamaktadır. 13 Ağustos 2025 tarihinde Suriye ile imzalanan 'Ortak Eğitim ve Danışmanlık Mutabakat Muhtırası' çerçevesinde, Suriye Silahlı Kuvvetlerinin kapasitesini artırmaya yönelik eğitim ve danışmanlık faaliyetleri devam etmektedir. Bu kapsamda, Suriye'nin talepleri doğrultusunda kurulması planlanan eğitim merkezleriyle ilgili olarak Türkiye gereken katkıyı sağlayacaktır. Türkiye, Suriye hükümetinin kendi birlik ve bütünlüğünü korumak için alacağı her türlü tedbire destek verecektir.”
***
Bu açıklama üzerine hemen herkesin aklına gelmesi gereken sorular var...
*Suriye'nin istikrarı, Türkiye'nin güvenliğiyle doğrudan bağlantılı” ise Türkiye, Suriye’nin istikrarını neden bozdu?
*Suriye’nin iç savaşa sürüklenmesi, kimin planıdır?
*AKP iktidarı, Suriye muhalifi denilen ama gerçekte çoğunluğu Suriyeli olmayan, Selefi teröristlerin Türkiye üzerinden Suriye’ye geçmesine, Irak ve Suriye’de ABD-İngiltere ve İsrail organizasyonuyla IŞİD adı altında eyleme geçmesine neden izin verdi?
*AKP iktidarı, Suriye muhalifleri denilen insanlara neden ABD’nin eğit-donat programıyla silahlı eğitim ve lojistik destek verdi?
*AKP iktidarı, IŞİD’den kopma El Nusra örgütüne neden silah verdi? (Bunu açıklayan halen AKP milletvekili olan Tuğrul Türkeş’tir.)
*AKP iktidarı, El Nusra’dan kopma HTŞ örgütünü, Rusya’nın bütün uyarılarına rağmen ABD talebiyle İdlib’de neden koruma altına aldı, sonra da HTŞ liderinin Suriye yönetimine el koymasına neden izin verdi?
*AKP iktidarı, ABD’nin, Suriye’nin kuzeyinde, PYD/YPG’yi Suriye Demokratik Güçleri adı altında örgütlemesine ve on binlerce TIR dolusu silah vererek burada bir ordu kurmasına ve bu orduyu, “bölgedeki kara kuvvetlerimiz” diyecek kadar şımartmasına neden yol verdi?
*AKP iktidarı, Suriye’nin kuzeyindeki yerleşik halkın, ev baskınları ile korkutularak Türkiye’ye sürülmesine ve milyonlarca insanın Türkiye’nin dört bir tarafına dağılmasına neden izin verdi?
*AKP iktidarı, ABD Afganistan’ı Taliban’a terk edince, Afgan ordusunun tamamının İran’ı geçerek, sınırlardan kaçak olarak Türkiye’ye girmesine neden izin verdi?
*Sorular çoğaltılabilir... Meselâ, “Tayyip Erdoğan 2010 yılında, Toronto’daki toplantıda NATO’yu Kandil Bölgesi’nin kontrolü için neden göreve çağırdı?” diye sorulabilir... Erdoğan’ın aynı çağrıyı Suriye için de yaptığı hatırlatılabilir...
*Yine 2016 yılında! Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “NATO Savunma Bakanları Toplantısı’nda, Suriye’den gelen mülteci akını konusunda NATO’nun da devreye girmesi için Almanya ile birlikte, bunu bir gündem maddesi olarak NATO’ya tavsiye edecek ve özellikle de NATO’nun da izleme, gözetleme mekanizmalarının sınırda ve Ege’de etkin şekilde kullanılması için ortak çaba sarf edeceğiz” demesi hatırlatılabilir!
*“Tayyip Erdoğan, Suriye krizi, başlamadan önce mayın temizleme gerekçesiyle, Türkiye-Suriye sınırını 49 yılığına İsrail şirketine neden vermek istedi?” diye sorulabilir...
-Erdoğan’ın “Burada İzak çalışmayacak, Hasan çalışacak, Ahmet, Mehmet çalışacak. ‘Efendim siz bunu peşkeş çekiyorsunuz, çünkü George..’ Ya kardeşim bırak George olsun, gelsin yatırım yapsın. Buraya fabrikayı kurduğu zaman buradan gitse fabrikayı alıp da mı gidecek. Adam burada çalışacak kimi yanında istihdam edecek Ahmet, Mehmet, Fatma, Ayşe’yi. Onlara istihdam sağlayacak ve pazarı hazır burada” dediği hatırlatılabilir.
*Yani İzak veya George gelip Türkiye-Suriye sınırına yerleşecek, Ahmet, Mehmet, Fatma, Ayşe’yi çalıştıracaktı!
*Tayyip Erdoğan’ın, 2009 Mayıs ayında mayın temizleme kanunu konusunda konuşurken neden "Yıllarca bu ülkede bir şeyler yapıldı. Farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu. Acaba kazandık mı? Bunların üzerinde durarak bir düşünmek lâzım... Ama aklıselim ile bunların üzerinde düşünülmedi. Bu aslında faşizan bir yaklaşımın neticesiydi" dediği sorulabilir!
***
Suriye’nin istikrarını, dolayısıyla Türkiye’nin güvenliğini, ABD, İngiltere ve İsrail ile birlikte AKP iktidarının bozduğu çok nettir.
Milli Savunma Bakanlığı’nın, bütün bu olan bitenlerden sonra “Suriye'nin istikrarı, Türkiye'nin güvenliğiyle doğrudan bağlantılıdır” demesini bir itiraf mı saymalıyız? Ne saymalıyız?
YPG’yi Suriye’ye; PKK’yı Türkiye’ye ortak etmek!
30 Ağustos 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Meclis’te hukuk dışı olarak bir komisyon kuran TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, “Komisyonun varoluş sebebi, örgütün feshini ilan etmesidir. Bu sürecin tamamlandığının görülmesi, bunun tespiti ve tescili şarttır ki geri kalan adımlar atılabilsin. Komisyon çalışmalarında hiçbir şekilde özerklik, bağımsızlık, ayrı bir bölge, Kürtçenin resmi dil olması gibi en ufak bir talep gündeme gelmedi. Aslolan terörün arkasındaki bütün unsurların ortadan kaldırılması, terörü oluşturan o bataklığın kurutulmasıdır. Bu iş hayırlı bir iştir. Bu işin bir an evvel tamamlanması, bunun için de örgütün süratle silah bırakma ve kendisini feshetme sürecini hızlandırması lazım" dedi.
***
Kurtulmuş, bu ifadelerle, örgütün sembolik olarak 30 silah yakmakla silah bırakmış olmadığını mı söylemeye çalışıyor pek net değil ama Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Suriye’deki durum hakkında konuşurken, “YPG’nin Şam’la uzlaşma içinde olması, yeni Suriye’nin ortak kurulması gerekli. Suriye’de Kürt Ulusal Koalisyonu vardı, Suriye’de sadece YPG yok. Suriye’de birçok Kürt partisi var ve bunlar Türkiye’nin dostu. Türkiye ile işbirliği yapmak istiyorlar. Gelip daha geçen gün de bizim arkadaşlarımıza konuştular. ‘Biz yüzümüzü Ankara’ya dönüyoruz. Ankara gelsin bize yardımcı olsun’ diyorlar. Bu önemli bir husus, Ankara’dan bekledikleri konu, Ankara’nın altını çizdiği parametreler...” dedi.
***
Komisyonla ilgili görüşlerini DEM Parti heyetine anlatan terör örgütü başı Abdullah Öcalan ise “demokratik toplum, barış ve entegrasyon”un, bu sürecin üç kilit kavramı olduğunu, bu temelde sonuca ulaşabileceğini söyledi. Öcalan, bunun için bütün boyutlarda adımların ivedilikle atıldığı “yeni bir aşama”nın gereğini vurguladı...
Milli Savunma Bakanlığı da “Suriye'nin istikrarı, Türkiye'nin güvenliğiyle doğrudan bağlantılıdır” dediğine göre, Türkiye’deki çözüm süreciyle, Suriye’deki çözüm sürecini birlikte ele almak gerekir...
***
Fidan’ın sözlerinden Türkiye’nin şimdiki Suriye politikasının, “PKK’yı da diğer gruplarla birlikte, YPG veya SDG adıyla, Suriye’nin yönetimine ortak etmek” olduğu sonucu çıkıyor...
Abdullah Öcalan ise “Demokratik toplum, barış ve entegrasyon temelinde yeni bir aşamaya geçilmeli” derken, PKK’yı Türkiye yönetimine ortak etmekten söz etmiş oluyor...
Böylece Suriye ve Türkiye’deki çözüm süreçlerinin ilk hedefleri netleşmiş oluyor!
***
CHP’li komisyon üyeleri ve Barolar Birliği Başkanı Erdinç Sağkan, komisyon konuşmalarında hukuk devletinden, demokrasiden, Anayasa’dan bahsediyor. Gerçi ilk toplantıda, komisyonun görevleri arasında bunlar da üçüncü hedef olarak tespit edildi ama MHP’li Feti Yıldız, baro başkanı konuşurken yayınladığı mesajda, komisyona davet edilerek dinlenen bazı kurumların süreci tam olarak kavrayamadığını, sürecin temel amacının PKK'nın tüm uzantılarıyla birlikte, ön koşulsuz ve kalıcı biçimde silah bırakmasının sağlanması olduğunu ifade etti.
Numan Kurtulmuş da “Süreci zehirlemek isteyenler klavye başında toplantıya nasıl müdahil oluruz diye gayret sarf ediyor.” diye şikâyette bulundu!
Oysa sürecin kendisi, Türkiye’yi zehirliyor!
Nitekim PKK da silah bırakmak için Öcalan’ın da bahsettiği o yeni aşamaya geçilmesini istiyor!
Bu durumda, PKK’nın silah bırakması söz konusu bile değil...
Öyleyse, bu komisyonda yapılan konuşmaların hiçbir değeri yok...
***
Bu arada Diyanet, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasını sağlayan 30 Ağustos zaferinin yıldönümünden bir gün önceki Cuma hutbesinde, Atatürk'ün adını yine anmadı!
Tabii Türkiye Cumhuriyeti'ne "Türk Milleti" dışında yeni ortaklar alabilmek için Atatürk'ün ve onun tespit ettiği kuruluş felsefesinin silinmesi gerekiyor!
Atatürk, ise her geçen gün, milletin gönlünde Elmadağ gibi, Ağrı Dağı gibi, Tanrı Dağları gibi büyüyor, büyüyor...
Üstü aranan subaylar ve kılıcı kınından çıkarmak!
01 Eylül 2025 00:01
Son Güncelleme: 01 Eylül 2025 17:28
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Harp Okulları mezuniyet töreninde “9 yıl gibi kısa sürede 'imkânsız' denileni başardık. FETÖ ihanet çetesinin askeri eğitim sistemimizde sebep olduğu tahribatı ziyadesiyle telafi ettik. Türk Silahlı Kuvvetlerimiz bugün 9 sene öncesine göre daha güçlü, caydırıcı, insicamı daha kavi, kapasitesi çok daha ileridedir.” dedi.
Erdoğan böyle dedi ama törende teğmenlerin, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye haykırmaması ve geleneksel olarak kılıç çatmaması için olağanüstü önlemler alındı!
Anıtkabir’deki 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamalarına katılmak üzere gelen subay ve astsubaylar da dört ayrı güvenlik noktasından geçerek törene girebildi. Törene katılacak askerlerin isimleri tek tek kontrol edildi, birkaç noktada polis tarafından üst araması yapıldı. Listede ismi olmayan askerler ile yanlarında eş ve çocuklarıyla törene gelen subay ve astsubaylar ilk kontrol noktasından geri çevrildi!
Bir ülkede siyasi iktidar, en büyük zaferin yıldönümünde, subay ve astsubaylarına polis tarafından üst araması yaptırıyorsa, artık gerisini konuşmaya gerek yok...
***
İşte bu ahval ve şerait içinde, PKK açılımı da Meclis komisyonu üzerinden devam ederken ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, X platformunda Mario Nevfel’e verdiği röportajda, “PKK, Türkiye tarafından terör örgütü olarak tanımlanmıştır. ABD de PKK’yi yabancı bir terör örgütü ilan etmiştir. Ancak artık PKK ile ilişkili olmayan başka bir örgüt var: SDG ve YPG. Bunlar IŞİD karşıtı savaşta bizim müttefiklerimiz oldu. Onların kökeni PKK’ya dayanıyordu. ABD, PKK’yı hâlâ yabancı terör örgütü olarak görüyor ama YPG ve SDG’nin IŞİD’e karşı yürütülen operasyonlarda ABD’nin en önemli ortakları haline geldi. Evet, kökenleri PKK’ye dayanıyordu ama bugün durum farklı.” dedi.
Barrack, sınır güvenliği ve yeniden yapılanma sürecinde diyalog ihtiyacına işaret ederek “Mazlum Abdi’nin temsil ettiği SDG ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ekibi Hakan Fidan ve İbrahim Kalın bu süreci sorumlu şekilde yürütüyor. Aramızda diyalog var ama daha fazlasına ihtiyaç duyuyoruz. El Şara’ya inanıyorum. Hedeflerinin bizim hedeflerimizle uyumlu olduğuna eminim: Suriye’yi istikrara ve refaha kavuşturmak. Ancak farklı etnik ve mezhepsel talepler bu süreci zorlaştırıyor.” dedi...
***
Peki bütün bunlar ne anlama geliyor?
Bu konuda yazar Gürbüz Evren’in değerlendirmesi, durumu özetliyor. “Suriye’de şu anda olanlar, bir süre sonra Türkiye’nin başına geleceklerin habercisidir. Barrack’dan cesaret alan YPG elebaşı Mazlum Abdi, ‘Suriye 2011 öncesindeki Suriye gibi olmayacaktır. Savaşa hazırız’ dedi. ABD, Suriye'de kimden yana olduğunu ilan etti ve Rojava Özerk Yönetimi adlı bölgeyi Türkiye'ye karşı korumaya aldı. Barrack, terör örgütü PKK'nın kolu YPG'ye karşı operasyona hazırlanan Türkiye'ye, 'karşınızda bizi bulursunuz' mesajını vermiştir. ABD, ayrıca Türkiye sınırına büyük askeri sevkiyat yaptı. Tam da bu sırada İsrail savaş uçakları Şam'da, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Suriye ordusuna eğitim vereceği noktaları bombaladı. Katliamcı Netanyahu, ‘Ben saf biri değilim ve Suriye’de kiminle uğraştığımızı çok iyi biliyorum, bu yüzden güç kullandık. Hükümet, Suriye’yi kimin kontrol ettiği konusunda kendini kandırmıyor’ diyerek Türkiye'yi işaret etti. Tüm bu gelişmeler Terörsüz Türkiye sürecini yakından etkiler. Her şeye hazırlıklı olun.”
***
Erdoğan, kendi ordusunun en başarılı teğmenlerini, mezunlara kılıç çattırdıkları için “kime kılıç çekiyorsunuz?” diye suçlayıp ordudan attırdığı, Malazgirt ve Çanakkale gibi Türk zaferlerine ve dolayısıyla vatana “ortak” çıkarmaya dayalı bir politika sürdürdüğü ve nihayet, 30 Ağustos Zafer Bayramı’nda kendi ordusunun subay ve astsubaylarına üst araması yaptırdığı halde “Kılıç kınından çıkarsa kaleme ve kelama yer kalmaz” diyor ama Barrack, “YPG, ABD korumasındadır” diye cevap veriyor!
Kılıç çattıranı ordudan atarsanız, en büyük zaferin yıldönümü törenine silâhsız gelmeleri emredilen subay ve astsubaylarınızın üstünü aratırsanız, kendi ordunuzun moralini bozmuş olmaz mısınız? Sonuçta kılıç kınından çıkarılacaksa, yine onlar çıkaracak!
İç yalakalık ve dış yalakalık!
02 Eylül 2025 00:01
Son Güncelleme: 02 Eylül 2025 12:39
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
CNN Türk muhabiri, 30 Ağustos Zafer Bayramı törenlerini canlı yayında anlatırken Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra bir yıllık hazırlık yapıldığını belirtti ve “Cephedeki mühimmat seviyesi, asker seviyesi ideal bir noktaya taşındıktan sonra, Büyük Taarruz bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başkomutanlığında başladı.” dedi!
Bu, bir canlı yayın kazası değil, şartlı refleksin sonucudur ama aslında bireysel bir durum da değildir, toplumsal bir davranış bozukluğunun küçük bir yansımasıdır!
***
Bütün bakanlar ve kamu yetkililerinin, söze “Cumhurbaşkanımızın emir ve talimatları ile” diye başladığı ülkede, bir muhabirin de 103 yıl önce devletin kurulmasını sağlayan Büyük Taarruz’un, şimdiki Cumhurbaşkanı tarafından başlatıldığını söylemesine şaşırmamak gerekir. Bu, bellekte biriken ön kabullerin bir çıktısıdır. Yazıcıdan alınan çıkış gibi...
Bazı önyargılı kabuller, uzun süre kullanıldığında veya başkalarından etkilenerek içselleştirildiğinde, bir süre sonra dile dökülürken işte bu şekilde hatalara sebep olur...
İnsan beynine düşünmeden yüklenen her kayıt, bir süre sonra, saçmalamanıza sebep olabilir.
Medya mensupları, lideri övmekten başka bir yeteneği bulunmayan siyasilerin veya onlara akort edilmiş kendi yöneticilerinin yönlendirmesiyle bütün başarıların Cumhurbaşkanına mal edilmesine şartlanıyor. Sonuçta da böyle garip durumlar ortaya çıkıyor.
Bu şartlanma altında uzun süre bulunan herkes, düşünme yeteneğini yavaş yavaş kaybeder ve bir süre sonra algıların yönettiği bir insan haline gelir. İşte seçimler de insan beynindeki bu zaafı, acımasızca kullananlar tarafından kazanılır...
Tabii sonuçta insanı bu duruma düşüren, yani kendi beynini şartlandırmaya sevk eden de kendi kişisel ihtiyaçlarını en kolay yoldan sağlamak kurnazlığıdır.
Gerçeğin veya doğrunun peşinden gitmek ise zahmetli hatta sıkıntılı bir süreçtir. Gazeteciyseniz, başınız her zaman güç sahipleriyle dertte olur. En azından sık sık yargılanırsınız, tehditler alırsınız, hapse atılabilirsiniz.
Oysa güç sahiplerini överseniz, belli bir süreyle de olsa, para kazanır, mevki sahibi olursunuz.
***
Siyasette, devlet kadrolarında, medyada, iş dünyasında en iyi övenlerin, en iyi dalkavukluk yapanların öne çıkarıldığı bir kargaşa içinde, ülkeniz için doğru bir yol tutturmaya çalışıyorsanız her türlü iftirayla, kumpasla karşı karşıya kalabilirsiniz...
Türkiye böyle bir süreçten geçiyor. Uzun süredir insanların hayatı, vicdansızca karartılıyor. Ergenekon, Balyoz ve Askeri Casusluk davaları neydi? Sonunda siyasi iktidar bile Türk ordusuna kumpas kurulduğunu kabul etmek zorunda kaldı ama o dönemin uygulamaları aynen devam ediyor. Tarihin en büyük yolsuzluklarını yapanlar, şimdi en büyük siyasi rakiplerini yolsuzluk gerekçesiyle içeri attırıyor!
Gençler, ülkede hak, hukuk ve adalet olmadığı için yurt dışına kapağı atmaya çalışıyor. Çok çalışmanın, yetenekli olmanın değil yalakalığın ve düzenbazlığın prim yaptığı bir ülkede yaşamak istemiyorlar. Zaten nüfus artış hızı da bu umutsuzluk yüzünden düşüyor. Toplum kendi kendini yok etmeye doğru gidiyor...
Türk Milleti’nin kendini toparlaması için, Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki gibi, yönetimi, dürüst liderlere ve idealist kadrolara teslim etmek gerektiğini görmesi gerekir...
***
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, son bir-iki ay içinde Türkiye’nin nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda ayrıntılı konuşmalar yapan ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye temsilcisi Tom Barrack hakkında, “Bir büyükelçi, aynı zamanda Suriye'de de görevli. Eyalet valisi gibi... Oralara kendi kendine planlar kuruyor. 100 yıl önce gerçekleştirmek isteyip gerçekleştiremediklerini şimdi orada gerçekleştirecek şekilde eyaletlerden bölünmüş ülkelerden, milli devletlerinin çok kötü olduğundan bahsederek adeta buralarda küçük küçük devletçikler olunması gerektiğini savunmaya başlıyor. ‘İsrail'in güvenliği için buralarda güçlü kuvvetli milli devletler zararlıdır’ diyor. Bin yıldır burayı kanlarını döküp bize yurt edenlerin, bu cumhuriyeti bize emanet eden Mustafa Kemal Atatürk'ün izinden gitmeye kararlıyız, böldürtmeyeceğiz. Bu emellere izin vermeyeceğiz ve saçma sapan tartışmalarla da işimiz yok. Mustafa Kemal Atatürk'ün dediği gibi biz, doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz.” diye bir mesaj yayınladı.
İşte mesele, iktidarda veya muhalefette bulunan herkesin bu kişiliği gösterebilmesindedir ama içerde başlayan yalakalık, aynı alışkanlıkla dış politikaya da yansıyor.
“Tuhaf zamanlardan geçerken...”
03 Eylül 2025 00:01
Son Güncelleme: 03 Eylül 2025 10:55
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Barış ve Adalet İçin Ortak Yol” başlıklı makalesi, Çin’in önde gelen yayın kuruluşlarından People’s Daily’de Çince ve İngilizce olarak yayınlandı.
Makalenin son bölümünde Erdoğan şöyle dedi:
“Türkiye olarak geçmişten aldığımız güç ve tecrübeyle bugünü şekillendiriyor; yarını ise barış, güven ve iş birliği temeli üzerinde inşa ediyoruz. Attığımız her adım bölgemizden başlayarak dünyaya yeni ufuklar açmaktadır. ‘Tuhaf zamanlardan geçerken’ güven tesis etme, diyalog kanallarını açık tutma ve krizleri çözme iradesiyle sorumluluk üstlenmeye devam edeceğiz. Çin Halk Cumhuriyeti’nin öncü bir aktörü olduğu uluslararası toplumun da ortak vicdan ve müşterek çıkarlar etrafında birleşmesinin daha adil ve müreffeh bir dünyanın kapısını açacağına inanıyoruz.”
***
Erdoğan’a yurda dönüşü sırasında “tuhaf zamanlar”dan ne kastettiği soruldu; “Uluslararası sistemlerin tıkandığı bir dünyada, normalleşmenin ancak ve ancak hakkaniyet temelinde çözümlerle sağlanacağına inanıyoruz. Geçmişten ders alıyor, geleceği doğru okuyor ve bu vizyonla yolumuzda ilerliyoruz. Biz diyalog kanallarını açık tutmanın önemine inanıyoruz. Biz, adil ve müreffeh bir dünyanın inşa edilebileceğini düşünüyoruz. Nitekim ‘daha adil bir dünya mümkün’ derken hep bunu ısrarla işledik, işlemeye de devam ediyoruz." diye cevap verdi...
***
Dünyanın tuhaf zamanlardan geçtiği doğrudur da bunun üstesinden gelmek için adımlar atabilmek, öncelikle kendi ülkenizdeki tuhaflıklara son vermenize bağlıdır!
Mesela, Türkiye’de Türk ordusuna kumpas kurulduğunu, iktidarıyla, muhalefetiyle hemen herkes kabul etti. Suç kime atıldı? FETÖ’ye değil mi? Tamam da FETÖ’ye devlet içinde kadrolaşması için ne istediyse verdiklerini söyleyen bizzat Tayyip Erdoğan değil miydi?
Daha sonra da AKP MKYK üyesi Abdurrahman Kurt, “Askeri vesayeti bitirmek için AKP olarak FETÖ ve ABD ile ortak çalıştık” demedi mi?
Sonradan terör örgütü olarak mahkûm ettirdiğiniz bir yapıyla ortak çalışacaksınız, onların düzenlediği bir darbe girişimini “Allah’ın lütfu” olarak değerlendirerek ülkenin yönetim sistemini değiştirecek, Meclis’i etkisiz kılacak ve bütün yetkileri tek adamda toplayacaksınız...
Tuhaf zamanlar değil mi?
***
ABD’nin talebi veya dayatması sonucunda komşunuz Suriye aleyhine asker toplayacak, bir kısmına eğitim, silah ve lojistik destek vererek ülkenin parçalanmasını sağlayacaksınız! Yine ABD dayatmasıyla İdlib’de koruma altında aldığınız HTŞ terör örgütünün başı olan Colani’yi Suriye’ye Cumhurbaşkanı yapacaksınız!
PYD/YPG’nin ev baskınları yaparak Türkiye’ye sürdüğü milyonlarca Suriyeliye sınırları açacak ve Türk Milleti esasına dayalı Türkiye Cumhuriyeti’ni bir Türk-Arap-Kürt devletine dönüştürmek için Malazgirt ve Çanakkale gibi büyük zaferlere ortak çıkaracaksınız?
Amerikan-Fransız işbirliğiyle başlatılan Libya’ya askeri müdahaleye, savaş gemilerinizle ve hava kontrol sistemlerinizle destek vereceksiniz, Kıbrıs savaşı sırasında ABD Türkiye’ye ambargo uygularken, petrol ve savaş uçağı yedek parçası veren Kaddafi’nin linç edilerek öldürülmesine yardım edeceksiniz, sonra da İslam davasından ve “daha adil bir dünya kurmak”tan bahsedeceksiniz!
ABD’nin, işgal ettiği Afganistan’ı Taliban’a teslim ederek çekilmesinden sonra yüzbinlerce Afgan askerinin İran’ı geçerek Türkiye’ye girmesine izin vereceksiniz, donra da Doğu ile Batı arasında köprü kurmaktan bahsedeceksiniz...
Siyasi ortağınız, PKK terör örgütünün başına “kurucu önder” diyecek, Meclis Başkanınız da Öcalan’ın taleplerinin görüşülmesi için Meclis’te hukuk dışı bir komisyon kuracak!
Hakkınızdaki yolsuzluk dosyalarını kapatanları yüksek yargıya yerleştireceksiniz, sonra da en büyük siyasi rakibiniz olan partiye ve belediye başkanlarına terör örgütü ile işbirliği ve yolsuzluk gerekçesiyle operasyon üzerine operasyon yaptıracaksınız!
Ne demiş Ziya Paşa?
“Onlar ki verir laf ile dünyaya nizamat/
Bin türlü teseyyüp bulunur hanelerinde.”
Yani onlar dünyaya söylemleriyle düzen vermekten bahsederler ama kendi evlerinde, (ülkelerinde) binbir türlü ihmal ve düzensizlik görürsünüz...
Gerçekten tuhaf zamanlardan geçiyoruz...
Aşırılıklar Çağı ve yok hükmündeki CHP kararı...
04 Eylül 2025 00:01
Son Güncelleme: 04 Eylül 2025 10:12
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan imzasıyla bir Çin gazetesinde yayınlanan makalede, “Tuhaf zamanlardan geçerken” ifadesi kullanılması üzerine “Dünyanın tuhaf zamanlardan geçtiği doğrudur da bunun üstesinden gelmek için adımlar atabilmek, öncelikle kendi ülkenizdeki tuhaflıklara son vermenize bağlıdır” ana fikirli bir yorum yapmıştım...
Takipçilerimden Shibumi, “Tuhaf falan değil her şey planlı ve işbirlikçiler ile daha kolay yürüyor. Mülkiyet, zihin, hafıza sıfırlama, etnik-dini yapıların işgali, demografik yapıların bozulması, yangınlar, sahte diplomalar ile kadrolaşmalar...” diye mesaj gönderdi.
Çelik ise “Tuhaf Zamanlardan Geçerken’in İronisi: Bir Siyasi Sis Perdesi” başlıklı bir analiz yaptı:
“Tuhaf zamanlardan geçerken... Kulağa hem masum hem de derin gelen bu ifade, aslında siyasal söylemin en eski kaçış yollarından biridir. Metaforik düzlemde, bu cümle, puslu bir vadiden geçen kervanın hikâyesine benzer: Yolun nereye çıktığını bilen yoktur, ama herkes ‘tuhaf’ kelimesinin sisine sığınarak yönünü kaybettiğini itiraf etmekten kurtulur. Felsefi açıdan, bu söz, post-truth çağının dil oyunlarından biridir. Hakikatin keskinliğini törpüler, somut sorunları soyut bir ‘zaman’ kategorisine hapseder. Böylece sorumluluk, aktörlerden zamana devredilir. Heidegger’in ‘zamanın ufku’ kavramı burada ters yüz olur: Zaman, varlığı açığa çıkarmaz; aksine, varlığı örter. Edebi gerçekçilik açısından, bu ifade, romanlarda karakterlerin kendi hatalarını ‘kader’e yüklemesine benzer. Balzac’ın toplumsal panoramalarında gördüğümüz gibi, bireyler ve kurumlar, kendi çıkar ilişkilerini ‘dönemin ruhu’na bağlayarak aklar. ‘Tuhaf zamanlar’ ifadesi de siyasetçinin kendi eylemsizliğini veya hatalı icraatını, ‘olağanüstü koşullar’ın kaçınılmazlığına bağlayan bir kalkan hâline gelir. İroni ise tam burada doğar: Halk, bu cümleyi duyduğunda, bilinçaltında ‘Demek ki hiçbir şey açıklanmayacak’ mesajını alır. Çünkü ‘tuhaf’ kelimesi, hem belirsizliği hem de sorumluluktan kaçışı aynı anda taşır. Bu, Orwell’in 1984’te tarif ettiği ‘yeni konuş’un yumuşatılmış bir versiyonudur; gerçeği doğrudan söylemek yerine, onu sisli bir metaforun içine gömmek. Siyasi bağlamda, ‘tuhaf zamanlardan geçerken’ demek, çoğu zaman şu anlama gelir: Somut krizleri adlandırmamak... (ekonomik çöküş, toplumsal huzursuzluk, özgürlüklerin kısıtlanması...)
Sorumluluğu zamana yüklemek, ‘aktörler değil, zaman suçludur’ anlamına gelir; toplumsal hafızayı bulanıklaştırır. Gelecekte bu dönem hatırlandığında, net bir tanım yerine muğlak bir ‘tuhaflık’ kalır. Sonuçta, bu ifade, hem edebi hem de siyasi bir ‘sis perdesi’dir. Gerçekçi romanlarda karakterin kendi kendine söylediği bir avunma cümlesi gibi görünür; ama siyasette, çoğu zaman, halkın hakikati görmesini engelleyen bir dil stratejisine dönüşür.”
***
Aslında tarihçi Eric Hobsbawm’ın Türkiye’de “Tuhaf Zamanlar” adıyla yayınlanan kitabının orijinal adı "interesting Times: a twentieth century life" şeklindedir. Yani 20’nci yüzyıl için “tuhaf” değil, “ilginç” kelimesini kullanmıştır...
Eric John Ernest Hobsbawm 1917’de doğdu, 2012’de 95 yaşında öldü. Yahudi kökenli bir İngiliz tarihçi idi. Yarım yüzyıldan fazla komünist olarak yaşadı.
The New Yorker yazarı Corey Robin, “Tarihi Açıklayan Komünist Eric Hobsbawm” başlıklı yazısında, “Belki de dünyanın en ünlü tarihçisi olan Hobsbawm, (Marksizme dayalı) siyasi umutlarının yerle bir olduğunu gördü. Bu yenilgiyi, çağımızın hikâyesini anlatmak için kullandı.” görüşündedir.
Yalnız Robin, “Hobsbawm, 2001'de, piyasa toplumunun her türlü siyasete bir alternatif olduğunu yazmıştı. Maraton bitmişti; ekonomi kazanmıştı.” diyerek bugünkü vahşi kapitalizme dolaylı övgüde bulunmuştur.
***
“Hobsbawm, dört ciltlik modern tarih kitabının dördüncü ve son cildine “Aşırılıklar Çağı” adını vermiştir.
Erdoğan’a dönecek olursak, o kadar aşırılığa kaymıştır ki, son olarak Suriye’yi çökertip, yerine geçen yapıları Türkiye’nin başına bela ettikten sonra, “Türk-Arap-Kürt” devleti kurmak için engel olarak gördüğü CHP’yi tasfiye etmeye dönük adımlara yol veriyor...
Ankara Barosu’nun, “Asliye hukuk mahkemeleri, siyasi parti kongrelerine ilişkin karar vermeye yetkili değildir. Siyasi Partiler Kanunu’nun 21. maddesi uyarınca kongreler ilçe seçim kurulu hâkimi gözetiminde yapılır ve verilen kararlar kesindir. Söz konusu kararlar, yalnızca Anayasa’nın 79. maddesi uyarınca Yüksek Seçim Kurulu tarafından kaldırılabilir. Bu çerçevede asliye hukuk mahkemelerinin verdiği iptal kararları açık bir görev gaspıdır ve yok hükmündedir." açıklaması durumu özetliyor...
Bu kavgada enerjisi biten kaybedecektir!
.Mantığı var mı bunun?
05 Eylül 2025 00:01
Son Güncelleme: 05 Eylül 2025 10:08
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Milli Savunma Bakanlığı haftalık basın bilgilendirme toplantısında, “Basında ve sosyal medyada, Cumhuriyetimizin kurucusu, Başkomutanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün ebedi istirahatgâhı olan Anıtkabir'de, 30 Ağustos Zafer Bayramı münasebetiyle düzenlenen törende yapay zekâ ürünü fotoğraflarla generallerin arandığı, törene katılmak üzere aileleriyle birlikte gelen askeri personelin içeri alınmadığı iddiaları ve 2019 yılında bir televizyon kanalında yayınlanmasının ardından Bakanlığımız ve şahsi olarak general/amirallerimiz tarafından derhal suç duyurusunda bulunulan ve dava süreci devam eden görüntülerin tekrar dolaşıma sokulması, Türk Silahlı Kuvvetlerimize yönelik itibarsızlaştırma ve sistematik bir dezenformasyon çabasıdır." diye bir açıklama yapıldı.
Açıklama bu haberlerin basında ve sosyal medyada yayınlanmasından hemen sonra değil de neden beş gün sonra yapıldı? Kamuoyunu anında bilgilendirmek gerekmez mi?
Elbette böyle önemli bir törende, güvenlik kontrolü şarttır. Ancak, “ordu mensuplarına polis kontrolü” haberleri konusunda bir açıklama yapılmadı!
***
Milli Savunma Bakanlığı yetkilileri, ayrıca Suriye'deki son duruma ilişkin sorular üzerine, şu bilgileri paylaştı:
"SDG terör örgütünün silahsızlanma ve Suriye devletine entegrasyon taahhütlerini yerine getirmemesi, Suriye'nin birlik ve bütünlüğü ile ulusal güvenliğimize tehdit oluşturmaktadır. Türkiye olarak bu konudaki hassasiyetlerimiz nettir. SDG terör örgütünün süreci sabote eden tavırlarına izin vermeyeceğimiz ve Suriye'nin yeni yönetimiyle işbirliği içinde terörle mücadeleyi kararlılıkla sürdüreceğimiz defalarca belirtilmiştir.
SDG terör örgütü, Suriye ordusuna entegrasyon sürecine uymalı, Suriye'nin siyasi birliği ve toprak bütünlüğüne zarar verecek her türlü eylem ve söylemden vazgeçmelidir. Türkiye bu sürecin takipçisi olmaya devam edecek ve gerektiğinde hem kendi güvenliği hem de Suriye'nin istikrarına katkı sağlamak için Suriye'ye her türlü desteği verecektir."
***
Görüldüğü gibi Milli Savunma Bakanlığı yetkilileri, PYD/YPG terör örgütüne, ısrarla ABD’nin verdiği adı kullanıyor; “Suriye Demokratik Güçleri” diyor! Hem terör örgütü hem de demokratik güç nasıl oluyor? Kaldı ki terör örgütünün katılması istenen yeni Suriye devletini fiilen kuran da HTŞ denilen terör örgütüdür. İki terör örgütünün arkasındaki, güç ABD ve İsrail’dir. HTŞ, İdlib’de yıllarca Türkiye tarafından da koruma altına alınmış ve Özgür Suriye Ordusu yerine, Şam’a onlar gönderilmiştir!
PYD/YPG’nin, silahsızlanma ve Suriye devletine entegrasyon taahhüdünde bulunmuş mudur? Aksine “Öcalan’ın fesih kararı bizi bağlamaz. Silah bırakmayız, Suriye devletine katılacaksak, kuvvetlerimizi dağıtmayız, özerklik istiyoruz” diyorlar... Tom Barrack da “SDG’nin artık PKK ile ilgisi yok. SDG, ABD’nin müttefikidir. Federasyon altı bir yönetim modeli olabilir” diye açıklama yaptı.
Suriye’nin istikrarını bozan ise ABD, İngiltere, İsrail, Körfez ülkeleri, Ürdün ve Türkiye yönetimleridir. Türkiye’yi yönetenler, Esat’ı yıkarken yerini terör örgütlerinin alacağını biliyordu... Öyleyse, Türkiye’nin güvenliğini Türkiye’yi yönetenler tehlikeye atmış olmadı mı?
***
Strateji uzmanı, emekli general Nejat Eslen bu konuda şöyle diyor:
“Varsayalım ki bir ülkeyi parçalamak için strateji geliştirmek istiyorsunuz... Önce masaya o ülkenin demografik yapısını gösteren haritayı serersiniz.
Arap Baharı ile Suriye için de böyle yaptılar. Baktılar ki Suriye'de Sünni Araplar, Kürtler, Aleviler, Türkmenler, Hristiyanlar, Dürziler, aşiretler var. ‘Bu ülke bu demografik yapısı ile kolayca parçalanır’ dediler.
Suriye'yi bir arada tutan baskıcı Esat rejimi idi. Esat rejimi devrilirse Suriye kolayca parçalanabilirdi. Öyle de yaptılar.
Türkiye'yi yönetenler de Esat'ı devirmek, Suriye'yi parçalamak isteyenlere destek verdi.
Suriye değerli bir vazo gibi idi... Düştü parçalandı.
Türk ordusu Suriye'ye angaje oldu. Karşımıza ABD kara gücü YPG çıktı. İsrail ile komşu ve hasım olduk.
Suriye'de tehlikeli bir belirsizlik var. Suriye'de kendi kalemize öyle bir gol attık ki ağları parçaladık.
Şimdi diyor ki Türkiye'yi yönetenler; ‘Eski El Nusra teröristi El Şara, parçalanan Suriye vazosunu yapıştıracak. Suriye vazosu, eskisi gibi olacak. HTŞ bütün Suriye'yi kontrol edecek.’
Mantığı var mı bunun?
Yoksa kılıç kınından çıkar!
Şimdi yandaş televizyon kanallarında yandaş yorumcular kılıcı kınından çıkarmanın faziletlerini anlatıyor...
Suriye'deki tehlikeli belirsizlik giderek büyüyor ve Türkiye'yi yönetenler galiba bu süreci kullanmaya çalışıyor...”
***
Peki Türkiye’yi bir arada tutan nedir? Kurucu ilkeler değil mi? İşte bu yüzden Atatürk’e ve Türk tarihine saldırıyorlar...
Muhalefeti yok etmek ve vatandaşlık sınavı!
06 Eylül 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin, ABD vatandaşlığı için başvuranların gireceği sınavları zorlaştırmayı planladığı bildirildi.
Politico internet sitesinin haberine göre, ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Hizmetleri Direktörü Joseph Edlow, mevcut sınavın çok kolay olduğunu, sınavın sadece yüksek eğitimli adayların geçebileceği kadar zor olmasını da istemediğini ifade etti. Edlow, “ancak yine de sınav daha düşündürücü olmalı” dedi.
Edlow, adaylardan, Amerikalı olmanın ne anlama geldiğini özetleyen bir yazı yazmalarının da istenebileceğine dikkat çekti.
***
Almanya başta olmak üzere, Avrupa’da 13 ülke vatandaşlık sınavı yapıyor. Sınava girme aşamasına gelen adayların, ülkenin dilini bilip bilmediği ve hukuk sistemi hakkında bilgi sahibi olup olmadığı ölçülüyor. Şu anda, adaylardan o ülkenin vatandaşı olmanın ne anlama geldiği hakkında bir yazı yazmalarını isteyen devlet henüz yok!
Türkiye’de ise vatandaş olmak isteyenlerin Türkçe bilip bilmediği bile sorgulanmıyor. Hatta dünyanın dört bir tarafında, hayatında Türkiye’ye hiç gelmemiş, tek kellime Türkçe bilmeyen insanlara vatandaşlık verildiği biliniyor. Milyonlarca Suriyelinin bir kısmı vatandaşlığa alındı ama ülkede kalanların tamamına ve Afgan ordusunun askerlerine de aynı hakkın verilebileceği konuşuluyor. Sabahattin Önkibar’a göre, iktidarın bu yolla seçimleri kazanmayı hedeflemiş olabileceğini söylüyor.
İktidarın orta vadeli hedefi ise Türkiye’nin nüfus yapısını değiştirerek, devleti Türk devleti olmaktan çıkarmak ve Türk-Kürt-Arap federasyonu haline getirmektir.
***
Uygulanan ekonomik ve siyasi yıkım politikaları öyle bir hale geldi ki, böyle giderse AKP, sadece Suriyelilerin oyunu alabilecek! Bu sebeple, “CHP’li belediyeler, silkeleyin” talimatından sonra iktidarın en önemli gündemi, CHP iktidarını önlemek oldu...
CHP ise her ne kadar, Atatürk’ün kurduğu parti olmakla övünse de Öcalan komisyonuna katılarak iktidarın yaptıklarını normalleştirmiş oldu. Rejim tartışmasına da girmiyorlar! “Anayasa’yı konuşmayacağız” deseler de komisyon kurulmasının sebebi, Yeni Anayasa ile Türkiye’nin kuruluş felsefesini yok etmektir.
Yargının seçim işlerini düzenlemeye başladığı bir ortamda, CHP’nin işi epey zorlaşmıştır ama İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’nun, CHP Genel Merkezi'nde Genel Başkan Özgür Özel'i ziyaret etmesi ve “Bu tür müdahalelerin tehlikesine işaret etmekle şimdilik yetiniyorum ama buna bir direnç göstermek ihtiyacı şayet hasıl olursa açık ve net olarak ifade ediyorum ki hem şahsen hem İyi Parti olarak bundan geri durmayız. Yeniden bir araya gelmemiz gerekirse her zaman hazır olduğumuzu ifade etmek isterim” demesi yerinde olmuştur.
***
Özgür Özel de “Yürüttüğü bütün dosyalar açısından bakıldığında; iktidar el değiştiğindeki, biz hukuk teminatı olmak isteriz... Öyle bir iktidar gelir ki, ne bir AK Partilinin mal güvencesi kalır ne kimsenin mevki güvencesi kalır ne mazbataların güvencesi kalır ne tapuların güvencesi kalır. Bu güvencesizlik hallinin altında Akın Gürlek de kalır, Recep Tayyip Erdoğan da kalır. Ben kendilerine şunu söylüyorum; biz bulunduğumuz yerdeyiz. 100 yıl önceki cesaretle buradayız. Kimin koltuğunda oturduğumuz, ne için oturduğumuzu biliyoruz, bildiklerinden geri durmasınlar.” dedi.
Aslında bu durum sadece CHP’nin meselesi değildir. Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’ın hukuk dışı olarak tutuklanması ve tahliye edilse de halen siyasi yasak talebiyle yargılanması, CHP’ye yapılanlardan ayrı düşünülmemelidir.
O halde, hukuku tamamen ayaklar altına alan bu uygulamalara direnmek, bir vatandaşlık görevidir, hatta vatandaşlık sınavıdır...
Göle su taşımak!
08 Eylül 2025 00:01
Son Güncelleme: 08 Eylül 2025 10:47
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, “tarımsal üretim gücünü güvence altına alacak ve Eğirdir Gölü'ne can suyu olacak” projede ihale sürecinin tamamlandığını ve yapım sözleşmesinin imzalandığını belirterek, "Aksu Havzası'nda yapılacak regülatörden alınacak yıllık 42 milyon metreküp su, 12,7 kilometrelik muhtelif çap ve basınç sınıfındaki borularla Eğirdir Gölü'ne ulaştırılacak." açıklamasında bulundu.
Gölün, bölge çiftçisinin sulama anlamında tarımsal üretim gücünü oluşturduğuna işaret eden Yumaklı, ülkede en çok su kullanımı yapılan göllerden birisi olması sebebiyle derinliğinin son 10 yılda 11 metreden 6 metreye kadar düştüğünü ve hacminin de yüzde 55 gerilediğini kaydetti.
Anadolu Ajansı’nın haberine göre Yumaklı, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nün 1990'da hizmete alınan Yılanlı Derivasyonu ile Aksu Havzası'ndan 2,2 milyar metreküp suyun Eğirdir gölüne aktarılarak su miktarına ciddi anlamda katkı sağlandığını, 120 bin dekar alanın sulama sistemlerinin modernize edildiğini ve modernizasyon çalışmalarının sürdüğünü vurguladı.
Gölden tarımsal sulama maksadıyla kullanılan suyun yıllık ortalama 140 milyon metreküp civarında olduğuna dikkati çeken Yumaklı, su seviyesinin düşmesi sebebiyle geçen yıl sulama için 50 milyon metreküp verilebildiğini kaydetti.
Yumaklı, proje kapsamında 3 temel stratejik hedefin oluşturulduğunu belirtti:
"Birincisi suyu daha etkin ve adil kullanmak, ikincisi yer altı ve yüzey sularını bilimsel temelde yönetmek, üçüncüsü ise doğal dengeyi ve ekosistemi korumak.”
Yumaklı, Eylem Planı kapsamında 2025-2030 yıllarında yapılacak yatırımın toplam tutarının 21 milyar lira olacağını, bu sayede Isparta'nın 6 yıllık içme-kullanma suyu ihtiyacına karşılık gelen 150 milyon metreküp suyun sadece bir yılda tasarruf edileceğini vurguladı.
***
Bakan Yumak’ın da belirttiği gibi, göle su taşıma projesi, “1990’dan beri” sürdürülüyor. Yani Eğirdir gölünün suyunun sulamada kullanılmasına izin veriliyor, sonra da Aksu ırmağından akan su, göle pompalanıyor. Miktar yeterli olmadığı için şimdi daha fazla su pompalanacak.. Böylece hem çiftçinin sulama yapmasından dolayı, su seviyesi yarı yarıya azalan Eğridir gölü kurtulacak hem de doğal denge ve ekosistem korunmuş olacak!
Eğirdir gölündeki su seviyesi düştüğü için bölgenin iklimi değişti. Öyle ki Isparta dağ komando okulunun bölgeden taşınması gündeme geldi. Yani iklim değiştiği için su seviyesi düşmedi, su seviyesi insanlar tarafından düşürüldüğü için iklim değişti...
***
Devlet Su İşleri uzmanları, gölü kurtarmak için 35 yıldır proje üzerine proje geliştiriyor ama göle su taşımak bana, Nasrettin Hoca’nın göle maya çalması gibi geliyor... Ya tutarsa diye...
Bu işin başka bir formülü olamaz mıydı? Mesela, Eğirdir gölünden su çekilmesi yerine sadece sulama için kullanılacak bir baraj gölü ve ona bağlı bir sulama sistemi inşa edilebilirdi ama anlaşılan o ki bunu daha pahalı buldular...
Yalnız, böylesi de İngilizlerin, Hindistan’ı yönetirken, halka çukur kazdırıp çukur açtırmasına benziyor...
***
“Taşıma su ile değirmen dönmez” atasözüne inat, dört bir taraftan gölün suyunu çekiyoruz, bir taraftan da taşıma su ile boşalan gölü doldurmaya çalışıyoruz! Üstelik bunu 1990’da beri yapıyoruz ama yeterli olmuyor. Şimdi saniyede akan su miktarını çoğaltmak için daha büyük regülatör ve borular kullanacağız herhalde...
***
Siyaseti de böyle yapıyoruz galiba ki yürütme, yargıyı kullanarak zaten rayından çıkarılmış olan cumhuriyeti kuran partinin içini boşaltmaya çalışıyor. Asıl hedef ise partiden sonra cumhuriyetin de içini boşaltmak...
Tabii Türk topraklarına Suriyelileri yerleştirmek de de çok ciddi bir hazırlık süreciydi. Bu sayede Türk devleti yerine, “Türk-Kürt-Arap” devleti kurmaktan bahsedebiliyorlar! Terör örgütünün başına da “kurucu önder” sıfatı veriyorlar... Bir taraftan ekonomi politikalarıyla halkı yoksullaştırıyor, nüfus artış hızını düşüren politikalar uyguluyor, doktorların yurt dışına göç etmesine karşı önlem alacaklarına “giderlerse gitsinler” diyorlar, diğer taraftan milletin kimliğini değiştirmek için “ensar-muhacir” edebiyatı ile halkı kandırarak Suriyeli, Afganlı getiriyorlar! Gölün suyunu yani nüfusu değiştiriyorlar!
Burada “su akar yatağını bulur!”un da anlamı kalmıyor! Çünkü suyu başka yöne akıtıyorlar... Milletin dengesiyle oynuyorlar!
CHP işgal edilirken, Öcalan ile görüşmek!
09 Eylül 2025 00:01
Son Güncelleme: 09 Eylül 2025 11:47
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
DEM Parti yetkililerinin ısrarla “Komisyon, Abdullah Öcalan ile görüşmeli” çağrıları yapmasından sonra MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız’ın, “Terör örgütü kurucusu Abdullah Öcalan’ın beyanlarını almak üzere, zamanlaması ve yöntemi iyi düşünülerek Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu içerisinden 3-4 kişiyi seçmesi bir zaaf oluşturmayacaktır” demesi üzerine şimdi İmralı’ya kimlerin gideceği konuşuluyor...
Görüşmede PKK’nin silâh bırakma ve fesih süreci ile Suriye’deki durumun ele alınacağı belirtiliyor ama Öcalan’ın taleplerinden bahseden yok!
***
Birinci çözüm sürecinde, Dolmabahçe Sarayı’ndaki Başbakanlık Ofisi’nde Türkiye Cumhuriyeti’nin bakanları ile PKK terör örgütünün siyasi kanadı HDP bir araya gelerek “Büyük barışın omurgası” diye 10 maddelik ortak bir program açıklamıştı.
Programda “Çözüm sürecinin yol açacağı yeni güvenlik yapısı” ve “eşit mekanizmaların geliştirilmesi” ifadeleri vardı ama kamuoyuna açıklanırken, bu ifadeler, “çoğulcu demokratik sistem içerisinde yasal ve anayasal güvencelere kavuşturulması” diye değiştirilmişti.
***
Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, böyle bir toplantının ardından açıklama yaparak örgütün “silâhsızlanma konferansı” toplaması için dayattığı 10 maddeyi yerine getirme şartını kabul ettiğini söylüyordu...
Değiştirilen, daha doğrusu, AKP’li bakanların ricası ile güya yumuşatılan maddede “Çözüm sürecinin yol açacağı yeni güvenlik yapısı” sözleri, PKK’nın yeni kurulacak özerk bölgenin güvenlik gücü, yani ordusu olması anlamına geliyordu! “Eşit mekanizma”dan kastedilen de TSK ile PKK’nın “Yeni Güvenlik Yapısı” olarak eşit sayılmasıydı!
Yine cumhuriyetin, vatanın ve milletin “demokratik ölçülerde” yeniden tanımlanması, milletin adının Türk Milleti olmaktan çıkarılması ve “Türkiyeli” gibi bir kavram kullanılarak, vatanın Türk vatanı değil, bütün etnik grupların ortak vatanı olduğunun Anayasa’ya yazılması anlamına geliyordu.
10 madde içine PKK’nın bütün hedefleri konulmuş durumdaydı. “Özgürlük, demokrasi, eşitlik” gibi kavramlar ise AKP’nin, kamuoyunu ikna etmeye devam edebilmesi için maddelere serpiştirilmişti...
Sırrı Süreyya Önder ise “Başlangıcından bugüne bu sorun, devletin dönüşümüyle ilişkilidir” diyerek, Türkiye Cumhuriyeti’nin yerine yeni çok uluslu devlet kuracaklarını ilân etmiş oluyordu!
HDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan da “Ortak açıklamaya yeni bir yol haritası diyebiliriz. Üzerinde müzakere yapılması için mutabakat sağlanan 10 madde konusunda anlaşma sağlanırsa PKK kongresini toplayacak. Ondan sonra yeni bir Türkiye’den söz edebiliriz” demişti.
***
PKK kongresinin toplanması, 10 madde konusunda uzlaşma şartına bağlanmıştı! Yoksa kongre toplanmayacaktı!
Sonra 7 Haziran 2015 seçimleri oldu. AKP, uyguladığı bu politikalarından dolayı tek başına iktidarı kaybetti.
Devlet Bahçeli imdada yetişti ve “1 Kasım’da erken seçim” dedi. Bu arada, durdurulmuş olan terörle mücadele süreci yeniden başlatıldı ve PKK, kaymakam tayin ettiği, mahkemeler kurduğu, vergi toplamaya başladığı kentlerden 800 şehit pahasına çıkarıldı.
AKP, MHP desteğinde tekrar iktidar oldu.
Araya, “FETÖ darbe girişimi” gibi “Allah’ın lütfu” olarak değerlendirilen bir süreç girdi. Ardından yine Bahçeli’nin girişimiyle Anayasa, Tayyip Erdoğan’a göre yeniden düzenlendi ve yönetim sistemi değiştirildi. Bu arada Suriye’den milyonlarca insanın Türkiye’ye sürülmesi devam ediyordu. Suriye’de rejim çökertildi ve Şam, bir terör örgütüne teslim edildi. Kuzeyde de PKK’nın Suriye kolu, ABD desteğinde devlet olmaya çalışıyor...
Bahçeli bir defa daha devreye girdi ve terör örgütünü feshetmek kaydıyla Abdullah Öcalan’ı DEM Parti grubunda konuşmak üzere Meclis’e davet etti.
Öcalan fesih çağrısı yaptı, PKK fesih kararı da aldı ama silah bırakmak için adımlar atılmasını istedi!
Suriye’deki yapı da, “Biz Şam’daki devlete ancak ordumuzla birlikte katılabiliriz. Yoksa özerklik hatta bağımsızlık ilan ederiz” diyor. AKP/MHP ise hala Suriye’nin bütünlüğünden bahsediyor ve Öcalan’ın yeni bir çağrı yaparak PYD/YPG’nin silah bırakmasını sağlamasını istiyor...
Suriye’yi bir tarafa bırakın, Öcalan birinci çözüm sürecinde, Türkiye’nin bir bölümünde “eşit mekanizma” kurularak, PKK’nın yeni güvenlik yapısını oluşturmasını istiyordu. Şimdi bu talebinden vazgeçmiş de değil, üstelik “Yoksa cehennemi yaşarsınız” diye tehdit de ediyor...
AKP/MHP ise böyle bir süreçte, CHP’yi işgal etmeye çalışıyor!
CHP’nin ve Türkiye’nin çıkış yolu!
10 Eylül 2025 00:01
Son Güncelleme: 10 Eylül 2025 15:24
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
CHP’nin 2003 kurultayı, tek adam hâkimiyeti ile sona ermişti. Parti içi muhalefet aday bile gösterememişti. Muhalif Adnan Keskin, “IMF politikaları ile CHP'yi hadım ettiler...” demişti.
Bu hadım edilme lafını o dönemde Adnan Keskin’den önce ünlü Kazak düşünür ve şair Muhtar Şahanov, kendisiyle yaptığım röportajda kullanmıştı.
Şahanov, "Bugün görüyorum ki, Türk halkları, kendi milli dillerinden, kimliklerinden, törelerinden uzaklaşıyor.. Ben bu durumu anlatırken 'Ahdalanmış halk' diyorum... Yani hadım edilmiş..." demişti. Türkiye'de milliyetçi kitleler bulunduğunu hatırlattığımda da Şahanov, “Kitlelere bir diyeceğim yok. Umarım ki Türkiye'deki milliyetçilerin önde gelenleri de ahdalanmış olmasın!” diye cevap vermişti.
***
Adnan Keskin, CHP lideri Deniz Baykal’ın pazar ekonomisini savunmasına ve dünyayı yönetenlerin Türkiye'ye gönderdiği icra memuru Kemal Derviş'i partinin önemli yerlerine getirmesine karşı böyle diyordu.
DSP, ANAP ve MHP, Derviş’i bakan yapmış, CHP ise genel başkan yardımcılığına getirmişti!
CHP, o tarihten sonra birçok badireden geçti. Son olarak, partinin ekonomik görüşlerinde bir değişiklik olmasa da ekonomik krizin süreklilik kazandığı Özgür Özel’in genel başkanlığı döneminde, CHP yerel seçimlerde birinci parti durumuna geldi. CHP’nin ilk genel seçimde iktidarı devralacağı da ortaya çıkınca bu defa iktidar, siyasallaşmış yargı eliyle CHP’yi hadım etmeye girişti.
***
CHP’nin 2003 kurultayında dağıtılan "Solda İlke- Çalışma Raporu" başlıklı belgede, ideolojik eleştiriler ağırlıklıydı...
Bu grup, "Parti söylemleri sağa kaymıştır" diyordu. Sağa kaymaktan sosyal demokrasinin küreselleşme sürecinin etkisinde piyasa ekonomisini kabul etmesini kastediyorlardı... Raporda, "Sosyal demokrasiden, yeni sol, Anadolu solu, sosyal-liberal sentez gibi yeni açılımlara yöneliş, özünde sağlam bir sol yaklaşımı taşımayan güçsüzlüğü ifade etmektedir" deniliyor ve "Ulus devlet, yerelleşme sürecinde yer alan gruplar arasındaki kaynaşmanın gerçek teminatıdır" görüşünden yola çıkılarak, değişim fetişizmine kapılmadan sadece gerekli değişimleri sağlamak gerektiği ifade ediliyordu...
Raporun, solcu düşünceye mensup insanlar açısından en önemli cümlelerinden biri de şuydu:
“Açıkça vurgulanmalıdır ki, sömürü, bütün unsurlarıyla varlığını sürdürmektedir. Sadece bu gerçeklik bile, solun mevcudiyetinin ve gerekliliğinin temel göstergesidir."”
***
Son bir yıl içinde, CHP’yi hadım etmeye yönelik hukuk dışı operasyonlar, iktidarın özellikle Suriye politikasıyla Büyük Orta Doğu Projesi’ne sunduğu ciddi katkılar sebebiyle ABD’nin tam desteğini almasından kaynaklanıyor.
CHP ise altı okta da bulunan milliyetçilik ilkesi gereği Türkiye’nin emperyalist politikalara alet edilmesine karşı durması gerekirken, enerjisini başka alanlara kaydırmıştır.
Aslında 2003 yılında ifade ettiğim gibi “Türkiye üzerinde oynanan en büyük oyun, milliyetçilerin pasifleştirilmesi suretiyle gerçekleştirilmiştir. Bu duruma çözüm bulunmazsa, Türkiye her geçen gün milli gücünden kaybedecektir; zaten milliyetçileri pasifize edenlerin görevi de budur. Türkiye'yi sahipsiz bırakmak! “
(19 Kasım 2003, Yeniçağ, Halk Liderlik Bekliyor)
Tabii Türkiye’de milliyetçilik denilince sadece MHP geleneğinin kastedildiği sanılıyor. Halbuki Türkiye Cumhuriyeti’nin kuran CHP’nin altı ilkesinden biri milliyetçiliktir. Milliyetçilik olmasa, Türk devleti kurulabilir miydi?
***
Şahanov ise, sorunların iktidara olan tapınmadan kaynaklandığını söylüyor; kendine çıkar sağlamak için parti liderine tapınmayı “tehlikeli bir virüs" olarak nitelendiriyordu.
Biz de o tarihte, “Türkiye'deki dalkavukluğun sadece Türkiye'deki siyasi liderlere değil, Avrupa ve Amerika'nın liderlerine de yöneldiğini tespit edersek, bu yüzden köleleşme anlamına gelen küreselleşme ve Avrupa Birliği edebiyatı ile millet iradesinin nasıl yok edildiğini, neden doğal bir servet üzerinde otururken halkın açlık tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını da anlayabiliriz.
Türkiye ne zaman mı düzelir? İktidara tapınma sona erdiği, tehlikeyi göze alabilen, gerçek aydınlar ortaya çıktığı zaman...” diyorduk... “8 ekim 2002, Yeniçağ, Türkiye ne zaman ve nasıl düzelir?)
***
Bugün iktidara tapınmanın “kaçınılmaz” sonuçlarını yaşıyoruz...
CHP ise mücadeleyi, kendi kuruluş felsefesine uygun bir çizgiye kaydırır ve bir an önce milli politikalara dönerse, ancak o zaman iktidarı açık düşürür ve önünde hiçbir güç duramaz.
Meşruiyeti hiç olmamış bir iktidar varsa!
11 Eylül 2025 00:01
Son Güncelleme: 11 Eylül 2025 10:08
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Eski AKP Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar, Cumhuriyet Halk Partisi'nin iki sene önceki İstanbul kongresinin, mahkeme kararıyla iptal edilmesi ve CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik ile mevcut yönetimin görevden alınmasına karar vermesi üzerine yayınladığı mesajda “2017 referandumundaki sandıklar açılmadan mühürsüz oyların geçerli sayılmasına ilişkin seçim kurulu kararı, yarın bir sulh hukuk mahkemesince kaldırılırsa ne olur?" diye sormuştu.
***
CHP, 2017’deki referandumun iptali için, oylama sürerken mühürsüz oyları geçerli sayan Yüksek Seçim Kurulu’na itiraz dilekçesi vermişti.
Geçerli kabul edilen mühürsüz oylar, 2.5 milyon civarındaydı. Yani mühürsüz denilen sahte oylar, halk oylamasının sonucunu belirlemişti. Bu oylama ile Türkiye’nin yönetim sistemi değiştirilmiş, tek adam yönetimine geçilmişti.
Dönemin CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan, “Bu seçim meşruiyeti olmayan mühürsüz seçime dönüşmüştür. Sonuçlar gayri meşrudur. İşte bu sebeple sonuçlar kesinleşmeden bütün hukuk yollarını kullanmak üzere YSK’ya itiraz dilekçesi verdik. Halk oylamasının iptalini istiyoruz.” demişti... YSK, itirazı reddetmişti.
Referandum gecesi itiraz için YSK’ya giden tek parti başkanı Ümit Özdağ idi.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ise Twitter hesabı üzerinden yaptığı açıklamada, “mühürsüz seçim” olarak tanımladığı 16 Nisan referandumu için “Bu seçimi tanımıyoruz, tanımayacağız. Adalet yerini bulana kadar durmayacağız” demişti.
Kılıçdaroğlu, mühürsüz oyların geçerli sayılmasının sandıktan "Hayır" çıktığının kanıtı olduğunu da söylemişti.
CHP, Kılıçdaroğlu imzasıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de başvurmuş ancak oradan yetkisizlik kararı çıkmıştı.
Dönemin CHP milletvekili Musa Çam, beş yıl sonra yaptığı açıklamada referandum günü CHP Genel Merkezi’nde muhatap bulamadıklarını, YSK önünde eylem yapmak istediklerinde de Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu tarafından engellendiklerini söylemişti.
***
Şamil Tayyar’ın uyarısından sonra CHP Genel Başkanı Özgür Özel de bir televizyon konuşmasında mühürsüz referandumdan bahsetti ama 16 Nisan 2017 referandumunun iptali için dava açan Yenilik Partisi Başkanı Öztürk Yılmaz oldu.
Yılmaz, referandumun iptali için Ankara 1. Asliye Hukuk Mahkemesine başvuru yaptı.
****
Türkiye’nin geçmişinde askeri darbeler var ama darbeler birle iktidarların meşruiyetlerini kaybetmiş olmasını gerekçe göstererek yapılmıştır.
Öyle ki 1961 Anayasası’nın “Başlangıç” bölümünde bu gerekçe “Tarihi boyunca bağımsız yaşamış, hak ve hürriyetleri için savaşmış olan; Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs 1960 Devrimini yapan Türk Milleti” diye ifade edilmiştir.
2017 referandumu ile ilgili iddia doğru ise, iktidarın meşruiyetini kaybetmesi değil, gayrimeşru doğmuş olması söz konusudur. Zaten, CHP, gayrimeşru iktidar kurulmasına yeterince direnmiş olsaydı, o gayrimeşru iktidar, hiçbir zaman yargı eliyle hukuku çiğnemeye kalkışamayacaktı.
Yalnız, meşruiyetini kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkı, 1961 Anayasası’nda var olmakla birlikte 1982 Anayasası’na konulmamıştır!
Ahmet Taşkın’ın “Baskıya Karşı Direnme Hakkı” makalesinde belirttiği gibi hukuk teorisinde, “Direnme hakkının varlığı için aranan ilk unsur, hukukun var olmadığı bir siyasal yapının varlığıdır. Bunun iki farklı şekilde olabileceği ileri sürülür. İlk durumda, iktidar yönetimi meşru olmayan yollardan ele geçirmiş ve yönetimini sürdürmektedir. İkinci durumda ise iktidar meşru yollardan yönetimi ele geçirmiş fakat sonradan hukukun dışına çıkmıştır. Bu durumda oluşan baskı ve zulüm boyutuna ulaşan haksızlığa karşı direnme hakkını doğuracağı kabul edilmektedir. Bu nedenle hukuk düzeninin meşruluğu, özgürlüktür. Özgürlüğü sağlayamayan hukuk düzenleri meşruiyetini yitirir. Meşru bir haktan bahsedebilmek için gereken bir diğer unsur da hukuksuzluğun zulüm ve baskıya dönüşmesidir. Her hukuksuzluk bu hakkın doğması için sebep sayılmaz. Hukuksuzlukların ağırlığı ve sürekliliği bu hakkı belirler. Buna göre, söz konusu hukuksuzluklara karşı etkili bir hukuki yol yok ise veyahut var olmakla birlikte etkili değil ise bu hakkın kullanılabilmesi gerekir.” (Vikipedi’den alınmıştır.)
***
Tabii fiili durumda, “direnme hakkımı kullanıyorum” dediğiniz zaman, meşruiyeti hiç olmadığı veya meşruiyetini kaybettiği iddia edilen iktidar, sizi kamu düzenini bozmaktan tutuklar. İşte Nepal’de direnme hakkını kullananların durumu ortada!
Liderlik, işte böyle durumlarda gereklidir. Bu şartlarda “mücadeleyi, hukuktan ayrılmadan sürdürebilmek”, akıllı bir strateji sahibi olmaya bağlıdır...
Sami Selçuk’un mektubu: Rejim meşru değildir!
12 Eylül 2025 00:01
Son Güncelleme: 12 Eylül 2025 14:05
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Eski Yargıtay birinci Başkanı, Eski Bilkent Ü. Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Sami Selçuk, “Meşruiyeti hiç olmamış bir iktidar varsa!” başlıklı son yazım üzerine bir mektup gönderdi. Önemli olduğu için aynen yayınlıyorum...
***
Sayın Arslan Bulut,
Son yazınızda çok önemli bir noktaya değiniyor; yazı içinde bazı noktalarda yanılsanız bile, önemli bir teşhise, özellikle de hukuk açısından çok önemli bir sonuca ulaşıyorsunuz: “2017 referandumu ile ilgili iddia doğru ise, iktidarın meşruiyetini kaybetmesi değil, gayrimeşru doğmuş olması söz konusudur. Zaten, CHP, gayrimeşru iktidar kurulmasına yeterince direnmiş olsaydı, o gayrimeşru iktidar, hiçbir zaman yargı eliyle hukuku çiğnemeye kalkışamayacaktı.”
Ulaştığınız bu sonuç hukuk açısından, bir bakıma yerinde, tutarlı ve doğrudur.
***
Bu konuda hukukun dediği şudur: Yüksek Seçim Kurulunun mühürsüz oyları geçerli sayan kararı, ne yazık ki, “yetki yağması”yla (salahiyet gaspı) sakat, bu yüzden de hukuk dünyasında hiç ama hiç doğmamıştır.
Çünkü mühürlü oylarla seçim yapılmasıyla ilgili yasa maddesi, yürürlükteki Seçim Yasası’nda, yani bir yasa maddesinde geçmektedir.
Yasa maddelerini ise hukuk açısından ya TBMM kaldırır ya da Anayasa Mahkemesi iptal eder. Bir yargılama organı bile olmayan, sadece yargıçlardan oluşan yönetsel bir kurul olan YSK ise, asla iptal edemez, fiilen ortadan kaldıramaz, dolayısıyla herhangi bir yasa maddesini asla geçersiz sayamaz.
Sayarsa, bu işlem hukuk dünyasında doğmaz. Doğamadığı için de böyle bir karar, yalnız yargıçlarca değil, hiç kimse tarafından asla kale alınmaz.
Sözgelimi, kaymakamın verdiği bir boşanma kararı, hukuk dünyasında doğmadığı için, bunu, yani amirinin verdiği bu kararı, nüfus memuru asla kayıtlara işlemez, işleyemez.
İşte 2017 referandumunda işlenen hukuksuzluk budur. Çünkü yetkisini aşan YSK, oylarla ilgili maddeyi fiilen yürürlükten kaldırarak seçim sonuçlarını duyurmuştur.
Hem de resmen! Bu bir hukuk skandalıdır.
İşte bu işlemin hukuktaki adı, “yetki yağması/gaspı”dır. Hukukta geçen yaptırımların en ağırıdır bu.
Bu yüzden sıradan ve başka işlemlere gerek duyulan bir “geçersizlik” yaptırımı değil, “yokluk”tur. (keenlemyekün, olmamış/yaşanmamış, inexistence, inesistenza).
Dolayısıyla günümüzde yaşanan rejim, hukuk açısından asla meşru değildir.
***
Tarihçi Ferrari’nin bu konudaki ünlü teşhisi şudur:
“Meşruluk, sitenin / devletin / toplumun görünmeyen barış meleğidir.”
Attığımız her adımda toplumsal barışı sağlamak için bu teşhise uymak zorundayız.
İşte ülkemizde bitmeyen tartışmanın nedeni budur. Çünkü meşruluk, yani barış meleği ülkemizde kovulmuş; Savaş Tanrısı da iç barışın sağlanmasına izin vermemektedir.
Bu konuda bir kitap bile yazmışımdır.
Aslında bu kitap, Türkçenin yanı sıra Almanca, Fransızca ve İngilizce dillerine çevrilerek Sayın Kılıçdaroğlu’nun yazdığı bir önsözle birlikte CHP tarafından o yıl bastırılmış; ancak ne yazık ki dağıtıma bile konmamıştır.
Bunun üzerine ben, bu kitabı ayrıca yayımlamış bulunmaktayım: “Hukuk Dünyasında Doğmayan Halk Oylaması, Ankara, İmge Kitabevi yayınları, 2018.”
***
Kısaca, şu anda yaşanan durum, dolayısıyla ülkemizin yaşadığı bunalımın teşhisi şudur:
Türkiye Cumhuriyeti hukuk içinde bir rejimle yönetilmemektedir.
Bu ise, elbette hepimizin sorunudur; ne iktidar partisinin ne de muhalefetin sorunudur.
Özetle kızmadan, öfkelenmeden soğukkanlılıkta hukukun içinde kalarak çözmemiz gereken salt bir hukuk sorunudur bu.
Ne yazık ki, ne iktidar ne de muhalefet bunu ayırımındadır.
Türkiye’miz, hukuk dışılıklar içinde bocalayan, siyasetçilerce gerektiğinde arada sırada anımsanan hukukla yönetilen bir ülkedir.
Esenlikler.
Yeniçağ, sorgulamaya devam edecek!
13 Eylül 2025 00:01
Son Güncelleme: 13 Eylül 2025 09:40
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Değerli Yeniçağ okurları;
Yeniçağ, 24 yıl önce bugün yayın hayatına atıldı. Geçen bu süreç içinde bize verdiğiniz destekten dolayı sonsuz teşekkürlerimizi sunarız.
Yeniçağ, 23 yıldır, Anayasa’nın başlangıç ilkelerinde belirtildiği gibi “Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;
Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak, Türkiye Cumhuriyetinin ebedi varlığı, refahı, maddî ve manevî mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde;
Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;
Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu;
Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;
Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu;
Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu” inancıyla yayın yapmaktadır.
Değerli okurlarımız,
Normal şartlarda, bir gazetenin, ülkenin Anayasası’nın temel ilkelerine uyumlu olmakla birlikte sadece gerçekleri araştırıp haber yapmasında bir olağanüstülük yoktur. Ancak Türkiye’de son dönemde bir gazetenin ve yazarlarının, devletin kuruluş ilkelerine sahip çıkan yayınlar yapması, gerçekleri dile getirmesi, kamu kaynaklarından veya özel sektörden yeterli ilan-reklam alamaması ile yani cezalandırılmasıyla sonuçlanmaktadır!
Türkiye’de siyaset kurumu ve özel sektörün büyük bir bölümü, uzun süredir, devletin altını oyanlara destek olmaktadır. Fiili durum budur.
Bu itibarla Yeniçağ, yayın hayatına başladığı günden bugüne kadar, sadece kendi kaynaklarıyla ve okurlarının desteğiyle ayakta durmaktadır...
Tüm gücünü değerli okurlarından alan Yeniçağ, geride bıraktığı 23 yılda yaptıkları gibi günümüzdeki “ahval ve şerait içinde dahi” Türk Milleti’nin egemenliğini, adı ve sanı; hak ve hukukuyla birlikte savunmaya bundan sonra da devam edecektir.
Neredeyse çok partili siyasi hayatın ortadan kaldırılmaya çalışıldığı; bugünden bakılınca, rejimi değiştirmeye fırsat vermek için yapıldığı net bir şekilde anlaşılan 15 Temmuz darbe girişiminden sonra mühürsüz oylarla sonucu değiştirilen halk oylamasıyla kurulmuş tartışmalı düzeni sorgulamaya devam edeceğiz.
Çünkü Einstein’ın söylediği gibi “Evrende en büyük yitik, sorgulama gücünü yitirmiş beyindir.”
Selâm ve saygılarımızla.
Alp dağları adı neden Türkçe'dir!
15 Eylül 2025 00:01
Son Güncelleme: 15 Eylül 2025 13:37
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Küreselleşmenin ne anlama geldiği konusunda veri olabilecek nitelikte, elimde iki önemli belge var. Bunlardan birincisi 2001 yılında medyada propagandası yapılan İtalyanlar'ın "Veneto'dan Batı Karadeniz Bölgesi'ne" sloganlı bisiklet gezisi sırasında kullanılan ve gezinin amacını ortaya koyan bir belge, ikincisi ise küreselleşme projesinin "yerel yönetimlere otonomi vermek ve milli hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak" anlamına geldiği yolunda CFR kaynaklı başka bir belgedir. İkincisinin özelliği, belgenin doğrudan Tayyip Erdoğan'a gönderilmiş olmasıdır.
Birinci belge dağıtılırken, Anadolu'nun şehir devletleri haritası da basın bildirisiyle birlikte verilmişti. Küreselleşmenin şehir devletlerine dönüş olduğu ise Erdoğan'a gönderilen CFR belgesinde belirtiliyordu! (Belgenin orijinali, Bilgi Yayınevi'den çıkan Küresel Haçlı Seferi kitabımızda yayınlanmıştır)
Bu iki belgeyi defalarca gündeme getirmiş olmama rağmen, bugüne kadar üzerinde ne bir yorum yapan oldu, ne de cevap veren!
Ulusal Devletlerin
İç Federasyonu!
Paflagonia projesi, tıpkı daha önce gündeme getirilen Kapadokya projesi, İyonya projesi, Ağrı dağı projesi gibi, Türkiye'nin kendi içinde şehir devletlerine bölüneceği öngörüsü ile hazırlanmıştı. Bu öngörü, bizim tahminimiz değil. Proje sahiplerinin hazırlayıp dağıttığı broşürlerde açıkça ifade ediliyordu.
Paflagonia projesinde aynen şöyle deniliyordu:
"Amacı ulusal devletlerin iç federasyonu (devletler federasyonu) şeklini gerçekleştirmek olan, politik şekilli, Avrupa karakterli bir fenomen geliştiriliyor. Bu amaçta istikamet, her zaman toplumlar ve politika; devletler ve devlet yöneticileri; güçler ve ülkeler arasındaki bir yakınlaşmayı gerçekleştirmeye yöneliktir. Globalizeleşme ve kimliği arama çalışmaları aynı paralelde seyreden iki muhakemeyi birleştiriyor... Orijinin bulunması, kişinin bölgeler ve devletler üstü bir kimlik kazanması olarak yorumlanıyor ve temelinde kişinin birçok ülkenin yurttaşıymış gibi düşünülmesi fikrine ulaşılıyor. Sonuçta, en ideal biçimine çoklu kimlik (çok kimliklik) araştırması olarak dönüşüyor, yani tüm insanların tek, aynı büyük genetik kökten geldiği orijinde, bir çeşit uluana ve ulubaba isminde birleşiyor; Adem ve Havva; ya da Homo sapiens, ya da Austrolopitecus..."
Proje, etnik araştırmalarla, özellikle Türk insanının ulusal bilincini, yani Türk Milleti'ne mensup olma bilincini yok etmeyi amaçlıyordu.
Basın bildirisinde ise şu ifade kullanılıyordu:
"Artık bütün Avrupa, köklerinin Troya ile başladığında hemfikir."
Bu ifadenin 1988 yılından ölümüne kadar Troya kazılarını yürüten arkeolog (ve tabii ki ideolog) Prof. Dr. Manfred Korfmann'a ait olduğu belirtiliyordu.
“Truva’nın öcünü aldık”
Tabii, proje aslında kendi kendini çürütüyordu. Çünkü, Truva'nın, Türklerin kökenleri ile bağlantılı olduğuna dair iddialar ve Atatürk'ün Dumlupınar zaferinden sonra "Truva'nın öcünü aldık" demesi bir kenara, bugünkü İtalya'nın Etrüskler tarafından kurulduğu, Etrüskler'in sembollerinin ve destanlarının da Ergenekon destanı ile aynı ve alfabelerinin de rünik Türk alfabesi olduğu biliniyor. İtalyanlar, dişi bir kurt tarafından emzirilen Romus ile Romulus'un heykellerini saklamadılar; Latin alfabesini nasıl ortadan kaldıracaklar? Latin alfabesinin Etrüsk alfabesinden türetildiği biliniyor. Etrüsk alfabesi ise hemen hemen Yenisey alfabesi ile aynı. Rünik yazılar, Göktürk yazıtlarında Yenisey yazıtlarında ve Altın Elbiseli Adam ile birlikte bulunan yazıtlarda da kullanılmış. İskandinav ülkelerinde bulunan bütün yazıtlardaki alfabe de aynı. Bu durumda, bugünkü Batı medeniyetinin temeli olan yazının, yani Latin alfabesinin Türk yazı sisteminden alınma olduğu ortaya çıkıyor. Türkler de buna dayanarak, bütün İtalya'nın, bütün İskandinav bölgesinin ve aynı yazıtların bulunduğu bütün Avrupa ülkelerinin, aslında Türk coğrafyası olduğunu, Avrupa'nın en büyük sıradağlarının yani Alp dağlarının Türk adı taşıdığını, dolayısıyla Avrupa'nın Türk kültür alanı olduğunu rahatlıkla iddia edebilir. Üstelik bu iddianın belgeleri her gün bütün insanların kullandığı Latin alfabesinde bulunuyor!
O halde Truva kazılarını yapan Prof. Dr. Manfred Korfmann'a nazire yaparak şöyle diyebiliriz:
-Artık bütün Avrupa, kendi medeniyetinin temelini Türklerin attığını bilmek zorunda!
1 Nisan 2006 tarihli Yeniçağ’dan)
Hakan Fidan da komplo teorisi mi anlatıyor?
16 Eylül 2025 00:01
Son Güncelleme: 16 Eylül 2025 13:58
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, El Cezire ve Katar TV’ye yaptığı açıklamada, “İsrail yayılmacılığının arkasında yatan iki sebep var. Birincisi, İsrail’in topraklarını genişletip büyük İsrail’i kurmak; ikincisi ise bölgedeki ülkeleri zayıf, etkisiz, özellikle İsrail’e komşu olan ülkeleri, bölünmüş vaziyette bırakmak. Bunlardan biri de Suriye. Başka ülkeler de var biliyorsunuz. O ülkelerle de iletişim halindeyiz. Lübnan var, Ürdün var, Mısır var, İsrail’e komşu olan ülkeler. Bunlardan biri de Suriye.” dedi.
Konu ile ilgili haberin yayınlandığı, veryansıntv’ye Kenan Akova imzasıyla gönderilen mesajda, herhalde AKP iktidarı kastedilerek “Madem öyle neden Suriye'nin ve Irak'ın bölünmesine yardım ettiniz?” diye soruldu.
***
Büyük Orta Doğu Projesi’ni, açıklanmasından sekiz yıl önce; 1996 yılında deşifre etmiş ve asıl hedefin “Büyük İsrail” olduğunu yazmıştık.
Kamuoyunda milliyetçi-muhafazakâr diye bilinen bazı yazarlar ise 2004 yılında Erdoğan’a Büyük Orta Doğu Projesi eş başkanlığı görevi verilmesine alkış tutmuştu.
Biz ise “Tevrat'ta İsrailoğullarına vaat edildiği söylenen toprakların, Akdeniz kıyısındaki bugünkü İsrail topraklarından, doğuda Fırat'a kadar olan bölgeyi kapsadığını, bugünkü projelerin ana temasını bu ideolojinin oluşturduğunu ve ABD'nin çıkarları ile bütünleştirilip başka bir renge boyanarak dünya kamuoyuna sunulduğunu” gazetemizin yayına atıldığı günden beri bu sütunda yüzlerce defa hatırlattık:
“Tevrat'taki Büyük İsrail'in içinde bugünkü İsrail, Lübnan, Ürdün, Suriye'nin Fırat'ın altında kalan bölümü, Irak'ın Fırat'a kadar olan bölümü ve Suudi Arabistan'ın kuzey kısımları bulunuyordu. İsrail, Tevrat'taki bu hedefi genişleterek Türkiye'nin Fırat'ına kadar uzatıyordu. Yine Büyük İsrail planının gerçekleşebilmesi için, önce Türkiye'nin da dahil edildiği bir büyük savaş gerçekleştirilmeliydi ki, ortalık karışsın, barış masasına oturulduğunda, haritalar yeniden çizilebilsin...
Asıl mesele enerji kaynaklarına hükmetmek ve İsrail'in güvenliğini sağlamaktır. Kıbrıs adası, enerji kaynaklarını kontrol noktasındadır. ABD bu yüzden 1949'dan beri Kıbrıs'ı kontrol altında tutmak istemektedir.” (14 Kasım 2002, Yeniçağ)
***
İşte Irak ve Suriye’nin parçalanmasıyla birlikte bugün o aşamaya, yani büyük savaş aşamasına geldik!
Bugün, Kıbrıs Rum kesimine İsrail hava savunma sistemleri yerleştirildi... ABD, Kıbrıs’taki İngiliz üssünü yeterli görmüyor, kendisi de üs kurmak istiyor.
***
Telafer'e yönelik 2004 yılındaki Amerikan saldırısının hedefi Suriye operasyonuna koridor açmaktı:
"Türkiye-Irak-Suriye üçgeninde, Türkiye'nin Irak'a açmayı planladığı ikinci sınır kapısının güzergâhında bulunan Telafer bir Türkmen şehriydi ama katliam yapılarak boşaltıldı.
Suriye'deki Kürtler ile Irak'taki Kürtler arasında koridor açılabilmesi için Türkmenlerin Telafer şehrinden göç ettirilmesi gerekiyordu ki bu da Türkiye'nin bölgeden koparılması anlamına gelmekteydi. (16 Eylül 2004, Yeniçağ)
***
İsrailli haham Nir Ben Artzi, 2015 yılında İnternet’teki blog sayfasından ülke dışındaki Yahudilere çağrı yaparak, “ABD ve Avrupa ekonomik krizlerle boğuşacak. Dünyada pek çok doğal felaket ve büyük depremler olacak. Tanrı, İsrail’in çevresindeki bütün ulusları ortadan kaldıracak. İranlılar birbirini yemekle meşgul. Mısır yanıyor ve onlar Suriye gibi olacak. Hamas, Mısır’ın başına bela olacak. Türkiye, kendi iç meseleleri ile uğraşacağından İsrail’e dokunamaz. Suriye haritadan silinecek. Bulunduğunuz ülkelerde size iyi davranmıyorlar. Sizin için en güvenli ülke İsrail’dir. Tanrı bize IŞİD’i, aşırıcı İslam’ı, El Kaide’yi, Hamas’ı ve daha birçok kardeşi gönderdi. Tanrı bunları göndererek bütün dünyaya Yahudilerin kutsal toprağı olan İsrail’e dokunmamaları için uyarı verdi” diyordu.
***
Hahamın dedikleri tek tek uygulandı. Suriye haritadan silindi, Hatay’ın, Kilis’in Gaziantep’in nüfus yapısı değiştirildi, Bu da yeterli olmayınca fay hatları hidrolik çatlatma ile tetiklenerek, Hatay, Kahramanmaraş dahil 11 ilimizde büyük depremler meydana getirildi. Hatay yok edildi!
Şimdi, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, “Büyük İsrail” hedefi için İsrail’e komşu ülkelerin parçalanmakta olduğunu söylüyor!
Hahamın açıklamaları kehanet değildi, İsrail devletinin projelerini anlatmıştı. Türkiye’de ise bu tür bilgiler, halkı uyandırmamak için “komplo teorisi” diye nitelendiriliyor, sözde aydın güruhu da bu mızıkayı çalıyordu...
Şimdi Hakan Fidan da komplo teorisi mi anlatıyor?
Erzurum kime vadedildi?
18 Eylül 2025 00:01
Son Güncelleme: 18 Eylül 2025 13:07
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gazze’ye yoğun kara saldırıları başlatan İsrail Başbakanı Netanyahu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a cevap vermeyi de ihmal etmedi ve "Biz buradayız. Kudüs bizim şehrimiz. Sayın Erdoğan, bu sizin şehriniz değil. Bu bizim şehrimiz. Her zaman bizim şehrimiz olacak. Bir daha bölünmeyecek" ifadelerini kullandı.
Erdoğan ise “Filistin’in Batılı ülkelerce devlet olarak tanınması, ben inanıyorum ki İsrail’i daha fazla köşeye sıkıştıracaktır. Biz, bir kez daha BM zemininde bunu haykıracağız. Mazlumların çığlığını dünyaya inşallah duyuracağız.” dedi ve “vadedilmiş topraklar” konusuyla ilgili “hazırlanmış” bir soruyu şöyle cevaplandırdı:
“Bir defa şunu çok açık net ortaya koyalım. İsrail, bir dine değil bir sapkın ideolojiye hizmet etmektedir. Bu özelliğini bir defa gözden geçirelim. Netanyahu ve çetesi, dünyaya sadece Siyonizm’in uyduruk masallarını anlatıyor. BM şartı, devletlerin toprak bütünlüğünü, egemen eşitliliğini ve sınırlarının zorla değiştirilmemesini emreder. Bunu görmemiz lazım. Dolayısıyla ‘vadedilmiş topraklar’ kavramıyla oluşturulan senaryolar, hukuken geçersiz ve meşruiyetten yoksundur. İsrail’i yönetenler kendi radikal anlayışlarını, faşist bir ideolojiye dönüştürmüş bir cinayet şebekesinden başka bir şey değil. Bu yönüyle Netanyahu, Hitler ile ideolojik açıdan adeta akrabadır. Böyle bir özelliği var. Nasıl Hitler, kaydettiği ilerlemenin etkisiyle kendini bekleyen hezimeti göremediyse, Netanyahu da aynı nihai akıbeti yaşayacaktır.”
***
Peki AKP iktidarı İsrail ile her türlü ticareti yaparken BM salonlarında konuşma yaparak Gazze’deki soykırımı durdurabilecek mi?
Durduramayacaksa, İsrail ile sözlü atışmanın kime ne faydası olabilir? Belki, iç politikada oyları korumaya yarayabilir!
Netanyahu’nun Erdoğan’a saldırması, iç politikada Erdoğan’a yarar, Erdoğan’ın Netanyahu’ya saldırması da onu ayakta tutmaya yarar...
***
Yalnız bu “vadedilmiş topraklar” konusu üzerinde değerli bir makale okudum. Prof. Dr. Hilmi Özden, “İsrail devletinin teolojik temelleri sağlam mıdır?” başlıklı 16 sayfalık makalesinde özetle şöyle diyor:
“Tahrif edilmiş kabul ettiğimiz Tevrat'ta Hz. Musa'ya vaat edilen toprak ile Hz İbrahim'e vadedilen toprak farklı coğrafyaları göstermektedir. Tevrat'ta Hazret-i Mûsâ'ya va'd edilen toprak, (Arz-ı Mev'ud), yalnızca bugünkü Filistin'dir. Burası da Akdeniz ile Ürdün Nehri arasında kalmaktadır. Tevrat'ta geçen anlatıma göre Hz. İbrahim ve soyuna ‘söz verilen’ topraklar ise Nil Nehri ile Fırat Nehri arasındaki bölgeyi kapsamaktadır. Hz. İbrahim’e ve soyuna vadedilen toprak, İsrail tarafından çarpıtılarak Yahudilere vaat edilmiş anlamı çıkarılmıştır.
Âl-i İmrân Suresi 67. Ayet’de ‘İbrahim ne bir Yahudi idi ne de bir Hıristiyan. O, sadece Hanîf bir müslümandı/Allah'a teslim olandı. O müşriklerden değildi’ buyrulmuştur.
Yahudilerin kendilerine vaat edilmiş iddiasındaki coğrafya bir inanç alanıdır, herhangi bir ırk yahut millete ait değildir. Üstelik Hz. İbrahim eğer bir milliyet ithaf edilecek olursa, Sümer kavmine ait Ur kentli bir Türk'tür. Tarihi kayıtlar bunu göstermektedir.
Karşımızda tahrif edilmiş (değiştirilmiş) bir Tevrat ve onun ideolojik metinlerine göre oluşturulmuş üstün bir ırk anlayışı bulunmaktadır. Bu üstün ırk ve seçilmiş halk inancı siyasal sonuç olarak Siyonizmi doğurmuştur. Siyonizm ise vadedilmiş topraklar üzerinden Hz İbrahim inancının hâkim olduğu coğrafyayı kendi sınırları içine dâhil etmek istemektedir. Hz İbrahim kesinlikle Yahudilerin atası değildir.
Kur'an ve tarih ışığında bu iddialar tamamıyla geçersizdir.
Tahrif edilmiş Tevrat, Babil sürgününden sonra hahamlar tarafından yazılmış hurafelerin doldurulduğu bir kitaptır.
Nil’den Fırat’a Mısır ve Mezopotamya uygarlıklar tarihidir. Bu uygarlıklar tarihinde Yahudiler yoktur. Önümüzdeki yıllarda devletlerarası en büyük problem su kaynaklarından çıkacaktır. Bu gerçek tarihin geçmiş dönemlerinde de ulusların toprak mücadelesine sahne olmuştur. Türkiye'nin nice emeklerle yaptırdığı GAP (Güney Doğu Anadolu) Projesi İsrail'in yıllardır gözlerini diktiği toprakları kapsamaktadır.”
***
İsrail’in gözü Mezopotamya’dadır ve su kaynaklarındadır. Eski ABD Büyükelçisi Pearson, “Erzurum’dan Bağdat’a uzanan topraklar tek bir ekonomik bölge olacaktır” diye boşuna söylemedi. Ardından Barzani sitesinde, “İşgalci TSK, tek bir siyasi bölge olacak bu toprakların kuzeyinden çekilecektir” diye boşuna yazılmadı! Adamlar, Fırat’ın doğduğu topraklara; Erzurum’a da göz dikmiş durumda...
AKP iktidarı, Irak ve Suriye’nin parçalanmasına yardım ederek, bu emellere hizmet etmiş olmadı mı?
Irak ve Suriye parçalanarak kime teslim edildi; Erzurum kime vadedildi; apaçık ortada değil mi?
Orkun Özeller’i tutuklamak!
19 Eylül 2025 00:01
Son Güncelleme: 19 Eylül 2025 11:10
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye, 23 yıl içinde, her ihaleden komisyon alınarak tepeden tırnağa kadar sürekli soyuldu ama toplamı bir trilyon doları geçen bu soygunun hesabını soran yok! Paralar, dövize çevrilip yurt dışına kaçırıldığı için ekonomi, istikrarlı olarak kötüye gidiyor. Kötüye giden ekonominin faturası, emeklilere ve asgari ücretlilere kesiliyor. Zaten, 35 yıl önceki ilk köşe yazılarımda işlediğim gibi “enflasyon hırsızlıktır; resmi soygun demektir, halkın cebindeki parayı çalmaktır.”
*Deva Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, bir ara “Enflasyon, en büyük hırsızlıktır. Enflasyonun sebep olduğu mağduriyeti, sebep olduğu yoksulluğu telafi etmemek ise katmerli hırsızlıktır.” demişti...
*Tabii “Hırsız evden olursa mandayı bacadan aşırır” ama tıpkı Türkiye’de olduğu gibi yavuz hırsız, ev sahibini de bastırıyor.
*Maksim Gorki, “Eskiden bir adamı hırsızlık edince hapse atarlardı. Şimdi doğruyu söylediği için hapsediyorlar.” demiş.
*Comte De Lautréamont ise “Yeterince hırsızlık yaparsan, çaldığın paralarla seni aziz ilan edecek bir kilise satın alabilirsin.” diye dinin de hırsızlığa alet edilebileceğini söylemiş.
*Türkiye’ye uyarlarsak, “Yeterince hırsızlık yaparsan, çaldığın paralarla, tarikat, cemaat, veya siyasi partin üzerinden ülkenin büyük kısmını satın alabilirsin.” diyebiliriz.
*Yalnız Victor Hugo, böyle durumlar için “Bir millete karşı işlenen hırsızlık suçu asla zamanaşımına uğramaz. Bu yüksek düzeyde dolandırıcılıkların hiçbir geleceği yoktur. Bir milletin alameti, bir mendil markası sökülür gibi sökülemez.” diye hüküm vermiştir...
*Bugün için Türkiye’de her şey tersine dönmüş durumdadır... Öyle ki, bir zamanlar kendi camiasında saygınlığı olan bir din bilimci, “Yolsuzluk hırsızlık değildir” diyebilmiştir. Oysa yolsuzluk, hırsızlığın resmi kanallardan yapılanına denilir.
***
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, CHP’li belediye başkanlarına karşı yapılan yolsuzluk suçlamalarının, “Ya AKP’ye katılırsın, ya da tutuklanırsın” şekline dönüşerek “absürt bir hal” aldığını söyledi ve örnekler verdi...
Absürtlük sadece, yolsuzluk suçlamalarıyla sürdürülmüyor! Bir süredir, terör örgütüyle masaya oturmak vatanseverlik, buna karşı çıkmak, halkı kin ve düşmanlığa tahrik sayılıyor!
Terör örgütünün Abdullah Öcalan’dan sonra gelen adamlarından biri olan Şemdin Sakık yakalandı ama onun gizli tanıklığıyla, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ tutuklandı ve sonradan beraat kararı verilse de 5 Ağustos 2013 tarihinde “terör örgütü kurmak ve yönetmek” ve ”Türkiye hükümetini ortadan kaldırmaya veya işleyişini kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek” suçlamalarıyla müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Tarihin hiçbir döneminde, hiçbir ülkede böyle absürt bir karar verilmemiştir.
Son olarak terör örgütünün başı, “kurucu önder” sıfatıyla Meclis’e davet edilmişken bunu eleştiren emekli albay Orkun Özeller, hakaret ve halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçlamasıyla tutuklandı!
Şikâyet üzerine “basit hakaret” iddiası elbette soruşturulabilir ama bu suçun yatarı olmadığı için tutuklama gerektirmez. Zaten uygulamada hapis yerine para cezası verilmektedir. Diğer taraftan devletin, ülkesiyle ve milletiyle bütünlüğünü korumak için ömrü boyunca, kelle koltukta mücadele eden bir kahraman, halkı neden birbirine karşı kin ve düşmanlığa tahrik etsin? Görevi teröristi ortadan kaldırmak olan bir subay, terör örgütünün başına düşmanlık beyan etmişse, bu beyan halkı kin ve düşmanlığa tahrik mi sayılır? Kendisine ölüm tehdidinde bulunanlar soruşturulmazken, Orkun Özeller’in tutuklanması, hangi hukuka sığar?
***
*Trilyon dolarlık soygundan sorumlu olanların, ele geçirdikleri paralarla ülkeye hâkim olurken, siyasi rakiplerini hırsızlıkla suçlaması, sürdürülebilir bir saçmalık değildir.
*Yine, terör örgütünden “milli dayanışma, kardeşlik ve demokrasi” umanların, siyasi rakiplerini, “terör örgütüyle işbirliği yapmak” veya “halkı kin ve düşmanlığa sevk etmek”le suçlaması da sürdürülebilir bir saçmalık değildir.
Terör örgütünün başını Meclis’e davet ederken onunla mücadele eden Orkun Özeller’i tutuklamak, baltayı taşa vurmaktır...
Baltanın sapı da bu tutuklamayla kırılmıştır artık!
"Sessiz Kurye" ve yaygaracı kurye!
20 Eylül 2025 00:01
Son Güncelleme: 20 Eylül 2025 17:22
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İngiltere dış istihbarat servisi MI6'nın başkanı Richard Moore, görevinden ayrılmadan önce "Sessiz Kurye" adı verilen sanal casusluk uygulamasını İstanbul'da tanıtıyor! Sessiz Kurye'nin kullanım talimatları, MI6'nın yeni YouTube kanalından da yayınlandı.
İngiltere Dışişleri Bakanı Yvette Cooper, portalın "MI6'nın İngiltere, Rusya ve dünya çapında yeni casuslar edinebilmesini sağlayacağını" söyledi.
İngiltere Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada, platformu kullanmak isteyen potansiyel muhbirlere özel bir internet tarayıcısı indirme, güvenilir bir VPN kullanma ve kendi adlarına olmayan bir telefon üzerinden işlem yapma tavsiyesi verildi.
Tanıtımda, James Bond tarzı görüntülerin yer aldığı bir video ve Rusça "bilgi aktarımı" ifadesinin yer aldığı bir dosya gösterildi.
Benzer bir uygulamayı 2013'te CIA başlatmış ve Rus muhbirlerin nasıl işe alındığını açıklamıştı.
Bu arada İngiltere ile ABD arasında güvenli iletişim için Google ile ortaklık kurulmuştu.
MI6 Başkanı Richard Moore da 2023'te Prag'da yaptığı konuşmada Rus vatandaşlarını Birleşik Krallık adına casusluk yapmaya çağırmıştı.
***
CIA ve MI6'nın, dünya çapında muhbirlerin kullanacağı birer İnternet portalı kurması, istihbarat elemanı çalıştırmadan bilgi toplamayı sağlayabilir mi? Hiç sanmıyorum. Bilgi toplanmak istenen ülkelerin istihbarat servisleri, kendi elemanlarını görevlendirerek, CIA ve MI6'ya sürekli yanlış bilgiler gönderebilir. İnandırıcılık sağlamak için doğru bilgiler de gönderebilirler... Bu durumda, "sessiz kurye" projesi, bumerang gibi döner, CIA ve MI6'ya çarpar! En azından boş işlerle uğraşmak zorunda kalırlar.
Tabii dünyanın en büyük iki istihbarat örgütü, herhalde, bunun da önlemini alabilir ama sisteme hiçbir zaman güven olmaz...
***
Konunun bizi ilgilendiren tarafı, Sessiz Kurye projesinin İstanbul'da tanıtılmasıdır! Hedef ülkeler, ilk planda Rusya ve Çin gibi gösteriliyor ama tanıtım Türkiye'de yapılıyor. Anlaşılan o ki İstanbul, CIA ve MI6'nın operasyon üssü olarak kullanılıyor...
Gerçi Türkiye'den de Sessiz Kurye'ye muhbirler ordusu katacaklardır ama buna ihtiyaçları yok ki... Türkiye'de başbakanlık yapmış bir kişi bile CIA'ya rapor veriyordu. Yakın zamanda da CIA'nın yan kuruluşuna düzenli rapor gönderenler, Vikileaks belgelerinde ortaya çıktı...
Fakat CIA ve MI6'nın bunlara da ihtiyacı yok. Nokta operasyonlarda, alenen çok sayıda akademisyen ve gazeteciyi kullanıyorlar zaten... Bir ara MİT, ABD Büyükelçiliği'nde bir Türk tarihçisinin verdiği “Osmanlıcılık kursu”na katılan 30 kadar gazeteciyi sorguladı ama yargılanan bile olmadı! O gazetecilerin görevi, Büyük Orta Doğu Projesi’ni, “Yeniden Osmanlı oluyoruz” diye göstermekti...
Yine, Wall Street Journal gazetesinde Hugo Pope'un başlattığı "Türkiye'deki Türklük oranı" ile ilgili uydurma iddialara, Türkiye'den destek veren akademisyen ve köşe yazarları uyarılmadı bile... Çünkü iktidar da Hugo Pope adlı gazeteci bir tarafa; doğrudan CIA’nın beyni Graham Fuller'in "Yeni Türkiye Cumhuriyeti!" adlı kitabını, neredeyse parti programı gibi uyguluyordu.
***
Türkiye'de siyasette parlayan ama Amerikan eğitiminden hiç geçmemiş kişiler, ABD ve İngiltere derin devletlerinin strateji üreten kuruluşlarında ağırlanıyor, sorgulanıyor, bir anlamda sınavdan geçiriliyor. Uygun gördüklerine iki aylık, beş aylık eğitimler de veriyorlar. Sonra da siyasette destekliyorlar. ABD'nin tercih ettiği adayların iktidar olması için, onların siyasi rakiplerine istihbarat ağlarından galen bilgiler üzerinden operasyon düzenliyorlar. İsim vermeme gerek var mı? Bütün bunlar herkesin gözü önünde ve büyük yaygaralarla yapıldı, yapılıyor.
Türkiye'de alenen bilgi veren, “yaygaracı kuryeler” kullanıyorlar, sessiz kuryeye pek ihtiyaç duymuyorlar...
İsrail’den Suriye’ye Sevr dayatması!
22 Eylül 2025 00:01
Son Güncelleme: 22 Eylül 2025 10:24
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İsrail, Suriye’nin yeni bir ordu kurmasına karşı çıkarak sadece güçlü bir polis teşkilatına izin vereceğini bildirdi!
odatv’de yayınlanan habere göre, İsrail’in İbranice yayın yapan İ24 kanalına açıklama yapan İsrailli yedek Albay Moşe Elad, devam eden müzakerelerde Şam yönetimine, Suriye ordusunun kurulmasına izin verilmeyeceği, bunun yerine güçlü bir polis örgütü kurulmasının teklif edildiğini söyledi.
Elad, Tel Aviv'in, Suriye'de ordu kurulmasının gelecekte kendisine ve ülkesine "büyük tehdit oluşturacağına” inanması nedeniyle buna kesinlikle izin vermeyeceğini de ifade etti.
İsrail, daha önce, sadece Dürzilerin bulunduğu bölgede Suriye ordusunun bulunmasını istemediğini açıklamıştı...
İsrail devlet televizyonu, KAN’ın 1 Ağustos 2025 tarihli haberine göre, İsrail yönetimi, Suriye ordusunun ülkenin güneyinde konuşlanmasına karşı çıkmış ve sadece Suriye İçişleri Bakanlığına bağlı ve Dürzi unsurlardan oluşan güvenlik güçlerinin bölgede bulunmasını talep etmişti.
***
Bilindiği gibi, ordu, bir devletin vazgeçilmez gücüdür. Ordu, ülkenin her köşesine hâkim değilse, o devlet artık egemen bir devlet değildir. Hele hele bir devletin ordusunun olup olmayacağını başka devletler tartışıyorsa, egemenlik tamamen kaybedilmiş demektir.
Böyle durumlar ancak büyük bir yenilgi sonrasında ülkenin bir kısmının veya tamamının işgal edilmesiyle ortaya çıkar. Galipler, işgal ettikleri ülkeye, ülkenin nasıl yönetileceğini, ordusunun olup olmayacağını, olacaksa ne kadar asker bulunduracağını dikte eder... Tıpkı Sevr Antlaşması’nda galip devletlerin Osmanlı devletine dayattığı gibi...
Sevr Antlaşması’nda askeri konular, 152 ve 207’inci maddeler arasında düzenlenmişti. Sevr’e göre Osmanlı devletinin askeri kuvveti, 35 bini jandarma, 15 bini özel birlik, 700'ü padişahın yanındaki güvenlik birliği olmak üzere 50 bin 700 kişiyle sınırlı olacak ve ağır silahları bulunmayacaktı. Her subayın veya askerin silahında kaç merminin bulunabileceği bile belirlenmişti.
Türk donanması tasfiye edilecek, Marmara Bölgesi'nde askeri tesis bulundurulmayacak, askerlik gönüllü ve paralı olacak, azınlıklar orduya katılabilecek, ordu ve jandarma Müttefik Kontrol Komisyonu tarafından denetlenecekti. 168’inci maddeye göre bütün askeri okullar kapatılacaktı.
***
Şimdi, Suriye geçici devlet başkanı ilan edilen, Colani kod adlı Ahmet Şara adlı terörist, ABD Başkanı Trump tarafından kabul edilecek. Gazeteci Hüsnü Mahalli, Tele1’de CHP kurultayını yorumlarken Trump’ın aynı gün İsrail Başbakanı Netanyahu’yu da kabul edeceğini, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a ise bir gün sonrasına randevu verdiğini hatırlatarak, bu toplantılarda Gazze’nin ve Suriye’nin görüşüleceğini, ancak Türkiye’de kimsenin konunun bu yönüyle ilgilenmediğini söyledi...
***
Bilindiği gibi Trump, Şam’ın düşmesinden sonra Netanyahu’yu kastederek, “Bibi’ye ‘Eğer Türkiye’yle bir sorunun varsa, bunu çözerim’ dedim. Geçenlerde Erdoğan’a dedim ki; ‘Tebrikler. 2000 yıldır kimsenin başaramadığını yaptın, Suriye’yi aldın’ dedim. Farklı adlarla olsa da, aynı şey... O da ‘yok yok, ben yapmadım’ dedi. ‘Sen yaptın ama bu sorun değil’ dedim. ‘Evet, belki bir yönüyle biz yaptık’ dedi.” diye konuşmuştu.
İşte şimdi Trump, o sorunu da çözecek...
Trump, aslında “iki bin yıl sonra” derken, M.Ö. 586’de Babil Kralı Nabukadnazer’in Kudüs’ü yakıp yıkması ve sağ kalan Yahudileri sürgüne tabi tutmasını kastediyordu!
Babil sürgününden 2 bin değil ama tam olarak 2 bin 611 yıl sonra, bugünkü İsrail, Suriye’ye hâkim oldu ve Trump, “Türkiye, Suriye’de oynanan oyunu bozmasın” diye çalışıyor...
2611 yıl sonra, İsrail, Suriye’ye ordusuyla girmiştir ve bunda Türkiye’deki siyasi iktidarın, Suriye’yi iç savaşa sürüklemesi ve rejimi yıkması, birinci derecede rol oynamıştır...
Biz başından beri ABD ve İsrail’in Suriye operasyonuna destek vermenin, Büyük Orta Doğu Projesi’ne, dolayısıyla Büyük İsrail Projesi’ne hizmet demek olduğunu söyledik.
İşte sonuçlar ortadadır. Esat kaçtığı günden itibaren üç gün içinde, Suriye ordusunun bütün askeri alt yapısını, hava saldırılarıyla yok eden İsrail, “galip devlet olarak” şimdi de Suriye’nin orduya sahip olamayacağını dayatıyor.
Buna rağmen, hâlâ Türkiye’nin Suriye’de zafer kazandığını söyleyen ve gerçekleri yazdığımız için bize çamur atmaya yeltenenler, AKP ve MHP seçmenini artık bu yalanlarla kandıramaz.
"Paniklemiş tavuk gibi koşuşturuyorlar"
23 Eylül 2025 00:01
Son Güncelleme: 23 Eylül 2025 16:44
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Macaristan Başbakanı Viktor Orban, Budapeşte'de düzenlenen bir etkinlikte Avrupa'nın sorunlarını anlattı ve “Dağ gibi borç, göçmen kalabalıkları, sokaklarda şiddet, savaşın giderek karanlıklaşan gölgesi, toplu işten çıkarmalar, artan faturalar, fakirleşen haneler ve paniklemiş tavuk gibi koşuşturan Brüksel bürokratları... Bildiğimiz ve çok sevdiğimiz Avrupa bitti. Bunu inkâr edersek zaman kaybederiz. Bunu yüksek sesle söylersek zaman kazanırız.” dedi.
***
Orban’ın Avrupa Birliği için kullandığı “paniklemiş tavuk gibi koşuşturuyorlar” sözü, bana Türkiye’deki iktidarın durumunu çağrıştırdı...
Herkesin hatırlaması gerek; 2002 seçimlerinden birkaç yıl öncesinde, Hürriyet, Milliyet, Sabah gazeteleri, henüz merkez medya sayılıyordu... Kanal D, CNN Türk, ATV, Show TV, Star TV gibi kanallar da bu üç gazetenin etki alanı içindeydi.
Gazeteler, kanallar eşgüdüm içindeymiş gibi günün her saati önce Refah Partisi, sonra Fazilet Partisi, son aşamada ise AKP ve Tayyip Erdoğan eleştirisi yapıyor, onlar da kendilerini sakin tonlarda savunuyordu...
Eleştiri tonu arttıkça, Refah hareketi büyüdü... Refah kapatıldı, yerine Fazilet Partisi kuruldu ve bu parti de kapatılınca Saadet Partisi ve AKP kuruldu...
***
ABD ve İngiltere, Graham Fuller'in kitabını yazdığı "Kurucu unsurunun Türkler olmadığı yeni bir Türkiye projesi"ni uygulamaya koymak için AKP'yi destekledi ve AKP iktidar oldu...
CIA’nın beyin takımından Graham Fuller, Fazilet Partisi döneminde, artık Kemalizm’in modasının geçtiğini ve Türkiye’nin “Ilımlı İslam”a öncülük etmesi gerektiğini ileri sürüyordu! Fuller, “Fazilet Partisi’ndeki gençlerin baskın çıkacağı ve Yenilikçi Hareket’in Ilımlı İslam’a liderlik yapacağı”nı söylüyordu! O gençler, Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan idi. Fuller, 1996 yılında Refah Partisi İstanbul İl Başkanlığı’nda Abdullah Gül ile bu konuda bir görüşme de yapmıştı.
AKP iktidarını önlemek isteyenler bunu başaramadı. Çünkü kurulu düzen, AKP iktidarına razı edildi. “Erdoğan’ın bir milyar doları var” diyen Rahmi Koç ve TÜSİAD bile AKP iktidarını destekledi... O günlerde, Tayyip Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu ile görüşebilmek için, Paul Wolfowitz’den aracı olmasını istemişti...
AKP iktidarının ilk yıllarında askerlerin direnişi de ABD planlamasıyla ve Ergenekon, Balyoz ve Askeri Casusluk davaları ile kırıldı...
AKP, ikinci on yılında ise ülkenin bütün kaynaklarına çökmeye başladı. Yurt dışında kaçırılan komisyon paraları ile kurulan şirketler üzerinden Türkiye’nin bütün varlıkları sayın alınmaya başlandı. Durumu gören ve kendilerine hayat hakkı tanınmayacağını anlayan yerleşik sanayiciler, yatırımlarını yurt dışına kaydırdı. Böylece ekonominin kanı çekildi. AKP iktidarı buna da aldırmadı, ithalat yoluyla Türk üreticisi yerine yabancı üreticileri destekledi. İthalat zengini AKP’liler türedi. Tarım çöktü. Emekli maaşı ve asgari ücret, reel olarak kirayı bile karşılayamayacak kadar düşürüldü. Tabii artışlar yapıldı ama enflasyon ve hayat pahalılığı on kat artıyor, maaşlara ise yüzde 30 civarında zam yapılıyordu. Sonuçta hayat pahalılığı, dar gelirlilerin aylık kazancını harçlık seviyesine düşürdü...
***
Bu arada, ana muhalefet partisi CHP, yerel seçimlerde birinci parti oldu ve Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş gibi isimlerle, başarılar kazandı. Yapılacak ilk genel seçimlerde CHP’nin Cumhurbaşkanlığını da kazanacağı anlaşılınca, AKP’nin yandaş medyaya dönüştürdüğü gazeteler ve kanalların CHP eleştirileri, CHP’nin her geçen gün daha fazla destek kazanmasını sağladı. Bunu üzerine yargıyı harekete geçirerek, önce Ekrem İmamoğlu ve CHP’li belediye başkanları tutuklandı, yetmeyince CHP’nin kurultayını iptal ettirmek için davalar açıldı... Süreç böyle devam ederken, CHP’ni artık yüzde 40 bandına doğru yürüdüğü anlaşılınca, en başa dönüldü ve ABD’nin yeni iktidar adayını desteklememesi için önlem olarak, ABD Başkanı Trump’a peşin peşin tavizler verildi. Uçak alım garantisi verildi, Eskişehir’deki nadir elementler rezervleri pazarlık konusu edildi, Gazze ve Suriye’de ABD’nin istediği çözümlere bile açık kapı bırakıldı...
Orban, “Paniklemiş tavuk gibi koşuşturuyorlar” deyince aklıma bunlar geldi... CHP korkusu, iktidara neler yaptırıyor?
Nadir elementler, New York’taki yuvarlak masada!
24 Eylül 2025 00:01
Son Güncelleme: 24 Eylül 2025 09:15
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
“Yuvarlak masa” size neyi hatırlatıyor bilemem ama Türkiye-ABD İş Konseyi adına, New York’taki Türkevi’nde 17’nci yuvarlak masa toplantısı düzenlendi.
Anadolu Ajansı, “Sektörel Yuvarlak Masa Formatında Türk Yatırım Konferansı” denilen toplantıda Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yaptığı konuşmayı yayınladı.
Erdoğan, “Amerika ile enerji ve savunma sanayi işbirliğini öncelikli alanlar olarak görüyoruz. Savunma sanayi işbirliğimizin müttefiklik ruhuna uygun şekilde engel ve kısıtlamalardan bir an evvel kurtarılması lazım. Amerika en fazla ihracat yaptığımız ülkeler arasında ikinci, en fazla ithalat yaptığımız ülkeler arasında ise beşinci sırada yer aldı. Değerli dostum Başkan Trump ile 2019 yılında belirlediğimiz 100 milyar dolarlık ticaret hacmi, müşterek hedefimiz olmayı sürdürüyor. Türkiye'yi yatırımcılar için daha cazip kılacak şeffaf, rekabetçi ve güvenli bir piyasa ortamını pekiştiren adımlar atmaya devam ediyoruz” dedi.
***
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar da Dünya Bankası Operasyonlardan Sorumlu İcra Direktörü Anna Bjerde ile görüştüklerini belirterek, “Yenilenebilir enerji, elektrik iletim ve dağıtım altyapısı, nükleer, doğal gaz ve kritik mineraller konularında işbirliği imkânlarını değerlendirdik. Ülkemizde şeffaf, öngörülebilir ve sürdürülebilir bir yatırım ortamı oluşturma hedefimiz doğrultusunda Dünya Bankası ile ortak çalışmalarımızı sürdüreceğiz.” diye konuştu.
Böylece, Çin’den sonra dünyanın ikinci büyük nadir elementler rezervine sahip Türkiye’nin, bu servetini Amerika’daki yuvarlak masanın konusu haline getirdiği resmen açıklanmış oldu!
***
Bayraktar, ayrıca enerji şirketi Hartree'nin üst düzey yöneticileri ile gerçekleştirdiği toplantıda, “Bu ayın başında Milano'da imzaladığımız 600 milyon metreküplük LNG tedarik anlaşmasının ardından, mevcut işbirliğimizi değerlendirdik. Türkiye'nin enerji arz güvenliğine katkı sağlayacak daha uzun vadeli yeni iş birliği imkânlarını ele aldık." değerlendirmesinde bulundu.
Bayraktar, Chevron Eurasia Başkanı Derek Magness ile de bir araya geldiğini ve LNG ticareti ile hidrokarbon arama ve üretimi başta olmak üzere, Türkiye'de ve farklı coğrafyalarda olası iş birliği imkânlarını değerlendirdiklerini kaydetti.
ABD, Avrupa Birliği’ne, Rus doğalgazı yerine sıvılaştırılmış gaz olan pahalı Amerikan LNG’si satıyor. Şimdi Türkiye’ye de satacaklar!
***
Diğer taraftan “yuvarlak masa” toplantılarını, “Güney Afrika Elmas Kraliçesi” olarak ünlenen Cecile Rhodes’in, Britanya İmparatorluğu’nun dünya egemenliğini sürdürmek için 1909’da başlattığı söylenir. .
Cecile Rhodes, çalışmaların sürdürülmesi için bir servet bırakmıştır. Eski ABD Başkanı Clinton, Rhodes bursuna uygun görülenler arasındadır.
Aslında İngiltere'yi birleştiren Kral Arthur'un “Yuvarlak Masa Şövalyeleri”ne atfen, "Yuvarlak Masa" adı verilen bir örgüt, ABD ve İngiltere'den beş işadamı tarafından 1877 tarihinde kurulmuştur. Hedef, İngilizce konuşan ülkeleri bir federasyon çatısı altında bir araya getirmekti. Bu birlik, ileride kurulacak Dünya Federasyonu'nun nüvesini teşkil edecekti. O günlerde dünyanın en zengin adamları olarak tanınan bu beş iş adamı, Amerika Birleşik Devletleri'nden John Rockefeller, John Morgan, Andrew Carnegie ile İngiltere'den Mayer Rotschild ve Cecil Rhodes'dur.
***
1920’de resmiyete dökülen kuruluşun ilk adı “Yuvarlak Masacılar”dı. Bu masa, İsrail devletinin kuruluşuna öncülük etmiş, Osmanlı devletini parçalayan Sykes-Picot haritalarını çizmiş ve Sevr’i yapmıştı. Daha sonra bu masaya, “Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstütüsü” adı verildi.
2004’te Chatham House adını alan kurum, Chatham House Ödülü vermeye başladı.
Bu kuruluş, aynı zamanda Exeter Üniversitesi’yle de bağlantılıdır. Abdullah Gül ve Fehmi Koru’nun da eğitim gördüğü Exeter, 2006’da Gül’e, 2007’de de İKÖ Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu’na doktora payesi verdi.
***
Görüldüğü gibi yakın tarihte “yuvarlak masa” denilince, masadaki yemek listesinin başında genelde Türk coğrafyası veya Türk hâkimiyetindeki coğrafya yer aldı...
New York’taki Türk evinde kurulan yuvarlak masanın yemek listesinin başında da Türkiye’nin nadir elementleri var...
Kudüs Paktı mümkün mü?
25 Eylül 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, önce Türkiye-Rusya-Çin ittifakı önerdi ama bu ülkelerden bir cevap gelmedi. Zaten Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da Trump ile görüşmeye giderken, gazetecilerin konuyla ilgili sorusuna “Takip edemedim” diyerek cevap verdi.
Bahçeli, ardından Orta Doğu'da barış ve huzuru sürdürebilir kılacak adımların süratle atılması gerektiğini belirterek, "Bu amaçla Türkiye, Suriye, Irak, Mısır başta olmak üzere bölge ülkelerinin girişimiyle bir 'Kudüs Paktı' oluşturulmalıdır." ifadesini kullandı.
Bahçeli, ayrıca "Unutulmamalıdır ki, Filistin’in güvenliği Türkiye’nin güvenliğidir. Filistin devletinin tanınması, küresel barış ve huzurun anahtarıdır. Türk milletinin sabrı artık taşmıştır. Artık, askerî seçenek de dahil olmak üzere, İsrail’e karşı sert bir ültimatom vermenin zamanı gelmiştir” dedi.
***
İsrail televizyonlarında da Türkiye ile savaş tartışıldı. Sonunda tartışmacılar, kara savaşında kaybedeceklerini öngörerek Türkiye’ye karşı vekâlet savaşı sürdürmenin daha doğru olacağını söylediler...
İsrail, ne kadar gelişmiş silahlara sahip olursa olsun, Türkiye ile baş edebilecek güçte bir ülke değildir. Yalnız, bölgede yaşanan bütün olaylar gösterdi ki İsrail, arkasında ABD desteği olduğu için Gazze'de soykırım yapabiliyor, İran'a, Yemen'e, Suriye'ye, Lünnan'a, Katar'a ve İran'a saldırılar düzenleyebiliyor. İsrail, aslında ABD adına bölgede vekalet savaşı sürdürüyor.
Yani "İsrail'e karşı askeri seçenek" dediğiniz zaman ABD ile karşı karşıya geleceğiniz bellidir. Rusya ve Çin ise yıllarca Suriye'yi destekledi, hatta Rus ordusu Suriye'de yıllarca asker de bulundurdu ama Ukrayna'da sıkışınca, Suriye'deki rejimi yüzüstü bıraktı... Yani, Türkiye, Rusya ve Çin'in ipiyle kuyuya inemez...
***
Kudüs Paktı'na gelince... Türkiye, Mısır ile daha yeni yeni barıştı... Irak, Amerikan işgalinin derin sonuçlarını yaşıyor. Suriye'de Cumhurbaşkanı yapılan Colani ise ABD'nin yetiştirdiği ve İdlib'de Türkiye'nin koruması altında beklettiği El Kaideci bir terörist... Colani şimdilerde İsrail ile görüşmeler sürdürüyor. İsrail, Suriye'nin bir ordusu olmasına bile karşı...
Diğer taraftan, "Stratejik Orta Doğu Paktı" toplantıları, 2019'da Riyad'da yapıldı. Anadolu Ajansı'nın 10 Nisan 2019 tarihli haberine göre “Suudi Arabistan, başkent Riyad'da ‘Stratejik Orta Doğu Paktı’ hazırlık çalışmalarına başlangıç olarak ABD ve Arap ülkeleri arasında düzenlenen toplantıya ev sahipliği yaptığını açıkladı.
Riyad'da düzenlenen toplantıya, ABD, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Kuveyt, Umman Sultanlığı, Ürdün ve Katar'dan üst düzey katılımlar oldu.
Arap dünyasında ‘Arap NATO'su’ olarak bilinen söz konusu stratejik birliğin, Ağustos 2017'de Riyad'da gerçekleştirilen Arap-ABD zirvesinin sonuçlarından biri olduğu ifade edildi.”
ABD Başkanı Trump ise “Bütün Orta Doğu ülkelerinin Abraham Anlaşmalarına katılması benim için çok önemli." diyor.
Abraham anlaşmaları, 2020 yılında İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Fas arasındaki ikili anlaşmaların yanı sıra genel bir bildiriden oluşuyor. Sudan da genel bildiriyi 2021'de imzaladı. Ahmed eş-Şara denilen Colani de Suriye'nin İbrahim Anlaşması'na katılması için görüşmeler yapıyor... Suudi Arabistan ise anlaşma hazırlıklarında vardı ama imza atmadı.
Bu durumda, "Kudüs İttifakı" mümkün olabilir mi? Adamların bir kısmı zaten İsrail ile yani ABD ile ittifak yapmış durumda...
***
Tam da bu noktada, Prof. Dr. Hikmet Tanyu'nun, ilk baskısı 1981'de yapılan “Atatürk ve Türk Milliyetçiliği” kitabında Atatürk’ten naklettiği ifadeleri hatırlatmak isterim:
“Atatürk, Türk’ün millî bir davası, Türk gençliğinin büyük bir ülküsü olmasını istiyordu ve millî maksatlar dışındaki siyasetini, mücadelelerini bir tarafa bıraktırmak ve ancak millî siyaset ve millî davalarla uğraşmak yolunu öğütlüyordu: ‘İcabında Türk’ün en küçük şerefi, namusu Türk ilinin bir çakıl taşı için milyonla Türk feda olalım. Fakat Yemen Çölleri için, idealsiz hilafet müessesesi için değil, bütün bir dünya için dahi tek bir Türk gencinin burnunun kanamasına millî rıza yoktur ve olmayacaktır.’ ”
NOT: Bazı sitelerde, bu sözlerin 2017’de uydurulduğu iddia edildi ama Prof. Dr. Hikmet Tanyu’nun 1981 ‘de çıkan kitabından haberleri bile yok. Kaldı ki Atatürk’ün iç ve dış politikası da bu düşünceler doğrultusundadır...
David Phillips’in iki raporu ve iki açılım!
26 Eylül 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Ahmet Yabuloğlu, ilgi alanım olduğunu bildiği için Daver Darende imzalı "Türkiye'ye Dayatılan Büyük Oyun" adlı kitabın kapak resmini ve bir sayfasını gönderdi...
Sayfada, Amerikalı David Phillips'in 2007'de ve 2009'da Amerikan yönetimi için hazırladığı raporlar var. Aslında bu raporları, 5 Temmuz 2010'da, odatv'da Gürbüz Evren yayınlamıştı. Şimdi günümüzdeki ikinci açılım girişimini anlamak için o raporları hatırlamakta fayda var.
David Phillips, Ekim 2007’de açıklanan “PKK’nın Silahsızlandırılması” başlıklı raporunda şöyle diyordu:
“1) PKK sorunu silahla çözülemez. PKK’nın barıştan yana bir tavır takınması durumunda, örgüt üyeleri için af ilan edilmelidir.
2) Türkiye PKK’ya karşı sınır ötesi operasyon yapmamalıdır. Çünkü böylesi operasyonlar, Türkiye’nin demokratik gelişimine zarar verir, ayrıca ülkedeki Kürtleri aşırılığa iter, bölgesel sorunları canlandırır.
3) Türkiye’nin PKK’ya karşı sınır ötesi operasyonu Türk-Amerikan ilişkilerine de zarar verir, ayrıca Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini tehlikeye atar.
4) PKK sorununun çözümü için ‘demokratikleşme’ süreci gereklidir.
5) Demokratikleşme süreci için ‘Sivil Anayasa’ teklifi önemli bir adımdır. Ayrıca, siyasi ve kültürel reformlar uygulanmalıdır.”
***
Evren, raporun tamamını 21 maddede özetledikten sonra, beşinci maddeye dikkat çekerek, “Ne büyük bir tesadüf ki, birkaç ay sonra, Ocak 2008’de Türkiye yeni anayasa taslağıyla tanışıyor” demişti.
Ben de “Tayyip Erdoğan'a Müzakere Soruları” başlığı altında 20 Şubat 2013'te şu soruları sormuştum:
"Yeni Anayasa talebi, Türkiye’nin ‘özerklik’ temelinde bir federasyona dönüştürülmesi amacıyla doğrudan PKK’dan gelmedi mi? MİT-PKK görüşmesinde de karşı taraf özerklik temelinde yeni Anayasa talebini tekrarlamadı mı?
Abdullah Gül, 2009’un Mart ayında ‘İyi şeyler olacak’ dediği zaman bir ay sonra, yani Nisan’da, Oslo’da PKK ile toplantı yapılacağını biliyordu! ‘İyi şeyler’ , David Philips tarafından organize edilen, MİT-PKK müzakereleri değil miydi?
2011 seçimlerinden sonra PKK saldırıları yoğunlaşınca, Murat Karayılan, ‘demokratik özerklik konusunda mutabakata vardık ama hükümet, seçimden sonra buna uymadı’ demedi mi?”
***
Yine 20 Ekim 2018'de, “Türkiye'de 'Ne mutlu Türk'üm diyene' yazılarının dağlardan silinmesi, 'Türk'üm doğruyum' andının ilkokullardan kaldırılması, esasen bir CIA projesi olan 'açılım süreci'nin dayatmalarıydı. Projeyi hazırlayanlar, David Phillips ve Henri Barkey 'dir.” diye yazınca, Henry Barkey, bir mesaj yayınlamış ve yazımdan alıntı yaparak “Meğerse bu ant meselesi 15 Temmuz gibi benim fikrimmiş. Sabah aksam çalışıyorum” demişti.
Barkey'e 22 Ekim 2028'de verdiğim cevapta “Henri Barkey 1997 yılının Haziran ayında, Graham Fuller ile birlikte imza attığı Türkiye raporunda etnik kalkışmayı kastederek, ‘Türkiye'de bu sorunu askeri olmayan yöntemle çözme cesaretini gösterecek cesur bir lider bulunmalı’ demişti. Açılım Projesi, işte o zaman tasarlanmıştı” analizi yapmıştım.
Henri Barkey, 2010 yılında yaptığı açıklamada, “İlk önce anayasada, vatandaşlık tanımını daha kapsayıcı hale getirecek biçimde bazı revizyonlar yapılması gerekir. Sorun, yapılması istenen değişikliklerin Türk devletinin kurucusu tarafından belirlenmiş tanıma aykırı düşmesi ve değişikliklerin birçoğunun Anayasa Mahkemesi'nden dönebilecek olması. Anayasa Mahkemesi gerçekten bağımsız bir kurum değil. AKP'nin yaptıkları aleyhinde davranmaya eğilimli olan ideolojik bir kurum" demişti.
Barkey, vatandaşlık tanımını yani Türk kimliği tanımını değiştirmeyi öneriyordu. "Türk'üm” diye başlayan “Andımız” işte bu sebeple kaldırılmıştı.
***
14 Ocak 2025’te de "Süreci planlayan David Phillips!" başlığı altında Suay Karaman'ın tespitlerine dikkat çekmiştim:
“ABD’nin Atlantik Konseyi isimli kuruluşu için 2009 Haziran ayında David Phillips tarafından ‘Türkler ve Irak Kürtleri Arasında Güven Tesisi’ başlığı altında hazırlanan ikinci raporda ise sadece üç başlığa bakmak yeterli:
1-Teröre karşı çıkmanın ötesine geçin: Nihai çözüm Türkiye’nin sürdürülebilir demokratikleşmesinde ve gelişiminde, aynı zamanda PKK liderleri ve birlikleri için af organizasyonu yapmakta yatmaktadır.
2-Tutukluları serbest bırakın: Demokratikleşmeyi geliştirmek için DTP’li tutukluları serbest bırakın.
3-Düşmanla konuşun: Ankara, Öcalan’la konuşmayı reddedebilir fakat DTP etkin birer muhatap olabilir. Erdoğan’ın, DTP’yle görüşmesini ve geniş kapsamlı görüşmeler için bir kanal olarak görmesini sağlayın.”
***
Açıkça görüldüğü gibi şimdiki açılım sürecinin, Öcalan’ın Meclis’e davet edilmesinin, Meclis’te PKK komisyonu kurulmasının, Yeni Anayasa hazırlıkları yapılmasının, vatandaşlık maddesinin değiştirilmek istenmesinin arka planında başlangıçta Graham Fuller ve Henry Barkey’in, sonrasında ise David Phillips’in raporları vardır...
Trump’ın şefaatine sığınmak!
27 Eylül 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD'nin Ankara büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Erdoğan-Trump görüşmesinden bir gün önce New York'ta 24 Eylül'de düzenlenen “Amerika'nın Dünyadaki Rolünü Şekillendirmek” konulu panelde konuştu ve “Başkanımız 'Bundan bıktım, ilişkiler düzeyinde cüretkâr bir adım atalım ve ihtiyacı olanı verelim' dedi. ‘Tamam sayın başkan, neye ihtiyacı var?' diye sorduğumda 'meşruiyet' dedi; ‘Çok akıllı biri... Mesele sınırlar, S-400 ya da F-16'lar değil. Mesele meşruiyet.’” dedi.
Barrack, “Erdoğan 71 yaşına geldi. Türkiye bir demokrasi ama otoriter gibi... Başkan Trump, dahice bir şekilde 'çözüm olarak ona meşruiyet vermeliyim' dedi. Şu an bu oluyor. Bence bunun sonucunda büyük değişiklikler göreceksiniz." diye konuştu.
Barrack’ın sözleri, bütün dünyada yayınladı! Ben bu açıklamaları BBC’den aldım. Yani Barrack’ın bu sözleri söylediği kesin...
***
Trump, vereceği meşruiyet karşılığında Erdoğan’dan Rusya ile alışverişi kesmesini istedi. 200 Boeing uçak satmak için söz aldı. Ayrıca Türkiye’nin 20 yıl içinde ABD’den 43 milyar dolarlık sıvılaştırılmış gaz alması için anlaşma imzalandı. Erdoğan, Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması konusunda da söz verdi.
Erdoğan, görüşmeden önce “Sayın Trump'ın gerek birinci döneminde gerekse ikinci döneminde Türkiye-ABD ilişkilerinde farklı bir süreci yaşıyoruz. Gerek F-35 konusu gerek F-16 konusu gerekse Halk Bankası ile ilgili aramızdaki ilişkiler konusunu bugün etraflıca görüşme fırsatı bulacağımıza inanıyorum. Heybeliada Okulu ile ilgili üzerimize ne düşerse biz onu zaten yapmaya hazırız. Dönünce de Sayın Bartholomeos ile bu konuyu görüşme fırsatı bulacağım.” dedi...
***
Görüşmede ele alınan çok önemli konular var ama ben, Tom Barrack’ın, “Başkan ‘Erdoğan’a meşruiyet verelim’ dedi” sözü üzerinde durmak istiyorum.
Bu sözlerden, Trump’ın Erdoğan iktidarının meşru olmadığını kabul etiği anlaşılıyor.
Bu meşruiyet konusu, 1960 darbesinin gerekçesidir. Öyle ki 1961 Anayasası'nın "Başlangıç" bölümünde bu gerekçe "Tarihi boyunca bağımsız yaşamış, hak ve hürriyetleri için savaşmış olan; Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs 1960 Devrimini yapan Türk Milleti" diye ifade edilmiştir.
Diğer taraftan, Yargıtay Başkanlığı yapmış Sami Selçuk, 2017 referandumunu kastederek, “Yüksek Seçim Kurulunun mühürsüz oyları geçerli sayan kararı, ne yazık ki, ‘yetki yağması’yla (salahiyet gaspı) sakat, bu yüzden de hukuk dünyasında hiç ama hiç doğmamıştır.
Çünkü mühürlü oylarla seçim yapılmasıyla ilgili yasa maddesi, yürürlükteki Seçim Yasası’nda, yani bir yasa maddesinde geçmektedir. Yetkisini aşan YSK, oylarla ilgili maddeyi fiilen yürürlükten kaldırarak seçim sonuçlarını duyurmuştur. Hem de resmen! Bu bir hukuk skandalıdır.
İşte bu işlemin hukuktaki adı, ‘yetki yağması/gaspı’dır. Hukukta geçen yaptırımların en ağırıdır bu.
Bu yüzden sıradan ve başka işlemlere gerek duyulan bir ‘geçersizlik’ yaptırımı değil, ‘yokluk’tur. (keenlemyekün, olmamış/yaşanmamış, inexistence, inesistenza).
Dolayısıyla günümüzde yaşanan rejim, hukuk açısından asla meşru değildir.” demektedir.
***
Mevcut rejim, Türk hukuk sistemi açısından meşru değilse, iktidar da meşru değildir. Trump; bütün bunları bildiği için mi “Erdoğan’a meşruiyet vermeliyim” dedi, yoksa Halkbank davasını mı kastetti orasını açıklamadı ama Türk Milleti, tarih boyunca böyle bir aşağılamaya, utanca muhatap olmamıştır... (Rıza Zarrab’ın, Türkiye’de verdiği rüşvetleri, dava sırasında itiraf ettiği, bunları tutanaklara geçirdiği, sonra da Neftliks’e anlattığı biliniyor.)
Peki, içerde meşruiyeti, olmayan bir iktidara, dışarıdan meşruiyet verilebilir mi?
Gerçi AKP iktidarının ilk yıllarında, bir AKP yetkilisi, Birlik Vakfı’nda halka açık bir toplantıda, Avrupa Birliği’ne verilen tavizleri eleştiren bir vatandaşa, “Biz Ankara’nın şerrinden, Brüksel’in şefaatine sığınıyoruz” demişti.
Şimdi de Trump’ın şefaatine mi sığınıyorlar!
ABD icazetli milli politika olur mu?
29 Eylül 2025 00:01
Son Güncelleme: 29 Eylül 2025 12:37
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Türkiye'nin üretilecek savaş uçağı KAAN'a tedarik edilecek motorların lisanslarının ABD tarafından durdurulduğunu açıkladı. Fidan, konuyla ilgili ABD'de kongreden onay beklenildiğini belirterek “Lisansların çıkarılıp motorların gelmesi lazım ki KAAN'ların üretimi başlayabilsin” ifadelerini kullandı.
Fidan, sözlerini “Bütün bunların halli bir teknik konuyken aslında sistemik olarak bizim Amerika’yla olan ilişkimizde sınırlamaların olması bizi ister istemez daha farklı araçlar içerisine itecek, uluslararası hareket sistemine...” diye bitirdi.
***
Fidan'ın bahsettiği "uluslararası hareket sistemine yönelmek" işini, söylem olarak MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli yapıyor. Bahçeli, daha önce gündeme getirdiği Türkiye, Rusya ve Çin odaklı "TRÇ ittifakı" önerisiyle ilgili yeni açıklamalarda bulundu. Bahçeli, "Türkiye, başkalarının ortaya koyduğu bölgesel ve küresel projelerin uygulayıcısı değil, kendi özgün projelerinin başrol oyuncusu olmak durumundadır" ifadelerini kullandı.
Bahçeli, ayrıca "Türk Devletleri Teşkilatı'nın tesisi hem fikrî, hem siyasi hem de duygusal anlamda yüksek bir heyecan uyandırmıştır. Geliştirilecek güçlü ortak ilişkiler, Türk devletlerini ve topluluklarını birbirine yakınlaştırmakla kalmayacak, bölgesel ve küresel barışa da katkı sağlayacaktır.” dedi ve özetle şunları söyledi:
* ”NATO kapsamında bir müttefikimiz olan ABD ile ilişkilerimiz, her iki tarafın çıkarlarına hizmet edecek şekilde, eşitlik ve karşılıklılık temelinde yürütülmesi esas olmalıdır.
*Türkiye, Nisan 2013’de Şangay İşbirliği Örgütü ile diyalog ortaklığı anlaşması imzalamış ve örgütle hukuki ilişkisinin temellerini atmıştır.
*Türkiye’nin, dünya nüfusunun yaklaşık yarısının, Avrasya coğrafyasının yüzde 60’ının ve dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 30’unun bir araya geldiği bir yapı ile iş birliği her açıdan çok değerlidir.
*Türkiye’nin dünyanın jeopolitik merkezinde yer aldığı bilinci ile hareket ederek Doğu-Batı ve kuzey-güney dengelerine dikkat eden çok yönlü bir dış politika izlemesi kaçınılmazdır.
*Doğu'dan da, Batı'dan da, kuzeyden de, güneyden de kopmayız, vazgeçmeyiz. Eksen değişikliği, ideolojik sapma, yanlış yöne gitme gibi söylemlerin bizim nazarımızda önemi yoktur. Aslolan Türkiye’nin ahdi hak ve menfaatleridir. Ne yaptığımızı biliyoruz.”
***
Bahçeli böyle diyor ama ABD Başkanı Trump da Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ı, iktidarına "meşruiyet sağlamak" karşılığında Rusya ile alışverişi kesmeye zorluyor.
Bu durumda, Türkiye, dengeli bir dış politikayı nasıl sürdürecek?
"Meşruiyetin Dış Kaynaklı İnşası" konusunda yeni bir makale yazan sosyal antropolog Sefa Yürükel özetle şöyle diyor:
* ”2001’de kurulan AKP, kısa sürede iktidara gelmiş ve 20 yılı aşkın süredir ülke yönetimini sürdürmüştür. Ancak bu süreçte ekonomik, siyasi ve diplomatik alanda ortaya çıkan bağımlılıklar, iktidarın meşruiyetinin dış merkezlerden ödünç alındığını düşündürmektedir.
*Özellikle ABD ile kurulan ilişkiler, hem iç siyaseti hem de dış politikayı belirlemiştir. Bu politikalar sonucunda yoksulluk, işsizlik ve adaletsizlik her geçen gün artarken, halkın iktidara tepkisi büyümektedir.
*Bu tepki, sessiz bir öfke birikimi şeklinde ortaya çıkmaktadır. Milliyetçi sloganlar, kriz anlarında halkı oyalamak için kullanılmaktadır. Ancak halk artık söylem ile gerçek arasındaki farkı açıkça görmektedir.
*Genç kuşaklar, dışa bağımlı ve baskıcı yönetimden uzaklaşmakta, demokrasi ve özgürlük taleplerini yükseltmektedir.
*İktidarın halk nezdindeki desteği giderek erimektedir. Dış merkezlerin desteği olmaksızın ayakta kalma kapasitesi sınırlıdır.
*Nihayetinde halkın tepkisi, bağımlı iktidarın sürdürülemez olduğunu göstermektedir.
*Milli çözümün inşası, demokratik kurumların yeniden ayağa kaldırılması, üretim odaklı bir ekonomi modelinin benimsenmesi ve dış politikada tutarlılığın sağlanmasıyla mümkündür. Aksi takdirde, halkın iradesi ne kadar yüksek sesle dile getirilirse getirilsin, dış bağımlılığın gölgesinde gerçek bir bağımsızlıktan söz edilemeyecektir.
*Türkiye’nin meşruiyeti, dış merkezlerden değil, halkın iradesinden kaynaklanmalıdır. Bu sağlanmadığı sürece, bağımlılık zinciri kırılmayacak ve ülke krizden krize savrulacaktır.”
***
Bir ülkede iktidar, dış destekle oluşturulmuş ise o ülkenin bağımsızlığından söz edilemez. Dış destekle iktidar olanlar, ayakta kalabilmek için ülkelerinin aleyhine anlaşmalara imza atmak zorunda kalır. Bu da ülkenin her alanda kayıplar yaşamasına sebep olur, ülkenin çökmesi kaçınılmaz olur.
Bu sebeple, Türkiye’nin an acil sorunu, milli bir iktidar kurulmasıdır.
Komisyonda PKK’ya Kosova modeli önerisi!
01 Ekim 2025 00:01
Son Güncelleme: 01 Ekim 2025 11:05
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Muğla milletvekili Metin Ergun, “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun 17 Eylül 2025 tarihli toplantı tutanağının 24’üncü sayfasını yayınladı.
Tutanağın bu sayfasında konuşanın adı verilmemiş ama Kosova’daki UÇK örgütünün topluma entegrasyonu için 1244 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararı özetleniyor. Bu özete göre “UÇK mensuplarının BM tarafından asker, bir güç olarak değil, yalnızca yangın gibi doğal afetlerde yardım sağlamak üzere kurulan Kosova Koruma Birlikleri’ne geçiş imkânı sağlanmıştır” deniliyor ve şöyle devam ediliyor:
“Bu aşamada, eline silah almış kişilerin, çatışmaya ger dönmeme taahhütler karşısında nakit destek, uzun vadeli işler ve eğitim imkânı sağlanıyor. Yeniden entegrasyon aşamasında kritik unsurlardan bir bu kişilerin toplum içinde yer bulması...”
Kısacası eline silah almış PKK mensuplarının da bir çeşit arama kurtarma derneği gibi faaliyet göstermesi, bunun karşılığında kendilerine nakit destek ve uzun süreli iş garantisi ayrıca eğitim imkânı verilmesi öneriliyor.
Yani, komisyonun, “PKK ile dayanışma komisyonu” olarak değerlendirilmesi öngörülüyor.
***
Esasen, dünyadaki birçok terör örgütlü, ABD’nin savaş aracı olarak kullanılmaktadır. PKK’nın Suriye kanadı olan PYD/YPG, ABD tarafından silahlandırılmış, eğitilmiş ve 100 bin kişilik ordu haline getirilmiştir.
BBC bile 25 Ekim2019’da yayınladığı haberde “YPG: Yerel bir örgütten, NATO ülkelerinin desteklediği bir güce nasıl dönüştü?” başlığını kullanmıştı.
YPG, Obama tarafından kurulduğu Trump tarafından iddia edilen IŞİD’e karşı mücadele bahanesiyle desteklendi ve bugünlere geldi
Haberde şu bilgiler de hatırlatılmıştı:
“IŞİD, Eylül 2014'te YPG'nin olduğu bölgeye, saldırınca dönemin ABD Başkanı Barack Obama, Suriye'deki bu gruba IŞİD'e karşı savaşması gerekçesiyle silah yardımı yapmaya başladı. Türkiye bu yardımlara önce sert tepki gösterdi. Ancak Erdoğan yönetimi, yoğun baskılar sonucu, YPG'ye destek vermek isteyen Peşmerge'nin Habur Sınır Kapısı'ndan girerek kendi toprakları üzerinden Kobani'ye girişine izin verdi.
O dönem PKK ile yürütülen çözüm süreci de devam ediyordu. PYD'nin o dönemki lideri Salih Müslim, Türkiye'ye birkaç kez gelerek yetkililerle görüşmüştü. Ancak Ankara, YPG'nin PKK ile aynı örgüt olduğunu söylüyor ve dünyaya YPG'yi de ‘terör örgütleri listesine alması’ çağrısı yapıyordu.
ABD Dışişleri Bakanlığı'nın o dönemki sözcüsü Marie Harf, PYD'yi terör örgütü olarak görmediklerini açıkladı.
Türkiye, ‘YPG'nin Fırat'ın batısına geçişe izin vermeyiz’ itirazına rağmen Ağustos ayında ABD, SDG ile birlikte Menbic'e operasyon başlattı. Sonrasında da kontrol ettiği toprakları güneye doğru genişletmeye devam etti.
Türkiye'nin Fırat Kalkanı ve Afrin operasyonlarının sonunda, Rusya'nın da YPG'nin olduğu Menbic ve Tel Rıfat bölgelerinde Türk ordusu ile YPG arasında tampon olduğu, Türk ordusunun ilerlemesini engellediği görüldü.
PYD'liler, Suriye'deki savaşın sonunda hâlâ belli bir alanı ABD'nin desteğiyle kontrol eden ve Suriye ordusunun parçası olabilecek bir güç haline geldi.”
***
İşte şimdi komisyonda, Kosova’daki UÇK modeli gibi, PKK’yı da Türkiye’nin bir güvenlik örgütü, hatta bir arama kurtarma örgütü haline getirmenin mücadelesi veriliyor.
Türk-Kürt-Arap ittifakı”nın meşruiyeti var mı?
02 Ekim 2025 00:01
Son Güncelleme: 02 Ekim 2025 10:39
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, meşruiyet tartışmalarının gölgesinde ve CHP grubunun katılmadığı Meclis’in açılışında egemenliğin kaynağının millet iradesi olduğunu söyledi ve vesayet odaklarıyla mücadele ederek bugünlere geldiklerini anlattı.
Yalnız, Erdoğan’ın kastettiği millet iradesi, üçlü millet anlayışına dayanıyor!
Erdoğan, “Türk-Kürt-Arap kardeşliği” söylemini bu defa devletin kuruluş felsefesini değiştirecek bir aşamaya taşıdı ve Alparslan’ın, Fatih’in ordularında ve Çanakkale’de Türklerin, Kürtlerin ve Arapların yan yana savaştığı iddiasını yeniledikten sonra “Türk-Kürt-Arap ittifakı” dedi.
Tabii bunun için mevcut Anayasa’nın ortadan kaldırılıp yerine yeni bir Anayasa yapılması gerektiği için, “Yeni Anayasa” yapmak hedefini tekrarladı.
Erdoğan daha önce de “Milletin çeşitliliğine dayanan yeni bir Anayasa” hedefinden sık sık söz etmişti.
Madem Erdoğan “tekrarda fayda vardır” diye, görüşlerini her fırsatta tekrarlıyor. Bize de kendi tespitlerimizi hatırlatmak düşüyor...
***
Gerçi Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum, “Yeni Anayasa”da ilk 3 maddenin değişmeyeceğini ve yüzde 50+1 şartının korunacağını açıklamıştı ama “Türk-Kürt-Arap İttifakı” oluşturabilmek için mevcut devleti yıkıp yenisini kurmak gerekir. Bu da ilk dört maddeyi değiştirmeden mümkün değildir.
Uçum, gerçek düşüncelerini 30 Aralık 2015 tarihli yazısında açıklamış ve şöyle demişti:
"1924''le birlikte Kuruluş Felsefesi''ne geçildi ve bu Kuruluş Felsefesi -- dışlayıcı ve baskıcı -- ulus yaklaşımı üzerine kuruldu. Bu felsefeden ise tek etnik ve lengüistik (dilsel) kimlik esaslı Türk Milleti ideolojisine dayanan devlet pratikleri çıktı.
Kuruluş Felsefesi, 2002'den itibaren Türkiye Toplumu tarafından tasfiye sürecine sokuldu. Yani, dışlayıcı ve baskıcı Türk Milletinden kapsayıcı ve özgürleştirici Türkiye Milletine geçiş sürecinde Kürt sorununun kalıcı çözümünün gerçekleşeceği bir siyasal realite söz konusudur. Gerçekten de Türkiye Toplumu, özellikle AK Parti hükümetleriyle birlikte bir Türkiye Milleti inşa süreci yürütüyor."
***
PKK terör örgütünün başı Abdullah Öcalan da “Atatürk ilk Meclis döneminde Türk Milleti dememişti" yaklaşımını, "ortak vatan" politikasının temeli yapmıştı.. Demokratik Toplum Partisi'nin Genel Başkan Yardımcısı Emine Ayna da "Türkiye kavramı olmalı, Türk Milleti değil. Türkiye Ulusu olmalı, Türk Ulusu değil. Türkiyelilik kavramı olmalı, Türk değil. Bunlar değiştiği zaman çözümün yolu açılır" demişti...
Ali Kırca'nın Siyaset Meydanı programında, Korkut Özal, ağabeyi Turgut Özal'ın Cumhurbaşkanı iken kendisine Türkiye'nin adının "Anadolu Cumhuriyeti" olarak değiştirilmesinden söz ettiğini açıklamıştı!
Fakat Amerikan Kongresi'nin 1896 tarihli gizli kararına göre Anadolu Cumhuriyeti ile tasarlanan, Hristiyan-Yahudi karışımı bir federasyon idi. Orada Kürt'e de Arap’a da yer yoktu!
***
Ayşenur Bahçekapılı, AKP Grup Başkanvekili iken 2009 yılında, Taraf Gazetesi'nden Neşe Düzel'e, açılımın başarısının Anayasa'daki “Türklük” tanımının kaldırılmasına bağlı olduğunu söylemişti.
Bahçekapılı, “Vatandaşlık tanımı da değiştirilecek. Herkes kendi etnik kökenini ifade edebilecek ve üst kimlik olarak 'Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım' diyecek.” diye konuşmuş ve Neşe Düzel’in “Yani Vatandaşlıktaki 'Türklük' tanımı kalkacak öyle mi?” sorusuna da “Tabii. Yoksa demokratikleşmeyi yapamazsınız” diye cevap vermişti.
***
Bir de Öcalan’ın “1921 Anayasası’na dönelim” çağrısı, AKP sözcülerinin temel yaklaşımı haline gelmişti.
Adalet Bakanı iken Abdülhamit Gül, “1921 Anayasası, Türkiye'de yaşayan herkesin her düşüncenin, her inancın, her anlayışın yansıdığı bir toplumsal sözleşme metnidir. 100 yıl sonra aynı ruhla bunun yine gerçekleşeceğine, inancımız tamdır.” demişti.
***
Bütün bu çelişkili tutunlar, Türk Milleti’nde tereddüt meydana getirmek içindir. Yoksa iki milletli üç milletli bir devlet olmaz. Olursa, kısa zamanda dağılır. Ulus devletler çağında, imparatorluk kuruyormuş gibi davranırsanız, elinizdeki devleti de kaybedersiniz.
Numan Kurtuluş da “kadim kardeşliğimizi tahkim etmek”ten söz etti. Oysa fiili durumda, birinci muhatap Kürtler değil, PKK’dır. Ayrıca Araplarla ittifak da imkânsızdır. Türkiye’deki Suriyelileri devlete ortak mı edeceksiniz?
Türk Milleti’ni böyle bir iradesi yoktur. Bu tartışmaları yapan, yaptıran AKP iktidarı, halk desteğini büyük oranda kaybetmiştir, MHP desteği de artık yeterli değildir.
AKP iktidarı, millet iradesinin tecellisi olan muhalefeti tasfiye etmeye çalışarak, devletin temellerini tartıştırarak kendi meşruiyetinin sorgulanmasına sebep olmuştur. Amerikan politikalarına teslim olmaları ve meşruiyeti orada aramaları da sorgulamayı hızlandırmıştır.
CHP’siz “meşruiyet” fotoğrafları...
03 Ekim 2025 00:01
Son Güncelleme: 03 Ekim 2025 11:43
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
CHP’yi Öcalan komisyonuna katıldı diye eleştiriyorduk. Komisyona İYİ Parti katılmamıştı. Bu defa CHP, Meclis’in açılışında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın konuşmasını protesto etti. İYİ Parti ise oturuma katıldı. Erdoğan da toplantıya katılan siyasi parti genel başkanları ile fotoğraf vermeyi ihmal etmedi.
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un verdiği resepsiyona da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, Gençlik ve Spor Bakanı Osman Aşkın Bak, AKP Grup Başkanı Abdullah Güler, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, DEM Parti Eş Genel başkanları Tuncer Bakırhan ve Tülay Hatimoğulları, Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan, Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan, HÜDA PAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu, BBP Genel Başkanı Mustafa Destici, partilerin grup başkanvekilleri, milletvekilleri, bürokratlar, yabancı misyon temsilcileri, sivil toplum kuruluşu temsilcileri, sanatçılar ile çok sayıda davetli katıldı.
Resepsiyona, CHP Genel Başkanı Özgür Özel ve CHP milletvekilleri katılmadı.
***
Numan Kurtulmuş, siyasi partilerin genel başkanlarıyla bir araya geldiği toplantının sorulması üzerine, bu tablonun Türkiye demokrasisi bakımından fevkalade önemli olduğunu belirtti.
Kurtulmuş, “Özellikle Terörsüz Türkiye ile ilgili çalışmaları başlatıp komisyon toplantılarını yapmaya başladığımızdan bu yana partiler arasında ciddi ve kuvvetli bir diyalog zemininin oluştuğunu görüyorum.” diye konuştu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Meclise gelmesinin ardından Meclis Genel Kurul kürsüsünün arkasındaki Başkanlık odasında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, siyasi partilerin genel başkanları ve grup başkanvekilleriyle görüştüğünü dile getiren Kurtulmuş, “Sıcak bir sohbet orada gerçekleşti. Ardından Sayın Cumhurbaşkanı'mızın Meclisin resepsiyonuna gelmesiyle birlikte de Mermerli Salonda bir çay kahve içme imkânı oldu. Ben katılan bütün siyasi partilerimizin başkanlarına ve temsilcilerine yürekten teşekkür ediyorum.” ifadesini kullandı.
***
CHP’nin resepsiyona ve TBMM Genel Kurulundaki özel oturuma katılmadığının hatırlatılması üzerine de Kurtulmuş, “Keşke Cumhuriyet Halk Partisi de Genel Kurul Salonunda olsaydı.” dedi.
“Terörsüz Türkiye sürecinin hemen sonrasında bir yeni anayasa için yeniden çalışmaların başlamasını beklemeli miyiz?” sorusuna cevap veren Kurtulmuş, “Hayır. Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’yla anayasa çalışmaları ya da diğer yasa çalışmaları birbirinden tamamen alakasız konulardır. Bugüne kadar bu komisyon çalışmalarının sürdürülmesi aslında tam da aradığımız, özlediğimiz Türkiye'deki olgun demokratik ortamın önemli bir yansımasıdır, göstergesidir. Ümit ederim ki burada oluşan siyasal kültür, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin geneline sirayet eder. Türkiye Cumhuriyeti'nin en zor konusunu, bu 50 yıllık terörle ilgili meseleyi halledebilmiş olan bir Meclis, önündeki daha kolay meseleleri de rahatlıkla halleder diye düşünüyorum. Bunların başında da anayasa çalışmaları, Meclis İçtüzüğü, Siyasi Partiler Yasası ve Seçim Yasası başta geliyor.” diye cevap verdi.
***
Oysa son soru bir beklentinin ifadesiydi ve AKP’nin yapmaya çalıştığı asıl iş, Erdoğan’ın Meclis kürsüsünden ifade ettiği gibi Yeni Anayasa’dır. Bunun için meşruiyete ihtiyacı var. CHP, kendi Cumhurbaşkanı adayı ve belediye başkanları tutukluyken, AKP’ye bu meşruiyeti vermemek için Meclis’in açılışına katılmadı ama CHP listesinden Meclis’e giren Gelecek Partisi ve Deva Partisi, Yeni Anayasa’yı AKP’den çok istiyor. Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’ın Erdoğan’ın yanındaki mutluluğu görülmeye değerdi... Diğerleri de öyle... İYİ Parti’nin ise Erdoğan’a karşı ılımlı tutumuna açıklık getirmesi gerekir...
İsrail’i çok memnun eden İran kararı!
04 Ekim 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Aydınlık gazetesinin haberine göre “Türkiye, BM Güvenlik Konseyi’nin İran’a yönelik kararları gerekçesiyle 20 kişi ile 18 kuruluşun mal varlıklarını dondurdu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla yayınlanan karar, tam da ABD-İsrail’in İran’a yönelik savaş hazırlıkları yaptığı sırada geldi. Türkiye bu hamleyle ABD-İsrail’in yanına düştü!
Washington yönetimi de aynı gün yeni yaptırımlar açıkladı. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, İran’ın nükleer ve balistik füze programlarını destekleyen 44 kişi ve kuruluşa yaptırım getirildiğini duyurdu. Bu isimler arasında kamu görevlileri de var.
2015’te imzalanan İran Nükleer Anlaşması’na göre, İran yükümlülüklerini ihlal ederse BM yaptırımları otomatik olarak yeniden devreye giriyor. Bu mekanizma ‘snapback’ (geri döndürme) olarak adlandırılıyor. Ancak Rusya ve Çin, ABD’nin 2018’de anlaşmadan çekildiğini hatırlatarak Washington’un bu süreci tek taraflı işletme hakkı olmadığını savunuyor. Bu nedenle Moskova ve Pekin, yeni yaptırımları hukuken geçersiz sayıyor."
***
ABD, yıllardır İran'ı “yasadışı nükleer faaliyette bulunmak”la suçluyor.
ABD, 1979'daki İran Devrimi'nden sonra İran'la ekonomik ve diplomatik ilişkilerini sonlandırdı, İran'dan petrol ithalatını yasakladı ve yaklaşık 11 milyar 1980 ABD doları tutarındaki varlıklarını dondurdu.
2008 ile 2013 yılları arasında da New York, İngiltere, Lüksemburg, Japonya ve Kanada'daki banka hesapları dahil olmak üzere, İran'ın yurtdışındaki milyarlarca dolarlık varlığına el konuldu.
Anadolu Ajansı'nın konuyla ilgili derleme haberine göre İngiltere, Fransa ve Almanya dışişleri bakanları da ortak bir açıklamada, “İran'ın asla nükleer silaha sahip olmamasını sağlayacak yeni bir diplomatik çözüm” arayışını sürdüreceklerini söyledi.
ABD Başkanı Donald Trump, 2018 yılında, ilk başkanlık döneminde ülkesini tek taraflı olarak İran ile yapılan nükleer anlaşmadan çekti ve ardından İran’a yönelik ağır ekonomik yaptırımları yürürlüğe koydu.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi, 2015'teki nükleer anlaşmanın Avrupalı tarafların girişimiyle ülkesine yönelik Birleşmiş Milletler yaptırımlarının yeniden getirilmesinin "hukuka aykırı ve geçersiz" olduğunu ve BM üyesi ülkelerin bu yaptırımlara "uymak zorunda olmadığını" savundu.
Batılı ülkelerin "hukukun dışında ve dar siyasi amaçlarla hareket ederek, İran'a karşı siyasi baskı uygulamak için BM mekanizmasını kötüye kullanmaya çalıştıklarını" belirten Erakçi, "Bu tür bir kötüye kullanım, Birleşmiş Milletlerin güvenilirliğini ve tarafsızlığını zedeleyecek ve Güvenlik Konseyinin otoritesini aşındıracaktır." değerlendirmesinde bulundu.
İsrail ise Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 2231 sayılı kararı kapsamında yer alan "snapback" mekanizmasının devreye girmesiyle İran'a yönelik yaptırımların geri dönmesini "Bu, İran'ın özellikle askeri nükleer programı konusunda devam eden ihlallerine yanıt olarak atılmış önemli bir adımdır." diye değerlendirdi.
Hedefin İran'ın nükleer silaha sahip olmasını önlemek olduğu savunulan açıklamada, dünyanın bu hedefe ulaşmak için her türlü aracı kullanması gerektiği iddia edildi.
***
Nükleer silahlara sahip olan Batılı ülkelerin, İran'ın da bu silaha sahip olmasını "yasadışı faaliyet" olarak göstermesinin gerçekte hiçbir hukuki dayanağı yoktur. Ortada böyle bir yasa yoktur. Yapılan iş zorbalıktır!
Batı dünyası, bırakın nükleer silah yapmayı; Türkiye’nin uzaya uydu göndermesini bile önlemeye çalıştı. Fransız Guyanası'ndaki Türk haberleşme uydusunu, fırlatıldıktan 17 saniye sonra havada parçaladılar.
Her zaman söylediğim gibi Türkiye ile İran arasında, uzun süredir bir savaş tezgâhlanıyor.
Türkiye'nin İran'a ve Rusya'ya ambargo koyması aslında kendi bindiği dalı kesmesi demektir.
.David Phillips Komisyonu!
06 Ekim 2025 00:01
Son Güncelleme: 06 Ekim 2025 10:12
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gazeteci Müyesser Yıldız, 12punto.com.tr’de yayınlanan yazısında, Meclis’teki PKK komisyonunda konuşan SETA’nın Dış Politika Araştırmaları Direktörü Prof. Dr. Murat Yeşiltaş’ın konuşmasına dikkat çekti.
Terör örgütünün silah bırakmasının sadece ilk adımlardan biri olduğunu söyleyen Yeşiltaş, bunun kalıcı olabilmesi için “DDR” olarak ifade edilen “silahsızlanma, terhis ve yeniden entegrasyon” süreçlerinin dikkate alınması gerektiğini söyledi...
***
Yıldız’a göre Yeşiltaş’ın anlattıklarının önemi şu:
“Birincisi; Saray’ın dış politikalarına SETA’nın yön verdiğinin iddia edilmesi...
İkincisi de; ‘DDR’, yani ‘silahsızlanma, terhis, yeniden entegrasyon’ formülasyonu...
Bu ‘DDR’yi nereden hatırlıyoruz, onu anlatalım.
ABD’nin derin devleti olarak bilinen Dış İlişkiler Konseyi (CFR) başta olmak üzere çeşitli kuruluşların yönetiminde bulunan David L. Phillips adında birisi vardı. Uzmanlık alanı ‘Kürt sorunu’ydu. Bunun için sırf Güneydoğu’ya 30 kez gelmişti.
Türkiye onun adını, ilk açılımın tüm hızıyla sürdüğü Nisan 2009’da Atlantik Konsey’de düzenlediği gizli bir toplantı ve hazırladığı ‘Kürt raporu’ ile duydu. O raporda, Anayasa’daki ‘Türk devleti’ ifadesinin çıkarılması ve Türklükle ilgili maddenin değiştirilmesi, PKK’lılara kademeli af çıkarılması, yargının katı ve hesap vermeyen niteliğine son verilmesi gibi öneriler vardı. Epey tartışma yarattı.
Ama onun öncesinde 2007’de Amerikan Ulusal Dış Politika Komitesi’nde görevliyken, Robert Shuman Vakfı için hazırladığı bir rapor vardı. Phillips’in Türkiye’ye gelerek, Dışişleri Bakanlığı’mızın da yardım ve destekleriyle çeşitli görüşmeler yapıp, buradan ‘Irak Kürdistanı’ ve Bağdat’a geçerek hazırladığı raporda neler vardı?
TSK’nın etkisizleştirilmesi... PKK’yla görüşülmesi... PKK’lılara kademeli bir şekilde ‘eve dönüş veya dağdan iniş’ imkânı sağlanması... Üst yönetimin üçüncü bir ülkeye gönderilmesi... Reform paketleri... Meclis’te komisyonlar kurulması...
Ayrıca ‘Barzanistan’ın tanınması... Kerkük’ten vazgeçmemiz... Fırat-Dicle sularını paylaşmamız...
İşte o raporun tam adı şöyleydi:
‘Kürdistan İşçi Partisi’nin Silahsızlandırılması, Dağıtılması ve Yeniden Entegre Edilmesi (Disarming, Demobilizing and Reintegrating the Kurdistan Worker’s Party)’
Ez cümle; bu yeni açılımla görünen o ki, ‘Nerede kalmıştık?’ deniliyor!”
***
DDR, “Disarming, Demobilizing and Reintegrating” başlığındaki kelimelerin birinci harflerinden oluşuyor. Yani ‘‘silahsızlanma, terhis, yeniden entegrasyon’ kavramlarının İngilizcesinin ilk harfleri...
Durum buysa, yeni açılım sürecinin mimarı kim oluyor? David Phillips değil mi? Dolayısıyla sürecin mimarı, iddia edildiği gibi Türk devlet aklı değil Amerikan devlet aklı olmuyor mu?
“Prof. Dr. Murat Yeşiltaş’ın, 2007’deki David Phillips raporunu komisyonda kaynak göstermeden kendi görüşü gibi anlatması devlete mal edilemez.” denilebilir...
Etmeyelim de komisyondaki milletvekilleri, kendilerine görüş diye sunulan paketin, Oslo sürecinin de mimarı olan David Phillips tarafından hazırlanmış olduğunu biliyor muydu?
Müyesser Yıldız yazmadan önce hiçbirinin bildiğini sanmıyorum ama SETA’nın Erdoğan için politika üreten bir kuruluş olduğunu hepsi biliyordur.
***
“Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” deniliyor ama bu durumda komisyonun adı David Phillips Komisyonu olmalı... Bunu hak ediyor...
Kendisi orada yok ama 2007’deki raporu, komisyonda, örtülü olarak gündeme getiriliyor!
David Phillips denilen adam, Türkiye’nin milli dayanışmasını, kardeşliğini ve demokrasisini, Türklerden çok düşünüyor değil ama Türkler, bu kavramlarla tuzağa düşürülüyor! Tuzağı kuran David Phillips değil, o, ne istediğinin açıkça söylüyor; tuzağı kuran, komisyona “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” diyenler...
Mühürsüz oylar referandumu ve AİHM başvurusu!
07 Ekim 2025 00:01
Son Güncelleme: 07 Ekim 2025 12:34
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Eski CHP milletvekili Atilla Kart, 2.5 milyon mühürsüz oyun, kanuna aykırı olarak ve oylama sürerken YSK tarafından geçerli sayıldığı 2017 referandumu ile ilgili mücadelesini içeren bir mektup gönderdi. Mühürsüz oylarla kabul oyu çıkmış referandum ile Türkiye’nin yönetim sistemi değiştirildiği ve bu sisteme dayalı olarak kurulan iktidarın meşruiyeti tartışıldığı için mektupta özetlenen bilgiler hayati önem taşıyor. Bu sebeple yayınlıyorum. Atilla Kart’ın mektubuna, Kemal Kılıçdaroğlu ve Bülent Tezcan cevap verirse onları da yayınlamak durumundayım. Mektup şöyle:
***
Sayın Arslan Bulut;
2.5 milyon mühürsüz zarf ve oyun geçerli sayıldığı, 16 Nisan 2017 Referandumu’nun “hukuki ve siyasi sıhhati” konusunda kamuoyunda yaratılan bilgi kirliliği karşısında, Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren siyasi ve sosyal konulardaki duyarlılığınız nedeniyle, işbu bilgi notunu sizinle ve aracılığınızla kamuoyuyla paylaşmak gereğini duydum.
1- 20 Nisan 2017 tarihinde benim talebim üzerine, CHP Genel Merkezi’nde Kemal Kılıçdaroğlu ile yaptığım görüşmede; “yok hükmünde” olan YSK işleminin idari nitelikte bir işlem olduğunu, bu işlemin iptali için önce iç hukuka, akabinde de derhal AİHM’e başvurulması gerektiğini ayrıntılı ve yasal dayanaklarıyla Sn. Genel Başkan’a anlattım.
Anlatımımdan, Sn. Genel Başkan ve ayrıca görüşmede hazır bulunan Seçim ve Hukuk İşleri’nden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan tatmin oldular ve hak verdiler. Bunun üzerine 21 Nisan 2021 tarihinde, CHP kurumsal kimliği adına partide yetkili olan Sn. Haluk Koç ve Sn. Tekin Bingöl, tarafıma AİHM başvurusunu da kapsayacak şekilde “genel dava vekaletnamesi” düzenlediler. Sn. Genel Başkan ile yaptığım görüşmede; Genel Merkez’in ayrıca “Referandumun doğrudan iptali” için AİHM’e başvuracağı ve bu yolda çalışma yapılacağı söylendi.
Ben de, AİHM’in, referandumun doğrudan iptali başvurularını incelemediğini, ancak takdirin kendilerinde olduğunu söyledim. Sonuç olarak; Genel Merkez’in doğrudan referandumun iptali için AİHM’e başvurması; benim ise yine CHP adına “yok hükmünde olan idari işlemin iptali” için, önce iç hukuk ve akabinde de AİHM’e başvurmam konularında mutabık kaldık.
2- Tarafıma verilen yetki ve görevlendirme üzerine, gün sektirmeden hemen iç hukuk yollarını başlattım. Dilekçelerin ve tebligatların hem elden ve hem de en seri ve yasal şekilde yapılmasını esas alarak, Danıştay 10. Dairesi’ne başvurdum. Danıştay 10. Dairesi, 24.07.2017 tarihinde, 2017/954 esas, 2017/2222 karar no. ile yaptığım başvuruyu dörde bir (4’e 1) ve oyçokluğuyla reddetti. Hemen devamında Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu nezdinde temyiz yoluna başvurdum. İlgili Kurul, 15.05.2017 tarih- 2017/739 Esas, 2017/2110 karar no. ile temyiz talebinin reddine, hükmün onanmasına oybirliğiyle karar verdi.
3- İç hukuk yollarını tükettikten sonra, AİHM başvurusunu hazırladım. Zaten, büyük ölçüde daha önceden hazırlamıştım.
“Adalet Yürüyüşü”nün 3. günü, yani 17 Haziran 2017 tarihinde, Kızılcahamam’da akşam saatlerinde karavanda istirahat halinde olan Genel Başkan’a, hazırladığım 45 sayfalık dilekçe metnini ve 250 sayfa ekten oluşan klasörü teslim ettim ve açıklamalar yaptım. Dinledi, inceledi ve “eline sağlık” dedi.
Ben, zamanı değerlendirmek amacıyla, başvuruyu posta ile yapmak yerine, Strazburg’a doğrudan giderek bizzat yapmak istediğimi söyledim. Uçak biletleri CHP Genel Merkezi tarafından satın alındı ve bana ulaştırıldı. Ancak; ertesi gün sırasıyla Haluk Koç ve Tekin Bingöl arayarak, Sn. Kılıçdaroğlu’nun, “Atilla Bey’in AİHM’e parti adına gitmesini istemiyorum, kendi adına gidebilir” dediğini söylediler. Yaşadığım şoku tahmin edersiniz. 45-50 dakika sonra da, Bülent Tezcan aradı. “Atilla Bey, nereden çıktı bu AİHM başvurusu?” dedi. Bülent Tezcan ile yaşadığım sert tartışmaları burada tekrarlamaya gerek görmüyorum.
Ağır konuşarak telefonu yüzüne kapattım. Birkaç dakika sonra Genel Başkan’ı aradım. Telefonlarıma uygun olduğunda gün içinde dönüş yapan Genel Başkan’a bir türlü ulaşamadım. Olay, artık, benim açımdan açıklık kazanmıştı ve anlaşılmıştı. CHP yönetimi, her nedense “yok hükmünde olan idari işlemin iptali başvurusunu”; Parti’nin ve şahsımın takip etmemesi gerektiği sonucuna varmıştı. Bana hiçbir somut gerekçe getirilmedi. Bana, bu işe özgülenmiş olarak CHP adına vekâletname veren Haluk Koç ve Tekin Bingöl’ün söylemleriyle; vekâletname yetki ve görevimin sonlandırıldığı, bu arada “nezaketle” (!) bildirilmişti.
(Mektubun ikinci bölümü yarın)
“Tarihi kırılma yaşanan sürecin sorumlusu...”
08 Ekim 2025 00:01
Son Güncelleme: 08 Ekim 2025 09:03
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Eski CHP milletvekili Atilla Kart’ın mektubunun ikinci bölümünü yayınlıyorum:
4- Yaşadığım şoku atlattıktan ve bazı istişareler yaptıktan sonra, CHP Genel Merkezi’nin aldığı uçak biletleriyle Strazburg’a bizzat giderek, hazırladığım başvuruyu “CHP adına” değil, “Atilla Kart adına” yapmaya karar verdim. Böyle bir başvuruyla sonuç almanın zorluğunun farkında olsam da, Türkiye için bu denli kritik bir olayda, yine de tüm başvuruları değerlendirmek istedim.
5- İlginç ve kabul edilemez bir diğer olgu şudur; ben CHP adına “işlemin iptali” başvurusunu iç hukuk yollarında takip ederken, Genel Merkez’in de, 18.04.2017 tarihinde YSK’ya aynı gerekçelerle başvuru yaptığını sonradan öğreniyorum. 20 Nisan tarihli görüşmede, bu konuya dair hiçbir bilgilendirme yapılmıyor. YSK’ ya yapılan başvurunun 10’a 1 çoğunluk ile 19.04.2017 tarihinde reddedildiği biliniyor. Bu başvuruda, üye Cengiz Topaktaş’ın 12 sayfadan ibaret olan muhalefet şerhi ile Danıştay 10. Daire kararında muhalefet şerhinde imzası bulunan Yargıç Emin Celalettin Özkan’ın bu çalışmalarının; demokrasimiz ve hukukumuz adına muazzam bir kazanım olduğunu yeri gelmişken ifade ediyorum.
Vahim olan ise; YSK’ya işlemin iptali başvurusunu yapan CHP yönetimi, müteakip kanun yollarına başvurmuyor ve bunu benden saklıyor. Daha da vahim olan ise; bana 21 Nisan 2017 tarihinde AİHM’e gitmek için özel vekâletname veren CHP yönetiminin; aynı gün Seçim ve Hukuk İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı’nın, Prof. Dr. Sami Selçuk’tan konuyla ilgili “bilimsel görüş” talebinde bulunduğu ortaya çıkıyor. Sn. Selçuk, bu değerli çalışmayı benim yaptığım çalışmadan haberi ve bilgisi olmadan yapıyor. Ben de, AİHM başvurumu O’nun çalışmasından habersiz ve bağımsız olarak hazırladım. Sayın Sami Selçuk, “16 Nisan 2017 Halkoylamasına İlişkin Bilimsel Görüş” başlığıyla Türkçe, Fransızca, İngilizce, Almanca dillerinde hazırladığı ve toplam 227 sayfaya ulaşan çalışmasında; dava dilekçesindeki savlarımızın hukuki yerindeliğini, akademik olarak ve uluslararası hukuk boyutlarıyla ortaya koymuştur. Ben bu çalışmadan daha sonra bilgi sahibi oluyorum ve Sn. Selçuk’un Bilimsel Görüşünü, kitap halinde 7 Eylül 2017 tarihli ek dilekçem ile AİHM’e sunuyorum.
İlginç olan bu rapordan habersiz olarak yaptığım bu çalışmanın, Sami Bey'in özenle ve uluslararası kıyaslamalı hukuku esas alarak hazırladığı rapor ile birebir örtüşmesidir. Sonrasında bu rapor, CHP tarafından bastırılmış, ancak ve maalesef dağıtımı hiç yapılmamış ve kısa süre içinde CHP'nin sitesinden kaldırılmıştır.
Bu süreçler yaşandıktan sonra, 6-7 ay boyunca Genel Merkez ile diyaloğumu kestim. 2018 yılı başlarında, Kemal Bey’in, AİHM başvurusundan neden vazgeçildiği konusunda beni bilgilendirmesini talep ettim. Bana verdiği cevap, “Ben bu konuyu konuşmak istemiyorum.” şeklindeydi.
Sözün bittiği yer...
***
YSK’nın, saat 16.20 civarında tesis ettiği malum işlemden sonra, CHP Seçim ve Hukuk İşlerinden Sorumlu Makam tarafından CHP örgütlerine gönderilen mesajla, “Yüksek Seçim Kurulu, mührü taşımayan oy pusulası ve zarfların dışarıdan getirilerek kullanıldığı kanıtlanmadıkça geçerli sayılmasına karar vermiştir… Sayım-döküm işleminin buna göre yapılması gerekmektedir.” yolunda bilgilendirme yapılmış ve talimat verilmiştir.
CHP Genel Merkezi, mealen; “…mühürsüz zarf ve oyların geçerli sayılmasına itiraz edilmemesi” için örgütlere talimat vermiştir. Başka söze gerek yok. Bu sürece dair tüm belgeler yedimizdedir.
6.1- Özetle, benim AİHM’e yaptığım başvuru, 21 Haziran 2017 tarihli olup, AİHM başvuru no’su 44160/17’dir. Başvuru hakkında, taraf ve dava ehliyeti yoksunluğundan dolayı 15.02.2018 tarihinde “kabul edilemezlik kararı” verilmiştir. CHP Genel Merkezi’nin benim dışımda, referandumun iptali talebiyle yaptığı başvuru ise 4 Temmuz 2017 tarihli olup, bu başvuru hakkında da 30 Kasım 2017 tarihinde yine “kabul edilemezlik kararı” verilmiştir.
Bülent Tezcan; Cumhuriyet’in modernleşme ve demokrasi kazanımlarını tahrip eden ve tarihi bir kırılma yaratan bu süreçteki asli sorumluluğunu, demagoji yaparak gizlemeye çalışıyor. Bu sürecin anayasal ve siyasi sorumlusu elbette, Sn. Kemal Kılıçdaroğlu’dur. Bülent Tezcan ve türevleri ise, “1 no’lu fail ve sorumlu” konumundadır.
***
6.2- İşbu bilgi notunda dile getirdiğim konular 2017 sonu ve 2018 yılından itibaren Sn. Yalçın Doğan ve Sn. Ayşenur Arslan tarafından makale ve programlarında dile getirilmiştir. Emeğe saygı adına bu olguyu dile getiriyorum. CHP yönetiminin tarihi görev ve sorumluğunun gereğini yapmaktan kaçınması sonucundadır ki; CHP’ye yakın medya, bu tarihi konuda görev ve sorumluluk almaktan kaçınmıştır.
Son bir not: Anlatımını yaptığım süreçler hakkında bilgi ve görgü sahibi olan ve yüreklice mücadele eden merhum Haluk Pekşen’in anısı önünde saygıyla eğiliyorum.
Her gün darbe gibi olaylar...
09 Ekim 2025 00:01
Son Güncelleme: 09 Ekim 2025 11:05
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye’de veya Türkiye ile ilgili her gün darbe gibi olaylar yaşanıyor.
Bütün değerler yıpratıldığı için bütün bu olaylar kimseyi şaşırtmıyor; hemen herkes daha beterinden bahsediyor...
ABD'nin Türkiye Büyükelçisi ve Trump'ın Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, PKK/YPG elebaşı Mazlum Abdi ile görüşmesinin fotoğrafını yayınladı, Önünde fotoğraf çektirdikleri ikiye bölünmüş Suriye haritasında, Hatay Suriye topraklarında gösterilmişti. Türkiye’den resmi makamlardan bir tepki beklenmiyor!
Neden beklenmiyor? Çünkü İtalya’daki NATO toplantısında, Türkiye’yi bölünmüş gösteren BOP haritasına da ses çıkarmamışlardı...
Tom Barrack’ın, Trump-Erdoğan görüşmesinden önce “Trump her şeyi alacak ama karşılığında meşruiyet verecek” sözüne bir tepki göstermemişler; ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun, “Trump ile beş dakika görüşmek için yalvarıyorlar, sonra da...” sözüne de “gık” diyememişlerdi...
***
Bu şartlarda, ikinci açılım süreci de devam ettirilmek isteniyor... MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, son olarak “PKK 12 Mayıs'ta silah bırakmış, 11 Temmuz'da bir grup silahlarını yakmıştır. Suriye'nin kuzey doğusunda bulunan YPG ve SDG İmralı'nın çağrısına uymamıştır. Beklentim PKK'nın kurucu önderinin YPG'ye ve SDG'ye silah bırakma çağrıda bulunmasıdır. Gerekirse Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nda görev yapan milletvekillerinden bir grup İmralı’ya giderek yüz yüze görüşme sağlamalı, mesajlar ilk ağızdan alınmalı ve kamuoyuyla paylaşılmalıdır. Bunda çekinecek bir husus görmüyorum." dedi...
Buna komisyon içindeki partilerden tek tepki Yeniden Refah Partisi’nden geldi.
Genel Başkan Yardımcısı Suat Kılıç, “Daha önce bölücübaşı TBMM’ye gelemez demiştik şimdi de bu öneriye ilişkin TBMM bölücü başının ayağına gidemez diyoruz” dedi. Kılıç, İmralı'ya gidilmesi durumunda komisyondan çekileceklerini söyledi.
***
Bunlar konuşulurken Terör örgütü PKK elebaşı Abdullah Öcalan'a özgürlük talebiyle Diyarbakır'dan Ankara'ya yürüyen Özgür Kadın Hareketi üyeleri TBMM'deki DEM Parti grubuna katıldı. Grup toplantısı öncesi TJA üyeleri tarafından “Biji serok Apo (Yaşasın önder Apo)” sloganı atıldı.
DEM Parti yetkilisi de Meclis kürsüsünde Kürdistan topraklarından bahsetti...
Siyasi tepki, İYİ Parti milletvekili Dr. Ayyüce Türkeş Taş’tan geldi.
Ayyüce Hanım, “Türkiye Cumhuriyeti’nin göz bebeği Yüce Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde atılan bu hain slogan kabul edilemez. Türkiye toprakları olmayan bir devlet adı ile anılamaz. Başta TBMM Başkanı olmak üzere tüm yetkilileri bunu yapanlarla ilgili gerekli işlemleri yapmaya davet ediyorum. Meclis terörist ve terör sevicilerin gösteri alanı değildir.” dedi.
Şehit Aileleri ve Gaziler Derneği de olaya tepki gösterdi.
***
Ekonomide ise Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan, Amsterdam’da katıldığı panelde Türkiye'deki "yastık altı" altınların değerinin 500 milyar dolar kadar olduğunu ve bunun enflasyona etki ettiğini söyledi. Karahan "Altın talebi enflasyonla mücadeleyi zayıflatıyor" dedi...
Bankalarda altın hesabı açtırarak, vatandaşın elindeki altını toplamaya çalıştılar ama anlaşılıyor ki buna rağbet yok. Merkez Bankası, dünyada en çok altın toplayanlar listesinde ilk ona girdi ama vatandaşı, “niye altınını vermiyorsun da enflasyonla mücadeleyi zayıflatıyorsun” diye suçluyorlar! Oysa vatandaşın elinde 500 milyar dolarlık altın olmasa, enflasyon yeniden altı sıfır atmayı gerektirecek boyutlara ulaşırdı, bunu söylemiyorlar! Dünyada büyük savaş beklentisi var, bu da altına hücuma sebep oluyor...
***
Diğer taraftan, CHP’li belediye başkanları, bürokratlar, gazeteci Fatih Altaylı hâlâ tutuklu... Menajer Ayşe Barım tahliye edildi, itiraz üzerine tekrar tutuklandı, evinde bayılıp hastaneye kaldırıldığı için, kapısında polis bekliyor. Ergenekon, Balyoz davalarında aylar, yıllar süren tutuklamalar ile Türk hukuk sistemi dünya hukuk tarihine geçmişti. Murat Çalık’a da yapıldığı gibi tutuklamayı hastalara işkenceye dönüştürmek ise sadece Türkiye’de yaşanıyor.
Sinan Ateş suikastı davasında sanık olup tahliye edilen avukat Serdar Öktem de susturuldu. ABD’de açılan telefon kayıtları da Adalet Bakanlığı tarafından gizli tutuluyor! Ayşe Ateş’in “susturulabilir” uyarısına ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcısının talimatına rağmen Öktem korunmadı. Sinan Ateş suikastının perde arkasını bilenler susturuluyor...
Son olarak eski AKP İzmir Milletvekili Hüseyin Kocabıyık, "cumhurbaşkanına hakaret" suçlamasıyla tutuklandı... Kocabıyık’ın eleştirilerinde hakaret yoktu ama “İmamoğlu dışarıya çıkmadan Erdoğan aday olamaz. Bu iki konu birbiriyle bağlantılı... İmamoğlu cezaevinden çıkmadan yapılan seçim meşru olmaz.” sözleri, bir kurguyu bozmuş olmalı.
“Türkiye modeli” veya teröre teslim olma modeli...
10 Ekim 2025 00:01
Son Güncelleme: 10 Ekim 2025 09:17
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
'TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, Meclis içtüzüğüne aykırı olarak kendi kurduğu PKK ile barış komisyonunda dinleme faslının yakında biteceğini, örgütün silahlarını tamamen bırakmasıyla birlikte de sürece ilişkin hukuki düzenlemelerin Meclis Genel Kurulu’na teklif edileceğini belirterek, “103 yıllık Türkiye tarihimizin 50 yılı terörle geçmiş, bu ülkenin ayaklarına prangalar kurulmuştur. Bugün Türkiye bu 50 yıllık mücadeleyi geride bırakmak üzere. Umuyorum ki çok kısa bir zamanda dünya terörle mücadelede ya da barış çözümleri literatüründe Türkiye modeli olarak yerini alacak bir modeli bütün dünya ülkelerine arz etmiş olacağız.” dedi.
***
Dünyada terörle mücadele yöntemlerine örnek olarak gösterilen iki model var. Biri İspanya’daki ETA modeli, diğeri, İngiltere’nin IRA modeli...
Savunma Bilimleri Dergisi’nin Mayıs 2022 sayısında M. Bahadır İleri imzasıyla yayınlanan makalede, ETA modeli şöyle özetlenmiştir:
“ETA, stratejik hedefine içinde bulunulan tarih itibarıyla ulaşamamıştır. Bunda, hem askerî olarak zayıflatılmış, hem uluslararası düzlemde yalnız bırakılmış, hem de en önemlisi başlangıçtaki konsantrasyonunu ve motivasyonunu kaybetmiş olmasının etkisi vardır.
ETA’nın siyasi uzantısı olduğu belirtilen Batasuna kapatılırken de İspanya içinde ya da uluslararası arenada kaydadeğer bir meşruiyet tartışması yaşanmamıştır. Ancak tüm bunlara karşın ETA’nın İspanya ile kalıcı bir barış tesis etmediği, çatışmanın resmi olarak sonlanmadığı, ETA’nın silahlarını teslim etmediği ve dahası kendini feshetmediği göz ardı edilmemelidir.
İspanya’da özerk bölgelerin bağımsızlık referandumu düzenlemesi İspanya Anayasa’sına aykırı olduğu için Baskların bağımsızlık eğilimlerini ölçmenin en etkin yollarından biri Bask Parlamentosu seçim sonuçlarına bakmaktır.
Buna göre seçim sonuçları, Bask halkı tarafından ETA’ya verilen ‘Terörist değilsiniz, ancak bizim adımıza terörizm yapmanızı kabul etmiyoruz’ mesajı olarak yorumlanabilmektedir. Buradan da, Bask ülkesindeki milliyetçilik anlayışının silahlı değil, politik mücadeleyi önceleyen daha pasifize bir noktaya konumlandığı anlaşılmaktadır. Öte yandan amblemindeki ‘balta’nın yeni dönemdeki hükümsüzlüğüne karşın, ETA’nın geride kalıcı hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolduğu tespitinde bulunmak da gerçekçi değildir, zira İspanya’nın demokrasiye geçişi ve yeni anayasa yaratılması süreçlerinde ETA fillen değilse bile fikren rol oynamış görünmektedir.”
***
İRA modeline gelince...
İngiltere’de faaliyet gösteren İrlanda Cumhuriyet Ordusu adıyla bilinen IRA örgütünün silah bırakma sürecinin de komisyonda dile getirileceği söyleniyordu.
IRA 2005 yılında silah bırakmaya ikna edildi. Çıkarılan yasalar ile terör suçları tanımlandı. Silahları teslim eden veya örgütten ayrılan kişilere, belirli koşullar altında ceza indirimleri ve yargı muafiyeti getirildi. Bu maddelerle terörle teröristlerin toplumsal hayata katılabilmesi için esnek ilkeler getirildi.
***
İki modelde de terör örgütleri, silahlı mücadeleden vazgeçti... Türkiye’de ise terör örgütü iki komşu devlete; Irak ve Suriye’ye üstlendi. PKK’nın Suriye kolu olan PYD/YPG; ABD’nin desteğiyle 100 bin kişilik ordu haline getirildi ve şimdi yine ABD tarafından, ordusu dağıtılmayacak şekilde Suriye yönetimine ortak edilmezse, bağımsız devle kurmaya yönlendiriliyor.
Türkiye’deki MHP destekli AKP iktidarı ise Meclis’e getiremediği Abdullah Öcalan’ın ayağına komisyon üyesi milletvekillerini göndererek çözüm arıyor. Devlet Bahçeli, “PKK’nın kurucu önderi” dediği Abdullah Öcalan’ın “PYD/YPG de silah bıraksın” çağrısı yapmasını istiyor ama örgüt, silah bırakmalarının söz konusu olmadığını açıkladı. Bunu mektup yazarak Öcalan’a da bildirdiler...
Sonuçta Numan Kurtulmuş, silah bırakanın olmadığı, teröre teslim olma modeline, “barış çözümü” veya “Türkiye modeli” demiş oluyor!
"Kalıcı ahlaki yetersizlik..."
11 Ekim 2025 00:01
Son Güncelleme: 11 Ekim 2025 09:31
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Peru Kongresi, 124 milletvekilinin oyuyla kabul edilen azil kararıyla Devlet Başkanı Dina Boluarte’yi “kalıcı ahlaki yetersizlik” gerekçesiyle görevden aldı. Kararın ardından Kongre Başkanı Jose Jeri yemin ederek görevi devraldı.
odatv'nin haberine göre Boluarte, Aralık 2022’de eski başkan Pedro Castillo’nun meclisi feshetmeye çalıştığı için görevden alınması ve hapse atılmasının ardından başkanlığa geçti. Ancak hükümeti, özellikle gasp ve çete suçlarıyla baş edemedi. Sadece bu yıl 13 bin 667 gasp vakası kaydedildi; bu sayı geçen yıla göre yüzde 25 artış anlamına geliyor.
Halk desteği oldukça düşen Boluarte'ye son darbeyi, lüks saat koleksiyonu nedeniyle başlatılan “Rolexgate” soruşturması vurdu.
Hükümetin, 5 Eylül’de gençlerin iş güvencesizliği ve yüzde 70’in üzerindeki kayıt dışı istihdama rağmen özel emeklilik fonlarına katkıda bulunmasını zorunlu kılan yasayı çıkarmasının ardından son haftalarda hükümet karşıtı protestoların artması da azil sürecinde etkili oldu.
Yeni başkan Jeri, “empati ve ulusal uzlaşıya dayalı geçiş hükümeti” sözü verdi.
Boluarte hakkında daha önce yedi kez azil girişimi olmuş, ancak sonuçsuz kalmıştı.
***
Dina Boluarte'nin "kalıcı ahlaki yetersizlik" gerekçesiyle görevden azli, dünya siyaset tarihinde önemli bir örnektir... Elbette yolsuzlukların ayyuka çıkmasından dolayı, güvenoyu alamayıp düşürülen başkanlar, başbakanlar var ama azil gerekçesi, "kalıcı ahlaki yetersizlik" olan başka başkan hatırlamıyorum.
Kalıcı ahlaki yetersizliğe dayanak olarak da Dina Boluarte'nin Rolex saat koleksiyonu gösterildi...
Türkiye'de yakın tarihte, Rıza Sarraf soruşturması sırasında Egemen Bağış, Avrupa Birliği Bakanlığı görevinden alınmış, İçişleri Bakanı Muammer Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar ise bakanlık görevlerinden istifa etmişti.
Yalnız, 17-25 Aralık operasyonları, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden sonra Fetullah Gülen cemaatinin terör örgütü ilan edilmesinde bir milat olarak kabul edildi. Adı yolsuzluk iddialarına karışan dört bakanın Yüce Divan’a gönderilmesi için 20 Ocak 2015’te Meclis’te oylama yapılsa da teklif, oy çokluğuyla reddedildi.
Yani TBMM, dört bakanı Yüce Divan'a bile sevk edemedi.
Bu arada, rüşvet parası olarak el konulan paralar, "sahiplerine" faiziyle iade edildi. Rıza Sarraf'ın o dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan'a "rüşvet olarak" 463 bin Euro değerinde Patek Philippe marka saat hediye ettiği iddiası, savcılık iddianamesinde yer aldı.
Yargılanmaya izin verilmediği için bu iddia iddianamede kaldı... Hediye edilmiş (!) saate de dokunan olmadı...
Egemen Bağış, sonradan Çekya Büyükelçisi olarak atandı ve beş yıl bu görevde kaldı...
***
Türkiye, yolsuzluk yapanların değil, yolsuzluğu ortaya çıkaranların yargılandığı veya görevinden edildiği bir ülke haline geldi. Öyle ki İslamcı camiada dini otorite kabul edilen ilahiyat profesörü Hayrettin Karaman, "Yolsuzluk, hırsızlık değildir" diye yazı yazdı... Elbette kanunlara göre hırsızlık ve yolsuzluk aynı değildir ama burada söz konusu olan, yolsuzluk yapanlara halkın ne diye hitap ettiğiydi...
***
Türkiye sadece, yolsuzluk suçlarının değil, suikastların da örtbas edildiği bir ülke haline getirildi. Eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı Sinan Ateş, Ankara'nın göbeğinde Cuma namazından çıktıktan sonra öldürüldü. Katiller yakalandı hatta mahkûm da edildi ama azmettirenlerle ilgili yeterli soruşturma yapılmadı. Katilleri taşıyanlar, saklayanlar sorgulanmadı bile...
Sonunda tahliye edilmiş sanıklardan avukat Serdar Öktem de suikast sonucu öldürüldü. Sinan Ateş'in eşi Ayşe Ateş, suikastın arka planını bilen Serdar Öktem'in can güvenliğinin sağlanmasını istemiş, hatta savcılık da korunması için talimat vermişti ama adam göz göre göre öldürüldü. Bu suikastın çete husumetinden kaynaklandığı açıklandı! Oysa bu da erken bir değerlendirmeydi. “Çete husumeti” gibi gösterilmiş olsa da hemen herkesi Serdar Öktem'in susturulduğunu düşünüyor...
Peru'yu etraflıca incelemedim ama Türkiye'de, her alanda ahlaki yetersizliğin kalıcılaştığını söyleyebilirim...
Umut ve güven inşa etmek...
13 Ekim 2025 00:01
Son Güncelleme: 13 Ekim 2025 09:18
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Milliyetçi Kongre Derneği'nin kongresine katılan Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ ve İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu önemli mesajlar verdiler.
Anka’nın haberlerine göre Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, şöyle konuştu:
"1992 senesiydi. Antalya'da ilk Türk Dünyası Kurultayı gerçekleşiyor. Büyük bir beş yıldızlı otelin bahçesine bir otağ kuruldu. Siz de (Müsavat Dervişoğlu) oradaydınız sanıyorum. O otağda bir araya geldik. Türk dünyasının dört bir yanından temsilciler konuşacaklar, sırayla konuşmalar başladı. Tuva temsilcisi geldi konuşmasını yapmak için ve dedi ki ‘Biz Tuva Türkleri kendimizi dünyadaki tek Türkler zannediyorduk. Sonra oturduk, ya biz ne kadar çokmuşuz meğer dedik...’
Evet, aslında milliyetçiler de Tuva Türkleri gibi... Mesele bakmasını ve görmesini bilmek...
Birçok çalışma ortaya koyuyor. Türk milletinin büyük bir bölümü Atatürkçü ve Türk Milliyetçisi bir çizgide olduğunu böyle düşündüğünü ve böyle hissettiğini ifade ediyor. Bu, çok pozitif bir zemin... Kendisini Türk milliyetçisi olarak tanımlayan, Atatürkçü olarak tanımlayan bu kadar geniş bir kitleye, bu kadar olumlu şartlarda yeterince ulaşamıyorsak sorun, kitleden çok ulaşmada, bizim verdiğimiz mesajlarda olsa gerek.”
Özdağ, ülke sorunlarına değinirken de “Ben diyorum ki herhalde Devlet Bahçeli ile Abdullah Öcalan'ın birbirlerine övgüler düzerek kol kola girmiş oldukları bir siyasi ortamda, biz de Müsavat Başkan'la birlikte kahve içeriz" diye konuştu ve Dervişoğlu’nun konuşmasını da dinleyeceğini belirtti.
Ardından Müsavat Dervişoğlu kürsüye geldi ve şöyle dedi:
"Ümit Hoca, konuşmasını bitirirken yine yapacağını yaptı. Biz zaten hiç ayrılmadık. Biriz, beraberiz. Araya görüş farklılıklarından kaynaklı problemler de hiç girmedi. Yoldan, yöntemden kaynaklı birtakım sorunlar yaşadığımız söylenebilir ama bu asla bir daha bir araya gelmeyiz sonucunu doğurmaz. Çünkü bunu söylemek, size haksızlık etmek anlamına gelir.
Teşkilat hiyerarşisine dahil olduğum günden itibaren, hep Türk milletinin birliğinin yanında, Türk milliyetçilerinin birlik ve beraberliklerinden bahsettim. Yapay farklılıklara da hiçbir zaman itibar etmedim. Dün hangi noktadaysam, bugün de aynı noktadayım. Türk milliyetçilerini birbirleriyle yarıştıramayacaklar. Türk milliyetçilerinin haşmeti ve azameti altında bugün iş başında bulunanlar, gün gelecek tepetaklak gidecek ve ezilecekler."
Dervişoğlu kendi milliyetçilik tanımını da şöyle yaptı:
"Sıkça sorarlar; ‘Milliyetçilik nedir?’ diye. Kimi sadece bir manevi şuur, kimi vatan, millet, bayrak sevgisi der, kimi de bir marşın coşkusu. Ama ben size daha farklı bir tanım yapmak istiyorum: Milliyetçilik, milletinin yükünü kendi omuzlarında hissetmektir. Yani başkasının çözmesini beklemeden, ‘Ben bu ülkeye ne katabilirim’ sorusunu hayatının merkezine koymaktır.
Türk milliyetçiliği öfkenin değil, inşanın hareketidir. Kinle değil, adaletle; nefretle değil, sorumlulukla büyür. Çünkü bizler biliyoruz ki, milliyetçilik geçmişin kahramanlıklarını övmekle bitmez; asıl görev, geleceği inşa etmektir. Ben size, gelin geleceği beraber inşa edelim diyorum. Sorumluluklarımızı, çabalarımızı, enerjimizi birleştirip, yarının aydınlık ufuklarıyla buluşalım; hür, müreffeh ve kalkınmış bir Türkiye’yi elbirliğiyle yeniden şahlandıralım diyorum."
***
Bu konuşmalar Cumhuriyet gazetesi tarafından “yeni bir ittifak sinyali mi?” diye değerlendirildi ama iki lider ve parti arasında özde bir farklılık yok zaten... Dervişoğlu’nun belirttiği gibi yol ve yöntem farklılıkları var sadece. Bu da ülkenin olumsuz gidişatını olumlu yönde değiştirmek için bir engel değil...
Özdağ ve Dervişoğlu, hem milliyetçilik tanımlarıyla, hem de her konuda dik duruşlarıyla, halkın umutlarını canlı tutmaktadır. Türkiye’nin geleceğini birlikte inşa edecek enerjiye ve siyasi birikime de fazlasıyla sahiptirler... Son konuşmaları da güven vermektedir.
İsrail’in aklanması ve kaybolan gerçeklik!
14 Ekim 2025 00:01
Son Güncelleme: 14 Ekim 2025 08:40
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gazze konusunda, Türkiye’de ideolojiyle yönlendirilmiş kitleler ve iktidar medyası, başından beri sağlıklı düşünemiyor ama toplumun tümünü etkiliyor.
Hamas saldırısına cevap olarak İsrail saldırıları sonunda Gazze yerle bir edildi, çoğunluğu kadın ve çocuk 67 bin silahsız Gazzeli öldürüldü, İsrail, soykırım yaptığı için bütün dünyada dışlanınca, ABD devreye girdi. Katar, Mısır ve Türkiye, Hamas’ı rehineleri teslim etmeye zorladı. Trump ateşkes ilan ettirdi ve şimdi buna “barış” diyorlar...
Lübnan merkezli Hizbullah’ı çökerten, Suriye’nin askeri alt yapısını yok eden ve Suriye topraklarının bir kısmını işgal eden İsrail, İran’a da saldırdı ama ABD’nin tam desteğine rağmen pek başarılı olamadı...
Şimdi Mısır’da Trump’ın başkanlığında toplanan Müslüman ülke liderleri, İsrail’in bütün yaptıklarının yanına kâr kalmasına onay vermiş oldu... Elbette soykırımın durdurulması önemlidir ama bunu, Gazze halkı için değil kendilerini kurtarmak için yaptılar.
Gazze, sonunda İsrail’e teslim edilecek! Bunu görmek gerekir... Gazze’de Filistinli bir otorite olmayacak!
***
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş ise "Netanyahu ve çetesinin işlediği insanlık suçlarından, işlediği soykırım suçundan elini yıkayarak kolayca kurtulamaması gerektiği kanaatindeyiz. Evet, orada kalıcı bir barışın sağlanması arzumuzdur ama iki yıldır devam eden, yüzbinlerce insanın öldüğü, insanlara karşı açlığın bile silah olarak kullanıldığı bu insanlık tarihinin gördüğü en büyük soykırımın suçluları mutlaka Uluslararası Adalet Divanı nezdinde ve Uluslararası Ceza Mahkemelerinde hesap vermeli, hak ettikleri suçun karşılığını görmelidir.” dedi!
Oysa bu dilek ve temenni konuşması yapılırken, Türkiye dahil Müslüman ülkelerin liderleri, Trump’ın etrafında pervane olmak için Mısır’a koşuyor, böylece Netanyahu ve Trump’ı soykırımla suçlanmaktan kurtarmış oluyordu...
Gazze’ye yağan soykırım bombalarının çok büyük kısmını, İsrail’e, Trump’ın girişimleriyle ABD göndermişti... Netanyahu, resmen soykırımla suçlanırsa Trump da suçlanır. Trump da zaten İsrail parlamentosunda yaptığı konuşmada, İsrail’i aklarken aslında kendisini aklamış oldu!
***
Eski gazeteci, ajans sahibi Salih Karahan’ın “Kaybolan gerçeklik” başlıklı bir makalesi var. Konuya denk düşüyor...
Karahan diyor ki, “Günümüz dünyası artık gerçeğin kendisinden çok, onun nasıl algılandığıyla ilgileniyor desek yanlış olmaz. Sosyal medya, haber portalları, algoritmalar sayesinde insanlar artık kendi inançlarını pekiştiren bilgi baloncuklarında yaşıyor. Bu da objektif gerçekliğin önüne, ‘kişisel ya da grup temelli gerçekliklerin’ geçmesine neden oluyor.
Bilgi bolluğu içinde insanlar, doğruluğu değil; hoşlarına giden, inandıkları şeyi destekleyen ‘gerçekleri’ benimsiyor.
Görüntülerin, seslerin, hatta yazıların sahte olarak üretilebildiği bir çağdayız. Bu da ‘gördüğüm şey gerçektir’ algısını yıkıyor. ‘Benim gerçeğim’ kavramı giderek yaygınlaşıyor ve mutlak bir gerçekliğe olan inanç zayıflıyor.
Günümüz dünyası artık gerçekliğin peşinde olmaktan ziyade doğruluğu değil; hoşlarına giden ve inandıkları şeyi destekleyen ‘algıları’ benimseme eğilimine yönlendiriliyor. Yani günümüzde ‘gerçek’, nesnel bir hakikat olmaktan çıkıp, kişisel, dijital ve manipüle edilebilir bir şey hâline geliyor.
Asıl tehlike ise toplumun bilinçli olarak gerçeklikten koparılması ve istenilen doğrultuda istenildiği gibi yönlendirilmesi, İnsanın gerçeklikten koparılarak yalan söyleyen hayal dünyalarını gerçekmiş gibi sunmaya eğilimli bireyler haline getirilmeleridir.
Peki gerçeklikten koparsak ne olur?
Kişisel düzeyde, akıl sağlığımız zedelenebilir, dijital kimlik, biyolojik kimliğin yerini alabilir. Kendi bedeninden çok, avatarına bağlanan bir birey profili oluşur.
Toplumsal düzeyde, gerçeklikten kopmuş bir toplum, artık veriyle değil, duygularla yönetilir. Bu da kitlelerin kolayca yönlendirilmesine neden olur. Gerçek bilgiye ulaşmak neredeyse imkânsızlaşır. Herkesin kendi gerçeği olur, ama ortak bir hakikat kalmaz. Bilim, hukuk, adalet gibi sistemler çöker. Toplumsal çöküş hızlanır...”
***
Bu tespitler, Türkiye’de bilim, hukuk ve ekonominin neden çöktüğünü de gösteriyor.
Gazze’de olup biteni doğru değerlendirmek ise ideolojik saplantıların, siyasi çıkarların, medya yalanlarının, algı operasyonlarının dışında düşünmeye bağlıdır. Gazze olayıyla ilgili ideolojik ezbere dayalı tutumlar, Türkiye’de gerçeklik algısının tamamen kaybolduğunu göstermektedir. Bunu fark etmek, iç politikada ve ekonomide kendi gerçekliğimizi de bütün çıplaklığıyla görebilmeyi sağlar...
Suriye, PKK devleti oluyor!
15 Ekim 2025 00:01
Son Güncelleme: 15 Ekim 2025 09:05
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, "DEM Parti'nin somut talepleri" olarak 10 maddelik bir liste açıkladı.
Bakırhan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin, "Herkes ve hepimiz 'Terörsüz Türkiye' hedefinin sekteye uğramamasına özenle dikkat etmeliyiz. Maksimalist taleplerin gündeme gelmesinden kaçınmalıyız" sözlerine cevap olarak da “Şimdi sizlere soruyorum. Şu ana kadar saymış olduğumuz taleplerin hangisi abartılı? Hangisi uçuk? Hangisi maksimalisttir?" dedi.
Bakırhan, birinci maddede "Herkese aynı nazardan bakan ve herkesi kapsayan anayasal bir yurttaşlık istiyoruz" dedi! Yani Türk vatandaşlığını herkesi kapsamadığını söylemiş oluyor! Beşinci maddede "ana dilde eğitim hakkı" istiyor. Altıncı maddede, "Yerelin sözünün duyulduğu, kararının yerelden filizlendiği bir demokrasi istiyoruz." diyor. Yedinci maddede "Terörle Mücadele Kanunu, Türk Ceza Kanunu ve infaz yasası başta olmak üzere temel yasalarda acilen düzenlemeler yapılsın", sekizinci maddede "Hakikat, adalet ve onarım eksenli bir geçiş dönemi yasası çıkarılsın", dokuzuncu maddede "Hasta ve siyasi tutsaklar bırakılsın, cezaevleri rahatlatılsın", onuncu maddede "Siyasi sebeplerle sürgünde bulunan yol arkadaşlarımızın bir an önce kendi topraklarına dönmesi sağlansın" diyor...
Kısaca, Türkiye topraklarında özerk devlet kurmak için ne gerekiyorsa istiyor!
***
PKK/PYD elebaşı Salih Müslim ise, YPG terör örgütünün “özerkliklerini koruyarak” kurulacak “Yeni Suriye Ordusu”nda yer alacağını ifade etti.
Müslim, “SDG’nin bazı birlikleri, kurulacak yeni askeri yapıya entegre olacak. Yani Özerk Yönetim bölgeleri, SDG denetiminde olacak. Böyle bir durum tasarlanıyor” dedi.
“Yeni Suriye Ordusu” altında bir askeri entegrasyon sürecinden de bahseden Müslim, “Suriye’nin yeni ordusu oluşacak ve SDG de bunun büyük bir parçası olacak. Yani çekirdeğini bizimkilerin oluşturacağı yeni Suriye ordusu oluşturulacaktır” ifadelerini kullandı.
Müslim, Abdullah Öcalan’ın “felsefesine ve söylemlerine saygı duyduklarını ve kendilerini buna göre ayarladıklarını” belirtti.
Müslim, “Şimdiye kadar Türkiye bu sürecin içinde değil. Türkiye böylesi bir süreci istemiyor, muhakkak” dedi.
Acaba öyle mi?
***
Türkiye'nin ne istediğini, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Mısır dönüşü sırasında anlattı.
Erdoğan, "Suriye ile her alanda ve düzeyde kapsamlı temaslarımız devam ediyor. Suriye’nin ve bölgenin kazanımlarının korunması için yakın eşgüdüm ve iş birliğini güçlendirmekte de kararlıyız. Suriye Cumhurbaşkanı Sayın Ahmed Şara’yı, arkadaşlarını yalnız bırakmak diye bir durum söz konusu değil. Sık sık SDG’yi yanlış yollara tevessül etmemesi, Suriye’nin birlik ve bütünlüğüne destek olmaları konusunda da uyarıyoruz. Umarız Suriye’nin toprak bütünlüğü bir ve beraber, müreffeh geleceğe ulaşmaları yolunda tutum takınırlar. SDG’nin Suriye ile bütünleşmesinin en kısa zamanda gerçekleşmesi, Suriye’nin kalkınma hamlelerini de hızlandıracaktır. Suriye yönetiminin, ülkenin bütün etnik ve dini unsurlarını kapsayan bir anlayışla geleceğe yürümesini takdirle karşılıyoruz. Bu, hem Suriye’nin, hem de Türkiye’nin çıkarınadır. Suriye’yi yeniden çatışmaya sürüklemeye çalışanlar ise ne Kürtlerin ne Dürzilerin ne de Nusayrilerin iyiliğini istiyor. Malazgirt Meydanı’nda söylediğim gibi, yönünü Ankara’ya ve Şam’a dönenler kazanacak, kendilerine başka hamiler arayanlar kaybedecek" dedi.
Yani Erdoğan da “SDG'nin Suriye ile bütünleşmesi”ni istiyor! Erdoğan, “PKK/PYD” veya “PYD/YPG” de demiyor, ABD'nin koyduğu “SDG” adını tercih ediyor!
***
Erdoğan'ın “SDG” dediği PYD/YPG'nin, Suriye ordusu ile bütünleşmesi, PKK'nın Suriye'de devlet olması demektir. Çünkü bugün Suriye Ordusu denilebilecek bir güç yoktur. Ahmet Şara ile İdlib'den gelenler, eski El Kaideci ve El Nusracılardır... Bunlar ordu değil, terörist grubudur. PYD/YPG de terör grubu olmakla birlikte ABD eğitimli 100 bin kişilik bir ordu haline gelmiştir. Bu orduyla, sadece işgal ettikleri bölgeye değil Suriye'nin tamamına hâkim olurlar!
Sahi Türkiye'nin örgütleyip silahlandırdığı “Özgür Suriye Ordusu” ne oldu, "Suriye Milli Ordusu" adını aldıktan sonra aniden buharlaştı mı? Nerede bunlar?
Özetle, bu şartlarda içerdeki açılım Türkiye'yi bölünmeye götürür, Suriye’deki açılımla da Suriye bir PKK devleti olur...
Siyasette, ticarette kokarca istilâsı...
16 Ekim 2025 00:01
Son Güncelleme: 16 Ekim 2025 12:08
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 2014 yılında İtalya'dan kereste ve süs bitkisi satın aldı. Bitkilerin içinde, siyah beyaz benekli, irice bir böcek dikkat çekti. Böcek, ağaçların diplerine girerek domdom kurşunu delmiş gibi delikler açıyor, larvalarını bırakıyordu. Drakula böceğinin girdiği ağaç kısa zaman içinde koflaşıyor ve çürüyordu.
İthal edilen süs bitkilerinden bir kısmı 2017 yılında Trabzon Büyükşehir Belediyesi'ne de gönderildi.
Trabzon Büyükşehir Belediyesi, süs bitkilerini, Maçka'nın Esiroğlu mevkiindeki fidanlığa yerleştirdi...
***
Fidanlıktan hızla etrafa yayılan böcek, özellikle fındık fidanlarını kök kısmına yakın yerlerden delerek larvalarını bırakıyor ve kısa sürede ağacın ölmesine sebep oluyordu.
Bugün Ortahisar Belediye Başkanı olan Trabzon CHP Milletvekili Ahmet Kaya, durumdan haberdar olunca konuyu araştırdı, basın toplantıları yaptı ve bütün yetkilileri tedbir alınması için uyardı.
Ancak yetkililer, çözüm olarak Drakula böceği girmiş bütün fındık fidanlarının kesilmesini istedi.
Halk arasında "Drakula" olarak adlandırılan böcek, "Uzun Antenli Turunçgil Böceği" olarak adlandırılıyordu. Çınar, kavak, huş, söğüt, atkestanesi, akçaağaç, kızılağaç, gürgen, kayın, karaağaç türleri, fındık, elma, dağ muşmulası, kiraz, armut ve turunçgillere yerleşerek larvalarını bırakıyordu. Larvalar ağaçların içinde galeriler açıyor. Fidanları kısa sürede, yetişkin ağaçları ise zaman içinde öldürüyordu...
***
Sonra bir de kahverengi kokarca çıktı... Kokarca, boyut olarak Drakula’dan daha küçük ama 300'e yakın bitki türünde etkili oluyor.
Aslında bir de kımıl zararlısı var. Kımıl zararlısı, Türkiye’de 1950’lerde ortaya çıktı.
Başta buğday olmak üzere, tüm buğdaygillere zarar verdi. Öyle ki Türkiye’nin buğday üretimini düşürdü. Kımıl zararlısı ile mücadele başlatıldı ama şimdi onun yerini Drakula ve kahverengi kokarca aldı, Türkiye’nin fındık üretimi tehlikede...
Bu böcekler birbirine çok benziyor. Sanki hepsi aynı aileden gibi görünüyor ama zaman içinde daha dayanıklı ve daha zararlı hale gelmiş olabilirler...
***
Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, kahverengi kokarca zararlısıyla etkin ve sürdürülebilir yöntemlerle mücadele ettiklerini belirterek, bu kapsamda 631 noktada, 1231 personelle 1 milyondan fazla hanede ilaçlama gerçekleştirdiklerini bildirdi.
Yumaklı, mücadele kapsamında 72 bin üretici ve vatandaşa eğitim verdiklerine dikkati çekerek, şunları kaydetti:
"Kokarcayı etkisiz hale getirmek için 83 bin feromon tuzak kurduk. Zararlıya karşı 1 milyon 156 bin doğal düşman samuray arısı salımı yaptık. Meskûn mahaller ve sosyal alanlarda Sağlık Bakanlığımız, yerel yönetimlerimiz ve sivil toplum kuruluşlarımızın desteği ve işbirliğiyle bu mücadeleyi sonuna dek sürdürmeye kararlıyız. Doğayı koruyarak, üreticimizin yanında olmaya devam edeceğiz."
Bakan böyle diyor ama kahverengi kokarca bütün Karadeniz bölgesini sardı ve Marmara’ya sıçradı. Ben uzun süredir Trabzon-Maçka’dayım, kahverengi kokarcalar evleri de istila etmeye başladı ama ilaç nereden alınacak, nasıl kullanılacak gibi konularda hiçbir bilgilendirme yok... Her konuda telefonla mesaj gönderen yetkililerin, vatandaşı kokarcayla mücadele konusunda doğrudan bilgilendirmesi gerekmez mi? Bu tür mücadelelerde tam bir seferberlik başlatmak gerekmez mi?
***
Aslında, sosyal hayatta ve ticarette de kımıl zararlısı, kahverengi kokarca ve Drakula istilâsı var! Meselâ, ihaleler, krediler hep onlara verilir, kredileri geri ödemezler ama hiçbir yaptırım ile karşılaşmazlar. Partizanlık ve ideolojik bezirgânlık, Drakula böceği gibi halkın kanını emer, emer ve emeğini elinden alır... Meselâ emekli maaşları da bu yöntemlerle eritilmiş ve çocuk harçlığı düzeyine kadar indirilmiştir. Açlık sınırı, iki asgari ücret düzeyindedir! Uyuşturucu ve altın kaçakçılığı yıllarca teşvik edilmiş, böylece ekonomi kara para sahiplerine teslim edilmiştir...
Şimdi bazı operasyonlar yapılıyor ama ekonomiyi ele geçiren kara paracılar, medyaya ve siyasete de al atmış, devleti devlet olmaktan çıkarmıştır...
Öyle ki bu ortamda türeyen çocuk çeteleri bile can almaktadır...
Sistem tıkanmış, kokuşmuş durumdadır...
Komisyon üyelerine kitap tavsiyesi!
17 Ekim 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Emekli kıdemli albay Alican Türk, 2010 yılında emekli olduktan sonra, 2011 yılında “Doğu ve Güneydoğu’da Faili Meçhul Cinayetler ve Gerçekler-Cinayetlerin Psiko Sosyal Nedenleri” adlı bir kitap yazdı. Kitap bittiğinde, yakın dostları başının derde gireceğini söylediyse de bilgilerini kamuoyuyla paylaşmaktan vazgeçmedi. O kitaptan beş ay sonra 28 Şubat soruşturması kapsamında tutuklandı ve 14 ay hapis yattıktan sonra beraat etti. Cezaevinde, “Bitmeyen Sömürü-28 Şubat” adlı kitabını yazdı.
Hacettepe Üniversitesi, Sosyoloji bölümünü askeri öğrenci statüsünde bitirerek, orduya katılan Alican Türk, yurt içinde ve dışında psikolojik harekât kurslarına katıldı ve eğitimci bir subay olarak, askeri okullarda ve birliklerde dersler, seminerler verdi. Sınır ötesi bir harekât olan Çekiç 97 Harekâtı’nda TSK başarı madalyası aldı. Bosna Hersek’te 16 ay görev yaptı.
Alican Türk, ilk kitabını, ilavelerle genişleterek, “PKK Entrikaları ve Faili Meçhuller” adıyla Eylül 2025’te yeniden yayınladı.
***
Alican Türk, cezaevindeyken yazdığı mektuplardan birini yayınladığım için tahliye olduktan sonra eşiyle birlikte teşekkür ziyaretine gelmişti. Sakin bir kişiliği var. Bilecikli bir baba ve Diyarbakırlı Kürt kökenli bir annenin çocuğu ve Güneydoğu’yu çocukluğundan beri bilen bir kişi olarak PKK’nın psikolojik operasyonlarına karşı, neler yapılması gerektiğine dair üst makamlara raporlar hazırlanmasına katkıda bulundu.
Alican Türk, bütün bu faaliyetlerini kitabın girişinde kullandığı, dört kelimede özetliyor:
“Gerçek, en iyi propagandadır!”
***
Kitaptan hangi alıntıyı yapsam, içeriği yansıtmayacaktı. Bu sebeple sonuç bölümünden birkaç paragrafı bilginize sunuyorum:
“1984-2000 yılları arasında hiç kimsenin aklının almayacağı olayları gördü, yaşadı bu toplum.
Tarihte bile eşine zor rastlanabilecek vahşetlere tanık olduk. 50 bin candan bahsediyoruz. Milli Mücadelede bile yitirdiğimiz can sayısının 10-12 bin olduğunu düşünün ve kıyaslayın. Bizim ‘terörle mücadele’ diye geçiştirdiğimiz bu süreç, yaklaşık dört-beş milli mücadele ediyor.
Kimse farkında değil ama Türkiye Cumhuriyeti Devleti, o süreçte bir uçurumun kenarından döndü.
Ve yine dünyada hiçbir ordunun, hiçbir askerin başaramadığını Türk Silahlı Kuvvetleri başardı. NATO standartlarına göre gayrinizami bir savaşta karşı taraftan bir kişiye karşılık 4-7 güvenlik görevlisinin yaşamını kaybetmesi normal kabul edilirken Türk Silahlı Kuvvetleri, NATO standartlarını ters-yüz ermeyi başardı.
Güneydoğu’da yaşananları, hiçbir ülkenin askeri zaten başaramazdı. ETA ile 50 yıllık mücadelede ölenlerin toplam sayısı 1000’i, IRA’nın yaklaşık 100 yıllık savaşında 2000’i bulmaz. Söz konusu süreçlerde İngiliz ve İspanyol askerleri, dünyanın en zorlu arazisinde ağır silahlarla donanmış 500-600 kişilik grupların saldırılarına maruz kalmamışlardır. Güneydoğu’nun o çetin arazisinde, o koşullarda ne İngiliz ne İspanyol ne de Amerikan ne de bir başka ülkenin askeri dayanabilir ve mücadelede edebilirdi; hepsi birkaç ay içinde bırakır kaçardı.
Ha belki bırakıp kaçmayabilirlerdi. Bu durumda Güneydoğu’da ölenlerin sayısı 50 bin değil, 3-4 milyon olurdu ve emin olun o 4 milyonun da 3 milyon 995 bini yöre halkından insanlar olurdu. Kimsenin gözünün yaşına bakmazlardı.
Ve yine iddia ediyorum ki yaşanan olayların hepsi değil yarısı bile başka bir ülkede yaşansaydı o ülke şimdiye kadar on defa çökmüş, darmadağın olmuş, içinden en az 7-8 devletçik çıkarılmıştı. Bunun somut örneği Yugoslavya’dır. İç savaşlar da cabası olurdu.
Devleti yöneten siyasi iktidarın, ilgili bürokratların Öcalan’ı ve PKK’yı tanımadığını ve çok büyük yanlışlar yaptığını gördüm. Nitekim 2002’de can çekişme noktasında olan örgüte can katıldı, yeniden hayata döndürüldü Kısa sürede örgüt yeniden palazlandı ve hendek operasyonlarına kadar giden, 794 güvenlik görevlinizin şahadetine yol açan bir süreç yaşandı.
Ağustos 2025’te bu kez ‘Terörsüz Türkiye’ adıyla servis edilen yeni bir projeyle karşı karşıyayız. Anılan proje, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başını eskisinden daha fazla ağrıtacaktır. Bu projeleri, emperyalist dayatmanın sonucu olarak ülkemizin Yugoslavyalaştırılması, Iraklaştırılması ve Suriyeleştirilmesi modeli olarak görüyorum.”
***
Meclis iç tüzüğüne aykırı olarak Abdullah Öcalan’ın talebiyle kurulan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun PKK’lı olmayan üyelerine, Alican Türk’ün kitabını okumalarını tavsiye ediyorum.
Devlet aklı Atatürk’e küfrettirir mi?
18 Ekim 2025 00:01
Son Güncelleme: 18 Ekim 2025 12:56
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
"Terörsüz Türkiye süreci devlet aklının eseridir" denildiğinde, Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanlığı yapmış, emekli korgeneral İsmail Hakkı Pekin'in, "Türkiye'de bir derin devlet vardır ama bu Amerikan derin devletinin uzantılarıdır. Millî bir derin devlet yoktur. Derin millet vardır. Türkiye'nin millî bir derin devleti olsaydı, 1970-1980 arasındaki olayları, 12 Eylül'ü ve diğer müdahaleleri ve 15 Temmuz'u yaşamazdık” sözlerini hatırlatmıştım.
Proje o hale geldi ki artık iş, Atatürk'ün kurduğu Meclis'te "Yaşasın Apo" sloganları eşliğinde, Kürtlükle ilgisi bulunmayan kriminal tiplerin Atatürk'e hakaret etmelerine kadar vardı...
***
Bütün bu saçmalıklara, kendilerini devletin yerine koyan siyasilerin "dış tehditleri bertaraf etmek" gerekçesiyle ani kararlar alması sebep oluyor!
Durum, güncel olaylarla birlikte anlatıldığında herkes, kendi siyasi konumuna göre tavır takınıyor. Öcalan'ın “kurucu önder” ilan edilmesini bile “devlet aklı”yla izah etmeye çalışanlar var!
***
Değerli gazeteci arkadaşım, Yeniçağ'ın eski Genel Yayın Müdürü Hayri Köklü, bu durumu görmüş olmalı ki, devlet aklının neye benzediğini tarihi olaylarla örnekleyen bir yazı yazdı. www.haberhurriyeti.com'da yayınlanan yazıda Köklü özetle şöyle diyor:
"Tarihimiz ‘devlet aklı’ diye topluma dayatılmaya çalışılan ilginç gelişmelerle doludur.
Size yaşanmış bir ‘devlet aklı’ olayını anlatayım da bu nedir, ne değildir, kararı siz verin.
Celal Nuri'nin kardeşi, dönemin ünlü gazetecilerinden Suphi Nuri İleri anlatıyor:
Ali Kemal (Damat Ferit Paşa hükümetlerinde Eğitim ve İçişleri Bakanı olarak görev yaptı. Milli mücadele aleyhinde sert tutum aldı. H.K) Mütareke'nin ilk günlerinde bir gün İstanbul'umuza üşüşen galip devletler, kendi gazetecilerini Pera Palas Oteli'ne yemeğe davet etmişti. Türk gazetecilerini de yemeğe çağırdılar. Frenk gazetecilerinin gurur ve kininden geçilmiyordu. Yemekten sonra Ali Kemal'den bu ziyafetin sebebini öğrenmek istedik. 'Kabahatliyiz. Umumu Harp'e girmekle, Almanlar ile beraber olmakla, müttefiklerin düşmanı olmakla. Şimdi de mağlubuz. Binaenaleyh kendimizi affettirmeye çalışmalıyız.' dedi.
Bu durum, Suphi Nuri'nin gazeteci olarak ‘devlet aklı’ ile ilk karşılaşmasıydı... Yaşadığı ikinci olay ise ‘devlet aklı’ hakkındaki inancını daha da pekiştirmişti!
Yine Suphi Nuri'den dinleyelim:
‘Bir gün de Filozof Rıza Tevfik, (Rıza Tevfik Bölükbaşı, Sevr Antlaşması'nı imzalayan Osmanlı delegesi. H.K) yine Pera Palas Oteli'ne bazı başmuharrirleri çaya davet etmişti. Davet sebebini öğrenmek istiyorduk. Filozof aşağı yukarı bize şunları söylemişti:
-Sultanahmet Meydanı'nda Almanya İmparatoru'nun Abdülhamid devrinde yaptırmış olduğu bir çeşme var. Biz ise bugün mağlup mevkiindeyiz ve galiplere hoş görünmek mecburiyetinde bulunuyoruz. Binaenaleyh bu çeşmenin yıkılması suretiyle galiplerimize hüsnüniyetimizi gösterebileceğiz. Bu fikri gazetelerinizde ileri sürünüz.
Nazır Beyefendi'nin bu fikrine hemen oracıkta itiraz ettik ve galiplerin bu kadar çocukça bir hareketle bizi hemen sevip kucaklamayacaklarını anlattık. Hiç unutmam, o çay ziyafetinde Filozof bize, ‘Ben bir devlet adamıyım, devlet adamı gibi düşünürüm, devlet adamı gibi size söylüyorum.’ dediği vakit pek gülünç oluyordu...’
İşte böyle, ‘devlet aklı’yla işgalcilere vatanı teslim etmeye kalkanlar, az kalsın Alman Çeşmesi'ni de yerle bir edecekti... Neyse ki günün sonunda hem vatan hem de çeşme kurtuldu...
İbrahim Özen'in hazırladığı Suphi Nuri İleri'nin gazetecilik hatıralarını anlatan kitabında yer alan bu olaydan ders çıkarılır mı bilemem."
***
Şimdi, "Alman çeşmesini yıkalım" demiyorlar, ABD ve İngiltere'nin düşman olduğu cumhuriyetin kurucusu Atatürk'ü yıkmaya çalışıyorlar! Bunu da Atatürk'ün kurduğu Meclis'te korsan olarak kurulan bir komisyon üzerinden topluma anlatmaya çalışıyorlar...
Dün Ali Kemal ve Rıza Tevfik aklı nasıl devlet aklı değilse, bugünkü yıkım süreci de devlet aklının eseri değildir. Görünen o ki Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni ve Türk Anayasası'nı yıkmaya çalışıyor, bunu da açıkça söylüyorlar.
Ali Kemal ve Rıza Tevfik, Alman çeşmesini yıkarak galip İngilizlere, Fransızlara yaranmak politikasında fayda görüyordu; bugünküler ise Anıtkabir'i yıkmaktan bahsedenlerle birlikte ABD, İngiltere ve İsrail’e yaranmak için Türk egemenliğini çökertmeye çalışıyor.
Bursa'da su nasıl biter?
20 Ekim 2025 00:01
Son Güncelleme: 20 Ekim 2025 08:54
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Evliya Çelebi, yüzyıllar önce “Velhasıl Bursa sudan ibarettir" demiş ama bugün Bursa'ya yeterli su verilemiyor.
Sabah Gazetesi'ne göre Bursa'nın içme suyu ihtiyacını uzun vadede karşılaması planlanan Çınarcık Barajı İçme Suyu Projesi, DSİ tarafından hazırlandı ama yapımı 2023 yılında BUSKİ tarafından üstlenildi. Haberde “İnşaat çalışmalarının halen sürdüğü bu nedenle, Çınarcık Barajı'nda bulunan 103 milyon metreküp suyun şehre verilemediği, mevcut sistemin ise günlük su ihtiyacını karşılayamadığı iddia edildi...” denildi...
Haberde, “Çınarcık Barajı İçme suyu Projesi, iki yılda bitirilebilir miydi?” konusu ise sorgulanmadı!
Soruşturulması gereken asıl konu ise şudur:
-Su deposu olan Uludağ’ın sularını kim satıyor, İznik Gölü’nü kim kurutuyor?
***
İznik Gölü'nün suyunu, Orhangazi'de kurulu, Cargill şirketinin tükettiği iddia ediliyor ama şirketin yılda 120 ila 155 metre derinlikten 1.5 milyon metreküp su çektiği de yapılan resmi açıklamalar içinde var. Yalnız bu rakam, Bursa'nın üç günlük su ihtiyacı demek...
Cargill şirketi de açıklama yaptı ve Orhangazi ilçesine 2000 yılından bu yana faaliyette olan Mısır İşleme Tesisi'nde kullanılan suyun, İznik Gölü'nden alınmadığını duyurdu.
Açıklamada "Su ihtiyacımız, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü'nün ruhsat verdiği altı adet sondaj kuyusundan, yıllık bir kotaya bağlı olarak temin edilmektedir. Ruhsatlı sondaj kuyularımızın hepsi fabrikamız sınırları içerisindedir. Tesisimiz, DSİ'nin belirlediği miktarın üçte ikisini kullanmaktadır. Ruhsatlı su kuyularımızda yıllık belirlenen miktarın tüketilmesi halinde ise kuyular otomatik olarak kapanmaktadır. Tesisimizin ilgili otoriteler tarafından düzenli olarak denetimlerden geçmektedir." denildi.
Yine de Cargill arazisi üzerindeki sondaj kuyularının yer altından İznik gölünün suyunu çektiği iddia ediliyor. Hem bu iddianın hem de yılda ne kadar su çekildiğinin yani DSİ rakamlarının, doğru olup olmadığı bilimsel olarak araştırılması gerekir.
***
Bursa Saati adlı haber sitesine göre "Türkiye’nin en büyük göllerinden biri olan İznik Gölü’nde, 2022’de yüzde 16, 2023’te yüzde 40, 2024’te ise yine yüzde 40’lık kayıp yaşandı.
İznik Gölü’nde her yıl 300 milyon metreküp buharlaşma, 60 milyon metreküp tarımsal sulama ve yaklaşık 50 milyon metreküp sanayi kullanımı, su kaybını da katlıyor. Özellikle dev fabrikalar su ihtiyacını gölden karşılıyor..."
Yani Bursa’nın 100 günlük suyunu fabrikalar kullanıyor...
***
Bursa Hakimiyet'in haberine göre çevre örgütleri ve meslek odaları, başta Cargill olmak üzere gölden su çeken fabrikaların denetlenmesini talep ediyor.
Cargill ise Tarım Bakanlığı'nın yapması gereken faaliyetlerde bulunuyor!
Anadolu Ajansı'nın dün yayınladığı habere göre Cargill şirketi, Adana, Afyon, Aksaray, Amasya, Ankara, Aydın, Balıkesir, Bilecik, Bursa, Çanakkale, Edirne, Eskişehir, Hatay, İstanbul, İzmir, Karaman, Kırıkkale, Kırklareli, Kocaeli, Konya, Manisa, Mersin, Osmaniye, Samsun, Sinop, Tekirdağ ve Tokat illerinde tarımsal eğitim, dijital tarım araçlarına erişim ve ihtiyaçlarına yönelik danışmanlık hizmetlerini ücretsiz olarak sunuyor...
Habere göre Cargill'in 2019'da başlattığı "1000 Çiftçi 1000 Bereket" kurumsal sorumluluk programı, yedinci yılında 27 ilde 7 bini aşkın çiftçiye ulaştı. Şirket, “dönüşümün odağına kadınları aldıklarını” bildirdi.
***
Bursa Barosu'nun sayfasındaki bir açıklamada , “Bursa 2. İdare Mahkemesi, Cargill tesisinin ruhsatına dayanak oluşturan imar planlarını iptal etti. Bursa Barosu öncülüğündeki davacılar, karar gereği ‘kaçak’ durumuna düşen tesisin yıkılması için başvuru yaptı." bilgisi verildi.
Bursa Barosu Başkanı Av. Metin Öztosun, “Cargill, yeraltı su kaynaklarını kurutuyor. Bunda sorumluluğu olan kamu makamları vatana ihanet içindedir. 27 yıldır bu ihanet devam ediyor. Buna artık dur diyeceğiz ve durduracağız” dedi.
Bursa'daki 14 ambalajlı su üretim tesisi, yılda 4 milyon 415 bin metreküp su ambalajlayıp satıyor. Bu da Bursa’nın dokuz günlük içme suyu demek...
Bursa’nın yer altı sularını ise en fazla ve ücretsiz olarak sanayi kuruluşlarının kullandığı ifade ediliyor ama resmi rakamlar, Bursa’nın suyunun nasıl bittiğini açıklamıyor.
Bu da verilerin güvenilirliğine gölge düşürüyor...
Kenan Evren'in “eyalet sistemi” aklı, devlet aklı mıydı?
21 Ekim 2025 00:01
Son Güncelleme: 21 Ekim 2025 09:11
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Hani "devlet aklı" deniliyor ya, Türkiye Cumhuriyeti'nde Genelkurmay Başkanlığı ve 7 yıl da Cumhurbaşkanlığı yapan Kenan Evren, 28 Şubat 2007 tarihli Sabah gazetesinde yayınlanan röportajda, “Bavyera’da üç bayrak gördüm. Nedir diye sordum, ‘AB bayrağı, Almanya bayrağı ve Bavyera bayrağı’ dediler. Biz, bölge valiliklerini eyalet olur diye düşünmüştük. Türkiye’yi 8 eyalet olarak planlamıştık. Türkiye ilerde eyalet sistemine geçebilir. Bölge valilikleri belki de eyalet olur diye düşünmüştük. Bundan korkmamak lâzım. Kaç senesi var bilmiyorum ama Türkiye ileride eyalet sistemine geçebilir.” demişti.
Evren, 1 Mart 2007 tarihli Hürriyet gazetesinde yayınlanan röportajda da aynı sözleri tekrarlamış ve “Aslında bu düşüncem yeni değil. Daha 1980’li yılların başında bunları düşündüm. Bölge idare mahkemelerini kurarken bu zihniyetle hareket ettik. Türkiye’yi birtakım bölgelere böldük. Yetkileri oraya devrettik. Türkiye bir gün mutlaka bu adımları atacak. Yoksa huzur bulmamız mümkün değil. Tutturmuşlar bir karış toprak vermeyiz diye. Bunlar dünyaya ayak uyduramayan insanlar. Huzur bulmak istiyorsak cesur adımlar atmalıyız.” diye konuşmuştu.
İşte dönemin "devlet aklı" buydu... Bu akıl, Türk aklı değildi, dolayısıyla Türk devletinin aklı da olamazdı.
***
Evren'in sözlerine yüzde yüz paralel olarak da dönemin Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, 2010 yılında Tunceli’de yaptığı konuşmada “Özerk Doğu Karadeniz olacak, Özerk Orta Karadeniz olacak, aynı zamanda Demokratik Türkiye Özerk Kürdistan olacak. TBMM devam edecektir. İstiklal Marşı, Türkiye’de okunmaya devam edecektir. Buna hiçbir itiraz yok Türk bayrağı Türkiye’de dalgalanmaya devam edecektir. Buna da hiçbir itirazımız yok ama bununla birlikte her bölgede bölgesel parlamento olacaktır. Bu bölgesel parlamentolardan bir tanesi de Kürdistan Bölgesel Parlamentosu olacaktır. Belediye binamızın önünde ay yıldızlı Türk bayrağımızla sarı kırmızı yeşil bayrağımız dalgalansa ne olur?” diye bir konuşma yapmıştı.
***
Aslında “Demokratik özerklik” projesini, bu açıklıkla ilk olarak dile getiren Abdullah Öcalan’dı ama projenin asıl sahibi, ABD idi...
Aynı dönemde ABD derin devleti bağlantılı düşünce kuruluşları uzun süreli bir hazırlıktan sonra, Türkiye’de bir kampanya başlatmış, basındaki adamlarına “Türk diye bir ırk yoktur, Türkiye’de Türklük oranı yüzde 10’dur” gibi garip yazılar yazdırmıştı. Kampanyaya Boğaziçi Üniversitesi de uyduruk bir araştırma ile destek vermişti. Dikkat edin, şimdi de aynı laflar ediliyor...
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Butros Gali, Habitat toplantısı sırasında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel yanındayken, İstanbul’dan “İstanbul Federe devleti” ve Türkiye’den “Türkiye Federal Cumhuriyeti” diye söz etmişti!
Butros Gali, “Dünya 200 devletli yapıdan 2000 devletli, 5000 devletli bir yapıya doğru gidiyor” demişti!
Eyalet sistemini Turgut Özal’a kimin telkin ettiğini ise dönemin etkili siyaset adamı Mehmet Keçeciler, Yavuz Donat’a açıklamıştı: “ABD kaynaklı bazı telkinler oldu.”
2001 yılında “Köklere Dönüş Projesi” dosyası ile birlikte Bartın’da dağıtılan haritaya göre şehir devletlerinden oluşacak federe devletlerin adları şöyleydi: Trakya, Bitinya, Misiya, Lidya, Karya, Likya, Pamfilya, Firikya, Kilikya, Kapadokya, Galatya, Paflagonya, Pont, Ermeniya, Antakya, Mezopotamya.
Görüldüğü gibi haritada Kürtlerin adı bile geçmiyordu! Kürtleri, işte bu haritayı hayata geçirmek için kullanmak istiyorlardı.
* * *
AKP döneminde de Türk kavramı etnik gruplardan biri gibi ifade edildi ve sık sık Türk kimliği yerine Türkiye kimliği konulacağından bahsedildi. Malazgirt’e, Çanakkale’ye ortaklar çıkarıldı! İşte Ergenekon, Balyoz ve Casusluk gibi davalarla, ordunun belinin kırılmasının asıl sebebi buydu. Ordu, kuruluş ilkelerine bağlıydı ve federasyon düşüncesinin önünde en büyük engeldi...
Şimdi, AKP ve MHP, "Terörsüz Türkiye" diye hedef gösterirken, Abdullah Öcalan'a "kurucu önderlik" yakıştırıyor! PKK ile zaten 2009 yılında Oslo'da masaya oturmuşlardı...
Oslo'da koordinatör ülke temsilcisi, "Sizi buraya biz getirdik. Öcalan'ın talepleri Meclis'e getirilecektir" demişti.
AKP bu politikalar sonunda 2015 seçimlerini kaybetti ama terörle mücadele başlatarak erken seçimle yeniden iktidar oldu. Şimdi de 2009 politikasına geri döndüler ve Türk devletini, “Türk-Arap-Kürt devleti”ne dönüştürmeye çalışıyorlar.
“ABD kaynaklı bazı telkinler" şimdi telkin olmaktan çıktı, şantaj ve dayatma haline geldi...
ABD’nin bitmek bilmeyen projesi...
22 Ekim 2025 00:01
Son Güncelleme: 22 Ekim 2025 10:05
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD, Kürdistan’ın kurulması ve Türkiye ile federal bir çatı altında birleştirilmesi şeklindeki tarihi projesini, Cumhuriyet döneminde Ankara’nın önüne ilk olarak 1965 yılında getirmişti.
*Emekli Amiral Vedii Bilget’in, 24 Şubat 1987 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanan yazısına göre ABD, 1965 yılında Türkiye’ye bağlanacak bir “Federe Kürt Cumhuriyeti” için dönemin başbakanı Süleyman Demirel’in ağzını aramıştı. Bilget’e göre “Federe Kürt Cumhuriyeti”, Türkiye, Irak ve İran Kürtlerini kapsayacak ve Türkiye ile federal bir çatı altında bileştirilecekti.
*Yine dönemin Senato üyesi Sadi Koçaş, anılarında, ABD’nin AP’yi ve Demirel’i 1965’te iktidara getirdiğinde, “Irak-İran ve Türkiye Kürtlerini Federe bir Cumhuriyet haline getirelim, bunu Türkiye’ye bağlayalım” isteğinde bulunduğunu belirtiyordu.
*ABD, bu projeyi bir kez 12 Mart’tan sonra 1974’te ve bir kez de 12 Eylül sürecinde 1986’da Türkiye’nin önüne koyuyordu. 7 Kasım 1986 günü Ankara’ya gelen Pentagon’un iki numarası, Savunma Bakan Yardımcısı William Taft, çantasında “Pentagon’un Kürt Senaryosu”nu getirmişti. Özal’ın kabul ettiği planı, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Üruğ reddetmişti.
*ABD’nin Irak’a saldırısından hemen önce, 13 Ocak 1991 tarihinde dönemin ABD Dışişleri Bakanı James Baker, planın güncellenmiş halini yine Ankara’ya dayatmıştı. ABD, Körfez Savaşı’ndaki desteği karşılığında Türkiye’ye “Kürdistan’ın hamiliğini” öneriyordu!
*Plan, Çekiç Güç’ün 17 Nisan 1991 tarihli Huzur Operasyonu ile işleme sokuluyordu. Irak’ın kuzeyini uçuşa yasak ilan eden Çekiç Güç, Bağdat’tan kopardığı bu bölgede Kürdistan’ın temelini atıyordu.
*ABD, 1999 yılında yeni bir Kürt Planı’nı devreye soktu. Pentagon tarafından Alan Makovsky başkanlığındaki bir ekibe hazırlatılan planın esasını, Irak’ın kuzeyinde beş aşamada kurulacak bağımsız Kürt devleti ile Türkiye’de bir Kürt federe devleti oluşturulması ve bu iki yapının daha sonra birleştirilmesi oluşturuyordu.
*Öcalan, ülke ülke dolaştırılırken, 25 Ocak 1999’da ABD’den gelen bir heyet, “Türkiye himayesinde Kürdistan” planını Ankara’ya sunuyordu. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Yakındoğu Dairesi Başkan Yardımcısı Elizabeth Jones, ABD’nin Kuzey Irak Koordinatörü Francis Ricciardone ve Pentagon yetkililerinin bulunduğu heyet, 12 maddelik planı Ankara’ya kabul ettiriyordu.
*ABD 2 yıl süren hazırlığını, Haziran 2001’de Kürdistan’ı resmen ilan ederek taçlandırmak istiyordu. Öcalan, bu maksatla Türkiye’ye teslim ediliyordu! Ancak Türkiye bunu kabul etmiyor ve Mayıs’ta “Kürt devletini savaş sebebi saydığını” ilan ediyor, Türk Ordusu, sonraki aylarda, ABD müdahalesinden önce Irak’ın kuzeyine girme planı hazırlıyordu. ABD’nin Türk Ordusu’na Ergenekon tertibi işte bu süreçte başlatılıyordu.
***
ABD ve AB’nin PKK ile görüşmelere tam destek vermesinin ana sebebi, Türkiye’den yerel yönetimlere özerklik verilerek koparılacak parçanın, Kuzey Irak ve Kuzey Suriye ile birleştirilme planıydı.
2004 yılında İtalya'daki bir NATO toplantısında Türk subaylara gösterilen Büyük Orta Doğu Projesi haritası 1991'de biliniyordu ki konferansta veya sonrasında konuşanlar, yazanlar, Türkiye-Kürdistan federasyonundan bahsedebiliyor ve hatta İran'daki Azerbaycan Türkleri ile Belucilerin de özerklik haklarını gündeme getirebiliyordu. Söz konusu haritada bunlar da var. O günlerde Turgut Özal'ın "Federasyonu tartışalım" derken kastettiği tam da buydu. Bu durumu, 2008 yılı Kasım ayında Korkut Özal da bir televizyon programında itiraf edecekti.
Ali Kırca'nın 2008 Nisan ayındaki Siyaset Meydanı programında, Korkut Özal, ağabeyi Turgut Özal'ın Cumhurbaşkanı iken kendisine Türkiye'nin adının "Anadolu Cumhuriyeti" olarak değiştirilmesinden söz ettiğini açıklamıştı!
Altemur Kılıç da Turgut Özal'ın Cumhurbaşkanı iken kendisine bir harita göstererek Türkiye ile Irak'ın kuzeyinin bir konfederasyonda birleşebileceğini söylediğini açıklamıştı. İşte AKP döneminde Anayasa'nın değiştirilemez maddelerinin ve Atatürk’ün tartışmaya açılmasının asıl sebebi buydu.
***
Değerli okurlar, yıllar önce bu sütunda veya dizi yazılarımda yayınladığım bu bilgileri, zaman zaman hatırlatmak gerekiyor. Osmanlı’nın dönemindeki dayatmalar ise daha farklıydı. O zamanlar, dolaylı yollardan değil, doğrudan toprak koparma peşindeydiler.
Tam bağımsızlık ve kalkınma ilişkisi...
23 Ekim 2025 00:01
Son Güncelleme: 23 Ekim 2025 09:30
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Bugün biraz güncel olaylardan sıyrılıp, gelecekle ilgilenelim... “Emekli akademisyen” Dr. Muzaffer Kılıç’ın, “bilgiye dayalı ama uçuk” dediği projelerini paylaşalım:
“Arslan Bey, saatte 600 kilometre hız yapan trenlerle bütün şehirlerimizi birbirine bağladığımızı düşünün. Tren yollarının üstünü veya rayların aralarını güneş panelleri ile kapatalım. Üretilecek enerji, trenleri çalıştıracak. Edirne'den Hakkâri'ye, Muğla'dan Ardahan'a 5000 kilometrelik güneş paneli... Bütün komşularımıza elektrik enerjisi satarız... Halk da toplu taşıma fiyatına şehirlerarası yolculuk yapar. Nehirlerin üstünü de güneş panelleri ile kapatalım. Buharlaşma ile oluşan şu kaybı önlenir. Enerji için dışarıya ödediğimiz milyarlarca dolarlar ülke içinde kalır.
Çalışmak için iş yerine yarım saatte giden birisi köyünde yaşar. Her gün gider gelir. Şehir hapishanesinden kurtulur.
Türkiye'nin neresinde olursan ol ürettiğin malı bir iki saatte limanlara bedava hızlı trenle indiriyorsun. Sanayi Anadolu'ya dağılır. İstanbul'un nüfusu 5 milyona düşer.
Hava kirliliği kaybolur.
Bir kaç yıl içinde her şey kendini amorti eder.
Düşünün Antalya'daki üretici 2 saat sonra ürettiği sebzeyi İstanbul pazarına getiriyor. Nakliye bedavaya yakın. Konya'da üretici bir saat sonra ürettiği ürünü Mersin limanına getiriyor. Iğdır kayısısı 3 saat sonra İstanbul'da.
***
Sığınmacılara ödediğimiz para ile bütün bu işler yapılırdı. Hızlı tren ağı en geç 5 yıl içinde kendini amorti eder.
200-300 ton yük taşıyan kargo uçaklarından 20 tane al; tarım ihracatından uçaklar bir sene içinde kendini amorti eder.
Mersin’de yetişen çilek 4 saat sonra Norveç’te...
Türkiye'nin yıllık tarım ihracatı potansiyeli 2 trilyon dolardır.
Genel seferberlik ilan edersek, 5 yıl sonra tarımda yıllık ihracat gelirimiz 200 milyar dolardan başlar.
Yapılacak tek şey boş arazilere zeytin ağacı dikmek.
Milyarlarca zeytin ağacı dikecek boş arazimiz var.
Zeytin ağacının ömrü bin yılın üstünde. Bin yıl meyve veren dünyada tek ağaç türüdür.
Yağ sanayisi, tekstil sanayisi, gıda sanayisi, kozmetik sanayisi, sağlık sanayisi, akaryakıt sanayisi mobilya sanayisi...
Bir litre petrol mü yoksa bir litre zeytinyağı mı daha değerli?
Elimizdeki silahın gücünden haberimiz yok. Geleceğimizin stratejik gücü zeytin ağacı ve zeytinyağıdır.
***
Mardin'den Marmara'ya kadar kıyı şeridine on milyarlarca zeytin ağacı dik; 5 yıl sonra iç dış borcun kalmaz.
Orman, mera ve tarım alanlarının dışındaki bütün alanları meyve ormanı ve kerestesini sanayide kullanacağımız ağaç ormanı yap. Mesela Niğde'yi dünyanın en büyük elma ormanı yap. Ankara'yı armut ormanı yap. Kütahya'yı vişne ormanı yap. Kırşehir'i ceviz ormanı yap. Bölgelerin özelliklerine ve iklim şartlarına göre meyve cinslerini tespit et, hazine arazilerini çiftçiye ve yatırım yapmak isteyene 49 yıllığına kiraya ver. Fidanları da ücretsiz dağıt.
Hollanda Türkiye'nin kırkta biri... Toprağının hepsi de tarım alanı değil. Tarımdan ihracatı 200 milyar dolar. Türkiye'nin ihracatı 26 milyar dolar.
Üzümün anavatanı Türkiye... Tespit edilen üzüm çeşidi 1435.
Üzümde dünyada dolaşan para 150 milyar dolar. Fransa, bağcılıktan yıllık 12 milyar dolar ihracat yapıyor. Türkiye dokuz milyon dolar ihracat yapıyor.-!
Fındık, incir, kiraz ve benzeri birçok meyvenin anavatanı Anadolu coğrafyasıdır. Türkiye'de 12 bin çeşit bitki florası var. Bunun 4000 çeşidi endemik bitki türü. İstenirse Türkiye yalnız tarımda, gıdada ve yan sanayinde dünya devi olabilir. Yalnız tarımdan milli gelir, kişi başı 40 bin dolar olur.
81 ilimizde milyarlarca meyve ve sanayide kullanacağımız ağaçları dikmek için 10 milyon işçiye ihtiyaç var. Bütün bu alanlardaki ağaçların devamlı bakımı gerekiyor. İşsizliği de bitiriyorsun.
Bu meyveler için yan sanayi kurmak da gerekir. Yan sanayi kurmadan ve katma değer katmadan tarımdan kazanamazsın. Yan sanayi için de 3 milyon işçiye ihtiyaç olacak...”
***
Bütün bunları yapmak teorik olarak mümkün elbette ama pratikte tam bağımsız olmadan, kalkınma seferberliği başlatamazsınız... Bunun için de Türkiye’nin, küresel güçlerin şefaatine sığınanlar veya onların verdiği meşruiyete dayananlar tarafından değil, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bir ekip tarafından yönetilmesi ve milletin enerjisini doğru yöne sevk etmesi gerekir...
Öcalan da Türk-Kürt-Arap diyor!
24 Ekim 2025 00:01
Son Güncelleme: 24 Ekim 2025 10:03
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
"Terörsüz Türkiye" adı verilen süreci başlatan ve bugüne kadar sürmesini sağlayan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'dir. Yalnız, yürütme gücüyle birlikte, yasama ve yargı gücünü kendisine toplayan ve dördüncü kuvvet denilen medyayı da büyük ölçüde kontrol eden kişi Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'dır.
Bahçeli, sürecin başında "Öcalan Meclis'e gelsin, DEM grubunda konuşsun, örgütü feshettiğini açıklasın, umut hakkından da yararlansın" demiş ve daha sonraları da Öcalan'dan sık sık "kurucu önder" diye bahsetmiştir.
Erdoğan ise Malazgirt ve Çanakkale gibi, büyük Türk zaferlerine ortaklar çıkarmış ve buna bağlı olarak milleti, “Türk-Kürt-Arap” olarak zikretmeye başlamıştır! Oysa Türkiye Cumhuriyeti bir milli devlettir ve Anayasa’da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının tamamı etnik köken veya dini inanç farkı gözetmeksizin, siyasal olarak Türk kabul edilmiştir.
***
Bahçeli, 21 Ekim konuşmasında ise özetle şöyle demiştir:
"Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Milletimiz bellidir, adı Türk milletidir. Devletimiz bellidir, Türkiye Cumhuriyeti devletidir. Bilhassa anayasal vatandaşlık ezberiyle Türklüğü etnik yapıya indirgeyerek anayasadan tasfiye emeli olmayacak duaya amin demekten farksız bir avunmadır.
Anayasanın 66.maddesiyle ilgili polemik yapmak, hava koklamak, zemin yoklamak, kara propagandaya girişmek abesle iştigaldir, sonu ve sonucu da hüsrandır.
Terör örgütü PKK lağvedilmiştir. İmralı sözünü tutmuştur. Bu çerçevede ayrı bir ulus devlet, federasyon, özerlik hatta kültüralist taleplerin olmadığını, terör örgütünün anlam yoksunu haline geldiğini, kendisini feshetmesi gerektiğinin İmralı tarafından ilan edilmesi çok mühim ve bağlayıcı bir açıklamadır.
Şimdi sırayı örgütün tüm bileşenlerinin silahları yakması veya bırakması almıştır."
***
Bahçeli'nin bu sözleri, MHP'nin, süreçten önceki program ve felsefesine harfiyen paraleldir. Fakat süreç öyle bir yere gelmiştir ki, artık Meclis'te Atatürk'e hakaret edilmekte, Öcalan lehine sloganlar atılmakta, Türkiye'nin bir kısmından Kürdistan diye bahsedilmekte ve Güneydoğu'daki eylemlerde, Türk devletinin polisi, “düşman” olarak ilan edilmektedir. Suriye’de ise terör örgütü bileşenlerinin silah bırakmayacağı, aksine bir bütün olarak veya grup grup Suriye ordusuna katılacağı, Suriye'nin bir PKK devleti haline geleceği anlaşılmıştır. Bunun sebebi ise AKP iktidarının uyguladığı Suriye politikasıdır.
Abdullah Öcalan'ın ise Bahçeli'nin bütün ısrarlarına rağmen Suriye'deki PYD/YPG'nin'nin silah bırakmasına yönelik bir çağrısı yoktur! Üstelik Erdoğan ve ekibi, bu yapılanmayı ABD'nin verdiği isimle anmakta ve SDG demektedir.
***
Öcalan'ın ne düşündüğünü, birinci açılım sürecinde Namık Durukan imzasıyla 28 Şubat 2013 tarihli Milliyet’te yayınlanan müzakere zabıtlarından biliyoruz.
Öcalan, özetle "Komisyonlar kurulacak. Hakikat komisyonu da kurulacak. Akil adamlar denetiminde olacak. Çekilme o zaman olacak. Köylere geri dönüş olacak. Bunları yapmazlarsa geri çekilme olmaz. Çekildiğimiz alanda gerillayı daha da büyüteceğiz. Çekilirsek gerilla biter görüşüne katılmıyorum. Suriye var, İran var. Şu an Suriye’de 50 bin, Kandil’de 10 bin, İran’da 40 bin var.
(Sırrı'ya dönerek) Vatandaşlık maddesini sana yazdırıyorum, ‘Özgür iradesiyle Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlılığını ifade eden her birey Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır’
Ulus aidiyeti ile devlet aidiyetini karıştırmayın. Bunu CHP ve MHP dedirtiyor. Sizin Türk ulusçuluğu dediğiniz faşist bir örgütlenmedir. Alet olamayız. Devlete aitiz ama Türk ulusçuluğuna ait değiliz. Türk ulusçuluğu bu ülkenin yüzde 10’unu bile karşılamaz. Millet, Arap, Türk ve Kürdü de kapsar. Ortak bir milletin üyesiyiz. Hedefimiz ne? Kürt Türk ilişkilerinin özgür bir temelde anayasal bir ifadeye kavuşturmak istiyorum. AB yerel yönetim özerklik şartı ki buna şerhi kaldırırlarsa bu mesele önemli ölçüde çözülür." demiştir.
***
Görüldüğü gibi, Öcalan'ın "Türk ulusçuluğu bu ülkenin yüzde 10’unu bile karşılamaz. Millet, Arap, Türk ve Kürdü de kapsar." sözlerinin birinci kısmı, The Wall Street Journal gazetesinin 28 Kasım 2006 tarihli sayısında, Huge Pope'un "Türkiye'de Türklük oranı yüzde 10'dur" yalanına paraleldir!
Öcalan'ın ikinci ifadesi yani "Millet, Arap, Türk ve Kürdü de kapsar." sözleri ise Erdoğan'ın “Türk-Kürt-Arap" vurgusuna paraleldir. Oysa Türkiye halkının yüzde 85'i hatta 90'ı kendisini Türk olarak tanımlamaktadır.
Şimdi, Cumhur İttifakı, Öcalan'ın 2013'te anlattığı, Wall Street Journal'den alınma yalanlarla mı hareket edecektir yoksa Bahçeli'nin yukarında özetlediğim görüşlerine göre mi?
Çırpındıkça batıyorlar ama...
25 Ekim 2025 00:01
Son Güncelleme: 25 Ekim 2025 09:36
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında açılan davalar kamu vicdanında karşılık bulmayınca bu defa casusluk suçlamasına gidildi. İlk bilgilere göre seçimden önce “seçmen analizi yapmak”, “seçim stratejisi kurgulamak” gibi hazırlıklar, “İmamoğlu Suç Örgütü”ne üye olmak sayılıyor! Oysa bu tür çalışmalar yapmak, siyasi partilerin temel görevidir ve suç değildir. Ortada gizli bir bilgi de yoktur ki paylaşılsın! Herkes biliyor ki 85 milyon vatandaşın kimlik bilgileri çalınmış ve satılmıştır. Bu bilgiler, bugün dünya İnternet ortamında, isteyen herkese satılmaktadır.
İmamoğlu’nun seçim kampanyalarını yöneten Necati Özkan, 2019 İBB seçmen verilerini, Hüseyin Gün adlı kişi üzerinden yabancı istihbarat örgütleriyle paylaşmakla, gazeteci Merdan Yanardağ ise 2019 seçimleri sırasında örgütün medya ayağını yönetmekle suçlanıyor. Böylece, İmamoğlu’nun 2019 seçimlerini bu şekilde kazandığı öne sürülüyor.
Binali Yıldırım’ın veya sonradan Murat Kurum’un İBB seçimlerini kaybetmesinin faturası çıkarılıyor...
***
Türkiye, yakın geçmişte Ergenekon ve Balyoz davalarıyla birlikte, Askeri Casusluk davaları ile çalkalandı. Avukat Erhan Tokatlı'nın verdiği bilgilere göre 310’u asker olmak üzere toplam 357 sanıklı “İzmir Casusluk Davası”nda, 26 Şubat 2016 tarihinde açıklanan kararla tüm sanıklar beraat etti.
Bu kumpas davasının sorumluları hakkında da yasal işlemlere başlandı. Bu kapsamda, davanın özel yetkili savcısı ve sorgu hâkimleri HSYK tarafından görevden alındı. Özel yetkili savcılık talimatıyla hareket eden kolluk personelinin bir kısmı tutuklandı, bir kısmı açığa alındı, bir kısmının da görev yerleri değiştirildi.
Yaklaşık 1500 klasörden oluşan dava, ABD’den gönderilen ihbar e-postaları ile başlamıştı.
Tokatlı'ya göre “TSK’nin itibarsızlaştırılması, halkın TSK’ya güvenin sarsılması, TSK’nin gelecekteki komuta kademesinin şekillendirilmesi, bazı kriterlere göre tasfiyelerinin yapılması şeklinde sıralayabileceğimiz bir kısım hedefin gerçekleştirilmesi amacıyla kurgulanan bu davada; askeri personel ile eskort tabir edilen (kadın-travesti-eşcinsel ...) kişiler irtibatlandırılmak istenmiştir. Davada, çok iğrenç, çok acımasızca planlar yapılıp insanlar karalanmış, böylece davanın arkasında hiç kimsenin duramaması, toplumsal desteğin engellenmesi sağlanmıştır."
Kumpası kuranlar hakkında 2016 yılında açılan davada, FETÖ mensubu 18'i albay 41 eski asker ve 20 sivile çeşitli cezalar verildi.
***
Yine İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nde başlayan askeri casusluk ve şantaj davasının karar duruşması 29 Ocak 2016 günü Anadolu 5. Ağır Ceza Mahkemesinde yapıldı. Mahkeme Heyeti Başkanı Selçuk Kaya, tüm sanıkların beraatine karar verildiğini açıkladı.
İzmir Askeri Casusluk soruşturmasında yargılananlardan emekli tuğgeneral Erdal Şener, 2012'de tutuklandı. 2 yıl cezaevinde kaldı, 2014 yılında tahliye edildi. Şener, 2016 yılında, “haksız gözaltı ve tutuklama” iddiasıyla tazminat davası açtı ve kazandı. Şener hakkında tutuklama kararı veren hâkimlerinden Serdar Ergül, "haksız tutuklamayla kamuyu zarara uğratma" suçlamasıyla Hâkimler ve Savcılar Kurulu tarafından meslekten atıldı ve hakkında tutuklama kararı verildi. Ergül, karardan önce yurt dışına kaçtı...
***
Görüldüğü gibi bu davalar, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni çökertme operasyonunun eseriydi ve FETÖ üzerinden Amerikan kaynaklıydı... Bu davalarla, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne büyük darbe vurulmuş oldu.
Şimdiki davalar ise yapılacak ilk Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanacağından korkulan Ekrem İmamoğlu ve yükselen CHP üzerinde yoğunlaştırılmıştır. Öyle ki İmamoğlu’nun yasal diploması bile hukuka tamamen aykırı yöntemlerle iptal edilebilmiştir.
Bu davalar, kamu vicdanında daha başlamadan haksız bulunmuştur. Bu sebeple, İmamoğlu’na ve CHP’ye halk desteği gittikçe artmaktadır.
KKTC seçimleri de göstermiştir ki AKP’nin siyasal operasyonları, umdukları sonucu vermiyor. KKTC seçmeni, AKP baskısına boyun eğmediği gibi ağır bir tepki de gösterdi.
***
Türkiye’de de AKP artık ne yaparsa yapsın, halktan destek bulamıyor. Saldırdıkça CHP ve İmamoğlu’nun arkasındaki halk desteğinin büyümesine yol açıyorlar. AKP’yi destekleyenler de elbette var ama 23 yılda edindikleri serveti elde tutmak isteyenler, yurt dışına yatırım yapıyor. Bu da ekonominin daha kötüye gitmesine sebep oluyor. Kendi bataklıklarında çırpındıkça batıyorlar ama ülkeyi de batırıyorlar.
Yenişafak’a Merdan Yanardağ’ı kayyım atamak gibi...
27 Ekim 2025 00:01
Son Güncelleme: 27 Ekim 2025 08:53
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, TELE 1 televizyon kanalına el konulmasını, “Cumhuriyet Başsavcılığımızca yürütülmekte olan soruşturma kapsamında, TELE1 isimli TV kanalında genel yayın yönetmeni olan ve casusluk suçundan gözaltına alınan şüpheli Merdan Yanardağ’ın söz ve eylemleriyle birçok kez suç işlediği, kanalın fiili kullanıcısı olduğu, resmi kayıtlarda oğlu Alp Yanardağ’ın şirket sahibi olarak göründüğü, bu suçlarda da TELE1 isimli TV kanalını kullandığı gerekçesiyle kanalın sahibi olan ABC Radyo Televizyon ve Dijital Yayıncılık Anonim Şirketi’ne, İstanbul Sulh Ceza Hakimliği’nce verilen kararla Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun yönetim kayyımı olarak atanmasına karar verilmiştir.” açıklamasıyla duyurmuştu.
Casusluk suçlaması, adı üzerinde bir suçlamadır ve bir kişinin henüz ifadesi bile alınmadan “birçok kez suç işlediği ve casusluk suçunda ada adı geçen kanalı kullandığı” gerekçesiyle genel yayın müdürü olduğu kanala el konulmasının hiçbir kanunda yeri yoktur.
Diğer taraftan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ve siyasi danışmanı Necati Özkan hakkında da yine bir itirafçı üzerinden casusluk suçuyla soruşturma açılması da kamu vicdanında karşılık bulmamıştır.
Aylar önce tutuklanmış bir kişi, Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan ve Merdan Yanardağ’ı suçlamak için Ekrem İmamoğlu hakkındaki davalarda hiçbir somut delil bulunamamasını mı bekledi?
***
Diğer taraftan, DEM Parti İmralı Heyeti üyesi Pervin Buldan’ın bir süre önce Abdullah Öcalan’ı kastederek, “Medyanın diline dair ciddi eleştirileri var, Hala birçok kanalın ve yorumcunun geçmişteki düşmanca dili sürdürdüğünü ve bu çevrelerin derdinin çözüm ve barış olmadığını, hamaset ve düşmanlık olduğunu açıkça ifade etti. Bazı yorumcuların, habercilerin, kanalların sürecin aleyhine yorumlar, ifadeler kullanması bizim çözeceğimiz bir sorun değil. Çünkü baktığımızda bugün medya da hükümetin elinde, yargı da AKP’nin elinde... Her gücü olan, yaşamın her alanına hâkim olan bir iktidardan bahsediyoruz. Dolayısıyla bütün bunları iyileştirmek, ortadan kaldırmak yine iktidarın görevi...” sözleri de ortada duruyor.
Pervin Buldan daha sonra “Asla herhangi bir kanala ya da yorumcuya bir sansür uygulama ya da başka bir şekilde müdahale edilmesini kastetmiyorum” diye açıklama yapmış olsa da Karar gazetesi yazarı Yıldıray Oğur, "Ankara’daki kaynaklardan öğrendiğime göre; Öcalan bir süredir Sözcü TV ve TELE 1 TV’yi de izlemeye başlamış. Herhalde ilk kez çözüm sürecine karşı hararetli itirazları izlemiş ve bunun şaşkınlığını yaşamış." ifadesini kullanmıştı...
Bu yazının da daha mürekkebi kurumamıştı...
***
Tele1’in TMFS’ye devredilmesinde, mahkemenin gerekçesi başka ama TMFS’nin, kanala “yönetim kayyımı” olarak Yeni Şafak yazarı İbrahim Paşalı’yı atamasına ne diyelim?
Bir kişinin şirketine el konulup, yönetiminin rakip şirketlerden birine verilmesinde hangi hukuk, hangi kanun maddesi uygulanıyor acaba?
Hani son zamanlarda CHP’ye kayyım atanmak istendi ya AKP’li bir kişi, CHP’ye veya CHP’li bir kişi AKP’ye kayyım olarak atanabilir mi?
Diyelim ki DEM Parti’ye kayyım atanması gerekti; İyi Partili veya Zafer Partili bir kişi, DEM Parti’ye kayyım olarak atanabilir mi?
Tele 1’e el konulması, hukuka, kanunlara aykırıdır ama TMSF’nin, bu kanala, kanalın siyasi karşıtlarından veya rakiplerinden bir kişiyi kayyım olarak ataması hangi mantıkla izah edilebilir?
Devran döndü, Yenişafak’a el konuldu diyelim; TMFS’nin bu gazeteye, Merdan Yanardağ’ı yönetici olarak ataması nasıl bir karar olurdu?
Meselâ Koç Holding’in başına, Sabancı Holding’ten birini atayabilir misiniz?
---
PKK da meşruiyet istiyor!
---
Bu olayların ardından, daha önce kendisini feshettiğini bildiren, PKK, “Tüm güçlerimizi Medya Savunma Alanlarına geri çekme işlemini Önder Abdullah Öcalan’ın da onayı temelinde gerçekleştirmekteyiz. Bu çerçevede PKK’ye özgü Geçiş Hukuku esas alınmalı, demokratik siyasete katılabilmek için gerekli özgürlük ve demokratik entegrasyon yasaları gecikmeden çıkarılmalıdır.” diye bir açıklama yaptı.
“Medya Savunma Alanları” ile PKK'nın aktif olduğu bölge kastediliyor. PKK, burada “Kürdistan” yerine “Medya”, yani “Med ülkesi” kavramını kullanıyor...
Görülüyor ki PKK, kendisini feshetmiş, hedefinden bir milimetre sapmış değil; çekildiği alanlarda, faaliyetine devam ediyor.
PKK meşrulaştırılmadan silah bırakmaları söz konusu bile değil!
Trump, “meşruiyet vereceğim” derken sadece Cumhur İttifakı’nı değil, PKK’yı da mı kastetti yoksa?
MTTB’nin bozkurt amblemi ne oldu?
28 Ekim 2025 00:01
Son Güncelleme: 28 Ekim 2025 08:56
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Milli Türk Talebe Birliği maziden atiye kurulmuş bir köprüdür. Çanakkale'den Milli Mücadele'ye, güzel Türkçemizin korunmasından, Hatay'ın vatan topraklarına katılmasına, Kıbrıs meselesindeki milli duruştan Ayasofya'ya kadar milli ve manevi her alanda, talebe hareketlerinin en köklülerindendir. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, bu ocakta yetişmiş bir talebeydi. Eskimez MTTB'liydi...” dedi.
Yerlikaya, paylaşımında Milli Türk Talebe Birliği'nin Şahlanış Kampı görüntülerine de yer verdi.
***
Milli Türk Talebe Birliği, başlangıçta gerçekten da adı gibi milli bir kuruluştu. 1916 yılında Türkçü-Turancı bir öğrenci derneği olarak kuruldu. İsmail Kahraman’ın genel başkan seçilmesinden sonra MTTB’nin fikir çizgisi ve Rüştü Ecevit’in genel başkanlığı döneminde MTBB amblemindeki “bozkurt” resmi “kitap” resmi ile değiştirildi.
MTTB’nin bozkurt amblemi ne oldu? - Resim : 1
Önceki MTBB
MTTB’nin bozkurt amblemi ne oldu? - Resim : 2
Sonraki MTBB
Milli Türk Talebe Birliği’nin 2011 yılı Anayasa önerileri arasında, “Etnik anlamda bir grubu temsil eden bir isimle tüm vatandaşların ifade edilmesi doğru değildir. Vatandaşların etnik kökenlerinin tayinine kadar varan bu ibareler anayasamızdan kaldırılmalıdır. Vatandaşlık temelinin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı olduğu anayasada belirtilmelidir” deniliyordu. Yani adında Türk kavramı bulunan MTTB, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının Türk olarak adlandırılmasına karşı çıkıyordu. O zamanki Yeniçağ’ın haber merkezinden Ahmet Demiröz “Milli Türk Talebe Birliği adından da Türk kelimesini kaldıracaklar mı?” diye sormuştu...
Ben de “Sahi o zaman ne diyecekler MTTB’nin adına? ‘Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı Talebeler Birliği’ mi diyecekler?” sorusunu sormuştum.
***
“Gençlik liderleriyle röportajlar” çerçevesinde 1979 yılında, MTTB başkanı ile de görüşmüştüm. Bugünkü AKP’nin temellerini atan Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç gibi gençler de oradaydılar. Necip Fazıl’ın etkisindeydiler.
MTTB gençleri, artık, milli kimlik olan Türk Milleti gerçeğini kabul etmemekteydi...
Sonraki yıllarda TBMM Başkanlığı da yapmış olan İsmail Kahraman, Ankara’da 15 Aralık 1992 tarihinde yapılan Türkiye Gönüllü Kültür Teşekkülleri 3. İstişare Toplantısı’nda “Biz bir hak fikrin, idealin, bir insan olmanın şuurunun idrakindeki insanlarız ve bizim için kavmiyet asla ve kat’a ön planda değildir, mühim değildir. Elbette ki hepimizin ailesi var ve soyu sopu var ama kuluz ve mü’min, mü’minin kardeşidir. Ve biz Osmanlı şuuruna sahip olmakla, düştüğümüz yerden kalkacağız, bugün tabii hudutlarımızda değiliz, daha ötelere gideceğiz.” demişti...
***
İsmail Kahraman, 2012 yılında Çorlu’da katıldığı bir programda, “Bizim dönemimizden iki dönem sonra Tayyip Erdoğan, Millî Türk Talebe Birliği kültür müdürüydü. MTTB İcra Konseyi Genel Sekreteri Abdullah Gül idi. Aynı icra kurulunun muhasibi Sami Güçlü Tarım Bakanı’dır. Ankara Hukuk dernek başkanımız Beşir Atalay, Bülent Arınç, Mehmet Ali Şahin. Bugün gördüğünüz şu kadro Millî Türk Talebe Birliği Akademisi’nden mezun olmuştur” demişti.
Erdoğan da sonraki yıllarda, “Türkiye’yi 1923’ten beri bir kısır döngüye hapsedenlerin amacı, coğrafyamızdaki bin yıllık varlığımızı, Selçuklu ve Osmanlı geçmişimizi bize unutturmaktır. 2016 yılında 1923’ün psikolojisiyle hareket edemeyiz” diyerek güvenlik anlayışının artık değiştiğini ve sorunların üzerine gidileceğini belirtmişti.
***
Güvenlik anlayışını gerçekten değiştirdiler ve ABD ile birlikte parçaladıkları Suriye, şimdi bir PKK devleti olmak yolundadır...
Sadece o kadar da değil, Suriye’deki stratejik yenilgi sonucu, Türkiye’nin nüfusunu da Arap nüfusu ile değiştirmeye başladılar ve artık Türk devleti yerine “Türk-Kürt-Arap devleti” fikrini yerleştirmeye çalışıyorlar. Terör örgütünün taleplerinin görüşülmesi için de Meclis’te komisyon kuruyorlar!
MTTB’yi dönüştürdükleri gibi günümüz bozkurtlarının bir kısmını da peşlerine takıp, muhalefete her türlü çamuru ata ata, cumhuriyetin 102’inci yılı biterken, ülkeyi felakete doğru sürüklüyorlar...
Bir öğrenci derneğindeki kadro değişikliği, ülkenin kaderini de değiştirebiliyor...
Türkiye, nasıl makas değiştirdi?
29 Ekim 2025 00:01
Son Güncelleme: 29 Ekim 2025 10:12
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Dünkü yazımı, Milli Türk Talebe Birliği’nde 1966 yılında yaşanan yönetim değişikliğinin Türkiye’nin dönüştürülmesine nasıl yol açtığını incelemiş ve “Bir öğrenci derneğindeki kadro değişikliği, ülkenin kaderini de değiştirebiliyor...” cümlesiyle bitirmiştim.
Ahmet Yabuloğlu aradı ve benim de önsöz yazdığım “7 Lider-70 Yıl, 1950-2020” adlı kitabın yazarı olan Fethi Alikoç’un, eski bir MTTB’li olduğunu ve konuyu ayrıntılarıyla yazdığını hatırlattı.
Fethi Bey ile görüştüm. Konuyu “50 Yıl Önce-50 Yıl Sonra, 1968-2018” adlı kitabında incelediğini belirtti ve MTTB ile ilgili bölümü gönderdi...
***
Alikoç’un araştırmasına göre MTBB, Çanakkale Savaşı’nın ardından bir avuç kalan Darülfünun öğrencileri tarafından, 4 Aralık 1916’da kuruldu.
MTBB, 1933 yılında aylık bir gazete çıkararak bozkurt sembolünü rozetlerinde kullanmaya başladı.
MTBB, aynı yıl Çanakkale Şehitler Anıtı’nın yapılması için kampanya başlattı. MTBB, 27 Mayıs 1960 darbesi olduğunda sol yanı ağır basan bir gençlik örgütüydü. Öyle ki 1963’te Yüksel Çengel’in genel başkan seçilmesiyle tamamen sola kaydı. Rasim Cinisli’nin genel başkanlığında ise milliyetçi-muhafazakâr bir çizgiyle yoluna devam etti ve dış Türklerle de ilgilenmeye başladı.
Rasim Cinisli, “Bir Devrin Hafızası” adlı kitabında kendi başkanlık dönemini şöyle anlatır:
“Benim dönemimde MTBB’de sağın her rengi vardı. Genel başkan olmak için Alaaddin Koçak, İsmail Kahraman, Halis Akaydın, Mustafa Ok, (Komando Mustafa) gibi arkadaşlar adaylık çalışmaları yürütüyordu. Benim aklımda ise Mehmet Niyazi Özdemir vardı ama ısrarlarıma rağmen aday olmayı kabul etmedi. Sonradan öğrendiğime göre İsmail Kahraman, bir yolunu bulup CKMP Genel Başkanı olan ve gençlikle çok ilgilenen Alparslan Türkeş’le bağlantı kurup desteğini almıştı.”
Alikoç’a göre aracı olanlar, Fethi Erhan, Tuncer Enginertan ve Arif Özkök’tü.
Gazeteci Ali Sahir Nariç ve Nevzat Kösoğlu da İsmail Kahraman’ı destekleyenler arasındaydı.
MTBB, 28 Kasım 1966 günü Kütahya’da toplandı. İsmail Kahraman genel başkan seçildi.
Bundan sonra 1968 yılında, Ülkü Ocakları kuruldu ve Komünizmle Mücadele Dernekleri ile Yeniden Milli Mücadele Dernekleri’nin yerini aldı.
MTTB’de ise başkan olmak, “Efendi Hazretleri”nin iznine bağlı oldu. Amblemdeki bozkurt silueti, önce değiştirildi, 1974’te tamamen kaldırılıp yerine kitap konuldu.
Siyami Akyel’in “Kimler Geldi, Kimler Geçti” de yazdığı gibi Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan, Mehmet Ali Şahin, Cemil Çiçek, Bülent Arınç, Abdülkadir Aksu, Beşir Atalay, Hüseyin Çelik, Ömer Dinçer, Nurettin Canikli, Numan Kurtulmuş, Yasin Hatipoğlu, Ahmet Davutoğlu, Ersönmez Yarbay, Mehmet Alacacı, Fehmi Koru, Kadir Topbaş, Mehmet Ocaktan, Mukadder Başeğmez, Necati Çetinkaya, Abdurrahman Dilipak, Akif Gülle, Metin Külünk, Hasan Kalyoncu, Erman Tuncer ve daha birçokları, MTTB’e yetişti ve Erbakan’ın partisine katıldı.
Sonra onu da beğenmeyip Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurdular. Devleti tanımayan bu kadro, devletin başına geçti...
İsmail Kahraman, 1980’den sonra Birlik Vakfı’nı kurdu ve bu vakıf da ülke yönetimini devralacak kadroları burada hazırlamaya başladı...
Alikoç, kitabında özetle bu bilgileri veriyor.
***
Bir öğrenci derneğindeki kadro değişikliği, sonuçta Türkiye’yi on yıllarca yönetecek bir kadronun hazırlık çalışmalarıydı ama bu durumu fark eden çok az kişi oldu...
Şimdi birkaç kişiyi ayrı tutmak gerekir ama bu kadro, bugün cumhuriyetin kuruluş felsefesini ortadan kaldırmaya, Türk devletinin yerine Türk-Arap-Kürt devleti kurmaya çalışıyor. Kendileri söylüyor...
Bir öğrenci derneğindeki makas değişikliği, şimdi ülkenin makas değiştirmesiyle tamamlanmak isteniyor. Tabii bu makas değişikliği temel olarak NATO’ya girişle başlamıştır. MTTB’deki makas değişikliği de bu çerçevede yapılmıştır ama NATO sürecini çok yazdım...
***
Bozkurt olmak iddiasındakiler ise uzun yıllar ayrı bir yol tutturdu ama sonunda bir kısmı, MTTB’yi ele geçiren kadroyu iktidarda tutmak görevini üstlendi! Bir bıraksalar, devleti Türk devleti olmaktan çıkarmaya çabalayan o kadronun hiçbir dayanağı kalmayacak ama şimdilik böyle bir ihtimal yok!
Hatırlatmak gerekir ki Cengiz Aytmatov’un tarihin derinliklerinden çıkardığı mankurt, hafızasını tamamen kaybetmiş olduğu için artık tanımadığı öz annesini bile oklamıştı...
Muhtar Şahanov’a göre vatan, ana dil, millet olmayı sağlayan bilinç ve devlet de öz anne gibidir.
İşte şimdi bu dört ana, cumhuriyetin 102’nci kuruluş yıldönümünde kendi evlatları tarafından oklanıyor.
Makarna tüketiminde birinci olmak!
30 Ekim 2025 00:01
Son Güncelleme: 30 Ekim 2025 10:35
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yeniden Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı Suat Kılıç, Kılıç, artan enflasyon nedeniyle gençlerin evlenemediğini belirterek, "AK Parti yeni bir çalışma başlatmış. Evlenmeyen gençlerle yüz yüze görüşmeler yapacaklarmış. Öncelikle bir düzeltme yapmak istiyorum. Evlenmeyen gençler değil, evlenemeyen gençler demek lazım. Kavramlar bazen meselenin özü kadar önemli hale gelir. Gençlere soracaklar; ‘niye evlenemiyorsunuz?’ Üç çocuk hedefinden geldiğimiz yer ‘niye evlenemiyorsunuz’ sorusuna cevap aramaya kadar evrildi maalesef. Bu soru dünyayı yeniden keşfetmek değildir. Bu soru burnunun ucunu bile görememektir. Gelsinler bize sorsunlar. Gençler evlenemiyor çünkü aş yok, iş yok. Gençler evlenemiyor çünkü ev yoksa eş de yok. Gençler evlenemiyor. Sorunun, temelde ekonomik problemlerden kaynaklı olduğunu göremiyor musunuz?" diye konuştu.
Anka’nın haberine göre Suat Kılıç, Türkiye'nin makarna tüketimi istatistiklerinde zirvede olduğunu, kişi başına makarna tüketiminin son yıllarda 4,4 kilogramdan 7,3 kilograma çıktığını belirterek, "Türkiye'de makarna maalesef ağırlıklı olarak salçayla, salçalı soslarla ya da sade olarak tüketiliyor. Yani karbonhidrat bakımından zengin olsa bile protein bakımından son derece düşük bir beslenme zinciriyle karşı karşıyayız" dedi.
Türkiye'nin acilen gıda enflasyonunu kontrol altına alması gerektiğini belirten Kılıç, "Hububata, bakliyata, ete, süte, yumurtaya, peynire herkesin kolaylıkla ulaşabileceği tarım politikaları için artık daha fazla geç kalınmamalıdır" değerlendirmesini yaptı.
***
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ise Altay Tankı teslimat töreninde “Kelle koltukta, bir savunma ekosistemini ülkemizde inşa ettik. 25 yıl önce toplu iğne üretemiyorduk” dedi.
Oysa Türkiye, daha Cumhuriyetin ilk yıllarında uçak fabrikası kurmuş, yurt dışına uçak satıyordu.
Kayseri'de 1926'da açılan ilk uçak fabrikası, Türk hükûmeti ile Alman Junkers ortaklığındaki TOMTAŞ şirketi tarafından kurulmuştur. Özel sektördeki ilk girişim ise 1936'da Nuri Demirağ tarafından İstanbul-Beşiktaş'ta hayata geçirilmiştir.
Bizim burada, “Ne oldu da 1928’de ilk uçağını yapan ve satan Türkiye, 2025 yılında İngiltere’den birinci el, Katar ve Umman’dan ikinci el olmak üzere, savaş uçağı satın almak zorunda kalıyor? Ne oldu da Türkiye Kağan savaş uçağını, ABD motor vermiyor diye yapamıyor? Türkiye neden hala motor üretemiyor?” diye sorgulama yapmamız gerekir.
***
Aslında sebep belli...
“Türklüğün Yeni Dünya Düzeni’nde 32 yıl önce incelediğim gibi Türkler, tarih boyunca protein ağırlıklı beslenen bir milletti... Öyle ki, Göktürkler, av eti dışında başka bir yiyecekle beslenmeyi fakirlik belirtisi sayardı. Bugün sakatat denilen iç organları yemezlerdi. Oğuz Kağan, 24 torununa, devleti ve ülkeyi teslim ederken, hayvanın nasıl ve kimler tarafından kesilip parçalanacağını, hangi parçayı kimin alacağını bile belirlemişti... Kısacası Oğuzların en büyük destanının temeli et üzerinedir...
Oğuz Kağan Destanında, Orhun yazıtlarında, Dede Korkut Destanında, dağ gibi et yığıldığından, göl gibi kımız sağıldığından söz edilir. Açları doyurmak, çıplakları giydirmek, fakir milleti zengin kılmak, az milleti çok kılmak, devlet politikasının özüdür.
Fatih Sultan Mehmet Han, bir vakfiyenamesinde, İstanbul’daki hastalar için Balkanlara özel avcılar gönderilmesini, hastaların bıldırcın eti ile beslenmesini istemiştir...
***
Türk Milleti “ot”a mahkûm edilmiştir... Makarna, buğday ürünüdür; sonuçta ottur ama buğdayın bile genetik yapısı değiştirilmiş, buğday bile bozulmuştur.
Et yiyemeyen, makarnaya mecbur kalan bir millet, motor da yapamaz.
Türkiye’de hayvancılık kasıtlı olarak baltalanmış, mahalleye çevrilen köylerde büyükbaş hayvan bırakılmamıştır!
Kurân’da, bile “bıldırcın ve kudret helvası”ndan bahsedilmekte ve insanların soğana, sarımsağa, mercimeğe özlemlerinin, bayağı bir tercih olduğu bildirilmektedir...
Elbette karbonhidrat da gerekli ama protein ihtiyacını karşılayamayan millet, makarnaya mecbur bırakılırsa Kağan savaş uçağına motor yapamaz ve demir dağları eriten millet, kendi madenini çıkarıp işleyemez, teknoloji geliştiremez! Seçimler öncesinde makarna dağıtılması bile nasıl bir rejim kurulmakta olduğunun göstergesidir.
Dahili ve harici odaklar” kim?
31 Ekim 2025 00:01
Son Güncelleme: 31 Ekim 2025 11:41
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi Sergi Salonu'nda düzenlenen 29 Ekim Özel Programı'ndaki konuşmasında, “Şu noktayı da her zaman hatırımızda tutmamız gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti devamlılık ilkesine dayalı kadim devlet geleneğimizin en son halkasıdır. Bundan 102 sene evvel ilan edilen Cumhuriyetimiz, 'Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir' ilkesiyle de aynı zamanda millî iradenin şahlanışıdır. Türkiye'yi ve Türk demokrasisini güçlendirme davamızda son 23 yıldır en önemli dayanağımız milletimizin sarsılmaz iradesidir. İnşallah bu irademiz sapa sağlam ayakta olduğu sürece, bu millet binlerce yıldır olduğu gibi birbiriyle muhabbetle kucaklaştığı müddetçe, Türkiye'nin kutlu yolculuğunun önünü kesebilecek hiçbir dâhili ve harici odak yoktur." dedi.
Bu sözler ve konuşmanın bütünü gayet güzel ama sorun şu ki, Erdoğan, bir taraftan “Türkiye’nin kutlu yolculuğu” derken, diğer taraftan, kuruluş felsefesine aykırı söylemlerde bulunuyor! Mesela Anayasa’nın 66’ncı maddesinde “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” denilirken, Erdoğan “Türk, Kürt, Arap ittifakı”ndan söz ediyor.
Erdoğan, yıllarca “Türk” yerine “Türkiyeli” denilmesini de savundu ama şimdi “Türk-Arap-Kürt” diyor.
***
Erdoğan’ın “üçlü millet” söylemleri, Cumhuriyetin getirdiği “tek millet” sistemine aykırı, fakat Osmanlı’nın kendi son yüzyılı içinde uygulamaya çalıştığı millet sistemine uygundur.
Bu sistemi, Necip Fazıl’ın etkisindeki Milli Türk Talebe Birliği’nden yetişen AKP’li siyasetçiler, uzun yıllardır savunmaktaydı ama son olarak ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, tarafından gündeme getirildi. Barrack, geçtiğimiz Haziran ayı sonunda “Benim için İzmir, Yahudilerin, Müslümanların, Hıristiyanların bir arada yaşadığı, bu toplulukların harmanlandığı bir örnek. Bu, tüm dünyada ve Orta Doğu’da olması gereken bir durum... Bence Türkiye, tüm bunların merkez noktası olabilir, Suriye’de gördüğünüz üzere. Suriye’de olanların büyük bir kısmı, Türkiye ve liderliği sayesinde gerçekleşiyor. Osmanlı İmparatorluğundaki millet sistemi, yüzlerce yıl farklı grupların merkezi sistemde varlıklarını sürdürmelerine imkân verdi.” dedi.
Büyük Orta Doğu Projesini ABD için geliştiren Bernard Lewis de 1996 yılında, İstanbul’da verdiği konferansta, “Bu coğrafyada, Türklük, Araplık ve Farslı gibi kimliklerin yerini Orta Doğu kimliği alabilir” demişti...
***
Osmanlı’nın din eksenli millet sistemine dönmek için Türkiye’nin ulus devlet olmaktan çıkarılması gerekir! ABD ise kendi topraklarında ulus devlet modelini uyguluyor; 72 milletten tek bir millet oluşturmaya, böylece süper güç niteliğini sürdürmeye çalışıyor.
Osmanlı millet sistemi çok iyi ise ABD neden kendi topraklarında ulus devleti güçlendirmeye çalışıyor?
***
MHP, “Türk Milliyetçiliği iddiasında” bir parti olmasına rağmen Erdoğan’ın adını koymadan seslendirmekte olduğu Osmanlı miller söylemine dönük herhangi bir itirazda bulunmadı. Bu konuda ciddi eleştiriler İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu ve Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’dan geldi. Cumhuriyetin kurucu partisi olan yani ulus devlet modelini getiren CHP ise bu konuda sessizdi.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, 29 Ekim gecesi, Bağdat Caddesi’nde konuştu ve ülkeyi yönetenlerin Cumhuriyetin taşıyıcısı olan demokrasi, adalet, sosyal devlet ve laiklik kolonlarını kesmeye çalıştığını anlattıktan sonra “Bunlar yetmezmiş gibi, meşruiyeti, sizde, sandıkta değil, Amerika’da, Trump’ta arayanlar, Amerikan Büyükelçisinin ifadeleriyle, ‘Bu ülkeye mezhebe dayalı yönetim anlayışları ya da Türk, Kürt, Arap diyerek etnisiteye dayalı 120 yıl öncesinin yönetim anlayışlarını Türkiye’ye telkin edecek kadar hadsizleşmişlerdir. Tüm bunlara cevabımız bu geceki milyonlardır. 81 ildeki cumhuriyet coşkusudur. Bu milletin gönlündeki cumhuriyet ve Atatürk sevgisidir. Asla ve asla teslim olmayacağız. Bu zulme yenilmeyeceğiz, bu baskıya sonuna kadar direnecek, eninde sonunda biz kazanacağız, çünkü 100 yıl önce işgale teslim olmayanların, 100 yıl önce emperyalizme yenilmeyenlerin, 100 yıl önce bağımsızlıktan vazgeçmeyenlerin Türkiye’siyiz. Biz hep birlikte Türkiye’yiz ve bu ülkeyi kimselere bırakmayız.” dedi.
Özgür Özel, nihayet sorunun özüne değinmiş oldu.
Özel, ancak buradan yürürse, iktidarın CHP’ye yönelik kumpaslarıyla birlikte Cumhuriyetin kolonların kesme girişimlerini de durdurabilir.
CHP’nin kendi kuruluş felsefesi ışığında yürümesi, Türkiye’yi düze çıkarır.
.
.“Ankara kriterlerimiz!”
01 Kasım 2025 00:01
Son Güncelleme: 01 Kasım 2025 10:12
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Almanya Başbakanı Friedrich Merz ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın düzenlediği basın toplantısında, bir Alman gazeteci, tutuklu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun durumunun AB üyeliği için gerekli olan Kopenhag Kriterleri'ne uygunluğunu sordu.
Merz, soruya, “AB'ye giden yol, Kopenhag Kriterleri'nin yerine getirilmesinden geçer. Türkiye'de Avrupa perspektifinden gördüğümüz şekliyle hukuk devleti ve demokrasiyi henüz yeterince karşılamayan kararlar alındı. Buna ilişkin bir diyalog süreci var ve bu devam edecek" diye cevap verdi.
Almanya Başbakanı "Ve böyle bir perspektif, Avrupa Komisyonu'nun da hazırladığı ilgili raporlarla bağlantılıdır. Bu yalnızca Alman federal hükümetinin bir değerlendirmesi değil, tüm AB'nin yapması gereken ortak bir değerlendirmedir. Bu diyaloğu da elbette birbirimizle sürdüreceğiz. Bu konuyu kapsamlı şekilde görüştük ve örneğin yargının bağımsızlığıyla ilgili bazı hususların bizim beklentilerimize uymadığını dile getirerek kaygılarımı da ifade ettim.” dedi.
***
Alman gazetecinin Kopenhag kriterleri sorusuna Erdoğan şöyle cevap verdi.
“Öncelikle şu an itibariyle Türkiye'de biz yaklaşım noktasında rahatız, huzurluyuz. Çünkü biz Kopenhag kriterleri noktasında hep şunu söyledik: Kopenhag Kriterleri bizim için olumsuz bir yaklaşım süreci değil. Eğer Kopenhag Kriterleri noktasında Türkiye'ye yaklaşılıyorsa, bizim de bunun karşısında Ankara kriterlerimiz vardır. Ankara kriterleriyle biz Avrupa'ya ve dünyaya açılırız. Çünkü Türkiye sıradan bir Avrupa veya Asya ülkesi değil.”
Erdoğan, İmamoğlu ile ilgili olarak da şunları kaydetti:
"Kim hangi makamda olursa olsun bir hukuk devletinde hukuku ayaklar altına alamazsınız. Hangi makamda olursanız olun eğer hukuku ayaklar altına alırsanız yargı makamları da ne gerekiyorsa onu yapmak zorundadır. Eğer yapmazlarsa bu defa yolsuzluk, hırsızlık her tür yanlış alır başını gider. Nitekim İstanbul'daki süreç böyle işlemiştir."
***
Alman DW kanalı, konuyla ilgili haberi verirken, “Merz'in ziyareti, Türkiye'de ana muhalefet partisi CHP'ye yönelik baskıların artması sebebiyle Almanya'da sosyal demokrat siyasetçilerin ve insan hakları örgütlerinin eleştirilerinin odağındaydı. Merz'in Ankara programında muhalefet partileriyle görüşmeye yer vermemesi tepkilere yol açmıştı.” yorumu yaptı.
Merz’in bahsettiği Avrupa Komisyonu raporlarının sonucu, AB’nin İnternet sayfasında yansıtıldı. odatv’nin haberine göre Avrupa Birliği resmi internet sitesinde “2025 güncel durum” başlığıyla bir açıklama yapıldı ve birliğin genişleme sürecine ilişkin bilgi verildi. Buna göre yeni üye adayları Arnavutluk, Bosna-Hersek, Gürcistan, Moldova, Karadağ, Kuzey Makedonya, Sırbistan, Ukrayna ve Türkiye olarak sıralandı. Türkiye’nin, AB adayları haritasında “kırmızıya alınan tek ülke” olması dikkat çekti. Avrupa Birliği, Türkiye için “adaylık süreci durduruldu” dedi. Açıklamada “Demokrasi ve hukukta gerileme” vurgusu yapılırken, müzakerelerin yakın dönemde başlamayacağı belirtildi.
***
Tabii Almanya’nın veya genel olarak AB’nin, Gazze’de soykırım yapan İsrail’e destek vermesi, hiçbir kriterle uyumlu değildir ama bu çelişkili ve ikiyüzlü tutum, Avrupa’nın genel karakteridir.
Yalnız, Erdoğan’ın bahsettiği Ankara kriterlerinin, Türkiye içinde nasıl uygulandığını da her gün örnekleriyle yaşıyoruz.
Meselâ, son dönemde, seçilmiş belediye başkanlarını tutuklamak, belediye meclis üyelerini transfer ederek, belediye başkan vekili atamak, Ankara kriteri haline geldi?
Bir televizyon kanalının genel yayın müdürünü, casusluk suçlamasıyla gözaltına alırken, savunma bile istemeden kanala el koymak, kayyım atamak ve yayın akışına müdahale etmek de Ankara kriterlerinin sonucu olsa gerek. Muhalif kanallara ceza yağdırmak, program durdurmak ve gazetecileri tutuklamak da Ankara kriterlerindendi ama iktidarı kesmedi. Doğrudan kanala çökme aşamasına geldiler...
***
Terör örgütüyle aleni pazarlık yürüten iktidarın, seçimlerde yapılan “kent uzlaşısı” sebebiyle terör örgütüyle işbirliğinden tutukladığı belediye başkanlarını, mecbur kalıp bu “suç”tan tahliye ettirmeden önce, haklarında uydurma yolsuzluk soruşturmaları başlatması ve “yedek tutuklama kararı” çıkarması da artık bir Ankara kriteridir.
Genel olarak iktidarın, devlet kadrolarındaki atamalarda ve bütün eylemlerinde, ehliyet ve liyakati değil yandaşlığı esas alması da bir Ankara kriteridir.
Siyasi rakiplerine ve muhaliflere, Alman hukukçu Günther Jakobs’un teorisini yazdığı “düşman ceza hukuku”nu uygulamak, artık bir Ankara kriteridir!
Aslında “Ankara kriterlerimiz” diye sadece başlıklarıyla bir liste yapacak olsak, bu sütun değil, gazete sayfaları yetmez...
.Barrack’tan al haberi!
03 Kasım 2025 00:01
Son Güncelleme: 03 Kasım 2025 08:56
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tom Barrack, aklındakini veya kendisine verilen genel programı gizlemiyor, açıkça söylüyor. Böylece ABD’nin Türkiye ile ilgili projelerini, ondan duyabiliyoruz...
ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Bahreyn’de yaptığı açıklamada, “Türkiye olmasaydı Gazze'de ateşkes olmazdı. Başkan Trump, Sayın Erdoğan’a dört kez teşekkür etti” ifadelerini kullandı.
Barrack, “Özellikle Türkiye’nin Hamas’la ilişkileri, onları terör örgütü olarak nitelememesi, ateşkes için sonuna kadar gelmelerini sağladı” dedi.
Trump’ın bölgesel barışa yönelik çabalarını öven Barrack, “Başkan Trump her yerde satranç tahtasını tamamen değiştirdi. Türkiye ve İsrail savaşmayacak. Bu olmayacak ve Hazar Denizi’nden Akdeniz’e kadar bir işbirliği göreceksiniz” şeklinde konuştu.
Barrack, ayrıca, “Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasından bu yana Batı'nın yaptığı her şey bir hataydı. Topluluklara, bayraklara, dinlere yönelik sömürgeci tutum hiçbir zaman işe yaramadı. Tüm bu modeller çöktü” ifadelerini kullandı.
Suriye konusuna da değinen Barrack, “SDG ile bir ortak nokta bulmaya çok yakınız” değerlendirmesinde bulundu.
***
Ateşkes Türkiye sayesinde ilan edildi; Hamas, rehineleri verdi, elinde koz kalmadı... İsrail ise hala Gazze’yi bombalıyor. Bu nasıl ateşkes?
Tom Barrack ise “Hazar Denizi’nden Doğu Akdeniz’e kadar işbirliği” derken, Azerbaycan, İsrail ve Türkiye arasında petrol ve doğalgaza dayalı bir işbirliğinden söz ediyor olsa gerek.
Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan ise Barrack’ın “Hazar Denizi’nden Akdeniz’e kadar bir işbirliği göreceksiniz” sözlerinden hemen önce İsrail ile ilgili şu değerlendirmeyi yapmıştı:
“Son 2 yılda Gazze'de yaşananları hep beraber takip ettik. İsrail hükümeti 2 yıl boyunca tüm dünyanın gözleri önünde 20 binden fazlası çocuk olmak üzere 70 bin Gazzeliyi şehit etti. 170 binden fazla Filistinli kardeşimiz İsrail saldırılarında yaralandı. Gazze'de neredeyse sağlam tek bir bina dahi kalmadı. Okullar, kiliseler, camiler, hastaneler kasıtlı şekilde bombalandı. Hâlâ ne diyorlar? İsrail masum. Nasıl masum oluyor? Nükleer silah, en güçlü bombalar, istediği anda istediği gibi Gazze'yi vurma imkanı İsrail'de. Nasıl oluyor da masum oluyor? Dün işte bu başımıza geldi ve orada gerekenleri zaten söyledik. Tam aksine masum değil, zalim İsrail'in ta kendisidir. Elinde nükleer silahlar, bombalar var. Her nevi silah var. Kısa menzil, orta menzil, uzun menzilli silahlar var. Nasıl masum oluyor? Bunu yutmazlar. Hele hele Türkiye olarak biz bunu yutmayız.”
***
Bu şartlarda Türkiye, İsrail ile nasıl aleni işbirliği yapacak?
Gerçekte İsrail ile ticari ilişkileri hiç bozulmadı ki, düzelsin! İsrail’e yapılan ihracat, Filistin’e yapılıyormuş gibi gösteriliyor. Oysa Filistin, İsrail işgali altında ve ithalat yapması mümkün değil. Yardım gemileri bile Filistin limanlarına sokulmuyor!
Azerbaycan petrolü ise yıllardır, Türkiye üzerinden İsrail’e gidiyor. Barrack’ın bahsettiği “Hazar Denizi’nden Akdeniz’e kadar işbirliği” zaten var. Sadece, gizlenmeye çalışılan bu işbirliğinin artık alenileşmesi söz konusu...
***
Peki dış politikada böyle keskin dönüşler olur mu?
AKP dönemine her şey mümkün! Erdoğan, Başbakanı sıfatıyla 28 Şubat 2011 günü “NATO Libya'ya müdahale etmeli midir? Böyle bir saçmalık olur mu yahu? NATO'nun ne işi var Libya'da? NATO mensubu olan ülkelerden birine herhangi bir müdahale yapılması halinde böyle bir şeyi gündeme getirebilir. Bunun dışında Libya'ya nasıl müdahale edilebilir? Bakın Türkiye olarak biz bunun karşısındayız, böyle bir şey konuşulamaz, böyle bir şey düşünülemez'” demişti.
Aynı Erdoğan, aradan üç hafta geçtikten sonra ''NATO, Libya'nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil için oraya girmelidir. Yer altı kaynaklarının, zenginliklerinin birilerine dağıtımı için değil. Libyalı kardeşlerimiz, güçlü, istikrarlı, huzurlu bir geleceği inşa etmek için her türlü imkâna sahipler. Libya halkına bu fırsat tanınmalı, operasyon işgale dönüşmeden, Libyalıların kendi kararlarını vermeleri için fırsat tesis edilmelidir'' diye u dönüşü yapmış ve NATO’nun Libya’ya müdahalesi sırasında, hava harekâtının İzmir’deki NATO üssünden yönetilmesine onay vermişti.
Şimdi İsrail ile kurulacak aleni ilişkiler de yandaş medya tarafından, mesela “bölge barışına ve dünya barışına hizmet” olarak sunulabilir ve bunu yutmuş görünen “İslamcılar” hatta “milliyetçiler” çok olur...
."Şehir senin", bu gidişle ülke de senin!
04 Kasım 2025 00:01
Son Güncelleme: 04 Kasım 2025 09:10
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
"Altu alti", e.postayla kısa mesaj gönderdi: "DEM Parti'den önce HDP vardı. 2014 yerel seçimlerinde sloganı 'şehir senin’ idi. Şimdi planlananlar olursa DEM'in seçim sloganı sanırım 'ülke senin' olur..."
***
"Şehir Senin" sadece seçim sloganı değil, 2014 Yerel Seçimlerinde “Halkların Demokratik Partisi”nin seçim şarkısı idi...
Şarkının sözleri şöyleydi:
“oooo ooooo yan yana yan yana
oooo ooooo yan yana yan yana
Şehir bizim şehrimiz, geri alcaz yan yana !
Şehir bizim şehrimiz, geri alcaz yan yana !
yolu gazı binası hepsi senin emeğin,
kalk ayağa sahip çık: bırakma! şehir senin!
oooo ooooo yan yana yan yana,
oooo ooooo yan yana yan yana
Şehir bizim şehrimiz, geri alcaz yan yana !
Şehir bizim şehrimiz, geri alcaz yan yana !
oooo ooooo ekmek için aşk için,
oooo ooooo rengarenk günler için
madrabaza bırakma sahip çık şehir senin!
düzenbaza bırakma sahip çık şehir senin!
suyunu ormanını beş paraya kim sattı!
gazı copu yiyen o, gülmek: halkların hakkı.
oooo ooooo yan yana yan yana
Şehir bizim şehrimiz, geri alcaz yan yana!
oooo ooooo ekmek için aşk için,
oooo ooooo rengarenk günler için
madrabaza bırakma sahip çık şehir senin!
düzenbaza bırakma sahip çık şehir senin!
haydi yarının için sözünü söylemeye:
emeğine sahip çık sen de gel HDP'ye
oooo ooooo yan yana yan yana
Şehir bizim şehrimiz, geri alcaz yan yana!
oooo ooooo ekmek için aşk için,
oooo ooooo rengârenk günler için
madrabaza bırakma sahip çık şehir senin!
düzenbaza bırakma sahip çık şehir senin!
***
DEM Parti'nin 2024 yerel seçim bildirgesini ise Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan açıkladı.
"Yerel Demokrasi ile Özgür Kentlere" denilen bildirgede "Bizler, 2024 yerel seçimlerini; merkezileşmeye karşı yerel demokrasilerin güçleneceği bir eşik olarak görüyoruz. Demokratik Yerel Yönetimler Yolculuğumuz Sürüyor, Sürecek! 1970’lerde Hilvan, Batman, Fatsa ve Amed’de oluşturulan devrimci yerel yönetimler ile 1999’dan bugüne kadar devam eden tüm tarihsel çıkışlar eksikleri ve başarılarıyla hepimizin." ifadeleri kullanıldı.
1970'lerde, bahsedilen il ve ilçeler "kurtarılmış bölge" sayılıyordu... Bildirgede “1999'dan günümüze devam eden çıkışlar"dan, birinci açılım sürecinde oluşturulan ve 800 şehit pahasına örgüt kontrolünden geri alınan "kurtarılmış il ve ilçeler kastediliyor olsa gerek.
Bildirgede "Çok dilli belediyeciliği, eş başkanlık sistemini ve yerel demokrasi deneyimlerini bu ülkenin tarihine yazdık. Tüm bu kazanımları büyütmek ve halklarımızla birlikte ileriye taşımak için geliyoruz! DEM Parti Yerel Yönetimleri; Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na ve diğer evrensel hukuk anlaşmalarına konulan çekincelerin kaldırılmasını savunur ve bunun için mücadele eder. Tüm göçmen ve mültecilerin uluslararası hukuk ile tanımlanmış haklarını kullanması önündeki engellerin kaldırılmasını savunur. Yerel yönetimlerde siyasi, idari ve mali özerkliği savunuyoruz." denildi.
***
Bir ara, İYİ Parti Ankara Milletvekili Yüksel Arslan, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, DEM Parti’nin “Türkiye’nin üniter yapısının değiştirilmesi ve Kürtçe’nin resmi dil olması da dahil olmak üzere yedi talepte bulunduğunu” belirterek “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”na bu sebeple katılmadıklarını açıklamıştı.
DEM Parti ise bu mesaja "DEM Parti’ye yönelik maksatlı bir dezenformasyon ve yalanlar dolaşıma sokuluyor." diye cevap vermişti Bu açıklamadan sonra, DEM Parti grubunda, Güneydoğu Anadolu'dan “Kürdistan" diye bahsedilmişti.
***
Numan Kurtulmuş ise İYİ Parti Samsun milletvekili Erhan Usta’nın “PKK sevdanız nereden geliyor?” sorusuna cevap verirken “Sürecin başından bu yana anayasanın ilk 4 maddesiyle ilgili hiçbir tartışma gündeme gelmedi.” dedi.
Kurtulmuş ayrıca, “Komisyon çalışmalarında hiçbir şekilde özerklik, bağımsızlık, ayrı bir bölge, Kürtçenin resmi dil olması gibi en ufak bir talep gündeme gelmedi." diye konuştu.
İyi de bütün bunlar, DEM Parti’nin seçim bildirgesinde var!
***
Anlaşılıyor ki komisyonu kuranlar da katılanlar da Türk Milleti'ni bu şekilde ikna edebileceğini zannediyor!
DEM Parti'nin istekleri karşılanırsa seçim şarkıları, "şehir senin" değil "ülke senin" olacak... Türk Millet, bunu biliyor...
Çakallarla dans!
05 Kasım 2025 00:01
Son Güncelleme: 05 Kasım 2025 09:41
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Güncel olan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “İmralı’ya gidecek heyete MHP de katılabilir. Salahattin Demirtaş’ın tahliyesi hayırlı olur. Cumhur İttifakı devam edecektir” sözleridir. Bahçeli’den erken seçim çıkışı bekleyenler, hayal kırıklığına uğramıştır ama Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belliydi.
***
Benim üzerinde durmak istediğim konu, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un “çakallar” benzetmesidir.
Kurtulmuş, beyefendi bir politikacı olarak tanınır ama üstlendiği yasa dışı komisyon başkanlığında epeyce yıpranmış olmalı ki “Bir devlet politikası olarak Parlamento'daki komisyon vasıtasıyla, Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu vasıtasıyla da bir millet desteğine dönüştürdüğümüz bu projeyi en kısa zamanda sonuçlandıracağız ve bu ülkede bir daha terör sona erecek, silahlar susacak, kardeşlik hâkim olacak. Farkındayım; bazı çakalların kıyıda köşede beklediğini ve bu terörsüz ortam sağlanmasın diye ellerini ovuşturduğunun farkındayım. Ya biz kazanacağız ya emperyalistler kazanacak; bu sefer biz kazanacağız. Allah'ın izniyle onlara pabuç bırakmayacağız.” dedi.
***
“Çakal” kelimesi hainlik, sinsilik imasında bulunmak amacıyla kullanıldığı için hakaret suçunu oluşturmaktadır. Tabii Kurtulmuş’un, “çakal” derken kimleri kastettiği isim isim belli olmadığı için kimse üstüne alınmayacak, dolayısıyla bu hakaret dava konusu olmayacaktır.
Gerçek şu ki “Türkiye’ye karşı terör devam etsin isteyen çakallar”, bugüne kadar terör örgütlerine silah ve lojistik destek sağlayanlardır.
Yalnız, süreci başlatan Devlet Bahçeli, terör örgütünün bütün türevlerinin silah bırakması için Abdullah Öcalan’ın yeni bir çağrı yapmasını istemektedir. Öcalan ve PKK ise buna yanaşmamaktadır. ABD, PYD/YPG’nin destekçisidir ve Suriye’nin tamamında, SDG diye adını değiştirdiği örgütün, işgal ettiği bölgede devlet olmasını istemektedir.
Çakallık, burada aranmalıdır! Bu projeye ses çıkarmayıp içerde çakallar aramak, halkın zihnini meşgul etmektir...
***
Çakal, Kızılderili kültüründe kurnazlığı, merakı, sinsilik ve hileyi temsil eder. .
Türk Dil Kurumu’na göre çakal kelimesi, kurnazlık yapan, sinsi işler çeviren ya da düzenbaz olan kişi ve kişiler hakkında kullanılan bir mecazi anlama sahiptir. Çakal, insanların iyi niyetini sömürerek bir şeyler elde etmeye çabalayan kişilere de denir...
İsmail Türüt’ün söylediği bir Karadeniz türküsü de “çakal yesun anani, hem anani, bobani” diye başlar ama türkü, halk arasında “çakal yesun neneni” diye bilinir...
Bir de 17 Aralık 2010'da vizyona giren, yönetmenliğini Murat Şeker’in yaptığı, Şevket Çoruh, İlker Ayrık, Timur Acar ve Murat Akkoyunlu'nun başrollerde oynadığı “Çakallarla dans” filmi var.
***
Şimdi, terörsüz Türkiye projesi için, Numan Kurtulmuş, “devlet projesidir ama millet desteğine dönüştürdük” diyor ya; Ankara Araştırma ve Danışmanlık anketinde, “Terörsüz Türkiye sürecinin sonunda, PKK terörünün son bulacağını düşünüyor musunuz?” sorusuna, katılanların yüzde 64.1’i “Hayır”, yüzde 35.9’u ise “Evet” dedi!
Kaldı ki sürecin gerçek mimarı, 2007’de Amerikan Ulusal Dış Politika Komitesi’nde görevliyken, Robert Shuman Vakfı için rapor hazırlayan David Phillips’tir.
Müyesser Yıldız’ın gündeme getirdiği bu raporun başlığı bile “Kürdistan İşçi Partisi’nin Silahsızlandırılması, Dağıtılması ve Yeniden Entegre Edilmesi (Disarming, Demobilizing and Reintegrating the Kurdistan Worker’s Party)” şeklindeydi ve “PKK’lılara kademeli bir şekilde eve dönüş veya dağdan iniş imkânı sağlanması, üst yönetimin üçüncü bir ülkeye gönderilmesi, reform paketleri, Meclis’te komisyonlar kurulması, ayrıca ‘Barzanistan’ın tanınması, Türkiye’nin Kerkük’ten vazgeçmesi ve Fırat-Dicle sularını paylaşması” esas alınıyordu.
***
Kurtulmuş’un da belirttiği gibi Türkiye bu süreçte, emperyalist çakallıkla dans ediyor... Türk kültüründe ise çakallarla dans değil, kurtlarla dans etmek vardır.
Türk Milleti, kafası karıştırılarak çakalla kurdu ayırt edemez duruma düşsün isteniyor ama Namık Kemal’in dediği gibi, “Fıtrat değişir sanma, bu kan yine o kandır...”
Barut bittiyse gerisini dinlemeye gerek yok!
06 Kasım 2025 00:01
Son Güncelleme: 06 Kasım 2025 09:10
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Avrupa Komisyonu’nun Batı Balkanlar ve Türkiye'yi kapsayan 2025 Genişleme Paketi yayımlandı.
odatv'nin haberine göre 2025 Türkiye Raporu’nda, ülkenin AB katılım müzakerelerinin askıda kalmasına neden olan demokrasi, hukukun üstünlüğü ve temel haklara saygı konularında sürekli kötüye gidişin devam etmesinden derin endişe duyulduğu belirtildi.
Raporda, son dönemde muhalefete yönelik artan yargı baskısı ve kayyum politikaları sert bir dille eleştirildi.
Raporda, Türkiye'deki yargı alanındaki gerilemenin altı çizildi. Yargının yürütmenin kontrolü altında olmaya devam ettiği ve yargı kararlarının niteliğini olumsuz etkilediği belirtildi. Yargı organlarının muhalefet temsilcilerini seçici bir şekilde hedef aldığı tespiti yapıldı.
***
Türk Dışişleri'nin konu ile ilgili açıklamasında ise “Avrupa Komisyonu tarafından yayımlanan Türkiye Ülke Raporu’nun yargı ve temel haklar ile iç siyasi gelişmelere ilişkin taraflı, ön yargılı ve mesnetsiz iddialarını reddediyoruz. Raporda her zaman olduğu gibi Yunanistan ve Kıbrıs Rum tarafının gerçeklerle bağdaşmayan, hukuk dışı ve maksimalist görüşlerine yer verilmesi ve Türkiye ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin meşru kaygılarının görmezden gelinmesi, AB’nin Kıbrıs konusunda taraf tuttuğunu ve Kıbrıs meselesinin çözüm çabalarına katkı sunmasının mümkün olmadığını bir kez daha ispatlamaktadır.” denildi.
***
Napolyon, Waterloo Savaşı'nı kaybettikten sonra savaşı yöneten komutana bunun sebebini sorar. Komutan, “Sebep çok... Birincisi barut bitti. İkincisi..." diyecek olunca Napolyon, “Diğer sebepleri saymana gerek yok” diye cevap verir.
Avrupa Komisyonu raporunda “Türkiye'de yargı, yürütmenin kontrolü altına alındı” denildikten sonra gerisini değerlendirmeye gerek var mı?
Dışişleri Bakanlığı, bu konuda ancak "mesnetsiz iddialar" diyebildi.
İyi de daha dün bir siyasi parti genel başkanı, AİHM kararı kesinleştikten sonra "Selahattin Demirtaş tahliye edilmeli" demedi mi?
İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, “Bu konuda karar yargınındır, siyasilerin değil” diye uyarmadı mı?
Kimin tutuklanacağına, kimin tahliye edileceğine, kimin diplomasının iptal edileceğine, kimin eşinin pasaportunun iptal edileceğine, kimin babasının, oğlunun veya yeğeninin suçlanacağına kim karar veriyor? Bu kararlar hukuka uygun mudur?
Avrupa Birliği'nin Kıbrıs ve Ege ile ilgili Yunanistan-Rum yanlısı görüşler açıklaması ise yeni bir durum değil. Yunanistan ve Rum kesimi AB üyesidir! Türkiye ise bu treni kaçıralı çok oldu...
***
Diğer taraftan, hukuk siteminin temeli olan Anayasa her gün ihlal ediliyor; terör örgütü ile cumhuriyetin temel niteliklerini değiştirme tartışması yapılıyor...
Müsavat Dervişoğlu, “Kimi Cumhuriyet'ten kimi Türklükten kimi hukuk devletinden rahatsız. Hala sanki bu memlekette terörle yaşamak isteyen varmış gibi, 'Terörsüz Türkiye' diye zırlayıp milleti kandırmaya çalışıyorlar. Cebren, hileyle bu davulun tokmağını tutanlar kendi yalanlarına inanıyorlar. Terör örgütünün ve cani başının yol haritasını devlet politikası diye yutturup önümüze koymak istiyorlar. Terör örgütü uzantısı siyasi parti hiçbir emelinden ve hedefinden vazgeçmemiştir. Devletle pazarlık ediyorlar, karşı duruşumuz bundan kaynaklıdır. Meclis'ten illa bir heyet gitmesi için ısrar edenler var. Bunun Meclis'in saygınlığına gölge düşüreceğini görmüyorlar mı?" diyor.
***
Devleti ayakta tutan, kurucu felsefedir. "Terörsüz Türkiye olacak" diye bir aldatmaca ile kurucu felsefeyi terör örgütü ile birlikte yıkmaya, yani devletin temellerini sarsmaya çalışanların, diğer söylemlerini dinlemeye gerek var mıdır?
Akademi, kiliseleşmişse...
07 Kasım 2025 00:01
Son Güncelleme: 07 Kasım 2025 12:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
serbestiyet.com'da Mücahit Bilici, "Akademi hakikatin peşinde midir?" sorusuna cevaplar verdi:
*”Akademisyenlerin mahalleli halktan farkı pek azdır. En az onlar kadar modalara kapılırlar. En az onlar kadar çaresiz adem çocuklarıdır. Çok da kolay kötü yollara düşerler. En saçma konuya araştırma fonu koyulsa hemen oraya seğirtirler. Akademi aleminde çeteleşmeler hatta mafyalaşma vardır. Networksuz yaprak düşmez. Dayanışma gruplarına girmeden tutunmak çok zordur.
*Yerine göre yeni katılanlara hem fikri hem de sosyal anlamda zorbalık uygulanabilir. Mahalleler vardır. Yerine göre bu mahallelerin sakinleri haraca bağlanır. Bürokrasi ve yayın tesisatlarında vanaları tutanlar, vanalara tutunmak isteyenlerden atıf toplarlar. (Atıflı işleri akçeli işlere kadar düşüren sahte dergiler ve parayla yayın gibi gariplikler bile zuhur edebilir).
*Bu söylediklerim sadece Türkiye’deki akademi için söylenmiyor. Bunlar Avrupa ve Amerika’daki akademisyenler için de geçerli. Türkiye özelinde önem kazanan sorunlar da var. Bunlardan biri olan uluslararası yayın takıntısı aslında bütün bir sistemi çürütüyor.
*Akademi büyük bir israftır desem haksızlık olur. Ancak acı gerçek şudur: Normalde akademik üretimin yüzde doksanı zayiattır."
***
Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak, özetini verdiğim bu yazıya link vererek bakın neler yazdı:
"Durum tam da bu... Ne Akademi kaldı ne de bilim. Yalnızca Türkiye’de değil tüm dünyada oligarşik bir bilim (!) onay mekanizmasına takılıp kaldık. Elsevier ve Clarivate şirketleri tarafından kapitalistleştirilip milyarlarca dolarlık bir endüstriye döndürülen Akademi sektörü her gün bilim dışı yeni bir iş ve meşguliyetle sınanıyor. Şimdilerde de kalite ve akreditasyon uğruna sabahtan akşama kadar rapor yazıp, 'ölçüt, girdi-çıktı, PUKÖ döngüsü vs.' diyerek binlerce sayfa şablon hazırlayan, yayın fetişizmini proje fetişizmine dönüştüren bir rakamsal bir çöplüğe dönüşmüş durumdayız. Yaratıcılık yok, bilim yok, düşünce yok, sürüden kaçış yok, şablon dışına çıkış yok. Milyarlık bütçeli kardinaller heyeti tarafından onaylanmak zorunda olan akademik kölelerden başka bir şey değiliz. Köleliğine âşık olan kölelerimiz ise sistemce en makbul olanımız. Helvası çoktan kavrulmuş bir dünya Akademi. Bilimsel çaba, özgür düşünce, yaratıcı üretim falan yok; esaretin kutsandığı ve onore edildiği bir kilise topluluğu var maalesef. Tüm dünyada bu sistemin finansörleri de belli. Onların istemediği şekilde düşünenleri ABD’de dahi yerle yeksan ediyorlar. Geçmiş olsun hepimize. Durum bu! Akademi hakikatin peşinde midir?"
Prof. Dr. Kaan Yılancıoğlu da şu katkıda bulundu:
"Aynı durumu ilaç kartelleri ile yaşıyoruz. Aşı tartışmalarında da yaşadık! Genel geçer onay mercileri ne isterse onu söyleme ve yayınlama hakkımız var; aksi durumda bilim karşıtı ve daha ileriye giderseniz deli ilan ediliyorsunuz. Eleştirmek, farklı bir şey konuşmak yasak..."
***
Yıllar önce Hüsamettin Arslan, henüz akademik kariyerinin başındayken "Epistemik cemaat" adlı müthiş bir kitap yazmıştı. "Bilimsel kavramlar, Londra, Berlin, Paris ve Washington'da üretilir, burada tekrar edilir. Merkez orasıdır, bizim gibi ülkelerin üniversiteleri, aydın çevreleri yörüngededir, uydu konumundadır. Bu kavramların tekrarcıları da epistemik cemaati oluşturur" diyordu.
İstanbul Üniversitesi'nin Veliefendi'de yapılan ve KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın da konuk olduğu mezuniyet törenine katılmış ve orada garip bir olaya şahit olmuştum. Bütün gençler cüppe ve kep giymişti! ABD'de alınan bir karar gereğince papaz ve rahibe yetiştiren okullardaki kıyafet örnek alınarak bütün okullarda mecburi hale getirilen ve sonra da bütün Hıristiyan ülkelerde yayılan cübbe ve kep giymek, kilisedeki, tutuculuğun ve yobazlığın hatta bilimi bile cemaatleştirmenin, Hıristiyanlaştırmanın, 'epistemik cemaat'ın bir simgesiydi...
Tabii Türk öğrencilerin cüppe ve kepin tarihi anlamından haberi yoktu. Fakat İlahiyat Fakültesi birincisi olan gencin de kep giydiğini görünce şaşırmıştım. İslam dinini öğretiyorsunuz ama mezun ederken “papaz takkesi tak” diyorsunuz!
***
Sistem, gençlerden bilimsel bilgi üretmelerini değil, verileni ayet gibi tekrar etmelerini istiyor. Bir ülkede akademi, kilise gibi bir çeşit ruhban sınıfına dönüşmüşse artık siyasetin, medyanın veya yargı sisteminin ne durumda olduğunu söylemeye gerek var mı?
Meclis’i Öcalan’a mecbur etmek!
08 Kasım 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
MHP ile DEM Parti, TBMM’de usulsüz olarak kurulan “Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun İmralı’ya heyet göndermesi konusunda ısrarını sürdürürken, AKP’nin “toplumsal tepki endişesi” yüzünden formül arayışı devam ediyor. Nefes Gazetesi’nin haberine göre yüz yüze görüşmeye alternatif olarak, terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’ın görüntülü dinlenmesi seçeneği de değerlendiriliyor.
Komisyonda Öcalan’ın dinlenmesi konusunda şu ana kadar fikir birliği oluşmadı. Bir karar alınabilmesi için TBMM ve Komisyon Başkanı Numan Kurtulmuş dahil toplam 52 üyenin 5’te 3’ünün oyu gerekiyor. AKP’nin 23, DEM Parti’nin 5, MHP’nin 4 oyu bulunuyor ve toplam sayı 32’ye ulaşarak karar yeter sayısını karşılıyor. Ancak Meclis’ten bir resmi heyetin İmralı’ya gitmesinin nasıl algılanacağı konusunda AKP’de endişe olduğu siyaset kulislerine yansıdı.
Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş, komisyonda daha geniş konsensüs sağlanarak karar almaktan yana tavır izlerken, konuşulan bir diğer formül Dublin görüşmesi benzeri bir gayriresmi heyet oluşturulması... Görüşme gerçekleşirse tutanağın gizli olup olmayacağı, gizli olursa kamuoyunda olumsuz algı oluşup oluşmayacağı ve bu görüşmenin hazırlanacak raporda ne şekilde yer alacağının da komisyonda kararlaştırılması gerekiyor.
***
Komisyonun da yapılması planlanan görüşmenin de Anayasa’ya aykırı olduğunu herkes biliyor ama görülüyor ki, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Öcalan’ı muhatap alması süreci planlayanların ve Öcalan’ın birinci önceliği...
Aslında AKP iktidarının birinci çözüm sürecinde de benzer tartışmalar yaşanmış, dönemin Genelkurmay Başkanı Necdet Özel "Çözüm sürecine ilişkin yol haritasını bilmiyoruz, o çalışmanın içinde yokuz. Kırmızı çizgilerimiz aşılırsa gereğini yaparız" demişti.
İmralı tutanaklarına göre Öcalan, o günlerde sürecin nereye doğru gittiğini kendisini ziyaret eden BDP/HDP milletvekillerine şöyle anlatmıştı:
"Basına yanlış şeyler yansıdı. 'Öcalan bağımsızlıktan, federasyondan, özerklikten bilmem neden vazgeçti' dediler. Ben hiçbir şeyden vazgeçmedim. Benim temel görüşüm şudur: Silahlı çatışmaya son vermek, sıkı sıkıya yasal demokratik mücadeleye sarılmak ile olur. Bu, 'yasa çıktı, çıkmadı' tartışması da mesele değil. Bunların hepsi demokratik siyaset aşamasının birer parçasıdır sadece.. Anayasal çoğunluk ile Meclis bir çağrı yapabilir sanırım. Beni şaşırtmayın. 'Tarihi çatışma sürecini sona erdirdik' dediysem 'barış oldu' demiyorum. Legal siyasete evrensel bağlılıktan ve mücadeleden söz ediyorum. Hiçbir şeyden vazgeçmedim. Ben sadece, 'demokratik Türkiye olmadan bunların hiçbiri olmaz, zamanı da değil, arabayı atın önüne koymayın' diyorum. Önce demokratik Türkiye olmalı."
Öcalan'ın "Demokratik Türkiye" dediği “demokratik özerklik” idi. Yani Öcalan, çözüm sürecinin yol haritasını önceden biliyordu...
***
Aynı dönemde Radikal'den Ezgi Başaran, CIA'nın eski Türkiye-Orta Doğu sorumlusu Graham Fuller ile görüşmüştü:
Ezgi Başaran'ın "Çözüm sürecinin sonunda nasıl somut adımlar atılmış olacak sizce?" sorusuna Fuller, şöyle cevap vermişti:
"Kürt tarafı bir tür idari ve kültürel özerklik elde etmiş olacak diye düşünüyorum. Minimum hedef bu... Türklerin büyük bölümü ademi merkeziyetçilikten yana aslında. Sadece Kürt şehirleri için değil, tüm Türkiye için. Dolayısıyla sözünü ettiğim özerklik daha geniş bir ademi merkeziyetçiliğin parçası olacak. Bunun dışında müzakerelerin nereye varacağını kestirmem zor. Birçok kişi bana bunun sonunda bağımsız bir Kürt devleti olur mu diye soruyor? Bilmem. Ama Türkiye bu durumu zekice yönetirse böyle bir bağımsızlık ihtimalinin söz konusu olmayacağı kanısındayım. Bağımsızlık, Kürt meselesini yanlış yönettiğinde muhtemel olur."
Graham Fuller “bilmem” diyordu ama "Yeni Türkiye Cumhuriyeti" adıyla kitap yazarak Türkiye'nin nereye doğru evrileceğini planlayan kendisiydi.
***
Bugünkü sürecin ise “yerli ve milli” hatta “devlet politikası” olduğu iddia ediliyor ama bütün adımlar, David Phillips’in 2007 raporuna göre atılıyor.
David Phillips’in, 2007 raporunda “PKK’lılara kademeli bir şekilde eve dönüş veya dağdan iniş imkânı sağlanması, üst yönetimin üçüncü bir ülkeye gönderilmesi, reform paketleri, Meclis’te komisyonlar kurulması, ayrıca ‘Barzanistan’ın tanınması, Türkiye’nin Kerkük’ten vazgeçmesi ve Fırat-Dicle sularını paylaşması” esas alınmıştı.
TSK’yı suça ortak etme çabası!
10 Kasım 2025 00:01
Son Güncelleme: 10 Kasım 2025 09:54
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Atatürk, “hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından, hiç kimseye ilim gereğidir diye, görüşme ve tartışmayla verilemez. Hâkimiyet, saltanat, kuvvetle, kudretle, zorla alınır.” demişti. Süreci sürdürenler, bu sebeple TSK’yı da suça ortak etmeye çalışıyor!
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, “Milli Güvenlik Kurulu, PKK’nın artık silahlı bir örgüt olmaktan çıktığı yönünde karar alırsa, bu meselenin hukuki zemini tahkim edilmiş olur” dedi.
Sürecin en kritik aşamasının örgütün silah bırakması olduğunu vurgulayan Kurtulmuş, “Bir sonraki adım, örgütün silahları bıraktığının ve kendini tasfiye ettiğinin tespit edilmesidir. Bu tespiti TBMM değil, MİT ve Milli Savunma Bakanlığı yapacaktır” ifadelerini kullandı.
Kurtulmuş, bu çerçevede MGK’nın vereceği kararın belirleyici olacağını belirterek, “MGK, PKK’nın silahlı örgüt olmaktan çıktığı yönünde karar verirse, hukuki süreç başlar” diye konuştu.
***
Kurtulmuş, silah bırakmanın tescil ve tespitinde sürecin nasıl işleyeceğine ilişkin soruya şöyle yanıt verdi:
"Bunu yapacak olan biz değiliz, ilgili birimlerdir; Milli İstihbarat Teşkilatı, Milli Güvenlik Kurulu esası itibarıyla. Türkiye'nin en üst güvenlik kurulu olarak Milli Güvenlik Kurulu'nda bu konu ele alınır ve Milli Güvenlik Kurulu eğer bu tespitleri yapar ve bunu da ilan ederse burada çok önemli bir mesafe aşılmış olur. Yasa hazırlamak kolay, bütün partilerden temsilciler gelir, bir ortak alan oluşur ve inanın ki hele hele partiler anlaştıktan sonra parlamentoda 3-5 günde istediğiniz yasayı çıkarırsınız. Mesele yasa hazırlığından ziyade, yasa hazırlığından önceki sürecin iyi olgunlaştırılması, başından beri söylediğimiz kamuoyunun bu konuda hazır hale gelmesinin temin edilmesidir”
***
Bu konuşma yapılmadan önce yazdığım, “Meclis’i Öcalan’a mecbur etmek!” başlıklı yazımda, AKP iktidarının birinci çözüm sürecinde de benzer tartışmalar yaşandığını, dönemin Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’in "Çözüm sürecine ilişkin yol haritasını bilmiyoruz, o çalışmanın içinde yokuz. Kırmızı çizgilerimiz aşılırsa gereğini yaparız" dediğini hatırlatmıştım.
Numan Kurtulmuş, son konuşmasıyla doğrudan TSK’yı değilse bile içinde Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının da bulunduğu Milli Güvenlik Kurulu’nu sürece ortak etmek isteğini açıklamış oluyor!
Abdullah Öcalan da zaten, “Kürt olgusunun tüm boyutlarıyla Cumhuriyetin yasallığına dâhil edilmesi ve bunun için güçlü bir geçiş süreci temel alınmalıdır. Bütünsel bir olgu olarak yasallığa geçiş, Demokratik Cumhuriyetin hukuksal temellerini sağlamlaştıracaktır.” diyor.
Öcalan bu sözle, “Türk Milleti anlayışından vazgeçilmeli. Kürtler, Anayasa’ya devletin ortağı olarak yazılmalı” demiş oluyor... “Kürt olgusunun tüm boyutlarıyla cumhuriyetin yasallığına dahil edilmesi”nin başka bir anlamı yok!
İşte pazarlığın konusu budur!
Tabii bunun için Meclis’te kurulan yasa dışı komisyonun rapor hazırlaması ve Meclis’te bu rapora uygun olarak “3-5 gün içinde yasa çıkarmak” mümkün ama yeterli görülmüyor. Sürece, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de ortak edilmesi, karşı çıkanların “çakallık”la suçlanmasını, bu da “kamuoyunun hazır hale getirilmesi”ni kolaylaştıracaktır!
***
Hilafetin kaldırılması tartışmaları sırasında, Cumhuriyetin yasal temellerinin ne olduğunu Atatürk şöyle açıklamıştı:
“...hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından, hiç kimseye ilim gereğidir diye, görüşme ve tartışmayla verilemez. Hâkimiyet, saltanat, kuvvetle, kudretle, zorla alınır. Türk milleti bu saldırganlara isyan ederek ve artık dur diyerek, hâkimiyet ve saltanatını fiilen kendi eline almış bulunuyor. Bu bir oldubittidir. Söz konusu olan, millete saltanatını bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele, zaten oldubitti haline gelmiş olan bir gerçeği kanunla ifadeden ibarettir. Bu mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabii olarak karşılarsa, sanırım ki uygun olur. Aksi takdirde yine gerçek, usulüne uygun olarak ifade edilecektir.”
***
Atatürk’ün son sözünü, buraya almadım! Çünkü şimdi, kafası kesilmekle tehdit edilenler, Türk egemenliğini ne pahasına olursa olsun korumak isteyenlerdir. Yalnız, süreçle ilgili bütün çalışmalar, Anayasa suçudur. Süreci yürütenler, bunu bildikleri için TSK’yı da suça ortak etmek istiyor.
Türk Milleti, komisyonla, yasayla veya “Yeni Anayasa” ile ve “Terörsüz Türkiye” aldatmacasıyla, hatta askerlerin de bu suça ortak edilmesiyle, egemenliğini kimseye vermeyecek veya bir terör örgütüyle paylaşmayacaktır.
Milli günler ve fay hatları!
11 Kasım 2025 01:47
Son Güncelleme: 11 Kasım 2025 09:14
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 10 Kasım dolayısıyla yaptığı konuşmada, "Son dönemde milli günlerimizle ilgili yıkıcı, yıpratıcı ve toplumsal fay hatlarını kaşıyan tartışmaların gündeme taşınmak istendiğini görüyoruz. Güya cumhuriyetimizi yüceltmek adına şanlı tarihimizi yok sayanlar ile 102 yıllık cumhuriyet tecrübesini önemsizleştirmeye çalışanlar, zahirde tezat içinde görünmekle birlikte, esasında aynı amaca hizmet etmektedir.
Medyanın köpürttüğü toplumsal gerilimden beslenen siyasetçilerin de büyüttüğü bu cepheleşmenin en büyük mağduru ise, bizatihi Gazi Mustafa Kemal olmakta; Atatürk’ün hatırası ve eserleri olmaktadır.
Burada şu gerçeğin altını kalın çizgilerle çizmek durumundayım: Medya, sosyal medya ve siyasette Atatürk maskesi takarak bu millete ve milletin değerlerine düşmanlık edenlere nasıl karşıysak, istiklal harbimizi zafere ulaştırarak milletimizin önünde yeni bir yol açan Gazi Mustafa Kemal’e yönelik hakaretamiz ifadelere de aynı şekilde karşıyız.
Şunun da bilinmesinde fayda görüyorum. Bu milletin en büyük gücü, birliği, beraberliği, kardeşliği ve ortak geçmiş ile gelecek tasavvuru olmaktadır. Milli, manevi ve kültürel değerlerimiz aynı zamanda milletçe en değerli hazinemizdir. Bizi bir arada tutan çimentomuzdur. Bunların örselenmesine hiçbir şekilde tolerans gösteremeyiz. Bu konuda herkesin, özellikle toplumun önünde olan kanaat önderlerinin gereken hassasiyeti sergileyeceklerine inanıyorum." dedi.
***
Erdoğan'ın veya iktidarın, geçmişte, Atatürk, milli bayramlar veya milli günlerle ilgili olumsuz söz ve davranışlarını bir kenara bırakacak olsak bile sürdürülen açılım politikalarının, Atatürk'ün en büyük eseri olan Türk devletinin kuruluş felsefesini ortadan kaldırmaya dönüştürülmek istenmesi karşısında, bu konuşmanın olumlu yönlerine kapılmamak gerekiyor!
Atatürk'ün kurduğu Diyanet İşleri Başkanlığı, Erdoğan döneminde uzun yıllar, milli günlerde Atatürk'ün camilerde anılmasını engellemiş hatta bizzat Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, Ayasofya'nın ibadete aşılışı sırasında “Fatih Sultan Mehmet Ayasofya’yı cami olması için vakfetti. Bizim inancımızda vakıf malı dokunulmazdır, dokunanı yakar! Vakfedenin şartını çiğneyen lanete uğrar” diyebilmiştir. Oysa Ayasofya'nın müze haline getirilmesi, Boğazların Türk egemenliğine alınabilmesini sağlamak içindi...
Yeni gelen Diyanet İşleri Başkanı Safi Arpaguş ise makam odasına Atatürk fotoğrafı asmakla birlikte, 10 Kasım öncesi Cuma hutbesinde Atatürk’e yer vermedi. Yine de Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 10 Kasım dolayısıyla yayınladığı mesajda, "Cumhuriyetimizin banisi Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü vefatının 87'nci yılında saygı ve minnetle yâd ediyoruz. Bu vesileyle aziz milletimizin varoluş çabasını temsil eden ve dünyanın pek çok yerindeki mazlumlara ilham kaynağı olan milli mücadelemizin tüm kahramanlarına Cenab-ı Hak'tan rahmet diliyoruz." denilmiş olması önemlidir.
Yalnız, Cumhuriyetin bütün değerleri ayaklar altına alınırken, nihayet Atatürk’ün hatırlanmış olması, kimseyi teselli etmez hatta "Açılım politikaları yüzünden kaybedilen halk desteğini almaya mı çalışıyorlar?" sorusunu sordurur!
***
Şunu da belirtmeliyim ki milli günlerimizle ilgili tartışmalar, örnek olarak, cumhuriyet dönemini “100 yıllık reklam arası” olarak göstermek, toplumsal fay hatlarını kaşımaktan öte doğrudan, milli varlığımıza saldırıdır.
Ayrıca milli kimliğimizin yerine üçlü millet kimliği yerleştirmeye çalışmak nedir?
Yoksa milli günlerimizi coşkuyla yaşamak, fay hattı yaratmaz; bizi millet yapan değerlerin ve tarihin hatırlanmasını sağlar. En büyük milli gün ise Cumhuriyetin ilan edildiği 29 Ekim günüdür. Biz, yakın zamanda 15 Temmuz'un milli gün ilan edildiğine da tanık olduk! Gerçekte 15 Temmuz, Türk tarihine, bir utanç günü olarak geçmiştir, çünkü 15 Temmuz'da Türkiye, kendi ordusunun içinden vurulmuştur!
Henüz iç yüzü aydınlatılamamış 15 Temmuz ihanetinin aynı gün def edilmiş olması, Türk ordusunun, yargısının, emniyetinin ve üniversitelerinin, bizzat ülkeyi yöneten iktidar tarafından, uzun yıllar ABD'nin istihbarat servisi CIA'nın kontrolündeki bir cemaat-tarikat yapılanmasına teslim edilmiş olduğu gerçeğini unutturamaz!
***
Atatürk’ün dediği gibi asıl olan, iç cephedir... İç cepheyi sağlam tutmanın bir yolu da yolu milli günlerimizi, 7’den 70’e coşkuyla yaşamak ve yaşatmaktır.
Cumhur İttifakı kimin kaderi?
12 Kasım 2025 01:13
Son Güncelleme: 12 Kasım 2025 10:14
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, grup konuşmasında “MHP siyaseti, en başta CHP ve diğer yedekleri gibi icazetli siyaset görülemez. MHP vizyonu aynı siyaset köhneliğinde kısa menzilli çerçevede tanımlanamaz. Milletimiz ne diyorsa sözümüz odur. Milletimiz ne istiyorsa dileğimiz aynısıdır. Bir gerçek vardır ki o da MHP ve Cumhur ittifakının kaderi milletin kaderi, devletin istikbalidir. Cumhur İttifakı Türk milletinin parlak geleceğidir. Sahtekârlara aldanarak siyaset yapmamız mazimizin inkârıdır.” dedi.
***
AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan da 6 Eylül 2017’de AKP İl Başkanları Toplantısı'nda ''Türkiye'nin kaderi ile AK Parti'nin kaderi bütünleşmiştir. Biz tökezlersek Türkiye'nin de sıkıntıya düşeceğini hep beraber gördük. Ana muhalefet partisi programı ile milletimizin gönlünü kazanarak iktidara gelmek yerine AK Parti ile Türkiye'nin de kaybetmesi pahasına yönetimi ele geçirme hesabı yapıyor. Dil normal bir muhalefet dili değil'' ifadelerini kullanmıştı. Bu ifadeler o zaman büyük tepkiye sebep olmuştu.
Erdoğan, 14 Ekim 2020’de “AK Parti ve Cumhur İttifakı'nın kaderiyle ülkemizin kaderi birleşmiştir.” demişti.
Erdoğan, 25 Haziran 2021’de de Hatay’da “Türkiye ile AK Parti'nin kaderi adeta bütünleşmiştir. Türkiye'yi seven AK Parti'yi seviyor, Türkiye'den nefret eden bizden de nefret ediyor. Hep dik durduk ve dik durmaya da devam edeceğiz.” diye konuşmuştu.
***
Türkiye, bu bakış açısı ile devam ederse, yani AKP ve MHP’nin kaderi, milletin kaderi kabul edilirse, bu işin sonu “seçim yapmaya gerek yok”a kadar varır!
Oysa Türkiye Cumhuriyeti devleti, savaşı bile Meclis kararları ile yöneterek kurulmuş bir devlettir... Esas olan ise Meclis, hükümet veya bir siyasi parti veya ittifak da değil, doğrudan milletin kendisidir. Amasya genelgesindeki “Milletin İstiklâlini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” sözü de devletin kuruluş felsefesinin ilk ilkesidir.
***
Kaybettiği belediye başkanlıklarını, yargı eliyle boşaltıp, meclis üyelerinin bir kısmını da transfer ederek yerel yönetimlere el koyan AKP iktidarının bu hukuk dışı yollara başvurması da gösteriyor ki hedefleri, millet iradesinin yönetime yansıması değil, ne pahasına olursa olsun iktidarı elde tutmaktır.
Anayasa’nın başlangıç ilkelerinde “Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı” denilmişken, Cumhur İttifakı döneminde, Anayasa’nın devamlı olarak ihlal edilmesi, bundan sonra nasıl bir yönetim uygulayacaklarını ele veriyor...
Yine Anayasa’nın başlangıç ilkelerinde “Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı” denilmişken, Cumhur İttifakının ama gövdesi, üçlü bir millet anlayışına geçmeye çalışmaktadır.
Erdoğan, sık sık "Nasıl ki Türk, Kürt, Arap Sultan Alparslan’ın, Selahattin Eyyubi’nin, Sultan Fatih’in ordusunda omuz omuza verip zaferler kazandıysa… Nasıl ki Çanakkale’de Türk, Kürt, Arap birlikte İslam toprağını kahramanca savunduysa… İnşallah yarın da ebediyen de Türk, Kürt, Arap İttifakı coğrafyanın barışını, huzurunu, kalkınmasını, refahını birlikte temin ve tahkim edecektir. Buna tüm kalbimizle inanıyoruz." demektedir.
Erdoğan burada ülkeler arası bir ittifaktan söz etmiyor, aksine, “Yeni Anayasa” ile kurmayı planladığı yeni devletin kuruluş felsefesini ve millet anlayışını anlatmış oluyor.
***
Yakın tarih, Yugoslavya, Çekoslovakya ve Sovyetler Birliği gibi çok milletli devletlerin, dağılmaya mahkûm olduğunu gösteriyor.
Anayasa, “Egemenlik, kayıtsız şartsız Türk Milleti’nindir.” diyor. Bahçeli, “Türk Milleti’nin kaderi” diyor ama Erdoğan, üç milletin ittifakından söz ediyor! Yani Cumhur İttifakının ana gövdesi, etnik köken ayırt etmeden bütün Türk Milleti’nin geleceğini değil, “Türk-Kürt- Arap ittifakı”nın geleceğini esas alıyor.
Türk Milleti, bunu mu istiyor? Cumhur İttifakı, kimin kaderi?
Ergenekon’da da şema çizilmişti!
13 Kasım 2025 02:23
Son Güncelleme: 13 Kasım 2025 10:28
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yakın tarihte, bir Ergenekon Terör Örgütü şeması vardı! Ülkede kıyamet koptu ama bütün sanıklar beraat etti.
Bu arada, ülkenin 25’inci Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, PKK terör örgütünün yakalanan elebaşılarından Şemdin Sakık’ın gizli tanık olduğu dosyada, “terör örgütü kurmak ve yönetmek” suçlamasıyla tutuklandı!
Başbuğ, yargılama süresince savunma yapmayı reddetti ve hiçbir soruya cevap vermedi. 5 Ağustos 2013 tarihinde, FETÖ’cü mahkeme, Başbuğ’a TCK 314/1. ve TCK 312. maddelerinden müebbet hapis cezası verdi.
Başbuğ, 7 Mart 2014 tarihinde, Anayasa Mahkemesi’nin hak ve hürriyet ihlali olduğu yönündeki kararı gereğince tahliye edildi. Anayasa Mahkemesi, aynı kararında yargılama yeri olarak da Yüce Divanı işaret etti.
11 Temmuz 2019 tarihinde, Cumhurbaşkanı, yargılama izninin işleme konulmamasına karar verdi.
Diğer tutuklulardan ise kalp krizinden, beyin kanamasından, kanserden ölenler, intihar edenler oldu.
***
Daha önce de bu sütunda yazdığım gibi Birinci Ergenekon iddianamesinin eklerinde, Tayyip Erdoğan hakkında, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemle ilgili olarak Başbakan Bülent Ecevit’in izni ve İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın emri ile mülkiye başmüfettişi Candan Eren tarafından hazırlanan “çok gizli” ibareli bir rapor da vardı. 31 numaralı dosyada bulunan çok gizli raporun, sanıklardan İsmail Yıldız’dan ele geçirildiği kaydı da düşülmüştü.
Rapor çok gizliydi ama mahkeme tarafından, dosyaya konulmuş, alenileşmişti...
Raporun sonuç bölümünde “Büyükşehir Belediyesi Eski Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi ve sosyal bir görüşten kaynaklanan bir amaçla cürüm işlemek için devâsâ bir teşekkül oluşturduğu ve bu teşekkülün liderliğini sürdürdüğü” diye bir ifade vardı!
Raporda bilgisine başvurulan İstanbul Büyükşehir Belediyesi eski Park ve Bahçeler Müdürü ve aynı zamanda Refah Partisi Antalya milletvekili adayı Ali Karakoç’un ifadesi şöyleydi:
“İtalya’dan alınan ağaçlara itiraz ettim. Diğer yetkililer Adem Baştürk ve Necmi Kadıoğlu beni ikna etmeye çalıştı. Hatta Necmi Kadıoğlu bana, ’Bu ağaçların alımına itiraz etme, bunlar çok küçük hadiseler, biz geleceğin başbakanı için çaba sarf ediyoruz, ben geleceğin maliye bakanıyım, sen de bizimle ters düşmezsen geleceğin tarım bakanı olursun’ dedi.”
Karakoç, daha sonra konu ile ilgili belgeleri imzalamadığı ve Başkan Erdoğan’ın kendisine “imzalayan bulunur” dediği için istifa ettiğini belirtiyor
Erdoğan bu müfettiş raporundan değil, okuduğu bir şiirin içeriğinden dolayı yargılandı, mahkûm oldu. Erdoğan’a verilen siyasi yasak ise CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın kararıyla ve CHP milletvekillerinin oylarıyla kaldırıldı. Erdoğan, partisinin başına geçti, 23 yıldır ülkeyi yönetiyor...
***
Şimdi Erdoğan döneminin sonunda da “Ekrem İmamoğlu suç örgütü” iddiasıyla hazırlanan bir iddianame var. İddianamede örgütün şeması da çizilmiş durumda...
CHP’li milletvekilleri, İBB kadrosunun örgüt yerine konulduğunu söylüyor.
***
İçinde bulunduğumuz dönem, 15 Temmuz darbe girişimi sayesinde mühürsüz oylarla sonucu değiştirilen, hukuken yok hükmündeki referandumla kurulan bir yönetim sisteminin eseridir. Olağanüstü bir dönem yaşıyoruz.
İBB Başkanlığını üç defa kazanmak, CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı olmak suç değildir ama AKP açısından asıl sorun budur...
Süresini veremem ama bu dönemin de sonuna gelinmiştir. Cumhur İttifakı, bu hukuk dışı düzeni sürdüremez. Ekrem İmamoğlu ve diğer belediye başkanları da beraat edecek ve bu karanlık dönem sona erecektir. Yalnız, tutuklular, ömürlerinin en dinamik zamanlarını hapiste geçirmiş olacak.
--------
Kerkük ve açılım süreci...
---
Kerkük, seçim sonucunu etkileyecek şekilde taşıma seçmenlerin istilasına uğradı. Buna karşı çıkan Türkmenler saldırıya uğradı. Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, "Kerkük’te Irak Türkmen Cephesi’nin seçim posterlerine yönelik gerçekleştirilen provokatif eylemler nedeniyle yaşanan olaylar, ITC yetkilileriyle eş güdüm halinde yakından takip edilmiş; ilgili taraflara sağduyulu hareket edilmesi yönünde telkinde bulunulmuştur." diye cılız bir açıklama yaptı.
Medya ise genelde suskun... Yoksa “açılım sürecine zarar verir” diye Kerkük olayları yok mu sayılıyor, haberler bu sebeple mi sansür ediliyor?
“Ahtapot gibi liderlik!”
14 Kasım 2025 00:39
Son Güncelleme: 14 Kasım 2025 09:42
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Eğitimci, araştırmacı-yazar Mahiye Morgül, gazetecilere hitaben bir not gönderdi:
“İmamoğlu İddianamesinin anahtar kelimesi ahtapot, negatiflik yükler ve korkutucudur.
Basında eleştirilirken bile kitlelere aynı korku veriliyor.
Bu savaşın adını kendileri koydular; Yeniden Kurulum, Küresel Resetleme... Önce TSK, yargı, şimdi siyaset ama eğitimde müfredatı ve ders kitaplarını saran ahtapotu 20 yıldan beri hiç görmediniz.
Bu sene dağıtılan 1.sınıf okuma yazma kitabında, okyanusun dibinde bir sandık kitap ve yılan balıkları, sizinle göz göze gelen bir ahtapot var. Çocuk o ahtapota odaklanır, kilitlenir, diğer resim ve yazılar ikinci planda kalır.
Ülkemizi ahtapot gibi sardılar, büyük saldırı altındayız. Tehlikeyi bertaraf etmenin yolu düşmanı deşifre etmekle başlar.
MEB içindeki işgal kuvvetlerini göstermeyi başaramadım. İşbirlikçilerini yaratmadan bu kadar mevzi kazanamazlardı. Eğitimi ve ders materyallerini özelleştirerek, buradan nemalandırarak işbirlikçilerini yarattılar. Siyasette de aynısıdır.
Allah hepimize direnecek güç versin.”
***
Ahtapotun bir tanesi merkezi, 8 tanesi de sekiz kolun üzerinde olmak üzere toplam 9 beyni vardır. Bu sekiz beyin sekiz kolu kontrol eder ve merkezi beyinden bağımsız olarak hareket edebilir. Ahtapotun kalplerinden biri vücudun her yerine kan pompalarken diğer ikisi solungaçlara kan pompalar.
“Ahtapot gibi” deyimi ise Türk Dil Kurumu’na göre, “sırnaşık, yapışkan ve sömürmek amacıyla birçok işe, konuya el atan kişi”ler için kullanılır.
Yahudiliğin sembollerinden biri olan şamdan da sekiz-dokuz kolludur ama herbiri inanç, umut, şefkat, irade, namus, ihtiyat ve adalet gibi kavramları temsil eder. Şamdanlardan biri merkezde, dördü sağda dördü soldadır... Günümüzde sinagoglarda daha çok yedi kollu şamdan kullanılır.
***
SOCAR şirketinin Türkiye yetkilisi Elchin Ibadov, ahtapota olumlu anlamlar yüklüyor.
Ibadov, 14 Ekim 2025 tarihinde “Ahtapot gibi liderlik” başlıklı ilginç bir yazı yayınladı. Özetle şöyle diyor:
“Bir hocam derste şöyle demişti: ‘Bir lider sürücü gibidir. Bir eli direksiyonda olmalı — bugünü yönetmek için; diğeri ise navigasyonda — geleceği anlamak ve rotayı belirlemek için.’
Uzun yıllar boyunca bu metafor bana ilham kaynağı olmuştu. Fakat zamanla fark ettim ki: Artık iki el yetmiyor. Dijitalleşme, sürdürülebilirlik, regülasyon, yeni kuşakların değerleri - hepsi aynı anda aracı farklı yönlere çekiyor.
Bu yüzden bugünün lideri, bir ahtapot gibi birçok ele sahip olmalı. Ahtapot, doğanın en akıllı canlılarından biridir: Tehlikeyi sezgisel olarak hisseder, ortam değiştiğinde rengini değiştirir, sekiz kolu ile kendisine esneklik oluşturur ve bir elini veya kolunu kaybetse bile yeniden büyütür.
Modern liderlik tam da budur: Sezgisel, esnek, dirençli ve çok yönlü.
Kurumsal çift yönlülük, sadece bir strateji değil, bir bilinç halidir. Ahtapot gibi düşünen ve davranan liderler, hem bugünün dalgalarında yönünü korur, hem de yarının akıntılarına hazır olur.
Modern liderlik artık tek bir kas değil, sekiz farklı refleksin senfonisi. Ve bu senfoniyi yöneten maestro sekiz elin harmonisini sağlayacak ruh, bilgi, birikim, tecrübe ve duyguya sahip olmalı. Bence, geleceğin lideri budur.”
***
Şimdi bu bakış açısı ışığında düşünecek olursak, şirketleri yönetirken gerekli olan özellikler, ülkeleri yönetirken daha fazla lâzım olsa gerek...
Herhangi bir ülkeyi tek merkezden kontrol etmek çok zordur. Bu sebeple, siyasi kurumları, eğitimi, medyayı, orduyu, yargıyı, ekonomiyi, kültürel ortamı ve istihbaratı kontrol etmek için en az sekiz ayrı beyin daha gerekir...
Ayrıca ülkede, ihalelelerin, maden ruhsatlarının kimlere verileceğini, orman alanlarının kime devredileceğini, hazine arazilerinin kimlere tahsis edileceğini, televizyon programlarına kimlerin davet edilip kimlerin edilmeyeceğini, kimin ne konuşacağını, memurlar bir tarafa, gazetelere hangi köşe yazarlarının atanacağını, futbol endüstrisini kimlerin yöneteceğini, kısacası hayatın her alanını belirlemek, düzenlemek için her sekiz kola ayrı ayrı sekizer, onar beyin daha gerekir değil mi? Her alanda ahtapota bağlı ahtapotçuklar olmalı ki işler yürüsün!
“Ahtapot gibi” denilince, böyle bir manzara akla geliyor... Tabii merkezi beyin, bütün kolları tek başına yönetmeye de çalışabilir... Her iki durumda da bu yönetim şekline otokrasi denilir... Dünyada seçimli örnekleri de var seçimsizi de...
Trump, Öcalan'ı da kabul edecek mi?
15 Kasım 2025 09:22
Son Güncelleme: 15 Kasım 2025 09:26
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD Başkanı Trump, Suriye’nin başına getirdikleri terör örgütü HTŞ lideri, Ahmet El Şara’yı yani Colani’yi Beyaz Saray’da kabul etti.
Arap sitelerinde ABD’nin Suriye Büyükelçiliği’nin İnternet sitesinde hala yayında olan bir arama duyurusu yayınlandı. Hani kovboy filmlerindeki “wanted” ilanı gibi, Colani’nin başına 10 milyon dolar ödül konulmuş... Bu iş unutkanlıkla izah edilemez; başkanlarının görüştüğü adam hakkındaki arama ilanını yayında tutmakta fayda görüyorlar herhalde...
***
Bir Arap hesabında konu şöyle değerlendirildi:
“8 yıl sonra, bu terörist sivilleri infaz etmekten CNN'de sempatik başlıklar ve yumuşak ışıklandırmalarla altında, gösterişli röportajlar vermeye geçti. Batı ana akım medyası artık onu bir savaş suçlusu olarak değil, ‘tartışmalı bir figür’ olarak gösteriyor çünkü görünüşe göre toplu katliamı yeniden markalamak sadece iyi bir halkla ilişkiler faaliyeti... Üstelik şimdi sadece medya röportajları vermekle kalmıyor, aynı zamanda Suriye Devlet Başkanı da oldu ve önemli bir mali desteğe sahip çünkü teröristleri güç ve parayla ödüllendirmek kadar ‘özgürleşme’yi ifade eden hiçbir şey yok!
Başka hesaplarda da bu duyuru ile birlikte Trump-Şara görüşmesinin fotoğrafı ya yan yana yayınlandı...
***
ABD’de başkan aday adaylığına soyunmuş Lyndon LaRouche, 21 Haziran 2001 tarihinde, ABD'nin devlet sekreteri Madeleine Albright'a sunduğu ve dönemin Savunma Bakanı William Cohen, CIA Başkanı George Tennet, Senato Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Joseph Biden ve daha birkaç önemli devlet yetkilisine verdiği memorandumda, “Terörizmin sponsorluğunu yapan ülkeler listesine İngiltere'nin de konulması gerekir” başlığını kullanmış ve Usame Bin Ladin'in 1996 yılının Temmuz ayında Londra'da bulunduğunu, tedavi gördüğünü, BBC ve The Independent gazetesine sık sık demeç verdiğini hatırlatmıştı...
LaRouche, İslami Kardeşler, El Cihad, Hamas, İslam Ordusu, PKK ve Tamiller gibi örgütlerin Londra'da merkezleri bulunduğunu belirtmiş ve ABD tarafından listesi çıkarılan 30 örgütten 16'sına İngiltere'nin askeri eğitim veya lojistik destek verdiğini bildirmişti. LaRouche, İngiltere'nin MED TV'ye yayın imkânı sağlamasını da hatırlatmıştı.
LaRouche, ABD'nin "beceriksiz, aptal ve şeytansı bir ekip" tarafından yönetildiğini, Anglo Amerikanizmin, terörü kullandığını, ABD yönetimini oluşturan ekibin suç işlediğini ve mahkemeye çıkarılması gerektiğini söylemişti...
ABD'deki uyuşturucu kaçakçılarının, Dick Chenney ekibinin Avrasya operasyonlarını desteklediğini bildiren LaRouche, “11 Eylül saldırılarını içeriden birileri yaptı. Bu ekip, barış için çok büyük bir tehdittir. Bunlar derhal yönetimden ayrılmalıdır.” demişti...
***
ABD, PKK’yı her zaman terör örgütü listesinde tuttu ama, PKK’nın Suriye kolu olan PYD/YPG’yi, SDG adıyla örgütleyip silahlandırarak ve eğitim vererek 100 bin kişilik ordu haline getirdi. Amerikan ordusundan bir komutan, SDG için “Suriye’deki kara kuvvetlerimiz” demişti ama şimdi hava kuvvetlerini de kuruyorlar!
Diğer taraftan İsrail, İsrail merkezli haber sitesi Bhol’ün iddiasına göre Tel Aviv hükümeti, ABD’den Türkiye’ye F-35 satışını durdurmasını istedi. Milliyet’in naklettiği habere göre “İsrail, ABD’ye, F-35’lerin Türkiye’ye teslim edilmesinin bölgedeki stratejik dengeyi değiştirebileceği ve İsrail’in bölgedeki hâkimiyet planlarının bozacağını,, güvenliğini riske atacağını, Türkiye’nin bu satış ile yalnızca askeri değil, diplomatik ve bölgesel ağırlığını da artıracağını bildirdi...”
***
İşte böyle bir ortamda, Türkiye’de açılım süreci sürdürülüyor. Terör örgütünün başı Meclis’e davet ediliyor, “kurucu önder” sıfatıyla anılıyor... Öcalan, Meclis’e götürülemedi ama Meclis’in Öcalan’ın ayağına gitmesi tezgâhlanıyor.
Bu süreç böyle devam ederse, Trump’ın veya ABD Başkanı’nın Abdullah Öcalan’ı Beyazsaray’da kabul etmesi de beklenir!
İlginçtir; Türkiye’de Ekrem İmamoğlu’nun önü kesilirken, Öcalan’ın önünün açılması da eş zamanlı sürdürülüyor!
“Lawfare” veya siyasi kalleşlik!
16 Kasım 2025 23:40
Son Güncelleme: 17 Kasım 2025 10:08
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Son günlerde medya ve siyaset gündemine iki kelimeden üretilmiş bir kavram yerleşiyor: Lawfare!
Kavram, law ve warfare kelimelerinin birleştirilmesinden oluşuyor.
Law hukuk demek, warfare ise savaş durumu... “Hukuk savaşı” olarak tercüme ediliyor ama bu tercüme anlamı karşılamıyor...
“Lawfare”, hukukun iç veya dış politikada haksız bir savaşın aracı olarak kullanılması demek...
Kavramı Türkiye siyasetinin gündemine getiren kişi, CHP Şanlıurfa Milletvekili Mahmut Tanal...
Tanal, “Bugün Türkiye, ‘lawfare’le tanışmaktadır. Lawfare, sandıkta yenemediğiniz rakibi, mahkeme salonunda devre dışı bırakma stratejisidir. Hukuki prosedür perdesi altında siyasi tasfiye yapmaktır. Yargıyı, siyasal alanı yeniden çizmenin görünmez yöntemine dönüştürmektir. Bugün Türkiye’de yaşanan tam da budur ve hedef alınan kişi tüm çıplaklığıyla Ekrem İmamoğlu’dur." dedi.
Tanal, “Türkiye, Brezilya’nın 2018’de geçtiği yerden geçiyor. İktidar, sandığı değil yargıyı kullanarak seçim yarışını şekillendirmek istiyor. Ekrem İmamoğlu bir suçtan değil, siyasi etkisinden cezalandırılıyor. Seçim yapılacak ama kimin aday olacağına halk değil hâkim karar verecektir. Bu demokrasi değildir, hukuk devleti değildir, milli iradenin gaspıdır.” diye konuştu. (ANKA)
***
Vikipedi’ye göre, Tümgeneral Charles J. Dunlap Jr. tarafından kaleme alınan 2001 tarihli bir makalede “lawfare”, “hukukun askeri bir hedefi gerçekleştirmenin bir aracı olarak kullanıldığı bir savaş yöntemi” olarak tanımlandı.
Dunlap, lawfare kavramını, “hukukun üstünlüğünün ve temsil ettiği insani değerlerin alaycı bir şekilde manipüle edilmesi” olarak da gördüğünü belirtti.
***
ABD'nin 1980'lerden bu yana İran'a uyguladığı haksız yaptırımlar, bir tür “lawfare” olarak tanımlanıyor.
ABD”nin “kitle imha silahları kullanıyor” yalanlarıyla Irak’ı işgal gerekçesi oluşturması veya bugünlerde, “uyuşturucu trafiğini yönetiyor” iddiasıyla Venezuela’yı kuşatması gibi... Oysa dünyada yakalanan uyuşturucular, ABD’nin kontrolünde olmayanlardır! Kurdun, yemeye karar verdiği kuzuya “suyumu bulandırıyorsun” demesi gibi... Kuzu, akarsuyun alt tarafındaymış, kimin umurunda...
***
Independent Türkçe’de kavramı inceleyen Özgür Uyanık, Brezilya’da Lula’nın uzun süre siyaset dışına atılması örneğini veriyor:
“Lula’yı yargılayan hâkim Sergio Moro'nun Telegram yazışmaları, Lula'ya yönelik komployu ortaya çıkardı. Avukatları, Lula'nın 2016'da ilk savunmasını verirken ‘lawfare’ kavramını kullandı ama yeterli olmadı.
Arjantin eski devlet başkanı Cristina Kirchner'e yönelik kovuşturmalar da lawfare uygulaması sayılıyor.
Kirchner yargılanırken, her suçlama mahkemeden önce gazete ve televizyonlara düşüyordu. Öyle ki medya sadece kanaat oluşturmuyor, ‘delil’ bulup mahkemeye bile sunuyordu.
Cristina Kirchner'e yönelik hemen tüm dava dosyalarının Savcı Claudio Bonadio'nun elinden çıkmış olması da tesadüf değildi.
Düşmanı, suçlamayı, zamanlamayı seçen bir siyasal otorite, uygun mahkeme ve savcıyı da belirlemekte zorluk çekmedi...”
***
Ekşi Sözlük’te “çoban yastığı” imzalı mesajda, “Lula, evinin tadilat masraflarının bir müteahhit tarafından karşılandığı bahanesiyle 2018 seçimi öncesi anketlerde önde giderken hapse atıldı. Lula aday olamadığı için Bolsonaro seçildi.
Lawfare, askerler apoletli üniformalılar tank, tüfek ve muhtıra yerine savcılar, yargıçlar, cübbeliler ceza kanunu maddeleri ve iddianame kullanılan bu yeni tür darbe yöntemine verilen süreç ismidir.” deniliyor.
***
Gazeteci Murat Yetkin de konu ile ilgili makalesinde, “Silva, 2019’da hapis cezasını tamamlayıp çıktı. Mahkeme 2021’de davayı düşürdü, 2023 seçimlerinde ABD Başkanı Donald Trump’ın desteklediği Jair Bolsanaro’yu yenilgiye uğrattı; bugün Brezilya Başkanı... Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan geçtiğimiz günlerde iki kez dil sürçmesi diye algılanan şekilde ‘yargı devleti’ deyiverdi, ‘hukuk devleti’ demek yerine; arada epey fark var. Yargıharp uygulamalarıyla demokratik mücadele için onu tanımak gerekiyor.” diye yazdı.
***
Siyasi bir figürü tasfiye etmek için hukuk sistemini kullanmak yöntemi, Tayyip Erdoğan’a karşı da kullanıldı ama “bir şiir okuduğu için” mahkûm edilen ve siyaset yapması yasaklanan Erdoğan, bu savaşı, dışardan siyasi destek alarak kazandı ve 23 yıldır Türkiye’yi yönetiyor. Ekrem İmamoğlu’na ise dış destek verilmedi hatta tam aksine ABD'li Senatör Chris Murphy, “İmamoğlu, Trump'ın onayıyla tutuklandı” dedi!
Bu vahim iddia, nedense kaynadı gitti...
Bana sorarsanız, kime karşı kullanılırsa kullanılsın; lawfare, tam bir siyasi kalleşliktir!
CIA’nın “1959 Kürt raporu” ve bugün!
18 Kasım 2025 00:01
Son Güncelleme: 18 Kasım 2025 10:55
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yeniçağ’dan Masum Gök’ün haberine göre ABD istihbarat teşkilatı CIA, 1959 yılında Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de yaşayan Kürtleri inceleyen 31 sayfalık gizli bir rapor yazdı.
CIA'nın 1959 yılında yazdığı gizli Kürt raporunda, “Uygun şekilde donatılıp yönetildiklerinde, Kürtler taciz ve gerilla savaşı için büyük bir potansiyele sahiptir” ifadeleri yer aldı.
***
Bu rapor yayınlandıktan iki yıl sonra yani 1961’de, ABD Hükümeti, “Barış Gönüllüleri” adı altında 139 ülkede 200 bin kişinin görev aldığı bir organizasyon başlattı. Resmiyette bu bir kültür-eğitim programıydı. Türkiye’de 1962-1971 yılları arsında 1201 Amerikalı gönüllü çalıştı. Anlaşmaya göre Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerine barış gönüllüleri gönderilmeyecekti ama bu bölgelerde de çalıştılar. Görevliler, resmi olarak İngilizce öğretmeni, toplum kalkınması, çocuk bakımı gibi hizmetlerde bulundu ama Hıristiyanlık propagandası yaptılar. Gönüllülerin ve NATO'daki Amerikan subaylarının bir kısmının Kürtçeyi çok iyi bildikleri, orgeneral Turgut Sunalp tarafından yıllar sonra açıklandı!
Güneydoğu’ya özerklik modelini ise İsmet Paşa'ya ABD adına taşıyan DPT uzmanı Turgut Özal oldu. İsmet Paşa, Güneydoğu için ABD'deki Tennese eyaletinde uygulanan özel bir kalkınma modelini öneren Turgut Özal'a, "Tuğ da verelim mi?" dedi.
ABD, 1965'te yeni Başbakan seçilen Süleyman Demirel'e Türkiye'nin bir Türk-Kürt federasyonuna dönüşüp dönüşemeyeceğini resmen sordu. Demirel, konuyu Genelkurmay'ın gündemine getirdi ve sert tepkiyle karşılandı. Daha sonra aynı konu Kenan Evren ve Turgut Özal'ın önüne de konuldu. Evren, eyalet modeline göçmeyi planladıklarını açıkladı. Özal'ın “federasyonu tartışalım” sözünün arkasında da bu Amerikan planı vardı. Dönemin Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay ise Türkiye'nin Amerikan planları ile Kerkük ve Musul'a girmesini kabul etmedi, baskı üzerine istifa etti.
***
AKP iktidarının uyguladığı Ergenekon süreci ve buna paralel olarak "Çözüm Süreci" de ABD'nin federasyon dayatmasının önündeki engelleri kaldırmayı hedef almıştı.
Amerikan Büyükelçisi Pearson da “Erzurum’dan Bağdat’a kadar uzanan bölge tek bir ekonomik bölge olacak” dedi, Barzani’nin İnternet sitesinde, “Bu bölge aynı zamanda tek bir siyasi bölge haline gelecek, TSK bu topraklardan çekilecektir” yorumu yapıldı.
Dönemin Başbakan Ahmet Davutoğlu, Irak ve Suriye temasları sırasında, Mezopotamya Projesi’ni ortaya attı, Abdullah Öcalan da “AKP benim yol haritamdan yararlanıyor. Ben yol haritamda Orta Doğu’daki demokratik çözümleri belirtirken Dicle-Fırat Havzası Demokratik Konfederalizmini önermiştim. Davutoğlu şimdi bunun görüşmelerini yapıyor Irak ve Suriye’yle.” dedi.
***
Sorunun nasıl çözüleceğini ise1989 yılında, İtalya Carabinieri (Jandarma) Genel Komutanı Roberto Jucci, o zaman Roma'da yarbay rütbesiyle askerî ataşe olan emekli tümgeneral Osman Özbek'e, söyledi. Görüşmenin ilgili bölümü şöyleydi:
Roberto Jucci: Ağrı'ya mı atandınız? Çok dikkat etmelisiniz. O bölgede PKK çok etkindir.
Osman Özbek: PKK’nın nerede ne kadar etkin olduğunu bilecek kadar Türkiye ile ilgilisiniz demek…
Roberto Jucci: Bilgim şuradan geliyor: Bizde her Salı günü İtalya Millî Güvenlik Kurulu toplanır, ben de görevimden dolayı bu toplantılara katılırım. Toplantılarda Türkiye konusu da beş dakika konuşulur. Bu beş dakikanın üç-dört dakikasında uzmanlar PKK eylemleri hakkında bilgi verir.
Osman Özbek: Peki sayın komutan, Türkiye bu mücadeleye 1984’te başladı. Beş yıl oldu, henüz terörü sona erdiremedik. Sizin böyle bir sorununuz olsa ne yapardınız?
Roberto Jucci: Osman Bey, bizdeki verilere göre PKK bir ABD projesidir. Türkiye, İtalya gibi bir NATO üyesi olduğuna göre bu sorunu ABD ile görüşerek çözebilir. Örgütün arkasında ABD olduğu ve bunu yok saydığınız sürece terörü bitiremezsiniz…
***
PKK, AKP iktidarının Suriye politikası sayesinde Suriye'nin kuzeyinde ABD desteğiyle 100 bin kişilik ordu haline geldi!
Türkiye, ABD’yi bu işin peşini bırakmaya mecbur etmedikçe, sorunun çözümü mümkün değildir.
Bu itibarla, PKK’nın taleplerini Meclis’e taşıyanların, şehit analarına “haddini bil” demeye hakkı yoktur.
Bu bir kırılma noktası ama...
19 Kasım 2025 00:01
Son Güncelleme: 19 Kasım 2025 10:43
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tayyip Erdoğan, parti tabanından gelen tepkilerin siyasi bir yıkıma dönüşebileceği endişesiyle, komisyon üyesi milletvekillerinin Öcalan'ın ayağına gönderilmesine izin vermekte tereddüt etti. Sürecin mimarı Devlet Bahçeli, bu tereddüdün, süreci sona erdirebileceği düşüncesiyle son kozunu oynadı ve “Gerekirse üç arkadaşımı yanıma alır İmralı'ya ben giderim” dedi. Bahçeli, bunu söylerken “Milletvekili arkadaşlarıma, dava arkadaşlarıma, burayı şereflendiren dava insanlarımıza sesleniyorum, İmralı'ya gitmeme izin veriyor musunuz?” diye hitap etti. Salondakiler, Bahçeli'yi ayakta alkışlayarak olur verdi...
***
Bahçeli, daha önce “PKK’nın kurucu önderi” dediği Abdullah Öcalan’ın “PYD/YPG de silâh bıraksın” çağrısı yapmasını istemiş "PKK'nın kurucu önderliği, (PKK’dan sonra) SDG/YPG'ye direkt aynı mahiyet ve muhtevada bir çağrıda bulunarak, Şam yönetimiyle imzalanan 10 Mart tarihli mutabakata uyulmasını istemelidir." demişti. Örgüt ise silâh bırakmalarının söz konusu olmadığını mektup yazarak Öcalan’a bildirmişti.
Yani Öcalan'ın ayağına gitmekle elde edilecek bir kazanım yoktur. Üstelik, PYD/YPG, Suriye ordusu ile çatışmaya da girdi.. Öyleyse, Bahçeli'yi İmralı’ya gitmeye sevk eden nedir?
***
İstanbul Şehit Anaları Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Pakize Akbaba, dört gün önce şehit cenazesinde, yanına gelen Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’e “Bizim çocuklarımızın katilini affedemezsiniz! Bu haddiniz değil! Meclis’te istemiyoruz” deyince Güler, bu sözler sonrası önce uzaklaştığı Akbaba’nın yanına geri dönüp parmağını da sallayarak “Burası yeri değil hadsizlik yapma. Hadsiz konuşma, burada cenaze var. Sen şehit anasısın o kadar” demişti.
Bahçeli'nin son çıkışı, Pakize Akbaba'nın doğru bir zamanlama yaptığını gösterdi...
***
Bahçeli'nin bir önceki “Komisyon Öcalan ile görüşsün” konuşmasından sonra, sosyal medyada "İmralı'ya Bahçeli gitsin" diyenler vardı ama bu bakış açısını, siyasette seslendiren Müsavat Dervişoğlu olmuştu.
Dervişoğlu, "İlk ağızdan ve ilk elden verilen mesajlar faydalı olacakmış. Yahu sen olmuşsun İmralı, etrafındaki alkış ekibi de Kandil. Siz varken Apo'ya, PKK'ya ne gerek var? Bindirin onu İmralı feribotuna" ifadelerini kullanmıştı.
Bahçeli de Dervişoğlu'na "devşirilmiş aslan yavrusu" diye cevap vermiş ve hakaret etmişti.
Dervişoğlu, Bahçeli'nin son "İmralı'ya ben giderim" sözleri üzerine "salın gitsin!" diye cevap verdi.
Ümit Özdağ ise Devlet Bahçeli'nin “İmralı’ya ben giderim” sözlerini paylaşarak, "Türkiye Cumhuriyeti bir tarihi kırılma noktasına sürükleniyor" tespitinde bulundu.
***
Bahçeli, İmralı'ya gider ve Öcalan ile görüşürse ne değişir?
Bahçeli, Öcalan ile görüşmeye gitti diye PKK ve PYD/YPG, silahları bırakır mı? Bırakmaz, çünkü ipleri ABD’nin elindedir.
Şehit analarının ve millet çoğunluğunun konuyla ilgili görüşleri daha da sertleşir; süreç, başarısız olmaya mahkûmdur, çünkü milletin onayı yoktur!
***
Bahçeli'nin son çıkışı bana, nedense Mustafa Kemal Paşa'nın, Meclis’in açılış günlerinde yaptığı "Elmadağ'a çıkarım" konuşmasını hatırlattı:
-İşittim ki bazı arkadaşlar yoksulluğumuzu bahane ederek memleketlerine dönmek istiyorlarmış. Ben kimseyi zorla Milli Meclise davet etmedim. Herkes kararında hürdür, bunlara başkaları da katılabilirler. Ben bu kutsal davaya inanmış bir insan sıfatıyla buradan bir yere gitmemeye karar verdim. Hatta hepiniz gidebilirsiniz. Asker Mustafa Kemal mavzerini eline alır, fişeklerini göğsüne dizer, bir eline de bayrağı alır, bu şekilde Elmadağı’na çıkar, orada tek kurşunum kalana kadar vatanı müdafaa ederim. Kurşunlarım bitince bu aciz vücudumu bayrağıma sarar, düşman kurşunlarıyla yaralanır, temiz kanımı, kutsal bayrağıma içire içire tek başıma can veririm. Ben buna ant içtim.
Paşa böyle konuşunca herkesi bir heyecan dalgası sarmış, hiçbiri gözyaşlarını zapt edememişti.
Ankara da tehlikeye düşünce, Meclis’in Kayseri’ye taşınması gündeme gelmiş, milletvekillerinin bir kısmı taşınma hazırlıklarına başlamışken Erzurum Milletvekili Durak Bey söz almış ve “Biz geriye gitmeyiz. Hatta cepheye giderek ordunun arkasında çadır kurarak vazifemizi yaparız” demişti...
Böylece taşınma konusu da kapanmıştı.
***
Şimdi ise Milli Savunma Bakanı, şehit anasını azarlıyor; milliyetçi parti başkanı, “Terörsüz Türkiye” sağlanacağı vaadiyle, terör örgütünün başı ile konuşmaya gitmek için milletvekillerinden izin istiyor, onlar da ayakta alkışlıyor!
Bu durum, gerçekten bir kırılma noktası olabilir ama Türkiye için değil, MHP ve Cumhur ittifakı için...
Absürt ölümler kara veba gibi!
20 Kasım 2025 00:01
Son Güncelleme: 20 Kasım 2025 09:12
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
"Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın" sözünün sahibi Fransız yazar Albert Camus, en absürt ölüm şeklinin ne olduğu sorulduğunda, araba kazasında ölmeyi bunlardan biri olarak nitelendirmiş ama kendisi de bir arkadaşının arabasının altında kalmış ve hayatını bu şekilde kaybetmişti.
Albert Camus, ünlü "Veba" romanında, Cezayir'in Oran şehrindeki salgını gözlemleyerek yazmıştı. Romanda fare ölümleri ile başlayan vebanın kısa sürede insanlara nasıl sıçradığını ve insanların veba ile karşı karşıya olduklarını uzun süre kabul etmediğini anlatır. Sonuçta şehir karantinaya alınır. “Veba”da, Fransa’nın Cezayir’i işgali değil ama Nazilerin Fransa'yı işgali, kara vebaya benzetilir.
***
Peki Türkiye'de son yıllarda ölümler nasıl gerçekleşiyor?
* 17 yaşındaki Münevver Karabulut, 3 Mart 2009 tarihinde, kendisiyle aynı yaştaki sevgilisi Cem Garipoğlu tarafından, 29 bıçak yarası ve kafasının testereyle gövdesinden ayrılması suretiyle öldürüldü, cesedi bir çöp kutusuna atıldı.
* 11 yaşındaki Rabia Naz Vatan, 12 Nisan 2018’de Giresun'un Eynesil ilçesindeki evinin önünde yaralı olarak bulundu ve kaldırıldığı hastanede öldü. Olayın hemen sonrasında açılan soruşturma, Rabia Naz Vatan'ın okuldan döndükten sonra evinin çatısına çıktığı, buradan kendisini aşağı atarak intihar ettiği görüşüyle yürütüldü. Babası, Şaban Vatan, kızının araba çarpması sonucu yaralandığını ve evin önüne getirilip bırakıldığını, fail veya faillerin korunduğunu ileri sürdü. Baba tehditler aldı ve bir ara mahkeme kararı ile akıl hastanesine sevk edildi... Olay hala aydınlatılmış değildir.
* Diyarbakır ilinin Bağlar ilçesinin kırsal Tavşantepe Mahallesi'nde, 8 yaşındaki Narin Güran'ın cesedi, 8 Eylül 2024 tarihinde köyün yakınındaki derede bir çuval içinde bulundu. Mahkeme kararına göre küçük Narin, amcası Salim Güran, annesi Yüksel Güran ve ağabeyi Enes Güran tarafından, ağzının ve burnunu kapatılması ve boynuna baskı yapılması sonucu öldürülmüştü.
***
İzmir Balçova'da 8 Eylül'de Salih İşgören Polis Merkezi'ne, bir çocuk tarafından pompalı tüfekle düzenlenen saldırıda polis başmüfettişi Muhsin Aydemir ve polis memuru Hasan Akın şehit oldu. yaralanan polis memurlarından Ömer Amilağ ise tedavi gördüğü hastanede 30 Eylül'de şehit oldu. Saldırganın İnternet üzerinden dini içerikli mesajlarla şartlandırıldığı anlaşıldı. Olayla ilgili soruşturma ve tutuklamalar devam ediyor... Olayda katil zanlısının babası da tutuklandı.
***
Van'da 27 Eylül 2024'ten itibaren kendisinden haber alınamayan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencisi 21 yaşındaki Rojin Kabaiş, 15 Ekim 2024'te Van Gölü kıyısında ölü bulundu.
Olayın üzerinden uzun süre geçtikten sonra, babanın oluşturduğu kamuoyu baskısı sonucunda soruşturma derinleştirildi. Otopside yetkisi olmayan rektörün de bulunduğu iddiası konusunda ise resmi bir açıklama yapılmadı.
***
*Almanya'dan tatil için İstanbul'a gelen Böcek ailesi, 12 Kasım'da Fatih ilçesinde konakladıkları otelden gıda zehirlenmesi şüphesiyle hastaneye kaldırıldı. 6 yaşındaki Kadir Muhammet ve 3 yaşındaki Masal 13 Kasım'da, anne Çiğdem 14 Kasım'da, baba Servet ise yoğun bakımda geçirdiği altı günün ardından 17 Kasım'da vefat etti.
Soruşturmada ailenin konakladığı otelde tahtakurusuna karşı ilaçlama yapıldığı tespit edildi. Sağlık Bakanlığı ise olaydan sonra bu tür tarım ilaçlarının reçeteye bağlandığını açıkladı!
***
Şanlıurfa’nın Bozova ilçesinde bir marangoz atölyesinde kalfa Habip Aksoy tarafından makadına hava basılarak ağır şekilde yaralanan 15 yaşındaki Muhammed Kendirci, tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti.
Soruşturma kapsamında gözaltına alınan Habip Aksoy ilk olarak adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Savcılığın itirazı üzerine hakkında yakalama kararı çıkarılan Aksoy yeniden gözaltına alındı ve sevk edildiği nöbetçi mahkeme tarafından tutuklandı.
***
Beyoğlu’nda bir kafede içtiği Türk kahvesi sonrası nefes alamama ve uyuşması şikâyetleriyle hastaneye giden 26 yaşındaki Ayben Ö’nün kahveye katılan kostik asitten zehirlendiği anlaşıldı.
Genç kadın, yemek borusu, mide ve akciğerindeki yanıklar nedeniyle entübe edilerek yoğun bakıma alındı.
***
Elbette son zamanlarda meydana gelen bu tür vakalar, genelleştirilemez ama sadece bir örnek bile toplumu uyandırmaya yetmelidir. Çünkü absürt ölümler, kara veba gibi yaygınlaşıyor!
CHP, neyi daha iyi yapar?
21 Kasım 2025 00:00
Son Güncelleme: 21 Kasım 2025 08:44
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Sultangazi’de yaptığı konuşmada, “Elbette terörsüz bir Türkiye istiyoruz ama terörsüz ve demokratik bir Türkiye istiyoruz. Ama bir yandan birileri ‘barış’ diyecek, bir yandan üç belediyemiz, DEM’in 10 belediyesi toplam 13 belediye kayyımla yönetilecek. Kürtlerin belediye meclislerine girmesi suç sayılacak. Kent uzlaşısından tutuklular hala içeride olacak. AYM kararına göre Tayfun Kahraman hapiste duracak. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararına göre Selahattin Demirtaş, Osman Kavala içeride olacak; siyasi tutsaklar içeride olacak. Bir tarafta zulüm, bir tarafta barış olmaz. Bir tarafta haksızlık, bir tarafta hakkaniyetli bir iş olmaz. Kendi cesaret edemediği işi başkasına yaptıran Erdoğan denen kişi; ya hükümet gibi hükümet ol, ya da yapamıyorsan getir sandığı, yapacaklar göreve hazır diyorum.” dedi.
Bu konuşmayla Özgür Özel, Abdullah Öcalan’ın ayağına Meclis’ten heyet göndermeye karşı olmadığını ancak bu konudaki sorumluluğu Devlet Bahçeli’nin değil, Erdoğan’ın üstlenmesi; üstlenemeyecekse, seçime gitmesi gerektiğini, seçim sonunda gerekeni kendilerinin yapacağını söylemiş oldu.
***
Gazeteci Bahadır Selim Dilek, 12punto.com.tr’de yayınlanan “1991 travması; aynı eşik, aynı tuzak!” başlıklı yazısında, önemli bir hatırlatma yaptı ve özetle şöyle dedi:
“1991 yılı... SHP lideri Erdal İnönü, 20 Ekim'de yapılan genel seçim öncesinde Kürtçülerin yeni partisi HEP’le ittifak kurdu, HEP’li bağımsız adayları SHP listesinden Meclis’e taşıdı.
1991 seçimleri SHP’ye kısa vadede Meclis aritmetiği açısından kazanç sağladı ama orta vadede partinin omurgasını kıran zincirleme tepkimeye neden oldu. Doğal olarak parti tabanı bunu kaldıramadı. Parti, içeriden çatırdamaya başladı. İlk fatura üç yıl sonraki yerel seçimlerde çıktı.
1989’da esen ‘SHP rüzgârı’ 1994’te yerini adeta fırtınaya bıraktı. Bu fırtına partiyi savurdukça savurdu.
İstanbul, Ankara, Adana, İzmir…
Elindekileri teker teker kaybetti.
Özgür Özel, son haftalarda İmralı konusunda yaptığı açıklamalarda söylemini çok dikkatli kurgulamış olsa da ‘Gündeme gelirse hayır demeyiz’ çizgisinde durduğu görülüyor.
Anlaşıldığı kadarıyla amacı, Kürt seçmeni yerel seçim başarısına katkı yapmış bir müttefik olarak yanında tutmak; aynı zamanda partiyi ‘Kürt meselesinin demokratik çözümünde’ yeniden bir adres haline getirmek.
Atlantik ötesinden ittirilen bu stratejiyi fena halde benimsemiş olduğu ortada.
Bugün CHP'nin aldığı ya da almadığı siyasi pozisyon, doğrudan Türkiye'nin bekası ile ilgili.
Ayrıca İmralı konusunda verdiği her sinyal, iktidarın elinde bir algı mühendisliği malzemesine dönüşebilecek nitelikte.
CHP, tarihin bu eşiğinde atacağı her adımı iyice ölçüp biçmek zorunda, özellikle de İmralı heyeti meselesinde. Buna yeşil ışık yaktığı andan itibaren geri dönüşü olmayan bir yola gireceğini bilmesi gerekiyor, faturasının son derece ağır olacağını da!”
***
CHP, genel başkan düzeyinde bu tutumu takınmakla, “Ne mutlu Türküm diyene” sözüyle ifade edilebilecek cumhuriyetin kuruluş felsefesine, AKP, MHP ve devletin kurumlarını yönetenler gibi artık inanmadığını açıklamış oldu.
Yıllar önce uyardığım gibi “Ulus devleti kuranlardan sonra gelenler, ‘ulus her gün yeniden doğar’ kabulüne göre her gün ulus bilincini geliştirmek yerine, etnik unsurlar üzerinden siyasi istismar yapa yapa, binanın çimentosunu eritti. Şimdi ise temelleri sökmeye çalışıyorlar!
***
Yine Avukat Gülseren S. Aytaş yıllar önce bu sütundan hatırlatmıştı ki “1-2 Kasım 1922’de Birinci Meclis’in çıkardığı Saltanatın Kaldırılmasına Dair Kanun’da, Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu ve sahibi olan Türk milletinin egemenliği padişahtan aldığı, Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine yeni ve milli bir Türk devleti kurulduğu izah edilmekte, Türkiye’nin ortaklık devleti olarak kurulmadığı, egemenliğin asla bölüşülmediği, Türkiye’nin milli bir Türk devleti olduğu ifade edilmektedir. Birinci Meclis kararıyla sabittir ki bu esas, devletimizin temel ilkesidir; hiçbir suretle değiştirilemez.”
O kanunun sonunda, “Osmanlı İmparatorluğu tarihe intikal edip yerine yeni ve milli bir Türk Devleti yine o zamandan beri padişahlık merfû olup yerine Türkiye Büyük Millet Meclisi kaim olmuştur.” denilmişti...
Şimdi o Meclis’i terör örgütünün ayağına göndermek için yarışıyorlar!
“Kurucu siyaset” ve “idam fermanı!”
22 Kasım 2025 00:01
Son Güncelleme: 22 Kasım 2025 16:32
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
PKK’nın sözde kendini feshettiği 5 Mayıs tarihinden 3 gün önce Abdullah Öcalan ve PKK yöneticileri arasındaki konuşmaların tutanağını, Veryansın tv’de Erdem Atay yayınladı.
Tutanaklara göre Öcalan, Lozan Antlaşması’nın 100 yılın sonunda sona erdiğini, Sykes Picot ve Kasr-ı Şirin Antlaşmalarının da geçerliliğini yitirdiğini, Türkiye ile birlikte Ortadoğu’yu demokratikleştirmeyi amaçladığını söyledi.
Terör örgütü PKK elebaşı Öcalan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli için de, “Bahçeli’yi ben bu çizgiye getirdim” ifadesini kullandı.
PKK’nın fesih bildirisinde de “Partimiz PKK; kaynağını Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasasından alan Kürt inkâr ve imha siyasetine karşı, halkımızın özgürlük hareketi olarak tarih sahnesine çıktı” deniliyordu.
Yani fesih bildirisi, Öcalan’ın talimatlarına göre hazırlandı...
***
Sürecin mimarı Devlet Bahçeli, uzun süredir, Abdullah Öcalan’dan bahsederken “kurucu önder” diyordu.
MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız ise “Liderimiz Sayın Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim 2024 tarihinde Gazi Meclis’te grup toplantısında yaptığı tarihi konuşma ile başlayan ve bu aşamaya gelen süreç tartışmasız yüzyılın en cesur 'kurucu siyaset' hamlesidir” dedi.
Öyle ya bir “kurucu önder” varsa bir de onunla birlikte sürdürülen bir “kurucu siyaset” de olmalıydı!
Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ, bu durumu şöyle yorumladı:
“Yani Feti Yıldız, yeni bir devlet kurulacağını, bunun Öcalan ve PKK ile birlikte yapılacağını itiraf ediyor. Şimdi bu beyefendilere soralım: Bebek katili Öcalan ile nasıl ve ne tip bir devlet kurmayı planlıyorsunuz? Öcalan’a bu nedenle mi ‘Kurucu Önder’ diyorsunuz? Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin neyi hatalı, eksik ya da neyi size yetmiyor? Siz Atatürk’ten daha mı iyi biliyorsunuz? İkinci Cumhuriyet’ten sonra Öcalan’ın kurucu önderi olduğu bir de Üçüncü Cumhuriyet mi çıkartıyorsunuz başımıza? Bakın efendiler, siz Lozan Antlaşmasını reddeden, 1924 Anayasasına karşı çıkan, Cumhuriyetimizi Kürt Soykırımı iftirası ile hedef alan bir yapıyla nasıl ‘kurucu siyaset’ inşa edeceksiniz?
İşin özü, Türkiye’de başlatılan 2. Bölücü Açılım, Öcalan Komisyonu ve yeni Anayasa ile benzer bir gevşek federatif yapıya doğru ülkemiz sürüklenmek isteniyor. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack ‘İsrail bölgede ulus devlet istemiyor’ demişti. Irak ve Suriye’de üniter-milli devletler parçalandı. Türkiye’de de şimdi İsrail’in istekleri doğrultusunda Öcalan’ın kurucu önderlerinden birisi olduğu çok uluslu bir federasyona doğru gidiyoruz. Görülen o ki, Atatürk’ün kurduğu milli-üniter devlet yerine İsrail’in isteği ile çok uluslu bir federasyona Türkiye sürüklenmek isteniyor. Türk halkı buna razı gelmeyecektir.”
***
AKP ve MHP’nin durumu malûm da ben son yazımda CHP’yi uyarmış ve Özgür Özel’in “Kendi cesaret edemediği işi başkasına (Bahçeli’ye) yaptıran Erdoğan denen kişi; ya hükümet gibi hükümet ol, ya da yapamıyorsan getir sandığı, yapacaklar göreve hazır diyorum.” sözlerini hatırlatarak “CHP, neyi daha iyi yapar?” diye sormuştum.
Abdullah Dengür adlı takipçimiz, “Hiç yakıştı mı? Arslan bey, ‘Hükümet gibi hükümet olmayı yapamayacaksan’ deniliyor ve siz anlamıyor musunuz? Hiç olmadı hiç...” diye mesaj attı!
Oysa Özgür Özel, Bahçeli’nin yapmaya çalıştığı işi Erdoğan’ın yapmasını istiyor ve yapamayacaksa sandığı getirmesini yapacakların göreve hazır olduğunu söylüyor. Abdullah Bey, bunu anlamıyor ama benim anlamadığımı zannediyor!
***
Hadi benim sakalım yok; CHP Genel Başkanlarına uzun yıllar danışmanlık yapmış Prof. Dr. Emre Kongar da yanlış mı anladı ki “Bırakın yok edilme tehdidiyle karşı karşıya olan CHP’yi, hiçbir parti, ‘Demokratik Rejimin’ ‘Etnikçi Otoriterliğe’ kurban edilmesine onay veremez... Verirse, kendi idam fermanını imzalamış olur!” diye yazmaya gerek duydu?
Kongar Hoca, burada CHP’den önce AKP ve MHP’yi uyarıyor ama Cumhuriyetin temellerini, kapatma tehdidiyle, cumhuriyet kuran, Lozan’ı imzalayan partiye; CHP’ye yıktırmaya çalışıyorlar Hüseyin Bey! Asıl siz bunu anlamıyor musunuz?
“Kurucu irade”ye çorba soruşturması!
24 Kasım 2025 00:01
Son Güncelleme: 24 Kasım 2025 09:53
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
CHP, "kurucu parti" olarak İmralı'daki teröristbaşı Öcalan'ın ayağına adam göndermenin siyasi faturasının ağır olacağını gördü. CHP Genel Başkanı Özgür Özel, “İmralı’ya gidene saygımız var. Erdoğan istiyor diye kimsenin vagonu olmayız. Kurucu iradeyiz, siyasetimizi kendimiz kurarız. CHP çözümü savunur, kimsenin planına uymak zorunda değildir" dedi.
Özel "Saygı duyarız" dedi ama bu kararın hemen ardından sanki cevap gibi Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş hakkında İçişleri Bakanlığı tarafından konserler nedeniyle soruşturma izni verilirken, Mansur Yavaş’ın belediye olarak, hastane önleri ve üniversite yakınlarındaki 13 ayrı noktada vatandaşlara ücretsiz çorba ikram etmesinin de soruşturmalara dahil edildiği öğrenildi.
Melih Gökçek hakkında ise herhangi bir soruşturma izni verilmedi!
***
Halkın birinci sorunu çorbayı kaynatmaktır. Üniversite öğrencisinin çorba sorunu ise daha ağırdır. Burs veya kredi bir hafta bile yetmez. Baba parası gecikirse, evden uzaktaki üniversite öğrencisi, bir çorbaya bile muhtaç duruma düşebilir. Kaldı ki bugün bir işkembe çorbası veya paça, en az 250 liradır. Mercimek veya Ezogelin çorbası daha ucuzdur ama günde üç öğün çorba yenmez...
***
Terör örgütlerinin arkasındaki asıl güç, ABD ve İngiltere'dir, bunun sebebi de çorbadır! Terör örgütünün isteklerini yerine getirmek, ABD ve İngiltere'nin emirlerini yerine getirmektir.
Oslo'da, 2009 yılında PKK ile Türkiye'yi masaya oturtan koordinatör ülke temsilcisi, “Sizi buraya biz getirdik, Abdullah Öcalan’ın talepleri TBMM’de görüşülecektir” dememiş miydi? Komisyon'da ne görüşülüyor? Öcalan'ın talepleri görüşülüyor işte! Abdullah Öcalan’ın taleplerini, bizzat Meclis’e gelerek kendisinin açıklaması da gündemdeydi ama onu yapamadılar, şimdi, Öcalan ile çorba içmek için İmralı'ya Meclis heyeti gönderiyorlar! Eş zamanlı olarak üniversite öğrencilerine sıcak çorba dağıtmak ise soruşturma konusu ediliyor.
ABD ve İngiltere, terör örgütlerini desteklerken, Türklerin, Kürtlerin, Arapların, Farsların çorbasına, ekmeğine kan doğramaya çalışıyor.
Trump da "Turkey (hindi) yüzde 33 düştü, Erdoğan'ın beni arayıp 'Ben yüzde 33 düşmedim' demesini istemem" diyerek Türkiye ile dalga geçiyor, bizimkiler ise her alanda ABD ne isterse onu yapıyor!
***
İşte son olarak Türkiye, COP31 iklim zirvesinin dönem başkanlığını ve ev sahipliğini üstlendi.
Oysa iklimde veya çevrede yaşanan asıl sorun küresel şirketlerin sahibi olan ABD, Çin, Hindistan ve AB ülkelerinin, okyanusları ve atmosferi kirletmesidir.
Eski ABD Başkan Yardımcısı Al Gore, 2023 yılında, Dubai’deki basın toplantısında, kurucu ortağı olduğu araştırma kuruluşu Climate TRACE'in hazırladığı, dünyada emisyona yol açan 352 milyon tesisin envanterini açıklamış ve emisyonların önceki yıla göre yüzde 1,5 artışla 58,5 milyar ton karbondioksit eş değeri seviyeye ulaştığını bildirmişti.
Rapora göre Çin 15,6 milyar ton karbondioksit eş değeri emisyonla en fazla emisyona yol açan ülke olurken, ABD 6,9 milyar ton ve Hindistan 4 milyar ton karbondioksit eş değeri emisyonla ikinci ve üçüncü sırada yer almıştı.
Bu ülkelerle birlikte Rusya, Endonezya, Brezilya, Japonya, İran, Kanada ve Suudi Arabistan, 2022'de en fazla karbondioksit salınımına sebep olan ilk 10 ülkeyi oluşturuyordu.
***
Türkiye'yi yöneten siyasi irade, 352 şirketin dünyayı kirletmesini sorun edeceğine, o şirketlerin kurallarını uygulamak için iklim zirvesi başkanlığını üstleniyor; bir taraftan da üniversite öğrencilerine dağıtılan çorbanın hesabını soruyor.
Ne gariptir ki Özgür Özel, "kurucu iradeyiz" diyor ama CHP başından beri, emperyal iklim dayatmalarını da tıpkı “süreç” dayatması gibi destekliyor!
Oysa bu sürecin asıl hedefi Türk egemenliğine son vermektir. Sürecin sahipleri bunu açık açık söylüyor.
Sonra da “kurucu irade” olan CHP, kent lokantası veya kreş açmanın, üniversite öğrencisine çorba dağıtmanın hesabını veriyor!
“Etnik vatandaşlık”ta AKP-CHP uzlaşması!
25 Kasım 2025 00:01
Son Güncelleme: 25 Kasım 2025 08:50
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cezaevinde tutuklu bulunan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, CHP'nin İmralı oylamasına katılmama kararını yorumlarken, sürecin milletin büyük kısmının onayını almayan biçim ve yöntemlerle sürdürülmesine katkı vermeyi doğru bulmadıklarını belirtti.
İmamoğlu, “Çok sayıda belediye başkanı ve siyasetçinin tutuklu olması, belediyelere atanan kayyımlar ve muhalefete yönelik düşmanlık siyaseti, AIHM ve AYM kararlarının tanınmaması ve Sayın Cumhurbaşkanı'nın süreci güçlü bir biçimde savunmaktan imtina eden yaklaşımı, bu kritik sürecin önündeki en büyük engellerdir.
Sürecin yolu, yöntemi ve ilacı, demokratikleşme ve eşit yurttaşlığa dayalı demokratik çözümdür. Demokratikleşme adımlarının en ufak sinyalinin bile olmadığı bu süreç yönetimi hatalı ve eksiktir. Biz vatandaşımız olan Kürtlerle eşit yurttaşlığı ve sınırlarımız dışındakilerle kardeşliği esas alan bir çözümden yana olduğumuzu her seferinde açıklıkla dile getirdik.” dedi.
***
Bu açıklamaya göre, tutuklu olan çok sayıda belediye başkanı ve siyasetçi serbest bırakılırsa, sürecin önündeki en büyük engel ortadan kalkabilir!
Ayrıca İmamoğlu, doğrudan “Kürtlerle eşit yurttaşlık ve sınırlarımız dışında kalanlarla kardeşliğe dayalı çözüm” diyor!
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın Başdanışmanı Mehmet Uçum da “Eşit vatandaşlıkla ilgili hukuki sorunumuz yok ama bütün ‘vatandaşlarımız arasında eşitlik’ duygusunun pratikte egemen olmasını sağlamak da en önemli görevlerden biridir... Yerel yönetimler reformu kaçınılmaz hale gelmektedir." diyerek sürecin nereye doğru gideceğini açıklamış oluyor.
Uçum, “Türkiye’nin sağlayacağı bu iç birlik ve güçlendireceği iç ve dış cephe, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dediği gibi bölgede Türklerin, Arapların ve Kürtlerin bu yüzyıldaki bütünleşmesini başlatabilir ve Türkiye’yi her manada bölgenin belirleyici gücü haline getirebilir. Görülen ise bu tarihi imkânın gerçekleşme sürecine girdiğidir.” diyor.
Yani AKP de CHP de yeni bir millet tanımı yapmaya çalışıyor!
***
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu ise “Bu komisyonu kurulacaktır diye direten ve dayatan da aslında bakarsanız Abdullah Öcalan’dır. 2013 yılında o birinci ihanet sürecinde kendisi ile yapılan görüşmelerde önerdiği şeydir aslında bu komisyon. Bu komisyonun kanunu yok, kanun teklifi hazırlama yetkisi yok. Bu komisyon bir korsan komisyon...
İmralı’ya gidilmesini engelleyemeyen koskoca ana muhalefet partisi artık o komisyondan çekilmelidir, artık o komisyonda bulunmamalıdır, bu ihanete daha fazla ortak olmamalıdır.” diyerek CHP’yi bir defa daha uyardı.
***
“Eşit vatandaşlık” kavramını ve talebini, Türkiye’de ilk defa gündeme getiren kişi, PKK terör örgütünün başı Abdullah Öcalan’dır.
Çözüm sürecinde, PKK’nın birinci talebi eşit vatandaşlıktı. Bu, Türkiye’nin Türklerin ve Kürtlerin ortak vatanı olduğunun Anayasa’da belirtilmesi talebiydi!
“Eşit vatandaşlık” sazını, 15 Nisan 2015''te AKP ele aldı. Dönemin AKP Genel Başkanı ve Başbakanı Ahmet Davutoğlu, AKP’nin seçim bildirgesini açıkladı. Bildirgede Yeni Anayasa'da, 1921 Anayasası’nın referans kabul edileceğini ve "eşit vatandaşlık" anlayışının esas alınacağı bildiriliyordu. 1921 Anayasası’nda millet adı belirtilmemişti. Dolayısıyla AKP'nin “Türksüz bir Anayasa” tasarladığı anlaşılıyordu.
Kemal Kılıçdaroğlu da 2017'deki adalet yürüyüşünün sonunda Maltepe'de yaptığı mitingde yeni bir toplumsal sözleşmeden; yeni bir anayasa hedefinden söz etmiş ve “Toplumsal barışımızı bozan tüm antidemokratik uygulamalara, eşit yurttaşlık temelinde son verilmelidir” demişti.
***
Prof. Dr. Birgül Ayman Güler'in ifade ettiği gibi “eşit vatandaşlık”la kastedilen, Yugoslavya, Lübnan ve Irak’taki gibi “etnik vatandaşlık”tır. Yani hem kendi etnik devletinizin vatandaşı olacaksınız hem de federasyonun! Böylece, ulus devlete, üniter devlete ve laik devlete veda edeceksiniz! Eşit vatandaşlığın anlamı budur. Bu da Türkiye’nin millet birliğini dağıtır!
***
Defalarca izah ettiğim gibi Türkiye'nin başındaki en büyük tehdit, PKK’dan önce ABD ve AB dayatması olan “etnik vatandaşlık” taleplerini, AKP'nin de CHP'nin de vaat olarak gündeme getirmesidir!
Önce Öcalan, sonra partiler formatlandı!
26 Kasım 2025 00:01
Son Güncelleme: 26 Kasım 2025 09:03
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
AKP’nin federal sistem incelemeleri resmi olarak 2010 yılında ABD’de başladı. Gazeteci Yılmaz Polat, Ulus Dağı Yayınları arasında çıkan "CIA Pençesinde Açılım" adlı kitabının 163 ve 164'üncü sayfalarında aynen şu bilgileri vermişti:
"Abdullah Gül, 8 Ocak 2008'de Bush'a konuk oldu. Görüşmede, Kürt sorunu üzerinde durularak siyasi çözüm tartışıldı. Beyaz Saray görüşmede PKK ve siyasi çözüm yöntemlerinin ele alındığını bildirdi.
2006'da kamuoyuna yansımayan bir anlaşma da yapılmıştı ve o tarihten beri Kaliforniya Eyaleti Sacramento bölgesinden atanan bir Amerikalı savcı, Türk Adalet Bakanlığı'nda danışman olarak çalışıyordu.”
***
Mehmet Ali Şahin, Danıştay baskını sırasında Devlet Bakanı idi ve TBMM'de yaptığı konuşmada, "sürprizlere hazır olun" demişti. Başbakan Tayyip Erdoğan, Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin ve Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, bu tür olayların tamamından milliyetçileri veya ulusalcıları sorumlu tuttular.
O sırada Amerikan Büyükelçiliği'nin İnternet sitesinde bir hukuk müşavirinin, 2006 yılında ABD'nin Ankara Büyükelçiliği'nde konuşlandığına, bu müşavirin, yerel savcı ve diğer kolluk personeli ile birlikte çalıştığına dair bir haber vardı.
Barış Terkoğlu, odatv’de yayınladığı haberde Amerikalı savcının 25-26 Ocak 2007'de, İstanbul'daki hakimevinde sekiz Türk kentinden özel yetkili cumhuriyet başsavcı vekilleri ile dört yargı temsilcisinden oluşan bir heyetle çalıştay düzenlediğini bildirdi.
Aydınlık’tan Mehmet Bozkurt ve Umut Albayrak, o savcının Susanne Hayden olduğunu açıkladı. Ergenekon soruşturmaları işte böyle bir ortamda başlatıldı! İçişleri Bakanlığı tarafından da ulusalcılığı suç olarak gösteren bir rapor yayınlandı.
***
Dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin, 2010 yılı Aralık ayında aniden ABD'ye gitti ve döndü. Ergin, Washington'da Amerikan Adalet Bakanı Eric Holder ile görüştü, Atlantic Council adlı düşünce ya da araştırma kurulusunda bir grupla bir araya geldi.
O sırada herhangi bir gazetede yazmayan gazeteci Yılmaz Polat, bana Washington’dan şu bilgiyi verdi:
"Adalet Bakanlığı Müsteşarı ve beraberindeki sekiz hâkim ve savcı ABD Adalet Bakanlığı'nın davetlisi olarak önce Washington sonra da Colarado ve Arizona gibi bazı eyaletleri dolaşıyor, eyalet sistemini inceliyor. Bu eyaletler Meksikalıların, Güney Amerikalı nüfusun yaşadığı, yani azınlıkların yoğun olduğu, eyalet kanunları da ona göre düzenlenmiş yerler. Ayrıca, Arizona Meksika sınırında...
Bir haftalık gezinin masrafları da Amerikan Adalet Bakanlığı'ndan karşılanıyor."
ABD’nin 27 Haziran 1995 tarihli resmi FBIS bülteninde, "ABD'nin eski Moritanya Büyükelçisi" unvanı kullanan David Adolph Korn'un Abdullah Öcalan ile yaptığı görüşmeler yayınlanmıştı.
O görüşmede, terör örgütünün başı Öcalan, "Biz Amerika'da olduğu gibi federal bir devlet, İspanya ve Almanya'da olduğu kadar da demokrasi istiyoruz. İsteğimiz, soykırıma son verilmesi ve bunun için ABD'nin aracılık yapmasıdır." demişti.
***
Tabii AKP kurulmadan önce, 2 Temmuz 2001 tarihinde ABD’den gönderilen ve sonradan parti programı haline getirilen gizli belgede de “Küreselleşmenin bir adı da şehirleşmedir. Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek ve milli hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak zorundadır. Dünya, bütün hükümetlerden bunu istemektedir.” denilmişti.
***
Yukarıdaki özetlemeyi 29 Kasım 2018’de yapmıştım... Görüldüğü gibi AKP, kurulduğu günlerden hemen önce ABD tarafından eyalet sistemine göre formatlanmış durumdaydı. Öcalan ve PKK’yı 1984 öncesinde formatlayan ve bugünlere getiren de ABD idi ama bunun için devletin ilgili birimlerini kullandılar.
Hedeflerine ulaşabilmeleri için CHP’nin de formatlanması gerekiyordu; bunu da üst üste birkaç operasyonla yaptılar ama CHP tabanı, format kabul etmediği için şimdilik tedbirli davranıyorlar! CHP, bu sebeple İmralı’ya milletvekili gönderemedi. MHP, zaten devlet partisiydi... Devletin formatlanmasına ise 1952’den itibaren NATO üzerinden başlanmıştı...
“Öcalan ittifakı!”
27 Kasım 2025 00:11
Son Güncelleme: 27 Kasım 2025 10:26
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Cumhurbaşkanlığı sistemi denilen ucube sisteme geçilmeden önce Türkiye’de devlet geleneğine göre Başbakan ve Genelkurmay Başkanı, “haftalık olağan görüşmeler” için Çankaya Köşkü’ne çıkar ve Cumhurbaşkanı tarafından ayrı ayrı kabul edilirdi.
Tayyip Erdoğan döneminde bu geleneğe Genelkurmay Başkanı’nın Başbakan ile haftalık olağan görüşmesi de eklendi. İlker Başbuğ’un Genelkurmay Başkanı olarak göreve başladığı 2008 yazından bir süre sonra, Tayyip Erdoğan böyle bir geleneği başlattı! Bu haftalık görüşmeler yapılırken, TSK’yı çökertme operasyonları da bütün hızıyla sürdürülüyordu...
***
“Birinci çözüm süreci”nin sonuna doğru, bugünkü DEM’in yerine BDP eş başkanları da önceleri ayda bir sonra da neredeyse haftada bir İmralı Köşkü’ne çıkarma yaparak PKK terör örgütünün başı Abdullah Öcalan ile görüşüyordu! Yani onlar da haftalık olağan görüşmelerini yapıyordu!
Öyle ki, Ankara milletvekili Özcan Yeniçeri, “Başbakan, Genelkurmay Başkanı ile haftalık olağan görüşme yaparken, devlet de İmralı’daki caniyle rutin görüşmeler yapar hale gelmiştir” demişti...
İşte o görüşmeler BDP’nin özerklik esasına göre yönetmeye çalıştığı “Diyarbakır Hükümeti” adına BDP eş başkanları tarafından sürdürülüyordu!
Yalçın Bayer’in yayınladığı bir haber ve fotoğrafa göre “Diyarbakır Hükümeti” ifadesi, Türkiye’nin devlet olarak katıldığı Berlin Fuarı’nda bir bölüm adı olarak kullanılmıştı.
***
Günümüzde ise, Meclis’te kurulan bir “korsan komisyon” üzerinden Abdullah Öcalan, devletin muhatabı haline getirildi. CHP’yi de İmralı Köşkü’ne göndermeye çalıştılar ama CHP yönetimi ülke genelindeki tepkileri dikkate alarak, Öcalan ile görüşmeye kimseyi göndermedi.
İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, “Hainlerin abad değil, tarumar edildiği bir Türkiye’ye ihtiyaç vardır. Öfkemiz sözde kalmayacak, sözler amaçlara, amaçlar da gerçeklere dönüşecek. Bu devran er ya da geç dönecek!” dedi.
Dervişoğlu, “24 Kasım, uzun yıllardır hayaleti dolaşan habisliğin ete kemiğe büründüğü gündür. AKP–MHP–İmralı ittifakının da resmileştiği gündür 24 Kasım. Artık hiç kimse bana Cumhur İttifakı’ndan falan bahsetmesin. Bu ittifak, Abdullah Öcalan ittifakı olarak tarihe geçecek.
Kürtleri PKK'dan ayrıştırmaya çalışan devlet aklı gitmiş, Öcalan'ı Kürtlerin ulusal lideri yapmaya çalışan Devlet Bahçeli aklı gelmiştir.
Bir de 'darağacına giderim' diyorsun. Sen darağacına Türkiye Cumhuriyeti devletini çıkarıyorsun farkında mısın? Kulaklarınızda şu söz çınlasın: İhanetin zaman aşımı yoktur. İhanetin yaşı da yoktur zaman aşımı da yoktur.” diye konuştu.
***
Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ da Sözcü TV’de İpek Özbey’in programında süreci bütün ayrıntılarıyla anlattı. Özdağ, Irak’ın kuzeyi, Suriye’nin kuzeyinde “eğitim birliği” uygulandığını, Öcalan ve DEM Parti’nin Kürtçe eğitim ile birlikte bu birliğe Türkiye’nin Güneydoğusunun da katmak istediğini söyledi ve böylece Türkiye’de bölünmenin sosyolojik alt yapısının hazırlandığını söyledi. Özdağ, bölgede “Müslüman bir İsrail devleti”nin alt yapısının oluşturulduğunu belirtti.
Özdağ, “Yani Türkiye'de bir devlet-millet kenetlenmesi yok da bu Öcalan'la görüşünce mi olacak? Milli birlik, Türk-Kürt-Arap diye milleti 3 etnik gruba bölerek mi sağlanacak? Bu sürece karşı çıkanların akılları yetmiyormuş diyor ya... Peki 1984'ten 2024'e kadar siz de karşı çıkmadınız mı kardeşim? 40 sene aklınız yetmiyor muydu, bu sene mi akıl baliğ oldunuz?” diye sordu.
***
İçinde bulunduğumuz süreç, Nusret Paşa’nın “kahtı rical” tanımına uyuyor.
dergipark.org.tr’nin özetine göre “II. Abdülhamid dönemi Osmanlı Devleti’nin hayatta kalma mücadelesi verdiği bir devredir. Bu dönemde başta padişah olmak üzere devlet adamları ve aydınlar devletin çöküşünü durdurmak için çeşitli çözüm yolları aramışlardır. II. Abdülhamid de onlardan düşüncelerini ‘lâyiha” şeklinde kendisine takdim edilmesini istemiştir. Hayatı hakkında çok detaylı bilgilere sahip olmadığımız Nusret Paşa, layihasında, devletin içerisinde bulunduğu sıkıntıların kaynağı olarak ‘kaht-ı rical’ yani devlet adamı kıtlığına bağlamıştır. Lakabı ‘Deli’ olan Nusret Paşa, devleti idare etmekte olan kişilerin yetersizliği ve kifayetsizliğini kahtı rical olarak tanımlamıştır.”
Bugün, Türkiye’nin yeteri kadar yetişmiş insanı vardır ve devleti, içine düştüğü durumdan çekip çıkaracaktır ama ne pahasına?
Papa’nın İznik görevi!
28 Kasım 2025 00:01
Son Güncelleme: 28 Kasım 2025 09:51
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Katolik dünyasının ruhani lideri Papa 14. Leo, göreve geldikten sonraki ilk yurtdışı ziyaretini, Türkiye’ye yapıyor. İznik Stadyumu’na helikopterle gelmesi beklenen Papa, İznik Su Altı Bazilikasında ayin yönetecek.
Bir önceki Papa Franciscus, ölmeden önce yaptığı açıklamada “İlk büyük ekümenik konsil olan İznik Konsili'nin 1700. yıl dönümünü kutlamak için oraya, Türkiye'ye gitmeyi düşünüyorum. Çünkü İznik bir İnanç Bildirgesi'dir, farklı bölünmeler yaşanmadan önce hepimizin ortak bir inanç beyanında bulunabileceği anlardan biridir" demişti.
Halefi olan şimdiki Papa 14. Leo, Franciscus’un ömrünün yetmediği ziyareti gerçekleştirmiş olacak.
Leo da Eylül ayında yaptığı açıklamada “Günümüz Kilise hayatındaki en derin yaralardan biri, Hristiyanlar olarak bölünmüş olmamızdır…” demişti.
Böylece İznik’te, 1700 yıl sonra bir konsil toplanmasının birinci hedefinin, Hristiyanları birleştirmek olduğu açıklanmıştı.
Katolik ve Ortodoks kiliseleri, 1054'te ayrılmıştı.
***
İznik, Anadolu'da Türklerin ilk başkentidir. Kutalmışoğlu Süleyman Şah, İznik’i 1075 tarihinde fethetmiştir. Birinci Haçlı Seferi’nde 600 bin kişilik Haçlı Ordusu, 1097 Mayıs ayında İznik'i geri almıştır. Orhan Bey zamanında, 1331’de İznik yeniden fethedilmiştir.
Birinci İznik Konsili ise MS 325 yılında İmparator I. Konstantin tarafından toplanmıştır. İznik Konsili'nin ana konusu İsa'nın gerçek Tanrı olup olmadığıydı...
***
Türk Ortodoks Patrikhanesi sözcüsü Selçuk Erenerol, İznik’te 1700 yıl sonra konsil toplama girişime tepki göstermiş ve şöyle demişti:
“Fener Rum Kilisesi’nin, İznik Konsili’nin 1700. yıl dönümünü gerekçe göstererek İznik’te gerçekleştirmek istediği ekümenik nitelikli siyasi etkinliği kabul etmiyoruz. Bu tür organizasyonlar, dini tarih üzerinden siyasi bir mesaj verme çabasıdır. 1925 yılında aynı etkinlik yapılmak istenmiş, ancak Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün duruşu net olarak anlaşılınca geri çekilmişlerdir. Bugün de bizler aynı kararlılıkla bu girişime karşıyız. Mesele, bu tarihi olayın bir bahane olarak kullanılması ve Fener Rum Kilisesi’nin siyasi pozisyon elde etme çabasıdır. Bu etkinliğe göz yumanlar, Türkiye Cumhuriyeti'nin temel değerlerini ve milli iradenin hassasiyetini yok saymaktadır.”
***
Papa Franciscus da 2024’ün Eylül ayında, Fener Rum Patrikhanesi’ni ve Ayasofya’yı ziyaret etmişti. Papa Franciscus ve Patrik Bartholomeos, birlikte Aya Yorgi Kilisesi’ndeki ayini izledikten sonra birbirlerini yanaklarından öperek, kucaklaşmıştı. Bartholomeos, Papa Franciscus’u takkesinden öpmüştü.
Vatikan Basın Sözcüsü Rahip Federico Lombardi, “Papa’nın Ayasofya’yı ziyareti, bir müze ziyaretinden ibaret değildi, buradaki derin tarihin yoğunluğuyla ilgili bir deneyimdi” demişti
Bartholomeos ve Franciscus’un ortak bildirisinde ise “Hristiyanların olmadığı bir Orta Doğu’ya razı olamayız” ifadesi kullanılmış ve “Başta Katolik ve Ortodokslar olmak üzere bütün Hristiyanların birliğine yönelik gayretleri yoğunlaştırma yönündeki kararlılık” vurgulanmıştı.
***
Orhan Dündar’ın “Kıyamet’in Türkleri” eserinde, şöyle deniliyor:
“Papa 3. İnnocentius, tıpkı şimdiki Papa gibi Hıristiyan birliğini sağlamak istiyordu. İstanbul’u Haçlı ordularına işgal ettirmesinin sebebi buydu.
İstanbul, 13 Nisan 1204’te düştü. Haçlılar, 1099’da Kudüs’ü ele geçirdiklerinde gösterdikleri vahşeti burada da tekrarladılar. Auguste Bailly, Doğu Romalı Vakanüvis Nikitas Akominatos’dan alıntılar yaparak Haçlıların Ayasofya’da nasıl derin tarih yöntemleri uyguladığını şöyle anlatır: ‘Gezginci zevk ve günah dükkanı bir genel kadın, patrik kürsüsüne oturdu; orada açık saçık bir şarkı söyledi ve kilisenin içinde dans etti. Vahşi bir azgınlıkla, bütün kadınlara, en masum genç kızlara, kendilerini Tanrı’ya adamış rahibelere tecavüz ediyorlardı. Bütün şehir umutsuzluk, gözyaşı, feryat ve iniltiden başka bir şey değildi.’
1261 yılında 8. Mihail Palaiologos, kurduğu ‘Türk Ordusu’ ile İstanbul’u Haçlılar’dan geri aldı. 8. Mihail Palaiologos, taht mücadelesi sırasında Konya Sultanı II. Keykavus’a sığınmış ve destek görmüştü.”
Haçlı Seferleri, 1095-1270 arasında Vatikan’ın planlaması ve kışkırtması üzerine Avrupalı Katolik Hıristiyanların, Müslümanların elinde bulunan ve “kutsal topraklar” denilen Anadolu ve Orta Doğu topraklarını işgal girişimiydi. 1187 yılında Selahaddin Eyyubi, Kudüs’ü Haçlılardan geri aldı. 13. yüzyılın sonlarında Haçlıların Orta Doğu’daki varlığı sona erdi.
***
Geçen yıl iki mezhep önderinin buluşmasından “Hristiyanların olmadığı bir Orta Doğu’ya razı olamayız” mesajı çıktığına göre, İznik Konsili’nin asıl hedefi, Anadolu ve Orta Doğu topraklarına geri dönmektir.
Öcalan, yine ‘Sevr Modeli’ istedi!
29 Kasım 2025 00:01
Son Güncelleme: 29 Kasım 2025 13:13
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İmralı’ya giden komisyon üyelerinden DEM Partili Gülistan Koçyiğit, PKK'ya yakın Mezopotamya Ajansı’na konuştu ve Abdullah Öcalan ile yapılan görüşmenin içeriği hakkında bilgi verdi. Oysa “Görüşmenin tutanakları 10 yıl boyunca kapalı tutulacak” deniliyordu! Yani Koçyiğit, içerik hakkında bilgi vererek 10 yılık yasağı bir ölçüde çiğnemiş oldu. Bu durumda, görüşme içeriğinin gizliliği, fiilen ortadan kalktı. Öyleyse, devletin ajansının da görüşme içeriğini yayınlaması gerekir! PKK bilecek ama Türk kamuoyu bilmeyecek; böyle garip bir uygulama olur mu?
***
Koçyiğit, “Suriye konusu görüşmenin ana eksenini oluşturuyordu. Suriye bağlamında da şunu çok açık ve net bir şekilde söyledi: ‘Bugün bir Şara yönetimi var. Eğer gerçekten demokratikleşme olmazsa en nihayetinde bu da bir diktatörlüğe gidecektir' diye ifade etti. O anlamıyla olmazsa olmaz diye ifade ettiği en temel şeylerden birisinin yerel demokrasi olduğunun altını çizmemiz gerekiyor.
Demokrasi, toplumun örgütlenmesi, komün, meclis, kendi sivil toplumunu oluşturması, Suriye bağlamında örneğin Bayırbucak Türkmenleri, Kürtler, Çerkez topluluklar için söylediği gibi herkesin kendi topluluğunu, komününü, meclisini, sivil toplumunu inşa etmesi ve bu şekilde de kendi öz varlığıyla sisteme katılması gerektiğine değindi. Cümle cümle değil ama kaba haliyle böyle ifade ettiğini söyleyebilirim.” dedi.
***
Gülistan Koçyiğit’in PKK ajansına yaptığı açıklamaya göre Öcalan’ın 2013’teki BDP heyetiyle görüşürken yaptığı açıklamalar ile son heyete yaptığı açıklamalar arasında temelde en küçük bir değişiklik yok!
Şöyle ki, konuyu 21 Ocak 2019’da “Suriye’nin kuzeyinde kurulan şeytan tuzağı” Yeniçağ’ın sürmanşetinden incelemiştim...
Abdullah Öcalan, İmralı'da, 3 Nisan 2013’te Barış ve Demokrasi Partisi'nden gelen heyetle konuşurken, “Yeni oluşacak Suriye'de, bizimkiler başat rol oynayacaklar. Orada özerk bölgeler olur, Kürtler, Aleviler hatta Araplar için de özerk bölgeler olacak gibi. İsviçre gibi özerk bölgeler.” demişti.
Nitekim bu yönetim modeli, PYD/YPG işgali altındaki bölgede uygulanmaya başlanmıştı.
Tayyip Erdoğan da, 8 Ocak 2019'da New York Times gazetesinde “Türkiye'nin Suriye'de barışı sağlamak için bir planı var” başlıklı bir makale yayınlamıştı.
Erdoğan, bu makalede Suriye modelini şöyle açıklamıştı:
“Türkiye'nin gözetiminde, şu anda YPG veya DEAŞ terör örgütlerinin kontrolünde olan Suriye toprakları, halk tarafından seçimle belirlenen yerel meclisler tarafından idare edilecektir.
Suriye'nin kuzeyinde, nüfusunun çoğunluğu Kürt olan yerlerde kurulacak yerel meclislerde Kürt toplumunun temsilcileri çoğunluğu oluşturacak; ancak diğer tüm kesimlerin adil bir şekilde siyasi temsil hakkından faydalanmaları sağlanacaktır.”
***
ABD derin devletine hizmet eden Uluslararası Kriz Grubu da 5 Eylül 2018’de “Suriye'nin Kuzey Doğusunu Stabilize Etme Anlaşması” başlıklı bir rapor yayınlamıştı. Raporda şöyle denilmişti:
“YPG/PYD'nin siyasi hedefleri, Abdullah Öcalan'ın geliştirdiği 'demokratik konfederalizm' kavramı etrafında şekilleniyor. Demokratik konfederalizm, Türkiye, Irak, İran ve Suriye'nin devlet sınırları içinde Kürtlerin ve diğer dini ve etnik toplulukların haklarını güvence altına alabilecekleri araçları sağladıkları, savunma haklarını ve kapasitesini de içeren yüksek derecede yerel özyönetimin sağlandığı derin bir ademi merkeziyetçilik biçimi olarak anlaşılmaktadır. YPG/PYD de bunu savunuyor.”
***
Cumhurbaşkanlığı başdanışmanı Mehmet Uçum ise 24 Ağustos 2015'te, Habertürk'ten Balçiçek İlter'e şöyle demişti:
“Yeni siyasal perspektif; ademi merkeziyetçi, yerelden temellenerek merkeze yükselen başkanlık ve 'yerelden merkeze kadar örülen meclisler sistemi' ile halk-devlet ilişkisini yeniden yapılandıran ve halkın devlet üzerindeki etkisini artıran, böylelikle üniter yapıyı da güçlendiren bir içeriğe sahiptir.”
***
Bu model, yeni değildir: Bizzat Atatürk, Nutuk'ta anlatıyor:
“Sevr'de, 'Fırat'ın doğusunda ve Ermenistan, Irak ve Suriye arasında kalan bölge için İtilâf Devletleri temsilcilerinden kurulacak bir komisyon özerk bir yönetim şekli hazırlayacaktır.' deniliyordu.
Lozan'da, elbette bu talepler söz konusu ettirilmemiştir.”
***
Lozan'da söz konusu bile ettirilmeyen özerk yönetim şekli, şimdi hem Irak, hem Suriye hem de Türkiye için söz konusu ediliyor! Hem de görünürde PKK tarafından!
PKK “Lozan öncesine dönülmeli”, Öcalan da “Lozan bitti’ derken “Fırat’ın doğusunda”, “özerk yönetim modeli” istiyor.
“Terörsüz Türkiye” denilen projenin esası da işte budur.
.Süreçte karşılıklı suçlamalar!
01 Aralık 2025 00:01
Son Güncelleme: 01 Aralık 2025 09:21
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Emekli general Nejat Eslen, “Türkiye'de ‘demokratikleşme’ kelimesi gerçek anlamından saptırılmıştır. Bu ülkede demokratikleşme kavramı; Fırat-Dicle havzasında PKK'yı egemen kılmanın yolunu açmak anlamında kullanılmaktadır.” diyor.
Eslen, PKK’lı Bese Hozat’ın “Af değil özgürlük yasaları istiyoruz” sözleri karşısında da “Sanki PKK savaşı kazanmış gibi tehdit ediyor” uyarısı yapıyor.
***
Terör örgütü PKK elebaşlarından Bese Hozat, “Biz, 2004 yılında ulus devlet paradigmasından vazgeçtik. 2005 yılında KCK sistemini, Demokratik Konfederasyon sistemini ilan ettik. Silahlı mücadele stratejisini bırakıp, demokratik siyaset stratejisini esas aldık” dedi ve sürecin ikinci evresinin “yasal düzenlemeler evresi” olduğunu belirterek şunları söyledi:
“PKK kadroları af istemiyor. Biz suç işlemedik; soykırım altındaki bir halkın varlık ve özgürlük mücadelesini verdik. Eğer özgürlük yasaları çıkar, demokratik siyasetin önü açılırsa; bu hareketin en tepesinden en yeni savaşçısına kadar herkes gider, Türkiye’nin ve Kürdistan’ın her yerinde demokratik inşa çalışması yürütür. Siyaset anlayışımız Ankara’ya sıkışmak değil, toplumu ahlaki ve politik temelde inşa etmektir.
Eğer Türk devleti adım atmaz, Kürt sorununu demokratik temelde çözmez, Kürtlerin varlığını ve kimliğini tanımazsa Türkiye’nin geleceği çok karanlıktır. Türkiye, varlığını ancak Kürt-Türk birliğini demokratik temelde sağlayarak koruyabilir. Devlet Bahçeli tehlikenin derinliğini görüyor ve kendince bir rota çizmeye çalışıyor. Ancak iktidar halen kararsız, bir çözüm programı ve politikası yok. Konjonktüre bakarak ‘bir şeyler buluruz’ yaklaşımı Türkiye’ye kaybettirir.” dedi.
Yaşar Güler, Hakan Fidan ve Ömer Çelik gibi isimlerin üslubunun “süreci zehirlediğini” öne süren Hozat, “Savaş karşıtlığı ve barış talebi Türkiye geneline yayılmalıdır. Eğer güçlü bir sahiplenme ve mücadele gelişirse süreç başarıya ulaşır, aksi takdirde tıkanma ve olumsuz sonuçlar doğabilir.” diye konuştu.
***
Tam da Bese Hozat’ın ifade ettiği noktalarda, Cumhurbaşkanlığı başdanışmanı Mehmet Uçum, Anadolu Ajansı için “Geçiş süreci ve fikri sabotajlar” başlıklı bir yorum yazdı.
Uçum, “Terörsüz Türkiye’ye geçiş süreci adım adım hedefe yaklaşıyor. Süreç, devletin anlaşılabilir bazı tercihleri hariç olabildiğince açık ve net ilerliyor ancak hep vurgulandığı gibi geçiş sürecine yönelik fikri sabotajlar da devam ediyor. Bu fikri sabotajlara karşı durmak, bunları etkisizleştirmek ve ön alıcı fikri tedbirler geliştirmek son derece önemlidir.
Dilde yapıcılık, herkesin sorumluluğunda olmakla birlikte en fazla dikkat etmesi gerekenlerin kim olduğu da bellidir. 27 Şubat 2025 açıklaması, münfesih terör örgütünün tüm unsurları bakımdan tek bağlayıcı metindir. Bu metindeki temel perspektifin dışına çıkan yaklaşımlar ve söylemler, hiç kimseye fayda sağlamaz. Tam tersine sürece zarar verir. Sürece zarar vermenin sorumluluğunu hiç kimse istemeyeceğine göre dilde de buna uygun davranmak gerekir. Bazı tespitler yapmak gerekirse öncelikle ayrılıkçılık dili üzerinden sürece fikri sabotaj yapılmasına asla izin verilmemelidir. Demokratik siyaseti bölgecilik üzerinden istismar çabalarına set çekilmelidir.” dedi.
Uçum’un bu sözlerle, DEM Parti ve PKK çevrelerini uyardığı anlaşılıyor. Zira ayrılıkçılık ve bölgecilik yapan onlar...
Öyle ki, “Türkiye’nin demokrasisini ülke, millet, halk ve toplum esaslı ilerletme perspektifini benimseyen yaklaşımlara rağmen ayrılıkçı kimlik siyasetleri ve bölücülük içeren bölge esaslı siyasetler üretme çabaları da kabul edilemez.” diyor.
***
Açıkça görüldüğü gibi, PKK’lılar, Türkiye’nin her köşesinde siyasete aktif olarak katılmak istiyor. Bekledikleri gibi “Eğer özgürlük yasaları çıkar, demokratik siyasetin önü açılırsa” ve bu durum, PKK’nın “en tepesinden en yeni savaşçısına”, yani en yeni teröristine kadar hepsine Türkiye’nin her köşesinde siyaset yolu açılırsa, Türkiye bunu kaldıramaz. Türk Milleti böyle bir durumu kabul etmez! Dolayısıyla huzursuzluk bütün yurt geneline yayılmış olur. Sürecin sahipleri de meydana gelecek kaosun altında kalır.
İşte devlet aklı!
02 Aralık 2025 00:01
Son Güncelleme: 02 Aralık 2025 09:46
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Emekli Büyükelçi Müfit Özdeş aradı ve “Türkiye Cumhuriyeti Devleti; Büyük Selçuklu Devleti, Anadolu Selçuklu devleti ve Osmanlı devletinin devamıdır. Papa’nın 1700 yıl sonra konsil topladığı İznik ise Türk devletinin Anadolu’daki ilk başkentidir. Bu itibarla, İznik’te Hristiyanlığın köklerine atıfta bulunularak konsil toplanması, bu topraklardaki Türk egemenliğine meydan okumaktır” dedi...
***
Emekli orgeneral Hurşit Tolon ile konuştum. Tolon Paşa, benim “egemenlik paylaşılmaz” konulu yazılarımı da hatırlatarak, “ABD Büyükelçisi Tom Barrack, Papa’nın gelişi sırasında, ‘Ruhban Okulu Eylül’de açılacak’ dedi. Bu adam müstemleke valisi midir ki Türkiye’nin ne karar vereceğini dikte ettirir gibi konuşuyor? Türkiye’de Devlet İstatistik Enstitüsü’nün verilerine göre Ortodoks Rum sayısı üç dört bini geçmez. Bu şartlarda Ruhban Okulu’nu açmak, Türkiye’nin egemenlik haklarına saldırıdır. Çünkü Ruhban Okulu’nun açılması, Papa’nın ziyaretiyle birlikte, Fener Rum Patrikhanesi’ne ekümeniklik yani dünya Ortodoksları üzerinde egemenlik kazandırmaya dönüktür. Bu da devlet içinde devlet demektir. Burada Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin egemenliğinin kısmen devredilmesi söz konusudur.” dedi.
***
Eski milletvekili Oktay Vural ise paylaştığı mesajlarında şöyle dedi: “Papa ziyaretini eleştirenleri ‘Haçlı seferleri geliyor sandılar’ diye karikatürize etmek, Papa’nın gelişinin sembolik arka planını anlamamak demektir.
Eleştirinin konusu: İznik’in 1700 yıl sonra konsil hafızasına açılması, Patrikhane’nin ekümeniklik iddialarının meşruiyet kazanmasıdır.28 Kasım İznik’in kurtuluş günü ve 27 Kasım Haçlı Seferi başlangıç tarihinin bilinçli çakıştırılması, Türkiye’nin kutsal sembollerinin protokole dekor yapılmasıdır. Bunları sorgulayan insanlara ‘küçük devlet gibi düşünüyorsun’ demek Türkiye’nin bin yıllık devlet aklına karşı büyük bir ayıptır.
Altı asır boyunca Osmanlı, ardından yüz yıl boyunca Cumhuriyet, ne İznik’te yeni bir konsilin toplanmasına ne de kilise liderlerinin bir araya geldiği herhangi bir konsil anma ayininin düzenlenmesine izin vermiştir. Bu tutum, her iki dönemin devlet aklında da ortaklaşan temel ilkeye dayanıyordu: Türkiye sınırları içinde, ulusal egemenliğin üzerinde bir otoritenin oluşmasına izin vermemek... Osmanlı devlet mantığına göre, ‘Devlet sınırları içinde başka bir egemen güç görünmez’ anlayışı vardı. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde de aynı anlayış hâkimdi. Osmanlı da Cumhuriyet de, dini otoritenin siyasallaşarak devlet egemenliğini gölgelemesine izin vermeme konusunda son derece hassastı. 325 İznik Konsili, Roma İmparatorluğu’nda Hristiyanlığın devlet aygıtına dönüşmesinin başlangıç noktası olarak kabul edilir. Bu nedenle 1700 yıl sonra İznik’te yeniden bir konsil atmosferinin oluşturulması, yalnızca dini bir etkinlik değil; egemenlik, statü, jeopolitik ve uluslararası güç dengeleriyle doğrudan ilişkilidir.”.
***
Vatikan, Patrikhane, ABD ve İngiltere, Türk devletinden 1071’deki Malazgirt zaferinin, 1075’deki İznik’in fethinin, 1453’deki İstanbul’un fethinin ve 1922’deki Dumlupınar’ın rövanşını almaya çalışıyor ama etnik veya dini kökenini saklayan kriptolar, “komplo teorisi üretiyorlar” diye halkı uyutabileceklerini zannediyor...
Emekli büyükelçi Müfit Özdeş, emekli orgeneral Hurşit Tolon ve eski milletvekili Oktay Vural, İznik konsili dolayısıyla, patrikhanenin ekümeniklik iddiasına meşruiyet kazandırıldığını belirterek, “egemenlik hiçbir şekilde paylaşılmaz” mesajı verdiler, işte devlet aklı budur!
***
Tabii bir de PKK ile egemenliğin paylaşılması konu ediliyor:
Ne demişti rahmetli Muhittin Nabantoğlu?
“Türk Milleti, 26 Ağustos 1071’de Alparslan ile Romen Diyojen’den ve Bizans ordusundan aldığı Anadolu’nun egemenliğini A. Öcalan ve PKK ile paylaşmayacaktır. Devletimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi ‘Türkiye Cumhuriyeti ilelebed payidar kalacaktır.’ ”
Barrack ABD’nin asıl hedeflerini açıkladı!
03 Aralık 2025 00:01
Son Güncelleme: 03 Aralık 2025 09:23
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Barrack ABD’nin asıl hedeflerini açıkladı! - Resim : 1
ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack 27 Kasım Perşembe günü Patrik Bartholomeos ile görüşmesinin ardından Patrikhane'nin önünde, Kathimerini gazetesinden Manolis Kostidis'in sorularını cevaplandırdı.
Barrack, Papa XIV. Leo'nun kilise liderleri zirvesine de katıldı:
***
Kostidis'in soruları ve Barrack'ın cevapları şöyle:
KOSTİDİS: Fener’e ziyaretinizin ve Ekümenik Patrik Bartholomeos ile görüşmenizin amacı neydi?
BARRACK: Papa Hazretleri Amerika'yı ziyaret ettiğinde, Oval Ofis'te Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılması konusu gündeme geldi. Bu, Başkan Trump için olduğu kadar, Cumhurbaşkanı Erdoğan için de büyük önem taşıyor. Biz de ilerlemeyi takip etmek ve tartışmaları hızlandırmak, kolaylaştırmak için yapabileceğimiz bir şey olup olmadığını anlamak istedik. Böylece okulun, 2026 Eylül'ünde tekrar açılması ihtimalini işaret etmeye çalıştık. Dolayısıyla, tüm dünya çapındaki patrikler ve ekümenik destekçiler, başpiskoposlar ve piskoposlarla burada bulunmak harika bir fırsattı; ben de o lütfun bir kısmını görmeyi umuyorum.
KOSTİDİS: Yunanistan-Türkiye ilişkilerine hâkim biri olarak, özellikle Doğu Akdeniz konusunda ilişkilerin iyileştirilmesi için nasıl bir yol haritası görüyorsunuz?
BARRACK: Sanırım şimdi başlıyor. Dünyada gördüğümüz şey, geçmişin pişmanlıklarını bir kenara bırakıp yeni bir paradigma yaratma konusunda yeni bir ivme. Ve bu, Yunanistan ve Türkiye ile başlamalı. Birbirine bağlı iki büyük ülkenin, yüzlerce, binlerce yıl önce yaşananlar yüzünden hâlâ kin beslemesi mantıklı değil.
Başkanımızla bu konuyu konuştuk ve "Bu iki tuğlayı yeni bir şekilde, adım adım bir araya getirmede bir harç görevi görebilir miyiz?" dedik. Zamanı geldi. Olmalı. Birbirimizle ilişkiler konusunda yeni bir bölgesel düzenleme yapılmalı. Umarım Amerika bunun gerçekleşmesi için bir köprü olabilir. Hedefimiz bu.
KOSTİDİS: İki ülke arasında Doğu Akdeniz konusunda bir tür forum oluşturulmasının etkili bir yol haritası olabileceğini düşünüyor musunuz?
BARRACK: Kesinlikle. Yüzde 100. Olmalı. Her şey iletişimle başlar. Ve iletişim, korkudan ziyade refahla beslenir. Öyleyse, iki ülkenin bir araya gelmesiyle, her iki ülke ve tüm halklar için neler yaratılabileceğini bir düşünün; Doğu Akdeniz'de yeni bir doku, birlik, refah ve çocuklar için daha iyi yaşamlar için tüm umut ve hayalleri düşünün.
KOSTİDİS: Hazar Denizi'nden Akdeniz'e bir "formül"den bahsettiniz. Bu ne anlama geliyor?
BARRACK: Başkan Trump'ın bu küresel bakış açısını benimsemesinin nedeni tarih öğrencisi olması. Baharat Yolu ve İpek Yolu, Doğu'yu Batı'ya üç veya dört farklı güzergâhtan bağlıyordu. Ve bu refah yolu boyunca medeniyetlerin harmanlanması geldi. Tekrar olabilir, ancak 1919'dan beri ulus devletler tarafından engelleniyoruz. Her ülkenin, her devletin farklı bir tür hükümet tarafından yönetilmesi fikri pek işe yaramadı. Bu yüzden, yeni bir refah tarzı yaratmak için şunu düşünün: Akdeniz'e açılan çok sayıda fosil yakıt kaynağının bulunduğu Hazar Denizi'miz var ve Yunanistan ile Türkiye buraya bir kapı. Nasıl açık olmasınlar ki? Bu siyasi müdahaleden nasıl kurtulacaksınız? Siyasi müdahaleden refahla kurtulursunuz. İşte umudumuz bu.
KOSTİDİS: Kıbrıs bu bölge için önemli mi? Bu sorunların çözümü için önemli mi?
BARRACK: Evet. Sağlıklı bir vücudun ortasında apse olamaz. Vücudun her bir parçasının iyileştirilmesi gerekir. Ve Kıbrıs da önemli bir bölge... Bu yüzden umudumuz, bunun da dahil edilmesi...
***
Barrack, bu defa, "İsrail, bölgede ulus devlet istemiyor" diye konuşmadı. Doğrudan ABD'nin bölgede ulus devlet istemediğini ve "Hazar denizimiz"den Doğu Akdeniz'e kadar bölgeyi yeniden yapılandıracaklarını söyledi. “Hazar denizi ne zaman ABD'nin denizi oldu?” diyeceksiniz ama adam böyle konuşuyor...
Barrack, aslında resmi adıyla Büyük Orta Doğu Projesi'ni, gerçekte Büyük İsrail devletinin nasıl kurulacağını açıklamış oluyor... Anlaşılan o ki, “Terörsüz Türkiye”, “Türk-Arap-Kürt federasyonu” ve “Kalkınma Yolu” projeleri de bu bölgesel düzenlemenin içinde...
Barrack, KKTC'yi de adını vermeden “sağlıklı bir vücuttaki apse” olarak gösteriyor...
***
ABD, ulus devlet olma yolunda ilerliyor, İsrail bir ulus devlet ama bölgedeki diğer devletler, kabilelere bölünsün de ABD ve İsrail’e tabi olsun isteniyor!
Hani Erdoğan ve AKP sözcüleri hep "eski Türkiye"yi eleştiriyor ya, eski Türkiye'de, böyle konuşan büyükelçinin Ankara'dan alınması istenirdi. Medya, üniversite senatoları ve üniversite gençliği ayağa kalkar ve böyle bir büyükelçinin Türkiye'de bir dakika daha kalmasına izin vermezdi...
Medya ve siyaset Tom Barrack’a karşı susuyor!
04 Aralık 2025 00:01
Son Güncelleme: 04 Aralık 2025 14:47
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Medya ve siyaset kurumları, Barzani-Bahçeli tartışması ve Abdullah Öcalan’ın ne dediği ile meşgul... Bu arada ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın, “Baharat Yolu ve İpek Yolu, Doğu'yu Batı'ya üç veya dört farklı güzergâhtan bağlıyordu. Ve bu refah yolu boyunca medeniyetlerin harmanlanması geldi. Tekrar olabilir, ancak 1919'dan beri ulus devletler tarafından engelleniyoruz. Her ülkenin, her devletin farklı bir tür hükümet tarafından yönetilmesi fikri pek işe yaramadı. Bu yüzden, yeni bir refah tarzı yaratmak için şunu düşünün: Akdeniz'e açılan çok sayıda fosil yakıt kaynağının bulunduğu Hazar Denizi'miz var ve Yunanistan ile Türkiye buraya bir kapı. Nasıl açık olmasınlar ki? Bu siyasi müdahaleden nasıl kurtulacaksınız? Siyasi müdahaleden refahla kurtulursunuz. İşte umudumuz bu” sözleri üzerinde duran yok!
***
Barzani’nin silahlı adamlarıyla Cizre’de gövde gösterisi yapması vahimdir ama bile bile ona bu imkânı veren, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yöneten siyasi iradedir. İçişleri Bakanlığı’nın soruşturma açması, bu gerçeği ortadan kaldırmıyor... Bakanlık izin vermese, bu rezalet yaşanır mıydı?
Tom Barrack, 1919’a işaretle, ulus devletle birlikte Atatürk’ü ve onun kurduğu Türk devletini hedef alıyor! Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak mazlum milletlere örnek oluşturan kurtuluş mücadelesini başlatmıştı. Türk devletinin kuruluşundan sonra Asya ve Afrika’da mazlum milletler, özellikle Müslüman milletler bağımsızlık ilan etti. Türk zaferi, tarihin akışını değiştirdi.
Medya ve siyaset Tom Barrack’a karşı susuyor! - Resim : 1
Rahmetli Korgeneral Suat İlhan’ın tespitlerine göre “Atatürk devriminden yani 1920’den önce, bugün Batı dediğimiz medeniyetin elindeki topraklar, 25,5 milyon mil kare idi. 1993’te bu rakam 12,7 milyon mil kareye, yani yarısına düşmüştür.
İslam dünyası ise 1920’de 1,8 milyon mil kare üzerinde egemenlik sahibiydi. 1993’te İslam dünyasının sahip olduğu topraklar 11 milyon mil kareye yükselmiştir.”
Avrupalılar, Amerikalılar, Atatürk adını duyunca, bu yüzden ifrit kesiliyor. Çünkü İslâm dünyasını, tamamen çökmek üzereyken ayağa kaldıran güç, “Atatürk modeli”dir!
Atatürk, Türkiye’nin sigortası, Türkiye ise İslâm dünyasının en büyük güvencesidir!
***
Şimdi Tom Barrack, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yıkma girişimine KKTC’den başlayacaklarını ilan ediyor. Yunanlı gazetecinin “Kıbrıs da bu projeye dahil mi?” yolundaki sorusuna “Evet. Sağlıklı bir vücudun ortasında apse olamaz. Vücudun her bir parçasının iyileştirilmesi gerekir. Ve Kıbrıs da önemli bir bölge... Bu yüzden umudumuz, bunun da dahil edilmesi...” diyerek cevap veriyor.
Türkiye’deki medya ve siyaset ise bu saldırıya ucundan bile girmiyor!
***
Facebook’ta Ahmet Kaya, “Tam da Cumhuriyetimizin kuruluş yıldönümünde, 29 Ekim 2004 tarihinde; Cumhuriyetimize ve Ulus Devlet yapımıza kurşun sıkarcasına, Roma'da, dördüncü Haçlı seferini başlatan Papa III. İnnocent'in heykelinin altında dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül tarafından Avrupa Devleti Anayasası’nın imzalanmasıyla birlikte TC Devleti'nin tapusu olan Lozan yok sayılmıştır. Yine aynı tarihte Kıbrıs Rum Kesimi’nin AB’ye alınmasına Türkiye onay vermiştir. Bu konularda dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in, tüm muhalefet partilerinin, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının ve istihbaratın da haberleri var idi. Hiç biri itiraz etmedi, karşı çıkmadılar, hiçbiri milleti uyarmadı” diyor.
Diğer mesajlardan bazıları da şöyle:
Dursun Elmas: BOP genişletilince Azerbaycan da projeye dahil edildi. Barrack'ın ifadesine göre Hazar Denizi projenin hedefindedir. Öyle olunca Kazakistan, Türkmenistan, Kırgızistan da topun ağzındadır.
Hilmi Yelmek: Etnik köken ırkçıları üzerinden Selçuklu Devleti nasıl yıkıldıysa, şimdi de aynı yöntem kullanılıyor. Halkın büyük çoğunluğu, sorunu tam anlamış değil. Bu proje yeni dünya projesinin ilk adımları... Türkiye deki Terörsüz Türkiye ve terör örgütlerinin muhatap alınması, küresel sermaye şirketlerinin yerli acentalarının milli devlet ve ulusalcı yapılara karşı hareketlere girişmesi de bu proje gereğidir.
Necattin Kökten: Tom Barrack, “Türkiye Cumhuriyeti'ni yıkacağız” diyor.
Zeynep Çakmak: Tom Barrack, “Türkiye Cumhuriyeti ulus devletini yıkacağız, dört parçalı Kürdistan’ı Hazar Denizi’nden başlatıp Akdeniz’e kadar uzatacağız, Kıbrıs’ı da Yunanistan’a teslim edeceğiz” demek istemiş. Yunanistan da sürekli Pontus soykırımından bahsediyor...
***
Hz. Ali, “Gören göze karanlık perde olmaz; görmek istemeyen göze ışık neylesin.” diyor!
Yeni sansür yöntemleri!
05 Aralık 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Medya ile ilgili önemli bir konuşma ve bir haber var. Konuşma, İYİ Parti Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan’a ait.
Türkkan, TBMM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, kamu bankalarının 2025 Ocak–Eylül döneminde yaptığı reklam harcamalarının 5 milyar liraya ulaştığını açıkladı. Türkkan, bu bütçenin tamamının iktidara yakın televizyon ve gazetelere yönlendirildiğini belirterek, “Bu ülkede muhalif medya zaten bir elin parmaklarını geçmiyor. Sahiplerini yıldırdılar, hapse attılar, sürdüler, sattırdılar; geriye iki üç tane kaldı” dedi.
Reklam dağılımı konusunda yalnızca kamu bankalarının değil, özel sektörün de baskı altında olduğunu savunan Türkkan, “İki şirket, özel sektörün reklamını bile takip ediyor. İktidarı övmeyen firmalara da baskı yapılıyor, gerekiyorsa çöküyorlar. Tek kıstas var: İktidarı öveceksin” ifadelerini kullandı.
Türkiye’nin Basın Özgürlüğü Endeksi’ndeki yerine de değinen Türkkan, Türkiye’nin 180 ülke arasında 159’uncu sırada olduğunu hatırlatarak “Pakistan, Bahreyn, Sudan bizden daha yukarıda. Gerçek gazeteciler evine ekmek götüremiyor” dedi.
Mevcut medya düzenini “şeytan üçgeni” olarak niteleyen Türkkan, RTÜK, Basın İlan Kurumu, İletişim Başkanlığı ve kamu bankalarının birlikte hareket ederek muhalif medyayı cezalandırdığını savundu. Türkkan, “RTÜK ceza kesiyor, Basın İlan Kurumu reklam vermeyerek cezalandırıyor, İletişim Başkanlığı ekran karartıyor, kamu bankaları da aç bırakıyor. 86 milyonun parasını birkaç yandaş kanalı beslemek için harcıyorsunuz” diye konuştu.
***
Haber ise Yeniçağ’da çıktı. “Sansürün diğer adı: Yüzde 90 bant daraltma” başlıklı haberde şu bilgiler verildi:
“AKP Grubu’nun TBMM Başkanlığı’na sunduğu Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi'ne göre sosyal medya platformlarına uygulanan bant daraltması uygulamasında oran yüzde 50’den yüzde 90’a yükseltilecek! Böylece Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, sosyal medyayı izleyip, bant daraltma yoluyla müdahale etme yetkisine sahip olacak.”
***
Kamu reklamlarını, sadece yandaş medyaya vermek ve onlara kaynak aktarırken muhalif medyaya tek bir reklam bile vermemek, ayrıca özel sektörü de bu yönde baskı altına almak, düşünce ve ifade özgürlüğüne vurulan en büyük darbedir. Çünkü gazeteler, televizyon kanalları reklam ve ilan gelirleriyle ayakta durur. Kaynağı kesilen medya kuruluşları, bu baskıya uzun süre dayanamaz ve sonunda kapatmak zorunda kalır. Gerçi buna rağmen, kendi yağıyla kavrulup ayakta kalanları da ağır para cezaları, yayın durdurma cezalarıyla yıldırmaya çalışıyorlar hatta hukuka aykırı bir şekilde Tele 1 örneğinde olduğu gibi doğrudan şirkete el koyuyorlar.
Şimdi siyasi iradenin atadığı memurlara, bant daraltma yoluyla istemedikleri sosyal medya kuruluşunu izlenemez hale getirme yetkisi verilmesi planlanıyor...
Aslında sosyal medyaya yüzde 80-90’lık bir sansürü de Google uyguladı. Yeniçağ, Halkt tv, Sözcü TV, Tele1, Gazete Duvar, T24, BirGün gibi kuruluşların izlenmesi, algoritma değişikliğiyle yüzde 80-90 düşürüldü. Böylece Google reklamlarından kazanılan para da yüzde 80-90 oranında azalmış oldu.
Sansür yöntemini Google buldu, şimdi iktidar da benzerini uygulayacak...
***
Tarihçi Sinan Meydan, 7 Ağustos 2024’te Cumhuriyet’te yayınlanan , “II. Abdülhamit sansürü” başlıklı yazısında, “II. Abdülhamit, basını kontrol etmek için gazetelere aylık ödenek bağlamıştı. Bu ödenek, gazete sahiplerinin saraya bağlılıklarına göre değişirdi.
Rol modeli II. Abdülhamit olan AKP iktidarı, sansür ve baskı rejimi konusunda da II. Abdülhamit’i örnek alıyor. Ancak tarih, hiçbir baskı düzeninin sonsuza kadar sürmeyeceğini gösteriyor.” diye yazmıştı...
Günümüzde medyaya yapılan baskılar, II. Abdülhamit dönemini de aştı. Artık hangi yazarların televizyon programlarına çıkacağı, hangilerinin çıkmayacağına bile iktidarın verdiği listeye göre karar veriliyor. Köşe yazarları ise meslekten yetişenler arasından seçilmiyor, siyasi irade tarafından atanıyor!
Halktan gizlenen projenin aslı!
06 Aralık 2025 00:01
Son Güncelleme: 06 Aralık 2025 12:27
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Hala Öcalan’ın ne dediğini tartışıyorlar! Oysa Gülistan Koçyiğit, görüşmenin özetini, PKK’ya yakın Mezopotamya Ajansı’na açıklamıştı ve ben de bu açıklamaya dayanarak, konuyu 29 Kasım tarihinde “Öcalan yine Sevr istedi!” başlığıyla inceledim.
( https://www.yenicaggazetesi.com/ocalan-yine-sevr-modeli-istedi-983853h.htm )
***
Komisyonda açıklanan metinde, “Hüseyin Yayman tarafından Suriye konusunda sorulan sorulara; SDG’nin 10 Mart'ta anlaşma yaptığı, anlaşmanın 8 madde olduğu, bunları esas aldıklarını, Suriye başta olmak üzere bölgedeki İsrail’in hamlelerine karşı çok dikkatli olunması gerektiğini, Suriye için üniter yapı ve yerel demokrasi benimsediğini söylemiş, yerel savunma gücünün olup olmayacağını sorusuna cevap olarak, 'savunma gücü yok, asayiş kapsamında güçler, yani polis gibi' cevabını vermiştir.” denilirken Gülistan Koçyiğit, Demokrasi, toplumun örgütlenmesi, komün, meclis, kendi sivil toplumunu oluşturması, Suriye bağlamında örneğin Bayırbucak Türkmenleri, Kürtler, Çerkez topluluklar için söylediği gibi herkesin kendi topluluğunu, komününü, meclisini, sivil toplumunu inşa etmesi ve bu şekilde de kendi öz varlığıyla sisteme katılması gerektiğine değindi. Cümle cümle değil ama kaba haliyle böyle ifade ettiğini söyleyebilirim.” diye açıklama yaptı.
***
İşte bu “komün modeli”, Sevr’de öngörülen modeldir.
Atatürk, Nutuk'ta “Sevr'de, 'Fırat'ın doğusunda ve Ermenistan, Irak ve Suriye arasında kalan bölge için İtilâf Devletleri temsilcilerinden kurulacak bir komisyon özerk bir yönetim şekli hazırlayacaktır.' deniliyordu. Lozan'da, elbette bu talepler söz konusu ettirilmemiştir.” demişti.
ABD derin devletine hizmet eden Uluslararası Kriz Grubu’nun, 5 Eylül 2018 raporunda da, “Abdullah Öcalan'ın geliştirdiği 'demokratik konfederalizm' kavramı etrafında şekilleniyor. Demokratik konfederalizm, Türkiye, Irak, İran ve Suriye'nin devlet sınırları içinde Kürtlerin ve diğer dini ve etnik toplulukların haklarını güvence altına alabilecekleri araçları sağladıkları, savunma haklarını ve kapasitesini de içeren yüksek derecede yerel özyönetimin sağlandığı derin bir âdemi merkeziyetçilik biçimi olarak anlaşılmaktadır. YPG/PYD de bunu savunuyor.” denilmişti.
***
Irak ve Suriye’nin parçalanmasını, Türkiye’nin nüfus yapısının değiştirilmesini, açılım süreçlerini, Türk-Kürt-Arap söylemlerini, Yeni Anayasa hazırlıklarını, Kalkınma Yolu Projesi’ni, Tom Barrack’ın Kathimerini gazetesine yaptığı “son” açıklamalarla birlikte düşünmek gerekir.
Tom Barrack, “Baharat Yolu ve İpek Yolu, Doğu'yu Batı'ya üç veya dört farklı güzergâhtan bağlıyordu. Ve bu refah yolu boyunca medeniyetlerin harmanlanması geldi. Tekrar olabilir, ancak 1919'dan beri ulus devletler tarafından engelleniyoruz. Her ülkenin, her devletin farklı bir tür hükümet tarafından yönetilmesi fikri pek işe yaramadı. Bu yüzden, yeni bir refah tarzı yaratmak için şunu düşünün: Akdeniz'e açılan çok sayıda fosil yakıt kaynağının bulunduğu Hazar Denizi'miz var ve Yunanistan ile Türkiye buraya bir kapı. Nasıl açık olmasınlar ki? Bu siyasi müdahaleden nasıl kurtulacaksınız? Siyasi müdahaleden refahla kurtulursunuz. İşte umudumuz bu.” dedi ve “Kıbrıs bu bölge için önemli mi? Bu sorunların çözümü için önemli mi?” sorusuna da “Evet. Sağlıklı bir vücudun ortasında apse olamaz. Vücudun her bir parçasının iyileştirilmesi gerekir. Ve Kıbrıs da önemli bir bölge... Bu yüzden umudumuz, bunun da dahil edilmesi...” diye cevap verdi!
***
Adam birkaç cümlede bütün projeyi özetledi ama hâlâ, “Anlamadım, ne demek istedi?” diyenler var!
“Siyasetten ve medyadan ses yok!” demiştim. Sözcü TV ve Halk TV, konuyu, Türker Ertürk ve İsmail Saymaz’ın konuşmalarıyla gündeme aldı. Veryansın TV ve harici.com. başından beri konuyla ilgili yayın yapıyor. İktidar medyasında ise tek satır bile yok!
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, Tom Barrack’ın aynı konuşmada geçen “Ruhban Okulu, gelecek yıl Eylül ayında açılacak” sözleri üzerinde durdu...
İYİ Parti Uluslararası İlişkiler Başkanı, emekli büyükelçi Ahmet Erozan, Tom Barrack’ın “1919” ve “ulus devlet”le ilgili ifadelerine “Burası, onun dedesinin yaşadığı Osmanlı İmparatorluğu değil. Çok önceden uyarılmalı ve ‘istenmeyen kişi’ ilan edilmeliydi” sözleriyle tepki gösterdi.
***
Tom Barrack, Hazar Denizi’nden Doğu Akdeniz’e kadar nasıl bir düzen kurmaya çalıştıklarını açıklarken, özellikle AKP ve CHP’den hiç ses çıkmaması sizce neyin göstergesidir?
AKP zaten, o büyük Amerikan projesi için yol temizliği yapıyor; CHP ise “görmedim, duymadım, bilmiyorum”a yatıyor!
Fırat-Dicle’den İran’a su satılamaz mı?
08 Aralık 2025 00:01
Son Güncelleme: 08 Aralık 2025 09:42
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İran Enerji Bakanı Abbas Aliabadi, İran'ın su ithal etmeyi düşündüğünü açıkladı.
Yetkililer, İran'ın son yarım yüzyıldaki en kurak yılını yaşadığını söylüyor.
Öyle ki Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, başkent Tahran'ı taşımayı düşündüklerini defalarca açıkladı. Yani susuzluk, İran'a başkent değiştirebilir...
İran'daki susuzluk, nüfus artışı ve son yıllardaki kuraklıkla birlikte, su kaynaklarının Türkiye’deki gibi tarımda bilinçsizce kullanımından da kaynaklanıyor. İran'ın Afganistan veya Ermenistan'dan su satın alabileceği konuşuluyor.
Strateji uzmanı, emekli general Nejat Eslen, "İran'da su krizi derinleşiyor. İran komşu ülkelerden su ithal etmeyi düşünüyor. Aynı kriz bizde de oluşabilir.
Akıllı olalalım. Demokratikleşme diye gösterilen girişimleri bir tarafa bırakalım. Tom Barrack'ın kel başına; şimşir tarak ısmarlayalım. Fırat-Dicle nehirlerine sahip çıkalım." diye mesaj gönderdi...
***
Şimdiki Amerikan Büyükelçisi Tom Barrack, 1919’dan beri, yani 19 Mayıs 1919’dan beri bölgede kurulan ulus devletlerin, Amerikan çıkarlarını bozduğunu söylüyor ya kendisinden epey önce de Amerikan Büyükelçisi Pearson, “Erzurum’dan Bağdat’a kadar uzanan bölge tek bir ekonomik bölge olacak” demiş, Barzani’nin İnternet sitesinde, “Bu bölge aynı zamanda tek bir siyasi bölge haline gelecek, TSK bu topraklardan çekilecektir” yorumu yapılmıştı.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, 2009 yılı Ağustos ayında, Irak, Suriye gezisine çıkmadan önce “İki ülke arasında güçlü bir stratejik işbirliğinin ortaya çıkması, ortak bölge olan Mezopotamya Havzası ve Orta Doğu’yu refah ve istikrar alanı haline dönüştürecektir. Bu bizim vizyonumuzdur” demişti.
Terör örgütünün başı Abdullah Öcalan da bu konuşma üzerine, “AKP benim yol haritamdan yararlanıyor. Davutoğlu dışarıda, Erdoğan içeride bundan yararlanıyor. Ben yol haritamda Ortadoğu’daki demokratik çözümleri belirtirken Dicle-Fırat Havzası Demokratik Konfederalizmini önermiştim. Davutoğlu şimdi bunun görüşmelerini yapıyor Irak ve Suriye’yle.” demişti.
Avrupa Birliği Komisyonu'nun 6 Ekim 2004 günü açıklanan Türkiye İlerleme Raporu'nda ise Dicle ve Fırat havzalarındaki barajların ve sulama tesislerinin İsrail'in de dahil olduğu uluslararası bir konsorsiyum tarafından yönetilmesinden söz ediliyordu!
Açılım projelerinin ilk hedefi, Fırat ve Dicle’yi Türk egemenliğinden çıkarmaktır diyorduk; Öcalan’ın “muteber” sayılan önerilerinin sonu budur...
Sahi Türkiye, Fırat-Dicle’den İran’a geçici süreyle su satamaz mı?
---
Uydu üzerinden uçak düşürmek!
---
TASS haber ajansına göre, Rus sosyal medya hesaplarında ülke genelinde yüzlerce kişi Porsche araçlarının yaygın bir arıza nedeniyle çalışmadığını bildirdi.
Rusya'daki en büyük otomobil bayi Rolf Servis'in Müdürü Yuliya Truşkova, Porsche marka araçların çalıştırılmasındaki sorunların, fabrika alarm sisteminin uydu modülü aracılığıyla yanlışlıkla bloke edilmesiyle ortaya çıktığını söyledi.
Truşkova, "28 Kasım'dan bu yana Porsche sahiplerinin şirketin servis merkezine yaptığı aramalarda önemli bir artış gördük. Uzmanlarımız, sorunun fabrika alarm sisteminin uydu aracılığıyla bloke edilmesinden kaynaklandığını belirledi." dedi.
Halihazırda tüm içten yanmalı motor modelleri ve tipleri için herhangi bir modelin bloke edilebileceğine işaret eden Truşkova, fabrika alarm sisteminin sıfırlanıp sökülerek blokenin şu anda aşılabileceğini aktardı.
Truşkova, "Benzer durumları Mercedes-Benz sahipleri de yaşıyor ancak bunlar münferit vakalar. Araçlar işe yaramaz duruma geçmiyor. Bu blokelerin nedeni biliniyor mu? Uzmanlar şu anda bu konuyu araştırıyor, bunun kasıtlı olarak yapılmış olma ihtimali var." diye konuştu.
***
Konuyu şöyle düşünelim; bir savaş sırasında, saldırgan ülke, daha önce bilgisayarla çalışan silah sistemleri ve özellikle uçak, tank gibi araçlar sattığı ülkede, istediği anda bu araçları çalışmaz duruma getirebilir. Uçaklar, helikopterler, füzeler, havadayken düşürülebilir veya komutası ele geçirilerek, kalkış yaptığı ülkeyi vurması sağlanabilir İstihbarat servisleri, son model makam araçları kullananlara veya düşman ülke için önemli kişilere, istediği an kaza yaptırabilir! Rusya'daki Porsche araçları eş zamanlı olarak hareket edemez hale getirilebiliyorsa, Türkiye'de kilitlenmiş Mercedesler, fabrika merkezinden müdahale edilerek çalışır duruma getirilebiliyorsa, savaş sırasında neler yapılmaz!
Bu sebeple, teknolojini de kendin üreteceksin ki kimse bu yollara başvuramasın...
Anıtkabir'e abdestli gitmek...
09 Aralık 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Türkiye, 100 yıl sonra, yine aynı yıkım projeleriyle karşı karşıya... Öyle ki, ABD Büyükelçisi Tom Barrack, “1919'dan beri ulus devletler tarafından engelleniyoruz. Her ülkenin, her devletin farklı bir tür hükümet tarafından yönetilmesi fikri pek işe yaramadı.” diyor ve Osmanlı millet sistemine dayalı bir devlet yapısı kurulmasını istiyor.
İçerde ise Atatürk'ün kurduğu Türk devletine, yani Türk egemenliğine ortak çıkarmayı, devlet politikası olarak gösterenler var!
Avukat Hüseyin Özbek'in Cumhuriyet'ten İklim Öngel'e anlattığı gibi, “Hem patrikhanenin ekümenik iddiası hem de PKK ile devam eden sürecin özünde Türkiye’den istenenler Türkiye’nin kuruluş senedi olan Lozan’a aykırı. Amaç, kurucu babaların Lozan’daki kazanımlarının kaybı... Türkiye’ye bir yandan etnik bir yandan da dini dayatma yapılıyor, Türkiye’de etnisiteler, alt kimlikler ve mezhepler bazında bir bölünme hedefleniyor.”
***
İşte bütün bu şartlarda, millet, Atatürk'ün millet birliğini sağlamak için yaptıklarının değerini her geçen gün daha fazla yüreğinde hissediyor. Bu sebeple Atatürk'e olan sevgi, saygı ve minnettarlık da o derecede büyüyor. Şehit annesi Pakize Akbaba, bölücü açılıma karşı başlattığı “Adalet Masası” eylemiyle birlikte, bütün yurttaşları 27 Aralık'taki Anıtkabir buluşmasına çağırıyor...
Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Hüseyin Baş, 9. Olağan Kurultay sabahında, bütün delegelerin Anıtkabir'e abdestli gelmesini ve Atatürk'ün ruhu için dua etmesini istiyor. Aslında bunu İlk isteyen babası Haydar Baş olmuştu. Haydar Baş, 2018 yılında Cumhuriyet Bayramı'nda düzenlediği Cumhuriyet Şöleni'nde partililerle birlikte "Andımız"ı okumuş ve “Cenab-ı Hak cumhuriyetimizi yaşatmayı hepimize nasip eylesin. Arkadaşlar Cumhuriyet deyip geçmeyelim, bir kaybedersek bir daha kazanmamız asla mümkün olmaz. Monarşiye düşersiniz, sizi kandırırlar ama onlar da bilmez, krallığı uygularlar” demiş ve eklemişti:
“Atatürk Kutbul Aktap’tır. Anıtkabir'e giderken abdest almadan gitmeyin.”
Kutbul Aktap, “en büyük veli” demektir...
Bu sözler bana Üçüncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın, "Atatürk! Seni sevmek milli bir ibadettir" deyişini hatırlattı. Anıtkabir'e abdest alıp gitmek ve onun için dua etmek, milli bir ibadet değil midir?
***
Bu arada Haydar Baş, “monarşiye götürürler” demiş ya ilginçtir, Tom Barrack şimdi de “Bölge için en iyisi demokrasi değil, monarşidir” demeye başladı!
BTP Genel Başkan Yardımcısı, İsmail Çetin arayıp, 9. Olağan Kongreye davet ettiğinde Trabzon'dan İstanbul'a gitmek üzereydim. Trabzon'da Yeni Mesaj yazarı Hacı Gaydan ile buluşup Ankara'ya geçtik. Gaydan da, son yazsında “Papa ne için geldi sanıyorsunuz? 1919 yılına Binbaşı Noel'in çizdiği sözde ‘Kürdistan’ haritasının hayat bulması için geldi. Aynı harita, SEVR'de bu millete dayatıldı. O'nu yırtıp tarihin çöplüğüne atan aziz Atatürk'ü, asla unutmuş değillerdir. 100 yıllık bir intikam için gelmiştir papa.” diye yazdı.
***
Atatürk'e sosyal medyada büyük bir saldırı kampanyası başlatıldı. Çünkü Cumhuriyet'i yıkmak için Atatürk'ü milletin gönlünden çıkarmaları gerekiyor. Yalnız, saldırılar arttıkça, Atatürk, millet nezdinde her geçen gün daha fazla büyüyor.
Hüseyin Baş da konuşmasında "Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin dedi ki 'Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasını gönülden arzu ederim.' Yani Türkiye’nin en muhafazakâr iktidarının kendi söylemlerince en muhafazakâr bakanı döndü dolaştı, Heybeliada Ruhban Okulu’nu açmak istiyor. Bunlar epey zaman dindar nesil yetiştireceğiz dediler, o dindarlığın Hristiyanlık dindarlığı olduğu hiç aklıma gelmezdi." dedi
Baş, “Ülkemizin güçlü olmasını istiyoruz. Güçlü Türkiye diyorsanız, o güçlü Türkiye, Türk Milleti’nin güçlü olmasından geçer. Millet fakrü zaruret içerisindeyken devlet güçlü olamaz. İstediğiniz kadar anlatın. Pasaportun sağda solda geçmiyorsa, cebinde paran yoksa, sözün dinlenmiyorsa sen güçlü devlet olamazsın. Şimdi bütün dünyada 'Vatandaşlık maaşı' konuşuluyor. Bunu ilk defa 2004 yılında babam söylediğinde dikkate almadılar. Şimdi bütün dünya neyi konuşuyor? Evrensel temel geliri konuşuyor. Bağımsız Türkiye Partisi, Türkiye’yi Atatürk’ün yolunda tekrar güçlü bir Türkiye inşa etmek için bugün Ankara’dan yola çıkmıştır. Hayırlı uğurlu olsun." diye konuştu.
***
Siyasi partileri, Türkiye'nin kuruluş felsefesine ne kadar sahip çıktıklarına göre değerlendiririm. Hüseyin Baş, en genç genel bakan unvanını taşıyor. Küçük yaştan itibaren siyasetin içinde yetiştiğinden, babasının ve Atatürk'ün yolunda, Türkiye siyasetinde daha güçlü bir şekilde ve uzun yıllar var olacaktır.
Türkiye’ye de Suriye’ye de aynı anayasa!
10 Aralık 2025 00:01
Son Güncelleme: 10 Aralık 2025 09:34
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Gazeteci Cansu Çamlıbel, T24 adına, Türkiye'nin son Şam Büyükelçisi Ömer Önhon ile görüştü. Önhon, “Türkiye'deki PKK ile YPG’yi ayırmak, Türkiye'deki süreç ile Suriye’deki süreci ayırmak, Türkiye'deki anayasa hazırlıkları ile oradaki anayasa hazırlıklarını ayırmak, bunların birbiriyle ilgisi yokmuş gibi davranmak bana göre çok gerçekçi değil. Çünkü şu bir gerçek ki bu iki ülkede olan bitenler bir şekilde birbirini etkileyecek. Yani bunlar bana göre bir bütünün parçası...” dedi.
Önhon, “Diğer taraftan ‘Türkiye'de PKK bitti’ diyoruz, değil mi? Nereye gitti bunlar? Evlerine mi döndüler ya da hepsi hapse mi atıldı ya da hepsi öldürüldü mü? Benim bildiğim bunların birçoğu Suriye'ye gitti. Dolayısıyla da PKK hakikaten bitti mi? Yoksa PKK böyle kitleler halinde, duruma göre oradan oraya göç ederek, göçtüğü yerlerde yerleşip orada mı oluşumlar vücuda getiriyor?” diye sordu?
***
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları ise bütçe görüşmelerinde, Önhon’un tespitlerini doğrularcasına terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın yeni çözüm süreciyle ilgili “Bu süreç Kürtlerin cumhuriyete hukuk yoluyla katılmalarını sağlama sürecidir” sözlerini hatırlattı!
Tuncer Bakırhan da, “Kürt’ün hukukunu tanımak, üniter devlet içinde mümkündür. Cumhuriyet ilan edilmiş ama eksik bırakılmıştır. Bunu Kürt olgusunu cumhuriyetin yasallığına ekleyerek tamamlayabiliriz. Anayasada kimlikler üstü bir dil kullanabiliriz. Anadilde eğitimi güvence altına alabiliriz.” diye konuştu.
Bakırhan, “1921 anayasası kaleme alınırken yerel demokrasiyi kabul eden Mustafa Kemal’i silmemek, tarihin tozlu raflarından indirmek gerek” diyerek Abdullah Öcalan’ın ve AKP adına Abdülhamit Gül’ün dile getirdiği “1921 Anayasası’na dönelim” önerisini tekrarlamış oldu.
***
ABD derin devletine hizmet eden Uluslararası Kriz Grubu’nun, 5 Eylül 2018 raporunda “Abdullah Öcalan'ın geliştirdiği 'demokratik konfederalizm' kavramı etrafında şekilleniyor. Demokratik konfederalizm, Türkiye, Irak, İran ve Suriye'nin devlet sınırları içinde Kürtlerin ve diğer dini ve etnik toplulukların haklarını güvence altına alabilecekleri araçları sağladıkları, savunma haklarını ve kapasitesini de içeren yüksek derecede yerel özyönetimin sağlandığı derin bir âdemi merkeziyetçilik biçimi olarak anlaşılmaktadır. YPG/PYD de bunu savunuyor.” denilmişti.
Açıkça görülüyor ki başından beri Suriye’de ademi merkeziyete dayalı, yani yerel yönetimlerin siyasi özerkliğe sahip olduğu bir Anayasa modeli, ABD tarafından, taraflara dikte ettiriliyor! Çözüm süreçleriyle birlikte ve Tom Barrack’ın “1919’dan beri ulus devletler bize engel oluyor. Osmanlı millet sistemine dönülmeli” sözlerinden sonra herkes anlamış olmalı ki, ABD Türkiye’ye de Suriye’ye dikte ettirdiği Anayasa modelini, siyasi iktidara meşruiyetini tanıma karşılığında kabul ettirmiş durumda!
Modeli sadece AKP iktidarı değil, CHP de kabul etti ki CHP Genel Başkanı Özgür Özel, geçtiğimiz Haziran ayında, “güçlü, demokratik ve üniter bir Suriye yapısını” savunduğunu belirttikten sonra, “Kürtlerin, Türkmenlerin, Arapların, Dürzilerin anayasal zeminde temsil edildiği bir Suriye devletiyle komşu olmak isteriz. Parçalı, iç savaş riski taşıyan bir yapı riskli” dedi.
Oysa etnik grupların Anayasal zeminde temsil edildiği modelde üniter yapı olmaz! Suriye için etnik unsurlara dayalı anayasa isteyen, Türkiye için ne ister?
***
1921 Anayasası önerisine gelince... Bu konuyu da defalarca izah ettim ama tekrarında fayda var.
1921 Anayasası'nda 10'uncu madde ile Türkiye coğrafi olarak vilayetlere ayrılıyor, 11'inci maddede "Vilâyet mahalli umurda manevi şahsiyeti ve muhtariyeti haizdir." deniliyordu. Öcalan, buradan "siyasi özerklik" çıkarmaya çalışıyor. Oysa 1921 Anayasası, vilayetlerin, ırk, din ve dil esasına göre değil coğrafi şartlara göre kurulduğunu belirtiyordu.
Bu tartışmalar sırasında Avukat Gülseren S. Aytaş hatırlatmıştı:
"1-2 Kasım 1922'de Birinci Meclis'in çıkardığı Saltanatın Kaldırılmasına Dair Kanun'da, Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusu ve sahibi olan Türk milletinin egemenliği padişahtan aldığı, Osmanlı İmparatorluğu'nun yerine yeni ve milli bir Türk devleti kurulduğu izah edilmekteydi. Türkiye'nin ortaklık devleti olarak kurulmadığı, egemenliğin asla bölüşülmediği, Türkiye'nin milli bir Türk devleti olduğu ifade edilmekteydi. Birinci Meclis kararıyla sabittir ki bu esas devletimizin temel ilkesidir; hiçbir suretle değiştirilemez."
Türk Milleti'nin egemenlik hakkını, “üniter yapı içinde” diyerek çocuk kandırırcasına ortadan kaldırmaya çabalıyorlar!
Başkasını aptal yerine koyanlar, kendi zekâlarını ölçü alırmış!
Çökme dönemi!
11 Aralık 2025 00:01
Son Güncelleme: 11 Aralık 2025 10:39
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, diploma davasında yargılanırken yaptığı savunmada, önemli bir uyarısını tekrarladı:
“Buradan uyarmaya devam ediyorum. Bu doymak bilmeyen mevcut sistemde hayatı normal akışında gören insanlara bir duyuru yapıyorum: ‘Bana bir şey olmaz’ kimse demesin. Muhalifi ve farklı düşüneni, yakın olanı, yandaşı ayırt etmez. Bu, canavarlaşmış bir düzendir. Yutmayı aklına koymuş ve canavarlaşmış bir sistem akışında sadece sıranızı beklersiniz. Her siyasi görüşten; iktidar partili veya ortağı fark etmez. İş insanıymış, kulüp başkanıymış, hakemmiş, oymuş, buymuş fark etmez. Tehlike altındasınız. Uyarıyorum. Kafanızı istediğiniz kadar kuma sokun, her şeyinizle açıktasınız. Güvende değilsiniz ve tehlike altındasınız. Uyarıyorum. Bugün benim diplomama el koyan akıl, yarın sizin diplomanıza, malınıza, mülkünüze, şirketinize çöker.”
Ekrem İmamoğlu’nun babası Hasan İmamoğlu da Sözcü’den Saygı Öztürk’e konuştu ve “Yıllarca ülkemize komünizm gelmesin diye mücadele ettiğim için çok pişmanım. Çünkü komünizme gerek yok. İstedikleri zaman komünizm ilan ediliyor. Malınıza, mülkünüze el konuluyor.” dedi...
Bu arada, Hasan İmamoğlu’nun banka hesaplarına el konulduğu için haczedilemez olan emekli maaşını da sekiz-dokuz aydır alamıyor! Yine Murat Ongun da İsmail Saymaz’a gönderdiği notta, “Emekli maaşımızı da alamaz olduk. Sana mesaj atan biri ‘emekli maaşına dokunulmaz’ demiş ya, bal gibi dokunuyorlar. Tüm bankalarda blokesin.” demişti...
***
AKP iktidarı tamamen çöktüğünde, herhalde en çok “çökme vakaları” ile anılacak. Meselâ, daha soruşturma aşamasında Merdan Yanardağ’ın ifadesi bile alınmadan TELE1 kanalına hangi gerekçeyle veya hangi hukuka göre el konuldu? Tam bir çökme...
Bazen, el konulan mal varlığı borçlarından fazla olan iş adamları şikâyet üzerine, uzun süre tutuklanıyor. Sonra bu mallara, siyasilerin yakınları fiilen çöküyor! Mahkeme, bu işgalcilere müdahale edemiyor... Adamı bırakıp haczi kaldırsalar, malını satıp borcunu ödeyecek ama buna da izin vermiyorlar. Bu türde çok vaka var...
***
Yazar Zahide Uçar, 2015 yılında emekli oldu. Alanya, Güzelbağ/Gündoğmuş karayolu üzerinde, iki dönüm arazi içinde, iki katlı bir evi 10 yıla yayılan kredi ile satın aldı. Kredi borcu geçen Mayıs ayında bitti.
Zahide Hanım, iki dönümlük bahçeyi, fidanlar dikerek 10 yıl içinde cennet bahçesine dönüştürdü. Kedi, köpek, tavuk, hindi besliyor. Son üç yıl içinde bahçe kuş cıvıltıları ile doldu.
Zahide Hanım, evi aldığında karayolları Gündoğmuş yolunu yapıyordu. 100 metre uzunluğundaki bahçenin uç kısmının altında bir çökme oldu. Zahide Hanım, Antalya Karayollarına tedbir almaları konusunda bir dilekçe verdi. Bu dilekçe fırsata dönüştürüldü. Karayolları “kayma olabilir” bahanesi ile 2018 yılında kamulaştırma kararı verdi! Araziye çok düşük bir bedel teklif ettiler. Zahide Hanım kabul etmedi. DSİ’den emekli, yer altı suları konusunda deneyimli bir jeoloji mühendisi, araziyi inceledi ve bu bölgede kaymanın asla olmayacağını söyledi. Karayolları, kamulaştırmanın iptali talebini reddetti.
Karayolları, 2022 yılı Mayıs ayında Asliye Hukuk Mahkemesine bedel tespit davası açtı. Zahide Hanım’a da “üç yıl içinde burası kayar” dediler. Yıllar geçti, hiçbir kayma olmadı.
Zahide Hanım’ın Antalya İdari Mahkemesi’nde açtığı kamulaştırmayı iptal davası reddedildi. Konya İstinaf Mahkemesi de davayı reddetti. Zahide Hanım, hâkimleri HSK’ya şikâyet etti. İki yıldır bir gelişme olmadı. Zahide Hanım, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulundu. Bir buçuk yılda karar çıktı, talep iki satırla reddedildi.
***
Zahide Hanım, bu olaydan sonra yapılan işin kamulaştırma değil, mülke el koymak olduğuna kanaat getirdi. Çünkü kendisini arayıp “Mülkünüze çökecekler, tek başına yaşayan bir kadın bulduklarında mallarına çöküyorlar.” diyenler olmuş... Bir gazeteci arkadaşı, “Kamulaştırılan bir yer, belli süre sonunda kullanılmadığı için Milli Emlak’a devrediliyor. Oradan satışa çıkıyor. İhaleye çıkılınca olayı tezgâhlayan çete çok ucuza mülke konuyor” diye yaygın bir uygulama hakkında bilgi vermiş...
Zahide Hanım’a, “muhalif olanların malına çöküyorlar” diyenler de olmuş ama ”canavarlaşmış düzen”e karşı mücadeleye devam ediyor.
Adalet Bakanı ise gün aşırı, “Türkiye bir hukuk devletidir” diyor. Hukuk devletinde, yalnız yaşayan emekli bir kadının evine çökmek var mıdır?
Kızılelma değil elma şekeri bu!
12 Aralık 2025 00:01
Son Güncelleme: 12 Aralık 2025 09:16
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İYİ Parti Grup Başkanvekili Turhan Çömez, Cumhuriyet gazetesinden Merve Kılıç'a konuştu ve “İktidarın uyguladığı projenin arkasında bölgemizi düzenlemeye çalışan küresel güçler var” dedi.
Çömez, “Terörist başının cezaevinden çıkarılması ve İmralı’da adeta ‘küçük bir saraya’ yerleştirilmesi ve buradan örgüt üzerindeki tüm yapıları yönetmesi planlanıyor. İkinci aşamada ise 9 bin PKK’lı için özel bir af planlanıyor. Bunu nereden öğreniyoruz? İngiliz haber kuruluşu Reuters haftalar önce açıkladı” diye konuştu.
***
Güncel gelişmeler bu minvalde devam ediyor... Peki stratejik olarak plan nedir? Meselâ Erdoğan neden sık sık “Türk-Kürt-Arap ittifakı” söylemi kullanıyor?
Erdem Atay ve Eray Çelebi, “T.C. Bize Devlet Kursun” adlı ortak kitaplarında bu soruya cevap ararken, “Öcalan, 1999’da yakalandığı zaman her şeyi açıkladı” diyorlar ve Öcalan’ın 1999’da kendisini sorgulayan Hasan Atilla Uğur’a anlattıklarını özetliyorlar:
“Oranın kitlesi (Suriye ve Irak’taki Kürtler) hazırdır. Bütün alt yapısı hazırdır. İran’da ve Kafkasya’da da hazırdır. (...)
Şimdi bunlarla Türkiye dünyayı zorlar. Bu da bir müjdedir. Büyüyen Türkiye’den herkes kazanır. (...) Bu, Türkiye’ye bir Türkiye daha katacaktır. Bu sözü şimdi burada veriyorum. Sözümün kanıtlanması adım adım olacaktır. (...) Ben büyük kazandıracağım. 20-30 milyon çevredeki ülkelerdekiler, çeşitli azınlıklar ve Türkmenler var yani bütün Kürtleri Türkiye’nin hizmetine sokacağım. (...) Şimdi bir defa Türkiye, buralarda bölgeyi kontrol altına alacak. (...) Suriye mahvoldu, İran öyle... Ben tanıyorum oralardaki durumları çok iyi biliyorum. Bunu planlamamız lâzım.”
Erdem Atay ve Eray Çelebi, Öcalan’ın bahsettiği planı, 1965 yılında ABD’nin yaptığını belirterek, Amerikalıların Başbakan Süleyman Demirel’e Türk-Kürt Konfederasyonu önerdiklerine, Genelkurmay’ın planı çok sert bir şekilde reddettiğine ilişkin emekli amiral Vedii Bilget’in 1987 yılında Cumhuriyet gazetesinde yazdığı yazıyı ve sonraki iktidarlara ve liderlere de aynı projenin ne şekillerde dayatıldığına, Suriye’nin parçalanmasından ve kuzeyde PYD/YPG devletinin kurulmasından sonra, Devlet Bahçeli’nin Öcalan’ı Meclis’e davet ederek, süreci nasıl başlattığına kadar süreci hatırlatıyor...
***
Aynı konuları, Yeniçağ’da yazı dizisi ve sonra da kitap olarak, “Vatan haini diyecekler” ve “Açılımın Şifreleri” başlıkları altında 10 yıl önce ben de incelemiştim.
Zaman zaman görüşlerini mesaj yoluyla benimle paylaşan Hasan Çakıroğlu ise sürecin sonunda ne yapılmaya çalışıldığını şöyle görüyor:
“Genelkurmay başkanının Suriye ziyareti de dikkate alınırsa, aslında olay, Suriye'ye yapılacak bir harekâttan ziyade, Suriye Arap ordusunun Türkiye genelkurmay başkanlığının emrine ve denetimine girmesiyle sonuçlanacak bir sürecin planlaması gibi duruyor.
Kısacası Suriye Türkiye'ye bağlanacak. Böylece Türk, Arap, Kürt federasyonu şeklinde bir yapı kurulacak. Bu yapı daha sonra Yugoslavya misali kendi içinde bölününce Türkiye'nin Sivas, Erzurum gibi doğu illeri ile Hatay ve Mersin gibi Akdeniz illeri de sözde Büyük Kürdistan'ın egemenliğine geçecek. Muhtemelen Kuzeydoğu Türkiye'den Ermenistan'a bir Karadeniz limanı verilecek. İstanbul sözde ekümen patrik egemenliğinde ABD ve AB'ye bağlanacak. Trakya Yunanistan ve Bulgaristan arasında paylaşılırken, Ege denizi tamamıyla bir Yunan gölü olacak, muhtemelen İstanbul, Çanakkale boğazları da sözde bağımsız bir uluslararası komisyonunun denetiminde tabii ki ABD kontrolünde olacak.
Kıbrıs ve Doğu Akdeniz'i bu süreçte zaten unutacağız çünkü ortada bir Türkiye Cumhuriyeti kalmayacak; bu bölge İsrail ve Yunanistan'ın egemenlik alanı olacak.
Erdoğan Türk, Kürt, Arap derken sadece bir proje kapsamında Türkiye'ye göç ettirilmiş Araplardan bahsetmiyordu her ne kadar dillendirmese de bahis konusu olan Araplar, Esad artığı Suriye coğrafyasındaki Araplardı.
Bu süreç 20-30 sene de sürebilir, yarım asır da ancak siyasal İslam gibi bir ucube, Atatürkçü kurucu ideolojiye rakip olarak var oldukça bu tarz bir bölünme tehlikesi her daim var olacaktır. Bunun yolu açılmıştır, yani yeni Osmanlıcılık havucuyla bölünme yolu...”
***
Türkiye’de bazıları, halkı bu Amerikan projesine, “Türkiye büyüyüp Turan olacak” veya “Kızılelma’ya ulaşacağız” diyerek ikna etmeye çalışıyor. Bunları, “elma şekeri” vererek çocukları kandıranlara benzetiyorum. Türklük ortak paydasının ortadan kaldırıldığı bir devlet, kimin kızılelmasına ulaşır? ABD, İngiltere ve İsrail’in değil mi?
Türkler, süreci tersine çevirecek enerji ve kudrete sahiptir... Çünkü bir Türk dünyaya bedeldir...
Gevşek sınırlar” projesi mi başlıyor?
13 Aralık 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, bütçe görüşmeleri sırasında, Suriye'deki bir sınır kapısıyla ilgili soruya cevaben, “Bizim politika olarak bütün sınır kapılarını açmaya niyetimiz var. Fakat Suriye'de, özellikle Nusaybin mücavirindeki sınır kapılarının açılabilmesi için 10 Mart Mutabakatı ile ilgili sürecin tamamlanması ve merkezi hükümetin bir noktaya gelmesi lazım.” dedi.
Bir yerde “merkezi hükümet”in varlığı kabul ediliyorsa “yerel hükümetler”in de varlığı kabul edilmiş demektir!
***
Suriye sınırı ile ilgili gazi Abdullah Ağar’ın da görüşleri var. Ağar diyor ki, “Türkiye ‘Terörsüz Türkiye’ ile oyalanırken Suriye’de atı alan Üsküdar’ı Geçiyor. YPG-PYD artık bir terör örgütü değil; ABD-İngiltere-Fransa tarafından adım adım devletleştirilen, Türkiye’yi içeriden çökertmeye programlanmış bir proto-terör devletidir. Bir garnizon devlettir. Bir ileri karakol devlettir. Ve bu artık ‘taslak’ değil, uygulaması devam eden bir projedir. Suriye’deki bu yapı durdurulamazsa Güneydoğuda demografik kırılma hızlanır, ekonomik çöküş ve nüfus akışı güvenlik boşluğuna eklenir. Meskûn mahal çatışmaları geri döner. Türkiye, yılda, yüzde 1,5-2 büyüme kaybeder. İç istikrar 10 yıl boyunca yüksek tansiyon yaşar. Irak’a ve Irak havzasına yönelik ihracat etkilenir. Bu bir ‘risk’ değil; mühendisliği yapılan bir çökme planıdır. Suriye’nin kuzeyi bugün kontrol edilmezse, yarın Türkiye’nin güney yarısı kontrol edilemez hâle gelir. Egemenliğine, toprak bütünlüğüne, bağımsızlığına tehdidin sınırı yoktur. Hem Suriye hem Türkiye için. Bu bir irade savaşıdır.”
***
Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan ise Türkiye ile sınırın açılmasının artık yalnızca ikili ilişkiler meselesi olmadığını, Orta Asya’dan Avrupa Birliği’ne uzanacak demiryolu, karayolu, enerji hatları ve olası yeşil hidrojen boru hattı için stratejik bir koridor anlamına geldiğini söyledi.
Paşinyan’a göre Türkiye ile sınırın açılması, “Barış Kavşağı” ve "Zengezur Koridoru" olarak da nitelendirilen Uluslararası Barış ve Refah İçin Trump Rotası projeleri nedeniyle bölgesel ekonomik ağın temel bir parçası haline gelmiş durumda.
***
Türkiye’nin Yunanistan Bulgaristan ve Irak sınırlarından sonra Suriye sınırı da Amerikan kontrolü altına alındı. “Trump rotası”yla da Türkiye’nin Türk devletleri ve Çin ile olan ilişkileri de Amerikan kontrolü altına alınmış olacak!
Bütün sınır kapılarını açmak iyi de sınırlarda ve sınır ötesinde kontrol ABD’nin elinde olursa, buna dış politika değil teslimiyet denir...
***
Bir de 2013 yılında, Kürtlerin aslında devlet kurmak istemediği, kimliklerini kazanmış olarak, sınırların gevşek olduğu bir coğrafyada kendi kendilerini yönetmek istediği ifade ediliyordu.
Meselâ PKK’nın Suriye’deki kolu PYD’nin Eş Başkanı Salih Müslim, “Tarih, yüz yıldır başkaları tarafından yanlış yazılıyor. Halka haksızlık edilmiştir. Rojava devrimi ile bunlarla hesaplaşmaya gidilecektir” diyordu.
Zübeyir Aydar ise “Tren hattının belirlediği Suriye sınırı ülkeyi parçalayan bir hançer gibidir. Başkan Apo, hem bize hem hükümete Misak-ı Milli Komisyonu oluşturulmasını önermiştir. Bugün ’sınırları hemen kaldıralım’ demiyoruz. Bu sınır; 90 yıldır ölüm sınırları oldu. Oysa bu sınırlar, ticaret, kültür, insanlık ve dostluğun geliştiği ve birleştirici sınırlar olmalı. AB’deki gibi sınırlara dönmesi lâzım... Sınırdaki o mayınların, tellerin sökülmesi gerek. Sınır zaten anlamsız hale gelmiştir. AB’deki gibi iki yaka arasında insanlar gidip gelebilmeli” diye konuşmuştu.
Ahmet Türk de “Öcalan’ın da önerdiği sadece Kürtlerle ilgili değil, Orta Doğu’nun tüm halklarının AB’dekine benzer bir sistemle yaşaması” diyordu...
Yönetmen Sinan Çetin de bu taleplerden çok önce, 1999 yılında, Türkiye-Suriye sınırı ile ilgili “Propaganda” filmini çekmişti... Zübeyir Aydar’ın ayrıntısıyla anlattığı siyasi projeye, Türk halkını hazırlama filmi idi Propaganda!
***
ABD Başkanlarından Bill Clinton, 2000 yılında CNN’e yaptığı açıklamada, “Küreselleşme gevşek sınırlar ister. Üniter devlet yapıları küreselleşmeye uygun değildir” demişti.
İşte şimdi Tom Barrack da “1919'dan beri ulus devletler tarafından engelleniyoruz. Her ülkenin, her devletin farklı bir tür hükümet tarafından yönetilmesi fikri pek işe yaramadı.” diye konuşuyor...
ABD-Suriye ortak devriye görevi!
15 Aralık 2025 00:01
Son Güncelleme: 15 Aralık 2025 11:07
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İsrail Başbakanı Netanyahu'nun 2001 yılında kaydedilen görüntüleri 2010 yılında ortaya çıkmıştı.
Görüntülerde Netanyahu, Filistin topraklarını işgal eden Yahudi ailelerle sohbet ediyordu. Kameraların açık olduğunun farkında olmayan Netanyahu, Filistin sorununu çözmenin tek yolunun Filistin'e karşı bir saldırı düzenlemek olduğunu söylüyordu. Yanındakiler "ABD bu işe ne der?" diye sorunca "Ben Amerika'nın ne olduğunu biliyorum. Amerika kolaylıkla hareket ettirebileceğiniz bir şey, hem de doğru yönde hareket ettirebileceğiniz bir şey. İnsanın yoluna çıkmazlar" diyordu.
Netanyahu’nun dediği oldu. ABD de Gazze’ye saldırı sırasında İsrail’e her türlü desteği verdi.
O zaman şu soruyu sormuştum: ABD, İsrail tarafından kolaylıkla yönlendirilebilir bir ülke ise ABD yörüngesindeki Türkiye'nin durumu nedir? Öyle ya ABD İsrail etkisi altında ise ABD etkisi altındaki Türkiye de dolaylı olarak İsrail etkisi altında olmaz mıydı?
***
Mehmet Ali Kışlalı, "Bölgeyi çok iyi tanıyan bir Amerikalı meslektaşın genel durum hakkındaki özet değerlendirmesi"ni yazmıştı:
"Obama Türk-İsrail gerginliğinden şikâyetçi değil. Kaygılanmaz. O da İsrail'e baskıya çalışıyor. Türkiye, İsrail için çok önemli. İsrail, ilişkilerin tam bozulmasına izin vermez. Türk Silahlı Kuvvetleri de siviller ne yaparsa yapsın, kendileri de çeşitli vesilede düş kırıklığına uğrasalar da İsrail ile ilişkilerini bozmaz. Bunun dışında şimdi olup bitenler, yanıltıcı gösterilerden ibarettir."
***
Tayyip Erdoğan, 2009 yılında Davos’taki “one minute” gösterisinden sonra İstanbul’da “Üçüncü Abdülhamit” pankartıyla karşılanmıştı. Erdoğan’ın Şimon Peres’i azarlaması, bütün İslam dünyasında heyecanla karşılanmıştı. Öyle ki Erdoğan İslâm dünyasının lideri olarak görülmeye başlanmıştı.
Fakat Davos’taki “one minute” krizinden bir ay önce İsrail’in Jerusalem Post gazetesinde Herb Keinon, “İsrailli üst düzey yetkililer, Erdoğan’ın ülkede yükselen laik muhalefet karşısında meşruiyetini sağlamlaştırmak için yüksek profilli bir uluslararası diplomatik başarıya ihtiyaç duyduğunu söyledi” diye yazmıştı.
“One minute” gösterisinden sonra da o “üst düzey yetkili” olan İsrail Başbakanı Ehud Olmert, bakanlarını uyarmış ve Tayyip Erdoğan’a cevap verilmemesini istemişti!
Derken, “Gölge CIA” diye bilinen istihbarat kuruluşu Stratfor’un yazışmaları yayınlandı. Stratfor yazışmalarında, Tayyip Erdoğan’ın, Yahudilerin gerçek lideri Henry Kissinger’e “Bir noktada İsrail’le köprüleri atıp, İslâm dünyasına yaklaşacağını” söylediği belirtiliyor ve Kissinger’ın “Erdoğan, İslâm dünyasının lideri olma niyetinde” dediği anlaşılıyordu.
***
Erdoğan, İsrail ile köprüleri, “One minute” tiyatrosu ve Mavi Marmara gemisini İsrail’e göndermekle attı ama yine de İslam dünyasının lideri olamadı. Türkiye Libya’da, Mısır’da ve Suriye’de, İsrail etkisindeki ABD politikalarına uyum sağladı. Öyle ki Suriye’nin parçalanması, Türkiye üzerinden giden teröristlerle sağlandı. ABD, Suriye’de kurduğu ve SDG adın verdiği PKK ordusunu, Türkiye’yi yerinden oynatmak için kaldıraç olarak kullanıyor! Ve İsrail de Suriye’nin bir kısmını işgal etti. Son olayda da görüldü ki Suriye’nin Humus kentine bağlı Palmira ilçesinde ortak devriye atan Suriye güvenlik güçleri ve ABD askerlerine silahlı saldırı yapıldı.
Yani ABD askerleriyle Colani’ye bağlı Suriye ordusu askerleri, Suriye topraklarında beraberce devriye geziyor! Türk ordusu ise halen 32 kilometreden daha güneye inemiyor!
Türkiye, Türklerin elinden nasıl alınır?
16 Aralık 2025 00:01
Son Güncelleme: 16 Aralık 2025 08:35
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
New York Times gazetesi bir ara “Türkler her zaman iyi dizileri sevdi. Yıllar önce takıntı ‘Dallas’ idi... Daha yakın bir tarihte ise ‘Muhteşem Yüzyıl’... Şimdi ise, izlenecek dizi Türkiye’nin kendi siyasi krizi” yorumu yapmıştı.
Liberal Parti eski genel başkanı Cem Toker ise ekonomik krizi siyasi krizle izah ediyor:
“7 yıl süren ekonomik kriz olmaz. Türkiye’deki ekonomik kriz değildir. Tek adam rejim krizinin ekonomiye yansımasıdır.
Kriz ekonomik olmadığından, ekonomik tedbirlerle de düzelmez, düzelmiyor da zaten.”
***
Yeniçağ ekonomi yazarı Remzi Özdemir de 17 Ağustos 2025 tarihli “7 Yıl Süren Kriz Olur mu?” başlıklı yazısında, “Dünyanın neresinde 7 yıl süren bir kriz var? Bu artık kriz değil; bir yaşam biçimi haline geldi.
Türkiye, krizde yaşamayı kabullenmiş bir topluma dönüştü. Emekli üç kuruş için el açıyor, çalışan çaresizce bekliyor. TÜİK’in kendi bile inanmadığı, masa başında üretilmiş enflasyon verileriyle insanlar kandırılıyor. Yüzde 10 zam nedir Allah aşkına?
Bu bir tesadüf değil, sistematik bir fakirleştirme operasyonudur. Bir kesim var ki bankada milyarları var, lüks içinde yaşıyor. Milli gelir artıyor ama halka yansıyan hiçbir şey yok. Çünkü milli gelirin en büyük payını kaymak tabaka alıyor. Bankalardaki mevduatın yüzde 80’i, nüfusun yüzde 2’sinin elinde... Geri kalan büyük çoğunluk ise devlete el açıyor, yüzde 10’luk komik zamları bekliyor.” diye yazmıştı.
***
Emekli maaşları ev kirasına bile yetmediği için Ankara Ulus’ta ucuz otellerde, tuvaletsiz, banyosuz odalarda kalan yaşlı emeklilerin hali ortada iken Türkiye ekonomisinin büyüdüğünden söz etmek utanç vericidir. Ekonomi büyüdüyse, emekliler neden açlık ve sefalete mahkûm edildi? Ekonomi büyüdüyse, emeklilere neden pay verilmedi? Asgari ücret neden, insanca yaşayabilir düzeyde belirlenmiyor? İş adamlarına “Kefenin cebi yok. Elinizi taşın altına koyun” demekle emeklinin, asgari ücretlinin durumu değişmiyor. Asgari ücreti de, emekli maaşını da siyasi iktidar tespit ediyor...
12 Eylül darbesinin ardından işçi hakları kısıtlanmaya başlanınca, dönemin TİSK Başkanı Halit Narin, “20 yıl işçiler güldü biz ağladık, şimdi gülme sırası bizde.” demişti.
23 yıllık AKP iktidarının son yedi yılında da emekliler ve işçiler ağlıyor, sermaye sahipleri gülüyor...
***
Prof. Dr. Erinç Yeldan, krizin gerçek sebebini 2019 yılında şöyle açıklamıştı:
“AKP ulusal ve uluslararası sermayenin en gözde partisidir. Türkiye'nin dış borçlanmasına dayalı büyüme modelinin sonuna dek sürdürülmesi AKP'nin ve ondan evvel gelen bütün sermaye partilerinin ana göreviydi.
Aslında bugün yaşanan problemler Türkiye'nin bir bütün olarak uyguladığı, uluslararası finans sermayesinin çıkarlarına uygun bir ekonomi olarak koşullandırılmasını sağlayan neoliberal reçetenin genel bir sonucu.
Bu reçetede neler vardı? Türkiye'nin öz kaynaklarının özelleştirmeler nedeniyle sosyal fayda değil, kısa vadeli kâr ekseninde feda edilmesi vardı. Türkiye elindeki çok önemli tarım arazilerini, tarım ürünlerini, enerjide bağımlılığını azaltabilecek rüzgâr, güneş, jeotermal gibi çok önemli kaynaklarını ve genel olarak aklını doğrudan doğruya uluslararası sermayenin güdümüne terk etti.
Bu durum, hasıraltı edilmiş sorunların zamana yayılarak sıcak para büyüsüyle, yüksek faiz, düşük ücretler, düşük döviz kuru, ucuz dolar, yüksek cari işlemler açığı, yüksek ithalat ve bütün bunların bedeli olarak da ulusal sanayinin ve tarımın çökmesi ve emekçilerin gelirlerinin bastırılması, sosyal haklarının askıya alınması ile sonuçlanabilir.'
***
O zaman bu analize de dayanarak yaptığım yorumda, “İşçi, memur ve emekli maaşlarının kuşa çevrilmesi söz konusu! Bugüne kadar yapılan uygulamalara bakarak şunu söyleyebiliriz: Türkiye ekonomisini çökerten, doğrudan AKP iktidarı olmuştur. Küresel ekonomiye yön veren çevreler, 'Türkiye ekonomisi nasıl çökertilir? Toprak, su ve ormanlar dahil Türkiye'nin ekonomik varlıkları, Türklerin elinden nasıl alınır?' araştırması yapmış da uygulama görevini, AKP iktidarına vermiş görünüyor!
Varlık Fonu'nda toplanan varlıkların, uluslararası finans kuruluşlarına teminat gösterilmesi, yani rehin olarak verilmesi, başka neyin göstergesidir?” demiştim...
İşte şimdi yolun sonuna geldik! Türkiye’yi ekonomik baskıyla birlikte açılım politikalarıyla Türklerin elinden almaya çalışıyorlar. Krizin ana sebebi budur...
Algoritmayla çocuktan al haberi!
17 Aralık 2025 00:01
Son Güncelleme: 17 Aralık 2025 09:22
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İngiliz dış istihbarat servisi MI6 Başkanı Blaise Metreweli, Eylül ayında başladığı MI6 başkanlığı görevindeki ilk kamuya açık konuşmasında, uluslararası gelişmelere ilişkin değerlendirmeler yaparken “İşimizin çoğunu, MI6 binası dışında, gözlerden uzakta, dünyanın başka yerlerinde, gizlice, bize güvenen ajanlar devşirip çalıştırarak, İngiltere'yi ve dünyayı daha güvenli hale getirecek sırları paylaşarak gerçekleşiyoruz.” dedi.
Metreweli, MI6'nın her yerde olduğunu, profesyonel kariyerinde de ajan devşirip çalıştırdığını belirterek, “30 yıla yaklaşan kariyerimde, hasım topraklarda ajan devşirip çalıştırma da yaptım, savaş bölgelerinde operasyonlar yürütüp tehditleri yok etme ve barışı destekleme operasyonları da yönettim.” ifadesini kullandı.
Metreweli, “Gücü birleştiren bilgi artık bir silah haline geldi. Yanlış bilgiler, gerçeklerden daha hızlı yayılıyor, toplumları bölüyor, gerçeğin yönünü değiştiriyor. Bağlantının süper, yalnızlığın derin olduğu bir çağda yaşıyoruz. Algoritma, bizi yönlendiriyor, kamusal alanımızı paramparça ediyor. Güven çöktükçe ortak doğruluk anlayışımız da bir toplumun en büyük kaybı olacak şekilde çöküyor.” dedi.
***
İngiltere Dış İstihbarat Servisi’nin önceki Şefi Richard Moore da emekliye ayrılmadan önce, 19 Eylül’de İstanbul’da basın toplantısı düzenlemiş ve Rus halkına çağrıda bulunarak “Rusya’da paylaşacak gerçekleri ve bunları paylaşma cesareti olan kadın ve erkekleri MI6 ile iletişime geçmeye davet ediyorum. Dünya standartlarında bir kuruluşla çalışıyor olacaksınız. Sizi güvende tutmak için elimizden gelen her şeyi yapacağız. İhtiyaçlarınız ve istekleriniz her şeyden önemli olacaktır. Bir fark yaratmanıza yardımcı olabiliriz” demiş ve “Yeni web portalımız Silent Courier aracılığıyla bize çevrimiçi olarak güvenli bir şekilde ulaşabilirsiniz.” diye yol da göstermişti.
İsrail istihbarat servis MOSSAD’ın ise tıpkı CIA gibi sosyal medyanın yanında sinema yoluyla ajan devşirmek için Neftlix’i kullandığına dair bilgiler de var.
***
Türkiye’de ise Milli İstihbarat Akademisi, “İsrail-İran Savaşı ve Türkiye İçin Dersler” başlıklı analizinde, İran’daki başarısız güvenlik politikalarının ve iç zaafların Tel Aviv'in içeriye sızmasını kolaylaştırdığı vurgulanmış, aynı senaryonun Türkiye’de de devreye alınabileceğine, özellikle sosyal kırılganlıkların, etnik ve dini fay hatlarının istismar edilebileceğine dikkat çekilmişti.
Milli İstihbarat Akademisi, Türkiye’ye yönelik benzer bir sızma ve istihbarat operasyonunun önlenmesi için “birlik ve kardeşlik duygusunun güçlendirilmesi, ekonomik-sosyal reformların sürdürülmesi ve dijital alandaki manipülasyonlara karşı stratejik farkındalık geliştirilmesi” gerektiğini ifade etmişti.
Bu arada Aydınlık gazetesi, NATO’nun Türk üniversitelerinden ajan devşirmeye çalıştığına dair bir haber yayınlamıştı.
Esasen, İngiltere, akademik kariyer için gönderilen Türk gençlerine, Türkiye’nin etnik, dini ve sosyal sorunlarıyla ilgili araştırma-tez konuları vermekte, böylece paha biçilmez değerde istihbaratı bedava elde etmektedir.
ABD kökenli sosyal medya kuruluşları ise istihbarat servisleriyle işbirliği içinde, algoritmayı sadece insanların arama verilerine göre reklam yayınlamak veya insanları yönlendirmek için değil konum bilgilerinin de ışığında, kimin kimle ilişkide olduğunu, kimin kiminle ne zaman bir araya geldiğini ne gibi siyasi faaliyette veya eylemde bulunduğunu veya bulunabileceğini, devşirilmeye müsait olup olmadığını belirlemek için de kullanıyor...
Kısacası, sosyal medyada paylaştığınız her mesaj veya fotoğraf, sadece siz değil, arkadaş çevreniz ve sizin ve onların bütün ilişkileri, bütün verileri hakkında istihbarat servislerinin bedava ulaştığı bilgiler oluyor. Bütün bu veriler, yapay zekâyla birkaç saniye içinde değerlendirilebiliyor. 7’den 70’e herkes gözetleniyor...
***
Avustralya Hükümeti’nin, 16 yaş altı gençlerin sosyal medya platformlarına erişimini yasayla yasaklaması, sadece çocukları korumak için değil biraz da bu sebepledir.
Düzenleme kapsamında X, Instagram, Facebook, TikTok, YouTube, Snapchat gibi ağların yanı sıra Reddit, Twitch, Threads ve Kick de dahil 10 mecra, yaş kısıtlamasına tabi tutuluyor.
“Avustralya hükümeti, yasayla, algoritmaların ve zararlı içeriklerin gençler üzerinde yarattığı olumsuz etkiyi azaltmayı hedefliyor” diye açıklama yapıldı ama bir de bunun tersini düşünmek gerekir... Gençlerin ürettiği içeriklerin, bir toplumu aynası olması gibi...
Hani Türk atasözünde “çocuktan al haberi” denilir ya, istihbarat servisleri de bilgiyi çocuklardan daha kolay alıyor!
Önce muhalefet bağımsızlaşmalı!
18 Aralık 2025 00:01
Son Güncelleme: 18 Aralık 2025 08:40
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
CHP Gaziantep Milletvekili Hasan Öztürkmen, “Cemaat vakıflarına bağlı ‘şeyh holdingleri’ ve tarikat şirketleri milyarlar kazanıyor, bağışlarla devasa servetler biriktiriyor ama beş kuruş vergi ödemiyorlar” dedi.
Öztürkmen, TBMM'de düzenlediği basın toplantısında Türkiye'de resmi kayıtlara göre 6 bin 284 vakıf bulunduğunu, bunların 345'inin vergiden muaf olduğunu, bunların yarısının da dini vakıflardan oluştuğunu ifade etti.
Öztürkmen bu vakıfların bir kısmının cemaat adı altında ticaret yapan vakıflar olduğunu belirterek, “Tek asli amacı dini hizmet olan vakıflara hiçbir lafımız yok. Ancak bu dini vakıfların önemli kısmı direkt olarak cemaatlere ait vakıf ve cemaat adı altında ticaret yapan vakıflar” dedi.
Öztürkmen, “İktidarın 2026 yılı içerisinde almaktan vazgeçtiği vergi miktarı tam 3,6 trilyon TL. Ortaya çıkan açık ise dolaylı vergilerle vatandaşın sırtına yükleniyor. Vatandaşı vergiye boğan Saray iktidarı, milyarlar kazanan tarikat vakıflarını vergiden muaf tutuyor.” diye konuştu.
***
Öztürkmen’in gündeme getirdiği uygulamalar, bir stratejinin sonuçlarıdır. Bu stratejinin ne olduğunu, 2002’nin Aralık ayında, Los Angeles Times’ta yazan Amir Tahiri açıklamıştı. Tahiri, Erdoğan ve Gül’ün laiklik veya Avrupacılık anlayışlarının, devletin, dini, tamamen cemaatlere bırakmasına dayalı olduğunu belirtmiş ve bunun da Diyanet İşleri Başkanlığı’nın milyarlarca dolarlık servetinin bir siyasi parti tarafından kontrolü anlamına geleceğini, dolayısıyla Türkiye’de çok partili demokrasinin ortadan kalkabileceğini yazmıştı...
Tahiri, şöyle diyordu:
“AKP, atadığı insanlar vasıtasıyla camileri ve dini sistemi kullanarak, yıllarca iktidarda kalmasını sağlayacak şekilde, yeterli sayıda seçmeni kontrolü altına alabilir.”
Ve The Economist dergisinin 24 Ocak 2004 tarihli sayısında ise aynen şu ifadeler kullanılıyordu:
“ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Eric Edelman’a göre ‘İslâm dünyasında reform ABD’nin en önemli stratejik girişimi’ ve Türkiye’nin başarısı da bunda büyük rol oynayabilir.”
ABD, Türkiye’deki İslâm dünyasında istediği reformu yapamadı ama AKP iktidarının tam desteğiyle, İslâm coğrafyasını kan gölüne çevirdi... Irak, Libya ve Suriye’nin işgal edilerek parçalanması, ABD’nin eseridir, Türkiye, üç ülkenin işgal edilmesinde de ABD’ye yardımcı oldu.
***
ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye özel temsilcisi Tom Barrack da bu gerçeklerin bir kısmını itiraf etti...
ABD'nin 2003 yılında işgal ettiği Irak'ta kurduğu düzen sonrası durum için “3 trilyon Dolar civarında yatırım, 20 yıllık felaket dolu bir tarih, hayatını kaybeden birkaç yüz bin kişi” değerlendirmesini yapan Barrack, “elde hiçbir şey kalmadı” dedi.
Barrack, “Aynı şeyi Suriye'de de yaptık. Yani SDG bir tür YPG ya da PKK, bırakalım birbirleriyle baş etsinler. Neden? Çünkü daha kolay ve iyi görünüyor. Özerk olabilirler. Kendi kültürleri var, kendi dilleri olabilir, kendi okulları olabilir, hatta kendi yerel orduları bile olabilir. Sorun şu ki bu durum, Yugoslavya'da olduğu gibi Balkanlaşıyor. Orada da aynı şeyi yaptık. 'Yani tek bir federal model üzerinde anlaşamıyoruz, o halde yediye bölelim.' Bu da yaklaşık bir nanosaniye sürüyor ve birbirleriyle savaşmaya başlıyorlar. Irak’ta olan buydu. Saddam Hüseyin senaryosu Libya'dan farklı değil. Kaddafi ve Libya'da aynı şeyi yaptık. Hadi ikiye bölelim, hadi federalizm uygulayalım. Bu hiç bir zaman işe yaramadı. Rejim değişikliği aslında hiçbir zaman işe yaramadı. 1946 sonrasına bakarsanız, ABD'nin müdahil olduğu her durumda yaklaşık 93 darbe veya rejim değişikliği yaşandı. Hepsi başarısız oldu.” diye konuştu.
***
Türkiye’de askeri darbelerin sonunda oluşan siyasi iktidar, cemaat vakıflarını vergiden muaf tutmak ve Diyanet İşleri’ne cemaat yapılanmalarına izin vermekle, dini, cemaatlere bırakmış, Diyanet İşleri bütçesini de kontrol ederek, bu yolla, toplumun çok büyük kısmını kontrol etmeye başlamış, böylece, demokratik laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı hedefleyen gruplara yol vermiştir. Dolayısıyla iktidar, Anayasa’daki temel hak ve hürriyetleri, devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya Anayasa’ya aykırı görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanmaya başlamıştır.
Halkın bu gerçekleri kavraması muhalefetin de kontrol edilmesiyle önlenmekte, böylece rejim değişikliği garanti altına alınmak istenmektedir. Bütün bunların, Büyük Orta Doğu Projesi’nin gereği olduğu göz ardı edilerek hiçbir çözüm üretilemez. Özellikle ana muhalefet tamamen millileşmeden, bağımsızlaşmadan çözüm de olmaz... Bu gerçek halk tarafından ne kadar hızlı anlaşılırsa; çözüm de o derece hızlanır...
Ver misketlerini al misketlerimi!
19 Aralık 2025 00:01
Son Güncelleme: 19 Aralık 2025 09:45
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Çeşitli haber kaynaklarında Türkiye’nin savunması, dış politikası ve Anayasal düzeniyle ilgili dört haber var. Türkiye Cumhuriyeti yetkilileri bu dört haberi de yalanlamadı...
Birinci haber Blomberg’den...
Bloomberg, Türkiye'nin yaklaşık on yıl önce Rusya'dan satın aldığı S-400 hava savunma sistemlerini iade etmeyi hedeflediğini yazdı. Bu adımın, Ankara'nın ABD ve NATO'nun diğer üyeleriyle ilişkilerini zedeleyen tartışmalı savunma anlaşmasını sona erdireceği ve Amerikan yapımı F-35 savaş uçaklarını satın almasına imkân sağlayacağı belirtildi. Bloomberg'in konu hakkında bilgi sahibi isimlere dayandırdığı haberine göre, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan geçen hafta Türkmenistan'da Rus mevkidaşı Vladimir Putin ile yaptığı görüşmede bu konuyu gündeme getirdi. İki ülke yetkilileri arasında daha önce de bu konuda benzer görüşmeler yapıldığı kaydedildi. Cumhurbaşkanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı konuyla ilgili yorum yapmaktan kaçındı. Kremlin ise iki lider arasındaki görüşmede böyle bir talebin dile getirildiğini yalanladı.
Haber doğruysa, Türkiye adına, Rusya’ya “al misketlerini” denilmiş oluyor. Tabii burada S-400 misketlerini geri alacak olan Rusya ama F-35 misketlerini verecek olan ABD... ABD’nin Türkiye’ye “S-400 misketlerini elinden çıkar; ver misketlerini al misketlerimi...” baskısı yaptığını bütün dünya biliyor...
Sadece bu konu bile Türkiye’nin egemenliğiyle ilgili bir konunun çocuk oyuncağına çevrildiğini gösteriyor. ABD, Türkiye’nin NATO silahlarını havada vurma yeteneğine sahip olmasını istemiyor. Bu da “ABD, Türkiye’ye yönelik bir saldırı mı planlıyor?” sorularını haklı kılıyor...
***
İkinci haber, ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilci Tom Barrack’tan. Barrack, “Hedefimiz, Eylül 2026’da Heybeliada Ruhban Okulu’nu yeniden açmak. Bu konu hem Başkan Trump hem de Başkan Erdoğan için son derece önemli” dedi.
Tom Barrack’ın açıklamasına karşı Türkiye’den resmi bir açıklama yapılamadı!
***
Üçüncü haberi, Sözcü’de Saygı Öztürk patlattı. Öztürk, Abdullah Öcalan’ın İmralı’da, komisyon adına kendisiyle görüşen üç milletvekiline isteklerini sıraladığını ve belli bölgelerde etnik ve mezhebi durumun dikkate alınıp ana dilde eğitim yapılmasını, ileri aşamada resmi dilin Kürtçe olmasını gündeme getirdi.
Öcalan, Suriye’de SDG’nin yani PKK’nın silah bırakmasına karşı çıktı. Asker olmasalar bile polis olmalarını önerdi, Türkiye’de ise iki halkın adının Anayasa’da yer almasını, Anayasa’nın “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” şeklindeki 66. maddesinde değiştirilmesini, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın yerine getirilmesini, “Kürdistan’dan çıkan petrolden elde edilen gelirden bir bölümün buradaki yerel yönetimlere bırakılmasını”, Güneydoğu’daki barajlardan elde edilen elektrikten de pay verilmesini istedi.
Öcalan’ın böyle isteklerde bulunduğu, kendisiyle görüşen komisyon üyeleri tarafından yalanlanmadı! Komisyondaki DEM Parti’nin raporunda da Lozan ve Cumhuriyetin kuruluş felsefesi hedef alındı.
***
Dördüncü haber, Erbil ‘den ve Rudaw kaynaklı... Habere göre SDG ve Suriye yönetimi, entegrasyon planında anlaştı. Buna göre Suriye’nin kuzeyinde tümen büyüklüğünde üç SDG birliği kalacak! Yani PKK, Suriye’nin kuzeyinde tek bir güç olarak varlığını koruyacak. Türkiye yetkilileri ise SDG’nin bir bütün olarak değil bireysel olarak Suriye ordusuna katılmasını istiyordu...
Bu haberle ilgili de bu yazının yazıldığı saatlerde, Türkiye’den herhangi bir açıklama yapılmamıştı...
***
Görüldüğü gibi AKP iktidarı, “sükût ikrardan gelir” atasözünde olduğu gibi Türkiye’nin egemenlik haklarıyla ilgili dört konuda da suskun... Ülkenin gündeminde tutulmak istenen konular ise yasa dışı bahis ve uyuşturucu gibi konularda ünlülere yapılan operasyonlar ve Güllü cinayeti...
“PKK'yı devlet kurucusu yapmak!”
20 Aralık 2025 00:01
Son Güncelleme: 20 Aralık 2025 12:35
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Bugünkü Açılım sürecinin birinci açılımdan dazla bir farkı yoktur. O zaman Oslo’da PKK ile masaya oturulmuştu, şimdi de “kurucu önder” sıfat verilen Abdullah Öcalan ile pazarlık yapılıyor.
O zaman da yeni bir Anayasa’dan söz ediliyordu şimdi de...
Anayasa, bir devletin hangi temel üzerinde kurulduğunu gösteren kurucu iradeyi bünyesinde taşır. Kurucu felsefenin değişmesi için yeni bir kurucu irade gerekir! O zaman da eski devlet tarihe karışır, yeni bir devlet kurulur.
Selahattin Demirtaş, BDP Genel Başkanı iken, “Bir kurucu meclis ruhuyla ülkenin hak ettiği gerçek halk anayasasına, sivil anayasaya kavuşacağı ve herkesin kendini eşit yurttaş hissedeceği Türkiye’yi yaratma adına parlamentoya giriyoruz” demişti.
Abdullah Gül de “Meclise geldikten sonra her siyasi parti, her siyasi çizgi ve her milletvekili, ortak geleceğimiz, sorunlarımız ve umutlarımız adına kendi tezlerini ortaya koyacaktır” diye konuşmuş ve “Esnek bir Anayasa”dan bahsetmişti.
“Esnek”ten kasıt, kurucu iradenin esnetilmesidir.
***
Biz birinci çözüm sürecinin sürdürüldüğü 2011 yılında, “Bu şartlar altında yeni bir Anayasa yapmak, PKK’yı devlet kurucusu yerine koymaktır.” diyorduk.
Bugünkü Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş ise o zaman HAS Parti Genel Başkanı olarak Meclis’in sivil, katılımcı, özgür ve sosyal adaletçi yeni bir anayasayı yapmak zorunda olduğunu söylüyordu.
Numan Kurtulmuş’un 14 yıl sonra Meclis Başkanı olarak kurduğu komisyon, ABD’nin dayatması olan PKK’nın taleplerini görüşme zemini olarak kullanıldı.
Abdullah Öcalan da son görüşmede, komisyon üyelerine, yeni Anayasa talebini iletti.
Oslo’da 2009 yılında, MİT-PKK görüşmesinde ne diyordu koordinatör ülke temsilcisi? “Abdullah Öcalan tarafından üretilen kendi fikirleri parlamentoda yasa çıkaracakları zaman dikkate alınacaktır. Kendisinin parlamento için ürettiği öneriler dikkate alınacaktır” diyordu
İşte o tarihten beri, PKK’nın talepleri, Türk Milletine, “uzlaşma anayasası” diye anlatılıyor...
***
Abdullah Gül, “Yeni anayasa hiçbir özel fikrin, partinin, ideolojinin ve doktrinin mührünü taşımamalıdır.” diyordu.
Yani “Türk Milleti” dediğiniz zaman ideoloji oluyordu. Etnik gruplara özerklikten bahsettiğinizde ise konu insan hakları çerçevesine taşınıyordu!
“İdeolojisiz Anayasa” TESEV’in raporlarında da yer alıyordu.
İdeolojisiz anayasa fikrini ilk ortaya atan kuruluş, turuncu devrimlerin organizatörü George Soros tarafından fonlanan Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı idi.
TESEV Başkanı Can Paker, ünlü darbe sponsoru George Soros’dan yılda 2 milyon dolar aldıklarını da itiraf etmişti. Bu durumda etnik grupların zikredileceği “Yeni Anayasa”nın finansörü Soros oluyordu..
***
Prof. Dr. Mete Tunçay, TESEV adına Star gazetesine yaptığı açıklamalarda baklayı ağzından çıkarmış ve “Muhtemelen eski Osmanlı toprakları üzerinde bir federasyon olacaktır. Türklerin hâkimiyetinde değil; Türklerin de, Yunanlıların, Bulgarların, Sırpların, Arnavutların, Kafkasyalıların, Suriyelilerin, Iraklıların, Ürdünlülerin, İsraillilerin de yer alacakları bir federasyon. Bana öyle geliyor ki bu yapıya erişilse var olan problemler daha kolay çözülebilir. Ama buna yeni Osmanlıcılık demek yanlış olur. Osmanlıdan önce de burada bu insanlar bin yıl ortak bir yönetim altında yaşadılar, Doğu Roma’da. Bir arada yaşama geleneği var” demişti.
Tunçay kendi fikrini mi söylemişti? Hayır, bu fikri, Büyük Orta Doğu Projesi adı altında ABD’nin resmi politikası haline getiren kişi, Yahudi asıllı İngiltere ve ABD vatandaşı tarihçi Bernard Lewis’ti...
Aslında, daha önce Turgut Özal’ın da bu plan çerçevesinde “Orta Doğu Federasyonu” kurmak istediği, bu yüzden “Federasyonu tartışalım” dediği ve “Türk dediğin nedir ki?” sözleriyle Türk kimliğine, Cumhurbaşkanı seviyesinde savaş açtığını biliyorduk.
Avrupa Birliği de Hollandalı tarihçi Erik Zürcher’e Türkiye’nin çok uluslu bir devlet haline gelmesi ve Türk dili ve kültürüne bağlı devlet yapısına son verilmesi için bir kitap yazdırmıştı.
***
PKK açılımının yol haritasını hazırlayan ABD’li David L. Phillips de “Türklüğün vatandaşlık için bir şart olmasını elimine edecek şekilde Anayasa’da bir reform yapılabilir” demişti.
Kısacası, Türk kimliğini etnik bir düzeye indirerek, Türkiye’yi bir Türk devleti olmaktan çıkarmak isteyenler, eski Osmanlı coğrafyasında kurulmak istenen Büyük İsrail projesine hizmet etmektedir...
Milleti yeniden yetiştirmek!
22 Aralık 2025 00:01
Son Güncelleme: 22 Aralık 2025 08:58
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yıllardır bıkmadan anlatıyorum; Türkiye'de siyasette çok ciddi bir sorun var. Bu sorun, kimsenin kendi parti ideolojisi ve programına uymamasıdır. Mesela liberal parti ve sosyal demokrat parti, milliyetçi parti ile birlikte iktidara geliyor, çiftçinin ne ekeceğine ne biçeceğine müdahale ediyor. Hatta AB, IMF ve Dünya Bankası'nın ortak baskısıyla, "Sen ekme, ben sana dönüm başına para vereyim" diyebiliyor. İslamcı parti iktidar oluyor, Siyonist bir tasarım olan Büyük Orta Doğu projesinin eş başkanlığını üstleniyor. Daha doğrusu kendisine tebliğ edilen bu görevi kabul ediyor! Ardından Yahudi kuruluşlarından altın boynuz ödülünü alıyor!
Milliyetçi parti lideri, terör örgütü reisinden kurucu önder çıkarmaya çalışıyor!
Genel başkan, parti yöneticileri, onları hemen her hafta ayakta alkışlayan milletvekilleri kendi parti ideolojisi ve programlarına aykırı hareket ediyor ama tabandan tavana kadar kimse en küçük bir itirazda bulunmuyor!
***
Parti liderleri siyaseten klonlanmış olabilir; çocuk yaştan itibaren ele alınıp yetiştirilmiş ve sonra da görev verilmiş kişiler de olabilir. Bir siyasi partinin üst yönetimini oluşturan kişilerin çoğu da klonlanmış olabilir ama o siyasi partiye gönül veren, milyonlarca insanın klonlanmış olduğunu kimse iddia edemez.
Öyleyse, neden hemen herkes klonlanmış gibi hareket ediyor?
Bir ömür boyu karşı çıktığı fikri savunması için insanın ikiyüzlü, riyakâr olması gerekir. Siyasi veya ticari çıkarları, genel başkanının ortaya koyduğu fikre karşı çıkmayıp, desteklemesini gerektiriyordur. Fakat milyonlarca insan, böyle bir sahtekârlığı nasıl tepkisiz seyreder?
***
Türklerin tarihte bu şekilde yaşanmış bunalım dönemleri vardır.
Bilge Kağan, Orhun yazıtlarında, babası Kutluk Kağan'dan bahsederken "Önce on yedi er, sonra yedi yüz er olup ilsizleşmiş, kağansızlaşmış milleti, cariye olmuş, kul olmuş milleti, töresini ziyan etmiş milleti, atalarımın töresince yeniden düzenlemiş, harekete geçirmiş, yetiştirmiş..." diyordu. Çünkü millet, Çin'in elinde esirdi!
Bugün Türkiye Türklerinin devleti kimin elindedir? “Devlet aklı” dedikleri aklın, Türk aklı ile bir ilgisi kalmış mıdır? Millet, töresini korumakta mıdır?
Türkiye'nin ekonomisi, kültürü ve hatta siyaseti yabancıların kontrolüne geçmiş değil midir?
Öyleyse, bugünkü Türkiye'de 700 er yok mudur? 700 bin er yok mudur? Yedi milyon er yok mudur?
***
Şimdi töresini kaybetmeye başlamış milleti yeniden yüceltmek için yeni bir ruh, yeni bir fikir ve felsefe gerekir. Bu ruhun, milletin tek bir ferdinde var olması bile milleti kendine getirmeye yeter...
Gerçi Tierri Ogüsten‘in ifade ettiği gibi “Büyük işler yapanlar ayrı ayrı ihtiras sahibi enerjik bireyler değil, enerji direniş seviyesi adı verilen ortak ruhtur.”
Yine de bir kadro hareketi gerekir ama böyle bir kadroyu harekete geçirecek olan, o yüksek ruha sahip liderlerdir... Atatürk’ün “Ben milletin vicdanında ve geleceğinde hissettiğim büyük gelişme kabiliyetini, bir millî sır gibi vicdanımda taşıyarak, yavaş yavaş bütün bir topluma uygulatmak mecburiyetinde idim.” dediği gibi, milletin ruhu bazen tek kişide ortaya çıkabilir...
***
İşte Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun da “Derin devleti bilmem ama derin millet mutlaka var. Bunu hissediyorum. Daha doğrusu derin millet kendisini hissettiriyor. Belli ideolojilere kapılanları bir yana bırakırsak milletin her bir ferdinde zaten ‘Biz büyük bir milletiz, büyük devletler kurmuş bir milletiz.’ düşüncesi var. Sen kimin devletini kime veriyorsun? Bu millet şu toprakların altında yatan şehitlerini unuttu mu sanıyorsun? Derin devlet (?) ‘kurucu önder’ filan diyebilir ama derin millet gereğini yapar, siyasetçileri de yönetenleri de hizaya sokar.” diyor.
Gumilev de bunun bilimsel teorisini tespit etmiştir.
Gumilev'e göre milletlerin ruhu, esas olarak, coğrafyaya, toprağa, iklime, atmosfere, kısacası biyosfere, biyosferdeki değişimlere bağlıdır...
Bilge Kağan'ın "Ey Türk budunu! Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir ki?" sözünün dayanağı da bu bilgi seviyesiydi...
Milliyetçilerin siyasi kıblesi!
23 Aralık 2025 00:01
Son Güncelleme: 23 Aralık 2025 09:40
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Kahramanmaraş eski Milletvekili Edip Özbaş, 12 Eylül 2010’daki sözde yargı reformu ile ilgili referandumdan hemen önce Yeniçağ'a yaptığı açıklamada, Türk milliyetçilerinin 40 yıldır milletin doğrularını savunduğunu, büyük oyunlar karşısında avcı kekliği durumuna düşmemeleri gerektiğini söylemişti.
Özbaş, "Ben bu süreci 1919 yılından daha olumsuz olarak görüyorum. Bugün referandum sürecinde evet veya hayır bahane edilerek Türk milletini bölme çabaları var. Dışardan kurgulanan bu oyuna Türk milliyetçilerini de dahil etmek istiyorlar. Başkalarının söylediği türküye bazı arkadaşlarımız eşlik ederek, onların kervanına katılıyor. Türk milliyetçileri makam ve mevki düşünmeden doğruları millete söylemekle yükümlüdür. AKP Türk milliyetçilerinin üzerinde oyun oynamak isteyebilir, ancak bu oyuna gelmemek gerekmektedir. Cumhuriyeti, Atatürk ve Türk milliyetçileri kurdurmuştur. Bugün gelinen noktada Cumhuriyetin ipini Türk milliyetçilerine çektirmek istemektedirler. Bunun farkında olmamız gerekir" demişti.
***
Bugün gelinen yerde görüne odur ki, milliyetçilerin büyük kısmı, avcı kekliği durumuna düşmüştür. Bir kısmı, uygulanan politikaların devlet politikası olduğu propagandasına inanmakta bir kısmı da kişisel beklentileri karşılandıkça, sürece destek vermekte bir sakınca görmemektedir.
Denilebilir ki “Cumhuriyetin kurucu partisiyiz” diyenler farklı durumda mıdır?”
Atatürk’ün ve cumhuriyeti kuran kadronun, temel dayanağı Türk Milliyetçiliği idi... Atatürk’ten sonra durum değişmiştir.
CHP’nin ortanın solu, sosyal demokrasi gibi kavramlarla anılmaya başladığı dönemlerde de altı ok ve milliyetçilik ilkesi değişmemiş ama daha az vurgulanır hale gelmiştir.
Bugün ise parti programında bile Türk Milleti kavramı, eleştiriler üzerine ancak bir defa yer alabilmiştir...
***
İstanbul milletvekili Yunus Emre, yeni programla ilgili olarak şu değerlendirmeyi yapmıştır:
“Milliyetçilik, halka ve ülkeye sevgiyi temel alan; çoğulcu, kapsayıcı, barışçı ve demokratik bir yurttaşlık bilinci olarak ifade edilmiştir. CHP’nin yeni programının giriş bölümü, Türkiye’nin geleceğine ilişkin bütüncül bir siyasal vizyonun kurucu metnidir.
Bu giriş, bir partinin kendisini tanımlamasından çok daha fazlasıdır:
Türkiye’nin demokrasiye, eşit ve aktif yurttaşlığa, özgürlüğe, eşitliğe ve adalete dayalı yeni bir toplumsal sözleşmeye ihtiyacı olduğunun ilanıdır.
CHP’nin yüz yıllık birikimini çağın gereksinimleriyle birleştiren bu yeni başlangıç, yalnızca partimizin değil, Türkiye’nin de önümüzdeki dönemde nasıl bir yol haritasına sahip olması gerektiğini göstermektedir.”
***
Yeni programda “Milliyetçilik” şöyle tanımlanmıştır:
“CHP’nin milliyetçilik anlayışı, Atatürk milliyetçiliğine dayanır. Halkına sevgiyle bağlı, bağımsızlık ve kamu yararı ilkelerini merkeze alan, ülkeye hizmet etmeyi yüce görev sayan, kapsayıcı bir yurttaşlık bilincidir. Atatürk milliyetçiliği, ülkemizi ileriye taşıma hedefi etrafında milletin seferber edilmesini esas alır. Egemenliğin sahibi olarak milletin her ferdi özgür ve eşittir. Atatürk milliyetçiliği, yurttaşlık bağıyla Cumhuriyetimize bağlı olan herkesin eşitliğini savunur. Türk milleti bu anlayışla tanımlanır. Farklı kimliklerin dışlanmaması ve yurttaşların aynı hak ve özgürlüklere sahip olması esastır. Günümüzde eşit yurttaşlık, bu anlayışın eksiksiz olarak hayata geçirilmesi ve güçlendirilmesi anlamına gelir.”
***
“CHP’nin savunduğu eşit vatandaşlık, PKK ve DEM Parti ile AKP’nin savunduğu eşit vatandaşlıkla aynı değildir” denilebilir ama yine de kuruluş felsefesinden ayrılan bir parti artık o eski parti değildir, kurucu felsefesinden tamamen koparılmak istenen devlet de yıkılır!
Bu durumda, tarihi sorumluluk, yine Türk Milliyetçilerinin omuzlarındadır ama zaten asıl sorun oradadır!
Türk Milliyetçileri, bugün siyasi kıblelerini şaşırmış durumdadır. Bu durumda, Türk Milliyetçilerinin hangi partide olurlarsa olsunlar, parti disipliniyle değil, tarih bilinciyle hareket etmesi gerekir...
Vatanın delisi Müfit Özdeş...
24 Aralık 2025 00:01
Son Güncelleme: 24 Aralık 2025 08:41
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yazılarımdan dolayı bana sempati besleyen emekli büyükelçi Müfit Özdeş ile son on yıl içinde bazen iki günde bir, bazen haftada bir bazen de ayda bir de olsa mutlaka telefonla görüşürdük. Her defasında moral ve destek verir ve gündemdeki bir ülke sorunuyla ilgili görüşlerini, deneyimlerini anlatırdı. Son yıllarda hastalıklarla boğuşuyordu ama her defasında ayağa kalmayı başarıyordu. Hep “ne zaman oturup yüz yüze konuşacağız?” derdi. Bir gün kendisini ziyaret etmeye karar verdim. Heybeliada’da babadan kalma küçük bir ahşap evde oturuyordu. “Eli boş gidilmez” diye Müfit Özdeş’e, bizim mahalleden ağabeyim Bekir Kılıçkaya’nın getirttiği halis sütten yaptığımız yoğurdu götürdüm... O sırada hastalıktan yeni kalktığı için makbule geçer diye düşünmüştüm.
Adada faytonlar kaldırıldığı için onların yerine arkasında iki kişilik oturma yeri olan motorlar kullanılıyordu. Müfit ağabey, iskelede beni karşıladı, biraz yürüdükten sonra bir motora bindik, ada turu yaparken, evine de uğrayıp yoğurdu bıraktık. Yalnız yaşıyordu... Bir saat kadar adayı dolaştık, babasının, dedesinin mezarlarında dua ettikten sonra ada sakinlerinin uğrak yeri olan kahvehanede sohbet ettik, nikâh şahidi olduğu bir düğüne katıldık. Akşama doğru da beni iskeleden uğurladı.
Yoğurdu çok beğenmiş... Haftada bir süt almaya ve bizim yoğurdu maya olarak kullanıp yoğurt yapmaya başlamış... Artık her arayışında önce yoğurt için tekrar tekrar teşekkür ediyordu.
***
Müfit Özdeş kimdi?
Hani Atatürk’ün Şam’da iken, “Bugünün adamı mı olmak istersin, yarının mı” diye hitap ettiği, sonra da Vatan ve Hürriyet Cemiyet’ni birlikte kurduğu, Libya’daki mücadelede de yanında olan Lütfi Müfit Özdeş’in torunu, Cem Gürdeniz amiralin nakline göre “Yüksek Denizcilik Okulu’nu 1909 yılında kuran merhum Hamit Naci’nin büyük torunu; eski denizaltı filosu komutanlarından ve senatör merhum amiral Rıfat Özdeş‘in oğlu, emekli Libya ve Afganistan Büyükelçisi; 1967 Mülkiye mezunu; Mülkiyespor eski başkanlarından; 2021 yılında Hamit Naci-Mavi Vatan Vakfı’mızın kurucusu; ‘Harici bir Hariciyecinin Not Defteri’ isimli kapsamlı kitabın yazarı, Dışişleri Bakanlığımızın mümtaz şahsiyeti, Emekli Büyükelçi Ahmet Müfit Özdeş’ten” bahsediyoruz...
Müfit ağabeyi, 23 Aralık 2025 tarihinde sabah saatlerinde kaybettik. Cenazesi, 24 Aralık 2025’ta yani bugün, öğle namazından sonra Heybeliada Camisi’nden kaldırılacak.
***
Eski milletvekili Gürcan Dağdaş da mesajında, “Vatan toprağı büyük bir evladını bağrına aldı… Hariciyedeki lakabı ‘Deli Müfit’ti! Bu lakap, ona kurum içindeki gayrimilli unsurların önüne memleketin menfaatleri adına öfkeyle dikildiği için verilmişti...
Büyükelçilik görevleri esnasında Afganistan-Irak-Libya’daki Türk varlığını örgütleme, sesini duyurma, haklarını savunma adına büyük mücadele verdi… En son Papa’nın ziyaretinin arka planına dair, Yeniçağ gazetesinden Arslan Bulut’a yaptığı açıklamalar, meselenin kavranması açısından önemliydi. Kendi mal varlığıyla kurduğu Hamit Naci Mavi Vatan Vakfı’nın Mütevelli Heyeti’nde bulunmamı istemesi, benim için onur payesiydi… Daha önce hakka yürümüş Prof. Mustafa Kafalı hocamla birlikte Ankara Kalesindeki ofisimde sık sık bir araya gelirdik. Onları dinlemekten, öğrenmekten mutlu olurdum… İkisinin de ruhları şad olsun.” dedi…
***
Peki neydi Müfit Özdeş’in bana yaptığı son açıklama?
Özdeş, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti; Büyük Selçuklu Devleti, Anadolu Selçuklu Devleti ve Osmanlı Devletinin devamıdır. Papa’nın 1700 yıl sonra konsil topladığı İznik ise Türk devletinin Anadolu’daki ilk başkentidir. Bu itibarla, İznik’te Hristiyanlığın köklerine atıfta bulunularak konsil toplanması, bu topraklardaki Türk egemenliğine meydan okumaktır” demişti.
Ben de bu bakış açısını “işte devlet aklı” diye yorumlamıştım.
***
Müfit Özdeş, anılarını Kaynak Yayınları arasında çıkan "Harici Bir Hariciyecinin Not Defteri" adlı 690 sayfalık kitapta yazmıştı. "Harici" derken, “Dışişleri'ne yüzde 90 oranında hâkim olan cemiyetin dışında kalan” demek istemişti. Kitap bir otobiyografi olarak akıcı bir roman gibi okunuyor ama çok acı gerçekler içeriyor.
Bağdat'ta 1972-1974 arasında kâtip olarak görev yapan Özdeş, Saddam’ın 1980'in Ocak ayında, Türkmenlerin liderleri olan Abdullah Abdurrahman, Necdet Koçak, Rıza Demirci ve Adil Şerif'i “Türk casusluğu” suçlamasıyla nasıl idam ettirdiğini de yazdı. Kerkük’ten ve Türkmen şehitlerinden bahsettiğimizde Müfit Özdeş’in gözleri yaşarmıştı.
"Harici Bir Hariciyecinin Not Defteri", Türk Dışişleri’nin sosyolojik bir değerlendirmesidir.
Müfit ağabey, vatanın delisiydi ama devlet aklını temsil edenlerden biriydi...
Libyalı komutanlar ve akıl almaz ihanetler!
25 Aralık 2025 00:01
Son Güncelleme: 25 Aralık 2025 09:29
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Kamuoyu, gemilerle, uçaklarla Türkiye’ye tonlarca uyuşturucu taşıyan baronlar yerine, paranın şımarttığı kullanıcıların skandallarıyla meşgul ediliyor. Bu kişilerin telefon yazışmalarının yetkililer tarafından medyaya verilmesi, halkı gerçek gündemden uzak tutmaya yarıyor.
***
Bu arada, Karadeniz’de Türk gemileri vuruluyor, yabancı İHA’lar yurt içinde stratejik noktalara yakın yerlerde düşüyor, düşürülüyor... Azerbaycan’dan kalkan Türk uçağı Gürcistan hava sahasında paramparça oluyor. İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimi, Doğu Akdeniz’de 2500 kişilik acil müdahale gücü kurduklarını açıklarken Türkiye’ye davet edilen Libya Genelkurmay Başkanı, Kara Kuvvetleri Komutanı ve kurmay kadrosu, Haymana’da arıza yüzünden geri dönüş yolunda yakıt boşaltırken düşen uçakta hayatını kaybediyor... Bu arada İsrail Başbakanı Netanyahu, o acil müdahale gücü ile ilgili açıklamayı Batı Kudüs’teki bir otelde İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti üçlü zirvesinde yapıyor ve “Topraklarımız üzerinde yeniden imparatorluklar kurabileceklerini ve egemenlik sağlayabileceklerini hayal edenlere şunu söylüyorum: Unutun bunu. Böyle bir şey olmayacak. Düşünmeyin bile. Kendimizi savunmaya kararlıyız ve bunu yapabilecek güçteyiz. Aramızdaki iş birliği bu kapasiteyi daha da güçlendiriyor. Doğu Akdeniz’de üç gerçek demokrasi olarak güvenliği, refahı ve özgürlüğü birlikte ilerleteceğiz.” diyerek Türkiye’yi suçluyor...
***
Davet edilen Libyalı komutanların Malta’ya ait özel bir uçakla Esenboğa’ya gelmesi ve aynı uçakla geri dönmesi ilginç... Libya’nın elinde uygun uçak yoktu ki Malta’dan 40 yaşında olan özel bir uçak kiralamışlar ve Ankara’ya öyle gelmişler.
Libya ile ilişkiler Türkiye açısından çok büyük önem kazanmışken, komutanların askeri bir uçakla Libya’dan alınıp, Etimesgut’a indirilmeleri ve oradan geri götürülmeleri de mümkün değil miydi veya Cumhurbaşkanı, özel uçaklarından birini bu ziyaret için tahsis edemez miydi?
Davet edenler, davet edilen kişilerin her türlü güvenliğini sağlamak zorunda değil midir?
Yoksa yıllar önce Eşref Bitlis’in uçağına müdahale edildiği gibi Libya’nın kiraladığı uçağa da yerdeyken bir müdahale mi yapıldı ki havadayken arıza yaptı?
***
Birileri, Libya ile Türkiye arasında, Akdeniz’deki yetki alanlarını belirleyen ve 27 Kasım 2019’da imzalanan münhasır ekonomik bölge anlaşmasını fiilen ortadan kaldırmaya çalışıyor... Böyle bir zamanda, Libyalı komutanların uçağının düşmesi kuşkuları artırıyor.
En azından soruşturmanın bu yönde de sürdürülmesi gerekir... Çünkü Türkiye, akıl almaz ihanetlerle karşı karşıyadır.
---
Grip için yoğurt
ve kefir öneriliyor!
---
Dünya çapındaki pandemi kapanması sırasında, Malatya Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde uzman Dr. Orhan Kara, "Dünyadaki bütün Covid-19 tıbbi tedavi yaklaşımları temelinden yanlıştır. Bu, öncelikle bir bağırsak tutulumu hastalığıdır ve tedaviye ilk gün bu tespitle başlanmalıdır" görüşüyle hastalarına yoğurt veriyordu. Hakkında soruşturma açılan Dr. Kara, “Bir insan bağırsağının sadece 10 cm'lik kısmını saatlerce oksijensiz bırakırsanız, Non Obstruktif Mezenter İskemisi oluşur. Saatler içerisinde müdahale edilmezse sonu ölümdür. Bu arada her doktorun, kabızlığı olan her hastaya laktuloz yazabilme yetkisi vardır. Hatta hemşirelerimiz ve eczacılarımız bile gereğinde hastalara laktuloz tedavisi başlatabilir. Özel reçeteye tabi değildir. Adı geçen idare, 'probiyotik' adı altında, hakkımda soruşturma başlatmasaydı, hastalarıma yoğurt önermeye devam edecektim. Yoğurt için soruşturma geçiren ilk doktor olarak tıp tarihine girdim. Bu sebeple hiç ama hiç mutlu değilim, üzgünüm." demişti. Orhan Kara, emekliliğini istemişti.
***
Aradan yıllar geçti. Başta ABD olmak üzere bütün dünyada, kovid 19 için yanlış tedaviler uygulandığı, hastaların bu yüzden kaybedildiği, aşı denilen sıvıların da zararları konuşuluyor.
New Scientist’te yayınlanan son çalışmada ise yaygın inanışın aksine, yüksek doz C vitamininin soğuk algınlığını önlemediği belirtiliyor.
Uzmanlar, uzun vadede bağışıklık sağlığı için en kritik faktörlerden birinin bağırsak mikrobiyotası olduğuna dikkat çekiyor.
Pandemi döneminde yapılan geniş çaplı bir araştırmada, kefir, yoğurt gibi fermente gıdaları düzenli tüketen kişilerin, C vitamini veya çinko kullananlara kıyasla Kovid-19’u daha hafif geçirdiği gözlemlendi.
Zencefilin iltihap azaltıcı etkileri olduğu kabul edilirken, bunun ancak yeterli ve taze tüketimle mümkün olduğu belirtiliyor.
***
Dr. Orhan Kara engellenmeseydi kim bilir kaç kişinin daha hayatını kurtaracaktı
“PKK'yı hangi orduya entegre edeceksiniz?”
26 Aralık 2025 00:01
Son Güncelleme: 26 Aralık 2025 09:33
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, grup konuşmasında, Meclis'te kurulan, Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunda partilerin hazırladığı raporlara ilişkin, "Ortada kısa tabirle, '5 benzemez' vardır. Biri tuttuğu hortumu, fil zannediyor. Bir diğeri kuyruğunu, ötekiler de bacağını tarif ediyor. O fili doğru tarif eden ise sadece İYİ Parti olmuştur." ifadesini kullandı.
Partilerin raporlarını değerlendiren Dervişoğlu, "Pazarlık yok diyorlar ama aşama dedikleri her şey pazarlığın ta kendisi. 'Bölge' diyorlar, ortada Türkiye yok. 'Millet' diyorlar, başında Türk yok. 'Devlet' diyorlar, içinde Cumhuriyet'ten bahseden yok. Yatıp kalkıp, 'entegrasyon' diyorlar. Türkiye'de, 40 yıllık teröristler, Suriye'de ise on binlercesi... Biri, Suriye ordusuna entegre olurken, PKK'yı da Türk ordusuna mı entegre edeceksiniz? Teröristi ya enterne edersiniz ya da cezaevine entegre edersiniz. Bunun başka yolu yoktur." dedi.
DEM Parti'nin raporunun kendilerini şaşırtmadığını vurgulayan Dervişoğlu, "Talep ve tespitleri terör örgütüyle aynıdır. Zaten sözler, sürecin gerçek sahibi İmralı canisinin sözleridir. Anayasal tanınma, anadilde eğitim, yerel özerklik..." diye konuştu.
Müsavat Dervişoğlu, MHP'nin raporuna ilişkin ise şunları dile getirdi:
"Belli ki kafaları hayli karışık... MHP Sayın Genel Başkanı, İmralı ulakları ne söylüyorsa, altına imza atarken, ortaya çıkan raporda ise İYİ Parti'nin ve Müsavat Dervişoğlu'nun sözlerinin altına imza atılıyor. Ben haklı çıktığım için mutlu olacak değilim, keşke memleket bu hale gelmeseydi. Peki siz, madem sonunda benim dediğime gelecektiniz, böyle bir rapor ortaya çıkaracaktınız, bunca gürültüye, sürece önderlik etmeye kalkışmaya ne gerek vardı? Türkiye bu sorunun cevabını seçim sandığında verecektir."
Dervişoğlu, CHP ve Yeni Yol Partisinin raporlarını da okuduklarını belirterek "Demokrasinin teorik ve pratik sorunlarını, demokrasiyi bizzat tarumar edenlere yazılı olarak hatırlatmaktan öteye geçememişler. Asıl meseleyi, mesele etmedikleri için, ortada kuyu var diye, yandan geçmişler." dedi.
***
Komisyon raporlarının ne anlama geldiğini çok açık bir şekilde özetleyen bu ifadeler arasında en önemlisi, “Biri Suriye ordusuna entegre olurken, PKK'yı da Türk ordusuna mı entegre edeceksiniz?” sorusudur. Öyle ya PKK için kademeli aflardan söz edilmiyor mu? Hayattı boyunca elde silah dağlarda gezmiş adamları nerede istihdam edeceksiniz? PKK’nın genel tutumunu belirleyen Bese Hozat, “PKK kadroları af istemiyor. Biz suç işlemedik; soykırım altındaki bir halkın varlık ve özgürlük mücadelesini verdik. Eğer özgürlük yasaları çıkar, demokratik siyasetin önü açılırsa; bu hareketin en tepesinden en yeni savaşçısına kadar herkes gider, Türkiye’nin ve Kürdistan’ın her yerinde demokratik inşa çalışması yürütür. Siyaset anlayışımız Ankara’ya sıkışmak değil, toplumu ahlaki ve politik temelde inşa etmektir.” demedi mi?
Yine Türkiye'nin son Şam Büyükelçisi Ömer Önhon, gazeteci Cansu Çamlıbel’e “Türkiye'deki PKK ile YPG’yi ayırmak, Türkiye'deki süreç ile Suriye’deki süreci ayırmak, Türkiye'deki anayasa hazırlıkları ile oradaki anayasa hazırlıklarını ayırmak, bunların birbiriyle ilgisi yokmuş gibi davranmak bana göre çok gerçekçi değil. Çünkü şu bir gerçek ki bu iki ülkede olan bitenler bir şekilde birbirini etkileyecek. Yani bunlar bana göre bir bütünün parçası...” demedi mi?
***
Sadece Türkiye’deki değil bölgedeki süreci adım adım kurgulayanlar, Türkiye ve Suriye’ye aynı Anayasa donunu biçilmişse, YPG’yi Suriye ordusuna entegre etmekte olan akıl, PKK için de bir entegrasyon formülü geliştirmiştir değil mi? Bese Hozat, PKK olarak Türkiye’deki toplumu yeniden inşa etmekten söz ederken, bu biçilen dondan habersiz değil herhalde...
Kaldı ki Türkiye kontrol dışı bir askeri müdahale yapar diye ABD, PYD/YPG hâkimiyetindeki bölgeye 24 saat içinde hava savunma sistemleri, füze platformları ve ağır silahlar taşıyan 4 kargo uçağı indirdi...
PYD/YPG, Suriye ordusuna entegre olacaksa, hava savunma sistemlerini, füze rampalarını kime karşı kullanacak?
Bu arada, Libyalı komutanların uçağının havada patlaması veya patlatılması bu süreçten ayrı düşünülebilir mi?
CFR: Trump’ın Erdoğan’a desteği devam etmez!
27 Aralık 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İsrail Başbakanı Netanyahu, “Topraklarımız üzerinde yeniden imparatorluklar kurabileceklerini ve egemenlik sağlayabileceklerini hayal edenlere şunu söylüyorum: Unutun bunu. Böyle bir şey olmayacak. Düşünmeyin bile. Kendimizi savunmaya kararlıyız ve bunu yapabilecek güçteyiz." diye Türkiye'yi suçladı ya, CFR, yani Dış İlişkiler Konseyi'nin yayın organı olan ve iki ayda bir yayınlanan Foreign Affairs dergisi de 25 Aralık 2025 tarihinde Aslı Aydıntaşbaş imzasıyla, "Erdoğan'ın İmparatorluk Yanılgıları; Türk gücü, Cumhurbaşkanının hırslarıyla örtüşmüyor." başlıklı bir analiz yayınladı...
***
Netanyahu'nun konuşmasında ve CFR sayfasındaki analizde ortak kavram, “imparatorluk”!
Aslı Aydıntaşbaş'ın bu yazıyı daha önce yazdığı ve Foreign Affairs'de inceleme sürecinden geçtiği düşünülürse, ABD, İngiltere ve İsrail'i yönlendirmekte olan CFR tarafından Türkiye'nin imparatorluk hayallerinin eleştirilmesi, ardından da Netanyahu'nun aynı ifadeyi kullanması, Türkiye aleyhinde önemli bir hazırlığın işareti...
Aslı Aydıntaşbaş'ın, "Türkiye'nin bugüne kadarki gücü, Erdoğan'ın Türk liderliğinde bir bölgesel düzen kurma özlemleriyle örtüşmüyor. Trump'ın desteği görünüşte iyi olsa da, Amerikan başkanının dürtüsel ve yapılandırılmamış dış politikası, Türkiye'nin bölgedeki etkisini artırması veya Ortadoğu'nun geri kalanını onu kabul etmeye ikna etmesi son derece düşük bir ihtimal...” diye yorum yapması gösteriyor ki koalisyon çevrelerinde Türkiye aleyhinde bir kamuoyu oluşturmak için düğmeye basılmış durumda... Çünkü bu analiz, bir Türk vatandaşının analizi sayılmaz; CFR'nin analizidir!
***
Analizde özet olarak “Hem Erdoğan hem de aşırı milliyetçi müttefiki Devlet Bahçeli (ki kendisi Ekim 2024'te PKK ile görüşmelerin yeniden başlatılması çağrısını ilk yapan kişiydi) şimdi Türk-Kürt-Arap ittifakını bölgesel istikrarın temeli olarak tanımlıyor.
Ancak Kürtlerle görüşmeler Türkiye'de veya Suriye'de tıkanırsa, tüm yapı sarsılmaya başlar. Kürtlerin yeniden ayaklanması, Türkiye'yi güvenlik güçlerini konuşlandırmaya itecek ve daha geniş bölgesel diplomasi için gerekli kaynakları tüketecektir. Dahası, Kuzey Suriye'deki istikrarsızlık, Ankara'nın başkalarının başaramadığı yerde Türkiye'nin düzen sağlayabileceği iddiasını zayıflatacaktır.
Ankara ve Şam Kürtlerle bir anlaşmaya varabilse bile, Erdoğan'ın yeni bir Türk yüzyılı başlatma hayali kırılgan temeller üzerine kuruludur. Sonuç olarak, Türkiye'nin Suriye'nin yeniden inşasını veya herhangi bir büyük bölgesel projeyi finanse edecek ekonomik kapasitesi yok. Artık seçim kazanabileceğinden emin olmayan Erdoğan, yasal sistemi rakiplerini ezmek için bir sopa haline getirdi.
Ankara, Erdoğan'ın yerine kimin geçeceği ve Ankara'nın Trump yönetimiyle balayı döneminin ne kadar süreceği konusundaki sorular varken hiçbir şekilde bölgeye garanti veremez.” deniliyor.
***
Analizde Türkiye-İsrail ilişkileri de şöyle değerlendiriliyor:
“Erdoğan'ın vizyonuna yönelik en acil dış tehdit, Türkiye'nin İsrail ile derinleşen rekabetidir. Şara hükümetine karşı derin şüphe duyan İsrail, Suriye içinde 100 kilometrekareden fazla bir tampon bölge üzerinde askeri kontrol sağlamaya çalışıyor.
Bu rekabet halindeki projeler, Türkiye ve İsrail güçlerini ve vekillerini bir çatışma rotasına soktu. Her iki ülke de Esad sonrası düzeni kendi avantajına göre şekillendirmeye çalışırken, askeri varlıkları ve istihbarat faaliyetleri giderek daha fazla örtüşüyor ve çatışma riskini artırıyor.
Trump, Erdoğan'ın Ortadoğu vizyonunu satmasına yardımcı oldu; ancak değişken Trump'tan gelen onay, Türkiye'ye Amerikan desteğinin devam edeceğine dair pek bir güvence sağlamaz ve temel gerçekleri de değiştirmez. İsrail, Suriye'de hâlâ askeri üstünlüğe sahip.
Erdoğan bir Osmanlı sultanının hayallerini besliyor olabilir, ancak modern Türkiye kendi arka bahçesinde topallamaya ve iç sorunlara saplanıp kalmaya devam ediyor. Ankara bölgesel düzende önemli bir oyuncu ve Suriye'de baskın bir güç olmaya devam edecek olsa da Ortadoğu'da tek baskın güç olduğu zamana geri dönemeyecektir.”
***
ABD basınının önde gelen yayınlarından WSJ'de ise İsrailli gazeteci Amit Segal imzalı analizde ise “Eğer Ankara’ya F-35 satışı gerçekleşirse bu savaşa yol açabilir” ifadeleri kullanıldı.
Analizde, F-35’lerin yalnızca bir savunma platformu olmadığına, aynı zamanda bölgesel güç dengelerini doğrudan etkileyebilecek stratejik bir unsur olduğuna dikkat çekildi.
Bu yorum ve analizlerin yapıldığı günlerde, Türkiye'yi ziyaret eden Libyalı komutanların uçağının düşmesi, Türkiye'nin bölgesel güç niteliğine bir darbe gibi görünüyor...
Ukrayna’dan Somaliland’a kadar İsrail kuşatması!
29 Aralık 2025 00:01
Son Güncelleme: 29 Aralık 2025 09:02
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
İsrail, “Somaliland” adıyla Somali'den ayrılan ülkeyi tanıdığını açıkladı. ABD Başkanı Trump ise, "Somaliland'ı tanıma konusunu çalışıyoruz. Dünyada Somaliland'ın nerede olduğunu bilen var mı?" diye garip bir mesaj yayınladı. Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan, İsrail'in kararına tepki gösterdi. Türkiye'nin Somali’de askeri üssü var ve Somali ordusuna Türk komutanlar eğitim veriyor...
***
Konuyla ilgili en net değerlendirmeyi, "Arap dünyasının önde gelen analizcilerinden Abdulbari Atvan"ın görüşleri” girişiyle İran Haber Ajansı İRNA yayınladı.
İsrail'in “Somaliland” bölgesini tanıma girişiminin, Arap ülkelerinin parçalanmasına yönelik bir planın ilk somut adım olduğunu söyleyen Atvan, "İsrail, bu adımla beş temel oluşturma hedefini güdüyor ve özellikle Suudi Arabistan ile Mısır ciddi bir tehdit altında...” dedi.
Atvan'ın değerlendirmesine göre İsrail rejiminin, “Somaliland’ı tanıma” kararının beş hedefi şöyle:
Birinci hedef, İsrail'in Gazze'de yaşayan yüzbinlerce Filistinliyi Somaliland'a zorla göç ettirme planıdır. İsrail ve Somaliland'daki ayrılıkçı yönetim, uzun süreden beri bu amaçla gizli temaslar yapıyor.
İkinci hedef, İsrail'in Babü'l-Mendeb Boğazı ve Aden Körfezi'nde askeri üs kurma çabasıdır. Arap Denizi, Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu'nun batı kıyılarındaki adalarda askeri üsler kurularak bölgesel deniz yollarının kontrol edilmesi amaçlanıyor. İsrail, Yemen kaynaklı hipersonik füze saldırılarını da buradan önlemeyi planlıyor. .
Üçüncü hedef, İsrail ihracatının yaklaşık yüzde 85'ini yaptığı Asya ve Doğu Afrika'ya yayılan deniz ticareti yollarını kontrol etmektir. Yemen güçleri Gazze ile dayanışma kapsamında Kızıldeniz'i İsrail'e ait ticari ve askeri gemilere kapatmış, İsrail’in ticareti fiilen durmuştu.
Dördüncü hedef, İsrail, Somaliland üzerinden Süveyş Kanalını da dolaylı olarak kontrol ederek Mısır'a baskı uygulamak istiyor.
Beşinci hedef, "Hürmüz Boğazı" üzerinden, birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Umman ve Yemen limanlarından çıkan petrol sevkiyatlarını, Somaliland üzerinden kontrol etmektir.
Atvan'a göre, İsrail rejiminin Somaliland adımı yalnızca Somali'yi değil, Arap dünyasının tamamını ilgilendiren ciddi bir jeopolitik ve güvenlik tehdidi oluşturuyor ve özellikle Suudi Arabistan ve Mısır'ın bu gelişmeyi bir alarm olarak ele alması gerektiğini belirtiyor.
***
Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud ise kuzeydeki Somaliland halkına, yabancı güçlerin Somali topraklarına girmesine izin vermemeleri çağrısı yaptı.
Mahmud, Mecliste yaptığı konuşmada, Somaliland halkına hitaben, "Kuzeydeki kardeşlerim, bugün düşmanın topraklarınıza yerleşmemesi için her türlü güce ve imkâna sahipsiniz. Ancak yarın düşman topraklarınıza yerleştiğinde, bu fırsatlara ve güce sahip olmayabilirsiniz." dedi.
Mahmud, konuşmasını "Somali, Somalilerindir." mesajıyla tamamladı.
***
Bu arada, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, "ABD, İsrail ve Avrupa ile topyekun savaş halindeyiz. Bizi her yandan kuşatıyor ve baskı altına alıyorlar. Ticaretimizi engelliyor ve çeşitli konularda toplumun beklentilerini yükseltiyorlar. İsrail, bizi parçalayabileceği hayaliyle ülkemize saldırdı ancak aksine birlik ve beraberliğimiz arttı. Milli birlik her türlü askeri güçten daha önemlidir. Ordumuz teçhizat ve personel açısından İsrail'in saldırdığı döneme nazaran daha güçlü. Eğer saldırmayı düşünürlerse daha kararlı bir duruşla karşılaşacaklar." dedi.
***
İsrail ile ilgili bir haber daha var:
Ukrayna'da devlete ait nükleer enerji firmasında 100 milyon dolarlık yolsuzluk ve rüşvet skandalının arkasındaki en önemli isim Timur Mindich, İsrail'de ortaya çıktı.
Ukrayna Yolsuzlukla Mücadele Yüksek Mahkemesi, 1 Aralık'ta, 100 milyon dolarlık yolsuzluk skandalındaki rolünden ötürü Mindich'in gıyabında tutuklanmasına karar vermişti.
Ülkedeki eğlence sektörü girişimcilerinden biri olarak bilinen Mindich, Devlet Başkanı olmadan önce Zelenskiy ile "Kvartal 95" adlı yapımcı şirketinin ortağıydı.
Devlet Başkanı olduktan sonra Zelenskiy, tüm hisselerini ortaklarına devretmiş, Mindich ise eğlence sektörüyle yakın ilişkilerini korumuştu.
***
İsrail, yeterli insan gücü olmadığı halde, ABD desteğiyle Ukrayna’dan Somali’ye, Yunanistan ve Doğu Akdeniz’den Azerbaycan ve İran körfezine kadar Türkiye dahil bütün bölgeyi kuşatmaya çalışıyor! Suriye’deki İsrail kontrolü de her geçen gün artıyor. İsrail, yine ABD desteğiyle Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi ile birlikte acil müdahale gücü de kurdu.
Türkiye, her ne şart altında olursa olsun, kendi varlığına da tehdit oluşturan bu kuşatmayı kırmak zorundadır.
ABD ve İsrail’in IŞİD senaryosu!
30 Aralık 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
IŞİD, başlangıç olarak Irak ve Suriye’de birer Kürt devleti kurmak isteyen ABD ve İsrail’in beraber geliştirdiği bir terör örgütüdür. Sonuç olarak, Irak’ın de Suriye’nin de kuzeyinde birer devlet kurulmuş durumdadır.
Türkiye’yi yöneten siyasi kadro, IŞİD’in Obama döneminde ABD tarafından kurulduğu gerçeğini kamuoyundan saklamıştır. Trump, “İŞİD’i Obama kurdu” diyene kadar dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, canlı yayında "IŞİD radikal, terörize gibi bir yapı olarak görülebilir ama katılanlar arasında Türkler, Araplar, Kürtler vardır. Oradaki yapı, daha önceki hoşnutsuzluklar, öfkeler büyük bir cephede geniş bir reaksiyon doğurdu" demişti.
Oysa bu bir istihbarat operasyonuydu ve Irak-Şam İslam devletini ilan edecek teröristlerin büyük bir kısmı Türkiye üzerinden geçerek Irak ve Suriye’ye girmişti... ABD ise IŞİD terörü bahanesiyle, Suriye’ye de girdi ve sonunda rejimi de yıktı... El Kaide, IŞİD, El Nusra ve HTŞ, aynı fabrikanın ürünüdür ve hepsi ABD patentlidir...
***
Prof. Dr. Anıl Çeçen, 2014 yılında "Asıl oyun şimdi başlıyor" başlıklı makalesinde, emperyalistlerin kıtalar üzerinde egemen olabilme çekişmelerinin tarihçesini anlattıktan sonra "Dünya ülkelerinin ham maddelerine ve enerji kaynaklarına uluslararası tekeller el koyarken, çeşitli senaryolar ve komplolar sahneye konulabilmiştir." diyordu.
Çeçen, örnek olarak "Uluslararası bir bakır tekeli olan İTT şirketi, Şili'nin bakır madenlerine el koymak isteyince, sosyalist yönetimi iktidardan indirmek üzere darbe senaryosu düzenlenebiliyor, genelkurmay başkanı darbe senaryosuna direnince, onu bir trafik kazasıyla bertaraf edebilmenin yolu bulunabiliyordu. Asya ve Afrika ülkelerinin bütün yer altı kaynaklarına el konulurken, her ülke için ayrı bir senaryo hazırlanıyor, dünyanın bütün ülkeleri ile ilgili bilgiler toplanarak düşünce kuruluşlarında her ülke için en uygun senaryolar üretiliyor, bu gibi planları uygulayacak iş birlikçi politikacılar, ya mevcutlar içinden iş birlikçi kadrolar olarak seçiliyor ya da bu doğrultuda yetenekli gençler bulunarak Batı emperyalizminin çıkarları doğrultusunda yetiştirildikten sonra devreye sokularak yeni sömürge düzenleri bu tür taşeronlar aracılığı ile kurulabiliyordu" bilgilerini veriyordu.
***
Anıl Çeçen, “IŞİD isimli Neocon destekli aşırı terör örgütünün Musul'dan Türkleri tasfiye etmesiyle içine girilen yeni dönemde, merkezi coğrafyanın hem kuzey bölgesi hem de güney sahasında sıcak savaş tehlikeleri tırmandırılmaya başlanmıştır. Rusya'nın elinden eski hegemonya sahasını almak, Çin'in Avrasya bölgesine girişini önlemek, Türklerin yeni bir imparatorluğa yönelmelerine izin vermemek, Arap dünyasını eskisine oranla daha fazla parçalı bir yapıya getirmek, Hindistan'ı bulunduğu yarım adaya hapsetmek, diğer büyük devletlerin dünya ülkeleri üzerinde etkinliklerini artırma girişimlerinin önünü kesmek, bütün dünyayı ABD-İsrail ortaklığında yeni bir küresel imparatorluğa dönüştürmek üzere, yeni senaryolar hazırlanmakta ve şimdiye kadar oynanan büyük oyun, bu doğrultuda en büyük oyuna dönüştürülerek, bütün dünya, küresel sermayenin diktatörlük düzeni altına alınmaya çalışılmaktadır" şeklinde değerlendiriyordu.
***
Suriye ve Irak'ta oynanan IŞİD tiyatrosu ile enerji havzasındaki nüfus boşaltılırken milyonlarcası Türkiye’ye sürüldü.
Bütün bunlara, Türkiye’deki siyasi iktidarın, Suriye’de ABD ve İsrail projesini uygulaması sebep oldu. Türkiye’de seçmen, “Yeni Osmanlı oluyoruz” propagandası yetmeyince “ensar-muhacir” edebiyatıyla uzun süre aldatıldı. IŞİD ile mücadele gerekçesiyle, PKK grupları bile Irak’tan Suriye’ye Türkiye üzerinden geçirildi! Bölgede yaşayan halk, terör eylemleriyle korkutulup Türkiye’ye gönderilirken, boşalan yerde 100 bin kişilik PKK ordusu kuruldu! Bu sırada, Türkiye’yi yöneten siyasi kadro, ülke içinde çok az sayıda terörist kaldığını, bunları da ayakkabı numaralarına kadar bildiğini söylüyordu...
Sonuçta sıra devlet ilanına gelince, aynı siyasi kadro, Suriye’nin kuzeyinde ABD’nin SDG dediği PKK ordusunun, Şam’da yeni kurulan HTŞ devletinin ordusuna bireysel olarak katılmasını istedi. PKK ise ABD ve İsrail’in desteğiyle “biz askeri birliklerimizi dağıtmayız” diyor. Tutumunda ısrar eden Türkiye’ye karşı, Abdullah Ağar’ın ifadesiyle, “IŞİD şantajı” kullanılacağı anlaşılınca, yurt çapında operasyonlar başlıyor ve Yalova’da cephanelik haline getirilen evde çatışma çıkıyor, polisler şehit ediliyor, yaralanıyor...
Projenin orta vadedeki ilk hedefi, Dicle-Fırat havzasını Türklerin elinden koparmaktır.
Trump, Erdoğan’a neden “büyük bir kredi” veriyor?
31 Aralık 2025 00:01
Yazıyı Paylaş
Arslan BULUT
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
ABD Başkanı Trump, Netanyahu ile Florida’daki görüşmesi öncesinde ve sonrasında basın mensuplarının gündeme ilişkin sorularını cevaplandırdı.
Trump, “Şunu da unutmayın: Suriye’deki çok kötü bir yöneticinin ortadan kaldırılmasına büyük ölçüde yardım eden Cumhurbaşkanı Erdoğan’dı ve bunun için hiçbir zaman övgü istemedi ama gerçekten çok büyük bir payı var. Bibi de buna katılıyor. Ben de katılıyorum. Cumhurbaşkanı Erdoğan yaptıkları için ciddi anlamda takdiri hak ediyor. Çok kötü bazı insanları ortadan kaldırdı. Biliyorsunuz, bunu Suriye’de bin yıldır, isimler değişse de, bin yıldır yapmak istiyorlardı. Cumhurbaşkanı Erdoğan bunu yaptı. Biz de ona büyük bir kredi veriyoruz; ben şahsen çok büyük bir kredi veriyorum. Ama bence Suriye ile İsrail arasında işler yoluna girecek.” dedi.
İsrail’in İran’a yönelik olası bir saldırısını destekleyip desteklemeyeceği yönündeki soruya da cevap veren ABD Başkanı, “Eğer füzeleri yapmaya devam ederlerse evet izin veririm.” derken İran’ın nükleer silah yapımına dönmesi halinde “hemen saldırı yapabileceklerini” vurguladı.
***
Trump, görüşmenin ardından da basın mensuplarıyla bir araya geldi. Türkiye ile İsrail arasında bir çatışma olasılığı olup olmadığı yönündeki bir soruya Trump, “Cumhurbaşkanı (Recep Tayyip) Erdoğan’ı çok iyi tanıyorum, kendisi benim çok iyi bir dostum. Ona saygı duyuyorum. Bibi (İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu) de ona saygı duyuyor. Aralarında bir sorun çıkmayacak. Bir sorun yaşamayacağız.” değerlendirmesini yaptı.
ABD Başkanı, Türkiye’ye F-35 savaş uçaklarının satılması konusunda ne düşündüğü konusunda ise “Bunu çok ciddi şekilde değerlendiriyoruz. Onlar bunu asla İsrail’e karşı kullanmayacak, söz veriyorum.” ifadesini kullandı.
Şara’nın Suriye’de şu ana kadar çok iyi bir iş çıkardığını ve terör örgütü DEAŞ ile mücadelede de önemli adımlar attığını kaydeden ABD Başkanı, bu süreçte Şara’ya güvendiğini belirtti.
İsrail’in Suriye ile iyi geçinmesi konusunda elinden geleni yapacağını ve “bunu sağlayacağını” kaydeden Trump, “Suriye konusunda Bibi ile ortak bir anlayışa sahibiz.” diye konuştu.
***
Trump, Türkiye-İsrail ilişkilerinin kötüye gideceğinden zerrece endişe etmiyor, Netanyahu’ya bu konuda güvence de veriyor...
Trump zaten, 2025’in Nisan ayında da Beyaz Saray'da Netanyahu'yu ağırlamış ve İsrail gazetesi Haaretz'den bir muhabirin sorusu üzerine, "Erdoğan adında bir adamla harika ilişkilerim var. Bu ismi duydunuz mu? Ben onu seviyorum, o da beni seviyor. Hiçbir zaman da sorunumuz olmadı. Birçok şey yaşadık ama hiçbir zaman sorunumuz olmadı. Hatırlayacağınız üzere rahibi de geri aldık Türkiye'den. Hatırlıyor musunuz? O dönem bu çok büyük bir işti. Az önce Başbakan'a da söyledim. 'Bibi, Türkiye ile bir problemin varsa bunu çözebileceğimi düşünüyorum gerçekten. Türkiye'yle ve lideriyle çok, çok iyi bir ilişkim var. Birlikte çözebileceğimizi düşünüyorum' dedim... Erdoğan’ı tebrik ettim, kimsenin iki bin yıl boyunca yapmayı başaramadığını başardığını söyledim.” demişti.
***
Görüldüğü gibi Trump sekiz ay önce “Erdoğan, iki bin yıldan beri kimsenin yapamadığın yaptı” derken, sekiz ay sonra bu süreyi “bin yıldır”a çevirdi! Oysa Suriye, 900’lü yıllardan 1918’e kadar yani bin yıl, hep Türklerin elindeydi. Ondan öncesi de var. Reşideddin tarihine göre 2700 yıl önce Oğuz Kağan, Suriye’yi Türk toprağı haline getirmişti... Bu durumda Trump, ne söylemiş oluyor?
Erdoğan, Suriye’yi birinden aldıysa kime teslim etti?
Ayrıca Trump neden ikide bir Erdoğan’ı sevdiğini, onun da kendisini sevdiğini söylemek ihtiyacı hissediyor ve Erdoğan ile Netanyahu arasında bir sorun çıkmayacağından nasıl bu kadar emin olabiliyor? Erdoğan’a neden “büyük bir kredi” veriyor? Tom Barrack’ın, “Trump, Erdoğan’a meşruiyet veriyor” sözü yanlış mı anlaşıldı? Trump, Şara’ya neden güveniyor?
Soruların cevabı Trump’ın sözleri içinde var ama anlamak isteyen için... Trump, Erdoğan’ı çok iyi tanıdığını söylüyor ya.
.
.
|
| Bugün 62 ziyaretçi (109 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|