 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
.Osmanlı İmparatorluğu, 16. yüzyılın başlarından itibaren dünya tarihinin gidişatına damgasını vurdu. Ancak aynı asrın sonlarında sarsılmaya başladı. İmparatorluğun, 16. yüzyılın sonlarında girdiği kargaşa ve buhran, o dönemde "tagayyür ve fesad" olarak nitelendirildi.
Sipahiler
DOĞRU TEŞHİS KOYULAMADI
Devlet düzenindeki aksaklıkları ve çözüm yollarını göstermek için çeşitli devlet adamları raporlar kaleme aldılar. Bunlara genellikle "ıslahat layihası" denir. Ayrıca nasihatname veya siyasetname kitapları olarak da bilinir. Buhranın sebeplerini çözmeye çalışan Osmanlı yazarları, ilk belirtileri Kanuni döneminde buldular. Ancak asıl problemlerin III. Murad devrinde başladığını kabul ettiler. Buhranın sebebi olarak en çok tekrarlanan hadise, III. Murad devrindeki sünnet düğününde gösterileri beğenilen oyuncuların Yeniçeri Ocağı'na kanunlara aykırı bir şekilde alınmalarıdır.
Layiha yazarları, "ihtilâl-i nizâm-ı âlem"in, yani Osmanlı devlet düzenindeki çözülmenin temel sebepleri olarak adaletin aksaması, rüşvet, adam kayırma, memuriyetlerin hak etmeyenlere verilmesi, kadın ve padişah musahiplerinin sözüyle hareket etme ve devlet işlerinde müşavereye önem vermemeyi gördüler.
Osmanlı devlet düzenindeki bozuklukların düzeltilmesi için layiha kaleme alan yazarlar incelendiğinde devlet kademelerinde görevliler oldukları görülür. Osmanlı sistemi içerisinde yetiştikleri için farklı bir dünya görüşüne sahip değillerdi. Bu yüzden değişen dünya şartlarının analizini yapamadılar, Osmanlı askeri gücünün zirvede olduğu klasik döneme tekrar dönülmesini önerdiler. Osmanlı malî-askerî ve idarî örgütlenmesinin belkemiği olan timar sisteminin değişen dünya şartlarına uygun olmadığını anlayamadılar. Devletin girdiği buhranın sebepleri ile neticelerini karıştırdılar.
YENİ ŞARTLARA İNTİBAK
Osmanlı İmparatorluğu, 16. yüzyılda askeri gücü ve bu gücü örgütleyip yönlendiren bürokrasisi ile bir cihan devleti oldu. Osmanlı bürokrasisi, 16. yüzyılın sonlarından itibaren değişen dünya şartlarına ayak uydurmaya çalıştı, zamanın şartlarına uymayan müessese ve idari usulleri tadil ve ikmal etti. Gerektiğinde de değiştirdi. Askeri ve sivil bürokrasi 17. yüzyılda, hayatın pratiklerinden hareketle devletin yeni şartlara uyumunu gerçekleştirerek devleti içine girdiği buhrandan çıkardı.
Osmanlı'nın içine girdiği bu durum, uzun süre "duraklama" olarak adlandırıldı. Ancak Osmanlı tarihi hakkında son yıllarda yapılan akademik tarih çalışmalarına göre, imparatorluk 16. yüzyılın sonlarından itibaren değişen dünya şartlarına paralel olarak kendi yapısını değiştirmişti. 17. yüzyılın ortalarına gelindiğinde imparatorluğun klasik şeklinden tamamen farklı yeni bir devlet yapısı ortaya çıktı.
Klasik yapıda meydana gelen bu değişiklik, devrin yazarları tarafından "bozulma" olarak algılandı. Osmanlı klasik düzenindeki değişmeler bozulma değil, yeni şartlara intibaktı. Bu dönem için "çözülme", "duraklama" ve "gerileme" terimlerinin yerine, "buhran" ve "dönüşüm"ün kullanılması daha uygundur. Esasen Osmanlı İmparatorluğu da karşılaştığı bu buhranı atlatıp 300 yıl daha devam etmiştir.
OSMANLI DÜZENİNİN BOZULMASININ SEBEPLERİ
BAŞTA rahmetli Halil İnalcık Hocamız olmak üzere, Osmanlı tarihi araştırmacıları 16. yüzyılın sonlarında Osmanlı İmparatorluğu'nun düzeninin bozulmasını şu şekilde izah ederler:
NÜFUS ARTIŞI: 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda şehirlerde yüzde 80-90, köylerde ise yüzde 40-60 civarında bir nüfus artışı meydana geldi. Bu büyük nüfus artışı yüzünden topraksız kalan köylülerin askeri mesleklere ve medreselere koşmaları, devletin dengesini altüst etti.
ASKERİ SİSTEMDEKİ DEĞİŞİM: Kanuni döneminde meydana gelen Şehzâde Bâyezid isyanından sonra İstanbul'un dışındaki şehirlerde de asayişi sağlamak için yeniçeriler yerleştirildi. Gittikçe yaygınlaşan bu durum, yeniçerilerin imtiyazından faydalanmak isteyen insanların da bu askeri zümreye akın etmesine yol açtı.
16. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa'daki askeri sistemlerde değişim yaşandı. Bu dönemde atlı askerler yerine tüfekli piyade ön plana çıktı. Osmanlılar, 1593-1606 yılları arasında Avusturya ile yaptıkları savaşlarda timarlı sipahilerin silah ve çarpışma şekilleri açısından artık uygun olmadığını fark etmeye başladılar. Devrin şartlarına cevap vermeyen timarlı sipahilerin yerlerini tüfekli askerler aldı. Yeniçeri sayısı arttı. Kanuni döneminde 24 bin olan Kapıkulu askeri sayısı XVII. yüzyılın başlarında 40 bine ulaştı. Aynı dönemde timarlı sipahi sayısı ise 80 binden 20 bine düştü. Kapıkulu sayısını artırmanın yanı sıra saruca-sekban adı altında Anadolu'dan ücretli tüfekli asker toplandı.
CELALİ İSYANLARI: Savaşların bittiği dönemlerde veya bağlı bulundukları sancakbeyi veya beylerbeylerinin azli gibi bir durumda işsiz kalan saruca- sekbanlar eşkıyalık yaparlardı. Bu grupların ve savaşlara gitmedikleri için ordudan atılan timarlı sipahilerin meydana getirdiği Celali isyanları 1596- 1610 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nun bütün sistemini altüst etti. Celali korkusundan Anadolu'da on binlerce insan köyünü, kasabasını bırakıp İstanbul'a, Kırım'a, Rumeli'ye kaçtı. Bu yüzden devletin vergi gelirleri düştü. Bu gelirleri toplayarak askerlik hizmeti veren timarlı sipahiler, vergi alacak insan bulamadıkları için seferlere gidemediler. Seferlere gitmeyince ordudan atıldılar. O zaman da Celali oldular.
MALİ BUHRAN: 16. yüzyılın son çeyreğinde Amerika'dan Avrupa'ya akan altın ve gümüş, Eski Dünya'daki bütün ekonomik dengeleri altüst etti. Fiyatlar ihtilali denilen enflasyon her tarafı sarstı. Bu durum Osmanlılar'ı da etkiledi. Avrupa'dan gelen bol miktarda gümüşün Osmanlı topraklarında fiyatların artmasına, Osmanlı parasının değerinin düşmesine, faizciliğin yaygınlaşmasına sebep olduğu, fiyatlardaki artışların sabit gelirli askeri zümreleri doğrudan etkilediği ve bu yüzden birçok isyan çıktığı iddia edilir. Özellikle Barkan'ın bu durumu Osmanlı tarihinde bir dönüm noktası olarak göstermesi, son yıllarda yapılan çalışmalarda tenkit edilmiştir.
Hamilton'un, fiyat artışlarının Avrupa'da kapitalizmin yükselişine sebep olduğu iddiası bugün kabul görmemektedir. Şevket Pamuk da, fiyat artışlarının Osmanlı tarihine etkisinin sınırlı olduğunu, bir dönüm noktası olmadığını belirtmektedir. Osmanlı İmparatorluğu, bu yıllarda azalan gelirlerini çoğaltmak için yeni vergiler koydu. Daha önce savaş zamanlarında alınan "Avarız" vergisi daimi bir vergi hâline geldi. Merkezi idare, ayrıca mahalli yöneticilerden dolaylı makam vergileri (caize, avaid, bohça) almaya başladı. Bu yüzden bir kısım yöneticiler devletin onlardan talep ettiği bu vergileri ödeyebilmek için halktan kanunsuz olarak "nalbaha", "selamlık", "aylık", "cerime", "pişkeş" gibi adlar altında vergi toplama yoluna gittiler. Ancak bu uygulamalar halkı iyice ezdi.
DÜNYA İKTİSADİ SİSTEMİNDEKİ DEĞİŞİKLİKLER: 16. yüzyılda dünyanın ekonomik düzeni değişti. Akdeniz bölgesinde Hindistan bağlantılı ekonomik sistem yavaş yavaş ortadan kalktı. Osmanlılar, Portekizlilerle yaptıkları mücadele sonucunda Hindistan ticaretini bir süre daha canlı tutabildiler. Ancak XVII. yüzyıldan itibaren İngiliz ve Hollandalıların bu ticarete el atmaları Akdeniz ekonomilerine, dolayısıyla da Osmanlı İmparatorluğu'na büyük bir darbe vurdu. İran ve Rusya ticaretinde İngilizler'in oynadıkları aktif rol, bu bölgelerle yakın ilişki içerisinde olan Osmanlılar'ı olumsuz etkiledi.
Bu dönemde dünyada "ayni ekonomi"den "nakdi ekonomi"ye de geçilmeye başlandı. Bu yüzden ayni ekonomiye dayanan timar sisteminin yerini zamanla gelirlerin merkez için toplandığı iltizam sistemi aldı.
UZUN SÜREN SAVAŞLAR: Osmanlı İmparatorluğu, 16. yüzyılın sonlarında daha önce tarihinde yaşamadığı uzun süreli iki savaşa arka arkaya girdi. 1578-1590 yılları arasında İran Safevi Devleti ile 1593-1606 yılları arasında ise Avusturya ile savaştı. Yıllarca süren bu iki savaştan da bir net-i ce alınamadı. Ancak bu uzun ve yıpratıcı savaşlar Osmanlı düzeni için tahrip edici etkiler yaptı ve büyük bir buhrana girmesinin de ana sebeplerinden oldu...
.İstanbul'un tarih boyunca yaşadığı kronik sorunlardan biri iaşe meselesiydi. Osmanlı döneminde kurulan nakliye ağlarıyla İstanbul'un çeşitli ihtiyaçları imparatorluğun muhtelif yerlerinden sağlanmaktaydı. Bu yüzden Fransız tarihçi Robert Mantran, İstanbul'u "Mide Kent" olarak tanımlar.
Savaşlar, kuraklıkla gelen kıtlıklar, çekirge istilaları, salgın hastalıklar gibi pek çok sebep, zaman zaman İstanbul'un iaşesini sekteye uğrattı. İşte böyle dönemlerde piyasalarda yaşanan istikrarsızlık, stokçuların devreye girmesine sebep oldu. Her ne kadar kriz dönemlerinde ürünlerin fiyatının belirlenip sınırlandırılması anlamına gelen "narh" uygulaması bulunsa da bazen bu uygulamanın dışına çıkarak fazla kazanç peşinde koşanlar oldu.
Esnaf
PAHALI SATANLARI TAKİP
1576'da harman yerlerinden zahire alarak saklayan ve daha sonra halka pahalıya satan vurguncuların önlenmesiyle ilgili Tırhala beyine ve kadısına ferman yazılmıştı. 1578'de İstanbul'da yağ kıtlığı yaşandı. Azak ve Kefe beyine yazılan hükümde bazı kimselerin yağ sakladıkları öğrenildiğinden mahzenlerine gidip işin aslının araştırılması emredildi. Yağın ve bunları depolayanların bir an önce İstanbul'a gönderilmesi istendi.
1580'de siyah üzümleri, yetişmeden parasını verip daha sonra depolayan Yahudi ve Hristiyan tüccarların karaborsa yarattıkları ve bu yüzden de İstanbul'da kara üzüm bulunmadığı tespit edilmiş, bu durumun önlenmesi için İstanbul kadısına ferman gönderilmişti.
Fiyatları artıran diğer bir faktör ise İstanbul'un farklı yerlerinde gıda maddelerinin farklı fiyatlardan satılmasıydı. 16. yüzyılda Galata, Haslar ve Üsküdar'da meyvenin fiyatı yüksek tespit edildiği için o dönemde "İstanbul" olarak anılan Fatih'e gelecek meyvelerin diğer kazalara gitmesi sebebiyle İstanbul'un meyve sıkıntısı çektiği anlaşıldı.
Galata, Tophane ve Eyüp iskelelerine meyve gemilerinin sokulmayıp Muhtesib İskelesi'ne yanaştırılması ve oralardaki fiyatın da İstanbul'da geçerli olan fiyatlara göre ayarlanması emredildi. Bazen de meyve ve sebzeler, Sebzehane önüne yanaşıp buradan şehre dağıtılması gerekirken, bazı kişilerin gizlice farklı iskelelere meyve ve sebze çıkararak devlet denetimi olmadan pahalı fiyatla halka sattıkları olurdu.
Falaka
VURGUNCULARA AĞIR CEZA
1560'larda İstanbul'da vurguncular yüzünden soğan sıkıntısı çekilmişti. 1564 sonbaharında İstanbul'a gönderilecek soğanların İznik'te depolanması yüzünden şehirde sıkıntı çekildiği anlaşılınca, İznik kadısına ferman gönderilerek halkın kendi ihtiyacı için ayırdığı soğana dokunulmadan, depolanan soğanların gemilere yüklenmesi emredildi.
Ancak ertesi yıl stokçuların soğanları depolamaya devam ettikleri ve soğanların bir kısmını da İstanbul yerine Bursa'ya gönderdikleri anlaşıldı. 1565 Ekim'inde İznik kadısına yeni bir ferman gönderilerek vurgunculara izin verilmemesi ve stoklanan soğanın gemilere yüklenip sahipleriyle birlikte İstanbul'a gönderilmesi emredildi.
1581'de vurguncuların depolayarak fiyatların yükselmesine sebep oldukları diğer maddeler de aktar dükkânlarında satılan şeylerdi. İstanbul'daki aktar taifesinin kethüdası ve diğer ileri gelenleri bazı kişilerin şehre gelen aktariye mallarını satın alarak mahzenlere koyduktan sonra yüksek fiyatla sattıklarından şikâyetçi oldular. İstanbul kadısına durumun araştırılıp suçluların cezalandırılması emredildi.
İstanbul'un ihtiyaç duyduğu önemli şeylerden biri de odun ve kömürdü. Osmanlı Arşivi'nde odun ve kömür stoklayarak para kazanmak isteyen kişilerle ilgili pek çok kayıt vardır. Mesela 1608'de bazı kişilerin odunları depolayıp fiyatların yükselmesine yol açtıkları şikâyet konusu oldu. Kumkapı İskelesi'ne gelen odunların belirlenen fiyatla şehir halkına satılması gerekiyordu. Bazı kimseler ihtiyacından fazla odun alarak depolamaya başladı. Bu durum fiyatların artmasına ve kışları çok çetin geçen İstanbul halkının sıkıntıya düşmesine neden oldu.
17. yüzyılda bir çarşı
Bir bölgede yaşanan kıtlık, çeşitli önlemlerin yanında vurgunculara karşı da önlem alınmasını gerektirmekteydi. Mesela 1733'te Halep'te ciddi bir kuraklık yaşanmaktaydı. Bölgede kısa bir süre sonra kıtlık baş gösterdi. Halkın daha fazla sıkıntı çekmemesi için valiye stokçuluğa engel olunması, yakalananların cezalandırılması emredildi.
Cami ve mescitlerin aydınlatılmasında da kullanılan zeytinyağı, pek çok kez vurgunculuk yapılan madde oldu. Mesela, 1740'ta Burhaniye'de vurguncular zeytinyağlarını depolayarak aşırı fiyat artışına ve zeytinyağı kıtlığına sebep oldular. Yöneticilere mahzenlerdeki zeytinyağlarının araştırılması ve tartılarak defter etmeleri emredildi. Vurgunculuğa cesaret edenler veya zeytinyağını İstanbul haricinde bir yere nakledenlerin katledilmeleri istendi.
Sabun da vurguncuların para kazanmak için depoladıkları maddeler arasındaydı. Mesela, 1784'te Girit'te zeytin azlığı sebebiyle böyle bir olay yaşandı. Girit Adası'nda zeytin bir sene bol, bir sene az yetişmekteydi. Ancak ürün yetiştiği sene iki yıl yetecek kadar fazla ürün alınabiliyordu ve imalathanelerde bolca sabun imal edilerek İstanbul'a gönderiliyordu.
1780'lerde Hanya ve Resmo'da zeytinyağı kıtlığı bahanesiyle 150'ye yakın imalathane ya kapatıldı veya üretimi iyice azalttı. Bir süre sonra kısa yoldan para kazanmak isteyenlerin mevcut zeytinyağını depolamalarının kıtlığa sebep olduğu anlaşıldı. Bu durum İstanbul halkının günlük tüketim maddelerinden sabun kıtlığı çekmesine, mukataa gelirlerinin azalmasına sebep oldu. Yöneticilere yazılan emirlerle vurgunculuk yapanların araştırılması ve en ağır şekilde cezalandırılması istendi.
Stokçularla ilgili belgeler
FELAKETLERİ FIRSAT BİLDİLER
İstanbul tarih boyunca pek çok kez büyük yangınlara maruz kaldı. Böyle durumlarda felaketten istifade etmek isteyen vurguncuların devreye girmemesi için sıkı tedbirler alınırdı. İstanbul'un ihtiyacı olan kerestelerin İzmit ve çevresinden belirlenen fiyatlarla Çöplük İskelesi'ne getirmeleri mutattı. 1755'te İstanbul'da çıkan yangının yaralarının sarılması için İzmit'ten belirlenen fiyat üzerinden kereste alınması emredildi. Vurgunculuk için kereste saklayan ve fiyatların yükselmesine sebep olanların en ağır şekilde cezalandırılması hakkında emirler verildi. 1757'de çıkan yangından sonra kereste taşıyan reislerin keresteleri Çöplük İskelesi'ne getirmek yerine vurgunculara sattıkları anlaşıldı. Başta İstanbul kadısı ve yeniçeri ağası olmak üzere pek çok kişiye vurgunculuğun önlenmesi için emirler gönderildi.
1812'de İstanbul'da çıkan veba salgınında şehrin beşte biri ölmüş, durumu fırsat bilen kefen ve sabun satıcıları mallarını birkaç misli fiyata satarak mağdur halkı daha da mağdur etmişlerdi. Bu durum üzerine İstanbul kadısına, satıcılara pahalı satmamaları yönünde uyarıları dikkate almazlarsa cezalandırılmaları için emir gönderildi.
Tophane'de kurulan bir pazar
ŞENLİK STOKÇULARI
1730-1757 yılları arasında tahtta bulunan I. Mahmud ve III. Osman'ın çocuğu olmamıştı. III. Mustafa 1757'de tahta geçince, hanedanın sürmesi için herkesin tek ümidi oldu. 1759'da padişahın bir çocuğu olacağı bütün İstanbul halkına duyuruldu. 30 seneye yakın şehzade özlemi çeken halk, bu mutlu haberi alır almaz aylar öncesinden yapılacak şenliğe hazırlanmaya başladı.
Herkesi seferber eden hazırlıklar en çok esnafın yüzünü güldürmüştü. Bu ortamı fırsat bilenler de eksik değildi. Büyük bir şenlik hazırlığı için İstanbul esnafının elindeki malzemeler yeterli gelmemişti. Bunu daha önceden sezen bazı uyanıklar da ellerindeki malları depolamışlardı. Fırsatçılar hakkında "Hâkim Tarihi"nde ilginç bir olay zikredilir. Yaklaşık bir kese akçesi olan biri bu para ile süs eşyası alarak depolamıştı. Halk birden bu tür maddeler almaya başlayınca esnafın elindeki çok kısa bir sürede bitmişti. Bu malları daha önceden alıp depolayan adam ise süs eşyalarını çok pahalı satıp bir kese akçesini 23 keseye çıkarmıştı. Süs eşyalarına o kadar talep olmuştu ki, defne yaprağı bile karaborsaya düşmüştü..
.Osmanlı hanımlarının süs olarak kullandıkları Fransız kalp paralarının ilginç bir hikâyesi vardır. 17. yüzyıl seyyahlarından Tavernier'in anlattığı hadiseyi, Cipolla ve Şevket Pamuk da incelemiştir.
OSMANLI HANIMLARI ÇOK BEĞENDİ
Osmanlı İmparatorluğu ile Fransa arasında Kanuni döneminden itibaren bir dostluk vardı. 17. yüzyılın ikinci yarısında Fransa tahtında bulunan ve "Güneş Kral" diye şöhret bulan XIV. Louis zamanında ilişkiler bozuldu. Ancak siyasi ilişkilerin bozulduğu yıllarda, Osmanlı piyasasında Fransız paraları en geçerli yabancı paralardandı.
Fransa'da kullanılan en önemli para "ekü" idi. Yarım ekü ve çeyrek ekünün dışında ekünün on ikide birine Güneş Kral'ın babası XIII. Louis döneminde basıldığı için (1641) "louis" deniyordu.
XIII. Louis, Paris Darphanesi'nde yeni para basma makineleri kurdurup 1641'de yeni teknikle paralar bastırdı. Liegeli Jean Varin'in geliştirdiği sistemle darbedilen "louis" isimli bu yeni para adını, yüzünde portresi olan XIII. Louis'den alıyordu. Paranın diğer tarafında da Fransız kraliyet arması vardı. Kral, Fransa ile İspanya arasındaki gerginlikten dolayı İspanyol Reali elde edemeyince yeni para bastırmıştı. Louisler, yeni darphane tekniğiyle basılmıştı. Kenarları tırtıllı idi.
Fransız tüccarlar ve hâkimler.
Yeni paraları çok beğenen Osmanlı hanımları, Fransız louislerini süs olarak kullanmaya başladılar. Louisler, küpe, bilezik ve kolye yapımında kullanılıyordu. Bu yüzden Osmanlı topraklarında herkes Fransız louisi arıyordu. Paranın gerçek değeri 12 louis, bir ekü ederken, talepten dolayı altı louis için bir ekü veriliyordu. Louisler para olmaktan çıkmış, ticari mal hâline gelmişti. Elbiselerini louislerle süslemek isteyen Osmanlı hanımları, Fransız paralarını elde etmek için her türlü fedakârlığı yapıyorlardı.
Yeni paraları çok beğenen Osmanlı hanımları, Fransız louislerini süs olarak kullanmaya başladılar. Louisler, küpe, bilezik ve kolye yapımında kullanılıyordu. Bu yüzden Osmanlı topraklarında herkes Fransız louisi arıyordu. Paranın gerçek değeri 12 louis, bir ekü ederken, talepten dolayı altı louis için bir ekü veriliyordu. Louisler para olmaktan çıkmış, ticari mal hâline gelmişti. Elbiselerini louislerle süslemek isteyen Osmanlı hanımları, Fransız paralarını elde etmek için her türlü fedakârlığı yapıyorlardı.
IV. Mehmed.
HER YERDE BASILMAYA BAŞLANDI
Vurguncular, para basma hakkı olan asillerden Orange Prensi ile Dombes Prensesi'ne işbirliği teklif ettiler. Trevoux'taki darphanede düşük alaşımlı paralar basılmaya başlandı. Paranın, içindeki gümüş miktarının düşüklüğüne rağmen Osmanlı topraklarında rağbet görmesi, vurguncuların cesaretini daha da artırdı. Darphanede, gittikçe içindeki gümüş miktarı azalan louisler basıldı. Osmanlı limanlarına mal gelir gibi louis yüklü gemiler geliyordu. Bir senede Fransız tüccarların Osmanlı limanlarına getirdiği louis yüklü gemi sayısı 20'den fazlaydı.
Trevoux'taki darphaneyi kısa sürede başkaları izledi. Fransızlar'ın yanı sıra Cenevizliler de louis basma işine girdiler. Osmanlı hanımları, paranın içeriğine bakmadan louisleri aldıkları için darphaneler yıllarca çalıştı. Paraların içindeki gümüş miktarı, olması gerekenin üçte birine düşmüştü. Kalp sikke akışı zirvesine, 1656-1659 yılları arasında ulaştı. Jean-Baptiste Tavernier, gümrüklerden giren kalp sikkelerin sayısını 180 milyon olarak verir. Bunun yanında gümrük memurlarına rüşvet verilerek kaçak yollarla sokulanlar da oluyordu.
Para basımı o kadar abartılmıştı ki, kalpazanlar sonunda tedbir alma ihtiyacı hissettiler. Gümüş oranı iyice düşürüldüğünden, bu paraların kendi piyasalarını altüst etmesini önlemek için bu sikkelere "Tüm Asya'da geçerlidir", "Uzak Asya'daki mallar için ödemedir" şeklinde ibareler koydular. Fransızlar, 1665'te piyasaya hissettirmeden düşük alaşımlı paraları toplamaya başladılar. Osmanlı topraklarında ticaret yapan İngilizler, sattıkları malların ödemesinin, kalp louislerle yapılmasını kabul etmediler. 1667'de Osmanlı hükümeti nezdinde durumu protesto ettiler. İngilizler'in protestosu Osmanlılar'ı harekete geçirdi. Osmanlı yönetimi durumu Fransa nezdinde protesto etti.
Osmanlılar'ın Fransa'yı kalpazanlıkla suçlaması üzerine Fransız yetkililer harekete geçti. XIV. Louis paranın basımını durdurdu. Osmanlı İmparatorluğu'nda da sert tedbirler alındı. Gümüş miktarı düşük louisler tespit edildi. Kalp paraları piyasaya sürenlerin bir kısmı yakalandı. İbret olsun diye ağır cezalara çarptırıldılar.
Bütün Avrupa kalp louislerin peşine düştü. Cenova'da kalp paraları evinde bulunduranlara bile ağır cezalar verileceğine dair bir ferman yayınlandı. Ancak Cenevizliler, ikili oynuyorlardı. Kalp louisler Cenova topraklarında darbedilmeye devam ediyordu. Bunun üzerine Fransa ve Venedik, Cenova'yı sıkıştırdılar.
1655-1669 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'na milyonlarca kalp louis girmişti. Paralardaki sahtekârlık fark edilince imparatorlukta kaos meydana geldi. Herkes elindeki louisten kurtulmaya çalışıyordu. Gerçek louisleri bile artık kimse istemiyordu. Bu yüzden imparatorlukta fiyatlar arttı, piyasa altüst oldu.
Paris Darphanesi.
FRANSIZ SEYYAHIN GÖZÜYLE SAHTE PARA TİCARETİ
17. yüzyıl seyyahlarından Jean-Baptiste Tavernier, rahmetli Teoman Tunçdoğan tarafından çevrilen "Topkapı Sarayı" isimli eserinde sahte para hikâyesini şöyle anlatır:
"Marsilyalı bir tüccar, İzmir'de tuttuğu bir aracıya, bir miktar ipek alması için diğer gümüş sikkelerle birlikte -herhangi bir amaç gütmeksizin- 'beş sol'lük iki-üç yüz ekü göndermiş. Bu bozuk paralar Türklerin çok hoşuna gitmiş; onları o kadar sevmişler ki, bunların İspanyol 'sekiz real'ine denk olduğunu sanmışlar ve onların sekizine bir ekü vermeye başlamışlar. Bunu gören aracı, Marsilya'ya yazarak oldukça yüklü miktarda sol yollanmasını istemiş ve bundan büyük para kazanmış.
Eğer bizim Fransızlar bu kazançla yetinmiş olsalardı, hilede aşırıya kaçılması yüzünden kesilen bu sikke ticareti hâlâ sürebilir ve çok yararlarına olurdu. Çünkü Türkler artık başka parayla ticaret yapmak istemiyorlardı ve orduların ulufeleri ödenirken askeri memnun etmek için ödemeleri sol ile yapmak gerekiyordu... Dolayısıyla bizim Fransız tüccarlar, Türkiye'de önce bir ekü karşılığında sekiz sol vererek (oysa Fransa'da bir ekü on iki sol ediyordu) yüzde elli kazanmışlar.
Ne var ki, Avrupa'nın diğer halkları, İngilizler, Hollandalılar, İtalyanlar onların kazançlarını kıskanıp yollarını kesmişler, sadrazama şikâyet etmişler; sadrazam da bundan böyle bir ekü karşılığında on iki sol alınmasını ya da bu paranın artık tedavülden kaldırılmasını, gemilerde bulunan 'sol'lere de el konmasını ferman buyurmuş. Fransızlar bununla da yetinmemişler; ne var ki, sadrazamın buyruğuna boyun eğmek de gerektiği için içinde 'dört sol'lük bile saf gümüş bulunmayan sikkeler kestirmeyi düşünmüşler; bu da onlara yüzde yirmi beş gibi büyük bir kazanç sağlıyormuş.
Türklerin hileyi anlamaları için belli bir zaman geçmiş; paranın kenarlarının düzgün ve görünüşünün beyaz olması Türklere yetiyormuş; alt tabakadan kadınlar, kızlar bunları başlıklarına süs olarak takıyorlarmış. Tıpkı varlıklı kadınların altın takmaları gibi, onlar da bu güzel küçük sikkeleri alınlık olarak başlıklarına sıralıyorlarmış.
XIII. Louis.
Tüccarlarımız amaçlarına ulaşmak için, bu sikkeleri alıp satabilecekleri eyaletler aramaya başlamışlar. Önce Dombes, Orange ve Avignon eyaletlerini denemişler; daha sonra İtalya'ya geçerek Monaco ve Massa illerinde bir süre uğraşmışlar. Ne var ki, Türklerin üstünde kadın yüzü bulunan paraları daha çok sevdiklerini gözlemleyince ve bu prensler onlara ülkelerinde bu kadar düşük ayarlı sikke kesme ve Dombes Prensesi de kendi damgasını kullanma iznini vermek istemeyince, gözlerini imparatorluğun nüfuz alanı içinde kalan, ama Cenevizlerin elindeki toprakların ortasında bulunan kimi şatolara dikmişler; buralarda, bu şatoların senyörlerinin de işine gelen koşullarda arzularına kavuşmuşlar.
Orange'da kestirdikleri sikkeler de Türklerce beğenilmiş ve Türkler arasında rağbet görmüş. Çünkü üstündeki damga güzel ve çok belirginmiş. Buna karşılık, Avignon Papalığı'nda kesilenler -kadın çehresi pek güzel çizilmediği ve boynuna asılı haç Türklerin hoşuna gitmediği için- pek tedavül şansı bulamamış. Bu ticarette yüzde yirmi beş kazançla yetinilseydi, iş sürüp gidebilir ve kazanç da çok büyük olurdu. Ama, yavaş yavaş işin suyu çıkarılmış ve sonunda her sikkede 'bir sol'lük bile gümüş kalmamış.
Fransızlarımız onların tedavülünü sağlamak için bir eküye on sekiz, hatta yirmi sol vermeye başlamışlar; bu durum İstanbul, Halep, İzmir ve diğer ticaret kentlerindeki büyük tüccarların işine gelmiş. Çünkü, taşra eyaletlerindeki küçük tüccarların getirdikleri mallar karşılığında ödeme yaparken, bir ekü karşılığı olarak on iki-on üç sol veriyorlarmış.
Ticaretlerinin sarhoşluğuna kapılmış ve kazançları iyi giderken en güzel malları almakla yetinmeyerek bulabildikleri her çeşit yüksek değerli parayı da satın almışlar ve kalp paralarını yapmaya devam etmek amacıyla Fransa'ya götürmüşler. Böylesine geniş bir imparatorluğun bütün topraklarında bu ticaret o kadar ileri gitmiş ki, söz konusu topraklarda olağanüstü miktarda kalp para yaygınlaşmış; bu durum gümrük kayıtlarına da geçmiş. Bilgileri dışında kalanlar (tayfaların ve diğer bazı kişilerin gizleyebildikleri paralar) hariç, imparatorluk topraklarına yönelik kalp para akışı yüz seksen milyona ulaşmış. Kalp olmayan para getiren diğer Avrupalı tüccarlar, bu kargaşaya karşı seslerini yükseltmiş ve şikâyetlerini ikinci kez sadrazama iletmişler; sonunda, Türkler gözlerini açmış.
Olay böyle sürerse, kısa süre sonra imparatorlukta gümüş yerine sadece bakır kalacağını anlayan sadrazam, 'beş sol'lük paraların ülkeye sokulmasını yasaklamış; bu yasağa karşı gelme cesaretini göstereceklerin müsadereye uğrayacağını ve ağır para cezalarına çarptırılacağını açıklamış. Sadrazamın bu fermanı ve koyduğu yasak, güzel buldukları için bu ufak sikkeleri kullanan Girit'teki askerlerin hoşuna gitmemiş. Ne söylenirse söylensin düşüncelerini değiştirmemiş ve ulufelerinin bu paralarla ödenmesini istemişler; bazı kazan kaldırma olayları da görülünce, İzmir'e ve diğer bazı ticaret kentlerine kadırgalar gönderilerek buralarda bulunan bütün sol'lerin toplatılması kararı alınmış. Bütün Osmanlı İmparatorluğu eyaletlerine yayılmış olağanüstü miktardaki bu kalp paralar nihayet ortalıktan çekilmiş ve sol'ler yasaklanarak tedavülden kaldırılmıştır.".
.nsanlar tarihte uzun süre değerli madenlerden üretilmiş paralar kullandılar. Paranın değerli madenlerden üretildiği çağlarda devletler için bu konudaki en önemli husus, paranın içerdiği madenin değeri ile paranın câri fiyatı arasında istikrarsızlığa sebep olacak bir farkın olmamasıydı. Tarih, bu farkın arttığı dönemlerde bir ülkede piyasaların nasıl istikrarsız hâle geldiğinin, nasıl büyük isyanlara ve kıtlığa sebep olduğunun örnekleriyle doludur. Rahmetli Halil Sahillioğlu Hocamızın ve Şevket Pamuk'un araştırmalarından Osmanlı topraklarında kullanılan yabancı paralar hakkında geniş bilgi bulunur.
Amerika'da altın madeni.
HÂKİMİYET SEMBOLÜYDÜ
Müslümanlar fethettikleri yerlerde tedavülde olan paraları kullanmakta bir sakınca görmediler. Ancak bu paraların zamanla İslâmi bir kimlik kazanması sağlandı. Bizans'ın altın dinarı, İran'ın gümüş dirhemi Müslümanlarca kullanıldı. 690'lı yıllarda Emevi Halifesi Mervan oğlu Abdülmelik devrinde ilk İslam dinar ve dirhemi darbedildi. Osmanlılar da yabancı menşeli paraların içerdikleri kıymetli maden değeri ile câri fiyat arasında önemli bir fark olmadığı sürece tedavülde kalmasına karışmadı.
Osmanlılar, tıpkı Selçuklular gibi Batı'dan kendi topraklarına gümüş ve değerli madenlerin girişine kolaylıklar sağladılar. Böylece piyasanın ihtiyacı olan paranın darbedilebilmesi için değerli maden temin edildi. Para, önemli bir hâkimiyet sembolüydü ve iktidarın en ücra köşelere ulaşmasının aracıydı. Bunun yüzden imparatorluğun daha ilk devirlerinde Osmanlı hükümdarları adına "akçe" adı verilen gümüş paralar darbedildi ve alışverişlerde temel birim olarak kullanıldı. Ancak devletin giderek büyümesi, yeni ilişki ağlarının kurulması, ticaretin gelişmesi, Osmanlı topraklarında yabancı paraların da kullanılmasını yaygınlaştırdı.
Anadolu'da ve Balkanlar'da "akçe" ve "hasane-i sultanî" temel para birimiyken Mısır'da "pâre/para"; Eflak-Boğdan, Erdel, Macaristan çevresinde "penz"; Kırım'da "kefevî akçe" gibi bölgesel kullanım alanına sahip para birimleri de bulunmaktaydı. Bunun yanında Ceneviz Altını, Venedik Dukası, Floransa Filorisi, İspanyol Reali, Hollanda Esedîsi, Lehistan (Polonya) Zolotası, Avusturya Taleri, Memlük Eşrefîsi ve İran Şâhîsi'nin (şahruhî) kullanımı muhtelif yerlerde serbest bırakıldı.
Advertisement
Para darp aletleri
OSMANLI ALTIN PARASI
Fatih döneminde ilk Osmanlı altın parası (hasane-i sultanî) darbedildi. Ancak bu yıllarda yüksek ayarından dolayı Osmanlı topraklarında kullanılan Venedik Dukası önemini korumaya devam etti. Öyle ki Yavuz Sultan Selim döneminde hazinenin yüzde 74.81'i duka, yüzde 9.22'si eşrefîden oluşurken sadece yüzde 7.82'si Osmanlı Altını'ndan oluşuyordu. Tedavüldeki dukalar, istikrarı bozacak derecede düşük ayarlı olanlardan ayırt edilebilmeleri için damgalandılar.
İlk defa gümüş olarak Floransa'da basılan filori, 1252'de altın olarak basıldı ve alım gücünden dolayı diğer ülkelere yayıldı. Filori, beyliklerin ticari ilişkileri vesilesiyle Anadolu'da da tanınan bir para idi. Osmanlılar da Fatih dönemine kadar alışveriş aracı olarak filoriyi kullanmışlardı. Daha sonra bu isim, hem kendi bastıkları hasane-i sultanî, hem de Avrupa'dan gelenler için ortak bir isme dönüştü. Akçenin 16. yüzyılın sonlarında hızla değer kaybetmesi, filori adıyla anılan altın paraların önemini daha da artırdı. Bazı dönemlerde Osmanlı darphanelerinde Ceneviz ve Venedik altınları basıldı. Bağdad darphanesinde o bölgede kullanılmak üzere 1730'lara kadar İran menşeli dirhem/şâhî denen gümüş sikkeler basıldı. Bütün bu yabancı paraların rayiç fiyatlarını kontrol etmek için dönem dönem emirler yayınlandı.
Osmanlı topraklarında tedavülde olan bir diğer yabancı para da İspanyol Reali'ydi. 1550'lerden sonra Osmanlı kaynaklarında riyal olarak zikredilmektedir. Buna mukabil yabancı paraların pek çoğuna dönem dönem riyal denildiği de olmuştu. 15. yüzyılın sonlarında İspanyol kâşiflerin Amerika'daki altın ve gümüş madenlerine de ulaşması, yüksek kalitede paraların basılarak tedavüle girmesini sağladı. Bu tarihten sonra İspanyol Reali, dünyada tanınan ve kullanılan bir alışveriş aracına dönüşerek 19. yüzyıl başlarına kadar önemini korudu. Osmanlı topraklarında 17. yüzyıl sonlarına kadar riyal, "kâmil kuruş", "tam kuruş", 18. yüzyılda "kara kuruş", 19. yüzyılda ise üzerindeki şekillerden dolayı "direkli riyal" olarak anıldı. Osmanlı piyasalarında istikrarsızlığın hâkim olması, riyalin değerinin de sürekli değişmesine sebep oldu. 1600'lerde 80 akçe olan rayiç, 1826'ya gelindiğinde 1080 akçeye kadar tırmandı. 1850'lerden sonra yeni gümüş madenlerinin bulunması, riyalin de değer kaybetmesine sebep oldu.
Bu dönemde Osmanlı piyasalarında dolaşımda olan diğer bir para Hollandalılarınkiydi. Esedî ya da üzerindeki motiften dolayı "arslanî guruş" olarak adlandırılan bu sikkeler, 16. ve 17. yüzyıllarda kullanıldı. Bir diğer gümüş sikke de Polonya Zolotası'ydı. Ancak kullanımı genel olarak İstanbul ile sınırlı kaldı.
KUŞLU RİYAL
1750'lerden sonra Osmanlı piyasalarında Habsburglar'ın piyasaya sürdüğü "Maria Theresa Thaleri" de kullanılmaya başladı. Bunlar Osmanlı piyasalarında "kuşlu riyal" olarak adlandırıldı. Ayarının yüksek olması dolayısıyla bazı bölgelerde "mahalli" olarak da kullanıldı. Devlet 19. yüzyılda thalerin haddinden fazla itibar görmeye başlamasının önüne geçmek istese de bu durumu kabullenmek zorunda kaldı. Thalerin rayici 1822'de 7 kuruş 10 para iken 1843'te 21 kuruş 36 paraya ulaştı. Sultan Abdülmecid döneminde yapılan düzenlemelerle bu hızlı yükseliş durduruldu. Yüzyılın ortalarında gümüşün değer kaybetmeye başlamasıyla thalerin de rayici giderek düştü.
İspanya Reali ve Maria Theresa Thaleri'nin dünya piyasalarında etkili olması, pek çok ülkede aynı standartlarda paralar basılmasına sebep oldu. Bunlar içerisinde Osmanlı topraklarında Amerikan Riyali, İtalyan Riyali, Napoli Riyali, Fransa Riyali, Mora Riyali, Rusya Atik Kuşlu Riyali de dönem dönem kullanıldı.
İSTİKRAR BOZULDU
1600'lü yıllarda İngiliz ve Hollandalı tüccarlar, Osmanlı topraklarına altın ve gümüş para getirdiler. Bu paralardan antlaşmalar gereği vergi alınmamaktaydı. Bu para akışı, aynı zamanda ihracatı artırdığı için başlangıçta desteklenen bir husustu. Ancak temel malların hızla yurtdışına akması, getirilen paralar içerisinde yüklü miktarda sahte paraların olması, İranlı tüccarların yüksek ayarlı paraları Osmanlı topraklarından alıp götürmeleri gibi sebeplerden dolayı Osmanlı piyasalarında ve ticarette istikrarsızlık meydana geldi.
1688'de "mangır/pul" denilen bakır paralar basılarak bir çıkış yolu arandı. Ancak bakır paraların câri değeri ile maden değerinin çok farklı olması, bu işten kâr sağlamak isteyenlerin dışarıdan getirdikleri gemiler dolusu kalp bakır sikkeleri piyasaya sürmelerine sebep oldu. Bu durumun piyasalarda yarattığı olumsuz etkiyle 1691'de mangır basımı ve tedavülü yasaklandı. Bazı düzenlemeler yapılmak istense de merkezden uzaklaştıkça yabancı paraların Osmanlı topraklarındaki hâkimiyeti devam etti.
Osmanlı piyasalarında ayarları birbirinden farklı yerli ve yabancı paraların tedavülde olması, para alıp satarak kâr elde eden sarrafları ortaya çıkardı. Galata bankerleri, Avrupa'dan sağladıkları düşük faizli ve uzun vadeli kredileri Osmanlı topraklarında kısa vade ve yüksek faizle satarak kâr sağladılar. Özellikle Tanzimat döneminden 1880'lere, yani Avrupa bankalarının Osmanlı Devleti'nde şubeler açıp doğrudan faaliyete geçmelerine kadar Galata bankerleri altın çağlarını yaşadılar.
19. yüzyılın başlarında Osmanlı para sistemindeki karmaşık yapı hâlâ devam etmekteydi. II. Mahmud döneminde (1808-1839) piyasada 36 çeşit gümüş paranın olduğunu belirtmek, bu karmaşıklığın boyutları hakkında bir fikir verebilir.
AMERİKA'DAN ALTIN VE GÜMÜŞ AKTI
Amerika kıtasının keşfi üzerine Meksika ve Peru'daki madenlerden Eski Dünya'ya büyük miktarlarda altın ve gümüş akmaya başladı. Bu değerli madenlerin bir kısmı Güney Amerika'da, bir kısmı da Avrupa'da sikke olarak darbediliyor ve tedavüle giriyordu. Amerika'dan gelen altın ve gümüşle gelirleri artan Avrupalılar, Doğu Akdeniz ve bilhassa Asya ile olan ticaretlerinde çok büyük açıklar vermeye ve aradaki farkı altın ve gümüşle kapatmaya başladılar. Böylece Avrupa devletlerinin altın ve özellikle de büyük boy gümüş sikkeleri çok kullanılan birer ödeme aracı olarak bütün dünyaya yayıldı. 16. yüzyılın ortalarından itibaren bu Avrupa guruşları Balkanlar üzerinden Osmanlı topraklarına da girdi ve piyasalarda kullanıldı.
Bol miktarda İspanya gümüşünün Osmanlı topraklarına girmesi, çeşitli problemlere sebep oldu. Gümüşün giderek değer kaybetmesi ve altının değer kazanması, Avrupalılar için Osmanlı mallarını ucuz hale getirdi. Piyasanın ihtiyaç duyduğu temel malların dışarıya akması, iç piyasada hızlı fiyat artışlarına sebep oldu. Tağşiş uygulamaları (değerli bir madenin içine daha değersiz bir madenin karıştırılarak saflığının bozulması), Osmanlı akçesinin tedavüldeki yabancı paralar ve altın karşısında giderek değer kaybetmesine sebep oldu.
1453-1559 arası dönemde gümüş akçe yüzde 21, altın para ise yüzde 50'ye yakın değer kaybetti. Gümüş akçenin ağırlığı, 1585/1586 tağşişinden sonra 1650'lere kadar 0.4 gram azaldı. Böyle olunca da piyasada kullanılan bir para olmaktan çıkıp, hesap birimi işlevini görür hale geldi. Bakır para üretiminde de hızlı bir azalma olduğundan Avrupa paraları Osmanlı piyasalarını istila etti. Öyle ki yabancı tüccarlar yanlarında kendi ülkelerinin paralarını getiriyor, alacaklarını da bu paralarla almak istiyorlardı. Bu durum Osmanlı piyasalarında dalgalanmalara ve para basımının azalmasına sebep oldu. Osmanlı darphanelerinin sayısı 1600'lerde takriben 40 iken 1650'lere gelindiğinde 4'e kadar düştü. Akçe piyasalardan yavaş yavaş çekildi.
.19. yüzyılda, gayrimüslimlerin camileri gezmelerine dair izin çıktıktan sonra Osmanlı veya Yunanistan vatandaşı olan Ortodoks Rumlar, Ayasofya'ya yönelik eylemlere başlamışlardı. Rumlar'ın Ayasofya'da uygunsuz hareketlerde bulunmaları Osmanlı yetkililerini ve özellikle devrin padişahı Sultan İkinci Abdülhamid'i harekete geçirdi. Uğur Demir, arşiv belgelerine dayalı bir araştırmasında bu konuyu şöyle anlatır:
'GÖREVLİLER REFAKAT ETSİN'
"Rumlar'ın, Ayasofya Camii'ndeki çirkin hareketlerine dair dikkatleri, Sultan İkinci Abdülhamid 20 Mart 1887 tarihli iradesiyle çekti. Evkaf Nazırı, yani Vakıflar Bakanı Mustafa Efendi'ye hitaben yazılan İkinci Abdülhamid'in iradesinde, 'Ziyaret için Ayasofya Camii'ne giden bazı Rum ve Yunanlılar'ın ikinci kata çıkarak duvar ve direklerin üzerlerine kötü niyetlerini gösteren birtakım ibareler yazdıklarını ve şekiller çizdiklerini haber aldığını; bu yazı ve resimlerin binaya zarar vermeden temizlenmelerini; bundan sonra bunun gibi uygunsuz davranışları engellemek için gerek Ayasofya Camii'ni ve gerek diğer mukaddes mekânları ziyaret edenlerin yanlarında hizmetlilerden birkaç kişi bulunması gerektiğini, gerekli olan diğer tedbirleri de ihtiva eden bir talimatname hazırlanmasını ve bu talimatnamenin hükümlerinin aksatılmadan yerine getirilmesini' emrediyordu.
CAMİ GEZME TALİMATNAMESİ
Sultan İkinci Abdülhamid'in iradesini alan Evkaf Nazırı Mustafa Efendi, 11 gün sonra yani 31 Mart 1887'de cevabi bir rapor yazdı. Raporda, sultanın iradesinde anlattıklarının aslında daha önce kendisi tarafından da haber alındığını, bunun üzerine bizzat Ayasofya Camii'ne giderek yerinde incelemelerde bulunduğunu ve gerçekten de caminin duvarlarına resimler çizilip yazılar yazıldığını haber veriyordu. Raporun devamında bu tür resim ve yazıların yeni olmadıkları, 30-40 senedir bu tür şeylerin caminin duvarlarına yapıldığının anlaşıldığını anlatıyordu.
Evkaf Nazırı Mustafa Efendi raporuna bundan sonra neler yapılması gerektiğini sıralayarak son veriyor ve şunları tavsiye ediyordu: Hemen memurlar görevlendirilmeli ve ziyaretçiler tarafından cami duvarına yapılan resimlerle yazılan yazılar camiye zarar vermeden temizlenmelidir. Bundan sonra cami ancak hizmetlilerin nezaretinde gezilmeli ve İstanbul'daki yabancı ülke elçileri gibi özel misafirler haricindeki ziyaretçilerin caminin her tarafını gezmesine izin verilmemelidir. Üçüncü ve son olarak Ayasofya Camii gibi mukaddes mekânların nasıl gezeceğine dair bir talimatname hazırlanmalıdır.
Evkaf Nazırı Mustafa Efendi, raporunun ardından kısa bir sürede 'İstanbul'da Ayasofya, Küçük Ayasofya, Kariye camileri gibi, gayrimüslim halkın ziyaretleri esnasında dini âdâba riayet etme yanında, bu mekânların zarar görmemesi için dikkatli davranılması' için bir talimatnameyi de hazırlattı ve Sultan İkinci Abdülhamid'e sundu.
Talimatname yayınlandıktan sonra Ayasofya Camii ve mukaddes mekânlarda fazla bir problem yaşanmadı. İlerleyen zamanlarda ise daha çok ziyaretçileri gezdiren görevlilerin görevlerini kötüye kullanmaları ve haksız yere para talep etmelerine dair şikâyetler gündeme geldi".
AZ KALSIN YUNANİSTAN'LA AYASOFYA KRİZİ ÇIKACAKTI
1888'de Ayasofya ile ilgili çok ilginç bir olay yaşandı. Anastasyos Vareyetsi isimli bir Yunan, İkinci Abdülhamid'e Ayasofya Camii'nin kiliseye çevrilip Yunanlar'a teslim edilmesini talep eden bir mektup gönderdi. Sultan, bu mektup üzerine Atina Elçisi Mehmed Feridun'dan Anastasyos'u araştırmasını istedi. Uğur Demir, arşiv belgelerine dayalı bir araştırmasında bu ilginç olayı şöyle anlatır: "Osmanlı diplomatları olayı araştırmaya başlamadan mektup, Navarin gazetelerinden İpinekorsis'te yayınlandı. Gazete bu mektubu dalgaya alarak, 'Artık Şark Meselesi Bitti' başlığı ile yayınlamıştı. Ancak Atina elçimiz, alaycı bir yazı bile olsa gazetede çıkan haberi görünce, Anastasyos'u araştırmaya başladı. Araştırma sonucunda, Anastasyos'un akli dengesinin pek yerinde olmadığını ve çevresi tarafından hafife alındığını öğrendi. Bu sırada, İkinci Abdülhamid'in, Anastasyos hakkında bir araştırma yapmasını emreden 5 Şubat 1888 tarihli iradesi elçiliğe geldi. Atina Sefiri, bunun üzerine yeni bir araştırma daha yaptı.
Elçimiz, o günlerde Yunanistan başbakanı ile karşılaştı ve konuşma sırasında İpinekorsis Gazetesi'nde yayınlanan haber hakkında ne düşündüğünü sordu. Yunan Başbakanı Harilaos Trikupis de elçimize, 'Bu tür haberler Yunan halkını etkilemez. Anastasyos Vareyetsi'yi asla tanımam ve hükümetimizle bir irtibatı yoktur. Gerek kralımız Birinci George gerek de hükümetimizin amacı iki ülke arasında olan iyi komşuluk ilişkilerini geliştirmek ve buna hizmet edecek her fırsatı en iyi şekilde değerlendirmektir' diye cevap verdi.
Atina elçimiz, başbakanın cevabına rağmen araştırmalarına devam edince Anastasyos'un mektubunu Atina gazetelerinin neşretmeyi kabul etmediklerini öğrendi. Bu bilgi üzerine elçimiz, İstanbul'a gönderdiği 24 Şubat 1888 tarihli raporunun sonunda, 'Atina gazeteleri, Osmanlı Devleti'ne dair haberlerden bahsetmelerine rağmen İpinekorsis Gazetesi'nin Anastasyos'la ilgili haberine hiç değinmemeleri bu şahsın Atina'da kimse tarafından ciddiye alınmadığının göstergesidir' yorumunda bulundu.
Mesele, Yunanistan Başbakanı Trikupis'in alttan almasıyla iki ülke arasında diplomatik bir krize dönüşmeden kapandı"..
.Fransa, 16. yüzyıldan itibaren dünyanın değişik bölgelerini işgal etti. Fransa'nın yüzölçümü 632 bin kilometrekare iken, 20. yüzyılda kendi ülkesinin 17 misli büyüklüğünde yaklaşık 11 milyon kilometrekareye yakın toprağı sömürüyordu. Wikipedia'nın ilgili maddelerine bakılsa bu durum görülür. Fransa işgal ettiği ülkelerde bir taraftan insanları katledip sömürürken bir taraftan da Fransızca'yı ve Katolikliği yaydı. Yaptıklarını ise "Medeniyet götürüyoruz" diye kamufle etti. Nitekim 19. yüzyıl Fransa başbakanlarından Jules Ferry, bu durumu "Üstün ırkların aşağı ırklar üzerinde bir hakkı vardır. Alt ırkları medenileştirmekle yükümlüdürler" demişti.
AFRİKA SÖMÜRGELERİ
Benin (1894-1960): Bölgesel bir krallık olan Dahomey'in zayıflaması üzerine Fransız komutan Alfred Amedee Dods, bu ülkenin topraklarını işgal etti. 1960'ta Dahomey Cumhuriyeti adı ile bağımsız oldu. 1975'te ismini değiştirdi.
Burkina Faso (1896-1960): 1896'da işgal edilmeye başlandı. Fransızlara karşı, yerel Mossi krallıkları bir süre direniş gösterdilerse de 1901'de başkent Vagadugu'nun işgaliyle direniş sona erdi. 1960'ta Yukarı Volta ismiyle bağımsız oldu. 1984'te ismini değiştirdi.
Cezayir 1830-1962 (Koloni olarak doğrudan Fransız toprağı addediliyordu): Fransızlar, 1830'da Cezayir'i işgal ettiler. Cezayir, 2. Dünya savaşından sonra diğer Afrika ülkelerinin aksine doğrudan Fransız toprağı olarak kabul edilmiş ve bölgeden ayrılmak istemeyen Fransızların çok kanlı katliamlarından sonra bağımsızlığına kavuşmuştu.
Chagos Takımadaları: (1768-1814): Hint Okyanusu'nun ortasında yer alan bu adaları Fransız sömürgesi yaptılarsa da Napolyon Savaşları sonrasında bu adaları İngiltere'ye kaptırdılar.
Cibuti (1862-1977): Süveyş Kanalı'nın 1869'da açılması sonrasında Afrika Boynuzu'nun öneminin artması üzerine Fransızlar, Kaptan Paul Antoine Fleuriot de Langle'yi bölgeye gönderdiler. Gadabursi aşiretinin mağlup edilmesi sonrasında ülke Fransız işgaline girdi.
Çad (1912-1960): Sahraaltı Afrika'da yer alan bu bölgede Vaday Krallığı bulunurken, Albay Emmanuel Largau komutasındaki Fransızlar, Çad'a saldırıp 1911'de son Vaday hükümdarı ve Murra Aslanı lakaplı Muhammed Salih Yusuf'u esir aldılar. Son direnişin 1912'de kırılmasıyla ülke Fransız hâkimiyetine girdi.
Fas 1912-1956 (Protektora): Fas, büyük devletlerin paylaşamadığı bir ülke olmuştu. Fransa, 1830'dan sonra bölgeyi işgal için uğraştı. İspanyol, Alman ve Fransızlar bölgeye hâkim olmak için rekabete girdiler. Fas, Almanya ile Fransa'nın anlaşmasından sonra 1912'de Fransız himayesine girdi.
Fransız Kamerunu (1918-1960): Bu ülkenin bir kısmı Fransızlar tarafından Agadir Krizi sonrası Almanya'ya verildi, ancak I. Dünya Savaşı sırasında İngiliz ve Fransızlarca işgal edildi. Savaş sonrası ülkenin bir kısmı Fransa'ya, bir kısmı ise İngiltere'ye verildi.
Fildişi Sahilleri (1843-1960): 1843'te Fransızlar bölgeye önce ticari faaliyetlerle girdiler. Fransız Amiral Louis Edouard Bouet-Willaumez, yerel emirlikle antlaşmalar yaparak bölgeyi Fransız korumasına aldı. 1871'de, Prusya'ya mağlup olunca, Fransızların bir süre etkinliği zayıflasa da, Louis Gustave Binger 1887'de ülkenin tamamını işgal etti.
Gabon (1885-1960): Yine Fransız kâşif Pierre de Brazza tarafından 1875'te keşfedilen bölge, Bantu kabilelerinin mağlup edilmesi sonucunda Fransız Ekvatoral yönetiminin bir parçası oldu.
Gine (1895-1958): Fransızlar bu ülkeye 1837'de ayak basmışlar ve ilk dönmelerde ticari faaliyetlere ağırlık vermişlerdi. Jean Marie Bayol, bölgenin ileri gelenleriyle antlaşma yaparak Gine'yi nüfuzlarına alıp, 1895'te bölgeyi Fransız Batı Afrikası'na kattılar.
Komorlar (1841-1975): 1841'de Sakalava hükümdarı tarafından bir antlaşma ile Fransa'ya devredilmişti.
Kongo Cumhuriyeti (1875-1960): Bu ülke, Fransız kâşif Pierre de Brazza tarafından keşfedildi ve kâşifin King Makoko ile antlaşması sonucunda Fransız toprağı haline geldi.
Madagaskar (1895-1960): Adanın yerel hâkimi Merina krallığıyken, Fransızlar adaya 1883'te bir keşif gemisi göndererek bölgeyi kendi korumaları altına aldılar. Fransız yönetiminden rahatsız olan Merina hükümdarlığı, Fransa'ya savaş açsa da işgalcilerin başkent Antananarivo'yu 1895'te ele geçirmesini engelleyemedi.
Mali (1883-1960): Mali'nin işgal hareketini başlatan isim, Fransa'nın Senegal Valisi Louis Faidherbe'di. Fransızlar'ın Bamako, Segu ve Tinbüktü'yü işgal süreçlerinde özellikle Elhac Ömer Talla ve Mamaddu Lamine'nin başarısız olması üzerine bölge 1883'te Fransa'nın tam işgaline girdi.
Mauritius (1715-1810): Fransızlar 1715'te bölgeyi ele geçirip Port Louis adında bir liman kurdular, ancak 1810'da bölgeyi İngilizlere kaptırdılar. 1814'te İngiliz hâkimiyetini tanıdılar.
Moritanya (1902-1960): 1902'de Fransız General Xavier Coppolani tarafından imparatorluk misyonunca işgal edildi ve Muhammed Maal Aynayn'ın direnişi 1904'te bastırıldı.
Nijer (1890-1960): 1885'te sömürgelerin büyük güçler tarafından nasıl paylaşılacağının tartışıldığı Berlin Konferansı'nda, kime ait olacağı en çok tartışılan ülke olmuştu. Fransız subay Cazemajou'nun 1897'de başlattığı bir keşif seferi sonucunda ülke 1900'de Fransız işgaline girdi.
Orta Afrika Cumhuriyeti (1905-1960): 1885'teki Berlin Kongresi'nde büyük güçler tarafından bu ülkenin Fransa'ya verilmesi kararlaştırıldı. Ubangi ve Şari nehirleri arasındaki toprakların işgal edilmesiyle bölge Fransız Ekvatoral Sömürge yönetiminin bir parçası oldu.
Senegal (1677-1960): Fransa-Hollanda Savaşı sırasında bölgeye ayak basan Fransız Mareşali Jean II d'Estrees, Goree adasını ele geçirerek ülkedeki Fransız hâkimiyetini başlattı. Ülke, 1756-1763'teki 7 Yıl Savaşları'nda İngiltere'nin eline geçse de Senegal, Amerikan bağımsızlık savaşında yeniden Fransız toprağı oldu.
Seyşeller (1756-1810): Fransız Batı Hindistan Kumpanyası komutanı Morphey tarafından burada yerleşim oluşturulduysa da bu adaları Fransızlar, İngiliz kolonicilere kaptırmışlardı.
Togo (1918-1960): Togo, Almanya sömürgesiyken, I. Dünya Savaşı'ndan sonra imzalanan Versay Antlaşması'yla ülkenin yönetimi Fransızlara bırakıldı.
Tunus (1881-1956): Osmanlı'nın Kuzey Afrika'daki üç büyük eyaletinden birisi olan Tunus'taki Hüseynî Beyliği idaresi, Fransa'ya olan borçları bahane edilerek himaye adı altında işgale uğratıldı. 75 yıl adeta tüm benliğinden sıyrılmak istendi.
ASYA SÖMÜRGELERİ
Fransız Hindistanı (Pondichery) (1693-1954): Hollandalılar tarafından Hindistan'da oluşturulan bir sömürge bölgesiyken 9 Yıl Savaşları (1688-97) sırasında Fransızlar tarafından işgal olunmuştur.
Guangzhouwan (Çin'de) (1898-1945): Çin ile yapılan 99 yıllık bir antlaşma neticesinde bir ticaret üssü olarak Fransa'ya devredilmiştir.
Kamboçya (Protektora) (1863-1953): Norodom Krallığı'nı mağlup eden Siam Kralı IV. Rama 1867'de Fransa Kralı'nın üst hükümranlığını kabul etti.
Laos (Protektora) (1887-1954): Fransızlar, Laos'taki bir iç savaş sırasında Oun Kham'ı destekleyip ülkeyi koruma altına aldılar.
Lübnan (1920-1946): Osmanlı toprağıyken İngiltere tarafından 1. Dünya Savaşı'nda işgal edildi. Suriye ile beraber 1920'de Fransa'ya verildi.
Suriye: (1920-1946): Osmanlı toprağıyken İngiltere tarafından işgal edildi ve 1920'de Fransa'ya devredildi.
Vietnam (1884-1954): Fransa, Çin'i mağlup edince ülke Fransızlar tarafından 1884-1886 arasında tamamen işgal edildi. II. Dünya Savaşı'nda Japon işgaline girdi. Fransa'nın 1954'e kadar süren bölgeyi geri alma çabası netice vermedi.
AMERİKA SÖMÜRGELERİ
Dominik Cumhuriyeti (1795-1809): İspanyol sömürgesi olup İhtilal Savaşları sırasında kısa bir süre Fransa hâkimiyetine girdiyse de, daha sonra yeniden İspanyol toprağı oldu.
Haiti (1627-1804): Buccaneer adı verilen Fransız korsanların 14. Louis'nin desteğini alarak kurduğu bir sömürgedir. Ama Mısır'dan ordularını çekerek kaçmak zorunda kalan Napolyon, askerlerini Haiti'ye götürdü, ama yerli Toussaint Louverture denen kendi yetiştirdikleri bir yöneticiye terk etmek zorunda kaldılar.
Surinam (Kısmen) 1814'e kadar: Fransa bu ülkenin tamamına hâkim olamadı. Diğer Avrupalı güçlerle beraber belli noktalarında koloni oluşturdu.
Yeni Fransa (Kanada-Büyük ölçüde Quebec ve diğer eyaletler): 1534-1763 yılları arasında Fransa işgalinde kaldı.
Yeni Fransa (ABD): Florida, Louisiana, Teksas, Virgin Adaları genel olarak 1562- 1764 yılları arasında Fransa işgalinde kaldı.
OKYANUSYA
Vanuatu: Fransız Louis Antoine de Bougainville tarafından 1768'de keşfedildi. Daha sonra 1774'te İngiliz James Cook adaya geldi. Ada, İngiltere ve Fransa tarafından sömürüldü. 1980'de bağımsız oldu.
GÜNÜMÜZDEKİ SÖMÜRGELERİ
Günümüzde "Fransız Denizaşırı Toprağı" olarak nitelendirilen birçok bölge, Fransa tarafından sömürülmeye devam edilmektedir.
AFRİKA
Mayotte: 1841'de Anjouan Sultanlığı'ndan satın alınmıştır. Fransız meclisinde temsil edilir.
Iles Esparses (Hint Okyanusu Dağınık Adalar): Madagaskar açıklarında yer alan beş ada Fransız Batı Hindistan Kumpanyası yöneticileri ve Fransız donanması tarafından zaptedilmiş ve 1896'da Madagaskar'a bağlanmıştı. Genelde ıssızlardır.
Reunion: Hint Okyanusu adalarından birisi olan Reunion da önce Ile de Bourbon adıyla bilinirken 1665'te Fransız Doğu Hindistan Kumpanyası'nın yerleşimcileri tarafından kurulmuş bir kolonidir.
AMERİKA
Saint Pierre ve Miquelon: Kanada'nın doğu kıyılarındaki takımadalardır. Fransızlar 1604'te bölgeye geldi. İngilizlerle sık sık el değiştirdi. 1814'teki Paris Antlaşması'na göre Fransızlara bırakıldı.
Fransız Guyanası: Güney Amerika'daki bölge 1604'ten beri işgal altındadır. Zaman zaman İngiltere ve Hollanda'nın da hâkimiyeti altına girmiştir.
Iles des Saintes: Karayipler'deki bu takımadalar 1648'den beri işgal altındadır. Fransa'nın Guadeloupe departmanına bağlıdır.
Marie Galaente: Karayipler'deki bu ada 1635'ten beri işgal altındadır. Fransa'nın Guadeloupe departmanına bağlıdır.
La Desidare: Karayipler'deki bu ada 1635'ten beri işgal altındadır. Fransa'nın Guadeloupe departmanına bağlıdır.
Guadeloupe: Karayipler'deki bu takımadalar 1635'ten beri işgal altındadır.
Saint Martin: 1648'de Fransa ile Hollanda, Karayipler'deki adayı paylaştı. Fransız kısmı özerk olunca Guadeloupe departmanından ayrılmıştır. Adanın yarısı Fransa, diğer yarısı ise Hollanda işgalindedir.
Saint-Barthelemy: Karayipler'deki adaya Fransa, 1648'de hâkim olmuş, 1784'te İsveç'e satmıştır. 1878'de geri almıştır. Özerk olunca Guadeloupe departmanından ayrılmıştır.
Martinik: 1635'ten beri işgal altındadır.
Fransız Polinezyası: Büyük Okyanus'ta 118 ada ve kayalıktan oluşmaktadır. En ünlüsü Tahiti'dir. 1842'de himayeye girdi. 1560'ta ilhak edildi.
Clipperton Adası: Büyük Okyanus'taki ada Fransız Polinezyası'na bağlı iken 2007'de Fransa'nın şahsi malı olarak tanımlanmıştır.
OKYANUSYA
Yeni Kaledonya: 1853'ten beri işgal altındadır.
Wallis ve Futuna: Fransızlar, 1842'de adaya çıktılar. 1887'de işgal ettiler.
ANTARKTİKA
Fransız Güney ve Antartik toprakları: 1772'den beri işgal altındadır.
.
18. yüzyılın başlarından itibaren Avrupa ile temasların sıklaşmasıyla birlikte birçok Osmanlı bürokratı, Batı'yı daha yakından tanıma imkânı buldu. Osmanlı devlet adamları, imparatorluğun haşmetli yıllarında dikkatlerini çekmeyen Avrupa'yı durumun tersine dönmeye başladığı bu yıllarda daha yakından tanımak istediler. Değişik Avrupa şehirlerinde daha önce hiç görmedikleri Batı'ya mahsus sanatlarla karşılaştılar. Bu durumu kimi hayranlıkla, kimi de hayret ve şaşkınlıkla tasvir etti.
ACAYİP SANATLAR
1721'de Fransa'ya elçi olarak giden Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi, elçiliği sırasında gördüklerini kaleme aldı. Hatıralarında, Paris'te ilk defa gördüğü operayı "Acayip Sanatlar" başlığı altında şu şekilde anlatır:
"Paris şehrine mahsus bir eğlence var imiş ki, opera derler. Acayip sanatlar gösterilir, çok kalabalıklar toplanır. Şehrin ileri gelenleri, kral naibi ve kral da oraya gelirmiş. Biz dahi onu seyrettik. Kral tarafından bir araba gelip adamlarımızla bizi aldı, gittik. Kral naibinin sarayına yakın bir yere vardık. O yer operaya mahsus olarak yapılmış ve her sınıfın kendisine mahsus oturacak yeri vardı. Bizi kralın oturduğu yere götürdüler, kırmızı kadife ile döşenmiş idi. Kral naibi de gelmiş yerine oturmuştu.
Versay Sarayı
Bina devlet büyükleri ve kadınlarla doluydu. Akşama bir saat vardı. Birkaç yüzden fazla balmumu yanmış ve billur avizelerde de sayısız mumlar yanmıştı. Opera çok ihtişamlı yapılmıştı. Bütün tırabzanları ve sütunları ve duvarları ve tavanları altınla süslenmişti. Kadınlar mücevher içinde olduklarından mum ışıklarından öyle bir parlaklık meydana gelmiştir ki anlatılamaz.
Önümüzdeki sazendelerin olduğu yerde nakışlı büyük bir perde asılı idi. Sazendelerin hepsi yerlerine yerleştikten sonra birden perde yukarı doğru kalktı ve arkasından koca bir saray zuhur eyledi. Sarayın ortasında oyuncular özel kıyafetleri ile ve yirmi kadar peri yüzlü kız, mücevherli elbiseleri ile topluluğu şaşaayla doldurduktan sonra sazları da hep birden şarkıya başladılar. Bir miktar dans ettikten sonra opera denilen oyun başladı.
Bunun aslı bir hikâyeyi aynıyla göstermek. Her hikâyeyi bir kitap yapıp basmışlar, hepsi otuz kitap olmuş. Her birinin adı var, her gösterimde bir padişah var imiş, başka bir padişahın kızına âşık olmuş ve onu istemiş, ama kız da başka bir padişahın oğluna âşık imiş. Aralarında geçen hadiseleri aynıyla gösterirler. Mesela, padişah kızın bahçesine varacak oldu, gözümüzün önünde duran saray bir anda kaybolup yerinde bir bahçe zuhur etti ki limon ve turunç ağaçları dolu idi.
Bir vakit oldu ki kiliseye dua etmek için varacak oldu, o bahçenin yerinde hemen koca bir kilise ortaya çıktı. Türlü türlü sihirler gösterilip hokkabazlıklar yapıldı. Atlı ve piyade askerleri ile cenkler gösterdiler. Gökten bulut ile adamlar inip yerden adamlar uçurdular. O kadar hayret veren şeyler gösterdiler ki anlatılacak gibi değil. Şimşek ve gök gürültüsü gösterdiler ki görülmedikçe inanılmaz. Acayip ve garip şeyler seyredildi. Hele âşıkları o derece anlatırlar ki gerek padişahın gerek kızın ve şehzâdenin tavırlarına bakıldıkça insanın yüreği acırdı.
Versay Sarayı'nda opera.
SARAYDA OPERA
Bu operanın bir de müdürü varmış. Masrafı çok bir sanat olduğundan bunu karşılamak için büyük devlet gelirleri tahsis etmişler. Üç saat kadar opera seyredip yine konağımıza döndük.
Birkaç gün sonra kralın adamlarından biri gelip 'Yarın sarayda opera temsili var, kralımız sizi davet ediyor' deyince biz de çaresiz kabul ettik. Saray operası içinde bir de rakshane yapmışlar. Yaldızlı duvar ve sütunlarıyla hayli gösterişlidir. Burada da kadınlar çok olup mücevherlere boğulmuşlardı. Kralın sol tarafına oturarak operayı izlemeye başladık. Yine ön tarafta hayli süslü bir perde vardı. Birden kaldırdıklarında arkasından raks olunacak sahne, peri yüzlü kızlarla dolmaya başladı ve arkalarından da güya bir güneş doğdu.
Güneş o kadar sanatlı yapılmış ki arkasına koydukları mumların parıltısından sanki güneşin nuru parıldıyormuş gibi hissediliyordu. Sazlar birden nağmeye girip kraliyet ailesi ile nüfuzlu kimselerin çocukları sekizer kişilik gruplar halinde raks ettiler. Bunların çok gösterişli kıyafetleri ve başlıkları var. Hayli oyunlar ve taklitler yaptılar. Seyir bitince biz de kaldığımız yere döndük".
Yirmisekiz Mehmet Çelebi'nin kabul töreni.
DEVLET ADAMLARI UYARILIR
1792'de Viyana'ya elçi olarak giden Ebubekir Ratib Efendi ise oyunlarda devlet adamlarının ikaz edildiğini söyler:
"Opera, hayal ile çengi oyunlarından tertip olunmuş olup komedilerden ve çoğunluğu seven ve sevilene dair hikâyeler ve geçmiş zamanlarda olan olaylardan ibaret olup, eğer kral ve general ve devlet ileri gelenlerinden birisinin bir ayıp ve kusuru dahi olursa, oyun ve hikâye aralarında bazı fıkralarda ve ima ve manalı konuşmalar ile ikaza dahi ruhsatlı olmalarıyla, şehirlerde haftada iki gece ve üç gece bu oyunlardan birisi oynanır. Operanın nazırı ve kethüda ve zabitleri olmakla, talip olan, adamını gönderip ondan bir kâğıt alır ve o kâğıt ile akşam o yere giderse kabul ederler. Elinde kâğıt yok ise koymazlar ve bu oyunlarda olan hikâyeler manzumdur ve her hikâye vaktinde olduğu gibi şekil ve kıyafeti ile oynarlar. Bu oyunlara mahsus yer bazen iki bazen üç kat olmakla her katın dört tarafı oda oda bölünmüştür. Her katta bir grup için mahsus ücret olmakla gelenlerden tahsil ederler".
Ebubekir Ratib Efendi'nin imparator tarafından kabulü.
KRAL GÜCENMESİN DİYE OPERAYA GİTTİ
1748'de Viyana'ya elçi olarak giden Mustafa Hattî Efendi, opera seyretmek istememiş, kral gücenince mecburen seyretmişti. Operayı şöyle anlatır:
"Devletlerinde opera ve komedya demekle birer eğlenceleri ve mükemmel bir şekilde hazırlanmış olan dört beş katlı oyun evleri olup, Cuma günlerinden gayri her gün ikindiden sonra devlet ileri gelenleri aileleri ile ve çoğunlukla kral ve kraliçeleri gelüp kendilerine mahsus olan localarda Nemçe'nin (Avusturya) cilveli kızları ve delikanlıları kendilerine mahsus yaldızlı ve rengârenk elbiseleri ile kâh raksederek acayip sanatlar meydana getirdiler, kâh şarkı söyleyerek garip işler eylediklerini ve kâh İskendername ve sair aşk ve muhabbete dair şamatalı hikâyeler ile sona erer.
Eğlencelerini seyretmek âdetleri olmağla, kral ve kraliçe buluştuktan sonra bizim için dahi zikrettiğimiz yerde odalar tahsis eyledikleri kral tarafından bildirilmiş ve davet eylemişler idi. Tarafımızdan o kadar rağbet olmadığından gücenik olduklarını ifade eylediklerinde, zorlamalarına binaen davetlerine icabet olunup varıldığında, tahsis ettikleri odalar, kralın locasına karşı olmağla, oyun evinin sonunda olan bir büyük yerde icra eyledikleri sanatları seyrettik. Akşam vakti geldiği için, namaz kılmak için bir yer istediğimizde, bizi kralın oturduğu yerin karşısında bir odaya götürdüler. Namazı kıldıktan sonra yanımızdaki mihmandar, 'Bu yer oyun oynanan yere daha yakındır, buradan seyredin' diyerek bir sandalye getirip, bizi oturttu".
BAHŞİŞ YERİNE EL ÇIRPTILAR
1768-1774 Osmanlı-Rus savaşı sırasında Kırım cephesinde Serasker İbrahim Paşa ile birlikte esir düşmüş ve Petersburg'a götürülmüş olan Defter Emini Vekili Mehmet Necati Efendi, Petersburg'daki esaret günlerine dair bir hatırat kaleme almıştır. Bu eserde hayatında ilk defa gördüğü operayı "Der-Beyan-ı Komedya" başlığı altında şöyle tasvir eder:
"Kraliçe sarayında bütün generaller, diğer devlet ileri gelenleri ve kadınları, ön kısmı, kırk arşın (27 metre) boyu, onbeş arşın (10 metre) eni olan ve iki tarafında üç katlı odalar ve biri kraliçeye, biri oğluna mahsus karşı karşıya iki balkon bulunan salonda toplandılar. O yerin ortasında oyuncular bulunur ve bu yer 'opera' diye tabir olunur. Güneş ve ay ve yıldız ve kar ve yağmur ve bostanlar ve türlü türlü şehirler ve kaleler görünür. Nice oyunları olup birçok sazlar çalınıp dört tarafında mumlar yanardı. Sazendelerin önlerindeki kâğıtlarda makamlar yazılıdır ve yanlarında birer kandil yanar. O kâğıtlara bakıp çeşitli makamlar ve oyunlar icra ederler. Buna benzer, her ayda üç beş gece olur, gelenler davet ile gelirler.
Saraya geldiklerinde davetiyelerini kapıda bulunan bekçiye verirler ve içeriye girerler. Gelen kim olursa olsun bu nizama tabidir. Her gösteri için davetiyeler başkadır. Kraliçe oyuncuların oyunlarından memnun olursa bahşiş yerine ellerini birbirine vururdu. Devlet ileri gelenleri ve kadınları da öyle yaparlardı. Yani altın ve gümüş vermiş gibi olurlar. Oyuncular dahi kraliçe beğenip bizlere el vurdu diye mutlu olurlar idi. Hediye ne türlü şeydir bilmezler, bu aferin ne tükenmez hazinedir. Bu türlü gösteriye eğer akçe vermek lazım gelse, kraliçenin Serasker İbrahim Paşa'ya günlük olarak verdiği dört yüz akçe değil, dört bin akçe yetmez. Biz de onlara uyduk ve hepimiz el vurduk"..
.Dünyanın en problemli coğrafyasında 6 asır sürecek bir devlet kuran Osmanlılar, fethettikleri yerleri birer vatan parçası olarak görmüşlerdi. Bu yüzden de Osmanlı İmparatorluğu her karış toprağını binlerce şehidin kanıyla sulamadan terk etmedi. Yemen'de, Trablusgarp'ta, Sırbistan'da toprakları kaybetmesi kesinleşmişken bile son kurşununa kadar savaştı. Çünkü o topraklar birer vatan parçası idi.
Aslında bu davranış reel politik açısından hatalıydı. Çünkü o bölgelerin kaybedilmesi bir tarafa, kalan toprakları savunmak için gerekli olacak mevcut gücünü de harcamıştı. Halbuki İngilizler işgal ettikleri yerleri vatan olarak görmedikleri için, gider geliri aştığında bütün sömürgelerinden çekilmişlerdi. 1917 İhtilali sırasında Lenin de komünizmi oturtuncaya kadar Rus Çarlığı'nın bir kısım topraklarını bırakmıştı. Sloganı ise şuydu: "Zaman kazanmak için toprak satıyoruz."
Lenin, ihtilalin başarıya ulaşmasının ardından geçici olarak bağımsızlığı kazanmış toprakları tekrar işgal etti. 1990'lı yılların başında Rusya, uzun süre sömürdüğü ülkelerden gelen gelir azalıp oralara yapılan harcamalar artınca hâkimiyeti altındaki ülkeleri serbest bıraktı. Gerek İngiltere, gerekse Rusya sömürdükleri ülkeleri, elde edecekleri bir şey kalmayınca bırakmakta tereddüt etmemişlerdi. Ancak Osmanlı bunu yapmamıştı. Çünkü kaybettiği bütün ülkeler, Osmanlı İmparatorluğu'nun gözünde birer vatan parçasıydı.
Osmanlı döneminde Atina.
OSMANLI FETİH SİYASETİ
Osmanlı fetihleri sadece kılıçla olmamıştı. Halil İnalcık Hocamız, Osmanlı fetihlerinin kılıçtan ziyade "istimalet" (gönül çekme) ismi verilen uzlaştırıcı bir politikayla gerçekleştirildiğini belirtir. İstimalet, Müslüman olmayan ahalinin çeşitli vaatlerle kazanılması sayesinde Osmanlı hâkimiyet sahasının genişletilmesidir. Osmanlı idaresi yaptığı propagandayla İslam'ın ananevi müsamaha politikası çerçevesinde gayrimüslimlere can ve mal güvenliği ile dinlerinde serbestlik tanıyor ve onları eski feodal bağlılıklarından kurtarıyordu.
Örneğin, Duşanov Zakonik kanunlarına göre, köylünün haftada iki gün angarya suretiyle prensin toprağında çalışması gerekiyorken, Osmanlı yönetiminde yılda sadece üç gün timar sahibi olan sipahinin toprağında çalışma zorunluluğu vardı. Osmanlı idaresini kabul eden gayrimüslimler askerlik hizmeti yerine "cizye" vergisini ödedikleri takdirde hayatları, malları ve dinleri devletin teminatı altına alınırdı. Bu yüzden Osmanlılar'ın, Balkanlar'da kılıç ve ateşle yerleştikleri iddiası artık bilimsel yayınlarda yer almamaktadır.
Osmanlılar gayrimüslim halkın yanı sıra, Ortodoks kilisesini ve manastırlarını da himaye ederek vergilerden muaf tuttular ve dini vakıflarına dokunmadılar. Osmanlılar, feodal yerli askeri sınıfın imtiyazlarını ve feodal haklarını kaldırmakla beraber, onları kendi askeri sistemleri içine almışlardı. Böylece köylüyü, kiliseyi, şehirli halkı ve askerleri kendi saflarına çektiler. Bu yüzden Osmanlı idaresine direnen mahalli hanedanlar ortadan kaldırıldıktan sonra fethedilen yerlerde hâkimiyet kolay kurulmuştur.
Yerli kabileler ile sömürgeciler arasında savaş.
TOPLADIĞI VERGİDEN FAZLASINI HARCADI
Yapılan araştırmalar, Osmanlılar'ın bu idare tarzlarını açıkça ortaya koymaktadır. Amerikalı tarihçi Bruce W. McGowan, Osmanlı idaresindeki Sırbistan üzerine yaptığı araştırmalarda, Sırbistan'da nüfus başına (per capita) düşen gıda mahsulünün, Avrupalı devletlerin sömürgelerindeki köylülerin elinde kalan gıda mahsulünden çok daha fazla olduğunu ortaya çıkarmıştır.
Balkanlar'ın tek bir devlet çatısı altında uzun süre savaşsız bir ortama kavuşması, buralarda ticareti canlandırıp şehirleri geliştirmiştir. Michael Palariet, XIX. yüzyıl Balkan ekonomileri üzerine yaptığı araştırmada Sırbistan'ın bağımsız olmadan önceki dönemde, müstakil devlet olduğu döneme göre daha hızlı büyüdüğü ve kalkındığı sonucuna varır.
1558-1560 yılları arasında Osmanlı hâkimiyetindeki Macaristan üzerine bir araştırma yapan Macar tarihçi Kaldy Nagy, bu yıllara ait bütçeleri incelediğinde ilginç sonuçlarla karşılaşmıştır. 1558-1560 yılları arasında Macaristan'dan 6 milyon akçe vergi toplayan Osmanlılar, aynı dönemde bu ülkeye 23 milyon akçe harcamışlardı. Osmanlılar, sömürmek maksadıyla Macaristan'da olsalardı, herhalde Macaristan'a 17 milyon akçe fazladan harcama yapmazlardı.
Sömürge malları Avrupa limanlarında.
VATAN VE SÖMÜRGE FARKI
Marksist dönemde, Osmanlı hâkimiyetindeki Bulgaristan üzerine araştırma yapan Bulgar tarihçilerin eserlerinde, "Osmanlı, Bulgaristan'ı sömürdü" ifadeleri sıkça kullanılmıştır. Ancak Bulgar tarihçiler eserlerinde kendileriyle tenakuza düşerler. Bulgar şehirlerinin tarihi anlatılırken de Osmanlı döneminde nasıl gelişim sağladığını övgü ifadesi kullanmadan itiraf ederler.
Sömürüldüğü iddia edilen ülkede şehir hayatı, ticaret, imalat sektörleri gelişmiştir. Bunlar Osmanlı İmparatorluğu'nun fethettiği her yeri birer vatan parçası olarak görüp, sömürme niyeti olmadığına dair sayısız örnekten birkaç tanesidir. Zaten Rumeli'deki Rusçuk, Selanik, Belgrad vs. gibi şehirlerle ilgili tarihi kayıtlara bakıldığında buralarda bugün çoğu var olmayan onlarca cami, han, hamam, tekke ve medreseye rastlanılması da, o toprakların vatan olarak görüldüğünün açık bir delilidir.
Dikkat edilirse bu örnekler Hıristiyan ülkelerden verilmiştir, Irak veya Suudi Arabistan gibi Müslüman ülkelerle ilgili de değildir. Hıristiyan ülkelerinde bu uygulamayı yapan Osmanlı İmparatorluğu'nun Müslümanlar'ın bulunduğu yerlerde sömürgeci bir siyaset izlemeyeceği de aşikârdır.
Arap ülkelerinde bulunan halka, özellikle de bedevilere Osmanlı hükümeti sık sık para yardımında bulunurdu. Mekke ve Medine gibi yerler ise hem devletten yardım alıyorlardı hem de vergiden muaftılar. Bu yüzden ABD'li ve Avrupalılar'ın, Afrika ve Ortadoğu'daki ülkelerin Osmanlı İmparatorluğu'nun bir sömürgesi veya kolonisi olduğu yolundaki sözleri tarihi gerçeklerle uyuşmamaktadır.
Osmanlı döneminde bir kilise.
MİLLİ KİMLİKLERİ KORUDULAR
Osmanlılar, fethettikleri bütün bölgelerin dini ve milli kimliklerini korumalarını sağladılar. Gerek Balkanlar'da gerekse Ortadoğu'da olsun Osmanlılar çekildikten sonra buralardaki halkın dillerinde ve dinlerinde büyük bir değişim olmadı. Bazı ülkeler, Osmanlı fetihlerinden önceki durumlarından daha ileri bir duruma geldiler.
Örneğin, Osmanlı fethi sırasında Katolik olma tehlikesiyle karşı karşıya olan Sırbistan'da Ortodoksluk devam ettiği gibi, ayrıca Sırp milli kilisesi de kuruldu. Böylelikle Rum Patrikhanesi'nin nüfuzundan çıkan Sırplar, Helen kültürünün tesirinden kurtulup milli kimliklerini yaşatabildiler.
Oysa Osmanlı İmparatorluğu'nun asırlarca kaldığı yerlerde 50-100 sene kalan İngilizler ve Fransızlar, kendi dilleriyle birlikte dinlerini de dayatmışlardı. Bu iki ülkenin sömürgelerinin çoğunda resmi dil hâlâ İngilizce veya Fransızca'dır. Bu ülkelerin Osmanlı İmparatorluğu'ndan sonraki bitmek bilmeyen karışıklıkları da gözler önündedir. Halbuki Osmanlı hâkimiyeti altında tamamen veya kısmen kalan yaklaşık 40 ülkenin birinde bile resmi dil Türkçe değildir.
.Osmanlı İmparatorluğu'nun 16. yüzyılda dünya siyasetine yön verecek bir duruma gelmesi Kuzey, Doğu ve Orta Afrika'nın tarihi gelişimini de yakından etkiledi. 1492'de Endülüs'ün son kalıntısı olan Gırnata'nın düşmesinden sonra İspanyol ve Portekizliler, Kuzey Afrika'ya yerleşmeye başladılar. Osmanlı İmparatorluğu,
Barbaros Hayreddin Paşa ile denizlerde etkin bir hâle gelince Kuzey Afrika'da, Avrupalılar'la hâkimiyet mücadelesine girdi. Habsburglar'ın Kuzey Afrika'yı ele geçirmeleri, bu bölgelerdeki Türk deniz gazileriyle Osmanlılar'ın işbirliği yapması sayesinde önlendi.
Türk denizcileri bir savaşta.
TÜRKLER KUZEY AFRİKA'DA
Barbaros kardeşlerin Afrika kıyılarında faaliyet gösterdikleri yıllarda İspanyollar, Afrika kıyılarına hâkim olmaya çalışıyorlardı. Cezayir işgal edilmek üzereydi Barbaros kardeşler, Cezayir'e giderek İspanyollar ile mücadeleye başladı. 1516'da Cezayir'i ele geçiren
Barbaros kardeşler, İspanyollara karşı koyabilecek durumda değillerdi. Bu yüzden Cezayir'de Osmanlı hâkimiyetini tanıyarak bölgedeki durumlarını kuvvetlendirdiler. Nitekim Cezayir'i işgal etmek isteyen İspanyollar, 1541'de bozguna uğratıldı.
Turgut Reis, 1551'de Trablusgarb'ı, yani Libya'yı Sen Jan (Rodos) Şövalyeleri'nin işgalinden kurtarıp Türk hâkimiyetine soktu. Kuzey Afrika 16. yüzyılda Haçlı işgalinden kurtulurken Osmanlılar'ın en çok mücadele ettiği yer Tunus oldu. Osmanlılar, İspanyollar karşısında Tunus'u 1534, 1569 ve 1574'te üç defa fethettiler. Osmanlı hâkimiyeti Fas'a kadar ilerledi. Fas'ta başlayan taht kavgasına müdahale edilerek burasının Portekiz himayesine girmesi önlendi. 4 Ağustos 1578'de Fas'ta yapılan Alkazar Savaşı'nda Portekiz Kralı öldürüldü ve bu ülkede Osmanlı himayesi dönemi başladı.
ORTA AFRİKA'DA OSMANLI HİLAFETİ
Osmanlılar'ın Kuzey Afrika hâkimiyeti, kıtanın içlerinde bulunan ancak sahille ilişkileri sebebiyle İspanyol ve Portekiz nüfuzu altına giren bugünkü Nijerya, Nijer, Çad, Mali devletlerinin topraklarında hüküm sürmekte olan Bornu, Songay, Timbuktu Sultanlıkları gibi Müslüman devletleri de kurtardı. Bu sultanlıklar Osmanlı padişahını halife olarak tanıyıp tâbi oldular.
Osmanlılar'ın, Habsburglar'ın İspanyol kanadını Kuzey Afrika'dan uzaklaştırarak burada hâkimiyet kurmaları, bu bölgelerin Hıristiyanlaşmasını ve sömürgeleşmesini önledi. Eğer Osmanlılar'ın müdahalesi olmayıp İspanyol ve Portekiz hâkimiyeti sürseydi, bugün buralarda durum çok farklı olurdu. Akdeniz'de ve Kuzey Afrika'da hâkimiyet kuramayan Habsburglar bütün dikkat ve güçlerini Atlantik ötesindeki yeni sömürgelerine kaydırdılar. Bu durum da Amerika kıtasının sömürgeleştirilmesini hızlandırdı.
DOĞU AFRİKA, HAÇLILARDAN KURTULDU
15. yüzyılın sonlarından itibaren denizlerde büyük bir üstünlüğe sahip olan Portekiz, Afrika'nın doğu ve batı sahillerindeki Müslüman sultanlıklara saldırarak birçok yeri harap etmiş, bir kısmında da hâkimiyet kurmuştu. Osmanlı İmparatorluğu, Kızıldeniz'de hâkimiyet kurarak, Afrika'nın doğusunda Mozambik'e kadar olan bölgeyi Portekizliler'in işgalinden kurtardı. Habeşistan'a hâkim olan Osmanlılar'ın nüfuzu Kenya'da Mombasa'ya kadar yayıldı. Böylece bu bölgelerin Avrupalılar tarafından sömürgeleştirilmesi uzun süre önlenmişti.
PORTEKİZ İŞGALİNE SON VERİLDİ
Portekizliler, 1500'lü yılların başından itibaren Hint Okyanusu'nda ve Doğu Afrika'da sömürgeciliğe başlamışlardı. Vasco de Gama'nın 1497'de Afrika'yı dolaşmasından üç yıl sonra Portekizliler, Hint Okyanusu'na açıldılar. Uğradıkları her yeri vergiye bağladılar. Afrika yerlileri direnmeye çalışınca Portekizliler her yeri yakıp yıktılar. Portekiz donanması, Sudan ve Somali kıyılarında ölüm saçtı.
Haçlı gemileri kıyılarda bulunan Makdişu (1499), Berâve (1506) gibi Somali şehirlerini acımasız bir şekilde bombardımana tuttular. Portekizliler 1507'de Kızıldeniz'e ulaştılar. 1513'te ise Müslüman Sudan'ın merkezi olan Sevakin'e saldırdılar. Portekiz korsanları, Aden Körfezi'ne yerleşerek Müslüman ticaret gemilerini yağmaladılar.
Portekiz, bölgedeki 700 yıllık İslam medeniyetini yok etmek üzereydi. Bölgenin en önemli Müslüman devleti olan Memlük Devleti bütün çabalarına ve Osmanlı'dan aldığı donanma ve denizci yardımına rağmen Portekizliler'le baş edemiyordu. Tam bu sırada 1517'de Yavuz Sultan Selim'in Memlük Devleti'ni ortadan kaldırıp Mısır'ı ve Arabistan Yarımadası'nın önemli bir kısmını Osmanlı topraklarına dahil etmesi üzerine Afrika'daki Müslüman hükümdarlar Yavuz'a haberci göndererek yardım istediler. Osmanlılar'ın müdahalesiyle birlikte bölgenin kötü gidişatı değişti.
Osmanlılar Tunus'ta
SINIRLAR KENYA'YA KADAR UZANIYORDU
Osmanlı İmparatorluğu, tarihin gördüğü en büyük imparatorluklardan birisiydi. Ancak tarihi tam manasıyla yazılamamıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun Afrika sınırları haritalarda sadece Kuzey Afrika'da bir kıyı şeridi olarak görülür. Bu külliyen yanlıştır. Osmanlı sınırları Afrika'nın içlerinde Kenya'ya kadar uzanıyordu. Rahmetli Cengiz Orhonlu ve Ahmet Kavas'ın yazdığı kitap ve makaleler Afrika'nın Osmanlı tarihindeki yerini ortaya çıkarmıştır.
Kendi çizdiğimiz haritalarda bile imparatorluk sınırları içinde göstermediğimiz Habeşistan, yani Etiyopya 16. yüzyılın ortalarından 20. yüzyıla kadar Osmanlı eyaleti olarak yönetilmiştir.
Osmanlılar, Portekiz tehlikesinin artması üzerine 1550'lerden itibaren yeniden Hindistan ve Doğu Afrika ile ilgilendiler. Arka arkaya Hint seferleri yapıldı. Kanunî, 1555'te Özdemir Paşa'yı yeni kurulan Habeş eyaletinin beylerbeyi tayin etti.
Babasının ölümünden sonra Habeş beylerbeyiliğine tayin edilen Özdemiroğlu Osman Paşa da bölgede Osmanlı hâkimiyetini genişletti. Hıristiyanlar karşısında gerileyen Müslümanlar, Osmanlı yardımıyla tekrar kuvvetlendiler. Eritre ile Sudan tamamıyla Müslümanlar'ın eline geçti ve buralardaki Hıristiyan hâkimiyeti sona erdirildi.
1555'te kurulan Habeş Beylerbeyliği, zamanla Doğu Afrika'daki Mombasa'ya kadar uzanan ve bugünkü Sudan'ın bir kısmı ile Cibuti, Eritre. Etiyopya ve Somali'yi içine alan bir beylerbeyilik haline geldi.
Osmanlılar, Habeş beylerbeyiliğini kurduktan sonra Doğu Afrika'da hâkimiyet kurmuşlardı. Ancak bölgenin tamamını bu beylerbeyiliğe bağlamadılar. Adel, Funcistan ve Yukarı Nubiya, Habeş eyaletine dâhil edilmeyip Osmanlı'ya tâbi Müslüman sultanlıklar olarak kaldı. Bu sultanlıklar ise bölgede İslamiyet'i yaydılar..
.Osmanlı Devleti, 1538'de Preveze, 1560'ta Cerbe'de düşman donanmalarını mağlup edince Türk donanması Akdeniz'de en büyük güç hâline geldi. Bir adım sonraki hamle ise Venedik'in Doğu Akdeniz'deki en önemli üssü olan Kıbrıs üzerine olacaktı. Venedik, Osmanlılar'ın Kıbrıs üzerine yürüyeceğini anlayınca, Papalık başta olmak üzere Avrupa'daki Hıristiyan devletlerden yardım talep etti.
Osmanlılar, 1570 yılının yazında Kıbrıs'ı fethederken, Venedik'e hiçbir yerden yardım gelmedi. Ancak Mayıs 1571'de Papalık, İspanya ve Venedik arasında Haçlı ittifakı kuruldu. İnebahtı Savaşı hakkında İdris Bostan hocamızın araştırmalarında teferruatlı bilgi vardır.
HAÇLILAR HAREKETE GEÇTİ
Kaptanıderya Müezzinzâde Ali Paşa komutasındaki Osmanlı donanması, nisan sonlarında Magosa'ya varıp mühimmatı teslim ettikten sonra gelmesi muhtemel Haçlı donanmasının yolunu kesmek için Rodos'a gitti. Ardından ikinci bir donanma Serdar Pertev Mehmed Paşa komutasında İstanbul'dan ayrıldı. Donanmaya bir süre sonra Uluç Ali Reis ile birlikte Trablusgarb Beylerbeyi Cafer Paşa da katıldı. Haziranın başlarında iki donanma buluştu ve bir süre denizlerde dolaşıp düşman toprakları yağmalandıktan sonra 22 Eylül'de İnebahtı'ya varıldı.
Osmanlı donanması, Dalmaçya kıyılarındaki Venedik topraklarını vurduktan sonra İnebahtı karşısında, Balyabadra'da demir attı. Donanma komutanları, ortalıkta düşman donanması olmadığı için Adriyatik'te kışı geçirmeyi düşünüyorlardı. Altı aydır denizlerde gezen donanmamız yorgun düşmüştü. Bazı gemiler ve sancakbeyleri, askerleriyle birlikte donanmadan ayrılmıştı ve Osmanlı donanmasının asker ve kürekçi açığı vardı.
Haçlılar, Kefalonya'ya geldiğinde Magosa'nın Türkler'in eline geçtiği haberini aldılar. Haçlı komutanları, kısa bir tereddütten sonra, Osmanlı donanmasıyla "Lepanto" dedikleri İnebahtı'da karşılaşmaya karar verdiler.
İSTİŞAREYE KULAK ASMADI
Kaptanıderya, Haçlılar'ın geldiğini haber alınca tecrübeli komutanlardan oluşan bir harp meclisi topladı. Tecrübeli bir denizci olan Uluç Ali Reis, İnebahtı Boğazı'nın müstahkem bir yer olduğunu ve Haçlılar'ın geçemeyeceğini, Osmanlı donanmasının eksikleri yüzünden körfezden çıkılmamasını tavsiye etti. Uluç Ali Reis, Barbaros'un yanında yetişmiş, Akdeniz'de yıllarca korsanlık yapmış, tecrübeli bir denizci idi.
Uluç Ali Reis'in fikrine Donanma Serdarı Pertev Paşa da iştirak etti. Fakat denizcilikten gelmeyen Kaptanıderya Ali Paşa, Uluç Ali Reis ile Pertev Paşa'nın görüşüne karşı çıkıp padişahın emrinin düşmanla savaşılması olduğunu söyledi. Halbuki Osmanlı donanması Uluç Ali Paşa'nın söylediği gibi oldukça iyi bir mevkide idi. Körfezin batısında esen rüzgârdan ve boğazdaki kalelerden dolayı düşman donanmasının içeri girmesi oldukça zordu.
Nitekim Haçlı donanmasında bulunanlar, "Türkler İnebahtı Körfezi'ne sığınmışsa, sefer bitti, bütün masraflar boşa gitti. Kadırgalarla boğazın korkunç geçişini zorlamak mümkün değildir. Hıristiyan donanması iki kalenin top ateşiyle mahvolacaktır" diye düşünüyorlardı.
Ali Paşa, deniz tecrübesi olmadığı için donanmayı stratejik bakımdan üstün bir yerden çıkarıp 50 kilometre kadar batıya, avantajı olmayan bir mevkiye nakletti. Uluç Ali Reis, kaptanıderyaya sığ sularda savaşmak yerine açık denizde savaşmanın daha avantajlı olduğunu, karaya yakın savaşılırsa askerlerin sahile kaçmaya çalışacaklarını söyledi. Fakat Ali Paşa, tecrübeli denizcinin ikinci teklifini de reddetti. Muharebenin gidişatı Uluç Ali Reis'i haklı çıkaracaktı.
BÜYÜK MAĞLUBİYET
Osmanlı donanması, savaş meclisinde kaptanıderyanın görüşünün ağır basması üzerine, Haçlı donanmasını İnebahtı açıklarındaki adalarda karşıladı. Hıristiyanlar, gemi, asker ve silah yönünden daha üstündüler, ayrıca Osmanlı donanması uzun süredir denizlerde dolaştığı için yorgunken, Haçlı donanması yeni yola çıktığı için dinçti.
Asıl muharebe İnebahtı önlerinde 7 Ekim günü öğle vakti başladı. Haçlılar, üç saat süren çatışmaların sonunda büyük bir zafer kazandılar. Hıristiyanlar, "kale gibi" büyük gemileri ve top üstünlüğüyle Osmanlılar'ı mağlup etmişlerdi. Osmanlı donanmasında kürek çeken Hıristiyan esirler, ordumuzu içten vurup Haçlılar'ın muharebeyi kazanmasına yardımcı olmuşlardı.
İnebahtı Deniz Muharebesi'nde Osmanlı donanmasının büyük bir kısmı yok edilmişti. Sadece Uluç Ali Reis, gece karanlığından istifade edip yaptığı manevrayla 30 gemiyle kurtulabilmişti. 190 Osmanlı gemisi ya batmış veya Haçlılar'ın eline geçmişti. Kaptanıderya Müezzinzâde Ali Paşa ile yüzlerce Osmanlı amirali ve komutanı muharebede şehit olmuştu.
Donanmamızdan 20 bin askerimiz şehit olmuş, 3 bin 845 kişi de Haçlılar'a esir düşmüştü. Ayrıca Osmanlı donanmasında kürek çeken 15 bin Hıristiyan forsa serbest kalmıştı. Haçlılar, gemilerde teslim olan veya denize düşen askerlerimizi esir almayıp öldürmüşlerdi. Hatta kurşun harcamamak için denize düşmüş askerlerimizi kayıklardaki mızraklı Haçlı askerleri katletmişlerdi.
Veziriazam Sokullu Mehmed Paşa, Kıbrıs seferini bir Haçlı tehlikesini Osmanlı'nın üzerine çekebileceği için baştan istememişti. Nitekim veziriazamın tahmini doğru çıkmış, Kıbrıs'ın fethini engelleyemeyen Haçlı donanması İnebahtı'da Osmanlı donanmasının hemen hemen tamamını yok etmişti.
Birçok Hıristiyan ülkesinde, muharebeyi kazandıkları 7 Ekim 1571 bayram günü olarak ilan edildi. Zafer anısına resimler ve heykeller yapıldı. Hıristiyan dünyası, güç birliği ve sağlam bir iradeyle Osmanlılar'ın yüzyıllardır korku salan gücünün engellenebileceğini anladı. İnebahtı'yla "yenilmez" denilen Türk yenilmiş, Osmanlı'nın yenilmezlik efsanesi bitmişti. Hıristiyanlar, İstanbul'un fethinden sonra bir türlü durduramadıkları Osmanlı İmparatorluğu'na ilk defa büyük bir darbe vurmuşlardı.
ADVERTISING
***
'İSTERSEK GEMİLERİ GÜMÜŞ, İBRİŞİM VE ATLASTAN YAPARIZ'
Osmanlı devlet adamları, Osmanlı sisteminin birkaç ay içinde yeni bir donanma oluşturabilecek güçte olduğunu ve İnebahtı'yı kazanan Hıristiyanlar'ın kendi aralarında denizde ikinci bir teşebbüste bulunamayacak derecede anlaşmazlıklar içinde bulunduklarını biliyorlardı. Avrupa bayram yaparken, Osmanlı metanet ve cesaretlerini koruyup mağlubiyetin izlerini sildi.
Sokullu, Osmanlı donanmasının yaralarını sarmak için süratle harekete geçti. Veziriazam, İnebahtı'da Haçlılar'a karşı tek direnebilen Uluç Ali Paşa'yı Cezayir Beylerbeyliği ile birlikte kaptanıderyalığa getirdi ve dağılmış donanmayı toplamakla görevlendirdi. Veziriazam, Ali Paşa İstanbul'a geldiğinde hizmetlerinden dolayı yeni kaptanıderyanın lakabını "Kılıç"a çevirdi. Yeni gemilerin inşasını da derhal olağanüstü bir çabayla başlattı.
İnebahtı'da donama yok olduğundan Osmanlı İmparatorluğu sahillerinin muhafazası için süratle yeni bir donanmanın inşa edilmesi gerekliydi. Kaptanıderya Kılıç Ali Paşa bahara kadar hazırlanması istenen gemilerin inşası için yoğun bir gayret gösteriyordu. Fakat yapılacak işin büyüklüğü kaptanıderyanın gözünü korkutuyordu.
Kılıç Ali Paşa, bu yüzden Sokullu Mehmed Paşa'ya, "Gemilerin teknesinin yapılması mümkündür, lakin gemi lengerleri, yelkenleri ve sair levazımatın tekmilinin gerçekleşmesi zordur" deyince, veziriazam kaptanıderyaya tarihe geçmiş şu meşhur cevabı verdi: "Paşa, Osmanlı Devleti'nin kuvvet ve kudreti ol mertebededir ki, donanma lengerlerini gümüşten, resenlerini (ipleri) ibrişimden, yelkenlerini atlastan temin etmek ferman olunsa müyesserdir."
İnsanüstü gayretlerin sonucunda 134 yeni gemi ortaya çıktı, ayrıca mevcut gemiler de onarıldı. Osmanlı donanması, Kılıç Ali Paşa'nın komutasında içine 20 bin asker konulmuş 250 kadırga ile Haziran 1572'de denize açıldı. Hıristiyanlar, Osmanlı donanmasının tamamen yok olduğu İnebahtı Muharebesi'nden sonra 5-6 ay içinde, 250 gemilik bir donanma ortaya çıkınca şaşkına döndüler.
.Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi'nde ilk Türkİslam matbaası ve matbaamızın kurucusu İbrahim Müteferrika'yla ilgili orijinal belge, yazma ve ilk matbaamızın bastığı bütün eserler "Müteferrika Sergisi"nde bir araya getirildi.
İlk Türk matbaası ile matbaanın kurucusu, yayımcı, devlet adamı ve bir Osmanlı aydını olan İbrahim Müteferrika hakkındaki bilgilerimiz yakın zamana kadar oldukça azdı. Matbaa ve İbrahim Müteferrika hakkında birçok kitap ve makale yayınlandıysa da bilgiler hemen hemen aynıydı. Birkaç araştırmada ortaya konulan bilgiler, bazı kelime değişiklikleriyle tekrar edilmişti.
Türkiye'de kurulan ilk matbaa, daha o dönemde Avrupa'da incelenmeye ve hakkında bilgi toplanmaya başlanmıştı. Türkiye'de İbrahim Müteferrika ile ilgili ilk araştırmayı Katolik bir Macar rahibi olan Dr. İmre Karacson yaptı. Karacson'un ardından İhsan Sungu, Ahmed Refik Altınay, Tibor Halasi Kun ve Niyazi Berkes'in yaptığı araştırmalardan sonra İbrahim Müteferrika'nın hayatı hakkında uzun süre yeni bir bilgi ortaya konulmadı, aynı bilgiler tekrarlanıp durdu. Daha sonra sadece bizim Osmanlı Arşivi'nde yaptığımız araştırma neticesinde İbrahim Müteferrika hakkında birçok yeni bilgiye ulaşıldı.
İbrahim Müteferrika
ULEMA, MATBAAYA ENGEL OLMADI
Bizim araştırmamızdan sonra bu konuda bazı yayınlar yapıldıysa da yine uzun süre orijinal yeni bilgiler ortaya konulmadı. Ancak Orhan Salih'in "İbrahim Müteferrika ya da İlk Osmanlı Matbaa Serüveni (1726- 1746)" isimli kitabı matbaa hakkında çok önemli yeni bilgilere ulaşmamızı sağladı. Ardından Fikret Sarıcaoğlu ve Coşkun Yılmaz'ın "Müteferrika, Basmacı İbrahim Efendi ve Müteferrika Matbaası" isimli eseri yayınlandı.
Hemen hemen herkesin yıllardır "Matbaa niye geç geldi?" diye fikir yürüttüğü, ancak ortaya yeni bir bilgi koyamadığı bir tartışma ortamını yaşar dururuz. Orhan Salih, 1726- 1746 tarihleri arasındaki çeşitli belgeleri inceleyerek, Müteferrika'nın bastığı kitapların okurlara hemen ulaştığını ve nispeten yüksek fiyatlarına rağmen satın alınıp ilgiyle karşılandığı tespit etmiştir.
Baskı kitap alan kişilerin sosyal ve mesleki durumunu tespit için bu araştırmayı yapan yazar, basma kitap satın alanların genelde Osmanlı saray ve merkez bürokrasisinde çalışanlar ile ulema mensupları olduğunu ortaya çıkardı. Özellikle ulemanın kitap alması, din adamlarının matbaaya karşı olmadıklarını açıkça ortaya koyuyor. Yani "Din yüzünden matbaa gelmedi" iddialarının doğru olmadığı belgelere dayalı olarak ortaya çıktı. Zaten matbaa Şeyhülislam Yenişehirli Abdullah Efendi'nin fetvasıyla kurulmuştur.
Müteferrika'yı matbaada çalışırken gösteren temsili resim
İLK MATBAAMIZ FATİH'TE KURULDU
Müteferrika, matbaasını evine kurmuştu. İlk matbaacımızın oturduğu yer, Fatih'te Sultan Selim Camii yakınlarındaki Mismarcı Şücaeddin Mahallesi'ydi. Bugün burası Mismarcı Sokağı olarak geçiyor. İbrahim Müteferrika, satılmayan kitaplarını da Sultan Selim Camii yakınlarında Tophane diye anılan yerdeki taş odada depolamıştı.
Müteferrika'nın miras kayıtlarından bol miktarda kâğıt depoladığı da anlaşılıyor. Miras kayıtlarının en ilginç ve en önemli yanı, İbrahim Müteferrika'nın bastığı ve öldüğünde satılmayıp kalan kitaplarıdır. Yıllardır Karacson'dan itibaren Müteferrika'nın öldüğünde satılmadan kalan birçok kitabı olduğu söylenir, ancak ne kadarının satıldığı bilinmezdi. Bu durum, Orhan Salih'in kitabıyla önemli ölçüde aydınlandı. Müteferrika'nın 3 milyon 172 bin 756 akçelik mirasının yaklaşık altıda beşini bastığı ancak satamadığı kitapları oluşturuyordu.
İlk matbaalarda harflerin dizilmesi
Kitapların satış performansına bakılırsa İbrahim Müteferrika'nın matbaanın ilk ürünlerini satmada oldukça başarılı olduğu görülüyor. Nitekim 18. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Müteferrika'nın bastığı kitaplar piyasada bulunmuyordu. Toplumumuzun kitaba bakışı dikkate alındığında Müteferrika'nın kendi devrinin şartlarına rağmen iyi bir satıcı olduğu ortaya çıkıyor.
İbrahim Müteferrika, kitaplarını sadece Türkler'e değil Avrupalılar'a da satmıştı. Bu iş için Latince kataloglar hazırlayan Müteferrika, bunları Avrupa'nın değişik yerlerine göndererek kitaplarını pazarlamıştı.
Matbaanın açılması için padişahın izni ve şeyhülislamın fetvası
UCUZ VE KALİTELİ KİTAP
İbrahim Müteferrika'yı sadece bir matbaacı olarak düşünmek büyük bir hata olur. İbrahim Müteferrika'nın bastığı kitapların tarih, coğrafya, dil gibi konular ile askerlik sahasında olduğu dikkat çekiyor. Araştırmacılar, Müteferrika'nın bastığı eserlerin seçiminde oldukça isabetli davrandığını söylerler. Müteferrika, bastığı kitapların büyük bir kısmına ilaveler ve açıklamalar yapmış, bir kısmını da notlar ve haritalar ekleyerek zenginleştirmişti. Bilhassa Kâtip Çelebi'nin Cihânnümâsı'na yaptığı ilaveler, onun Rönesans sonrası Avrupa'daki gelişmeleri nasıl takip ettiğini açıkça gösterir. Cihânnümâ'ya yaptığı ilavelerdeki Batı'da gelişen yeni astronomi ve kâinat sistemleri hakkındaki bilgiler, eseri bir asır boyunca Türkçe literatürde bu konudaki en önemli metin haline getirmişti.
Matbaada basılan ilk kitap: Vankulu Lugati
Müteferrika, matbaacılığa başlarken, yayınladığı kitaplarda doğru metin yayınlama amacında olduğunu söylemişti. Yayınladığı kitaplar incelendiğinde bu amaca ulaştığını görüyoruz. Nitekim, Amerika kıtasının keşfini anlatan Müteferrika'nın bastığı "Tarih-i Hindî Garbi" isimli kitabı inceleyen Amerikalı araştırmacı Thomas Goodrich, mevcut yazma metinlerinin hiçbirisinin tam ve doğru olmadığını, tama ve doğruya en yakın olanını 1730'da Müteferrika'nın yayınladığını ve onun bu sonuca birden fazla metin kullanarak vardığını söyler.
İlk matbaacımız, matbaanın önemli amaçlarından biri olan ucuz kitap politikasını da gerçekleştirmişti. Nitekim Müteferrika, matbaadan önce piyasada 350 kuruşa satılan Vankulu Sözlüğü'nü 35-40 kuruşa satmıştı.
Müteferrika'nın ölüm kaydı
İBRAHİM MÜTEFERRİKA NELER OKURDU?
Orhan Salih'in bulduğu miras kayıtlarında matbaacımızın özel kütüphanesindeki kitapların neler olduğunu ve Müteferrika'nın neler okuduğunu artık tek tek biliyoruz. Bu kitapların içerisinde en ilginçleri Roma'daki Typographia Medicea'da 16. yüzyılın sonlarında ve 17. yüzyılın başlarında basılmış Arap harfli matbu Öklides Şerhi ve Nüzhetü'l-Müştak yer alıyor. Bu kitaplar Müteferrika'nın matbaa işine girişmeden önce geniş bir araştırma yaptığını gösteriyor.
Müteferrika'nın kütüphanesindeki birçok Latince ve çeşitli Avrupa dillerindeki kitapları içerisinde Meninski Lugati, Atlas Minor, İncil ve Tevrat dikkat çekiyor. İlk matbaacımız astronomi ile ilgili birçok kitaba ve 40'a yakın haritaya sahipti. Bunlar muhtemelen Müteferrika'nın Kâtip Çelebi'nin Cihânnümâsı'na yaptığı şerhlerde ve diğer bastığı ve yazdığı eserlerde kullandığı kitaplardı.
Müteferrika'nın özel kütüphanesindeki kitapların içerisinde Kâtip Çelebi'nin Mizanü'l-Hakk'ı, Gelibolulu Mustafa Âli'nin Nusretnâme'si, Kınalızâde Ali'nin Ahlak-ı Alâi'si, Nişancı Ramazanzâde Mehmed'in Tarih-i Mirât-ı Kâinât'ı, Ebu'l-fida'nın Takvim- i Buldan'ı, Acaibül-Mahlukat'ı da vardı
.Çiçek hastalığıyla ilgili ilk eserler İslam âlimleri tarafından 10. yüzyılda kaleme alındı, ancak bu eserlerde hastalığın önlenmesi veya tedavi edilmesiyle ilgili bilgi bulunmaz. 11. yüzyıla gelindiğinde ise er-Razi, hastalığın tarifini yaparak kızamık ile karşılaştırdı. Avrupalılar ise bu karşılaştırmayı ancak 18. yüzyılın ortalarında Thomas Sydenham ile yapacaktı. III. Ahmed'in hekimlerinden Sakızlı Emanuel Timonius, 1714'te Latince yayınlanan kitabında Türk topraklarında uygulanan çiçek aşısını anlattı.
Çiçek aşısı aleyhine 1802 tarihli bir karikatür.
AŞIYI AVRUPA'YA LADY MONTAGU GÖTÜRDÜ
Edward Wortley Montagu, III. Ahmed'in hükümdarlığı döneminde 1716'da İngiltere elçisi olarak İstanbul'da göreve başladı. Elçinin eşi Mary Wortley Montagu da yanındaydı. Lady Montagu, Osmanlı topraklarında geçirdiği iki yılı ülkesindeki arkadaşlarına yazdığı mektuplarda anlattı.
Lady Montagu, 1715'te çiçek hastalığı geçirmiş ve yüzünde hastalığın izleri kalmıştı. Erkek kardeşini de 1713'te çiçekten kaybetmişti. İngiliz elçisinin eşi, İngiltere'de bilinmeyen çiçek aşısının Osmanlı topraklarında yaygın bir şekilde kullanıldığını hayretle gördü. Hafif çiçek çıkaranlardan alınan cerahat, çiçek çıkarmayanların derisine çizilerek sürülüyordu. Lady Montagu, Osmanlı topraklarında bu aşının nasıl yapıldığını görünce, oğlunu da aşılattı. Bu tatbikatı arkadaşı Sarah Chiswell'e Edirne'den yazdığı 1 Nisan 1717 tarihli mektubunda şöyle anlattı:
"...Bizde pek çok yaygın ve zalimane olan çiçek hastalığını burada keşfettikleri bir aşı ile önlüyorlar. Birçok kocakarının sanatları sırf bu ameliyatı yapmak... Her sene aynı ameliye binlerce çocuğa yapılıyor. Aşıdan kimse ölmüyor. Aşının faydasına inandığım için sevgili yavruma da yaptırmaya karar verdim. Vatanımı çok sevdiğim için aşının oraya da girmesini isterim."
Lady Montagu, 1718'de İskoç asıllı elçilik doktoru Cerrah Charles Maitland'dan beş yaşlarındaki oğlu Edward'ı aşılamasını istedi. Dr. Maitland, Lady Montagu'nun isteğini yerine getirdi. Edward, ilk çiçek aşısı olan İngiliz'di.
İngiltere'deki tıbbî çevreler bu aşıya halk tedavisi olarak gördükleri için karşı çıktılar. Ancak 1721'de İngiltere'de yeni çiçek salgını başladı. Lady Montagu, 1721 Nisan'ında Dr. Maitland'dan üç yaşlarındaki kızını aşılamasını istedi. Çok istekli olmayan Charles Maitland, Kraliyet Hekimler Koleji'nden üç doktorun gözetiminde küçük kızı aşıladı. Aşılama sırasında orada olan ve biri hariç çocuklarını çiçekten kaybeden James Keith de bu durumu görünce altı yaşındaki oğlunu aşılattı.
Mary Wortley Montagu ve oğlu.
KRALİÇE SAHİP ÇIKTI
Ağustos 1721'de Londra'da Newgate Hapishanesi'nde idamı bekleyen altı mahkûma, aşılanmayla hayatta kalma şansı sunuldu. Mahkûmlar aşılanmayı kabul ettiler ve kraliyet hekimlerinden Sir Hans Sloane'nin gözetiminde yapılan aşı denemesi olumlu sonuç verince serbest bırakıldılar. Hastalığa maruz kalan bir mahkûmun bağışıklığı da ispatlanmıştı. Aşının başarısına rağmen tartışmalar bitmedi.
Lady Montagu, Eylül 1722'de takma isimle aşılanmayı açıklayan ve savunan bir makale yazdı. Kral II. George'un eşi Brandenburg-Ansbachlı Caroline, 1722 sonlarında Londra'da beş yetimi aşılattı. Ardından Dr. Maitland'a iki çocuğunun aşısını yaptırdı. Ancak bazı çevreler, Müslüman bir devletten İngiltere'ye geldiği için aşıya karşı çıkmaya devam ettiler.
Çiçek aşısı aleyhine bir Fransız karikatürü
BU AŞI MUHAMMEDÎ KÖKENLİDİR
1730 ile 1735 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda büyükelçilik yapmış olan Kont Kinnoull'un uşağı Samuel Medley, günlüğüne 28 Mart 1735'te şöyle yazmıştı:
"Bowstring doktrinleri de çiçek aşısı da Muhammedî kökenlidir ve asla hür doğmuş bir İngiliz bünyesine uymaz. Doğal ve ilâhî yasalara mugayir olup bizim vücudumuz üzerinde bir yüktür. Vahşîce aşılama hevesinin İngiltere'de hâkim olması şaşılacak bir iştir. Pek çok eğitimli ve soylu şahıs bu işi yapmıştır ama bu ne meşru, ne âdil ne de uygulanması mazur görülebilecek bir iştir.
Daha sonradan ağrıyacağı veya çürüyeceği korkusuyla sağlam bir dişi çekene gülünmez mi? Veya bu beyefendiler şayet veba içimizde olsaydı bu sebepten ötürü bizi aşılarlar mıydı? Her ne kadar sebepleri aynı olsa da bence bunu yapmazlardı.
Kendi isteğimizle ve bir kasd-ı mahsusla kendimizi içine soktuğumuz durumdan kurtuluşumuzun vasıtalarıyla nimetlenmek için nasıl dua edebiliriz. Takdir-i ilahiye iman başka bir şey, ona aykırı iş yapmak başka bir şeydir".
Samuel Medley'in günlüğü.
AŞI YAYILDI
Aşılama henüz çok güvenli olmamasına ve aşı karşıtlarına rağmen bu usul özellikle kraliyet çevrelerinin desteğiyle çiçek aşısı Rusya, İsveç, İtalya, Fransa'da hızlıca yayıldı. Yapılan aşıların sonuçları herkes tarafından dikkatle takip ediliyordu. London Magazine 1735'te dış haberler sayfasında şu haberi yayınladı: "Philadelphia'dan: Güzden bahara kadar çiçek hastalığı çok yaygındı ve o şehirde bilinen en büyük salgındı. 129 kişi aşılanmıştı. Beyazlardan 32 kadın ve erkek, 64 tane de 12 yaş altı çocuk aşı olmuştu. Siyahîlerden genç ve yaşlı 32 kişi aşı olmuştu. Siyahîlerden yalnızca biri öldü. Vefat eden tek kişi oydu."
Aşının yaygınlaşmasında sık sık çıkan çiçek salgınlarının öldürücülüğünün de önemli bir payı olmuştu. Lady Montagu, 1762'de öldüğünde 13 yaşında olan Edward Jenner'in sığır çiçeğinden geliştirdiği aşı ise 1980'de çiçek hastalığını bitirdi.
Belfast Telegraph.
O AŞIYI TANITMIŞTI
2 ŞUBAT 1939 tarihli Belfast Telegraph gazetesi, aşının İngitere'ye nasıl geldiğini şöyle anlatmıştır:
"Aşıyı kim bulmuştu? 10 kişiden 9'u muhtemelen bu soruya cevap olarak Edward Jenner ismini verecektir. Fakat o sadece süreci mükemmelleştirmiş ve aşılamanın toplum sağlığını muhafaza etmekte paha biçilmez bir rol oynamasına yarım asır engel olan bu bakış açısının darlığı ve batıl inancın üstesinden gelmiştir. Esasen bu uygulama Türkler tarafından asırlardır bilinmekteydi fakat Jenner'in bu süreci mükemmelleştirmesinden yaklaşık yarım asır önce aşılamayı İngiltere'ye tanıtan bir kadındı.
Dünya tıp tarihinin en büyük buluşlarından birini keşfettiğinde Montagu, İstanbul'daki İngiliz elçiliğinde yaşamaktaydı ki eşi burada bir büyükelçiydi. Doğunun romantik atmosferi onun ilgisini çekmiş ve ülkenin her yönünü dolaşmıştı.
Bu gezilerinden birinde Montagu, etrafı bebeklerini kendisine teslim eden bir grup anne ile çevrili Arap (Müslüman) bir doktor görmüştü. Doktor sıvı içeren bir kaba bir kamışı daldırmış ve çocukların kollarına zerk etmiştir. Şaşıran ve konuya alaka gösteren Montagu araştırmalar yaptı ve bu çocuklara sığır çiçeği hastalığı bulaştırılarak çocukların çiçek hastalığı tehlikesinden nasıl uzak tutulduklarını öğrendi.
Büyükelçinin eşi bu günlerde çiçek hastalığının İngiltere'nin en büyük sağlık sorunlarından biri olduğunun farkındaydı ve bu keşfinden elçiliğin resmi doktoru Dr. Maitland'a bahsetti, dolayısıyla da konuya olağanüstü ilgi duymuştu. O kısa bir süre sonra aşıyı temin etmiş ve elçiliğin mensuplarını aşılamıştır. 4 yıl sonra 1721'de Londra'ya dönünce, o zaman kendisi aşıya inanan birkaç uzmandan biri olarak mukayeseli süreçte ön plana çıkmıştı
.İstanbul surlarının kalınlığı ve yüksekliği Osmanlı ordusu için büyük bir dezavantajdı. II. Mehmed daha önce ataları tarafından dört defa kuşatılan, ancak surları bir türlü aşılamayan şehri fethetmek için farklı metotlar kullanması gerektiğinin farkındaydı. Genç Sultan, 1451'de tahta geçip İstanbul'un fethini gündeme aldığında o zamana kadar savaş tarihinde etkili olarak kullanılmayan topların aşılmaz surları geçmek için en etkili araç olabileceğini anlamıştı.
Avrupa'da top ilk kez İngiltere ile Fransa arasındaki Yüzyıl Savaşları'nda (1337-1453) kullanılmaya başlandı ama ilk dönemlerde hantallıklarından dolayı hiçbir zaman kullanışlı bir savaş aracı olamamıştı. Osmanlılar 15. yüzyılın ilk yarısında kullanmaya başladıkları topları kısa sürede ordularına adapte etmişlerdi. II. Murad, Edirne'de bir tophane kurmuştu.
70 ÇİFT ÖKÜZLE ÇEKİLDİ
II. Mehmed, tahta çıkar çıkmaz Saruca Usta'nın kontrolünde Edirne'de yoğun bir şekilde irili ufaklı birçok top döktürttü. Genç padişah, top döküm çalışmalarını bizzat takip edip topların ebatını belirledi. Fatih Sultan Mehmed dönemindeki topların pek çoğu oldukça pahalı bir malzeme olan bakır ve kalayın karışımıyla elde edilen bronz toplardı.
Genç sultan surları yıkmak için o zamana kadar görülmemiş büyüklükte top döktürdü. II. Mehmed, 1453 Ocak'ında Edirne'de büyük topu denemeye karar verdi. Top saraya giden anayolun önüne büyük bir ihtimamla yerleştirildi. Gök gürültüsü gibi çok yüksek bir gürültü çıkaracağı ve bunun ansızın duyulması sonucu insanların sağır olabileceği veya hamile kadınların düşük yapabileceği konusunda halk uyarıldı. Ertesi sabah barut ateşlendi. Gülle büyük bir gürültüyle toptan çıktığında ortalığı toz duman bulutları kapladı. Çıkardığı gürültü 20 kilometre öteden duyuldu. Gülle atış noktasından bir mil öteye giderek düştüğü yerde bir kulaç derinliğinde çukur açtı.
Sultan Mehmed, 1453 Şubat'ı başında büyük topun İstanbul'a taşınmasını emretti. Otuz araba birleştirildi ve topu çekmek için güçlülerinden 70 çift öküz seçildi. Arabaların düz durmasını sağlamak ve yerinden kaymasını engellemek amacıyla 200 adam topun yanında yürüdü. Yol üzerindeki herhangi bir engeli aşmak üzere ahşap köprüler inşa etmek için 50 marangoz ve onlarla beraber 200 amele topun önünden gittiler. Topun İstanbul önlerine getirilmesi iki ayı buldu. Surların önüne kuşatma için hazırlanan Osmanlı topları her birinde dört topun bulunduğu 14 batarya hâlinde yerleştirildi. Büyük toplardan biri imparator sarayının, diğeri ise Topkapı'nın karşısına yerleştirilmişti. Büyük top 600 kiloyu aşan gülleler atıyordu. Son derece sert, siyah renkli taş gülleler Karadeniz'den getirilmişti.
SURLAR TOP ATIŞLARI KARŞISINDA ACİZ KALDI
Osmanlılar, Bizanslılar'ın toparlanmasına fırsat vermemek için kuşatma boyunca surları bitmek tükenmek bilmeyen yoğun topçu ateşiyle dövdü. Topkapı-Edirnekapı arasındaki kulelerin bir kısmı ve surların üst kısımları yıkıldı. Topların çarptığı surlardan kopan parçalar etraftaki müdafileri yaralıyor veya öldürüyordu. Surlar oldukça kalın ve muhkem olmalarına rağmen bu dehşetengiz makinenin hücumu altında zayıf kalmıştı. O kadar çok top ve ok atışı yapılıyordu ki, gökyüzünü görmek mümkün değildi.
Bizans İmparatoru, top atışlarının tahribatını azaltmak için surların üzerinden ağaçlar uzatıp kalın iplere yün ve benzeri maddelerle dolu çuvallar asmış, ancak bu bir işe yaramamıştı. Bu sırada, müdafiler açılan gedikleri kapatıyor, surların yıkılan kısımlarını fıçılar, toprak ve diğer malzemelerle dolduruyorlardı. Türkler ise büyük bir cesaretle çengelleri kullanarak yıkılmış surların üzerine yerleştirilen fıçıları yere düşürüyorlardı.
Bazen de büyük topların surlara doğru fırlattığı bir gülle hendeğe düştüğünde onu ağlarla geri çekerek tekrar fırlatıyorlardı. Bizanslılar da karşılık vermek için toplarını surların üzerine yerleştirip ateşlemişlerdi, ancak bu atışlar surları sarsmış ve zarar vermişti. En büyük topları ise ilk defa ateşlendiğinde çatlamıştı. Bu yüzden topçuyu sultandan rüşvet almakla suçlamış ve öldürmeye kalkmışlardı.
YENİ ATIŞ TAKTİKLERİ
Osmanlılar, özellikle büyük topu korumak için her atıştan sonra kalın keçe parçalarıyla örterek, cam gibi parçalanmasını engelliyorlardı. Bu tedbire rağmen hava, metalin derinliklerine ulaştığından, top iki veya azami üç atıştan sonra parçalanabilirdi. Bunun için de atış yapıldığında, top sülfür ve güherçilenin sıcaklığıyla cızırdarken, topçular çabucak yağla ıslatıyor ve havanın gireceği yerleri bununla kapatıyorlardı. Yağın sıcaklığıyla ılık bir hale geliyor ve soğuğun etkisi ortadan kalkıyordu.
Büyük topun yanında yer alan iki küçük top, hedefi belirlemek için kullanılıyordu. Büyük top ateşlenmek istendiğinde topçular önce hedefi belirliyor ve küçük topu ateşliyordu. Bu başarılı olduğunda büyük toptan bir gülle fırlatılıyordu. İlk atış isabet ettiğinde ve müdafiler onun patlamasını işittiklerinde sağır oluyorlardı ve seslerini yükselterek feryat ediyorlardı: "Tanrı bize merhamet etsin!"
Büyük top o kadar şiddetli bir gürültü çıkarıyordu ki, çok geniş bölgede etkili sarsıntılara ve büyük bir korkuya sebep oluyordu. En büyük top günde yedi defa atış yapıyordu. Bunlardan ilki alacakaranlıkta, şafağın sökmekte olduğunun ve atışların yeniden başlayacağının habercisi olarak yapılırdı. Bizanslılar bu dehşetengiz saldırı metotları karşısında paniğe kapılmışlardı. Ayrıca kuşatma sırasında yeni atış teknikleri keşfedilmişti. Başlangıçta hep aynı noktaya ateş edilirken, sonradan üçgen şeklinde hedef belirlenip atış yapılarak surlar rahatça yıkılmıştı.
Kuşatma sırasında meydana gelen önemli bir gelişme de topların havan topu şeklinde kullanılmasıdır. Havan topu, kuşatma sırasında Galata sırtlarından Haliç'te bulunan gemilerin vurulması için kullanıldı.
SAVUNMA SİSTEMİ DEĞİŞTİ
Top, Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul kuşatmasında etkili bir şekilde kullanmasıyla önemli bir savaş aracı oldu. Böylece Ortaçağ kalelerinin fonksiyonu sona erdi. Yeni bir savunma sistemi olarak "Trace İtalienne" ortaya çıktı. Kalelerin şekli ve savunma sistemi değişti.
Fatih'in döktürdüğü toplardan günümüze altı tanesi ulaşmıştır. Bu toplardan iki tanesi Rumelihisarı'nın önünde, bir tanesi Eyüp Meydanı'nda, iki tanesi Harbiye Askeri Müzesi'nde, bir tanesi de İngiltere'de Tower of London Müzesi'ndedir. Sultan Abdülaziz, 1464'te Ali adlı bir top döküm ustasının yaptığı bu topu 1868'de İngiliz Kraliçesi Victoria'ya hediye etmiştir.
URBAN VE TOPLARI
1452 yazında Bizans'tan istediği ücreti alamadığı için İstanbul'dan ayrılan Macar asılı mahir bir top döküm ustası olan Urban, Osmanlı hizmetine girdi. Genç padişah, Urban'a kalın ve çok muhkem olmalarına rağmen surlara nüfuz edebilecek kadar büyük toplar döküp dökemeyeceğini sordu. Usta, "Eğer dilerseniz, bana şu anda gösterilen gülleleri atabilecek kadar büyük toplar dökebilirim. Şehir surlarının nasıl olduğunu biliyorum. Benim topumdan atılan gülleler, Babil surlarını dahi yıkabilirler. Onların nasıl döküleceğini en ince ayrıntısına kadar biliyorum. Fakat menzilinin ne kadar olacağını bilemem ve bu konuda size garanti veremem" diye cevap verdi.
Sultan, "Bana bu topu dök. Onun menziliyle bizzat ilgileneceğim" diye emretti. Böylece bronz toplamaya, ustalar ise kalıpları dökmeye başladılar. Top dökme işi üç ayda tamamlandı. Sonuç olağanüstüydü. Urban, daha sonra bir büyük top daha dökecekti..
.Türk milleti, Anadolu'nun işgali üzerine esareti kabul etmeyip direnmeye başladı. 19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a ayak basmasıyla birlikte de Milli Mücadele'de kendisini zafere götürecek liderini buldu. Atatürk, hem cephelerde hem de diplomaside adım adım Milli Mücadele'yi başarıya götürdü. Zekeriya Türkmen, Şerafettin Turan ve Sadık Sarısaman, Hikmet Öksüz ve İsmail Köse gibi tarihçiler, araştırmalarında Büyük Taarruz'u anlatırlar.
Atatürk, Fevzi Çakmak'la birlikte İzmir'e giriyor.
BÜYÜK TAARRUZ HAZIRLIKLARI
Sakarya Meydan Muharebesi'nde kazanılan zaferden sonra Türk Ordusu, Büyük Taarruz'a hazırlandı. Ordunun eksikleri eldeki kısıtlı imkânlarla giderildikten sonra birlikler, hazırlanan taarruz planlarına göre gizlilikle harekete geçti. Yunan Ordusu, Türk Ordusu'ndan hem sayı hem de teçhizat bakımından üstündü. Ancak ordumuzda ve Türk milletinde karşı tarafta olmayan, birlik ruhu vardı. Yunan Ordusu ve siyaseti ise bölünmüş durumdaydı. Savaşın bitirilmesini isteyen General Anastasios Papulas görevden alınarak, yerine Yorgo Hacıanestis getirildi. Bu gelişmeler üzerine 6 general istifa etti.
Mustafa Kemal Paşa, taarruzdan önce diplomatik hamleler yaptı. 21 Ocak 1922'de Fransızlar'ı etkilemek için İzmit'te Türk dostu Claude Farrere ile görüştü. Daha sonra Kûtül'amâre'de Türkler'e esir düşen İngiliz Generali Townshend'le 26 Temmuz'da Konya'da buluştu. İçişleri Bakanı Fethi Bey'i (Okyar) Paris ve Londra'ya gönderdi. Ancak olumlu bir sonuç çıkmadı. Fethi Bey, "Millî maksatlarımızın elde edilmesi ancak askerî hareketle kabil olabilecektir" diye rapor verdi. Bu gelişmeler üzerine uzun süreden beri büyük bir ustalıkla hazırlanan taarruz planı devreye sokuldu. Yunanlılar, bahar ayları boyunca taarruzu beklemişler, ancak Türkler ise en uygun anda harekete geçmişlerdi. Türk Ordusu bekledikçe, Yunan Ordusu'nun cesaret ve azmi kırılmıştı.
Sami Yetik'in "Yunan Topçularına Baskın" isimli tablosu.
Yunan topçuları, hâkim tepelere yerleştirilerek bir hat teşkil edilmişti. Ayrıca 69 uçaklık bir hava güçleri vardı. Yunanlılar, sahip oldukları coğrafi avantajlar ve silah üstünlüğü sebebiyle hemen her noktasını savundukları tel örgüler çekilmiş hattın geçilmez olduğuna inanıyorlardı. Bu yüzden 1922 Temmuz'unda Yunanlı generaller, güney cephesi komutanı hariç Türk Ordusu'nun genel bir taarruz yapmasına ihtimal vermiyorlardı.
Birliklerimiz gizlice, Yunanlılar'ın haberi olmadan Afyonkarahisar bölgesine konuşlandılar. Gelişmeleri Yunan istihbaratının ruhu bile duymamıştı. Yunanlılar, 22 Ağustos'ta taarruzu sezmeye başladılar, ancak taarruz başlayıncaya kadar ana hedefin neresi olduğunu anlayamadılar. Bu arada Hacıanestis görevinden alınarak, Yunan Ordusu başkomutanlığına General Nikolaos Trikopis getirildi.
Mustafa Kemal Paşa, 24 Ağustos'ta cephedeki gelişmeleri incelemek üzere 1. Ordu karargâhına geldi. 25 Ağustos saat 12.30'da ertesi gün yapılacak taarruza dair emir yayınlandı. Gece vakti Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa, İsmet Paşa ve Nurettin Paşa taarruzu sevk ve idare etmek için seçilen Kocatepe'ye geldiler.
Türk birlikleri İzmir'de.
SAAT 5'TE BAŞLADI
26 Ağustos 1922 sabahı saat 5'te Türk Ordusu harekete geçti. Önce top atışlarıyla Yunan mevzileri tahrip edildi, ardından bütün cephe boyunca ordumuz taarruza geçti. Yunan ordusunun lojistik ve haberleşme bağlantıları kesilince Yunan birliklerinin kendi arasındaki irtibat koptu. Yunan mevzileri teker teker ele geçirildi. Afyon bölgesindeki mevzileri inceleyen yabancı uzmanlar, "Türkler bu mevzileri dört-beş ayda ele geçirirlerse bir günde düşürdüklerini iddia edebilirler" demişlerdi.
Bu yüzden Yunanlılar geçilmez bir savunma hatları olduğuna inanmışlardı. Ancak geçilmesi aylar sürer denilen mevziler Türk taarruzu sonucu 2 günde yarılmış, Yunan birlikleri Afyon'un doğu ve güneyindeki mevzilerinden sökülüp atılmıştı. Türk askeri kovalıyor, Yunanlılar kaçıyordu. Yunanlılar, Dumlupınar mevzilerine ulaşarak direneceklerini zannettiler.
Türk taarruzu karşısında, Yunan Ordusu hızlı bir şekilde parçalandı. Yunan Ordusu kötü idare edilmiş, moral açıdan çökmüş ve Anadolu'ya hâkim olacaklarına dair inancını kaybetmişti. Yunanlılar, birliklerini yaklaşık 650 kilometrelik bir cephe hattına dağıtarak kuvvet yığma prensibini ihlal etmişler, taarruz üzerine birliklerini Afyon'a yönlendirme de yetersiz kalmışlardı.
Buna karşılık Türk Ordusu, birliklerini 65 kilometrelik bir cephede konuşlandırmıştı. Türk komuta heyeti savaşı Yunan mevzilerine çok yakın yerlerde idare ederken, Yunan komuta heyeti cepheden daha uzaktaydı. Bu taktik hatalar ve Yunan Ordusu'nun psikolojik durumu savaşı kaybetmelerinde önemli rol oynamıştır.
"İlk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri."
RUM SINDIĞI SAVAŞI
30 Ağustos'ta Dumlupınar'da Yunan birliklerinin etrafı sarıldı. Mustafa Kemal Paşa tarafından komuta edilen Başkomutan Meydan Muharebesi'nde akşam olduğunda büyük bir zafer kazanılmıştı. Atatürk, bu zafere Sırplar'a karşı kazanılan Sırp Sındığı savaşına benzeterek Rum Sındığı savaşı demişti.
Mustafa Kemal Paşa, zaferin ardından 1 Eylül'de de ordularına, "İlk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!" emrini verdi. General Trikopis ve kurmay heyeti 2 Eylül'de Uşak'ta Türklere esir düştü. Türk birlikleri 9 Eylül'de İzmir'e girip, hükümet konağına yeniden Türk bayrağını çektiler. 18 Eylül'de Bandırma'nın kurtarılmasıyla Batı Anadolu, Yunanlılar'dan tamamıyla temizlendi.
Dumlupınar Zaferi haberi.
TAARRUZ 14 GÜN SÜRDÜ
Milli Mücadele'nin sonunda 26 Ağustos 1922'de başlayan Büyük Taarruz, Türk tarihinin son asırlarındaki en önemli taarruzudur. Mustafa Kemal Paşa'nın komuta ettiği Türk kuvvetleri, Büyük Taarruz ile 14 gün gibi kısa bir sürede Yunan Ordusu'nu denize dökmüştü. İmparatorluğun son dönemindeki askeri başarılarımıza bakarsak bunların savunma savaşları olduğunu görürüz. Plevne, Şıpka, Yanya savunmaları gibi.
Sarıkamış ve Kanal harekâtı gibi taarruzları ise kaybetmiştik. 9 Eylül'de Yunan ordusunun Ege'ye dökülmesiyle neticelenen Büyük Taarruz'da ise büyük bir zafer kazanılıp, Türkler'in Asya'ya sürülmesi ve topraklarının paylaşılması planı olan Şark Meselesi'nde Avrupa'nın son noktayı koyması önlenmiştir.
.ABD'nin başarısız olup Afganistan'dan çekilmesi ve Tâlibân'ın ülkeye hâkim olması bütün dünyanın ana gündemi oldu. Ülke büyük bir kaosa sürüklenirken birçok devlet yeni gelişmeler karşısında nasıl hareket edeceğini tartışıyor.
18. yüzyılda Afganistan Devleti, ilk kurulduğunda da gelişmeler bölge devletleri tarafından merakla takip edilmişti. Devletin kurucusu Ahmed Şah Dürranî ise bölgede tutunabilmek için Osmanlı ile ittifak kurmak istemiş ve bunun için İstanbul'a elçi göndermişti. İlk Afgan devletinin kuruluşu ve Osmanlı'ya ittifak teklifi Orhan Yazıcı, Mehmet Saray, Yusuf Hikmet Bayur, Azmi Özcan, Uğur Demir'in araştırmalarından öğrenebilir.
ADVERTISING
AFGANİSTAN'A HÂKİM OLANLAR
Afganistan, Milattan Önce 500'de İran Hükümdarı I. Darius zamanında İran'ın hâkimiyetine girdi. Ardından Milattan Önce 331'de Büyük İskender tarafından işgal edildi. Daha sonra bölge Baktriana Devleti, Sakalar, Kuşanlar, Akhunlar (Eftalit) tarafından idare edildi. 480'de ise Halaç Türkleri'nin hâkimiyetine girdi.
Halaç hâkimiyeti yaklaşık bir asır sürdü. Hazreti Osman zamanında bölgede İslâmiyet yayıldı.
9. yüzyılda Sâmâni Devleti bölgeye hâkim oldu ve bu durum bir asır devam etti.
Ardından bölgedeki Türkler, Sebük Tegin liderliğinde Afganistan'da Gazne merkezli Gazneli Devleti'ni kurdular.
Selçuklular ile Gazneliler arasında 1040 yılında yapılan Dandanakan Savaşı'ndan sonra bölge Selçuklu idaresine girdi ve bu hâkimiyet bir asır sürdü.
Selçuklular'dan sonra Gurlular, Hârizmşahlar, Moğollar ve Timurlular tarafından yönetildi.
Afganistan, 16. yüzyılda Timur'un torunlarından Babür'ün kurduğu Babürlüler'in idaresine girdi. Babürlü hâkimiyeti üç asır sürdü.
18. asra gelindiğinde Babürlü hâkimiyetinin zayıflamasıyla birlikte bölge Safevîler ile Babürlüler arasında sık sık el değiştirdi.
Bu durum Batı Afganistan'da kabilelerin bağımsız hareket etmelerine zemin hazırladı.
Avşar Türkleri'nden Nadir Şah'ın Safeviler'in çöküşünden istifade ederek hızla yükselmesi Afganistan tarihi için de bir dönüm noktası oldu. 1736'da İran'da hâkimiyetini sağlayan Nadir Şah, 1738'de Kandehar'ı ele geçirdi ve hâkimiyetini daha sonra Kâbil, Celalâbâd ve Peşaver'e kadar genişletti. 1740'ta Lahor'a girdi.
İLK AFGAN DEVLETİ
Nadir Şah, 1747'de öldürülünce İran büyük bir kargaşaya sürüklendi. Afganistan aşiretlerinden Peştun Abdalî kabilesi reisi Ahmed Şah Dürranî, bu kargaşadan istifade ederek Kandehar'da hükümdarlığını ilan etti ve Afganistan Devleti'ni kurdu.
Abdalîler'in bölgede daha önce hâkimiyet kurmuş Akhunlar'dan (Eftalit) geldiği söylenir.
Eşref Gani'nin makamında bulunan ve Tâlibân liderlerinin bütün dünyaya önünde poz verdiği tabloda Ahmed Şah Dürranî'nin Kandehar'da Afganistan'ın başına geçişi temsili olarak resmedilmiştir.
Dürranî, 1751-1752 yıllarında Afgan Türkistanı'na bir sefer başlattı. 1751'de Pencab'a girdi. Afganlar'ın hızlı yayılışı üzerine Babürlüler, 1752'de İstanbul'a bir elçi gönderdiler. Babürlü elçisi, Afganistan Devleti'ne karşı Osmanlı'ya ittifak kurmayı teklif etti, ancak teklifine olumlu bir cevap alamadı.
Osmanlılar'ın ittifak teklifini kabul etmemesi Dürranî'nin elini rahatlattı ve Babürlüler aleyhine hâkimiyet alanını daha da genişletti. 1756'da Delhi'ye hâkim oldu. 1761'de Maratalar'a karşı kazandığı Panipat Muharebesi sonrasında Hindistan'daki hâkimiyeti daha da perçinleşti.
OSMANLI'YA İTTİFAK TEKLİFİ
Hindistan'daki başarılarından sonra bu kez Ahmed Şah Dürranî, 1762'de Osmanlı yönetimine ittifak teklifinde bulundu. Sultan III. Mustafa'ya gönderdiği nâmede, nasıl tahta çıktığını, Hindistan'daki zaferlerini anlattıktan sonra İran'a karşı ittifak teklif ediyordu.
Dürranî'nin Hindistan'daki başarılarına rağmen Osmanlılar'a ittifak teklif etmesinin en önemli sebebi, İran'da yaşanan iç karışıklıklardı.
Ahmed Şah, nâmesinde Safevîler ve Babürlüler gibi kadim devletlerin başına gelenlerin ibretlik bir durum olduğunu, "Dünyanın ahvalinin karıştığını", "Eski büyük devletlerin sarsıldığını" söylüyordu.
Devamında İran'daki anarşinin bütün İslâm dünyasına sirayet etme tehlikesinin bulunduğunu, bunu da ancak Osmanlılar ve kendisinin durdurabileceğini yazıyordu.
Ahmed Şah'a Aralık 1762 tarihli nâmeyle cevap verildi. Cevapta iki ülke arasındaki kadim dostluk vurgulandı;
Dürranî'nin Hindistan ve İran'daki başarıları övüldü. Buna mukabil İran aleyhindeki ittifak teklifi diplomatik bir lisanla reddedildi. Gerekçe olarak Osmanlılar ile İran arasındaki sulhun hâlâ devam ettiği ve bozmak için de bir sebep bulunmadığı belirtildi.
Ayrıca bir müddettir İran'da süren harpler sebebiyle devlet adamlarının ve halkın zor duruma düştüğü; harap haldeki İran'ı fethetmek şimdi her ne kadar kolaysa da, "böyle zayıf düşmüş bir halk üzerine asker sevk etmek suretiyle onları daha da zor duruma düşürmenin" Osmanlılara yakışmayacağı bildirildi.
Bu cevapla birlikte Afganistan Hükümdarı Ahmed Şah Dürranî'nin ittifak teşebbüsü de akim kaldı.
***
AHMED ŞAH DÜRRANî
Ahmed Şah Dürranî'nin hayatı ve Afganistan Devleti'nin kuruluşu, Orhan Yazıcı'nın hazırladığı doktora tezinde ayrıntılı bir şekilde anlatılır.
1722'de doğan Ahmed Şah Dürranî, Abdâlî kabilesi reisi Muhammed Zaman Han'ın oğludur. 1737 yılında Nadir Şah tarafından esaretten kurtarıldı ve şahın hizmetine girdi. Ahmed Şah cesareti, zekâsı ve askerî kabiliyeti sayesinde kısa sürede Nadir Şah'ın dikkatini çekti. Şahın özel koruma birliğinin başına geçti. Nadir Şah ile birlikte birçok sefere katıldı ve askerlik tecrübesini artırdı.
Şahın en yakınlarından biri olması sayesinde siyasî dengeleri de iyi öğrendi.
Nadir Şah, 1747'de çadırında iki İran beyi tarafından öldürüldü. Bu hadise İran'da büyük bir iç kaosa sebep olurken Dürranî'nin ise iktidar yolunu açtı. Dürranî, 1747 Haziran'ında Kandehar'da taç giyerek hükümdarlığını ilan etti. Böylece bağımsız Afganistan Devleti kurulmuş oldu. Dürranî, şah unvanını kullanmaya başladı ve kendi adına para bastırıp hutbe okuttu. Devlet idaresinde Afgan kabilelerinin de söz sahibi olmalarına imkân tanıdı ve böylece bölgenin sosyal yapısı ile bir çatışma yaşamaktan uzak durmaya çalıştı.
Ahmed Şah, 1748 yılındaki birinci Hindistan seferinden fazla başarı elde edemese de ikinci Hindistan seferinde Kuzey Hindistan'daki Lahor ve Mültan'ı ele geçirdi. 1750'de Herat ve Meşhed'e hâkim oldu. 1756 ve 1760 yıllarında iki ayrı Hindistan seferine çıktı. 1761'de Maratalar'a karşı Panipat Muharebesi'nde çok büyük bir zafer elde etti. 1762-1767 yılları arasında üç ayrı Hindistan seferi düzenledi.
1770'te Buhara Hanlığı üzerine yürüdü.
Dürranî, 50 yaşına geldiğinde sağlığı bozulmuştu. Yoğun ve stres dolu mücadele yılları şahı fazla yıpratmıştı. Özellikle şeker hastalığı Afgan hükümdarını hızla zayıf düşürmüştü. Ayrıca burnunda çıkan yara dayanılmaz ağrılara sebep oluyordu.
Yara daha sonra vücuduna yayıldı. Bu yüzden 1772 Şubat'ında ikinci oğlu Timur'u veliaht tayin etti. 23 Ekim 1772'de daha 50 yaşında iken öldü ve cenazesi Kandehar'a getirilerek burada defnedildi. Ahmed Şah Dürranî, Afgan kabilelerini bağımsız bir devlet çatısı altında toplamayı başarmıştı.
Afganistan'daki birçok müessesenin temellerini attı, ülkede arazi sayımları yaptırdı ve kadınların haklarını genişletti.
.nsanlık eski tarihlerden itibaren ırmaklardan karşı yakaya geçebilmek için köprüler yaptı. Köprüler sayesinde yollar kesintiye uğramadan devam etti. Türkiye'deki tarihi köprülerimizle ilgili olarak Kazım Çeçen ve Semavi Eyice'nin TDV İslam Ansiklopedisi'ndeki maddeleri ile Gülgün Tunç'un ve Cevdet Çulpan'ın eserlerinden teferruatlı bilgiye ulaşıyoruz.
İlk köprüler, inşaat teknolojisinin olmadığı zamanlarda karşı tarafa uzatılan uzun taş ve ağaçlardı. Daha sonraki dönemlerde ahşap ve kâgir köprüler yapıldı. 19. yüzyılın sonlarından itibaren ise metal ve betonarme köprüler ortaya çıktı.
Mimar Sinan.
ANADOLU'NUN YÜZLERCE YILLIK KÖPRÜLERİ
Türkler, Anadolu'yu fethettikten sonra yeni ülkelerini eserlerle süsleyerek vatan yaptılar. Atalarımızın yaptığı eserler bütün ihtişamıyla Türkiye'yi süslüyor. Artuklu Türkleri tarafından Hasankeyf'te 12. yüzyılda yapılan Dicle Köprüsü ilk köprülerimizdendir. Yine Artuklular tarafından 1147'de inşa edilen Diyarbakır-Silvan arasındaki Malabadi Köprüsü bugün sağlam bir biçimde ayaktadır.
Türkiye Selçukluları tarafından yapılmış birçok köprü de ayaktadır: Kızılırmak üzerinde Kayseri Tekgöz Köprüsü (1202), Afyonkarahisar demiryolu istasyonu yakınında Akarçay üzerinde Altıgöz Köprüsü (1209), Eski Ankara-İstanbul yolunun başında Çubuk Suyu üzerinde Akköprü (1222), Tokat'ta Yeşilırmak üzerinde Taşköprü (Yeşilırmak Köprüsü-1250), Kırşehir-Aksaray arasında Kızılrmak üzerinde Kesikköprü (1251).
MİMAR SİNAN'IN SANAT ESERLERİ
Osmanlı döneminde askeri seferler sırasında ulaşımı sağlamak için ahşaptan geçici köprüler yapılırdı. Bu köprüler kısa sürede sağlam yapılmalıydılar. Mimar Sinan, Kanunî'nin 1538'deki Karaboğdan (Romanya) seferi sırasında ordunun geçebilmesi için 13 günde yaptığı köprü beğenilince mimarbaşılığa tayin edilmişti.
Mimar Sinan, 364 mimari esere imza atmıştır. En az 8 köprü yaptığını biliyoruz. Bu köprüler; Büyükçekmece Köprüsü, Silivri Köprüsü, Mustafa Paşa Köprüsü, Sokollu Mehmed Paşa Köprüsü (Çorlu), Kapıağası Köprüsü (Haramidere), Sokollu Mehmed Paşa Köprüsü (Alpullu-Sinanlı) Sokollu Mehmed Paşa Drina Köprüsü (Bosna-Vişegrad)
Mimar Sinan'ın 1528'de Vezir Çoban Mustafa Paşa için yaptığı Cisr-i Mustafa Paşa (Mustafa Paşa Köprüsü), Meriç üzerinde Bulgaristan'ın Svilengrad kasabasındadır. 300 metre uzunluğunda ve yirmi gözlüdür. Köprü, adını yakınındaki kasabaya da vermiş, ancak Cisr-i Mustafa Paşa, Bulgaristan toprakları içinde kalınca adı değiştirilmiştir.
Mimar Sinan'ın en muhteşem eserlerinden biri ise 1567'de inşa ettiği Büyükçekmece Köprüsü'dür. İstanbul Büyükçekmece'deki bir sanat harikası olan eser, birbirine bitişen dört büyük köprüden meydana gelmiştir. 28 gözlü köprü, 635 metre uzunluğundadır.
İvo Andriç'in romanına konu olan Drina Köprüsü ise Sokollu Mehmed Paşa için Mimar Sinan tarafından Vişegrad'da 1577'de yapılmıştır. 179 metre uzunluğunda, 11 gözlüdür.
COĞRAFYAYLA UYUMLU YAPILIRDI
Köprünün yıkılmaması için kemerlerin basınç merkezi dikkatli yapılır, akarsuyun köprünün ayaklarını oynatmaması için de ayaklar sağlam şekilde zemine oturtulurdu. Toprak, sağlam zemine ulaşılıncaya kadar kazılırdı. Eğer sağlam zemin bulunamıyorsa ahşap kazıklar çakılıp, başları kurşunla pekiştirilmiş demir kenetlerle bağlanırdı. Rahmetli Kazım Çeçen, Mimar Sinan'ın Büyükçekmece Köprüsü'nü bu şekilde yaptığını söyler.
Köprüler kemerli olduğu için günümüzdeki düz köprülerde olduğu gibi akarsuyla gelen ağaç ve diğer malzemeler birikip köprü yıkılmazdı. Ayrıca mimarlar köprü ayaklarının akarsuyun geldiği yönüne doğru sel yaran veya mahmuz denilen gemi burnu gibi çıkıntılar yaparlardı. Sel yaranlar, gelen suyun ayakların altını oymamasını sağlar ve buralara ağaçların takılmasını önlerdi.
Köprüler ne kadar iyi yapılırsa yapılsın afetin büyüklüğü sebebiyle köprüleri yıktığı zamanlar da olmuştur. Mesela, 1563'teki büyük İstanbul selinde Silivri, Küçükçekmece ve Büyükçekmece ile Harami Deresi'ndeki köprüler yıkılmıştı. Ancak atalarımızın kimi 900, kimi 800, kimi ise 200 yıl önce yaptığı köprülerin çoğu ayaktadır. Gülgün Tunç'un "Taş Köprülerimiz" ve Cevdet Çulpan'ın "Türk Taş Köprüleri: Ortaçağdan Osmanlı Devri Sonuna Kadar" eserlerine bakılırsa bu durum açıkça görülebilir.
Selçuklu ve Osmanlı döneminde yapılan kemerli taş köprülerimiz 900 yıldır ayakta kalırken, yeni yaptığımız düz betonarme köprülerimiz sellerde hemen yıkılıyor. Mimar ve inşaat mühendislerimiz, atalarının yaptığı coğrafyayla uyumlu köprülerden niçin ders almazlar?
TÜRKİYE'NİN ÖRNEK KÜTÜPHANESİ VE VERİ TABANLARI
Pandemi dönemi birçok alışkanlığımızın değişmesine sebep oldu. Salgın, bazı imkânların daha fazla farkına varmamızı sağladı. Araştırmacılar için özellikle dijital kütüphane hizmetlerinin önemi anlaşıldı. Altyapısını daha önceden büyük oranda tamamlayan ve her geçen gün kendisini geliştiren Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi Kütüphanesi (İSAM), dijital veri tabanlarıyla salgın sürecinde can simidimiz oldu. İSAM'ın en önemli hizmeti, 46 ciltlik İslâm Ansiklopedisi'dir. Bu ansiklopedi, Türkiye'nin yüz akıdır ve ülkemizin ilmî saygınlığını artırmıştır. İslâm Ansiklopedisi, artık birçok konuda bütün dünyanın ilk ve en önemli müracaat kaynağıdır. İSAM Kütüphanesi, Türkiye'nin en iyi hizmet veren kütüphanelerinin başında gelir. Klasik kütüphaneciliğin yanında dijital hizmetleriyle de araştırmacıların bilgiye ulaşımını kolaylaştırmaktadır. Hizmete sundukları veri tabanlarından altısı metin erişimlidir. Metin erişimli veri tabanları sayesinde artık ilahiyat, tarih, edebiyat, kültür ve sanata dair yüzbinlerce makalenin tam metin PDF'lerine birkaç saniyede ulaşmak ve hiçbir ücret ödemeden indirmek mümkündür. Bu veri tabanında yalnızca künye ile tarama yapılmamakta, istediğiniz kelimeyi metin içinde de taratabilmektesiniz. Bu sayede araştırma yaptığınız bir konuya dair kısa sürede zengin bir veri elde edebilmektesiniz.
Kütüphanenin web sitesinden 4 bin Osmanlıca risale, 36 bin Osmanlıca makale ve 670 adet Osmanlı Salnamesi'ne de erişiliyor. İSAM'ın bir başka hizmeti olan Türkiye Kütüphaneleri Veri Tabanı da çok önemlidir. Bu veri tabanında Osmanlıca yazmaların künyeleri ve daha da önemlisi Kültür Bakanlığı'na bağlı 67 yazma kütüphanesinin kataloglarını taramak mümkündür. İSAM Kütüphanesi'nin her geçen gün geliştirdiği bir diğer hizmeti de dijital arşivleridir. Bugüne kadar Hüseyin Hilmi Paşa, Yusuf İzzeddin Efendi, Muhammed b. T. et-Tancî, Ziyad Ebüzziya, Orhan Şaik Gökyay, Kemal Batanay, Mehmed Safayhi, Veysel Paşa, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Cüneyd Köksal'a ait özel arşivler, araştırmacının hizmetine sunuldu. İSAM Kütüphanesi'nin veri tabanlarından Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi'nin tamamına da erişilebiliyor. Burada ansiklopedinin maddelerine ulaşıldığı gibi, metin içinde de tarama yapılabiliyor. Ayrıca aradığınız madde ile ilgili diğer maddeler de dikkatinize sunuluyor. Bu veri tabanı araştırmacılar kadar, öğrenciler için de büyük kolaylıklar sağlıyor. Artık kimin, ne şekilde yazdığı belli olmayan internetteki yazılar yerine İslâm Ansiklopedisi'nin maddelerindeki bilgi ve görsellere müracaat ediliyor. Bu sayede işin ehli tarafından kaleme alınmış nitelikli bilgiye çok kolay bir şekilde ulaşılmış oluyor. İSAM Kütüphanesi'nin bir diğer önemli hizmeti de İstanbul'a ait kadı sicillerinden 100 cildine ulaşma imkânı sunmasıdır. Bu veri tabanında aradığınız kelimeyi metin içinde tarayabilir, ilgili metnin tamamını görebilir, orijinali ile mukayese edebilir ve bunların PDF'ine erişebilirsiniz. İSAM, Türkiye Diyanet Vakfı'nın en önemli ve en faydalı hizmetlerindendir. Salgın sürecinde çok daha fazla kullanmaya başladığımız bu tür veri tabanlarını hiçbir ücret talep etmeden araştırmacıların hizmetine sunan İSAM yöneticilerini ve işlerini severek yapan kütüphanecileri tebrik ediyorum. Tarih ve edebiyat araştırmacıları ile öğrencilerinin ise Türk Tarih, Edebiyat, Kültür ve Sanat Makaleleri Veri Tabanı'nın (http://ktp.isam.org.tr) büyük bir hazine olduğuna dikkatlerini çekiyorum..
.."....
.Türkler'in Tunus'la ilişkileri Barbaros kardeşler zamanında başladı. 16. yüzyılın başlarında Oruç ve Hızır reisler elde ettikleri ganimetlerin beşte birini vererek Tunus sahillerinde Halkulvad Kalesi'ne yerleştiler. Barbaros kardeşler, 1516'da İspanyollar'ı Cezayir'den çıkararak bölgeye hâkim oldular. Ancak Oruç Reis'in 1518'de şehit edilmesinden sonra İspanyollar, Halkulvad Kalesi'ni yıktılar.
Barbaros, Kanuni'nin huzurunda.
İLK FETİH BARBAROS'LA
Kanuni Sultan Süleyman'ın daveti üzerine Osmanlı donanmasının başına geçen Barbaros Hayreddin Paşa, kaptanıderya olarak çıktığı ilk seferinde bölgenin hükümdarı Hafsî hanedanından Mevlay Hasan'ı firara mecbur edip Eylül 1534'te Tunus şehrini ele geçirdi. Yine limanın girişindeki stratejik öneme sahip Halkulvad Kalesi'ni de zapt ve yeniden tahkim etti.
Kutsal Roma-Cermen İmparatoru Şarlken, bir yıl sonra Mevlay Hasan'ı himaye için birleşik Haçlı donanmasıyla Tunus'a gelerek Osmanlı hâkimiyetine son verdi. Mevlay Hasan, Halkulvad Kalesi'ni yardımına karşılık İmparator Şarlken'e terk etti. İmparator buraya bir askeri güç yerleştirdi. Böylece bu zamana kadar fazla bir önem atfedilmeyen Halkulvad Limanı ve Kalesi, İspanya'nın Akdeniz'deki büyük ve müstahkem üslerinden biri hâline geldi.
Şarlken.
TUNUS'UN İKİNCİ FETHİ
Cezayir hâkimi Uluç (Kılıç) Ali Paşa, Tunus'u 1569'da ikinci defa Osmanlı hâkimiyetine aldıysa da Halkulvad Kalesi, İspanyollar'da kaldı.
Osmanlı donanmasının 1571'de İnebahtı'da Don Juan komutasındaki müttefik Haçlı donanması tarafından mağlup ve neredeyse tamamen imha edilmesi, Osmanlılar'ın bütün Akdeniz'de olduğu gibi Tunus'taki konumunu da tehlikeye soktu. Don Juan'ın 1572 yazında İspanya donanması ile Tunus'a saldıracağına dair haberler İstanbul'a geldi. Ancak Haçlılar'ın beklemediği bir hızda yeniden inşa edilen Osmanlı donanması, Kaptanıderya Kılıç Ali Paşa komutasında daha o yaz Akdeniz'e açılınca Don Juan, Tunus'a yönelik planlarını erteledi.
II. Selim, 1573'te Piyale Paşa ve Kılıç Ali Paşa'nın donanma ile Tunus'a gitmelerini emretti. Osmanlı donanması, Pulya taraflarını tahrip edip Messina Boğazı'na kadar ilerlediyse de havanın sertleşmesinden ötürü tekrar İstanbul'a döndü. Bunun üzerine Don Juan, 1573 sonbaharında Tunus'u İspanya donanmasıyla geri aldı ve kendisiyle birlikte hareket eden Hafsî hanedanından Muhammed'e verdi.
Halkulvad kuşatması.
AFRİKA KIYILARI ELE GEÇTİ
Osmanlı yönetimi, son gelişme karşısında hem gücünü hissettirip İnebahtı'da zedelenen Akdeniz hâkimiyeti iddiasını pekiştirmek hem de Halkulvad Kalesi'ni fethedip Tunus'u İspanyollar'dan kurtarmak için ertelenen seferi çok daha kapsamlı bir şekilde yeniden gündemine aldı.
Tunus seferi için toplam 300'den fazla gemiden mürekkep bir donanma ve 40-45 bin kişilik ordu teşkil edildi. İstanbul'da bulunan Yemen fatihi Vezir Koca Sinan Paşa, Kapudan Kılıç Ali Paşa komutasındaki donanma ile Tunus'a gönderilecek askere serdar tayin edildi.
Osmanlı donanması, 14 Temmuz 1574'te Halkulvad Kalesi önlerine geldi ve toplarını ateşledi. Kaledeki İspanyol askerleri de top atışlarıyla karşılık verdiler. Halkulvad'ın karşısından ayrılan Osmanlı donanması, top erişmeyecek bir yerde karaya yanaştı. Sinan Paşa, otağını deniz kenarında kurdurdu. İspanyollar'ın bütün Osmanlı askerinin ancak bir ayda alabileceğini öngördükleri su kulesi kısa sürede ele geçirildi.
Sinan Paşa, bir taraftan Halkulvad'ı muhasara ederken, diğer taraftan da Tunus şehrinin fethini kararlaştırdı. Tunus'un surları müstahkem olmadığı gibi, şehirde az sayıda İspanyol askeri vardı. Tunus'un Müslüman halkı da kendi aralarında Osmanlılar'la birlikte hareket etmek üzere anlaşmaya varmışlardı. Dışarıdan Osmanlı askerinin yürüyüşe geçmesi, içeriden de Müslüman ahalinin saldırısı karşısında Tunus'taki İspanyollar, Bastiyon denilen kaleye kaçtılar. Tunus şehrinin fethini müteakip derhal Bastiyon muhasara edildi.
Bu sırada kuşatma altındaki Halkulvad direnmeye devam ediyordu. Sonunda Halkulvad'ın Sinan Paşa'nın bulunduğu taraftaki Gümrükhane Kulesi alındı. Ardından açılan gediklerden yürüyüş yapılarak dış kalenin bir kara tabyası da fethedildi. 24 Ağustos'ta yapılan genel hücumla Halkulvad'ın iç ve dış hisarı fethedildi. Halkulvad Kalesi, fetihten sonra bir daha temellerinin atılması dahi mümkün olamayacak şekilde tahrip edildi.
Serdar Sinan Paşa, Halkulvad'ın fethinden sonra muhasarası devam eden Bastiyon'a geldi. Kısa bir süre sonra Bastiyon'un da ele geçirilmesiyle Tunus'un fethi tamamlanmıştı. Böylece Fas dışındaki bütün Kuzey Afrika kıyıları Osmanlı kontrolüne girmişti.
Osmanlılar Tunus'ta.
KALANLARA MAAŞ ZAMMI
Sinan Paşa, fetihten sonra Tunus'taki Osmanlı eyalet sistemini tanzim etti. Tunus Kalesi tamir, tahkim ve gerekli silahlarla teçhiz edildi. Serdar, sıra kale muhafazasında bırakılacak neferlerin tayinine geldiğinde askerleri huzuruna çağırıp, "Her kim burada bir müddet kalır ve vazifesini yerine getirirse maaşına zam yapılacaktır" dedi. Ancak askerden bu teklife karşılık gelmediği gibi kapıkulları ile sipahiler, "Hizmeti ve fethi tamam ettik. Burada kalmaya kudretimiz yoktur" diyerek serdarın teklifine itiraz ettiler.
Bunun üzerine Sinan Paşa, tellallar gönderip, "Gönüllü olarak her kim üç yıl süreyle burada kalır ve bu havaliyi koruyup vazifesinin gereğini yerine getirirse, kuloğlu ise onar akçe ile kapıya geçer, gönüllü ise kendisine 6 bin akçelik timar verilir. Ayrıca burada kaldıkları müddetçe maaşları günde dörder akçe olur" duyurusunda bulundu. Bu duyuruyu işitenler serdara müracaatla Tunus'ta gönüllü olarak kalmaya talip oldular.
BARBAROS'UN TÜRBESİNDE DUADAN SONRA SEFERE ÇIKILDI
15 Mayıs 1574 Cumartesi günü Koca Sinan Paşa, sarayda İkinci Selim'in elini öpüp izin aldıktan sonra devlet adamlarıyla birlikte törenle Eminönü İskelesi'ne indi. Sinan Paşa ve Kapudan Kılıç Ali Paşa, gemilere bindikten sonra donanma Beşiktaş'a geldi. Kuşluktan sonra iki saat burada beklendi. Barbaros Hayreddin Paşa'nın türbesinde hem efsane denizci hem de seferin başarısı için dua edildi. Bir süre sonra buradan ayrılan donanma, Topkapı Sarayı'nın önüne geldi. Sinan Paşa'nın kadırgası sarayın karşısındaki selam yerine ulaştığında serdar, kendilerini izleyen padişahı ayağa kalkıp selamladı ve gemilerden de tüfek ve top atıldı. Daha sonra donanma Yedikule yakınlarında demirledi. Ertesi gün de burada beklenerek askerin geri kalanı ve sefer levazımatı gemilere alındı. Bu iş tamamlandıktan sonra Tunus'a doğru hareket edildi..
.Ülkemizin birçok bölgesi sel felaketiyle boğuşuyor. İstanbul ve Anadolu'nun birçok yerinde tarih boyunca sel felaketleri eksik olmamış, seller yerleşim yerlerini harabeye çevirmişti.
ORTALIK HARAP OLDU
Rahmetli Mustafa Cezar'ın "Osmanlı Devrinde İstanbul Yapılarında Tahribat Yapan Yangınlar ve Tabii Afetler" isimli makalesi İstanbul'un uğradığı felaketlerle ilgili ilk ve en önemli araştırmadır.
Osmanlı döneminde İstanbul'da meydana gelen ilk büyük sel felaketi Kanuni Sultan Süleyman'ın hükümdarlığının sonlarına doğru, 24 Ağustos 1553'te meydana geldi. Gece yarısı Kâğıthane'de meydana gelen sel yüzünden yerleşim yerleri, bostanlar harap oldu. Sel o kadar şiddetliydi ki büyük ağaçları söküp Boğaz'a sürüklemişti. Dönemin tarihçileri, Galata önlerinin direkler, ağaçlar, ot arabalarıyla dolduğunu, ihtiyacı olanın aldığını yazarlar.
1563'te meydana gelen sel Haliç kıyıları, Galata sırtları, Boğaz'a yakın yerler, Halkalı, Silivri, Küçükçekmece ve Büyükçekmece'yi adeta savaş alanına çevirmişti. Kâğıthane'de seller çınar ağaçlarının tepelerine kadar yükselmiş, yüksek bir yerde olmasına rağmen Eyüp Sultan Türbesi'nin içi de sel sularıyla dolmuştu.
Su kemerleri.
'İKİNCİ TUFAN' DENDİ
1750 yılında meydana gelen sel de İstanbul'a zarar verdi. Ancak 1789'daki sel büyük bir felaketti. "Taylesanizâde Hâfız Abdullah Efendi Tarihi"nde bu sel teferruatlı olarak anlatılır. Üçüncü Selim tahta çıktıktan yaklaşık altı ay sonra, 23 Ekim 1789 Perşembe günü ve ertesi Cuma günü İstanbul'a çok yoğun yağmur yağdı. Fatih, Eminönü, Kasımpaşa, Galata, Boğaziçi ve Üsküdar'daki sokaklar, pazarlar su ile doldu. Yokuşlarda sel yüzünden yarıklar oluştu, ev ve hamamlar yıkıldı.
Üsküdar'da Valide Camii'nin avlusu, merdivenlerin en üst basamağına kadar sel suları ile doldu. Dükkânlar su içinde kaldığı için esnafın malları sel suları içinde yüzüyordu. Hamamlarda birçok kişi mahsur kalmıştı. Bu yüzden duvarları delip içeride kalanları kurtardılar. Sel suları mezarları tahrip ettiğinden, kemikler etrafa saçıldı.
Boğaziçi'nde 45 ev sular altında kaldı. Ortaköy, Kuruçeşme, Arnavutköy ve Beylerbeyi'ndeki dükkânlar ve evler yıkılıp denize sürüklendi. 64 kişi hayatını kaybetti.
Tarihçi Cevdet Paşa yağan yağmurun "ikinci tufan" denmeye şayan olduğunu söyler. Birçok ev ve dükkân harap olmuştu. Tarihçiler yağmurun tadının normal yağmur suyu gibi olmayıp, deniz suyuna benzediğini söylerler.
İkinci Mahmud döneminde, 19 Haziran 1811 günü sabah namazından sonra o kadar çok yağmur yağdı ki, Beşiktaş, Kasımpaşa gibi bölgelerde evler, dükkânlar yıkıldı. Kasımpaşa'da 5-6 kişi sel sularında boğulurken bazı değirmenlerdeki atlar da sel sularından telef oldu.
16. yüzyılda İstanbul.
KANUNİ, FELAKET BÖLGELERİNDE
İstanbul'un su ihtiyacını karşılayan Mağlova Kemeri 1563 selinde suların tazyikine dayanamayarak büyük bir gürültü ile parçalandı. Su kemerleri ya tahrip olduğu veya tamamen yıkıldığı için şehirde en fazla su sıkıntısı çekiliyordu. Su kanallarının içi tamamen kumla kapandığı için kullanılamaz hâle gelmişti. Evlerin bahçelerinde bulunan kuyulardan su yerine çamur çıkıyordu. Felaketin ardından su olmaması yüzünden salgın bir hastalığın meydana çıkması bir an meselesiydi. Şehir içindeki su kaynaklarının çoğu da kullanılamaz hale gelmişti. Bunun üzerine şehirde büyük bir su sıkıntısı başgösterdi. Temiz su karaborsaya düştü ve halk ancak kendisine yetebilecek kadar suyu, iki-üç katı para ödeyerek alabildi.
Kanuni Sultan Süleyman, sel felaketinden sonra devlet adamlarını da yanına alarak yıkılan su kemerlerini gezdi. Mimar Sinan'a gerektiği kadar para harcayarak ve istediği kadar adam alarak su kemerlerinin tamirini emretti. Kanuni'nin isteği ve takibi sonucunda su kemerleri kısa sürede yeniden inşa edildi.
Kanuni yaşlılık günlerinde.
PADİŞAH BOĞULMAKTAN ASKERİN SIRTINA ÇIKARAK KURTULDU
İstanbul, tarihindeki en büyük sel felaketlerinden biriyle 1563'te karşılaştı. 1563 selinde İstanbul harabeye dönmüştü. Uğur Demir bir yazısında bu seli anlatır.
Kanuni Sultan Süleyman, 69 yaşında ömrünün son demlerindeyken dertlerinden uzaklaşmak için 1563'ün Eylül'ünde o zamanlar ormanlık bir alan olan Yeşilköy taraflarında avlanmaya çıktı. Ava çıktığında hava açıkken, 20 Eylül'e doğru gökyüzünü kara bulutlar kapladı. Gök gürültüsünden yer gök inledi. Kanuni, başlangıçta havaya aldırmadan ava devam etti, ancak yağan yağmur değil sanki afetti. Kanuni ve yanındaki adamları can havliyle kendilerini yakınlarda bulunan İskender Çelebi Sarayı'na attılar. Kanuni ve adamları saraya girince yağmurdan korunmuştu ama yağmur şiddetini artırıp sele dönüştüğü için civardaki dereler taşmaya ve önüne geleni sürüklemeye başlamıştı. İskender Çelebi Sarayı'nın yanındaki Halkalı Deresi taşarak saraya doğru aktı. Sarayın bahçesini su bastıktan sonra saray da aniden suyla doldu. Saraydakiler sel sularına kapıldılar. Kanuni, iç oğlanlarından güçlü ve uzun boylu bir askerin sırtına çıkarılıp, çatı altındaki yüksekçe bir bölmeye götürülerek boğulmaktan zor kurtarıldı. Şiddetli yağmur sabahın erken saatlerine kadar devam etti. Kanuni sığındığı bölmede sabaha kadar bekledi. Sabah olduğunda ise hava hiçbir şey olmamışçasına güneş açmıştı.
Sel, İstanbul'u adeta savaş alanına çevirmişti. Özellikle dere yatakları ile Boğaz'a yakın yerlerde büyük tahribata yol açmıştı. Sokaklarda ve derelerin yakınlarında yağmura yakalananlardan onlarca insan boğularak can vermişti. Yetmişe yakın ev de yıldırım düşmesi yüzünden yanmıştı.
Kâğıthane bölgesi derenin getirdiği ağaçlar ve çamur nedeniyle tamamen sular altında kalmış, asırlık çınarlar bile çöp ve çamur yığınları altında kaybolmuştu. Selden en büyük zararı Haliç kıyıları, Galata sırtları ve Boğaz'a yakın yerler görmüştü. Sarayburnu'nun insanın gözünü alarak akan mavi suyunun rengi değişmişti. Silivri, Küçükçekmece ve Büyükçekmece ile Harami Deresi'ndeki köprüler tamamen yıkıldığından insanlar gemi ve kayıklarla taşındı..
.Günümüzde Kanada'da yerlilerin sayısı, toplam nüfus içinde küçük bir oranı teşkil eder. Halbuki ülkenin ismi olan Kanada kelimesinin kendisi dahi, İrokua yerlilerinin "yerleşim, köy, kasaba" anlamında kullandıkları "Kanata" ifadesinden türemiştir.
Kanada yerlileri üç gruba ayrılır. Bunlardan birincisi günümüzde "İlk milletler" olarak anılan Kızılderililer, ikinci grup İnuitler (Eskimolar) ve son olarak Avrupa kökenlilerle etnik olarak karışan veya belli ölçüde Avrupa kültürünü benimseyen Metisler'dir. Erica-İrene Daes, Steve Harder, Bruce Vandervort, Scott W. See ve Douglas Francis'in araştırmalarından ve Wikipedia maddelerinden Kanada yerlileri hakkında teferruatlı bilgi sahibi olunabilir.
AVRUPALILAR'IN KATLİAMLARI
1497'de İngiliz Kralı VII. Henry'nin himayesinde Kuzey Amerika'ya ayak basan İtalyan gemici ve seyyah Giovanni Caboto, Avrupalılar'ın Kuzey Amerika'daki sömürü düzenini başlattı. Portekizliler, Joao Fernandes Lavrador'la 1498'de, Fransızlar ise Jacques Cartier'le 1534'te Kanada'ya geldiler. Ancak Portekizliler'in, Güney Amerika'yı sömürmeyle uğraştıklarından bölgede fazla etkileri olmadı. Avrupalılar geldiğinde Kanada'da 2 milyon yerli vardı.
İngilizler, 1500'lü yıllardan itibaren Kuzey Amerika'ya yerleşmeye başlarken, bölge yerlilerinden Beothuklar'ı (Kızıl Benizliler) köleleştirdiler. Özellikle 1500-1510 arasında Beothuklar'ı köleleştirerek Avrupa'ya taşıyan İngilizler, bir başka Kızılderili grubu olan Mikmaklar'ı silahlandırarak Beothuklar'a saldırtıp, onların Newfoundland kıyısı ile olan bağlarını kestirdiler. Balıkçılıkla hayatlarını idame ettiren Beothuklar kademe kademe sahilden uzaklaştırılarak açlığa mahkûm edildiler. Avrupalılarla iletişime girmek istemeyen Beothuklar, demir madenlerini kullandıkları için İngilizler tarafından cezalandırıldılar. 19. yüzyıla gelindiğinde sayıları birkaç yüz kişiye kadar indi ve kısa bir süre sonra da tarihten silindiler.
Kanada'da Avrupalılar'ın yaptıkları ilk büyük katliam, en büyük Kızılderili boyu olarak kabul edilen İrokualılar ile Huronlar arasında yaşanan kabile savaşlarına Avrupalılar'ın da dahil olmasıyla gerçekleşti. Yerlilerin kıyafet olarak kunduz kürkü kullanmalarından ötürü "Beaver Savaşları" olarak bilinen bu mücadeleler 1609'da başladı. New Amsterdam'a, yani bugünkü New York ve çevresine hâkim olan Hollandalılar mücadeleye 1614'te Fort Nassau tahkimatını inşa ederek müdahil oldular. Fransızlar'ın desteklediği Huronlar'a karşı, Hollandalılar İrokualılar'ı desteklediler. İrokualar'ın bir kolu olan Mohawklar, 1628'de Huronlar'ın müttefiki Mohikanlar'ı mağlup ettiler. Ontario Göller bölgesine hâkim olan İngilizler, bu olaydan sonra İrokualılar'a desteklerini artırdılar. Binlerce Huron'un katledilmesine İngilizler ve Hollandalılar önayak olmuştu.
İrokualılar, savaş devam ederken, 1640'ta o dönemde Yeni Fransa olarak bilinen bugünkü Quebec'in Valisi General Montgammy ile görüştüler. İrokualılar, kendi problemlerinin Fransızlar ve Huronlar'la olmadığını asıl olarak Algonkinler'i ortadan kaldırmak istediklerini söylediler. General Montgammy başlangıçta bu teklife karşı çıksa da, Katolik-Cizvit papazların, Hıristiyanlığı benimseyenler hariç diğer yerlilere savaş açılabilmesini onaylamaları üzerine binlerce Algonkin'i öldürttü. Fransızlar, 1640-1641'de İrokualılar'a yönelik karşı taarruz düzenleseler de başarısız oldular. Bu kanlı savaş İrokua Konfederasyonu'nun daha da büyümesiyle neticelense de, bölgedeki Kızılderili nüfusu azaldı.
Kanada yerlileri Avrupalılar'la karşılaşıyor.
KIZILDERİLİLER'İ SÜRDÜLER
Quebec bölgesine hâkim olan Fransızlar'ın ve Kanada geneline hâkim olan İngilizler'in 1600'lerin başından 18. yüzyılın ortasına kadar asıl siyasetleri, Kızılderililer'i sürüp, Avrupalı yerleşimcilerin önünü açmaktı. Bu dönemde yerliler anavatanlarından uzaklaştırıldılar. İngilizler 1763'te yayımladıkları kraliyet kararnamesi ile politikalarını kısmen değiştirdiler. Kararnameye göre Apalaş Dağları, Kanada yerlileri ile Avrupalı göçmenler arasında sınır kabul edilip, Avrupalılar'ın sınırları geçmesi yasaklandı. Ancak Kanada'daki İngiliz Koloni Hükümeti bu kararnameyi kısa bir süre sonra yürürlükten kaldırdı. İngilizler, 19. yüzyılın başlarında Kanada'daki yerleşimlerini artırdılar. Bu durumun sonucu da Avrupalı göçmenlere yer açmak için Atlas Okyanusu'na yakın oturan Kızılderililer'in daha iç bölgelere sürülmesi oldu.
Fransızlar ise kendi yanlarına aldıkları Abenaki, Algonquin Lenape Ojibwa yerli kabileleriyle, İngilizler'le ittifak halindeki İrokua, Cherokee Catawba gibi Amerika ve Kanada yerlilerine saldırdılar. Avrupa'daki Yedi Yıl Savaşları'nın (1756-1763) bir parçası olarak da düşünülen bu çatışmalarda iki taraftan da binlerce yerli öldü.
Avrupalı yerleşimcilerin yerlilere yönelik bireysel saldırıları da sıkça meydana geldi. Bunlar arasında en önemlilerinden biri Cypress Tepeleri Katliamı'dır. Bir grup Amerikalı ve Kanadalı viski tüccarı, bizon ve kurt avcısı 1 Haziran 1873'te Nakoda yerlilerinin kampına saldırıp, birçok Kızılderili'yi öldürdüler. Bu tip saldırılar çok büyük boyutlu olmasa da sürekli gerçekleşti.
HASTALIK YAYDILAR
Kızılderililer'in ölümüne sebep olan etkenlerden biri de Avrupalılar'ın kıtaya taşıdığı çiçek, kızamık ve grip gibi hastalıklardı. Hastalıkların yayılmasında özellikle Katolik-Cizvit misyonerlerin büyük etkisi oldu. 17. yüzyılın başında Hıristiyanlığı yaymak için, Kızılderililer özellikle de Fransa'nın müttefiki olan Huronlar'la temasa geçen misyonerler çiçek hastalığını yayarak, Huronlar'ın yaklaşık üçte ikisinin ölümüne sebep oldular.
Kanada yerlilerine yönelik ayrımcı politikalar 20. yüzyılın ikinci yarısında da devam etti. 1940'lı yıllarda Kızılderiler'i radyoaktif madde taşıtarak kanser ettiler. Birçok Kızılderili kabilesi 1950'lerde yerlerinden sürüldü. 1951- 1980 arasını kapsayan "Sixties Scoop" olarak bilinen dönemde de 20 bin kadar yerli ailenin çocuğu, çocuk refah programı adı altında ailelerinden koparıldı.
EĞİTIMLE ASİMİLE ETTİLER
KANADA yerlilerine yönelik en büyük insanlık suçlarından biri eğitimle kültürel asimilasyon yapılmasıdır. İlki 1828'de kurulan bu okulların sayısı, özellikle 1857'de kabul edilen vatandaşlık kanunundan sonra arttı. Bu yasaya göre Kızılderililer'in vatandaş olması çeşitli şartlara bağlanmıştı. Kızılderililer eğer Fransızca veya İngilizce öğrenirlerse ve ahlaken Kanada normlarına uydukları takdirde vatandaş olabiliyorlardı. Bu kanuna uyumlu eğitim veren okullarda okuyan Kanada yerlilerinin çocukları ailelerinden kopartılıyor, yatılı eğitim sırasında İngilizce veya Fransızca öğretiliyor, Hıristiyanlaştırılıyor ve çocukların Kızılderili geleneklerini terk etmeleri sağlanıyordu. Okulların yönetimi Katolik, Presbiteryen, Anglikan gibi farklı Hıristiyan mezheplerine bağlı ruhbanların uhdesindeydi. Bu okullar, 1996'ya kadar varlıklarını devam ettirdiler. Yaklaşık 150 bin öğrenci bu okullarda eğitim adı altında asimile edilmiş, binlercesi de çeşitli şekillerde öldürülmüştür. 2008'de Kanada Başbakanı Stephen Harper ve Kanada Meclisi'nde yer alan siyasi partilerin temsilcileri bu okullardan ötürü Kanada yerlilerinden özür dilediler. Ancak bu okullardaki insanlık dışı uygulamalar, her geçen gün ortaya çıkmaya devam ediyor. En son Kamloops Kızılderili Yatılı Okulu'nun bahçesinde 215 Kızılderili çocuğun cesedi ortaya çıktı.
Kanada'da yerli okulu.
KADINLARIN DOĞUM YAPMASINI ENGELLEDİLER
KANADA'DA 20. yüzyılda yükselen ırkçılığın etkisiyle yerlilerin çoğalmasını ve toplumun sterilizasyonunu hedefleyen yasalar kabul edildi. Kanada'nın eyaletlerinden Alberta'da 1928- 1972, British Columbia'da ise 1933-1973 yılları arasında geçerli olan kanunlara göre, ırki özellikler bakımından doğurmaya uygun olmadığı düşünülen Kanadalı yerli kadınların hamile kalması yasaklanmıştı. Bu amaçla bir soy ıslahı kurumu oluşturulmuş ve kurumun aldığı kararlar doğrultusunda binlerce doğum engellenmişti.
.Avrupa'nın üstünlüğü ilk defa 19. yüzyılın ilk yarısında kabul edildi ve böylece Avrupa'nın tanınması gündeme geldi. Avrupa tarzında okullar açıldı. 19. yüzyılda Fransa'ya öğrenciler gönderildi ve Avrupa, Fransa'nın penceresinden tanınmaya başlandı.
Fransa'ya giden Şinasi, şiir, tiyatro gibi Batı edebi türlerinin Osmanlı'daki ilk örneklerini verdi. Ernest Renan ve Voltaire, Montesquieu gibi pek çok Fransız pozitivistin fikirlerini Osmanlı toplumuna tanıttı. Bu dönemde Batı'dan çeviriler arttı. Yusuf Kâmil Paşa ve Ziya Paşa başta olmak üzere yapılan felsefi çeviriler Osmanlı toplumunu yeni fikirlerle tanıştırdı.
Avrupa'da yetişen veya Avrupa'dan dönenlerce yetiştirilen yeni aydın tipinin geleneksel Osmanlı düşüncesiyle çatışması kaçınılmazdı.
Aynı problemlere farklı pencerelerden bakan insanların sayısı arttıkça tartışmalar da arttı.
BİLGİ AKIŞI HIZLANDI
19. yüzyılda fikri hayatın canlanmasında etkili olan önemli bir husus da bilgi akışını hızlandıracak teknolojik gelişmeler ve matbuat âleminin gücünün artmasıydı. Avrupa'dan beslenen yeni bir aydın zümresinin oluşmasıyla önce çeviri, daha sonra telif eserler basıldı.
Avrupa'yı yakından tanımaya başlayan bu yeni aydın tipi, gazete ve dergilerin bilginin yayılışında ne kadar önemli olduğuna da şahit oldular.
1840'ta Ceride-i Havadis gazetesi yayın hayatına girdi. İlk yarı özel hüviyete sahip bu gazete, fikri hayata canlılık getirdi. Daha sonra yayın hayatına giren gazetelerin sayısı gittikçe arttı. Bu gazetelerdeki yazılar ve tartışmalar bilginin dolaşımını hızlandırıp, canlı bir fikri ortam oluşturdu.
Gazeteler, aydınların bazı fikirler etrafında toplanmalarını ve cemiyet haline gelmelerini de sağladı. Namık Kemal, Ali Suavi gibi isimler gazete ve dergiler aracılığıyla Tanzimat dönemi reformlarını eleştirdiler ve kurtuluşun anayasal bir düzen ile sağlanacağını ileri sürdüler. 1889'da kurulan İttihad ve Terakki Cemiyeti de kurtuluşun anayasal bir düzenle sağlanacağına inanıyordu.
OSMANLICILIK-İSLAMCILIK-TÜRKÇÜLÜK
Osmanlı kimliği oluşturma çabaları 1839'da ilan edilen Tanzimat Fermanı ile resmi bir hâl aldı. 1856'da ilan edilen Islahat Fermanı, bilhassa gayrimüslimlere yeni haklar tanıdı. Yeni inşa edilmeye çalışılan Osmanlılık kimliği, modern eğitim kurumları, açılan gazeteler gibi çeşitli mecralarda güçlendirilmeye çalışıldı.
Islahat Fermanı'na karşı tepkiler, bazı Osmanlı aydınlarının farklı bir tavır sergilemesine sebep oldu. Yeni bir Osmanlı kimliğinin tepeden inme kararlar yerine anayasal bir düzenle tesis edileceği fikri giderek güç kazandı.
1860'larda Yeni Osmanlılar Cemiyeti adı altında birleşen aydınlar, Osmanlılık kimliğinin oluşturulması konusunda anayasal düzenin önemini kurdukları gazeteler ve dergiler, yazdıkları kitaplar başta olmak üzere her fırsatta dile getirdiler.
En tanınmış simalardan biri olan Namık Kemal, imparatorluk için tehlike arz eden ayrılıkçı fikirlerin, anayasal bir düzenle ortadan kalkacağını, eşitlik ilkesine dayalı ortak bir vatan mefhumunun oluşacağını savunmaktaydı.
Cevdet Paşa ise "Avrupa'da gayret-i diniye yerine gayret-i vataniye kaim olmuş... Ama bizde vatan denilince askerin köylerindeki meydanlar hatırına gelir" demekteydi.
Aydınlar arasında bu tür fikri çözümler üretilmeye çalışılırken devlet erkânı gelişen durumlara göre bu fikirlerden yararlanma yoluna gitti.
19. yüzyılın ikinci yarısında Balkanlar'da bağımsız Hristiyan devletlerin sayısı giderek arttı. Rumeli'de yaşayan binlerce Müslüman ya katledildi veya Anadolu'ya göç etti.
Osmanlıcılık tamamen terk edilmese de İslamcılık öne çıkmaya başladı. Bazı aydınlar, "İttihad-ı İslam"ı imparatorluğu ayakta tutacak bir politika olarak değerlendirdi ve başta gazete ve dergiler olmak üzere pek çok mecrada bu düşüncelerini dile getirdiler. Bu durum da fikri tartışmaları artıran bir husus oldu.
İttihad ve Terakki Cemiyeti, II. Abdülhamid'i tahttan indirip, meclisi açınca ayrılıkçılık bitecek zannetmişti. Ancak II. Meşrutiyet'ten sonra oluşan özgürlük ortamı dağılmayı hızlandırdı.
Balkan Savaşları (1912-1913) sonucunda Rumeli topraklarının elden çıkmasıyla yaşanan katliamlar ve göçler, Osmanlıcılık fikrinin başarısızlığını açıkça ortaya koydu.
Balkan Savaşı'nda Müslüman Arnavutlar'ın ayrılması, İslamcılık düşüncesini de sarstı.
Bu tarihten sonra "Türkçülük" İttihadçılar'ın en önemli politikalarından biri haline geldi.
1914'te I. Dünya Savaşı'na İslamcılık ve Türkçülük politikalarının gölgesinde girildi.
Cihan Harbi'ndeki Arap isyanları İslamcılık fikrine iyice darbe vurdu.
İslamcılığın da imparatorluğun dağılmasına engel olamadığını düşünen bazı aydınlar, kurtuluşu Türkçülük politikasının uygulanmasında gördüler. Türkçülük politikasının arka planında bu dönemde Türk dünyası ile Osmanlı aydınları arasında yoğun bir fikir alışverişi bulunmasının önemli rolü vardı. Yusuf Akçura gibi Osmanlı Devleti dışındaki Türk dünyasından gelen aydınlar, Türkçülük fikrinin önde gelen isimleri oldu.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra tarihi gelişmelere ve dönemin fikri yapısına uygun olarak Türkçülük tek düstur olarak kaldı.
GARPLILAŞMA VE KARŞITLARI
Avrupa'da 18. ve 19. yüzyılda gelişen fikirler kısa sürede Türkiye'de de etkisini göstermişti. Fransızca eğitim yapan okullarda ders vermek üzere gelen yabancı hocalar ve Avrupa'ya tahsile gönderilen öğrenciler, Batılı fikirlerin Türkiye'de yayılmasını sağladılar.
Batı'dan etkilenen aydınlar, milletlerinin inançlarına, gelenek ve göreneklerine karşı savaş açtılar. Batı'da eğitim görenlerin sayısı arttıkça "Garpçılık", Türkiye'yi kurtaracak tek yol olarak görüldü. Nitekim 1900'lerin başında Sabahaddin Bey, "Medeniyyet-i Garbiyye ile münasebete giriştiğimizden beri memleketimizde bir fikri uyanış gözüküyor, bu münasebetten evvel toplumumuz bir fikri canlılık ihtiva etmiyordu" diyordu.
Erol Güngör'ün zikrettiği Kılıçzâde Hakkı'nın 1913'teki şu görüşü, Batılılaşmanın bazı aydınlar için varlık sebebi hâline geldiğini gösterir:
"Bağıra bağıra halka anlatacağız ki, değil Asya'ya çekilmek, Kutuplar'a firar etsek Avrupalılar gibi düşünmedikten, Avrupalılar gibi çalışmadıktan sonra orada dahi yakamızı bırakmazlar, mevcudiyet- i mukaddese-i diniye ve milliyemizi muhafaza ettirmezler. Bugün Avrupa'dan tardettiler, yarın dünya yüzünden kaldıracaklardır." Garpçılıkla birlikte yeni fikirlerin Türkiye'ye girmesi üzerine "maddeci- maneviyatçı" fikri ve edebi tartışmalar başladı. Beşir Fuad, Baha Tevfik, Abdullah Cevdet, Celâl Nuri, Ahmed Nebil, Ahmed Rıza, Salih Zeki, Rıza Tevfik, Ahmed Şuayp gibi pozitivizm ve materyalizmden etkilenen aydınların geleneği ve dini eleştirilerine Ali Suâvi, Ahmed Midhat, İsmail Fenni, İsmail Ferid, Harputîzâde Mustafa Efendi, Halid Edip, Şehbenderzâde Ahmed Hilmi, Mehmed Emin Feyzi, Mehmed Ali Ayni gibi Osmanlı aydınları karşı çıkıp, eleştirilere cevaplar verdiler.
.İlk Türkçe gazeteyi Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa "Vekayi-i Mısriye" adıyla Mısır'da çıkardı. İkinci Mahmud ise Batılılaşma faaliyetleri içerisinde 1831'de Osmanlı resmi gazetesi olan "Takvim-i Vekayi"yi yayınlandı. İlk özel Türkçe gazetemiz olan Ceride-i Havâdis ise 9 yıl sonra ilginç uluslararası bir hadisenin ardından 1840'ta çıktı. Rahmetli Orhan Koloğlu ve Vahdettin Engin, ilk özel gazetemizin hikâyesini anlatırlar.
AVLANIRKEN ÇOCUK VURDU
İlk özel gazetemizi çıkaran William Churchill, İstanbul'da Amerikan elçiliğinde konsolos yardımcılığı yapmış, burada fazla dikiş tutturamayınca gazete muhabirliğine başlamıştı. Avrupa gazetelerine İstanbul'dan haber gönderiyordu. Aşırı derecede miyop olduğundan çevresinde "Miyop Çörçil" olarak tanınırdı.
Churchill, 8 Mayıs 1836 Pazar günü Kadıköy'de av sırasında bir çocuğu yaralayınca Üsküdar Kadısı tarafından yargılandı. Ancak adli kapitülasyonlardan dolayı vatandaşının yargılanamayacağını söyleyen İngiliz Elçiliği, 10 Mayıs 1836'da Osmanlı hükümetine bir nota verdi. Hükümet üzerinde yoğun baskılardan dolayı çocuğun herhangi bir hayati tehlikesinin olmadığı doktor raporuyla tespit edilince, Churchill iki gün sonra serbest bırakıldı. Osmanlı hükümeti, suçlu iken mağdur olmuş havasına giren Churchill'in gönlünü almak için ona talep ettiği 10 bin kantar zeytinyağı satın alma imtiyazı ile pırlanta bir nişan verdi.
Bu olaydan sonra Churchill'e taviz olarak gazete çıkarma imtiyazı da verildiği iddia edilir, ancak bu konu üzerine ayrıntılı bir araştırma yapan Orhan Koloğlu, bu iddianın doğru olmadığını söyler. Eğer Churchill olayın hemen akabinde imtiyaz aldı ise 4 yıl beklemesine gerek yoktu. Kaza hadisesindeki çekişmede İngilizler'e sert tepki veren Reisülküttap, yani Dışişleri Bakanı Akif Efendi'den çekindiği için 4 yıl beklediği iddiası da pek doğru değildir. Akif Efendi, bu olaydan kısa bir süre sonra görevden alınmıştı.
Ceride-i Havâdis
YARI RESMİ ÖZEL GAZETE
Osmanlı devlet adamları, kamuoyunu bilgilendirmek için gazete imtiyazının verilmesini sağlamışlardı. 1840 yılı, gazete çıkarmak için uygun ortamın oluştuğu bir dönemdi. 1839'da Tanzimat Fermanı'nın ilânıyla Osmanlı Devleti yenileşme sürecine girmişti. Reformların hem iç hem de dış kamuoyuna anlatılması gerekiyordu. Bunun en iyi yolu da bir gazete çıkarmaktı. Nitekim "Ceride-i Havâdis Gazetesi", yarı resmi bir mahiyette devlet lehine yayınlar yapacaktı.
Ceride-i Havâdis, 1 Ağustos 1840'Ta Bahçekapı'daki Hamidiye Türbesi karşısındaki bir binada yayınlanmaya başladı. Başlangıçta on günde bir, sonraları da haftada bir çıktı. İlk zamanlarda günde 100-150 gazete satılıyordu. Bu satışla gazetenin ayakta durması mümkün değildi, Churchill devletten aldığı yardımla gazeteyi çıkarabiliyordu. 1843 yılının sonlarına doğru devlet yardımı kesilince Ceride-i Havâdis zor duruma düştü. Churchill, 1844'te bir dilekçe ile hükümete başvurarak maddi yardım talep etti.
Dilekçesinde, memlekete hizmet için gazete çıkardığını, dört yıl zarfında halka her türlü bilgiyi ulaştırdığını, dünya siyasetinden haberler verdiğini belirtiyor, kendisine verilen imtiyaz gereği hükümetten yardım aldığını söylüyordu. Fakat bir süredir bu yardım kesilmişti. Satış gelirleri masrafların karşılanmasına yeterli olmadığı için gazeteyi kapatmakla karşı karşıya kalmıştı.
Churchill, gazeteyi devletin çıkarması durumunda birçok devlet memuruna satılabileceği için gazetenin zarar etmekten kurtulabileceğini ve 2000 tiraja ulaşabileceğini ifade etmişti. Osmanlı hükümeti, Ceride-i Havâdis'in devamını halkın bilgilendirilmesi açısından faydalı bulmakla birlikte gazetenin devlet tarafından çıkarılmasını uygun bulmamıştı. Churchill'in gazeteyi çıkarmaya devam edebilmesi için aylık 2500 kuruşluk yardım yapılmasına karar verildi.
Takvim-i Vekayi
REKABET BAŞLADI
William Churchill, 1846'da ölünce gazetenin başına oğlu Alfred Black Churchill geçti. Agâh Efendi'nin Şinasi'nin yardımıyla 21 Ekim 1860'ta Türk basın tarihinin gerçek manada ilk özel gazetesi olan Tercüman-ı Ahvâl'i yayınlamaya başlaması üzerine, Alfred Churchill, Ceride-i Havâdis'in yanısıra 2 Kasım 1860'ta Ruznâme-i Ceride-i Havâdis adlı yeni bir gazete çıkarttı. Bu gazeteler arasında zaman zaman dil, edebiyat gibi kültürel konularda çeşitli kalem kavgaları yaşandı.
Tercüman-ı Ahvâl ve bunun arkasından Tasvir-i Efkâr günden güne etkinliklerini arttırmalarına rağmen gerek Ceride-i Havâdis ve Ruznâme-i Ceride-i Havâdis aynı başarıyı gösteremediler. Tercüman-ı Ahvâl bir özel teşebbüs olarak bir Türk tarafından çıkarılmış ilk gazetemizdir. Ceride-i Havâdis, Türk basın tarihinde önemli bir yere sahip oldu. Gazete burada çalışan yazarlar için bir okul niteliğindeydi. Sonraki yıllarda Eğitim Bakanı olacak Münif Paşa ve Sadrazam olacak Küçük Said Paşa, bir dönem Ceride-i Havâdis'te çalışan Bâbıâli memurlarından bazılarıydı.
İlk özel gazetemiz, yaptığı yayınlarla Batı'nın tanınmasına yardımcı olmuştu. Ceride-i Havâdis, başka şehirlere muhabir göndermesi, savaş muhabirliği, ilâve neşri, hastalıklar hakkında bilgiler, ansiklopedik malumat, ölüm ilânı, tefrika yayını, ilk harita, beynin krokisi ve güneş tutulmasının safhaları gibi çizimlere sayfalarında yer vererek basın tarihimizde birçok ilki gerçekleştiren bir gazetemizdi.
Sultan Abdülmecid
RESMİ GAZETE'YE DÖNÜŞTÜ
OSMANLI Devleti'nin ilk resmi gazetesi olan "Takvim-i Vekayi" 1831'de Kaptan İbrahim Paşa Sebili'nin yanında bulunan Musa Ağa'nın konağında çıkarıldı. Takvim-i Vekayi, haftada bir defa çıkarılacağı duyurulmasına rağmen 1838'e kadar yılda 30 sayı çıkarılabildi. 5000 civarında bir tirajı olan gazete, üst düzey memurlar ve abonelere dağıtılıyordu.
1839'dan 1878'e kadar düzenli bir şekilde yayınlandı. 1878 ile 1891 arasında çıkmadı. 1891'den sonra tekrar çıkmaya başlamışken bir süre sonra yeniden kapatıldı. II. Meşrutiyet'ten sonra 1908'de tekrar yayın hayatına başladı ve Osmanlı Devleti'nin tarihe karışmasına kadar aralıksız devam etti. Büyük Millet Meclisi tarafından 763. sayısından itibaren Resmi Gazete adı ile yayınlanması kararlaştırıldı.
Kadı
DÜNYADAKİ İLK GAZETE
Johann Carolus tarafından dünyanın ilk basılı gazetesi 1605'te "Relation aller Fürnemmen und Gedenckwürdigen Historien" ismiyle haftalık olarak Strasbourg'da çıkarıldı. Ancak asıl gazeteye ismini veren gazete Fransa Başbakanı Kardinal Richeliu'nun teşebbüsüyle Fransa'da yayınlanmıştır.
En önemli kültür olaylarından biri olarak 30 Mayıs 1631'de ilk gazete Paris'te yayınlandı. Kralın saray tarihçisi Renaudot tarafından "La Gazette" ismiyle çıkarılan gazetede haberler ve iş ilanları vardı. Gazete haberlerin hızlı yayılması için mükemmel bir araç oldu. Bilgi akışını kontrol etmek için devletçe desteklendi. Zenginler arasında gazete okumak moda olmuştu. Pahalı satıldığı için orta gelirliler, beş-on kişi toplanarak gazete alırlardı. 1762'de gazetenin adı "Gazette de France" olarak değişti. Kralın idamından sonra ise ismi "Gazette Nationale de France" oldu. 1915'e kadar çıktı
.Fransa 411 yıl önce bir suikastla sarsılmıştı. Bourbon hanedanının kurucusu ve Fransa'nın en önemli krallarından IV. Henry, bir suikast sonucu öldürülmüştü. Zeynep Dramalı, "Tarihi Tersten Okumak" isimli eserinde kralın Fransa tarihindeki önemini anlatır.
DEVAMLI MEZHEP DEĞİŞTİRDİ
IV. Henry, 1553'te Pau'da doğdu. Annesi 1560'ta Kalvenciliği benimsemişti. O dönemde Fransa'da Protestan- Katolik çekişmesi vardı. Bir süre sonra ülkede din savaşları (1562- 1598) denilen iç savaş çıktı. 1570'te Protestanlar ile Katolikler arasında barış yapıldı. Henri, barışın güçlendirilmesi için Fransa Kralı'nın kardeşi Margueritte ile evlendirildi. Annesi öldüğü için Navarre Kralı da olmuştu.
Ancak Katolikler, barışı Huguenot denilen Fransız Protestanlar'ını ortadan kaldırmak için kullandılar. 24 Ağustos 1572'de Aziz Bartolomeus Yortusu Katliamı'nda Protestanlar öldürülürken, Navvare Kralı Henry, kayınbiraderi IX. Charles'ın isteğine uyarak Katolik olup ölümden kurtuldu. Bir süre sonra saraydan kaçarak tekrar Protestanlığa döndü. Protestanlar'ın lideri olarak Katolikler'le savaştı. Ancak bir süre sonra Fransa Kralı III. Henry, Habsburglar'ın baskısından kurtulmak için Henry ile işbirliği yapmak zorunda kaldı.
Krala suikast.
Valois Hanedanı'nın son erkek üyesi olan III. Henry'nin 1589'da bir suikasta kurban gitmesiyle veraset yasaları ve kralın vasiyeti gereği Fransa Kralı oldu. Ancak Kalvenci olmasından dolayı başta Paris olmak üzere birçok şehir krallığını tanımadı. Bunun üzerine 1593'te bir kez daha mezhep değiştiren IV. Henry, Kalvenciliği bırakıp ikinci kez Katolik oldu. İçtenliğine inanılmasa da kralın mezhep değiştirmesi ve Osmanlı Devleti'nin de desteğiyle birçok şehir otoritesini tanıdı.
KRALA SUİKAST
Katolikler, tahta çıkmasına rağmen kralı benimsemediler ve birçok defa öldürmeye teşebbüs ettiler. 1593'te Pierre Barriere, 1594'te ise Jean Chatel'in suikast teşebbüsleri sonuçsuz kaldı. Ancak fanatikler krala karşı suikasttan vazgeçmediler.
François Ravaillac, eğitimli Katolik bir ailenin mensubuydu. Dedesi Angouleme savcısıydı. Ravaillac, 1609'da kendisine kralı Fransız Protestanlar'ı olan Huguenotlar'ı Katolik yapması için ikna edecek bir vizyon biçti. Üç defa Paris'e geldi, ancak kralla görüşemedi.
O dönemde, günümüzde Almanya'da Kuzey Ren-Vestfalya ile Hollanda'da Gelderland'ı içine alan Jülich-Cleves- Berg Dükalığı'nda veraset tartışması vardı. Dük Johann William'ın 1609'da ölümünden sonra çocuğu olmadığı için topraklarının kimin hâkimiyetine gireceği tartışmalı hale gelmişti. Dükün iki kız kardeşinin vârisleri dükalık üzerinde hak iddia ediyorlardı. Vârislerden bir taraf Protestan, diğer taraf ise Katolik'ti. Fransa, İspanyol Hollandası'nın güçlenmemesi için Cleves- Berg Düklüğü'ne müdahale etmek için hazırlanıyordu.
Ravaillac, 1610'da Fransa'nın Katolik Habsburg İmparatorluğu'nun bir parçası olan Jülich-Cleves-Berg Düklüğü'nü işgal etme teşebbüsünü Papa'ya karşı savaş ilanı olarak gördü. Kralı öldürerek Katolikliği ve Papa'yı kurtarmaya karar verdi. Ravaillac, 14 Mayıs 1610'da kralın geçeceği Rue de la Ferronerie'de (Şimdi Paris'te Forum des Halles) pusuya yattı.
François Ravaillac
Daha önce birçok suikasttan kurtulan kral, hasta olan Maliye Bakanı Sully'i ziyarete gidiyordu. Kralın St. Honoire'den Ferronerie Sokağı'na giren arabası bir taraftan şarap, diğer taraftan ise saman dolu iki araba tarafından durdurulunca Ravaillac harekete geçti. Arabaya tırmanan Ravaillac krala iki bıçak darbesi vurdu. Kralın yanında olan Montbazon Dükü Hercule de Rohan da bu saldırıda yaralandı. Kral, hemen arabadan indirilerek yakındaki bir binaya götürüldü. Ancak burada hayatını kaybetti. Oğlu XIII. Louis'e de orada biat edildi. Bu bina gönümüzde "Le Relais Louis XIII" isimli önemli Michelin yıldızlı lokantalardan biri olarak faaliyet gösteriyor ve o hadisenin anısına dikilmiş bir taş da lokantada bulunuyor.
Güvenlik güçleri tarafından ele geçirilen Ravaillac, linç edilmemesi için Hotel de Retz'e götürüldü. Ardından Fransız İhtilali'nden sonra Marie Antoinette'in de hapsedileceği Conciergerie'e nakledildi. Ravaillac sorgulamada tek başına hareket ettiğini söyledi. İşkence yapılmasına rağmen yalnız olduğunda ısrar etti.
Kralın cenazesi
Ravaillac, Fransa'nın Protestanlar lehine Jülich-Cleves-Berg Düklüğü'ne müdahalesinin Katolik Habsburglar'la savaşa girilmesine sebep olacağına ve kralın Katolikler'in ruhani lideri Papa'yı Paris'e getirmek için bu savaşı planladığını düşünmüştü.
Sorgusunda kralın öldüğünü bildiğini, çünkü bıçağındaki kanı ve vurduğu yeri gördüğünü söyledi. Pişman olmadığını, çünkü yapmaya geldiği şeyi yaptığını söyledi. Ancak itiraf etmemesine rağmen Ravaillac, kralla ilgili bilgilere nasıl ulaşmıştı? IV. Henry'nin krallığına daha önce karşı çıkan d'Epernon Dükü Jean Louis de Nogaret de La Valette'nin suikastın arkasında olduğu iddia edilir.
Ravaillac, suikasttan 17 gün sonra Greve Meydanı'na götürüldü. Meydanda son kez işkence yapıldı. Yanan kükürt, erimiş kurşun, reçine ve kaynar yağla etleri haşlandı. Etleri kıskaçlarla parçalandı. Ardından kral katillerine uygulanan infaz metodu olan dört at tarafında farklı yönlere çekilerek parçalanacağı cezaya geçildi. İnfazdan sonra ailesi sürüldü ve "Ravaillac" ismini kullanmaları yasaklandı.
KRALIN KALBİ
Zeynep Dramalı, "Tarihi Tersten Okumak" isimli eserinde kralın ölümünden sonra kalbinin ilginç hikâyesini şöyle anlatır:
"Kral hayatta iken kalbini La Fleche'de hediye ettiği şatoda bir kolej kuran Cizvitler'e vereceğini söylemişti. Kral öldürülünce vasiyeti gündeme geldi. IV. Henry'nin ailesi, kralın vasiyetini tutmaya karar verdiler. Kalbi çıkarıldı ve tahnit edildi. Daha sonra Prytanee diye anılan koleje gönderildi. Kralın vasiyeti yerine getirilmişti.
Fransız ihtilalinin bütün hızıyla sürdüğü günlerde, 1793'te La Fleche'e gelen halk temsilcisi Thirion, kalbin orada olduğunu öğrenince, yerinden alınıp yakılmasını emretti. Orada bulunan Mareşal Fabre ve askerlerinin de bulunduğu bir törende kalp kutusundan çıkarıldı. IV. Henry'nin kalbini muhafaza eden kutu binlerce kişinin gözü önünde açıldı. Kararmış bir halde bulunan kalp, küçük bir odun yığınının üzerine konularak yakıldı. Askerler ve halktan olayı seyredenler dağılınca, orada bulunan La Fleche'in doktoru Charles Boucher, mendilini çıkardı, kalbin küllerini toplayarak bir şişeye koydu. Şişenin ağzını kırmızı bir mumla mühürledikten sonra, onu altın yaldızlı kalp biçiminde kurşun bir kutuya koydu. İhtilalin sancıları geçtikten sonra 1814'te Prytanee'de bir İncil'in yanına yerleştirildi.
Sahipsiz kalbin külleri, 139 yıl şişenin içinde kaldı. 1953'te Fransa'da IV. Henry'nin doğumunun 400. yıldönümü kutlanıyordu. Kral'ın kalbinin doğum yeri olan Pau'ya getirilmesi gündeme geldi. 26 Temmuz 1953'te kalbin küllerinin içerisinde bulunduğu şişe, kralın doğum yerine getirildi. Fransa Cumhurbaşkanı Vincent Auriol'un aralarında bulunduğu binlerce kişi, kalbin karşısında saygı duruşundu bulundu. On binlerce kişinin katıldığı kutlama törenleri sırasında IV. Henry'nin kurşun bir kutu içerisindeki kalbi, öküzlerin çektiği bir araba ile Pau'da dolaştırıldı. Törenlerin bitiminden sonra ise La Fleche'deki koleje gönderilerek kralın vasiyeti devam ettirildi."...
.Anadolu Türkleri, Rumeli'ye ilk defa 1261'de Türkiye Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Keykavus'la beraber geçerek Dobruca'ya yerleştiler. Osmanlılar ise Rumeli'ye ilk defa 1322'de, Bizans'taki iç savaş sırasında geçtiler.
DEPREMLE GELEN FETİH
Osmanlılar'ın sistemli olarak Rumeli'ye geçişleri, Bizans İmparatoru Kantakuzenos'un, Orhan Bey'den yardım istemesiyle başladı. Orhan Gazi'nin oğlu Süleyman Paşa, 1352'de Sırplar'ı bozguna uğrattı. Süleyman Paşa, Anadolu'ya dönerken üs olarak kullandığı Bolayır yakınlarındaki Çimbi'ye asker bırakarak, burasını bir köprübaşı durumuna getirdi. Osmanlılar, bir taraftan Gelibolu, diğer taraftan Tekirdağ doğrultusunda fethe başladılar. Süleyman Paşa, bir süre sonra Biga'ya yakın Kemer mevkiinden hareket ederek, Bolayır'ı fethetti.
1354 yılının 1 Mart'ı 2 Mart'a bağlayan gecesinde meydana gelen bir deprem neticesinde Gelibolu ve civarındaki diğer kalelerin yıkılması üzerine, Osmanlı kuvvetleri hemen harekete geçti. Gelibolu ve diğer kaleler fethedildi. Osmanlılar, bu hadiseyi Allah'ın kendilerine bir lütfu olarak yorumladılar. Balıkesir ve civarından Türkler getirilerek, fethedilen yerlere iskân edildi. Gelibolu ve civarının ele geçirilerek Rumeli'de sağlam bir köprübaşı kurulması, Osmanlı tarihinin dönüm noktasıdır.
Münif Fehim'in çizgileriyle Akıncılar.
RUMELİ İSKÂNI
1357'de, Süleyman Paşa'nın ölümü fetihleri iki sene duraklattı. Süleyman Paşa, ölmeden önce Bolayır'a gömülmesini ve gazilerin Rumeli'yi terk etmemelerini vasiyet etmişti. Süleyman Paşa zamanında Rumeli'de tutunabilmek için başlatılan şuurlu iskân siyaseti, ondan sonra da devam ettirildi. Fetihlerin durakladığı yıllarda Anadolu'dan getirilen Türkler'le Rumeli'de fethedilen yerlerde hâkimiyet sağlamlaştırıldı. Rahmetli hocamız Halil İnalcık, Osmanlı fetihlerinin iskân siyaseti ile birlikte yürütüldüğünü belirtir.
Osmanlı Beyliği'nin sınırları dışındaki bölgelerde bulunan aşiretlerin fetihlere katılmaları ve Rumeli'ye yerleşmeleri, buradaki iskân faaliyetleri içerisinde önemli bir yer tutar. I. Bâyezid devrinde aşiretler daha yoğun olarak Rumeli'ye iskân edildi. 1402 Ankara Savaşı'ndaki mağlubiyetten sonra
Anadolu'dan Balkanlar'a yeni bir göç dalgası daha gitti.
Osmanlılar, Rumeli'de iskân için sürgün metodunu geniş ölçüde kullanarak, aşiretleri özellikle köprü ve geçitlere yerleştirdiler. Fethedilen yerlerin imar ve iskânı için vakıflar kurularak, ıssız yerler şenlendirildi. Konar-göçerlerin ve bazı köylülerin derbentçi tayin edilerek derbentlerde, yani geçit yerlerindeki karakollarda iskân edilmesi, kendilerine evler inşa edebilmeleri için toprak verilmesi de bir iskân metoduydu.
Özellikle Osmanlı'ya karşı direnişin uzun müddet devam ettiği yerlere kalabalık Türk grupları yerleştirilerek, nüfusun etnik yapısı değiştirilirdi. Balkanlar'da fetihler sırasında Osmanlılar'a direnmeyen ya da az mukavemet eden yerlerde Türkler'in sayısı daha azdır. Bu işlemin tersi olarak da Rumeli'den Anadolu'ya Hristiyanlar sürülerek, o bölgenin daha rahat Türkleşmesi sağlanmıştır. İki taraflı yapılan sürgünlerde değişik milletlerden ve kültürlerden insanların birbirine kaynaşması ve dolayısıyla merkezi idarenin etkisini kuvvetlendirecek bir sistemin ortaya çıkması gayesi takip edilmişti.
Süleyman Paşa.
Ahilerin ve dervişlerin zaviyeleri ile çiftlikler, yeni Müslüman köylerin çekirdeğini teşkil etti. Göçmen Türkler genellikle yeni köyler kurmuşlar, şehir ve kasabalarda da ayrı mahalleler teşkil etmişlerdir. Türkler'in Rumeli'ye geçişiyle, bu bölgelerdeki iktisadi hayatta büyük bir canlanma olmuştur.
Türkler, Rumeli'de 500 yıldan fazla hâkim unsur olarak yaşadılar. Balkanlar'da coğrafyanın ve buralarda yaşayan diğer milletlerin de tesiriyle Türkler arasında yeni bir kültür doğdu. Rumeli Türklüğü ortaya çıktı. Ancak Balkan Savaşları'nın kaybedilmesinden sonra Rumeli'yi kaybettik. Milyonlarca Türk katledilirken, vatanlarını kaybeden milyonlarca Türk de İstanbul ve Anadolu'ya göç etti.
ANADOLU'NUN HANGİ BÖLGELERİNDEN İSKAN YAPILDI
OSMANLI tarihinin ilk dönemlerinin en önemli kaynağı olan "Anonim Tevârih-i Âli Osman", Rumeli Türkleri için "Eğer soruverecek olurlarsa Rumeli'nin aslı Anadolu'dandır, ondan gelmişlerdir" der. Rumeli'ye Konya- Karaman'dan Türklerin götürülüp yerleştirildiği genel bir kanaattir. Ancak Konya ve Karaman Osmanlılar'ın eline tam olarak Fatih döneminde geçmiştir. Bu yüzden Konya-Karaman'dan Rumeli'ye iskân sınırlı olmuştur. Osmanlılar, Rumeli'ye daha ziyade Manisa, Isparta, Kütahya, Muğla, Aydın, Balıkesir, Çanakkale, Çorum, Kastamonu, Sinop ve Antalya bölgelerindeki Türkleri iskân etmişlerdir.
Rumeli'ye salla geçişin temsili resmi.
RUMELİ YÖRÜKLERİ
fetihlerle birlikte Rumeli'ye Anadolu'dan Yörük ve Tatarları getirip bölgeye iskân etti. "Evlad-ı Fatihan" denilen Yörük ve Tatarlar, Bulgaristan, Romanya, Yunanistan, Makedonya'nın değişik bölgelerini Türkleştirdiler. Bu konuda Tayyib Gökbilgin, Mehmet İnbaşı, Hava Selçuk, Levent Kayapınar ve Ayşe Kayapınar'ın araştırmaları vardır. Rumeli'de Yörük ve Tatar gruplarının yaşadıkları bölgeler şunlardı:
Kocacık Yörükleri: Edirne, Kırklareli, Yanbolu, İslimye, Burgaz, Şumnu, Osmanpazarı, Akkirman, Kili, Bender, Varna, Silistre, Köstence.
Naldöken Yörükleri: Tatarpazarı, İhtiman, İzladi, Kızılağaç, Edirne, Filibe, Yanbolu, Ahyolu, Şumnu, Çirmen, Varna, Aydos, Prevadi, Hırsova, Tekfurgölü, Çernova, Tırnova, Lofça, Niğbolu, Silistre, Hasköy, Çırpan, Kızanlık, Cisri Mustafapaşa, Niğbolu, Hasköy, Kızanlık, Zağra-i Cedid ve Zağra-i Atik.
Selanik Yörükleri: Selanik, Doyran, Langaza, Boğdan (Selanik'te kaza), Pirlepe, Karaferye, Ostrova, Karadağ (Kaza), Demirhisar, Drama, Serez, Petriç, Zihne, Tikveş, Manastır, Tesalya, Yenişehir, Çatalca, Avrathisarı, Florina, Kalemerye, Serfice, Ustrumca, Eğribucak, Vardar-ı Kebir, Vardar-ı Sagir, Radovişte, Çarşamba, İştib, Vodina, Silistre ve Dobruca.
Ofcabolu Yörükleri: Üsküp, Pirlepe, Tikveş, Ostrova Mustafa Ovası, Yanbolu, Tatarpazarı, Tırnova, İhtiman, Filibe ve Silistre.
Tanrıdağı (Karagöz) Yörükleri: Gümülcine, Dimetoka, Karınâbâd, Karacadağ, Ferecik, İpsala, Prevadi, Niğbolu, Rusçuk, Razgrad, Çırpan, Keşan, Yenice-i Karasu, Yenice-i Kızılağaç, Drama, Kavala, Sarışaban, Çağlayık, Varna, Tekfurgölü, Hırsova, Silistre, Filibe, Demirhisar, Hatuneli, Rus Kasrı, Ahyolu, Havas-ı Mahmud Paşa, Kelemeriye, Zağra-i Cedid, Zağra-i Atik, Tırnova ve Şumnu.
Vize Yörükleri: Vize, Dimetoka, Malkara, Keşan, Babaeski, Hasköy, Pınarhisar, Çorlu, Çatalca, Silivri, Tekirdağ, Hayrabolu, Lüleburgaz, İncüğez, Kırklareli ve Edirne.
Yanbolu Yörükleri: Yanbolu ve civarı.
Aktav Tatarları: Çirmen, Filibe ve Eski Zağra.
Tırhala Tatarları: Yenişehir, Çatalca (Pharsala).
Bozapa Tatarları: Çorlu, Vize, Kırklareli, Hayrabolu, Edirne ve Lülebu.
.Fatih Sultan Mehmed, 6 Nisan 1453'te İstanbul'u kuşattı. II. Mehmed, daha önceki kuşatmaları inceleyip uzun bir hazırlık yapmasına rağmen çok zorlu geçen ve 54 gün süren kuşatma sonucunda şehri fethetti. İşte gün gün İstanbul'un fethi:
23 MART CUMA- Osmanlı ordusu Sultan II. Mehmed'in kumandasında Edirne'den İstanbul'u kuşatmak için hareket etti.
2 NİSAN- Osmanlı kuvvetleri surların önüne geldiler. Bizanslılar ile Osmanlı öncü birlikleri arasında ufak çaplı çatışmalar meydana geldi.
Bizanslılar, gelenlerin öncü olduğunu anlayınca geri çekilerek şehrin kapılarını kapatıp hendekler üzerindeki köprüleri yıktılar.
5 NİSAN- II. Mehmed, Bayrampaşa Vadisi'nin sol tarafında Maltepe'de otağını kurup ordusunu kuşatma vaziyetine soktu. Surları teftiş ettirip birliklerini önceden hazırladığı plana göre yerleştirdi.
6 NİSAN- II. Mehmed, İslami geleneklere uygun şekilde imparatordan şehrin teslimini istedi, ancak bu kabul edilmedi.
Geceden itibaren surlar topla dövülmeye başlandı. Surlarda yıkılan yerler, müdafiler tarafından hemen dolduruldu.
Kuşatma başlamıştı.
9 NİSAN- Baltaoğlu Süleyman Bey idaresindeki Osmanlı donanması, Haliç'e gerilen zinciri geçmeye teşebbüs etti, ancak başarısız oldu.
10 NİSAN- II. Mehmed komutanlarıyla surları gezdi. Kara ve deniz birliklerini denetledi.
11 NİSAN- Toplar, Silivrikapı- Topkapı arasındaki zayıf sayılan surların önünde dört ayrı mevkiye yerleştirildi.
12 NİSAN- 145 parçalık Türk donanması, Beşiktaş-Kabataş önlerinde toplandı.
13 NİSAN- Büyükada fethedildi.
13-17 NİSAN- Surlar top ateşiyle dövülmeye devam edildi.
18 NİSAN- Günlerdir devam eden top atışları sonucunda tahrip edilen Bayrampaşa Deresi yönünde dış surlara yönelik ilk hücum gerçekleştirildi, ancak bu başarısız oldu.
Zonaro'nun fırçasından Fatih'in İstanbul'a girişi
20 NİSAN- İstanbul'a yiyecek ve yardım getiren üç Ceneviz gemisi ve bir Bizans nakliye gemisi şehrin önlerinde göründü. Dört gemi, şiddetli lodosta manevra yapamayan kürekli Osmanlı gemilerini kolayca yararak Haliç'e girdi. Bu başarısızlık Osmanlı ordusunda büyük bir moral bozukluğuna sebep oldu. Akşemseddin'in bu gelişme üzerine II. Mehmed'e yazdığı mektup, kuşatmanın sürdürülmesinde önemli rol oynadı.
21 NİSAN- Fatih, bozgunun sorumlusu olarak gördüğü Kaptanıderya Baltaoğlu Süleyman Bey'i azledip yerine Hamza Bey'i tayin etti.
21-22 NİSAN GECESİ- Çok önceden hazırlanmış plan uygulamaya koyuldu.
Donanmaya ait bir kısım gemiler karadan çekilerek Haliç'e indirildi. 70 kadar geminin Haliç'te ansızın görülmesi önceki başarısızlığın üstünü örttü.
23 NİSAN- Haliç'e inen Osmanlı gemileri yüzünden yaşadıkları şaşkınlığı atan Bizanslılar toplanarak ne yapacaklarını tartıştılar.
28 NİSAN- Haliç'teki Osmanlı gemilerini yakmak üzere harekete geçen Bizanslılar ve Latinler başarısız oldular.
24 NİSAN-5 MAYIS- Surlar top ateşiyle dövülmeye devam edildi.
3 MAYIS- Müdafiler surlara yerleştirdikleri iki topla Osmanlı gemilerine zarar verdiler.
4 MAYIS- Osmanlılar'ın yeni bir hücum başlatacağı haberi İstanbul'da büyük bir paniğe yol açtı. İstanbul'un siyasî ve dinî liderleri, Bizans İmparatoru Konstantin'in şehirden çıkmasını ve yardım aramasını teklif etti.
Ancak imparator şehirden ayrılmadı.
5 MAYIS- Zağanos Paşa, Galata sırtlarından topları ateşleyerek Haliç'teki Bizans donanmasına ve şehre zarar verdi.
6 MAYIS- Bayrampaşa Deresi üzerindeki surlara yapılan umumi hücumla muhasara yeniden şiddetlendi.
7 MAYIS- Venedik Cumhuriyeti ve papa, İstanbul'a yardım için ayrı ayrı donanmalar yola çıkardı.
8 MAYIS- Bizans'ın Onikiler Meclisi savunmaya katkıda bulunacağı düşüncesiyle Haliç'teki gemilerdeki bütün ticarî eşyanın İstanbul'a çıkarılmasına karar verdi.
9 MAYIS- Haliç'teki donanmada bulunan askerlerin bir kısmı surların müdafaası için şehre çıkarıldı.
10 MAYIS- Bizanslılar ve müttefikleri, İstanbul'un deniz savunmasının tek elden yürütülmesine karar verdiler.
12 MAYIS- Tekfur Sarayı ile Edirnekapı arasına hücum edildi.
Edirnekapı-Eğrikapı surları yoğun top atışlarıyla iyice çökertildi. Ancak bu şiddetli hücumdan bir sonuç alınamadı.
13 MAYIS-16 MAYIS- Surlar top ateşiyle dövülmeye devam edildi. Kuşatma sırasında meydana gelen önemli bir gelişme de topların havan topu şeklinde kullanılmasıdır. Galata sırtlarından Haliç'te bulunan gemilerin vurulması için toplar havan gibi kullanıldı.
16 MAYIS- Kazılan büyük tünelle surların altından geçilerek şehir içine kadar girildi. Ancak Bizanslılar tüneli keşfederek karşı tünelle çökerttiler.
18 MAYIS- Yürüyen büyük bir kule ile surlara yapılan hücum da başarısızlıkla sonuçlandı. Bizanslılar, kuleyi yakarak imha ettiler. Ancak kuleyi kullanan askerler, sur önündeki hendeği doldurarak yığdıkları toprağı sur boyunca yükselttiler.
19 MAYIS- Osmanlılar Galata sahili ile Avcılar Kapısı arasına genel hücumda kullanmak için tahta bir köprü yaptılar.
21 MAYIS- Osmanlı lağımcıları yeni tünellerini surların altına kadar ilerletti.
22 MAYIS- Bizanslılar, Türk lağımcıların şehir içine kadar uzanan tünelini fark ederek etkisiz hale getirdi.
23 MAYIS- Bizanslılar daha önce kazılan ve imha edilen tünellerin yanına açılan yeni tüneli tespit etti. II. Mehmed, Bizans'a elçi gönderip şehrin teslim edilmesini istedi, ancak sultanın teklifi kabul görmedi.
24 MAYIS- Osmanlı birliklerinin karadan büyük bir harekâta geçeceğini anlayan Bizanslılar savunma önlemlerini artırdı. Ayrıca Türk askerinin moralini bozmak için casuslar vasıtasıyla İtalyan donanmasının denizden, Macarlar'ın da karadan harekete geçtiği haberini yaydılar.
25 MAYIS- Kuşatmanın uzaması, Avrupa'dan gelebilecek yardım yüzünden Osmanlı ordusunu zor duruma sokmuştu. Bu sırada Venedik donanması Ege'ye gelmişti. 25 Mayıs'ta Bizans'a son kez teslim ol çağrısı yapıldı.
Bizanslılar'dan şehri teslim etmek isteyenler oldu. Ancak İtalyanlar buna şiddetle karşı çıktılar. Bu sırada Macarlar'ın, yardıma geldiği haberleri Osmanlı ordusunun moralini bozmuştu. Tehlike büyüktü. Veziriazam Çandarlı Halil Paşa, baştan beri savunduğu kuşatmayı kaldırma fikrinde ısrar etti. Ancak Zağanos Paşa, Şehabeddin Paşa, Turahan Bey ve Akşemseddin, saldırıya devam edilmesi gerektiğini söylediler.
Büyük bir saldırıya geçilmesi için karar alındı. Askere şehir alındığında üç gün yağma izni verildiği duyurusu yapıldı.
25-26 MAYIS- Son bir genel hücum için büyük hazırlıklar yapıldı. Son saldırıyı gerçekleştirmek üzere gerekli planlar tamamlandı. Zağanos Paşa, Haliç surlarına yüklenecek, Karaca Paşa sağ yanında merkez cepheden Haliç surlarına kadar olan bölgeye, İshak ve Mahmud Paşalar merkezden Marmara sahillerine uzanan kesime, padişahın bulunduğu merkez kuvvetleri Bayrampaşa Deresi üzerindeki surlara saldıracaktı ve bu son hücumun ağırlık merkezi de Topkapı ile Edirnekapı arası olacaktı.
28 MAYIS-29 MAYIS GECESI- Son hücuma hazırlanan Osmanlı ordusu, şenlikler yapıp, etrafı mum donanmasıyla aydınlattı. Gece yarısına doğru surların etrafını gündüz gibi aydınlatan ve Bizans halkına dehşet veren bu ışıklar birdenbire söndürülerek son hazırlıklar tamamlandı.
29 MAYIS-SON HÜCUM Sabahleyin gün ağarmadan genç padişahın emriyle "Allah Allah" diye hücum eden askerlerin sesleriyle son hücum başladı. Topkapı civarındaki surlara çıkan Türk askerlerini gören Bizanslılar haykırarak şehre kaçmaya başladılar. İstanbul bir anda "Şehir düştü, şehir düştü" sesleriyle çalkalanmaya başladı. Öğlen olduğunda şehir tamamen Türkler'in eline geçmişti..
..Tehcir kaçınılmaz olunca, sevk ve iskâna tabi tutulacak Ermeniler'in can ve mal güvenliğinin sağlanması için adımlar atıldı. Ancak gerek cephe gerisinde Ermeniler'in Müslüman halka yaptıkları zulümlerden gerekse bazı kişilerin şahsi zaaflarından dolayı istenmeyen olaylar yaşandı. Osmanlı Devleti tehcir sırasında suç işleyenleri tespite ve cezalandırmaya çalıştı. Bu durum tehcir sırasında yaşanan olumsuzlukların Osmanlı yönetimiyle alakalı olmadığını açıkça gösterir. Konuyla ilgili olarak Yusuf Sarınay'ın önemli makaleleri vardır. Ayrıca Ferudun Ata, Kamuran Gürün ve Recep Çelik de araştırmalar yapmışlardır.
DEVLET DURUMA EL KOYDU
Emperyalist devletlerin kışkırtması sonucu Ermeniler, terörle devlet kurmaya kalkıp, Anadolu'yu yakıp yıktılar. Osmanlı ordusunun lojistik sistemini zaafa uğrattılar. Osmanlı yönetimi, fiili isyan karşısında başka çaresi kalmayınca 27 Mayıs 1915'te Talat Paşa'nın tutturduğu ve Murat Bardakçı tarafından yayınlanan kayıtlara göre 924 bin 158 Ermeni'yi kademeli olarak Suriye'ye sevk ve iskâna tâbi tuttu. Sevk işlemi yaklaşık 10 ay sürdü.
Osmanlı yönetimi, Ermeniler'in Suriye'ye güven içerisinde sevk edilmesi için bölgedeki idarecilere emirler göndermişti. Ancak Ermeniler'in sevki sırasında Erzurum ile Erzincan arasında bir kafileye bölgedeki aşiretler saldırdı. Durum haber alınınca Dahiliye Nezareti'nden, yani İçişleri Bakanlığı'ndan bölgedeki vilayetlere 14 Haziran 1915'te bir talimat gönderildi. Tehcire tâbi tutulan Ermeniler'in korunması, halkın kafilelerden uzak tutulması, mukateleye izin verilmemesi ve suçluların en ağır şekilde cezalandırılması emredildi.
12 Temmuz 1915'te tehcir sırasında kimsesiz kalmış Ermeni çocuklara sahip çıkılması istendi. Ancak istenmeyen hadiseler yaşanmaya devam ediyordu. 26 Haziran'da Elazığ'a, 28 Ağustos'ta Trabzon'a, 29 Ağustos'ta Ankara'ya tehcir esnasında yaşanan problemlerin önlenmesine ve suçluların cezalandırılmasına dair emirler gönderilip, daha sert önlemler alındı.
Tokat Jandarma Komutanı'na soruşturma açıldı. Pınarbaşı Kaymakamı Hamid Bey görevden alınıp Divan-ı Harb'e sevk edildi; Şarkışla Kaymakamı görevden alındı; Urfa civarındaki kafileleri korumakla görevli jandarmalar ihmallerinden dolayı Divan-ı Harb'e sevk edildi. Saldırı ihtimali olan yerlerde Ermeni kafilelerinin yol güzergâhları değiştirildi.
SUÇLULAR TUTUKLANDI
Osmanlı yönetimi, bu olaylar üzerine suçluları cezalandırmak amacıyla ülke genelinde tahkikat başlattı. Eylül 1915'te Meclis-i Vükelâ, yani Bakanlar Kurulu konuyla ilgili soruşturma yapacak heyetlerin oluşturulması kararını aldı. Halktan ve memurlardan suç işleyenler, heyetler vasıtasıyla yerinde tespit edilip, Divan-ı Harb'e sevk edilecekti.
Yapılan tahkikatlar sonucunda 1.673 kişi Divan-ı Harb'de yargılanmak üzere tutuklandı. Bunların 528'i asker, polis veya teşkilat-ı mahsusa çalışanıydı. 170'i ise sıhhiye müdürü, kaymakam, belediye reisi, kâtip, sevk memuru, muhtar gibi kamu görevlisiydi. 1916'da yargılamaların sonucunda 67 kişi idam cezası, 524 kişi hapis cezası, 68 kişi kürek, para, kalebent, pranga veya sürgün cezası aldı. 227 kişi beraat ederken, kalanların soruşturulmasına devam edildi.
Komisyon 1918'e kadar varlığını sürdürdü. Mahkemeler sonucunda suç işleyen yüzlerce kişi idam, kürek, para, kalebent ve sürgün gibi muhtelif cezalara çarptırılmıştı.
'SOYKIRIM YOKTUR' DİYEN TARİHÇİLERİN EVİ BOMBALANDI
TÜRKİYE'DE Ermeni meselesinde aleyhimizde çok ağır ifadeler içeren ve Ermeniler'in asılsız tezlerini savunan onlarca kitap yayınlandı. Türkiye'nin aleyhine yayın yapan ve Ermeni lobileri tarafından fonlanan tarihçiler, Osmanlı Arşivi'nde rahatça araştırma yaptılar. Peki bırakın Ermenistan'ı Amerika ve Avrupa'da Türk tezlerini savunun tarihçilerin başına ne geldi. Türk tarihi uzmanı Stanford Shaw, 1977'de "History of the Ottoman Empire and Modern Turkey" isimli eserini ABD'de yayınladı. Kitapta "Ermeni soykırımı var" demedi diye önce tehdit edildi, ardından Los Angeles'taki evi bombalandı.
Shaw, Ermeni tezlerini kabul etmeyince 1982 yılında Ermeniler tarafından katledileceği istihbaratını alan FBI, profesörü koruma altına aldı. Los Angeles Üniversitesi, Stanford Shaw'a süresiz izin verip, yerine Ermeni tezlerini savunan James Reip'i getirdi.
Dünyanın en önde gelen tarihçilerinden Bernard Lewis, 1993 ve 1994'te Fransız basınına yaptığı açıklamalarda "Ermeniler'in tehcirden önce Müslümanlar'a yönelik mezalimler yaptığını, Osmanlı yönetiminin Ermeniler'i sistematik ve bilinçli bir biçimde yok etme niyeti olduğuna dair hiçbir delil bulunmadığını, soykırım diye nitelendirilecek bir durum olmadığını, soykırım iddialarının tarihin Ermeni yorumu olduğunu" söyledi.
Bunun üzerine Fransa'da aleyhine davalar açıldı. Özgürlükle kendini özdeşleştiren Fransa'da bir bilim adamı, araştırmalara dayanarak açıkladığı görüşü yüzünden mahkûm edildi.
Türkiye'nin ve İslam dünyasının aleyhine bir konu olsa basın özgürlüğü veya bilimsel özgürlük deyip bize hakaret edenleri koruyanlar, Stanford Shaw'ın, Bernard Lewis'in ve Ermeni tezlerini benimsemeyen diğer tarihçilerin bilimsel çalışma ve ifade özgürlüklerini korumadılar.
MÜTAREKE YARGILAMALARI
1918'DE Mondros Mütarekesi sonrasında İtilâf Devletleri'nin baskısıyla tahkikat komisyonları ve Divan-ı Harb-i Örfî mahkemeleri kuruldu. Nemrut Mustafa Mahkemesi diye tarihe geçen bu yargılamalar, İttihadçılar'dan rövanş alınma yeri hâline geldi. İttihad ve Terakki'nin üst düzey yöneticilerinden Bahaddin Şakir ve Cemal Azmi Beyler suçlandı. Diyarbakır Valisi Reşid Bey, Elazığ Valisi Sabit Bey, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey tutuklandı. Ereğli Kaymakamı Şevki Bey görevden alındı.
Ayrıca yüzlerce kişi hakkında işlem yapıldı. Tutuklamalara devam edildi. 1919 Ocak sonlarına doğru aralarında İsmail Canbolat, Kemal Bey, Hüseyin Cahid ve Ziya Gökalp gibi önemli isimlerin de olduğu 32 kişi daha tutuklandı. İttihadçılar'ın mallarına el koyuldu. Mesele, bir İttihadçı düşmanlığına dönüşmüştü. Bu yüzden adaletle alakası olmayan kararlar verildi.
Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey 10 Nisan 1919'da Beyazıt Meydanı'nda asılarak idam edildi. İtilâf Devletleri'nin baskısıyla alınan bu karar büyük bir galeyana sebep oldu. Daha sonra mahkemede 15 yıl kürek cezası almasına rağmen Nemrut Mustafa'nın zorlamasıyla Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey idam edildi.
İngilizler, İttihadçılar'ın ileri gelenlerinin yargılandığı davadan istedikleri sonucu almayınca 144 devlet adamını Malta'da yargıladılar, ancak herhangi bir delil bulamadılar. İngilizler, İstanbul'un işgal döneminde Osmanlı arşivini didik didik etmiş, ancak tehcirde katliam yapılmasıyla ilgili Osmanlı kamu otoritesini suçlayacak bir kayda ulaşamamışlardır.
II. Meşrutiyet döneminde İttihad ve Terakki tarafından ezilen Hürriyet ve İtilâf partisi mensupları ve diğer muhalifler, Mütareke döneminde İtilâf Devletleri'nin güçlerini de kullanarak, İttihadçılar'dan intikam almak için her şeyi yaptılar. Hürriyet ve İtilâfçılar ve onları destekleyen basın, Mütareke dönemindeki Divan-ı Harb-i Örfî'deki yargılamalarda İttihadçılar'ın ceza almasını sağlamak için Türk milletinin aleyhinde olacağını düşünmeden tehcir meselesinde mesnetsiz suçlamalar ileri sürdüler. Günümüzde Ermeni tezlerini savunan tarihçiler, adaletle uzaktan yakından ilgisi olmayan Divan-ı Harb-i Örfî yargılamalarındaki asılsız iddiaları aleyhimizde kullanmaya devam ediyorlar
.Sanayi Devrimi ile kırsal kesimdeki nüfus şehirlerde toplanmaya başladı ve işçi sınıfı doğdu. Sanayi Devrimi'nin etkilerini geç gösterdiği Osmanlı Devleti'nde ise işçi sınıfıyla ilgili yaşanan gelişmeler oldukça yavaştı. Ülkemizde 19. yüzyılın son çeyreğinde işçi hareketleriyle karşılaşıyoruz. İmparatorluğun birçok yerinde telgrafhane, darphane, feshane, tersane ve demiryolu gibi birçok iş kolunda çalışanlar maaşlarını alamadıkları dönemlerde çeşitli eylemler yaptılar. Ancak bu dönemde fakir işçilere yardım için kurulan Ameleperver Cemiyeti ile gizli olarak kurulan Osmanlı Amele Cemiyeti'nin dışında işçi örgütlenmesi yoktu.
İLK 1 MAYIS'LAR
Osmanlı döneminde genellikle işçi karşılığında amele kelimesi kullanılırdı. 1910'dan sonra işçi terimi kullanılmışsa da bu kelimenin dilimize yerleşmesi Cumhuriyet döneminde olmuştur. Osmanlı'da işçi sınıfı ve 1 Mayıs üzerine Zafer Toprak, Mehmet Alkan, Kadir Yıldırım ve Engin Deniz'in araştırmaları vardır.
1 Mayıs 1902'de Kasımpaşa'da gemilerde çalışan işçiler, ücretlerini alamadıkları gerekçesiyle grev yaptılar. 1908'de meşruti idareye geçilmesinden sonra Osmanlı devlet ve toplum hayatında büyük değişiklikler oldu. İşçiler, Meşrutiyet'in getirdiği özgürlük ortamını kullanarak çalışma şartlarını ve maaşlarını iyileştirmek istediler. Özellikle 1908 yılı imparatorluğun birçok yerinde grevlere sahne oldu. 1 Mayıs 1909'da az sayıda işçinin katıldığı bir etkinlik düzenlendi. Ertesi yılki 1 Mayıs'a da fazla bir katılım olmazken, 1911'de çoğunluğu gençlerden oluşan yüzlerce kişi 1 Mayıs'a katıldı. Aynı yıl 1 Mayıs'ta Selanik'te binlerce kişinin katıldığı en büyük işçi gösterilerinden biri gerçekleşti. Üsküp'te de 1 Mayıs kutlandı.
1 Mayıs, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Mütareke Dönemi'nde de kutlanmaya devam etti. Dönemin gazeteleri, 1 Mayıs İşçi Bayramı'nın pek çok ülkede yansıması olmasına rağmen İstanbul işgal altında olduğu için olağanüstü durumdan dolayı amele sınıfının tatil yapmadığını yazarlar. Fransa'daki 1 Mayıs kutlamalarını ise İkdam Gazetesi "1 Mayıs, Amele Günü" başlığı altında şöyle vermişti: "Fransa'nın çeşitli yerlerinden gelen haberlere göre 1 Mayıs'ın büyük bir sükûn içinde geçtiği bildirilmektedir. Fransa'nın çeşitli şehirlerinde tren seferleri her zamanki gibi yapılmıştır. Paris'te bile 1 Mayıs'ta sükûn hüküm sürmüştür. Yiyecek üreten yerler dışındaki işyerleri genellikle tatil edilmiştir. Trenler, omnibüsler ve tramvaylar, yolcu nakliyatını aksatmayacak şekilde çalışmışlardır".
İŞGALE DİRENİŞ
İstanbul işgal altındayken 1921'de gösterili 1 Mayıs kutlaması yapıldı. 1 Mayıs kutlamaları aslında İstanbul'u işgal eden itilaf devletleri kuvvetlerine karşı bir direniş hareketiydi. İşgal kuvvetleri 1 Mayıs'ı engellemek istediler. Gösteri başvurularının engelleneceği ve emre karşı gelenlerin şiddetle cezalandırılacağı ilân edildi. Türkiye Sosyalist Partisi ise yayınladığı bildiriyle elektrik fabrikası çalışanları dışındaki bütün işçilerin 1 Mayıs bayramına katılmalarının görev olduğunu duyurdu. Gösteri yasak olduğu için 1 Mayıs, İstanbul'daki mesire yerlerinde kutlandı.
1 Mayıs 1922'de de İstanbul işgal altındaydı. İşgal kuvvetlerinin Amele Bayramı kutlamalarını engellemek istemelerine rağmen bu yılki kutlamalar 1921'den daha örgütlü yapıldı. İlk defa Pangaltı-Kâğıthane güzergâhı kullanılarak yürüyüş de yapıldı. Kâğıthane'de 1 Mayıs'ın önemini vurgulayan konuşmalar yapıldıktan sonra işçiler dağıldı.
ADVERTISING
***
İLK HAVA ŞEHİTLERİMİZİN KITALARARASI UÇUŞU
İlk hava şehitlerimiz, Suriye-Şam'da İslam dünyasının büyük kahramanı Selahaddin Eyyubi Türbesi'nin haziresinde yatmaktadırlar. İlginç ve hüzünlü bir hikâyeleri vardır. Osmanlı İmparatorluğu'nun uğradığı büyük Balkan bozgunundan sonra halka moral vermek ve Türk havacılığını geliştirmek için kıtalararası bir uçuş planlandı. Şefik Memiş ve Fatih Türkyılmaz'ın "İstanbul-Kudüs-İskenderiye, Hava Seyahati, 8 Şubat-15 Mayıs 1914" ismiyle hazırladıkları ve Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından yayınlanan eser, dönemin yerli ve yabancı gazetelerinin görselleriyle ilk hava şehitlerimizin ilk uzun mesafeli uçuşunu anlatıyor. Eserde uçuş fikrinin nasıl ortaya çıktığı, gidecek pilotların nasıl belirlendiği, subay pilotlarımızın heyecanı, uçuş güzergâhı boyunca pilotlarımızın yaşadıkları ayrıntılı bir şekilde dönemin basınının gözünden veriliyor.
Uçuş fikri, Kudüs halkının Harbiye Nezareti'ne çektiği bir telgrafla Türk pilotlarını burada görmek istediklerini söylemeleriyle başladı. Birkaç ay önce Fransız pilotlar Anadolu'dan geçip Kudüs'e gelmişler, oradan da Mısır'a gitmişlerdi. Osmanlı pilotları da bu uçuşu yapabilirlerdi. Harbiye Nezareti bu fikre sahip çıktı. Bir değerlendirmeden sonra, birkaç ay önce Fransız pilotların yaptığı gibi güzergâhın Kudüs'te sonlandırılmayıp İskenderiye'ye kadar uzatılmasına karar verildi. Türk subay pilotlarının ilk uzun mesafeli hava seyahati, aynı zamanda kıtalararası seyahate dönüştü. Subaylarımız Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarını hava yoluyla geçtiler.
Bu seyahatte Türk havacılığı ilk şehitlerini verdi. Fethi Bey ve yardımcısı Sadık Bey'in kullandığı Muavenet-i Milliye tayyaresi, Şam'dan Kudüs'e giderken Taberiye Gölü civarında türbülans yüzünden düştü. Naaşları bulunarak, hükümetin kararıyla, Şam'da Kudüs fatihi Selahaddin Eyyubi'nin türbesinin bulunduğu hazireye gömüldü. Böylece Kudüs yolcuları, Kudüs fatihine emanet edilmişti. Nuri Bey ise Yafa sahilinden Kudüs'e doğru havalandıktan hemen sonra denize düşüp, boğularak vefat etti. Şehit Nuri Bey'in cenazesi de Selahaddin Eyyubi haziresine, arkadaşlarının yanına defnedildi.
Balkan Savaşları'nda tayyarelerin sağladığı avantajı gören ve hava filosunu mutlak gereklilik olarak gören Osmanlı Hükümeti, Yeşilköy'de kurulan Tayyare Mektebi'ne büyük ağırlık verdi. Ancak uçak filosunun güçlendirilmesi gerekiyordu. Bu seyahatle birlikte uğranılan her ilin halkının uçak bağışlarında büyük bir artış sağlandı.
Bu kitapta, üç ay süren uçuşların teferruatlarını, halkın Osmanlı'nın hâlâ ayakta ve güçlü olduğunu simgeleyen tayyare ve "tayyarecilerini" bağırlarına basmalarının ayrıntılarını, günün gazetelerinin haberleriyle o dönemin içine girerek gözlemleyebiliyorsunuz. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, ilk hava şehitlerimizin 107 yıl önceki kıtalararası hava seyahatine yakışan önemli bir eser yayınlamıştır
.
.200 yıl önce Yunanlılar isyan ettiler. Avrupa'da yaşayan Rumlar ile İngiltere, Fransa, İtalya, Amerika gibi ülkelerden başka milletlere mensup gönüllüler savaşmak için Mora'ya geldiler. Ancak Kavalalı kuvvetleriyle desteklenmiş Osmanlı ordusu asileri mağlup etti. Yunanlılar'ın kendi kazanamadıkları bağımsızlık ise Rus-İngiliz ve Fransız ordusunun harekete geçerek Osmanlı ordusunu mağlup etmesiyle kazanıldı. Ancak Yunanlılar bağımsız olurken Mora'daki on binlerce Türk katledilmişti. Salâhi Sonyel, Ali Fuat Örenç ve McCarthy'nin araştırmalarında Mora'daki "Türk Soykırımı" bütün teferruatıyla anlatılır.
Yunanlı asiler ve Başpiskopos Germanos.
TEK TÜRK KALMADI
Yunanlılar'ın Eflak ve Boğdan'da, yani Romanya'da başlayan ayaklanması kısa bir süre sonra Mora ile bazı adalara da (Sakız, Semadirek, Sisam) yayıldı. Balyabadra Piskoposu Germanos liderliğindeki Rumlar, Mora'da Kalavrita Kalesi'ne bayrak dikerek isyanı başlattılar. Başpiskopos Germanos'un ilan ettiği gibi isyanın sloganı, "Hristiyanlar'a huzur! Konsüllere saygı! Türkler'e ölüm"dü.
Yunanlılar'ın isyan ettiği Mora ve Attika yarımadası ile Eğriboz Adası'nda çok sayıda Türk nüfus vardı. Rumlar isyan ettikleri yerlerde ilk olarak asırlardır beraber oldukları ve hakim konumdayken kendilerine dokunmayan, ibadetlerine karışmayan Türk komşularını öldürerek işe başladılar.
İsyanın başladığı yer olan Kalavrita'da öldürülen 200'den fazla Türk, katliamın başlangıcıydı. Şehirdeki Türkler, Yunanlılar'ın kendilerini sağ bırakacağı vaadine kanarak teslim olmuşlardı. Ancak katledildiler. Aynı katliam Kalamata'daki teslim olan Müslümanlar'ın da başına geldi. Petros Mavromihalis, eşkıyalarıyla birlikte dağdan inerek Türkler'i katletti. Katliam şehirdeki ırmağın kenarında 24 papazın yaptığı ayinle kutlandı. Kalamata felaketini, Balyabadra ve Livatya'daki bütün Müslümanlar'ın katli izledi.
Atina, Benefşe, Navarin gibi birçok kalede teslim olan Müslümanlar antlaşma şartlarına rağmen Anadolu'ya gönderilmeyerek katledildiler. Atina'da teslim olan halktan 400 kişi sokaklarda parçalanırken, Missolonghi'de 22 kişi haricinde herkes acımasızca öldürüldü. Şehirdeki Türkler'in çoğu öldürülürken, kadınlar zengin Rum ailelerin evlerinde köle olarak alıkonuldu. İmrahor'daki (Vrachori) 500 aile işkence edilerek katledildi. Yunanlılar tarafından kâfir addedilen Yahudiler de Müslümanlar gibi öldürülmüşlerdi. Navarin'deki Türkler'in hemen hemen hepsi kadın, erkek ve çocuk demeden katledilmişti. Çocuklar denize atılarak boğulmuş, bebekler kayalara atılarak parçalanmıştı. Mizistre (Lakonya) Türkleri gibi, birçokları da kaçarken yollarda katliama uğradılar. İsyan yayıldıkça işgal edilen yeni bölgelerde de Türk katliamı tekrarlandı.
26 Mart'tan 22 Nisan'daki Paskalya yortusuna kadar geçen sürede, 15 binden fazla Türk acımasızca katledildi. Türkler'e ait binlerce bağ evi ve birçok yerleşim yeri de yerle bir edildi. Katledilmekten kalelere kaçarak canını kurtaran Türkler'in geri dönme ümidini kırmak için, evleri, bağ evleri yakılmış, malları harap edilmişti.
Tripoliçe katliamı.
KEMİKLERİ BİLE YOK ETTİLER
İsyan üzerine köy ve kasabalardaki Türkler katledilmemek için kalelere sığınmışlardı. Mora Yarımadası'nın merkezi Tripoliçe'ye on binlerce Türk gelmişti. Asiler burayı ele geçirmek için 1821 sonbaharında beş ay süreyle kuşattılar. 10 Ekim 1821'de bir ihanet sonucunda kale kapısının açılmasıyla Tripoliçe büyük bir katliama sahne oldu. Üç gün süren katliamda binlerce Türk öldürülmüştü. Kalenin direnişinin sembolü Kadı Halim Efendi ise üzerine yağ dökülerek acımasızca katledildi. Katliamda dirilerden sonra sırayı ölüler aldı. Mezarlar açılarak kemikler çıkarılıp yakıldı.
Alison Phillips, "War of Greek Independence" isimli eserinde Tripoliçe katliamını şöyle anlatır: "Perişan Türk halkı, üç gün süreyle vahşi haydutların hırs ve zulmüne maruz bırakıldı. Yaşına ve cinsiyetine bakılmadan hepsi katledildi. Öldürülmeden önce kadın ve çocuklara işkence yapılmıştı. Katliam o kadar mahşeriydi ki, çete lideri Kolokotronis'in kendi anlatımına göre, kasabaya girdiğinde, hisar kapısından itibaren atının nalları toprağa değmedi. Onun zafer yolu, halı gibi insan cesetleriyle kaplanmıştı. İki günün sonunda, sağ kalabilen feci haldeki 2 bin kadar her yaş ve cinsiyetten Müslüman, bilhassa kadın ve çocuklar merhametsizce toplanıp, yakındaki bir dağdan uçuruma yuvarlandı ve orada sığır gibi parçalandılar."
Katliam sadece Mora'yla sınırlı kalmamıştı. Romanya'da isyan eden Rumlar, oradaki Türkler'i de merhametsizce katletmişlerdi. Osmanlı memur ve askerleri ile halktan Türkler'in katledilmesi, şehirlerden sonra dağlarda da devam etmişti.
Adalarda isyan eden Rumlar, yakaladıkları gemilerdeki Türkler'i ve hacca gidenleri öldürdüler. Ele geçirilen bir Türk gemisinin 57 personeli, Hidra Adası sahilinde, diri diri ateşte yakıldı.
Yunanlılar, Türkler'i kollarını, bacaklarını parçalayıp, yakıp, üzerlerine kaynar yağ döküp işkenceyle öldürdüler. Türk kafalarıyla sokaklarda top oynadılar. Katliamın yaşandığı yerlerden geçenler yıllar sonra bile kemik yığınlarını gördüler. Türkler'in yanında yer alan Yunanlılar ve Yahudiler de işkenceyle öldürüldü. Hatta kendilerine yardıma gelen bazı Avrupalılar'ı da mallarını almak için katlettiler.
Byron ve Yunanlı asiler.
PİŞMAN OLAN AVRUPALILAR
Yunanlılar'a koşarak gelen birçok Helen hayranı, katliamı görünce ya intihar etmiş ya da Yunanlılar'ı terketmişti. Almanyalı Doktor Wilhelm Boldemann zehir içerek intihar ederken, İskoçyalı Albay Thomas Gordon ise Yunan barbarlığını görünce asilerden ayrılmıştı. Kimi Helen hayranı da gerçekleri gördükten sonra ülkelerine dönüşlerinde "Başkalarının, benim işlemiş olduğum hataları işlememesi için bu yazıyı kaleme alıyorum. Modern Yunanistan, eski Yunanistan gibi değildir. Yunanlılar, şükran bilmeyen, gaddar ve barbar bir soydurlar" diye yazılar yazmışlardı.
Yunanistan'dan ülkelerine dönen birçok Fransız subay, Yunanlılar'ı "Alçak, korkak ve iyilik bilmez bir soy!" olarak tasvir ederken Korint katliamına şahit olan Prusyalı bir subay, "Orada yalnız sefalet, ölüm ve nankörlükle karşılaşacaksınız. Size Almanya ve İsviçre'de söylenenlere inanmayınız; yaşlı bir askerin söylediklerine inanınız" demiş, Prusyalı başka bir subay ise "Eski Yunanlılar artık yoktur. Solon, Sokrates ve Dimosthenis'in yerini kör cehalet almıştır. Atina'nın makul yasalarının yerini barbarlık almıştır. ...Yunanlılar, basın aracılığıyla yabancılara vermekte oldukları çekici sözleri yerine getirmiyorlar" diye yazmıştı.
İsyan'dan önce Mora ve Attika yarımadası ile Eğriboz Adası'nda on binlerce Türk yaşıyordu. Avrupa medeniyetinin ataları kabul edilen Yunanlılar'ın katlettikleri Türkler'in sayısı 25 binden fazla olarak tahmin ediliyor.
YABANCI TARİHÇİLERİN GÖZÜNDEN TÜRK KATLİAMI
Tarihçi William St. Clair, "That Greece Might Still be Free": "20 bini aşkın Türk erkek, kadın ve çocuk, birkaç hafta süren boğazlamalar sırasında Yunan komşuları tarafından katledildiler. Onlar kasten ve vicdan azabı duyulmadan öldürüldüler. Çiftliklerde veya tecrit edilmiş toplumlar halinde yaşayan Türk aileler, kısa bir sürede öldürüldüler; yakılan evleri, cesetlerinin üzerine yıkıldı. Olaylar başlayınca evlerini bırakarak en yakındaki kente sığınmaya çalışanlar da Yunan güruh tarafından yollarda öldürüldüler. Küçük kentlerde, Türkler, evlerine kapanarak kendilerini korumaya çalışıyorlar, ama pek azı kurtulabildi. Bazı yerlerde açlığa dayanamayarak, hayatlarının bağışlanacağına dair onlara söz veren asilere teslim oldular, ama yine de öldürüldüler. Ele geçirilen Türk erkekler derhal öldürülüyor, kadınlarla çocuklar köle olarak asilere dağıtılıyor, ama daha sonra onlar da öldürülüyorlardı. Mora'nın her yanında, sopa, orak ve tüfeklerle silahlı Yunan asiler, çevreyi dolaşarak öldürüyor, yağmalıyor ve ateşe veriyorlardı. Çoğu kez Ortodoks papazlar, onlara önderlik ediyor ve bu sözde 'kutsal' eylemlerinde onları kışkırtıyorlardı. Yunanlılar arasındaki bu 'vahşice öç alma iştiyakı, çok geçmeden katletme zevkine' dönüştü. Yunanistan Türkleri 1821 yılı baharında dünyanın geri kalanının kaydına girmeden ve yas tutulmaksızın ortadan kayboldular".
İskoç Tarihçi George Finlay, "History of the Greek Revolution": "1821 Nisan ayında Yunan yarımadasının her tarafına yayılmış, tarımla uğraşan 20 binin üzerinde Müslüman insan yaşamaktaydı. İki ay geçmeden bunların çoğunluğu kadın-çocuk denmeden acımasızca ve pişmanlık duyulmadan vahşice katledilmişti. Şimdi bile yoldan geçen seyyahlara taş kümelerini gösterip, 'İşte şurada Ali Ağa'nın konağı vardı ve biz onunla birlikte ailesiyle hizmetkârlarını burada kestik' deyip; bir gün bu yaptıklarından ötürü kindar bir öfkeyle karşılaşacağını hiç düşünmeden, bir zamanlar Ali Ağa'ya ait olan tarlaları sakince sürmeye koyulan yaşlı adamlara rastlarsınız. İşlenen suç bir ulusa aitti ve doğurduğu huzur bozucu sonuçlar ne olursa olsun, telafi etmesi o ulusa ait bir davranış biçimi olarak o ulusun vicdanında yer etmeliydi".
İngiliz Tarihçi Walter Alison Phillips, "The War of Greek Independence": "Nisan ayında isyan yaygınlaşmıştı. Sanki bir yerden işaret almış gibi köylüler birden her tarafta ayaklandılar ve ellerine geçirdikleri tüm Türkleri çocuk, kadın, erkek ayırt etmeden katlettiler. Ağızdan ağıza dolaşan 'Mora'da hiç Türk kalmasın; hatta tüm dünyadan silinsinler' şarkısı, bir yok etme savaşının başlangıcını haber verdi. Mora'daki Müslüman sayısının 40 bin olduğu sanılıyordu. İsyanın başlamasından sonraki üç hafta içinde şehirlere kaçabilen birkaç kişi haricinde hiç Müslüman kalmamıştı".
Amerikalı Tarihçi McCarthy, "Ölüm ve Sürgün": "Bazen savaş sarhoşluğu içinde ve eski efendilerin düştüğünü görmek arzusuyla, Türkler derhal öldürülmüşlerdi ama katliamların çoğu planlı ve serinkanlılıkla işlenmişti. Şehir ve kasabaların tüm Türk nüfusu toplanıp şehir dışına yürütülmüş ve kuytu yerlerde boğazlanmışlardı".
İngiliz Tarihçi David Armine Howarth, "The Greek Adventure": "Yunanlılar, bu cinayetleri işlerken, herhangi bir neden aramıyorlardı. Kan dökme şehvetine kapıldıkları için öldürüyorlardı"..
.Osmanlı Türkleri'nin Türk dünyasıyla hemen hemen her dönem ilişkisi oldu. Bu ilişki, 20. yüzyılın başlarına kadar daha çok dinî sebeplerleydi. Nitekim kutsal toprakların hâkimiyet altına alınması, Osmanlı İmparatorluğu'nu Müslüman dünyasında farklı bir konuma taşıdı. Diğer Müslümanlar'la olduğu gibi Türkistan'daki Müslümanlar'la da uzun yıllar dini liderlik, hac yolculuğu, ticaret ve ortak düşmana karşı yardım zemininde bir ilişki tesis edildi.
İmparatorluğun son döneminde Osmanlı Devleti ile Türk dünyası arasındaki ilişkilere dair Ahmet Kanlıdere, Abdullah Gündoğdu, Alfina Sibgatullina, James Meyer ve Fazıl Gökçek'in araştırmaları vardır.
TÜRKLÜĞÜN MERKEZİ İSTANBUL
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Türkistan seyahatine çıkan Mehmed Emin Efendi, gittiği yerlerde halifeye karşı oldukça güçlü bir bağlılık olduğuna şahit olmuştu. Yine o, seyahati boyunca Osmanlı'ya karşı duyulan muhabbetten dolayı "Osmanlılığın kadr ü şerefini insan buralarda anlar" demekten kendini alamamıştır.
Rusya Müslümanları'nın hac yolculuğu güzergâhları arasında en çok tercih edileni İstanbul'dan geçeniydi. Emir Buhari Tekkesi, Kazan Tekkesi, Özbekler Tekkesi, Ahmed Buhari Tekkesi gibi yerler, her sene pek çok hacı adayını ağırlamanın yanında buralardan icazet alan pek çok kişi memleketine dönerek insanları irşad etmeye çalışırdı. Hac vazifesini ifa eden Müslümanlar, aynı zamanda Türk dünyasındaki bilgi akışını sağlıyorlardı.
Fransız İhtilali ile yayılmaya başlayan milliyetçilik akımı, özellikle Rusya'nın hâkimiyeti altındaki Türkler arasında hızla yayıldı. Hilafet merkezi olan İstanbul, kısa süre zarfında Türklüğün de cazibe merkezi haline geldi. İstanbul'da üretilen fikirler, bütün Türk dünyasına yayılıyordu. Meselâ, Sırat-ı Müstakim Dergisi Türkistan'daki aydınlar arasında büyük ilgi görüyordu. Türk dünyasından pek çok aydın, İstanbul'un matbuat gücünden yararlanmak için İstanbul'a geldi. Meselâ, Abdürreşid İbrahim, 1884'te İstanbul'a geldiğinde Namık Kemal ve Ahmed Vefik Paşa ile tanışmıştı. Türk dünyasından gelen aydınlar, İstanbul'da edindikleri fikir ve kültürel unsurları ülkelerine taşıdılar.
ORTAK ACILAR ETRAFINDA BİRLEŞME
Osmanlı İmparatorluğu tarihin her devrinde gücü nispetinde Müslüman dünyaya yardım eli uzattı. Türk dünyası da Osmanlı'da olup-bitenleri yakından takip etti. Savaşlarda Osmanlı'nın galip gelmelerini canı gönülden istediler. 1911 Trablusgarb Savaşı ile 1912 Balkan Savaşı sırasında Osmanlı'nın yaşadığı bozgun, Rusya ve Çin Türkleri arasında büyük bir üzüntüye sebep oldu. Hatta Trablusgarb Savaşı sırasında Müslüman bir kadın üzüntüsünden intihar etmişti. Yine bu savaşlar sırasında savaşmaya ve yaralılara yardım etmeye gönüllü olarak Osmanlı topraklarına gelenler oldu. Rus hâkimiyeti altındaki Türkler arasında Osmanlı'ya yardım kampanyaları düzenlendi. Osmanlılar'ın bu savaşlar sırasında yaşadığı acılar, aydınlar tarafından Türk dünyasına anlatıldı.
TÜRKLER BİRBİRLERİNİ TANIDILAR
Osmanlı aydınının Türk dünyasıyla ilgili bilgi kaynağı başlangıçta hac, eğitim amacıyla İstanbul'a gelenler ve Osmanlı elçileriydi. 1900'lerde Osmanlı aydınlarının Türk dünyasına ilgisi gerek Avrupa'daki Türkoloji çalışmaları gerek Türk dünyasından gelen aydınların tesiri, gerekse milliyetçilik akımıyla giderek arttı. Avrupa'da Türkoloji çalışmalarının başlaması, modernleşme çabası içerisinde olan Osmanlı aydınlarının da kuzey ve doğuda yer alan soydaşlarıyla ilgilenmesine vesile oldu. Meselâ, Oxford Üniversitesi'nden Max Müller ile görüşen Ahmed Midhat Efendi, onun kendisine Rusya ve Osmanlı Türkleri'nin dillerinin ortak olduğunu, fikir alışverişi ve karşılıklı bir uğraşla tek bir millet haline gelebileceklerini söylediğini ifade eder.
Osmanlı ile Türk dünyası arasındaki ilişkilerin 19. yüzyıl sonunda artmaya başlamasında Ahmed Midhat Efendi önemli bir noktadadır. Ahmed Midhat Efendi'nin Türk dünyasından insanlarla yakın ilişki tesis etmesinde, Karantina İdaresi azalığı ve başkâtipliği yapmasının önemli bir payı vardı. Nitekim Rusya'dan hac için yola çıkan Türkler'in Karantina İdaresi'nden izin almaları gerekiyordu. Hac ve eğitim gibi konularda İstanbul'a yolu düşen her kesimden insan önce Ahmed Midhat Efendi'yi ziyaret ediyor, onunla fikir alışverişinde bulunuyordu. Ahmed Midhat Efendi'nin eserleri Rusya'da Müslüman kadın ve çocuklar arasında bile okunmaktaydı. Yalın bir dil ve kısa cümleler kullanması, Türk halkının dertleriyle dertlenmesi ona duyulan muhabbetin artmasına sebep oluyordu. Ahmed Midhat Efendi, Türk dünyasından gelen pek çok kişiye çeşitli konularda yardımcı oluyordu. Ahmed Midhat Efendi, İstanbul'daki yeni edebiyat akımının Türk dünyasına tesir ettiğini, bu tesirin dil konusunda yakınlaşmayı arttırdığını söyler.
1910'da eski sadrazamlardan Hüseyin Hilmi Paşa ve Celal Nuri İleri, 1913'te Tapu Kadastro İşleri Müdürü Mahmud Esad Efendi gibi devlet adamlarının Rusya seyahati, bilgi akışı konusunda bir dönüm noktası oldu. Artan bilgi birikimi, İstanbul'da Türk dünyasına karşı şahsi merakları da arttırmıştı.
Osmanlı Türkleri ile Türk dünyası arasındaki ilişkileri kuvvetlendiren diğer bir husus da oldukça geniş bir coğrafyada bilgi akışını sağlayacak aydınların bulunmasıydı. Gerek göç ederek gerek hac vesilesiyle Türk dünyasından birçok aydın İstanbul'a geldi. Bu aydınlar İstanbul'un fikri hayatına katkıda bulundukları gibi imparatorluğun başkentindeki fikir hayatından da etkilediler. İstanbul'a gelen aydınlar, Osmanlı fikir ve devlet adamlarıyla görüşüp, İstanbul matbuatını yakından tanıyıp, Osmanlı Türkleri ile ilgili yazılar kaleme alıp, yazılarında Türk kültürü, dil birliği gibi meselelere kafa yordular. Yusuf Akçura, İsmail Gaspıralı, Şihabüddin Mercanî, Kayyum Nasırî, Kazanlı Halim Sabit ve Ali Hüseyinzade gibi aydınlar "Türk'ün iki kolunu birbirine tanıtmak" için yazılar kaleme aldılar. Azerbaycan'dan İstanbul'a gelen Hüseyinzâde Ali Bey, Turan kavramını aydınların gündemine taşıdı ve Türkçülük konusunda Ziya Gökalp'i etkiledi.
1907'den itibaren Rusya'nın baskılarının artması, 1908'de II. Meşrutiyet'in ilan edilmesi, Türk aydınların İstanbul'a ilgisini daha da arttırdı. Ahmed Ağaoğlu, Ayaz İshaki gibi önemli isimler İstanbul'a geldi ve İstanbul'daki gazete ve dergilerde yazılar kaleme aldılar. Meselâ, Ayaz İshaki, İstanbul'daki dil tartışmalarına dahil olmuş, Türk aydınlarının kaleme aldıkları yazıları Anadolu halkının dahi anlayacağı derecede sade olması gerektiğini savunmuştur. 1910'da İstanbul'a gelen Sibiryalı seyyah Abdürreşid İbrahim'in gezdiği yerlerdeki Müslümanlar'la ilgili verdiği konferanslar bilgi birikiminin artması ve ilişkilerin sağlamlaşmasında önemli rol oynadı. Abdürreşid İbrahim önderliğinde 1910- 1911'de İstanbul'da çıkarılan "Tearüf-i Müslimin" isimli dergide Müslümanlar'ı birbiriyle tanıştırmak için yazılar yayınlandı. Troyskili Ahmed Taceddin, İslam ve Türk halklarının birliğiyle ilgili makaleler kaleme aldı. Bu dergide Türk dünyasının muhtelif yerlerinde görevlendirilen muhabirlerin ve aydınların yazıları yayınlanarak Osmanlı aydınlarının Türk dünyası ile ilgili bilgi birikiminin artması sağlandı. Abdürreşid İbrahim'in İstanbul'da 1913- 1914 yıllarında çıkardığı İslam Dünyası Dergisi de aynı amaca hizmet etti.
ÇÖZÜLMESİ GEREKEN EN ELZEM KONU
AHMET Ağaoğlu, Türk dünyasını 1900'lerde "Hayal kadar vâsi ve yine hayal kadar müphem olan Türk âleminin hudud-ı hakikisini çizmekten müşkil bir şey yoktur" diye tarif eder. 20. yüzyılın başlarında Türk dünyasının önemli düşünürlerinin İstanbul'a gelmeleri ve yapmış oldukları faaliyetler, Osmanlı coğrafyasında Türkistan ile ilgili bilgi birikimini arttırmıştı. Bu birikim, Cumhuriyet'in kurulmasından sonra yapılan reformlarda da kendini gösterdi. Ancak Sovyetler Birliği'nin politikaları, bu bilgi birikiminin yavaş yavaş azalmasına sebep oldu.
Ahmet Ağaoğlu
Türkiye, 1991'de Sovyetler Birliği dağıldığında ilişkilerin iyice azaldığı bir Türk dünyasıyla karşılaştı. Türkiye'nin gerek bu dağılma süreciyle ilgili esaslı politikalarının olmaması, gerekse 100 yıla yakın sıkı bir rejimle yönetilen Türk dünyasının kültürel erozyonu süreci olumsuz etkiledi. Günümüzde de Türk dünyası ile kültürel ilişkiler çok iyi durumda değil. Bu konuda ortak bir politikamız da yok. Tarihçiler, yazarlar, aydınlar birbirlerini çok az tanıyorlar ve maalesef yeterli bir fikir ve kültür alışverişi yok. Türk dünyası arasında fikir ve kültür birliğinin kurulması, çözülmesi gereken en elzem meselelerimizin başında geliyor..
.Birinci Abdülhamid, Lale Devri hükümdarı Üçüncü Ahmed'in oğluydu. 1725'te doğdu. Beş yıl sonra babasının tahttan indirilmesiyle Topkapı Sarayı'ndaki hapis günleri başladı. Tahta çıkması için uzun bir süre beklemesi gerekti. Tahta 1774'te 49 yaşında çıkabildi. Sultan Abdülhamid üzerine önemli bir biyografi kaleme alan Fikret Sarıcaoğlu, "Osmanlı muhalefet geleneğinde yeni bir dönem: İlk siyasî bildiriler" isimli araştırmasında Birinci Abdülhamid dönemine ait 232 yıl önceki ilginç bir bildiriyi anlatır.
Osmanlı denizcileri.
İKTİDAR MÜCADELESİ
Gayretli bir padişah olan Birinci Abdülhamid iyi bir eğitim almadığı için devletin kötü gidişatı karşısında bir şey yapamamıştı. Sultan iyi niyetli, ancak uzun yıllar sarayda hapis yaşamasından dolayı otoriter bir padişah değildi. Askerî başarısızlıklar da buna eklenince Birinci Abdülhamid'in hükümdarlık döneminde birçok siyasi güç, iktidara hâkim olmak için birbirleriyle mücadele etti. Yönetime hâkim olmak isteyen güçler yangın çıkarmaktan padişahı tehdit eden bildiri dağıtmaya kadar her yola başvurdular. Kırım'ın kaybı, kundaklamalar sonucu art arda gelen yangınlar ve ekonomik sıkıntıların artması İstanbul'da kaosa yol açmıştı.
Yaşanan hoşnutsuzluk ilginç protestolara sebep olmuştu. İngiliz elçisi Ainslie, hoşnutsuzluğun vezirlerin tehdidine, sarayın kapılarına notlar asılmasına ve o dönemde kâğıt, şukka veya varakpâre denilen bildirilerin camilerde dağıtılmasına kadar uzandığını, daha açık olarak yeniçerilerin bir bildiriyle isteklerini dile getirdiklerini söyler. Sultan, 1785'te Sadrazam Halil Hamid Paşa'nın bir komplosuyla tahttan indirilme tehlikesi de geçirmişti.
I. Abdülhamid.
SEBİLE BIRAKILDI
Birinci Abdülhamid dönemi Osmanlı tarihinde padişaha yönelik bir bildiri bırakılma olayına sahne oldu. Daha önce Eskisaray duvarlarına ve bazı konaklara bırakılan bildirilerde yeniçeri ağasından ve başkalarından şikâyetler dile getirilirken, Avusturya ve Rusya ile savaşın sürdürüldüğü dönemde ortaya çıkan bu bildiri doğrudan padişahı hedef almıştı. Sultanın "Bir bildiri bırakıldığını işittim. Size yazmadım, belki doğru değildir diye, doğru imiş" şeklinde haber alıp okuduğu bildiri 1789'un başlarında Galata'daki Kapdan Paşa Sebili'ne bırakılmıştı. Sebilci bulduğu bildiriyi ulemadan Mazrûbî Ahmed Efendi'ye gösterince saklaması tavsiye edilmişti. Sebilci, daha sonra tebdil gezen kaymakam, yani sadrazam vekiline bildiriyi verdi. Kaymakama göre savaşın sürdüğü bir dönemde bu bildirinin ortaya çıkarılmasının amacı, düşmanlarımız tarafından yalan haberlerle ortalığı karıştırmaktı.
"Sultan Abdülhamid, bizim takatimiz kalmadı. Aklın başına gelmiyor. Gördün ki Yusuf Paşa işi göremedi. Niçin bu ana dek sözüne aldanıp memleketleri kâfire verdin" sözleriyle başlayan ve konuşma diliyle kaleme alınmış olan bildiride doğruları söylemedikleri için sadrazam, şeyhülislâm ve kaymakam paşa Müslüman olmamakla suçlanmakta ve devamla "Hemen durumu düzeltip barış yapasın. Sancağı, askeri içeri getiresin. Vallâhi sonra pişman olursun. Yusuf Paşa işi göremez, zararı sana dokunur. Yetişür eller aldanların yetişür. Maskaralık eyledin. Mâbeyncilerle devlet işi görülmez" denilmekteydi. Barış için uğraşması "Sonra işi sana dayarız" tehdidiyle hatırlatılan padişah "nice zamandır gaflette" olmakla suçlanıyordu. Bildiri "Aklın başına gelmezse artık biz işimizi görelim" cümlesiyle son buluyordu. Bildiriyi padişaha göstermeyenin "karısı boş, kendi kâfir" olacaktı.
Birinci Abdülhamid'in bildiriye dair ilk değerlendirmesi, "Sahte bir kâğıttır. Hemen saklanması gerekir" şeklinde oldu. Padişahın "Mabeyncilerle devlet işi görülmez" suçlamasına cevabı "Mabeynciler lâfzı nasıl lafızdır. Onlar hademedir. Hangi işe karışırlar"dı. Bildiri yeniçerilerin tarzına uymuyordu. Sultan, bildirinin ya "kefere", yani düşmanlar tarafından yahut da dönemin güçlü şahsiyeti kapdan paşa tarafından olduğunu, bildiride diğer devlet ricali zikredilirken Cezayirli'nin adının zikredilmemesinden dolayısı tahmin etmekteydi. Padişaha göre Cezayirli bildiriyi koydurmamış olsa bile kapdan paşanın adamlarının bir tertibi olabilirdi. Birinci Abdülhamid, sebilden hareketle bildirinin "Tersanelü", yani deniz kuvvetleri mensupları tarafından konulduğunu düşünüyordu.
Sadrazam Koca Yusuf Paşa, 1789 baharında harekâtı erken başlatarak düşmanlarına karşı inisiyatifi ele geçirdi, ancak Yaş'taki Avusturya ve Rus birliklerini zor durumdan İstanbul'daki yeni gelişmeler kurtardı. 1788 sonlarında Özi'den gelen katliam haberleriyle sağlığı bozulan Birinci Abdülhamid, Kafkaslar'da Anapa'nın da düştüğü ve Battal Hacı Hüseyin Paşa'nın esir edildiği söylentisi üzerine 7 Nisan 1789 sabahında beyin kanaması geçirerek hayata gözlerini yumdu. Yerine geçen Üçüncü Selim ise aynı yılın sonlarında Cezayirli Gazi Hasan Paşa'yı sadrazam yapacaktı.
İŞTE O BİLDİRİ
"Sultan Abdülhamid. Bizim tâkatimiz kalmadı. Aklın başına gelmiyor. Gördün ki Yusuf Paşa işi göremedi. Niçün bu âna dek sözüne aldanup memleketleri kâfire verdin? Ümmet-i Muhammed'i dağlar başında açlık susuzluktan kırdın. Senin vezirin, şeyhülislâmın, kaimmakamın Müslüman değildir. Sana doğru haber vermiyorlar. Sefer feth olmaz. Bundan böyle asker gerek akça erişdiremezsin. Hemen bir gün akdem ortalığı tebdil edüp seferin bir sulhuna mübaşeret edesin. Sancağı askeri içeri getüresin. Vallâhi sanra pişman olursun. Yusuf Paşa işi göremez, zararı sana dokunur. Yetişür aldanların yetişür. Maskaralık eyledin. Mâbeyncilerle devlet işi görülmez. Bir Müslüman paşaya mühr veresin. Sulhun ucuna yapışasın. Vallâhi bu seferin sonu çıkmaz. Sonra işi sana dayaruz. Müceddit veziri, şeyhülislâmı istemiyoz. Ortalığı tebdil edesin. Ümmet-i Muhammed'e yazık oldu. Nice beri gaflettesin. Bu kâğıdın sâhibi ocaklı. Bu kâğıdı sana göstermeyen karısı boş, kendi kâfir görüp işine nizam veresin. Gün, vakt kalmadı. Bundan aklın başına gelmezse artık biz işimizi görelim."
Cezayirli Gazi Hasan Paşa.
OSMANLI EKONOMİSİNE DAİR KONUŞMALAR
KISA bir süre önce kaybettiğimiz Mehmet Genç hocamızın değişik tarihlerde Erol Özvar'la yaptığı iktisat tarihi konuşmaları ile bu sohbetlerdeki soru ve cevaplar vefatından önce Ötüken Yayınları arasında neşredildi.
"Osmanlı Ekonomisine Dair Konuşmalar 1" ismiyle yayınlanan eserin içinde şu konular yer alıyor: "Osmanlı İmparatorluğu'nun Dünya ve İslam Tarihi İçindeki Yeri; Osmanlı İmparatorluğu'nun Uzun Vadeli Mali Performansı; Osmanlı Devleti'nin Mali Kapasitesi ve Savaşlar; Osmanlıların Ticarete Dair Tutumları; Osmanlı Devleti'nde Sermaye Birikimi; Osmanlı Bürokrasisi; Osmanlı İmparatorluğu'nda Para; Osmanlılarda Para ve Devlet Finansmanı; Osmanlı Devleti'nde Sosyal Güvenlik ve Sosyal Yardımlaşma; Osmanlıların Avrupalı Devletlere Verdiği Kapitülasyonlar; Osmanlı Denizciliği; İktisat Tarihinde Sanayi Devrimi; Osmanlılar ve Sanayi Devrimi; Tanzimat Dönemi ve Sonrasında Osmanlı Sanayileşmesi; Osmanlılarda Vakıf Müessesesi; İslam ve Osmanlı Tatbikatında Vakıflar; Osmanlı Tarihi Araştırmalarının Halihazırdaki Durumu".
Konuşmalarda, soruları Erol Özvar yöneltmiş, cevapları ise rahmetli Mehmet Genç vermiş.
Konuşmalar, ömrünün büyük bir kısmını Osmanlı arşivlerinde geçirmiş bir ilim adamının Osmanlıların iktisadi hayata bakışını rahmetli hocamızın gözünden vermektedir. Eserde ele alınan konular, İslam ve Avrupa tarihiyle mukayeseli olarak incelenmiştir. Tamamı dört cilt olacak "Osmanlı Ekonomisine Dair Konuşmalar" rahmetli Mehmet Genç hocamızın ömrünü verdiği araştırmalarından elimizde kalacak önemli bir eser olacak.
.
Çanakkale, Birinci Dünya Savaşı'nın gidişatını değiştiren önemli bir cepheydi. Çanakkale Savaşı'nın, Türk tarihinin gidişatına da çok önemli tesirleri oldu. 1768 ile 1774 yılları arasındaki Osmanlı- Rus savaşından itibaren sürekli büyük devletler karşısında mağlup olduğumuz için kaybettiğimiz güvenimiz geri geldi ve Çanakkale Zaferi'nden gelen ruh ve liderle, yani Mustafa Kemal Atatürk'le ülkemizi işgal eden düşmanlarımıza karşı Milli Mücadele'de galip geldik.
Çanakkale, sömürgeciler tarafından ezilmiş İslam dünyası için de bir kurtuluş ışığı oldu. Ancak Çanakkale'de üniversite ve lise eğitimi almış birçok Türk genci gönüllü olarak cepheye gidip, şehit olduğu için Cumhuriyet döneminde yetişmiş insan sıkıntısı çekildi.
BALKAN SAVAŞI'NIN UTANCINI SİLDİK
Birinci Dünya Savaşı'ndan üç yıl önce Balkan Savaşı'nda yeni bağımsız olmuş, küçük Balkan devletleri karşısında büyük bir mağlubiyet almıştık. Subay ve askerlerimiz Çanakkale Savaşı'nda şehadet şerbetini içerek Balkan mağlubiyetinin utancını sildiler. Nitekim 1915 Temmuz'unda Çanakkale cephesine giden yazar, şair, ressam ve bestekârlardan oluşan heyet-i edebîye ilginç anlara şahit olmuşlardı.
Heyet mensupları, Çanakkale cephesinde Türk askerinin kahramanlığına ve cesaretine şahit olmuşlardı. Konuştukları birçok asker, Balkan Savaşı'nın utancını silmek ve vatanı kurtarmak için kendisini hiç çekinmeden öne atmıştı. Bir hücum sırasında yaralanan kahraman bir Mehmetçiğimiz yarasının sarılmasını "Ko aksın, Balkan Muharebesi'nin karasını ancak bu kan siler" diyerek reddetmiş ve savaşmaya devam edip biraz sonra şehit olmuştu.
Heyettekiler kendi aralarında sık sık Balkan hezimetinden sonra bu mücadele ruhunun nasıl meydana geldiğini tartışmışlardır.
ÇANAKKALE'YE DAİR
MÜDÜR Beyefendi,
Millî duyguların ve bilimsel düşüncelerin toplayıcısı olan derginizde benim gibi bir değersiz şahsiyet, Çanakkale savunmasıyla ilgili nasıl konuşabilir? Böyle harikulade olaylar kendi kendisini anlatır. O'nu tanımlamak için sarf edilecek kelimeler ve düşünceler daha yükselirken düşer, parlarken söner. Bununla birlikte hiçbir şey söylememek de nasıl mümkün olur ki? Bugün her Türk'ün konuşabilmesi Çanakkale savunması sayesindedir. Bugün her Türk'e büyük milletler arasında "Ben" demek yetkisini veren Çanakkale savunmasıdır.
Geçen Mısır meselesinde İngiltere'deydim. İngiltere hükümeti -galiba tek başına ele geçirmek maksadının Fransa'da oluşturacağı heyecanı önlemek için- İskenderiye'ye sevk edeceği ordusunda bizim askerimizin de müttefik olarak bulunmasını Osmanlı Devleti'ne ısrarla teklif ediyor. Hâlbuki eski yönetim birtakım kişisel maksatlarla bu teklifi kabul etmiyor, Rusya ile Fransa ise şiddetle muhalefet ediyordu. O zaman ünlü Gambita'nın düşüncelerinin tercümanı olan Republic Fransuvez gazetesi, "İngiltere, Mısır'a Türk askeri sevk etmek istiyor. Cihanın birinci askeri ola
Türkler, Tellülkebir'i bir Plevne yaparlarsa İngiltere o zaman neye uğradığını anlar" demişti.
Gözümün önünde Fransa, İngiltere'yi Türk askeriyle tehdit ediyordu. Türk'ün hiçbir faziletini kabul etmeyen, her faziletine karşı isyancı ve inkârcı bir tutum takınan Avrupa, onun askerî yüceliğine karşı büyük bir saygıyla eğiliyordu. Hiçbir gün düşünen zihinleri terk etmeyen, feci ve elemli hatırası her sabah uyanan gözlerden bir an bile uzaklaşmaması gereken Balkan yenilgisi, altı Osmanlı asrının birbirini çiğneyerek karanlık ve sonsuz bir çöküşe doğru kaçışıydı ki; o zaman Avrupa'nın hakkımızdaki düşünce ve kanaati tamamen değişmişti.
Bunun için Çanakkale savunması "üç mucizeler" savaşıdır: Hâli kurtardı. Mazinin "hamaset ve azametini" geri getirdi. Vatanımızı bir "ebedî vatan" yaptı. Galibiyet inancıyla kuduran düşmanlarımızın en şiddetli saldırılarıyla Yarımada'nın kaynayan bir volkan olduğu, kendileri açısından kesin başarının artık bir-iki gün alacak bir meseleden ibaret kaldığı, mağlup Boğaziçi'nin ilâhî manzarasını intikam ve zafer bakışlarıyla seyretmek üzere Cook Seyahat Şirketi'nin, İngilizlere bin bilet sattığı sıralardaki duygu ve üzüntüyle, herkes gibi benim de yazdığım şeylerin bir-iki kelimesini burada tekrar edeceğim:
Çanakkale Savaşı'ndan bir sahne.
"Asker! Sen bu vatanı ne kadar yükselttin, ne kadar büyüttün!
Çiftçi! Sen tabiatla karşı karşıya gelerek tarlanda çalışırken başının üzerinde dağ zirvelerinin rüzgârı, ayaklarının altından Anadolu nehirleri geçerken, etrafında güneş esiyor gibi ışıklar, parıltılar akıp giderken, tarlada buğday başakları inlerken sen ne kadar suskun, ne kadar itaatli, ne kadar faydalı bir çiftçiydin!
Köylü! Vatan seni yardımına çağırıp da orağı bırakarak silahı eline aldığın zaman, kahramanlık ve büyüklüğünün önünde ne tahtlar, ne taçlar eğilmiştir. Doğuda ve batıda birliklerinle, talih ve büyüklüğün, şan ve şerefin büyülü kapılarını yerinden sökmeye alışmış kollarınla, yeryüzündeki altı asırlık makamından düşmüş olan bu vatanı kıyametler içinde kaldırdın. Daha yükseklere, göklere çıkar. Bu vatanın yeri hilalin yeridir."
Sami Paşazâde Sezai
(Yeni Mecmua, Çanakkale Özel Sayısı, haz. Muzaffer Albayrak-Ayhan Özyurt.)
OSMANLI ARŞİVİ VE İKTİSAT TARİHÇİLİĞİMİZ YETİM KALDI
RAHMETLİ Mehmet Genç hocamızı 1986'da Osmanlı Arşivi'nde araştırma yapmaya başladığımda arşivin değişmez temel taşlarından biri olarak tanımıştım. Rahmetli Halil Sahillioğlu ile birlikte hemen her gün arşive uğrardı. Mehmet Genç hocamız bıkmadan, usanmadan büyük bir ciddiyetle belgeleri inceler, Osmanlı sistemini iğneyle kuyu kazarak anlamaya çalışırdı.
Rahmetli Erol Güngör, yakın arkadaşı olan Mehmet Genç için "Hilmi Ziya Ülken ile birlikte hayatımda gördüğüm devamlı çok çalışan iki kişiden biri" demişti. Mehmet Genç, 1960'lı yıllarda Ömer Lütfi Barkan'ın yanında "Sanayi Devriminin Osmanlı Sanayiine Etkileri" konusunda doktoraya başladı. Arşive girmeden seyahatname ve kronikleri inceleyerek doktora tezini hazırlamak istedi. Ancak birkaç yıl sonra tezindeki problemlere belgeleri görmeden cevap bulamayacağını anlayınca 1966'da arşive girdi ve bundan sonraki ömrünün büyük bir kısmını Osmanlı Arşivi'nde geçirdi.
Arşivde yarım asra yakın yaptığı araştırmalarda yüz binlerce belge incelemişti. Artık doktora tezinden daha ileriye geçmiş, Osmanlı iktisadi dünya görüşünün sistematiğini çözmek için çalışmaya başlamıştı. Osmanlı iktisadi dünya görüşünü provizyonizm (iaşe), tradisyonalizm (gelenekçilik) ve fiskalizm olarak teorileştirdi.
Keskin bir zekâya, çok iyi bir donanıma ve yorulmak bilmeyen bir çalışma temposuna ve entelektüel bir iştaha sahipti. Sadece belgeye saplanıp kalmaz, problemleri felsefi ve teorik olarak da çözmeye çalışırdı. Yaptığı araştırmalar Osmanlı iktisat tarihinde dönüm noktaları oldu. Osmanlı iktisat tarihine dair en başta Ömer Lütfi Barkan olmak üzere önemli çalışmalar kaleme alan ve belge yayınlayan araştırmacılar yetişti. Mehmet Genç'in bunlardan en önemli farkı, Osmanlı iktisadi düşüncesini felsefi olarak temellendirmesiydi. Hocamız o kadar sağlam bir teori ileri sürdü ki, sonraki çalışmalar hep bu teoriyi destekledi ve desteklemeye de devam ediyor. Ancak donanımına, yoğun çalışma temposuna ve müktesebatına mukabil çok az yazdı. Rahmetli Bekir Kütükoğlu'nun araştırmalarında gördüğümüz gibi mükemmel iyinin düşmanı olmuş, rahmetli Mehmet Genç'in fazla eser vermesini engellemişti.
Rahmetli Mehmet Genç, birçok tarihçi ve iktisat tarihçisi için rol model oldu. Yaptığı araştırmalar tarihçilerin vazgeçilmezi hâline geldi. Murat Çizakça, Neşe Erim, Erol Özvar, Ahmet Cihan, Fehmi Yılmaz, Anthony Greenwood, Evangelia Balta, Ariel Salzman ve Jean-Pierre Thieck gibi tarihçi ve iktisat tarihçilerinin yetişmesine büyük katkısı oldu. Şimdi Osmanlı tarihçiliğinin en büyük isimlerinden Halil İnalcık'la birlikte Fatih Camii haziresinde yatıyor. Mekânı cennet olsun..
.1821'de patlak veren Yunan İsyanı sırasında Osmanlı kuvvetleri yetersiz kalınca Mısır'dan yardım talep edildi. Bu konuyla ilgili Şinasi Altundağ, Khaled Fahmy, Ali Fuat Örenç, Yüksel Çelik, Meral Bayrak ve Gürkan Peker'in araştırmaları vardır.
Kavalalı Mehmed Ali Paşa Mısır'da pek çok reforma imza attı. Bu yenilikler içerisinde askerî alanda yapılanlar oldukça önemliydi. 1820'de Asvan'da Harbiye mektebi açıldı. Avrupa tarzında modern bir ordu kurmayı düşünen Kavalalı, Fransız Subay Joseph Séve'yi (Süleyman Paşa) bu işle görevlendirdi. Modernleşme sürecinde pek çok kalifiye yabancı uzmandan istifade edildi ve askeri okulların sayısı giderek arttı. Ordunun ihtiyacının karşılanması için fabrikalar kuruldu.
Advertisement
KAVALALI'DAN YARDIM İSTENDİ
1821 Yunan İsyanı sırasında Mora yangın yerine döndü ve Ekim 1822'de âsilerin eline geçti. Mora'da binlerce Türk katledildi. Osmanlı ordusu isyanı bastıramayınca yeni bir ordu kuran Kavalalı Mehmed Ali Paşa'dan yardım istendi. Kavalalı, Mayıs 1821'de 12 gemi gönderdi, 18 adet geminin ise en kısa zamanda yola çıkacağını bildirdi. Mora'daki isyan, Temmuz 1821'de Girit'e de sirayet etti. II. Mahmud Girit'teki olayların kontrol altına alınması işini de Kavalalı'ya havale etti. Bâbıâli, yani Osmanlı yönetimi Mora'daki isyanın büyümesi üzerine Mısır'dan daha fazla yardım istedi. Mora eyaleti Kavalalı İbrahim Paşa'ya verilecekti. Kavalalı'nın oğluna kaptan- ı deryalık isteği ise kabul görmemişti. Kaptan-ı deryalığa atanan Hüsrev Mehmed Paşa'ya İbrahim Paşa ile hareket etme emri verildi.
İbrahim Paşa, Temmuz 1824'te 700 süvari ve 4 topçu bataryasının eşlik ettiği 17 bin yeni eğitilmiş piyadeyle İskenderiye'den yola çıktı. Bu sırada Yunanlılar arasında 1823'te başlayan anlaşmazlıklar giderek büyümüş ve iki başlılık ortaya çıkmıştı. Aralarında kanlı mücadelenin devam ettiği bir sırada Osmanlı'ya Mısır'dan yardım geleceğini duymaları korkuya kapılmalarına sebep oldu. Daha önce hapse atılan âsi lider Theodoros Kolokotrones, Mayıs 1825'te hapisten çıkarıldı ve mareşal ünvanı verildi. İbrahim Paşa Hüsrev Paşa ile birleşip Sisam'a saldırı düzenlemek üzere Rodos'a gitti. Ancak Ege'de gezen Rum tekneleri buna imkân vermedi. Bunun üzerine İbrahim Paşa Rodos'tan Girit'e geçti ve yaklaşık 4 ay burada kaldı. Yunanlılar'ın arasında ihtilaf baş gösterince Mart 1825'te Girit'ten Suda Limanı'na doğru yola çıktı. Ancak yol boyunca olumsuz hava şartlarından dolayı sadece 25 gemi ile 600'ü süvari olmak üzere 6 bin 600 asker Modon'a ulaşabildi. Bir süre sonra Girit'teki askerlerden 7 bin kişi daha İbrahim Paşa'ya katıldı. Birkaç ay içerisinde Girit'te kalan Mısır kuvvetlerinin tamamı Mora'ya geldi ve Modon ile Koron kuşatmadan kurtarıldı.
PAŞALARIN ÇEKİŞMELERİ
İbrahim Paşa'nın ilerleyişi Yunanlılar arasında korkuya sebep oldu. Bazıları çareyi kaçmakta, bazıları ise itaat ederek canını kurtarmaya çalıştı. Bunu üzerine Kolokotrones, "İtaat edenlere ateş ve balta" tehdidini yaptı.
Savaşın uzaması, Mısır kaynaklarını oldukça zorlamaktaydı. Bu sırada II. Mahmud Osmanlı donanmasının ihtiyaçlarının da Mısır'dan karşılanmasını emretti ve donanma İskenderiye Limanı'na gönderildi. Bu durum Mısır tarafında ciddi rahatsızlıklara sebep oldu ve İbrahim Paşa 24 Aralık 1825'te babasına gönderdiği bir mektupta "O kadar aciz ve yetersizler ki, firkateynlerinin direklerini bile onaramıyorlar..." diye yazdı.
Rumeli Valisi Reşid Mehmed Paşa'nın Misolnik'i abluka altına aldığı sırada İbrahim Paşa da Navarin'e saldırdı. Asiler Mora'nın güneyindeki Kalamata'ya gitmeyi kabul ettiler. Navarin'deki başarılardan sonra harekâtına devam eden İbrahim Paşa, Arkadya, Kalamata, Endrosa, Piryos kazaları ile Küçük Manya'yı Haziran 1825'e kadar ele geçirdi. İsyanın başında çok sayıda Türk ve Yahudi'nin katledildiği Tripoliçe ise 1825 Ekim'inde kurtarıldı. Bu sırada Misolnik'i abluka altına alan Reşid Mehmed Paşa, İbrahim Paşa'ya mektup yazarak yardım istedi. İbrahim Paşa yardıma giderken, Mehmed Ali Paşa da Misolnik ablukası için takviye gönderdi. Abluka sırasında Reşid Mehmed Paşa ile Kavalalı İbrahim Paşa bir çekişme baş gösterdi.
Kavalalı Mehmed Ali Paşa yaptığı yardımlara rağmen yeterince mücadele etmemekle suçlandı ve kaptan-ı derya Hüsrev Paşa tarafından sert bir dille uyarıldı. Kavalalı ise bu duruma oldukça kızdı ve yaptığı yardımlar ve verdiği mücadele hakkında sert mektuplar kaleme aldı. Bâbıâli, İbrahim Paşa ile Hüsrev Paşa arasındaki çekişmeyi bir süre idare etmeye çalışsa da Misolnik ablukası sırasında ilişkiler daha da gerildi. İbrahim Paşa, Hüsrev Paşa'nın askerlerin iaşesi için Mısır'dan zahire nakline yardım etmesi gerektiği hâlde nakliye için gemi vermemesinden şikâyet etmekteydi. Mehmed Ali Paşa da Hüsrev Paşa'nın azli için girişimlerde bulundu ve Hüsrev Paşa azledilip yerine işe yarar biri atanmadığı takdirde oğlunu Mora'dan geri çekeceğini merkeze bildirdi. "Mora'nın kilidi" olarak adlandırılan Misolnik ise Nisan 1826'ya kadar devam eden ablukadan sonra ele geçirildi.
İSYAN BASTIRILDI
Bâbıâli, Misolnik'in alınmasından sonra iki paşanın görev yerinin ayrılmasına karar verdi. Buna göre merkezî donanmadan yanına 25 gemi verilen İbrahim Paşa Suluca ve Çamlıca üzerine gidecek, Hüsrev Paşa ise Sisam'daki asileri tedip edecekti. Mehmed Ali Paşa'nın talebi üzerine paşalar arasındaki sıkıntının halli için merkezden iki arabulucu gönderildi. İbrahim Paşa, Misolnik'in ele geçirilmesinden sonra Mora'ya doğru hareket etti. Yol üzerinde saklanan Yunanlı asilerin çoğunu esir alıp, 500'den fazla Türk esiri de kurtardı. Reşid Mehmed Paşa ise Atina'yı ele geçirmek için yola çıktı. Reşid Mehmed Paşa, İbrahim Paşa'dan şikâyetçiydi. Paşa'ya göre Kavalalı İbrahim Paşa Mora'da kaleleri geri almak yerine çapulculukla uğraşmakta, böylece eşkıyalar rahatça Atina'ya yardım etmekteydi. Bütün çekişmelere rağmen Atina ve Akropolis Haziran 1827'de ele geçirildi ve isyan büyük ölçüde bastırıldı.
NAVARİN BASKINI
1826'dan itibaren Avrupa'daki dengeler ve siyasi yapı değişince kamuoyularının da baskısıyla İngiltere, Rusya ve Fransa Temmuz 1827'de Londra'da bir sözleşme imzaladılar. Buna göre Mora'da ve Yunanlılar'ın yaşadığı topraklarının bir kısmında Osmanlı'ya karşı sadece vergi yoluyla bağlı olan bir eyalet oluşturulacaktı. Bâbıâli, gelişmeleri tam olarak analiz edemedi ve İbrahim Paşa'ya da Avrupalılar'ın faaliyetlerinden çekinmemesini söyledi. Ancak Mehmed Ali Paşa bu üç devletin donanmasının Navarin civarında olmasından kaygılanmaktaydı. Nitekim Kavalalı'nın boş yere kaygılanmadığı kısa süre sonra anlaşıldı. Osmanlı yönetimi, müttefiklerin tekliflerini iç işlerine müdahale olarak değerlendirip reddedince 20 Ekim 1827'de Navarin'de Osmanlı ile Mısır donanmasına ani bir baskın düzenlendi. Bu baskında 52 gemimiz battı ve 6 bin şehid verdik.
.Osmanlı İmparatorluğu, 18. yüzyılın sonlarından itibaren reformlar yaparak ayakta kalmaya çalıştı. Ancak Avrupa ile devamlı mücadele edilmekte olduğu için reformlar panik hâlde yapıldığından ve yeterli zaman olmadığından istenilen başarıya ulaşılamadı.
II. Mahmud döneminde başlayan reform çalışmaları Sultan Abdülmecid tahta çıktıktan sonra devam etti. Bürokrat ve ulemanın katıldığı meşveret meclisinde kabul edilen ilkeler mazbata hâline getirilip, devlet ricâli tarafından imzalandıktan sonra padişah tarafından onaylandı.
Münif Fehim'in çizgileriyle Tanzimat'ın ilanı.
GÜLHANE'DE TARİHİ GÜN
3 Kasım 1839'da Topkapı Sarayı'ndaki Gülhane bahçesindeki meydanda, saray erkânı, ulema, şeyhler, lonca başkanları, memur ve subaylar, Rum ve Ermeni Patrikleri, Hahambaşı, sefaret temsilcileri davete icabet edip, meydandaki çadırlarda yemeklerini yedikten sonra kendilerine gösterilen yerlere geçti. Halktan birçok kimse de törene şahit olmak için kalabalıktaki yerlerini almışlardı. Meydana hâkim bir yere yüksekçe bir kürsü kurulmuş, Sultan Abdülmecid de Gülhane'de bulunan kasra inmişti.
Sultan Abdülmecid, Mustafa Reşid Paşa'ya kırmızı atlas bir kese gönderdi. Paşa kürsüye çıktı, atlas keseyi öpüp başına koyduktan sonra dikkatle açtı. İçinden çıkan hattı hümâyûnu tekrar öpüp başına koydu. Kalabalığı şöyle bir süzdükten sonra, yüksek bir sesle hattı okumaya başladı. Böylece bir devre adını veren Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu cümle cihana ilân edildi.
Sultan Abdülmecid'in kılıç alayı.
TANZİMAT FERMANI'NIN VAATLERİ
Hatt-ı Hümâyûn'da önce durum tespiti yapılıyordu: Osmanlı İmparatorluğu kuruluşundan itibaren Kur'an ve şeriata sımsıkı bağlı kaldığı için güçlü ve müreffeh olmuştu. Ancak 150 yıldan beri Kur'an ve şeriat bir kenara bırakılmış, bu yüzden de hem devlet hem de millet evvelki güç ve ihtişamını kaybetmişti. Yine de memleketin uygun mevkii, yeterli kaynakları ve halkın kabiliyeti akıllı bir şekilde yönlendirilirse, beş-on sene zarfında bu kötü durumdan kurtulmak mümkündü. Bunun için yapılması gereken Allah'ın yardımı ve Hazreti Peygamber'in inayetiyle yeni kanunlar çıkartmaktı.
Hatt-ı Hümâyûn'un ikinci bölümünde yeni kanunların neler olduğu ve niçin yapılacağı izah ediliyordu: Dünyada can ve namustan daha kıymetli bir şey olmadığına göre, bir kimsenin kendini tehlikede görüp, karakterinde ihanet olmasa bile bunları korumak adına devlete ve millete zarar verecek hareketlere teşebbüs etmemesi için güvenliğinin tesisi şarttı. Kişinin devlet ve millet gayreti, vatan muhabbetiyle çalışabilmesi, daimî bir ıstırap ve endişeden kurtulması ise ancak mal güvenliğinin teminiyle mümkündü. Evvela halkın mal, can ve namus güvenliği sağlanmalıydı. Devletin, memleketin muhafazası için lüzumlu asker ve diğer masrafların ancak halkın vergilerinden toplanan parayla karşılanabileceğine göre, bu vergi meselesine de çekidüzen verilmesi gerekliydi. Bunun için memlekete bir hayrı görülmeyen iltizamla vergi toplanması usulü terkedilecek ve herkesten emlâk ve kudretine göre münasip bir vergi alınacak, hiç kimseden kanun harici bir şey talep edilmeyecekti. Asker konusunda da düzenleme yapılarak nizamsızlığın önlenmesi, ticaret ve ziraatın bozulmaması için şimdiye kadar uygulanan askere alma şeklinden vazgeçilecektir. Artık lüzumu hâlinde her bölgeden nüfusuna uygun miktarda asker talep edilecek ve askerlik dörtbeş seneyle sınırlandırılacaktı.
Son bölümde, bütün bu vaatlerin nasıl gerçekleştirileceği ele alınıyordu. Buna göre, artık hiç kimse yargılanmaksızın açık veya gizli surette cezalandırılmayacaktı. Kimse kimsenin namusuna tasallut edemeyecek, herkes kendi mülkünde tam bir serbestiyetle yaşayacaktı. Müsadere uygulaması, yani devletin kişilerin malına hazine adına el koyması kaldırılacak, bu kişinin mirası vârisleri tarafından tasarruf edilecekti. Verilen bütün bu haklardan Müslim ve Gayrimüslimler eşit bir şekilde yararlanacaktı. Son olarak, memurların yargılanması için bir ceza kanunnamesi hazırlanacak, rüşvetin her türlüsü şiddetle cezalandırılacak, henüz maaşı olmayan memurlara yeterli miktarda maaş tahsis edilecekti.
Proje olarak kalan Tanzimat Anıtı.
TANZİMAT NEDİR?
"Tanzimat nedir?" sorusu belki de yakın tarihimizin en zor sorusudur. Kimilerine göre Tanzimat, Türk laikliğinin, Türk anayasa ve parlamenter geleneğinin, yani modernleşmemizin şanlı mübeşşiridir. Kimilerine göreyse Tanzimat, bu memlekette Batı taklitçiliğinin miladıdır. Kimileriyse Tanzimat'ı iyi niyetli bir teşebbüs kabul edip, daha sonra "ama" ile başlayan bir parantez açıp "yetersizdi" diyerek sözlerine devam ederler. Tüm bu değerlendirmeler, ya ideoloji penceresinden ya da sebebi bir tarafa bırakıp tamamen sonuca göre hüküm vererek yapılmıştır.
Tanzimat'ın iki esas gayesi vardı: Bunların ilki, Sırp (1804) ve özellikle Yunan (1821) ayaklanmalarında kendini bulan ve imparatorluğu temellerinden sarsan milliyetçi fikirlerin önünü almaktı. Giderek bir Osmanlı milleti oluşturmak fikri bu endişeden kaynaklandı. İkinci gayesi ise merkezi otoriteyi imparatorluğun tamamında hâkim kılmaktı. Bazı araştırmacılar, Tanzimat Fermanı'nın yalnızca, Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın isyanını bastırmak için İngiltere'nin yardımını temin etmek ve Liberal Avrupa kamuoyunu kazanmak adına Mustafa Reşid Paşa tarafından hazırlanmış siyasî bir manevra olduğunu iddia ederler. Bu doğru olmakla beraber Mısır isyanı tek başına Tanzimat'ın sebebi değil, sadece hızlandırıcısıydı.
Tanzimat sürecini, kendisinden önceki yenilik fikir ve uygulamalarından ayıran ve onlara nispetle daha başarılı kılan en önemli faktör, bu dönemde yenilik fikrinin kişilerin iyi niyetine bağlı bir faaliyet olmaktan çıkartılıp, sistemleştirilip kurumlaştırılmasıydı.
ADVERTISING
***
BÜYÜK TÜRK EVLADININ ŞEHADETİ
Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı yaparken tanıştığım Korgeneral Osman Erbaş'ın en önemli özelliği olarak samimiyeti, açık sözlülüğü, içinin ve dışının bir olması dikkatimi çekmişti. Zaman zaman karşımıza çıkan algı yönetimi yapıp, kendisini olduğundan farklı göstererek, kafasının arkasında gelecek için farklı planları olan insanlardan değildi. Osman Paşa neyse oydu. Vitrine oynamaz, vatanı ve milleti için gözünü daldan budaktan sakınmaz, doğru bildiği konularda sözünü esirgemezdi.
Yüreği Türk-İslam âlemi için çarpıyordu. FETÖ ile mücadelede en ön safta çarpışanlardan oldu. Türk milletinin daha ilerilere gitmesi için gece-gündüz çalıştı. Rahmetli Haluk Dursun hocamızın araba kazasına çok üzülmüştü. Her zaman, "Ah hocam, niçin daha iyi bir arabaya binmedin. Bütün imkânlarımla emrindeydim" derdi. Ancak kaderin acı bir rastlantısı olarak kendisi de rahmetli hocamızın kaza geçirdiği bölgede, Haluk hoca gibi inandığı değerlerin izinde büyük Türkiye'yi inşa etmek için hiç durmaksızın çalışırken, görevi esnasında elim bir kaza sonucunda şehit oldu. Mekânın cennet olsun Paşam. Gözün arkada kalmasın. Canından çok sevdiğin Türk milleti, ideallerin yolunda bayrağı hep daha yükseğe dikecek.
.Türkçe'nin tek resmi dil olmasını değiştirmek için yıllardan beri değişik teşebbüsler var. En son 21 Şubat "Dünya Anadili Günü"nde şov yapanlar oldu. Ancak bu teşebbüsü yapanlar, tarihi tecrübemizi göz ardı ediyorlar ve meseleleri doğru bir şekilde ele almayıp, yanlış bilgilerle kamuoyunu yanıltıyorlar.
ANAYASA TEMİNATI ALTINA ALINDI
1876'da Sultan Abdülaziz darbeyle tahttan indirilerek, yerine Beşinci Murad geçirilmişti. Ancak Beşinci Murad'ın psikolojik rahatsızlığı hükümdarlık yapamayacağını gösterince tahta İkinci Abdülhamid çıkarıldı.
Darbenin başaktörlerinden Midhat Paşa, anayasal bir düzene geçildiği takdirde Avrupalı devletlerin müdahalelerinden kurtulacağımıza inanıyordu. Bir anayasa taslağı da vardı. Mabeyn başkâtibi Küçük Said Paşa ve Meclis-i Vükela, yani Bakanlar Kurulu da birer anayasa taslağı hazırlamışlardı. Tetkik komisyonu kurularak anayasa taslakları üzerinde çalışıldı. Çalışmalar sonunda 119 maddeli bir anayasa ortaya çıktı.
Anayasa çalışmaları sırasında üzerinde durulan en önemli konulardan birisi resmi dil meselesiydi. Osmanlılar, Türkçe'yi devletin ilk dönemlerinden itibaren resmî dil olarak kullandılar. Edebî ve bilimsel eserlerdeki Arapça ve Farsça'nın hâkimiyeti ise Osmanlı döneminde kademe kademe azaldı ve Türkçe bir bilim dili olmuştu.
Rahmetli Prof. Dr. Ali İhsan Gencer anayasanın hazırlanması sırasında dil tartışmalarıyla ilgili bir araştırma yapmıştı. Anayasa taslağına "Osmanlı ülkesinde bulunan milletlerden her biri kendi lisanlarında eğitim öğretimde serbesttir. Fakat devlet hizmetinde istihdam olunmak için devletin resmi dili olan Türkçe'yi bilmek şarttır" ifadesinin konulması düşünülmüştü. Bu madde resmi dil kargaşası yaratacaktı. Durumun farkına varan Eğinli Said Paşa, maddenin bu hâliyle uygun olmadığını söyleyerek, değiştirilmesini istedi. Bunun üzerine maddede paşanın istediği değişiklik yapıldı.
Kanun-ı Esasi'nin 18. maddesi, "Devletin resmi dili Türkçe'dir ve Osmanlı ferdlerinden her birinin devlet hizmetinde istihdam olunmak için resmi dili bilmesi şarttır" şeklindeydi. Bu anayasa maddesiyle devlet görevlerinde Türkçe'den başka dil konuşulmayacağı ve devletin resmi dilinin Türkçe olduğu açıkça ifade edildiği gibi bu durum anayasa teminatı altına da alınmıştı.
MECLİSTE TÜRKÇE TARTIŞMALARI
Seçimler yapılarak 19 Mart 1877'de meclis çalışmaya başladı. Birinci Meşrutiyet Meclisi çalışmalarını Ayasofya'nın karşısındaki Darülfünun'da, yani dönemin üniversitesinin binasında sürdürdü. İlk parlamentomuzdaki 115 mebusun, yani milletvekilinin 46'sı gayrimüslimdi.
İlk mecliste milliyet çatışmaları yaşandı. Devletin resmi dili Türkçe olmasına rağmen Ermeni ve Rumlar kendi dillerinin de resmi dil olarak kullanılması için uğraşarak, kendi milletlerinin meselelerini herşeyin üzerine çıkarmaya çalıştılar. Mebus olmak için Türkçe bilmek zorunluydu. Bu şartın değişmesi için, özellikle Arabistan'dan gelen mebuslar teklifte bulundular. Bu talebe karşı dönemin önde gelen devlet adamlarından Ahmed Vefik Paşa, "Gelecek seçime 4 yıl var. Akılları varsa bu süre içinde Türkçe öğrenirler" cevabını vermişti.
1908'de İkinci Meşrutiyet'in ilânından sonra toplanan mecliste de farklı milletlerden birçok mebus bulundu. Ancak ikinci meclis çalışmalarında da Türkçe'den başka dil kullanılmadı.
İKİNCİ ABDÜLHAMİD, ARNAVUTÇA HUTBEYE İZİN VERMEMİŞTİ
Osmanlı döneminde Müslümanlar'ın bir bütün olması siyaseti izlenmişti. Türkiye'nin Yakınçağ tarihinin önemli tarihçilerinden Prof. Dr. Vahdettin Engin'in bulduğu bazı belgeler İkinci Abdülhamid'in bu birliğin bozulmaması için Arnavutça hutbeye bile izin vermediğini ortaya çıkarmıştı.
Arnavutlar'ın yaşadığı İşkodra'da imparatorluğun son yıllarında hutbe okunurken yeni bir âdet başlamıştı. Cuma hutbesi Arapça okunduktan sonra imam Arnavutça anlamını cemaate söylüyordu. Ancak bu uygulama bir müddet sonra din adamlarını ve halkı ikiye böldü. Hatta iş tarafların silahlı olarak camiye gelmesine kadar gitti.
Bu gelişmeler üzerine 1891 Temmuz'unda mesele İstanbul'a soruldu. Şeyhülislâm, hutbenin Arapça olarak okunduktan sonra cemaate Arnavutça mealinin de okunmasında bir sakınca olmadığı şeklinde görüş bildirdi. Hükümet de şeyhülislâmın görüşü doğrultusunda, Arnavutça hutbe okunabileceği kararına vardı. Fakat bu aşamada İkinci Abdülhamid duruma müdahale etti.
İkinci Abdülhamid'in esas endişesi, ülke bütünlüğünü tehlikeye düşürecek birtakım gelişmelerin yaşanması idi. Yani padişaha göre işin siyasi bir boyutu da vardı ve esas olarak bunun göz ardı edilmemesi lazımdı.
Padişah, hükümete gönderdiği yazıda şu konuların üzerinde durmuştu: "Kur'an'ın halkın anlayabileceği dilden vaizlerce izah edilmesi ile Cuma hutbesinin Arnavutça okunması birbirinden ayrı şeylerdir. Bildiğiniz gibi, bir süre önce Arnavutlar siyasi amaçlı bir örgüt kurdular. Bunlar Arnavutça'yı ıslah etmek gibi gerekçelerle Arnavutça eğitim yapmak istiyorlar. Bu amaçla Latin harfleriyle yazılmış alfabe kitapları hazırladılar. Cuma hutbesinin cemaate Arnavutça okunması meselesinin gündeme getirilmesi de söz konusu maksatlara hizmet etme amacını taşımaktadır. Bunun önü alınmadığı takdirde, Arnavutça bütün kitaplar Latin alfabesi ile yazılmak istenecek, bu talep giderek Kur'an-ı Kerim'in de Latin harfleri ile yazılması gibi vahim bir netice doğuracaktır".
Padişahın bu müdahalesi üzerine hükümet, Cuma hutbesinin Arapça okunmaya devam edilmesi yönünde karar verdi..
.Avrupa, 18. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlıları, Avrupa medeniyetinin kurulduğu topraklardaki Hristiyanlar'ı idare eden despotlar olarak nitelendirmeye başladı. Hristiyanlar'ın Müslüman hâkimiyeti altında yaşamaya mecbur olmaları, Avrupa için ayıp olarak telakki edildi.
Osmanlı'nın son döneminde Batılı diplomatlar kendilerine yakın buldukları dini ve etnik gruplara arka çıkıp, Türkiye'nin aleyhine kışkırtılar. Bu kışkırtmaların ardından İngiltere, Fransa ve Rusya'nın siyasi veya askeri baskısı sonucu 19. yüzyılın başlarından itibaren Yunanistan, Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan gibi ülkeler Osmanlı İmparatorluğu'ndan birer birer koparıldı. İngiltere'nin Zeytun'daki Ermeni çetecilerin eylemlerindeki rolüne dair Davut Erkan'ın bir yazısı vardır.
Ermeni çeteciler manastır bahçesinde.
BATI'NIN SÜPER FORMÜLÜ
İmparatorluğu küçülten Batı'nın "süper formülü" şöyle işlemişti: Batılı diplomatlar, Osmanlı topraklarında yaşayan Hristiyanlar'ı önce silah ve mühimmat verip kışkırtarak isyan ettirmişler, daha sonra da "Türkler, Hristiyanlar'ı katlediyor" diye yaygara yaparak özerklik elde etmişlerdi. Özerkliği de Osmanlı hâkimiyetindeki Hristiyanlar'ın bağımsızlığı ve asırlarca beraber yaşadıkları Türkler'in katledilmesi ve bağımsızlık takip etmişti.
1875'te Zeytun'da Babek liderliğinde başlayan isyanda ele geçirilen 120 kadar Ermeni çeteci Maraş'ta hapsedilmişti. Ermeni çeteciler, araştırma komisyonunun yaptığı sorgu ve mahkemede suçlarını itiraf ettikleri hâlde, daha önce Van ve Diyarbakır'da meydana gelen olaylarda olduğu gibi bu hadise de dünya kamuoyuna "Ermeniler'in katledildiği" şeklinde yansıtıldı. Hadiselerin bu şekilde dünya kamuoyuna yansımasında en büyük pay sahibi ise İngiltere'nin Halep Konsolosu Henderson'dı.
Eğinli Said Paşa.
Henderson, bir taraftan çete üyeleriyle haberleşerek, Ermeniler'i yardım ve teşviklerinden mahrum bırakmaz iken, diğer taraftan da hadiseleri dünya kamuoyuna Türkler'in aleyhine yansıtmış ve isyanı önlemek için tedbir alan ve 100 kadar çete üyesini yakalatarak Maraş'ta hapseden Halep Valisi Kâmil Paşa'yı görevden almak için büyük çaba sarfedip, başarılı olmuştu. Kâmil Paşa'nın ardından Mazhar Paşa araştırmak için tayin edildi. Hadiseleri araştıran Mazhar Paşa'nın raporu da Henderson'ın amacına uygun düşmeyince, İngiliz konsolos İngiltere'nin İstanbul Büyükelçisi Henry Layard vasıtasıyla Osmanlı hükümeti üzerinde baskı kurdurarak, Mazhar Paşa'yı da görevden azlettirdi.
Bir Ermeni çeteci.
KONSOLOSUN MARİFETİ
Mazhar Paşa'nın azledilmesinin ardından Eğinli Said Paşa, Temmuz 1879'da başkomiser olarak tayin edildi. Said Paşa, Zeytun teftişinden sonra yazdığı raporunda durumu şöyle özetledi: "Ermeniler'in, vahşice hareketleri bile başlıca Batılı devletlerin daima Hristiyan tarafını tutmalarından ve özellikle İngilizler'in Ermeniler'i himaye ederek Müslümanlar'ı kabahatli görmesinden ortaya çıkıyor. Hatta Halep İngiliz Konsolosu Mister Henderson'ın Zeytun eşkıyasına gönderdiği mektup ile asileri teşvik ettiği meydandadır. Ne acayip insaniyet ve ne tuhaf medeniyet. Yazıklar olsun ki bu âlemde henüz kuvvet haktır, hak kuvvet değildir.
Ermeni çeteciler.
Anadolu'da özellikle Van taraflarında ve Halep Vilayeti'nde Ermeniler'in isyan etmeleri ve aynı zamanda Batılı devletlerin elçiliklerine zulme uğradıklarını söylemeleri ileride özerk bir Ermenistan teşkil etmek maksadına yönelik olduğundan asla şüphe edilemez ve bu da birdenbire olamazsa da eğer biz bu olayların önünü alamaz isek Van'a bir Ermeni valisinin tayin olunmasını Avrupa devletleri bize teklif edecekler. Biz de oraya Cebel-i Lübnan ve Girit'te olduğu gibi mutlaka Ermeni bir vali tayin etmek mecburiyetinde kalacağız".
ADVERTISING
***
ATATÜRK'ÜN EVLİLİĞİ HAKKINDA İLK BELGELİ YAYIN
Atatürk, Lâtife Hanım'la 29 Ocak 1923'te evlendi. 5 Ağustos 1925'te gönderdiği talâknamedeki "Muhterem Hanımefendi, sizi serbest bırakmayı muvafık bularak tatlîk ettim (boşadım)" ifadeleriyle evliliğini bitirdi.
Atatürk'ün sadece 920 gün devam eden evliliği ve boşanmalarının sebebi hakkında 96 yıldır pek çok şey yazılıp, söylendi. Asılsız iddialar ortaya atıldı. Ancak bunlar dedikodu ve iftiradan öteye gitmedi.
Murat Bardakçı'nın yeni yayınladığı bu eser, Mustafa Kemal Paşa ile Lâtife Hanım'ın boşanmaları hakkında başta Cumhurbaşkanlığı Arşivi olmak üzere diğer resmî arşivlerdeki belgeler ve hatıralara dayanıyor. Atatürk'ün hayatının şimdiye kadar fazla bilinmeyen dönemini aydınlığa kavuşturuyor.
Riyaseti Cumhur Fasıl Heyeti'nden Hafız Cevdet Soydanses, Atatürk'ün evliliği hakkındaki düşüncesini, boşanmasından iki ay sonra Balıkesir'deki bir ziyafetten şöyle naklediyor:
"Ziyafette, sıra musikiye geldi... Cevdet Hoca, diğer hânendeler ve saz heyeti, Mustafa Kemal Paşa'nın oturduğu masanın tam karşısında yerlerini aldılar ve Paşa 'Haydi, birşeyler okuyun' buyurdu...
Cevdet Hoca, sazlara 'Kürdilihicazkâr yapalım' dedi, sazların peşrevden kısa bir bölüm çalmalarının ardından genç hânende o günlerin meşhur bir şarkısına başladı:
'Karşıyaka'da İzmir'in gülü / Seyran ediyor elinde mülü'...
Ama ikinci mısraı okuyamadı, tam 'İzmir'in gülü' demişti ki, Mustafa Kemal elini şiddetle masaya vurdu; hânende ve saz heyeti sustular, salonu sessizlik bürüdü...
O günlerin genç hâfızı hadiseyi bana altmış küsur sene sonra anlatırken 'Ne iş ettiğimi o anda farkettim' diyecekti... Lâtife Hanım'ın İzmirli olduğunu ve Paşa'nın az bir zaman önce hanımını boşadığını hatırlamıştı!
Ne yapması gerektiğinin endişesi içerisindeyken, Paşa 'Çocuk, sen hiç İzmir'in gülünü kokladın mı' diye sordu...
Cevdet Hoca korka korka 'Hayır Paşam' cevabını verdi...
Mustafa Kemal Paşa sustu, gözleri birkaç saniyeliğine uzaklara daldı, sonra 'Bu şarkıyı okuma!' dedi...". Bardakçı, kendinde bulunan ses kayıtlarından bu hatırayı naklettikten sonra kitabını "Karşıyaka'da açan İzmir gülünün Mustafa Kemal Paşa'nın yanında artık renginin ve kokusunun hatırlanması bile yasaktı!" cümlesiyle bitiriyor.
Murat Bardakçı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan "Sizi Serbest Bırakmayı Muvafık Bularak Tatlîk Ettim, Mustafa Kemal Paşa ile Lâtife Hanım'ın Boşanmalarının Belgeli Öyküsü" isimli eseriyle Atatürk'ün evliliği hakkında ilk belgeli yayını yaparak, tarih belgeyle yazılır demeye devam ediyor.
.İkinci Abdülhamid, kendisinden önceki padişahların aksine, saltanatının ilk ayları hariç padişahlığı boyunca Yıldız Sarayı'nda ikamet etti. Özel günler, bayramlar ve Cuma selamlığı dışında sarayın dışına pek çıkmadı. Davut Erkan'ın Eğinli Said Paşa'nın hatıratından hareketle yazdığı bir yazı, İkinci Abdülhamid'in saraydan niçin çıkmadığını ve aşırı vehimli kişiliğini aydınlatmıştır.
HALK İÇİNDE BİR PADİŞAH
Sultan Abdülaziz'in 1876'da tahttan indirilerek öldürülmesi, Şehzade Abdülhamid'in geleceğini şekillendirdi. Tahta çıkan Beşinci Murad'ın rahatsızlığı hiç umulmadık bir şekilde Şehzade Abdülhamid'e taht yolunu açtı.
İkinci Abdülhamid padişah olduğunda, faaliyetleriyle kısa sürede ordunun ve halkın gönlünü kazandı. Seraskerlik Kapısı'nda subaylarla yemek yiyen padişah, burada "Serasker paşa, paşalar, beyler, efendiler" hitabıyla başlayan bir konuşma yapmıştı. Bütün hükümet üyeleriyle Mabeyn personelini Yıldız Sarayı'nda yemeğe davet etti. Burada yaptığı konuşmada da milli birliğe duyulan ihtiyacı dile getirdi. Tersane'ye giderek Bahriyeliler'le birlikte sofraya oturup asker yemeği yedi. Bâb-ı Meşihat'e giderek ulemayla birlikte iftar yemeğine katıldı. Haydarpaşa Hastanesi'nde Balkan cephelerinden gelen yaralıları ziyaret ederek gazilere hediyeler dağıttı. Boğaz'da geziler yaptı. Vapurla Hereke'ye gitti. Sadrazam, kardeşleri ve diğer nazırlarla birlikte camileri dolaşarak halkla birlikte namaz kıldı.
Yeni padişahın bu davranışları, halk ve ordu mensupları arasında memnunlukla karşılandı. Ancak Ali Suavi'nin Çırağan baskınıyla Beşinci Murad'ı tekrar tahta çıkarma teşebbüsü, padişahın davranışlarını değiştirecekti.
ALİ SUAVİ PLANLADI
93 Harbi, 3 Mart 1878'de imzalanan Ayastefanos Antlaşması'nın imzalanmasıyla sona erdi. Ancak Rus askerleri de Yeşilköy'de idi. Ayrıca mağlubiyetin bir neticesi olarak Rumeli'den İstanbul'a binlerce muhacir gelmişti. İstanbul'da boş bulunan her yere yerleştirilen muhacirler çok zor şartlar altında yaşıyorlardı.
Osmanlı Devleti zor bir dönemden geçerken İkinci Abdülhamid'i tahttan indirmek için bir teşebbüse geçildi. Darbenin planlayıcısı Ali Suavi'ye göre dertlere çare üretecek kişi Çırağan Sarayı'nda göz hapsinde hayatını sürdüren eski padişah Beşinci Murad'dı. Beşinci Murad'ın annesi Şevkafza Sultan da işin içindeydi.
Ali Suavi, sultanı tahttan indirmek için İstanbul'da zor şartlar altında yaşayan muhacirleri etrafına topladı. Muhacirlerin çoğunluğu Ali Suavi'nin eski görev yeri olan Filipe'dendi. Muhacirlere, Bulgarlar'a karşı direnen Müslümanlara yardım etmek için bir cemiyet kurduğunu söylemişti. Bunun için Çırağan Sarayı önünde toplanılıp, dağıtılan silahlar teslim alınacaktı. Suavi'nin, baskından bir gün önce Basiret Gazetesi'nde kaleme aldığı yazı parolaydı. Yazısında, devletin içinde bulunduğu durumun oldukça kötü olduğundan ancak çaresinin de basit olduğundan bahsedip çareleri yazacağını ve bu yazısının yarına dikkat çekmek olduğunu söylüyordu.
20 Mayıs 1878'de 500 kadar muhacir, Çırağan Sarayı civarındaki Mecidiye Camii önünde toplandı. Bazı muhacirler de Kuzguncuk'tan mavnalara binip, Ali Suavi'yle birlikte Çırağan Sarayı'na yanaşıp rıhtıma çıktı. Mecidiye Camii önündekiler de saraya geldi. Muhafızlarla kısa bir mücadeleden sonra bir kısmı içeri girerken, diğerleri bahçede kaldılar.
Darbeciler, sarayın harem dairesine girip, Beşinci Murad'ı buldular. Ali Suavi, adamlarıyla eski sultanı kolundan tutup "Aman efendim, gel bizi Moskoflardan kurtar" diye bağırdı. Eski padişahın kollarına girip, "Sultan Murad çok yaşa" diye bağırarak merdivenlerden inmeye başladılar. Ancak Beşiktaş Karakol Komiseri Yedi-Sekiz Hasan Paşa durumdan haberdar olmuş ve Çırağan'a gelmişti. Hâl ve hareketlerinden Ali Suavi'nin liderleri olduğunu anlayınca, elindeki sopayı Ali Suavi'nin kafasına vurdu. Ali Suavi darbenin şiddetinden hemen orada öldü. Bunun üzerine Ali Suavi'nin adamları geri çekilmeye başladılar. Hasan Paşa'nın yanındaki askerler de Ali Suavi'nin adamlarına saldırdılar. Çırağan baskınında 23 kişi ölmüş, 15 kişi yaralanmış ve birçok kişi de tutuklanmıştı. Hasan Paşa'nın hızlı müdahalesi darbe teşebbüsünü engellemişti.
Baskın sırasında İkinci Abdülhamid, Yıldız Sarayı'nda Eğinli Said Paşa ve Rusya Sefareti Baştercümanı Mihail Onou ile görüşüyordu. Bu sırada Tüfengcibaşı Tahir Ağa, el işaretiyle Eğinli'yi dışarı çağırmış, Çırağan'da tüfek seslerini geldiğini ve kurşunların Yıldız Sarayı'nın bahçesine kadar ulaştığını söylemişti. Eğinli, bir süre dikkat kesilmiş ancak tüfek sesleri işitmemişti.
Eğinli, padişahla görüşmesinin ardından Mihail Onou ile odasına doğru ilerlerken Hazinedar Behram Ağa, hükümdara halkın Çırağan Sarayı'nı bastığını ve Beşinci Murad'ı tahta çıkaracaklarını söyledi. Bunun üzerine sultan, derhal Harem'e giderek silahlarını kuşandı. İkinci Abdülhamid, Yıldız Sarayı'ndaki adamlarıyla Beşinci Murad'ın üzerine yürümeyi planlamıştı. Ancak sultanın, Yıldız Sarayı'ndaki telaşı Hasan Paşa'nın olayı bastırması haberiyle geçici süre durdu.
SULTANIN HUYU SUYU DEĞİŞTİ
Çırağan baskını, hükümdarın psikolojisinin iyice altüst olmasına ve vehimli hale gelmesine sebep oldu. Alman Elçisi Heinrich Reuss'u Harem'de ağırlayarak çevresine karşı korunmak amacıyla yardım istedi. Sultan, İngiliz Elçisi Henry Layard'dan da destek talep etti. Beşinci Murad'ı Malta Köşkü'ne getirtip, göz hapsine aldırdı. Hükümeti toplayan sultan, bu toplantı sırasında, geleceğinin ve hayatının güvence altına alınması için onlara mühürlü mazbata hazırlattı. Sabaha kadar Mabeyn'de gezindiği günler oldu. Sürekli telaş içerisinde, yanındaki bürokrat ve yaverlerine "Ne var, bir şey mi oldu? Ne varsa anlatınız" gibi cümleler sarf etmeye başladı. Herkesi olayı tertip edenler arasında görmeye başlayıp çevresindekilere ağır sözler söyledi. Sekiz tabur asker getirterek Yıldız Sarayı etrafına yerleştirttiği gibi, sarayın etrafına top konulması için emirler verdi.
Çırağan hadisesi ile ilgili rapor.
Siyasi olarak devletin içinde bulunduğu ağır şartlara, padişahın bu durumunun eklenmesiyle devlet merkezi işlemez hâle geldi. Bu şartlar altında her an yeni bir karar veriliyordu. Ardı ardına sadrazamlar değişti. Sultan, bazı görevlileri Anadolu'ya göndererek İstanbul'dan uzaklaştırdı.
İkinci Abdülhamid, kendisini tahttan indirmek için yapılan bu teşebbüs ve daha sonraki tahttan indirme faaliyetleri sonucu iyice vehimli bir yapıya büründü. Kendinden önceki iki padişahın darbeyle tahtından indirilmesi, suikast ve darbe teşebbüsleri sultanı her şeyden ve herkesten şüphe eder duruma ve Yıldız Sarayı'ndan dışarı çıkmaz bir hale getirmişti..
.
.Osmanlılar, 19. yüzyılda ardı ardına reformlar yaparak imparatorluğu ayakta tutmaya çalıştılar. İkinci Mahmud'un reformlarını Tanzimat reformları izledi. Yapılan reformların sonucunda meydana gelen ortamda çok farklı bir nesil yetişti. Bu dönemde anayasayla kurtuluruz düşüncesi ortaya çıktı. İlk anayasamız üzerine Tarık Zafer Tunaya, Şerif Mardin, Niyazi Berkes, Mehmet Akif Aydın, İlber Ortaylı, Stanford Shaw, Filiz Karaca ve Engin Akarlı'nın araştırmaları vardır.
ANAYASAYLA KURTULURUZ
Matbaa, 1727'de gelmesine rağmen etkisi sınırlı oldu. Ancak 1830'lardan itibaren çok sayıda kitap basıldı. 1840'ta Ceride-i Havadis'le birlikte çıkmaya başlayan özel gazeteler, Avrupa'dan gelen gazete ve kitap ile 19. yüzyılda yaygınlaşmaya başlayan tiyatrolar Avrupaî fikirlerin imparatorlukta yayılmasını sağladı. Geleneksel yapıda kültürel önderler olan ulemanın yerini Batılı tarzda düşünen aydınlar aldı.
Yeni Osmanlılar olarak adlandırılan bu grup aralarında fikir ayrılıkları olmasına rağmen imparatorluğun kurtuluşu için üç noktada birleşiyorlardı: Anayasa, Parlamento ve Osmanlılık.
19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanma sürecine girmesi üzerine Namık Kemal, Ziya Paşa, Agâh Efendi gibi Osmanlı aydınları, imparatorluğun kurtuluşunu Meşrutiyet'te gördüler. Yeni Osmanlılar, yurtiçi ve yurtdışında çıkardıkları gazetelerle fikirlerini yayıp anayasal düzenin altyapısını hazırladılar.
Midhat Paşa'nın başını çektiği Meşrutiyet taraftarları 1876'da bir darbeyle Sultan Abdülaziz'i tahttan indirip, modernleşmeyi sağlayacağını umdukları Beşinci Murad'ı tahta geçirdiler. Ancak yeni sultanın sağlık durumu imparatorluğu yönetmeye elverişli değildi. Bu yüzden üç ay sonra Beşinci Murad tahttan indirilerek, Maslak'taki çiftliğinde Midhat Paşa'ya Meşrutiyet'i ilân edeceğini söyleyen Şehzade Abdülhamid tahta çıkarıldı.
ANAYASANIN İLANINDA DIŞ FAKTÖRLER
İlk Türk anayasasının ilânında Batı tarzında düşünen aydınların rolü olduğu kadar dış faktörlerin de rolü vardı. Tanzimat'ın ilânında Mısır meselesinde Kavalalı Mehmed Ali Paşa'ya karşı Avrupa'dan destek alabilmek, Islahat Fermanı'nın ilânında Paris Antlaşması'nda Osmanlı lehine bir durum yaratmak ve ilk Türk anayasasının ilânında da Rusya başta olmak üzere Batılı devletlerin Osmanlı topraklarındaki Hristiyanlar'ı korumak için imparatorluğa müdahalelerini engellemek isteği önemli rol oynamıştı. Midhat Paşa, anayasal bir düzene geçildiği takdirde Avrupalı devletlerin müdahalelerinden kurtulacağımıza inanıyordu.
Midhat Paşa, Beşinci Murad'ın hükümdarlığı döneminde bir anayasa taslağı da hazırlamış, ancak padişahın hastalanması anayasayı yürürlüğe sokmasını engellemişti. Paşa, hazırladığı Kanun-ı Cedit isimli taslak anayasayı İkinci Abdülhamid'e verdi. Sultan, ipleri Midhat Paşa'nın eline bırakmak istemediği için Said Paşa'ya Fransız Anayasası'nı çevirttirdi. Ulema, mülkiye ve askeriyeden oluşan meclis- i mahsus isimli komisyon çeviri anayasanın üzerinde oynayıp, Osmanlı sistemine uygun bazı değişiklikler yaparak Kanun-ı Esasi isimli yeni bir anayasa taslağı oluşturdu.
Anayasanın içeriği konusunda Cevdet Paşa, Mütercim Rüşdü Paşa gibi muhafazakârlarla Midhat Paşa, Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi liberal- reformist grup mücadele etmişti. Cevdet Paşa, padişahın hukukunun korunması için mücadele ederek, anayasaya bu yönde maddeler koydurulmasını sağlamıştı.
Anayasanın hazırlanması sırasında en çok padişaha, polis tahkikatına dayanarak herhangi birisini sürgüne gönderme yetkisini veren 113. madde tartışılmıştı. Nitekim bir süre sonra II. Abdülhamid, bu maddeye dayanarak Midhat Paşa'yı sürgüne gönderecekti.
İLK ANAYASAMIZIN ÖMRÜ 48 YIL OLDU
23 Aralık 1876'da anayasanın yürürlüğe girmesiyle Birinci Meşrutiyet devri başladı. Anayasanın ilânı Avrupalılar'ın isteklerine karşı bir kalkan olarak düşünülmüştü. Ancak Avrupalı devletlerin amacı, Osmanlı İmparatorluğu'nda daha fazla hürriyet ve demokrasinin olması değil kendi çıkarlarını koruyup geliştirmek olduğu için Batılı müdahalesi sona ermedi.
İkinci Abdülhamid, bir süre sonra anayasanın 113. maddesinin kendisine verdiği yetkiyi kullanarak anayasal düzenin hazırlayıcısı Midhat Paşa'yı sadrazamlıktan alıp sürgüne gönderdi. Ancak Meşrutî idareden vazgeçmedi ve 19 Mart 1877'de Dolmabahçe Sarayı'nda padişahın, Said Paşa tarafından okunan açılış nutku ile meclis çalışmalarına başladı. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nın sürdüğü bir ortamda açılan Meclis-i Mebusan'ın ömrü uzun olmadı.
İkinci Abdülhamid, savaşın sonunda anayasadaki yetkisine dayanarak meclisi 13 Şubat 1878'de süresiz olarak tatil etti, ancak anayasayı resmen yürürlükten kaldırmadı. İlk Türk anayasası olan Kanun-ı Esasi, özgürlükler yönünden cılız olmasına rağmen, aydınlar tarafından özgürlüğün sembolü olarak görüldü ve tekrar yürürlüğe sokulması için İkinci Meşrutiyet'e kadar mücadele verildi.
İttihatçı subayların 1908'de Makedonya'da Kanun-ı Esasi'nin yürürlüğe konulması için başkaldırmaları üzerine İkinci Abdülhamid, anayasayı tekrar yürürlüğe koydu. İkinci Meşrutiyet döneminde üzerinde çeşitli defalar düzeltmeler yapılarak, Kanun-ı Esasi kullanıldı. İlk Türk anayasası daha sonra da TBMM tarafından Milli Mücadele döneminde değişiklikler ve düzeltmeler yapılarak uygulandı. 1924 Anayasası'nın kabulü ile 1876 Anayasası tamamen yürürlükten kalktı. İlk anayasamızın ömrü 48 yıl sürmüştü.
1876 ANAYASASI'NDAN SEÇMELER
1- Osmanlı İmparatorluğu ülkesiyle bölünmez bir bütündür.
2- Başkent İstanbul'dur ve başkentin imparatorluğun diğer şehirlerinden bir ayrıcalığı yoktur.
3- Saltanat ve hilafet hakkı Osmanoğulları'na ve bunun en büyük evladına aittir.
4- Osmanlı padişahı halife olarak İslâm dininin hâmisi ve bütün Osmanlı tebaasının hükümdarıdır.
5- Padişahın nefs-i hümayunu mukaddes ve sorumsuzdur.
8- Osmanlı İmparatorluğu tâbiiyetinde olan herkes hangi din ve mezhepten olursa olsun istisnasız Osmanlı'dır.
11- Devletin dini İslâm'dır.
12- Basın kanunlar içerisinde kalmak şartıyla hürdür.
18- Devlet dairelerinde çalışmak için resmi dil olan Türkçe'yi bilmek şarttır.
26- İşkence yasaktır..
.
.tarih boyunca ne kadar kanun çıkarılırsa çıkarılsın satıcıların bir kısmının halka pahalı mal satmasının önüne geçilememiştir. Osmanlı döneminde de en önemli meselelerden biri, halkın satın alacağı malların devlet tarafından belirlenen üst fiyatların üzerinde satılmasıydı. Bu yüzden Osmanlı yönetimi, kanunlara ağır para cezalarının yanı sıra dayağı da koymuştu. Müşteriye kalitesiz veya eksik mal veren, devletin belirlediği fiyattan daha pahalı satan esnaf, herkese ibret olması için çarşının ortasında falakaya yatırılırdı. Zeynep Dramalı, "Tarihi Tersten Okumak" isimli ilginç kitabında Osmanlı yönetiminin esnafa karşı aldığı tedbirleri uzun uzun anlatır.
DENETİM ŞART
Osmanlı yönetimi, halkın mağdur olmaması için esnaf teşkilatını devamlı denetim altında tutardı. Hiçbir satıcı, malını devletin belirlediği narhın, yani üst sınır fiyatın üzerinde satamazdı. Piyasada satılan malların devletin belirlediği fiyatın üzerinde satılıp satılmadığının denetlenmesi, padişahın vekili olan veziriazamların en önemli göreviydi. Veziriazamın bırakın görevini aksatmasını, fiyat denetimini ihmal ettiği yönünde bir dedikodu çıkması bile azline sebep olurdu. Bu yüzden veziriazamlar, çarşamba günleri yanlarına İstanbul kadısı ile muhtesibi, yani dönemin zabıta müdürünü alarak esnafı denetler, karaborsacılık yapan, pahalı mal satan ve kalitesiz mal üreten esnafı cezalandırırdı.
YÜZDE 10-15 KÂR
Toptancı ile perakendecilerin fiyatları farklı olur, iki fiyat ayrı ayrı gösterilirdi. Başta bakkallar olmak üzere birçok esnaf aldığı mala en fazla yüzde 10-15 kâr koyabilirdi. Yüzde 15'ten fazla kârla mal satan esnaf tespit edilirse, önce kadıya götürülür, ardından bir güzel sopa çekilirdi. Karpuz, kavun, elma, armut, kiraz gibi meyveler ile mercimek, nohut, pirinç gibi bakliyat türleri mevsimine göre kadı tarafından belirlenen fiyattan satılırdı.
Devlet tarafından hizmet sektörü için de üst fiyat sınırı belirlenirdi. Terzilerin dikecekleri elbiselerin fiyatlarını da devlet, kumaşın cinsine ve üzerinde kullanılacak aksesuvara göre belirlerdi. Devletin belirlediği fiyatın üzerinde elbise diken terziler, kadının yani hâkimin karşısına çıkarılır, suçu sabit olursa kafasına tahta külah geçirilerek teşhir edilirdi.
TEMEL GIDA MADDELERİNE DİKKAT
Osmanlı İmparatorluğu'nda en fazla kontrolü yapılan iki ürün ekmek ve et idi. Nitekim 1774 ile 1789 yılları arasında Osmanlı tahtında bulunan Birinci Abdülhamid, devlet adamlarına hitaben kendi eliyle kaleme aldığı bir hatt-ı hümayunda, yani emirde, "Her şeyden önemli olan et ve ekmektir" demekteydi.
Et mevsimine ve ayına göre fiyatlandırılır, kışın pahalı yaz aylarında ucuz olurdu. Mayıs-haziran ile eylül-ekim ve kasımda 1 kilosu 1 akçe, temmuz-ağustos aylarında 1 kilo 200 gramı 1 akçe, aralıktan mayıs ayının sonuna kadar ise 850 gramı 1 akçeye satılırdı. Keçi eti, koyun etinden ucuz olurken, en pahalısı kuzu etiydi. Keçi ve koyun etleri ayrı ayrı satılır, karıştıran olursa kadı tarafından cezalandırılırdı. Devletin tayin ettiği fiyattan yüksek satanlar ile eksik tartanlar, sattıkları etin her 5 gramına 1 akçe ceza verirlerdi.
Halkın ucuz ve iyi buğdaydan yapılmış ekmek yiyebilmesi için sıkı bir denetim mekanizması vardı. Ekmek halkın ana gıdası olduğu için başta padişah olmak üzere bütün devlet görevlileri fırınları sıkı bir denetim altında tutarlardı. Ekmeğin içerisinde başka bir madde bulunursa veya çiğ pişmişse fırıncı falakaya yatırılırdı. Eğer ekmek kanunnamede belirtilen gramajın altındaysa fırıncının kafasına suçlu olduğunu belirten tahta bir külah geçirilir veya para cezası verilirdi. Ayrıca fırıncılar un gelmemesi ihtimaline karşı bir aylık kullandıkları miktarı depolarında bulundurmak zorundaydılar.
OSMANLI ZABITASI HİLEKÂRA ACIMAZDI
Osmanlı İmparatorluğu'nda esnafın denetimi muhtesib, ihtisab ağası veya ihtisab emini adı verilen bir görevlinin emri altındaki teşkilatla yapılırdı. Bunlar Osmanlı döneminin zabıtalarıdır. Her kadılıkta, bir muhtesib bulunur ve kadının emriyle hareket ederdi. Esnaf kanunnamesinde, "Allah'ın yarattığı her şeyin hukukunun görülüp gözetilmesinden muhtesibin sorumlu olduğu" kaydı bulunur. Muhtesib, yalnız esnafı denetlemez, yeni işyerlerinin açılması ve yol izni verilmesi gibi konulara da bakardı. Muhtesib, emrindeki zabıtalarla esnafı teftişi sırasında suçu dayağı gerektiren bir kişiyi bulursa çarşı ortasında falakaya yatırtır, eğer suçu hapis veya sürgünü gerektiren biri olursa idari makamlara bildirirdi.
Kanunnamede şöyle denilmekteydi: "Muhtesib olan kimse kadı marifetiyle narh vere (fiyatları belirleye). Ancak narh verdiği zamanda et ve kemiğe, eğer şehirde olur, eğer kasabalarda olur veyahut başka yerleşim birimlerinde olur, o yerin ileri gelenlerinden, yerlilerinden, fakirlerinden, ekmekçilerin ve kasapların durumlarına vakıf olup, hesaplarını bilen kişileri bilinen bir yere davet edip, ondan sonra fiyatları belirleyeler. Dört mevsime dikkat edeler. Fiyatlar belirlendikten sonra muhalefet edenlerin ve eksik satanların haklarından gelip, sebze ve ette eksik olursa bir kilosuna bir akçe ve diğer mallardan olursa yarım kilosuna bir akçe ceza alına.
Ekmekçilerin hamuru çiğ, kara ve ekşi ve nizami ağırlığından eksik olanları hâkim cezalandırır ve her yarım kiloda bir akçe ceza alır.
Kasaplar, koyun ve keçi etini ayırt etmeli ve birbirine karıştırmamalıdır. Narh üzerinden muamele yapmalı ve et fiyatlarını fazla veya eksik göstermemelidir. Şayet konulan narhtan fazla fiyat üzerine etini satarsa mahkeme kendisine ceza verdikten gayri ayrıca her yarım kilo et karşılığı bir akçe ceza alınır.
Bakkallar sattıkları malları narhla (devletin belirlediği fiyattan) satalar. Müşteri aldığı malın eksik olduğunu iddia eder ve hakikaten tartıldığı zaman eksik çıkarsa satan, kadı ve devlet görevlileri tarafından cezalandırılır. Bu yüzden bakkalların terazileri her zaman kontrol edilir ve noksan tartmamasına dikkat edilir. Terazilerin kefelerinin her ikisi de nizami ölçülerde olmalı ve kullanılan ölçü ağırlıklarında eksiklik bulunmamalıdır. Teraziler teftişlerde kontrol edilmelidir.".
.
14. yüzyılın son çeyreğinde Balkanlar siyasi bakımdan birlik halinde değildi. Balkanlar, birçok devletçikler ve feodal senyörlükler halinde parçalanmıştı. Aralarındaki rekabet ve çekişmeler Osmanlılar'a karşı birlikte hareket etmelerini engellediği gibi, Türkler'le birbirlerine karşı işbirliği yaptıkları için Osmanlı fetihlerini kolaylaştırdı. Rahmetli Halil İnalcık Hocamız, araştırmalarında Türk fetihlerinin nasıl olduğunu teferruatlı olarak anlatır.
Yunanistan Başpiskoposu İeronimos
ORTODOKSLUK KURTULDU
Balkanlar, Stefan Duşan (1331- 1355) idaresinde kurulan bir Sırp İmparatorluğu suretiyle birliği kazanır gibi olmuştu. Ancak Duşan'ın 1355'te ölümünden sonra devlet hızlı bir şekilde parçalandı. Halil İnalcık, Sırp İmparatorluğu'nun zayıflamasından sonra Osmanlılar'ın, Balkanlar'da hamilik rolünün başladığını söyler. İki büyük devlet, kuzeyde Macaristan, batıda ve güneyde ise Venedik, siyasi parçalanmadan istifade ederek Balkanlar'da yayılma politikası güdüyorlardı. Bu iki devlet, siyasi ve askeri hâkimiyetle beraber Katolikliği de temsil ediyordu. Bundan dolayı hâkimiyetleri Balkanlar'da halk kitleleri tarafından benimsenmedi. Fakat bu iki devletin yaptığı tazyik neticesinde Balkanlar, Katolik olmaya mahkûm gibiydi. Osmanlılar'ın bu devletlere karşı mücadele etmeleri, böyle bir tehlikeye set çekerek Balkanlar'da, Ortodoksluğun yaşamasını sağladı. Balkanlar'ın sosyal şartları da Osmanlı yayılışına yardım etti. Bizans'ın siyasi otoritesinin zayıflamasıyla birlikte vilayetlerde bulunan senyörler, mali ve hukuki imtiyazlarla merkeze karşı gittikçe daha bağımsız hâle geldiler. Bu durum, onların köylü üzerindeki angarya ve vergileri artırmalarıyla neticelendi. Osmanlı fethiyle mahalli senyörlükler yerine merkezi ve mutlak bir devlet otoritesi bölgeye yerleşti ve bu tür feodal angaryalar kaldırıldı.
GÖNÜL ÇELME SİYASETİ
Osmanlı fetihleri sadece kılıçla olmamıştı. Halil İnalcık, Osmanlı fetihlerinin kılıçtan ziyade istimalet (gönül çelme) ismi verilen uzlaştırıcı bir politika ile gerçekleştirildiğini ve Osmanlılar'ın Balkanlar'da kılıç ve ateşle yerleştikleri iddiasının artık bilimsel yayınlarda yer almadığını söyler.
İstimalet, Müslüman olmayan ahalinin çeşitli vaatlerle kazanılması sayesinde Osmanlı hâkimiyet sahasının genişletilmesidir. Osmanlı idaresi yaptığı propagandayla İslâm'ın ananevi müsamaha politikası çerçevesinde gayrimüslimlere can ve mal güvenliği ile dinlerinde serbestlik tanıyor ve eski feodal bağlılıklarından kurtarıyordu. Osmanlı idaresini kabul eden gayrimüslimler, askerlik hizmeti yerine "cizye" vergisini ödedikleri takdirde hayatları, malları ve dinleri devletin teminatı altına alınırdı.
Gazilerin akınlarından kaçarak kalelere sığınan ahali, Osmanlı hâkimiyetinin yerleşmesi ile birlikte düzenli bir devlet idaresinin koruyucu güvenliğine kavuşuyordu. Bunun sonucu olarak birçok yer kendiliğinden Osmanlı hâkimiyetini tanımaktaydı.
MİLLİ KİMLİKLER KORUNDU
Osmanlılar gayrimüslim halkın yanı sıra, Ortodoks kilisesini ve manastırlarını da himaye ederek vergilerden muaf tuttular ve onların dini vakıflarına dokunmadılar. Osmanlılar feodal yerli askeri sınıfın imtiyazlarını ve feodal haklarını kaldırmakla beraber, onları kendi askeri sistemleri içine almışlardı. Böylece köylüyü, kiliseyi, şehirli halkı ve askerleri kendi saflarına çektiler. Bu yüzden Osmanlı idaresine direnen mahalli hanedanlar ortadan kaldırıldıktan sonra fethedilen yerlerde hâkimiyet kolay kurulmuştur.
Osmanlılar, fethettikleri bütün bölgelerin dini ve milli kimliklerini korumalarını sağladılar. Gerek Balkanlar'da, gerekse Ortadoğu'da olsun Osmanlılar çekildikten sonra buralardaki halkın dillerinde ve dinlerinde büyük bir değişim olmadı. Bazı ülkeler, Osmanlı fetihlerinden önceki durumlarından daha ileri bir duruma geldiler. Örneğin, Osmanlı fethi sırasında Katolik olma tehlikesi ile karşı karşıya olan Sırbistan'da Ortodoksluk devam ettiği gibi, ayrıca Sırp milli kilisesi de kuruldu. Böylece Rum Patrikhanesi'nin nüfuzundan çıkan Sırplar, Helen kültürünün tesirinden kurtulup milli kimliklerini yaşatabildiler. Oysa Osmanlı İmparatorluğu'nun asırlarca kaldığı yerlerde 50-100 sene kalan İngilizler ve Fransızlar, kendi dilleriyle birlikte dinlerini de dayatmışlardı. Bu iki ülkenin sömürgelerinin çoğunda resmî dil hâlâ İngilizce veya Fransızca'dır. Bu ülkelerde Osmanlı hâkimiyetinden sonraki dönemde bitmek bilmeyen kaos ve kargaşa da hâlâ devam ediyor.
YUNANLILAR'IN DEDELERİ, TÜRK İDARESİNE KAVUŞMAK İÇİN DUA ETMİŞLERDİ
OSMANLILAR, Balkanlar'ı fethederken birçok yerde halkın davetiyle karşılaştılar. İslam Ansiklopedisi'nin Mora ve Yanya maddeleri ile Yaşar Ertaş'ın Mora hakkındaki araştırmasında bu konuda bilgi bulunabilir.
II. Murad, 1430'da Selânik'i kuşattığında Yanya halkının temsilcileri gelerek Osmanlılar'ı şehirlerine çağırdılar. Şehrin anahtarlarını da Selânik yakınlarındaki Kleidi köyüne getirdiler. Fatih döneminde ise Mora'daki Rumlar ve değişik bölgelerdeki Sırplar, Osmanlı padişahını, kendilerini despotlardan kurtarması için çağırmışlardı
Rumlar'ın yaşadığı Mora, II. Viyana bozgun yıllarında Venedik tarafından işgal edildi. Ancak Katolikler kendi inançlarını Ortodoks ahaliye zorla kabul ettirmeye çalışınca Rumlar, Venedikliler'i dışladı. Fransız diplomat De la Motraye, 18. yüzyılın başlarında Mora'ya uğradığında Rumlar'ın Türk idaresine geri dönmek için dua ettiklerini görmüştü. Rumlar, Türkler'in kendilerinden daha az vergi aldıklarını ve ibadetlerini istedikleri gibi yapmalarına karışmadıklarını söylüyorlardı. Halk Venedikliler'in evlerine el koyduklarını, kadın ve kızlarına tecavüz ettiklerini ifade etmişti. Ayrıca Rumlar, Katolik din adamlarının Ortodoksluk aleyhinde konuşup, Katolikliği kabul etmeye zorladıklarını, halbuki daha önce idaresinde yaşadıkları Türkler'in asla böyle bir şey yapmadıkları gibi kendilerine mümkün olan bütün özgürlükleri de tanıdıklarını söylemişlerdi. Venedikliler, Ortodoks papazların atanmalarını da yasaklamışlar, alt düzey ruhbanları Katolik hiyerarşisine sokmuşlardı. Venedikliler'den bizar olan Rumlar, İstanbul'daki Rum Patriği aracılığıyla Osmanlı padişahının kendisini kurtarmasını istediler. Mora ve bazı Ege adalarındaki Rumlar, III. Ahmed'in kendilerini Venedik idaresinden kurtarmasını talep ediyorlardı. III. Ahmed'in annesi Gümnuş Emetullah Sultan da Rumlar'ın isteklerini destekledi. Rum Patriği savaş sırasında Venedikliler'i destekleyenler olursa kiliseden çıkarmakla tehdit bile etmişti.
Sadrazam Şehid Ali Paşa 1715'te Mora'ya girdiğinde Rumlar, direnmedikleri gibi Osmanlı birliklerine yardım ettiler. Ali Paşa, Venedikliler gibi halktan bedava erzak teminini şart koşmak yerine her şeyin ücretini ödemiş, Rumlar'a yabancı işgaline uğramış bir Osmanlı tebaası gibi davranmıştı. Nitekim fetihten sonra Rumlar gelerek Osmanlı Devleti'ne bağlılıklarını bildirdiler.
.Amerika Birleşik Devletleri, 18. yüzyılın sonunda kurulmuş federal bir devlettir. Amerika'nın kuruluşu hakkında teferruatlı bilgiyi Süha Atatüre, James Davidson, Allan Nevins ve Howard Zinn'in eserlerinde bulabiliriz. Ayrıca İngilizce Wikipedia'nın ilgili maddelerinde de bilgi ve resimler bulunabilir.
AMERİKAN KOLONİLERİ
Amerika 1492'de Kolomb tarafından keşfedildi, ancak kıtaya ilk seferleri düzenleyen İspanyol ve Portekizliler, Orta ve Güney Amerika'da yerleştiler. İngilizler ise, 17. yüzyılın başında Kuzey Amerika'daki ilk yerleşim yerini kurdular. Zamanla kolonilerin sayısı arttı. Koloniler, Britanya'dan uzak olmanın avantajıyla kendi içişlerinde ve yönetim mekanizmalarında otonomi ile hareket ederlerken, malî ve askerî bakımdan Londra'nın verdiği emirlere uymak zorundaydılar.
Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nı tetikleyen en önemli olaylardan biri, 1756-1763 arasındaki Yedi Yıl Savaşları'dır. Bugünkü Kanada'nın büyük çoğunluğuna hâkim olan Fransa, savaşın sonunda Quebec ve Montreal'i kaybetti. Ancak İngiltere savaş bittikten sonra Fransızlar'la ve yerlilerle yaptığı mücadelenin maliyetini kolonilerin üzerine yükledi. Ayrıca koloniler Fransız tehdidinden de kurtulmuşlardı.
Amerikan kolonileri, bu dönemde idari bakımdan üç gruba ayrılmıştı. Bu üç gruptan imtiyaz kolonileri olarak anılan Rhode Island'ın ve Connecticut'ın kendi içlerinde özerk mekanizmaları vardı ve daha demokratik yapıya sahiptiler. Ancak Londra'ya olan mali yükümlülükleri devam etmekteydi. Bir diğer grup vasilik sistemiydi. Maryland, Pensilvanya, New Jersey ve Delaware'de tatbik edilen bu sistemde İngiltere güvendiği bir kişiye, feodal bir derebeyi gibi hareket etme hakkı tanımıştı. Kraliyet kolonisi olarak bilinen üçüncü modelde ise İngiltere koloninin başına doğrudan vali atamaktaydı. New York, Güney ve Kuzey Carolina, Georgia ve Virginia'da bu model tatbik edilmekteydi. En çok nüfusun yaşadığı ve İngiliz siyasal baskısının en çok hissedildiği koloniler buralardı.
VERGİ İSYANLARI
İngiltere'nin koloniler üzerindeki malî yükü artırıcı ilk hamlesi 1764'teki "Şeker Yasası" oldu. 1765'te ise her yazılı iktisadi işlem için "Pul Vergisi" uygulamaya kondu. Ancak 9 farklı koloninin temsilcisinin New York'ta toplanarak vergiyi protesto etmeleri üzerine, İngiltere vergiyi 1767'de kaldırdı. Fakat bu yasanın kalktığı sırada, Maliye Bakanı Townshend'in getirdiği yeni vergi yasalarıyla koloniler üzerindeki gümrük vergisi yükü artırıldı. Vergiden etkilenen ürünler arasında cam, kâğıt, kurşun ve çay bulunmaktaydı.
Bu karara "Amerikan Devriminin Kalemi" namıyla bilinen avukat John Dickinson şiddetle karşı çıktı. Dickinson'a göre, verginin hukukî bir meşruiyeti yoktu. Zira Amerikalı koloniler, bu vergi kanunlarının kabul edildiği İngiliz Parlamentosu'nda temsil edilmemekteydiler. New York ve Massachusetts koloni meclisleri, bu vergi kararlarını kabul etmediklerine dair kararlar alınca, İngiliz valiler meclisleri kapattılar. Çıkan ayaklanmalar da İngiliz birlikleriyle bastırıldı.
1772'de Amerika genelinde başlayan ekonomik sıkıntılar, krizi daha da derinleştirdi. O zamana kadar şehirli ve entelektüel kitleler içerisinde yaygın olan İngiltere'ye yönelik muhalefet, kırsal nüfusta da yayıldı. Nitekim bu kriz ortamında Londra'nın, Doğu Hindistan Kumpanyası isimli İngiliz şirketini kurtarmak için aldığı önlemler bardağı taşıran son damla oldu. Doğu Hindistan Kumpanyası, Amerika'ya çay gönderirken vergiden muaf olacaktı. Koloniler ekonomik sorunlar ile boğuşurken, İngiltere'nin böyle bir ayrıcalık tanıması, halkta büyük tepki doğurdu.
Kendilerine "Sons of Liberty" (Özgürlüğün Oğulları) adını veren bir grup, tıpkı pul dağıtımcılarının 1765 Pul ​​Yasası krizinde olduğu gibi, eyleme başladılar. Bostonlular, çay taşıyan İngiliz gemilerinin gelmesini istemiyorlardı. Buna rağmen, gemiler 28 Kasım 1773'te limana yanaştı. Bir süre sonra Massachusetts Valisi Thomas Hutchinson, İngiliz gemilerinin gümrük vergisi vermeksizin limandan ayrılamayacaklarını bildirdi ve vergiyi ödemeleri için süre verdi. Valinin Dartmouth gemisine verilen mühletin sona erdiği gün olan 16 Aralık'ta Bostonlular toplandılar. Göstericilerden bazıları geceleyin Kızılderili kıyafetine bürünerek gemilerdeki bütün çayı denize döktüler. Amerika'nın diğer limanlarında da çaylara el konuldu veya İngiliz menşeli çay alımları iptal edildi. Haber İngiltere'ye ulaştığında, Amerikan kolonilerini cezalandırmak için sert tedbirleri içeren yasalar çıkarıldı.
BAĞIMSIZLIK SAVAŞI
Kolonilerin temsilcileri 1774'te Birinci Kıtasal Kongre'de Philadelphia'da bir araya geldiler. Kongrede, İngiliz mallarını boykot kararı alındı. İngilizler ise gelişmelere savaşla karşılık verdiler. Kuzey Amerika'daki İngiliz ordularının başkomutanı olan Sir Thomas Gage, Amerikan kolonilerine karşı harekete geçti. Bunun üzerine Kıtasal Kongre'de Massachusetts kolonisinin temsilcisi John Adams'ın önerisiyle, General George Washington, Amerikan koloni ordularının başkomutanlığına getirildi.
Savaş devam ederken, Amerikalı düşünür Thomas Paine, meşhur "Common Sense" (Sağduyu) isimli kitabını 1776 Ocak ayında yayınladı. Amerika'da çok kısa sürede 500 bin adet satan bu kitap, İngiliz kralının otoritesinin kaynağını ve meşruiyetini sorguluyordu. Thomas Paine, kitabında İngiltere kralının aldığı kararların hiçbirinin hukukî olmadığını savunup, Amerikan kamuoyunu büyük ölçüde bağımsızlık fikrine ikna etti. 1775'te toplanan İkinci Kıtasal Kongre'de temsilci olarak yer alan Amerika'nın kurucu babalarından Thomas Jefferson, John Adams, Benjamin Franklin, Robert Livingston ve Roger Sherman bir komite oluşturdu. Bu komite 4 Temmuz 1776'da bir bildiri yayınlayarak 13 koloninin birleştiğini ve Amerika Birleşik Devletleri adında yeni bir bağımsız devlete dönüştüğünü ilan etti. General George Washington liderliğinde 8 yıl süren bağımsızlık savaşı neticesinde, İngiltere 1783'te Paris Antlaşması'nı imzalayarak, ABD'nin bağımsızlığını kabul etti.
ABD BAŞKANLIĞI
Amerikan devletinin, yönetim modelinin nasıl şekilleneceğinin belirlendiği müzakereler uzun yıllar sürdü. Devlet yönetiminde, yasama, yürütme ve yargı ayrılığına dayalı bir başkanlık sisteminin tatbiki benimsendi. Bu süreçte, siyasal gücün başkan, kongre (temsilciler meclisi ve senato) ve yüksek yargıya nasıl taksim edileceği, kurucu babalar tarafından tartışıldı. Başkan sistem içinde kilit role sahip olduğu için, başkan seçilecek kişinin doğuştan Amerikan vatandaşı olması şart koşuldu. Böylece İngiltere ve Almanya gibi ülkelerin desteğini alan, sonradan Amerikalı olmuş kimselerin ülkeyi yönetmesinin önüne geçilmek istenmişti. Yine dış müdahaleyi önlemek amacıyla başkan olacak kişinin en az 14 yıl ABD'de yaşaması zorunlu kılınmıştı.
Devletin federal mi yoksa konfederal karakterli mi olacağı da kurucu babaların en çok tartıştığı konulardan biriydi. Gelecekte ABD'nin dördüncü başkanı seçilecek olan James Madison, ilk hazine bakanı Alexander Hamilton ve yüksek mahkemenin ilk başkanı olan John Jay daha merkezi bir hükümeti savundukları için "Federalist Paper" denilen 85 maddelik ilkeler bütününü savundular. İlk Virginia Valisi Samuel Adams, üçüncü ABD Başkanı Thomas Jefferson ve Patrick Henry gibi isimler, konfederal modele benzer çok daha zayıf bir merkezi hükümet sistemini öne çıkardılar. Uzun süren çalışmalar sonucunda, güçlü federal bir başkent, devletin varlığını devam ettirmesi bakımdan önemli görüldü ve ABD'nin federal bir ülke olması kararlaştırıldı.
1789'da yapılan seçimlerle George Washington ilk ABD Başkanı, John Adams ise ilk başkan yardımcısı seçildi. Washington iki dönem görev yaptıktan sonra, bir daha aday olmayıp, 1797'de görevi John Adams'a devretti...
.
.Tarihe, yaptırdığı hayır eserleri, yazdığı kitaplar, hazırcevaplığı ve nüktedanlığıyla geçen devlet adamlarından birisi 16. yüzyılda yaşamış Şemsi Ahmed Paşa'dır. Üsküdar'da Mimar Sinan'ın inşa ettiği ve halkın Kuşkonmaz adını verdiği caminin bânisi Şemsi Ahmed Paşa, Anadolu beyliklerinden İsfendiyaroğulları'ndandır. Bolu'da doğan Şemsi Ahmed Paşa'nın annesi ise İkinci Bâyezid'in oğlu Şehzâde Abdullah'ın büyük kızı Şahnisâ Sultan'dır.
ŞEMSİ AHMED PAŞA
Şemsi Ahmed Paşa Enderun'da yetişti. Ailesinin hemen hemen bütün üyeleri gibi iyi bir doğancı ve mahir bir avcı olan Şemsi Ahmed, daha Enderun'da iken Kanunî Sultan Süleyman'ın yakın çevresine girdi. Saray ağalıklarında görev yaptı. 1554'te Şam Beylerbeyiliği'ne tayin edildi. Beylerbeyi Şemsi Paşa ile bu sırada Şam kadılığına atanan Şeyhülislâm Ebussuud Efendi'nin oğlu Mehmed Efendi arasında gerginlik yaşanması ve birbirlerini İstanbul'a şikâyet etmeleri sebebiyle her ikisi de memuriyetlerinden azledildiler. Daha sonra Sivas Valiliği'ne tayin edilen Şemsi Ahmed Paşa, buradan 1562'de Anadolu Beylerbeyiliği'ne nakledildi. 1564'te Rumeli Beylerbeyi oldu. Emekli olduktan sonra II. Selim ve III. Murad'ın musahibliğinde bulundu.
Şemsi Ahmed Paşa, 5 Mart 1580'de vefat etti ve Üsküdar'daki caminin bitişiğindeki türbesine defnedildi. Üsküdar sahilinde Mimar Sinan'ın eseri olan ve kendi adıyla anılan cami, türbe ve medreseden oluşan bir külliye ile Bolu'da başta İmaret Camii ve Külliyesi, Gerede'de bir han yaptırmıştı. Şam'da da Ahmediye Medresesi'ni inşa ettirmişti.
YALI CAMİ ÖZELLİĞİ YOK OLUYOR
Şemsi Paşa, ölümünden önce Mimar Sinan'a konağının bulunduğu Üsküdar'da 1580'de bir külliye inşa ettirmişti. Büyük mimarımızın en güzel eserlerinden birisi Üsküdar'da "Kuşkonmaz Camii" de denen Şemsi Paşa Camii'dir. Vapurla geçerken bütün güzelliği ve zarafetiyle Üsküdar'a hoş geldiniz diye sizi karşılayan bu küçük ama son derece zarif ve orantılı külliye sahili bir biblo gibi süsler. Bu kadar güzel bir eser başka bir memlekette olsa cam fanusta korunur ama biz birkaç yıldır orijinalliğini ve güzelliğini bozmak için elimizden geleni yapıyoruz.
Kadir Topbaş'ın belediye başkanlığı döneminde 2017'de kazık çakılarak caminin deniz tarafına yol yapılmaya başlanmış, binada çatlaklar oluşunca vazgeçilmişti. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Şemsi Paşa Camii'ni denizden koparmak için yol projesini şimdi tekrar başlattı. Ekrem İmamoğlu, Kadir Topbaş'ın yanlış bir icraatını devam ettiriyor ve yol tamamlandığında Şemsi Paşa Camii'nin yalı cami özelliği ile orijinalliği ortadan kalkacak! Kazıklı yol kadar olmasa da yapılan yol ve yoğun yaya trafiği camiye zarar verecek. İşin en ilginci ise "Portatif yol yapıyoruz, yalı cami özelliği bozulmayacak" diye yapılan yanlış işin savunulması. Caminin deniz tarafına yol yapılınca yalı özelliği nasıl kalır? İnsanların zekâsı ile dalga geçiliyor. Ayrıca caminin öbür tarafında yayaların geçtiği bir yol zaten var.
Şimdi, şu soruların açıkça cevaplandırılması gerekiyor:
Kültürel eserleri muhafaza etmekle görevli olan '6 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu' caminin orijinalliğini ve siluetini bozacak bu projeye nasıl izin verir? Mimar Sinan, caminin önüne yol yapmayı düşünemeyecek derecede öngörüsüz ve yeteneksiz bir mimar mıydı? Mimarîye ileri derecedeki hakimiyeti ile denizin üzerine yaya yolu yapmayı düşünemez miydi? Büyükşehir Belediyesi ecdadın en önemli eserlerinden birine niçin saygı göstermiyor? Üsküdar Belediyesi bu tarihî ve mimarî cinayete niçin ses çıkarmaz? Yol yapımına daha önce karşı çıkan Mimarlar Odası şimdi niçin ses çıkarmıyor?
Kültür ve Turizm Bakanlığı ile yetkili bütün makamlar Mimar Sinan'a yapılan bu saygısızlığı engellemeli, tarihî eserler hakkında alınan kararlar konusunda "Bu kararı şu parti verdiyse doğru, ama karar bu parti tarafından alındıysa yanlıştır" uygulamasına son verilmelidir.
İLK RÜŞVET İDDİASI
LALA Mustafa Paşa 1569'da altıncı vezirliğe terfi ettirilince Rumeli Beylerbeyi Ahmed Paşa emekli oldu. Şemsi Ahmed Paşa Şam Beylerbeyi iken emrinde Safed Sancakbeyliği yapan Lala Mustafa Paşa'nın kendisinden daha üst düzey bir göreve getirilmesini hazmedememiş, bu yüzden emekliliğini istemişti.
Ahmed Paşa, İkinci Selim döneminde padişahın musahiblik vazifesini yürüttü. Şemsi Ahmed Paşa, padişahın 1574'te ölümü üzerine Sokollu Mehmed Paşa karşısındaki hamisini kaybetti ve İstanbul'dan uzaklaştırıldı. Yeni padişah Üçüncü Murad, Şemsi Ahmed Paşa'yı emektardır diyerek Bolu'dan İstanbul'a getirtti ve tekrar musahib yaptı.
Tarihçi Gelibolulu Mustafa Âli, Şemsi Ahmed Paşa'nın Osmanlılar'dan kendi hanedanı İsfendiyaroğulları'nın intikamını almak için imparatorluğun sonunu getirecek bir hastalığın tohumlarını atarak bizzat padişahı rüşvet almaya alıştırdığını iddia eder. Ancak Tarihçi Mustafa Âli, Şemsi Ahmed Paşa'nın düşmanı Lala Mustafa Paşa'nın hizbinde yer aldığı için bu iddiası şüphelidir.
İRAN ELÇİSİ, ŞEMSİ AHMED PAŞA'DAN ALDIĞI CEVAPLA DONAKALMIŞTI
ŞEMSİ Ahmed Paşa tarihe hazırcevaplığı ve nüktedanlığıyla geçen devlet adamlarındandır. Kanunî'nin ölümünden sonra İkinci Selim'in tahta çıkmasını tebrik için İran'dan elçi gönderilmiş, elçi gelmeden namı gelmişti. Safevî Elçisi Şahkulu söz ustası ve hazırcevap bir devlet adamıydı. 1568 Şubat'ında Edirne'ye gelen İran elçisi şehrin dışında veziriazam haricindeki bütün Osmanlı devlet adamları tarafından karşılandı. Söz söyleme sanatında mahir olan Şahkulu Sultan'ı ilk karşılama ve elçiyle sohbet için Rumeli Beylerbeyi Şemsi Paşa görevlendirildi. Şemsi Paşa'ya sohbet sırasında altta kalmaması, gereken cevabı vermesi talimatı da verilmişti.
Safevî Elçisi Şahkulu Han, kendini büyük bir törenle karşılayan Osmanlı askerlerini küçümsemek için "Vallah ki bu askerin süsleri ve gösterişi düğün halkına benzer" dediğinde hazırcevaplığı ile meşhur Şemsi Ahmed Paşa, "Belli, Çaldıran'dan Taçlu Hanım'ı gelin getiren bu askerdi" demişti. Şemsi Ahmed Paşa, 1514'te Çaldıran Savaşı'nda Şah İsmail'in eşi Taçlu Hatun'un esir alınmasını muharebeden 54 yıl sonra İran elçisine hatırlatarak, hazırcevaplığıyla meşhur Şahkulu'nu susturmuştu.
ŞAİR VE YAZAR BİR DEVLET ADAMI
ARAPÇA ve Farsça şiirler yazan Şemsi Ahmed Paşa'nın en meşhur eseri Türkçe Divân'ıdır. Diğer eserleri ise "Cevâhirü'l-Kelimât" adlı Arapça- Türkçe lügat, "Tuhfe" isimli Farsça-Türkçe manzum lügat, "Şehnâme-i Sultan Murad" isimli manzum tarih, "İ'tikâd-nâme-i Şemsi Paşa" ve "Vikâye Tercümesi"dir. Şemsi Ahmed Paşa, "Şehnâme-i Sultan Murad" isimli 2.398 beyitlik eserinde Hulefâ-i Raşidin'den başlayıp, çeşitli İslâm devletlerinden bahsettikten sonra Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan başlayarak geniş bir şekilde Osmanlı tarihini anlatır..
.İstanbul'un fethi dünya tarihinin en büyük olaylarından biridir. Batı son Roma İmparatorluğu'nun başkentinin elimize geçmesini ve en büyük Hristiyan mabetlerinden Ayasofya'nın camiye çevrilmesini hiçbir zaman hazmedemedi. İstanbul'un fethinin Batı'daki yankıları Zinkeisen, Jorga, Setton ve Schwoebel gibi tarihçilerin eserlerinde anlatılır.
Fatih İstanbul'a giriyor.
İSTANBUL'UN FETHİNE İNANMADILAR
İstanbul fetihten önce ikiye bölünmüştü. İmparator Konstantin halkın tepkisine rağmen Avrupa'dan yardım almak için Ortodoks kilisesini Katolik kilisesiyle birleştirmişti. Birlik taraftarları birliğe karşı çıkanlardan dolayı Tanrı'nın cezasına çarptırıldıklarını söylerken, karşı çıkanlar ise Latinler yüzünden inancımızı inkâr ettiğimiz için Tanrı bizi cezalandırıyor, diyorlardı.
29 Mayıs 1453'te İstanbul'un fethinden iki gün sonra papanın filosu ancak Eğriboz'a gelebildi. Çok az sayıda gemiden oluşan Haçlı filosu Çanakkale Boğazı'na bile gelemeden tekrar geri döndü. Bu durum Hristiyanlığın İslâm'ın yeniden canlanan gücüne karşı mücadele tarihinde silinemez bir leke olarak görüldü.
İstanbul'dan kaçanların Ege'deki adalara varmasından sonra, İstanbul'un düştüğü haberi her tarafa yayıldı. Haberler, Venedik'e 29 Haziran'da, Büyük Konsey toplantı halindeyken ulaştı. İnebahtı'dan mektuplar getiren hızlı bir gemiyle haber gelmişti. Mektup senatoda okunduğunda salonu derin bir sessizlik kapladı. Senato üyeleri korku ve şaşkınlık ile birbirlerine baktılar. Ağıtlar, çığlıklar birbirini takip etti. Ağlama sesleri ve feryatlar duyuluyordu. Çaresizlikten eller ovuşturuluyor ve kimisi saçını başını yolarken, kimisi de göğsünü yumrukluyordu. Biri, bir akrabasının muhtemel ölümüne ağlarken, bir diğeri İstanbul'da kaybettiği malı için üzülüyordu. Yıllar sonra Venedik dojlarının tarihçisi Marino Sanudo, durumu şöyle özetlemişti: 'Konstantiniyye'nin kaybedildiğine dair haberler, Hristiyanlar arasında büyük bir dehşete sebep oldu.'
Ertesi gün, Venedik yönetimi Papa V. Nikolas'a şunları yazdı: 'Yine de yüce babamızın hem buradaki Vatikan vekiliniz Ragusa Başpiskoposu Recanatili Jacopo Venier mektuplarından hem de başka kaynaklardan papa hazretlerinin bu mektuptan önce İstanbul'un korkunç ve elim düşüşünü öğrenmiş olduğunu varsaymaktayız.' Ancak papa, henüz haber almamıştı. Haberler Bologna'ya 4 Temmuz, Roma'ya ise 8 Temmuz tarihinde ulaştı. Haber papaya ulaştığında, Papa V. Nikolas, "Hristiyanlığın utancıdır bu!" diye bağırdı. Vaiz Fra Roberto da Lecce, haberleri halka duyurdu. Roma haftalar boyunca derin ağıtlara ve Konstantiniyye'nin düşmediğine veya Türkler'in Roma'ya saldırmak için hazırlıklar yaptıklarına dair söylentilere sahne oldu.
Ayasofya.
HERKES BİRBİRİNİ SUÇLADI
Hristiyan dünyası bugün dahi atlatamadığı bir şoka girmişti. Kimse bu duruma inanamıyordu. Kimisi Bizans'ın yardımına gidilmediği için Avrupa'daki Hristiyan devletleri suçlarken, kimisi de Bizanslılar'ın işledikleri günahların sonucunda bunların olduğunu ifade ediyordu.
Fetih sırasında İstanbul'da bulunan Brescialı hümanist Ubertino Puscolo'ya göre Rumlar Hristiyan faziletlerin ve hümanist değerlerin bilincini tamamen yitirmişlerdi. İstanbul'da her şeyin bir fiyatı vardı. Namusuyla çalışmaya burun kıvrılıyordu. Mevki sahibi herkes gelirlerini devlet hazinesinden sağlıyor ve kumar masalarında har vurup harman savuruyorlardı. Gerçek ibadet bir kenara atılmıştı ve kutsal bayramlar tamamen ticarîleşmişti. Puscolo, Rumların kilise birleşmesi meselesinde, Lâtinlerle yapılan müzakerelerde ikiyüzlü davrandığını düşünüyordu. Eserinde şöyle diyordu: 'Ey hain Rum ırkı! Hangi zalim peri sizi doğruca sürdü, Dipsiz kuyuya doğru ve düşmenize sebep oldu, Ey Yunanistan'ın erkekleri size çukuru kazdırdı, İçine yurdunuzu, değer verdiğiniz evlerinizi, karılarınızı, çocuklarınızı gömdüğünüz.' Puscolo'ya göre birleşmeyi reddettikleri için sonunda semavî koruyucuları, şehrin bânisi Konstantin tarafından bile terkedilmişlerdi ve böylece ilahî adalet tecelli etmişti.
V. Nikolas.
BÜYÜK FELAKET
İtalya'dan Sırbistan'a herkes sıranın kendilerine geldiğine inanıyor ve korkuyordu. Vaizler şehir şehir dolaşarak halka durumu duyurdular. İnsanların günahları yüzünden Doğu Roma'nın başkentinin Türkler'in eline geçtiği, eğer insanlar dine dönmezlerse Fatih'in Roma'ya kadar geleceğini anlattılar.
İstanbul'un Türkler'in eline geçmesi Hristiyan dünyasında birçok ağıt yakılmasına sebep oldu. Bir Venedik şiirinde Hristiyanlığa şöyle sesleniliyordu: "Ağıtlar yaksın, korkunç düşüşüme gökyüzü ve bütün Hristiyanlar! Bu ne biçim kader. Hristiyanları körleştiren günahım ne benim. Felaketin bana yaklaştığını görmedi mi onlar". Bir diğer anonim çağrıda da Hristiyanlar bir araya gelmeye çağrılıyordu: "Her şeye kadir Tanrım lütfunla Hristiyanlığa güç ver. Barış ve birlik sağla. Ne Yunanistan'da ne Asya'da ve ne Avrupa'da tek bir Türk kalmayana kadar kovalamamız için bize büyük bir ordu kurmayı nasip et."
Avrupalılar İstanbul'un Türkler'in eline geçmesini Hazreti İsa'nın çarmıha gerilmesi ve dünyanın sonu gibi büyük felaketlerden birisi olarak algıladılar. Haber yayıldıkça her yerde yeni bir haçlı seferi düzenleme fikri hakim oldu. İstanbul'un fethinden sonraki yıllarda devlet adamları, askerler, kilise mensupları ve diğerleri tarafından düzinelerle haçlı seferi plânları yapıldı. Ancak bir netice alamadılar.
II. Pius.
Geleceğin papasının Ayasofya feryadı
Gelecekte II. Pius adıyla papalık yapacak olan, o dönemde Siena Piskoposu olan Aeneas Silvius Bartholomeus, İstanbul'un fethine dair haberleri III. Frederik'le birlikte Graz'da 12 Temmuz tarihinde aldı. Aynı gün V. Nikolas'a maruz kaldığı şoku ve derin kederi iletmek için şöyle bir mektup yazdı: 'Konstantinopolis ile ilgili olarak bize gelen bu melun haberler nedir? Keşke yalan olsa! Yazarken bile elim titriyor; ruhum dehşete düştü, yine de her ikisi ne infialini dizginleyebiliyor ne de acıklı durumunu ifade edebiliyor. Ah, zavallı Hristiyanlık!
Dünyanın en ünlü kilisesi Ayasofya'nın harap edilmesine veya kirletilmesine üzülüyorum. Mucizevî becerilerle kurulan sayısız bazilikanın Mehmed tarafından harap edilmeye veya kirletilmeye maruz kalmasına üzülüyorum. Latinlerin bile henüz bilmedikleri, ama İstanbul'da olan sayısız kitap hakkında ne diyebilirim? Aynı şekilde kaç büyük adamın adı artık silinip yok olacaktır! Homer ve Eflatun ikinci kez ölmüştür. Filozofların ve şairlerin dâhice eserlerini şimdi nereden bulacağız? İlham perilerinin kaynağı yok edildi. Umut edelim ki, bize bu felaketi uygun sözlerle anlatacak yeterli yetenekler güvende olsun....
İnsanlar, iddia edildiği kadar büyük tehlikelerin olmadığını, Bizanslıların yalan söylediklerini, para almak için planlar yaptıklarını söylediler -tüm tehlikelerin hayali, korkuların boş olduğunu söylüyorlardı-. Papa Hazretleri elinden geleni yaptı. Sizin suçlanabileceğiniz hiçbir şey yok, ama gerçekleri bilmeyen gelecek nesiller, İstanbul'un sizin zamanınızda kaybedildiğini öğrendiklerinde, bu felaketi size atfedeceklerdir... Şu anda Hristiyanlığın iki ışığından birinin söndüğünü görüyoruz. Doğu Roma İmparatorluğu'nun merkezinin alaşağı edildiğini, Yunanistan'ı oluşturan tüm o ihtişamın yok edildiğini görüyoruz... Artık Mehmed aramızda hüküm sürüyor. Türkler başımızın üzerinde dolanıyor.'
(Not: İddiaların tam tersine fetihten sonra Ayasofya korunmuş, şehirdeki kitaplar Fatih'in kütüphanesine alınmıştır.).
.Kanunî'nin Vezir-i Azam'ının 457 Yıl Önceki Büyük Öngörüsü İstanbul'un nüfusu arttıkça sıkıntısı bitmez
İstanbul büyük bir su sıkıntısıyla karşı karşıya. İstanbul'un büyük bir tüketici şehir olması, tarih boyunca su ve gıda maddelerinin sağlanması hususunu çok öncelikli hale getirmişti. Osmanlı döneminde nüfusu yüzbinleri bulduğu için İstanbul'un su ihtiyacının giderilmesi ve iaşesinin sağlanması oldukça zordu. İmparatorluğun bütün kaynakları başkentin ihtiyaçlarını gidermek için seferber olmuştu.
SU SİSTEMİ ÇÖKTÜ
İstanbul, tarih boyunca hem bir su şehri, hem de su sıkıntısının ve sorunlarının yaşandığı bir şehir oldu. İstanbul'a düzenli su sağlamak için yapılan ilk tesisler şehrin kuruluşuna paralel olarak gelişti. Şehre düzenli su sağlamak için yapılan ilk tesisler Roma dönemine aittir. Daha sonraki yıllarda İstanbul'da yaşayan insanların su ihtiyacının giderilmesine yönelik çabalar hep sürdürüldü. Ancak 7. ve 8. yüzyıllarda ise çeşitli hücumlar ve depremler sebebiyle bu su tesislerinin sur dışında kalan bölümleri tahrip olmuştur. Orta Bizans döneminde, eskiden şehrin suyunu sağlayan tesislerin işler durumda bulundukları kuşkuludur. Bunların yerine sarnıçların devreye girmiş oldukları tahmin edilmektedir. 10. yüzyıldan sonra şehre su sağlayan sistemin çöktüğü, 1204'teki Latin istilasından sonra ise bu sistemin tümüyle yıkıldığı sanılmaktadır.
İstanbul'un fethinden sonra Fatih yeni başkentinin su ihtiyacının karşılanması için önemli işler yaptı. Fatih Sultan Mehmed'den sonra da şehre su getirilmesine önem verilmiş. II. Bâyezid ve Yavuz Sultan Selim zamanlarında da Halkalı su yollarına ekler yapılmıştır.
YENİ SU YOLLARI
Kanunî döneminde İstanbul nüfusunun hızla artması beraberinde büyük bir su sıkıntısını da getirdi. Önceki dönemlerden kalan su kanalları ve sarnıçlar ihtiyacı karşılayamaz hale geldi. Üstüne üstlük 1563 yılındaki selde Mağlova su kemerinin yıkılması sıkıntıları bir kat daha artırdı. Şehir içindeki su kaynaklarının çoğu da kullanılamaz hale geldi. Bunun üzerine şehirde büyük bir su sıkıntısı baş gösterdi. Temiz su karaborsaya düştü ve halk ancak kendisine yetebilecek kadar suyu, iki-üç katı para ödeyerek alabildi. Tarihçi Peçuylu İbrahim, yaşanan sıkıntıyı "Büyük hayır işlerinden biri de Kırkçeşme suyudur. Bu sular İstanbul'a akıtılmadan önce herkes bir yudum suya muhtaç olup büyük sıkıntı çekerlermiş. Bu hayratı yapmakla kazandığı sevap, herhalde padişahın iyilikleri yazılan defterlerin başlığı olur. Bunun için harcadığı para da mübarek camiinkinden pek az değildir. Tutarı 50.780.000 akçe olduğu yazılmıştır" şeklinde gayet açık bir şekilde tasvir eder.
NÜFUS İZDİHAMI OLUR
Kanunî, devlet adamlarını da yanına alarak yıkılan su kemerlerini gezdi. Mimarbaşı Sinan'a gerektiği kadar para harcayarak bu kemerlerin tamir edilmesini emretti ve donanma askeri ile yeniçeri birliklerinden gerektiği zaman işçi temin etme yetkisi verdi. Bu toplantıdan sonra şehrin farklı bölgelerinde su kaynağı arayan görevliler Kâğıthane'de daha önce Bizanslılar tarafından da kullanılmış olan bir kaynak buldular. Kâğıthane'deki bu suyu İstanbul'a getirme işi Mimarbaşı Sinan'a verildi.
Çalışmalar ilerlerken Kâğıthane suyunun şehre getirilmesine farklı sebeplerle karşı çıkanlar da yok değildi. Karşı çıkanların en başında da Vezir-i Azam Semiz Ali Paşa gelmekteydi. Ali Paşa, projeyi engellemek için su yollarının güvenliğinden sorumlu Nikola adlı bir gayrimüslimi gizlice kaçırttı. Ancak Kanunî, Kâğıthane'yi teftiş için gittiği bir gün Nikola'nın nerede olduğunu sorunca Ali Paşa "Benden izinsiz haddinden fazla para harcadığı için saklanmıştır, birkaç güne kalmaz ortaya çıkar" diyerek durumu kurtardı. Bu cevaptan hemen sonra da gerçek niyetini şu şekilde padişaha izah etti:
"Hakikaten su getirmek gibi faziletli sevap ve güzellik olmaz. Allah muvaffak eyleye. Velakin padişahım bu eserin yapılmasıyla İstanbul'un her mahallesinde bir çeşme yapılıp sular sebil oldukda çevreden, Arap ve Acem ülkelerinden insanlar gelip şehirde nüfus izdihamına sebep olurlar. İstanbul'a et, ekmek ve diğer yiyecekleri yetiştirmek zorlaşır, askerin geçimini sağlamak müşkil hale gelir. Yiyecek fiyatları bozulur ve çift-bozanlar İstanbul'a dolar. Eker-biçer taifesi yerlerini boş bırakıp terkeylerler. Padişahımın saltanat döneminde her türlü zorluk çekilir. Ama asıl zorluğu sizden sonra gelen padişahlar çekerler."
Bu itirazlara rağmen Kanunî Kırkçeşme tesislerinin yapımını hız kesmeden devam ettirdi. Zamanına göre dev bir proje sayılabilecek olan Kırkçeşme tesisleri 7-9 yıl arasında bitirilerek, şehrin dönem dönem artan su sıkıntısına bir süre için çözüm bulundu.
FATİH VE İSTANBUL'UN SULARI
İSTANBUL'UN fethinden önce, şehir surlarının dışında, Türklerin bulundukları bölgelerde çeşmeler yapıldığı bilinmektedir. Fetihten sonra Fatih şehre su getiren su yollarının tamiri işini ele almış ve su sıkıntısının giderilmesi için araştırmalara girişilmiştir. Anlaşıldığı kadarıyla 15. yüzyılın ortalarında şehrin su durumu hiç de parlak değildir. Bu sebeple göçmüş su kemerleri, kaybolmuş su yolları bulunup tamir edilmiş, şehre su getirilmiş, getirilen su saraylara, hamamlara, mahallelere dağıtılmıştır. Bittikten sonra onarılan ve devreye giren su dağıtım ağları, Fatih ve Turunçlu su yollarıdır. Yine Fatih döneminde İstanbul'un kuzeybatısında Ayasköy- Davutpaşa ve Çiços Çiftliği'nin çevrelediği alandaki zengin su kaynaklarından da şehre de su getirilmeye başlanmıştır. İstanbul'un fethinden sonra II. Mehmed şehri mamur bir yer haline getirmek için ülkenin farklı yerlerinden insanları buraya göç ettirdi. Bu doğal olarak şehir de su sıkıntısı yarattı. Tarihçi Tursun Bey, kendi adını taşıyan tarihinde Fatih döneminde nüfusun artmasıyla birlikte bunların su ihtiyacını gidermek için yapılan çalışmaları özetle şu şekilde anlatmaktadır: "Çeşitli yiyecekler, sayısız gemi ile denizden ve arabalarla karadan büyük şehir ve köylerden akıp geldi. Ama su sıkıntısının giderilmesinde araştırma yapılmasını emretti. Meğer İstanbul'un mamur olduğu dönemlerde altı yedi günlük yoldan su getirilmiş. Eski su yolları bulundu ki, dağların ciğerlerini delip getirmişler ve zemine müvazi derelerden taklar ve kemerler vasıtası ile bir nehir akıtmışlar. Ama bu eserler zamanla harap oldular. Padişah bunların imarı için bilgin mühendis ve ustalar getirip göçmüş taklarını ve kaybolmuş yolları tamir ile yeniletti. Bu arada yol üzerinde nice sular bulunup ana suya katılıp bir nehir gibi bütün yaylak suyunu getirip şehre akıttı... Suyu saraya, hamamlara ve mahallelere taksim etti..."..
.insanoğlu dünya tarihi boyunca birçok amansız hastalıkla mücadele etti. Bunların çoğu insanlığın azmi karşısında yenildi ve ortadan kalktı. Bugün bu hastalıkların çoğunun adlarını sadece işin uzmanları biliyor. Tarih boyunca "Mahşerin Dördüncü Atlısı" denilen kolera, çiçek, verem, sarı humma, kızamık, cüzam, sıtma, difteri, tifo, tifüs, frengi, grip ve veba gibi bulaşıcı hastalıklar milyonlarca insanın ölümüne sebep olduğu gibi, tarihin gidişatında da birçok önemli değişikliklere yol açtı.
18. yüzyılda savaşlarda 4 milyon, 19. yüzyılda savaşlarda 8 milyon, 20. yüzyılda savaşlarda 115 milyon kişi öldü. Ancak tarihteki salgınlarda, savaşlarda ölenlerden çok daha fazla insan hayatını kaybetti. Üstelik savaşlardaki kayıpların önemli bir kısmı da açlık ve bulaşıcı hastalıklardandır. Birkaç büyük salgında tarihteki bütün savaşlarda hayatını kaybedenlerden daha fazla insan ölmüştür. İşte tarih boyunca yaşadığımız büyük salgınlar:
1720 Marsilya veba salgını.
Milattan Önce 429-426 Atina Vebası: 75-100 bin kişi hayatını kaybetti.
165-180 Antonius Vebası (Galen Vebası): Araştırmacılar, çiçek salgını olabileceğini de söylerler. Milyonlarca kişinin öldüğü tahmin ediliyor.
541-542 Jüstinyen Vebası: Orta ve Güney Asya, Kuzey Afrika ve Avrupa nüfusunun yaklaşık yüzde 50'sinin öldüğü rivayet edilir. 25 milyondan fazla insanın hayatını kaybettiği tahmin ediliyor.
735-737 Çiçek Salgını: Japonya'da nüfusun yaklaşık üçte birinin öldüğü söylenir.
1346-1353 Veba Salgını: "Kara ölüm" olarak anılan veba sonucunda 75 milyonluk nüfusunun üçte birini kaybeden Avrupa'nın ekonomik, sosyal, dinî ve kültürel yapısı değişti.
Amerika Kıtasında Avrupalılar'ın Yol Açtığı Salgınlar: 16. yüzyılda İspanyollar'la başlayan Amerika kıtasının işgali sırasında Avrupalılar çiçek, suçiçeği, kızamık gibi bulaşıcı hastalıkları da yeni dünyaya taşıdılar. Avrupalılar'ın bazen bilinçli bazen de bilinçsiz olarak hastalıkları bulaştırdıkları yerlilerden on milyonlarca insan hayatını kaybetti.
1563 Londra Vebası: Londra nüfusunun tahminen dörtte biri olan 20 binden fazla kişi öldü.
1577-1579 Tifüs Salgını: İngiltere'de nüfusun önemli bir kısmının öldüğü söylenir.
1618-1648 Tifüs ve Diğer Salgınlar: Almanya'da Otuz Yıl Savaşları (1618-1648) sırasında hastalık ve açlıkla birlikte 10 milyona yakın ölüm yaşandı. Bu ölümlerin sadece 350 bini savaştadır.
Fransız Ordusu, Rusya'dan perişan bir şekilde çekiliyor.
1629-1631 Büyük Milano Vebası: İtalya'da tahminen nüfusun yaklaşık yüzde 25'ine tekabül eden 1 milyona yakın insan hayatını kaybetti.
1647-1652 Büyük Sevilla Vebası: Sevilla nüfusunun dörtte biri, bütün İspanya'da ise 500 binden fazla kişi öldü.
1656 Napoli Vebası: Napoli nüfusunun yarısını öldüren salgın İtalya'da yüz binlerce can aldı.
1665-1666 Büyük Londra Vebası: 100 bin kişi, yani Londra nüfusunun dörtte biri hayatını kaybetti.
1679 Büyük Viyana Vebası: 70 binden fazla kişinin öldüğü tahmin ediliyor.
1720-1722 Büyük Marsilya Vebası: 50 bini Marsilya'da olmak üzere 100 binden fazla kişinin öldüğü tahmin ediliyor.
1770-1772 Rus Vebası: Moskova'da 50 binden fazla kişi hayatını kaybetti.
1772-1773 İran Vebası: İran'da yüz binlerce insanın hayatını kaybettiği tahmin ediliyor.
Sarı Humma Salgınları: 19. yüzyılda İspanya ve Amerika kıtasının değişik yerlerinde yüz binlerce insan öldü.
1812-1820 Veba Salgını: Salgın sırasında İstanbul'da 100 bin kişinin hayatını kaybettiği tahmin ediliyor. Osmanlı topraklarında 150 binden fazla kişi vefat etti.
1812-1813 Tifüs ve Dizanteri Salgınları: Napolyon'un Rusya seferi ve Avrupa savaşları sırasında yüz binlerce kişinin bulaşıcı hastalıklardan öldüğü tahmin ediliyor.
1817-1823 Kolera Salgını: Bangladeş'te 6 bin, Java'da 100 binden fazla, Basra'da 15 bin ilâ 18 bin arası insan vefat etti.
1826-1851 Kolera Salgını: Yüz binlerce insan öldü. Kolera yüzünden 1831'de İstanbul'da 6 bin, Hicaz'da 20 bin, 1832'de Fransa'da 100 bin, 1833'te Meksika'da 15 binden fazla, 1846'da Tahran'da 12 bin, 1847'de Hicaz'da 15 bin, İstanbul'da 4 bin 275, Trabzon'da 5 bin 275, 1840'larda Fransa'da 10 bin kişi hayatını kaybetmişti.
1665 Londra veba salgını.
1846-1849 Tifüs Salgını: Kanada, İrlanda gibi ülkelerde on binlerce kişi salgın sonucu hayatını kaybetti.
1846-1860 Kolera Salgını: Rusya'da 1 milyon kişinin öldüğü tahmin ediliyor.
1863-1876 Kolera Salgını: Osmanlı topraklarında çok etkili olan salgında Hicaz'da 30 bine yakın, İstanbul'da 5 bine yakın, Osmanlı'nın güney bölgelerinde ise 40 binden fazla insan vefat etti. Ortadoğu, Afrika, Hindistan, Avrupa ve Amerika'da 500 binden fazla kişinin öldüğü tahmin ediliyor.
1881-1896 Kolera Salgını: Bu salgında Avrupa, Amerika, Afrika ve Asya'da yüz binlerce insan öldü. Sadece Osmanlı topraklarında İstanbul'da 3 bin, Hicaz'da 45 bin, Mısır'da 28 bin kişi salgın sonucu hayatını kaybetmişti.
1889-1923 Kolera Salgını: Avrupa, Asya, Afrika ve Amerika'da 1 milyona yakın insan öldü.
1889-1892 Rus Gribi: İspanyol gribinden önceki en büyük grip salgınında Rusya'da 1 milyona yakın insan hayatını kaybetti.
1889-1896 Difteri Salgını: Bütün ülkelerdeki kayıpları bilemiyoruz. Ancak yüz binlerce insan bu salgında öldü. ABD'de (sadece 10 şehirde) 40.887, Avusturya'da 143.090, Prusya'da 216.073, Norveç'te 9.322, Romanya'da 4.952, Kanada-Ontario'da 4.778, Belçika'da 16.470, İsveç'te 13.860, İngiltere ve Galler'de 44.933, İskoçya'da 8.120, İtalya'da 86.138 ölüm, İsviçre'de 6.131, Fransa'da 32.460, Şili'de 3.458, Danimarka'da (sadece şehirlerde) 5.151, Sırbistan'da 46.891, İrlanda'da 4.314, Hollanda'da 6.705, Avustralya'da 7.889 ve Yeni Zelanda'da 860 kişi öldü.
1918-1919 İspanyol Gribi: Araştırmacılara göre salgın dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 25'ini, yani 400 milyondan fazla insanı etkiledi. İspanyol gribi bütün dünyada 18 ayda 20 milyondan fazla insanın ölümüne yol açtı. Salgının neticesinde 50, hatta 100 milyon insanın kaybedildiği iddia eden araştırmacılar da vardır.
1914-1922 Tifüs Salgını: Birinci Dünya Savaşı ve Rus İç Savaşı sırasında milyonlarca kişi tifüsten öldü.
1957-1958 Asya Gribi: 1 milyondan fazla kişi salgında öldü.
1968-1970 Hong Kong Gribi: Kovid- 19'dan önceki en büyük salgında 1 milyondan fazla insan hayatını kaybetti.
ADVERTISING
***
Yeni enfeksiyonlar çağı
20. asra kadar ölümlerin önemli bir kısmı enfeksiyondandı. Aşıların yaygınlaşması ve antibiyotikler, enfeksiyondan ölümlerini azalttı. İnsanoğlu son yarım asırda salgınları unuttu. 2000'li yıllarda karşımıza çıkan Sars, Mers, kuş gribi ve domuz gribi gibi hastalıklar ise geçmişte insanlığın karşılaştığı salgınlar gibi bulaşıcıydılar. Ancak yayılımları sınırlı olunca dünyada etkisi sınırlı oldu. Kovid-19 ise unuttuğumuz bir kâbusu yeniden insanoğluna hatırlattı.
1918'de grip salgınında bir hastane.
Uzmanlar yeni bir salgın için bizi uzun süreden beri uyarıyorlardı. 1918 İspanyol gribine sebep olan virüsün gizemini çözen ve virüs avcısı, virüs dedektifi diye anılan Johan Hultin, 2002 Şubat'ında "Başka bir pandeminin geleceği kesinlikle belli, ancak nasıl olacağını bilmiyoruz. Soru şu: Önceden nasıl uyarılabiliriz?" demişti.
Ülkemizde ise Türkiye'nin önemli enfeksiyon hastalıkları uzmanlarından Prof. Dr. Recep Öztürk yıllardan beri yeni salgınlara karşı alınması gereken tedbirlerle ilgili yazdığı yazı ve konferanslarla yeni salgın tehlikelerine dikkat çekti. Ancak bu salgına kadar ne demek istediğini pek anlayan olmadı.
Tarihteki salgınlarla ilgili birçok yazı yazmış ve bu konudaki literatürün de bir kısmını okumuş bir tarihçi olarak yeni bir enfeksiyon çağının başladığını ve Kovid-19'u başka salgınların da takip edeceğini düşünüyorum. İnşallah yanılırım.
Yeni salgınlara karşı hazırlıklı olmalıyız. Bunun için salgın hastalıkların hızla yayılmasına sebep olan kalabalık şehirlerimizi gözden geçirmeliyiz. Şehir politikamızın değişmesi şart. İnsanlar iç içe yaşadıkça her türlü hastalık daha kolay yayılıyor. Ayrıca virüs ve bakteriler üzerine araştırmalar yapan uzman sayımızı artırıp, onlara her türlü imkânı sağlamalıyız. Bunun için de ilk iş olarak Recep Öztürk hocanın yıllardan beri dile getirdiği gibi "Ulusal Enfeksiyon Hastalıkları Enstitüsü"nü kurmalıyız. Alanında en yetkin bilim adamlarının çalışacağı bu enstitü, mevcut ve gelecek meselelere çözüm üretmek için önemli bir adım olacaktır.
.Garb Ocakları diye anılan Cezayir, Trablusgarb ve Tunus'taki Türk deniz gazileri köle ve ticari mal taşıyan Hristiyan gemilerine saldırarak, ganimet alırlardı. Avrupalı devletler, Türk deniz gazilerinden korunmak için haraç verirlerdi. Zeynep Dramalı'nın 'Tarihi Tersten Okumak' isimli eserinden bu konudaki ilginç bir hadiseyi naklediyoruz.
FRANSA, CEZAYİR'İ BOMBALIYOR
Fransa, 17. yüzyılın sonlarında saldırılardan kurtulmak için Cezayir'le bir antlaşma yapmıştı. Ancak Fransızlar, esir değiş tokuşu maddesine uymayarak, antlaşma şartlarını ihlal ettiler. Gemilerinde forsa olarak kürek çeken güçlü Müslüman esirleri vermeyerek, sadece yaşlı ve hasta Müslümanlar'ı serbest bıraktılar. Bunun üzerine Fransız gemilerinin güvenliği ortadan kalktı.
Fransız donanması 1682 ve 1683'te Cezayir'i bombardımana tuttu. Fransızlar'ın elinde aldığı yaralardan dolayı İtalyanca Mezemorta Hüseyin Reis vardı. Hüseyin Reis, gençliğinde 8-10 yerinden yaralanmış ve öldü zannedilmişti. Ancak Hüseyin Reis'in iyileşmesi üzerine İtalyanca yarı ölü manasına gelen "Mezzomorta" kelimesinden bozma Mezemorta lakabını almıştı. Fransızlar antlaşma yapması için Mezemorta'yı Cezayir Dayısı'na gönderdiler. Ancak deniz gazileri arasında çok sevilen Mezemorta Cezayir'e çıkınca yaşlı Dayı'yı devirip, idareyi eline aldı.
Fransızlar, Mezemorta Hüseyin Reis'ten fayda beklerken yeni dayı olarak karşılarında bulmuşlardı. Cezayir deniz gazilerinin elinde Fransızlar kadar güçlü toplar yoktu. Bu yüzden Fransız donanmasına karşılık veremiyorlardı. Ancak ilginç yöntemleri vardı. Mezemorta Hüseyin Reis, Fransızlar'a "Top kullanma konusunda bizim de kendimize has yöntemlerimiz var, eğer bombardıman devam ederse Fransız konsolosunu, papazları ve diğer Fransızlar'ı teker teker topa koyup ateşleyeceğim" dedi. Dayı'nın bu cevabından sonra çıkarma için hazırlıkları olmayan Fransızlar çekip gittiler.
FRANSIZLAR PES ETTİ
Bu arada Cezayir ile Fransa arasındaki görüşmeler devam etti. Ancak bir antlaşmaya varılamadı. Bunun üzerine 1687 Haziran'ının ortalarında Fransız donanması tekrar Cezayir açıklarına gelerek, bombardımana başladı. Beş yıl önce Fransızlar'ı tehdit eden Hüseyin Reis, sözünü tuttu. Fransız konsolosu ile 4 Fransız teker teker topa konularak ateş edildi. Fransızlar da buna karşılık üç rehine Müslüman'ı öldürerek, bir salın içerisinde gönderdiler. Cezayirli deniz gazilerinin cevabı gecikmedi. 25 Haziran'da Mezemorta Hüseyin Reis, 5 Fransız'ı daha topun içerisine koyarak, ateşledi. Fransızlar'ın da cevabı gecikmedi. Ertesi gün üç Müslüman'ın cesedi kıyıya vurdu.
Cezayir deniz gazilerinin her zamanki gibi inatlarının kırılamayacağı anlaşılmıştı. Bu sırada Avusturya ile Fransa'nın ilişkileri gerilmişti. Donanmaya ülkeye geri dönmesi emri verildi. Bir yıl sonra Fransızlar 1688'de tekrar Cezayir önlerine geldiler. Ancak topa tutulan Cezayir deniz gazileri yine teslim olmadı ve Fransız donanması yine eli boş geri döndü. Mezemorta Hüseyin Reis'in namı İstanbul'a kadar gelmişti. Osmanlı Devleti'nde uzun süredir denizcilikten gelme bir kaptan-ı derya yoktu. 4 Ocak 1690'da Mezemorta Hüseyin Reis kaptan-ı deryalığa tayin edilerek, bir an önce İstanbul'a gelmesi için emir gönderildi. Ancak Cezayir'deki yeniçerilerin muhalefetinden dolayı ilk kaptan-ı deryalığı kısa sürdü. Mezemorta 1695'te ikinci defa kaptan- ı deryalığa tayin edildi. Altı yıldan fazla süren ikinci kaptan-ı deryalığı Türk denizciliğinin parlak dönemlerinden biri oldu. Osmanlı Bahriyesi yeni baştan düzenlendi.
Mezemorta Hüseyin Paşa'nın bir deniz muharebesi.
CEZAYİR'DE 314 YILLIK TÜRK HAKİMİYETİ
BARBAROS kardeşler, Vardar Yenicesi'nden gelip Midilli'nin fethinden sonra buraya yerleşen Yakub adlı bir Türk sipahinin çocuklarıdırlar. Barbaros Hayreddin Paşa'nın ağabeyi Oruç Reis, Türk denizcilerine büyük yardımlarda bulunan İkinci Bâyezid'ın oğlu Şehzade Korkud'un desteğiyle bir gemi sahibi olarak deniz gaziliğine başladı. Ancak şehzadenin Yavuz Sultan Selim karşısında taht mücadelesini kaybetmesi üzerine 1510'da Anadolu kıyılarından ayrılarak, kardeşi Hızır ile birlikte Tunus kıyılarındaki Cerbe Adası'na gitti. Barbaroslar, cesaretleri sayesinde burada kısa sürede kendilerini kabul ettirdiler.
Bu sırada Afrika yavaş yavaş İspanyol hakimiyetine giriyordu. Ancak İspanyollar, Afrika'daki topraklarının anavatanlarına uzaklığı ve bölge halkının da Müslüman olması yüzünden bu bölgelerde hakimiyetlerini rahatça kuramıyorlardı. Cezayir'den gelen bir heyet Barbaroslar'dan İspanyollar'ın Cezayir'in bir şehri olan Becaye'den çıkarılmasını talep etti. Bunun üzerine 1513'te harekete geçen Barbaroslar, Becaye'nin 60 mil doğusundaki Cicelli'yi ele geçirdiler. Daha sonra Cezayir halkının davetinden de istifade ederek, 1516'da Cezayir'e hakim oldular. Oruç Reis Cezayir'de hükümdarlığını ilan etti.
Cezayir'in Barbaroslar'ın eline geçmesi İspanya açısından büyük bir tehlike idi. Ancak Şarlken'in Cezayir'e gönderdiği donanma bir sonuç alamadı. Bunun üzerine İspanyollar, Tlemsen Emiri'ni devreye soktular. Durumu haber alan Oruç Reis, Tlemsen'i zapt etti. Fakat daha sonra 1518'de yerli halkın bir kısmıyla anlaşan İspanyollar'a karşı yaptığı mücadelede şehid düştü. Şehadetinden sonra yerine kardeşi Hızır Reis geçti. Hem İspanyollar, hem de yerli halkla uğraşan Hızır Reis bir ara Cezayir'i terk etmek zorunda kaldı, ancak kısa bir süre sonra daha kuvvetli bir şekilde buraya hakim oldu. Hızır Reis, 1519'da Yavuz'a elçi göndererek Osmanlı desteğini aldı. Cezayir de Osmanlı hakimiyetine girdi. Hızır Reis, 1534'te Osmanlı donanmasının başına geçirildi.
Kanuni zamanında Osmanlılar'dan yardım isteyen Fransızlar, Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki Osmanlı donanmasının 1543'teki Nice kuşatması sırasında Cezayirli Türk denizcileriyle tanıştılar.
Cezayir'deki Türk hakimiyeti zaman zaman sekteye uğradıysa da, beylerbeyi, paşa, ağa ve dayı sıfatlı idareciler vasıtasıyla Türk hakimiyeti devam ettirildi. Osmanlı İmparatorluğu Cezayir'i uzun bir süre bölgeye atadığı "dayılar" vasıtasıyla yarı özerk bir vaziyette idare etti. Fransa'nın 5 Temmuz 1830'daki işgaline kadar tam olarak üç asırdan fazla bir süre Türk hakimiyeti altında huzur içerisinde idare edildi..
.
.Türk usulü çiçek aşısı, 18. yüzyılda Avrupa'da öğrenildikten sonra ilk olarak Londra'da Newgate Hapishanesi'nde 6 mahkûm üzerinde denenmiş ve olumlu netice alınmıştı. Aşı olumlu neticelerin alınmasına rağmen günümüzde olduğu gibi tartışmaları da bitmedi. Andrew, Nikiforuk, Arslan Terzioğlu, Nuran Yıldırım, Burcu Mercan gibi araştırmacıların eserlerinde ve Edward Jenner maddesinde hastalıkla mücadelenin değişik safhaları anlatılır.
ÇİÇEK AŞISI
1790'larda bir süredir çiçek aşısı üzerine çalışan Edward Jenner'in araştırmaları önemli bir dönüm noktası oldu. Jenner, araştırmaları sırasında hayvancılıkla uğraşanların, özellikle de sütçülük yapanların çiçekten etkilenmediğini gözlemledi. Jenner, bir rivayete göre de 1770'lerde Bristol'de bir sütçüden bu durumu öğrenmişti. Buradan hareketle sığır çiçeği hastalığıyla ilgilenmeye başladı. İnek çiçeğinden alınan hastalığın insana aşılanmasıyla insanın bağışıklık kazandığını ve bir daha hastalığa yakalanmadığını ortaya koydu. Jenner, 1796'da Sarah Nelmes isimli sütçü kızın elindeki sığır çiçeği mikrobuyla bahçıvanın oğlu sekiz yaşındaki James Phipps'i aşıladı. Daha sonra yaptığı denemelerde çiçek hastalığına maruz bırakılmasına rağmen aşılanmış çocuğun bağışıklığını ispatladı. 65 yaşına kadar yaşayan James Phipps, Jenner'in cenazesine de katılmıştır.
Konuyla ilgili eseri 'Inquiry into the Causes and Effects of the Variolae Vaccinae', Londra'da yayınlandı. Bu uygulama, insandan alınan numunelerle yapılan aşılamadan daha az riskli olarak görülüp, hızlıca kabul gördü. Artık yapılması gereken, herkesin aşı olmasını sağlamaktı. Aşı olmadan hastalığa yakalananlar için ise henüz bir tedavi yöntemi geliştirilememişti. Aşılama terimi 1800'de Cerrah Richard Dunning tarafından kullanıldı. Sığır çiçeği mikrobu uygulama manasına gelen aşı terimi Pasteur'un kuduz aşısını bulmasından sonra genel bir isim oldu.
Jenner'in aşısıyla ilgili bir çizim.
AŞI KANUNU
1801'de ABD Başkanı Thomas Jefferson, çiçek aşısını ülkesinin ilk halk sağlığı önceliklerinden biri olarak ilan etti. Geniş kitlelerin aşı olmasını sağlamak amacıyla 1813'te Amerika'da aşı kanunu çıkarıldı; İngiltere'de ise 1840'ta aşı kanunu çıkarıldı. 1852'de aşı zorunlu hâle getirildi, daha sonra uygulamalarda sert tedbirler alındı. 1853'te çıkarılan yasayla doğan her çocuğun 3 ay içinde aşılanıp, kaydedilmesi ve aşı yaptırmayan ebeveynlere para cezası verilmesi hüküm altına alındı. 1867'de eksik görülen hususlarla ilgili yeni bir aşı kanunu çıkarıldı. Yasal olmayan aşıları yapanlara hapis cezası getirildi. 1871, 1874, 1898 ve 1907'de kanun yenilendi.
Jenner'in geliştirdiği aşı, İstanbul'da ilk defa 1800'de yapıldı. Osmanlı yönetimi, hastalığın kontrol altına alınması için etkili bir aşı programına ihtiyaç olduğunun farkındaydı. 1885'te ilk aşı nizamnamesi çıkarıldı. Daha sonra 1894, 1904 ve 1915'te nizamnameler yayınlandı. 1890'larda yeni doğan çocuklara, 1904'te fabrika çalışanlarına aşı olma zorunluluğu getirildi.
Dünyanın değişik yerlerinde çiçek aşısı programları gerçekleştirildi. Böylece çiçek hastalığı dünya genelini etkileyen ölümcül bir hastalık olmaktan çıkarak mahalli bir hâl aldı. Buna rağmen 1958'e gelindiğinde, dünya genelinde yılda 2 milyona yakın kişi çiçek hastalığından ölmekteydi. Bu tarihten sonra Dünya Sağlık Örgütü'nün yoğun bir aşı kampanyasıyla çiçek virüsü dünyada azaltıldı.
Avrupa'daki son çiçek salgını, 1972'de patlak verdi. Alınan sıkı tedbirlere rağmen hastalık 175 kişiye bulaştı ve bunların 35'i öldü. 1975'ten sonra çiçek hastalığı, Afrika dışında görülmedi. Yoğun bir aşı programıyla hastalığın tamamen ortadan kaldırılması hedeflendi. Yaşanan son ölümcül hastalık ise Ekim 1975'te Bangladeş'te bir kız çocuğunda teşhis edildi. Son doğal vaka 1977'de Somali'de görüldü. 1978'de Birmingham'da laboratuvar kazası bir kişiyi öldürdü ve sınırlı bir salgın oldu.
Dünya Sağlık Örgütü, 1980'de hastalığın dünyadan silindiğini resmen ilan etti. Çiçek virüsü günümüzde ABD, Rusya ve Dünya Sağlık Örgütü adına Hollanda laboratuvarlarında saklanıyor.
Çiçek hastalığından ölenler
TARİH boyunca yüz milyonlarca insanı öldüren çiçek hastalığı, öldürürken zengin fakir ayırt etmiyordu. Milattan Önce 1140'larda öldüğü tahmin edilen Mısır Firavunu V. Ramses'in mumyasında çiçek hastalığı izleri saptanmıştır. 1711'de Avusturya Kralı I. Joseph, 1724'te İspanya Kralı I. Louis, 1730'da Rus Çarı II. Petro, 1741'de İsveç Kraliçesi Ulrika Eleonora ve 1774'te Fransa Kralı XV. Louis çiçek hastalığından öldü. Stuart hanedanının birçok üyesi çiçek hastalığından hayatını kaybetti; II. William 1650'de 24 yaşındayken; II. William'ın eşi Prenses Mary 1660'ta 29 yaşındayken; Gloucester Dükü Henry 1660'ta 21 yaşındayken; III. William'ın eşi Mary 1694'te 32 yaşındayken; II. James'in oğlu Charles henüz 1 aylıkken; Danimarka Kralı III. Frederick ile evlenen Anne'nin çocuklarından Mary 1685'te 20 aylıkken, Anne Sophia 1686'da 8 aylıkken, William ise 1700'de 11 yaşındayken çiçek hastalığından öldü.
Osmanlı padişahlarından I. Ahmed (1603-1617), I. Mustafa (1617-1618) ve III. Ahmed (1703-1730), II. Mahmud (1808-189) ve Sultan Abdülmecid'in (1839-1861) çiçek hastalığına yakalandığını biliyoruz.
I. Abdülhamid (1774-1789) devrinde İstanbul'da dönem dönem çiçek salgını yaşandı ve hastalık saraya da sirayet etti. Padişahın en az 6 çocuğunun değişik tarihlerdeki salgınlarda hayatını kaybettiğini Fikret Sarıcaoğlu'nun araştırmasından biliyoruz. Şehzade Mehmed 1781'de 5 yaşındayken; Şehzade Murad 1784'te 4 buçuk aylıkken; Şehzade Mehmed Nusret 1785'te 3 yaşındayken; Fâtıma Sultan 1785'te 3 yaşındayken; Âlemşâh Sultan 1786'da 3 buçuk aylıkken ve Şehzade Süleyman 1786'da 7 yaşındayken hastalığa yenik düştü. 1808'de tahta çıkacak olan Şehzade Mahmud ise hastalığı yenerek ölümün ucundan döndü. Hekimlerin salgının önüne geçmek için seferber olduğu böyle dönemlerde Osmanlı Devleti'nde yaşayan Müslümanlar da hayır yaparak Allah'ın "Şâfi" ismine sığınırlardı. I. Abdülhamid de dönem dönem sadaka dağıttı; bazı borçlulara destek oldu; hafif suçlu olanları affetti. Salgın olduğu dönemlerde de saraydan çıkmamaya dikkat etti. Nitekim devrinde en şiddetli salgınlardan biri yaşandığında 30 Kasım 1784'ten 27 Ekim 1785'e kadar sadece bir kez tebdil- i kıyafet ve cuma selamlığına çıkmıştır. II. Mahmud'un oğlu Şehzade Abdülhamid ise 13 yaşındayken çiçek hastalığından ölmü.
.Osmanlı-Fransa ilişkileri 18. yüzyılda inişli çıkışlı bir seyir takip etti. Avrupa'daki güç dengelerindeki değişim de bu ilişkinin niteliğini etkiledi. İttifaklar sisteminin hâkim olmaya başladığı bu yüzyılda Osmanlı- Fransa ilişkilerinin sıkıntıya girdiği zamanlar da oldu. Bunlardan biri de 1756-1763 tarihleri arasında devam eden ve 'Yedi Yıl Savaşları' olarak adlandırılan dönemde meydana geldi. Bu savaşta Osmanlı İmparatorluğu tarafsız kalmayı tercih etti ancak Avrupa'daki gelişmeleri de yakından takip etti.
GEMİMİZİ KAÇIRDILAR
Ekim 1760'taki bir olay Osmanlı-Fransa ilişkilerini savaşın eşiğine getirdi. 1760 Haziran'ında İngiliz bandıralı korsan gemisinin saldırısına uğrayan bir Fransa gemisi Osmanlı donanması tarafından kurtarıldı ve korsan gemisindeki esirler de İstanköy'de bekleyen bir Osmanlı gemisinde hapsedildiler. Ancak 11 Ekim 1760'ta gemideki esirler çok ilginç bir şekilde kaçmayı başardılar. Esirler, cuma günü gemideki muhafızların namaz için ayrıldıkları bir vakitte fırsattan istifade gemiyi ele geçirdiler, gemide kalan muhafızları öldürdüler, kürekçileri de yanlarına alarak gemiyi kaçırdılar. Bu olay İstanbul'da duyulur duyulmaz şehirde büyük bir galeyana sebep oldu. Hemen Kaptan-ı Derya Abdülkerim Paşa gemiyi yakalamak üzere gemiler sevketti. Fakat esirler Osmanlı gemisiyle birlikte Malta Adası'na sığınmayı başardılar.
Bu olay yüzünden ihmalkâr davrandığı gerekçesiyle Kaptan-ı Derya Abdülkerim Paşa önce azledildi daha sonra da başı kesilerek Topkapı Sarayı önünde teşhir edildi. Ayrıca kapudanenin kaptanı da aynı akıbete uğradı. Olaydan hemen sonra Sadrazam Koca Ragıb Mehmed Paşa ve Sultan Üçüncü Mustafa harekete geçtiler. Aracı olması için Fransa'ya müracaat edildi. Fakat Fransa bu talebi geri çevirdi. Bunun üzerine sadrazam Fransa'yı da tehdit eden bir mektubu Kral On Beşinci Louis'e gönderdi. Mektupta Malta'nın Fransa hâkimiyetinde bulunduğunu, bu yüzden kaçırılan Osmanlı gemisini iade etmesi için Malta hâkimine Fransa'nın baskı yapması gerektiği aksi takdirde Malta'ya savaş ilan edileceği ve bundan Fransa'nın da zararlı çıkacağı yazıyordu.
FRANSA SAVAŞTAN KORKTU
Dönemin İstanbul'daki Fransa Elçisi Vergennes Kontu Charles Gravier de Osmanlı başkentindeki gelişmeleri kaygı ile takip ediyordu. Bâbıâli'nin, yani Osmanlı hükümetinin tehditlerinde ciddi olduğunu müşahede etti. Çünkü deniz savaşı için tersanede hummalı bir çalışma başlatılmıştı. Malta'ya Osmanlı İmparatorluğu'nun 1760'ta savaş ilan etmesi bu dönemde devam eden ve 'Yedi Yıl Savaşları'nda Fransa-Avusturya-Rusya ittifakının büyük bir darbe alması demekti. Özellikle de Fransa'nın. Çünkü Bâbıâli Malta üzerinden Fransa'yı tehdit ediyordu.
Fransız elçi, ülkesine gönderdiği raporlarında Türkler'in Malta'ya savaş konusunda ciddi olduklarını yazdı ve bu raporlar Fransa hükümeti üzerinde etkili oldu. Elçiye gönderilen mektupta Sadrazam Ragıb Paşa'nın mektubunun üslubunun kaba ve tehditvari olduğu, ancak bunu görmezlikten gelecekleri belirtildi. Ayrıca geminin Malta'dan iadesi konusunda yardımcı olacakları da kaydedildi. Fransa hükümeti uzun görüşmelerden sonra, Osmanlı İmparatorluğu'nun 'Yedi Yıl Savaşları'na dahil olmasını önlemek için parasını bizzat kendisi ödeyerek Osmanlı gemisini Malta korsanlarından satın alıp, Bâbıâli'ye teslim etmek zorunda kaldı. Gemi, uzun ve zorlu bir müzakereden sonra büyük bir törenle 1761'de İstanbul'a getirildi. Osmanlı'nın savaş tehdidi Fransa'ya geri adım attırmıştı.
FRANSA ÖNCE KIŞKIRTTI, SONRA ARABULUCU OLDU
FRANSA, 18. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı İmparatorluğu'ndaki nüfuzunu çoğalttı. Fransız elçisi Marki de Bonnac, 1716'da Kudüs'teki Kutsal Kabir (Kamame) Kilisesi'yle ilgili tamir imtiyazı elde etti. Yirmisekiz Mehmed Çelebi, 1720'de Fransa'ya elçi olarak gitti. Fransa'dan İstanbul'a getirdiği kitaplar, elbiseler ve mobilyalar Osmanlı başkentinde Batı modasının yayılmasına sebep oldu. Fransa Kralı ve çevresindekilerin yaşam biçimleri taklit edildi. Fransa, 1730'larda Lehistan'daki krallık seçiminde kralın kayınpederi olan Stanislav Leçinski'yi destekledi. Ancak seçtiremeyince savaş yoluyla tahta çıkarmaya karar verdi. Osmanlılar'ı savaşa sokmaya çalıştı. Çabaları bir netice vermeyince, 1733-1735 yılları arasında kendi başına Lehistan'a müdahale etti. Üstünlük sağlamasına rağmen Leçinski'nin krallığının problemli olacağını görünce, 1735'te Viyana Antlaşması'yla bazı tavizler karşılığında III. August'un krallığını tanıdı. Daha sonraki yıllarda Fransa'nın İstanbul'daki elçisi Marki de Villeneuve, Osmanlı İmparatorluğu'nu Rusya'ya karşı savaş açması için kışkırttı. Bu sırada Rusya da Bâbıâli'ye bir nota vererek, ülkesine Kırım Tatarları'nın yaptığı akınlar sebebiyle 1711'de imzalanan Prut Antlaşması'nı tanımadığını bildirdi. Osmanlı yönetiminden kabul edilemeyecek isteklerde bulundu. İyice gerginleşen ortamda İngiliz ve Hollanda elçileri iki devletin arasını bulmaya çalışırken, Fransa elçisi Osmanlı yönetimini savaşa yönlendirdi. Sonunda 1736'da Rusya'ya savaş ilân edildi.
Osmanlı İmparatorluğu, Rusya ve Avusturya ile üç yıl savaştı. Savaş devam ederken Fransa'nın arabuluculuğu Avusturya ve Rusya nezdinde itibar görmemişti. Ancak Osmanlı kuvvetlerinin Belgrad'ı kuşatıp, alma aşamasına gelmesi, Avusturyalılar'ın direncini iyice kırdı. Bu sırada Fransa ile İsveç'in ittifak yapması, Osmanlı İmparatorluğu'nun da Prusya'yla yakınlaşması ve İsveç'le ticaret antlaşması imzalamasıyla, durum Avusturya ve Rusya'nın aleyhine gelişti. Avusturya, Osmanlılar'la antlaşma imzalayarak savaştan çekilince Rusya da, Bâbıâli ile antlaşmak zorunda kaldı.
Bâbıâli ile Avusturya arasında arabuluculuk yapan Fransız elçisi Marki de Villenueve, Rusya'yla da antlaşma imzalanmasını sağladı. 1736-1739 Savaşı'nın başından beri aktif rol oynayan Fransa'nın İstanbul'daki elçisi, bu sayede Fransa'nın daha önce aldığı kapitülasyonları genişleten bir antlaşmanın (30 Mayıs 1740) imzalanmasını sağladı..
.insanlık tarihi boyunca salgın hastalıklar milyonlarca kişinin canını aldı. Bulaşıcı hastalıkların en amansızlarından biri de aşı sayesinde bugün adını bile unuttuğumuz çiçek hastalığıydı.
AŞIYI TÜRKİYE'DEN ÖĞRENDİLER
Avrupa çiçek hastalığıyla boğuşurken Türkiye'de bu hastalığa karşı aşı biliniyordu. Avrupa aşıyı 18. yüzyılda bizden öğrendi. Osmanlı hekimi Emanuel Timonius, 1714'te Latince yayınlanan kitabında Türk topraklarında uygulanan çiçek aşısını anlattı. Bundan kısa bir süre sonra Avrupalılar çiçek aşısını Edirne'den İngiltere'ye yazılan bir mektuptan da öğrendiler.
Çiçek aşısının Avrupa'da tanınmasını III. Ahmed'in hükümdarlığı döneminde 1716'da İngiltere elçisi olarak İstanbul'da göreve başlayan Edward Wortley Montagu'nün eşi Mary Wortley Montagu sağladı. Lady Montagu, Osmanlı topraklarında bu aşının nasıl yapıldığını görünce, oğlunu da aşılattı. Bu uygulamayı arkadaşına mektubunda anlatınca, çiçek aşısı Avrupa'da öğrenildi. Osmanlı'dan İngiltere'ye geçen bu işlem, 1750'lerde Fransız okullarında uygulandı. Ancak aşı Rusya'da hemen kabul görmedi. Genç ve çalışkan tarihçilerimizden Uğur Demir'in bir yazısından Rusya'daki aşı tartışmalarını naklediyoruz.
RUSYA'DA AŞI TARTIŞMALARI
18. yüzyılda çiçek salgınının etkili olduğu ülkelerden biri de Rusya'ydı. Salgın yüzünden Rusya'da her gün yüzlerce insan hayatını kaybediyordu. Özellikle 1760'larda salgın şiddetini hızla arttırdı. Bu dönemde 1762'den itibaren Rus tahtında Çariçe II. Katerina oturuyordu. Lady Montagu'nün çiçek aşısı hakkında yazdıkları Rusya'da da biliniyordu, ancak aşıyla ilgili ciddi tereddütler vardı. En önemli tereddüt ise aşının nasıl bir etkisinin olacağının tam olarak bilinmemesiydi. Etkileri pek bilinmediği ve aşının yan tesirleri konusunda olumsuz dedikodular olduğu için de başta aristokratlar olmak üzere halk aşı olmak istemiyordu. Ama salgın her geçen gün daha da yayılıyor. İnsanlar ölüyordu. Yöneticilerin buna muhakkak bir çare bulmaları gerekiyordu. Böyle bir durumda Rusya tarihinin gidişatını değiştiren önemli reformlara imza atan Çariçe II. Katerina, çiçek salgını karşısında da ilgisiz kalamazdı. Halkın tereddütlerini ortadan kaldırmak için ilk önce kendisine ve çocuklarına çiçek aşısı yaptırdı. Çariçenin bu öncü hareketi üzerine çiçek aşısı üzerindeki tereddütler de büyük oranda ortadan kalktı. Aşı olanların sayısı hızla arttı ve aşı olanların artmasıyla salgın da hızla azaldı.
ÇARİÇENİN CESARETİ
Çariçenin bu öncü hareketi, Prusya Kralı II. Friedrich'in II. Katerina'ya gönderdiği mektuplarında takdirle karşılandı. II. Friedrich, Katerina'ya gönderdiği mektuplarında Lady Montagu'den de bahsediyor ve ikisini karşılaştırıyordu.
II. Katerina da, Friedrich'e gönderdiği mektuplarında Prusya hükümdarının kendi ve oğlunun sağlığı ile bu kadar yakından ilgilenmesini memnuniyetle karşıladığını, bunu iki ülke arasındaki dostluğun bir göstergesi olarak kabul ettiğini belirtiyordu. II. Friedrich'in çariçeyi bu kadar övmesinin arkasında bazı siyasi beklentiler bulunsa da henüz sonuçları Avrupa'da test edilmemiş ve yeni tanıştıkları çiçek aşısını ilk kendisinde deneten Katerina'nın bu hareketi, Avrupa hükümdarları arasında takdirle karşılandı. Ülke içindeki itirazlara, tereddütlere ve söylentilere rağmen tehlikeyi göze alarak, etkileri henüz tam olarak bilinmeyen çiçek aşısını ilk önce kendisi ile çocuklarında uygulatan II. Katerina, cesaretiyle Rusya'nın salgını daha az kayıp vererek atlatmasını sağladı.
Rusya'yı kurtardınız
PRUSYA Kralı II. Friedrich, Rusya Çariçesi II. Katerina'ya gönderdiği 26 Kasım 1768 tarihli mektupta şunları yazmıştı:
"Kraliçe ablam. İmparatoriçe majesteleri siz tehlikeli bir tecrübe sayesinde Rusya'nın mukadderatıyla ilgilenen herkesi heyecanlandırdınız. Kraliçe, sizin halkınızın annesi gibi davrandığınızı, kahramancasına halkınızın birçoğunun hayatını korkunç ve öldürücü kötülüklerden kurtaracak icraatlarda bulunduğunuzu itiraf etmek isterim. Şunu söylemem gerekir ki, eğer çiçek aşısını bulmanız böyle mutlu bir sonla sonuçlanmasaydı, Rusya kesin bir şekilde kaybederdi. Üstelik bu koruyucu aşı kimbilir ne zaman kullanılabilirdi. Sadık müttefikiniz sıfatıyla size söylemeliyim ki, sizin hayatınız çok kıymetlidir. Hayatınızı tehlikeye atmanız için hiçbir bahane söz konusu olamaz ve siz, benim gibi sizinle ilgili her konuya samimiyetle ilgi gösterenleri tedirgin etmemelisiniz. Çiçek aşısı çocuklar için daha tehlikelidir. Ancak sık sık yetişkinler için de aynı etkiyi gösterir. Edward Wortley Montagu'nün hanımı Lady Montagu İstanbul'da çiçek aşısını duyunca onu oğlu ve kızlarına yaptırdı. Fakat kendisine yaptırmadı. Böyle bir durumda Montagu'nün hanımı ile siz Avrupa'nın kraliçesi arasında hangi kıyaslama olabilir? Size hayır dua ediyorum ve bu tehlikeden sağ salim kurtulduğunuz için imparatoriçeyi içtenlikle tebrik ediyorum. Ayrıca bundan sonra hayatınızı riske atmaya değer şeyler dışında, diğer bir tehlikeli durumda bulunmamanızı içtenlikle dilerim. Sonsuz saygı ve ihtiramımı ablama, kraliçeye, imparatoriçe majestelerine gönderiyorum. Aziz kardeş, sadık dost ve müttefik.".
.Solunum yoluyla insana bulaşan kızamık, aşının olmadığı dönemlerde zayıf bünyeye sahip çocuklarda ölüme sebep olabilmekteydi. Kızamık yaygın aşılamadan önceki dönemde, yılda 1 milyon insanın ölümüne neden oluyordu. Andrew Nikiforuk, Günhan Börekçi, Nuran Yıldırım, Sibel Yazıcı, Murat Küçükkuğrulu-Ersoy Zengin ve Abdülkadir Gül'ün araştırmalarında kızamığın tarihi, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti dönemindeki tesirleri hakkında bilgi vardır.
YÜZEN MEZARLAR
Andrew Nikiforuk, insanların yaşayış şekliyle ortaya çıktığını, yerleşik hayata geçen ve tarımla meşgul olan çiftçilerin hastalıklar için uygun bir ortam oluşturduğunu söyler. Köpeğin evcilleştirilmesi sonucu kızamık hastalığını ondan kaptıklarını ifade eder. Yine hastalıklara bağışıklığı Avrupa'ya göre çok az olan Amerika'daki yerli halkta çok fazla ölüm gerçekleştiğini vurgular. Köle ticaretinde gemilere doldurulan yerlilere Atlantik boyunca Avrupalılardan tifüs, kızamık ve çiçek bulaştığı, siyahi kölelerden beyazlara ise dizanteri, sarı humma ve sıtma bulaştığını kaydeden Nikiforuk, bu durumu biyolojik savaşların yaşattığı ağır kayıplar olarak yorumlar. Esasında Portekizliler'in köle kalyonlarına taktığı tumbieros (yüzen mezarlar) ismi acı ama haklı bir isimlendirmeydi.
Kızamık insanlar arasında şehirleşmenin artmasıyla birlikte görülmeye başladı. Her ne kadar çok eski dönemlerden itibaren görülüyorsa da 1800'lü yıllarda ölümler üzerinde etkisini artırdı. Ancak yüzyılın ortalarında iyileşen yaşam standardıyla birlikte tifüs, zatürre, kızıl, dizanteri ve çocuk felci gibi hastalıklarla beraber kızamığın sebep olduğu ölüm oranları Amerika ve Avrupa'da düştü.
DEVLET KRİZİ
Kızamık hastalığıyla ilgili ilk bilgileri veren 925'te vefat eden Endülüslü hekim Ebubekir er-Razi'dir. Çiçek ve kızamık hakkında yazdığı "el-Cüderî ve'l-hasbe" adlı eseri Latince'ye de çevrilerek 40'tan fazla baskısı yapılmıştı. Osmanlı müelliflerinden Şâbân-ı Şifâî'nin 1701'de kaleme aldığı "Tedbîrü'l-mevlûd" adlı eserde de suçiçeği ve kızamık gibi hastalıklardan bahsedilir.
Hastalığın Osmanlı'daki durumuyla ilgili kesin bilgilerimiz olmamakla birlikte bazen özel durumlarda kaynaklara yansımıştır. 17. yüzyıla gelindiğinde 1603'te 13 yaşındayken tahta geçen I. Ahmed'in ve o yıllarda iki yaşında olan kardeşi Şehzade Mustafa'yla birlikte kızamık hastalığına yakalanmasının Osmanlı Devleti'ni çok büyük bir krizle baş başa bıraktığını Günhan Börekçi'nin bir makalesinden öğreniyoruz. III. Mehmed'in vefatıyla başa geçen I. Ahmed, babasının 19 kardeşini idam ettirmesinin devlet adamları ve halk üzerinde bıraktığı olumsuz etki ve kendi çocuğunun olmaması yüzünden tahta geçtiğinde atalarının aksine kardeşini idam ettirmemişti. I. Ahmed tahta geçen ilk çocuksuz padişahtı ve bu durum bir devlet krizine sebep olmuştu. Herhangi bir sebepten dolayı padişahın veya kardeşinin vefat etmesi devlet yönetimini çok müşkül bir durumda bırakabilirdi.
Çocuğu olup olmayacağı henüz belli olmayan padişahın tahta geçmesi ve tek vâris olan kardeşinin çok küçük olması Osmanlı hanedanını ve siyasi istikrarı beklenmedik bir krizin içerisine soktu. I. Ahmed'in ilk çocuğu olan Şehzade Osman'ın 1604'te doğmasıyla devlet adamları rahat bir nefes alsa da tehlike halen geçmiş değildi. Zira halkına kendisini göstermeyi seven, av seyahatlerine giden I. Ahmed bir süre sonra dışarı çıkmaz olmuştu. Öyle ki bayram selamlığına bile katılmamıştı. Sultanın dışarı çıkmamasının sebebi hem kendisi hem de kardeşi Mustafa'nın kızamığa yakalanmasıydı. Hanedanın son iki üyesinin o dönemde ölümlere sebep olabilen bir hastalık olan kızamığa yakalanmasını devrin tarihçilerince "erkân-ı devletün akılları başlarından gitti" şeklinde nitelendirilmesi durumu özetler. Neyse ki korkulan durum gerçekleşmemiş bir süre sonra genç padişah sağlığına kavuşmuştu. Dedikodulara son vermek için sarayda hükümdarın katıldığı bir tören yapılmış, sonraki gün de genç padişah Ayasofya Camii'nde namaz kılmaya gitmiş, müteakiben İstanbul'da çeşitli cami ve türbe- I. Ahmed lere ziyarette bulunmuştu.
ADVERTISING
***
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e kızamık salgınları
Kızamık salgın olarak Osmanlı'da 19. yüzyılda görüldü. Nuran Yıldırım kızamığın influenza, kızıl, boğmaca, dizanteri gibi hastalıklar gibi zaman zaman İstanbul'da ortaya çıktığını ama büyük çaplı bir salgına sebep olmadığını söyler. Kızamık 1880'li yıllarda Erzurum bölgesinde etkili oldu. Özellikle Bayezid ve Hınıs çevresinde oldukça yaygındı. 1886 yılına gelindiğinde Erzurum'a bağlı kaza ve köylerde hastalık salgın haline dönüşmüş, hastalar Erzurum'daki askeri hastanede tedavi altına alınmışlardı. Erzincan ve Kelkit bölgesinde kızamığın yaygınlaşması üzerine tedavi için doktor ve eczacılar gönderildi. 1904'te Refahiye'de kızamıktan kaynaklı iki vefat haberinden sonra Erzincan Belediyesi'nde görevli doktorlar tarama yapmak için bölgeye gönderildi. Ancak Kemah ve Refahiye kazalarında sürekli olarak görev yapan belediye doktoru olmadığı için hastalıkla mücadelede istenilen seviyeye ulaşılamadı.
Anadolu'da hastalığın yayıldığı bir diğer yer Karadeniz Bölgesi'ydi. 1907'de Bafra, Samsun, Giresun ve Trabzon'da kızamıktan kaynaklı ölümlerin yaşandığı gazetelere de yansımıştı. 1909'a gelindiğinde Bayezid'de çocuklar arasına kızamıktan kaynaklı vefatların tekrar başlaması üzerine merkezden doktor talep edildi. Ancak personel eksikliği ve doktorların gitmek istememesi yüzünden vilayet merkezindeki doktorun gönderilmesi kararlaştırıldı. Erzurum Vilayeti'nde görevli doktorlardan Şerif Bey'in 1913 tarihli raporuna göre düzenli bir kanalizasyon sistemi bulunmayan ve çeşitli yollarla bulaşan içme sularından kaynaklı olarak tifo, kızıl ve kızamık gibi hastalıklar çocuklar arasında görülmeye devam ediyor ve ölümlere sebep oluyordu. Hastalığın bir diğer sebebi köy yerlerinde hayat şartlarının iyi olmamasıydı. Yeterli temiz havanın giremediği evlerde küçük bir alanda 4-5 kişinin yaşamasından kaynaklı olarak bir çocuğa bulaşan kızamığın diğerlerine de bulaşması çok zaman almıyordu.
1914-1915 yıllarında salgın hastalıklarla mücadele için çok önemli bir adım atıldı. Mecliste İçişleri Bakanlığı'na bağlı olarak faaliyetlerini sürdüren Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi'nin müstakil bir bütçeye sahip olması kararlaştırıldı. Bunun üzerine Çankırı Mebusu Fazıl Berki Bey kızıl, kızamık ve çiçek gibi hastalıkların Avrupa'da yok denecek kadar az olmasına karşın Osmanlı ülkesinde hâlâ çocukların öldüğünü söyleyerek atılan adımın yerinde olduğunu ifade etmişti. Sıhhiye için bağımsız bir bütçe kurulmuş olmasına rağmen miktarının fazla olmaması, yapılması düşünülen önlemleri de kısıtlıyordu. Zira toplam bütçeden sıhhiyeye ayrılan bütçe 120 bin lira kadardı. Esat (Işık) Paşa bütçenin yetersiz olduğunun farkında olunduğunu, ancak daha fazlasının da mümkün olmadığını söylemişti.
Osmanlı'da diğer salgın hastalıklar gibi kızamığa yakalananların da eşyaları tebhirhaneler (tütsüleme, etüvden geçirme) tarafından dezenfekte edilirdi. Özellikle kolera hastalığı için kurulsalar da tehaffuzhaneler de (karantinahane) kızamık için alınan önlemler arasındaydı. Salgın döneminde veya uzun yıllar süren hastalıklar için kurulan bu yerler hem bir karantina kurumu hem de bir hastane olarak hizmet vermişti. Diğer salgın hastalıkların aksine daha çok çocuklar arasında yayılan kızamık hastalığının yayılmasındaki bir diğer etki hastalığın tedavi edilme şekliydi. Hastanın cildinin iyileşmesi için hamama gönderilmesi halk arasında adet haline geldiği için hamamdaki çocuklara da bu şekilde hastalık bulaşıyordu.
Kızamıktan kaynaklı ölümler sonraki yıllarda iyice azaldı. Ancak 1933'te 1000, 1949'da 937 vefat yaşandı. Bu yıllarda hastalık pek çok köyde görülmüş ve salgın hâline dönüşmüştü. 1950-1964 yılları arasında vefat sayıları zaman zaman 400'ü bulsa da 1964'e doğru rakamlar 100'e kadar düştü.
1963 yılından itibaren Dünya Sağlık Örgütü'nün de çabalarıyla dünyada kızamık aşısı yaygınlaştı, buna paralel olarak Türkiye'de de uygulanmasıyla vakalar azaldı. Günümüzde ise aşılamanın çeşitli sebeplerle tam olarak yapılamamasından dolayı tekrar artışa geçti.
.ABD seçimi günlerdir konuşuluyor. Bütün dünya gibi ülkemizde de ABD'nin başkanlık seçimi gündemden düşmüyor. Süper bir güç olan ABD'nin varlığını borçlu olduğu Amerika kıtasını Kolomb'un 1492'de keşfettiği herkes tarafından bilinir. Ancak, Kolomb'un Amerika'nın son kâşifi olduğunu ve keşfe çıkmak için Fatih'in oğlu İkinci Bayezid'den gemi istediği fazla bilinmez. Zeynep Dramalı ve Hans Joachim Kissling'in araştırmalarında Kolomb'un bu yönü hakkında teferruatlı bilgi vardır.
II. Bayezid.
KOLOMB'UN ARAŞTIRMALARI
1451'de İtalya'da Cenova'da doğan Kristof Kolomb, denizci olduktan sonra Portekiz'e yerleşti. 15. yüzyılda en önemli deniz güçlerinden biri olan Portekizliler, bu yıllarda Afrika'da daha önce Avrupalılar'ın gitmediği bölgelere ulaşmışlardı. Lizbon, değişik milletlerden denizcilerin buluştuğu ve bilgilerini birbirleriyle paylaştığı bir liman şehriydi.
Kristof Kolomb Amerika kıtasını keşfederek tarihe geçti. Ancak Amerika'ya Kolomb'dan önce pek çok milletten gidenler olmuştu. Bunların başında da 11. yüzyılın başlarında Leif Eriksson komutasında Amerika'ya ulaştığı rivayet edilen Vikingler geliyordu. Kolomb, 1470'li yılların sonunda İzlanda'ya gittiğinde, Vikingler'in Amerika macerasını öğrendi. Denizyoluyla Batı'ya giderek Doğu'ya ulaşma fikri Kolomb'un kafasına İzlanda'da girdi. Kolomb, İzlanda'dan sonra bu düşüncesini hayata geçirmek için uğraşıp, durdu.
Kolomb, Lizbon'a döndükten sonra araştırmaya koyuldu. Başta Marko Polo'nun Doğu'ya seyahatiyle ilgili hatıraları olmak üzere birçok kitap okudu. Batı'ya giderek, yeni topraklara ulaşıldığını anlatan birçok rivayeti inceledi. İrlanda'ya giderek, Aziz Brendan'ın Amerika yolculuğuyla ilgili rivayetleri araştırdı.
Kolomb, Antil Adaları'nda karaya çıkıyor.
OSMANLI PADİŞAHINA MÜRACAAT ETTİ
İtalyan denizci, 1484'te Portekiz Kralı'na başvurarak, Batı'dan denizyoluyla Doğu'ya ulaşmak için gemi istedi ama reddedildi. Kolomb, çıkmayı tasarladığı deniz yolculuğu için geniş bir araştırma yapmıştı ama kendini destekleyecek finansörü bir türlü bulamamıştı. Kendi geçimini sağlamak için reçine ticareti işine girdi ve Doğu'ya gitti. Avrupa'da kendisini destekleyecek bir hükümdar bulamadığından dolayı, 1484'te Kuzeybatı Karadeniz'de Kili ve Akkirman seferine çıkan Fatih Sultan Mehmed'in oğlu Sultan İkinci Bayezid'e müracaat etti. Bir papazın refakatinde sultanın yanına gelen Kolomb, "İkinci Bayezid'den sultanın adına yeni ülkeler keşfedebilmek için emrine gemiler vermesini istedi". Ancak zaten Avrupalıların elinde bulunan kardeşi Cem Sultan'la uğraşan Osmanlı sultanının, tuhaf bir şekilde karşısına çıkan Kolomb'a ne cevap verdiğini bilmiyoruz. Tarihi hadiselerin seyrinden olumlu bir cevap vermediği anlaşılıyor.
Piri Reis'in haritası.
KUDÜS HAYALİ
Kolomb, çaldığı bütün kapılar yüzüne kapanmasına rağmen fikrinden geri adım atmadı. 1486'da İspanyol kral ve kraliçesine müracaat etti. İspanyollar, Kolomb'un teklifini incelemek üzere bir komisyon kurdular. Komisyon, dört yıl sonra Kolomb'un teklifini reddetti.
Bir türlü aradığı desteği bulamayan Kolomb, 1492 Ocak'ında İngiltere ve Fransa krallarından yardım istemek için İspanya'dan ayrıldı. Kolomb'un dostları, bu sırada İspanya sarayını yolculuğa destek vermeye ikna edince İtalyan denizci geri çağrıldı. 3 Ağustos 1492'de üç gemiyle denize açılan Kolomb, 12 Ekim'de Bahama Adaları'ndan Guanahani'ye ulaştı. Ardından Küba'yı gördü, ancak burayı Japonya zannetmişti. Kolomb, Haiti'ye ulaştıktan sonra 1493'te İspanya'ya geri döndü. Sonraki yıllarda 1493, 1498 ve 1502'de Amerika'ya üç yolculuk daha yaptı.
Kolomb, Amerika'ya ulaşmıştı ama keşfettiği yerleri Asya'nın Doğu kıyıları zannetmişti. Bir geçit bularak Kudüs'ü Müslümanlar'dan geri alma planları bile yapmıştı. 1506'da öldüğünde nereyi keşfettiğini hâlâ bilmiyordu.
Tarih-i Hindi Garbi'de Amerika'daki ilginç hayvanlar.
Osmanlı'nın gözünden Amerika'nın keşfi
OSMANLI İmparatorluğu, Kolomb'un 1492 yılında Amerika'yı keşfinden, kısa bir süre sonra haberdar oldu. Çizdiği haritalarla tarihe geçen büyük denizcimiz Piri Reis, amcası Kemal Reis'in bir savaşta esir aldığı, Kolomb'la üç kez Amerika'ya gitmiş olan bir İspanyol'dan Amerika'yı nasıl keşfettiklerini öğrendi. Kolomb'un yaptığı Amerika kıyılarını gösteren harita da Piri Reis'in eline geçmişti. Piri Reis, esir İspanyol'dan Kolomb'la ilgili dinlediklerini 1513 tarihli meşhur dünya haritasının üzerine kaydetti. Haritanın üzerinde Amerika'nın keşfiyle ilgili ilginç bilgiler vardır. Piri Reis, Kolomb'un Amerika'yı keşfedişinin hikâyesini şöyle anlatır:
"İşbu kenarlara Antilya derler. 1492 yılında bulunmuştur. Amma şöyle rivayet ederler kim Ceneviz'den bir kâfir adına Kolonbo derler imiş, bu yerleri ol bulmuştur. Kolonbo'nun eline bir Kitap gelmiş ki Mağrib Denizi'nin (Atlantik Okyanusu) sonunda kıyılar ve adalar ve türlü türlü madenler ve dahi elmas dağı vardır deyü bu kitapta yazar. Kolonbo kitabın tamamını okuyup, Cenevizli devlet adamlarına bu okuduklarını anlatıp, gelin bana iki tane gemi verin, varayım, ol yerleri bulayım der. Bunlar, "Mağrib Deryası'nın sonu mu bulunur? Havası kötüdür" derler. Kolonbo görür ki Cenevizlilerden çare yok, gider, İspanya Beyi'ne varır, hikâyesini bir bir arz eder. Onlar dahi Cenevizli gibi cevap verirler. Ancak Kolonbo bunlara bıktıracak kadar ısrar eder. Sonunda İspanya Beyi iki gemi verip, baştan aşağı silahla donatıp "Ey Kolonbo, eğer senin dediğin gibi olursa, seni o bölgeye kapudan edeyim" deyip, Kolonbo'yu Bahr-i Mağrib'e gönderdi".
Amerika hakkında ilk Türkçe kitap
PİRİ Reis'ten sonra 16. yüzyılın ortalarında Seydi Ali Reis, Muhit isimli eserinde, Hacı Ahmed de coğrafya kitabında Amerika hakkında bilgi verdiler. Ancak bu bilgiler fazla teferruatlı değildi. Osmanlı İmparatorluğu'nda Amerika hakkında en geniş bilgiyi veren eser, 1580'lerde yazıldı. Yazarı bilinmeyen Tarih-i Hind-i Garbi, yani Batı Hindistan Tarihi isimli bu eser Kolomb'dan Pizarro'ya kadar yapılan keşiflerin ve Amerika'nın Avrupalılarca işgalinin ilginç hikâyelerini anlatır.
Eserin meçhul yazarı "Kolomb ve Macellan'dan Pizarro'ya kadar büyük kâşifler ile Yeni Dünya ve burasının insanları hakkında bilgi verebilmek için ömrünü harcadığını" söylemektedir. Bu eser orijinal bilgilerden ziyade İtalyanca kitaplarının çevirisinden oluşmaktadır..
.Birinci Dünya Savaşı'nda Fransız işgali altında bulunan Meis Adası, İngiltere ile Fransa kuvvetlerinin kullandığı önemli bir limandı. Buradaki gemiler Türk ordusuna ağır kayıplar verdiriyordu. İngiltere adayı özellikle top ve telsiz-telgraf istasyonu gibi kullanıyor, zaman zaman uçak gemileri de buraya demirliyordu. Bu yüzden adanın geri alınması için bir plan hazırlandı ve 1916 yılı sonlarında harekete geçildi. Bu konuda Mustafa Aydemir'in "Ben Bir Türk Zabitiyim, Batıktan Çıkan Kahraman, Topçu Yüzbaşı Mustafa Ertuğrul" isimli kitabından ve Suat Akgül'ün bir araştırmasından konunun teferruatını öğreniyoruz.
HMS Ben My Chree
MEİS HAREKÂTI
General Otto Liman von Sanders, Meis Adası'nın stratejik öneme sahip bir yer olması yüzünden buranın ele geçirilmesini emretti. Bunun için İzmir'den 15'lik seri sahra obüs bataryası, bir Alman savaş uçağı ve Jandarma mülazımı Muhiddin Efendi komutasında 120 kişilik piyade bölüğü görevlendirildi. Birliğin komutası da bir Alman binbaşıya verildi. Özellikle İzmir'den getirilecek topların naklinde çok sıkıntı çekildi. Çünkü arazi dağlık olduğundan toplar, çok zor taşınabildi. Arazi şartlarına dair Yüzbaşı Celal, kendisi ile yapılan bir röportajda şunları anlatır: "Âdem'den beri ayak basmamış ıssız ve yüksek dağları geceli gündüzlü çalışarak Mehmedçiklerle beraber bir ayda, top geçebilecek kadar yol açmıştık. Bu yollardan yirmi saat çalışarak ve gündüzleri birkaç saat uyuyarak, düşmana bir şey sezdirmeden geçirdiğimiz topları tamamen Türk askeri yerleştirdi... Eğer bu 300 kişilik fedai grubu arasında Hızır adlı bir onbaşımız olmasaydı, 1500 metrelik dağı aşıp buruna inmemize imkân kalmayacaktı. Zira üç yüz metre kadar dağa çıktıktan sonra keçi yolu da bitiyor ve sarp kayalıklar başlıyordu. Bu kayalıklardan obüs toplarını değil, sırtlarımızdaki hafif ağırlıkları bile geçirmeye imkân yoktu...".
Zor tabiat ve kış şartlarına rağmen Hızır Onbaşı'nın gayretleri sayesinde Türk topları 7 Ocak 1917'de mevzilere yerleştirildi. Yapılan plana göre hava müsait olursa on gün sonra Antalya Limanı'ndan sekiz yelkenli gemiye bir bölük yerleştirilecek, bu bölük sabaha karşı adaya sevk edilecek, güneş doğarken de Türk topları ateşlenecekti.
MUHTEŞEM GÖRÜNTÜ
11 Ocak 1917'de daha önce hesapta olmadığı halde Meis Adası'na İngilizler'in HMS Ben My Chree/Kalbimin Kadını adlı dört uçaklı gemisi ve iki torpido muhribi ile Fransızlar'ın Paris II adlı kruvazörü demirledi. Fransız komutan hava keşfi isteyince Ben My Chree gönderilmişti. Bu yeni gelişme Antalya'dan yelkenlilerle getirilecek bölüğün taarruzunu neredeyse imkânsız hâle getirdi. Bu yüzden Türk tarafının morali bozuldu ve Alman komuta kademesi planı iptal etmeyi düşünmeye başladı. Bu sırada Teğmen Mustafa Ertuğrul (Aker) düşman savaş gemilerinin Türk toplarından ikisinin atış menzilinde bulunduğunu, bunların top atışıyla etkisiz hâle getirilmesinin mümkün olduğunu ifade etti. Ayrıca taarruz için 11 Ocak'ın çok iyi bir fırsat olduğunu, çünkü pazar günü olması sebebiyle gemilerin motorları tamamen kapatıldığını, askerler de dinlenmek üzere karaya çıktıklarını söyledi. Hava şartları da Türk tarafının lehineydi. Çünkü 11 Ocak günü deniz oldukça dalgalıydı ve bu yüzden uçakların havalanması imkânsızdı. Saldırıya açık vaziyetteki bu durumdan kurtulmak için denizaltılardan korunmak üzere gemilerin etrafına çelik ağlar gerildi. Mustafa Ertuğrul'un planı kabul edilince pazar günü saat 13.00'te toplar ateşlendi. Büyük topun ilk dört atışı isabet almamasına rağmen geminin tam uzaklığını tespit etme imkânını vermişti. Türk toplarının ateşlenmesiyle birlikte Meis Adası'nda bir koşuşturmaca başladı. Askerler şaşkınlık içinde sağa sola kaçıyordu. Bir süre sonra adadaki Fransız topları karşılık verdi. Fransız topçuları Türk barutluğunu vurdu. Tam bu sırada Teğmen Mustafa Ertuğrul'un bataryasındaki top ateşlendi. Mustafa Ertuğrul, hatıralarında yaşananları şöyle anlatır: "Hemen ateşe başladık. Mesafelerin biraz evvel iyice tespit edilmiş bulunması, toplarımızın yeniliği ve hassasiyeti, cephanemizin tolerans mükemmeliyeti işimizi kolaylaştırdı.
İlk grubun bir mermisi gemiye isabet etti. Müteakip grubun üç mermisi birden geminin kıç tarafındaki küçük tayyare hangarına isabet ederek müthiş bir yangın yaptı. Benzin deposuna isabet ettiğini sonradan öğrendiğimiz mermilerimizden çıkan yangın o derece çabuk büyüdü ki gemi baş toplarını bize çevirdiği halde ateş etmeğe imkân bulamadı. Mürettebatın birçoğunun denize atladığı, birçoğunun da daha gemiye dönmeden geri kaçtıkları görülüyordu... Koca gemi karşımızda homurdanarak yanıyor yavaş yavaş yaralı başını denize sokuyordu. 36 dakika süren fasılalı ateşimiz karşısında fazla dayanamayan Benamikrea (HMS Ben My Chree) baş tarafıyla denize gömüldü. Bu muhteşem levhanın verdiği sevinç ve heyecanın zevkini insan tarif değil, ancak görür ve hisseder... Bu saadeti haklı olarak tattığım dakikada iyice anladım ki, nispetsiz bir düşmanla çarpışmak ve onu yenmek ancak ve ancak aziz milletime ve damarında ancak bu kanı taşıyan aziz ırkıma nasip olan bir haslettir".
BATIRILAN İLK UÇAK GEMİSİ
Türk ordusu 11 Ocak akşamına kadar devam eden mücadelede dünya harp tarihinde bir ilke imza atmıştı. HMS Ben My Chree gemisi, dünya savaş tarihinde batırılan ilk uçak gemisiydi. Gemi 1920'ye kadar Meis Adası önlerinde batık halde kaldı. 1920 yılında çıkarılıp, üç yıl sonra da hurdaya verildi.
1918'de Mondros Mütarekesi gereği Osmanlı silahları teslim edilirken Meis Adası önlerinde zaferi getiren Türk bataryasının kaması, başarıdaki rolüne hürmeten alınmadı. Bu top daha sonra Aydın ve civarında Türk ordusunun kullandığı ilk toplardan biri oldu.
Ben My Chree gibi önemli bir uçak gemisi batırılmasına rağmen adayı ele geçiremedik. Meis'i almak için 20 Ocak 1917 de ikinci bir teşebbüste daha bulunduk ama komuta kademesindeki Alman prensin kifayetsizliği ve Fransa'nın "Paris II" adlı savaş gemisinin yoğun top atışları yüzünden 36 şehid verdik. İkinci teşebbüste de adayı alamayınca Meis Harekâtı sona erdirildi.
Türk topçusu Fransızlara acımadı
Uçak gemisinin batırılmasından sonra limanda bulunan iki İngiliz torpidosu ile Fransız kruvazör kaçmaya başladılar. Ancak topçularımız İngiliz torpidosunu vurarak, yaraladılar. Adadan ateş eden Fransız topları da susturuldu. Adadaki telsiz istasyonu, gazhane ve birçok bina top atışlarıyla vuruldu. Limanda bulunan 200'e yakın yelkenli gemi ve sandalların çoğu da topçularımızın ateşinden kurtulamadı. Topçumuzun yaptığı 600'e yakın atışla akşam olduğunda düşman mevzileri susturulmuştu.
Mustafa Aker'in komutasındaki topçular 2 ve 26 Şubat 1917 tarihlerinde 2 yelkenli gemiyi daha batırdı. Mustafa Aker, ikinci Meis baskınında şehid olan askerlerimizin intikamını da yıl bitmeden alacaktı. Fransızların Paris II ve Aleksandra gemileri kıyılarımıza çok zarar veriyordu. Üsteğmen Mustafa Aker bir tuzak kurdu. Limana bağladığı yelkenliyi gören Fransızlar harekete geçtiler. Topçularımız 13 Aralık 1917'de, Kemer limanında yelkenlimize yanaşan "Paris II" adlı gemiyi yoğun ateşle batırdı. Fransızlar, bu gelişme üzerine Aleksandra gemisiyle kıyılarımızı vurdular. Mustafa Ertuğrul, Fransızlara bir tuzak hazırladı. Bir kayığa yerleştirilen dinamitlerin üzerini portakal sandıklarıyla kamufle etti. Fransızlar, 8 Mart 1918'de portakal sandıklarını gemilerine alırken düzenek harekete geçti ve dinamitler patlayarak, gemiye büyük zarar verdi. Kıyıdaki topçularımızın da ateşiyle Fransız gemisi denize gömüldü..
.Türkler, Anadolu'ya geldikten sonra Ermeniler tarafından kurtarıcı olarak görüldü ve iki millet arasındaki ilişkiler 19. yüzyıla kadar olumlu şekilde seyretti. Ancak 19. yüzyılda Fransız, İngiliz ve Ruslar'ın emperyalist emelleri yüzünden Ermeniler, boş hayallerle kışkırtılıp, isyan ettirildiler ve iki milletin arası açıldı. Selçuklular döneminde Ermeniler üzerine Prof. Dr. Mehmet Ersan'ın çok kıymetli araştırmaları vardır. Bu araştırmalarından Ermeniler'in Türkler'e bakışını naklediyoruz.
ERMENİLERİ SÜRDÜLER
Selçuklular, Anadolu'ya geldiğinde burada Rumlar, Ermeniler, Süryaniler ve Araplar vardı. Ancak Bizans Anadolu'nun tek hakimiydi. İlk Türk akınlarının başladığı sırada Ani, Van, Lori ve Kars'ta Ermeni prenslikleri bulunuyordu. Bizans İmparatorluğu, II. Basileios'un 1021'deki Doğu Anadolu seferlerinden itibaren bu bölgedeki Ermeni prensliklerini ortadan kaldırdı. Bu seferler sırasında Bizanslılar, her tarafı yakıp yıkarak, yağma ettiler. Bizans, Ermeni prensliklerinin siyasi hakimiyetlerine son verdikten sonra, 40 bin Ermeni'yi sürerek Sivas ve Kayseri civarına yerleştirdi.
Urfalı Mateos, bu dönemde Ermeniler'in durumunu şöyle tasvir eder: "Ermeni milleti, yalancı hamilerin ve korkak Grek milletinin yüzünden öyle ıstıraplar çekti ki, hiç kimse bunu tasvir edemez. Çünkü Grekler, Ermeni milletinin kumandanlarını kendi ev ve eyaletlerinden çıkarıp götürdüler ve krallık tahtını devirmekle askerlerin ve kumandanların desteği olan suru kendi elleriyle yıktılar. Ermeniler, Romalıların bütün fenalıklarından, Ermenistan'ın, Greklerin elinden alınmasından sonra kurtuldular. Fakat Grekler, bundan sonra da Ermenilere karşı başka türlü mücadeleler icat ettiler. Bu defa savaş ve kahramanlık ile değil, Ermeni mezhebinin tetkiki ile uğraştılar, kargaşalık ve kavgalar çıkardılar."
Bizans, Ermeni ve Süryaniler'i Ortodoksluğu kabule zorluyordu. Bu yüzden söz konusu halklar, Anadolu'nun Türkler'e karşı müdafaasında Bizanslılar'a yardım etmedi. Ermeni tarihçi Urfalı Mateos ile Süryani tarihçi Mihael'in eserlerinde Bizanslılar'a karşı olan bu kinin izleri görülür. Süryani Mihael'in şu sözleri bu durumu açıkça gösterir: "Türkler, şerir ve rafızi Rumlar gibi kimsenin dinine ve inancına karışmıyor; hiçbir baskı ve zulüm düşünmüyorlardı."
MELİKŞAH BABAMIZ
Anadolu'nun önemli bir kısmının Selçuklular tarafından fethedilmesinden sonra Ermeniler huzura kavuştular. Ermeni tarihçileri, Büyük Selçuklu Hükümdarı Melikşah'la ilgili olarak, adil, barışsever, Hıristiyanlara karşı şefkatle dolu ve herkesin gönlünü kazanmış, geçtiği memleketlerin halkına baba gözü ile bakan bir hükümdar olduğunu söylerler. Anili Samuel, Melikşah için "Milletimizi o kadar çok seviyordu ki, dua ve takdislerimizi talep ediyordu" derken, Urfalı Mateos ise "hakimiyeti boyunca Ermenistan'ı sulh ve asayişe kavuşturduğunu" söyler. Mateos, Türkiye Selçuklu Sultanı I. Kılıçarslan hakkında da ölümünden sonra "Sultan Kılıçarslan muharebede öldü. Hıristiyanlar onun için büyük matem tuttular. Çünkü o, her bakımdan çok iyi ve tatlı bir zattı" demiştir.
1116-1155 yılları arasında hükümdarlık yapan Türkiye Selçuklu Sultanı I. Mesut, Çukurova seferi sırasında Ermeni prensi II. Toros'a haber gönderip, "Ben senin memleketini tahrip etmeye gelmedim. Bize itaat et, Greklerin elinden almış olduğun yerleri iade et, biz sana dost kalacağız" demişti. II. Toros'un bu teklife cevabı "Bir hükümdar olan sizlere gönül rızasıyla itaat ediyoruz. Çünkü siz, bizim yükselip gelişmemizi hiçbir vakit kıskanmamış ve memleketimizi tahrip etmemişsiniz" şeklinde olmuştu.
II. Kılıçarslan döneminde de Ermeniler'le iyi ilişkiler devam etti. Nitekim Ermeni tarihçiler Grigor ve Simbat bu durumu "II. Kılıçarslan, II.Toros'un samimi bir dostu idi. O, II. Toros ile olan dostluğunu da takviye etti" şeklindeki sözleriyle ifade ederler. Ancak, Sultan II. Kılıçarslan, II. Toros'un kardeşi Stefan'ın Selçuklu hakimiyetindeki Maraş'a saldırması, şehrin Hıristiyan halkını katlederek mallarına el koyması ve sağ kalanların evlerini terketmesi üzerine harekete geçti. Maraş'a gelip, tekrar şehre hakim olduktan sonra şehirden kaçan Hıristiyanlar'ın evlerine dönmesini sağladı.
Selçuklu sultanları Allah'ın emaneti olarak gördükleri Hıristiyan tebaanın haklarını korudular. II. Kılıçarslan, Behisni'ye tayin ettiği valinin "Hristiyanlara merhametle hareket etmesi" hususunda verilen emrin uygulanmadığını, valinin baskısı sonucu Hıristiyan halkın şehri terk etmek zorunda kaldığını öğrenince duruma müdahale etti. Tarihçi Grigor, durumu "Sultanın müdahalesiyle memleket asayişe kavuştu, Sultanın tatlılığı sayesinde halk, birbiri arkasına geri gelip evlerine döndü ve boşalmış olan şehir tekrar eski canlılığını kazandı" şeklinde anlatır.
ADVERTISING
***
Meslek eğitiminin kitabı
Milli Eğitim Bakanlığı'nda meslek eğitimiyle ilgili son zamanlarda önemli gelişmeler oldu. Meslek eğitimiyle ilgili önemli işlere imza atan Bakan Yardımcısı Mahmut Özer, "Mesleki Eğitimde Paradigma Değişimi, Türkiye'nin Mesleki Eğitim ile İmtihanı" isimli bir de kitap kaleme aldı. Kitabın yayınlandığı Maltepe Üniversitesi'ni ise ayrıca tebrik etmek lazım. Maltepe Üniversitesi, yayın işlerine önem veren ve birçok eser neşreden bir üniversitemiz. Maltepe Üniversitesi'ni bir üniversitenin asli işlerinden biri olması gereken yayın meselesine önem verdiği için tebrik ediyor, neşriyattan uzak duran vakıf üniversitelerine de örnek olmasını temenni ediyorum.
Mahmut Özer, eserinde Türkiye'de meslek eğitiminin tarihi sürecini ve bundan sonra yapılması gerekenleri küresel ölçekte ele alıyor. Mesleki eğitimde biriken sorunlar, öğrenci profili, mesleki eğitimle yüksek öğretim bağlantısı, okuldan iş hayatına geçiş, meslek lisesi öğretmenliği, mesleki eğitim merkezleri, dönüşümün zorluğu ve mesleki dönüşümün haritası kitaptaki konuların esasını oluşturuyor.
Eğitim camiasında daha önce hocalığının yanısıra rektörlük ve ÖSYM başkanlığı yapan Mahmut Özer'in iki yıllık bakan yardımcılığı döneminde önemli birikimlere ulaştığı ve ülkemizin şartlarında neyin yapılıp, neyin yapılamayacağını iyi analiz ettiği anlaşılıyor. Ayrıca görevini idare etmek için değil de biriken meseleleri çözmek için risk alarak yaptığını da sahadaki uygulamalarından biliyoruz. Özer'in mesleki eğitimle ilgili önerilerinden öne çıkarılması gerekenler ise şunlar: Mesleki eğitim merkezlerinden yararlanan öğrenci sayısının artırılması. Bu husus hem piyasadaki ara eleman açığını kapatacak hem de genç işsizliğin ortadan kaldırılmasında önemli rol oynayacaktır. Bir diğer teklifi de Mesleki-Teknik Anadolu liselerinin kapasitelerinin bölgelere göre yeniden belirlenmesi. Bu öneriler son derece yerinde ve ülkemizin geleceği açısından da son derece önemlidir.
.Fransız elçisi daha İstanbul'a girerken ortalığı karıştırmıştı. Osmanlı döneminde İstanbul'a gelen elçiler şehre deniz yoluyla girmeleri hâlinde Sarayburnu'nda gemilerinden selam topları atılmak zorundaydı. Fransa Elçisi Marki de Nointel'in 1670'te İstanbul'a gemiyle girişinde ise bu ihmal edildi ve büyük karışıklıklara sebep oldu. Marki de Nointel, IV. Mehmed Edirne'de olduğu için Topkapı Sarayı önünden geçerken topla selam atışı yaptırmadı. Durumu haber alan şehir halkı sokaklara dökülerek, elçiyi protesto etti. Araya kolluk güçlerinin girmesiyle tepkiler daha fazla büyümeden yatıştırıldı. Albert Vandal'ın Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanacak olan "Marquis de Nointel'in Seyahatleri" isimli eserde Nointel'in elçiliği teferruatlı olarak anlatılır.
Sadrazamın elçi kabulü
GELİRKEN KRİZ ÇIKARDI
Marki de Nointel'in bu hareketi bir kış günü Edirne'ye doğru yollara düşmesine ve orada Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmed Paşa tarafından oldukça soğuk karşılanmasına sebep oldu. Sadrazam, Fransa Kralı 14. Louis için "Kralınız kudretli bir hükümdar olabilir fakat kılıcı daha pek yeni", "Nasıl olur da bu kadar büyük bir hükümdar bu derece adî tüccarlarla ilgilenir?" gibi aşağılayıcı ifadeler kullandı. Fransız Elçisi ise bu sözleri sineye çekmek zorunda kaldı.
Marki de Nointel için en sıkıntılı günler Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın sadrazamlığı dönemindeki günlerdi. Mustafa Paşa, selefi Fazıl Ahmed Paşa'ya göre daha sertti. 2 Mayıs 1676'da Marki de Nointel sadrazam tayin edilmesini tebrik etmek üzere Merzifonlu ile görüşmeye gitti, ancak daha Divân-ı Hümâyun'a girmeden itiş kakışlar başladı. Bunlar sonra yaşanacakların bir habercisi gibiydi. Marki de Nointel, durumu raporunda şöyle anlatır: "Sadrazamın dairesine çıktım ve salona gitmek üzere epeyce dar dehlizlerden geçerken, beni tanımıyor gibi görünen veya kabul salonuna girmek için fazla tahalluk gösteren bir kısım Türkler'e çarparak onları bertaraf ettim; bunlar eğer duvarlara tutunmasaydılar yere düşebilirlerdi; onlar benim bu tarzdaki hareketimi, sanki mecburlarmışçasına, büyük bir müsamaha ile karşıladılar. Tercüman Mavrokordato'nun ise, benim Türklere karşı olan haklı nefretimi herhangi bir şekilde hafifletmek istediğini bildiğimden onu kolundan tutarak durdurdum, zorla geri çekildi ve bu suretle Sadrazamın beni kabul edeceği yere girdim".
ELÇİYE TAVIR
rağmen sadrazam henüz gelmemişti. Elçinin içeri alınmasını bekliyordu. Marki de Nointel oturtulacağı sedirin önüne getirildi ve bundan sonra tartışmalar başladı. Çünkü halılarla örtülmüş sedirin, Osmanlı teşrifatında büyük bir yeri vardı. Âdetlere göre ortaelçiler ve büyükelçiler burada otururlardı. Yalnız birinciler ta uçta yahut köşelerden birinin içinde, büyükelçiler de sadrazama oldukça yakın bir yerde, aynı seviyede bulunan arkasız bir iskemle üstüne otururlardı. Onların sözlerini tercüme etmek vazifesini gören tercümanlar ise, diğer bütün hazır bulunanların arkasında olmak şartıyla bu yüksek yerin kenarında ve ayakta dururlardı. Fakat Marki de Nointel, kendisinin oturacağı iskemlenin sedir üzerine değil de aşağısında bir yere konulmuş olduğunu fark etti. Bunu kendisine yapılmış bir hakaret olarak yorumladı. Bu hareketle ona payesine uygun olmayan bir muamele yapılmış ayrıca sadrazamdan daha alçak bir seviyede tutulmuştu. Bunu gören Fransa elçisi sinirlendi ve kendisi oturacağı iskemleyi alarak sedirin üzerine koydu. Bu arada yüksek sesle sağa sola bağırıyordu. Sesler yan odada bekleyen Merzifonlu tarafından da işitildi ve sadrazam elçi yatışmadan içeri girmedi. Bu arada Tercüman Mavrokordato araya girdi ve elçiyi yatıştırmaya çalıştı, fakat tercümanın sözleri de bir sonuç vermedi. Marki de Nointel bağırmaya devam edince Mavrokordato, oturma şeklinin bizzat sadrazamın emri olduğunu söyledi. Elçi de bunun sadrazamı bağladığını, kendisini ilgilendirmediği cevabını verdi ve tartışmalar devam etti.
Tartışmanın teferruatına dair bir bilgi yok ancak daha o dönemden itibaren kulaktan kulağa bazı rivayetler anlatılagelmiştir. Bunlardan birine göre Marki de Nointel iskemleyi sedirin üzerine koyduğunda oradaki çavuşlardan biri elçinin üzerine atılmış ve elçiyle birlikte iskemleyi yere fırlatmıştır. Başka bir rivayete göre ise kendisini bu kadar şiddetle sinirlendiren bu vaziyet karşısında elçilik sarayına dönmek üzere orayı kendi isteğiyle terketmiş ve sözde, huzura haysiyet kırıcı şartlar altında kabul edilmekten ise bundan vazgeçtiğini söyleyip, maiyetiyle birlikte, çıkıp gitti.
AŞAĞILANMAYI KABUL ETTİ
Marki de Nointel ile Merzifonlu arasındaki iskemle tartışması daha sonraki günlerde de devam etti. Fakat elçi bu arada ciddi mali sıkıntılar içindeydi ve muhaliflerinin kendisiyle ilgili şikâyetleri her geçen gün nüfuzunu biraz daha azaltıyordu. Bu yüzden sadrazamla tartışmasını daha fazla uzatması beklenemezdi. Nointel aracılarla sadrazamdan daha alçakta oturmayı kabul ettiğini Merzifonlu'ya iletti ve böylece problem çözüldü. Elçi, sadrazam tarafından, kendisinden daha alçak bir yere oturtularak kabul edildi. Güneş Kral diye anılan Fransa Kralı'nın elçisi çaresizliğinden Osmanlı yönetimi karşısında aşağılanmayı kabul etmişti.
Mavrokordato.
Fransız elçisi icralık oldu
1678'e geldiğinde Nointel artık gırtlağına kadar borca batmıştı. Bu yetmiyormuş gibi vebaya da yakalandı. Elçi içinde bulunduğu acınası durumu mektubunda şu şekilde kaleme almıştır: "Artık ne hallere düştüğümü bilmiyorum. Veba beni İstanbul'a dört saat mesafede bir yerde bulunmaya mecbur ediyor. Gelirim olmadığı için her an açlık tehdidi altında bulunuyorum; ne zaman tamamıyla kurtarılacağımı bana kesin olarak bildiren hiçbir haber almıyorum. Yine de kötü talihim benim yaşamamı istiyor. Tanrı'ya hizmet edenler rızıklarını bulurlar. Bundan daha mukaddes bir şey olamaz... Benim kurtarılmamın değil, acaba düşmemi geciktirmenin çaresi nasıl bulunacak, bilmiyorum. Ben elimden geleni yapacağım lâkin açlıkla veba bir yandan müthiş surette gözden düşmem, öte yandan harp ve hatta ev durumum ile ızdırabım bir kat daha şiddetlenmektedir. Uşaklarımın büyük bir kısmını uzaklaştıramıyorum, çünkü alacaklarını ödemem için param yok. Ahırım harap bir halde bulunuyor. Üç dört taneden başka atım yok. Eyer takımlarından bir kısmını, çuha ve ipek tüccarı Yahudiler'e verdim; onların beni tedriç etmelerine bunların az bir şey faydası dokundu; bunu başlıca onların benim aleyhimdeki takibatını durdurmak için yaptım. Saint-Louis günü için hiçbir eğlence tertip edecek halde değilim; bu suretle İstanbul'dan uzak kalmam o tarihten daha sonraya kalırsa çok memnun olacağım ve zaten öteye beriye giderek bunu böyle geçirmeğe çalışacağım. Dışarı ile olan savaş karşıma bu kadar çok alacaklı çıkarmış olmakla beni üzüntülere düşürmüştür. Altı aylık vade ise bana her gün sona eriyormuş gibi geliyor ve elbet insan 800 fersah uzakta bulunursa, aylar gün gibi değil birer an gibi geçer ve altı aylık mühlet ise cevap gelinceye kadar insana yıllar kadar uzun gelir."
İlerleyen günlerinde artık elçinin kapısına her gün alacaklılar gelmekte ve eşyalarından bir kısmını haczetmekteydiler. Bu durum 1679 sonbaharına kadar sürdü. Sonbaharda ise Fransa'nın yeni elçisi Gabriel de Guilleragues İstanbul'a ulaştı ve Nointel, Paris'e döndü..
.I. Dünya Savaşı sırasında Kafkas Cephesi'nde Sarıkamış harekâtı büyük bir hezimete dönüşmüş, onbinlerce şehid verilmişti. 1917 Ekim'indeki Bolşevik İhtilali'nden sonra bu cephede kısmi bir rahatlama görüldü. 3 Mart 1918'de Sovyet Rusya ile Osmanlı Devleti arasında Brest-Litovsk Antlaşması imzalandı. Bu sırada Gürcü, Ermeni ve Azerbaycan Türkleri Mavera-yı Kafkas Hükümeti'ni kurdular, ancak bu ölü doğan bir birliktelikti. 26 Mayıs 1918'de konfederasyon feshedildi. Aynı gün Gürcüler ve Ermeniler kendi devletlerini kurdular. Bu aşamadan sonra Azerbaycan'a yardım için tarihimizin maalesef fazla bilinmeyen, ancak en parlak askerî harekâtlarından birini gerçekleştirecektik. Üstelik bu harekât imparatorluk ölüm döşeğindeyken yapılacaktı. Kafkas İslam Ordusu'yla ilgili Halil Bal, Zekeriya Türkmen, Abdülhamit Avşar, Atilla Oral, Beşir Mustafayev, Mustafa Görüryılmaz, Mehmet Çevik ve Yaşar Ertürk'ün araştırmaları vardır.
Kafkas İslam Ordusu Gence'de.
KAFKASYA'DAN YARDIM İSTENİYOR
Ruslar'dan kalan silah ve mühimmatı elegeçiren Ermeniler'e karşı savunmasız durumda kalan Azerbaycan Türkleri, Osmanlı Devleti'nden yardım istediler. Bu gelişme üzerine Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın emriyle Kafkas İslâm Ordusu teşkil edildi. 5 Nisan 1918'de çıkarılan nizamnameye göre ordunun kurulma amacı Kafkaslılar'dan teşkil edilecek ordunun esasını oluşturmak, bunun için Kafkaslı askerlere eğitim vermek, Kafkasya'da İslâm'ın yüksek menfaatlerini, Hilafetin hukukunu muhafaza etmek, Osmanlı Devleti'nin bölge ile askeri ve siyasi bağını kurmaktı. Ordu zamanla bütün Rusya dâhilindeki Müslümanları da içine alacak şekilde büyütülecekti. Azerbaycan Türkleri, Kafkas İslâm Ordusu'nun kurulmasından kısa bir süre sonra 28 Mayıs 1918'de bağımsızlıklarını ilan edip, başkenti Bakü olan "Demokratik Azerbaycan Cumhuriyeti"ni kurdular. Bu yeni devlet Türk dünyasındaki ilk demokratik cumhuriyet denemesiydi. Fakat bu sırada Bakü, Ermeni ve Rus işgali altındaydı. Azerbaycan Milli Komitesi, Bakü'nün işgalden kurtarılması için 4 Haziran 1918'de Osmanlı Devleti ile bir dostluk ve işbirliği antlaşması imzaladı. Ancak antlaşmadan Rusya, İran ve müttefikimiz Almanya rahatsız oldu. Azerbaycan Milli Komitesi Başkanı Nesib Yusufbeyli'nin gayretleriyle İstanbul'a bir elçilik heyeti gönderildi. Heyet başkanı Nâki Keykurun, İstanbul'da devlet protokolüyle karşılandı. Enver ve Talat paşalarla yaptığı görüşmeler sonunda Nâki Bey'e Azerbaycan'a askerî ve siyasî destek konusunda olumlu cevap verildi. Azerbaycan Türkleri'nin davetlerinden sonra Kafkas İslâm Ordusu'nun faaliyetlerine hız verildi. Ordunun başına Enver Paşa'nın üvey kardeşi 29 yaşındaki Nuri Bey (Killigil) atandı. Nuri Bey'in rütbesi yarbaylıktan mirlivalığa (tuğgeneralliğe) yükseltildi. Mürsel Paşa komutasındaki 5. Kafkas Tümeni de Azerbaycan'a gönderildi.
Nuri Killigil
MÜTTEFİKİMİZ ALMANLAR RAHATSIZ
Almanlar, Bakü petrol sahalarını kontrollerine almak için Türk ordusunu engellemeye çatıştılar. Nuri Paşa 15 Haziran 1918'de Ermeniler tarafından pusuya düşürülerek 200 şehit vermemizi Almanlar'ın çıkardığı lojistik engellemelerin sebep olduğunu söyler. Bu harekât sırasında müttefikimiz Almanlar'ın petrol hırsı yüzünden iki devletin birlikleri arasında bir çatışma da yaşanmıştır.
Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslâm Ordusu, Ermeni çetelerini ezip, Gence'ye doğru ilerledi. İslâm Ordusu'na karşı Bakü'yü işgal etmiş olan Ruslar ve özellikle Ermeniler karşı harekâta geçti. Gökçay yakınlarında 17-30 Haziran 1918 tarihleri arasında süren muharebelerde, bütün zorluklara rağmen Türk askeri Bolşevik-Ermeni kuvvetlerini bozguna uğrattı. Bozulan Bolşevik-Ermeni kuvvetleri Bakü'ye doğru kaçtılar.
Kafkas İslâm Ordusu, Bolşevik-Ermeni kuvvetlerine karşı kazandığı zaferlerden sonra Bakü'ye doğru yürüyüşe geçti. 21 Temmuz 1918'de Şemahi'yi ele geçirdi. Türk ordusunun başarıları karşısında müttefikimiz Almanlar'ın engelleme çabaları devam ediyordu. Enver Paşa, Alman baskıları karşısında görünürde Nuri Paşa'ya yürüyüşün yavaşlatılması yönünde emirler verdi. Ancak gizli yazışmalarda ise bir an evvel Bakü'ye girmesini emretti. Nuri Paşa, 23 Temmuz tarihi itibariyle Bakü'ye 70 kilometre uzaklıktaydı. Nuri Paşa, bu arada Azerbaycan milli ordusunu kurma çalışmalarına da hız vermişti. Azerbaycan Türkleri zorunlu askerliğe tâbi tutulup, seferberlik ilan edildi. Bu arada gönüllüler de akın akın orduya katılıyordu. Azerbaycan Türkleri Osmanlı ordusu tarafından eğitildi. Bu eğitimler sayesinde kısa sürede Azerbaycan Türkleri arasında subay kadrosu oluşturuldu ve Gence'de Milli Harp Okulu açıldı.
Azerbaycan Türkleri'nden müteşekkil milli ordu güçlendirilirken Kafkas İslâm Ordusu da her gün biraz daha Bakü'ye yaklaşıyordu. Kısa bir süre sonra Bakü tamamen kuşatıldı. Bakü'nün alınması an meselesiydi. Rusya'dan yardım gelmeyeceği de kesinleşince, işgalciler Irak ve İran'da bulunan İngilizler'den yardım istediler. 26 Temmuz'da Bakü Komünü'nün yerine İngiliz destekli Ermeni- Menşevik yönetimi işbaşına geçti.
BÜYÜK ZAFER
Harbiye Nazırı Enver Paşa, Bakü'nün teslim olmaya zorlanması yönünde 5. Kafkas Fırkası Komutanı Mürsel Paşa'ya emir verdi. Mürsel Paşa'nın 3 Ağustos 1918'deki teslim çağrısını reddeden Bakü işgalcileri, sonuna kadar savaşacaklarını söylediler. İngiltere'nin gönderdiği yardımın ilk kısmı 4 Ağustos 1918'de Bakü'ye ulaştı. Sonraki günlerde İngilizler'in asıl birlikleri de Bakü'ye girdi. Bakü'de yaklaşık 10 bin kişilik bir kuvvet vardı. Kafkas İslâm Ordusu ise yaklaşık 14 bin askerden müteşekkildi.
Bütün hazırlıklar tamamlandıktan sonra Türk ordusu, 5 Ağustos 1918 saat 04.25'te Bakü'ye ilk büyük taarruzunu başlattı. Taarruzun ilk saatlerinde büyük başarılar elde edildi fakat Türk ordusunda yeterli top mermisi yoktu. Öğleden sonra Türk topçularının mermisi tamamen bitti ve Kafkas İslâm Ordusu, Bakü'de 4 kilometre geri çekilerek, yeni taarruz için hazırlıklara başladı. İlk taarruzun başarısız olması Bakü'deki Türklerin moralini bozmuştu.
Kafkas İslâm Ordusu, Bakü'yü kurtarmak için ikinci taarruzunu 14 Eylül'de saat 02.00'de gece baskınıyla başlattı. Kısa sürede Bakü'nün birinci ve ikinci savunma hatları elegeçirildi. İngiliz, Rus ve Ermenilerden oluşan düşman kuvvetleri bozgun hâlinde kaçtılar. İngiliz birliklerinin komutanı General Dunsterville, birliklerini Bakü limanında gemilere bindirerek şehirden kaçtı. Mücadeleler 15 Eylül'de sokak çatışması şeklinde devam etti. Bakü, Kurban Bayramı'nın birinci gününde saat 10.30'da kayıtsız ve şartsız Türk ordusuna teslim edildi. Şark Orduları Grubu Komutanı Halil Paşa ve harekâtı yöneten Nuri Paşa, 16 Eylül'de Bakü'ye girdi.
Kafkas İslâm Ordusu, Bakü'ye hâkim olduktan sonra da zaferler kazanmaya devam etti. 6 Ekim 1918'de Derbend'i ele geçirdi. Cemil Cahid Bey komutasında 9 ve 106. Kafkas alayları Karabağ'a gönderildi. Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslâm Ordusu 8 Ekim 1918'de Şuşa'ya kadar hâkimiyet kurdu. Karabağ'ın tamamen düşmesi an meselesiyken 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi imzalandı. Ateşkesin 11 ve 15. maddelerine göre Türk kuvvetleri Kafkaslar'dan tamamen çekilecek ve Osmanlı hükümeti Bakü'nün işgaline itiraz etmeyecekti. Osmanlı yönetimi son bir hamle yaparak Kafkasya'da kalmak isteyen subay ve askerlere izin verdi. Ancak İngilizler'in sert notası üzerine Türk ordusu 17 Kasım 1918'de Bakü'yü boşaltmak zorunda kaldı. Azerbaycan Devleti'nin hizmetine girdiğini beyan eden Nuri Paşa ise birkaç gün sonra Osmanlı ordusundan çıkarıldı.
'Ne zaman bir tehlike olursa koşacağım'
MEHMET Çevik bir makalesinde zikrettiği 10 Mart 1920 tarihli bir İngiliz raporunda Nuri Paşa'nın şunları anlattığını yazar:
"Bütün Türkler milliyetçidir. Biz haklarımızı arıyoruz, Türkiye'nin haklarını, başka bir şey düşünmüyoruz. Biz milliyetçiler sadece Türk Milleti için çalışmak istiyoruz... Biz milliyetçiler Türk'üz. Bütün gerçek Türklerin yaptığı gibi Türkiye için ölürüz. Uyruğu ne olursa olsun her insanın kalbindeki derin düşünce milletinin düşüncesidir. Türkiye'ye iyi olan benim dostumdur, Türkiye'nin düşmanı olan benim de düşmanımdır. Halkımız için mücadele ediyoruz ve etmeye de devam edeceğiz. Şerefiyle ölmeyen insan, şerefsizce ölecektir. Türkiye iyi ise ben mutluyum, Türkiye iyi değilse ilk önce ben mutsuzum… Müslümanlar benim kardeşimdir. Müslümanlara yardım etmek istiyorum. Bağımsız bir Azerbaycan görmek istiyorum. Bugün Azerbaycan'ın bağımsızlığı tanınmıştır. Bugün onun için yapacağım bir şey yok, fakat ne zaman bir tehlike olursa yardıma koşacağım".
.
.Türkiye, Azerbaycan'ı haklı davasında destekliyor. Aslında Azerbaycanlı kardeşlerimizi desteklemek bir vefa göstergesidir. I. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele döneminde Azerbaycan Türkleri, Rus işgali altında yaşamalarına rağmen Türkiye'ye yardım etmişlerdi. Bu yardımları Betül Aslan'ın "I. Dünya Savaşı Esnasında Azerbaycan Türkleri'nin Anadolu Türkleri'ne Kardaş Kömeği (Yardımı) ve Bakû Müslüman Cemiyet-i Hayriyesi" adlı kitabından naklediyoruz.
KAFKAS GÖNÜLLÜ KITASI
Azerbaycan Türkleri ile Türkiye'nin kadim bir bağı vardır. Bu bağ her ne kadar Rus Çarlığı döneminde azalsa da asla kesilmedi. 1905 İhtilali'nden itibaren münasebetler giderek yoğunlaştı. Azerbaycan Türkleri, 1905'te kurulan "Bakü Müslüman Cemiyet-i Hayriyesi" vasıtasıyla Osmanlı hükümetiyle irtibata geçti.
Balkan Savaşı yıllarında özellikle Azerbaycan Türkleri, Osmanlı Devleti'ne yardım ettiler. Yardımların organize olmasında 1911'de kurulan Müsavat Partisi'nin ve Bakü Müslüman Cemiyet-i Hayriyesi'nin önemli rolü oldu. Cemiyetin merkez binasında toplanan Azerbaycanlı zenginler Türkiye'ye kendi imkânları dâhilinde maddi yardımda bulundular. Bakü'nün önde gelenlerinden Hacı Zeynelabidin Tagiyev, yarım milyonla yardımı başlattı. Diğerleri de zenginler 100 binden eksik olmamak şartıyla, herkes kendi imkânı ölçüsünde yardım yarışına katıldı. Cemiyetin toplantısında şöyle bir karar da alındı: "Türkler bu harpten kurtuluncaya kadar, kızlar ve gençler evlenmeyecekler, hiçbir Türk sinema ve tiyatroya gitmeyecek, erkeklerden de hiç kimse tıraş olmayacak."
Azerbaycan Türkleri, Bakü'deki Türkiye konsolosluğunun önüne çadır açan Hilal-i Ahmer (Kızılay) vasıtasıyla Türkiye'ye yardım ettiler. Azerbaycan Türkleri savaşa katılmak için gönüllü de oldular. Gönüllülerden "Kafkas Gönüllü Kıtası" oluşturuldu.
Cemiyet, yalnızca Azerbaycan'da toplanan yardımları değil, Türkistan ve Kafkasya'nın muhtelif yerlerinden toplanan yardımları da İstanbul'daki Hilal-i Ahmer'e gönderdi. Balkan Savaşı sona erdikten sonra da cemiyetin Türkiye'ye yardımları devam etti. Savaşta yetim kalan çocuklar için Edirne'de kurulan Darüleytam'a cemiyetin idarecilerinden Hacı Zeynelabidin Tagiyev ve Ağa Musa Nakiyev 5'er bin ruble yardımda bulundular.
KARDAŞ KÖMEĞİ GÜNÜ
Bakü Müslüman Cemiyet-i Hayriyesi, I. Dünya Savaşı yıllarında da Türkiye'ye yardıma devam etti. "Kardaş Kömeği / Kardeş Yardımı" adında yardımlar toplandı. Özellikle Kafkas Cephesi'nde zor durumda kalan askerlerimize yardım götürebilmek için Rus yetkililerle görüştüler. Bu sırada yaklaşmakta olan 1915 yılı Nevruz Bayramı'nın daha önceden olduğu gibi bir bayram havasında değil de bir matem havasında kutlanması kararı alındı. Bu kararın alınmasında cemiyetin büyük hizmetleri oldu. Cemiyet ayrıca Nevruz Bayramı'nı Türkiye Türklüğü için bir fırsata da döndürdü. Nevruz'da Bakü Müslüman Cemiyet-i Hayriyesi'nde büyük bir davet tertip etmeye ve burada Türkiye için yardım toplamaya karar verildi. Bu münasebetle Azerbaycanlı önde gelen gazete sahipleri "Kardaş Kömeği" adında bir yayın çıkararak, gelirinin de Türkiye'ye yardım olarak gönderilmesini kararlaştırdılar. "Kardaş Kömeği" adı bundan sonra Azerbaycan Türkleri'nin yardımlarının da genel adı oldu.
Cemiyet, Bakü şehir idaresine müracaat ederek Kars, Ardahan gibi yerlerde felakete uğramış Müslümanlara yardım toplamak için bir günlük izin talep etti. Gerekli izin verildikten sonra 7 Mayıs "Kardaş Kömeği Günü" ilan edildi.
GÖZ YAŞARTAN SAHNELER
Azerbaycan'da yardım toplanırken göz yaşartan sahneler yaşanıyordu. Bir gün Türkiye'nin Bakü Konsolosu Ali Kemal Bey'in yanına kör ve yaşlı biri gelerek, şöyle dedi: "Ben yedi nüfuslu bir ailenin reisiyim, bu ihtiyar halimle bir iş tutamadığım için, köşe başlarında el açıyorum, haftada kazancımın en verimli zamanı cuma günü cami kapısında geçen günlerdir. Türk kardeşlerimin başından bu afet geçinceye kadar, iane olarak her cuma günü topladığım paraları size getirip teslim edeceğim. Kudretim buna yetiyor."
Cemiyet, dini bayramlarda da Türkiye için yardım toplamaya devam etti. Cemiyet 1915 yılındaki Kurban Bayramı'nda kapı kapı gezerek kesilen kurbanların derilerini toplayıp, bunların satışından elde edilen parayı Türkiye'ye gönderdi. Aynı şekilde 1916 yılındaki Kurban Bayramı'nda da benzeri faaliyetlerde bulundu. Cemiyet, özellikle Kafkas cephesindeki Türklere yalnızca maddi destekte bulunmadı. Bunun yanında savaşta yetim kalan çocuklar için yetim evleri açtı. Esir düşen Türklere destek verdi. Esirken vefat edenlerin definleriye ilgilendi. Cemiyet, Nargin Adası'ndaki Türk savaş esirlerinin kaçırılması için de gizli faaliyetler yürüttü.
ADVERTISING
***
Okulları mutlaka açmalıyız
Salgın hastalıkla bir mücadele yöntemi olarak sadece ilkokul 1. sınıflar haftada 2 gün okula gidiyorlar. Dünyanın birçok ülkesinde okullar açıkken Türkiye'de okulların sadece 1. sınıfa eğitim vermesi hiçbir şekilde izah edilemez. Salgına tedbir almaya evet ama nesillerin geleceğini feda etmeye hayır. Çocuklarımızın virüsten göreceği zarar mı daha fazla, okuldan uzak kalmasından dolayı uğrayacağı zarar mı daha fazla? Çocuklarımızın sağlığını korumaya çalışırken geleceğini koruyor muyuz? Tâbi ki korumuyoruz. Maalesef Milli Eğitim Bakanlığı iyi bir planlama yapamadığı için okulların açılması konusunda geç kalmıştır.
Plajlar açık, oteller açık, dershane ve etüt merkezleri açık, lokantalar açık, kahvehaneler açık, fabrikalar açık, düğün salonları açık, AVM'ler açık, pazarlar açık, halı sahalar açık, OKULLAR KAPALI. Salgını okulları kapatarak mı durduracağız? Almanya'dan Rusya'ya, Fransa'dan İtalya'ya kadar birçok ülkede okullar açıkken Türkiye'de sadece 1. sınıfların kısmi olarak açılması kabul edilemez. Üstelik salgından dolayı en fazla ölümlerin yaşandığı İtalya'da (vefat: 35.941) ve Fransa'da (vefat: 32.155) okullar açıkken, en az ölümlerin yaşandığı ülkelerden biri olan Türkiye'de (vefat: 8.325) okulların kapalı olmasının sebebi nedir? İtalyanlar ve Fransızlar bizden daha mı cesur?
Virüsten dolayı ağır hastalık geçirme ihtimalleri olan yaş grupları her yere gidebilirken, virüsten grip kadar bile etkilenmeyen çocuk ve gençlerimiz ise okula gidemiyorlar. Çocuk ve gençlerimiz okula gidemezken başka yerlere ise rahatlıkla gidebiliyorlar. Bu durumun mantığını anlamak mümkün değil.
Hemen bir planlama yapıp, gerekli tedbirleri alarak eğitime başlamalıyız. En büyük hatamız her şeye bütüncül yaklaşmak. Türkiye'nin tamamında okulları kapatmak yerine vaka sayısı artan ilçelerde, semtlerde, mahallelerde ve okullarda eğitim, riskli durum sona erene kadar durdurulabilir. Risk ortadan kalkınca eğitime tekrar başlanır. Müfredat daraltılıp, ders sayısı ve ders saatleri azaltılarak bazı sınıflar sonbahar ve kışın (1-2, 5, 8, 9, 12) bazı sınıflar ise ilkbahar ve yazın (1, 3-4, 6-7, 10-11) eğitim görebilirler. Üniversitelerde de ilk başta 1. sınıflarla eğitime başlamak doğru olacaktır. Okula gelemeyen sınıflara da uzaktan eğitim devam ettirilir. Böyle bir yol izlenirse okullarda öğrenci sayısı da azaltılmış olur. Teneffüs saatleri sınıf sınıf ayrılarak, aynı anda öğrencilerin bir arada bulunmaları engellenebilir. Hepsine aynı anda eğitim veremiyorsak, kademeli olarak eğitim vermeyi niçin düşünmüyoruz? Ya hep ya hiç mantığı doğru bir mantık değildir. Okullarda ne kadar çok süre eğitim verebilirsek bu nesillerimizin geleceği açısından önemli bir kazanım olacaktır.
Okula gidememenin fiziksel, psikolojik ve pedagojik zararları yıllar sonra ortaya çıkacak ve telafi edilemeyecektir. Fakir ile zengin çocuklar arasındaki uçurum eğitim alanında daha da derinleşecektir. Bu konuda acilen makro bir planlama yapılıp, bütün toplum el ele verip, dayanışma içinde mücadele edip, bu meseleyi çözmeliyiz. Yoksa bir neslin büyük bir öğrenme kaybına uğramasının yanısıra evde devamlı olarak bilgisayar ve cep telefonlarıyla oynamanın bozacağı psikolojiyi hiçbir şekilde telafi edemeyiz. Gerekirse hayatın birçok alanına kısıtlama getirip okullarımızı açık tutmalıyız. Eğitimin feda edilmesi demek, bir neslin de feda edilmesi demektir.
.Yavuz Sultan Selim, Selim Şah veya Sultan Selim-i Evvel olarak bilinen büyük Osmanlı hükümdarı babası İkinci Bâyezid'in Amasya'da valiliği sırasında doğdu. Annesi Dulkadiroğlu Alaüddevle Bey'in kızı Ayşe Hatun'dur.
ÇALDIRAN ZAFERİ
Kardeşleriyle ve babasıyla yaptığı mücadeleyi kazanarak tahta çıktı. 1514'te çıktığı İran Seferi'nde Çaldıran Meydan Muharebesi'nde Şah İsmail komutasındaki Safevi ordusu karşısında büyük bir zafer kazandı.
Çaldıran Savaşı doğu sınırları ile ülkenin bütünlüğünü güvene alma ve Safeviler tarafından ortadan kaldırılan Akkoyunlu Devleti'nin topraklarına hakim olma mücadelesiydi. Çaldıran Savaşı'ndan sonra Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Tebriz ve Azerbaycan Osmanlılar'ın eline geçti. Safeviler bir müddet sonra Tebriz ve Azerbaycan'ı tekrar ele geçirdiler. Anadolu toprakları ise Osmanlı hakimiyetinde kaldı.
İran seferi dönüşü sırasında, Turnadağı Savaşı'nda Dulkadirliler mağlup edildi. Dulkadirli toprakları Osmanlı hakimiyetine geçti. Memlük Devleti ile aralarında tampon olan bu beyliğin ortadan kalkmasıyla Suriye ve Mısır yolu Osmanlılar'a açıldı.
Yavuz Sultan Selim, Çaldıran seferinden dönerken Doğu Anadolu'da saygın bir isim olan Şeyh Hüsameddin'in oğlu İdris-i Bidlisî'yi Kürt beylerine gönderdi. Mahalli Kürt beyleri bu dönemde Safevî baskısı altındaydı. Çaldıran Savaşı'ndan sonra Doğu Anadolu'da Safevî otoritesi sarsılınca Kürt beyleri İran'a karşı harekete geçtiler. İdris-i Bidlisî'nin tek tek dolaştığı Kürt beylerinden 25'i Osmanlı hakimiyetine girdi.
ORTADOĞU HAKİMİYETİ
Yavuz, 1516'da Memlük Devleti üzerine sefere çıktı. Mercidabık ve Ridaniye muharebeleriyle Memlük Devleti'ni ortadan kaldırdı. Ortadoğu Osmanlı hakimiyetine girdi. Osmanlılar Haremeyn'in hizmetkârı oldular. Suriye ve Mısır'ın ele geçirilmesiyle Osmanlılar, Hindistan ticaret yollarının önemli bir kısmına hakim oldular. Portekizliler'in, Arabistan Yarımadası'nda ilerlemeleri durduruldu ve bu sayede Hindistan'dan mal akışının önemli bir kısmı tekrar Osmanlı ülkesi üzerinden Avrupa'ya yapılmaya başlandı. Bilhassa Mısır'ın fethedilmesi Osmanlılar açısından İstanbul'un fethi kadar önemlidir. Mısır'ın alınmasıyla Hindistan ticareti dolayısıyla, buradan elde edilen gelirler Osmanlı İmparatorluğu'nu ekonomik yönden güçlendirdi.
BİZİ BUNCA ZAMANDAN BERİ KİMİNLE BİLİRDİN?
Yavuz, ömrünün son günlerinde Edirne'ye gitmişti. Buraya gitmeden önce sırtında çıkan şirpençe denilen bir çıbandan muzdaripti. Bu çıbanı hamamda sıktırıp, ovdurtması ve ardından Edirne'ye at ile gitmeye çalışması hastalığının sıkıntılarını iyice artırdı. Padişahın hastalığı artınca Çorlu yakınlarında babası ile savaştığı yerde, 40 gün konaklandı. Yavuz'un hastalığı günden güne iyice ağırlaştı.
Sultanın hastalığı boyunca yanında gece gündüz musahibi Hasan Can vardı. Büyük hükümdarın son günlerinde ikisinin aralarında şu konuşma cereyan etmişti: Yavuz, musahibine "Hasan Can bu ne haldir?" diye sorunca, Hasan Can, "Sultanım Cenab-ı Hakk'a teveccüh edip Allah'la beraber olacak zamandır" cevabını verdi. Yavuz "Bizi bunca zamandan beri kiminle bilirdin? Cenab-ı Hakk'a teveccühümüzde kusur mu gördün" deyince Hasan Can, "Haşa ki bir zaman zikri Rahman'dan şaştığınızı görmedim. Lâkin bu zaman başka zamana benzemediğinden ihtiyareten cesaret eyledim" dedi.
Yavuz, bu cevaptan sonra Hasan Can'a "Sure-i Yasin tilavet eyle" dedi ve onunla birlikte okumaya başladı. Yasin Suresi'nin ikinci okunuşu sırasında "Selâm Ayeti"ne gelindiği zaman Yavuz Sultan Selim ruhunu teslim etmişti. Tarih 1520 yılının 21 Eylül'ünü 22 Eylül'e bağlayan geceydi.
YAVUZ'UN MİRASI
Osmanlı padişahları içerisinde en şanslı olarak tahta çıkan kişi Kanunî Sultan Süleyman'dır. Kanunî, babasının kısa sürede oldukça kuvvetlendirdiği ve zenginleştirdiği Avrupa'nın en büyük devletinin başına geçmiştir.
Kanunî tahta çıktığında Osmanlı İmparatorluğu arazi, nüfus ve bütçe açısından Avrupa'daki devletlerin her birinden daha büyüktü. 1525-1526 yılı Osmanlı bütçesinde, devletin gelirleri 9.5 milyon duka altınıyken, aynı yıllarda İspanya'nın gelirleri 9 milyon, Fransa'nınki 5 milyon, Venedik'inki 4 milyon altındı.
Yavuz'un tahta çıktığı sırada Osmanlı İmparatorluğu için büyük bir tehlike olan Safeviler, onun hükümdarlığında sindirilmişti. Yine Mısır ve Suriye alınarak Hint ticaret yolu Osmanlı denetimi altına sokulmuştu. Yavuz Sultan Selim'in doğu ve güneydeki tehlikeleri ortadan kaldırması, Kanunî devrinde Avrupa'ya karşı rahat hareket edilebilmesini sağladı. Bunun sayesinde de Osmanlılar bu dönemde Avrupa'nın bugüne kadar gelen siyasi çehresinin oluşmasında önemli rol oynayabildiler. Yavuz Sultan Selim, ömrünün son yıllarında tersaneleri genişletip, sayılarını artırarak Osmanlı deniz kuvvetlerini güçlendirdi. Avrupalılar'la yapılan mücadelenin sadece kara kuvvetleriyle başarılamayacağını anlamıştı. Denizcilik sahasında yaptığı hazırlıklar Kanunî devrinde denizlerde Avrupalı devletlere karşı kazanılan başarıların alt yapısını hazırladı.
Yavuz Sultan Selim
Doğumu: Amasya 1470.
Ölümü: Çorlu 21-22 Eylül 1520.
Tahta çıkışı: 24 Nisan 1512.
Tahttan inişi: 21-22 Eylül 1520.
Babası: İkinci Bâyezid.
Annesi: Ayşe Hatun.
Eşleri: Hafsa Hatun, Ayşe Hatun.
Oğulları: Şehzâde Süleyman,
Şehzâde Orhan, Şehzâde Musa,
Şehzâde Korkut, Şehzâde Salih.
Kızları: Beyhan Sultan, Hatice
Sultan, Hafsa Sultan, Fatma
Sultan, Şah Sultan, Hanım Hatun
Sultan, Gevherhan Sultan,
Kamerşah Sultan..
.
.Meis Adası aslında yaklaşık son bir asırdır gündemimizde. Adanın tarihi ve statüsüyle ilgili Şerafettin Turan, Sabahattin Özel, Necdet Hayta, Sertaç Hami Başeren, Ali Kurumahmut, Yeter Mengeş, Fuat İnce, Ömer Sami Coşar, Jeanne Z. Stephanopoli, Nikolaos G. Papanastasiu, Kostas Çalahuris, Mihalis Stukas, Athena Tarsouli, Nicholas Pappas ve Cevdet Küçük'ün araştırmaları vardır.
Meis, Kanunî Sultan Süleyman'ın 1522'deki Rodos seferiyle birlikte, Osmanlı hakimiyetine girdi. Meis, önce Rodos Adası Sancağı'na bağlı nahiye daha sonra da kaza haline getirildi. Ada, Kıbrıs'ın fethi sırasında 1570'te ve Girit Savaşı'nın devam ettiği yıllarda 1659'da Venedikliler tarafından kısa bir süreliğine işgal edildi. Meis Adası sakinleri 1770'teki Çeşme faciasında Ruslar'a, 1821 Mora İsyanı'nda da Yunanlılar'a destek verdiler. Ancak Yunanistan'ın bağımsızlığından sonra da ada, Osmanlı hakimiyetinde kaldı. Meis, bir ara Kavalalı Mehmed Ali Paşa'ya bırakılacaktı, ancak gerçekleşmedi. Daha sonra özellikle vergileri bahane eden Meisliler zaman zaman Türk idaresine karşı faaliyetlerde bulundular.
MEİS'TE KARIŞIKLIK
İtalya, 1911'de Libya'yı işgal etmek için Osmanlı Devleti'ne savaş açtı. Başta Rodos olmak üzere 16 adayı işgal etti. Savaşın sonunda 1912'de İtalya ile Osmanlı Devleti arasında Uşi Antlaşması imzalandı. İtalya, Osmanlılar'ın Libya'dan çekilmesi halinde işgal ettiği adaları kayıtsız şartsız boşaltacaktı. Ancak Balkan Savaşı çıktığı için adalar İtalya'dan alınamadı. Yunanistan, Balkan Savaşı sırasında başta Sakız ve Midilli olmak üzere birçok adayı ele geçirdi. Adaya gelen 30 silahlı Giritli eşkiya adadakilerle iş birliği yaparak 1913 Mart'ının başlarında adayı işgal ettiler. Yedi kişilik muhafız birliğini etkisiz hâle getirip, Kaymakam Lütfi Bey ve diğer memurları tutukladılar.
Bu hadiseden sonra adadan bazı temsilciler Yunanistan'a giderek Venizelos'la görüştüler. Venizelos Meis'e herhangi bir yardım göndermeyi reddetti, temsilcilerden derhal adalarına dönmelerini, Türk idarecileri adaya yerleştirmelerini ve Meis'e Türk bayrağını çekmelerini söyledi. Venizelos'un isteğini kabul etmeyen Meisliler, diğer Yunan yetkililere baskı yaptılar. Yunanistan, bu sırada barış görüşmeleri sürdüğü için Meis'te karışıklık istemiyordu. 22 Mart'ta adaya gönderilen Yorgios Yorgantopulos kod isimli Teğmen Tiligadis, Giritli eşkıyaları adadan gitmeye ikna etti.
Meisliler, Yunanistan'dan istedikleri desteği alamayınca geçici bir ihtilal komitesi kurdular. Bu sırada Yunanistan yönetimi, önce 1 Ağustos 1913'te Sisam'dan Meis'e, adada düzen kurması için Avukat Vassilios Tzavellas'ı danışman olarak gönderdi. Bir süre sonra da Sisam'dan hareket eden bir miktar Yunan askeri Meis'te Osmanlı düzenini kurmak bahanesiyle adaya çıktı. Adadaki Türk esirler de Atina'ya götürüldü. İtalya ise Meis'teki durumu kendi çıkarlarına bir saldırı olarak gördüğünü ilan etti.
Londra Barış Görüşmeleri'nde Ege adaları meselesi hararetli tartışmalara konu oldu. 30 Mayıs 1913'te imzalanan Londra Antlaşması'nda adalar meselesi dönemin emperyalist devletlerine havale edildi. Bu devletler de 14 Şubat 1914'te Osmanlı Devleti'ne bir nota vererek, Bozcaada, Gökçeada ve Meis'i Türkiye'ye bırakırken, İtalyan işgalindeki adalar haricindekileri Yunanistan'a verdiklerini ilan ettiler. Osmanlı yönetimi, 15 Şubat 1914'te verdiği karşı notada "Osmanlı Devleti'nin Gökçeada, Bozcaada ve Meis'in iadesini senet kabul ettiğini ve diğer adalar üzerindeki haklı taleplerini sürdüreceğini" bildirdi. Yunanistan'la görüşmeler sürerken Birinci Dünya Savaşı başladığı için adalarla ilgili bir ilerleme kaydedilemedi.
MEİS TÜRKİYE'NİNDİR
31 Mayıs 1915'te Yunanistan'da seçimler yapılırken, Meis'te resmen seçim yapılmadı. Ama ada sakinleri oy kullanarak, Lazaros Stamatiadis ve Konstantinos Spiridis'i oybirliğiyle vekil seçtiler. Ancak Stamatiadis, Gökçeada temsilcisi A. Lazopoulos ve Bozcaada temsilcisi K. Sfaelos ile birlikte parlamentoya gittiklerinde, Yunan Meclisi'ne girmelerine izin verilmedi. Aslında bu davranışıyla Yunanistan, Bozcaada ve Gökçeada'yla birlikte Meis'in de Türkiye'nin olduğunu kabul ediyordu. Ancak Birinci Dünya Savaşı her şeyi değiştirecekti.
Meis Adası'nda sular bir türlü durulmamıştı. Meis'e gelen Yunanlılar ile ada halkı arasında problemler bitmedi. Meisliler, daha önce isyanda önemli rol oynayan Lakerdis'in liderliğinde Aralık 1915'te Yunan Komiseri Orologas'a karşı ayaklandılar. Yunanistan adayı işgal için bir gemi gönderirken, Meisliler Rodos'taki Fransız konsolosundan yardım istediler. Fransız Amirali Moreau, savaş sırasında Almanlar'a karşı güvenli bir liman olarak kullanmak için Aralık 1915'te adayı ele geçirdi. Yunanlılar, durumu protesto edince Fransızlar, Yunanistan dışişlerine verdikleri cevapta amaçlarının Alman denizaltılarının faaliyetlerinin engellenmesi olduğunu söyleyip, Meis'in Türkiye'ye iade edilmesi yönündeki Şubat 1914 tarihli karara atıfta bulundular. İki ülke arasındaki yazışmalarda Meis'in Osmanlı İmparatorluğu'nun ayrılmaz bir parçası olduğu ifade edildi.
Osmanlı kuvvetleri 1916 ve 1917'de adayı almaya çalışsa da başarılı olamadı. Birinci Dünya Savaşı'nın bitiminden sonra Fransızlar'ın Meis'ten ayrılması üzerine 1921'de adayı İtalyanlar işgal etti. Adanın statüsündeki son mücadelemiz Lozan'da verilecekti.
ADVERTISING
***
MEİS'IN ALTIN YILLARI
MEİS tarihteki en parlak dönemini Osmanlı hakimiyetinde yaşadı. Adada nüfus ve ekonomi 19. yüzyılın sonunda zirveye ulaştı. 20. yüzyılın başlarında Meis'in nüfusu yaklaşık 12 bin kişiydi. 1400 civarında ev olan adada, birkaç yüz kişilik bir Müslüman nüfus da mukimdi. Ada iki ve üç katlı yüksek taş konaklarla doluydu. Meisliler'in irili-ufaklı 170 gemi ve balıkçı teknesi vardı.
Aynı dönemde Meis'in yaklaşık 25 misli büyüklüğünde olan Gökçeada'da 9.207 kişi, hemen hemen Gökçeada'yla aynı büyüklükte olan İstanköy'de 14.550, Meis'in 35 misli büyüklükte olan Taşoz'da ise 14.940 kişi yaşamaktaydı. Adanın altın dönemini Osmanlı hakimiyetindeyken yaşadığını kabul eden Yunanlı Nikolaos G. Papanastasiu, Meis'in o dönemde dünyanın en yüksek nüfus yoğunluğuna sahip olduğunu söyler.
Bölgedeki önemli limanlardan biri olan Meis'teki gemiler Mısır ve Anadolu arasında ticaret yaparlardı. Gemiler Anadolu'dan kömür, palamut meşesi, ağaç kabuğu, kereste götürüp, Mısır'dan pirinç, şeker, kahve, kumaş, tiftik, iplik alırlardı. Anadolu hububatını Rodos ve Kıbrıs'a taşırlardı. Adada kömür üretiliyordu. Bu kömürler özellikle İskenderiye'de nargile için talep ediliyordu. Balıkçılık ve deniz süngeri avcılığı yapılıyordu. Ada sakinlerinin önemli bir kısmı sünger avcılığıyla iştigal ediyorlardı. 1886'da Meis'te 100 sünger işleme atölyesi vardı.
Ticaret ve denizcilikten kazanılan paralarla adada binalar, kilise, okullar, hayrathaneler inşa edilmişti. Meis'te 18. yüzyılın ortalarında yapılmış bir cami, iki büyük kilise, bir Türk ve iki Rum okulu ve bir de ihtiyar gemicilere mahsus bir hayrathane vardı.
Osmanlı hakimiyetinden çıktıktan sonra ada ekonomisi çökmeye başladı. Binlerce Meisli Avustralya, Mısır, Türkiye, Yunanistan ve ABD'ye göç etti. Adadaki evler boşaldı ve çoğu harabe hâle geldi. 1920'lerin sonlarında adanın nüfusu 3.000'e düştü. Ada 1947'de İtalyan işgalinden Yunan işgaline geçerken Meis 2.230 kişilik nüfusa sahipti. 2011'de ise adada 498 kişi yaşıyordu. 20. yüzyılın başlarında adada 3 okul, 13 öğretmen ve 837 öğrenci varken, 1970'lerde Meis'te 1 okul, 2 öğretmen 47 öğrenci kalmıştı.
.Koronavirüs pandemisi bizi tarih boyunca atalarımızın çok çektiği salgın ve bulaşıcı hastalıkla tekrar tanıştırdı. Salgın hastalıklar tarih boyunca milyonlarca insanı öldürdüğü gibi yenilmez sanılan orduları da perişan etti.
Çiçek aşısı hakkında 18. yüzyıla ait bir karikatür.
ÇİÇEK HASTALIĞI
Bu hastalıkların en amansız olanlarından birisi çiçek hastalığı idi. Hastalığın M.Ö. 10 binlerde İndus Vadisi'nde veya Kuzey Afrika'daki çiftçilerde; diğer bir rivayete göre ise yaklaşık 3 bin yıl önce Hindistan veya Mısır'da ortaya çıktığı ileri sürülmektedir. Çiçek olduğu tahmin edilen salgına dair ilk veriler ise M.Ö. 1500'lerde Hindistan'da ve M.Ö. 1122'de Çin'de bulunan yazıtlarda bulunmaktadır. Avrupa ise çiçek hastalığıyla 2. yüzyılda tanıştı.
Çiçek hastalığıyla ilgili ilk eserler İslam âlimleri tarafından 10. yüzyılda kaleme alındı; ancak bu eserlerde hastalığın önlenmesi veya tedavi edilmesiyle ilgili bilgi bulunmaz. 11. yüzyıla gelindiğinde ise er-Razi, hastalığın tarifini yaparak kızamık ile karşılaştırdı. Avrupalılar ise bu karşılaştırmayı ancak 1750'lerde Thomas Sydenham ile yapacaktı.
Bu hastalığa karşı bulunan aşı ise çok eski zamanlardan itibaren Hindistan ve Çin'de tatbik edildi. Çiçek aşısı Kafkaslar yoluyla Türkiye'ye geldi. Osmanlı hekimi Emanuel Timonius, 1714'te Latince yayınlanan kitabında Türk topraklarında uygulanan çiçek aşısını anlattı. Timonius, Çinlilerle birlikte Gürcüler ve Çerkezler başta olmak üzere bazı Asyalı toplumlarda çiçek aşısının yaygın olduğunu, bu uygulamanın Kafkaslar üzerinden 1670'lerde İstanbul'a geldiğini aktarır. Buna mukabil bazı eserlerde aşının 1670'lerden çok daha önce İstanbul'da uygulandığına dair bilgiler mevcuttur. Ahmed Cevdet Paşa da çiçek aşısının ilk defa Anadolu'da yörükler tarafından kullanıldığını, bu yörüklerden birinin İstanbul'a gelerek belli miktarda çocuğu aşıladığını yazar.
Timonius'tan kısa bir süre sonra Avrupalılar çiçek aşısını Edirne'den İngiltere'ye yazılan bir mektuptan da öğreneceklerdi.
Mary Wortley Montagu ve oğlu.
AŞIYI AVRUPA'YA LADY MONTAGU GÖTÜRDÜ
Edward Wortley Montagu, III. Ahmed'in hükümdarlığı döneminde 1716'da İngiltere elçisi olarak İstanbul'da göreve başladı. Elçinin eşi Mary Wortley Montagu da yanındaydı. Lady Montagu Osmanlı topraklarında geçirdiği iki yılı ülkesindeki arkadaşlarına yazdığı mektuplarda anlattı.
Lady Montagu, çiçek hastalığı geçirmiş ve yüzünde hastalığın izleri kalmıştı. O dönemlerde İngiltere'de bu aşı bilinmiyordu. İngiliz elçisinin eşi, çiçek aşısının Osmanlı topraklarında yaygın bir şekilde kullanıldığını hayretle gördü. Hafif çiçek çıkaranlardan alınan cerahat çiçek çıkarmayanların derisine çizilerek sürülüyordu. Lady Montagu, Osmanlı topraklarında bu aşının nasıl yapıldığını görünce, oğlunu da aşılattı. Bu tatbikatı arkadaşına mektubunda anlatınca, çiçek aşısı Avrupa'da öğrenildi. Osmanlı'dan İngiltere'ye geçen bu işlem, 1750'lerde Fransız okullarında herkese uygulandı. Gerek Osmanlı hekimi Emanuel Timonius'un yazdıklarından, gerek Lady Montagu'nun yazdıklarından öğrenilen bu usul Rusya, İsveç, İtalya, Fransa'da hızlıca yayıldı.
III. Ahmed.
BU AŞI VATANIMA DA GİTSİN
Sarah Chiswell'e
Edirne 1 Nisan 1717
...Bizde pek çok yaygın ve zalimane olan çiçek hastalığını burada keşfettikleri bir aşı ile önlüyorlar. Birçok kocakarının sanatları sırf bu ameliyatı yapmak. Aşılanma için en uygun zaman sıcakların sonu, sonbaharın başlangıcı. O zaman aile reisleri ailelerinde çiçek hastalığına tutulmuş kimse olup olmadığını öğreniyorlar ve birkaç aile toplanıyorlar. Sayıları onbeş onaltıyı bulan aile toplulukları bu aşıcı kocakarılardan birini çağırıyorlar ve ceviz kabuğu içine doldurulmuş çiçek hastalığı aşısını hangi damardan açılmasını isterlerse, o damarı büyük bir iğne ile açtıktan ve iğnenin ucu kadar aşıyı buraya koyduktan sonra yarayı bağlıyor ve üzerine bir ceviz kabuğu yapıştırıyorlar. Bütün bu ameliye sırasında en küçük bir acı hissedilmiyor. Aynı şeyi dört beş damara daha yapıyorlar... Aşı için vücudun kapalı yerleri tercih ediliyor. Aşılanan çocuklar sekiz gün oynuyorlar, bir şey olmuyor. Daha sonra bir sıtmaya tutuluyorlar ki iki gün, üç gün yatakta yatıyorlar. Yüzlerinde yirmi otuz sivilce çıkıyor. Fakat sekiz gün içinde hiç hastalığa tutulmamış gibi oluyorlar. Açılan yaralar hastalıkları boyunca akıp çiçeğin zehrini atıyor, başka taraflara yayılmasına mani oluyor. Her sene aynı ameliye binlerce çocuğa yapılıyor... Aşıdan kimse ölmüyor. Aşının faydasına inandığım için sevgili yavruma da yaptırmaya karar verdim. Vatanımı çok sevdiğim için aşının oraya da girmesini isterim....
(Lady Montagu, Türkiye Mektupları, 1717-1718, çev. Aysel Kurutluoğlu, s. 66-67.)
Bir Osmanlı hekimi.
AVRUPA'DA ÇİÇEK SALGINI
Salgın hastalıkların en amansızlarından birisi, hiç şüphesiz çiçek hastalığıydı. Günümüzde adını unuttuğumuz ve 1980'den beri aşısı bile üretilmeyen bu hastalık, tarih boyunca milyonlarca can aldı. Hastalığa sebep olan virüsün ne zaman ve nerede ortaya çıktığı tam olarak bilinmemektedir. Asırlar önce bazı hayvanlarda görülen bir virüsle ilişkili olduğu sanılmaktadır. İnsanoğlunun hayvanları evcilleştirmesi ve onlarla aynı ortamı paylaşması sonucu bu virüs insanlar için tehlikeli bir hâl aldı. Diğer salgın hastalıklar gibi çiçek de uzun zaman kaynaklarda "veba" olarak adlandırıldı. Bu durum hastalığın tarihî serencamını ortaya koyma noktasında güçlüklere sebep olmaktadır. Çiçek hastalığı, 11. yüzyılda yaşamış olan Kaşgarlı Mahmud'un Divanü Lûgati't-Türk adlı eserinde "çeçek" olarak geçmektedir.
2. yüzyılda Roma topraklarında, "Büyük Veba" olarak adlandırılan, ancak belirti ve sonuçlarından çiçek olduğu tahmin edilen büyük bir salgın baş gösterdi. 160'larda doğuya seferler düzenleyen İmparator Marcus Aurelius'un ordusu da salgından etkilendi. Geri çekilen askerler hastalığın Roma topraklarında hızla yayılmasına sebep oldular. Çok kısa bir sürede nüfusun yaklaşık yüzde 25'inin salgından öldüğü ifade edilmektedir.
Avrupa çiçek hastalığıyla erken tarihlerde tanışmıştı. Ancak daha sonraki tarihlerde çiçek ölümcül bir salgına dönüşmedi. Nüfus artışı ve savaş gibi sebeplerle hareketliliğin yaşandığı yıllarda ise hastalık ölümcül bir hâl aldı. Nitekim 16. yüzyılda Avrupa'da çiçek hastalığından kaynaklı ölümlerin yüzde 30'lara kadar çıktığı ifade edilmektedir..
.Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü'ne ait sismik araştırma gemisi MTA Oruç Reis Doğu Akdeniz'de gururumuz oldu. Oruç Reis isimli bir de firkateynimiz var. Oruç Reis, Türkler'in Afrika'ya hakim olup, bu bölgelerin Hıristiyanlaşmaktan kurtulması yolunda ilk adımı atan kahraman bir Türk denizcisidir. Bu denizcimiz hakkında, İslam Ansiklopedisi'ndeki "Oruç Reis" maddesi ile Fuat Carım ve Muzaffer Arıkan'ın kitaplarından geniş bilgi edinilebilir.
MİDİLLİ'DE DOĞAN GÜNEŞ
Oruç Reis, Barbaros Hayreddin Paşa'nın da ağabeyidir. Barbaros kardeşlerin babaları Yakup Ağa Vardar Yenicesi'nden bir Türk'tü. Yakup Ağa, Fatih döneminde Midilli'nin fethine katılıp, daha sonra bu adada kalmıştı. En büyükleri İshak, ondan sonrakiler Oruç, Hızır, en küçükleri ise İlyas adını taşıyordu. Oruç Reis, Yakup Ağa'nın dört oğlundan ikincisiydi. En büyükleri İshak, Midilli'de kalmıştı. Oruç Reis ise adada yaşamasından dolayı gençliğinden itibaren, reisliğe heves ile bir tekne yaptırarak, ticarete başladı. Ancak kardeşi İlyas ile birlikte, Suriye'ye doğru bir seferdeyken Rodos şövalyelerinin baskınına uğradılar. İlyas şehid olurken, Oruç Reis esir düştü. Bir müddet şövalyelerin gemisinde kürek çeken Oruç Reis gemi karaya yaklaşınca, kaçmayı başardı.
Oruç Reis, esaretten kurtulduktan sonra denizciliğe devam etti. Şehzade Korkut'un yardımıyla bir gemi yaptırarak, korsanlığa başladı. Osmanlı tahtına Yavuz Sultan Selim'in geçmesi ve Oruç Reis'in Şehzade Korkut'un adamı olmasından dolayı, Barbaros kardeşler, Anadolu kıyılarından ayrılıp, Tunus'a gittiler.
Oruç Reis, Afrika kıyılarına geldikten sonra İspanyol ve diğer Hıristiyan gemilerine rahat vermedi. Şöhreti bütün Batı Akdeniz sahillerine yayıldı. Gözünü daldan budaktan esirgemeyen Oruç Reis, bir seferinde kardeşi Hızır Reis'in muhalefetine rağmen İspanyollar'la çatışmaya girmiş ve orada kolundan yaralanmıştı. Kangren olmağa yüz tutunca yaralı kolu kesildi. Ancak bir kolunu kaybetmesi bile Oruç Reis'i engellemedi.
İspanyol donanması.
KAHRAMANCA ŞEHİD DÜŞTÜ
Barbaros kardeşler, Afrika kıyılarında bazı adaları elegeçirdiler. O sıralarda İspanyollar, Afrika kıyılarına hakim olmaya çalışıyorlardı. Cezayir işgal edilmek üzereydi Oruç Reis, Cezayir'e giderek, İspanyollar ile mücadeleye başladı. Bu durum, İspanyollar'ı telaşa düşürünce, 15.000 kişilik bir kuvvet ve bir donanma 1516'da Cezayir'e gönderildi. İspanyollar, Cezayir'e gelerek, karaya asker çıkarıp ve kaleyi kuşattılar. Bazı Arap kabileleri de İspanyollar'a yardım ettiler. Oruç Reis'in şiddetli direnişi karşısında İspanyollar geri çekildiler. Oruç Reis, artık Cezayir Sultanı'ydı. Kuzey Afrika'nın en büyük şehirlerinden Tlemsen hükümdarı, İspanyollar ile ittifak edince, halkı hükümdarlarına karşı vaziyet alarak, Oruç Reis'ten yardım istediler. Oruç Reis, bunun üzerine Tlemsen'e sefere çıktı. Oruç Reis, bölgeye hakim olunca İspanyollar, 1518'de Tlemsen'i Türkler'den geri alıp, eski hükümdarını tahta geçirmek için bir sefer tertip ettiler. Oruç Reis, şehri şiddetle savundu, ancak şehir halkı eski hükümdarlarına teveccüh ettiler. Yiyeceği ve cephanesi, kalmayan Oruç Reis, 40-50 kişilik maiyeti ile, bir gece sabaha karşı kaleden ayrıldı.
Oruç Reis ve adamları, Salado Nehri'ne vardığında İspanyollar'la karşılaştılar. Oruç Reis, ırmağı geçti, ancak arkada kalan adamlarının İspanyollar tarafından öldürüldüğünü görünce geri dönüp, çatışmaya girdi. Tek kollu aslan, kahramanca çatışmasına rağmen kalabalık İspanyollar karşısında şehid düştü. Oruç Reis'in şehid edilmesi üzerine birçok kilisede ayinler yapıldı. Başı kesilerek İspanya'ya gönderildi.
Oruç Reis, Afrika'daki Türk hakimiyetinin ilk adımını atmıştı. Kardeşi Barbaros Hayreddin tarafından bu eser tamamlandı. Afrika, Endülüs gibi Hıristiyanlaşmaktan kurtuldu.
Barbaros, Kanuni'nin huzurunda.
BARBAROS KARDEŞLERİN GAZÂLARI
Barbaros Hayreddin Paşa, hayatta iken hatıralarını yazdırmıştı. Böyle bir hatırat yazdırmasının sebebi Kanunî'nin isteğiydi. Kanunî Sultan Süleyman bir gün ona; "Sen ve karındaşın nasıl ortaya çıkıp, cihad meydanına atıldınız? Bunun sebebi ne idi? Kimlerdensiniz? Kul taifesinden mi, sairlerden mi? Bu zamana gelinceye kadar ufak büyük, karada ve denizde, ne şekilde gazâlar oldu ise, baştan sona kadar, ne eksik ne fazla, gerek nazım gerek nesirle yazıp, bir kitap düzüp, buraya gönderin ki, eskiden yazılmış tarihlerin yanında, Hazine-i Âmire'mde bulunsun" diye ferman göndermişti.
Bunun üzerine Barbaros, bir denizci olup yapılan gazâları şiirlerle anlatan Seyyid Muradî'yi çağırarak, ona; "Baka Muradî! Bizler için artık dünyada işitilmedik nesne kalmamıştır. Hemen arzumuz, bu fani âlemde bir eser bırakıp, torunlarımızın hayır duasına vesile kılmaktır. Benim dediklerimi nesirle ve nazımla yaz. Bu dünyada gazâlarımızdan sonra bir de kitap koyup gidelim" dedi. Seyyid Muradî, Barbaros'tan dinlediklerini, kendi gördüklerini ve diğer denizcilerden duyduklarını kaleme aldı. Gazavât-ı Hayreddin Paşa adını taşıyan bu hatıralar, birisi manzum, diğeri de mensur olmak üzere yazılmıştı. Bu büyük Türk denizcisi hakkındaki bilgilerimizin çoğunu bu esere borçluyuz.
Bir Türk korsanı.
"BARBAROS" NE DEMEKTİR?
Osmanlı denizciliğinin en önemli ismi olan Hızır Reis, Barbaros lakabıyla tanınmıştır. Avrupalılar, ağabeyi Oruç Reis'e havuç rengine çalan kırmızı sakalından dolayı "Barbarossa" adını vermişlerdi. Bu konudaki bir diğer rivayette, Barbaros'un, Baba Oruç isminin bozulmuş hali olduğudur. Bu ismi daha sonra Hızır Reis için de kullandılar. Hayreddin lakabı ise Osmanlı hizmetine girdiğinde, ona Yavuz Sultan Selim tarafından verildi. Zaman zaman bazı yazarlar, Hızır Reis'in, Avrupalılar'ın verdiği Barbaros lakabıyla anılmasının yanlış olduğunu belirterek bu ismin kullanılmamasını, Hayreddin Paşa denilmesi gerektiğini yazmışlardır..
.
.
.Avrupa'da 18. yüzyılın sonlarında meydana gelen Fransız İhtilali'nin yaydığı milliyetçilik ve bağımsızlık fikirleri Osmanlı topraklarında yaşayan milletleri de etkiledi. Sırplar isyan edip, muhtariyetlerini kazandılar. Regas, Laskaris, Koreas gibi yazarlar da eserleri ile Yunan halkını bilinçlendirdiler.
Avrupalılar, isyan eden Yunanlılar'la.
YUNAN İSYANI
Bir Rum tüccarı olan Manuel, Hoca Bey'de yanına iki kişi daha alarak Philike Heteiria'yı (Dostluk Cemiyeti) kurarak bağımsızlık yolunda ilk adımı attı. Cemiyetin başkanlığına Aleksandır İpsilanti getirildi.
Sırplar ve bazı Avrupalı devletlerle temasa geçen İpsilanti ayaklanma için hazırlıklarını tamamladıktan sonra, 6 Mart 1821'de Eflak ve Boğdan'da isyanı başlattı. Ancak Sırplar'ın ve Ulahlar'ın bu isyana katılmaması, Rus Çarı'nın destek vermemesi ve Osmanlı yönetiminin de isyancılara karşı sert tedbirler almasıyla isyan bastırıldı. Bu ayaklanmaya karıştığı tespit edilen Rum Patriği, kethüdasıyla birlikte isyanın başlatılma tarihi olarak belirlenen Paskalya gününde, Patrikhane'nin Petro Kapısı'nda asıldı.
Eflak ve Boğdan'da başlayan ayaklanma Mora ile bazı adalara (Sakız, Semadirek, Sisam vs.) da yayıldı. Mora'da, nisan ayında başlatılması planlanan isyan, birkaç sarhoşun havaya ateş etmesi üzerine, yanlışlıkla 17 Mart'ta başlamıştı. Eflak-Boğdan isyanı ve Tepedelenli Ali Paşa isyanıyla ilgilenen Osmanlıların, Mora'yı ihmal etmeleri sonucu buradaki ayaklanma giderek genişledi. Bunun üzerine II. Mahmud, oğluna Girit valiliği vermek şartıyla Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'dan askeri yardım alarak buradaki isyanı bastırmak yoluna gitti.
Avusturya Başbakanı Metternich
AVRUPALI GÖNÜLLÜLER
Yunan isyanı başladığında Rus Çarı I. Aleksandır, İtalya ve İspanya'daki devrimci hareketlerin tartışıldığı Laicbach Konferansı'nda bulunuyordu ve Avusturya Başbakanı Metternich'in etkisi ile bu isyana destek vermedi. Avrupa kamuoyunun Rumları desteklemesine rağmen Fransa, İngiltere ve Prusya, Avusturya'nın da tesiri ile ayaklanma karşısında tarafsız kaldı. Avrupa'daki mevcut dengenin bozulmasını ve ulusal ayaklanmaların başarıya ulaşmasını hiçbir devlet istemiyordu.
Avrupa kamuoyu ise başından itibaren Rumları desteklemekteydi. Avrupa'nın hemen hemen her ülkesinde Helen Dostluk Komiteleri kuruldu ve bunlar Rumlara maddi ve manevi destek sağladı. Avrupa'da yaşayan Rumlar ile İngiltere, Fransa, İtalya, Amerika vs. gibi ülkelerden başka milletlere mensup gönüllüler savaşmak için Mora'ya geldiler.
Eflak-Boğdan ayaklanması sırasında Osmanlıların lehine olan Avrupalı devletlerin tutumu, isyanın Mora'ya sıçraması ile birlikte olumsuz yönde değişti. Bilhassa bu ayaklanmanın aleyhinde olan İngiliz Dışişleri Bakanı Castlereagh'ın Ağustos 1822'de intihar etmesi üzerine, yerine getirilen Cannig bu durumda etkili oldu. Cannig selefinin tersine bir Helenistti ve Hristiyanlık davası olarak gördüğü bu hadiseyi Ruslara bırakmak istemiyordu. Metternich, durumu tekrar kontrol almak için Rum sorununu görüşmek üzere bir kongre toplanmasını sağladı. Petersburg'da toplanan bu kongreye İngiltere katılmadı.
Lord Byron Yunanlı asilerle.
İLK HRİSTİYAN DEVLET
Osmanlı İmparatorluğu, Mora'da durumu lehlerine döndürmüşken, bu hadise ile buradaki hakimiyetlerini hukuken olmasa da fiilen kaybetmişti. Üç devlet 22 Mart 1829'da Londra'da imzaladıkları yeni protokolle kurulacak Yunan devletinin statüsünü ve sınırlarını belirlediler. Bu sırada devam eden Rus savaşını kaybeden Osmanlı İmparatorluğu, imzaladığı Edirne Antlaşması'nın 10. maddesi ile alınan kararları tanımak zorunda kaldı.
Özerk Yunan Devleti'nin, Rusya'nın baskısı ile kurulması ve onun tesirine girmesi tehlikesi üzerine İngiltere, Fransa'yı da yanına alarak, tamamen bağımsız Yunanistan için harekete geçti. Londra'da üç devlet arasında yapılan görüşmelerde, 22 Mart Protokolü'nde çizilmiş sınırlar küçültülerek, bağımsız Yunanistan'ın kurulmasına karar verildi. İngiltere kendi çıkarları açısından küçük bir Yunanistan'ı tercih ediyordu. Londra'da 3 Şubat 1830'da imzalanan bu protokol kararlarını Osmanlı İmparatorluğu, 24 Nisan 1830'da tanıdı. Böylece Osmanlı toprakları üzerinde ilk bağımsız Hristiyan devleti kurulmuştu.
NAVARİN BASKINI
1825 yılının sonlarında ölen ağabeyinin yerine Rus Çarı olan I. Nikola, Osmanlı İmparatorluğu'nu tamamen ortadan kaldırma niyetindeydi. Mora ve Girit'e, Kavalalı Mehmed Ali Paşa gibi bir şahsiyetin yerleşmesini istemiyordu. 4 Nisan 1826'da Rusya ile İngiltere arasında Mora'nın özerk olması yönünde imzalanan bir protokolle, bağımsız Yunanistan'ın ilk adımları atıldı. Avusturya ve Prusya bu protokole karşı çıkarken, Fransa destekledi.
İngiltere, Fransa ve Rusya, Petersburg kararlarını Osmanlı İmparatorluğu'na uygulatamayınca, Londra'da toplanıp, 6 Temmuz 1827'de bu kararları teyit eden yeni bir sözleşme imzaladılar. Üç devletin verdiği notayı Osmanlıların reddetmesi üzerine harekete geçen müttefik donanması, 20 Ekim 1827'de Navarin'de demirli olan Osmanlı- Mısır donanmasını yaktı. Bu olaydan sonra yapılan görüşmelerde, Osmanlıların Rumlara muhtariyeti tanımayı reddetmeye devam etmesi üzerine, üç devletin elçileri İstanbul'u terk etti. Bu sırada İngiltere'de iktidarın değişmesi ile bazı politika değişiklikleri oldu. İktidara yeni gelmiş olan Wellington, o ana kadar izlenen politikanın tersine Mora hadiselerine direkt karışmama yolunu seçti. Rusya ise Osmanlı İmparatorluğu'na, daha önce imzalanan antlaşmalara uymadığını gerekçe göstererek, 26 Nisan 1827'de savaş ilan etti.
Fransa ise İngiltere'nin de onayını alarak, Mora'da hakimiyeti sağlamakta olan Kavalalı İbrahim Paşa'yı buradan çıkarmak için asker sevk etmeye karar verdi. İbrahim Paşa, bu durum üzerine Fransızlarla anlaşarak, Mora'dan ayrıldı. Onun ayrılmasının hemen ardından 9 Ağustos 1827'de, Fransızlar Mora'ya çıktı. Üç devlet ayrıca Babıâli'ye bir nota vererek, Osmanlıların Mora'ya asker göndermesi durumunda, bunu savaş sebebi sayacaklarını bildirdiler..
.Türkiye'nin çoğunluğu yerli uzmanlardan oluşan ve kendi teknolojik imkânlarını kullanarak Karadeniz'de doğalgaz bulması enerji ihtiyacımızın karşılanması için atılmış önemli bir adımdır. Yerli imkânlar, uzmanlar ve yurtdışı tehditlere rağmen geri adım atılmadan aramalara devam edilmesi Türkiye'ye başarıyı getirmiştir. Bu, ülkemizin her kesiminin sevinçle karşılaması gerekli bir başarıdır. Bunu küçük görmeye çalışmak izah edilebilecek bir durum değildir.
Midhat Paşa
OSMANLI'DA PETROL ARANIYOR
Petrol, insanlık tarihinde çok eskilerden bu yana biliniyordu. Ancak bilinen bir madde olmasına rağmen 19. yüzyılda sanayiyle birlikte hayati kaynaklardan biri hâline geldi. Dünyada modern manadaki ilk petrol kuyusu 1859'da Pennsylvania'da açıldı. Bundan sonra dünyanın birçok yerinde petrol arama çalışmaları başlatıldı ve yeni kuyular kazıldı. Osmanlı topraklarındaki petrol arama çalışmaları İdris Bostan, Fatih Başgül ve Deniz Akpınar tarafından incelenmiştir.
Midhat Paşa, 1869-1872 arasında Bağdat valiliği yaptığı dönemde bölgedeki petrol kaynaklarının ortaya çıkarılması için yoğun bir mesai harcamıştı. Bulunan petrol numunelerini incelenmek üzere Londra'ya gönderdi, Londra'dan Mezopotamya'ya uzmanlar getirtti ve petrol endüstrisinin Osmanlı'da da kurulması için çabaladı. İngiliz uzmanlar sondaj çalışmaları, petrol ayrıştırma metotları ve ürünün nakliyesi konularında çalıştılar ve araştırma sonuçlarını rapor hâline getirdiler. Raporda nakliye konusunda çok zorluk yaşanacağı, nakliyenin pahalı olacağı, ilkel yöntemlerle çıkartılacak bu petrolün Amerika petrolüyle yarışamayacağı bildirildi. Bu arada imparatorluğun farklı bölgelerinde petrol çalışmaları artarak devam ediyordu. Mesela Meisner adlı bir uzman Irak'taki Mendeli bölgesinde petrol buldu. Bakuba'da bir rafineri kuruldu ancak bunlar uzun soluklu olmadı.
1875'te Nikogos Tokmakyan ve kardeşleri Van'da bazı araştırmalar yaptılar ve bunlarla bölgedeki petrolü çıkarmak için imtiyaz sözleşmesi yapıldı. Buna mukabil Tokmakyan ve kardeşlerinin yeterli donanıma sahip olmadıklarından bir süre sonra sözleşme feshedildi. Tayfur Paşa, 1877- 1878'de bölgede yaptığı çalışmalar sonunda 100 deve yükü petrol çıkarmayı başardı. Birçok kaynağa göre Osmanlı topraklarında petrol çıkarma imtiyazı 1883'te ilk defa Tahsin Paşa'ya verildi ama paşa, elde ettiği imtiyazı üretime dönüştürmek yerine haklarını yabancılara satma peşinde koştu. 1884'te de Musul ve Bağdat petrolleri işletme imtiyazı için müracaat edildi.
İkinci Abdülhamid
İSKENDERUN'DA PETROL
1887'de Haleb Vilayeti'ne bağlı İskenderun'un Kabaev nahiyesinin Çengen adlı köyünde petrol bulundu. Petrolü askerî müteahhitlerden Ahmed Necati Efendi keşfetti ve işletmesinin kendisine verilmesi için müracaatta bulundu. Bu Osmanlı topraklarındaki ilk ciddi petrol işletme imtiyazı teşebbüsüydü. Necati Efendi'nin talebi Osmanlı makamlarını harekete geçirdi. Büyük bir heyecana sebep olan bu talep üzerine, konu farklı mecralarda müzakere edildi. 23 Mart 1889'deki Şura-yı Devlet toplantısında Necati Efendi'nin talebi görüşüldü ve verilecek imtiyazın şartları on bir madde halinde belirlendi. Buna göre Necati Efendi, 75 sene petrolü işletecek, çıkartılacak petrolün yüzde onu verilecek ve bunun haricinde dahili gümrük vergisi talep edilmeyecekti. Ayrıca Necati Efendi işletmeyi iki sene zarfında çalışır hale getirecek, aksi halde sözleşme feshedilecekti. Bu şartlar 30 Mart 1889'da Meclis-i Vükela'da, yani Bakanlar Kurulu'nda da müzakere edildi ve bazı maddelerde değişiklik yapıldı. 14 Haziran 1889'da da II. Abdülhamid'in iradesiyle İskenderun'daki petrol gazı ihalesi onaylandı.
Necati Efendi, işletme imtiyazını elde ettikten sonra yedi buçuk ay sonra haklarını tüccar Hasan Tahsin Efendi'ye devretti. Tahsin Efendi de haklarını bir buçuk sene sonra Anonim Şirkete devretti. Bu arada bir Alman-İngiliz şirketi sondaj çalışmalarında bulundu, ancak açılan kuyulardan yeterli petrol elde edilemediğinden çalışmalar durduruldu. Ayrıca bir İskenderun Petrol Şirketi kuruldu. İskenderun'daki işletme imtiyazı 26 yıl devam etti ve 15 Ocak 1916'da tamamen feshedildi.
Petrol aramada yabancılara ilk imtiyaz ise 1888'de dolaylı olarak Deutsche Bank ve Stuttgart Bank tarafından kurulan Anadolu Osmanlı Demiryolu Şirketi'ne tanındı. Bu arada Musul civarındaki petrol için imtiyaz müracaatları arttığından 1884'te buranın işletme hakkı Devlet Hazinesi'nden alınarak, Hazine-i Hassa'ya devredildi. İlerleyen yıllarda da farklı bölgeler içim imtiyaz müracaatları devam etti. 13 Temmuz 1893 tarihinde M.G. Boussevains, Van, Musul, Diyarbekir, Basra ve Bağdat için müracaat etti. 13 Şubat 1897'de Sadrazam Halil Rıfat Paşa'ya Gelibolu ve Şarköy için imtiyaz verildi. Rıfat Paşa'nın hakları 1901'de vefatından sonra bir oğlu ve iki kızına intikal etti. Paşanın çocukları da haklarını Avukat Davut Efendi ve Avusturyalı İstanlas Mihalik isimli iki kişiye devrettiler.
KARADENİZ'DE PETROL ARAMA ÇALIŞMALARI
Sabuncu Efendi, 24 Temmuz 1893'te Giresun-Ordu-Duna arasında yer alan sahilden 2 km içerde var olduğunu düşündüğü petrol kaynağı için imtiyaz talebinde bulundu. Giresun-Ordu arasındaki petrol çıkarma çalışmalarından sonra Karadeniz'de ikinci olarak Sinop'ta da petrol işletmesi için çalışmalar başlatıldı. Boyabat'a yirmi kilometre uzaklıkta bulunan Sapundere, Marufdere denilen suyun Ekinviran Köyü civarında petrol maden alanı tespit edildi. Sinop'taki petrol çalışmalarını ilk olarak 1911 yılında Prof. Dr. Schmidt başlattı. Schmidt, Ekinviran petrol sızıntısı hakkında bir rapor yazdı. Raporda bölge engebeli olduğundan arazinin sondaj yapmaya müsait olmadığı, yalnızca küçük kuyular kazılmak suretiyle petrolün çıkartılabileceği iddia ediliyordu. Rapordan sonra Schmidt'e aynı yıl arama imtiyazı verildi ancak Schmidt, bölgedeki araştırmalarından bir süre sonra ortadan kayboldu. 15 Eylül 1909'da Altunoğlu İvan Efendi'ye Ekinviran köyü arazisinde petrol, neft, zift, katran madenleri arama ve araştırma ruhsatı verildi. Hemen ardından çalışmalara başlandı. İlk tespitlere göre Ekinviran petrolünün % 0.5 benzin, % 18.5 petrol ve % 81 maden yağıydı. Çalışmaların başlamasından sonra ilk tepkiler de görülmeye başlandı. Bölge halkı içme sularının kirletileceği gerekçesiyle petrol arama çalışmalarına karşı çıktı. Bir diğer itiraz ise Sinop mutasarrıfından geldi. Mutasarrıf başka bir açıdan itiraz ediyordu. Ona göre bölgedeki petrol eğer Altunoğlu İvan Efendi tarafından işletilirse bu Rus menfaatlerine yarayacaktı. Çünkü Rus konsolosluğu petrolün işletilmesi durumunda senede ne kadar petrol çıkarılacağını araştırmıştı ve Rusya, Sinop'ta büyük bir gaz havuzu kurmak istiyordu. Altunoğlu da bu planın bir parçasıydı. Bu yüzden mutasarrıfa göre "Karadeniz sahilinin önemli bir noktasında bulunan bu değerli madenin şüpheli ellere verilmemesi", bunun yerine petrolün devlet tarafından güvenilir bir şirkete verilmesi uygun olacaktı. İtirazlara rağmen 1913'te 99 yıllığına imtiyaz hakkı Altunoğlu'na verildi. Buna karşılık savaş yılları yüzünden Altunoğlu fazla bir başarı elde edemedi ve imtiyaz daha sonra başkalarına devredildi. Böylece Osmanlı döneminde Karadeniz'deki petrol çıkarma macerası da akim kaldı. Cumhuriyet döneminde de Ekinviran'daki petrol araştırmaları devam etti. En son 8 Eylül 1941'de L. Ortynski ve S. W. Tromp adlı uzmanlar, bölgede araştırmalar yaptılar ancak bu araştırmadan da bir netice elde edilemedi..
.Yunanlılar son macera aradıklarında başbakan, bakan ve generallerini vatan haini ilan edip kurşuna dizdiler
İngilizlerin desteğiyle Batı Anadolu'yu işgale başlayan Yunanistan, ummadığı bir direnişle karşılaşmış, Mustafa Kemal Atatürk'ün liderliğiyle Türk ordusunun karşısında duramayıp, büyük bir mağlubiyete uğramıştı. Mağlubiyetin faturası Yunan siyasetçi ve generallere kesildi. Nihayetinde üst düzey yöneticiler yargılanarak idam edildiler. Savaş sonrasında Yunanistan'ın durumu üzerine Cemal Güven ve Hatice Yıldırım'ın araştırmaları vardır.
Mahkemeden bir sahne.
DARBE VE MAHKEME
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün komuta ettiği Türk kuvvetleri 26 Ağustos 1922'de başlayan Büyük Taarruz ile 14 gün gibi kısa bir sürede Yunan ordusunu denize döktü. Bu mağlubiyetle Yunanistan'da iç karışıklıklar meydana geldi. Mağlup ordudan kurtulabilen ve Anadolu dışındaki askerler Venizelos taraftarı subaylar komutası altında Midilli ve Sakız adalarında toplandılar. Albay Plastiras, Albay Gonatas ve Deniz Yüzbaşısı Phokas'ın dahil olduğu bir ihtilal komitesi kuruldu ve kısa sürede ihtilal Atina'ya ulaştı. 26 Eylül'de Meclis dağıtıldı ve Petros Protopapadakis başkanlığındaki hükümet istifa etti. Bakanlar tutuklatıldı, ancak krala dokunulmadı. İngiliz birliklerinin koruması altında Palermo'ya götürüldü. İşin ilginç tarafı Küçük Asya Felaketi'nin mimarı olan Venizelos'la iletişime geçilerek Lozan'da Yunanistan'ı temsil etmesi istendi. Venizelos böylece hem cezalandırılmayacak, hem de siyasi rakipleri Askeri Mahkeme'de yargılanacaktı.
Felaketin müsebbibi olarak 1921- 1922 döneminin önemli siyasi ve askerî ricali tutuklandı. Bu kişiler ve belirtilen dönemde yaptıkları görevler şöyleydi: Başbakan-Adalet Bakanı Dimitrios Gounaris, Maliye Bakanı-Başbakan Petros Protopapadakis, İçişleri Bakanı- Başbakan Nikolaos Stratos, Dışişleri Bakanı Georgios Baltacis, Harbiye Bakanı Nikolaos Theotokis, Küçük Asya Ordusu Başkomutanı General Hacianestis, Ulaştırma Bakanı General
Kesenofon Stradigos ve Tümamiral Michael Goudas.
19 Ekim 1922'de, İhtilalciler General Theodoros Pangalos başkanlığında bir soruşturma heyeti kurdu. Raporlar ise General Othonaios'un başkanlığında on subaydan oluşan özel bir askerî mahkemeye verildi. 31 Ekim'de başlayan mahkemede sanıklara yöneltilen suçlamalar şu şekildeydi; Yunanistan'a mali ablukanın tatbikine dair müttefiklerin verdikleri 19 Aralık 1920 tarihli notayı Yunan halkından gizlemek, Yunanistan'a terk edilen Kuzey Epir'in ilhakı için gereken tedbirleri almamak, büyük ve küçük askerî kıtaların başına aciz ve muktedir olmayan komutanları tayin ederek tecrübeli subayları uzaklaştırmak ve firarî subayları himaye etmek, halka ait mali kaynakların sorumsuzca kullanılması, hazır kuvvetler cephede yerini almadan Eskişehir'e ilk saldırıyı başlatmaları, Eskişehir- Afyonkarahisar tren yolunun işgalinden sonra Ankara'ya doğru ilerlemeyi sürdürmek, Yunan toprak ve ulusal isteklerini belirtmeden İtilaf Devletleri'nin çözümüne göz yummak, ülkenin mali durumunun bozulması, Venizelos'un Avrupa'da boyunduruk altında yaşayan Yunanlıları temsil etmeyi onaylamaması, yabancı devletlerden alınacak kredilerin elde edilememesi.
Sami Yetik'in İstiklal Savaşı'yla ilgili tablosu.
VATAN HAİNİ OLARAK ASILDILAR
General Othonaios, 15 Kasım 1922 günü sabah erkenden kararı okudu. 6 sanık da vatana ihanetten idama mahkûm edildiler. Amiral Mihail Goudas ile General Ksenofon Stratigos müebbete çarptırıldılar. Prens Andrew ise sürgün edildi. Averoff Hapishanesi'nde bulunan mahkumlara idam kararı açıklandı. Giritli askerlerden oluşan 30 asker 15 metre mesafede mahkûmların karşısında yerlerini aldılar. Beşer kişiden oluşan kısımlara ayrılarak her bir kısım bir mahkûmun karşısında durdu. Soldan sağa sırayla mahkûmlar şöyle sıralanmışlardı: Theotokis, Stratos, Gounaris, Protopapadakis, Baltacis ve General Hacianestis. Saat 11.28'de teğmen kılıcını çekerek ateş edilmesini emretti. "Altılar" olarak bilinen kişiler kurşuna dizilmişlerdi.
İdamlar üzerine infaz kararları ve mahkeme ciddi eleştirilere maruz kaldı. İngiltere Yunanistan'la diplomatik ilişkilerini kesti ve İngiliz elçisi Atina'yı terketti. İngiliz basını siyasi intikam kastıyla idam kararı verilmesini ağır dille eleştirdi. Fransız gazeteleri verilen kararı ağır bulurken aynı zamanda yapılan işin Lozan'da Venizelos'u zor durumda bırakacağını ifade etmişlerdi. Amerikan basını da tayin edilen hakimlerin çıkarcı kimseler olduklarını yazıp, sırtlarını ihtilal komitesine dayamakla suçladı. İdam edilen Başbakan Petros Protopapadakis'in torunu Mihalis Protopapadakis "Altılar" üzerindeki "vatan haini" damgasını kaldırmak amacıyla ilki 2008'de olmak üzere Yunan Yargıtay'ına toplam üç kez başvurdu, ancak delil yetersizliği sebebiyle hepsi reddedildi. Dördüncü başvuru ise kabul edildi ve hadiselerin tekrar incelenmesine karar verildi. 2010'da Yunanistan Yargıtayı "vatan hainliği" ile ilgili suçun lağvedilmesine ikiye karşı üç oyla karar verdi. 88 yıl sonra mahkeme kararı ile "Altılar"ın üzerlerindeki vatan hainliği damgası kaldırıldı.
Esir Yunan generalleri Türk subaylarıyla.
Yunanistan'ın çöküşü
VENİZELOS, İngiliz ve Fransız askerlerinin desteğiyle 1917 Haziran'ında Kral Konstantin'i tahtından indirerek savaş sonrası kazanımlardan faydalanmak amacıyla Yunanistan'ı I. Dünya Savaşı'na dahil etti. Batı Anadolu'da kendi kontrolünde bir Yunanistan'ın olmasını tercih eden İngiltere, burada güçlü bir İtalya'ya karşı Yunanistan'ı tercih edip, Yunanlılar'ı destekledi. Kuruluşundan itibaren Batılı devletler tarafından siyasi, mali ve askeri anlamda desteklenen Yunanistan'ın bu durumu Milli Mücadele sırasında da devam ediyordu. Ancak 14 Kasım 1920'deki seçimlerde İtilaf Devletleri'ne yakın olan Venizelos'un kaybetmesi ve ardından Kral Konstantin'in geri dönmesi İtilaf Devletleri tarafından verilen destek ve yardımların kesilmesine sebep oldu. Bu durum mali buhranı da beraberinde getirdi. Kral Konstantin her ne kadar Venizelos'un siyasetini beğenmese de İtilaf Devletleri'nin desteğinin devamını sağlamak ve halkın gözündeki imajını sağlamlaştırmak için Batı Anadolu'da taarruza geçti. Ancak iki taarruzda da başarısız olunca Yunanistan'ın siyasi problemlerine mali sorunlar da eklendi. Bilhassa II. İnönü Savaşı'ndan (26-31 Mart 1921) sonra Yunanistan para birimi drahmide ciddi düşüşler yaşandı. Bu düşüş daha da devam edecekti. Zira savaş masrafları Yunan devletinin gelirinden fazlaydı. Yunanistan'ın 27 milyonluk bütçe açığını kapatmak için İngiltere'nin isteği üzerine Kanada 5 milyon pound yardım yaptı. İngiltere ve Fransa ise 10'ar milyon pound yardımda bulunma kararı alıp, ilk olarak 6,5 milyon poundluk yardımda bulundular. Buna mukabil Kral Konstantin'in geri dönmesiyle kalan meblağın ödenmeyeceği bildirilmiştir. Bu durum ise Yunan maliyesini iyice zor duruma soktu. Yunan hükümeti drahminin değerini yükseltmek için çeşitli teşebbüslerde bulundu. Bunlar, İtilaf Devletleri'nin iznini almaksızın birkaç defa tedavüle yeni para çıkarılması, ecnebi kambiyosu kurulması, Anadolu'da işgal altındaki topraklardan vergi toplama çalışmaları, istikraz arayışlarıdır. Ancak drahminin düşüşü engellenemedi..
.Dünyanın en öldürücü grip salgını olan "İspanyol Gribi", 3 dalga halinde seyretti. 1918 baharında çıkan ve yaz aylarına kadar süren ilk dalga, ikincisine göre daha hafif seyrederek tüm dünyaya yayıldı. Yaz sonu itibariyle hastalığın yayılması zayıfladı. Fakat salgın, 1918'in Ağustos ayının sonunda ikinci ve daha çok gençleri etkileyen ölümcül bir dalgayla geri geldi.
102 yıl önce ilk olarak Kansas'ta başlayan ve İspanyol Gribi adıyla anılan büyük salgınla ilgili Türkiye'nin en önemli enfeksiyon uzmanlarından Recep Öztürk, Kemal Temel, Murat Yolun, Niall Johnson, John Barry, Milorad Radusin gibi araştırmacıların önemli incelemeleri vardır.
Amerika'da bir hastane.
BİRİNCİ DALGA
İlk dalga 1918 baharında Kansas'ta ortaya çıktı. 1918 Mart'ında Haskell County'de bulunan kışladaki askerlerin çoğunda grip görüldü. Hızla yayılan grip, Amerikalı askerlerle Avrupa'ya taşındı. Yaz aylarına kadar süren bu ilk dalga, ikincisine göre daha hafif seyrederek tüm dünyaya yayıldı. İlk dalga döneminde hastalığın belirtileri hafifti ve öldürücülük oranı da mevsim griplerinden çok farklı olmadığı için ülkeler salgının üzerinde fazla durmadı. Hasta sayısında yaz sonu itibariyle ciddi bir düşüş görüldü. Fakat grip, 1918 Ağustos'u sonunda ikinci ve çok daha ölümcül bir dalgayla geri geldi.
Kızılhaç görevlileri hasta taşıyor (Kongre Kütüphanesi).
İKİNCİ DALGA
1919 Ocak ayına kadar süren bu ikinci dalga, en çok ölümün yaşandığı dönem oldu. Özellikle ikinci dalgadan sonra genç ve sağlıklı askerler hastalandıklarında önce burun kanamasıyla karşılaştılar ve bir kısmı 48 saat içinde nefes almaya çalışarak öldüler. İlginç bir şekilde hastalığın önceki ve sonraki örneklerinden farklı olarak bu salgından gençler daha fazla etkilendi. Muhtemelen yaşlılar, 19. yüzyılda geçirdikleri griplerden dolayı şanslıydılar.
Hastalığın ilk belirtileri: Üşüme, titreme, ateş, halsizlik, baş ağrısı, kas ve eklem ağrısı, kusma, iştah kaybı, nezle, öksürme, göz kanlanması ve bazen de boğaz ağrısıydı. Hastalık, genellikle ilk belirtiler çıktıktan 2-3 gün sonra insanları öldürüyordu.
İlk olarak askerî üsler ve kışlalarda başlayan hastalık, askerlerle temasın sonucu olarak sivillere bulaştı. Birbirlerini aylarca görmeyen eşlerin birbirlerine sarılmaları, savaştan dönen babaların çocuklarını öpmeleri gibi durumlar sebebiyle virüs yayıldı.
Salgın, Amerika'dan Hindistan'a, Japonya'dan İspanya'ya birçok ülkeyi etkiledi. İspanyol Gribi'ne neden olan virüsün geçirdiği mutasyon, savaş şartları, sağlık hizmetlerinin bugünkü imkânların çok gerisinde olması gibi sebepler salgının ölümcül etkilerini hızlandırdı. İkinci dalgada hastalığa yakalananların ölüm oranı yüzde 3 olarak verilir.
Kızılhaç görevlileri (Kongre Kütüphanesi).
ÜÇÜNCÜ DALGA
Ocak 1919 itibariyle görülen üçüncü dalga ise ikinciye nispetle daha hafif seyretti ve hazirana kadar sürdü. Salgın her yere yayılmadı. Yalnızca belli yerlerde görüldü ve ikinci dalgaya nazaran daha az cana mâl oldu. Birinci dalgadan fazla etkilenen yerleri hastalık vururken, ikinci dalganın etkili olduğu yerlerde ise fazla bir mesele yaşanmadı. Örneğin, 1918'de İspanya'da gripten 147 bin kişi ölürken 1919'da ise 21 bin kişi ölmüştü.
Daha sonraki yıllarda Japonya gibi bazı ülkelerde 1920'ye kadar epidemik bazı salgınlar görülmesine rağmen pandeminin genel seyri yaklaşık bir yıllık bu süreçte yaşanmıştı.
Maske takan beyzbol oyuncuları.
İLK GRİP SALGINLARI
Grip, muhtemelen at, inek, domuz, ördek gibi hayvanların evcilleştirilmesi sırasında insanlarda da görülmeye başlayan bir hastalıktır. Batı literatüründe "influenza, grippe, flu" gibi kelimelerle karşılanan bu hastalığa, Eski Türkçe'de "nezle-i müstevliye" denilmekteydi.
Genellikle masum seyreden bu hastalığın en dikkat çekici özelliği, hastalığa sebep olan virüsün belirli aralıklarla mutasyon geçirmesi ve çok sayıda alt türünün bulunmasıdır. Üstelik kuş ve domuz gibi hayvanlarda görülen virüslerin insanlara intikali veya mutasyonla yeni bir tür meydana getirmesi de söz konusudur. Bu yüzden 100 yıldan fazla süredir çeşitli isimlerle zaman zaman ölümcül salgınlar silsilesi oluşmaktadır. Mutasyon geçirmiş virüslerden kaynaklanan büyük grip pandemileri dışında hemen hemen her kış epidemik seviyede, mevsimsel ve masum grip salgınları meydana gelir. Ancak uzun yıllar zararsız şekilde hayatın bir parçası olan grip, zaman zaman ise başka bir türle birdenbire ölümcül bir salgına dönüşebilmektedir.
Baş ağrısı, ateş, halsizlik, burun akıntısı ve boğaz ağrısı gibi temel belirtileri olan grip hakkında 19. yüzyıla kadarki veriler genelde eksik ve büyük oranda vebanın gölgesindedir. Ancak önceki salgınlara dair çeşitli iddialar vardır. Bilinen en eski salgının Milattan Önce 415'te Sicilya'da epidemik seviyede gerçekleştiği kabul edilir. Daha somut bilgilere sahip olunan ilk epidemi, 1173 yılında Avrupa'nın genelinde görüldü. 1387'de benzer bir salgın yine Avrupa'da etkili oldu. İlk büyük salgının ise 1510'da Malta'dan başladığı iddia edilir. Yaklaşık yetmiş yıl sonra ise 1580'de ikinci büyük grip salgını meydana geldi. Bu salgın sırasında yalnızca Roma'da 9 bin kişi öldü. Hastalığın tanımlanması açısından en önemli salgın ise 1742'de başladı. Yaklaşık iki yıl Avrupa genelinde etkili olan bu grip epidemisi, ilk defa "influenza" ve "la grippe" terimleriyle tanımlandı.
MİLYONLARCA KİŞİ ÖLDÜ
Araştırmacılara göre salgın dünya nüfusunun yaklaşık dörtte birini, yani 400 milyondan fazla insanı etkiledi. Virüsün yayılma hızı ve ulaştığı noktaların genişliği ise ilginç boyuttaydı. Virüs, Alaska'daki Eskimo köylerine bile ulaşmış ve çok sayıda ölüme sebep olmuştu. Hastalık bilhassa izole toplumlarda çok kötü etki yapmıştı. Zira bu insanlar grip virüsünün eski formlarına yabancı oldukları için İspanyol Gribi onların bağışıklık sistemleri için tamamen yeni bir şeydi. Bilhassa Eskimolar'da ölüm yüzde 70'lere çıkmıştı.
İspanyol Gribi bütün dünyada 18 ayda 20 milyondan fazla insanın ölümüne yol açtı. American Medical Association, salgında ölenlerin sayısını 21 milyon olarak verirken, salgının neticesinde 50, hatta 100 milyon insanın kaybedildiğini iddia eden araştırmacılar da vardır. Ancak o dönemde dünya nüfusunun büyük kısmını oluşturan Çin, Hindistan ve Afrika'ya dair yeterli ve doğru istatistikler olmadığı için salgında hayatını kaybedenlerin sayısıyla ilgili verilen rakamlar sağlıklı değildir. Üstelik İngiltere'de savaşın ardından Sağlık Bakanlığı'nın yaptığı bir incelemeye göre; ölümle neticelenen vakaların yarıdan azı bir sağlık kuruluşuna başvurmuştu..
.Bayramlar, Müslümanlar'ın Medine'ye hicretinden sonra 624'te başlamıştı. Ramazan Bayramı 3, Kurban Bayramı ise 4 gündü. Osmanlı İmparatorluğu zamanında Ramazan Bayramı'na "Iyd-i Said-i Fıtr", Kurban Bayramı'na ise "Iyd-i Said-i Adha" denirdi.
BAYRAMIN TESPİTİ
Osmanlı döneminde, bayramların başlangıcının tespiti için yeni ayın girmesinin tespit edilmesi gerekliydi. Bunun için de hilal gözlenirdi. Osmanlı İmparatorluğu'nda ramazan ayında iken bayramın başlaması için şevvâl ayının girdiğinin işareti olarak hilalin görülmesi beklenirdi. Eğer Ramazan'ın 29'unda hilal görülmezse Ramazan'ın 30'unda top atılarak ertesi günün bayram olduğu ilan edilirdi. 10 Zilhicce'de başlayan Kurban Bayramı'nda da ayın durumuna göre Zilhicce ayının birinci gününü tespiti ile arife ve bayram günü belli olurdu. Ramazan'ın başlangıcını, bitişini, Kadir Gecesi'ni ve Kurban Bayramı'nın ne zaman olduğunu belirlemek İstanbul Kadısı'nın göreviydi. Kadı bu günleri tespit ettikten sonra saraya bildirir, daha sonra da halka ilan edilirdi. Saraya bu günleri bildiren İstanbul kadısı yüklü bir miktarda bahşiş alırdı.
Arife günü ikindiden itibaren Ramazan Bayramı'nın üçüncü günü, Kurban Bayramı'nın ise dördüncü günü akşamına kadar her gün top atılırdı. Bu toplar genellikle Tersane'den ve Donanma'dan ateşlenirdi. Bazen limanda bulunan başka milletlere ait gemiler de top atarlardı. Ramazan ve Kurban Bayramı öncesi arife gecesi bütün cami ve mescitlerin kandilleri yakılırdı.
BAYRAM PROTOKOLÜ
Ayasofya'da ilk namaz 29 Mayıs 1453'te, ilk cuma namazı ise 1 Haziran 1453'te kılındı. Ayasofya'da ilk bayram namazı Ekim 1453'te Ramazan Bayramı'nda eda edildi. İlk Kurban Bayramı namazı ise Aralık 1453'te kılındı.
Bayramlarda, İstanbul'da en önem verilen hadise padişahların bayramlaşma törenleriydi. Bayram törenlerinin hazırlıkları Teşrifat Kalemi'nin, yani Protokol Müdürlüğü'nün vazifesiydi. Padişah için düzenlenecek tebrik töreninin teferruatı bu daire tarafından hazırlanır ve işlemler buna göre yürürdü. Ramazan Bayramı namazı ve bayramlaşma merasimine katılacaklara davet tezkireleri dağıtılırdı.
Padişah bayram sabahı namazını Hırka-i Saadet Dairesi'nde kıldıktan sonra, bu yerin önüne taht konulurdu. Hükümdar tahta oturunca orada bulunan hocalar dualar okurlar, ardından görevliler bunlara hediyelerini verirlerdi. Mehter çalmaya başlayınca bir taraftan da topluluk hep bir ağızdan "Bu gibi günlere yetişmek her zaman müyesser ola" diye bağırırlar ve dua ederlerdi.
III. Selim sarayda bayramlaşıyor.
EN BÜYÜK BAYRAMLAŞMA
Osmanlı padişahı ile bayramlaşma hakkı olanlar kanunnamede belirlenmişti. Bu hakka haiz olan kişiler sabah namazını Ayasofya Camii'nde kıldıktan sonra saraya gidip Divan-ı Hümayun'da toplanırlardı. Topluluğun geldiği haberi padişaha iletilince, sultan da bunun üzerine Arz Odası'na geçerdi. Daha sonra da görevlilerin dizildiği yoldan tahtın bulunduğu yere gelirdi. Burada padişahı karşılayan nakibüleşraf dua ederdi.
Tören sırasında kimin nerede duracağı en ufak teferruatına kadar belliydi. Örneğin padişahın oturduğu tahtın arkasında sağda harem ağası, solda da silahdar bulunurdu. Buradaki tören sırasında mehter durmadan çalardı. Padişah tahta oturduktan sonra devlet adamları rütbelerine göre sağ taraftan gelerek padişahın eteğini öperlerdi. Veziriazam, kazasker gibi görevliler etek öperken padişah ayağa kalkardı. Bu üst düzey ricalden sonra sıra defterdar, nişancı reisülküttap, defter emini gibi bürokratlarındı. Ancak bunlar öncekiler gibi etek değil eşik öperlerdi. Şeyhülislâm ise padişahın önünde eğilir ve elini öperdi. El etek öpme işlemini bitiren görevliler kendileri için belirlenmiş yere geçerek tören müddetince ayakta dururlardı. Kapıkulu ocaklarını üst düzey subayları da bu bayramlaşmada bulunurdu.
Ayasofya.
AYASOFYA'DA BAYRAM NAMAZI
Törenin bitiminden sonra padişah Has Oda'ya geçerek bayram namazı için üstünü değiştirirdi. Bayram namazı büyük camilerden birisinde, genellikle saraya yakın Ayasofya Camii'nde veya Sultanahmet Camii'nde kılınırdı. Bayramdan önce padişaha namazı nerede kılacağı sorulur, buna göre hazırlık yapılırdı. Padişahın gideceği caminin yoluna mavnacı ve hamallar tarafından kum dökülerek yol düzeltilirdi.
Padişah haremden çıkıp, özel olarak süslenmiş atına biner ve Babüsselam Kapısı önünde kendisini bekleyen devlet adamlarıyla birlikte camiye doğru yola çıkardı. Devlet ileri gelenleri rütbelerine göre atlı veya yaya olarak padişahı takip ederlerdi. Camiye gidilip, namaz kılındıktan sonra da aynı düzen içerisinde saraya geri dönülürdü. Bayram namazı için yapılan bu gidiş ve dönüşe "bayram alayı" denilirdi. Ahaliden derdi olanlar, padişahın yanındaki çavuşlara meselelerini anlattıkları arzuhallerini verirdi. Bu dilekçeler daha sonra incelenerek ihtiyaç sahiplerinin dertlerine çare bulunmaya çalışılırdı.
Vezirler ve devlet ileri gelenlerinin bayram namazını bazen Divan-ı Hümayun'da Ayasofya hatibinin imamlığında kıldıkları da olurdu.
Bayramın ikinci günü padişah Yenisaray'da, yani Topkapı Sarayı'nda bulunan Gülhane Köşkü'nde bulunurdu. Buraya kaymakam, şeyhülislâm, kaptanpaşa gibi görevliler maiyetleri ile birlikte gelirler ve bayram tebriği için bir tören düzenlenirdi. Bayramın üçüncü günü ise padişahlar adet olarak Eski Saray'da cirit oyunu seyrederlerdi.
III. Mustafa'nın bayram alayı.
CUMA VE BAYRAM NAMAZI
Osmanlı döneminde her camide cuma ve bayram namazı kılınamazdı. Cuma namazı kılınan camilere Cuma Camii adı verilirdi. Cuma namazı bir şehrin Ulu Cami adı verilen en büyük camiinde kılınırdı. Bundan amaç o şehirdeki bütün Müslümanların bir araya toplanmasıydı. Ancak zamanla Ulu Cami namaz kılanlara yetmez hale gelince merkeze yazı yazılarak yeni Cuma Camii için izin istenirdi. Padişahın emriyle izin istenen mescide minber konularak, cuma ve bayram namazı kılınan camiye dönüştürülmesine müsaade edilirdi. Cuma Camii olan yerlere beratlı hatipler de atanırdı. Cuma namazı kılınması için uygun cami olmayan yerlerde, ahali hükümet konağı ve kışlalarda cuma ve bayram namazını cemaat halinde kılarlardı..
.Dünyanın en eski yapılarından Ayasofya tarih boyunca birçok değişiklikler geçirdi. Fetihle birlikte 481 yıl namaz kılındıktan sonra 1934'te müzeye çevrilen Ayasofya'da 86 yıllık özlemin ardından hasret sona erdi ve 24 Temmuz 2020'de tekrar namaz kılınmaya başlandı.
324 - I. Konstantin'in emriyle Ayasofya'nın ilk binasının inşaatına başlanıldı.
15 Şubat 360 - Megale Ekklesia (Büyük Kilise) olarak adlandırılan Ayasofya'nın ilk binası açıldı.
404 - Çıkan ayaklanmada Ayasofya yandı.
415 - II. Thedosius Ayasofya'yı tekrar inşa ettirdi.
13-14 Ocak 532 Nika ayaklanmasında Ayasofya yandı.
532 - İmparator Jüstinyen Ayasofya'yı eskisinden daha haşmetli yaptırmak için mimarlar Aydınlı Anthemios ile Miletli İsidoros'u görevlendirdi.
Konstantin İstanbul'u, Jüstinyen Ayasofya'yı Hz. İsa'ya sunuyor.
558 - Bir yıl önce meydana gelen depremde zarar gören Ayasofya'nın ana kubbesi ve yan kubbelerinde çökmeler meydana geldi.
24 Aralık 562 - Mimar Miletli İsidoros'un yeğeni İsidoros kubbeyi yükselterek tamir etti ve kilise tekrar ibadete açıldı.
870 - Bir yıl önceki depremde zarar gören kubbe İmparator Basileios tarafından tamir ettirildi.
26 Ekim 986 - Depremde Ayasofya'nın kubbesinde çökmeler oldu.
989 - Depremde Ayasofya'nın ana kubbesi ve yan kubbelerinde çökmeler meydana geldi.
13 Mayıs 994 - Ayasofya'nın depremde gördüğü hasar tamir edilerek, kilise tekrar ibadete açıldı.
1204 - IV. Haçlı Seferi sonucu İstanbul işgal edildi. Ayasofya yağmalanıp, harap edildi. Ayasofya Katolik mabedi oldu.
1261 - İstanbul Latinler'den geri alınınca Ayasofya tamir edilip, tekrar Ortodoks mabedi haline getirildi.
1317- İmparator II. Andronikos Ayasofya'yı payandalarla destekletip, geniş bir tamirden geçirdi.
1330 - Kubbenin bir bölümünde ve doğu yönünde meydana gelen çökmeler yüzünden Ayasofya ibadet edilemeyecek hale geldi.
19 Mayıs 1346 - Depremde kubbeler ve ana kemerde ciddi hasarlar meydana geldi.
1354 - İtalyan Mimar Peralta'ya Ayasofya tamir ettirildi.
12 Aralık 1452 - Kardinal Isidoros Ayasofya'da Katolik ayini icra etti. Ortodokslar Ayasofya'ya gelmemeye başladı.
29 Mayıs 1453 - İstanbul fethedildi ve Ayasofya camiye çevrildi. Fatih Ayasofya'da ilk namazı kıldı.
1 Haziran1453 - Ayasofya'da ilk cuma namazı Akşemseddin tarafından kıldırıldı.
1453 - Ayasofya Külliyesi'nin ilk yapılarından olan medrese ve ilk minare inşa edildi.
1481-1512 - İkinci minare II. Bayezid devrinde yapıldı. Ayrıca Ayasofya'ya yeni binalar ilave edildi.
1509 - İstanbul'da meydana gelen büyük depremde bina hasar gördü.
1556 - Hürrem Sultan Hamamı olarak da bilinen Ayasofya Hamamı, Mimar Sinan tarafından inşa edildi
1566-1574 - II. Selim devrinde Ayasofya, Mimar Sinan tarafından payandalarla kuvvetlendirildi. Yine bu devirde yeni minare inşa edildi. Ayrıca Ayasofya'da padişah türbelerinin inşasına başlandı. İlk türbe Mimar Sinan tarafından yapılan II. Selim Türbesi'dir.
1574-1595 - III. Murad devrinde iki minare, minber, kürsü ve mahfil yapıldı.
1599 - III. Murad Türbesi bitirildi
1608-1609 - Ayasofya haziresindeki III. Mehmed Türbesi tamamlandı.
1639 - I. Mustafa'nın 1639'daki vefatında, o zamana kadar yağhane olarak kullanılan Ayasofya vaftizhanesi türbeye dönüştürüldü.
1648 - Sultan İbrahim öldürülünce aynı türbeye defnedildi.
1651 - Teknecizâde İbrahim Efendi hattı ile yazılı büyük levhalar Ayasofya'ya asıldı.
1728- III. Ahmed tarafından yaptırılan tamirler sırasında hünkâr mahfili genişletildi.
1739 - I. Mahmud tarafından bir kütüphane yaptırıldı.
1740 - I. Mahmud tarafından avluda, benzersiz bir şadırvan yaptırıldı.
1742 - I. Mahmud küçük bir sıbyan mektebi yaptırttı.
19 Ocak 1743 - Ayasofya İmarethanesi'nin inşası tamamlanıp, açıldı.
1774-1789 - I. Abdülhamid devrinde Ayasofya İmarethanesi, kütüphane ve kaldırımlar tamir edildi.
1789-1807 - III. Selim devrinde Ayasofya'nın halıları yenilendi.
1809 - II. Mahmud devrinde cami geniş bir tamirattan geçirildi.
1825 - Ayasofya İmarethanesi ve aşçı odaları tamir ettirildi.
1847 - Şeyhülislâm Mekkîzâde Mustafa Âsım Efendi'nin devlete intikal eden mirası, vasiyeti gereği Ayasofya'nın tamiratına tahsis edildi. Fossati kardeşlerin yaptığı büyük tamirat başladı.
1849 - Padişahın camiye gelişte istirahat etmesi ve kabul yapılabilmesi için hünkâr kasrı, hünkâr mahfili, muvakkithane yaptırılıp, avlu duvarları da yenilendi. Kazasker Mustafa İzzet Efendi'ye ait hatlar asıldı. Caminin büyük tamiratı bitti.
1861-1876 - Sultan Abdülaziz döneminde, cami, su yolları, şadırvan ve sultan türbelerinin tamiri yapıldı. Medrese yıktırılıp, tekrar inşa edildi.
1894 - İstanbul'da meydana gelen depremde Ayasofya da büyük zarar gördü. Cami, II. Abdülhamid tarafından tamir ettirildi.
12 Haziran 1914 - Fetih kutlamaları kapsamında Ayasofya'da çok kalabalık bir cemaatle cuma namazı eda edildi.
1915'te Ayasofya.
1919 - İstanbul işgal edilince Binbaşı Tevfik Bey ve bir grup asker Ayasofya'yı korumakla görevlendirildi.
1919 - Ayasofya'nın tekrar kilise olmasıyla ilgili Avrupa'da tartışmalar yapıldı.
3 Şubat 1928 - İlk Türkçe hutbe Ayasofya Camii'nde okundu.
1931 - Thomas Whittemore, Amerikan Bizans Enstitüsü adına mozaikler üzerine çalışmak için müracaatta bulundu.
27 Ağustos 1934 - İstanbul Asar-ı Atika Müzesi'nde Ayasofya'nın müzeye dönüştürülmesiyle ilgili toplantı yapıldı.
24 Kasım 1934 - Bakanlar Kurulu Kararıyla Ayasofya, cami statüsünden çıkarılarak, Müzeler Genel Müdürlüğü'ne bağlandı.
1935 - Ayasofya'nın müzeye dönüştürülmesi kararından sonra medrese yıktırıldı ve Ayasofya'da bulunan ve camiye ait olan çeşitli eşyalar, halılar, levhalar içeriden çıkarıldı. Kazasker Mustafa İzzet Efendi'ye ait büyük levhalar kapılardan dışarı çıkarılamadığı için mecburen içeride bırakıldı. Daha sonra tekrar yerlerine asıldı.
1 Şubat 1935 - Ayasofya müze olarak ziyarete açıldı.
1955 - Münih'te toplanan Byzantinistler Kongresi'nin açılış konuşmasında Alman Kardinal "Hagia Sophia'nın kubbesinde Bizans'ın yıldızı parlamaktadır ve ebediyyen parlayacaktır" deyince salonda dakikalarca süren bir alkış koptu.
1965 - Ayasofya'nın tekrar cami olması için binlerce imzalık dilekçeler Meclis'e gönderildi.
6 Mayıs 1965 - Senatör Ömer Lütfi Bozcalı, Cumhuriyet Senatosu'nda yaptığı konuşmada Ayasofya Camii'nin yeniden ibadete açılması gerektiğini söyledi.
1966 - Meclis'te Diyanet İşleri'nin bütçesi görüşülürken Ayasofya'nın tekrar cami olarak hizmet vermesi istendi.
1979 - Ayasofya'nın cami olarak hizmet vermesi için kanun tasarısı verildi.
8 Ağustos 1980 - Ayasofya'nın Hünkâr Kasrı ibadete açıldı.
14 Eylül 1980 - İbadete açılan Hünkâr Kasrı 12 Eylül yönetimi tarafından restorasyon gerekçesi ile tekrar kapandı.
10 Şubat 1991 - Hünkâr Kasrı tekrar ibadete açıldı.
2009 - Ayasofya'daki padişah ve şehzade türbeleri restore edilip, ziyarete açıldı.
2006-2012 - Rahmetli Haluk Dursun'un başkanlık ve müdürlüğü döneminde Ayasofya'nın Osmanlı kimliği ve Osmanlı Külliyesi vasfı ortaya çıkarıldı.
29 Mayıs 2020 - Fethin 567. yılı münasebetiyle gerçekleştirilen Fetih kutlamalarında Ayasofya'da Fetih "Fetih Suresi" okundu.
10 Temmuz 2020 - Danıştay 10. Dairesi, 24 Kasım 1934 tarihli Ayasofya'yı müzeye çeviren kararnameyi iptal etti. Kararın açıklanmasından sonra Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın imzaladığı kararnameyle Ayasofya, Fatih Sultan Mehmed'in vakıf amacı doğrultusunda hizmet vermesi için Diyanet İşleri Başkanlığı'na devredildi.
24 Temmuz 2020 - Ayasofya Camii'nde 86 yıl sonra tekrar namaz kılınmaya başlandı..
.İstanbul'un fethinden sonra Fatih'in emriyle üç gün içinde Ayasofya'nın cuma namazı kılınacak hâle getirilmesi için yoğun bir çalışma başlatıldı. Ustaların gece-gündüz çalışmasıyla mihrap tarafındaki fresklerin üstleri mermerler ile kapatıldı. Mabedin diğer kısımlarındaki tasvirlerin üzerleri de namaz kılmaya mani olmayacak şekilde mermerlerle kapatılarak Ayasofya, cuma namazı için hazır hâle getirildi.
MOZAİKLER KİREÇLE KAPLANDI
İlk cuma namazından sonra Fatih döneminde mozaiklerin bir kısmının kireçle kapatıldığı, bazı mozaiklerin ise örtüyle namaz kılanların göremeyeceği bir hale getirildiği anlaşılıyor. III. Murad döneminde sarayın Yahudi hekimlerinden Domenico Hierosolimitano, 16. yüzyılın sonlarında Ayasofya'daki bu durumu şöyle anlatır: "Eskiden kilisenin içi de mozaiklerle harikulade dekore edilmiş olmasına rağmen İstanbul'u alan Türk Mehmed bütün bu emeği kaldırttı ve büyük kubbenin ortasındaki hariç her şeyi kireçle kaplattı. Yalnızca Grek tarzında mozaikle işlenen Yüce Bakire Meryem'in tasviri korundu, orada bırakıldı ve meçhul bir sebepten dolayı muhafaza edildi. Aşağıdan yukarı bakıldığında Türk'ün oraya yerleştirilmesini sağladığı örtü arkasından neredeyse hiç görünmez, fakat üst kata çıkıldığında görebilirsiniz".
19. YÜZYIL ORTALIRINDA KAPATILDI
1670'lerin başında İstanbul'da bulunan Guillaume-Joseph Grelot'un eserindeki Ayasofya'nın planı, caminin içini ve dışını teferruatlı olarak çizdiği gravürler önemlidir. Ayasofya'nın cami olduktan sonraki yeni durumunu Avrupa'ya tanıtmıştır. 1670'lerde mihrabın üstündeki kubbede Hz. İsa'yı kucağında tutan Hz. Meryem ve kubbedeki diğer melekler, ve kemerlerde aziz resimleri gravürlerde gözükmektedir. Grelot'tan sonra 1710'da İstanbul'da bulunan İsveçli Cornelius Loos Ayasofya'yla ilgili çok kıymetli gravürler çizmiştir. Gravürlerde mihrabın üstündeki kubbede Hz. İsa'yı kucağında tutan Hz. Meryem, oradaki kubbenin yanlarındaki iki melek ve kubbedeki diğer melekler ve kemerlerdeki azizler Grelot'ta olduğu gibi Loos'daki gravürlerde de mevcuttur. Bu Hz. Meryem'in sağında olan Cebrail bugün kısmen varken, soldaki meleğin sadece ayakları kalmıştır.1847-1849 yılları arasında Ayasofya'da büyük bir tamirat başlatıldı. Fossati kardeşlerin restorasyonu sırasında bazı mozaikler badana altından çıkarılıp, tamir edilerek tekrar örtüldü. Daha önce açık olan birçok mozaik de kapatıldı. Kubbedeki meleklerin yüzleri de levhalarla örtüldü. Bugün bu meleklerden sadece birinin yüzü açılmıştır.
FRANSIZ RAHİBİN GÖZÜNDEN AYASOFYA
JEROME Maurand, Ayasofya'yı görmek için 1544'te İstanbul'a gelen Fransız elçilik heyetinin maiyet rahibi olarak görev almıştır. Seyahatnamesinin Ayşe Kayapınar tarafından yapılan çevirisi Yeditepe Yayınevi'nden neşredilecektir. Eserinde Ayasofya'yı şöyle anlatır: "Bedestenden [Kapalıçarşı] çıktıktan sonra, dünyanın yedi harikasından biri olan o büyük mü büyük, zengin ve güzelim Ayasofya şaheserini görmeye gitmeye karar verdim.... Hemen karşımıza çıkan ve tümüyle Korint tarzı bronz levhalardan mamul üç kapısı olan Ayasofya'nın kubbesine, ya da Sancta Sanctorum'una, vardıktan sonra, merkezinde aynı metal levhalardan yapılmış iki kapının bulunduğu revakların altına girdik. İlk kapıyı geçtikten sonra, ikinci kapının orada bir demir çubuğa asılmış ve her daim yanmakta olan çok sayıda lamba gördük. Ve mezkur revakların bir köşesinde, Türklerin namaz kılmak üzere Ayasofya'ya girmeden önce temizlendikleri bir kuyu bulunmaktadır. İkinci kapıyı geçip köşeye vardığımızda yanımıza görevlilerden biri geldi. Havari paltosuna benzeyen siyah bir kıyafet giymiş, başında sarık ve sakalıyla ellerinde gümüş işlemeli hurma yapraklarından küçük ama güzel bir yelpaze taşıyordu. Bizi gördüğü anda koşarak yanımıza geldi ve şu şekilde bize Türkçe hakarette bulundu:
"Bre gavur danası, yürü be". Bizi yakalatmak istedi, zira Ayasofya'ya izinsiz girip yakalanan Hristiyanlar bedensel bir cezaya çarptırılırdı. Adamın öfkesini görünce kendisini yatıştırmak için elimden geleni yaptım ve zaten halihazırda Ayasofya'nın içerisinde bulunduğumuzdan şayet etrafı görmemize izin verirse karşılığında akçe vereceğimi söyledim. Kabul edince kendisine 30 akçe verdim; ancak Ayasofya içerisinde gezerken yanımızdan ayrılmadı... Ayasofya'ya girince bu kubbenin Roma'daki Panteon gibi küre biçiminde, ancak biraz daha büyük olduğunu fark ettik. Kaplamalar, yeşil ve mor somakiler ile ayna gibi parlak siyah bir mermerden büyük daireler ve çiçeklerden müteşekkildi. Tüm etrafı 15 karış uzunluğunda bir sıra siyah buruşuk doğu mermerinden sütunlar çevreliyordu. Cephesinde tüm Eski Ahit'in mozaiklere boyanmış olduğu güzel mermer tonozlar ve bir sıra kemerli yol da göze çarpıyordu. Kemerli yolun üzerinde başka bir sıra 12 karış yüksekliğinde aynı taştan mamul sütunlar yer alıyordu. Tonozların üzerinde ilkine benzeyen ve cephesinde mahir bir ustanın ellerinden çıkma Yeni Ahit'i tasvir eden mozaiklerin olduğu başka bir kemerli yol bulunmaktaydı. Sütunların sayısına göre, kaplamalardan tonozların en çukur noktasına kadar aynı mermerden çok güzel heykellerle süslenmiş kornişler vardı. Tonozun üzerine tümüyle aynı taştan ancak daha zarif bir işçilikle muhtelif çiçekçikler kazınmıştı. Kornişlerin nihayete erdiği çukurun zirvesinde ve merkezinde, altın işlemeli bronz bir güneşin ortasına yerleştirilmiş halde bir Baba Tanrı tasviri yer almaktaydı. Bu tasvir daha büyük olmakla birlikte, Milano'daki kubbede bulunan tasviri anımsatmaktaydı.
Zira, Ayasofya'dakinin yüksekliği Milano ve Panteon'daki kubbelerden daha fazladır ve bunu en yüksek kemerlerin üzerine çıkınca rahatça görmek mümkündür. Duvarlarda, Laskaris hanedanı mensuplarınınki gibi yapılmış olan İmparator Jüstinyen'in armalarını ve alametlerini görüyorduk. Ayrıca bir de bir karış genişliğinde ve iki karış uzunluğunda bir altın masa bulunmaktaydı ki, eski harflerle şu sözlerin kazılı olduğu mezkur duvara işlenmişti: "[Hz.] İsa bakireden doğmuştur, ona inanırım ve İmparatorlar Konstantin ve İrene zamanında, ey Güneş, beni tekrar göreceksin". Tüm etrafta güzel mermer tonozlardan yapılmış, kilisenin gövdesi gibi büyük ve üstlerine envai çeşit yapraklar ve takdire şayan kuşlar resmedilmiş Korint bronzu levhalar taşıyan şapeller yer almaktaydı. İçerisini göremedik, zira imamın bize dediğine göre bize gösterdiği bir tanesi hariç hepsi daima kapalıydılar... Döşemenin üzerinde hasır halılar serilmiştir; çünkü namaz kılmak üzere içeri giren Türkler terliklerini yahut ayakkabılarını kapıların dışında bırakmalıdırlar. İçeri bir kez girdiler mi bu halılar üzerinde namaz kıldıkları ve sadece sunak biçiminde bir masa görebildiğimiz yere giderler. Masanın üstünde sırmalı ve kırmızı ipekten güzel bir havlu ile altına batırılmış iki demir çubuğa asılı ve her daim yanmakta olan iki sıra lamba bulunmaktadır. Ayasofya'nın içerisini ziyaret ettikten sonra, başkalarına görülmeyelim diye görevli bizi padişahın sarayı ile Ayasofya arasındaki meydana açılan bir kapıdan çıkardı.
.29 Mayıs 1453 Salı sabahı gün ağarmadan genç padişahın emriyle "Allah, Allah" diye bağırarak saldıran askerlerin sesleriyle son hücum başladı. Hiç durmadan çalan mehter askeri coşturuyordu. Bizanslılar bu seslere karşılık vermek için şehirdeki bütün kiliselerin çanlarını çalmaya başladılar. Kısa bir süre sonra Osmanlı askerleri Topkapı-Edirnekapı arasındaki bir yerden şehre girmeye başlayınca Rumlar "şehir düştü" düştü diyerek kaçmaya başladılar.
KUBBEDEN ŞEHRİ SEYRETTİ
Şehir tamamen Osmanlılar'ın eline geçince artık Fatih ünvanını kazanmış olan II. Mehmed şehre askerleri ve devlet adamlarıyla birlikte girdi. Genç sultan çevreyi seyrederek Ayasofya'ya kadar atı üzerinde ilerledi. Ayasofya'nın önünde atından indi ve içeriye girdi. Ayasofya'nın içine girdiğinde burada bir askerin duvarlardaki mermerlere zarar verdiğini gördü ve duruma müdahale etti. Askere neden böyle yaptığını sordu. Asker de din için cevabını verdi. Fatih, askeri sert bir şekilde cezalandırdı ve Ayasofya'nın yağmasını yasakladığını ilan etti. Daha sonra Ayasofya'nın içini gezdi, kubbesine çıktı. Ayasofya'nın kubbesine çıkıp şehri seyreden padişahın şu mısraları söylediği duyulmuştu: "Kisra'nın Sarayı'nda örümcek perdedârlık ediyor, Efrasiyab'ın Kalesi'nde baykuş nevbet vuruyor".
Ardından Ayasofya içinde fetih ezanı okuttu ve kendisi mabedin "apsis" kısmına geçerek burada şükür namazı kıldı. Evliyâ Çelebi ise Ayasofya'daki ilk fetih ezanını bizzat Fatih'in okuduğunu ve mihraba sancak dikildiğini rivayet eder. Ayrıca Fatih, Ayasofya'yı gezerken burada saklanmış olan bazı din adamlarının sultanın ve Osmanlı askerlerinin üzerine neft ve katran döktüğünü ve tüfeklerle ateş ettiğini anlatır. Yine Evliyâ, Fatih'in bu gezi sırasında aziz bir hatıra bırakmak üzere Ayasofya'nın kubbesine bir ok fırlattığını ve bunun kubbede kalıcı bir iz bıraktığını nakleder.
Fatih, daha sonra Ayasofya'nın dehlizlerinde saklanan hazinenin çıkarılmasını emretti. Bu arada Ayasofya'da saklanan insanlar yavaş yavaş mabetten çıktılar. Bu yaklaşık ikindi vaktine kadar devam etti.
FATİH'İN NAMAZI
Fatih'in Ayasofya'da şükür namazı kılması Hristiyanlar arasında büyük bir acı olarak kaydedildi. Mesela Tarihçi Dukas, tarihinde bu anı ağıtlar yakarak anlatır. Fatih, cuma namazı için mabedin bir cami olarak hazırlanmasını da bu gün emretti. Aslında Fatih Sultan Mehmed, bugünkü İstanbul sınırları içinde bir camide ilk defa cuma namazını Üsküdar'da kılmıştı. 1452 yılında Anadolu Hisarı'nın içinde bir cami yaptırdı ve buradaki camide cuma namazını da eda etmişti
Sultanın emri üzerine üç gün içinde Ayasofya'nın cuma namazı kılınacak hâle getirilmesi için yoğun bir çalışma başlatıldı. Bunun için ustalar geceli gündüzlü yoğun bir şekilde çalışmaya başladılar. Mihrab tarafındaki fresklerin üstleri mermerler ile kapatıldı, bir mihrab hazırlandı. Ayrıca Fatih'in namaz kılacağı yere geçiçi bir hünkar mahfili yapıldı. Mabedin diğer kısımlarındaki tasvirlerin üzerleri de namaz kılmaya mani olmayacak şekilde mermerlerle kapatıldı. Bu yoğun çalışma sonunda Ayasofya, cuma namazı için hazır hâle getirildi.
Cuma namazı vakti geldiğinde şehrin fatihleri akın akın Ayasofya'ya geldiler. Binlerce kişi Ayasofya'yı tamamen doldurdu. Bu sırada hafızlar aşr-ı şerif okuyor, müezzinler de tekbir getiriyordu. Ardından müezzinler ezan okudu. Bu sırada Fatih de Ayasofya'ya girdi. Bir müddet tekrar Ayasofya'yı gezdi ve kubbesinin büyüklüğü karşısında Hâfız'ın şu beytini okudu: "Şukr-i hodâ ki herçi taleb kerdem ez hodâ/Ber muntehâyi himmet-i hod kâmrân şodem (Şükür Allah'a! Ne dilediysem ondan/Her isteğim yerine geldi, mutlu oldum)".
HUTBEYİ BİZZAT KENDİSİ OKUDU
Aşıkpaşazâde, Neşri gibi Osmanlı tarihçileri, namazı kimin kıldırdığını ve hutbeyi kimin okuduğunu zikretmezler. Gelibolulu Mustafa Âli ve Solakzâde gibi tarihçiler ise hutbeyi okuyan ve namazı kıldıran kişinin Akşemseddin olduğunu söylerler. Osmanlı Devleti'nin son yıllarında yapılan fetih kutlamalarında Ayasofya'daki ilk cuma hutbesini Üsküdar'da medfun bulunan Seyyid İbrahim Fakih'in okuduğu ve namazı kıldırdığı rivayet edilir. Evliya Çelebi ise hutbeyi bizzat Fatih'in okuduğunu kaydeder ve yapılanları şöyle anlatır:
"Bütün Müslüman gaziler hazır olup, salalar okunup, müezzinler "Şüphesiz Allah ve melekleri" âyetini okuyunca Akşemseddin ve Kara Şemseddin hazretleri kalkıp Sultan Mehmed'in koltuğuna girdi. Akşemseddin imamesini Fatih'in başına giydirip, imamesi üzerine bir ablak turna teli sokup ve eline bir kılıç verdi. Sağ tarafında Akşemseddin, sol tarafında Kara Şemseddin olduğu halde tazimle Mehmed Han'ı minbere çıkarıp davudî bir sesle "Elhamdü lillâhi Rabbi'lâlemîn" deyince bütün Müslüman gaziler feryat ettiler. Sultan, âdet olduğu gibi hutbeyi eda ettikten sonra teberrüken Akşemseddin hazretleri Sultan Mehmed Han'dan izin alıp imamlık yaptı".
Akşemseddin'in kıldırdığı cuma namazından sonra Osmanoğulları'nın devletinin daim olması ve Fatih Sultan Mehmed'in zaferlerinin devamı için dualar edildi.
Fatih'in Ayasofya'da halka seslenişi
FETHİN kaynaklarından Nestore İskender Fatih Sultan Mehmed'in Ayasofya'ya gelişini şöyle anlatır: "Kendisi de daha sonra geldi, ordusu ile birlikte Topkapı'yı geçti ve Büyük Kilise'ye yöneldi, bu sırada patrik, bütün ruhban, çok sayıda insan, kadın ve çocuk buraya yığılmışlardı. Büyük Kilise önündeki meydana geldiği zaman, atından indi ve alnını toprağa değdirdi, Allah'a hamdederken başındaki tozu sildi ve böyle büyük bir bina karşısında hayret dolu bakışı içinde şöyle dedi: "Gerçekte bu kişiler yaşadılar ve öldüler ve gelecek olan diğerleri ise bunlara benzemeyecek" ve kiliseye girdi.... Allah'ın mukaddes makamında artık o oturuyordu. Patrik, ruhban ve halk gözyaşları ve iniltilerle hüzünlerini belirttiler ve ayaklarına kapandılar. Sultan eli ile bir işaret yapıp durmalarını istedi ve onlara şunu dedi: "Atanasios sana söylüyorum, senin yanındakilere ve halkına da yöneliyorum: Bugünden itibaren kızgınlığımdan korkmayın hatta ölümden ve esir olmaktan da korkmayın." Paşalar ve sancakbeylerine dönüp dedi ki: "Bütün askerleri ve ordumdaki her kademede bulunanlara, şehir halkına, kadınlara ve çocuklara karşı her türlü katil, esir etmek veya düşmanca bir davranışta bulunmayı engelleyin, eğer bir kişi bile benim emrimi çiğner ise öldürülecek
.Libya'da ülkemizle rekabet eden Fransa 1551'de Trablusgarb'ı fethederken bizimle beraber hareket etmişti. İspanya Habsburgları, Trablusgarb'ı işgal ettikten sonra, İmparator Şarlken 1510'da kaleyi tahkim edip, Malta Şövalyeleri'ne vermişti. Batı Akdeniz'de hakimiyet kurmak ve Kuzey Afrika'yı Hristiyanlaşmaktan kurtarmak isteyen Osmanlı yönetimi Malta ve Trablusgarb üzerine bir donanma gönderdi.
Fransız Elçisi Gabriel D'Aramon
FRANSIZ ELÇİ OSMANLI DONANMASI'NDA
Malta'da başarılı olamayan Osmanlı kuvvetleri 1551'de bugün Libya'nın başkenti Trablus'u kuşattılar. Trablusgarb, Gaspard de Vallier komutası altındaki 200 şövalye ile 630 Kalabriyalı ve Sicilyalı paralı asker tarafından müdafaa edilmekteydi. Osmanlılar, Libya'nın çoğu yerini fethetmişler ve Trablusgarb'ı çembere almışlardı. Kaleyi savunan Malta Şövalyeleri mağlup edildi ve altı günlük bir bombardımandan sonra Trablus 15 Ağustos'ta fethedildi. Fransız Elçisi Gabriel d'Aramon da Osmanlı donanmasıyla birlikteydi ve üç Fransız gemisiyle birlikte sefere katılmıştı. Elçinin görünürdeki görevi, Malta Şövalyeleri'nin büyük üstadının ricası üzerine Osmanlılar'ı şehri ele geçirmekten vazgeçirmekti. Fransız elçisi böyle birşeyi başaramayınca sefere Osmanlı yanında katılmanın yükünü üzerinden atmaya çalıştı. Teslim olan şövalyeleri Fransız gemileriyle Malta'ya götürerek kendini kurtarmaya çalıştı.
Trablus Kuşatması
FRANSA'YA KARŞI HAÇLI SEFERİ
Venedik Elçisi Bernardo Navagero, Trablus meselesini raporunda "Fransızlar donanmalarını Türk donanması ile birleştirdiler ve siz ekselanslarının da bildiği bir girişimde bulundular. Geçen yıl yine Fransızlar büyük sözler vererek donanmalarıyla onlara yardım ettiler ancak bu yardımların sonunda Türkler sadece Trablus'u ele geçirebildi. Her ne kadar donanmalar birleştiyseler de, Türkler tamamıyla onlara güvenemiyorlar, çünkü onların Hristiyan olduklarını söylüyorlar. Aynı dinden olan kişilerin ittifak yapması kadar güçlü olunamayacağını düşünüyorlar" şeklinde anlatır. Gabriel d'Aramon, Malta'dan seferdeki konumunu anlatan bir mektubu Fransa Kralı II. Henri'ye gönderdi. Daha sonra İstanbul'a döndü. Fransız elçisi ne yaparsa yapsın Hristiyan kamuoyu, Fransa'yı Trablusgarb seferinde Türkler'in yanında yer almakla suçladı. İmparator Şarlken ve Papa III. Julius tarafından Fransız elçisi tenkit edildi ve Osmanlılar'ı şehri almak için cesaretlendirdiği yönünde suçlandı. Şarlken Trablus kuşatmasına Fransa'nın da katıldığını söyledi. Papa, Fransa'yı kâfirlerle işbirliği yaptığı için suçlarken, krala karşı Haçlı seferi düzenlemekle bile tehdit etmişti. Osmanlılar'ın zaferini kutlayan elçi her ne kadar işin içinde olmadığını beyan etse ve kuşatmanın kaldırılması için çok dil döktüğünü söylese de Trablusgarb'ın Türkler'in eline geçmesinin rakipleri Şarlken için önemli bir başarısızlık olduğunun kesinlikle farkındaydı. Bu yüzden Osmanlılar'ın Trablus'u fethi Fransa'nın lehineydi.
KanunÎ
Kanunî, bu seferden birkaç yıl sonra 1555'te Osmanlı donanmasına Fransız donanmasına yardım etmesini emretti. Fransa Kralı II. Henri, bu durumdan çok memnun kaldı. 3 Temmuz 1555 tarihli teşekkür mektubunda padişaha "Pek yüksek, pek muazzam, pek muhteşem, yenilmez hükümdar, Müslümanlar'ın büyük padişahı, bizim pek aziz ve muhterem dostumuz" diye hitap etmişti.
II. Henri
'BİZE YARDIM EDİN'
Fransa Osmanlı ile birlikte Habsburglar'a karşı savaşırken barış antlaşması imzalayarak müttefikini yarı yolda bırakmıştı. Osmanlı İmparatorluğu da 1545'te Habsburglar'la bir ateşkes imzalayarak savaşa son verdi. Ancak bir süre sonra Fransa Kralı Fransuva Habsburglar'a karşı yeniden savaşa girmeye niyetlendi. Savaşta Osmanlı'dan yardım alabilmek için de 1546'da Gabriel d'Aramon'u İstanbul elçisi olarak tayin etti. Ancak elçi İstanbul'a varamadan Fransa Kralı Fransuva, 31 Mart 1547'de öldü. Gabriel d'Aramon Mayıs başlarında Edirne'ye vardığında, henüz I. Fransuva'nın ölümünden haberdar bile değildi. 4 Mayıs'ta krala elçilik görevinin başarılı geçeceğini bildiren bir mektup gönderdi. Mektubunda amacının, yalnızca Osmanlılar'ın imparator ile yapacakları barışı engellemek değil kaysere karşı bir kez daha Osmanlı yönetiminin aktif desteğini almak ve Sultan Süleyman'ı Macaristan'a ve Almanya'ya bir sefer düzenlemeye ikna etmek olduğunu açıklıyordu. Bir süre sonra kralın ölüm haberi İstanbul'a ulaştı. Kralın ölümü, herşeyi alt üst etmişti. Dış ülkelerdeki Fransa elçileri ne yapacakları konusunda tereddüde düşüp, müzâkereleri durdurdular. Fransız Elçisi d'Aramon, tahta çıkan II. Henri'den babasının siyasetine devam edeceği emrini alınca Osmanlı yönetimini savaşa sokmak için harekete geçti. Fransa elçisi, Osmanlı yönetiminden Macaristan'ın geri kalan kısımlarını da fethetmesini ve Osmanlı donanmasını tekrar Afrika kıyılarına göndermesini istedi. Ancak hem Kanunî hem de Osmanlı devlet adamları kendilerini ikide bir yolda bırakan Fransa'dan hoşnut değillerdi. Elçi Osmanlı yönetiminden savaşta kullanmak için 300 bin altın borç istediyse de alamadı. Sadece her sene İskenderiye 'den bir miktar güherçile almak müsaadesini elde edebildi. Kanunî, 1548'de İran'a karşı Azerbaycan seferine çıktı. Fransız elçisinin bu sefere katılmasına müsaade edildi. Gabriel d'Aramon, daha sonra 1551'de Osmanlı donanmasının Libya seferine katıldı. 1552'de Osmanlı yönetimini Şarlken aleyhine donanma göndermeye teşvik etti. Osmanlı donanması İtalya'da Kalabriya kıyılarını vurdu. Daha sonra İstanbul'a dönen elçi 1553'te öldü.
.Fatih Sultan Mehmed, hükümdarlığı döneminde (1451-1481) Osmanlı Sarayı'na Avrupa'dan birçok ressam, heykeltıraş, sanatçı ve bilim adamını ülkesine davet etmişti. Bunların en ünlüsü 1479-1481 yılları arasında sarayda bulunup, padişahın çeşitli portrelerini ve madalyonlarını yapan Gentile Bellini'ydi. Fatih'in saltanatının son iki yılında önemli sayıda Avrupalı'nın İstanbul'da atölyesi bulunmaktaydı. Ancak Avrupa'dan ne kadar sanatçı geldiği belli değildir. Gentile Bellini, Costanzo da Ferrara, Bertoldo di Giovanni eserleri elimizde olan sanatçılardır. Bellini'nin Türkiye ile ilgili eserleri hakkında Franz Babinger, Louis Thuasne, Nurullah Berk, Semavi Eyice ve Ahmed Refik Altınay'ın araştırmaları vardır.
Gentile Bellini.
VENEDİK'TEN GELEN RESSAM
Fatih 1461'den itibaren İtalya'dan bir ressam getirterek resmini yaptırmak istemiş, ancak Venedik'le başlayan savaş bu arzusunu engellemişti. Venedik'le 1463'te başlayan savaş 16 yıl sonra 1479'da Osmanlı Devleti'nin zaferiyle sona erdi. 25 Ocak 1479'da iki devlet arasında antlaşma imzalandı. Fatih'in yarı resmi elçi olarak gönderdiği bir Yahudi 1 Ağustos 1479'da Venedik'e ulaştı. Elçi, Venedik Doju Giovanni Mocenigo'yu sultanın torunlarının sünnet düğününe davet ederek, Fatih'in bir talebini iletti. Venedik Doju'ndan sarayına usta bir ressam, bir heykeltıraş ve bir tunç dökümcüsü göndermesini istiyordu. Daha önceki yıllarda da Rimini hükümdarı Sigismond Malatesta madalyon sanatkârı Matteo di Pasti'yi, Napoli Kralı Aragonlu Alfons da yine madalyacı Constanzo di Ferrera'yı İstanbul'a göndermişlerdi.
Venedik Doju, yapılan antlaşmayla iki devlet arasında dostluk tesis edildiği için sultanın bu isteğine önem verdi. Senatoda durum görüşüldü. Şehrin usta ressamı ve o sırada Doj Sarayı'ndaki Büyük Toplantı Salonu'nun duvar resimlerini düzelten Gentile Bellini (1429-1507) seçildi.
Gentile Bellini, yanındaki diğer sanatçılar ve yardımcılarıyla 3 Eylül'de bir kadırgayla İstanbul'a doğru yola çıktı. Venedikli sanatkârlar ayın sonunda İstanbul'a vardılar. Venedikli ressam ve ekibi yaklaşık 16 ay İstanbul'da kaldı. Fatih'in ve maiyetinin portrelerini yaptı. Sarayın duvarlarını resimledi. 1481 Ocak'ında Venedikli ressam ve ekibi İstanbul'dan ayrıldı.
Bellini'nin Fatih portresi.
Fatih Sultan Mehmed'in ölümünden sonra oğlu II. Bâyezid tabloları pazarlarda sattırdı. Bu yüzden Gentile Bellini'nin ne kadar resim ve madalyon yaptığını bilmiyoruz. Bellini'nin İstanbul'daki yaklaşık 16 aylık çalışmalarından geriye yalnızca Fatih'in portreleri, bir madalyon ve yedi adet çizim kalmıştır. Bellini ülkesine dönünce artık "İl Turco" diye anıldı ve eserlerinde Şark'tan motifler kullandı.
Bronz Fatih madalyonu.
PORTRELER BULUNUYOR
Fatih'in hemen hemen herkesin bildiği kartal burunlu meşhur portresi 25 Kasım 1480'de tamamlanmıştı. Portre, Galata'daki Venedikli bir tüccarın eline geçti ve Venedik'e götürüldü. İngiltere'nin 1877-1880 yılları arasında İstanbul elçiliği görevini yapan ve Ninova'yı yağmalayan Henry Layard tarafından satın alındı. Elçinin eşi kocasının ölümünden 23 yıl sonra 1917'de tabloyu Londra'da National Gallery'ye bağışladı.
Bellini'nin "Solak" çizimi.
Bellini veya onun ekibi tarafından yapılmış ikinci bir portre 1933'te bulundu. Rusya'da bir Rus tüccar tarafından satın alınıp, Paris'te Amerikalı bir koleksiyoncuya satılan portre oldukça küçüktür. Bu resmin ressam ve ekibi İstanbul'dayken değil sonradan yapıldığı düşünülmektedir,
Bellini'nin "Türk kadını" çizimi.
Lütfi Paşa'nın Asafnamesi'ni doktora tezi olarak çalışan İsviçreli Şarkiyatçı Rudolf Tschudi, 1959'da Basel'de özel bir koleksiyonda üçüncü bir portre buldu. Fatih üzerine araştırmalarıyla meşhur Franz Babinger, Rudolf Tschudi'den durumu öğrenince bu konuda inceleme yaptı, ancak meseleyi tam olarak çözemedi.
RESİMDEKİ GENÇ KİM?
İBB tarafından geçtiğimiz günlerde alınan bu resimde karşılıklı birbirlerine bakan Fatih ve yirmili yaşlarda genç bir adam görülmektedir. Resmin arkasındaki tahta levhada eserin Bellini'nin ismiyle birlikte "Maometto Secondo i suo Figlio", yani II. Mehmed ve Oğlu yazısı vardır. Bu yazının ne zaman yazıldığını bilmiyoruz. Resmin Bellini tarafından yapılıp, yapılmadığı hususu da şimdiye kadar tam olarak tespit edilememiştir. Fatih'in karşısındaki kişinin kimliği de çözülememiştir. Bu konuda, resmin Fatih'in gençliği, Şehzade Mustafa veya Cem Sultan olabileceği yorumları yapılmıştır. Ancak Fatih'in çok sevdiği oğullarından Şehzade Mustafa 1474'te vefat etmiştir. Şehzade Bâyezid Amasya'da, Şehzade Cem ise Konya'da sancakbeyliği yapmaktadır. Ayrıca Şehzade Bâyezid 32 yaşındadır. Fatih'in karşısındaki kişinin Cem Sultan olduğu iddiaları afakidir ve hiçbir somut bilgiye dayanmamaktadır. Tamamen bir tahmindir. Fatih'in Cem'i veliaht olarak gördüğü iddia edilir. Resimdeki kişinin Cem Sultan olabileceği de buradan hareketle yapılan bir tahmindir. Nitekim Fatih Kanunnamesi'nde Cem Sultan'ın elkabının kullanılmasından dolayı şehzadeye veliahtlık yakıştırılır. Ancak kanunnameyi kaleme alan Veziriazam Karamanî Mehmed Paşa'nın Cem Sultan taraftarı olduğu için böyle bir tercihte bulunulmuş olabileceği göz önüne alınmaz. Fatih'in Cem'i veliaht olarak düşündüğüne dair somut bir emare yoktur ve veliahtlık 15-16. yüzyıllardaki Osmanlı Veraset Sistemi düşüncesine terstir.
Fatih'in gençliği iddiası da sultanın portresiyle karşılaştırıldığında tutmamaktadır. Çünkü resimdeki gencin burun yapısı kemerli değildir. Babinger, resimdeki kişinin Fatih'in yakınında bulunan ve sultanın sohbetlerinden hoşlandığı Bosna-Hersek Kralı'nın oğlu Kral Oğlu İshak (Sigismund Tomasevic) olabileceğini de ileri sürer. Ancak bu da sadece bir tahmindir.
ADVERTISING
***
KRAL OĞLU İSHAK BEY
Bosna Kralı Stefan Thomas'ın oğlu olan İshak Bey, Kotromanic hanedanının son üyesidir. Babası 1461'de ölünce Bosna tahtına üvey ağabeyi Stefan Tomas evic geçti. Osmanlılar'ın Mayıs 1463'te Bosna'nın fethi sırasında Stefan Tomasevic öldürüldü. Sigismund Tomasevic ise kız kardeşiyle birlikte Yayça yakınlarında Zvecaj'da yakalandı. Kaçmayı başaran annesi Katerina, kocasının gümüş kılıcını Dubrovnik'de bırakıp, oğlu esaretten kurtulursa ona verilmesini söyledi. Oğlunun fidyeyle kurtulması için uğraştıysa da bir netice alamadı. Müslüman olup, İshak ismini alan Sigismund ise Fatih'in yakın çevresine girdi. 1473 Otlukbeli seferi sırasında Fatih'le sohbet etmiş, yemek yemiştir. Amcası ise daha önce Müslüman olup, üst düzey görevler yapan Hersekzâde Ahmed Paşa idi. İshak Bey, Hersekzâde Ahmed Paşa'nın maiyetinde görev yaptı. Fatih'in oğlu II. Bâyezid döneminde yükselmeye devam etti. Osmanlı-Memlük savaşları sırasında esir düştü. Esaretten kurtulunca savaş sahrasını erken terkettiği için yargılanıp, beraat etti. Hakkındaki en son bilgimiz 9 Eylül 1493'te Osmanlı ordusunun Hırvatlar'ı mağlup ettiği Krbava Muharebesi'ne katılmasıdır.
.ABD'de George Floyd'un polis tarafından öldürülmesinden sonra başlayan gösteriler Avrupa'ya da yayıldı. Kongo'da yaptığı katliamlarla tarihe geçen Kral II. Leopold'un Anvers'teki heykeli yakıldı, Gent şehrindeki büstü boyandı, Brüksel'deki heykeline "Katil", "Özür dileriz", "Bu adam 15 milyon kişiyi katletti" ve "Siyahların hayatları değerlidir" yazıldı. Heykellerinin kaldırılması için imza kampanyaları başlatıldı.
TARİHTEKİ BİR KAZA: BELÇİKA
Belçika'da M. Ö. 1. yüzyılda başlayan Roma hâkimiyeti, 5 asır sürdü. Daha sonra Germen kavimlerinin istilasına uğrayan ülke Frank hükümdarlarının egemenliğini kabul edip, zamanla Hristiyanlaştı. Kutsal Roma Germen İmparatoru Şarlman zamanında imparatorluğun bir parçası olan Belçika, daha sonra İspanyol hâkimiyeti altına girdi.
Hollandalılar 16. yüzyılda ortaya çıkan Protestanlığı benimserlerken, Belçikalılar Katolik kaldılar. İsmi Hollanda'yla beraber anılan Belçika, mezhep farkı yüzünden Hollanda ile bir birlik oluşturamadı. Hollandalılar, İspanya'ya karşı bağımsızlık mücadelesine girişerek 1648'de amaçlarına ulaştılar. Protestanlığı benimseyen ve bağımsız olan Hollanda, 17. yüzyılda yüzlerce gemisi ile okyanusların hakimi haline geldi. Birçok yerde sömürge elde etti ve okyanus ticaretinin en büyük aktörü oldu. Katolik olarak kalan Belçika ise dünyaya açılamadığı gibi bağımsız da olamamıştı. Hollanda'nın İspanyol hakimiyetinden kurtulmasından sonra Belçika "İspanyol Felemenk'i" olarak anıldı.
Belçika, 18. yüzyılın başlarında İspanya Veraset Savaşları'nın sonunda Utrecht Antlaşması ile aralarında coğrafi birliktelik olmayan Avusturya hâkimiyetine girdi. Belçika artık "Avusturya Felemenk"iydi. Avusturya, 18. yüzyılın son çeyreğinde Fransız İhtilali çıkana kadar Belçika'yı elinde tuttu.
Fransız İhtilali sırasında Belçikalılar, Avusturya İmparatoru'ndan özgürlüklerini istediler. Fransa, asilerin isteklerini bahane ederek Belçika'ya girdi. Ancak Belçikalılar, kısa bir süre sonra Avusturya'yı arayacak hâle geldiler. Fransa'nın Belçika hâkimiyeti kısa sürdü. Fransa'ya karşı birleşen koalisyon güçleri 1814'te "İmparator Napolyon"u mağlup ettiler.
Belçika ayaklanmasını resmeden bir tablo.
1815'te Viyana Kongresi'nde Napolyon sonrası Avrupa'nın sınırları çizilirken Belçika'nın Fransa'ya verilmeyeceği belliydi. Avusturya Başbakanı Metternich, birçok kazanımı olan ülkesinin Belçika'yı istemesinin müttefikleri tarafından hoş karşılanmayacağını biliyordu. Bu yüzden bölgeyi istemek yerine Belçika'nın Fransa'nın eline geçmesini engelleme siyaseti güttü. Belçika toprakları Fransa'nın kuzey komşusu Hollanda'ya verildi. Yeni devletin adı Niederland, yani "Alçak yükseklikte ki ülke"ydi ve Belçikalılar'ın yeni hükümdarı Hollanda Kralı Willem'di. Bu yeni devletle Fransa'ya karşı kuzeyde bir baskı unsuru kurulmaya çalışılmıştı.
Belçika nüfusunun önemli bir kısmını Fransızca konuşan Valonlar oluşturuyordu ve ülkenin çoğunluğu Katolik'ti. Ancak Kral Willem, yeni tebaasının kendisi gibi Felemenkçe konuşmasını ve Protestan olmasını istiyordu. Kral, Katolik kilisesini bypass etmeye çalışınca Belçika'da toz dumana karıştı. Avusturya Başbakanı Metternich'in Avrupa'daki milliyetçi hareketlere karşı siyaseti Belçikalılar'ın bağımsızlığına bir süre engel oldu. Fransa'daki 1830 İhtilali'yle başlayan yeni hürriyetçilik dalgası Belçika'ya bağımsızlık yolunu açtı. Belçikalılar, Fransa'da ki ihtilalden kısa bir süre sonra 1830 Ağustos'unda Brüksel Operası'nda ki bir tiyatro oyunu sırasında galeyana gelerek Hollanda idaresine karşı ayaklandılar. Asiler, Hollanda'yı anımsatacak bir devlet adı istemediklerinden, bölgede yaşayan eski bir Kelt kavmi olan "Belgalar'ın" ismini devletlerine ad olarak seçtiler.
Kral Willem isyanı bastırmak için ordu gönderip, durumu kontrol altına almıştı. Ancak, İngiltere ve Fransa'nın Belçika'ya destek olmak için ordularını harekete geçirmesi üzerine, kral 1838'de Belçika Krallığı'nın kurulmasını kabul etti.
Kelt süvarisi.
Keltler'in ülkesi
Belçika'da yaşayan ilk topluluk Belga adıyla anılan Keltlerdi. Belçika bölgesi Roma İmparatorluğu'nun yayıldığı dönemlerde bu imparatorluğun bir parçası oldu ve 500 yıl Roma hakimiyetinde kaldı. Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra bölge Frank Krallığı'nın bir parçası oldu. Bu dönemde Hristiyanlaştı. Daha sonra Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu'nun hakimiyeti altına girdi. İmparator Şarlken'in 1558'de ölümünden sonra Belçika, Hollanda ile beraber Habsburglar'ın İspanya kanadının hakimiyeti altına girdi. Hollanda ile aynı bölgenin bir parçası olan Belçika'nın yolları 16. yüzyılın sonlarında ayrıldı. Hollandalılar Protestanlığı benimserlerken, Belçika Katolik kaldı. Dini ayrılık siyasi sahaya da yansıdı. Hollanda 1648'de bağımsız olurken Belçika, İspanya idaresinde kaldı.
Leopold'un Kongo'ya medeniyet götürdüğü yalanını yazdırdığı anıt.
Yılan Leopold ve kauçuk toplayan Kongolu.
Kızının kesilmiş el ve ayağına bakan bir Kongolu baba.
KAN VE GÖZYAŞI
Belçika bağımsızlığını ilân ettiği 1830'dan itibaren hızla büyüdü. Ancak Belçika, diğer Avrupa ülkelerine göre daha geç kurulduğu için sömürgecilik yolunda geride kalmıştı. Kral Leopold, Filipinler'i sömürgeleştirmek istediyse de başarılı olamadı. 1876'da Uluslararası Afrika Derneği'ni (Uluslararası Kongo Araştırma ve Medeniyeti Derneği) kurdu. Daha sonra Kaşif Henry Stanley'i Kongo bölgesinde bir koloni kurması için işe aldı. 1884-1885 Berlin Afrika Konferansı'nda Kongo'yu kendi sömürgesi olarak diğer devletlere kabul ettirdi.
Belçika, 1885'ten itibaren Orta Afrika'da bulunan Kongo'yu, yani bugünkü Zaire'yi sömürmeye başladı. Belçikalılar, Kongo'nun bakır ve elmas madenlerini işlettiler. Kongolu erkekler, istedikleri miktarda kauçuk getirinceye kadar kadın ve çocukları rehin tuttular. Kendilerine direnenleri ya öldürdüler veya sakat bıraktılar. Bir baba eğer kauçuk kotasını dolduramazsa kızının el ve ayağı bile kesiliyordu.
Belçika zenginleşirken, ağır çalışma ve hayat şartları yüzünden 20 milyonluk Kongo nüfusu 5 milyona düştü. Kral II. Leopold, Kongo'da bu soykırımı yaptırırken bu bölgeye medeniyet götürdüklerini iddia ediyordu. Kongo'da elde ettiği zenginlikle birçok bina yaparak Belçika'yı süsledi.
Belçika, II. Dünya Savaşı'ndan sonra da iki Alman sömürgesi olan Burundi ve Ruanda'yı da ele geçirdi. Avrupa'daki birçok ülkede olduğu gibi Belçika da sömürgelerindeki masum ve zavallı insanların kan ve gözyaşları üzerine bugünkü refah düzeyine ulaşmıştır
.
AYASOFYA'DA İLK TÜRBE
Osmanlı hükümdarı II. Selim Ayasofya'ya en fazla hizmet edenlerdendi. Sultan, 1573'te Ayasofya Camii'nin etrafını binalardan temizletip, payandalarla camiyi kuvvetlendirdi. Ayasofya'ya iki minare ve medrese ekletti. Bu inşaatlar sürerken emir vererek kendisi için bir türbe yaptırtmaya başladı. Ancak 1574'te vefat ettiğinde Ayasofya Camii'nin önündeki türbesinin inşaatı bitmemişti. Sultanın cenazesi aynı alanda kurulan otağ içine gömüldü ve 1576'da bitirilince türbesine nakledildi. Türbe, Mimar Sinan tarafından inşa edilmişti. Türbede II. Selim'den başka eşi Nurbanu Sultan, kızları Gevherhan, İsmihan, Fatma sultanlar ile şehzadeleri Süleyman, Osman, Cihangir, Mustafa, Abdullah ve III. Murad'ın oğulları ve kızları da yatmaktadır. Türbede günümüzde 42 sanduka mevcuttur.
ÇİNİLER ÇALINMIŞTI
Türbenin çini panolarının bir kısmı Fransız Albert Dorigny tarafından eksiklerinin tamamlanması bahanesiyle sökülüp, yerine taklitleri konulduktan sonra çalınıp Louvre Müzesi'ne götürülmüştü. Günümüzde Türkiye çinileri geri almak için mücadele ediyor.
II. Selim'den sonra oğlu III. Murad'ın gömüleceği yer olarak da Ayasofya seçildi. Türbesi olmadığı için III. Murad, 1595'te ölümünden sonra 19 şehzadesiyle birlikte önce Ayasofya Camii haziresine gömüldü. Daha sonra oğlu III. Mehmed'in emriyle Mimarbaşı Davud Ağa tarafından türbe inşa edilmeye başlandı ve 1599'da Dalgıç Ahmed Ağa tarafından tamamlandı. Türbe, beş şehzadenin medfun olduğu Şehzadegân Türbesi'yle birleştirilmişti.
Türbede Sultan Murad'dan başka eşi Safiye Sultan, 20 oğlu ve 23 kızıyla birlikte III. Mehmed'in iki kızı ve üç şehzadesi, I. Ahmed'in oğlu Kasım ile Sultan İbrahim'in bir oğlu ve iki kızıyla birlikte toplam 54 kişi medfundur.
III. Mehmed de babası ve dedesi gibi Ayasofya'nın bahçesindeki türbesine defnedilmiştir. Sultan'ın 1603'te vefatından sonra oğlu I. Ahmed emriyle Mimarbaşı Dalgıç Ahmed Ağa tarafından 1604'te türbenin inşasına başlanmış, Başmimar Sedefkâr Mehmed Ağa tarafından 1608'de tamamlanmıştır. Türbede III. Mehmed'den başka eşi Handan Sultan, III. Murad'ın kızları ve I. Ahmed'in kızları ile şehzadeleri yatmaktadır. Kaynaklarda 30 kişinin türbe ve çevresinde medfun olduğu kayıtlıdır.
VAFTİZHANE'DEN TÜRBEYE
17. yüzyılda ise ilginç bir gelişme oldu. I. Mustafa tahttan indirildikten sonra 15 yıl boyunca sarayda hapis tutuldu. 20 Ocak 1639'da bir sara kriziyle vefat etti. Ölümünden sonra cenazesi 17 saat musalla taşında kaldı. Cenazesinin gömülecek bir yer arandı. Sonunda Evliya Çelebi'nin babası saray kuyumcusu Mehmed Zılli'nin tavsiyesiyle Ayasofya'nın eski vaftizhanesine Hasbahçe'den toprak getirtilerek defnedildi. Vaftizhane, Ayasofya camiye dönüştürülünce, kandil yağlarının depolandığı bir yer olarak kullanılmaktaydı. I. Mustafa'nın defninden sonra bir hanedan türbesi olacaktı.
1. Mustafa'nın Ayasofya'nın vaftizhanesine defnedilmesi Osmanlı hanedanı türbe geleneğinde bir değişiklikti. İlk defa bir padişaha ayrı bir türbe yapılmamıştı. Sultan İbrahim de 1648'de öldürülünce Ayasofya'da amcası Sultan Mustafa'nın yanına gömüldü. İki padişah tarihe psikolojik problemleriyle geçmişti. Muhtemelen bu yüzden diğer padişah türbelerine gömülmemişlerdi. Ancak bu duruma rağmen Evliya Çelebi, iki sultanın türbesini özellikle kadınların yatır gibi ziyaret ettiklerini anlatır.
Türbede iki padişahla birlikte Sultan İbrahim'in oğlu Şehzade Selim, IV. Mehmed'in oğlu Şehzade Selim, II. Ahmed'in oğlu Şehzade İbrahim, Sultan I. Ahmed'in kızları, Hanzâde Sultan ve Âtike Sultan ve IV. Murad'ın kızı Kaya ve İsmihan Sultan olmak üzere 18 hanedan mensubu medfundur.
150 HANEDAN ÜYESİ
Beşi padişah 150'ye yakın hanedan mensubunun mezarını barındıran Ayasofya'daki türbeler yıllarca kapalı kaldı. Uzun süre kapalı kalan türbeler rahmetli hocamız Haluk Dursun'un büyük çabaları sonucu restore edilerek 2009'da açıldı.
Türbelerin restorasyonu sırasında tahta sandukaların üzerindeki kılıflar değiştirilirken kılıf ile sanduka arasında Kâbe örtüleri ve elbiseler bulunmuştu. Osmanlı mimarisinin en güzel türbe örnekleri günümüzde rahmetlinin sayesinde ücretsiz olarak gezilebiliyor.
Ayasofyalar
İstanbul'un fethinden sonra şehrin en büyük mabedi olan Hagia Sophia Kilisesi Fatih Sultan Mehmed tarafından Ayasofya adıyla fethin sembolü olarak camiye çevrildi. II. Bayezid döneminde Sergios ve Bakhos Kilisesi camiye dönüştürülünce Küçük Ayasofya diye zikredildi. Bunun üzerine
Ayasofya, Ayasofya-i Kebir Camii, yani Büyük Ayasofya Camii olarak anılırdı.
Daha sonraki tarihlerde de fethedilen diğer şehirlerdeki kiliseler camiye çevrildiklerinde en büyüğü Ayasofya adıyla anılmaya başlandı. Bu camilerin bir kısmı kiliseyken Hagia Sophia diye anılırken, bir kısmına da Türkler tarafından fethe işaret olması için bu isim yakıştırılmıştı. Yani orijinal ismi Ayasofya değilken Türkler tarafından Ayasofya diye anılmıştı.
Osmanlı döneminde Ayasofya adını taşıyan birçok cami vardı. Yunanistan'da Benefşe ve Selanik'te, Makedonya Ohri'de, Bulgaristan'da Sofya'da, Kıbrıs Lefkoşe'de, Edirne Kaleiçi'nde, Edirne'nin Enez İlçesinde, İznik'te, Trabzon'da, Kırklareli'nin Vize ilçesinde Ayasofya adını taşıyan camiler vardı..
.Osmanlı Ordusu 29 Mayıs 1453 sabahı şehre son hücumu yaparken, İstanbul halkı meleklerin ve azizlerin koruyuculuğuna kendilerini teslim etmişlerdi. Ayasofya'ya doluşan halk eski bir kehanetin gerçekleşmesini bekliyordu. Düşman buraya geldiğinde karşısında melekleri bulacak, onlar da kılıçlarını çekerek kâfirleri cehenneme göndereceklerdi. Ancak Türkler İstanbul'a girdiğinde ne gelen oldu, ne de Türkler'in Hagia Sophia Kilisesi'ni camiye çevirmesini engelleyecek bir hadise.
19. yüzyılın ortalarında Ayasofya.
FATİH AYASOFYA'DA
Şehir tam olarak Osmanlılar'ın eline geçince artık Fatih unvanını kazanan İkinci Mehmed yeniçerileri ve vezirleriyle birlikte surlardan içeri girdi. Kafile şehrin sokaklarından geçerek, Ayasofya'ya geldi. Burada atından inen genç hükümdar, yerden aldığı bir avuç toprağı kavuğunun üzerine serpti. Bu hareketi ile Allah'a sığındığını gösteriyordu.
Ayasofya'ya giren genç sultan, kilisenin içerisinde korku ile bekleşen Bizanslılar padişahı karşılarında görünce ağlayarak yerlere kapandılar. Fatih, susmalarını söyledikten sonra karşısındaki papaza "ayağa kalk. Ben Sultan Mehmed sana ve arkadaşlarına ve bütün halka söylüyorum ki bugünden itibaren artık ne hayatınız ve ne de hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkmayınız" dedi. Ardından halkın emniyet içerisinde evlerine götürülmelerini emretti.
Fatih, Ayasofya içerisinde bir müddet sessizce bekledi. Belki de bu zafer için şükrediyordu. Bu sırada bir askerin kilisenin mermerlerini sökmeye çalıştığını gördü. Askere kızarak bunların ganimet olmadığını söyledi.
Fatih, daha sonra kilisenin camiye dönüştürülmesini emretti. Ulemadan birisi ezan okudu. Fatih, namaz kıldıktan sonra bu zaferi için dua edip, Allah'a şükretti. Daha sonra Ayasofya'nın kubbesine çıktı ve yanındakiler şehrin harap durumunu seyreden padişahın şu mısraları söylediğini duydular: "İmparatorun sarayında örümcek perdedârlık ediyor, Efrasiyab'ın kulelerinde baykuş nevbet vuruyor".
AYASOFYA ÇÖKMEKTEN KURTARILDI
Fatih, Ayasofya'yı camiye çevirdikten sonra içine mihrap, minber, müezzin mahfili, vaiz kürsüsü gibi yapılar inşa edildi. Mozaikler kapatıldıktan sonra cami çini ve kuşak yazılarla süslendi. Bir minare ve medrese yaptırıldı. Fatih, külliyenin ihtiyacı için bir vakıf kurdu. Kanunî döneminde caminin karşısına bir hamam yaptırıldı. II. Bâyezid ve II. Selim dönemlerinde Ayasofya ciddi olarak elden geçirildi. Çevresindeki evler ortadan kaldırıldı. Mimar Sinan caminin çökmesini önlemek için payandalar yaptı. II. Selim ve III. Murad zamanında yaptırılan minarelerle Ayasofya dört minareli bir cami oldu. II. Selim, III. Murad, III. Mehmed ve şehzadeler için Ayasofya'nın bahçesine türbeler yaptırıldı.
I. Mahmud zamanında camiye güzel bir kütüphane yaptırıldı. Yine aynı dönemde avluya çok güzel bir şadırvan, imarethane ile sıbyan mektebi yaptırıldı. 17. ve 18. yüzyıllarda Ayasofya'nın etrafına sebiller inşa edildi. Fetihten itibaren caminin içi çini ve levhalarla süslenmeye devam edildi.
Cami birçok padişah döneminde tamirden geçti. Sultan Abdülmecid döneminde Mimar Fossati çağrılarak kapsamlı bir tamirat yaptırıldı. Fossati bir muvakkithane, kasr-ı hümayun ve hünkâr mahfili inşa etti.
Ayasofya, 24 Kasım 1934'te bir kararname ile camilikten çıkarılıp Müzeler Genel Müdürlüğü'ne bağlandı. Fatih tarafından inşa ettirilen ancak sonraki dönemlerde yeniden yaptırılan medresenin 1934'te yıktırılması Ayasofya'nın bir Osmanlı külliyesi olduğuna vurulan ilk darbeydi. Müze yapıldıktan sonra Ayasofya'nın içerisinde bulunan ve camiye ait olan çeşitli eşya ile halılar ve levhalar da kaldırıldı. Rivayete göre büyük levhalar kapılardan dışarı çıkarılamadığı için mecburiyetten tekrar yerlerine asıldı. Şubat 1935'ten itibaren de müze olarak ziyarete açıldı.
Halûk Dursun'un Ayasofya'ya hizmetleri
AYASOFYA müze olduktan sonra bir Osmanlı külliyesi olma vasfı kaybolmuştur. Rahmetli Ahmet Halûk Dursun hocamız Ayasofya'nın bir Osmanlı külliyesi olduğunu hep vurgulardı. Hocamız 2006-2012 yılları arasında Ayasofya'da başkan ve müdür olarak görev yaptığı yıllarda yapıya külliye vasfını tekrar kazandırmak için elinden gelenin fazlasını yaptı. Rahmetli hocamızın büyük çabaları sonucu, II. Selim, III. Murad, III. Mehmed, I. Mustafa, Sultan İbrahim ve Şehzadeler türbeleri 2009'da açıldı. Hocamız, I. Mahmud Kütüphanesi ve şadırvanını görünür kıldırttı. Sıbyan mektebini lojman olarak kullanımdan çıkarttırdı. Yıktırılan Ayasofya Medresesi'nin yeniden inşası için projelerini yaptırttı. Medresenin inşaatı bitmek üzere. Tarihi külliyeye yakışmayan yeni binaları yıktırttı. Ayasofya'nın içerisinde 17 yıldır devam eden kubbe restorasyonlarını bitirterek, iskeleleri kaldırttı. Böylece Ayasofya'nın haşmeti ortaya çıktı. Ayasofya Envanteri kitabını yayınladı. 20 yıldan uzun bir süredir yayınlanmayan Ayasofya Yıllığı'nı tekrar neşrettirdi. Ayasofya'nın içerisindeki Kazasker'in 8 büyük hattıyla camideki diğer hatlar da döneminde onarıldı.
Halûk Dursun'un Ayasofya'ya hizmetleri o kadar çoktur ki anlatıla anlatıla bitirilemez. 19. yüzyılın ortalarında Ayasofya tamiratı sırasında Fossati tarafından caminin dökülen mozaiklerinden Sultan Abdülmecid'in tuğrası yapılmış ve bu tuğra caminin duvarına asılmıştı. Ancak müze olduktan sonra yerinden indirilip, bir depoya atılan tuğra rahmetli Semavi Eyice tarafından bulunsa da bir türlü Ayasofya'ya asılamadı. Rahmetli hocamız Semavi hocanın uyarısı sonucu bu tuğrayı ait olduğu yere astırmıştır.
İstanbul Fetih Cemiyeti, 1953'te fethin 500. yıl dönümünün birer hatırası olarak 12 yere mermer kitabe ve sütun hazırlattırarak 11'ini diktirmişti. Yerine dikilemeyen tek kitabe Ayasofya'ya aitti. Bu kitabenin üzerinde "Fatih Sultan Mehmed fethi müteakip Ayasofya'yı cami'e tahvil etmişdir. İstanbul Fethi Derneği, 1953" yazılıydı. Kitabe senelerce Fetih Cemiyeti'nde muhafaza edildi. Yine kimsenin cesaret edemediği bu kitabeyi de rahmetli hocamız ait olduğu Ayasofya'ya koydurttu.
Halûk Hoca, Topkapı Sarayı Başkanlığı'na geçtikten sonra da Ayasofya'yla ilgisini kesmedi. Ayasofya Müdürlüğü'ne gelmesine vesile olduğu talebesi Hayrullah Cengiz'in icraatlarını destekledi. Hayrullah Cengiz de hocaya danışarak, himayesi altında uygulamaları devam ettirdi. Bu dönemde 1991'den itibaren sadece Topkapı Sarayı'na bakan Sultan II. Bâyezid minaresinden yüksek olmayan bir sesle okunan ezan, 1 Haziran 2012 Cuma gününden itibaren Fatih minaresinden de okunmaya başlandı. 2013'ten itibaren ise dört minareden daha duyulur olarak okundu. Ardından öğlen, ikindi ve yatsı ezanları Sultanahmet Camii'yle birlikte çifte ezan olarak okunmaya başladı. Bu uygulamalar hâlâ devam ediyor. Mekânı cennet olsun..
.Dünya tarihinin en önemli hadiselerinden biri olan İstanbul'un fethi, modern tarzda ilk defa İhtifalci Mehmed Ziya Bey'in girişimleriyle 1911'de kutlandı. Ancak fetih günü, bu tarihten önce de insanların zihninde önemli bir yer tutmaktaydı. Fethin yıl dönümlerinde zaman zaman İstanbullular şehidlerin, gazilerin ruhları için hayır ve hasenat yapıp, Kur'ân-ı Kerim okurlardı. 17. yüzyılda yaşayan Evliya Çelebi de, II. Mehmed'in İstanbul'a ayak bastığı günün, halk arasında "Yevm-i Kudûm" olarak adlandırıldığını söyler. Yine 19. yüzyıl başlarında Rus deniz subayı Nikolay Klement, insanların fetih gününü unutmadıklarını, Boğaz'da "Tatlı Su" adlı bir yerde bayram düzenlendiğini anlatır. Coşkun Ünsal, Vahdettin Engin, Coşkun Yılmaz ve Ali Şükrü Çoruk araştırmalarında İstanbul'un fetih kutlamalarını anlatırlar.
İZİN VERİLMEYEN KUTLAMA
Fetih gününün modern anlamda kutlanılmasıyla ilgili ilk teşebbüsler 1900'e kadar gider. Nitekim İhtifalci Mehmed Ziya Bey'den önce Ahmed Rasim Bey ve Nazif Sarurî Bey, Servet Gazetesi'nde 29 Mayıs 1900'de kaleme aldıkları yazıda, fetih kutlamalarına dikkati çekerler. Ahmed Rasim Bey, II. Abdülhamid'den üç şeyin özellikle yâd edilmesini ister ki bunlardan biri de İstanbul'un fethidir. Ancak II. Abdülhamid, hükümdarlığı döneminde İstanbul'un fethinin kutlanmasına müsaade etmemişti. Tahttan indirildikten sonra 1914'teki fetih kutlamaları sırasında neden müsaade etmediğini de şöyle açıklar: "Biz, İstanbul'u Rumlar'dan zabtettik... Fetih günü onlar matem tutmak isterler... Biz tezahürde bulunursak onların hissiyatını rencide ederiz... Benim zamanımda bir kere İstanbul'un fethi günü merasim yapmak istediler... Ben buna hissiyat noktasını nazara alarak müsaade etmedim... Bunlar hikmet-i hükümettir, çünki her hükümet tebaasının hepsinin hissiyatını da rencide etmemeğe çalışmalıdır... Her nedense biz kendi kendimize mesele çıkarıyoruz..."
İLK CUMA NAMAZI ESAS ALINDI
Osmanlı dönemindeki fetih kutlamalarında fetih günü değil, fetihten sonra Ayasofya'da eda edilen ilk cuma namazı esas alındı. Nitekim düzenlediği anma törenlerinden dolayı "İhtifalci" lakabını alan Mehmed Ziya Bey, modern anlamda ilk defa 1911'de icra edilen törenlerle ilgili "Fatih'in İstanbul'da ilk cuma namazını eda ettiği günü başlangıç noktası olarak kabul ettik" demektedir. O dönemde Osmanlı topraklarında Hicri ve Rumi takvimler kullanılırdı. 29 Mayıs Rumi takvime göre 11 Haziran'a denk gelmekteydi. Osmanlı dönemindeki fetih kutlamaları ise Miladi 11 Haziran'dan sonraki ilk cuma günü icra edilirdi.
FETİH KUTLAMALARI
İlk defa 16 Haziran 1911 Cuma günü icra edilen törene sadece Hadika-i Meşveret Mektebi katılmış, tören oldukça sönük geçmişti. 14 Haziran 1912 Cuma günü icra edilen ikinci törene ise Hadika-i Meşveret Mektebi'ne ek olarak İstanbul Sultânîsi ve Tefeyyüz Mektebleri katıldı. 1913'te tören yapılıp yapılmadığıyla ilgili herhangi bir bilgi mevcut değildir. 11 Haziran 1913 Çarşamba günü Sadrazam Mahmud Şevket Paşa'nın öldürülmesinden dolayı kutlanmamış olabilir.
Fetih kutlamalarıyla ilgili ilk resmî tören, 12 Haziran 1914 Cuma günü yapıldı. Törene İstanbul'da bulunan ortaokullardan liselere kadar pek çok mektep talebesi ve öğretmenler, başta İttihat ve Terakki cemiyeti mensupları olma üzere büyük bir kalabalık katıldı. Tören, Ayasofya'da cuma namazının eda edilmesiyle başlamış, Fatih Camii'ne kadar mızıka eşliğinde bayraklarla süslenmiş caddelerde yüründü. Fatih Camii'ne varılınca başta Bahriye Nazırı Cemal Paşa ve Mehmed Ziya Bey olmak üzere pek çok kişi ateşli konuşmalar yaptılar. Kutlamalara Ermeni ve Yahudi tebaa da katılmış, kürsüden kendilerine hassaten teşekkür edilmiştir.
1914'ten sonra 11 Haziran 1915, 16 Haziran 1916, 15 Haziran 1917 Cuma günleri genel olarak aynı şekilde tören icra edildi. 1918'e gelindiğinde kutlamanın günüyle ilgili bir düzenleme yapıldı. Bu manada Miladi 29 Mayıs 1918 Çarşamba fetih günü kabul edildi, 31 Mayıs 1918'de de tören yapılacağı duyuruldu. Ancak gece Fatih semtinde çıkan yangından dolayı tören iptal edildi. İstanbul, 6 Ekim 1923'e kadar işgal altında kaldı. Bu tarihten sonra, fetih yerine 6 Ekim'de İstanbul'un kurtuluşuyla ilgili törenler icra edildi. Fethin 500'üncü yılı olan 29 Mayıs 1953'te tekrar icra edilmeye başlanan törenler, günümüze kadar bazı yıllarda büyük kutlamalar yapılarak geldi.
Yunanistan'da ayin yapılıp, Adalar'da bayrak yarıya indirildi
1912'DE "İstanbul'un düşüşü" münasebetiyle Yunanistan ve Girit'te kilisede ayin yapıldı. Yunanistan'daki ayine başta Prens Nikola olmak üzere devlet adamları ve büyük bir kalabalık katıldı. Bu ayin ve ayinden sonraki günlerde Atina matbuatında Türklerle ilgili yapılan yorumlar Osmanlı yetkililerince devlete rapor edilmiştir.
12 Haziran 1914 Cuma günü İstanbul'da kutlamalar yapılırken Adalar Belediye Reisi Yanko Efendi, matem için bayrağı yarıya indirmişti. Bu durum haber alınır alınmaz Şehremaneti harekete geçti ve suçlular hakkında soruşturma başlatıldı. Meselenin tetkiki için Adalar'da incelemelerde bulunan Müfettiş Fehmi ve Nedim Bey, Adalar Belediyesi'nde ciddi bazı yolsuzluklar olduğunu da ortaya çıkardılar.
İstanbul'un dışındaki fetih kutlamaları
FETIH, Edirne'den Bursa'ya, Çanakkale'den Diyarbakır'a pek çok farklı yerde de kutlanmış, İstanbul'a tebrik telgrafları çekilmiştir. 1914 ve 1915'te Üsküdar'da fetihle ilgili anma toplantıları yapıldı. Bunlardan 3 Temmuz 1914'teki İstanbul'un fethinden sonra Ayasofya'da kılınan ilk cuma namazında hutbeyi okuduğuna inanılan ve Üsküdar'da medfun bulunan İbrahim Fakih adında bir şahsiyetle ilgilidir. 25 Haziran 1915'te ise fethe yaptığı katkıların ön plana çıkarıldığı Akşemseddin adına bir ihtifal tertip edildi.
.Türk demokrasisinin en karanlık tarihlerinden biri olan 27 Mayıs darbesinin 60. Yıldönümü. 60 yıl önce meydana gelen bu kanlı darbe Türkiye'de demokrasinin kökleşip, yerleşememesinin en büyük sebeplerinden biri olduğu gibi millet iradesine vurulan ilk darbedir.
ADVERTISING
27 Mayıs Darbesi gündeme geldiğinde, çok şey konuşulur, ancak darbeden hemen sonra intihar ettiği iddia edilen İçişleri Bakanı Namık Gedik pek gündeme gelmez.
Namık Gedik, Menderes ve Bayar'la.
MENDERES'İN İÇİŞLERİ BAKANI
1911'de İstanbul'da doğan Namık Gedik, Arapgir eşrafından Kâşif Bey'in oğluydu. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni bitirdi. Dahiliye hastalıklarında ihtisas yaptı. Daha sonra Aydın Çine'de hükümet tabipliği, Muğla Devlet Hastanesi Başhekimliği ve Haydarpaşa Hastanesi Verem Pavyonu mütehassıslığı yaptı.
Aydın'da görev yaparken kendisini oldukça sevdirmişti. Bu yüzden Aydın milletvekili adayı olarak 1950 seçimlerine girdi. Demokrat Parti'nin ezici bir çoğunlukla kazandığı 1950 seçimlerinden itibaren üç dönem arka arkaya Aydın milletvekilliği yaptı.
17 Mayıs 1954'te İçişleri Bakanı oldu. Yaklaşık 1,5 yıl sonra 10 Eylül 1955'te bu görevini Ethem Menderes'e bıraktı. 12 Ekim 1956'da tekrar İçişleri Bakanı oldu. 1957'deki seçimlerden sonra kurulan yeni hükümette de aynı görevi üstlendi. 27 Mayıs darbesine kadar İçişleri Bakanlığı'na devam etti. Yaklaşık 5 yıl İçişleri Bakanlığı yapmıştı. Cumhuriyet tarihimizin en uzun süre görev yapan İçişleri bakanlarından biridir.
Milliyet Gazetesi'nde intihar haberi.
İNTİHAR MI ETTİ?
Namık Gedik, darbenin ayak seslerini hissetmiş ve Adnan Menderes'e başkentten uzaklaşmasını tavsiye etmişti. Menderes, Ankara dışına çıkarken Cumhurbaşkanı Celal Bayar ise Gedik'in tavsiyesini dinlememişti. 27 Mayıs darbesinden sonra Kızılay Sümer Sokak'taki evinde tutuklanan Dahiliye Vekili Namık Gedik, bir kum kamyonuyla Kara Harp Okulu'na götürüldü ve burada okulun eczane odasında tutulmaya başlandı. Darbecilerin ve muhaliflerin en sevmediği hükümet üyelerinin başında geliyordu.
Daha sonra Namık Gedik'in Ethem Menderes'le birlikte kalması için odası değiştirildi ve üçüncü kattaki bir odaya alındı. Ancak ne olduysa bundan sonra oldu. Darbecilere göre 30 Mayıs 1960 günü saat 22.55'te Namık Gedik kaldığı odanın penceresinden atlayarak intihar etti. Askeri hastaneye götürüldüyse de kurtarılamadı. Bu durumun doğru olduğunu ispat etmek için de ertesi gün Ethem Menderes gazetecilerin karşısına çıkarılarak hadise anlattırıldı. Ancak bu anlatılanlar gerçek mi, kurmaca mı tartışıldı.
Namık Gedik'in atladığı söylenen pencerenin gazetelerdeki resmi.
ŞÜPHELİ NOKTALAR
Namık Gedik'in intihar ettiği iddia edilen pencere çift camlıydı ve camlar arasında yaklaşık 20 cm kadar mesafe de vardı. Pencere çerçeveleri parçalanmadığı gibi pencerede de büyük olmayan bir kırık vardı. Çok ufak tefek bir insan olmayan Namık Gedik'in nöbetçiler varken o pencereden aşağıya atlaması şüpheli bir durum. Nitekim yazımızla birlikte verdiğimiz dönemin gazetelerinde yer alan resimlere dikkat edilirse, üzerinde fazla büyük olmayan bir kırık pencereden (camın büyüklüğü yaklaşık 86x55) Namık Gedik'in atlamasının ne kadar mümkün olup olamayacağı tartışılmıştır. Namık Gedik'in eziyet edildikten sonra öldürülüp, pencereden aşağı atıldığı söylentileri vardır. Nitekim darbecilerin bir şeyleri örtbas etmek için cenaze sırasında Namık Gedik'in kefenini kimseye açtırmadıkları da bir iddiadır.
Namık Gedik'in atladığı söylenen pencere.
ETHEM MENDERES'İN AĞZINDAN NAMIK GEDİK'İN ÖLÜMÜ
Darbecilerle işbirliği yaptığı söylenen Ethem Menderes, Namık Gedik'in ölümünden sonra yerli ve yabancı basının karşısına çıkarıldı. Menderes, Namık Gedik'in geldiği günden beri buhran içinde bulunduğunu ve bu yüzden doktorların kontrolü altında bulunduğunu söyledi. İki doktor Namık Gedik'i kontrol etmiş ama eski İçişleri Bakanı gözlerini uzun zaman başka tarafa çevirip, bakmaktaymış. Üç günden beri de yemek yememiş. Bu yüzden yalnız kaldığı odaya Namık Gedik'i buhran geçirmekten kurtarmak için doktorların tavsiyesiyle Savunma eski Bakanı Ethem Menderes getirilmiş. Ethem Menderes'in teskin etme çabalarına rağmen Gedik intihar ettiği gece 21.30 ve 22.30'da iki defa sinir krizi geçirmiş.
Ethem Menderes, intihar mevzuunu ise gazetecilere şöyle anlatmıştı: "Odanın bir tarafında ben diğer tarafında Namık Gedik yatıyorduk. Işıklar yanıyordu ve kapıda da iki tane silahlı nöbetçi duruyordu. Kapı açıktı ve çift olan pencere ise kapalıydı. Gedik'in ayağında pantolon üzerinde ise pijama vardı. Birden yataktan fırladı, pencerenin karşısındaki duvara geldi. Bunlar bir anda oldu. Sonra "Ya Allah" dediğini işittim. Gerilip, ok gibi fırladı. Pencere camları kırıldı ve gitti".
NÖBETÇİLER HADİSEYİ ANLATIYOR
Namık Gedik'in atladığı iddia edilen pencerenin altında nöbet tutan nöbetçi subay ise hadiseyi gazetecilere şöyle anlatmıştı: "Cam kırılmasından hasıl olan bir gürültü duydum. Ve düşen bir şeyin sesiyle yerimden fırladım. Evvelâ nezaret altında bulunanlardan birinin kaçmaya teşebbüs ettiğini zannettim. Derhal bağırarak nöbetçileri çağırdım ve vaka mahalline koştum. Gedik takriben 10 metre kadar yükseklikte olan odasının penceresinin altında yatıyordu. Başının üzerine düştüğü belli idi. Yığılmış bir vaziyetteydi. Yaşıyordu ve soluk soluğa idi. Ensesinden kan akıyordu. Derhal ambulans çağırdım. Cankurtaran gelene kadar tek kelime dahi söylemeden kaldı. Cankurtarana konulduğu sırada da can verdi".
EDİP BAŞER PAŞA ANLATIYOR
O dönemde Kara Harp Okulu'nda birinci sınıf öğrencisi olan Orgeneral Edip Başer Paşa ise 2014'te yayınlanan "Kanatsız Uçmak" isimli hatıralarında hadiseyi şöyle anlatır: "Cumhurbaşkanı Celal Bayar okul komutanının odasında, Başbakan Adnan Menderes ise bu odanın karşısında şeref salonu olarak düzenlenmiş odada misafir ediliyordu. Bunların kapısında subay takımında teğmenler ve ikinci sınıf öğrencileri nöbet tutuyordu. Diğer tutuklu bakanlar ve Genelkurmay başkanıysa üçüncü katta bulunan okul revirine yerleştirilmişlerdi. Buradaki iç nöbeti biz tutuyorduk. Ayrıca okulun dışında düzenlenmiş iki güvenlik kuşağında da yine Harbiyeliler, silahlarında gerçek mermiyle nöbet tutuyorlardı… Bir gece okul revirinde nöbetçiydim. Henüz gecenin ilk saatleriydi. Nöbet yerim İç İşleri Bakanı Namık Gedik ve Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes'in birlikte kaldıkları odanın kapısıydı. Ben dışarıda, sınıf arkadaşım Sadri Kral odanın iç tarafında duruyorduk. Kapı açıktı. Odada karşılıklı iki karyola bulunuyordu ve ikisinin ortasında pencere vardı. Sağ taraftaki yatakta Namık Gedik, başını iki eli arasına almış, saçları dikleşmiş, fevkalade tedirgin görünümdeydi. Ethem Menderes, alçak sesle ve zannederim onu yatıştırmaya yönelik bazı şeyler söylüyordu. Odaya arkam dönük olduğu bir andaydı. Önce demir karyolanın ayaklarının mozaik beton döşemede kaymasının çıkardığı gürültüyü duydum. Arkama döndüğüm anda da kırılan bir cam sesi işittim ve ayakta şaşkın duran Savunma Bakanını gördüm. Sadri'nin elleri kanıyordu. "Tutamadım, tutamadım!" diye birkaç kez tekrarladı.
ŞÜPHELİ PUSULA
Ölümünden sonra darbecilerin iddiasına göre Namık Gedik'in cebinden üç pusula çıkmıştı. Bunlardan biri eşine hitaben yeni yazıyla yazılmış bir mektuptu. Altına da eski yazıyla "Ben dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkıyorum" notu düşülmüştü.
Ölümünden sonra Namık Gedik'in üzerinden çıkan eşyalar ise şunlardı: "İki adet Bafra, bir adet Amerikan sigarası, bir altın Omega saat, 152,5 lira para ve 3.05.1935 tarihli ve Melahat yazılı bir alyans."
.Birinci Dünya Savaşı'nı bitiren Mondros Ateşkes Antlaşması'nın 30 Ekim'de imzalanmasından sonra, imparatorluğun her tarafı adım adım işgal edildi. Vatanını düşünen herkes bir çözüm yolu aramaya başladı. Anadolu'da direniş için hazırlıklar yapılırken, Milli Mücadele'nin lideri 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı. Samsun yolculuğu üzerine en önemli eser Murat Bardakçı'nın "Bir Devlet Operasyonu: 19 Mayıs, Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun Yolculuğu ve Yolculukla İlgili Belgeler" isimli eseridir. Bardakçı, kitabında belgelere dayanarak Samsun yolculuğunu teferruatlı olarak anlatır.
ÜÇLER MİSAKI
1919 Nisan'ında Şevket Turgut, Cevat (Çobanlı) ve Fevzi (Çakmak) paşalar arasında varılan ve "Üçler Misakı" denilen protokol görüşmelerinde bozulan düzenin sağlanması maksadıyla ordu müfettişliklerinin kurulması, elimizdeki silahların işgal güçlerine teslim edilmemesi için çaba gösterilmesi ve millî bir hareketin başlatılmasının ele alındığı söylenir. Bu misakın belgesi bulunamamasına rağmen ordu müfettişliklerinin kurulması konusundaki yazışmalardan devlet kademelerinin ciddi bir çalışması olduğu anlaşılmaktadır
İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Arthur Calthorpe, 21 Nisan 1919'da Osmanlı yönetimine bir nota vererek, Karadeniz bölgesindeki Türk çetelerinin Rumlar'a saldırdıklarını iddia etti. Aslında olup, bitenler Pontus hayalleri kuran Rumlar'a karşı bölgede yaşayan Türkler'in mücadele etmeleriydi. Osmanlı yönetimi, bu notayı Samsun ile bazı bölgelerin işgal edileceği şeklinde yorumladı ve Dokuzuncu Ordu Müfettişliği'nin kurulmasını hızlandırdı. Nisan ayının sonlarında Mustafa Kemal Paşa'yı makamına davet eden Harbiye Nazırı Şakir Paşa, Mustafa Kemal'e 9. Ordu Müfettişliği'ne tayin edileceğini bildirdi.
9. ORDU MÜFETTİŞLİĞİ
Mustafa Kemal Paşa'nın 9. Ordu Müfettişliği'ne resmen tayini hakkındaki irade 30 Nisan 1919'da dönemin resmî gazetesi olan Takvim-i Vekayi'de yayınlandı. Mustafa Kemal Paşa, aynı gün Harbiye Nezareti'ne (Savunma Bakanlığı) Samsun'a götüreceği karargâh mensuplarının listesini verdi. 9. Ordu müfettişliğinde önemli görevlere getirilecek olanlardan bazılarını bizzat Mustafa Kemal Paşa belirlemiş, diğerlerini ise yaveri Cevad Abbas Bey seçmişti.
Harbiye Nazırı Şakir Paşa 6 Mayıs'ta müfettişlik bölgesindeki faaliyetleriyle ilgili talimatnameyi Mustafa Kemal Paşa'ya resmen tebliğ etti. Talimatnameye göre Mustafa Kemal Paşa, sadece askerî değil mülkî erkâna da emir verme hakkına sahipti. Paşa aynı gün Harbiye Nezareti'nden İtilâf Devletleriyle imzalanmış ateşkes antlaşması ve bazı yazışmaların Dışişleri Bakanlığı'ndan alınarak kendisine verilmesini talep etti. Ayrıca Harbiye Nezareti'ne görevi sırasında kullanacağı altı adet mührün kazdırılmasını da istemişti. Mustafa Kemal Paşa, üç aylık tahsisatının peşin verilmesini, beklenmeyen masraflara harcanmak üzere bir miktar ödeme yapılmasını ve iki binek otomobili tahsisini de talep etmişti.
Bu işlemler sürerken 15 Mayıs'ta Yunanlılar İzmir'i işgal ettiler. Mustafa Kemal Paşa yola çıkmadan önce 16 Mayıs'ta padişahın huzuruna çıktı. Padişahla görüştükten sonra Samsun yolculuğundaki bütün merhaleler tamamlanmıştı.
Mustafa Kemal Paşa, kendisini uğurlamaya gelmek isteyenlere İngilizler'in dikkatini çekmemek için zahmet edilmemesi ricasında bulundu. Şişli'deki evine giderek annesiyle ve kız kardeşiyle vedalaştıktan sonra Galata rıhtımına gitti. Oradan bir motorla Kızkulesi açıklarında bekleyen Bandırma Vapuru'na bindi. Karadeniz'e açılmalarından hemen önce bir devriye hücumbotuyla gelip Bandırma'nın güvertesine çıkan İngiliz denizcileri vizeleri kontrol ettiler ve evraklarda eksiklik görmeyince vapur Samsun'a doğru yoluna devam etti.
Bandırma Vapuru'nda gemi personeli haricinde Atatürk'le birlikte 48 kişi vardı. Vapurda ayrıca 3. Kolordu Komutanlığı'na tayin edilmiş Albay Refet Bele ve maiyetindeki iki emir eri de bulunuyordu. Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs sabahı Samsun'a ayak basınca, padişaha, sadrazamlığa, içişleri ve dışişleri bakanlıkları ile genelkurmaya beş ayrı şifreli telgraf çekerek göreve başladığını bildirdi.
İNGİLİZLER GEÇ UYANDI
İngilizler, Atatürk'ün gidiş sebebi konusunda ancak paşanın Samsun'a çıktığı gün şüphelendiler. General Milne, 19 Mayıs'ta Osmanlı Harbiye Nezareti'ne bir nota gönderip, lağvedilmiş olan orduya bir müfettiş ile geniş bir kurmay heyetinin niçin gönderildiğini sordu. İngilizler, verilen cevaptan tatmin olmayınca daha sert yazılar yazdılar.
Samsun'da rahat çalışamayacağını anlayan Mustafa Kemal Paşa, 24 Mayıs'ta Havza'ya geçti. Bu arada İngilizler, 6 Haziran'da "Kemal Paşa ile maiyetinin vilayetlerde görünmelerinin arzu olunmadığını" söyleyerek derhal İstanbul'a dönmelerinin emredilmesini istediler. Osmanlı yönetiminin cevaplarını tatmin edici bulmayınca notalar daha da sertleşti.
Bu arada Mustafa Kemal Paşa, Milli Mücadele için önemli adımlar atmaya başlamıştı. 21-22 Haziran gecesi Amasya tamimi ilan edildi. Tamimde "Vatanın bütünlüğü, vatanın bağımsızlığı tehlikededir" deniyor ve bu durumdan yine milletin azim ve kararıyla kurtulacağı belirtiliyordu.
İngilizler, 9 Temmuz 1919'da Osmanlı yönetimini Mustafa Kemal Paşa'nın getirilmesi için Samsun'a bir askerî gemi göndermekle tehdit ettiler. Ancak artık iş işten geçmiş zafer yürüyüşü başlamıştı.
Milli Mücadele
Milli Mücadele'nin önemi Yemen'den Arnavutluk'a kadar uzanan bir imparatorluğun darmadağın olmasına ve Birinci Dünya Savaşı'nda büyük bir yenilgi alınmasına rağmen mücadele edecek azmi ve kararlılığı bularak bize giydirilen gömleği yırtmaktır. Kurtuluş Savaşımız topyekün bir mücadelenin nasıl verileceğini gösterir. Milli Mücadele'ye herkes katkıda bulunmuştur. Kimi cephede savaşmış kimi ise çorap örmüş, yük taşımış, makas, çivi, buğday, zeytinyağı vermiştir. Bütün milletimiz bu mücadeleye destek verdiği için bağımsızlık savaşımıza "Milli Mücadele" diyoruz.
.Mehmetçik, I. Dünya Savaşı'nda bir taraftan düşmanla diğer taraftan ise salgın hastalıklarla mücadele etti. Osmanlı ordusunda görevli Süleyman Numan Paşa, Reşat Rıza Kor, Tevfik Sağlam, Akif Şakir Şakar, Refik Saydam, Asım Arar, Server Kâmil Tokgöz, Mustafa Hilmi Sağun, Ahmed Fikri Tüzer, Abdülkadir Noyan gibi birçok hekimimiz salgın hastalıklara karşı imkânsızlıklar içerisinde savaşarak onbinlerce Mehmetçiğin hayatını kurtardı. Hekimlerimizin hatıralarında, Mustafa Karatepe ve Ahmet Başustaoğlu gibi araştırmacıların çalışmalarında destansı mücadele anlatılır.
TÜRK HEKİMLERİN BULUŞLARI
Tarih boyunca mekân ve topluma göre ismi değişen tifüs, lekeli humma, hapishane ateşi, kamp ateşi ve kıtlık ateşi gibi isimlerle anıldı. Milyonlarca insanı öldüren tifüs Napolyon'un Rusya seferinde başarısız olmasına da sebep oldu. Cihan Harbi'nde ordumuza en çok zararı tifüs verdi. Çok geniş bir coğrafyada mücadele eden askerlerimiz demiryolları yeterli olmadığı için bazı yerlerde yaya olarak yolculuk yapıyor ve temizlenme imkânı bulamadıkları için bitleniyorlardı. Askerlerin cepheden cepheye sevkedilmeleri ise salgın hastalıkların farklı bölgelere yayılmasına sebep oluyordu.
Salgını önlemek için bitle çok etkin bir mücadele gerekiyordu. Ancak Doğu Cephesi'nde savaşan ve tifüsün en çok etkilediği 3. Ordu'nun elinde iki sabit ve iki seyyar etüvden başka cihaz yoktu. Savaş sırasında salgının etkisinin azaltılması amacıyla imkânların az olmasına rağmen çeşitli önlemler alındı. Bu manada kıyafetlerin bitlerden temizlenmesi için ekmek ve tandır fırınları kullanıldı. Ancak kıyafetler yanınca başka yöntemler arandı. Sivas Mıntıka Sertabibi Ahmet Fikri Bey'in geliştirdiği Buğu Sandığı'nda basınçlı su buharıyla bitler öldürülürken elbiseler yanmamaktaydı. Çok kolay yapılabilen buğu sandığı kolayca da tamir edilebiliyordu. Deri, çarık ve post gibi buğu sandıklarında zarar görebilecek eşyalar kükürt buharına maruz bırakılarak dezenfekte edilirdi.
TİFÜSE KARŞI TÜRK AŞISI
Alınan önlemlerden en önemlisi ise aşı idi. Dr. Reşat Rıza (Kor), savaş öncesinde aşı çalışmalarına başlamıştı. Dr. Tevfik (Sağlam), 3. Ordu'da Reşat Rıza Bey'in önerdiği şekilde aşılamaya başladı. Dünyadaki ilk tifüs aşısı 28 Mart 1915'te hazırlandı. Beşi doktor olmak üzere dokuz subaya yapılan aşıdan ikisi ağır olmak üzere 5 kişi tifüse yakalandı, ancak ölüm olmadı. Yine Dr. Alaeddin Bey Erzurum'da 263 kişiye aşı uyguladı ve bunlardan yalnızca üçü hastalandı. Aşı yapılanların 234'ü Müslüman, 26'sı Ermeni, 3'ü Rum'du. Aşı daha sonra Bayburt, Sivas gibi birçok yerde uygulandı. Salgın güney cephesinde de görülmeye başlandı. Bağdat'ta tifüsün yayılmaya başlaması üzerine tedbirler alındı. Tifüs hastalarının ayrı tutulması için Musevi Mektebi tahsis edilmiş, gelen hastalar buraya nakledilmişti. Kullanılan eşyaların temizlenmesi için etüvler yapılmış, hastaların hamamlara götürülmesiyle bitle mücadelede önemli mesafe kat edilmişti. Ancak çölde bulunan Fellahiye Cephesi'ndeki askerler için durum o kadar kolay değildi. Zira yakacak ihtiyacının temini zordu. Bu şartlardan dolayı burada da seyyar hastaneler ve sıhhiye bölüklerinin yardımıyla hamam çadırları ve sahra fırınları çoğaltılarak istirahate alınan askerlerin bitlerden temizlenmesine çalışıldı. Dr. Abdülkadir Noyan, Bağdat'ta 6. Ordu'daki görevi sırasında Reşat Rıza Bey'in yöntemini kullanarak bu cephede aşılamaya başladı. Tifüs aşısıyla birçok sağlık çalışanı, subay ve askerimizin hayatını kurtardı.
TİFÜS HASTALARININ KANINDAN AŞI YAPILDI
ABDÜLKADİR Noyan, hatıralarında Goltz Paşa'nın ölümünü şöyle anlatır: "İstanbul'da iken Gülhane Profesörlerinden Biyolog Reşat Rıza Bey Gülhane'de tifüslülerden en yüksek hararet devrinde kan alınarak steril bir balon yahut şişe içinde cam tespih taneleri ile defibrine edildikten sonra derecede, hamamı-maride bir saat müddetle sterilize edilirse tifüse karşı aşı gibi kullanılır demişti. Bu bilgiyle Bağdat'ta aşı yapmak zamanının geldiğine kani oldum. Tifüslü hastalardan kan alarak söylediğim teknik ile aşı yaptım. Kurmay başkanımız Kâzım Karabekir, diğer kurmay subaylar, sertabip ve subaylar hep aşılandı. Ordu Kumandanımız Mareşal Von Der Goltz ve özel tabibi Dr. Oberndörfer'e de aşılanma teklifi yaptım. Aşıya inanmamış olacaklar ki aşılanmak istemediler
Ordudaki bütün tabip ve eczacı arkadaşları aşıladım. Aşının kudretine şahit olarak da tifüs hastanesi hastabakıcılarından 20 kişi aşıladım. Diğer 32 kişiyi aşısız bıraktım. Bu aşı hakikaten hiç tecrübe edilmemiş bir Türk buluşu idi. Üstadımız Reşat Rıza Bey'in ince zekâsı ile tasavvur ettiği bir aşı idi. Aşıdan evvel 7 tabip, 3 eczacı hastalığa tutulmuş, bir tabip ve bir eczacı vefat etmişti. Ordu Merkezinde yaptığım aşı ile 30 tabip, 76 subay, 20 hastabakıcı aşıladım. Bütün harp devamınca bunlardan 3 tabip hastalığa tutuldu, biri intihar etti. Başka vefat olmadı. Subaylardan hiç kimse tifüse tutulmadı. 20 hastabakıcıdan 2 kişi aşıdan 3-4 gün sonra hastalandı. Hastalığı nisbeten hafif geçti, birisi 30 gün sonra hastalandı ve hastalığı çok hafif atlattı. Aşısız 32 hastabakıcıdan onbeşi hastalığa tutuldu. Ateşli hasta çok azaldığından daha fazla aşı yapmak imkânı bulunmadı.
Aşı en çok Kûtülamâre cephesinde yapıldı. Kolordu Sertabip Müşaviri Kimyager Tabip Binbaşı Bilal, Sertabip Muavini Tabip Yüzbaşı Kenan Bey de laboratuvar işlerine alışıktı. Aşının yapılma usulünü gösterdim. Kolorduda tifüs vakalarından kan alarak aşı yapmağa başladılar. 14 tabip, 4 eczacı, 4 veteriner, 87 subay ve 367 asker aşıladılar. Bu 426 kişiden sadece 18 kişi hastalığa tutulmuştur. Aşıdan evvel aynı şartlar içinde bulunanlardan hastalığa tutulanlar % 8 nisbetinde bulunuyordu.
Kan ile yapılan ve ilk tifüs aşısı denmeye layık bulunan bu aşının etkili bir aşı olduğu bu tecrübelerle çok iyi anlaşılmış oluyordu. Bu aşı ancak tifüs salgını zamanında yapılabilecek bir aşı idi. İcabında her yerde yapılabilecek kadar tekniği kolaydır.
Çok teessüf ve hüzün ile zikredebilirim ki aşımıza inanmayan doktor arkadaşımız Oberndörfer bir müddet sonra ağır bir tifüse tutuldu. Hastalığın 13 - 14'üncü günü vefat etti. Goltz Paşa Kûtülamâre cephesini teftişe gitmişti. Döndükten 10 gün sonra hastalandı. Dr. Sandrock ile birlikte ordu karargâhında tedavisine çalıştım. 11. gün teneffüs zorluğu ve ateş yükselmesi her iki taraf akciğerde pnömoni başladı ve ertesi gün Türk dostu bu kahraman mareşal gözlerini hayata kapamış bulunuyordu. Tifüs aşısı ile aşılanmamak suçu kendisine ait değildi. Doktoru razı olmamıştı. Türk'e inanmayan Türk'ün çalışmasına kıymet vermeyen kendi değil, Türkler'i tanımamış olan tabibi idi. Bu ne garip tabiat cilvesidir ki evvela aşıya inanmayan doktoru cezalandırdı.".
..
.İLK KARANTİNALAR
Peygamberimizin hadisi sebebiyle İslam tarihinde karantina erken tarihlerde uygulanmaya başlamasına rağmen kurumsallaşması uzun süre aldı. Emevi Halifesi I. Velid, 707'de Şam'da bir hastane kurmuş ve burada cüzzamlı hastaları tecrit ettirerek tedavi ettirmişti. Osmanlı döneminde II. Murad Edirne'de ilk müstakil cüzzamhaneyi yaptırdı. Miskinhane adı verilen cüzzamhaneler daha sonra imparatorluğun her tarafına yayıldı. Böylece hastalık karantina altında tedavi ediliyordu.
Fatih döneminde 1475'te Kefe'den gelen esirlerin getirdiği salgın İstanbul'u tehdit edince, Kefe'den gelen gemilerin bir müddet İstanbul'a girişine izin verilmeyerek karantina uygulandı. Daha sonraki tarihlerde de hastalık taşıyan gemilerin karantinaya alındığı görülür.
1812 veba salgını sırasında II. Mahmud, hastalığa yakalananları Üsküdar'da hastanelere taşıtarak, karantina uygulatmıştı. Ancak Şanizâde Ataullah gibi karantinaya taraftar olanlar kadar muhalif olanlar da vardı. Bunlardan biri de devlet adamlarının aldığı kararlara muhalefetiyle tanınan Moralı Osman Efendi idi. Karantinaya karşı bir risale kaleme almıştı.
KARANTİNA MECLİSİ
1831'de koleranın, İstanbul'da yayılması üzerine Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi durumla ilgili bir takrir kaleme alarak karantinanın üzerinde durdu. 1831'de Büyük Liman'da ve İstinye'de Karadeniz'den gelen gemilere karantina uygulandı.1838'de Karantina Meclisi kuruluncaya kadar salgınlara bazı kritik yerlerde karantina uygulanarak önlem alınmaya çalışıldı.
Bazı kesimler karantina uygulamasından rahatsızlık duymaktaydı. Ulemanın bir kısmı karantinayı Allah'ın "kaza ve kader"inden kaçmak olarak yorumladı. Ancak bir kısmı ise karantinanın vacip olduğunu vurguladılar. II. Mahmud, karantina uygulamasının önemini kavramış, karantinanın benimsenmesi için teşebbüslerde bulunmuştu. 1836 salgınından sonra Osmanlı İmparatorluğu dahilinde karantina uygulaması yaygınlaştırıldı. Buna rağmen karantina uygulamasının kabulü sancılı oldu. Bizzat II. Mahmud'un emriyle karantinanın dinen de doğru olduğuna dair risaleler kaleme alındı.
İstanbul'da veba hastalarının tedavisinde çalışan Antuvan Lago, karantina konusunda önemli bir layiha kaleme aldı ve bir merkez kurulmasını tavsiye etti. 1838'de karantina işlerini tek elden takip edecek bir kurum olarak Karantina Meclisi fetva ve çıkarılan emirle kuruldu.
Karantina Meclisi reisliği yapan Hekimbaşı Abdülhak Molla, karantina usulünün yaygınlaştırılmasında etkili oldu. Galata'daki eski gümrük binası tehaffuzhâne olarak tamir edildi. Burası yetersiz kalınca önce bazı gemiler, ardından Fenerbahçe'ye kurulan çadırlarla önlem alınmaya çalışıldı. Fenerbahçe'nin konumundan dolayı karantina başarılı olmadı. Karantina meclisi, tehaffuzhâne olarak kullanabilecek yerlerin tespitine girişti ve akıllara tam da bu sırada askerleri şehir dışında görevli olan Kuleli Kışlası geldi. 1838'den 1842'ye kadar karantina merkezi olarak hizmet veren kışla, süvari askerlerinin geri dönmesiyle tahliye edildi. Karantinanın Çanakkale ve Anadolukavağı'nda uygulanmasına karar verildi.
MERKEZLERİ BASTILAR
Nuran Yıldırım araştırmalarında, aradan geçen zamana rağmen bazı çevrelerin karantina uygulamasına karşı çıkmaya devam ettiğini, dönem dönem karantina merkezlerine saldırıldığını anlatır. Bu durumun sebebi olarak ise bazen karantinadan ekonomik olarak zarar görenlerin halkın dinî duygularını istismar etmesi, bazen de bazı gayrimüslim sağlık çalışanlarının Müslüman ahalinin değerlerine dikkat etmemeleri olarak gösterilir.
Salgınla mücadele kapsamında Kuşadası'nda Mayıs 1838'de karantina uygulanmaya başlandı. Ancak bazı şahısların halkı galeyana getirmesinden dolayı karantina görevlileri saldırıya uğradı ve bazı karantina merkezleri yıkıldı. Suçlular, İstanköy Adası'na sürüldüler. 1840'ta veba görülen Amasya'da karantina merkezi kuruldu. Karantina merkezinde görevli Dr. Paldi'nin özellikle kadın ölülerin mahrem yerlerine bakmakta ısrar etmesi, halkta tepkiye sebep oldu. Çıkan söylentilerden dolayı galeyana gelen halk kiliseye sığınan Dr. Paldi'yi öldürdü ve karantina merkezine saldırdı. Olaya sebep olanlar İstanbul'a götürülüp, sürgün cezasına çarptırıldılar. Dr. Paldi'nin eşine ve çocuğuna da maaş bağlandı.
Yıllar sonra bile karantinaya karşı çıkma bitmedi. 1887'de Mitroviçe'de karantina uygulamasına karşı çıkan binlerce silahlı kişi, karantina merkezine saldırarak doktoru katlettiler.
KARANTİNADAN KAÇANLAR
1845'te Hac farizasından dönenler, her ihtimale karşı Adana yakınlarında çadırlarda karantinaya alındı. Karantinaya alınacaklarını öğrenen hacılar aşırı tepki verdiler. Adana mutasarrıfının yönetim hataları durumun kontrolden çıkmasına sebep oldu. İki binden fazla hacı, Adana'da karantina merkezini bastı. Olayları yatıştırmak için mutasarrıf görevden alınıp, Konya'dan bölgeye asker sevkedildi. Vilayetlere kaçan hacıların yakalanarak 15 gün karantinaya alınmaları emredildi.
İlk karantina Dubrovnik'te uygulandı
AVRUPA'DA özellikle 14. yüzyıldaki büyük veba salgınıyla birlikte karantina uygulaması başladı. Doğudan gelen gemilere Hz. İsa'nın tabiatta geçirdiği 40 gün örnek alınarak karantina uygulandı. Gemiler özel limanlarda tecrit ediliyor, yolcular limanda 40 gün alıkonuyordu. Karantinanın ilk olarak 1377'de Dubrovnik'te (Ragüza) uygulandığına dair bir belge vardır. Dubrovnikliler, şehirlerine gelenleri dışarıda bir yerde 30 gün bekleterek hastalık belirtisi olup, olmadığına bakarlardı. Venedik bu süreyi 40 güne çıkardı. Karantinanın veba salgınında etkisi görülünce daha sonra Avrupa'nın değişik bölgelerine yayıldı. Şehir dışlarında karantina merkezleri kuruldu. Viyana'nın salgını daha çok Tuna Nehri üzerinden aldığı tespit edilince Tuna Nehri üzerinde karantina bölgeleri oluşturuldu.
Karantina kelimesi, sözlükte "yolcuların gözetim altında tutulma süresi" demek olan ve İtalyanca "kırk gün" anlamına gelen "quaranta giorni"den gelir. Osmanlı Devleti karantina usulünü uygulamaya başladığında bu kelimenin yerine daha çok "usüli tehaffuz", karantina yeri olan lazarettoya karşılık da "tehaffuzhâne" tabiri kullanıldı..
.nsanlık, uzun süre salgın hastalıkların nasıl ortaya çıktığı, nasıl bulaştığı ve nasıl tedavi edileceği hakkında fikir sahibi değildi. Salgına karşı günümüzde de hâlâ en etkili yöntem olan karantina sistemi, tek çare olarak uygulandı. Osmanlı döneminde karantina uygulamasıyla ilgili Gülden Sarıyıldız, Ali Akyıldız ve Nuran Yıldırım'ın araştırmaları vardır.
Osmanlı İmparatorluğu, 16. yüzyılın sonlarında III. Murad devrinde Avrupa'nın en uzak ülkelerinden İngiltere ile ilişki kurmuştu. İngiltere, Habsburglar'ın İspanya kanadı tarafından işgal edilmek üzereydi. İngiltere Türk donanmasının yardımıyla İspanyol işgalinden kurtuldu. 2004'te "The Guardian" "İspanyol donanmasının mağlup edilmesi için Sir Francis Drake'e değil Türkler'e teşekkür etmeliyiz" başlığıyla durumu haberleştirmişti. Akdes Nimet Kurat'ın araştırmalarında bu konunun belgeleri vardır.
İNGİLİZLER İYİ İNSANLARDIR
Kraliçe Elizabeth'in İngiltere'yi Katolik dünyadan uzaklaştırması üzerine İspanya ile arası açılmıştı. Avrupa'nın o dönemde en büyük devleti olan İspanya İngiltere'yi işgal etmek üzereydi. İngilizler, Fransa örneğinden hareket ederek Habsburglar'a karşı direnebilmek için tek şanslarının Osmanlı İmparatorluğu olduğunu anlamışlardı. III. Murad devrinde Osmanlı İmparatorluğu'na elçi göndererek İspanyol donanmasının İngiltere'yi işgalini engellemek için yardım istediler.
Kraliçe Elizabeth'in askeri danışmanı Sir Francis Walsingham, İstanbul'daki İngiltere elçisi William Harborne'a gönderdiği 24 Haziran 1587 tarihli mektupta padişahı İspanyollara karşı harekete geçirmek için elinden ne geliyorsa yapmasını ve İngilizler'in iyi insanlar olduğunu anlatmasını istiyordu. Mektubunda "Sir Francis Drake'in İspanyol kalyonlarını ele geçirdiğinde bütün Müslüman esirleri esaretten kurtarıp, Cezayir'e göndermesini gündeme getirerek İngiltere'ye olumsuz bakan devlet adamlarını ikna etmesini ve İspanyol kudretinin, sultana tâbi Garp Ocakları, yani Kuzey Afrika beylerinin göndereceği kadırgalarla engellenebileceğini" ifade ediyordu.
İNGİLTERE İŞGALDEN KURTULDU
Walsingham, Temmuz 1588'deki İspanyol işgal teşebbüsünden önce İstanbul'daki İngiltere elçisine bir mektup göndererek, İspanyol donanmasının dağıtılması için Türk donanmasının harekete geçirilmesini istedi. İngiliz elçisi Harborne'un faaliyetleri ve Osmanlı siyaseti uyarınca harekete geçen Türk donanmasının Akdeniz'deki manevraları İspanyol donanmasını dağıttı.
Fransa'nın kuzeyinde Calais açıklarında 30 Temmuz 1588'de meydana gelen Gravelines Deniz Muharebesi'nde İngiliz donanmasının karşısına İspanyol donanmasının bir kısmı çıkabildi. İngiliz donanmasının komutanı Sir Francis Drake de, İspanyolları rahatlıkla mağlup etti. İngiliz tarihçi Prof. Jerry Brotton, durumu "Osmanlılar'ın manevraları İspanyol Kralı II. Felibe'nin donanmasını dağıttı. Artık okullarda İspanyol ordusunun neden İngiltere'yi işgal edip, Protestanlığa son veremediğini buna bir sebep daha eklememiz gerekecek. Bu da Kraliçe Elizabeth tarafından tesis edilen İngiliz-Osmanlı ittifakıydı" diye değerlendirir.
ADVERTISING
***
İngiliz elçisinin yalvaran mektubu
İngiliz temsilcisi Harborne, III. Murad'a sunduğu arzuhalinde diplomatik üslubu bırakmış, neredeyse yalvarıyordu.
"Padişahın yüce katına arzuhal ilam olunur
Saadetlü padişahım hazretleri sağolsun
Devletlü ve saadetli, alemin sığındığı padişah hazretlerinin yüce katlarına kullarının arzı budur ki, İngiltere Kraliçesi ile zat-ı şahaneleri arasında mukaddes bir sulhun vücut bulması hususunda Büyük Tanrı bu kulunuzu başlıca vasıta seçmek lütfunda bulunmuştu. Bendeniz zat-ı şahanelerine bahşedilen kudret ve kuvvet vasıtasıyla bizim müşterek düşmanımız olan bütün putperestleri imha edeceklerini ummuştum. Zira efendim o zamanlar bütün putperestlerin başı olan İspanya Kralı ile tam bir sulh içerisinde yaşamaktayken, zat-ı şahanelerinin danışmanları, şayet kraliçe o taraftan İspanya Kralı'na karşı harbe başlarsa, Osmanlı padişahının da bu taraftan harekete geçeceğine dair mukaddesat üzerine yemin ederek söz vermiş olduklarından, bendeniz efendim kraliçe nezdinde o kadar rica ve niyazda bulundum ki, efendim İspanya ile eskiden beri devam eden sulha son vererek ona karşı karadan ve denizden kesin bir harbe başladı... İspanyol Kralı gerçi kendisi için müsait olmayan şartlarda defalarca sulh ricasında bulunduysa da, kraliçemiz hiçbir zaman buna yanaşmadı. Çünkü bendeniz zat-ı şahanelerinin evvelki vaatleri gereğince müthiş kuvvetlerinizi geciktirmeden İspanyol'a karşı hazırlamakta olduğunuzu, fırsat düştükçe mektuplarımda bildirerek, barış antlaşması imzalamaktan vazgeçirmeye çalıştım. Fakat şimdi ise efendim bu kadar uzun bir süre sizin harekete geçmenizi bekledikten sonra, nihayet bana karşı olan itimadı sarsıldı. Geri dönünce de kafamın kesileceğini tahmin ediyorum.
Eğer bu putpereste karşı var kuvvetinizi göndermek niyetinde değilseniz, ona zarar vermek üzere hiç olmazsa 60 veya 80 kadırga gönderiniz. Bu gemileri İspanyol Kralı'nın efendime karşı savaşmak için mutat garnizon kuvvetlerini çekerek boş bırakacağı yerlere, gönderiniz. Buralarda asker bulunmayacağı için, bu bölgeleri tahrip etmek ve devletinize katmak kolay olacaktır.
Zira efendim kraliçe, benim ricam ve zat-ı şahanelerinin vaadi üzerine İspanyol'u nefes alamayacak bir dereceye kadar sıkıştırdı. Şayet bu fırsat kaçırılacak olursa korkarım ki zat-ı şahaneleri, putperestlerin imhası için azimkâr ve bütün cihandaki hükümdarların en büyüğü olarak yaradan Tanrı'nın gazabına uğramayasınız. Efendim kraliçe bir kadın olduğu ve cinsiyeti bakımından savaşa meyilli olmaması lazım geldiği hâlde Tanrı'nın bu konudaki emrini var kuvvetiyle yerine getiriyor. Eğer size çok sadık kalan bir hükümdar dostunuzu en nazik zamanda kendi hâline bıraktığınız takdirde, sizin hareketinize bütün dünya şaşıracak. Çünkü efendim sizin vaadinize ve dostluğunuza güvenerek gerek kendi hayatını, gerek devletini büyük bir tehlikeye attı.
Kraliçe efendim İspanyol tarafından yapılan barış teklifinin reddi üzerine, kralın papadan ve bütün putperestlerden yardım göreceğinden emindir. Efendimi tamamen imha etmek niyetinde olduğu da biliniyor. Sonra İspanya Kralı, Hristiyan memleketlerinde kendi emellerine engel olacak tek bir kuvvet kalmayınca, muazzam hazırlıklar yaparak zat-ı şahanelerinin devleti üzerine saldıracak...
Buna karşılık, zat-ı şahaneleri, efendim ile birlikte hakimane bir tarzda vakit geçirmeksizin bir donanma çıkarırsanız bununla Büyük Tanrı'nın buyruğu şeriatın emri ve meydana gelen fırsatın icabı, yüce Osmanlı neslinin şan ve şerefi ve Osmanlı İmparatorluğu'nun muhafazası yolunda hareket etmiş olacaksınız. Bu yapıldığı takdirde mağrur İspanyol ile sahte papa ve bütün taraftarları, yalnız zafer ümitlerinden mahrum edilmekle kalmayacaklar, belki de bu tür küstahlıkların cezasını bulacaklar. Tanrı ancak kendine yakın olanları himaye eder. Sizin vasıtanızla Tanrı putperestleri cezalandıracaktır ki, arta kalanlar bizler gibi hakiki Tanrı'ya tapanlar zümresine dahil olacaklar. Hak yolunda mücadele eden bizleri Tanrı zafere ulaştıracak ve birçok nimetlere kavuşturacak."
İngiltere Elçisi
Bugün 532 ziyaretçi (780 klik) kişi burdaydı!
xxxxxxxxxx
Hz. Peygamber, "Taunun önceki milletlerden bir gruba ve İsrailoğulları'na ceza olarak gönderilen bir hastalık olduğunu belirtmiş, bir yerde veba çıktığını duyanların oraya gitmemelerini, bulundukları beldede ortaya çıktığı takdirde de oradan ayrılmamalarını" söylemiştir. Peygamberimizin tavsiyesi salgın hastalıklar döneminde Müslümanların rehberi olmuştur. Nitekim Hz. Ömer'e Şam'da veba çıktığı haberi verilince halife vebanın olduğu yere gitmemiş, kendisine, "Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun?" diyenlere "Allah'ın kaderinden yine O'nun kaderine sığındığını" söylemiştir. Ancak hadisin yorumundan dolayı uygulamalar farklılık gösterebilmiştir. Bazı Müslümanların hadisin baş tarafını alıp, diğer kısımlarına itibar etmeyerek karantina uygulamayıp, hastalıktan kaçmaları da vebanın yayılmasını hızlandırmıştır. 19. yüzyılda Tarihçi ve Hekim Şânizâde Ataullah, salgının bulaşıcı olduğunu bilen ulemanın "Bulaşıcı, Allah korusun" demesine rağmen kendilerini karantinaya almamalarını bir tenakuz olarak görür.
FATİH'İN SALGINA KARŞI STRATEJİSİ
Osmanlı döneminde 1466'da İstanbul ve Osmanlı topraklarında şiddetli bir veba salgını meydana geldi. Bu sırada ikinci Arnavutluk seferinden dönen Fatih Sultan Mehmed Rumeli'de şiddetli bir veba salgınının olduğunu görünce, şehirlere uğramadı. İstanbul'a girmekte de acele etmedi. Bir müddet Aydos ve civarında oyalanarak salgının etkisinin azalmasını bekledi. Fatih salgının etkisi azalınca İstanbul'a girdi.
1475'te Kefe'den gelen esirlerin getirdiği salgın İstanbul'u tehdit edince, Kefe'den gelen gemilerin bir müddet İstanbul'a girişine izin verilmedi. Salgının büyüme ihtimaline karşı Edirne'ye giden Fatih kendini hastalıktan izole etti. Aynı tavrı II. Bâyezid, III. Murad, IV. Mehmed, III. Ahmed gibi birçok Osmanlı padişahı da uygulamıştır. Salgın hastalıklarla ilgili yapılması gerekenler konusunda zaman zaman tartışmalar yaşanırdı. Şeyhülislam Ebussuud Efendi veba ile ilgili sorulan soruya şu cevabı vermiştir:
Soru: Vebadan kaçmaya şeran yasak var mıdır?
Cevap: Allah'ın kahrından lütfuna iltica etmek niyeti ve itikadı ile caizdir." Osmanlı döneminde insanlar salgın zamanlarında bulaşıcı bir hastalıkla karşı karşıya olduklarının farkındaydılar ve ellerinden geldiği kadar korunmaya çalışıyorlardı. Kısmi karantina ve izolasyon uygulanmaya çalışılırdı. Ancak günümüzde olduğu gibi salgınlar karşısında yanlış davranışta bulunanlar ve çaresizlikten hata yapanlar her zaman vardır. Ancak bunlar toplumun tamamına teşmil edilemez. Türklerin dinî taassup yüzünden vebaya karşı önlem almadıkları yönündeki kanaat bir önyargıdır. Avrupalılar'ın Türkler'in veba karşısındaki tavırlarıyla ilgili "Eğer Allah takdir etmişse ölümden ne yapsam kurtulamam, ölmem mukadder değilse bana hiçbir zarar gelmez' diye düşündüklerinden bu bulaşıcı hastalığın yayılma alanı da genişliyor" şeklindeki kanaatleri fazlaca genellemedir. Ayrıca farklı bir anlayış ikliminden geldikleri için Türk zihin yapısını ve inanç sistemini anlayamamaktadırlar.
TÖVBE İSTİĞFAR ETMEK
Osmanlı döneminde bu tür felaketlerin Allah'ın asi kullarına bir cezası olduğu yönünde bir yaklaşım hâkimdi. Bu yüzden dualar edilerek, Allah'tan af ve yardım dilenir; tövbe ve istiğfar edilerek bu hastalıktan kurtulmak niyaz edilirdi.
1591'de şiddetli bir salgın oldu. Salgının durması için Okmeydanı'nda devlet adamlarıyla halk dua etti. Salgın İstanbul'u kasıp kavurmaya devam edince tekrar toplu bir duaya çıkılması emredildi. Bu defa dua etmek için Alemdağ seçildi. Halkla birlikte şehrin ileri gelen ilim erbabı ile dinî liderleri de duada bulundu. Bir gece orada kalındıktan sonra sabahın ilk ışıklarıyla birlikte dua edilip, şifa niyaz edildi. Tarihçi Selanikî daha önce İstanbul'un farklı kapılarından günde en az 325 tabut çıkarken bu duadan sonra ölü sayısının günde 100'e düştüğünü söyler.
1597'de İstanbul'da tekrar başlayan salgın, hızla yayıldı. III. Mehmed, devlet adamları, âlimler, şeyhler ve şehir halkı toplu duaya çıktı. Duadan sonra Ayasofya Vaizi Kara Muhyiddin Efendi vaaz etti ve daha sonra halk dağıldı. 1812'deki salgında da Beylerbeyi Camii'nde II. Mahmud'un iştirakiyle vebanın son bulması için dua edilmişti.
Salgın dönemlerinde Müslümanların camiye gitmemesi, dedikodu etmeleri, oyun ve eğlencelerle vakit geçirmelerinin başlarına bu afeti getirdiği gerekçesiyle; insanların cemaate devam etmeleri, dedikodu ve boş işleri bırakıp, Müslümanca bir hayat yaşamaları istenirdi. Vebadan kurtulmak için dinî ve ahlakî bozukluklar ortadan kaldırılmaya çalışılırdı.
Salgın esnasında camilerde okunması emredilen Ahkaf ve Duhan sureleri rastgele bir tercih olmayıp, Allah'ın verdiği azap ve cezaları ihtiva etmeleri bakımından seçilmişlerdi. 1726 veba salgınında Sultanahmet Camii'nde sabah namazından sonra duadan önce müezzinlerin minarede âdet olduğu gibi Ahkaf Suresi'ni okumaları için emir verilmişti. 1812'deki salgında ise minarelerde güneşin doğuşundan önce Ahkaf ve Duhan sureleri okunmuştu.
Beş vakit namazın ardından tekbir getirilmesi, dualarının makbul olduğu kabul edilen küçük çocukların da vebanın sona ermesi için duaya çıkmaları ve şehrin surları etrafında ve evlerin çevresinde hatim okunması da salgın zamanlarındaki uygulamalardı. Salgınlar sırasında hapiste bulunanların bir kısmı serbest bırakılırdı. Ayrıca sadakalar dağıtılır, satılan kuşların çocukların elinde oyun bahanesiyle telef edilmesi emredilirdi.
TEMİZ HAVA VE TURŞU
Kapalı yerlerin havası kirli olacağından açık olan yerlerde oturmak, hoş kokulu bitkileri kullanarak evin havasını değiştirmek de uygulanan tedbirlerdendi. 16. yüzyılda veba üzerine bir risale kaleme alan Nidaî Mehmed Çelebi, salgın döneminde yenmesi gerekenler hakkında şunları söyler: "Salgın günlerinde, turşu, sumak, limon ile pişirilmiş olan yemekler, elmayla ayva katılarak yapılan kabak ve patlıcan yemekleri, sirke katılarak yapılmış mercimek ve fasulye çorbalarına portakal suyunun ilave edilmesiyle pişirilmiş yemekler, Hint hurması ve nar şarabının katılmasıyla pişirilmiş yemekler çok faydalıdır. Yoğurtlu çorba sirke ile birlikte çok faydalı olur. Bütün ekşilerin içinde en iyi olanı sirkedir ondan sonra limon suyu gelir". Salgın zamanlarında bol miktarda turşu tüketildiğini görüyoruz. Macar Kelemen Mikes, 1726'da Tekirdağ'da etkili olan veba salgınında yöre halkının bol miktarda lahana turşusunu tükettiklerini söyler.
Türkler vebaya sabırla katlanırlar
II. MAHMUD döneminde Osmanlı ordusunda hizmet eden ve daha sonra Almanya'yı kuran önemli komutanlardan Moltke İstanbul'da yaşanan 1837 vebasını anlatırken Türkler'in ve Hristiyanlar'ın hastalık karşısındaki ruh halleriyle ilgili şu yorumu yapar: "Garip bir hal de Frenkler'e oranla daha fazla Türk'ün vebaya tutulmasına rağmen, hastalanan Türkler'den on defa daha az Frengin ölümden kurtulabilmesidir. Bunun sebebi ancak ruhî olabilir; Türk vebaya tutulursa buna sabırla katlanır, tutulmadığı müddetçe de onu tamamıyla bilmezlikten gelir; 'yumurcak' adını söylemez, olsa olsa 'hastalık' der. Çünkü belânın adını söylemek onu çağırmak demektir. Eğer sen bugün bir Türk'e, son üç ay içinde İstanbul'da veba olup olmadığını soracak olsan kalın kaşlarını kaldırır ve dilini şaklatır; bu da Almanca 'yok canım, Allah saklasın' demektir. Muhakkak olan şey, Türklerin vebadan öldüğü, fakat Frenklerin vebadan ıstırap çektikleridir"
.Osmanlı döneminde İstanbul'da ekmek ihtiyacı hep önemli olmuştur. Halkın ucuz ve iyi buğdaydan yapılmış ekmek yiyebilmesi için sıkı bir denetim mekanizması geliştirilmişti. Ekmek halkın ana gıdası olduğu için başta padişah ve sadrazam olmak üzere bütün devlet görevlileri fırınları sıkı bir denetim altında tutarlardı.
20. yüzyıla gelindiğinde ise kaliteli ve ucuz ekmek üretebilmek için ekmek fabrikalarının kurulma işi gündeme geldi. Ekmek fabrikası kurma hikâyemizi genç ve başarılı tarihçilerimizden Uğur Demir'in bir araştırmasına göre ilk ekmek fabrikamızı kurma maceramız şu şekilde olmuştur.
YILLAR SÜREN FABRİKA TEŞEBBÜSÜ
İstanbul'da 1899'da Avrupa standartlarında gazla çalışan ekmek fabrikaları açılması kararlaştırıldı ve işletme imtiyazı Dahiliye Mektubî Kalemi memurlarından Muhiddin Bey'e verildi. Ahırkapı, Haliç, Haydarpaşa ve İstanbul'da bir yerde daha olmak üzere gazla çalışacak ekmek fabrikaları açılacaktı. Bu fabrikalar sayesinde 60-72 bin tonluk lezzetli ekmek üretimi yapılabilecekti.
Muhyiddin Bey, yaklaşık bir sene Avrupa devletlerinden bilgi almak için mektuplar yazmış ve ancak bu mektuplara istenilen cevaplar gelmemiştir.
Muhiddin Bey, bunun üzerine İstanbul'da fabrika açılmadan önce Avrupa'daki örneklerini görmek için yurtdışına gitmeye çalışmış, ancak muvaffak olamamıştır.
Muhiddin Bey, ekonomik olarak zor duruma düşünce 1900'de fabrika açma ruhsatnamesini Mario Friger'e devretti. Ancak dört sene ruhsatnamenin devri için yazışmalarla geçti. Anlaşma bozulunca 1904'te ruhsatname Maliye Meclisi üyelerinden Mahdum Efendizâde Mazlum Bey'e satıldı. Üç sene sonra Mazlum Bey Haydarpaşa ekmek fabrikası açma ruhsatnamesini Haydarpaşa Rıhtım Kumpanyası'na sattı. 1908'de ise İstanbul yakasında açılacak ekmek fabrikası ruhsatnamesini Avusturya sarayı ekmekçibaşı Mösyö Joseph Brünning'e devretti. Devirler, tartışmalar sürüyor ancak fabrika kurulması konusunda somut bir adım atılamıyordu. Bunun üzerine Osmanlı yönetimi ruhsatname sahiplerine bir sene içinde fabrikalarını işler hâle getirmezlerse haklarının hükümsüz kalacağına dair tebligat gönderdi.
Brünning, hemen faaliyete geçip, fabrika için gerekli makineleri Avrupa'dan sipariş etti.
Haydarpaşa Rıhtım Kumpanyası ise fabrikayı kurmak yerine tekrar ruhsatnameyi eski sahibi Mazlum Bey'e devretmeye çalıştı. Bu sırada ortaya çıkan Muhiddin Bey, haklarını alamadığını ileri sürdü. Ekonomik durumunun düzeldiğini ileri sürerek fabrikayı kurmaya talip oldu. Ancak 1912'ye kadar yapılan yazışmalara rağmen Haydarpaşa'daki fabrika bir türlü kurulamadı. Verilen ruhsatname iptal edildi.
Bu sırada başka bir teşebbüs oldu. Artin Arslanyan, devletin verdiği müsaadeyle 1912'de Arslanyan Ekmek ve Mamulât-ı Dakikiye Şirket-i Osmaniyesi isimli bir şirket kurdu. Ardından Nişantaşı'nda Taşocağı mevkiinde bir ekmek fabrikası kurmak için teşebbüse geçti. Bir süre sonra da Viyana'dan makineleri getirilen ekmek fabrikası Nişantaşı'nda açıldı. Daha sonra da Unkapanı'nda Nimet Ekmek Fabrikası kuruldu.
İSTANBULLULAR'IN HAYALLERİ
Nişantaşı Ekmek Fabrikası günlük 720 gramlık 30 bin ekmek üretebiliyordu. İttihat ve Terakki yönetimi ekmek fabrikasının filmini çektirerek yokluk çekilen savaş yıllarında halka propaganda yapmak için oynattırdı. Bu film bugün TRT arşivindedir. Ekmek fabrikası 1932'de kiralanarak "İpek Film Stüdyosu"na dönüştürülmüştü.
İstanbul'da belediyenin tarihini yazan Osman Nuri Ergin, bu durumu "İstanbul'da şehrin bütün ihtiyacına yetecek büyüklükte mükemmel bir fabrika kurulmasına defalarca uğraşılmasına rağmen imkân bulunamadığı hâlde değişik semtlerde Nişantaşı'ndaki fabrika tarz ve büyüklüğünde beş-on ufak fabrika vücuda getirilerek sıhhate zararlı ekmek yemekten ve fırıncıların hilelerinden kurtarılması bütün İstanbullular'ın temennisidir" şeklinde anlatır.
Sağlık Bakanımız ve sağlık çalışanlarımızın destansı mücadelesi
Osmanlı'nın son döneminde isimlerini tarihe altın harflerle yazdırmış Süleyman Numan Paşa, Tevfik Sağlam, Ömer Avni, Ömer Vasfi Aybar, Akif Şakir Şakar ve Abdülkadir Noyan gibi birçok hekimimiz vardır. Bu hekimlerimizin yokluklar içerisindeki büyük fedakârlıkları sayesinde I. Dünya Savaşı'nda yaralanan askerlerimizin birçoğu hayatta kalırken, aynı zamanda salgın hastalıklardan dolayı ordumuzun çok büyük zayiatlar vermesi önlenmiştir. Yaklaşık bir asır sonra tekrar bir salgınla mücadele ediyoruz. Buradaki en büyük şansımız ise Dr. Fahrettin Koca gibi işini iyi bilen ve şov peşinde koşmadan sadece işini yapmaya çalışan bir hekimin Sağlık Bakanı olması.
Salgın Çin başta olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde baştan fazla önemsenmedi. Ülkemizde de birçok kişi gelen felaketi tam olarak anlayamadıı.
Ancak Sağlık Bakanımız birçok kimsenin durumu tam olarak anlamadığı bir dönemde Bilim Kurulu'nu kurarak, kurulun tavsiyeleri ve kendi öngörüsüyle tedbirleri almaya başladı. Fakat birçok bürokrat, yönetici ve siyasetçi maalesef Bakan beyin öngörülerini zamanında anlayamadı. Bakanımız, Cumhurbaşkanımızın da desteğini alarak yılmadan doğru bildiği yolda mücadele etti. 4 Şubat'tan itibaren salgının yayıldığı ülkelerden gelenler termal kameralardan geçirilerek ülkeye sokulmaya başlandı. Özellikle salgının ikinci kaynağı olan İran'la sınırımızın 23 Şubat'ta kapatılması hastalığın Doğu'dan yayılmasını engellemiştir. Salgının ülkemizde tam kavranamadığı dönemde yaptığı bu hamle son derece önemlidir. Ardından birçok ülkeyle uçak seferleri iptal edilmiş, salgının ülkemize girdiği ilk günlerde başta okullar olmak üzere kütüphaneler, müzeler vs. kapatılmıştır. Ancak bakanımızın defalarca yurtdışından gelenlerin kendini evlerinde izole etmeleri konusundaki uyarılarına bazı vatandaşlarımızın uymaması salgını büyütmüştür.
Bunun üzerine yurtdışından gelenler karantinaya alınmaya başlanmıştır.
Bilim Kurulu'nun kurulması, hastanelerin salgına göre hazırlanması ve en önemlisi hastaların tedavileri için usuller geliştirilip, birçok ülkenin sahip olamadığı ilaçların stoklanması Fahrettin Koca'nın önemli icraatlarındandır.
Biz birkaç asırdan beri Batı karşısında mağlup olduğumuz için kendi başarımıza inanmayıp, hep Avrupalılar'ın hemen hemen her konuda çok iyi olduğunu zannederiz. Türkiye'de birçok kişi Almanya'nın salgın karşısında çok başarılı olduğunu söylüyor ki bunu da Türkiye'nin mücadelesini eleştirmek için kullanıyor. Ancak bizden beş kat daha fazla gayrisafi milli hasılası ve disiplinli bir topluma sahip olan Almanya salgında çok da parlak bir durumda değil. Dün itibarıyla Almanya'da 122 bin 171 vaka tespit edilmiş, 2 bin 767 kişi salgından ölmüş ve 4 bin 895 kişi de yoğun bakımdaydı.
Bu rakamlar Türkiye'nin hemen hemen üç mislidir. Eğer milletimiz biraz daha sabredip, söylenenlere uyar, herkes şov peşinde koşmadan sadece kendi işini yapar ve önceki akşamki hadiseler bir daha tekrarlanmazsa ülkemiz bu salgını en az hasarla atlatacaktır. Ayrıca şunu unutmayalım. Biz merhametli ve duygusal bir milletiz. Birçok ülkede görülemeyecek şekilde evde kalan yaşlılarımıza büyük bir muhabbetle yardım ediyoruz.
Avrupa'da ise bazı belediyelerin yaşlılara verdiği hizmetten para bile aldığını okuyoruz.
Batı'da birçok ülkede insanlık kalmadığı için yaşlılar ölüme terkedilirken, hastanelerimizde hekimlerimiz canla başla yaşlı-genç ayırt etmeden herkesi tedavi etmeye çalışıyorlar. Sağlık Bakanımız ve bütün sağlık camiamız önlerine çıkan ve çıkarılan bütün engellere rağmen tarihe altın harflerle geçecek bir destanı yazıyorlar. Allah hepsinden razı olsun....
.Büyük veba salgınından sonra Avrupa'da büyük dönüşümler oldu. Zeynep Dramalı, Sean Martin ve Özlem Zengin araştırmalarında bu dönüşümü teferruatlı olarak anlatırlar.
TOPLUM YENİDEN DÜZENLENDİ
Vebadan sonra insanlar hayatın önemini anladılar. Yıllar önemsizken dakikalar bile çok önemli hâle geldi. Saat hayatın akışını belirlemeye başladı. Vebanın durdurulamaması, insanların gözlerinin tabiata ve tabiatın karşısında aciz kalmamak için yapılması gerekenlere çevrilmesine sebep oldu.
Salgın, sosyal ilişkileri zayıflattı, aileler birbiriyle görüşemez oldu. Cenazesi olanlar işlemleri yapabilmek için kimseyi bulamadılar. Ölümden korkan insanlar mallarının başkasının eline geçmemesi için daha çok vasiyetname yazdırdılar. Noterler aranan kişiler oldular.
Hastaneler daha önceden karantina ağırlıklı olarak faaliyet gösterirlerken salgın sonrasında yeni bir hüviyete dönüştüler. Halk sağlığı kavramı gelişti. Salgınların önüne geçmek için karantina yaygınlaştı Vebanın yayılışını takip etmek amacıyla ölenlerin kayıtları düzenli olarak tutuldu. Tıp gelişmeye başladı.
Roma zamanında çok önemli olan hamam kültürü bir anda büyük bir itibar kaybına uğradı. Kiliseye göre açık tuvalet ve hamamlar günah yuvalarıydı. Tanrı'nın buralarda günah işleyenler yüzünden insanları cezalandırmak için vebayı gönderdiğine inanıldığı için kilisenin baskısıyla hamamlar ve tuvaletler kapatıldı.
Ortaçağ'da kötü ruhları üzerinde topladığına inanıldığı ve kilisenin de kedileri kötülemesi yüzünden kediler öldürülürdü. Kedilerin azalması yüzünden fareler çoğalmıştı. Vebanın farelerle bulaşması, kedi katliamını sona erdirdi.
EKONOMİK DÖNÜŞÜM
Vebadan önce işsizlik varken, nüfusun azalmasıyla işçinin kıymeti ve ücreti arttı. Ücretler ortalama yüzde 25 arttı. Lordlar serfleri daha az ücrete çalıştırmak için özgür bıraktılar. Arazi işleyecek insan kalmadığı için arazi kiraları ve fiyatları düştü. Bu sayede köylüler kendi arazilerinin efendisi haline geldiler.
İşçi sayısının az olduğu yerlerde, çalışanların bütün istekleri yerine getirildi. Çalışma şartları ve saatleri düzeltildi. İşçiler verilen ücreti ve şartları beğenmediklerinde başka bir yere göç edip, rahatlıkla iş bulabildiler. Vergi, para politikaları ve diğer uygulamalara karşı köylü isyanları arttı.
İşgücü ihtiyacı arttığı için kadınlar daha önce kabul edilmedikleri işlerde çalışmaya başladılar. Aynı zamanda çalıştıkları işlerde yükselebildiler. Dul kadınlar kocalarının işlerini devam ettirdiler. İşçi ihtiyacının yarattığı boşluğu ortadan kaldırmak için yapılan araştırmalar sonucunda sanayide yeni makinalar ortaya çıktı.
Uluslararası kara ve deniz ticareti durdu. Özellikle deniz ticaretinin en önemli temsilcisi olan İtalyan şehir devletleri bu durumdan büyük darbe aldılar. Nüfusun azalması ve pazarlarının küçülmesi yüzünden tüccarlar kıtanın dışında yeni pazarlar aramaya başladılar.
ORMANLAR VE OTLAKLAR KURTULDU
Veba salgını öncesinde Avrupa'nın artan nüfusunun getirdiği sıkıntılar iklim değişiklikleriyle de birleşince büyük kıtlıklar yaşanmıştı. Nüfusun azalmasıyla tarım ürünlerine de talep azaldığından, fiyatlar düştü. Hayvan fiyatları ucuzladı. Salgından sonra daha az kişiye daha çok yiyecek kaldığı için beslenme kalitesi arttı. Alternatif gıdalar çoğaldı. Hayat standardı yükseldi. Buğday, domuz, demir, çivi, kumaş, tuz, mum, tabut, cenaze malzemeleri, ilaç ve demir haricindeki yiyecek ve malların fiyatları düştü. Özellikle insan emeği isteyen sanayi ürünlerinin fiyatı artmıştır.
Nitelikli iş gücü azalıp, özellikle iyi duvarcılar öldüğü için mimari sadeleşti. Bu dönemde ölüm o kadar sıradan bir hâle gelmişti ki, iskeletler sanatçıların modeli oldu. Ölüm ve ıstırap her sanatçının ilgi alanı oldu.
1300'lü yıllarda artan nüfusun baskısından dolayı ormanlar ve otlaklar tarlaya dönüştürüldüğü için Avrupa ağaçsız bir çöl olmak üzereydi. Nüfusun azalmasıyla otlaklar ve ormanlar tarla olmaktan kurtuldu. İnek ve koyun sayısı arttı. Daha kolay bakılan koyunların sayısının artmasıyla yün sanayi büyüdü.
KİLİSENİN OTORİTESİ SARSILDI
Veba karşısındaki aczi kilisenin otoritesini zayıflattı. Din adamları arasında ölümün fazla olması sebebiyle Latince'nin ibadet ve eğitimdeki yeri zayıfladı. Din adamları arasında mahalli dilleri konuşan insanların sayısı arttı. Kiliselerin yanı sıra üniversiteler ve mahkemelerde de mahalli dillerin itibarı yükseldi. Birçok eski filozof ve yazarın eserleri mahalli dillere çevrilmeye başlandı. Mahalli yazarlar kendi dilleriyle önemli eserlerini kaleme aldılar. Kilisenin otoritesini ve itibarını kaybetmesi, insanların kilise karşısındaki hayal kırıklıkları Reform hareketiyle sonuçlandı.
ADVERTISING
***
Meslek liselerinin büyük başarısı
Salgın açıkça şunu gösterdi. Ne kadar paranız olursa olsun üretmediniz mi bir hiçsiniz. Paranızla ihtiyaç duyduğunuz birşeyi kriz zamanlarında bulamayacaksınız. Bir ülke imkân ve kabiliyetlerinin çokluğuyla ayakta durur. Bunun için sanayi ve tarımda üretimle ilgili yeni ve kâğıt üzerinde kalmayacak bir yol haritası belirleyip, icraata geçirmeliyiz.
Meslek eğitimi 1990'lara kadar çok itibarlıydı. Endüstri meslek liseleri itibarlı olduğu için daha rahat iyi öğrenciler bulabiliyorlardı. Zamanla 28 Şubat dönemi gibi siyasi sebepler ve eğitim politikamızdaki plansızlık, ailelerin çocuklarına masa başı iş hayalleri ve öğrencilerin yanlış yönlendirilmelerinden dolayı meslek liselerinin itibarları azaldı. Teknik Eğitim fakültelerinin kapatılması da meslek eğitimi açısından olumsuz bir gelişme oldu.
MEB bakan yardımcısı olarak kısa sürede meslek eğitiminde çok önemli işlere imza atan Mahmut Özer, bu meseleyi ülkemizin gündemine soktu. Haklı olduğunu salgın günlerinde gördük. Bugün iyi durumda olmayan meslek liselerimiz bu halleriyle bile birçok önemli işe imza attılar. Maske makinası, milyonlarca maske, önlük, tulum, kolonya ve dezenfektan ürettiler. Birçok hastanemiz bu ortamda altın kıymetinde olan maskelerini meslek liselerinden temin etti.
Artık şunu görmeliyiz. Ürettiğin kadar güçlüsün. Daha pahalı olsun ama sen üret. Bu hem kriz günlerinde sağa sola muhtaç olmamak, hem de yurtdışı döviz açığımızı kapatmak için şart. Meslek eğitimi bakan yardımcımızın gayretleriyle bir yere kadar gider. Bir bakarsınız fazla öne çıktı diye birisi ayağının altına muz kabuğu koyuvermiş. O yüzden zaman geçirmeden Mahmut Özer'in tecrübeleri ve sanayinin ihtiyaçlarına göre bir yol haritası hazırlayarak üvey evlat muamelesi yaptığımız meslek liselerimizin ve meslek eğitim merkezlerimizin itibarını artırmalıyız. Özellikle meslek eğitim merkezlerinin meseleleri ortadan kaldırılıp, ara eleman ihtiyacımızın giderilmesi şart. Eğer itibar kazandırabilirsek meslek eğitimi aynı zamanda genç işsiz meselemizi çözecektir. Yoksa genç işsizlerin sayısı gün geçtikçe çığ gibi artacaktır.
Aileler artık şunu açıkça anlamalılar; çocukları ya isimleri süslü birçok boş hizmet sektöründe eğitim görüp işsiz kalacak veya meslek eğitimi alarak aranan eleman olup, çok çok iyi gelirlere sahip olacaklar. Çocuklarımız masa başı iş sahibi olsun sevdasından vazgeçmeliler. Salgının sona ermesinden sonra artık böyle bir dünya hiç olmayacak. Nitekim çocukları günümüzde bile böyle bir iş bulamıyorlar ve yüzbinlerce üniversite mezunu bu sevda yüzünden işsiz kalıyor.
Bu salgının sonuçlarından birisi olarak şunu göreceğiz; Gerçek manada meslek sahibi olanlar (elektrikçi, su tesisatçısı, marangoz, terzi vs.) ayakta kalıp iyi paralar kazanacaklar, birçok havalı hizmet sektöründe eğitim almış kişiler ise maalesef işsiz kalacaklar. Meslek eğitimi memleket meselesini sloganlıktan çıkarıp, Türkiye'nin gerçeği yapmalıyız.
.Osmanlı topraklarında 1812'de başlayıp aralıklarla 1820'ye kadar süren veba, görülen en ciddi salgınlarından biriydi.
Bu salgının büyük miktarda can kaybına sebep olduğu en şiddetli dönemi ise 1812-1814 yıllarında yaşandı.
Tahminlere göre salgın esnasında İstanbul'da 100 bin kişi hayatını kaybetmişti.
Mısır, Selanik, Halep, Girit, Yunan Yarımadası, Balkanlar, Bosna, İzmir ve Anadolu'nun çeşitli bölgeleri başta olmak üzere imparatorluk topraklarının neredeyse tamamı vebanın esiri olmuştu. Genç ve çalışkan tarihçilerimizden Engin Çetin bir araştırmasında salgını teferruatlı olarak anlatır.
HAYALET ŞEHİR
Mısır'da başlayan büyük salgın İstanbul'a Mayıs 1812'de ulaştı. Veba Mısır'dan İzmir'e, İzmir'den de bir tüccar gemisiyle İstanbul'a gelmişti.
İstanbullular, salgın üzerine şehirden uzaklaşmaya çalıştılar. Ancak gitmeye kalktıkları yerlerin ahalisi parayla adam tutup gelenlere silah zoruyla engellemeye uğraştılar.
Vebanın etkisini giderek arttırması sonucu şehirde hayat ve ticaret durma noktasına geldi. Şehrin sakinleri genellikle evlerinden çıkmıyor veya mümkünse kalabalık olmayan ve güvenli kabul edilen bölgelere gidiyorlardı. Böylece resmî bir karantina uygulanmıyor olmasına rağmen insanlar tabiî olarak bir karantinaya gitmişlerdi. Sık sık temizliğe dikkat edilmesine dair emirler gönderildi. Bir süre sonra her Cuma imece usulü temizlik yapılması kararı da verildi. Aynı günlerde vebanın sebepleri arasında görülen bekâr odaları ve fuhuşa karşı savaş açıldı. Sultan, hastalığa yakalananları Üsküdar'da hastanelere taşıtarak, karantina uygulatmıştı.
DİNÎ TEDBİRLER
İnsanlar bulaşıcı bir hastalıkla karşı karşıya olduklarının farkındaydılar ve korunmaya çalışıyorlardı. Bu bakımdan Türklerin dinî taassup nedeniyle vebaya karşı önlem almadıkları yönündeki kanaat doğru olmayan bir önyargıdır. Ancak toplumda bu gibi felaketlerin Allah'ın asi kullarına bir cezası olduğu yönünde bir anlayış hâkimdi. Salgın esnasında camilerde okunması emredilen Ahkaf ve Duhan sureleri rastgele bir tercih olmayıp, Allah'ın verdiği azap ve cezaları ihtiva etmeleri bakımından seçilmişlerdi.
Müslümanların camiye gitmemesi, dedikodu etmeleri, oyun ve eğlencelerle vakit geçirmelerinin başlarına bu afeti getirdiği gerekçesiyle; insanların cemaate devam etmeleri, dedikodu ve boş işleri terkederek Müslümanca bir hayat yaşamaları konusunda emirler gönderildi.
Vebadan kurtulmak için dinî ve ahlakî bozuklukları ortadan kaldırma gayretini tamamlayıcı bir diğer tedbir de duaydı.
İnsanlar tövbe ederek bu hastalıktan kurtulmayı niyaz etmeliydi.
Beş vakit namazın ardından tekbir getirilmesi de vebaya karşı alınan tedbirler arasındaydı. İstanbul ve Bilad-ı Selase'de (Eyüp, Galata ve Üsküdar) sıbyan mektebi hocaları çocukları da alarak yakın bir sahrada zaman zaman dua ettiler. Şehrin surları etrafında ve evlerin çevresinde hatimler okundu. Sultan II.
Mahmud da dualara katıldı. Sultan ayrıca halka bir fermanla İslamiyet'in salgın hastalıkla takınılması gereken tavırla ilgili emirlerini hatırlattı.
1812 sona ererken şiddetini azaltan veba, sert bir kışın ardından 1813 baharıyla birlikte tekrar şiddetlendi. İnsanlar sıranın kendilerine ne zaman geleceğini bekler hale geldiler. Şehrin nüfusunun beşte birinin can verdiği bu büyük salgın, ancak 1814 sonlarından itibaren şiddetini azalttı.
Fakat aralıklarla Osmanlı coğrafyasının çeşitli bölgelerinde 1820'ye kadar devam etti. Osmanlı coğrafyasında kayıplar tahminen 150 binin üzerindeydi. İstanbul'u yaklaşık 20 bin kayıpla İzmir, 15 bin kayıpla Selanik, 5 bin kayıpla Kahire izliyordu.
Panik yapmadan hayata tutunalım
TARİH boyunca çok büyük salgınlar oldu. Salgınlar aniden ortaya çıkıp, hızla yayıldı ve bir süre sonra inişe geçerek bitti. Ancak arkasında bıraktığı ölümlerin dışında ülkelerin ekonomik ve sosyal yapılarında çok büyük tahribatlar yaptı. Bu yaşadığımız durum dünyanın son asırlarda yaşadığı en büyük buhran. Buna dikkat ederek aldığımız önlemleri öncelik sırasına göre artırmamız lazım. Salgın geçtiğinde tutunacağımız bir hayatın olması gerekiyor.
1- Sanki gökyüzünde Azrail var ve dışarı çakan herkesi öldürüyor gibi bir havaya girildi. Böyle bir şey yok. Ancak insanlar salgından değil, panik ve korkudan daha büyük zararlar görüyorlar. Bu yüzden ilk olarak panik, endişe ve kaygılarımızı azaltmalıyız.
Söylenilen tedbirlere uyulduğunda salgının yayılması çok kısa sürede yavaşlar.
Ancak depresyon herkesi perişan edecek. Burada göreceğimiz psikolojik, sosyal ve toplumsal yıkım salgının verdiği zararın çok ötesine geçebilir.
2- Sokağa çıkan ölecek gibi bir hava yaymamak lazım. İnsanlar korku ve endişeye sevkediliyor.
65 yaş altındakiler evde kalıp, gerektiğinde mümkün olduğu kadar az sokağa çıkıp, çıkıldığında söylenen uyarılara dikkat edip, toplu olarak bir araya gelinmeyip, insanlarla 1.8 metrelik temas mesafesi koruduğunda ortaya çok büyük problemler çıkmaz. Ancak hayat tamamen durup, ekonomi çöktüğünde on milyonlarca insan bunun altında kalır.
3- Televizyonlara her gün doktor ve gazetecilerin çıkıp salgını saatlerce tartışmaları yasaklanmalıdır. ABD, Almanya, İngiltere gibi ülkelerde böyle televizyon programları var mı? İnsanlar devamlı olarak bu tür programları takip ettiği için bunalıma giriyorlar. Günlük en fazla bir saat bilim kurulu üyeleri çıkıp, salgın konusunda gazetecilerinin sorularını cevaplandırması yeterli olacaktır.
4- Bilim kurulu devamlı sorulan sorular (virüs havada asılı kalır mı vs.) için bir el broşürü hazırlamalıdır.
5- Bazı siyasetçi ve bürokratların kendi şovlarını yapmak için şunu yaptık, bunu yaptık diye çoğu zaman yapmadıkları şeyleri yapmış gibi göstererek gündemi devamlı meşgul etmemelerine bir ara vermeleri gerekiyor.
6- Salgından sonra kıtlık yaşanmaması için tarım ve hayvancılıkta çok ciddi tedbirlerin alınması en önemli meseledir. Bunun için de Tarım Bakanlığı'nın aldığı tedbirlere ek olarak illerde valilerin başkanlığında tarım kurullarının kurulması gerekiyor.
Ekilmeyen toprakları ekmemiz ve ithal ettiğimiz ürünlerin gelmeme ihtimaline karşı bu durumu gündeme almamız lazım.
7- Kobiler Türkiye'nin can damarlarıdır. Her hâlükârda ayakta tutulmaları lazım.
8- Eğitim meselesi gerektiğinde yazın veya hafta sonları dersler yapılarak halledilebilir. Bu yüzden meseleyi devamlı gündemde tutmamak gerekiyor.
9- Bilim kurulu üyesi Prof. Dr. Ateş Kara televizyonda normal temizliğinizi yaparsanız problem olmaz diye defalarca belirtti. Ancak buna rağmen temizlik meselesinin abartılması ve bazı yerlerde ne tür dezenfektanlar kullanıldığının belli olmaması yüzünden ilerde çok büyük cilt ve kanser meseleleriyle birlikte tahmin edemeyeceğimiz problemleri çıkabilecek gibi gözüküyor. Bu durumun kontrol altına alınması gerekiyor.
10- Atalarımız bu tür salgınları hastalığı devamlı düşünme stresine girmeden, sabır ve metanetle atlatmışlardır.
Alınan tedbirlere uyup, sabredip, stresi azaltarak metanetimizi koruyarak hep birlikte bu salgını atlatabiliriz..
.
.II. Mustafa, Osmanlı tarihinin en ağır antlaşmalarından biri olan Karlofça Antlaşması'nın 1699'da imzalanmasından sonra hayata küserek Edirne'ye çekilip, devlet işlerini de hocası Şeyhülislam Feyzullah Efendi'ye bırakmıştı. Hem padişahın uzun süredir Edirne'de bulunması, hem de devlet işlerinde şeyhülislamın artan nüfuzu devlet ricali, askerler ve esnaf arasında huzursuzluk yaratmıştı.
YARIN CUMA NAMAZI YOKTUR
Sultan, Edirne'deyken İstanbul'da büyük bir isyan çıktı. Gürcü prenslerinin vergilerini göndermemeleri ve Osmanlı sınırına taarruz etmeleri üzerine Kafkaslar'a bir ordu sevkedildi. Ancak 17 Temmuz 1703'te uzun süredir maaş alacakları olan cebeciler, maaşları verilmeden sefere gitmeyeceklerini söylediler. Durumdan memnun olmayan devlet adamlarının da kışkırtmalarıyla isyan büyüdü. Ulemanın da asilere destek vermesiyle esnaf ve tüccar başta olmak üzere İstanbul halkı da isyana katıldı.
Devlet ricali isyanı bastırmak için harekete geçti. Sekbanbaşı Murtaza Ağa, Eyüp Sultan Türbesi'ndeki sancağı alarak o geceyi Ağakapısı'nda geçirdi. Sabah yanına ocak subayları ve yeniçerileri de alarak saray kapısına geldi. Ancak Saray Ağası Arnavut Osman Ağa, yanında bulunan yeniçerilerin sarayı yağmalayacağı korkusuyla, sekbanbaşına kapıyı açmadı. Bu sırada cebeciler, İstanbul kadısından destek için aldıkları bir yazıyla sadaret kaymakamının, yani sadrazam vekilinin konağına doğru yürüyüşe geçtiler. Konağa doğru ilerlerken bir taraftan da "Ümmet-i Muhammed'den olan şer'e gelsin, yarın Cuma namazı yoktur, kılınmaz" şeklinde bağırıyorlardı. Kısa sürede konağın önüne gelen asi cebeciler, zorla içeri girerek burayı yağmaladılar.
Sekbanbaşının öldürülmesiyle yeniçeriler de asilerin safına katıldılar. Sadaret kaymakamının firarıyla İstanbul'daki yönetim dağıldı. Asiler, boş buldukları devlet görevlerine kendi adamlarını getirdiler. Saray muhafızı olan bostancılar da asilerin yanına geçtiler. Ulema, Feyzullah Efendi'ye kini olan daha önce azledilmiş din adamları ve medrese talebeleri 20 Temmuz Cuma günü Atmeydanı'na gelerek asilere katıldılar. Cuma namazı vakti geldiğinde ulema ve şeyhler arasında hararetli tartışmalar başladı. Bir kısmı namazın kılınmasını, bir kısmı ise namaz için gerekli şartlar bulunmadığı için kılınmaması gerektiğini savundu. Sonunda Cuma namazı kılınmadı.
BEŞ HAFTA KILINMADI
Asiler, padişahın Edirne'den İstanbul'a dönmesi ve durumdan sorumlu tuttukları şeyhülislamı kendilerine teslim etmesi için hazırladıkları bir mektubu, seçtikleri temsilciler vasıtasıyla Edirne'ye gönderdiler. Feyzullah Efendi, isyanı İkinci Mustafa'dan gizlemek istedi. Ancak durum padişaha intikal edince Sultan Mustafa, Şeyhülislâm Feyzullah Efendi ve oğullarını memleketleri olan Erzurum'a sürgün etti.
İkinci Mustafa, asilere şeyhülislâm ve evlatlarının sürgün edildiğini ve kendisinin de kısa süre sonra İstanbul'a döneceğini, bu yüzden dağılmalarını belirten bir hatt-ı hümayun gönderdi. Ancak asiler Edirne'ye giderek sultanı tahttan indirmek için harekete geçtiler. Asiler yolda iken tahta kimin çıkarılacağını tartıştılar. İlk defa Osmanlı hanedanı dışından birinin tahta çıkması gündeme geldi. Ancak padişahın kardeşi III. Ahmed'de karar kılındı.
Bu arada isyanın patlak vermesinin üzerinden dört hafta geçmiş ve bu süre zarfında Çorlu'ya gelene kadar Cuma namazları kılınmamıştı. İstanbul ordusu Çorlu'ya geldiğinde beş hafta aradan sonra ilk Cuma namazı kılındı. Bu önemliydi. Çünkü bu namazda hutbe artık II. Mustafa adına değil, Şehzâde Ahmed adına okunmuştu. Böylece asilerin kimi tahta geçirecekleri tartışması da son buluyordu. İstanbul'da ise bu hafta da Cuma namazı kılınmamıştı.
Gönderilen heyetlerin bütün ikna çabaları asileri kararlarından döndürmeye yetmedi. Aksine II. Mustafa'nın bundan sonra tahtta kalmasının mümkün olmadığını, yerine Şehzâde Ahmed'i cülus ettireceklerini söylediler. Padişahın tahttan indirilmesi için aldıkları fetvaları da verdiler. Heyet, asilerin II. Mustafa aleyhine aldıkları fetvaların birer sureti ve asilerden oluşan bir heyetle birlikte geri döndü. Edirne'de, bu gelişme üzerine padişahın ordunun başına geçmesi kararlaştırıldı. II. Mustafa bunun üzerine sefer elbiseleri içinde Hafsa'ya gelerek, Edirne ordusunun başına geçti. Asilerin kendi aleyhine aldıkları fetvalara mukabil II. Mustafa da Feyzullah Efendi'nin yerine atadığı Yekçeşm Hüseyin Efendi'den kendisini destekleyen bir fetva aldı.
Sultanın yanındaki askerler akşam olunca, asilerin tarafına geçtiler. İkinci Mustafa birliklerinin kendisine ihanet etmesi üzerine iyice ümidini keserek, Edirne'ye gidip, tahttan kardeşi Üçüncü Ahmed lehine çekildi.
ADVERTISING
***
Patrona Halil İsyanı'nda Cuma namazına gidilmemişti
1718'de başlayan Lale Devri, 1730 yılının sonbaharında son günlerine gelmişti. 28 Eylül 1730 perşembe günü Patrona Halil ve arkadaşları yönetime karşı isyan bayrağını açtılar. Aslında ufak bir tedbir bile isyanı bastırmaya yetecekti. Ancak padişah ve devlet ricali İran seferi için Üsküdar'daydılar. Bu yüzden Eminönü tarafında isyanın ilk anda üzerine gidecek fazla devlet adamı yoktu.
Asiler, Eyüp Sultan Türbesi ile Emin Bahaddin Tekkesi'ndeki sancakları aldılar. İsyan iyice büyüdü. Cuma namazı kılınmadı. Cuma namazının kılınmamasının sebebi III. Ahmed'in hilafetinin asiler tarafından tanınmamasıydı: Asiler, "Bu günden sonra veziriazamı ve şeyhülislamı katlederiz. Padişahımız, merhum Sultan Mustafa'nın oğlu Sultan Mahmud Han'dır" diyorlardı. Cuma gününün akşamı ve gece yarısında da Topkapı Sarayı'nda devlet adamları arasında gizli ve tartışmalı toplantılar devam etti. Ancak bir netice çıkmadı.
Asilerin sarayı kuşattığı şayiası üzerine ortalık karışınca, padişahın emriyle sadrazam ve bazı vezirler öldürülerek, asilere verildi. Zorbalar tarafından parçalanan cesetler III. Ahmed Çeşmesi'nin önüne bırakıldı. Hâkimiyetlerini iyice artıran asiler, III. Ahmed tahttan indirilmediği takdirde, kendi sonlarının iyi olmayacağını biliyorlardı. Artık yeni hedefleri padişahın tahttan indirilmesiydi. Bu durumu öğrenen padişah Harem dairesine, yerine geçecek olan ve kendisinden sonra hanedanın en büyüğü olan Şehzade Mahmud'un yanına gitti. Devlet adamları yeni padişaha biat ettiler.
.BATILI tarihçiler tarafından genelde Roxelana diye bilinen Hürrem Sultan'ın aslen nereli olduğunu bilmiyoruz. Hayatının ilk dönemi sis perdesi ile kaplı olmasına rağmen Osmanlı tarihine damgasını vurdu. Bir savaşta esir alınarak, Harem'e alınmıştı. Yüzünde daima bir gülümseme havası olduğu için yeni bir isim verilirken bu özelliğinden ötürü Hürrem adı verilmiştir. Çok güzel olmasa da zekâsı ve farklı bir çekiciliği olduğu için kısa zamanda Harem'de öne çıkmayı ve Kanunî'nin gönlünü kazanmayı başardı. Kanunî'den bir çocuk dünyaya getirdiği zaman dönemin uygulamasına göre Harem'den ayrılması gerektiği halde Hürrem Harem'den çıkarılmadı. Üstüne üstlük daha önceki padişahlar cariyelerle nikâhlanmazken, Kanunî daha sonra Hürrem'e nikâh da kıydırdı.
Kanunî'nin validesi Hafsa Sultan'ın 1534'te vefat etmesi üzerine Harem'in tek hakimi Hürrem Sultan oldu ve ilk iş olarak da rakîbesi Mahidevran'ı oğlu Şehzâde Mustafa'nın yanına göndertti. Bundan sonra Hürrem'in tek amacı vardı. Oğullarından birinin padişah olmalarını garantilemekti. Hürrem Sultan, ölmeden önce oğullarının birinin padişah olduğunu göremese de Şehzâde Mustafa'yı ortadan kaldırarak oğlu II. Selim'in padişah olmasının yolunu açtı.
Hürrem Sultan, 1536'da Aksaray'da kubbeli bir camisi ile şadırvan, bunların yanında imaret medrese, darüşşifa ve mektep, Mekke ve Medine'de birer imaret yaptırdı, Edirne'ye de dışarıdan su getirtti.
Kanunî ile 1558'de Edirne'ye gittikleri zaman rahatsızlandı ve doktorların tüm müdahaleleri bir işe yaramadı. İstanbul'a getirildikten kısa bir süre sonra da vefat etti. Bugün Süleymaniye Camii yanındaki türbesine defnedildi.
Kösem Sultan
KÖSEM Mahpeyker'in nereli olduğu, ilk adı ve ne zaman Harem'e getirildiğini bilmiyoruz. 1603'te tahta çıkan I. Ahmed'in hükümdarlığının ilk yıllarında hükümdarın gönlünü çeldi. İleride Osmanlı tahtına çıkacak IV. Murad ve Sultan İbrahim'i doğurdu. Kösem Sultan, I. Ahmed'in gönlüne girmesine rağmen sultanın döneminde siyasette pek fazla etkili olamamıştı.
I. Ahmed 1617'de vefat ettikten sonra tahta kardeşi I. Mustafa çıkarıldı. Kösem Sultan, I. Mustafa ve Genç Osman'ın hükümdarlık yıllarında oğullarını öldürülmekten kurtarmayı başardı. I. Mustafa'nın tahttan indirilmesinden sonra padişah olarak 1623'te IV. Murad'ın seçilmesi Kösem'in hayatında önemli bir dönüm noktasıydı ve oğlunun padişah olmasıyla "valide sultan" oldu. IV. Murad küçük yaşta padişah olduğundan, Kösem Sultan iktidarı 1632'ye kadar fiilen elinde tuttu.
1632'de devlet yönetimine el koyan IV. Murad, annesinin devlet işlerindeki nüfuzunu ortadan kaldırdı. IV. Murad'ın ölümünden sonra tahta bir diğer oğlu Sultan İbrahim çıktı. Oğlunun iktidarının ilk yıllarında etkili olan Kösem Sultan, daha sonra Sultan İbrahim tarafından Harem'den kısa bir süreliğine de olsa uzaklaştırıldı. Kösem Sultan, oğlunun bu davranışını affetmeyecek ve Sultan İbrahim'in tahttan indirilip, öldürülmesine göz yumacaktı.
Kösem Sultan'ın ikbal yıldızı torunu IV. Mehmed'in tahta çıkarılmasıyla daha da parladı. Padişahın annesi Turhan Sultan daha tecrübesiz olduğu gerekçesiyle Kösem Sultan Osmanlı tarihinde bir ilk olarak "valide-i muazzama" ünvanı ile Harem'de bırakıldı. Ancak Turhan Sultan'ın giderek siyasette etkili olmaya başlaması gelin kaynanayı rakip durumuna getirdi. Kösem Sultan, Turhan Sultan'ı öldürtmek için bir düzen hazırladı. Ancak Kösem Sultan kazdığı kuyuya kendisi düştü ve öldürüldü.
Hayırsever Sultan
3 EYLÜL 1651 sabahı Kösem'in ölüsü sevenlerinin gözyaşları eşliğinde Sultan I. Ahmed'in türbesine götürülerek defnedildi. Kösem Sultan'ın imparatorluğun değişik bölgelerindeki haslarından yüzbinlerce kuruş geliri vardı. Öldüğünde arkasında büyük bir miras bırakmıştı. Vakfettiği Büyük Valide Hanı'nda sakladığı 20 sandık altın ve mücevheratı devlet hazinesine aktarıldı. Ayrıca arkasında 2.700 tane kıymetli şal bırakmıştı.
Kösem Sultan gelirlerini cömertçe dağıtmasıyla meşhurdu. Hapishanelere gidip, borçtan dolayı hapis yatanları bizzat kurtarırdı. "Sâdât ulufesi" adıyla tesis ettiği hayır işinden 200 fakir yararlanıyordu. Kendisine hizmet eden kızları çeyizini düzüp uygun kimselerle evlendirirdi. Ölümünden sonra da hizmetindeki kızlara Kösem Sultan'ın mirasından pay verilmişti.
Kösem Sultan birçok hayır eseri yaptırmıştı. Üsküdar'daki Çinili Cami, mektep, çeşme, dârülhadis, çifte hamam; Anadolukavağı Mescidi, Şehremini'nde çeşme, Yenikapı'da çeşme, Beşiktaş'ta çeşme yaptırdığı gibi Abdülmecid Şeyhî Efendi'nin Eyüp'teki türbesini inşa ettirmişti. Çakmakçılar Yokuşu'nda Büyük Valide Hanı'nı da yaptırmıştı. Ayrıca hacıların su ihtiyacının karşılanması ve Haremeyn'de fakirlere yardım edilip, orada Kur'an okutulması için de bir vakıf kurmuştu. Eğriboz, Midilli ve Kıbrıs gibi yerlerde de vakıfları vardı.
MUKTEDİR VALİDE SULTAN
HATİCE Turhan Sultan, 1620'li yıllarda Rusya'da dünyaya geldi. Ancak o dönemdeki coğrafi ve etnik yapıya göre Rus, Ukraynalı veya Lehistanlı olablilir. Daha on iki yaşındayken Tatar akıncılarına esir düştü ve daha sonra Kösem Sultan'a hediye edildi. Adeta bir güzellik abidesi olan Turhan Sultan zekâsını da kullanarak önce Kösem Sultan'ın takdirini kazandı ve daha sonra da Sultan İbrahim'in gözüne girdi. Sultan İbrahim'den Şehzâde Mehmed'i dünyaya getirdi. Bu doğum sıradan bir doğum değildi. Sönmek üzere olan Osmanlı hanedanı için bir kurtuluştu. Turhan Sultan, Harem'de Kösem Sultan'ın gölgesinde kalmasına rağmen özellikle oğlu IV. Mehmed'in hükümdar olmasıyla gelin ile kaynana arasında zorlu bir mücadele başladı ve bu mücadeleden
Turhan Sultan zaferle çıkmayı bildi. Artık Harem'in en büyük hakimi olmuştu. Turhan Sultan, Köprülüler'in sadrazamlık makamına gelmesinden sonra yavaş yavaş elini siyasetten çekti ve kendini daha çok hayır işlerine adadı. İlk olarak Çanakkale Boğazı kalelerini inşa ettirdi. Daha sonra ise III. Murad'ın hanımı Safiye Sultan tarafından yapımı başlatılan ancak bir türlü tamamlanamayan Eminönü'ndeki Yeni Cami'yi tamamlattı. 1682'de vefat etti ve daha önceden yaptırdığı Yeni Cami'deki türbeye defnedildi. Turhan Sultan, "Kadınlar Saltanatı'nın" son muktedir valide sultanıyd
.
xxxxxxxxxx
Türk ordusu 9 Eylül'de Yunan'ı denize dökerek İzmir'i kurtardı. 12 Ekim'de Mudanya Ateşkes Antlaşması'nın imzalanmasından sonra sıra barış görüşmelerinin nerede gerçekleştirileceğine gelmişti. TBMM, Türk heyetiyle iletişimi kolaylaştırmak için İzmir'i önerdi. İngiltere, teklifi reddederek İsviçre'nin Lozan kenti ile Ankara arasındaki iletişimin kolaylaştırılacağı güvencesini verdi. Lozan Antlaşması konusundaki en önemli kitap olan Sevtap Demirci'nin "Belgelerle Lozan" kitabına göre Lozan Antlaşması şöyle imzalandı:
Lozan Antlaşması imzalanıyor.
İNGİLTERE'NİN STRATEJİSİ
Görüşmelerin birinci kısmı, 20 Kasım 1922'de başladı. Konferansta bir tarafta Türkiye, diğer tarafta ise İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Sırp-Hırvat-Sloven Devleti ve Romanya vardı. Ayrıca gözlemci ve kendilerini ilgilendiren konular için de ABD, Sovyet Rusya, Bulgaristan, Belçika ve Portekiz katılmıştı.
Türkiye, başından itibaren görüşmelerin "eşitlik temelinde" gerçekleşmesi gerektiğini vurguladı. Öyle ki, oturma düzeninde Türk heyetinin küçük devletlerle aynı masada olması itiraza yol açtı. Krizin aşılması için oturma düzeninde değişiklik yapıldı. Yine açılış esnasında İngiltere Dışişleri Bakanı ve Lozan temsilcisi Lord Curzon'un programda olmamasına rağmen bir konuşma yapacağının öğrenilmesi krize sebep oldu. İsmet Paşa, Lord Curzon'un konuşmasından sonra inisiyatif alarak hızlıca sahneye çıktı ve Türkiye'nin yeni konumuna dikkat çeken bir konuşma yaptı.
İsviçre hükümeti başkanlık hakkından feragat edince başkanlığın, konferansı tertip eden İngiltere, Fransa ve İtalya arasında dönüşümlü yürütülmesine karar verildi. Türk heyeti buna itiraz etse de bir netice alamadı. İsmet Paşa, Lord Curzon için bir İngiliz gazeteciye, "...Bir asker olan beni, en büyük devlet adamlarınızdan biriyle, bir Bismarck'la mücadele etmeye gönderdiler" demişti.
Tartışılacak konularla ilgili üç ana komisyon ve alt komisyonlar kuruldu. Ana komisyonlardan ilki toprak sorunlarıyla, ikincisi kapitülasyonlar ve azınlıklarla, üçüncüsü ise iktisadi ve mali konularla ilgiliydi. Lord Curzon başında olduğu toprak meseleleri komisyonunun önce toplanması gerektiğini, diğer komisyonların toplanması için toprak meseleleriyle ilgili ilerleme kaydetmek gerektiğini savundu. Böylece konferansın gündeminin belirlenmesinde önemli bir adım attı.
Lord Curzon, Musul meselesini İngiltere lehine sonuçlandırmak için konferansı yavaşlatma ve diğer konuları içinden çıkılamaz hale getirme stratejisini devreye soktu. Curzon, İngiltere için pek de önemli olmayan bazı konularda müttefiklerin isteklerini dillendirdi ve Türk heyetinin asla kabul etmeyeceği önerilerde bulundu. Böylece dünya kamuoyuna Türklerin meselelere inatçı bir tavırla yaklaştığı, konferansta Türkler yüzünden ilerleme kaydedilemediği mesajını vermeye çalışıyordu.
Türk heyeti.
MUSUL MESELESİ
Başlarda Türk heyeti Ankara ile iletişimde büyük problemler yaşadı. Türk tarafının telgraf yazışmaları müttefiklerin eline geçti. Lord Curzon'un kullandığı taktiklerden biri de doğrudan İngiltere'nin çıkarlarını ilgilendiren konuları konferansın gündeminden çıkarıp ikili görüşmelerde çözüme kavuşturma talebiydi. Mesela, normal şartlarda görüşmeler 22 Kasım 1922'de Musul meselesiyle başlayacakken tartışmalar Trakya sınırından başlatıldı. Böylece müttefikler ve Balkan devletlerini kenetleyebileceği ve Türkleri köşeye sıkıştırabileceği bir ortam oluşturdu.
Musul meselesinin iki taraf arasında büyük problemlere, hatta konferansın sona ermesine sebep olacağına inanılmaktaydı. Curzon, Musul tartışmalarının başlayacağı 23 Ocak 1923'e kadar Musul'la ilgili notalar yazdı ve aldığı cevaplara göre devam eden azınlıklar ile kapitülasyon konularında Türkiye'ye zorluklar çıkardı.
2 Aralık'ta komisyonda kapitülasyonlar tartışmaya açıldı. Adli, iktisadi kapitülasyonlar ile tabiiyet ve tarihi eserlerin görüşüleceği üç alt komisyon oluşturuldu. Türk heyetinin geri adım atmadığı bu konular Temmuz 1923'e kadar sonuca bağlanamadı. Görüşmelerin önemli bir konusu azınlıklardı. Türk heyeti azınlıkların durumunu gözetip haklarını arama bahanesiyle ihdas edilecek her türlü kurumu reddetti.
Curzon, 4 Aralık'ta Boğazlar konusunu gündeme getirdi. İngilizler Boğazlar'dan geçişin serbest olmasını isterlerken Rusya kapalı kalması taraftarıydı. Rus temsilci Çiçerin'in konuşmasından sonra ayağa kalkan Curzon, "Esas olarak Türk çıkarlarını korumaya yönelik bu programın Rusya tarafından öne sürülmesi dikkat çekicidir. Önerilerini dinlerken, Bay Çiçerin'in rolleri şaşırdığını ve İsmet Paşa'nın kalpağını giydiğini sandım" demişti. Curzon, Türk heyetinin Sovyet desteğinden yararlanarak bazı meselelerin Türkiye lehine çözülmesinin önüne geçmek istiyordu. Boğazlar Sorunu'nu öne alarak daha başta Türk-Rus ilişkisinin zayıflatmaya çalışmıştı. Boğazlar sorunu 1 Şubat 1923'te Rusya'nın istemediği şekilde çözüldü.
Musul konusunda Türkiye de İngiltere de kendi tezlerinden taviz vermiyordu. Curzon'un önündeki en büyük engel, konferans Musul meselesi vesilesiyle dağılır ve barış yapılamazsa İngiltere'nin petrol için barıştan vazgeçtiği yönünde bir algı oluşabileceğiydi. Bu yüzden atacağı adımları, konferansın devamını düşünerek atmalıydı. Bu sırada Sömürge Bakanlığı'ndan Musul meselesinin Milletler Cemiyeti'ne havale edilmesi önerisi geldi. İsmet Paşa, Musul'un Türkiye'nin bir parçası olduğunu, meselenin Milletler Cemiyeti'ne intikal etmesinin doğru olmadığını savundu.
Dokuz haftadır ana ve alt komisyonlarda muhtelif konuların tartışıldığı Lozan Konferansı, 27 Ocak 1923'te dağıldı. Trakya sınırı, adli kapitülasyonlar, iktisadi ve mali meseleler ile Musul meselesi çözülememişti.
Lord Curzon, Lozan'dan ayrılmadan Türk heyetini köşeye sıkıştırmak için Musul meselesinin Milletler Cemiyeti'ne havalesi yerine 1 yıl boyunca Türklerle konunun müzakere edilebileceği maddesini ekledi. Diğer taraftan Fransa ile İtalya'yı ilgilendiren adli ve iktisadi konularda sert bir tavır sergiledi. Lord Curzon hamlesini Türk heyetinin Musul'la ilgili öneri kabul edip mali konulardan taviz vermeyeceği üzerine kurmuştu. Öyle de oldu. Türk heyeti Musul teklifini kabul ederken iktisadi ve adli konuların Türkiye'nin bağımsızlığına aykırı olduğunu ifade etti.
Lozan
BAĞIMSIZLIĞIN BELGESİ
Fransa ve İtalya ile görüşmelere bir süre devam edildikten sonra Türk heyeti, durumu müzakere için 7 Şubat'ta Ankara'ya doğru yola çıktı. İsmet Paşa, Eskişehir'de Atatürk'le durumu görüştü. Daha sonra TBMM'de Lozan'daki durumu anlatan İsmet Paşa, iki tarafın da küçük tavizler vermesiyle Türkiye'nin lehine bir antlaşma zemininin olduğunu ifade etti. Lozan'daki taslak TBMM'nin önüne geldiğinde Meclis'teki muhalifler böyle bir antlaşmanın Misak-ı Milli'den taviz vermek olduğu söylediler. Mustafa Kemal'in müdahalelerine rağmen Meclis'teki muhalefet devam etti. İsmet Paşa'ya da ordudaki görevine dönme çağrısı yaptılar. Mustafa Kemal'in dik duruşu karşısında muhalefet yumuşadı.
Hükümet 6 Mart'ta antlaşmada Türkiye'nin bağımsızlığına halel getiren bazı maddeler olduğundan kabul edilemez olduğu, ısrarcı olunursa sonuçlarının olacağı yönünde bir bildiri yayımladı.
23 Nisan 1923'te Lozan'da konferansın ikinci devresi başladı. Bu defa İngiltere'yi Sir Horace Rumbold temsil ediyordu. Konferansta iktisadi konular büyük tartışmalara sebep oldu. Irak sınırının belirlenmesi konusunda ilerleme kaydedilemedi. Bunun için meselenin daha sonra yapılacak görüşmelere bırakılması kararı alındı. Azınlıklar ve kapitülasyonlarla ilgili meseleler Türk heyetinin istediği şekilde neticelendi. Görüşmeler 17 Temmuz 1923'te bitirildi. Heyetlerin hükümetlerinden yetki almaları için antlaşmanın 24 Temmuz'da imzalanmasına karar verildi. İsmet Paşa, hükümetten yetki alamayınca doğrudan Mustafa Kemal Paşa'ya başvurdu. Atatürk de TBMM başkanı ve başkumandan sıfatıyla İsmet Paşa'ya yetki verdi. İsmet Paşa, 100 yıl önce 24 Temmuz'da Lozan Antlaşması'nı imzaladı. Lozan Antlaşması, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'nin başta I. Dünya Savaşı'nın galipleri olmak üzere başlıca dünya devletlerince onaylandığını gösteren milletlerarası bir belgedir.
Lozan Antlaşması.
TELGRAFLARI OKUYUP ARGÜMAN GELİŞTİRDİLER
Lozan'da Türk heyeti, Ankara ile iletişimde büyük problemler yaşadı. Hatta Dışişleri Bakanı sıfatıyla heyete başkanlık eden İsmet Paşa ile Başbakan Rauf Bey arasında bu meseleden dolayı gerginlik oldu. Rauf Bey zorlukları aşmak için Köstence hattını öneriyordu. İsmet Paşa ise daha güvenilir ve hızlı olduğu gerekçesiyle Doğu hattının kullanılması konusunda ısrar ediyordu. İsmet Paşa, oturumlardan önce daha hızlı haber almak için doğrudan Mustafa Kemal'e telgraf çekmeye başladı. Bu durum, başbakanın devre dışı kalması demekti.
Türk heyetinin kullandığı Doğu hattı, İngiltere'nin denetimi altındaydı. İngiliz istihbaratı, heyet ile Ankara arasında gidip gelen telgrafları ele geçirebiliyordu. Böylece oturum başlamadan Türk heyetinin tavrı değerlendiriliyor, heyeti köşeye sıkıştırmak üzere argümanlar geliştiriliyordu. Türk heyetinin hangi şartlarda masadan kalkacağını, hangi şartlarda direnç gösterse de sonunda yumuşayacağını bilmek, İngilizlere önemli fırsatlar sunmuştu. Görüşmelerle ilgili yapılan araştırmalar, İngilizlerin Türk heyetinin önerilerine karşı kapsamlı cevaplar hazırladıklarını göstermektedir. Lozan'daki görüşmelerin ikinci kısmında İngiliz başmüzakereci Rumbold, "Önemli anlarda gizli kaynaklardan elde ettiğimiz bilgi paha biçilemez değerdeydi ve bizi, rakibinin elini bilen bir briç oyuncusu konumuna sokuyordu" demişti. Durumun farkına varılınca telgraf hattı değiştirildi..
.Osmanlı isyanları ve darbelerinin tarihi, Fatih'in ilk hükümdarlığında 1446 yılındaki "Buçuktepe İsyanı" ile başlar ve imparatorluğun son dönemlerine kadar gelir. Neredeyse Fatih Sultan Mehmed'den sonra isyanla yüzleşmeyen Osmanlı padişahı yok gibidir. 36 Osmanlı padişahından 12'si darbeyle tahtını kaybetmiştir.
İsyan ve darbeleri önlemenin en önemli hususlarından biri, isyanı bastıracak olanların hızla karar vermeleri gerektiğiydi. Özellikle isyan çıktıktan sonra devlet adamlarının isyanı bastırmada geç kalmaları genelde isyanları başarıya ulaştırıyordu. Uzun tartışmalar ve nasıl hareket edileceğine hemen karar verip asiler üzerine gidilmediğinde, bu bir zafiyet olarak algılanmaktaydı. Harekete geçilmeyen her dakika baştakilerin aleyhine, asilerin ise lehineydi.
Karar vermekte geciken sultanların da sonu tahttan indirilmekti. Örneğin, II. Osman, Sultan İbrahim, II. Mustafa, III. Ahmed ve III. Selim, asilerin üzerine hemen gidilmesine izin vermedikleri için tahtı kaybetmişlerdi. Buna karşılık Kanuni ve I. Mahmud örneklerinde olduğu gibi isyan büyümeden ve toplumsal bir katılım olmadan bastırmayı bilen hükümdarlar tahtlarını koruyabilmişlerdir.
Patrona ve asiler öldürülüyor.
İSYANCILARI ÖLDÜRTTÜ
İsyanla tahta çıkan padişahlar, iktidarlarının ilk dönemlerinde kendisini başa getirenler karşısında hareketsiz ve etkisiz kalmaktaydı. Fakat iktidar ortak kabul etmediğinden yeni sultan ilk fırsatta kendisini tahta çıkaranların tahakkümünden kurtulmak için kolları sıvamaktaydı.
1730'da Lale Devri'ni sona erdiren isyandan sonra devlet yönetiminde etkili olan Patrona Halil'in etkisi uzun sürmedi. Birinci Mahmud, darbeciler olduğu müddetçe iktidarını kuramayacağının farkındaydı. Asilerin hareketinden rahatsızlık duyan Birinci Mahmud, Patrona Halil ve arkadaşlarını sarayda, isyandan iki ay sonra 25 Kasım 1730'da tertip ettiği bir tuzakla öldürttü.
Patrona ekibi ortadan kaldırıldıktan sonra, asilerden kurtulmayı başaranlar intikam almak için gizliden gizliye hazırlık yaptılar. Ancak yeni sadrazam Kabakulak İbrahim Paşa, asilerin her hareketini adamları sayesinde haber alıyordu. Sadrazam, 27 Mart 1731'de hemen Yeniçeri Ağası Abdullah Paşa ve diğer ağaları konağına çağırdı. Hızlı bir şekilde önlem almalarını ve sabaha kadar bütün şehri gezip teftiş etmelerini emretti. Fakat sadrazamın bu uyarısını dikkate alan olmadı ve emrettiği tedbirler de alınmadı.
I. Mahmud
HALK, ASİLERİ TEPELEDİ
Sadrazamın konağındaki toplantıdan haberdar olan asiler ise hemen toplanıp Ağakapısı'nı bastılar. Daha sonra Cebehane'yi basıp silahlara el koydular. Adeta Patrona isyanının başındaki manzara tekrar yaşanıyordu.
İsyanın giderek yayılması üzerine Birinci Mahmud, bütün devlet ricalini Topkapı Sarayı'na davet etti. Sadrazam daha önceki isyanda bu tür gecikmelerin nasıl sonuçlandığını gayet iyi bildiğinden vakit kaybedilmeden Sancak-ı Şerif'in çıkarılmasında ısrar etti. Saraydaki askerler de silahlandırıldı ve sabah olur olmaz Etmeydanı'ndaki asilerin ortadan kaldırılması kararlaştırıldı. Sabahın ilk ışıkları ile Sancak-ı Şerif dışarı çıkarılıp bütün halk sancağın altına çağrıldı. Patrona İsyanı'nın tam aksine, bu ilânı duyan şehir halkı ellerine geçirdikleri silahlarla sancak altına akın etti.
Sancak-ı Şerif önde, sadrazam, saray askerleri ve İstanbul halkı arkada Etmeydanı'nda doğru yürümeye başladılar. Asiler halkın üzerine ateş açtılar fakat halk dağılmayınca bu defa da Sancak-ı Şerif'e ateş ettiler. Bunun üzerine halk galeyana geldi. Asilerden kaçabilenler kaçtı, kaçamayanlar ise halk tarafından linç edildi.
Ağustos 1731'de asiler tekrar isyan çıkarmak için hazırlığa başladı. Fakat bu teşebbüs kısa sürede öğrenilip elebaşları yakalandığı için isyan büyümeden önlendi. Başarısız isyan girişiminden sonra yapılan takibat sonucu yüzlerce kişi cezalandırıldı.
Osmanlı-Rus Savaşı'ndan bir sahne.
BAŞLAMADAN SONA ERDİ
1736-1739 yılları arasındaki Avusturya ve Rusya ile olan savaşlarda zafer kazanılıp Belgrad yeniden fethedilmişti. Barış antlaşmaları imzalandıktan sonra terhis olan askerlerin büyük bir kısmı İstanbul'a akın etti. Ayrıca savaşta zarar görenler de şehre göçtüğünden İstanbul'daki nüfusta büyük bir artış yaşandı.
Göç yüzünden 1739 kışında İstanbul'un gıda ihtiyacını karşılamakta sıkıntılar yaşandı. Alınan tedbirlere rağmen her geçen gün sıkıntının artması, gıda ürünlerinin büyük bir kısmının karaborsaya düşmesi üzerine şehirde kundaklamalar hızla çoğaldı. Sıkıntının giderilememesi üzerine 6 Haziran 1740'ta İstanbul'da büyük bir isyan başladı.
İsyan ilk olarak Sipahi Çarşısı'nda ortaya çıktı. Sayıları oldukça az olan asiler, çarşıdaki dükkânları yağmalayıp esnafa zorla kepenk kapattırdılar. Birinci Mahmud, isyan çıktığında Hünkâr İskelesi'nde gezideydi. Sadrazam Hacı İvaz Mehmed Paşa ise Sadabad'daydı. Bu yüzden isyana hemen müdahale edilememişti.
İstanbul'da bulunan Vezir Ahmed Paşa, isyanı haber alır almaz durumu hemen sadrazama bildirdi ve emrindeki askerleri silahlandırarak asilerin üzerine gitti. Halk devletin yanına çekildi. Atmeydanı'na yaklaştıklarında şehir halkı ve askerler tarafından etrafı sarılan asilerin fazla seçenekleri yoktu. Başta direnmeye çalıştılarsa da kalabalık karşısında daha fazla tutunamadılar ve içlerinden birkaç kişinin öldürülmesi üzerine dağıldılar.
Saraya dönen Birinci Mahmud, devlet adamlarıyla durumu görüştü. Asilerin şehrin muhtelif yerlerine çıkarılacak devriyelerle ortadan kaldırılmasını kararlaştırdı. Bu karar üzerine 6 Haziran 1740 gecesi baskınlar düzenlenerek, asilerin bir kısmı tutuklanırken bir kısmı da öldürüldü. Böylece bir isyan daha başlarken bitirilmişti.
I. Mahmud
OSMANLI'NIN EN BAŞARILI PADİŞAHLARINDAN: I. MAHMUD
Edirne'de doğan Birinci Mahmud'un ilk yılları da Edirne'de geçti. Eğitimine, 18 Mayıs 1702'de Edirne Sarayı'nda Harem Ağası Nezir Ağa nezareti altında yapılan ve İkinci Mustafa'nın da katıldığı törenle ilk dersi Şeyhülislâm Feyzullah Efendi'den alarak başladı. Daha sonra eğitimini Feyzullah Efendi'nin oğlu İbrahim Efendi sürdürdü.
1703'te yedi yaşındayken babası İkinci Mustafa tahttan indirilince İstanbul'da sarayda hapis hayatı başladı. Şimşirlikte geçen 27 yıllık hapis hayatında kuyumculukla uğraştı. Amcası Üçüncü Ahmed'in Patrona isyanı sonucu 1730'da tahttan indirilmesiyle Edirne'de tahta çıktı.
I. Mahmud'un tuğrası.
Zayıf ve kısa boylu olan Birinci Mahmud, iyilik yapmaktan hoşlanan, hayırsever ve devlet işleriyle yakından ilgilenen bir padişahtı. Divan toplantılarına katılarak halkın şikâyetlerini dinlerdi. Cirit oynamaktan, ata binmekten ve yüzmeden hoşlanırdı. Asayişi bozmak isteyenlere karşı çok sert hareket etmişti. Kuyumculuk, şiir ve musikiyle uğraşmıştı. Şiirde "Sebkatî" mahlasını kullanmıştı. Arapça şiirleri de vardı. Çiçeği çok seven Birinci Mahmud lale yetiştirmekle uğraşmıştı. Ayrıca satranç meraklısıydı.
Döneminde Avusturya ve Rusya ile 1736-1739 yılları arasındaki savaştan Osmanlı İmparatorluğu galip çıkarak 1718'de kaybettiği Belgrad ve Şebeş'i geri aldı. Bu Osmanlı'nın tek başına kazandığı son büyük zaferdi. 1746'da bir antlaşma yapılarak 23 senedir devam eden İran harpleri sona erdirildi.
Fazla bilinmeyen I. Mahmud, Osmanlı tarihinin en başarılı padişahlarından biridir..
.Fransa'nın bulunduğu Galya Yarımadası, insanlık tarihinin en eski yerleşim bölgelerinden biri olmakla birlikte, azınlıkların en çok ezildiği ülkelerden biri oldu. Bu ayrımcılık politikası bazen katliamlara dönüşürken bazen de toplumsal olaylara ve iç karışıklıklara sebep oldu.
DİRİ DİRİ YAKILDILAR
Fransa, Orta Çağ'da bugünkü çekirdek topraklarına ulaştı ve 8. yüzyılda milli bir devlet olan Frank Krallığı'na dönüştü. Frank krallarından Kısa Pepin, Akitinya Krallığı'na bağlı Clermont Kalesi'ni kuşattı. Şehri ele geçiren Kısa Pepin, kalenin komutanı Kont Bladinus'u zincirlere vurdururken, şehirde bulunan halkı büyük küçük ayırt etmeksizin diri diri yaktırdı.
1022'de bu kez dini sebeplerden dolayı, Orleans'ta birçok kimse yakıldı. Kraliçe Arlesli Konstance'ye yakın bazı din adamları, çileciliğe dayalı bir mistisizmi benimsemediklerinden dolayı tahkikata alınmışlardı. Olayın dini olduğu kadar aynı zamanda siyasi yönü de vardı. Kral II. Robert, Orleans'taki din adamlarının kralın en büyük rakibi olan Blois Kontu'na yardım ettiklerini düşünüyordu. II. Robert'in emriyle, Orleans'ta tüm heretik ilan edilenler önce bir binaya kitlenmiş, sonra da hepsi yakılmıştı. Bu olay kilisenin onayıyla ilk büyük katliamdı.
Kısa Pepin.
HAÇLI KATLİAMLARI
1095'te Clermont Konsili sonrasında Papa II. Urbanus tarafından Haçlı seferi kararı alınınca ilk hedef Rouen şehrinde bulunan Yahudiler oldu. 1096 Eylül'ünde Rouen'de toplanan bir Haçlı birliği, şehirdeki Yahudileri Rouen Sinagogu'nda toplayıp katletti. 1142'de VII. Louis'e bağlı Fransız ordusu, Kutsal Roma Germen İmparatorluğu askerlerine destek verdikleri gerekçesiyle Vitry-en-Perthois'teki 1300 kişiyi kiliseye doldurarak canlı canlı yaktı.
Haçlı seferlerinin önemli figürlerinden Blois Kontu Theobald da Hz. İsa'nın kanının intikamını almak iddiasıyla kendi şehrinde bulunan 17'si kadın toplam 31 Yahudi'yi bir evde toplamış ve bu insanları diri diri yakmıştı. 1192'de ise Fransa Kralı II. Philip'in emriyle bu kez Bray-Sur-Seine'deki Yahudiler öldürüldü.
1209'da ise Papa II. Innocentius'un emriyle sapkın oldukları düşünülen, Güney Fransa'daki Katharlar'a yönelik bir Haçlı seferi düzenlendi. VIII. Louis, önderliğindeki Haçlı birliği, Langedoc bölgesi denilen Güney Fransa'ya doğru ilerleyip binlerce kişiyi katletti.
10 Haziran 1219'da ise o zamana kadar görülmemiş boyutta bir katliam Marmande şehrinde gerçekleştirildi. Daha sonra kraliyet tahtına oturacak olan VIII. Louis, Güneybatı Fransa'da yer alan Marmande şehrini tamamen yakıp 5 bin kişiyi öldürttü.
Yahudi ve heretiklere yönelik katliamlar Orta Çağ boyunca devam etti. 1234'te Moissac'da, 1240'ta Carcassonne'de, 1251'de Dijon'da, 1288'de Troyes'da, 1320'de Touluse'da birçok Yahudi ve heretik katledildi.
Katharlar'ın yakılması.
KÖYLÜLER İSYAN ETTİ
1358'de mevcut feodal sisteme karşı ilk büyük başkaldırı köylüler tarafından gerçekleştirildi. Kuzey Fransa'da yer alan Oise Vadisi'nde köylüler, soylu sınıfa karşı ayaklanıp birçok asilzadeyi öldürdüler. Ayaklanmayı başlatanlar sıradan insanlar olduğundan asilzadeler onları küçümsemek için Fransız taşrasında sıradan insanların ismi olan Jacque ile isyancıları andılar. Bu isyana Guillaume Cale isimli zengin bir köylü liderlik etmiş ve bu yüzden Jean Le Bel'in kroniğinde "Jacque Bonhomme" (Jacquesler'in Sevdiği Adam) lakabıyla anılmıştı.
Fransız soylu sınıfı bu başkaldırıya çok sert karşılık verdi. Fransız soyluları Navarra Kralı önderliğinde bir ordu kurarak Guillaume Cale komutasındaki köylü ordusuyla karşı karşıya geldiler. Asilzade ordusu 10 Haziran 1358'de Mello Muharebesi'nde köylü ordusunu büyük bir mağlubiyete uğrattı. Mello Muharebesi'ndeki yenilgiden sonra dağılan köylü birliklerinden intikam almak isteyen asilzadeler, paralı askerlerden de destek alarak birçok köyü yağmaladılar ve çoğu herhangi bir olaya karışmayan yaklaşık 20 bin Fransız köylüsü öldürüldü.
St. Barthelemy katliamı.
MEZHEP SAVAŞLARI
16. yüzyılda reform hareketlerinin ortaya çıkmasıyla beraber Fransa'da yeniden dini katliamlar başlamıştı. Katolik inancında reform yanlısı mistik-çileci bir grup olan Valdoculuk özellikle Güney Fransa'da kendine taraftar bulmuştu. 1545'te Fransa Kralı 1. Fransuva'nın emriyle Valdocular'ın yoğun olarak yaşadığı Merindol şehrinde, Papalık ve Provans bölgesi askerleri tarafından yüzlerce insanın öldürüldüğü büyük bir katliam gerçekleşti.
Fransız Protestanları olan Huguenotlar büyük bir dini baskı gördüklerinden, kralın çevresine yönelik bir komplo gerçekleştirmeyi planladılar. Jean du Barry ve Conde Prensi Louis'in önderliğindeki Huguenotlar'ın bu eyleminin temel amacı, Fransa'nın 15 yaşındaki ve tecrübesiz kralı II. Fransuva'nın çevresindeki radikal Katolik ve karşı reformcu grubu ortadan kaldırmaktı. Kralın Amboise Şatosu'na gerçekleştirdiği bir ziyaret sırasında bir karışıklık çıkarılmış, ancak olayın sezilmesiyle suikast girişimi başarısız olmuştu. Olaya karıştığı düşünülen birçok Huguenot sorguya çekilip yaklaşık 1500 kişi toplu olarak öldürüldü.
Katoliklerin önde gelenlerinden Duc de Guise'nin emriyle 1562'de Vassy'de büyük bir katliam gerçekleşti. Katoliklerin bu baskılarına karşılık vermek isteyen Huguenotlar ise 1562'de Mornas'ta 200 Katolik askerini öldürdüler. 1567'de ise Nimes şehrindeki Katolikler, Protestanlar tarafından katledildi. Ancak bu intikam hareketlerine rağmen, Katolikler ülkenin birçok noktasında Huguenotlara baskı uygulayıp öldürmeye devam ettiler.
Protestan-Katolik çatışmasında, en büyük katliam ise Paris'teki St. Barthelemy günü gerçekleşti. St. Barthelemy yortusuna tesadüf eden 23-24 Ağustos 1572 tarihinde Paris'te Navarra Kontu ve Protestan bir hükümdar olan IV. Henri'nin (daha sonra Fransa kralı oldu) düğünü için Paris'e gelen Huguenotlar, Kral IX. Charles'ın annesi Catherine de Medici'nin emriyle büyük bir katliama maruz kaldılar. Bu katliam mezhep savaşları döneminin en kanlı olayı olduğu gibi, Protestanların birçok önderinin öldürülmesine ve Huguenotların köşelerine çekilmesine sebep oldu.
Robespierre'in giyotinle idamı.
FRANSIZ İHTİLALİ'NDE YÜZ BİNLERCE İNSAN ÖLDÜRÜLDÜ
Fransız İhtilali özgürlükle özdeşleştirilmiş bir devrim olarak gösterilir. Ancak ihtilal döneminde yüz binlerce Fransız, "Cumhuriyet düşmanı" diye en vahşi şekillerde öldürüldü. Kan ve gözyaşı devrimi olan Fransız İhtilali sırasında Cumhuriyet düşmanı diye Fransızlar katledildi, katliamdan kaçanlar İngiltere, Avusturya, Rusya, Amerika, Prusya ve Osmanlı Devleti'ne sığındılar.
1792'de Fransız meclis üyesi Joseph Ignace Guillotin'in bizzat tasarladığı giyotin, farklı gruplardan birçok insanın toplu şekilde öldürülmesini sağlayan bir ölüm makinesi oldu. Ancak giyotinle idam dışında da bu süreçte büyük katliamlar yaşandı. Bunlardan en önemlilerinden biri 1792'de Eylül katliamlarıydı. 1792'de Prusya'nın Fransa'ya saldırması ve sınırdaki Verdun Kalesi'nin düşüşü, Cumhuriyetçilerde büyük bir endişeye sebep olmuştu. Bu olumsuz ortamın oluşturduğu endişe ve kıtlık korkusu Paris'e yayılmıştı. Cumhuriyete biat etmemiş aristokratlar ve ruhban sınıfın ülke içinde kargaşa ve korku oluşturacağı hakkında dedikodular dolaşıyordu. Mevcut parlamento, yasama çalışmalarını henüz bitirdiğinden ve yeni meclis olan ulusal Konvansiyon henüz ilk oturumunu yapmadığından, şehirdeki gerçek güç radikal sol grupların kontrolündeki Paris Komünü'nün eline geçmişti. Eski rejim yanlıları hapishaneye gönderilmeye başlandı.
Hapishanelerdeki aristokrat kökenli mahkûmlar ve rahipler, çoğunlukla basit dövüş silahlarıyla öldürüldüler. Katliamların en ünlü kurbanı ise tutuklu olan ve kısa bir süre sonra idam edilecek olan eski Kraliçe Marie Antoinette'in arkadaşı olan Prenses de Lamballe idi. Saldırganlar, Lamballe'nin kafasını keserek bir mızrağa koydular ve Temple Hapishanesi'nin dışındaki bir geçit töreninde, eski kraliçeye gösterdiler.
Vendee katliamı.
1793'te ise eski rejime dönülmesini savunan ve Fransız İhtilali'ne karşı olan İngiltere'nin desteklediği Kraliyet ve Katolik Ordusu (Vendee Ordusu) mensuplarını mağlup eden Cumhuriyetçi Ordu, General Sepher önderliğinde Avranches şehrine girdi. Kamu düzeni sağlandı. Ancak büyük bir katliam başladı. Vendee bölgesinde ihtilal yılları boyunca kadın ve çocuk ayırt etmeden 200 binden fazla insan öldürüldü. Bir bölge insanına karşı yapılan bu toplu kıyım Avrupa'da işlenen ilk "genosit", yani soykırım olarak tarihe geçti.
Fransız İhtilali ile başlayan toplu öldürmeler 1794'ten sonra şekil değiştirdi. Başlangıçta kraliyetçi isyancıları ortadan kaldırmaya yönelik bu operasyonlar zamanla Cumhuriyetçilerin kendi iç hesaplaşmasına döndü ve Robespierre yanlıları, Dağlılar (Montanagradlar), Thermidorianlar, Jakobenler birbirleriyle mücadele ettiler.
Fransa 1789'da 28 milyon nüfusuyla Avrupa ülkeleri içinde en kalabalık nüfusa sahip ülkeydi. İhtilalcilerin bazılarına göre nüfusun bir kısmını tüketici olduğunu düşündükleri din adamları, soylular, tüccarlar ve bankacılar meydana getiriyordu. Önce bunlardan başlanarak çok sayıda insan Cumhuriyeti asla sevmeyecekleri için öldürülmeliydiler. Bir milyondan fazla insan ihtilal sırasında öldürüldü..
.Yavuz Sultan Selim'in 1516-1517'de Suriye ve Mısır'ı fethiyle birlikte Hicaz bölgesi de Osmanlı hâkimiyeti altına girdi. "Hadimü'l-Haremeyni'ş-Şerifeyn", yani Mekke ve Medine'nin hizmetkârı unvanını alan Osmanlı padişahları bütün İslam dünyasını ilgilendiren hac organizasyonunu da yüklendiler.
HAREKET MERKEZİ ÜSKÜDAR'DI
İstanbul'dan hacca, kara veya denizyolu ile gidilirdi. Hac yolculuğu o dönemlerde oldukça meşakkatli ve uzun sürmekteydi. İstanbul'dan hacca gidiş-dönüş yaklaşık dokuz ay sürüp bir sürü tehlike altında gerçekleşirdi. Hacılar bazen müstakil yolculuk yapsalar da genellikle büyük kervanlarla ulaşım sağlanırdı.
Üsküdar'dan törenle hareket eden hac kervanları, yaklaşık iki ayda Kahire veya Şam'a varırlardı. Bu iki şehirde hazırlanan, 40-50 bin kişiden oluşan hac kervanları "Emir-i Hac" adı verilen görevlinin idaresinde ve askeri birliklerin koruması altında Haremeyn'e hareket ederdi. Suraiya Faroqhi, "Hacılar ve Sultanlar" isimli kitabında Osmanlı döneminde hac yolculuğunu ve Haremeyn'in idaresini teferruatlı olarak anlatır.
Hac kervanı.
EN ÖNEMLİ KONU GÜVENLİKTİ
Osmanlı padişahlarının en önemli görevlerinden biri, yolculuk esnasında hacıların güvenliğini sağlamaktı. Kervanların yol boyunca güvenliğini sağlamak için askeri tedbirler yeterli olmadığından, bedevilere hac kervanlarına saldırmamaları için "surre" adı verilen para dağıtılırdı. Çölde eşkıyalık yapan bedevilere hediyeler verilmek suretiyle, fazla bir kuvvet bulundurulmadan hac yolu emniyeti ve Osmanlı İmparatorluğu'nun o topraklardaki meşruiyeti sağlanmıştır.
Yolculuk esnasındaki en önemli meselelerden biri de kervanlara yeterli sayıda deve temin edebilmekti. Çeşitli Arap kabilelerinden develer kiralanır veya satın alınırdı. Üçüncü Murad zamanında Şam kervanının deve ihtiyacını karşılamak için bir vakıf bile kurulmuştu. Her hacı adayı kendi ihtiyacını kendisi karşılamakla yükümlüyken, fakir olanlara devlet yardım ederdi.
Kervanda görevli asker ve memurların da ihtiyaçları devlet hazinesinden karşılanırdı. Fakir hacılara her mola yerinde padişah adına sıcak yemek verilir, nakit ihtiyacı olanlara para dağıtılırdı. Güçsüz hacıları taşımak için deve tahsis edilirdi. Fakir hacıların ihtiyaçlarını karşılamak için kurulmuş vakıflar vardı. Fakir hacılar önceleri devlet eliyle Haremeyn'deki hanlara yerleştirilirdi. İkinci Abdülhamid döneminde ise Mekke'de bulunan fakir hacılar için büyük bir misafirhane inşa ettirildi.
19. yüzyılda Kâbe ve çevresi.
KERVANLAR RENKLİ OLURDU
Hacdan dönüş yolculukları da kervanla olurdu. Dönüş yolculuğu için gerekli olan yiyecek, mola yerlerini korumak için yapılmış kalelerde saklanırdı. Hac kervanları çok renkli olurdu. Kervanla beraber giden kahveci, şerbetçi esnafı hacı kafilesinin önüne geçerek, çalı çırpı ile ateş yakıp seyyar dükkânlarını açarlardı. Hacı kervanındaki ehl-i keyifler, at, katır ve develerinden inerek, kahve ve şerbetlerini içerlerdi.
Hacı adaylarının hac görevlerini rahatça yerine getirdiklerine dair İstanbul'a müjdeciler gelir, ayrıca Mekke şerifi de durumu beyan eden bir mektubu padişaha gönderirdi. Hacıların karşılanışları da yolculuğa çıkışları gibi büyük törenlerle olurdu.
Hacılar
YOLLAR TEHLİKELERLE DOLUYDU
İstanbul ve Anadolu'dan hacca gelen güzergâhların dışında birkaç anayol daha vardı. Suraiya Faroqhi, bu güzergâhları detaylı olarak anlatır.
İranlıların Basra üzerinden hacca gelmeleri daha kolayken, Osmanlılar güvenlik sebebiyle zaman zaman bu yolu kapatırlardı. Böyle durumlarda İranlılar, Şam, Kahire ve Yemen güzergâhlarını kullanırlardı. İranlı hacıların zaman zaman casusluk faaliyetlerine karışmış olmalarına rağmen hukukları korunurdu. Örneğin, 1694'te İran'dan gelen hacılara eziyet eden ve fazla ücret alan Hac Emiri Assaf Paşa idam edilmiş ve aldığı fazla para da İranlı hacılara geri verilmişti. İranlıların hac yolculuğu Mekke'den sonra Necef'te Hazreti Ali'nin, Kerbela'da Hazreti Hüseyin'in mezarlarını ziyaretle tamamlanırdı. Hacca Yemen üzerinden de gelinirdi. Hindistan'dan gelen hacılar, o bölgelerde hâkim olan Portekizlilere para vererek yol izni alırlardı. Kuzey Afrikalı hacılar ise ya gemiyle Mısır'a gelip burada Kahire kervanına katılırlar ya da Kuzey Afrika'yı batıdan doğuya aşan bir kervanla Kahire'ye gelip bir süre dinlendikten sonra hac kervanına dâhil olurlardı. Denizyolu özellikle Malta korsanlarının saldırılarıyla karşılaşıldığı için tehlikeli idi. Bu yüzden hacılar, korsan saldırılarına karşı daha güvenli olan Hıristiyan gemilerini kullanırlardı.
18. yüzyılın sonlarında Medine.
HİCAZ DEMİRYOLU'NA SALDIRILAR
Orta Asya'dan gelen hacılar ise Hazar Denizi kıyılarına gelip Astarhan'da mola verdikten sonra Kırım'a giderek buradaki limanlardan İstanbul'a geçerlerdi. Rusların 1557'de Astarhan'ı işgalleriyle Orta Asya'dan hacca giden Müslümanlar zor durumda kalmış, bunun üzerine Osmanlılar, 1569'da Don-Volga kanalı projesini devreye sokarak hac yolunu yeniden açmaya çalışmışlardı. Ancak bu teşebbüsün başarısız olmasıyla bu tarihten sonra bu bölgeden hac yolculukları oldukça zor koşullarda gerçekleşti. 19. yüzyılın ikinci yarısında Süveyş Kanalı'nın açılması ve buharlı gemilerin devreye girmesiyle hac yolculuğu önceki yıllara nazaran oldukça kolaylaştı. Kızıldeniz'den Cidde'ye giden hacılar burada birkaç gün dinlendikten sonra kervanlarla Mekke'ye hareket ederlerdi. II. Abdülhamid döneminde askeri nakliyat ve hac yolculuğunu kolaylaştırmak için Hicaz Demiryolu yapılmışsa da bu demiryolu imparatorluğun dağılma sürecine girmesi yüzünden hacılar için istenilen ölçüde kullanılamadı. Bedeviler, Osmanlı İmparatorluğu'nun bölgedeki siyasi ve askeri etkinliğinin artmaması ve hac ulaşımından elde ettikleri gelirleri kaybetmemek için Hicaz Demiryolu'na devamlı saldırılar düzenleyerek bu teşebbüsü engellemeye çalışmışlardı.
ULAŞIM KOLAYLAŞTIKÇA HACI SAYISI DA ARTTI
19. yüzyıldan önce ne kadar insanın hacca gittiğini tam olarak tespit etmek zor. Ancak 80-100 bin kişi civarındaki insanın hacda bulunduğu anlaşılmakta. Özellikle "Hacc-ı Ekber" (Arafat'a çıkılan günün cumaya rastladığı yıllardaki hac) yıllarında hacı sayısı daha fazla olmuştur. Hacc-ı Ekber olan 1865'te hacı sayısı 150 binken, diğer bir Hacc-ı Ekber olan 1893'te ise 300 bine ulaşmıştı. 19. yüzyılın sonlarında buharlı gemilerin kullanılması ve Süveyş Kanalı'nın devreye girmesiyle hac seyahatinin kısalması sebebiyle hacı sayısı oldukça artmıştı..
.Petro, 10 yaşındayken 1682'de tahta çıktı. Ancak üvey ablası Sofiya'nın, o dönemin sürekli ordusu olan Strelitzleri ayaklandırmasıyla tahtı hem bedenen hem de aklen sakat olan kardeşi İvan ile paylaşmak zorunda kaldı. İvan birinci çar, Petro ikinci çar, Sofiya da naibe ilan edildi. Ülkeyi idare eden Sofiya, Petro ve annesi Nataliya'yı başkent yakınlarındaki bir köye sürdü.
Petro bu dönemde Latince, Almanca, Felemenkçe öğrendi. Sürekli okudu. Rusya'ya gelen Avrupalılarla yakınlık kurarak medeniyetleri hakkında bilgi sahibi oldu. En büyük tutkusu denizcilikti. Çocukluğunda kayıklardan oluşan bir filo kurmuş, bunlara Peresvavl Gölü üzerinde manevralar yaptırırdı.
1689'da Petro'dan tamamen kurtulmak isteyen Sofiya ve yandaşlarının hazırladığı komplonun başarısız olmasıyla tahtı üzerindeki gölge kalktı. Petro iktidara hâkim olup ablasının naibeliğine son verdi. Strelitzlerin kendi iktidarını sınırlandırmasını önlemek için siyasi nüfuzlarını azalttı. Moskova'daki garnizonların bir kısmını Kiev ve başka şehirlere nakletti.
BİNLERCE İSYANCI ÖLDÜRÜLDÜ
Petro, 1697'de 270 kişilik bir toplulukla kendisini gizleyerek Avrupa'ya gitti. Hollanda'yı ve İngiltere'yi gezdi. Amsterdam ve Zaandam tersanelerinde birkaç ay kaldı. Buralarda bir işçi gibi çalıştı. Avrupa'da kaldığı sürece gördüğü her şeyi inceledi. Örnek modeller hazırlattı. Cevdet Paşa, onun Avrupa'da kalmasını "Büyük Petro Avrupa'yı gören, orada yaşayan, ilim ve fenni orada öğrenen bir adamdı. Bizimkilerin böyle bir gezme ve görme imkânı olmadığı için tecrübesizliklerimiz oldu" sözleriyle değerlendirir.
Sofiya 1698'de, Petro Avrupa seyahatindeyken kardeşini tahttan indirmek içim Strelitzleri harekete geçirdi. Durumu haber alan Petro, Rusya'ya döndü. Strelitzlerin binlercesi öldürüldü, binlercesi de sınırdışı edildi. Asi askerlere, halkın gözü önünde ağır işkenceler yapıldı. Petro, 1702'de İsveç'e karşı başlayan Kuzey Savaşı'nda Strelitzleri tekrar canlandırdı. 1711'de Prut Savaşı'nda da Strelitzler rol aldı. Ancak 1720'den itibaren Strelitzler, Rus ordusunun içine katılarak tarihten tamamen kaldırıldı.
REFORMLARLA ÜLKEYİ DEĞİŞTİRDİ
Petro, Strelitzleri ortadan kaldırdıktan sonra reformlara başladı. Avrupalı gibi giyinmeye zorladığı Rus asillerinin sakallarını kestirtti. Sakalını kesmeyenlerinkini kendi eliyle kesti. Petro'dan önce düzenli bir Rus ordusu yoktu. Soyluların beslediği askerler, Kazaklar, Strelitz muhafızları ve ordunun yarısını meydana getiren yabancı paralı askerler Rus ordusunu oluşturuyordu.
Rusya'nın ilk milli ordusu onun zamanında kuruldu. Askerliği zorunlu hale getirerek paralı askerlere olan ihtiyacın ortadan kalkmasını sağladı. Ateşli silahların kullanılmasını yaygınlaştırdı, askeri eğitime önem verdi. Kara ordusunda ve donanmada ağır silahları kullanacak insanların eğitimi için akademiler kurdu.
Rusya'nın Baltık Denizi'nde ve Karadeniz'de limanı olmadığı için donanması da yoktu. İlk Rus donanmasını kurdu ve ülkesinin denizlerde de bir güç olarak boy göstermesini sağladı.
Viyana bozgun yıllarında Osmanlı'ya karşı kurulan Haçlı ittifakına katılıp Azak'ı işgal etti. Defalarca mağlup olduğu İsveç Kralı Demirbaş Şarl'ı Poltava Savaşı'nda yendi. 1711'de Prut Savaşı'nda Osmanlı ordusuna mağlup oldu. Ancak Baltacı Mehmed Paşa, eline geçen Rus ordusunu yok etme fırsatını kullanamadı. Petro 1716'da ikinci kez Avrupa'ya seyahat etti. 1725'te öldüğünde arkasında çok farklı bir Rusya bırakmıştı.
YENİÇERİLERE BENZİYORLARDI
Rusça "okçu, silahdar" demek olan Strelitzler (streltsy) uzun süre Rus ordusunun en önemli askerleriydiler. Bu askeri grup 16. yüzyılın ortalarında Rus Çarı Korkunç İvan tarafından kuruldu. Kelime manası "okçu" demek olsa da tüfeği de yoğun olarak kullanıyorlardı. Hem piyade hem de süvariydiler.
Kendilerine mahsus üniformaları vardı. Rus Çarı'nın yakın korumasıydılar. İşlev olarak Osmanlı Devleti'ndeki yeniçerilere benziyorlardı. İlk defa 1552'de Kazan kuşatmasında görüldüler. Baltıklar'daki savaşlarda ve Türk hanlıklarına karşı askeri faaliyetlerde rol oynadılar. Askerlerin önemli bir kısmı Moskova'da bulunduğundan zamanla siyasi hadiselerde ana aktör haline geldiler. Başlangıçta halktan seçiliyorlardı. Daha sonra babadan oğula geçen ve ömür boyu süren bir askeri kast haline geldi. Strelitz komutanları, asil ailelerden oluşur ve devlet tarafından atanırlardı. Savaş dışında asayişi sağlar, yangınlarda itfaiyecilik yaparlardı.
Yeniçeriler gibi ticaret ve zanaatla uğraştılar. Bunun sebebi, devlet maaş ödemede sıkıntı çekiği için başka işler yapmalarına izin verilmesinden dolayıydı. Rus yönetimi ayrıca maaş yerine Strelitzlere toprak da vermişti. Bu tür faaliyetler Strelitzlerin askeri fonksiyonlarını zayıflattı.
16. yüzyılın sonlarında 20 bin olan Strelitzlerin sayısı 1681'de 55 bine ulaşmıştı. Bunların 22 bin 500'ü Moskova'da bulunurken, kalanları sınır boyları ve kasabalarda garnizonlar halindeydiler.
Strelitzler, yeniçeriler gibi birçok isyanda rol oynadılar. Rus Çarı Petro ve kardeşi V. İvan'ın 1680'lerdeki veraset mücadelesinde önemli aktör oldular.
AHMED CEVDET PAŞA'NIN GÖZÜNDEN STRELİTZLER
Tarihçi Ahmed Cevdet Paşa, eserinde Strelitzlerden şöyle bahseder: "Rusya, güçlü ve meşhur bir devlet değil iken şimdilerde yeryüzünün dokuz parçasından bir parçasına malik olmuş bir devlettir. Bu eserin mimarı da Büyük Petro'dur. Astrahan Eyaleti'ni zapt eden Ruslar, Kafkas diyarına taarruz etmek istemişlerdir. Ancak o zamanlar devlette intizam olmadığından ve eski askeri grupları olan İsterlic (Strelitz) ocağı ara sıra fitne çıkardıklarından amaçlarına ulaşamamışlardır. Yeniçeri, Devlet-i Âliyye'nin (Osmanlı Devleti) kalbinde bir seretân (kanser) illetine benzerdi. Strelitz askeri ise Rusya'nın omzunda bir ur idi.".
.Her yıl özellikle yaz aylarında ülkemizin dört bir tarafından sel haberleri gelir. Bunun en önemli sebebi ise bilinçsiz yapılaşma ve dere yataklarının tahrip edilmesi. Ülkemizin her tarafında dere yataklarına veya yakınlarına kurulan evler selden nasibini alıyor. Şehirlerimizde suyun tahliye olacağı sistemler düzgün kurulmadığı ve bakımı yapılmadığı için başkentimiz Ankara bile selle boğuşuyor.
1920'lerin sonunda Tokat.
DEHŞETLİ BİR YAĞMUR
Tokat bir vadide kurulduğu için tarih boyunca birçok kez sel felaketiyle karşılaşmış bir şehirdir. Baha Öztunç, Nurca Boşdurmaz ve İsmet Üzen'in araştırmalarından Tokat'ın uğradığı sel felaketlerini teferruatıyla öğreniyoruz.
1862'de Tokat'ta derelerin taşması sonucu meydana gelen felakette 322 ev ve birçok cami zarar görmüş, birçok hayvan telef olmuş ve bir kişi boğulmuştu. Bu felaketten sonra fazla bir tedbir alınmayınca 46 yıl sonra aynı yerlerde sel felaketi tekrar yaşandı.
1908'deki sel, tarihimizin en büyük felaketlerinden biriydi. 12 Haziran 1908 Perşembe günü Behzat Deresi'nin taşması sonucu çevresindeki 9 mahalle ve bazı bağlar selden perişan oldu. Binalar, denizin ortasında kalmış gibiydi. Suyun yüksekliği 3.5 metreyi bulmuştu. Tokat mutasarrıfı Celal Bey, meydana gelen dehşeti tasvir etmenin mümkün olmadığını söyleyerek 1908'deki seli telgrafla şöyle haber vermişti:
Tokat mutasarrıfı Celal Bey'in telgrafı.
"...saat dokuza doğru dolu ile karışık ve çok şiddetli bir şekilde yağan yağmur neticesinde o güne kadar değil orada, belki de başka hiçbir yerde şahit olunmamış derecede büyük bir sel meydana gelmiştir. Sel, dere boyunu istila ederek hükümet binasını, daire-yi askeriyeyi, hükümet binasının arka kısmındaki evleri ve hapishaneyi tamamen istila etmiştir. Kendisiyle birlikte hükümet memurları, askerler ve halk canlarını sular içerisinde yüzerek güçlükle kurtarabilmişlerdir. Hapishanede bazı can kayıpları olmakla birlikte kurtulabilenlerden bir haylisi de kaçmıştır.
Hükümet binasının, adliye binasının ve daire-yi askeriyenin bazı kısımları yıkılmıştır. Ayrıca dere üzerindeki köprüler de yıkılmıştır, yine dere boyunda bulunan evlerden birçoğu sel sularıyla yerlerinden sökülerek götürülmüş, birçoğu da hasara uğramıştır. Telgrafhane ve sırasındaki evlerin tamamı yıkılmıştır. Meydanda ve kışla önündeki namazgâhta çadıra çıkmış olan redif askerleri de sel içinde kalmıştır. Orada bulunan belediye memurları, polisler ve halk nizamiye askerlerini tahliye ederek kurtarmışlardır."
1920'lerin sonunda Tokat.
DESTANLARA KONU OLDU
Tokat telgraf başmemuru Şevket Efendi, Telgrafhane yıkılmadan felaketi Sivas'a haber vermiş, bina sallanırken kendisini sel sularına bırakıp zorlukla kıyıya ulaşmıştı. 6'sı cami, 6'sı han ve otel, 4'ü mektep, 2'si medrese, 2'si hamam olmak üzere 469 bina ya tamamen ya da kısmen harap olmuştu.
Tokat hükümet konağı, telgrafhane, hastane, kadın ve erkek hapishanesi gibi birçok kamu binası hasar görmüştü. Nüfus idaresi mahzenindeki evrak kullanılamaz hale gelmişti. Su yolları ve köprüler de kullanılamaz durumdaydı.
İlk tespitlerde halktan 208, askerden de 17 kişi olmak üzere 225 kişi boğulmuştu. Tokat tarihçisi Halis Cinlioğlu selden ölenlerin sayısını 500, Ferit Acunsal 520 olarak verir. Sel felaketi üzerine yazılan destanlarda ise insan kaybı aşırı abartılarak 2 bin olarak gösterilir. Tokat sel felaketi 19 Temmuz 1908 tarihli New York Times'a bile haber olmuş, gazetede selde 2 bin kişinin vefat ettiği belirtilmiştir. Tokatlılar unutmadıkları bu seli "büyük sel" olarak hâlâ hatırlarlar.
Kemal Aşk
ŞEHRİ KURTARAN ADAM
Tokat'ta sonraki yıllarda da sel baskınları oldu. 19 Haziran 1949'da büyük bir sel cereyan etti. Öğleden sonra şiddetlenen yağmur, akşam saatlerine doğru büyük bir felakete dönüştü. Kesintisiz iki saat yağan şiddetli yağmurlar, Tokat'taki Behzat Deresi'nin taşmasına sebep olmuş, yıkılan ev ve dükkânlarla şehir adeta enkaza dönmüştü.
446 ev, 122 dükkân kısmen hasara uğramış, 41 ev ve 5 dükkân oturulamayacak vaziyette olduğundan tahliye edilmişti. Yollar molozlarla doluydu. Ölü ve kayıp sayısı 22'ydi. 400'den fazla hayvan telef olmuştu. Elektrik sistemi ve su tesisatı zarar görmüştü. Geçen yıllarda alınan bazı tedbirler ve Çay Deresi'nin önceden taşması sayesinde Tokatlıların kaçması felaketin derecesini azaltmıştı.
1955'te Tokat'a selle mücadele için gelen Kemal Aşk isimli mühendis, derelerde ıslah çalışmaları, ıslah barajları ve teraslandırmalar yaptı. Büyük gayret ve çalışmalarının sonucunda Tokat'ta sel baskınları sona erdi. Kemal Aşk da "Tokat'ı selden kurtaran adam" olarak tarihe geçti. Yaptıkları "Tokat'ı sel almıyor" isimli bir belgesele de konu oldu.
Behzat Camii'ndeki seli anlatan kitabe.
'DONAN KİŞİLER HAMAMDA CANLANDI'
Tokat tarihiyle ilgili önemli kitaplar kaleme alan ve sel zamanında çocuk olan Halis Cinlioğlu, seli şöyle anlatır:
"Perşembe günü saat 16.30'da yağan şiddetli yağmur ve doludan sonra mühim bir sel gelmiş, ırmak boyundaki mahallelerde sular yer yer 2-3-3.5 metreye yükselmiştir. Yan derelerden gelen ve yan sokakları birer harabeye çeviren seller, tehlikeyi ve felaketi bir kat daha arttırmıştır. Irmak üzerindeki ağaç köprülerin önüne sürüklediği enkazı yığarak setler vücuda getiren sel, köprülerin yıkılmasıyla tahribini genişletmiştir. Behzat Camii'nin kuzeyinde ırmak üzerinde bulunan postane binasını bir süre olduğu gibi sürüklemiş, sonra darmadağın etmiştir.
Uzun zamandır sel görmedikleri için çarşıda, sokakta, hapishanede, evlerde ne kadar adam bulduysa almış götürmüştür. Şimdi lisenin bulunduğu yerde çadıra çıkmış askerlerin de zayiatı çok olmuştur. 1000'e yakın dükkân yıkılmış, 500'den fazla kişi ölmüştür. Bazı yerlerde ölüm 1000, hatta 2000 gösterildiyse de doğru değildir. Sel hakkında bir Ermeni vatandaş tarafından yazılmış destan da vardır."
YOLLAR CENAZE DOLDU
Tokat'ın önemli tüccarlarından Hacı İbrahim Yoğurtçuoğlu ise hatıralarında seli şöyle anlatır: "Belediye dairesine gittim. Yemek zamanı imiş. Sandık emini de olmadığından iki telgraf vermek üzere telgrafhaneye gittim. Telgrafı verdim. Müdürün yanına gittim. Müdür dondurma ısmarladı. Büyük belediyeye geldiğimi de söylemiştim. Aynı zamanda hava da çok bulutlandı. 'Müsaade buyurursanız gideyim, yarın belediyeye tekrar gelirim. Yağmur yağar, şemsiyem de yok ıslanmayalım' dedim.
'Dur' diye çok ısrar etti. Durmadım, telgrafhaneden çıktım. Yolda pek az ıslandım. Meydana geldim, yağmur şiddetlendi. Behzat'ta yangın var diye herkes o tarafa dumana bakıyordu. Ben de baktım, şimdi geldim, böyle bir şey yoktu. Meğerse yukarıdan sel gelmiş, binalar yıkıldıkça onların dumanı imiş. Bir dakika sonra Meydan Cami-i Şerifi selin ortasında kaldı. Adamlar balık gibi su içerisinde gidiyor; memleket bir uğultu içerisinde, kimse yanaşamıyor.
Namazgâhta redif askerleri var, bir dakika sürmeden duvarı yıktı, ora da havuz gibi doldu. Atlarla duvar kenarından urganlar atarak çok asker kurtuldu. Bir saat sonra yollara omca (ağaç kütüğü) gibi cenazeleri düzmeye başladılar. Birçok adam da selden çıkarıldı. Bazıları kıştan donar gibi donmuş bulunduğundan bütün hamamları açtırdılar ve birçok insan hamamlarda canlandı. Büyük küçük 3500 kişi telef olmuştur.".
.Bir süredir unuttuğumuz enflasyon yeniden hayatımıza girdi. Enflasyon canavarı 1971'den 2004'e kadar hep yıllık yüzde 10'un çok üzerine çıkarak hepimizi fakirleştirdi. Bu tarihten itibaren yüzde 10'un altına indi. Tam unutmuştuk ki 2017'de tekrar hortladı.
Tarihimiz boyunca enflasyonun her türlü yükseklik rekorlarını altüst ettiği dönem I. Dünya Savaşı yılları oldu. Savaş yıllarında enflasyon oranları yüzde 250'yi geçmişti. Dönemin enflasyonunu hesaplayan Osmanlı Devleti İstatistik İdaresi, halka yansıyan enflasyonu ölçmüştü. Ancak o dönemde günümüzde olduğu gibi halkın bütün kesimlerinin kullanmadığı ürünlere göre değil, ağırlıklı gıda maddelerine göre enflasyon rakamı ortaya çıkarılmıştı. Vahdettin Engin, bu dönemdeki enflasyonu şöyle anlatır:
Ekmekçi
GIDA, GİYİM VE DİĞER HARCAMALAR
Dönemin TÜİK'i "Osmanlı Devleti İstatistik İdaresi"nin 2 Kasım 1921 tarihinde hazırladığı bir raporda 1914-1921 yılları arasında gerçekleşen enflasyon rakamları hesaplanmıştı. Ayrıca 1914-1920 yılları arasındaki enflasyona dair bir rapor da hazırlanmıştı. Raporda altı yıllık sürede bazı kalemlerde enflasyonun yüzde 1700'ü geçmesi, halkın enflasyondan ne zor duruma düştüğünü açıkça ortaya koyuyordu.
Osmanlı Devleti İstatistik İdaresi anne, baba ve iki çocuktan oluşan dört kişilik bir Osmanlı ailesini temel alarak raporunu hazırlamıştı.
Dört kişilik bir ailenin yedi yıllık bir sürede gıda, ısınma ve aydınlanma, kira, giyim ve diğer muhtelif harcamalarında meydana gelen fiyat artışlarından ne ölçüde etkilendiğini gösteriyordu.
Savaş yıllarında halka duyuru yapılıyor.
Raporda, I. Dünya Savaşı ve arkasından gelen mütareke dönemi, yani 1914-1921 yılları arası esas alınmıştı. Savaş ortamında çok büyük bir enflasyon yaşanırken, mütareke döneminde ise fiyatlarda kısmi bir düşüş meydana gelmişti.
İstatistikte gıda harcamaları diliminde ekmek, un, et, yağ, zeytinyağı, şeker, pirinç, beyaz peynir, kuru sebze, yaş sebze ve kahve gibi temel gıda maddeleri yer alıyorken; ısınma ve aydınlanma diliminde ise odun, kömür ve petrol fiyatları bulunuyordu.
Ev kirası ve giyim masraflarındaki artışlar da istatistikte ele alınmıştı. Giyim harcamaları sütununda ayrıca geniş denebilecek tarzda bir izahatta bulunularak anne, baba ile kız ve erkek çocuğun bir yıllık kıyafet ihtiyaçlarının neler olduğu ve fiyatları sıralanmıştı. Diğer muhtelif masraflar diliminde ise ulaşım, sağlık, eğitim, temizlik ve sigara gibi harcamalar değerlendirilmişti.
Kapalıçarşı'da alışveriş yapan kadınlar.
SÜPÜRGE TOHUMUNDAN EKMEK
Rakamların gösterdiğine göre, 1914 yılı başında 225 kuruş olan dört kişilik bir ailenin toplam gıda harcaması 1920 yılının ilk aylarında 3 bin 48 kuruşa yükseldi ve bu dönemde gıda maddelerinde enflasyon oranı yüzde 1255 oldu.
Benzer şekilde, diğer dilimlerde de yüksek artışlar yaşandı. Aynı dönem için ısınma ve aydınlanmada enflasyon yüzde 1073, ev kirasında yüzde 1767, giyimde yüzde 847, diğer muhtelif harcamalarda ise yüzde 475 olmuştu.
Bütün hepsinin toplamı bir değerlendirmeye tabi tutulduğunda, 1914 yılı başında zaruri ihtiyaçları için ayda 500 kuruş harcamakta olan dört kişilik bir ailenin 1920'nin ilk aylarında 6 bin 138 kuruş harcamak zorunda kaldığı ve bunun da yüzde 1127'lik bir enflasyon oranına tekabül ettiği görülüyor.
1917'de kullanılan bir para.
1920 yılının ikinci döneminde, yılın ilk dönemine göre fiyatlarda az da olsa bir düşüş gözleniyor. Bunun en önemli sebebi, I. Dünya Savaşı'nın bitmesi dolayısıyla fiyatlara nispeten denge gelmiş olmasıdır. İleriki aylarda da fiyatlardaki düşüş devam etti. Dolayısıyla 1920'den sonra enflasyon bir gerileme süreci içine girdi.
1914 fiyatlarını 1920'nin sonundaki fiyatlarla kıyasladığımızda, 1920 yılının ikinci yarısında enflasyonun, bütün dilimlerin toplamında, 1914 yılı fiyatlarına göre yüzde 1005 olduğu görülüyordu.
Dolayısıyla 1920'nin ilk aylarında yüzde 1127 olan enflasyonun aynı yılın sonunda 122 puan gerilediği anlaşılıyor.
Bozuk para yerine kullanılan pullar.
Benzer şekilde 1920 sonu ile 1921 başı arasındaki sürede enflasyon yüzde 1005'ten yüzde 902'ye geriledi. 1921 yılı Temmuz ve Ağustos aylarında ise enflasyon 1914'e göre yüzde 817 oldu. Bu rakam da 1920 yılından sonra fiyatların tedricen düştüğünü gösteriyor. 1921 yılı Eylül ve Ekim aylarında enflasyon 1914'e nispetle yüzde 835 olarak gerçekleşti. Bu durumda Temmuz 1921-Eylül 1921 arasındaki fiyatlarda hafif bir artış olduğu anlaşılıyor.
Özellikle savaşın devam ettiği yıllarda enflasyonun etkisi çok yıkıcıydı. En önemli gıda maddesi olarak ekmeğin okkası 1.25 kuruştan 16 kuruşa kadar çıkmıştı ki, bu durum, daha önceki yıllarda ekmekteki çok az bir artıştan bile etkilenen halkın alım gücünü kat kat aşmıştı.
Diğer gıda maddelerinin fiyatlarında da benzer yükselişlerin meydana gelişi birçok sosyal felakete yol açtı. Özellikle dar ve orta gelirli insanlar buna direnemedi. İnsanlar süpürge tohumundan yapılmış ekmeği arar duruma geldiler.
İstatistik cetveli.
DÖRT KİŞİLİK BİR AİLENİN HARCAMASI
Osmanlı Devleti İstatistik İdaresi'nin hazırladığı rapora göre, dört kişilik bir ailenin aylık ekmek ihtiyacı 77 kilo olarak öngörülürken, diğer gıda maddelerinin aylık tüketim miktarı ise şöyleydi: Un 2.5 kilo, et 7.5 kilo, yağ 2.5 kilo, zeytinyağı 2.5 kilo, şeker 3.5 kilo, pirinç 5 kilo, beyaz peynir 1 kilo 250 gram, kuru sebze 20 kilo, yaş sebze 20 kilo, kahve 650 gram. Isınma ve aydınlanmada ise aylık olarak 106 kilo odun, 48 kilo kömür ve 5 kilo petrol tüketileceği hesaplanmıştı.
Giyim hanesinde her aile ferdi için senede bir çift ayakkabı, yine senede bir defa pençe, bir takım elbise, sadece baba için iki senede bir palto, yılda bir adet fes, anne ve baba için dört adet çorap, iç çamaşırı için patiska ve ikişer adet fanila kullanılması öngörülmüştü.
Diğer muhtelif masraflar dilimine gelince; ayda iki defa tıraş olma, bir defa hamamda yıkanma ihtiyacı yanında, sağlık, eğitim, ulaşım, temizlik ve tütün giderleri için belirli miktarlar ayrılmıştı..
.Tarih kitaplarını incelediğimizde Osmanlı'nın, Orta Asya'dan geldiklerinin ve Türklüklerinin farkında oldukları görülür. Bu kitaplarda Osmanlı hanedanı Oğuz Han'a bağlanır. Osmanlı bir millet ismi değildir. Osmanlı adı Selçuklu, Karahanlı, Gazneli isimleri gibi bir hanedanın adıdır. Selçuklular, Karahanlılar, Gazneliler gibi Osmanlılar da bir Türk devletidir. Ancak hiç unutulmaması gereken husus, Osmanlılar'ın bir imparatorluk olduğudur. Ayrıca günümüzdeki milliyetçilik anlayışı, 1789 Fransız İhtilali'nden sonra yayılan bir akımdır.
Mustafa Celaleddin Paşa'nın 1869 tarihli "Les Turcs Anciens et Modernes" (Eski ve Modern Türkler) kitabı, Türklerin tarihine dair ilk kitaplardandı ve etkileri oldu. Ahmed Vefik Paşa ve Şıpka kahramanı Süleyman Paşa, eserleriyle Türkçülüğün öncülerinden oldular. 19. yüzyılın ilk yarısında Macaristan'da "Turancılık" akımı ortaya çıktı. Ali Suavi, 1868'de İstanbul'da neşredilmeye başlanan Terakki Gazetesi başlığının sonuna "Türk gazetesi" ibaresini ekledi.
Eski Türkler
1893'te Thomsen tarafından Orhon Yazıtları'nın okunması, Osmanlı entelektüelleri arasında ciddi bir etkiye sebep oldu. Rusya'da esaret altında yaşayan Türklerin faaliyetleri, Osmanlı entelektüellerini etkileyen diğer bir husustu. Gaspıralı İsmail Bey'in Bahçesaray'da Kırım Türkçesi ile 1883'ten itibaren yayımladığı Tercüman Gazetesi, bütün Türk dünyasında etkili oldu. Ahmed Midhat Efendi'nin de dil ve edebiyat alanında Türkçülüğe katkıları oldu.
İsmail Gaspıralı
Milliyetçilik ve Türkçülük tarihiyle ilgili Azmi Özcan, Bahattin Çatma, Betül Batır, Cevat Özyurt, Çağrı D. Çolak, Emre Yıldırım, Erol Güngör, İlber Ortaylı, Kudret Bülbül- Cemal Fedayi, M. Cengiz Yıldız, M. Şükrü Hanioğlu, Necmeddin Hacıeminoğlu, Arslan Tekin, Nejla Günay, Ufuk Şimşek, Yaşar Semiz, Kenan Özkan, Yavuz Çilliler, Yıldırım Torun ve Yusuf Ziya İrbeç gibi araştırmacıların çalışmalarına bakılabilir.
TÜRKÇÜ DERGİLER ÇOĞALDI
Türkçülüğün siyasi bir ideolojiye dönüşmesi, Jön Türklerin yurtdışında çıkardıkları dergiler vesilesiyle oldu. Şûrâ-yı Ümmet, Türkçülüğe hizmet eden bir yayın organı haline geldi. Diğer yandan Anadolu dergisinde de siyasi Türkçülükle ilgili yazılar kaleme alındı. 1903'te doğrudan siyasi Türkçülüğün yayılmasına hizmet etmek üzere Kahire'de Türk Dergisi neşredilmeye başlandı. Türklerin diğer milletlerden üstün olduğuna dair yazılar yazıldı. Bu durum Osmanlı entelektüelleri arasında ciddi tartışmaların yaşanmasına sebep oldu.
1905'te radikal Türkçüler dergiden tasfiye edilerek İslamiyet ile Türkçülüğün sentezi yapılmaya çalışıldı. Buna mukabil Hüseyin Âlî Bey, derginin yönetimini 1907'de radikal görüşe sahip olanlara bırakmak zorunda kaldı. Bu durum siyasi Türkçülüğün yayılmasında etkili oldu. Yusuf Akçura'nın "Üç Tarz-ı Siyâset" yazısı 1904'te Türk dergisinde yayınlandı. Burada Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük işlendi ve Türkçülüğün önemine vurgu yapıldı. Ali Kemal ve Ahmed Ferid'in (Tek) Yusuf Akçura'yı eleştirmeleri, siyasi Türkçülüğün entelektüeller arasındaki en önemli tartışmalardan biri hâline gelmesini sağladı.
Ahmed Midhat Efendi
1905 Rus İhtilali'nden sonra Azerbaycan ve Tatar Türkleri arasında yayın faaliyetlerinin hızlanması, Osmanlı siyasi Türkçülüğünün de yayılmasında etkili oldu. Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti'nin gizli muhaberatında "Adriyatik Denizi'nden Çin hududuna kadar olan memleketler baştan aşağı yalnız bir dine inanan değil, bir lisan ile de konuşan Türk cinsi ile meşguldür. Afrika ve Hindistan hariç tutulursa yalnız Türk cinsinden olanlar ittihat etseler dünyanın en şevketli hükümetini teşkile muktedir olurlar" gibi Rusya Türklerinin fikirleriyle benzer ifadelere yer verilmekteydi. Cemiyet 1907'de Osmanlı Hürriyet Cemiyeti'yle birleştikten sonra Osmanlıcılık fikrine geri dönüldü.
Aralık 1908'de Yusuf Akçura, Veled Çelebi, Ahmed Midhat, Mehmed Emin, Necib Âsım, Ahmed Ferid gibi isimlerin öncülüğünde Türk Derneği kuruldu ve siyasi Türkçülük bu dernek etrafında şekillendi. 1911'de Türk Yurdu Cemiyeti kuruldu ve Türk Yurdu Dergisi yayın hayatına başladı. Cemiyetin üyeleri 1912'de kurulan Türk Ocağı'nda toplandılar. Türkçüler, Türk Yurdu Dergisi'nin yanında 1913'te çıkarılan Halka Doğru, Türk Sözü gibi dergilerde yazılar yazdılar.
Yusuf Akçura
ÜÇ TARZ-I SİYASET
İttihat ve Terakki Merkez-i Umumisi'nde görev yapan Ziya Gökalp, Hüseyinzâde Ali gibi isimler, cemiyetin Türkçülükle ilgili politikalarında tesirli oldular. Başta Genç Kalemler Dergisi olmak üzere bazı mecralar edebiyatta da Türkçülüğün ön plana çıkmasını sağladı. Ziya Gökalp'in kadroya dâhil olmasıyla dergi adeta Türkçülerin sözcüsü konumuna yükseldi. Ömer Seyfettin ve Mehmed Emin (Yurdakul) gibi isimler, dilin sadeleştirilmesi ve edebiyatın millileştirilmesinde önemli vazifeler üstlendiler. Mehmed Emin ilk defa Türk milletine kendi adı ve diliyle şiirler yazarak Türkçülüğün önemli bir ismi haline geldi.
Yusuf Akçura'nın 1904'te çıkan "Üç Tarz-ı Siyaset" isimli yazısı, Türkçülüğün siyasallaşması için çok önemliydi. Ziya Gökalp, 1910'dan sonra Türkçülük ve Turancılık fikir akımlarını sistemleştirerek bugün bile etkisini hissettiğimiz bir ülkü haline getirdi. Gökalp'e göre Türk milletinin faaliyetlerinin temelinde ahlak bulunmaktaydı. Türk milletinin yapması gereken, yüksek faziletlerini eyleme dönüştürmekti.
Ziya Gökalp'e göre milliyetçilik, kültürel uyanışla başlar, daha sonra siyasileşir ve milli iktisat programlarıyla tamamlanırdı. Gökalp'e göre Alman milliyetçiliği soya, Fransız milliyetçiliği vatan ve kültüre, İngiliz milliyetçiliği iktisat ve emeğe, İtalyan milliyetçiliği faşizme dayanmaktaydı. Türkçülükte ise ülke ve dil ön plandaydı. Bir süre sonra Türkçüler arasında görüş ayrılıkları baş gösterd. Türkçülerden bir kısmı seküler bir milliyetçiliği savunurken diğer kısmı ise manevi değerler ve tarihin, milliyetçiliğin temel unsuru olduğunu vurguladılar.
Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset adlı eserinde Osmanlıcılık, İslamcılık ve milliyetçiliği ele aldı. Ona göre Osmanlıcılık ve İslamcılık şartlardan dolayı tatbik edilemezdi. Akçura, İslam anlayışının milliyetçilik anlayışının oluşmasında önemli katkıları olabileceğini savunuyordu. Türkçülüğün önemli isimlerinden Ahmet Ağaoğlu ise milliyetçiliğin toplumdaki sınıfları birleştirme avantajına sahip olduğuna vurgu yapmaktaydı.
Mehmed Emin Yurdakul
RUSYA'DAN GELENLER ETKİLEDİ
Türkçülük bazı yazarların eleştirilerine de konu oldu. 1912'de Ali Kemal, Peyam Gazetesi'nde "Atâlet-i Fikriye" adlı makalesinde Türkçüleri eleştirdi. Ona göre 1912'ye kadar iyi kötü Osmanlılık ve Osmanlılar sayesinde gelinmişti. Sadece Türklerin ön plana çıkarılması devletin güçlenmesinden ziyade çökmesine sebep olacaktı. Türk Yurdu Dergisi'nde Ali Kemal'e cevap veren Yusuf Akçura ise Osmanlıcılık diye bir şeyin kalmadığını, Türkçüler emellerinden vazgeçseler bile henüz bağımsızlığını ilan etmemiş olan azınlıkların milliyetçilik yapmaya devam edeceklerini ifade ediyordu.
Osmanlı topraklarında Türkçülüğün giderek daha fazla yayılmasında özellikle Rusya'dan gerek göç gerekse hac vesilesiyle İstanbul'a gelen Türk aydınların önemli etkisi vardı. İstanbul'a gelen aydınlar, Osmanlı fikir ve devlet adamlarıyla görüşüp, İstanbul matbuatını yakından tanıyarak Osmanlı Türkleri ile ilgili yazılar kaleme aldılar. Yazılarında Türk kültürü, dil birliği gibi meselelere kafa yordular.
Yusuf Akçura, İsmail Gaspıralı, Şihabüddin Mercanî, Kayyum Nasırî, Kazanlı Halim Sabit ve Ali Hüseyinzâde gibi aydınlar "Türk'ün iki kolunu birbirine tanıtmak" için yazılar kaleme aldılar. 1907'den itibaren Rusya'nın baskılarının artması, 1908'de II. Meşrutiyet'in ilan edilmesi, Türk aydınlarının İstanbul'a ilgisini daha da artırdı. Ahmet Ağaoğlu, Ayaz İshaki gibi önemli isimler İstanbul'a gelip, Osmanlı başkentindeki gazete ve dergilerde yazılar kaleme aldılar.
Ziya Gökalp
TÜRKÇÜLÜK, SİYASİ HÜVİYETE DÖNÜŞTÜ
Türkçülük fikrinin siyasi bir hâl alması, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin politikalarını şekillendirmeye başlamasıyla oldu. 1908 yılına kadar Osmanlıcılık çizgisine daha yakın duran cemiyet, Meşrutiyet'in ilanından sonra Türkçülük politikalarını ön plana çıkardı.
Hüseyin Cahit Yalçın, II. Meşrutiyet'in ilanından sonra yaşananları şöyle izah etmişti: "Meşrutiyet'in biz Türklerde ve Türk gazeteciliğinde ilk yarattığı sonuç Türklüğü boğmak ve Osmanlılığı yaratmak olmuştu. 'Osmanlı' sözü hiçbir zaman, Meşrutiyet'ten sonraki kadar değer bulmamıştı. Abdülhamid zamanında Türk sözünü ağza alma imkânı vardı. Üstelik Araplardan yararlanacağımız birçok bilimlerin bulunduğunu ileri sürenlere karşı, her şeyimizde Arap egemenliği altında kalmanın verdiği bir başkaldırı duygusu ile Türkçe'yi ve Türklüğü savunmaktan geri durmamıştım. Ama Meşrutiyet gelir gelmez olaylar bizi Türk olduğumuzu unutmuş görünmeye başladı."
1912'de patlak veren Balkan Savaşı'ndan sonra Rumeli topraklarının elden çıkması, Osmanlıcılık fikrinin kesin olarak başarısız olduğunu ortaya koydu. Yine Balkan Savaşı'nda Müslüman Arnavutların bağımsızlıklarını ilan etmesi İslamcılık düşüncesini sarstı. Bu durum cemiyetin giderek daha fazla Türkçü bir politika izlemesine sebep oldu. Özellikle eğitimde Türklük bilincinin kazandırılması konusunda reformlar yapıldı. Milli iktisat politikaları oluşturuldu.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra tarihi gelişmelere ve dönemin fikri yapısına uygun olarak Türkçülük tek düstur oldu..
.İstanbul 6 Nisan 1453'te başlayan kuşatma süresince yapılan bütün hücumlara rağmen düşmemişti. Şehir düşmemişti ama dört burç yıkılmış, birçok tabya yerle bir edilmiş ve surların büyük bir bölümü de harabe olmuştu. Surların önemli bir kısmı fıçı, çuval gibi malzemelerle doldurulmuştu. Geceyi gündüze çeviren top ateşleri sürekli devam ediyordu. Şehrin yiyecek teminini tamamen kesilmişti. Galata tarafındaki toplar Haliç'teki gemilere ateş açarak, panik yaratıyorlardı. II. Mehmed, Galata'dan Küngoz Kapısı'na doğru, fıçılardan üzerinde beş kişinin rahatlıkla şehre doğru ilerleyebildiği bir köprü yaptırmıştı. Şehir kendisini bekleyen sona doğru ilerliyordu
24 Mayıs'ta karadan ve denizden aynı anda yapılacak son hücumun tarihi olarak 29 Mayıs'ta belirlendi. Ancak İtalya'dan bir donanma ve Macaristan'dan bir ordunun İstanbul'a yardıma geldiği dedikodusu Osmanlı ordugâhında yayıldı. Yapılan toplantıda Veziriazam Çandarlı Halil Paşa ve onunla hareket eden birkaç vezir kuşatmayı kaldırıp, Bizans'ı vergiye bağlama fikrini ileri sürdü. Ancak Zağanos Paşa yayılan dedikodunun boş ve kötü niyetli bir uydurma olduğunu söyledi ve sonuna kadar devam edilmesi gerektiğini söyledi. Zafer kazanılmak üzereydi. Toplantıdan kuşatmaya devam kararı çıktı.
II. Mehmed, şehri teslim ederse imparatora maiyeti ve hazineleriyle serbest geçiş teklif etti. Halka dokunulmayacaktı. İmparator, teslim teklifini reddedip, haraç vermek şartıyla kuşatmanın kaldırılmasını teklif etti.
Fatih İstanbul'a giriyor.
BÜYÜK FETHE DOĞRU
Artık şehrin kaderi belli olmuştu. II. Mehmed 27 Mayıs akşamı, gece boyunca ve ertesi gün saldırının durdurulmasını ve ordunun dinlenmesini emretti. Osmanlı karargâhında bir uçtan diğerine meşaleler ve nöbetçi ateşleri yandı. 28 Mayıs, oruçla, yedi kez alınan abdestle, vakit namazları ve nafile namazlarla geçirildi. Yapılacak son taarruz için herkes hazırlanmaya başlamıştı.
Siperin önündeki hendek tamamen doldurulmuş ve kara surları yalnızca piyadelerin değil, süvarilerin bile girebilecekleri üç yerden harap edilmişti. 28 Mayıs'ta toplar eskisinden daha yoğun ateş etmeye başladı. Türk tellallar, herkesin kendisine tahsis edilen yerde ertesi sabah yapılacak büyük taarruza hazır olmalarını duyurdu. Genç hükümdar taarruz hazırlıklarının denetlemek üzere atı üzerinde Türk safları arasında gezindi.
Genç padişah akşamleyin hem ordunun hem donanmanın bütün komutanlarını toplayarak, büyük taarruz için konuşup, onları cesaretlendirdi. Dinleyenler, sultanın konuşmasını tek ağızdan tekbir getirerek karşıladı: "Lâ İlahe İlallah Muhammedün Resulullah." Bu tekbir tıpkı gök gürültüsü, yaklaşan bir fırtına gibi surlarda yankılandı. Şehirde ise "Tanrım tehditlerini bizim üzerimizde gerçekleştirme; bizi düşmanın elinden kurtar" feryatları yükseldi.
İmparator Konstantin, etrafına topladığı Bizanslılar'a cesaret veren bir konuşma yaparak, Tanrı'nın yanlarında olduğunu söyledi. Dinleyenler cesurca dayanacaklarına söz verip, gözyaşlarıyla dağıldılar. İmparator, Ayasofya Kilisesi'ne gidip maiyetiyle birlikte kutsal ekmeği kabul etti. Etrafındakilerle vedalaşırken gözyaşlarını tutamadı, ancak kendini toparlayıp kiliseden ayrıldı. Blakernai Sarayı'na giderek, orada olanlarla da vedalaştı. Gece yarısı kara surlarını incelemek üzere at üzerinde saraydan ayrıldı. Savunmacılar surlarda ve burçlarda yerlerinde idi. Kapılar kilitlenmişti. Bizanslılar topların sesini, arabaların gıcırtılarını ve merdivenlerin yerleştirilme gürültülerini dinleyerek 28 Mayıs gecesini geçirdi.
Fatih Ayasofya'da.
GÜN AĞARMADAN HÜCUM BAŞLADI
Osmanlı ordugâhında taarruz iyi planlanmıştı: Kaptanıderya Hamza Bey, Marmara Denizi boyunca uzanan deniz surlarını taciz edecek, karaya adam çıkartacak ve merdivenlerle surlara tırmanmaya çalışacaktı. Zağanos Paşa, limanın iç kısmında bulunan 70 kadar gemiyi kullanarak Haliç boyunca uzanan surlara saldıracaktı. Karaca Bey, kara surlarının harabe haline dönmüş kuzey tarafına saldıracaktı. İshak Paşa ve Mahmud Paşa ise haftalardır süren bombardımanın daha az zarar verdiği güney bölümüne saldıracaklardı. Veziriazam Çandarlı Halil Paşa ve Saruca Paşa, padişahın iki tarafında bulunarak, Giustiniani'nin savunduğu Topkapı-Edirnekapı surlarına taarruz edeceklerdi.
Şafak sökmeden üç saat önce Türk karargâhında hareket başladı. On binlerce asker Bizans'a son darbeyi vurmak üzere harekete geçti. Surların önündeki hendekler dolduruluyor, toplar ateşe hazırlanıyor, kılıçlar temizleniyordu. Surların üzerinde endişe dolu gözlerle onları izleyen Bizanslılar'ın yapacak bir şeyleri yoktu.
Sabahleyin gün ağarmadan genç padişahın emriyle "Allah Allah" diyerek saldıran askerlerin sesleriyle son hücum başladı. Taarruz başladığında gün daha ağarmamıştı, yıldızlar hâlâ parlıyordu.
Hiç durmadan çalan mehter askeri coşturuyordu. Bizanslılar bu seslere karşılık vermek için şehirdeki bütün kiliselerin çanlarını çalmaya başladı. Gerek surlara gerekse şehrin farklı noktalarına, birlikleri dualarıyla cesaretlendirecek papazlar yerleştirilmişti.
Günlerden, İstanbul'da birçok kutsal eşyanın yanında onun da eşyalarının barındığı Azize Theodosia günüydü. Ve sabahın erken saatleri olmasına rağmen, kiliseler tıklım tıklım insan doluydu. Tanrı'nın korumasını hiçbir zaman esirgemeyeceğini düşünüyorlardı. İstanbul halkı meleklerin ve azizlerin koruyuculuğuna kendilerini teslim etmişlerdi. Ayasofya'ya doluşan halk eski bir kehanetin gerçekleşmesini bekliyordu. Düşman buraya geldiğinde karşısında melekleri bulacak, onlar da kılıçlarını çekerek, kâfirleri cehenneme göndereceklerdi.
Osmanlı askerleri şehre dur-durak bilmeden saldırıyorlardı. İddia edilenin aksine Batı'dan İstanbul'a büyük bir yardım gelmemişti. Ancak Osmanlı ordusunda Slavlar'dan Macarlar'a, Almanlar'dan İtalyanlar'a birçok milletten insan vardı. Hatta ganimet almak umuduyla şehre saldıran bu Hristiyanlar içinde Rum kökenli olanlar da bulunuyordu. Osmanlı ordusunun en seçkin birlikleri, surlara saldıran askerlerin arkasında düşmanın yorulmasını ve sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlardı. Saatler süren çatışmaların ardından II. Mehmed son darbeyi vurmak üzere yeniçerileri savaşa soktu.
Şehre her taraftan saldırılıyordu. Ancak asıl savaş Topkapı-Edirnekapı arasındaki surlarda oluyordu. Topların yanısıra kazılan lağımların patlatılmasıyla surlarda 100 metreye ulaşan gedikler oluşmuştu. Bizanslılar açılan gedikleri doldurmaya çalışmış, ayrıca kazıklar çakmıştı. Türk askerleri gediklere hücum edip, kazıkları temizleyerek geçecekleri yolları açmıştı.
Bir gülle parçası şehrin en büyük savunucularından olan Cenevizli Giustiniani'yi yaraladı. Adamlarının komutanlarını alarak Haliç'teki gemilerine gitmeleri, Bizanslılar'ın son direncini de kırdı. Bu yüzden müdafilerin saflarında büyük bir boşluk açıldı ve genel bir karmaşa meydana geldi. Topların kulak yırtıcı sesi ve yeniçerilerin sinir bozucu savaş naraları altında hiçbir emir duyulmadı. Bir kez geri püskürtülen Türkler, alçak dış surlarla birkaç yerinden büyük hasar almış yüksek iç surlar arasındaki boşluğu derhal doldurdu. Bazıları, Giustiniani'nin yaralandığı, terkedilmiş burçlara çıkmayı başardı.
Son hücum.
SURLARDA TÜRK BAYRAKLARI
Topkapı civarındaki surlara çıkan Türk askerlerini gören Bizanslılar şehre kaçmaya başladı. İstanbul "Şehir düştü, şehir düştü" sesleriyle çalkalanmaya başladı. Surlarda dalgalanan Bizans kartalı ve Aziz Markos'un aslanı bulunan bayrakların yerini Türk sancakları almıştı. Şehrin savunması çökmüştü. Binlerce Türk askeri içeriye girmeye başladı. Bizanslılar evlerine, ailelerinin yanına giderken, bir kısım ahali ile yabancılar Haliç'teki gemilere kaçtı.
Bizans imparatoru bir kısım adamlarıyla kaçarken, yolda ganimet arayan Osmanlı askerlerine rastladı. Sayıca az olan Osmanlı askerleri şehid olurken, yaralı olan bir tanesi üzerine saldıran imparatoru öldürdü. Fatih'in arattığı cesedi ölüler arasında bulundu.
Çatışmalar devam ederken, şehre giren yeniçeriler genelde ahşap evlerin bulunduğu dar sokaklardan geçerek merkeze; dikilitaşların bulunduğu Hipodrom'a ve Ayasofya Kilisesi'ne doğru ilerleyen süvari birlikleri oluşturdu. Şehrin içlerine doğru her taraftan akan Osmanlı askerleri birçok esir alarak Aksaray'da birleşti ve Ayasofya'ya doğru ilerledi. Öğlen olduğunda şehir tamamen Türkler'in eline geçmişti. Şehir fethedilmişti. Artık II. Mehmed İslâm Dünyası'nın en şanlı hükümdarı ve Fatih'iydi.
Ayasofya.
AYASOFYA'DA İLK NAMAZ
İstanbul tamamen ele geçirilin ce artık Fatih ünvanını kazanmış olan İkinci Mehmed, askerleri ve devlet adamlarıyla birlikte şehre girdi. Genç sultan çevreyi seyrederek Ayasofya'ya kadar atı üzerinde ilerledi. Ayasofya'nın önünde atından indi ve içeriye girdi. Ayasofya'nın içine girdiğinde burada bir askerin duvarlardaki mermerlere zarar verdiğini gördü. Duruma müdahale edip askeri sert bir şekilde cezalandırdı ve Ayasofya'nın yağmasını yasakladığını ilan etti. Daha sonra Ayasofya'nın içini gezdi. Ayasofya'nın kubbesine çıkıp şehri seyreden padişahın şu mısraları söylediği duyulmuştu: "Kisra'nın sarayında örümcek perdedârlık ediyor, Efrasiyab'ın kalesinde baykuş nevbet vuruyor." Ardından Ayasofya içinde fetih ezanı okuttu ve mabedin "apsis" kısmına geçerek burada şükür namazı kıldı. Fatih'in Ayasofya'da şükür namazı kılması Hristiyanlar arasında büyük bir acı olarak kaydedildi. Sultanın emri üzerine üç gün içinde Ayasofya Cuma namazı kılınacak hâle getirildi. Cuma namazı vakti geldiğinde şehrin fatihleri akın akın Ayasofya'ya geldi. Binlerce kişi Ayasofya'yı doldurdu. Bu sırada hafızlar aşr-ı şerif okuyor, müezzinler de tekbir getiriyordu. Ardından müezzinler ezan okudu. Bu sırada Fatih de Ayasofya'ya girdi. Tekrar Ayasofya'yı gezip kubbesinin büyüklüğü karşısında Hâfız'ın şu beytini söyledi: "Şükür Allah'a! Ne dilediysem ondan, Her isteğim yerine geldi, mutlu oldum."
Evliya Çelebi, Cuma namazında hutbeyi bizzat Fatih'in okuduğunu kaydeder ve yapılanları şöyle anlatır: "Bütün Müslüman gaziler hazır olup, selalar okunup, müezzinler Ahzab Suresi'nin 'Şüphesiz Allah ve melekleri' âyetini okuyunca Akşemseddin ve Sivasî Kara Şemseddin kalkıp Sultan Mehmed'in koltuğuna girdi. Akşemseddin imamesini Fatih'in başına giydirip, imamesi üzerine bir turna teli sokup eline bir kılıç verdi. Sağ tarafında Akşemseddin, sol tarafında Kara Şemseddin olduğu halde tazimle Mehmed Han'ı minbere çıkarıp davudî bir sesle 'Elhamdü lillâhi Rabbi'l-âlemin' deyince bütün Müslüman gaziler feryat etti. Sultan, âdet olduğu gibi hutbeyi eda ettikten sonra Akşemseddin Sultan Mehmed Han'dan izin alıp imamlık yaptı." Akşemseddin'in kıldırdığı Cuma namazından sonra Osmanoğulları'nın devletinin daim olması ve Fatih Sultan Mehmed'in zaferlerinin devamı için dualar edildi. Artık İstanbul bir İslam şehri, Ayasofya da bir İslam mabedi olmuştu..
.Yunanistan, Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan gibi ülkeler 19. yüzyılda İngiltere, Fransa ve Rusya'nın Osmanlı İmparatorluğu'na siyasi veya askeri baskısı sonucu birer birer imparatorluktan koparıldı.
Devletin günden güne kötüye giden gidişatı, devlet adamlarını ve aydınları mevcut müesseselerde "ıslahat" fikrinden "yenileşme" fikrine sevk etti. Bu yenileşmede model Avrupa idi. II. Mahmud'un reformlarıyla Osmanlı İmparatorluğu'nun yalnız askeri değil, idari, iktisadi ve sosyal yapısı tamamen değişti. Sultanın reformları, oğlu Abdülmecid'in Tanzimat uygulamalarıyla devam etti. "Osmanlıcılık" fikri etrafında Osmanlı topraklarındaki bütün milletlerin bir arada tutulmasına çalışıldı.
AVRUPALILAR SÖZÜNÜ TUTMADI
23 Aralık 1876'da anayasanın yürürlüğe girmesiyle Birinci Meşrutiyet devri başladı. Anayasanın ilanı, Avrupalıların isteklerine karşı bir kalkan olarak düşünülmüştü. Ancak Avrupalı devletlerin amacı, Osmanlı İmparatorluğu'nda daha fazla hürriyet ve demokrasinin olması değil, kendi çıkarlarını koruyup geliştirmek olduğu için Batılı müdahalesi sona ermedi.
İngiliz-Fransız-Türk dostluğunu gösteren bir resim.
Kırım Savaşı'ndan sonra 1856'da imzalanan Paris Antlaşması'nda imparatorluğun toprak bütünlüğü Avrupalı devletlerin güvencesi altına alınmıştı. Avrupalılar günümüzde nasıl sözlerini tutmuyorlarsa o dönemde ataları da aynı şeyi yaptılar. 1877-1878 Savaşı'nda Osmanlı'yı Rusya karşısında yalnız bıraktılar. Bu savaşta Osmanlı Devleti büyük bir mağlubiyet aldı, Rus orduları Yeşilköy'e kadar geldi.
II. Abdülhamid, 33 yıllık hükümdarlığında izlediği siyasetle devleti ayakta tuttu. Sultanı tahttan indiren İttihatçılar iyi niyetliydiler, ancak genç ve tecrübesizdiler. Osmanlı kimliği ve mecliste bütün milletleri temsil ettirerek imparatorluğu bir arada tutacaklarını zannettiler. Ancak kısa bir süre sonra yanıldıkları ortaya çıktı. Osmanlı'nın varlık sebebi olan Rumeli kaybedildi. İttihatçılar, siyasi hatalarına rağmen millete yeni bir ruh vermişti. Bu ruhla Birinci Cihan Harbi'ne girildi.
BÜYÜK ZAFERLER KAZANDIK
İttihatçılar, Ağustos 1914'te başlayan Birinci Dünya Savaşı'na 1914 Kasım'ında Almanya'nın yanında İngiltere, Fransa ve Rusya'ya karşı cihat ilan ederek girdi.
Balkan Savaşı'nda darmadağın olan Osmanlı ordusu, dünya savaşında kendisinden beklenilmeyen başarılara imza attı. Mehmetçikler, Balkan Savaşı'nın utancını silmek ve vatanı kurtarmak için kendisini hiç çekinmeden öne atarak şehadet şerbetini içtiler.
Sami Yetik'in İstiklal Savaşı'yla ilgili bir tablosu.
Osmanlı ordusu sadece Kudüs'ü savunmak için 31 Ekim- 8 Kasım 1917 tarihleri arasında yaptığı 9 gün süren muharebelerde 25 bin kayıp vermişti. Birçok cephede mağlup olmamıza rağmen Çanakkale ve Kûtülamâre'de büyük zaferler kazandık. Çanakkale Savaşları, tarihin gidişatını değiştiren savaşlardan biridir. Çanakkale savaşlarının neticesinde müttefiklerinden yardım alamayan Çarlık Rusyası çöktü. İngiliz Deniz Kuvvetleri Bakanı olan Winston Churchill görevinden istifa etti.
Çanakkale Savaşları'nın, Türk tarihinin gidişatına da önemli tesirleri oldu. 1768 ile 1774 yılları arasındaki Osmanlı-Rus Savaşı'ndan itibaren sürekli büyük devletler karşısında mağlup olduğumuz için kaybettiğimiz güvenimiz geri geldi. Çanakkale, sömürgeciler tarafından ezilmiş İslam dünyası için de bir kurtuluş ışığı oldu.
İMPARATORLUK PARÇALANDI
Birinci Dünya Savaşı'nın başında İngiltere- Rusya ve Fransa arasında yapılan gizli görüşmeler sonucunda Osmanlı İmparatorluğu paylaşılmıştı. Savaşı kaybedince bu antlaşma yürürlüğe girdi. İmparatorluk paylaşıldı. 1908'de 5 milyon kilometrekare olan imparatorluk 1918'de 200-300 bin kilometrekareye düşmüştü.
MİLLİ MÜCADELE BAŞLADI
Birinci Dünya Savaşı'nda büyük bir mağlubiyete uğrayan Osmanlı İmparatorluğu, 30 Ekim 1918'de Mondros Ateşkes Antlaşması ile teslim oldu ve topraklarımız işgal altına girdi. Birinci Dünya Savaşı'nda büyük bir mağlubiyet alınmasına rağmen tarih boyunca esareti kabul etmeyen Türk milleti, mücadele edecek azmi ve kararlılığı bularak kendisine giydirilmek istenilen esaret gömleğini yırtmak ve vatanını savunmak amacıyla Anadolu'da ardı ardına kongreler yapıp, Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak cemiyetleri kurarak mücadeleye başladı.
19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a ayak basmasıyla birlikte de Türk milleti, Milli Mücadele'de kendisini zafere götürecek liderini bulmuştu. Çanakkale zaferinden gelen ruh ve liderle, yani Mustafa Kemal Atatürk'le ülkemizi işgal eden düşmanlarımıza karşı İstiklal Harbi mücadelesini verdik.
HESAPLAŞMA SÜRÜYOR
Atatürk hem cephelerde hem de diplomaside başarılı olarak adım adım Milli Mücadele'yi başarıya götürdü. Milli Mücadele'nin sonunda 26 Ağustos 1922'de başlayan Büyük Taarruz, Türk tarihinin son asırlarındaki en önemli taarruzudur.
İmparatorluğun son dönemindeki askeri başarılarımıza bakarsak bunların savunma savaşları olduğunu görürüz. Plevne, Şıpka, Yanya savunmaları gibi. Sarıkamış ve Kanal harekâtı gibi taarruzları ise kaybetmiştik.
9 Eylül'de Yunan ordusunun Ege'ye dökülmesiyle neticelenen Büyük Taarruz'da ise büyük bir zafer kazanılıp, Şark Meselesi'nde Avrupa'nın son noktayı koyması önlendi. Günümüzde ise bu hesaplaşma tüm hızıyla devam ediyor. Türk milleti 10 asırdır olduğu gibi yine tarihe damgasını vuracaktır.
BANDIRMA VAPURU'NDAKİ KAHRAMANLAR
Atatürk, Milli Mücadele'nin ateşini yakmak için 19 Mayıs'ta Samsun yolculuğuna çıkarken maiyetinde 22'si subay, 25'i er ve erbaş olmak üzere toplam 47 kişi vardı. Mustafa Kemal Paşa'nın yanındaki kurmay kadrosunun önemli bir kısmı, Cumhuriyet'in ilanından sonra da Atatürk'ün çevresinde ve devletin önemli makamlarında bulunmaya devam etmiştir.
Korgeneral ve Vali Kâzım Dirik, Milletvekili ve Varşova Elçisi Dr. İbrahim Tali Öngören, Büyükelçi Hüsrev Gerede, Korgeneral ve Kırklareli Milletvekili Kemal Doğan, Atatürk'ün yaveri ve milletvekili Cevad Abbas Gürer, Tokat Milletvekili Mustafa Sabri Süsoy ve Tümgeneral Arif Hikmet Gerçekçi vapurdaki yolculardan.
.Tarihçi Albert Sorel, "Şark Meselesi (Doğu Sorunu) Türklerin Avrupa'ya girmesiyle başladı" der. Türkler'in Avrupa'daki algılanmalarıyla ilgili 3 ciltlik önemli bir eser hazırlayan Carl Gölner ise Osmanlı Devleti'ni şöyle anlatır: "Akka Savaşı (1291) ve klasik Haçlı seferlerinin başarısızlığa uğraması üzerinden 50 yıl geçmemişti ki, Osmanlılar Avrupa'nın eşiğinde duruyordu ve Müslüman dünyanın en önemli siyasî ve askerî gücü olarak tarihe geçtikleri hâkimiyet sistemini kurdular. Türkler böylece nefes kesen bir dinamizmle, büyük halifelere lâyık olan ve Avrupa devlet sistemini temelden sarsan yeni bir fetih dalgası oluşturdu. Türkler İslâm'ı yüzyıllar içinde canlandırdı."
Jan Jansson'un "Osmanlı İmparatorluğu" haritası.
TÜRKİYE'Yİ NASIL PARÇALARIZ
Avrupa'ya ayak basıp, asimile olmayan tek topluluk Türk milletidir. Avrupalılar, Türk korkusuyla ilk olarak 1600 yıl önce Avrupa Hunları'nın hâlâ unutamadıkları hükümdarı Atilla vasıtasıyla tanıştılar. Daha sonra Selçuklular'ın Anadolu'yu fethedip, Bizans'ı sıkıştırmaları üzerine Papa'nın kışkırtmasıyla 1095'ten itibaren Haçlı Seferleri başladı. Avrupa asırlarca Türkler'i Avrupa ve Anadolu'dan atmak için uğraştı.
Osmanlılar'ın Balkanlar'da hızlıca ilerlemeleri Avrupa'da korkuya sebep olmuştu. Papasından krallarına, filozoflarından bilim adamlarına birçok kişi Türkler'i önce Avrupa'dan, daha sonra da Anadolu topraklarından atarak Asya'ya göndermeyi planladılar. Bu planların ikinci bir hedefi de Kutsal Topraklar'a hâkim olmaktı. Bu planların pek çoğu kâğıt üzerinde kalsa da bazıları başarısız Haçlı Seferleri'ne dönüştü. Hayata geçirilmeye çalışılan projelerin önündeki en büyük engellerden biri Hristiyan krallar arasındaki çekişmeydi. Bu yüzden papalar Türkler'e karşı birlik sağlamak için uğraşıp, durdular. 1571 İnebahtı Deniz Savaşı'nda Osmanlı'nın aldığı mağlubiyet, "Yenilmez Türk" algısını yıktı ve bu tarihten sonra Osmanlı topraklarının paylaşılmasıyla ilgili pek çok proje gündeme geldi.
Erasmus.
ERASMUS, BACON VE LEIBNIZ
Avrupalı aydınların çoğu koyu bir Türk düşmanıydılar. Birçok Avrupalı aydın Osmanlı İmparatorluğu'nu nasıl yıkmak gerektiğine dair eserler kaleme almışlardı. Bunun yanı sıra bazı aydınların eserlerinde Osmanlı idare tarzı örnek olarak da gösterilir.
"Deliliğe Methiye" isimli kitabı ile büyük şöhret kazanan Avrupa'nın ünlü düşünürlerinden Erasmus, "Utilissima Consultatio de Belloo Turcis Inferendo .." isimli eserinde karanlık kökenli barbarlar olarak nitelediği Türkler'in, Hristiyanlar arasındaki görüş farklılıkları sebebiyle Avrupa'nın önemli bir bölümünü fethetmiş olduklarını söyledikten sonra, artık esaret altında bulunan din kardeşlerinin kurtarılması gerektiğini belirtir. Erasmus, dini savaşı haklı bulmamakla birlikte, Hristiyanlığın varlığını sürdürebilmesi için Türkler'in yok edilmesi gerektiğini söyler: 'Türkler, gecmişleri karanlık barbar insanlardır. Hristiyanların varlıklarını sürdürmeleri için Türkleri yok etmek gerekir'.
Avrupa'nın bir diğer ünlü düşünür ve bilim adamı Francis Bacon, 1622'de yazdığı ve 1629'da Londra'da yayınlanan "An Advertisement Touching An Holly Warre" isimli eserinde Türkler'e karşı savaş açılmasının tabiat kanunları, beşeri kanunlar ve kutsal kanunlar bakımından doğru olduğunu ileri sürmektedir.
Leibniz.
Ünlü Alman filozof Gottfried Wilhelm Leibniz 1672'de Fransa Kralı 14. Louis'e sunduğu "Memoire de Leibnitz a Louis 14, sur la conquete de l'Egypte, publie avec une preface..." isimli eserinde Güneş Kral'a "Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılması için şartların çok uygun olduğunu, sadece Mısır'ın değil bütün Doğu'nun isyan için korkmadan arkasına düşeceği bir kurtarıcıyı beklediğini" söylüyordu.
Leibniz, 14. Louis'i savaşa ikna etmek için çok cazip fikirler ileri sürmüştü: "Fransa Hollanda ile savaşırsa ancak parasını ödeyerek müttefik bulabilir. Hâlbuki Türkler'e karşı savaşırsa majestelerine birçok yardım gelecektir. Papa, İtalya prensleri, Sicilya, İspanya size destek vereceklerdir. Mısır savaşından beklenen başarı kazanıldığında, Doğu ticaretinin deniz ve kara yolları ele geçecektir. Hristiyanlar'ın başkomutanlığı ve Türk İmparatorluğu'nun ortadan kaldırılması şerefi Fransa Kralı'nın olacaktır. Doğu imparatoru ünvanı, dünyanın hakemi ve Hristiyan dünyasının yöneticisi olacak olan kral şan ve şerefle anılacaktır". Leibniz'in asıl amacı, Fransa Kralı XIV. Louis'yi Hollanda seferine çıkmaktan alıkoymak ve Mısır'ı işgâl ettirmeye yöneliktir.
Volney.
Bir başka filozof Kont de Volney (1757-1820) ise Osmanlı Devleti'nin eninde sonunda yıkılacağını düşünmüş ve bu hususla ilgili görüşlerini, Avusturya-Rus Savaşı sırasında 1788'de kaleme almıştır. Volney'e göre gelecek Ruslar'ındır. "Türkiye'yi savunamayacağımıza göre tedbiri elden bırakmamak, zaman kazanmak ve bir sistem oluşturmak durumundayız" demektedir.
Advertisement
***
MUTLAKA OKUNMASI GEREKEN BİR KİTAP
Romen diplomat ve tarihçi Trandafir G. Djuvara (1856-1935), Romen hariciyesinde üst düzey görevler yaptı. 1883- 1884 yıllarında İstanbul'da Romanya elçiliği başkatibi olarak bulunurken, ailevi sebeplerle Romanya'ya dönmüş, 1896 yılında "dünyanın en güzel yeri" olarak nitelediği İstanbul 'a elçi olarak tayin edilip, dört yıl süreyle 1900 yılına kadar görev yaptı. Daha sonra 1909-1920 yıllarında Brüksel'de, 1920-1925 yıllarında ise Atina'da Romanya büyükelçiliğinde bulunmuştur.
Alberoni'nin projesi.
1914'te Paris'te "Cent Projects de Partage de la Turqie (1281-1913)" ismiyle yayınladığı eserinde, 1281'den 1913'e kadar Batılılar'ın Türkiye'yi paylaşmak için dair yapılan planları bir araya getirdi. Eserin Yakup Üstün tarafından yapılan Türkçe'ye kısmi çevirisi 1979 yılında Damla Yayınları arasında Türkiye'yi Parçalamak İçin 100 Plan: Haçlı Taassubu-Türkiye Düşmanlığı' ismiyle çıktı. Bu tercüme Emir Şakip arslan'ın özetleyerek çevirdiği Arapça metinden Fransızca'sıyla karşılaştırılarak yapılmıştır. 1980'lerde öğrenciyken kitabı ilk gördüğümde komplo kitabı zannetmiştim. Ancak alıp okuyunca büyük gayretlerle hazırlanmış önemli bir kitap olduğunu anladım. Yıllar sonra rahmetli Halil İnalcık'la yaptığımız bir sohbette hocamız bu kitaptan sitayişle bahsetti.
1999'da Gündoğan Yayınevi, Pulat Tacar tarafından yapılan yeni bir çevirisini "Türkiye'nin Paylaşılması Hakkında Yüz Proje (1281-1913)" ismiyle yayınladı. 2017'de ise Türkiye İş Bankası Kültür yayınları Tacar'ın çevirisini haritaları ve bazı eklerle birlikte "Türk İmparatorluğu'nun Paylaşılması Hakkında Yüz Proje, 1281-1913" adıyla neşretti. Ancak bu çeviride eserin orijinalindeki "Türkiye" isminin "Türk İmparatorluğu" olarak değiştirilmesi yanlıştır. Yeni çevirilerde düzeltilmelidir. Türkler'i Avrupa'dan atmak için yüzlerce plan ve proje yapılmıştır. Bu projelerin çoğu tarihin tozlu raflarında kaldı. Ancak bu projelerin ilk sistemli derlemesini, Djuvara'nın araştırmasıyla ortaya çıktı. Trandafir G. Djuvara, kütüphane ve arşivlerde araştırmalar yaparak bunlardan 100 tanesini bir araya getirmiştir. Djuvara, eserinde 1281-1913 arasında Türklerin topraklarının paylaşılmasıyla ilgili 100 projeyi ayrıntılı bir şekilde izah etmektedir. "Türk İmparatorluğu'nun Paylaşılması Hakkında Yüz Proje" isimli eser tarih boyunca çeşitli aydınların, din veya devlet adamlarının Türkiye Selçuklu, Memlük ve Osmanlı Devleti'nin parçalanmasını öngören projeleri anlatıyor. Bu eser Batılılar'ın Türkler'e ve Türkiye'ye bakışı hakkında son derece önemli bir incelemedir.
Trandafir G. Djuvara
Djuvara, eserinde kral, asilzade, politikacı, diplomat, asker, din adamı, filozof, bilim adamlarının yanısıra daha az tanınmış bazı kişilerin de Türkiye'yi parçalama planlarına yer vermiştir. Türkiye'yle ilgili plan proje hazırlayanlara baktığımızda X. Leon, V. Pius, VIII. Clement gibi papalar, I. Fransuva, I. Maksimilyen, XIV. Louis, I. Petro, II. Katerina, II. Joseph, Napolyon, I. Aleksandr, I. Nikola gibi krallar, Sully, Talleyrand, Metternich, Garibaldi gibi devlet adamları ve Erasmus, Leibniz, Fransis Bacon, Volney gibi filozofları görüyoruz.
Bu planlar farklı ülkelerde ve farklı zamanlarda yapılmıştır. Planları hazırlayanlar, Fransız, İtalyan, Alman, Avusturyalı, Yunan, Rus, Macar, Bulgar, Polonyalı, Ermeni, Hollandalı, Romanyalı, İspanyol'dur. En çok plan hazırlayanların başında 36 proje ile Fransızlar ve 14 proje ile Almanlar gelmektedir. Eser sayesinde hangi dönemde Türkiye hakkında hangi görüşlerin ortaya çıktığını rahatlıkla takip edebiliyoruz. Türkiye'nin paylaşılmasıyla ilgili projelerin incelenmesi, günümüzde Batı'yla geliştireceğimiz ilişkilerde bize önemli veriler sağlıyor
.Osmanlı Devleti 1876'da ilan edilen Anayasa ile Meşrutiyet yönetimini benimsemişti. Aynı yıl yapılan seçimlerle siyasi tarihimizde ilk defa bir meclis oluşturuldu. Bu sırada ülkemizde siyasi parti yoktu. Milletvekilleri seçim bölgelerinden aldıkları oylara göre seçilip İstanbul'a geldiler. Partilerle 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanından sonra tanıştık. Bu dönemdeki partiler ve seçimlerle ilgili Tarık Zafer Tunaya, Fevzi Demir ve Nil Türker Tekin'in çalışmalarına bakılabilir.
Beyoğlu'nda sandık alayı.
İLK SİYASİ TEŞEBBÜS
23 Temmuz 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanıyla siyasi hayatımızda yepyeni bir sayfa açılmıştı. II. Meşrutiyet'in ilanının ardından çok sayıda siyasi parti ve dernek kuruldu. Bu arada birçok gazete ve dergi yayınlandı. Meşrutiyet'in ilk günleri, her kafadan bir sesin çıktığı anarşik bir ortam içinde geçti. Seçimler ve partilerin hayatımıza girmesi, günümüzde şikâyetçi olduğumuz anlamsız ve kısır siyasi çekişmeyi de beraberinde getirdi.
İttihad ve Terakki Cemiyeti, Meşrutiyet'i getiren örgüt olduğu için büyük bir prestije sahipti. İttihadcı olmak vatanseverlik, karşı çıkmak ise ihanet olarak nitelendiriliyordu. Buna rağmen İttihadcılara karşı muhalefet örgütlenmeye başladı. Meşrutiyet'in ilanı üzerine birçok siyasi sürgün İstanbul'a gelerek faaliyetlere başladı. 12 Ağustos 1908'de Sultanahmet Meydanı'nda bir miting düzenledikten sonra siyasi bir örgüt olmayı kararlaştırdılar. Avnullah El-Kazimî'nin başkanlığında "Fedakâran-ı Millet Cemiyeti" adıyla bir örgüt kuruldu.
Cemiyet, Meşrutiyet'e saygılı olmak şartıyla hanedanın hukukunu korumayı, Meşrutiyet'i korumak için her türlü fedakârlığı yapmayı, Osmanlı topraklarındaki halklar arasında birliği sağlamayı, ülkeye ve millete hizmet edeceklere yardımda bulunmayı amaçlamıştı. Cemiyet seçimlere ilgi göstermemiş, bu yüzden de mecliste temsilcisi olmamıştı.
Fedakâran-ı Millet Cemiyeti kendisini siyasi fırka olarak nitelendirmişse de siyasetten çok üyelerine yardımla uğraşmıştı. Türkiye'deki siyasi partilerin tarihini yazan Tarık Zafer Tunaya, cemiyeti "hayır cemiyeti ile siyasi parti" arasında gidip gelen bir örgüt olarak nitelendirir. 31 Mart Vakası'ndan sonra cemiyet sona ermiştir.
14 Eylül 1908'de liberalizmin Türkiye'deki öncüsü Prens Sabahaddin'in hamiliğini yaptığı Ahrar Partisi kuruldu. Ahrar Fırkası, İttihad ve Terakki 1913'te partileşeceği için ülkemizin ilk partisidir. Ahrar kelimesi "Hürler/Özgürler" demektir. İttihad ve Terakki'ye muhalif olan Yeni Gazete, Serbestî, Sada-yı Millet ve İkdam gibi gazeteler Ahrar Fırkası'na yoğun ilgi gösterip partinin adeta sözcülüğünü yaptılar. Partinin başkanı yoktu. Sadrazam Kâmil Paşa'nın partinin başkanı olduğu söylenir. Halk ise partinin başkanı olarak Prens Sabahaddin'i görüyordu. Maddi sıkıntı çeken parti, İstanbul dışında fazla örgütlenemedi.
Prens Sabahaddin
İKİ PARTİLİ İLK SEÇİM
İttihad ve Terakki Cemiyeti ile Ahrar Fırkası'nın girdiği 1909 seçimleri ilk defa iki partinin yarıştığı bir seçimdi. Meşrutiyet'in meydana getirdiği özgürlükle meydanlara çıkan halk, seçimleri büyük coşkuyla yaptı. Seçim günü davul ve zurnayla oy kullanılmış ve gelin alayı gibi sandık alayları düzenlenmişti.
Partilerin seçim programları olmadığından "mebus", yani milletvekili adayları kendi programlarını hazırlayarak seçim çalışmalarına başlamışlardı. Seçim propagandası için en önemli araç gazetelerdi. Basın zaten partilere göre bölünmüştü. Basın özgürlüğü vs. söz konusu değildi. İstanbul basınından Tanin ve Şûray-ı Ümmet gazeteleri İttihad ve Terakki'yi gözü kapalı desteklerken Serbestî, İkdam, Sabah gibi İttihadcılara muhalif gazeteler de Ahrar Fırkası'nı aynı şekilde destekliyorlardı. Aynı durum taşra gazeteleri için de söz konusuydu. Anadolu ve Rumeli'deki birçok şehirde gazeteler destekledikleri partilerin propagandasını gözleri kapalı yapıyorlardı.
Seçim sandığı ve görevliler.
PROPAGANDA METOTLARI
Gazetelerde yayınlanan ateşli makalelerle taraflar birbirlerini kıyasıya eleştirip kendi partilerinin faziletlerini anlata anlata bitiremiyorlardı. Günümüzde olduğu gibi o zaman da sloganlar seçimlerin ayrılmaz bir parçasıydı. İttihadcıların sloganı "Yaşasın hürriyet, yaşasın millet, yaşasın vatan"dı.
Seçimlerdeki propaganda metotlarından biri de yakın zamana kadar çok yoğun olarak kullanılan kahve konuşmalarıydı. Parti temsilcileri, ikinci seçmenler ve mebus adayları kahvelere giderek halka nutuk atıp, "..ceğiz, ...cağız" diye oy isterlerdi. İstanbul'daki en meşhur siyaset yerlerinden biri Şehzadebaşı'ndaki Fevziye Kıraathanesi idi.
Bir diğer propaganda şekli de seçim broşürleriydi. Adaylar bastırdıkları broşür ve el ilanlarıyla kendi propagandalarını yapıyorlardı. Ayrıca günümüzde liderlerin il ili dolaşıp seçim mitingleri yaptıkları gibi o zaman da merkezdeki partililer taşraya seçim gezileri düzenliyorlardı.
Halk seçimleri kutluyor.
PEŞ PEŞE PARTİ KURULDU
İttihad ve Terakki her ne kadar bütün milletvekilliklerini kazandıysa da, Meşrutiyet'e taraftar olan herkes İttihadcı değildi. Bu yüzden peş peşe yeni siyasi partiler kuruldu. Bunlar arasında, seçimlere katılan Ahrar Partisi'nin yanında Osmanlı Demokrat Partisi, İttihad-ı Muhammedi Partisi, Islahat-ı Esasiye-i Osmaniye Partisi, Ahali Partisi, Mutedil Hürriyetperveran Partisi, Osmanlı Sosyalist Partisi, Fedakâran-ı Millet Cemiyeti, Heyet-i Müttefika-i Osmaniye gibi partiler bulunuyordu. II. Meşrutiyet'ten sonra kurulan partiler arasında gerek ismi gerekse savunduğu fikirler itibarıyla en dikkat çeken partilerden biri Osmanlı Demokrat Partisi idi. Parti kurucuları arasında İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin kurulmasına önayak olanlar vardı.
Birçok parti kurulmasına rağmen bunların hiçbiri varlığını sürdüremedi. Muhalif partilerden birçoğu aralarında birleşerek 8 Kasım 1911'de Hürriyet ve İtilaf Partisi çatısı altında toplandılar. Böylece iki partili bir sistem meydana geldi.
Partiler propagandalarını yaparken özellikle basını kullanıyorlardı. Her partinin bir veya birden fazla gazetesi vardı. Gazetelerde yayınlanan ateşli makalelerde iktidar şiddetle eleştirilirken, iktidar yanlısı basın da muhalefete aynı sertlikte cevap veriyordu. Bütün partilerin toplumsal yönleri zayıftı ve çoğunun halkla fazla bir bağlantısı yoktu.
Partilerin programlarında "Meşrutiyet'in devamı, vatanın yükselmesi, halka adil davranılması, cehalet ve sefaletin bertaraf edilmesi" zikrediliyor, "hürriyet" ve "eşitliğe" sık sık vurgu yapılıyordu. Dönemin en önemli meselesi azınlıklar olduğu için bütün partilerin gündeminde bu konu vardı. Osmanlı kimliği öne çıkarılarak ülkenin bölünmesinin önüne geçilmek isteniyordu.
SEÇİMLER ÜÇ AY SÜRDÜ
1876'dan 1946'ya kadar ülkemizde milletvekilleri iki dereceli seçimle belirlenirdi. Bu sisteme göre seçim bölgelerindeki "müntehib-i evvel"ler, yani birinci seçmenler "müntehib-i sânî"leri, yani ikinci seçmenleri seçerler, onlar da mebusları, yani milletvekillerini tespit ederlerdi. 1909 seçimleri de bu sistemle yapıldı. Seçimler eskiden şimdiki gibi bir günde yapılmaz, iki-üç ay sürerdi. 1908 Eylül'ünde başlayan seçimler aralıkta da sürdü. Trabzon'dan seçilen mebuslar başkente geldiğinde İstanbul seçimleri yapılmamıştı bile. 10 milletvekili çıkaracak İstanbul seçimleri 11 Aralık'ta yapıldı...
.Çanakkale, Birinci Dünya Savaşı'nın gidişatını değiştiren önemli bir cepheydi. Çanakkale Savaşı'nın, Türk tarihinin gidişatına da çok önemli tesirleri oldu. 1768 ile 1774 yılları arasındaki Osmanlı-Rus savaşından itibaren sürekli büyük devletler karşısında mağlup olduğumuz için kaybettiğimiz güvenimiz geri geldi ve Çanakkale Zaferi'nden gelen ruh ve liderle, yani Mustafa Kemal Atatürk'le ülkemizi işgal eden düşmanlarımıza karşı Milli Mücadele'de galip geldik.
Çanakkale, sömürgeciler tarafından ezilmiş İslam dünyası için de bir kurtuluş ışığı oldu. Ancak Çanakkale'de üniversite ve lise eğitimi almış birçok Türk genci gönüllü olarak cepheye gidip, şehit olduğu için Cumhuriyet döneminde yetişmiş insan sıkıntısı çekildi.
BALKAN SAVAŞI'NIN UTANCINI SİLDİK
Birinci Dünya Savaşı'ndan üç yıl önce Balkan Savaşı'nda yeni bağımsız olmuş, küçük Balkan devletleri karşısında büyük bir mağlubiyet almıştık. Subay ve askerlerimiz Çanakkale Savaşı'nda şehadet şerbetini içerek Balkan mağlubiyetinin utancını sildiler. Nitekim 1915 Temmuz'unda Çanakkale cephesine giden yazar, şair, ressam ve bestekârlardan oluşan heyet-i edebîye ilginç anlara şahit olmuşlardı.
Heyet mensupları, Çanakkale cephesinde Türk askerinin kahramanlığına ve cesaretine şahit olmuşlardı. Konuştukları birçok asker, Balkan Savaşı'nın utancını silmek ve vatanı kurtarmak için kendisini hiç çekinmeden öne atmıştı. Bir hücum sırasında yaralanan kahraman bir Mehmetçiğimiz yarasının sarılmasını "Ko aksın, Balkan Muharebesi'nin karasını ancak bu kan siler" diyerek reddetmiş ve savaşmaya devam edip biraz sonra şehit olmuştu.
Heyettekiler kendi aralarında sık sık Balkan hezimetinden sonra bu mücadele ruhunun nasıl meydana geldiğini tartışmışlardır.
Çanakkale Savaşı'nda namaz kılan askerler.
ÇANAKKALE'YE DAİR
Yazar Samipaşazâde Sezai, Çanakkale'de yazılan destanı şöyle anlatmıştı:
Müdür Beyefendi, Millî duyguların ve bilimsel düşüncelerin toplayıcısı olan derginizde benim gibi bir değersiz şahsiyet, Çanakkale savunmasıyla ilgili nasıl konuşabilir? Böyle harikulade olaylar kendi kendisini anlatır. O'nu tanımlamak için sarf edilecek kelimeler ve düşünceler daha yükselirken düşer, parlarken söner. Bununla birlikte hiçbir şey söylememek de nasıl mümkün olur ki? Bugün her Türk'ün konuşabilmesi Çanakkale savunması sayesindedir. Bugün her Türk'e büyük milletler arasında "Ben" demek yetkisini veren Çanakkale savunmasıdır.
Geçen Mısır meselesinde İngiltere'deydim. İngiltere hükümeti, galiba tek başına ele geçirmek maksadının Fransa'da oluşturacağı heyecanı önlemek içinİskenderiye'ye sevk edeceği ordusunda bizim askerimizin de müttefik olarak bulunmasını Osmanlı Devleti'ne ısrarla teklif ediyor. Hâlbuki eski yönetim birtakım kişisel maksatlarla bu teklifi kabul etmiyor, Rusya ile Fransa ise şiddetle muhalefet ediyordu. O zaman ünlü Gambita'nın düşüncelerinin tercümanı olan Republic Fransuvez gazetesi, "İngiltere, Mısır'a Türk askeri sevk etmek istiyor. Cihanın birinci askeri olan Türkler, Tellülkebir'i bir Plevne yaparlarsa İngiltere o zaman neye uğradığını anlar" demişti.
Gözümün önünde Fransa, İngiltere'yi Türk askeriyle tehdit ediyordu. Türk'ün hiçbir faziletini kabul etmeyen, her faziletine karşı isyancı ve inkârcı bir tutum takınan Avrupa, onun askerî yüceliğine karşı büyük bir saygıyla eğiliyordu. Hiçbir gün düşünen zihinleri terk etmeyen, feci ve elemli hatırası her sabah uyanan gözlerden bir an bile uzaklaşmaması gereken Balkan yenilgisi, altı Osmanlı asrının birbirini çiğneyerek karanlık ve sonsuz bir çöküşe doğru kaçışıydı ki; o zaman Avrupa'nın hakkımızdaki düşünce ve kanaati tamamen değişmişti.
Bunun için Çanakkale savunması "üç mucizeler" savaşıdır: Hâli kurtardı. Mazinin "hamaset ve azametini" geri getirdi. Vatanımızı bir "ebedî vatan" yaptı. Galibiyet inancıyla kuduran düşmanlarımızın en şiddetli saldırılarıyla Yarımada'nın kaynayan bir volkan olduğu, kendileri açısından kesin başarının artık bir-iki gün alacak bir meseleden ibaret kaldığı, mağlup Boğaziçi'nin ilâhî manzarasını intikam ve zafer bakışlarıyla seyretmek üzere Cook Seyahat Şirketi'nin, İngilizlere bin bilet sattığı sıralardaki duygu ve üzüntüyle, herkes gibi benim de yazdığım şeylerin bir-iki kelimesini burada tekrar edeceğim:
ÇANAKKALE SAVAŞI'NDAN BİR SAHNE
"Asker! Sen bu vatanı ne kadar yükselttin, ne kadar büyüttün!
Çiftçi! Sen tabiatla karşı karşıya gelerek tarlanda çalışırken başının üzerinde dağ zirvelerinin rüzgârı, ayaklarının altından Anadolu nehirleri geçerken, etrafında güneş esiyor gibi ışıklar, parıltılar akıp giderken, tarlada buğday başakları inlerken sen ne kadar suskun, ne kadar itaatli, ne kadar faydalı bir çiftçiydin!
Köylü! Vatan seni yardımına çağırıp da orağı bırakarak silahı eline aldığın zaman, kahramanlık ve büyüklüğünün önünde ne tahtlar, ne taçlar eğilmiştir. Doğuda ve batıda birliklerinle, talih ve büyüklüğün, şan ve şerefin büyülü kapılarını yerinden sökmeye alışmış kollarınla, yeryüzündeki altı asırlık makamından düşmüş olan bu vatanı kıyametler içinde kaldırdın. Daha yükseklere, göklere çıkar. Bu vatanın yeri hilalin yeridir."
Sami Paşazâde Sezai
(Yeni Mecmua, Çanakkale Özel Sayısı, haz. Muzaffer Albayrak-Ayhan Özyurt.)
Advertisement
***
EN ÇOK ŞEHİT VEREN İLLER…
Birinci Dünya Savaşı'nda 600 bin civarında şehidimiz var. Ancak cephede şehit olanların dışında yaralı ve hastalıktan şehit olanların kaydı tam tutulmadığından şehitlerimizin çoğunun nereli olduğunu bilemiyoruz. Şehitlerimizin tamamı hakkında teferruatlı bilgiye sahibi değiliz. Çanakkale cephesinde 105 bin civarında şehidimiz var.
SURİYE DOĞUMLU 613 ŞEHİT
Çanakkale'de en fazla şehit veren iller Bursa, Balıkesir, Konya ve Kastamonu. Elimizdeki bilgilere göre Çanakkale cephesinde en az 613 Suriye doğumlu şehit var. Bunlar Halep, Şam, Deyrizor ve Lazkiyeli. Güneydoğu Anadolu'dan ise Çanakkale cephesinde en az 619 şehit var.
Ayrıca o dönemde ulaşım zor olduğundan askerler kendi bölgelerine yakın cephelerde kullanılıyor. Çoğunlukla Suriye doğumlular Suriye ve Filistin cephelerinde, Güneydoğu doğumlular Doğu Anadolu cephesinde çarpıştılar.
O dönemde Arap, Türk, Kürt etnik kökenlerini öne çıkarmadan Osmanlı bayrağı altında savaştılar. Hatta Osmanlı sınırları dışından gelip savaşanlar da var.
Milli Savunma Bakanlığı'nın yayımladığı 5 ciltlik "Şehitlerimiz" kitabına göre Çanakkale'de en çok şehit veren illerimiz şu şekildedir: Bursa 4092 şehit, Balıkesir 2717 şehit, Konya 2488 şehit, Kastamonu 2425 şehit.
.İkinci Meşrutiyet'ten sonra ibadetin Türkçeleştirilmesi gündeme geldiyse de uygulama alanına inmemişti. Ziya Gökalp, 1918'de yazdığı "Vatan" şiirinde, ezanın ve Kuran'ın Türkçe okunmasını gündeme getirmişti. TDV İslam Ansiklopedisi'nin "Ezan" maddesinde Türkçe ezan meselesi teferruatlı olarak anlatılır.
TÜRKÇE'Sİ KABUL GÖRMEDİ
Cumhuriyet'in ilanından sonra ibadetin Türkçeleştirilmesi için birkaç teşebbüs yapıldı, ancak halktan gelen tepkiler üzerine vazgeçildi. Fakat bu yöndeki çalışmalar devam etti. Özellikle İsmail Hakkı Baltacıoğlu ve Reşit Galip bu konuda faaliyet gösterdiler.
Daha sonraki yıllarda uygun ortam meydana gelince, ibadetin Türkçeleştirilmesine ezandan başlandı. 1932'de Eğitim Bakanı Reşit Galip ile Hasan Cemil Çambel'in yönetimi altında Dolmabahçe Sarayı'nda devrin meşhur dokuz hafızının katılımıyla ezan Türkçeleştirildi. Çeviride tereddüt edilen yerler Atatürk'e sorulmuştu. Türkçe ezanın bestesi için de konservatuvar üyesi İhsan Bey görevlendirilmişti.
1932 yılı ramazanında 29 Ocak 1932'de Türkçe ezan, ilk kez Hafız Rıfat tarafından Fatih Camii minaresinden seslendirildi. Bu bir başlangıçtı. Ardından Türkiye'nin her yerinde Türkçe ezan okutulmasına çalışıldı. Fakat Türkçe ezan kabul görmedi.
Adnan Menderes ve Celal Bayar.
1 Şubat 1933'te Bursa Ulu Cami'de Topal Halil adında halktan biri Arapça ezan okuyunca tutuklanmak istendi, halk ise durumu protesto etti. Bunun üzerine Atatürk bizzat duruma el koydu. Türkçe ezan meselesine karışan 19 kişi Çorum'da yargılandıktan sonra hapis ve sürgün cezasına çarptırıldı. Ezanın Türkçe okunması yönündeki denetimler sıkılaştırıldı.
İsmet Paşa Cumhurbaşkanı olduktan sonra Arapça ezan denetimlerini yakından takip etti. Bu dönemde ezanın Arapça okunması bir suç değildi. Ancak ezanın Türkçe okunması kararına uymayan görevliler, Türk Ceza Kanunu'nun 526. maddesine göre "yetkili mercilerin kamu düzenini sağlamaya yönelik emrine aykırılık" suçunu işlemiş sayılıp cezalandırıldılar. 1941'de 526. maddeye Arapça ezan okuyanların hapis ve para cezası alacağı hükmü eklendi. Arapça ezan okumak artık kanunlara girmiş bir suçtu.
Tokat Milletvekili Ahmet Gürkan.
Bütün cezalara rağmen bu durumu kabullenmeyen din görevlileri pasif direnişe geçerek farklı yöntemler geliştirdiler. Türkçe ezanı çocuklara ve meczuplara okuttular. Ezanın Türkçe'sini yüksek sesle okuduktan sonra alçak sesle Arapça'sını da tekrar ettiler.
İbadetin Türkçeleştirilmesi Cumhuriyet döneminde yapılan inkılaplar içerisinde halkın kabul etmediği ve tepki gösterdiği bir uygulama oldu. Bütün polisiye tedbirlere rağmen birçok yerde Arapça ezanlar okunmaya devam etti. Halk Partisi hükümeti ise bu konuda taviz vermeden Arapça ezan okuyanlara hapis ve para cezaların verdirip, Arapça ezan okuyanların bir kısmını akıl hastanelerine göndertti.
Kanun teklifiyle ilgili gazete haberi.
EZAN ASLİ DİLİNE ÇEVRİLDİ
1950 seçimlerinde Demokrat Parti'nin iktidara gelmesinin hemen ardından ilk gündem maddesini "Arapça ezan okuma yasağının kaldırılması" oluşturdu. 31 Mayıs 1950'de Tokat Milletvekili Ahmet Gürkan, 2 Haziran 1950'de Kayseri Milletvekili İsmail Berkok ve 13 arkadaşı, 14 Haziran 1950'de Başbakan Adnan Menderes hükümetince TBMM'ye bu konuda çeşitli kanun teklifleri sunuldu. Meclis'e sunulan tekliflerin gerekçesinde, ceza kanununa hüküm konulmasının din ve vicdan hürriyetine baskı sayıldığı belirtilmişti.
Halk bu gelişmeler üzerine büyük bir heyecana kapılarak gelişmeler takip etmeye başlandı. Kahvelerde, çay bahçelerinde ezanın asli dilinde okunması meselesi konuşuldu. Sonunda Türkçe ezan meselesi 16 Haziran 1950'de Meclis gündemine geldi. TBMM'de oturum başkanlığı yapan Hulusi Demirel, tasarının Meclis'te gündeme alınmasını da, ivedilikle görüşülmesini de ayrı ayrı oylattı. CHP'liler de tasarının gündeme alınmasını desteklediler. Tasarıyla ilgili konuşan CHP'liler, ezanın Türkçe okunmasının daha doğru olduğunu, ancak bu meseleyi politik bir tartışma konusu yapmayacaklarını söylediler. Daha sonra söz alan Demokrat Partili ve bağımsız milletvekilleri hararetli konuşmalar yaptılar.
Arapça ezan aleyhine cumhurbaşkanına yazılan bir mektup.
Kimse karşı çıkmayınca tasarının kabul edileceği beli olmuştu. Ancak bu defa da ne zaman yürürlüğe gireceği tartışılmaya başlandı. Sonunda bir milletvekili "ceza hükmü kaldırıldığı için daha önce Arapça ezan okuyanların bile suçlu sayılmayacakları"nı ifade edince bu mesele de çözüldü. Ceza Kanunu'nun 526. maddesinde gerekli değişiklikler yapılmasıyla ramazan arifesinde ezanın Arapça okunması serbest bırakılmıştı. Teklif kabul edilince sonuç telsizle Celal Bayar'a bildirildi. Celal Bayar da onaylayınca yasak sona erdi.
Arapça ezanın serbest bırakıldığı her tarafa duyurulamadığı için İstanbul'da bile sabah ezanı bir yerde Türkçe başka bir yerde ise Arapça okunmuştu. Bunun üzerine İstanbul Müftülüğü bekçiler vasıtasıyla müezzinlere duyurdular. Başbakanlık durumu telgrafla vilayetlere bildirmişti. Başbakanlık müsteşarı da yazdığı bir yazıyla Anadolu Ajansı'ndan Arapça ezan ve kametin serbest olduğunu radyo ve ajansta yayınlamasını emretti.
Ramazan ayında minarelerden yükselen ezanlar büyük bir sevinçle karşılandı. Sabah ezanlarını dinlemek için camilerin etrafında toplanan halktan secdeye kapanıp yeri öpenler oldu. Türkiye'nin her tarafında kurbanlar kesildi. Hükümete ve Meclis'e tebrik ve teşekkür telgrafları gönderildi. Rahmetli Adnan Menderes, ezanı asli diline döndürdüğü için ölümünden sonra da halk tarafından unutulmadı. O dönemi yaşayan insanlar, Menderes'i her zaman büyük bir minnet ve şükranla andılar.
İsmet Paşa'nın Arapça ezanla ilgili bir emri.
TÜRKÇE EZAN
TANRI uludur.
Şüphesiz bilirim bildiririm
Tanrı'dan başka yoktur tapacak.
Şüphesiz bilirim bildiririm
Tanrı'nın elçisidir Muhammed.
Haydi namaza.
Haydi felaha.
Tanrı uludur.
Tanrıdan başka yoktur tapacak.
CHP'Lİ VEKİL: Arapça ezan irticadır
Halkın büyük bir kısmının sevinçle karşıladığı ezanın aslına dönmesine bazı eski vekillerden tepkiler gelmişti. 2., 3., 4., 5. ve 6. dönem CHP milletvekili olan biri, Cumhurbaşkanı Celal Bayar'a şu mektubu göndermişti: "Yüksek bir huzura, Ezanın Türkçe okutturulma(ma) sı, aydınlar arasında iyi bir tesir bırakmamıştır. Bu bir gerilemedir. Atatürk'e aziz arkadaşlık yapmış olan büyük varlık buna engel olmalı idi.
Malumuâliniz tekkelerin kapanması bir tedbir-i ihtiyati idi; halbuki ezanın Türkçe okutturulması bir inkılaptı, Atatürk'ün yaptığı bir inkılaptı. Bunu tekrar Arapça'ya çevirmek, bir gerileme yani bir irtica olmaz mı? Din dili diye yeryüzünde bir şey yoktur ve olamaz, din dili sözü çok amiyane ve bilgisizce bir laftır. Özet olarak arz edeyim ki ezanın Türkçe okutturulma(ma)sı işi Demokrat lehine iyi bir hareket olmamıştır.
Sevgi ve saygı besleyenlerin birçoğunu endişeye düşürmüş, soğutmaya hatta yüz çevirmeye sebep olmuş olduğunu derin saygılarımla arz eylerim. Eski Urfa Milletvekili".
.Cuma günü Cumhurbaşkanımız Erdoğan tarafından açılan Aydos Kalesi, İstanbul'da fethedilen ilk yerlerden birisidir. Sultanbeyli Belediye Başkanı Hüseyin Keskin'in 12 yıl süren büyük gayretleri neticesinde halkın ve tarihçilerin istifadesine sunulmuştur.
OSMAN GAZİ DÖNEMİ
Osman Gazi, 1302'deki Bapheus (Koyunhisar) ve 1303'teki Dimbos zaferlerinden sonra 1304'te Sakarya üzerindeki Bizans kalelerine karşı bir sefer düzenledi. Bu sefer sırasında Moğollar, Karacahisar'ı yağma ettiler. Bu yüzden sefer dönüşü Osman Gazi, Karacahisar'da kalarak oğlu Orhan Bey ile Köse Mihal, Akça Koca, Konur Alp ve Gazi Rahman'ı 1305'te Kara Çepüş ve Kara Tigin kalelerini fethe gönderdi.
Osman Gazi, fethedilen kaleleri komutanlarının idaresine vermişti. Kara Çepiş Kalesi'nin idaresi verilen Konur Alp, Akyazı ve Tuz Pazarı'nı da ele geçirdi. Daha sonra da Orhan Gazi devrinde Akyazı, Konurapa, Bolu ve Mudurnu'yu fethetti. Halil İnalcık Hocamızın araştırmalarıyla Osman Gazi dönemi ana hatlarıyla ortaya çıkmıştır.
2023'te Aydos Kalesi
TÜRKLER SAMANDIRA'DA
Osman Gazi, 1324'te bir devlet kurucusu olarak vefat etti. Beyliğin başına geçen oğlu Orhan Gazi zamanında da fetihler devam etti. Konur Alp, Akyazı, Konurapa ili, Bolu ve Mudurnu bölgelerinde yer edindikten sonra Kara Çepiş'e ve Absuyu'na gelip, Gazi Rahman'ı orada bırakarak tekrar fütuhata gitti. Akça Koca'yı da Kandıra üzerine gönderdi.
Osmanlı akıncıları gittikçe İstanbul'a yaklaşıyorlardı. Gazilerin amacı Samandıra Kalesi'ydi. İstanbul sınırlarında Hıristiyanlarla bazen savaş bazen barışla gün geçirir olmuşlardı. Gaziler bir gün Samandıra tekfurunun oğlunun öldüğünü ve çevredeki kalelerden cenaze için toplanıldığını haber aldılar. Düşmanın meşguliyetinden istifade ederek, Hıristiyanlara kale önünde baskın verip Samandıra'yı fethettiler. Bizanslılar asker gönderdiler, ancak gaziler düşmanı karşılayıp mağlup ettiler.
Gazilerin mücadelesi sürerken Akça Koca gelip Samandıra'ya yerleşti. İstanbul'da bulunan Bizanslılar ve Aydos tekfuru ile savaştı. Akça Koca ile gaziler at sırtından inmeden fetihlerde bulunuyorlardı. Civardaki köyleri de itaat altına almışlardı. Bizanslılar ise Türkleri buradan çıkarmak istiyorlardı.
2010'da Aydos Kalesi
TEKFURUN KIZININ RÜYASI
Gaziler, Aydos'u çetin bir kale olduğundan alamamışlardı. İki taraf arasındaki çatışmalar sürerken, ilginç bir hadise meydana geldi. Kale tekfurunun kızı, bir gece Hazreti Peygamber'i rüyasında gördü. Tekfurun kızı rüyasında kendisini bir çukurda görmüş, nur yüzlü bir kişi ise gelip kızı çukurdan çıkarmış, daha sonra kızın giyeceklerini çıkarıp vücudunu yıkadıktan sonra yeni ipek elbiseler giydirmişti.
Bu rüyadan sonra uyanan tekfurun kızı gördüğü kişinin hayalini düşünüp durdu. Gece ve gündüz rüyasındaki kişinin hayali gözünden ve gönlünden gitmedi. Tekfurun kızı bu rüyayı gördükten sonra kendi kendine, "Benim hâlim ne oldu ki beni bu çukurdan çıkardı. Başka giyecekler giydirdi ve durduğum yerden gitti. Öyle anlaşılıyor ki benim hâlim başka bir türlüye dönse gerek" deyip durdu.
Gece gündüz rüyasını düşünürken gaziler gelip kaleyi kuşattılar. Aydos'takiler kaleyi vermemek için canla başla mücadele ederlerken, tekfurun kızı "Ben de varayım, savaşayım" diyerek surların üzerine çıktı. Ancak surlardan baktığında rüyasında kendisini çukurdan çıkaran kişinin Osmanlı askerlerinin başı olduğunu gördü. Tekfurun kızı, "Hey! Bildim, hâl ne imiş" dedikten sonra, surlardan ayrılıp bir mektup yazdı. Mektubunda rüyasını anlattıktan sonra, "Kalkın. Bu hisarın üzerinden gidin. Sonra şu gün inandığınız kimselerden birkaç kişi gönderin. Ben hisarı size vereyim" dedi. Mektubu bir taşa sarıp, savaşır gibi yaparak aşağıdaki gazilere attı.
Abdurrahman Gazi, tekfur kızının uzattığı iple Aydos'a tırmanıyor.
KALE İÇTEN FETHEDİLDİ
Gazi Rahman, önüne düşen taşa bakınca bir mektubun sarılı olduğunu gördü. Mektubu Akça Koca'ya gönderdi. Rumca bilen birine mektup tercüme ettirildi. Mektuba inanan gaziler harekete geçmeye hazırlandılar. Akça Koca, "Gaziler! Bu yola kim başını koyarsa, Hak yolunda bir eser koymuş olur. Ben de onunla beraber olayım" dedi. Akça Koca'nın daveti üzerine Gazi Rahman ileri çıkıp, "Ben de hazırım" karşılığını verdi. Konur Alp ise düşmanı kandırmak için "Bir şey daha yapalım" dedi. "Ne yapalım?" diye sorulunca, "Oturduğumuz hisarı ateşe verelim" dedi.
Durum müzakere edildikten sonra gaziler kabul ettiler. Samandıra'yı ateşe verdikten sonra bölgeden çekildiler. Aydos Kalesi'ndekiler, zafer kazandıklarına inanarak eğlenip, yiyip içmeye başladılar. Kızın söz verdiği gün gelince, o gece Gazi Rahman, birkaç gaziyle kızın dediği yere geldi. Tekfurun kızı gazileri bekliyordu. Gazi Rahman'a kaleden bir ip sarkıttı. Gazi Rahman ipe yapışarak göz açıp açıncaya kadar kaleye çıktı. Kızla buluştuktan sonra kalenin kapısına vardı. Kapıda bekleyen askeri öldürdükten sonra kapıyı açtı. Dışarda pusuda bekleyen gaziler içeriye girdi. Tekfur, "Türkler gitti" diyerek eğlenmekten sarhoş olmuştu. Sabahleyin Akça Koca da gelip kale tamamen fethedildi.
EVLENİP ÇOCUKLARI OLDU
Gazi Rahman, tekfur ile kızını alıp Yenişehir'de bulunan Orhan Gazi'ye götürdü. Olup bitenleri anlattıktan sonra tekfuru, kızını ve malını Orhan Gazi'ye teslim etti. Orhan Gazi de kızı ve getirdiği ganimetin bir kısmını Gazi Rahman'a verdi. Gazi Rahman ile Aydos Kalesi Tekfuru'nun kızının evliliğinden Karaca Rahman doğdu. Karaca Rahman da babasının izinden giderek namlı bir gazi oldu. Onun zamanında İstanbul'da ağlayan çocukları, "Ağlama, Karaca Rahman geliyor" diye korkuturlardı.
Orhan Gazi
ÜSKÜDAR'DAN İSTANBUL'UN FETHİNE
Orhan Gazi, 1337'de İzmit üzerine yürüdü. Gazi Rahman, İzmit'in fethi için Orhan Gazi'yi teşvik etmiş ve yol göstermişti. Aydos'taki gaziler de Orhan Gazi'ye destek vermek için harekete geçtiler. İzmit kuşatılınca teslim oldu. Bölgenin en önemli kalelerinden biri olan İzmit'in fethiyle Osmanlılar, İstanbul önlerinde müstahkem bir üs ele geçirdiler. Aydos'ta oturan gazilerin tamamı da İzmit'e geldiler ve Aydos Kalesi terk edildi. Orhan Gazi döneminde 1350'li yıllarda Üsküdar'a kadar olan bölge tamamen ele geçirildi. Daha sonra 1453'te İstanbul'un fethiyle bölgenin fethi tamamlandı.
Aydos Kalesi
SULTANBEYLİ BELEDİYESİ'NİN BÜYÜK HİZMETİ
Rahmetli Halil İnalcık Hocamız, Aydos Kalesi'nin fethini İstanbul'un fethinin başladığı yer olarak tanımlar. Ancak Aydos Kalesi, 2009 öncesinde toprağa gömülmüş ve orman tarafından üzeri kaplanmış durumdaydı. Bölgede eskiden beri yaşayanlar tarafından bilinen ve "Keçi Kalesi" olarak adlandırılan Aydos Kalesi görünmüyordu. Ulaşmak mümkün değildi.
Hüseyin Keskin, 2009'da Sultanbeyli Belediye Başkanı olunca Aydos Kalesi'ni gündemine aldı. 2010'da Aydos'ta ilk çalışmalar başladı. Yüzey temizliği ve arkeolojik kazılar yapıldı. Kazı çalışmaları sonunda surlar, burçlar, merdivenler, kapılar, su yolları, sarnıçlar, kilise, yaşam alanları, tahıl deposu ortaya çıkarıldı. Kazılarda Osmanlı öncesi ve Osmanlı dönemine ait birçok kültür varlığına ulaşıldı. Adım adım süren çalışmalar 12 yıl sürdü. Çevre düzenlemelerinin yapılmasının ardından da Aydos Kalesi, 3 Şubat 2023'te halkın istifadesine açıldı...
.Asırlardan beri devam eden Türk-Avrupa ilişkilerine bakıldığında medya tarafından hazırlanan ve sunulan imaj belirleyici rol oynamıştır. Yeniçağ döneminin en önemli ve temel medya aracı ise gazetenin öncüsü kabul edilen "el ilanları", yani bildirilerdi. Avrupalıların Türklere bakışını şekillendiren el ilanlarıyla din, devlet ve savaş propagandası yapılarak "Türk düşmanı" imajı oluşturulmuştur. Türklerle ilgili hakaret ve olumsuz sözler de kalıp niteliğinde kullanılmış ve düşman imajı pekiştirilmiştir.
Alman kaynaklarını kullanarak birbirinden önemli çalışmalara imza atan Leyla Coşan'ın "Yumurtadan Çıkan Türk, 16.-17. Yüzyıllarda Türklerle İlgili Mucizevi İşaret Haberleri" isimli önemli eserinde bu konuda son derece önemli ve teferruatlı bilgiler buluyoruz.
Çekirge haberi.
ÇEKİRGE İSTİLASI YALANI
Osmanlıların ardı ardına zafer kazandığı dönemde Türkler, Tanrı'nın Avrupalılara göndermiş olduğu bir ceza olarak görülüyordu. Osmanlıları durduramadıkları için acizliklerini örtmek, kendi toplumlarına moral vermek için kuyrukluyıldızdan depreme, tuhaf doğumlardan çekirge felaketi haberine kadar her şeyi Türklere bağladılar. Örneğin, bir çekirge felaketi haberi söz konusu olduğunda "çekirge sürüsünün Türkiye'den veya Türkiye rüzgârı ile geldiğinden" bahsetmişlerdir. Haberlerden yakın zamanda Türklerin yenileceğini mucizevi işaret olarak çıkarıp, toplumlarını kandırıp oyaladılar.
Görselliğin ön planda olduğu el ilanları gazete işlevi görerek Alman toplumuna birçok haberi aktarmıştır. Türklerle ilgili haberlerde ise çoğunlukla bilgi aktarmaktan çok propaganda amaçlı yayınlanan el ilanları sayesinde bir yandan "düşman Türk" imajı pekiştirilmiş, diğer yandan tüm dikkatler ortak düşman olan "Türk"e yönlendirilerek Almanlar içerisindeki problemlerin üstü örtülmüştür.
Zonaro'nun fırçasından Fatih'in İstanbul'a girişi.
KEHANETLERE SIĞINDILAR
Leyla Coşan'a göre 1453'te İstanbul'un fethiyle birlikte başlayan ve Avrupalıları etkisi altına alan "Türk tehdidi" ve "Yenilmez Türk imajı" astrolojik yorumlara, kehanetlere ve gökyüzünde görülen "mucizevi işaretlere" yansımış, "korkunç" olarak nitelenen düşmanın yaklaşması karşısında hissedilen çaresizlik nedeniyle insanlar gerçek dünyadan kaçabilmek, teselli ve ümit bulabilmek için mucizevi işaretlere, kehanetlere, ve astrolojiye sığınmışlardır.
Bu konuda birçok örnek vardır. Mesela, 1540'taki yangın haberini, "Türk'ün yeni sarayının üzerinde ateş püsküren büyük ve korkunç bir ejderhanın Türk sultanına ait hazinelerin saklı bulunduğu Topkapı Sarayı'nı yaktığı" şeklinde verdiler. Alman basını o dönemde kehanetlerle, toplumlarına ümit vermeye çalışmış ve Türklerin zaferlerinin geçici olduğundan ve gelecekte mağlup edileceklerini yazıp durmuşlardır.
Çift başlı Türk okçusu haberi.
ÖNYARGILI KİTAPLAR
Avrupalı seyyah ve elçiler, Türkiye'ye kalıplaşmış düşüncelerin etkisi altında yetişmiş olarak geldiler. Ahmet Evin'in araştırmaları, 1630'lara kadar Osmanlı İmparatorluğu'na gelen seyyahların eserlerinin çoğunda bilinç altındaki korku ve önyargı sebebiyle basmakalıp düşüncelerin tekrarlandığını ortaya çıkarmıştır.
En ufak bir hadise bile Türkleri aşağılamak için yeterli olmaktadır. Çünkü Türkler onların gözünde Hıristiyanların barbar düşmanıdır. Seyyahlar Osmanlı İmparatorluğu'na peşin bir Türk düşmanlığı düşüncesiyle geldiler. Türkiye'ye gelip de bir kitap yazanlar ile hiç gelmeden Osmanlılar hakkında eser kaleme alanlar kıyaslandığında çoğu zaman aralarında hiçbir fark görülmez.
İtalyan ressam Lugozzi'nin Türk minyatürü: Şeyhülislam, şeytanın hocası olarak gösteriliyor.
Kitaplar bir gözlem eseri olarak değil, Avrupalılar arasında yaratılan efsanevi Türk tipinden hareketle yazılmıştır. Ayrıca gelen seyyahların çoğu Türklerle fazla temasa girmediği için karşılarındaki insanları tanıyıp anlama durumu da olmamıştır. Türk aleyhtarı kitap ve risaleler yazmak bir nevi modadır.
Bu seyahatnamelerde Türkler "korkak, okuma yazma bilmeyen cahil, zalim, miskin, tamahkâr, aşırı gururlu, kaba ve Hıristiyanları hiçe sayan insanlar" olarak tasvir edilir.
Yumurtadan çıkan Türk haberi
TÜRKLERİN KORKUSUNDAN İNANILMAZ HİKÂYELER UYDURDULAR
"Yumurtadan Çıkan Türk" adlı eserin yazarı Leyla Coşan, kitabına isim olan ilginç bir haberden bahseder: "1569 yılına ait bir el ilanında Fransa'da bulunan Burgund'a bağlı Auton şehrinde yaşayan Baucheron adlı bir avukatın hizmetçisinden bahsedilmektedir. Bu kız muhtemelen kuluçka sürecine girmiş olan bir yumurtayı kırmak ister ve yumurtanın içinde beliren damarlarda Medusa (Yunan mitolojisinde yılan saçlı canavar) kafası gördüğünü sanır. Korkudan yere düşürdüğü yumurta bir kedi tarafından yenir. Kedi ise kısa bir süre sonra ölür. Prag'da daha sonra yayınlanan el ilanında ise Medusa kafasının yerini sarığında ve çenesinde çok sayıda yılan bulunan Türk kafası almıştır. Türk kafası da Medusa kafasının biraz değiştirilmiş biçimidir. Medusa, Yunan mitolojisinde yılandan oluşan saçları ve korkunç dişleriyle tanınmaktadır. Öylesine korku vericidir ki, ona bakan taşa dönüşmektedir. Medusa kafasının, başında ve çenesinde yılanlar bulunan Türk kafasına dönüştürülmesi, sembolik olarak Türklere karşı duyulan inanılmaz korku ile açıklanabilir. Korkuyu temsil eden Türk kafası böylece düşmanı adeta donduran Osmanlıların zaferiyle ilişkilendirilebilir. Osmanlı savaşçılarının 16. yüzyıl resimlerinde de genellikle sakallı tasvir edilmesinden dolayı, Türk kafasının da sadece başında değil aynı zamanda çenesinde de yılanlar bulunmaktadır."
.Türkiye'de zaman zaman tarihi derinliği olmayan tartışmaların yaşandığını görüyoruz. Bunlardan biri de geçtiğimiz günlerde çıkan "Biri Trakyalıyım diyebiliyorsa, başkası da Kürdistanlıyım diyebilmeli" tartışması. Bu tartışma hiçbir bilgiye, tarihi kayıtlara ve Türkiye'nin idari ve coğrafî yapılanmasına uymuyor.
Çaldıran Savaşı.
COĞRAFİ BİR İSİMLENDİRME
Kürdistan ismi Arapça "Kürt yaylası" olarak ilk defa 10. yüzyılın ortalarında Nusaybinli İbn Havkal'ın "Suretül-Arz" isimli eserinde geçer. İbn Havkal'ın Kürtlerin yaşadığı yer olarak zikrettiği bölge ise İran'ın Cibal bölgesidir. Yani Hemedan'ın doğusu, Urumiye'nin güneyidir. Bugünkü Irak sınırındaki İran Kürdistanı'ndan Süleymaniye'ye kadar uzanan bir bölgedir. Kürdistan isimlendirmesi o dönemde idari bir ad değil coğrafî bir isimlendirmedir. İbn Havkal'dan sonra 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud'un dünya haritasında da "Arz-ı Ekrad" isminin geçtiği görülür. Kastedilen yer yine İran'dır. Bu konuda Adnan Çevik'in araştırmalarına bakılabilir.
Çaldıran Savaşı'ndan sonra Yavuz döneminde İdris-i Bitlisî'nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki faaliyetleri sonucu bölgedeki Kürt aşiretleri, Safevi tehdidi yüzünden kendi rızalarıyla Osmanlı yönetimini tanıdı. Kürdistan, Osmanlı döneminde göçler sonrasında oluşmuş ve İdris-i Bitlisî'nin "Heşt Behişt" isimli eserinden sonra isim olarak yaygınlaşmış coğrafî bir bölge adıydı. İdari teşkilatta kullanılması 19. yüzyılın ortalarında oldu. Osmanlı döneminde Kürdistan, 19. yüzyıldaki kısa bir dönem hariç, idari değil coğrafî bir bölgenin adıydı ve bütün Güneydoğu Anadolu'yu içine almıyordu. Bu konuda Orhan Kılıç, Mehmet Öz, Tuncay Öğün, İbrahim Yılmazçelik'in çalışmalarına bakılabilir.
İbn Havkal'ın haritasında Kürdistan.
ARŞİV KAYITLARI ELİMİZDE
Osmanlı döneminde Kürdistan beyleri diye anılan aşiret reislerinin bölgeleri çok geniş bir coğrafya değildir. Kanuni Sultan Süleyman'ın 1526'da Fransa Kralı Fransuva'ya gönderdiği ve içinde Kürdistan ifadesi geçen fermanından bir yıl sonraya ait imparatorluğun idari taksimatını gösteren arşiv kayıtları elimizdedir.
"Vilayet-i Kürdistan" diye kastedilen yer de tek bir idari bölgeyi değil Kürt beyleri tarafından yönetilen idari birimleri ifade etmek için kullanılmıştır. Bunlar şunlardır: Cizre, Bitlis Hısnkeyf (Hasankeyf), Siverek, Çemişgezek, İmadiye, Mir Zahid Bey tarafından yönetilen sancak, Hizan, Sason, Palu, Çapakçur (Bingöl), Eğil, Sincar, Atak (Silvan'ın kuzeyi), Çermik, Hazzo, Zirkî. Bunlardan Cizre, Bitlis Hısnkeyf, Siverek, Çemişgezek, İmadiye beyleri ile Mir Zahid Bey'in, Kürdistan beylerinin büyükleri olduğu zikredilir.
Osmanlı'nın Kürdistan diye nitelendirdiği coğrafya Cizre, Bitlis, Hasankeyf, Siverek, Çemişgezek gibi genellikle bir kalesi olan aşiret beylerinin yönetimindeki bölgelerdir. Osmanlı döneminde Diyarbekir, Van, Urfa, Mardin gibi bölgeler merkezden gönderilen valiler tarafından yönetilmiştir.
18. yüzyıl haritasında Kürdistan.
İDARİ GEÇMİŞİ YOK
18. yüzyılda eyaletlerin merkezle bağlantısı iyice zayıfladı. Ancak 19. yüzyılın başlarında II. Mahmud döneminden itibaren imparatorluk merkezileşmeye başladı. Tanzimat döneminde de bu uygulama devam etti. 1847'de Bedirhan Bey isyanını bastırdıktan sonra Kürt beylerinin karşı çıkmasından dolayı uygulanamayan "Tanzimat" bölgede uygulanmaya başlandı.
Osmanlı yönetimi, bölgede asayişin sağlanması, vergi ve asker toplanması için yeni bir idari teşkilatlanmaya gitti. 1847 yılının Aralık ayında Kürdistan Eyaleti kuruldu. Yeni eyalet Diyarbekir Eyaleti ile Muş, Van, Hakkâri sancakları ve Mardin, Cizre, Bohtan kazaları bir araya getirilerek oluşturulmuştu. İlk valisi Esad Paşa olan eyaletin yönetim merkezi ise Ahlat'tı.
Cibal bölgesi.
Eyalet kurulduktan sonra bölgedeki etkin Kürt beyleri bölgeden uzaklaştırılarak merkezi idare kuvvetlendirilmeye başlandı. 1851 Temmuz'unda ise eyaletin merkezi Diyarbekir'e taşındı. Bir süre sonra Kürdistan Eyaleti'nin sınırlarının genişliği yüzünden yaşanan idari meseleleri azaltmak için bazı bölgeler ayrılarak yeni eyaletler kuruldu. 1849'da Hakkâri, Van, Cizre ve Mardin bir araya getirilerek Hakkâri Eyaleti kuruldu. 1853'te Kürdistan Eyaleti Diyarbekir, Siirt ve Mardin'i içine alıyordu. 1864'te vilayet nizamnamesi çıkarılarak Osmanlı taşra teşkilatında yeni bir düzenlemeye gidildi. 1867'de Kürdistan Eyaleti kaldırıldı. Diyarbekir ve Mamüratülaziz eyaletleri, Diyarbekir Eyaleti adı altında birleştirildi. Kürdistan Eyaleti'nin Osmanlı idari tarihindeki yeri yaklaşık 20 yıldır.
Günümüzde Osmanlı belgelerinde geçen Kürdistan tabiri, tarihi altyapısına bakılmadan, siyasi amaçlar için kullanılmaya çalışılıyor. Birleşik Krallık'a bağlı İskoçya gibi bir model peşinde koşuyorlar, ancak farkında olmadıkları İskoçya tarihi bir krallıktır ve 1707'de iki ülke parlamentolarının onayladıkları Birleşme Yasası ile birleşmiştir. Kürdistan isminin ise tarihte böyle idari bir geçmişi yoktur.
Kaşgarlı Mahmud'un haritasında Kürdistan.
'BİRİ UYDURMUŞ, DİĞERLERİ DE ARAŞTIRMADAN KULLANMIŞ'
Türkiye'nin en önemli tarihçilerinden Mükrimin Halil Yinanç, 16 Nisan 1925'te Yeni Türk Gazetesi'nde "Kürdistan" üzerine şu makaleyi yayınlamıştır.
"Son isyan hadisesi münasebetiyle gazetelerde ve herkesin ağzında bir 'Kürdistan' ismi meydana çıktı. Anadolu tarihini araştırmam itibarıyla bu ismi mevzubahis ederek ilmi bir görüş yazmayı uygun gördüm. İlk olarak 'Kürdistan" tabirinin en eski nerelerde geçtiğini ve Kürtlerin kadim olarak nerelerde yaşadığını, Kürdistan tabiriyle nerelerin kastedildiğini öğrenmemiz icap ediyor.
Kürdistan ismi ilk evvel vezir Reşidüddin'in 'Cami'ü't- Tevarih'inde, ondan sonra Ebu'l-Kasım Kaşanî'nin 'Tarih-i Olcaytu Han'ında geçer. 8. Hicri asırda yazılan bu kitaplarda Erdilan ve Luristan bölgelerinin bu isimle anıldığı görülmektedir. 9. asırda kaleme alınan Nizamüddin Şamî ve Şerefüddin Ali Yezdî'nin Timurnamelerinde bu ismin Hoy'un güney havalisiyle Şehrizor denildiği görülmektedir. Bu tarihçilerin takipçileri olan Hafız Ebru, Abdürrezzak Semerkandî, Mirhond ve diğerleri 'Kürdistan' tabiriyle Luristan, Erdilan ve Şehrizor diyarlarını kastetmektedirler. Bütün bu tarihler gösteriyor ki Kürdistan, Irak-ı Arap ile Irak-ı Acem'in hatt-ı fasılı olan, zikrettiğimiz üç diyarı ihtiva eden bir bölgedir. Eski tarihçilerin hiçbirinde Anadolu'nun herhangi bir parçasının Kürdistan olarak isimlendirildiği görülmemiştir. Bugün okul kitaplarında Doğu Anadolu'nun bir kısmının Kürdistan' olarak isimlendirildiği görülmektedir. Doğu Anadolu'nun bir kısmını bu isimle isimlendiren 'Heşt Behişt' yazarı İdris-i Bitlisî'dir. Adı geçen tarihçi, Yavuz Sultan Selim'in bu bölgeyi Safeviler'in elinden alışını anlattığı esnada bu şekilde isimlendirmiştir. Heşt Behişt'i takip eden ve onu kaynak olarak kullanan Hoca Sadeddin Efendi 'Tacü't- Tevarih'inde aynen selefinin tabirini kullanmış ve Sadeddin'in takipçileri olan Hasan Beyzade ve Solakzade gibi tarihçiler bu tabiri aynen muhafaza etmişlerdir. Eski tarihçilerin eserlerini inceleme zahmetine girmeden eser kaleme alanlar, hep bu bir-iki Türkçe kitabı kaynak olarak kullandıklarından, onlarda bu tabirin ilmi olmadığının farkına varamamışlardır. Son zamanlarda 'Haber-i Sahih' yazarı Mehmed Mazhar Efendi ve 'Tarih-i Devlet-i Osmaniye' yazarı Abdurrahman Şeref Bey bu tabiri aynıyla kullanmışlardır. Her iki yazarın da yegâne kaynağı 'Tacü't-Tevarih' kitabı idi. Okul kitapları da aynı şekilde yazılmış ve Anadolu'nun doğu havalisi Kürdistan olarak isimlendirilmiştir. Şu hâlde İdris-i Bitlisî bir Kürdistan tabiri uydurmuş, diğerleri de araştırmadan bu ismi kitaplarına geçirmişlerdir."
Kaşgarlı Mahmud'un haritasında Kürdistan.
SELÇUKLULAR DÖNEMİ
Kürdistan'ın, Büyük Selçuklu Sultanı Sencer döneminde idari bölge olduğu söylenir. Bu bilgiyi veren 14. yüzyılda yaşayan Hamdullah Müstevfî'dir. Ancak Müstevfî, Sultan Sencer'den yaklaşık iki asır sonra yaşamıştır. Sultan Sencer dönemine ait kaynaklarda ise Kürdistan idari bir bölge olarak geçmez.
Cihan Piyadeoğlu'nun yaptığı araştırmalar, Hamdullah Müstevfî'deki bilgilerin eseri yayınlayan Guy Le Strange tarafından yanlış yorumlandığını ortaya çıkarmıştır. Sultan Sencer'in Kürdistan eyaleti kurdurduğuna dair ileri sürülen, ancak kaynağa dayanmayan bu iddia her açıdan diğer kaynaklardaki bazı bilgilerle de uyuşmamaktadır...
.17. yüzyılın sonunda başlayan Kuzey savaşları yıllarca sürdü. İsveç; Danimarka, Polonya ve Rusya'yla savaştı. İsveç Kralı Demirbaş Şarl, önce Danimarka'yı, daha sonra da Polonya'yı mağlup etti. Ardından defalarca Rusları yendi. Osmanlı yönetimi, savaşa müdahil olmadan Avrupa'nın kuzeyindeki gelişmeleri yakından takip etmekle yetindi.
Bender'de çatışma.
TÜRKİYE'YE SIĞINDI
Demirbaş Şarl, 1707'de Rusya'ya girdi. Rus Çarı Petro, bir meydan muharebesine girmeyip geri çekildi. Geri çekilirken de her tarafı yaktırıp yıktırdı. Holovcin'de meydana gelen muharebeyi Demirbaş Şarl kazandı, ancak yiyecek sıkıntısından dolayı İsveç ordusu Moskova'ya doğru gidemeyerek Ukrayna'ya yöneldi. Ukrayna'da da Ruslar her tarafı harap ederek İsveç ordusuna lojistik altyapı bırakmadılar.
Demirbaş Şarl, asker, iaşe ve mühimmat sıkıntısına rağmen sefere devam etti. Fakat bu sefer de ileride Napolyon ve Hitler'i de mağlup edecek "Rus kışı" ile karşı karşıya kaldı. İsveç ordusu ağır kış şartlarında büyük kayıplar verdi. Şarl, Ukrayna'da Vorskla Nehri'nin kenarında bulunan Poltava'da Rus ordusuyla karşılaştı. İsveç Kralı, muharebeden birkaç gün önce yaralandığı için savaşı iyi yönetemeyerek 8 Temmuz 1709'da Poltava Muharebesi'nde Ruslar karşısında ağır bir mağlubiyet aldı. Şarl, sedye üzerinde savaşmaya bir süre daha devam etmesine rağmen askerlerinin bir kısmının teslim olması sonucu kaçarak 5 gün 5 gece süren zorlu bir yolculuğun ardından Osmanlı Devleti'ne sığındı.
Rus ordusu, iki ülke arasındaki İstanbul Antlaşması'nı çiğneyip İsveçlileri takip bahanesiyle Osmanlı sınırını geçerek Özi kenarında kayık bekleyen İsveç askerlerine saldırdı. İsveç Kralı kurtulmasına rağmen askerlerinin çoğu Ruslar tarafından öldürüldü.
Üçüncü Ahmed, durumu haber alınca Şarl'ın misafir olarak kabul edilip bir kral gibi muamele edilmesini, masraflarının Osmanlı Devleti tarafından karşılanmasını emretti. Krala Osmanlı topraklarında mülteci olarak kaldığı müddetçe günlük maaş bağlandı.
III. Ahmed
FETVA VERİLDİ
İsveç meselesi 1711'de Rusya'yla Prut Savaşı'na sebep oldu. Osmanlılar, Rusları ağır bir mağlubiyete uğratmasına rağmen Ruslar, Prut Antlaşması'ndaki taahhütlerini yerine getirmediler. Yeni bir savaş çıkmak üzereyken Avrupalı bazı devletlerin araya girmesiyle 1712'de Rusya ile yeni antlaşma yapıldı. Bu antlaşmada İsveç Kralı'nın ülkesine rahatça dönebilmesiyle ilgili bir madde de vardı. Osmanlı yönetimi, Rusya ile anlaşmazlığı uzatmak istemediği için Şarl'ı ülkesine göndermek istedi. Fakat kral yolun güvenli olmadığını öne sürerek gitmek istemedi. Bu yüzden sultanla arası bozuldu ve hırsını sultanın gönderdiği hediyelerden çıkardı. "Ne erzaklarını isterim ne de atlarını" diyerek III. Ahmed'in ve Kırım Hanı'nın kendisine hediye ettiği 20 atı öldürttü.
Demirbaş Şarl, Türkiye'den ayrılmamak için mümkün olmayan isteklerde bulunarak bahaneler üretince, adamlarının İstanbul'a gelmesi yasaklandı. Tayinatı azaltıldı. Ancak bu durum kralın borçlarının artmasına sebep oldu. Bunun üzerine kralın çevreye olan borçlarını ödemesi için hazineden borç verildi. Ancak Demirbaş Şarl, bir türlü ülkesine gitmeye yanaşmıyordu.
Osmanlı devlet adamları, Sadrazam Süleyman Paşa'nın konağında toplanarak kralın durumunu istişare etti. Toplantıda "Kral-ı mesfurun birkaç seneden beri diyarına gitmesi için tekliflerine müsaade olundukça kendinden türlü türlü bahaneler ve kabalıklar müşahede olunup Devlet-i Aliyye'ye zahmet vermeden gayrı bir fikri olmadığı açıktır. Misafir ise misafirlik tamam oldu. Gidecek ise bir an önce gitsin. Yok, düşmandan korkarım derse işte asker hazır ve emre amade duruyor. Veyahud fikri böyle çok uzun süreli ikamet ise memalik-i mahrusede olan diğer Hıristiyanlar gibi zımmi statüsünü kabul ile Devlet-i Aliyye üzerindeki yükünü bıraksın. Ve illâ ferman-ı âliye itaat etmeyip bu hallerin birini seçmezse zorla alınıp bu tarafa getirilmesi gerekir" denilerek kralın zorla memleketine gönderilmesine karar verildi.
Şeyhülislamın verdiği fetva üzerine İsveç Kralı, padişahın huzuruna gelmeyi ve ardından memleketine gönderilmeyi kabul etmezse ve karşı koyarsa kendisi katledilecek, adamları da kılıçtan geçirilecekti. III. Ahmed, kralın Bender'den gerekirse çıkarılması yönünde Rumeli Valisi Hasan Paşa'ya hatt-ı hümayun gönderdi, İstanbul'daki temsilcileri tutuklandı.
Bender'de İsveç ordugâhı.
SİLAHLI ÇATIŞMA
Kral, bütün uyarılara rağmen Bender'den ayrılmayı kabul etmedi. Demirbaş Şarl, Bender'de bulunan 1365 İsveçli, 8 bin kadar da Leh ve Kazak'la olası bir müdahaleye karşı savunma hattı oluşturmaya çalıştı. Bender'de bulunan askerler ve Kırım kuvvetleriyle çatışma başladı. Kralın evine top ateşi açıldı. İsveçliler, durumun vahametini anlayınca yeniçerilere teslim oldular. Bu hadise İsveç'te "Kalabaliken-i Bender" diye anılır. Bu sırada adamlarının teslim olduğunu gören Demirbaş Şarl'ın vaziyeti, bu konuda beş kitap kaleme alan Akdes Nimet Kurat tarafından şu şekilde anlatılır:
"Siperlerin müdafaasına iştirak etmek niyetiyle evinden çıkmış olan kral, adamlarının teslim olduğunu görünce, yanındaki 25-30 askeriyle tekrar eve girmek istemiş, fakat ayağı eşiğe takılmış, düşmüştü; vücudunun yarısı içeride, yarısı dışarıda idi. Kralın arkasında bulunan askerlerinin de bir kısmı düşmüşlerdi.
Yeniçeriler bu küçük grubu sıkıştırmaya başladılar; derken, yeniçerilerin birinin pistolinden atılan kurşunun, kralın sol kulağını zedelediği anlaşılıyor; kralın burnunun da hafifçe yaralandığı biliniyor. Bu esnada, galiba kralın bacağı da epeyce zedelenmiştir.
XII. Şarl, kendini çabucak bu gruptan kurtarmaya muvaffak olmuş, doğrulmuş, fakat sol koluna bir kılıç darbesi yemişti. Bunun üzerine kral kılıcına sarılmış ve kendini şiddetle müdafaaya başlamıştı. Bildirildiğine göre, kral gayretle kılıcını sallayarak, içeriye girmiş olan veya girmek isteyen Türk askerlerini dışarıya atmıştı. XII. Şarl bu münasebetle, kılıç kullanmaktaki maharetini ve pistol atışındaki isabetinin derecesini de göstermek fırsatı bulmuştu.
İsveç Kralı, padişahın huzuruna götürülüyor.
Eve girenlerin dışarıya atılması üzerine, kral kapıları kapattırmış ve müdafaaya devam etmişti. Merdiven başındaki bu müsademe esnasında yeniçerilerin kralı diri olarak yakalamak istedikleri muhakkaktı. Bundan dolayıdır ki ellerindeki bütün vasıtaları kullanmışlardır. Bazı rivayete göre, bu 'çarpışma' esnasında Türklerden 30 kişi ölmüştü. Mamafih bu rakam mübalağalı olsa gerektir.
Kral evine kapandıktan sonra, yeniçeriler evin damını ateşe verdiler; bu sırada artık ortalık çoktan kararmış ve gece yarısı yaklaşmak üzere idi. Bütün odaları ateş sardıktan sonra XII. Şarl dışarıya çıkmak mecburiyetinde kaldı ve başka bir binaya saklanmak istedi; fakat yolda yeniçeriler tarafından durduruldu. Krala refakat eden uşakların, 'Dikkat edin, bu kralın kendisidir!' diye bağrışmaları üzerine, yeniçerilerin 'Zaten biz onu arıyoruz!' diye seslendikleri ve etrafını sardıkları; bunun üzerine XII. Şarl'ın mukavemet etmeden teslim olduğu naklediliyor.
Yeniçeriler onu hemen İsmail Paşa'nın yanına getirdiler. İsmail Paşa'nın kralı getiren yeniçerilere, vaat ettiği veçhile 1000 kuruş mükâfat verdiği bildirilmektedir. İsveç Kralı, paşanın yanına getirilince, paşa onu bir ata bindirdi ve Bender'e, kendi konağına getirerek gayet güzel ve rahat bir odada misafir etti."
İsveç Kralı Demirbaş Şarl, misafirken 12 Şubat 1713'te esir konumuna düştü. Önce Dimetoka'ya, ardından Edirne'ye götürüldü. Sonra tekrar Dimetoka'ya nakledildi. Şarl, 1714 Ağustos'unda padişahtan izin istedi ve eylülde Osmanlı topraklarından ayrıldı. Kral, hareket etmeden önce tanınmamak için yanındakilerle birlikte sakal bırakmıştı. İsveçli bir şarkıcı kılığına giren kral, 1714 Kasım'ında ülkesine ulaştı.
İsveç, krallarının olmadığı dönemde perişan bir hâle düşmüştü. Demirbaş Şarl, bir başarı kazanarak, mağlubiyetin izlerini silmek için Norveç'e karşı bir sefer düzenledi, ancak 1718'de Fredriksten kuşatması sırasında vurularak 36 yaşında öldü.
Kralın cesedi İsveç'e götürülüyor.
NEDEN DEMİRBAŞ LAKABI TAKILDI?
İsveç Kralı Şarl'ın, Osmanlı'ya sığındığındaki niyeti en fazla iki hafta kalıp tekrar kuvvet toplamak üzere ülkesine dönmekti. Fakat planını gerçekleştiremedi. Osmanlı ülkesinde mülteci olarak 5 yıl 3 ay 9 gün kaldı. Yeniçeriler bu kadar uzun süre Osmanlı ülkesinde kalmasından dolayı (demirbaş eşya gibi yerinde sabit) İsveç Kralı Şarl'a "Demirbaş" lakabını taktılar..
.Kazıklı Voyvoda'nın dedesi Büyük Mircea döneminde 14. yüzyılın sonlarında Osmanlı tabiiyetine girmişti. Babası Vlad Drakul zamanında da ülkede Osmanlı hâkimiyeti devam etti. Osmanlı himayesini kabul eden prens ve emirler, çocuklarını itaatlerinin bir belirtisi olarak Türk sarayına gönderirlerdi. Böylece hem o prensliğin isyan etmesi önlenir, hem de gelecekte tahta çıkacak hanedan mensubu Türk âdetlerine göre yetişirdi.
Bu durum aynı zamanda tabiiyet altındaki ülkelerin isyan etmemeleri için Osmanlılar'ın aldığı bir tedbirdi. Kazıklı Voyvoda'nın Fatih'le mücadelesini, Franz Babinger, Zeynep Dramalı ve Radu Florescu'nun eserlerinde bulabilirsiniz.
TOKAT'TA HAPSEDİLDİLER
Kazıklı Voyvoda, 11-12 yaşlarında iken 1442'de küçük kardeşi Radul ile birlikte Osmanlı ülkesine geldi. İki kardeş, önce Kütahya'da Eğrigöz Kalesi'nde, ardından Tokat'ta, daha sonra da Edirne'de tutuldular.
Kazıklı Voyvoda'nın babası ve ağabeyi, Macar komutan Hunyadi tarafından Türklerle işbirliği yapmakla suçlanıp öldürüldüler. Kazıklı Voyvoda, bu gelişmelerin ardından Osmanlılar'ın İkinci Kosova Savaşı'nda Haçlı ordusunu mağlup etmelerinin ardından, Osmanlı askerinin desteğiyle 1448'de Eflak tahtına çıktı. Ancak iki ay sonra tahtını kaybetti. Kazıklı Voyvoda sonraki yıllarda, Macar Hunyadi ile anlaşarak 1456'da Eflak tahtını tekrar ele geçirdi.
Osmanlı tarihçisi Hoca Sadeddin, bu dönemde Kazıklı Voyvoda'nın Osmanlı Devleti otağına yüz süren ve ona sığınmakla övünen sayısız kâfir krallardan biri olduğunu söyler. Zamanla iyice kuvvetlenen Kazıklı Voyvoda, 1461'de Macarlarla anlaşarak Osmanlı'ya sadakatten ayrıldı. Kral Matyas, yeni müttefikini tamamen kendi tarafına çekmek için onu bir akrabasıyla nişanladı. Ancak bu onun için sonun başlangıcıydı.
Macarlar
KAZIKLI KATLİAM
Fatih Sultan Mehmed durumu haber alınca, Kazıklı Voyvoda'yı gizlice ele geçirmek istedi. Zeki bir adam olan Rum asıllı kâtibi Yunus Bey'i (Katabolinos), Kazıklı Voyvoda'yı gelip padişaha sadakatini ve iyi niyetlerini bildirdiği takdirde, her türlü teveccühe nail olacağına dair vaatlerle huzuruna davet etti. Osmanlı yönetimine hizmet etmek üzere 500 genç Eflak ile 50 at göndermesini, Yergöğü ve Turnu'yu (Küçük Niğbolu) iaşe tedarik bölgesi olarak teslim etmesini ve 10 bin altın duka tutarındaki vergisini de yanında getirmesini istedi. Serhat sancakbeylerinden Çakırcıbaşı Hamza Bey de bu iş için görevlendirilmişti. Kazıklı Voyvoda bir hileyle ele geçirilip yerine kardeşi Radul prens yapılacaktı.
Kazıklı Voyvoda, Katabolinos'a vergiyi hazırladığını, ama bunun yanında 500 genç göndermeyi ve bizzat padişahın huzuruna çıkmayı asla düşünmediğini bildirdi. Katabolinos'u uğurlarken, yanına askerlerini de almıştı. Tuzağın kurulduğu ırmak kenarında Kazıklı Voyvoda galip geldi. Hamza Bey, Katabolinos ve birkaç Türk yakalandı. Elleri ve ayakları kesilip kazığa geçirildiler. Kazıklı Voyvoda, benzer hareketlerde bulunmayı düşünenlere ibret olsun diye rütbesi en büyük Hamza Bey'i en yüksek kazığa geçirtmişti.
Kazıklı Voyvoda daha sonra Tuna Nehri'ni geçip Osmanlı topraklarını talan ederek köyleri kül yığınlarına çevirdi. Kadın-çocuk demeden savunmasız halkın tamamını öldürüp Eflak'a geri döndü. Binlerce esir kazıklara geçirilmişti.
Fatih'in kılıcı.
FATİH SEFERE ÇIKIYOR
Fatih Sultan Mehmed, bu gelişmeler üzerine ordu ve donanmasıyla 1462'de bizzat Eflak seferine çıktı. Bataklıklar ve ormanlarla kaplı Eflak sahillerine ilk olarak 120 topla birlikte Veziriazam Mahmud Paşa inmişti. Ne kıyılarda ne en yakınlardaki insanlar tarafından terk edilmiş ıssız ovalarda herhangi bir direniş görülmedi. Zira Osmanlı ordusu karşısında direnemeyeceğini anlayan Kazıklı Voyvoda, Türklerin yiyecek ve içecek temin etmemeleri için her yeri tahrip ettirip vurkaç taktiğine başvurmuştu. Kendisi de ordusuyla ormanlarda pusudaydı.
Osmanlı ordusu, yedi gün boyunca hiçbir düşmanla karşılaşmadan ıssız toprakları geçti. Fatih, Eflak'ın başkenti Tırgovişte'ye varmadan, bir gece ansızın Kazıklı Voyvoda, Osmanlı başkentine ani bir baskın düzenledi. Uykuda olan birçok asker ancak meşaleler ve mızraklarla ilerleyen Eflak saldırılarıyla aniden uyandılar. Osmanlı komutanları aldıkları tedbirlerle hiç kimsenin yerinden kıpırdamamasını ve böylece en kötüsü olan gece vakti düzensiz bir kaçışı önlemeyi başardılar.
Kazıklı Voyvoda, bunun üzerine Fatih'in çadırına saldırmak istedi ama çadırı bulamayıp Veziriazam Mahmud Paşa'nın ve İshak Paşa'nın çadırlarına hücum etti. Burada her iki tarafın da kararlılıkla ama önemli kayıplar vermeden mücadele ettikleri bir çatışma meydana geldi. Kazıklı'nın adamları çatışmayı kaybederek geri çekildiler. Gün doğar doğmaz Mihaloğlu Ali Bey komutasındaki Osmanlı birlikleri, Eflaklıları takip edip birçoğunu öldürdüler.
Fatih savaşta
Osmanlı ordusu Tırgovişte'ye vardığında şehrin kapılarını açık, surlarını savunmasız, terk edilmiş vaziyette buldular. Yolda bir buçuk millik kazığa geçirilen binlerce Osmanlı ve Bulgar ceset kalıntılarının görüldüğü dehşet verici ceset tarlasından geçildi. Sultan, Yalomita Vadisi'nde askerlerinin yazın güneşinden ve kışın soğuğundan kavrulmuş kemiklerini görerek dehşet içinde kalmıştı. Kazıkların üzerinde ise kuşlar yuva yapmıştı. Binlerce Türk'ü ve üzerinde hâlâ kaftanı duran Hamza Bey'i kazıklanmış halde gören Fatih, hırsından yanındaki Veziriazam Mahmud Paşa'yı kırbaçladı.
Turahanoğlu Ömer Bey'in komutasındaki birlikler, Karpat Dağları'nın vadilerinde ilerlediler. Haziran sıcakları sadece Eflak steplerinde değil, dağların yakınlarında da çekilmez bir hâle gelmişti. Bir damla su yoktu ve hava öyle sıcaktı ki, toprak ateş gibi yanıyor, demir sanki mum gibi eriyor ve savaşçıların kalpleri sıcaklardan ve susuzluktan kavruluyordu. Eflak birliklerinin direncini iyice kırdıktan sonra geri döndüler.
Kazıklı Voyvoda
VOYVODA AF DİLİYOR
Eflak'ta daha fazla kalmayan Fatih, İstanbul'a geri döndü. Eflak tahtına ise Kazıklı Voyvoda'nın kardeşi Radul geçirildi. Radul, Eflak asillerine hitaben yaptığı konuşmada, "Eflâk'ın senyörleri nihayetinde ne olmayı düşünüyorsunuz? Büyük padişahın gücünün ne olduğunu en iyi biçimde tecrübe etmediniz mi? Onun devamlı biçimde gücünü göstereceğini bilmiyor olamazsınız? Zira ayakta kalmış nesi varsa yağmalamak ve bu ülkenin yıkımını tamamlamak için taze kuvvetler geldi. Onun dostluğu ve ihsanını hangi gerekçeyle reddedeceksiniz? Sizden rica ediyorum, düşmanlığınıza ve yaptığınız kötülüklere son vererek onun lütfuna nail olmanın yollarını arayınız. Artık ülkenizin gözlerinizin önünde temellerinden yıkılıp sadece yabancı otların yetiştiği ıssız bir metruk haline getirilmesine bir son veriniz. Artık geçiminizi temin edebileceğiniz ne küçükbaş hayvan sürüsü ne de at kalmadığını biliyorsunuz, Bu vahşi ve zalim tirana duyduğunuz sevgiden dolayı bu acılara çarptırıldığınızı da biliyorsunuz. Ben, sizlere bunca kötülük yapan, hatta bu zavallı halkı korkunç ve iğrenç bir kıyıma maruz bırakan onu, nasıl kardeş olarak adlandıracağımı bilmiyorum" demişti.
Kazıklı Voyvoda, bu gelişmeler üzerine biat ederek ülkesini ve sultanın teveccühünü geri kazanmaya çalıştı. 1462'de, "Osmanlıların büyük hükümdarı" diye yazdı Fatih Sultan Mehmed'e. "Ben, Eflak Voyvodası kulun sana ve ülkene karşı işlediğim suçlardan dolayı içten affını dilerim; teveccühüne sığınarak affetmeni ve sana elçi göndermeme izin vermeni diliyorum. Erdel'in ve Macaristan'ın her karışını tanıyorum. Hünkârımız şayet isterse suçumu affettirmek için sana Erdel'in tamamını verebilirim; Erdel'i bir kez ele geçirdikten sonra, Macaristan'ı kolayca ele geçirebilirsin. Elçilerimiz sana bu hususta daha fazla bilgi vereceklerdir. Hayatım boyunca sadık kulun olarak kalacağım. Tanrı hükümdarlığını uzun ömürlü eylesin".
Bu mektup Macarların eline geçti ve Macaristan Kralı Matyas, Vlad'ı yakalatıp Vişegrad'a hapsetti. Kazıklı Voyvoda, Macaristan'da 12 yıl süren bir tutsaklık dönemi geçirdi. 1475 yılının Ocak ayında kardeşi Radul'un ölümü, Eflak kapılarını ona bir kez daha açtı. Kazıklı Voyvoda, ertesi yıl ülkesine dönerek tahtı tekrar ele geçirdi. Fakat tahta çıkışından iki ay kadar sonra başsız vücudu Snagov Manastırı'nın çevresindeki bataklıkta bulundu. Osmanlı askerleri, Kazıklı Voyvoda'yı ele geçirip öldürmüşlerdi. Kesik kafası da muhtemelen İstanbul'a götürülmüştü..
.Osmanlı Sultanı Yavuz, iki seferiyle imparatorluğun doğu ve güneyini emniyet altına almıştı. Batı'ya sefere çıkmak istiyordu. Ancak bu seferin kuvvetli bir donanma olmadan gerçekleşemeyeceğini biliyordu. İstanbul'daki tersaneyi büyütüp yeni gemiler yapılması için emir verdi. İstanbul'a gelen Venedik ve İspanya elçilerine iyi muamele edildi. Macaristan'la ateşkes uzatıldı. Hedef Rodos'tu, ancak Yavuz hazırlıkları yeterli görmüyordu. Hasan Can, oğlu Hoca Sadeddin Efendi'ye meseleyi şöyle anlatmıştır:
"Seferin yaklaştığını işittik. Lakin padişahın halinden buna dair bir şey hissetmezdik. Bir gün Eyyüb'ül Ensari'nin ziyaretine gitti. Eyüp'te Fatiha okurken kaptan paşanın kadırgasının Eyüp'e doğru geldiğini gördü ve 'Henüz sefer kararlaştırılmamışken bunu kimin emriyle denize indirdiler' diye kızdı. Kaptanıderya Cafer Paşa'nın idamını emretti. Ancak Veziriazam Piri Paşa devreye girerek 'yeni inşa olunan geminin denenmesi için denize çıkarılması gerektiğini' söyleyerek kaptan paşayı affettirdi.
Yavuz, bu sefer vezirlerine dönüp, 'Ben cihangirliğe alışmış bir padişahım. Siz beni bir kale fethine götürmek istersiniz. Kale almanın birinci şartı baruttur. Kaç aylık barutunuz var' diye sordu. Vezirler zahire miktarını söyledilerse de barutun ne kadar olduğunu ancak ertesi gün söyleyebildiler. Dört aylık barut vardı. Yavuz, bu cevap üzerine vezirlerine kızgın bir şekilde bakarak 'Ceddim (Fatih) zamanındaki utanç unutulmamış iken onu iki kat mı yapmak istersiniz? Bizzat gitmemi düşünüyorsunuz. Gidip de eli boş dönecek olursam hiçbiriniz sağ kalmaz. Rodos'un zaptına dört aylık barut yetişir mi? Siz Rodos'u dört ayda değil altı ayda dahi alamazsınız. Belki sekiz veya dokuz ayda alınabilir" buyurdular. Daha sonra, 'Bize sefer yok, meğer sefer ahrete ola' dediler."
Rodos'un fethi.
HAZIRLIKLAR BAŞLADI
Rodos, Fatih Sultan Mehmed döneminde 1480'de kuşatılmış, ancak fethedilememişti. Kanuni döneminde Rodos meselesi için toplanan divanda, üyelerin çoğu adanın fethinin zor olduğunu söyleyerek sefere sıcak bakmadı. Ancak Veziriazam Piri Paşa, adanın Avrupalı Hıristiyanlardan herhangi bir yardım alamayacağını ve "Belgrad'ı fethettik burayı da fethederiz" diyerek seferi savundu. Bunun üzerine bazı vezirler Fatih zamanında adanın alınamadığını hatırlattılar.
Piri Paşa, bu itiraz üzerine Osmanlı donanması ve kara ordusunun o döneme göre daha ileride olduğunu söyledi. Kanuni, hac yollarının ve Osmanlı kıyılarının güvenliğinin Rodos alınmadan sağlanamayacağını bildiğinden sefer kararını destekledi. Padişahın veziriazama destek vermesiyle sefere karar verildi.
Hemen büyük bir hazırlık yapıldı. Ardından ordunun bir kısmı donanmayla sefere çıkarken bir kısmı da Kanuni ile birlikte karadan Marmaris'e doğru yola koyuldu. Rodos şövalyeleri bir taraftan adanın surlarını kuvvetlendirirken diğer taraftan Avrupalı Hıristiyanlardan yardım istediler.
Donanma daha önceden 24 Haziran 1522'de adaya gelmiş ve kuşatmaya başlamıştı. Karadan giden birlikler de Marmaris'ten adaya gemiyle geçirildiler. Rodos Kalesi top atışıyla alınmaya müsait değildi. Piri Paşa, toprak dolu çuvallarla kuleler yapıp, üzerlerine tüfekçiler koyup, surlardan ateş eden şövalyeleri taciz etti. Kaleye doğru lağımlar da kazıldı, ancak Rodoslular da karşı lağımlar kazarak, surları yıkacak bu teşebbüsleri akim bıraktılar.
Rodos'ta Türk mahallesi.
ADA 6 AYDA ALINABİLDİ
Altı ay geçmesine rağmen kalenin alınmasında önemli bir aşama kaydedilememişti. İki defa büyük hücum yapılmış fakat başarılı olunamamıştı. Bu sırada havalar bozmaya ve yağmurlar yağmaya başlamıştı. Yağmur çokça yağdığı için seller meydana geldi ve bu durum da kuşatmayı güçleştirdi. Ancak bu kadar emek çekildikten sonra kış geldi diye dönülemezdi. Divan toplantısında, Rodos'ta kışlanmasına ve Ferhad Paşa'nın da buraya gelmesine karar verildi. Adaya Ferhad Paşa'nın askerleriyle gelmesi üzerine şövalyeler direnemeyeceklerini anladılar.
20 Aralık 1522'de Rodos şövalyelerinin gitmeleri karşılığında ada teslim alındı. Başta Saint John Kilisesi olmak üzere adadaki önemli kiliseler camiye çevrildi. Kale zindanlarındaki 6 bin Müslüman esir kurtarıldı. Rodos'a bağlı Bodrum Kalesi ve Rodos'un çevresindeki Leryoz, İstanköy, Kelemez, İncirli, İleki, Herke, Limonya ve Sömbeki gibi küçük adalarda bulunanlar gelerek Osmanlı'ya tabi oldular.
Kanuni, Rodos'u teslim alınca ilk iş olarak Cem Sultan'ın oğlu Murad ile torunu Cem'i buldurup öldürttü. Ancak Cem Sultan'ın bir oğlu kaçmayı başarmıştı. Kanuni ancak 1523 Şubat'ı başlarında İstanbul'a geri dönebildi.
Rodos'un fethiyle Adalar Denizi'nde (Ege) Türk hâkimiyeti için önemli bir adım atıldı. Batı ve Orta Avrupa'daki devletlerin gözleri Türklere çevrildi. Rodos'un Osmanlı hâkimiyetine geçmesiyle ilgili 1522-1523 yıllarında 80 tane kitap ve broşür yayınlandı.
Rodos şövalyeleri.
'KÜFÜRLE DOLU ADA ALLAH'IN YARDIMIYLA TEMİZLENDİ'
RODOS'UN fethinden sonra fetihnameler gönderildi. "Feridun Bey Münşeatı"nda yer alan fetihnamenin sadeleştirilmiş hali şöyledir:
"Zaferle sonuçlanan saltanatımın başlangıcı ve hilafet menşurunun ortaya çıkarılmasından şu ana kadar, bütün gayretimi Allah'ın yardımı ile dini bildirmeye, küfür ve zulüm belirtilerini ezmeye sarf ettim. Keskin gayret, gaza ve cihat kılıcımın da fesat huylu kâfirlerin kafaları ve cesetleri üzerinde bulunması güzel âdetlerimden olduğundan, uğursuz Rodos Kalesi'nin fethi için, dağ gibi gemiler ile vezirim Mustafa Paşa'yı gönderdim. Arkasından ben de İstanbul'dan Üsküdar'a geçtim.
Mustafa Paşa, Allah'ın yardım rüzgârı önüne düşüp, nice gün gidip Rodos Adası'nın kalesine ulaştı. Hemen gemilerde olan askerleri, topları ve diğer savaş aletlerini çıkardı. Rumeli ve Anadolu askerleri ve yeniçeri kullarım hisarı kuşattılar. Savaş araç ve gereçlerini her tarafından kurup, savaşmakta iken ben de bayraklarımla Marmarosi adlı iskeleye geldim. Bir gün sabah erkenden, sayısı belirsiz askerlerimle, hilal görünüşlü gemiye binip adı geçen adaya indim.
Ovaları ve dağları ile burası, İslam'ın doğuşundan ta bu zamana kadar, parlak kılıçlı, şöhretli padişahlardan bile gizli kalmıştır. Hisarın doğu tarafını, Veziriazam Piri Mehmed Paşa kuşattı. Bütün deniz yolcularının zarar kaynağı, tüccarların kanını döken hastalık halindeki Rodos Kalesi; İslam'ın ortaya çıkışından şu ana kadar ele geçirilmesi hayalden bile saklı olup, sağlamlığını anlatmakta akıllar âcizdir. Duvar ve kapılarının uzunluk ve genişliğini takdir etmekte âlimlerin aletleri yetersiz kalır. Hendeğinin derinliği vehim dürbününün göstergesi, çatısının uzaklığı göğü kıskandırır, kale duvarı güneşin tacıyla arkadaş, kulesinin başı semanın durağıdır.
TOPLAR FİL GİBİ KÜKREDİ
İçinde olan puta tapıcılar ve İslam'a direnenlerin kalp gözlerinin basiretsizliği, doğu ve batıların sultanlarının keskin kılıçlarının ağızlarındaki salyalarını akıtır. Bunca yıldan beri hiçbir kale fethedici padişaha zaptı nasip olmayıp, bu haliyle padişahların hasret çektiği yer olup kalmıştır. Her tarafı askerlerimle dolu olup, bütün yönlerden üzerine asker sevk edilip, çeşitli yerlere yıldırım tarzlı toplar kurulmuş, savaş gürültüsü göklere ulaşmış, her topun, fil gibi kükreyişi veya İsrafil'in suru gibi olan sesini duyanlar tam bir korku ve dehşete düşerlerdi.
Hava topları yüksek uçan şahinler gibi o alçakların kafaları üzerine iner çıkar, sabah akşam gökkubbeden başlarına taşlar yağdırırdı. Savaşın dehşetinden, top ve tüfek korkusu yüzünden, kalenin beden ve burçlarından hiçbir kâfirin başını kaldırmaya canı yoktu. Kısaca bu şekilde sürekli nice günler ve geceler, sabahtan akşama kadar savaş oldu; ancak fetih kapıları asla açılmadı. Sonra kalenin üzerine dağ gibi topraklar sürüldü, burçlar inşa edildi, hendekler oluşturuldu ve kale hendeğine varıldı. 4 Ekim 1522'de bir kere daha saldırı yapılıp, askerler sel gibi hisar duvarlarının üzerine aktı. Bazı kulelerine ve duvarlarına lağımlar koyup ateşlediklerinde, hisarın bedeni güz yaprakları gibi döküldü. Dayanma güçlerinin sebebi olan sağlam duvarlar yıkılıp tarumar oldu. Ancak içinde olan lanetli kâfirlerin şer dolu kafalarındaki gururları kırılamadı.
Gazilerin üzerlerine taş, odun ve toptan başka bulduklarını atıp, bu şekilde isyanları gittikçe arttı ve dirençlerini kırmak asla mümkün olmadı. Fakat samimiyetimin tamlığı sebebiyle ve Allah'ın yardımıyla günden güne tahrip ve baskıyı artırdım. Yığılan toprakların üzerinden ve hendek kenarından ejderha suratlı toplar kuruldu. Dehlizlerin ve hendeğin içinden duvarın altına girilip temeli kazıldı. Hisarın ve duvarın birçok yeri baştan başa tamamen yıkılıp yerle bir oldu. Fetih kapıları açılıp, hemen evlerinin ve çarşılarının içine girildi. Kurdukları hendekler ve metrisler bozulup yıkıldı. 29 Kasım 1522'de aşure gününde bir kez daha saldırı yapılıp ok yağmuru ve intikamın belâ okları o kötülerin üzerine yağdı. Topların kıvılcımlı dumanları ayyuka çıkıp, askerin coşkusundan uçan kuşlar bile sakındı.
Newe Zeitung Gazetesi'nde Türklerin Rodos'u fethi haberi.
ÇANLARINA OT TIKANDI
Sonunda bu musibetli durumdan kâfirlerin dünya kilisesi başlarına yıkılıp çanlarına ot tıkandı. Putları yenilip her biri nehirlerin timsahı iken kertenkeleye, belki de değersiz karıncaya dönüp, aman dilemenin sağlam kalesine girmeyince mahvolmanın pençesinden kurtulmaya çarelerinin olmadığını bildiler. Zorunlu olarak asıl önderleri olan Migal Mastor'u diğer önde gelen askerleriyle, devlet erkânımın şefaat eteklerine yapışarak aman kapısını çalıp af rica ettiler. Kalenin anahtarlarını getirip teslim eyledikleri için padişahlara yakışır himmetim gereği, savaştan kurtulan kâfirlerin canlarına ve mallarına, çoluk çocuklarına aman bağışlayıp, memleketimin diğer halkı gibi, yerli yerinde bırakıldılar.
O uğursuzların ellerinde hapsedilmiş Müslüman esirlerden hayatta olan küçük büyük, genç yaşlı kaç kişi varsa esaretten kurtarıldılar. Yüce Allah'a hamdolsun, bunca yıldan beri türlü pislikler, küfür ve sapıklık ile dolu olan sarp Rodos Kalesi yüce Allah'ın yardımı, İslam askerlerinin gayretleriyle temizlenerek, put tapınakları iman ehlinin mescidleri oldu. Mekke ve Medine yolları kötü huylu kâfirlerden emin oldu. Her zaman İslâm toprağı, fetih alameti olan bayrağımın direği tarafından zabtedilmiş ve nurlanmış, geniş yeryüzü muzaffer askerlerimce fethedilmiş ola.
Aralık 1522'de Rodos Kalesi'nde yazıldı"
.Fatih Sultan Mehmed döneminde 1474'te bir taraftan Erdel'e akınlar yapılırken diğer taraftan Arnavutluk'ta İşkodra kuşatıldı. Daha sonra kuzeye yönelindi. Kırım Hanlığı'nda, kurucusu Hacı Giray'ın 1466'daki ölümünden sonra oğulları arasında taht mücadeleleri başlamıştı.
Şirin Beyi Eminek, Cenevizliler'e karşı Osmanlılar'dan yardım istedi. Bu fırsatı değerlendiren Fatih, 1475'te Gedik Ahmed Paşa komutasındaki bir donanmayı Kırım'a gönderdi. Cenevizliler'in elindeki Kefe ve Kırım'ın sahil kesimi ele geçirildi.
Kırım'ın Osmanlı topraklarına katılması ve ilk Rus ilişkileriyle ilgili rahmetli Halil İnalcık Hocamızın önemli araştırmaları vardır.
Kırım Hanı, İkinci Bâyezid'in huzurunda
MEKTUPLARDA UNVAN KAVGASI
Fatih Sultan Mehmed, Kefe'yi fethedip ardından da Kırım Hanlığı'nı himaye altına alınca, Osmanlı Devleti ile Rus prenslikleri komşu oldular. Moskova Prensi Üçüncü İvan, Kefe'deki Osmanlı makamlarına Türkiye ile ilişki kurmak istediğini bildirdi. Olumlu cevap gelince Üçüncü İvan, 1492'de İkinci Bâyezid'e bir mektup göndererek tüccar ve elçileri için serbest geçiş müsaadesi istedi.
Kırım Hanı Mengli Giray Han, Üçüncü İvan'ın elçilerine dostane bir arabuluculukla İstanbul yolunu açmıştı.
Üçüncü İvan, 31 Ağustos 1492 tarihli mektubunda İkinci Bâyezid'e "Müslüman hükümdarlar arasında sen büyük hükümdarsın. Türk ve İran hükümdarları üstünde senin iraden, sen kara ve denizlerin hükümdarı Sultan Bâyezid" şeklinde hitap ederken kendini "İvan, Tanrı'nın acımasıyla bütün Rusya'nın baba ve dededen biricik haklı hükümdarı, kuzeyden doğuya kadar pek çok toprağın hükümdarı, bizim sözümüz böyle" diye tanıtmıştı.
Osmanlı bürokrasisi bu unvanları padişaha uygun bulmadı. Bu yüzden Üçüncü İvan, 1497'deki mektubuna "Anadolu ve Rum toprakları, Akdeniz'in ve Karadeniz ve Karaman toprakları, Rumeli ve daha birçok yerin hükümdarı" diye başlayacaktı.
Üçüncü İvan
RUS ELÇİ PROTOKOLE UYMADI
Bu dönemde dünyanın önemli devletlerinden biri olmayan Rusya, birçok knezlikten oluşuyordu ve Rus prenslikleri Altınordu Devleti'ne vergi veriyorlardı. Üçüncü İvan, İstanbul'a gönderdiği elçisi Pleşçeev'den çok dikkatli davranmasını, Osmanlılar'ın tabiiyet işareti olarak algılayabilecekleri herhangi bir hareket yapmamasını emretmişti.
Osmanlı yönetimi ise Rusların tabiiyet sunmak istediklerini düşünüyordu. İki devlet arasında eşitlik gibi bir durum hayal bile edilemezdi.
1497'de İkinci Bâyezid'in huzuruna çıkan Mihail Pleşçeev, diz üstüne çökerek sultanı selamlaması gerekirken eğilerek selam verdi. Sultanın huzurunda diğer elçilerden geri kalmamak için öne geçmeye çalışıp direkt padişaha hitap etmeye çalışınca bu durum hoş karşılanmadı.
Elçinin protokole uymayan davranışları yüzünden Osmanlı yöneticileri, Rusların çok kaba ve kültürsüz olduklarına hükmettiler. Sultan, Kırım Hanı'na yazdığı mektupta bu durumu belirtip Rusların doğrudan padişahla değil Kefe Valisi'yle temas kurmalarını emretti.
Rus elçisi.
BAHARATA KARŞILIK CIVA
Rus elçilik heyetinin protokol kurallarını ihlal eden davranışlarına rağmen Moskova'ya ticari haklar verildi. Osmanlı topraklarından Rusya'ya baharat, ipekli kumaşlar ve kadife gönderilirken, kuzeyden kürk, cıva ve keten gibi mallar alınıyordu.
Birkaç yıl sonra, 1499'da Aleksis Kolokvastov aynı amaçlarla Osmanlı Devleti'ne geldi. Rusların Büyük Prensi'nin o dönemlerde de en büyük endişesi tebaasına Karadeniz ticareti için bazı avantajlar sağlamaktı.
İki devlet arasındaki ilişkiler, siyasi bir mana taşımasa da o tarihten itibaren 16. yüzyılın ikinci yarısına kadar dostane devam etti.
Moskova
DOSTANE İLİŞKİLER KORKUNÇ İVAN'LA SONA ERDİ
KIRIM Hanı Mengli Giray'ın 1502'de Altınordu Devleti'ni ortadan kaldırmasından sonra Ruslar için "Tatar boyunduruğu" dedikleri dönem sona erdi. Moskova Knezliği, bağımsızlığını kazandıktan sonra yavaş yavaş büyüdü. Bu yıllarda Ruslar, Osmanlılar'a karşı bir tehlike teşkil etmedikleri gibi Lehistan-Litvanya Devleti'ne karşı müttefiktiler.
Moskova Büyük Prensi ve Osmanlı Devleti arasındaki dostane ilişki, Yavuz Sultan Selim döneminde biraz daha canlılık kazandı. Yavuz Sultan Selim, 1512'de tahta geçişini Büyük Prens Vasili'ye bir elçiyle haber verdi. Vasili, 1514'te gönderdiği elçiyle iki ülke arasındaki mevcut dostluğu yeniledi. 1515'te Kırım Hanı ile anlaşmazlıkları için sultanın yardımına başvurdu.
Korkunç İvan
Vasili aynı amaçla 1520'de de Yavuz'a elçi gönderdi. Ancak elçilik heyeti, öncekinden ileri bir netice alamadı. Osmanlı sultanı, Kırım Tatarları için Rusya'ya yardım etmese de Rus tüccarlarının özellikle Azak için ticaret imtiyazlarını onaylamıştı.
Kanuni Sultan Süleyman, Moskova Prensi Üçüncü Vasili'nin kendisine 1523'te gönderdiği elçi Johann Morosov'u nazik bir biçimde karşıladı, ama eski dostane ilişkileri canlandırmadı. Rus Prensi'nin 1526'da Macaristan seferi sırasında sultanı Belgrad'da karşılamak üzere aynı amaçla gönderdiği iki elçi, hiçbir iz bırakmadan ortadan kayboldular.
Vasili'nin 1531 Nisan'ında Kanuni'ye bu yüzden gönderdiği bir mektuba da cevap verilmedi ve Moskova'nın girişimleri sonuçsuz kaldı.
İlk Rus Çarı olan Dördüncü İvan (Korkunç İvan), 1547, 1549 ve 1552 yıllarındaki seferleriyle Kazan'ı ülkesine ilhak etti. Ardından 1556'da da Astrahan'ı ele geçirince bölgedeki Müslüman halkın İstanbul'a ulaşan şikâyetleri, Osmanlı-Moskova arasındaki ilişkileri bozdu...
.Osmanlı İmparatorluğu zamanında en ağır suçlardan biri tecavüzdü. Osmanlı kanunnamelerinde birçok suça para cezası öngörülürken, tecavüz suçuna para değil bedensel cezalar verilirdi. Bir kadın veya kıza tecavüz edenlerin cinsel organının kesilmesi cezası verilmesi kanunname hükmüydü. Ancak bu suçu işleyen kişinin suç sabıkası kabarıksa kadı, yani hâkim takdir hakkını kullanarak idam cezası da verebilirdi.
İdama hazırlanan cellat.
MÜFTERİ KADIN CEZALANDIRILIRDI
Tecavüze uğrayanlar mahkemeye başvurarak kendisine saldıranların cezalandırılmasını istiyordu. Tecavüze uğrayan kişinin durumu mahkemeye intikal ettiğinde kadı, yani hâkim doğru karar verebilmek için geniş bir soruşturma başlatırdı. Tecavüz kurbanlarının en önemli meselesi, iddialarını ispattı. Tecavüze uğrayan kadınlar iddialarını ispat ederlerse, mahkeme saldırganı ağır bir şekilde cezalandırırdı.
Kadınların iddialarını ispatladıkları zaman tecavüze uğrayan kız bekârsa evlilik seçeneği teklif edilebiliyordu. Kabul edilmezse veya mağdure bekâr değilse tecavüz edenlere bedensel cezalar verilirdi. Bunların başında da tecavüzcünün cinsel organının kesilmesi vardı. Ceza bazen idama kadar gidebiliyordu.
Tecavüze uğradığını iddia eden kişi iddiasını ispatlayamazsa müfteri durumuna düşüyor, kendisi cezalandırılıyordu. Eğer bir kadın veya bir kız, kendisine tecavüz edildiğini iddia ettiğinde, zanlı inkâr ederse durum şahitlere sorulur, şahitler ve delillere göre kızın veya kadının yalan söyleyip sanığa iftira ettiği ortaya çıkarsa iftiracı dayak cezasıyla cezalandırılırdı. Ayrıca her sopa başına bir akçe para cezası da alınırdı.
17. yüzyılda Kahire'de bir kadın, bir adamın kendisini ölümle tehdit ederek tecavüz ettiğini öne sürmüştü. Ancak iddiasını ispatlayamadığı gibi suçladığı kişi de kadının ahlaksız olduğunu ileri sürdü ve iddiasıyla ilgili şahitler gösterdi. Mahkeme bu gelişme üzerine kadını suçlu bularak, oturduğu mahalleden sürülmesine karar verdi.
19. yüzyılda Balıkesir'de bir sokak.
BAŞLARI İSTANBUL'A YOLLANDI
Tarihçi Zübeyde Güneş Yağcı, Osmanlı dönemi Balıkesir mahkeme kayıtlarında bulduğu belgelere göre tecavüzcülerin idam edildiği örnekleri ortaya çıkarmıştır.
Balıkesir Şer'iyye Sicili Defteri'nde geçen hadise şöyledir: 1699'da Balıkesir'in Hacı İshak Mahallesi'nde oturan Mustafa oğlu Mehmed ve annesi Mustafa kızı Sultan mahkemeye başvurarak Mehmed Beşe ve Çikin Kelle Mehmed Beşe ve Çoban Ebubekir Beşe'nin ramazan ayında Kadir Gecesi'nde herkes ibadetle meşgulken Sultan'a tecavüz ettiklerini iddia ettiler.
Balıkesir mahkemesi mübarek bir günde yapıldığı iddia edilen böyle bir eylemi hemen soruşturmaya başladı. Tecavüzcülerin daha önce de bu gibi suçları işledikleri ortaya çıktı. Tecavüzcüler daha önce de Bernak adındaki bir gayrimüslimin evini basıp karısına saldırmışlardı. Ayrıca bir han basıp Dimitri adındaki gayrimüslimi de yaralamışlardı.
Osmanlı döneminde insanların birbirleri hakkındaki kanaatleri çok önemliydi. Tecavüzcüler hakkında şehrin ileri gelenlerinden görüşleri istendi. Şehrin ileri gelenleri, tecavüzcülerin eşkıya olduklarını söylediler. Bunun üzerine Müftü Esseyyid Ali Efendi'den fetva istendi. Ali Efendi bu kadar suç işleyen kişilerin katlinin şer'an caiz olacağı yönünde fetva verdi. Bunun üzerine Mehmed idam edildi.
Kadı ve subaşı kolluk güçleriyle birlikte teftişte.
1699 yılında Balıkesir'de yine Hacı İshak Mahallesi'nde oturan Mehmed oğlu Mehmed, mahkemeye başvurarak bir gece Çobanoğlu Bayram'ın evine girerek karısına saldırdığını, malını da yağma ettiğini iddia etti. Çobanoğlu Mehmed yakalanıp mahkemeye çıkarıldı. Ancak kendisine yöneltilen suçlamaları kabul etmedi.
Bunun üzerine Mehmed oğlu Mehmed, mahkemeden soruşturma yapılarak, şehrin ileri gelenlerinin görüşlerinin alınmasını talep etti. Mahkeme, Müderris Mehmed Efendi, Esseyid Hacı Yahya Çelebi, İmam Hacı Mustafa Efendi, Kethüda Mustafa Ağa, Çeribaşı Mehmed gibi şehrin ileri gelenlerine Bayram oğlu Mehmed'in durumunu sordu. Şehrin ileri gelenleri de Çobanoğlu Mehmed'in ahlaksız ve eşkıya olduğunu söylediler. Bu gelişme üzerine Bayram oğlu Mehmed, Esseyid Ali Efendi'nin fetvası ile idam edildi.
1785 yılında Çirmen bölgesinde yıllarca eşkıyalık yapan Kör Hasan'ın çetesi Edirne'de bir köyde iki genç kıza tecavüz etmiş, ardından yine iki kıza saldırmışlar ve kızlar utançlarından kendilerini zehirlemişlerdi. Bu hadiselerden sonra beş eşkıya yakalanıp yargılandıktan sonra idam edildi. Kesilen başları da İstanbul'a gönderildi.
Kadı ve subaşı kolluk güçleriyle birlikte teftişte.
'CİNSEL ORGANINI KESSİNLER'
Kanuni Kanunnamesi'nde tecavüz ve tacizle ilgili şu hükümler vardı:
Eğer oğlan çeken veya kız çeken kimselerin hıyanet ile evine girenin ve avret kız çekmeğe bile varanın zekerini (cinsel organını) keseler.
Kız veya avret çekip zorla nikâh ettireni zorla boşatıp, nikâh ettirenin sakalını kesip kuvvetli dayak atalar.
Bir kimse, bir kişinin avretini veya kızını öpse yoluna varıp söylese kadı muhkem cezalandırıp, sopa başına bir akçe cürm alına.
(Osmanlı Kanunnameleri, IV, yay. Ahmet Akgündüz, İstanbul 1992).
Advertisement
***
TARİHTEKİ BÜTÜN TÜRK DEVLETLERİNİN HARİTALARI ÇİZİLDİ
Tarih, haritasız ve coğrafyasız olmaz. Ancak Türkiye'de tarihi atlaslar konusunda maalesef çok az sayıda çalışma vardır. Türk tarihiyle ilgili 1931'de basılan Türk Tarihinin Ana Hatları Atlası ve 1941'de Türk Tarih Tezi Atlası, konuyla ilgili yapılan ilk çalışmalardır. Faik Reşit Unat'ın yabancı kaynaklardan istifade ederek 1951'de hazırladığı atlas ve Hüseyin Dağtekin'in tarih atlası uzun yıllar okullarda kullanıldı.
Geçtiğimiz günlerde "Türk Kültürüne Hizmet Vakfı Yayınları"ndan Azmi Özcan ve Fahameddin Başar editörlüğünde Cemalettin Şahin, Emrah Siyavuş ve Ferhat Özcan'ın çizimleriyle Türk tarihini bütüncül bir bakış açısıyla ele alan "Türk Devletleri Tarih ve Kültür Atlası" kitabı okuyucuyla buluştu. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından desteklenen alanında uzman tarihçi ve coğrafyacıların müşterek bir çalışması olarak ortaya çıkan kitapta "İslam Öncesi Avrasya'da Türk Devlet ve Toplulukları", "İlk Müslüman Türk Devletleri", "Selçuklular ve Atabeylikler", "Anadolu'da Kurulan Birinci Dönem Türk Beylikleri", "Anadolu'da Kurulan İkinci Dönem Türk Beylikleri", "Diğer Türkİslam Devletleri", "Hindistan'da Hüküm Süren Türk Devletleri", "Osmanlı Devleti", "Hanlıklar Dönemi Türk Tarihi", "Bağımsız Türk Cumhuriyetleri" ve "Karadeniz'in Kuzeyi, Sibirya ve Kuzey Kafkasya'da Türk Cumhuriyetleri" başlıklarıyla 11 bölümden oluşmaktadır.
Bunların dışında Türk tarihine tesir etmiş göçler, İpek Yolu, Türklerin Müslüman Oluşu, Çarlık ve Sovyet Döneminde Türkler (1552-1991) gibi önemli olaylara yer verilmiş. Her devletin siyasi ve kültürel tarihiyle ilgili bilgiler görsel malzeme ve haritalarla desteklenmiş. Tarihteki bütün Türk devletlerinin haritaları çizilmiş. Öğrenciler de düşünülerek atlasın büyük ve küçük boy olarak iki ayrı baskısı yapılmış.
Son zamanlarda birçok önemli biyografik kitap çıkaran "Türk Kültürüne Hizmet Vakfı" yöneticilerini ve emeği geçen herkesi "Türk Devletleri Tarih Atlası" için kutluyor, atlasları tarih meraklısı herkese tavsiye ediyoruz.
.Osmanlı döneminde hekimler, devlette görev yapan "hassa hekimler" ve serbest çalışan "esnaf tabipler" olmak üzere ikiye ayrılırdı. Tabiplerin görevi Allah'ın kulları olan bütün insanların hastalıklarına deva aramak için hastalara bakmak ve ilaç yapmak olarak izah edilirdi. Osmanlı hekim teşkilatıyla ilgili Nil Sarı, Ali Haydar Bayat, Ayten Altıntaş ve rahmetli Halil Sahillioğlu'nun araştırmaları vardır.
DENETLEMEYİ HEKİMBAŞI YAPIRDI
Hekimbaşı, Osmanlı İmparatorluğu'nda sağlıkla ilgili bütün işlerin amiriydi. Resmi kayıtlarda hekimbaşı yerine daha çok "ser etibbâ-i hassa" ve "reisü'l-etibbâ" isimleri kullanılmıştır. Hekimbaşılar, ilmiye sınıfından, tıp ilmini bilen kişilerden seçilirdi. Osmanlı devlet teşkilatında görev yapan hassa hekimleri, cerrahlar ve "kehhal"lerin (göz doktoru) tayin ve azilleri ile ücretlerinin artırılması, hekimbaşının arzı ile olurdu. Ayrıca imparatorlukta serbest olarak çalışan hekimlerin denetimi de hekimbaşının vazifesiydi.
Hekimbaşı
İzin ve ruhsatı olmayan tabiplerin hasta bakmaları yasaktı. Hekimbaşı ve cerrahbaşı İstanbul'daki doktorları imtihandan geçirirdi. İstanbul dışında ise, darüşşifa olan beldelerde darüşşifa tabipleri, darüşşifası olmayan yerlerde de oradaki askeri doktorlar, hekimleri sınav yaparlardı.
Sahte hekim, cerrah, göz doktoru ve sünnetçiler, halk sağlığını tehdit eden en önemli problemlerden biriydi. Sahtekârları durdurmak için hekimbaşı, cerrahbaşı ve kehhalbaşı tarafından teftişler yapılıyor, cerrah ve hekimlere yapılan bir imtihanla dükkân açma izni veriliyordu. Hatalı sünnet yapan sünnetçi tazminat ödüyordu.
Sahte doktorları, şarlatanlık yapanları ve görevini kötüye kullanan hekimleri, hekimbaşı, kadı ve muhtesip denetler ve takip ederdi. Nitekim kanunnamede "Ve dahi hekimlere ve attarlara ve cerrahlara muhtesibin hükmi vardır görse gözetse gerektir" denilirdi.
ZEHİRLEYİCİ MÜSHİL VERDİLER
Kanuni'nin oğlu II. Selim döneminde sahte doktorlarla ilgili şikâyet artmıştı. İstanbul'da cerrah, kehhal ve tabibim diye gezip, çarşı ve pazarlarda insanları etraflarına topluyorlardı. Daha sonra da lafla reklam yaparak para kazanmak için halka tıp ilmine aykırı ve bilgiye ters düşen öldürücü şerbetler ve zehirleyici müshiller veriyor, insanın bünyesine uygun olmayan yaralar açıp, gözlere dahi usule uygun olmayan şekilde otlar koyup insanların mallarına ve canlarına zarar veriyorlardı.
II. Selim, 22 Eylül 1573'te hekimbaşına gönderdiği fermanda sahte doktorlarla ilgili şunları emretmişti: "Yüce eşiğimizde hekimbaşı olan, Garsüddinzâde Muhyiddin mektup göndererek, İstanbul'da ve imparatorluğun başka yerlerinde kimi insanlar tabibim, cerrahım ve kehhalim diye dolaşıyor, hengame kuruyor (reklamla insan topluyor), dükkânlarda oturup para koparmak için tıbba aykırı ve hikmete muhalif (bilgiye ters) öldürücü şerbetler ve zehirleyici müshiller veriyor, alışılmadık yararlar açıyor ve gözlere dahi usulsüz bir yaklaşım ile zararlı otlar koyarak Müslümanların mal ve canlarına kastediyorlar, zarar veriyorlar.
Bundan böyle hekimbaşı bizzat bunları görüp sınavdan geçirmedikçe ve hallerine göre tedavi edebilecekleri hastaları belirleyerek tedavi etmelerine icazet vermedikçe bunlar gibileri sergide ve dükkânda oturup hengâmegirlikle Müslümanlara aykırı otlar vererek bunlara zarar eriştirmemek üzere uyarılmaları gerekir diye bildirdi. Şimdi cahil olan bu gibi insanların Müslümanlara zarar eriştirmeleri uygun değildir. Buyurdum ki ferman size varınca bu tür işler yapanları sıkı bir şekilde uyarın ki hekimbaşı bunların bilgi derecelerini sınayıp ne güçleri ve ne marifetleri olduğunu bizzat kendi sınav sonucu belirleyerek, bilebildiklerince ve güçleri yetebildiğine göre tedavi ruhsatı vermedikçe çarşılarda ve toplanma yerlerinde ilaç dedikleri şeyleri sergileyerek ve başlarına insanları toplayarak paralarını almak için, Müslümanlara ne buldularsa vermesinler, yaraya ve göze, danışmadan olur olmaz otu koymasınlar.
Uyarılara kulak asmayıp ruhsat almadan ve imtihandan geçmeden kendi kendilerini tabip diye reklam edenleri, Müslümanlara tıbba aykırı ilaç verenleri cezalandırasın, ayak direyip karşı gelenleri bildiresin ki şerefli fermanımız haklarında neyi emrederse gereğini yerine getiresin. Bundan böyle bu şanlı emrimle iş görmek için kopyasını mahkeme defterine yazıp bu fermanı aynen kendisinde kalmak üzere veresin."
HER DÖNEM SIKINTI YAŞATTILAR
Aynı gün İstanbul kadısına da bir ferman gönderildi: "Hekimbaşı, cerrahbaşı ve kehhalbaşıların adamlarının size geldiklerini bildiren mektubunuzda İstanbul'da kimilerin cerrah, kehhal ve tabibim diye gezdiklerini, tıbba aykırı müshil ve hikmet uymaz ilaçları verip yaralarına ve gözlerine muhalif otlar koyarak helakine neden olduklarını bildirmişsin. Bundan böyle hekimbaşına, kehhalbaşına ve cerrahbaşına giderek durumunu ve ehliyetini kanıtlayarak kendilerinden bunların güçleri şu tedavileri yapmağa yeter diye izin ve ruhsat almayan olur olmaz kimseler, fuzuli Müslümanları tedaviye kalkmasınlar diye bu konuda ferman verilmesini arzetmişsin. Şimdi bunlar gibi 'İlimlerinde cahil olan kimselerin Müslümanlara zarar eriştirmeleri yakışmaz' denilerek tedbir alması emredilmişti."
Yine II. Selim'in Manisa ve Saruhan sancağı yöneticilerine yazdığı fermanda İstanbul'da yaşananların Anadolu'da da görüldüğü anlaşılıyor: "Manisa'da bulunan darüşşifanın hekimbaşısı, saadetli eşiğimize arzuhal ederek kadılığınızda üstada hizmet etmiş değilken, hekimbaşı vesair üstatlardan icazet almadan biz hekimiz diyerek bazı hasta Müslümanları aykırı ilaçlarla, kimini helak ediyor, kimini helak derecesine getiriyorlar, Müslümanlara zarar verdikleri kadar bunların sanatlarına da gadirlik veriyorlar. Bu gibi insanların hekimbaşına veya başka bir üstada çıraklık yapıp, tedavi hakkını almadan bunların sanatları işlerine karışmaktan menetmek ve defetmek için şerefli emir rica eylediği için hukuka ve kanuna aykırı bunların işlerine karışmamaları için yazılmıştır."
III. Ahmed döneminde 1700 Mayıs'ında İstanbul'da muayenehanesi bulunan tabip ve cerrahlar, kimse ayırt edilmeden hekimbaşı tarafından imtihan edildi. 25 tabip ve 28 cerrah sınavı geçti. Ancak sahte doktor meselesi çözülemedi. Sonraki dönemlerde de devam etti. III. Mustafa, 1768'de Hekimbaşı Mehmed Refi Efendi'ye gönderdiği fermanda, "tıpla alakası olmayıp tabiplik edenlerin, insanların ölümüne sebep olduğu" söylenerek, derhal tedbir alınmasını emrediyordu.
Hekimbaşı Kulesi
ALLAH'IN KULLARINI CAHİLLERİN ELİNDEN KURTARMAK VACİPTİR
PADİŞAH III. Mustafa'nın, Hekimbaşı Mehmed Refi'ye gönderdiği emir: "İstanbul'da bulunan dükkân sahibi olan gerek Müslümanlardan ve gerek Hıristiyan ve Yahudilerden tabip olduklarını ileri sürenleri hassa hekimbaşı olanlar ara sıra imtihan edip, tıpla alâkası olmayıp, tıp ilminde cahil olanları ilaç yapmaktan men etmek ve dükkânlarını kapatmak eski bir kanun olup, fakat bir müddetten beri bazı meşguliyetler sebebiyle ve bazı devlet adamlarının şefaatleri dolayısıyla dükkân açan cahil tabipler, mahlûkatın yaratıcısının emanetleri olan Allah'ın kullarının helak olmalarına sebep oldukları ortaya çıkıp ve bu durumda rica ve şefaatle maksat elde ediliyor diye birer dükkân açıp, onu süsleyip, asla üstaddan tıp ilmini ve sanatını öğrenmeğe dahi rağbet etmemeleriyle, tıp ilim ve sanatının yok olmasına sebep ve Allah'ın kullarının helâkine sebep oldukları, güneş kadar açık ve belli olmasıyla, adı geçen cahillerin ellerinden Allah'ın kullarını kurtarmak vacip olmakla, sen ki adı geçen hekimbaşısın, eski kanun üzere bu durumda olanları imtihan edip, bilgisizliği ortaya çıkanların dükkânlarını kapatıp ve kendilerini Allah'ın kullarına bilgisizce ilaç yapmaktan men edip, gerek devlet adamları ve gerek başkalarından adı geçenlere sahip çıkıp, ricada bulunanları dahi dikkate almamak için sana hitâben fermanım verilmesi konusunda, Şeyhülislâm Mevlânâ Veliyüddin'in işaretleri gereğince amel olunmak konusunda yüce şerefli ferman yazılmıştır (1768
..Kavalalı Mehmed Ali Paşa, Napolyon'un 1798'de Mısır'ı işgali sırasında Mısır'a geldi. Kısa sürede Mısır'ın tek hâkimi oldu. Osmanlı yönetiminin 1805'te Kavalalı Mehmed Ali Paşa'yı Mısır valisi olarak tanımasıyla Mısır tarihinde yeni bir sayfa açılıyordu. Kavalalı görünüşte valiydi ama Mısır'ı bir hükümdar gibi yönetiyordu. Sudan'ı da hâkimiyeti altına almıştı.
Kavalalı, Avrupalılarla.
SON FİRAVUN
1821'de başlayan Yunan isyanının bir türlü bastırılamaması üzerine İkinci Mahmud, Kavalalı'dan yardım birlikleri istedi. Kavalalı, oğlu İbrahim Paşa'ya Mora valiliği verilmesi şartıyla bu isteği kabul etti. Mora'da bir süre savaşan İbrahim Paşa'nın Avrupalı emperyalist güçlerin müdahalesi üzerine kimseye danışmadan Batılılarla anlaşarak Mısır kuvvetlerini Mora'dan çekmesi İstanbul'da ciddi rahatsızlığa yol açtı.
Mehmed Ali Paşa ise Mora'nın kaybedilmesi üzerine Suriye valiliğinin kendisine verilmesini istedi. Verilmeyince Kasım 1831'de İbrahim Paşa kara ve denizden Suriye'ye girdi. Kavalalı Mehmed Paşa bu harekâtını, sadece hakkı olan bir bölgeyi ele geçirmeyi hedefleyen bir sefer olarak ilan etti ve padişaha bağlılığını vurguladı. Ancak Mısır valisinin asıl gayesi bağımsızlıktı.
II. Mahmud
İbrahim Paşa, 1831-1832 kışında Suriye, Lübnan ve diğer bölgeleri ele geçirdikten sonra iki savaşta Osmanlılar'ı mağlup etti. 21 Aralık 1832'de Konya yakınlarında yapılan savaşta ise Osmanlı ordusunu tekrar mağlup edip sadrazamı esir aldı. Osmanlı yönetimi bunun üzerine diplomasiye başvurdu. Güçlü bir Kavalalı yerine zayıf bir Osmanlı'yı tercih eden Rusya, İstanbul'a asker gönderdi. Rus birliklerinin İstanbul'a gelmesinden rahatsız olan İngiltere ve Fransa, Osmanlı hükümeti ve Kavalalı üzerinde baskı kurarak savaşı durdurdular. 6 Mayıs 1833'te meydana gelen Kütahya uzlaşmasıyla Suriye ve Adana, Mehmed Ali Paşa'nın idaresine verildi.
Savaş, Haziran 1839'da yeniden başladı. 24 Haziran 1839'daki Nizip Savaşı'nda Osmanlılar, Kavalalı karşısında ağır bir mağlubiyet daha aldı. Ancak Mısır meselesinin bu ikinci safhasında da son sözü söyleyen yine Avrupa'nın büyük devletleri oldu. Osmanlı tarafını tutan etkin İngiliz diplomasisi sayesinde imzalanan 1841'deki Londra Antlaşması'yla Mehmed Ali Paşa, Mısır'ı irsen idare etme hakkına karşılık Suriye, Hicaz ve Girit'i terk etti. Avrupalılar Kavalalı'ya "Son Firavun" derler.
Kavalalı Mehmed Ali Paşa
HER ALANDA REFORM
Kavalalı, divan ve meclisler oluşturarak yönetimi merkezileştirdi. Mısır'ın ekonomik ve kültürel açıdan kalkınması için önemli faaliyetlerde bulundu. Fransızların yardımıyla birçok modern okul açıp ordusunu yeni usullere göre yetiştirdi. Ordunun silah ve mühimmat ihtiyacı için imalathaneler açtırdı. Kavalalı'nın Fransa'dan getirdiği uzmanlar, Osmanlı İmparatorluğu'na gelenlerden daha iyi askerlerdi. Mehmed Ali Paşa, iyi ücret ödeyerek getirttiği bu uzmanlar sayesinde ordusunu Osmanlı İmparatorluğu'ndan daha ileri bir seviyeye yükseltmişti.
Nil taşkınlarının verdiği zararları önlemek amacıyla birçok set inşa etti. Ekilebilir araziyi artırmak için sulama sistemini ıslah etti. Mısır'da tarımın gelişmesini sağlayıp birçok imalathanenin açılmasını da sağladı. Pamuk cinsinin ıslah edilmesiyle Mısır, pamuk üretiminde önde gelen ülkelerden oldu. Mısır'da ekilebilir arazi sahasını iki misline çıkarmıştı.
Kavalalı zamanında 1820'de kurulan Bulak Matbaası bastığı eserlerle önemli bir kültür merkezi oldu. 1828'de Vekâyi-i Mısır adlı resmi bir gazete Arapça ve Türkçe olarak yayımlanmaya başlandı. Kavalalı, Mısır'da modern eğitimin temellerini atıp ülkenin dört bir yanında okullar açtı. 1809'dan itibaren tahsil görmeleri için Avrupa'ya öğrenci gönderdi.
I. Abbas Hilmi
Kavalalı, Mısır'ı 1847'ye kadar yönetti. 1847'nin sonlarına doğru bunama alametleri baş gösterince oğlu İbrahim Paşa, önce vekâleten yerine geçti. 1848 Eylül'ünde ise asaleten Mısır valisi oldu. Ancak 1848 Kasım'ında babasından önce vefat edince Mısır'ın başına Ahmed Tosun Paşa'nın oğlu Birinci Abbas Hilmi Paşa geldi. Birinci Abbas Hilmi, dedesi Kavalalı Mehmed Ali Paşa döneminde takip edilen Batılılaşma politikasını terk etti. Reformlara karşı çıktı. Batı örnek alınarak yapılan fabrika ve okulların bir kısmını kapattı. Dedesinin 1833'te başlattığı ve Mısır'ın tarımına büyük faydası olacak Delta Barajı'nın inşasını durdurdu. Ordunun asker sayısını azalttı. Avrupalı uzmanların çoğunun işine son verdi. Böylece Kavalalı'nın başlattığı modernleşme hamlesi yarım kaldı.
Kavalalı'nın kurduğu hanedan 1945'e kadar Mısır'ı yönetti. Kavalalı'nın reformları İslam dünyası için bir umut olabilirdi. Ancak devamı gelmedi ve Mısır, İslam dünyasının temsilcisi olma şansını kaçırdı.
19. yüzyılda Kahire
BATI MEDENİYETİNİN MOTOR GÜCÜ, FARKLI MİLLETLER OLDU
Batı medeniyeti farklı milletlerin sırtında bugüne kadar geldi. 15. yüzyılda Portekiz, 16. yüzyılda İspanya, 17. yüzyılda Hollanda, 18. yüzyılda Fransa, 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın ilk yarısında İngiltere, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren de ABD, Batı medeniyetinin motor gücü oldu. İslam medeniyeti ise Araplarla tarih sahnesine çıktı. Arapların yorulduğu zaman Türkler bayrağı devralıp yaklaşık 900 yıl İslam medeniyetinin temsilcisi oldular. Ancak sonunda atalarımız da yoruldu ve Osmanlı İmparatorluğu çökmeye başladı. Türk milleti alternatif çıkmaması yüzünden en zor günlerinde bile İslam medeniyetinin temsilcisi oldu. 19. yüzyılın başlarında Mısır, Kavalalı'nın reformlarıyla liderlik yönünde bir adım attıysa da Kavalalı'nın ölümünden sonra kendisi gibi kuvvetli bir lider çıkmaması yüzünden bu şansını kaçırdı..)..
.Terörle mücadeleyi Osmanlı döneminden itibaren yılmadan sürdürüyoruz. Ancak Batı dünyası da bir terörist grup ortadan kalkınca yenisini ortaya sürüp desteklemeyi bırakmıyor. Günümüzde terör gruplarının arkasında da bazı Batılı ülkeler var. Batılılar önceki asırlarda da bize karşı faaliyet gösteren teröristleri baştacı etmişlerdi.
Bulgar çeteciler.
MAKEDONYA MESELESİ
19. yüzyılın sonlarında Osmanlı topraklarından Makedonya bölgesi, merkeze bağlı olarak idare ediliyordu. Bölge, Selanik, Kosova ve Manastır vilayetlerinden oluşuyordu. Makedonya'da Türklerin yanında Rumlar, Bulgarlar, Sırplar, Ulahlar, Arnavutlar, Yahudiler bir arada yaşamaktaydılar. Bununla beraber her topluluğun Makedonya üzerinde ayrı ayrı emelleri vardı. Bölgede 1878-1913 yılları arasında "Makedonya Meselesi" adı verilen gelişmeler oldu. Bulgar, Ulah, Sırp ve Yunan çeteleri bölgeyi Osmanlı'dan koparmak için terör eylemlerine başladılar. Bölgedeki terör eylemleri hakkında Mahir Aydın, Mehmet Hacısalihoğlu, Fikret Adanır, Gül Tokay, Güler Yarcı, Zekeriya Türkmen ve İhsan Burak Birecikli'nin araştırmalarına bakılabilir.
İlk olarak Bulgaristan'ın desteğiyle Bulgar çeteleri silahlı eylemlere başladılar. 1901'de Tahsin Bey (Uzer) Razlık Kaymakamı iken aldığı ihbarlar üzerine yaptığı incelemelerde köylerde 2 bin tüfek ve tabanca, 10 bin mermi, 59 bomba ele geçirdi. Ancak işin ilginç yanı teröre engel olmaya çalışan Osmanlı idarecileri, konsoloslara şikâyet edildi. Komitacılar, daha sonra Kaymakam Tahsin Bey'e Şarapçı Boğazı'nda 250 kişiyle saldırdılar. Ancak saldırıya jandarmanın karşılık vermesiyle çete amacına ulaşamadı.
II. Abdülhamid, Makedonya'daki karışıklıkların önüne geçmek amacıyla 1902'de bölgede ıslahat başlatıp Hüseyin Hilmi Paşa'yı geniş yetkilerle donatarak müfettiş tayin etti. Osmanlı Devleti, Makedonya'da ıslahatları yaparken, çeteler de bir yandan hükümet dairelerine, posta-telgraf hatlarına ve Rumeli Demiryolu'na saldırdılar. Başta demiryolu hattındaki köprülerin havaya uçurulması, trenlerin basılarak eşkıyalık yapılması gibi hadiseler çetecilerin seslerinin özellikle Avrupa kamuoyunda duyurulmasını sağlıyordu.
Selanik'te Osmanlı askerleri.
SELANİK'TE TERÖR
Eylül 1902'de çıkan "Cuma-i Bala" ayaklanmasının bastırılması bir ay sürdü. Çete faaliyetlerinin en çok ses getirdiği yerlerden biri de Makedonya'nın en önemli şehri olan Selanik'ti ve çeteler burayı merkez edindiler. Makedonya Bulgar Komitası'nın Selanik'teki terör faaliyetlerinin en büyüğü 20 Nisan 1903'te oldu. Bir bakkal dükkânı, bombaları koymak için lağım kazısının başlayacağı yer olacak seçildi. Dükkânın sahibi Bulgar olduğu için dikkat çekmedi. Yaklaşık olarak 6-7 ay sürdüğü belirlenen bu kazı, Selanik Bulgar Mektebi öğrencileri tarafından sürdürüldü. Osmanlı Bankası'na doğru tünel kazılmaya başlandı. Komitacılar bombalamayı planladıkları binaların altında lağımlar kazdılar ve patlayıcıları yerleştirdiler. Tüm bu hazırlıklarda Bulgar Mektebi üs olarak kullanıldı.
Teröristler, krokilerle eylem yapacakları yerlere dağıldılar ve birtakım gösterilerle bombalamalara devam ettiler. Şehrin Vardar tarafındaki "Galik Köprüsü" dinamitle havaya uçuruldu. Köprü üstünden Selanik'e giden gaz ve su boruları patladı, şehrin gaz ve suyu kesildi. Osmanlı Bankası ile çevresinde açılan tünellerde bombalar patlatıldı, yangınlar çıkarıldı. Beyaz Kule'nin yanında bulunan Elhamra Kafe Şantant'a bomba atılması üzerine ahali kargaşa içinde sağa sola koşmaya başladı. Elektrikler de olmadığından çıkan hengâmede çok sayıda kişi yaralandı. Bir Rum garson parçalandı. Kolombo Kahvehanesi, Hotel d'Angleterre, Boşnak Han, Alman Bowling Kulübü, Alman Okulu, Fransız Hastanesi civarlarında ve demiryolu hatlarında patlamalar meydana geldi. Patlayan bombalarla halk dehşet ve korku içinde bırakıldı. Osmanlı askerlerinin yoğun mücadelesi sonrası teröristler durduruldu.
Kalan çete üyeleri bir gün sonra tekrar faaliyete geçip, Tahtakale semtinde bombalar patlattılar. Ancak kısa sürede etkisiz hale getirildiler. İki tabur asker, Selanik Limanı'na ulaştığı için ve komitanın postane, telgrafhane, hükümet konağı ve konsolosluklar gibi diğer binalara saldırmasının da önüne geçildi.
Avusturya saldırı üzerine üç zırhlı gemisini Selanik önlerine gönderdi. Selanik'te görevli olan Hasan Fehmi Paşa'nın tedbirleri sayesinde olaylar daha fazla uzamadan ortalık duruldu. Şehirde kısmi sıkıyönetim ilan edildi. Muhtemel saldırılara karşı güvenlik tedbirleri ve devriyeler artırıldı.
Çeteler, Avrupalı ülkelerin kurum ve ulaşım araçlarına da saldırarak onları da meseleye dahil etmek istiyordu. Nisan 1903'te komita, limandaki gemilere saldırmıştı. Selanik'ten Marsilya'ya gidecek Mesajeri Maritim şirketine ait Vadiyülkebir gemisine, yolcu kılığında binen bir Bulgar tarafından bomba bırakıldı. Patlamayla, güverte ve iç kısmı harap olan gemideki yangın söndürüldü. Ölen olmasa da liman emniyeti ve seyahat güvenliği tehlikeye düştü.
Bulgarlar tarafından yapılan bir başka faaliyet de "Kurşova Olayı" idi. 4 Ağustos 1903'te başlayan isyanda Bulgar çeteleri Kurşova'yı ele geçirdi. Kurşova Makedon Cumhuriyeti ismi ile devlet kurmaya çalıştılar. Aziz İlyas Yortusu gününe rastlayan "İlinden Ayaklanması" olarak da adlandırılan isyanı bastırmak için çevreden askerler getirildi ve 12 Ağustos'ta şehirde kontrol tesis edildi.
Osmanlı yönetimi, Avrupa devletlerinin baskısı üzerine 1903'ten itibaren bölgede Batılıların talep ettikleri reformları yapmak zorunda kaldı. Bölgeye hâkim olma mücadelesinde Bulgarlardan geri kaldıklarını düşünen Yunanlılar ise 1904'ten itibaren çete faaliyetlerine giriştiler. Aynı yıl Sırp çeteleri de sahne aldı.
Selanik'teki hadiseleri yapan çeteciler.
PAZAR YERİNE BOMBA
1907'de 110 Bulgar, 80 Yunan, 30 Sırp ve 8 Ulah çetesi bölgede faaliyet gösteriyordu. Bir yılda onlarca çete yok ediliyor, ancak dış destek kesilemediği için yenileri kuruluyordu. Çeteler bazen birbirleriyle, bazen de birleşerek Osmanlı yönetimine karşı mücadele ediyorlardı. Bulgar çeteleri, sonraki yıllarda eylemlerine devam ettiler. İştib, Koçana ve Doyran gibi Müslümanların ağırlıklı olarak gittiği hafta pazarlarına heybelerinde saatli bomba yüklü eşekler sokup, pazarın en kalabalık olduğu zamanda bombaları patlattılar.
1911 Şubat'ında Osmanlı Dahiliye Nazırı, yani İçişleri Bakanı Hacı Adil Bey'in de içinde bulunduğu heyet Ohri'den Resne'ye giderken geçtikleri köprüde bomba patlatıldı. Osmanlı Islahat Komisyonu üyeleri, Manastır'da bombalı bir saldırıya uğradılar.
Bulgar komitacılar, Sofya'dan aldıkları talimatla, 1911 Kasım'ında İştib'de Kurban Bayramı'nda, Çarşı Camii'ne bomba koydular. Patlayıcılar Sofya'dan temin edilmişti. Elinde bir çuvalla kantarcıya gelen bir Bulgar köylüsü, arpa çuvalını tartması için cami duvarına bırakıp şadırvandan su içme bahanesiyle oradan ayrılmıştı. Kısa bir süre sonra da çuval patlamıştı. Cami kalabalık bir saatte bombalandığı için ölü ve yaralılar çoktu. İlk belirlemelere göre 26 Müslüman, bir Musevi ve bir Bulgar vatandaş parçalanarak ölmüştü. 3-4 yaşlarında bir Müslüman çocuğu ölenler arasındaydı. Çarşıda alışveriş yapan 13 Müslüman da yaralanmıştı. Müslüman ahalinin bu bombalama üzerine Hıristiyanlara saldırmasıyla can kayıpları arttı.
3 Aralık 1911'de Köprülü yakınındaki Üsküp-Selanik demiryoluna, Köprülü Tren İstasyonu Polis Merkezi'ne ve Selanik-Serez demiryoluna bombalı saldırılar düzenlendi.
Çeteler, 1 Ağustos 1912'de Koçana'daki tahıl ve sebze pazarlarında iki bomba patlattılar. 47 kişi öldü, 49 kişi yaralandı. Ölenlerin 20'si Müslüman, 25'i Bulgar, 2'si Yahudi'ydi. Yaralananların ise 30'u Müslüman, 19'u Bulgar'dı. Bu hadise üzerine galeyana gelen ve kışkırtılan Müslümanlar, Bulgarlara saldırınca 21 kişi öldü, 190 kişi de yaralandı. Ölü ve yaralı sayıları hakkında kaynaklarda çok farklı sayılar verilmektedir. Terör eylemi Bulgar çeteciler tarafından yapılmasına rağmen Avrupa basını hadiseyi Müslüman çetelerin yaptığı ve yetkililerin de göz yumduklarını iddia etmiştir. Bulgaristan'daki ahali ise mitingler yaparak Osmanlılar'ın kıyım yaptığını, Makedonya ve Edirne'nin alınması için hükümetlerini savaşa çağırmışlardır. Bu tür kışkırtmalar sonucunda üç ay sonra ise Balkan Savaşı patlayacaktı.
Ele geçirilen bombalar.
HEM BOMBALADILAR HEM DE MAZLUM ROLÜNE SOYUNDULAR
Zaman ve şartlar değişse de terörün metotları değişmiyor. Osmanlı'nın son döneminde terör eylemleri zirvedeydi. 1821 Yunan isyanıyla sahne alan çetelerin başlıca amacı, mahalli meseleleri milletlerarası kriz haline getirerek eylem yaptıkları bölgeleri Osmanlı'dan koparmaktı. Kilise ve öğretmenler bu eylemlerde en öndeydiler. Okul ve kilise binaları cephanelik ve teröristlerin gizlenme merkezleri olarak kullanılıyordu. Bölgedeki Avrupalı ve Rus diplomatlar da çetelere yardım ediyordu.
Rusya, Fransa, Avusturya ve Almanya, Osmanlı topraklarındaki çetelere silah sattılar. Silahlar, patlayıcılar, mermiler, zeytin ve sardalya fıçı ve kutularında bölgeye getirildi. Silahlanan çeteciler, şehirlerde bombalar patlattılar, köprüleri havaya uçurdular, Müslüman halka ve Osmanlı güvenlik güçlerine saldırılar düzenlediler. Devlet dairelerini ve Müslüman köylerini yaktılar. Müslümanları tahrik etmek için camilerde domuz kestiler, camileri bombaladılar. Müslüman halkı Hıristiyanlara karşı kışkırtıp "Hıristiyanlar katlediliyor" diyerek Avrupalıların müdahalesini sağlamaya çalıştılar. Çeteler, kendileriyle birlikte hareket etmeyen soydaşlarına karşı da terör estirdiler. Soydaşlarından vergi topladılar. Vermeyenlere karşı acımasız davrandılar. Kendilerini desteklemeyen işadamlarına suikastlar tertip ettiler. Köylülerden zorla erzak aldılar, vermeyenleri cezalandırdılar. Toplanan paraları, terör eylemlerinde ve hapisteki teröristlere yardım için kullandılar.
Misyonerleri, yabancı şirket çalışanlarını ve konsolosları kaçırıp Avrupalı ülkelerin dikkatini bölgeye çekmeye çalıştılar. Avrupa ülkelerinin kurum ve ulaşım araçlarına saldırarak Batılı siyasetçilerin Osmanlı içişlerine müdahale etmesini sağladılar. Bombalamaların amacı uluslararası bir kriz çıkarmaktı. Balkan ülkelerinin gazeteleri, bombalamalarda suçu Osmanlı hükümetinin üstüne atıyorlardı. Dökülen kanların sorumluları, mazlum rolüne soyunuyorlardı. Asayişi bozarak, Osmanlı'dan koparmak istedikleri bölgelerde "Can ve mal güvenliği yok, Osmanlı hükümeti güvenliği tesis edemiyor" propagandası yapıyorlardı. Avrupa basını, günümüzde olduğu gibi katledilen Müslümanları görmeyip, "Hıristiyan kıyımı yapılıyor" propagandası yapıyordu. Batılılar, Osmanlı topraklarında çeteler kurdurup silahlandırdıktan sonra terör eylemleri yaptırmışlar, ardından da "Türkler, Hıristiyanları katlediyor" diye yaygara yaparak özerklik elde etmişler, daha sonra da o bölgede yaşayan Türklerin katledilmesine göz yummuşlardı
.İsveç, küçük bir ülke olmasına rağmen askerlik alanında tarihte önemli bir aktör oldu. İsveç Kralı Gustav İkinci Adolf, 1618 ile 1648 yılları arasında Avrupa'da meydana gelen "30 Yıl Savaşları"nda çağının askerlik stratejilerini altüst etti. İsveç'in yetiştirdiği önemli komutanlardan bir diğeri de Kral Demirbaş Şarl'dı. Demirbaş Şarl (XII. Karl), 15 yaşındayken 1697'de tahta çıktı. Gençliğini av ve eğlence partilerinde geçiren Şarl, tahta çıkınca eğlence ortamından tamamen koptu ve ihtişamlı elbiselerini çıkararak bir asker gibi giyinmeye başladı.
Poltava Muharebesi
İSVEÇ-RUS SAVAŞI
İsveç Kralı, kendisine karşı birleşip 1700 ilkbaharında İsveç'e saldırarak "Kuzey Savaşı"nı başlatan Danimarka-Norveç Krallığı, Rusya ve Lehistan (Polonya)-Litvanya Birliği'yle yıllarca savaştı. Önce Danimarka'yı mağlup etti. Sıra Rusya'daydı. Şarl, Fin Körfezi'nde bulunan Narva Kalesi'ni kuşatan Rus ordusuna karşı harekete geçti. İsveç Kralı, uzun bir yürüyüşten sonra kalenin yardımına yetişti ve ordusunun yorgunluğu ile sayıca azlığına bakmadan saldırıya geçti. İsveç ordusunun dört misli olan Ruslar, 30 Kasım 1700'de meydana gelen muharebede doğru dürüst savaşmadan tüfeklerini bırakarak başlarında çarları olduğu halde kaçtılar. Şarl, esir aldığı askerleri serbest bırakarak Rus ordusuna değer vermediğini gösterdi.
Demirbaş Şarl, 1702'de Saksonya ve Lehistan-Litvanya Birliği'ni ardı ardına mağlup etti. İsveç Kralı'nın kazandığı zaferler, Avrupa'da büyük bir yankı uyandırdı. Avrupa'da yeni bir İskender'in doğduğu konuşuluyordu. İsveç'e karşı mağlup olan Rus Çarı Petro ise bu sırada Avrupa'dan getirttiği subaylarla ordusunu yeniden organize ediyordu.
Demirbaş Şarl
OSMANLI'YA SIĞINDI
Osmanlı yönetimi, Avrupa'nın kuzeyindeki gelişmeleri yakından takip ediyordu ve İsveç'le Rusya'ya karşı ittifak görüşmeleri yapıyordu. Demirbaş Şarl, 1707'de Rusya'yı işgale başladı. Rus Çarı Petro, modernleştirdiği ordusuna rağmen bir meydan muharebesine girmeyerek geri çekildi. Geri çekilirken de her tarafı yaktırıp yıktırdı. Holofzin'de meydana gelen muharebeyi yine İsveç kazandı, ancak yiyecek sıkıntısından dolayı İsveç ordusu Moskova'ya doğru gidemeyerek Ukrayna'ya yöneldi. Ukrayna'da da manzara aynıydı.
Demirbaş Şarl, asker, mühimmat sıkıntısına rağmen sefere devam etti fakat bu sefer de ileride Napolyon ve Hitler'i de mağlup edecek "Rus kışı" (Mareşal Kış) ile karşı karşıya kaldı. İsveç ordusu ağır kış şartlarında büyük kayıplar verdi. Şarl, Ukrayna'da Vorskla Nehri'nin kenarında bulunan Poltava'da Rus ordusuyla karşılaştı. İsveç Kralı, muharebeden birkaç gün önce yaralandığı için yattığı yerden savaşı iyi yönetemedi. 8 Temmuz 1709'da Poltava Muharebesi'nde Ruslar karşısında ağır bir mağlubiyet aldı. Kaçarak, beş gün beş gece süren zorlu bir yolculuğun ardından Osmanlı İmparatorluğu'na sığındı.
Rus ordusu, iki ülke arasındaki İstanbul Antlaşması'nı çiğneyip İsveçlileri takip bahanesiyle Osmanlı sınırını geçerek Özi kenarında kayık bekleyen İsveç askerlerine saldırdı. İsveç Kralı kurtulmasına rağmen, askerlerinin çoğu Ruslar tarafından öldürüldü.
Üçüncü Ahmed, durumu haber alınca Şarl'ın misafir olarak kabul edilip bir kral gibi muamele edilmesini, masraflarının Osmanlı Devleti tarafından karşılanmasını emretti. Krala Osmanlı topraklarında mülteci olarak kaldığı müddetçe günlük maaş bağlandı. Demirbaş Şarl'ın Osmanlı topraklarına sığındığındaki niyeti, en fazla iki hafta burada kalarak tekrar kuvvet toplamak üzere ülkesine dönmekti. Ancak Osmanlı ülkesinde mülteci olarak 5 yıl 3 ay kaldı.
Üçüncü Ahmed
TÜRK KÜLTÜRÜ HÂKİM OLDU
Osmanlı yönetimi, savaştan sonra Rusya ile anlaşmazlığı uzatmak istemediği için Şarl'ı ülkesine göndermek istedi. Kral ise yolun güvenli olmadığını öne sürerek gitmek istemedi. Ancak başka çaresi kalmayınca, 1714 Ağustos'unda padişahtan izin isteyerek Osmanlı topraklarından ayrıldı. 1714 Kasım'ında ülkesine ulaştı. İsveç, krallarının olmadığı dönemde perişan bir hâle düşmüştü. Bir başarı kazanarak mağlubiyet izlerini silmek için Norveç'e karşı bir sefer düzenleyen Şarl, 1718'de Fredrishald kuşatması sırasında vurularak 36 yaşında öldü.
Demirbaş Şarl'ın Türkiye'de kaldığı günlerde Doğu kültürüyle tanışması İsveç'te günümüze kadar gelen derin izler bıraktı. İsveç Kralı'nın ülkesine dönmesinden sonra "çiçek aşısı, dolma, buzlu şerbet, lahana dolması, yaprak dolması, köfte ve kahve" İsveç'e geldi. "Kalabalık, dolma, sofa, köfte (köttbollar) yıldırım, yaramaz, köşk, divan, asker oğlu (askerson)" gibi kelimeler, İsveç diline girdi.
İsveç Kralı, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki şehir planlamasından etkilenmişti. Stockholm'de aynı tarz planlamaya gitmeye çalışarak parklar yaptırttı. İsveç'teki ombudsmanlık kurumu da Demirbaş Şarl'ın Türkiye'de kaldığı günlerde Osmanlı yönetim sisteminin etkisi ve kralın ülkesinden uzak kaldığı dönemde İsveç'in yönetilme meselesinden dolayı ortaya çıktı. Demirbaş Şarl, yaptırttığı iki yeni gemiye "jilderim" (yıldırım) ve "jaramas" (yaramaz) isimlerini koymuştu. İsveç gemilerinde hâlâ aynı isimler kullanılır.
Advertisement
***
OSMANLI, İSVEÇ'İN BORÇLARINI SİLDİ
Osmanlı yönetimi, 5 yıl 3 ay ülkesinde kalan İsveç Kralı ile maiyetinin masraflarını karşılamış ve borç para vermişti. Ülkesine dönerken de Demirbaş Şarl'dan borçları karşılığında iki senet alınmıştı. Bâbıâli, yani Osmanlı hükümeti krala verilen 3 milyon gümüş taleri istemek üzere Ağustos 1727'de Kozbekçi Mustafa Ağa'yı İsveç'e elçi olarak gönderdi. Mustafa Ağa, bir yıl Stockholm'de kaldıktan sonra borcun çok az bir kısmını tahsil ederek 1728'de geri döndü. Mehmed Said Efendi, hem Birinci Mahmud'un tahta çıkışını haber vermek hem de alacakları istemek üzere gittiği İsveç'ten 1733'te döndü. Ancak Said Efendi, İsveç ekonomisinin bozukluğu yüzünden parayı tahsil edemedi.
İsveç'e giden Türk elçileri.
İsveç Kralı Frederik bir müddet sonra, İstanbul'a elçi göndererek paraları olmadığını söyleyip borçlarını silah vererek ödemeyi teklif etti. Osmanlı yönetimi alacağını başka türlü tahsil edemeyeceğini anlayınca, bu teklifi mecburen kabul etti. İsveç, 1738'de Osmanlı'ya bir gemi, 7 top ve 30 bin tüfek vermeyi kabul etti. Gemi yolda battı. Tüfeklerin de sadece bir kısmını verdiler.
Alınan silahların değeri İsveç'in borcunu karşılamıyordu. Ancak Sultan Birinci Mahmud, aradaki dostluğa binaen kalan alacağını bağışladı. 1740'ta iki devlet arasında Rusya'ya karşı bir ittifak kuruldu. Osmanlı İmparatorluğu, 1742'de İsveç'e 200 bin kuruş borç daha verdi. 1789'da iki ülke arasında Rusya'ya karşı ittifak kuruldu ve Osmanlı İmparatorluğu mali açıdan zor durumda olmasına rağmen İsveç'e 400 bin kuruş yardım yaptı, ancak savaşta zor duruma düşen İsveç, Rusya ile anlaşıp Osmanlı'yı yarı yolda bıraktı.
.Akıncılar, Orhan Bey zamanında süvari ve piyade birliklerinin kurulmasına kadar Osmanlı'nın temel askeri gücüydüler. Devletin Balkanlar'da genişlemeye başlamasıyla faaliyet sahalarını bu yöne kaydırdılar. Akıncılar, Rumeli'de serhad boylarına yakın yerlerde otururlar ve genellikle yaz aylarında düzenledikleri ardı arkası gelmez akınlarla düşmanı maddi ve manevi açıdan yıpratırlardı.
Münif Fehim'in çizgileriyle Akıncılar.
ÖNCÜ BİRLİKLERDİ
Akıncı olmanın bazı şartları vardı. Akıncı adayı, "güçlü, kuvvetli, sabırlı, gözünü budaktan sakınmaz, güvenilir, sır saklar" bir kişi olmalı ve dürüst bir kişiyi kendisine kefil göstermeliydi. Çoğu Türk olan Akıncıların oğulları da Akıncı adayı idi.
Akıncılara, vergi muafiyetinin dışında herhangi bir ücret, silah ve teçhizat verilmiyordu. Akıncılar, savaş sırasında ele geçirdikleri ganimetlerle geçiniyorlardı. Silahları genelde kısa kılıç, bozdoğan denen topuz, zırh, kalkan ve mızraktan, çok ender olarak da yay ve oktan oluşuyordu. Akıncıların en önemli silahları, özel olarak yetiştirilmiş atlarıydı. Her akıncının bir de yedek atı vardı.
Mihaloğulları, Evrenosoğulları, Turahanoğulları ve Malkoçoğulları gibi meşhur Akıncı aileleri vardı. Mihaloğulları Sofya'da, Evrenosoğulları Arnavutluk ve Yunanistan'da, Malkoçoğulları Silistre civarında, Turahanoğulları ise Mora'da bulunurlardı. Akıncılar da bu Akıncı ailelerinin adıyla anılırlardı. Bu Akıncı ailelerinin emri altındaki Akıncılar, Rumeli'deki ilk fetihleri yapan birliklerdi. Evrenos Bey, Rumeli'de Akıncıların bir ocak şeklinde örgütlenerek düzene ve intizama kavuşturulmasında büyük gayret gösteren beylerden birisiydi.
Akıncı Beyi Yahya Paşazâde Bali Bey, Mohaç Muharebesi'nde.
Akıncılar teşkilatlıydılar. Hafif süvari sınıfıydılar. Akıncı kanununa göre her on akıncıya "onbaşı", yüz akıncıya "subaşı", bin kişiye ise "binbaşı" kumanda ederdi. Akıncıların sayısı devletin gücüne göre azalıp çoğalmıştır. Küçük rütbeli Akıncı zabitlerine "toyca" veya "taviçe" denirdi. Bunlar barış zamanında Akıncıların çeribaşısı, seferde ise alay beyleriydi. Akıncılar barış zamanlarında kendi işleriyle meşgul olurlar, bu arada başta binicilik olmak üzere yüzme, sarp yerleri aşma ve at üstünde her türlü silahı kullanabilme gibi çeşitli talimler yaparlardı. Savaş sırasında ise asıl ordudan birkaç günlük mesafede önden giderler, keşif faaliyetlerinde bulunurlar, ordunun geçeceği yol, geçit ve köprüleri emniyete alırlardı. Bu arada düşmana yapılacak yardıma engel olurlar, yakaladıkları esirlerden aldıkları bilgileri en kısa zamanda ilgili yere iletirlerdi. Akıncıların esir aldığı kişiler de sorgulanarak düşman memleketi hakkında malumat sahibi olunurdu.
Meydan muharebelerinden önce yapılan savaş meclislerinde Akıncı beyleri, ömürleri serhadlerde geçtiği için en çok sözü dinlenen komutanlardı. I. Murad, 1389'da Kosova Ovası'na yaklaşınca, nasıl hareket etmelerinin uygun olacağını görüşmek üzere topladığı savaş meclisinde, ilk olarak Evrenos Gazi'nin fikrini sormuştu. Evrenos Gazi de hızla Kosova'ya ulaşılıp stratejik yerlerin kontrol altına alınmasını, düşman taarruz edene kadar beklenip sonradan hücuma geçilmesini tavsiye etti. Tecrübeli Rumeli gazisinin düşüncesini savaş meclisindekiler de kabul ettiler.
Evrenos Gazi Türbesi
ATEŞ DENİZİNE ÇEVİRDİLER
Akıncılar temas ettikleri tüm ülkeleri ateş ve kılıçla harap ederlerdi. Akıncılara direnmek neredeyse mümkün değildi. Asla düzenli bir mücadeleye girişmezler, medcezir gibi gidip gelirlerdi. Akıncılar girdikleri ülkelerde küçük gruplara ayrılarak yağma ve tahrip faaliyetlerinde bulunurlardı. On bin kişilik bir akıncı birliği beşer kişilik iki bin vurucu tim hâlinde düşman ülkesine girerek her tarafı tahrip eder, korku salarlardı. Küçük birlikler hâlinde oldukları için yakalanmaları ve engellenmeleri de kolay değildi. Akıncı hücumları üzerine bölge halkı gelip aman dilerdi. Akıncı tahribatından sonra tertibat alınarak düşman kuvvetler beklenirdi. İki ordunun bir sahrada karşılaşmasıyla sıra kozların paylaşılacağı meydan savaşına gelmiş olurdu.
Osmanlı Akıncıları kuruluş döneminden itibaren Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan, Bosna, Eflak, Erdel, Macaristan, Venedik topraklarına pek çok akın gerçekleştirmişlerdi. Fatih döneminde Venedik'le savaşılırken Akıncılar Tagliamento ve İsonzo nehirleri arasındaki ovaları bir ateş denizine çevirip İstirya Alpleri'ne kadar her yere korku ve dehşet salmışlardı. Venedik'le olan savaşın son yıllarında 1477'de İtalya'ya giren Osmanlı Akıncıları, Venedik önlerine kadar akınlar yapıp Venedik'i barışa zorladılar.
Akıncıların yaptığı üç çeşit akın vardı. 100 kişiden az akıncıyla yapılana "çete" veya "potera", 100'den fazla kişiyle yapılana "haramilik", bizzat Akıncı komutanının idaresi altında yapılana ise gerçek manada "akın" denilirdi.
Avrupalıların iddia ettikleri gibi, sırf çapul için düşman topraklarına saldıran başıbozuk askerler değillerdi. Akının her çeşidi iyi bir plan, program ve emir kumanda içinde yapılırdı. Akıncıların düşman topraklarına dalışı kitle halinde olurdu. Yol kavşağı, geçit ve köprü gibi gerekli yerlerde bölüklere ayrılırlardı. Akıncılar kale muhasarasına katılsalar da burada çok aktif rol oynamazlar, merdiven hazırlanması gibi işlere yardım ederlerdi. Zaman zaman da Akıncı fedailerinden olan "serdengeçtiler" kuşatılmış kaleye girerler, "dalkılıçlar" ise düşman içerisine dalarlardı. Bunlar çoğu zaman geriye dönemezler, şehit olurlardı.
Akıncılar, Rumeli'ye sadece nerede, ne zaman ortaya çıkacakları belli olmayan korkusuz askerler olarak değil kültürel açıdan da mühürlerini vurmuşlardı. Akıncı beyleri, seferlerde elde ettikleri ganimetlerin bir kısmını adamları arasında dağıtırlar, geriye kalan kısmını da kendileri alırlardı. Günden güne zenginleşen beyler, faaliyet alanlarına göre merkez edindikleri şehirlerin gelişmesinde ve şekillenmesinde önemli roller üstlenmişlerdi.
Akıncılar
AKINCILARIN SONU
Osmanlı İmparatorluğu'nda hem sefer öncesinde hem de seferler sırasında düşmana vurdukları darbelerle önemli görevler icra eden Akıncıların nihai akıbetlerinde yine bir sefer etkili oldu. Eflak Voyvodası Mihal'in isyan etmesi üzerine Sinan Paşa, 1595'te 100 bin kişilik bir orduyla sefere çıktı. Osmanlı ordusuyla başa çıkamayacağını anlayan Mihal, ordusunu ülkenin iç kesimlerine bataklıklara çekmeye başladı. Mihal'e dersini verdiğini düşünen Sinan Paşa ise askerlerini tehlikeye atmamak için daha fazla ilerlemeyip geri çekilmeye karar verdi. Ancak asi voyvoda da Osmanlı ordusunu takip ediyordu.
Osmanlı ordusu Yergöğü Köprüsü'nden geçerek Tuna'nın öbür kıyısında bulunan Rusçuk'a geçmek için hazırlıklarını yaptı. Önce Sadrazam Sinan Paşa ve maiyeti Tuna'yı geçerek Rusçuk'a ulaştı. Osmanlı ordusu ve ağırlıkların karşıya geçmesi üç gün sürecekti. En son Akıncılar geçecek ve onlardan sonra köprü yıkılacaktı. Ancak askerlerin topladığı ganimetten hazine payını almak isteyen Sinan Paşa, köprünün başına tahsildar koydurmuş ve bu durum geçişi zayıflatmıştı.
Sinan Paşa, tahsildarların geçişi yavaşlattığı ve Mihal'in ordusuyla gelmek üzere olduğu uyarılarını maalesef dinlemedi. Akıncılar hariç herkes karşıya geçtiğinde Mihal, ordusuna ateş emri verdi ve ahşaptan yapılan köprü birkaç isabetten sonra yıkıldı. Binlerce Akıncı nehirde boğulurken nehri geçemeyen binlerce akıncı da Mihal'in askerlerinin kılıçlarıyla can verdi.
Osmanlı tarihçilerinden Peçuylu'nun "Görülmemiş felaket", Topçular Kâtibi Abdulkadir Efendi'nin "Bir muharebe olmuştur ki, ancak Kerbelâ'da ola ve şehid düşenler bî-nihâye" olarak nitelendirdiği bu hadiseden sonra Akıncıların bir daha toparlanamadığı anlatılır. Ancak Akıncılar, değişen askeri sistemden etkilenmişlerdi.
16. yüzyılın sonlarından itibaren Avrupa'nın askeri sisteminde, bazı tarihçiler tarafından "askeri devrim" diye adlandırılan değişiklikler meydana geldi. Tüfeğin kullanışlı hâle gelmesiyle, dikdörtgen hâlinde oluşturulmuş "kontramarş taktiği" izleyen tüfekli piyade birlikleri muharebelerde ateş gücü üstünlükleriyle çok etkili oldular. Yeni askeri sistem gereği ok ve kılıçla savaşan süvarinin yerini tüfekli piyade aldı. Osmanlı ordusunun ağırlığını teşkil eden timarlı sipahiler ve Akıncılar, Avusturya piyadesi karşısında etkisiz kaldılar. Bu yüzden zamanla Akıncı ve timarlı sipahi birliklerinin yerini "saruca-sekban" adı verilen tüfekli piyade birlikleri aldı.
Mustafa Alkan, Akıncı Ocağı'nın sona ermesiyle ilgili yaptığı çalışmasında Akıncıların hazin sonuna rağmen Osmanlı Devleti'nin Avrupa'da doğal sınırına ulaştığı; eski usul akınları ve yağmayı, sınırlarını büyük garnizonlarla donatarak güvenlik altına almış büyük devletlere karşı sürdürmenin zorlaştığını ve bir dönüşümün kaçınılmaz olduğunu vurgulamaktadır..
.1961 yılı yerli otomobil tartışmalarıyla başlamıştı. Gazetelerde yerli otomobili savunanlar ile bu yatırımı israf olarak görenler arasında aylarca süren tartışmalar yaşandı. Süleyman Âşık, "Bir Devrin Hikâyesi: Devrim Arabaları" isimli eserinde ilk otomobilimizin hikâyesini teferruatlı olarak anlatır. Otomobilin Türkiye'deki tarihini ise Turing tarafından yayınlanan üç ciltlik "Otomobil" kitabında bulabilirsiniz.
Türk solunun önemli ideologlarından Doğan Avcıoğlu, 23 Mart 1961'de Ulus Gazetesi'ndeki yazısında otomobil sanayiine şu satırlarla karşı çıkmıştı:
'KAYNAKLARIN İSRAFIDIR'
"Türk otomobili yapacağız sözünün cazibesi aşikârdır. Bu söz milli hisleri okşuyor, insana gurur veriyor. Otomobil yapmak, kalkınmanın, sanayileşmenin ve hattâ medeniyetin ölçüsü sayılıyor. Bu sebepledir ki, sanayileşmenin henüz emekleme safhasında bulunan birçok az gelişmiş memleket, binek otomobili imalinin cazibesinden kendini kurtaramamıştır. Birçok Güney Amerika memleketi, Mısır, İspanya bu otomobil hummasının tipik örneklerini teşkil etmektedir...
Milli kaynakların otomobil sanayiine, özellikle binek sanayiine yöneltilmesi iktisadî bakımdan birçok halde, kaynakların israfından başka bir mana ifade etmemektedir... İktisadî verimlilik düşüncesini arka plana iterek kendi binek otomobillerini yapma yoluna giden Brezilya, Arjantin ve İspanya gibi memleketler, tipik yatırım örnekleri vermişlerdir. Akıl dışı çok aşırı bir himayeye rağmen yaşayacak halde değillerdir. Yani başka alanlarda verimli bir şekilde kullanılabilecek olan kaynaklar, inkâr götürmez şekilde israf edilmiştir...
Binek otomobili imali meselesi, çok daha uzun yıllar bekleyebilir ve beklemelidir. İlk bakışta akla gelen bu endişeler ve bazı az gelişmiş memleketlerin başarısız denemeleri, otomobil sanayii fikrinin yerinde bir teşebbüs olmadığı kanaatini vermektedir."
'HAYALDEN ÖTEYE GİTMEZ'
Yeni İstanbul Gazetesi sahibi Habib Edip Törehan da 27 Şubat 1961 tarihli köşesinde bu teşebbüsü hayal olarak görmüştü: "Bizim şahsi kanaatimize göre memleketimizde bir otomobil fabrikasının kurulması bugün için bir hayaldir... Son zamanların hâdiselerini takip edersek, otomobil sanayiinde büyük bir buhran olduğunu görürüz. Bu yüzden fiyatlar ücretlerin artmasına rağmen düşmekte ve yapılan otomobiller müşteri bulamamaktadır...
Bizde bugün ve yarın için otomobil fabrikasının kurulup kurulamayacağını düşünmek herhalde bir vakit kaybından başka bir şeye yaramayacaktır."
Ayrıca Yeni İstanbul Gazetesi, 31 Ocak-14 Şubat 1961 tarihleri arasında "Türkiye'de Otomobil İmal Edilebilir mi?" diye bir anket düzenleyerek gelen görüşleri yayınlamıştı.
Türk-Amerikan Distribütörleri Derneği Başkanı Mehmet İsvan, "Hâlen memleketimizde bir oto sanayii kurulamayacağını gerek ilgililere gerekse bu iddiaları tahakkuk ettirmek isteyenlere teknik ve ilmi bir şekilde ispata hazırız... Bugünkü şartlar altında dünya piyasasına bizim oto ihraç etmemiz bir hayalden öte gidemez" demişti.
Burhan Felek ise 29 Mart 1961 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde otomobil imalatına şu satırlarla karşı çıkmıştı: "Bizde endüstri 'montaj'dan ibarettir. Otomobil için de montaj atölyeleri kurmak düşünülüyorsa ona diyecek yok. Ama fabrika? Hadi canım şaka mı ediyorsunuz? Daha Türkiye'de otomatik vites tamiri eden atölye yok... Nereden aklımıza gelir böyle hikâyeler. Ben bunları işittikçe gıdıklanmış gibi oluyorum."
31 Mart 1961 tarihli Milliyet Gazetesi'nde otomobil imalatı fikriyle dalga geçen bir yazı kaleme alan Çetin Altan şunları demişti:
DALGA GEÇMİŞTİ
"Rivayetlere göre biz de Türkiye'de otomobil yapabilirmişiz. Zaten otomobil yapmak öyle zor bir iş değildir. Alt tarafı dört tekerlek ve dört zamanlı motör prensibine dayanıyor. Otomobil yapmanın güçlüğü aslında farlarının camını yapmaktadır; öyle kavisli, bombeli, kristal camın yerlisi pek yok. Bir de belki dış lâstiklerini yapamayız. Kapısının tokmağını, vites kolunun topuzunu ve silecek takımlarını da pek yapamıyoruz ama, yapılıp gönderilmiş olanları, gayet iyi yerine takabiliyoruz...
Gerçekten de otomobil yapmalıyız. Gazozda henüz İtalya ayarında değiliz ama musluk ve toplu iğne imâlatında epey başarı gösterdik. El arabasiyle at arabasını da kusursuz şekilde yapıyoruz. Otomobil bunun bir adım ötesi... Uçak fabrikası gibi bir büyük fabrika kurarsın, otomobil yapmasan bile lehim, oluk, soba borusu gibi şeylerde büyük faydası dokunur. Yalnız Avrupa'ya gidip iyi bakmak gerek... Onlar nasıl yapıyorlar... İyi bakmalı iyi...
Gerçi atalar bakmakla yapmak aynı olsa, kediler kasap olurdu, demişler ama, biz kedi değiliz ki; baka baka bir gün elbet yaparız..."
ADVERTISING
***
DEVRİM OTOMOBİLİNİN HAZİN HİKÂYESİ
27 Mayıs 1960 askeri darbesinden sonra Milli Birlik Komitesi, yerli otomobili gündemine aldı. Cemal Gürsel'in telkinlerine güvenen dokuz sanayici Türk firması, tek çatı altında toplanarak "Türkiye Makine Motorlu Vasıta ve Yardımcı Sanayi Birliği"ni kurdular. Sermayesi 250 milyon TL olarak hesaplanan bu müesseselerin kuracakları tesislerde, 3 binden fazla işçi çalışacak ve tesisler yılda 5 bin motor, 2 bin 300 traktör, 5 bin pulluk, 7 bin kamyon ve 3 bin cip monte ve imal edebilecek kapasitede olacaktı. Halk tipi otomobilin yüzde 80 aksamının yerli olmak üzere memleketimizdeki tesislerde imalinin mümkün olduğu; motor, makas, sac işleri ve seri imalat için montaj tesisleri bulunduğu ve meselenin etüt aşamasında olduğu açıklandı.
4 Mart 1961 tarihli Bakanlar Kurulu'ndaki toplantıya İTÜ öğretim üyesi ve Sanayi Bakanlığı Kurucu Heyet Başkanı sıfatıyla katılan Doç. Dr. Necmettin Erbakan, otomobilin gelecekteki iktisadi faydalarından bahsetmiş fakat yoğun bir görüş ayrılığı yaşanmıştı. Özellikle bakanlar konuyu hafife alıp alay etmişlerdi. Birkaç ay zarfında yurtdışında bakanlar nezdinde sürdürülen temaslar ve incelemeler, yerli sanayici ve firmalarla yapılan toplantılar neticesinde yerli otomobil imali lehinde bulunanların sayısı arttı. 16 Haziran 1961'de yapılan toplantıda, yerli otomobil yapılması kararı alındı.
Yerli otomobilin ilk etapta 28 bin liraya mal olacağı, seri üretime geçildiğinde maliyetin 20 bin liraya kadar düşebileceği hesap edilmekteydi. Ancak üretimde kullanılacak belirli bazı parçalar bir kereye mahsus olmak üzere yine dışarıdan getirtilecekti. Otomobil imali için Devlet Demir Yolları'nın Eskişehir'deki Cer Atölyesi'nin kullanılmasına karar verildi. Devrim, bir bakıma ABD ve Avrupa otomobillerinin senteziydi. 25 mühendis dört otomobil üretmek için yoğun bir çalışma içerisine girdi. Otomobillerden ikisi hedeflenen tarihlerde tamamlandı.
BENZİN BİTTİ
İki otomobilden bej renkli olanı n deneme sürüşü yapıldı, ancak siyah renkli otomobil için böyle bir zaman kalmamıştı. Otomobiller 28 Ekim gecesi buharlı lokomotifin vagonuna yüklenerek Ankara'ya doğru yola çıkarıldı. Bu siyah otomobil de başlangıçta açık renkliydi, ancak daha resmi bir görünüm kazansın düşüncesiyle siyaha boyanmıştı. Hatta vakit darlığından dolayı pasta ve cilası Ankara'ya giderken trende atılmıştı. Lokomotifler buharlı olduğu için herhangi bir kıvılcım sıçraması sebebiyle yangın çıkması ihtimaline karşı araçların benzin depoları boşaltıldı. Zaten demiryoluyla nakledilen vasıtalarda yanıcı madde bulundurulması yasaktı.
Araçlar 29 Ekim sabahı Ankara'ya indirildikten sonra benzin ikmali yapılması planlanmıştı. Ancak polis eskortunun hızla hareket etmesi yüzünden benzin ikmali yapılamamış ve doğruca TBMM'ye doğru yol alınmıştı. Bej renkli otomobili Yüksek Mühendis Şecaattin Sevgen, siyah otomobili Rıfat Serdaroğlu kullanmaktaydı. Deposunun çeyreğinden fazlasının dolu olduğunu düşünen Serdaroğlu, bu yakıtla Meclis'e kadar gidebileceğini hesap etmişti. Sevgen ise, korteje girdiklerinde önde giden ekipten benzin istasyonuna girmelerini istemiş fakat buna zaman bulunamadığı için doğruca Meclis'e gidilmişti.
Meclis'teki törenlerde Cemal Gürsel şeref kıtasını selamladıktan sonra Türk otomobillerinin bulunduğu kısma giderek Ankara Radyosu mikrofonuna şunları söylemiştir: "Bu eseri meydana getiren Devlet Demiryolları'nın kıymetli mühendis ve işçilerini tebrik ederim. Bir aşağılık duygusu ile bizde otomobil yapılamaz diyenler utansınlar. Hayır, işte bizde de otomobil yapılabiliyor."
Bu arada yedekte bekleyen bej renkli Devrim'i kullanacak olan Şecaattin Sevgen, tören yerine kendi arabası ile gelen bir arkadaşının deposundan küçük bir damacana benzin alıp bej renkli aracın deposuna boşaltmıştı. Cumhurbaşkanı Gürsel, beraberindeki Başbakan Yardımcısı Fahri Özdilek, Bakan Orhan Mersinli ve Başyaver Binbaşı Kadri Erkek ile birlikte kendisine hediye edilen siyah otomobile bindi. Kendisi ön koltuğa oturdu. Araç, önceden planlandığı üzere Anıtkabir'e doğru yol almaya başladı. Atatürk Bulvarı'na gelindiğinde Cemal Gürsel, Serdaroğlu'na, "Dönelim, iki araba birden gidelim" dedi. Bunun üzerine Serdaroğlu geri dönmüş ve Meclis'e doğru hafif yokuşa geldiği sırada araba önce öksürüp ardından da durmuştu. Gürsel ne olduğunu sorduğunda Serdaroğlu, "Benzin bitti herhalde Paşam" diye cevap verince, otomobilden inen Gürsel Paşa etrafını çeviren gazetecilere, "Batı kafasıyla otomobil yapıyoruz, Şark kafasıyla içine benzin koymayı unutuyoruz" dedi.
Durumu öğrenen Sevgen, bej renkli Devrim'le olay yerine gelerek Gürsel'i ve maiyetindekileri araca aldı. Cumhurbaşkanı Gürsel, arabada benzin bulunup bulunmadığını sorunca Sevgen, "Evet Paşam, bir miktar koyduk" cevabını verdi. Sonra yolun iki tarafını dolduran halkın coşkusu arasından geçerek Anıtkabir'e yöneldiler. Şecaattin Bey, Anıtkabir'e ulaşınca bej renkli aracı görevlilere teslim etti. Bu arada siyah renkli Devrim'e benzin ikmali yapılmış ve o da Anıtkabir'e gitmişti. Ardından iki otomobil Hipodrom'da geçit törenine katıldılar. Siyah Devrim, merasim geçişinde devamlı az gazda yavaş ilerlediği için su kaynattı.
ÜRETİME GEÇİLEMEDİ
Arabalar da 30 Ekim'de Ankara Garı'nda açılan sergide halka arz edildi. Öbür taraftan Eskişehir'de çalışmalar sürdürülmüş, diğer iki otomobilin donanımı da tamamlanmıştı. Devrim otomobili basında ve kamuoyunda büyük heyecan yaratırken, Ankara'nın gündeminde fazla tesir bırakmadı. Yerli otomobil konusu gündemden uzaklaştı ve seri üretime geçilemedi.
.Balkan devletleri, Mart-Ekim 1912 tarihleri arasında Rusya'nın desteğiyle bir ittifak kurdular. Osmanlı yönetimi, bütün bunlar olup-biterken gelişmeleri okuyamadı. Trablusgarp Savaşı sürerken, adalar İtalya tarafından işgal edilmişti. Arnavutluk'ta isyan devam ediyordu. Arnavutluk isyanı sırasında muhalif subaylar "Halâskâr Zabitân" adlı bir oluşum içine girerek dağa çıktılar. Bu gelişme üzerine Said Paşa kabinesi istifa etti ve İttihadçılar yönetimden uzaklaştılar. Yeni kurulan Gazi Ahmed Muhtar Paşa kabinesi de siyasi gelişmeleri okuyamadı. Muhtar Paşa, Balkan Savaşı çıkarsa cihan harbi çıkar düşüncesindeydi. Bu yüzden de büyük devletlerin bir Balkan Savaşı'na müsaade etmeyeceğini düşünüyordu. Ancak savaş kapıdaydı. Balkan Savaşı'nda nasıl mağlup olduğumuzu Salim Aydın, Cevdet Küçük, Caner Arabacı ve Vahdettin Engin araştırmalarında anlatırlar.
ORDUNUN İÇİNE SİYASET GİRDİ
8 Ekim 1912'de Balkan Savaşı çıktı. Dört küçük Balkan ülkesi, Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan ve Karadağ birleşerek o sırada İtalya ile savaşan Osmanlı İmparatorluğu'na saldırdılar. Avrupalılar, Balkan Savaşı'nın başlaması üzerine, Osmanlı Devleti'nin yenileceğine ihtimal vermedikleri için, savaşın sonucu ne olursa olsun statükonun değişmeyeceğini ve kazanılan toprakların iade edileceğini ilân ettiler. Ancak Osmanlı Devleti mağlup olunca bu sözlerini unutacaklardı. Osmanlı Devleti, 15 Ekim'de İtalya'yla anlaşarak Trablusgarp'tan dolayı başlayan savaşı bitirdi.
Hükümet, Balkan Savaşı çıkarsa bu durum dünya savaşına neden olur, bu yüzden de büyük devletler bir Balkan Savaşı'na izin vermez diye düşünmüştü. Bu yüzden de Anadolu'dan Balkanlar'a yapılacak asker sevkiyatı ve ikmali gecikmişti. Balkanlar'daki birliklere takviye Eylül ayının sonlarına doğru başladığı için çok geç kalınmıştı.
Mağlup olan Osmanlı ordusu çekiliyor.
1909'da Osmanlı ordusunun, Balkanlar'daki devletlere karşı örtülü ödenekten para kullanılarak yeni karakol ve telgraf hatlarının yapılması gerektiği gündeme gelmiş, ancak dikkate alınmamıştı.
Savaş başladığında Osmanlı ordusunda asker, silah ve malzeme eksikliği had safhadaydı. Cephedeki Osmanlı ordusu Balkan ittifakından yaklaşık 200 bin kişi eksikti. Harbiye Nazırı Nazım Paşa ise duruma bakmadan daha önce yapılan savunma planlarının aksine Osmanlı birliklerini taarruza geçirdi. Trakya cephesinde ise Doğu Ordusu komutanı Abdullah Paşa ile Harbiye Nazırı, yani Savaş Bakanı Nazım Paşa arasındaki anlaşmazlık vardı. Bulgar ve Sırp cephelerinde kendisinden daha kalabalık kuvvetlere karşı hücuma geçen Osmanlı birlikleri yanlış komuta yüzünden bir hafta içinde büyük bir bozguna uğradı. Trakya ve Makedonya cephelerinde arka arkaya büyük mağlubiyetler alındı.
Balkan Savaşı, Doğu'da Trakya, Batı'da Makedonya ve Arnavutluk cephelerinde cereyan ederken, denizde Yunan donanması Ege adalarına saldırarak işgale girişti. Ancak Osmanlı donanması Çanakkale'den dışarı çıkamadığı için adaların işgali engellenemedi. Yunanistan'ın Averof kruvazörü, hızı ve top menzili bakımından, Osmanlı donanmasına ait gemilerden daha üstündü. Osmanlı donanmasının iyi durumda olmadığı için savaş meydanlarında kullanılamadığı gibi Balkanlar'a deniz yoluyla ikmal de yapılamadı. Bu durumda da donanmanın II. Abdülhamid döneminde Haliç'te hareketsiz, bakımsız ve eğitimsiz bırakılmasının rolü olduğu iddia edilir. Osmanlılar, Balkan devletleriyle mücadele ederken isyan hâlinde bulunan Arnavutluk bağımsızlığını ilân etti.
Osmanlı ordusunda istihbarat zaafının yanısıra bir koordinasyon da yoktu. Lojistik zaaflar yaşanırken, salgın hastalıklarla da boğuşuluyordu. Asker arasında da büyük firarlar yaşanıyordu.
Havacılık alanındaki gelişmeler yeterince değerlendirilememişti. Ekim 1912'de Osmanlı Devleti'nin çoğunu Avrupalı pilotların kullandığı 17 tane uçağı vardı. Bu pilotlar istedikleri zaman uçtular istemedikleri zaman uçmadılar. Daha çok gözlem amaçlı kullanılan uçakların bakım ve ikmali de yeterince yapılamadı. Sırbistan ve Bulgaristan'ın uçaklarını Rus pilotlar, Yunanistan uçaklarını Fransızlar kullandıkları için daha başarılı olmuşlardı.
Balkan Savaşı'nda Osmanlı ordularının arka arkaya mağlup olmasında ordunun içine siyasetin girmesinin ve bu yüzden komutanlar arasında yaşanan siyasî çatışma ve anlaşmazlıkların büyük rolü vardı. Komutanlar arasında siyasi çekişmelerden dolayı bir birlik yoktu ve taraflar birbirlerinin başarısını istemiyorlardı. Kıskançlık ve çekememezlik gibi şahsi zaaflar da bu duruma eklenince birlik ve disiplin ortadan kalktı. Orduda birlik ve beraberlik ruhu sarsılınca kısa sürede büyük mağlubiyetler alındı.
DÜŞMAN ÇATALCA'DA DURDURABİLDİ
Temmuz 1912'ye gelindiğinde ordu içindeki çekişmelerden ve olumsuz havadan dolayı, ordunun başına geçecek genelkurmay başkanı bulunamamıştı. Mahmud Şevket Paşa genelkurmay başkanlığını kabul etmemişti.
Cephelerdeki mağlubiyetlerle birlikte Üsküp, Kosova, Priştine, Selanik, birer birer düşmüştü. Ahmed Muhtar Paşa hükümeti, bu başarısızlıklar üzerine 29 Ekim 1912'de istifa etti. Yeni hükümeti Kâmil Paşa kurdu, ancak ateşkes görüşmelerinden bir netice alınamadı. Balkan Savaşı'nın kötü gidişatını ve Edirne'nin düşecek bir konuma gelmesini İttihadçılar şiddetle eleştiriyorlar, bu durumu propaganda aracı olarak kullanıyorlardı. İttihadçılar, 23 Ocak 1913'te Bâbıâli baskınıyla Kâmil Paşa'yı istifa ettirip, sadrazamlığa Mahmud Şevket Paşa'yı getirdiler.
Savaşa devam edildi, ancak uzun süreden beri kahramanca müdafaa edilen Edirne, Yanya ve İşkodra düştü. Bulgar orduları Çatalca'ya kadar ilerledikten sonra burada zorlukla durdurulabildi.
30 Mayıs 1913'te imzalanan Londra Anlaşması ile sona eren savaşta Osmanlı İmparatorluğu, Edirne dâhil olmak üzere bütün Rumeli'yi kaybetti. Midye- Enez hattı sınır oldu. Yüzbinlerce Müslüman katledilirken, vatanlarını kaybeden yüzbinlerce Türk, İstanbul ve Anadolu'ya göç etti. İkinci Balkan Savaşı'yla Edirne başta olmak üzere kayıplarımızın bir kısmını geri alacaktık.
OSMANLI, VARLIK SEBEBİNİ KAYBETTİ
Falih Rıfkı Atay, Edirne'nin alınışını Zeytindağı isimli eserinde şöyle anlatır: "Vatan kaybı İstanbul'da çabuk unutulur. Balkan Harbi'nden şehirde canlı bir hatıra kalmıştı: Edirne! Onu geri almak ve Bulgaristan'ın yenildiğini görmekle, kalp acılarını dindirmiştik".
Rumeli Türklüğü'nün yok olmasına sebep olan Balkan Savaşı Türk milleti üzerinde karamsar bir hava yaratmıştı. Nitekim 1912'de Balkan Savaşı esnasında Orenburg Vakit Gazetesi adına İstanbul'a gelen bir Tatar Türk'ü olan Fatih Kerimi halkın 'Biz artık bittik, hiç olmazsa boş yere Türk kanı dökülmesin, milletin parası ziyan olmasın, ülkeyi kurtaracak yiğitler görmek bize nasip olmadı. Ne olacaksa olsun ortalık bir an önce sakinleşsin' düşüncesinde olduğunu ifade eder. Karamsarlık ve ümitsizliğin had safhada olduğunu anlatır. Basübadelmevt'ten başka çare kalmadığının konuşulduğunu zikreder.
Tarihçi Paul Wittek, Rumeli'nin Osmanlılar için "varlık sebebi" olduğunu, Balkan Savaşı sonunda Osmanlılar'ın varlık sebeplerini yitirdiklerini söyler. İlber Ortaylı da Osmanlı İmparatorluğu'nun fiilen 1912'de sona erdiğini belirtir.
SAVAŞIN AYAK SESLERİ DUYULMADI
1912 Mart'ında Bulgaristan ile Sırbistan'ın Osmanlı'ya karşı ittifak haberleri İtalya basınında yer aldı. İstanbul'daki gazeteler de Nisan ayında bu haberleri yayınladı. Ancak bu dönemde İttihadçılar ile Hürriyet ve İtilafçılar arasında "sopalı seçim" kavgası olduğundan dolayı bu tür haberler görmezlikten gelindi. Hadiseleri anlayamamaya bir örnek şudur: "Mayıs 1912'de eski Edirne Valisi Hacı Adil Bey'e iki Amerikalı gazetecinin yakın bir dönemde Balkan devletlerinin Osmanlı Devleti'ne savaş ilan edeceğine dair soru sormaları üzerine Hacı Adil Bey öyle bir şey yok demişti".
Sofya Büyükelçisi Asım Bey, Bulgar Kralı Ferdinand'ı ziyaret etmiş, romatizma rahatsızlığı olan kral elçimize "Görüyorsunuz, savaşacak halim mi var?" demişti. Asım Bey de bu durum üzerine İstanbul'a çektiği telgrafta savaş olmayacağını söylemişti. Said Paşa hükümeti, Fransa'nın ikazlarına ve Atina'daki Türk maslahatgüzarı Galip Kemalî Bey'in uyarılarına rağmen Balkan Savaşı çıkacağına inanmıyordu. Sofya elçiliğinden hariciye nazırı olan Asım Bey, 15 Temmuz 1912'de Meclis-i Mebusan'da yaptığı bir konuşmada Balkanlar'dan imanı kadar emin olduğunu, Türkiye'ye karşı bir ittifakın kurulamayacağını söylediği iddia edilir. Ancak Asım Bey'in konuşması günümüze aktarılırken tahrif edilmiştir. Asım Bey, konuşmasında Balkanlar'daki durumu anlattıktan sonra "Bu devletin âtisinden imanım kadar eminim, kan ve toprak kardeşi olan Osmanlılar müttefik, müttehidi bulundukça ve her ferd kendisine tertip eden vazife-i vataniye ve ihtimaiyesini gereği ifa ettikçe dünyada harici hiçbir düşmandan korkmamalıdır. Fakat dâhilde tefrika karşısında titremelidir" demiştir. Ancak nazır burada siyasi durum analizi yapıp, alınacak tedbirlerden bahsetmek yerine sadece süslü cümleler kullanmıştır. Osmanlı yönetimi durumu o kadar ciddiye almamıştı ki Sırbistan'ın aldığı silahların Selanik'ten sevkine izin bile vermişlerdi. Üstüne üstlük 3. Ordu'nun listedekinden daha fazla mühimmatın taşındığına dair itirazı bile dikkate alınmamıştı. Tam bir aymazlık vardı. Ancak işin acı tarafı bu mühimmat ve silahlar sayesinde Sırbistan çok kısa sürede Makedonya'yı ele geçireceği gibi, Osmanlı'nın kullandığı Krupp toplarına göre daha hafif ve uzun menzilli Cruse-Sineyder toplarını, Edirne'nin işgali için Bulgarlar'a bile gönderecekti. Savaş arifesinde önemli miktarda asker terhis edilmiştir. Ancak terhis edilen asker sayısı tartışmalıdır. Rumeli'deki askerler İtalya'nın Yanya, Çanakkale ve Selanik'e asker çıkartma yapma ihtimaline karşı bölgeye sevkedilmişlerdi. Fakat askerler barınma yerlerinin iyi olmaması sebebiyle Aralık 1911- Ocak 1912'de Yanya'da "Ya savaş ya terhis" sloganıyla durumlarını ifade etmişlerdi. Bu gelişmeler ve İtalya'nın bölgeye asker çıkarmayacağı anlaşılınca Ocak 1912'de terhis kararı alındı. Bunun üzerine 120 tabur iyi eğitimli asker terhis edildi..
.18. yüzyılın sonlarında meydana gelen Fransız İhtilali'nin yaydığı milliyetçilik ve bağımsızlık fikirleri, Osmanlı topraklarında yaşayan milletleri de etkiledi. Birçok Yunan yazar, eserleriyle Yunan halkını bağımsızlığa yönlendirdiler.
19. yüzyılın ilk çeyreğinde Yunanlar isyan etti. Avrupa kamuoyunda Helen hayranlığı hâkimdi. Önce Avrupa'nın her yerinden Yunan isyanına destek veren gönüllüler geldi. Ardından da Fransa, İngiltere ve Rusya, Osmanlı'ya savaş açıp isyana destek verdi.
Osmanlı İmparatorluğu, Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'dan aldığı destekle Mora'da durumu lehlerine döndürmüşken, donanmasının yok edildiği 1827'de Navarin baskınıyla buradaki hâkimiyetini hukuken olmasa da fiilen kaybetti. Daha sonra Fransa, Rusya ve İngiltere, Londra'da Yunan devletinin statüsünü ve sınırlarını belirlediler. Rus Savaşı'nı kaybeden Osmanlı İmparatorluğu, Yunanistan'ın bağımsızlığını tanıdı. Böylece Osmanlı toprakları üzerinde ilk bağımsız Hıristiyan devleti kurulmuştu.
Avrupalılar, Yunan asilerle birlikte.
BATI HEP DESTEKLEDİ
1832'de Mora Yarımadası'nda Atina'yı da içine alan bir Yunan devleti kurulmuştu. Rumların büyük bir çoğunluğu hâlâ Osmanlı hâkimiyeti altındaydı. Ancak çoğu yaşadıkları bölgelerde azınlık durumundaydılar. Yunanistan'ın bundan sonraki "megali idea" (büyük ülkü) siyaseti Rumların yaşadığı diğer Osmanlı topraklarını ve İstanbul'u ele geçirmekti. Yunanistan daha sonraki yıllarda Batı'nın da desteğiyle Türkiye aleyhine büyümeye devam etti.
Yunanistan'ın kışkırtması sonucu 1855'te Teselya'da bir isyan çıktı. 1877-1878 Osmanlı- Rus Savaşı'ndan sonra Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında 1881'de İstanbul'da yapılan bir antlaşmayla Teselya, Yunanistan'a bırakıldı. 1897'de Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında Girit meselesinden dolayı savaş çıktı. Yunanistan bu savaşta ağır bir mağlubiyete uğradı ve Osmanlı ordusunun Atina'ya girmesi büyük güçlerin aracılığıyla durduruldu. Girit özerk oldu.
1912'de Balkan Savaşı çıktı. Sırbistan, Bulgaristan ve Karadağ'la birleşen Yunanistan, Türkiye'ye saldırdı. Osmanlı Devleti mağlup olunca küçük bir kısmı hariç Rumeli'yi kaybetti. Yanya, Selanik, Serez ve Kavala dahil hem Güney Epir hem de Makedonya'nın önemli bir kısmı ile Girit ve Ege adaları (İtalyan işgalindekiler ve Türkiye'ye bırakılan Gökçeada, Bozcaada ve Meis dışındaki diğer adalar) Yunanistan'ın eline geçti. Yunanistan bu savaş sonucunda iki katına yakın büyüdü.
Yunan asiler.
ANTLAŞMALARA HİÇ UYMADI
14 Kasım 1913'te Atina'da imzalanan antlaşmaya göre Yunanistan'da kalan Müslümanlara, Rumlarla eşit haklar tanındı. "Yunanistan'daki Müslümanlar müftülerini kendileri seçecek, vakıflar ve eğitim kurumları İslam cemaat meclisleri tarafından yönetilecekti." Ancak bu antlaşmaya günümüzde uyulmuyor.
Yunanistan, Osmanlı İmparatorluğu'nun I. Dünya Savaşı'nı kaybetmesi üzerine büyük hayaller kurup haddine bakmadan Anadolu'yu işgal etmeye kalkıştı. İşgal döneminde çok olumsuz hadiseler cereyan etti. 8 Temmuz 1920'de Yunan askerleri, Bursa'ya girdiklerinde çok çirkin bir olay cereyan etmişti. Yunan işgal güçleri içerisinde bulunan Venizelos'un oğlu Sofokles, Osman Gazi'nin türbesine giderek kapıyı girip içeri girmişti. Ancak içeri giren Yunanlar, Osman Gazi'nin sandukasının haşmeti karşısında irkilmişlerdi. Türbede askerlerle birlikte âlem yapan Sofokles, çizmeleriyle sandukaya üç tekme atıp, kılıcını sallayarak "Kalk, koca Osman! Kalk da torunlarının hâlini gör! Kurduğun devleti yıktık!" demişti.
Ancak İngilizlerin desteğiyle Batı Anadolu'yu işgale başlayan Yunanistan, ummadığı bir direnişle karşılaşıp Mustafa Kemal Atatürk'ün komutasındaki Türk ordusunun karşısında duramadı ve büyük bir mağlubiyete uğradı. Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün komuta ettiği Türk kuvvetleri 26 Ağustos 1922'de başlayan Büyük Taarruz ile 14 gün gibi kısa bir sürede Yunan ordusunu denize döktü. Milli Mücadele'nin sonunda Yunan ordusu denize dökülünce, günümüzde olduğu gibi boş hayaller gören Yunanlar mağlubiyetin sorumlusu olarak gördükleri üç başbakan, iki bakan ve başkomutanlarını kurşuna dizdiler.
Sami Yetik'in "Yunan Topçularına Baskın" isimli tablosu.
OSMANLI İÇİN ÖNEMSİZ ÜLKE
Yazar Herkül Millas, "Yunanistan kendini mirasçısı saydığı Bizans'ın sonunu Türklerden bilir. Son yılların en önemli olayları da doğal olarak, bu ülke için, 1821-1829 Ulusal Bağımsızlık Savaşı ve Anadolu Savaşı'dır. Bu bakımdan komşusuyla başka bir ilişki içindedir. Osmanlı Devleti tarihinde Bizans önemli yer tutmaz. Zaten Bizans'ın 'Yunanlılığı' da çoklukla yadsınmıştır. 1821 Devrimi koca imparatorluğun içinde bir 'eyalet isyanıdır'. Yunanistan, Türkiye tarihine biraz Balkan Savaşı'nda ve önemli bir biçimde İstiklal Savaşı'nda girmiştir. Bu özel nedenler yüzünden Yunanistan'ın tarihinde Türkiye, Türkiye'nin tarihinde Yunanistan'dan daha önemli bir yer kaplamaktadır" der.
Fuat Aksu'nun da belirttiği üzere Yunanistan kurulurken ve kurulduktan sonra Yunan ulusal kimliği Türk karşıtlığı üzerine inşa edildi. Türklerde ise kendilerine yapılan bütün katliamlara ve Anadolu'nun işgaline rağmen Yunanlara karşı aynı ölçüde olumsuz bir bakış yoktur. İki ülke arasındaki problemlerin temeli bu Türk karşıtlığı ve megali idea etkisinde şekillenen ve boş hayallere dayanan Yunan dış politikasıdır.
Katliamdan kaçan Türkler.
KADIN-ÇOCUK DEMEDEN 25 BİNDEN FAZLA TÜRK'Ü KATLETTİLER
1821 Yunan isyanından önce Mora ve Attike Yarımadası ile Eğriboz Adası'nda on binlerce Türk yaşıyordu. Yunan isyanında Mora'da büyük bir Türk soykırımı yapıldı ve 25 binden fazla Türk kadın ve çocuk ayırt edilmeden katledildi. Kaçanlar da geri dönmesinler diye ev ve bağları bile yakılıp yıkıldı. Yunanistan kurulunca, ilk önce 1830'da Mora ve Attike Yarımadası ile Eğriboz Adası'nda bulunan Türklerden sağ kalanlar Osmanlı topraklarına göç ettiler. İkinci büyük göç dalgası Balkan savaşlarından sonra gerçekleşti. Rum katliamından kurtulan yüz binlerce Selanikli, Manastırlı, Yanyalı Türk, Anadolu'nun ve Trakya'nın çeşitli yerlerine yerleştirildi. Yunanistan'da Batı Trakya'nın dışındaki bölgelerde kalan son Türkler ise Lozan Antlaşması'na göre yapılan nüfus mübadelesiyle Türkiye Cumhuriyeti'ne geldiler. 19. yüzyılın başlarında Yunanistan'ın en büyük nüfus grubunu oluşturan Türklerden, bugün sadece Batı Trakya'da yaklaşık 200 bin kişi kalmıştır. Osmanlılar fethettikleri bölgeleri kendi eserleriyle donatmışlardı. Sadece 17. yüzyılın ikinci yarısında Atina'da, dört cami, yedi mescit, bir medrese, üç mektep, iki tekke, üç hamam, iki de han vardı. Yine aynı dönemde Selanik'te 150 cami ve mescit bulunuyordu. Yunanistan kurulduktan sonra ülkedeki Osmanlı eseri olan camiler, mescitler, hanlar, hamamlar, tekkeler, imaretler, mektepler, medreseler birer birer yok edildi veya birçok camide olduğu gibi minareleri yıkılıp farklı amaçlar (müze, sinema, nikâh salonu, konferans salonu...) için kullanıldı. Bazı Osmanlı eserleri ise harabe halde duruyor..
.tarihte kurulan her Türk devleti "cihan hakimiyeti" iddiasıyla hareket etmiştir. Rahmetli Osman Turan, abidevi eseri Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi'nde Türklerin dünya hâkimiyeti mücadelelerini şöyle anlatır:
PAPAYA EL ÖPTÜRDÜ
Türklerin cihan hâkimiyeti mefkûresi (ülkü, ideal) tarihte kurulan ilk Türk devleti olan Asya Hun Devleti ve Mete Han'la başlar. Oğuz Han'ın Asya Hun Devleti hükümdarlarından Mete Han olduğu da iddia edilir. Mete Han yazışmalarında "Tanrı'nın tahta çıkardığı Tan-hu" ifadesini kullanır. Bu ifade, hâkimiyetin ilahi kaynaklı olduğuna inanıldığını da gösterir.
Mete Han tahta geçtikten sonra askeri teşkilatı onluk sisteme göre yeniden tanzim edip disiplinli bir ordu meydana getirdi. Bu durum askerin sevk ve idaresini kolaylaştırırken sosyal açıdan bir millet birliğini ortaya koydu.
Cihan hâkimiyeti ülküsü sadece refah ve hâkimiyet zamanlarına mahsus değildi. Her Türk, hâkimiyet veya buhran döneminde bu düşünceyle hareket eder, esarete düştüğü zaman ise özgürlüğünü temin etmeye çalışırdı. Mağlup bir Hun hükümdarı Çin'e teslim olmayı reddederken "Şimdi ölürsek dünya durdukça kahramanlık şanımız yaşayacak; oğullarımız ve torunlarımız başka milletlerin başbuğları olacaktır" demişti.
Cihan hâkimiyeti ülküsü, Türk milletinin ayak bastığı her coğrafyaya taşındı. Bu düşünce ve inanışın Batı topraklarındaki temsilcisi Avrupa Hunları'nın hükümdarı Attila oldu. Türkler, Attila'nın ilahi bir kudretle mücehhez bir hükümdar olduğuna inanırken Avrupalılar da bu düşünceyi Tanrı tarafından kendilerini cezalandırmak için gönderilen bir hükümdar olarak paylaştı. Bu dönemde cihan hâkimiyeti anlayışının tecessüm etmiş hali olan Attila aynı şekilde Avrupa'nın hem ruhani, hem de cismani lideri olan papaya el öptürüp eman diletti.
Hunlar bir akında.
HÜKÜMDARIN GÖZYAŞLARI
Türk ismini ilk defa devlet ismi olarak kullanan Göktürkler, cihan hâkimiyeti doğrultusunda hareket ettiler. Kısa zamanda Türkistan'ın tamamına hâkim oldular. Sınırları Kore'den Karadeniz'e kadar uzandı. Batı Göktürkler'in başında bulunan İstemi Yabgu, Sasaniler'le arası açılınca ilk defa Bizans'a bir elçi gönderdi. Daha sonra Bizans da elçi gönderdi. Zemarkos adlı Bizans elçisi, kabulü esnasında İstemi Yabgu'nun gözlerinden yaş geldiğini görerek kendisine sebebini sordu. İstemi Yabgu ise bu gözyaşlarının üzüntüden değil, mutluluktan olduğunu ifade ederek, "Atalarımızdan işittik ki Garp İmparatorluğu'nun elçileri geldiği zaman bu bizim için artık yeryüzünü fetih ve istila edeceğimize delalet eder" dedi.
Birinci Göktürk Devleti, Çin esaretine girdikten sonra Türkler yeniden bağımsız olana dek Çin esaretine karşı pek çok Türk isyanı çıktı. İsyanlar başarısız olsa da Çin esaretindeki Türklerin bağımsızlık ümidini ve inancını her zaman diri tuttu. Kutluk Kağan, Çinlilerle yaptığı mücadelede galip gelerek, Türk milleti bağımsızlığını kazandı. Kutluk Kağan bağımsızlığı kazanıp Türkleri tekrar bir araya getirdikten sonra Türk milletini atalarının töresine göre nizama koyarak Tanrı'nın hoşnutluğunu kazanmıştır.
Orhun Kitabeleri
MEFKÛRE TAŞLARA İŞLENDİ
Bilge Kağan milletin esaretten kurtuluşunu ve İkinci Göktürk Devleti'nin kuruluşunu Orhun Kitabeleri'nde şu şekilde ifade eder: "Açıktır ki Türk halkının adı sanı yok olmasın diye babam hakanı, annem sultanı yücelten Tanrı, bizlere ülke bağışlayan Tanrı, Türk halkının adı sanı yok olmasın diye şahsımı, hakan olarak tahta oturttu..."
Bu dönemde dört bir tarafa dağılan Türkleri yeniden bir araya getiren Bilge Kağan, bunun için gündüz oturmadan, gece uyumadan çalıştığını, yoksul halkını zengin ettiğini ve nihayetinde Türk milletinin diğer milletler arasında mevkiini yükselttiğini belirtir. Devletin sınırlarını ve fethettiği toprakları "Yukarıda mavi gök, aşağıda kara toprak lütfettiği için halkımı gözüyle görmediği, kulağıyla işitmediği, doğuda güneşin doğduğu, güneyde aydınlığın ortasına, batıda güneşin battığı, kuzeyde ise karanlığın ortasına kadar" yerleştirdiğini söyler.
"Üstte mavi gök, altta yağız yer ve ikisi arasında kişioğlu yaratılmış, kişi oğulları üzerine de dedem Bumin ve İstemi kağanlar hükümdar olmuşlardı. Onlar dört tarafta bulunan düşmanları idareleri altına almışlar, harpten vazgeçirmişler, başlılarını eğdirmiş ve dizlilerini çöktürmüşlerdi... Böylece sahipsiz ve teşkilatız Göktürkler'i nizama koyup hüküm sürmüşlerdir" ifadeleriyle düşmanlara gözdağı verilirken, söz konusu milli mefkûreye dair farkındalık gelecek nesillere miras olarak taşlara işlenmiştir.
Bunların yanı sıra kitabelerde Bilge Kağan, Çin esaretine düşmüş Türk milletine aynı akıbetin yaşanmaması için çoğu kez ihtarda bulunur. Bilge Kağan, dağılmış Türk milletini bir araya getirirken atalarının nizamına, yani Türk töresine göre hareket ettiğini söyler. Dolayısıyla il ve töreye, yani devlet ve nizama bağlı kalındığı takdirde hiçbir kuvvetin Türk milletine zarar veremeyeceği belirtilir. Milli bir şuurla kaleme alınan bu Orhun Kitabeleri, yöneticilerin sahip olması gereken adalet, feraset gibi temel değerlere vurgu yaparken halkın da idarecilerine itaat etmesini öğütler. Türkler birlik ve beraberlik içinde bulundukça akıbetlerinden endişe etmemeleri gerektiği vurgulanır.
Cemal Dündar'ın Oğuz Han tablosu.
HÜKÜMDARLARIN HÂKİMİYETİ İLAHİ KAYNAKLIDIR
Türk hâkimiyet anlayışına bakıldığında hem destanlarda hem de kitabelerde hâkimiyetin kaynağı Tanrı'dır. Türk kağanları Tanrı'nın inayeti ve lütfuyla tahta oturur. Yaptıkları işlerde millet ve Tanrı'ya karşı sorumluluklarını yerine getirirler. Nitekim Oğuz Han, kendi hâkimiyetini kabul etmeyen milletlere karşı birçok sefere çıktıktan sonra nihayetinde onlara hâkimiyetini kabul ettirdi. Daha sonra topladığı kurultayda ülkeyi oğulları arasında taksim ederken yaptığı konuşmada "Gök Tanrı'ya olan borcunu ödediğini" ifade etti.
Asya Hun Devleti hükümdarı Mete Han, hükümdar olmasının Tanrı tarafından kararlaştırıldığını ifade ederken Göktürk Devleti hükümdarlarından Bilge Kağan, Tanrı irade ettiği için kağan seçildiğini belirtir. İslamiyet'ten önceki diğer Türk hükümdarlarına da bakıldığında hâkimiyetlerinin kaynağının ilahi kaynaklı olduğu görülür.
Bu durum yalnız hükümdarın idari meşruiyeti ile ilgili değildir. Hem Türk hükümdarı hem de Türk milleti her türlü işlerinde olumlu ve olumsuz durumun Tanrı tarafından kaynaklandığına dair kesin bir inanca sahiptirler.
Türkler siyasi iktidarın kaynağını Tanrı'ya bağlama suretiyle hakanı Allah huzurunda sorumlu tutmaktadırlar. Hükümdar, millet yolunda "gece uyumadan, gündüz oturmadan" çalışmalıydı.
Devlet başkanı vazifelerini yapmazsa "kut"unun Tanrı tarafından geri alındığı düşüncesiyle iktidardan düşerdi.
Göktürk hükümdarı Bilge Kağan, Tanrı izin verdiği için dizlilere diz çöktürmüş, başlılara baş eğdirmiştir. Tanrı irade ettiği için düşmanlarını perişan etmiştir. Türk milleti, milli örf ve nizamlarından ayrıldığı takdirde Tanrı'nın Türkleri cezalandıracağı inancı hâkimdir. Göktürk Kitabeleri'nde Türk milletinin kendi milli kültüründen uzaklaşıp Çin'e yönelmesi, beraberinde esaretinde getirdi. Bu durum kitabelerde şöyle ifade edilir:
"Çinlilerin tatlı sözlerine, yumuşak ipeklilerine kanıp Türk halkından birçoğunuz öldünüz... Kötü insanlar şöylece akıl verirlermiş: 'Uzakta isen Çinliler ipeklinin kötüsünü verirler, yakındaysan ipeklinin iyisini verirler' diye öğretirlermiş. Cahil insanlar, bu sözleri ciddiye alıp yakınlaştığınızda çoğunuz öldünüz. Oralara gidersen, Türk halkı mutlaka öleceksin. Ötüken topraklarında yaşayıp sağa sola kervanlar gönderirsen hiç sıkıntıya düşmeyeceksin. Ötüken dağlarında yaşarsan kurduğun ülke sonsuza değin ayakta kalacaktır. Türk halkı, toksun. Acıkacağını ya da doyacağını düşünmezsin. Bir doyarsan, tekrar acıkacağını düşünmezsin. Böyle olduğun için seni beslemiş olan hakanının sözlerini dikkate almayıp her yöne gittin. Oralarda tamamen yok oldun, tükendin."
Eski Türklerin yaşam tarzından bir sahne.
Türk hakanlarının ve Türk milletinin milli kültüre bağlılıklarını şu tarihi hadise açıkça gösterir:
Çin imparatorunun hâkimiyetini kabul etmek durumunda kalan İşbara Han, "Oğlumu sarayınıza gönderiyorum. Size semavi menşeden gelen atları her yıl takdim edecektir. Sabah akşam emrinizi bekleyeceğim. Fakat elbiselerimizin önlerini açmağa, dalgalanan saç örgülerimizi çözmeğe, dilimizi değiştirmeğe ve sizin kanunlarınızı kabul etmeğe gelince örf ve âdetlerimiz çok eski olduğu için onları bozmağa cesaret edemedim. Bütün milletimiz de aynı kalbe sahiptir" diyerek zor koşullar altında dahi millî değerlerinden taviz veremeyeceğini göstermiştir.
Aynı tavrı kuru bir toprak parçasını talep eden düşmanlarına karşı, "Toprak milletin köküdür" diyerek toprak vermektense savaşmayı göze alan Mete Han'da da görmekteyiz. Görüldüğü üzere Türk devlet ve sosyal nizamının esasını belirleyen töre, İslamiyet öncesi Türk devletlerinde milleti bir arada tutan, milleti bir hedef doğrultusunda birleştiren unsurlardan biridir. Milli değerlerinden taviz vermeyen ve töresine yani sosyal ve siyasal nizamına sıkı sıkıya bağlı olan Türk milletinin hiçbir zorluğa muhatap olmayacağı devlet adamları tarafından sık sık vurgulanmıştır.
Türk hâkimiyet telakkisinin ilahi kaynaklı olması ve cihanşümul karakteri, Türk devlet adamlarına hem devlet hem de halk nazarında ayrı ayrı sorumluluk yükler. Türk hükümdarının hem Türk milletine hem de kendisine tabi olan diğer milletlere adaletle davranması beklenir. Bunun yanı sıra milletin güvenliğini sağlaması diğer önemli bir husustur.
Türk hükümdarının bu şekilde halka karşı sorumlu olması, halk nazarında devlet ve devlet adamlarını babalık velayetine büründürür. Bu karakter Göktürk Kitabeleri'nde kendine yer bulur. Bilge Kağan'ın "Göçmüş ve dağılmış halkı topladım. Yoksul ve bitkin halkı toparladım; çıplak halkı giydirdim, aç halkı doyurdum; fakir halkı zengin ettim, az milleti çoğalttım" ifadeleri devlet adamlarının milli ve dini vazifelerinin bir gereğidir.
Not: Selçuklu ve Osmanlı dönemindeki Türk cihan hâkimiyeti anlayışı başka bir yazımızın konusu olacaktır..
.Fransa 1798'de Mısır'ı işgal edince İngiltere ve Rusya kendi çıkarları için Osmanlı'ya destek oldular. Aralık 1798'de yapılan bir antlaşmayla Rusya ve Osmanlı arasında barış tesis edildi. Bu sırada Rusya ile İran savaş halindeydi. Savaş esnasında Of'ta ilginç bir hadise yaşandı. III. Selim dönemi tarihçilerinden Câbi Ömer Efendi, bu ilginç olayı bizzat hadiselere karışan bir Ofludan dinleyip tarihine almıştır.
19. yüzyılda Trabzon.
RUSLAR, İRAN YOLUNDA
Rusya, İran'a geçmek üzere 6 kalyon cinsi gemiyle 15 bin kadar askerini Of İskelesi'ne gönderdi. Ofluların engel olacakları tahmin edildiğinden sahte bir ferman hazırlandı. Fermanda Rusya'nın İran ile düşman olduğu, Dağıstan ve başka yerlerdeki iskelelere asker çıkarırlarsa buna mâni olunmaması gerektiği emrediliyordu.
Ellerindeki sahte fermanlarla çıkarma yapmak istedikleri limanlardan biri de Of'tu. Yaklaşık 15 bin Rus askeri, 1798'de Of Limanı'na geldi. Rusya sahte fermanla askerini karaya çıkardı. Fermanın sahte olduğu anlaşılamadığı için Oflular, Rus askerlerinin karaya çıkmasına engel olmadılar. Böylece iki gün içinde yaklaşık 15 bin Rus askeri, Of Limanı'ndan karaya çıktı ve İran tarafına doğru harekete geçti.
I. Dünya Savaşında esir olan Rus askerleri.
Bu sırada Of uleması, "Bu ne demek olur? İran Müslüman memleketi olup din düşmanlarının Müslümanlar üzerine gitmesine nasıl izin verilir? Bu ferman fetvaya muhaliftir. Buna amel olunmaz ve ferman dahi sahte olmalıdır" diyerek 20 bin kadar adamla Rusların peşine düştü. İki gün sonra Rus askerlerini büyük bir dağda yakaladılar.
Oflular ile Rus askerleri arasında şiddetli bir çatışma çıktı. Çatışmada Rus askerinin büyük bir kısmı öldürüldü. 130 kadar asker ve birlik komutanının yanında getirdiği karısı, eski ve harap vaziyetteki bir kaleye sığındılar. Kaleye sığınan Rus askeri ile Oflular arasındaki çatışma 15-20 gün devam etti. Bu süre sonunda kaledekiler de Oflular tarafından öldürüldüler.
Trabzonlu balıkçılar.
KARAYA ÇIKAMADILAR
Câbi Ömer'in anlattığına göre bu hadiseden iki ay sonra Rusya, 5-6 kalyon cinsi gemiyle Of'a yine binlerce asker sevk etti. Yine sahte ferman hazırlamışlar ve bununla halkı kandıracaklarını düşünüyorlardı. Bu defa Of uleması, "Ferman fetvaya mutabık olmadıkça ona itaat lazım gelmez" dedi.
Yaklaşan Rus savaş gemilerini limana yaklaştırmadılar. Oflular ise bu durumdan rahatsız oldular. Ulemaya gelerek, "Siz mâni oldunuz. Bizler bundan evvel 15 bin din düşmanını idam ederek top ve mühimmatını hazineleriyle ele geçirdik. Bu defa dahi ele geçirirdik. Güya bir iş gördünüz" dediler.
Rus donanması.
Ulema böyle karar vermelerinin sebebinin Rusya'nın Osmanlı Devleti ile barış halinde olması olduğunu söylediler. Fakat verdikleri fetvanın da yanlış olduğunu kabul ettiler. Çünkü İran, Müslüman bir ülkeydi ve Rusların ellerinde ferman bile olsa bir Müslüman beldeye saldırmaları dinen caiz değildi. Bu yüzden ikinci defa gelen Rus birliğinin de katledilmesine izin verilmesi gerektiğini belirttiler. Fetva vererek Rus askerlerinin öldürülmesine engel oldukları için de yanlış yaptıklarını kabul ettiler.
Böylece ulemanın fetvası sayesinde ilk çıkarmada Rusya'nın oyunu engellendi ve binlerce Rus askeri Oflular tarafından öldürüldü. İkinci çıkarma teşebbüsünden ise ulemanın erken itirazıyla vazgeçildi ve Rusya ikinci defa binlerce askerinin öldürülmesinden kurtulmuş oldu.
Câbi Ömer Efendi bu bilgileri İstanbul'da iki Oflu gizlice konuşurken duymuştu. Ömer Efendi, hadiselere karışan Ofluya, "Bu konu duyulur ise Rusya ile Osmanlı'nın düşmanlığına sebep olacak bir şey olur" dedi. Oflu ise "Bizler küffarın bir köpeğini sağ koyar mıyız? Sonra gelsin bizi vursun?" cevabını vermişti.
Rus ordusu bir törende.
OSMANLI DÖNEMİNDE OF
Fatih Sultan Mehmed, 15 Ağustos 1461'de Trabzon'u fethetti. Of da bu sırada Trabzon Sancağı'na bağlı bir kaza olarak teşkilatlandırıldı. Fetihten sonra bölgeye başta Karaman topraklarından olmak üzere ciddi sayıda Müslüman Türk nüfusu yerleştirildi. Bölgedeki Hıristiyanların bir kısmı da başta Rumeli ve İstanbul olmak üzere imparatorluğun muhtelif yerlerinde iskân edildi. Trabzon tarihiyle ilgili çok önemli çalışmalara imza atan Hanefi Bostan Hocamızın Of tarihi üzerine önemli araştırmaları vardır.
1486'da Of kazası merkez ve 27 köyden müteşekkildi. 1515'te merkez ve 28 köy, 1520'de merkez ve 29 köy, 1554'te 31 köy, 1583'te 43 köyden oluşuyordu. 1681 yılına gelindiğinde ise kazaya bağlı köy sayısı 87'ye kadar çıktı. 15, 16 ve 17. yüzyıllarda Of kazası, bugünkü Çaykara, Dernekpazarı, Hayrat ve Of ilçelerinin sınırları dâhilinde yer almaktaydı ve Trabzon sancağının önemli yerleşim yerlerinden biriydi.
Of
Fetihten önce Of, Hayrat, Çaykara ve Dernekpazarı çevresinde Müslümanlığı kabul etmemiş Türk nüfusun (Kimmerler, Peçenekler, Kumanlar, İskitler, Bulgarlar vs.) bulunduğunda dair ciddi deliller vardır. Çepni Türkleri, henüz 1290'ların sonunda Trabzon'a büyük bir akın düzenlemişlerdi. Bu tarihten sonra bölgeye yerleşen ciddi sayıdaki Çepni nüfusu, zaman zaman Trabzon'a karşı kurulan ittifaklarda yer aldılar. 15. yüzyılda ise Kürtün, Eynesil, Dereli, Giresun gibi çok geniş bir alana hâkim oldular. Bu sırada Of kazasına kadar ilerlediler.
1501'de Şah İsmail'in Tebriz'i ele geçirmesi üzerine Akkoyunlular'dan pek çok ailenin Of, Hayrat, Çaykara ve Dernekpazarı'na geldikleri bilinmektedir. Hatta günümüzde bu yerlerde ailelerin izlerine rastlamak da mümkündür. Dulkadiroğulları Beyliği 1515'te Osmanlı'ya ilhak edilince, bazı aileler Trabzon sancağına getirilip yerleştirildi.
Of kazasında yaşayan halk tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktaydı. 15. yüzyılın son çeyreğinde Of kazası sınırları dâhilinde bulunan 27 iskân biriminden Kabahor'a bağlı bir nefs ve iki köy hariç geriye kalan 24 iskân biriminin tamamında darı ve kapçıklı buğday gibi hububat ürünlerinin ekimi yapılmaktaydı. Yine Of kazasında oldukça fazla üzüm, ceviz, fındık, kestane gibi çeşitli meyveler bol miktarda yetiştirilirken arıcılık da önemli üretim faaliyetlerinden biriydi. Of İskelesi de ticaret açısından son derece önemliydi..
.1830'da Mora yarımadasında, Atina'yı da içine alan bir Yunan Devleti kurulmuştu. Rumların büyük bir çoğunluğu hâlâ Osmanlı hâkimiyeti altındaydı. Yunanistan'ın bundan sonraki "Megali İdea" (Büyük Ülkü) siyaseti Rumların yaşadığı diğer Osmanlı topraklarını ve İstanbul'u ele geçirmekti. Yunanistan daha sonraki yıllarda Batı'nın da desteğiyle Türkiye aleyhine büyümeye devam etti. Avrupa'nın, Türklerin aleyhine kullandığı bir maşa ve şımarık çocuk oldu.
Yunanistan, Osmanlı İmparatorluğu'nun I. Dünya Savaşı'nı kaybetmesi üzerine büyük hayaller kurup haddine bakmadan Anadolu'yu işgal etmeye kalkıştı. İşgal döneminde çok olumsuz hadiseler cereyan etti. Her yeri yakıp yıktılar. Çoluk çocuk demeden öldürdüler. Kadınlara tecavüz ettiler. Ancak İngilizlerin desteğiyle Batı Anadolu'yu işgale başlayan Yunanistan, ummadığı bir direnişle karşılaşıp, Mustafa Kemal Atatürk'ün liderliğiyle Türk ordusunun karşısında duramayıp büyük bir mağlubiyete uğradı. İzmir'in alınışını Kemal Arı ve Zeki Sarıhan'ın eserlerinden okuyabilirsiniz.
Türk birlikleri Kordonboyu'nda.
İSTİKAMET İZMİR
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün komuta ettiği Türk kuvvetleri, 26 Ağustos 1922'de başlayan Büyük Taarruz ile 14 gün gibi kısa bir sürede Yunan ordusunu denize döktü. 30 Ağustos zaferinden sonra Yunan birliklerini takip başladı. Yüzbaşı Şerafeddin Bey, takip harekâtında Fahrettin Paşa'nın (Altay) komutasında hareket eden süvari kolordusunda, 2. Süvari Tümeni'nin 4. Süvari Alayı'nda komutan yardımcısıydı. Belova, Kula ve Salihli cephesinde düşmanla savaşan Şerafeddin Bey'in bölüğü 8 Eylül günü diğer süvarilerle harabe haline gelen Manisa'ya girdi. İkinci Tümen'e bağlı 20. Alay, İzmir'e yürüyen birliklerin en önündeydi. Manisa'yı İzmir'e bağlayan Sabuncubeli'nde ilk kez görünen birlikler arasında Yüzbaşı Şerafeddin'in birliği de bulunuyordu. Birliği, alaya öncülük görevi yapıyordu.
8 Eylül'de Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, Birinci Ordu'ya Süvari Kolordusu'nun bir an önce İzmir'e yetişmesini emretti ve şehrin kayıtsız şartsız teslim alınacağını bildirdi. Yunanlılar, lzmir'i boşaltıp Çeşme civarından kaçmaya başladılar. 350 kilometre yol alan Türk birlikleri İzmir'e girmek üzereydi.
İsmet Paşa, Buhara kılıcıyla.
ŞANLI BAYRAĞIMIZ ÇEKİLDİ
9 Eylül sabahı Bornova tepelerinde görünen Türk birlikleri içerisinde İkinci Fırka'ya bağlı 20. Alay, birliklerin en önündeydi. Bu alayın öncü bölüğü ise Yüzbaşı Şerafeddin'in komutasındaydı. Bornova'yı kurtararak hızla İzmir'e doğru hareket ettiler. Mersinli'de, Karşıyaka'dan İzmir'e giden bir Yunan kolunu yarıp geçtiler. Un Fabrikası'nın önlerine geldiklerinde, bölük yoğun bir ateşe maruz kaldı ve şehitler verdi. Ancak Yüzbaşı Şerafeddin Bey, birliğinin başında, Alsancak üzerine doğru yürümeye ve bu noktadan İzmir'e girmeye karar vermişti. Seksen kişilik bir kuvvetle yıldırım hızıyla gitmeye başladı. Punta İstasyonu'nda Yunan savunma hattı kısa bir çatışmadan sonra yenilgiye uğratılarak Türk birlikleri İzmir'e girdi.
İzmir'in kurtuluş günü hatıra kartpostalı.
Çatışmalardan sonra Yüzbaşı Şerafeddin yeniden müfrezesine "kılıç çek" ve "dörtnal" emri verdi. En önde Şerafeddin Bey, yanında Mülazım Hamdi Efendi ve Mülazım Ali Rıza Efendi bulunuyordu.
Süvariler, başlarında komutanları Yüzbaşı Şerafeddin Bey olduğu halde, hat boyunca uzanan rıhtım üzerinden atlarının üzerlerinde ellerinde kılıçlarıyla ilerlediler. Türk bayrağını hükümet konağında göndere çekerek zaferi taçlandırmak istiyorlardı. Şerafeddin Bey, yardımcısı Teğmen Ali Rıza Bey'in yardımıyla, hükümet konağının önünde güvenlik önlemleri aldırdı. Sabah saat 10.30'da Türk süvarileri hükümet konağının önüne gelmişlerdi. Bu sırada halk, Konak Meydanı'nda toplanmıştı. Yüzbaşı Şerafeddin Bey, yüzündeki yaranın kanına bulaşan bayrağı gözyaşları içinde göndere çekti. Böylece İzmir'in 1213 gün süren esareti sona erdi.
İzmir'e Türk bayrağı çekiliyor.
Bu anı Şerafeddin Bey şöyle anlatır: "Hükümet konağının önünde, atımdan yere bir ok gibi fırladığım zaman bir delikanlı ile karşılaştım. Elinde şanlı bayrağımız vardı. Bu mübarek emaneti gencin elinden kaptım ve koynuma soktuktan sonra bir elimde silahım, ötekinde kılıcım binadan içeriye daldım. Süvari arkadaşlarım da beni takip ediyorlardı. Birkaç dakika sonra binanın üst katında vazifemizi tamamladık; düşman bayrağını direkten alaşağı ederek balkona şanlı bayrağımızı çektim."
Şerafeddin Bey, ardından arkadaşlarına hitaben, "Görevimiz bitmemiştir. Millet bizden daha çok şeyler bekliyor" dedi. Oraya toplanmış olan halk, kendisini alkışlayıp kucakladı. Yüzbaşı Zeki komutanlık dairesine, Binbaşı Reşad da Kadifekale'ye bayrak çektiler.
Mustafa Kemal Atatürk, Fevzi Çakmak'la birlikte İzmir'e giriyor.
ATATÜRK ŞEHRE GİRDİ
İzmir'e giren Süvari Tümen Komutanı Mürsel Paşa (Tümgeneral Mürsel Bakü), o heyecanla silsileyi bozup Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa'yı (Altay) atlayıp, durumu direkt olarak telgrafla Mustafa Kemal Paşa'ya ve Garp Cephesi karargâhına bildirdi.
Mustafa Kemal Paşa, akşamüzeri Nif'e geldi. Belkahve denilen tepeye çıkıp, buradan bir süre İzmir'i seyrettikten sonra geceyi geçirmek üzere Nif'e döndü. Geceyi orada geçirdi. 10 Eylül'de İzmir'e geldi. Esir Yunan subay ve erleri, "Zito Mustafa Kemal!" diye bağırtıldı.
İzmir'in kurtuluşu haberi yurtiçinde ve yurtdışında büyük gösterilere sebep oldu. Sultanahmet Meydanı'nda binlerce kişi tarafından kutlama yapıldı. İzmir'in Yunanlılar tarafından işgalinde bu meydana konulan siyah bayrak yerine, kırmızı bayrak konulup dalgalanışı seyredildi. Ayasofya'da 25 bin kişinin katıldığı bir mevlit yapıldı.
Şerafeddin Bey
YÜZBAŞI ŞERAFEDDİN VE ÜÇÜNCÜ KILIÇ'IN AKIBETİ
Şerafeddin Bey, 1889'da Lüleburgaz'da dünyaya geldi. Annesi Trabzon Maçkalı Bahriye Hanım, babası Yüzbaşı Kırımlı İbrahim Bey'di. Çocukluğu İstanbul'da geçti. Askeri ortaokul ve liseden sonra, 1906'da Kara Harp Okulu'na girdi. 1909'da Harp Okulu'ndan süvari subayı olarak mezun oldu. İlk görev yapacağı Numune Süvari Alayı'na atandı. Trablusgarp'a geçerek İtalyanlara karşı da savaşan Şerafeddin Bey, 1912'de süvari tatbikat öğretmeni oldu. Akabinde 15. Piyade Tümeni'nde görev aldı ve V. Murad'ın torunu Şehzade Osman Fuad'ın yaverliğini yaptı. Balkan Savaşları'nın başlamasıyla Balkan cephesinde görev aldı.
Şerafeddin Bey, süvari olarak 1912'de Çatalca'daki muharebelerde savaştı. Bulgar ordusu, Edirne'nin batısına atılırken, Bulgarları takip ederek Meriç'e doğru hareket eden orduda da görev aldı. Gelibolu muharebelerine katıldı. 1913'te üsteğmen oldu. Ardından Lüleburgaz ve Bolayır'ın kurtarılmasında Bulgar ordusuna karşı savaştı. Bu arada, kısa süre binicilik mektebinde öğretmenlik de yaptı. 1915'te Çanakkale'de Seddülbahir ve Kirte kara savaşlarında, İngiliz-Fransız birliklerinin karşısına çatışan Türk süvarileri arasındaydı. Ardından başka cephelere koştu. 1916'da Romanya'da Dobruca; 1917'de Irak'ta Bir'üs-sebi muharebelerine katıldı. 1919'da rütbesi yüzbaşılığa yükseltildi.
Şerafeddin Bey'in ismi, rütbesi yükselmesine karşın yıllarca hep "Yüzbaşı Şerafeddin" olarak anılacaktı. Bunun sebebi, isminin Kurtuluş Savaşı'nın simgelerinden olan "Üçüncü Kılıç"la birleşmesi idi. Üçüncü Kılıç, Sakarya Savaşı'ndan hemen sonra, Buhara'dan getirilen ve İzmir'e ilk olarak girecek İzmir fatihine vermek üzere Mustafa Kemal Paşa'ya teslim edilen bir kılıçtı.
Buhara Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Osman Hoca, Sakarya Savaşı'ndan sonra Büyük Millet Meclisi ile resmi ilişkiye geçti. Buhara'dan bir heyet oluşturularak Anadolu'ya gönderildi. Buhara'dan gelen heyet, İnebolu'ya deniz yoluyla gelmiş ve buradan karayoluyla Ankara'ya hareket ederek 7 Ocak 1922'de Ankara'ya ulaşmıştı. Gönderilen hediyeler arasında üç kılıç, Kur'an-ı Kerim ve deriden yapılmış kalpaklar vardı. Ankara'ya gelen heyet üyeleri, Büyük Millet Meclisi'nde Gazi Mustafa Kemal Paşa'yı ziyaret ettiler. Bu görüşmede Heyet Başkanı Recep Bey, Buhara Cumhuriyeti'nin iyi dileklerini iletti. Mustafa Kemal Paşa da heyet tarafından kendisine emanet edilen Kur'an-ı Kerim ve kılıçları kabul etti. Kılıçların biri Mustafa Kemal Paşa'ya, diğeri İsmet Paşa'ya verilmişti.
Yüzbaşı Şerafeddin, 15 Mayıs günü düzenlenen bir törenle, Üçüncü Kılıç'ı "İzmir'e giren İlk Türk subayı" unvanıyla birlikte aldı. İlginç bir durum da Misbah Efendi adında bir İzmirli Yahudi'nin koyduğu 500 liralık ödüldü. Ödülün yarısı Yüzbaşı Şerafeddin'e, yarısı da kendisinden iki dakika sonra Sarıkışla'ya giren Teğmen Zeki Bey'e (General Zeki Doğan) verildi.
Şerafeddin Bey, 1922'de binbaşı, 1931'de yarbay, 1936'da albay oldu. Cumhuriyet döneminde İzmir soyadını aldı ve 1944'te albay rütbesinden emekli oldu. Ömrünün son yıllarını İstanbul Beşiktaş'ta geçirdi. 1951'de vefat edince Yahya Efendi'ye defnedildi.
Yüzbaşı Şerafeddin Bey, vefat etmeden önce gazetelerde İzmir'de bir müze kurulacağını okumuş ve kılıcın millete ait olduğunu düşünerek eşi Siret Hanım'a kılıcı müzeye vermeye karar verdiğini söylemişti. Ancak kendisinin sağlık durumunun iyi olmaması sebebiyle İstanbul Valiliği aracılığıyla kılıcı İzmir'e göndermeyi düşünmüşlerdi. Siret Hanım, Milli Mücadele'nin simgesi olan bu kılıcı alarak valiliğe götürdü. Ancak Kemal Arı'nın araştırmalarına göre günümüzde "Üçüncü Kılıç"ın izine rastlanılmamıştır..
.Batılı devletlerin bizzat Osmanlı'ya karşı savaşa girmesi neticesinde 1830'da Mora Yarımadası'nda ve Atina'yı da içine alan bir Yunan devleti kuruldu. Rumların büyük bir çoğunluğu hâlâ Osmanlı hâkimiyeti altındaydı. Yunanistan'ın bundan sonraki "Megali İdea" (büyük ülkü) siyaseti, Rumların yaşadığı diğer Osmanlı topraklarını ve İstanbul'u ele geçirmekti. Yunanistan daha sonraki yıllarda Batı'nın da desteğiyle Türkiye aleyhine büyümeye devam etti.
Yunanistan'ın kışkırtması sonucu 1855'te Teselya'da bir isyan çıktı. Abdi Paşa, isyanı bastırdı. Ancak 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Osmanlı Devleti büyük bir mağlubiyete uğradı. Yunanistan ile Osmanlı Devleti arasında 1881'de İstanbul'da yapılan bir antlaşmayla Teselya ve Narda, Yunanistan'a bırakıldı. Türklerin geride bıraktığı camiler, okullar, tekkeler, hanlar, hamamlar yok edildi.
Girit, 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nu en çok uğraştıran meselelerden biriydi. Girit meselesi yüzünden 1897'de Türk-Yunan Savaşı çıktı. Goltz Paşa, Bayram Kodaman, Metin Hülagu ve Sedat Kanat'ın bu konuda araştırmaları vardır. Birol Ülker'in de yazımızda istifade ettiğimiz "Abdülezel Paşa" üzerine bir çalışması mevcuttur.
Zonaro'nun fırçasından Dömeke Savaşı.
GİRİT MESELESİ
1890'larda Girit meselesi yüzünden Türkiye- Yunanistan ilişkileri gerginleşti. Yunanistan, Girit'le ilgili düşmanca tutumunu 1896-1897 yıllarında daha da artırdı. Osmanlı sınırlarına saldırılarda bulunup karakollarımıza ateş açtılar. Yunan gemileri, Yanya, Narda ve Selanik körfezlerinde kışkırtıcı faaliyetlerde bulundular.
Yunanistan, Teselya'da kuvvetlerini artırıp, çete faaliyetlerini çoğaltıp seferberlik ilan etti. Durumu yakından takip eden Osmanlı yönetimi de Teselya sınırındaki kuvvetlerini çoğalttı. Osmanlı Devleti, meseleyi görüşmelerle çözmek istiyordu, ancak büyük bir şımarıklık ve hayaller içerisinde olan Yunanistan, barıştan uzak durdu.
Gazi Edhem Paşa
Girit Rumları, Şubat 1897'de isyan ettiler. Yunanistan da Girit'e asker çıkardı. Yunan askerleri, savaş ilan edilmeden 16 Nisan'da Teselya bölgesinde Osmanlı sınırlarından içeri girdi. Osmanlı Devleti, bu gelişmeler üzerine 17 Nisan 1897'de Yunanistan'a resmen harp ilan etti. Osmanlı birlikleri, Alasonya Taarruz Ordusu (Şark Ordusu) ve Yanya Müdafaa Kolordusu (Garb Ordusu) olarak konuşlanmıştı. Müşir Edhem Paşa komutasındaki Alasonya ordusuna taarruz, Yanya Kolordusu'na da hazır olması emri verildi. Türk Ordusu'na Müşir Edhem Paşa komuta ederken, Yunan Ordusu'nun başında ise Veliaht Konstantin vardı. Yunan ordusunun doğru düzgün bir savaş planı yokken, Osmanlı ordusunun 1886'da Goltz Paşa tarafından yapılmış Teselya üzerinden Atina'ya hızlı bir şekilde taarruz planları vardı.
YUNAN HEZİMETE UĞRADI
Alasonya ordusu, 18 Nisan 1897'de Milona geçidini ele geçirmek amacıyla taarruza geçti. Yunanlılar, Osmanlı ordusunun bu bölgeden taarruz edeceğini tahmin ettikleri için Milona geçidini iyi tahkim etmişlerdi. Bu yüzden askerlerimiz ağır kayıplar verdiler. Alasonya ordusuna bağlı İkinci Tümen'in İkinci Tugayı'nın komutanı Hâfız Abdülezel Paşa'ydı. Abdülezel Paşa uyarıları dinlemeyerek birinci ateş hattında askerleriyle birlikte savaşıyordu. Komutanlarını yanlarında gören askerlerimiz de büyük şevkle savaşmaya başladılar.
Milona geçidinin önemli mevzilerini ele geçiren Abdülezel Paşa'nın askerleri siperlere girip mevkilerini savunmaya başladılar. Abdülezel Paşa, burada da kendisine yapılan uyarıları dinlemedi.
Le Petit Journal'de Türk-Yunan Savaşı.
Kendisini uyaran komutanlarına, "Şimdiye kadar bulunduğum müteaddit muharebelerde atımdan inmedim, kıtamın başından ayrılmadım, ölüm korkusuyla geri çekilmedim. Devlete edeceğim hizmet yalnız bundan ibaret kalmış iken mi kendime güldüreceğim" dedi ve yerinden kımıldadı. Ancak Pırnartepe'deki mevzilerin üzerinde muharebeyi yöneten Abdülezel Paşa çenesine isabet eden bir kurşunla şehit düştü. Cesur komutanlarının şehadetini gören askerleri daha şevke gelerek Yunan birliklerini püskürttüler. Dailly News gazetesi, paşanın şehadetini "Bir Osmanlı Kahramanı" başlığı altında verdi.
Bir gün süren çatışmalarda Türk askeri stratejik bütün tepeleri ele geçirmişti. Şehit Abdülezel Paşa, Alasonya'da toprağa verildi. 2. Tümen'in diğer tugay komutanı Celal Paşa da 21 Nisan Muharebeleri'nde şehit düştü.
YILDIRIM SAVAŞI
Savaş, 20 Nisan'da özellikle Preveze, Epir, Tırnova, Vigla, Damassi ve Maukezi'de yoğunlaştı. Osmanlı ordusu, kısa sürede Tırnova'yı ele geçirdi. Yunanlıların mağlubiyeti üzerine, büyük devletlerin duruma müdahale edeceklerini tahmin eden II. Abdülhamid, Edhem Paşa'ya yıldırım savaşı yapması emrini verdi. 25 Nisan'da Yenişehir, 26 Nisan'da Tırhala alındı.
Türk birliklerinin, 8 Mayıs'ta Yunan ordusunun tedarik merkezi Volos'u alması Yunanlılar açısından büyük bir hezimetti. Bu gelişme üzerine General Makris istifa etti, yerine Albay Mavromichalis getirildi. İlerleyen günlerde Kral Georges'a bir suikast teşebbüsünde bulunuldu. Hezimetler arttıkça Yunan ordusunda komutanlar sık sık değiştirildi. İngiliz, Fransız, Alman, Rus ve Avusturya savaş gemileri Yunanlıların terk ettikleri Volos'a asker çıkardılar. 14 Mayıs 1897'de İstanbul'daki altı Batılı büyükelçi, Türk ve Yunan müzakerecilerin barış anlaşması yapabilmesi için Osmanlı yönetimine muhtıra verdiler. Ancak savaş devam ediyordu.
Mağlubiyetler üzerine Prens Konstantin, Dömeke'ye çekilerek savunma hattı oluşturdu. Edhem Paşa, Dömeke'de Yunan ordusuna büyük bir darbe vurdu ve 17 Mayıs'ta Dömeke kasabası Türk ordusu tarafından alındı. "Altı ayda geçilemez" denilen Termopil geçidi 24 saatte aşıldı. Türk ordusuna Atina yolu açılmıştı. Bu gelişmeler üzerine her zaman olduğu gibi Batılı devletler araya girdiler. Baskılar üzerine 20 Mayıs 1897'de ateşkes yapıldı.
4 Aralık 1897 tarihli antlaşmayla Teselya sınırında bazı stratejik mevkiler Türk tarafına verilirken, Osmanlı ordusu Teselya'dan çekildi. Yunanistan 4 milyon altın savaş tazminatı ödemeye mahkûm edildi. İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya'nın baskısıyla Girit'in muhtariyeti ilan edilerek adadaki Türk hâkimiyeti sona erdirildi.
Abdülezel Paşa
ABDÜLEZEL PAŞA'NIN ŞEHADET NUTKU
1827 Konya doğumlu Abdülezel Paşa, 16 yaşında iken orduya er olarak katılıp, 1885'te paşalığa yükselmiş kahraman bir askerdi. 1897 Türk-Yunan savaşında cesaret ve kahramanlıklarıyla nam saldı. 17 Nisan 1897 günü Alasonya'nın Milona geçidi bölgesinde Pırnartepe mevkiindeki muharebede şehit düştü. Şehit Abdülezel Paşa, tugayıyla birlikte hücum etmeden önce şu nutku çekerek askerlerini cesaretlendirmişti:
"Askerler! Şu gördüğünüz tepenin zaptı bizim için pek büyük, pek şanlı bir zafer olacaktır. Siz Milona geçidi gibi en çetin yerlere hücum ederek cesaretinizi herkese göstereceksiniz. Bu hücumunuzla zaten gözü yılmış olan düşmanınızı hepten perişan edeceksiniz. Analarınız sizi bugün için doğurdu, büyüttü. Padişah efendimiz sizi bugün için besledi, vatan sizden bugün fedakârlık bekliyor. Kısaca bugün şan, şeref, devlet ve millet sizin süngülerinize güvenmektedir.
Askerler! Size en son bir vasiyetim var, yerine getirilmesini rica ederim. Eğer şu tepenin tarafınızdan zapt edildiği görmeden şehit olursam, tepeyi zapt ettikten sonra, tepenin üstünde benim için bir mezar açarak gömünüz. Yok eğer tepeyi zapt edemeyecekseniz bırakın cesedim bu topraklar üzerinde kalsın. Evlatlar! Sizin dağlar dayanmayan hücumunuza böyle tepeler elbette dayanmaz. Bu cihetle sizden mutlaka bu tepenin zaptını isterim. Hazreti Peygamberimizin yardımları yanımızda olacaktır. Haydi aslanlarım, arş ileri, daima ileri.".
.türk ordusu, Sakarya Meydan Muharebesi'nde kazanılan zaferden sonra Büyük Taarruz'a hazırlandı. Ordunun eksikleri eldeki kısıtlı imkânlarla giderildikten sonra birlikler, hazırlanan taarruz planlarına göre gizlilikle harekete geçti.
Büyük Taarruz öncesindeki hazırlık safhası yoğun istihbarat faaliyetlerinin yürütüldüğü bir süreçti. Hem Türk tarafı hem de Yunanlılar askeri harekâtın planlanmasından ordunun sevk ve idaresine kadar birbirlerinin durumları hakkında bilgi temin edebilmek için çalıştılar. Taraflar elde ettikleri bilgilere göre harekât planlarını yeniden gözden geçirdi veya değiştirdi. Ancak bu bilgiler kimi zaman gerçek bilgilerken kimi zaman da karşı tarafı yanıltmak için bilinçli olarak servis edildi. Bu konuda Selim Erdoğan'ın "Büyük Taarruz Öncesinde Bir Dezenformasyon Başarısı" isimli makalesi, Türk tarafının Büyük Taarruz öncesinde Yunanlara karşı gerçekleştirdiği başarılı bir dezenformasyon örneğini anlatır.
İNCELİKLİ PLAN
Asker ve teçhizat olarak düşmandan eksik olan Türk ordusunun düşmanın merkezine baskın taarruz gerçekleştirmesinden başka çaresi yoktu. Asıl darbeyi vuracak Birinci Ordu'nun karşısında 1, 4 ve 7. Yunan piyade tümenleri vardı. Afyon üzerinden gerçekleştirilecek bu taarruzda göz ardı edilmemesi gereken husus ise Yunanların ihtiyat kuvvetlerini muharebe sahasına kaydırma ihtimaliydi. Zira belirlenen taarruz planına göre hedefteki Yunan ordusuna kuzey ve kuzeydoğuda konuşlu 4 tümeninin takviyesi muhtemeldi. Böyle bir durum, gösterilen tüm gayretleri boşa çıkarabilir veya süreci uzatabilirdi. Tam bu noktada her hareketi incelikle tasarlanmış bir plan karşımıza çıkıyor.
Başkomutanlık Meydan Muharebesi.
OLMAYAN TÜMENLER
Planın temeli, 22 Kasım 1921'de İsmet Paşa tarafından birinci ve ikinci ordu komutanlıklarına gönderilen şifreye dayanıyordu. Buna göre Batı Cephesi Komutanlığı, muhtelif bölgelerden bir kış taarruzu planlamaktaydı. Taarruz kollarından biri de Eskişehir yönüne taarruz edecek Deli Halit Bey liderliğindeki Kocaeli Grubu'dur. Kocaeli Grubu, taarruz için doğuda yeni kurulan ve yürüyüş halinde olan 19. ve 20. tümenlerle takviye edilecekti.
İsmet Paşa tarafından her iki ordu komutanlığına gönderilen bu şifre, Yunanlar tarafından ele geçirildi. Yunan Küçük Asya Ordusu Komutanı General Papoulas'ın Başbakan Gounaris'e 4 Ocak 1922'de gönderdiği raporda, cephedeki Türk kuvvetlerinin üç ordudan oluştuğu, en kuzeydeki Üçüncü Ordu'nun dört piyade tümeni ve bir süvari tugayından meydana geldiği yazılıydı. Müteakip zamanlarda gönderdiği diğer raporlarda kuzeyde Üçüncü Ordu olmasa da Kocaeli Grubu bünyesinde birden fazla tümenin varlığını teyit eder. Aslına bakıldığından bu bilgilerin Yunanların eline geçmesi bilinçli bir tercihti. Zira ne böyle bir harekât planlanmaktaydı ne de Anadolu'da kurulan ve Kocaeli Grubu'na katılacak 19. ve 20. Tümen'in varlığı söz konusuydu.
Atatürk'ün "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri" emri.
Yunanların bu istihbaratın gerçekliğine inanmasında 19. ve 20. Tümen yokken 21. Tümen'in kurulması ve bu tümenin gizlenmemesinin etkisi muhtemeldi. Bunun yanında Mustafa Kemal Paşa'nın haziran ayı ortasında ansızın yaptığı Adapazarı-İzmit gezisi dikkatleri buraya çekmişti. Her aşaması incelikle tanzim edilmiş bu plan, Yunanların cephenin kuzey kesiminde yer alan Kocaeli Grubu'nu en az üç tümenlik bir kuvvetten müteşekkil olduğunu düşünüp ona göre savunma düzeni almasına neden oldu. Yunan savunma stratejisi, olmayan bir Türk kuvvetine karşı yeniden düzenlendi. Böylelikle sayısı 6 bin 981 kişi olan Kocaeli Grubu, sayısı 20 bini geçen Yunan tümenini oyalayarak taarruza kalkan Türk birliklerinin işini kolaylaştırdı.
RUHLARI BİLE DUYMADI
Birliklerimiz gizlice, Yunanların haberi olmadan Afyonkarahisar bölgesine konuşlandılar. Gelişmeleri Yunan istihbaratının ruhu bile duymamıştı. Yunanlar, birliklerini yaklaşık 650 kilometrelik bir cephe hattına dağıtarak kuvvet yığma prensibini ihlal etmişler, taarruz üzerine birliklerini Afyon'a yönlendirmede yetersiz kalmışlardı. Buna karşılık Türk ordusu, birliklerini 65 kilometrelik bir cephede konuşlandırmıştı.
Türk komuta heyeti, savaşı Yunan mevzilerine çok yakın yerlerde idare ederken, Yunan komuta heyeti cepheden daha uzaktaydı. Bu taktik hatalar ve Yunan ordusunun psikolojik durumu savaşı kaybetmelerinde önemli rol oynamıştır. 26 Ağustos 1922'de başlayan Büyük Taarruz, 9 Eylül'de Yunan ordusunun Ege'ye dökülmesiyle neticelendi.
ADVERTISING
***
YUNANİSTAN'IN İSTANBUL'U İŞGAL PLANI
Eskişehir-Kütahya Muharebeleri'ndeki (10-24 Temmuz 1921) zafer sarhoşluğu Yunanlara İstanbul'u kolaylıkla işgal edebileceklerini düşündürdü. İstanbul'daki Rumların Yunan işgalini destekleyeceklerini, İngilizlerin ise bu duruma ses çıkarmayacaklarını varsaydılar. Yunan basını hem nabız yoklamak hem de kamuoyu oluşturmak için İngilizlerin işgali destekleyeceklerine dair haberler çıkardı.
İngilizler, İstanbul'un Yunanlar tarafından muhtemel bir işgalinin Fransız ve İtalyanların tepkisini çekeceği düşüncesindeydi. Zira İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon'un, "Yunanlar İstanbul'u işgal etmek isterse buna kim mâni olabilir" çıkışına, Fransız Dışişleri Bakanı Briand, "Bizim Kilikya'da 80 binden fazla askerimiz var. Bu askerler icabında Türklerle müştereken hareket ederek buna mâni olurlar" cevabını verdi.
Yunanistan, Anadolu'da savaş devam ederken herhangi bir ihtilafa sebep olmamak adına İstanbul'u işgal planını daha uygun bir zamanda yeniden gündeme getirmek üzere rafa kaldırdı. 23 Ağustos 1921'de Eskişehir-Seyitgazi hattından ileri yürüyüşe geçen Yunan kuvvetleri, Sakarya'da karşılaştığı Türk kuvvetleri tarafından hezimete uğratıldı.
Hayali Büyük Yunanistan haritası.
Sakarya mağlubiyeti ile kendisine duyulan güvenin azaldığını gören Yunanistan, Ankara Hükümeti'ne Sevr'i imzalatabilmek için İstanbul'u işgal planını uygulamaya kalkıştı. Nuray Özdemir, Büyük Taarruz öncesi Yunanistan'ın İstanbul'u işgal teşebbüsünü bir çalışmasında detaylıca anlatır
Yunanlar, İstanbul'u işgal planını uygulamak üzere 1922 Mayısı'ndan itibaren hazırlıklara başladı. Trakya'daki gücünü tahkim etmek için asker sayısını artırdı. Rumeli Komiserliği'nden Harbiye Nezareti'ne gönderilen raporda Trakya'da Yunan hareketliliğinin arttığı bildirildi. Silivri'ye 270 kişilik bir kuvvet gönderilerek 15 gün içinde İstanbul üzerine yürüyecekleri bildirildi. Raporlarda ifade edilen muhtemel bir Yunan işgali, İstanbul basınında da yer almaya başladı. Yunanların Tekirdağ'a asker yığdığı, Çatalca'da müstahkem mevkiler hazırladıkları ifade edildi
Sakarya mağlubiyetinden sonra Yunan hükümeti tarafından Küçük Asya Ordusu Başkomutanı olarak tayin edilen General Hacıanestis, İstanbul'a yapılacak bir harekât için Trakya'daki mevcut asker sayısının yetersiz olduğunu söyleyerek buradaki asker sayısını artırdı. Batı Anadolu'dan sevk ettiği birliklerle Trakya Ordusu adını verdikleri 4. Kolordu'nun sayısı 1922 Temmuz sonunda 45 bine ulaştı. Yunan hükümeti 29 Temmuz 1922'de İstanbul'u işgal edeceklerine dair İtilaf Devletleri'ne bir nota verdi. 21 Temmuz'dan itibaren 4. Kolordu ileri harekâtına başlayarak bazı tümenleri Silivri'ye kadar ulaştı. Yunan 4. Kolordusu'nun istihbaratına göre, 45 bin kişilik Yunan kuvvetinin karşısında Türk, Fransız, İngiliz ve İtalyan kuvvetlerinden oluşan yaklaşık 17 bine yakın bir kuvvet vardı. Dolayısıyla İstanbul'u elde etmek pek de zor olmayacaktı. Ancak Yunan hükümeti, muhtemel bir işgalde İstanbul'daki Türk nüfusunu ve gizli teşkilatları hesaba katmamıştı.
Yunanların muhtemel bir İstanbul işgaline başından beri karşı olan Fransa Başbakanı Poincare, İstanbul'da bulunan General Pelle'ye Yunanların İstanbul'a girmelerine müsaade edilmemesi, gerekirse silah kullanmaları talimatını verdi. Aynı şekilde İstanbul İngiliz Yüksek Komiseri General Harington da Yunanların bu harekâtını onaylamadı. Böylece İngiliz ve Fransızlar birlikte hareket etme kararı aldı. Çatalca hattında bulunan kuvvetlerini takviye ederek istihkam noktaları kuvvetlendirdiler.
Bazı Yunan kuvvetleri Istranca'ya doğru hareket edip tayin edilen sınır hattını geçince karşı tarafta bulunan Fransızlar ateşle karşılık verdi. Yunan birlikleri geri çekilmek zorunda kalırken söz konusu çatışma Türk kamuoyunda yankı buldu. Ancak İngilizler bunu yalanlayarak Türk jandarması ile Yunan devriyesi arasında yaşanan bir çatışma olduğu haberini yaydı. Yunanlar kararlılığını göstermek adına İstanbul Limanı'ndaki savaş gemilerini manevra bahanesi ile harekete geçirerek Tekirdağ'a iki tümenlik asker çıkardı.
Yunan hükümeti sahadaki engellemeleri diplomatik yollarla aşmak niyetindeydi. Atina'daki İngiliz elçisinden Türklerin barışa zorlanması için İstanbul'un işgalini onaylamaları istendi. Aynı şekilde İtilaf Grubu'na mensup ülkelerin başkentinde bulunan Yunan elçileri de İstanbul'u işgal planı için destek aradı. Ancak aradıklarını bulamadılar. İngilizler, Marmara'ya açılan Yunan savaş gemilerine gözdağı vermek için Malta'da konuşlu 7 büyük gemi ve 9 destroyeri Marmara'ya gönderdi.
İngiltere, Fransa ve İtalya müştereken 31 Temmuz 1922 tarihinde Yunan hükümetine Yunanistan'ın İstanbul'u işgal teşebbüsünü veto eden bir nota verdi. Yunan kuvvetlerinin İstanbul'a yürüdükleri takdirde karşılık verileceği ifade edildi. Çatalca'da zaman zaman Yunan kuvvetleri ile Fransızlar arasında çatışma yaşandı. Bunun üzerine 15 Ağustos 1922'de İtilaf Devletleri ile Trakya'da konuşlu 4. Kolordu Komutanı General Vlahupulas arasında imzalanan protokolle Yunanistan'ın İstanbul'u ele geçirme imkânı kalmadı.
.1048'deki Hasankale zaferinden sonra Anadolu'da yayılmaya başlayan Türkmen kitleleri, 1059'da Sivas ve Malatya'yı ele geçirdiler. Alparslan, amcası Tuğrul Bey'in ölümünden sonra taht mücadelesini kazanarak 1064'te Büyük Selçuklu hükümdarı olmuştu. Alparslan, 1064'te Kars'ı fethetti. 1067'ye gelindiğinde Kayseri, Niksar ve Konya fethedilmişti. Afşin Bey, 1068'de Anadolu'yu boydan boya geçerek İstanbul Boğazı'na kadar geldi.
Türkmenler, Anadolu'nun doğu ve orta kısımlarına yayılmışlarsa da burası henüz onlar için emin bir yurt değildi. Zira Türkmenlerin düzenli Bizans ordularına karşı mücadele edecek güçleri yoktu. Bu yüzden Bizans orduları üzerlerine geldiği zaman Türkmenler, Kafkaslar'a çekilmek zorunda kalıyorlardı.
Ayrıca Anadolu'nun fethedilememiş pek çok müstahkem mevkii ve kaleleri vardı. Bu yerlerin, yeterli muhasara silahına sahip olmayan Türkmenler tarafından ele geçirilmesi oldukça zordu. Selçuklu orduları da Türkmenleri himaye için her zaman Anadolu'ya gelemiyordu. Malazgirt Savaşı hakkında Ali Sevim, Faruk Sümer, Abdülkerim Özaydın, Erdoğan Merçil ve Adnan Çevik'in araştırmaları vardır.
Alparslan
İSLAM DÜNYASI YEKVÜCUT
Bizans İmparatoru Romanos Diogenes, 1068'den sonra Anadolu'ya yayılan Türkmen meselesini gündeme almıştı. 1071'de büyük bir ordu hazırlayarak Türkmenleri Anadolu'dan atmak için harekete geçti.
İslam dünyası Bizans'a karşı yekvücut oldu. Abbasi Halifesi'nin emri üzerine İslam dünyasındaki camilerde şu dua okunmuştu:
"Allahım! İslam sancağını yükselt ve ona yardım et... Müminlerin emirinin burhanı olan Sultan Alparslan'ın senden dilediği yardımı esirgeme ki, o sayede hükmünü yürütsün, şanını yaysın ve zamanın güçlükleri karşısında kolayca yerinde tutunabilsin. Senin dinini şerefli ve yüce tutabilmesi için onu lütufkâr ve her zaman etkili olan desteğinden mahrum etme.
Malazgirt
Onun kâfirlerin karşısındaki bugünü yarınına da yetsin. Ordusunu meleklerinle destekle. Niyet ve azmini hayır ve başarıyla sonuçlandır. Çünkü o senin ulu rızan için rahatını terk etti. Malı ve canıyla senin emirlerine uymak amacıyla senin yoluna düştü...
Allahım! O nasıl senin çağrına uyup dininin korunmasında gevşeklik göstermeden emrine uymuş ve düşmanlarına bizzat karşı koyarak dinine hizmet için geceyi gündüze katmışsa, sen de ona zafer kısmet eyle, dileklerinde ona yardımcı ol, kaza ve kaderini onun için tecelli ettir... Yapmak istediği her işi ona kolay kıl. Tâ ki, onun düşmana karşı olan kutsal hareketi, zaferden ışık alsın ve müşrikler zümresinin, hak yollarını göremeyip sapıklıkta gözleri yumulsun.
Ey Müslümanlar! Doğru bir niyet, dürüst bir azim ve Allah'tan korkan temiz kalplerle ve ihlas bahçesinden kısmet alan inançlarla onun için Allah'a yalvarıp yakarınız. Onun güçlü, kuvvetli olarak düşmanlarını mahvetmesi, sancağını yükseltip zaferlerin en son derecesine eriştirmesi ve gayesine nail olması hususunda Allah'a dua ve niyazda bulununuz.
Allahım! Onun bütün güçlüklerini kolaylaştır ve müşrikliğe onun önünde boyun eğdir."
Bir Türk süvarisi
İKİ ORDU KARŞI KARŞIYA
26 Ağustos 1071 Cuma günü iki ordu Malazgirt Ovası'nda karşılaştı. Alparslan, cuma sabahı bütün komutanlarını topladı ve onların yanında Allah'a şöyle dua etti: "Ey Allah'ım, Sana müvekkil oldum ve bu cihatla Sana yaklaştım, Senin katında secdeye kapanıyor ve yalvarıyorum. Bu sözlerim, gerçek duygularımı ifade etmezse beni, yanımdaki yardımcılarımı ve askerlerimi yok et! Eğer içtenliğimi kabul ediyorsan, düşmanlara karşı bu cihatta bana yardım et ve beni muzaffer bir Sultan kıl!"
Sultan Alparslan, Buharalı Ebû Nasr Muhammed'in bütün Müslümanların İslam'ın zaferi için dua ettikleri cuma günü öğle vaktinde düşmana saldırması tavsiyesine uyup, ordusuyla birlikte cuma namazını kıldıktan sonra, "Ölürsem kefenim olsun" dediği beyaz bir elbiseyle ordusunun karşısına çıkıp "Ey askerlerim ve komutanlarım! Daha ne zamana kadar biz azınlıkta, düşman çoğunlukta olmak üzere, böyle bekleyeceğiz? Ben bizzat Müslümanların minberlerde bizim için dua etmekte oldukları bu saatte düşmanın üzerine atılmak istiyorum. Galip gelirsek arzu ettiğimiz sonuç hasıl olacaktır, aksi takdirde şehit olarak cennete gideriz. Bugün burada ne emreden bir sultan ne de emir alan bir asker var; ben de içinizden biri olarak sizinle birlikte savaşacağım; benimle gelmek isteyenler peşime düşsünler, istemeyenler serbestçe geri dönebilirler. Biz, Müslümanların eskiden beri yapageldikleri bir gaza yapıyoruz" şeklinde konuştu.
Sultan'ın konuşmasını heyecan içinde dinleyen asker ve komutanlar hep bir ağızdan, "Ey Sultan, biz senin kullarınız, sen ne yaparsan biz de aynısını yaparız ve sana yardım ederiz, istediğin gibi hareket et" dediler. Bunun üzerine Sultan Alparslan atının kuyruğunu bizzat bağladıktan sonra savaşı başlattı.
Selçuklular
ANADOLU, TÜRKİYE OLDU
Öğleden geceye kadar devam eden Malazgirt Meydan Muharebesi'nde Bizanslılar ağır bir yenilgiye uğradı. Bizans ordusunun büyük bir kısmı kılıçtan geçirilmiş, imparator ve çok sayıda general esir alınmış, askerlerin ancak bir bölümü kaçarak canlarını kurtarabilmişti. Büyük Selçuklu hükümdarı Alparslan, kendisinden daha büyük bir orduyu uyguladığı akıllı savaş planıyla mağlup etmişti.
Malazgirt Zaferi, Bizans ordusunu ve mukavemetini çökertti ve Anadolu'nun kapılarını sonuna kadar Türkmenlere açtı. Bizans'ın yediği bu büyük darbe, Türkmenlerin Anadolu'ya sel hâlinde dolmalarını sağladı. Anadolu "Türkiye" oldu.
ANADOLU'NUN FETHİ
Malazgirt Zaferi'nden sonra Anadolu çok kısa sürede fethedildi. Selçuklu hanedanından Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Anadolu'daki Türkmenlerin başına geçip, kısa sürede Orta Anadolu'dan İznik'e kadar olan sahayı ele geçirerek Türkiye Selçuklu Devleti'ni kurdu.
Türkler, Anadolu'da, Türkiye Selçukluları'nın yanı sıra birtakım beylikler de kurdular.
Çubukoğulları (Elazığ), Artukoğulları (Mardin-Hasankeyf), İnaloğulları (Diyarbakır), Dilmaçoğulları (Bitlis-Erzen-Batman civarı), Kızılaslanoğulları (Siirt ve civarı), Saltuk Bey (Erzurum), Danişmend Gazi (Sivas- Amasya-Tokat) ve Mengücek Gazi (Erzincan- Divriği) beyliklerini kurarak, Anadolu'nun Türkleşmesini sağladılar. Ancak bunların hiçbiri fazla büyüyemedi. Bu beylikler zamanla Türkiye Selçukluları tarafından ilhak edildiler..
.Türk SİHA'ları savaş anlayışını değiştirip yeni bir savaş konsepti geliştirdi. Türkiye'nin gururu ve İslam dünyasının son asırlarda askeri sahada yaptığı en önemli silah olan "SİHA"ları üreten Baykar Teknoloji, savaş alanında bir devrim yaratacak insansız uçağa Türk tarihinde önemli bir yeri olan "Kızılelma" ismini verdi.
Milletlerin ulaşmak istedikleri ideallerine "ülkü, mefkure" denir. Bir millet mefkuresi varsa millet olur ve dinamizm kazanır. Kızılelma, genel olarak "erişilmesi istenen ülkü, elde edilmesi amaçlanan muhayyel yer" anlamında kullanılmıştır. Buna mukabil "elde edilmesi amaçlanan muhayyel yerin" neresi olduğuna dair farklı açıklamalar yapılır.
Aslında izahların bu denli geniş bir coğrafyayı kapsaması ve daima süreklilik arz etmesi Türk hâkimiyet telakkisinin dinamikliğini, değişen şartlara uyum sağlayabildiğini ve bu sayede Türk milletinin daima bir dünya hâkimiyeti tasavvurunun olduğunun da en iyi göstergesidir. Rahmetli Orhan Şaik Gökyay, Pal Fodor ve Osman Turan'ın bu konuda önemli araştırmaları vardır.
Hasan Rıza'nın fırçasından Kanuni, Budin önlerinde.
'BAŞLIYA BAŞ EĞDİRDİ'
Kızılelma, sabit bir yer değildir. Kızılelma, Türk'ün bütün dünyaya hâkim olma arzusu ve gayretinin adıdır. Çünkü daha Hunlar ve Göktürkler'den itibaren günümüze intikal eden yazılı malzemelerden anlaşılmaktadır ki Türkler, tarih sahnesine çıktıklarından itibaren bütün dünyaya hükmetmek, dünyanın tamamına hâkimiyetlerini yaymak istemektedirler. Bunun en güzel ve ilk ifadelerinden biri Orhon Yazıtları'ndaki şu sözlerdir:
"Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkda, ikisi arasında insanoğlu kılınmış. İnsanoğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini, töresini tutu vermiş. Dört taraf hep düşman imiş. Ordu sevk ederek dört taraftaki milleti hep almış, hep tâbi kılmış. Başlıya baş eğdirmiş, dizliye diz çöktürmüş."
Orhun Yazıtları'nda bütün dünyanın hâkimi olmak üzere Türklerin bizzat Tanrı tarafından yaratıldığı ideali dile getirilmektedir. İşte bu ideal Kızılelma düşüncesinin bir ifadesidir.
Fatih, Belgrad önlerinde.
Bu ideal, Türkler Müslüman olduktan sonra da devam etmiştir. Bunun da en güzel ifade edildiği kaynaklardan biri Dîvânü Lugati't-Türk'teki şu sözlerdir:
"Yüce Tanrı, devlet güneşini Türk burçlarında doğdurdu; göklerin çemberini onların ülkeleri etrafında döndürdü ve onlara Türk diye ad verdi; mülk diye ülkelerin idaresini; onları zamanın hakanları yaptı; günümüzdeki insanların yuları ellerine verildi; halk üzre onları görevlendirdi; hak üzre onları kuvvetlendirdi; onlarla yaşayanları ve idareleri altında çalışanları aziz kıldı; onlar Türkler sayesinde muratlarına erdiler ve ayak takımının şerrinden esen oldular. Aklı olan herkes onlara katılmalı ve onların oklarından korunmalı. Onlara (seslerini) duyurabilmek ve onların gönüllerini kendilerine meylettirebilmek için en iyi yol onların dillerini konuşmaktır."
HEDEF İSTANBUL VE ROMA
Türkler Müslüman olduktan sonra da dünya hâkimiyeti ideallerini devam ettirdiler. Bunun için İslam dininin cihad ve gaza ideolojilerini de değer dünyalarına kazandırdılar. Kuran'da ve Hz. Peygamber'in hadislerinde fethinin müjdelendiği iki Roma'yı ele geçirmek, yeni dünya hâkimiyeti idealleri hâline geldi. Bu Romalardan biri İstanbul, diğeri ise İtalya'daki Roma idi. İlk Kızılelma, 1453'te Fatih Sultan Mehmed tarafından fethedildi ve Türkler bir kez daha İslam dünyasının en önde gelen gazileri mertebesine ulaştılar. İkinci ideal olan Roma'nın fethi için yine Fatih ve Kanuni devirlerinde fetihler yapıldı ise de sonuca ulaşılamadı.
Aslında Batı Roma'nın fethi daha Yıldırım Bâyezid zamanından itibaren Osmanlı idealiydi. Nitekim İkinci Bâyezid, tahta çıkışını tebrik etmek üzere Edirne'ye gelen Venedik, Ceneviz ve diğer İtalyan devletlerinin temsilcilerine, "Roma'ya kadar gidip Saint Pierre Kilisesi'nin mihrabında atıma yem vereceğim" demiştir. Buna mukabil Batı Roma'nın fethi ve bu yolla dünya hâkimiyetini genişletme arzusu Türkler arasında hep bir ideal olarak kaldı.
Osmanlı düşünce dünyasında İstanbul'un fethinden ardından önce Belgrad, daha sonra da Viyana şehri Türk Kızılelması oldu fakat bunların hiçbiri tek başına Kızılelma mefkûresini temsil etmemiştir. Çünkü Türkler için Kızılelma her zaman bir ideal olarak kalmıştır. Bunu en iyi ifade eden olaylardan biri, cihan hükümdarı Kanuni'nin bir gün yeniçeri kışlasını dolaştıktan sonra askerlere "Kızılelma'da buluşuruz" diye seslenmesidir.
İDEAL ZAMANLA DEĞİŞTİ
Osmanlı'nın gücünün zirvede olduğu dönemlerde fethedilecek memleketleri ifade eden Kızılelma mefkûresi 18. yüzyıla gelindiğinde farklı anlamlarda kullanılmaya başlandı. Özellikle Rusya'nın bir dünya gücü olarak Osmanlı aleyhine ilerlemesi ve bir dönüm noktası olarak 1774 yılında Küçükkaynarca Antlaşması'nın imzalanmasıyla birlikte Türk Kızılelması, imparatorluğun sınırlarını muhafaza etme idealine dönüştü. Bu savunmacı yeni Kızılelma izahı sonraki yüzyılda daha da ön plana çıktı.
Bunun yanında fetih hülyaları kuranlar da Kızılelma'yı yeniden yorumladılar. Artık Batı'da aranan bir hedef değil, bizzat Rusya Kızılelma olarak görülmeye başlandı. Mesela Mütercim Âsım, kendisi tenkit etse de bir yeniçeri ileri geleninin, "Eğer eman vermeseler bizim yeniçeriler Kızılelma'ya dek giderler ve Moskov adını yeryüzünden kaldırırlar" dediğini nakleder.
1768-1774 Osmanlı-Rus Harbi'nde Âşık Mustafa'nın kaleme aldığı şu halk şiirinde de Kızılelma olarak Rusya hedef gösterilir: "Seyr eylesin küffar kılıç salmayı/Tövbe etsin Âl-i Osman'a gelmeyi/Dövüşe dövüşe Kızılelma'yı/İnşallah hünkârım alsa gerekdür/Âsi küffâr kasâvete dalmada/ Bütün bunlar şâdan olub gülmede/Donanma ederiz Kızılelma'da/Mesken tutup İslâm kalsa gerekdür."
Ancak bu dönemde fetih telakkisiyle savaş naraları atanlar hayalperest olmakla itham edilmeye başlandı. Kızılelma diyerek yeni beldeler fethetmek isteyenler, "Kızılelma semtini Boğdan'dan gelen al yanak elma gibi yenir bir şey zannetmekle" itham edildiler. Bunda da hiç şüphesiz haksız da değillerdi. Nitekim imparatorluğun eski gücünden eser kalmamıştı, yeni ideal imparatorluğun önce bütünlüğünün muhafazası olmalıydı.
19. yüzyıla gelindiğinde Kızılelma, Avrupa'nın "Şark Meselesi" olarak gördüğü ve tamamen parçalamak istediği imparatorluğu bir arada tutmak idealine dönüştü. 20. yüzyılda, bir taraftan imparatorluğun parçalanmasına yönelik idealler güçlendirilirken diğer taraftan da özellikle Türk dünyasıyla artan irtbat sayesinde yeni bir Kızılelma tasavvuru gelişmeye başladı. Bunun da en önde gelen temsilcisi Ziya Gökalp'in "Demez taş kaya, yürürüz yaya, Türk'üz, gideriz, Kızılelma'ya" dediği "Kızılelma" manzumesidir. Gökalp'in yanında Ömer Seyfettin'in "Kızılelma Neresi" adlı hikâyesi de bu idealin halk nazarında diri kalmasını sağlamıştır.
Sonuç olarak Kızılelma, Türk tarihinin farklı devirlerinde şartlara göre çeşitli şekillerde izah edilmiştir. Kimi zaman Orhun Yazıtları'ndaki gibi bir "kendine gelme ve aslını muhafaza etme" mücadelesi, kimi zaman Kutadgubilig ve Dîvânü Lügati't- Türk'teki gibi bütün dünyanın hükümdarı olma a rzusu, kimi zaman yeniçerilerin ağzından düşürmedikleri, "hükümdarlarının atının gittiği yere kadar fethetme" arzusu, 19. ve 20. yüzyılda toprak bütünlüğünü muhafaza etmekle birlikte bütün Türk dünyası ile birleşme hülyası, Milli Mücadele'de işgalden kurtulma, hürriyet talebi oldu. Nihal Atsız, "Kızılelma ülküsü, Osmanlıların parlak çağlarında iyice belirip şekillenmiş ve konak konak, Türk büyüklüğünün, yükseklik fikrinin, ilahi bir gayenin timsali haline gelmiştir. Kızılelma ülküsünü bir delilik sayacaksak, büyüklükten değil, yaşamaktan da vazgeçmeliyiz. 'Tarihî görevini yapmış ve artık ölmeye yüz tutmuş bir topluluk' olmayı kabul etmeliyiz. Eski Asurlular, Hintliler, Romalılar gibi haritadan silinmeye razı olmalıyız. Buna razı değil isek milli ülkünün peşine düşmeliyiz" der. Kızılelma, Türk'ün dünyada var olma ve dünyaya yön vermesinin adıdır. Bu ülkü terk edildiği zaman Türk milleti de ölmeye başlamış demektir.
HÜKÜMDARLIK ALAMETİ OLARAK KULLANILDI
Kızılelma bir ideal olmakla birlikte neden "kızıl" ve "elma" metaforunun da tercih edildiği izah edilmelidir. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, tarih boyunca dünya hâkimiyetini sembolize eden muhtelif alametler kullanılmıştır. Bunlardan biri de hükümdarların ellerinde tuttukları altın küredir. Dünya hâkimiyetini sembolize eden bu alamet, hem Batı'da hem de Doğu'da kullanılmıştır. Mesela Osmanlı padişahlarına ait minyatürlerin bir kısmında sultanlar ellerinde altın kürelerle resmedilmiştir. Bunun yanında Divan-ı Hümayun'un olduğu odada da tavandan bir altın küre sarkıtılmak suretiyle Osmanlı'nın dünya hâkimiyeti vurgulanmıştır.
Türk tarihinde elma, bir meyve olmaktan ziyade hükümdarlık alameti olarak telakki ediliyordu. Bu yüzden dünya hâkimiyetinin sembolü olarak elma kullanılmıştır. Neden "kızıl" olduğu meselesine de temas etmek gerekir. Burada "kızıl" kelimesi, bildiğimiz kırmızı renkten ziyade, günümüzde de bazı Türk cumhuriyetlerinde kullanıldığı şekliyle, "altın sarısı" anlamında kullanılmıştır. "Golden apple" olarak günümüzde çok yaygın bir kullanıma sahip olan "altın elma" metaforunun temelleri eskiçağa kadar iner. Türklerde hükümdarın çadırının tepesinde bulunan "altın top" aslında Kızılelma'dan başka bir şey değildir..
.lk Türk-İslam matbaasının kurucusu İbrahim Müteferrika 1731'de I. Mahmud'a sunduğu ve Müteferrika Matbaası'nın dokuzuncu kitabı olarak 1732'de yayınlanan "Usulü'l-Hikem fi Nizâmü'l-Ümem" (Milletlerin Düzeninde İlmi Usuller) isimli eserinde, nizam-ı cedidin (yeni düzen) başarısını göstermek amacıyla Petro'nun Rusya'yı nasıl ayağa kaldırdığını uzun uzun anlatır:
İbrahim Müteferrika
"Hıristiyan milletler içerisinde Moskof keferesi itibardan kalmış bir taife olup hiçbir devlete ve orduya mukavemete kudreti yoktu. Korkularından dolayı bulundukları yerlerden daima kış olan karanlık memleketlere çekildiler ve avlanmakla yetindiler. Bundan 30-40 sene önce içlerinden 'Çar' namında bilgili bir melik zuhur etti. Diğer milletlerin ahvallerine, askeri düzenlerine ve siyasetlerine dair kaide ve kanunları inceledi. Harp fenninden anlayan, bu işlerde mahir kişileri memleketine getirtti ve kendi askerlerine bunların tavsiyeleriyle nizam verdi.
Petro'nun donanması.
Az zamanda büyük Hıristiyan devletine karada ve denizde karşı koyabilecek düzende bir ordu meydana getirdi. Kara ordusunun nizamıyla iktifa etmeyip büyük paralar harcayarak İngiltere ve Hollanda gibi yerlerde sefine binasında mahir ustaları topladı. Baltık'ta eşi benzeri görülmemiş uzun süre sağlam kalacak, fırtınalara dayanıklı çok sayıda sefine yaptırdı.
Bu sırada kimsenin tasarrufunda olmayan Hazar Denizi'ne hâkim olmak için İran ile ticaret bahanesiyle donanma kurdu. Mühendisler getirterek Hazar denizinde araştırmalar yaptırdı ve buranın şeklini tasvir ettirdi. Bu faaliyetleri sonucunda İran'a ve Dağıstan'a gidip nice yerleri ele geçirdi."
Ahmed Cevdet Paşa
İMPARATOR UNVANINI KULLANDI
19. yüzyılın önemli devlet adamlarından, hukukçu ve tarihçi Ahmed Cevdet Paşa da Petro'dan bahseder:
"Rusya, güçlü ve meşhur bir devlet değil iken şimdilerde yeryüzünün dokuz parçasından bir parçasına malik olmuş bir devlettir. Bu eserin mimarı da Büyük Petro'dur. Astrahan Eyaleti'ni zapt eden Ruslar, Kafkas diyarına taarruz etmek istemişlerdir. Ancak o zamanlar devlette intizam olmadığından ve eski askeri grupları olan isterlic (strelitz) ocağı ara sıra fitne çıkardıklarından amaçlarına ulaşamamışlardır.
Daha sonra Petro namında biri zuhur edip iktidarını güçlendirmek için ülkeyi Avrupa usulüyle tanzime başladı. Talimli bir bölük kurmuş, kendisini dahi nefer hükmünde saymış ve bu bölüğü tedricen büyük bir tabur haline getirmiştir. Osmanlı, Venedik, Avusturya ve Lehistan arasındaki savaşı fırsat bilerek Azak Kalesi'ni istila etmiştir. Gidiş-geliş sırasında hem devleti idare etmiş, hem de başkente dönünceye dek binbaşı rütbesini kullanarak kurduğu yeni askeri sınıfta hizmet etmiştir.
Petro, boyarların sakallarını kesiyor.
Petro işte bu sefer sırasında talimli askerin faydasını bizzat görmüş ve sayılarını 12 bine çıkarmıştır. Azak'tan Kuban'a doğru 10 saatlik araziyi ele geçirmiştir. Petro, Azak Kalesi'ne hâkim olduktan sonra Rusya'nın deniz ticareti için bir mahreç peyda etmiş ve bu ticarete merkez olması için Taygan Kalesi'ni yaptırmıştır. Daha sonra tebdil-i kıyafetle Hollanda'ya gidip sanayi öğrenmek için bizzat marangozluk ve yevmiye ile amelelik yapmıştır. Daha sonra Londra'ya gidip oradaki sanayi ve imalata dair incelemelerde bulunduktan sonra memleketine geri dönmüştür.
Bu sırada devlete türlü sıkıntılar çıkaran strelitz ocağını ortadan kaldırmış ve otoritesini sağlamlaştırmıştır. İsveç, Danimarka ve Lehistan ile harp üzere olduğundan Petro, İsveç aleyhindeki ittifaka katılmıştır. Başta mağlup olsa da Poltava'da galip gelerek Baltık kenarındaki kale ve şehirlerin bazılarını ele geçirmiştir. Prut Savaşı'ndan sonra antlaşma şartlarını yerine getirmemiş, Azak Denizi'nde sefine inşasına başlamış, İsveç'ten aldığı araziyi imar ettirmiş, Rusya'nın payitahtı olan Petersburg şehrinin kurulmasına başlanmıştır.
Rusya kralları öteden beri 'Çar' unvanını kullanırken Petro 'imparator' unvanını dahi kullanmıştır. Petro'nun ufku pek geniş olup düşündüklerini yapacak ömrü olmayacağını bildiğinden kendisinden sonra düşündüklerinin yerine getirilmesi için haleflerine bir vasiyetnâme kaleme almıştır."
Çar Petro
DELİ Mİ BÜYÜK MÜ?
Bizlere tarih derslerinde "Deli Petro" olarak tanıtılan Rus Çarı I. Pyotr Aleksiyeviç, dünyanın birçok yerinde "Büyük Petro" olarak tanınıyor. Döneminin Osmanlı kaynaklarında kendisinden "Koca" ve "Akbıyık" Petro olarak söz edilirdi. Sonradan herhalde küçümsemek için "Deli" olarak anmaya başladık. I. Petro, aslına bakarsanız fiziki yapısıyla devasa bir insandı. 2 metreyi geçen boyuyla bu unvanı fiziksel olarak da hak ediyordu ama onun büyük olarak anılması, Avrupa siyasetinde hiçbir ağırlığı olmayan sıradan bir devleti bir dünya gücü hâline getirmenin ilk adımlarını atmasındandır..
.Rusya ile Ukrayna arasında 4 aydır devam eden savaş, enerjinin yanında gıda krizini de tetikledi. Türkiye ise yürüttüğü politikalarla hem savaşı sona erdirmek hem de gıda krizinin çözümü için önemli adımlar attı. Ukrayna ve Rusya limanlarında bekletilen tahıl yüklü gemileri Karadeniz'e çıkarabilmek için her şeyi yapıyor. Osmanlılar da benzer şekilde kıtlık zamanlarında Avrupa'nın birçok ülkesine buğday göndermişti.
Vasnetsov'un "Mahşerin Dört Atlısı (Ölüm, Kıtlık, Savaş, Fetih) Tablosu".
İNGİLTERE'YE BUĞDAY
Aslında Osmanlı iktisadi anlayışında tahıl ürünlerinin başka ülkelere satışı yasaktı. Bu yasak sıkı tedbirlerle takip edilir ve yasağı çiğneyenler ağır cezalara çarptırılırlardı. Buna mukabil zaman zaman siyasi dengeleri belirlemek adına Avrupa ülkelerine, özellikle büyük kıtlık yıllarında tahıl satışına müsaade edilirdi. Mesela, 1701-1714 yılları arasında devam ve Avrupa'nın büyük birçok ülkesinin dahil olduğu "İspanya Veraset Savaşları"nda böyle bir siyaset izlendi.
Osmanlı, İspanya Veraset Savaşı'na doğrudan müdahil olmadı, ancak savaştan olumsuz etkilendi. Özellikle Akdeniz'de korsanlık faaliyetlerinin artması Osmanlı Devleti'ne ciddi zararlar verdi. Savaşın devam ettiği yıllarda Avrupa genelinde büyük bir kıtlık da baş gösterdi. Zaten tahıl açısından dışa bağımlı olan birçok Avrupa ülkesi, özellikle Osmanlı topraklarındaki tahılı alabilmek için İstanbul'da yoğun bir diplomasi trafiği başlattı.
Her ne kadar savaş süresince defaatle ilgili görevlilere buğdayın Avrupa ülkelerine satılmasına engel olunması emredilse de görüşmeler neticesinde kıtlıktan en fazla etkilenen İngiltere'ye tahıl satılabileceğine dair özel bir izin çıkarıldı. Bunun için Süleymaniye Camii ve imareti evkafına ait Gelibolu'daki bazı depolarda muhafaza edilen buğdayın İngiltere'ye satılmasına izin verildi. Bu izin sayesinde savaş ve kıtlık sebebiyle zor günler yaşayan İngiltere rahat bir nefes alabildi.
Fransa'da kıtlık.
VENEDİK DE RİCA ETTİ
Aynı tarihlerde Fransa'da da büyük bir kıtlık yaşanmaktaydı. 1709'daki kıtlıkta 600 bin kişi öldü ve Fransa kıtlık yüzünden düşmanlarına ciddi tavizler vermek zorunda kaldı. Şubat 1710'da İstanbul'daki İsveç elçisi, Fransa'da zor durumda olan elçileri için buğday satın alıp gönderme izni istedi. Meseleyi değerlendiren Bâbıâli, yani Osmanlı hükümeti İsveç elçisine Fransa'daki meslektaşına gönderilmek üzere oldukça fazla buğdayı satın alabilme izni verdi. Boğazhisar (Çanakkale) dizdarına da buğdayın geçişine engel olunmaması yönünde emir gönderildi.
Osmanlı yönetimi sonraki yıllarda da Avrupa'da kıtlık ile baş etmek zorunda kalan devletlere yardıma devam etti. Mesela, Nisan 1775'te Venedik'te büyük bir kıtlık baş gösterdi. Venedik elçisi, ücreti mukabilinde 16 bin kile (410 ton) buğday satılmasını talep etti. Buğday, Karaağaç iskelesinden Venedik gemilerine yüklendi.
1800'lerde İngiltere'de büyük bir kıtlık yaşandı. Osmanlı ile İngiltere arasındaki ittifaka güvenen İngiliz elçisi Aralık 1800'de 200 bin kile (5130 ton) buğday ithali talebinde bulundu. Durum III. Selim'e arz edilince, padişah İstanbul'un ihtiyacı olan buğdaya zarar gelmemek şartıyla izin verdi. Buğdayın azlığından dolayı Rumeli ve Anadolu'nun uygun yerlerinden sadece 40-50 bin kilenin (1100-1300 ton) rayiç üzerinden satılmasına müsaade edildi.
İlgili yerlere emirler gönderildi. İngiltere'nin taleplerinin tam olarak karşılanamamasının sebebi ise Osmanlı topraklarının bir kısmında da bu yıllarda doğal felaketlerle baş etmek zorunda kalmalarıydı. Mesela bu yıllarda Hamid Sancağı'ndaki (Isparta ve civarı) tarım topraklarını çekirge istila etmiş ve bu yüzden halk tohumluk buğday dahi bulamamıştı.
III. Selim
AVUSTURYA'DA KITLIK
1810'lu yıllarda günümüzde Romanya'nın kuzeybatısındaki Avusturya'ya tabi Transilvanya denilen Erdel'de büyük kıtlıklar yaşandı. Avusturya böyle dönemlerde o zamanlar Osmanlı'ya tabi olan Eflak'tan rayici üzere buğday satılmasını rica etmekteydi. Osmanlı topraklarından yabancı ülkelere zahire gönderilmesinin yasak olmasına rağmen o dönemde Avusturya ile Osmanlı arasındaki dostluğa binaen pek çok kez bugün Romanya'nın güney kısmını oluşturan Eflak topraklarından yüklü miktarda buğday satılmasına müsaade edildi.
ADVERTISING
***
MODERN ÇAĞIN KÜTÜPHANESİ
Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), İslam Ansiklopedisi'ni çıkarırken İsmail Erünsal Hocamızın yönlendirmesi ve gayretleriyle Türkiye'nin ilk modern kütüphanesini kurdu. Türkiye Diyanet Vakfı'nın destekleri ve İsmail Hoca'nın kurduğu kadro sayesinde kütüphane gidilmesi zevkli bir yer oldu. Haftanın 7 günü, gece saat 23.00'e kadar açık kütüphane sayesinde birçok araştırmacı iyi yayınlar yaptı ve kaliteli tezler hazırladı. İSAM Kütüphanesi şimdi de internet çağına uygun dijital kütüphane için önemli işler yapıyor.
Akademisyen ve araştırmacılar için çok önemli bir çalışma olan ve İSAM tarafından hazırlanan Türk Tarih, Edebiyat, Kültür ve Sanat Tarihi Makaleleri Veri Tabanı (http://ktp.isam.org.tr/?url=makalesbv/findrecords.php) 102.000 PDF'ye ulaştı. Başta Dergipark olmak üzere diğer veri tabanlarına göre İSAM veri tabanlarının en önemli özellikleri şunlar:
Konusal olarak hazırlanıyorlar, üye olmak ve ücret ödemek yok. Herhangi bir kullanıcı adı veya şifre kısıtlaması yok. Sadece matbu ve açık erişimli dergiler değil, sempozyum, kongre, çalıştay ve konferanslardaki makale ve tebliğler de yer alıyor. Belediye ve valilik yayınlarının içinde bulunan makalelerin de izinleri alınıp hizmete sunuluyor. Bence başka bir önemli özelliği de e-dergi dediğimiz matbu çıkmayan ama akademisyenlerin tek tek arayıp ulaşamayacağı birçok derginin makalelerine de ulaşma imkânınız var. Ayrıca "son eklenenler" arama seçeneği de mevcut. Bu arama kriteriyle araştırmacılara son bir haftada, son bir ayda veya son bir yılda veri tabanına eklenen makaleleri görebilme seçeneği sunuluyor. Veri tabanındaki makalelerin içinde yer aldığı esere ait künye bilgilerine (derginin/eserin kapak sayfalarına) yer veriliyor.
Veri tabanlarında basit arama, ayrıntılı arama ve metin içeriğinde arama özellikleri var. Makalelerin tamamı OCR'den geçirilerek metin içerisinde arama ve kopyalama özelliği oluşturulmuş (http://icerik.isam.org.tr/). Bu özelliğiyle bilgiye hızlı erişimi sağlayarak araştırmayı kolaylaştırıyor. Veri tabanlarında özel isimler, kelime veya kelime grupları üzerinden arama yapılabilmekte, kelimelerin geçtiği sayfalar makale künyeleriyle birlikte listelenmekte, listelenen sayfalar tıklandığında ise makaleye ait PDF açılarak kelimeler renklendirilmektedir.
İSAM kütüphanecileri, kamu kurumlarının büyük desteğiyle yıllardan beri süren gayretli çalışmaları sayesinde birçok zorluğu aşarak bu veri tabanını oluşturdular. Tarih ve edebiyatçıların, araştırmaları için ilk bakmaları gereken yer Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi Kütüphanesi'nin (İSAM), Türk Tarih, Edebiyat, Kültür ve Sanat Makaleleri Veri Tabanı. Bu veri tabanı, sosyal bilimler alanında son yıllarda yapılan en önemli iş. Araştırmacıların bu veri tabanını kullanmayı alışkanlık haline getirmeleri ve kendi araştırmalarının telif haklarını İSAM'a vererek veri tabanının daha da zenginleşmesine katkıda bulunmaları yerinde olacaktır.
.Hindistan, Cezayir, Malezya gibi ülkeler gıda arzını korumak ve iç piyasadaki fiyatları dengelemek için yağ, tavuk, buğday gibi temel gıda maddelerinin ihracatını yasakladılar. Osmanlılar da tüketiciyi korumak için piyasadaki bazı ürünlerin satışında narh olarak adlandırılan bir üst limit belirlerken, yine tüketici ve üreticiyi korumak, arz-talep dengesini sağlamak için bazı ürünlerin satışını "memnu meta" (yasaklı mallar) adı altında sınırlamaya çalışmıştı. Bu konuda rahmetli Zeki Arıkan ve Murat Türk'ün araştırmaları vardır.
Venedik
KORUMA SİYASETİ
Anadolu gerek sahip olduğu zenginlikler gerek Doğu ile Batı arasındaki stratejik konumundan dolayı tarih boyunca önemli ticaret merkezlerinden biri oldu. Osmanlılar da bazı devletlere verdiği kapitülasyonlarla bu stratejik konumu ticari yönden canlı tutmaya devam etti. Ticaretin gelişmesi için yabancı devletlerin tüccarlarına çeşitli kolaylıklar sağlamakla birlikte, bazı malların çeşitli sebeplerden dolayı ülke dışına çıkmaması için de mücadele etti. Üretimi yetersiz olan "hububat, pamuk, deri, balmumu" gibi ürünlerle birlikte "at, silah, barut, maden" gibi bazı stratejik ürünler "memnu meta" (yasaklı mallar) olarak adlandırıldı ve ülke dışına çıkarılmaması için çeşitli denetleme mekanizmaları kuruldu.
Memnu meta listesinde yer alan en önemli ürün hububattı. Venedik, Fransa, İspanya gibi devletler buğday ihtiyaçlarını tarih boyunca genellikle Rusya, Anadolu ve Romanya'dan sağladılar. Bizans, Türkiye Selçukluları ve Anadolu Beylikleri gibi Osmanlılar da ilk devirlerde dönem dönem hububatı bu devletlere karşı bir silah olarak kullandı. 1390'larda Batı Anadolu'daki beyliklerin hâkimiyetine son veren Yıldırım Bayezid, ilk iş olarak buğday ihracatını yasakladı.
Frenk tüccar.
Buğday ihtiyacı olan devletlerin Ege çevresine yönelmesiyle de fiyatlar hızla yükseldi. Arz-talep dengesizliğinden dolayı bu devletler büyük bir zarara uğradılar. Üretimin bol olduğu zamanlarda ise ihracat yasağı gevşetilerek ekonomik kazanç sağlandı. Çelebi Mehmed, Venediklilere verdiği ahidnâme ile hububat ithal etmelerine izin verdi. 1446'da ve 1451'de yenilenen antlaşmalar, İstanbul'un fethi sırasında Venedik'in bir süreliğine tarafsız kalmasını sağladı.
16. yüzyılın ortalarında Fransa ile kurulan siyasi ilişkiler, Fransa tüccarlarına çeşitli kolaylıklar sağlayan kapitülasyonların verilmesine sebep oldu. 1570'lerde İngiliz tüccarlara, 1612'de Hollandalı tüccarlara benzer kolaylıklar sağlandı. Ticaret genellikle Doğu'nun tarımsal ürünleri ile Batı'nın işlenmiş madenlerine dayanmaktaydı.
Avrupalı bir tüccar, padişahın huzurunda.
KURAKLIK VE KITLIK
16. yüzyılda Akdeniz çevresinde yaşanan nüfus artışı, sık görülmeye başlayan kuraklık ve çekirge istilaları, mevcut hububatın ihtiyacı karşılamamasına sebep oldu. Böylece hububatın ihracatına dair yasaklar tekrar gündeme geldi. 1555'ten sonra hububat üretiminin yetersizliğinden dolayı fiyatlar hızla yükseldi. Başlangıçta stratejik bir silah olarak kullanılmak için memnu meta kategorisinde değerlendirilen hububat, artık üretim yetersizliğinden dolayı zorunlu şekilde yasaklanmaya başlandı.
Sadrazam Rüstem Paşa, Kanuni Sultan Süleyman'a yazdığı bir arzda, "Kâfir hem dinimizin hem memleketimizin düşmanı iken kendi vilayetimizden tereke (tahıl) vermek ve düşmanı kuvvetlendirmek hiç bize düşer iş değildir" diyordu. Bu tarihlerden sonra imparatorluk coğrafyasındaki pek çok kadıya "küffara denizden zahire satanların" en ağır şekilde cezalandırılması yönünde emirler gönderilmeye başlandı.
Osmanlı'yla ticaret yapmak için limana yaklaşan yabancı ülke gemileri, geri dönerlerken dikkatlice aranırdı. Arama sonucunda gemilerinde memnu meta olmadığına dair kendilerine bir belge verilirdi. Bütün önlemlere rağmen bazı açgözlü insanlar hububatı yüksek fiyatlardan yabancı tüccarlara satmaya devam etti.
Anadolulu Türk köylüleri.
Memnu meta listesinde yer alan diğer bir ürün ise pamuktu. Osmanlılar, dokuma sanayiinin önemli bir hammaddesi olan pamuğu iklimin elverişli olduğu her yerde yetiştirdiler ve iç pazarın ihtiyacını karşılamaya çalıştılar. Pamuk, Avrupa'da dokuma sanayiinde yaşanan gelişmelerden sonra oldukça fazla ihtiyaç duyulan bir ürün haline geldi. İlk dönemlerde özellikle Venedik, Osmanlı topraklarından oldukça fazla miktarda pamuk ithal etmekteydi. Bu durum, 1550'li yıllarda Osmanlı esnafını olumsuz etkilemeye başladı. Böylece pamuk ve pamuk ipliği de memnu meta kategorisinde değerlendirildi.
Tıpkı hububatta olduğu gibi pamuk üretim merkezlerine ve önemli liman kentlerine bu ürünlerin yabancı devletlere satılmaması yönünde emirler gönderildi. 1620'den sonra ise pamuk memnu meta kapsamından yavaş yavaş çıktı ve yabancı devletlere ihraç edildi. Memnu meta kategorisinde değerlendirilen diğer ürünler arasında "yün, deri, sebze, meyve, çeşitli madenler, kereste, barut, gülle, silah, at, koyun, balmumu, zift" de bulunmaktaydı.
İHRACI YASAK MALLARIN DENETLENMESİ EMRİ
1583'te Mora'ya hangi ürünlerin memnu meta kapsamına girdiğine dair oldukça kapsamlı bir emir gönderilmişti.
"Mora beyine hüküm ki
Mektup gönderip, mukaddema emr-i şerif gelip, Holomiç İskelesi'nde olan eminler ve memurlar deniz tarafından kâfirlere sığır ve koyun ve sade yağ ve bunun emsali erzak vermeye izin vermekle bu bahane ile yarar at ve yabancılara tahıl verip Mora Vilayeti'nde kıtlık olduğunu vilayet ahalisi haber vermiştir. İpek ve koyun yünü gibi maddelerin kifayet miktarından fazlası verilsin, ancak silah, zırh, barut, at, kurşun, balmumu, deri, don yağı gibi maddelerin verilmemesi ferman olunmuş iken zamanla yasaklanan malların küffara verilmeye başlandığı bildirilmiştir. Yasaklanan mallar küffara verilmeyip eskisi gibi zapt olunmasını emredip buyurdum ki: Bu minvalde mukayyet olup daha önce verilen emir gereğince amel edip yasaklanan mallardan bir nesne verdirmeyesin. Şöyle ki küffara yasaklanan mallardan verildiğini duyarsam asla özrünüz makbul olmaz. Sancağın elinden alınmakla kalınmaz envaı azarlamalara maruz kalman da mukarrerdir. Ona göre mukayyet olup yasaklanan malları verenleri hapsettirip arz edesin." (Mühimme Defteri, nr. 49, hk. 168).
1584'te Venedik ve Fransız elçilerinin ihracatı yasak olan malların bazı gemilere yüklenmesine yardım ettikleri haber alınınca çözüm yolu olarak iskelelerde gemilerin kontrol edilmesi emri verilmişti:
"İstanbul muhtesibine hüküm ki
Venedik ve Fransa elçileri bazı küffar gemilerine deri ve bazı mallar yükleyip yoklama yapılmadan gemileri iskeleden çıkarıp hile yaptıkları duyulmuştur. Şimdi, küffara deri ve bazı maddelerin verilmesi yasaktır. Bunun gibi gemilerin iskelelerden yoklanmadan çıkarılmamasını emredip buyurdum ki: ...vardığında bu minval üzere hile yaptıkları vaki ise verilmesi yasak olmayan malları gemilere yükleyip gitmek üzere olduklarında varıp gemileri yoklayıp gemileri iskeleden çıkarasın. Küffara verilmesi yasak olan mallardan nesne alıp gitmekten sakınasın." (Mühimme Defteri, nr. 53, hk. 346).
ADVERTISING
***
SANAYİ VE TEKNOLOJİ BAKANLIĞI'NIN KÜLTÜR HİZMETİ
Sanayi ve Teknoloji Bakanımız Mustafa Varank, esprili kişiliği ve pratik iş yapma becerisiyle öne çıkan bir siyasetçimizdir. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı'ndaki önemli hizmetlerinin yanında kültür tarihimiz için de önemli işlere imza atmaya başladı. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, bakanlığın bünyesindeki İzmir Kalkınma Ajansı'ndan önemli kitaplar yayınlamaya başladı. En son çıkanlardan biri de "19. Yüzyıl İzmir'inde Ressam Boğos Tatikyan, Tatikyan Matbaası" isimli eser.
Boğos Tatikyan'ın İzmir'de 1840'larda açtığı ve kendisinden sonra da 1922'ye kadar devam eden Tatikyan Matbaası, Türkiye'nin önemli matbaalarındandı. Boğos Tatikyan, matbaacılığından ziyade kendi döneminde yaptığı resimlerle bilinir. Taşbaskısı padişah portreleri, esnaf resimleri çok canlıdır. Adeta fotoğraf gibidir. Tatikyan Matbaası'nın bastığı resimler, 19. yüzyıl İzmir'inin gündelik hayatını yansıtır.
Ömer Durmaz ve İskender Dereli'nin kaleme aldığı eser, büyük boyda ve çok kaliteli bir baskıyla yayınlanmış. Ancak sadece 250 adet basılmış. Eserde, birçok kaynak kullanılarak Tatikyan ailesi ve matbaa hakkında bilgiler anlatıldıktan sonra, Tatikyan Matbaası'nda basılmış olan kitap, broşür, resimlerden örnekler yayınlanıyor. Bu kitap, İzmir tarihi açısından son derece önemli yayın olmuş. Darısı diğer şehirlerin başına.
.emirbaş Şarl, henüz 15 yaşındayken 1697'de İsveç tahtına çıktı. Bu sırada Rusya, Osmanlı hâkimiyet alanı olan Karadeniz'e ve İsveç'in hâkimiyet alanı olan Baltık sahillerine ulaşmaya çalışıyordu. Bu yüzden Danimarka ve Lehistan ile bir koalisyon kurup 1700'de İsveç'e savaş açarak Kuzey Savaşları'nı başlattı. Demirbaş Şarl, Danimarka, Lehistan ve Rusya'yı mağlup etti. Osmanlılar, Kuzey Savaşları'nı yakından takip etmesine rağmen bu savaşa dahil olmadı
Demirbaş Şarl, 1707'de Rusya'ya girdi. Rus Çarı Petro, bir meydan savaşını kabul etmeyerek geri çekildi. Geri çekilirken her taraf yakılıp yıkıldı. Demirbaş Şarl, Holovic'de Rus ordusunu yense de Moskova'ya ilerleyecek lojistik imkânları yoktu. İsveç Kralı, bu durumu dikkate almadan ilerlemeye çalıştıysa da kış şartlarından dolayı büyük kayıplar verdi. 8 Temmuz 1709'da Ukrayna topraklarındaki Poltava'da Rus ordusuyla karşı karşıya geldi, ancak büyük bir hezimete uğradı.
OSMANLI KUCAK AÇTI
Poltava Savaşı'ndan sonra 1000 kadar askeriyle kaçan Demirbaş Şarl, 3 saatlik bir yürüyüşün ardından Özi Kalesi'ne ulaştı. Kale muhafızı Abdurrahman Paşa, kral ve askerleri için rüşvet karşılığında 2 filika gönderdi. Ruslar, Osmanlılar'la aradaki antlaşmaya rağmen İsveçlileri takip ederek Türk topraklarına girip Özi'de kayık bekleyen İsveçlilere saldırdı. Abdurrahman Paşa yaşanan gelişmeler hakkında İstanbul'a bilgi verdi. Kral ve maiyetinin Bender Kalesi varoşuna yerleşmesine izin verildi.
Poltava Muharebesi
Kral, Bender'e varmadan III. Ahmed'in, Şarl'ın masraflarının Osmanlı bütçesinden karşılanmasına ve bir kral olarak ağırlanmasına dair emri ulaştı. Özi Muhafızı Abdurrahman Paşa rüşvet aldığı ve krala karşı bazı uygunsuz hareketlerde bulunduğu için cezaya çarptırıldı. Kral ile aralarında Ukrayna Kazakları ve Lehler'in de olduğu yaklaşık 4 bin kişilik maiyeti için Bender civarındaki Varniçe Köyü'nde çadırlar kuruldu. Bu sayı zamanla 8 bine kadar ulaştı.
ÜLKESİNE DÖNEMEDİ
Kısa bir süre sonra Lehistan'a geçme niyetinde olan Demirbaş Şarl, yarasının henüz iyileşmemesi, yollardaki Rus tehlikesi ve Kırım'a çekilme emri verdiği 14 bin kişilik süvari birliğinin Ruslara esir düşmesi gibi sebepler yüzünden yola çıkamadı. Bu arada Rus tehdidini Osmanlı aracılığıyla ortadan kaldıracak bir siyaset izlemeye başladı. Osmanlı devlet erkânı, Rusya ile bir savaşa girilmesini savunanlar ile barışın devam ettirmesini isteyenler olarak ikiye bölündü.
Demirbaş Şarl
Demirbaş Şarl, Rus gücünün ancak Osmanlı ve Lehistan ile yapılacak bir ittifakla kırılacağına inanmaktaydı. Osmanlı yönetimi ise meseleye ihtiyatlı yaklaşıyordu. Memleketine dönme arzusunda olan Şarl, Muhafız Yusuf Paşa'nın ikazlarına rağmen 1000 kadar adamını Lehistan sınırını kontrol için görevlendirdi. Bu teşebbüsü fark eden Ruslar, yine Osmanlı sınırlarını geçerek Çernoviç'e saldırdı. Bu gelişme büyük bir yankı uyandırdı. İsveç Kralı'nın Osmanlı topraklarında daha fazla kalmaması ve Kazak hatmanının teslim edilmesi yönündeki Rus talepleri reddedildi.
RUSYA'YA SAVAŞ İLANI
Rusya'yla yenilenen barış antlaşmasına İsveç Kralı ile ilgili bir madde eklendi. Buna göre 500 kişilik bir Osmanlı kuvveti, Demirbaş Şarl'a Lehistan'a kadar eşlik edecek, kral Rus kuvvetleri tarafından İsveç'e kadar götürülecekti. Demirbaş Şarl ise geri dönmek için kendisine 20 bin yeniçeri ve 30 bin sipahinin eşlik etmesini istedi. Ancak bu isteği Lehistan ve Rusya ile sulhü tehlikeye atacağı için kabul görmedi.
Yapılan antlaşmayı kendisi için bir tehlike olarak değerlendiren Demirbaş Şarl, padişahtan gelen harcırah ve hediyeleri kabul ederken Sadrazam Çorlulu Ali Paşa'dan gelen hediyeleri kabul etmedi. Çünkü sadrazamın Rus yanlısı bir politika izlediğini düşünmekteydi. Kralın hususi işleri için İstanbul'da olan adamı Poniatowski, sadrazamın antlaşmaya kral ile ilgili bir madde eklenmesi için Rus Elçisi Tolstoy'dan rüşvet aldığına dair mektubu Sultan III. Ahmed'e teslim etti.
Üçüncü Ahmed
Bu ithamlar karşısında Çorlulu Ali Paşa azledilerek yerine Köprülüzade Numan Paşa tayin edildi. Kısa bir süre sonra da Ağustos 1710'da sadrazamlığa Baltacı Mehmed Paşa tayin edildi.
Kırım Hanı'nın girişimleriyle Paşmakçızâde Ali Efendi'nin fetvası alındı ve sınır ihlalleri gerekçesiyle Rusya'ya savaş ilan edildi. Ruslar, Prut'ta kıstırıldılarsa da yapılan sulh görüşmeleriyle esir olmaktan kurtuldular. Demirbaş Şarl, bu duruma oldukça fazla tepki gösterdi, ancak elinden bir şey gelmedi. Yapılan antlaşmada İsveç Kralı'nın ülkesine rahatça dönebilmesiyle ilgili bir madde de eklendi.
KRAL ŞARL, TÜRK ASKERLERİYLE ÇATIŞTI
İSVEÇ Kralı Demirbaş Şarl'ın uzun bir süre Osmanlı topraklarında kalması, uluslararası krize sebep oldu. III. Ahmed, kralın Bender'den çıkarılması yönünde Rumeli Valisi Hasan Paşa'ya emir gönderdi. Demirbaş Şarl, Türkiye'den ayrılmamak için mümkün olmayan isteklerde bulunarak bahaneler üretince, adamlarının İstanbul'a gelmesi yasaklandı. Tayinatı azaltıldı.
Ancak bu durum kralın borçlarının artmasına sebep oldu. Bunun üzerine kralın çevreye olan borçlarını ödemesi için hazineden borç verildi. Ancak Demirbaş Şarl, bir türlü ülkesine gitmeye yanaşmıyordu. Bu yüzden mesele padişah huzurunda müzakere edildi. Kralın Dimetoka'ya nakli kararı alınarak temsilcileri tutuklandı.
Demirbaş Şarl, Bender'de bulunan 1365 İsveçli, 8 bin kadar da Leh ve Kazak'la olası bir müdahaleye karşı savunma hattı oluşturmaya çalıştı. Bender'de bulunan askerler ve Kırım kuvvetleriyle çatışma başladı. İsveçliler yeniçerilere teslim oldular. Bu sırada adamlarının teslim olduğunu gören Demirbaş Şarl'ın vaziyeti, bu konuda 5 kitap kaleme alan Akdes Nimet Kurat tarafından şu şekilde anlatılır:
ttihadçılar, "Özgürlük istiyoruz" diye iktidara geldikten sonra II. Abdülhamid'i mumla aratır bir baskı rejimi kurdular. Baskı yüzünden yurtdışına çıkan muhalifler ise İttihadçılar'a karşı üstünlük kurmak için her türlü yola başvurdular. Avrupa devletleriyle işbirliği yapmaları bir yana İttihadçılar'ı yıpratıp siyaset sahnesinde başarılı olabilmek için Ermeni tezlerine bile sarıldılar.
MİDHAT PAŞA'NIN AİLESİ
Alternatif ve muhalif istemeyen İttihadçılar, örnek aldıkları ve özgürlük kahramanı olarak gördükleri Midhat Paşa'nın oğulları ile damadını bile ayırt etmemişlerdi. Midhat Paşa'nın oğlu Ali Haydar Midhat ve Kemal Midhat yurtdışına çıkmak zorunda kalmış, paşanın damadı Nüzhet Bey ise önce Sivas'a, daha sonra da Alaşehir'e sürülmüştü.
Tehcir edilen Ermeniler.
İttihad ve Terakki karşıtlarından Midhat Paşa'nın küçük oğlu Kemal Midhat Bey, Mayıs 1916'da İsviçre'de Rus, Fransız ve İngiliz diplomatlarla ilişkiye girerek, İttihad ve Terakki aleyhtarı politika takip etmeye başlamıştı. Kemal Midhat Bey'in de içinde bulunduğu muhalifler 1917 yılının sonlarında yurt dışında "Sulh ve Felâh Partisi"ni kurdular. Partinin ismi "Barış ve Kurtuluş" manasına geliyordu. Partinin başkâtibi ve İsviçre temsilcisi Kemal Midhat Bey'di.
ÇAĞRILAR TERS TEPTİ
Ermeni tehciri konusunda belgelere dayalı bir eser hazırlayan Bülent Bakar, "Ermeni Tehciri" isimli eserinde tehcirden sonra İttihadçılar'ı yıpratmak için Ermeni tezlerini savunan "Sulh ve Felâh Partisi"nin ilginç hikâyesini anlatır.
Kemal Midhat Bey, 28 Aralık 1917'de İttihad ve Terakki Partisi'ni eleştirmek için yayınladığı beyannamede şunları diyordu:
Midhat Paşa
"...Ekonomik ve ticari olduğu kadar entelektüel gelişim açısından da Osmanlı Devleti, Ermenilere borçludur. Şu anda Jöntürk adını alan sorumsuz bir grup İstanbul'da iktidarı elinde tutuyor ve bu iktidarı muhafaza etmek için kanlı yöntemlere başvurmaktadır ki bunlara Abdülhamid döneminde bile rastlamak mümkün değildir. Katledilen ve sürgüne gönderilen yüz binlerce Ermeni'nin katledilmesinin canlı tanıkları olduk... Birkaç ihtilalcinin davası uğruna 1.000.000'dan fazla suçsuz Ermeni sürgüne gönderilmiştir. Biz liberaller ve gerçek vatanseverler bunu şiddetli kınıyoruz ve aynı şekilde bunu dinimiz de kınamaktadır.
...Biz de aynı sebepten katledildiğimize göre aynı dava uğrunda birleşmeli ve bize baskı uygulayanların zulmünü kırmalıyız. O halde sadıkane ve samimi bir şekilde ortaklaşa hareket etmeliyiz. Size kirlenmemiş elimizi uzatıyoruz. Bu eli açıklıkla, korkusuzca bizimle aynı olan ideali gerçekleştirebilmek için kabul edin."
Kemal Midhat Bey, Ermenilerle işbirliği yapmayı umuyordu. Ancak işbirliği çağrıları ters tepti ve Ermeniler, bu sayede yoğun bir şekilde propaganda yaptılar. Ermeni katliamını bir Türk olan Kemal Midhat Bey'in de kabul ettiğini basında dile getirdiler. Midhat Paşa'nın oğlunun çağrısı Ermenilere bulunmaz bir propaganda şansı vermişti. Sulh ve Felâh Partisi, Ermenilerden yeterli desteği görmeyince, sessizce tarih sahnesinden çekildi.
TÜRKLER ALEYHİNE YOĞUN PROPAGANDA
Kemal Midhat Bey'in Ermenileri işbirliğine çağıran beyannamesine bir Ermeni imzasıyla verilen cevap şöyleydi:
"...22 yıl önce ve 1915 ile 1916 yılında yapılan katliamlardan tamamen Türk halkı sorumludur... Bundan böyle Ermeniler ve Türkler arasındaki ihtilaf giderilemez. Tek bir çözüm vardır. Ermeniler kendi aralarında Ermenistan'da özgür kalsınlar. Türkler de Anadolu'da kendi topraklarında yaşasınlar."
4 Ocak 1918'de Aramdjian'ın Gazette de la Lausanne'da yazdığı makalede şu ifadeler vardı:
"...Gerçek sadece yıkım ve ölümdür. Siz ise uzattığınız eli tutmamı istiyorsunuz. Hayır Midhat Bey, tutmayacağım. Bunun nedeni sizin samimiyetinizden şüphe etmem veya niyetinizin beni yanıltması değildir. Bunun nedeni, sizin uzattığınız elin hiçbir gücünün bulunmaması ve bizden istediğiniz elimizin kesilmiş olmasıdır. Elinizi geri çekin Midhat Bey, ihtiyacımız olan yardımı başka yerlerde aramamızın ızdırabını duyun."
6-7 Ocak 1918 tarihli Tribune du Geneve Gazetesi'nde Baronian'ın cevabı ise şöyleydi:
"Liberal Türkler tarafından yapılan açıklamanın büyük önemi vardır. Bu açıklamayla liberal Türkler, Ermenilerin katledildiğini kabul etmektedir.
Liberal Türklerin yaptığı açıklama, Ermenilerin itaatini öngörmesi nedeniyle kabul görmemiştir. Ermenistan sadece Ermenilere aittir. Başka hiçbir halk ve millet Ermenistan üzerinde hak iddia edemez."
UYDURMA MAHKEMELER, YALANCI ŞAHİTLER
Osmanlı'nın son döneminde İttihad ve Terakki ile Hürriyet ve İtilâf partileri arasında siyasi rekabet ve düşmanlık vardı. İttihadçılar, bütün muhaliflerini tasfiye ettiler. II. Meşrutiyet döneminde İttihad ve Terakki tarafından ezilen Hürriyet ve İtilâfçılar, Mütareke döneminde İtilâf devletlerinin gücünü de kullanarak İttihadçılar'dan intikam almak için harekete geçtiler. Hürriyet ve İtilâfçılar ile onları destekleyen basın, Mütareke dönemindeki Nemrut Mustafa Mahkemesi diye bilinen Divan-ı Harb-i Örfi'deki yargılamalarda İttihadçılar'ın ceza almasını sağlamak için Türk milletinin aleyhine olacağını düşünmeden tehcir meselesinde mesnetsiz suçlamalar ileri sürdüler. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey ve Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey'i yalancı şahitler ve uydurma mahkemelerle astılar. Günümüzde Ermeni tezlerini savunan tarihçiler, adaletle uzaktan yakından ilgisi olmayan Divan-ı Harb-i Örfi yargılamalarındaki asılsız iddiaları aleyhimizde kullanmaya devam ediyorlar...
.Akıncılar, Orhan Bey zamanında süvari ve piyade birliklerinin kurulmasına kadar Osmanlı'nın temel askeri gücüydüler. Devletin Balkanlar'da genişlemeye başlamasıyla faaliyet sahalarını bu yöne kaydırdılar. Akıncılar, Rumeli'de serhad boylarına yakın yerlerde otururlar ve genellikle yaz aylarında düzenledikleri ardı arkası gelmez akınlarla düşmanı maddi ve manevi açıdan yıpratırlardı.
Münif Fehim'in çizgileriyle Akıncılar.
ÖNCÜ BİRLİKLERDİ
Akıncı olmanın bazı şartları vardı. Akıncı adayı, "güçlü, kuvvetli, sabırlı, gözünü budaktan sakınmaz, güvenilir, sır saklar" bir kişi olmalı ve dürüst bir kişiyi kendisine kefil göstermeliydi. Çoğu Türk olan Akıncıların oğulları da Akıncı adayı idi.
Akıncılara, vergi muafiyetinin dışında herhangi bir ücret, silah ve teçhizat verilmiyordu. Akıncılar, savaş sırasında ele geçirdikleri ganimetlerle geçiniyorlardı. Silahları genelde kısa kılıç, bozdoğan denen topuz, zırh, kalkan ve mızraktan, çok ender olarak da yay ve oktan oluşuyordu. Akıncıların en önemli silahları, özel olarak yetiştirilmiş atlarıydı. Her akıncının bir de yedek atı vardı.
Mihaloğulları, Evrenosoğulları, Turahanoğulları ve Malkoçoğulları gibi meşhur Akıncı aileleri vardı. Mihaloğulları Sofya'da, Evrenosoğulları Arnavutluk ve Yunanistan'da, Malkoçoğulları Silistre civarında, Turahanoğulları ise Mora'da bulunurlardı. Akıncılar da bu Akıncı ailelerinin adıyla anılırlardı. Bu Akıncı ailelerinin emri altındaki Akıncılar, Rumeli'deki ilk fetihleri yapan birliklerdi. Evrenos Bey, Rumeli'de Akıncıların bir ocak şeklinde örgütlenerek düzene ve intizama kavuşturulmasında büyük gayret gösteren beylerden birisiydi.
Akıncı Beyi Yahya Paşazâde Bali Bey, Mohaç Muharebesi'nde.
Akıncılar teşkilatlıydılar. Hafif süvari sınıfıydılar. Akıncı kanununa göre her on akıncıya "onbaşı", yüz akıncıya "subaşı", bin kişiye ise "binbaşı" kumanda ederdi. Akıncıların sayısı devletin gücüne göre azalıp çoğalmıştır. Küçük rütbeli Akıncı zabitlerine "toyca" veya "taviçe" denirdi. Bunlar barış zamanında Akıncıların çeribaşısı, seferde ise alay beyleriydi. Akıncılar barış zamanlarında kendi işleriyle meşgul olurlar, bu arada başta binicilik olmak üzere yüzme, sarp yerleri aşma ve at üstünde her türlü silahı kullanabilme gibi çeşitli talimler yaparlardı. Savaş sırasında ise asıl ordudan birkaç günlük mesafede önden giderler, keşif faaliyetlerinde bulunurlar, ordunun geçeceği yol, geçit ve köprüleri emniyete alırlardı. Bu arada düşmana yapılacak yardıma engel olurlar, yakaladıkları esirlerden aldıkları bilgileri en kısa zamanda ilgili yere iletirlerdi. Akıncıların esir aldığı kişiler de sorgulanarak düşman memleketi hakkında malumat sahibi olunurdu.
Meydan muharebelerinden önce yapılan savaş meclislerinde Akıncı beyleri, ömürleri serhadlerde geçtiği için en çok sözü dinlenen komutanlardı. I. Murad, 1389'da Kosova Ovası'na yaklaşınca, nasıl hareket etmelerinin uygun olacağını görüşmek üzere topladığı savaş meclisinde, ilk olarak Evrenos Gazi'nin fikrini sormuştu. Evrenos Gazi de hızla Kosova'ya ulaşılıp stratejik yerlerin kontrol altına alınmasını, düşman taarruz edene kadar beklenip sonradan hücuma geçilmesini tavsiye etti. Tecrübeli Rumeli gazisinin düşüncesini savaş meclisindekiler de kabul ettiler.
Evrenos Gazi Türbesi
ATEŞ DENİZİNE ÇEVİRDİLER
Akıncılar temas ettikleri tüm ülkeleri ateş ve kılıçla harap ederlerdi. Akıncılara direnmek neredeyse mümkün değildi. Asla düzenli bir mücadeleye girişmezler, medcezir gibi gidip gelirlerdi. Akıncılar girdikleri ülkelerde küçük gruplara ayrılarak yağma ve tahrip faaliyetlerinde bulunurlardı. On bin kişilik bir akıncı birliği beşer kişilik iki bin vurucu tim hâlinde düşman ülkesine girerek her tarafı tahrip eder, korku salarlardı. Küçük birlikler hâlinde oldukları için yakalanmaları ve engellenmeleri de kolay değildi. Akıncı hücumları üzerine bölge halkı gelip aman dilerdi. Akıncı tahribatından sonra tertibat alınarak düşman kuvvetler beklenirdi. İki ordunun bir sahrada karşılaşmasıyla sıra kozların paylaşılacağı meydan savaşına gelmiş olurdu.
Osmanlı Akıncıları kuruluş döneminden itibaren Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan, Bosna, Eflak, Erdel, Macaristan, Venedik topraklarına pek çok akın gerçekleştirmişlerdi. Fatih döneminde Venedik'le savaşılırken Akıncılar Tagliamento ve İsonzo nehirleri arasındaki ovaları bir ateş denizine çevirip İstirya Alpleri'ne kadar her yere korku ve dehşet salmışlardı. Venedik'le olan savaşın son yıllarında 1477'de İtalya'ya giren Osmanlı Akıncıları, Venedik önlerine kadar akınlar yapıp Venedik'i barışa zorladılar.
Akıncıların yaptığı üç çeşit akın vardı. 100 kişiden az akıncıyla yapılana "çete" veya "potera", 100'den fazla kişiyle yapılana "haramilik", bizzat Akıncı komutanının idaresi altında yapılana ise gerçek manada "akın" denilirdi.
Avrupalıların iddia ettikleri gibi, sırf çapul için düşman topraklarına saldıran başıbozuk askerler değillerdi. Akının her çeşidi iyi bir plan, program ve emir kumanda içinde yapılırdı. Akıncıların düşman topraklarına dalışı kitle halinde olurdu. Yol kavşağı, geçit ve köprü gibi gerekli yerlerde bölüklere ayrılırlardı. Akıncılar kale muhasarasına katılsalar da burada çok aktif rol oynamazlar, merdiven hazırlanması gibi işlere yardım ederlerdi. Zaman zaman da Akıncı fedailerinden olan "serdengeçtiler" kuşatılmış kaleye girerler, "dalkılıçlar" ise düşman içerisine dalarlardı. Bunlar çoğu zaman geriye dönemezler, şehit olurlardı.
Akıncılar, Rumeli'ye sadece nerede, ne zaman ortaya çıkacakları belli olmayan korkusuz askerler olarak değil kültürel açıdan da mühürlerini vurmuşlardı. Akıncı beyleri, seferlerde elde ettikleri ganimetlerin bir kısmını adamları arasında dağıtırlar, geriye kalan kısmını da kendileri alırlardı. Günden güne zenginleşen beyler, faaliyet alanlarına göre merkez edindikleri şehirlerin gelişmesinde ve şekillenmesinde önemli roller üstlenmişlerdi.
Akıncılar
AKINCILARIN SONU
Osmanlı İmparatorluğu'nda hem sefer öncesinde hem de seferler sırasında düşmana vurdukları darbelerle önemli görevler icra eden Akıncıların nihai akıbetlerinde yine bir sefer etkili oldu. Eflak Voyvodası Mihal'in isyan etmesi üzerine Sinan Paşa, 1595'te 100 bin kişilik bir orduyla sefere çıktı. Osmanlı ordusuyla başa çıkamayacağını anlayan Mihal, ordusunu ülkenin iç kesimlerine bataklıklara çekmeye başladı. Mihal'e dersini verdiğini düşünen Sinan Paşa ise askerlerini tehlikeye atmamak için daha fazla ilerlemeyip geri çekilmeye karar verdi. Ancak asi voyvoda da Osmanlı ordusunu takip ediyordu.
Osmanlı ordusu Yergöğü Köprüsü'nden geçerek Tuna'nın öbür kıyısında bulunan Rusçuk'a geçmek için hazırlıklarını yaptı. Önce Sadrazam Sinan Paşa ve maiyeti Tuna'yı geçerek Rusçuk'a ulaştı. Osmanlı ordusu ve ağırlıkların karşıya geçmesi üç gün sürecekti. En son Akıncılar geçecek ve onlardan sonra köprü yıkılacaktı. Ancak askerlerin topladığı ganimetten hazine payını almak isteyen Sinan Paşa, köprünün başına tahsildar koydurmuş ve bu durum geçişi zayıflatmıştı.
Sinan Paşa, tahsildarların geçişi yavaşlattığı ve Mihal'in ordusuyla gelmek üzere olduğu uyarılarını maalesef dinlemedi. Akıncılar hariç herkes karşıya geçtiğinde Mihal, ordusuna ateş emri verdi ve ahşaptan yapılan köprü birkaç isabetten sonra yıkıldı. Binlerce Akıncı nehirde boğulurken nehri geçemeyen binlerce akıncı da Mihal'in askerlerinin kılıçlarıyla can verdi.
Osmanlı tarihçilerinden Peçuylu'nun "Görülmemiş felaket", Topçular Kâtibi Abdulkadir Efendi'nin "Bir muharebe olmuştur ki, ancak Kerbelâ'da ola ve şehid düşenler bî-nihâye" olarak nitelendirdiği bu hadiseden sonra Akıncıların bir daha toparlanamadığı anlatılır. Ancak Akıncılar, değişen askeri sistemden etkilenmişlerdi.
16. yüzyılın sonlarından itibaren Avrupa'nın askeri sisteminde, bazı tarihçiler tarafından "askeri devrim" diye adlandırılan değişiklikler meydana geldi. Tüfeğin kullanışlı hâle gelmesiyle, dikdörtgen hâlinde oluşturulmuş "kontramarş taktiği" izleyen tüfekli piyade birlikleri muharebelerde ateş gücü üstünlükleriyle çok etkili oldular. Yeni askeri sistem gereği ok ve kılıçla savaşan süvarinin yerini tüfekli piyade aldı. Osmanlı ordusunun ağırlığını teşkil eden timarlı sipahiler ve Akıncılar, Avusturya piyadesi karşısında etkisiz kaldılar. Bu yüzden zamanla Akıncı ve timarlı sipahi birliklerinin yerini "saruca-sekban" adı verilen tüfekli piyade birlikleri aldı.
Mustafa Alkan, Akıncı Ocağı'nın sona ermesiyle ilgili yaptığı çalışmasında Akıncıların hazin sonuna rağmen Osmanlı Devleti'nin Avrupa'da doğal sınırına ulaştığı; eski usul akınları ve yağmayı, sınırlarını büyük garnizonlarla donatarak güvenlik altına almış büyük devletlere karşı sürdürmenin zorlaştığını ve bir dönüşümün kaçınılmaz olduğunu vurgulamaktadır..
.1961 yılı yerli otomobil tartışmalarıyla başlamıştı. Gazetelerde yerli otomobili savunanlar ile bu yatırımı israf olarak görenler arasında aylarca süren tartışmalar yaşandı. Süleyman Âşık, "Bir Devrin Hikâyesi: Devrim Arabaları" isimli eserinde ilk otomobilimizin hikâyesini teferruatlı olarak anlatır. Otomobilin Türkiye'deki tarihini ise Turing tarafından yayınlanan üç ciltlik "Otomobil" kitabında bulabilirsiniz.
Türk solunun önemli ideologlarından Doğan Avcıoğlu, 23 Mart 1961'de Ulus Gazetesi'ndeki yazısında otomobil sanayiine şu satırlarla karşı çıkmıştı:
'KAYNAKLARIN İSRAFIDIR'
"Türk otomobili yapacağız sözünün cazibesi aşikârdır. Bu söz milli hisleri okşuyor, insana gurur veriyor. Otomobil yapmak, kalkınmanın, sanayileşmenin ve hattâ medeniyetin ölçüsü sayılıyor. Bu sebepledir ki, sanayileşmenin henüz emekleme safhasında bulunan birçok az gelişmiş memleket, binek otomobili imalinin cazibesinden kendini kurtaramamıştır. Birçok Güney Amerika memleketi, Mısır, İspanya bu otomobil hummasının tipik örneklerini teşkil etmektedir...
Milli kaynakların otomobil sanayiine, özellikle binek sanayiine yöneltilmesi iktisadî bakımdan birçok halde, kaynakların israfından başka bir mana ifade etmemektedir... İktisadî verimlilik düşüncesini arka plana iterek kendi binek otomobillerini yapma yoluna giden Brezilya, Arjantin ve İspanya gibi memleketler, tipik yatırım örnekleri vermişlerdir. Akıl dışı çok aşırı bir himayeye rağmen yaşayacak halde değillerdir. Yani başka alanlarda verimli bir şekilde kullanılabilecek olan kaynaklar, inkâr götürmez şekilde israf edilmiştir...
Binek otomobili imali meselesi, çok daha uzun yıllar bekleyebilir ve beklemelidir. İlk bakışta akla gelen bu endişeler ve bazı az gelişmiş memleketlerin başarısız denemeleri, otomobil sanayii fikrinin yerinde bir teşebbüs olmadığı kanaatini vermektedir."
'HAYALDEN ÖTEYE GİTMEZ'
Yeni İstanbul Gazetesi sahibi Habib Edip Törehan da 27 Şubat 1961 tarihli köşesinde bu teşebbüsü hayal olarak görmüştü: "Bizim şahsi kanaatimize göre memleketimizde bir otomobil fabrikasının kurulması bugün için bir hayaldir... Son zamanların hâdiselerini takip edersek, otomobil sanayiinde büyük bir buhran olduğunu görürüz. Bu yüzden fiyatlar ücretlerin artmasına rağmen düşmekte ve yapılan otomobiller müşteri bulamamaktadır...
Bizde bugün ve yarın için otomobil fabrikasının kurulup kurulamayacağını düşünmek herhalde bir vakit kaybından başka bir şeye yaramayacaktır."
Ayrıca Yeni İstanbul Gazetesi, 31 Ocak-14 Şubat 1961 tarihleri arasında "Türkiye'de Otomobil İmal Edilebilir mi?" diye bir anket düzenleyerek gelen görüşleri yayınlamıştı.
Türk-Amerikan Distribütörleri Derneği Başkanı Mehmet İsvan, "Hâlen memleketimizde bir oto sanayii kurulamayacağını gerek ilgililere gerekse bu iddiaları tahakkuk ettirmek isteyenlere teknik ve ilmi bir şekilde ispata hazırız... Bugünkü şartlar altında dünya piyasasına bizim oto ihraç etmemiz bir hayalden öte gidemez" demişti.
Burhan Felek ise 29 Mart 1961 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde otomobil imalatına şu satırlarla karşı çıkmıştı: "Bizde endüstri 'montaj'dan ibarettir. Otomobil için de montaj atölyeleri kurmak düşünülüyorsa ona diyecek yok. Ama fabrika? Hadi canım şaka mı ediyorsunuz? Daha Türkiye'de otomatik vites tamiri eden atölye yok... Nereden aklımıza gelir böyle hikâyeler. Ben bunları işittikçe gıdıklanmış gibi oluyorum."
31 Mart 1961 tarihli Milliyet Gazetesi'nde otomobil imalatı fikriyle dalga geçen bir yazı kaleme alan Çetin Altan şunları demişti:
DALGA GEÇMİŞTİ
"Rivayetlere göre biz de Türkiye'de otomobil yapabilirmişiz. Zaten otomobil yapmak öyle zor bir iş değildir. Alt tarafı dört tekerlek ve dört zamanlı motör prensibine dayanıyor. Otomobil yapmanın güçlüğü aslında farlarının camını yapmaktadır; öyle kavisli, bombeli, kristal camın yerlisi pek yok. Bir de belki dış lâstiklerini yapamayız. Kapısının tokmağını, vites kolunun topuzunu ve silecek takımlarını da pek yapamıyoruz ama, yapılıp gönderilmiş olanları, gayet iyi yerine takabiliyoruz...
Gerçekten de otomobil yapmalıyız. Gazozda henüz İtalya ayarında değiliz ama musluk ve toplu iğne imâlatında epey başarı gösterdik. El arabasiyle at arabasını da kusursuz şekilde yapıyoruz. Otomobil bunun bir adım ötesi... Uçak fabrikası gibi bir büyük fabrika kurarsın, otomobil yapmasan bile lehim, oluk, soba borusu gibi şeylerde büyük faydası dokunur. Yalnız Avrupa'ya gidip iyi bakmak gerek... Onlar nasıl yapıyorlar... İyi bakmalı iyi...
Gerçi atalar bakmakla yapmak aynı olsa, kediler kasap olurdu, demişler ama, biz kedi değiliz ki; baka baka bir gün elbet yaparız..."
***
DEVRİM OTOMOBİLİNİN HAZİN HİKÂYESİ
27 Mayıs 1960 askeri darbesinden sonra Milli Birlik Komitesi, yerli otomobili gündemine aldı. Cemal Gürsel'in telkinlerine güvenen dokuz sanayici Türk firması, tek çatı altında toplanarak "Türkiye Makine Motorlu Vasıta ve Yardımcı Sanayi Birliği"ni kurdular. Sermayesi 250 milyon TL olarak hesaplanan bu müesseselerin kuracakları tesislerde, 3 binden fazla işçi çalışacak ve tesisler yılda 5 bin motor, 2 bin 300 traktör, 5 bin pulluk, 7 bin kamyon ve 3 bin cip monte ve imal edebilecek kapasitede olacaktı. Halk tipi otomobilin yüzde 80 aksamının yerli olmak üzere memleketimizdeki tesislerde imalinin mümkün olduğu; motor, makas, sac işleri ve seri imalat için montaj tesisleri bulunduğu ve meselenin etüt aşamasında olduğu açıklandı.
4 Mart 1961 tarihli Bakanlar Kurulu'ndaki toplantıya İTÜ öğretim üyesi ve Sanayi Bakanlığı Kurucu Heyet Başkanı sıfatıyla katılan Doç. Dr. Necmettin Erbakan, otomobilin gelecekteki iktisadi faydalarından bahsetmiş fakat yoğun bir görüş ayrılığı yaşanmıştı. Özellikle bakanlar konuyu hafife alıp alay etmişlerdi. Birkaç ay zarfında yurtdışında bakanlar nezdinde sürdürülen temaslar ve incelemeler, yerli sanayici ve firmalarla yapılan toplantılar neticesinde yerli otomobil imali lehinde bulunanların sayısı arttı. 16 Haziran 1961'de yapılan toplantıda, yerli otomobil yapılması kararı alındı.
Yerli otomobilin ilk etapta 28 bin liraya mal olacağı, seri üretime geçildiğinde maliyetin 20 bin liraya kadar düşebileceği hesap edilmekteydi. Ancak üretimde kullanılacak belirli bazı parçalar bir kereye mahsus olmak üzere yine dışarıdan getirtilecekti. Otomobil imali için Devlet Demir Yolları'nın Eskişehir'deki Cer Atölyesi'nin kullanılmasına karar verildi. Devrim, bir bakıma ABD ve Avrupa otomobillerinin senteziydi. 25 mühendis dört otomobil üretmek için yoğun bir çalışma içerisine girdi. Otomobillerden ikisi hedeflenen tarihlerde tamamlandı.
BENZİN BİTTİ
İki otomobilden bej renkli olanı n deneme sürüşü yapıldı, ancak siyah renkli otomobil için böyle bir zaman kalmamıştı. Otomobiller 28 Ekim gecesi buharlı lokomotifin vagonuna yüklenerek Ankara'ya doğru yola çıkarıldı. Bu siyah otomobil de başlangıçta açık renkliydi, ancak daha resmi bir görünüm kazansın düşüncesiyle siyaha boyanmıştı. Hatta vakit darlığından dolayı pasta ve cilası Ankara'ya giderken trende atılmıştı. Lokomotifler buharlı olduğu için herhangi bir kıvılcım sıçraması sebebiyle yangın çıkması ihtimaline karşı araçların benzin depoları boşaltıldı. Zaten demiryoluyla nakledilen vasıtalarda yanıcı madde bulundurulması yasaktı.
Araçlar 29 Ekim sabahı Ankara'ya indirildikten sonra benzin ikmali yapılması planlanmıştı. Ancak polis eskortunun hızla hareket etmesi yüzünden benzin ikmali yapılamamış ve doğruca TBMM'ye doğru yol alınmıştı. Bej renkli otomobili Yüksek Mühendis Şecaattin Sevgen, siyah otomobili Rıfat Serdaroğlu kullanmaktaydı. Deposunun çeyreğinden fazlasının dolu olduğunu düşünen Serdaroğlu, bu yakıtla Meclis'e kadar gidebileceğini hesap etmişti. Sevgen ise, korteje girdiklerinde önde giden ekipten benzin istasyonuna girmelerini istemiş fakat buna zaman bulunamadığı için doğruca Meclis'e gidilmişti.
Meclis'teki törenlerde Cemal Gürsel şeref kıtasını selamladıktan sonra Türk otomobillerinin bulunduğu kısma giderek Ankara Radyosu mikrofonuna şunları söylemiştir: "Bu eseri meydana getiren Devlet Demiryolları'nın kıymetli mühendis ve işçilerini tebrik ederim. Bir aşağılık duygusu ile bizde otomobil yapılamaz diyenler utansınlar. Hayır, işte bizde de otomobil yapılabiliyor."
Bu arada yedekte bekleyen bej renkli Devrim'i kullanacak olan Şecaattin Sevgen, tören yerine kendi arabası ile gelen bir arkadaşının deposundan küçük bir damacana benzin alıp bej renkli aracın deposuna boşaltmıştı. Cumhurbaşkanı Gürsel, beraberindeki Başbakan Yardımcısı Fahri Özdilek, Bakan Orhan Mersinli ve Başyaver Binbaşı Kadri Erkek ile birlikte kendisine hediye edilen siyah otomobile bindi. Kendisi ön koltuğa oturdu. Araç, önceden planlandığı üzere Anıtkabir'e doğru yol almaya başladı. Atatürk Bulvarı'na gelindiğinde Cemal Gürsel, Serdaroğlu'na, "Dönelim, iki araba birden gidelim" dedi. Bunun üzerine Serdaroğlu geri dönmüş ve Meclis'e doğru hafif yokuşa geldiği sırada araba önce öksürüp ardından da durmuştu. Gürsel ne olduğunu sorduğunda Serdaroğlu, "Benzin bitti herhalde Paşam" diye cevap verince, otomobilden inen Gürsel Paşa etrafını çeviren gazetecilere, "Batı kafasıyla otomobil yapıyoruz, Şark kafasıyla içine benzin koymayı unutuyoruz" dedi.
Durumu öğrenen Sevgen, bej renkli Devrim'le olay yerine gelerek Gürsel'i ve maiyetindekileri araca aldı. Cumhurbaşkanı Gürsel, arabada benzin bulunup bulunmadığını sorunca Sevgen, "Evet Paşam, bir miktar koyduk" cevabını verdi. Sonra yolun iki tarafını dolduran halkın coşkusu arasından geçerek Anıtkabir'e yöneldiler. Şecaattin Bey, Anıtkabir'e ulaşınca bej renkli aracı görevlilere teslim etti. Bu arada siyah renkli Devrim'e benzin ikmali yapılmış ve o da Anıtkabir'e gitmişti. Ardından iki otomobil Hipodrom'da geçit törenine katıldılar. Siyah Devrim, merasim geçişinde devamlı az gazda yavaş ilerlediği için su kaynattı.
ÜRETİME GEÇİLEMEDİ
Arabalar da 30 Ekim'de Ankara Garı'nda açılan sergide halka arz edildi. Öbür taraftan Eskişehir'de çalışmalar sürdürülmüş, diğer iki otomobilin donanımı da tamamlanmıştı. Devrim otomobili basında ve kamuoyunda büyük heyecan yaratırken, Ankara'nın gündeminde fazla tesir bırakmadı. Yerli otomobil konusu gündemden uzaklaştı ve seri üretime geçilemedi.
.İttihadçılar, "Özgürlük istiyoruz" diye iktidara geldikten sonra II. Abdülhamid'i mumla aratır bir baskı rejimi kurdular. Baskı yüzünden yurtdışına çıkan muhalifler ise İttihadçılar'a karşı üstünlük kurmak için her türlü yola başvurdular. Avrupa devletleriyle işbirliği yapmaları bir yana İttihadçılar'ı yıpratıp siyaset sahnesinde başarılı olabilmek için Ermeni tezlerine bile sarıldılar.
MİDHAT PAŞA'NIN AİLESİ
Alternatif ve muhalif istemeyen İttihadçılar, örnek aldıkları ve özgürlük kahramanı olarak gördükleri Midhat Paşa'nın oğulları ile damadını bile ayırt etmemişlerdi. Midhat Paşa'nın oğlu Ali Haydar Midhat ve Kemal Midhat yurtdışına çıkmak zorunda kalmış, paşanın damadı Nüzhet Bey ise önce Sivas'a, daha sonra da Alaşehir'e sürülmüştü.
Tehcir edilen Ermeniler.
İttihad ve Terakki karşıtlarından Midhat Paşa'nın küçük oğlu Kemal Midhat Bey, Mayıs 1916'da İsviçre'de Rus, Fransız ve İngiliz diplomatlarla ilişkiye girerek, İttihad ve Terakki aleyhtarı politika takip etmeye başlamıştı. Kemal Midhat Bey'in de içinde bulunduğu muhalifler 1917 yılının sonlarında yurt dışında "Sulh ve Felâh Partisi"ni kurdular. Partinin ismi "Barış ve Kurtuluş" manasına geliyordu. Partinin başkâtibi ve İsviçre temsilcisi Kemal Midhat Bey'di.
ÇAĞRILAR TERS TEPTİ
Ermeni tehciri konusunda belgelere dayalı bir eser hazırlayan Bülent Bakar, "Ermeni Tehciri" isimli eserinde tehcirden sonra İttihadçılar'ı yıpratmak için Ermeni tezlerini savunan "Sulh ve Felâh Partisi"nin ilginç hikâyesini anlatır.
Kemal Midhat Bey, 28 Aralık 1917'de İttihad ve Terakki Partisi'ni eleştirmek için yayınladığı beyannamede şunları diyordu:
Midhat Paşa
"...Ekonomik ve ticari olduğu kadar entelektüel gelişim açısından da Osmanlı Devleti, Ermenilere borçludur. Şu anda Jöntürk adını alan sorumsuz bir grup İstanbul'da iktidarı elinde tutuyor ve bu iktidarı muhafaza etmek için kanlı yöntemlere başvurmaktadır ki bunlara Abdülhamid döneminde bile rastlamak mümkün değildir. Katledilen ve sürgüne gönderilen yüz binlerce Ermeni'nin katledilmesinin canlı tanıkları olduk... Birkaç ihtilalcinin davası uğruna 1.000.000'dan fazla suçsuz Ermeni sürgüne gönderilmiştir. Biz liberaller ve gerçek vatanseverler bunu şiddetli kınıyoruz ve aynı şekilde bunu dinimiz de kınamaktadır.
...Biz de aynı sebepten katledildiğimize göre aynı dava uğrunda birleşmeli ve bize baskı uygulayanların zulmünü kırmalıyız. O halde sadıkane ve samimi bir şekilde ortaklaşa hareket etmeliyiz. Size kirlenmemiş elimizi uzatıyoruz. Bu eli açıklıkla, korkusuzca bizimle aynı olan ideali gerçekleştirebilmek için kabul edin."
Kemal Midhat Bey, Ermenilerle işbirliği yapmayı umuyordu. Ancak işbirliği çağrıları ters tepti ve Ermeniler, bu sayede yoğun bir şekilde propaganda yaptılar. Ermeni katliamını bir Türk olan Kemal Midhat Bey'in de kabul ettiğini basında dile getirdiler. Midhat Paşa'nın oğlunun çağrısı Ermenilere bulunmaz bir propaganda şansı vermişti. Sulh ve Felâh Partisi, Ermenilerden yeterli desteği görmeyince, sessizce tarih sahnesinden çekildi.
TÜRKLER ALEYHİNE YOĞUN PROPAGANDA
Kemal Midhat Bey'in Ermenileri işbirliğine çağıran beyannamesine bir Ermeni imzasıyla verilen cevap şöyleydi:
"...22 yıl önce ve 1915 ile 1916 yılında yapılan katliamlardan tamamen Türk halkı sorumludur... Bundan böyle Ermeniler ve Türkler arasındaki ihtilaf giderilemez. Tek bir çözüm vardır. Ermeniler kendi aralarında Ermenistan'da özgür kalsınlar. Türkler de Anadolu'da kendi topraklarında yaşasınlar."
4 Ocak 1918'de Aramdjian'ın Gazette de la Lausanne'da yazdığı makalede şu ifadeler vardı:
"...Gerçek sadece yıkım ve ölümdür. Siz ise uzattığınız eli tutmamı istiyorsunuz. Hayır Midhat Bey, tutmayacağım. Bunun nedeni sizin samimiyetinizden şüphe etmem veya niyetinizin beni yanıltması değildir. Bunun nedeni, sizin uzattığınız elin hiçbir gücünün bulunmaması ve bizden istediğiniz elimizin kesilmiş olmasıdır. Elinizi geri çekin Midhat Bey, ihtiyacımız olan yardımı başka yerlerde aramamızın ızdırabını duyun."
6-7 Ocak 1918 tarihli Tribune du Geneve Gazetesi'nde Baronian'ın cevabı ise şöyleydi:
"Liberal Türkler tarafından yapılan açıklamanın büyük önemi vardır. Bu açıklamayla liberal Türkler, Ermenilerin katledildiğini kabul etmektedir.
Liberal Türklerin yaptığı açıklama, Ermenilerin itaatini öngörmesi nedeniyle kabul görmemiştir. Ermenistan sadece Ermenilere aittir. Başka hiçbir halk ve millet Ermenistan üzerinde hak iddia edemez."
UYDURMA MAHKEMELER, YALANCI ŞAHİTLER
Osmanlı'nın son döneminde İttihad ve Terakki ile Hürriyet ve İtilâf partileri arasında siyasi rekabet ve düşmanlık vardı. İttihadçılar, bütün muhaliflerini tasfiye ettiler. II. Meşrutiyet döneminde İttihad ve Terakki tarafından ezilen Hürriyet ve İtilâfçılar, Mütareke döneminde İtilâf devletlerinin gücünü de kullanarak İttihadçılar'dan intikam almak için harekete geçtiler. Hürriyet ve İtilâfçılar ile onları destekleyen basın, Mütareke dönemindeki Nemrut Mustafa Mahkemesi diye bilinen Divan-ı Harb-i Örfi'deki yargılamalarda İttihadçılar'ın ceza almasını sağlamak için Türk milletinin aleyhine olacağını düşünmeden tehcir meselesinde mesnetsiz suçlamalar ileri sürdüler. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey ve Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey'i yalancı şahitler ve uydurma mahkemelerle astılar. Günümüzde Ermeni tezlerini savunan tarihçiler, adaletle uzaktan yakından ilgisi olmayan Divan-ı Harb-i Örfi yargılamalarındaki asılsız iddiaları aleyhimizde kullanmaya devam ediyorlar
.Avrupa'da kralların eşleri kraliçe olarak ön plandayken Osmanlı İmparatorluğu'nda padişahların eşleri değil anneleri ön planda olur ve haremi yönetirlerdi.
OSMANLI'YI KURTARDILAR
17. yüzyılda padişahların çocuk yaşta tahta çıkmaları, devlet yönetiminde otorite boşluğu meydana getirdi. Bu dönemde devlet idaresinde harem ve valide sultanlar ön plana çıktı. Bu durum da devlet yönetiminde Avrupalılar gibi "kraliçe idaresi" geleneği olmayan Osmanlılar'da bir mesele hâline geldi.
Kösem Sultan
Kadınların devlet yönetimini üstlenmesini olumlu karşılamayan dönemin tarihçileri, valide sultanların devlet idaresindeki rollerini tenkit ettiler. Osmanlı tarihlerindeki bu bilgilerin eleştiri süzgecinden geçirilmeden günümüz yazarları tarafından da kullanılması, valide sultanları devamlı entrika çeviren olumsuz portreler olarak karşımıza çıkardı.
Bütün bu olumsuz tablo çizilirken şuna dikkat etmek gerekiyor: Hükümdar otoritesinin bulunmadığı bir dönemde Kösem Sultan ve Turhan Sultan'ın devlet yönetimini ele almaları, Osmanlı İmparatorluğu'nu otorite boşluğundan bir ölçüde kurtarmıştır. Valide sultanların hanedanın devamını her şeyin üstünde tutması, devletin devamını sağlamıştır. Kösem ve Turhan sultanların devlet yönetimiyle ilgili emirleri incelendiği zaman, valide sultanların devlet işlerinden uzak cahil insanlar olmadığı anlaşılır.
17. yüzyılın ortalarında İstanbul
Turhan Sultan'ın veziriazama yazdığı emirlerden, onun gemilerdeki top ve kürekçilerden Mısır hazinesinden gelen vergiye, asker maaşlarından Kırım hanı tayinine, Eyüp'te çevreye zarar vermemesi için fişek atılmasının yasaklanmasından Üsküdar'ın eşkıyalardan temizlenmesine kadar birçok devlet işine hakkıyla vâkıf olduğu görülüyor. Turhan Sultan, emirlerinin uygulanmasında aksaklık olduğunda ilgilileri, "Kılıç ortaya çıkmadan kul taifesi iş yapmaz" diye tehdit bile etmiştir.
BİNLERCE KİŞİ AÇ KALDI
I. Ahmed'in eşlerinden ve Osmanlı tarihinin en önemli simalarından Kösem Sultan, I. Mustafa'nın tahttan indirilmesinden sonra padişah olarak IV. Murad'ın seçilmesiyle tarih sahnesinde aktif rol oynamaya başladı. Oğlunun padişah olmasıyla "valide" makamına yükselerek Eski Saray'dan Topkapı Sarayı'na taşındı. IV. Murad küçük yaşta padişah olduğundan, Kösem Sultan oğlunun fiilen iktidara hâkim olduğu 1632'ye kadar devlet yönetimini elinde tuttu.
Yeniçeri isyanı
Sultan Murad'ın son anlarını yaşarken Şehzade İbrahim'in öldürülmesini emretmesine rağmen Kösem Sultan'ın gayretleri sayesinde bu emir uygulanmadı. Böylece Osmanlı Hanedanı'nın da yok olması önlenmişti. Kösem Sultan, Sultan İbrahim döneminde bir süre devlet yönetimine hakimken, daha sonra oğlu tarafından haremden uzaklaştırıldı.
Kösem Sultan'ın ikbal yıldızı, torunu IV. Mehmed'in 1648'de tahta çıkmasıyla tekrar parladı. IV. Mehmed'in annesi Turhan Sultan daha tecrübesiz olduğu gerekçesiyle Kösem Sultan, Osmanlı tarihinde bir ilk olarak Valide-i Muazzama unvanı ile haremde bırakıldı. Ancak Turhan Sultan'ın giderek siyasette etkili olmaya başlaması, Kösem Sultan ile onu rakip durumuna getirdi. Gelin-kaynana arasındaki mücadeleden Turhan Sultan galip çıktı ve Kösem Sultan öldürüldü.
3 Eylül 1651 sabahı Kösem'in ölüsü sevenlerinin gözyaşları eşliğinde önce Eski Saray'a götürüldü. Oradan da eşi Sultan I. Ahmed'in türbesine götürülerek defnedildi. Kösem Sultan, hayatının son zamanlarında iktidar hırsıyla olumsuz işler yapmışsa da saltanat makamının, dolayısıyla devletin karşı karşıya kaldığı türlü badirelerin atlatılmasını sağlamıştır. Ayrıca birçok cami, çeşme, mektep vs. yaptırmış, vakıflarıyla fakirleri doyurmuş, bizzat hapishanelere gidip, borçluların borçlarını ödeyerek onları kurtarmıştı. Öldüğünde valide sultan tarafından doyurulan binlerce kişinin İstanbul'da aç kaldığı söylenir.
İŞLERİ DİRAYETLE YAPTI
Osmanlı İmparatorluğu'nun en güçlü valide sultanlarından Turhan Sultan, 1627'de Ukrayna'da dünyaya geldi. Adeta bir güzellik abidesi olan Turhan Sultan, zekâsını da kullanarak önce Kösem Sultan'ın takdirini kazandı, daha sonra Sultan İbrahim'in gözüne girdi. Turhan Sultan'ın Sultan İbrahim'den Şehzade Mehmed'i dünyaya getirmesi, Osmanlı tarihinin en önemli olaylarından birisiydi. Bu doğum sıradan bir doğum değil, sönmek üzere olan Osmanlı Hanedanı için bir kurtuluştu.
Dördüncü Mehmed
Turhan Sultan, 1651'de Kösem Sultan'ın öldürülmesinden sonra beş yıl devleti yönetti. Belgelere bakıldığında valide sultanın devlet işlerini büyük bir dirayetle yaptığı görülmektedir: 1656'dan itibaren Köprülüler'in sadrazamlık makamına gelip devlet otoritesini sağlamalarından sonra yavaş yavaş elini siyasetten çekti ve 1682'de vefat edene kadar kendini daha çok hayır işlerine adadı.
HAREMİ VALİDE SULTANLAR YÖNETİRDİ
Osmanlı padişahları, II. Bâyezid zamanına kadar Bizans'tan, Balkan prensliklerinden ve Anadolu'daki Türk beyliklerinden kız almışlardı. II. Bâyezid'den sonra Anadolu'daki Türk beyliklerinin sona ermesi ve haremin de iyice kurumlaşmasıyla birlikte padişah ve şehzâdelerin sadece cariyelerle evlenmesi âdet hâline geldi. Önemli bir kısmının nereli olduğunu tam olarak bilemediğimiz padişah anneleri, etnik kökenleri ne olursa olsun birer Osmanlı kadınıydılar.
Turhan Sultan
Osmanlı sarayındaki cariyelerden güzelliği ve zekâsıyla öne çıkanlar padişahın gözüne girip erkek çocuk sahibi olduktan sonra oğlunun tahta çıkmasıyla birlikte valide sultanlığa kadar yükselebilirlerdi. Valide sultan, yani padişah anneleri haremin yöneticileriydi. Avrupa saraylarında kralın eşi kraliçe olarak ön plana çıkarken Osmanlı'da padişahların annesi ön plandaydı. Padişahların anneleri, Hürrem Sultan'a kadar oğulları sancak yönetimine vali olarak gönderildiklerinde birlikte gider ve oğullarına yardımcı olurlardı. Oğulları tahta çıktıktan sonra valide sultan olan padişah annelerinin bir kısmı devlet yönetiminde oldukça etkili olmuşlardır..
.İngiltere, Birinci Dünya Savaşı'nın başında Osmanlı Devleti'ne savaş ilan ettikten sonra Şattü'l-Arap ağzında Fav'a asker çıkararak kuzeye doğru ilerlemeye başladı. Petrol bölgelerine hâkim olup Bağdat'ı ele geçirerek Osmanlı Devleti'ne bir darbe vurma niyetindeydi. Bölgede az sayıda asker bulunduğu için İngiliz kuvvetleri durdurulamadı.
İngilizler, 9 Aralık'ta Dicle ve Fırat'ın birleşim noktası Kurna'ya ulaştılar. Irak ve Havalisi Komutanı Binbaşı Süleyman Askeri, gönüllüler ve aşiret kuvvetleriyle İngilizlere karşı durmaya çalıştı. Bazı başarılar kazansa da Şuayyibe'de mağlup olunca, bu durumu gururuna yediremeyerek intihar etti.
Esir İngilizler, muzaffer Türklerin önünden geçiyor.
ARAP VE KÜRT AŞİRETLERİ
Dicle Nehri boyunca ilerleyen İngilizler, 28 Eylül'de Kûtülamâre'yi işgal ettiler. Bölgeye yeni atanan Irak ve Havalisi Komutanı Albay Nureddin Bey (Sakallı Nureddin Paşa), Türk birliklerini fazla yıpratmadan kuzeye çekti. Bu sırada yeni gelen birliklerimizle Irak cephesinde asker sayımız arttı. Parayla kandırılan Arap aşiretlerinin bir kısmı İngilizlerin yanında savaşırken, bir kısım aşiretler ise Osmanlı ordusunda İngilizlere karşı savaştılar.
Zübeyd, Düleym, Ubeyd, Şemmar, Cubur, Canaibiyn, Abduh, Aneze, Müntefik ve Ka'b gibi birçok Arap aşireti yanımızdaydı. Arapların yanı sıra bölgedeki Kürdi, Berzenciye Seyidleri, Niayn Seyidleri, Talabani, Davude, Zengene, Dilo, Palani ve Zend gibi Kürt aşiretleri de Osmanlı ordusunun yanında savaştılar. Arap aşiretlerinin içerisinde Şii olanlar da vardı.
Düşürülen İngiliz uçağı.
İNGİLİZ HELVASI YEDİLER
22-24 Kasım 1915'te meydana gelen Selman-ı Pâk Muharebesi'nde İngilizler mağlup edildi. Yenilen İngilizler geri çekilerek Kûtülamâre'ye sığınınca, yaklaşık 5 ay sürecek kuşatma başladı.
Bu sırada yeni kurulan VI. Ordu'nun başına Alman generali Goltz atanınca, duruma tepki gösteren Albay Nureddin Bey görevinden istifa etti. Yerine Enver Paşa'nın amcası Albay Halil Bey (Halil Kut Paşa) atandı. Goltz Paşa'nın tifüsten ölümü üzerine VI. Ordu Komutanlığı'na, rütbesi generalliğe yükseltilen Halil Paşa getirildi.
Halil Paşa, İngilizleri Kûtülamâre'den dışarı çıkartmazken İngilizlerin güneyden gönderdikleri yardım kuvvetleri de askerlerimiz tarafından defalarca mağlup edildi. İngilizler şubat ayından itibaren her gün 5-10 sefer yaparak havadan uçaklarla yiyecek ve malzeme attılarsa da istedikleri ikmali gerçekleştiremediler. Türk askerinin ateşinden sakınmak için yüksekten çuvallar ve paketler içinde atılan gıda malzemesinin bir kısmı Dicle Nehri'ne, bir kısmı Türk siperlerine düşerken, sadece çok az bir miktarı Kûtulamâre'ye düşüyordu. Atılan un, şeker ve erzaklar Mehmetçiğin tarafına düştüğü için askerlerimiz bunu alıp "İngilizlerin helvasını yiyelim" diyerek helva yapıp yemişlerdi.
İngilizler, 24 Nisan'da son bir umut olarak Julnar isimli bir vapura 270 ton gıda maddesi yükleyerek gece karanlığında Türk hatlarını geçip Kûtulamâre'ye ulaştırmayı denediler. Julnar vapuru, Türk hatlarını geçmeyi başardıysa da fark edilerek yoğun ateş altına alınınca karaya oturdu. Gemideki gıda en az bir ay Kûtulamâre'deki İngilizlere yetecek miktardaydı. Julnar gemisi bizim elimize geçince askerlerimiz bu gemiye "Kendi Gelen" adını verdiler. "Kendigelen" Türk nehir filosuna katıldı.
Halil Kut Paşa
EN KORKUNÇ YENİLGİ
Yardım alamayan İngilizler, açlıktan at ve katırları keserek yediler. At eti yemeyen Hintliler açlıktan bir deri bir kemik kaldılar. Bu sırada İngiliz ordusunda görev yapan Hintli askerlerden Müslüman olanların bir kısmı birliklerimize iltica ettiler.
İngiliz ordusu açlıktan bitap düşmüştü. General Townshend, Halil Paşa'ya rüşvet vererek kurtulmaya çalıştı, ancak reddedildi. 28 Nisan 1916 günü başka çaresi kalmayan General Townshend, Halil Paşa'ya bir mektup göndererek 29 Nisan öğleden sonra teslim olacağını bildirdi. 29 Nisan günü saat 14.30'da Binbaşı Nazmi Bey komutasındaki 3. Alay marşlar söyleyerek Kûtulamâre'ye girip hükümet binasına Türk bayrağını çekti. Daha sonra Kûtulamâre'ye gelen Halil Paşa General Townshend'le görüştü. Townshend, kılıcını Halil Paşa'ya uzattıysa da muzaffer Türk komutan, esir generalin kılıcını kendisine iade etti.
İngiliz ordusu, 1781'de yaklaşık 7 bin 500 İngiliz askerinin Amerikan-Fransız kuvvetlerine esir düştüğü Yorktown kuşatması sırasında uğradığı mağlubiyetten daha büyüğünü Kûtülamâre'de almış, 14 bine yakın esir vermişti. Nitekim Janet Wallach, Çöl Kraliçesi isimli eserinde "Kût'un düşüşü Britanya tarihindeki en korkunç yenilgilerden biriydi" şeklinde yorumlar.
HAPİSHANEDEN KAÇTI
Halil Kut Paşa, daha sonra birçok cephede savaştı ve son olarak yeğeni Nuri Paşa ile birlikte Kafkas İslam Ordusu'yla 1918'de Bakü'yü kurtardı. Mondros Mütarekesi'nden sonra İstanbul'a dönüşünde İngilizler tarafından tutuklanıp Bekirağa Bölüğü'ne hapsedildi. İngilizler, uydurma ithamlarla paşayı suçladılar. Nemrut Mustafa Mahkemesi'ne çıkarıp, uydurma mahkemede idama çarptırarak intikamlarını almak üzereydiler. Ancak Halil Paşa, 7 Ağustos 1919'u 8 Ağustos'a bağlayan gece Bekirağa'dan kaçıp Anadolu'ya geçerek İngilizlerin elinden kurtuldu.
Esir İngiliz generaller.
MONDROS MÜTAREKESİ'NE KADAR İSTANBUL'DA ESİR KALDI
Kûtülamâre'de esir alınan İngilizler, 6 general, 476 subay ve 13 bin 309 askerdi. Kûtülamâre'de kuşatılan askerlerini kurtarmak için harekete geçen Irak İngiliz ordusu, önünü kesen Osmanlı kuvvetleriyle yaptığı muharebelerde 22 bin askerini kaybetmişti. Bu muharebelerde Osmanlı ordusunun kayıpları ise şehit ve yaralı olarak 15 bine ulaşmıştı.
Teslim olan İngiliz kuvvetlerinin subay ve er dağılımı şu şekildeydi:
General: 6
Teğmenden albaya kadar değişik rütbede İngiliz subayı: 272.
İngiliz er: 2592
Hintli subay: 204
Hintli er: 6988
Muharip olmayanlar: 3248
Teslim olan İngiliz ordusundaki hasta ve yaralı 10'u subay 1085 kişi, İngilizlerin elindeki aynı sayıda esir Türk askerleriyle mübadele edildi. Diğer İngiliz esirleri nehir ve karayolu ile Bağdat'a, oradan da Anadolu'nun değişik bölgelerine gönderilerek esir kamplarına yerleştirildi. İngiliz kuvvetlerinin komutanı General Townshend ise 3 Mayıs 1916'da yanında bulunan emir subayı ve üç emir eriyle, motorla Bağdat'a oradan da trenle İstanbul'a gönderildi. Townshend, 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi'ne kadar İstanbul'da esir olarak tutuldu.
İngiliz posta kartı
MAĞLUBİYETTEN BİLE BAŞARI ÇIKARDILAR
İngilizler, Kûtülamâre kuşatması sırasında havadan uçaklarla muhasara altındaki askerlerine yiyecek ve malzeme attılarsa da istedikleri ikmali gerçekleştirememişlerdi. Bu ilk defa havadan ikmal teşebbüsüdür ama başarı sağlanamamıştır.
Kûtülamâre'nin 80. yıldönümünde 29 Nisan 1996'da İngilizler bir posta kartı çıkardılar. Kartın üzerine "İlk İngiliz hava ulaştırma harekâtı, Kûtülamâre kuşatması, Mart-Nisan 1915" yazarak Kûtülamâre'de ilk defa havadan ikmal yaptıklarını vurgulamışlar, mağlubiyetten bile başarı çıkarmaya çalışmışlardı..
.İstanbul 569 yıl önce fethedildikten sonra Ayasofya camiye çevrilince içine mihrap, minber, müezzin mahfili, vaiz kürsüsü gibi yapılar inşa edildi. Mozaikler kapatıldıktan sonra cami, çini ve kuşak yazılarla süslendi. Bir minare eklendi. Daha sonraki dönemlerde yapılanlarla Ayasofya dört minareli bir cami oldu. Ayasofya, zamanla çevresine yapılan eserlerle kilise vasfını kaybedip bir Osmanlı külliyesi oldu.
Osmanlı döneminde Ayasofya'da bir sıbyan mektebi, bir muvakkithane, bir kütüphane, iki sebil, bir üç yüzlü çeşme, devasa orta şadırvanı ve küçük duvar şadırvanı, bir büyük imaret, bir medrese, iki güneş saati inşa edildi. Ayasofya'ya Osmanlı döneminde ilave edilen yapılar ve külliyedeki tamiratlar, Hasan Fırat Diker'in Fatih Sultan Mehmed Vakıf Üniversitesi yayınlarından çıkan belgelere dayalı önemli eseri "Ayasofya ve Onarımları" isimli eserinde ve Semavi Eyice'nin araştırmalarında anlatılmaktadır.
Fossati'nin çizimiyle 19. yüzyılda Ayasofya.
AYASOFYA MEDRESESİ
Medrese, İslam eğitim sisteminin temel müessesesidir. Medrese, sıbyan mektebinden sonra orta, lise ve üniversite eğitimine tekabül eden bir eğitim kurumudur. İlk Osmanlı medresesi, Osmanlı Beyliği'nin ilk yıllarında çok erken bir tarihte kuruldu. Orhan Gazi'nin 1331'de kurduğu İznik Orhaniye (İznik) Medresesi ilk medresedir.
İstanbul fethedildikten sonra eğitim faaliyetleri Zeyrek kiliseleri ve Ayasofya'daki papaz odalarında yapıldı. 1459'da Eyüp Medresesi açıldı. Sultan Mehmed, bir süre sonra 1466'da caminin yanında bir medrese inşa ettirdi. Müderrisleri arasında Molla Hüsrev ve Ali Kuşçu da vardır.
Ayasofya Medresesi (Ayasofya-i Kebir Medresesi), 1596, 1607-1613, 1626-1627, 1634-1635, 1638, 1651, 1656, 1662-1665, 1707-1708, 1738-1739, 1825-1833, 1840- 1842, 1845, 1847-1850, 1852-1855, 1857, 1859 yıllarında olduğu gibi birçok defa tamirden geçirildi. Özellikle su yolları ve çatısı birçok defa onarımdan geçmiştir.
19. yüzyıl sonlarında 198 öğrenciyle İstanbul'un en kalabalık medresesiydi. Sultan Abdülaziz döneminde Ayasofya Camii'nin etrafının düzenlenip genişletilmesi faaliyetleri sırasında İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı) Server Paşa, 1870'te medreseyi yıktırdı. 1873 yılında Şeyhülislam Turşucuzâde Hacı Ahmed Muhtar Efendi'nin talebi üzerine medresenin tekrar inşası için keşif yapıldı. 1874'te veya daha sonraki bir tarihte yeniden inşa edildi.
'ESKİ ESER' SAYILMADI
Ayasofya Medresesi, Cumhuriyet döneminde medreseler kapatılınca, 1924-1934 yılları arasında Kimsesizler Yurdu oldu. 27 Ağustos 1934'te İstanbul Asar-ı Atika Müzesi'nde Ayasofya'nın müzeye dönüştürülmesiyle ilgili toplantı yapıldı. 27 Ağustos 1934 tarihli raporda Vilayet emrindeki harap mektep olarak anılan medresenin sağlam yerlerinin tamiri kararlaştırılmıştı.
24 Kasım 1934'te Bakanlar Kurulu kararıyla Ayasofya, cami statüsünden çıkarılarak Müzeler Genel Müdürlüğü'ne bağlandı. Medresenin daha önce tamiri kararlaştırılmışken, 24 Mart 1935 tarihli komisyon raporu, Ayasofya'nın müzeleştirilmesi sürecindeki dönüşümü gösterir. Bu raporda "Ayasofya Müzesi'nin bitişiğinde bulunan ve belediyece kimsesizler yurdu olarak kullanılan bina, büyük abidenin şerefini giderecek mahiyette olduğundan evvelki kararımız vechile buranın yıkdırılması için Vilayete emir verilmesi hususunun tekrar arzı ve hatta bu binanın dış ve içinden alınacak fotoğraflarının da Bakanlık makamına gönderilmesi lazımdır" denildi.
Ayasofya Medresesi keşif defteri.
1935'te Ayasofya'nın etrafını açmak gayesi ve mevcut medrese binasının "eski eser" özelliğinde olmadığı gerekçesiyle Müzeler İdaresi tarafından tamamen yıktırıldı. Medresenin 1935'te yıktırılması, Ayasofya'nın bir Osmanlı külliyesi olduğuna vurulan ilk darbeydi.
1982'te temelleri tespit edilen medresenin yeniden yapılması tartışmaları başladı. Ancak uzun süre buna cesaret edilemedi. Rahmetli Haluk Dursun, 2006'da Ayasofya Müzesi Başkanı olduktan sonra yıktırılan Ayasofya Medresesi'nin yeniden inşası için çalışmaları başlattı. Daha sonra Ayasofya Müdürü olan Hayrullah Cengiz'in çabalarıyla 2014'te rekonstrüksiyon (yeniden inşa) projesi hazırlandı.
Fatih ve Ayasofya Camii kartpostalı.
Birçok akademisyen, bürokrat ve siyasetçinin (Numan Kurtulmuş, Mehmet Nuri Ersoy, Ali Yerlikaya, Ahmet Emre Bilgili, Ömer Arısoy, Gökhan Yazgı, Burhan Ersoy, Coşkun Yılmaz...) desteğiyle çok uzun süren ulusal ve uluslararası bürokratik ve farklı mücadelelerden sonra yeniden inşa edilen Ayasofya Medresesi, 15 Nisan 2022'de Cumhurbaşkanımız tarafından açıldı. Fatih Sultan Mehmed Vakıf Üniversitesi'ne Fatih ve Ayasofya hakkında bilimsel araştırmalar yapmak üzere tahsis edildi.
AYASOFYA, OSMANLI KÜLLİYESİ VASFINI TEKRAR KAZANDI
AYASOFYA müze olduktan sonra bir Osmanlı külliyesi olma vasfı kaybolmuştu. Rahmetli Ahmet Haluk Dursun Hocamız, Ayasofya'nın bir Osmanlı külliyesi olduğunu hep vurgulardı. Hocamız 2006-2012 yılları arasında Ayasofya'da başkan ve müdür olarak görev yaptığı yıllarda yapıya külliye vasfını tekrar kazandırmak için elinden gelenin fazlasını yaptı.
Haluk Dursun, Ayasofya'da II. Selim Türbesi önünde.
Haluk Hoca'nın büyük çabaları sonucu, II. Selim, III. Murad, III. Mehmed, I. Mustafa-Sultan İbrahim ve Şehzadeler türbeleri 2009'da açıldı. Hocamız, I. Mahmud Kütüphanesi ve şadırvanını görünür kıldırttı. Sıbyan mektebini lojman olarak kullanımdan çıkarttırdı. Yıktırılan Ayasofya Medresesi'nin yeniden inşası için projelerini yaptırttı. Medrese iki gün önce açıldı.
Haluk Hoca, tarihi külliyeye yakışmayan yeni binaları yıktırttı. Ayasofya'nın içerisindeki Kazasker'in 8 büyük hattı ile camideki diğer hatlar da döneminde onarıldı. 19. yüzyılın ortalarında Ayasofya tamiratı sırasında Fossati tarafından caminin dökülen mozaiklerinden Sultan Abdülmecid'in tuğrası yapılmış ve bu tuğra caminin duvarına asılmıştı. Ancak müze olduktan sonra yerinden indirilip bir depoya atılan tuğra, rahmetli Semavi Eyice tarafından bulunsa da bir türlü Ayasofya'ya asılamadı. Rahmetli hocamız, Semavi Hoca'nın uyarısı sonucu bu tuğrayı ait olduğu yere astırmıştı..
.Halkın kullandığı 20 temel ürünün fiyatının sabitlenmesi tartışılıyor. Osmanlı dönemindeki bu uygulamanın ismi "narh"tı. İslam âlimlerinin bir kısmı narhı caiz bulurken bir kısmı ise karaborsayı teşvik edici olduğu görüşündedir. Ancak Osmanlı yönetimi büyük titizlikle narhı uygulamıştır. Osmanlı yazarları, devletin bekasının şartları arasına narhı koyarlarken, padişahların en büyük başarılarından birinin düşük fiyatlarla halkın duasını alması olduğunu söylerler. Ömer Lütfi Barkan, Mübahat Kütükoğlu, Halil Sahillioğlu, Mehmet Genç, Ahmet Tabakoğlu ve Coşkun Çakır gibi iktisat tarihçilerimiz, Osmanlı'da narh uygulamasını çeşitli yönleriyle incelemişlerdir.
17. yüzyılda bir çarşı.
PLANLAMA VE DENETİM
Osmanlı idarecilerinin en önemli meselesi, halkın temel ihtiyaç maddelerine kolay ve ucuz olarak ulaşımını sağlamaktı. Bunun yolu, iyi bir planlama ve sıkı bir denetimden geçiyordu. Osmanlı yönetimi, halkın mağdur olmaması için esnaf teşkilatını, hammadde temininden başlayarak imalat, pazarlama, malları fiyatlandırma ve satış aşamalarının tamamını denetim altında tutmaya çalışırdı.
Planlama, bir bölgede üretilen ürünlerin öncelikle o yerin ihtiyaçlarını karşılaması esasına dayanıyordu. İhtiyaca göre üretim yapılmaya çalışılırdı. Başta İstanbul olmak üzere diğer bölgelerin ürünlerine ihtiyaç duyan büyük şehirlerde ise fiyatlar devletin müdahalesi ve denetimiyle halkın tahammül edebileceği seviyede tutulmaktaydı. Kadı ve muhtesipler, çarşı-pazarı denetlemekten sorumluydu. İstanbul'da ise sadrazam ve zaman zaman da tebdil gezerek padişahlar bu denetime dahil oluyordu.
Narh, devletin piyasadaki çeşitli ürünlerin satışında bir üst limit belirlemesiydi. Söz konusu fiyat tespitlerinin bir kısmı olağan uygulamalardı. Bunlardan biri, Ramazan ayına özel yapılan fiyat tespitleriydi. Bu mübarek ayda halkın herhangi bir sıkıntı çekmemesine özel bir hassasiyet gösteriliyordu. Bu yüzden Şaban ayında temel ihtiyaç maddelerine dair listeler hazırlanırdı. Et ve mevsimlik ürünlere dair fiyat tespitleri de genellikle her yıl yapılan olağan narh uygulamalarıydı. Gıda maddelerinin fiyatları dört mevsime göre farklı tespit edilirdi. İlk kuzu Hıdırellez'de kesilirken, etin fiyatı tespit edilirdi. Harmandan sonra yeni mahsul buğday alınınca da ekmek fiyatı belirlenirdi. Sebze ve meyve fiyatları da mevsimlere göre ayarlanırdı.
Teşhir edilen bir satıcı.
KALİTESİNE GÖRE FİYAT
Olağan dışı narh uygulaması ise genellikle fiyatların tüketici aleyhine yükseldiği zamanlarda yapılmaktaydı. Ulaşımın sınırlı olduğu bir dünyada savaş, bölgesel isyanlar, kuraklık, çekirge istilası ve salgın hastalıklar gibi pek çok etken, piyasaya mal arzında sorunlar ortaya çıkarıyordu. Hiç şüphesiz böyle zamanlardan istifade etmek isteyen fırsatçılar vardı. Tedavüldeki paralarla ilgili düzenlemeler de fiyatların yeniden belirlenmesini gerektiriyordu. Akçenin içindeki gümüş miktarının azalması, yani paranın değerinin azalması ürünlerin fiyatlarının artmasına sebep olurdu. Devlet bu gibi durumlarda paranın ayarını yeniden düzenler, halkın mağdur olmaması için de fiyatlarda bir üst limit belirlerdi. Ancak bu uygulamanın üretici veya tüccarı koruyan bir yanı da vardı. Zira maliyetin narhın üzerine çıktığı durumlarda üretici veya tüccarın talebiyle fiyat artışları da sıkça yapılmaktaydı. Üstelik loncalar ve gedik uygulamasıyla esnaf ayrıca korunuyordu.
Narh uygulamasında fiyat tespitleri, esnaf temsilcileri ve halktan kimselerle birlikte kadı tarafından yapılıyordu. Narh, toptancı (getürücü, misafir) ve perakendeci (mukim, oturucu) için ayrı ayrı tespit edilirdi. Toptancıların perakendecilik yapmaları yasaktı. Fiyat tespiti, bir ürünün maliyeti hesaplandıktan sonra genellikle yüzde 10-20 oranında bir kârla satılması esasına dayanıyordu. Normal bir ürünün satışında yüzde 10 kâr marjı varken, emekyoğun bir üründe bu yüzde 15-20 olurdu. Malın kalitesi de fiyatların tespitinde önemliydi. Örneğin, 17. yüzyılın sonlarında Bolu'da normal helvanın okkası 20 akçe iken Çolak Şaban Usta'nın helvası 24 akçeden satılıyordu.
Falaka cezası.
NARH DEFTERLERİ
Esnaf, gerekli müzakereler neticesinde belirlenen fiyata uyacağını taahhüt ediyordu. Malların gramajlarıyla birlikte belirlenen fiyatları kadı sicillerine kaydediliyor ve halka duyuruluyordu.
Bu aşamadan sonra kadı ve muhtesiplerin en ciddi uğraşı, belirlenen narhın denetimiydi. İstanbul özelinde padişah ve sadrazam da narhla yakından ilgileniyor, sık sık denetime çıkıyorlardı. Bu teftişlerde narhın üzerinde satış yaptığı tespit edilenlere veya kalitesiz mal satanlara para, sürgün, falaka, teşhir gibi cezalar verilirdi.
Osmanlı İmparatorluğu'nda en fazla fiyat ve kalite kontrolü yapılan iki ürün, ekmek ve et idi. Nitekim 1774 ile 1789 yılları arasında Osmanlı tahtında bulunan Birinci Abdülhamid, devlet adamlarına hitaben kaleme aldığı bir hatt-ı hümayunda, "Her şeyden önemli olan et ve ekmektir" demekteydi.
Bugüne ulaşan narh defterleri, çok geniş yelpazede malların listelendiği genel defterlerden bir veya bir grup ürünün fiyatının tespit edildiği listelere kadar farklı farklıdır.
Bu manada para ile ilgili bir düzenleme yapıldığında daha geniş kapsamlı bir defter hazırlanırken, bazı ürünlerin temin ve satışında yaşanan sorunlarda daha küçük çaplı narhlar belirlenmekteydi. Örneğin, 1812'de İstanbul'da çıkan veba salgınında şehirde çok ciddi sayıda ölüm yaşanıyordu. Durumu fırsat bilen bazı mezar kazıcıları fahiş zamlar yapmaya başladı. Durumdan haberdar olan idareciler, hemen mezar fiyatlarıyla ilgili bir narh belirleyerek esnafa ve ahaliye ilan etti.
Narh uygulaması 19. yüzyıl ortalarına kadar sürdü. 1860'lardan sonra ekmek gibi temel tüketim maddeleri hariç diğer ürünler üzerindeki narh kaldırılıp fiyatlar serbest piyasada belirlenmeye başladı. Denetimler ise şehremaneti, yani belediye tarafından yapılmaya başlandı.
II. Mahmud'un hattı.
HALK YOKLUK ÇEKMESİN
Narha önem verilmesi, ahalinin temel ürünlere rahatça ve ucuz ulaşabilmesi, Osmanlı devri siyasetnamelerinde en çok vurgulanan hususlardandı. Padişahlar ve diğer devlet adamları da bunun öneminin farkındaydı. Sultan II. Mahmud'un şu hatt-ı hümayunu hem narh, hem de ahalinin refahı bakımından genel yaklaşımı yansıtmaktadır:
"Benim vezirim, bir süredir narh hususuna hiç bakılmaz oldu. Ahaliye lazım olan sabun, zeytinyağı, peynir ve pek çok sebzevat bulunmuyor. Bulunsa bile pahalılığından fukaraya acz gelmek derecesine vardı. Ekmeğin ayarı bozuk, etin okkası altmış paraya kadar satılıyor. Kuzu bulunmuyor. Bunları mülâhaza edip tedarik yollarını asla düşünmez olduk. İstanbul ahalisi, özellikle de esnaf ne söylüyorlar işittiğin yok mudur? Geçen sene Ramazan-ı Şerif'te bazı yalanlar peyda olduğundan gereksiz yere esnafın pek üzerine varma diye bayramda sana tembih etmiştim. Ancak bütün bütün bırakıp ahali yokluk çeksin de demedim. Sen tamamen bıraktın. Bu hususta rahat haramdır. Mübarek günler yaklaşıyor, İstanbul'da yiyecek yok. Sonra bu dedikodulara kim tahammül edebilir! Bu Ramazan da böyle mi vakit geçirilecek? Gereken ürünlerin temini, ekmeğin ayarı ve et hususlarına dikkat edip İstanbul'da tebdil gezmeyi terk etmeyesin. Zira dedikodudan huzursuz olmaya başladım."
Tophane Pazarı.
KANUNNAMEYLE DÜZENLEME
Yavuz Sultan Selim zamanında çıkarılıp, daha sonraki hükümdarların döneminde zaman zaman ilaveler yapılan ve Ömer Lütfi Barkan tarafından yayınlanan kanunnamelerde şu hususlara dikkat çekilmiştir:
"Muhtesib olan kimse, kadı marifetiyle narh vere (fiyatları belirleye). Ancak narh verdiği zamanda, eğer şehirde olur, eğer kasabalarda olur veyahut başka yerleşim birimlerinde olur, o yerin ileri gelenlerinden, yerlilerinden, fakirlerinden, ekmekçilerin ve kasapların durumlarına vâkıf olup, hesaplarını bilen kişileri bilinen bir yere davet edip, ondan sonra fiyatları belirleyeler. Dört mevsime dikkat edeler.
Fiyatlar belirlendikten sonra muhalefet edenlerin ve eksik satanların haklarından gelip, sebze ve ette eksik olursa bir kilosuna bir akçe ve diğer mallardan olursa yarım kilosuna bir akçe ceza alına.
Ekmekçilerin hamuru çiğ, kara ve ekşi ve nizami ağırlığından eksik olanları hâkim cezalandırır ve her yarım kiloda bir akçe ceza alır.
Kasaplar koyun ve keçi etini ayırt etmeli ve birbirine karıştırmamalıdırlar. Narh üzerinden muamele yapmalı ve et fiyatlarını fazla veya eksik göstermemelidirler. Keza koyun ve diğer hayvanların kesiminde besiliyi ayırıp, zayıf ve işe yaramayanı kesmemelidirler. Halka et yetiştirmekte nazlanan ve bahaneler bulan kasabın tutuklanması lazım gelir. Kasabın müşteriye iyi davranması ve hayvanın neresinden et istiyorsa o kısmından vermesi, türlü bahaneler bulmaması lazımdır. Şayet konulan narhtan fazla fiyat üzerine etini satarsa mahkeme kendisine ceza verdikten gayri ayrıca her yarım kilo et karşılığı bir akçe ceza alınır.
Bakkallar sattıkları malları narhla (devletin belirlediği fiyattan) satalar. Müşteri aldığı malın eksik olduğunu iddia eder ve hakikaten tartıldığı zaman eksik çıkarsa satan, kadı ve devlet görevlileri tarafından cezalandırılır. Bu yüzden bakkalların terazileri her zaman kontrol edilir ve noksan tartmamasına dikkat edilir. Terazilerin kefelerinin her ikisi de nizami ölçülerde olmalı ve kullanılan ölçü ağırlıklarında eksiklik bulunmamalıdır. Teraziler teftişlerde kontrol edilmelidir.".
.türkiye'nin savaşı sona erdirmek için Rusya-Ukrayna'yı bir araya getirme gayretleri bütün dünyada büyük bir takdirle karşılanıyor. Osmanlı'nın 18. yüzyılda barışı temin etme teşebbüslerini ise Uğur Demir, "Humbaracı Ahmed Paşa" adlı kitabında teferruatlı olarak anlatır.
Avusturya Veraset Savaşı'ndan bir sahne.
VERASET SAVAŞLARI
1740, Doğu Avrupa'da hükümdarların ardı ardına öldükleri bir seneydi. 31 Mayıs'ta Prusya Kralı I. Friedrich Wilhelm, 17 Ekim'de Rusya Çariçesi Anna, 20 Ekim'de ise Avusturya İmparatoru VI. Karl öldü. Bu üç ölüm yüzünden Avrupa'nın bir savaşa sürükleneceği beklenmiyordu. Zira her üç ülkede de kimin tahta geçeceği daha önceden belliydi.
Özellikle Avrupa'yı bir veraset savaşına sürüklemesi beklenen Avusturya'daki hükümdar değişikliği VI. Karl'ın 1712'de kabul ettirdiği "Pragmatic Sanction" ile garanti altına alınmış, imparatorun kızı Maria Theresa'nın kraliçe olması diğer Avrupa devletlerine de kabul ettirilmişti. Ancak Theresa'nın tahta çıkmasından sonra Avrupa'da yeni hesaplar yapılmaya başlandı. Prusya, Maria Theresa'nın haklarını tanımadı ve Avusturya toprağı olan Silezya'yı Aralık 1740'ta istila etti. Böylece 1748'e kadar devam edecek Avusturya Veraset Savaşı başladı.
III. Mustafa
1741 yılında Avrupa ikiye bölündü. Başını Fransa'nın çektiği blokta İspanya, İsveç, Ceneviz, Savoy-Sardunya, Modena ve Reggio Düklüğü, Bavyera Elektörlüğü, Saksonya Elektörlüğü ve Prusya vardı. Karşı blok ise Avusturya, İngiltere, Hannover Elektörlüğü, Hollanda ve Rusya'dan oluşuyordu. Savoy-Sardunya 1742'den sonra, Saksonya ise 1743'ten sonra taraf değiştirdi. İttifaklar yüzünden Avusturya Veraset Savaşı bütün Avrupa'yı saran bir savaşa dönüştü.
BARIŞ GİRİŞİMLERİ
Osmanlı, Avrupa'nın geneline yayılan savaşı yakından takip ediyordu. Cephelerdeki gelişmeler ve güç dengelerindeki değişmeler Türk tarafının merakla izlediği hadiselerdi. Osmanlı'nın en önemli bilgi kaynağı, Avrupa'daki irtibatları sayesinde İbrahim Müteferrika ile Humbaracı Ahmed Paşa'ydı. Bu ikili, öncelikle Osmanlı'nın Avusturya Veraset Savaşı'na, Fransa'nın başını çektiği blokta girmesi için çabaladı. Özellikle İsveç'le bir ittifak kurulması ve Rusya'ya savaş ilan edilmesi için teşebbüste bulundular. Ancak Osmanlı yönetimi, İran'la savaştığı için yeni bir harbe girmekten kaçındı.
Bâbıâli, yani Osmanlı hükümeti, Rusya ile İsveç arasındaki savaşı sonlandırmak için 1744'te harekete geçti. Mektuplar gönderilerek barış için arabuluculuk yapabileceğimiz bildirildi. Türk tarafının arabuluculuk teklifine Rusya ve İsveç teşekkür edip, arabuluculuğa gerek kalmadığını belirttiler. Çünkü Türk tarafının teklifinin geldiği günlerde zaten Rusya ile İsveç barış anlaşmasını imzalamıştı.
Avusturya veraseti için başlayan savaş, 1745'te artık İngiliz- Fransız çıkarları için yapılır hâle gelmişti. Osmanlı yönetimi 1745 yılında savaşı bitirmek için daha büyük bir diplomatik hamle yaptı. Bu teşebbüsün arkasında Humbaracı Ahmed Paşa ve İbrahim Müteferrika vardı. İkili, Osmanlı devlet adamlarına sundukları raporlarda Avrupa'nın geneline yayılmış olan harbin Türkiye'nin çıkarlarına da zarar verdiğini, savaş yüzünden Akdeniz'de korsanlığın arttığını ve ticaretin ciddi zarar gördüğünü belirttiler.
Humbaracı ve Müteferrika'ya göre dostluğun bir gereği ve ticaretin nizam altına alınması bahanesiyle önce Avusturya ve Bavyera'ya, daha sonra da İngiltere, Fransa, İspanya, Sicilyateyn, Prusya ve diğer Alman elektörlere mektup gönderilmeliydi. Osmanlı'nın teklifi kabul edilirse barış görüşmeleri için Osmanlı toprağı olan "Sirem Ovası" (Günümüzde Hırvatistan ile Sırbistan arasında kalan bölge) tavsiye edilmeli ve bunun için Türk tarafından da bir "fevkalade elçi" tayin edilmeliydi. Teklif kabul edilmese de teklif götürülen devletler Osmanlı'nın iyi niyetini görecek ve buna "dostane mektuplarıyla" mukabelede bulunacaklardı. Bu da Osmanlı'nın şanını artıracaktı.
FETVA İSTENDİ
Humbaracı ve Müteferrika'nın teklifi Osmanlı devlet adamları tarafından da makul bulundu, ancak öncelikle halledilmesi gereken ciddi bir engel vardı. Engel, Müslüman bir devletin gayrimüslim devletlerin savaşına son verdirmek için çabalamasının dinen doğru olup olmayacağı endişesiydi. Bunun için ulemadan fetva alınması gerektiğine karar verildi. Her ne kadar endişe edilse de Osmanlı uleması olumlu fetva verdi. Fetva alınınca, 1745 Şubat'ında harekete geçildi.
İstanbul'daki Fransa, Venedik, İsveç, Avusturya, Rusya, İngiltere, Hollanda ve Sicilyateyn temsilcileriyle görüşüldü. Görüşmelerde Sadrazam Seyyid Hasan Paşa, Türk tarafının Avrupa'daki savaşı sonlandırmak için arabulucu olabileceği teklifinde bulundu. Ayrıca sadrazam adına zikredilen devletlere birer mektup gönderilerek Türk teklifi resmi olarak da bildirildi.
1745 Şubat'ında Avrupa temsilcilerine iletilen tavassut teklifine ilk cevap, savaşta olmamasına rağmen gelişmelerden dolayı zarar gören Venedik'ten geldi. Cevapta Osmanlı'nın teklifinden memnun olunduğu ifade edildi. Venedik'in ardından 1745 Mayıs'ında Sicilyateyn'in cevabı İstanbul'a ulaştı. Gelen cevapta, arabuluculuk teklifinin kendilerini memnun ettiği fakat kesin bir cevabın müttefikleriyle istişare edildikten sonra verilebileceği söyleniyordu.
Rusya'dan gelen mektupta da Osmanlı'nın teklifinin memnuniyet verici olduğu dile getirilip savaşın kötü ve yıkıcı, barışın ise insana yaraşır bir haslet olduğu belirtildi, ancak yine diplomatik bir üslupla teklif geçiştirildi. Benzeri ifadeler İsveç, Hollanda, Fransa, Lorraine Düklüğü, Avusturya ve Prusya'dan gelen mektuplarda da tekrar edildi. Osmanlı'nın Avusturya Veraset Savaşı'nı sona erdirmek üzere yaptığı arabuluculuk teşebbüsü, iyi niyet temennileri haricinde olumlu bir sonuç vermedi. Avrupalıların Türkiye'nin arabuluculuk teklifine itibar etmemeleri yüzünden savaş üç yıl daha devam etti.
Avrupa barışa 18 Ekim 1748'de "Aix-la-Chapelle Antlaşması"yla kavuştu. Böylece Avrupa, Kuzey ve Güney Amerika ile Hindistan'a yayılmış olan ve sekiz yıldır devam eden Avusturya Veraset Savaşı sona erdi. Bu savaşta yaklaşık 450 bin asker ölürken, 300 bin asker de yaralanmıştı. Ancak Avrupa 8 yıl sonra tekrar savaş alanına dönecekti.
FRANSA ARABULUCULUĞUMUZU REDDEDİNCE TOPRAKLARINI KAYBETTİ
1756-1763 yılları arasında Avrupa'nın büyük kısmının dâhil olduğu ve üç farklı kıtada devam eden, bu yüzden de "ilk dünya savaşı" da denilen "Yedi Yıl Savaşları" meydana geldi. Savaşın ateşini Prusya Kralı Büyük Frederik, Saksonya'yı istila ederek yaktı. Savaşa İsveç, Rusya, Fransa, İngiltere, İspanya, Portekiz, Saksonya Elektörlüğü, Hannover Elektörlüğü, Hesse-Kassel Markgraflığı, Brunswick- Wolfenbüttel Prensliği, Schaumburg-Lippe Prensliği, Hesse-Darmstadt Markgraflığı ve Sardunya dâhil oldu. Savaş Avrupa'dan Amerika ve Hindistan'a yayıldı. İngiltere 300 bin, Fransa ise yaklaşık 1 milyon askeri savaş meydanlarına sevk etti. Orduların asker sayısı 18. yüzyıl savaşlarında giderek arttığı için kayıplar da büyük oldu. 1756'da başlayan savaş bütün Avrupa devletlerini yıpratmış ve mali olarak tüketmişti. Bunun için 1761 yılından itibaren barış görüşmeleri başlatıldı.
Barış görüşmelerinde Avrupa devletlerinin hiç beklemediği bir gelişme yaşandı. Bu dönemde Osmanlı tahtında III. Mustafa vardı. Osmanlı Devleti, savaşı sona erdirmek için taraf olan devletlere arabuluculuk teklifinde bulundu. Bâbıâli, savaşın Avrupa devletlerini tükettiğini ve bu yüzden barışmak istediklerine dair haberler almış ve bu durumu kendi lehlerine çevirmek istemişti. Sadrazam Koca Ragıb Paşa, İstanbul'daki Fransa elçisine, İngiltere ile Fransa arasındaki savaşa son vermek için Osmanlı'nın tavassutta bulunabileceğini bildirdi. Fransa Elçisi Vergennes, Osmanlı'nın bu talebini hemen Fransa'ya iletti. Uğur Demir, "1768 Savaşı Öncesi Osmanlı Diplomasisi" adlı yeni yayınlanacak kitabında bu konuyu teferruatlı olarak anlatır.
nsa'dan cevap gelmeden önce Sadrazam Ragıb Paşa, barış görüşmeleri hakkında bilgi almak için İstanbul'daki Prusya Elçisi Rexin'i Boğaz'daki sarayına davet ederek, gidişat hakkında yeni bilgiler aldı.
Fransa hariciyesi, Türk talebi karşısında önce çok şaşırdı. Dışişleri Bakanı Choiseul, Vergennes'e gönderdiği 12 Haziran 1761 tarihli mektupta, sadrazamın arabuluculuk teklifini değerlendirdi. Choiseul'e göre Osmanlı'nın tavassut teklifinin ardında Prusya ve İngiltere vardı. Çünkü İngiltere ve Prusya, Fransa'nın böyle bir teklife olumlu cevap veremeyeceğini biliyordu. Bunda amaç Osmanlı'nın teklifine olumsuz cevap verecek olan Fransa ile Türk tarafının arasını bozmaktı. İngiltere ile Fransa arasında devam eden görüşmelerden olumlu bir sonuç çıkmazsa muhakkak Bâbıâli'nin arabuluculuğunun talep edileceğini, ancak şimdilik böyle bir şeye lüzum görülmediği Osmanlı yönetimine ifade edildi.
Fransa'nın olumsuz cevabının İstanbul'a geldiği günlerde barış görüşmeleri sonuçsuz kalmış ve son hızla savaş hazırlıklarına başlanmıştı. Son gelişmelerden haberdar olan Osmanlılar da arabuluculuk tekliflerini bir daha dile getirmediler. 1761'de bitirilebilecek savaş bu yüzden iki sene daha devam etti. 1 milyondan fazla insan öldü.
İngiltere ile Fransa, 10 Şubat 1763'te imzalanan Paris Antlaşması ile barışı sağladılar. İngiltere, bu antlaşmayla Fransa'nın Kuzey Amerika, Karayipler, Batı Afrika ve Hindistan'daki sömürgelerinin büyük kısmını ele geçirdi. Savaşın en büyük kaybedeni Fransa oldu. Bu durumda Osmanlı'nın arabuluculuk teklifini reddetmesinin de büyük payı vardı. Prusya, Avusturya ve Saksonya ise 15 Şubat 1763'te imzalanan Hubertusburg Antlaşması ile savaşı sona erdirdiler. Bu antlaşma ile en kârlı çıkan Rusya oldu. Rusya, savaş sonrasında elde ettiği güç sayesinde önce Lehistan'da (Polonya) istediği kişiyi kral seçtirdi ve 1768-1774 Savaşı'nda da Osmanlı'ya tarihinin en ağır darbelerinden birini vurdu..
.Tokatlılar uzun süreden beri yeni havalimanlarını bekliyorlardı. Cumhurbaşkanımız tarafından Tokat Havalimanı açıldı. Şehrimize hayırlı olsun.
Kadim tarihi birikimi, verimli ovaları ve beşeri zenginliğiyle ülkemizin müstesna şehirlerinden biridir Tokat. Tokat'ta tarih durağanlık arz etmez. Tam aksine dinamiktir. Birçok şehir vardır ki, tarihin bir devrinde birçok farklı etkenin sonucu olarak bir şekilde temayüz eder, büyür, güçlenir ve bu dinamikler ortadan kalktıktan sonra şehir, tarihin bir malzemesi hâline gelir, arkeolojik kazıların mekânına döner. Tokat böyle şehirlerimizden hiç olmadı. Tokat'ın tarihi hakkında Feridun Emecen-İlhan Şahin, Ahmet Şimşirgil, Ali Açıkel ve Hasan Erdem'in araştırmalarından teferruatlı bilgi öğrenilebilir.
Turhal'ın Şenyurt Kasabası sınırları içindeki Devini Mağarası'nda yapılan kazılar sonucunda Tokat'ın tarihi günümüzden yaklaşık 8 bin yıl öncesine uzandı. Devini Mağarası, bugün yalnızca Tokat'ın ve Türkiye'nin değil dünyanın sayılı medeniyet merkezlerinden biridir. Roma İmparatoru Sezar'ın bugün herkesin dilinde dolaşan, "Veni, vidi, vici / Geldim, gördüm, yendim" sözünü Tokat-Zile'de sarf ettiğini çoğumuz bilmeyiz.
8 bin yıldır dinamik bir tarihe sahip olan Tokat, adeta medeniyetler manzumesidir. Bu tarihi serüven içinde Hititler, Frigler, Roma gibi kadim uygarlıkların izlerine rastlamak kaçınılmazdır.
İLK MEDRESE, İLK CAMİ
1071'de Malazgirt Zaferi'nin ardından Melik Ahmed Danişmend Gazi'nin Niksar'ı fethetmesi ve burayı başkent yapması, şehir için olduğu kadar bölge ve artık Türkiye diye anılmaya başlayacak olan Anadolu için de bir dönüm noktasıydı.
Danişmendliler, Tokat merkezli Anadolu'da kurulan ilk Türk beyliklerinden biri olmasına rağmen, bir taraftan kökleri Orta Asya'ya kadar uzanan kadim bir medeniyetin, diğer taraftan da Hz. Muhammed'in insanlığa yeni bir soluk ve vizyon katan tebliğinin birikimlerini miras olarak almıştı. Bu miras sayesinde bölgenin kısa sürede Türkleşmesi ve İslamlaşmasının sağlanması, önce siyasi sonra da medeniyet olarak sağlandı.
Anadolu'nun ilk üniversitesi sayılan Nizameddin Yağıbasan Medresesi, Niksar'da açıldı. Dini ilimlerle birlikte matematik, astronomi ve hendese gibi ilimlerin de okutulduğu bu medrese, birçok önemli ismin de yetişmesine vesile oldu. Bunların başında da hiç şüphesiz ilk Osmanlı medresesini kuran Davud-ı Kayseri gelir. Davud-ı Kayseri'nin hocalarından İbn Sertâk ise matematik ve geometri alanında kaleme aldığı eserlerle Anadolu'ya Meraga matematik astronomi okulunun bilgisini taşıdı. Böylece Tokat, önemli ilim ve medeniyet merkezlerinden biri hâline geldi. Bu birikim ise Davud-ı Kayseri'yle daha beylik devrinde Osmanlılara intikal etti. Bu konu hakkında geniş bilgi için İhsan Fazlıoğlu Hoca'nın çalışmalarına bakılabilir.
Malazgirt Savaşı sonrasında Anadolu'da inşa edilen ilk Türk camii de Tokat'tadır. Buhara'daki mimarimizi Anadolu'ya taşıyan Garipler Camii, Danişmendliler'den kalan Türkiye'nin en önemli dini mimari eserlerinden biridir.
TOKAT'TAN ALDIM BAKIRI
Tokat, gelişimini Yıldırım Bayezid devrinde Osmanlı hâkimiyetine geçtikten sonra da ara vermeden devam ettirdi. Osmanlı'nın en önemli bakır kalhaneleri Tokat'ta açıldı. Tokat bakırcılığı günümüzde bile dillere destandır. Bakırcılığın yanında dokuma sektörü de hızla büyüdü ve Tokat dokumalarının şöhreti imparatorluğun dört bir yanına yayıldı. Bu şöhreti sayesinde Osmanlı padişahlarının anneleri ve hanımları da Tokat dokumalarını giydiler. Tokat yazmaları, bugün de Tokat'ın her tarafını süsler.
Pek bilinmemekle birlikte Tokat, çinileriyle de meşhurdu. Bu çinilerin şöhreti de imparatorluk sınırlarını aşmıştı. Rusya'dan bile Tokat çinileri sipariş edilmişti.
PLEVNE KAHRAMANI
Tokat, fikir, ilim, askeri ve dini tarihimizde derin izler bırakan ve günümüz medeniyetinin manevi dinamiklerini oluşturan birçok ismin ya yaşadığı ya da doğduğu bir şehrimizdir. Bunların başında yukarıda zikrettiğimiz üzere Davud-ı Kayseri, Halvetiliği Anadolu'ya getiren Abdülmecid-i Şirvanî, büyük Osmanlı âlimleri İbn Kemal, Molla Hüsrev, büyük halk ozanı Kul Himmet ve Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa akla ilk gelenlerdir.
'ABİDESİ EN FAZLA ŞEHİR'
Ord. Prof. Süheyl Ünver'e "İstanbul'da, Konya'da, Bursa ve Edirne'de bulunmayan en güzel eserler inanın bana Tokat'ta" dedirtecek kadar tarihi esere sahip olan ve bu özelliğiyle yine Ünver'in, "Tokat meğerse ne imiş, Anadolu'da en çok abidesi olan bir şehir" şeklinde tarif ettiği ve eser yapma konusunda Selçuklular ile Osmanlılar'ın âdeta birbirleriyle yarıştığı Tokat'ta 900 adım atarak Türkler'in 900 yıllık tarihini görebilirsiniz.
Latifoğlu Konağı, Atatürk Evi, Konya'dan sonra açılan ikinci Mevlevihane, Taşhan, Garipler Camii, Ali Paşa Camii, Ali Paşa Hamamı, Ali Tusi Türbesi, Yazmacılar Hanı, Arastalı Bedesten (Tokat Müzesi), Yağıbasan (Çukur) Medresesi, Deveci Han, Sulu Han, Hisariye Medresesi, Ulu Cami, Takyeciler Camii, Paşa Hamamı, Paşa Han, Erenler Türbesi, Bibi Hatun Türbesi, Gömleksiz Baba Türbesi, Taşköprü, Kont Drakula'nın da hapsedildiği Tokat Kalesi ve saat kulesiyle velhasıl 8 bin yıllık bir tarih ve mest olacakları coğrafi güzellikleriyle Tokat, Hazreti Mevlânâ'nın "Tokat'a gitmek gerek" davetine icabet edecek ve unutulmaz bir serüvene çıkmaya talip misafirlerini bekliyor.
OSMANLI'NIN EN BÜYÜK ÜÇÜNCÜ ŞEHRİ: TOKAT
Tokat 14. yüzyılın sonlarında Osmanlı hâkimiyetine girmiş bir şehirdir. Fatih döneminde Tokat büyümeye başladı. Bu dönemde çok sayıda yeni mahalle kuruldu. 1455'te Tokat'ın 46'sı Müslüman, 8'i gayrimüslim olmak üzere 54 mahallesi vardı. Osmanlı döneminden kalma vergi nüfusu sayımlarını incelediğimiz zaman, Tokat'ın yaklaşık 50 bin kişilik bir nüfusa sahip İstanbul ve 30 bin civarında bir nüfusa sahip Bursa'dan sonra 15. yüzyılın ortalarında Türkiye'nin en önemli üçüncü şehri olduğunu görüyoruz.
1450'li yıllarda elimizde tahrir defteri olan şehirler ile Tokat'ı mukayese etmek mümkündür. Rahmetli Ömer Lütfi Barkan'ın çalışmalarına da bakılabilir. Tokat 1455'te yaklaşık 14 bin kişilik bir nüfusa sahipken Selanik gibi büyük bir şehir 9 bin 400, Atina 6 bin, Üsküp 4 bin 100, Serez 4 bin, Zihne 2 bin 800, Manastır 2 bin 200, Yenişehir 2 bin 100, Drama 1500, Yeni Pazar 1400, Kalkandelen 1000, Kırçova 875, Yenice-i Karasu 750, Sivas 2 bin 850 ve Niksar 2 bin 200 kişilik nüfusa sahipti.
14 bin kişilik bir nüfus 15. yüzyıl ortalarında bir şehir için çok büyük bir rakamdır. Tokat'taki nüfus yoğunluğunun iki önemli sebebi vardı. Bunlardan birincisi Tokat'ın kuzey-güney ve doğu-batı ticaret yollarının tam ortasında bulunması, ikincisi ise şehrin önemli bir üretim merkezi olmasıydı. Tokat, bilhassa metal işleri ve dokumacılık üzerine üretimin geliştiği bir merkezdi. 1455'te Tokat şehrinde nüfusun yüzde 62'si Müslüman, yüzde 38'i gayrimüslimlerden oluşmaktaydı. Tokat'ta Türkler'in dışında Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler de yaşamaktaydı.
1455'te Tokat'ta 1400 civarında esnaf bulunmaktaydı. Şehrin yaklaşık yüzde 10'u oranına ulaşan bu sayı şehrin ekonomik canlılığını gösterir. Şehirde vergi ödeyen nüfusun yaklaşık yüzde 48'i dokumacı, bakırcı, kazancı ve debbağ gibi esnaftan oluşmaktaydı. Bizde, "Osmanlılar zamanında Müslümanlar tüccarlık ve esnaflık yapmamış, bu tip faaliyetler hep gayrimüslimlerin elinde olmuştur" şeklinde yaygın bir kanaat vardır. Bunun aslında tam tersi bir durum arz ettiğini Tokat'la görmekteyiz. Zira Tokat'ta 1455'te 832 Müslüman'a karşı 555 gayrimüslim esnaf bulunmaktaydı. Bu yüzden Osmanlı'nın son dönemlerini, önceki dönemlere teşmil etmemek gereklidir.
Aynı şekilde bu dönemde yalnız Tokat'ta değil birçok Osmanlı şehrinde ticarette ve sanayi faaliyetlerinde Türkler önemli rol oynamaktaydılar. 1455'te Tokat'ta 900 dükkân vardı. Ayrıca Evliya Çelebi'nin Bursa ve Halep'tekilerle yarıştığını ifade ettiği bir bedesten de bulunmaktaydı. Bedestenler önemli ticari merkezlerdir. İstanbul'daki Kapalıçarşı bunun en önemli örneğidir.
Tokat'ta boyahane ve mumhane gibi imalathaneler de bulunmaktaydı. Ticaret ve sanayinin oldukça öne çıktığı Tokat'a Divriği, Kırım, Şam, Darende ve Erzurum'dan gelip yerleşenlere de rastlanmaktaydı. Bu açıdan Tokat, tüccarların cazibe merkeziydi. Ayrıca dışarıdan buraya çalışmaya gelen işçiler nedeniyle önemli ölçüde nüfus çekmekteydi. 17. yüzyıl sonlarında bu şekilde Tokat'a çalışmak için gelen gayrimüslim işçi sayısı 1500 kişiydi. Şehrin bu yüzyıldaki refah düzeyi oldukça yüksekti. Tokat'ın refahının göstergelerinden biri, şehirde fazla dilenciye rastlanmamasıdır. 1690'da şehirde sadece bir dilenci vardı..
.Osmanlı Devleti, II. Mahmud'dan itibaren Boğazlar'ın tahkimatını kuvvetlendirmişti. Osmanlı yönetimi savaşa girmeden önce Boğazlar'ı daha da güçlendirdi. Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı'na girince İngiltere 3 Kasım'da Boğaz tahkimatını topa tuttu. Bu Çanakkale Savaşı'nın ilk işaretiydi. Osmanlı Genelkurmayı büyük bir saldırıya karşı savunma hazırlıklarına devam etti. Tabyalar kuvvetlendirildi, bölgedeki asker sayısı artırıldı.
Bu dönemde Mustafa Kemal de Çanakkale'ye tayin edildi. Mustafa Kemal'in Çanakkale'deki rolü hakkında Şevket Süreyya Aydemir, Sermet Atacanlı, Yusuf Hikmet Bayur, Celal Erikan, Ahmet Yavuz ve Ahmet Esenkaya'nın araştırmaları vardır. "Atatürk'ün Bütün Eserleri" isimli külliyatta da Mustafa Kemal Paşa'nın Çanakkale günlerine dair belgeler vardır.
ÇANAKKALE HAZIRLIKLARI
İngilizler, Osmanlı İmparatorluğu savaşa girmeden önce 1915 Eylül'ünde Türkiye, Cihan Harbi'ne dahil olursa ilk hedeflerini İskenderun ve İzmir olarak belirlemişlerdi. Ancak Sarıkamış harekâtı üzerine Rus Çarı, müttefiklerinden Osmanlı'ya karşı yeni bir cephe açmalarını istedi. Yapılan toplantılarda İngiliz Bahriye Nazırı Winston Churchill harekâtın İstanbul üzerine yapılmasında ısrarcı oldu. Bu gelişmeler üzerine İngiliz ve Fransızlar, Çanakkale Boğazı'nı geçip İstanbul'u alarak Osmanlı İmparatorluğu'nu devre dışı bırakmayı ve Rusya'ya yardım yapmayı planladılar.
Atatürk Çanakkale'de.
İngilizler, müttefikleriyle beraber 1807'deki İstanbul harekâtının 108. yıldönümünde 19 Şubat 1915'te, Çanakkale tabyalarını topçu ateşine tuttular. İngilizler, bir ay içinde rahatlıkla Çanakkale Boğazı'nı geçmeyi planlamışlardı, ancak yanlış varsayımla hareket ettikleri için planları suya düşecekti.
18 Mart 1915'te cereyan eden Çanakkale Deniz Savaşı'nda düşman donanması, topçularımızın ateşi ve mayınların etkisiyle, gemilerinin üçte birini kaybedip çekilmişti. İtilâf devletleri, 18 Mart'ta kara cephesi açılmadan başarılı olamayacaklarını anlayıp hazırlıklara başladılar. Osmanlı yönetimi de düşmanın bu hamlesine karşılık Çanakkale'ye yeni birlikler sevk etti.
'ÖLMEYİ EMREDİYORUM'
3. Kolordu içinde yeni oluşturulan 19. Tümen Komutanlığı'na Sofya Ataşemiliteri Mustafa Kemal Bey 18 Ocak 1915'te atanmıştı. Atatürk, Çanakkale'ye gelişini, "Sofya'da askeri ataşe iken, Tekirdağı'nda kurulmasına çalışılan 19. Tümen Kumandanlığı'na getirildim. Henüz tümenin istendiği gibi kurulmasına zaman kalmadan, İtilâf devletlerinin Çanakkale Boğazı aleyhinde tehditkâr bir vaziyet almaları üzerine, tümenin yalnız 57. Alayı ile Maydos'a hareket emrini aldım. İstanbul'dan gönderilen 72. ve 77. alayların tümene katılmasıyla tümen yeniden kurulmuştur" diye anlatır.
İşgal güçlerinin çıkarması, 25 Nisan sabaha karşı başladı. Düşman birliklerinin bir kısmı Arıburnu'na çıktılar. Bu bölgede çıkarma harekâtı beklenmediği için fazla bir tedbir alınmamıştı. Çıkarma günü Mustafa Kemal'in emrindeki birlikler, Arıburnu'ndan 8 kilometre kadar uzakta Bigalı Köyü'nde ihtiyat olarak bekletiliyordu. Seddülbahir'den Arıburnu'na kadar olan bölgeye çıkan düşmanı Albay Halil Sami komutasındaki 9. Tümen'in 27. Alay'ı karşılamıştı.
Anafartalar Muharebesi.
Mustafa Kemal, çıkarma başlayınca hemen kuvvetlerine hazır ol emri verdi. 9. Tümen'den gelen yardım talebi üzerine üç alayıyla harekete geçti. Mustafa Kemal, çatışma bölgesine doğru yaklaşınca 27. Alay'dan geri çekilen askerlerle karşılaşmasını şöyle anlatır: "Niçin kaçıyorsunuz?" dedim. "Efendim düşman!" dediler. "Nerede?" dedim, "İşte!" diyerek 261 rakımlı tepeyi gösterdiler. "Düşmandan kaçılmaz" dedim. "Cephanemiz kalmadı" dediler. "Cephaneniz yoksa süngünüz var" dedim. Ve bağırarak süngü taktırdım ve yere yatırdım... Onlar yere yatınca düşman askerleri de yattı. Kendimize zaman kazandık.
Mustafa Kemal, 57. Alay ulaşınca, onlara, "Size ben taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde, yerimizi başka kuvvetler ve kumandanlar alabilir" emrini verdi. 57. Alay, yüzlerce şehit vererek tarihe geçecek bir kahramanlık gösterdi. Yeni birliklerin gelmesiyle Arıburnu bölgesinde Türk hatları kuvvetlendi. Düşman birliklerinin ilerleme teşebbüsleri durduruldu. Mustafa Kemal'e başarılarından dolayı "Osmanlı İmtiyaz Nişanı" verildi. Mustafa Kemal'in karargâhı, ismi olmayan bir dere yatağının yanındaydı. Yarbay Fahreddin (Altay), buraya "Kemalyeri" adının verilmesini önermiştir. 23 Mayıs'ta Mustafa Kemal'e "Demir Haç Nişanı" verildi.
ANAFARTALAR KAHRAMANI
Enver Paşa, 11 Mayıs'ta cepheyi ziyaret etti ve Mustafa Kemal ile görüştü. Enver Paşa'nın 19 Mayıs'ta düşmanı denize dökmek için yaptırdığı taarruz başarılı olamayınca siper savaşları başladı. Mustafa Kemal, 1 Haziran 1915'te albaylığa terfi etti. 5 Haziran'da Talat Paşa ve bir İttihad ve Terakki Heyeti, Mustafa Kemal'in karargâhını ziyaret etti. Temmuzda ise Veliaht Yusuf İzzeddin Efendi, Mustafa Kemal'in karargâhını ziyaret etti.
1915 Temmuz'unda aralarında Mehmet Emin Yurdakul ve Ömer Seyfettin gibi isimlerin bulunduğu 16 yazar, şair, ressam ve bestekâr Çanakkale cephesine giderek, Arıburnu ve Seddülbahir'de 10 gün geçirdiler. Ali Canip ve Mehmed Emin beyler, Esad Paşa'nın karargâhından Mustafa Kemal ile bir telefon görüşmesi yaptılar. Mustafa Kemal, heyeti Cesarettepesi'ne davet etti, ancak Esad Paşa gidecekleri yolun tehlikesinden dolayı yazar ve şairlere müsaade etmedi.
Arıburnu Muharebesi.
Heyet üyelerinin anlattığı Çanakkale cephesinin en ilginç anılarından birisi Albay Mustafa Kemal'in mızıka eşliğinde askerine yemek yedirmesidir. Dar bir sahilde sıkışıp kalan İngilizler, mızıka sesleri üzerine sinirlenerek tepeyi ateşe tutmaktaydılar. Esir edilen bir İngiliz subayı, Türkler'in mızıka çalması üzerine komutanlarının da onları futbol oynamaları için tazyik ettiklerini, bu durumun kendilerine pahalıya mal olduğunu anlatmıştır.
6-10 Ağustos tarihleri arasında Çanakkale Savaşı'nın kaderini belirleyen çatışmalar meydana geldi. İtilâf kuvvetleri, 6 Ağustos gecesi Arıburnu'nun kuzeyine asker çıkararak Anafartalar'a doğru ilerlediler. Mustafa Kemal, düşman kuvvetlerinin ilerleyişini dört gün süren muharebelerin sonucunda durdurdu. Birinci Anafartalar Zaferi'nden sonra Mustafa Kemal, "Anafartalar Kahramanı" diye anıldı.
Düşman birliklerinin 21 Ağustos'taki harekâtı da İkinci Anafartalar Muharebesi'nde durduruldu. Bunun üzerine tekrar siper savaşları başladı. Çanakkale Boğazı'nı bir ayda geçmeyi planlayan İtilâf devletleri, aradan 10 ay geçmesine rağmen bir netice alamamışlardı. İngiliz Savaş Bakanı Kitchener, 1915 Kasım'ında cepheye gelip durumu yerinde gördü. Başarılı olma ihtimallerinin kalmadığını görünce geri çekilme emri verdi. Düşman kuvvetleri, 9 Ocak'ta Seddülbahir'den çekildiklerinde Çanakkale'de düşman kalmamıştı.
Ordunun Destanı.
TÖRENLE KARŞILANDI
Mustafa Kemal, Çanakkale'den dönerken 28 Ocak 1916'da Edirne'ye uğradı. Selimiye Camii'ndeki cuma namazından sonraki durumu İzzeddin Çalışlar şöyle anlatır: "Yollar hıncahınç ahaliyle dolmuş, bütün mektepler mahalli mahsuslarına ahzı mevki etmişlerdi. Şehir serapa donanmış, müteaddit takı zaferler yapılmıştı. Abacılar Caddesi'nde biri 'Yaşasın Arıburnu ve Anafartalar Kahramanları', diğeri 'Yaşasın Arıburnu ve Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal Bey' yazılı iki büyük levha asılmıştı.
Şehir haricinde Hacılarezanı'na gittik. 12. Fırka kâmilen muvasalat etmiş, içtima nizamına girmişti. Ekâbiri memleket, erkânı vilayet, konsoloslar hep oradaydılar. Kumandanın muvasalatıyla Fırka'nın karşısına gidildi. Muayeneden sonra Müftü Efendi tarafından bir dua okundu. Sonra selamı padişahi ifa edilerek buradaki merasime hitam verildi. Müteakiben atlara binilerek evvela kolordu karargâhı, onu takiben süvari takımı, arkasından 11. Fırka heyeti zabitanı, ondan sonra 12. Fırka yürüyüşe başladı. Bütün şehir, heyecan ve meserretlerle karşıladı. Çiçekler, buketler takdim ettiler. Alkışlar, her türlü nümayişler, tezahürat, her türlü tasavvurun fevkindeydi. İstanbul Caddesi'ni takiben Abacılar Caddesi'ni geçerek Rumeli Kahvesi önünde resmi geçit mahalline muvasalat edildi. Burada atlardan inilerek Fırka kıtaatının resmi geçidi temaşa edildi. 1.5 saat kadar Fırka'nın resmi geçidi devam ettikten sonra daireye gidildi."
ORDUNUN DESTANI
Çanakkale'ye gelip, büyük destanı gören Mehmet Emin (Yurdakul), 1915'te yayınladığı "Ordunun Destanı" manzumesinde Mustafa Kemal'i de zikreder.
"Ey, bugüne şâhit olan sarp hisarlar!
Ey, kahraman Mehmet Çavuş siperleri!
Ey, Mustafa Kemallerin aziz yeri!
Ey, toprağı kanlı dağlar, yanık yarlar!
Sizler burada gördüğünüz büyük cengi
Elde kılıç parladıkça unutmayın;
Bugünü de bundan üç bin yıl evvelki
Kahramanlık devri gibi unutmayın!
Anlatın ki Türkler burada şan verdiler...
Bu memleket büyüklüğün vatanıdır;
Ellerinde silâhlarla ölenlerin,
Son nefeste ümitlerle gülenlerin,
Hakk'a kurban olanların Turan'dır.
Bu sâf ruhlar şu dünyadan ayrılırken
Yanık sesle 'vatan!' diye haykırmıştır".
.Osmanlı topraklarında her dinden insan kendi kültürel ve dini ortamında özgürce yaşamaktaydı. Avrupa'da ise o dönem Müslümanlara hayat hakkı verilmez, Yahudiler ise çok zor şartlar altında hayatlarını sürdürürlerdi. Başlarına da zaman zaman büyük felaketler gelirdi. 1346-1353 yılları arasındaki Avrupa'daki büyük veba salgını sırasında bile suçlu olmuşlardı
O dönemde Yahudiler, vebanın suçlusu olarak gösterilmiş, yok edilirlerse vebanın da biteceğine inanılmıştı. Yahudilerin kuyuları zehirleyerek hastalığa sebep oldukları dedikoduları yayıldı. İşkenceyle itirafa zorlandılar. 1348 yılı baharında Fransa Toulon'da ilk Yahudi katliamları başladı. Yahudiler ahşap evlere doldurularak yakıldılar. Daha sonra katliamlar İspanya, Belçika, İsviçre ve Almanya'ya yayıldı.
Almanya Bavyera'da 12 bin, Erfurt'ta 3 bin Yahudi öldürüldü, Strasbourg'da ise 2 bin Yahudi diri diri yakıldı. Strasbourglular, külleri eleyerek Yahudilerin yanmayan kıymetli eşyalarını topladılar. Speyer'deki Yahudiler fıçılara konularak Ren Nehri'ne atıldılar. Frankfurt, Mainz ve Köln'deki Yahudiler yok edildi. Yahudilerin bir kısmı Polonya ve Litvanya'ya göç etti.
Avrupa'nın hemen her tarafında bu tür katliamlar oldu. Yahudiler kimi zaman cellatlarının eline geçmemek için kendilerini yaktılar. Bazı yerlerde Yahudiler yakılmadan önce kazıklatıldı, bazı yerlerde de fıçılara konularak nehirlere atıldılar.
HAHAMLIK İTİBAR KAZANDI
Osmanlılar tarafından fethedilen yerlere Yahudiler'in göç etmesi 14. yüzyılda başladı. Macar Kralı Büyük Layoş, 1360'ta Yahudiler'i kovan bir ferman yayınladığı zaman Yahudiler, Osmanlı topraklarını bir sığınma yeri olarak gördüler.
Roma ve Bizans döneminden beri Osmanlılar'ın fethettiği topraklarda yaşayan Yahudiler'e "Romanyot" denirdi. Fatih, İstanbul'u fethettikten sonra Yahudiler'e İstanbul'da oturma, ticaretle uğraşma, havra ve okul yapma hakkı verdi. Fatih, Moses Kapsali'yi de "büyük rabbi", yani hahambaşı tayin etti. Bizans döneminde Yahudi hahamlığı etkin ve itibarlı bir görev değildi. Osmanlılar, hahamlığı patriklikle eşit seviyeye getirip itibar ve prestij kazandırdılar. Yahudiler'i kendi topraklarında yaşayan Hıristiyanlar'a ve Avrupalılar'a karşı mali bir güç olarak kullandılar.
Anadolu ve Rumeli şehirlerinden getirilen Yahudiler, İstanbul'a yerleştirildi. Yahudiler, daha önce Venedikliler tarafından hâkim olunan şehrin işmerkezi olan Çıfıt Kapı'dan, Zindan Kapı'ya kadar olan liman bölgelerinde iskân edildiler. Fatih, Bizans döneminde şehirde önemli rol oynayan Venedikliler'in yerini Yahudi tüccarlarla doldurdu. Sultan, kuşatma sırasında, İstanbul'dan Venedik'e kaçmış olan Venedik Yahudileri'nin geri dönmesine izin vermesi için Venedik dojundan talepte bile bulundu.
Yahudiler
BİNLERCE YAHUDİ ÖLDÜRÜLDÜ
Yahudi İzak Sarfati, 1454'te Orta Avrupa'daki dindaşlarına bir mektup göndererek "hilal"in altında yaşayanların "haç"ın hâkimiyeti altında yaşayanlara kıyasla çok daha talihli olduklarını, Avrupa'daki dev işkence odasını bırakıp Türkiye'ye gelmelerini söylemişti. Fatih'in, mali teşvikleri ve Osmanlı'nın dini müsamahası sayesinde Almanya ve İtalya'dan çok sayıda Yahudi göç etti. 1477'de İstanbul'da 1647 Yahudi hanesi, yani yaklaşık 8 bin Yahudi vardı. Yahudiler, şehrin nüfusunun yüzde 10'unu oluşturuyorlardı.
Yahudiler, 15. yüzyılın başlarından itibaren İspanya yarımadasında aşağılanmaya başlamışlardı. 1480'den sonra İspanya'da Yahudiler'e karşı "engizisyon"un büyük bir baskısı başladı. Çeteler, Yahudiler'e saldırdılar. 1483'te engizisyon yargıcı Torquemada'nın emriyle binlerce Yahudi öldürüldü. Bu baskılar üzerine Yahudiler, İspanya'yı terk etmeye başladılar. İspanya'da baskı altında Katolikliği kabul eden ve "Marrano" olarak isimlendirilen Yahudiler, Osmanlı topraklarına sığındıklarında kendi dinlerine döndüler.
İkinci Bayezid döneminde İspanya, Portekiz ve İtalya başta olmak üzere Avrupa'nın her tarafından sürülen Yahudiler, 1492'den itibaren Osmanlı İmparatorluğu'na geldiler. Eliyahu Kapsali isimli bir Yahudi tarihçi, günlüğünde padişahın Yahudiler'in hâline acıdığını ve her tarafa fermanlar göndererek Yahudiler'i şehirlere kabul etmelerini emrettiğini yazar. İspanya'dan 1492'den, Portekiz'den ise 1497'den itibaren göç geldi. "Sefarad" (Sefardim) olarak adlandırılan bu Yahudiler, İstanbul, Avlonya, Selanik ve Edirne başta olmak üzere imparatorluğun farklı coğrafyalarına yerleştiler. 1492 yılından sonra İber Yarımadası'ndan göç eden 165 bin Yahudi'den 90 bininin Osmanlı topraklarına geldiği tahmin edilmektedir. 1510'dan itibaren de İtalya'dan Yahudi göçleri oldu.
Fatih
KOVULANLAR TÜRKİYE'YE GELDİ
Yahudiler'in Türkiye'ye göçlerini en iyi tasvir edenlerden biri, 16. yüzyılda Osmanlı ülkesine gelen Avusturyalı Dernschwam'dır. Göçü, "Yeryüzünde herhangi bir memleketten Yahudiler kovuldular mı doğruca hepsi Türkiye'ye gelirler" şeklinde tasvir eder.
Osmanlı fütuhatı devam ettikçe Türk hâkimiyetindeki topraklarda yaşayan Yahudi nüfusu da arttı. 16. yüzyılda Yavuz'un ve Kanuni'nin fethettikleri topraklardaki Yahudiler de Osmanlı tebaası oldular. 18. yüzyılda bir süreliğine Osmanlı hâkimiyetine giren Tebriz, Hamedan ve Kirmanşah'ta da Yahudiler yaşıyorlardı.
16. yüzyılın ortalarından itibaren imparatorluğa Orta ve Doğu Avrupa'dan da Yahudi göçü başladı. Bu ülkelerden gelen Yahudiler ise "Aşkenazi" diye adlandırıldı. Yahudiler'in Türkiye'ye göçü sonraki asırlarda da devam etti. 19. yüzyılın sonlarında yaşadıkları ülkelerde gördükleri baskıdan dolayı Doğu Avrupa ve Rusya'daki Yahudiler'in bir kısmı yine Türkiye'ye geldi.
İMPARATORLUĞUN HER TARAFINDA YAŞADILAR
YAHUDİLER, Osmanlı topraklarında geldikleri ülkelere göre cemaatler halinde yaşadılar. 16-17. yüzyıllarda Yahudiler, imparatorluğun çok farklı şehirlerinde yaşıyorlardı: İstanbul, Selanik, Edirne, Tekirdağ, Üsküp, Manastır, Florina, Tırhala, Sofya, Akkirman, Kırım, Kefe, Mengup, Sudak, Anabolu, Filibe, Samakov, Pazarcık, Gelibolu, Gümülcine, Avlonya, Draç, Modon, İnebahtı, Manastır, Serez, Gelibolu, Patras, Balyabadra, Hersek, Belgrad, Berat, Budin, Badracık, Kandiye, Holumiç, İnebahtı, İstife, İştib, İzdin, Kastoria, Kalavrita, Mezistre, Karaferye, Koron, Modon, Rahova, Niğbolu, Silistre, Sofya, Novoberda, Narda, Rudnik, Safed, Plevne, Prevadi, Gördüs, Vidin, Yanbolu, Dimetoka, Yanya, Korfu, Mezistre, Yenişehir, Yenice-i Vardar, Köstendil, Plevne, Volos, Kratova, Kuçeyna, Livadiya, Karitena, Kavala, Ohri, Kesterye, Saraybosna, Salona, Semendire, Serfice, Sidrekapısı, Eğriboz, Limni, Midilli, Sakız, Rodos, Nakşa, Hanya, Kandiye, Magosa, Antalya, Mardin, Balıkesir, Bursa, İznik, Diyarbekir, Hısnıkeyf, Karahisar- ı Sahib (Afyon), Kütahya, Tire, Bursa, Manisa, Tokat, Amasya, Ankara, Konya, Sivas, Antep, Halep, Trablusşam, Bağdat, Şam, Safed, Kudüs, Gazze, El Halil, Musul, Şehrizol (Kerkük), Ane, Hit, Rahba, Sincar, Kahire, Bilbis, Dimyat, Reşid, İskenderiye. Yahudiler, İstanbul, Edirne, Avlonya ve Selanik dışındaki yerlerde fazla kalabalık değillerdi. Birçok şehirdeki nüfusları 50-100 arasındaydı. En kalabalık oldukları yer ise Selanik'ti. 1478'de Selanik'te hiç Yahudi yokken, Kanuni döneminin ilk yıllarında 2 bin 645 hane, yani yaklaşık 13 bin kişilik bir Yahudi nüfus yaşıyordu. Selanik'te aynı dönemde Müslümanlar 1229 hane (yaklaşık 6 bin kişi), Hıristiyanlar ise 989 hane (yaklaşık 5 bin kişi) idi. Yahudiler şehir merkezindeki nüfusunun yarısından fazlasını oluşturuyorlardı.
Selanik'te Yahudiler özellikle dokumacılıkla meşguldüler. İspanya'dan gelen Yahudiler, gelirlerken İspanyol yünlü kumaş tekniğini de yanlarında getirmişlerdi. Çuha adı verilen yünlü dokumaları devlet tarafından satın alınıyordu. İspanya, Portekiz ve İtalya'dan gelen Yahudiler, Avlonya'ya yerleşerek Adriyatik ticaretinde etkili rol oynadılar. 16. yüzyılın sonları ile 17. yüzyılın başlarında Venedik'te 17 Avlonyalı Yahudi vardı. Avlonya'nın ise yaklaşık üçte biri Yahudi'ydi. 1520'de şehirde 520 hane (yaklaşık 1100 kişi) vardı. Zamanla buradaki Yahudiler, kuzey Adriyatik şehirlerine göç edince 1597'de Avlonya'daki Yahudi nüfusu 50'ye kadar düştü..
.Bugünkü Almanya, kaybettiği iki dünya savaşından sonra küçüldüğü için kuzeyde ve doğuda Almanlar'ın yaşadığı yerleri kaybetmiştir.
Rus Çarlığı yükselirken, başta Almanlar olmak üzere İskoçlar, İrlandalılar, Amerikalılar ve Fransızlar gibi birçok milletten insanları devlet hizmetinde istihdam etti. Almanlar'ın rolü için Isabel de Madariaga, R.W. Home, Edward Sabine, Jan Vanhellemont, Simon Sebag Montefiore'in eserlerine bakılabilir.
ÇARİÇE II. KATERİNA
1726'da bugün Polonya'da yer alan ama o dönem Prusya toprağı olan Stettin'de Sophie Auguste Friederike von Anhalt-Zerbst ismiyle doğan Alman prensesi, Rus tarihine adını "Büyük Katerina" olarak yazdırdı. Babası bir Prusya subayıydı. Geleceğin Rus Çarı olacak Peter ile evlenmesi ve Peter'in teyzesi olan Çariçe Elizabeth'in isteği ile Rusya'ya gelerek Ortodoksluğa geçmesi hayatını değiştirdi. 1744'te Sophie Auguste yerine Katerina ismiyle anılmaya başladı.
Katerina'nın tahta geçişi St. Petersburg'daki ilginç bir saray darbesi ile gerçekleşti. Eşi olan Çar III. Petro'ya karşı, sevgilisi Grigori Orlov ile beraber hareket eden Katerina, saray muhafızlarının ve kilisenin de desteğini alarak 1762'de Rus Çariçesi olarak tahta çıktı. III. Petro ise gözaltındayken öldürüldü.
II. Katerina dönemi Rusya'nın kendi milli politikasını net bir şekilde oluşturduğu bir dönemdi. Çariçe bu milli politika çerçevesinde, Rusya'ya rakip gördüğü iki devlete karşı ittifaklar sistemi geliştirdi. Bu devletlerden birincisi Lehistan, yani Polonya idi. Lehistan 1772-1795 arasında üç safhada taksim edildi ve topraklarının büyük çoğunluğu Rus hâkimiyetine girdi. Katerina'nın diğer rakibi ise Osmanlı İmparatorluğu idi. Çariçe'nin orduları gerek 1768-1774 gerekse de 1787-1792'de Osmanlı ordularını mağlup etti. Kırım kaybedilmiş ve Karadeniz'deki Osmanlı üstünlüğü Katerina döneminde sona ermişti. Osmanlılar, ilk defa Ruslar'a karşı teke tek bir savaşı kaybetmişti.
Çariçe sosyal alanda ise gerçek bir Rus aydınlanma çağı hükümdarıydı. Sanatın ve bilimin hamiliğini üstlenen Katerina, bugün Hermitage Müzesi olarak bilinen kış sarayını bir koleksiyon merkezine dönüştürdü. St. Petersburg dönemin en büyük kitap ve el yazmalarının toplandığı bir şehir olduğu gibi binlerce sanat eserinin de bir araya getirildiği bir kültür merkezi oldu. Katerina dönemin aydınlanma filozofları Voltaire, Diderot gibi isimlerle çalıştı. Çin ve Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili kitapları tercüme ettirdi. Ortodoks kilisesini Rusya'nın çıkarlarına hizmet eder hale getirdi. Pyotr Zavadovsky vasıtasıyla da eğitim reformu gerçekleştirdi. Katerina, 1796'da öldüğünde, Rusya Avrupa'nın en güçlü ordularından birine sahip, teknolojiyi yakalamış ve Avrupa diplomatik ve kültürel sisteminin en önemli unsurlarından biri haline gelmişti.
FRANZ AEPINUS
Franz Ulrich Theodor Aepinus, 1724'te Mecklenburg von Schwerin Dükalığı'nda doğdu. Aepinus, Jena ve Rostock üniversitelerinde tıp ve matematik çalıştıktan sonra düşen cisimler üzerine tez hazırladı. 1747-1755 arasındaki süreçte matematik, fizik ve astronomi üzerine araştırmalar yaptı, özellikle manyetizma alanında çalıştı. 1755'te Heidelberg'deki Astronomi Hesaplama Enstitüsü'nün başına geçti. 1757'de St. Petersburg'a gitti ve Rusya Bilimler Akademisi'nde fizik profesörü olarak göreve başladı. Franz Aepinus, II. Katerina tarafından himaye edildi ve oğlu Paul'un hocası olarak görevlendirildi. Mikroskobun geliştirilmesinde çok önemli bir pay sahibi olan, paralel plakalı kapasitörü geliştirdi. Elektrik üzerine deneyler yaptı ve hayatını geçirdiği Dorpat Tartu'da (bugün Estonya'da) 1802'de öldü.
PRENS MICHAEL ANDREAS
Bugünkü Litvanya'nın Pamusis şehrinde 1761'de doğan, bir Alman soylusu olan Prens Michael Andreas Barclay de Tolly, Rusya tarihinin gördüğü en önemli mareşallerdendi. 15 yaşındayken Rus ordusuna katıldı. Çariçe Katerina'nın hizmetine giren, "jager" olarak adlandırılan ve aslen Alman ordularında görülen tüfekli hafif piyade birliklerinde görev yaptı. 1788 ve 1789'da Özi ve Akkerman kalelerine yapılan seferde Rus ordusuna büyük katkı sağladı. 1788-1790'da aynı zamanda Ruslar, İsveç'le savaşa girince Fin cephesine gönderildi. Dört yıl sonra Lehistan'ın taksimi sırasında Vilnius'un ele geçirilmesinde önemli rolü oldu.
Ancak Barclay'ın bir subay olarak parladığı dönem Napolyon savaşlarıydı. İlk defa General Benningsen ile beraber Doğu Prusya'daki Pultuks'ta Fransızlar'ı karşılayan birliklere komuta eden Barclay, Fransızlar'ı durdururken, 1807'de Eylau'da Fransızlar'la çarpışırken yaralandı. Barclay'a asıl şöhret kazandıran olay ise Napolyon'un 1812'deki Moskova Seferi'ydi. Fransızlar Smolensk'te Barclay Tolly'nin birliklerini mağlup ettiler. Her ne kadar Barclay, Fransızlar'a ani bir taarruzu tavsiye ettiyse de bu kabul görmemişti. Fransızlar'ın savaştaki galibiyeti üzerine, Barclay geri çekilmeyi başardı. Yine bu seferde Napolyon ile yapılan Borodino Muharebesi'nde sağ kanadı tutan Barclay, mağlubiyete rağmen iyi direnerek Napolyon'un ordusunun yıpranmasında pay sahibi oldu. Barclay 1814'te Paris'in ele geçirilmesinde gösterdiği hizmetlerinden ötürü mareşalliğe terfi etti. Çar Aleksander tarafından 1815'te prens yapıldı. 1818'de hastalığının artması üzerine Doğu Prusya Instersburg'daki malikânesine giderek askeri görevlerini bıraktı ve kısa bir süre sonra öldü.
MAREŞAL MÜNNICH OLDENBURG
Dükalığı'na bağlı olan Neuenhuntorf'ta 1683'te doğan Burkhard Christoph von Münnich'in anadili Aşağı Almanca'dır. 17 yaşında Fransız ordusunda başladığı askerlik hayatını daha sonra Saksonya hizmetine sürdürdü. Bu orduda, albay ve tuğgeneral olduktan sonra, Rusya'nın Varşova elçisi Alexey Grigoryevich Dolgorukov'un girişimiyle Çar Petro'nun hizmetine girdi. Münnich'in ilk faaliyetleri tahkimatların geliştirilmesine yönelik oldu. Riga ve Kronstadt'taki Rus kalelerinin ve St. Petersburg'un tahkimatını kuvvetlendirdi. Çar Petro, 1725'te ölüm döşeğindeyken Münnich'in faaliyetlerinden duyduğu memnuniyeti işaret etmek için "Sanırım Münnich beni iyi edecek" demişti. 1730'da Kraliçe Anna tarafından mareşalliğe yükseltildi ve 1732'de Savaş Konseyi'nin üyesi oldu. Lehistan Veraset Savaşları başlayınca, Rusya'nın desteklediği kral adayı olan III. Augustus'u desteklemek için bu ülkenin Baltık'a açılan kapısı ve çok önemli bir ticaret şehri olan Danzig'i (Gdansk) ele geçirdi ve Varşova'daki isyanı bastırdı.
Mareşal Münnich 1736'da Osmanlı- Rus savaşı çıkınca Azak ve Özi kalelerini işgalle görevlendirildi.
Orkapı veya Perekop Kıstağı olarak bilinen stratejik noktayı ele geçirerek Kırım'a girdi. Kırım'ı istila edip Hanlığın merkezi olan Bahçesaray'ı yağmaladı. Mareşal Münnich ertesi yıl Özi'yi işgal etti. bir başka Rus generali olan Peter von Lacy ise Azak'a girmişti.
Çariçe Anna'nın ölümü ve bebekken tahta geçen VI. İvan'ın tahttan indirilmesiyle başa geçen Çariçe Elizabeth kendisine karşı mareşal hakkında tahkikat başlattı. Mareşal Münnich son anda idamdan kurtuldu. Uzun süren sürgün hayatndan sonra 1762'de III. Petro tarafından ilan edilen genel af sonrası unvanlarına geri kavuşsa da 1767'de Tartu'da öldü.
Çariçe Katerina, "Mareşal Münnich eğer Rusya'nın bir evladı değilse o zaman Rusya'nın babalarından biridir" diyerek, onun ne kadar önemli olduğunu vurgulamıştı. Büyük Friedrich ise Voltaire ile mektuplarında, mareşali Moskoflar'ın Prens Eugene'i olarak tanımlamıştı.
FERDINAND VON WRANGEL
Rusya'nın Baltık bölgesinde yer alan soylu bir Alman ailesi olan Wrangel hanedanına mensup olan Baron Ferdinand von Wrangel, 1797'de doğdu. Babası Peter von Wrangel, Rus ordusunda bir binbaşıydı. Annesi ise İsveç kökenli soylu bir aile olan Freymann hanedanına mensuptu. St. Petersburg'daki Deniz Subayı okulundan mezun olduktan sonra teğmen rütbesiyle Amiral Vasily Mikhailovich Golovnin'in Kamçatka gemisi ile yaptığı keşif seyahatine katıldı. Döndükten sonra Dorpat Üniversitesi'nde yer bilimleri üzerine tahsil gördükten sonra, 1820'de küçük bir keşif heyeti ile Sibirya'nın doğusuna ve Yakutistan'a keşif amaçlı bir sefer gerçekleştirdi. Doğu Sibirya Denizi'nde yer alan Medvezhyi Adaları'nın (Ayı Adaları) keşfi ile uğraşıp, bu adaları maiyetinde yer alan Fyodor Matyushkin'le haritalandırdı. Wrangel yine Matyushkin ile beraber 1825'te bu kez Kamçatka'yı keşfetti. Başarılarından dolayı o dönemlerde Rus toprağı olan Alaska Valiliği'ne atandı. 1845'te Rus Coğrafya Topluluğu'nu kurdu. Kırım Savaşı patlak verince koramiral sıfatıyla orduya geri döndü. Deniz Bakanlığı'nda görev yaptı. Alaska'nın ABD'ye satılmasına en sert karşı çıkan isim oldu. Donanmadan oramiral rütbesiyle emekli olduktan sonra Rus İmparatorluk Savaş Konseyi'nde yer aldı ve 1870'te öldü.
FRANZ ALBERT SCHECHTEL
Almanca'da Franz Albert Schechtel ismiyle, Rusça'da ise Fyodor Osipovich Shekhtel diye bilinen mimar 1859'da St. Petersburg'da doğdu. Ailesi Bavyera kökenli olup, kendisi Volga Germenleri'ne mensuptu. Babası, amcası ve dedesi Saratov şehrinin önemli tüccar ve şehrin ileri gelenlerindendi. Franz, 1875'te Katolik ruhban okulundan mezun olduktan sonra Rus İmparatorluk Ordusu'nda da bir süre görev yapmıştı.
Franz Schechtel 1875'te Moskova'ya giderek Moskova Resim Heykel ve Mimari Okulu'na yazıldı, ancak devamsızlığından ötürü bu okuldan atıldı. Ünlü mimar Alexander Kaminsky'nin yanında çalışmaya başladıktan sonra onun yanında ikonalar, kilise freskleri çizmeye başladı. 1886'da ünlü yazar Çehov'un kitabının kapak tasarımını yaptıktan sonra şöhreti arttı. 1894'te inşaat yapma ruhsatını aldıktan sonra mimariye yöneldi ve Rusya'daki Art Noveau akımının en önde gelen mimarlarından oldu. Moskova'da yaptığı eserler arasında, Lokalova Konağı, Arshinov Evi, Ryabushinsky Konağı (Gorki Müzesi), Yaroslavsky Tren Garı, Moskova Sanat Tiyatrosu'nun yeniden inşası vardır. 1905'ten sonra ise neo-klasik sanata ağırlık verdi ve Belokrinitskoe Soglasie Kilisesi'ni inşa etti. 1917'deki Sovyet Devrimi'nden sonra ise eski itibarını koruyamadı ve 1926'da öldü..
.Avrupa steplerine Hunlar'la başlayan Türk boylarının göçü Avarlar, Peçenekler, Hazarlar, Kumanlar (Kıpçaklar) ile devam etti. Özellikle Avarlar ve sonrasında Hazarlar, Dinyeper (Özi) Nehri ve havzasına hâkim olarak, Slavlar'ı büyük ölçüde kendi kontrollerine aldılar. Kiev şehri Hazar Kağanlığı döneminde bir uç kalesi olarak ortaya çıktı. Kiev, ormanlık bir arazide kurulmasına rağmen Dinyeper Nehri ile iç içe olması sebebiyle hızlı büyüdü. Bu dönemde Ukrayna yedi ayrı Slav kabilesine ev sahipliği yapıyordu. Ukrayna tarihi hakkında Yücel Öztürk, Akdes Nimet Kurat, Bushkovitch, Plokhy ve Bushkovitch'in eserlerinde teferruatlı bilgi vardır.
KAĞAN UNVANI TAŞIRLARDI
Julius Brutzkus, "Eski Kiev'in Türk-Hazar Menşei" isimli makalesinde Kiev'in Hazarca bir kelime olduğunu ve "alçak yerleşme alanı/kıyı ev" manasına geldiğini söyler. Eski Türkçe'de "yüksek yer" manasına gelen "Sambat" Kalesi de Hazarlar tarafından şehri korumak için inşa edilmişti. Nitekim eski kaynaklarda Kiev sakinleri, Kiev'i ele geçiren Askold'a "Kii, Shchek ve Khoriv adlarında üç erkek kardeş vardı. Bu şehri onlar kurdular ve öldüler, şimdi burada bizle kalıyor ve onların arkadaşları Hazarlar'a vergi veriyoruz" derler.
İlk Rus hükümdarları
Ukrayna tarihi uzmanı Yücel Öztürk, Kiyef Prensliği'nin "Kiy, Koy, Kay" varyantlı bir Türk kabilesince oluşturulduğu, ilk knezlerin "kağan" unvanı taşıdığı, merkezleri Kiyef'in de bunların adına dayandığının ileri sürüldüğünü söyler. Ukrayna'daki birçok yer adı Hazarlar'la bağlantılıdır.
Hazarlar'ın paralı askerleri olan Varegler, 890'da Kiev'i ele geçirdiler. Kendi liderlerine "Kağan" ve "İlek" unvanı veren Varegler, Hazar idari ve askeri teşkilatını kullandılar. Varegler, 10. yüzyılda Doğu Slavları üzerinde kısa bir süre hâkimiyet sağladılarsa da nüfusça sayıca kalabalık olan Slavlar, Varegler'i ülkelerinden çıkardılar. Ancak Varegler'i çıkardıktan sonra bu kez kendileri arasında anlaşmazlığa düşen Slavlar, Varegler'i bölgeye yeniden çağırdılar.
"Rus" isimli bir Vareg kabilesinin reisi olan Rurik önce Ladaoga Gölü kıyısına yerleşti, daha sonra da Volkhov Nehri kıyısında Novgorod Knezliği'ni kurdu. Aynı zamanda kendi ismini taşıyan hanedanın da kurucusu olan Rurik, 879'da ölürken tahtını küçük yaştaki oğlu İgor yerine kardeşi Oleg'e bıraktı. Oleg, devletini güneye doğru genişletmek istediğinden Dinyeper Nehri'nin havzasına yöneldi. Dönemin pagan inancı içerisinde bir peygamber olarak düşünülen Oleg'in, her hamlesinin bir kehanete dayandığını düşünen Slavlar, onunla beraber hareket ettiler. Kiev Knezliği'nin prensleri olan Askold ve Dir'i bir darbe ile yıkan Oleg, 882'de yeni Kiev Knezi oldu.
Kiev Altın Kapı
İSTANBUL'U KUŞATTILAR
Oleg'in Kiev Knezliği'ne gelmesi Rusya tarihi için bir dönüm noktasıydı. Bu tarihten sonra Doğu Slavları'nın merkezi Kiev oldu. Verimli ve transit bir geçiş noktası olan Kiev'in başkentliğinde, asırlardır teşkilatlanamayan Slavlar gerçek anlamda devletleşmeyi başardılar. Oleg'in en büyük askeri başarısı, 907'deki İstanbul seferidir. Kiev ordusu, gemilerle gelerek İstanbul'un çevresindeki köyleri yağmalayıp, Bizans'la bir antlaşma yaptı.
912'de amcası Oleg'in yerine tahta geçen İgor da 941'de ve 944'te olmak üzere iki kez İstanbul'u kuşattı. 945'te Bizans İmparatoru VII. Konstantin ile bir antlaşma yapılıp, Kievliler'in Karadeniz'deki seyrüsefer hakkı garanti altına alındı.
945'te Oleg'in yerine Kiev Knezliği tahtına oturan Sviatoslav İgorevich, bugün hem Ruslar'ın hem Ukraynalılar'ın ataları olarak kabul ettikleri bir isimdir. Doğu Avrupa steplerinde Rus hükümranlığını kurmuştur. Onun yükselişi, dönemin Türk dünyası için olumsuz sonuçlar vermiştir. Alanlar mağlup edilmiş, Hazar Devleti zayıflatılmış ve Türk boylarının kurduğu devletlerden olan Birinci Bulgar Devleti yıkılış sürecine girmiştir. Cesur lakaplı Sviatoslav, Rusya'nın Avrupa'daki temel sınırını oluşturdu.
Kiev
HIRİSTİYAN OLDULAR
Kiev tarihinde en önemli isimlerden biri de 980'de tahta çıkan Büyük Vladimir'dir. Vladimir, İtil-Volga Bulgarları ve Hazarlar'ı mağlup ettikten sonra Karadeniz'in anahtarı konumundaki Kırım'a yöneldi. Bizans'ın buradaki ticaret üssü olan Hersinos'u kuşattı ve aldı. Bunun üzerine paniğe kapılan Bizans İmparatoru Baileos, kızı Anna'yı Kırım'a sulh amacıyla gönderdi. Müzakereler sonucunda, Büyük Vladimir'in Hıristiyan olması şartıyla Prenses Anna ile evlenmesi ve Bizans'la akrabalık bağı kurması kararlaştırıldı.
Vladimir, Hıristiyan olurken, Kiev halkı toplu olarak vaftiz edildi. Doğu Slavları, bu olaydan sonra kitleler halinde Hıristiyanlığı benimsediler. Ruslar bu süreç içerisinde Kiril alfabesini kabul ettiler, Bizans'ın etkisi ile Hıristiyan olmaları, Ortodoksluğu benimsemelerine ve kültürlerine Grek unsurların yerleşmesine sebep oldu. Vladimir'in 1019'da tahta geçen oğlu Yaroslav, Rus tarihinde bilge lakabıyla bilinir.
Yaroslav sadece askeri anlamda değil, siyasi ve kültürel anlamda da Kiev Rusları'na en parlak dönemini yaşatmıştı. Bizans'ı kendisine örnek aldı ve Bizans'ın kanunları, onun yeni oluşturduğu hukuk yapısında temel oluşturdu. Babası Vladimir'in inşasına başladığı Kiev Ayasofyası'nın inşasını bitirdi ve 1054'te öldüğünde oraya gömüldü.
Kiev'in kurucuları
Kiev Prensliği bu süreç içerisinde giderek kuzeye ve doğuya doğru büyüdü. Kiev knezleri zamanla "Tüm Ruslar'ın Prensi" unvanını kazanırken, başlangıçta sahip oldukları Novgorod Knezi unvanının yanı sıra Smolensk Knezliği, Rostov Knezliği ve Çernihiv Knezliği de bu devlete bağlandı. Ancak Moğollar'ın karşısında duramadılar. 13. yüzyılın ortalarından itibaren Kiev Knezliği, küçük prensliklere bölündü.
Kiev Knezliği'nin çökmesinden sonra Vladimir-Suzdal, Novgrod ve Galiçya-Volhynia prenslikleri ön plana çıktılar. Galiçya-Volhynia prensliği Ukrayna ve Belarus topraklarına hâkimdi. Ancak bütün Rus toprakları önce Moğol İmparatorluğu'nun hâkimiyetine, sonrasında ise Altınordu Devleti'ne bağlandılar. Kiev, Altınordu döneminde "Minkirman/ Mankirman" şeklinde anılıyordu. Osmanlılar da bu ismi kullanmışlardır.
Kiev Knezliği döneminde başlangıçta yönetici sınıf için kullanılan Rus tanımlaması halk için de yaygın bir şekilde kullanılmaya başladı. Rus ve Rus toprakları kavramının belirginleşmesi ve Ortodoksluğun yerleşmesi, Kiev Knezliği döneminde oldu.
ZAPOROG KAZAKLARI
1385'te "Krevo Birliği"nin kurulmasıyla Litvanya ile Lehistan birleşti. Ukrayna, Litvanya ile Lehistan Devleti'nin hâkimiyetine girdi. Bölgede Katoliklik yayılmaya başladı. Katolikliğin zorla yayılmaya çalışılması ve Lehistan'ın Kırım Tatarları'nın akınlarına karşı bölgeyi koruyamamaları, bölgede yaşayan Kazaklar'ın "hatman" adı verilen seçilmiş liderlerinin yönetimi altında toplanmalarına sebep oldu.
Ukraynalılık kimliği yükselmeye başladı. Kazak lideri Hmelnitski, Lehistan'ı mağlup edip Kiev'i aldı. 1648'de Osmanlı ile ittifak yaptı. Ancak Kırım Hanlığı'nın karşı çıkması yüzünden ittifak uzun sürmedi. Hmelnitski, bu gelişme üzerine Moskova ile işbirliği yaptı. 1654'teki Pereslav Antlaşması, Ukrayna'yı Moskova hâkimiyetine soktu. Daha sonra Hatman Doroşenko, Osmanlı himayesine girdi. Kelime itibarıyla "serhad, sınır bölgesi" anlamına gelen Ukrayna ismini Osmanlılar da kullanmıştır. Ancak himaye uzun süreli olmadı. Çehrin seferinden istenilen netice alınamayınca 1681'deki Bahçesaray Antlaşması'yla Kiev, Moskova hâkimiyetine girdi. Zaporog Kazakları özerk olarak Moskova'nın hâkimiyetinde yaşadılar. 1764'te II. Katerina hatmanlık unvanının kullanımını yasakladı ve Ukrayna ile Rusya'yı tek çatı altında birleştirdiğini ilân etti. 1775'te Zaporog Kazakları'nın merkezi Seç, tahrip edildi. 1786'da Ukrayna ulusal kilisesi kapatıldı..
.Osmanlı Devleti'nin İlber Ortaylı'nın tabiriyle "imparatorluğun en uzun yüzyılı" olan 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın ilk çeyreğinde stres, sıkıntı, çaresizlik, acı, hayal kırıklıkları, hüzün bir türlü bitmedi. İmparatorluğun en büyük sorunu hayatta kalmaktı. Ardı arkası kesilmeyen isyanlar, devleti ayakta tutmak için yapılan reformlar, fikri tartışmalar sürüp gitti.
Balkanlar'dan göç eden Türkler.
REFORMLAR PANİKLE YAPILDI
Avusturya, İngiltere, İtalya, Fransa, İran ve Rusya'nın, imparatorluğun değişik bölgeleri hakkında emelleri vardı. Azınlıklar ise bağımsızlık peşindeydi. Osmanlı yönetimi, devleti ayakta tutabilmek için her şeyi yaptı. Kendi geleneğinden bile uzaklaşıp, bir zamanlar küçümsediği Frenkler'in âdetlerini benimsedi. Ancak imparatorluğun parçalanmasını durduramadı.
Reformlarda en büyük problem, baskı ve tehdit altında, planlama olmadan panik halde yapılmasıydı. Ayrıca en önemli mesele, reform sürecini yönetecek bürokrat ve zaman sıkıntısıydı. Özellikle Rus tehdidi, sağlıklı düşünecek zaman bırakmadığı gibi sıhhatli bir siyasetin izlenmesine de imkân bırakmamıştı.
II. Abdülhamid
Salgın hastalıklara karşı mücadelede başarılı olunamaması, ulaşım ağlarının ve sanayinin çok gelişmemesi, eğitim sisteminin istenilen seviyeye getirilememesi, Batı'da nüfus artarken Osmanlı'da nüfusun artmaması da imparatorluğun en büyük handikaplarıydı.
II. Abdülhamid, siyaset ve diplomasiyle imparatorluğu ayakta tutmaya çalıştı. Eğitim alanında yapılan reformlarla kısmen daha eğitimli insanlar yetişse de devlet adamı ve eğitimli memur problemi tam olarak çözülemedi. İmparatorluğun son asırlarında "kaht-ı rical" denilen devlet adamı eksikliği bir türlü giderilemedi. Bu dönemde parçalanmanın hızı azaltılsa da küçülme yine durdurulamadı.
II. Abdülhamid'in en büyük problemi, iyi bir kadro kuramaması ve topluma, özellikle de mektepli gençlere bir heyecan verememesiydi. Avrupalı devletlerin ve Türkiye'deki diplomatların imparatorluğa karşı hoyrat davranışları gençler arasında büyük tepkilere sebep oluyordu. Taviz verile verile imparatorluk parçalanıyor, II. Abdülhamid tahttan indirilip Meclis açılırsa her şey hallolacak zannediliyordu.
İttihadçı hükümet.
AŞIRI SİYASİLEŞME YAŞANDI
İttihadçılar, tek kurtuluş reçetesi olarak gördükleri Meşrutiyet'i 1908'de tekrar ilan ettirince toplumda büyük bir heyecan ve coşku doğdu. 1909'da II. Abdülhamid tahttan indirildi. İttihad ve Terakki yavaş yavaş devlete hâkim oldu. Yeni dönemde siyasi ve sosyal yapıda büyük bir dönüşüm ve çözülme yaşandı. Devlet otoritesinin sarsılmasıyla büyük bir karmaşa meydana geldi. İttihad ve Terakki şubeleri, memur kulüpleri oldu. Bir göreve gelmek için memurların savundukları fikirler ve aldıkları tavırlar önemli hâle geldi.
Klasik Osmanlı anlayışında olmayan bir şekilde devlet işleri her yerde konuşulmaya başlandı. Yönetimin yeni sahipleri çok gençtiler. Büyük sorumluluklar almamışlardı ve devleti yeterince tanımıyorlardı. Tecrübelerinin az olmasından dolayı yanlış kararlar aldılar, yanlış uygulamalar yaptılar. Zaman zaman ise kararsız kaldılar. Ancak Balkan Savaşı'na kadar umutlar hiç kesilmedi.
Balkan Savaşı'nda uğranılan büyük bozgunun ardından Rumeli Türklüğünün tasfiyesinden sonra ise psikolojik olarak büyük bir çöküş yaşandı. Hayaller ile gerçeklerin örtüşmediği, Meclis'in açılmasının, "Osmanlıcılık" ve "İslamcılık" ideolojilerinin emperyalistlerin emellerine set çekmediği, azınlıkların bağımsızlık hayallerini bitirmediği ve imparatorluğun parçalanmasını durduramadığı görüldü.
Bu dönemde İttihadçılar ile muhalifleri arasında aşırı siyasileşme yaşandı. Bir taraftan da grupların kendi içlerinde hizipleşmeler oldu. Orduya, memuriyete, mekteplere siyaset girdi. Devletin ve milletin çıkarları yerine partilerin çıkarları öne çıktı. Bu dönemde söylenildiği iddia edilen "Edirne'ye Enver gireceğine Bulgar girsin" sloganı siyasileşmenin nerelere vardığını gösterir.
Osmanlı ordusu Bağdat'ta.
HUKUK RAFA KALDIRILDI
Siyasetin günlük ihtiyaçlarını karşılamak için hukuk ve devlet gelenekleri bir tarafa bırakıldı. Yapılması düşünülenler kanunlarla çakışınca Enver Paşa'nın söylediği iddia edilen, "Kanun yokmuş! Yap kanun, var kanun!" sözü bu dönemdeki anlayışı gösterir. II. Abdülhamid'in özgürlüklere engel olduğu, istibdatla devleti yönettiği eleştirisiyle iktidara gelenler, zamanla daha sert bir yönetim tarzı uyguladılar. Eleştirilere kulak kapatılıp muhalifler ezildi. Devlet işlerinde makul ortadan kayboldu, aymazlık arttı.
Balkan Savaşı'nda uğranılan büyük mağlubiyet "tükenmişlik sendromu"na yol açtı. Karamsarlık ve ümitsizlik arttı. Bu atmosferden çıkış için büyük bir kumar oynanıp bir umut olarak I. Dünya Savaşı'na girildi. Tarihçi Jacques Thobie, imparatorluğun savaşa girmesini şöyle değerlendirir:
"Roma tarihçisi Andre Pigagnol, Roma medeniyetinin eceliyle ölmediğini, cinayete kurban gittiğini düşünür. Sonuç olarak, Osmanlı İmparatorluğu ne eceliyle ölmüştür ne de cinayete kurban gitmiştir: Söz konusu olan, etki altındaki bir intihardır."
Enver Paşa
İMPARATORLUK KONTROLLÜ KÜÇÜLEBİLİR MİYDİ?
İmparatorluğun küçülmesi kaçınılmazdı. Ancak emperyalist devletlerin emelleri, bizim yöneticilerimizin ise hayal ile gerçeği karıştırmaları ve tecrübesizlikleri imparatorluğu paramparça etti. Rusya'nın 1917 ve 1991'de, İngiltere'nin ise II. Dünya Savaşı'ndan sonra yaptığı bilinçli ve kontrollü küçülmeyi, yani zaman kazanmak için toprak bırakma siyasetini yapamadık. Trablusgarp'ı, Selanik'i, Sana'yı, Üsküp'ü, Halep'i, İşkodra'yı, Basra'yı, Yanya'yı, Kudüs'ü, Bağdat'ı aynı anda kurtarmaya çalıştık. Gücümüzün yetmeyeceği belli olmasına rağmen imparatorluğun hiçbir parçasından vazgeçemedik. Bu durum reelpolitik açıdan yanlıştı. Ancak bu durumun en önemli sebebi, imparatorluğun her tarafının atalarımız tarafından vatan olarak kabul edilmesiydi.
İngiltere ve Rusya, hâkimiyetlerindeki toprakların bir kısmını vatan olarak değil de sömürge olarak gördükleri için rahatlıkla bırakarak kontrollü küçülmüşler, zaman kazanmak için hâkimiyetleri altındaki toprakları bırakabilmişlerdir. Zamanı geldiğinde de bir kısım topraklarını geri almışlar veya o bölgelerde nüfuzlarını sürdürmüşlerdir. En önemlisi ise ana coğrafyalarını korumuşlardır.
İttihadçılar ise bir taraftan vatanın her tarafını müdafaaya çalışırken, bir taraftan da panik ve tecrübesizlikten yaptıkları hatalarla 1909'da yaklaşık 6.5 milyon kilometrekare olan imparatorluğu 1918'de 250 bin kilometrekareye kadar küçülttüler. İmparatorluk 10 yılda, yaklaşık 25'te birine inerek paramparça oldu. Atatürk'ün liderliğinde yapılan Milli Mücadele'yle Türkiye Cumhuriyeti kurularak Anadolu'da Türk varlığı devam ettirilebildi..
.İstanbul'da 1929'da Tatavla'da, yani bugünkü Kurtuluş semtinde meydana gelen büyük yangında bir mahalle neredeyse tamamen yok olmuştu. Vahdettin Engin bir yazısında yangını şöyle anlatır: 21 Ocak 1929'da gece saat 10 sularında Tatavla'da Ayanataş Sokağı'nda Bakkal Yani'nin evinde bir yangın çıktı. İtfaiye yetişinceye kadar fırtına yüzünden alevler iki sokağı sardı. Beyoğlu İtfaiyesi, Tatavla yangını sırasında, Galata'da Arkadi Sokağı'nda başka bir yangını söndürmekle meşguldü. Bu yüzden yangına ilk müdahaleyi İstanbul İtfaiyesi yaptı. Beyoğlu İtfaiyesi de Galata'da bir müfreze bırakıp, bir süre sonra yangın bölgesine yetişti.
İtfaiyecilerin insanüstü çalışmalarına rağmen yangın söndürülemedi. Çok şiddetli esen rüzgâr, yangını diğer binalara yaymaktaydı. Ayrıca yangının başında Terkos su şirketinin yeteri kadar su verememesi sebebiyle yangına gerektiği gibi müdahale edilemedi. Yangın büyüyünce diğer semtlerin itfaiyeleri de çağrıldı. Üsküdar itfaiye arabaları bile denizden motorlarla geçirilip, Tatavla'ya ulaştırıldı.
Söndürme çalışmaları devam ederken İstanbul'un dört bir tarafından gelen binlerce kişi de yangını izlemeye başladı. Ortalık anababa günüydü. Yangından kendini kurtarabilenler, karlar üzerinde çığlıklar atıyor, bağırıp ağlaşıyorlardı. Alevler, rüzgârla hızlı yayıldığı için ahşap evler çabucak tutuşmuştu. İnsanlar, yangın sırasında, uykuda olduklarından giyinme fırsatı bile bulamadan sokağa fırlamışlardı. Karlar üzerinde bir kısmı yakınlarını arıyor, bir kısmı da boş gözlerle etrafa bakınıyordu. İki kadının saçını başını yolarak çığlıklar attığı, bir süre sonra da kahkahalarla güldükleri görüldü. Kalyopi ve Mari isimli kadınlar evlerinden çırılçıplak kaçarak canlarını kurtarabilmişler, ancak yaşadıkları travmadan çıldırmışlardı. Polis kadınları zorla hastaneye götürdü.
Tatavla daha çok Rumlar'ın ve Ermeniler'in yaşadığı bir mahalleydi. Yaralıların götürüldükleri Rum Hastanesi hıncahınç dolmuştu. Yangın 10 saat kadar sürdükten sonra, sabahleyin sekizde zorlukla söndürülebildi. Yangında ahaliden can kaybı olmamış, ancak 500'den fazla ev, bir okul, Tatavla kulüp binası ve Ayadimitri Kilisesi papazlarının oturduğu bina tamamen kül olmuştu. Canla başla yangını söndürmeye çalışan itfaiyeciler ise bir şehit vermiş, birçoğu da yaralanmıştı.
YANGIN SORUŞTURMASI
Soruşturma sonucundaki bilgilere göre, yangın Hacı Ahmet Mahallesi Ayanataş Sokağı'nda, Bakkal Yani ile Demirci Aleko'nun birlikte oturdukları 42 numaralı evde çıkmıştı. Ev bir anda alevler içinde kalmış, ateş kısa bir süre içinde yandaki binalara sıçramıştı. Evin yanarken infilak sesleri de işitilmişti. Bakkal Yani, evinde kaçak rakı imal ediyordu ve yangın da, ispirtoların tutuşması yüzünden meydana gelmişti. Ancak suçunu saklamak isteyen Yani ifadesinde, yangının soba borusundaki kurumların tutuşması yüzünden çıktığını ileri sürdü. İnceleme sonucunda sorumlulukları sabit görülen Bakkal Yani, Demirci Aleko ve kaçak rakı imalinde yardımcı olan iki kadın tutuklandı.
Yangınla ilgili görüşlerine başvurulan polis müdürü Şerif Bey, itfaiyenin ve zabıtanın gayretli çalışmalarından övgü ile söz etti. Rüzgârın şiddeti ve ilk anda Terkos şirketinin yeteri kadar su verememesi yangını büyütmüştü. Şeref Bey, Vali Yardımcısı Fazlı Bey'le beraber hemen yangın yerine giderek gerekenleri yaptıklarını söylüyordu.
İstanbul Belediyesi Fen İşleri Müdürü Ziya Bey de yangın yerini inceledikten sonra, itfaiyenin çalışmalarını övmüş, rüzgârın şiddetli esmesi ve ahşap evlerin birbirlerine olan yakınlığından şikâyetçi olarak, bu kadar hasarla kurtulunmasına sevinmek gerektiğini ifade etmişti.
Bir taraftan yangın kampanyaları düzenlenirken, bir taraftan da evsiz kalanlar için büyük çadırlar kuruldu. Bir kısım felaketzede ise geçici olarak akrabalarının evlerine yerleştirildi.
Yangın soruşturması için Naci Bey başkanlığında Mülkiye müfettişlerinden bir komisyon oluşturuldu. Yangının geç haber verildiğinden şüphelenilmişti. Tatavla tulumbacılarının "Yangını biz söndürürüz" diyerek itfaiyeye zamanında haber vermedikleri söyleniyordu. İtfaiye olay yerine geldiğinde iki sokak alevler içinde kalmıştı. Bu konudaki sorumluluk Tatavla Rum cemaati mütevelli heyetine ait gibi görünüyordu. Terkos şirketinin, yangın başladıktan tam 1.5 saat sonra itfaiyeye su verdiği şeklinde bir iddia vardı. İki ihmal de yangının büyümesine sebep olmuştu. Terkos şirketi müdürü Mösyö Kastelno ile Tatavla Rum mütevelli heyeti üyeleri tutuklandılar.
Terkos müdürü iddiaları reddedip yangından şirketin mesul tutulamayacağını söyledi. Yapılacak bir kontrolle yangın sırasında borularda su bulunduğunu ispat edebileceklerini ifade etti. Mütevelli heyeti ise, yangın çıkar çıkmaz itfaiyeye haber verdiklerini iddia ettiler. Sonuçta gerek Mösyö Kastelno gerekse mütevelli heyeti üyeleri kefaletle serbest bırakıldılar.
TATAVLA, KURTULUŞ OLDU
İstanbul Vali Vekili ve Belediye Başkanı Muhittin (Üstündağ) Bey, yangın sırasında Ankara'daydı. İstanbul'a döner dönmez önce hastanede yatan yaralıları ziyaret ettikten sonra vilayete giderek Vali Yardımcısı Fazlı Bey'den bilgi aldı. Muhittin Bey, daha sonra yangın yerine de gidip, mahallinde inceleme yapıktan sonra gazetecilere şu beyanatı verdi: "Yangın için bazı kişiler suçlanıyor. İtfaiye yangın çıkmasına mâni olamaz, çıkanı söndürür. Uyanık olmak halkın vazifesidir. Hiç kimsenin kabahati şu veya bu teşkilatın üzerine yüklemeye hakkı yoktur. Basın saldıracağı cepheyi layıkıyla tayin etmelidir. Tatavla yangını evvela durdurulmuş, sonra başka sokakta yangın çıkmıştır. Bu suretle üçüncü ve dördüncü yangınlar meydana gelmiştir. Bu durum ahşap İstanbul'un kaderi hakkında yeteri kadar fikir verebilir. Binaenaleyh bundan sonra herkesin ateş kullandıkları yerleri sıkı bir şekilde kontrol altında tutması, yangına sebep olan kurumlu bacaları sık sık temizletmesi, mangal, soba, lamba ve elektrik tesisatına çok dikkat etmesi lazımdır."
Tatavla yangınından iki ay kadar sonra 1929 Nisan'ında semtin adı Kurtuluş olarak değiştirildi.
ELÇİ İNKÂR ETTİ
Kamuoyu yangında sorumluluğun kime ait olduğunu tartışırken, İngiltere elçisinin yangın mahallinde görüldüğü iddiası ortaya bomba gibi düştü. Gazetelere göre, yangın günü İngiliz Elçi Sir George Clark, Tatavla'ya giderek birtakım görüşmeler yapmıştı. Kamuoyu yangını bırakıp, "İngiliz Elçi'nin yangın yerinde ne işi vardı?" diye konuşmaya başladı. Akşam Gazetesi Başyazarı Necmettin Sadık Bey, İngiliz elçinin oraya gitmesini ve kilise mütevelli heyeti ile görüşüp onlardan bilgi almasını çok yadırgadığını belirttikten sonra şu soruyu gündeme getirdi: "Acaba İngiliz Elçi, Türkiye'deki çeşitli unsurlar arasında nifak çıkarmak için mi uğraşmaktadır?"
İngiliz Elçi, bu tartışmalar üzerine Türk kamuoyu karşısında çok zor duruma düştü. George Clark, üst düzey devlet görevlilerinin ve zengin kesimin sık sık gittiği Beyoğlu'ndaki Cercle d'Orient'de hemen bir beyanat vererek gazetecilere şunları söyledi: "Ben katiyen Tatavla yangın yerine gitmedim. Hatta Tatavla'nın nerede olduğunu bile bilmem. Yangından zarar görenlere ihtiyaçlarını sormam veya Rum papazı ile görüşmem söz konusu değildir."
İngiltere Elçisi'nin bu sözleri tatmin edici olmaktan uzaktı. Arabasının o gün yangın yerinde olduğu kesin olarak tespit edilmişti. Elçi, bu defa da konuya farklı bir söylem getirdi. Söylediğine göre, yangın yerine otomobilinin gittiği doğru idi ama otomobilde kendisi değil eşi bulunmaktaydı. Yangından çok üzüntü duyan eşi, kendisinden habersiz Tatavla'ya giderek bazı görüşmeler yapmış, yardım amacıyla para toplamıştı. George Clark, Türkiye'deki muhtelif unsurlar arasında ihtilaf çıkarmak ve herhangi bir şekilde ülkenin içişlerine karışmak gibi bir niyetinin kesinlikle olmadığını da sözlerine ilave etti.
.Yunanistan, Batı'da ne zaman Türk karşıtlığı artsa en öne çıkarak durumdan istifade etmeye çalışır. Günümüzde de 100 yıl önce başına gelenleri unutup, Fransa gibi bazı ülkelerin gazına gelerek ülkesinin ekonomik gücünün çok üzerinde bir silahlanma politikasına girdi. Bir asır önceki idarecilerinin boş hayallerinin Yunanistan'ı ne hale getirdiğini unutuyor. Hatice Yıldırım ve Cengiz Mutlu bu meseleyi araştırmalarında anlatırlar.
YUNANİSTAN'A PARA YAĞDI
Venizelos, İngiliz ve Fransız askerlerinin desteğiyle 1917 Haziran'ında Kral Konstantin'i tahtından indirerek savaş sonrası kazanımlardan faydalanmak amacıyla Yunanistan'ı I. Dünya Savaşı'na dahil etti. Cihan Harbi'nin bitmesinden sonra hayallere dalarak Anadolu'yu işgale kalktı. Kuruluşundan itibaren Batılı devletler tarafından siyasi, mali ve askeri anlamda desteklenen Yunanistan'ın bu durumu Milli Mücadele sırasında da devam etti. Yunanistan'ın savaşı devam ettirecek herhangi bir mali kuvveti olmamasına rağmen gaza gelerek, "Megali İdea" hayalleri kurup, emperyalist devletlerin siyasetine alet oldu.
1918 Şubat'ında müttefik devletlerin yardımları Yunanistan'a ulaştı. 12 milyon pound İngiltere'den, 300 milyon frank Fransa'dan ve 50 milyon dolar Amerika'dan gelmişti. İngiltere Mart 1919'a kadar 2 milyon pound daha gönderdi.
İngilizlerin desteğiyle Batı Anadolu'yu işgale başlayan Yunanistan, ummadığı bir direnişle karşılaştı. Yunanistan'ın Anadolu'da uğradığı hayal kırıklığı Yunan siyasetini de değiştirdi. Kasım 1920'deki seçimleri İtilaf Devletleri'ne yakın olan Venizelos'un kaybetmesi ve ardından Kral Konstantin'in geri dönmesi, İtilaf Devletleri tarafından verilen destek ve yardımların kesilmesine sebep oldu. Bu durum mali buhranı da beraberinde getirdi.
İngiltere ve Fransa'nın mali desteğini kesmesi, Yunan maliyesinin altüst olması demekti. Zira Yunanistan'ın büyük bir bütçe açığı söz konusuydu. 1920-1921 yıllarında Yunanistan'ın geliri o dönemin Türk Lirası'yla 115 milyon, gideri 142 milyon Türk Lirası'ydı. Mevcut 142 milyon liralık giderin 53 milyonu harp masrafıydı.
Yunan hükümeti Venizelos dönemindeki borcu ödemeyeceğini ilan edince drahmi 93 kuruşa kadar düştü. Yunanistan'ın dış yardım almadan ayakta kalamayacağını bilen Kral Konstantin politikalarda bir değişiklik olmayacağını beyan etti. Tekrar borçların sahiplenildiği ve ödeneceği açıklaması yapıldı. Bu açıklama üzerine drahmi 170 kuruşa çıktı.
DRAHMİNİN DEĞERİ DÜŞTÜ
Yunanistan ile İtilaf Devletleri'nin arasını açan bir diğer husus, tedavüle yeni paraların sokulmasıydı. Yunan Maliye Bakanı, Anadolu'yu işgale devam etmek için her ay 100 milyon drahmiye ihtiyaç duyduklarını ve ordunun acil ihtiyaçları için 200 milyon drahminin tedavüle sokulması gerektiğini savunuyordu. İtilaf Devletleri ise böyle bir durum yaşandığında mali desteğin son bulacağını ifade ediyorlardı.
Yunanistan aldığı borçlarla silah alıyor, ancak aldığı silahlarla herhangi bir başarı elde edemiyordu. Dolayısıyla aldıkları silahlar doğrudan doğruya ülke ekonomisini batırıyordu. Yunanistan, ülkedeki mali buhran sebebiyle İtilaf Devletleri'nin onayını almadan piyasaya 500 milyon drahmi sürdü. Bu yüzden drahminin değeri 208 kuruştan 178 kuruşa düştü.
Yunanistan'da askere alımlar yüzünden azalan tayfa sayısı, asker nakline tahsis edilen gemilerin çalışamaması gibi sebeplerden deniz ticareti de aksamıştı. Yine yabancı devletlerin limanlarına gidemeyen gemiler, ecnebi kambiyo tedarikinden de yoksun kaldıkları için drahminin değerinin düşüşü arttı.
Yunanistan'ın borçları hızla arttı. Savaştan 10 yıl önce 400 milyonu geçmeyen Yunanistan'ın borçları 6 milyara ulaşmıştı.
HABER UYDURDULAR
Eskişehir-Kütahya Muharebesi sonrası drahmi düşüşünün sebebi, Yunanistan'ın günlük askeri masrafının 2 milyondan 6 milyon drahmiye çıkmasıydı. Bu masrafı karşılayamayan Yunan Hükümeti dışarıdan borç bulmak için Kuvayı Milliye'nin dağıldığını iddia ediyordu. Yunanistan, başarı kazanamayıp drahminin düşüşünü engelleyemeyince sahte haberler üreterek kendilerine güven duyulmasını sağlamaya çalıştı. İstanbul'daki Rumlar arasında Yunan ordusunun 40 bin Türk askerini esir aldığı, Mustafa Kemal ve Erkan-ı Harbiye Heyeti'nin de bu esirler arasında olduğu konuşuluyordu. Ancak Avrupa devletleri buna itibar etmedi. Drahminin değeri bu haberlerle ilk başta 180 kuruşa yükseldi, ancak daha sonra 142 kuruşa düştü.
Büyük Taarruz öncesi drahmideki dalgalanmaların çok fazla olmasından dolayı pek çok İngiliz şirket, teslim ettikleri malların karşılığını alamamaya başladı. Yunan tüccarlar verdikleri sözleri yerine getiremiyorlar, herhangi bir ödeme yapamıyorlardı.
Savaş masrafları ve memleketin durumu iyice kötüye giden Yunanistan'da Atina'daki ekmekçilerin grevi neticesinde hükümet halkın iaşesi için 160 fırına el koydu. Yunanlar, Atina ve diğer şehirlerde kriz sebebiyle protestolar düzenlediler.
İzmir Rumları, Mayıs 1921'de, "Yunanlar geldiler, rahatımızı bozdular, biz harp istemeyiz. Tanrı'nın izni ile Türkler gelir kurtuluruz" demeye başladılar. İlginç olan bir diğer husus da Yunan işgali altında bulunan halkın, ellerindeki drahmiyi Osmanlı parası ile değiştirmeleriydi. Bu değişim sonrasında İzmir borsasında drahmi 85 kuruşa gerilemişti.
Yunan Hükümeti, tüccar, halk ve vapur sahiplerine yüklü miktarda borç yapmıştı. Ayrıca Atina Milli Bankası'ndaki ahalinin parasının bir kısmı da gizlice sarf edilmişti. Drahminin değersizleşmesiyle gümrükten mallar çıkarılamıyor, bu yüzden de eşyalar gümrüklerde birikiyor ve bekleyen mallar da bozuluyordu.
Anadolu'daki Yunan işgalcilerinin iaşesinde sıkıntılar yaşanıyordu. Yunanistan'ın bununla ilgili borç bulma teşebbüsleri ise hüsranla sonuçlanıyordu. Zar zor buldukları borçlar da silah alımına gidiyordu.
Yunanistan'ın mali durumu o denli kötüydü ki Sakarya Savaşı'ndan sonra işgali altında tuttuğu yerlerde kendi toprağı olmamasına rağmen hukuka aykırı olarak vergi toplamaya çalıştılar. Ekonominin kötüye gitmesi üzerine Yunanlar açlık mitingleri düzenlediler, mitinglere katılanlar ise jandarma tarafından tutuklandı.
Savaş masrafları Yunan ekonomik gücünün çok üstünde idi ve gelir-gider savaş boyunca dengelenememişti. Dönemin Türk gazeteleri durumu, "Şımarık ve haddini bilmez bir milletin az-çok sağlam bir devlet maliyesini nasıl altüst edebildiklerini izah eden en büyük bir misaldir" şeklinde yorumlamıştı.
Borca girilerek alınan silahlarla başarıya ulaşmayan askeri harekâtlar, Yunanistan'ın para biriminin değerini düşürmekten başka bir işe yaramamıştı. Silahlanmaya harcadıkları dış borçlar Yunanistan'ı fakirleştirdi. Yunanlar Milli Mücadele'de büyük bir bozguna uğrayınca Avrupa'dan yardımlar da kesildi. Avrupalılar, 1927'deki borç anlaşmasına kadar kapıları Yunanistan'a kapattılar.
YUNANİSTAN'IN VEKÂLET SAVAŞI
CENGİZ Mutlu, bir makalesinde Yunanistan'ın İngiltere adına nasıl vekâlet savaşına girdiğini anlatır. İngiltere dünya savaşının sonlarına doğru harbin getirdiği ağır mali yük ve toplumsal baskı ile karşılaşmıştı. Yorgun İngiliz ordusu, Anadolu'da yeni bir savaşı göze alamazdı. İngiliz Başbakanı Lloyd George, Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı'na Anadolu'yu işgal etmelerini teklif etti. Fakat teklif reddedildi. Daha sonra Sırp ordusunu İstanbul'un işgaline davet etti. Bu teklif de reddedildi. Romenler de İngilizler'in teklifini kabul etmediler.
Bunun üzerine İngilizler, I. Dünya Savaşı'na geç katıldığı için, savaşın sonunda fazla yıpranmamış Yunan ordusunu Anadolu'nun işgalinde kullanıp, kendi istediklerini elde etmeye çalıştılar. Yunanistan, hayaller kuruyordu, ancak sadece bir piyondu. Atatürk, not defterine İngilizler'in bu planıyla ilgili, "Tarih, İngiltere hükümetinin böyle gülünç bir teşebbüse ümit bağlamasını hayretle kaydedecektir. Maskara bir kavmi, Türkiye'yi istilâ ettirerek cihangir yapmak. Siyasi ve askeri bir gaflet numunesi" kaydını düşmüştü. Atatürk, Sovyetler Birliği'nin ilk elçisi olarak Milli Mücadele yıllarında Ankara'ya gelen Aralov'a ise "İngilizler'in boğazlanmak üzere gönderdiği Yunanlar'ı yeniyoruz. İngiliz emperyalistleri bizi yok etmek istiyorlar, ama bunu başaramayacaklardır" demişti..
.Rumeli fetihlerinde Evrenosoğulları, Malkoçoğulları, Mihaloğulları, Turahanoğulları gibi akıncı ailelerinin büyü rolü olmuştu. Bu akıncı beylerinden biri de Yahya Paşalular'dı.
AKINCI AİLESİ
Yahya Paşa, Fatih ve İkinci Bâyezid dönemlerinin önemli devlet adamlarındandı. Anadolu ve Rumeli beylerbeyliklerinde bulunup vezirliğe kadar yükseldi. İkinci Bâyezid'in kızlarından birisiyle de evlenen Yahya Paşa, Osmanlı hanedanına damat da oldu. Yahya Paşa, 1506'da öldü. Ancak arkasında kendisi gibi kahraman üç oğlan bıraktı. Oğullarından Ahmed Bey sancakbeyliği yaparken, Mehmed ve Bâli Beyler, Kanuni döneminin önemli komutanlarından olup paşalığa kadar yükseldiler.
Yahya Paşa'nın oğullarından özellikle Bâli Bey, gösterdiği kahramanlık ve başarılarla Kanuni döneminin en meşhur devlet adamlarından oldu. Yahya Paşalu ve Koca diye anılan Bâli Bey birçok kale fethedip, Belgrad'ın alınmasıyla 1526'daki Mohaç Savaşı'nın kazanılmasında da büyük rol oynadı. Yahya Paşazâde Bâli Bey, İkinci Bâyezid'in kızı ile Uzun Hasan'ın torunu Ahmed Göde Bey'in kızı ile evlendi.
Akıncılar
GURURLANMA
Yahya Paşazâde Bâli Bey, Mohaç Savaşı'ndan sonra Rumeli sancaklarındaki valiliklerinde başarıyla görev yaptı. Daha sonra, "18 kale fethettim, 30 bin kızak Tersane-i Âmire'ye gönderdim, 60 bin baş kestim" diyerek iki tuğunu üçe çıkarmak, yani vezirlik verilmesini talep etti. Ancak Kanuni, yaptığı işler karşısında gururlanan Bâli Bey'e 1530'lu yılların başında gönderdiği hatt-ı hümayununda, "Berhüdar olasun! İki cihanda yüzün ak olsun! Ekmeğim sana helâl olsun! Bir tuğ istemişsün. Ama Gazi Bâlî Bey, senin için henüz bir tuğ zamanı değildür.
Gerçi sen bize bu hizmetleri ve iyiliği eyledün. Ben de senün iyiliğin karşılığında üç iyilik yaptım. Birincisi size 'emirü'l-müminin' unvanıyla hitap ettük. İkincisi sana hilat gönderdük. Üçüncüsü Hazret-i Peygamber'in sancağını verdük. Sana bu üç şeyle ikramda bulunduk. Bunların üzerinde asla bir ihsan olmaz.
Şimdi sen de bu iyiliklerin şükrünü yerine getirmeye gayret eyleyesün ve her işi Allah'tan bilesün. Ve asla nefsine gurur getirmeyesün. Kendü kılıcın ile bu kadar memleket fethettim demeyesün. Memleket önce Allah'ın, sonra Hazret-i Peygamber'in, sonra da Allah'ın izniyle halifenindür! Ve bey olmak iki kefeli terazidür. Bir kefesi cennet, bir kefesi cehennemdür.
Sen gözleri uyurken kalpleri uyanık olanlardan ol. Her şeyin başı adalettür. Sen de adaletle hükmedersen her günün ibadete sayılur. Allah cümlemizi âdil kullarından eyleye" diyerek tarihe geçen bir cevap verdi.
Kanuni
KANUNİ'DEN BÂLİ BEY'E
Kanuni, Bâli Bey'in talebine karşı Kemal Kürkçüoğlu tarafından yayınlanan hatt-ı hümayunla, yani kendi el yazısıyla şu emri yazmıştı:
"Padişaha yakın olan seçkinlerin övüncü, sultanların ve meliklerin kendisine güvendiği, müşriklerin ve kâfirlerin katledicisi itibarlı Lalam Gazi Bâli Bey'e, yüce fermanım sana ulaştığında bilesin ki, gönderdiğin mektup ulaştı ve okunduktan sonra içindekiler malumumuz oldu. 18 kale fethetmişsün, 30 bin kızak Tersane-i Âmire'ye gönderüp, 60 bin baş göndermişsün. Berhüdar olasun! İki cihanda yüzün ak olsun! Ekmeğim sana helâl olsun!
Bir tuğ istemişsün. Ama Gazi Bâli Bey bir tuğ zamanı değildür. Gerçi sen bize bu hizmetleri ve iyiliği eyledün. Ben de senün iyiliğin karşılığında üç iyilik yaptım. Birincisi size 'emirü'l- müminin' unvanıyla hitap ettük. İkincisi sana hilat gönderdük. Üçüncüsü Hazret-i Peygamber'in sancağını verdük. Sana bu üç şeyle ikramda bulunduk. Bunların üzerinde asla bir ihsan olmaz.
Şimdi sen de bu iyiliklerin şükrünü yerine getirmeye gayret eyleyesün ve her işi Allah'tan bilesün. Ve asla nefsine gurur getirmeyesün. Kendü kılıcın ile bu kadar memleket fethettim demeyesün. Memleket önce Allah'ın, sonra Hazret-i Peygamber'in, sonra da Allah'ın izniyle halifenindür! Ve bey olmak iki kefeli terazidür. Bir kefesi cennet, bir kefesi cehennemdür.
Sen gözleri uyurken kalpleri uyanık olanlardan ol. Her şeyin başı adalettür. Sen de adaletle hükmedersen her günün ibadete sayılur. Allah cümlemizi âdil kullarından eyleye! Serasker ve bey olarak hükmünün geçtiği yerlerde olan zulümden kıyamet gününde biz azarlanırsak senin eteğine yapışurum. Şayet o gün utanmayup yakanı selamet ile alasun. Ve bir adamı işte kullanmak istersen asla dış görünüşüne itimat eylemesün!
Belgrad
Çok kimseler vardır ki elinde fırsat olmadığı vakit iyi yüzlerini gösterirler. Eline fırsat geçtiğinde ise Nemrud olur. Özetle insanları tecrübe edüp kanaat sahibi olasun, elbette aldanmayasun. Göz kulak açasun! Şayet beyler ve vekiller iyi adam olsa halkın hakkı, hâli iyi olur.
Halk, beylerin otlağı gibidür. Her kim hataya düşerse hâli yaman olur. Ve bazı kişiler vardır ki gündüz oruç tutar, gece namaz kılarlar. Fakat putperest mala muhabbet edenlerdür. Halkı mal sevmekten başka azdırıcı nesne olmaz. Şimdi sen de fani olan şeye meyletmeyesün ve muhabbet göstermeyesün! Nimeti Allah'ın kulları için harcayasun. Kerem elini açasun. Haset etmekten çok sakınasun! Malımızın geliri harcamalarımıza yetmez diye huzursuz olmayasun!
İhtiyaç ve zaruret olursa buraya bildiresün! Mevcud olan hazineden sana üç, dört yüz kise harçlık vermeye aczim yoktur. Fethedilen kalelerin mallarını ve erzaklarını Müslümanların hazinesi içün muhafaza eylemeyesün. Buna asla rızam yoktur. Hazine için bir miktarını alıp geri kalanını İslâm askerlerine dağıtasun. İslâm askerlerinün hakkıdır ve askere riayet eyleyesün.
İhtiyarlarını baba bilesün. Daha aşağıdakilerini kardeş bilesün. Daha aşağılarını oğul bilesün. Oğullarına merhamet ve şefkat idesün. Kardeşlerine ikram eyleyesün. Babalarına hürmet eyleyesün. İslâm askerine bir şekilde zorluk ve sıkıntı çekdürmeyesün. Ve o diyarlarda yaşayan Allah'ın kulları fakirleri koruyasun. Sadakaya muhtaç bulunanların yiyecek ve giyeceklerini beytülmal-ı müsliminden karşılayasun.
Bâli Bey, Mohaç Muharebesi'nde.
Fakirler, Hakk'ın kuludur, beytülmal-ı müslimin Allah'ın kullarının hakkıdur. Ve sadatlardan (Peygamberimizin soyundan gelenler) orada yerleşik olan varsa bunların isimlerini arz ile İstanbul'a bildüresün. Devlet tarafından vazife verüp, Peygamber evladına bir şekilde sıkıntı çekdürmeyesün. Ve fakir halka katır ve sürsat zahirelerinden başka yarım akçe teklif olunduğuna ve bunların rencide olunduğuna asla rızam yoktur ki bizim halkımızın rahat hallerini küffar halkı görüp onları kıskansunlar.
Meyilleri ve muhabbetlerü bizim tarafa olsun. Mümtaz kadılardan ve fazilet sahibi Mevlânâ Mustafa Efendi'yi ordu kadısı tayin edüp gönderdüm. Vardıkda en güzel şekilde şeriata itaat edesün. 'Ulemanın eti zehirlidir' sözü gereğince hatırını kırmaktan çokça sakınasun. Çünkü ulema peygamberlerin vârisidür. Ve bazı köyleri vakfetmeyi murat eylemişsün. Allah'a yemin olsun fethedilen köylerin hepsini vakfedersen kabulümdür.
Vakfı istenen köylerin müfredat defterlerini gönder ve senden sonra Osmanlı nesli evladından gelen padişahlar ve veziriazam ve Beylerbeyi ve sancakbeyi ve kadılar ve bütün İslâm ehlinden her kim ki senin evladına riayet eylemezse Allah'ın laneti onların üzerine olsun! Kıyamet gününde davacısı olup düşmanlık ederüm.
Şimdi ey Gazi Bâli Bey, sen de din-i mübin uğruna ve saltanat işleri için elinden geldiği, gücünün yettiği kadar çalışasun. Yiğit bahadırlarını saklayasun. Atın yürüyen olanını besleyesün ve kılıcını muhafaza edesün. Kerem kapısını açasun. 'O, ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcıdır' zikrini tekrardan uzak durmayup, asla açık ve gizli erenlerin himmetlerini yoldaş kılup 'Rabbinize yalvararak dua edin' ayetini boynuna muska edüp benüm hayır duamı alasun.
Allah bahtını açık ve kılıcını keskin ve din düşmanları üzerine seni daima İslâm askeri ile muzaffer eyleye! İki cihanda yüzün ak ola! Şöyle bilüp emr-i şerifimle amel edesün. Sene 938 (1531-1532)."..
.slam dünyası, Batı'nın Ortaçağ'ı yaşadığı dönemde çok parlak bir medeniyete ve entelektüel hayata sahipti. Muhittin Macit, İhsan Fazlıoğlu, Mahmut Kaya, Yavuz Unat, Hüseyin Gazi Topdemir ve Bekir Karlığa'nın İslam medeniyetinin Avrupa'ya tesirleri konusunda önemli araştırmaları vardır. Ayrıca Thomas Bauer, "Neden İslam'ın Ortaçağ'ı Yoktu?", Frederick Starr ise "Kayıp Aydınlanma" isimli eserinde bu konuyu teferruatlı olarak anlatırlar.
TERCÜME DÖNEMİ
İslam medeniyeti, fetihlerle Bizans ve İran medeniyetleriyle karşılaştı. Komşu medeniyetleri anlama ve onlardan faydalanma yoluna gitti. İslam dünyası böylece o dönemdeki Hıristiyan dünyasından çok farklı bir yolda ilerledi. Avrupa'nın rağbet etmediği ve gündeminden düşürdüğü Antik Yunan'a ait bilgiler Arapça'ya aktarıldı.
İslam dünyasında ilk çeviriler, Emevi halifeleri döneminde başlasa da sistemli bir tercüme faaliyeti Abbasiler zamanındadır. Beytü'l-Hikme'nin kurulmasıyla önemli âlimler ve mütercimler burada toplandı. Aristo'nun, Öklid'in, Batlamyus'un, Galen'in ve Hipokrat'ın eserleri çevrildi. Beytü'l- Hikme'de yapılan tercüme ve bilimsel çalışmalar, İslam dünyasında bilimin ve düşüncenin gelişmesini sağladı.
BİLİMİN PARLAK GÜNLERİ
Tıp alanında parlak bir dönem yaşandı. Bağdat, Şam, Kahire ve Kurtuba'da hastaneler kuruldu. Hastalıkların türlerine göre ayrılan hastaneler aynı zamanda tıp okuluydular. Binalarda dershaneler ve kütüphaneler de mevcuttu. Derslerde Hipokrat'tan İbn Sina'ya kadar önemli âlimlerin eserleri okutuluyordu. Eğitimin sonunda yeterli olanlar hekim diploması alıyordu
İbn Sina'dan Ebu Bekir Razî ve İbn Nefis'e kadar birçok büyük hekim önemli buluşlara imza attılar. İbn Sina bütün tıp tarihinin en önemli ismiydi. İbn Nefis, Galen'i eleştirerek kalbin anatomisi konusundaki eksikliklerini ortaya koyup küçük kan dolaşımını keşfetti.
İslam dünyasında tıp eğitimi ve hastanelerin yanında ilaç yapımı da gelişti. Razî ve Birunî gibi âlimler, mineraloji ve farmakolojiyle uğraştılar. Endülüslü İbnü'l-Baytar'ın üç kıtayı gezip, bitki toplayıp inceleyerek yazdığı eserler ilaç yapımı ve kullanımı alanında başucu kitapları oldular.
Muhammed bin Musa el-Harizmî, "cebir"i müstakil olarak ele aldı. Cebir, Harizmî ile denklemler bilimi oldu. Harizmî dışında da İslam dünyasında geometri ve aritmetik alanında birçok önemli âlim önemli buluşlar yaptı.
Modern kimyanın oluşumunda İslam âlimleri öne çıktı. Cabir bin Hayyân, teorik ve deneysel araştırmalarıyla modern kimyanın kurucularından oldu. Birçok kimyasal bileşiğin, kimya aletinin, kimya sürecinin uygulayıcısıydı. Minerallerin oluşumuyla ilgili teoriler geliştirirken, kimya sanayiiyle ilgili önemli çalışmalar yaptı. İbn Hayyân, tabiat bilimlerinde deneyin önemini kavrayıp araştırmalarında uygulamıştı. Batı'da "Geber" ismiyle tanındı. Batılı araştırmacılar, İbn Hayyân'ın Boyle, Priestley ve Lavoisier gibi kimyacılarla birlikte ele alınması gerektiğini söylerler.
Ortaçağ'ın büyük fizikçisi, matematikçi ve astronom olan İbnü'l- Heysem, optik alanında bir devrim yaptı. Deneysel çalışmalarıyla optiğin ilkelerini ve problemlerini ortaya koydu. Gözün yapısını ve görmenin mahiyetini inceledi. İslam dünyasında Aristo sistemini temel alan "Meşşâiyye" adı verilen felsefe hareketi ortaya çıkmıştı. Farabi, İbn Rüşd, İbn Sina ve Kindî gibi âlimler, felsefe, mantık, ahlak ve siyaset düşüncesinde önemli fikirler geliştirdiler.
İslam âlimleri, mekanik, makine yapımı, metallerin işlenmesi, cam yapımı tekniklerinin geliştirilmesi, rüzgâr ve su değirmeni, saat, çeşme ve kaldıraç yapımı konusunda önemli çalışmalara imza attılar. Mekaniğin yasalarını ve birçok cismin yoğunluklarını incelediler. Alkol, gliserin, soda, nitrik, asetik, sülfürik ve hidroklorik asit gibi birçok kimyasal maddeyi keşfettiler.
GÖKLERİ KEŞFETTİLER
Halife Memun zamanında 9. yüzyılda Bağdat'ta Şemmâsiye Rasathanesi'nin inşa edilmesinin ardından İslam dünyasının birçok yerinde gözlemevleri kuruldu. İslam âlimleri gözlem aletleriyle gökyüzünü izleyip hem pratik hem de teorik çalışmalar yaptılar. Yeni gözlem araçları ve teknikleri geliştirdiler. Ayrıca yer ölçümü çalışmaları da yapıldı. Rasathanelerde ekliptik düzlem ile ekvator düzlemi arasındaki eğim hesaplandı. Bettanî, güneş, ay ve gezegenlerin hareketlerini izleyerek mevsim sürelerini ve güneş yılını büyük bir doğrulukla (365 gün 5 saat 46 dakika 24 saniye) hesapladı. Bîrûnî'nin çalışmaları astronomi alanındaki en önemli ve kapsamlı eserlerdendi. İslam astronomları, Batlamyus'un teorilerindeki eksiklikleri ortaya koyup birçok yeniliğe imza attılar. Nasiruddin-i Tusî'nin 1259'da Meraga'da kurduğu rasathanenin benzeri Avrupa'da ancak 16. yüzyılda kurulabildi.
Uluğ Bey'in Semerkand rasathanesi ve medresesi ise büyük bir bilim merkezi oldu. Yapılan çalışmalar "Uluğ Bey Zici" adlı eserde toplandı. Astronominin temel kitabı oldu. Eserde 48 takımyıldızı ele alınıp 1028 yıldızın yeri tespit edilmişti.
İSLAM MEDENİYETİNİN BATI'YA TESİRLERİ
AVRUPA'DA Hıristiyanlık'tan sonra düşüncenin dini alana yönelmesiyle Antik Yunan bilim ve kültürü dışlanmaya başlandı. Bizans İmparatoru Jüstinyen, 529'da Atina felsefe okulunu kapatınca buradaki âlimler İran'a sığındılar. Batı, Ortaçağ adı verilen dönemde düşünce alanında karanlık bir devre girdi. Aynı yıllarda Ortadoğu, İran ve Maveraünnehir'deki Araplar, İranlılar ve Türkler ise gelişmiş bir medeniyet dönemindeydiler. Müslümanlar, düşünce, bilim ve teknoloji alanında parlak günler yaşadıkları bu dönemde askeri açıdan rakipsizlerken ekonomi ve ticareti de yönlendirdiler. Nitekim Thomas Bauer, "Doğu'nun Antik şehirlerinde büyük taş binalar ayakta kalırken, o dönemin Avrupa'sında bunlar harabe haline gelmişti. Oysa Doğu'da hekimler Galen'in tıbbını devam ettirmişler, doğa bilimleri ve edebiyatta birbirinden eşsiz eserler kaleme alınmıştır. Doğu'nun günlük hayatında bakır, sirke, kiremit, cam gibi gündelik hayatın unsurları yaygın bir şekilde kullanılırken, Avrupalılar bunları ancak Yeniçağ'ın başında tekrar keşfetmişlerdir" der.
Batı'da İslam bilim ve düşüncesine karşı ilgi 10. yüzyılın sonunda başladı. İslam bilim ve felsefe mirasının büyük bir kısmı Arapça'dan Latince ve İbranice ile Kastilce ve Katalanca gibi yerel dillere çevrildi. İspanya, Fransa, İngiltere, Sicilya ve Portekiz'de tercüme faaliyetleri oldu. Avrupa kralları, Müslüman halifelerini örnek aldı.
İngiliz düşünürü Abelard de Bath (öl. 1142), İslam'ın etkisini şahsında taşıyan ilk aydındı. Toledolu Gerard de Cremone, 71 çeviri yapmıştı. Cremonalı Gerard, Arapça'ya çevrilen Aristo külliyatının büyük bir kısmını Latince'ye tercüme ettiği gibi, Kindî, Farabî ve İbn Sina'nın eserlerinden çeviriler de yaptı. İbn Rüşd'ün ölümünün üzerinden yarım asır bile geçmeden eserleri Batı dillerine çevrilmişti.
İslam âlimlerinin Avrupa'ya tesirleri konusunda ciltlerle kitaplar yazılmıştır. Tesirlerin çok az bir kısmı şunlardır:
Harizmî'nin matematik alanındaki önemli eseri, Latince'ye 12. yüzyılda Chesterli Robert ve Cremonalı Gerard tarafından çevrilirken, kitabın adında yer alan "el-cebr" kelimesi de "algebra" oldu. İbn Sina'nın "el- Kanun fi't-Tıp" adlı eseri yüzyıllar boyunca Avrupa'da başlıca başvuru kaynağı oldu. 13. yüzyılda yaşayan İbnü'l-Baytar'ın ilaçlara ilişkin eserleri Avrupa'da 15. yüzyıla kadar okutuldu. Nitekim, Paris Tıp Fakültesi'nde Grand Amphitheatre'daki dünyanın en büyük hekimlerini temsil eden resimde İbn Sina ve Ebu Bekir Razî de bulunur.
George Sarton, Avrupa'da Al-Haytham ya da Alhazen gibi isimlerle tanınan İbnü'l- Heysem'i "bütün zamanların en büyük optikçisi" olarak tanımlar.
Farabî'nin Aristo fiziğini eleştirdiği "Boşluk Üzerine" adlı çalışmasındaki tezler 13. yüzyılda Bacon aracılığıyla Avrupa'da yaygınlaştı.
Farabi'nin felsefesi Avrupa'daki düşünce sistemine önemli etkiler yapmıştır. Robert Hammond, 13. yüzyılda yaşayan Batı'nın büyük teolog ve düşünürlerinden Aquinolu St. Thomas felsefesinin Farabî sisteminin bir tekrarı olduğunu söyler.
İbn Sina'nın tıbbi ve felsefi görüşleri, 17. yüzyıla kadar Avrupa'da üzerinde en çok tartışılan görüşlerdendi. İbn Sina'nın üslubu, felsefesi ve bilim düşüncesi, Batı dünyasında birçok düşünür için kılavuz ve model oldu. İbn Sina'nın Batı düşüncesi ve bilim geleneği üzerinde derin bir etkisi oldu..
.ılbaşı kutlaması ile Hıristiyanlar'ın kutsal günlerinden olan Noel sık sık birbirine karıştırılır. Tarihçi Mustafa Daş, Noel kutlamalarının ilginç hikâyesini şöyle anlatır:
Roma döneminde eziyet çeken Hıristiyanları gösteren bir kabartma.
HZ. İSA'NIN DOĞUM GÜNÜ
Yılbaşı genellikle Hazreti İsa'nın doğum günü sanılır ve bu yüzden yılbaşı kutlamaları da Hıristiyanlar'ın bir geleneği zannedilir. Ancak Hazreti İsa'nın doğum günü Batı Hıristiyanları'na göre 25 Aralık'tır. 25 Aralık, 4. yüzyıldan beri "Christmas", yani Hıristiyan âleminin en büyük bayramı olarak kutlanır.
Kiliselerde 24 Aralık'ı 25 Aralık'a bağlayan gece her zamankinden daha bir coşkunlukla ayinler icra edilir. Ayinden sonra Hıristiyanlar, evlerinde hindili Noel yemeklerini yerler.
Ancak 25 Aralık gerçekte Hazreti İsa'nın doğum günü değildir! Hazreti İsa'nın Beytüllahim'de bir mağarada yıldızlı bir gecede doğduğu anlatılır. Fakat kaynaklar net bir tarih vermezler.
Mitra.
İkinci yüzyılın sonlarından itibaren Hz. İsa'nın doğumu için mart ve mayıs arasında tarihler ortaya atılmaya başlandı. Hz. İsa'nın bahar aylarında doğduğu tahmin ediliyordu. Doğu Hıristiyanları 6 Ocak'ı benimsediler.
Mitolojiye göre Eski Grekler'in tanrılarından Dionysos ile Mısır tanrılarından Osiris, güneşin Başak takımyıldızını terk ettiği 6 Ocak'ta yeniden dünyada görünüyorlardı. İnanışa göre Dionysos ve Osiris ölüp yeniden diriliyorlardı.
6 Ocak'ta Dionysos ve Osiris'in yeniden dönüşleri şerefine çeşitli kutlamalar yapılırdı. Doğu Hıristiyanları antik dönemdeki geleneklerini Hıristiyanlaştırarak, 6 Ocak'ı Hz. İsa'nın doğum günü olarak kabul ettiler.
Mitra.
NATALİS'Tİ, NOEL OLDU
Batı Hıristiyan dünyası ise Hz. İsa'nın doğum günü olarak 6 Ocak tarihini değil de 25 Aralık'ı benimsedi.
Batı Hıristiyanları da Doğu'daki Hıristiyanlar gibi kendi putperest geleneklerinden hareket etmişlerdi.
Romalılar 24 Aralık'ı 25 Aralık'a bağlayan yılın en uzun gecesinden sonraki gündönümüne kutsallık atfediyorlardı. Güneşin karanlığa üstün geldiği ve gündüzlerin daha uzun olacağı için çeşitli kutlamalar yapıyorlardı. Ancak 25 Aralık Romalılar'a da İran'dan geçmişti.
Roma ordusunda görev yapan İranlı askerler 25 Aralık'ı Güneş Tanrı Mitra'nın geceye karşı zaferi olarak kutluyorlardı. İranlılar, en önemli tanrılarından biri olan Mitra'nın 25 Aralık gece yarısında karanlık bir mağarada doğduğuna inanırlardı.
Bu yüzden İranlılar 25 Aralık gece yarısı Mitra'ya hayvan kurban ederlerdi. Romalılar, ordularındaki askerlerden etkilenip İranlılar'ın geleneğini benimsediler.
Roma'da 25 Aralık "Natalis", yani doğum günü olarak bayram ilan edildi. Natalis ismi zamanla Noel'e dönüştü.
Aziz Nikolas, Noel Baba kılığında.
DEMRELİ NOEL BABA
Noel Baba diye bilinen Demreli Aziz Nikolas, Patara'da 260 veya 270 yılında doğdu.
Bir tüccarın oğluydu.
Babasının ölümünden sonra bıraktığı mirası fakirlere yardım etmek için kullandı.
İyilikleriyle kısa sürede tanındı. Bu yüzden herkesin saygı duyduğu bir insan haline geldi.
Seyahatler yaparak insanları Hıristiyanlığa davet etti. Bu gezileri Aziz Nikolas'ın ününü her tarafa yaydı.
Aziz Nikolas'ın 340'lı yıllarda öldüğü düşünülmesine rağmen tam ölüm yılı bilinmiyor.
Ancak öldüğü gün 6 Aralık olarak kabul ediliyor.
Aziz Nikolas'ın öldükten sonra da ünü yayılmaya devam etti. Daha sonraki asırlarda Almanya başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde 6 Aralık, "Saint Nikolas" hayırseverlik ve armağan verme günü olarak kutlanmaya başladı.
Aziz Nikolas'ın efsaneleri ve ismi zamanla ülkelere göre yeniden uyarlandı. Evlere bacadan girerek hediyeleri kimi yerde çoraplara, kimi yerde de çocukların tahta ayakkabılarına bıraktığına inanıldı. Sonunda 17. asırda Hollandalılar'da Sinterklaus'a dönüşen Aziz Nikolas efsaneleri, göçmenler tarafından Amerika'ya taşındı.
Bir müddet sonra Amerika'da Aziz Nikolas'ın efsanevi hayatı ile Kuzey Avrupa ülkelerinin Hıristiyanlık öncesi dönemlerine ait mitolojik kahramanı birleştirilerek "Noel Baba" figürü doğdu.
Harper's Weekly Dergisi'nde Noel Baba.
NOEL BABA'NIN RESMİ
1863'te karikatürist-yazar Thomas Nast, Santa Claus'u kırmızı yanaklı ve göbekli olarak çizdi ve Santa Claus, uzun süre Harper's Weekly Dergisi'nin sevimli ve yardımsever kahramanı oldu.
Thomas Nast, Noel Baba karakterini çizmesinin yanı sıra bir de efsane meydana getirdi.
Norveçli mitolojik tanrı Vodan'a ait hikâyeler Noel Baba'ya mal edildi.
Efsaneye göre, Kuzey Kutbu'nda yaşayan Noel Baba, hediyeleri çocuklara geyiklerin çektiği kızakla dağıtırdı.
Noel Baba, 1900'lü yıllarda reklam dünyasının aranan sevimli kahramanıydı.
Özellikle Coca-Cola firmasının reklamlarında boy gösterdi. Coca-Cola firması için çalışan bir ressam, Noel Baba'ya bugünkü görünümünü kazandırdı.
Böylece Noel Baba, tüketim toplumuna hitap eden ticari bir unsur hâline geldi. Meşrubat firması amacına ulaşıp reklamla satışlarını katlarken, Noel Baba da şöhreti yakaladı.
Bugün 537 ziyaretçi (791 klik) kişi burdaydı!
|
| Bugün 243 ziyaretçi (767 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|