 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Üçüncü Balkan Savaşı mı?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Nisan, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yugoslavya''nın üçüncü bir Balkan Savaşı çıkartmak istediği açıktır. Böyle bir hengâmede Kosova''yı elinde tutabileceğini ve eski Yugoslavya''dan olabildiği kadar parçalar koparacağını sanıyor.
1878 Berlin andlaşması ile Osmanlı imparatorluğundan ayrılıp bağımsız prenslik ve üç yıl sonra krallık olan Sırbistan, o tarihten sonra şiştikçe şişti. 1912-13 Balkan savaşlarında, büyük bir Müslüman nüfus, Sırbistan''a bırakıldı.
1914-18 Birinci Cihan Savaşı''nı Sırbistan çıkardı. Dünya kana boyandı. Balkanlar ateş altında kaldı. Savaştan sonra Sırbistan''a Yugoslavya adıyla acayip bir minyatür imparatorluk bahşedildi. Kötülüğün bütün tohumları atıldı.
1939-45 İkinci Cihan Harbi''nde Balkanlar''da gene büyük savaş oldu (bu defa Türkiye katılmadı). Yugoslavya gene sınırlarını genişletti.
Büyük devletlerin yapay şekilde inşa ettikleri bu Yugoslavya, tıpkı Sovyet İmparatorluğu, tıpkı diğer imparatorluklar gibi dağılmaya mahkûmdu. Artık Sırbistan değildi. Güney Slavları bir yana, Arnavutlar, Türkler, Macarlar gibi Slav olmayan kavimlerden de önemli kitleleri egemenliğine almıştı.
Şimdi 2 Balkan ve 2 Cihan savaşından sonra 3. Balkan Harbi çıkartmak, yarımadayı kana boyayarak bombardımanların öcünü almak istiyor. Her savaştan kârlı çıkmaya alıştığı ve olağanüstü şımartıldığı için, sonunda yeniden büyüyeceği fikrindedir. Halbuki böyle bir şey artık kesinlikle mümkün değildir.
Yugoslavya, Arnavutluk''a girmekle çok tehlikeli bir teşebbüs yaptı. Gücü, Batılı uygar devletler gibi tehlikeden, insan ve madde kaybından çekinmemesindendir. 19. asrın çete ruhunu muhafaza ediyor. Yarın hangi komşusuna dalacağı meçhuldür. Zaten bombardımanları, NATO''nun içindeki dostlarından evvelce haber alıp o alanları boşaltıyor. Bana göre havadan borbardıman aylarca sürse bile Kosova''yı bırakmayacak, hattâ artık Kosova''nın bir Sırp ülkesi hâline geldiğini savunacaktır. Hitler, savaştığı ordular Berlin''e gelinceye kadar teslim olmayı aklından geçirmedi. Kaç milyon Alman''ın öleceği ve kaç Alman şehrinin yerle bir edileceği onu hiç ilgilendirmedi.
Bu savaşta NATO''nun, Avrupa Birliği''nin, Birleşik Amerika''nın, hür dünyanın, demokrasilerin geleceği münakaşa ediliyor.
.Milliyetçiliğin yükselişi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Nisan, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Seçimlerde Sol ve Sağ iki milliyetçi partinin ilk iki sırayı kazanması yanlış ve eksik değerlendiriliyor. Sakat analizler yapılıyor. Niçin?
Birinci sebep, milliyetçilik ve Türk milliyetçiliğinin bilinmemesidir. Aydınlarımız bu konuya ilgi göstermemişlerdir. Milliyetçiliği ırkçı, otoriter, modası geçmiş, marjinal bir akım sanmışlardır. Milliyetçilere ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapmaktan hoşlanmışlardır.
Bu aydınlarımıza en büyük Türk milliyetçisi olan Atatürk, milliyetçilikten tecrîd edilerek anlatılmıştır. O kadar ki içlerinde milliyetçiliği Atatürk''ten sapma şeklinde algılayanlar çoktur.
Bilmezliğin yanında peşin hükümlerin ve karşı ideolojilerin bağnazlığının birinci derecede ağırlıklı bulunduğunu söylemeliyim.
Ancak kusurun tek taraflı olduğunu iddia edemeyeceğim. Milliyetçiler de kendilerini anlatamamışlardır. Hele Türk milliyetçiliğinin 21. asra nasıl baktığı hiç açıklanmamıştır. Milliyetçi hareketin mutlak bir demokrasi içindeki ilkeleri doğru dürüst saptanmamıştır.
Milliyetçi Hareket Partisi''nin yükselişini Öcalan''a, şehitlerimize bağlamak dar bir görüş açısının ifadesidir.
Daha ağırlıklı faktörler vardır. Birisi, Türk milliyetçi hareketinin ordu ile ters düşmeyeceği ilkesidir. Atatürk ile de hiçbir meselesi yoktur. Vatandaş Atatürk''le zıtlaşanlardan, askerle kavga eden, hattâ onları yola getireceğini iddia edenlerden hoşlanmamaktadır. Bu uyarmayı yıllardan beri yapıyoruz.
Daha da ağırlıklı faktörler mevcuttur.
Meselâ ANAP
da askerle ve Atatürk''le kavga etmediği halde oy alamadı. Çok ağırlıklı bir sebep, politikacıların para pul, çete mafya işleriyle uğraşmalarıdır. Böyle bir mekanizmayı demokrasinin eninde sonunda temizleyeceği âşikârdır. Ecevit ve Bahçeli, bu sebeple tercih edildi.
21. asır milliyetçiliğinin öcü olmadığı, Türkiye''yi kapatmayacağı, bilakis dünyaya açacağı ve büyüteceği hususunda vatandaşlarımız ve milliyetçiliği hiç bilmeyen, bilmek bile istemeyen entelektüellerimiz, bazı iş adamlarımız, hızla aydınlatılmalıdır.
.Bozkurt nedir?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Nisan, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
439 yılında Çin İmparatoru Tay-vy, yel götürmez ordusu ile Türkler''in üzerine yürüdü. Pek çok Türk''ü kılıçtan geçirdi. Çinliler''in T''u-kü-e dedikleri, kendilerine Kök Türük (Göktürk) diyen boydan sadece 500 aile, Altay Dağları''na can atıp İmparator''un kılıcından kurtuldu. Orada Ergenekon vadisine sığındı (Pien-i tien adlı Çin kroniğinin verdiği bu bilginin Fransızca''ya çevrilerek dünya ilim âlemine tanıtılması: Stanislas Julien, Documents Historiques sur les Tou-kious (Turca), Journal Asiatique, Paris 1864, VI. Seri, c.III, s. 348-9).
Göktürkler, çevresi dağlarla örtülü Ergenekon vadisinde 96 yıl kaldılar. Dağdaki demir madenini eriterek silâhlandılar. Çoğaldılar. Göktürkler''i Ergenekon''a getiren Mete soyundan Bilge Şad''ın oğlu Uluğ-Yabgu Tavu''nun oğlu Bumin Kağan, 535 yılında Göktürkler''i Ergenekon''dan çıkardı. Kendisinin Mete''nin meşru halefi ve bütün Türkler''in büyük hâkanı olduğunu bildirdi. Japon Denizi ile Kırım arasında uzanan Göktürk imparatorluğunu kurdu (o zamana kadar Türk, Türkçe konuşan boylarından birinin adı idi, Göktürkler''den başlıyarak bütün Türkçe konuşan kavimlere Türk dendi).
Türkler''e Ergenekon cenderesinden cihana açılmak üzere çıkarken dağ geçitlerini göstererek rehberlik eden, Bumin Han''ın Bozkurt''u idi. Şükran olarak kurt başı, Göktürk bayrağının alem''i yapıldı.
Artık bu özetten, Bozkurt''un Türk için ne idüğü anlaşılır.
Millî Mücadele''de Türk, Anadolu''ya kapatılarak ikinci bir Ergenekon''a mahkûm edilmek istendi. Bu defâ Türk''ü bu cendereden Mustafa Kemal Paşa çıkardı. Atatürk''e Bozkurt dendi. Atatürk''ün emriyle posta pullarının ve banknotların üzerine ay-yıldız içinde büyük bir Bozkurt resmi kondu. Gene Atatürk, Râtip Tâhir''e Bozkurt''lu Ergenekon''dan çıkış tablosunu yaptırarak Millî Eğitim Bakanlığı''nın girişine astırdı. Sonradan bir takım kansızlar, bu tabloyu indirtmişlerdir.
Gençliğin elinden millî sembollerini alırsanız Mao''nun, Lenin''in posterlerine mahkûm edersiniz. Milliyetçi Hareket Partisi''nin simgesi Osmanlı''dan alınma 3 hilâl''dir. Bozkurt, Adriyatik''ten Çin''e kadar bütün Türklüğün sembolüdür.
Gençler! Bozkurt''a sahib çıkınız!
.Dış politikamız
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Nisan, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dış politikamıza gerek Cumhurbaşkanımız, gerek Başbakanımız çok dikkat ediyorlar ve hâkim durumdalar. Sayın Demirel, Birleşik Amerika''da bütün dış ülkelerdeki temasları gibi, birkaç konuda Türkiye için çok önemli başarı sağladı. Demirel olmasaydı NATO''dan kaymamız işten değildi. Sayın Ecevit ise, düşünmek için Kıbrıs''ı seçmekle doğrusu büyük isabet kaydetti.
Girit''in doğusuna yerleştirilen Rus füzeleri, Kıbrıs''a ve Güneybatı Anadolu sahillerine tevcih edilmiştir. İngiltere Dışişleri Müsteşarı Kıbrıs''ta ilgi çekici temaslar yapmıştır. Washington''ın da Kıbrıs konusunda hoş teklifler hazırladığına eminim, her an cebinden çıkartabilir.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde az devlet ve hükûmet başkanı, dış politika ile birinci derecede ilgilenmiştir. Zira, bir yetenek ve kültür meselesidir. Bakanlığa hiç uğramayan dışişleri bakanı, herhalde yalnız bizden çıktı. Ülkeleri değil, kıt''aları karıştırmak derecesinde coğrafya yoksullarını da gördük.
Siyasî iradenin yönlendirmesinden âzâde Dışişleri bürokratları, yurtta ve cihanda sulh tesellisi ile yıllar geçirdi. Kaçırılan fırsatların hikâyesi ciltler doldurur. Osmanlı imparatorluk (bilhassa Tanzimat) dış politikası hiç incelenmemiştir. Dış Türkler konusundan ise, Osmanlı derecesinde nefret edilmiştir. Türkiye''nin ufku daraldıkça daralmıştır.
Diplomatlarımızın hiç olmazsa bir kısmı, bürokrasimizin kremasıdır. İyi yetişmişlerdir. Ancak memurdurlar. Şahsî inisiyatifleri sınırlıdır. Siyasî iradenin desteği ve teşviki ölçüsünde hareket ederler. Bakanlarının, hükûmet ve Devlet başkanlarının dış politika ile birinci derecede ve tam bir vukufla ilgilenmeleri gerekir. Bu ilgiden rahatsız olmazlar.
Türkiye''nin, dünyanın hemen her ülkesi ile ilişkileri hayatidir. Böyle olmak gerekir. Eskisi gibi değildir. Çok uyanık ve faal bulunmak, her ülke ile ilgilenmek durumundayız. Ticaretimizi ve kültürümüzü yaymak bâbında hiçbir kusur afvedilemez.
Bugünki sınırları içinde Büyük Türkiye, lider Türkiye, en geniş mânâsıyle, dış politikada başarıyla gerçekleşir. Mutlaka gerçekleşecektir. Tutucu, Türk''ü küçümseyen, ufuksuz, millî potansiyelimizden ve geçmişimizden habersiz bürokratların ve politikacıların, 21. asır Türkiyesi''nin yönetiminde yeri yoktur.
.Kosova''da neler oluyor?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Nisan, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
NATO''nun Kosova''ya hava harekâtı çoktan bir ayı geçti. Sonuç fecidir: Arnavutsuz bir Kosova... Hayat sınırının asgarî çizgisinde yaşamaya çalışan, bin yıllık yurtları ve bütün varlıkları, kimlik belgelerine kadar ellerinden alınmış birbuçuk milyon Müslüman Arnavut (ki bunlardan birkaç on bini Türk''tür).
Dünya tarihinin gördüğü en kudretli askerî ittifak olan NATO nerede yanlışlık yaptı?
Bana göre, yanılgı, daha çok siyasîlerden geldi: Lisede tarih okuyup sınav geçirdikten sonra unutan, bugün hür dünyayı yöneten siyasîlerden... Bu büyük ve saygın kişiler (Osmanlıca ile zevât-ı kirâm), hem diktatör denen tipin mizacını, hem milletlerin karakterini teşhiste yeteneksiz davrandılar. Miloşeviç''in, tepesinde uçaklar uçuşunca baş eğeceğini veya muhaliflerince devrileceğini sandılar.
Uçaklar ne yaptı? Geceleri boş binalar bulup bomba ve füze fırlattı. Sırp askerî gücüne ciddi zarar verildiğine inanmıyorum.
Hiç unutulmasın, tarihteki diktatör tipinin en karakteristiklerinden biri olan Hitler, düşman Berlin sokaklarına dalmadan intihar etmedi. Kaç milyon Alman gencinin öleceğini aklından geçirmedi bile. 1945 yılı girerken 12 yaşındaki Alman erkek çocuklarını silâh altına aldı.
Körfez Savaşı''ndaki Irak''a bombardıman yoğunluğunun onda biri Yugoslavya''ya uygulanmadı.
Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel, Balkan tarihini ve coğrafyasını çok iyi bilir. Geçen hafta Washington''da Clinton''ı ve NATO kodamanlarını nazikâne uyardı. Savaş kaybeden, mağlûp bir NATO''nun 21. yüzyılda dünya barışında onulmaz bir gedik açacağı, Pax Americana''nın bozulacağı, Birleşik Amerika''nın saygınlığının ve caydırıcılığının kalmayacağı hususunu, diplomatik dille ima etti. Amerika''nın; Kaddafi''nin, Saddam''ın ve emsalinin maskarası olacağını söylemedi.
Acaba NATO, Sırplar hesabına Kosova''da ırk temizliği mi yaptı? Yüzde 90 Arnavut nüfustan arınmış bir Kosova''yı Sırbistan''a hediye edip işi bitirmeye mi hazırlanıyor?
YAZARIN SON YAZILARI
Göç İstanbul için facia oldu 04 Şubat 2012
Kaydet
Son söz Anayasa Konseyi'nde 03 Şubat 2012
Kaydet
Fransa'da sağduyu 02 Şubat 2012
Kaydet
Esad'ın zor günleri 01 Şubat 2012
Kaydet
Tüm Yazıları
GÜNÜN YAZARLARI
İsmail Kapan
İsmail Kapan
Orta Doğu yeni bir yangını kaldıramaz!..
Kaydet
Rahim Er
Rahim Er
İsrail de silahsızlandırılmalı!
Kaydet
Sevil Nuriyeva
Sevil Nuriyeva
Rusya’nın değerler sistemi üzerine…
Kaydet
Nur Tuğba Aktay
Nur Tuğba Aktay
Epstein ve şantaj mühendisliği!
Kaydet
Necmettin Batırel
Necmettin Batırel
Yangın söndü...
Kaydet
.Düşünen liderler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Nisan, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Diyebilirim ki, demokrasi tarihimizdeki hiçbir hükûmetin icraatı, kurulacak koalisyon derecesinde dikkatle izlenmemiş olacak. Millet gözünü dört açmıştır. Zira önceki iktidarlarda politikacılar, kantarın topunu kaçırdılar. Türkiye''ye sıçrama temin etmek şöyle dursun, hırsızlık ve yolsuzlukları önleyemediler.
Seçmen, bu faktör dolayısıyla Ecevit ile Bahçeli''ye oy verdi. Diğer faktörler ö-nemsizdir.
Bülent Ecevit, Türkiye dışında bir otel odasında derinlemesine düşündü. Devlet Bahçeli''nin de Ankara''daki evinde tefekkür içinde bulunduğu muhakkak. Çünkü bahis konusu, büyük bir milletin geleceğidir. Yalnız bizim değil, çocuklarımızın da geleceği...
Anavatan ve Doğru Yol''da kısa vadede değişiklik olması ihtimali görünmüyor. O halde Demokratik Sol Parti-Milliyetçi Hareket Partisi-Anavatan Partisi terkibinde bir koalisyon kurulacaktır. Ben, Ecevit''in de, Bahçeli''nin de, böyle bir hükûmetin yapısı üzerinde düşündüklerini sanıyorum.
Pazar günü 21. Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanacak ve milletvekillerimiz and içeceklerdir. Meclis başkanlığı için partilerin grup kararı alması yasaklanmıştır. Ama bir mutabakat oluşacaktır.
Bana göre bu kadar düşünen liderler, hükûmeti hemen kuracaklardır. Hükûmet programının, derhal icraya dökülmesi gerekecektir. Hızlı icraat, hemen icraat, derhal icraat... Ama yanlış yapılmayacaktır. Yanlışları millet artık taşıyamaz haldedir.
Seçimlerin, meclisin teşekkülünün, hükûmetin ortaya çıkmasının bir sürü modası geçmiş formaliteye boğulduğundan şikâyetçiyiz. Gelecek seçimlerin elektronik olacağından eminim (nüfus sayımının da öyle). Ertesi gün seçilenlerin ilânı ve cumhurbaşkanının hemen bir milletvekilini görevlendirmesi gerekiyor.
Yeni yüzyılı bütün şartları ile birlikte hissedemeyenler, tasfiye görecektir.
.Demokrasi geçmişimiz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Mayıs, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
21. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türk milletine ve devletine kutlu olsun! 1877-78 ve 1908-1920 olarak 13 yıllık imparatorluk meclisleri tecrübemizden sonra Ankara''da kurulan ve kendisine Mustafa Kemal Paşa''yı Başkan seçen Türkiye Büyük Millet Meclisi, 79 yaşını idrak etti. 1961-80 arasında imparatorluktan sonra ikinci defa Senato''lu Meclis denendi.
Toplam 92 yıl parlamento tecrübesi küçümsenemez. 1876''dan bu yana 123 seneden beri Anayasamız da var. Osmanlı Anayasası, Rusya çarlık anayasasından 29 yıl öncedir.
Buna rağmen ne anayasa, ne meclis, ne senato, ne cumhuriyet, demokrasi mânâsına gelmez. Bunların hepsi demokrasi dışı rejimlerde de olabilir. Demokrasiyi biz 1908-13 ve kâğıt üzerinde 1913-20 arasında uygulamaya kalkıştık, yüzümüze gözümüze bulaştırıp imparatorluk dönemini kapattık.
Türkiye Cumhuriyeti ise 1946''dan bu yana 53 yıldır demokrasiyi uyguluyor. Arada 3 müdahale ve ara rejim dönemini bu 53 yıldan düşmek gerekir.
Demokrasimiz olgun hâle geldi, eski tabirle kemâlini buldu mu? Maalesef hayır! Anayasamız olsun, uygulanan sistem olsun, epey antidemokratik unsurla malûldür. Malûl sıfatı ağır gelebilir. Ama sistemi vurgulamak ve sorgulamak zamanı gelmiştir, geçiyor. Meselâ çeyrek asır önceki Meclis İçtüzüğü (ki kanun kuvvetindedir), yıllar boyu pek çok komisyonda ele alındı, bir türlü yenilenemedi. Eksik, karmaşık maddelerle doludur. 1923, 1961, 1983 Anayasaları, asker tarafından empoze edildi şeklinde eleştirildi. Fakat sivil iktidarlar, bir anayasa oluşturamadı.
Bir iki yıl içinde çağdaş demokrasiye geçemezsek, kenarda kalmış devlet muamelesi görmemiz işten değildir.
21. Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin bu idrâk içinde çalışacağını ümîd ediyoruz. Milletvekillerimiz için Meclis içinde bir Türkçe kursunun açılması gerekiyor. Berbat Türkçe''nin tipik örneklerinden olan milletvekili andını zor okudular. Hele Fransızca telaffuzu yazıldığı şekilde, çok kolay ve basit laik kelimesini doğru söyliyebilenler azınlıkta kaldı...
...Türk Milliyetçiliği hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Mayıs, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Aydınlarımızın Türk milliyetçiliği hakkında hem bilgileri eksik, hem görüşleri hatalıdır. Belki diğer fikir akımları gibi Türk milliyetçiliğinin de Osmanlı''dan bu yana çeşitli gelişmeler geçirmesi onları şaşırtmıştır.
Konuyu 1999''da Türkiye''de Türk milliyetçiliği nedir ve ne değildir? şeklinde sınırlamak pratik ve pragmatiktir. Birkaç noktayı vurgulamak istiyorum: 1-Ziya Gökalp''in anladığı ve sunduğu Türk milliyetçiliğine Türkçülük, Alparslan Türkeş''inkine ülkücülük denmiştir.
2-Bizim fikrimize göre 2000 yılında Türk milliyetçiliği, yeni bir gelişmenin içindedir. Türkeş de aynı düşüncedeydi. Partisini merkezde, liberal, yenilikçi, dışarıya açık, eksiksiz demokrasi uygulayan, milliyetçi bir kitle partisi hâline getirmek istiyordu.
3-1930''larda ırkçı milliyetçiler vardı. Bugün ırkçı milliyetçi kalmadı. Çoktan kalmadı. Hiç kimse tek isim veremez. Türk olduğunu kabûl eden ve Türk aleyhtarı faaliyette bulunmayan herkes Türk''tür. Hangi kökenden gelirse gelsin. Türkeş bunu bin defa söyledi. Irkçılık, faşistlik derecesinde menfur bir geri kafalılıktır. İlim ve gerçek dışıdır.
4-Türk milliyetçisinin Atatürk''le hiçbir meselesi yoktur. Olması, eşyanın tabiatına aykırıdır. Zira Atatürk, gelmiş geçmiş en büyük Türk milliyetçisidir. Ben ondan daha büyük milliyetçiyim iddiasında bulunan zaten çıkmamıştır. Bundan sonra çıkarsa, kızmaya falan hacet yoktur, gülünç olur. Atatürk karşıtı bir kişi bugün milliyetçi akım mensubu sayılamaz.
5-Kendilerini Atatürkçü ilân edenlerin çoğunluğu, Atatürk''ü, birinci vasfı olan milliyetçilikten soyutlayarak, İnönü döneminde sunulduğu gibi anlıyorlar.
6-Turan fikri, Türk birliği akımıdır. Türk ülkelerinin kültür başta olmak üzere her alanda yaklaşmaları, irtibatlarını güçlendirmeleri davasıdır. Tek devlet hâline gelmek hayali değildir. Rusya ve Çin''le hırlaşmak hiç değildir. Atatürk eğitim sisteminde Orta Asya, âzamî dozda vurgulanmıştır. Dışımızdaki Türk âlemine sevgisi bulunmayan kişi, milliyetçi akımın dışında kalır.
.Ruslar Kosova''da
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Haziran, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
200 Rus askeri, İngiliz birliklerine birkaç saat takaddüm ederek Priştine havaalanına girdi.NATO, Kosova''yı İngiliz, Amerikan, Fransız, Alman, İtalyan askerî kontrolünde olmak üzere beş bölgeye ayırdı. Ruslar, 6. olmak istiyorlar. Belki 6''nın birincisi... Sanırım meselenin çözümü Clinton-Yeltsin görüşmesine kalacak. NATO''nun planı 2 haftaya kalmadan Kosova''nın tamamına hâkim olmaktır. En büyük bölge ve Priştine, en fazla asker veren İngilizler''de kalıyor.
Belgrad''ı Kosova''dan çekilmeye, Karadağ limanlarında yatan Yugoslavya savaş gemilerinin havadan bombardımanla batırılacağı tehdidi ikna etti. NATO şimdiye kadar Yugoslavya filosuna dokunmamıştı (Yugoslavya deniz kuvvetleri 900''ü deniz piyadesi 7.500 kişi, 4 denizaltı, 4 firkateyn, 34 sahil muhafaza ve 16 mayın botu, 20 çıkarma teknesinden oluşur, bir kısmı Tuna üzerinde ve Adriyatik''le bağlantısızdır).
Priştine''de Rus askeri, kötü hâtıraları canlandırıyor. Rusya, 19. asrın en büyük savaşlarından olan 93 (1877-78) Rus-Türk savaşını, Osmanlı''ya bağlı Sırbistan''a sivil kıyafette binlerce asker ve kumanda etmek üzere Orgeneral Çernayev''i sokarak ve Sırplar''ı ayaklandırarak başlattı. Sırp-Rus kuvvetlerini Korgeneral (Gazi) Osman Paşa bir saat içinde dağıttı (bu 29.10.1876 Aleksinaç zaferi üzerine Osman Paşa''ya mareşal rütbesi verildi). Bu defa Rusya, Türkiye''ye bağlı Romanya ve Karadağ''ı ayaklandırarak savaşa girdi.
1912 Balkan Savaşı, Rusya''nın himayesinde planlandı. 1914 Birinci Cihan Savaşı, Sırbistan''ı korumak için Avusturya-Macaristan''a harb ilân eden Rusya tarafından başlatıldı. İkinci Cihan Savaşı sonunda Stalin, Yugoslavya''ya el koyup Akdeniz''e inmek için büyük gayret gösterdi. Fakat Tito, Moskova''dan bağımsız bir komünist federasyon kurdu.
Rus askerinin selâmsız sabahsız gece yarısı Kosova''nın başkentinde ortaya çıkması, hayra alâmet değildir. Hiç olmazsa bir pazarlık arzusunun tezahürüdür. Bir milyon Arnavut kıştan önce ülkelerine dönmez ve yeni bir Sırp istilâsı barbarlığına karşı korunmazsa, Kosova''da her şey olabilir. Bosna trajedisi ortadadır. Ve Washington''da Miloşeviç''in Sırplar''ca tasvip görmediği inancı gibi yanlış görüşlerle politika çizilmektedir.
Dünya politikası içinde Kosova
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Haziran, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünya nüfusunun dörtte birine yakını elhamdülillah Müslüman''dır. Kosova''da Müslümanlar, kan ve ateşle imtihan geçirdiler, geçiriyorlar. Din kardeşlerimizin kılı kıpırdamadı. Bosna''da da böyle olmuştu. Petrol muslukları birkaç hafta kapatılabilseydi Batı kendine gelir, Bosna-Hersek''teki o büyük trajedi yaşanmaz, çok önemli bir İslâm toprağı kaybedilmezdi. Esasen Sırp, Bosna''da durdurulsaydı, Kosova''ya sarkamazdı. Bosna günlerinde sıranın Kosova''ya geleceğini pek çok yazdık. Kosova''da da bir sonuç alınmazsa sıra şüphesiz Sancak''ta ve Makedonya''dadır.
Bilhassa Mısır''da hayli Arap''la#mış Arnavut yaşar. Mısır, Arap politikasında baş çeker. Yugoslavya''yı uyarabildi. Sanırım Yunanistan''ı gücendirmek istemedi.
Uzak Şark''tan, Asya''dan, Afrika''dan, Lâtin Amerika''dan, Bosna için olduğu gibi Kosova için de ses gelmedi. Anlaşılan globalleşme ve insanî değerler gibi kavramlar hâlâ cihamşümûl değildir, 21. asrı bekliyor.
Kosova''yı kurtarmak için Birleşik Amerika baş çekti. İngiltere onu izledi. Yunanistan dışındaki NATO devletleri harekete katıldı. Yoksa Kosova''da da ırkî temizlik gerçekleşiverecekti (daha önlenebilmiş değildir). Ancak sıranın Makedonya''ya geleceğini, sonra diğer ülkelere sıçrayıp Balkan Savaşı çıkacağını teşhis eden Washington ve Londra, harekete geçti. Arnavutlar, Avrupalılar''ın göz bebeği bir millet değildir. Balkan savaşı tehlikesi olmasaydı, kolayca harcanırlardı.
Kosova kurtuldu mu? Böyle bir iddia için vakit erkendir. Belgrad mecburen baş eğdi. En küçük fırsatta baş kaldırabilir. Daha önemlisi, Rusya''nın çıkaracağı pürüzdür. Moskova''nın mızıkçılığını, Rusya Devlet Başkanını da davet edip her yıl toplanan 7 zengin dünya ülkesi çözümleyebilir.
Kosova krizinde Türkiye, elinden geleni yaptı ve yapacaktır. Dışişlerimiz daha faal olabilir. Kosova sorununun Kürt konusu ile benzerliği yoktur. Benzerlik iddia edenleri aydınlatmaya çalışalım.
Cumhurbaşkanımız Moldova''da
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Haziran, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel, bugün Moldova''dadır. Türkiye Cumhuriyeti''nin yaptırıp Gagauz kardeşlerimize hediye ettiği su tesislerini açmak üzere Moldova devletinin Gagauz Özerk bölgesine gidecektir. Bu ziyarete ben de davetli idim. Mazeretim dolayısıyle katılamadım.
Ancak geçen yıl gene Cumhurbaşkanımız''la Moldova''da ve Karadeniz''in kuzey-batısındaki Gagauzlar''ın arasında idim. Gagauzlar, biz Türkiye Türkleri''nin şivesine çok yakın bir Türkçe konuşuyorlar. Türkçe''yi bizim alfabemizle yazıyorlar. Edebiyatları ve mütevazı ölçüde yayınları var. Geçen defa âcil ihtiyaçları tespit edilmişti. Sayın Demirel, Türk''ün yaşadığı her ülkede bu ihtiyaçları inceliyor, dinliyor, görüyor, meşhur olağan dışı hâfızası ile asla unutmuyor. Kısa notlar alıyor ve bunları devletimizin yetkili organlarına ulaştırıyor. Gerçekleşmelerini safha safha izliyor. Babalarımızın fikri- tâkıyb dedikleri bir işi sonuna ulaştırma hasletine sahiptir.
Adriyatik''ten Çin''e kadar uzanan ülkelerdeki 200 milyona yakın Türk kitlesine bu ilgi tabiatiyle Atatürk''te derinlemesine vardı. Sonra Turancılık yaftası ile red, hattâ mahkûm edildi. Özal canlandırdı, bu uğurda can verdi.
Şimdi Demirel, aynı kutsal misyonun başındadır. Tam şuurlu ve mükemmel bilgili olarak... Gece uyumuyor, gündüz oturmuyor. Zira Bilge Kağan, Türk devletinin başındaki kişinin böyle olması gerektiğini taşlara kazımıştır. Birkaç yıl önce Ötüken vadisinde Demirel''le beraber bizzat okuduk. Bunun Türk için ne büyük şans olduğunu vurgulamak isterim. Zira uzun yıllar ne makamlarda ne adamlar gördük ki Kazak''ı Rus, Kırgız''ı Moğol sanıyorlardı.
Dışarıdaki soydaşlarını pas geçen, onlarla ilgilenmeyen devlet; önemsiz, ikinci sınıf, korkusundan ve beceriksizliğinden içine kapanmış, içeride de menfaatlerini savunmakta yetersiz bir devlettir, böyle muamele görür. Kimse korkmasın, Büyük Türkiye bugünki sınırları içinde bir büyük varlık olacaktır. Ama diğer Türk ülkeleri ile en sıkı ilişkiler kurmaktan bizi kimse alıkoyamaz. Bir Arap Birliği, bir Afrika Devletleri Birliği olur da bir Türk Devletleri Birliği olmazsa, artık yüzümüze tükürürler. Bu hususta elhamdülillah Türkiye''de hemen hemen konsensüs (icmâ) oluştu. İkna edilmesi gereken az zümre ve kişi kaldı
70 milyar dolar silindi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Haziran, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünyanın en zengin 7 devletinin başkanlarının Almanya''nın Köln (Osm. Kolonya) şehrinde yaptıkları toplantı dün sona erdi.
Bu devletler Birleşik Amerika, Kanada, Japonya, Almanya, Fransa, İtalya ve İngiltere''dir. Bir müddetten beri toplantılarına Rusya devlet başkanını da davet ediyorlar. Rusya tabiatiyle çok büyük bir devlet de, zenginlik, refah, para bakımından yoksullar arasında. Ama Rusya tarihi malûm. Ruslar, sorun yaşayan ve sorunlarını ihrac eden, daha kaba tabirle belâ çıkaran bir millet şöhreti yapmışlardır. Batılılar, bu karakterdeki bir büyük devleti dışlamak yerine, içlerinde bulundurmayı tercih ediyorlar. Doğru tercihtir.
Dün sona eren G-8 toplantısına göre, yerkürenin geri kalmış, fakir ülkelerinin 200 milyar dolar toplam dış borçları varmış. G-8, bunun 70 milyar dolarının silinmesine karar verdi. 7 en zengin devlet, bu ülkelerden alacakları bulunan 70 milyarı istemeyecekler.
Doğrusu yerinde, güzel, insancıl bir karar. Zira dünyamızdaki 200 devlet arasında per capita (kişi başına) gelir bazında eskisinden beter uçurumlar oluştu. Uçurum gittikçe kapanacağına, gittikçe açıldı. Bir tarafta 300-800 dolar kişi başına gelirli ülkeler... Diğer tarafta 20 ilâ 30 bin dolar arasında kişi başına geliri bulunanlar ki, artık 30 bin tavanını zorlamaya başladılar.
Türkiyemiz, bu ikisinin arasında bir yerlerdedir. 3500 (veya iştirâ paritesi ile 7000) dolar civarında bocalayıp duruyor. 10.000 doları aşıp öteki tarafa geçmemesi ve mükemmel bir demokrasi oluşturamaması için, hemen hemen milletlerarası bir çaba vardır.
70 yıl önce Arz''ın nüfusu 2 milyar idi. Tam bu günlerde 6 milyara erişti. Biz de 15 milyondan 65 milyona çıktık. Bu kadar insana sağlık, eğitim, iş ve refah götürmek en büyük problemdir. 21. asrın daha büyük bir problemi yoktur...
.G-8 ve Kıbrıs
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Haziran, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
G-7 denen dünyanın en zengin devletlerinin başkanları zaman zaman bir araya geliyorlar. Birinci derecede, zenginliklerini nasıl koruyacaklarını, nasıl artıracaklarını konuşuyorlar. Milletlerarası sorunları da ele alıyorlar ki, barış içinde servetlerini katlıyabilsinler.
Bu devletler Birleşik Amerika, Japonya, Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya ve Kanada''dır. Bir belâ çıkarıp tıkırında giden işlerine çomak sokmasın diye Rusya devlet başkanını da aralarına almışlar, böylece G-8 olmuşlardır.
Rusya''nın 7 zengin arasına girecek hâli yoktur. Ne kişi başına geliri, ne millî hâsılası, ne demokratik düzeni buna yeterli değildir. Fakat 7''lerin yanında bulunmaktan memnundur. Alabildiği kadarıyla kredi isteyebileceği en üst platformdadır.
7''lerin son sırada gelenleri yılda 1.2 trilyon dolar GSMH ile İtalya ve 600 milyar dolar ile Kanada''dır. Yılda 8 trilyon dolarla Amerika baş çekiyor. Hepsinin kişi başına geliri 20 ilâ 30 bin dolar arasındadır.
7''ler kendilerini örnek demokrasiler olarak da takdim ediyorlar. Ancak meselâ İtalya Başbakanı, gençliğindeki eylemci komünistliğinin tadı damağında kalmış bir adamcağızdır. Her isteyen anarşiste, satışı milletlerarası yasaklanmış plastik mayınlar satıp binlerce insanı elsiz ayaksız bırakıyor.
G-8, Bosna''da ve Kosova''da sorunları çözümlediği kanaatindedir. Halbuki Bosna''da insanlık rezil edilmiştir ve Kosova''nın ne olacağı meçhuldür.
G-8 şimdi Kıbrıs''a musallat olmaya karar verdi. Birleşmiş Milletler''i peşine takacaktır. Güvenlik Konseyi''nin 5 daimî üyesi rapor yazıyorlar. İngiltere, Fransa, Amerika, Rusya ve Çin''in kaleme alacakları Kıbrıs raporunun ne menem şey olacağı açıktır. Kıbrıs''ta 25 yıldır kan ve gözyaşının durması onları çok sinirlendirmiştir. 25 yıl önce Rumlar, Türkler''i nasıl kesemedi, enosis''i gerçekleştiremedi diye hâlâ kin içindedirler. Bir hır çıkarıp adada kan gövdeyi götürsün istiyorlar.
Türkiye, bu kadar zengin olan adamlara dert anlatmakta zorlanmıştır. Ancak G-8 ve arkasındaki küçük devletler, Kıbrıs''ta avuçlarını yalayacaklardır. Kan dökmek, silâh satmak isteyenler varsa, başka kapıyı çalsınlar...
.Derinlemesine reform
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Temmuz, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''nin 1) ekonomik, 2) demokratik, 3) bürokratik radikal reformlara şiddetle ihtiyacı vardır.
Bu hükûmet ya bu reformları gerçekleştiren veya başlatan; yahut Türkiye''yi çağdaş ülkelerle arası artık iyiden iyiye açılmış, problemlerini aşmaktan âciz bir devlet hâlinde bırakmış beceriksiz bir iktidar olarak tarihe geçecektir. Şimdilik ilk ihtimal daha kuvvetlidir. Bu müsbet görüntünün icraata dökülmesi, koalisyon liderlerinin tam manasıyle algılamış bulunmalarına bağlıdır. Türkiye bu reformları kendi 65 milyon insanı için yapmakla yükümlüdür. IMF veya Avrupa Birliği için değil. Bu arada reformları gerçekleştirip dışarıya kendisini beğendirmesinde de mahzur yoktur. Onlar bizi beğenirlerse dinimizden, milliyetimizden kopmuş filan olmayız. Özal''ın ilk yıllarında ülkemiz için Batı''da oluşan olumlu imaj hepimizi memnun etmişti. Tabiî içimizi düzeltip kendimize geldiğimiz zaman, Türk''ü kıskananların ve hasım yahut rakip görenlerin düşmanlıkları artacaktır. Fakat bu husumeti o zaman daha kolaylıkla aşarız. Bizi aralarında görmek isteyenler çoğalır. Şunu demek istiyorum ki, birtakım reformları AB başta olmak üzere bazı dış mihraklar da arzu ediyorlarsa, bu bizim vazgeçmemizi gerektiren millî bir kompleks oluşturmasın. Kendi insanımızı ve bizzat kendimizi çağdaşlığa, saygınlığa, refaha, dünya nimetlerine lâyık görüyor muyuz? Mesele budur. Bu millet, taş kafalı falan değildir. Her müsbet yeniliğe açıktır. Oyunu bu istikamette kullanmıştır. Utanmak için değil, iftihar etmek için var olan bir millettir. Bu, en büyük Türk miliyetçisi olan Atatürk''ün sözüdür. 21. asrın milliyetçilik anlayışı da budur. Hükûmetten ve yüce meclisimizden, çok âcil olmak mutlak şartıyle, ekonomik, demokratik ve bürokratik alanlarda derinlemesine reformlar bekliyoruz. Ufak tefek rötuşlarla derdimize çare bulmamız kesinlikle mümkün değildir. Derdimiz nedir? Bunu açıklamaktan da çekinmeyelim: Epey gerilerde kaldık...
.Sancak''ta soykırımı başladı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Temmuz, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kosova meselesi henüz çözümlenmekten uzaktır. Zaten bütün Yugoslavya''nın durumu istikrardan mahrumdur.Sırplar, Sancak''ta ırk temizliğine, yani Müslümanlar''ı kitle hâlinde öldürmeye başladılar. Sancak, Osmanlı''nın Kosova gibi 1913''te Sırbistan''a bıraktığı Yenipazar Sancağı''dır (bugün il dediğimiz mülkî birime Osmanlı 1300''den 1920''lere kadar sancak demiştir). Nüfusunun üçte ikisi Müslüman Boşnak''tır (az sayıda Arnavut ve Türk). Bir Sırp ülkesi olmayan Sancak''tan mahrum kalan Sırbistan''ın, Karadağ ile bağlantısı kesilmektedir. Zira, Sancak, Sırbistan, Kosova, Karadağ, Bosna-Hersek arasında yer alır.
Kaldı ki, Yeni Yugoslavya''nın Sırbistan ile beraber iki üyesinden biri bulunan Karadağ Cumhuriyeti''nde de -Karadağlılar Sırplar''ın bir boyu olmalarına rağmen- bağımsızlık hareketi başladı. Sırbistan''dan yakasını kurtarmak için fırsat aramaya başladı. Karadağ''da Sırp birlikleri ve Sırbistan filosu vardır. Adriyatik üzerindeki Karadağ, İtalya''ya dönüktür. 1878-1918 arasında Osmanlı''dan ayrılıp bağımsız prenslik (son bir kaç yılında krallık) oldu, sonra Sırplar tarafından Yugoslavya''ya katılmaya zorlandı. Bağımsız yaşadığı 40 yılı unutmuş değildir. Karadağ ayrılırsa, Sırbistan''ın, 1918 öncesi gibi, denizle ilişkisi kalmamaktadır.
Sırbistan''ın kuzeyindeki Voyvodina, Kosova gibi, otonom bir bölgedir. Şimdi azınlığa düşmekle beraber önemli oranda Macar nüfusu olduğu için, 1919''da Macaristan''dan koparılıp yeni kurulan Yugoslavya''nın Sırbistan Cumhuriyeti''ne otonom eyalet şeklinde verilmişti. Voyvodina''da Macarlar ve Sırp olmayanlar şimdi, Sırp yönetimini protesto ediyorlar. Macarlarla Sırplar arasında kan dökülmeye başlanırsa, Voyvodina''nın hemen kuzeyindeki Macaristan, dolayısıyle Avusturya ve Almanya, harekete geçer.
Bu derecede istikrardan mahrum, kendine Yugoslavya demekte direnen Sırbistan''da Miloşeviç, iktidarından hiçbir şey kaybetmiş değildir. Halbuki ülkede tam demokrasi sağlanabilse Yugoslavya, Karadağ''ı, Sancak''ı, Voyvodina''sı ile huzur bulacaktır. Ancak Sırplar''ın Kosova''ya dönmesi ihtimali zayıftır. Zaten bu, insanlık adına yeni bir kepazelik oluşturur.
Devleti küçültmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Temmuz, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Devleti küçültmek bir Özal kavramıdır. Fazla tutmadı. Zira Türk toplum muhayyilesinde devlet ile küçüklük mefhumları yan yana gelemez. Devlet, büyük ne kelime, ulu (en büyük)''dur. Osmanlı terminolojisinde Devlet-i Aliyye yani Yüce Devlet''tir.
Milletimizin devleti bu şekilde algılamasına itirazımız yoktur, zaten haddimiz değildir. Ancak Özal''ın kasdettiği, Devlet''in ekonomiden el çekmesi, kadrolarını azaltması, bizzat kendisi epey kırtasiyeci olan Osmanlı''nın bile kırtasiyecilik diye yaka silktiği bürokratik muamelelerin asgarîye indirilmesi idi.
Merhum Özal, bu husustaki fikirlerini uygulayamadı, epey kabarık olan başarı hanesine yazamadı. Başa çıkamadı demeyeceğim ama, önce erteledi, sonra vakti kalmadı.
Modern Devlet işletmeci değildir. Ekonomiyi sadece düzenlemektedir. İşçisi, iş yeri falan yoktur (Birleşik Amerika''da yalnız posta yani mektup devlet sektöründedir). Makul sayıda memuru vardır.
Bizim memur sayımız, rekor oluşturuyor. Hiç de makbul sayılmayan rekorlarımızdan biridir. Bugünkü sayının çok azı görevliyle aynı işleri yapmak mümkündür. Böyle bir durumda memur sınavı açılması üzüntü veriyor. Zira istihdam politikasına dönüktür. Memura ihtiyaç yoktur.
Memur maaşı, çağ dışıdır. Bir memurun, aynı işi yapan işçi statüsündeki vatandaştan az para alması, başka bir dengesizliktir.
Devlet, kendisini hiç ilgilendirmemesi gereken sektörleri başından atamadı. Kırtasiyeciliği kesin engelliyemedi, artırdı. Engellese idi, pek çok memura lüzum kalmayacağı için, işsizlik belâsı büyürdü.
Denge bozukluğu zirveden başlıyor: 35 kişilik hükûmet, 550 kişilik parlamento, 6000 personelli Meclis, çirkin mimarili devâsâ binalar... Bu kalabalık, Türk Devleti''ni daha işlemez, âdetâ hantal hâle getirdi.
.İntihar teşebbüsü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Temmuz, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Politika, ama gerçek politika, en zor mesleklerden biridir. Hangi kökenden ve eğitimden gelenlerin daha başarılı oldukları üzerinde konsensüs yoktur. Ancak uzun bürokrasi ve üniversite hayatından gelenlerin, gençliklerinde politika ile uğraşmayanların intibakta zorlandıkları görülmüştür. Zira Devlet yönetimini, parlamentoyu, partiyi, bürokratik veya akademik alışkanlıklarla algılarlar.
Hikmet Uluğbay''ın, kabûl ettiği bakanlığın olağanüstü durumu dolayısıyle koyu bir strese girdiği âşikârdır. Ancak ben yine, son dakikalarda şahsî sebepten doğan bir sıkıntının eklendiğini sanıyorum.
İntihara karar verenler, bir mektup bırakırlar. Uluğbay olayında böyle bir yazı bulunmadı.
İntihar şekli, yorgunluktan melekeleri iflâs etmiş bir kişinin irade dışı davranışına benziyor. Zira tabanca ile intiharı seçen müntehir -solak değilse- sağ şakağına tek kurşun sıkar. Çeneden ateş edilen kaç vak''a olduğunu öğrenmek isterdim.
Müntehir, hareketini bir protesto olarak gerçekleştirir. Uluğbay''ın neyi ve kimi protesto ettiği üzerinde ancak tahminler yapılıyor.
İntihar, Türk toplumunda yaygın değildir. Zaten büyük günahtır. Buna rağmen buhranlı dönemlerde artar. 1980 harekâtı sonrasında Adalet Partisi''nin iki sâkıt senatörü, intihar etti.
Cinayetlerin intihar şeklinde düzenlenmesine çok tesadüf edilir. Bilhassa istihbarat servisleri intihar ve kaza süsü vermeye meraklıdır. Sultan Abdülaziz''in (1876) ve oğlu Velîahd Yusuf İzzeddin Efendi''nin (1916) ölümleri böyledir. Mayerling Faciası (1889) denen Velîahd-Arşidük Rudolf ile metresinin ölümleri de büyük ihtimalle aynı kategoriye girer.
Japonlar''ın hara-kiri''leri bambaşka manadadır. Zira protesto için değil, özür dilemek için yapılır. Özür dilenen kişi Mikado''dur.
Uluğbay''a şifalar diliyoruz. Politikaya devam edeceğini sanmıyoruz. Bu arada Kara Cuma olayı mutlaka, âcilen ve her vatandaşın anlıyacağı şekilde resmen araştırılıp açıklansın. Hükûmete samimi tavsiyemiz budur.
İsrail-Filistin-Ürdün
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Temmuz, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhurbaşkanımızın İsrail-Filistin-Ürdün ziyareti, Orta Doğu barışına katkı ve bu barışta Türkiye''nin pozisyonunu belirlemek içindir. İsrail''in yeni Başbakanı Barak ve Cumhurbaşkanı Weizman''dan sonra Demirel, bugün Gazze''de Yaser Arafat''la görüşüyor. Yarın Ürdün''ün yeni kralı İkinci Abdullah''la konuşacak. İki hafta sonra Mısır''a gidecek. Mısır, en etkili Arap devletidir.
Orta Doğu barışının arkasında Birleşik Amerika var. Bu cümlem fuzuli oldu. Zira Birleşik Amerika, dünyanın her yerinde barış kurmak peşinde. Tabii kendi anlayış düzeni içinde. Adı üzerinde: Pax Americana.
Biz Osmanlılar, Filistin ve Ürdün''ü Araplar''dan almadık. Başka bir Türk devletinden aldık. Resmî adı Türk Devleti (ed-Dewleti''t-Türkiyye) olan Mısır Memlûkleri''nden... Bu ülkeleri, 402 yıl, doğrusu tam efendice yönettik. Buralarda Arab''ın, Türk''ün, her mezhepteki Müslüman''ın, Hıristiyan''ın, Musevî''nin burnunu kanatmadık. Hazret-i İbrahim''in kabrine, Hazreti Süleyman''ın duvarlarına, Hazret-i İsa''nın doğduğu taşa, Efendimiz''in Mirac mucizesinin gerçekleştiği Mescid-i Aksâ ile tefrik yapmadan, en samimi saygıyı gösterdik. 3 Semavî Din ve bunların mezhepleri arasında dengeyi bozmamak için Rusya ile korkunç bir savaşı (Kırım Harbi''ni) göze aldık. Bu durum, bir millet için ne büyük şereftir sevgili okuyucularım... Bilmem hatırlıyor muyuz? Arab''ı, Batılı''sı hatırlıyor mu?
Yavuz Sultan Selim 30 Aralık 1516''da Kudüs''e girdi. 4 ay önce Haleb''de resmen halîfe sıfatını da alan Sultan Selim, şerefine 12.000 kandille aydınlatılmış Mescid-i Aksâ''da iki rek''at hâcet namazı kıldı (Feth-nâme-i Diyâr-ı ''Arab, v.33b). 2 Ocak 1517''de Gazze''yi ve 6 Ocak''ta Halîlü''r-Rahmân''ı ziyaret etti. Mısır''ı fethetmek üzere Sina''ya geçti. Oğlu Kanûnî Sultan Süleyman -ki 16. asrın en büyük imarcısıdır- Kudüs''ü ihya etmek için bugünki değerlerle 800 milyon dolar harcadı. Mimar Sinan''ı Kudüs''e gönderdi. İnşaata nezaret göreviyle Suriye beylerbeyi -sonradan Kıbrıs Fâtihi olan- Lala Mustafa Paşa da Kudüs''e geldi. Bugün Harem-i Şerif, dağ taş Sultan Süleyman''ın eseri olarak gözler önündedir.
1918 sonunda bu ülkelerden ayrıldık. Araplar bizi istememişlerdi. Ayrılmamız, Orta Doğu''da barışın sonudur. Şimdi Pax Americana, Pax Ottomana''nın misyonunu üstlenmek istiyor.
Türk varlığı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Temmuz, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kıbrıs''a çıkmamızın 25. yılıdır. Çıkmasa idik bugün Kıbrıs''ta tek Türk yoktu. Bir kısmı öldürülmüş, gerisi Türkiye''ye veya İngiltere''ye göçe zorlanmıştı. Çıkmasa idik zaten siyasî anlamda Kıbrıs da yoktu. Yunanistan''ın bir ili idi.
Yunan haydutluğuna bir yerde hayır! demek zorunda kaldık. Bütün dünya adada olan bitenleri seyrediyor, gevezelik dışında hiçbir şey yapılmıyordu. Türkler''in adadan kaçmaları bekleniyordu. Londra ve Zürih andlaşmalarının bağlayıcı hükümlerine rağmen İngiltere de sessizdi (nitekim ortaklaşa müdahale teklifimizi reddetmiştir). Zaten İngiltere, sömürgesi Kıbrıs''tan çekilirken gösterdiği vurdumduymazlıktan sorumlu idi. Adadaki kocaman üslerini muhafaza etmesine rağmen.
Atina''daki yavuz hırsızlar şimdi feryad ediyorlar. Güney Kıbrıs''ın Yunanistan''ın güney-doğu uzantısı olduğu bellidir. Kuzeyin Türkiye''nin orta-güney uzantısı olduğu gibi. Plan, Türkler''i kuzeyden de atmak ve Türkiye''yi batıdan olduğu gibi güneyden de Yunan kuşağı ile çevirmektir.
25 yıl şunu gösterdi: Yalnız Hıristiyan âlemi değil, Müslüman dünyası da Kıbrıs sorununda Yunan tarafındadır. Hıristiyanlar''ın Yunan sevgisini açıklamak gerekmez. Müslümanlar için böyle bir özel sevgi bahis konusu olmayacağına göre sebep, Türk ve Osmanlı korkusudur. Acaba Kıbrıs''ta Türk varlığı diğer Türk ülkeleri için emsal oluşturur mu? endişesidir.
Hâlâ Yunan asıllı vatandaşlarının oylarının etkisiyle hareket eden Birleşik Amerika, müttefikine ambargo koyan ilk devlet olarak dünya siyasî tarihine geçmişti. Bu çeşit bir hatayı tekrarlamayacaktır. Ama bizim de müzakereden kaçan taraf görüntüsü vermemize lüzum yoktur. Batı''nın Kıbrıs''ta belâ istemeyeceği ümidi ağırlıklıdır.
Türk Kıbrıs''ı çeyrek asırdır en seçkin diplomat kudretiyle savunan Rauf Denktaş, tarihimize millî kahramanlarımızdan biri olarak geçti. Başbakan Bülent Ecevit''i de 25 yıl önce gösterdiği kararlılıktan dolayı kutluyoruz. Hiçbir şey, Türkler''i Kuzey Kıbrıs''tan kaçırtamaz.
.İkinci Hasan
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Temmuz, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Fas Kralı İkinci Hasan 38.5 yıl tahtta kaldıktan sonra 70 yaşında vefat etti. Fas hanedanı, en köklü Müslüman Hanedanlardandır. Ailenin atası, Hazreti Hasan''ın 17. kuşak torunu olduğunu söyleyerek 1363''te Hicaz''dan Fas''a göçen bir şeriftir. Aile 1509''da Fas tahtına yükseldi. Fakat Filâlî Şerifleri denen bugünkü hanedan, aynı ailenin 1640''ta iktidara gelen başka bir dalındandır. İkinci Hasan, bu dalın 16.''sı idi. Hanedan, bütün Fas ve Kuzey Afrika gibi Sünni-Maliki''dir.
İkinci Hasan, atası Sultan İsmail''in 55 yıllık hükümdarlığı (1672-1727) dışında, Orta Çağ''dan bu yana en fazla tahtta kalan Fas hükümdarı oldu.
Fas, 16. asırda Osmanlı nüfuzuna girdi ve bu nüfuzdan ancak Sultan İsmail döneminde uzaklaştı. 4 Ağustos 1578''de Osmanlı amirali Ramazan Paşa''nın Türk ordusu ve donanması, Fas''a çıkan Portekiz-İspanyol ordusunu ve donanmasını -kralları dahil- Kuzey Fas''ta Vâdi''s-Seyl''de imha ederek, Kuzey Afrika''yı, Latin ve Katolik Afrika olmaktan kurtardı. Tarihin seyri değişti. Fas sultanları ülkelerini Osmanlı usulü teşkilatlandırdılar.
Fas, bütün Batı Afrika''ya egemen, 1727''ye kadar büyük devletler arasında sayılan bir imparatorluktur. Böyle bir devleti Fransa, 44 yıl (1912-1956) himaye adı altında sömürgeleştirdi. İkinci Hasan''ın babası Sultan Muhammed, Fransa ile çok akıllı şekilde bir mücadele yürüterek istiklalini kazandı. 1957''de sultan (imparator) ünvanını bırakarak melik (kral) sanını aldı.
İkinci Hasan, büyük tecrübe ve bilgisine, zeka ve yeteneğine rağmen ülkesinde demokrasi kuramadı. Zaten buna Türkiye dışında hiçbir Müslüman devlet muvaffak olamadı. Böyle bir hükümdara, ülkesinin birliğini hakkıyla savunmasına ve temsil etmesine rağmen, sert muhalefet, hatta ciddi suikasdler yapıldı. Zira başta Fransa olmak üzere Batı ile samimi ilişkiler kurmuştu. Dünkü cenazesine Süleyman Demirel, Birleşik Amerika Başkanı, İngiltere Veliahdı, Fransa, Almanya, İtalya, İsrail, Güney Afrika cumhurbaşkanları, İspanya, Belçika, Ürdün kralları ve emsali katıldı. İkinci Hasan bu saygıya layık bir hükümdar sıfatıyle tarihe geçti. Yerine Fas tahtına 36 yaşındaki oğlu Melik Muhammed oturdu.
İran ile ilişkiler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Temmuz, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
PKK''nın Suriye''den sonra, bütün sınırdaş komşularımızın en önemlisi olan İran''a sığındığı, İran''dan destek aldığı açıktır. Bugünki dünyanın haberleşme imkanları içinde Tahran''ın bu durumu inkara kalkışması, mantık dışıdır.
İran ile Türkiye, zıt rejimlerle yönetilen iki ülke... Pekiyi böyle olmadığı asırlarda ilişkilerimiz pek mi iyi idi? Ne gezer! 1500 yılında Şah İsmail Safevi''nin peşine Anadolu''dan topladığı yüz bin göçebe Türkmen''i takıp Sünnî-Hanefi Akkoyunlu Türkmen devletini yıkarak yerine kan ve ateşle Şiî, İsnâ-aşerî (sonradan yumuşayarak Câferî oldu) bir Türkmen devleti (veya hanedanı) kurmasından beri, İran ile Türkiye''nin arası düzelmedi.
Bu mücadeleyi MÖ 7. asra kadar gerilere götürmek bile mümkündür. Turan''ı İran''a karşı savunan şanlı atamız -İranlılar''ın Efrâsyâb dedikleri- Alp Er Tunga''ya kadar...
Her ne hâl ise, Osmanlı tarihinin en sert savaşları maalesef kökende iki Türkmen devleti olan Türkiye ile İran arasında geçti. İkinci Abdülhamid kısa müddet ilişkileri düzeltmişti. Sonra Atatürk ile Rıza Şah samimi dostluk kurdu.
Fakat Muhammed Şah Pehlevi, Arya-mihr (Âriler''in Güneşi) sanını takınarak, nüfusunun ancak yarısı İranlı olan gerçek bir imparatorlukta, ırkçılığa başladı.
İran, PKK ile içli dışlılığı artırdığı nisbette kendine zarar verecektir. Terörden medet umanın sonu hüsrandır. İran''ın rejimine gelince bizi ilgilendirmez. Daha pek çok öğrenci, halk, esnaf, aydın hareketleri görülecek, fakat İran ihtilali direnecektir. Uzun vadede, henüz başlamayan 21. asırda ne olur? Bilemeyiz. Yalnız, iki tarih kanununu savunagelmişizdir, şunlardır:
1) Otoriter rejimler gittikçe liberalleşirler, ve 2) İmparatorlukların sonu yoktur, mutlaka ayrışırlar.
Balkanlar''da barış
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Temmuz, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dış ilişkilerimiz yoğunlaştı ve bir nebze iyileşti. Cumhurbaşkanımız, Rabat ve İskenderiye''den sonra Saraybosna''da... Vandal istilasından çıkma Bosna''nın zavallı başkentinde ne olacak? Balkanlar''a çekidüzen verilecek. Bu, hayli iddialı bir yaklaşım. Çekidüzen verilebilir mi üzerinde konuşulacak dense daha gerçekçi olur.
Balkanlar için Güneydoğu Avrupa tabiri daha sıkça kullanılmaya başlandı. Zira Türkçe Balkan kelimesi, hele Fransızca''da bu kelimeden türetilen balkaniser mastarı, 19. asırdan itibaren, pejoratif (küçültücü) değilse bile, kargaşa gösteren bir kavram manasında kullanılmıştır.
Balkanlar, Osmanlı''nın mutlak tekelinde birkaç asır huzur içinde yaşadı. Şehirleşmenin nadir olduğu, bir köylüler kıt''ası durumundaki Balkanlar''da Osmanlı, o çağ Avrupa''sının ileri ülkelerinden farksız merkezler oluşturdu. 17. asrın 3. çeyreğinde bayındırlığın ve refahın hangi çizgiye eriştiğini bugün bütün dünya, Evliya Çelebi ciltlerini kendi dillerine çevirerek okuyor, öğreniyor.
Almanya, sonra Rusya imparatorluklarının, bu büyük yarımadada Osmanlı tekelini kırmaya ve bu uğurda en büyük çaplı savaşları göze almaya başlamaları ile, Balkanlar''da huzur kalmadı. 19. yüzyılda bu durum Türkler''i, Balkanlar''dan, dolayısıyla Avrupa''dan atabilir miyiz? mani''sine (manyaklığına) dönüştü. 1913''te artık Meriç''ten sınır kesilmiş, Avrupa, çabasının sonucunu almıştı.
Bu sonuçtan hemen hiçbir Avrupa devleti memnun kalmadı. Onların kurdurdukları Balkan devletlerinin hiçbiri de, ben sınırlarımdan memnunum, komşularımla ve azınlıklarımla sorunum yok diyemedi. Bugün de diyemiyor.
Şimdiki perişanlıktan elbette Sırplar sorumludur. Ancak bu kötü tablonun oluşmasında suçu bulunmayan hiçbir belli başlı Avrupa devleti yoktur. Balkanlar''da gerçek anlamda barış, 21. asırda bile büyük gayretlerle erişilebilecek bir hedeftir.
.Amerika''nın Kürt Projesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Ağustos, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Birleşik Amerika''nın, dünya barışını üstlendiği ve bunun için insan haklarını birinci motif olarak kullandığı açıktır. Kendi anlayışına göre Körfez''e, Bosna-Hersek''e, Kosova''ya barış getirmiştir. Kuzey Irak ve Güneydoğu Anadolu''ya barış getirmek istediği de âşikârdır.
Kuzey Irak''ta Barzani ile Talabani''yi anlaşmaya zorlamış, PKK''yı dışlamıştır. Bu bölgede Bağdad''a şeklen bağlı bir Kürt otonomisine gidiyor.
Güneydoğu Anadolu''da ise PKK''nın silah bırakmasını istiyor. Dışişleri müsteşarlarından Kore asıllı Koh''u, araştırma gezisine gönderiyor. Koh''un bulunduğu makam, Amerikan bürokrasisinin en üst düzeyidir. Bu zât, bir rapor yazacak. Müşahedelerini Birleşik Amerika''da fiilen 2. kişi olan dışişleri bakanına, o da Başkan''a anlatacaktır.
Başkan, bu bilgilerle, Washington''da Ecevit''le görüşecek. Sonra kasımda İstanbul''a gelip Demirel''i yoklayacak. Aralık ayında ise Helsinki Zirvesi var.
O tarihe kadar Türkiye''nin dikkatini dağıtmaması, yoğurdu üfleyerek yemesi gerekiyor. Helsinki''den Türkiye''yi dışlayan bir sonuç çıkarsa Ankara''nın sertleşeceğini, hem Avrupa Birliği, hem Birleşik Amerika biliyor. Türkiye''nin pozisyonu ve hakkı teslim edilirse, Ankara yumuşayacaktır.
Avrupa Birliği''nden sonra Washington da insan hakları konusunda bizi defalarca uyardı. Bütün demokrasilerde geçerli hakları biz, niçin kendi insanımız için istemeyelim? Fakat Güneydoğuda örtülü bir savaş ve bu savaşın arkasında pek çok devlet vardı. Bu derdi başından atmak üzere bulunan Türkiye, elbette dışarıdan istendiği için değil, kendisini layık gördüğü için, insan haklarındaki eksikliklerini tamamlayacaktır. Mutlaka başarılı olacaktır. Dışarıdan kışkırtılmadığı takdirde... Milletimiz, insanlığın bütün çağdaş haklarını elbette kullanacaktır. Başka toplumları insan haklarını ihlal ile suçlayacak pozisyona geleceğiz.
Ancak insan haklarının, Türkiye''nin herhangi bir bölgesine veya Türk halkının herhangi bir kesimine değişik yönetim getirmek şeklinde anlaşılamayacağını, bunun imkansızı zorlamak olduğunu, sanıyorum Washington idrak etmiştir.
Ecevit''in Türk Solu''nu yeniden tarifi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Ağustos, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Bülent Ecevit''in Türk Sol hareketini yeniden tarif edercesine kısa, fakat yeteri derecede vurgulu (eski tabirle: Muhtasar müfîd) açıklaması, etkili oldu. Sol fraksiyonları ayağa kaldırdı. Türk Solu''nun istikbalini işaret etti. Dolayısıyla, tarifi dışında kalan Sol''un politik geleceğinin bulunmadığını söyledi. Bunların artık vatandaştan seçilebilecek oy alamayacaklarını (zaten alamıyorlar) belirledi.
Hepsi bu kadar mı? Bana göre hayır! Doğrusu başka mânâlar da çıkardım. Şöyle: Ecevit, köhnemiş Sol''un tarifini öylesine yaptı ki, uzaktan atışla, Türk Sağı''nı da tehdit etti. Onlara siz de çağa uyum gösteremezseniz akıbetiniz aynıdır dedi. Sağ''ın oy potansiyeline de el attı. Bu derecede kapsamlı bir çıkış bende Sayın Başbakan''ın bir ara seçim ihtimaline göre konuştuğu intibaını uyandırdı. Artık bu kadarı benim vehmim ise, sevgili okuyucularımdan özür diliyorum.
Ecevit''in çıkışı üzerinde daha çok konuşulacaktır. Bilhassa Sol''un çeşitli akımlarına inanmış kişiler (ki bunların haylisi iflah olmaz derecede tutucudur) karşı çıkacaklardır. Boğaz Köprüsü, renkli ve çok kanallı TV, beş yıldızlı otel edebiyatının mensupları şimdi diş biliyorlar ve zaten hislerini de saklamıyorlar.
Ama Ecevit''i beğenenler, alkışlayanlar da olacak. Yalnız medenî cesareti ve öz eleştiri yeteneği şimdiden en büyük puanı aldı. Bu beğeni, Demokratik Sol Parti''nin oy potansiyelini muhafaza edecek. Ama sayın Başbakan''ın çıkışını sadece bu faktöre bağlamak yanlıştır. Bülent Ecevit, tıpkı Cumhurbaşkanımız''ın her fırsatta kendi üslubu içinde yaptığı gibi Türkiye''nin hızlı dönüşüm ihtiyacını vurguladı. Galiba, aksi takdirde, milletçe duvara toslayacağımızı da ima etti.
Dinozorlar hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Ağustos, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bakmayınız insanlarla dinozorları bir arada gösteren bilim-kurgu maceralarına... Arz denen gezegenimizde dinozorların her çeşidi, insan adı verilen üstün ırk ortaya çıkmadan on milyonlarca yıl önce, bütünüyle yok olmuştu.
Ama insan yapısında dinozorlar, tarihin her döneminde mevcuttur. Türlerini sürdürmek için her mücadeleyi göze almışlardır. Bugün de böyledir.
Dinozor tabiri bugün, çağa uyum göstermekte direnen, zihinleri geçmişe takılı kalmış hemcinslerimiz için, gittikçe yaygın şekilde kullanılıyor.
Bu tür, Türkiye''mizde sayıca epey fazla olduğu gibi, çeşit bakımından da zengindir. Muhtelif ideolojilerin mensubu her tipte dinozorumuz var. Ne istiyorlar?
Türkiye''yi kapatmak istiyorlar. Sınırlarımızı fikir, san''at, kültür dahil, pek çok şeye kapatmak, nüfusu bol bol artan, arttıkça zengin dış dünya ile arasındaki mesafe aşılmaz hâle gelen bir Türkiye arzu ediyorlar.
Bu vatandaşlar üstelik Türkiye''yi en iyi biz yönetiriz iddiası da taşıyorlar. Hiçbir iktidarı beğenmiyorlar. Akl-ı evvel oldukları vehminin pençesindeler. Vatanseverliği tekellerinde sanıyorlar. Her reforma direniyorlar. Kendileri gibi düşünmeyenleri hâricî ilân ediyorlar. Aslında az bir şey başarabiliyorlar. Tarih böyle yazıyor.
Dinozor denen ırk, varlığını sürdürüyor. Ortadan kalkmıyor. Geçmişimizin her döneminde vardı. Bugünküler; hürriyetsiz, gelişmiş dünya nimetlerinden mahrum, âdetâ yoksulluğa talip bir millet istiyorlar. Bu milletin muhteşem tarihinden ve mâşerî potansiyelinden habersizler. Bu potansiyelden haberleri bile yok ki, harekete geçirebilsinler. Çocuklarımıza, gelecek nesillere, hâsılı Türk''e hiç acımıyorlar. Kafaları ancak birkaç sloganı sürekli tekrarlayan bir zemberekle işleyebiliyor.
Dinozorların reformdan, demokrasiden, pek çok şeyden ödleri kopuyor. Bu derecede korkan bir ırk, varlığını devam ettirebilir mi?
Amerikan usulü barış
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Ağustos, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Birleşik Amerika, 3. Binyıl''a bir barış dünyası kurarak girmek istiyor. Bu barışı kendi görüşleri istikametinde tesis etmeye çalışıyor. Çeşitli bölgelerde kuvvet dengelerini de gözetiyor. Böyle bir dengede ağırlığı bulunmayan devletlerin vay hâline...
Bu sisteme Pax Americana diyoruz. Dünya,. 19. asırda Pax Britannica''yı ve daha önceleri 16-17. asırlarda Pax Ottomana''yı yaşadığı için, İstanbul ve Londra''dan sonra Washington''ın teklif ettiği sisteme yabancı değildir.
Her iki Amerika ve Okyanusya kıt''alarında -Castro''nun ölümüne ertelenen Küba dışında- Birleşik Amerika''ya ters düşmeyen, uyumlu bir sistem yürürlüktedir. Batı ve Orta Avrupa, kendi düzenini kurmuştur ve Washington''la gönüllü veya zoraki işbirliği içindedir.
Washington, Doğu Avrupa ve Yakın Doğu''da da barış kurmak istiyor. Bosna-Hersek, Kosova, İsrail, Kuzey Irak gibi ülkeleri ele aldı. İsrail''i Filistin ve Suriye ile anlaştırıp Bağdat''taki rejimi yıkar ve Kuzey Irak''ta Kürtler''i yoluna koyarsa, eminim, Asya''nın geri kalan bölgeleri ve Afrika için de planları vardır.
Doğu Avrupa''yı ise, zamanla Rusya''yı da dahil ederek, Avrupa sistemine almak istediği açıktır. Türkiye''nin bu sistemde bulunmasının daha faydalı olduğu fikrindedir. Kıbrıs, Ege, Güneydoğu Anadolu, Kuzey Irak gibi kesimlerde Türkiye ile anlaşmak durumundadır.
Washington da, Avrupa Birliği gibi insan haklarını çok öne çıkarıyor. Buna elbette itirazımız yoktur. Fakat Birleşik Amerika ve Rusya başta, bir takım devletlerde nükleer ve biyolojik silâhlar var. Bu silâhların tam kapasite ile sadece 24 saat kullanılması durumunda, Arz üzerindeki 6 milyar insanın tamamının öleceği biliniyor. Washington''ın bu meselede de liderlik etmesi gerekiyor. Ama sanırım Moskova ve Pekin''de müzakere zemini bulamıyor.
Kuzey Kafkasya
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Ağustos, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kuzey Kafkasya, bir kavimler meşheridir. Bağımsız diller konuşan birçok az nüfuslu kavmin yanında, Türk ve Rus gibi büyük milliyetler, beraberce yaşarlar. Hâkim din, Sünnî Müslümanlık''tır.
Kuzey Kafkasya, Osmanlı nüfuz bölgesi iken, 19. asırla Rus istilâsı başladı. Asrın ikinci yarısında Rus imparatorluğuna katıldı. Osmanlı öncesinde de İslâm vardı. Fakat bugünki geniş İslâmlaşma, 15-18. asırlar Osmanlı eseridir.
Kuzey Kafkasya, Avrupa kıt''asının güney-doğu ucudur. Ulu Kafkas Dağları (ki masallarımıza konu olmuştur), Avrupa ile Asya kıt''alarını ayırır. Dağların kuzeyi Kuzey Kafkasya bölgesi, Avrupa kıt''asında kalır. Dağların güneyindeki Güney Kafkasya ise Asya kıt''asında. Tabiî coğrafya budur. Güney Kafkasya bugün Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan arasında paylaşılmıştır.
Kuzey Kafkasya ırkları, en şecî ve muhârib kavimler arasındadır. Şeyh Şamil''in 19. asır ortalarında, o yıllarda Fransa''dan sonraki en kudretli kara kuvveti olan Rus ordularına çeyrek asır kan kusturduğu unutulmamıştır.
Rus zulmünden kaçan milyonlarca Kuzey Kafkasyalı, bu arada Çeçenler, Türkiye''ye yerleştiler. Türkler''le geniş ölçüde karışım oldu. 18-20. asırlardaki padişahlarımızın anneleri Kafkasyalı''dır. Benim annemin babaannesi Çerkes ve anneannemin annesi Avar''dır. Bu bakımdan, o kavimlere karşı Türk sempatisi, politik bakımdan itham edilemez.
Ülkemizde Çeçen asıllılar da var. Büyük bestekârımız Tanbûrî Cemil Bey''in bir saz eseri Çeçen Kızı adını taşır. Ama Türkiye''deki Çeçenler, Türk''tür. Türk saymasak general, milletvekili falan yapmazdık. Rusya ile ilişkilerimiz hayatîdir, kesin şekilde bozamayız. Hele bizim Osmanlı İslâm anlayışımıza temelinden zıt görüş ve eylemde bir köktendinci hareketi üstelik, millî hareket olmaktan saptığı için, beğenmeyiz. Kaldı ki perde arkasında pis bir petrol oyunu da bahis konusudur. Rusya''nın; kendisine her bakımdan yabancı, Rus''tan nefret eden, ezilmiş, kitle hâlinde sürülmüş, katliâma uğramış kavimlerle meskûn Kuzey Kafkasya''da bir istikbali olduğuna inanmıyoruz. Ancak Türk dış politikası, muazzam bir sahadır. Duygu ile değil, akılla yürütülür.
Milletçe matemdeyiz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Ağustos, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
6.7 şiddetindeki müthiş deprem, Türkiye''yi mateme boğdu. Maalesef 2. Binyıl''ı böyle büyük bir milli felaketle kapatıyoruz. Milletçe üzüntümüz son haddindedir.
İstanbul çevresinde her asrın sonuna doğru büyük bir deprem olduğu biliniyor. İlmi sebebi meçhuldür.
Tarihçe malûm en büyüğü, Küçük Kıyâmet diye Osmanlı tarihine geçen 14 Temmuz 1509 zelzelesidir. İkinci Sultan Bayezid'' in (1481- 1512) son yıllarıdır. 14 Temmuzdan sonraki 30 günde de aralıklı sarsıntılar devam etti. 5.000 İstanbullu öldü, 1.070 ev ve konak, 109 cami ve mescit yıkıldı. Topkapı Sarayı ile İstanbul Surları zarar gördü. Felâket, Edirne''ye kadar olan alanı etkiledi.
Bir diğeri 22 Mayıs 1766 depremidir. Üçüncü Sultan Mustafa'' nın (1757-1774) saltanatının ortalarıdır. İki buçuk ay müddetle sarsıntılar sürdü. Fatih Sultan Mehmed''in (1451-1481) yaptırdığı Fâtih ve Eyübsultan Camileri yıkıldı. Bugünkiler, depremlerden sonra yaptırılmıştır.
Dünki felâketten önceki, 10 Temmuz 1894 zelzelesidir. İkinci Sultan Abdülhamid devrinin (1878-1909) ortalarıdır. Kapalı Çarşı çöktü. Çok insan öldü ve yaralandı. Devlet çok ciddiyetle onarıma geçti. Bu arada halktan da ilk 5 ayda 82.874 altın yardım toplandı.
Şimdi 105 yıl sonra, gene bir yaz günü, felâket tekrarlandı. İnsanca zayiatımız büyüktür. Maddi kaybın yüz milyar doların üzerinde bulunması muhtemeldir.
Büyük milletimizin başı sağ olsun. Gözbebeğimiz Deniz Kuvvetlerimiz''e de taziyelerimizi sunuyoruz. Allah yardımcımız olsun!
.Milli felaket
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Ağustos, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Deprem, Türkiye''yi, en yoğun nüfuslu, en sanayileşmiş, en gelişmiş bölgesinden vurdu. Zararın telafisi yıllar alacaktır. İnsan kaybımızın telafisi ise yoktur. Aklı başında bir hükümet iktidardadır. Fazla eleştirip şevkini kırmak doğru değil. Ama her şeyin iyi gittiğini iddia edersek, vatandaş gücenir, infial duyar. Zaten mesleğimiz, gerçekleri vurgulamak işidir.
Müzmin hastalığımız, hızlı icra yeteneğimizin körleşmesidir. Her işimizde, ama her işimizde, inanılmaz bir ağırdan alma ve rehavet vardır. Bu huyumuz yüzünden kaybımız, çağın ölçülerini aşıyor. Şu anda yaşadığımız milli felakette, elimizi çabuk tuttuğumuzu iddia edebilir miyiz? TÜPRAŞ, dünyanın belli başlı sanayi tesislerinden biridir. Türkiye''dekilerin en büyüğüdür. Böyle bir müessesenin çok kudretli itfaiyesi, özel helikopterleri, söndürme uçakları olması gerekirdi. Yangının sürmesini mazur görmüyoruz. Vaktiyle tedbir almayanları kınıyoruz. Yıkılan binaların, demir ve çimento yoksulu bulundukları aşikardır. Mevzuatımız her türlü kontrol için yeterlidir. Fakat uygulanmaz. Zira rüşvet esastır. Rüşvetin olmadığı yerde vurdumduymazlık geçerlidir. Böyle binalar yapmak alçaklığını irtikab eden müteahhidin, vicdani endişesi yoktur. Mesleğini, işlerin nasıl yürüdüğünü bilmenin verdiği ahlak dışı bir korkusuzlukla icra etmektedir.
Devletin köhneliği, köhnemişliği üzerine o kadar çok yazı yazdık ki... Birçok politikacı arkadaşımız bize ters bakmaya başladı. Zira devleti modernleştirecek, çağdaşlaştıracak potansiyeli harekete geçirebilecek iradeleri yetersizdir. Çok öğündüğümüz rasathanemiz bile depremin şiddet derecesini tayin edemedi. 7''nin üzerinde olduğunu Birleşik Amerika rasathanelerinden öğrendik. Büyük milli felakete maruz kaldık. Üzüntümüz sonsuzdur. Mutlaka telafi edeceğimiz hususunda ise şüphemiz yoktur.
Otorite zafiyeti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Ağustos, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ben TÜPRAŞ Genel Müdürü''nü tevkif edilmiş sanıyordum. Dün Yönetim Kurulu Başkanı meslektaşının himayesinde ortaya çıktı. Başkan, müessese hakkında yalnız kendi basın sözcüsünden bilgi alınacağı, diğer kaynakların geçersiz olduğu hakkında uyarıda bulundu. Amerika''da okuttuğumuz kişilerin demokrasi ve basın hürriyeti konusunda hangi çizgilerde bulundukları kendini gösterdi.
Richter ölçeği ile şiddet ölçemeyen profesörlerimizin hâlâ müdürlüklerde ve kürsülerinde kalıp kalmayacakları keza merak ediliyor. Hükümetimiz; devletin, ordunun, özel sektörün makine ve insan ekiplerini harekete geçiremedi. Ülkemizin kapasitesini kullanamadı. On bin vatandaşa yeraltında ölümü bekletti. Zaman unsuruna hakim olamadı. Yabancı memleketlerden gelenleri bile derhal yerlerine ulaştıramadı. Nasıl yardım edeceği hakkında müracaat bekleyen iş adamlarımızı pas geçti.
Sakın muhalefet, bu yazdıklarımdan keyiflenmeye falan kalkmasın. Onların iktidarları, tecrübe edilmiştir. Sayın Başbakanımızın kaşlarını çatmasının zamanıdır. Kaşlarını çattığı zaman, muhatabı bürokratın ödünün kopması gerekiyor. İşin ağırdan alınacak tarafı kalmadı. Binlerce insanın hayatı ve milyarlarca dolarlık milli varlık bahis konusudur. Sayın Ecevit! Birkaç yavaş bürokratın canını yakınız. Ricalarınızı pas geçen özel sektörden birkaç kişiyi azarlayınız. Millet yanınızdadır, bakınız size nasıl sarılıyor.
1074''ten bu yana bütün Türkiye tarihinin en büyük tabii afetiyle karşılaştığımız doğrudur. Ama biz, Balkan ve Birinci Cihan Savaşları felaketlerinden çıkmasını bilmiş bir toplumuz. Milli Mücadele''ye karar verdiğimiz zaman elimizin altındaki varlık, bugünkünün binde biri değildi. Tarihimizin en büyük depremi bizi şaşırtamaz. Elbette ıstırap çekiyoruz ve çekeceğiz. Ancak bu günleri geride bırakacağız. Zararlarımızı mutlaka telafi edeceğiz. Yeter ki zaman unsuruna hakim olalım. İnsanımızı, beceriksizliklere kurban etmeyelim.
.Aksaklıklar hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Ağustos, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ekonomimizin kalbi mesabesindeki TÜPRAŞ''ın İzmit rafinerisindeki yangın, yabancı ekiplerin ve uçakların marifetiyle, inşallah ve maşallah kontrole alındı. Hasar 1 milyar dolar. Ve yangının çevresindeki yıkıntılara günlerce kurtarma yasağı konduğu için, pek çok kişi öldü. Bu faciayı depremin sırtına yükleyip sıyrılmak, kimsenin haddi değildir. Sorumluların mutlaka yakalarına yapışılacaktır.
İl ve ilçelerimizin, başlarındaki yöneticiler dahil, olağanüstü haller için teşkilâtlanmadıkları, hattâ böyle bir nosyona sahip bulunmadıkları ortaya çıktı (istisnaların hakkı mahfuzdur). Gelecekte yöneticilerimizi, bu şartlara göre de yetiştirmeliyiz. Ama bu husus geniş ölçüde karakter meselesidir.
Buna mukabil, Atatürk''ün ve demokrasi liderlerimizin o derecede güvendikleri halkımız, gerçek bir milletin mensupları olduğunu gösterdi. Ama irtibat ve dağıtımda aksaklıklar oldu. Bu da, fertleri aşar. Yardımları teslim alıp dağıtacak görevliler, ortadan silinmişlerdi.
Dışarıdan gelen yardım ekiplerini pasaportta, gümrükte, araca yerleştirmekte, yiyeceklerini sağlamakta beceriksizliğimiz, kayda değer. Kırtasiyeye gömülmüş, köhne bir mekanizma var. Uçaktan inenlerin pasaportuna bile bakmadan, bir dakika önce gidecekleri yere ulaştırabilen, bu arada onların yemek yiyeceklerini unutmayan, bu hususlarda emir verebilecek, şahsî inisiyatif sahibi bir âmir çıkmadı. Bizde formalite, daima insana, hatta insan hayatına takaddüm etmiştir.
Bu eleştirileri yapacağız. Bizim görevimiz budur. Vatandaş, bunları yazmamızı istiyor. Kimsenin alınmasına lüzum yoktur.
Bu arada geçtiğimiz perşembe günü Ankara''da, edebiyatımızın en seçkin isimlerinden Mehmet Çınarlı, 74 yaşında vefât etti. Yüksek tirajlı gazetelerimizde adından bile bahsedilmedi. Acaba niçin?
Malazgirt''ten bu yana
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Ağustos, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dün, Malazgirt zaferinin 928. yıldönümü idi (26 Ağustos 1071). Milletçe yastayız, ilk defa kutlamadık.
Malazgirt ile biz, bu coğrafyaya tâlib olduk. Bugün Türkiye Cumhuriyeti adıyla üzerinde yaşadığımız coğrafyaya... Anadolu dediğimiz bu toprakların bütün nimetlerine ve bütün mihnetlerine...
Malazgirt kapısından Anadolu''ya girdik. 3 yıl sonra (1074), İznik taht şehrimiz olmak üzere Türkiye devletini kurduk. İznik''in seçilmesindeki jeostratejik hedef, izahı fuzulî kılacak derecede açıktır. Gösterdiği yön bellidir. Anadolu''daki bu yeni Türk devletine biz Türkiye demedik. O dönemin Avrupası bu adı taktı (Turkia). Böylesine önemli bir coğrafyayı Türkistan''dan gelen Türkler''e kaptıran bütün Avrupa ittifâk ederek üzerimize geldi (1. Haçlı Seferi). İznik''i bizden aldı (19 Haziran 1097). Taht şehrimizi Konya''ya taşımaya mecbur olduk, henüz geldiğimiz Anadolu''yu bırakıp Türkistan''a dönmeyi aklımızın ucundan geçirmedik.
İznik''i ancak 7 Mart 1331 günü Osmanoğlu Sultan Orhan geri alabildi. İznik, tamamı Orhan Gazi fethi olan Yalova-Gölcük-İzmit-Adapazarı felâket hattının az güneyinde bulunduğu için büyük âfetten masûn kalabildi.
Malazgirt zaferinin 900. yıldönümünü (1971) muhteşem şekilde kutlamış, kalenin önündeki sahradan tam teçhizatlı mekanize bir tümenimizi geçirmiştik. Zamanın cumhurbaşkanı ve başbakanı ile bir askerî tayyare ile Van''a inmiş, helikopterle Malazgirt''e gelmiştik. Bendeniz, genel başkan Süleyman Demirel''in emriyle Adalet Partisi''ni temsil ediyordum. Malazgirt''in 1000. yılında (2071), bu topraklar üzerinde muhteşem bir Büyük Türkiye vardır. Hiç şüphe etmeyiniz.
Bu mihnetli ve meşakkatli, fakat nimet ve şeref dolu toprakları bize açan Selçuk oğlu Mikâil
oğlu Çağrı oğlu Sultan Alp Arslan''a, Malazgirt zaferi üzerine Alp Arslan''ın Anadolu''yu fethetmesini emrettiği kuzeni Türkiye''mizin kurucusu ve ilk devlet başkanı Selçuk oğlu Arslan oğlu Kutalmış oğlu Birinci Sultan Süleyman-Şâh''a, Türk milletinin minnet duygularını sunuyoruz.
30 Ağustos
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Ağustos, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Büyük Zafer''in 77. yıldönümüdür. Maruz kaldığımız felaket dolayısıyle kutlayamıyoruz. Silâhlı Kuvvetlerimiz''i tebrik ediyoruz. Gölcük''teki ağır kayıpları için taziyetlerimizi tekrarlıyoruz.
30 Ağustos 1922 zaferi, birkaç gün sonra İzmir''i ve Bursa''yı almamızı, müstevlîyi topraklarımızdan atmamızı sağladı. Millî Mücadelemiz''i tamamladı. Türkiye Cumhuriyeti''nin kurulmasını temin etti.
Büyük Zafer''i hazırlayan ve neticesini görerek mutlu olan Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin bütün şerefli üyelerini, bu uğurda toprağa düşen şehitlerimizi, minnet ve rahmetle anıyoruz.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Reîsi ve Başkumandan Müşîr Gazi Mustafa Kemal Paşa, muzafferen girdiği İzmir''den Ankara''ya döndü. Yüce Meclis''in huzuruna çıktı. Başkanı bulunduğu milletvekillerine şöyle hitâb etti:
"Arkadaşlar! Bir asker sadakat ve itaatiyle emirlerinizi yerine getirdim. Bundan dolayı, bir insan kalbinin nadiren duyabileceği memnuniyet içindeyim. Kalbim sevinçle doludur. En karanlık ve bedbahd günlerimizde Meclisimiz''in sarp ve yalçın bir kaya gibi azim ve imanı, bize büyük zafere erişmek imkânını verdi. Pek azîz ve muhterem arkadaşlarım! Sizi, bütün dünyaya karşı temsil eylediğiniz hürriyet ve istiklâl fikrinizin zaferinden dolayı tebrik ediyorum."
Bugünki milletvekillerimiz, Atatürk''ün, böylesine hitab ettiği bir Meclis''in üyeleri bulunmanın bilincinde olmalıdırlar. Bu bilince erişmek sonsuz bir mutluluk ve şeref kaynağı olmakla kalmaz. Beraberinde, o derecede ağırlıklı bir sorumluluk şuuru doğurur.
30 Ağustos, tarihimizin Zaferler ayı sayılan Ağustos''u taçlandırmıştır.
Teokratik devlet hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Eylül, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Cumhuriyeti''ne teokratik devlet sıfatı yakışmadı. Çünkü değildir. Osmanlı Türkiyesi bile değildi. Diyanet''in Devlet''e bağlanması üzerinde, her konuda olduğu gibi, elbette konuşulacaktır. Tenkit, her düşüncenin temelidir. Ama diyanet-devlet bağlantısını cumhuriyetimizin bir acayipliği şeklinde sunmak fantezidir. Sistem meselesidir. Atatürk tarafından icad edilmedi. Osmanlı''dan kaldı.
Fâtih İkinci Sultan Mehmed Han efendimizden (1451-1481) itibaren, hem dinî bütün müesseseler (ibadet ve öğrenim), hem tekkeler ve şeyhler, devletin içine alındı, dışarıda kendi başlarına bırakılmadı. Saltanatın sonuna kadar devletin sıkı mürakabesi altında kaldılar. Bu durumun başka hiçbir Müslüman ve Türk devletinde görülmediğini eklemem gerekiyor. Ancak biz Türkiye''yi konuşuyoruz.
Osmanlı''da iktidarın başı, sadrâzam denen başbakandır. Ordu, donanma, eyaletler, akla gelen ve gelmeyen her şeyden sorumludur ve her alan yetkisi içindedir. Hâkan-halîfeyi mutlak yetkiyle temsil eder. Yasa kuvvetinde ferman, hüküm vs. denen kararnâmeler, hâkan-halîfe adına yazılır.
Sadrâzamı, vezir pâyesinde bulunanlar arasından padişah seçer. Sebep göstermeksizin görevine son verebilir.
Bütün bunların günümüzde uygulanabilirliği yoktur. Fakat sistemin böyle işlediğini bilmek gerekir ki, geçmişe atıflarda bulunup yanlış sonuçlar çıkarılmasın.
Şimdi meselâ camilerimizi cemaatlere bırakırsanız, kargaşa olur. Camiler arası rekabet bile başlıyabilir. Teoride devleti dinden koparmak isteyenler bile memnun kalmazlar. Olmadı, eskisine dönelim denir ama, vuku bulacak tahribatı düzeltmek kolay değildir.
Başbakana bağlı bir diyanet işleri başkanlığı Türkiye''nin şartlarına uygundur. Daha aktivite vermek gerekiyor. Başkanın protokoldeki yeri mutlaka yükseltilmelidir. Ama lağv ve ilgası zararlıdır. Hıristiyan mezheplerindeki düzenlemeler bize pek emsal olmaz. Zira tarihî gelişmeleri bizimkinden çok farklıdır.
Türk demokrasisi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Eylül, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Demokrasimizin geride kaldığını, eksiklikleri olduğunu, çağa yetişemediğini herkes kabûl ediyor, söylüyor. Gelişmiş bir demokrasiye hızla geçmemizin zorunluluğunu politikacılar, devlet adamları, iş adamları, halkımız, hâsılı her kesim, vurguluyor.
Bu gecikme neden oldu? Neden gerilere düştük? Çünkü uzun zaman bizim şartlarımız konusu istismar ve bahane edildi. Her ülke gibi Türkiye''nin de elbette özel durumu ve şartları var. Fakat öyledir diye, antidemokratik kısıtlamalara ilelebet katlanmamız mümkün değil. Ülkemiz bu yüzden ileriye gidemiyor, sıçramayı hiç yapamıyor.
Tam demokrasi, bir kısım romantik vatandaşlarımızın sandığı gibi, teokrasi özlemlerine kapıyı aralamak değildir. Böyle bir romantizm rüzgârı estiği için demokrasimiz gecikti.
İyi niyetli eleştiriler bile, realiteye oturmadıkları takdirde, sömürülür. Meselâ Yargıtay Başkanımız''ın çok ünlenen nutkunun İran''ın propagandaya dönük bir TV kanalında övülmesine haydi özel mânâ vermeyelim. Ancak aynı TV''nin Türkiye''de nutku eleştirenleri kınamasına ne demeli? Her akıl sahibi kabûl eder ki, Türkiye''de devlet ile din arası ilişkilerde aksaklık varsa, İran''ın gösterdiği istikamet izlenerek düzeltilemez.
Demokrasimizin Güneydoğu meselesine ve potansiyel irticaa takılması iyi olmadı. Büyük gecikme yaşandı.
Biz demokrasiyi, yalnız çağımız insanının vazgeçilmez hayat tarzı olduğu için savunmuyoruz. Çok geciken ekonomik gelişmemizin de temel şartı sayıyoruz.
Bütün dünya demokrasi ile mi yaşıyor? Hayır! Demokrasinin alternatifleri yok mu? Var! Ama biz, o biçim alternatiflerden kurtulmak için 200 yıldır çabalıyoruz. Nizâm-ı Cedîd''i devlet rejimi ilân edişimizden bu yana 206 yıl geçti. Fazlasıyla uzun bir müddettir. Vaktiyle biz, daha kısa zaman parçaları içinde cihan devletleri kurardık. Büyük Türkiye''yi oluşturacak mâşerî yeteneğimizi kayıp mı ettik?
Kıbrıs ve Ecevit
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Eylül, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kıbrıs için, bizi Avrupa Birliği''ne yaklaştıracak formülleri harekete geçirmek gerekiyor. Kıbrıs''ta bir Türk bölgesi olacak ve Türkiye''nin garantör ilişkisi devam edecektir. Avrupa Birliği üyesi yapılacak bir Kıbrıs''ta Türkler''in azınlık durumunda kalacakları bütün teklifler geçersizdir. Gerginliğe yol açar, başka işe yaramaz. Almanca konuşan İsviçreliler''le Fransızca konuşan İsviçreliler''in İsviçre''deki tam eşit statüleri oluşturulabilirse mesele biter. Kıbrıs konusu gündemden düşer. Bütün ilgililer rahat nefes alırlar.
Bunun ötesinde bir istek, Atina''nın Ankara ile sürekli anlaşmazlık politikasını tercih ettiğini gösterecektir ki, Avrupa Birliği ile Amerika bunu sezdikleri zaman Yunanistan müşkül durumda kalır. Atina''nın böyle bir hata yapmayacağı ümidi hakimdir. Ondan sonra Ege, bir barış denizi hâline gelebilir. Yunanistan askerî harcamalarından milyarlarca dolar tasarruf sağlar. İki taraf da kârlı çıkar.
Kıbrıs politikası ve bu ayın sonunda Beyaz Saray''da söyleyecekleri hakkında milletçe Bülent Ecevit''e güveniyoruz. Kıbrıs konusunda masadan kaçan bir Türkiye imajı ve bu imajın istismarı kabûl edilemez. Bu takdirde, bahane arayan dış mihraklar, Türk menfaatleri ile oynamaya başlayacaklardır. Türkiye horlanamayacak derecede önemli bir devlet olduğu için, Avrupa ve Amerika da zora girecek, herkes zararı paylaşacaktır.
Türkiye devleti 1074''te kuruldu. O tarihten bu yana hiç sömürge hayatı yaşamadı. Dünyamızda bu kadar kıdemli kaç devlet bulunduğunu saymaya kalksak, iki elin parmaklarını zor tamamlarız. Bu gerçeği unutmamak lâzım.
Beyaz Saray mülâkatı, Türk iç politikasına birinci derecede müessir olacaktır. Milletimizin yüksek menfaatleri ve dünya barışı namına, her aklı başında kişi, konuşmanın iyi geçmesini, ümit vermesini, elle tutulur olgularla sonuçlanmasını temenni ediyor. Ecevit, bu güvenle Washington''a gidecektir.
Tarihî görüşme
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Eylül, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Beyaz Saray''da tarihî görüşme yapılıyor. Türk-Amerikan ilişkilerinin sağlıklı ve samimi bir dönemindeyiz. Belki 1950''lerin başındaki veya Özal-Bush zamanındaki hararet yok. Fakat sağlam sonuçlar alınabilmesi için iki tarafın karşılıklı iyiniyeti ve hevesi mevcut.
Yarım yüzyıldır Beyaz Saray''da yapılan Türk-Amerikan zirve görüşmelerinin hiçbirinde bu derecede yoğun gündem olmadı. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı''nı ziyaret eden Türkiye Cumhurbaşkanlarının veya başbakanlarının hiçbiri, bu kadar çeşitli konuları konuşmadılar. Mülâkatın mutattan uzun tutulması da bunu gösteriyor.
Türkiye, Washington''dan, âcil kredi akışı için, ilgili kuruluşlara ve bankalara işaret vermesini istiyor. Diyebiliriz ki gerisi, daha çok Amerika''nın Türkiye''den taleplerini, Türkiye hakkında temennilerini içerecektir.
Kıbrıs ve Irak konuları, Ankara için hiçbir âciliyet taşımıyor. Ama Başkan Clinton ve Demokrat Parti, Ortadoğu Pax Americana''yı tesis ederek 2000 seçimlerine girmek istiyor. Clinton''ın siyasî hayatı sona eriyor ama, tarihe böyle bir misyonu başarmış kişi sıfatiyle geçmek ve bu arada başkanlığı Cumhuriyetçiler''e kaptırmamak kararındadır.
Washington''ın bizim için geleneksel politikası, Amerikan politikasına ters düşmeyecek, istikrarlı bir Türkiye''dir. Kıbrıs''a fazla angajedir. Saddam''ı devirmeyi aklına koymuştur. Ege''de huzursuzluk istemiyor. İnsan haklarından taviz veremiyor. Bu konularda Ankara ile paralellik arıyor.
Bülent Ecevit, ziyaretini büyük bir ekiple yapıyor. Türkiye''nin durumunu en iyi şekilde anlatacağına eminiz.
Bir müddet için Amerika ziyareti, gündemin birinci maddesidir. Ziyaretin sonu, Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin, Sayın Cumhurbaşkanımız''ın önemli nutku ile açılışına tesadüf ediyor. Rota belirlenecek. Nasıl ve nereye doğru yol aldığımızı öğreneceğiz.
Washington mutabakatı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Eylül, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bu satırlar yazılırken Washington''da Beyaz Saray''da tarihî Clinton-Ecevit görüşmesi yapılıyordu.
Cumhuriyet tarihimizin hayli zor bir dönemindeyiz. Ekonomik darboğazda iken gelen yüzyılın büyük âfeti, ülkemizi sarstı. Ancak daha zor devirlerde de yaşamıştık. Bunu da atlatacağız. Cezaevlerinde komünist çetelerin ayaklanması... Şeytancılık sapıklığı ile çete oluşturmak isteyen yoldan çıkmış serseri gençler... Gündemin yürekler yakan en feci maddesi: Depremzedeler... Taze para diye feryâd eden millî ekonomi... Cumaya hayırlısıyla Cumhurbaşkanımız''ın nutku ile açılacak Türkiye Büyük Millet Meclisi''ni bekleyen önemli yasalar... Anayasa tadilleri... Türkiye, Ekim ayına böylesine bir manzara ile giriyor. Müşkülleri bertaraf edecek, engelleri atlıyacak, krizi geçecek irade, milletimizde mevcuttur. Geçişin şu veya bu ölçüde kolaylaşması, Washington mutabakatına ve bu mutabakatın hayata geçirilmesindeki sür''ate bağlıdır. Aksi takdirde zorlanırız. Zorlanan bir Türkiye, epey dengeyi zorlar. Ama böyle bir şey beklenmiyor. 2000''in, Türk Devleti''nin sorunlarını çözmek ve sıçrama yapabilmek yeteneğini sergilediği, Türk potansiyelini harekete geçirebildiği bir dönemin başlangıcı olmaması için hiçbir sebep yoktur. Osmanlı''nın 700. Yılı hayırlara vesile olacaktır. 700 sene önce azim ve iradelerini bilemiş atalarımızın ne derecede mütevazı, ne kadar muhal görünen şartlar içinde başladıklarını hatırlıyalım. Türkiye Cumhuriyeti''nin pek de beğenmediğimiz bugünki imkânları bile mukayese edilemeyecek kadar ileridir. Türk milletinin battığı tarihin hangi döneminde görüldü?
G-20
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Ekim, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
G-20, Washington''un 21. yüzyıl başında Pax Americana''yı nasıl tasarladığı hakkında tipik fikir veren bir teşebbüstür. Dünya ekonomisini âdetâ tek sisteme bağlamak istemektedir. Sistemin dışında kalanlar önemsiz hale gelmektedir. Dolayısıyle dışarıda kalanlar da bu 21. asır modeline adapte olmaya çalışacaklardır.
G-20 denen oluşum, G-7''nin genişletilmişidir. Washington''un inisiyatifiyle Birleşik Amerika, Kanada, Japonya, Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya devlet veya hükûmet başkanları, G-7 adıyla yılda bir defa bir araya geliyor, dünya ekonomisini konuşuyorlar. Bu 7 devlet, dünya servetinin en büyük kısmını ellerinde tutuyor. Ekonomi dışında yavaş yavaş, problemli saydıkları konulara da girdiler. Son defa Kıbrıs''ı bile konuştular. Bir müddet önce, Rusya dışarıda kalıp huzursuz olmasın diye, ekonomisinin cılızlığına rağmen onu da aralarına aldılar. Oldular G-8...
G-8, şimdi aralarına 10 yeni devlet ve 2 milletlerarası kuruluşu katarak G-20 haline gelmeyi kararlaştırdı. 10 yeni devletten biri Türkiye''dir. Diğerleri Avustralya, Çin, Güney Kore, Hindistan, Suudi Arabistan, Güney Afrika, Brezilya, Arjantin ve Meksika... Ayrıca Dünya Bankası ve Avrupa Birliği de birer temsilci ile katılacak. Zaten Avrupa Birliği''nin 4 büyüğü (Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya) G-8 içinde idi.
G-20''de tek Afrika devleti var. Güney Afrika Cumhuriyeti. Ve yalnız 2 müslüman devlet bulunuyor: Türkiye ile Suudi Arabistan.
Bu şekilde Türkiye ekonomisi, şemsiye altına girecek. Bu durum, Türkiye''nin Avrupa birliği üyesi olması ve Türk devletleri ile işbirliği mekanizması oluşturmasıyla daha netleşecek. Nitekim Birleşik Amerika-Kanada ve Meksika ile çoktan ayrı bir ekonomik ünite kurdu.
21. yüzyıl devletleri, bu derecede karmaşık şekilde yönetilecek. Ve her şey insanın refahı ve hürriyeti için yapılacak. Bu yepyeni dünyaya katılmaya hazır mıyız?
Dün Lüksemburg''ta bizi konuştular
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Ekim, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği dışişleri bakanları dün Lüksemburg''ta toplandı. Türkiye''nin adaylığı üzerindeki raporu görüştü. Yunanistan''ın sevimli dışişleri bakanı, bir Yunan geleneği haline gelen vetolarını kullanmamak için şartlarını beyan etti.
Bu rapor, 15-16 Aralık''ta Finlandiya''nın Tampere şehrinde yapılacak Avrupa Birliği toplantısında tekrar incelenecek. Ve Türkiye''nin adaylığı karara bağlanacak.
Daha iki ay var, o zamana kadar epey gelişme bekleniyor. Kasım ayında İstanbul''da AGİK zirvesi var. Clinton, Demirel''le görüşecek, sonra Atina''ya uğrayacak. Bundan başka, Güney ve Kuzey Kıbrıs''ın bir araya gelişi adanın durumu üzerinde müzakere açmaları bekleniyor. Türkiye, masaya oturacak, tezini açıklayacak ve masadan kalkan taraf olmayacaktır. Türk düşmanları, bizim böyle bir hata yapmamızı dört gözle bekliyorlar. Ki kendilerine has çifte standartlı yaygara propagandası ile Türk''ü dünyaya şikayet edebilsinler. Çekinecek bir şeyimiz yoktur. Sayın Rauf Denktaş, Kıbrıs meselesini bütün dünyada en iyi bilen kişidir.
Türkiye, 1978''de Avrupa Birliği (o zamanki adıyla AET) adaylığı için Yunanistan''la birlikte müracaat etmek hakkını kullanmamış, müracaat için zaman (!) istemişti. Bu, bütün Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yapılan en kapsamlı dış politika hatasıdır. O sırada da gene başbakan olan Ecevit, Necmettin Erbakan, İstanbul holdingleri, derin devlet, hatta halkımız, Avrupa Birliği''ne geçmek için tereddüt gösterdi. Ne derecede yanılabileceğimizin tipik tarihi misalidir. Efendim 1978''de üyelik sürecimiz başlasa idi, henüz kurulan sanayimiz çökermiş! En fazla bu motif kullanılmıştır. Sanayimizin, üyelik süreci içinde gelişeceği hesaplanmadı. Herkes, korkunç bir marksist propagandanın baskısında idi.
Ümid ediyorum bugün Avrupa Birliği için bu kabil şüphelerimiz kalmadı. Adaylık bir merhaledir, üyelik değildir, üyeliğe geçiş müddeti içinde (ki yıllar alacaktır), Avrupa Birliği''nin bütün adaylar gibi biz de sağlayacağı desteğin yardımıyla, hem demokrasimize, hem ekonomimize çekidüzen vereceğiz. Mensubu bulunduğumuz Avrupa camiasının hakkımızdaki tereddütlerini ortadan kaldıracağız. Tam bir devlet reformundan geçmemiz gerekiyor.
.Reform ihtiyacı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Ekim, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhurbaşkanımız, 2010 yılı için Türkiye''nin ihracat hedefini 200 milyar dolar olarak gösterdi. Bu 20.000 dolar per capita (kişi başına) gelire tırmanan bir Türkiye demek... Kendini kurtarmış, sorunlarını çözümlemiş gerçek bir Büyük Türkiye...
Ekonomisini enflasyon ve faiz batağına saplamış, yağmalanan arazilere şehir kuran bir ülke bunu nasıl başarır? Demokratik alt yapısını çağdaş hale getirerek ve devleti KİT''lerden kurtararak... Bankasız, fabrikasız, işçisiz, toprak mahsulsüz modern bir devlet oluşturarak... Eğitim ve sağlık sektörleri bile özelleştirilecektir.
Tam bir liberal ekonomiye maalesef geçilemedi. Karma ekonomi sürüp gidiyor. Özal tipinde çok hızlı hareket edebilen bir politikacı bile KİT''leri tasfiye edemedi. Özelleştirme yapamadı. Kırtasiyeciliği ortadan kaldıramadı (neyse bugün Özelleştirme Kurulu, sayın Başbakan''ın başkanlığında galiba ilk toplantısını yapıyor).
Dünkü kaba sosyalist devletler ise serbest ekonomiye geçebildiler. KİT''lerinden kurtulabildiler. Bizim başaramamamız için ciddi bir sebep yok. Yeter ki istikrar sağlansın. İç huzurumuz olsun. Birbirimizi engellemeyelim. Millete en küçük faydası bulunmayan çekişmelerden vazgeçelim. Katlandığımız mahrumiyetler ve çektiğimiz sıkıntılar gelecek nesillere sarkmasın.
Orta ve uzun vadeli hedefleri tayin ederken, kısa vadeli ve acil olanları gözden kaçırmamak gerekir. IMF ile müzakereler süredursun, depremzedelerimizi kışa hazırlamakta gecikmemeliyiz. Bu hususta hükümetin küçük ihmalleri, büyük memnuniyetsizlik uyandırır ve şiddetli eleştiri konusu olur.
Türkiye Büyük Millet Meclisi ise, reform mahiyetindeki kanunları ve Anayasa tadillerini birbiri ardınca sıralamaya devam etmelidir. Rehavete kapılmamalıdır. 20. dönemin açıklarını telafiye mecburdur. Tabii reform, icraat demektir. Hükümet yapar. Ama yasama meclisi, reformlar için sağlıklı zeminler oluşturur.
Pakistan''da darbe
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Ekim, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Pakistan, kurulduğu 52 yıldan bu yana, bizim samimi dostumuz olan nadir ülkelerden biridir. Bu dostluk ve samimiyet hiç bozulmadı. Her iki devlet, kendi iç çalkantılarını ve rejim krizlerini, karşılıklı ilişkilerine aksettirmediler.
Pakistan, Türk''ün İslâm dinini götürdüğü ve Müslüman olduğu için Hindistan''dan ayrılmış bir devlettir. İngiltere''nin Hindistan-Pakistan-Bangladeş''ten çekilmesi, Britanya Cihan İmparatorluğunun resmen sona ermesi idi. Artık İngiltere kralı, Hindistan İmparatoru titrini taşıyamayacak, bu koca kıt''aya kral naipleri atayamayacaktı.
İki yıl önce Pakistan ve Bangladeş, bağımsızlıklarının 50. yılını büyük şenliklerle kutladılar. Ben de, sayın Cumhurbaşkanımızla beraber bu dost ülkelerde idim.
Pakistan ordusu, dünyanın ciddi silahlı kuvvetlerinden biridir. Keşmir meselesi sebebiyle Hindistan''la yarım asırdır sürüp giden çok önemli anlaşmazlık, Hindistan gibi büyük bir devlete karşı Pakistan''ı askeri gücünü âzamîde tutmaya mecbur bıraktı. Hatta tıpkı Hindistan gibi nükleer silahlar edinmeye zorladı.
Bir milyar nüfuslu bir kıt''a devlet olan Hindistan''da demokrasi yürütülebildiği, hiç olmazsa ancak seçimle iktidar belirlenebildiği halde, Pakistan''da demokrasi aksadı. Türkiye, demokrasi ile yönetilen tek Müslüman devlet halinde kaldı. Bizdeki milli trajediyi takliden Pakistan''da Başbakan Butto''nun idamı, son derece çirkin ve yanlış bir işti. Babasının prestijinden ve dramından yararlanarak ortaya çıkan Benazir Butto, servet hırsına kapıldı ve bütün gösterişine rağmen umulanı vermedi.
Benazir Butto''yu düşüren Başbakan Navaz Şerif, demokrasiyi kuramadı. Ordu ile de geçinemedi. Keşmir''den askerini çekmesi emrini aldıktan sonra azledilen Genelkurmay Başkanı, devlete el koydu.
Birleşik Amerika, yeni bir Hindistan-Pakistan savaşı istemiyor. Pakistan''ın atom bombası sahibi olmasına da karşı (bu yüzden CIA Pakistan''da çok kanlı eylemler yaptı). Ama Birleşmiş Milletler, yarım yüzyıl geçti, Keşmir sorununu çözemedi. Şimdi dünyanın dikkati, Kuzey Kafkasya''dan sonra Pakistan''a da çevrildi.
Avrupa''nın kapısı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Ekim, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Lüksemburg raporu ile Avrupa''nın kapısı aralandı. Bu rapor 2 ay sonra Finlandiya''da müzakere edilecek, belki tadile uğrayacak ve oylanacaktır. O zamana kadar geçecek müddet içinde Türkiye''yi etkileyecek gelişmeler, Ankara''nın davranışları ve tutumu, müsbet veya menfi şekilde yansıyacaktır. Ama hava genellikle Türkiye''den tarafadır. Avrupa Birliği, Türkiye''yi dışarıda bırakmakta sakınca görmüştür. Diğer bir deyişle, Türkiye''yi içine almayı faydalı bulmuştur. Birleşik Amerika, Avrupa''nın Türkiye üzerindeki tereddütlerini ortadan kaldırmaya çalışmıştır.
Önümüzdeki 2 ay içinde bu olumlu atmosferi korumak ve geliştirmek, geniş ölçüde Türkiye''nin elindedir. Avrupalılar''ın yapabilecekleri bir sakarlığa karşı da soğukkanlı davranmak iyidir. Bize yöneltilecek eleştirileri, haklı bulalım bulmayalım, doğal karşılamaya alışmalıyız.
İki ay içinde atacağımız her akıllı adım, Finlandiya''da bize verilecek adaylık statüsünde lehimize tecelli edecektir. Bu arada Kıbrıs üzerinde iki tarafın mutlaka masaya oturması istenecektir. Masaya oturacak ve tezimizi açıklayacağız.
Türkiye''de ileri görüşlü bir yönetim olsaydı, biz bu safhaları çoktan tamamlamıştık. Çoktan Avrupa Birliği üyesi idik. Yunanistan''la beraber ve Portekiz, İspanya, Avusturya''dan evvel... Fakat 1980''den önce aklımızı marksist felsefe ile bozmuştuk. Avrupa Birliği daha 6 devlet (Fransa, Almanya, İtalya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg) arasında şekillenirken 1960''tan önce birliğe girmeye teşebbüs eden, sonra Roma andlaşmasını imzalayan Türkiye, karambole geldi, yaya kaldı.
21. yüzyıl Türk tarihçileri, bu tarihi gecikmenin sorumlularını ortaya çıkaracaklardır. Bugün 20.000 dolar p.c. geliri aşmış, en ileri demokrasi düzeyine erişmiş bir Türkiye, gerçek Büyük Türkiye oluşacaktı. Öylesine ters davrandık ki, şimdi IMF ile müzakere halindeyiz...
.Pakistan''da demokrasi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Ekim, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünya Müslüman nüfusunun yarısına yakını Güney ve Güneydoğu Asya''da yaşar. Bu sahadaki Müslüman devletler Pakistan, Bangladeş, Maldiv, Malezya, Endonezya, Brunei''dir. Hindistan''daki 150 milyona yakın Müslüman''ı bunlara eklemek gerekir.
Demokrasi, Asya ve Afrika kıt''aları için zor bir rejimdir. Japonya, İsrail gibi birkaç istisnası vardır. Türkiye dışında hiçbir Müslüman ülke demokrasi ile yönetilmiyor. Malezya gibi demokrasiye yakın duranlar mevcuttur.
Hindistan ise, bir kıt''a-devlet olarak demokrasinin epey ana ilkesini uyguluyor. Ordu, politikaya karışmıyor. Darbe falan yapmıyor. İktidar, seçimle gelip gidiyor. Hukukun üstünlüğüne uyulmaya çalışılıyor. Politikacının yolsuzluğa meyli asgarî düzeydedir. Sağ ve sol her türlü parti kurulabiliyor.
Pakistan''da ve Pakistan''dan ayrıldığından bu yana Bangladeş''te, Hindistan''a benzer bir rejim kurulamadı. Ordu, sık sık iktidara el koydu. Generaller devlet, hükûmet başkanı oldu. Partiler kapatıldı, politikacılar öldürüldü. Politik yolsuzluk en büyük çapa ulaştı.
Bu defa Pakistan''da henüz Genelkurmay Başkanı ve orgeneral olan, çocukluğu Ankara''da geçtiği için Türkçe konuşabilen Pervez Müşerref, darbe yaptı. Seçimleri fazla geciktirmeyeceğini vaad etti. Buna rağmen darbe, bilhassa demokrasilerde, İngiltere''de, Amerika''da iyi karşılanmadı.
Birleşik Amerika, tavır koydu. Pakistan, ekonomi ve silâh bakımından Amerika''ya bağımlıdır. Washington''ın hatırı için Keşmir''den vazgeçecek değildir. Ama yarısını askerî rejimde yaşadığı 52 yıllık tarihi boyunca, Amerika ile olumlu ilişkilerini sürdürdü. General Müşerref de, mümkün olabildiği derecede Amerika''yı memnun etmeye çalışacaktır.
Amerika, Hindistan''la savaşmayan bir Pakistan istiyor. Orta Asya ile güneyden bağlantısını Pakistan sağladığı için, o da General Müşerref''e çok sert davranmayacaktır. Ancak Soğuk Savaş döneminde Birleşik Amerika''nın devletlerin rejimleri ile ilgilenmediği dönem kapandı. Bugün hiç olmazsa insan haklarını vurgulayarak demokrasiyi savunuyor. Bu politikasını değiştirmesi için hiçbir sebep de bulunmuyor.
Türkiye, sorunlarının hakkından gelmiş, mutlu ve güçlü bir Pakistan istiyor.
Çağın neresindeyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Ekim, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye niye geri kaldı? Elâlem 30.000 dolarda iken biz neden 3.000 dolarla sürünüyoruz? (Bu kelimeyi meslek hayatımda ilk defa kullanıyorum). O kadar Atatürkçüyüz de neden onun en kapsamlı, en hedef gösterici ilkesi olan muâsır medeniyyet çizgisine erişemedik?
Çünkü dış dünyanın tutumu bir yana, biz, yüce devletimizin (Osm. devlet-i aliyye) tarihî kesişme noktalarına torpil koymakla ünlüyüz. Birtakım dar kafalılar, menfaatle gözleri kararanlar, bu eylemi yapmışlar ve her defasında istisnasız Türk''ü yıllarca geriye götürüp atmışlardır. Eylemlerini, yaptığının ve kimin hesabına yaptığının, ipleri kimleri çektiğinin farkında bile olmayan, hattâ topluma hizmet ettiğini sananlar vasıtasıyla, yahut halkı ayaklandırarak yaptılar.
1703 Edirne Vak''ası, 1730 Patrona İhtilâli, 1807 Kabakçı ayaklanması, 1808 Alemdar olayı, 1876 darbesi, 1909 31 Mart trajedisi... Cumhuriyet döneminden parlak örneklerle devam etmek istemiyorum, savcının biri ziyaretime gelebilir. Hepsi bu devlete, bu millete çok pahalıya mâl oldu.
Bizim toplumumuzda polis sevilir, hakim ve savcı sayılır, askere toz kondurulmaz. Birileri, bu hasletlerimizle oynamak istiyor.
Tarihle fazlaca uğraştığımız için, vehimden uzak durmak şartıyla kuşkulu davranırız. Aylardan beri bu sütunda, 15 Aralık''a kadar bir sakarlık yapmak ihtimalimiz üzerinde defalarca durduk.
Bu sakarlıklar başladı. 7.4 Yetmedi mi? pankartı, Gökçeada''da bir Rum evinin kundaklanması, şiddet kullanması muhtemel bulunmayan bir hanımın evine gece yarısı baskını... Avrupa hukuk sisteminin en nefret ettiği tipteki olaylar sergilenmeye başlandı.
Laiklik karşıtları ile laikçilerin mücadeleyi sıcak tutmak suretiyle pozisyonlarını korumak istedikleri âşikârdır. Avrupa Birliği''ne adım atma ise ayrı bir konu. Hâlâ belirli mihraklar, Avrupa Birliği''nin bize çok şey kaybettireceği fikrindedir. Hattâ, artık çok açıkça söylenmemekle beraber, bunun millî menfaatlerimize aykırı olduğuna samimi şekilde inananlar, başka bir açıdan bakamayanlar mevcuttur.
20 yıl önceki kendimizi Yunanistan''ın gerisinde ilân ettiğimiz büyük trajedinin hesabı sorulmadı. Sorumlular açıklanmadı ama Kasım ortasında Dünya büyüklerinin İstanbul''da bir araya gelmelerine ve Aralık ortasında Finlandiya toplantısına kadar, bizi adam olmak istidadından mahrum bir toplum şeklinde reklam etmeye kalkışacaklar artık kendilerini gizleyemezler...
Türkiye''nin imajı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Ekim, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ahmet Taner Kışlalı cinayetinin Türkiye''nin hem içeride, ama bilhassa hem dışarıya karşı imajını bulandırmak için işlendiğine şüphemiz yoktur. 20 gün sonra İstanbul''da Dünya demokrasilerinin liderleri toplanacaklar. Ondan bir ay sora da Finlandiya''da Türkiye oylanacak. Bu yolların kesilmesi için eylem yapıldığı âşikârdır. Korkumuz, önümüzdeki müddet içinde, aynı türden Türk''ü küçük düşürmeye, Türkiye''nin iyi yönetilemediğine yönelik fiillerin devamıdır.
Acaba Türk Devleti, bu cinayeti aydınlatarak, icra edenlerin hiç beklemedikleri bir sürprizle bizi sevindirir mi? Aydınlatmaktan maksadımız, bombayı koyanların değil, koyduranların şüphe bırakmayacak şekilde teşhisidir.
Eylemin, İslâm''ı teröre dayalı bir din şeklinde göstererek en büyük günahı işleyen teokrasi hayalindeki örgütlerden birinin eseri olup olmadığı üzerinde çok düşündüm. Bana zayıf ihtimal gibi geldi. Bu, daha güçlü bir mihrakın eseri görünüyor.
Hiç unutulmamalıdır ki, eninde sonunda Türkiye''nin dahil olacağı Avrupa Birliği''ne girmemizden endişelenen devletler vardır. Hem Avrupa''da hem Asya''da... Türkiye''nin dokunulmaz, üzerinde oyun oynanmaz, güçlü bir çizgiye yükselmesi, işlerine gelmez.
Bizde de bir takım zümrelerin Avrupa Birliği''nden tedirgin olabilecekleri tabiidir. Aksini düşünmek saflıktır.
Dünki cenazede CHP''nin ağırlığı vardı. Hürriyet Gazetesi, Prof. Kışlalı''nın CHP''ye girmek üzere bulunduğunu yazdı. Cumhurbaşkanımız, TBMM Başkanı ve Başbakan için slogan atan bir grubun varlığı, hâlâ kızıl bayrak açılabildiğini ve CHP''nin bu zümreden yakasını kurtaramadığını gösterdi. Türk devletinin en yüce makamlarının küçültülmeye çalışıldığı açıktır.
Alçakça bir suikastin sonunda oluşan cenaze töreninde daha epey dikkate değer husus vardı. Ama Genelkurmay Başkanı''nın emriyle Ankara garnizonundaki 3.000 subay ve astsubayın blok hâlinde bulunmaları, en düşündürücü tabloyu oluşturdu.
Silâhlı Kuvvetler ve Demokrasi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Ekim, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türk subayı, hem saygı, hem sevgi görmeye alışmıştır. Bu Cumhuriyet''in eseri değildir. Bin yıldan beri böyledir. Türk subayı Anadolu''yu fethettiğinin, bu topraklarda devlet kurduğunun, üzerine gelen on misli Haçlı ordularına bu devleti yedirmediğinin, her üç Haçlı seferinde tası tarağı toplayıp Türkistan''a dönmeyi aklından geçirmediğinin idrakindedir. Millî Mücadele başarısıyla ve Atatürk''ün telkin ettiği milliyetçilik idealiyle bu idrak, tamamen pekişti.
Subaya gösterdiğimiz saygı ve sevgi, başka milletlere nazaran fazla olabilir. Fakat millî hasletimizdir. Subaya hakaret ne kelime, toz kondurmayız.
Ancak subay, hem klasik Osmanlı döneminde, hem bugünki ordunun kurucusu olan (1826) İkinci Mahmud''dan sonra, hem de Cumhuriyet''te Atatürk''ten sonra zaman zaman politikaya girdi. Politikaya girdiği her olay, hem kendi bünyesine, hem devlete dehşetli zarar verdi. Politikaya giren subay, aslî görevinden ayrıldığı gibi, politikacılar için şart olan her türlü eleştiriye açıktır. Bu eleştiriler zaten tarihçiler, basın mensupları ve milletimiz tarafından yapıldı. Atatürk cumhuriyetinde ve demokratik düzende, üniforma ile politikaya izin verilmez.
Bir müddetten beri, Türkiye''de teokrasi olabileceğini sanan, Osmanlı Müslümanlığı''ndan kopmuş, İran''a, Arabistan''a falan özenen hayal erbabı, Türk subayı hakkında tarihimizde görülmemiş ithamlarda bulundular. Münasebetsizlik sınırının ötesinde lâflar söyleyip yazdılar. Meselâ deprem münasebetiyle telaffuz edilen herzeler, akıl ve edep dışıdır. Bunları yapanlar, yüce dinimize zarar verdiler. Türk demokrasisine çomak soktular.
Türkiye''de ordu ile zıtlaşarak, silâhlı kuvvetlere rağmen reform yapılamaz. Emin olunuz, Birleşik Amerika''da ve Fransa''da da yapılamaz. Silâhlı Kuvvetler, millet için vardır. Milletin ve devletin yüksek menfaatleri paralelinde ikna edilemeyeceklerini, demokrasi dışına çıkabileceklerini sanmak, eşyanın tabiatına aykırıdır.
Geçtiğimiz Cumartesi günki cenazede 3.000 subay ve astsubay, Genelkurmay Başkanı''nın çevresinde blok oluşturdu. Bir imaj çizdi. Donanmamızın Gölcük''te içimizi yakan kaybını mücâzât-ı ilâhiyye şeklinde sunanlar, Türk milleti ile ters düşmüşlerdir. Türkiye''de Türk ile ters düşenlerin geleceği olmaz. Bizi demokrasi çizgisinden uzaklaştırarak çağın gerisine atacak hiçbir hareketi kabûl etmeyiz. Böyle bir demokrasinin teokrasi hayallerine canlılık getireceğini sanmak ise, başka çeşitten bir gaflettir.
Hazar''da kapışma
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Kasım, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Haydar Aliyev bugün Türkiye''dedir. Kafkasya''daki hızlı gelişmeleri, önümüzdeki yüzyılın dengesini kuracak Hazar''daki çok büyük kapışmayı görüşecek. Bu arada Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel''in 75. doğum gününü kutlayacak. Biz de kutluyoruz. Nice senelere!
Çeçenler''in Dağıstan''a girmesiyle başlayan ve Çeçen kırımına müncer olan savaş devam ediyor. Ermenistan''da kanlı meclis baskını, Ermeniler''in yakalarını hâlâ asırlık çetelerden kurtaramadıklarını gösteriyor.
Moskova, Mavi Akım adını verdiği bilim-kurgu projesini, Ankara''ya dayatmaya çalışıyor. Karadeniz''in altından, kuzeyden güneye doğalgaz boru hattı... Hem teknik, hem finans bakımından imkânsız bir şey. Danıştığımız mühendisler, 2.000 metre deniz altından zemine boru gömülemiyeceğini söylediler.
Ama mesele bu değil. Ankara, Türkmenistan ve Azerbaycan''ın ekonomik olarak Rusya''nın pençesine düşmesiyle neticelenecek böyle bir projeye katılmak gibi çılgınlığı göze alamaz. Kaldı ki, Türkmen gazı üzerinden Rusya''ya haraç vermeye gücümüz yetmez. Belki hepsinden önemlisi, 21. asır Türkiye enerjisi, Rusya''nın tekeline ve insafına bırakılamaz.
Sayın Başbakan''ın 4 gün sonraki Rusya ziyareti bu bakımdan son derece de ehemmiyet arz ediyor. Enerji meselemize kısa vadeli çıkarlar açısından değil, yüzyıl sürecek perspektiften bakmak, akıllı kararlar vermek lâzım.
Yoksa Rusya ile mümkün olabilen en iyi ilişkilere taraftarız. Nice asırlık Türk-Rus çekişmesinin sona ermesinde, her iki devletin büyük menfaati var. Önümüzde açılan yeni Binyıl, barış ve anlaşma çağıdır. Rusya''nın Karadeniz ve Hazar''daki etkinliğinin ve payının çok azalması, Sovyetler Birliği''nin dağılmasının, Rusya''nın imparatorluğunu kaybetmesinin tabii bir sonucudur.
Hazar havzasının Rus hegemonyasına bırakılması bahis konusu değildi. Almanya ve Fransa bile bölgeye sokulmak istiyor. İngiltere ile Hollanda, ağır basacağı muhakkak bulunan Birleşik Amerika''nın yanındadır. Washington''ın Bakü-Ceyhan hattını desteklediği âşikârdır.
Rusya, elbette Karadeniz ve Hazar''da belirli paya sahip olacaktır. Kuzey Kafkasya''da daha çağdaş bir tutuma girmesi beklenir. Türkiye ise, şu veya bu yolla enerji ihtiyacını karşılayacaktır. Ama milyarlarca dolar haraç vererek ve hele Türk cumhuriyetlerini ezmek pahasına değil. Böyle bir politika, Ankara''da bir değil, nice hükûmeti alıp götürür.
Osmanlı''nın tasfiyesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Kasım, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başkan Clinton''ın Beyaz Saray''da 1 yılı kaldı. 8 yıllık iktidarını, tarihe Birleşik Amerika''nın büyük başkanlarından biri değerlendirmesiyle geçerek kapatmak istiyor. Pax Americana''yı gerçekleştirerek ayrılmak istiyor.
Geçen ay Clinton, dünyanın, asrın yarısını, Osmanlı İmparatorluğunun tasfiyesi ile uğraşarak geçirdiğinden şikâyet etti. Gerçekten Balkanlar''da olsun, Ortadoğu''da olsun, Kafkasya''da olsun, Osmanlı''nın tasfiyesi işi günümüzde bile tamamlanmış değil. Gerçi imparatorluğumuzu, Rusya, İngiltere ve Fransa''ya enayice savaş açarak biz kendi ellerimizle yıktık. Ama bu yıkımda asıl sorumluluk Batı''nın ve Türk''ü anlamamakta direnen Şark kavimlerinindir.
Washington, Bosna-Hersek''te ve Kosova''da ağırlığını koydu. Her iki cihan savaşında müttefikleri olması bakımından Rusya, İngiltere ve Fransa''nın sevgilisi durumunda bulunan Sırplar''ı bir dereceye kadar hizaya getirdi. Şimdi Irak''ı Saddam''dan arındırarak düzenlemek istiyor. Suriye''yi ikna ederek İsrail barışını sağlamaya gayret ediyor. Clinton, İsrail barışı için Oslo''dadır. Sonuç henüz uzaklardadır. İsrail, Golan tepelerini Suriye''ye bırakmaz ve Kudüs''ün Arap kesiminden çekilmeye zerre kadar niyetli görünmüyor.
Amerika''nın Kafkasya''da ve Hazar bölgesinde işi, bunlardan da zordur. Zira burada muhatabı Rusya''dır. Rusya, hâlâ insanlığı 5 defa yok edecek nükleer gücü elinde tutuyor. Amerika ile Rusya, nükleer silâhları sıfırlamayı başaramadılar. Bu silâhlar kullanılacak falan değildir. Ama güç unsuru da değil midir?
Rusya, Güney Kafkasya''da 10 yıl önce kendisinden ayrılan 3 devlete tahakküm sevdasından vazgeçmedi. Kuzey Kafkasya''da Moskova''ya bağlı otonom cumhuriyetleri tutmakta ise zorlanıyor. Bunların en hürriyetçisi olan Çeçenistan''ı ezmeye uğraşıyor.
Hazar bölgesinde, 21. asrın hayat kaynakları münakaşa ediliyor.
Türkiye, bütün bu alanlarla ilişkilidir. Osmanlı''nın süregelen tasfiyesi hareketine biz de katılıyoruz. Kafkasya''da, Karadeniz''de ve Hazar''da, Amerikan politikası geçerli olacak gibi görünüyor. Zira Rusya dahil, bölgedeki bütün ülkelerin çıkarlarına paralel davranmaya özen gösteriyor. Bölgeyle ilgisi yok sayılan Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda, İtalya gibi devletleri bile kolluyor. Pax Americana''yı sağlam temeller üzerine oturtmak istiyor.
.Osmanlı''dan günümüze
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Kasım, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Osmanlı devletinde şeriat, hukukun kaynaklarından biridir. Yasa, hâkan (padişah) adına, devletin ve toplumun menfaatleri ne ise, o istikamette yayınlanır. Bununla beraber şeriat''le açık çelişkiye düşülmemesine dikkat edilmiştir. Kadı, din adamı değildir. Hâkim, belediye başkanı ve ilçe yöneticisidir. Fetvâ, istişârîdir. Devlet''in görüşü esastır.
Osmanlı''da resmî mezhep fıkh''ta (hukuk) Hanefî, itikatta Mâtürîdî''dir. Tasavvuf çok ağırlıklıdır, geniş ölçüde dinî hayatı etkilemiştir. Osmanlı veya Türk Müslümanlığı denen budur. Diğer 3 Sünnî mezhebin geçerli bulunduğu ülkelerde, o mezheplerin sistemi uygulanmıştır. Gayri Müslim veya Şii cemaatler, yalnız medeni hukukta kendi geleneklerine uymakta serbesttirler.
Gerek din, gerek tasavvuf kurumları, Devlet''in tam ve tavizsiz kontrolü altındadır. Devlet''in üzerinde hiçbir otorite kabûl edilmemiştir. Bu durum, bütün İslâm devletleri arasında yalnız Osmanlı''da görülür. Tanzimat (1839) ile Batı hukuku girmeye başlamış ve 1922''ye kadar geniş alanlara yayılmış, yargı laik mahkemelere verilmiştir.
Osmanlı teokratik bir devlet değildir. Laik bir devlet de değildir. O kadar geniş ve biribirine benzemez ülkeleri kapsıyan bir imparatorluktur ki, yukarıda özetlediğim hukuk sistemi ile uzun ömürlü olabilmiştir. Osmanlı, millî bir devlet de değildir. Esasen gerek millî, gerek laik devletler Avrupa''da 19. asırda ortaya çıktı.
Osmanlı, İslâmî ilimlerde son derecede zengin bir literatürü devralmış, fakat hiçbirinde orijinallik göstermemiştir (Mecelle hariçtir). Sürekli eskiyi tekrarlamıştır. Çok az katkıda bulunmuştur. Orijinallik, hukuku uygulama biçimindedir. Dinî bahisleri kurcalamaktan mümkün mertebe kaçınmıştır. İctihad kapısının kapandığı iddiası, Osmanlı devlet felsefesinin işine gelmiştir. Hâkan, halîfe sıfatını kullanarak din üzerinde hiçbir görüş belirtmemiştir.
Osmanlı, fikir hayatında tasavvufa ağırlık vermiş, gerek kelâm''ı (İslâm felsefesi), gerek felsefeyi (Eski Yunan felsefesi) pas geçmiştir. Burada Eski Türk mizacının ve zevkinin etkisi açıktır. Ancak sosyal bir çalkantı oluşturmaktan kaçınmak hususundaki Devlet politikasının ağırlığı da hemen göze çarpar.
Hilâfeti, meşîhati, İslâm âleminin hem taht şehrini, hem kutsal şehirlerini elinde tutan Osmanlı, din bahsinde yeni fikirler üretememiştir. Öyle ki, Türk''e yabancı Selefiyye hareketi asrımızın başlarında İstanbul''daki bir kısım din, fikir ve san''at adamlarımızı şiddetle etkilemiştir.
Türkiye Cumhuriyeti hukuk ve devlet düzeninde ise şeriat, hukukun kaynaklarından biri değildir, olumlu veya olumsuz şekilde referans gösterilemez. Laik devlet dediğimiz sistem budur.
Tarihin en büyük zirvesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Kasım, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Önümüzdeki hafta İstanbul''da toplanacak Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilâtı (AGİT) konferansı, 21. asra girişin gerçek ve belirleyici simgesi olacak.
Avrupa Birliği (AB) üyelerini ve adaylarını aşan bir kadro bir araya geliyor. Eski Sovyetler Birliği''nden ayrılmış ülkeler, Kazakistan''a kadar dahil edilmiş. Hepsinin üzerinde Cihan Devleti Birleşik Amerika var. Başkan Clinton, pazartesiye konuğumuzdur.
60''a yakın devletin başkanı veya başbakanını beraberce göreceğiz. 2000''e 45 gün kala İstanbul, devlet başkanı sayısı bakımından bütün tarihte emsali bulunmayan bu konferansa ev sahipliği yapacak. Buna lâyıktır. Zira tarihte -Büyük Konstantin''den Osmanlı''nın sonuna kadar- tam 1600 yıl imparatorluk taht şehri olmuş başka kent yok.
Ne konuşulacak? Pek çok şey konuşulacak da asıl konular insan hakları, çevre, barış ve güvenliktir. Daha önce Paris ve Helsinki şartlarını Türkiye dahil imzalamış devletler, bu defa sayıları epey çoğaltarak bir araya gelecekler.
İnsan hakları, çevre, liberal ekonomi, serbest düşünce, sorunları barış içinde çözme, katkısız demokrasi ve bu blokun mutlak güvenliği, bu hayat şartlarının ve refahın muhafazası ve sürekliliği... İstanbul Konferansı, bu konularda mutabakat ve tedbir oluşturacak. Bu kavramların dışında kalan, uyum sağlayamayan, mızıkçılık eden ülkelerin vay hâline... Hiç şüphe etmeyiniz, yeni yüzyılda veya moda tabiriyle Üçüncü Milenyum''da ikinci sınıf memleketler ve toplumlar muamelesi görecekler.
Türkiye bir de köprü misyonu üstlenebildiği takdirde, hür dünyanın sınırları Asya''ya açılabilecek. Zaten İstanbul, yeryüzünde iki kıt''a üzerinde bulunan tek şehirdir, başkası yoktur. Önemli bir parçası da Asya''da kalan bir Avrupa şehri... Roma ve Osmanlı cihan devletlerinin merkezi...
Ne kadar istenirdi ki, Gümrük Birliği''ne girdiğimiz zaman, bütün uyum kanunlarını çıkarmış ve Anayasa tadillerini gerçekleştirmiş, bunun da ötesine geçmiş bulunalım! Yıllar kaybedildi. Önümüzdeki İstanbul ve sonraki ayda Helsinki konferanslarında Türkiye''nin eli ne kadar kuvvet kazanacaktı...
Acaba AGİT ve AB toplantıları arasındaki bir ayda açığımızı kapatabilir miyiz? Bu derecede akıllı davranmamız mümkün mü?
Osmanlı modeli
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Kasım, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başkan Clinton''ın bir müddetten beri kaç defa vurgulayarak Osmanlı''yı dile getirmesi dikkatimizden kaçmadı. Osmanlı, Avrupa için önemlidir. Avrupa tarihinin bir parçasıdır. Osmanlı ile savaşmamış, önemli ilişkilere girmemiş tek Avrupa ülkesi yoktur. Amerika için bunlar söylenemez. Amerika, İstanbul''da 1820''de elçiliğini açtığı halde bizim Washington''da orta elçilik kurmamız 6.4.1867''dedir. 14.1.1909''da her iki taraf, temsilcilerini büyükelçiliğe yükseltti (ilk büyükelçilerimiz Hüseyin Kâzım Bey, sonra bestekâr Yusuf Ziya Paşa''dır).
Daha Arkansas valisi olduğu gençlik yıllarında Başkan Clinton''ın Osmanlı tarihi ile ilgilendiği tespit edildi. İhtimal bu ilgi, İngiltere''deki tahsil yıllarında başladı. Ama son haftalarda Başkan, niçin ısrarla Osmanlı üzerinde durdu?
Bana göre Türkiye''ye Osmanlı gibi davranın tavsiyesinde bulundu. Türkiye Cumhuriyeti''nin rejimi üzerindeki hassasiyetini bildiği için de, Millet Meclisi''mizdeki 35 dakikalık tarihî konuşmasında 5 defa Atatürk''ü andı.
Biz, imparatorluğumuzu cebren tasfiye etmiş Türkiye Cumhuriyeti olarak, miras alıp sürdürdüğümüz millî kültürümüz dışında Osmanlı yönetiminin neresinden ders alacaktık? Arz edeyim:
Biz Osmanlı''nın, tek resmî dilin Türkçe olmasındaki çok kararlı tutumu dışında, her dile, kavme, cemaate, dine, mezhebe, inanışa tam bir hürriyet tanımasından, klasik dönemde de, 19-20. yüzyıllardaki Yenileşme (Teceddüt) döneminde de bu uygulamayı katıksız sürdürdüğünden ders alacaktık. Clinton bunu ima etti.
Efendim Türkiye Cumhuriyeti''nde dinler, mezhepler hür değil mi? Elbette öyledir ama, Başkan gibi biz de biliyoruz ki Türkiye, meselâ Fransa gibi tam bir millî devlettir. Moda tabiriyle ulus-devlet. Cumhuriyet bu şekilde kuruldu, bugün de böyledir, böyle devam edeceği de şüphesizdir. Osmanlı Türkiyesi, diğer imparatorluklar gibi, milliyetler mozaiği idi. İmparatorluk yönetim biçimleri, ulus-devletlerde uygulanmaz.
Başkan Clinton, her kavmin bağımsızlık istemesinin kimseye yararı olmadığını, 500 devlet ortaya çıkacağını da belirtti. Ama kibar üslûbu içinde, diplomatik dille, insan hakları bâbında elimizi çabuk tutmamız gerektiğini söyledi.
"İstanbul Konferansı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Kasım, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünki İstanbul AGİT Zirvesi, 21. yüzyıla hangi ülkelerle girdiğimizi vurguladı. Tarihe geçecek çok önemli milletlerarası konferanslardan biri idi. Bu çapta bir toplantının İstanbul''da yapılmasını, kendine has sabır ve dirayetle hazırlayıp gerçekleştiren Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel''i kutluyoruz.
Konuşmacı devlet ve hükûmet başkanları, Çeçenistan savaşını vurguladılar. Rusya''yı itidale (ılımlılığa) davet ettiler. Başkan Clinton''ın konuşması Başkan Yeltsin''i kızdırdı. Zira Clinton, yanlış anlamadı isem, Yeltsin''in Amerika veya demokrasilerin desteği ile iktidara geldiğini, demokrasiden ayrılırsa bu desteğin çekilebileceğini ima etti.
Yeltsin, Çeçenler''i terörist kelimesiyle tanımladı. Rusya''nın iç meselesi olduğunda direndi. Ancak Çeçenistan''ın Rusya''nın bir ili değil, Rus Federasyonu''na dahil otonom cumhuriyetlerden biri bulunduğunu pas geçti. Çok yaklaşan seçimlere konsantre idi. Bu yüzden Türkiye''nin ve Birleşik Amerika''nın Rusya''nın dostluğunu aradıklarını hissedemedi.
Moskova, 60 yıl geçmeden ikinci defa ve 21. asrın tam eşiğinde, bir milliyetin soykırıma tabi tutulamıyacağını anlamakta zorluk çekiyor (Stalin, vaktiyle bütün Çeçenler''i Çeçenistan''dan çıkartıp Sibirya''ya sürmüştü). İncil''de, eski günahların gölgesinin uzun olduğu yazılıdır.
Ama bu gerginliğin Çeçen meselesi olmadığına eminim. Rusya için Kuzey Kafkasya meselesidir. Kuzey Kafkasya sorununun ardında ise Hazar bölgesi enerji kaynakları üzerindeki çekişme yatıyor. Rusya, güneyde Batı politikası izleyen Azerbaycan''la Gürcistan''ı yola getirmek için de Ermenistan''ı kullanıyor. Ermeniler, bir asırdan fazla zamandan beri piyon şeklinde kullanıldıklarını anlıyamadılar. Refah ve barış yerine yoksulluğu ve işgalciliği tercih ediyorlar. Biz Türkler, onlar için çok üzülüyoruz.
Dünki Ecevit-Simitis görüşmesi keza çok önemli idi.
İstanbul Şartı (Senedi) dün imzalanacaktı. Bugüne kaldı. Rusya''nın kabûl edebileceği bir metin oluşturulmaya çalışılıyor.
Her konuşmacı, Türkiye''ye ve Demirel''e teşekkür etti. Demirel''in çeyrek yüzyıl önce AGİT''in ilk Helsinki Nihaî Senedi''ni imzalayıp bugün de politikada kalan tek lider olduğu belirtildi. Doğrusu Türkiye için, başka bir şekilde asla sağlanamıyacak bir tanıtma platformu idi.
AGİT sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Kasım, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilâtı''nın (AGİT) İstanbul Konferansı, Türkiye açısından tam başarı ile sona erdi. Bu çapta bir toplantının İstanbul''da yapılmasını düşünen, isteyen, kabûl ettiren, hazırlatan ve en mükemmel şekilde yöneten Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel''i kutluyoruz. Konferans sırasında çok önemli temaslar yapan Sayın Başbakan''ı, Dışişleri Bakanı İsmail Cem''i, kusursuz bir organizasyonu yürüten dışişleri mensuplarımızı da kutlamak gerekiyor. Bu ortamı sağlayan Sayın Bahçeli ile Sayın Yılmaz''ı keza unutmamalıyız.
Türkiye için öylesine bir tanıtım oldu ki, bir ay sonraki Avrupa Birliği Helsinki toplantısındaki adaylığımız, hemen hemen kesinleşti.
Bakü-Ceyhan boru hattı anlaşmasının imzası, Türkiye''nin hem enerji bakımından, hem Orta Asya politikası bakımından geleceğini çizdi. Bence bunlardan da önemlisi, Cumhurbaşkanımız''ın vurguladığı gibi İstanbul''u kurtardı. Boğaz''dan yılda milyonlarca ton petrol geçirmek planı gibi İstanbul için en fantastik suikast teşebbüsü önlendi.
Bakü-Ceyhan hattını inşa edecek şirketler hakkında şüphe belirtenlere katılmıyorum. Washington bu şirketlere sözünü dinletir. 2,5 milyar dolarlık bir yatırım için Amerika, Hazar havzasını Rus hegemonyasına bırakmaz.
Ayrıca Başkan Clinton''ın TBMM''deki tarihî konuşmasını hiç unutmamak gerekiyor.
Bütün bunlar iyi de, insanımızın, bilhassa yöneticilerimizin, politikacılarımızın mizaçlarını da pas geçmeyelim. Rehavete kapılmakta, fırsatları kaçırmakta ve değerlendirememekte, yapacağımızı yaptık daha ne olsun? demekte üzerimize yoktur.
15 Aralık gününden önce Meclis''ten mutlaka demokratikleşme yönünde birkaç kapsamlı yasa çıkarmamız şarttır. Ayrıca Kıbrıs konusunda kavgacı tavrımızı bırakarak istendiği kadar konuşmaya hazır bulunduğumuzu belirtmeden, Helsinki''ye girmeyelim.
AGİT İstanbul Konferansı''nda yapılan konuşmalar ve onaylanan metinler, 21. yüzyılda hangi felsefe ile yaşayacağımızı işaret etti. Bunu algılamakta geciken devletlerin hayat standartlarının daralacağı âşikârdır.
AGİT ve Ermenistan
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Kasım, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Alparslan Türkeş''in, Turgut Özal''ın, Süleyman Demirel''in nice şahsi gayretleri yanında Başkan Clinton da Azerbaycan''la Ermenistan''ın arasını bulmak istedi. Ama Rusya karşı çıkıyor, barışı engelliyor. Ermenistan''la barış İran''ın da işine gelmiyor. Kendi Azeri vatandaşlarını incitmek pahasına İran, işgalci Ermenistan''a destek veriyor. Gürcistan ise Güney Kafkasya''da Ermenistan''ın da katılacağı işbirliğine taraftardır.
Birleşik Amerika''nın ve Türkiye''nin Ermenistan''a teklifleri gayet basittir: Azerbaycan''la anlaş, seni dünyaya açalım! Ne kadar parlak ve cazip bir teklif. Ancak Asala, Taşnak, Hınçak gibi terör örgütleri, Ermeni zekâsını körletmiş, öz çıkarlarını göremiyecek hâle getirmiştir. Bu kafa geçmişlere takılı kalmış, Ermeniler için felâketlere sebeb olmuş bir zihniyeti temsil ediyor. Bu kafa ile 21. yüzyılda yaşamak mümkün değildir.
Yakasını fena halde Moskova''ya kaptıran, Rus uydusu durumuna düşen Ermenistan, hareket yeteneğini kaybetmiş görünüyor.
Güney Kafkasya''da barışın şartı Ermenistan''ın, bir milyon Azeri''yi kaçgun (kaçkın) hâle düşüren işgali altındaki Azerbaycan''ın beşte biri büyüklüğünde topraklarını boşaltıp geri vermesidir. Dağlık Karabağ''daki Ermeni otonomisinin eskiden olduğu gibi devam edeceği tabiidir. Ermenistan, Azeri topraklarını işgalde direndiği müddetçe zararlara uğrayacak ve vatandaşlarına ıstırap çektirecektir.
Rusya, Güney Kafkasya''dan elini çekmemek için Ermenistan''ı kullanıyor. Kuzey Kafkasya''da ise, federasyonunun bir parçası olmasına rağmen ateş ve kana boğuldu. Bu politika, Rusya ile Batı''nın arasını açtıkça açıyor. Muazzam Rusya devletine zarar veriyor.
Ermeniler pratik, çalışkan, zeki, san''atkâr bir millettir. Azerbaycan''la barış yaptığı takdirde, çok değil, bir yıl içinde küçücük Ermenistan refaha erişecektir. Türk limanlarından Karadeniz''e ve açık denizlere ulaşacaktır. Batı, büyük yatırımlar yapacaktır.
Clinton Amerikası da, Türkiye de, Batı da bunu istiyor. Rusya ve İran''a mahkûm, huzursuzluk içinde ve yoksul bir Ermenistan''ın ise, istikbali görünmüyor, karanlıktır. AGİT İstanbul Konferansı''nda Ermenistan Cumhurbaşkanı''nın çekingen tavırları gözden kaçmadı. Halbuki Ermeni barışı için fırsattı. Erivan bu fırsatı değerlendiremedi.
Rusya nereye gidiyor?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Kasım, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Önümüzdeki zaman parçası içinde Hazar havzası enerji kaynakları için Birleşik Amerika''nın Batılı devletleri ve Türkiye''yi yanına alarak Rusya ile çekişmesi, dünya dış politikasını belirleyecek.
Bu çekişmede Türkiye''nin yeri bellidir. Ancak Rusya, Türkiye''nin hâlâ Karadeniz''deki büyük komşusudur. Hâlâ muazzam bir devlettir. Ekonomik çöküntüsüne ve demokrasiye adapte olmaktaki çalkantısına bakıp hakkında yanlış hesaplar yapılamaz. Zaten Ankara, böyle bir hesap içinde değildir. Daima Rusya ile anlaşmayı ve dostluğu tercih eder. Ankara''nın bu politikası, Moskova''nın Orta Asya ve Güney Kafkasya''daki kesinlikle maziye karışmış sömürgeci tutumuna prim verecek üslûp taşıyamaz.
Kuzey Kafkasya''ya gelince, Rusya Cumhuriyeti''nin değil, Rus Federasyonu''nun parçasıdır. Bu netameli bölgede Karadeniz''le Hazar arasında küçük otonom cumhuriyetler sıralanıyor. Hepsi iliklerine kadar Rus''a hasım kavimlerle doludur. Zira Rus kültürüne her bakımdan yabancı toplumlardır ve Rus''tan çekmedikleri kalmamıştır. Hepsinin nazarında Rus, müstevlîdir.
Kuzey Kafkasya''da Rusya''nın istikbali için bahse giren kaybeder. Ama Rusya''nın iç meselesidir. Bunu unutmamak gerekiyor. Fakat Moskova''nın bu veya başka bir bölgede, tarihe karışmış metodlar uygulamasına demokrasiler, blok hâlinde karşı çıkacaklardır.
Rusya, seçimlere çok yaklaştı. Biraz da bu atmosferin etkisindedir. Seçim sonuçlarına göre politikası, demokrasilere yaklaşabileceği gibi, aksi de varittir.
Aksi varittir. Çünkü tarihçiler Rus karakter yapısını bilirler. Rus milleti, edebiyatının ve musikisinin olağanüstü zenginliğinden de anlaşılacağı üzere, duygusal ve romantik, fevrî ve heyecanlıdır. Kolayca hırçınlaşabilir. Kendi kendisine büyük zararlar vereceğini kaale almaksızın başını belâya sokabilir. Bunu yaparken pek çok devlete, hattâ dünyaya bu belâyı bulaştırabilir.
Rusya, ekonomisini ve demokrasisini yoluna koyup Avrupa camiasına girmedikçe, hırçınlığı sürüp gidecektir. İmparatorlukların tasfiyesi kolay değildir. Uzun vâdeli ve çok sancılı bir iştir.
.Helsinki''ye az kaldı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Kasım, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Helsinki''de yapılacak Avrupa Birliği toplantısına iki hafta kaldı. Türkiye''nin resmî adaylığı görüşülecek. Önümüzdeki kısa müddet içinde çok olumsuz bir gelişme olmadığı takdirde kabûl edilecek. Hemen ekliyelim, olumsuz gelişme ihtimalinin bizden kaynaklanabileceği varittir. Zira yüce Türk devletini öylesine içine kapalı, yoksul, fakat gururlu hâle getirdik ki, benim gibi tarihle fazlaca uğraşanlar temkinli düşünüp yazmak durumundadır.
Adaylığımızın onaylanacağını söyledim. Burada tatsızlık, adaylığın temenni mahiyetine bürünmüş şartlara bağlanmasıdır. Slovakya ve Litvanya''ya koşulmamış şartları soğuk karşılarız. Şartlar, adaylığımızın tescilinden sonra başlayacak ve diğer devletlerden ne isteniyorsa tabiatiyle bizden de onlar talep edilecektir. Aksi takdirde milletçe haklı olarak öfkeleneceğiz. Zaten soğukkanlı bir toplum ünümüz yoktur. Bütün Akdenizliler gibi heyecanlı ve duygusalız.
Öfkelenmeye hakkımız şuradan doğar ki, bizim adaylığımız zaten 40 yıl önce kararlaştırılmış, kabûl ve imza edilmişti. Ancak akıl almaz bir iş yaptık, çeyrek yüzyıl önce Yunanistan''la beraber tam üyeliğe geçiş müracaatında bulunmadık. 5-10 yıl mühlet istedik. Efendim, o müddet içinde sanayiimiz gelişecekmiş! Bu yutturmacayı, öylesi kuruluşlar makul karşıladı ki, inanamazsınız. Acıyla ve asabiyetle hatırlıyorum. Zira sanayiimiz asıl, üyeliğe geçiş periyodunda gelişecekti. On milyarlarca dolar yardım alacaktık.
Bu hatırlatmayı çok kişinin sevimli karşılamıyacağını biliyorum. Ama hatırlamaya mecburuz ki, gene sakarlık yapmıyalım.
Türk milletinin geleceği, yüksek menfaatleri ve tarihin her döneminde olduğu gibi dünya üzerinde önemli düzeyde bulunması bahis konusudur. Diplomasi gerçek bir san''attır. Katı kalıplar, diplomasiyi işlemez hâle getirir. Diplomasinin sınırlandığı rejimlerde büyük zararlar göze alınır.
Biz, resmen aday olup, uygar devletlerin çizgisini elde etmek istiyoruz. Bunu Türk insanı için istediğimiz âşikârdır. Yabancılara hoş görünmek illetinde bulunduğumuz iddiası lâf salatasıdır.
Temennimiz Sayın Başbakan''ın 15 gün sonraki Helsinki toplantısının kapanışına gidip huzur içinde akşam yemeğine katılmasıdır (şartlı adaylık hâlinde Ecevit, bu yemeğe katılmıyacaktır).
Milliyetçilik hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Milliyetçilik, milleti için üzülmek duygusunun oluşturduğu bir fikir akımıdır. Millet olabilmiş toplumlarda bu duygu binlerce yıldan beri mevcuttur. Tarihin akışını düzenlemiştir. Ancak, büyük fikir akımlarından biri hâline gelmesi son 200 senenin eseridir. Türkiye Türkleri''nde ise sadece 130 yıl...
Milleti için üzülmeyen, milletinin dertlerini dert edinemeyen kişi, karakter yapısı bakımından milliyetçi olamaz.
Bütün fikir akımları gibi milliyetçiliğin de olumlu ve olumsuz, yüce ve sapık tarafları ve uygulamaları vardır.
Fransızlar ve Almanlar, milliyetçilikleriyle yeri göğü inletmişlerdir. Ama bu düşünceyi en akıllı, kendilerinin en yararına uygulayabilen İngilizler''dir. Milliyetçilik edebiyatı yapmaksızın, hattâ bu kelimeyi telaffuz etmeksizin... Ve diğer ulusların milliyetçiliğini faşist, totaliter, ırkçı, emperyalist gibi aşağılayıcı ithamlarla suçlayarak... Zira İngiliz imparatorluğunu en ciddi şekilde tehdide kalkışan milliyetçiler 19. asır başında Fransa''dan, 20. asır ortalarında Almanya''dan çıktı.
Ruslar da dehşetli milliyetçidir. Komünizm gibi milliyeti ve dini reddeden bir ideolojiyi, Ruslar için maharetle kullanıp nice ulusu iliklerine kadar sömürdüler. Rus milliyetçiliği hâlâ dehşet saçıyor.
Milliyetçilik duygusu, millet olabilmenin birkaç temel şartından biridir. Milliyetçilerden nefret ettiklerini sıkça vurgulayan sol partilerde bile bu duygunun bulunmadığını sanmak gaflettir.
Milliyetçiliğin çeşitleri, nüansları, farklı tatbikatı, fraksiyonları vardır. Ama çok kaba şekilde akıllı (veya olumlu) ve akılsız (veya olumsuz) diye ikiye ayırmak, daha anlaşılır bir tariftir. Yakın tarihin en akılsız milliyetçisi Hitler, en akıllısı Atatürk''tür.
Türk milliyetçiliği 21. yüzyıla (veya üçüncü binyıla), Türk''ün yüksek menfaatlerini savunabilmek için, küreselleşmiş bir dünyaya adapte olarak girmek durumundadır. Türkiye''de Merkez Sağ çöküntü hâlindedir. Türk milliyetçiliği, çağdaşlaşabildiği ve liyakat gösterebildiği ölçüde, boşalan Merkez Sağ''ı doldurmak şansı ile karşı karşıyadır. Merkez Sağ ise Türkiye''de her zaman iktidar demektir.
Avrupa Birliği ve biz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği''ni ne kadar istiyorsunuz? sorusunun cevabı, hayli karmaşıktır. Zira kendini Avrupalı Türk hissetmeyen kişinin fikren taraftar olması yetmez. Fâtih, Sultan Mahmud, Atatürk, Menderes derecesinde Avrupalı Türk sıfatımızdan emin bulunmamız gerekiyor.
Çikita muzu önce yasaklamak isteyen, ertesi gün -herhalde uyarıldığı için- yasağa açık kapı bırakan bir bakan, Avrupa Birliği''ne ne derecede uyum gösterebilir? Çamaşırımızı gece yıkamamız tavsiyesi, çağdaşlık alâmeti sayılabilir mi? Gazımız, elektriğimiz kesilerek millete hangi fikir telkin edilebilir?
O kadar kapalı yaşamış, Avrupa''daki, Amerika''daki tahsil yıllarımızda bile yabancı kültürlere girerek anlamakta o kadar başarısız kalmışız ki, her yenilik bizi korkutuyor.
Meselâ Sultan Mahmud''un fes inkılâbı, Atatürk''ün şapka inkılâbı ne radikal değişimdir, ne sembolik göstergelerdir. Bunun adı şapkadır denerek bir günde yapılmışlardır.
Korku, milliyetçiliğin yanlış algılanmasından kaynaklanıyor. Kültürün köylüde ve yerli malın en iyisi olduğunu söyleyen geçmiş devirlerin milliyetçiliğidir. Milliyetçilik, yüksek millî kültürü en büyük özenle korumak, geliştirerek sonsuza kadar yaşatmaktır. Türk''ün Türk kalarak bekası bununla mümkündür. Kültürümüz gibi çok büyük oluşumların, yabancı medeniyetlerle iç içe bulunmasından çekinmek anlam taşımaz. Dünyaya kapanarak milliyeti korumak gibi bir şey yoktur. Böylesine yaratılışta olsa idik, güzelim Türkistan''dan çok netameli bu coğrafyaya gelir mi idik?
Diğer bir korku, devleti yönetenlerin, milleti tesâhüb (sahiplenme) duygularıdır. Modern Türkiye''yi oluşturan, ancak modası çoktan geçen ünlü Reşid Paşa bürokrasisidir ki, Cumhuriyet''te ayniyle devam etti. Milletin, gerçek sahibi bulunduğu sadece söylendi. Ne 1950''de, ne bugün uygulamaya geçilemedi. Menderesler, Demireller, Özallar yetmedi. Atatürk gibi radikal değişime karşı korkusuz bir liderin 1945''ten sonra hayatta kalması gerekiyordu.
Nasıl anlatabilsek ki, Avrupa normlarını biz Batı''ya yaranmak, hattâ AB''ye girebilmek için istemiyoruz. Bu normlar bize lâzım olduğu için istiyoruz. Türk, bu kuralların dışında bırakılmaya, böylesine bir hayata mahkûm edilmeye müstahak değildir.
Çeçenistan''da soykırımı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ruslar''ın Çeçenistan harekâtının boyutları, her türlü çizgiyi aştı. Tam bir soykırımına dönüştü. Bu şiddetin sebeplerinden birinin, Rusya''da çok yaklaşan seçimler olduğu biliniyor. Başkan Yeltsin, gönlünce seçim sonuçları istiyor. Politikacı sıfatıyle bu husus onun hakkıdır. Ama bir kavmin yok edilmesi pahasına seçim kazanılmaz. Korkarım Sayın Yeltsin tarihe Çeçenkıran unvanıyle geçecek. Politik hayatını, hem de kendi devletini oluşturan bir milliyetin imhası ile kapatmak, seçim kaybetmekten çok daha kötüdür. Dünyanın en güçlü ordularından birinin, en ağır silâhlarla küçük bir yiğit milletin üzerine gitmesi ne demek?
Aslında Ruslar, Rusya federasyonuna dahil otonom cumhuriyetlere ve bölgelere gözdağı vermek istiyorlar. Çeçenistan''ı yok edip Dağıstan''ın, Tataristan''ın, Çuvaşistan''ın ve emsalinin gözünü korkutmak emelindeler.
Bunun da üzerinde, Hazar havzası petrol ve gaz yataklarının kontrolü ve dağıtımı meselesi var. Moskova, Çeçenistan''ı petrol yolu üzerinde engel görüyor. Diğer gayri Rus kavimlerin de yeni engeller oluşturmasından, Moskova''ya kafa tutmalarından çekiniyor.
Çeçenistan, Rusya Federasyonu''nun bir parçası, federasyonun bir iç meselesi ama, Rusya Cumhuriyeti''nin bir ili, bir eyaleti değil ki... Federasyon içinde otonomi, içişlerinde tam serbestlik verilmiş bir cumhuriyet. Çeçenler, federasyonu oluşturan kavimlerden biri.
Ruslar''ın, çarlık ve Sovyet dönemlerine özenip, bir kısım vatandaşını yeryüzünden silmeye kalkışması, orta ve uzun vadede Moskova''nın aleyhine işler. Sivil halka, Grozni gibi büyük bir şehri boşaltmaları için ültimatom vermek ne demek? Hitler ve Stalin devirlerinde miyiz? 2000 yılında böyle şeylere kalkışanlar, dünyadaki saygınlıklarını kaybederler. Kendi başlarına kalırlar diyeceğim ama, İran Dışişleri Bakanı, Çeçen harekâtında da Moskova''yı destekler sözler söyledi. Bu sözler, İran vatandaşlarınca tasvip görmez ve Tahran''ın Kafkasya''daki itibarını ortadan kaldırır.
Milyonlarca Kafkas kökenli Türk''ün yaşadığı Türkiye''de halkımız, Çeçen kırımı için üzülüyor. Moskova, Kafkasya''da geleceğinin olmadığının telâşı içinde, Rus menfaatlerine aykırı eylemler yapıyor.
İkinci Binyıl''ın son Ramazanı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ramazan inşallah Türk milletine hayırlar getirecek. Fazla ıstırap çektiği dönemlerden sonra Cenâb-ı Hak, milletimize daima bir lütuf dönemi ihsan buyurmuştur. Tarih böyle yazıyor.
Artık saat meselesi. Helsinki''den iyi haberler bekliyoruz. AB, Avrupa tarihini ve kültürünü oluşturan başlıca milletlerden ve Batılılar''ın tabiriyle bir imparatorluk ırkı olan Türk''ü savsaklamak gibi bir hata yapmıyacaktır. Akıl, mantık, hesap, kâr ve menfaat üzerine kurulmuş bir uygarlık, böylesine vahîm bir hatayı kaldırmaz.
2000 yılında maalesef kemerleri sıkacağımız anlaşılıyor. Sonrası ferahlıktır.
Geçtiğimiz 20. yüzyıl, asırların en kanlısı idi. İnsanlık barışa ve huzura susadı. Ama beşer tabiatı gereği pürüzler sürüp gidecektir. Her toplum çok uyanık, çok çalışkan olmak durumundadır. Gafillerin ve tenbellerin vay hâline!
Büyük komşumuz Rusya''nın başkanı Yeltsin, iktidarının son deminde Pekin''e koştu. Sulh ve salâh için mi dersiniz? Ne gezer! Minicik yiğit bir millet olan Çeçenler''e karşı destek almak için. Ve bu desteği aldı da Rusya ve Çin gibi iki dev, bir milyon Çeçen''e karşı. Dünya, bu traji-komedilerden kurtulmalıdır. Hâlâ Birleşik Amerika''nın baş çektiği Batı, Çeçen kırımını kınıyor. Ama Boşnak''ı ve Arnavut''u Sırplar''a karşı korumakta yetersiz kalmıştır.
Dünya yeniden iki düşman bloka ayrışmak istemiyor. Zaten fiilen iki blok var: Demokrasi âlemi ve bu âlemin dışında kalan bütün ülkeler...
Türkiye demokrasi âleminin içinde ama, sınırda bulunuyor. Niçin merkeze oturamadık? Reform yetersizliğinden, reform gecikmelerinden... Politik istikrarsızlıklar, siyasî iradeyi hantallaştırdı ve Türk mâşerî dehâsını açığa çıkartamadı.
Helsinki sonrasında durumumuz ne olacak? Pazartesi sabahı, bu konu ile sevgili okuyucularımın huzurundayım.
Hayırlı olsun!
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''nin 200 küsur yıllık çağdaşlaşma (Osm.Teceddüd) tarihinde yeni bir döneme girdik. Çok meşakkatli yoldur. Öylesine engellere takıldık (ve takılacağız) ki, bir tarih kitabında okunsa bile üzüntü verir. Türk imparatorluğunda 1793''te devlet rejimi olarak Nizâm-ı Cedîd''i (Yeni Düzen demek!) ilân edip bu uğurda çok değerli başını veren (üçüncü) Sultan Selim''i, (ikinci) Sultan Mahmud''u, Büyük Reşid Paşa''yı, Âli Paşa''yı, Atatürk''ü, Menderes''i, Özal''ı sevgi ve saygıyla anıyoruz.
Demirel''i, Ecevit''i, Bahçeli''yi, Yılmaz''ı, Cem''i kararlı gayretleri ve sonuç almaları bakımından kutluyoruz.
Avrupa Birliği''ne destek veren Çiller''i ve Doğru Yol Partisi ile Fazilet Partisi''ni ve Cumhuriyet Halk Partisi''ni de unutmuyoruz.
Bizden 1878''de ayrılan Romanya''dan 1908''de ayrılan Bulgaristan''tan ve emsalinden sonra aday olabilmemizin sebepleri üzerinde ne kadar durulsa azdır. Avrupa''nın kusurları vardır ama, temelde Türk devletinin radikal reformlara karşı yetersizliği yatar. Önümüzdeki en değerli zaman parçasında aynı gaflete düşmemek için, yabancıyı suçlayıp kurtulmak huyumuzdan vazgeçmemiz gerekir.
Çeyrek asır önce Avrupa Birliği''ne akıl erdiremeyenlerimiz o kadar çoktu ki... Yakasını Marksizme kaptırmış, yahut Atatürk''ü 1938''de dondurmak sevdasındaki Kemalistlerden tutunuz da, muhafazakâr İslâmcılara ve milliyetçilere kadar muhalefet yaygındı. Özel sektörümüz, dehşete düşmüştü. Hepsinin vizyondan mahrum bulunduklarını vurgulamaktan hiç çekinmiyorum. Ve bu bakımdan, şimdi geldiğimiz çizgiyi küçümsemiyorum.
1856 Paris Andlaşması ile resmen 7 Büyük Avrupa Devletinden (Osm. düvel-i muazzama) biri ilân edilen Türkiye''nin sonradan mesafe alamaması, felâketimiz oldu.
Türkiye''nin adaylığı bize de, Avrupa''ya da hayırlı olsun! Avrupa Birliği, aklını başına topladı. Avrupa''nın sınırını Meriç''te kesmek kapital hatasını düzeltti. Avrupa sınırının gerçek mânâda Avrasya''ya uzandığı Helsinki''de resmen tescil edildi.
Ne zaman gireriz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bugün Moğolistan''da kalan Türk Hâkanlığı''nın taht şehri Ötüken''den ayrıldığımız 1200 yıl oldu. O zamandan günümüze, sürekli batıya gittik. Uzun, fakat yönünü hiç şaşırmayan bir yürüyüştü. Başkentimiz 1402''de Edirne, 1453''te İstanbul idi.
Türk olarak Avrupa kıt''asındaki maceramız çok daha eskidir ama, ben yalnız Türkiye''den bahsediyorum.
Asya''dan asla kopmamış ve hiçbir zaman kopmayacak bir Avrupa devleti...1074''te kurulan Türkiye devletinin pozisyonu budur. Onun için 5 asra yakın başkentini İstanbul''da kurmuş gibidir. İstanbul, yeryüzünde iki kıt''a üzerindeki tek şehirdir.
Avrupa Birliği, çağımızın hayrete değer bir oluşumudur. Üyesi bütün devletler haklı olarak iftihar ediyorlar. Kökende Almanya ile Fransa''nın bir daha asla savaşmamalarını ekonomik yönden sağlamak düşünülmüştü. Biz de bu birliğe adayız. Üyeliğimiz ne zaman gerçekleşir?
Bu, tamamen bizim elimizdedir. Yüzde doksan bizim irademizde. Çalışkanlığımız, hızlı davranabilmemiz, yeniliğe intibak isteğimiz, engelleri aşabilme yeteneğimiz, refaha ve huzura arzumuz, üyelik sıfatını alacağımız tarihi belirleyecektir. Siyasî istikrarsızlık olmazsa, aklı başında yöneticileri iş başına getirebilirsek, çağ kaybetmiş ideolojiler peşinde koşmazsak, birkaç yıllık iştir. Sadece birkaç yıl... Bizden önceki adayları sollamamız mümkündür.
Milletçe adam olamayacağımıza inanmış kişilerin üyeliğimiz için 10, hatta 15, 20 yıl hesaplamaları, hattâ hiç üye sıfatını elde edemeyeceğimizi söylemeleri, kabule şayan değildir. Bunlar, Türkiye''nin bugünkü berbat şartları içinde sürüp gitmek isteyen, ellerinden iş gelmez, herkesi de öyle sanan insanlardır. Türk''e inançları yoktur.
Ama yolumuzun çetin, çok çetin olduğunu belirtenlere katılıyorum. Zira pek çok şey değişecektir. Değişime karşı tabiatte bulunanların vay hâline... Asla değişmez kurallar, bölünmez bütünlüğümüzdür. Atatürk sevgisidir. Teokrasi romantizminin asla gerçekleşmeyeceğidir.
5 yıl sonra; millî kültürüne hakkıyle sahip, ekonomisini düze çıkarmış, vatandaşlarını ileri ülkelerdeki imkânlara lâyık gören bir zihniyetle yönetilen Türkiye Cumhuriyeti oluşacaktır. Atatürk''ün muâsır medeniyet seviyesi dediği işte budur
Örnek bir Türkiye
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Aklımızı başımıza toplayabilmek imkânımız varsa, Avrupa Birliği üyeliği şartlarını azimle ve sür''atle yerine getiririz. Hemen örnek bir Türkiye oluşur. Sovyetler''in dağıldığı döneme rastlayan liberal ekonomiye geçişimiz sıralarında Türkiye''nin Varşova Paktı, Sovyet ve Balkan ülkelerine örnek gösterildiğini hatırlatıyorum. Ama o ülkelerin çoğu özelleştirmelerini tamamladılar. Üstelik hiç tecrübeleri bulunmayan demokrasinin kurallarını yürürlüğe koydular. Eski eyaletlerimizin bizden önce Avrupa Birliği şartlarına hazır olmaları bizi -haydi utandırıyor demeyeyim- çok üzmüştür. Türkiye''yi yönetenlerin Türk''ü üzmeye, hele utandırmaya hiç hakları yoktur.
Çağın gerisinde kalan mekanizmaları aşıp çağı yakalayan reformları gerçekleştirmek, millî borcumuzdur. Bunu Avrupa için değil, kendimiz ve çocuklarımız için yapacağız.
Avrupa Birliği üyesi Türkiye, örnek oluşturacaktır. Zaten Amerika da, Avrupa da bunun farkındadır.
Kimlere örnek olacağız? Önce Türk cumhuriyetleri kardeşlerimize... Sonra İslâm âleminden hevesi olanlara... Belki daha pek çok ülkeye... Asırlarca dünyaya düzen vermiş bu milletin yeteneğini kaybettiğine inanmam. Yeter ki mâşerî dehâ harekete geçirilebilsin.
Derin tarihçiler 21. yüzyıl Türkiyesini tasavvur edebiliyorlar. Bu tasavvur çok yeni de değil. Bu sebepten geçtiğimiz yıllarda Türk''ün yolunu kesmek tecrübeleri yapıldı. Şimdi akıl ve mantık hâkim olmaya başladı. Bu temayül derinleşecektir. Nedir? Türk''ü yanına ve içine almak suretiyle daha güzel gelişmelerin gerçekleşebileceği fikridir.
Türk''ü dışlamak, yıpratmak, yoksullaştırmak teşebbüsleri zararlı, hattâ tehlikelidir. Bu teşebbüslerin en büyüğü Dünya Galibi devletlerce 1920''de yapıldı. Sonuç malûmdur.
Turan terimiyle sembolleştirilen Türk âleminin işbirliği yolu da Avrupa Birliği''nden geçiyor. Her iki istikamette gelişmemizde tenakuz yoktur. Gerçeğin ta kendisidir.
Eğer Helsinki''de aksaklık çıksaydı... Türkiye sert biçimde içine kapanır, maruz kaldığı zararın fazlasını etrafa saçardı. Amerika da, Avrupa da bunu gördü. Biz de görebilelim ve örnek Türkiye''yi oluşturalım.
Reform hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Reform, bir devletin ve milletin batmaması için yapılır. Olağanüstü ürkütücüdür. Derin tepkiler açığa çıkar. Zira düzen değişmektedir. Değiştiren güce karşı nefrete yakın duygular genelleşir. Tarih boyunca bütün toplumlarda böyle oldu.
En büyük reformatörler peygamberlerdir. Reformu Allah adına yapmışlardır. Devlet adamlarına gelince, reformlarında, bir ölçüde yanılırlar. Osmanlı Türkiye''sinde Fâtih''ten sonra en radikal reformatör Sultan Mahmud''dur. Yeniçeri ordusunu tarihten silerken, birinci sınıf bestekâr olmasına rağmen yeniçerilik unsurları gördüğü muhteşem Mehterhâne-i Hâkaanî''yi, yeniçeri arşivini, mezar taşlarındaki yeniçeri başlıklarını, şehirlerimizde Sünnî bir tarikat olan Bektâşî dergâhlarını ortadan kaldırması, en ünlü örnektir.
Ama bu hatalar, yaptığı reformların devlete ve topluma kazandırdıkları yanında hiç önemli değildir. Nitekim 1566''dan saltanatın sonuna kadar devlet başkanlarımızın en dehâ sahibi, en yüksek kültürlüsü değerlendirmesiyle tarihe geçti. Bugünkü Türk Ordusu, onun 1826 reformu ile kuruldu. Yeniçerilik devam etse idi hâlimiz nice olurdu? Devlet yönetimini askeriye ve ilmiyeden alıp mülkiye sınıfına verdi. Menfaatleri bozulanlar, hâkanlığı dışında halîfe-i rûy-i zemîn de olan hükümdara Gâvur Padişah dediler. Zira üstelik fes, pantalon, ceket giydirmişti. Çok genç yaştaki kızına da fes giydirip kışlaları ziyarete yollamış, askerle karavana yedirmişti. Devlet dairelerine resmini astırmıştı. En vahîmi, elini kaldırıp parmağıyla Batı yönünü gösteren ünlü yağlı boya tablosunu yaptırmıştı! Hâsılı o devirde pek çok havsalanın almadığı şeyleri gerçekleştirdi.
Bugün ülkemiz, Orta Afrika ile Orta Avrupa arasında uzanan 1826 Türkiye''sinden daha iyi şartlarda değil. 1826''nın ve 2000 yılının şartlarından bahsediyorum. Per capita 3.500 dolarla, iki nesli kucaklayan ve 7 sıfırlı banknot oluşturan enflasyonla, çetelerle iç içe girmiş, rüşvet ve ihtilâsa boğulmuş resmî mekanizmalarla, bütçesini faize ve KİT açıklarına kaptırmış bir devletle, en düşük ücretlerle çalıştırdığı memur sayısını milyonlara çıkaran ve gene memur sınavı açan bir zihniyetle, ne çağdaşlık, ne başbakanımızın tabiriyle çağcıllık mümkün değildir. Derin tarihimiz, coğrafyamız, kültürümüz, millî dehâya sahip bulunmamız sayesinde ayaktayız.
Reformlarımızı tamamlayamadığımız takdirde, AB ve ABD bile bizi kurtaramaz. Reform, irade ile olur. Ufak tefek hatalar kaale alınmaz. Durumlarının sarsılacağı endişesine kapılanlar pek çok şey yaparlar. Ancak bahis konusu, Türk''ün istikbali ve kaderidir.
Kürtçe hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bir bakanımız, Kürtçe radyo-TV yayını yapılabilmesi gerektiğini söyledi. Diğer bir bakanımız bir milletin tek resmî dili olur dedi.
Bir milletin tek resmî dili, hattâ tek dili olması tabiîdir. Bir devletin ise birden fazla resmî dili bulunabilir. Ama bu, Türkiye için bahis konusu değil. Soruna biraz daha inelim.
Türkiye, Fransa yapısında bir devlettir. Vatandaş evinde, açıkta, her yerde istediği dili konuşabilir. İstediği dilde yayın yapabilir. Ancak Türkiye''de tek resmî dil Türkçe ve tek resmî alfabe Latin alfabesidir. Ayrıca Türkçe öğrenmek, her vatandaş için kesinlikle zorunludur. Bu kurallar, hiçbir şartta asla değişmez.
Osmanlı Devleti, bütün imparatorluklar gibi milliyetler mozaiki idi. Ama tek resmî dil Türkçe ilkesinden hiç taviz vermedi. Diğer dillerin ve bütün dillerin kendi cemaatleri içinde kullanılması, öğretilmesi, yayın yapması ise serbestti.
1876 Kaanûn-i Esâsîsi''nde (Anayasa) Sadrâzam (Başbakan) Midhat Paşa, belli başlı diğer imparatorluk dillerine de resmîlik verilmesini istedi. O kadar asırlık Osmanlı politikasına temelden aykırı bir teklifti. Sultan Abdülhamid, bu teklifi Anayasa metninden çıkarttırdı, tek resmî dilin Türkçe olduğuna dair 18. maddeyi koydurdu.
Sultan Abdülhamid''in yeğeni (kızkardeşinin oğlu) ünlü sosyolog Prens Sabahaddin Bey, adem-i merkeziyyet (yerinden yönetim) ilkesini savundu. Türkçe konuşanların azınlıkta bulunduğu imparatorluk eyaletlerinde, o eyalet halkının konuştuğu dilin de, Türkçe ile beraber olmak şartıyle, resmî sayılabileceğini ileri sürdü. Cumhuriyetle millî devlete geçildiği için, bu gibi fikirler bahis konusu edilmedi.
Bugün Kürtçe kitap, kaset yayını serbesttir. Bir kanun maddesinden dolayı Kürtçe radyo ve TV yayını yapılamıyor. Serbest bırakmakta sakınca bulunmadığı, hattâ Kürtçe öğreten cemaat okulları da olabileceği düşüncesindeyim. Fakat Türkçe öğrenmenin, Türkiye Cumhuriyeti uyruğundaki her çocuk için, mecburî tutulacağı doğaldır. Çocuğun ana dili ve dini fark etmez. Ancak bütün Kürt dillerini serbest bırakmalıdır. Biribirini anlamayan 4 Kürt dili var.
Kürt asıllı Türkler''in çoğu Türkçe konuşuyor. Folklor malzemesi dillerin romantizm ötesinde fiilen değerleri yoktur.
Türkçe bugünkü modern Avrupa dillerinin hiçbirinin daha oluşmadığı 1300 yıl önce Göktürk Yazıtları gibi şâheser vermiş muazzam bir kültür ve ilim dilidir. Meraklı vatandaşın ise Türkçe''nin yanında istediği yerel dili kullanabilmesi gerekir. Cemaat ve özel teşebbüs işidir. Devletin olmazsa olmaz temel ilkesi, her vatandaşa Türkçe''yi öğretmektir. Asıl üzerinde durulması gereken mesele, bu konuda gittikçe büyüyen yetersizliğimizdir.
AB adaylığımız
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Adnan Menderes 1959''da daha sadece 6 üyesi bulunan Ortak Pazar''a resmen müracaat etti. Onun yaman muhalifi İsmet İnönü 1963''te Ankara Andlaşması ile resmî adaylığımızı imza, ilân ve kabûl etti. Bunun mânâsı açıktır: Türkiye''de oyların yüzde 90''ının temsilcisi çok büyük iki parti, gerçek merkez sağ ile merkez sol, Avrupa Birliği üyeliğimiz üzerinde anlaşmışlardı.
Niçin anlaşmasınlar ki, Sadrâzam (Başbakan) Âlî Paşa''nın Paris''e giderek imza koyduğu 1856 Paris Andlaşması ile Türkiye, resmen 7 büyük Avrupa Devleti''nden biri olmuştu (diğerleri İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya, Almanya hâline gelmeye çalışan Prusya ve İtalya hâline gelmeye çalışan Sardunya''dır).
İngiltere ve Fransa ile dostluk andlaşmaları imzalıyarak yön gösteren Atatürk''ün hedefi belli idi. Hiçbir rejim ve iktidar değişikliği ile ilgisi bulunmıyan, hepsinin üzerinde Türkiye millî devlet politikası idi. Üçüncü Selim''den beri (1793) değişmedi. Bocaladığı oldu, ama aynı noktaya geldi. Atatürk hayatta olsa idi, Yunanistan''ın Türkiye''den önce AB üyeliği mümkün değildi.
Ama sonra bize birşeyler oldu. Millî hedeflerimizi şaşırdık. Çok vakit kaybedildi.
Demokrasimizi ve ekonomimizi çağdaşlaştıramadık. Bu çağdaşlaşmanın AB ile hiçbir ilişkisi yok. Bize gerektiği için gerçekleştirmek zorundaydık. Olmadı. Olsa idi bugün AB''ne neyimizin eksik bulunduğunu sorabilirdik.
Şimdi çok büyük şans doğdu. ABD olsun, AB olsun, Türkiye''siz bir Avrupa''nın dünya düzeninde ve dengesinde zorlanacağını anladı. Ankara''da, hârikulâde uyuşabilen bir koalisyon oluştu. Buna da ihtimal verilmiyordu. Zira 3 partinin ayrı felsefelerden geldikleri âşikârdır.
Ama AB içinde Avrasya''ya ulaşmak politikamızda hemen hemen millî konsensüs ortaya çıktı. Bir jeostratejik gerçeğin ifadesi olan Adriyatik''ten Çin Seddi''ne tabiri ile dalga geçenler, yanıldılar. Bugünki sınırları içinde Büyük Türkiye ideali görünür hâle geldi. Gerçekleşmek için millî iradenin şahlanmasını bekliyor.
Avrupa için Türkiye''nin mânâsı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''nin resmî AB adaylığının 21. yüzyıl cihan politikasında ne demek olduğunu hem ABD, hem Avrupa çok iyi biliyor. Diyebilirim ki, en az bilen biziz. Şanlı ve bilge atalarımızın mensup bulundukları yüce millet için Türk''ün aklı sonradan gelir tarzındaki sözlerinin elbette hikmeti vardır.
Polonya ve Macaristan gibi önemli tarihî devletler de AB adayıdır. Ama Washington''da, Strasburg''ta, bütün adaylar arasında hem de birkaç bakımdan en önemlisinin Türkiye bulunduğunun idraki içindedirler. Hiç şüpheniz olmasın!
Zaten Türkiye''nin bu müstesna pozisyonu, Batı''da bizim hakkımızda uzun yıllar tereddüt geçirilmesinin sebebidir. Bu safhada Türk''ü daraltmak için epey teşebbüs yapıldı. Zira Türkiyesiz Avrupa onlar için bir şeydir. Türkiyeli Avrupa bambaşka bir şey. Batı sonunda ikinci şıkta karar kıldı.
Kıbrıs ne olacak? falan şeklindeki millî sevginin coşkunluğunu anlayabilecek mizaçtayım. Ama biliniz bakalım, biz Kıbrıs''taki Türk hukukunu, Güney Kıbrıs''ın AB üyeliği meselesini, AB ve ABD''ye kafa tutarak mı, onların içlerinde bulunarak mı daha iyi çözeriz?
Mafya yatağı Güney Kıbrıs''ı aralarına almak için Batı''nın bu acelesi elbette acayip bir şeydir. Ancak dünya lideri ABD Başkanı''nı, Fransa''nın çok saygın Cumhurbaşkanı''nı, Almanya Şansölyesi''ni tersliyen bir Türkiye''nin, bu acayipliğin çözümünde hiç şansı olmazdı. Emin olunuz bu tersliği Fâtih ve Kaanûnî Türkiyesi bile yapmazdı. Hele görüşmeyiz, konuşmayız ne demektir? Bizim konuşmaktan çekinecek bir şeyimiz yoktur.
Türkiye''li bir Avrupa, kendisini oluşturan uygarlık felsefesinin olgun dönemine ayak bastığının idraki içindedir. Bizim de 200 yıldır toz yuttuğumuz uzun yolun sonuna geldiğimize inanmamız gerekiyor. Bu inanç, her engeli aşar.
İkinci binyıl bitmek üzere
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Binyıl''ın son 10 gününe girdik (bununla beraber 3. Binyıl ve 21. yüzyıl tarih ilmi bakımından 1 Ocak 2000''de değil, 1 Ocak 2001''de başlar, tekrar hatırlatıyorum).
20. asır, İkinci Binyıl''ın kötü yüzyıllarından biri değerlendirmesiyle tarihe geçecek. Bütün teknik ilerlemiye, refahın yaygınlaşmasına rağmen böyledir. En kanlı zaman parçasıdır.
20. asır (1900-2000), şaşaa ile başladı. Kültür, san''at, ilim dorukta idi. İnsanlık büyük ümitler içindeydi.
Yüzyılın başında Rusya, Japon savaşında ağır darbe yedi (1905). Türkiye, anavatanın ikinci parçası sayılan Rumeli''ni kaybetti (1912). Bu göstergeler pas geçildi. Tarih boyunca bilinmeyen şekilde bir Cihan Savaşı patladı (1914-18). Mağrur Avrupa medeniyeti üstünlüğünü yitirdi. Türkiye, Rusya, Almanya, Avusturya-Macaristan gibi en köklü imparatorluklar çöktü. İngiltere ve Fransa, imparatorluklarını koruyabildiklerini sanarak sevindiler. Ama 250 yıldır dünyaya hükmeden Avrupa kıt''ası, intihar teşebbüsünü tekrarladı. İkinci Cihan Savaşı çıktı (1939-45)
İki Cihan Savaşı arası (1918-39), bir totaliter rejimler dünyası idi. 1945''ten sonraki yıllar, yarım asra yakın, bir soğuk savaş dönemi oldu. Dünya bir dehşet dengesi içinde iki parça hâlinde yaşadı.
Kültür ve san''at, bir zamanlardaki parlaklığını kaybetti. Artık dehâ sahibi şairler, bestekârlar çıkmadı. İlimde allâmelik (erudition) sona erdi çok dar uzmanlık sahaları gelişti.
Bilhassa ulaştırma ve haberleşmede aldığı mesafe bakımından, bitmesine 10 günden az kalan 20. yüzılı elbette küçümsemiyoruz. Bilgisayar ve teknoloji dünyasını gerçekleştirerek yeni yüzyıla geçiyor. Daha önemlisi, her şeyin insan için yapıldığı bu âlemde, tekniğin getirdiği refahı koruma, geliştirmek ve yaymak için, insan haklarını öne çıkaran çağdaş demokrasiden başka çare bulunmadığı üzerinde geniş çapta konsensüs oluştu. Faşizmin çökmesinden yarım asır geçmeden, insan haklarının ve demokrasinin bütün tarih boyunca en büyük düşmanı olan komünizmin de silinmesi, ümitleri arttırdı.
20. asır o kadar kötü yıllar yaşadı ki, 21. asrın daha iyi geçeceğinden şüphe etmemek gerekiyor.
20. yüzyılda Türkiye
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye 20. yüzyıla, büyük devletlerden (Osm.düvel-i muazzama) biri olarak girdi. Orta Afrika ile Orta Avrupa, Adriyatik''le Basra Körfezi arasında uzanıyordu. Yenileşme (Osm.Teceddüd) hareketi bir çizgiye erişmişti, devam ediyordu.
1912-13 Balkan Savaşı''nda yönetimin kötülüğü, imparatorluğun felâketi ve sonun başlangıcı oldu. Elimizi kolumuzu sallayıp, enayilik derecesini aşan bir gafletle Birinci Cihan Savaşı''na (1914-18) girmemiz, devleti çökertti. 1920''ye geldiğimizde diyebilirim ki Türk, tarihinin hiçbir döneminde vuku bulmadığı kadar horlandı. Rumeli''ni kaybetmiş, Anadolusu yakılıp yakılmış, büyük nüfus yitirmiş, üretimi sıfıra epey yaklaşmış, okullarını kapatmış, orduları silâhlarını depolayıp dağılmış bir Türkiye...
İmparatorluk, yaşama şansından mahrum kaldı. Millî devlet ve cumhuriyet zorunlu hâle geldi. Atatürk''ün sürekli kalacak prestijinin birinci sebebi, Türk''e onurunu iade etmesidir. Onuru kırılmış bir millet, değil imparatorluk, ciddi bir devlet sahibi olamaz.
Bununla beraber Cumhuriyet, hedeflerine ulaşamadı. Ne Atatürk''ün bıkıp usanmadan vurguladığı, ne ondan önceki büyük reformcuların tasarladıkları hedefler gerçekleşmedi. Demokrasi tecrübesi yaptığımız son yarım asırda yetişen birkaç müstesna Devlet adamımızın yaptıkları, kifayet etmedi. Demokratik, ekonomik ve kültürel hedefler, üçü de ufuklarda kaldı.
Zamana hâkim olamadık. Zamana râm olduk. 90''lı yıllardaki başarılarımız, Türkiye''nin çapından küçüktür.
Şimdi önümüzde yeni ve ciddi bir ümit dönemi açıldı. Aklımızı başımıza toplayabildiğimiz nisbette çağa yetişmek imkânımız mevcuttur.
Bu 20. Yüzyılda Türkiye değerlendirmem, hoş karşılanmayabilir. Ama eksiklerimizi kabûl ve itiraf etmeden, hiçbir radikal reform mümkün değildir. Kaldı ki önümüzdeki asırda, Türkiye''nin 20. yüzyılını gerçeklerine oturtacak tarihçilerin yetişeceğine eminim.
20. yüzyıl
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Karakteristik 20. yüzyıl, 1918-1990 arasıdır. 1918 sonunda Birinci Cihan Savaşı''nın bitmesine kadar 19. asır, bütün şartları içinde devam etmiş gibidir. Ancak 1918''in son ayında yepyeni bir Dünya doğdu. Gerçek 20. yüzyıl başladı.
1990''a doğru Sovyetler çözüldü. Dehşet dengesi sona erdi. Demokrasi ve liberal ekonomi zafer kazandı. Varşova Paktı''nın zoraki üyeleri ile Sovyetler''den ayrılan 14 yeni devlet, Rusya''nın pençesinden kurtuldu. Siyasî coğrafya değişti. Gerçek 21. yüzyıl başladı.
1918-1990 arası, tipik 20. asırdır. 3 döneme bölünebilir: 1) İki Cihan Savaşı Arası (1918-1939), 2) İkinci Cihan Savaşı (1939-1945) ve 3) Soğuk Savaş veya Dehşet Dengesi yılları (1945-1990).
İki Cihan Harbi arasındaki 21 yıllık dönem, faşist veya totaliter, hiç olmazsa otoriter sağ rejimler dünyasıdır. Sol diktatörlüğü ise mutlak Rus egemenliğindeki Sovyetler Birliği temsil eder. Demokrasi, Kuzeybatı Avrupa ile Kuzey Amerika ve Okyanusya''ya çekilmiştir. Ama demokrasiler de, akıl almaz büyüklükteki sömürgeleriyle, insanlığın bir başka türlü yüzkarasını sergilerler.
İkinci Cihan Savaşı, Birleşik Amerika''nın müdahalesi sayesinde demokrasiler lehine biter. Sömürgecilik tarihe karışır. Ancak Rusya, sömürgelerini çok daha genişlettiği gibi fazladan 40 yıl elinde tutar. Arz''ı tehdid eder hâle gelir. Yanlış politikası ile Sovyetler''in bu gücüne meydan veren Birleşik Amerika, Hür Dünya''nın savunmasını üstlenerek hatasını gidermeye çalışır. Yarım asra yaklaşan Dehşet Dengesi, insanlığı titretir. Nükleer ve konvansiyonel silâhlara, dev haberalma örgütlerine, kültür ve propaganda savaşına, uzay yarışmasına, trilyonlarca dolar akıtılır.
Tamamlamamıza birkaç gün kalan 20. yüzyılın son 10 senesi, Dehşet Dengesi''nden kurtulmuş bir dünyanın ümidi içindedir. Pax Americana dönemi artık kesinlikle başlar. Avrupa Birliği, inanılmaz boyutlara ulaşır. Demokrasiyi ve liberalizmi, millî kültürlerini geliştirerek gerçekleştirmeyi başaran ülkelerde, tarihin hiçbir devrinde görülmemiş çapta bir refah ve zenginlik düzeyi oluşur.
Yeni yüzyıl, yeni binyıl
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yeni bir yüzyıl çift sıfırlı (00) yılla değil, sıfır bir''li (01) yılla başlar. Şöyle: 21. yüzyıl 1 Ocak 2000 günü değil, 1 Ocak 2001 günü başlayacaktır. Asır ve şimdi daha çok yüzyıl dediğimiz zaman parçasının bu şekilde oluştuğunu gazeteniz Türkiye''de son yıllarda birkaç defa açıkladım. Ancak yoğun istek karşısında tekrarlamakta fayda görüyorum:
Kullandığımız Mîlâdî Takvim, isminden de anlaşılacağı üzere, Hazret-i İsa''nın doğum günü farzedilen günden başlatılmıştır. 1 yılının 1 Ocak günü, İsa''nın doğum günü sayılmıştır. Hazret-i İsa''nın doğduğu gün 1 yaşında değil, 0 (sıfır) yaşında bulunduğu âşikârdır. Buradan 100 yılı doldurmak için, Milâdî 100 yılının 31 Aralık gününe erişmek gerekir ki, bu suretle ikinci yüzyıl 1 Ocak 101 günü başlar.
20. asrın 1 Ocak 1901 günü başlayıp 1 Ocak 2001 günü sona ereceği ortaya çıkar.
Biz tarihçilere göre böyledir. Hiçbir tarihçi bu hususta şaşırmaz. Ancak yılı gösteren 4 rakamdan 2.''sinin değiştiği gün, yeni bir yüzyılı kutlamak âdet oldu. Bu şekilde 1 Ocak 1800 günü 19. ve 1 Ocak 1900 günü 20. asrın başlangıcı değerlendirmesiyle bütün Batı âleminde kutlandı. Gerçek takvimde ise asrın bitmesine daha 1 yıl vardı.
Yerleşmiş âdetler, örf hâline gelir. İlmi ve mantığı bile aşabilir. Üstelik şimdi 4''lü yıl sayısında yalnız 2. değil, 1. rakam da değişiyor (ki ancak 1000 yılda bir defa vuku bulur): 1999 oluyor 2000 (3. rakam her 10 yılda, 4. rakam ise her yıl değişir). Bunun mânâsı, yeni bir Binyıl, Frenkçe''si ile söylersek Milenyum demektir. Hem yüzyıl bitiyor, hem binyıl bitiyor. 21. yüzyıl ve 3. binyıl başlıyor.
Tarih zamanlarının Çağ''lara, Binyıl''lara, Yüzyıllar''a (hattâ yarım ve çeyrek yüzyıllara) bölünmesi, geçmişi incelemekte kolaylık sağlar. Yoksa dünya şartları, asır yenilendiği için değişmez. Çok başka faktörlerle değişir. Gene de 3. Milenyum ve 21. yüzyıl insanlığa hayırlı olsun diyelim. Zaten iyi temennilerde hayır vardır.
İkinci Binyıl''ın son günü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Aralık, 1999
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Çetin bir yüzyılın son günü... Dünya tarihinin gördüğü iki cihan savaşının ikisi de bu yüzyılın ilk yarısında patladı. Zavallı insanoğlu... Her ikisi de insanlığa bir şey kazandırmadı. Çok şey alıp götürdü. Bilhassa her iki savaştan sonraki ahlâk değerlerinin gerilemesi dikkati çekiyor.
İkinci Cihan Harbi''nin sömürge çağını kapatması, nadir olumlu gelişmelerden biridir. Ama yalnız kapitalistler sömürgelerini tasfiye ettiler. Komünistler, sömürgelerini daha 40 yıl pençeleri altında inlettiler. Berlin Duvarı''nın yıkılışına kadar...
Sömürgeci emperyalizme dur! diyen biziz. Biz Türkiye Türkleri''yiz. Atatürk''tür. Yoksa 1920''de imparatorluğumuz elimizden gitmekle kalmıyacaktı. Anavatan, tehlike ve tehdîd ve istilâ altında idi. Cihan Savaşı''nda tam 11 cephede yedi düvelle döğüştükten, silâhlarımızı ve donanmamızı bırakıp ordularımızı dağıttıktan sonra yeniden Kurtuluş Savaşı''na girişmek... Doğrusu Türk''ten başkasının göze alacağı işlerden değildi.
Neyse imparatorluğumuza veda edip millî devletimizi kurduk. Yenileşme hareketine en radikal boyutunu kazandırdık. Dünki düşmanlarımız olan Batı''ya dostça yaklaşmak gibi çok akıllı bir politika izledik. Sömürgecilerin yönetiminde kıvranan nice ülkeye örnek ve ümîd olduk.
Bir yerlere geldik. Bir çizgiye eriştik. Ancak çağdaş uygarlık çıtası çok yüksektir. Her yıl teknolojinin yeni bir zaferiyle daha da yükseliyor. Yeni Binyıl''ın hemen başında, birkaç sene içinde o çizgiyi de aşacağımız üzerinde şüphesi olanlara, işi yavaştan almak isteyenlere çok dikkat edeceğiz.
Yeni Yüzyıl ve Yeni Binyıl, insanlığa kutlu olsun. Türk''lüğe hayırlar getirsin.
Üçüncü Binyıl''ın önümüzde açılan ilk onda biri, 21. asır, geçtiğimiz yüzyılı gölgede bırakacak gelişmelerle ilerliyecektir. Geçmişini çok iyi ve çok doğru bilip geleceğe kudretle bakmasını bilmeyenlerin vay hâline...
Geçtiğimiz yüzyıl
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Ocak, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Geçtiğimiz 20. yüzyılın başı ile sonu arasında bambaşka bir dünya oluştu. Nüfus dörde katlandı: 1900''de 1,5 ve 2000''de 6 milyar. Bağımsız devlet sayısı da dört mislini buldu: 1900''de 52 ve 2000''de 200 devlet. Şehirleşme inanılmaz boyutlara ulaştı. Zira 1900''de dünyada nüfusu 100.000''i geçen sadece 288 şehir vardı (bu 288''den yalnız 4''ü 2 milyonun, 13''ü 1 milyonun, 30''u yarım milyonun üzerinde idi).
1900''de tren, vapur, metro, telefon, telgraf, fotoğraf mevcuttu. Sessiz sinema, elektrik, röntgen, ses kaydı, otomobil, denizaltı, yazı ve dikiş makinesi başlamıştı. Uçak, radyo, TV, faks, tank meçhuldü.
Şiir, musiki, edebiyat, felsefe, tefekkür, estetik, san''at ve ilim dorukta idi. Dehâlar sıralanıyordu. Nezaket, terbiye, ahlâk yüksek düzeyde idi. Oy, işçi, kadın hakları için mücadele ediliyordu.
İhtiyaçlar bugünki kadar çeşitli değildi. İnsanlar, daha az bir gelirle, daha mütevazı şartlarda, fakat huzur içinde yaşıyorlardı.
1900 insanına ister Londra, Paris, Petersburg''da, ister Berlin, Viyana, İstanbul''da, tarihin asla şahid olmadığı en büyük felâkete 15 yıldan az kaldığını söyleseniz, kimse inanmazdı. Gururunun zirvesindeki Avrupa medeniyetinin intihara kalkışacağı, Jules Verne''in bilim-kurgularında bile tasavvur dışı idi.
19. asrın tatlı bir uzantısı hâlinde yaşanırken 1914''te felâket patladı. 1918''de sona erdiği zaman artık dünya, eski dünya değildi. Gerçek 20. yüzyıl başlıyordu.
1989''da Berlin Duvarı yıkıldı. 1991''de Sovyetler Birliği dağıldı. 20. yüzyılın şartları sona erdi. 21. yüzyıl kendini gösterdi. İnsanlıkta huzurlu, korkusuz, müreffeh bir dünya için yeniden ümitler yeşerdi.
Bu ümitlerin gene hayal kırıklığı ile sonuçlanacağı gibi bir ihtimali ima etmiyorum. Zira böylesine kötümser senaryo için ciddi bir emare görünmüyor.
Ama girdiğimiz 21. asırda, 6 milyar insanın önemli bir bölümünün, çağın nimetlerinden uzak kalacağı söylenebilir. Zengin demokrasiler ve demokrasi oluşturmakta yeteneksiz yoksul ülkeler, insanlığı gene ikiye bölecek. Belki ara şartlarda yaşıyan ülkeler olacak.
Zengin demokrasi âlemine katılamayıp yoksul, kapalı devletler kategorisinden çıkamayanlar için yeni yüzyıl, hiç de müsamahalı davranmayacaktır.
.AB konusunda hayale kapılanlar
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Ocak, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği üyeliği sürecinde Türkiye''de pek çok şey değişecek. Pek çok şey artık eskisi gibi olmayacak. Ancak Türk devletinin temellerini oluşturan bazı ilkeler asla değişmez. En önemli üçü şunlardır:
Bölücülük, bölünme, etnik farka dayalı ve otonomiyi hatıra getiren imtiyazlar mümkün değildir. Avrupa Birliği''nin etnik ayrışmayı kolaylaştıracağını ümit edenler, hayal kırıklığına uğrayacaklardır.
Türkiye''de iki asırlık yenileşme hareketini durdurmak, tersine işletmeye kalkışmak imkânsızdır. Bu hususu Anayasa, laiklik kelimesiyle belirlemiştir. Din ve Devlet ayrılmıştır. Ancak dinî kurumların ve faaliyetlerin Devlet denetimi dışında bırakılması bahis konusu olmaz. Bu hususta Osmanlı geleneğini sürdüreceğiz. Bu arada, dinî mevzularda eskimiş kısıtlamalar varsa -ki vardır- elbette kaldırılır. Din konusu Türkiye''de çok hassas hâle geldi. Zira Osmanlı Türk anlayışındaki Müslümanlıktan koptuk.
Atatürk, binlerce yıl millî kahramanımız olmakta devam edecektir. Bununla beraber Atatürk adına yobazlık yapan, milleti baskı altında tutarak menfaat sağlamaya alışmış bir kadro vardır. Bunların içinde samimi duyguyla 1938''de dondurulmuş bir Atatürk''ü idealleştiren de mevcuttur. Atatürk''ü, en mümeyyiz vasfı bulunan Türk milliyetçiliğinden soyutlayarak yutturmaya çalışanlar ise daha fazladır. Bütün dönemler gibi Atatürk dönemi de eleştiriye açıktır, tabu falan değildir. Ama bu, uzman tarihçilerin işidir.
Avrupa Birliği üyesi sıfatıyle tam demokrasiye geçecek Türkiye''de birtakım müfrit fikirlere aksiyon alanı açılacağını umanlar, yanılıyorlar. Zira Devlet, kendini savunur. Bütün olgun demokrasilerde Devlet kendini nasıl savunuyorsa, Türkiye Cumhuriyeti''nde de aynı şekilde savunacaktır.
Avrupa Birliği ve millî değerler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Ocak, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bazı milliyetçilerimizde ve muhafazakârlarımızda, Avrupa Birliği''ne üye bir Türkiye''nin millî değerlerinden kaybedeceği fobisi hâlâ mevcud olabilir. Dinimizin, dilimizin, hattâ bağımsız devlet vasfımızın tehlikeye düşeceğini ileri sürenler vardı. Hepsi bir cemaatin başında bulunan bu arkadaşlarla yarım asırdır Avrupa ile çok yakınlaşmamız zaruretini konuşmaktan dilimizde tüy bitmiştir. Hepsine Allah rahmet eylesin, çok direnenler çıkmıştı.
Milliyetçi fikir, millî kültür değerlerinin üzerine titremekle başlar. Milletin, dünya nimetlerinden gerekli payı alamaması üzüntüsüne dönüşünce, politikaya intikal eder. Türk milliyetçiliğinin 130 yıllık tarihi budur.
Bağımsızlığımızın kısıtlanacağı iddiası, daha çok korkutmacaya benzer. Öcü göstererek baskıya almaktır. Fransa''nın, İsveç''in bağımsızlıkları ne kadar kısıtlanmışsa, Türkiye için de aynı şey geçerlidir. Ne eksik, ne fazla. Zaten herhangi devirde yapılmış bir devletlerarası andlaşmada taraflar, karşılıklı tavizler verip kısıtlamalara rıza göstererek imza koyarlar. Avrupa Birliği de aynı şeydir.
Yoksulluk içinde büyük kültürlerin gelişmesi duraklar. Türkiye, bu zorluk içinde kalmıştır. Kültürünü yayamamasının sebepleri arasında maddî yoklukların ağırlığını kimse inkâr edemez.
Avrupa Birliği bize, millî kültürümüzü, dilimizi, san''atımızı geliştirmek için, bütün çağdaş imkânları açacaktır. Gerisi, bizim yeteneğimize kalmıştır. Sonuçtan, en muhafazakâr milliyetçiler bile memnun olacaklardır. Bu hususta hiç şüphem yoktur.
Millî değerler, kapanarak değil, açılarak büyür, yayılır, yükselir. Millî kültürün zarar göreceği vehmi, Türk kültürünün haşmetini öğrenememiş, daha kendi dilini doğru telaffuz edemiyen, mübtedî milliyetçilerin duygusu olabilir.
Tebriklere cevap verememenin mahcubiyeti içinde, dostlarımın, okuyucularımın bayramını kutluyorum.
Buruk bir bayram sohbeti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Ocak, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
2000''li yılların ilk bayramının son günündeyiz. Aynı Şeker (Ramazan) Bayramı ile gene 2000 yılının sonunda bir defa daha teşerrüf edeceğiz.
Yarından itibaren Türkiye''nin yüklü gündemi yeniden hareketlenecek. Başımıza belâ kesilen hemen mi asalım, bekliyelim mi? konusu aktüalitesini sürdürecek. Bendeniz bir parçası bulunduğumuz Avrupa hukuku prosedürünün neticelenmesini bekliyelim diye yazacağım. Mesleğimizin üstâdı dostum Altemur Kılıç işi uzatmaya lüzum yok diyecek.
Ama ekonomik meseleler ağırlığını artıracak. Dünya Bankası, TC Enerji Bakanlığı''nı, lüzumsuz büyük paralar harcamakla suçladı. Washington''ın ne demek istediği üzerinde tefsirler kaleme alınacak. Politikacılarımız ve bürokratlarımız, en ucuz enerji ve telekomünikasyon yatırımlarının Türkiye''de gerçekleştirildiği ve bu hünerlerinin bundan böyle devam edeceği güvencesiyle içimizi rahatlatacaklar.
Türk âlemiyle ilişkilerimizde şahsî gayreti ve inancı, üstün yeteneği ile en önemli başarıyı gösteren Süleyman Demirel''in, bu alandaki faaliyetlerine ve esasen Turan fikrine karşı olanlar, Anayasa tadilâtına yanaşmamak için bin dereden su getirecekler. Meclisimiz, 21. asır Türkiyesi''nde cumhurbaşkanlığı yapabilecek milletvekilleriyle dolup taştığı için, içlerinden birini tercihte epey zorlanacaklar.
Trilyon avcısı hayâsızlar İstanbul''da, Ankara''da, Londra''da, artık hantal da değil, tamamen âtıl ve battal hâle gelen adalet mekanizması ile dalga geçmekte devam edecekler. Onlara trilyonları kusturacak siyasî irade, Türkiye''de üç dönem üst üste seçim kazanır ama, politikacılarımız bunun farkına varamadılar.
Televoleleri, gazete ilâveleri, buralarda teşhir edilen rezillikleri ve sefillikleri, ahlâk, san''at ve estetik erozyonunu nefretle izleyen halkımız, yarın bayramını tamamlıyacak. Ateşten gömlek hâline gelen hayat mücadelesine, birkaç gün önce bıraktığı yerden devam edecek...
Bin yıl önce, bin yıl sonra
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Ocak, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Milâd''ın İkinci Binyıl''ı 1000-2000 arasıdır. 1000 yılında Osmanlı yoktur. Selçukoğulları bile daha bugünki Türkmenistan''dadır, Horasan''a inip hâkanlık kuramamışlardır. Asıl Türk devletinin temsilcisi Karahanlı Hâkanlığı''nın Hanefî-Mâtürîdî İslâm''ı Türk İmparatorluğunun tek resmî dini kabulü (921) sadece 80 yıl olmuştur. Değil Anadolu''ya, İran''a bile ulaşamamışızdır. Üstelik Anadolu bütünüyle kendisine Roma İmparatorluğu diyen Bizans''ın elindedir (Güneydoğu''da bir şerit Abbâsîler''e ait). Akdeniz milleti olmak bir yana, açık denizlerden o kadar uzaktayızdır ki...
Daha 1100 yılına varmadan neler geçtiğini sevgili okuyucularım hatırlayacaklardır. 1074''te Anadolu Fâtihi Selçukoğlu (Kutalmışoğlu) Birinci Sultan Süleyman-Şah, İznik''i başkent yaparak ölümsüz Türkiye devletini kurdu. Üsküdar''a geldi, karşı yakadaki Ayasofya''nın muhteşem kubbesini inançla seyretti. Torunlarının cihan devletini gerçekleştireceklerini bildiğinden eminim.
İkinci Binyıl''ı, bıçak sırtında tamamladık. Berbat bir ekonomi, işlemez mekanizmalar, deprem felâketi, çok uzayan dış destekli bölücü terör, gırla giden hırsızlık, çetecilik, mafyacılık, kara para, adaletsiz gelir dağılımı... Yabancı ülkelerle bir sürü anlaşmazlık... Orta Asya''dan kopuş ve Avrupa''dan dışlanma...
En kötüsü ve tarih boyutlarında beteri, 200, hattâ 300 yıllık Türk Yenileşme Hareketi''ni yüzümüze gözümüze bulaştırmış olmamız. Atatürk''ün muasır medeniyet dediği bu hareketi başarıya ulaştırabilseydik, zaten sorunlarımız çözümlenirdi.
Üçüncü binyıl, 2000 ilâ 3000 yıllarıdır. Türkiye için, mümkün olabilen en iyi şartlarda başladı. Bin yıl önceki atalarımız gibi, Türk''e yakışan mâşerî dehâ çizgisinde kullanabilirsek, önümüz açılır. Zaten açıldı, ama farkedemiyenlerimiz çoktur.
Aman hata yapmıyalım. Bize mahsus o kocaman yanlışlara kapılmıyalım. İnsanları yerli yerinde bulundurmasını bilelim. Tefrikaya düşmeyelim. Emin olunuz, 2010 yılında Büyük Türkiye''nin gerçekleşmemesi için hiçbir sebep yoktur...
Avrupa Birliği''nin standartları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Ocak, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ankara''da liderler zirvesi toplandı. İleriye doğru tedbirlerde daima geciktiğimiz için, Öcalan konusu gündemin üst sıralarından düşmüyor.
Halbuki gerçek gündem, Avrupa Birliği üyeliğimizdir. Türkiye''nin 200 küsur yıldan bu yana gerçek gündemidir. Ve başka her olay, teferruattır. Tarih perspektifinden böyle görünüyor.
Aday sıfatıyle ilk AB toplantısına giriyoruz. Avrupa''da, Türkiye''nin çağdaş demokrasi çizgisine ulaşabileceğine dair şüphe izhar eden açıklamalar başladı.
Türkiye''yi bu derecede yeteneksiz görenlerin bulunması hayret vericidir. Hem içimizde, hem dış ülkelerde... Türkiye''nin bir Portekiz''in, bir Yunanistan''ın elde ettiği demokrasi düzeyine erişememesi millî onur meselesi hâline geliyor. Gelmesi lâzım.
Bu hususta hantallık, nemelâzımcılık, yavaştan alma, alttan torpilleme, basit problemleri karmaşık hâle sokma, her şeye parti çıkarı açısından bakma gibi biribirinden berbat tutumlar, kabûl edilemez.
Ufaklı büyüklü binlerce hukukî düzenleme yapıp derhal uygulamaya geçirmek durumundayız. İcranın, çok iyi görev dağıtması ve her göreve müddet koyması gerekiyor. AB uyum çalışmalarının sorumlularını herkes bilmeli. Gerçek sorumlu elbette hükûmet ve başbakandır. Fakat teknik hazırlayıcılar için de Bakan seviyesinde koordinatör şarttır. Üç düzine bakanlı hükümetlerde koordinasyon mümkün değildir, yahut zayıftır. Âcil teşkilâtlanma lüzumu ortadadır.
Dere tepe düz gidip arpa boyu yol almak politikası çağ dışı, miskin bir karakterdir. Böyle yöneticilere karşı küçümseme duygularımızı hiç saklamadık. Önce, AB uyum düzenlemelerinin tam envanteri ilân edilmeli. Her konu tarihlenmelidir.
AB üyeliğine hazır hâle geldiğimiz an, Büyük Türkiye şekillenir. İlk 10''a girmemiz gibi iddialar ciddiyet kazanır. Bu çizgiye eriştiğimiz zaman, üye olup olmamak bile ikinci derecede kalır.
Çetelerin çöküşü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Ocak, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hizbullah operasyonu devletimiz için çok büyük bir polisiye başarı oldu. Hizbullah, PKK''dan sonra Türkiye''yi karıştıran, dışa bağımlı en önemli terör örgütü idi.
Türkiye''nin kalkınmasını geciktirmek, ekonomik ve askeri bakımdan yıpratmak, mümkünse halkımız arasına nifak sokmak, bizi Avrupa''dan koparmak için dış güçlerin başımıza musallat ettiği çetelerden biri Hizbullah''tır. Güneydoğu''da, sanıyorum Diyarbakır merkezli olarak kuruldu. İstanbul''a sıçraması yenidir.
Militanların İran''da eğitildiği anlaşılıyor. Doğumuz''daki büyük komşumuzun bu gibi işlere tevessül etmesinin mantığı yoktur. Fakat ideolojik ifratlar, daima kötülük tohumları ekmiştir. İran bir İslâm cumhuriyetidir. Terör, bütün dünyada İslâm''ın imajını lekelemiştir. Tahran''ın hedefiyle çelişen bir durum ortaya çıkmış, İran''a ne kazandırdığı meçhul kalmıştır.
Bununla beraber Türkiye''deki Hizbullah''ın, diğer ülkelerdekilerle bağlantısı ve ne dereceye kadar Tahran''dan yönlendirildiği meçhuldür. Başka devletler hesabına çalışan taşeron bir örgüt olması muhtemeldir.
MİT ve emniyet, doğrusu çok planlı çalışıp İstanbul operasyonu ile pek çok cinayeti ortaya çıkardı. Daha nelerin bulunacağı bilinmiyor. Ülkemizde yapılmış en başarılı operasyonlardan biridir.
Bize göre çok daha önemlisi, artık Türkiye''de çetelerin sonunun görünmesidir. Çeteler ortadan kalkacak ve Türkiye''ye huzur avdet edecektir. Çetelere bağlı bütün yolsuzluklar azalacak, zamanla ortadan silinecektir. Türkiye''nin bu bakımdan da Avrupa standartlarına uyumu çok yaklaştı.
PKK, Hizbullah ve emsali bütün terör, cinayet ve hırsızlık örgütleri, halkımızla irtibatlanamadı. Sindirme veya menfaat sağlama yoluyla edindikleri taraftarlar, halka indiklerini göstermez. Bütün iddialarına rağmen, siyasî ve fikrî yapıları yoktur. Sadece bazı sloganları sömürüyorlar.
Terörün en büyük başı, hücresindedir. Diğer bir başı evvelki gün öldürüldü. Milletin nefretini kazanan bu cinayet şebekelerinin her bakımdan sonu yaklaştı. Devletimizi, hükümeti, güvenlik güçlerimizi kutluyoruz. Bugün, dünden daha huzur içindeyiz.
AB''nin şartları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Ocak, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği''ne uyum şartlarından ürkenlerimiz var. Uyum sağlıyamıyacağımızı söyliyenler de var (bunlar kapalı şekilde Türk''e iftira ediyorlar). Bu korku ve ümitsizlik gerçeklere dayanmıyor. Yeni bir oluşumun sancıları şeklinde algılamak daha doğrudur.
Bu toplumun, yani biz Türkler''in, ne değişikliklerden geçerek 2000''e geldiğimizi unutuyoruz. 921 yılına kadar Allah''a değil, Gök Tanrı''ya inanırdık. 1074''e kadar Anadolu''da değil, Türkistan''da yaşardık. Haydi bunlar çok uzaklarda kaldı diyelim. Yenileşme, ıslahat (reform), inkılâp dönemimizi hatırlıyalım.
1826''da Sultan Mahmud, 500 yıllık ordumuzu temellerine kadar yıktıktan sonra, yepyeni bir ordu, bugünki ordumuzu kurdu. Ertesi yıl donanmada aynı şeyi yaptı. Ordusunu ortadan kaldırdığı devlet, muz cumhuriyeti falan değildi. Sınırları Orta Avrupa ile Orta Afrika, Fas ile Hind Okyanusu arasında uzanan bir imparatorluktu. Bu kadarla kalmadı. Halkına değilse bile Devlet görevlisine fes, pantalon, ceket giydirdi. Devlet yönetimini askeriye ve ilmiye sınıflarından alıp mülkiye sınıfına verdi. Adı gâvur padişah''a çıktı ama aldırmadı, devam etti.
Sultan Mahmud''unkinden daha radikal (kökten) tek inkılâp, Atatürk''ün cumhuriyet ilân etmesidir. Zira bizde hâkanlık kurumu 2700 yıllıktı. Sultan Mahmud 1 gün içinde (15.6.1826) eski orduyu, Atatürk gene 1 gün içinde (29.10.1923) eski rejimi ortadan kaldırdı.
Bunlara nazaran Avrupa Birliği''ne geçişimiz lâ-şey kabîlindendir. Çok da radikal değildir. Zira bugün milyonlarca Türk, Avrupa''nın kurallarını zaten biliyor ve benimsemiş durumdadır.
Ama statüko tatlıdır, tembel harcıdır. Değişiklik, kural değiştirme, yahut kurallara uyum, pek çok mizaca zor gelir. Bu zora katlanacağız. Sakın milletimizi yeteneksizlikle ithama kalkışmıyalım. Çağdaş uygarlık düzeyinin kapıları bize açılmıştır. Elimizi tez tutup, kapıdan geçelim. Bu tarafta kalmıyalım. Büyük Türkiye, kapının öte tarafındadır. En şüpheci ve muhalif davrananlar bile sonuçtan memnun kalacaklardır. Hırsız, uğursuz, çeteci takımı hariç...
Hizbullah
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Ocak, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hizbullah operasyonu, tasavvur edilebilecek en aşağılık çizgide vahşetin toplu göstergesi olduğu için unutulmıyacak, hâfızalarda kalacak, Batı dünyasında akisler yapacak, tarihe geçecektir.
2000 yılında bir Hâricî, bir Hasan Sabbâh canavarlığı hayret vericidir. İnsanlık onuru ayaklar altına alınmıştır. Eşref-i mahlûkat diye nitelenen insan tipi inkâr edilmiştir. Bu işin İslâm adını kullanılarak yapılması nefretimizi arttırmıştır.
Gerek Fethullah Gülen Hoca, gerek Diyanet İşleri Başkanımız, hiç bir terör eyleminin İslâm ile yakından uzaktan ilişkisi olamıyacağını yetkiyle belirttiler.
Türkiye Hizbullah''ı, İran ihtilâline özenmiş. Güneydoğu Anadolu''da gûyâ şeriate dayalı bir Kürt devleti veya otonomisi hedeflemiş. PKK, marksist bir Kürt devleti veya otonomisi istediği için, karşı karşıya gelmişler.
Demek güneydoğumuzda sorun vardır. Bütün 20. yüzyıl boyunca vardı. Zira Rusya, İngiltere, Fransa, Almanya, İsveç, Amerika ve tabii İran, böyle bir sorunun oluşması için ellerinden geleni yaptılar. Kürtler, tıpkı Ermeniler gibi, Türk''ü küçültmek için kullanıldılar.
Binaenaleyh problem, yapaydır. Yapaydır ama, Osmanlı''sı olsun, Cumhuriyet''i olsun Türk devletinin kusurları, yanlışları, eksikleri yok mudur? Güneydoğu insanımıza Türkçe öğretemedik (Türkçe konuşanlara da anadillerini inanılmaz derecede kötü öğretebildiğimiz başka bahistir). Yesevî, Yûnus, Mevlânâ ümanizmi ile oluşan o şahane Osmanlı Türk Müslümanlığı''nı telkin edemedik. İslâm''ı vahşetle karıştıran bulanık beyinler ortaya çıktı.
Güneydoğu''da savaş devlete 100 milyar dolara patladı. Bu savaşın sırtından bir başka 100 milyar dolar kara paranın aktığını da unutmamak gerekir. Gerçek pislik, zaten ikinci faktörden çıktı.
Türkiye''nin imajı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Ocak, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
PKK gibi Hizbullah''ın da Türkiye''nin imajını bozduğu âşikârdır. Zaten maksatlardan birinin bu olduğu kesindir. Hizbullah''lı, PKK''lı bir ülke, Türkiye Cumhuriyeti''nin gerçek manzarasını yansıtmıyor. İmajımız niçin bozuldu? sorusunun doğru ve cesur cevaplarını bulmak lâzım.
Hizbullah, İslâm''ın tebliğine aykırı bir kuruluş. Nitekim yetkili din adamlarımız belirttiler. Üstelik bizim Osmanlı Türk Müslümanlığı ile temelden uyumsuz. Tıpkı PKK gibi dış mihraklı olduğunu unutmamak gerekiyor. İran''da, Afganistan''da, Sudan''da, Cezayir''de ve başka Müslüman ülkelerde İslâm adına yapılan eylemler, Türkiye''ye de sıçratılmak istendi. Tarihî sosyal yapımız bakımından sonu gelmez teşebbüslerdi. Fakat bizi çok uğraştırdı. Hâlâ uğraştırıyor. Maksatlardan biri de bu idi.
İmajımız büsbütün bozulmasın diye bu kabil iğrençliklerin üzerini örtecek miyiz? Bir çizgiden ve bir sayıdan sonra mezar arama faaliyetlerini durdurmaya kalkışacak mıyız? Devlet mekanizmasında bazı kişilere sıçrar endişesine kapılacak mıyız? Hayır!
Cerahati, dibine kadar inip yok edeceğiz. İmajımız böyle düzelir. Örtmek, saklamak, utanmak politikası çağdaş değildir. Almanya''da Kohl sorgulanıyor. Prens von Bismarck''tan sonra Alman Birliği''ni ikinci defâ gerçekleştiren adam olduğu için esirgenmiyor. Almanya şerefini yitirmiyor. Demokrasinin nasıl işlediğini sergiliyor.
Hizbullah''ın gelişmesinden Silâhlı Kuvvetlerimiz''i sorumlu tutan zihniyete katılmıyoruz. Nitekim Genelkurmay tebliğ yayınladı. Biz, Genelkurmay''ın dediğine inanırız. Ama 15 yıldır Güneydoğumuzda kötü işler oldu. Milyarlarca dolar aktı. Bu işe bulaşanların saklanması zaten mümkün değil. Gerçekleri açıklayıp dosyayı tarihçilere bırakmak lâzım. PKK, Hizbullah ve benzeri terör örgütlerinin niçin ve nasıl oluştukları hâlâ çok aydınlanmadı. 1980 öncesinin marksist çeteleri de böyle karanlıkta kalmıştı...
Millî yanlışlarımız
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Ocak, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türk askerini gördüğünüz yerde vurun! talimatıyle harekete geçen kişiler ve çeteler, içimizden çıktı. İster marksist olup Türkiye''yi 6 (altı) cumhuriyete ayırıp Sovyetler Birliği''ne katmak maksadıyle, ister Güneydoğumuzu bizden koparmak şantajı ile hareket etsinler. Sonuç değişmez.
Bu sonuç, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bu çocukların, hangi eğitim sisteminin ürünü oldukları veya hangi eğitimden mahrumiyet neticesi baş verdikleri meselesidir.
Demek Türkiye Cumhuriyeti, çocuklarını, vatandaşlarını, millî felsefesiyle yetiştirmekte başarısız kaldı. Osmanlı''yı, yani Millî Mücadele''yi gerçekleştiren babalarını inkârdan tutunuz da, Arap-İran teokrasisi yahut Ekim 1917 İhtilâli özlemcilerine kadar her türlü sapık aramızdan çıktı.
Anadilini öğretemedikten başka, onu ilkel kabile lehçesi derekesine indirgeyen bir eğitim sisteminin derdine deva bulunamadı. Atatürk''ten sonra bu eğitimin, milliyetçi, dolayısıyla millî vasfı da kalmadı. Normal okullarında yabancı dil öğretemedi. O halde bu kadar parlak insan nasıl yetişti? Efendim, istisnalar kaideyi bozmıyacağı gibi, konumuz imalât hatalarıdır. Elbette bu vahîm tablonun başka geçerli sebepleri de mevcuttur. Ancak hepsinin temelinde millî eğitimden ve kültürden mahrumiyet faktörü yatar.
Tabirlerimi ağır bulanlar olabilir. Fakat çocuğuna millî şuur veremediği için onu ömür boyu hapse mahkûm eden bir sistemi nasıl savunabilirsiniz?
Bu sorunlar millî eğitim ve kültür politikamızda pas geçildi. Emin olunuz, bugün de bahis konusu değildir. Kimsenin umurunda değildir bile diyebiliriz.
Binaenaleyh, Hizbullah ve benzerlerinin nasıl oluşabildiklerinin sebepleri, ancak yüzeyi görmeye çalışanların ulaşamıyacağı derinliklerdedir.
AB ve Biz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Şubat, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği üyeliğimize kadar geçecek süreç, yalnız Cumhuriyet döneminin değil, 926 yıllık bütün Türkiye tarihinin en büyük dönemeçlerinden biridir.
Olguyu, böylesine bir azamet ve nezaket ölçüleri içinde kavrıyabiliyor muyuz? Sorun budur.
Geçiş sürecinin uzayıp kısalması bizim elimizdedir, dış etkenler ikinci derecededir.
Bu müddet içinde kaybedilecek en kısa zaman parçası bile milletimize zarar verir. Ve bu millet, zarar görmekten gına getirmiştir. Artık ferahlık, rahat, hattâ haşmet ve şevket görmek istiyor.
Millî kültürümüzün yüce unsurları dışında her alanda her şeyimizi değiştirmeye hazır mıyız?
Kaldı ki millî kültürümüzü de, pek çok geliştirmek suretiyle değiştireceğiz.
Kesin değişmiyecek olan Türk Devleti''dir. Atalarımız ebed-müddet sıfatıyla ululamışlardır.
Devletimize temel veren ilkeler değişmez. Avrupa Birliği''ne geçiş, bazı politika cahillerinin sandıkları gibi bölücülüğün ve teokrasinin önünü açmaz. Bu akımları yok etmese bile, küçültür, marjinal ve zarar vermez çizgiye indirger. Her demokraside marjinal akımlar mevcuttur. Bölünme ve teokrasi özlemcileri -ki onlar da bizim vatandaşlarımızdır- bu gerçeği ne kadar erken kavrarlarsa, tansiyon o kadar çabuk düşer. Avrupa Birliği''nin ne idüğünü, ne olup ne olmadığını doğru kavramak gerekir. AB, Avusturya''daki faşist partinin iktidara katılmasına izin vermedi.
Tansiyonu yükseltmek Türkiye için olumsuz imaj verir. AB''ye yaklaşmamızı geciktirir. Tansiyonu yükseltenlerin mutlaka aleyhine sonuçlanır.
Avrupa Birliği normlarına erişmiş bir Türkiye, güneşte yerini almıştır, gerçek Büyük Türkiye''dir. Yalnız AB değil, bütün Dünya bize kapılarını açar.
Kafkaslar''da büyük huzursuzluk
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Şubat, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Çeçenistan''da olaylar trajik zirvelerde seyrediyor. Savaş, dağlara kayıyor. Çeçen kadınları ve çocukları, müstevlinin ayakları altında. Batı baskısı sonuç vermiyor. Son defa Birleşik Amerika''nın fiilen 2. kişisi olan Dışişleri Bakanı Madeleine Albright Hanım, Rusya Başkanvekili Vladimir Putin''i kaplanla savaşmaması tabiriyle uyardı. Ama Putin, bir Çeçen zaferi ile başkanlık seçimlerine girmek istiyor.
Halbuki yüzelli milyonluk çok güçlü bir devletin, bir milyonluk küçük bir kavmi imhaya yeltenmesine tarih terminolojisinde zafer falan denmiyor. Başka şeyler deniyor. Bu başka sıfatlar Tolstoy''u, Stravinski''yi yetiştirmiş bir millete hiç mi hiç yakışmıyor.
Kaldı ki, dağlarda Çeçen savaşının yıllarca süreceği kesindir. Rusya milyarlarca dolarını ulu Kafkas dağlarına gömecektir. Finans bakımından şiddetle muhtaç bulunduğu ABD ve AB ile arası açılacak, saygınlığı kalmayacaktır. Rusya''nın yaptığı AGİT ilkelerine temelinden aykırıdır.
Türkiye, Kafkaslar''ın kuzey eteklerinde geçen Çeçen kırımını, nefrete dönüşebilecek bir teessürle izliyor. Bu duygu, 5 milyon Kafkas asıllı Türk''ün yaşadığı ülkemiz için çok tabiidir. 60''a yakın din kardeşimiz devlette ise -gür sesten vazgeçtik- cılız sesler bile yükselmiyor.
Artık Rusya ile ilgisi kalmayan Kafkaslar''ın güneyinde durum ise, diyebilirim ki daha endişe vericidir. Çünkü boyutları çok daha büyüktür. Moskova, Azerbaycan''la Ermenistan''ın barış yapmasına elinden gelen her engeli koyuyor. Gürcistan''ı tehdit ediyor. Sınırdaş olduğumuz Güney Kafkasya''daki tam bağımsız üç devletteki gelişmeler ve sürekli Rus müdahaleleri, Ankara kadar Washington''u da tedirgin ediyor. Çarlık ve Sovyetler''den sonra şimdi Federatif Rusya''nın da emperyal ve emperyalist heveslere kapılması, gerçekte bütün dünyanın başını belâya sokabilir.
Putin''in seçilmesini ve hemen sonraki durumu merakla bekliyoruz.
Irkçılık belâsı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Şubat, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avusturya Cumhuriyeti''nin son seçimlerden 2. çıkan partisinin genel başkanı Haider, dünya çapında ün yaptı. Hemşehrisi Hitler bile gençlik yıllarında bu kadar çabuk gelen şöhreti kıskanırdı.
Bizim geleneğimizde ırkçılık yoktur. Ne Osmanlı öncesinde, ne Osmanlı''da, ne Cumhuriyet''te. Türküm diyen, kendisini Türk''e mensup hisseden, devletimizin uyruğunda bulunan herkes Türk''tür.
Türk milliyetçiliğinde bile hiç olmazsa son 50 yıldır ırkçılık mevcut değildir. Vaktiyle bazı milliyetçilerimizin azınlık ırkçılığına tepki olarak ve o dönem Avrupa''sından esinlenerek ırkçı söylemlerde bulunmaları, çoktan maziye karıştı.
Türk''ü sevmek demek olan milliyetçiliğimizden ürkenler, daha açık söylemek gerekirse komünizme kesin tavır alınmasından huylananlar, son zamanlara kadar Türk milliyetçiliğini ırkçı göstermeye çalıştılar.
Halbuki çok ünlü Türk milliyetçilerinin bazıları Türk asıllı değildir. Misal getirmeye lüzum yoktur. Tarihî kişilerin kökenleri, tarihçilere mahsus bir bilgidir. kökenleriyle değil, mensup bulundukları millete göre tarihe geçerler. Bugünki İngiltere ve Danimarka hanedanlarının Alman, İspanya ve İsveç hanedanlarının Fransız asıllı olmaları, kimi ilgilendirir?
Kişilerin geriye gidildikçe karıştıkları ırklar, hayret uyandırır. Çok defa ne kadar karıştıkları tespit edilemez. Irken sâf insanlara ancak çok kapalı kabilelerde tesadüf edilebiliyor.
Binaenaleyh gerek saf ırk, gerek ırkçılık iddiası, tamamen ilim dışıdır. Bu bakımdan, 1930''lar dünyasının en yüksek kültür ve ilmine sahip Almanlar''ın böyle bir hevese kapılmalarına, hattâ bunu devlet rejimi ilân etmelerine, koskoca bir milletin Hitler''in peşine takılmasına ne kadar şaşılsa yeridir. Bu yıkımı yaşadığı içindir ki bütün Avrupa, Haider''e karşı çıkıyor.
Irkçılık, beraberinde kendisinden olmayan bütün kavimlere, dinlere, inançlara da düşmanlık getirdiği için, insanlık dışıdır. İnsan beynine musallat tam bir âfet, dört dörtlük bir belâdır.
Silâhlar ne oldu?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Şubat, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Devlet, savaş hâlinde, vatan tehlikeye düştüğü zaman, her şeyi göze alır. Hızlı hareket gerekir. Birçok yasal prosedür pas geçilir. Kademeler atlanarak emir verilebilir. Yeter ki veren, emir yetkisi taşısın. Savaş behemehâl kazanılmalıdır.
Her ülkede bu mekanizmaya pislikler bulaşmıştır. Vatanı savunduğu bahanesiyle veya şartların olağanüstülüğünden faydalanarak ceplerini dolduranlar, türlü karakter zaafları sergileyenler çıkar. Bunlar Devlet görevlisi ise, ihanet çizgisindedirler. Yakın tarih her ülkede böyle örneklerle dolup taşar.
Türkiye, tarihinin en büyük isyanlarından biriyle karşılaştı. İsyanın arkasında pekçok Batı ve Doğu devleti yer aldı. Bunlar GAP''ı gerçekleştirtmeyeceklerine, Güneydoğu''yu bizden koparacaklarına inanmışlardı. Vaktiyle Ermeniler''i hangi oyuna sürüp başlarını yaktılarsa, şimdi Kürt asıllı vatandaşlarımıza musallat olmuşlardı.
Türkiye için öylesine yanlış hesaplar yapıldı ki, hesap sahiplerinin yanılgı derecesi bugün ortaya çıkmıştır.
40.000 Türk vatandaşının hayatını kaybettiği korkunç olaya, en büyük çapta uyuşturucu trafiği ve elbette silâh ticareti de bulaştığı için, bataklık akıl almaz şekilde büyüdü. Hâlâ temizlenmiş değildir.
Böylesine bir savaşta Devlet, ne gerekiyorsa öyle yapar. Gerekeni yapmayana devlet bile denmez. Millî Mücadelemiz''e karar veren Osmanlı subayları, hangi yasanın hangi maddesini ihlâl ettiklerini düşünse idiler hâlimiz nice olurdu?
Binaenaleyh şu veya bu yoldan silâh aldı ve dağıttı diye, savaşı yönetenler suçlu olmaz. Emri veren zamanın başbakanı Tansu Çiller, gereğini yapmıştır. Batman Valisi, kendi başına birlik falan kuramaz. Elbette yetkili kişilerden emir almıştır. Ancak villa ithamları gibi çok ciddi iddiaların hiç savsaklanmadan incelenmesi gerekir.
Bu silâhlardan bazılarının koruculara verildiği anlaşılıyor. Araştırılması gereken, korucuların bunları satıp satmadıklarıdır. İkinci husus, silâh alımında Devlet görevlilerinin maddî menfaati olmuş mudur? Bu konular aydınlatılmalı.
Hizbullah olayı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Şubat, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Beş polisimizin şehit düşmesi üzücü olduğu kadar vahim bir olaydır. Polis, milletimizin, şehirlerimizin güvencesidir. Güvenliğimiz için can verebilmektedir. Arada zengin polis şeflerinin zuhuru, bu kuruma karşı beslediğimiz sevgiyi ve itimadı azaltamaz.
Operasyonların dikkatli, çağdaş ve medya davet edilmeden yapılması gerekiyor. Medyaya haber uçurulması sakıncalıdır.
Hizbullah''ın Türkiye gündeminden sür''atle çıkarılması lâzım. Bu ne pis bir imajdır! Doğrusu ülkemize gölge düşürdü. Bizde böyle şeyler olmamalıydı.
Babalarımızdan miras kalan Osmanlı Türk Müslümanlığı''nı devam ettiremedik. İslâm''ı Arap''tan, İran''dan öğrenmeye kalkıştık. Halbuki bin yıl önce bu yüce dini Türkistan''da Ebû Hanîfe''den, İmam Mâtürîdî''den, Ahmet Yesevî''den öğrenmiştik. Hiçbiri Arap değildir.
Kadınların idam edilmediği Osmanlı sisteminden, din adına kadınları işkenceyle öldürebilen bir ortama geçtik. İrticaın boyutları bizi 1500 yıl öncesine götürdü.
Hizbullah kafasındakiler için Türk milleti kâfirdir. Bu kafa, bin yıldır yaşadığımız Müslümanlığı eşkıya çeteciliği hâline getirmeye kalkışmakla kalmadı. Türk''e karşı ne derecede nefretle dolu olduğunu da belli etti. Zaten Türk''ün algıladığı İslâm''a karşıdır.
Onlara göre Müslümanlık, kendi çetelerinden olmayanı kesip doğramaktır. Son yıllarda bazı ülkelerde böyle oldu. Türkiye''de de olabileceğini düşünmedik. Zira Türk karakterine temelinden aykırıdır. Gerçi tarihimizde bilhassa ihtilâl dönemlerinde kötü örnekler mevcuttur. Ancak bunları çoktan aştığımızla öğünüyorduk.
Babalarımızın anladığı şekliyle İslâm, Türk milletinin ve milliyetçiliğinin ayrılamaz, sentezlemeye ihtiyacı bulunmayan unsurudur. Hizbullah, Tâliban falan filan bize yabancıdır. Dinimize de yabancı olduğunu otoriteler söylüyorlar.
Türkiye ve AB
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Şubat, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği konusunda vakit öldürmediğimizi ümit ediyorum. Mümkün olabilen en kısa zamanda AB üyesi dostlarımıza biz hazırız, siz hazır mısınız? dememiz gerekiyor.
Bir Avrupa Birliği ki, hemen önümüzdeki yıllarda sınırları doğuya ve güney-doğuya doğru önemli boyutlarda genişleyecek: Estonya, Polonya, Slovenya, Çekya, Macaristan, hemen sonra Romanya, Bulgaristan... Son üçü eski eyaletlerimizdir. Türkiye''nin bu derecede gecikmesi her aklıma geldikçe -itiraf ediyorum- asabım bozulur.
Rejimlerin en berbadından yakasını kurtardığı on yılı bulmayan Bulgaristan... Ve sonra NATO, Gümrük Birliği üyesi Türkiye... Her aklı başında Türk''ün asabının bozulması lâzım.
Çünkü efendim, lâklâkıyyât ile vakit öldürmekte birinciyiz. Cumhurbaşkanı rutin kelimesiyle ne demek istemiş? Bunun üzerinde düzinelerce yorum yapılır mı? Ne demek istemişse demiş, ne demek istememişse dememiştir.
Cumhurbaşkanı seçimini yüzümüze gözümüze bulaştırmadan çözümledikten sonra, Anayasa Mahkememiz''in de bir an önce Ana Muhalefet Partimiz hakkında diyeceğini demesini bekliyoruz. Cumhurbaşkanı seçiminden sonra kabinede -ufak tefek düzeltmeler hâlinde de olsa- revizyona gidilir.
Bunlardan sonradır ki, Avrupa Birliği ve Güneydoğu için hükûmetin ne yapıp ne yapmadığını sorgulayacağız.
O zamana kadar Hizbullah batağının kurutulması, gündemden düşürülmesi lâzım. Güneydoğu''ya çok sağlıklı şekilde yaklaşabilmemiz gerekiyor. Bölgede ekonomi berbat da, eğitim sanıyorum ondan da berbat...
Başımıza yeni belâlar sarmak itiyadımızı bıraktığımız takdirde, elhamdülillâh bu hayatî meselelerin altından kalkacak potansiyele sahibiz. Türk''ün 21. yüzyılda gölgede mi kalacağı, güneşte yerini mi alacağı bahis konusudur. Bizi gölgede bırakmak isteyenler, hiçbir şeyden medet ummasınlar.
RTÜK karartmaları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Şubat, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
RTÜK, gittikçe ağırlaşan eleştirilere muhatap oluyor. Gerçek fonksiyonunu yerine getirdiğinden şüpheliyim. Rastgele TV karartıyor. Genel bir gözdağı vermek istiyor görünümündedir. CNN Türk''ü ve TGRT''yi 24''er saat kapatmak ne demek?
CNN Türk''ün karartılması, Batı''da kötü imaj oluşturdu. Cezanın gerekçesi de kabule şayan değildir.
TGRT''yi ise RTÜK''ün eski başkanı yönetiyor. Devletin ne olduğunu bilen, işinin tam manasiyle ehli, biyografisinde hiç şaibe bulunmayan, saygın bir medya mensubudur. Bugüne kadar TGRT, RTÜK''ten karartma cezası almamış tek özel TV idi. Zira yayınları ılımlı ve dengelidir.
Gazete, periodik, radyo ve TV kapatma cezası, antidemokratiktir. Mutlaka ağır para cezası ile değiştirilmelidir.
Basın yayın dünyamızda bölücü, ırkçı, teokratik, komünist yazılar, haberler, kitaplar, filmler gırla gidiyor. Birçoğu terör, şiddet, cinayet, hattâ katliam tavsiye ediyor. Bunlarla tabiatiyle mücadele yapılacaktır. Birçok TV kanalında toplumun ahlâkını bozan, toplum değerlerini kaale bile almayan, estetik çizgimizi çok aşağılara çeken neşriyat mevcuttur. Otokontrol mekanizması işlemiyor ve reyting iddiası üste çıkıyor. Bu durumun zamanla düzelebileceği görüşündeyiz. Ancak hiçbir ülkede bu kadar TV ve radyo kanalı bulunmadığını biliyoruz. Elbette fikir ve yayın hürriyeti esastır. Ancak şiddet telkin eden, ahlâk çökerten yayınlar, demokrasilerde de takibat altındadır.
Ölçü, Avrupa Birliği ve Birleşik Amerika''daki ölçülerdir. Başka ölçüler makbul değildir. Bu bakımdan en fazla gazeteci ve yazar hapseden ülkeler listesinden düşmemiz gerekiyor. Çoğunun terörist, eylemci ve gerçek suçlu oldukları ise, milletlerarası düzeyde açıklanamadı.
RTÜK, yeni bir KİT durumuna geldi. Bu hâliyle devam edemez fikri yaygındır. Türkiye''nin en saygın ve dikkatli iki kanalını karartmak gibi ölçüden mahrum kararların sağlıklı olmadığına eminiz. Üstelik bu kararların, göründüğünden daha sağlıksız bulunmaları muhtemeldir.
İstikrarın iki şartı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Şubat, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Siyasî istikrar, Türkiye''nin sorunlarının çözülebilmesinin temel şartıdır. İstikrarın devamı için, cumhurbaşkanı seçimi ile Fazilet Partisi davasının sonuca bağlanması gerekiyor. Bu iki mesele aşıldıktan sonradır ki önümüzü görebileceğiz. Ne yapacaksak yapacağız.
İki meseleden birinde bile tökezlersek istikrarsızlık kapımızda bekliyor. Boşa giden 1990''lı yıllara döneriz. Acıyla hatırlıyoruz. Dertlerine çare bulunmaz bir ülke hâline düşmüştük.
Milletvekillerinin özlük hakları ile ilgili Anayasa''nın 86. maddesinin değiştirilmesini Cumhurbaşkanı yazıyla Meclis''e tavsiye etti. Parti kapatma mekanizmasının düzeltilmesine taraftar bulunduğunu da şifahen bildirdi. 5 artı 5 formülü ile birlikte Anayasa''nın iki maddesinin daha oylanmasının etik, ahlâk, gelenek, örf, âdet ve saireye uygunluğu, ikinci derecededir.
Devletin birinci derecede menfaatleri yanında, ikinci derecede konular kaale alınmaz. Beceriksiz politikacılar, ikinci derecedeki Bizans münakaşalarına dalıp asıl roblemi çözmekte âciz kalırlar.
Ana Muhalefet Partisi''nin kapatılıp milletvekillerinin Meclis dışında bırakılması gibi bir ihtimal göze alınamaz. Demokrasimizi geriye götürür. Avrupa ile mesafemizi açar. Üstelik böyle bir ihtimal 3 ay içinde ara seçim zorunluluğunu getireceği için, istikrar diye birşey kalmaz. Havanda su döğeriz.
Fazilet Partisi görüşünün devlete sürekli problem üreten zihniyetten uzaklaşabilme yeteneği oranında demokrasi kuvvetlenir. Yoksa Türkiye''de rejim ve hayat tarzı asla değişmez ve iki ayrı hayat tarzı mümkün değildir. Bunu kabûl etmek için devletimizin son 200 yıllık tarihini doğru okumak gerekiyor.
Sayın Demirel''in tekrar seçilmesindeki yüksek menfaatlerimizi görmekte direnenler için fazla sözümüz yoktur. Olmazı dile getiren veya zayıf, sıradan cumhurbaşkanı tipini özleyenleri ise küçümsüyoruz.
Bu iki âcil ve sıcak sorunumuzu akıl ve mantık istikametinde çözümleyelim. Ve artık lâf üretmek yerine icraata geçelim.
.TCK 312
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Mart, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhurbaşkanı seçiminden hemen sonra Türk Ceza Kanunu''nun mahut 312. maddesi değiştirilecek, hafifletilecek ve Necmettin Erbakan her hâl-ü kârda hapishaneye gitmeyecektir. Tabii cumhurbaşkanlığı seçiminde Türkiye''de siyasî dalgalanma yapacak bir aksaklık olmadığı takdirde... 312''nin değiştirilmesi zaten evvelce de düşünülüyordu.
Şiddet eylemine karışmamış bir kişinin yazdığından ve söylediğinden dolayı hapsedilmesi zaten antidemokratiktir (ağır para cezası verilebilir). Bu kişi milletvekili ise, hele başbakanlık yapmışsa, hassasiyetin artacağı tabiidir. Burada seçilmiş kişinin tam bir fikir hürriyeti bahis konusudur. Bu konularda Türkiye bilhassa duyarlıdır. Zira 27 Mayıs trajedisi bu ülkede yaşandı.
Üstelik hapse mahkûmiyet, 6 (altı) yıl gibi inanılmaz derecede geçmişte kalmış sözler dolayısıyle ise, ciddiyetini kaybeder. Bu gibi kovuşturmalar için zaman aşımı şarttır. Ancak hukuk sistemimizde yargıcın şahsî takdir hakkı kısıtlıdır. Önündeki yasaya uymak durumundadır. Yasa yapmak ve değiştirmek mutlak tekelini elinde tutan Türkiye Büyük Millet Meclisi''ne iş düşmektedir.
Yukarıdaki üç paragrafı Fazilet Partililer, büyük memnuniyetle okuyacaklardır. Bundan sonraki paragrafların hoşlarına gitmeyeceğini biliyorum.
Erbakan''ın 6 yıl önceki sözleri, popülizmin şahane örnekleri şeklinde algılanabilir. Oy almak için telaffuz edilmiştir. Hoca''nın mizacı da öteden beri bu üslûptadır. Popülizm yapmayan politikacı ise nadirdir. Ama söylenenler faciadır. Burasının Türk devleti olduğunu unutan bir insan bu lâfları edebilir. Bu düşünce tarzı, Fazilet Partisi ile selefi olan partilerin başını sürekli belâya sokmuş, Devlet''le karşı karşıya getirmiştir.
Türk''le alay etmek, Türk''ü incitecek kelâmda bulunmak kimsenin haddi değildir. Affedilemez ve bunu sıradan bir kusur şeklinde göstermek isteyenler de affedilmez.
Bilmem arz edebildim mi? Bunu anlamak yeteneğini göstermeyen her parti ve her kişi Türkiye Cumhuriyeti ile ters düşecek ve gündemi karartacaktır. Almanya''da Almanlık, Fransa''da Fransızlık''la dalga geçin, bakınız başınıza neler gelir
AB ve Millî Egemenlik
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Mart, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği''ne üye olduğumuz takdirde, hattâ adaylık safhasında millî egemenliğimizden bir şeyler kaybetmemiz ihtimali bazan açıkça, bazan fısıltı hâlinde konuşuluyor.
Milliyetçi bir düşüncedir. Saygı uyandırır. Ancak bu fikri körükleyenler var.
Zira Avrupa Birliği üyeliği, 1923''te Cumhuriyetin ilânından bu yana, Türk devletinin karşılaşacağı en radikal değişikliktir. Ama bütün üye devletler için de aynı ağırlıkta bir gelişme gerçekleşti. Her kurum yenilenecektir. Birey hakları üste çıkacaktır. Bu durum, samimi olsun, menfaat bakımından olsun, endişe veriyor.
İmtiyaz, üstünlük, kara para ve benzer çıkarları yitirmek endişesi bizi ilgilendirmiyor. Vız geliyor diyebiliriz. Toplumca ve millî kültür bakımından zaafa uğrar mıyız? Böyle bir fobiyi kafalardan uzaklaştırmak gerekiyor.
Avrupa Birliği üyesi Türkiye, yoksulluktan kurtulmuş bir ülke olacaktır. Bugüne kadar millî kültürümüzü ihmal etmemizin sebepleri arasında maddî imkânsızlık faktörü birinci sıradadır. Avrupa Birliği üyesi sıfatıyle milli kültürümüzü dünyaya açacağız, her branşını yücelteceğiz. Çok daha eğitimli çok daha sağlıklı bir millet hâline geleceğiz. Güneşteki yerimizi alacağız.
Avrupa Birliği üyeliği, ülkemize musallat ırkçı bölücülüğü de, romantik veya terörist teokrasiyi de, Atatürk''e karşı saygısız davranışları da asgarî, marjinal, tehlike oluşturamaz derekeye indirgeyecektir. Türkiye Cumhuriyeti''nin olmazsa olmaz bu temel ilkelerinden zaten en kötü şartlarda bile taviz vermeyiz. Bizi etkilemek isteyen dış güçler ise, güçlendiğimiz nisbette yavaş yavaş böylesine meraklarından vazgeçeceklerdir. Yeter ki biz irademizi gevşetmeyelim. Potansiyelimizi açığa çıkartalım. Devlet hayatında istikrarı bozacak maceralardan kaçınabilelim
312. madde
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Mart, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Uzun bir tatilin ortasında gündemde ağırlık hâlâ Türk Ceza Kanunu''nun 312. maddesinde... Çetrefil, karanlık bir madde... Belki bilhassa böyle kaleme alınmış.
312 üzerinde önemli kişilerden bile biribirine benzemez mütalaalar çıkıyor. Bu münakaşa nedir?
Efendim bu münakaşa, Türkiye Cumhuriyeti''nin bütünlüğü demokratik kurallar içinde nasıl daha iyi sağlanabilir endişesidir. Halkımızı pek ilgilendirmiyor. Milletimiz, derin veya derin olmayan devletin ne yapıp edip bütünlüğü koruyacağının güven duygusu içindedir. Bu duygu asırlara uzandığı için, içimizden o kadar bozguncu çıkıyor, gene zayıflamıyor.
Devletin ve demokrasinin kendisini savunacağı bellidir. 312 ne şekilde değiştirilirse değiştirilsin, hangi üslûb ile kaleme alınırsa alınsın, savunma mekanizması işler.
Derin devletin âlâsı İngiltere''dedir. O kadar derindir ki, şimdiye kadar kimse dibini göremedi. İster tarihçi, ister gazeteci, ister politikacı, ister istihbaratçı olunuz, göremezsiniz. Hiç İngiltere''de devletin ve demokrasinin âciz kaldığını hatırlıyor musunuz?
Son söz Türkiye Büyük Millet Meclisi''nindir. Parlamentomuz elbette 312. maddeye münasip şeklini verir. Bana göre, aynı konularda Avrupa Birliği normlarını incelemek gerekiyor. Eninde sonunda bu normlara uyum sağlamak durumundayız.
Kafasını ırkçı bölücülüğe veya teokratik düzene takmış olanları Avrupa Birliği içinde koskocaman bir düş kırıklığı bekliyor. Zira yukarıdaki cümlemi tekrarlıyorum: Hem devlet, hem demokrasi, kendisini her hâl-ü kârda savunur.
Kuğunun Son Ötüşü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Mart, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bayramlar vesile edilerek tatiller bu kadar uzatılmamalı. Koskoca bir ülke, nihayet bu sabah çalışır hâle gelecek. 18 Mart 1915 Çanakkale deniz zaferinin 85. yıldönümü tatile rastladı. 1915 dünyasının en büyük deniz gücü olan müttefik İngiliz ve Fransız donanması, o azametli dretnotları, zırhlıları, ağır ve hafif kruvazörleri, muhrip ve firkateynleri, denizaltı ve uçakları ile, Çanakkale Boğazı''nı cebren geçip İstanbul''a gelmek istedi. Başarsa idi, İngiltere Başbakanı Lloyd George''un Paris Sulh Konferansı''ndaki resmi ifadesine göre Birinci Cihan Savaşı (1914-18) 4 değil, 2 yıl sürecek, 1916''da bitecekti. Çarlık Rusyası çökmeyecek ve 20. yüzyıl komünizm diye bir devlet rejimi tanımayacaktı.
Mevki-i müstahkem kumandanı Cevad Paşa''nın (Orgeneral Cevad Çobanlı) 150 topu, ustaca döşenmiş mayınlarımızla beraber, toplam 506 topunu bir an susturmaksızın 6 saat 45 dakika (11.00-17.45) ateş kusan tarihin gördüğü en kudretli armadayı durdurdu. O anlı şanlı düşman saff-ı harb zırhlıları, hâlâ Boğaz''da yatıyor.
Çanakkale Savaşı, 34 yaşında bir kurmay yarbayı, düşmanın en büyük kara çıkarmasında, ordu kuvvesinde 7 tümenin başına getirdi. Tarihin akışı değişti. Anafartalar Kahramanı sıfatı, Milli Mücadele''nin başına geçmesinde Mustafa Kemal Paşa''ya yardımcı olmuştur.
Ergun Göze, tarihin en karakteristik kara-deniz savaşlarından biri olan Çanakkale muharebeleri üzerinde, şahane bir prestij kitabı yayınladı (Boğaziçi Yayınları). Ağır papye kuşeye basılmış çarpıcı tarihi resimler içeren esere Göze, Kuğunun Son Ötüşü adını vermiş.
Can vermeden önce en güzel şarkısını söyleyen Kuğu, Osmanlı idi. Çanakkale''de harikuladelikler sergiledi. Bugün Türkiye Cumhuriyeti, iki taraftan yüz binlerce genci kucaklayan o toprakların ve denizlerin üzerine titriyor.
Samsun Türk Kurultayı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Mart, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bu seneki Türk Kurultayı yarın Samsun''da toplanıyor. Pek çok ülkeden gelen 600 Türk delegesi birkaç gün Dünya Türklüğü''nün meselelerini konuşacaklar. Yakutistan''dan Birleşik Amerika''ya kadar...
Az coğrafya bilen arkadaşlar mizah konusu yaptılar ama Adriyatik''ten Çin Seddi''ne bir ilmî ve doğru tabirdir. Bu tabir, Türkçe konuşan halkların yoğun bulundukları Avrasya kuşağı içindir. Yoksa belli başlı her ülkede az veya çok Türk yaşıyor.
İlk Türk Kurultayı, Alparslan Türkeş''in teşebbüsüyle Antalya''da toplandı. Büyük ve çok manalı bir oluşumdu. Türkeş, o zamanki cumhurbaşkanı Özal ile Başbakan Demirel ve Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü''yü bir araya getirdi, hepsine örs ile demir döğdürdü. Türk''ün bir ve beraber olabildiği takdirde hangi potansiyele erişeceğini gösterdi. Aynı zamanda Altaylar''daki Ergenekon''dan nasıl açık denizlere ulaştığımızı Antalya''da simgeledi.
Örs ile demir döğme, geçit bulmak için çepeçevre dağlardaki demir madenini eriten ilk Göktürk hakanı Bumin Kağan''ın yaptığı işi temsil eder. Türk''ün millî şuurunun çelikliğini korumak için Türk hakanları her yıl bu olayı kutladılar.
Bumin Kağan, 439 yılında Çin kıyımından kurtulmak için Ergenekon vadisine sığınan Türkler''i 96 yıl sonra 535 yılında dağların arasından çıkardı. Kırım''la Kore arasındaki Göktürk devletini kurdu. Hakana dağ geçitlerini Börteçine adını verdiği dişi bozkurtu gösterdi. Atatürk''e Bozkurt denmesi bu sebepledir.
Mete soyundan kut almış Bumin Kağan, Osmanlı cihan devletini kurabilmeleri için Türkler''i Ergenekon''dan çıkardı. Türk tarihini bilenler, ne demek istediğimi anlarlar.
Samsun Türk Kurultayı, bütün Türkler''e kutlu olsun.
Çağdaş uygarlık düzeyi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Mart, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği normları, Kopenhag kriterleri, Maastricht şartları, AGİT kuralları, evrensel insan (ve hayvan) hakları... Bütün bunlara içtenlikte ve hızla uyum sağlamamız, AB üyesi olmamızın ötesinde anlam taşıyor. Bu, Türk devletinin ve milletinin Yenileşme tarihinin noktalanması demektir. Çağdaş uygarlık düzeyini yakaladığımız zaman, Avrupa Birliği''ne girip girmemek elimizdedir. Ama epey yüksek tutulan çıtayı atladığımız takdirde, Avrupalılar yakamızı bırakmayacaklar, üyeliği kabulümüz için bizi zorlayacaklardır.
Resmî adaylığımızdan bu yana Batı''dan gelen talepler ve ziyaretçiler, şikâyetimizi mucib oldu. Zira sürekli eleştiriye maruz kaldık. Bu eleştiriler ve istekler, çağın şartlarına intibak yeteneğimiz nisbetinde azalacak ve yumuşayacaktır.
On yıl öncesinin yoksul ve köhnemiş katı sosyalist uydu devletlerinin bizden önce AB üyesi olmaya hazırlanmaları, nerelerde yanıldığımız, neleri yapamadığımız hususunda bizi uyarmalıdır, derin düşündürmelidir.
Çağdaş çizgi, iki faktör hâlinde özetlenebilir: İleri demokrasi ve iyi işleyen ekonomi... Bunların gerçekleşmesi için, sağlam, her türlü bağnazlıktan, sabit fikirden, ön yargıdan kurtulmuş bir hukuk sistemi...
Osmanlı''nın bugün git, yarın gel şeklinde ifadesini bulan ünlü kırtasiyeciliği, Cumhuriyet döneminde, çözülmek bir yana, maalesef katmerleşti. Rüşvet, yolsuzluk, kara para, kayıtsız ekonomi, arazi yağması ise, geometrik artışlarla devleşti. Yağmacı ve hırsızdan, çaldıkları asla geriye alınamadı. Hukuk sistemi çöktü. Devlet yara aldı. Milletin hakları gasbedildi. Böyle bir düzenin devamı, bizi bütün hedeflerimizde engeller.
Vatandaşın ıstırabı büyüktür. Sabırla bekliyor. Bu derecede sabır, pek çok millette yok. Bizde niçin var? Zira en az iki asırdan beri sabra alışmışız. Beklemeye alınmış bir milletiz. Ama sabrın ve ümidin sonu gelir. Deniz bir yerde biter. Ya o tarafa geçeriz, ya bu tarafta kalırız...
.Devlet sistemimiz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Nisan, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bir ay sonra Cumhurbaşkanı seçimi gündemden düşecek. İnşallah az hasarla atlatacağız. Haziran''da Sayın Süleyman Demirel''in politikamıza katkılarının gündemin başına oturacağından şüphe etmiyoruz.
Bütün demokrasilerde bu kabil seçimler oluyor. İç dengeler değişiyor. Politikacılar batıp çıkıyor. Ama Devlet, tıkır tıkır işliyor. Ekonomik gelişme, hızını kesmiyor. Birkaç yıl içinde per capita (kişi başına) geliri 30.000 dolara erişmemiş Avrupa Birliği üyesi kalmayacak. 30 yıl önce ekonomisi bizden iyi bulunmayan Yunanistan euro''yu kabullenip AB''nin tam çekirdeğine girdi.
Biz AB normları ve Türk Cumhuriyetleri ile ilişkilerimiz konularında hangi çizgideyiz? Her yıl, her ay, her hafta, hattâ her gün nasıl bir terakki kaydediyoruz? Bunları izleyen mekanizmalar işliyor mu, yoksa hiç mi mevcut değil? Hükûmet bu terakkilerden biz vatandaşları haberdar kılıyor mu?
Çok okuyucumun yukarıdaki satırlara tebessüm ettiğini biliyorum. Ama normalin böyle olması gerekmiyor mu? Bunu yapamadığımız âşikârdır. Bir şeyleri hiç beceremiyoruz. Şu halde bu muazzam Devlet teşkilâtı, Birleşik Amerika''yı yönetecek sayıda memur, KİT''leşmiş bakanlıklar, fiyakalarından yanlarına yaklaşılmaz kurumlar, kuruluşlar ne yapıyorlar? İleri, zengin, çağdaş ülkelerin yönetimleri ile neden paralellik kuramıyoruz?
Bu kadar köhnemiş kurumlardan oluşan yönetimi çağımıza adapte etmek için bir Devlet Reformu planımız yoktur. Partilerin seçim bildirgilerinde yazıp çizdikleri asla uygulanmamıştır. O derecede şikayet konusu olan Anayasa için taslaklarımız bulunmuyor (geçen yıl çok değerli bir arkadaşım, kısa bir tatil süresinde yeni Anayasa taslağı hazırladı, grubunda okuyabileceğini umdu, tabii okuyamadı).
Sistemimiz üzerinde âcilen ve çok derinlemesine düşünmek zorundayız. Çocuklarımıza 3.000 dolarlık yoksul bir ülke bırakamayız.
TBMM: 80 yıl önce ve bugün
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Nisan, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dün Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin Ankara''da açılışının 80. yıldönümü idi. TBMM, İstanbul''daki Osmanlı parlamentosunun İngiliz süngüsüyle dağıtılması ve birçok üyesinin tutuklanıp Malta''ya sürülmesiyle fiilen sona erdi. Bu Osmanlı Parlamentosu''ndaki çoğunluk grubu olan Müdâfaa-i Hukuk milletvekilleri, Ankara''daki Mustafa Kemal Paşa''dan talimat alıyorlardı. Ancak İngilizler''in eninde sonunda parlamentomuzu basıp dağıtacağını öngören Paşa, Erzurum Milletvekili seçildiği halde İstanbul''a gelmedi. Sadrâzamın henüz meclise gelip yemin etmemiş bir milletvekilinin başkan seçilemeyeceği ihtirarı üzerine Atatürk, Osmanlı parlamentosu reisi (başkanı) olamadı.
Osmanlı parlamentosunun düşman süngüsüyle dağıtılmasından tam 38 gün sonra Mustafa Kemal Paşa, Ankara''ya can atan Osmanlı milletvekillerinin gelemeyenlerinin yerine acele seçim yaptırarak meclisi tamamladı. 23 Nisan 1920 Cuma günü Ankara''da Meclis açıldı. Son Osmanlı parlamentosunun kabûl ettiği Mîsâk-ı Millî''yi, virgülüne dokunmaksızın onayladı.
Bir baskı yanlışı yok sevgili okuyucularım, İstanbul''daki meclisin dağılmasından tam 38 gün sonra Ankara''da TBMM toplandı. Zamanın ilkel haberleşme ve ulaştırma şartları içinde ve pek çok yeri işgal edilmiş bir ülkede...
Bu meclise artık Osmanlı Meclis-i Meb''ûsânı denmedi. Türkiye Büyük Millet Meclisi dendi. İlk defa Osmanlı yerine resmen Türkiye kelimesi kullanıldı. Cumhuriyetin temelleri, en feci zorluklar içinde, fakat sağlam şekilde atıldı.
Türkiye Cumhuriyeti''nde millî iradenin tek temsilcisi bulunan Büyük Millet Meclisi, basit bir cumhurbaşkanı, seçimini 38 günde gerçekleştiremedi. Ama asıl kötü olan bu değil. Asıl kötü olan, bu muazzam devletin gündeminin aylardan beri bir seçim meselesine endekslenmesidir. Son günlerde futbol araya girdi de gündem biraz değişti.
Cumhurbaşkanlığı için adaylık, yarın geceyarısından sonra mümkün değildir. Yarından itibaren adayları gözden geçireceğiz.
Putin Rusyası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Mayıs, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın Vladimir Putin, gösterişli bir törenle, eski tabirle âlây-ı vâlâ ile asaleten Rusya Federasyonu Başkanlığı makamına (az daha tahtı''na diyecektim) oturdu.
Rusya, asırlardan beri kuzeydeki büyük komşumuzdur. Biz de Rusya''nın güneydeki büyük komşusu... Romanovlar ve Osmanoğulları... Sonra SSCB ve TC... Bugün Rusya Federasyonu ile sınırımız kalmadı. Ama hâlâ birinci derecede komşumuzdur, kimse şüphe etmesin...
Fâtih Sultan Mehmed, Karadeniz''i Türk gölü, iç denizi hâline getirmiş, Boğazlar''ı, dolayısıyla Karadeniz''i kapatmıştı. Türk tekeli 300 yıl sürdü. Bu müddet içinde Karadeniz''de Osmanlı''dan başka devletin sahili yoktu. 1770''ten itibaren Rusya, Karadeniz''e indi ve sahillerini Türkiye ile paylaştı. Bugün Rusya''nın Karadeniz''in kuzey-doğusunda dar bir kıyı şeridi kalmıştır. Bütün güney sahilleri ise bizimdir. Bu da tarihin garip cilvelerinden biri...
Her ne hâl ise, Vladimir Putin, seleflerinden fazla çarlarınkine benzer bir törenle vekâleten yürüttüğü başkanlığa and içerek başladı. Tam bir başkanlık sistemidir. Yetkileri Birleşik Amerika başkanından bile fazladır. Binaenaleyh parlamenter Avrupa sistemine aykırı bir rejimdir.
Her şey Putin''den sorulacaktır. Kendisini bu makama getiren selefi Yeltsin, törende hemen yanı başında idi. Putin''in, Yeltsin ve ailesi hakkında hiçbir soruşturma açtırmayacağı sözü verdiği rivayet ediliyor (bana başka bir ülkeyi hatırlattı ama, şu anda hangisi olduğunu çıkaramadım)
Rusya imparatorluğunun gerçek kurucusu (1721) Büyük Petro, başkenti Moskova''dan -İsveç''te aldığı topraklar üzerinde henüz yaptırdığı ve adını verdiği- Baltık üzerindeki Petersburg''a götürmüştü (1712). Komünist ihtilâlde başkent Moskova''ya alındı. 1917''de Leningrad olan şehrin adı, komünist rejim çökünce gene Petersburg''a dönüştürüldü. Şimdi başkentin Moskova''dan Petersburg''a taşınması konuşuluyor.
Putin, komünist rejimin geri kalmış ve yoksul bir ülke hâline getirdiği Rusya''yı, çarlık dönemindeki prestijine kavuşturmak isteyen genç bir liderdir. Dünya barışı için hayırlı olmasını temenni ediyoruz..
AB yolu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Mayıs, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği yolunun bizim için ince ve uzun olacağı peşinen söylenmişti. Ama -hele resmen adaylığımızdan sonra- bu derecede lâgar gideceğimiz tahmin dışı idi.
Şimdi bir AB Genel Sekreterliği kurulacağı, başına bir büyükelçi getirileceği, kuruluşun doğrudan başbakana bağlanacağı söyleniyor. Sekreterliğin başbakan adına 3. başbakan yardımcısı tarafından izleneceği, bu makama Mesut Yılmaz''ın talib olduğu, gelen haberler arasında..
Vaktiyle kendisine o derecede ümitler bağlanan Sayın Yılmaz, Özal''ın yolunu izleyemedi. Bu yüzden ANAP oyları geriledikçe geriledi. Halbuki iyi ekibi olan bir parti idi, bugün de öyledir.
Bunları Sayın Yılmaz''ı kınamak, hattâ eleştirmek için yazmıyoruz. Uyarmak için yazıyoruz. Zira talip olduğu makam, lütfen tarihçi görüşüme itimat buyurunuz, Türkiye''nin geleceği bakımından, Çankaya''dan daha önemlidir. Büyük sorumluluktur. Türk''ün istikbali AB normlarına erişip erişememesine bağlıdır. Bu normlar nedir? Atatürk''ün muâsır medeniyet seviyesi veciz ibaresiyle gösterdiği hedefin ta kendisidir.
Bu hedefe büyük inançla sarılmış bir ekibin çalışması lazım. Bu çalışmanın, şimdiye kadar çok az alışık bulunduğumuz bir sür''at ve dirayetle yapılıp ceste ceste Türkiye Büyük Millet Meclisi''nde millî iradeye sunulması gerekiyor. Atatürk inkılâplarındaki ve Özal''ın ilk yıllarındaki çok hızlı tempoyu yakalamak zorunludur.
Enflasyonu çökertmek, özelleştirmeyi tamamlamak, şaibesiz enerji yatırımları, AB normlarının ana temalarındandır. Ulaştırma Bakanı''nın cep telefonu ihalesi hakkındaki tehdide benzer son ithamları, hâlâ bazı kafaların Türk devletini ucuza kapatarak tatlı kârlar elde etmek için huyundan vazgeçemediklerini gösteriyor. Bakanı millet huzurunda açık konuştuğu için kutluyoruz.
Sayın Demirel, AB çizgisinin ne derecede hayatî olduğunu vurguladı. Çankaya''dan ayrıldıktan sonra daha açık konuşabileceği muhakkaktır.
Niçin geri kalıyoruz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Mayıs, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Öncesini tarih kitaplarına bırakalım. Demokrasi dönemimizde Türkiye''nin niçin, neden ve nasıl bir türlü muâsır medeniyet seviyesine erişemediğinin sebeplerinden bazılarını başlıklar hâlinde hatırlamamızda fayda var:
1-Çağdaş demokrasiye bugün bile ulaşamamış olmamız... Cumhuriyeti kuran Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin, millî iradeyi temsil eden tek ve yegâne organ bulunduğunu vurgulamaktaki çekingenliği...
2-1960, 1971 ve 1980 askerî müdahaleleri sonunda demokratik ve ekonomik gelişmemizin dumura uğraması ve deneyimli politikacıların biçilmesi...
3-1970''lerdeki iç komünist taarruzun ülkemizi gereğinden fazla sarsması...
4-Her çeşitten bürokrasinin, seçilmiş kişilere karşı geleneksel mukavemeti... Tanzimat döneminden kalma devletin memur yüksek bürokratlarca yönetilmesi özleminin kafalardan silinememesi...
5-Politik kadroların biçilmesi sonunda oluşan koalisyonların parti çekişmeleri yüzünden verimsizliği...
6-Modern liberal ekonomiyi kavrayışımızdaki büyük gecikme... Özelleştirmenin yapılamadığı tek Avrupa ülkesi hâline gelmemiz... Her şeyin vatandaşın değil, devletin olması gerektiğine inanan zihniyet...
7-Politik, ekonomik ve hukukî alanlarda tam bir Şark rehaveti içinde bulunmamız, çok hızlı davranmaktaki kesin aczimiz, kendimizi bağlayan mekanizmalar meydana getirerek yeni menfaatler ve yeni KİT''ler oluşturmaktaki şöhretimiz...
8-Ferdin, şahsî teşebbüsün şevkini kırmamız, yeteneksiz ve yetersiz politik ve bürokratik kadrolar oluşturarak sürekli kaliteyi düşürmemiz, yeteneklerden her alanda ürkekliğimiz, hükûmet listeleri başta rastgele ve keyfî listeler yapmamız...
9-Nüfus artışını medenî ülkelerdeki çizgiye çekemememiz... Düzine çocuklu aileler oluşturmamız... Bunların her çocukları için devletten eğitim, sağlık, iş istemesindeki anormallik ve eşitsizlik...
Bunlardan bile önemli dış etkenlerden, kültürel ve moral sebeplerden, başka bir yazımda bahsedeceğim.
.19 Mayıs
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Mayıs, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Genel Yayın Müdürümüz Kenan Akın''ın Avrupa Birliği''ne sportmence girdik cümlesine katılıyorum. Kopenhag kriterlerine gerçek bir katkıda bulunduk! 19 Mayıs''ın 81. yıldönümünü böylesine bir sevinç ve şenlik içinde idrak ediyoruz. Galatasaray''ı kutluyoruz. Bize Türk futbol tarihinin en büyük başarısını kazandırdı.
19 Mayıs 1919 günü, 9. Ordu-yı Hümâyûn (imparatorluk ordusu) müfettişliğine atanan 38 yaşındaki "Anafartalar Kahramanı" Mustafa Kemal Paşa, yeni görevine başlamak üzere, karargâhını oluşturan subayları ile, Samsun limanında Anadolu''ya ayak basmıştı.
Osmanlı''nın nice ordu komutanlarından birinin göreve başlaması, sıradan bir hadise idi. Zamanın cihan devleti İngiltere bile böyle sandı ve ancak bir müddet sonra uyanabildi.
19 Mayıs''ın tarihî bir dönüm noktası olacağını hâkan-halîfe Altıncı Mehmed Vahîdeddin de, Harbiye Nezareti de, Mustafa Kemal Paşa da kestiremezlerdi. Eyalet valileri, büyükelçiler, ordu komutanları, atandıkları görevlerine hareketten önce usulen padişahı ziyaret ederlerdi. Padişah, bunu sıradan bir protokol ziyareti şeklinde algılamadığını gerçi -Atatürk''ün sonradan anlattığına göre- Mustafa Kemal Paşa''ya isterseniz memleketi kurtarabilirsiniz diyerek ihsâs etmişti ama, Paşa''nın yapacaklarının çapını bilmesi mümkün değildi.
Zira Mustafa Kemal Paşa''nın İstanbul''dan gemiye binip Karadeniz''e açıldığı 15 Mayıs günüdür ki Yunanlılar, İngiliz filosunun desteğinde İzmir''e çıktılar. Bunu ancak ertesi gün İstanbul hükûmeti öğrenebildi ve inanmakta zorlandı. Millî Mücadele''nin temeli İzmir''in işgalidir. Aksi takdirde Kurtuluş Savaşı olmazdı. Ama İngiltere, Yunan''ı İzmir''e çıkartmak ve bir müddet sonra kendisi İstanbul''u işgal etmekle (16.3.1920), imza koyduğu Mondros mütarekesini temelinden bozdu.
Daha önceki görevi ordular grubu komutanlığı (4., 7., 8. ordularımızın oluşturduğu Filistin cephesi komutanlığı) olan Mustafa Kemal Paşa''ya gerçi Harbiye Nezareti, vaktiyle Köprülü Mehmet Paşa''ya verilenlerle ancak kıyaslanabilecek, Anadolu''nun önemli kısmı üzerinde askerî ve mülkî en geniş yetkiler vermiş, sadrâzam (imparatorluk başbakanı) ve padişah onaylamıştı. Ama Paşa''nın, yenik çıktığımız Birinci Cihan Savaşı sonrası Anadolu''sunu düzenlemesi, asayişi sağlayarak şurada buradaki küçük işgal birliklerini uzaklaştırması bahis konusu idi. Yunan''ın Batı Anadolu''ya yayılması da, yeni bir Kurtuluş Savaşı''nın başlatılması da düşünülmemişti.
19 Mayıs''ın neyin başlangıcı olacağını, olayın kahramanı bile bilemezdi. Büyük Atatürk''ü şükran, saygı ve sevgiyle anıyoruz.
Putin''in Rusyası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Mayıs, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünyanın dikkati Vladimir Putin''in oluşturmaya çalıştığı yeni Rusya''nın üzerindedir. En fazla bizim dikkat kesilmemiz lâzım. Dışişlerimiz ve bütün kurum ve kuruluşlarımızla... On yıl öncesi gibi gafil avlanmayalım.
Putin, Rusya''nın hiç müstahak olmadığı şekilde Avrupa''dan kopmuş, yoksul ve karmakarışık bir ülke hâline düşmesinden etkilenen bir Rus milliyetçisidir. Komünizm denen insan tabiatine temelinden aykırı hastalığın kocaman bir devleti nelere duçar kıldığının tam idraki içindedir. Komünistler hâlâ önemli sayıda bulundukları için, bunu çok açık söylememektedir. Ancak 1917 öncesi çarlık düzeni ile barışıktır. Artık Ruslar, çarlarından nefret falan etmiyorlar. Rusya''yı yücelten çarlarını seviyorlar.
İmparatorluk döneminde Rusya, eyaletlere ayrılmıştı. Sovyet döneminde ise otonomiler kuruldu. Şimdi Sayın Putin, eski yönetime dönmek istiyor. Yeryüzünün toprak bakımından 1. devletini sadece 7 bölgeye ayırdı. Bunlara eyalet değil, niyabet denebilir. Zira her bölge, ülkeleri içeriyor.
7 bölgeden 5''inin başına general, ancak 2''sinin başına sivil vali (veya yönetici) getirmesi, Sayın Putin''in, Rusya Federasyonu''nun otonom cumhuriyetlerinin canına okumak niyetinde bulunduğunu açıklıyor. Ben öyle algılıyorum. Henüz bölge sınırlarını gösteren bir harita görmediğim için kesin konuşamıyorum. Fakat 7 gerçek kral nâibinin uygulayacakları rejim, Federasyon''un sonu olabilir.
Üstelik Putin, Kafkasya ve Türkistan''da Rus nüfuzunun devamını istiyor. Bu alanda atacağı yanlış adım, Rusya''yı yeni bir Afgan macerasına sürükleyebilir. Zira Ruslar, kendilerine yabancı, hattâ düşman milliyetlerle meskûn bu ülkelere, hem çarlık, hem sovyet dönemlerinde, çok kötü muamele ettiler. Milyonlarca insan öldürdüler. Bu ülkeleri iliklerine kadar sömürdüler. Geri ve yoksul bıraktılar. Bu milletlerden, kendilerini sevmelerini, alkışlamalarını bekleyemezler.
Tarihte imparatorluk devrinin kapandığını net şekilde görememek, Rusya''ya yeni problemler oluşturur. Ve bu problemler hemen diğer devletlere sıçrar.
Amerika ve Irak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Mayıs, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Birleşik Amerika Başkanlık seçimlerini Teksas eyalet valisi İkinci George Bush''un kazanması çok kuvvetli ihtimal hâline geldi. (babası Birinci George Bush -ki merhum Özal''ın dostu idi- hayattadır). Demokrat Parti''den olan Clinton''ın yardımcısı Al Gore''a az bir şans tanınıyor.
Bilindiği gibi Birleşik Amerika''da Cumhuriyetçi Parti muhafazakâr ve emperyalisttir. Fakat Türkiye''ye Demokratlar''dan fazla ilgi gösterdiği söylenmiştir.
Turgut Özal, Körfez Savaşı''nda, şimdiki adayın babası Bush''a, Bağdad''a girilmesini, Saddam''ın devrilmesini tavsiye etmiş, aksi takdirde Irak halkında Saddam''ı başından atacak mecal bulunmadığını söylemişti.
Amerikan başkanları, demokrasiler içinde en yetkili devlet başkanlarıdır. Hem cumhurbaşkanı, hem başbakandırlar, ayrıca bir başbakan yoktur. Hepsi meclislerin dışından sekreter denen bakanları ve büyükelçileri kendileri atarlar (büyükelçiler de kariyerden gelmezler). Ama -kısa bir metin olan- Anayasa içinde hareket ederler. Para işleri ve harcamalar ise, iki meclisin mutlak yetkisindedir. Üç beş yargıçtan oluşan Anayasa Mahkemesi (yüksek mahkeme), yılda bir davaya ya bakar ya bakmaz, konusu ekseriya eyaletlerle federal merkezin anlaşmazlığıdır.
Ama daha önemli bir faktör mevcuttur: Başkan adayları, Washington''a giderlerse neler yapacaklarını ballandıra ballandıra anlatırlar. Üstelik çoğu samimidir. Ancak Beyaz Saray''da Oval Ofis''teki koltuğa oturunca, önlerine dosyalar konur. Ve karşılarında dosyalar hakkında açıklamalarda bulunan sevimsiz adamları dinlerler.
Şimdi George Bush II, Kuzey Irak''ta Saddam''ın hükmü kalmadığını, Kürtler''e otonomi verildiğini, Güney Irak''taki (Osmanlı''nın Basra eyaletidir) Şiî Araplar''ın da Saddam''dan kurtulmaları gerektiğini, seçildiği takdirde bunu gerçekleştireceğini söyledi.
Ortadoğu, o derecede karmaşık bir ülkeler manzumesidir ki, Osmanlı''dan başkası tek ülkesini bile bir, hattâ yarım asır yönetemedi. Bu bakımdan müttefikimiz, üstelik dostumuz Amerika''ya, böyle bir macerayı tavsiye etmeyeceğiz. Körfez Savaşı, Saddam''ın bütün Körfez monarşilerini açık tehdidi üzerine çıktı. Şimdi böyle bir tehdit yoktur ve Amerika, yalnız kalır. Sayın Bush, kazanıp koltuğuna oturursa, uzmanları kendisine açıklayacaklardır.
..Fâtih ve İstanbul
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Mayıs, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Atatürk''ün Fâtih İkinci Sultan Mehmed Han (1432-1451-1481) için değerlendirmesi kelimesi kelimesine şöyledir. "Fâtih sadece bir Türk büyüğü değil, cihan tarihinde de en büyük adamdır" Atatürk, 20.01.1935: Âfet İnan, Atatürk''ten Yazdıklarım, 1000 Temel Eser, MEB, 1971, s.111-2).
Yahyâ Kemâl Beyatlı, İstanbul''un Fethi''ni "bütün Türk tarihinin en büyük olayı" hükmü ile yazıyor. Atatürk''ün de, Beyatlı''nın da kanaatleri, tarih ilmi bakımından doğrudur. Zaten Batılı tarihçilerin İstanbul''un Fethi''ni Orta Çağ''ın (476-1453) sonu ve Yeni Çağ''ın (1453-1789) başlangıcı saymaları, bunun delilidir.
Bu kutlu günün 547. yıldönümü bugündür. Kutlu kelimesini bihakkın kullandım. Zira Osmanlı terminolojisinde bu olay Feth-i Mübîn terkibiyle anılır ve mübîn sıfatı bizde ancak Kur''ân-ı Mübîn denerek kutsal kitabımız ve yüce dinimiz için söylenmiştir (mübîn''in sözlük anlamı hakkı bâtıldan ayıran demek).
Atatürk, İstanbul hakkında, devlet başkanı sıfatıyla 1927''de şehri ilk ziyaretinde verdiği nutukta yeryüzünde iki kıt''a üzerinde kurulmuş tek şehir vurgulamasını yapıyor. Gerçekten öyledir. Gerek geçmişte, gerek bugün iki kıt''a üzerinde kurulan tek şehir İstanbul''dur. Bu da biz Türkler''in eseridir. Zira Bizans İstanbul''u, sadece Avrupa kıt''asında kalır.
İstanbul, 11 Mayıs 330 gününden 1922''ye kadar kesiksiz 1123 yıl sırasıyle Roma, Bizans, Osmanlı devletlerinin imparatorluk taht şehri oldu. Bu bakımdan da tarihte yegânedir.
İstanbul, Türk medeniyet, kültür ve estetiğinin doruğu olan şehirdir. Her ülkeden gelen Türkler bu doruğu oluşturmak için asırlarca bütün mâşerî dehâlarını sergilediler.
İstanbul''un Fethi bize, tarihte ilk defa her iki Boğaz''ı da kapatabilmemizi sağladı. Anadolu ve Rumeli''nin iki yakası birleşti. Cihan devletinin gerçek temellerini atmış olduk.
İstanbul''suz Türk ve Türkiye''nin tasavvuru bile mümkün değildir. Feth''in dünya tarihindeki en kapital değişiklikleri hazırlayarak çağ kapatıp çağ açması bakımından bütün milletlerin gelişmesiyle ilgisi vardır.
Reform
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Mayıs, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın Süleyman Demirel''in Çankaya''da son uyarması Devlet Reformu sözüdür. Bunun ne derecede kapsamlı bir kavram olduğunu açıklamaya hacet yoktur. Ben Türk devletinin yeniden yapılandırılması şeklinde anlıyorum. Aksi takdirde muâsır medeniyet seviyesi (çağdaş uygarlık düzeyi) lafzı da edebiyatta kalır. Bilmem hatırlıyor muyuz, Atatürk''ün gösterdiği hedeftir. Türkiye Cumhuriyeti''nin kurucusunun -en küçük şüphe yok- en büyük, en muhtevâlı vasiyetidir. Zaten bunu gerçekleştirdiğimiz takdirde, bugünkü sınırları içinde Büyük Türkiye''yi oluşmuş buluruz. Türk milletinin, Nizâm-ı Cedîd''den (1793), belki Karlofça''dan (1699) bu yana Teceddüd (Yenileşme) dediği istikamette göze aldığı akılları durduran trajik fedakârlıklar, taçlanarak sona erer.
Sayın Bülent Ecevit de reform kelimesini vurguladı. Tabii radikal reformun temeli, kısa ve özlü yeni bir Anayasa''dır. Bu iş mutlaka yapılacak ama, şu andaki şartların uygunluğu meselesidir. Zira 3 basit madde değişikliğinin akamete uğraması vâkıası çok yenidir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, kudretinin farkında değildir. Meşrûiyetin tek kaynağı olduğunun şuurundan uzaklaşmıştır. Zira sürekli darbeler yemiş, budanmış, şuuru sarsılmıştır. Her parti kendi derdindedir. Ancak korkunun faydası yoktur. Türkiye 6 partiyi kaldıramıyor.
Milyonlarca memura, vatandaşı süründürmek dışında mantığı bulunmayan kırtasiyeciliğe boğulmuş bir mekanizma, Devlet Reformu''na direnecektir. Milletin toprağını, arsasını, ormanını, denizini, lokmasına kadar yağmalayarak millî servetin yarısını cebine indiren zümre, bugünkü hâlin devamından yanadır.
Reform diyenler elbette talaffuz edilen kelimenin mahiyetini biliyorlar. Hiç kolay değildir. Çok büyük irade işidir. Bol lâfla 2000''e böyle geldik. Böyle gidemeyeceğimiz âşikârdır.
Reform yasaları ve Anayasa
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Haziran, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Koalisyonun 3 sayın lideri dün öğleden sonra toplandılar. Meclis''in tatilden önce hangi reform yasalarını çıkartabileceği saptandı. Meclisimiz 1 Temmuz''da tatile girecek. Milletvekilleri, illerine dağılıp vatandaşlarla görüşecekler. Epey kapsamlı sorulara muhatap olacaklar.
Haziran içinde Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin birkaç önemli, hattâ reform mahiyetinde yasa çıkarması bekleniyor.
Sayın Cumhurbaşkanı''nın Haziran''da yapılmasını teşvik etmesine rağmen Anayasa tadilleri, sonbahara kalacak.
Anayasa''nın epey maddesinin tadili üzerinde çalışılıyor. Milletvekili dokunulmazlığının sınırlarından cumhurbaşkanının yetkilerine kadar... Bu arada seçimlerin 5 yıldan tekrar 4 yıla indirilmesi ele alındı. Demokrasilerde genel seçimler 4 yılda bir yapılır. Bizde 5 yıla çıkarılmasının mesnedi yoktu.
Gerçekte anayasamızın ne kadar maddesi düzeltilirse düzeltilsin, çağdaş ve Türk devletini 21. asırda yönlendirecek bir metin hâline getirilmesi mümkün değildir. Talimat-nâmeye benzer bir metindir. Yeniden bir anayasa yapmak gerekiyor. Çok kısa, icranın elini kolunu bağlamayan, kişi haklarını ve millet iradesini öne çıkaran bir Anayasa... Aksi takdirde her yıl anayasının birkaç maddesini değişmek zorunda kalan bir devlet hâline geliriz (ki zaten geldik). Ben böyle bir demokrasi bilmiyorum.
Birçok kanunî mevzuatın yenilenmesi, Anayasa derecesinde önemli, bir o kadar âcildir. Ceza kanunu, medenî kanun, seçim ve partiler kanunları bunlar arasındadır. Meclisimizin Haziran ayında yapabildiklerini görelim. Mevzuatımızı ne dereceye kadar düzeltebildiğimiz, bilhassa Avrupa Birliği kriterlerine ne kadar uyum sağlayabildiğimiz açığa çıksın. Geriye nelerin kaldığı konusunda daha belirgin görüşlerin oluşması mümkündür. Her hâl-ü kârda 1999-2000 yasama yılının verimli geçtiği bellidir. Sayın Başbakan''ın bugünkü Meclisi, demokrasi devrimizin en verimlisi ilân etmesine kısmen de olsa katılıyoruz.
İdam cezası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Haziran, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Arnavutluk, Rusya ve Ukrayna''nın da idamı kaldırması üzerine, AB üyesi olsun, AB dışında bulunsun istisnasız bütün Avrupa devletleri içinde Türkiye, bu cezanın yürürlükte kaldığı, fakat uzun yıllardan beri asla infaz edilmediği tek devlet hâline geldi. Birleşik Amerika''nın 50 eyaletinin 41''inde idam cezasının uygulandığını eklemek gerekiyor.
Her işimizde olduğu gibi bu cezayı kaldırmak hususunda da çok geç kaldığımız için başımız belâlara girdi. AB ile aramız açıldı. Suçlular bize iade edilmedi. Türk''e karşı kompleksli Avrupalılar, keyiflerine keyif kattılar. En alçak terörist canilere siyasî sığınma hakkı tanıdılar.
Fehriye Erdal''ın durumu aynı şekilde uzun celselerle gelişti. Önce Fehriye diye bir kelime olmadığını, bunun Fahriye adının nüfusa harf yanlışı ile kaydedildiğini, yahut ebeveynin yanlış telaffuzunun nüfus memurunca pas geçilmesi sonucu ortaya çıktığını kaydedeyim. Bu kadın terör tarihinin en iğrenç toplu cinayetlerinden birinin başlıca faili, mahkemede zafer işareti yapacak derecede TC ve insanlıktan nefret eden bir mahlûktur. Nasıl elimizden kaçırdığımız, niçin yakalayamadığımız ayrı hikâyedir.
Sayın Sakıp Sabancı, Belçika''daki son celseden sonra, yerinde kim olursa olsun göstereceği haklı teessür ve asabiyetle konuştu. Zaten asıl hedef kendisi idi. Ona ulaşamayan katiller, kardeşinin ofisine girdiler. Sabancı''nın, milletvekillerine müstahak bulunmadıkları tarizini bu hâlet-i rûhiye ile açıklıyoruz. Yoksa milletvekillerinin ücret almadıklarını, maaş ve yolluk aldıklarını bilecek konumdadır.
Hâlen Fransa''da uygulanan, hiçbir şekilde af çıkartılamayan ve hafifleştirilemeyen ömür boyu ağırlaştırılmış hücre cezasını bizim sür''atle idam cezasının yerine kabulümüz gerekiyor. Zaten bu ceza, idamdan ağırdır. İdam cezalı Avrupa Birliği adaylığı mümkün değildir.
İdam cezası hakkında bizim görüşümüz şudur: Bir müddet sonra AB bu cezayı yeniden yürürlüğe koymak durumunda kalacaktır. Zira öylesine vicdanları çıldırtan suçlar işleniyor ki, bunların faillerini silmekten başka çare yoktur. Ancak bugün için idamı savunan devlet, Avrupa dışında kalır.
Avrupa''nın neresindeyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Haziran, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa''nın neresindeyiz? sorusunun gerçek cevabı belirsiz bir yerindeyiz şeklinde olabilir. Kıt''anın en güney-doğusunda bulunduğumuz bellidir ama, bu sadece coğrafya tarifinden ibaret kalıyor. Muâsır medeniyet seviyesi bakımından, Avrupa''nın iyi bir yerinde değiliz.
Niçin? Çünkü sürekli zaman harcıyoruz. Ancak rutin işlerin altından kalkabiliyoruz. Büyük bir devletin âcil, hattâ kronikleşmiş işlerini ehil ve yetkili kişilere tevzi edip koordinasyona gidemiyoruz. İsteneni yapamayanı silkip atamıyoruz. Birkaç politikacının ağzına bakıyoruz. Onların söyledikleri gündelik cümleler, gündemimizi oluşturuyor.
Çünkü en gerçek inkılâbı, zihniyet inkılâbını, 200 yıldan bu yana başaramadık. Kafalarımızdan o kadar memnun, mesrur, mağrur ve bahtiyârız ki, değiştirmeyi aklımızdan geçirmiyoruz.
Küçük bir azınlığın sorumsuzca yaşadığı, milletin ise aç ve açıkta kalmamasına rağmen, çağa ulaşamamanın ıstırabı içinde kahır çektiği bir toplum hâline geldik. Düzenin devamında bu küçük azınlık direniyor gibi...
Anlamını yitirmiş takıntılarımız var. Referandum yapıp millete soralım: AB ile asrın standartları mı, yoksulluğu kader sayıp devam mı? Sonra Avrupa normlarını sıralayalım. Meselâ -uygulamaktan çoktan vazgeçtiğimiz idam cezası mı, AB mi? Bakalım halkımız, iğrenç bir caninin refâh seviyemizi bir defa daha aşağıya çekmesine razı olur mu?
Türkiye''yi çağı yakalamakta geri bırakacak hiçbir çekince makbul olmaz. Statükoculuğun ilmi, felsefesi, tefekkürü yoktur. Dar kafalılıktan ibarettir. Bazı fedekârlıkları elbette göze alacağız. Fakat muâsır medeniyet seviyesi hedefinin dışında her konu, teferruattır. Türkiye, bir teferruat ülkesi değildir. Çağdaş uygarlık yönünde bizi durduran, yolumuzu kesen hiçbir engel kabûl edilemez.
Milliyetçiliğin temeli, milleti yüceltmektir, geride bırakmamaktır. Şu anda iktidarda iki milliyetçi ve bir atılımcı parti bulunuyor. Misyonlarını ifa etmek durumundadırlar.
AB, Silâhlı Kuvvetler ve Atatürk
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Haziran, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği ile uyum çalışmaları gecikiyor, çok gecikiyor. Dolaylı birtakım bahaneler oluşturulmak isteniyor. Birisi, Silâhlı Kuvvetler''in bazı çekinceleridir.
Silâhlı Kuvvetler, AB''ye taraftar olduğunu beyan etmiştir. Bazı hususlarda hükûmeti uyarması tabiidir. Türk subayı, karakteri icabı, yenileşme hareketlerimizde daima baş çekmiştir. Türkiye''yi muâsır medeniyet seviyesine ulaştıracak, Türk''ün kaderini olumlu yönde değiştirecek, devletin sınırlarını tam güvence altına alacak çok büyük bir projeyi engellemesi bahis konusu bile değildir.
Silâhlı Kuvvetler''in elbette fikri alınır, alınmalıdır. Bu hususta uyum şarttır. Asker, bu uyumu gösterir. Ancak, istemediği kişiyi yargı yoluyla da olsa zorla görevlendirmesini talep etmek gibi, zorlamalar gerekmez. Bir kişi, istenmediği yerde zaten huzurunu ve fonksiyonunu yitirir. Devlette veya özel sektörde her kuruluş, çalışacağı kişiden belli standartlara uymasını bekler. Bu hususta devleti zora düşüren acayip yargı kararları çıkabilir, vaktiyle örneklerini gördük.
Avrupa Birliği''nde uygulama ne ise o olacaktır. Sözün kısası budur. Bizim devlet yapımıza ve millet anlayışımıza en çok Fransa uyar. Zaten Türk Yenileşme Hareketinde 200 yıldan bu yana en çok Fransa örnek alındı. İngiltere örnek alınsaydı daha iyiydi fikrindeyim ama, tarihî gelişmeleri tersine döndüremeyiz. AB üyesi Fransa''daki birçok uygulama, bugün de bizim için en iyisidir.
AB standartlarını, teokratik devlet veya dini siyasete sokmak için isteyenlere gelince, AB normlarında buna cevaz yoktur. Bu hususta heveslenmemek ve ümitlenmemek gerekir. Din üzerinde sınırlamalar varsa kaldırılır, o kadar. Ama en ileri ülkelerde bile bugün, marjinal çizgide teokrasi, komünizm, faşizm, ırkçılık gibi antidemokratik akımların taraftarları mevcuttur. Bunlara karşı sinirlenmemeyi, onların da vatandaş olduklarını unutmamayı öğrenmeliyiz.
Atatürk''ü 1938''de dondurarak algılayan, ilerisini ve günümüzü göremeyenlere gelince: Atatürk, her yıl yeni atılımlar yapmıştır. Yaşasaydı çoktan AB üyesi idik. Portekiz ve Yunanistan''ın gerisinde kalmamız havsalasına bile sığmazdı. Romanya ve Bulgaristan''dan sonraya kalacağımızı söyleseler, Atatürk''ün nasıl tepki göstereceğini tasavvur edebiliyorum. Siz, edebiliyor musunuz?
Millî Birliğimiz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Haziran, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Her devirde olduğu gibi bugün de millî birliğimizi bozmak, yıpratmak, parçalamak, ayrıştırmak teşebbüsleri var. Arkalarında ekseriya güçlü destekler mevcut.
Türkiye''nin gerek millet, gerek toprak bakımından bütünlüğü aleyhinde çalışanlar, dış mihraklarla irtibatlıdır. Her ülkede olduğu gibi bizde de insanlar madde ile veya hayalî hedeflerle kandırılabiliyorlar.
Bu akım ve eylemlere karşı Devlet, milletin iradesi ile kendini savunur. Bu savunma, çeşitli sebeplerle çok pahalıya mâl olabilir, çok acı verebilir, çok uzayabilir.
Milletimizi Türk ve Kürt, Sünnî ve Alevî, laik ve dindar şeklinde ikiye ayırma çalışmaları devam ediyor. Şantaj yoluyla para koparmak, makam yapmak, hattâ iktidara tırmanmak peşindeki kişiler fesat ateşini canlı tutuyorlar.
Kürt projeleri akamete uğrayan dış mihraklar şimdi, Alevîler''i yokluyorlar. Kürtler''i ve Alevîler''i, devletin sahibi vatandaş derecesinden, azınlık derekesine indirmek için gayret gösteriyorlar. Ama Kürtler ve Alevîler kendilerini asla azınlık hissetmiyorlar.
Güven Erkaya''nın vefatı, laik-dindar ayırımı için vesile sayılıyor. Ama aklı başında herkes, hiçbir Türk subayının Güven Erkaya''dan başka zihniyette olamayacağını biliyor.
Genelkurmay''la Millî Güvenlik Genel Sekreterliği arasında bile AB normlarında güvenlik kurulunun durumu üzerinde ihtilâf bulunduğu gibi saçmanın ötesinde iddialar ortaya atılıyor. Askerin Avrupa Birliği''ni samimiyetle istemediği fısıldanıyor.
Bunların tamamı fesattır. Asker, AB normlarına diğer sektörlerden daha iyi adapte olacaktır. O standartlara yaklaştıkça, bizi bölmek gayretleri de tavsıyacaktır.
Gen haritası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Haziran, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İnsanın gen haritasının yapıldığı, dünyanın 1. adamı sayılan Başkan Clinton tarafından resmen açıklandı. Bir ay önce de gene Amerika Birleşik Devletleri''nde bir fizikçi, laboratuar deneyinde, ışık hızını birkaç misli aştığını bildirdi.
Her iki keşfin, insanoğlunun bütün geleceğini değiştirebilecek gelişmelere zemin hazırladığı kesindir. 21. asır, her iki keşfin pratiğe dönüştürülmesi çabaları ile geçecek. Bu alanda trilyonlarca dolar harcanacak. Bazı sonuçların ümid edilenden erken ortaya çıkması muhtemeldir.
Zira 19-20. yüzyıllardaki teknik ve ilmî ilerleme, o zamana kadar yapılanları defalarca katlayacak derecede önemli ve çabuk oldu. Mîlâd sıralarındaki medeniyet ve gündelik yaşayışla, 19. asra giren dünyanın arasındaki fark, son iki yüzyılda, bilhassa son yüzyılda gerçekleşenlerden azdır. 19. asırda en hızlı haberleşme aracı olarak güvercinin yerini telgraf, hemen çeyrek yüzyıl sonra telefon, hızlı seyahatte atın yerini tren, yelkenlinin yerini vapur aldı.
Zaten dünya nüfusu 19. yüzyıl başlarında 1 milyarı, ancak 1920''ye doğru 2 milyarı buldu. 1950''de tam 2,5 milyardı. Bugün 6 milyardır.
Sanayi devrimine katılamıyan imparatorluk Türkiyesi, felâkete uğradı. Yüksek teknolojiye giremiyen Cumhuriyet Türkiyesi, hâlâ yoksulluğun acımasız pençesinden kurtulmaya çalışıyor.
Gen haritası yapan bir medeniyetle karşı karşıya, yan yanayız. Ya bu âleme gireceğiz, yahut dışında kalacağız. Hangi haritaları yapmakla uğraştığımızı ciddiyetle gözden geçirmemiz ve -tabirimi mazur görünüz- sayı ile kendimize gelmemiz gerekiyor. Hiçbir mazeret ve bahane makbul değildir. Bahis konusu olan, çocuklarımızın istikbalidir. Daha açık ve katı söyleyeyim, Türk''ün nesiller boyu kaderidir.
İslâm Konferansı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Temmuz, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İslâm Konferansı Örgütü Dışişleri Bakanları toplantısı geçen hafta Malezya''nın başkenti Kuala Lumpur''da yapıldı. Bizi, Dışişleri Bakanı İsmail Cem ile Devlet Bakanı Mehmet Keçeciler temsil etti. İlk defa bir Türk diplomatı, İslâm Konferansı Örgütü''nün 4 yıl için seçilen genel sekreterliğine adaylığını koydu. Seçilemedi. Eski genel sekreter Faslı idi. Gene bir Faslı seçildi.
Türkiye''nin milletlerarası örgütlerdeki faaliyeti her dönemde yetersiz kalmıştır. Meselâ kurucuları arasında bulunduğumuz Birleşmiş Milletler''in Güvenlik Konseyi''nin seçimle gelinen üyeliklerine (veto hakkına sahip 5 devletin üyelikleri süreklidir), yarım yüzyıl içinde hiçbir Türk ulaşamadı.
Bu gibi seçimlerde, bazan uzun vadeli çalışmalar ve temaslar gereklidir. Türk diplomasisi bu tip bir mekanizmaya girmez. Ankara''nın teşvik, destek ve isteği yeterli olmamıştır.
Ama Türkiye''nin, Osmanlı devrinde de, cumhuriyette de, her gruptan devletler için çekinilen bir ülke durumunda bulunduğunu eklemek doğru olur. Bu durumumuz, tarihten kaynaklanır.
56 Müslüman devlet, İslâm Konferansı Örgütü üyesidir. 4 de müşahit ülke mevcuttur. Araplar büyük grubu oluştururlar. Siyah Afrika devletleri üzerinde de etkileri fazladır. Suudi Arabistan tarafından kurulan ve finanse edilen İslâm Konferansı''nın merkezi Cidde''dedir. Bakan düzeyinde bir genel sekreter ve büyükelçi düzeyinde 3 genel sekreter yardımcısı örgütü yönetir.
İslâm Konferansı Örgütü, güzel ümitlerle başladı. Din birliği üzerine kurulmuş tek devletler topluluğudur. Bu bakımdan dünya politikasında ağırlığı olamadı. Kıbrıs, Keşmir, Afganistan, Bosna-Hersek, Kosova, Karabağ, Çeçenistan trajedilerinde ciddi bir şey yapamadığı için prestiji sarsıldı. Ağırlıklı şekilde İsrail ve Filistin''le uğraştı. Yeni Türk Cumhuriyetleri''nin ortaya çıkmasına sevinmedi. Halkı çoğunlukla Müslüman üye devletler arasında işbirliği mümkündü. Bu da gerçekleşmedi. En az 5 üyesi, Birleşik Amerika''nın terörist devletler listesine girdi. Arap Birliği ve Afrika Birliği gibi teşkilâtlar seviyesinde kaldı.
İKÖ''yü, 21. yüzyılın şartları içinde yeniden düzenlemek gerekir. Nitekim bu hususu Kuala Lumpur konferansında Malezya Başbakanı açış konuşmasında şiddetle vurguladı.
Eski başbakanlar aklandı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Haziran, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bir başbakan veya bir bakan, yolsuzluk sebebiyle Yüce Divan''a gönderilir, hüküm giyerse, çaldığı para faizi ve cezasıyla geri alınır. Siyasî hayatı biter.
Bizdeki gibi bocalayan demokrasilerde değil, gerçek demokrasilerde de böyle şeyler oluyor. Japonya ve İtalya''da oldu ve başbakanlar, bakanlar hapse de atıldı. Ben şahsen, şiddet eyleminde bulunmayan seçilmiş kişilere hapis cezası verilmesine muhalifim. Ancak hırsızlığa soyunanların son kuruşları ellerinden alınabilmeli. Asırlar boyu biyografilerine hırsız başbakan ve bakan kaydının düşülmesi, hapis cezasından daha ağırlıklıdır.
Bir başbakan hakkında bir yıl içinde bir düzine soruşturma önergesi verirseniz, meselenin ciddiyetini kavrayamadığınız ortaya çıkar. Seçimleri kaybedersiniz. Üstelik meclisi boşuna çalıştırmak gibi ağır bir suç işlersiniz. Devleti gerçek yolsuzlukları önleyemez hâle getirirsiniz. Herkeste bu işin siyasî rakibini poltika dışına atmak için yapıldığı kanaati yerleşir. Mekanizma bozulur. Yasama meclisi, asırlık yetkilerinden birini bürokrasi ile paylaşmaya mecbur kalır. Bugün Yargıtay''dan, yarın sulh hukuk hâkiminden yardım istersiniz.
Japonya ve İtalya''da olabilen, büyük meblağlara ulaşan yolsuzlukların bizde mevcut bulunmadığı söylenemez. Aksine, imparatorluk Türkiyesi de, cumhuriyet Türkiyesi de bu konuda zengin verilerle dolup taşar. Kapalı ve otoriter rejimlerde soygun kolay ve yaygındır. Demokrasiye geçilebildiği nisbette azalır ve marjinal duruma düşer.
Yazımızı dünkü meclis oylamalarının sonuçlarını beklemeden yazıyoruz. Zira her iki eski başbakanın da aklanacağı bellidir. Sonbaharda, millî iradenin tek mihrakı olan yasama organımız, Bakanlar Kurulu üyeleri için meclis soruşturması ve Yüce Divan''a sevk prosedürlerine mutlaka yeni bir şekil verecektir.
Bu gece Türkiye Büyük Millet Meclisi 3 ay için çalışmalarına ara veriyor. Milletvekillerimiz yurdu, illerini dolaşacaklardır. Hepsine sabır ve kolaylık temenni ediyoruz. Zira vatandaşın ayyûka çıkan haklı feryatlarına muhatap olacaklar.
Kopenhag kriterleri
Yilmaz Öztuna
Avrupa Birliği''ne girmemizi sağlıyacak Kopenhag kriterleri, hem ne kadar geç girersek o zamana kadar vurgun yaparız zihniyetindekileri, hem devletin zarara uğrayacağından endişelenen bazı yüksek bürokratları, hem bazı milliyetçilerimizi, tereddüde düşürüyor. Zaten 300 seneden beri bu tereddütü yaşıyoruz.
Bunların arasında azîz arkadaşım, üstâdım Altemur Kılıç da var ki, muhtevâlı yazılarını gazetenizde okuyorsunuz. Altemur Bey, arada bu sütunda yazdıklarımı da eleştirmek lütfunda bulunuyor. Türk milliyetçiliği aşkıyla yapılan bu eleştiriler beni duygulandıryor. Ama AB fikrinden zerre kadar uzaklaştırmıyor.
Sayın Kılıç''ınkine benzer endişeler, dostum Alparslan Türkeş''te de vardı. Ancak yıllarca süren konuşmalarımızdan sonra muâsır medeniyet seviyesi için AB hedefinin vazgeçilmezliği üzerinde anlaştık.
Avrupalılar''ın Kürt, Alevî, az ılımlı Müslüman (ne demekse?), bu arada Yunan, Ermeni aşkları zaman zaman depreşir. Şark Meselesi üzerinde eski alışkanlıklarını unutmamak için bir takım gayretleri göze alırlar. Biz yeni bitme bir millet ve devletmiyiz ki, bunlardan korkalım! Bilakis, çok daha büyük palavralara karşı aşılıyız, bağışıklığımız vardır. Türkiye Cumhuriyeti''nin bugünki sınırları kutsaldır. Ve bu sınırlar içinde hiçbir cemaat, diğer vatandaşlarımıza fark atacak taleplerde bulunamaz. Ama ferd hâlinde kişinin, her türlü çağdaş ve demokratik hakkı mahfuzdur. Ben Kopenhag kriterlerini böyle anlıyorum. Fransa da böyle anlıyor.
Biz Fransa derecesinde zengin olmadığımız, birkaç bin dolar çizgisinde bocalamaktan kurtulamadığımız için, zenginlerin yoksullara yapageldikleri densizliklerle karşılaşabiliyoruz. Kendimize geldiğimiz, fakirlik çemberini kırdığımız, millî potansiyelimizi harekete geçirebildiğimiz nisbette Avrupa, yakamızı bırakacaktır. Aksi takdirde Kopenhag kriterlerini ister benimseyelim, ister pas geçelim, yakamızı kurtaramayız.
Ancak Avrupa Birliği''nin normları vardır. Bunları reddederek, çekince koyarak, biz onlardan iyi düşünürüz ve daha yüksek karakterliyiz falan gibi vâhimelerde direnerek Avrupalı olmamız mümkün değildir. O halde, bunca asırdır Avrupalılık''ta ısrarımız beyhude mi idi? Yoksa Sultan Selim''ler, Sultan Mahmud''lar, Atatürk''ler, bizi milletçe topyekûn kandırdılar mı?
AB için millî irade
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Temmuz, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği''ne girmemiz tam bir siyasî irade gerektiriyor. Partilerimiz ve milletimiz, büyük çoğunluğu ile AB''ye taraftardır. Çeyrek asır önce, hattâ son yıllara kadar tereddüt vardı.
Tereddüt, konuyu bilmezlikten kaynaklanıyordu. Hem bu birliğin şartlarını ve durumunu bilmiyorduk. Hem de Türk milletinin ve Türkiye devletinin son yüzyıllarını... AB''ye girince Hristiyan olacağımızdan tutun da, bağımsızlığımızı kaybedeceğimizden korkanlara kadar her tip insanımız mevcuttu. Böyle değilse bile iliklerimize kadar sömürüleceğimiz mutlak ve muhakkaktı! Misal getirip kimseyi mahcup düşürmek istemem.
AB için artık millî irade oluştu. Siyasî iradenin teşekkülü bekleniyor. Eksiksiz, tavizsiz bir irade... İşin şurasından burasından tutup öğünmeye başlarsak, 200 yıldan bu yana yaptığımız gibi dere tepe düz gideriz.
AB için irademizi gevşetmek isteyenyer vardır. Ama açık muhalefet dönemi sona erdi. Bahanelere sığınmak metoduyla tempoyu düşürmek isteyenler, derinden gidiyorlar.
Niçin böyle davranıyorlar? Gayri meşru kazanca, har vurup harman savururcasına bir sefâhat içinde yaşamaya alışmışlardır. Bunlar nüfusumuzun yüzde bir ikisini, çevrelerinde çimlenenlerle beraber bilemediniz en fazla yüzde dört beşini teşkil eden, dejenere, hayasız bir azınlıktır. Avrupalı''nın onda, yirmide bir geliriyle, üstelik oralardaki hürriyetlerin daha azıyla yaşayan mutlak çoğunluğumuz, bu mutlu azınlığın umurunda bile değildir. Zaten kendilerinin her türlü gayri meşru hürriyetleri vardır.
Bazı bürokratlar, Osmanlı''dan gelen saygınlıklarını kaybedeceklerinden endişe ediyorlar. Bürokratın asıl Avrupa''da hem saygın, hem müreffeh olduğunu açıklayarak bu zümreyi aydınlatmak gerekiyor. Bürokrasi, yarım asır önce, demokrasiye başladığımız zaman da aynı endişeye kapılmıştı.
Bana göre daha ağırlıklı sebep, Türk''ü 300 yıldan beri oldurmayan, feci bir millî itiyadımızdır. İliklerimize işleyen dehşetli bir statükoculuk itiyadı ki, kolaylıkla eyyamcılığa, gün geçirme hastalığına dönüşmüş, her işimiz yarım bırakılmıştır. Nizâm-ı Cedidden bu yana bu kadar inkılâptan sonra elimizde köhne ve hantal, çağdaş şekilde işlemeyen, hattâ çağdaşlığı kavramakta zorlanan bir devlet yapısı kalmıştır.
.Filistin ve Kıbrıs
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Temmuz, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başkan Clinton, iktidarının son aylarında Filistin ve Kıbrıs sorunlarını çözümleyerek, Cumhuriyetçi selefleri Reagan ve Bush''un başarı çizgilerine erişmek istiyor. Böylesine bir istek, bir politikacıyı gerçek devlet adamı yapar.
Filistin ve Kıbrıs meseleleri o derecede müzmin ve karmaşık ki, her ikisinin de olanca ağırlıkları ile Clinton''ın halefine devredileceği fikrindeyiz.
İsrail''in Filistin devletine Kudüs şehrinden pay vermeyeceği kesindir. Ancak Harem-i Şerîf için ayrıcalık şarttır. Sanıyorum İsrailliler, bütün dünya Müslümanları için çok kutsal olan birkaç yüz bin metre karelik bir alanda hâkimiyetlerini sürdürmek istemeyeceklerdir. Aksi takdirde anlaşmazlık uzayıp gidecektir.
Kıbrıs''a gelince, maalesef Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri meselesi hâline getirildi. Nasıl bu hâle geldiği bile halkımıza doğru dürüst açıklanmadı.
Avrupa ve ABD, Kıbrıs Türkleri''nin, Avrupa Birliği''ne girebilmek cazibesine kapılmasını bekliyor. Kıbrıs Rum Cumhuriyeti''nin AB''ye girmesini engellememesi için Ankara üzerinde baskı var. Tasarlanan budur. İkinci bir Yunan devleti olarak Güney Kıbrıs AB''ye girince, Kuzey''in kendi arzusuyla katılacağı hesabı yapılıyor. Kıbrıs Türkü, refâh ve dış dünyaya açılmak için, azınlık statüsünü kabullenecek midir?
Ankara''nın tezi ile Batı''nın teklifleri çelişiyor. Ancak önümüzdeki birkaç ay içinde AB standartları istikametinde ciddi bir yol alırsak, Türkiye üzerindeki anlamsız baskılar hafifleyecektir. Türkiye''nin Avrupalı olmaya niyeti bulunmadığı teşhisi yaygınlaşırsa, büsbütün üstümüze geleceklerdir. Elimizi çabuk tutalım. Asırlık komplekslerimizin gene başımızı belâya sokmasına izin vermeyelim.
Azınlık meselesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Temmuz, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Cumhuriyeti''nde Müslüman azınlık yoktur. Hukuken ve devletlerarası hukuk bakımından böyledir. Çok daha önemlisi, fiilen böyledir.
Müslüman azınlık olsaydı, Türk soyundan gelmeyenlere Devlet kapısını kapatırdık. Zira burası bir Türk Devleti''dir. Ancak Türk olmak için asla ırk kökenine bakılmaz. Hiç bakılmamıştır. Ne imparatorluk, ne Cumhuriyet rejimlerinde. Ne otoriter dönemlerimizde, ne demokrasi devirlerimizde. Bu hususta Türk milliyetçisi, Türk sağı, solu, aşırı solu müttefiktir.
Türk değilim iddiasıyla açık ırkçılık yapmayan vatandaşımızı biz, Cumhurbaşkanlığına, Meclis Başkanlıklarına, Başbakanlığa, Genelkurmay Başkanlığına, hâsılı akla gelebilecek her makama getirir, devleti ve yönetimi kendilerine emanet ederiz. Bu mekanizmaya şimdiye kadar sağdan, ortadan, soldan hiçbir çekince gelmemiştir. Doğrusu bu hususta nice Avrupa ülkesine örnek oluştururuz. Ne çare ki biz yoksul, onlar zengin olduğu gibi sesimiz kısıktır. Yoksa Avrupa ülkelerinin insan coğrafyası hakkında söylenecek sözler tükenmez.
Problem nedir? Dış kışkırtmalara dayanan bir ırkçılık hareketidir, küçük kavim milliyetçiliğine dönüşmüştür. Asla devlet kuramamış, edebiyatları bulunmayan kavimler, çatılarında yaşadıkları ülkeye baş kaldırmışlardır. Her birine devlet verilirse, dünya devletlerinin sayısı zaten 200''e çıktı, 2000''e yükselir. Herkes kaybeder.
Bu konuda Avrupa''nın, Birleşik Amerika''nın karşısına sert ifadelerle çıkmamalıyız. Bu üslûp, Türk soyundan gelmeyen, Kürt veya başka soydan gelen, alt kimliklerini koruyarak Türk olan vatandaşlarımızı da üzer. Fiili gerçekler öylesine belirgindir ki, şiddet kullanmayan her fikir, en ilmî ve yumuşak tarzda çürütülebilir. Zaten azınlık ırkçılığı, geniş ölçüde palavraya dayanır. Ama en köklü çözüm, eğitimden geçer. İşte burada zayıf kalmışızdır.
Müslüman azınlıklar oluşturmayacağımız bir realitedir. Oluşturmaya özel gayret göstersek, Türkiye coğrafyası karışır. Herkes zarar görür.
Zaten hiçbir devlet böyle halt yemez.
Ancak her kişi, ferden, istediği her şeyi öğrenmek hakkını haizdir. Bu, her insanın doğuştan hakkıdır. Kendi özel imkânları çerçevesinde, istediği dili öğrenir. Bu dillerde, bölücülüğe kalkışmamak şartıyla istediği yayını yapar. Zaten fiilî durum budur. Yaşadığı ülkede yapamazsa, o ülke dışında yapacaktır. Yarın devam edeceğim.
Türkçe ve AB
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Temmuz, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''de tek resmî ve geçerli dil Türkçe''dir. Her vatandaş Türkçe öğrenmeye mecburdur, bu hususta istisna tanınamaz. Devlet, her vatandaşa Türkçe öğretmek zorundadır. Ama bu konuda olağanüstü bir gaflet politikası sürüp gitmiştir, hâlâ devam ediyor, düzelme emareleri bile yoktur. Türkiye''de gerek Batı''nın, gerek Doğu''nun önemli kültür ve klasik dilleri tâlib olanlara öğretilir. Zaten yabancı dil öğrenmek şarttır. Ancak devlet hiç işe yaramayan, faydası bulunmayan, ilkel küçük dilleri ve lehçeleri öğretmez. Böyle bir misyonu yoktur. İsteyen, kendi imkânları ile bunları öğrenebilir. Bu hususta engel konamaz. Avrupa Birliği''nde de uygulama, bu şekildedir.
Bunları doğru dürüst Avrupa''ya anlatamadık. Onların da anlamaya niyetli olmadıklarını söyleyenlere, karşı çıkacak değilim. Ancak devletimizi çağdaş normlarla techiz ettiğimiz nisbette, Batı''nın bu husustaki teklifleri, sataşmaları asgarîye iner. Elhamdülillah 1920 şartlarında değiliz. Ürkecek, bezecek bir şey yoktur. Fakat bize 3000 dolarlık insanlar muamelesi yapıldığı doğrudur.
AB işlerine gelmiyenler veya AB''yi şartlanmış havsalalarına sığdıramayanlar var. Batı''nın Türkiye''de azınlık aramak, hattâ oluşturmak heveslerini bahane konusu yapmalarından korktuğumuzu gizlemiyoruz.
Türkiye''de hiçbir zümre, Müslüman azınlık statüsüne indirgenmek istemez. Ancak Batılılar''ı ve bizi bu motifle mükemmelen dolandıranlar vardır. Onlar bu kârlı uğraşlarından vazgeçmezler. İmparatorluk bakıyyesi ve imparatorluğun anayurdu ülkemizde Müslüman kavimler öylesine karışmışlardır, öylesine Türk olmuşlardır ki, özel gayret göstersek, bir Müslüman azınlık çıkartamayız.
Ama her fert, istediği dili ve lehçeyi konuşur, kendi imkânlarıyla öğrenebilir, her türlü yayın yapabilir. İmparatorluk Türkiyesinde de, Türkiye Cumhuriyeti''nde de zaten fiilî durum budur. Kişinin diğer hakları derecesinde, kültürel hakları da kısıtlanamaz. Ancak hiçbir vatandaş, çocuğuna Türkçe öğretmemek hakkına sahip değildir. Burada Devlet''in müdahale hakkı doğar. Keza mahallî diller ve lehçeler kullanılarak ırkçılık, bölücülük yapılamaz. Türkçe dışında hiçbir dile resmî statü tanınamaz. Hiçbir resmî okula yöre lehçeleri giremez.
Arzettiklerim, AB ve diğer demokrasilerdeki uygulamalardır. İngiltere, bilhassa Fransa bu hususta bize benzer. İspanya, İsviçre, Belçika, Kanada gibi birden fazla resmî dilli devletler azdır, biz onlara benzemeyiz.
Üniversitelerimiz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Temmuz, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1960''lı yıllarda bütün dünyada bir üniversite patlaması oldu. Ve Türkiye''ye sirayet etti. 1950''lerin, sonra 70''lerin ve günümüzün Dünya Üniversiteleri sayısı, bunların öğretim üyesi ve öğrenci sayıları karşılaştırılırsa, patlamanın büyüklüğü ortaya çıkar. Her ülkede her genç üniversite istedi. Orta öğrenimle yetinenler azaldı.
Zengin ülkeler bu patlamaya, epey zorlanarak, ama sonuçta başarıyla ayak uydurdular. Yoksul bir ülke olan Türkiye müşkül durumda kaldı. Her il üniversite istedi. Milyonluk nüfuslu şehirler ve buralarda birden fazla üniversite oluştu. Türkiye Cumhuriyeti, her yerde üniversite açtı.
Öğretimde ve öğrencide kalite, feci şekilde düştü. Yoksulluğumuz yanında, bağnazlığımız da suçludur. Batıda vakıf, yani özel üniversite geçerli iken, bizde 80 öncesinde özel üniversite anayasaya aykırı (!) saydı. Batıda okul ve üniversite bedava (daha doğrusu vatandaşın parasıyla) değil, paralı iken, biz bu çağdaş düzeni sağlayamadık. Ücretli eğitime geçemedik. Eğitimi
- tabiatıyla müfredatı, disiplini, harcaması Devlet kontrolünde olmak şartıyla - özelleştiremedik (neyi özelleştirebildik ki). Zira ödeyemeyecek çocuklarımıza burs sağlayan mekanizmaları geliştiremedik. Yoksul ülkelere has anormal nüfus artışıyla baş edemedik. Acayip öğrenci afları ile tembelliğe prim verdik. Eğitime ve üniversiteye politika bulaştırdık. Okuduğu kurumu yakıp yıkan eylemcileri kulaklarından tutup hayat boyu üniversiteden silkip atamadık.
Bugün üniversitelerimizin sadece ismi budur (istisnalar kaideyi bozmaz). Gerçekte yüksel okullardır. 900 dolar maaşlı profesör maişet derdine düşerek asla araştırma yapamayacağı, telifte bulunamayacağı için onlar da yüksek okul öğretmeni haline geldiler. Hiçbir ülkede görülmemiş şekilde, gerçek ilim adamlarının kaçındıkları rektörlük, dekanlık görevlerine hücum ve tehacüm ettiler. Zaten öğretim üyesi sayısı, öğrenci sayısına yetmedi. Öğrencisini asla tanımadan diploma veren öğretim üyeleri çoğaldı. Bu arada memlelekin hangi branşlarda yüksek öğretime ihtiyacı bulunduğu asla kaale alınmadı.
En büyük yatırımın insan üzerine yapıldığı ve bu da birinci derecede eğitimle sağlandığı bir çağda, Türkiye''nin niçin yerinde saydığının temel sebepleri âşikâr değil mi?
Telâşlı yönetim
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Temmuz, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hani Helsinki''de adaylığımızın ilânından sonra, birkaç ay içinde AB ile geniş ölçüde uyum sağlayacaktık? Kendileri unutmuş olabilirler, ama biz, büyüklerimizin bu mealdeki sözlerini hatırlıyoruz. Epey de ümide kapılmıştık. Milletin ümidini kıran, sandıktan çarpılarak çıkar.
Gazetelerde, AB''ye girecek Türkiye''nin yol haritası özeti iddiasıyla yıl yıl 2000 ile 2004 arasında gerçekleştireceğimiz reformlar yayınlandı. Bana hiç de ciddi bir liste gibi görünmedi. Meselâ 2002''de Siyasî Ahlâk Yasası ile Mal Bildirimi Yasası çıkacak, artık politikacı ve bürokratın para pul işleriyle uğraşması, yolsuzluk yapması engellenecekmiş. Bu ne komedidir? Adetâ hevesli politikacı ve bürokrata 2002''ye kadar elinizi çabuk tutun, ne yapacaksanız yapın mesajı veriliyor. Bu yasalar niçin hemen önümüzdeki Ekim''de çıkarılmıyor?
Özal döneminde yürürlüğe konan ve suç oranlarını dehşetli artırmak dışında hiçbir olumlu sonucu alınamıyan, İnfaz Yasası''ndaki hapis cezalarının bir kısmının şartlı tahliyeye dönüştürülmesi, halka silâh satışı gibi çok kötü kanunların kaldırılacağından kimse bahsetmiyor. Ama vatandaşın canını alanların, ırzına tecavüz edenlerin salıverilmeleri için, galiba bütün partiler anlaşmış durumda. Tek gerçek sebep de, hapishanelerde yer kalmaması!..
İş çıkarmaktan fazla, telâş etmeyi pek çok seviyoruz. Bu bölündük, bölüneceğiz telâşı, heyecanı nedir? Avrupa Birliği devletlerinin hangisi bölündü ki Türkiye''den böyle bir şey istensin?
Telâş etmiyeceğiz. Ancak mutlaka ve mutlaka acele edeceğiz. Elimizi çabuk tutmaya mecbur ve mahkûmuz. Zira -haydi her konuda demiyeyim- hayli konuda yıllar boyu ipe un sermişiz. Sonra suçu, dünya şartlarına ve Türk düşmanı devletlere falan yıkıp, büyük meselelerin adamı pozu atarak, bu çilekeş, cefâkeş (cefâkâr değil!) milletin huzurunda palavra sıkmışız. Dünya şartları sürekli değişir ve gerçek devletlerin her dönemde bir sürü hasmı vardır. Bu tarih ve politika kanunu vs hiçbir sebep, işleri ağırdan almanın mazereti olamaz.
Okinawa ve Camp David
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Temmuz, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bu yıl G7+Rusya, Japonya''nın çok güneydeki adalarından Okinawa''da toplandı. G 8 değil G 7+Rusya yazdım. Doğrusu budur. G7''yi oluşturan ABD, Kanada, İngiltere, Japonya, Almanya, Fransa ve İtalya, gerçekten en zengin devletlerdir. Dünya servetinin üçte ikisinden fazlasını ellerinde tutuyorlar. Yoksul Rusya''ya da -bu hususta hayli tarihî sabıkası olduğu için- bir belâ çıkarmaması, içimizde bulunması dışımızda kalmasından hayırlıdır düşüncesiyle aralarında yer veriyorlar.
Bu tropikal adada, açlıktan milyonların öldüğü ülkeler için 20 milyon dolar civarında insanî yardım kararı çıktı. İnşallah geçen yıl çıkan, çok fakir Afrika devletlerinin dış borçlarından 100 milyar doların silinmesi kararı gibi, kâğıt üzerinde kalmaz!
G 8, G 20 hâlinde genişliyecek ve Türkiye de içlerinde bulunacaktı. Geçen yılki bu proje üzerinde konuşulduğu hakkında bir şey okumadım.
Toplantıda Başkan Putin, judo yaparak stres attı. Ayrıca 7''lere, Kuzey Kore ile ilişki tavsiye ve ricasında bulundu. Zaten geçen ay Kuzey Kore''nin dehşet saçan diktatör oğlu diktatörü, Güney''i ziyaret etmişti. Bunu Birleşik Amerika''nın Kuzey''le hafif bir diplomatik teması izledi. 7''lerden yalnız İtalya''nın Kuzey Kore ile diplomatik münasebetleri bulunuyor.
Başkan Clinton, her üç Semâvî Din''in de büyük peygamberlerinden (resûl''lerden) olan Hazret-i Dâvûd''un adını taşıyan Washington dışındaki başkanlık mâlikânesi Camp David''e (Kemp Dayvid) döndü. İsrail Başbakanı Barak''la Filistin başkanı Arafat, Clinton''ın Okinawa gaybûbetinde, Amerikan Dışişleri bakanı -Mûsevî Çek asıllı- Madeleine Albright Hanım''la, Kudüs''ü çekişmekte devam ettiler. Clinton''a göre "gelişme kaydedilmişti" ama görüşmeler anlaşmazlıkla sonuçlandı.
Anlaşma gerçekleşseydi, İsrail-Suriye barışı başta olmak üzere Orta Doğu''daki birçok mesele de hallolacaktı. Bu şans yine kaybedildi.
Amerika ve dünya barışı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Temmuz, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ekim ayında Birleşik Amerika''da yeni başkan seçilecek. Favori, Cumhuriyetçi Parti''den George Bush II. Babası -Özal''ın şahsî dostu- George Bush I, geçenlerde İstanbul''da idi, Sayın Demirel''le görüştü.
Ekim''de seçim olmasına rağmen, Demokrat Parti''den Clinton''ın müddetini tamamlaması Ocak 2001''de. Amerika''da 2 dönemden (8 yıl) fazla başkanlık mümkün değil.
Clinton, son yılında, içeride ABD ekonomisini ve refah düzeyini doruğa çıkardıktan sonra, dış ilişkilere büyük ağırlık tanıdı. Tam bir cihan devleti politikası yürüttü. Pax Americana''nın geçerliliğini vurguladı. Türkiye''ye, şimdiye kadar görmediğimiz bir destek verdi. Başkan''ın bu tutumu, Helsinki''den aday çıkmamızı sağladı. Sayın Demirel''in, İstanbul''daki AGİT toplantısındaki olağanüstü performansını, Türkiye''nin Orta Asya''da, Kafkasya''da, Balkanlar''da var olduğunu vurgulayan siyasetini hiç unutmamak lâzım. AGİT konferansı, bütün Türkiye tarihinin en geniş ve en zirvede milletlerarası toplantısı idi. Bu politika Demirel-Ecevit işbirliği sayesinde yürütüldü.
Clinton, Kuzey Kore gibi içe ve dışa dönük terörün en belirgin temsilcisi bir devlete bile hafiften yaklaştı. Son hedefleri Türk-Yunan dostluğu, Kıbrıs''ta çözüm, bilhassa İsrail barışı idi.
Clinton''ın o kadar ümitle sarıldığı İkinci Camp David müzakerelerinde havanda su döğüldü. Barak da, Arafat da iyi niyetle masaya oturdular. Arafat, politik hayatının sonundadır. Barış içinde bağımsız bir Filistin devleti istiyor. Ancak İran''a fazla yakın örgütlerden çekindiği için taviz veremedi. Barak da İsrailli müfritlerden çekindi.
Temaslar elbette başka platformlarda sürecek. Ama artık Clinton sonrasına kalacaktır. İsrail''le Filistin anlaşsa bile, İsrail-Suriye barışı şarttır. O muhayyel zaman çizgisine erişilirse, Ortadoğu gülistan hâline mi geliyor? Kesin şekilde hayır! Bölgede daha pek çok problem var.
Bu vesileyle, Orta Doğu denen çok karmaşık koskoca bölgeyi tam 400 yıl tek çatı altında yöneten dedelerimiz Osmanlı Türk''ünü, hayranlığımızı saklamaya lüzum görmediğimiz bir saygı ve sevgiyle anıyoruz. Başkan Clinton, Osmanlı faktörünün ağırlığını defalarca vurguladı. Osmanlı''dan sonra rahat nefes alamayan Ortadoğu''da barış için ABD''nin gayretlerini de takdirle karşılıyoruz.
Nasıl bir Anayasa?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Temmuz, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Anayasamız değişmesin, kalsın diyen kalmadı. Bugünkü metnin şurasını burasını onarmaya çalışmaktansa, yepyeni bir anayasa hazırlamak daha kolay hâle geldi.
Meclis''teki 5 partinin ittifakı gerekiyor. Akıllı, vatansever, demokrasi inancı taşıyan bir ittifak... Yoksa her parti kendi çıkarına göre hareket etmeye kalkışırsa -argo tabiri için özür dilerim- bu iş yatar.
Sayın Cumhurbaşkanımız, yeni bir Anayasa için Türkiye Büyük Millet Meclisi''ni, politikacıları teşvik etti. Bu teşvike olumlu cevap vermek lâzım.
Bu büyük projenin gerçekleşmesi, 5 genel başkanın niyetine ve iradesine bağlıdır. Gruplarını onlar harekete geçireceklerdir.
Nasıl bir Anayasa gerektiği üzerinde mutabakat şarttır. Bu sorunun kestirme cevabı AB normlarında bir Anayasa şeklindedir. Diğer bütün cevaplar yanlıştır, bizi hiçbir yere götürmez. Metin elbette Türk devleti ve Türkiye Cumhuriyeti''nin anayasası olduğunu belirtecektir. Ama demokrasiden, insan haklarından, kişi hürriyetinden kaytarmak, biz bize benzeriz mazeretine sığınmak, Avrupa Birliği''ne uyumsuz muğlak maddeler, kelimeler koymak, tam bir başarısızlıkla sonuçlanır. Avrupa''da nasılsa bizde de o olacak, nasıl değilse bizde de olmayacaktır. Ve sakın unutulmasın, kısa bir metin kaleme alınacaktır. İcranın ve vatandaşın elini kolunu bağlayan bir talimat-nâme yazılmayacaktır.
Burada tehlike, sokağa çıkan örgütlerin, profesyonel akıl hocalarının, kurnaz bürokratların etkisidir. Deneyimsiz milletvekilleri, bu insanlardan etkilenmiş, Yüce Meclis''in devredilemez yetkilerini seçilmemiş kişilere kaptırmışlar, sonunda demokrasi işte bu hâle gelmiştir. İkisi de TBMM''nin eseri olmayan 1961 ve 1982 Anayasaları, Türkiye Büyük Millet Meclisi''ni, yani millî iradeyi kısıtlamıştır. Cumhuriyetin ve demokrasinin, bu devletin temeli olan hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir ilkesini duvar vecizesi derekesine indirmiştir. Yüce Meclis''in yetkilerini seçilmemiş ve antidemokratik kurumlarla paylaştırmak istemiştir. Yeni Anayasa, Türk devletini işlemez, hantal, yenileşmeye yeteneksiz, dışarıya kapalı hâle getiren temeldeki bu hatayı düzeltmek mecburiyetindedir. Aksi takdirde koca meclisi boşu boşuna çalıştırmayalım. Genel başkanlara size yazıklar olsun deyip bu konuyu erteleyelim. İş yapar görünmek için iş yapmaya kalkışmak, bizi yerimizde saydırmıştır.
Kanun hükmünde kararname
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Sayın Bülent Ecevit, yoldan çıkmış, açıkça suç işleyen, devletine sadakattan ayrılmış memurlara karşı bile mevzuat yetersizliğinden şikâyet ediyor.
İttihat ve Terakki partisinin ünlü Me''mûrîn Muhâkemâtı Hakkında Kaanûn-i Muvakkat''inin muvakkatliğinden (geçiciliğinden) daha yeni kurtulduk. Demek yetmedi. Kanun hükmünde kararnameye ihtiyaç duyuldu. Nereden nereye? Açıklayalım:
İktidardaki İttihatçılar o yasayı, bürokrasinin yüzde yüz emirlerinde bulunduğu bir dönemde yayınlamışlardı. Devlet Memuruna toz kondurmak istemiyordu. Zira imparatorluğu bu memurlarla yürütüyordu. Cihan Savaşı yılları idi. Memurdan çok şey isteniyordu. Ama geçici başlığı atılarak çıkarılan bu yasa, zaten çok nüfuzlu bürokrasimizi bir kat daha güçlendirdi.
1960''a kadar Cumhuriyet hükûmetlerinin memurlardan şikâyeti yoktur. Aksine memurlar, maaşlarının, bilhassa emekli maaşlarının komik duruma düşmesi karşısında ve haklı motifle şikâyetçi idiler. Anlı şanlı Menderes iktidarını yıkan sebeplerden biridir.
1961 Anayasası, siyasî iktidarı, memuruna söz geçiremez hâle getirdi. Bu kasdî tutum, 1982 tarihli bugünkü Anayasa ile de hafifletilerek sürdürüldü. 61 ve 82 mantığına göre Devlet, seçilmişlere emanet edilemezdi. Seçilmemişler, Devlet''i kollamakta daha ehil idiler! Ve son söz seçilmemişlerde olmalı idi!
Sayın Başbakan''ın PKK''lı ve Hizbullahçı memurları tard ve ihrac edemediği hakkındaki yakınmasına katılmam. Millet oyu ve Meclis onayı ile gelmiş bir Başbakanın, Devlet ve vatandaş lehine icraatında elinin tutulmasını kabûl etmem, demokrasiye temelden aykırı bulurum.
Hırsız, eylemci, bölücü memur, bütün demokrasilerdeki gibi, kulağından tutulup derhal atılmalıdır. Atmayan, sorumlu duruma düşer. Meclis, hukukî engelleri kaldırır.
Ancak, bahis konusu kanun hükmünde hükûmet kararnâmesinin, bu yolda kullanılacağına karşı derin şüphelerimiz vardır. Geçmişte bürokrat kıyımının millet yararına ve o bürokratlar suçlu veya ehliyetsiz oldukları için yapılmadığına dair o kadar pis örnekler mevcuttur ki...
.21. Yüzyıl Türk Milliyetçiliği
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın Devlet Bahçeli, pazar günki Erciyes nutkunda, MHP için tek başına iktidarı hedef gösterdi. Şartlarından pek bahsetmedi. Ancak, parti kadrosunun genişleyeceğini söyleyerek, dolayısıyle bugünkü kadronun tek başına iktidar için yeterli bulunmadığını açıkladı. Bu husus doğrudur. Diğer partilerde olduğu gibi Milliyetçi Hareket Partisi''nde de 2000''li yıllara yeterli tek başına iktidar kadrosu yoktur.
Milliyetçi Hareket''in birinci parti olabilmesi, merkez sağ''a kaymasıyla mümkündür. Bunun birinci şartı, Türk milliyetçiliğinin çağa adapte edilebilmesidir. Bu husus henüz muallaktadır.
Milliyetçiliğimizin çok büyük isimleri Gökalp ve onun muakkıbi olan Atsız''ın Türkçü denen ekolleri, inkılâplarımızın Gökalp''in son çizdiği çerçevede oluşmasına rağmen, eskimiştir. Ve birçok alanda yanlış içeriklidir. Geçmişe ve geleceğe doğru radikal reforma, 21. yüzyıl ilmine ve politikasına oturmaya muhtaçtır. Bu ihtiyaç kesindir, olmazsa olmaz. Aksi takdirde Türk milliyetçiliği, marjinal bir akım derecesini aşamaz.
MHP kadroları bu yenileşmeyi kaldırabilirse mesele yoktur. Kaldıramazsa sonuç, söylediğim gibidir. Burada milliyetçiliğin, bütün vatanı ve bütün vatandaşları kapsayan bir kavram şeklinde kullanıldığını belirtmeliyim. Türk milliyetçiliğini son birbuçuk yüzyılda en doğru kavrayan ve ifade eden Yahyâ Kemal''dir ama, fikirlerini bir kitapta toplamadığı için politik hayatımızı etkilemedi.
Bugünkü koalisyonun 3 yıl daha sürmesinde sayılamayacak kadar çok millî menfaat mevcuttur. Bu 3 yıl içinde merkez sağ safları da belirlenecektir. Merkez sağ, 1950''den bu yana Türk milliyetçiliğine gereken ağırlığı veremediği için, hem de birkaç defa tökezledi. MHP, bu tarihî hatayı düzeltebilir. Merkez sağ''ın birinci partisi olabilir. Gerçekte seçmenimizin üçte ikisi sağ yelpazeye, üçte biri sol yelpazeye oy verir. Bu denge hâlâ bozulmamıştır.
Kesin başarı, Avrupa Birliği''dir. AB üyeliğini veya üyelik bahis konusu edilmeden AB normlarını -ama millî hile yapmaksızın- benimsemektir. Bu hedefte baş çeken parti, birinci parti olacaktır.
Hafız Esad''ın ardından
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Haziran, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hafız Esad, 30 yıldan bu yana Suriye''yi mutlak yetkilerle yönetiyordu. 70 yaşındaki ölümü ile 34 yaşındaki oğlu Dr. Albay Beşar, cumhurbakanı sıfatiyle yerine geçti.
Esad, 40 yaşında bir hava korgenerali iken iktidara el koymuştu. Alevî idi. Hemen bütün subaylar ile önemli yöneticileri Alevîler''den seçti. Nusayrî de denen ve Türkiye Alevîliği ile sadece isim benzerliği bulunan bu Şiî mezhep, Sünnî Suriye''de küçük bir azınlıktır.
Baasçı, dolayısıyla Arap ırkçısı ve koyu sosyalist olan Esad, kararlı Türk ve Türkiye düşmanı idi. Bütün Suriyeliler''i Türk düşmanı yaptı. Türkiye''den Hatay''ı, Fırat''ı ve daha pek çok şeyi istiyordu. GAP, Esad''ı çıldırttı. Engellemek için PKK''ya tam destek verdi. Ancak hâmîsi Sovyetler Birliği''nin çökmesi ile müşkül durumda kaldı.
Suriye, Birleşik Amerika''nın terörist devlet listesinde Libya, Sudan, Irak, İran, Afganistan, Kuzey Kore ile birlikte, Esad zamanında yer aldı. Hâlâ listededir. Ancak İsrail barışı Suriye ile mümkün olabileceği için Washington, Şam''la ilişkilerini yürüttü.
Komşularının ve genelde bütün devletlerin rejimleri, nasıl yönetildikleri, Türkiye Cumhuriyeti''ni ilgilendirmez. Bu sebeple Suriye rejimi üzerinde yorum yapmamız fuzulîdir. Ankara''nın şu andaki resmî politikası, Suriye ile ilişkilerimizi yumuşatmaktır.
Suriye; ırk, dil, din, mezhep, inanç, komşularıyla münasebetleri bakımından, problemli Orta Doğu''nun, olağanüstü problemli bir parçasıdır. Esad''ın, el-Muhâberât adını taşıyan gizli askerî polisinin saçtığı dehşete dayalı tek kişi otoritesinin, aynı yoğunlukta devamı şüphelidir. İsrail''le barış gerçekleşirse, Suriye Batı''ya açılır. Ancak demokrasiye geçilebilmesi, çok uzun vâdelidir.
Özetle şunu diyebiliriz: Esad, tıpkı Nâsır, Kaddâfi, Saddâm gibi Batı ve Türk muhalifi, sosyalist ve radikal Arap liderlerinin en belirginlerinden biridir. Arap tarihinde bu şekilde değerlendirilecektir.
Suriye hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Haziran, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hafız Esad sonrası Suriye''deki gelişmeler hakkında tahminlerde bulunmak, tarih ilminin, hattâ fütüroloji''nin sınırlarını aşar, kâhinlik alanına girer. Biz günah işlemekten kaçınacak, kehanette bulunmayacağız. Birkaç nokta üzerinde duracağız.
Konunun karışıklığı, tıpkı Balkanlar gibi Orta Doğu''nun da, Matruşka bebeklerini gölgede bırakacak derecede iç içe girmiş sorunlar yumağı olmasından kaynaklanıyor. Bütün tarih boyunca Balkanlar Orta Doğu''yu çatı altında -hem de asırlarca- yöneten tek devlet, Osmanlı Türk imparatorluğudur. Ne Roma, ne Bizans, kısa müddet için bile bunu yapamadılar. Bu hususu 20. yüzyılın en büyük tarihçisi Arnold Toynbe, vurgulayarak belirtir.
Suriye, diyebilirim ki, Orta Doğu''nun bile en karmaşık alanlarından biridir. Osmanlı''nın Suriye eyaletinin Şam merkez, Hama, Havran sancakları ile Zor sancağı ve Haleb eyaletinin Merkez Sancağı, Beyrut eyaletinin Lazkıye sancağı, toplam 6 ilimiz üzerinde kuruldu. Beyrut eyaletinin Merkez ve Trablus sancakları ile Cebel sancağı, toplam 3 ilimiz üzerinde de Lübnan devleti oluşturuldu. Suriye ve Beyrut eyaletlerinin diğer sancakları (illeri), şimdi Ürdün ve İsrail''e aittir. Bu topraklar 1918 sonunda elimizden çıktı. İngilizler''ce işgal edilip sınırlar çizildi, Fransa''ya devredildi.
Orgeneralliğini ve başkomutanlığını kutladığımız Beşar Esad döneminin, babasınınki kadar kıyıcı olmayacağını ümid ediyoruz. Washington, kendisine ihtiyatlı bir iyimserlikle davranacaktır. Ankara da öyle. İsrail''le barışa gider diye Amerika, bir müddet önce Suriye''yi terörist devletler listesinden çıkarmıştı. Binaenaleyh İsrail barışı, ama Lübnan''ın da Suriye işgalinden kurtulması, Suriye''nin gideceği yönü belirleyecektir.
Suriye için Türkiye''ye yaklaşmak; abartmadan söylüyorum, İsrail''e yaklaşmaktan güçtür. Suriyeliler, 1918''de başlayan ve son 30 yılda inanılmaz boyutlara yükselen Türk aleyhtarlığı ile şartlanmışlardır. Türkiye Cumhuriyeti''ni anlamakta büyük zorlukları vardır. Hafız Esad''ın başarısı, küçük ve zayıf bir devleti, kilit yahut anahtar, hattâ hem kilit hem anahtar gibi sunabilmesinde idi. Ankara bile bu zokayı yuttu. Gerçeklere oturmayan böylesine bir Suriye imajının devam etmesi, artık mümkün değil.
Mehmet Ali Ağca
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Haziran, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Mehmet Ali Ağca, siyasî cinayetler tarihinin karakteristik örneklerinden biri. Doğu kökenli, az tahsilli, yoksul, maddeye karşı olağanüstü muhteris, emsali gibi her eylemde biraz daha dengesi bozulan, kurnaz, hayal âlemi geniş bir tip.
Başlıca iki eylemi var: Abdi İpekçi''yi öldürmesi ve Papa''yı öldürme teşebbüsü. Öncelikle, her ikisinin de Türkiye''ye ve Türk imajına pekçok zarar verdiğini söylemeliyim.
Abdi İpekçi, birinci sınıf bir gazete yöneticisi ve gerçek bir başyazar. Sosyal demokrat. Böyle bir kişinin katli, Sağ''ın ve Merkez Sağ''ın ithamına sebep olur. Merkez Sağ bu kabil işlere bulaşmadı. Ağca, kendisine şemsiye bulmak için Ülkücüler''le rabıtalanmıştı, Türk milliyetçiliği suçlandı.
Ağca''nın eylem planlayıcısı olmadığı, seçilmiş tetikçi olduğu açıktır. Ağca''yı İpekçi suikastine sevkedeni bilmiyoruz. Asıl planlayıcı beyin, suikastçi ile asla temasa geçmez, en az bir kademeli aracı kullanır. Binaenaleyh Ağca''nın bile planlayıcı kuvveti bilmemesi gerekir, tahminde bulunabilir ama tahmini bile yanlış çıkabilir.
İpekçi, iki bakımdan seçildi: Türk milliyetçiliğini sindirip lekelemek ve iç huzuru bozarak Türk devletini zayıf düşürmek.
Papa''ya suikaste gelince, akılları durduracak, fantastik, Laponya''dan Patagonya''ya kadar akisler yapacak bir girişimdir. Hele bir Türk tarafından ise... Hedef, dünyanın en büyük cemaatinin başı bir devlet başkanıdır. Polonya''yı ayağa kaldırıp Sovyetler''in dağılmasına gidecek bir hareketi başlatan kişidir. Burada Ağca''ya tetiği çektiren kuvvet daha belirgindir: KGB, Jivkof ajanlarını kullanarak Ağca''ya yaklaşmıştır. Amaç, hem Sovyet sistemine büyük zarar veren ve vermeye de kararlı CIA ile irtibatlı bir adamı cezalandırmak, bir taş daha vurarak aynı zamanda Türkiye''yi küçük düşürmektir. Emniyet Genel Müdürlüğü ve MİT, Türkiye''den kaçtıktan sonra Almanya''ya giden Ağca''nın, hiç beklenmeyen bir eylem yapacağını, suikastten önce resmî yazı ile Almanya içişleri bakanlığına bildirdiği ve Almanlar bu ihbarı pas geçtikleri için, Türk devleti suçlanamadı. Fakat Hıristiyan dünyasında Papa''yı öldürmek isteyen Türk imajı oluştu.
Bu işler, büyük ve peşin para ile yapılır. Şimdi Ağca, ayak üstü bir düzine senaryo uydurarak, bir vakit önce kurtulmak ve Avrupa''daki parası ile keyif çatmak için gün sayıyor.
Yapay ve gerçek gündem
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Haziran, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Girdiğimiz haftanın konusu, perşembe günü Türkiye Büyük Millet Meclisi''nde yapılacak oylamalardır. İkisi Sayın Mesut Yılmaz, biri Sayın Tansu Çiller hakkında 3 olumsuz komisyon raporu Yüce Meclis''in iradesine sunulacağı gibi, Yılmaz üzerinde olumlu raporlar da aynı muameleyi görecek. Bununla beraber oylamalar sonbahara kalabilir.
Her rapor için biribirine benzemez sayıda müspet ve menfi oylar çıkacaktır. Liderlerinden kurtulmak isteyen milletvekilleri bile mevcuttur.
Meclis''te hükûmeti bozabilecek bir karar oluşmayacağı kanaatindeyiz. Koalisyonun dağılmasında Türkiye''nin hiçbir menfaati görünmüyor.
Fazilet Partisi davası ise, muhtemelen adlî tatil sonrasına kalacak. Ara seçime ve dolayısıyle erken genel seçime götürecek bir sonuç, Türkiye''ye zarar verecektir. Zira enflasyonla mücadele, ekonominin düzenlenmesi, Avrupa Birliği Standartları için çalışmalar tavsayacaktır. Yalnız bizim nesli değil, çocuklarımızın geleceğini de belirleyecek mevzulardır.
Gündemde epey baş köşeye kurulan Mehmet Ali Ağca konusuna gelince, havanda su döğmekten ibarettir. Ağca, bir vakit önce serbest kalmak için işine ne geliyorsa onu söyleyecektir. Kaldı ki, medya manyağı ve megaloman olduğu âşikârdır.
Türkiye''nin gerçek gündemi, temiz toplumdur. Temiz toplum, temiz politikacı şartına bağlıdır. Ekonomidir. Eğitim, sağlık ve adalet reformlarıdır. Medenî âlemin standartları olan Avrupa Birliği normlarına erişmektir. Yoksulluktan kurtulmaktır. Çağdaş demokrasidir. Güçlü bir millî dış politikadır.
Şov, dedikodu, magazin konuları, Türkiye''nin gerçek gündemi olamaz.
Hele üçlü olan bir koalisyonla hükûmet yürütmek kolay değildir. Bakan sayısı gülünç denecek kadar çoktur. Az başarılı bakanlar vardır. Aynı partilerde hükümette önemli hizmet yapacak kapasitede milletvekilleri, liderlerine hoş görünemedikleri için dışarıdadır. Bütün bu faktörlere rağmen hükûmet işlemektedir. Başarılıdır. Meclisimiz ise, çalışma rekorlarına ulaşmıştır. İyi gidişi engelleyecek hiçbir eylem, olumlu puan almaz. İster politikadan, ister bürokrasiden gelsin.
Yapay ve gerçek gündem
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Haziran, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Girdiğimiz haftanın konusu, perşembe günü Türkiye Büyük Millet Meclisi''nde yapılacak oylamalardır. İkisi Sayın Mesut Yılmaz, biri Sayın Tansu Çiller hakkında 3 olumsuz komisyon raporu Yüce Meclis''in iradesine sunulacağı gibi, Yılmaz üzerinde olumlu raporlar da aynı muameleyi görecek. Bununla beraber oylamalar sonbahara kalabilir.
Her rapor için biribirine benzemez sayıda müspet ve menfi oylar çıkacaktır. Liderlerinden kurtulmak isteyen milletvekilleri bile mevcuttur.
Meclis''te hükûmeti bozabilecek bir karar oluşmayacağı kanaatindeyiz. Koalisyonun dağılmasında Türkiye''nin hiçbir menfaati görünmüyor.
Fazilet Partisi davası ise, muhtemelen adlî tatil sonrasına kalacak. Ara seçime ve dolayısıyle erken genel seçime götürecek bir sonuç, Türkiye''ye zarar verecektir. Zira enflasyonla mücadele, ekonominin düzenlenmesi, Avrupa Birliği Standartları için çalışmalar tavsayacaktır. Yalnız bizim nesli değil, çocuklarımızın geleceğini de belirleyecek mevzulardır.
Gündemde epey baş köşeye kurulan Mehmet Ali Ağca konusuna gelince, havanda su döğmekten ibarettir. Ağca, bir vakit önce serbest kalmak için işine ne geliyorsa onu söyleyecektir. Kaldı ki, medya manyağı ve megaloman olduğu âşikârdır.
Türkiye''nin gerçek gündemi, temiz toplumdur. Temiz toplum, temiz politikacı şartına bağlıdır. Ekonomidir. Eğitim, sağlık ve adalet reformlarıdır. Medenî âlemin standartları olan Avrupa Birliği normlarına erişmektir. Yoksulluktan kurtulmaktır. Çağdaş demokrasidir. Güçlü bir millî dış politikadır.
Şov, dedikodu, magazin konuları, Türkiye''nin gerçek gündemi olamaz.
Hele üçlü olan bir koalisyonla hükûmet yürütmek kolay değildir. Bakan sayısı gülünç denecek kadar çoktur. Az başarılı bakanlar vardır. Aynı partilerde hükümette önemli hizmet yapacak kapasitede milletvekilleri, liderlerine hoş görünemedikleri için dışarıdadır. Bütün bu faktörlere rağmen hükûmet işlemektedir. Başarılıdır. Meclisimiz ise, çalışma rekorlarına ulaşmıştır. İyi gidişi engelleyecek hiçbir eylem, olumlu puan almaz. İster politikadan, ister bürokrasiden gelsin...
Reformlar yetmemiştir
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Devletimizin, 21. yüzyıl Türk milletinin beklentilerini karşılayamadığı âşikâr oldu (açığa çıktı). Sayın Demirel Devlet reformu! diyerek Çankaya''dan ayrıldı. Sayın Sezer Yeni Anayasa imasında bulundu. Sayın Ecevit katil, hırsız, uğursuz ve yaramazları Devlet bünyesinden atamadığından yakındı. Sayın Bahçeli, Türk''ün lâyık bulunduğu mevkide olmadığını söyledi. Sayın Selçuk hukuk düzeninin değişmesini istedi.
Devletimiz hantal, köhne, işlemez, ihtiyaçlara yetişemez, hızlanamaz, mesafe alamaz ve en tehlikesi yenileşme, çağdaşlaşma ve demokratlaşma için hevessiz hâle geldi. Demokrasilerde Devlet, güçlendikçe güçlenirken, bizim için her çağda o derecede azîz olan bu varlık işte bugünki durumuna düştü. Biz bu hâle getirdik. A''dan Z''ye kadar hepimiz sorumlu, hattâ suçluyuz. Bir yerlere kadar getiriyoruz. Sonra bir yerlerde takılıyor, tamamlayamıyoruz. Son 3 asrın reformcularının ve reform hareketlerinin isim listesini versem, okuyanda acı hâtıralar uyandırır. En büyük reformatör Atatürk''tür. Bize (artık her şeyi bitirdik, yerinizde sayın, rahat rahat yaşayın, bıraktığım çizgiden sakın ileri gitmeyin) mi dedi? Yoksa (çağdaş uygarlık düzeyi) demek olan muâsır medeniyet seviyesini mi hedef gösterdi? Kıbrıs''ı, Sayın Putin''in bize çözümü için yardım (!) teklif ettiği bir probleme dönüştürdük. Batıranlardan batırdıklarını istirdat için batık bankalar için hiçbir teşebbüsümüz duyulmadı. Vakıf, hayırseverlerin bağışı demektir. Hazineye el atan vakıf olmaz. Vakfın fonksiyonunu ve hazineyi savunan Kültür Bakanlığı, medya taarruzuna uğradı. Bütün bunlar ve bunlara benzer yüzlerce örnek, çöken bir sistemin son çatırtılarıdır.
Tık nefes kalan sevgili Devlet, reform reform! diye feryâd ediyor. Bu imdat isteyen sesi bilmem duyuyor musunuz?
Dış politikada durgunluk
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dış politikamızda durgunluk, dikkat çekici bir çizgiye geldi. Endişe verici de diyebilirsiniz. Orta Asya''da ne oluyor? Kafkasya''da ne bitiyor? Balkanlar ne durumda?
Türkiye''nin geleceği için birinci derecede önemi bulunan bu konulardan ne haber var, ne soran, ilgilenen mevcut...
Ya Avrupa Birliği? Bu alan, dış ilişkilerde Dışişleri Bakanlığı, içeride uyum reformları için Mesut Yılmaz''ın Başbakan yardımcılığı arasında bölüşüldü.
Sayın Yılmaz''ın tatilini uzatmayacağı ümidindeyiz. Turizm Bakanı ile kumda oynayacak zaman değildir. Zira Türk nesillerinin hayat düzeyini ve düzenini saptayacak AB normlarında -Allah göstermesin- başarısızlık, Mesut Bey''in üzerinde kalır. Ve ANAP da bu yıkıntının altından kalkamaz.
Gerçekte Sayın Yılmaz''ın kültür ve Dışişleri Bakanlıkları ve 3 defa başbakanlık tecrübesi, 2 yabancı dil bilmesi, sorumluluğunu epey uzatarak kabûl ettiği mevzuda ciddi bir altyapı oluşturuyor. Medenî cesareti de var. Başarısı ile, kendisinde bulunmadığı söylenen vasıfları yalanlamış veya unutturmuş olacaktır.
Dışişleri, bir DSP bakanlığı, AB bir ANAP bakanlığı değildir. Türk devletinin yönünü belirleyen millî mekanizmalardır.
Bir Kıbrıs meselesini yarım asır uzatıp yüzüne gözüne bulaştıran hükûmetler, Bosna''daki gibi Kıbrıs''ta da Türk görmek istemeyen Batı (veya Dünya) zihniyetinin zebûnu oldu. Dikkatli bulunmamız, neyi neyin karşılığında alıp vereceğimiz hususunda yanılmamamız gerekiyor. Dışişleri, bilgi ve görev sahası dışındaki, mevzuatımızın AB normlarına uydurulması için kurulan genel sekreterlikte ağır rol aldı. Durgun, âdetâ şevkini yitirmiş dış politikamızdan, Dışişleri Bakanlığı''nı mesul tutmuyoruz. Zira kararlı kesin, doğruyu yanlıştan ayırmaya yetenekli bir siyasî irade olmadan, hiçbir konuda başarıya ulaşılamayacağı açıktır
700. yıl
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1953, İstanbul''un Fethi''nin 500. yılı idi. Türk tarihinin en büyük olayı... Dünya tarihinde çağ açan hâdise... Demokrat Parti daha bir yıl önce Devlet kutlamasına karar verdi. Türk milliyetçiliğinin en büyük birkaç isminden olan -bütün tarihçilerimizin münakaşa edilmeyen üstâdı- Fuad Köprülü, Dışişleri Bakanı idi. Atina''dan sert tepki geldiğini Yunanlılar''a göre bu olayın Bizans''ın yıkılması anlamı taşıdığını bildirdi. Dışişlerimiz''in Cezayir, Tunus, Fas''ın bağımsızlığı aleyhine Birleşmiş Milletler''de oy kullandığı dönemdi. Fetih kutlamasının hükûmet seviyesinde yapılması münasip görüldü. Sonra bundan da vazgeçildi. -Herhangi bir kasabamızın kurtuluş günü gibi- İstanbul belediyesince ifası emredildi. Öyle yapıldı. Halkımız, o günlerde Ayasofya''yı gezen Yunan kralı ve kraliçesine aleyhte gösteride bulundu. Binlerce kâğıttan Yunan bayrağı Sultanahmet meydanında misafirimiz hükümdarların gözleri önünde -maalesef- ayaklar altında çiğnendi.
O tarihten bu yana Büyük Fetih, İstanbul belediyesince anılır. Büyükşehir belediyesi Refah Partisi''ne geçince, dünyaya Yeni Çağ''ı açan olay, bir partinin tekeline bırakıldı. Modası kalmamış bir üslûpta kutlamakta devam ediyor. 1953''ün, Avrupa ve Amerika''da akademik düzeyde önlemler alındığını eklemeliyim. Osmanlı''nın 700. yılı, Devlet protokolünde ve milletlerarası genişlikte ele alınacaktı. Şuraya buraya milyonlarca dolar saçıldı. Deprem felâketimiz, sonra Cumhurbaşkanı seçimi dolayısıyla bu seneye aktarıldı. Yabancı devlet başkanları davetimize cevap vermediler. Osmanlı''nın yıkılışının yıldönümü olsa idi, koşarak gelirlerdi. Dün, 700. Yıl''ın aslanın ininden çıktığı Söğüt kasabamızda tes''idine karar verildi. Allah razı olsun bu misyonu Devlet Bahçeli üstlendi. Osmanlı, bir başka partimize havale buyuruldu. Törenlerin yapılacağı eylûlün 3 gününde Cumhurbaşkanımız''ın Birleşik Amerika''da bulunacağı için katılamaycağı, özenle belirtildi. Bu yazı, hafızaları tazelemek maksadıyle yazıldı. Muazzam ve muhteşem Türk kültürünün nasıl çökertildiğini tarihi, kaleme alabilecek tarihçiyi bekliyor. O muhayyel tarihçi, bu yazımızı şimdiden kupür dosyasına koymuşsa, konuyu istediği gibi geliştirecektir
Elektrik
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Mühendis-ekonomist tipindeki çok seçkin devlet adamımız Turgut Özal, elektrik mühendisi idi. Enerji yatırımının kalkınmanın, gelişmenin, zenginleşmenin vazgeçilmez temelini oluşturduğu şuurunu, icraatına aksettirdi.
Özal''ın üstâdı olan Süleyman Demirel, barajlar kralı unvanıyla iktidara geldi. Cumhurbaşkanlığı''na kadar enerji sorununu binlerce defa vurguladı, gündemden hiç düşürmedi.
Gerçi 1950''nin karanlık Türkiye''sinde değiliz. Ama kişi başına elektrik tüketiminde ülkemiz, gelişmiş devletlerin acınacak kadar gerisindedir. Bundan, enerjiye yatırım yapmayan, faiz ödemeyi ve batık banka kurtarmayı marifet sayan bütün iktidarlar sorumludur. Tehlike çanlarını, nice iktidarın kulağı duymamıştır.
Elektriğe yapılan yüzde elli zam, böylesine bir politikasızlığın sonucudur. Bir hane için 150 kilovatın altında tüketim, yoksulluğun tipik göstergesidir. Halkımız zaten elektriği tasarrufla kullanır. Daha neyin tasarrufu yapılacaktır? Caddelerimiz kararacaktır. Turizm darbe yiyecektir. Vatandaşın şevki kırılacak, hayatından bir kat daha bezecektir.
Milyar dolara yaklaşan alacağını tahsil edemeyen, dehşetli kaçakları önleyemeyen elektrik idaresi, şimdi orta direğe yükleniyor. Vatanın kararmasını tavsiye edenler, yılda milyarlarca dolarlık belâlar oluşturan KİT''leri satamadı, kapatamadı. Bir bankanın yüzde onunu satmakla öğünen zihniyet, 3 yıl içinde Merkez Bankası dışında istisnasız bütün bankaları nasıl özelleştirecektir? Memleketi devlet lojmanları ve yazlıkları cenneti olmaktan nasıl kurtaracaktır?
Bu tempo, 21. asır temposuna benzemiyor. Elektrik kısıntısı, çağ dışı bir tedbirdir. Sorumlusunun bu hükûmet olmadığı, gerçeği hiç değiştirmez. Sorumlular teşhir edilmelidir. Bir demokraside Türkiye''yi kimin kararttığını bile öğrenemeyen vatandaş, sandıkta yanlış partilere, politikacılara oy atabilir.
Yoksulluk ve yolsuzluk
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın Devlet Bahçeli, Erciyes''in Tekir Yaylası''nda pazar günü önemli bir nutuk söyledi. Uzun nutkun en önemli cümlesi, yoksulluk ve yolsuzluğu hedef göstermesi idi.
Türkiye için muâsır medeniyet seviyesinin reçetesi budur. Yoksulluğu ve yolsuzluğu ortadan kaldıralım. Çağdaş uygarlık düzeyine erişiriz.
Demokrasi çizgisine geliriz. Yolsuzluğun ortadan kaldırılması demokrasi ile mümkündür. Yoksulluktan kurtuluş ise, demokrasiye geçebilmemizi çok kolaylaştırır.
Devlet Bahçeli, 13. yüzyıl Türk ümanistlerini, millî ahlâkımız ve felsefemiz için örnek gösterdi. Doğrudur. Ahmed Yesevî''nin Türkistan''dan, Horasan''dan saldığı öğrencileri, Anadolu''da böyle bir atmosfer oluşturdular. Bu atmosferi soluyarak, cihan devleti kurduk.
Bizim Mevlânâ, Sultan Veled, Hacı Bektaş, Yûnus gibi 13. asır ümanistlerimiz, Avrupa''dakilerden hem daha önce, hem daha büyüktür. Sonraları Hacı Bayram, Akşemseddin gibi aynı çaptakiler, akımı devam ettirdiler.
Mazimizdeki kökleri belirten Bahçeli, âtîye de atıflar yaptı. Eleştirileri sert ve açıktı. İsim, zümre ve parti adı vermedi. Yoksulluk ve yolsuzluğun sebeplerini ve faillerini ağzına almadı. Dengeyi bozacak cümle söylemedi. Bu koalisyonun dağılmasının Türkiye''ye neye mâl olacağının idraki içinde konuştu.
Milliyetçiler kurultayında, geniş Türk coğrafyasının pekçok yerinden konuklar vardı. Türkiye izlenmeye değer bir model oluşturursa, bunu yapmaya heveslidirler. Unutmayalım, bu modeli gerçekleştirmek için bin yıl önce Anadolu''ya gelmiştik.
Sayın Bahçeli, partiye oy verenleri kollayarak değil, bütün milleti kucaklayarak politika yaptıklarını ve yapacaklarını bildirdi. Bu kadar açık bir iddianın gerçekleşebilme ihtimalini yarın inceleyeceğim.
21. Yüzyıl Türk Milliyetçiliği
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın Devlet Bahçeli, pazar günki Erciyes nutkunda, MHP için tek başına iktidarı hedef gösterdi. Şartlarından pek bahsetmedi. Ancak, parti kadrosunun genişleyeceğini söyleyerek, dolayısıyle bugünkü kadronun tek başına iktidar için yeterli bulunmadığını açıkladı. Bu husus doğrudur. Diğer partilerde olduğu gibi Milliyetçi Hareket Partisi''nde de 2000''li yıllara yeterli tek başına iktidar kadrosu yoktur.
Milliyetçi Hareket''in birinci parti olabilmesi, merkez sağ''a kaymasıyla mümkündür. Bunun birinci şartı, Türk milliyetçiliğinin çağa adapte edilebilmesidir. Bu husus henüz muallaktadır.
Milliyetçiliğimizin çok büyük isimleri Gökalp ve onun muakkıbi olan Atsız''ın Türkçü denen ekolleri, inkılâplarımızın Gökalp''in son çizdiği çerçevede oluşmasına rağmen, eskimiştir. Ve birçok alanda yanlış içeriklidir. Geçmişe ve geleceğe doğru radikal reforma, 21. yüzyıl ilmine ve politikasına oturmaya muhtaçtır. Bu ihtiyaç kesindir, olmazsa olmaz. Aksi takdirde Türk milliyetçiliği, marjinal bir akım derecesini aşamaz.
MHP kadroları bu yenileşmeyi kaldırabilirse mesele yoktur. Kaldıramazsa sonuç, söylediğim gibidir. Burada milliyetçiliğin, bütün vatanı ve bütün vatandaşları kapsayan bir kavram şeklinde kullanıldığını belirtmeliyim. Türk milliyetçiliğini son birbuçuk yüzyılda en doğru kavrayan ve ifade eden Yahyâ Kemal''dir ama, fikirlerini bir kitapta toplamadığı için politik hayatımızı etkilemedi.
Bugünkü koalisyonun 3 yıl daha sürmesinde sayılamayacak kadar çok millî menfaat mevcuttur. Bu 3 yıl içinde merkez sağ safları da belirlenecektir. Merkez sağ, 1950''den bu yana Türk milliyetçiliğine gereken ağırlığı veremediği için, hem de birkaç defa tökezledi. MHP, bu tarihî hatayı düzeltebilir. Merkez sağ''ın birinci partisi olabilir. Gerçekte seçmenimizin üçte ikisi sağ yelpazeye, üçte biri sol yelpazeye oy verir. Bu denge hâlâ bozulmamıştır.
Kesin başarı, Avrupa Birliği''dir. AB üyeliğini veya üyelik bahis konusu edilmeden AB normlarını -ama millî hile yapmaksızın- benimsemektir. Bu hedefte baş çeken parti, birinci parti olacaktır.
Dini sorun hâline getirmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dinin ve tasavvufun Devlet kontrolüne alınması, bütün İslâm tarihinde, Osmanlı''nın eseridir, Osmanlı''ya mahsustur. İstanbul''un Fethi''nden önce başlayan bu kontrol, imparatorluğun yıkılması ile sona ermedi. Cumhuriyetin millî devlet rejiminde de sürdürüldü. Osmanlı Devleti, bir teokrasi değildi. Laik de değildi. Laiklik, milliyetçilik gibi, 19. asırda Avrupa''da oluştu. Türkiye Cumhuriyeti, hem laik, hem milliyetçidir. Bu ilkelerin ikisinden de hiçbir şartta ve asla vazgeçmez. Bu durum, Diyanet İşleri teşkilâtının gerekliliğini gösterir. Başkan''ın protokoldeki yerini yükseltmek lâzım.
Diyanet Vakfı''na göz dikmek doğru değildir. İçeride ve dışarıda yararlı işler yapmıştır. Bütün kurumlarımız gibi hataları vardır. Bunlar düzeltilir. Devletten arsa ve para koparmanın peşinde, vakıf kavramından bîhaber teşekküller konuşulmaya başlanınca gündemi değiştirmek olmaz.
Dış ülkelerdeki okullarımız, Cumhuriyet döneminde dışa dönük teşebbüslerimizin en başarılısıdır. Türkçe''mizi kıt''alara taşımıştır. Bu başarının niçin biz yapamadık duygusuyla kıskanılması, Türk''ün aleyhinedir. Şunu da hatırlatmak isterim ki, 21. yüzyılda -askerî okullar dışında- Devlet okulu ve üniversitesi kalmayacaktır. Devlet sadece müfredatı ve para akışını düzenleyecektir.
Vârisi bulunduğumuz Osmanlı Türk İslâmı''nın uygulanmasında Mevlid, dua, ilâhî Türkçe''dir. Ezan ve namazda Kur''an, Arapça''dır. Bunların da Türkçe olması hakkında Gökalp''ten kaynaklanan teklif, Türk toplumunda reddedilmiştir. Tabiatiyle Kur''an, zaten bin yıldan beri yapılageldiği gibi Türkçe''ye çevrilebilir ve Türkçe ile her çeşit açıklaması yapılabilir. Bu işin namazda da tatbikini isteyen zaten belâlar içinde yüzen milletimizin başına yeni bir sorun sarmaktan öteye gitmez.
Laik ve demokratik düzen, Din ve Devlet işlerini biribirinden ayırır. Din kuralları, devlet işlerinden ve hukuk sisteminden hemen hemen tamamen ayrılmıştır. Din, öz atalarımızdan öğrendiğimiz gibidir. Reform falan gibi ilim dışı heveslerin uygulanacağı bir alan değildir. Bâtıl inançlar ve çağdışı fikirlere gelince, onlar zaten dinin dışında kalır. Yarın devam ediyorum.
Türk''ün Müslümanlığı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''de din konularının bu kadar çekişmeli ve başka bir ülkede rastlanmayan derecede medyatik olması, ciddi bir krizi yansıtır. Krizin sebebi, Osmanlı''nın bize bıraktığı dini algılama ve uygulama biçimine yabancı, hattâ birçok noktada zıt bir modelin teklifidir. Bunlar, Arap ve İran modelleridir. Arap modeli Eş''arî, İran modeli Şiî anlayışa dayanır. Mâtürîdî sisteme eklenen Yesevî üslûbumuzdan farklıdır. İşte bu farkın krizini yaşıyoruz. Biz İslâm''ı fıkh, kelâm ve tasavvuf olarak Arap ülkelerinde ve Araplar''dan öğrenmedik. Türkistan''da Müslüman olduk. Din ve tasavvuf felsefesini Türkistan''dan Anadolu''ya taşıdık. Ne İmâm-ı Âzam, ne İmam Mâtürîdî, ne Ahmet Yesevî, ne Şâh-ı Nakşibend, Arap değillerdir.
Meşrutiyet döneminde Mısır''dan gelen Selefiyye akımı, Osmanlı İslâmını maalesef derinden etkiledi. Laik Cumhuriyet''in kaçınılmaz ateşli devresinden ve Osmanlı ulemasının nesli tükendikten sonra da Arap, müteâkıben İran modelleri musallat oldu.
Hiçbir Türk devletinin teokrasi ile yönetilmediğini bilmeyen ve Osmanlı''nın teokratik bir devlet olduğu yalanıyla kandırılan, bir kısmı da zaten Türk''ü bir türlü sevemeyip Arab''a özenen kitleler, böyle bir özlem ve gerçeklere oturmayan bir romantizm içinde, marjinal orandan taştı. İktidara yaklaştı. Atatürk''ü, Türkiye Cumhuriyeti''ni, Türk''ün yaşadığı hayat üslûbunu protesto, hattâ tehdit eder hâle geldi. Büyük kriz çıktı, hâlen sürüyor.
Halbuki Türk Müslümanlığı 21. asır insanımız için de geçerlidir. Dinde reform gibi tarih terminolojisinde hangi mânâya geldiği pas geçilerek kullanılan bir radikalliğe ihtiyacımız yoktur. Çağa göre hükümlerin değişmesine reform denmez. Biz, en samimi Müslüman şöhretiyle şereflenmiş bir milletiz. Bu inancımız içinde yaşayalım. Dini asla Devlet ve hukuk hayatımıza karıştırmayalım. Laiklik budur ve başka hiçbir şey değildir. Dini olduğu gibi laikliği de rant hâline getirenler elbette vardır. Onların kışkırtmalarına kapılmayalım. Batı, bu kavgayı yaşadı ve bitirdi. Bizde de sona ermesi lâzım.
Devleti işletmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Biz Devlet Reformu beklerken, Devlette kriz çıktı. Devlet krizinin derininde yatan sebep, Devlet Reformu yapılmamasıdır. Devlet, kendini ıslah edebilmek yeteneğini kaybetti.
Zira her müessese, sanki ezelden beri mevcut imiş veya hep bugünkü yetkileriyle donatılmış gibi davranıyor. Müesseseler, bir kısmı için artık millete ağırlık oluşturmaktan başka hiçbir varlık ve devamlılık lüzumu ve fonksiyonu kalmamış bulunmalarına rağmen, bunu kabûl etmek ne demek, yetkilerine yetki, kadrolarına kadro katmak ateşiyle yanıp tutuşuyorlar.
Bürokrasi dehşetli direniyor. Seçilmişlerle dalga geçiyor. Reforma razı olmak bir yana, icrayı engellemek için akla gelen ve gelmeyen her türlü davranışı sergiliyor.
Zaten seçilmişlerde de öyle âhım şâhım reform arzusu falan yok. Bunu belirtmeye mecburum. Hattâ bazıları, hukuk devleti''ni, hukukçuların, yargıçların yönettikleri, hiç olmazsa son sözü söyledikleri bir sistem sanıyorlar. O zaman, partilere ve hür seçime bağlı demokrasi ne oluyor? Millî irade ne ifade ediyor?
Böylece bin yıla dayanan bu muazzam Devlet, köhnelikten çatırdıyor, dökülüyor, işlemez hâle geliyor. Kendini yenileyemiyor, çağdaşlaşamıyor. Milleti muâsır medeniyet seviyesine asla yükseltemiyor. Hatta -ıstırapla yazıyorum- kendini savunamıyor.
İcrâ, yani yürütme, daha anlaşılır tabiriyle hükûmet, devleti işletemiyor. Zira yeterli iradeye dayanmadığı için zaten kendisi zorlukla hareket edebiliyor. 36 sandalyeli hantal bir meclis durumuna düşmüş.
Ne olacak? Cumhurbaşkanı ile Başbakan, belki yarın, belki yarından da yakın karşılıklı koltuklara oturup konuşacaklar. Bizler de sanki hiçbir şey geçmemiş gibi bir duyguya kapılacağız. Pekiyi sonra?
Kararname hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türk milletinin yüksek menfaatleri bizim için her şeyden önce gelir. Ve hiçbir kavram, daha öne çıkamaz. Milletin yüksek menfaatlerinin başında güçlü kudretli, sürekli halkımıza hizmet üreten, çağın gereğine uygun hızla işleyebilen Devlet gelir.
Devlet başkanlığı da böyledir. Cumhurbaşkanımızın hem şahsına ve şahsiyetine, hem temsil ettiği makama karşı saygısız ve incitici bir ifadeden kaçınırız. Ancak bizde Cumhurbaşkanı; Fransa''da 4. Cumhuriyet''inkiler, bugünkü Almanya ve İtalya''dakiler veya Avrupa''nın meşrutî kralları statüsünde değildir. Temsil dışında, politikaya da giriyor. Bu durumda eleştiriye açıktır. Politikaya giren eleştiri alır. Kimse bu kuralın dışında kalamaz.
Sayın Ahmet Necdet Sezer''in, imzalamayacağı bir metni tam 17 gün bekletmesi de, sürekli temasta bulunması gerekli Başbakanla görüşmekte ağır davranması da, millete haftalar kaybettirdi. Bu gibi makamlarda bulunanlar değil 17 günden, 1 saatten bile sorumludurlar. Böylesine hızlı bir dünyada yaşıyoruz. Sayın Sezer''in, tekrar sunulan kararnameyi imzalaması, imzalamamasından iyidir.
Zira bugünkü koalisyonun sürmesi ve icraatında elinin tutulmaması lâzımdır.
Kararnameye karşı çıkanların içinde (şüphesiz hepsi değil), Türk''e yaramaz o kadar kıytırık unsurlar var ki, bu faktör de, imzalamanın daha iyi olacağının göstergesidir.
Biri Meclis dışında 3 muhalefet partisine gelince, onlar muhalefet yapıyorlar. Koalisyonun çözülüp kendilerinin hükûmete girmesini ümid ediyorlar. Bugün, böyle bir ihtimal yoktur.
Buna rağmen kararnamenin uygulanmasında gözümüz, hükûmetin üzerinde olacaktır. Devlet, yaramaz, hele eylemci memurunu atabilmelidir, bütün demokrasilerde böyledir. Ama samimi dindarlar ve âdete riayet kabîlinden milliyetçiler kıyımdan geçirilip, sapık ideolojilerinde direnenler pas geçilirse, işte o zaman, koalisyonun devamı imkânı kalmaz
.Nükleer denizaltı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Üçüncü Milenyum, 21. yüzyıl falan diye öğünen insan ırkı, arz denen çok küçük gezegende hayatını sürdürmek için gerekli daha epey problemi çözümleyemedi. Bir zamanlar hiç mevcut bulunmayan yepyeni problemler oluşturmaktan bile geri kalmadı.
Rus nükleer denizaltısı fâciası bunlardan biridir. Dretnot büyüklüğünde (inanmakta zorluk çekebiliriz fakat tam 19.000 ton) bu acayip tekne, aylarca denizlerde kalıp okyanus altlarında saklanıyor. Niçin mi? Efendim -maazallah- bir nükleer savaş zuhurunda, stratejik atom füzelerini hasmının üzerine göndermek için...
21. yüzyıl insanı, saçmalığın bu derekesine düşmemeli idi. Bu nükleer güçle işleyen denizaltılardan Rusya''da 31, Amerika''da, 19, hattâ Fransa''da 4, İngiltere''de 3, Çin''de bile 1 adet bulunuyor. Japonya ve Almanya gibi akıllı ekonomik devler, bu acayip silâhı edinmeye kalkışmadılar (zaten 1945 savaşının mağlûpları olarak nükleer silâh yapamıyorlar).
Haydi Amerika, bütçesi 100 milyar dolar fazla veren, bu parayı hangi oranlarda İsrail''le Filistin arasında bölüştürsem diye düşünen bir devlet... Mahrumiyetler içindeki Rusya halklarına ne oluyor? Nükleer denizaltı, âşikârdır ki yalnız Birleşik Amerika''ya karşı kullanılabilecek bir silâhtır. Böyle bir ihtimal var mı? Bugün için yok. Ama zamanla enerji havzaları üzerinde bu çapta bir anlaşmazlıktan mı çekiniyorlar? Gene de denge sağlayan ve caydıran bir silâh olmaktan öteye gitmez.
Bendeniz Sayın Putin''in yerinde olsam, hepsini söktürüp nükleer denizaltı ayıbından kurtulurdum. Sonra Amerika''dan derhal aynı şeyi yapmasını isterdim. Washington işi sallarsa, onu dünya sathında itham ederdim.
İnsanlık böyle bir belâdan kurtulur, sıra diğer atom ve biyoloji silâhlarına gelirdi. Elde edilecek milyarlarca dolar tasarrufla, neler gerçekleştirilemez ki? Hoş hayal değil mi? Ama anlaşılan o devletleri yönetenler, bizimkilerden çok da akıllı kişiler değiller.
.İnsan Hakları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bugünkü anlamda İnsan Hakları''nın ele alınışı 250 yılı bulmaz. Anglo-Sakson ve Fransız fikir ve politika adamlarının eseridir. Zamanla ülkelere yayıldı.
Son on yıllarda, hele son on yılda İnsan Hakları, medenî dünya için olmazsa olmaz bir düzen hâline dönüştü. Bu düzene giremeyenler, girenlerce küçümsendi, böyle muamele gördü. Kişi hakları ve kişiye verilen değer için çıta, yükseltildikçe yükseltildi. Öyle ki, asker zayiatı verilmeksizin yapılabilir savaşlar tasarlandı, yapıldı da...
İnsan Hakları, şüphesiz demokrasinin ürünüdür. Zaten gerçek demokrasinin temelidir. Totaliter, hattâ otoriterrejimlerde, bugünkü anlamda İnsan Hakları''ndan bahsedilemez.
Ancak bu hususta Batı''nın sık sık çifte standart kullandığını anmadan geçmek olmaz: Kendi insanları için yürürlüğe koyduğu sistemi, değil bütün milletlere, kendi içindeki bütün toplumlara bile tatbik edemiyor. Bununla beraber bu konuda -bizim bazan tasavvurlarımızı dahi aşacak derecede- ciddi ve samimidir. Zira geçmişte unutulamaz acılar yaşamıştır.
Türkiye, Kopenhag kriterlerini, Avrupa Birliği normlarını hemen hemen kabûl etmiş, pekçok anlaşmaya imza koymuş, hızlı olmasını dilediğimiz uygulama safhasına geçmiştir. Bu yoldan dönüş yoktur.
Batı, İnsan Hakları hususunda, imrenilir bir çizgiye erişti. Bu hakların şüphesiz başında gelen insan hayatının değeri bugün Rusya''da 154 dolar, Batı''da milyonlarca dolardır. Biz ikisinin arasında bir yerlerde bocalıyoruz.
İnsan, bütün tarih boyunca, İnsan''ın dehşetli kıyımına uğradı. Henüz bitirdiğimiz 20. yüzyılda bile Stalin, Mao, Hitler gibi her biri -savaşlarda harcadıkları dışında- kendi halklarından on milyonları öldürten canavarlara şahid oldu. Onun için sakın kimse, İnsan Hakları üzerinde titizlenenlerle dalga geçmeye kalkışmasın.
.Kararnamenin âkıbeti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kanun Hükmünde Kararname, ikinci kez Cumhurbaşkanı''nca hükûmete iade edildi. İmzalanmaksızın... Bundan sonrasının nasıl bir seyir izleyeceği, hükûmetin, daha doğrusu 3 liderin tutumuna bağlı. Bekleyip göreceğiz. Cumhurbaşkanı, New York''a Birleşmiş Milletler toplantısına gittiği zaman, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı kendisine vekâlet edecektir. Hükûmet, kararnâmeyi az değiştirerek Sayın Akbulut''a imzalatıp yayınlayabilir. Ancak bu, küçük bir ihtimaldir. Meclis, kararnameyi yasaya çevirmek için olağanüstü toplantıya çağırılabilir. Bunu muhalefet de istiyor. Yasa kabûl görmesin, iktidar havanda su döğmüş olsun diye... Ancak Ecevit, Meclis''in açılmasını bekleyeceğini söyledi. Meclis''in tabiî toplantısı 1 Ekim''dedir. Ama Ekim ayı, başkan seçimi meselesini konuşmakla geçer. Kasım ayında ilk acele yasalar ele alınabilir.
Bugün yapılacak Millî Güvenlik Kurulu toplantısında da kararname, bahis konusu edilebilir. Cumhurbaşkanı, bu ihtimali önlemek için toplantıdan önce iade işlemine girişti. Hükûmetin elinde, Devlet''e yaramaz memurların bir listesi bulunduğunu ve listeyi hemen uygulamak istediğini düşünüyoruz. Her hâl-ü kârda hükûmetin, hangi ölçülerde ve hangi sınırlar içinde tensikat yapacağını milletvekillerine açıklaması iyi olur. Zira, geçmişte fevkalâde sakar örnekleri bulunan memur kıyımından çekinilmektedir. Devlete yaramaz, hattâ ihanet eden memurun, derhal atılabilmesi gerekir. Bu işin eldeki mevzuatla yapılamaması şaşırtıcıdır. Sayın Cumhurbaşkanı''nın tutumu üzerinde epey yazılıp çizilecek, konuşulup tartışılacaktır. Nitekim Sayın Başbakan, iade gerekçesini "çelişkilerle dolu" şeklinde tanımladı ve bunu, Bahçeli ve Yılmaz''la mutabık kalarak söylediğini ekledi. Cumhurbaşkanı, çeşitli faktörlerle itham edilecektir. Hükûmeti yıpratmak isteyenler ise, Cumhurbaşkanı''nı yüzdeyüz savunacaklardır. Bu arada milletin yüce menfaatleri pas geçilecektir. Bizim korkumuz, bu ve buna benzer konulara takılıp, Türk milleti için hayatî sorunların ihmal edileceğidir. Zira bizim kadar vakit öldürmekten keyiflenen bir toplum azdır. ..... Büyük Türk milliyetçisi Ebülfez Elçibey''i kaybettik. Türk dünyasının başı sağ olsun. Y.Ö.
.Türk Milliyetçiliği ve Elçibey
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Merhum Elçibey, tam bir Türk milliyetçisi idi. Âzerîce konuşan bir Kuzey Azerbaycanlı olduğu iddiasında bir kabile milliyetçisi değildi.
Rus sömürgeciliğinden yakasını kurtaran Kuzey Azerbaycanlılar, büyük kısmı Kuzeybatı İran''da yaşayan Azeri Türkleri''nin bile küçük bir bölümünü oluştururlar.
Elçibey, bu gerçeklerin şuurundaydı. Zaten asıl mesleği tarih hocalığı idi. Adriyatik''le Çin Seddi arasında yayılan ve derinlemesine bir tarihten gelen çok büyük bir milletin parçası bulunduğunu biliyordu (tarih ve coğrafya bilmeyenler, bilhassa Özal ve Demirel''ce çok kullanıldığı için olacak, bu Adriyatik-Çin Seddi kavramıyla dalga geçmişlerdir).
Binaenaleyh daha geçen asırda Bavyeralı, Sakson, Prusyalı vs. diye Alman''lığı ve Venedikli, Cenevizli, Romalı, Toskan vs. diye İtalyanlığı bölen ilkel zihniyetin üzerine çıkabilmişti.
Bugün Azerbaycan Cumhuriyeti''nde halkoyuna başvurulsa, büyük çoğunluk Türkiye''ye katılmak ister. Aynı oylama Türkiye''de yapılsa sonuç değişmez.
Ancak politikanın gerçekleri vardır. Devletler bu şuurla yönetilir ve yürütülür. Merhum Elçibey, bu temel fikri kavrayamayan Cumhurbaşkanlarından biri idi.
Evet Almanya ile İtalya 130 yıl önce birleşmeyi başardılar. Ama bugün Latin Amerika''da İspanyolca konuşan 19 ayrı devlet var. Arapça konuşan devletlerin sayısı iki düzineyi buldu. Çok yakında Türkçe konuşanların sayısı düzineyi bulacak. Sonra ne olacak? Bu, fütüroloji denen yepyeni bir bilimin konusudur.
Elçibey''in bu tutumunun en büyük hasmı Rusya mı idi sanıyorsunuz? Yanılıyorsunuz! İran idi. Zira İran''ı tam ortasından çatlatacak bir tehlike idi. Onun içindir ki İran, kolay kolay din şemsiyesinden vazgeçmez.
Ama Rusya, Arap dünyası, Ermenistan, Âzerî komünistleri, pek çok dış güç, ve inanınız Türk cumhuriyetleri, Elçibey''den ürktüler. Bütün idealistler gibi romantik olan -ve kendisini çok seven dostu Türkeş''in bana dediği gibi- politika yeteneği bulunmayan bu büyük adam, bugün Türk milliyetçiliği tarihindeki önemli isimler arasında yerini aldı. Allah rahmet eylesin!
.Memur tasfiyesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Memur sayısı bakımından Türkiye Cumhuriyeti, dünya birincisidir. Bu sayının yarıya, sonraki bir zaman diliminde üçte bire düşürülmesi için hiçbir ciddi plan yapılmadı. Özelleştirme yapılamadı ki bu işe el atılabilsin.
Memur maaşı, Türkiye''ye yakışmaz seviyededir. 900 dolara profesör, yargıç, savcı, doktor çalıştıramazsınız. Hem ayıp, hem günahtır. Gerçek maaş reformu, memur sayısının makule indirgenmesiyle mümkündür. O zamana kadar ancak elden gelen yapılabilecektir. Modern devletin çok az memurla çok daha verimli çalışacağı muhakkaktır.
Diğer bir sorun, partilerin adamı olmak bir yana, gerçekten zararlı akımlara bulaşmış, bu akımlara destek veren ve ayrıca hırsızlığı ayyûka çıkmış, içlerinde akıl almaz servetler toplamış kişiler bulunan bir bürokrat zümrenin oluşmasıdır.
Bugün tasfiye edilmek istenenler, devlete ve rejime karşı bulunanlardır. Nazikâne bölücü denen PKK''lı, ırkçı ve ayrılıkçı Kürtler, eylem veya protesto sergileyen, devlete candan bağlı Osmanlı Türk Müslümanlığı''ndan kopmuş, İran, Arap ve bilmem ne hayranı mürteciler... Ve belki, dehşetli Atatürkçü oldukları iddiasıyla sorumluları gene kandıramazlarsa pişmanlık getirmeyen, Türk''e diş bileyen mürteci komünistler... Hırsız, rüşvetçi takımı da var. Onlara ne olacak? Herhalde on yıl mahkemelerde boy gösterdikten sonra servetlerini yemek üzere bir yabancı ülkeye çekilecekler.
Derin ve derin olmayan Devlet bizde, irticanın tarifini yapamamıştır. Halbuki çok basittir. Cumhuriyet rejimi ve Atatürk''le problemi bulunan, bunu açıklayan ve eylem hâline getiren kişi mürtecidir. Hiç böyle problem yaşamayan, Devlet ve Atatürk için can vermeye hazır milliyetçiler mürtecilerle karıştırılmıştır. Samimi dindarlık, Türk milliyetçiliğinin ilkelerinden birini oluşturduğu için, bu meseleleri bilmeyenler tozu dumana katmışlardır. O kadar geniş bir cephe teşkil etmişlerdir ki, vatandaşın çok büyük kitlesini devlete karşı göstermişlerdir. Bu sütunda katı gerçekleri yazarız. Bir kısım milliyetçinin, o tür propagandanın etkisinde kaldığı doğrudur. Diğer bir tehlike, memur tasfiyesi bâbında iğrenç bir jurnal müessesesinin ortaya çıkması, herkesin herkesi ihbar eder hâle gelmesidir.
Bütün bunlara rağmen Devlet ve Demokrasi kendini savunur. Hiçbir demokraside Devlet, kendi aleyhinde çalışmak ne demek, işine yaramaz memuru bünyesinde barındırmaz. Derhal, acele ve resmî tabirle ivedi olarak tasfiye eder.
.Haftanın gündemi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Galatasaray''ı kutluyoruz. Türkiyemizin pek de gülmeyen yüzünü güldürdü. Sayıştay Arşivi yangını, kesin sabotajdır. Ülkemizin arşiv yakmakta asırlık sabıkası vardır. Her dönemde, ama bilhassa bugün hayli kişi, mücrim gibi titreyerek mazisine bakıyor. İstikbalini karartmak korkusuyla belge yok ediyor.
Anadolu''yu bize açan ve 3 yıl içinde Türkiye Devleti''nin kurulmasını sağlayan zaferler zaferi Malazgirt''in 929. yılını kutladık. Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli, vukuflu güzel bir konuşma yaptı. Bütün bir yüce millet, Selçukoğlu Sultan Alparslan''ı minnet ve şükranla anıyor.
Kürt ırkçısı ve Türk hayat tarzını kabûl etmeyen kaymakamlarımız da, her kademede memurumuz da bulunduğunu sağır sultan bile biliyor. Zaten çoğu şuurla atanmıştır. Sonra gelen hükûmetler, önemli başarıları izledikleri için vakit bulamayıp pas geçtiler. Böylelerini her demokrasi derhal Devlet bünyesinden atar. Ama milyonlarca memurumuz tedirgindir. Hükûmetin güvencesini bekliyorlar. Geçmişte çok zararlı tasfiyeler yapıldı. Ve jurnal-ihbar müessesesi iğrenç boyutlara ulaştı. Böyle bir rezalet daha görmek istemiyoruz.
Eldeki mevzuat bu tensikat için yeterlidir. Elbette bir yasa yayınlanır. Ama Çankaya''da prestij yitiren hükûmetin, Kasım ayında Meclis''te de aradığını bulamaması ihtimali gözardı edilemez. Muhalefet, iktidarı hezimete uğratmak için yekvücut olacak, fırsat saydığı bu vesileyi kaçırmayacak, demokrasi, insan hakları, hürriyet havarisi kesilecektir. Hükûmetteki bazı partilere gelince, geçen Anayasa tadilindeki gibi, liderleri başka, yardımcıları milletvekilleri bambaşka konuşuyorlar. İrticanın tarifi yapılmamıştır. Onun için çok büyük dindar ve milliyetçi kitle de rahatsızdır.
Özelleştirme ve Enerji, hayat kaynaklarımızdır. Milyarlarca dolar bahis konusudur. Hiçbir şaibe, dedikodu, kayıtsızlık, acemilik kabûl edilemez. Özelleştirmede de, enerjide de çok gerilerde kaldık. Aynı tutum Türkiye''yi felâkete sürükler. Koalisyon liderlerinin fevkalâde uyanık bulunmaları lâzım.
Geçen hafta bu gibi gelişmelerle kapandı. Bugün başlayan Ağustos''un son haftası bakalım neleri gündeme getirecek.
.Anayasamız
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Ağustos, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1876''dan bu yana epey Anayasa (Osm. Kaanûn-i Esâsî) yaptık. En iyileri, Atatürk''ün anayasasıdır ki, 1960 ihtilâlinde yürürlükten kaldırıldı. En kullanışsızları, darbeler sonunda yaptırılan 1961 ve 1982 anayasalarıdır.
Zira bu ikisi, yalnız vatandaşa değil, millî iradeyi temsil eden icraya, hattâ Türkiye Büyük Millet Meclisi''ne karşı yasaklarla doludur. Millî iradeyi kıskaca almıştır. Bütün bu yasaklarla korunmak istenen, Devlet''tir. Burada mantık, milletin Devletin koruyucusu ve sahibi bulunduğundan şüpheye dayanır. Bu şüphe ise hem gülünç, hem antidemokratiktir.
Diğer bir kusur, nelerin yapılamayacağını iyice yazalım endişesiyle, metnin tüzüğe döndürülmesidir. Yasalarla çözümlenecek şeyler, anayasaya konmuştur.
İngiltere''de icra (yürütme) yıldırım gibi hızlıdır. Zira anayasa yoktur. Böyle bir ihtiyaç duyulmamıştır. Yasalar ve yasalardan bile fazla riayet edilen teamüller yeterli sayılmıştır. Birleşik Amerika''da ise federasyon şeklinde kurulmak zorunluluğu olmasaydı, bugünkü kısacık ve kuruluştan bu yana pek az tadile uğramış bir anayasa fuzuli görülebilirdi. Ancak bilhassa insan ve ferd (kişi) haklarının şiddetle vurgulanması için oluşturulduğu söylenebilir.
Fransa, 210 yıldan bu yana sürekli anayasa değiştirmekle ünlüdür. İhtiyaçlar değiştikçe yepyeni anayasalar yapmıştır. Halbuki Medenî Kanun''unu 190 yıl ayakta tutmuştur.
Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay Başkanları gibi en üst yargıçlarımız, bugünkü anayasamızın ihtiyaçları karşılayamadıktan başka, yeterli derecede demokratik bulunmadığını da belirtmişlerdir.
Devletimizin köhneleştiği, çarkların çağ dışı bir ağırlıkla işlediği muhakkaktır. Bu ağırlık, hem bürokrasimizin, hem politikacılarımızın iliklerine işlemiştir. Yasa zengini Türkiye''de şu veya bu kanunun şu veya bu maddesi, zaten hiç de atılgan tipte bulunmayan bürokratımızın, politikacımızın ellerini kollarını bağlamıştır. O kadar üzerine titrenen Devlet, işte böyle acıklı bir duruma gelmiştir. Zira görünüşte değil, gerçekte en güçlü devletin, ancak demokrasilerde oluşacağını anlayabilmekte çok geciktik. Milletimizin hangi sorununu çözümlemekte gecikmedik ki?.
.Ana Muhalefet Partimiz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sonbaharda Anayasa Mahkemesi, Fazilet Partisi davasına bakacak. Hukukçu değiliz, dava hukuk yönünden bizi ilgilendirmiyor. Politik bakımdan, ülkemize ne getirip ne götüreceği yönünden ise şiddetle ilgiliyiz.
Kış içinde, genel seçime dönüşeceği muhakkak bir zorunlu ara seçim ihtimali, uykularımızı kaçırıyor. Ekonomimizin dibe vurmasıyla sonuçlanacak böyle bir gelişmenin felâket olacağını kesin şekilde belirtiyoruz.
Bizim ödümüz koparken, Fazilet Partisi ne yapıyor? Başsavcının dosyasını kabartmak için elinden gelen ve gelmeyen hiçbir şeyi esirgemiyor. Öylesine kendi kuyusunu kazıyor ki, bize sadece hayret etmek düşüyor. Bütün parti, sadece ve yalnız Erbakan''ı ilk yapılacak seçime sokabilmek amacına odaklanmış.
Dış baskılarla Türkiye''de sonuç almak planı, hangi kafadan çıkmışsa, o kafa politika yaptığı ülkeyi zerre kadar tanımıyor. Cumhurbaşkanını bile tanımıyor, taraftarı sanıyor. Avrupa Birliği''ni bilmiyor. Girdiğimiz takdirde, askeri zorlayarak tekrar politikaya sokan 28 Şubat''tan kurtulacağını hayal ediyor.
Türkiye Cumhuriyeti''ni millî iradenin tecelligâhında protesto etmeye kalkışan Merve, Birleşmiş Milletler''de hezeyan saçmalayıp milletvekili olduğunu söylemekten utanmıyor. Türk düşmanı Lord Ahmet çağırılıp mantık dışı şeyler konuşturuluyor. Lord''u ekranda gördüm. Lütfen itimat buyurunuz, Türk''ten nefret edenleri gözlerine bakıp hemen teşhis ederim. Uzun hayat tecrübemiz, ister istemez bize bu yeteneği kazandırdı.
Refah-Yol iktidarı unutulmadı. Bu iktidar, Türkiye''yi küçük düşürmek bir yana, yüzde 22 oyla, asırlık hayat tarzımızı değiştirebileceği gafletinde bulundu. Din konusunda hemen kalkabilecek birkaç sınırlama vardı. Onları da, demokratik gelişmemizi de geciktirdi. Refah Partisi''nin devamı olmayan Fazilet Partisi, bu eleştirileri yapabilmeli.
Türkiye Hakemi olarak tavsiye edilen Erbakan''a gelince, İnsan Hakları Mahkemesi''nden cevabını aldı. Halbuki Brüksel''e ne ümitler yatırılmıştı. Değil başbakanlık yapmış bir kişinin, sıradan bir milletvekilinin bile, âdî suçlar dışında, değil hapsedilmesine, tutuklanmasına kesinlikle karşıyız. Erbakan''ın böyle bir duruma düşürülmemesi gerekiyor. Ancak yaptıkları ve söyledikleri bir yana, Türk Devleti''ni dışarıdan zorlamaya kalkışmasını, Fazilet Partisi''nin âkıbetinin umurunda bile olmamasını eleştiriyoruz. Ve bu yazımız üzerine, bugün erken saatlerden başlayarak telefon, faks vs. bombardımanına tutulacağımızı biliyoruz
Söyleneni anlamak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bir Genelkurmay Başkanı''nın bir resepsiyonda politika konuşması, politikacıyı ve yargıyı uyarması, bizde de, her ülkede de istisnaî bir hadisedir. Nitekim bütün medya Sayın Hüseyin Kıvrıkoğlu''nun söylediklerine gereken ağırlığı verdi.
Sayın Genelkurmay Başkanı''nın gerçek muhatabı âşikâr ki politikacılardı. Devlete ters düşen kişilerdi. Ve bütün milletti.
Binaenaleyh Sayın Orgeneral''i bu mutat dışı davranışa zorlayan faktörleri iyi anlamak gerekir. Ne kadar iyi anlarsak, sorun o derecede çabuk ve kolay çözülür. Her hâl-ü kârda problemin ordumuzla uyum içinde çözümlenmesi şarttır. Aksi takdirde demokrasi gecikir ve Avrupa''dan uzak düşeriz. Muâsır medeniyet seviyesi bizim için hayâl olur. Bunu isteyen yoktur. Ama çıkarlarını yürütmek peşindeki muhteris kişiler faaliyettedir. Ülkenin yanması bile umurlarında değildir.
Bu sütunlarda en az on defa yazdığımız gibi, Türkiye''de hiçbir ahval ve şeraitte üç şey kesin şekilde mümkün değildir ve bu üç şartın birinin bile ihlâli hâlinde asker, politikaya müdahale eder. Zira devletin tehlikeye düştüğüne karar verir.
İlk şart, vatanın bölünmez bütünlüğüdür. Ülkenin herhangi bir parçası için otonomi, ayrıcalık, fark, Türkçe dışında resmî dil, ırka dayanan ayırım mümkün değildir.
İkincisi, laiklik ilkesidir. Dine dayalı bir rejim imkânsızdır. Zaten demokrasi değildir. Din, hukuk sistemimizde kaynak oluşturmaz. Bunun dışında dinimiz ve bütün dinler, demokrasilerdeki bütün hak ve hürriyetlere sahiptir.
Üçüncüsü, Atatürk''ün ebediyen saygıyla anılacak bir millî kahraman olduğu gerçeğidir. Milletin ezici çoğunluğu için böyledir. Aksi tutum, milletimizi incitir. Atatürk dönemi elbette tarih konusudur, incelenir ve her ilmî dozda eleştirilebilir. Ama uzman tarihçilerin işidir. Türk''ü sevemiyen sapıkların Atatürk''e ve onun şahsında rejime, düzene, hayat tarzımıza baş kaldırmaları, kabûl edilmez. Bu zihniyettekileri, yürütmeden ve bürokrasinin her branşından uzaklaştırmak, devletin hakkıdır.
Bu üç temel ilke, Türkiye Cumhuriyeti ve onun sahibi Türk milleti ve çağdaş demokrasi için vazgeçilmez temel şartlardır. 28 Şubat''ı bilhassa teokrasi teşebbüsleri doğurdu. Türkiye''de demokrasi yaralandı. 28 Şubat''ta alınan kararların bir kısmı savsaklandığından dolayı, Silâhlı Kuvvetlerimiz tepki gösterdi
.Gerçek gündem
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İrtica ve mürteci işini bir an evvel bitirelim. Yasama, yürütme ve yargı üzerine düşeni eksiksiz yapsın. Millî Güvenlik Kurulu, irticaın birinci tehlike olmaktan çıktığını, marjinal duruma düştüğünü resmen beyan etsin. Asıl işimize bakalım. İrticanın birinci tehlike sayıldığı bir Türkiye yürüyemez, yol alamaz.
Başbakan Sayın Ecevit Türkiye''nin (irtica dışında) başka sorunları ve başka konuları vardır dedi. Çok haklıdır.
Türkiye''nin münakaşa kabûl etmez birinci sorununu ve konusunu Atatürk saptamıştır: Muâsır medeniyet seviyesine yükselmek... Hiç değişmeyen birinci gündem maddemiz budur. Bu sorun aşılmadıkça zaten diğerlerini çözümleme çabamız satıhta kalır.
Reçete elimizdedir: Avrupa Birliği normlarıdır. Bu normları benimseyelim ve uygulayalım. Demokrasimizi, ekonomimizi, kültürümüzü geliştirelim. Bu başarı ile dünyaya açılalım.
Bu millet 300 dolar veya yarısını gayri meşru kesime kaptırmış 7000 dolarla yaşamaya müstahak ve mahkûm olamaz. Atatürk''ün beni derinden etkileyen bir sözü vardır: Bu millet utanmak için yaratılmamıştır.
Avrupa Birliği normları, her biri üzerinde 20 gelişmiş ülkenin birleştiği ilkelerdir. 20 gelişmiş ülkenin toplamından daha akıllı olduğumuz iddiası geçersiz, hattâ gülünçtür. 20 gelişmiş ülkenin kabûl ettiklerinin şurasının burasının, şu veya bu istisnaî ve özel durumumuz dolayısıyla bize uymadığını söylemek mantıksızdır.
Medeniyet katarı, takibi zor bir hızla yol alıyor. Kaçırır, atlayamazsak, yaya kalırız.
Gerçi hataların birbiri üzerine yığıldığı bir zemindeyiz. Bazıları iğrenç boyutlara ulaştı. Zamanı değerlendirmek ve hız kazanmak yeteneği yitirildi. Ama herhalde 1920 Türkiyesi''nde değiliz. Atılım için şartlarımız bin kat daha iyidir. Hiçbir bahane makbul ve makul sayılmaz.
Türk mâşerî dehâsı, millî potansiyel, mutlaka harekete geçirilmelidir. Neler yapabileceğimize geçmişimiz şahittir. Niçin bugün yapamayalım?
Halkımızın Gündemi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer, bugün New York''ta Birleşmiş Milletler''de Bin Yıl Zirvesi''nde temaslarına başlayacak. Clinton ve Putin dahil dünyanın en etkin politikacıları ile görüşecek.
Ne New York Zirvesi, ne Ombudsman''lık ihdası, ne kararname krizi ne Ekim''deki Meclis seçimleri, ne Kasım''da Meclis''ten çıkacak ivedi yasalar, milletin yüzde doksan dokuzunu ilgilendirmiyor. Zerre kadar ilgilendirmiyor diye yazsam, mübalağaya kaçmış olmam. Onun için medyamızın gündemi ile halkımızın gündeminin arası tehlikeli şekilde açıldı.
Fethullah Hoca ve Fazilet Partisi davaları gibi sonuçları bakımından gerçekten önemli yargı sorunları bile çoğunluğa vız geliyor. Zira insanımız sıkıntıda. Türk insanı artık 3000 dolara veya yarısı kapanın elinde kalın 7000 dolara sığmıyor. Gözü de açılmış, görgüsü, bilgisi artmıştır. Kendisini bu cendereye sıkıştıranları artık alkışlamıyor.
Halkımızın gündemi, yoksulluktan ve lokmasını çalan hırsızlardan kurtulmaktır. Bunun için radikal çarenin Avrupa Birliği olduğunu geç de olsa tamamen kavramıştır. Palyatif ve medyatik yarım ve çeyrek tedbirlerle dertlerinin çözümlenemiyeceğine, çocuklarına gelecek sağlayamıyacağına iyice aklı kesmiştir.
Trilyonlar döküp gökdelenler diken, lojmanlara ve yazlıklara sığmayan, fabrikalarını ve bankalarını başından atamayan, kadrolarını şişirdikçe şişiren, katrilyonlarını üç kâğıtçılara kaptıran, ağırlaştıkça köhneleşen ve köhneleştikçe ağırlaşan devlete, bürokrasiye, kurumlara güven, tehlikeli dozda azaldı. Çünkü kudretli modern bir çekirdek devlet modeline geçemedik.
Ben bu sütunda, haftalarımızı ve aylarımızı alan, elimize tutuşturulan konuları değil, her gün ekonomimizin, kültürümüzün, demokrasimizin nasıl geliştiğini, Avrupa devleti olarak bir gün önce hangi önemli adımları attığımızı yazabilmeliyim.
Yargıtay Nutku
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yargıtay Başkanımız Sayın Dr. Sami Selçuk''un bazı fikirlerini yadırgıyabilirsiniz. Lugatlere girmemiş, çoğumuzun bilmediği kelimeler kullanmasına kızabilirsiniz. Felsefe ve edebiyat sevgisini hukuka çok fazla aksettirdiğini düşünebilirsiniz. Ama hem artık yaka silker hâle geldiğimiz resmî görüşlere getirdiği yeni üslûbu, hem vurguladığı katı gerçekleri görmezlikten gelemezsiniz.
Bu yıl da, geçen yıl yankılar yapan üslûbunu tekrarladı. Kendimizi göklere çıkaran resmî konuşmaların dışında konuştu. Pekçok ihtiyacımız bulunan eleştiri yeteneğini sergiledi. Cesaretli ve yenilikçi bir hukuk adamı olduğunu gösterdi. Tabii sözü uzattıkça uzattı. Lüzumsuz alıntılar yaptı. Uygulanamaz nazarî görüşler ileri sürdü.
Bu yıl Yargıtay, cumhurbaşkansız, meclis başkansız, başbakansız orgeneralsiz açıldı. Anamuhalefet lideri Kutan, Başbakan 1. Yardımcısı Bahçeli, Anayasa Mahkemesi Başkanı, Cumhurbaşkanı ve Meclis Başkanı''nı temsilen TBMM''nin iki başkan vekili, adalet ve milli eğitim bakanları ile daha 4 bakan, TBMM Genel Sekreteri Vahit Erdem gelmişlerdi.
Yargıtay Başkanımız, her gün laiklikten ve irticadan bahseden başka hiçbir ülke bulunmadığını söyledi. Katılıyoruz. Ancak sonbaharda Fazilet Partisi''nin Anayasa Mahkemesi''nde ve Fethullah Hoca''nın Devlet Güvenlik Mahkemesi''nde yargılanmaları, bu konuları gene gündemin en üst sıralarına taşıyacak.
Mahkemelerin acıklı maddî durumu, yargıç ve savcılarımızın çalışma şartlarının kötülüğü, maaşlarının yetersiz ve dengesizliği için söylenenler, utanç duymamız gereken katı gerçeklerdir. İfade ve fikir hürriyetine getirilen sınırlamalar, demokrasimizi geliştirmekteki yetenek ve heves kıtlığımız, idam cezasını silkip atamamamız... Hepsine katılıyoruz. Sayın Selçuk''un hukukun üstünlüğünü bıktırıcı şekilde tekrarlamasını da bir yüksek yargıç için tabii karşılıyoruz. Yasama ve yürütme de kendini savunabilmelidir. Aksi takdirde yargıç ve savcıların yönettiği devlet rejimine verilen isim malûmdur.
Sayın Başkan, normları ithal edeceğimize kendimiz oluşturalım meâlinde, belki maksadını aşan bir ifadede bulundu. Bu fikre kesinlikle karşıyız. Bizi 50 yıl geciktirir. Yoksul ve zelîl kılar. Bir tarihçiye itimat ediniz.
AB için tereddüt
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın Mesut Yılmaz''ın Avrupa Birliği (AB) üzerinde tereddütleri bulunanlardan bahsetmesi doğrudur. Zaten üç defa Başbakanlık yapan bir devlet adamı yanlış şey söylemez. Hele AB gibi Türk devletinin ve milletinin bütün istikbalini yönlendirecek bir konuda...
Biz de bazı okuyucularımızdan bu mealde mesajlar alıyoruz. Bir referandum yapılsa AB için üçte iki, hattâ dörtte üç oy çıkacağından kesinlikle eminim. Millet refaha, temiz topluma, çağdaş medeniyete susadı, dudakları çatlıyor. Ama AB üzerinde tam bir mutabakat için halkımızın aydınlatılması gerekiyor.
Zira bazı kişiler ve zümreler, AB aleyhine kışkırtıyor, hiç olmazsa tereddüde düşürüyorlar. Milliyetçi bir milletin soylu duyguları ya sömürülüyor, ya saptırılıyor.
Kışkırtma ve saptırma meselâ şu motiflere dayanıyor: AB''yi kabûl edersek bölünürüz (yani topraklarımızda bağımsız veya otonom bir Kürdistan kurulur). Kıbrıs''ta ve Ege''de, hattâ Heybeli''de Yunanistan''a okkalı tavizler vermek durumunda kalırız. Brüksel gibi dış mihraklardan yönetiliriz. Haysiyetimiz rencide olur, istiklâlimiz elden gider. Bankalarımızı, fabrikalarımızı, lojmanlarımızı sattırıp bizi cascavlak bırakır, telefonumuzu bile dinliyerek aile mahremiyetimize girerler. Biz 20 devletin Danimarka''da, Hollanda''da oluşturduğu kriter ve normları beğenmeyiz, kendi ilkelerimizi kendimiz oluştururuz, vaktimiz boldur, bunun için 50 yıl çalışır, en az elli komisyon kurarız. Avrupa hasta, dejenere, hattâ ahlâksız toplumlardan meydana geldiği için bizim de ahlâkımız bozulur. Dinimiz elden gider. Ya Hıristiyanlığa, ya dinsizliğe zorlanırız. Türkçeyi unutup İngilizce ve Flamanca konuşmaya başlarız. Zaten Avrupa devleti iddiamız, Tanzimat''ın başımıza sardığı bir belâdır. Gerçekte Türk yahut Arap devletlerine dönük politika izlememiz gereken bir Asya devletiyiz. Ayrıca halkımız Avrupa örf, âdet, alışkanlık ve geleneklerini sevmez. Zira bunlar Türk ve İslâm hayat tarzımıza uymaz. Avrupa bizim yalnız ezelî değil, ebedî hasmımız olarak kalacaktır. Tek gayesi bizi iliklerimize kadar sömürmektir. Bize revâ görmek küstahlığında bulunduğu Sevr Anlaşması, bunun delilidir.
Hem daha fazla zırvalamamak, hem sütunum bittiği için devam etmiyorum. Ama şunu söyliyerek yazımı bitirmeye mecburum: Yukarıdaki görüşlerin tamamı yanlıştır. Bu görüşler bizi, ikinci derecede bir Orta Doğu Devleti hâline indirger. Millî Kültürünü yitirmiş 3000 dolarlık yoksul bir millet durumunda kalırız. Bu seviyedekilere yapılan muamelelere maruz ve muhatab kılınırız.
Ermeni soykırımı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Evet, bir Ermeni soykırımı vardır. Ermeniler, Doğu Anadolu''da, çoğunluğu başlıca düşmanları saydıkları Kürt asıllılar olmak üzere Müslüman Osmanlı halkına soykırımı uyguladılar. Hem de Osmanlı İmparatorluğu, dünyaya egemen İngiltere, Fransa ve Rusya ile savaş hâlinde iken. Alelâde bir kırım değildi. Kürt köylerini basıp erkekleri çengele asıyor, hâmile kadınların karınlarını süngüyle deşip ceninleri teşhir ediyorlardı. İğrenç tafsilâta girip okuyucularımı insanlıklarından utandırmak istemem. Rus orduları gibi çok ciddi bir kuvvete karşı Kafkas cephesinde Anadolu''yu savunan 4. Türk Ordusu''nun ikmal yollarını da kesiyorlardı.
Doğu Anadolu, 1915''te de yoksuldu. Türk imparatorluğunun şenlikli ülkeleri Lübnan, Suriye eyaletleri idi. Osmanlı hükûmeti, dâhiliye nâzırı (İçişleri Bakanı) Tal''at Bey''in (sonradan Sadrâzam Tal''at Paşa) teklifiyle Doğu Anadoludaki birkaç yüz bin Ermeni''yi, bu şenlikli eyaletlerine sürdü. Terörist Ermeni ile masum Ermeni tefrikı yapılamadığı doğrudur. Bir halkı asırlardır yaşadığı topraklardan tehcîr etmek (zorla sürmek) dramatiktir. Ama savaşlarda, hele Birinci Dünya Harbi gibi, o tarihe kadar Dünya tarihinde asla görülmemiş çaptaki bir savaşta, her devlette buna benzer olaylar oldu. Avrupa''nın modern tarihi, böyle örneklerle dolup taşıyor.
Kürt aşiretlerinin, güneye sevk edilen Ermeni kafilelerine töreleri gereği saldırıp öç aldıkları, Osmanlı jandarmasının kafileleri korumakta yetersiz kaldığı da doğrudur.
Ermeniler, kendilerini Bizans''a yedirmeyen Selçuklular, İstanbul''u alır almaz bu cihan başkentine Anadolu''dan Ermeni getirip yerleştiren ve başlarına bir patrik atayan Osmanlılar yönetiminde refah içinde yaşadılar. O çağlarda akıl almaz diyebileceğim bir din ve cemaat hürriyeti atmosferinde burunları kanamadı. Bunları, en antitürk Batı tarih kitapları bile zaten yazıyor. Kendilerine vezir pâyesi (mareşale eşit en yüksek mülkiye rütbesi), nâzırlık (bir Ermeni Dışişleri Bakanı bile var) ve her şey verildi. O halde, imparatorluklarına niçin ihanet ettiler?
Büyük Devletler''in kışkırtmalarına ve boş çıkan vaatlerine kandılar. Büyük devletlerin küçük kavimleri, yaşadıkları devlete karşı harekete geçirdikten sonra, o devletle anlaşıp kendilerini yüzüstü bıraktıklarını, haydi artık devletinizle barışın dediklerini kavrıyamadılar. Bu politika günümüze nasıl intikal etti? Yarın yazacağım.
Ermeniler''in derdi ne?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ermenistan Cumhurbaşkanı''nın Birleşmiş Milletler''deki kısacık nutkuna Türkler''in Ermeniler''e soykırımı yaptıkları ithamını sıkıştırması, küstahlık ve cür''etin yanında, politik görüşün kısırlığının daniskası idi. Vaktiyle olduğu gibi bugün de Ermeniler''i Kafkasya''da piyonu sayan Rusya''ya güveniyordu. Başta Kaliforniya eyaleti Birleşik Amerika''da, Fransa''da ve başka ülkelerde refah içinde yaşıyan Ermeni diasporasına dayanıyordu.
Cumhurbaşkanımız, bu sözlü taarruza, diplomatlarımızın alelacele eline tutuşturdukları yetersiz ve mahcup birkaç cümle ile hemen cevap verdi. Türkiye Cumhuriyeti''nin yapacağı çok şey varken, konuyu tarihçilere havale etti. Belki 85 yıllık bir olay artık tarihe karışmıştır ve biz daha Lozan''la bütün bu meselelerin hesabını verdik demek istedi. Ama Ermeniler hâdiseyi güncel tutmak için milletlerarası hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar.
ASALA''nın başının ezilmesinden sonra ortaya PKK çeteleri sürüldü. PKK''dan da bundan böyle bir şey çıkmayacağına karar verenler, şimdi tekrar Ermeniler''i kullanmaya başladılar. Zira Türkiye''nin belirli bir çizgi ötesinde güçlenmesinden hâlâ çekiniyorlar.
Çalışkan, san''atkâr bir kavim olan zavallı Ermeniler, bilmem kaçıncı defa aynı zokayı yutuyorlar. Terörist Ermeni, bizim millî düşmanımızdır, o muameleyi yaparız. Ama millet olarak Ermeniler dostumuzdur. Bu telâkkimizi asırlar boyunca gösterdik. Bugün aynı düşüncedeyiz. Özal, Demirel, Türkeş gibi en şahsiyetli devlet adamlarımız, Ermeniler''i içtenlikle uyardılar: 1) Soykırım iddiasından vazgeçin ve 2) Azerbaycan topraklarını boşaltın, bir iki yıl içinde Ermenistan Cumhuriyeti''ni ihya edelim, Karadeniz''e ve dünyaya açalım, dediler. Daha bir asır önce bütünüyle bir Türk yurdu olan bugünki Ermenistan ülkesinde kurulan cumhuriyet, bu tekliflerimizi değerlendiremedi. Bu zeki, fakat aklını kullanamayan millet, aklını başına toplayıncaya kadar bekleyeceğiz, başka çareleri yoktur. O güne kadar soykırım masalları ile uyuyacak, yoksulluk ve perişanlık içinde kalkacaklardır.
Soykırımı ve ırk temizliği, tarih boyunca bir Türk âdeti olmadı. Avrupa''nın ise iliklerine işlemiştir. Günümüzde bile Bosna''da, Kosova''da, Azerbaycan''da uyguladılar.
Osmanlı dönemi Ermeni olaylarını ben birçok kitabımda ele aldım. Son defa Kültür Bakanlığı''nın yayınladığı 2 cilt Osmanlı Devleti Tarihi''nde özetledim. Geniş biçimde Ötüken Yayınevi''nin bastığı 10 cilt Büyük Osmanlı Tarihi''nde anlattım. Konu ile ilgilenmediğimi söyleyen sayın okuyucularıma duyuruyorum
Reformların radikal olması gerekir
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Herhalde sonbaharda çok önemli yargılar cereyan edecek: Anayasa Mahkemesi''nde Fazilet Partisi ve HADEP, Devlet Güvenlik Mahkemesi''nde Fethullah Gülen davaları görüşülecek. Bu davaların şu veya bu şekilde sonuçlanması politik ve sosyal hayatımızı etkileyecek. Gündem, bu yargıların safhalarına endekslenecek. Meclis''e sunulacak memur yasası aynı derecede ilgi çekecek.
Bu arada Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz''a bağlı AB Genel Sekreterliği''nin çalışmalarını ve bu çalışmaların tatbikata intikalini göreceğiz. Hükûmetin ekonomik tedbirlerini ve uygulamalarını, aynı dikkatle takip edeceğiz.
Gerek Kopenhag kriterlerine uyumda, gerek ekonomik iyileştirmelerde çok daha radikal olduğu nisbette çok daha hızlı icraata muhtacız. Artık her kafaya dank etmelidir ki, Devlet köhneleşmiş, lâgarlaşmıştır. Bu büyük milleti taşıyamıyor. Birkaçı müstesna, Devlet birimleri, çağ dışılık sebebiyle dökülüyor. Her birine insan yığınları birikmiştir. Yarım ve çeyrek tedbirler bizi bir yere götürmedi ve asla götüremeyecektir.
1980 öncesi TBMM, 650 görevliyle çalışıyordu. Bugün 6000 personeliyle Yüce Meclis, KİT''leşti. Koridorlarına girilmiyor, her bucağı işgal altındadır. Önemli devletler 15 bakanla yönetilir. 400, milletvekilliği için en makul rakamdır. 550''nin gerekçesi yoktur. Millî irade üzerinde Anayasa Mahkemesi''nin tahakkümü ihtimali varsa, ayrıca 100 kişilik bir Senato kurulabilir.
Radikal reformlara cesaret edebilen bir Meclis, şan ve şeref kazanır. Ekonomiyi çağdaşlaştıran ve Türk''ü 300 dolar felâketinden çıkaran hükûmetler ve onları oluşturan partiler, baş tâcı edilir. Ama bu iş, yüzde 20 hisse satışı ile falan olmaz. Yüzde 100''ünü satacaksınız. Bütün modern devletler gibi Türkiye''nin de fabrikası, işletmesi, bankası olmayacaktır. Koskoca bir milletin istikbali bahis konusudur. Çağa akıl erdiremiyen, tarih perspektifinden mahrum bulunduğu için istikbali göremeyenlerin yapacakları bir şey yoktur. Muâsır medeniyet çizgisini yakalayabilmeleri ihtimal dışıdır. Sadece havanda su döğerler.
Tarih perspektifi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
16. yüzyılda inanılmaz azamet ve ihtişamda bir Cihan Devleti kurduk. Aynı asrın sonlarında aksaklıklar başladı. 100 yıldan fazla devleti, dışarıdan hiç etkilenmeksizin, kendi dinamiklerimizle, bir zamanlardaki çizgisine getirmeye çalıştık. Tıpkı günümüzün AB karşıtları gibi, dışarıya bakarak reform yapmayı, haysiyetimize aykırı saydık.
1699''dan sonra, Avrupa''dan bir şeyler öğrenmek ve almak gerektiğine inanan ilk Devlet adamlarımız yetişmeye başladı.18. Yüzyılı, tâ 1793''e kadar, Avrupa''dan azar azar bir şeyler almakla tükettik. Taassuptan çekindik. Ama Avrupa ile aramızdaki mesafe de fazla açılmış değildi.
1793, Nizâm-ı Cedîd''i (Yeni Düzen), tarihimizdeki radikal inkılâplar ve inkılâpçılar dönemini açtı: Üçüncü Selim, İkinci Mahmud, Mustafa Reşid Paşa... Tanzimat, Meşrutiyet (taçlı demokrasi)... Evet, Türkiye''yi Türkistan''a benzer bir duruma düşmekten kurtardık. Ama Batı''ya dönük reformlar yetmedi. Zira Batı''nın ilerleme hızına erişemedik.
Nihayet en radikal ve kararlı inkılâpçı ve reformist: Atatürk ve Cumhuriyet. Sonra birkaç defa kazaya uğratılan Demokrasi: Menderes, Demirel, Özal.
Atatürk hedefi, şaşmaz bir doğrulukla saptadı: Muâsır medeniyet seviyesi (çağdaş uygarlık düzeyi). Yaşasa idi, çoktan AB üyesi idik. Hele 1975''te Yunanistan''la beraber davet edildiğimiz zaman 10 yıl müddet isteme gibi telâfi edilmez bir hataya düşmesi imkânsızdı.
Milliyetçilik, Türk milletini yüceltmek ve refaha kavuşturmaktır. Bu tarihi teklifim üzerine Türkeş''le mutabık kalmıştık (dördü hayatta 5 de şahidim var).
Birtakım vehimden ibaret, tarih perspektifinden mahrum veya risk almaktan çekingenlik mahsulü önyargılarla AB normlarını savsaklamak, Türk''ü 3000 dolar zavallılığına mahkûm kılmaktır. 3000 dolarla millî kültürümüzü, milletlerarası alana intikal ettirebilmemiz şöyle dursun, muhafaza bile edemeyiz. Nitekim başta dilimiz, millî kültürümüzden büyük taşlar kopup gitmiştir. Hiçbir millet, 300 yıl Teceddüd (Yenileşme, Çağdaşlaşma) tarihi yaşamadı. Niçin hedefe ulaşamadık? Zira reform dozumuz yetmedi. Kullandığımız dozun çok fazlası gerekliydi. Hâlâ Bizans safsataları ile zaman mı öldüreceğiz?
Darbeciler ve palavracılar
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
12 Eylül''ün 20. yılı münasebetiyle epey yazıp çizildi. Bu arada eski ülkücülerden epey palavracı çıktı.
MHP, erken veya zamanında, ilk seçimlerin favorisi ya... Bu partide yer kapmak isteyen, köşede kalmış eski ülkücüler harekete geçti. Palavra üzerine palavra sıkıldı. Biz İstanbullular''ın argo tabiriyle atmasyon iddialar ileri sürüldü. Bilmem hangi yüzbaşı, bilmem hangi orgenerali öldürecekmiş de, şöyle veya böyle olmuşmuş. Bir milliyetçi, velev zulüm görsün, Türk subayına, erine nasıl kurşun sıkar? Alparslan Türkeş gibi bir büyük adam, böyle şeylere izin verir mi?
Artık Başbuğ yok ya... Endâzesiz lâflar ediliyor. Askerlikle de, milliyetçilikle de tam çelişkili sözler...
Asker, rütbe, emir ve kumanda hiyerarşisi (silsile-i merâtib) içindiyse ordu oluşturur. Aksi takdirde cuntalaşır, hattâ çeteleşir. Ve üniforma ile politika yapılmaz. Politikaya meraklı asker, üniformasını çıkarır. İhtilâl ve darbeler, az şey getirmiş, pekçok şey götürmüştür. Askerin politikaya girmemesi, hem bir Atatürk, hem bir demokrasi ilkesidir. Ancak milletlerin tarihinde böyle şeyler olagelmiştir. Askerî darbeler bizde hem ordumuza, hem devlete büyük zararlar vermiştir. Hem imparatorluk Türkiyesinde, hem Türkiye Cumhuriyeti''nde... 27 Mayıs''ta arkasında orgeneral yürüten yüzbaşının resmini o günlerde gazetelerimiz yayınlamıştı. Bir daha böyle bir trajedi görmek istemeyiz.
Cuntalaşan subay, devlet değil, imparatorluk bile batırır, vatan kaybettirir. Okuyucularım âriftir, misal vermem gerekmez.
27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, tarihimizin acı sayfalarıdır. Elbette politikacıların hataları, beceriksizlikleri vardır. Ancak hiçbir şey, Türkiye Büyük Millet Meclisi''ni kapatmaya veya tahakküm altına almaya gerekçe olamaz. Seçilmişlere gelince, onlardan da, silâhlı kuvvetlerle uyum içinde devleti yönetmek beceri ve yeteneğini istemek hakkımızdır. Gelişmiş demokrasilerin kurduğu düzenin bizde işleyememesi kabûl edilemez.
312
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türk Ceza Kanunu''nun 312. maddesi, milletlerarası alana intikal etti. AB, bu maddenin tadilini istiyor. Zira gazeteci, yazar tutuklama ve hapsedilmesinde Türkiye''nin sık sık açıklanan rekor durumu, çoğu 312. maddeye dayandırılıyor. Diğer taraftan Ana Muhalefet Partimiz Fazilet de 312''yi milletlerarası arenaya çıkarmaya hazırlanıyor. Hatalarına hata ekliyor. 312''ye makul bir şekil vermeye çalışanları zora sokuyor. Dış baskı teşebbüsleri, 312''nin aynen kalmasını isteyenleri katılaştırıyor. Milliyetçi Hareket Partisi''nin gittikçe sert zemine kaydığı gözden kaçmıyor. Fazilet Partisi''nin olanca gündemi, Erbakan''ın ilk seçimlere katılmasını temin etmeye odaklanmış durumda. Diyebilirim ki parti, hiç olmazsa görünüşte bu hedefe adanmış bulunuyor. Erbakan, Türk kelimesini telaffuz etmemiştir. Bu kelimeyi çok nadiren ağzına aldığı takdirde, Türk''e faydasız şeyler söylemiştir. Hangi ülkede siyaset yaptığını bilmeyen bir kişiyi, hiçbir bakımdan savunamıyoruz. Ancak politikacıyı, seçilmişi savunuyoruz. Âdî ve şiddet içeren suçlar dışında Meclis''te bulunmuş bir siyasetçinin tutuklanmasını, kelepçelenmesini, hapsedilmesini, bir devletin demokrasi sicili için zararlı görüyoruz. Hele Başbakanlık yapmış bir kişinin tutuklanmasının ve hapsedilmesinin Türkiye imajını zedeleyeceğine kesinlikle eminiz.
312''ye gelince, Fazilet Partisi''nin kışkırtmaları pas geçilip, AB düzeyine göre şekil verilmesi doğru olur. Devlet ve Demokrasi, kendini mutlaka savunur. Laiklik ve bütünlük karşıtlarına karşı bu savunma yapılacaktır. AB üyelerinde, devleti koruyan yasalar mevcuttur. Bunlardan birini seçerek tercüme edip Meclis''in iradesine sunmak ve bir nüshasını Kopenhag''a göndermek, en pratik çözümdür. İçeride ve dışarıda kimsenin itirazı olamaz.
AB için yol haritası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yarın Bakanlar Kurulu toplanıyor. AB için yol haritası görüşülecek. Avrupa Birliği üyeliğine hazırlanan devletlerden, bu arada Türkiye''den beklenen temel reformlar...
Cumhuriyet hükûmeti yarın, Türk''ün ve Türkiye''nin tarihî dönemeci alıp alamama kapasite veya kapasitesizliğini tescil edecek.
Avrupa Birliği, Türkiye, sınırlarını, tarihimizin hiçbir döneminde asla gerçekleşmediği derecede güvenceye alacak. NATO''dan sonra AB, bütün üyelerine sağladığı güvenceyi, bize de temin edecek.
Ayyıldızlı Türk pasaportu, Avrupa''da ve geniş ölçüde dünya ülkelerinde maruz kaldığı yakışıksız muameleden, vize belâsından kurtulacak. Yoksul ve doğurgan milletlere yapılan utanç verici işlemlerden kurtulan vatandaşımız, dış âleme açılabilecek. Uzun zamandır uygulanan işlemler artık bize tabii gelmeye başladı, bayağı alıştık. Atatürk''ün bize nasıl baktığını hissedebiliyor musunuz? Ben, ediyor ve titriyorum. Bu millet utanmak için yaratılmamıştır sözü her dakika kulaklarımda çınlıyor.
Sınırlarını kesin güvenceye almış dünkü eyaletlerimizin müreffeh halklarının, vizesiz dünyaya açıldığını düşününüz. Türkiye bugün, baş döndürücü bir hızla doruğa tırmanan trenin son vagonuna atlayabilmek şansını hâlâ elinde tutuyor.
Ecevit''e, Bahçeli''ye, Yılmaz''a, Yüce Meclis''imize güveniyoruz. Sakın bizi hayal kırıklığına uğratmasınlar.
Aklımızın, dünya nimetlerini paylaşan 20 devletin toplam akıllarının üzerinde bulunduğunu iddia eden kim olursa olsun, bu çilekeş millete hesap verir. Radikal reformlar, tereddüt götürmez. Tam bir kararlılıkla ve eksiksiz bir irade ile mümkündür.
Enerji darboğazı ve petrol
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Enerji darboğazındayız. Elbette bugünkünü değil, ama bütün hükümetleri suçluyoruz. Demirel''in 25 yıldan bu yana vurguladığı nükleer enerjiye geçemememiz başlı başına bir ayıptır. Bize aynı zamanda atom teknolojisi taşıyacaktı. Hindistan''da, Pakistan''da, İran''da, İsrail''de bulunan bir teknolojinin bizde olmaması ayrıca bir ayıptır. Özal''ın nükleer santral için en isabetsiz coğrafyayı onaylaması, bize yıllar kaybettirdi. Aynı zamanda bürokrasimizin lojman ve yazlık merakının hangi boyutlara ulaştığını göstermesi bakımından, alabilirsek ibret oluşturacak boyutta bir vâkıadır. Sonra nükleer santral ihalesinde rüşvet şayiaları yayıldı. Bir milli dava perişan edildi. Okuyucularımız, Genel Yayın Müdürümüz Kenan Akın''ın bu konuda evvelki günki yazısını dikkatle okumuşlardır.
Petrole gelince: Bir varili dünya piyasasında ikiye katlanarak 36.5 dolara yükseldi. Türkiye, önemli petrol ithalatçısıdır, çok zarar gördük. Depreme, barajlarımızı tehdit eden yağışsız mevsime eklenen bu kötü gelişme, ekonomimizi çok zorluyor. Ama hepsinin üstesinden gelecek potansiyel, kapasite ve yeteneğimiz mevcuttur. Petrol sorunu bizi, Türkiye''yi aşar. Almanya, Fransa ve Japonya, en büyük çapta petrol alıcısı ülkelerdir. Körfez''den (ve ikinci derecede başka ülkelerden) petrol gelmediğini varsayalım, sanayileri durur. Ama döviz rezervleri olağanüstüdür. Variline 100 dolar bile öder, sanayilerini durdurmazlar. Japonya, geçen Uzakdoğu ekonomik krizinden nasibini aldı, hizaya geldi. Şimdi Almanya''nın patlama derecesinde yükselen ekonomik gücü hizalanıyor. Nitekim mark ve euro, dolar karşısında çok geriledi. Bu arada petrol ve gaz satan Rusya kazandı, yıkımdan kurtuldu, Avrupa ve dünya da bir Slav kargaşasından yakalarını kurtardılar. Petrol fiyatı, petrol üretim miktarına bağlıdır. Körfez''de üretim, istenildiği kadar azaltılıp çoğaltılabilir. Varil başına fiyat oluşur. Üretimi ve fiyatları üretici tayin ediyor sanan yanılır. Bu belâlı işi Birleşik Amerika üstlenmiştir!
Kesin irade gerekiyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Reformlar ve inkılâplar, tam bir irade ile gerçekleşir. Tarihte tereddüt ve vehim içinde başarılabilmiş reform ve inkılâp yoktur. Sultan Mahmut, devletin başına belâ kesilen 500 yıllık yeniçeriliği 26 Haziran 1826 günü sabahtan akşama kadar on saat içinde ortadan kaldırdı. O zaman Avrupa''nın en modern askeri akademisi olan Napolyon''un kurduğu Saint-Cyr''in talimatnamelerini Fransızca''dan çevirterek Harbiye''yi açtı. Buradan yetişen subaylarımız öyle bir ordu oluşturdular ki, 1918 cihan yenilgisinde silahları alınıp dağıtıldığı halde, dünya galiplerine karşı Kurtuluş Savaşı''mızı kazandı. Bugün Türk Silâhlı Kuvvetleri, dünya sıralamasında rahatça ilk 10''a girebiliyor. Gerek Osmanlı''nın modern döneminde, gerek Cumhuriyet''te Türk subayı, bütün inkılâplara öncülük etti, bütün yenileşmeleri öncelikle benimsedi. Avrupa Birliği teşebbüsümüz, Vak''a-i Hayriye, Tanzimat, hattâ Cumhuriyet derecesinde önemlidir. Bu hususta tereddüt ve vehim, ancak politikacıdan gelebilir. Türkiye''nin geleceği, siyaset adamlarımızın dirayetine, basiretine, kesin ve keskin iradesine bağlıdır.
Çağdaş uygarlık düzeyinin ta kendisi olan AB ilkelerine rezerv koyan politikanın istikbali yoktur. Atatürk''ün hedefini saptırmakla değil, bu hedefe karşı çıkmakla suçlanacak, tarihe böyle geçecektir. Türkiye''yi Uganda sıralamasına yerleştirmeye kalkışanları memnun edecektir. Ama kendisinden demokrasiyi, gerçek hürriyeti ve çağdaş refah seviyesini esirgeyen partileri halkımız, sandıklara gömecektir.
Bu yoldan dönüş yoktur. Bahane, kıvırtma, lâf ebeliği, vakit geçirme, mazeret uydurma gibi Şark''ı batıran alışkanlıklar geçersizdir. Medeniyet ateşi, kullanmayı bilmeyenleri yakar geçer.
Yazımız, dünkü Bakanlar Kurulu toplantısından ve Washington''daki Ermeni oylamasından önce yazıldı. Pazartesi, bu konuları ele alacağız.
Ermeniler ne istiyor?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
PKK''ya model olan Taşnak terör örgütü, geçen yüzyıl sonunda, emperyalist büyük devletlerce Ermeniler''e kurduruldu. Hedef, Osmanlı Türkiyesi''nde iç huzuru bozmaktı. Bugünki Ermenistan Cumhurbaşkanı, Taşnak Partisi üyesi eski bir teröristtir.
Ermeniler''e sadece belâ getiren bu kafadakiler, Amerika Temsilciler (Millet) Meclisi İnsan İlişkileri alt komisyonundan sonra, 14 üyeli bu alt komisyonun bağlı bulunduğu 45 üyeli Dışişleri Komisyonu''na, 85 yıl önce Osmanlı hükûmetinin emriyle Osmanlı Ermenileri''ne soykırım uygulandığı iftirasını kabûl ettirmek istiyorlar. Oylama, bu perşembe yapılacak.
Pentagon (ABD Savunma Bakanlığı), çok açık bir yazılı metinle, Amerikan parlamenterlerinin, Ermeni raporunu reddetmelerini istedi. Türkiye''nin, Amerika''nın vazgeçilmez müttefiki olduğunu vurguladı. Hükûmetlerinin uyarısına rağmen sözde soykırım raporu Dışişleri Komisyonu''nda kabûl görürse, 435 kişilik Temsilciler Meclisi''nde oylanacaktır. Kongre (Yasama) kararı hâline gelmesi için, 100 kişilik Senato''da da kabulü gerekiyor.
Bu prosedür, seçim arifesi 15 Ekim''de tatile girecek Amerikan Meclisi''nin kapanmasından önceye yetişmeyebilir. Şüphesiz -Ermeni oyları sebebiyle- sonraki ilk seçimlerde tekrarlanır. Zaten bundan önce defalarca gelip geri çevrilmiş bir konudur.
Ermeniler, ABD Kongresi''nden böyle bir destek aldıkları takdirde, Birleşmiş Milletler''e gidecekler. Orada Türkiye''den tazminat ve toprak isteyecekler.
Ama esaslı bir hedef, ABD ile ilişkilerini bozarak Türkiye''yi tecrît etmektir.
Kaliforniya en büyük ABD eyaletidir. Washington''a 52 milletvekili gönderir. Los Angeles''a bağlı Glendale ilçesindeki milletvekilliğini kazanmak için Cumhuriyetçiler, Ermeni oylarına muhtaçtır. Temsilciler Meclisi''nin Cumhuriyetçi başkanı, bu milletvekilliğini mutlaka almak istiyor. Bu derecede pis bir seçim oyununda Amerikan-Türk münasebetleri gibi dünya politikasının ağırlıklı bir kesiti masaya sürülüyor. Ankara, Washington''la ilişkilerinde her adımını dikkatle atacak, belâ arayan komşumuz Ermenistan Cumhuriyeti''ne karşı ambargosunu ise, ateşten çembere dönüştürecektir.
.Ermeni sorununda gaflet
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Uzun müddet Dışişleri Bakanlığı''nın tezi şu idi: Türkiye Cumhuriyeti (hattâ Türkiye Devleti) 1923''te kuruldu. Öncesinden, başka bir devlet, Osmanlı İmparatorluğu sorumludur. Osmanlı''nın bütün dış sorunlarını zaten Lozan''da çözümledik. Artık o meselelerle ilgimiz kalmadı.
Kıbrıs''ta Rumlar''ın Türkler''i asıp kesmesinden önce bir Dışişleri Bakanımızın sözünü de hatırlıyorum: "Türkiye''nin bir Kıbrıs meselesi yoktur."
Bu gafletler, bu redd-i mîrâs kompleksi, şahsiyetli devlet imajımızı zedelemiştir. Yurtta Sulh Cihanda Sulh ilkesini pasiflik şeklinde algıladık. Azgın Ermeniler, bizim için tam bir sürpriz oluşturacak üslûpta Los Angeles''ta iki diplomatımızı, inanılmaz bir mekânda şehid edince, ayıldık. Gene de Ermeniler''in son Osmanlı döneminde Müslümanlar''ı nasıl kesip biçtiklerini, sonra Rus ordularının hizmetinde Doğu Anadolu''da ırk temizliği yaptıklarını, dünyaya anlatamadık. Bunlar tarihe karışmıştı ve tarihten husumet çıkarmak bizim vakarımıza yakışmazdı. Doğru ve güzel de, size saldırılırsa, savunmaya mecbursunuz.
Son yıllarda, her biri Avrupa''nın gelişmiş bir devleti konumunda ABD''nin 50 eyaletinin tam 24''ünün meclislerinde, 1915''te Ermeniler''e Türkler''in soykırımı uyguladığı palavrası kabûl edildi. Eyalet temsilciler meclislerinde ve eyalet senatolarında birer ikişer bu kararlar geçerken uyuduk. İçeride incir çekirdeğini doldurmaz safsatalarla meşguldük. ABD''nin kıytırık birkaç yüz bin Ermeni oyu için tenezzül ettiği bu mekanizmaya karşı çıkamadık. Değil Ermenistan''ın, Türkiye''nin haritada yerini bilmeyen, en küçük tarih bilgisinden mahrum Amerikalı eyalet parlamenterlerine tarih gerçeklerini iletemedik. Şehit diplomatlarımızı teker teker tanıtamadık. Ama Ermeni diasporası, tarihi tersine çevirmek maharetini gösterdi.
Dış politikamız 1938''den bu yana genellikle pasiftir. Ermeni konusuna bağlanıp kalmadan, diğer işlerimize sekte vermeksizin, aktife geçmeliyiz. Bizim için en büyük tehlike şudur: Soykırım iddiası bütün gündemimizi işgal ederse, bizi Avrupa Birliği''ne doğru ilerlemekte geciktirebilir. 1915''te tıkanır kalırız. Zira birçok problemi aynı süreçte çözümlemeyi bilmiyoruz.
Koçaryan Moskova''da
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Taşnak partisi, 1889''da Rusya tarafından Ermeniler''e kurdurulan bir terör komitesidir. Sonra Fransa ve İngiltere''den de himaye gördü. Amacı, mümkün olabildiği sayıda Türk ve Kürt öldürmek, otonom bir Ermenistan kurmaktı.
Bugünki Ermenistan Cumhurbaşkanı Koçaryan, Taşnak partisi liderlerindendir. 1994''te Ermenistan''da bu parti kapatılmıştı, Koçaryan iktidara gelince yeniden açtı.
Komşumuz Koçaryan, 3 günlük Rusya gezisindedir. Modern çar pozisyonunda bulunduğu söylenen Başkan Putin, kendisine âşikârdır ki haydi koçum, iyi gidiyorsun, Türkler ve Azerîler''le boğuşmaya devam et falan dedi. Biz bu iğrenç filmi 1890''larda, 1915''te, 1920''de en az üç defa seyretmemiş miydik? 2000''de yeni versiyonunun sunulmasından ne çıkar? Sonunda Batılılar, geçmişte üç defa yaptıkları gibi Ermeniler''e aslanca mücadele ettiniz, şimdi barış zamanıdır, gidip Türkler''le anlaşın diyecekler.
Türkler''le kaynaşmış, asırlarca iç içe yaşamış, zeki, çalışkan, san''atkâr bir millet bu zokayı nasıl yutar? Burada Hınçak ve Taşnak komitelerinin, kendi ırkdaşlarına uyguladıkları acımasız tedhişi unutmamak gerekir. Birkaç ay önceki Erivan parlamento baskınında akıtılan kan, bunun son örneğidir.
15 Ekim''den önce Amerika Temsilciler Meclisi''nde Ermeni tezi lehine karar çıkarsa Türkiye ne yapacak? Mecburen hava koridorunu kesecek. Ermenistan tamamen Rusya''nın ve İran''ın kucağına düşecek.
İran, Azerbaycan topraklarının dörtte birini işgal eden Ermenistan''a desteğini arttırırsa, nüfusunun üçte birinden fazlasını oluşturan Türk Âzerî vatandaşlarını üzecek. İranlılar tarih okumuş, aydın insanlardır. Aynı toprakları paylaştıkları Türkler''in fazla üzüldükleri takdirde ne yaptığını bilirler.
Yarınki Perşembe günü Washington''da milletvekilleri oylarını kullanacaklar. Ertesi cuma günü Ankara''da Millî Güvenlik Kurulu toplanacak, oylama sonuçlarını değerlendirecek.
İyi ve doğru değerlendireceğine şüphemiz yoktur. Birleşik Amerika ile ilişkilerimizi, Ermeniler''i sevindirecek üslûpta bozacak değiliz. Kaçınılmaz, asla vakit öldürmeye gelmez temel hedefimiz Avrupa Birliği konusunun yanında Ermeni meselesinin o derecede ağırlıklı bulunmadığını unutmayacağız. Fakat bir soykırımı falan yapmadığımızı, soykırımına uğradığımızı, Batılı politikacılara iyice anlatabilmemiz lâzım.
.2.3 milyar dolarlık veto
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Eylül, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
3 Devlet bankasının özerkleştirilmesine dair kanun hükmünde kararnameyi, Cumhurbaşkanı imzalamadı. Hukukçu değilliz. Bu bakımdan bir şey söylememiz mümkün değil. Ancak konu, hem özelleştirme, hem Çankaya-Hükümet ilişkileri dolaysıyla, milletimizin yüksek menfaatleriyle birinci derecede ilgilidir. 2.3 milyar dolarlık iki kredinin geçikmesine, hattâ iptaline sebep oluşturabilecek bir vetonun üzerinde durmak gerekir. Böylesine önemli bir konuda hükümetin cumhurbaşkanı ile konuşup anlaşması, sonra Çankaya''ya kararname sunulması daha iyidir. Günümüzde artık her şey yazışmayla, kırtasiyeci zihniyetle yapılmıyor. 21. yüzyılın eriştiği tempo buna müsait değil. Cumhurbaşkanı ile Başbakan''ın medya aracılığı ile rabıta kurmaları ise, sıhhatsizlik alâmetidir.
Sayın Cumhurbaşkanımızın her konuya hukukçu gözüyle baktığı âşikârdır. Bu husus, Sayın Ecevit ve Sayın Bahçeli tarafından bilinerek seçilmiştir. Bununla beraber eski Anayasa Mahkemesi başkanının, redde uğrayan kararnamede sakınca bulunmadığını söylemesi, biz hukukçu olmayan yazarların büsbütün aklımızı karıştırdı. Halkımızın veto demekten hoşlandığı bir sonuca bağlanan bu prosedür, eğer özelleştirmeye karşı bir dünya görüşünü içeriyorsa, bütünüyle vahamet boyutuna ulaşır. Fakat bu şık, kuvvetli ihtimalle bizim vehmimizden ibarettir.
Zira üç bankanın özerkleştirilerek özelleştirilmesine karşı çıkmak, Avrupa Birliği''ne karşı çıkmaktır. Liberal ekonomiye karşı koymaktır. Vatandaşın katrilyonlarının, bugüne kadar olduğu gibi, har vurup harman savrulmasına mesaj vermektir. Politikacıyı bu yolda teşvik etmektir. Demokrasiyi berbatlaştırmaktır. Muâsır medeniyet seviyesinden ortaçağ karanlıklarına dalmaktır.
CHP
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Geçen yılki genel seçimlerin sonunda Cumhuriyet Halk Partisi''nin Meclis dışında kalmasına üzüldüğümüzü bu sütunda ifade etmiştik. Deniz Baykal ve daha nice politikacı, siyasî hayatımıza renk katıyorlardı. Bir sosyal demokrat parti, demokrasinin vazgeçilmez parçasıdır.
Ancak Atatürk''ün partisi, Cumhuriyetimiz''i kuran parti edebiyatıyla yakılan ağıtlara karşıyız. Zira tarih gerçeklerine aykırıdır. 1946 sonrası CHP''nin, Atatürk''ün partisi ve Cumhuriyet''i kabûl ve ilân eden parti ile, ancak isim benzerliği vardır. Tek parti döneminde Atatürk''ün bu isimle kurduğu parti, az mübalağa ile söylersek, bütün veya birçok politik temayülü tek çatıda topluyordu.
1946''da Demokrat Parti kuruldu, Millet Partisi ve başkaları ortaya çıktı. CHP, genel oyun üçte biri çizgisine düştü. Sonra bir tarihte, marksistler bu partide toplandı. Atatürk''ün milliyetçi partisi maziye karıştı. Milliyetçiliği hasım ilân eden bir siyasî teşekkül oluştu.
Üçte bir ve bugün onda bir oy alan ve milliyetçiliğe yan bakan bir CHP, Atatürk''ün partisi falan olamaz. Bu, Doğru Yol''un, Demokrat Parti ve Adalet Partisi olduğu iddiasına benziyor.
Atatürk sevgisinin bütün partilerde ortak ve geçerli olması gerekir. Demokratik Cumhuriyet ve çağdaş uygarlık ilkelerini benimsemeyen bir partinin ise Avrupa''da yeri yoktur.
Temennimiz, CHP''yi gelecek seçimlerde Yüce Meclis''te görmektir. Bir hizipler ve sürekli kongreler partisi olması, diğer siyasî teşekkülleri ilgilendirmez. Ancak 1980 öncesi büyük hatasını tekrarlamamasını, kıytırık oylara rağbet ve tenezzül etmemesini diliyoruz. CHP''nin bugünkü bünyesinde de -geniş ölçüde bu temayüller HADEP''e kaymakla birlikte- ırkçı, bölücü, marksist hizipçikler bulunabilir.
CHP, bilhassa üst bürokraside, san''at, edebiyat kesimlerinde, en rağbet gösterilen partidir. Bir kısım bürokratlar, onu, hâlâ Atatürk''ün, İnönü''nün partisi sanıyorlar. Bu görüş, geniş kitleleri rencide etmiştir. Partinin oyları, düştükçe düşmüştür.
Deniz Baykal''ı kutluyor, başarılar diliyoruz. Altan Öymen''in de çok değerli bir politikacı olduğunu hatırlatıyoruz.
Özelleştirmenin neresindeyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Özelleştirmenin neresindeyiz? sorusunun cevabı ancak çok kötü bir yerindeyiz şeklinde olabilir. Her türlü icra ve eylemin ilk şartı, eksiksiz iradedir. Öncelikli soru şudur: Özeleştirme için gerekli siyasî irade var mı? Hele bürokratik irade oluştu mu? Cevaplar olumsuzdur.
Gösterişte bir şeyler yapılıyor, sonsuz gevezelik ediliyor. Bu iş için kocaman bir KİT bile kuruluyor (en büyük merakımız KİT kurmak ve ihale vermektir). Sonuç, incir çekirdeğini doldurmuyor. Geri kafalı bir bakanlığa, bir yargı organına, bazan Çankaya''ya tosluyor. Yerimizde sayıyoruz. Dünkü Demir Perde ülkelerinden, eski eyaletlerimizden çok gerideyiz. Vehme bile düşüyoruz: Acaba bazı bürokratlar kararnameleri Çankaya''dan dönecek üslûpta mı hazırlıyorlar ve sonra Meclis''te tıkanıp kalır ümidiyle mi hareket ediyorlar? Böyle olmasa bile, siyâsi irade mutlaka eksiktir.
Özal gibi bir reformcu bile bu belâlı alana girememişti. Devletçi ekonomi zihniyeti bürokrasimize, hattâ bir kısım politikacılarımıza ve fikir adamlarımıza hâkimdir. Devletin malını satmayı şerefsizlik, hattâ savunma stratejimize aykırı sananlar bile vardır. İşçisiz, fabrikasız, bankasız bir devleti havsalaları almıyor. Dünyaya bakmak istemiyorlar. 40''lı yılların melankolik özlemi içindedirler.
Ama daha köklü sebep, her KİT''in, her bankanın çevresinde, politika ve belki daha fazla bürokrasi ağırlıklı bir menfaat grubunun oluşmasıdır. Onlar; menfaatlerini, lojmanlarını, yazlıklarını, makam arabalarını, sekreterlerini, titrlerini savunuyorlar. Bu savunma, Türkiye''yi yoksulluğa mahkûm etmiştir. Milyarlarca dolar, milletin omuzlarında kalmıştır.
Beyler, siz gerçekten bankaları, telefonu, hava yollarını ve benzerlerini özelleştirmek istiyor musunuz? Yoksa yıllardan beri vatandaşla ve dış dünyaya karşı dalga mı geçiyorsunuz? Yüzde yirmi, yüzde elli göstermelik ve gülünç satışlar yapıp, o KİT''lerin mutlaka bir yerlerine yapışıp kalmak tutkunuz anlaşılmıyor mu sanıyorsunuz?
Millet, kendini 3000 doların utancına ve mahrumiyetine mahkûm eden, çocuklarının geleceğini karartan bu kafalardan mutlaka kurtulmalıdır. Ancak özelleştirme, hırsızlık ve şaibe götürmez. Bu bakımdan özelleştirmeye gölge düşüren, vatan hainidir. Yolsuzluk endişesini ortadan kaldırınca, sanıyorum tıkanan yol açılacaktır
Ermeni krizinin devamı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ermeni (sözde) Kırımı önergesi ABD Temsilciler (Millet) Meclisi Dış İlişkiler (Dışişleri) Komisyonunda kabûl edildi. Türkiye lehine hafifletilerek metnin değiştirilmesi, tepkimizi hafifletmedi. Genelkurmay Başkanımız, on gün sonraki Amerika ziyaretini erteledi. Önerge usul komisyonundan geçirilmeyip doğrudan Temsilciler Meclisi''nin 437 Milletvekilinin oyuna sunulabilir. Bunun için 10 gün müddet var. 13 Ekim''de Temsilciler Meclisi son toplantısını yapacak. Kasım başında seçimlere gidecek.
İşlem 10 gün içinde tamamlanamaz, yetişmezse önerge kadük (geçersiz) olur. Aynı mealde bir teklif, seçilecek Temsilciler Meclisi''ne gelebilir. Komisyonlar prosedürünün tekrar işlemesi gerekir.
10 gün içinde Temsilciler Meclisi, önergeyi ele alıp kabûl ederse, yasama meclisi kararı hâline gelir. Bir müeyyidesi (yaptırımı) yoktur. Ancak hem Türkiye-Amerika ilişkilerini bozar, hem diaspora Ermenileri ve Ermenistan Cumhuriyeti, her türlü şımarıklık içine girebilir. Yaşadığımız coğrafyada yeni huzursuzluklar baş gösterebilir.
Aynı istikamette tekliflerin Avrupa Birliği üyesi devletlerin meclislerine verilmesi ihtimali de vardır. Evvelsi gün Fransa Senatosu, böyle bir Ermeni Soykırımı önergesini gündemine almayı reddetti (Birleşik Amerika''dan sonra en kalabalık Ermeni diasporası Fransa''dadır). Ancak hangi yönde gelişme olacağı şimdiden bilinemez.
Ermeniler bu iddialarını Temsilciler Meclisi''nden sonra ABD Senatosu''ndan geçirip, başka devletlerden de yüz bulurlarsa, Ermenistan Cumhuriyeti Birleşmiş Milletler''e gidecektir. Türkiye''den tazminat ve toprak talebi gibi geçen asırda Ermeniler''in tam üç defa başlarını belâya sokan hayallerini tekrarlayacaklardır. Bunun için Batı parlamentolarını, tarih akademileri gibi kullanarak, dünya barışına çomak sokacaklardır.
Geçtiğimiz pazartesi günü Harp Akademileri Komutanı''nın sert uyarısı, Türkiye''nin bu ve buna benzer başka münasebetsizliklere muhâtap olması ihtimaline dayanıyor. Ve böylesine bir ortamda irticaın, Cumhuriyet tarihimizin doruk noktasında bulunduğu vurgulanıyor. Politikacıların irticaa taviz şeklinde yorumlanan bazı konuşmaları da Genelkurmay''ca cevaplandırıldı. Bizzat Genelkurmay Başkanı, iki başbakan yardımcısını öğle yemeğine davet ederek tahminlere göre, bu hususlara dikkatlerini çekti.
.Diktatörün sonu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Pek çok ülke bayram ediyor. Tarihin gördüğü en kanlı zorbalardan biri, iğrenç katil Slobodan Miloşeviç devrildi. Muhalefet lideri Kostanica başkanlığa geldi. Anası, babası, dayısı intihar etmiş, kaynanası kurşuna dizilmiş bir manyak olan Miloşeviç, 21. yüzyılın eşiğinde ve de Avrupa kıt''asının göbeğinde, asrın soykırımını gerçekleştirdi. Osmanlılar''dan İslâm dinini aldıkları için kendileriyle aynı dili konuşan Boşnaklar''a ve Arnavutlar''a, Türkler diyerek saldırdı.
İnsan hakları şampiyonu Avrupa''nın sergilediği alçaltıcı miskinlikten, İslâm dünyasının vurdumduymazlığından faydalandı. Pek çok Müslüman devlete göre de Boşnaklar ve Arnavutlar Türk, hiç değilse Türkçe konuşmayan Osmanlı idiler.
Hür dünyanın, böylesine alçak bir diktatörün sonu geldiği için sevinci, erken ilân edilmiş bir bayram olabilir. Belgrad olaylarının bir senaryodan, bir danışıklı döğüşten ibaret bulunması ihtimali çok kuvvetlidir.
Kostanica, halkının sadece yüzde 51''inin oyunu aldı. O da Büyük Sırbistan için ırk temizliğine inanmış bir kişidir. Ülkesini ambargodan ve Karadağ''ın kopması tehlikesinden kurtarıp, daha akıllı şekilde aynı politikayı sürdürmesi en kuvvetli ihtimaldir.
Balkan kavimciklerini tanımak, geçmişlerini hatırlamak gerekiyor. Biribirlerini temizlemek, hattâ kendi içlerinde kan dökmek, en hoşlandıkları millî töreleridir. Biribirinden iddialı, tevazu nedir bilmez toplumlardır. Birinci Cihan Savaşı''nı bir Sırp teröristin patlattığı tabanca başlattı.
Gelişmeleri soğukkanlılıkla izleyeceğiz. Balkanlar denen coğrafya, Adriyatik''le Karadeniz, Akdeniz''le Tuna arasında uzanır. Avrupa kıt''asının güneyinde Akdeniz üzerindeki üç yarımadadan en doğudakidir. Bu ülkeleri tam 552 yıl (1361-1913) inanılmaz bir denge hüneriyle yöneten Osmanlı Türk''ünün mâşerî dehâsına, bu vesileyle de hayranlığımızı belirtiyoruz.
Diktatörlere dair
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Diktatörlere karşı nefret, çağdaş uygarlık düzeyinde vazgeçilmez bir tavır, bir ilke hâline geldi. Diktatör ister faşist, ister komünist, ister milliyetçi, ister sosyalist, ister cumhuriyetçi, ister monarşist, ister devletçi, ister liberal, ister dindar, ister dinsiz, ne olursa olsun, menfur bir tiptir. İster kral, ister başkan, ister başkomutan, hâsılı ne ünvan taşırsa taşısın kabûl edilemez. Tarih okuyanlar, iyi diktatör ve kötü diktatör tipleri bulunduğunu bilirler. Bunlar tarihî hükümlerdir. 2000 dünyasında bütün diktatörler kötüdür. Zira diktatör, milletin haklarına el koyan adamdır. Hürriyet ve insan hakları kavramları kadar karşı olduğu bir şey yoktur. Seçimle de gelebilir millî iradeyi oluşturan seçim sonuçlarını geçersiz sayar. Darbeyle, isyanla, ihtilâlle de gelebilir. Asla eleştirilemez. Kendisine fikir söylenemez. Zira o, bütün vatandaşlar adına tek düşünendir. Her gün yeni bir şey yumurtlar. Söylediğinin olağanüstü harikalar şeklinde değerlendirilmesi şarttır. Milletin hayatına egemendir. Savaş açar, barış yapar, karşıtlarını öldürür, işinden atar, hapse gönderir, işkenceye sokar. 2000 yılında bu tipte yönetici, ülkesini yoksul, her türlü ambargoya mahkûm, dış dünyada onursuz hâle getirir. İşte bu tipteki biri, geçtiğimiz günlerde, Balkanlar''ın Orta Avrupa ile düğümlendiği Belgrat''ta iktidardan düştü.
Ancak diktatör, en mukavim, en dayanıklı insan tipidir. Şahsi iktidarını sürdürmekten, mal mülk edinmekten başka amacı yoktur. Kendisine Yugoslavya demekte direnen, Karadağ ile birliği pamuk ipliğine bağlı Sırbistan''daki diktatörün de, politika dışına atıldığı henüz söylenemez. Dış ülkelerde, insan ırkının düşmanı suçlamasıyla kırmızı bültenle aranıyor. Memleketinden kopmamaya çalışacaktır. Berbat ettiği ülkesinde tutunamazsa, milletinden çaldığı yüz milyonlarca veya milyarlarca doları kaçırdığı söylenen Rusya, Irak gibi bir devlette soluğu alacaktır. Katlettiği, ırzlarına geçtiği, yurtlarından çıkardığı, mal ve mülklerine el koyduğu milyonla insan, onu cehennemin bucağında bile kıstıracaktır.
Avrupa''nın neresindeyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği''nden sorumlu Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz, elimizi çabuk tutmamız gerektiği hakkındaki uyarılarını tekrarlıyor. Aksi takdirde Türkiye''nin zorda kalacağını, Avrupa''da dengelerin değişebileceğini de vurguluyor.
Elimizi çabuk tutmak... Ne zor iş... Zira millî hasletimiz işleri yavaştan almaktır. Arapça''dan tercüme bir atasözümüz bile var. Acele işe şeytan karışır. Elbette doğrudur. Ancak bir zamanların doğrusu... 2000 yılının en büyük yanlışı...
Rehâvetin keyfini yaşayan, çağın temposunu yakalayamayan toplumlar, uygarlık düzeyinin altına öylesine kayıyorlar ki, bir daha o düzeye erişmek -eski tabirle- hayâl-i muhâl oluyor. Halbuki biz yolun tam yarısındayız.
22 yıl önce Avrupa Birliği''ne girmek için müddet istememiz, Türk Devletinin 20. yüzyılda yaptığı en büyük hatadır. Bu hükmümüz, tarihçinin ve politikacının münakaşasına açıktır. Ancak kaç bin dereden su getirirseniz getiriniz, gerçekler kendini gösterir.
Hangi gerçekler mi? İşte bugün her günümüzü zehreden gerçekler... 3000 dolara mahkûm kılınan bir ulu millet... Profesörüne, yargıcına 900 dolar veren, kırtasiyeye, memura, kitlere boğulmuş, işçili, fabrikalı, lojmanlı, eski model bir devlet... Bu modelle öğünen ülkeler o kadar azaldı ki...
Bazı çıkarcıların, bağnazların, bir zamanların milliyetçiliğine takılıp çağa uyum sağlayamıyanların, Silâhlı Kuvvetlerimiz''in tereddütlerinden bahseden sözleri, bugünki köhne düzenin devamı için ileri sürülen bahanelerdir. Silâhlı Kuvvetler''den maksadın subay olduğu açıktır. Benim tarih bilgime göre Türk subayı, bütün yenileşme hareketlerinin önünde yürüdü. Arkasında subayın sessiz ve vakur desteği olmasa idi, Atatürk o derecede radikal inkılâplarını gerçekleştirebilir miydi? Ordumuz, hangi çağdaşlığa karşı koymuştur?
Ermeni palavraları, bölücü ve mürteci faaliyetler, Kıbrıs konusu ve benzerleri mi? Bu meseleler, AB''ye yaklaştığımız oranda kolaylaşacak, marjinale düşecektir. AB''ye uzak durduğumuz oranda büyüyecek, başımıza belâ kesilecek, bizi 3000 dolarla yerimizde saydıracaktır. Aksini iddia edenlere sakın kanmayın, aldanmayın, inanmayınız...
Filistin''de savaş
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İsrail muhalefet liderinin ansızın Kudüs''te Harem-i Şerîf''e girdiğini öğrendiğim vakit, hayrete düştüğümü saklıyamayacağım. Acaba emekli general Şaron, ihtidâ mı etmişti? Müslümanlar''ın 3. kutsal mahallinde ne işi vardı. Bu, basbayağı bir kışkırtma idi. Mûsevî görgü ve terbiyesine yakışmayan bir kışkırtma... Bir buçuk milyar Müslüman''ı yaraladı.
Filistinli bir baba ile küçük yaştaki oğlunun -rastgele kurşunla değil- nişanlanarak vurulması, düşmanlığın vahşet boyutlarına tırmandığını gösterdi. Dünya televizyonlarında yüzlerce defa geçilen bu trajik sahne kadar İsrail''i küçük düşüren bir şey olamaz.
Eh Filistinliler''in Hazret-i Yûsuf''un kabrini yaktıklarını duyduğum zamanki şaşkınlığımı da itiraf etmem gerekir. Bu işi yapan Müslümanlar''ın Sûre-i Yûsuf''tan haberleri bulunmadığı kesindir. Belki sadece, Yûsuf''un Hazret-i Yâkub''un oğlu olduğunu hatırlamışlardır (Yâkub Peygamber''in diğer adı İsrâil''dir).
Kudüs''te Harem-i Şerîf, Müslüman egemenliğine bırakılmadıkça, bu akıl dışı barbarlık sahneleri süreceğe benziyor. Acaba Araplar ve İsrailliler, Harem-i Şerîf yönetimini Türkler''e vermeyi düşünmüşler midir? Bu cümleyi okuyucularımın tebessümünü göze alarak yazdım. Hani Osmanlı arşivlerini araştırıyorlar da, oradan hatırıma geldi. Osmanlı''nın tam 401 yıl, 3 Semâvî Din''in kutsal şehri Kudüs''ü, kimsenin burnunu kanatmadan hangi inanılması zor dirayetle yönettiklerini öğrenmek için...
Kudüs kavgası, Haçlı asırlarındaki kadar uzayıp gideceğe benziyor. Biz Osmanlı Türkler''i, Kudüs''ü Araplar''dan almadık. 1250 yılından beri Filistin''e hâkim olan Memlûk Türkleri''nden aldık. Türkler bırakır bırakmaz, Filistin al kanlara boyandı. O topraklarda, Osmanlı''nın âhı vardır. Osmanlı''ya revâ görülen muamele, gayret-i İlâhiyeye dokunmuştur. Bizim inancımız budur.
Bugün Kudüs, bir Türk meselesi değildir. Bir Arap ve İsrail meselesidir. Bunun bellenmesinde sonsuz faydalar vardır. Türkiye ancak, istendiği takdirde, barışı kolaylaştırmak bakımından ilgilenir.
Yeni bir Arap-İsrail savaşı mı?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Filistin''de durum, dünden itibaren çok ciddi boyutlara tırmandı. İki İsrail askerinin karakollarından çıkarken sivil kıyafette linç edilmesini
-bu olay bir senaryo değilse- vesile sayan İsrail, Gazze''de başkanlık sarayını bombardımana kadar ileri gitti. Yaser Arafat, mütevazı bir bina olan makamında değildi ve bu husus şüphesiz İsrail istihbaratınca biliniyordu. Yazımızı kaleme aldığımız dün akşam saat 19''a kadar bombardımanın verdiği zarar belirsizdi. İsrail''in Filistinliler''e tam bir gözdağı vermek istediği açıktır. Harem-i Şerif ve Mescid-i Aksa''da yapılan kaba kışkırtma sonunda Filistinliler, büyük tepki gösterdiler. Şimdi onları durdurmanın Yaser Arafat''ın bile iktidarı dışına taştığını, Tel Aviv hükümetinin kestirmiş olduğu muhakkaktır. Kriz, şimdiki boyutları ile de elbette çok ciddidir. Ancak yeni bir Arap-İsrail savaşına dönüşebilmek ihtimali düşüktür. İsrail''le barış imzalamış bulunan Mısır''la Ürdün epey düşüneceklerdir. Suriye tek başına İsrail''le savaşa girmez. Diğer Arap devletlerinin hali ise malûmdur. Kaldı ki başta Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşmiş Milletler, meseleye müdahil olacaklardır, zaten bu faaliyeti gösteriyorlar. Ama İsrail, İkinci Cape David zirvesinde Başkan Clinton''ın kendilerini fazla zorladığı ve Araplar''a taviz verdiği fikrindedir. Sert tutumunu kolay kolay değiştirmez. Ankara, krizi dikkatle izliyor. İki tarafa itidal tavsiye ediyoruz. Her şeyden önce korkutucu çizgiye gelen kan dökülmesine son vermek gerekiyor. Sonra gene masa başında sonu gelmez müzakereler... Filistin devleti bağımsızlığını ilan etse de, geciktirse de, tarafların anlaşma şansı elbette vardır, fakat son derece küçüktür. Bu küçücük şansı, nereye gizlemişse bulmak, ortaya çıkarmak, uygulamak lazım.
İsrail ve yarınki oylama
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Filistin''de yeni bir savaşın eşiğine getiren kriz, açık şekilde İsrail''in kışkırtmasıyla çıktı. Likud partisi lideri emekli general Ariel Şaron, Mescid-i Aksâ''ya girmek gibi akıl dışı bir iş yaptı. Osmanlıca tabirle buna mukaddesâtı tahkıyr denir. Dünyadaki her Müslüman''ı gücendirdi. Şaron''un birkaç yıl önceki Arap kıyımları hâlâ hafızalarda canlıdır. İsrail''de, Araplar''ı Filistin''in bütününden çıkarmak isteyen böyle fanatik kişiler, gruplar, partiler mevcut. Ancak şahinlerin yanında güvercinler de var. Sürekli savaştan bıkmışlar, artık barış istiyorlar. Barış ise, epey uzaklarda bir yerdedir. Zira İsrail, Kudüs''ün tamamını istiyor. Bağımsızlığını ilân için sabırsızlanan Filistin Cumhuriyeti''ne Kudüs''ün Müslüman kesimini bırakmayı düşünmüyor. Böyle bir şeyi kabûl ise, Yaser Arafat''ın da, bütünüyle Araplar''ın da iktidarı dışındadır. Son İsrail kışkırtması, belki Kudüs''ten bir kısım Arap nüfusu kaçırmak için yapıldı. Ancak İsrail o kadar ileri gitti ki, Avrupa''da bile kamuoyu aleyhine dönmeye başladı. Kudüs, Hıristiyan Avrupa için de en kutsal beldedir. Müslümanlar''dan almak için -dile kolay- asırlarca Haçlı seferleri düzenleyip imparatorlarını, krallarını Kutsal Topraklar''a gönderdiler. Avrupa, Kudüs''te Araplar''ı tehcir edebilir. Zira Araplar içinde Hıristiyanlar vardır. Onlar, Kamâme kilisesi, Zeytin Dağı gibi kutsal Hıristiyan makamlarına özen göstereceklerdir. Kaldı ki Hazret-i Ömer''den bu yana -Arap veya Türk, Sünnî veya Şiî- Müslümanlar''ın Kudüs''te Hıristiyan makamât-ı mübârekesine gösterdikleri saygı malûmdur. Aşırı Mûsevîler içinse, Müslümanlar kadar Hıristiyanlar da Yerusalim''e müstevlî olmuş yabancılardır.
Filistin''de kriz düşmeye başlamışsa da, dinamit üzerinde oturulduğu ortaya çıktı. Binaenaleyh Orta Şark''ta barış tehlikededir. Bu da bütün dünyayı ilgilendirir. Aden limanında bir Amerikan muhribinin başına gelenler ve Amerikalılar''ın bu elem için Afganistan''daki Usâme bin Ladin''den şüphelenmeleri, meselenin boyutlarını gösterir. Aynı gün gene Yemen''in başkenti San''â''daki İngiltere sefarethanesinde bomba patlatıldı. Bölge asıl, yarın Washington''da Temsilciler Meclisi''ndeki oylamada ters sonuç çıkarsa karışacaktır. Dengeler oynayacak, sarsılacak, bozulacaktır.
Yugoslavya''nın geleceği
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sırplar, her iki Cihan Savaşı''nda (1914-18 ve 1939-45), Müttefikler yanında yeraldılar. İngiltere, Fransa, Rusya ile birlikte Almanya''ya karşı savaştılar. Her iki savaşta, bilhassa birincisinde, nüfuslarına oranla en büyük insan kaybına uğradılar.
İngiltere, Fransa ve Rusya, Sırplar''ın bu tutumunu unutmamışlardır. Rusya''da ayrıca, kendileri gibi Ortodoks ve Slav olan bu kavme fazladan büyük sempati mevcuttur.
Buna karşılık Alman-Avusturyalılar, başlarına belâ açtıkları için tarihî düşman saydıkları Sırplar''dan nefret ederler. Her iki Cihan Savaşı sonunda müttefikler, Sırplar''ı, anormal boyutlarda ödüllendirdiler. Bu anormallik diyebilirim ki, son yıllarda Balkanlar''ı kana boyayan birinci sebeptir. Zira Sırplar''dan nefret eden birçok millet, onların egemenliğine verildi. Yugoslavya, 1918''de biten ilk Cihan Savaşı''nın ortaya çıkardığı bir ucûbe, minyatür bir imparatorluktu. Şimdi ne olacak?
Batı, Bosna savaşında yaptığı gibi, Sırplar''ı kayıracaktır. Kostunitsa''ya destek verecektir. Irkçı tipten milliyetçi olan Kostunitsa, soykırım suçlusu Miloşeviç ve hempâlarını milletlerarası yargıdan kaçıracaktır. Yugoslavya''da göstermelik bir mahkemeye verip bir müddet sonra, çaldıkları milyarlarca doları yemeleri için, salıverecektir. En muhtemel gelişme budur.
Ama Kosova''da ne olacaktır? Kosova''nın Arnavut ahalisi artık hiçbir formül içinde Sırplar''ın sultasında yaşamak istemiyecektir. Zaten bu kadar düşman, bu kadar biribirine benzemez halkları bir arada tutmak insanî değildir, gerçekçi de değildir. Kostunitsa iktidarı, Yugoslavya''da hapse attığı binlerce Arnavut''tan hiçbirini salıvermedi. Sancak denen Yenipazar''ın Bosna''ya bitişik halkı, Müslüman Boşnak''tır. Hâlen çok büyük korku içinde hayatlarını sürdürüyorlar. Nihayet Kuzeyde, tam Macaristan sınırında, Voyvodina özerk eyaletinde, Katolik Macarlar yaşıyor. Tarih boyunca biribirini seven Macar ve Sırp mevcud olmadı.
Sırp meselesi olanca ağırlığıyla devam edecektir. Karadağlı Sırplar bile, 1918 öncesi bağımsız kendi devletlerinin özlemi içindedirler.
Ermeni sorunu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1915 ve sonraki yıllarda Ermeni vatandaşlarımıza soykırımı uyguladığımız hakkındaki maskara iddia, pekçok ülkede yankı buldu. O ülkelerin ne halkı, ne aydını, ne bürokratı, ne diplomatı, ne politikacısı, ne akademisyeni, 1915''te, öncesinde ve sonrasında Osmanlı devleti Ermenileri''nin macerasını bilmez. Bazı ülkelerde üçbeş kişi konuyla ilgilenip incelemiş, yahut birkaç kitap, yazı okumuştur.
Konuyu bildiğini söyleyenlerle konuşursanız, bilgilerinin yetersizliğine ve yanlışlığına inanmakta zorluk çekersiniz. Ermeni iddialarını tekrarlayıp dururlar. Sakın Amerika Temsilciler Meclisi''nin 2 yıl için seçilen sayın üyelerinin Ermeni meselesini inceledikten sonra oy kullanacaklarını düşünmeyiniz. Politikacı çok meşgul bir adamdır. Böyle araştırmalara vakti olmaz. Zaten yasama meclisleri bütün demokrasilerde milletin meclisleridir, akademi falan değillerdir.
Fotokopilerinin yanında İngilizce''ye çevrilmiş arşiv belgelerini içeren sağlam kitaplar, konuyu çok iyi özetleyen resimli küçük kitaplar yazdırmamız gerekiyor. Bunlar yabancı parlamenterlere teker teker gönderilmelidir. Bazıları mutlaka merak edip okuyacaklardır.
Her alanda olduğu gibi bu alanda da en üst düzeyde yetişmiş insanlarımız vardır. Bizde problem, hangi insanı hangi alanda kullanacağımızı bilemememiz, öğrenemememiz, kestiremememizdir. Tarihçilerin hepsini ya şahsen, ya eserleriyle tanıdığım için, Türkiye''yi yönetenlere birkaç isim tavsiye edecek durumdayım. Bu kişilerle konuşunuz. Çalışabilecekleri ortam hazırlayınız. Ekip kurmalarına izin veriniz. Ancak mutlaka en kısa zamanda sonuç isteyiniz.
Prof. İlber Ortaylı, Osmanlı dışında Doğu Avrupa tarihinin ve dillerinin milletlerarası şöhretli büyük uzmanıdır. İsmet Binark, Devlet arşivlerimizin başında bulunduğu yıllarda inanılması zor çapta belge yayınladı. Prof. Yusuf Halaçoğlu, Binark gibi Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü yapmış, şimdi Türk Tarih Kurumu Başkanıdır, konuyu derleyip toplayacak yetenekte bir Osmanlı mütehassısıdır. Atatürk Akademisi Başkanı Prof. Sadık Tural, her türlü desteği verecektir.
Bu gibi uzman tarihçiler, diplomatlarımızın eline de sağlam kaynaklar vereceklerdir. Bazı büyükelçilerimiz Ermeni konusunu incelemişlerdir. Sonrası, Dışişleri Bakanlığı''nın gayretine bağlıdır. Ve her şeyin üzerinde, eksiksiz bir siyasî irade gerekiyor.
Ermeniler''in yaptıkları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ermeniler, asırlarca kendilerini tam bir hürriyet ve refah içinde yaşatıp üstelik millet-i sâdıka diyerek yücelten Türkler''e, yönetimine katıldıkları imparatorluklarına ihanet ettiler.
Küçük azınlık hâlinde yaşadıkları, çanlarını çalıp İstanbul''a milletvekili gönderdikleri Doğu Anadolu''da ırk temizliği yapmak gibi insanlık
vicdanını ayağa kaldıran iğrenç ve vahşi eylemlere giriştiler. Çeteler kurdular, yedi düvelle savaşan kendi devletlerinin ordularını arkadan vurdular.
Doğu Anadolu''dan imparatorluğun güney eyaletlerine sürülünce, öç almaya kalkıştılar. Berlin''de, Roma''da, Tiflis''te, imparatorluklarının iki başbakanını (Tal''at ve Said Halim Paşalar), bir bakanını (Org. Cemal Paşa) öldürdüler.
Hınçak ve Taşnak terör örgütlerinden sonra ASALA''yı kurdular. Beş kıt''ada en seçkin ve masum diplomatlarımızı şehid ettiler.
Bu kanlı vahşet bitti mi? Ne gezer! Bu defa dünyanın en büyük devletinin yasama meclisine para dağıtıp iğfal ederek bir karar çıkartmak istediler ki... Çıksa idi, Ortadoğu denen çok geniş, stratejik ve hassas bölgeyi ateşe verecekti. ABD''nin menfaatleri önemli darbeler yiyecekti. Nitekim Başkan Clinton ve Genelkurmay Başkanı, salâhiyetle vurguladılar.
Binaenaleyh Ermeniler, Osmanlı Türkiyesi''nden sonra kendilerine içtenlikle kucak açan, refah sağlayan diğer bir muazzam devlete, Amerika''ya da ihanet ettiler.
İstanbul''daki Türk Ermeni soydaşlarını rahatsız ettiler. Ama, son asır içindeki diğer çok kanlı eylemleri gibi, bu defa da, en ağır zararı kendilerine verdiler. Dünyanın huzurunu bozan bir toplum imajını pekiştirdiler.
Nasıl bir Türkiye
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ermeni karar tasarısı gündemden düştü. Dünya barışı yeni bir huzursuzluktan kurtuldu. Devletiyle, diasporası ile Ermeniler''in artık gerçekçi politikaya dönmeleri temenni edilir. Ancak Ermeniler''in arkasına saklananların da, bu toplumun yakasını bırakmaları lâzım.
Bizim Devlet politikamız ve amacımız, Avrupa Birliği''dir. Daha doğrusu AB ilkeleridir ki Atatürk''ün muâsır medeniyet seviyesi dediği ve biz Türkler''e hedef gösterdiği kavramdır.
AB üyesi bir Türkiye''nin edineceği boyutları hesaplayan bazı dış mihraklar, çekinebilirler, kıskanabilirler. Böyle bir Türkiye''nin oluşamaması, hiç değilse gecikmesi için ellerinden geleni yapabilirler. Ama bizim potansiyelimizdeki bir devletin kenarda kalmasının kendilerine vereceği zararları da düşüneceklerdir.
Asıl engel, içimizden gelir. Son 300 yıllık yenileşme tarihimize bakan herkes, bu fikrimize katılmak durumundadır. Siyasî irade zaafımızdan çağdaş uygarlığa ulaşmak için gereken sür''ati bir türlü elde edemedik.
Bugünki köhne düzen içinde en fazla üç beş yıl sürebilecek çıkarlarını devam ettirmek isteyenler vardır. Ayrıca, belki hiç tarih okumamış, okudu ise anlayamamış, anlamışsa bile tarih şuuruna erişememiş olanlar mevcuttur. Bu bağnazlık, bu taassup, her devirde bizi geride bıraktı. Türk''ü mahrum ve mahcup hâle getirdi.
AB bize ne sağlayacak? diyen gafilleri unutmamak gerekiyor. Üyelik süresini tamamlayabilmek için Yunanistan, Avrupa Birliği''nden 50, İspanya 150 milyar dolar civarında -kredi değil hibe- para aldı. Bu para üye adaylarına, belirli sektörlerde standartlara ulaşabilmeleri için nüfuslarına göre verilir. Biz de alacağız. 100 milyar dolar diyelim. Tamamen güvence verecek ülkeler arasına girecek Türkiye''ye bir 100 milyar da dışarıdan yatırım şeklinde gelir. Başka bir 100 milyar, yeraltı ekonomisinin vergiye bağlanması ile oluşur. Kendi devletlerine güvenmedikleri için öteden beri bir kısım paralarını başka ülkelerde saklayan vatandaşlarımız da 100 milyar tranfser etseler, buyurun size birkaç yıl içinde 400 milyar dolar... P.C. 10.000 doları yırtmış, demokrasinin itilip kakılmadığı, sınırlarını garantilemiş bir Türkiye... Nasıl, yüzünüz güldü, hoşunuza gitti değil mi?
Yol Haritamız
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği 13 Ekim''de The Road Map for Turkey (Türkiye İçin Yol Haritası) adlı 24 sayfa belgeyi, Ankara''ya tevdi etti. En geç 15 Aralık 2000 tarihinde belgeyi kabulümüz gerekiyor. Ki, AB ile üyelik müzakereleri başlayabilsin.
Sayın Mesut Yılmaz, bu konu ile ilgili olarak Brüksel''de önemli temaslarda bulundu.
Avrupa Birliği''nin Türkiye Yol Haritası, zaten bizimle uzun müzakerelerden sonra oluşturuldu. Hoşumuza gitmeyecek, vehmimizi kışkırtacak tabirler çıkartıldı, yumuşatıldı. Belge, 8 Kasım''da resmen açıklanacak.
Harita''da asabiyetimizi tahrik edecek hiçbir şey yok. Bütün demokrasilerde uygulanan insanlık hakları konusunda bazı kuralları kabulümüz isteniyor. Zaten yıllardan beri bu kuralları benimsemek, hattâ benimsediğimiz iddiasındayız. Ancak, Şark''a mahsus bir rehâvet içinde vurdumduymazlığa kaçan, çağa asla uyum sağlayamayan yavaşlığımız, durgunluğumuz, işleri çetrefil hâle getirmekteki berbat hünerimiz, uygulama ve gerçekleştirme safhalarını daima belirsiz zamanlara erteledi.
Bu rehavet, bu durgunluk, bu yavaşlık, bu tereddüt, bu kuşku, milletimize sonsuz zararlar verdi. Türk''ü sayısız dünya nimetinden mahrum bıraktı. Millî potansiyeli mahcup hâle düşürdü. Mâşerî dehâyı zedeledi.
22 yıl önce Ortak Pazar''da yaptığımız akıllara durgunluk veren hata Türkiye''yi çok gerilere düşürdü. Yunanistan, Portekiz, İspanya ile birliğe girmek hakkı elimizde iken, böylesine bir hata bizi, bu ülkelerin bugünki çizgisinin altına itti. O kadar sene geçti, ne zaman hatırlasam, kan beynime çıkar. Demek milletler, bu çapta aymazlıklara duçar olabiliyorlar.
İkinci bir hata artık bizi iflâh etmez. Türk milletini, kendisine vekâleten devleti yönetenlere karşı ümitsizliğe düşürür. Sandığa gidince, böylesine bir millî yanlış yapabilenlerin defterlerini dürecektir.
Yol Haritası 8 Kasım''da yayınlandığı zaman akl-ı evvellerimiz, mutlaka öküz altında buzağı keşfine çıkacaklardır. Bundan tamamen eminiz.
Dış ilişkiler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Rusya Federasyonu Başbakanı Mihail Kasyanov''un Türkiye ziyareti, çeşitli bakımlardan önemli idi. Nitekim genel yayın müdürümüz Kenan Akın iki ayrı yazısı ile vurguladı. Putin''in de bir Ankara ziyareti için zemin hazırlandı.
Enerji bakımından Rusya ile işbirliği içindeyiz. Daha geliştirmeyi düşünüyoruz. Ruslar çok kârlı durumdalar. Bize avcı helikopteri satarak kârlarını âzamîye çıkarmak peşindeler. Siyasî ilişkilerimizin aynı nisbette ilerlemesi, iki tarafa fayda sağlıyacaktır. Her şeyden önce netâmeli bir bölgedeki huzur bakımından şarttır.
Yunanistan''ın -argo tabirimi mazur görünüz- su koyuverdiği ortadadır. Niçin? Efendim Türk tehlikesi motifini canlı tutmak, Atina''nın geleneksel politikasıdır. Hem içeriye, hem dışarıya karşı bu politikadan yararlanır. Avrupa Birliği''ne yaklaşan bir Türkiye''yi kıskanmaktadır.
Ayrıca Amerika Temsilciler Meclisi''nde Ermeni karar tasarısının gündemden düşmesi, Atina''da düş kırıklığı oluşturdu. Amerika Birleşik Devletleri''ndeki Yunan-Rum asıllılar, Ermeni tezini candan desteklemişlerdir. Ama Birleşik Amerika''da üstün güç Mûsevîler''dir. Sessiz ve derinden giderek, Ermeni tasarısının gündeme alınmamasına çalıştılar.
Karşılığında bizden, İsrail üzerinden yardım bekliyeceklerdir. Dış ilişkiler böyledir. İstediğinizi alırken, vereceğinizi dengelemeniz gerekir.
İsrail, fevrî davrandı, birkaç ağır hata yaptı, dünya kamuoyunu aleyhine çevirdi. Geniş bir coğrafyanın çok önemli devleti ve mukayese kabûl etmez en büyük askerî gücü olan Türkiye''yi yanına alarak Filistin sorununu aşmak isteyecektir.
Başbakanımız Ecevit''in katıldığı Üsküp''teki Balkan devletleri zirvesi daha çok Yugoslavya''yı barış ortamına sokabilmek gayretine yöneliktir.
Bütün bunlar dikkatle izlenmesi, peşlerinin bırakılmaması gereken ilişkilerdir. Ama hepsinin toplamından ağırlıklı, Türkiye''nin mutlak şekilde en önemli konusu Avrupa Birliği''dir. Bu hususta bir hata bizi iflâh etmez. Hataların en büyüğü ise, çabuk davranamamak ve zaman kaybıdır.
77. Yıl
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Ekim, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dün Cumhuriyetimizin 77. yıldönümünü kutladık. Cumhuriyet, şan şeref, inanç, iddia ve gururla kuruldu. Türk Devleti artık geçmişin kötü yönetimini, hatalarını tekrarlamıyacaktı. Yaralarını saracak, yükselecek ve yücelecekti.
Cumhuriyet, İstiklâl Savaşımızın zaferle bitirilmesi üzerine kuruldu. İmparatorluğu yönetenler, gene kendilerinin bozgunla bitirip batıda Rumeli''ni kaybımızı gûyâ doğuda telâfi etmek için, devleti, tarihin en büyük harbine sokmuşlardı. Bugünki kuşaklar inanmakta güçlük çekerler, İngiltere, Fransa, Rusya ve daha bir sürü devlete karşı 4 yıl 10 cephede savaştık ve yenildik. İmparatorluk batırdık. Ordularımız galiplerce terhis edildi, silâhları alındı. Anadolu ve Trakya''da da yakamızı bırakmıyacakları, İzmir''e, Yunan''ı çıkarmalarıyla belli oldu. Millî Mücadele başladı.
Yeni bir harbi göze almak akıl dışı gibi görünüyordu. Nitekim İstanbul''dakilerin aklı kesmemiştir. Başardık. Mümkün olanı kurtardık. Cumhuriyeti kurduk. Vatan, harabe hâlindeydi. Hem bayındırlığına kavuşturmak, hem bir daha aynı felâketlerle karşılaşmaması için cesur atılımlar yapmak gerekiyordu.
Atatürk''ün askerlik dehâsına eklenen münâkaşasız politik dehâsı, kaç devirdir süregelen, fakat yeterli tempo sağlanamadığı, eksiksiz irade konulamadığı için sonuçlanamıyan Türk Yenileşme hareketine en büyük ve radikal hızı sağladı.
77 yıl sonra nerede bulunduğumuzu sağlıklı şekilde muhakeme etmek gerekir. Bugünki çizginin, bize hedef gösterilen muâsır medeniyet seviyesi (çağdaş uygarlık düzeyi) olmadığı muhakkaktır. Bu, hiçbir şey yapılmadı demek değildir. Çok şey yapılmış, ama yetmemiştir.
Atatürk''ün gösterdiği hedefe mutlaka ulaşacağız. Hiçbir engelin yolumuzu kesmesine izin vermeyeceğiz. Elhamdülillah düşmanın İzmir''e çıktığı günlerin şartları içinde değiliz. Bin defa daha iyi durumdayız. 2000 yılının insanları olmak elimizdedir.
Batık bankalar
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Kasım, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Batık bankalardan yalnız birinin ele alınmasının büyük dedikodu konusu olabileceğini daha önce yazdık. Şimdi Anamuhalefet Partisi, bu konuda Meclis araştırması önergesi verdi.
Banka soyanların hepsinin yargıya getirilmesi gerekiyor. Bu iş, şov üslûbu verilmeden yapılmalıdır. Gerçi bu üslûp medyamızdan, bilhassa TV''lerden kaynaklanıyor. Ancak İçişleri ve Adalet mensupları da sıkı durmalıdır.
Batırmak için banka kuranların tutuklanmaları, hattâ yargılanmaları ikinci derecededir. Batırılan paranın sahibi bulunan millet, batırılan parasının geri alınıp alınamayacağını merak ediyor. Hükûmet, milletin bunu ne kadar hırslı bir kararlılıkla merak ettiğinin pek farkında değildir. Demokratik hukuk düzeninde Devlet, çalınan parayı son kuruşuna kadar izler.
Vatandaş, milyon dolarlarla oynayanların hâlini korkutucu bir soğukkanlılıkla takib ediyor. Kara para hikâyelerinden tiksinmiştir. Moral değerler alçaltılmış, hattâ Türk vekarı incinmiştir.
Zira yarısı yeraltında ve gayri meşru ellerde bir ekonomi kabûl edilemez. Böyle bir sistemde sosyal adalet bahis mevzuu bile değildir. Para, kapanın elindedir. AB Gümrük Birliği üyesi olmasına rağmen Türkiye, üyeliğin şartlarına uyamamış, bu şartları sağlayamamıştır.
Üstelik milletin sırtından her yıl milyarlarca dolar götüren KİT''lerimiz var. Devlet bankacılığına gelince, dünya birincisiyiz. Demodelikten dökülüyoruz.
Temiz topluma erişmek için kayıt dışı ekonominin en fazla yüzde 10''a düşürülmesi gerekir (tamamen ortadan kaldırmak hiçbir ülkede mümkün olmadı). Per capita geliriniz 3.000 dolar, iştirâ (satınalma) pariteniz 7.000 dolar ise, ikisinin arasındaki bu kadar açık fark, faciadır. Gayri meşru kazancın, meşru kazanca eşitlendiğini gösterir. Farkın, gelişmiş devletlerdeki gibi yüzde 10''un altına inmesi lâzımdır. O takdirde, enflasyon belâsı aşılır. Sağlıklı ekonomi oluşur. Güçlü bir devlet ortaya çıkar.
Ama en önemlisi, milletin morali ve güveni yükselir. Bu temizliği yapmak için kimlerden korkuyorsunuz?
Lider sultası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Kasım, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Lider sultasından 1980 öncesinde de şikâyet edilirdi. Milletvekilleri tarafından... Ancak yüzde 5''i partilerin genel idare kurulu (genel başkan diye okuyabilirsiniz), yüzde 95''i illerinde ön seçmenlerce seçilen milletvekillerinin bir kısmı, bazen çoğu, seçim bitince Ankara''ya gelir, genel başkanları ile tanışırlardı.
Ön seçmen denen delege sayısı her parti için her ilde bin civarında idi. Bunlar, aday adaylarını oylar, aday listeleri, verilen oy sayısına göre sıralama ile oluşurdu. Milletvekilleri, ön seçmenlerin baskısından da yakınırlardı. Bu sistem, hatasıyla sevabıyla işledi. 1980''e yaklaşılırken, ön seçmenler içinde delege ağaları türedi ve bunların milletvekili adaylarından para aldıkları duyuldu. Önceki seçimlerin demokrasi ideali ve heyecanı kalmamıştı.
Bugün bu şekilde bir ön seçim tavsiyeye şayan değildir. Pekiyi adayları Genel Merkez mi sıralasın? Bunun antidemokratik bir tarafı yok. Birçok seçkin demokraside böyledir. O zaman ayyûka çıkan ve sonunda Cumhurbaşkanımızca da ifade edilen şikâyetlerin sebebi nedir?
Sebep, 1983''ten bu yana listelerin çok ağırlıklı şekilde genel başkanlarca şahsen yapılmasıdır. Bu listeler, çok şahsî ve epey çarpık değerlendirmelerle düzenlendi. İstisnalar kuralı bozmaz. Fakat bütün partiler, alacakları oylara dehşetli zarar veren listeler düzenlemekte âdetâ biribiriyle yarıştı. Kayıplar eşitlendi, halkoyu zedelenmedi. Zira demokrasilerde oylar partilere ve liderlerine verilir. Hele büyükşehirlerde, listelerde yazılan isimler çok ağırlıklı değildir. Kaldı ki, bütün demokrasilerde parti disiplini ve genel başkan otoritesi şarttır. Demokrasi, partilerde ve mecliste anarşi demek değildir. Ancak genel başkanın şahsî ve millî tutumunda bozukluk olmamalıdır.
Her milletvekiline bir seçim yöresi esasına dayanan dar bölge sistemine gelince, Türkiye için kesinlikle tavsiye etmem.
Seçim ve partiler yasalarımız, hemen çalışmaya başlanarak, mutlaka düzeltilmelidir. Her zaman daha iyisini, en az sakıncalısını aramak gerekir. Fakat asıl aksaklık, müdahalelerin büyük partileri parçalamasından ve ülkemizde Batı''daki gelenekli, derin geçmişli, tecrübeli partilerin oluşamamasından kaynaklanıyor.
Bütün bu mütalaalar, bugünki Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin millî iradeyi aksettirmekte veya demokratik yapıda kusurlu bulunduğu mânâsında yorumlanamaz.
İran uçağı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Kasım, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Tahran''dan Şam''a giden bir İran yolcu uçağı, Türkiye semalarında iken, Türk otoritelerince Diyarbakır''a inmeye mecbur edildi. Bu konuda az bilgi verildi. Ertesi gün Tahran, sert tepki gösterdi. Bize karşı aynı şeyi yapabileceği tehdidinde bulundu.
İran uçağının Şam üzerinden Güney Lübnan''daki Hizbullah örgütüne silâh taşıdığından şüphelenilmişti. Türk makamlarının istihbaratı, yahut sadece şüphesi gerçekleşmedi. Uçak didik didik arandı, silâh çıkmadı. Yalnız İranlı yolcular vardı. Ancak bu hareketin ihtar mahiyetinde yapıldığı da düşünülebilir.
Nasıl bir ihtar? Filistin''de Arap-İsrail kavgasının boyutlarının büyümemesi, savaşa dönüşmemesi için bir ihtar!
Birleşik Amerika, Kutsal Topraklar''da barış için bastırıyor.Yeni bir savaş çıkarsa, barış ümidinin uzun zaman için sönmesinden çekiniyor.
Türkiye''nin, İran''ın tepkisini göze alarak yaptığı eylem, İsrail''e yardımcı olmak gibi görünüyorsa da, öyle değildir. İki tarafa ve iki tarafın arkasında bulunan ateşi körükleyen güçlere karşı, Ankara''nın barıştan yana olduğunu gösteren bir işarettir. Şüphesiz Washington''la paralel bir tutumdur.
Hizbullah, İran''a bağlı bir örgüttür. PKK gibi İran''dan kararlı destek görüyor. Bu Şiî ve dinî örgüt, İsrail diye bir devlet tanımıyor. Yahudiler''in geldikleri topraklara dönmelerini, hiç olmazsa İsrail devletinden vazgeçmelerini istiyor. Yani Hizbullah''ın amacı, Filistinliler''in de, bütün Araplar''ın da isteklerini aşıyor. İsrail''in Güney Lübnan''dan askerini çekmesi, Hizbullah''a ümit verdi. Zafer kazandığını söyleyerek, boşaltılan Güney Lübnan şeridine de yerleşti. Halbuki bu topraklar Lübnan devletine aittir.
Acil hedef, Filistin''de akan kanı durdurmaktır. Bunun için Türkiye''nin de arabuluculuğu çok ciddi şekilde bahis konusu. Sayın Süleyman Demirel''in adı geçiyor.
Demokrasimizin ilkeleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Kasım, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Osmanlı''nın Yenileşme tarihinde örnek Fransa''dır. Türkiye Cumhuriyeti de Fransa Cumhuriyeti''ni örnek aldı. Anglo-Sakson demokrasisine geçiş zordu, zorluk devam ediyor.
Ama sistemimizde Devlet''in ağırlığı yalnız bu faktörle açıklanamaz. Kutsal Devlet kavramı bizde, Mete Han''dan bu yana 2200 yıldan beri hiç değişmedi.
Avrupa Birliği''ne giden Türkiye''de, devletin sahibinin millet olduğu kesinlikle vurgulanacaktır. Avrupa millete tesâhüb eden (sahip çıkan) Devlet kavramına kapalıdır. Millî irade, siyasî partilerce oluşturulmaktadır. Millî irade oluşturmanın başka şekli yoktur. Burada Türkiye''nin özel şartlarını çekinmeden ifade edebilmelidir. Bu ifade, demokrasiye aykırı değildir.
Devletin sınırları içinde bile herhangi tarzda otonomi isteyen bir parti yasa dışı sayılacaktır.
Dini, politikaya temel yapmak isteyen bir partinin istikbali olmayacak, laikliğe aykırı bulunacaktır.
Atatürk''e yöneltilecek bir hakaret, müsamaha görmeyecektir.
Devletimizin bu üç temel, özelliğine rağmen, insan düşüncesini sınırlamak mümkün değildir. Açık veya kapalı, bu ilkelerin muhalifleri bulunacaktır. Demokrasimizi tehdid edici ve demokrasiye zarar verici dereceyi aşmayan, marjinal çizgide kalan böyle temayüllere alışacağız. Eksantrik bulmakla yetineceğiz.
Atatürk''le hiçbir meselesi bulunmayan, din devleti gibi olmaz bir romantikliğe yakasını kaptırmayan, ırkçılık yapıp bütünlüğümüzü bozmak isteyenlere müsamaha etmeyen partiler, iktidar ve muhalefet olarak Türkiye''yi yöneteceklerdir. Türk milliyetçiliği, Türk''e zarar verecek bu üç illetten de tamamen mesûndur. Bu bakımdan önü açıktır. Devletle karşı karşıya gelmesi bahis konusu bile değildir.
Kasırga operasyonu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Kasım, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kasırga operasyonu devam etmeli ve mutlaka sonu gelmeli. Sünbülî bir bahar rüzgârına dönüşmemeli. Bu şüphemiz, operasyonun başındakileri kızdırmasın. Türkiye''nin geleceği bahis konusudur. İşin şaka, tereddüt, gevşeklik, rehavet, rahatlık, ince hesap, kaba kandırmaca, kurnaz aldatmaca yönü kabûl edilemez.
İliklerine kadar soyulmuş bir Türkiye''nin kemiklerinin de kemirilmesi mutlaka önlenmelidir. Pislikler ortaya saçılınca gürültü büyüyecek, edepsizlenenler bulunacaktır. Ama sonrası, temiz bir toplumdur. Demokratik bir devlettir. Medenî bir ülkedir. Kemirgenlerden, soyulmaktan endişesi kalmayan bir millettir.
Bankalara diş geçirecek kudretteki politikacılar açığa çıkarılmadan meselenin kapanabileceğini sananlar aldanırlar. Devlet bankaları, hem verdikleri kredileri, hem kimin emriyle verdiklerini açıklamak durumundadırlar. Ve artık bankasız devlet olmaktan başka çare bulunmadığı anlaşılmalıdır.
Bir kısım politikacı ve bürokrat, yerlerinden olacaklardır. Artık fiyaka yapıp tafra atamayacaklardır. Ama daha önemlisi, çaldıklarının tamamını ellerinden alabilmektir.
Bankalardan der-cep edilen toplam meblağın 10 milyar doların defalarca üzerinde bulunduğu biliniyor. Ufak operasyonlar, halkımızı büsbütün asabileştirecektir.
1980''lerin, 1994''ün büyük soygunları unutulmadı. Devlet artık mevduat sahiplerinin garantörlüğünü bırakacaktır. Mevduat sahibi, bankasını seçmesini bilecek, seçemezse parasını kaybedecektir. İş bu kadar basittir.
Kimlere, nasıl, ne karşılığında banka kurmak ve almak izni verildiği de araştırılmalıdır. Akıl almaz meblağlar ortaya çıkacaktır.
Bunlar yapılmazsa ne olur? Birkaç göstermelik ve medyatik tutuklama, birkaç yıl veya ay hapis, ondan sonra hırsızlara milyarlarca dolarlarını birkaç jenerasyon yiyip içmek imkân ve imtiyazı... Milletin sabrı ile oynamayalım.
.Dolu bir gündem
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Kasım, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dün, gerçekten dolu bir gündü. Dünyayı ilgilendiren haber, Amerika seçimleri idi. Dünki Amerikan gazeteleri Bush''un zaferini manşetten bildirdiler. Ancak öğle üzeri, Florida oylarının yeniden sayımı ihtimali ortaya atıldı. Kıl payı bir seçim ki, 1961''de Kennedy''nin Nixon''ı geride bırakmasından bile daha başabaş geçti. 42. başkan olarak Bush seçilmişse, 8 yıl önce Bush ailesinin Clinton''a beklenmedik şekilde kaptırdığı Beyaz Saray''a avdeti gerçekleşecek. Büyük başkanlar arasında yer alacak Clinton''ın daha 10 haftası var.
Turgut Özal''ın dostu Baba Bush şimdi 76 yaşında. Büyük oğlu Texas valiliğinden başkanlık koltuğuna oturduğu takdirde, ABD tarihinde ikinci baba-oğul başkan ortaya çıkacak. Tam 175 yıl sonra. Zira 2. başkan (1797-1801) Adams, 90 yaşında iken (ertesi yıl öldü), oğlu Quincy Adams''ın 6. başkan (1825-1829) seçildiğini görmüştü.
Başkanlığı erken ilân edilen İkinci Bush''un kardeşi de Florida valisidir, ağabeyi için çok çalıştı. Hilary Clinton''a gelince, 6 yıl için New York''tan Amerika Birleşik Devletleri''nin 100 üyeli ünlü senatosuna seçildi. Bir başkan eşinin Kongre üyesi olması Amerikan tarihinin ilkidir. Ayrıca 435 Temsilciler Meclisi üyesi 2 yıl için, 30 küsur senatör 6 yıl için, 50 eyaletten 11''inin valisi ve pekçok eyalet başsavcısı (eyalet adalet bakanı demek) 4 yıl için seçildiler.
Dünki diğer büyük haber, Türkiye için AB Katılım Ortaklığı Belgesi''nin Brüksel''de ilânı idi. Önümüzdeki zaman parçasında gündemden düşmeyecek bir konudur. Yunanistan''ın, tarihî geleneği gereği Avrupa üzerinden Türkiye ile problem çözme hastalığı akıl dışı boyutlara ulaşmazsa, belgede bizi düşündürecek bir şey yoktur. Çoktan veya eninde sonunda yapmamız gereken, bütün AB üyelerinin uyguladığı kriterlerdir.
Gene dün, Fransa Senatosu, kendini ünlü Fransız Akademisi yerine koyarak 85 yıllık bir olay için karar verdi. Fransa''ya yakışmaz ve yaramaz bir iş yaptı. Millet meclisine gönderilecek bu kararın müeyyidesi olmasa da, Türk-Fransız ilişkilerine zarar verecektir. Ermeniler''e sağlayacağı bir fayda ise hiç yoktur.
Meclisimizde Bankalar görüşülmesi nedense kısa kesilmek istendi. Mesut Yılmaz''ın politikamızda Merkez kavramı hakkındaki düşünceleri de, Salı gününün önemli gelişmelerinden biri idi.
Katılım Belgesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Kasım, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği Katılım Belgesi artık gündemimizin sürekli birinci konusudur. Tâlip olduğumuz üyeliğin müzakerelerinin başlaması için, belgede istenenleri yerine getirmemiz gerekiyor. Avrupa devletlerinin çoktan gerçekleştirdikleri düzenlemeler ki biz, yıllarca uyuttuk. Kendi kendimize zarar verdik. Çoktan uygulamaya geçmeliydik. Türk milleti buna lâyıktı, aksine müstahak değildi.
Belki yavaş ve fazla sabırlı olan, ancak gafil olmayan milletimiz, artık AB hedefine yönelmiştir. İnanmayan, referandum istesin.
İşleri ağırdan almak geçen asırların itiyadıdır. AB yolunda her savsaklama, bugüne kadar olduğu gibi, bundan böyle de 21. yüzyılla aramızı açtıkça açacaktır.
Bununla beraber ne müzakere safhasında, ne üyelik durumunda, devletimizin temel ilkeleri ihlâl edilemeyecektir. Bölücülük yapılamayacak, teokratik rejim istenemeyecektir. AB, bu gibi antidemokratik temayüllere kapalıdır. Bunlar gibi, ülkemizi geri bırakan, dehşetli zararlar veren hevesler, gittikçe marjinalleşecektir.
AB yolunda asıl mümkün olmayan, içimizden türeyen milleti soymaya soyunmuş hilkat garîbesi bir insan ırkının hayatını sürdürebilmesidir. Yüzlerce milyar dolar, gayri meşru ellere geçti. Ben yanılıyorsam, devletin içişleri bakanı da yanılmıyor ya... Ortaya çıkarılanların, binde bir mesabesinde bulunduğunu söylemiştir.
Katılım Belgesi''nde iki aksaklık var: Kıbrıs meselesinin çözümünde gösterilen anormal ve telâşlı sabırsızlık. Ve AB''nin Türkiye''ye malî yükümlülüklerinin pas geçilmesi. Ankara, Belge''nin bu iki kusurunu mutlaka düzeltecek, aşacaktır.
Türkiye''nin çağdaş uygarlık düzeyi için çok önemli bir safhayı gerçekleştirecek Meclis ve Hükûmet, tarihimize şan ve şerefle geçer. Eksiklerini hattâ varsa ayıplarını, milletimiz yüce gönüllüdür, affeder. Kendi çektiklerini çocuklarının çekmemesi uğruna, bu yolda hissesine düşen sıkıntılara da katlanacaktır.
Muâsır medeniyet seviyesine ulaşmamıza engel koyan gerilerde kalmış kafaların artık usanç veren kurnazlıklarına karşı milletçe uyanık bulunmalıyız.
Atatürk ve AB
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Kasım, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin ve Türkiye Cumhuriyeti''nin kurucusu, Kurtuluş Savaşı''mızın muzaffer başkomutanı, büyük millî kahramanımız Atatürk''ü, sevgiyle andık.
Her kesimden insanlarımız -Fazilet Partililer dahil- anlayışları çerçevesinde güzel duygularını dile getirdiler.
Seçkin dehâ sahipleri, çok cepheli kişilerdir. Biz tarihçiler onları bütün cepheleriyle görmeye ve göstermeye çalışırız. Atatürk, gelmiş geçmiş en büyük Türk milliyetçisidir. Hayatı, Türk milleti için üzülmek, o cepheden bu cepheye koşmak, derdine çare aramakla geçti. Bulduğu çareleri, çok hızlı davranabilen inkılâpçılara mahsus bir sür''atle uygulamaya koydu. Politikacı kimliğiyle, hiçbir zaman lâfla vakit öldüren bir tip oluşturmadı.
Atatürk''ün derin üzüntüsü kutsal bir azaptır (azâb-ı mukaddes). Bu duyguya erişemiyenlerin topluma hizmet edebilmesi, hele önemli işler, cesur atılımlar yapması mümkün değildir.
Türk için üzülüyordu, ıstırap çekiyordu, asabileşiyordu, kızıyordu. Niçin? Mensûp olmakla -bize bugün mübalağalı gelen bir dozda- o kadar öğünen Atatürk, milletinin çağdaş dünyada gerilere düştüğünü herkesten iyi gördü. Bu görüşe erişemeseydi, fazla şey yapamazdı. Kısa sayılabilecek iktidar döneminde, Türkiye''yi bu durumdan kurtarabilmek için çırpındı durdu.
Çıtayı çok yüksek tutmaktan çekinmedi. Hedef, çağdaş uygarlık düzeyi ve onun da üst derecesi idi.
Günümüzde, muâsır medeniyet seviyesinin ta kendisi olan AB düzeyine sakınca koyanlar, bu yolda devlet adamlığının zaten şartı bulunan engelleri çözümleyip aşabilmeye girişmektense, biz yokuz demeye getirerek hamâsete kalkışanlar, Türk''ün hayat memat davasına, mümkünse, Atatürk''ün açısından bakmaya çalışsınlar.
Tarihte, tereddütle büyük iş gerçekleştirilebileceğinin örnekleri yoktur. Ya soyulmaktan kemikleri ortaya çıkmış, köhne, çarklarını artık inleyip puflayarak döndürebilen, problemler yatağı bir üçüncü dünya ülkesi durumuna razı olursunuz. Yahut çağdaş dünya için kesin iradenizi açığa vurursunuz. İkisinin ortası, iki tarafı da idare etmek diye bir şey yoktur, sizi gittikçe batağa çeker. 22 yıl daha mı bekliyeceğiz? O zaman dünyada güneşte yerlerini alan devletlerin hangi düzeye erişeceklerini tahayyül edebiliyor musunuz?
.Hükûmet AB Belgesi''ni onayladı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Kasım, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Sayın Bülent Ecevit, Brüksel''de Avrupa Birliği Komisyonu''nun AB Katılım Ortaklığı Belgesi''ni şöyle değerlendirdi: Belge''de Türkiye''nin yerine getirmekte zorlanacağı bir şey yoktur. Tek sakıncayı Kıbrıs için koydu: Belgeye son anda eklenen Kıbrıs''la ilgili paragraf kabûl edilemez dedi.
Doğru, mâkul, Türkiye''ye yarar değerlendirme budur. Bu suretle Belge, hükûmetimizce ön onay aldı. Kısa müzakere safhasından sonra resmen onaylanacaktır. Kıbrıs elbette ayrı bir konudur. Zaten Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan''ın Cenevre''de yürüttüğü müzakereleri izliyoruz. Başarısız bir Kıbrıs politikamız olmuştur. Ama Denktaş''ı zorlayacak bir şey yapamayız.
Belge''nin, Brüksel''deki Yunan diplomat hanımın son anda koydurduğu paragraf dışında kabûl edemeyeceğimiz maddesi zaten olamaz. Zira aylar süren, Sayın Mesut Yılmaz''ın ve Sayın İsmail Cem''in gözetimindeki oluşum safhasında, birçok hususta mutabakatımız alındı.
Millî Güvenlik Kurulu statüsünün AB düzeyine getirilmesine ve yükseltilmesine askerin itirazı olacağı korkusu da nedir? Gerek Osmanlı, gerek Cumhuriyet dönemlerinde Türk subayı, hangi inkılâbın karşısına çıktı. Bilakis bütün yenileşme hamlelerimizde baş çekmiş, öncülük etmiştir.
Asker istemez bahanesiyle korku salmak isteyenlere katılmıyoruz. Türk subayı, muasır medeniyet seviyesine erişmemiz için elinden geleni yapar. Bu düzeyin ne olduğunu da, sakınca koymak isteyen bahanecilerden daha iyi bilir.
Ancak Belge''nin gerek âcil (bir yıllık), gerek orta vâdeli (üç yıllık) bölümlerinde sıralananlar, bilhassa ekonomik ağırlıklı pekçok talebi içeriyor. Bunları şimdiye kadar gerçekleştirememiş olmamızın vebali bizdedir. Bakanlıklarımız ve diğer birimlerimiz, bu hızlı reformları yapıp uygulamaya geçmek durumundadırlar. Bu da, rutin işlerle ancak başa çıkabilmeyi başarı sayan bakanları ve bürokratları gözden geçirmeyi gerektirir. Siyasî irade ve sorumluluk, şüphesiz parti genel başkanlarında bulunacaktır. TBMM, gerekli yasama desteğini verecektir. İstenen desteğin şümulü çok geniştir ve radikal Anayasa ıslahatına bağlıdır. Yerel dilde yayın ve eğitim konularını yarın ele alacağım.
Yerel diller
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Kasım, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Her ülkede yerel küçük diller var. Ciddi, önemli edebiyatları, terminolojileri yoktur. Fransa''da ve İngiltere''de böyle küçük dillerin Fransızca ve İngilizce öğretilerek ortadan kaldırılması, 19. yüzyıl boyunca sert, hattâ zalim tedbirlerle millî kültür siyaseti şeklinde uygulandı. Anayurtlarında böyle. Sömürgelerde ise kendi dillerini hâkim kılmak için her şeyi yaptılar.
Osmanlı eski Türk geleneğine uyarak böyle bir kültür politikası uygulamadı. Kimsenin diline, dinine, mezhebine karışmadı. Sadece Türkçe''nin tek resmî dil olmasından ve Türkçe bilmeyenin Devlet görevlisi olamamasından taviz vermedi, o kadar. Her dilde yayın ve cemaat eğitimi, serbestti.
Son çeyrek asırda AB ülkelerinde, küçük ve ilkel yerel dillerin serbestîsi, vazgeçilmez ilke olarak kabûl edildi. Ancak devletin resmî dilinde zorunlu eğitim sürüyor. Yerel dillerin resmîliği bulunmuyor. Çeşitli uygulamalar var. Bunları ele almak için sütunumuz yeterli değil.
Biz de AB gibi olmalıyız. Bunda endişeye mahal bir şey yoktur. Zaten önlemeye imkân da yoktur. Çağdaş teknik vasıtalar yasakları deler geçer. Mahallî dil ve lehçelerde TV ve radyoya devletin yasaları ve kontrolünde izin vermezseniz, sınırdan birkaç kilometre ötede istasyon kurup yayın yaparlar. Dışarıda gazete, dergi, kitap basıp içeriye sokarlar. Kurs ve okul izni vermezseniz, yeraltı eğitimine kayabilirler.
Bu izinler Özel sektöre ve kişilere verilecektir. Bir cemaate verilmeyecektir. Zira bizde Müslüman azınlık bulunmadığı, aksini kabul ettiğimiz takdirde ırkçılık yapacağımız hakkındaki görüş doğrudur ve değişmez. Devlet ancak büyük kültür dillerini öğretir. Yerel dilleri belki ilmî şekilde inceler, fakat öğretmez. Ayrıca, resmî azınlıklar dahil, her TC vatandaşı çocuğa Türkçe''yi öğretmekle yükümlüdür.
Küçük diller, cehaletten, mecburiyetten, eğitim götürülememesinden devam eder ve belirli fakat uzun bir süreçten sonra gittikçe ortadan kalkar. Romantik ve politik sebeplerle canlandırma teşebbüsleri bu süreci uzatsa bile sonuç değişmez. Büyük devletler ve büyük kültürlerin bunlardan çekinmeleri gereksizdir. Zaten Avrupa Birliği''nin kesin şartlarından biridir. AB üyesi devletlerde tek tipte uygulama yoktur. Bizim Fransa modelini izlememiz daha makuldür.
AB ve TBMM
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Kasım, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Son Brüksel Belgeseli, Türkiye''ye önemli mükellefiyetler yüklüyor. 1 yıl sonra kendimize gelmemiz, 3 yıl sonra bütün köhnelikleri üzerimizden atıp çağdaşlıktan parıldamamız gerekiyor.
Alt yapıyı, millî iradenin tek sahibi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi sağlayacaktır. Birinci Meclis''i (1920-23) hiçbir çağda erişilemez şeref çizgisinde bırakırsak, en başarılı dönemlerden birini oluşturması elindedir. Temsil ettiği yüce milletin nefretle, küçümsemeyle izlediği pis parti çıkarlarından ve çekişmelerinden arınabilirse, AB için yasal desteği sağlar.
Bir şart daha var: İç Tüzük, ıslah edilmelidir. Vakit ziyanını mucip ne kadar unsur varsa, ortadan kaldırılmalıdır. 1980 meclisinde değiliz. 2000 yılıdır. Ve AB düzeyine tâlibiz ki, Türkiye''nin bütün çehresini değiştirecektir.
Anayasa tadili kaçınılmaz zarurettir. Paket hâlinde getirilmelidir. Bu zarurete Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay başkanları, hukuk profesörleri gibi otoriteler defalarca işaret ettiler. Askerî Anayasa ile AB''ye girmek istemek, trajikomik bir çelişkidir. Meclisin elini kolunu bağlayan, millet iradesine rezervler koyan bir metindir. Daha vahîmi, inanılmaz teferruata yer veren bir talimatnâmeye benzemesidir.
Cumhurbaşkanı statüsünün de ele alınacağı beyan edilmiştir. Lüzumludur. Anayasa Mahkemesi statüsünün gözden geçirilmesi daha önceliklidir. Yüksek Mahkeme, üst yasama meclisi hâline gelmiş, TBMM hazırlık-tahkikat kurulu hâline düşmüştür. Millî irade mahcup haldedir. Çıkardığı yasalar böylesine redde uğrayan bir demokrasi yoktur. Yürütme sürekli duraklamalarla, zaten parlak olmayan temposu düştükçe düşmektedir. Demokrasilerdeki yüksek mahkeme statüsü esas alınmalıdır. Hukuk devleti tabirinin bu derece vurgulandığı duyulmamıştır. Yargıç devleti manasına algılanmasına ramak kalmıştır.
Çağdaş uygarlık düzeyinde çizgi artık çok yükseklerdedir. Çizgiyi görebilmek için başını kaldırdığı zaman başı dönmeyecek bir siyasî iradeyi Türkiye Büyük Millet Meclisi''nden bekliyoruz.
Ermeni palavraları Strasburg''a sıçradı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Kasım, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Parlamentosu evvelki gün Türkiye raporunu oyladı. Verilen bir önerge ile, 1915 Ermeni soykırımının (!) Türkiye Cumhuriyeti tarafından tanınması dostça (!) tavsiye edildi. Parlamentodaki Yunan milletvekili Katiforis, iyi kulis yapmıştı. Kulaktan dolma iddialar dışında konunun cahili epey parlamenteri kandırdı. Paragraf 213 ret, 93 çekimsere karşı 234 oyla kabûl gördü. Türkiye raporunu hazırlayan ve emekli bir general olan Fransız milletvekili, paragrafı protesto etti.
85 yıllık bir olayın siyasî bir organda oylanması, ilim ve mantık üzerine oturan Avrupa medeniyetini gülünç, hattâ ilkel hâle getirdi. Ayrıca, NATO ve Gümrük Birliği üyesi önemli bir Avrupa devleti olan Türkiye''ye karşı, kabalık ve hoyratlık yapıldı. Böylesine -nezaket ne kelime- edeb sınırlarını aşan bir davranış Avrupa kültürüne aykırıdır.
Belli mihrakların bizi kızdırmak, infiâle sevketmek, sakar bir hareket yapmamızı sağlamak istedikleri açıktır. Türkiye''nin AB üyesi olmasından korkanlar vardır, başta Yunanistan geliyor. Türkiye, böyle tuzaklara düşmeyecek deneyimli Devlet adamlarınca yönetiliyor.
En büyük tarihî fırsatları inanılmaz bir aymazlıkla pas geçebilen yöneticilerin eline düşen en muazzam devletlerin bile başına böyle şeyler gelir. Evvelki gün Strasburg''da yapılan oylama aynı zamanda, AB dışında kalacak Türkiye''ye nasıl muamele edileceğini, ondan neler istenebileceğini gösteriyor. Görebilenlere gösteriyor.
Özal 11 yıl önce bizi, Avrupa Birliği''nin ince, uzun, meşakkatli bir yol olduğu hususunda uyarmıştı. Bu yolda tökezlememiz, nefesimizin kesilmesi için, daha epey teşebbüs yapılacak. Milletler, iradeleri nisbetinde ayakta kalır ve yükselirler
Ortaklık Belgesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Kasım, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Katılım Ortaklığı Belgesi, başta MHP, partilerimizi ve halkımızı rahatsız etti. Türkiye''ye Yol Haritası denen Belge''de olsun, Avrupa Parlamentosu''nda ve AB üyesi devletlerde olsun, Yunanistan ve Ermeniler''in tarihî hayallerini gerçekleştirmeye kalkışmak, hiç hoş bir şey değil. En hafif tabir budur.
Yoksa Belge''deki diğer düzenlemeler bizim için gereklidir, geçerlidir. Bunları şimdiye kadar Avrupa istediği için değil, Türk''e lâyık gördüğümüz için yürürlüğe koyamadığımızdan dolayı kusur bizdedir, siyasî organlarımızdadır.
Ülkemizdeki yerel küçük, ilkel dillerde yayın ve öğretim özgürlüğü istenmesindeki huzursuzluğumuz mübalağadır. Bu iş zaten bize rağmen PKK, Barzani, Talabani, İran, Irak, Suriye vs vs tarafından yapılıyor.
Kıbrıs meselesini elbette çözümlemek istiyoruz. 50 yıl Kıbrıs meselesi olmaz. Ama şartlarımız, haklarımız vardır. 1 yıllık ültimatoma benzer taleplerle bunlar yok sayılamaz.
Yunanlılar bir de Ege sınırları meselesini ortaya atınca, bardak taştı, denge bozuldu, perçem düştü, kel göründü. Anlı şanlı Avrupa devletlerinin nasıl Yunanistan''ın oyuncağı derekesine indiklerine hayret ederdik ama yakın ve uzak geçmişte böyle teşebbüslerin daniskasına şahit olduk.
Ermeni palavralarına gelince, can sıkmaya başladı. 1890''da, 1905, 1915, 1920, 1980''deki gibi hayal kırıklığına uğrayacaklar, Türk''ü bu derecede karşılarına almak Ermeniler''e ne sağlıyabilir? Bize kimse zorla bir şey yaptıramaz. Batılılar ise, gülünç oluyorlar. İlme, mantığa, hukuka, gerçeğe aykırı davranıyorlar. Uydurma soykırım senaryolarına hiç ihtiyaçları yoktur. En gerçekleri, en kanlıları, en tiksindiricileri, kendi yakın ve uzak tarihlerinde bol bol mevcuttur.
Duygusal olduğumuz bilindiği için kışkırtarak bize sakarlık yaptırmak, sonra oyunu bozduğumuzu iddia etmek istiyorlar. Bugün AB Konseyi toplanıyor. 9 Aralık Nice (Nis) zirvesinde Ortaklık Belgemiz karara bağlanacak. O zamana kadar az bir vaktimiz var. Yanlış ve eksik bir şey yapmıyalım.
AB''nin neresindeyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Kasım, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Tarihimizin dönemeç noktalarından birindeyiz. Dikkatli davranmamız lâzım. Çok soğukkanlı olmalıyız. Sıcakkanlı bir ulus için zor birşey. Ama mecburuz. Allah aşkına hamaset edebiyatına sarılmıyalım. Bizi sadece açmazlara sürükler.
Türk milletinin yüce menfaatlerini itidal, vakar ve bir o kadar vukuf ile savunacağız. Alternatifini bilmediğimiz kararlar vermiyeceğiz.
Dün Brüksel''de AB Dışişleri Bakanları, geçen hafta bize sunulan Ortaklık Belgesi''ni ele aldılar. Aralık ayı başında Fransa''nın Nice (Nis) şehrinde AB başbakanları zirve toplantısında buluşacaklar. Belge''nin son şeklini onaylıyacaklar.
Bu arada Wall Street Journal''in dünki Avrupa baskısındaki önemli yazı, Amerika Birleşik Devletleri''nin, Avrupa Birliği''ni uyaran bir üslûpla Türkiye''yi savunduğunu gösterdi.
1959''da Adnan Menderes''in, 1963''te İsmet İnönü''nün imzaladıkları andlaşmaları pas geçerek 1978''de Ortak Pazar''a Yunanistan ile birlikte müracaat etmeyip 10 yıl falan istememiz, Türkiye''nin geleceğini kararttı. Bunu ne kadar da çabuk unuttuk. Bugün bizi Yunan ve Ermeni palavra, hattâ tafralarını dinlemeye mahkûm etti. Atatürk''ün anlı şanlı cumhuriyeti, p.c. 3000 dolarda çakılıp kaldı.
Kıbrıs''ı, Ege''yi elbette savunacağız. Zor bir misyondur. Ama devletler, bu kabil zorlukları aşabildikleri nisbette güçlenirler. Devletlerin hayatı, insan hayatı gibidir. Sürekli ve dikkatli mücadeledir. Hele bir an gaflet uykusuna, rehavete kapılalım, başımıza neler gelir, çocuklarımızın geleceği olumsuz etkilenir.
AB normlarını hızla uygulıyalım. Öyle hızlı davranalım ki, 1922''deki gibi parmakları ağızlarında kalsın. O çizgiye erişemeyeceğimizi söyleyenleri ciddiye bile almıyalım. O çizgide Yunan ve Ermeni açgözlülüğü kahkahalarla karşılanacaktır. AB üyesi olup olmıyacağımız, ikinci derecededir. Zaten kararı biz vereceğiz.
Bundan sonra ne olur?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Kasım, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Brüksel''de toplanan AB Dışişleri Bakanları, Türkiye için Ortaklık Belgesi''ni onaylamayı ileri tarihe bıraktı. Zira Ankara, Kıbrıs''ın kısa ve Ege''nin orta vadeli taahhütler içine alınmasına karşı çıktı.
AB Dışişleri Bakanları 6 Aralık''ta gene toplanacak. 9 Aralık''ta ise Nice (Nis) şehrinde AB Hükûmet ve Devlet Başkanları zirvede buluşacak. Mahut Belge sonuncusunda da onaylanmadığı takdirde, bir dönem sonrasına sarkacak. Türkiye''de yüksek tansiyon sürüp gidecek. Zira, Yunan Ermeni taleplerini karşılamamız hayal bile edilemez.
En kötü ihtimali ele alalım: Avrupa Birliği''nin, Yunanistan''la anlaşmazlık hâlinde ve anlaşmazlığı birliğe taşıyacak bir Türkiye''den çekindiği ortadadır. Türkiye bu temayülü reddettiği takdirde, Avrupa Birliği''nden kopar. Amerika Birleşik Devletleri ile daha derinlemesine ilişkilere girer. Türkiye''nin kaç asırlık Avrupa devleti bulunduğu realitesi gölgelenir. Hattâ tarihî rotasında sapma olur. Zira ABD bir cihan devletidir. Her kıt''a, her ülke ile ilgilidir. Washington için Türkiye, seçkin bir müttefiktir. Bunun ötesi, dış politikamızı dar sınırlara kapatır.
Avrupa Birliği ile anlaşamayan bir Türkiye''de iktidara oynayan iki parti oluşur: Cumhuriyet geleneklerine bağlı, dış dünyaya karşı ihtiyatlı muhafazakâr bir parti... Ve demokrasi ağırlıklı, dışarıya alabildiğine açık bir liberal parti (bu tarifler bugünki partilerin hiçbirine uymadığı için kimsenin alınmasına lüzum yok!).
Af açmazını aşarız. 30 milyar götürdükleri ve götürme emri verenler açıklanamadığı için şimdilik özelleştirilemeyip sadece özerkleştirilen 3 devlet bankası sorununu bile çözeriz. Bu gibi şeyler, bizim başımıza sürekli belâ sarmak ibtilâmızın ürünleridir. Ama güneşte nasıl yerimizi alabileceğimiz meselesi bambaşka bir konudur. Münakaşaya başladığımız 200 yılı geçti...
Tarihimizin gerçekten bir dönüm noktasındayız.
Af problemi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Kasım, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
2001 bütçesinin müzakereleri Bütçe Komisyonu''nda devam ediyor. Sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi''ne inecek. Af Yasası, sanıyorum Bayram Öncesi''ne yetişemiyecek. Zaten 3 iktidar partisi arasında anlaşma sağlanamadı. Komisyonda görüşülmesi de uzayabilir.
Af konusu ortaya atıldığı zaman bu sütunda birkaç yazı ile fikrimizi açıklamıştık. Ciddi gerekçesi yoktu. Daha hafif şekilde ifade edelim: Mahzurları, faydasından çok fazla idi. Bu kanaatimizi, artık önüne geçilemez diye sunulduğu bu günlerde de değiştirmiş değiliz.
Üzerimizde, en çok gazeteci ve yazar hapseden ülke şaibesi vardı. Bundan kurtulmamız gerekiyordu. Bu da bazı yasalarda yapılacak basit tadillerle mümkündü.
Af Yasası ne şekilde çıkarsa çıksın, mahkûmlar ve yakınları dışında halkımızca iyi karşılanmıyacaktır. Millet, suç oranlarının anormal artışından yaka silkiyor. Zaten son derecede sakıncalı cezalara indirim sistemi uygulanıyor. Şimdi bir suçlular ordusu, kendileri için en küçük bir hazırlık yapılmaksızın masum vatandaşın arasına salınacak. Zaten kısa zamanda yarısı cezaevine dönecek.
Af Yasası''nın Çankaya ve Anayasa Mahkemesi safhaları da var. 1974 kısmî affının Anayasa Mahkemesi''ne gidince -eşitlik ilkesi bozulmasın diye!- bütün suçlulara teşmili Türkiye için yıkım oldu.
Nasıl mı? 12 Mart 1971 askerî müdahalesinin yakaladığı bütün azılı teröristler 1974''te salıverildi. Bunlar Türkiye''yi öylesine kana boğdular ki, 12 Eylül 1980''de asker bir daha geldi.
Türkiye Büyük Millet Meclisi''ne ve Cumhurbaşkanı''na daha kapsamlı şekilde kişinin affı yetkisi tanınması iyi olur. Böylece meselâ Necmettin Erbakan problemi çözümlenebilirdi. Af, çıksa da, gecikse de, vaz geçilse de, çok tartışılacaktır.
Kıbrıs
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Kasım, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın okuyucularımın Ramazan''larını kutluyorum. Mübarek ayın Türkiye için hayırlara vesile olmasına dua edelim. Gerçekten kritik bir ay yaşıyacağız.
Deprem dolayısıyla Âzerî kardeşlerimize tâziyetlerimi sunuyorum.
Haftaya, Kıbrıs için Çankaya''da alınan radikal kararın dünyadaki yankılarını izliyerek giriyoruz. AB dönem başkanı Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, Atina''da idi. Kıbrıs meselesinde taraflara itidal tavsiye etti.
Birleşmiş Milletler''den olsun, ABD ve Avrupa Birliği''nden olsun ilk tepkiler, bizim için olumsuzdur. Çankaya''da karar, bu husus bilinerek alındı. Gerek Mesut Yılmaz, gerek İsmail Cem, Türkiye''nin Kıbrıs görüşmelerini kesen taraf ithamına uğrıyacağını belirttiler. Görüşmelerde Türkiye yoktur. Fakat Kıbrıs''ta Yunanistan gibi Türkiye''nin de bulunduğu açıktır.
Olayların akışının, batımızda Yunanistan''a eklenmek istenen güneyimizde bir Rum devletinin AB çatısına alınmasıyla Türkiye''nin stratejik bakımdan tehdid altında kalması ihtimalinin gerçekleşmesine doğru gitmesi, Ankara''yı bu şekilde davranmaya zorladı. Kıbrıs''ın Türkiye''den önce AB''ye katılmak istenmesinde gösterilen acelecilik, şüphe oluşturan bir durumdur. Bu hususu pas geçmek mümkün değildir.
AB ile ilişkilerimiz, 10 gün sonra Fransa''nın Nice (Nis) şehrinde toplanacak 15 üye devletin hükûmet başkanlarının Brüksel Katılım Ortaklığı Belgesi hakkında verecekleri kararla belirlenecek. Bizim için en olumsuzu, Belge''nin onayını ileri tarihe atmalarıdır.
AB''nin Türkiye''ye malî taahhütlerini, çok defa Yunan vetosuna sığınarak yerine getirmemesi de dikkat çekicidir. Aynı AB, Sırbistan''a 4 milyar dolar vermeye hazırlanıyor. Halbuki Stalin ve Hitler''den sonra asrımızda Avrupa''nın yetiştirdiği en büyük cani Miloşeviç, hâlâ Belgrad''da politika yapıyor.
Bütün bu sevimsiz gelişmeler, AB normlarını savsaklamak için bahane oluşturamaz. O normlar bize lâzımdır, yararlıdır. Ülkemizi ve milletimizi çağdaş düzene sokabilse idik, üzerimize bu kadar gelmezlerdi. Savsaklamak alışkanlığımızdan tam bir dönüş yapmaya mecburuz. Aksi takdirde üzerimize çok daha fazla geleceklerdir. Bu gerçeği göremiyen ve kavrıyamıyanlar, politik yeteneğinden mahrumdurlar. Zaten politik gelecekleri olmaz.
Kıbrıs ve Filistin
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Kasım, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Şeyhü''l-Muharrirîn üstâdımız dostumuz Ahmet Kabaklı''ya geçmiş olsun temennisiyle yazıma başlıyorum. Daha uzun yıllar güzel yazılarını zevkle okuyacağız.
Dünyanın en tecrübeli Devlet adamı olan Süleyman Demirel, diplomasideki maharetini New York''ta sergiliyor. Türkiye politikasında kendisine yer bulunamadı. Şimdi İsrail''in ve Filistin''in güven belirttikleri bir arabulucu. Hedef, Filistin''de akan kanın durdurulmasıdır. Çarpışmaların genişlemesi, boyutlanması, hele yeni bir İsrail-Arap savaşı ihtimali, Batı''yı da, Doğu''yu da endişelendiriyor.
Başkan Clinton, Filistin gibi Kıbrıs''ta da hayal kırıklığına uğrayarak Beyaz Saray''a veda ediyor. Şimdiden büyük başkanlar arasındaki tarihî yerini aldı. Türkiye''nin dostu sıfatıyle de bizim tarihimize geçti.
Kıbrıs konusunda Birleşik Amerika, başka bir müzakere zemini oluşturacaktır. Pekçok devlet, Filistin''de ve Kıbrıs''ta çözüme varılamamasından rahatsızdır. Yugoslavya''da ancak yapay bir barış elde edilebildi, memnun olan taraf yoktur. Filistin ve bizim meselemiz Kıbrıs''ta aynı sonuç arzu edilmez. Yugoslavya''da birçok taraf vardı, gene öyledir. Filistin ve Kıbrıs''ta sadece iki taraf bulunuyor. Bu bakımdan çözüm daha kolay görünüyorsa da, hiç öyle değildir.
Kıbrıs konusunda redde uğrayan Batı, Türkiye''ye baskıyı arttırabilir. Baskıyla zoraki iş yapmıyacağımız açıktır. Tehlike, eski alışkanlıklarımıza uyarak sorunu hemen hamâset yoluna dökmemizdedir. Diplomasi, hamâset karşısında geriler, çekinir, hattâ korkabilir.
Çağdaş normları savsakladığımız âşikârdır. Bu, 200 yıl önce çizilmiş Türk Devlet politikasına aykırı bir tutumdur. Atatürk''ü, muâsır medeniyet seviyesini pas geçmektir. İç problemlere gömülerek dışarıya bakamamak olmaz. Milletin parasını koruyamadığımız, hırsıza ve uğursuza kaptırdığımız ortadadır. Ancak asıl tarihî sorumluluk, bir yüce milletin, daha önemli olan zamanını harcamaktır. Geçmiş zamanda yapılamıyanların da, yanlış yapılanların da telâfisi yoktur.
Bu çerçevede, millî davalarda, sımsıkı kilitleniriz. Doğru yol gösterildiğine inandığı zaman milletimizin aşamıyacağı hiçbir zorluk mevcut değildir.
Avrupa''nın neresindeyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Kasım, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Mesut Yılmaz Kıbrıs ve Ege''de meselelerin sadece Türkiye tarafından ve Yunanistan''ın istediği gibi çözümlenmesi beklendiği takdirde, Avrupa Birliği üyeliği Türkiye için câzib olmaktan çıkar dedi. Üç defa Başbakanlık ve ayrıca Dışişleri Bakanlığı yapmış, AB''den sorumlu Başbakan Yardımcısının bu fikrine katılıyoruz.
Bununla beraber Çankaya zirvesinde alınan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti''nin Birleşmiş Milletler aracılığıyla yapılan müzakereden çekilmesi kararını müfrit veya erken bulanlar vardır. Zirve kararı Türkiye''yi geriye götürürse, eleştiriler artacaktır.
Çankaya''da bir karar alınmıştır. Türk devletine yakışır bir vekar ve soğukkanlılıkla uygulanırsa, millî politika hâline gelir. Ancak bu kararı Türkiye''nin Avrupa Birliği''ne ve Birleşmiş Milletler''e (dolayısıyla Birleşik Amerika''ya) âdetâ savaş ilân ettiği şeklinde algılayan ve değerlendiren insanlarımız da mevcuttur. Böylesine heyecanlar, tarihimizde felâketlere, çok büyük felâketlere sebep oldu.
10 gün sonra Fransa''nın Nice (Nis) şehrinde 15 AB üyesi başbakanın (ve devlet başkanının) yapacağı zirvede, Brüksel''de yayınlanan Katılım Ortaklığı Belgesi''nin tadil edilmesi ihtimalinin çok zayıf bulunduğunu Dışişleri Bakanı İsmail Cem açıkça söyledi. Şunu da söylemesi gerekirdi: Brüksel Belgesi, Ankara ile maddeleri üzerinde mutabakata varılarak yayınlandı. Son saatler içinde Kıbrıs meselesine, hem de 1 yıl içinde çözüm isteyen paragraf, haberimiz ve onayımız olmaksızın eklendi. Ayrıca Ege meselesinde çözüm isteği, Ermeni palavralarının Avrupa''yı küçük düşüren gülünç gerekçelerle tekrarı, Kürt asıllı vatandaşlarımıza zarar verecek bir Kürtçülüğe soyunulması, Ankara''yı sertleştirdi.
Haklı bir tutumdur. Milli bir politika şeklinde değerlendirip izleyeceğiz. Ancak Brüksel Belgesi''nde yazılanların yapılıp yapılmadığına da aynı derecede dikkat edeceğiz. Savsaklayanları asla hoş görmeyeceğiz.
Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin yepyeni bir Türkiye oluşturacak reformlar yapabilmesi ve diplomasimizin aktif bir başarıya ulaşması, hükûmeti güçlendirecektir. Bu suretle çatlak sesler azalır. Türk insanının karamsarlığı ümide dönebilir. AB ile ilişkilerimiz, Avrupa''nın neresinde bulunduğumuzu açığa vuracaktır. Dış politikamızdan başka iç politikamızı da belirleyecektir.
Sıkıntılı günlerimiz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Kasım, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa''dan maruz kaldığımız densizlikler artıyor. İsmail Cem''e yapılan eylem, edepsizlik sınırlarını bile aştı. İran meclisindeki Ermeni milletvekilleri furyaya katılıyorlar. 1915 tehcîrini soykırım şeklinde ilân ettirmek için önerge verdiler.
Yakında Türk Cumhuriyetlerinden bile çatlak ses yükselebilir. Zira ümitleri, AB üyesi bir Türkiye idi. Bu köprü ile Batı''ya kolay ulaşmak, AB üyesi Türkiye''nin prestijinden faydalanmak istiyorlardı.
Bu sütunda bıkıp usanmadan yazdığımız gibi, Avrupa''dan uzaklaştığımız nisbette üzerimize geleceklerdir. Yaklaştığımız nisbette yumuşayacaklardır.
Kıbrıs ve Ege''de çözüm için hazırlıklarımız olmak gerekiyor ve elbette vardır. Bunları, Türk''e yakışır ve yararlı metot ve üslûp içinde çözelim. 15+10 AB üyesi ve adayı gibi, komşuları ile sınır anlaşmazlığı bulunmayan devletler arasına girelim.
İdamlı ve sansürlü bir ülkenin değil AB üyesi, Avrupalı olması artık mümkün değil. 25 devletin toplamından akıllı olsak bile, bu iddiamızı kabûl etmezler. Bu tip devletler çağdaş Avrupa''da mazide kaldı.
Her bakımdan krizli, bir o kadar hassas günlerdeyiz. Potansiyelimiz var, ekonomik krizin mutlaka aşılması lâzım. MİT müsteşarının çıkışını ise, dünkü Millî Güvenlik Kurulu''nun vardığı sonuçlardan sonra daha doğru değerlendirebileceğiz.
Özelleştirmede, en geri ülkelerin gerisindeyiz. Ulaştırma Bakanı, Özelleştirme İdaresi''ni itham ediyor. Daha açık, çok açık konuşmalıdır. Yarım konuşmaktansa hiç konuşmamak iyidir. Aksi takdirde Bakan, özelleştirmeye akıl erdiremeyen acemi politikacı damgası yiyebilir. Ancak Telekom''da ve diğer özelleştirmelerde yolsuzluk varsa, milletin varlığı satılmaktadır, açığa çıkmalı. Yolsuzluk yapanlar politikacı olsun, bürokrat olsun, doğduklarına pişman edilmelidir. Bu takdirde Prof. Enis Öksüz gerçekten millî hizmette bulunur, politikada yıldızı parlar.
Krizin sonu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Aralık, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Para denen nesnenin korkaklık derecesinde hassasiyetini bütün iktisatçılar bilir. Onun için psikolojik ortam birinci derecede önemlidir.
Parayı hangi etkenler veya kişiler korkuttu da borsa vahîm şekilde geriledi, milyarlarca dolar çekilip bir yerlere gitti?
AB üzerindeki münakaşalar, belirsizlik doğurdu. İstikrarın bozulması tehlikesi başgösterdi. Hükûmetin hem kendi içinde, hem Devlet organları ile arasında uyumsuzluk belirtileri açığa çıktı. Hâsılı AB için ümidin zayıflaması ekonomiyi vurdu.
Refaha götüren ekonomi, sulh ve sükûn ortamında gelişir. Biz, çevremizin azılı düşmanlarla çevrili bulunduğunu sürekli tekrarladık. Kim bu azılı düşmanlar? Netameli bir coğrafyada yaşayan ve Türkiye''den ödleri kopan devletler... Kıbrıs, Ege, Ermeni maskaralıklarını bir türlü önleyemedik. Vize üzerine vize konan bir Türkiye hâline geldik. Yalnız ordumuzun gücünden değil, teşebbüs yeteneğimizden ve aktif nüfusumuzdan da korkulduğu âşikârdır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin tek üstün irâde olduğunu gösteremedik. Meclis, yetkisini kırpan ve kısıtlayan bir anayasayı değiştiremedi. Özelleştirmedeki beceriksizliğimize dünya parmak ısırdı. KİT üzerine KİT yığdık. Meclisi bile KİT hâline getirdik. Dünyanın birinci memur devleti hâline geldik. Sonra memura gereken maaşı vermekte acze düştük.
Çeyrek asırlık bir enflasyon girdâbına düşmüş, ekonomisinin yarısı kayıt dışı, dış anlaşmazlıklarını çözümleyemeyen bir ülkeye, elbette yabancı sermaye gelmedi. Gelmek isteyenleri üstelik dehşet saçan kırtasiyeciliğimiz ve rüşvet alışkanlığımızla kaçırdık.
Türk tarihinin akışını, 200 yıllık Yenileşme davamızı, Atatürk''ün gösterdiği hedefi anlamakta zorlandığımız, gerçeklerin en acısıdır.
Dünya ile ilişkilerin zayıfladığı, içe kapanma belirtilerinin kuvvetlendiği ortamda ekonomi gelişmez, durur. Bu kadar korkutulan para, ekonomiden çekilir. Elbette altından kalkacak potansiyele elhamdülillah sahip bulunduğumuz krizi, küçük sebeplere bağlamak doğru değildir. Kriz atlatılmak üzeredir. Acı bir ders oldu. Gözümüzü açabildi ise, telâfi ederiz.
Kriz ve siyasî iktidar
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Aralık, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Krizin, âcil ve derhal tedbir alınamadığı için önlenemediği söyleniyor. Halbuki AB ve BM, hattâ ABD''ye rest çekildikten sonra, finans tedbirlerinin hemen el altında bulundurulması gerekiyordu.
Velâkin, normal devletlerin iki veya iki buçuk misli sayısındaki bir bakanlar kurulunun, çok hantallaşacağı, âşikârdı. Bir kısmı politika acemisi ve durgun mizaçlı bakanlarımızın, modern yürütmenin temposuna ayak uyduramayacakları, akıl bile erdiremeyecekleri âşikârdı. Bunu kestirmek için lider yeteneğine hâcet yoktu. Binâenaleyh ekonominin daha fazla, birkaç yüksek bürokratın sorumluluğunda kaldığı anlaşılıyor.
Ancak krizin, bugünkü perişanlığın ve köhneliğin suçunun bir buçuk yıllık bir koalisyona yüklenemeyeceği açıktır. Derine gidildiği takdirde, pekçok tedbir ve reformda çeyrek, yarım, bir yüzyıl geç kaldığımızı elbette biliyoruz. Hele 1999''dan önceki yıllarda görülen politik basiretsizlik Türkiye''yi gerilere itti.
Bütün bu kötü miras, Ecevit-Bahçeli-Yılmaz koalisyonunun sırtına yüklendi. Ama bu husus bizi, hükûmeti eleştirmekten alıkoyamaz. Bir yıkım oluşturacak erken seçim dışında bu iktidarın alternatifi bir şey getiremeyeceği için, tenkitlerimizde ılımlılığa dikkat ediyoruz.
Yoksa, inşallah sona ermek üzere bulunan bu çapta bir ekonomik kriz, normal demokrasilerde hükûmeti sallar.
Dış ilişkileri bozulan bir Türkiye''nin içine kapanacağı, durgun bir yönetimin girdâbında bocalayacağı endişesi, krizin birinci sebebidir. Çok daha fazla liberallik, çok daha demokrasi... Bütün vatan sathı, bu ihtiyacı haykırıyor. Bu feryadı duyamayanlar, ülkeyi zora ve yoksulluğa mahkûm kılar. Duyabilmek ve duyduğunu yürütmeye dönüştürebilmek yeteneğini gösterenin siyasî yıldızı parlar. Bu yetenek ise, geniş görüş açısı ile kazanılır. Doksan dereceden bütün çevreyi gördüğünü sananlardan kaçınmamız gerekiyor.
İç ve dış gelişmeler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Aralık, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Gündemimiz ekonomik krizdir. AB ile ilişkilerimiz aynı derecede ağırlık taşıyor. Türkiye ile AB''nin arasını açmak, dolayısıyla Türkiye''yi Avrupa''dan dışlayıp Asya modeline sokmak isteyenler, büyük gayret içindedirler. 200 yıllık gayrettir, devam ediyor.
PKK''ya resmî mektup, bu yolda planlanmış bir maskara örnek gibi görünüyordu. Ama mektubu imzalayan ve türkofil olduğu iddia edilen adamın, daha önce Lozan anlaşmasını eleştirmek gibi marifetleri bulunduğu hatırlatıldı.
Hükûmet, ekonomik krizin bazı kişilerce düzenlendiğini söylüyor. İğrenç çıkarları için milletin can damarlarını emen bu kişileri tanımak hakkımızdır.
Böylesine bir ortamda ana muhalefet lideri Recai Kutan, hükûmetin istifasını istiyor. Tansu Çiller ise iktidara, tecrübe, bilgi ve görgüsünden faydalanmasını teklif ediyor. Bu takdirde Fazilet, tek muhalefet partisi durumunda kalır. Ancak Doğru Yol, 3 koalisyon ortağından birini dışarıda bırakmak şıkkını da düşünmüş olacaktır.
Daha ciddi yazmak gerekirse, hükûmetin zor durumu çeşitli ümitler oluşturuyor, diyebiliriz.
Dışardan âcil taze para talebimiz ile Avrupa''da Katılım Ortaklığı Belgesi''nin redaksiyonu, aynı günlere isabet ediyor. İkisi arasında ilişki bulunduğu bile söylenebilir.
Ekonomisini ve demokrasisini çağdaş çizgiye taşımakta zorlanan devletler, dışarıdan her türlü densizliğe davetiye çıkarırlar. İçeride, yolsuzluğun her çeşidine muhâtab olurlar. Bir kısır döngü (dâire-i fâside) girdâbına düşülür ki, kurtulabilmek tavizsiz bir millî iradeyle mümkündür. İrade oluşmazsa ülke, içine kapanarak rahatlayacağını sanır. Ve böylece bir türlü kurtulamadığı dertlerini katmerleştirir. Türkiye bu tarih sürecini yaşıyor. Bizim görüşümüz budur.
Çifte kriz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Aralık, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bize göre tamamen bağlantılı olan politik ve ekonomik kriz, zirveden düşme noktasına geldi. Politik kriz Brüksel''de çözümlendi. Ekonomik krizin aşılması kolaylaştı.
Krizin temel sebebi, AB ile köprülerin atılacağı endişesi idi. Evvelsi gün öğleyin bu endişe ortadan kalktı. Ekonomik kriz de alçalacak ve sona erecektir. Carlo Cottarelli, 10 gün Ankara''da kalacak. Başkan Clinton, Türkiye''ye destek verilmesi için finans kurumlarını uyardı. Ayrıca gerek Avrupa Birliği, gerek Atina''ya, dışlanan bir Türkiye''nin oluşturacağı sakıncaları vurguladı.
AB, Avrupa''dan kopacak kocaman bir Türkiye''nin Batı''nın nasıl dengesini bozabileceğini görecek derecede akıllıdır. Yunanistan bile bu durumdaki bir Türkiye''den çekinmektedir.
Fransa Cumhurbaşkanı Chirac, Ankara''nın kabûl edebileceği bir metin için ağırlığını koydu. Fransa Dışişleri Bakanı ve müddeti bitmek üzere bulunan AB Dönem Başkanı Hubert Vedrine, elini çabuk tuttu, Nice zirvesine tatsız bir anlaşmazlığı taşımadı. Ankara gibi kararlı ve sert bir muhâtabla, Atina gibi oynak ve AB''de olduğunu unutup aklı hâlâ megali idea''ya takılıp kalmış bir üyesini aynı metne razı etmek için çok çalıştı. Telefon diplomasisi işledi. Günther Verheugen''in çabaları bunlara eklendi. Karşılarında İsmail Cem gibi sabırlı, dirayetli ve iyi niyetli bir Türk Dışişleri Bakanı bulmaları, sonucu kolaylaştırdı. Başbakan Ecevit ve Cem, Nice (Nis) zirvesinde, Katılım Ortaklığı Belgesi''nin onayına katılacaklardır.
Bununla beraber bu güzel gelişmenin nasıl uygulanacağını görmeden, sevinmemek daha doğrudur. BM Genel Sekreteri Kofi Annan''ın temsilcisi Perulu diplomat Alvaro de Soto, dün Lefkoşe''de epey terledi.
Avrupa Birliği''nin Türkiye için daha kararlı davranması, kötü niyetler varsa -ki vardır- bunları bertaraf etmesi, finans kaynaklarını işletmeye başlaması gerekiyor. Bize gelince, Helsinki''den bu yana uyuduk. Bu rehâvetin devamı, Türkiye için acı ve kötü bir rüyaya dönüşebilir. Nelere imza koydu isek icaplarını yerine getirmek durumundayız.
Ekonomik kriz, tekrarlıyoruz, bu olumlu politik gelişmenin etkisiyle gerileyecek, çözülecektir. Akabinde, zararımızı saptayalım, bu zarara niçin uğradığımızı teşhis edelim.
Krizden çıkarken
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Aralık, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Çok ciddi bir finans krizini aşmak üzere bulunduğumuz kesinleşti. Her kesime, her vatandaşa geçmiş olsun! Gelecek haftalarda önümüz açılacak. Ama bu iyimserliğin devamı şarta bağlıdır: Sakarlık etmeyeceğiz. Devleti sakarlık etmeden yöneteceğiz. Tedbiri, krizden önce almayı öğreneceğiz. Haddini ve kendini bilmeyenleri hizaya getireceğiz.
Batı; dışlanan, üzerine gidilen, kendi hâline bırakılan, içine kapanan bir Türkiye''nin kopması tehlikesini göze almadı. IMF, Dünya Bankası, AB, daha anlayışlı davranmaya, muslukları açmaya karar verdi.
Türkiye''nin önemi ve gücü, coğrafyasından, tarihinden, insan potansiyelinden, Batı''ya dönük hayat tarzından, ordusunun kudretinden kaynaklanıyor. İyi yönetilmesinden, sorumlu davranışlarından, demokrasiye uyumundan, zenginliğinden, ekonomisinden, muâsır seviyesinden ileri gelmiyor. Bu faktörlerde sınıfta kaldığımız bile söylenebilir.
Akla gelebilen, hattâ gelemiyen her çeşit KİT''i üreten, bu KİT''lerden kurtulamayan, kurtulmayı akıl bile edemeyen bir ülkeyiz. Özelleştirmekteki bağnazlığımız, komünist Çin''den fazladır. Bilakis yeni yeni birimler oluşturmak peşindeyiz. Reformdan, yenileşmeden, statükoyu bozmaktan, modası çoktan geçip muzır hâle gelen kurumlara dokunmaktan nefretimiz âşikârdır.
Devleti, daha doğru tabirle milleti soymak konusunda evrensel rekorlara ulaştığımız ortadadır. Düğünlerde, sünnetlerde, arabesklerde ve daha başkalarında harcanan servetler, tüyler ürpertiyor.
Hepsinden vahimi, değil geleceği, önümüzü görmek yeteneğimizi kullanmaktaki aczimizdir. Hızlı davranmak ve derhal icraya dökmek hasletleri bize yabancıdır. Yasalarımız, düzenimiz, kurumlarımız, en kötüsü zihniyetimiz, engelleri aşan değil, engel koyan bir sistem oluşturmuştur.
Her kişinin, her birimin, silkinmesi, kendine gelmesi lâzım. Türkiye, öyle beş on milyar dolar için ıstırap çekecek, utanacak bir devlet değildir. Geçtiğimiz pis krizden bu kadarcık ders alamazsak bize yazıklar olsun!
Nice Zirvesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Aralık, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Fransa''nın -kış ikliminin yumuşaklığı ile tanınan- Akdeniz şehri Nice (Nis), Avrupa Birliği zirvesini ağırlıyor. AB''nin 15 üyesinin hükûmet (bazılarının devlet) başkanları ile 13 aday ülkeninkiler, Dışişleri Bakanlarının eşliğinde Nice''te bulunuyorlar. 13 aday arasında Türkiye''yi Başbakan Bülent Ecevit temsil ediyor, refakatinde İsmail Cem ve kalabalık bir diplomatlar heyeti var. Zira Türkiye ilk defa -aday üye statüsünde olsa bile- AB zirvesine katılıyor.
Zirvede Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ev sahibi durumunda. Fransa Dışişleri Bakanı Hubert Vedrine''nin AB Dönem Başkanlığı sona eriyor. Türkiye, resmen adaylığının belki en zorlu ilk zaman diliminde 6 ay müddetle, yeni dönem başkanı İsveç''in hanım Dışişleri Bakanı Anna Lint''e muhâtap olacak.
Anna Lint, 43 yaşında bir politikacı. İsveç''te sosyal demokrat parti başkanlığına, dolayısıyla başbakanlığa gelebileceği konuşuluyor. Kürt vatandaşlarımızla çok ilgileniyor. Son seçimde İsveç parlamentosuna bir Kürt hanım da milletvekili olarak girdi. Kral Demirbaş Şarl''ın ülkesi, hayli zamandan beri Kürtler''in en faal bulundukları devlet durumundadır.
AB üyesi 15 devlet; Fransa, Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, İngiltere, İrlanda, İspanya, Portekiz, Yunanistan, İsveç, Danimarka, Finlandiya, Avusturya... Türkiye''nin çoktan bunların arasında bulunması gerekiyordu. Bugün başımızı ağrıtan, hatta başımıza belâ olan pek çok dert, bahis konusu bile değildi.
Hele, çıkmak üzere bulunduğumuz finans krizi çeşidinden bir sorun, asla yaşanmazdı. Eski günahların gölgesi uzun olur kelâmını hiç unutmamalıyız. Bugün yapacağımız her hata, büyüyerek çocuklarımıza intikal eder, onların geleceklerini karartır.
Haftayı, Nice şenliğinin neş''esi içinde, iyimserlikle kapatıyoruz. Ekonomik krizi atlatıyoruz. Dışilişkilerimiz yumuşadı. Şartlı salıverme problemi bile bugün Meclis''te çözümlenecek. Anayasa''nın 4 maddesinin değiştirilmesi üzerinde keza 5 parti anlaşmaya vardı.
Yol ayırımındayız
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Aralık, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa''nın neresindeyiz? sorusunun cevabı, ne içindeyiz, ne dışında şeklindedir.
Avrupa Birliği''ne girmediğimiz ihtimalini değerlendirelim: Türkiye''yi bölmek isteyenler azacaklardır. Tabiatiyle bölemiyeceklerdir. Fakat bize yüz milyarlarca dolara mâl olacak, bizi demokrasiden uzaklaştıracak bir ortam oluşacaktır. Türkiye dışarıdan ekonomik destek değil, köstek görecektir. Çok nüfuslu, yoksul ülkelere yaklaşacağız. Türk âlemi ile râbıtalarımız gevşeyecek yahut kopacaktır. Birleşik Amerika ile çok fazla uyum sağlamaya mecbur kalacağız. Böylesine bir yoksulluk ve perişanlık içinde başta dilimiz, bütün millî kültürümüz gerileyecektir. Muâsır medeniyetin sadece lâfını edip hayalini kurmakla avunacağız. Türkiye''de iki parti iktidar mücadelesi yapacaktır: Dışarıya kapalı, hiç değilse dışarıya karşı şüpheyle bakan, ekonomide devletçi, muhafazakâr bir parti. Dışarıya açılmaya çabalıyan, liberal bir parti. Bunların çekişmesi epey yılımızı alacaktır. Sonunda liberaller kazanır. Avrupa Birliği''ne girmek azmini gösterebilirsek, Türkiye''yi bölme tasavvurları tavsar, silinmese bile fantezi hâline gelir, marjinalleşir, hattâ fantastik bulunur, tehlike olmaktan çıkar. Ekonomide, yeterli veya yetersiz, ama mutlaka dış destek alırız. Yoksulluktan kurtulmak ümidi artar ve sonunda mutlaka kurtuluruz. İç çekişmeler asgarîye iner. Çeteler, mafya, yolsuzluk ortadan kalkar. Bir yol daha var: Avrupa düzenini, ekonomisini, demokrasisini, hukukunu, insan haklarını, rejimini, kesin bir programla uygulamaya geçeriz. Türk''ü, lâfla değil, gerçekten çağdaş insanlık nimetlerine lâyık görürüz. O zaman Avrupa Birliği''ne girip girmemek bize vız gelir. Bizim görüşümüz budur. Tabiatiyle ve öncelikle ekonomik kriz belâsından kurtulmamız gerekiyor. Şartlı Salıverme''nin başımıza neler açacağını da bilmiyoruz. Bu arada komünizmin hortladığına dikkat çekmek istiyoruz.
Güçlü ve hızlı bir yasama ve yürütme
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Aralık, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yaşadığımız olumsuzlukların birinci sebebi, yasama ve yürütmenin zaafından kaynaklanıyor. Bunu kaç defa yazdık. Yasama ve yürütmenin boşluğunu yargı ve bürokrasi yani atanmış organlar doldurmaya çalışıyor. Böylece denge bozuluyor.
İradesi münakaşa edilemez en yüce Devlet organı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Çankaya''nın ve Anayasa Mahkemesi''nin düzeltmelerine, itirazlarına muhâtab ve muhtaç bulunmasının mânâsını kavramış değildir. Reform meclisi gibi işlemiyor. Gelecek seçimlere 400 milletvekili sayısı ile gireceğini, o zamana kadar birkaç bin Meclis görevlisini azaltacağını ve bütün milletvekili lojmanlarını satacağını ilân etse, yer yerinden oynar, büyük prestij kazanır (milletvekillerine nakden mesken ödeneği verilebilir). Bu gibi -aslında hiç radikal sayılmayacak- hususlar konuşulmuyor bile. İnkılâpçılık ruhunda bırakınız Atatürk''ü, Sultan Mahmud, Reşid Paşa, hattâ Sultan Selim yeteneğini kaybettik.
Yürütmeye gelince, bu sayıda bir Bakanlar Kurulu akla ziyandır. Tedbirler zamanında alınmıyor, ağır karar verebilen birkaç bürokrata bırakılıyor. Ekonominin ve dış politikanın nereye gittiği kestirilemiyor. Krizler oluşuyor.
Gümrük Birliği''nden ve Helsinki''den bu yana reform yapmaksızın Nice''e giderseniz, ülkemiz Slovakya ve Slovenya, Romanya ve Bulgaristan''ın gerisine düşer. Meselâ fiilen uygulamadığımız ve bütün Avrupa kıt''asında yasaklanmış idam cezasını niçin kaldırmadığımızın pratik ve pragmatik bir açıklaması yoktur, sadece safsatası vardır. Evvelki gün Yargıtay Başkanı, bu hususa tekrar işaret etti ve AB normlarına uygun ve AB kriterlerine aykırı bulunmayan yeni bir Anayasa için tekrar uyardı.
Hiçbir dış güç bizi çağdaş uygarlığın 10 yıl veya 50 yıl gerisine atamaz. Bunu, 200 yıldan bu yana yaptığımız gibi, sadece biz irtikâb edebiliriz. Bugün kendimize gelelim, yarın kendimizi bambaşka ufuklarda buluruz. Ama, ufuk sahibi olmak şarttır.
Gündem, hükûmet ve ulusal program
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Aralık, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hükûmet, gündeme hakim değil. Gündem, hükûmetin dışında oluşuyor, hattâ oluşturuluyor. Yürütme, sürprizlerle karşılaşıyor. Sürprizleri bile ânında tedbirlerle savuşturamıyor.
Hükûmetler arada üyelerini değiştirirler. Her partiden bazı bakanların değişmesi, medyayı ilgilendirir, gündem değişir. Hele bakan sayısı azaltılırsa, ilâveten prestij kazanılır.
Nöbet değişimi, Devlet dediğimiz muazzam mekanizmanın işleyebilmesi için şarttır. Az başarı gösteren bakanlar vardır. Ciddi meşgalesi bulunmayanlar bile vardır. Liderlerini memnun edemeyen, hattâ zor durumda bırakanlar mevcuttur.
Böylesine asgarî ve normal yenileşmenin bile denge bozacağından korkulursa, hiçbir radikal icra mümkün olmaz.
Ulusal Program, en geç 15 Ocak 2001''de açıklanacak. Aynı zamanda Avrupa''ya ve uygar dünyaya taahhüt mahiyetindedir. Böyle olmasa bile, Türkiye Cumhuriyeti''nin neyi başarıp neyi başaramayacağının göstergesidir. Yeteneğimiz, kapasitemiz, hattâ potansiyelimiz test edilecektir. Buna göre muamele göreceğiz.
Ulusal Program''da, maalesef bizi muâsır medeniyet seviyesine çıkartacak radikal reformlar bulunmayacaktır. Bir tanzimat (düzenleme), bir ıslahat (iyileştirme) programıdır. Halbuki ihtiyacımız, köklü değişim getirecek inkılâplardır. Zira çağımızdan uzak düştük. Almak zorunda bulunduğumuz mesafe, biz hây ve hûy ile uğraşırken, çok uzamıştır. Atı alan Üsküdar''ı geçmiştir. Biz yaya kaldık. Az gittik, uz bile gidemedik.
Ulusal Program''ın, liderlerimiz tarafından Yüce Meclis''e, halkımıza madde madde açıklanması, ümit doğuracaktır. İnandırıcılık birinci derecededir. Bu programla Türkiye''nin birçok engeli aşacağına -kronik septikler dışında- herkes inanmalıdır. Politikacılarımızın direncine, ciddiyetine, azmine, iradesine bağlıdır. Bunun için oy istemediler mi? Bunun için oy almadılar mı?
Şartlı salıverme
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Aralık, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İki yıl oluyor, af konusu ilk ortaya atıldığı zaman, telaffuzunun bile zarar vereceğini, bu sütunda yazdık. Fikrimizi, o zamandan bu yana defalarca tekrarladık.
Türkiye Büyük Millet Meclisi''nden çıkan bir yasayı, bir kararı, cumhurbaşkanının veya Anayasa Mahkemesi''nin geri çevirmesi veya değiştirmesi, beni fevkalâde rahatsız eder. Demokrasilerde çok az kullanılan bir mekanizmadır. Bizde cılkı çıkarılmıştır. Yüce Meclis ve demokrasi, derin yaralar almıştır. 1974 Af Yasası''nın, Anayasa Mahkemesi''nin kendisini yüksek yasama meclisi yerine koyarak en azılı teröristleri ve Devlet düşmanlarını salıverecek şekilde genişletmesi, Türkiye''yi karmakarışık etti. 12 Eylül 1980''de asker geldi.
Bununla beraber liderlerin danışmayarak veya yanlış danışarak verdikleri kararları, milletvekillerine baskı yaparak hatalı yasalar hâlinde çıkarttıkları, diğer bir gerçektir. Bu bakımdan geçen yıl Sayın Süleyman Demirel''in Af Yasası''nı iadesini haklı bulmuştuk. Bu defa da Sayın Ahmet Necdet Sezer''in iadesini haklı buluyoruz. Vatandaşlarımız kâbus görüyorlardı, rahatladılar.
Türkiye''nin aktüel hayatî konuları, ekonomi ve çağdaş reformlar dizisidir. Böyle olduğu halde hükûmet, şartlı salıvermede ısrar ediyor. Kanunu aynen mi, Cumhurbaşkanı''nın vurguladığı hususları düzelterek mi Meclis''e sunacağını bilmiyorum. Meclis iradesini münakaşa etmeyiz. Ancak korkumuz, kanunun Anayasa Mahkemesi''ne gitmesi ve orada eşitlik kavramının hatalı tefsiriyle, hapishanelerin boşaltılmasıdır. Hapishaneleri boş bir bakanlık, Adalet Bakanının hoşuna gidecektir. Vatandaşın hakları ne olacaktır?
Bununla beraber, binlerce mahkûm ailesinin ümidinin kırılması, hakikaten trajik bir durumdur. Ve bir eski Başbakanın hapse gönderilmesi, Türk devletinin imajını bozar. Meclis de, Çankaya da, Anayasa Mahkemesi de, gittikçe çaresizliklere düşeceklerdir, şimdiden düşmüşlerdir. Zira modası geçmiş sürüyle kanun, ellerini kollarını bağlamaktadır. Başta talimatname ve yasaknameyi andıran bir anayasa geliyor. Devletin ve vatandaşın menfaatleri, bu çağ dışı formalitelerle heder oluyor.
Hükûmet ve iş dünyası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Aralık, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
TÜSİAD''ın hükûmete verdiği ültimatoma benzer öğütler üzerinde duramadık. Halbuki önemli şeyler söylenmiştir. Üstelik Ankara''ya kadar zahmet etmişlerdir.
TÜSİAD''ın fikirlerinin tamamına yakınına katıldığımızı söylemek isteriz. Ancak TÜSİAD da, medya da millî irade değildir. Millî irade Türkiye Büyük Millet Meclisi ve içinden çıkarıp güvenoyu verdiği yürütme organı yani hükûmettir. Demokrasilerde devleti yöneten kişi de -başkanlık sistemi değilse- başbakandır.
Demokrasilerde başarısız ve hatalı hükûmet ya istifa eder, ya üyelerini değiştirir, ya güvensizlik oyu ile düşürülür, yahut seçimlerde boyunun ölçüsünü alır.
Biz bu sütunda, hafif olanını, kapsamlı bir kabine revizyonunu tavsiye etmiştik. Sayın işadamlarımız da aynı şeyi söylediler. Bakanlar kurulunun en az yarı yarıya azaltılması gerektiğini ise çeşitli vesilelerle yazdık. Aynı şey söylendi.
Ehliyetsiz ve tecrübesiz bakan, her ülkede, her kabinede mevcuttur. Bunların isimleri üzerinde ısrar etmek, liderleri yıpratmıştır. Partileri ve en vahimi millet zarar görmüştür. Ehliyetsiz bürokrat da vardır, bizde sayıları çoğalmıştır. Onları da değiştirmek gerekir. Hem politikacı, hem bürokrat, en ehliyetlilerinden başlayarak, Türkiye''de büyük kıyımlara uğramıştır.
İşadamlarımızın Ankara toplantısında hükûmet, madde tasrihi ile, İstanbul iş dünyasını itham etti. Bu ithamların hepsi doğrudur. Yatırım yapmayan, üretmeyen, ihraç etmeyen, devlete borç vererek ve faizle geçinen holdingler, çağımızın gerilerinde kaldı.
Bu tip şiddetli uyarılar, kriz dönemlerinde yapılır. Türkiye''nin ciddi kriz yaşadığı ise âşikârdır. Bize göre hükûmet dostça uyarılmış ve dostça uyarmıştır. Olur olmaz uyarı almamak için, güçlü iktidar oluşturmaktan başka çare yoktur. Güçlü iktidar lâfla değil, icraatla oluşur.
Hapishane çeteleri ve devlet
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Aralık, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hapishanelerimizdeki çete hakimiyeti, itiraf etmeliyiz, devletin şânına yakışmıyordu. Millî ayıbımızdır diyebilirim. Dün sabah başlayan Türkiye çapındaki ânî baskınlar, hapishanelerde artık güvenlik kuvvetlerimizin yönetimi devralacakları ümidini vermiştir. Sıkı tutulur, gevşekliğe dönülmezse, çete egemenliği sona erebilir. Devlet, kendi cezaevlerini geri alır.
İçlerinde PKK''nın da bulunduğu komünist çeteler, Türkiye dışından emir alarak, Türk devletine caka satıyor, örgütlerini canlı tutmaya çalışıyorlardı. Profesyonel teröristler, yüzlerce acemiyi eğittikten sonra ölüm orucuna bile yatırabildi.
Devlet, geç müdahale etti. F tipi cezaevlerine karşı sokak gösterisi yapan eylemciler azdıkça azdılar. Hükûmetin prestiji sarsılır çizgiye gelince dünki müdahale başladı. Sonunu merak ediyoruz.
Zira radikal çözüm, koğuş sisteminin tarihe karışmasıdır. Koğuşlar, komünist olan ve olmayan çetelerin, onların elebaşlarının manevra alanları, haraç kaynakları, eğitim sahaları hâline gelmişti. Hâlen öyledir. Hiçbir zaman Devlet, cezaevlerinden böylesine silinmemiş, bu derecede acze düşmemişti.
Konu, aktüalitesini sürdürecektir. Şartlı Salıverme Yasası, krizi çok arttıracaktır. Hükûmetin dostları, muhalifleri, dış ülkeler, kendi açılarından dikkatle izliyorlar.
Bizim endişemiz, hükûmetin işi gevşek tutması ihtimalidir. Doktorlar, ölüm çizgisindeki eylemcilere müdahale için izin bekliyorlar. Devletin, intihara müdahaleden kaçınması mantıksızdır. Ve hükûmet, bir işi niçin beceremediğinden şikâyet edemez. Çözüm merciidir. Binlerce mahkûm, çetelerin tutsağı durumundadır. Pısırık bir tutum, üzerinde zaten münakaşalar başlayan iktidarın prestijini yok eder. Zaten Şartlı Salıverme, yeni problemlere, ıstıraplara, memnuniyetsizliklere zemin hazırlayacaktır.
Operasyonun ardından
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Aralık, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cezaevlerine operasyon kaçınılmazdı. Çok da geç kalındı. Cezaevine hakim olamayan bir Devlet kabûl edilemez.
Terör elebaşıları, örgütlerini canlı tutabilmek için, yıllarca koğuşlarda eğitip insan kimliğinden çıkardıkları gençleri ölüm orucuna yatırdılar, sonra canlı canlı yaktılar. Koğuş eğitiminin oluşmasını pas geçen bütün hükûmetler sorumludur.
Endişemiz, işin arkasının bırakılması ve yeniden terör seminerlerinin işlemeye başlamasıdır. Herhalde koğuş sisteminin tarihe karıştığına inanmak isteriz.
Marksist çeteler ve onların iç ve dış uzantıları, ülkemizde demokrasiyi yıkmak, rejimi değiştirmek, bizi Avrupa''dan koparmak hedeflerinden vazgeçmezler. Maksatları, üstü örtülü şekilde de olsa askerî müdahaleyi sağlamaktır. Hem Türkiye''yi küçük düşürecekler, hem silâhlı kuvvetlerimizi iç sorunlarla uğraştıracaklardır. Birtakım aklı kıt, egoist insanlar da böyle bir ortamın oluşmasına çanak tutuyorlar. Bu tip mankafalar politikacılar arasında da, medyada da, bürokraside de, özel sektörde de var.
Cezaevlerinde gerileyen terör, sokağa inecektir. Zeytinburnu Ülkü Ocağı''nın basılması olayı karakteristiktir. Biz, milliyetçileri asla sokak harekâtına karıştırmayacağına inandığımız Devlet Bahçeli''ye güveniyoruz. 80 öncesinde Devlet''i savunan milliyetçi gençliğin Devlet''i yıkmak isteyen komünistlerle aynı muameleye tabi tutulduklarını unutmadık, bu trajedi tekrar yaşanmayacaktır.
Cezaevi operasyonu hükûmete prestij kazandırdı. Koalisyon, çok uyanık bulunmalı ve önümüzdeki uzun tatilde mutlaka kabine revizyonuna gitmelidir. Şartlı Salıverme''nin getireceği depreme de dayanıklı olması gerekir.
Operasyonun ardından
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Aralık, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cezaevlerine operasyon kaçınılmazdı. Çok da geç kalındı. Cezaevine hakim olamayan bir Devlet kabûl edilemez.
Terör elebaşıları, örgütlerini canlı tutabilmek için, yıllarca koğuşlarda eğitip insan kimliğinden çıkardıkları gençleri ölüm orucuna yatırdılar, sonra canlı canlı yaktılar. Koğuş eğitiminin oluşmasını pas geçen bütün hükûmetler sorumludur.
Endişemiz, işin arkasının bırakılması ve yeniden terör seminerlerinin işlemeye başlamasıdır. Herhalde koğuş sisteminin tarihe karıştığına inanmak isteriz.
Marksist çeteler ve onların iç ve dış uzantıları, ülkemizde demokrasiyi yıkmak, rejimi değiştirmek, bizi Avrupa''dan koparmak hedeflerinden vazgeçmezler. Maksatları, üstü örtülü şekilde de olsa askerî müdahaleyi sağlamaktır. Hem Türkiye''yi küçük düşürecekler, hem silâhlı kuvvetlerimizi iç sorunlarla uğraştıracaklardır. Birtakım aklı kıt, egoist insanlar da böyle bir ortamın oluşmasına çanak tutuyorlar. Bu tip mankafalar politikacılar arasında da, medyada da, bürokraside de, özel sektörde de var.
Cezaevlerinde gerileyen terör, sokağa inecektir. Zeytinburnu Ülkü Ocağı''nın basılması olayı karakteristiktir. Biz, milliyetçileri asla sokak harekâtına karıştırmayacağına inandığımız Devlet Bahçeli''ye güveniyoruz. 80 öncesinde Devlet''i savunan milliyetçi gençliğin Devlet''i yıkmak isteyen komünistlerle aynı muameleye tabi tutulduklarını unutmadık, bu trajedi tekrar yaşanmayacaktır.
Cezaevi operasyonu hükûmete prestij kazandırdı. Koalisyon, çok uyanık bulunmalı ve önümüzdeki uzun tatilde mutlaka kabine revizyonuna gitmelidir. Şartlı Salıverme''nin getireceği depreme de dayanıklı olması gerekir.
2000 yılının son haftası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Aralık, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
2000 yılının son haftası başlarken Türkiye kara bir kışa gömüldü. Mahkûmlar nakledildi. Mahkûmlar tahliye edildi.
Devlet, mapusane koğuşlarını fethetti (fethetmek=açmak). Koğuşlar düşman işgalinde idi, istirdâd edildi (geri alındı). Koğuş seminerleri sona erdi.
Cezasının zaten üçte ikisi infaz yasası ucûbesiyle kısaltılan suçluların 10 yılı daha affedildi. 35.000 kişi aramıza dağıldı.
Gündem, bu karanlık gelişmelerle dolup taştı. Gerçek gündem perdelendi.
Gerçek gündem Ekonomi''dir. Ulusal Belge''dir.
Nasıl düzelebileceğimizin programı olan Ulusal Belge''nin doğru yazılmasıdır. Yazılanların doğru uygulanmasıdır. Uygulamanın 2002''ye taşmamasıdır.
Ekonominin ve Ulusal Belge''nin hakkını veremeyen bir hükûmet, Türkiye''yi felâkete götürür.
Biz böyle bir şey beklemiyoruz. Hükûmetin, ekonomiyi de, Ulusal Belge''yi de aşacağı, ülkemizi 2001 sonunda selâmete çıkaracağı fikrindeyiz. Ama ilk emareleri hemen Ocak ve Şubat aylarında görmeliyiz. Perşembenin gelişi çarşambadan anlaşılacaktır.
Artık hata, gecikme, didişme, istemiyoruz. Artık kimse, burnundan kıl aldırmayan kibirli, yeteneksiz, liyakatsiz adamların önünde düğmelerini iliklemeyecektir.
Türkiye Cumhuriyeti''ni kuran Türkiye Büyük Millet Meclisi ve içinden çıkardığı hükûmet, partilerimiz, Devlet organlarımız, Türk milletini mahcûb etmeyeceklerdir. Bu millet, mahcup ve mahrum olmak için yaratılmadı.
Gerçek gündem ekonomi ve reformdur
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Aralık, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Adalet ve İçişleri Bakanları arasındaki alenî tartışma gereksizdi. Kimse, cezaevlerinin onca yıllık durumundan bu iki bakanı ve bugünki hükûmeti sorumlu tutmuyor. Bir ayıp nihayete erdirildi. Bunun için 8 tabur özel eğitimli asker kullanılması, kangren hâline dönüşmedikçe bir işin üzerine gidememek alışkanlığımızdandır. Oluşan belâyı göremiyoruz. Görünen belâyı sürekli erteliyoruz.
Gerek yoksulluk, gerek yolsuzluk düzeni, F tipi cezaevlerinde de menfaat gruplarını ortaya çıkaracaktır. F tipi, elzemdi. Elzem olduğu, komünistlerin komple ayağa kalkmasından belliydi. Ancak derinlemesine ceza ve infaz reformu yapılmadığı takdirde, sonuç alınmaz.
Reform, bütün müesseselerimiz için şarttır. Köhnelik, yozlaşmayı getirmiştir.
Hükûmet, şartlı salıvermenin kötü tepkilerine de hazır bulunmalıdır.
Ama hükümlülerin meseleleri, Türkiye Cumhuriyeti''nde gündemi belirliyemez. Devlet, böyle pek çok sorunla karşı karşıyadır.
Hayatî konu, ekonomiyi, mutlaka vatandaşa ümit verecek bir raya sokmaktır. Ekonomi için yetenekli bir ekibin sür''atli icraatı şarttır.
Ocak ayı içinde açıklanacak Avrupa Birliği''ne katılım için Ulusal Belge ise, Türk Devleti''nin yönünü tayin edecektir.
İnsan haklarında, hukukta, özelleştirmede, yönetimde, eğitim ve sağlıkta, derinlemesine radikal reformların biribiri ardı sıra uygulamaya konulması lâzım. Çok hızlı davranmalıyız. 3 yıl içinde bu işler ya bitecektir. Ya Türkiye bitecektir.
Dünya barışı için çabalar
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Aralık, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünya tarihinde hiçbir dönemde evrensel barış iradesi bu derecede kuvvetli olmamıştı. Savaş ancak insan haklarının açık ihlalleri halinde, insan hayatını kurtarmak için meşru sayılıyor.
Şüphesiz silahlı kuvvetlerin önemi azalmıyor. Zira her devletin savunma bütçelerine ayırdığı meblağ, hâlâ oloğanüstülüğünü muhafaza ediyor. Ancak silahlı kuvvetler, caydırıcı faktör şeklinde kabul görüyor.
Orduların caydırıcılık misyonu elbette yeni birşey değil. Günümüzde en önemli görev haline geldi. Zira birçok devletin, birçok devletin toprağında bugün de gözü var. Gerek dünya düzenini korumak iddiasında bulunan Pax Americana, gerek Avrupa Birliği, ihtilaflı bölgelerdeki anlaşmazlıkların gerçek bir savaşa dönüşmemesi için, ellerinden gelen herşeyi yapıyorlar. Belki en müzmin ve tehlikeli, ebediyete kadar sürecek görüntüsü veren anlaşmazlık İsrail ile Araplar arasındakidir. Bu sahada kesin barışı sağlamak amacıyla, ABD gibi Yahudi nüfuzunun doruğunu oluşturan bir devletin, İsrail''i bu derece baskı altına alabileceği Clinton''dan önce kimin aklına gelirdi? İsrail ile Filistin ve Suriye sulhu için bugün gerçek bir ümit doğdu. Yugoslavya''da büyük soykırımcı Miloşeviç''in milliyetçi sosyalizmi çöktü. Dünyanın en katı ve mantık dışı rejiminin hüküm sürdüğü Kuzey Kore bile yola geldi. Suriye''de, İran''da dahi liberal kıpırtılar başladı.
Bu atmosferde, Türkiye ile Yunanistan arasındaki anlaşmazlıkların çözümü için hem Ankara''ya, hem Atina''ya baskı artacaktır. hem ABD, hem AB tarafından.... Bununla beraber önümüzdeki ay Pax Americana''nın dizginleri Bush''un ve ekibinin eline geçiyor. Dış politikada hangi sorunlara ağırlık vereceklerini bekleyip görmek lazım.
Nasıl bir Türkiye?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Aralık, 2000
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bayramın son gününde Türkiye, artık öbürsü gece hulûl edecek yeni yılı bekliyor. Nasıl bir Türkiye? Hiçbir kesimin hâlinden memnun olmadığı bir Türkiye. Son on yılı hây ve hûy ile geçirdiğini acı acı idrâk eden büyük bir ülke...
Ancak çok küçük kesimlerin sevinçli oldukları söylenebilir. Kimler mi? Haram yiyenler, banka boşaltanlar, devleti dolandıranlar, örgütçüler, salıverilen hırsız, uğursuz, katil takımı, salıverileceği ümidindeki geri kalan mahkûmlar... Paris''te düğün, New York''ta nişan, Miami''de tatil, Nice''de kahvaltı, Rio''da kutlama yapan bir avuç insan müsveddesi...
Halbuki 90''lı yılları çağın ilkeleri çerçevesinde değerlendiremediğimiz takdirde, tehlikeli çizgiye ayak basacağımız o kadar söylendi, yazılıp çizildi ki... O tehlike, Türkiye''nin -Cenâb-ı Hak muhafaza buyursun- bol nüfuslu, az üreten ve satan, az gelirli, çok harcayan, dışarıdan ürken, içine kapanan, hatalarını asla kabûl etmez, demokrasiden korkan, çağa entegre olamamış, yoksul bir Asya Orta Doğu ülkesi hâline gelmesidir.
Hatalar başarısızlığı, reform yapılamamasından oluşan köhnelik hantallığı doğurdu. 1950-60 Menderes, 1965-71 Demirel, 1983-89 Özal dönemlerinin geliştirici ve liberal atılgan politikaları, biribirini izleyemedi.
Üçlü koalisyon, çok tecrübeli demokrasilerde bile zor iştir. Üstelik bugünkü hükûmet, sağlam bir güvenoyu ve Meclis çoğunluğuna dayanmakla beraber, yetkileri Çankaya, Anayasa Mahkemesi ve Millî Güvenlik Kurulu''nca sınırlandırılmış durumdadır. IMF''nin getirdiği sınırlamaları buna ekleyin. Yürütmenin ne kadar bağımlı olduğu ortaya çıkar. Denge bozulacak diye bakan değiştiremeyen, bakan sayısını azaltamayan bir hükûmettir.
Buna rağmen 2001 için ümitler, ümitsizliklerden fazladır. Kara mizah olacak ama, bu ümit, batırdıktan sonra çıkarmak hususundaki hayret verici mucizeye benzer Devlet tecrübemize dayandığı için gerçekçidir de...
.
..xxxxxxxxxxxxx
2001
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Ocak, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yeni yılınız kutlu olsun! Geçen yıl 2000 senesi girince bütün dünya 21. yüzyılı ve 3. binyıl''ı kutladı. 1800 ve 1900 yıllarında da 19. ve 20. yüzyıllar kutlanmıştı.
Gerçekte yeni asırlar 1801, 1901 ve 2001''in ilk günü başlar. Tarih ilmine göre bugün, 1 Ocak 2001 günü, 21. yüzyıl başlıyor. Ama örf, âdet, gelenek, çok defa mantık ve müsbet bilgiyi aşmıştır.
İki cihan savaşı ile kararan 20. asır, kötü bir yüzyıldı, geride bıraktık. Ama medeniyetin doruğuna ulaşarak insanlığı 21. asra taşıdı.
1900 yılında uçak, radyo ve telsiz telefon, bilgisayar, röntgen, faks, sesli ve renkli film ve sinema, antibiyotik, tank, nükleer silâh, elektrikli âletler (buzdolabı, ütü, elektrik süpürgesi, çamaşır ve bulaşık makineleri) yoktu. Otomobil fantezi bir oyuncaktan ibaretti. Orhun Göktürk Yazıtları henüz okunmuştu. Dîvânü Lugâti''t-Türk ve Dede Korkut bilinmiyordu.
Türkiye dahil Avrupa kıt''asında cumhuriyet rejimi, yalnız İsviçre''de ve Fransa''da hüküm sürüyordu. Bütün Avrupa ve Asya devletleri monarşi idi. Zaten 1900 yılında dünyadaki bağımsız devlet sayısı 53''ten ibaretti. Bugünki devlet sayısının dörtte birinden az fazla. Zira yüz yıl önce, bir sömürgeler ve imparatorluklar çağında yaşıyorduk. 9 devlet, hem de resmen, büyük devlet statüsünde idi: İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Avusturya, Macaristan, Rusya, Türkiye, Birleşik Amerika ve Japonya. Bunlardan İngiltere süper güç, Osmanlı tabiriyle cihan devleti sayılıyordu, rakibi Almanya idi. Bizim sınırlarımız Adriyatik ile Basra Körfezi, Aden Körfezi ile Tunus arasında uzanıyordu.
1900''de bağımsız Müslüman devlet sayısı sadece 4 idi (Türkiye, İran, Afganistan, Fas). Hıristiyan olmayan devletler ise sadece Japonya, Çin ve Siyam (Tayland) idi. Yeni bir dünyanın 1918''den itibaren oluşmaya başladığını söyleyebilirim.
Yüzyıl önce dünya nüfusu 1.491.000.000''dan ibaretti. Bugünkinin dörtte biridir. Yeryüzünde milyon nüfuslu yalnız 17 şehir mevcuttu.
Yüzyıl sonra, 2101 yılında, en az aynı çapta değişen bir dünya oluşacaktır. Akıllı milletler, şimdiden uyum göstermeye hazırlanıyorlar.
3. Binyıl''a girerken
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Ocak, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Uzun tatil sona erdi. Yılın ilk mesai günündeyiz. Yalnız yılın değil yüzyılın ve binyılın ilk günüdür. Gerçek 21. asır ve 3. milenyum başladı. Bir sene önce kutladığımız, sadece rakam değişikliği idi.
Türk''ün 2. Binyıl''dan nasıl çıktığı ve 3. Binyıl''a nasıl başladığı üzerinde yeterince, ciddiyetle, tarafsızlıkla, ilme ve gerçeklere dayalı metodla, tenkıydî zihniyetle durulmadı. Ama tarihçiler, bu konuya gireceklerdir.
Hatalarımızı ve eksiklerimizi kabûl etmeden ileriye adım atmamız zordur, hattâ mümkün değildir. Yerimizde çakılıp kalırız. Bu algılama, geçmiş başarılarımızı vurgulamak, hatta onlarla öğünmek için engel oluşturmaz. Milletimizin büyüklüğüne halel getirmez. Bilakis geleceğimize sağlam bakabilmemiz için güvencedir.
Hedeflediğimiz düzeye erişemememiz, treni kaçırdığımızı, asla erişemeyeceğimizi göstermez. Kesinlikle göstermez. Yeterli ve radikal reform yapamadığımızı, çağdaş tempoyu tutturamadığımızı ortaya çıkarır.
2001 yılına ümitle girmemek için sebep yok. Finans krizini hemen önümüzdeki aylarda atlatırız. İki yıl sonra enflasyonlu çeyrek asrımız sona erer. Devlet Reformu için aynı iddiada bulunamıyacağım. Çok cesaret, çok kararlılık, çok inanç, çok çalışkanlık, çok akıllılık, çok millet sevgisi ister. En büyük ve en tarihi misyonumuzu başarmak için bunlardan hangisi bizde eksiktir? Reformu parça parça, yavaş yavaş yaptığımız için yerimizde saydık. Hem Osmanlı, hem Cumhuriyet dönemlerimizde... Artık global ele alıp A''dan Z''ye bir reforma başlayıp bitirmek irademize bağlıdır. Ne kadar çabuk bitirirsek, fâsid daire çemberini o kadar erken kırıp kurtuluruz. Milletimiz buna lâyıktır. Ve her vatandaş bunu milletimize lâyık, milletimizin hakkı görür. O halde sorun, fiile geçmek ve geçirmek noktasında düğümleniyor.
........
Dünkü yazımızda 3. paragrafta medeniyetin kelimesi teknik medeniyetin ve 5. paragrafta Avusturya, Macaristan ise Avusturya-Macaristan şeklinde düzeltilmelidir
.Dış politikamızda olası gelişmeler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Ocak, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ocak ayında dış politikamızda ayarlamalar olacak. En önemlisi, bu ay içinde açıklıyacağımız AB ortaklığı için Ulusal Belge''mizin Batı''daki değerlendirmesinin getireceği tepkilerdir. Millî Program mahiyetindeki Ulusal Belge, Nice''de onaylanan metinden sapmalar yaptığı takdirde, Avrupa bize daha uzaktan bakacak. Esası bozmıyan revizyonlarımız için, sesini çıkarmayacak, 1 yıl, bilhassa ilk 6 ay içinde, vaatlerimizi ne ölçüde gerçekleştirdiğimizi görmek istiyecektir.
Avrupa Birliği''nin 6 aylık dönem başkanlığını Fransa Dışişleri Bakanı, İsveç''in hanım Dışişleri Bakanı''na devretti. Yeni Başkan Anna Lind, Türkiye''yi dikkatle izliyecektir.
AB konusu, her bakımdan en ağırlıklı sorunumuzdur. Ekonomimizi hızla düzeltmemiz, bu konuya dahildir. Hükûmet, ekonomi ve AB için ne yapacağını sürekli ve periyodik, çok açık çizgilerle hem Türkiye Büyük Millet Meclisi''ne, hem halkımıza iyice anlatmalıdır. Yuvarlak, karmaşık, edebiyata ve felsefeye heveslenen sözler, tatmin edici olmaz.
Başkan Bush ve ekibi, Türkiye''yi samimi müttefik görmekte devam edecektir. Irak''ı fazla zorlaması hâlinde, Ankara''dan tepki gelebilir. Körfez Savaşı''ndaki tutumumuz, Washington''da memnuniyetle karşılandı. Ama bize 100 milyar dolara patladı. Ermeni soykırımı şovunun Kongre''de tekrarlanması ihtimali bizi gücendirir. Ama Türk-Amerikan dostluğu sağlamdır. Olumsuzlukları aşarız. Ancak Bush yönetiminin AB nezdinde bize Clinton ölçüsünde destek vermesi beklenmiyor.
Türk Cumhuriyetleri ile ilişkilerimiz, bin yıl Türkiye''nin gündemindedir. Bu ilişkilerin gelişmesi nisbetinde, AB katında saygınlığımız artacaktır. Avrupa Birliği''ne yaklaştığımız nispette de kardeş cumhuriyetlerle münasebetlerimiz yoğunlaşacaktır.
Kıbrıs meselesinde faal olmalıyız. Konuşmayız demek büyük hatadır. Bizim dışımızda konuşulur.
Çok geniş coğrafyada işimiz olan bir devletiz. Böyle bir devletin dış politikada hatası, fırsatları savsaklaması, sorunları ertelemeye kalkışması, muharebe kaybetmek derecesinde vahim sonuçlar verir. İnanmayan tarih okur.
Avrupa Birliği devlet politikamızdır
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Ocak, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Genelkurmay Genel Sekreterliği, Türkiye Cumhuriyeti Silâhlı Kuvvetleri''nin, Avrupa Birliği''ne taraftar olduğunu açıkladı. Evvelsi gün de Şevket Bülent Yahnici, Avrupa Birliği''nin Devlet politikamız olduğunu beyan etti. Basına yansıyan mektubun, ters algılandığını söyledi. Böylelikle içimiz rahat etti. Aksi takdirde Milliyetçi Hareket Partisi, Türkeş''in Avrupa Birliği kararına muhalif durumda kalacaktı. Atatürk''e bile karşı çıkmış olacaktı.
Halbuki -en geniş yelpazesiyle ve bilerek söylüyorum- Türk milliyetçiliğinin Atatürk''le hiçbir meselesi yoktur. Zaten Atatürk, gelmiş geçmiş en büyük Türk milliyetçisidir. Avrupa Birliği üyelik şartlarının bazılarının hoş olmadığını, zor olduğunu, elbette biliyorum. Bazı riskleri bulunduğunu bile kabule hazırım. Çok sevgili milliyetçi dostlarımın endişelerini açıklayan yazılarını ve sözlerini, en büyük sempati ile karşılıyorum. Zira Türk sevgisinin coşup taşmasıyla söyleyip yazıyorlar. Ancak, zorlukları aşmadan, sıkıntıya katlanmadan, risk göze almadan ileri gitmek mümkün değildir. Atatürk''ün göze aldığı riskleri şöyle bir hafızamızdan geçirelim. O sorunları riskli görüp elini atmasaydı, hâlimiz nice olurdu? Cumhuriyet rejimi, Nizâm-ı Cedîd''in, Vak''a-i Hayriye''nin, Tanzimat''ın, Meşrutiyet''in son halkasıdır. İdeal demokrasi ve müreffeh, çağdaş bir millet oluşturmak için kabûl edilmiştir. Sendromlara ve nostaljilere dalıp yerimizde sayalım diye değil.
Adalet Reformu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Ocak, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Şimdi Yargıtay Genel Sekreteri olan eski Adalet Bakanlığı Müsteşarı Dr. Uğur İbrahimhakkıoğlu''nun 1989''da Eskişehir C. Savcısı iken bakanlığa sunduğu cezaevleri raporu, basına yansıdı. Öğrendiğimize göre o tarihte de Devlet, cezaevlerindeki egemenliğini terör ve mafya örgütlerine bırakmıştı. O tarihte de hapishaneler, bu örgütlerin eğitim seminerleri hâlindeydi. Koğuş sistemi tamamen sona erecektir. Ama yetmez. Mahkûmların çalıştırılmaları gerekir. Ayrıca eğitim verilmeli, beceri kazandırılmalıdır. Bütün bunlar para işidir. Adalet Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı gibi en önemli birimlere verilen bütçeler, utandırıcıdır. Yargıca, savcıya verilen maaşlar mantıksızdır. Cezaevleri görevlilerinin de yaşıyabilecekleri maaşı almaları lâzımdır ki, hem kalite yükselsin, hem paralı mahkûmların tutsağı hâline gelmesinler. Aksi halde, aynı yolsuzluk şebekeleri F tipindekilerde de hemen oluşacaktır. Tabii yeni bir ceza yasası, infaz yasası gerekiyor. Tanzimat dönemi ceza yasalarımız Fransa''dan, Cumhuriyet döneminde İtalya''dan alındı. Şiddet içermeyen ve sıradan birçok suça hapis verilmektedir. Ağır para cezası sistemine geçilmelidir. Bizdeki para cezalarının miktarı, suça teşvik edici mahiyettedir. Yazar, çizer takımına, siyasetçiye -şiddet içermiyen veya yüz kızartıcı suç bahis konusu değilse- hapis cezası vermekten kaçınılmalıdır. Para ve kısıtlama cezaları daha etkili ve moderndir. Adlî polise geçilmelidir. Kelepçeli ve medyanın davet edildiği sov sistemi, adaletin vakarına aykırıdır. İdam yerine, ağırlaştırılmış hapis ve hücre cezasına geçilecektir. Af sistemi, çok istisnaî ve şahsî durumlar dışında kaldırılmalıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin bu yetkisinden vazgeçmesi iyi olur. Zira politikacılarımız ne derlerse desinler, son çıkan Şartlı (!) Salıverme (!) yasasının, cezaevlerini boşaltmak dışında ciddi gerekçesi yoktur. Adalet Bakanı''nın adlî reform konusunda dün açıkladığı kesin vaadleri, önemlidir. Zaten bu reform, bir Avrupa devleti için şarttır. Şişli''deki iğrenç saldırı teröre karşı bizi tekrar uyardı.
Ancak gerek enflasyonun görünür oranda düşmesi, gerek hükûmetin ekonominin ağırlığını krizden önceki döneme nazaran daha iyi kavramış bulunması, borsanın yükselmeye başlaması, haftayı ümit verici bir ortamın oluşmasıyla kapatıyor.
Alternatif arayışı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Ocak, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bilhassa geçen ayki finans krizi sonrasında hükûmete alternatif arayışları yoğunlaştı. İktidarın alternatifi tabiatiyle muhalefet olmak gerekir. Ama Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin 1999 kompozisyonunda böyle bir çareye başvurulmak istenmiyor. Zira Ana Muhalefet Partisi, Anayasa Mahkemesi''ndedir. İkinci ve Meclis''teki sonuncu muhalefet partisi ise, şu veya bu formülle iktidara katılmak istiyor. Ama her teşebbüsünde koalisyon, saflarını sıklaştırıyor.
Üstelik Ana Muhalefet Partisi, Anayasa Mahkemesi kararını sükûnetle beklemiyor. Kaynayıp coşuyor. Ortasından çatlamış imajı veriyor. Galiba basınımızın tabiriyle Yenilikçiler denen grup, halkımıza, hangi yenilikleri istediğini, neyin yenilikçisi olduğunu, anlatamamıştır. Daha fazla parti içi hizip çekişmesine benziyor. Mesele klasik Nizam-Selâmet-Refah-Fazilet ekibinin başarısızlığı ise, açıkça söylenmelidir.
Aldığı oy oranı bakımından büyük parti kalmaması, Türk demokrasisinin çok aleyhine oldu. Buna, alternatif liderlerin yetişmemesi faktörü eklenince, siyaset alanı daraldıkça daraldı. Bu alan boşluk kabûl edemiyeceği için Millî Güvenlik Kurulu''nun, Anayasa Mahkemesi''nin, Çankaya''nın, hattâ medyanın, bürokrasinin etkileri arttı. Niçin böyle oldu?
Zira terörü bastırıp Türkiye''nin Sovyet cumhuriyetçiklerine ayrışmasını önlemek için yapılan 12 Eylûl hareketi, siyaseti de dizayn etmek hevesine kapıldı. Gelenekli partiler kapandı. Tecrübeli politikacılara el çektirildi.
İkinci faktör, belki daha ağırlıklıdır: Tek adam olma kompleksi. Liderler, değil haleflerini, çevrelerini bile yetiştirmediler. Yetiştirmek ne kelime, şüphe, vehim ve duygularına kapılıp pekçok yeteneği yerle bir ettiler.
Kaht-ı ricâl denen Devlet adamı kıtlığı, Türkiye''de 130 yıldan bu yana çözümlenemedi. Ama sanıyorum hiçbir dönemde bugünki tablo oluşmadı.
Demokrasi içinde çare tükenmediği elbette çok doğrudur. Ama demokrasiyi tıkayan yolları da önce teşhis, sonra tedavi etmek şarttır.
Partilerimizin kökeni
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Ocak, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başlıca partilerimizin anası İttihad ve Terakki''dir. Hepsini, İmparatorluk Türkiyesi''nin İttihâd-ü Terakkî Fırkası doğurdu.
Cumhuriyet Halk Partisi, aynı modelin devamı olarak kuruldu. Atatürk, İttihatçılar''ın lideri Tal''at Paşa''ya saygılıdır. Tal''at aleyhine tek sözünü hatırlamıyorum. Atatürk''ün Cemal Paşa ile de arası iyi idi. İttihatçı triomviranın (üçlünün) ikincisi Enver Paşa ile araları ise, açıldıkça açıldı. Karşılıklı nefret hâline dönüştü (Enver''i sevmeyen Cemal, Mustafa Kemal''i kollamıştır).
Atatürk, Enver''in imparatorluğu batıracağını malûm dehâsı ile daha kurmay binbaşı iken teşhis etti. Engellemek için çırpındı, engelliyemedi. Cumhuriyet Halk Partisi''ni, İttihad ve Terakki''nin bütün hatalarını değerlendirerek kurdu.
Demokrat Parti, Tal''at Paşa''nın, sonra Atatürk''ün mutemed kişisi olan Celâl Bayar tarafından kuruldu. Menderes, İttihatçılar''ın ekonomisti Câvid Bey''in liberalizmini biliyordu. Demokrat Parti, İttihad ve Terakki''nin asker ağırlığından arındırılmış yeni bir modelidir. Zaten Atatürk, askeri politikanın tamamen dışında tutmuştu.
Adalet Partisi, Demokrat Parti''nin devamı, hattâ Demirel''in ifadesiyle ta kendisidir. Şahıslar değişmiştir. Ne alenen, ne hususî, hattâ ne mahrem herhangi konuşmasında Demirel''den, Menderes aleyhine tek söz işitmedim.
Milliyetçi Hareket Partisi, Ziya Gökalp''in tilmizi Atsız''ın tilmizi olan Türkeş tarafından kuruldu. Türkeş, onların görüşlerini politikaya uyguladı. Zaten Atatürk, Gökalp''in pek çok görüşünü gerçekleştirmiştir. Ziya Gökalp, İttihad ve Terakki Partisi''nin genel sekreteri, milletvekili ve fikir hocası idi.
Özal, Anavatan Partisi''ni kurarken, 4 eğilimin karmasını yapıp çağa adapte etti.
Özal''ın tabiriyle 4 eğilimden biri olan Erbakan''ın partileri ise, İttihad ve Terakki''nin muhalifi Hürriyet ve İtilâf''ın yolunu izlemiştir.
AB ve ekonomi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Ocak, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hükûmet, olağanüstü önemde, bir o kadar âcil iki temel konu ile karşı karşıyadır: Ekonomi ve Avrupa Birliği Katılım Ortaklığı Millî Belgesi...
Ekonomide, enflasyonu düşürmek ve finans krizini atlatmak şarttır. Ekonomide günü gününe değil, saati saatine izleyip tedbir almak gerekiyor. Ki bir daha aymazlığa düşülmesin.
AB Katılım Ortaklığı Türk Belgesi hazırdır. Koalisyonumuzun sayın liderlerinin incelemesindedir. Bize göre geç kalındı. Çoktan Türkiye Büyük Millet Meclisi''ne sunulup onaylanması lâzımdı.
Zira AB Meclisi, Türkiye için Katılım Belgesi''ni ele alacaktır. Nice''te yüksek onaydan geçen metin, AB meclisinden çevrilirse, geçerliliğini yitirmez.
Ancak redde uğraması, askıya alınması, bunlara benzer bir kazaya maruz kalması hâlinde tereddüt ve gecikme olacaktır. Gecikme, kötü ihtimaller doğurur.
AB Meclisi, Nice''te verilen karardan sonra bizim bu yolda ne yaptığımıza, iç durumumuza, dış ilişkilerimize bakacak. Türkiye Katılım Belgesi''ni inceliyecek. Oylama buna göre yapılacak. O mecliste epey sayıda Türk aleyhtarı milletvekilinin bulunduğu malûmdur.
Onun için hükûmetimiz, dönüm noktasındadır. Türkiye dönüm noktasındadır. Bizden sonraki Türk kuşaklarının geleceği bahis konusudur. Küçük, geçersiz veya az geçerli hesaplarla, şahıs ve kurum çekişmeleriyle hatalı bir yola sapılırsa, millî vebal büyüktür. Hataların katmerlisi, sorunları sallamak, savsaklamak, ertelemek, vakit kazanmak vehmiyle vakit öldürmektir. Türkiye, çağa ayak uydurmaya çalışan, fakat bir türlü çağdaş tempoyu yakalayamayan bir ülkedir de, onun için, okuyucularımın sabırlarını taşırarak, tekrar tekrar yazıyorum.
Ve tekrarlıyorum: AB reformları ve ekonomi... Diğer bütün meseleler gündem doldurmaktır. Zira diğer bütün meseleler, bu iki temel sorunun çözümüne bağlıdır.
Jandarma soruşturması
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Ocak, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Jandarma generali olduğu anlaşılan bir subayın iki cümlesi, kaç gündür gündemi işgal etti. Aslında sıradan bir olay. Politik imada bulunduğu için generalin, bağlı bulunduğu kuvvet komutanınca şifahen uyarılması yeterlidir. Ama hem başbakanın, hem başbakan 2. yardımcısının sert çıkışları dikkat çekti. Millî iradeyi temsil eden seçilmiş politikacıların, askerin siyasete karışmasına karşı hassasiyetleri normaldir. Yoksa bizim fikrimize göre hiç önemli hadise değildir. Fakat demokrasilerde askerin, meşru platformlar dışında politik fikir beyan etmesinin yasaklandığını biliyoruz. Yasama ve yürütmedeki boşluklar, böyle çıkışlara zemin hazırlıyor. Zira Devlet yönetimi boşluk kabûl etmez.
Başbakanın ve içişleri bakanının mensup bulunduğu partinin genel başkanının, bahis konusu soruşturmadan, ancak bir general-gazeteci konuşması neticesinde haberdar olabilmeleri acayiptir. Milyonlarca dolarla oynayan kepazelerin jandarmanın eline düşmesinden milletin sevindiğini de hâlâ ayılmayanlara hatırlatmak isterim. Türkiye''de darbe, müdahale, elkoyma falan olacağı yoktur. Hepsi geçmişte kaldı, tarihe karıştı. Gerek imparatorluk, gerek cumhuriyet Türkiye''sindeki bütün askerî müdahaleler, istisnasız, devlete onulmaz zararlar verdi. En büyük zararı Türk ordusu gördü. Bunları kitaplarımda anlattım. Silâhlı Kuvvetlerimizin dünya çapındaki gücünden, başta komşularımız pekçok devletin ödü kopuyor. Böyle bir gücü, iç politika çekişmelerinin içine sokarak meşgul etmek, aslî meşgalesinden uzaklaştırmak, bize dost olmıyanların işine gelir. Her devirde gelmiştir. Ama tekrarlıyorum, yasama ve içinden çıkardığı yürütme, demokrasilerde mutlak millî iradeyi temsil eder. Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhuriyet Hükûmeti''nin, boşluk oluşturmaması gerekir.
Çağdaş uygarlığa ulaşmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Ocak, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Çağdaş uygarlığa ulaşmak için Türkiye, Avrupa Birliği''ne girmek mecburiyetindedir.
Yukarıdaki kesin hüküm cümlesi, geçtiğimiz hafta sonunda İstanbul''da Harp Akademileri Komutanı Orgeneral Nahit Şenoğul tarafından, Akademi''nin seçkin bir toplantısında, aynen telaffuz edildi. Şu halde Sayın Orgeneral''in diğer söyledikleri, adaylık yolunda bizi bekleyen muhtemel olumsuzluklar üzerinde uyarmak amacını taşıyor. Ben, böyle anladım.
Aksini düşünmem zaten mümkün değil. Türk subayı, bütün yenileşme tarihimiz boyunca (ki Sayın Orgeneral 200 yıldan beri dedi), bütün inkılâplarda öncülük etti, ön safta yer aldı. Hem İmparatorluk döneminde, hem Cumhuriyet''te...
Kaldı ki çağdaş uygarlığa ulaşmak, Türkiye Cumhuriyeti''nin kuruluş gerekçesidir. Cumhuriyet, çağdaş uygarlığa daha hızlı ulaştırabileceği için seçildi. Atatürk, olanca kudretiyle vurgulamış, imparatorluk rejiminin bunu başaramadığını -tarih ilmini doğru değerlendirerek- belirtmiştir. Bu hedeften sapılamaz.
Generallerimizin arada sırada üzerinde durdukları sakıncalar elbette geçerlidir. Siyasî irade bu sakıncaları bertaraf edecek, çözümleyecek, hedefe ulaşacaktır. Bunun için vardır. Bunu beceremeyenlere ben politikacı demem.
Devletler, sakıncaları ve engelleri aşıp atlıyarak, onların hakkından gelerek yürürler. Yeteneksiz yönetime duçar olan devlet geriler. Başarılı yönetim devleti yüceltir. Tarih dediğimiz şey, beş bin yıl boyunca baştan aşağı bu oluşumun hikâyesidir. Türkiye''yi bölmek, ona zarar vermek hevesleri dün vardı, bugün vardır, yarın da olacaktır. Bu hevesler Avrupa Birliği''nden uzaklaştığımız oranda büyüyecektir. Bu husus kesindir.
Genelkurmay, askerin Avrupa Birliği aleyhtarı olduğunu ima ve iddia edenlerden şikâyetçidir, onları yalanlamıştır.
Avrupa Birliği''ne girmediğimiz takdirde ne olur? konusu ise, pas geçilmektedir.
Profesör maaşı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Ocak, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yarım yüzyıl önce bir üniversite profesörü çok önemli adamdı. Rahatça cumhurbaşkanı, başbakanla görüşür, görüşleri ağırlık taşırdı. Doçent bile önemliydi. Çok seçkin bir kişi sayılırdı.
Hâlen hayatta, emekli böyle birkaç profesör ismi sayabilirim. Ancak eski nüfuzlarını kaybettiler, sadece saygı görüyorlar. Niçin böyle oldu?
Birkaç sebep var. Önce 3 üniversite sayısının 70-80''e çıktığını kaydetmeliyim. Artık pek çok öğretim üyesi var.
İkincisi, çoğunun yüksek okul öğretmeni durumudur. Eser verebilenler araştırma yapabilenler azdır. Bu husus, öğretim üyesinin yeteneğiyle ilgili değil. Maddî sıkıntılarıyla ilgilidir. Yoksulluk içinde ilim yapmak, eser vermek, fikir oluşturmak çok zordur. Maaşlar gibi telif ücretleri de rezilleşmiştir.
Bugün artık öğretim üyelerinin maaşı, utandırıcı çizgiye indi. Şüphesiz onlar için değil. Onlara bu maaşı verenler için. Öğretmen maaşları keza aynı çizgidedir. Çağdaş uygarlık düzeyi falan derken, çocuklarımızı emanet ettiğimiz öğretmenliği tezgâhdarlığa mahkûm ettik.
Türkiye bu yoksulluğa, bu düzensizliğe, bu köhnemişliğe artık dayanamaz. Avrupa düzeyinden koptu. Hattâ bu düzeye girmeye talip ve hevesli bile görünmüyor. Asya-Afrika seviyesinin erdemleri dile getiriliyor.
Ağır itham oldu ama, reform yapamadığımız, ilerliyemediğimiz âşikârdır.
P.c. 3.000 dolarlık modern devlet yoktur. Okullarımızı, üniversitelerimizi özelleştiremedik (bugün 5-6 bin dolar aylık veren özel üniversiteler var). Memurumuz yarı açtır. Hâlâ kadroları şişiriyoruz. Zira bizde memurluk çoktan Devlet hizmeti olmaktan çıkmıştır, sadece istihdam alanıdır. Ama hâlâ bütçede yazlık lojmanların onarılması gibi saçmasapan harcamalar vardır.
Milletvekili, subay-astsubay, yargıç-savcı maaşları gibi, öğretim üye ve öğretmen maaşlarını özel yasa ile düzenlemek gerekiyor. Milletvekilini, subayı, yargıcı özelleştiremezsiniz. Ancak eğitimi ve yüksek öğretimi -Devlet kontrolü baki kalarak- hızla özel sektöre intikal ettirmek lâzım. Söylemesi ayıp Batı''daki gibi. Söylemesi daha ayıp klasik Osmanlı dönemindeki gibi. Çarşı pazar işlerine mahkûm ettiğimiz öğretmenlerden sonra öğretim üyelerini de aynı yola sürmek utanç verici bir şey. Bu millet, böyle bir kültürden gelmiyor.
Milenyumun eşiğindeyiz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Ocak, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sık sık Silâhlı Kuvvetler''e atıf yapılan tartışmalar, demokrasimizi geliştirecek mahiyette görünmüyor. Üstelik yargı da münakaşa zeminine çekiliyor.
Gerçekte bu gerginlik, büyük inkılâpların hepsinin öncesinde yaşanmıştır. İnkılâp, bir radikal değişimdir. Kabulü hiç kolay değildir. Böyle bir inkılâbın, değişimin eşiğinde miyiz?
Evet, öyle. Hem de tarihimiz boyunca yaşadıklarımızın en önemlilerinden birinin içindeyiz. Farkında bulunmayan olsa bile süreç başladı.
Avrupa Birliği ile her şeyimiz yenilenecek. 1940''ın Başbakanı Dr. Refik Saydam''ın ifadesiyle A''dan Z''ye kadar... Bu kadar şümullü bir reform içine girecek toplumda dalgalanmalar tabiidir. En büyük dalgalanma politikada, politikacılarda olur. Yüksek bürokrasi keza heyecanlıdır. Hiç bitmeyecekmiş gibi sürüp giden sen şöyle dedin, ben böyle dedim tartışmaları böyle bir ortamın eseridir.
Böyle gelmiş felsefesindeki mantık yanlışını, böyle gitmez şeklinde düzeltmek, çok zihin açıklığı ister. Zira insan, alışkanlıklarının mağlûbu ve mahkûmudur. Bu zinciri kırmak kolay değildir.
Bendeniz âcizâne, Türk''ün köhnelikten halkaları dökülen bu zinciri kırıp atacağına inanıyorum. İnanmak ne kelime, iman ediyorum. Istırabı artık dibe vuran bir ulu millet, nesillerin geleceğini değiştirecektir. Kendi öz çocuklarını, çağdaş dünyanın maddî ve manevî nimetlerinden mahrum bırakmıyacaktır.
Maddî nimetler ekonomi, manevî olanlar demokrasi ile sağlanır. Aksini söyleyenlere sakın inanmayın, kanmayın, aldanmayınız...
Ekonomi ve demokrasi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Ocak, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İkinci derecede, hattâ yapay konuların manşete ve ekrana taşınması, halkımızın ıstıraplarını azaltmıyor. 28 Şubat''ın darbe olup olmadığı, gelenekli bir devlette politikacı ile askerin oturup konuşmak yerine medya aracılığını tercih etmeleri, Cumhurbaşkanının resepsiyonunda eğlence âleminin zengin starları yerine kültür-san''at dünyasının yoksul isimlerine ağırlık vermesi, hattâ bakanlarımızın orta yaş aşkları, halkımızın hiçbir derdine deva oluşturmuyor.
İşadamlarının ve bürokratların arkadan kelepçeli ve medyaya randevulu şovlara çıkartılmasının, adaletin vekarını incittiğini, polis devleti imajı verdiğini, yatırımcı ve bürokratı ürkütüp iş yapmaz hâle getirdiğini hâlâ anlıyamadık. Halkın ve adaletin beklentisi, çalınan milyarlarca doların ne kadarının hırsızlardan geri alınabildiğini kalem kalem öğrenmektir. Sonra ceza hukukunun icapları yerine getirilir.
Bununla beraber yolsuzluk operasyonlarında hükûmetin başarısı ve kararlılığı ortadadır. Sonuç almak, götürülen, kaçırılan, transferlere uğrayan meblağları istirdâd etmek gerekiyor. Bir avuç politikacı koskoca Türkiye Büyük Millet Meclisi''ni, bir kısım bürokrat ünlü Türk bürokrasisini lekeledi. Çalınan miktarlar astronomik, hattâ astrolojiktir. Bu çok zorunlu temizlik, gösterişe kaçılmadan, ağırbaşlılıkla yapılmalı.
Bugün, bütün dünyada çocuklara tarih kitaplarında sayfalarca okutulan anlı şanlı Fransız Millî Meclisi, Ermeni sorununu müzakere edecek. Yaklaşan seçimleri dolayısıyla ters bir sonuç çıkarsa, ilişkiler bozulacaktır. Bu sütunlarda Fransa''nın yakın geçmişte neler yaptıkları ele alınacak. Ayntab''ın nasıl Gazi, Maraş''ın niçin Kahraman, Urfa''nın neden Şanlı olduğu anlatılacak. Daha yakın zamanlarda Cezayir''de geçenler hatırlatılacak.
Bu konuların önemini, ağırlığını, vazgeçilmezliğini reddeden yok. Ancak milletin ıstıraplarının dinmesi, esenliğe çıkması, rahat nefes alabilmesi, ekonominin düzenlenmesine bağlıdır. Demokratikleşme ile paralel yürütülebilen ekonomi politikası, Türkiye''nin geleceğini belirliyecektir. Ekonomi ve demokrasi çağdaş çizgiye yaklaştığı an, diğer bütün dertlerimiz zaten çözümlenmiş olacaktır.
Fransa''nın tavrı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Ocak, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Fransız Millet Meclisi, Ermeni soykırımı iddiasını maalesef yasalaştırdı. Maalesefi yalnız bizim bakımımızdan kullanmıyorum. Türkiye için olduğu kadar Fransa, Ermenistan, dünya Ermeni diasporası, Avrupa barışı için de esef vericidir. Üstelik tarih ve hukuk gibi insanlığın üzerinde yükseldiği en yüce ilimler alçaltılmıştır. Ve de teröre prim verilmiştir.
Bu kadar olumsuzluk, Fransız Millî Meclisi gibi çok gelenekli, çok eski bir parlamentodan geldi. Meclisin 587 milletvekilinin sadece 30''u oylamaya katıldı, hepsi lehte oy verdi. Tasarı yasalaştı.
587''de 30''la yasa çıkar mı? derseniz, orada sistem böyle. Ama bu yasanın müeyyidesi (yaptırımı) yoktur. Resmen yasadır ama ortada uygulayacak bir alan mevcut değildir (geçen yıl Birleşik Amerika Temsilciler Meclisi''nde reddedilen metin yasa değil, sadece Meclis kararı mahiyetinde idi).
Ermeni soykırımı konusu, saçmadır. Hayâsız bir ithamdır. Kararlı Türk düşmanlığıdır. Ermeniler''in başlatıp yüzbinlerce Türk''ü öldürdükleri 1915 ve 1919 kıyımları tarihinde, Osmanlı hükûmetinin tehcîr (zorunlu göç) kararı sırasında geçen bir safhadır. İki tarafın da ağır kayıp verdiği bir olaydır. Yeryüzü tarihinin o zamana kadar gördüğü en büyük savaş içinde cereyan etmiştir.
Fransa çok ayıp etti. Zira Türkiye ile çok derinlemesine ilişkileri bulunan bir devlettir. Her bakımdan yakışıksız bir yasa çıkardı. Söylediğim gibi kârlı taraf yoktur. Önümüzdeki Mart ayında yapılacak yerel seçimlerde 300.000 Ermeni asıllı Fransız''ın oyu için göze alınmış bir hukuk, tarih ve politika kepazeliğidir.
Avrupa Parlamentosu''nda da Türkiye aleyhine kararlar çıkmak üzeredir. Sırada nice hevesler dizilmiştir. Dün bir milletvekilimiz Türkiye''nin şamar oğlanına döndüğünü söyledi. Acaba niçin? İki üç gün geçsin. Soğukkanlılığımıza kavuşalım. Bu ''niçin''i izin verirseniz, Pazartesi sabahı konuşalım.
Yasa ile tarih yazmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Ocak, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Fransa, Ermeni akılsızlığını kışkırtan, ama başta Ermeniler olmak üzere kimseye fayda sağlamayan yasa mı, karar mı ne idüğü belirsiz bir metni niçin Millî Meclis''inden geçirdi?
Kesin sebep, önümüzdeki Mart ayındaki seçimlerde 300.000 civarındaki Ermeni oy''unu kazanmak gibi görünüyor. Ama bütün partilerin ittifakıyla çıkan bir yasa için Ermeniler hangisine oy verecekler? Belli ki hiçbir parti olumsuz oyla Ermeni seçmenini rakibi partiye kaptırmak istemedi.
Pekiyi çifte yönetim (yarı başkan durumundaki Türkiye''nin dostu bilinen sağcı Cumhurbaşkanı ile solcu Başbakan), Millî Meclis''e bu yasanın zararlı olduğunu niçin anlatmadılar? Türkiye''den fazla Fransa''yı küçük düşürecek bir teşebbüsü neden önlemeye çalışmadılar?
Chirac ile Jospin''in de Ermeni seçmeni karşılarına almak istemediği düşünülebilir. Ancak bir faktör daha ağırlıklıdır: Fransa, Avrupa Ordusu kurmak için baş çekiyor. Türkiye ise, karar mekanizmasında bulunmak için çok haklı ısrarı dolayısıyle bu oluşumu geciktirdi. Fransa bizi uyarıyor, bize tavır alıyor. Doğrusu ünlü Fransız diplomasisine hiç yakışmayan bir sakarlıkla hareket ediyor. Türkiye''nin hakkı bir talebi yerine getirmek için Almanya''yı iknaya çalışması, daha gerçekçi bir politika olurdu.
Fransız basını genellikle, Millî Meclis''in kararının bir şey sağlamayacağını yazdı. Cuma günkü Figaro''nun başyazısı şöyledir: "Bu yasa seçim endişesiyle çıkarıldı ve kimsenin işine yaramayacak. Meclisimiz gündelik politika hesaplarıyla tarih yazmaya kalkıştı."
Böyle düşünen bir Fransa da var. Ancak Figaro aynı başmakalede,Türkiye''nin demokrasi ve insan haklarında en küçük eleştireye tahammülü bulunmadığını da ekliyor. Türkiye''ye karşı memnuniyetsizliği, bütün mantık ölçülerinden mahrum saçma, hattâ kepaze yasa bozuntularına kadar uzanabilmesinin mazereti şeklinde açıklamak istiyor.
Fransız Millî Meclisi''nden çıkan yasa, önemli bir hâdisedir. Muhtemel gelişmelerinden yarın bahsedeceğim.
Biz ne yaptık?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Ocak, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Fransız Milli Meclisi''nin çıkardığı tek cümlelik yasa, Türkiye''de büyük infial uyandırdı. Tarih gerçeklerine aykırı, mukaatele''yi katliâm (soykırımı) olarak yutturmak isteyen bir yasa müsveddesi idi. Fransa, Türk''ü mahkûm etmek hevesine kapıldı. Tarih, hukuk, ilim, mantık, politika sahalarında kendisi küçük düştü.
Ermeniler''e Fransız üniforması giydirip lejyon alaylarını Adana''ya, Maraş''a, Antep''e, Urfa''ya salan Fransızlar, Türk soykırımı yaptırmıştı. Başlıca şehirler, Gaziantep, Kahramanmaraş, Şanlıurfa, bu soykırıma destânî şekilde karşı koyarak isimlerinin başına getirilen unvanları kazandılar.
Fransa ile derin tarihî ilişkilerimiz vardı, bunları içtenlikle unuttuk. Aynı zamanda Pierre Loti''lerin, Claude Farrere''lerin Fransası olduğunu hatırımızdan çıkarmadık.
Konunun karşı tarafı böyle. Ancak bizim tarafımızı da gözden kaçırmamak gerekiyor. ASALA sorunu bitti. PKK belâsını çok uzattık. Ermeni''yi ihmal ettik. Değerli Türk vatandaşları olan İstanbul Ermenileri''ni harekete geçiremedik. 1915 olayını dünyaya anlatamadık.
1915 olayının ne olduğunu bugün de Türkiye''de çok az kişi biliyor, Batı''da çok daha az kişi... Batı''dakiler Ermeniler''den öğrenerek soykırıma inanmışlardır. Türkiye, tanıtma alanında da çağın çok gerilerindedir.
Zaten meselenin temelinde, bütün dertlerimizin temelinde çağın gerisinde kalmamız yatıyor. Atatürk''ün şüphesiz en ciddi ve en millî hedef olarak gösterdiği muâsır medeniyet seviyesini bugün kullandığımız fakir dile çağdaş uygarlık düzeyi diye tercüme ederek, sadece nutuklarımıza malzeme yaptık.
30.000''e erişmiş devletlerin 3000 dolarda çakılmış yoksul ülkelere ne muamele yaptıklarını, onları nasıl dışladıklarını kavrayamadık. Hamâsî lâf yığınlarından ve dünyayı bilmezlikten kaynaklanan cahilce vehim ve egoistliklerden yakamızı kurtarıncaya kadar, aynı haksızlıklara muhâtap olacağız.
Clinton nasıl bir Amerika bıraktı?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Ocak, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Beyaz Saray''a geçen İkinci George Bush''u kutluyoruz. Hâlen hayatta ve oğlunun başkanlık yemininde bulunan babası Bush ve selefi Clinton gibi Türkiye''nin dostu olacağına eminiz. Clinton Amerikası''nın Cihan politikasında ne gibi değişiklikler yapacağını bütün dünya merakla bekliyor.
Clinton henüz 55 yaşında. 33 yaşında Arkansas eyalet valisi ve 47 yaşında Başkan oldu. Aktörlükten gelen Reagan gibi önce hafife alındı. Gerçi Reagan gibi Sovyet heyûlâsını yerle bir eden adam sıfatıyla tarihe geçmiyecek. Fakat büyük, hattâ en büyük başkanlar arasında yer alacağı şimdiden belli oldu. Başarılı, barışsever bir cihan politikası izledi. ABD''yi, tarih boyunca bir devlet için tasavvuru mümkün en üstün refah düzeyine çıkardı.
Fâhişeler, Clinton''a musallat oldular, yakasını bırakmadılar. Siyasî rakipleri fâhişeleri destekledi. Başkan, kıl payı kurtuldu. Ama Amerika''da devlet incindi.
8 yıl içinde Clinton, Birleşik Amerika''da her capita geliri 22.470 dolardan 33.892 dolara çıkardı (Türkiye''de 3.000 dolar). GSMH''da dünyada mutlak 1. olan Amerika, kişi başına gelirde de 1. sırayı aldı.
Son 29 yılda üst üste açık veren ABD federal bütçesini Clinton, 1998''de dengeledi. Sonra 2000 yılı bütçesi 230 milyar dolar fazla verdi ki Türkiye''nin GSMH''sından fazladır. ABD tarihinde fazla veren ilk bütçedir. Clinton, halefi Bush''a bu muazzam meblağı şuraya buraya değil, sosyal gelişmelere harcamasını tavsiye etti.
Enflasyonu yüzde 3''ten yüzde 2.2''ye düşürdü. 8 yılda 22 milyon işsiz Amerikalı''yı işe yerleştirdi. Amerikan dış yatırımlarını dünyanın bütün kıt''alarında katladı. Japon ekonomisini hizaya getirdi. Dolar dünya oluşturdu. Ekibini iyi seçti, başaramayanları açığa aldı.
Şimdi kitap yazdırmak, konferans vermek, danışmanlık yapmak üzere yılda 8 milyon dolar karşılığında bir şirketle anlaştı. New York''un 2 senatöründen biri seçilen eşi avukat Hillary Clinton''ın 4 yıl sonra ABD''nin ilk kadın Başkanı olacağını düşünüyorum.
Türk Devlet adamları! Böyle bir örneğe hiç imrenmiyor musunuz?
Dünya enerji dengesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Ocak, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Petrolcü bir ailenin üyesi bulunan ABD''nin yeni başkanı Bush, öncelikle 4 yıllık enerji politikasını saptayacaktır. Birleşik Amerika''nın cihan siyasetinin temeli malûmdur: Basra Körfezi ve Hazar Denizi havzaları petrol-doğalgaz dağıtımında egemen pozisyonda olmak...
Evvelki hafta Viyana''da toplanan OPEC (petrol satan devletler örgütü), petrolün 25 doların altına düşmemesi için üretimi yüzde 5 kısıtlama kararı aldı. Amerika''nın istememesine rağmen...
Rusya ise, Hazar havzası yatırımlarında Amerikan etkisini azaltmak için var gücüyle çalışıyor. 10 yıl önce Hazar Denizi, Sovyet yani Rus gölü gibiydi, sadece güneyi İran''a aitti. Şimdi bu iç denizin üç ortağı daha var: Güneybatı kıyılarında Azerbaycan, güney-doğuda Türkmenistan ve kuzeydoğuda Kazakistan. İşte bu 5 devlet şimdi denizi ve denizin dibini paylaşmak için sürekli çalışıyorlar.
İran Cumhurbaşkanı, Aşkabad ve Moskova''ya gidip Türkmenbaşı ve Putin''le bu konuları konuşacak. Yol üzeri Erivan''a selâm ve dostluk mesajı verecek. Hem Rusya, hem İran, Güney Kafkasya''da denizlerden uzak bir bölgeye sıkışmış Ermenistan''ı ayakta tutmak için gayret gösteriyor. Türkiye ise Birleşik Amerika''nın yanında ve Bakû-Ceyhan hattının peşindedir. Gürcistan''ın yakasını yeniden Rusya''ya kaptırmaya zerre kadar niyeti yok, gözü Avrupa Birliği üyeliğinde...
Birleşik Amerika''ya karşı daha büyük oyunu Almanya sergiliyor. Berlin, muazzam sanayiini ayakta tutan Körfez ve Hazar havzalarından Amerikan vizesiyle enerji sağlamaktan nefret ediyor. Rusya''dan gelen bütün enerjiyi Polonya üzerinden Almanya''ya aktarıp kabilse Avrupa''ya da dağıtmak istiyor. Polonya, NATO üyesi oldu. AB''nin ilk yeni üyesi olmak üzeredir. Petrol ve doğalgazın Hazar havzasından Polonya üzerinden Almanya egemenliğinde Avrupa''ya akması, çok dengeyi değiştirir. AB''nin enerjide Amerika''ya muhtaç durumuna son verir. Zaten AB, silâhlı kuvvetlerde de Amerikan ağırlıklı NATO''dan kurtulmak istiyor.
Ermeni, Beyaz Akım, parti kapatmak gibi konulardan başımızı kaldırabilirsek, 21. yüzyılı şekillendirmek üzere bulunan bu yeni dengelerde Türkiye''nin yerini tayin etmeyi düşünebiliriz.
Dengeler yerinden oynadı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Ocak, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Devlet hayatında istikrar bozulursa, yeniden oluşması büyük siyasî hünere bağlıdır. Derlenip toparlanma uzun sürebilir.
İstikrar, politik dengenin yörüngesinden çıkmasıyla bozulur. Devleti şiddetle etkileyen iç ve dış faktörlerle denge yerinden oynar.
Faktörlerden biri, güçlü bir liderin iktidardan çekilmesidir. 1871''de Âlî Paşa''nın ölümü, 1909''da Sultân Abdülhamîd''in düşmesi ile Türkiye''nin başına gelenler çok yazılıp çizildi.
Özal''ın beklenmedik ölümü de dengeleri değiştirdi. Yılmaz ve Çiller ortaya çıktı. Demirel''in müddetinin sona erdiği günden bugüne kadarki kısa müddet içinde meydana gelen aksaklıkları görmezlikten gelmek imkânsızdır.
Böyle hallerde işlerin rayından çıkmasının sebebi, gerçek Devlet adamı kıtlığı ile açıklanır.
Politik terminolojide kaht-ı rical denen bu belâ, tam 130 yıldır Türk devletine musallat oldu. Elbette bu müddet zarfında gerçek Devlet adamları gelip geçti (aksi takdirde toptan batardık.) Ama sayıları daima yetersiz kaldı.
Zira liderlerin, haleflerini yetiştirmek gibi bir gayretleri görülmez. Tarih ilmi bakımından bu gayrette bulunan son kişinin 1858''de öldüğünü söyliyebilirim.
Bugün de Devlet adamlarımız var. Ama Türkiye gibi büyük bir ülke için sayıları azdır. Yeterli sayıda olsa idiler, böyle mi olurduk?
Bununla beraber istikrarın sarsılmasının daha geniş görüş açısından açıklaması şudur: Değişim rüzgârı artık Türkiye''de bütün kalın ağaçları eğecek güçte esiyor. Hem iç, hem dış faktörler, bu rüzgârın etkisiyle hareketlendiler.
İçtüzük sorunu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Ocak, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
TBMM İçtüzük metni, en az 30 yıldan beri şikâyet konusudur. Bir türlü gerekli düzeltmeler yapılamamıştır. Meclisin çalışmasını alabildiğine yavaşlatmakta, güçleştirmektedir. Anayasamız gibidir.
Meclis İçtüzük hükümleri, kanun kuvvetindedir. Önünde AB uyumu için yüzlerce tasarı yığılmak üzere bulunan bir yasama meclisinin, bu tüzükle gerekli tempoyu sağlamak ümidi yoktur. Muhalefet yapan parti grupları sözcüleri, yürürlük maddelerinde bile söz alıp her şeyden değerli olan zamanı bol keseden harcamışlardır. Bugünün muhalefetinin yarının iktidarı olacağı algılamasına erişilememiştir.
Meclis genel kurulu, bu derecede meşgul edilemez. Yasalar, Meclis''in ihtisas komisyonlarında hazırlanır ve oylanır. Genel kurulun takdirine sunulur. Bütün demokrasilerde böyledir. Halkımız, milletvekilinin asıl komisyonlarda çalıştığını bilmez. Ama bunu öğrenememiş milletvekilleri de vardır. Sevgili milletvekillerimizin üstelik haylisinin telaffuzu berbattır. Laik gibi çok basit kelimeleri doğru söyleyemeyenler çoktur. Ama TRT 3 aynen yayınladığı için, genel kurulda olur olmaz söz alırlar (halbuki Meclis''te en çok konuşanlar önseçimlerde oy alamamışlardır.)
Bu Meclis, 2 yıl içinde çok yoğun çalışmakla yükümlüdür (5 yıla uzaması ihtimali azdır.) Birinci Meclis (1920-23) gibi geceyi gündüze katarak çalışacaktır. Temposunu, zaman faktörünü çok iyi ayarlayamazsa, başarı mümkün değildir.
Meclisin başarısını muhalefet, iktidarla paylaşır. Zira Meclis, bir bütündür. İçtüzük çağdaş hâle getirildiği takdirde, yarın iktidar olduğu vakit bugünki muhalefet de rahat eder.
Millî irade, muhalefetin katkısı ve akıllı davranmasıyla oluşur. Yıkıcı muhalefet, demokrasimizin üç defa kesintiye uğramasının sebeplerinden biridir.
TBMM, milletin yegâne meşru temsilcisi bulunduğu şuuruna halel getirirse, demokrasi bozulur. Zaten meydana gelen boşluk, başka kuruluşlar tarafından doldurulur. Böyle bir boşluğun tâlibi çok olur.
Chirac''ın onayından sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Ocak, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Fransa''nın yarı başkan durumundaki cumhurbaşkanı Jacques Chirac, Fransız Millî Meclisi''nin Ermeni soykırımı hakkındaki tek kısa cümleden ibaret yasasını imzaladı. Hiçbir yaptırımı olmayan, daha fazla karar mahiyetinde bulunduğu için Fransa Anayasası''na da uymayan bu yasa, hiçbir ilgili tarafın işine yaramayacaktır. Ne Fransa''nın, ne Türkiye''nin, ne Ermenistan''ın, ne Ermeni diasporasının, ne Avrupa Birliği''nin...
Buna rağmen yürürlüğe girmesinin sebebini Fransız gazeteleri bile açıkladılar: Mart ayında yapılacak yerel seçimler ve sonraki genel seçimlerle cumhurbaşkanı seçiminde Ermeni asıllı Fransızlar''ın oyunu almak veya bu oyun karşı partilere gitmesini engellemek...
Fransa''da Ermeni asıllı 450.000 Fransız''ın 320.000 civarında oyu bulunuyor. Bu nüfus Paris, Marsilya, Lyon gibi büyük şehirlerde toplanmıştır.
Gene Fransa''da 300.000 kadar Türk var. Bunlar Fransa uyruğunda bulunmayan, sadece o ülkede çalışan, epey de ideolojik fraksiyonlara bölünmüş vatandaşlarımızdır. Ermeniler ise istisnasız Fransız vatandaşıdır ve Türkler''in aksine oy hakları vardır.
Binaenaleyh Fransa''da yaşıyan Türkler''le Ermeniler''i dengelemek mümkün değildir. Fransa, Almanya, Hollanda, Avusturya gibi ülkelerde yaşayan vatandaşlarımızın durumları müsaitse hızla o ülke uyruğuna geçmeleri, Türkiye''yi güçlü kılacaktır. Bu hususta Ankara''nın teşviki gereklidir.
Chirac gibi çok tecrübeli bir devlet adamının, üstelik Türk dostu olarak şöhret yaptığı da düşünülürse, oy kazanmak dışında da bazı faktörlerle hareket ettiği doğrudur. En büyük faktör, Fransa''nın çok istediği ve baş çektiği NATO''dan bağımsız, fakat NATO''dan asker alan bir Avrupa Birliği silâhlı kuvvetleri kurma projesidir. Böylece AB, Amerika''ya ihtiyaç duymaksızın, Avrupa çevresindeki ülkelere müdahale edebilecektir.
Türkiye, bu kuvvete girmek istiyor. Ancak AB, tam üye oluncaya kadar Türkiye''nin karar mekanizması dışında kalmasında diretiyor. Ankara''nın, Türkiye ile ilgili askerî harekâtta fikri alınacağı vaadine rağmen, bu eşitsizlik içeren teklifi NATO''da veto edebileceğini duyurması, Paris''i sinirlendirmiştir. Ancak Ermeni yasası, Ankara''yı yalnız bu konuda değil, her konuda yumuşatmak bir yana, son derecede sertleştirecektir. Ermeni azgınlıkları artacaktır. Sonunda ne mi olur? Geçmişte kaç defa ne olmuşsa aynısı olur: Büyük Devletler, Ermeniler''e artık Türkler''le anlaşın derler.
AB''yi pas geçmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Şubat, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Eski günahların gölgesi uzun olur. Ortak Pazar oluşum hâlinde iken 1959''da ilk imzayı Başbakan Adnan Menderes attı. Menderes felsefesinin tam karşısında bulunan eski -cumhurbaşkanı- Başbakan İsmet İnönü 1963''te ortaklık anlaşmasını imzaladı. Bu yıllarda Ortak Pazar üyeleri Fransa, Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda, Lüksenburg olmak üzere, 6 devletten ibaretti.
İngiltere bile oluşuma yan bakıyordu. Bu bakımdan Menderes''in ve İnönü''nün ileriyi görme yeteneklerini vurguluyorum. Zira 200 yıllık Türk Yenileşme (Osm. Teceddüd) tarihini ezbere bilen bir kuşaktan geliyorlardı. Üstelik Yenileşme tarihimizin en radikal şahsiyeti olan Atatürk''le beraber çalışmış politikacılardı.
Bundan 23 yıl önce, artık iyice gelişen Ortak Pazar''a tam üyelik müzakerelerine başlamak için sıra Türkiye ile Yunanistan''a geldi ki, İspanya ile Portekiz''den 8 yıl öncedir. Yunanistan can havliyle atladı, üyelik safhasına kadar 50 milyar dolar hibe alıp tam üye oldu.
Türkiye ne yaptı dersiniz? Sanayiimiz (!) zarar görür (!), bize 10 yıl müddet verin dedi. Türkiye''de Sol rüzgârları esiyordu. Sovyetler''in ABD kadar yıkılmaz bir sistemin temsilcisi bulunduğu kanaati hâkimdi (Sovyetlerin dağılacağını savunan birkaç kişi geri zekâlı kabûl edilmişti.) Sovyet sistemini beğenmiyenler Çin sistemini savunuyorlardı. Milliyetçi sosyalizm isteyenler Yugoslavya''yı gösteriyorlardı. İster inanın, ister inanmayın, Arnavutluk modelinin daha iyi olduğunu söyliyenler vardı.
Ama basîretsizliği yalnız Sol''a yükleyemeyiz. AB için 10 yıl beklemenin sayılamıyacak kadar çok fazileti üzerinde Merkez Sağ ve Sağ''ın bütün fraksiyonları, Sol ile aynı kanaatteydi (hemen girmemiz ve Yunanistan''ı yalnız bırakmamamız gerektiğini söyliyenlere Avrupa hayranı züppe muamelesi yapıldı.)
Bu kadar mı? Devletin DPT dahil bütün kurumları ve bilhassa İstanbul holdingleri, 10 yıl beklemek fikrinde birleştiler.
10 yıl beklemek bilgeliğinin (!) Türkiye için sonuçları ne oldu? Yarın anlatacağım.
Özeleştiri yeteneği
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Şubat, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bugün Türkiye''nin gölgelenmesi, geçmişteki hatalarının sonucudur. Dünkü yazımda 23 yıl önce AB üyelik müzakerelerine davet aldığımız zaman, 10 yıl müddet istediğimizi anlattım. Bizimle birlikte davet edilen Yunanistan''ın can havliyle kabulünü, 50 milyar dolar yardım alıp tam üye olduğunu belirttim.
Yunanistan''la beraber 1.1.1981''de tam üye olan Türkiye, son çeyrek yüzyılda başımıza gelenlerin hemen hepsinden masûn kalacaktı. 1980 öncesinin komünist iç taarruzuna uğramıyacaktı. Türkiye, İspanya kadar (yani 140 milyar dolar) bir yardım alıp bütün kurumlarını yenileyecek, çağdaşlaşacaktı.
Kişi başına 5 bin ve 10 bin doları aşıp bugün 20 bin dolar civarına çıkacaktık. GSMH olarak yılda 1.4 trilyon dolar eder.
ASALA belâsına maruz kalmıyacaktık. PKK ile savaşa 100 milyar dolar harcamıyacaktık. Ermeni istekleri, hiçbir parlamentoda yankılanamıyacaktı.
AB üyesi (hattâ adayı) bir Türkiye''ye kimse sataşamıyacaktı. Bir süre ve bir seri dış kaynaklı komploları yaşamıyacaktık. 3000 dolarlık vur abalıya ülkesi hâline gelmiyecektik. Bu sistem içinde bankalardan 100 milyar dolar hortumlanamıyacaktı.
12 Eylül olmıyacak, 28 Şubat yaşanmıyacaktı. Demokrasi, Hollanda ve Portekiz''de ne ise, bizde de o olacaktı.
Böyle bir Türkiye, on yıl önce bağımsızlıklarını kazanan Türk cumhuriyetlerine her türlü desteği verebilecekti. Onlarla Avrupa''nın bağlantısını kurabilecekti.
Son 20 yılda AB üyeliğinin şartları elbette ağırlaştı. Bu şartları biz zamana yayıp ceste ceste uygulayacağımız yerde pas geçtik. İncir çekirdeği doldurmaz, Türk''e yararsız konulara gömülüp kaldık. Sorunları üst üste yığdık. Öyle beceriksizlikler yaptık ki, yarın çocuklarımız tarih dersinde üzüntüyle okuyacaklardır.
En vahîmi, hatalarımızı değerlendiremedik. Otokritik''ten yoksun bir toplum oluşturduk, bugün de öyleyiz. Bizde hatasını kabûl eden kişi yoktur (halbuki tarih ilmi hatasız kişi ve devlet kabûl etmiyor.) Herkes haklıdır. Politikacı olsun olmasın. Halbuki otokritik (özeleştiri), bütün gelişmeler anahtarı ve çağdaş uygarlığın temelidir. Hatayı göremeyen, hiçbir doğruya ulaşamaz. Çağdaş uygarlık, otokritik yapabilen kafaların eseridir.
Eski günahların gölgesi uzun olur.
Meclis''te ne oldu?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Şubat, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Meclis''te kötü şeyler oldu: Müzakere hâlinde bir genel kurulda ilk defa bir milletvekili öldü. İlk defa bir komisyon başkanı makam koltuğunda tartaklandı. Komisyon koltuğu, hatip ve başkanlık kürsüleri kuşatıldı, tehdit edildi. Yumruklar konuştu, silâhlara el atıldı.
Benzeri olaylar, her demokraside vuku bulmuştur. Ancak oralarda Meclis, gerçekten masûndur. Oralarda Meclis''in kapanması, devletin sona ermesi manasına gelir. Bizde ise 2 defa kapatılmıştır. Ve bugün olanca dikkat, olanca eleştiri hevesi Meclis üzerinde yoğunlaşmıştır.
Ben, güvenlik görevlileri dışında silâh taşıyan kişiden hiç hoşlanmamışımdır, küçük bile görürüm. Değil genel kurula, Meclis alanına silâhla giren milletvekilini havsalam almamıştır. Böyle bir adamın bir şeylerden korktuğu bellidir. Münakaşa elbette olur. Kavgaya dönüşebilir. Ancak şiddet gösterisi, yumruk, tokat, itişme, kakışma, kesinlikle ilkel yapıdaki insanlara mahsustur.
Milletvekilliğinin adabı vardır. Zamanla elde edilir. Bilhassa DSP MHP grupları, ilk defa Meclis''e girenlerle dolup taşmıştır. Hiç bir Meclis bu kadar kalabalık yeni milletvekilini hazmedemez. Zaten 550 üye lüzumsuzdur. Niçin 400 olmadığının makul sebebi yoktur.
Genel kurulun yeni salonu, estetik bakımdan her şeyi ile çirkin, fonksiyon bakımından hatalı ve sakıncalıdır. Meclis binalarının, salonlarının, döşemelerinin, bütün dünyada tarihi, geleneği, ağırlığı, hattâ haşmeti olur. Bugünkü salon, ıstırap verici bir yolsuzluk eseridir. Sorumlular cezalandırılamamışlardır.
Heyecanlı oturumlar çoktur. Ancak sağduyu yitirilemez. Âcil yardım ünitesi mevcut ve hemen salonun bitişiğinde iken, milletvekilleri, görevli nöbetçi hekime ve hemşireye yol vermediler. Çok ciddi kriz geçiren arkadaşlarına akıllarınca tedavi uygulamaya kalkıştılar. Zaten kalb hastası olduğu bilinen arkadaşlarının, itişme kakışmanın tam ortasında bulunmasını engelleyememeleri, ciddi bir ihmaldir.
Oturum sırasında olay çıkması alışılmadık şey değil. Ancak koltuk ve kürsülere taarruz olağanüstüdür. Bu sırada bir milletvekilinin hayatını kaybetmesi ise ilk defa görüldü. Yarın olayı, politik açıdan değerlendirmeye çalışacağım.
Meclis kavgasının politik sebepleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Şubat, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Mahut kavga, yeni İçtüzük müzakeresinde çıktı. Kimsenin beğenmediği halde uzun yıllar değiştirilemeyen İçtüzük, Meclis''i lâgar hâle getirmişti. Şimdiye kadar bütün engellemelere rağmen yasalar çıkarılmıştı. Bundan sonra mümkün değildi. Çağın temposu artık pek çok hızlanmıştı. Komisyonlarda hazırlanan yasalar, yeni İçtüzük''le sür''atle genel kurulda onaylanacaktı. Batı demokrasilerinde olduğu gibi...
Muhalefet, maddeler üzerinde müzakerelerin önleneceğini, dolayısıyla sesinin kısılacağını savundu.
Hükûmet, Türk Medenî Kanunu ve Türk Ceza Kanunu gibi biner maddelik çok hacimli yasaları Meclis''e sunmak üzeredir. Muhalefet, ancak Atatürk''ün erişilemez prestiji ile çıkarılan bu temel kanunların, tarihî ağırlığını biliyor. Çağımızın ihtiyaçlarını karşılayacak, AB normlarına ve demokrasi kurallarına, insan haklarına uygun bu yasaların yayınlanması, Üçlü Koalisyon''a şeref kazandıracaktır. Daha önceki iktidarlara nasîb olmayan bu şerefi bana göre TBMM, bütünüyle kazanır. Ama anlaşılan Muhalefet, böyle düşünmüyor.
Çok acele bir kaç yasa var ki, bunlar çıkmadıkça, hazır bekleyen ve Türk ekonomisine şifa verecek dış krediler gelmiyor. Bu suretle Muhalefet, zaten çok sıkıntıda olan koalisyonu zora düşürebilecektir. Cumhurbaşkanını Meclis dışından seçmek ve af çıkarmak gibi bazıları akıl almaz boyutlarda epey hata yapan koalisyon sıkıştırılmak, dağıtılmak, düşürülmek isteniyor. Kısacası Muhalefet, iktidar istiyor.
DYP baş çekiyor. Ve Ana Muhalefet Partimiz, mahkemeye düşmenin stresi içinde, küçük muhalefeti izliyor. Kan döküldü, kabîlinden sakıncalı lâflar söyleniyor. Çok müessif bir olay, TBMM''nin kendisine çeki düzen vermesini gerektirdiği halde, partilerce politik alana çekiliyor.
DYP, 5. parti olmaktan kurtulmak istiyor. Koalisyona giremediği, hükümet de daha yıprandığı, çok sarsılan otoritesi daha düştüğü takdirde, erken seçim mekanizmalarını işletmeyi bile düşünüyor.
Anlaşıldığına göre Muhalefet, İçtüzük üzerinde makul bir anlaşmaya razı olmayacak. Koalisyon ise, İçtüzüğü çıkartamazsa, zor günlere hazır bulunmalıdır.
Değişim rüzgârları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Şubat, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Diyarbakır eylemi, Türk''ün ne yaman hasımları bulunduğunu bir defa daha açığa vurdu. Komşularımız ve Avrupalılar arasında Türkiye''nin Avrupa Birliği''ne girmesinden korkanlar var. Girmemesinden korkanlar var. AB ile beraber hareket edecek bir Türkiye... Dışarıda kalacak bir Türkiye... İkisi de korku veriyor.
Diyarbakır eylemi; bir Avrupa devleti olan Türkiye''yi dalgalandırmak, bir müddet geciktirmek, demokrasisini bozup terör ülkesi imajı vurmak, boğazına kadar iç problemlere gömmek isteyenlerin eseridir. Böyle bir Türkiye, dışarıya bakamaz, kendisinden her şey talep edilebilen bir ülke hâline gelecektir.
Nitekim AB için uyum reformları uyumaktadır, yazılı metinlerden hayata geçirilemiyor. Zira Cumhuriyet''in kurumları, kuruluşları bile artık fırtına hâlinde esen değişim rüzgârlarının atmosferine girdiler. Her biri, bir tarafa çekiyor.
Böyle bir değişimde elbette fikirler söylenecek, fikirler çarpışacaktır. Son söz Türkiye Büyük Millet Meclisi''ne ait olmak şartıyle. Meclisin dediği olacaktır. Cumhuriyeti böyle kurmadık mı? Son sözü meclisin söylemediği rejime demokrasi değil, cumhuriyet bile denmez. Tam bir anarşidir.
Türkiye''de böyle bir durum yok. Sadece yürütme zaafı, icra boşlukları var. Hükûmetin oluşturduğu boşlukları, çeşitli müesseseler dolduruyor, yahut doldurmaya teşebbüs ediyor.
Meclisi partiler ve hükûmet harekete geçirir. Büyük parti kalmaması, tempoyu çok ağırlaştırıyor. Antidemokratik bir baraj, orta ve küçük boy partilerin kâbusudur. CHP gibi bir parti meclise giremedi. Bazı partilerin devam edip edemiyeceği bile belli değildir. TBMM, Anayasa Mahkemesi''nin yetkilerini belirliyememektedir. Zaten anayasayı değiştirememektedir. Aksine Anayasa Mahkemesi, üst yasama meclisi hâline gelmek üzeredir. Bunu, bu sütunlarda beş altı defa yazdım. Önüne gelen, Anayasa Mahkemesi''ne baş vuruyor. Bizden başka bütün devletlerde anayasa mahkemelerinin önüne yılda iki üç dosya konmaktadır.
İktidar liderleri, birkaç bakan değiştiremiyorlar. Halbuki hükûmet üyelerinin iki yıl sonra gözden geçirilmesi, demokratik bir gelenektir, icrayı güçlendirir.
Diyarbakır eyleminin maazallah arkası gelebilir. Türk''ün amansız hasımları, Türkiye''de demokrasinin gücünü test ediyorlar.
Her şeyin başı ekonomidir
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Şubat, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hükûmet, ekonomiyi ön plana çıkarmakla isabet ediyor. Zira geçtiğimiz Aralık ayındaki çok vahîm krizi önleyemedi. Çünki ekonomiden kimin sorumlu bulunduğu meçhuldü. Birkaç bakan ve birkaç bürokrat, koordinasyondan mahrum şekilde çalışıyorlardı. Bugün de böyledir.
Öyle ki, basının yazdığına göre DYP Genel Başkanı Tansu Çiller, ekonominin düzeltilmesi misyonuna taliptir. 6 ay içinde çözüm getireceğini söylemiştir.
Bir erken seçim mecburiyeti ihtimaliyle borsa, bir türlü kendine gelemiyor. Özelleştirmedeki akıl almaz dar kafalılığımızı ve yeteneksizliğimizi buna ilâve ediniz. Madem bu işi beceremiyoruz, komşularımız Bulgaristan ve Romanya''dan özelleştirme uzmanları istemekten başka çaremiz kalmıyor.
Dış ilişkilerimizdeki gerileme, AB ile yakınlaşma bâbında ödümüzün kopması, her tarafa kafa tutma merakımız, Türk ekonomisinin açmazları arasındadır. İçeride yatırım yapılmıyor. Dışarıdan kapital gelmiyor. Nasıl ve niçin gelsin ki?
Ermenistan olsun, diasporası olsun, Ermeniler''in ümidi ve hedefi Türkiye''nin dış ilişkilerini bozmaktır. AB ile bizi karşı karşıya getirmektir. AB ile müzakerelere başlayabilen bir Türkiye''ye karşı taleplerinin maskaralık derekesine düşeceğini Ermeniler çok iyi biliyorlar. Bu arada bol para verdikleri Türk adı taşıyan ajanları yazıp çiziyor, konuşuyorlar.
Türk devletinin temel kurumlarının hükûmete, hattâ millî iradenin tek meşru temsilcisi Türkiye Büyük Millet Meclisi''ne karşı çıkışları, ekonomiyi de etkiliyor. Enflasyondaki açık gerileme bile, vatandaşın artık çok büyük boyutlara erişen ıstırabını hafifletemiyor.
Demokrasi tarihimizin iki büyük devlet adamı, Demirel ve Özal, ekonomi her şeyin başıdır demişlerdi. Ne kadar haklı oldukları ortadadır. Ekonomisi bozuk, hattâ zayıf, hattâ yetersiz her devlet, her alanda aksamaya mahkûmdur.
Koalisyon, bahara kadar bu olumsuzlukların üzerine giderek ümitli bir atmosfer oluşturmak durumundadır. Aksi takdirde, erken seçim dedikoduları ağırlık kazanır. Hattâ erken seçim felâketinin kaçınılmaz hâle gelmesi ihtimali vardır.
.İsrail''de ne oldu?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Şubat, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Şaron''un büyük farkla başbakanlık seçimini kazanmasının başlıca sebebi, ABD eski başkanı Clinton''ın, İsrail''e beklenmedik derecede baskısının tepkisidir. Zira Musevîler''in olağanüstü ağırlıklı bulundukları Birleşik Amerika, İsrail''i daima kollamıştır. Clinton, 55 yıldır Orta Doğu''yu kan ve ateşe boğan Filistin sorununu çözebilmek için, İsrail''e fazla asıldı. İsrail''de de, çok kudretli Mûsevî Amerikalılar''da da memnuniyetsizlik uyandırdı (tesadüf bu ya, Clinton''ın başını belâya sokan Monica da Yahudi idi.)
Yönettiği ülkeyi, bütün tarihin kıyas kabûl etmez en büyük refah devleti hâline getiren Clinton, olanca arzusuna rağmen, Filistin ve Kıbrıs anlaşmazlıklarına son veremedi.
Yüzde 40''a yakın oy alan Barak, hem milletvekilliğinden, hem İşçi Partisi Genel Başkanlığından ayrılacağını bildirdi. Fransa''da de Gaulle, İngiltere''de Thatcher gibi modern tarihin en büyük isimleri de, hiçbir zorunluluk olmamasına rağmen, aldıkları oyu beğenmeyerek politikayı bırakmışlardı. Oralarda demokrasi ve devlet adamlığı böyle algılanıyor. Koltuğa yapışmak, bir şark âdetidir.
Şimdi başbakan olan yetmişlik eski başkomutan emekli general Şaron, selefi Barak''ın Araplar''a gösterdiği esnekliğin onda birini kabûl etmeyecek karakterdedir. Kudüs''ün Arap kesimini bırakmak ne demek, Harem-i Şerif''te bile İsrail egemenliğinden vazgeçmeyecektir. Zaten son patırtının sebebidir, Gayri Müslimler''e kapalı Harem-i Şerîf''e ansızın girerek barışı önlemişti.
Yeni İsrail Başbakanını Ürdün soğukkanlı karşıladı. Mısır temkinli konuştu. Suriye, Irak, İran feryadı bastı. Hizbullah ve Hamas silâhlarını biledi. Ama önemli olan Bush Amerikası''nın alacağı tavırdır.
Her hâl-ü kârda daha yıllarca Filistin''de barış mümkün değildir. Bizim görüşümüz budur.
Şubat Türkiyesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Şubat, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ahmet Kabaklı, milyonlara hitâb edebilen bir köşe yazarı, fikir adamı, edebiyat tarihçisi, gazeteci idi. Milliyetçi idi. Son yıllarda dinî tefekkür ağır basıyordu. Fakat Türk milliyetçiliğini incitecek tek yazı yazmadı. İki akımı kucaklamak istiyordu. Zevkli ve doğru Türkçe''si, kolay yazması, millî kültürümüzün -klasik musikimizi bilhassa vurguluyorum- her alanını kudretle savunması, nesilleri etkiledi. Hakkıyle şeyhü''l-muharrirîn idi. Tercüman ve sonra Türkiye gazetelerindeki köşesini liyakatle kullandı. Zevcesinin ardından vefat etti. Âlimin ölmesi âlemin ölmesidir. Allah rahmet eylesin.
Böylesine ağır kayıpla haftaya giriyoruz. Finans krizini öngörmekten âciz, dolayısıyla ekonomiyi alt üst eden, şimdi derlenip toparlanmak, çare bulmaya çalışmak için çırpınan bir Türkiye manzarası çok belirgin haldedir. Önemli çoğunluğuna rağmen iktidar, sorun çözemiyor. Sorun üretiyor diyebilirim. Hükûmetin çoğu yapay, hattâ sanal bir sürü meseleye boğulup kalması Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin otoritesini de sarstı. Hukuk devleti sloganları, demokrasiyi, millî iradeyi gölgeledi. Milletin menfaati ne ise, hukuk o yolda düzenlenir.
Fantastik Diyarbakır suikasdi hâlâ kapkaranlıktır. Devlet ve millî birlik doğrudan hedef alınmıştır. Tepkiler test ediliyor da olabilir.
Dışarıdan birilerinin Türkiye''yi karıştırmak istediği âşikârdır. Türkiye, Avrupa''dan koparılmak isteniyor ki Asya devleti muamelesi yapılabilsin. Avrupa Birliği içinde, daha açık ifadeyle sınırlarından ekonomisine kadar her şeyi güvence, düzen ve sistem içine alınmış bir Türkiye, birilerinin işine gelmemiş, hattâ ödünü koparmıştır.
Bütün bu olumsuzluklar, AB Ortaklık Belgesi''nin ilânının arifesinde ortaya çıktı. Ankara''nın asabı bozulmak, içine kapanmış fanatik hâline getirilmek isteniyor. İcranın beceriksizlikleri, çekingenlikleri, atama yoluyla oluşan kurumların basiretsizlikleri, belki boşluğu doldurmak çabaları, dış odakları azdırdıkça azdırdı. Bakınız Yunanistan, 1922''de Anadolu''daki Rumlar''ı öldürdüğümüzü konuşmaya başladı. Kargaların güleceği bir iddiadır ama, emin olunuz, Batı''da yankı yapar. Şamar oğlanı durumuna düşmemize ramak kaldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin ve içinden çıkardığı hükûmetin çok sağlam durması gerekiyor.
Nisanda ne olacak?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Şubat, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''nin bir yerlere itilmek istendiği artık apaçık ortaya çıktı. Bunu göremiyen kişiye ben değil Devlet adamı, politikacı bile demem.
Dış mihraklardan gelen bir kısmı mantık dışı, bir kısmı gerçeklere dayansa da maksatlı ithamlar, Türkiye''nin saygınlığını zedelemeyi hedefliyor. Her tarafla ihtilâflı Türk Devleti, yalnız başına bırakılmak isteniyor. İnsan hakları, demokrasi, milletlerarası hukuk, dış anlaşmazlıklar konularını bir türlü çözememiş olmamız, hattâ bizi hizaya getirmek heveslerini bile körükledi.
Türkiye, içeriden de karıştırılıyor. Tipik örneği, Diyarbakır suikastidir. Birden patlatılan finans krizidir.
Atalet, durgunluk, tereddüt, cesaretsizlik içindeyiz. Elimizi çabuk tutamıyoruz. Çağdaş tempodan haberimiz bile yok. Gelişmeleri öngöremiyoruz. İncir çekirdeğini doldurmaz meselelere takılıp kalıyoruz. Büyük çözümleri kalın kafalı, dünyayı bilmez adamlara havale ediyoruz. Çalıp çırpma alanında rekorlara tırmanıyoruz. PKK savaşında oluşan çok büyük rantları sürdürmek isteyenleri engelliyemiyoruz.
Bundan dolayı dış mihraklar, Türkiye üzerinde oyun oynıyabilecek zemini ve cesareti buluyorlar. Türkiye''yi Avrupa düzeni dışına atmak harekâtına girişen devletlerin, -maksatlar biribirine aykırı olsa da- içimizde çok müttefiki mevcuttur.
Bir otorite boşluğu var ki, böylesi 20. yüzyıl tarihimizde hiçbir rejimde görülmedi. Bunun ne demek olduğu âşikârdır.
Devlet reformu yapamadık. Anayasa Mahkemesi Başkanı, Yargıtay Başkanı gibi hukuk otoriteleri yeni bir sivil anayasa diye bas bas bağırdılar. Millî iradenin seçilmiş temsilcilerini etkilemedi. Yürütmenin, atanmış kurumlarla teması yetersiz kaldı. Bürokratlar yeterince çalıştırılamadı. Partiler arası, hattâ koalisyon partileri arasında ilişkiler kifayetsizdir.
Nisan, Mayıs diye lâflar edilmeye başlandı. Mânâsını bilmiyorum. Ancak söyliyenlerin bir kısmının baharda ümitlerin yeşermesini, bir kısmının ise aksine dibe vurmasını beklediklerini seziyorum. İkinci ihtimal, erken seçim demektir.
Ümit oluşturmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Şubat, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hükûmetin bahar aylarında ümitli, iyimser bir atmosfer oluşturması lâzım. Millet, işlerin olumlu gittiğine inanmalı. Bu da geniş ölçüde ekonominin açılmasıyla mümkündür.
Ama reformlar, aynı derecede önemlidir. Yargıtay Başkanı, yargı mensuplarının maaşlarının düzeltilmesini istedi. Mutlaka yerine getirilmelidir. Hiçbir medenî ülkede maişet derdinde yargıç ve savcı kabûl edilemez. Üniversite mensuplarının ve öğretmenlerin maaşı, aynı derecede mühimdir.
Akıllı bir iktidar, meşru isteklerini yerine getirerek yargıyı ve eğitim-öğretimi memnun eder, karşısına almaz.
Kaynak mı? Devlet bir müddet bina yaptırmasın, lojman, yazlık, arsa, arazi, orman satsın.
Kangren hâlindeki KİT''leri özelleştiremiyen bir iktidarın zaten istikbali olmaz. Hattâ böylesine çağı geçmiş bir devletin geleceği kararır. Romanya ve Bulgaristan''ın gerisine düşer.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, üst üste büyük reform yasaları çıkartarak kendini göstermelidir. Birçok Anayasa maddesini tadile veya iptale muvaffak olmalıdır. Ki Anayasa''yı toptan değiştirecek gücü elde edebilsin.
AB Ortaklık (Millî Mutabakat) Belgesi artık hayata geçirilmelidir. Avrupa Birliği standartlarının sağlıyacağı nimetler, halkımıza anlatılmalıdır.
Önemli Devlet makamları ve kuruluşları, hükûmetin ve TBMM''nin saygınlığına halel getirmekten şiddetle kaçınmalıdır. Zira hepsi meşruiyetlerini Türkiye Büyük Millet Meclisi''nden alırlar.
Birkaç ay içinde böylesine ümitli bir Türkiye oluşturmak hiç de güç değildir. Asgarî beceri ve iyiniyet kâfidir. Daha birkaç yıl önceki iyimser ve olumlu gidişi canlandırmak o kadar mı zordur?
Ekonomik krizin sebepleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Şubat, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''de per capita (kişi başına) gelir 3000 dolar civarındadır. Satınalma (iştirâ) paritesi ise 5500 ile 7000 dolar arasında tahmin ediliyor. İkisi arasındaki fark, yüzde 100''ün üzerindedir.
Bu fark, akıl almaz derecede büyük ve korkunçtur. Ekonominin yarısından fazlasını kara paranın oluşturduğunu gösteriyor. İleri ülkelerde satınalma paritesi, kişi başına gelirin en fazla yüzde on üzerindedir.
Bu durum, gelir dağılımındaki bütün dengeleri alt üst etti. Sosyal adalet diye bir şey bırakmadı. Türkiye, gelir dağılımındaki bozuklukta da, kara para oranında da dünya devletleri arasında hemen en üst sıralardadır. Bu sıra, en saygın milletlerarası istatistiklerde açıkça belirtiliyor. Her toplumu ayakta tutan orta sınıf, haysiyetini zorlukla koruyabilmektedir.
En sosyalist ülkeler derecesinde katı devletçilikten liberal ekonomiye çok hızlı geçiş zorunluluğunun elbette sarsıntıları olacaktı. Ve bu geçiş, tamamlanmaktan epey uzaktır. Devlet, elindekileri, kale savunur gibi savunuyor. Özelleştirmede hedef tutturulamamıştır. Yatırım denen kavram unutulmuştur.
Bozulmanın diğer sebebi, çeyrek asır süren yüksek enflasyondur. Yüksek enflasyonda da Türkiye, 200 devlet arasında en üst sıralardadır. Enflasyon, ekonomi kadar ahlâkı da bozdu. Zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul yaptı.
Diğer bir sebep, dış mihrakların sürekli teşvikiyle, acayip şekilde uzayıp giden Güneydoğu savaşıdır. Gelişmeyi durdurmakla kalmadı, ekonomiyi bir de yozlaştırdı. Zira uzayan bütün savaşlarda sonlara doğru, yolsuzluklar artar, ahlak tereddî eder.
Bir de yüzyılın en tahripkâr zelzelesi, en gelişmiş bölgemizi vurdu. Ve artık tekrar IMF''yi imdada çağırmaktan başka çare kalmadı.
Bugünki koalisyon, mazinin çok kötü birikintilerine vâris oldu. Ekibinin tecrübe ve beceri yetersizliğinden de epey hata yaptı. Onun için eleştirilerimizde ılımlı davranmaya dikkat ediyoruz. Ve hâlâ hükûmetten olumlu gelişmeler bekliyoruz. Ancak elini çabuk tutmalı ve saçma sapan saplantıları kafasından atabilmelidir.
İhlâs Finans
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Şubat, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İhlâs Finans''ın faaliyetine son verilmesi, acele alınmış bir karardır. Hükûmet, İhlâs Finans''a, dar boğazı geçebilmesi için bir şekilde güvence ve destek vermeliydi.
İhlâs Finans''ın durumunun batık bankalarla hiçbir benzerliği yok. İçi boşaltılmış falan değil. Yatırılan meblağları, iş sahiplerine, şirketlere, kredi şeklinde aktarmıştır. Fonksiyonu budur. Paranın geri gelmesi için, vadelerini beklemek gerekir.
Aralık krizinde faizin astronomik yükselişi üzerine mevduat sahipleri, repoya yatırmak için, kitle hâlinde, vadelerini bozup paralarını istediler. Böyle bir durumda en büyük bankaların bile ödeme yapması imkânsızdır, zamana bağlıdır. Zira bütün bankalar mavduatlarını, kredi olarak dağıtırlar. Bankalar, nakit saklayan kasalar değildir. Nakdi işleten kuruluşlardır.
Zararlı olduğu kadar çok yanlış bir algılama, İhlâs Finans ile İhlâs Holding''in karıştırılmasıdır. İhlâs Finans, İhlâs Holding''in düzinelerce şirketinden ancak biridir. Holdinge bağlı her şirketin yönetimi, yönetim kuralları, çalışanları ayrı ayrıdır.
İhlâs Holding''de yaklaşık 30.000 kişi çalışıyor. Kaç ailenin geçim kaynağı olduğunu hesab ediniz.
İhlâs Holding. Dr. Enver Ören''in eseridir. Enver Bey, birlikte çalıştığı binlerce insanın ağzında Enver Ağabey''dir. Holdingi, böylesine bir düzen, güven, inanç ve ihlâs ile oluşturdu. Her yıl yeni taşlar, yeni katlar yükseltti. Türkiye''nin en önemli birimlerinden biri hâline getirdi.
Böyle bir kişinin, İhlâs Finans''a yatırılan meblağları son kuruşuna kadar ödeyeceği sözü, kesinlikle gerçekleşecektir. Ancak makul bir müddet şarttır. Nitekim; Enver Ören''in haklılığı konusunda kamu vicdanı oluşmuştur.
Hükûmetin, koalisyon ortaklarının, çok dikkatli olması lâzım. Türk ekonomisi, bütünüyle dar boğazdan geçiyor.
.Bağdad bombardımanı ve sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Şubat, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ankara, Bağdad bombardımanını kendisine önceden bildirmediği için Washington''a sitemlerini iletti. Şimdi Türk hükûmeti, bombardımanın periyodik şekilde arkasının gelip gelmiyeceğini öğrenmek istiyor. Zira en yakın, en önemli, en büyük müttefikimiz olan ABD, uçaklarını güneyden, Körfez''den, uçak gemisinden değil de, bu defa kuzeyden, İncirlik''ten uçurmak için Türkiye''den izin istiyebilir.
Güneyden bombardıman sürprizine uğrayan Ankara, Irak''ı kuzeyden bombardıman talebi karşısında tereddüd edebilir.
Zira on yıl sonra yeniden Bağdad''a büyükelçi göndermek üzere idik. Bush yönetiminin Irak politikası sözle değil, artık fiilen açığa çıkınca, büyükelçimiz herhalde Bağdad''a gitmeyecektir. Aykırı bir davranış, Washington''la ilişkilerimizi bozabilir. Bakarsınız Başkan Bush, Beyaz Saray''dan birkaç yüz metre ilerideki makamlarında oturan IMF ve Dünya Bankası başkanlarını telefonla arıyabilir!
Bununla beraber, bazı Arap ve Avrupa ülkeleri derecesinde olsun Irak''la ticarî ilişkiler kurmak, Türkiye''nin de hakkıdır. Körfez Savaşı''ndan önce Irak''la ticaret hacmimiz, Almanya''dan sonra 2. durumda idi. Irak ambargosu, Türkiye''ye 100 ilâ 150 milyar dolara mâl oldu. Güneydoğumuz, yoksul bir bölge hâline düştü. Körfez Savaşı''nın bütün faturası, Türkiye''ye çıktı.
Saddam''ın İsrail''i, diplomatik üslûbu aşan sözlerle tehdidi, borbardımanın birinci sebebidir. Saddam''ın, halkının boğazından keserek biyolojik ve nükleer silâhlar üzerinde çalışmalarına devam etmesi, ikinci sebeptir. Halbuki bu tip silâhları asla kullanamaz.
Her hâl-ü kârda Bush ekibinin Orta Doğu politikası, Clinton''dan farklı olacaktır. Bu husus kesinlik kazandı. Türkiye de, dış siyasetini buna göre ayarlayacaktır.
Milyar dolarlık kavga
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Şubat, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Millî Güvenlik Kurulu''ndaki kavganın sebebi, devletin yüksek makamlarındaki kişilerin iletişim yoksulluğudur. Biribirleriyle ikili konuşamıyor, tartışamıyorlar. Bunu medya aracılığı ile yaparlarken şimdi Güvenlik Kurulu''na intikal etti.
Birkaç dakikalık kavga, bu yoksul millete milyar dolara patladı. Bugün Hazine, Türkiye malî tarihinin en büyüğü olan milyarlarca dolar ihale yapacak. Faizler fırladı. Borsa dibe vurdu. Merkez Bankası''ndan 5 milyar dolar çekildi. İstanbul''da G-20 hazırlık toplantısında Türkiye mahcûb edildi.
Devlet Krizi denen zirvede kavganın alt yapısını, siyasî iktidarın ve hükûmet otoritesinin zaafı oluşturdu. Büyük boşluklar ortaya çıktı. Kişiler ve kuruluşlar biribirlerinin yerini alarak boşluğu doldurmaya çalıştı. Anayasa Mahkemesi, yüksek yasama meclisi; Çankaya ise tek yargıçlı yüksek anayasa mahkemesi hâline geldi. Genel Kurmay''ın, Millî Güvenlik Kurulu''nun, jandarmanın, sivil bürokrasinin yürütme üzerindeki etkileri arttıkça arttı. Hükûmet dar alanlara takıldı. İncir çekirdeğini doldurmaz ve bazıları muzır gündemlerin tutsağı oldu. Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin iradesi yara aldı.
Hükûmet, bazı üyelerini değiştirebilmek hünerini gösteremedi. Biz tabiatiyle daima seçilmişlerin tarafını tutarız. Başka türlü demokrasi yoktur. Ancak kavganın Güvenlik Kurulu''nda devamının, toplantıyı bozmaktan daha az sakıncalı olacağını düşünüyoruz.
Devlet Bahçeli''nin hârikulâde başarılı Türkmenistan ziyareti, Ankara''da zirvede kavga ile gölgelendi. Ne olacak? Ne olmalı? Tansiyon düşürülmeli. Hükûmet kesin güvenceler vermeli. Hükûmetin çekilmesi gibi bir şeyi kimse düşünmemeli. Niçin çekilsin ki? Meclis''te güvensizlik oyu mu aldı? Ancak ekonomiyi kaale bile almadan kavgaya kalkışmanın mazereti yoktur. Demokrasiyi incitmemek için her türlü özen gösterilmelidir. Türkiye dünküne benzer muamelelere müstahak değildir.
Sistem bozulmamalı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Şubat, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Demokrasilerde devleti seçilmiş politikacılar yürütür. Politikacı; bürokrattan, yargıçtan, askerden, ilim ve san''at erbabından farklı bir şahsiyettir. Evvelki sabah başlayan üzüntü verici kavga, bir politikacı ile bir yargıç karakterinin farklılığından doğdu. Evveliyâtı vardı. Birikti. Hiç ümid edilmez bir platformda patlak verdi.
Yolsuzlukların yeterli boyutta araştırılmadığına inanan bir cumhurbaşkanının, bu konuda başbakanı uyarmak hakkı vardır. Bizim geleneğimizde devlet ve hükûmet başkanlarının haftada bir defa başbaşa görüşmeleri âdeti bulunuyor. Zaten cumhurbaşkanı, istediği zaman başbakanı çağırır ve başbakan istediği zaman ve ânında cumhurbaşkanı ile görüşebilir. Bu suretle şimdiye kadar pek çok anlaşmazlık krize dönüşüp halka zarar vermeden atlatılmıştır. Demokrasiler yalnız anayasaya dayanmaz. Gelenekler aynı derecede ağırlıklıdır. İngiltere''de anayasa bile yoktur. Ve demokrasi, zaten İngiltere''den çıkmış bir rejimdir.
Başbakan Ecevit, Cumhurbaşkanı Sezer''in kendisini, emrindeki bürokratların içinde azarladığını söylüyor. Cumhurbaşkanı değil, taçlı demokrasilerde hükümdar bile bunu yapamaz. Zira başbakan, millî iradeyi temsil eder. Cumhurbaşkanı milletin birliğinin sembolüdür ve Devlet kuruluşları arasında âhengi sağlar, zaten ne yasal, ne sandık sorumluluğu yoktur. Fazlası için, halk oyu ile seçilmiş ve sorumlu başkan, yani politikacı olması gerekir. Bizim sistemimiz bu değil.
Kimseyi suçlayacak, hattâ eleştirecek zamanda değiliz. Ne bu tarafı, ne öbür tarafı, zira böylesine bir tutum, kavgayı sürekli kılar, krize dönüştürür. Millet bir kat daha yoksullaşır. Devlet saygınlığı gölgelenir. Hiç parlak olmayan dış prestijimize halel gelir.
Olay, başbakan 1. yardımcısı Devlet Bahçeli ile Dışişleri Bakanı İsmail Cem yurt dışında bulundukları için katılamadıkları, mutat dışı erkene alınmış Millî Güvenlik Kurulu''nun aylık toplantısında vuku buldu. Ve Cumhurbaşkanı, gündem dışı tenkitlerini elindeki kâğıttan okuyarak yaptı.
Koalisyon olmasının da etkisiyle bu hükûmetin temposu, çağın temposunun gerisindedir. Sanal gündemlere eklenen krizler, tempoyu daha düşürüyor. Çankaya''nın imza atmakta direnmesi, icrayı felç eder. Demokrasi berbâd olur. Türkiye yoksullaştıkça yoksullaşır. Dışarıdan her türlü şamara açık hâle gelir.
AB, ABD ve Türkiye
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Şubat, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
AB ile ilişkilerini geliştirip hızlandıramıyan bir Türkiye, zaten münasebetlerinin hayli iyi ve girift olduğu yarım asırlık müttefiki ABD ile gittikçe yakınlaşacaktır. Bu takdirde, az mübalağa ile söylüyorum, Washington ne önerirse, Ankara kabûl etmek durumunda kalır.
Türkiye''nin AB ve ABD''den başka üçüncü, dördüncü bir bloka yakınlaşmasının hesapları da yapılıyor. Bu, Türkiye''yi bütün 21. yüzyıl boyunca geri kalmışlığa mahkûm eden mükemmel bir reçetedir. Elbette AB ve ABD dışında bir dünya var. Ve elbette Türkiye''nin her devletle ilişkilerini akıllıca düzenlemesi gerekir. Ancak AB ve ABD''den kopmayı düşünenler, geçmişin bir zamanlarına takılmış hayalperestlerdir.
Türkiye, ülkesinde, Avrupa Birliği düzenini sağlıyacak, bu işi becerdikten sonra isterse AB üyesi olacak, istemezse olmıyacaktır. ABD''ye gelince, onunla ilişkilerini daima âzamî düzeyde tutacaktır. AB üyesi İngiltere derecesinde değilse bile, ona benzer bir yakınlıkta...
Akıllı politika budur. Ve başkası değildir. Türk Devleti''nde kimse kendi duygularına, hayallerine, hasretlerine, menfaatlerine, palavralarına göre bir politika izleyemez. Hele yenileşme tarihimizin en sert direksiyonlarından birini kırmak aşamasında bulunduğumuz şu günlerde... Türk''ün menfaati ve yükselmesi, akıl ve bilgi, yetenek ve tecrübe ile kabil ve kaimdir.
Pax Americana''nın geçerli bulunduğu bir âlemde yaşıyoruz. Ancak, cihan devleti hata yapmaz diye bir tarih kanunu yok. Roma, Osmanlı, Britanya cihan devletleri ne vahîm hatalar yaptılarsa, Birleşik Amerika da aynı yolu izleyecektir. Ama ABD''nin nüfuzunun kırılmasını bekleyenlerin hayatı bunu görmeye yetmez.
Washington''ın bu derecede Saddam''ın üzerine gitmesinin kendi bakımından hata olup olmadığını biz kestiremeyiz. Fakat Körfez Savaşı''nın Türkiye''nin yoksulluktan kurtulma çabasına sekte vurduğu âşikârdır. Ve Irak''la aynı coğrafyadayız. Buna rağmen, kişi başına 3.000 dolarla yaşıyan bir devletin, şikâyetlerini Washington''a anlatabilmesi zordur. Ancak diplomasi, böyle zorlukların ve ikilemlerin çözülebilmesi için vardır.
Her şeyin başı ekonomi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Şubat, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhurbaşkanı''nın Millî Güvenlik Kurulu''ndaki mutat dışı konuşmayı niçin yaptığı üzerinde çeşitli senaryolar üretiliyor. Bana göre Cumhurbaşkanı, bir Türkiye Cumhuriyeti tasavvur ediyor ve bu model, ülke gerçekleri ile çelişiyor.
Başbakan, devleti, medya ile iç içe yürütüyor. Aynı meslekten geldiği biz gazetecileri çok seviyor. Günde birkaç defa karşılarına çıkıp her attığı adımı açıklıyor. Demokrasilerde, başbakanla medyanın iç içe girdiği böyle bir model yok.
Sayın Ecevit, partisinin grup toplantısında, iki gün önceki hatasını tekrarladı. Çankaya''da başına gelenleri anlattı. 1983''ten bu yana yapılan, parlamenterler dışında dinleyicilerin katıldığı açık grup toplantıları, demokrasimizi olumsuz etkilemiştir, kaç defa yazdık.
Ekonomi dibe vurdu. Döviz kuru serbest bırakıldı, piyasa belirleyecek. IMF bu kararı destekledi. İğrenç şekilde yükselen faiz ve repo, korkutucu şekilde düşen borsa, herhalde makul bir çizgiye oturacaktır.
Herkesin haddini bilmesi lâzım. Kimsenin koltuğu babasından miras kalmadı. Millete hizmet için oturulacak koltuklardır. Milletin sırtından, ülkeyi bir günde bir kat daha yoksullaştırmak pahasına kavga edilmez, söz söylenmez. Politik çekişmeler elbette olur. Ancak tıpkı silâhlı kuvvetler ve yargı gibi, sorumsuz ve tarafsız Çankaya''nın da bu çekişmelerin dışında kalması demokrasi gereğidir. Ekonomimiz olağanüstü frajildir (kırılgan) Ekonomi, bir ülkenin maddî varlığıdır ve manevî yapısı ile de bağlantılıdır. Akıllar başa toplanacak, dikkatli davranılacak zamandayız.
Ekonomiyi rayına oturtun. Ekonomiye zarar vermeyin. Bu hüneri gösterin. Daha boyutlu kavgalara girişebilirsiniz. Şimdi olmaz.
Bu arada içerideki ve dışarıda kalmış muhalefet partilerimizin, topyekûn Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin temel düşüncesi, her hâl-ü kârda demokrasinin muhafazası olmalıdır. Millî iradenin üzerine oturmak heveslerine prim vermeyiniz. Bu hevesler bugün, eskisinden çok daha karmaşık ve komplekstir.
Dalgalanan ekonomi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Şubat, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bir finans krizi ki, Tayvan''dan Brezilya''ya kadar epey gelişmekte olan ülkeyi vurdu. Kriz, reform yetersizliğinden kaynaklandı. Çankaya''da geçen acayip münakaşa vesilesiyle patladı.
Aslında her hâl-ü kârda patlayacaktı. Zira Türkiye''de çağdaşlaşma reformları, 200 yıldan bu yana daima eksik kalmıştır. Gereken radikal ve hızlı reformlar daima şu veya bu güçlerce engellenmiş, gerçekleştirmek niyeti oluşmadığı için ertelenmiştir.
Bu defa döviz kurunu değeri altında tutmak ve faizlere sınır getirememek gibi iki kapital hatada ısrar edildi. Sorumluluk yalnız hükümetin değil, aynı zamanda IMF''nindir. Nitekim IMF, Washington''da azarlandı.
Kabinede revizyon zorunluluğu bu sütunlarda aylardan beri yazılıp çizildi. Ekonominin tek bir başbakan yardımcısının sorumluluğuna verilmesi sağlanamadı. Dakikasında alınması gereken kararlar günlere yayıldı. Kabinede özelleştirmeye inançsız, hattâ hasım kişiler var. Rastgele seçilmiş, politik ve meslekî tecrübeden, hattâ yetenekten yoksun bakanlar var. Hakkında dedikodu çıkanlar da mevcut.
Ama, alternatifsizliklerine fazla güvenen 3 genel başkan, cuma akşamı bile bakanlarını oynatmaktan çekindiler. Başarısızların başarısızlıklarını üzerlerine aldılar. Belki Çankaya fiyaskosuna benzer bir gelişmeden korktular. Ama kabine revizyonu olmadan, hükûmetin nefes alması mümkün görünmüyor. Bu revizyonu, ansızın yapacaklarını sanıyorum.
Ekonomiyi fiilen yürüten yüksek bürokratların da başarısızlıkları ortadadır.
Kişi başına gelir 3000''lerden 2000''lere, GSMH 200 milyar küsurdan 100 milyar küsura düştü. ABD, bizden fazla telâşlandı. Başkan Bush, Başbakan Ecevit''in yanında olduğunu bildirmekte hızlı davrandı.
Bu muazzam devlet, bu büyük millet, her türlü iyi ve kötü günü yaşadı. Başına gelmeyen kalmadı. Elbette ve en küçük şüphe yok, bu krizi de atlatacaktır. Kısa müddette atlatması da mümkündür. Ancak öylesine kökten değişiklikler gerekiyor ki, bunları işitmek bile, muhafazakâr yapıdaki politikacılarımızın, yöneticilerimizin dudaklarını uçuklatır. Yazılabilecek olan birkaçını yarınki makalemde sayın okuyucularıma sunacağım.
Neler gerekiyor?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Şubat, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bataktan hızla çıkmak için hemen, derhal, gün geçirmeden, vakit harcamadan, budala gevezeliklere kapılmadan, çok köklü reformlar gerekiyor. Kriz, ekonomiktir, hattâ sadece finans sektöründe gibidir. Ama gerçek sebep, köhnelikten dökülen, çarkları dönmeyen devlet mekanizmasıdır. Politikaya güvensizliktir. Ehliyetsiz ve tecrübesiz, dar kafalı, egoist, menfaatçi kadrolardır. Siyaseti ve bürokrasiyi üç kâğıtçılık yapmak için seçen kişilerdir.
Yeni ve kısa bir anayasa yapıncaya kadar şimdilik bir kaç önemli tadil şarttır. Ayrıca daha iyi partiler ve seçim kanunları çıkartılmalıdır. 400 üyeli Meclis, 20''den az sayılı bakanlar kurulu, dokunulmazlığın sınırlandırılması, milletvekilleri için etik kurallar, seçilenlerin varlıklarının yed-i emîne tevdii, para işlerine bulaşanların ihracı ve yargıya gönderilmeleri, özenli ve ehliyetli seçim listeleri, lojmanların tasfiyesi, Meclis görevlileri sayısının azaltılması... Böylece demokrasi güçlenecektir. Hiçbir güç, Türkiye Büyük Millet Meclisi''ne tafra atamayacaktır. Ama bunun şartları vardır, yukarıda kısaca tâdâd ettim.
Ekonomik krizlerden faydalananlar incelenmeye alınmalıdır. Yoksullaşan kesimler kollanmalıdır. Makas çok açıldı. Şiddet içermiyen suçlarda, kesin yargı kararına kadar kelepçe ve tutuklamadan vaz geçilmelidir. Hırsızların asla dışarıya firarına fırsat vermemek şartıyle... Hedef, çalınanın son kuruşuna kadar ve faizleriyle geriye alınmasıdır, mutlaka alınmasıdır. Ekonominin tamamen kayda geçirilmesi şarttır.
Çok hızlı ve büyük çapta özelleştirme yapılmalı. Dünyada bizimki kadar devletçi iki ülke kaldı: Kuzey Kore ve Küba. 3 devlet bankası, telekom, hava yolları hemen satılmalı. Üç yıl özerkleştirme, kısmen satıp ilgiyi sürdürme gibi yolsuzlukları kışkırtan kurnazlıklar akla bile getirilmemelidir. İkinci aşamada, sağlık ve her kademede eğitim kurumları özelleşecektir.
Millî Program''ı resmen kabûl ve ilân edip uygulayalım. Köhne müesseseleri tereddütsüz kapatalım. AB standartlarını hilesiz yürürlüğe koyalım. Dış anlaşmazlıklarımızı çözelim. Türk ülkeleriyle ilişkilerimizi geliştirelim. Bu işleri beceremeyen politikacıları ve bürokratları tasfiye edelim.
Bunları yapamıyor, yapmamak için bahane üstüne bahane mi buluyorsunuz? Siz Allahaısmarladık diyemeden millet, hepinize güle güle diyecektir.
Krizin sosyal ve politik zemini
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Şubat, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sosyal ve politik yetersizlikler, ekonomik krizlerin zeminini oluşturur.
Osmanlı''nın son yarım yüzyılındaki kaht-ı ricâl denen Devlet adamı yetmezliği, elbette Cumhuriyet dönemine de sıçradı. Bugün kronik safhadadır. Diğer bir temel sebep, yetersiz bir demokrasi, ve millî irade ihlâlleridir. Osmanlı, 1876-78 ve 1908-1920 yıllarında demokrasi ile yönetildiyse de, taçlı demokrasi rejimi kâğıt üzerinde, Anayasa metninde kaldı, başarılı olmadı. 1946''da daha gerçek bir demokrasi tecrübesi başladı. Ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi''nce temsil edilen ve başka hiçbir kurum ve kişi tarafından temsil edilemiyen millî irade, Meclis''in yetkileri sürekli kısıtlanarak hırpalandı. Aksaklık son yıllarda tamamen âşikâr oldu. Meclis ve içinden çıkardığı yürütme organı yani hükûmet, yetkilerini savunamadı. Çankaya, Anayasa Mahkemesi, Millî Güvenlik Kurulu, Yargıtay ve Danıştay, bürokrasi, holdingler, medya, yasama ve icranın oluşturduğu boşlukları doldurmaya başladılar. Çeyrek asır önce yapılan son yüzyıllarımızın en büyük tarihî hatasından zerre kadar ders alınmadı. Türkiye, Yunanistan''ın, İspanya''nın, Portekiz''in gerilerine düşürüldü. Ne zaman ki Helsinki''de zar zor aday olduk, Avrupa Birliği''ne karşı güçlü bir karşıtlık ortaya çıktı. Gûyâ bütün partilerin istediği AB çelmelendi. AB millete anlatılamadı. Halkın şevki kırıldı. Hükûmetin prestiji sarsıldı. AB ile ne verip ne alacağımızın hesabını ilmin ve gerçeğin aydınlığında yapmamız gerekirken, iş gene tarihî hastalığımıza, hamaset edebiyatına döküldü. Hamâset edebiyatı prim yaparsa, en mutaassıplar kazanır. Türkiye''nin bu defa değil Polonya ve Macaristan''ın, Romanya ve Bulgaristan''ın gerisine itilmek üzere bulunduğunu milletimiz, iliklerine kadar hissetti. Avrupa Birliği veya üye olmaksızın Avrupa düzenine geçebileceğimiz, erişebileceğimiz hususunda millete şüphe ve tereddüt telkin edildi. Halkımız, eski tas eski hamamın sürüp gideceği endişesiyle güvenini yitirdi. Güvenini yitiren kitleler, her türlü krize açık hâle gelir.
İkinci Kurtuluş Savaşımız
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Mart, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD''nin Ankara Büyükelçisi, ekonomik krizden kurtulmak çabamızı yeni bir kurtuluş savaşımız olarak niteledi. Bu krizi atlatmamız -ki elbette hem de kısa zamanda atlatacağız- Millî Mücadele''nin bize kalıcı şekilde sağladıklarını temin etmez. Bugünki çağını tamamlamış köhne zihniyetle yeniden krizler oluşturur, onlarla uğraşmaya başlar, asla fâsid daireden çıkamayız. Bu ikinci savaşı başaramazsak, birincisini başaramasa idik başımıza neler gelecekse, aynısı olur. Bundan şüphe edenleri kaale bile almayınız.
Hükûmetin devamı, alternatifsizlik motifi ile dahi sağlanamaz. Hızlı ve radikal, kararlı ve iradeli tedbirlere bağlıdır. Başta esaslı bir kabine revizyonu geliyor.
Hemen enflasyon lobisini açıklamak lâzım. Krizden milyarlarca dolar vuranlardan, acılı halkımızın makul karşılayacağı ölçüde vergi alınmalıdır. Ayrıca, krizi patlatan bu kişilerin milletçe tanınması, devletçe izlenmesi şarttır. Bu tedbir enflasyonu düşürür, üçkâğıtçılığı önler, halkı teselli eder, koalisyona güveni sağlar. Aksi takdirde bu misyonu medya üstlenecek, her hâl-ü kârda bu adamları teker teker tanıyacağız, kim olurlarsa olsunlar.
Ayrıca soyguncuların, yolsuzluk yapanların, rüşvetçilerin, hortumcuların üzerine, kapsam çok genişleterek gidilmekte devam edilmelidir. Devlet bankaları hızla özelleştirilmelidir. Öyle üç yıllık geçiş dönemi, yüzde bilmem kaçının satışı gibi kurnazlıklar artık geçerli değildir.
Koalisyon hükûmeti, memuru enflasyona ezdirmeyeceğini bin defa tekrarlamıştır. Hatırlatıyoruz.
Millî Güvenlik Kurulu''nun onayladığı Türkiye Ulusal Programı için seferberlik hâlinde çalışma yapılmalıdır. İkinci Kurtuluş Savaşı budur ve başka bir şey değildir. Savaşı kaybedersek nasıl bir Türkiye ortaya çıkacağı açıkça anlatılmalıdır. Çok büyük siyasî irade, tam bir kararlılık, ince politik hüner, bilgi ve yetenek gerekiyor. Köşesinden tutmakla, büyük meselelerde dünyadan habersiz kişileri konuşturmakla falan olacak iş değildir. Devlet yapımızı çağdaşlaştıracak, milletimizin önünü açacak reformların halkımıza sağlayacakları vurgulandığı nisbette geleceğe güven güçlenir.
Bunlar son fırsatlardır. Değerlendiremiyenler gitmeye mahkûmdur.
AB için ulusal program
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Mart, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ekonomi krizi, tabiatiyle Avrupa Birliği konusunu gölgeledi. Zira ekonomi, her şeyin başıdır. AB düzeninde de demokrasi derecesinde ön koşuldur. Hükûmetin çok akıllı karar ve davranışları bekleniyor. Alternatifsiz olduğu söylenen koalisyonun son şansıdır. Başarısızlık hâlinde alternatif aranacak, seçimlere dahi gidilebilecektir.
AB yetkilileri, 2002 yılında bile üyelik müzakerelerine başlayabileceğimizi, bunun Türkiye''nin elinde olduğunu söylediler. Masaya oturabilmek için, ekonomimizi de, demokrasimizi de yoluna koymak gerekiyor.
AB için kabûl ettiğimiz Türkiye Ulusal Programı, milletimize iyice anlatılmalı. Her vatandaş, AB üyesi veya AB dışında bir Türkiye''nin her iki şıkta ne durum alacağını bilmelidir.
AB''nin 28 üyesinden biri olacağız. Üye sayısı bugün 15 ve aday sayısı 13''tür. 12 adayın bizden önce gireceğini farzediyoruz. Türkiye''nin eski Sovyet peyki ülkelerden sonra gelmesinden herkes sorumludur. Bütün partilerimiz, kurumlarımız ve kuruluşlarımız...
AB içinde, tarihin en kapsamlı ittifakının eşit haklara sahip üyesi olacağız. Diğer üyelerin kabullendiği ilkeleri biz de uygulayacağız. 200 yıldır erişmeye çalıştığımız hedef gerçekleşecektir. Başaramadığımız takdirde, ABD ile, eşit durumda bulunmamız maddeten imkânsız çok sıkı bir işbirliğine gireceğiz.
AB içinde sınırlarımız garanti altındadır, münakaşa bile edilemez. AB dışında kalırsak, sınırlarımız üzerinde bütün hevesler sergilenecektir. Bir şey vermemiz bahis konusu olmadığına göre, bütçesinin üçte ikisini millî savunmaya ayırmaya mecbur kalan dünyanın tek devleti hâline geleceğiz. Böyle bir ülkede refah mümkün değildir. Demokrasi bile yürümez.
..Ekonomi ve dış politika
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Mart, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın Kemal Derviş''in Türk ekonomisini yönetir pozisyona gelmesi, Birleşik Amerika ile zaten yoğun olan ilişkilerimizi, daha içli dışlı ve etkili hale getirecektir.
Daha açık ifadeyle, bir ikili ittifak ki, kimin ağırlıklı bulunduğunu söylemek fuzulidir.
ABD ile her alanda işbirliği, Türkiye Cumhuriyeti''nin yarım yüzyılı aşan bir dış politika ilkesidir. Bugün de geçerliliği konusunda hiç sakınca yoktur. Şu şart ile ki, ABD, Türkiye''nin tek partneri olmasın. İki devlet arasındaki önemli fark dolayısıyla bu durum, Türkiye''yi Meksika ve Filipinler kategorisine sokabilir. Bu kategori Meksika ve Filipinler için iyidir, doğrudur, faydalıdır. Türkiye''nin tarih ve coğrafyasına, geçmişine ve geleneğine aykırıdır.
Türkiye her zaman bir Avrupa devleti idi, bugün de öyledir, hep öyle kalacaktır. Binaenaleyh, tıpkı İngiltere gibi, ABD ile ilişkileri çok kapsamlı bir Avrupa devleti pozisyonunu muhafaza etmeye ve geliştirmeye mecburuz. Dış politika dengemiz budur. Aksi hem beceriksizliktir. Hem rehavetçiliktir, hem de teslimiyetçilik...
Ermeni yasası ucûbesinin temelinde, birinci müessir(etken), Türkiye''nin ortak oy sahibi bulunmadığı bir Avrupa Ordusu''na çok haklı olarak karşı çıkmasıdır. IMF''nin de büyük katkısıyla (!) patlayan ekonomik krizin Türkiye''ye ihtar tarafını görmemek mümkün değildir. Bu konuda Avrupa Birliği''nde baş çeken devletlerle Birleşik Amerika''nın aynı yönde etkisi düşünülebilir. Washington''ın Kıbrıs''ta masayı terketmemizden ve Bağdad''a büyükelçi göndermek istememizden rahatsızlığı âşikârdır.
Sayın Kemal Derviş''i elbette eksiksiz destekliyeceğiz. Başarılı bir bakan kazanacağız. ABD''nin iyi niyetini kabûl edeceğiz. Ama Avrupa''dan kopmak pahasına değil...
Ekonomik krizler, zengin devletlerde de patlar ve sonunda çözümlenir. Avrupa''dan kopmak ise, bizi uygarlık düzeyinden uzaklaştırıp çözümü olmayan istikametlere saptırır.
.Çarpık ekonomi ve demokrasi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Mart, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye, Avrupa Birliği ile ilişkilerine çok dikkat etmeli. Ulusal Program''ı sür''atle uygulamalı. Bir vakit önce üyelik müzakerelerine başlıyabilmeli. Bunun için demokraside ciddi, ama bizdeki değil Batı''daki anlamıyle ciddi yol almak gerekiyor.
Bu yolu alamazsak, âdetimiz vechile hây ve hûy ile 21. yüzyılda her şeyden değerli olan zamanı hovardaca harcarsak, Türkiye''nin nasıl bir ortamda yaşıyacağını düşünelim.
AB üyeliği için de, çağdaş uygarlık düzeyinin ta kendisi olan Avrupa standartları için de, çok geç kalacağız. 200 yıldan bu yana dönem dönem gecikmelerle şöhret yaparak tarihe geçen bir milletiz.
Gecikmiş toplumlara yapılan yakışıksız muamelelere maruz kalacağız. Türk''ün geçmişini hamâsetten ibaret sanan ve geçmişimiz üzerindeki kültürleri romana benzer tarihler ve tarihe benzer romanlar okumakla sınırlı bulunan AB muhaliflerimiz vardır. Ve tabiatiyle fütüroloji yetenekleri sıfıra epey yakındır. Bunlar, Avrupa Birliği''nden kopmaya başladığımız için bayram edecekler, sevinçlerini açıkça belirteceklerdir. Bu kafalara Ulusal Program falan vız gelir, tırıs gider.
Sorun, AB üyeliğinden bile öte bir şeydir. AB standartı, normları, düzenidir. Bu düzeni, mustarip bir yüce millet için çok görenler, tasvîb etmeyenler vardır. Kafaları, aslında hiç de iyi bilmedikleri geçmiş zamanlarda bir dönemlere takılmış, takıldığı yerde kalmıştır.
Bizim AB''ye ihtiyacımız yok, bu işleri pekâlâ Amerika ile hallederiz diyenlere gelince: Avrupa düzenine intibak yeteneğini gösterememiş bir Türkiye''ye ABD''nin yapacağı muameleyi düşününüz. Türk''ün yeteneği bugün Washington''da konuşuluyor. Bilenler, bilmeyenlere anlatsın. Amerika bizden ümidini kesince, bulunduğumuz coğrafyadaki başka devletlere öncelik tanıyacaktır ki, o ülkeler bizim eski eyaletlerimizdir. İster misiniz Türkiye, Nijerya ile Endonezya arasında bir yerlere çakılıp kalsın?
Böyle kâbuslardan kurtulmanın çaresi, ekonomiyi ve demokrasiyi düzeltmektir. Çarpıtılmış bir ekonomik ve demokratik düzenden çağdaş normlara geçmektir. Yarım yüzyıl Rus tutsaklığında yaşıyan Avrupa ülkeleri bu işi başarmak üzeredirler. Biz niçin zorlanıyoruz?
Özelleştirmenin neresindeyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Mart, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Özelleştirmenin neresindeyiz? sorusunun cevabı berbat bir yerindeyiz veya hiçbir yerinde değiliz şeklinde olabilir. Türk ekonomisinin düzelmesi için özelleştirme konusunu başa alacağını söyleyen Kemal Derviş, bakalım ne yapacak?
Yeni bakanımızın her taraftan engellerle karşılaşması muhtemeldir. Bunları aşabilmeli, delip geçebilmeli. Bürokratik engeller, ideolojik engeller, menfaat şebekeleri üst üste yığılacak, azgınlaşacak, tertiplere girişeceklerdir. Birkaç yıl sonra demode olup piyasadan kalkacak nesneleri bile stratejik diye yutturmaya kalkışacaklardır. KİT''lerin ve Devlet bankalarının zararından, her yıl bütçeye getirdikleri yükten, Türkiye''nin beli büküldü. Kaldı ki çağdaş dünyada devletin fabrikası, işçisi, bankası, yağlı ballı ihâlesi, hattâ hastahanesi ve okulu yoktur. Devletin yalnız silâhlı kuvvetleri, polisi, istihbaratı, yargısı ve belirli yönetim ve koordinasyon birimleri olabilmektedir.
Türkiye''de biribiri üzerine yığılarak zamanla dünyanın en devletçi ve sosyalist yapısı kuruldu. Bu yapıdan belirli kesimlere, vatandaş çoğunluğunun kesesinden menfaat sağlamışız. Menfaatine dokunulan zümre, feryadı basıyor. Bu devletçi yapıda adaletin zerresi yoktur. Çaycı profesör, şoför genel müdür kadar maaş alıyor. Partilerimiz hâlâ, satılmadan önce hangi KİT''lere ne kadar adam yerleştirebilirim telâşındalar.
Özelleştirmenin işsizliği arttıracağı gerçektir. Fakat başka çare yoktur. Her KİT''e, ihtiyacın çok üzerinde insan yığılmıştır. Bunların maaşını vatandaşlar ödüyor. Özelleştirme tamamlandıktan sonra oluşacak modern ekonomik düzende yepyeni iş sahaları açılacaktır.
En katı ve Moskova''dan yönetilen sosyalizmden ancak 10 yıl önce yakasını kurtaran devletler, özelleştirmeyi tamamladılar ki çoğu bizden ileri sanayileşmiş ülkelerdir. Avrupa Birliği''nin kapısını çalıyorlar. Bunlardan bazıları eski eyaletlerimizdir. Onların yaptıklarını örnek alsak yeter. Son ekonomik krizin sebeplerinden biri, özelleştirmeye karşı inanılmaz direncimizdir. Kemal Derviş''in işe buradan başlayacağını söylemesi, ümit vericidir. Zaten başka türlü Türkiye''ye dışarıdan para girmesi mümkün görünmüyor.
Bir bayramın sonunda
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Mart, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cenâb-ı Hak lutfetti, bir bayramı daha geçirdik. Uzun tatil de sona ermek üzere. Önümüzdeki haftaya olumlu gelişmelerle başlayacağımızı ümit ediyoruz.
Haftaya, Avrupa Birliği için Ulusal Program''ı ilân edeceğiz. Olanca millî yeteneğimizi sergileyeceğiz. Her çeşitten bağnazlığı aşacağız. Her türlü basiretsizliği pas geçeceğiz. Avrupa düzenini benimsemeye başlayalım. Bir daha asla vazgeçemeyeceğiz. Bu millet medeniyete âşıktır. Yenilikleri çabuk benimser, bir daha bırakmaz. En büyük emeli, çocuklarına, gelecek nesillere daha iyi bir dünya hazırlamaktır.
Çağdaş düzeye, uzun soluklu bir gayretler dizisi neticesinde geçilebilir. Kazanılan ve yerleşilen düzey, bir daha asla, ne pahasına olursa olsun terkedilmez. Bu oluşumun yanında ekonomik krizden çıkmak, çok basit bir sorundur. Kaç ekonomik ve politik kriz yaşadık. Hepsini atlattık. Pazartesi başlayacak yeni haftaya bu bakımdan ümit içinde giriyoruz.
Gerek Başbakan Bülent Ecevit, gerek ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş, doğru ve olumlu mesajlar verdiler. Derviş, Washington''da kapsamlı temaslar yapıp dönecektir.
Sonucu Türkiye Büyük Millet Meclisi alacak. Meclis''in şahlanması, azamet ve kudretini açığa çıkarması lâzım. Bu dönem milletvekillerinin çoğunluğu, girdikleri çatının acemisidirler. Techiz edildikleri yetkilerin farkında değillerdir. Onun için dışarıda her kafadan sesler yükseliyor. Ama milletimiz, yetkinin nerede olduğunu, sorunların nerede çözülebileceğini biliyor. Tek sorumlu olarak politikacıyı görüyor. Her şeyi politikacıdan bekliyor. Eleştirilerini, memnuniyetsizliklerini, uğradığı haksızlıkları onların üzerinde yoğunlaştırıyor. Dolayısıyla seçtiği Meclis''i uyarıyor. Verdiği yetkinin kullanılmasını istiyoruz.
En kısa, fakat makul bir zaman içinde ekonomik krizden çıkacağımıza şüphemiz yoktur. Ancak yeni aymazlıklara ve bağnazlıklara tahammülümüz de kalmamıştır.
Makedonya
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Mart, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Osmanlı''nın korkunç Balkan Savaşı bozgunundan sonra 1913''te bugünki Arnavutluk devleti oluştu. Bir o kadar Arnavut ise Sırbistan''a, bir küçük grup Yunanistan''a verildi. Savaşta Osmanlı''ya ihanet eden Arnavutlar, büyük hayal kırıklığı yaşadılar. bu kırıklık devam ediyor. Panalbanizm denen bütün Arnavutlar''ı tek devlette toplamak ideali canlıdır.
Ama 2001 dünyasında bu idealin gerçekleşmesi mümkün değil. Katıksız Arnavut ülkesi Kosova''nın Sırbistan''dan bağımsızlığı bile boşluktadır. Makedonya Cumhuriyeti''nin Arnavutluk sınırı olan doğusunda toplanan ve Makedonya nüfusunun yüzde 30''unu teşkil eden Arnavutlar''ın ise Büyük Arnavutluk''a katılmaları imkânsız gibidir. Asrımızın şartları böyle. Sonrasını yalnız Allah bilir.
ABD''nin, Avrupa''nın, Balkanlılar''ın ve Türkiye''nin, Balkan devletlerinde yeni bir sınır değişikliğinin getireceği olağanüstü kanlı savaş ihtimalini göze almaları mümkün değil. Artık Bulgaristan da Makedonya üzerinde tarihî emellerini vurgulamıyor.
On yıl önce Romanya ile Moldova bile birleşmekten vazgeçti. Macaristan, Kuzey Sırbistan''da (Voyvodine) ve Doğu Romanya''da (Transilvanya) yoğunlaşan Macarlar''ı teşvik etmiyor.
Vaktiyle haksız, çok haksız çizilmiş sınırlar üzerinde artık konuşulmak bile istenmiyor. Türkiye ile Azerbaycan birleşmek için teşebbüste bulunmadılar. Halbuki bir referandum yapılsa iki taraftan da birleşme için yüzde doksanın üzerinde oy çıkar. Ama bir millet iki devlet ilkesi mantığı daha uygun düşüyor.
Avrupa artık savaş istemiyor. Avrupa Birliği''ne tâlib olan devletlerin sınırları münakaşa edilemiyor. Ama toprak talepleri de kabûl görmüyor. Çağdaş uygar dünyada herkes barış, insan hakları, demokrasi içinde refah toplumu istiyor.
Birleşik Amerika, tek askerini harcamadan savaşacak projeler üretiyor. Hattâ bir nükleer savaş ihtimalini Arz dediğimiz küçük gezegenden uzaklaştırıp uzaya nakletmek için yüzlerce milyar dolar harcamaya hazırlanıyor.
Onun için Makedonya''da Arnavutlar''ın şansı yok. Nedense ve akılsızca rakip gördükleri Türkler''le yakınlaşıp nüfusları oranında Makedonya Cumhuriyeti yönetimine katılmaları gerekiyor. Kosova''yı Sırp pençesinden kurtarabilirlerse, büyük başarıdır.
Kurtuluşun reçetesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Mart, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hükûmetin, yeni ekonomi planını açıklaması, çok iyi anlatması, hızla uygulaması, palavradan uzak durması, popülizmden kaçınması, elle tutulur gözle görülür sonuçlara ulaşması bekleniyor. Borsa yükselmeli, ihracat artmalı, taze para gelmeli, kredi notumuz yükselmeli, enflasyon hedefi unutulmamalı, ekonomi canlanmalıdır. Şov üslûbu kesinlikle bırakılarak yolsuzluklar sür''atle çözümlenmeli, çalınan meblağlar mutlaka hazineye döndürülmelidir.
Bunlar yapılamazsa hükûmet gider. Ama bunları yapması yetmez. Behemehal Devlet Reformu ilân ve icra edilmelidir. Aksi takdirde ekonomisi ve demokrasisi biribirinden kusurlu Türkiye''de, ekonomi de, demokrasi de batar. Türk milleti yoksul ve insan haklarından mahrum kalır. Demokrasi dışı hârikulâde parlak formüller (!) sergilenir. Türkiye, medenî dünyadan kopar. Birçok milletlerarası kuruluştan dışlanır. Çağ dışı duruma düşer.
Devlet Reformu''na, Devlet''in doruğu olan Türkiye Büyük Millet Meclisi''nden ve onun içinden çıkardığı bakanlar kurulundan, Anayasa''dan, seçim ve partiler yasalarından başlamak gerekiyor. Millet, yiyim yeri Devlet bankalarından ve KİT''lerden tez elden kurtulmalıdır.
Saygınlığı ve meşru otoritesi yenilenen Yasama ve Yürütme, kusursuz Yargı''ya örnek olur. Daha derin reformlara gidilebilir. Bu reformlar zaten Kopenhag Kriterleri adı altında toplanan düzenlemelerdir. Slovakya ve Letonya''nın hızla yaptığı bu düzenlemeleri Türk''ün yapabileceğinden şüphe edenleri, bunlardan Türk''ü mahrûm etmek isteyenleri, küçümserim. Konu, Türkiye Cumhuriyeti''nin başarılı olup olmadığı davasıdır.
Reforma akıl erdiremiyen, inanmayan kafalarla, yalnız bizde değil, hiçbir ülkede ve hiçbir zaman parçasında radikal değişimlere gidilememiştir. Geri kalmış dediğimiz toplumlar, bu değişimleri gerçekleştiremiyenlerdir. Reformu beceremiyen insanlarımız politikadan ve yönetimden uzak tutulmalıdırlar. Süper ukalâlık taslayan, hayatlarında çivi çakamamış kişilerdir.
Hükûmetin yeniden tanzimi şarttır. Yeni zihniyet, yani program, yeni bütçe gerekiyor. Kemal Derviş, çok isabetli seçimdir. Ama yetmez. Yetmediği anlaşıldığı an, artık koalisyonda tadilat şansının bile sıfırı gösterdiği andır.
Amerika''nın yeni dış politikası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Mart, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Birleşik Amerika''da 8 yıllık çok başarılı Demokrat Parti iktidarından sonra, bu yılın Ocak ayında yeniden yönetime gelen Cumhuriyetçi Parti''nin dış politikası, şekillenmeye başladı.
İkinci Cihan Savaşı sonundan bu yana Cumhuriyetçi Parti''nin, Türkiye''ye rakibi Demokrat Parti''den daha yakın durduğu farz edilmiştir. Ancak son 55 yılda ve bütün ABD tarihinde Türkiye''ye en yakın politika izleyen Demokrat Bill Clinton oldu.
Bush Amerikası''nın, Ankara''ya selefinden daha uzak davranması için sebep yoktur. Halen hayatta bulunan şimdiki başkanın babası Birinci (Baba) George Bush, bir Türkiye lideri ile, Turgut Özal''la şahsî dostluk kuran yegâne Amerika başkanı idi.
İkinci (Oğul) George Bush, babasının 8 yıl önce bıraktığı yerden devam ediyor. Babasının ekibini geniş ölçüde işbaşına getirdi, başkan yardımcısı dışişleri bakanı, savunma bakanı yaptı. Baba Bush''un izlediği politikaya gelince, yardımcısı bulunduğu Reagan''ın dış siyaseti idi. Ronald Reagan, 20. yüzyıldaki ABD başkanlarının en başarılısı, en büyüğüdür. O da, hasta olmakla beraber, hayattadır.
Bush Amerikası, Türkiye''nin ekonomik krizden çıkmasına yardımcı olacaktır. Bu husus açıktır. Kriz içinde bir müttefik istenmiyor. Buna karşılık Saddam''a karşı sert tavır alacak, bu tavrını Ankara''nın desteklemesini bekliyecektir.
Filistin''e gelince, bize göre, barışın gerçekleşmesi için İkinci Bush''un da, Arafat''ın da iktidar müddetleri kifayet etmez. Birleşik Amerika, Kudüs''ü İsrail''in başkenti tanıdığını, büyükelçiliğini Tel Aviv''den Kudüs''e taşıyacağını, dışişleri bakanının ağzından açıkladı. Clinton''ın İsrail''den aldığı tavizler hayâl oldu. Arafat''a gelince, şahsen istese bile, yeni şartları kabullenemeyecektir.
Hepsinden önemlisi Washington, Reagan''ın ünlü Yıldız Savaşları projesine dönmeye hazırlanıyor. Savaşı Arz''dan Uzay''a taşıyacak bir proje ki, daha karar aşamasında Sovyetler Birliği''nin dağılmasına sebep oldu ve dünya tarihinin akışı değişti. Şu anda Amerika''nın elinde insanlık tarihinin asla kaydetmediği büyüklükte bir meblağ bulunuyor ki, anılan sistemi gerçekleştirmeye kâfidir. Bu projeden Rusya ve Çin çok rahatsızdır, Avrupa bile tereddüd içindedir.
Gene Ermeniler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Mart, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kendini Stalin sanan bazı Ermeniler, Türkiye''den toprak istemek derecesinde azıttılar. Âzerî topraklarını boşaltıp Türkiye ile anlaşarak refahlarını on misli katlayacakları yerde, yeni bir ders almaya hevesleniyorlar. Eski politikaları gereği Batı''yı kullanıyorlar. Aslında Batı tarafından kullanılıyorlar. Evvelsi gün İsviçre Millet Meclisi''nde Ermeni yasa tasarısı sadece 3 oy fark ile reddedildi.
Türkiye (Osmanlı) Ermenileri''ni, 106 yıl önce emperyalist devletlerin İsviçre''de kurdurdukları Hınçak ve Taşnak terör örgütleri azdırdı. Doğu Anadolu''da Ermeni çeteleri, Müslümanlar''ı doğramaya başladı. Sultan Abdülhamid, 4. Ordu Komutanı Zeki Paşa''ya, çeteleri yok etmek emrini verdiği gibi, paramiliter Kürt Hamîdiye Alayları''nı kurdu. Zira kesip biçilenlerin çoğu Kürt''tü. Ermeniler, ırk temizliği yoluyla kendilerine coğrafya edinmek istiyorlardı. Sultan Hamid, Fransa''da Kızıl Sultan diye anılmaya başlandı.
Aynı yıllarda İstanbul Ermeniler''i iki defa patırdı çıkarınca Türkler gözlerine inanamadı. Bizans döneminde Ermeniler''in başkentte oturmaları yasaktı. Fâtih, Anadolu''dan getirdiği Ermeniler''i İstanbul''a yerleştirmiş, başlarına bir de patrik atamıştı. Sanatkâr, çalışkan, Türkler''le kaynaşmış, Millet-i Sâdıka diye anılarak onurlandırılmış bir toplumdu. İmparatorluk Türkiyesi''nin en yüksek görevleri kendilerine açıktı.
Ermeniler 1915''te tekrar ayaklandılar. Ünlü tehcîr bu sebeple gerçekleşti. Türk''ün Çanakkale''de ölüm kalım savaşı yaptığı aylardır. Bizden de, Ermeniler''den de, çok insan öldü. Bu konuda en yetkili kişi olan Ziyâ Gökalp''in tabiriyle mukaatele oldu. Soykırımla en küçük ilgisi yoktur.
Ermeniler uslandılar (akıllandılar) mı? Ne gezer! 1918 yıkımından faydalanıp gene kesip biçmeye başladılar. Kâzım Karabekir Paşa derslerini verdi.
Ermeniler''in 1915''te ne halt karıştırdıklarını, arşiv belgelerini okuyarak öğrenmek isteyenler, geçen ay Ankara Ticaret Odası''nın konunun seçkin uzmanı İsmet Binark''a yazdırıp çok güzel bir cilt hâlinde bastırdığı kitabı okuyabilirler. Türkiye Büyük Millet Meclisi de bu konuda, bir uzmanlar heyetine önemli bir kitap yazdırdı. Baskısı bitmek üzeredir. Tavsiye ederim. Zira bugünki kuşaklar, Ermeni meselesini bilmiyorlar
Krizi aşabilmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Mart, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ekonomi, sonuna geldiğimiz haftada da esenliğe çıkamadı. Piyasa önünü göremedi. Dolar çok fırladı. Kemal Derviş''in kısa açıklama ve temasları kifayet etmedi. Daha kapsamlı taahhütlere ihtiyaç bulunduğu anlaşıldı. Hükûmet, yeterince hızlı davranamadı. İki yüksek bürokratı atamak için günler geçirdi. Yeni Ulusal Ekonomi planını hazırlayamadı. Avrupa Birliği Belgesi ise âdetâ unutuldu.
Geleceğimizi belirleyecek her iki program, önümüzdeki haftaya ertelendi. Bu ağırlığın birinci sebebi elbette hükûmetin bir koalisyon olmasıdır. Ama başka sebepler de var. Politik kadrolardaki yetersizlik, bürokraside de görülüyor. Aslında her alanda yetişmiş ve yetenekli insanımız mevcut. Bunların çoğu kıyıda köşede kaldı. Kalabalık Meclis, kalabalık bakanlar kurulu, yetkilerini kullanamayan bakanlar, ağır işleyişin diğer sebepleridir.
Bununla beraber sonuna geldiğimiz haftada olumlu gelişmeleri pas geçmemek gerekir. Birisi, Kemal Derviş''in krizi çözümleyebileceği ümidinin yaygınlık kazanmasıdır. Bu husus, Derviş''e verilecek politik destekle orantılı şekilde gerçekleşecektir. Beceriksizlik yapılmadığı takdirde memur maaşlarının ele alınması, lojman, yazlık ve arsaların satılacağı gibi haberler, önemlidir.
Fazla dikkat toplamamasına rağmen bana göre diğer bir müsbet gelişme Mesut Yılmaz ile Devlet Bahçeli''nin, krizin siyasî sorumluluğunun kendilerinde bulunduğunu açıkça söylemeleridir. Bundan ne çıkar? demiyelim. Gerek İmparatorluk, gerek Cumhuriyet Türkiyesi''nde hata ettim diyebilen Devlet adamı, yok denecek kadar azdır. Politikacılarımız âdetâ lâ-yuhtî (yanılmaz) olduklarını ilân ve iddia eden kişilerdir. Gelenekten kaynaklanan bu karakter yapısı, demokrasimizin atılım yapmasını engellemiş, halkımızın da hiç hoşuna gitmemiştir. Milletimiz, hatasını söyleyebilen siyasetçiden takdirlerini esirgemeyecektir.
Özetlersek, geçtiğimiz hafta her gün liderler zirvesi yapıldı. Hızlı tren üzerinde bile saatlerce konuşuldu. Ancak radikal, net, anlaşılabilir ve anlatılabilir kararlar alınmadığı için, piyasadaki şaşkınlık devam etti. Önümüzdeki hafta hükûmetin hem ekonomi, hem AB için programını keskin hatları ile, kapsamlı ve anlamlı bir içerikle açıklayabilmesi şarttır. Şahsen ben, hükûmetin krizi aşabileceği fikrindeyim
Vatandaşın katrilyonları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Mart, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
2000-2001 Krizi, ileride Türkiye Cumhuriyeti tarihini yazanlarca, özenle ele alınacak bir oluşumdur. Hem politik, hem ekonomik tarih bakımından... Krizi hazırlayan ortam, sebep ve gelişmeler, detayları ile incelenecektir. Genç tarihçilerimiz bugünden malzemelerini iyice derleyip toplasınlar.
Kriz, finans sektöründen çıktı. Devlet, elinin altında banka bulundurmak tutkusundan vazgeçememişti. Kendince her münasip gördüğüne banka açmak izni veriyordu. Mevduat, sistemi aldığımız Batı''nın aksine devlet güvencesinde idi. Batan mevduatı Devlet, vatandaştan aldığı vergiyle ödüyordu. Faiz merakı, milli teşebbüs kabiliyetimizi kemirmiş, yatırımları durdurmuştu. Hükümet, IMF ile dolar kurunu kendi düzenlemek şeklinde anlaşma yapmak aymazlığında bulundu. Doların gerçek değeri ile makasın açılmasındaki açık tehlikeyi göremedi. İhracat geriledi. Cumhurbaşkanı ile Başbakan''ın kavgası vesile oldu, kriz patladı. Sosyal bakımdan çok daha tehlikeli makas, rantiyelerin ve kayıt dışı patronların oluşturduğu, her krizde biraz daha palazlanan birkaç bin aile ile geri kalan 65 milyon sade vatandaş arasında açıldıkça açıldı. Diğer bir tehlikeli makas, yüksek işçi ücretleri ile memur maaşları arasında oluştu. Devlet, çöpçü ücretinin yarısı ile profesör, yargıç, savcı, öğretmen, doktor çalıştırmak çılgınlığını uyguladı. Özelleştirmede, Bulgaristan''ın onda biri kadar başarılı olamadık. Devlet harcamalarını kısamadık. Politik ıslahat yapamadık. Devlet Reformu''na akıl erdiremedik. Avrupa Birliği''ni yüzümüze gözümüze bulaştırdık, bir türlü müzakere masasına oturamadık.
Katrilyonları bulan yolsuzluklar yapıldığını açıkladık. Şova benzer kelepçeli tutuklamalar dışında sonuca varamadık. Çalınan, hortumlanan para yok olmaz. Bir yerlerde, çoğu dış ülkelerdedir. Bu katrilyonların Hazine''ye iadesi için, modern devletlerde görülen teşebbüslerin yapıldığını hiç işitmedik. Bilmem kimin hapse atılması bizi ilgilendirmiyor. Vatandaş, katrilyonlarını geri istiyor. Bilmem anlatabildim mi?
Meclis''in reformu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Mart, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Önce Türkiye Büyük Millet Meclisi kuruldu. Bu Meclis, İstiklâl Savaşımız''ı yönetti ve kazandı. Sonra Türkiye Cumhuriyeti''ni kurdu. Türkiye Cumhuriyeti, TBMM''yi kurmuş değildir.
İnsanlar gibi meclisler ve devletler de hata yapar. Tarih, hatasız kişi, meclis ve devlet kaydetmiyor. Bu dönem TBMM de hatalar yaptı. Şartlı Salıverme Yasası, olağanüstü sakıncalı, akıl dışı hatalardan biridir.
Yasama ve yürütmeyi içinden çıkarması ve yargının da nasıl yargı yapacağını düzenlemesi bakımından TBMM, bütün Devlet kuruluşlarının mutlak manada başında gelir. Gene Meclis, bütün kuruluşlar gibi, sürekli yenilenmeye, ıslaha, reforma muhtaçtır. Bu reformu yapamazsa, reforma yeteneksiz bütün kuruluşlar gibi çağın gerisinde kalır.
Kaldı ki, her kurumu reforme etmek yetki ve görevi de TBMM''nindir. Devlet Reformu''na Meclis''in yapısından ve milletvekili statüsünden başlamak çok güzel, çok yol gösterici olurdu. Bu yapılamadı. Çatlak sesler çoğaldı. Medya, eleştiri ve yolsuzlukla mücadele misyonunu, milletvekili kimliğine ve Meclis''in fonksiyonuna sataşmaya kadar ileri götürdü.
Milletvekilinin para pul işleriyle ilgisinin kesilmesi hususu gerçekleşmedi. Zengin milletvekilleri, Meclis''in yalnız zenginlerden oluşmasını istercesine, kendileri maaş almak haklarından feragat edebilecekleri yerde, parlamenter maaşının düşürülmesini istemek popülizmine katıldılar. Milletvekilinin zorunlu masraflarının, sadece seçim bölgesi ile irtibatının giderlerinin açıklaması yapılmamıştır. Lojman konusu başkadır. Bildiğim kadarıyla başka ülkelerde emsali yoktur. Bu dönemdekiler, elbette lojmanlarında kalacaklardır. Ancak bundan sonraki dönem için lojman olmıyacağına dair şimdiden yasa çıkartılabilir.
Sayın Ömer İzgi''nin uyumlu, sabırlı, çalışkan mizacı ve temiz biyografisi, Meclis Reformu''na öncülük etmesine müsaittir. Esasen bu mevzuda önceki başkanların epey çalışması bulunuyor.
Yarın, dün akşama doğru Mesut Yılmaz''ın Avrupa Birliği için Ulusal Program üzerinde yaptığı açıklamaları değerlendireceğim. Sonra fırsat elverdikçe Meclis reformuna döneceğim. Zaten Avrupa kriterlerinden birini oluşturuyor.
AB Ulusal Programı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Mart, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Evvelsi akşama doğru, Avrupa Birliği için Türkiye Ulusal Programı, hükûmet tarafından resmen kabûl ve ilân edildi. Bu konu ile ilgili Başbakan yardımcısı Mesut Yılmaz programı, mükemmel bir üslûpla sundu.
Türkiye, 15 Avrupa Birliği üyesi devlete karşı, en çok 1 yıllık kısa vâdeli ve en çok 2 yıllık orta vâdeli taahhütlere girdi. 180 kadar yasa çıkarılacak veya tadil edilecek. Bu arada Anayasa''nın epey maddesi değiştirilecek. Türkiye Büyük Millet Meclisi, önemli olduğu kadar şerefli bir misyonu üstlenecektir. Türkiye''nin çağın gerisine düşercesine geç kaldığı reformların, pek de alışık bulunmadığımız bir tempo ile geçrekleştirilmesi gerekiyor. Hem yasaları yayınlamak, hem bunları fiilen uygulamaya geçirmek bahis konusudur.
Atılacak her adım, Meclis''in, bütün partilerin, milletvekillerinin saygınlığını arttıracak, sallantıdaki hükûmeti kendine getirecek. İtibarı epey zedelenen Türkiye''yi ileri götürecek, AB aleyhine konuşanların, yazıp çizenlerin, toplantı yapanların sayısı gittikçe azalacak.
AB için millî mutabakat oluşmuş gibi. Daha doğrusu kimse doğrudan karşı çıkmıyor. Bahaneler ileri sürülüyor, senaryolar üretiliyor, vehimler kışkırtılıyor. Zamanla hepsi tavsıyacaktır. İkinci Kurtuluş Savaşımız''dır. Başka çaremiz yoktur. AB üyesi olabilmenin çok ötesinde bir konudur. Bu düzenlemeleri yapalım, zamanı gelince üye olup olmamak elimizdedir. Ancak bu reformları, kriterleri, normları, ilkeleri kabûl ve tatbik edemezsek, her tarafla ihtilâflı, her tarafa kapalı, her isteğe ve hevese açık, küskün ve içimizde kavgalı bir devlet hâline düşeriz.
Zinhar 23 yıl önceki tarihimizin büyük hatasını tekrarlamayalım. Yarım asır öncesinde kalmış dogmalara takılıp kalmayalım. İster sağ, ister sol olsun Türk milliyetçiliğinin temeli, Türk''ü ve Türkiye''yi öne çıkarmaktır. Arkalara, karanlık ve loş dehlizlere itmek değil...
Millî seferberlik
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Mart, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Millî Kurtuluş Savaşı''nı kazanmak için önce millî seferberlik gerekir. Avrupa Birliği Programı''nı olanca varlığımızla ve bize tanınan müddetten çok önce hayata geçirmeliyiz. Ekonomik krizi atlatmak -ki atlatacağız- yetmez. Zira bu kafa ile hemen arkasından nice krizlere duçar oluruz. 190 yasamızın çağ dışı kalması, ayıp şeydir. Kurtuluşumuz, Avrupa düzenini kabûl etmekle mümkündür. Ve başka hiç ama hiçbir şey değildir.
Bir milletin bütün geleceği, 200 yıldan beri yaptığımız gibi, dünyanın nereye gittiğini kavramaktan âciz insanların vehimlerine ukalâlıklarına, ufuksuzluklarına, ihtiraslarına terkedilemez. Hiç unutmayalım, çeyrek yüzyıl önceki gafletimizi tekrarlayamayız. O tarihî hatayı yapmasa idik, düşününüz, Türkiye bugün hangi çizgilere ulaşmıştı. Demek Cumhuriyet, çeyrek asır önce kendisini doğru yönlendirecek kadrolara sahip değildi. Bugün sahip midir? Göreceğiz.
Ulusal Program''da gûya ihtiyatlı üslupla kaleme alınmış miskin ve şahsiyetsiz bazı taahhütler, asap bozucudur. Risk almaksızın ve kesin irade sergilemeden
hiçbir reform yapılamaz. Tereddütlü irade ve risksiz bir reform hareketini tarih yazmıyor. Aksi takdirde, Mars''ı fethe hazırlanan milletlerin yanı başında, çağ dışı komplekslerimizle baş başa kalırız. Bu komplekslerimizin sözde ilmî dayanaklarını sıralamakla kendi kendimizle vakit geçiririz.
Hiç kimse, hiçbir sebep, çocuklarımızı 2000 dolar zavallılığına terkedemez. Onları nice milletin kazandığı insan haklarından mahrum kılamaz. 2000 dolarlık ülkeler, horlanmaya mahkûmdur. 1908''e kadar eyaletimiz olan Bulgaristan, vatandaşlarına Şengen vizesi sağladı. Bize vize uygulamayan devlet kalmadı. İmparatorluk, çağı bir türlü yakalayamadığı için sona erdi. Bugün konuşulan, Türkiye Cumhuriyeti''nin başarısıdır. Bilmem farkında mıyız?
Bana göre, bütün sakarlıklarına rağmen bu hükûmetin hâlâ şansı vardır. Ama AB konusunda ipe un sermeye çalışan hükûmet düşer. Düşerken partilerini de aşağıya çeker. Yerlerine kim gelirse gelir. Bu kadar basittir.
Makedonya ve Balkanlar
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Mart, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Orta Doğu ve Kafkasya gibi Balkanlar da daha uzun müddet barışa kavuşmaz. Bu topraklarda Osmanlı''nın âhı vardır. Pax Ottomana sona erdiğinden bu yana, yeni bir düzen kurulamadı.
Macaristan''ı ziyaretlerimden birinde, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel''e refakat eden heyetle bir otobüste Budapeşte''den Peç''e gidiyorduk. Yol üzerinde hayli şehirden geçtik. Osmanlı tarihlerinde yüzlerce defa adları geçen beldeler... Arkadaşlara adlarının Osmanlıca''larını söyledim. Bu geçtiğimiz topraklarda tek karış yer yoktur ki Türk kanı sulanmamış olsun dedim. Macaristan''da 160 yıl kalmıştık (1526-1686), 550 yıl kaldığımız Balkanlar''ı artık siz düşününüz.
Tito, Belgrad''daki bir büyükelçimize Siz Osmanlılar''ın bu karmaşık coğrafyayı nasıl 500 yıl barış içinde yönettiğinizi inceliyorum demişti. Tito bu işi Balkanlar''ın yalnız Yugoslavya denen kesiminde hayatıyla kayıtlı olarak başarabildi.
Şimdi Makedonyalı göçmenler sınırlarımıza yığıldı, dün öğleyin 6.000 küsura ulaşmışlardı. 1913''te bıraktığımız Makedonya... Üsküb''de Yahyâ Kemâl''i yetiştiren Kuzey Makedonya bahis konusudur. Bir de Selânik''te Mustafa Kemal''i yetiştiren Yunanistan toprağı Güney Makedonya var.
Turgut Özal, dış politikayı, büyük bir hevesle şahsen yönetirdi. Yarım milyon Iraklı Kürdü, yarım milyon Bulgaristan Türkü''nü, bir milyon İranlı''yı mülteci olarak kabûl etmesi yanlıştı. Boşnaklar ve Kosovalılar gibi doğrudan imha tehlikesiyle karşı karşıya değillerdi. Bugün de dikkatli olalım. Bu insanlar, o topraklarda kalmalı.
Ateş, Makedonya ve Kosova''dan Bosna-Hersek''e sıçrayabilir. Hırvatistan Boşnaklar''la yaptığı federasyondan ayrılmak, Hersek''in tamamı ile Bosna''nın bir kısmını ilhak etmek istiyor. Bu işe, Mostar Köprüsü''nü topa tutmak emrini veren Hırvatistan generali öncülük ediyor. Ben muhteşem köprünün yıkılmış hâlini gördüm ve kahroldum. İnsanlık tarihinin büyük barbarlıklarından biri şeklinde asırlarca anılacaktır. Tâlibân''ın Bâmyân''daki Buda''ları top ateşiyle yıkması, aynı derecede barbarlıktır. İnsan denen ırkın daha epey ıstıfâdan geçmesi gerekiyor. Biz Türkler, buna katkıda bulunalım.
TBMM ve partilerimiz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Mart, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Gerçek manada Meclis''i çalıştırmak ve hızlı çalıştırmak, grubu bulunan 5 partinin genel başkanlarının elindedir. Genel başkanın iradesi, milletvekiline intikal eder. Genel başkan, grubunun da başkanıdır. Bizzat kendisi, icabında teker teker milletvekilleri ile görüşür. Milletvekili ile teke tek teması bulunmayan genel başkan hatalıdır. Genel başkanın, 2 grup başkan vekiline kesin talimatı önemlidir. Başkan vekilleri, genel başkan adına konuşur.
Bütün demokrasiler aşağı yukarı böyle işler. Aksi takdirde her kafadan ayrı ses çıkar. Yasaların ve kararların oluşması zorlaşır ve gecikir. Partiler demokrasisidir. Parti politikası esastır. Partisiz veya tek partili demokrasi mümkün değildir, yoktur.
5 genel başkanın, Türkiye''nin içinde bulunduğu şartları, şu veya bu oranda, tamamen kavrıyamaması ihtimali varittir. Zira her birinin yakın çevresi vardır. Yakın çevredekilerin bazıları milletvekili değildir. Bu zevât (sayın kişiler), genel başkana daima hoşuna gidecek, pembe renkli sözler söyler, haberler uçurur, raporlar yazarlar. Genel başkanın hoşuna gitmiyecek doğruyu söyliyebilen babayiğit, ateşle oynar ve bugün bu tipte kişi zaten pek çok azalmıştır. Tek başına iktidara gelen ve kudretli Devlet adamı sıfatıyle tarihe geçen gerçek liderler bile bu şekilde yanıltılmışlardır. Bu konuda, istisnasız her tarihî şahsiyet için müteaddit örnekler vermek mümkündür. Hem bizden, hem başka ülkelerden...
Bugün, ekonominin olağanüstü âciliyetle düzelmesi için hemen çıkartılacak 15 yasa vardır. Avrupalı (veya çağın milleti) olabilmemiz için gereken 180 yasa mevcuttur. Cumhurbaşkanı, açık destek verdi. Meclis''in, TBMM''nin 1. dönem (1920-23) şanlı milletvekilleri gibi, bu yaz tatile girmeden, vatandaşları ve illeri için yapmaları gereken temaslardan feragatte bulunarak çalışmaları icab ediyor. Bu hususta TBMM Başkanı, partiler arası koordinasyonu sağlar.
Aksi takdirde ne olur? sorusunun cevabını izin verirseniz, şimdilik ertelemek istiyorum. Yalnız bütün partilerin aynı teknede bulunduklarını, hiçbir partinin özel gemisi olmadığını hatırlatıyorum.
Çağı yakalamak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Mart, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Bülent Ecevit, yaşadığımız krizden kurtulmak mücadelemize
İkinci Kurtuluş Savaşımız dedi. İtiraz gelmediğine göre bu tanımlama onay gördü.
İkinci Kurtuluş Savaşımız demek, birinci ve gerçek kurtuluş savaşımızı hafife almak değildir. Ne derecede önemli günlerde bulunduğumuzu vurgulaması bakımından uyarıcıdır. Zaten Kurtuluş Savaşımız''ı (1919-22), hiçbir faktör gölgeliyemez, küçültemez. O, yedi düvelle on cephede savaşan, teslim olmakla kalmayıp sıfırı da tüketen bir ulu milletin, elinde kalabilmiş zavallı varlığının yüzde kırkını da vererek şahlanışıdır. Ergenekon''dan ikinci çıkışımızdır.
Şimdiki sorunumuz, ilkinin yanında lâ-şey mesâbesindedir. Bakalım bugünki nesil, dedelerinin çelik iradesini ne nisbette tevârüs etti? Göreceğiz.
İkinci Kurtuluş Savaşı için bugünki Meclis''imizin görevi, Birinci TBMM gibi çalışıp başarmak olabilir. Reformu, kendi bünyesinden başlatmak gerekir. Milletvekillerimiz, genel başkanlarının işaretlerini bekliyor. Meclislerine ve kendilerine, 1. TBMM''nin saygınlığına yakın bir itibarı kazandırmaya hazırdırlar. Hemen önümüzde, ekonomi ile ilgili 15 kanunun çıkartılması zorunluluğu bulunuyor.
Ekonomide kriz gelip geçer. 7 yıl önce de aynı felâkete maruz kaldık. Şişkolar semirdi. Millet daha cılızlaştı. Avrupa düzenini sağlamadan, devletin -silâhlı kuvvetler hariç- köhnelikten dökülen hemen bütün kuruluşlarını çağdaşlaştırmak imkânsızdır. Ve Meclis''in, bu misyonu dönem sonuna kadar başarabilecek vakti vardır. Başaramazsa zaten seçimlerde onda dokuzu yenilenecektir. Başarısız heyetlere hangi vatandaş oy verir?
Politik zemin sağlam olur ve çağı yakalamak ve yaşamak irademiz kendini gösterirse, ekonomik zorluklar kolayca aşılır. Türkiye, Avrupa devleti muamelesi görür. Bu misyonda baş çekenler, kişi ve kuruluş olarak öne çıkarlar. Miskinlikte devam edenlerin politikada şansı kalmaz. Böyle gelmiş mazeretine artık sığınılamaz. Asla böyle gitmiyecektir.
Hangi çizgideyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Mart, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ekonomik krizi kısa zamanda atlatabilmemiz için âcilen 15 yasanın çıkartılması gerekiyor. Hükûmet kabûl etti. Yasaların Meclis''e sevki lâzım. Sonra sırada çağa adım atabilmemizi sağlıyacak 180 kanun var. Bunların hepsini çıkar çıkmaz uygulamıya başladığımız takdirde, içeride huzur ve refah, dışarıda takdir ve saygı kendini gösterecektir.
Ekonominin düzelmesi, devletin potansiyelini sergiliyebilmesi için temel şarttır. Köhnelikten dökülen, gittikçe lâgarlaşan Devlet kuruluşları, bozuk ekonomi ile büsbütün âtıl kalır. Dışarıdan baskılar artar, hevesler canlanır. Elimizi çabuk tutamazsak, bıraktığımız boşluğu başkaları doldurur. Rekabet dünyasıdır. Tarihin her döneminde böyleydi. Bugün büsbütün böyledir.
İşte kuzeydeki büyük komşumuz Rusya, Kazakistan-Karadeniz boru hattını bitirdi. Dün, hattın batı ucundaki Novorrossisk limanında açılış töreni yapıldı. Rusya, milyonlarca ton Kazak petrolünü, buradan tankerlere yükleyip, Boğazlarımız''dan geçirmeye hazırlanıyor. İstanbul''un yanması, kimin umurundadır? Bizim bile umurumuzda olmadığı, izlediğimiz miskin politika ile açığa çıktı. Türkiye''nin politik-ekonomik şartları güçlü bulunsa idi, üzerimizde bu çeşit hesaplar yapılabilir miydi?
Türkeş, Özal ve Demirel''in kararlı siyasetleri, Adriyatik''le Çin Seddi arasındaki Türk âleminin, Türkiye''nin gücü şeklinde vurgulanmasını sağlamıştı. Demirel''den sonra her şey kötüye gittiği gibi, bu misyon da askıda kaldı. Bu gibi hayatî konularda dikkatimiz dağılırsa, Devlet politikası büyük zarar görür. Geçen ay Devlet Bahçeli''nin Türkmenistan seyahati çok başarılı geçti. Şimdi TBMM başkanı Ömer İzgi''nin Orta Asya ziyareti ümit vericidir.
Olanca aklımızı başımıza toplayıp bir düşünelim bakalım: AB üyesi veya sadece Avrupa düzeninde bir Türkiye''de ekonomik kriz çıkar mıydı? Boğazlarımız''dan milyonlarca ton petrol akıtılmaya cür''et edilebilir miydi?
Kleopatra ve keçi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Mart, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İhtisas tarihçiliğinden gelmeyen bazı kişiler, ortaya fantastik fikirler atarlar. Medya, bu saçmalıkların üzerine kapanır. İzleyicinin, okuyucunun aklı karışır. İddia sahiplerinin bir kısmı, konuyu derinlemesine bilmedikleri için yanılmışlardır. Fakat çoğu, bunu ün kazanmak için yaparlar. Ve ün, para getirir.
Hayatım, böyle saçma sapan tarih faraziyetlerinin doğruluğunu soran okuyucu bombardımanı ile geçti. Türkler''de millî sembol keçi miydi? sorusu tavsamıştı ki, ortaya Kleopatra çirkin miydi? meselesi çıktı.
Efendim Kleopatra, tarihin en ünlü kadınıdır. Şöhreti ölümsüz gibidir, zira 2050 yıldır sürüp gidiyor. Çok güzel, çok etkileyici idi. Yunan asıllı idi. Roma Cihan Devleti heyûlâsına karşı Mısır''ın bağımsızlığını savunmak için elinden geleni yaptı. Önce Sezar''la, sonra Antonius''la uzlaştı. Bunlar Roma devlet başkanlarıdır. Gazetelerin yazdıkları gibi imparator değillerdir. Roma, cumhuriyetti. Kleopatra''nın ölümüyledir ki cumhurbaşkanı Octavius, kendini Auğustus adıyla ilk imparator ilân edebildi.
Kleopatra heykellerinin çirkin olup olmadıklarını incelemedim. Ancak bundan 2000 yıl sonra elimizde tek resim kaynağı Picasso''nun tabloları bulunsa idi, insanlar, 2000 yıl önce dünyada tek güzel kadın yaşamadığı hükmüne varırlardı.
Sevimli keçi''ye gelince: Her türlü hayvan motifini çok ağırlıklı kullanan bozkır san''atının konularından biridir. Türk''ün sembolü bozkurt''tur. Türkler''in Kurd''un Oğulları olduğu İlk ve Orta Çağ kaynaklarında belirtilir. Börteçine adlı dişi bozkurt, Mîlâd''ın 535 yılında Göktürkler''i 96 yıldır düşman şerrinden tıkıldıkları Ergenekon adlı kapalı vâdî cenderesinden dağ geçitlerinde Bumin Han''a rehberlik ederek çıkardı. Çin kaynaklarında geçen tarihî bir olaydır. Sonra millî efsane hâline geldi. Her yıl kutlandı. Göktürk bayrağının alemi, madenden dökülmüş kurt başı idi. Keçi, Türk''ü sevemiyenlerin sembolü olabilir. Millî sembollerle alay etmek, toplumlarda klasik tereddî (de jeneresans) göstergesidir.
Yürütme yürümüyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Mart, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ne bu krizle, ne başka krizlerle Türkiye batmaz. Sınırları değişmez. Ama Güneş''te yerini alamaz. Dünya ilerlerken yerinde sayar. Gerilere düşer. Türk, buna müstahak değildir. Türkiye Cumhuriyeti bunun için kurulmadı.
Hükümetin elini çabuk tutamadığı, hızlı icraatta yetersizliği, zaten iki büyük krizi öngöremeyip tedbir alamaması ile sabittir. Millet, üçüncü bir krize çanak tuttuğu endişesindedir. Sırf bu endişe, belâ getirebilir. Üstelik -doğru yanlış- toplumda, kısmen de olsa bakanların ve milletvekillerinin, çöküntünün derinliğini kavrayamadıkları duygusu var.
Başbakanlığın yüksek kadrolarında açık var, bir türlü atama yapılamamış. Bu sebeple veya siyasi iradenin eksik yansımasıyla bürokrasi çalışmıyor. 15 kadar yasanın âciliyetinden başka bir şey konuşulmuyor. Halbuki 15 yasa, bir günde hazırlanır. O kadar bürokrat hangi zamanlar içindir? Yapamayanların o saatte görevinden alınması gerekir. Ortada oluşmuş, Meclis''e sunulmuş tek metin yok. Bu ne biçim iştir? Murat Sökmenoğlu, Meclis adına söz verdi: Gelir gelmez, haftada 7 gün ve günde 16 saat çalışarak Meclis, bu kanunları çıkaracaktır. Millet, vekillerine âferin size! diyecek.
Konsolidasyon veya para basma gibi feci tedbirlere ihtiyaç duyulmadan, dışarıdan kredi gelinceye kadar, iç kaynaklarımızı kullanabilmemiz şarttır. Bu kaynaklar mevcuttur. Özelleştirmeyi beceremediğimizi Grönland''da Eskimolar bile öğrendi. Çare, bu işi bitiren komşumuz Bulgaristan''dan uzman getirtmektir! Elektrik almaktan utanmamıştık, bundan mı utanacağız?
Almanya''da 1 marka fabrika satıldı. Satılamayanlar kapatıldı. Aynı yola girmeye, bütçeden KİT ağırlığını söküp atmaya mecburuz. Bizim kadar devletçi iki devlet kaldı: Kuzey Kore ve Küba. Onlar da diktatörlerinin ölümünü bekliyorlar. Hür teşebbüsün kaleleri ABD ve AB niçin düşünüp taşınmadan bize para versin ki? Diğer taraftan, dışarıda yatan on milyarlarca dolarımızın sahipleriyle, paralarını Türkiye''ye getirmeleri için etkili şekilde konuşmak lazım. Bütçe yeniden düzenlenecektir. O kadar fuzuli kalem var ki, pek çok şeyi göremeyen hükümet farkında bile değildir.
Hükümeti hâlâ destekliyoruz. Birinci sebep, alternatifinin daha iyi olacağı hususundaki kesin şüphemizdir.
Sosyal kriz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Nisan, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumartesi günü Demirel''le Ecevit, muhtasar müfit bir görüşme yaptılar. Demirel, ekonomik krizin sosyal krize dönüşmemesi için dikkat edilmesini söyledi.
Acaba Demirel, Çankaya''da kalsa idi böylesine bir kriz patlar mıydı? Hiç sanmıyorum. Demirel-Ecevit ikilisinin Devlet yönetiminde sağladıkları âhengi, tarihçiler dikkatle vurgulayacaklardır. Daha önce Demirel, aynı âhengi Erdal İnönü ile de gerçekleştirmişti. Bugünlerde ibret alınsa iyi olur.
Eğer Demirel-Özal âhengi de sağlanabilse idi (ki 1980 öncesinde mevcuttu), Türkiye çok şey kazanırdı. Bugün Süleyman Demirel, dünyada hayatta bulunan politikacılar içinde en tecrübeli Devlet adamıdır. Ben, yasaların belirli kişiler için düzenlenmesine karşıyım, antidemokratik bulurum, tek kişi için kanun yapılmaz. Buna rağmen Demirel için Anayasa tadiline gidilememesi şanssızlık oldu, ülkeyi bugünkü hâline getirdi. Sonra TBMM, akılları durduran bir iş yaptı kendi başkanına veya içinden birine, hiç değilse eski bir üyesine oy vermedi, kendi kendini inkâr etti.
Ama bugünkü krizin temeldeki sebebi, gelir kesimleri arasındaki açıklıktır. Bilhassa birkaç bin ailenin millî gelirdeki inanılmaz büyüklükte payının etkisi kesindir. Ve bu kesimin önemli kısmı da kayıt dışı ekonomi mensuplarıdır.
Kemal Derviş, yeni vergilerden bahsetti. İç kaynaklar elbette kullanılacaktır. Fakat vatandaşın vergiden iflâhı kesildi. Dolaylı ve dolaysız vergilerden... Her türlü yeni vergiyi, hâlâ utanmaz düğünler yapıp çocuklarına spor arabalar alan mahut kesime yüklemek lâzım. Biraz zordur kabûl ediyoruz ama, Sayın Derviş''i Amerika''lardan zoru başarabilmesi için getirttik. Sadrâzam Halil Hamîd Paşa gibi radikal reform için kelle vermiş şanlı bir vezîrin torunu olmak kolay değil. Lütfen hem de Türkiye dışına on milyarlarca dolar (CIA''ya göre yalnız İsviçre bankalarında 30 ilâ 40 milyar dolar) yığan bu rantiyelerin peşine düşünüz. Vatandaşın yakasını bırakınız. Benim tanıdığım Demirel, maksatsız tek kelime söylemez. Boşuna sosyal patlamadan bahsetmediğine eminim.
Reform Meclis''ten başlar
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Nisan, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Büyük Millet Meclisi, çok hızlı davranmalı, gündemin odağı olmalı, milleti sevindirmeli. Nasıl mı? Yasaları biribiri ardı sıra çıkartarak... Devlet reformuna kendi bünyesinden başlıyarak...
Bu sütunlarda yıllardan beri milletvekili sayısının 400, bakan sayısının 16 olması gerektiği en az yirmi defa yazıldı. Artık çeşitli mihraklar bu rakamları söylemeye başladı. Ama TBMM davranamadı. Zira genel başkanlar reforma soyunamadı. Ülkeyi, hükûmeti, partilerini gül gibi yönettiklerini sandılar. Bugün de kendileri hakkında aynı teveccühü gösteriyorlar.
400''den fazla milletveklinin hiçbir gerekçesi yoktur. Sayı 400''ün altına da düşürülemez, komisyonlar aksar. 150 milletvekilinden yapılacak tasarrufu düşününüz. TBMM, bir KİT hâline dönüştürüldü. Meclis personeli en azından yarıya düşürülmelidir. Bu dönem bitince, artık lojman sistemine son verilmelidir. Milletvekili dokunulmazlığı, AB normlarına göre düzenlenmelidir.
Hükûmet üyelerinin sayısı komik boyutlara ulaştı. 20 bakan eksiltilerek yapılacak tasarrufu düşününüz. Modern büyük devletler 15-20 bakanla büyük çözümler üretebiliyorlar. Bakanlar, gerçek bakan olabiliyor. Rastgele milletvekilinin bakanlığı bahis konusu değildir.
Seçim sisteminde çarşaf listeden vazgeçilemez. Tek milletvekili çıkaran dar bölge sistemi öyle rezilliklere sebep olur ki, Türkiye altından kalkamaz. Her il, kendi nüfusuna göre milletvekili çıkartmalıdır. En küçük iller tek milletvekili çıkartacaktır. En az 2 milletvekili uygulaması, süper ukalâlıklarımızdan biridir. Seçim ve partiler yasalarımız artık Brüksel ve Washington''da konuşulmaya başlandı. Elimizi çabuk tutmazsak bizim için tasarı metinleri hazırlayacaklardır.
Yüzde 10 baraja gelince, tedricen aşağıya çekilmesi ve zamanla yüzde 1''e indirilmesi gerekir. İleride 100 kişilik seçimle gelen bir senato mümkündür. Anayasa Mahkemesi, meselâ Fransa''daki gibi olmalıdır. Bizde üst yasama meclisi hâlinde çalışıyor. TBMM''yi alt yasama kurulu fonksiyonuna indirgedi.
TBMM, Devlet reformuna kendi bünyesinden başlasın. Hakkı olan üstün saygınlığı elde etsin. Rejimin temel güvencesi budur, emin olunuz.
Dibe vurmak ve sıçramak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Nisan, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ekonomik kriz bize temel hedefimizi unutturmamalı. Bu hedefe Üçüncü Selim 1793''te Nizam-ı Cedîd/Yeni Düzen dedi. Nihaî olarak Büyük Atatürk muâsır medeniyet seviyesi/çağdaş uygarlık düzeyi şeklinde, en kalın ve küflü kafaların bile kavraması gereken kavram açıklığı ile ifade etti.
Çağdaş uygarlık düzeninin neresindeyiz? sorusunun cevabı, olumsuzdur. Epey gerisindeyiz cevabını vermeye mecburuz. Bu cevap, Türk''e ve Türkiye''ye yakışmaz. Türk ve Türkiye için kalbi çarpan herkes, bu yakışmazlığın idrakine erişmelidir. Bu olumsuzluktan ıstırap duyana Türk milliyetçisi diyoruz. Türk milliyetçiliği, bu ıstırabı duyabilmektir. Ve başka hiçbir şey değildir.
200 yıldır çağdaş çizgiyi niçin, neden, nasıl yakalıyamadığımızı iyi bilmek durumundayız. Türkiye''nin her önemli adımından sonra neden geriye kaydığını başka türlü anlamak, doğru değerlendirmek, yanlışı görmek mümkün olmaz.
Tarihî gelişmelere dikkat edilebildiği nisbette, milletimizin de, bizi yönetenlerin de karakterleri ortaya çıkar. Asırlarca Dünya tarihinin gidişini elinde tutmuş çok az sayıdaki milletten biri olan Türkler, 200 yıldan bu yana, gene Güneş''teki yerini almak için büyük çaba içindedir.
Her sayfası patetik olan bu çabada, başarıya ulaşamadık. Türkiye Cumhuriyeti, açığa ve geriye düştü. Millî kültür artık dâhîler yetiştirmiyor. Son dâhîlerimiz, Osmanlı eğitiminden geçmiş kişilerdir.
Bütün bunlar zaten pek çok üzücü de, beni kahreden, eski eyaletlerimizin Avrupa Birliği''nin eşiğine ulaşmalarıdır. Çağdaş uygarlık düzeyinin ta kendisi olan Avrupa düzenine yan bakmak da ne oluyor? Yarım yüzyıldır NATO''da bir arada bulunduğumuz camiadan bu çekingenlik nedir? Türk potansiyeli, böyle vehimlere düşmeyecek derecede güçlüdür. Potansiyeli nasıl harekete geçireceğini bilmeyenler, böylesine vehim içindedirler.
Uygarlıkta yeni bir düzen oluşuyor. Mutlaka katkımız olmalı. Katkısı bulunmayanlar başka kıt''alara geçiyor. Dibe vurduk. Sıçramak için kaçırılmaz fırsattır.
Özelleştirme ve AB
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Nisan, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Politikacı ve bürokrat, kısmen de olsa, açık veya örtülü şekilde, çoğu komedi derecesinde bahanelerle, özelleştirmeye karşı çıkıyor. Avrupa Birliği''ne de karşı çıkıyor. Zira özelleştirme tamamlanmadan Avrupa Birliği''ne katılmak mümkün değildir.
Bu direniş bizi, AB üyeliğinin eşiğinde bulunan eski Balkan eyaletlerimizin gerisine düşürüyor. Türkiye Cumhuriyeti zihniyet, ekonomi, refah, uluslararası prestij, çağdaş uygarlık, demokrasi, güvenlik, topyekûn millî gelecek bakımlarından aşağılara kayıyor. Belâdan belâya duçar oluyor. Bütün bunlar direnişçilere vız geliyor. Yeter ki bir kısım politikacı ve bürokrat, ayrıcalıklarını devam ettirsinler.
Epey insanımızı kandıran bahanelerden biri şudur: Ne yapsak, ne kadar tâviz versek, bizi üyeliğe almazlar. Türkiye''nin hedefi, çağdaş uygarlık düzeyidir. Günümüzün çağdaş uygarlık düzeni, Avrupa düzenidir. AB üyeliği ise tercih meselesidir. Avrupa düzeyine eriştikten sonra İsviçre, Norveç, İzlanda gibi girmek istemeyebilirsiniz.
Bugün 15, yarın daha fazla Avrupa Birliği üyesi içinde önemli bir kesimin Türkiye''nin üyeliği için tereddüt ettiği doğrudur. Nüfus fazlalığımız ve Türk insanının refaha ve medeniyete olan açlığı, onları ürkütüyor. Serbest dolaşım ve iş edinme, hattâ sadece vizesiz seyahat bile Avrupa''yı düşündürüyor. Bu tereddütlerin izalesi kabildir. Zaten Birlik''te üye bir Türkiye''nin, Avrupa''dan dışlanacak bir Türkiye''den iyi olacağı kanaati hakimdir. Avrupa, Türkiye''siz Asya''ya ulaşmakta zorlanıyor. Meğer ki Rusya ortaya atılıp beni üye yapın, bu misyonu ben yaparım desin.
1856 Paris Andlaşması, Türkiye''yi, hem de Dünya''nın 7 Büyük Devletinden biri statüsünde resmen kabûl ve tescîl etti. Bağnaz bir Avrupa''nın yapabildiğini niçin bugünki liberal Avrupa yapamasın? Ama biz, Paris Andlaşması''nı sağlayabilmek için 1839 Tanzimat ve 1856 Islahat fermanlarını yayınladık. Bu fermanların içerdiği derinlemesine reformları gerçekleştirdik. Mutaassıp bir Türkiye bunu başardı, sonra Avrupa camiasına girebildi. Ama bugün, 1839 Tanzimatının mimarı Reşid Paşa, 1856 Islahatının mimarı Ali Paşa çapında radikal reformlara hevesli ve azimli devlet adamlarımız yoktur. Atatürk gibi, karar verilen inkılâbı ânında yürürlüğe koyabileni hiç yoktur.
Vakit daraldı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Nisan, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türk politik hayatı, 30 yıl önce bir Atilla Karaosmanoğlu olayı yaşadı. Süleyman Demirel''in yüzde 5 enflasyon ve yüzde 7 kalkınma hızı ile bıraktığı ekonomimizi düzenliyecekti. Ortada düzenlenecek bir şey yoktu. Ama politika tarihimiz garabetlerle doludur. Bu garabetler silsilesidir ki bizi bugünki çizgiye kadar düşürdü. Atilla Karaosmanoğlu, 8 ay sonra, ekonomiden sorumlu başbakan yardımcılığından istifa etti. Âlây-ı vâlâ ile geldiği Amerika''ya döndü. Şimdi herkes Kemal Derviş''in başarısını bekliyor. Ancak hem Türkiye''yi, hem politikayı iyi tanımadığını düşünüyoruz. Muhalefet liderleriyle görüşmemek, dolar için rakam telaffuz etmek gibi hatalar yaptı. Ama çok ağır hata, vakti iyi kullanamamasıdır. Ekonomik krizlerde dakikanın önemini elbette çok iyi biliyordur. Öyleyse oradan oraya koşup hiçbir operasyon yapmadan zaman harcamak niye? Önce hemen TBMM''nin huzuruna çıkıp programını sunmalıdır. Türkiye''yi bu krizden çıkarmakta baş çeken bir Kemal Derviş, siyaseti arzu ettiği takdirde, millet teveccühünü esirgemiyecektir. Bu teveccüh şimdi bile mevcuttur.
Özetle, bize göre, Kemal Derviş''in az bir zamanı kaldı. Tahmininden çok daha az... Elle tutulur, gözle görülür bir başarı sergiliyemezse, Karaosmanoğlu kadar dayanması asla mümkün değildir. Karaosmanoğlu, 30 yıl önce belki basit, fakat parlak bir ekonomi devraldı. Derviş''in üstlendiği ise, hem dünyaya açık karmaşık bir sistemdir. Hem de çok kötü yönetilmiş, berbad edilmiş, soyguna, hortumlamaya, kara paraya, kayıt dışı kazanca, enflasyona boğulmuş bir ekonomidir. Bütün bunlara IMF''nin dangalaklıklarını ekliyebilirsiniz. *** Hasan Celâl Güzel, 2 muazzam cilt hâlinde, çok çeşitli yazarların değerli araştırmalarını ve makalelerini içeren bir Ermeni Sorunu kitabı yayınladı. Bihakkın Şeyhü''l-Muharrirîn, üstad yazar, edebiyat bilgini, fikir ve ideal adamı, Türk''ün ve Türkçe''nin âşıkı, dostumuz Ahmet Kabaklı''nın hâtırasına, onun 30 yıl fedakârca yürüttüğü Türk Edebiyatı dergisinin Servet Kabaklı tarafından, 40.000 tiraj rekoru ile bir özel sayısı yayınlandı. Papye kuşeye basılmış, hacimli, bol renkli fotoğraflı, 80 yazarın yazılarını içeren bir eser ortaya çıkmış.
Türkiye''nin bugünkü durumu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Nisan, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye, üst üste ekonomik krizlere maruz kaldı. Halbuki hemen her şeyi vardı, bugün de vardır. Üstelik muazzam bir potansiyeli mevcuttur ki, dar görüşlü kadrolar bir türlü açığa çıkartamamışlar, harekete geçirememişlerdir.
Dar görüşlülük, bağnazlık, öylesine bir illettir ki, geniş görüşlü, ufuklu kişileri ve kadroları sistemli şekilde tasfiye eder, köşede bırakır. Dar görüşlülük, iddia edildiği gibi politikacılarımıza mahsus değildir. Bürokraside ve fikir hayatımızda daha ağırlıklıdır.
Ama demokrasilerde millete karşı sorumlu olan, oyla gelen, seçilmiş politikacıdır. Bürokrasi, seçilmişlerin emrindedir. Bürokrat, memurdur. Binaenaleyh bürokratın başarısızlığının hesabını, seçilmiş politikacı verir. Demokratik sistem budur.
Bu sistemin işleyişinde Türkiye''nin ne berbat durumda olduğu artık ortadadır. Parti genel başkanlarına, bu derecede egoist ve yetersiz listeler yapmamaları yıllardan beri anlatılmaya çalışıldı. Anlamadılar. Sonunda TBMM ve içinden çıkardığı yürütme (icra), tıkandı. Acayip insanlar bakan oldular.
Bu tipte bakanlar belki tarihimizin her döneminde var. Ancak demokrasi devrimizin Menderes, Demirel, Özal, Türkeş gibi liderleri, tecrübe, yetenek ve karizmaları ile açığı kapatabildiler. Kendilerinin de yaptıkları -bazıları epey büyük- hatalara rağmen gelişme sağlayabildiler. Bununla beraber tek partili dönemin 15-20 milyonluk Türkiye''sinin şartları, son yarım asırda, çok hızlı ilerliyen bir dünyanın şartlarına uyabilmekte zorlandı.
Daha açık ifadeyle Türkiye, gittikçe temposunu hızlandıran, radikal bir şekilde değişen dünyanın şartlarına uyamadı. Hemen her yenilik erken zamanlarda bize de geldi. Ama çağdaş uygarlık düzeyini oluşturan zemin asla elde edilemedi. Ne zihniyet, ne demokrasi, ne teknik bakımından o çizgiye erişemedik. Kısır döngüler içinde dolaşıp durduk. Kısır döngülerin felsefelerini bile ürettik. Devlet, dolayısıyle Millet, o derecede tutucu, basbayağı geri kafalı kadroların eline düştü ki, reform yapılamaz hâle geldi. Reform kabûl etmeyen toplumların âkıbetleri tarih kitaplarında yazılıdır. Günümüzdeki halleri ise malûmdur. Son tarihî örnek, Türkiye''nin bugünkü durumudur. Öyle ufak tefek onarmalarla, geçici tedbirlerle, müreffeh ve demokratik Türkiye oluşamaz.
Krizin dış sebepleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Nisan, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ekonomik krizde dış etkenler ve etkiler bulunduğu kesindir. Hem ABD, hem AB, Ankara''nın hareketsiz, durgun, zaman kavramına bigâne, statüko değişikliğinden nefret eden bir politika izlediği kanaatindedirler. Ve bu durum, onları hiç memnun etmiyor, Batı''ya göre Türkiye, zamanı dondurmak ve durdurmak peşindedir, dengenin değişeceğinden ve her değişen dengenin Türkiye''nin aleyhine olacağından çekiniyor.
ABD ve AB, Türkiye''nin Batı düzenine girmesini istiyor. Türkiye, 7 gelişmiş büyük devlet teşkilatının genişletilmiş şekli olan G-20''ye bile alındı. Düzene girmeye istekli, fakat fazla tereddütlü ve kuşkulu bulunan Ankara''yı, ABD ve AB, ekonomik krizle test ediyor. Böyle bir krizin Türkiye''de radikal reformları gerçekleştirebilecek zemini oluşturacağını düşünüyor. Zaten bu husus bize açıkça söylendi. Biz Türkler''in İsviçre bankalarında kaç paramız olduğuna kadar başımıza kakıldı.
ABD ve AB, dünya politikaları şu veya bu ölçüde farklı olsa bile, karşılarında net bir Türkiye görmek istiyorlar: Ya Batı sistemi ile entegre olmuş, yahut Batı sisteminden kopmuş bir Türkiye... Politikalarını buna göre çizeceklerdir. Ankara''nın bitip tükenmez tereddütleri, kaçamakları, ABD''nin ve AB''nin dış politikalarının belirlenmesini geciktiriyor.
Batı düzeyine yükselmeye azimli bir Türkiye''ye her türlü destek verilecektir. Reformdan ürken, ortalarda dolaşan, sonuç bakımından Batı ile mesafesi açıldıkça açılıp Batı''dan kopacak bir Türkiye''ye ise, bu sütunda defalarca yazdığım gibi, iyi muamele edilmiyecektir. Sınırları bile münakaşa edilip Ankara''nın asabı bozulacaktır.
Zamanla yarışmakta âciz kalan Türkiye Cumhuriyeti, en tehlikeli çizgidedir. Devlet Reformu geçirip aklını başına toplamadan bu tehlikeden uzaklaşması mümkün değildir.
Hükûmet senaryoları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Nisan, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Krizin sebepleri ne olursa olsun, millet önünde sorumlusu hükûmettir. Buna rağmen -hiç olmazsa ortalık duruluncaya kadar- hükûmetin devamı gerekir. Bir hükûmet buhranında, krizin boyutları büyür.
Böyle ortamlarda birtakım eksantrik adamlar çıkar, millete yaramaz, halkın hıncını kışkırtan tekliflerde bulunurlar. Hiçbir oy potansiyelleri yoktur. Sağlıklı fikir verecek kapasitede değillerdir. Demokrasiyi bozmak pahasına 2001 dünyasında Türkiye''yi rezil edecek projeler üretenlerin maksatları belirsizdir. Dün Ankara''daki esnaf mitinginde polis ve medya taşlayan delikanlıların da esnaflıkla ilgisi bulunduğunu sanmıyoruz. Evvelsi gün esnafa, küçümsenmiyecek tavizler verilmişti. Sıkıntıda oldukları muhakkaktır. Ancak her kesim sıkıntı içindedir.
Üçlü bir koalisyonu yürütmek Batı''da bile zor iştir. Millî mutabakat adı takılan beşli koalisyon düşüncesinin gerçerliliği hiç yoktur. Kesin şekilde işlemez, bir şey yapamaz. Zaten demokrasiye aykırıdır.
Pekiyi Ecevit-Bahçeli-Yılmaz hükûmeti böylesine sürüp gitsin mi? Hayır! Büyük hataları, zaman kavramıyla alay edercesine boşuna vakit harcaması, sonunda rejimin münakaşasına zemin hazırlaması, sürüp gitmesi ihtimalini kendiliğinden ortadan kaldırdı.
Koalisyon bakanlarının haylisi yerlerini dolduramadıktan başka, gaf yapan, zarar veren karakterleriyle fonksiyonlarını yitirdiler. Daha kriz çıkmadan bu sütunda kabine revizyonu ihtiyacı defalarca dile getirildi. Belki bu teklifler, baskı şeklinde algılandı ve Sayın Ecevit''in bilinen inadına eklenerek direnç oluşturdu. Ancak politika, öngörmek san''atıdır.
Artık bugünki çizgide derhal, hemen, tereddütsüz bir kabine revizyonu gerekiyor. Komedi konusu boyutundaki bakan sayısı da yarıya indirilmeli. Bu takdirde güven duygusu canlanır. Hükûmetin devam şansı olabilir. Aksi halde, yeni bir başbakanla, aynı üçlü ile bir koalisyon modeli yürürlüğe girecektir.
.Ekonomi programı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Nisan, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın Kemal Derviş, haftalardır sabırsızlıkla beklenen reform programının anahatlarını nihayet açıkladı. Güzel bir programdı. Uygulandığı takdirde kısa müddet içinde Türkiye''yi krizden çıkaracak mahiyetteydi. Enflasyon tedricen düşecek, serbest döviz kuru ihracatı açacak, turizmi geliştirecekti. Üzerinde iyi çalışılmış, ümit verici bir programdı.
Derviş, para konularını sonra açıklıyacağını söyledi. Bu konuya açıklık getirilmeden piyasanın oluşması beklenmiyor. Buna benzer epey eksiklik vardı. Kayıt dışı ekonominin kayda alınması hakkında bir şey yoktu. Sıralanan tedbirlerle bundan böyle soygun ve hortum düzeninin sona ereceği anlaşılıyordu. Ancak bu güne kadar yapılanların, gidenlerin nasıl geri getirileceğinin üzerinde durulmadı. Ama konuşan zâtın ekonomiden, hazineden sorumlu devlet bakanı sıfatı taşıdığını unutmamak gerekiyor. Fazlasını söylemek ve siyasî boyutu ele almak, başbakana düşer.
Özelleştirmeye sathî şekilde temas edildi. Programın bu konuda yetersiz ve çekingen tavrı gözden kaçmadı. Kemal Derviş''in bir sosyal demokrat olduğunu unutmamak lâzım. Ama bundan fazlası seziliyordu. Devlet malını satmakta direnen zihniyetin etkisi açıktı. Aksi takdirde ancak yüzde 49''u satılabilir stratejik telefon gibi lâfları duymazdık.
Avrupa Birliği konusuna girilmedi. Ekonomiyi Güçlendirme Programı''nın, Devlet Reformu''nun bir parçası olduğu vurgulanmadı.
Özetle, program eksikti. Radikal tedbirlere ihtiyatla yaklaşıyordu. Çekingenlik fazlaydı. İnkılâp rûhu mevcut değildi. Ama bu hâliyle dahi uygulandığı takdirde, tekrar ediyoruz, krizi atlatabiliriz. Uygulama mercii hükûmettir. Yetersiz ve pek çok fazla bakanla dolu hükûmet... Reform için yeteneksiz ve kifayetsiz üyelerin kendini belli ettiği hükûmet... Bu arada iki muhalefet partisinin de, krizden çıkmak bâbında yardımcı olmıyacakları açığa çıktı. Bütün bu faktörlere rağmen, Kemal Derviş''in okuduğu Ekonomi Programı hızla ve içtenlikle yürürlüğe konmalı, tavizsiz hayata geçirilmelidir. Ama Türkiye, tam bir Devlet Reformu geçirmeden çağdaş uygarlık düzeyine yükselemez.
90''lı yıllar
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Nisan, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kemal Derviş, 1990''lı yılları Türkiye''nin pas geçtiğini, değerlendiremediğini, borç ve yüksek faiz batağına düştüğünü vurguladı. Acaba niçin?
Niçinini açıklamak, ekonomi veya hazine bakanının konusu değil. Biz söyliyelim: Türkiye''de bütün kalkınmayı sağlayan Merkez Sağ''ın, bölünmüşlüğü sebebiyle. İki parti hâlinde kalsalar dahi ANAP''la Doğru Yol ve büyük çapta iki lider, Demirel''le Özal, samimi işbirliği yapabilse idiler, bu güç, 90''lı yıllarımızı altına çevirmeye muktedirdi.
Merkez Sağ''ı 12 Eylül parçaladı. 12 Eylül, partileri güyâ düzenlemek kapital hatasını yaptı. İkisi Sağ, biri Sol 3 merkez partili, Çankaya''nın kolayca müdahale edebileceği bir sistem tasarladı. Özal, Sunalp''in partisinin hakkından geldi. Fakat, referandum sonucu Demirel yeniden politikaya girince, Merkez Sağ, karpuz gibi ortasından ikiye bölündü. Biribirlerini küçültmek gibi olumsuz bir siyasetin esiri oldular.
1999 seçimlerinin üzerinden şimdi tam 2 yıl geçti. Bu seçimlerde Milliyetçi Hareket Partisi, önemli şekilde ileri çıktı. Türk milliyetçiliğinin Atatürk''le ve Cumhuriyet''le hiçbir meselesi bulunmadığı için, kolayca Merkez Sağ''daki büyük boşluğu doldurabilirdi. Kadrosu yetmedi. Bu boşluğu dolduramadı. Ortağı Ecevit''i kapital hatalarında uyaracağı yerde, ona uyarak bu hatalara ortak oldu.
Dehşetli bir popülizm, kopkoyu bir devletçilik, demokrasiye karşı çekingen bir cumhuriyetçilik, Türkiye''yi gerilere itti. 1980''lerin ortasındaki parlak tablo ortadan kalktı. Bir de, bizdeki akl-ı evvellere göre ölümsüz sayılan Sovyetler Birliği dağılınca, şaşkına döndük. Elbette gayretler oldu. Demirel elinden geleni ve gelmiyeni yaptı, her türlü uyarıda bulundu. Ancak Türk ve Türkiye, rayına oturamadı. Dış kaynaklı korkunç bir iç savaş, onun getirdiği her türlü çöküntü, arkasından sanayi bölgemizi vuran yüzyılın büyük depremi, bizi 2001 yılının şartlarına sürükledi...
Kriz ve merkez sol
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Nisan, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Piyasalarımız kadar, kredi verecek dış kuruluşlar da Kemal Derviş''in, programın para bölümünü açıklamasını bekliyorlar. Hiçbir kriz ilânihâye değildir. Bir yerde biter. Arkasında bıraktığı tahribat, ülkeye ve ülke insanına verdiği kayıplar vardır. Bu defaki krizde Türkiye, birkaç ay ara ile iki çok sert darbe yedi. Devlet ve vatandaş yoksullaştı. Birkaç bin kişi, servetlerine servet kattı. Halkımız bu kişilerin kimliklerini merak ediyor. Bu, giderilmediği takdirde, öfkeye dönüşebilecek bir meraktır.
Krizin temelinde, doları sabitleştirmek gibi olmıyacak bir ilkede direnmek yatıyor. Bu hususta IMF ile; bizi çok kötü yöneten ve önlerini görebilmekten âciz adamlar oldukları ortaya çıkan ilgili yüksek bürokratlar ittifak ettiler. Enflasyonu daha hızlı sona erdirmek hevesiyle hükûmet, tedricî bir dalgalanmaya izin vermeyince patlama oldu. Karşılıklı Anayasa kitapçığı teatisi ve bunun mübalağalı bir üslûpla derhal ifadesi tetiği çekti. Hükûmetin dünyadan haberi yoktu. Bir müddet sonra yeni bir patlama oldu.
Bununla beraber dış etkenlerin de çok ağırlıklı olduğunda ısrar ediyoruz. Ankara''nın ABD ve AB''ye karşı olumsuz, hattâ diplomasiye aykırı sert davranışlarının başımıza iş açacağı, krizden çok önce bu sütunda yazıldı.
Bugüne gelelim: Sayın Derviş''in programı, mutlaka başarıya ulaşacaktır. Başta hükûmetinki olmak üzere tam ve samimi destek verilirse, sonuç erken elde edilir. Engel çıkartılırsa, sadece gecikir, sonunda Türkiye gene krizden kurtulur. Engellemeye ve yavaşlatmaya kalkışanları halkımız şimdiden göz hapsine aldı.
Kemal Derviş''in politikaya gireceğini söylemesi ve yönünü belirtmesi medyamızı çok ilgilendirdi. Bu girişi önlemek mümkün değildir. Zaten sanıyorum Sayın Ecevit''ten davet aldı, onun partisine girecektir. Ecevit sonrasında liderlik, İsmail Cem''le Kemal Derviş''in arasında çekişilir. Derviş, krizden kurtaran adam ve Cem, kabinenin en başarılı bakanı sıfatlarını, ikisi birden Amerika ve Avrupa''daki olumlu imajlarını kullanacaklardır. Her iki sıfat şimdiden kabûl edilmiş gibidir. Ecevit''e çok yakın bir iki ismin şansı görünmüyor. Merkez Sol''da ayrıca epey ağırlıklı bir Deniz Baykal faktörü de unutulmamalıdır.
195 milyar dolar
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Nisan, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), Savurganlık Ekonomisi başlıklı bir rapor yayınladı. Rapora göre anlı şanlı Türkiye Cumhuriyetimiz, son 10 yılda (1990-2000) 195 milyar doları gereksiz yere harcamış, her tarafa savurmuş. Yılda ortalama 20 milyar dolar eder. 195 milyar doları bizim zavallı Türk Lirası''na çevireyim dedim. Matematiğim zayıftır, zorlandım. Bugünkü kura göre 210 katrilyon TL kadar bir şey tutuyor.
Raporda Türkiye''nin kaçınılamaz, fakat hesapta olmayan, olağanüstü masrafları bahis konusu edilmemiş. Ben şu kalemleri ekliyorum: 100 milyar dolar PKK savaşı, 20 milyar dolar büyük deprem, 80 milyar dolar Irak ambargosu zararı, kayıt dışı ekonominin kayda geçirilememesi dolayısıyla en az 200 milyar dolar vergi kaçağı... 10 yılda yağmalanan, cebren el konulan devlet arazileri ve arsaları, kasden yakılan ormanlar için en aşağı 200 milyar dolar... Toplam 800 milyar dolar ediyor. 1 kentrilyon TL... Söylemesi ayıp sevgili okuyucularım 1 kentrilyon, 1000 (bin) katrilyondur. 1 üstü 18 olarak da yazılır: 1
... Başınız döndü değil mi?
Bu yolsuzluklar, aymazlıklar olmasa idi, bugün Türkiye Cumhuriyeti, per capita (kişi başına) geliri rahatça 10.000 doları aşmış, demokrasisini geliştirmiş, AB üyeliğini veya standartını yakalamış, densizliklerle başı ağrıtılamayan bir devletti. Çağdaş uygarlık düzeyinde yaşıyorduk. Atatürk''ün ruhu şâd olmuştu. Atalarımız, bizim hesabımıza göre aldıkları, can verdikleri fedakârlıkları, biz torunlarına helâl etmişlerdi...
Ama yukarıdaki tablo, milleti yoksulluk sınırına itti. Kötünün kötüsü, gelir dağılımını bozdu. Orta sınıfı mahvetti. Milliyet duygusundan yoksun, ahlâk bakımından mâlûl birkaç bin görgüsüz ailenin, dış ülkelere on milyarlarca dolar kaçırmasına zemin hazırladı. Yatırım yapılmayan, koyu sosyalist bir ülke hâline geldik. Reforma yeteneksiz kadroların eline düştük. Atalarımızın bizim ve çocuklarımız için kurdukları devleti, hantal ve lâgar duruma getirdik.
Kriz ve merkez sol
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Nisan, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Piyasalarımız kadar, kredi verecek dış kuruluşlar da Kemal Derviş''in, programın para bölümünü açıklamasını bekliyorlar. Hiçbir kriz ilânihâye değildir. Bir yerde biter. Arkasında bıraktığı tahribat, ülkeye ve ülke insanına verdiği kayıplar vardır. Bu defaki krizde Türkiye, birkaç ay ara ile iki çok sert darbe yedi. Devlet ve vatandaş yoksullaştı. Birkaç bin kişi, servetlerine servet kattı. Halkımız bu kişilerin kimliklerini merak ediyor. Bu, giderilmediği takdirde, öfkeye dönüşebilecek bir meraktır.
Krizin temelinde, doları sabitleştirmek gibi olmıyacak bir ilkede direnmek yatıyor. Bu hususta IMF ile; bizi çok kötü yöneten ve önlerini görebilmekten âciz adamlar oldukları ortaya çıkan ilgili yüksek bürokratlar ittifak ettiler. Enflasyonu daha hızlı sona erdirmek hevesiyle hükûmet, tedricî bir dalgalanmaya izin vermeyince patlama oldu. Karşılıklı Anayasa kitapçığı teatisi ve bunun mübalağalı bir üslûpla derhal ifadesi tetiği çekti. Hükûmetin dünyadan haberi yoktu. Bir müddet sonra yeni bir patlama oldu.
Bununla beraber dış etkenlerin de çok ağırlıklı olduğunda ısrar ediyoruz. Ankara''nın ABD ve AB''ye karşı olumsuz, hattâ diplomasiye aykırı sert davranışlarının başımıza iş açacağı, krizden çok önce bu sütunda yazıldı.
Bugüne gelelim: Sayın Derviş''in programı, mutlaka başarıya ulaşacaktır. Başta hükûmetinki olmak üzere tam ve samimi destek verilirse, sonuç erken elde edilir. Engel çıkartılırsa, sadece gecikir, sonunda Türkiye gene krizden kurtulur. Engellemeye ve yavaşlatmaya kalkışanları halkımız şimdiden göz hapsine aldı.
Kemal Derviş''in politikaya gireceğini söylemesi ve yönünü belirtmesi medyamızı çok ilgilendirdi. Bu girişi önlemek mümkün değildir. Zaten sanıyorum Sayın Ecevit''ten davet aldı, onun partisine girecektir. Ecevit sonrasında liderlik, İsmail Cem''le Kemal Derviş''in arasında çekişilir. Derviş, krizden kurtaran adam ve Cem, kabinenin en başarılı bakanı sıfatlarını, ikisi birden Amerika ve Avrupa''daki olumlu imajlarını kullanacaklardır. Her iki sıfat şimdiden kabûl edilmiş gibidir. Ecevit''e çok yakın bir iki ismin şansı görünmüyor. Merkez Sol''da ayrıca epey ağırlıklı bir Deniz Baykal faktörü de unutulmamalıdır.
195 milyar dolar
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Nisan, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), Savurganlık Ekonomisi başlıklı bir rapor yayınladı. Rapora göre anlı şanlı Türkiye Cumhuriyetimiz, son 10 yılda (1990-2000) 195 milyar doları gereksiz yere harcamış, her tarafa savurmuş. Yılda ortalama 20 milyar dolar eder. 195 milyar doları bizim zavallı Türk Lirası''na çevireyim dedim. Matematiğim zayıftır, zorlandım. Bugünkü kura göre 210 katrilyon TL kadar bir şey tutuyor.
Raporda Türkiye''nin kaçınılamaz, fakat hesapta olmayan, olağanüstü masrafları bahis konusu edilmemiş. Ben şu kalemleri ekliyorum: 100 milyar dolar PKK savaşı, 20 milyar dolar büyük deprem, 80 milyar dolar Irak ambargosu zararı, kayıt dışı ekonominin kayda geçirilememesi dolayısıyla en az 200 milyar dolar vergi kaçağı... 10 yılda yağmalanan, cebren el konulan devlet arazileri ve arsaları, kasden yakılan ormanlar için en aşağı 200 milyar dolar... Toplam 800 milyar dolar ediyor. 1 kentrilyon TL... Söylemesi ayıp sevgili okuyucularım 1 kentrilyon, 1000 (bin) katrilyondur. 1 üstü 18 olarak da yazılır: 1
... Başınız döndü değil mi?
Bu yolsuzluklar, aymazlıklar olmasa idi, bugün Türkiye Cumhuriyeti, per capita (kişi başına) geliri rahatça 10.000 doları aşmış, demokrasisini geliştirmiş, AB üyeliğini veya standartını yakalamış, densizliklerle başı ağrıtılamayan bir devletti. Çağdaş uygarlık düzeyinde yaşıyorduk. Atatürk''ün ruhu şâd olmuştu. Atalarımız, bizim hesabımıza göre aldıkları, can verdikleri fedakârlıkları, biz torunlarına helâl etmişlerdi...
Ama yukarıdaki tablo, milleti yoksulluk sınırına itti. Kötünün kötüsü, gelir dağılımını bozdu. Orta sınıfı mahvetti. Milliyet duygusundan yoksun, ahlâk bakımından mâlûl birkaç bin görgüsüz ailenin, dış ülkelere on milyarlarca dolar kaçırmasına zemin hazırladı. Yatırım yapılmayan, koyu sosyalist bir ülke hâline geldik. Reforma yeteneksiz kadroların eline düştük. Atalarımızın bizim ve çocuklarımız için kurdukları devleti, hantal ve lâgar duruma getirdik.
Enflasyon, dolar ve Merkez Bankası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Nisan, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1914''te 1 TL=4.80 dolar idi. Sonraki gelişmeler şöyledir: 1917''de 1 TL=3.70 dolar, 1923''te 1 TL=0.80 dolar, 1925''te 1 dolar 189 kuruş, 1930''da 120 kuruş. Sonra 1 dolar 180 kuruş, devalüe edilip 280 kuruş, sonraki devalüasyonlarda önce 10 TL, sonra 13 TL oldu. Bu devalüasyonlar 1950''de İnönü, 1960''ta Menderes hükûmetlerini yıktı.
Dolar 2.1.1994 günü 14.950 TL idi. Bugün 1.250.000 TL civarında dalgalanıyor.
Demek dolar, Türk Lirası''na oranla 1914''ten günümüze (6 milyon) misli değer kazandı. 1930''dan bu yana (1 milyon) misli değerlendi. 7 yıl öncesine, 1994 başından bu yana 83 misli arttı.
Belli başlı hiçbir devletin parasının -hiç değilse son yarım yüzyıl içinde- bu derecede astronomik değer kaybı olmadı. Başlıca hiçbir devlet çeyrek asır ağır enflasyon yaşamadı.
Şimdi önümüze konulan ekonomik program acaba Türkiye''yi gülünç duruma düşüren bu feci tabloyu ortadan kaldıracak mı? Türkiye Büyük Millet Meclisi''nde ele alınan Merkez Bankası yasası, bu facianın sona ermesine yardımcı olacak mı?
Türk Lirası''ndan 6 sıfır atmak gerekiyor. Ancak bunun için enflasyonun birli hânelere inmesi, yüzde 10''un altına düşmesi şarttır.
TC Merkez Bankası artık yalnız Başbakana ve Türkiye Büyük Millet Meclisi''ne karşı sorumlu, fakat bağımsız şekilde çalışacak (zaten Başbakan da TBMM''ye karşı sorumludur.) Gerçi her zaman böyle idi. Ama şimdi özerkliği artıyor. Politik müdahalelere karşı masûn kılınıyor. İnşallah kurumun yönetimine dirayetli olduğu kadar namuslu, bir o kadar bilgili, çalışkan, cesur, tarafsız, vatansever yöneticiler gelir. Milletçe, en büyük banknotumuz 10 milyon liranın 8 dolar düzeyine düşmesi gibi utandırıcı bir zulümden kurtuluruz.
81. yılında TBMM
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Nisan, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin açılışının 81. yıldönümüdür. 23 Nisan 1920... Tarihimizin en karanlık günlerinde söndürülemez bir alev gibi fışkıran millî irade...
Millî Mücadele''mizi kazanan 1. TBMM''nin üyelerine ve başkomutan seçtikleri başkanları Gazi Mustafa Kemal Paşa Atatürk''e, şükran, minnet ve muhabbet duygularımızı tekrarlıyoruz. Yaptıklarına hayranlığımızı vurguluyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti''ni kuran TBMM, devletimizin mutlak anlamda en yüksek ve en yüce kuruluşudur. Böylesine bir kurum, birkaç defa kötü muameleye maruz kaldı. Bugün de haklı haksız eleştirilerin muhatabıdır. Sebep, kendini çağdaş normlara uygun şekilde yenileştirememesidir.
Türkiye Cumhuriyeti, tutucu zihniyetleri aşarak mutlaka Devlet Reformu geçirecektir. Başka çaresi yoktur. Cumhuriyeti kuran TBMM, bu reforma dahildir. Müstağni kalamaz. Ve üyesi bulunduğu Meclis''i yüceltmek heyecanını taşımayanlar, olanca saygınlıklarını kaybedeceklerdir.
Askerî anayasalar (1961, 1982) Meclis''ten gasbettiği yetkileri, millî iradeyi esaslı biçimde sınırlayarak, bir takım kurum ve kuruluşlara paylaştırdı veya muallakta (boşlukta) bıraktı. Rejim bozuldu. Sosyalist bürokratik bir cumhuriyet anlayışı ağırlık kazandı, milletin omuzlarına çöktü. Demokrasi tıkandı. Bugün TBMM, çok üzülerek yazıyorum, bir alt yasama organı hâline indirgenmiştir. Feci tarafı, bunun pek de farkında olmaması, normal düzeni böyle sanmasıdır.
Rejimi gözden geçirip 2000''lere oturtabilmek için Meclis''in saygın, seçkin, hattâ üstün olması şarttır. Bugün bu vasıfları münakaşa konusu yapılan Meclis''in yetkileri, boşluğu doldurmak için, başka teşekküllerce paylaşılıp kullanılıyor.
Binaenaleyh TBMM, yeniden düzenlenmek durumundadır. Milletvekili dokunulmazlığının Avrupa standartlarına uydurulması, milletvekilinin para işleriyle ilişkisinin kesilmesi, araba, şoför ve koruma verilmemesi, dönem sonunda lojmanlarının hazineye iadesi, Meclis personel sayısının azaltılması, genel kurulun iç mimari bakımından yeniden düzenlenmesi, hızlı müzakere usulü, grup toplantılarının kesinlikle üyeler dışındakilere kapatılması, yerine getirilmeleri sürekli ertelenmiş zorunluluklardır. Ve genel başkanlar, artık milletvekili adaylarını bambaşka bir görüş açısı ile belirliyeceklerdir..
Çeçen eylemi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Nisan, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İstanbul''da 5 yıldızlı bir otel, 12 saat müddetle, yeni bir Çeçen eylemi yaşadı. Türkiye''nin misafiri pek çok yabancı rehine alındı. Felâketli günler geçiren Türkiye, bir millî bayramını kutluyordu. Milyonlarca Türk ya Kafkas asıllıdır veya Kafkas kavimlerinden biriyle herhangi bir kuşakta akrabalığı vardır. Bilhassa eski İstanbullu aileler böyledir. Meselâ benim annemin babaannesi Feleksu Hanım, su katılmamış Çerkes''tir. Gene annemin ninelerinden biri Avar''dır. 18. yüzyıldan beri son padişahlarımızın hepsinin anneleri Kafkasyalı''dır. Millî Mücadele''nin başında ikinci adam ve millî kahraman sayılan Rauf Orbay''ın babası, senatör Koramiral Çerkes Muzaffer Paşa''dır. TC genelkurmay başkanlarından dördü, Anadolu doğumlu, fakat Kafkas kökenlidir. Bu faktörler dolayısıyle, üstelik hürriyet savaşı veren ve büyük zulüm altında bulunan bir Kafkas kavmi için olumsuz yazı yazmak, hele milliyetçi bir kalem için, zor iştir. Ben de gönülsüzlükle yazıyorum. Ne var ki misyonumuz, Türkiye''nin yüce menfaatlerini korumaktır. Görevimiz, okuyucuya duygularımızı değil gerçekleri yansıtmaktır. Çeçenler, bir Türk kavmi değildir. Türkiye''dekiler Türk''tür...
Türkiye''nin çıkarları, Çeçenler''in umurunda bile değildir. Vapur, uçak, otel demeden, eylemleriyle Türkiye''yi müşkül durumlara düşürmüşlerdir. Rusya ile aramızı bozuyorlar. Nitekim dünki eylem için Kremlin''de hemen bir kriz masası oluşturuldu. 10 yıldan beri sınırımız bulunmamakla beraber Rusya, hâlâ kuzeydeki büyük komşumuzdur ve derinlemesine ilişkilerimiz bahis konusudur. Çeçenistan, bağımsız bir devlet değil, Rusya federasyonunda atonom bir cumhuriyettir. Çeçenler, turizme her zamandan fazla ümit bağladığımız şu günlerde, bu hususu da kaale almadılar. Nihayet biz, teröre dayalı ve insan faktörünü umursamayan her eylemden, hiç tefrik yapmadan, şiddetle nefret ederiz.
Milyarlarca dolar
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Nisan, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün''ün bir teklifi dikkatimizi çekti. Bilmem hükûmetimizin dikkatini de çekti mi? Başkan, yurt dışındaki servetlerin beyanına imkân tanıyacak düzenlemeler yapılır, bu paralar ülkeye getirilirse, döviz ve kaynak sıkıntsı ortadan kalkar diyor.
Sinan Aygün, bu suretle yasal yoldan gelecek parayı 20 milyar dolar civarında tahmin etmiş. Geçen ay CIA, son krizde yalnız İsviçre''ye kaçan Türk parasını 30 ilâ 40 milyar dolar şeklinde, Türkiye''de de duyulsun diye, Amerikan basınına sızdırmıştı.
Sinan Aygün elbette CIA rakamını biliyor. Fakat dışarıdaki Türk parasının hepsinin yurda döneceği hayaline kapılmıyor. Kabûl edilebilir, mâkul bir meblağ söylüyor: 20 milyar dolar...
Yarısı için çalmadık yabancı kapı bırakmadığımız bir meblağ bu... Acaba İkinci Kurtuluş Savaşımız denen bu günlerde bu vatanseverliği gösterecek insanlarımız yok mudur?
Bana göre vardır. Hükûmetin hızlı ve akıllı bir yasal düzenleme yapması gerekiyor. Hükûmette hızlı icraat yapabilen bakan var mı? diye sorarsanız, ayrı problemdir. Zira Kemal Derviş bile asla yeterince hızlı davranamadı.
Yasal düzenlemeler çıkartılır, para gelmeye başlar. Gelmemekte direnen paranın sahipleri, Kurtuluş Savaşı günlerimizde Millî Mücadele karşıtlarının gördükleri muameleye muhatab olurlar. Böylesine bir muamele için referanduma gidilse, yüzde doksan dokuz oy alır.
Teklifi çok mu sert buldunuz? Türkiye, bugünki durumundan en kısa zamanda kurtulmak mecburiyetindedir. Aksi takdirde sayılamıyacak kadar çeşitli tatsızlıklarla karşılaşır. Gelişmiş ülkelerde izlenen para politikası ve hukuk sistemindeki tedbirlerin uygulanması demokrasiye aykırı değildir. Kaldı ki bu tedbirler artık Washington''da bizim devlet adamlarımıza tavsiye edilmeye başlandı. Hattâ kredi şartı olarak öne sürüldü.
Beklemede bir Türkiye
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Nisan, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hükûmetin kredi bulmakta zorlandığı açıktır. Elbette taze para gelmeye başlıyacak. Fakat kredi verecek ülkeler -ki başta Birleşik Amerika, sonra Almanya geliyor- kılı kırk yarıyorlar. Niçin?
Efendim, Türkiye belirlenmiş ve verimli yatırımlar için para taleb etmiyor. Hortumlanan meblağları kapatmak için istiyor. Yabancılar, verecekleri borcun, dipsiz bur kuyuya akacağından korkuyorlar. Bir sürü hortumcu tutuklandığı halde hiç birinden henüz zırnık geri alınmadığını biliyorlar.
Büyük krizin, bankalardan kaynaklandığı ortadadır. İltimasla izin verilmiş, sonra sahipleri ve yöneticileri eliyle soyulmuş, zaten bu maksatla kurulmuş pek çok sayıda özel banka... Hükûmet emriyle çiftçiye, esnafa, işçiye âtıfet şeklinde dağıtılmak üzere para akıtan devlet bankaları... Batmanın eşiğinde bulundukları halde kontrol ve müdahale edilmiyen bankalar... Büyük açıklar oluşturduktan sonra battıkları ilan edilenler... Bütün bu ilkel rezaletler olurken, hiçbir devlet bankası özelleştirilmedi. Özelleştirmeyi geciktirmek için, özerkleştirmek dahil, her türlü hile yapıldı. Ve bu hile, hem bütün bunların gerçek sahibine, yani Türk milletine, hem dış dünyaya karşı göze alındı.
Bütün bunlar, soyguncuların etraflı biyografileri ve politik ilişkileri ile birlikte, Washington''ın, Berlin''in bilgisayarlarında kayıtlıdır. Elbette bize para verecekler. Ama artık verdiklerinin hortumlanmamasını istiyorlar. Bunun için, bankaların politikacılarla bağlantılarını kesmeye çalışıyorlar. Bu konuda yeni kanunlar, yasal güvenceler için bizi sıkıştırıyorlar. Siyasetimizin temizlenmesini bile bekliyorlar. Türkiye''yi modern ve çağdaş bir yapıya geçmesi için zorluyorlar. Yabancı basında hakkımızda olumsuz şeyler yazılıp çiziliyor.
Vaktiyle aklımızı başımıza toplayıp reformlarımızı yapsak, Avrupa standartlarına böyle utandırıcı baskılarla değil, kendi irademizle yükselsek kötü mü olurdu? Bunları yapmadık. Daha saygın, daha güçlü, daha bağımsız mı olduk?
Bir krizin sonuna doğru
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Nisan, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Çok büyük bir sakarlık veya aymazlık yapmadığımız takdirde bu krizi atlatacağımız belli oldu. Krizin bilançosunu sonra yaparız. Asıl bilançoyu daha sonraları tarihçiler çıkartacaklar.
Ancak bu defa da sistemi bozmadan, daha açık ifadeyle demokrasiden ve liberalizmden kopmadan, çıtayı kör topal da olsa atlamış bulunmamız, değil uzun, orta vadede bile bizi kurtarmaz. Yeni krizlere açık hâle düşebiliriz. Kaldı ki ekonomik kriz zengin ülkelerde bile çıkabiliyor. Bizim gibi yoksulların vay hâline!
Krizin temelinde Devlet Reformu''nu göze alamamamız yatıyor. Ne zamandan beri? En az 200 yıldan beri... Devlet Reformu nedir? Onu da açıklamak durumundayız ki, herkes istediği gibi manalandırmaya kalkışmasın: Devlet Reformu, devletin içerdiği toplumun, yaşanan çağın en ileri düzeyinin şartlarına göre düzenlenmesidir. Dünya şartları sürekli değiştiği için, bu yüksek düzeyi izlemekte ve istikbalin getirebileceklerini öngörmekte başarısız kalan veya bu faktörleri umursamayan yönetimler ve milletler, geride kalır, çağı bir türlü yakalıyamazlar.
Binaenaleyh ister ekonomik, ister sosyal, ister politik olsun her türlü krizin temelinde, yönetimin ve iç siyasetin ve bu siyasetin başındakilerin hataları veya yeteneksizlikleri vardır.
Beklediğimiz kredinin ita âmiri durumunda bulunan ABD, bu krediyi de yanlış kullandığımız, har vurup harman savurduğumuz takdirde, artık dünya piyasalarında para bulamıyacağımızı bildirdi. Feraset sahipleri, ihtarın incitici sertliğini hissetmişlerdir. Türkiye''yi bu duruma düşürenler utanmalıdırlar. Ve kökende sorumluluk, Devlet Reformu''na inanmayan, akıl erdiremiyen, cesaret ve atılganlıktan mahrum, küçük ve dar kafalılardadır. Bu tipler bugün başlayan haftaya, bu defa da paçayı kurtardık, keyfimize bakalım havasıyle giriyorlar. Günü kurtarmakla öğünecek, yarını düşünmiyeceklerdir bile...
Ersümer''in gidişi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Mayıs, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Siyasî sorumluluk çok geniş kapsamlı bir kavramdır. Pek çok faktörü içerir. Sadece yasalarla sınırlı değildir. Yasaların ötesinde, yasalarda bulunmayan unsurları ihtiva eder. Parlamenter sistemde sorumluluğun zirvesinde başbakan vardır. Sorumlu olmadığı konu yoktur desek mübalağa sayılmaz. Teker teker bakanlarının icraatından da hesap vermek durumundadır.
Binaenaleyh bir bakan, şahsen rüşvet almamış, şahsına ve yakınına menfaat sağlamamış olabilir. Ama bakanlığındaki yolsuzluklardan mes''uldür. Engelleyememişse, makamının gerektirdiği yetenekten mahrum bulunduğu açıktır.
Washington, Türkiye''deki yolsuzluk, rüşvet ve hortumlama pisliklerinin ziyadesiyle üzerinde durdu. Durmakta devam ediyor. Türk Devleti, hiç bir dönemde dışarıdan böylesine utanç verici uyarılara maruz kalmadı. Ancak uyarı, dostça ve Türkiye''nin lehine olduğu için, tepki göstermedik. Zaten gerçekler dile getiriliyordu.
Gene de Washington, Cumhur Ersümer''in üzerinde dikkati çekecek derecede fazla durdu. Bakanlığında yolsuzluk olan tek hükûmet üyemiz değildi. Öyleyse niçin?
Hiç şüphesiz Mavi Akım sebebiyle. Basra Körfezi havzasından sonra Hazar havzası kaynaklarına da egemen olmak, bu kaynakların dağıtımında birinci söz sahibi bulunmak, 21. yüzyıl Birleşik Amerikası''nın temel Devlet politikasıdır. Mavi Akım, bu temel politikayı, Rusya lehine, açıkça ihlâl ediyordu. Mavi Akım''a elini değdirenin çarpılacağı muhakkaktı. Bu proje ortaya atıldığı zaman bu sütunda yazdığımız birkaç yazıyı hatırlayanlar vardır.
Bir bakanın değişmesi Türkiye''yi rahatlattı. Batı bile ferahladı. Piyasa canlandı. Haydi Sayın 3 Liderimiz! Ne kadarını değiştirir, hükûmeti ne kadar daraltırsanız, o derecede açılma olacaktır. Türk halkına bunu çok görmeyiniz. Epey bunalan sizler bile biraz nefes alacaksınız. Büyük bir aymazlık yapılmazsa, önümüzdeki 2 yılı az çok garantileyeceksiniz.
Hükûmet revizyonunun arefesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Mayıs, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hükûmetin revizyonunun arefesinde bulunduğumuzun bütün emareleri kendini gösterdi. Bir hükûmetin ve üyeleri bakanların karakterleri, güven oylamasından sonraki birkaç ay içinde belli olur. Neler yapıp neler yapamıyacakları üzerinde fikirler oluşur.
Bu fikre önce hükûmeti kuran başbakanın erişmesi gerekir. İkinci yıl başlarken başbakan, hangi bakanlarını değiştireceğini düşünür, yakın çevresiyle temasa geçebilir. Tek parti hükûmetlerinde başbakanın bu operasyonu nisbeten kolaydır. Kalisyonlarda daha karmaşıktır. Koalisyon partilerinin başlarının mutabakatı gerekir.
Bizde de böyle oldu. İki yıl dolmadan bakanların icra yetenekleri ortaya çıktı. Kabine ilk defa bakan, hattâ henüz milletvekili olmuş, mütevazı biyografi sahibi kişilerle dolu bulunduğu için, bazı şahıslar hakkında başlangıçta çok az kimse tahmin yürütebiliyordu. Ama 12 ay sonunda, revizyon istekleri çoğaldı. Belki baskı hâlinde telâkki edildi. Bu da revizyonu geciktirdikçe geciktirdi. Sayın genel başkanlarımızın pek çok isabetsiz seçim yaptıkları belli idi. Ama en büyük isabetsizlik -bendenizi af buyurun hattâ münasebetsizlik- anormal bakan sayısında idi.
37 bakan, bir kabineden ziyade küçük bir meclis manzarası gösteriyordu. İcra, işlekliğini kaybetmişti. Üstelik bu sayıda bakan, kesinlikle fuzuli ve akıl almaz masrafları mucib oluyordu.
Bugün için en kuvvetli tahmin, 3 parti koalisyonunun 2 yıl daha süreceğidir. İdeal, bakan sayısının 16''ya, bilemediniz 20''ye düşürülmesidir. Ama böyle bir radikal reform ümidi zayıftır. Ancak, artık çok yaklaşan ve kaçınılamaz hâle gelen revizyonda, sayının azaltılacağı muhakkaktır. Temennimiz, müşkil günler yaşıyan Türkiye Cumhuriyeti''ni yönetecek kişilerin akl-ı selim içinde seçilip değiştirilmesidir. Millet; dirayetsiz, basiretsiz, yeteneksiz, sıradan kişilerden yaka silkiyor, haberiniz olsun
Liderlerin şikâyetleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Mayıs, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Lider kelimesini genel başkan yerine, daha kısa olduğu için kullandığımız farkedilmiştir. Zira bugün genel başkanlar var. Liderler yok. İnönü, Menderes, Demirel, Özal, Türkeş lider idiler.
Buna rağmen bugünkü genel başkanların, partileri içinde, bir devirlerin liderlerinden fazla otorite kullandıkları açıktır. Demirel, Türkeş gibi büyük karizması olan liderlerin genel idare kurulu listelerinin büyük kongrelerinde delegelerce delik deşik edildiğini biliyoruz. Bugün böyle bir şey mümkün mü? Genel başkanın listesi silme kazanıyor. Genel başkanlar öylesine cür''etkâr milletvekili listeleri yapıyorlar ki, böyleleri İnönü''nün ve Menderes''in kudret sınırlarının, hattâ hayal ufuklarının dışında idi, bu derecede şahsî sıralamalara asla cesaret edememişlerdir.
Buna rağmen genel başkanlarımız sistemden şikâyetçidirler. Şikâyetlerinin çoğu haklı ve âcilen tedbir alınması gereken konuları içeriyor. Ancak sistemi hangi güç ıslah edecek, çağdaş hâle getirecektir? Bizzat kendilerinin bu misyon için koltuklarında oturduklarını unutuyorlar.
Bu unutkanlık, yürütme ve yasamanın meşru ve demokratik yetkilerini küçülttükçe küçültüyor. İktidar boşluk kabûl etmediği için, eksikliği, seçilmemiş kuruluşlar ve kişiler kapatmaya çalışıyorlar. Seçilmişler, kusurun kendilerinde bulunduğundan, otoritelerini kullanamadıklarından, reformları göze alamadıklarından dolayı böylesine bir dönüşümün işler duruma geldiğinden gafil, şikâyet edip duruyorlar. Seçilmemişlerin davranışlarını, halkımıza şikâyet ediyorlar, bu davranışlardan yakınıyorlar.
Halkımıza, çağdaş uygarlık düzeyini temsil eden Avrupa normlarında, kriterlerinde, ilkelerinde, düzenlemelerinde, yasalarında, demokrasinin nasıl işlediği tekrar tekrar anlatılmalıdır. Bu uygarlık sisteminde, telefonun hangi şartlarda dinlenip dinlenemeyeceğinden tutunuz, milletvekili dokunulmazlığının sınırlarına kadar, her şey açıklanmalıdır. Kendimize göre kurallar koymak hilesinden kaçınmalıyız. Medenî dünyadaki tatbikat, bizim için de geçerlidir. Gerçekten o dünyanın parçası olmak niyetinde isek... Milletimizi bu değerlere lâyık görecek kafa yapımız varsa...
Partilerimiz hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Mayıs, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Politika, bilhassa şu krizli günlerde hata kaldırmaz. Bu husus bütün partiler, özellikle krizden sorumlu iktidar partileri için geçerlidir. Ama böyle olmuyor. Meclis''in en tecrübeli şahsiyeti, daha 29 yıl önce kurultayda İsmet Paşa''yı devirmiş Bülent Ecevit, ne kadar açık bir hata yaptı:
Dr. Sema Pişkinsüt, bakan olamadıktan maada komisyon başkanlığından da alındığı için, genel başkanını affetmiyor. Kurultaylarda şov yapmak mutattır. Genel başkanlığa adaylığını koyuyor. Bu konularla uğraşanlar bilirler ki Dr. Pişkinsüt''ün 89 oyu olamaz. Ama Ecevit''e karşı adaylığını koyan herhangi bir kişiye oy verecek 89 delegenin bulunduğu anlaşıldı. Genel başkan adayı hanım konuşturulsaydı, alacağı oy düşerdi, yükselmesi ihtimali hiç yoktu.
Bundan vahîmi, bir kurultayda genel başkan adayının bile konuşamaması oldu. Olay herkesçe bu şekilde algılandı.
Mesut Yılmaz, görevli bulunduğu Avrupa Birliği''ni anlatarak demokrasiyi savunuyor. Yılmaz, vaktiyle şahsına büyük ümitler bağlanmış, sonra kötü müşavirlerin etkisiyle inanılmaz hatalar yapmış bir politikacı. Şimdi yalnız iki şansı var: Avrupa Birliği ve Turgut Özal. Bu iki faktörü çok kudretle savunması lâzım. Avrupa Birliği''nin getireceği nimetleri halka açıklayabilir ve Özal''ın sıçrama politikasını izliyeceği kanaatini verirse, partisini kurtarır. Az daha pas geçiyordum, bir şansı daha var: Diğer partilerin irtikâb ettikleri, insanın inanası gelmeyen hatalar... Ama bu hataların rantını bütün partiler paylaşıyorlar. Bu cümlenin mefhûm-muhâlifi (tersinden ifadesi) şöyledir: Her parti o kadar yanlış yapıyor ki, her parti diğerlerinin hatası ile ayakta kalabiliyor. Sırf kendi gücü ve inandırıcılığı ile oy alan partileri çok özledik.
DSP ve ANAP dışındaki partilerden ve liderlerinden de bahsedecektim ama, gazeteniz Türkiye''nin bana ayırdığı sütun burada bitiyor sevgili okuyucularım...
Kemal Derviş''in temasları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Mayıs, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kimsenin tanımadığı çok değerli bir ekonomist, birden Türkiye''nin tam ortasına düştü. Bugün seçim olsa partisi, muhtemelen 1. parti olacak derecede halkın teveccühünü kazandı. Ama bir hafta veya bir yıl sonraki popülerliği tamamen meçhuldür.
Şöhretini sürdürmesi için ilk şart, acele taze para getirmesi, bu suretle ülke krizden çıkınca gereken derin ekonomik reformları başarmasıdır. Türkiye tarihinin büyük radikal reformcularından Sadrâzam (başbakan) Halil Hamîd Paşa''nın (1736-1785) 7. kuşak torunudur. Ancak Paşa başarılı olamadı, reform yolunda değerli kellesini verdi. Bütün Türkiye, Kemal Derviş''in başarısını istiyor. Bugün başını kaybetmek ihtimali yoktur. Ama Amerika''ya sürgün yolu açıktır. Başarı için ikinci şart, politikaya intibak ve politika yapılan ülkeyi ve milletini iyi tanımaktır. Sayın Derviş''te şu ân için bu vasıflar görünmüyor.
Politika öylesine bir hüner ki, bir yıl içinde de öğrenilebilir. Her türlü tahsil yapıldığı halde hayat boyu da öğrenilemiyebilir. Tahsille şair yazar, bestekar olunamıyacağı gibidir.
Kemal Derviş, bir seri gereksiz temaslardan sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi''ne ve partilere dönmek gibi zamanlama hatası yaptı. Çok gecikmiş ziyaretinde Tansu Çiller''den aldığı iki şıklı cevap da, doğru sözlerdir. Ancak istenen destek, Türkiye içindir. Hükûmet ve partiler meselesinin üzerinde bir sorundur. Recai Kutan, olgun şahsiyetine yakışan makul şeyler söylemiş, yumuşak konuşmuşsa da, o da Derviş''in talebini hükûmete destek şeklinde algılamıştır.
Kemal Bey, önce Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin huzuruna çıkacak, hemen akabinde muhalefet liderlerini ziyaret edecekti. Hiç lüzum yokken Solcu olduğunu söylemiyecekti. Meclis''teki 5 partiden dördünün Sağ''da bulunduğunu pas geçmiyecekti. Konu Sol, Sağ meselesi değil ki... Türkiye''nin istikbali konuşuluyor.
Bankalar ve Telekom
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Mayıs, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bankalar Yasası ile Telekom Yasası, bu hafta Türkiye Büyük Millet Meclisi''ndedir. Batı, bu iki kanunu gösterge şeklinde algıladığını saklamadı, açıkça yüzümüze karşı söyledi. Türkiye''ye kredi musluklarının açılması için gösterge... Niçin?
Özal''dan bu yana özelleştirme gündemimizden eksik olmadı. Bugün eriştiğimiz utandırıcı çizgi, 10 yıl önce komünizm belâsından kurtulan ülkelerin çok gerisindedir. Özelleştirmeye karşı sinsi, iki yüzlü, fakat korkunç bir direniş var.
Telekom, özelleştirmenin gerçekten göstergesidir. Vaktiyle 30 milyar dolara satabilirdik. O parayı da çarçur eder, yatırıma dönüştüremezdik itirazı yapılırsa, reddi mümkün değildir. Türk Telekom tekeli zaten 2003''e kadardır. Ve 2004''te sâbit telefon sistemi bırakılacak, seyyar telefona geçilecektir.
Bankalara gelince, onlar da özelleştirmenin parçasıdır. Devlet bankaları da KİT''tir. Siyasetçiler tarafından hem istihdam, hem arpalık kurumlar muamelesi gördüler. Belirli kesimlere âtıfet vasıtası zihniyetiyle kullanıldılar.
Özel bankalar ise, çığırından çıkarıldı. Sırf hortumlamak amacıyla rüşvet dağıtılarak bir sürü özel banka kuruldu.
Meclis''e sunulmak üzere bulunan gerek Türk Telekom, gerek Bankalar yasaları, liberal ekonomi kurallarına göre yetersizdir. Ama bir yerden başlamamız gerekiyor. Bu bakımdan reform kanunları sayılır.
Politik yolsuzluk kanallarından önemli biri tıkanacaktır. Devlet bankaları özelleştirilecektir. Merkez Bankası tamamen özerk hâle gelecektir. Hepsi milletlerarası bankacılık kurallarına uygun rasyonel şekilde işleyecektir. Bundan sonra özel banka kurmak, çok sıkı şartlara bağlanacaktır.
15 Mayıs''ta IMF, önümüzdeki 8 ay içinde, dilimler hâlinde, Türkiye''ye vereceği 5 yıl vâdeli 15 milyar dolar krediyi onaylıyacaktır. Beklenen budur. Devlet Bakanı Kemal Derviş''in ifadesi böyledir.
Ekonomi ve politika
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Mayıs, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Devlet Bakanı Kemal Derviş''in Ekonomi ile Politika''nın ayrılması ifadesinin yanlış anlaşıldığını sanıyorum. Sayın Bakan''ın söylediği, özelleştirme suretiyle KİT''lerin, bankaların, Devlet''le ilişkilerinin kesilmesi manasındadır. Bu suretle siyasî nüfuz kullanarak yolsuzluk, hortumlama, âtıfet yapılamıyacaktır.
Yoksa demokrasilerde iktidar, parti ve hükûmet programlarına göre yürüteceği ekonomi politikasını saptar, tercihlerini yapar. Zaten tercihler, bir yasa olan bütçede kendini gösterir. Vergiler, iktidar ve TBMM tarafından düzenlenir. TBMM iradesi dışında vatandaştan para alınamaz ve alınan para harcanamaz. Başka hiç bir makam, vergi koyamaz. Her parti, ekonomi programını da açıklıyarak halktan oy ister.
Halkoyu ile oluşan iktidarların, vergi tayin edip milletten sağladığı meblağları gene milletin yararına harcaması, demokrasinin temeli, hattâ çıkış noktası sayılmıştır. Demokrasinin bu suretle 13. yüzyılda İngiltere''de başladığı öne sürülür. Kralın istediği gibi vergi salması önlenmiş, bu yetki bir meclisin iradesine bırakılmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti''nde Merkez Sağ iktidarlar, inanılması zor derecede devletçi, himayeci, çok koyu sosyalist ekonomi politikaları uyguladılar. Özal, liberal ekonomiye geçti. Kısmen başarılı oldu. Devletçi zihniyet ve yapılanma öylesine güçlüdür ki, bugün dahi liberal ekonomiye dehşetli bir direnme mevcuttur.
Hedefimiz, serbest piyasa ekonomisini gerçekleştirmek ve zengin dünyanın bir parçası durumuna yükselmektir. Yoksulluktan kurtulmanın başka çaresinin bulunmadığı artık bütün dünyada anlaşılmıştır. Ülkemizde gelir dağılımındaki korkunç uçurumlar, bu şekilde düzeltilebilir. Sürekli enflasyon, yüksek faiz ve kriz faktörleriyle servetlerini katladıkça katlayan, yatırım yapmayan birkaç bin ailenin tekeli kırılacaktır. Devletin sırtından devleti ve milleti soymak illeti yok edilecektir. Ekonomisinin yarısı kayıtsız nadir ülkelerden biri durumundan çıkabileceğiz. Aksi takdirde çağdaş uygarlık düzeyine yetişmemiz mümkün olmaz. 200 yıldan bu yana sürüp giden bir hayal hâlinde kalır.
Milliyetçiliği doğru algılamak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Mayıs, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Enver Paşa, Talat Paşa, Cemal Paşa, en derin Türk milliyetçileri arasındadır. Türk yaratılmanın aşkıyla yanıp tutuşuyorlardı. Sonuç: 2 milyon Türk''ü öldürüp son Türk imparatorluğunu batırdılar. Adriyatik''le Hind Okyanusu, Orta Avrupa ile Orta Afrika arasında teslim aldıkları Türkiye''de birkaç yıl sonra Polatlı''da düşman toplarının sesi duyuluyordu.
Milliyetçilik, her millete gereklidir. Zaten her millette vardır. Başka türlü millet olunmaz. Dinin her insan ve her toplum için vazgeçilmezliği gibidir. Anak gerek din, gerek milliyetçilik, doğru öğrenilmeli, doğru algılanmalı, doğru uygulanmalıdır. Aksi takdirde en büyük zararları verebilir.
Atatürk, Türk milliyetçiliğinin ne olup ne olmadığını en iyi kavramı ve mensup bulunmakla öğündüğü milletine en faydalı şekilde tatbik etmiştir. Onun içindir ki, gelmiş geçmiş en büyük Türk milliyetçisi sıfatını kazanarak tarihe geçti.
Milliyetçiliği, yaşanan çağdan kopuk, gülünç, çok az kişinin, küçük bir zümrenin tekelinde bir duruma getirmekten kaçınılmalıdır. Milliyetçi, sağlam köklerle mâzîye dayanmış, fakat âtîyi en doğru, millete en yararlı üslûpla anlayan insandır. Gayesi Türk''ü ve Türkiye''yi yüceltmektir. Bunun için yaşar. Zaten bunun için doğmuştur. Elbette risk alabilir, ancak milletine ve insanlığa zarar vermemeye çok dikkat eder.
Çeyrek asır önce Türkiye Cumhuriyeti, bütün kurumları ile Avrupa Birliği''ni reddederek tarihinin büyük hatasını işledi. Bugün bu inanılmaz hatanın ıstırabını çekiyoruz. Yaşadığımız yoksulluğun, kırık dökük demokrasinin sebebi budur. Reform kaldırmaz, köhne bir hâle getirilerek, Türk Devleti''ne hakaret edildi.
15 Mayıs''ta Washington''da bir terslik olursa, Türkiye''de kaos başlıyabilir. Çok konuşanlar da, az konuşanlar da bunun hesabını veremezler. Türk milliyetçiliği mahcup duruma düşer.
Komik derecede şişirilmiş bol üyeli kadrosu, epey sayıdaki politikaya yeteneksiz üyesi ile hükûmet, hızlı icraat diye bir şeyi tasavvurdan bile âcizdir. Şimdi en kritik çizgisindedir. 65 milyon Türk insanının, doğacak çocukları dahil, yüksek menfaati, incir çekirdeğini doldurmaz gevezeliklere terkedilmek tehlikesindedir.
Çağdaş düzeye direnç
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Mayıs, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türk Telekom, devletin direncini simgeleyen bir şiddetle özelleştirmeye karşı koydu. Özelleştirme yüzde 99''la yapılır. Ama zar zor dün Meclis''e sunulan yasayı bile merhale sayıyoruz. Devlet, malını ve yetkisini millete karşı yiğitçe savunuyor. Malın da, yetkinin de gerçekte milletin olduğunu hissetmiyecek derecede yüreği katılaşmış. Her gelen ulaştırma bakanı, kendi partisinin taraftarlarını yığarak Türk Telekom''u pahalı hizmet veren bir kuruluş hâline getirdi.
Yatırımsız, artık çivi çakamaz duruma düşen, pahalı üreten ve çok az üreten, kamu işçili, utandırıcı derecede küçük maaşa bağlanmış çok memurlu, -iktidarın Sağ veya Sol olması fark etmez- kopkoyu ve kaba sosyalist, köhnelikten ve lâgarlıktan dökülen bir sistemin devamı için, atanmış bürokratla atayan siyasetçi, çağın gereklerine karşı savaş açmış durumdalar. Sistemin millet gibi devleti de gücünden, kuvvetinden düşürdüğünü görmüyorlar.
Bugün Telekom için kopan vâveylâ yarın Ziraat Bankası, Halk Bankası, hava yolları, demiryolları, madenler, fabrikalar, -askerîler hariç- her derecedeki öğretim ve eğitim kurum ve kuruluşları için kopacak. Feryat ve figan içinde millete devredilecekler.
Devlete ne mi kalacak? Devlet ne mi yapacak? Savunma, güvenlik, istihbarat, yargı, infaz, dışişleri, maliye, mülkî yönetim... Bunlar küçük işler midir? Ama devletçi ve otoriter zihniyet, çok aç gözlüdür. Her şeye egemen olmak ister. Milletine zerre kadar güvenmeksizin halk edebiyatı yapar. Anayasada ferdin ve milletin haklarını sıralıyacağına, fert ve millet için getirilmiş bitip tükenmek bilmez yasakları ve kısıtlamaları tâdâd eder. Millet yoksullaştıkça devletin gücünün azalması, o kafadakileri zerre kadar ilgilendirmez. Az üzerlerine gidilince kapitülasyonlardan, Sevr''le#den, Sakarya''lardan konuşmaya başlarlar.
Reformları zamanında yapmakta bu kadar direnir, gecikirseniz, dışarıdan adam ithaline zorlanırsınız. Yetenekleri tasfiyeye tabi kılan bir sisteme yakasını kaptırmış politika ve yüksek bürokrasi, krizleri öngöremez, problem çözemez hâle gelir. 15 Mayıs''ı atlıyalım, daha söyliyecek çok sözümüz vardır.
.Son iki kritik gün
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Mayıs, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
15 Mayıs''ı (ki yarındır) iyi atlatırsak, kriz biter ve onarma dönemi başlar. Aksaklık hâlinde kriz devam edeceği gibi, -Cenâb-ı Hak Türk milletini muhafaza buyursun- üçüncü bir patlama olur. Çok sert şartlara boyun eğeriz.
Bundan dolayı yazdıklarımıza dikkat ediyoruz. Ilımlılıktan ayrılmıyoruz. Eleştirilerimizi zaman faktörünü unutmıyarak yapıyoruz. Yangına körükle gitmiyoruz. Ancak kriz alçalmaya başlayınca dozumuzu arttırabiliriz. Hiç kimse aferin beklemesin! Türkiye''yi bu duruma düşürenleri öğecek falan değiliz.
Tabiatiyle krizin alt yapısının çok derin olduğunu, 1994''te artık belirtilerin netleştiğini unutmuyoruz. Binaenaleyh bütün suçu bugünki hükûmete yıkmıyoruz.
Ama koalisyon, hangi mirası devraldığını bilerek iktidara talib oldu. Düzelteceği iddiasıyle geldi. Fakat krizleri önliyemedi. Reform yapamadı. Öyle ufak tefek atılımların devri geçtiğini Devlet Reformu gerektiğini söyliyenlere kulaklarını tıkadı. Avrupa''nın çağdaş normlarına karşı âdetâ isteksizce, asap bozan bir yavaşlık ve tembellik içinde yaklaştı. Soygun israf düzenine karşı gelir gelmez radikal tedbirler alamadı. İsraf ve âtıfet geleneğini kıramadı. Peşin hükümlerden zihnini kurtarması imkânsız kalın kafalıları tasfiye edemedi. Berbat, öngörüden mahrum, çivi çakmaz, beceriksiz bürokratlarla iş yürütmeye kalkıştı.
Alt yapı o kadar dayanıksız hâle gelmişti ki, devletin politika yerine sadece anayasa ile yönetilebileceğine samimiyetle inanan bir zât ile, anayasayı yok sayıp politikayı gündelik küçük problemleri çözmek sanan diğer bir zât arasında, devletin en üst düzey toplantısında anayasa kitapçığı hava yoluyla teati edilince, kriz patladı. Türkiye bir günde yoksullaştı. Zira vatandaş, yönetime ve sisteme güvenmiyordu. Para ise hiç güvenmiyor, kaçacak delik arıyordu.
Yarın Washington''da alınacak kararlar, bundan sonraki yazılarımızın konusunu oluşturacak. Ancak bugünü ve yarını bir sakarlık yapmadan geçirir miyiz? korkusunu üzerimden atamadığımı itiraf ediyorum.
.Başımıza gelenlerin sebebi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Mayıs, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''ye karşı dış baskılar arttı. İçeride buhran, aleyhteki dış faktörleri harekete geçirir. Kural budur.
Yıllardan beri okuyucuyu bıktıracak kadar tekrarladığımız gibi, Avrupa''ya yaklaştığımız oranda dış problemlerimiz küçülecek, uzaklaştıkça artacaktır. Artık, Avrupa sistemi dışında bir ülke muamelesi görmenin sınırındayız. NATO ve Gümrük Birliği gibi ağırlıklı bağlantılarımız sebebiyle fazla üzerimize gelmiyorlar.
Ancak Avrupa Birliği, Kıbrıs Rum Cumhuriyeti''ni üyeliğe almaya kesin kararlıdır. ABD tamamen aynı politikayı izliyor. Bunu Türkiye''ye rağmen değil, Türkiye ile anlaşarak yapmak istiyorlar. Kıbrıs''ta statükoyu sürdürmek siyasetimizin sonu geldi. Zira fazla uzattık. İşi rest çekmeye kadar vardırdık.
Ruslar Ermenistan''a, yani yanı başımıza füze yerleştiriyorlar. Doğu ve Güney komşularımızın hâli malûm. Gürcistan''da problem yok. Bulgaristan ve Yunanistan''la ilişkilerimiz düzeliyor. Bu iki komşumuz, Avrupa normlarına uyum sağladıkça daha akıllı davranmaya başladılar.
Ermeni ve Kürt meseleleri uzun vadelidir, daha epey bizi meşgul edecektir. Ama şimdi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi''nin Kıbrıs kararı öne çıktı. Kıbrıs''ta Türk''ü Avrupa sistemi dışında ikinci sınıf insan, ancak Rumlar''ı çağdaş insan haklarına lâyık gören böyle bir kararın hukuk ve insanlık temellerinden mahrum bulunduğu âşikârdır. Uygulanabilirliği hiç yoktur. Ama başımızın üzerinde yeni bir Demokles kılıcı gibi sallandırılacaktır.
Balkanlar''da, Kafkasya''da, Orta Asya''da nice sorun var ki, ekonomik kriz belâsına uğramış Türkiye, hepsini askıya aldı.
Çağdaş uygarlık düzeyi ilkelerini münakaşa konusu yaptığımız, özel şartlarımız olduğunu iddia ederek benimsemekte tereddüt gösterdiğimiz, savsakladıkça savsakladığımız için bütün bunlar başımıza geldi. Çalışarak, üreterek, yatırım yaparak, fikir geliştirerek değil, insan sömürerek, soyarak, hortumlayarak, enflasyona ve ranta ve faize güvenerek para kapıp zenginleşmek sevdasına düştük. Yoksul kaldık.
Ekonomide çağdaş model
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Mayıs, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye yarından başlayarak yeni bir disipline girecek. Attığımız her adım, gerek Washington, gerek Avrupa Birliği tarafından dikkatle izlenecek. Çıkardığımız ve çıkaracağımız reform yasalarının uygulanıp uygulanmadığına ve nasıl uygulandığına bakılacak. Bu konuda sicilimiz bozuktur. Epey güzel kanunlar çıkarıp sonra bazılarını ya unutur ya yanlış veya eksik tatbik ederiz.
IMF''ye verdiğimiz 18. niyet mektubuna ekli bir formalık İngilizce metnin içeriğine riayet edip etmediğimiz bu defa gerçekten madde madde ve günü gününe gözlem altına alınacak. IMF denen ve çok da makbul sayılmayan milletlerarası kuruluşa 18. başvurumuzdur. Bundan önceki 17 müracaatımızın hiçbirinde, imzaladığımız şartlara uymadık. Bu şöhretimiz iyice değerlendirilecektir.
Son 15 yılda Türkiye servetinden 1 trilyon dolar civarında varlık, elimizde olan veya olmayan sebeplerle heba edildi. Bu kadar darbeye maruz kalan ekonomi çöktü.
Köhnemiş kurallardan arındırılacak ve çağdaş sisteme geçecek yepyeni bir ekonomi anlayışı ile hayatımıza devam edeceğiz. Nice alışkanlıklarımız sona erecek. Büyük kitleler etkilenebilecek. Ama kısa zamanda iyileşme başlayacak. Gelişme kendini gösterecek.
Bunun için siyasî istikrar şarttır. Bugünki koalisyon, hükûmetini küçültür, üyelerini yeniler, ortaklarıyle çekişmez, aymazlık ve sakarlık yapmazsa, 2 yıl daha iktidarda kalır. Muhafazakâr yapıdaki insanımıza ters gelebilecek reformları inançla yürürlüğe koyabilirse, 2 yıl sonra, onarılmış, yaraları sarılmış ve ufku açılmış bir Türkiye, seçime gider.
Siyasî istikrar bozulursa senaryolarına gelince, birden fazla ve biri diğerinden beterdir.
Şimdi ne yapacağız?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Mayıs, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
IMF yönetim kurulu, Türkiye''nin Niyet Mektubu''nu onayladı. Açılan krediler, beklediğimiz ve umduğumuz gibi çıktı. Bir nisbette rahat nefes aldık. Bir nisbette diyorum. Zira asıl bundan sonrası önemli. ABD ve Avrupa, imza koyduğumuz ve kabûl ettiğimiz reformları uygulayacağımız ve arkasını getireceğimiz konusunda tereddütlerini saklamadı, açıkladı.
Bu tereddütlere -maalesef- biz de katılıyoruz. Radikal reformlara karşı 200 yıldan beri süregelen mukavemetimizin bugün de devam ettiğini çok iyi biliyoruz. Şahıs olarak da, kurum, kuruluş, zümre olarak da, statümüzde alışkanlıklarımızda yapılacak değişikliklerden hoşlanmıyoruz. Nefretimizi bile vurguluyoruz.
Bu defa da -tabirim için özür diliyorum- kaytarmak, ipe un sermek yollarını arıyacağımız, bahane bulabilmekteki engin tecrübemizi ve ustalığımızı kullanmak istiyeceğimiz ihtimali elbette mevcuttur.
Ancak yenileşme tarihimizde zaman zaman mâşerî irademizin şahlandığını da unutmuyoruz. Zaten millet ve devlet olarak varlığımızı bu karakterimize borçluyuz. Bu millî hasletimizi harekete geçirmenin tam zamanıdır. Başka çare yoktur. Reforma direnen, dibe vuracaktır. Milletin bütün öfkesine maruz kalacaktır. Şahıs, parti, meslek fark etmez.
Bir âfet gibi üzerimize çullanan aymazlıkların eseri bu krizden yavaş yavaş çıkacağız. Bir büyük özveride daha bulunacağız. Yaz aylarında refah ve ferahlık alâmetleri belirginleşecektir.
Her dilim krediyi yerinde kullanacağız. Ayni miktarda dışarıya kaçan meblağların dönmesini sağlayacağız. Daha az konuşup daha az çekişeceğiz. Daha çok çalışıp daha hızlı davranabilmeyi öğreneceğiz. Çağdaş uygarlığın, intibak edemeyenleri yakıp kavuran bir ateş olduğu hakkındaki Atatürk''ün tarihî uyarısını bir an bile unutmayacağız.
Reformun kaçınılmazlığı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Mayıs, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin hızla çıkardığı ve aynı hızla çıkarması beklenen yasaları IMF dayatmaları şeklinde algılamak ve Kemal Derviş''i bu işlemin aracısı kabûl etmek, kesinlikle doğru değildir.
Bu yasalar, Avrupa düzeninin parçalarıdır. Bizim Avrupa Birliği''ne girmek için yapmayı kabûl ettiğimiz ve Ulusal Program adlı bin sayfalık belgede sayıp döktüğümüz reformların bir kısmıdır. Çağdaş uygarlık düzeyinin gerekleridir. İster AB üyesi olun, ister olmayın. Bu kriterleri uygulamayan toplumlar, yoksul kalmaya mahkûmdur.
Krizlere maruz kalmamızın, bu kadar kayba uğramamızın sebebi, bu sütunda yüz defa vurgulamaktan bıkmadığımız gibi, bizi ileri ülkeler seviyesine taşıyan ekonomik ve politik reformları yapamamamız, başaramamamızdır.
Sadece yapar gibi davrandık. Bazı gelişmeleri çağ atlamak gibi sunduk. O kadar öğündük ki, tarife sığmaz. Zaman zaman sıçrayabildik. Ancak gene sıçradığımız yere düştük. Çıtayı göğüsleyebildik ama, atlayıp öbür tarafa geçemedik. Öbür taraf, demokrasi ve refah dünyasıdır. Bu tarafta çakılıp kalanın vay hâline!
Reform, değişimdir. Çağın ihtiyaçlarını karşılayabilmek yeteneğidir. Kıyısından köşesinden tutmakla gerçekleşmez. Karşı konulmaz bir iradenin şahlanması şarttır. Biz yarıda bırakmış, yarı yolda kalmışızdır. Türk Yenileşme Tarihi, 200 yıldan bu yana, yarı yolda kalışlarımızın hikâyesidir. Sürekli tökezlemişizdir.
IMF, mecbur kalınca baş vurulan, sevimli olmadıktan başka, fazla muvaffakiyet de gösteremeyen bir kuruluştur. Çeyrek asır Türkiye dışında yaşayan, politika yeteneği bilinmeyen, çok değerli bir Türk ekonomistini davet etmek durumunda kaldığımız için de tepki gösterebiliriz. Ancak reform için iradesini kullanmakta zorlananlar, dışarıdan da zorlanmaya katlanmaya alışmalıdır.
Yazımı, silâhlı kuvvetlerimizin çok seçkin 34 evlâdını şehit vermenin büyük acısı içinde kaleme aldım. Milletimizin başı sağ olsun!
19 Mayıs''ın hatırlattıkları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Mayıs, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hüzünlü bir 19 Mayıs geçirdik. Şehitlerimizin acısı kalbimize düşmüştü. Çıkmak üzere bulunduğumuzu ümid ettiğimiz çok büyük politik-ekonomik krizin darbeleri altında idik. Gelecek yıl 19 Mayıs''ın 83. yılını daha iyi bir Türkiye''de kutlayacağımızın güveni içindeyiz. Milletimize itimadımız sonsuzdur.
9. Ordu-yı Hümâyûn müfettişi sıfatıyle Mustafa Kemal Paşa, 82 yıl önce, böylesine eksiksiz bir güven içinde Anadolu''ya ayak bastı. İstanbul''dan ayrıldığı gün, Yunan''ın İzmir''i işgal ettiği gündür.
Dünya, tarihinin en büyük savaşından çıkmıştı. Osmanlı Türkiyesi, yenilen tarafta kalmıştı. İmparatorluğumuzun taht şehri İstanbul henüz işgal edilmemişti. Ama 4 yıl önce çeyrek milyon insanımızı yitirerek savunduğumuz Çanakkale Boğazı''ndan âlây-ı vâlâ ile geçen düşman donanması İstanbul Boğazı''nın Marmara ağzında demir atmış, toplarını Dolmabahçe Sarayı''na çevirmişti.
Vatan işgal altında idi. İmzaladığımız Mondros Mütarekesine göre silâhlı kuvvetlerimizi terhis ediyor, silâhlarını toplayıp depolara kaldırıyorduk. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul''dan ayrılırken konuştuğu akademiden hocası, 4 yıl önce dünya tarihinin en kudretli armadasını 18 Mart''ta Çanakkale sularına gömerek püskürten Org. Cevad Paşa''ya, bir şeyler yapacağını söylemişti. Samsun''a ayak bastığı an, neler yapabileceğini tasarlıyordu.
Bu derecede patetik bir ortamdan çekip çıkardığımız Türkiye Cumhuriyeti''ni, dedelerimizin fedakârlıklarının onda birini içtenlikle göze alabilirsek, bugünki krizden kurtarırız.
Ama uğradığımız felâketin bütün sebeplerini değerlendirmeliyiz. 15 milyonla kurduğumuz, bugün 65 milyonluk bu devleti, bir daha asla böylesine bir sıkıntıya sokmamalıyız. Mutlaka bir şeyler yapmalıyız. Sebepler açıktır. Ve çareler bellidir
Kemal Derviş ve partilerimiz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Mayıs, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Birkaç ay ara ile iki defa kriz patlatan hükûmete, partilere ve Meclis''in bütününe güven, tehlikeli boyutlarda azaldı. Halk dediğimiz iktidarı belirleyen sade vatandaştan ABD ve AB''ye, medyamıza, holdinglerimize, ihtimal silâhlı kuvvetlerimize ve bürokrasimize kadar, politikacıya güvensizlik yayıldıkça yayıldı.
Bugünün dünyasında açık askerî müdahale mümkün değil. Zaten hiçbir dönemde çare olmadı. Hepsi eskisinden problemli bir Türkiye bırakıp gitti. Günümüzde demokrasiden ayrılan bir devlet, devlet muamelesi dahi görmüyor. Ama silâhlı kuvvetlerin kapalı veya meşru zeminlerdeki tavrı, benim diyen demokrasilerde bile ağırlıklıdır.
Demokraside çare tükenmediği sözü kesin gerçektir. Gene seçimle, halkoyu ile, işin içinden çıkılacaktır. Merkez Sol''da ciddi yenilenme teşebbüsleri var. Erdal İnönü -elbette kendi bakımından haklı- bitip tükenmek bilmez tereddütlerle vakit geçiriyor. Deniz Baykal, Şeyh Edebali Hazretleri''nin ruhaniyetine sığınarak büyük atılım yaptı. Osmanlı gibi bir Cihan Devleti gerçekleştiren böylesine bir kudretten çok şeyler ümid ediyor.
İşte tam bu sırada ortaya kendisini liberal demokrat solcu olarak tanıtan Kemal Derviş çıktı. Washington''ı, Brüksel''i holdingleri ve medyası ile İstanbul''u arkasına aldı. Politikayı bilmemesi ve Türkiye''yi tanımaması gibi açıklarını, iç ve dış desteklerle, seçimlere kadar kapatması bekleniyor.
Merkez Sağ''a gelince, ne içerisi, ne dışarısı bu alanla fazla meşgul değil. Kendi hâline bırakılmış. Klasik Aşırı Sol, tarihe karıştı. Aşırı Sağ, Türkiye''de mümkün değil. İktidara katılamıyacak derecede marjinal duruma düşünceye kadar, derin devlet izin vermez.
Az mübalağa ettim, ciddiyetten uzak tabirler kullandı isem, okuyucularımın müsamahasına sığınıyorum. Ama bu şekilde düşünüyorum. Partilerimiz ne mi düşünüyor? Onların böyle bir şey yaptığı falan yok. Harıl harıl icraat yapıyorlar. Reformları gerçekleştiriyorlar. Bir an önce krizden çıkabilmemiz için çalışıyorlar
AB ne oldu?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Mayıs, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Üst üste gelen krizler, Avrupa Birliği''ni unutturdu. Kopenhag kriterleri ne oldu? Ulusal Program''ın 1 yıllık diliminden hangilerini gerçekleştirdik? Demokraside ne kadar yol aldık? Çağdaş uygarlık düzeyinde kaç metre ilerledik?
Politika, birçok topu havaya fırlatıp hiçbirini düşürmeden oynamak san''atıdır. Bunu yapamayan, gerçek politikacı değildir, devlet adamı hiç değildir. Politikaya heveslenmiş amatördür. Kimseyi kasdetmiyoruz. Ortaya konuşuyoruz. Politikacılarımızın yeteneklerini, tecrübelerini, iradelerini, vatanseverliklerini, çalışkanlıklarını, öngörülerini, çağın gerektirdiği hızlı tempoyu yakalayışlarını görmek, onlarla öğünmek, verdiğimiz oyları helâl etmek istiyoruz. Çok şey mi istiyoruz? Hayalperest falan mıyız?
Hiç unutulmasın ki büyük kriz, yönetimin ve yönetimin seçip kullandığı yüksek bürokrasinin beceriksizliklerinden doğdu. ABD ve AB başta, dış saygınlığımız belirgin şekilde azaldı. Baskılar çoğaldı. Ben Cumhuriyet döneminde bu dercede gevşek bir hükûmet hatırlamıyorum. Ve Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin itibarının bu kadar zedelendiğini bilmiyorum. Bu son hususu, millî bir tehlike olarak değerlendiriyorum.
Avrupa''nın, çağdaş uygarlık düzeyinin ta kendisi olan kriterlerinin neresindeyiz? Millî ve milletlerarası vaadlerimizin, sözlerimizin, imzalarımızın ne kadarına riayet ettik? Devletimizin çatısı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin hakkı bulunan saygın otoritesini yüceltmek için ne yaptık? Bütün bunlar pas geçilmese idi hiç kriz mi çıkardı?
Âşikâr ki, birçokları, milletvekilliğinin, bakanlığın, kritik makamlarda bürokratlığın ne demek olduğundan, sorumluluğundan habersizdirler.
Sözümüz burada tükendi. Başka ne diyelim ki?..
Koalisyon kriz ve Derviş
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Mayıs, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bu kadar büyük bir krizden çok kısa zamanda çıkış beklenmiyordu. Ama krizin yatıştığı muhakkaktır. Bununla beraber olaya hemen el atılamadığına, birkaç ayın tereddütle geçirildiğine işaret etmek gerekir.
Hükûmetin aşağı yukarı ne yapacağı belli oldu. Yapacakları içinde sistemi değiştirecek ve Türkiye''yi çağımıza taşıyacak hızlı radikal reformlar görünmüyor. İyileştirici tedbirlerle yetinilecek diyebiliriz. Böylesine bir politika bizi ilerilere götürmemiştir, bundan sonra da götürmez. Hayli ülkenin son çeyrek yüzyıldaki hızlı gelişmesini sağlamaz.
Medya, geleceğe dönük köklü değişikliklerle ilgilenmiyor. Magazine benzer konulara ağırlık veriyor. Mesut Yılmaz''la Tantan''ın veya bir savcının karşılıklı çekişmeleri, Kemal Derviş''in eşinin alış verişi gibi mevzular sayfaları ve ekranları dolduruyor.
Parti, genel başkan, başbakan, hattâ Meclis dinlemeyip bağımsızlıklarını ilân eden bakan tipleri oluşmaya başladı. Koalisyonun 3 lideri, dengenin bozulup ekonomiye zarar vermesinden ödleri koptuğu için, anormal, hatta komik bakan sayısını azaltamıyor, bakan değiştiremiyorlar. Kemal Derviş''le birlikte koalisyon, fiilen 4''lü hâle gelmiş bulunuyor.
Derviş''in politikaya hevesini saklıyamaması, kendisi bakımından olumlu değil. Zira çok yıpranacaktır. Henüz bir şey yapmamış, 3 lider tarafından dışarıdan atanmış, çeyrek asır Türkiye''den uzak kalmış bir kişiye halkımızın gösterdiği sevgi derecesindeki ilgi, dikkat çekicidir.
Sanıyorum bundan sonraki seçimde iktidarı, tepki oyları tayin edecek. Bu ise, demokrasi bakımından çok sağlıklı sayılmaz. Zira akla değil, öfke, kızgınlık ve ümitsizlik gibi olumsuz duygulara dayanan bir davranıştır.
Anayasa değişikliği
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Mayıs, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Büyük Millet Meclisi Anayasa Komisyonu''nun oluşturduğu alt komisyonda 5 parti, Anayasa''nın 51 maddesinin tadili üzerinde anlaştı. Bazı partilerin birkaç madde için koydukları çekinceler, metin Anayasa Komisyonu''nda müzakereye alınınca çözümlenecek. Bu kapsamlı tadilin, Haziran içinde genel kurula sunulması düşünülüyor. Tabii 5 liderden bazıları mızıkçılık yapmazsa...
Ayrıca TÜSİAD, Anayasa ile partiler ve seçim kanunlarında istediği değişiklikleri birkaç gün önce yayınladı. Tabii TÜSİAD taleplerinin yasal dayanağı yok. Ama böyle fikir çalışmalarına ihtiyacımız kesindir.
1961''e kadar Anayasamız, 1876 Anayasası''nın Cumhuriyet rejimine göre tadiline dayanır. Milletvekilliği için 30, senatörlük için 40 yaştan tutun da seçilebilmek için Türkçe okuma, yazma, konuşma zorunluluğuna kadar pek çok ilke, 1876''da saptanmıştır. Ancak 1961 Anayasası, yeni bir metindir. 1982 Anayasası da öyle...
Cumhuriyet dönemi anayasalarının hepsinin askerî otoritelerce hazırlatıldığı doğrudur. Asker, Meclis''te sivillerin anayasa çıkarmalarına engel olmamıştır. Ancak meclis, böyle bir külfeti üstlenmemiştir.
Bugün yepyeni, çok kısa, tüzüğe benzemeyen, yasak-nâme olmayan, kişi haklarını kısıtlamayan, Avrupa ve demokrasi normlarına uygun, millî iradeyi tamamen serbest bırakan ve tek egemen güç bulunduğunu vurgulayan bir anayasaya ihtiyacımız var. Yıllardan beri Ankara''da geyik muhabbetlerinin konusudur. Ama şimdilik 51 maddeye de eyvallah!..
Zihinlerimizin ne derecede cendereye kapatıldığı üzerinde bir örnek vererek yazımı bitirmek istiyorum: Alt komisyonda bazı tadiller Anayasamızın değiştirilemez ve değiştirilmeleri teklif dahi edilemez maddelerine aykırı bulunmuş! Öncelikle, milletin haklarını kısıtladıktan başka, milletin sağduyusuna karşı açık şüphe belirten bu maddenin kaldırılması lâzım. Emin olunuz kimse, başkentin Ankara''dan başka bir şehre taşınması kabîlinden saçmalıklar istemez.
.TBMM ve TC Anayasası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Mayıs, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Anayasa''nın 51 maddesinin tadili çalışması, önemli bir teşebbüstür. Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin gücü ve saygınlığı, partilerin ve genel başkanlarının vatanseverlikleri, Türkiye''nin Avrupa normlarına uyum sağlıyarak dış baskıları azaltabilmesi gibi çeşitli bakımlardan önemlidir.
Çıkartılamadığı veya ertelendiği takdirde, Meclis''in, partilerin, genel başkanların, milletvekillerinin başarısızlığı, haklı olarak vurgulanacaktır. Politikacıyı küçümseme eğilimi kuvvetlenecektir. Türkiye''nin itibarı zedelenecektir. Avrupa''dan ve gelişmiş ülkelerden kopmuş durumda kalacağız.
Zira gerekli Anayasa tadilleri için Ulusal Program''la verilmiş milletlerarası taahhütlerimiz vardır. Bu taahhütlerimizi kabûl eden devletleri hafife alamayız. Artık imza koyduğumuz hiçbir metin geçerli sayılmaz.
5 genel başkanın bu yazdıklarımıza katılıp katılmıyacaklarını bilemiyoruz. Geçiştirmek suretiyle kendilerinin, partilerinin, demokrasinin kuyusunu kazmak şıkkını tercih edebilirler. Zira şimdiye kadar akıl almaz sakarlıklar yaptılar.
Parti çıkarı ve bilinçsiz ideoloji, Anayasa tadilleri için büyük tehlikedir. Ayrıca milletvekillerinin bir kısmı, ticaret yapamamak gibi şartları ağır bulacaklardır. Yolsuzluk iddiası hâlinde Yargıtay''a çıkacaklarından korkacaklardır. Ama eninde sonunda dokunulmazlıklar kısıtlanacaktır. Zaten seçim programlarında bu husus, millete vaad edilmişti.
Ümidimiz, Türkiye Büyük Millet Meclisi''ne yakışır, kapsamlı ve anlamlı bir Anayasa tadilinin gerçekleşmesidir. 1982 Anayasası, yıllardan beri Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay başkanları ve bütün siyasî partiler, belli başlı yazarlar tarafından şiddetle eleştiriliyor. Halkımız da hiç beğenmiyor. Meclis, partilerin kısır hesapları sebebiyle yeni bir anayasa yapamadı. Ama Avrupa kriterlerini içeren geniş bir tadil, pek çok temel sorunumuzu çözecektir. Milletvekillerimiz, halkımızdan aferin almaya hak kazanacaklar. Gerçek bir Avrupa devleti anayasası, milletimizin hakkıdır.
Milliyetçilik nedir?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Mayıs, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türk Milliyetçiliği, Türkiye''yi ve devletimizin vatandaşı Türkler''i yüceltmek, diğer kültürlere hasım olmamak şartıyle millî kültüre ağırlık vererek, çağdaş uygarlık düzeyine getirmek idealidir. Türk milliyetçiliğinin doğru tariflerinden biri, yukarıda yazdığımız gibidir (bu hususta Alparslan Türkeş''le mutabık kalmıştık.) Türk Milliyetçiliği, ırkçı değil, bilakis ırkçılığa düşmandır. Önemli Türk milliyetçilerinin bir kısmının Türk asıllı bulunmadığı bilinmektedir. Vaktiyle ırçkı temayüller vardı. Bugün ırkçı bir milliyetçimiz yoktur. Türklük''le iftihar eden herkes Türk''tür. Türk Milliyetçiliği, Türkiye dışındaki bütün Türkler''le, birinci derecede ilgilidir. Onlarla her alanda yakınlaşmak için her türlü çabayı gösterir. Buna Turancılık veya pantürkizm denmiştir. Bugün emperyalist bir manası yoktur. Soydaşları ile ilgilenmiyen hiçbir millet ve devlet olamaz. Varsa, küçük görülür. Türk milliyetçiliğinin kutsal kitabı mevcut değildir. Türk milliyetçiliğini en iyi anlamış fikir adamı Yahyâ Kemâl''dir. Bu konuda kitap değil, makale yazmamıştır. Zira her idealin, çağa uyum sağlamak için sürekli değiştiğini, yenilendiğini bilecek bir tarih allâmesi idi. 1909, 1913 ve 1923 Ziyâ Gökalp''leri arasında derinlemesine farklar vardır. Atatürk 1919 ve 1929''da ayni şeyleri söyleyip ayni şekilde mi davranmıştır? Bugün yaşasalardı, 2000''li yılların gerçeklerine ve icaplarına uyacaklardı. Nâmık Kemâl daha 130 yıl önce Değişmez fen mi vardır, müstekarr eşyâ mı kalmışdır? demiştir. Türk milliyetçiliğinin birinci hedefi, Türk''ü yoksulluktan kurtarmaktır. İnanmayan referandum yapar. Yoksul milletlerin zengin kültürleri bile fakirleşir. Dillerini bile öğretmekten âciz kalırlar. Saygınlıklarına halel gelir. Türk''ü dünya nimetlerinden ve demokrasiden, açık ifadeyle çağın insanca yaşamak hakkından alıkoyacak her tutum, mazeret kabûl etmeksizin, Türk milliyetçiliği fikri ile çelişir. Bugün İstanbul''un Fethi''nin 548. yıldönümü.
Türk tarihinin en büyük olayıdır. Dünya tarihinde bir dönüm noktasıdır. Fâtih Sultan Mehmed''i tâzim ile anıyoruz. Milletimize kutlu olsun!
Buğday ve ötesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Mayıs, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''de bugünki düzen kesin şekilde değişecektir, değişmek üzeredir. Buğday, arpa, tütün, çay satın alan demode bir rejimin yaşama şansı hiç kalmadı. Devlet, bu kadar yükü çekemiyor. Zira Devlet, kötü topluyor ve kötü dağıtıyor. Kötü topluyor, çünkü ekonominin yarısı hâlâ yeraltındadır.
Ve hortumlanan meblağları geri almaktan âcizdir. Kötü dağıtıyor, çünkü kendisini hem âtıfet, hem istihdam müessesesi sanmakta devam ediyor.
Devletin KİT''i, KİT''leşmiş kuruluşları, bankası, fabrikası olmaz. İşçiye, esnafa, çiftçiye para dağıtmaz. Makul sayıda memuru olur. Milyonlarca memur kullanamaz, lüzum yoktur. Aksi takdirde birkaç yüz dolara profesör ve yargıç çalıştırmak gibi utandırıcı durumlara düşer.
Yalnız vatandaşa değil, yabancı devletlere sözler verdik, taahhütlerde bulunduk, imzalar attık. Bunlara riayet etmedik. İsrafı önleyemedik. Lojman ve yazlık tutkusunu sona erdiremedik. İhale ibtilâsından vazgeçemedik. Süper binalar dikmek hevesini kıramadık. Arsa ve arazi yağmasını, orman ve hayvan katliâmını önleyemedik.
Herkes Devlet''in yakasına yapışmış, bir şeyler koparmak istiyor. Âtıfet ve destek şeklinde başlayan ödemeler, hak iddiaları hâline dönüşmüş. Yatırım durmuş. Yabancı sermaye, korkunç kırtasiyeciliğin önlenemediği bir Türkiye''ye gelmeyi aklından geçirmiyor. Her ülkeye gidiyor, Türkiye''yi pas geçiyor. Parasını yerinde harcamayı bilmeyen Devlet, sağlık ve eğitim sektörlerini kendi hâline bırakmış. Küçük bir zümre, şiştikçe şişiyor ve varlığını sürekli dışarıya kaçırıyor. Halk perişan, yoksul, ümitsiz ve kızgın...
Bütün büyük tarım ülkelerinde, tarıma ve hayvancılığa sübvansiyon vardır. Türkiye''de büyük tarım ve hayvancılık ülkelerinden biridir. Ama sübvansiyon, tarımın gelişmesi, modernleşmesi için yapılıyor. Türk tarımında, hangi gelişme oldu? Hemen hemen Afrika düzeyinde ürettiğimiz bir gerçektir. Bu çağdışılık, utanç vericidir.
Çağdaş dünya tarımının, hayvancılığının, ormancılığının neresindeyiz? Niçin bir yerlerde takılıp kaldık?
Siyasetin yetersizliği
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Mayıs, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''yi yönetmeye siyaset yetmedi. Zira siyaset, reform yapamadı. Dışarıdan bakan davet etmeye mecbur kaldı. Reform kökten değişmedir. Çağa uyum sağlamak için yapılır. Çok zor bir iştir. Çünkü değiştirilmek istenen düzeyde çıkarı bulunanlar dışında, eski alışkanlıklarıyla şerbetlenmiş kitleler ve kişiler de değişime soğuk bakarlar. Reformcular, bu yolda kelle verirler. Tarihimiz, reform şehitleriyle dolup taşar. En büyük, radikal ve başarılı reformcu Atatürk''tür.
Ekonomik krizin temelinde, reform yapmak yeteneğini, hattâ fikrini yitirmiş yönetim ve siyaset bozukluğu yatıyor. Korkunç devletçi, katı sosyalist, kadrolarını şişirdikçe şişiren, şiştikçe hantallaşan, köhnelikten çarkları dönmez hâle gelmiş bir yönetim, çağın gerçeklerine çarpmıştır. Eskimiş kurumlarını kapatamamış, lüzumlulularını çağa uyduramamıştır. Statükoculuğu, insan beyinlerini uyuşturmuştur. Kadrosunu küçülterek çok daha kudretli bir devlet oluşturmayı akıl edememiştir.
Yuvarlak taahhütlerle reform yapılmaz. Siz hiç Atatürk''ün yuvarlak söz siylediğini hatırlıyor musunuz?
Sürekli birimler üreterek kadrolar açan devlet, bunu gelişme sanarak gaflete düşmüştür. Hiç bir fonksiyonları olmıyan bölge ve il müdürlükleri, binalar, gökdelenler, bürolar, lojmanlar, yazlıklar, çaycılar, şoförler, sekreterler, sözde müşavirler, -inanılmaz şeydir- korumalar ile devlet, üretmiyen, yüksek faizle borç aldığı paraları iyi kullanamıyan, kendi bankalarını batıran bir hâle geldi. Hâlâ il ve ilçe ihdas etmek istiyor. 1876''dan 2001''e kadar adı (divan kâtibi) olan milletvekilinin unvanı (yönetici üye) şeklinde değiştirildi. Böyle şeylerle uğraşılmaktadır. Sayın Ömer İzgi gibi ciddi bir zât bile, Meclis''teki şişkin personeli azaltamamıştır. Hükûmet, yeni memur ve işçi almak peşindedir.
2001 dünyasının en devletçi rejimi, sonunda devletini, gittikçe gücünü ve hareket kabiliyetini kaybeden bir varlık durumuna getirdi. Türk insanını yoksulluktan çıkaramadı. Böylesine bir düzenin sürebileceğine inananlar varsa, Allah selâmet versin!
Siyasal reform
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Haziran, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Anayasa ile seçim ve partiler kanunlarının esaslı şekilde ve derhal ele alınması gerekiyor.4 yıl için 400 milletvekili seçilmesi gerektiğini yıllardan beri yazıyoruz. Kimse 400''ün üzerinde milletvekilinin gerekçesini açıklıyamaz. 400''den az da olmaz, komisyon çalışmaları aksar.
Yüzde 10 baraj -hemen değil- tedricen yüzde 1''e düşürülmeli. Ayrıca il barajı gibi saçmalıklar olmaz. Nüfusları 1''den fazla milletvekiline yetmiyen illere 2 milletvekili vermekten kesin şekilde vaz geçilmelidir. Çok büyük haksızlıktır. Antidemokratiktir. Kötüdür. Her il, eşit sayıda nüfusa göre milletvekili çıkarmalıdır. Bu husus, en büyük aksaklıklardan biridir.
Dar bölge sistemi son derece mahzurludur. Trilyonlar dökülüp saçılır, toplanıp cebe indirilir. Bunu temin edemiyen kişi milletvekili olamaz. Başka sakıncılar da mevcuttur.
Türkiye en iyi 16 bakanla yönetilir. 3''ten fazla devlet bakanlığı olmamalıdır. Bu hususun seçim ve partiler yasaları ile ilgisi yok. Ayrıca düzenlenmesi gerekiyor.
Milletvekili ve bakan sayısının makule indirilmesi, çok büyük tasarruf, işlerlik ve rahatlık oluşturacaktır.
Milletvekili dokunulmazlığının tarifi, Anayasa değişikliğine bağlı. Küçültücü suçla itham edilen milletvekilinin otomatik şekilde Yargıtay''da muhakemesi makuldür. Bakanların bakanlıkları sırasındaki icraat için yüce divan kurulması kuralı devam etmelidir. Milletvekili, seçilir seçilmez para işleriyle ilişkisini kesmeli, ticaret yapamamalı, fikir ve san''at faaliyetleri dışında görevi bulunmamalı, ağır hediye almamalıdır. Adayların ve partilerin aldıkları bağışlar açıklanmalıdır. Bu dönem bitince lojman işine son verilmelidir. Milletvekiline, görevini yürütebilecek çağdaş ve yüksek bir ödenek-yolluk verilmelidir. Milletvekili maaşı için popülist eleştirilere kulak asılmamalıdır. Milletvekili, Avrupa normlarında olacaktır. Ancak milletvekili düşmanlığı yapılamaz. Zira alternatifi yoktur.
Bu sütunlarda bütün bunları yıllarca sürekli yazdık. Partileri harekete geçiremedik. Hiçbir lider bunları yaparak Meclis''e saygınlık kazandırmak istemedi. Şimdi TÜSİAD, Odalar Birliği gibi önemli kuruluşlar ayni şeyleri söylüyorlar. Belki etkili olurlar. Herhalde Washington ve Brüksel''in ihtarlarına hâcet kalmaz.
RTÜK ve TRT
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Haziran, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
RTÜK Yasası, Türkiye Büyük Millet Meclisi''nde uzun müzakerelere konu oldu. Yeni bir RTÜK yasası, zorunlu idi. Ancak bazı sürpriz maddelere ve nisbetsizliklere itiraz edildi. Yürürlüğe girince aksaklıklar ortaya çıkabilir. Avrupa Birliği normlarına uygunluk derecesi, bizim en fazla hassas bulunduğumuz husustur. Antidemokratik görünen bu yasanın geri çekilmesi daha mâkuldür.
Hiç birisi kâr etmeyen TV kanallarımızın diğer ülkelere oranla fazlalığı dikkati çekiyor. Gerçek Türk kültür, san''at ve fikrine çok az yer verilmesi, hattâ hiç verilmemesi, özel televizyon ve radyolarımızda yaygındır. Kültür, san''at, dil, fikir düzeyimizi alabildiğine aşağıya çeken programlar, Türkçe''nin zavallı bir hâle düşürülmesi, TV ve radyolarımızın diğer bir olumsuzluğudur. Belirli kanallarda ve çok az yeterli yayın yapılıyor.
Bu boşluğu TRT dolduruyor. Türk kültür, san''at ve fikir düzeyinin daha fazla gerilememesi için özen gösteriyor. TRT, özel TV ve radyoların toplam personelinden fazla bir personelle çalışıyor. İçlerinde gerçekten çok deneyimli ve ehliyetliler olduğunu biliyoruz. Zira daha TRT kurulmadan İstanbul Radyosu''ndan bu yana bu kurumla ilişkimiz vardır. TRT, okul görevi de ifa ediyor. Özel TV ve radyoların uzman elemanlarının çoğu TRT kökenlidir.
Atatürk, Türkiye''yi ilk radyo kuran devletlerden biri yapmıştı. TRT''nin menşei budur. Maalesef televizyonda büyük gecikme oldu. Özal''la tam bir patlama gerçekleşti.
TRT''nin son düzenlemeleri, güzel sonuçlar verdi. Kuruma canlılık getirdi. Genel Müdür Yücel Yener, bitmek üzere bulunan müddetini, başarı ile kapatıyor. Çok dedikodusu yapılmış bir müesseseyi dedikodusuz, şaibesiz, patırtısız, tarafsız bir ciddiyetle yönetmesi, meslekteki tecrübesinden kaynaklanıyor. Yalnız devlete taraf oldu. Başarılı yöneticileri vurgulamak gerekiyor. Türkiye hiçbir dönemde başarıya bugünki kadar susamadı.
Sistem nasıl işliyor?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Haziran, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye, gelişme yoluyla çağdaş uygarlığa ulaşamaz. Sıçrama şarttır. Bu ise radikal, kökten, derinlemesine, tavizsiz, kesin reformlara bağlıdır.
Epey eleştiri almasına rağmen Kemal Derviş, bir ay önceki teşhisimi tekrarlıyorum, ancak ılımlı bir reformcudur. Zaten fazlasını yapamaz. Radikal reform, Türkiye Büyük Millet Meclisi desteğinde, bu misyona inanmış bir hükûmetin işidir. Böylesine bir iktidar, bütün demokratik yetkilerini kullanabilmelidir.
Okuyucularım, bugünki hükûmeti anlatmadığımı hemen kavramışlardır. Çünkü gerçekten reformcu bir hükûmet, önce devlet organlarını yerli yerine oturtmaya mecburdur ki iş görebilsin. Üçlü koalisyonda ise böylesine bir heves görünmüyor. Bilakis, yetkilerini istiyerek veya istemiyerek döküp saçan, dağıtıp kaptıran bir durumdadır. Bin defa söylendiği gibi siyaset, daha açık ifadeyle Devlet Yönetimi, boşluk kabûl etmez. İktidarın sahipleri olması gereken TBMM ve içinden çıkardığı bakanlar kurulu (buna kalabalıklığı bakımından bakanlar kurultayı demek daha doğrudur) boşluk oluşturunca, devletin diğer kuruluşları faaliyete geçtiler. Yetmedi. Bir de maharetine hayran olduğumuz hükûmet, süper yetkili kurullar kurdu. Ancak bu durumun bugünki iktidarla başlamadığı söylenirse, doğrudur. Ne zaman başladı? Münakaşa konusudur. Zira Devlet çatısı iyi kurulamamıştır. Böyle değilse bile, statükoculuk dolayısıyle gelişememiş, çağa uyum sağlıyamamıştır.
Anayasa Mahkemesi, üst yasama ve Millî Güvenlik Kurulu, üst hükûmet yerine geçmiş gibidir. Hemen hemen böyledir. TBMM yasama ve denetlemenin ancak ilk kademesine, hükûmet ise yürütmenin ilk kademesine çekilmiş görüntüsü veriyor. Meclisimiz ve hükûmetimiz, son söz sahibi gibi görünmüyorlar. Ayrıca Çankaya''nın bazan tek kişilik Anayasa mahkemesi üslûbundaki çıkışları unutulmadı.
Böyle bir sistemle Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa normlarına ulaşıp çağdaş uygarlık düzeyini yakalamak istiyor. Kabil olmadığı için, alelâde ve sıradan gevezelikler ve basit ekran tutkuları, kriz çıkartabiliyor. Her gevezelik ve tutku, birkaç milyar dolarımızı buhar hâline getiriyor
Partilerin şansı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Haziran, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Halkımız kızgın, öfkeli, kırgın, ümitsizdir. Bunlar doğal duygulardır. Dünyanın herhangi ülkesinde aynı durumda kalan bir toplumun tepkileridir.
Milletimiz yoksullaştı. İşsiz kaldı. Çocuklarının eğitimi, sağlığı, geleceği için endişeler içinde yaşıyor. Çok küçük bir zümre, sefahat derecesinde bir hayat tarzını sürdürüyor. Halkımız bu hayatın kaynağının soygun, rüşvet, hortum, vergi kaçırmakla sağlandığını biliyor. Nefret yaygınlaşıyor. Gelir düzeyleri arasında uçurum çok büyüdü. Her devlette seçkin insan muamelesi gören profesör, yargıç gibi görevlilerin ayda bir kaç yüz dolara bağlanması, millî şerefimizi ihlâl eder hâle geldi.
Bu tablo, pek çok ülkenin güneşte yerini aldığı veya almaya hazırlandığı günümüzde ortaya çıktı. Dünki eyaletlerimizin çoğu, AB kapısını çalmak üzeredir.
Bu trajedinin bütün sorumluluğu bu hükûmete ait değil. Hattâ bugünki hükûmet, iki büyük krizi öngörüp vaktinde tedbir alabilseydi, hiç sorumluluğu bulunmadığı bile söylenebilirdi.
Gelecek seçimlerde halkımız, gene aynı partilere oy verecek. Bu, krizi aşacağımız kuvvetli ihtimaline göre tahminimizdir. Yeni bir kriz oluşursa sistem ve sistemle beraber genel başkanlar, hattâ partiler çöker. Kemal Derviş de gider. Program, icra edilmediği için çöktüğü iddiası Derviş''i kurtarmaz.
Binaenaleyh Derviş''in başarısızlığı, bugünki partileri de götürür. Ama biz, başarı bekliyoruz. Bu takdirde Derviş, yeni genel başkanlardan biri olarak Meclis''e girecektir.
Seçime kadar şartlar çok değişir. Şimdiden daha etraflı tahminler yapmak, senaryo yazarlığının ötesinde değer taşımaz. Bugün kararsız olduğu bildirilen yüzde kırklar, seçim sandığı önlerine konduğu zaman, listelerden birini atacaklardır. Boş oy atmak veya sandığa gitmemek, partiler arası dağılımı etkilemez. Öyle davranan vatandaşlar, yok sayılacak ve yüzdeye falan girmiyeceklerdir. Sağ ve Sol kavramlarının yumuşaması ve tepki oylarının fazla çıkması, sonuçları etkiler.
Mini revizyon
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Haziran, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Evvelsi akşam yapılan kabine değişikliği, mini revizyon bile sayılmaz ama, 3 lider gerçek revizyondan korkmasınlar diye biz başlığı böyle attık. Yüksel Yalova''nın seçmene selâm bâbında dilini tutamaması dolayısıyle pahalıya mâl olan istifası, özelleştirmeye memur devlet bakanlığını boş bırakmıştı. Özelleştirmedeki vahîm gecikme, büyük krizi oluşturan sebeplerden biridir. Bu alanda çok hızlı icraat gerekiyor. Bu bakanlığa şimdi Dr. Yılmaz Karakoyunlu getirildi.
Karakoyunlu, Meclis''in en değerli üyelerindendir. Çeşitli sahalarda uzmanlığı, ehliyeti ve hüneri vardır. Demirel lehine Anayasa değişikliği gerçekleşmeyince, Mesut Yılmaz''ın kötü müşavirleri, eninde sonunda cumhurbaşkanlığının şahsına teveccüh edeceğine kendisini inandırmışlardı. Halbuki böyle bir ihtimal hiç yoktu. Sayın Yılmaz bunu anlayınca, Çankaya''ya aday olarak Dr. Karakoyunlu''yu gösterdi. Anayasa oylamalarında epey fire verdiği için Mesut Bey''in bu önerisi pas geçildi. Ecevit evet dese idi, Karakoyunlu cumhurbaşkanı idi.
Sadettin Tantan''a gelince, iç işlerinden alınması zaruri idi. Çok iyi polis sıfatıyle isim yapmıştı. Bakan olunca yolsuzlukla mücadele etti. Ama politikacı sıfatını unuttu. Medya şovlarına ağırlık verdi.
Hiçbir bakan, başbakanın direktiflerinden çıkamaz. Demokrasilerde başbakan, bütün bakanların icraatından sorumludur. Yürütme böyle işler. Hükûmet koalisyon ise, bakan, kendisini atayan genel başkanına karşı, aynı derecede bağımlıdır. Bir milletvekili, genel başkanını eleştirebilir. Bakan olunca bunu yapamaz, icra aksar. Hele medya aracılığı ile kendisini atayan genel başkanına cevap veremez.
Buna rağmen soygun ve hortum furyasından nefret o kadar büyüktür ki, Tantan''ın iç işlerinden alınmasını beğenmiyenler çok olacaktır. Hele mücadelede bir gevşeme dönemine girilirse...
Hükûmet kurulurken Mesut Yılmaz, Rüştü Kâzım Yücelen''i iç işlerine getirmek istemişti, Tantan''da karar kıldı. Tantan, gümrüklerde Sayın Keçeciler''in başlattığı başarılı reformu sürdürecek ve sonuç alabilecek bir bakanlığı bıraktı. Tam yerine getirilmişti. Gümrükleri düzeltebilir, Avrupa standartlarına yükseltebilir, korkunç uyuşturucu trafiğini engelliyebilir, tarihe geçebilirdi. Ama böylesine bir kriz döneminde mesele çıkarmayı tercih etti. Politikacı olabilmek o kadar zor ki...
Tantan''dan sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Haziran, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sadettin Tantan konusu bir kaç gün sonra Türkiye gündeminden düşer. İyi ve yetenekli polis olan Tantan, politikaya intibak edemedi. Politikaya intibak edemiyen, hiçbir demokraside politikada kalamaz.
Siyaset gerçeğinin katı kurallarını hatırlatmamız, Tantan''ı sevenleri üzebilir. Bize göre, Gümrük Bakanlığını reddederek büyük hata yaptı. Gümrükler -bilhassa Türkiye''de- tam polisiye sahadır. Tantan, mafyayı ayakta tutan uyuşturucu trafiğini de önliyebilir, şöhretini uluslararasına taşıyabilirdi. Şansını ayaklar altına aldı. Büyük sözler söyliyerek istifa etti. Şahsı ve çok sevdiği memleketi için iyi olmadı.
Hayâsızlık boyutunu yırtıp geçen soygun düzeni, Türkiye''yi perişan etti. İnsanımız, çok haklı olarak, soygunculara diş biliyor. Böyle bir ortamda, yolsuzlukla mücadelede en küçük gevşeme vuku bulursa, Tantan, efsane isim hâline gelebilir. Tantan''ı aşan bir Tantan imajı ortaya çıkar.
Binaenaleyh koalisyon, yolsuzluk ve terörle mücadelesini âzamîye çıkartmaya mecburdur. Zaten her hükûmetin başta gelen görevidir. En küçük ihmal, büyük eleştiri alır.
Bu misyonun, demokratik ilkeler çerçevesinde işlemesi lazım. Aksi takdirde polis devleti ithamları başlar. Telefon dinleme, şiddet içermiyen suçların sanıklarını kelepçeleme, medyaya önceden haber uçurup şov yapma gibi rezaletler sona ermeli. Hortumlanan, çalınan paraların mutlaka hazineye iadesini sağlıyan bir çalışma başlamalı. Cezalandırma, ikinci derecededir. Sonunda hiçbir neticeye varmıyan operasyonlar, büyük çaptaki faili meçhul suçların aydınlatıldığı şeklinde reklam edilmemeli. Savcı ve yargı asla konuşmamalı, bunları yapabiliyor muyuz? Yoksa hukuk devleti söylev ve söylemleriyle vakit mi geçiriyoruz?
Tantan, Cumhurbaşkanı Demirel''in siyaset üstatlarına has maharetli bir tavrı neticesinde İçişleri Bakanı olmuştu. Kendisine ne kadar ümit bağlandığını gösterir. Şimdi, Mesut Yılmaz''ın bu bakanlık için o zamanki adayı Rüştü Kâzım Yücelen, İçişleri Bakanıdır. İcraatı ve her davranışı bu bakımdan da dikkatle izlenecek ve Mesut Yılmaz''ı bağlıyacaktır. Ve Sayın Yılmaz, bütün bu hây ve hûy arasında, gerçek ve en büyük misyonunun Avrupa Birliği olduğunu unutmıyacaktır.
Eski günahların gölgesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Haziran, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Eski günahların gölgesi uzun olur. 20. yüzyıl Türkiye tarihinin en büyük hatası, 1914''te Rusya, Fransa ve İngiltere''ye harb ilân etmemizdir. Bu Birinci Cihan Savaşı sonunda (1918) iki milyon insanımız öldü. Ülke harabeye döndü, ekonomisi çöktü. İmparatorluğumuz yıkıldı. Yoksul halkımız millî Kurtuluş Savaşı''nı göze almak zorunda kaldı. Bu suçun failleri, ordumuzun başı olan 33 (otuz üç) yaşındaki darbeci tümgeneral ve onun kandırdığı donanmamızın başındaki general ile başbakandır. Başka hiçbir şahsa ve makama haber verilmedi.
Türkiye''nin kaderini çizen asrın ikinci büyük hatası, çeyrek yüzyıl önce Yunanistan''la birlikte -o zaman adı Ortak Pazar olan- Avrupa Birliği''ne davet edildiğimiz zaman, Yunanistan''ın davetin üzerine atlamasından da uyanmayıp, 10 yıl müddet istememizdir. İspanya ile Portekiz henüz sırada bile değildi. Bu vahîm kararı, hükûmet aldı. Pek çok sorumlu kişi ve kuruluş bu karara katıldı. Ciddi itiraz sesi yükselmedi.
Yıllardan ve yıllardan beri, Avrupa Birliği''ne veya sadece Avrupa normlarına yaklaştığımız nisbette, dış ve iç dertlerimizin azalacağını, hiçbir şey yapmaksızın vakit öldürmeyi sürdürmek suretiyle uzaklaştığımız nisbette dış ve iç dertlerimizin çoğalacağını, katlanacağını yazdık. Avrupa normları ne demek? Onu da tekrar arz edeyim: 20. yüzyıl boyunca yetiştirdiğimiz devlet adamlarının -mukayese götürmez şekilde- en büyüğü olan Atatürk''ün muâsır medeniyet seviyesi (çağdaş uygarlık düzeyi) dediğinin ta kendisidir ki, Türk Devleti''ne millî hedef değerlendirilmesiyle sunulmuştu.
İç problemlerimizi tekrarlıyacak değilim. Ama daha 1908''de eyaletimiz olan Bulgaristan derecesinde Avrupa standartlarına yaklaşabilse idik, acaba Ermeni sorunu hortlıyabilir mi idi? Dış saygınlığımıza halel veren nice sözlere, muamelelere maruz kalır mı idik? Rusya, dünyanın en büyük ve namlı birkaç beldesinden biri bulunan İstanbul şehrini nükleer artık çöplüğü yapmayı aklının ucundan geçirebilir mi idi?
O kadar hızlı, bir o kadar radikal (kökten) şekilde ekonomimizi düzeltip inkılâplarımızı başarmaya mahkûmuz ki, tutucu kafalar değil düşünmek, hayal bile edemezler.,
Rusya ve biz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Haziran, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Cumhuriyeti, nükleer çöplük muamelesine muhatab olacak derecede kuvvet ve saygınlık kaybetti. Zira hem demokratlaşamadı, hem yoksul düştü. Demokrasiye uyum sağlamıyan yoksul devletlere karşı hangi tavır ve üslûbun kullanıldığı açıktır.
Ancak bu durum geçicidir. Belki yarın, belki yarından da yakın bir müddet içinde sona erecektir. Türkiye, gücüne ve itibarına kavuşacaktır. Demokrasiyi benimsiyecektir. Yoksulluktan kurtulacaktır. İleri ülkeler arasında yerini alacaktır. Tarih, coğrafya ve insan potansiyeli o derecede önemlidir ki, olumsuz bir gelişme ve kötü bir sonuca imkân vermez. Her şey bizim elimizdedir. Türk''ün ve Türkiye''nin kaderi böyledir. Batış ve çıkışlarla doludur. İstikrar yetmezliği karakteristiktir.
Rusya belki 300, kesin şekilde 230 yıldan bu yana Türkiye dış politikasının başta gelen konusudur. Moskova''nın, Volga''dan sonra Kırım''dan başlıyarak Türk ülkelerini her istikamette ele geçirmek politikası, Türkiye''yi irkitmiştir. Karadeniz kıyılarına yayılarak ve Türk Boğazları''nı zorlıyarak veya Kafkasya''dan inerek güneye, ılık denizlere ulaşmak hedefini buna ekleyiniz. Dünki Osmanlı, bugünki Cumhuriyet Türkiyesi''nin endişelerini kavramak zor olmaz. Rusya, çok geniş bir güney coğrafyasında yayılmak için Türkiye''yi, birinci engel görmüştür. Bu Rus politikası zamanında İngiltere''yi, sonra Amerika''yı da telâşlandırmıştır.
Artık sınırımız kalmamasına rağmen Rusya bugün de kuzeydeki büyük komşumuzdur. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Rusya Federasyonu ile ilişkilerimizi olabildiğine geliştirmek politikamız, doğrudur. Ancak Moskova, Türkiye''nin Balkanlar-Karadeniz-Kafkasya-Hazar Ötesi-Orta Doğu-Akdeniz arasındaki tarih boyunca ve bugünki hârikulâde konumunu hâlâ kıskanıyor. Nüfuzumuzu küçültmek istiyor. ABD ve Almanya, hattâ İngiltere, Fransa gibi büyük devletler de Rusya gibi, Türkiye''nin stratejik pozisyonunu, askerî kudretini ve insan potansiyelini dikkatle izliyor. Rusya ile Türkiye, ekonomi batağına batmış, fakat bu bataktan kurtulacaklarına emin, önemli iki devlettir.
Çok ağırlıklı petrol faktörünü yarın ele alacağım.
Nükleer atıklar ve Mavi Akım
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Haziran, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Rusya''nın Boğazlar''dan nükleer atık geçirmeyi düşünmesi, Türkiye''nin maruz kaldığı en büyük tehditlerden biridir. Moskova, Ankara''nın direncini test ediyor. Kabulü imkânsız talebi için taviz istiyebilir. Proje, Rusya''da da büyük tepki gördü. Bununla beraber her iki meclis tarafından kabûl edildi. Yılda bir milyar dolar sağlıyacak 20 yıllık bir proje bahis konusudur. Rusya milyonlarca kilometre kare bâkir arazilere sahiptir. Toprak bakımından dünyanın birinci devletidir. Zengin ülkelerin nükleer çöplerini bu topraklarına gömmek istiyor. Kendi bileceği iştir. Ama Boğazlar''dan geçiremez. Türkiye bu konuda dünyayı ayağa kaldırabilir. Küçük bir kaza, ufak bir sızıntı, on milyonlarca insanımızı sakat ve dünyanın en yoğun iskân yerlerinden olan İstanbul''u devre dışı bırakabilir. Komşu ülkere keza büyük zarar verir.
Bu atıkları Moskova, Kuzey Buz Denizi''nden, Baltık''tan, Pasifik''ten taşıyabilir. Hattâ Almanya''yı kızdırmayı göze alabilirse Polonya''dan geçirebilir. Boğazlar da nereden çıktı? Kötü niyet ortadadır. Âşikârdır ki Rusya, geçmişte diğer Türk ülkelerine yaptığı muameleyi, Türkiye''de de uygulamak istiyor. Yaşadığımız ekonomik krizi fırsat sayıyor. Türkiye''yi enerji bakımından kendisine bağımlı hâle getirmenin, diğer Türk devletlerindeki enerjiye el koymanın eşiğindedir. Bu politika tepki görecek, gerçekleşmiyecektir. Bu insanlık dışı iğrenç proje elbette yürürlüğe girmiyecek. Önümüzdeki aylarda Türkiye''nin gündemini belirliyecek Mavi Akım projesinin uygulanabileceğini de sanmıyoruz. Türkiye, nükleer enerjide adım bile atmadı. Enerji yatırımlarını sürekli pas geçti. Pahalı enerjide rekor üzerine rekor kırdı. Büyük bir enerji açlığı oluştu. Bakû-Ceyhan hattı için Washington''daki tereddütler tepki yaptı. Mavi Akım ortaya çıktı. Ama Ankara, Türkmenistan''ı kaale almadı. Ve Amerika''yı karşısına aldı.
Makedonya''da dram
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Haziran, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yugoslavya''nın ayrışması, çok kanlı oldu. Bosna-Hersek trajedisi, 21. yüzyılın eşiğinde Avrupa devletlerinin ne derece sinsi ve korkak bir politika izlediklerini açığa vurdu. Sırplar ve Hırvatlar, ırk ve din temizliği savaşı yaptı. Bu korkunç soykırımı Avrupa, sadece seyretti.
Boşnaklar''dan sonra Kosova''da Arnavutlar''a sıra geldi. Sırplar, Kosova''nın yüzde doksan nüfusunu oluşturan Müslüman Arnavutlar''ı kaçırıp işi bitirdiklerini sandıkları anda, Amerika müdahale etti.
Şimdi Makedonya''da benzer şeyler vuku buluyor. Bugünki Makedonya Cumhuriyeti, Osmanlı''nın muazzam Makedonya''sının ancak üçte biridir. Nüfusun üçte birini teşkil eden Arnavutlar, yönetimde pay istediler. Makedonlar, sert karşılık verdi. Şimdiden 40.000 Müslüman, Kosova''ya kaçtı. 1.000 kadarı Türkiye''ye sığındı.
Türkiye, Makedonya Cumhuriyeti''ne çok iyi davrandı. Tam destek verdi. Cumhurbaşkanı Demirel''in 3 resmî ziyaretinin ikisinde ben de bulundum.
Buna karşılık Makedonlar ne yaptılar? Arnavut hareketine hiç katılmayan 100.000 Türk''e, Arnavutlar''a yaptıklarının aynısını yaptılar. Irk ve din temizliği içinde Sırplar''a özendiler.
Arnavutlar''ın, 1908 Meşrutiyeti''nden sonra Osmanlı''ya ihanetlerini unutmayan bir nesle mensubum. Arnavutlar, Yugoslavya''nın dağılmasından sonra da Türk aleyhtarı faaliyetlerini sürdürdüler. Irkçılık yaptılar. Türkler''e karşı olmayı millî politika ilkesi hâline getirdiler.
Biz gene de, Osmanlı İmparatorluğu''nda tamamı Türk devletinin çatısı altında yaşayan Arnavutlar''ın 1913''te Arnavutluk, Yunanistan ve Sırbistan''a bırakılan Kosova ile şimdiki Makedonya Cumhuriyeti arasında paramparça edilmelerine üzülüyoruz.
Ankara, o kadar dostça davrandığımız Üsküp''e karşı, kesin tavır almaya mecburdur. Ekonomik kriz engellemez. Makedonya Türkü''nün onda dokuzunu Türkiye''ye getirmiştik. Geri kalanını, orada yaşatmaya kararlı olduğumuzu anlatmalıyız.
NATO ve Avrupa Savunma Gücü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Haziran, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Evvelsi gün Brüksel''de NATO üyesi devletlerin devlet veya hükûmet başkanları bir araya geldi. Daha çok, NATO''nun patronu Amerika''nın yeni başkanı Bush''un, müttefik ülkelerin yöneticileri ile tanışma toplantısı gibi geçti.
Türkiye''yi Başbakan Bülent Ecevit temsil etti. Bush''la tanışıp 1 dakika ayak üstü görüştü. Yeniden seçim kazanan İngiltere Başbakanı Blair''i de tebrik edip 1 dakika konuştu. Her ülke temsilcisine 5 dakika süre verilmişti. Ecevit, güzel İngilizce''si ile, önemli bir hitabede bulundu. Makedonya meselesini vurguladı. NATO ülkelerinin bu konuya ilgisini çekebildi. Sorun, gündeme alındı.
Ecevit''in NATO''nun Makedonya''ya müdahalesi teklifi yürürlük kazanabilir. Başbakan, Balkanlar''da dağınık Türk nüfusu bulunmasının yanında, Türkiye''de Balkan asıllı milyonlarca insan yaşadığını, zaten bir Balkan devleti de olduğumuz için, bölge ile birinci derecede ilgilendiğimizi belirtti.
Diğer ağırlıklı konu, Avrupa Savunma Gücü idi. Avrupa Birliği, 60.000 kişilik bir vurucu kuvvet oluşturmaya çalışıyor. Bunun için NATO birliklerini kullanacaklar. Kıt''ada kargaşa çıkarsa bu Avrupa Ordusu, derhal müdahale edebilecek. 60.000 askerle gerçek bir savaş yapılamıyacağı âşikardır. Ancak Fransa ile Almanya, Bosna ve Kosova kabîlinden müdahalelerde Amerika''ya muhtaç durumdan kurtulmak istiyorlar.
Avrupa Savunma Gücü''ne Türkiye de davet edildi. Birlik vereceğimizi bildirdik. NATO devletlerinin katıldığı bir Avrupa Ordusu''nun dışında kalmamız zaten bahis konusu değildir. Ancak bu gücün karar mekanizmasında yalnız AB üyelerinin bulunması, AB üyeliği gerçekleşmemiş NATO devletlerinin danışma biriminde katkı sağlamaları isteniyor. Mantık ve insaf dışı, hoyrat ve şımarık bir istektir. Ankara haklı olarak direniyor. ABD ise, böyle bir askerî gücün ortaya çıkmasına taraftar değil ama, karşı da koymuyor.
Göteborg Zirvesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Haziran, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği üyesi ve adayı devletler, İsveç''in 2. şehri Göteborg''da zirve toplantısı yaptılar. İsveç, Avrupa Birliği''nin dönem başkanıdır. Türkiye''yi Başbakan Bülent Ecevit ve Dışişleri Bakanı İsmail Cem temsil etti. Ecevit, özlü bir hitabede bulundu. Makedonya''daki ateşin genişliyebileceği üzerinde uyardı. Avrupa Ordusu''nun karar mekanizmasına katılmamız gerektiğini vurguladı.
Çoğu yabancı 14.000 AB ve kapitalizm karşıtı gösterici, Göteborg''u alt üst etti. Bu atmosferde AB''nin 15 üye ve 13 aday devleti bir araya geldi. İsveç, adayların hızla üyeliğe geçmelerine taraftar olanların başını çekiyor. İrlanda ise AB''nin genişlemesi aleyhinde bulunanların başında geliyor.
AB''nin 16 üyesinin toplam nüfusu 380 milyondur. 13 adayın toplamı ise 175 milyon. Bu 175 milyonun 66 milyonunu Türkiye, 39 milyonunu Polonya, 23 milyonunu Romanya oluşturuyor. Malta 400 ve Güney Kıbrıs 700 bin, Estonya 1.4 milyondur.
Bu suretle 28 üyeli AB, bugünki nüfuslarıyla 555 milyonluk bir kitle hâline gelmek istiyor. 83 milyonla Almanya, 28 devletin nüfusça da en büyüğüdür. Nüfus bakımından sonra gelen Türkiye''nin durumu, bu sebeple korkutucu bir faktör şeklinde algılanıyor. Zira İngiltere, Fransa, İtalya bile nüfusça bizim gerimizde kalıyor. Ama sanıyorum üyeliğe kabulden sonra 7 yıl serbest dolaşım yasağı konabilmesi kuralı kabûl edilecektir.
Bu arada büyük müttefikimiz Amerika Birleşik Devletleri, Küba hariç bütün Amerika kıt''ası devletlerini bir araya getiren bir birlik için çalışıyor. Ancak gerçekleşmesi, Avrupa Birliği''nden daha geç bir zaman dilimi içinde mümkün görünüyor.
ABD, AB ile paralel bir politika izlemeye dikkat ediyor. Binaenaleyh Avrupa Birliği''ne dayanıp ABD ile zıtlaşmak veya aksini yapmaya kalkışmak, kesinlikle imkânsız. Ankara, bunun farkındadır.
Herhangi bir devletin münferit, tek başına bir politik ve ekonomik siyaset gütmesi tamamen tarihe karıştı. Bu hükmümüze, cihan devleti Birleşik Amerika bile dahildir.
Anayasa tadili
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Haziran, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1982 Anayasamız ile AB mümkün değildir. Bu gerçeği kabullenmekte zorlandığımız âşikârdır. Yeni ve ilk sivil anayasa yapabilecek bir TBMM bir türlü oluşamamıştır. O kadar ki, Özal gibi reformcular, yeni anayasa yapacak yerde anayasayı aşarak ilerlemeyi tercih etmişlerdir. Şimdi 37 madde üzerinde mutabakat doğmuş gibidir, buna da razıyız. Gene de genel kurula sunulması sonbahara ertelendi.
Çağa uyum sağlamaya karşı direnmemiz, Türk Yenileşme Tarihi''nin en belirgin karakteristiğidir. 300 seneden beri böyledir. 210 yıldan beri böyle olduğu kesindir. Çağı daima geriden ve gecikerek izliyoruz. Birçok ülke gibi süratli geçiş yapamıyoruz. Belirli dogmalar, bizi bağlıyor. İlerleme ve gelişme elbette var. Ama yeterli değil. Zira tempo, ileri ülkelerden yavaş. Böylece sürekli gerilere düşüyoruz.
Anayasa''nın baştan 3 maddesinin değiştirilmezliği ve bu konuda fikir üretmenin bile yasaklanması, millete karşı tam bir güvensizlik göstergesidir. Hem millî iradeyi, hem insan zihninin faaliyetini sınırlıyor. Yaşadığımız kötü tecrübeler bizi korkutuyor. O kötülüklerin tekrarlanmamasını haklı olarak istiyoruz. Ancak bunun yolu, eğitim ve kültürden geçer. Elbette yasal müeyyideler de bulunacaktır. Ama Anayasa''ya madde koyup demokrasi dünyasına karşı yetersizlik teşhir etmemiz gerekmez.
Devletin bütünlüğü, laiklik ve Atatürk''ün saygınlığı, asla vazgeçemeyeceğimiz ilkelerdir. Bunları, sert ve beceriksizce kaleme alınmış Anayasa maddeleriyle değil, eğitim ve kültürle, makul ve akıllı yasalarla sağlamamız daha doğrudur.
Milletvekili dokunulmazlığının çağa uygun çizgiye çekilmesi, yüce meclisimize hakkı olan saygınlığı perçinliyecektir. Yolsuzluk ithamlarının Yargıtay''da didik didik incelenip derhal sonuca bağlanması lâzımdır. Hiçbir milletvekili, küçültücü şaibelerle Meclis''in itibarını ihlâl edemez.
Elbette bir gün bizim de kısa, eski tabirle muhtasar müfîd, kişi haklarını vurgulayan, çağdaş normlarla çelişmeyen, akıllı ve komplekssiz şekilde kaleme alınmış bir anayasamız olacak. Zaten başka türlü günümüzün ileri uygarlık düzeyine yetişmemiz kaabil değildir.
Gündem çeşitlemesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Haziran, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yargıtay, kapkaççılık denen alçaklığın, bir çete suçu olduğuna karar verdi. Yaşasın Yargıtayımız!
RTÜK yasası, evvelce de yazdığımız gibi, antidemokratik hükümler içeriyordu. Yeni bir metin hazırlamak ve zinhar Kopenhag kriterlerine ters düşmemek gerekiyor.
Dünya bor rezervinin büyük kısmı Türkiye''dedir. Onu da özelleştirir ama, kriz zamanında ucuza kapattırmayız. Seçkin devlet adamı karakterinin bütün vasıflarını taşıyan yeni devlet bakanı Dr. Yılmaz Karakoyunlu, bakanlar kurulunu ikna etti. Hükûmet, Eti Holding''in özelleştirilmesini erteledi. Haftalardır bor kampanyası yürüten Türkiye gazetesini kutluyorum.
Kral İkinci Simeon, Bulgaristan''da seçimleri kazandı. İcrada neler yapabilir bilemem. Ama yarım asır önce çocuk yaşında kaybettiği tahtına tekrar oturursa, ülkesine çok şey sağlayacaktır. Bulgaristan''ı hakkıyle temsil edecek, tam bir Avrupa devleti hâline getirecektir.
İsveç''te polis, çoğu İsveç uyruğunda bulunmayan göstericilere gerçek mermi ile ateş açtı. İnsan hakları şampiyonu İsveç, vatandaşı Nobel''in barış ödülünü haketti.
Kuzey İtalya''nın ayrılıp bağımsızlığını isteyen partinin lideri devlet bakanı Bossi, mecliste and içerken, ayrılık sloganı atınca, hem de çoğu solcu İtalyan milletvekilleri ayağa kalktı. Arkadaşları tarafından ağır şekilde protestoya uğradı. Müttefikimiz ve dostumuz İtalya, devlet bütünlüğü şuuruna -geç de olsa- erdiği için tebrike değer.
Biribirinden bağımsız ve biribirine yan bakan bir düzine devlet durumundaki İtalya, asırlar süren mücadeleden sonra ancak 1870''te tek devlet hâline gelebildi. Hattâ birliğin tamamlanması 1918''e kadar sürdü. Kuzey İtalya, tam Batı Avrupa''dır. Güney ise yoksuldur ve Şark''a dönüktür.
Selçuklu''nun Moğol darbeleri altında dağılmasından sonra Anadolu, iki düzine Türkmen beyliğine ayrışmıştı. Onlar da biribirlerine yan bakıyorlardı. Osmanoğulları, Selçuklu dönemindeki birlik için bir buçuk yüzyıl uğraştı.
Tarih bilgimizi tazeliyelim. Ve -şüphesiz hepsinde değil- bazı konularda haklılığımıza inanalım. Ama yoksulluğumuz, sözümüzü dinletmemizi engelliyor. Yoksul milletler, haklarını savunmakta çok zorlanırlar.
Anayasa çeşitlemesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Haziran, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1961 ve 1982 Anayasaları, TBMM''nin bir kısım yetkilerini, bürokrasi, yargıya ve belirsiz faktörlere devreder, millî iradeyi kısıtlar. Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir temel ilkesi ihlâl edilir, Meclis''in duvarında bir döviz hâlinde kalır.
1961 ve 1982 Anayasaları''nın felsefesi veya endişesi, milletin yanlış partilere oy verebileceği vehmine dayanır. Bu vehim, henüz çözülemedi. Zira 12 Eylül''ün siyasî yelpazeyi düzenlemeye girişmek hatası, dengeyi bozdu. Gelenekleşmekte bulunan partiler kapatıldı, dağıtıldı, tekrar açıldı, yanlışlar yapıldı ve bugünki durum ortaya çıktı.
İlk anayasamız 23 Aralık 1876 günü yürürlüğe girdi. 125 yıl eder. 21. yüzyıla, Türkiye''ye yakışır, kısa, kunt, anlamlı, vatandaş haklarına dayalı, çağdaş normlara paralel bir anayasa yapamadık. Herkesin değişmesini istediği halde yerinde duruyor. Başlıca sebep, her partinin, değişikliği kendi partisi açısından görmesidir.
1787 tarihli ABD Anayasası, sadece 10 defa kısa tadiller geçirerek günümüze geldi. Amerikalılar, federasyon olmanın da etkisiyle, anayasa ile oynamaktan nefret ederler.
İngiltere''nin, günümüze kadar anayasası olmadı, olacağı da yoktur. Zira İngilizler, devleti bağlıyacak kayıt ve şartlardan çekinirler. En derin devlet, dün de, bugün de, İngiltere''dekidir. Demokrasinin beşiği bulunan bu ülke, birkaç temel yasa ve
daha çok geleneklerle yönetilir.
Anayasa değiştirmek rekoru Fransa''nındır. İbtilâ, tutku hâlindedir. 1789''dan bu yana sürekli anayasa değiştirmiştir. Zira İngiltere ve ABD''deki siyasî istikrar yoktur. Cumhuriyet, krallık, imparatorluk rejimleri, biribirini izler. Bugünki 5. Cumhuriyet Anayasası, 1958 tarihlidir. De Gaulle''ü iktidara getirmek için hazırlanmıştır. Yarı başkanlık sistemi ile parlamanter Avrupa demokrasisini zorlamıştır. Bu bakımdan ben, Fransa''nın yeni bir anayasa ile yarı başkanlıktan tam parlamanter Avrupa düzenine döneceğini düşünebiliyorum.
Daha fazla örneğe sütunum yeterli değil. Anayasaların, milletlerin karakterleri ile ilgileri açıktır.
Fazilet''i beklerken
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Haziran, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye, Fazilet Partisi için Anayasa Mahkemesi kararını bekliyor. Bu satırların yazıldığı dakikalarda yüksek mahkeme, dünkü öğleden sonra oturumunda idi. Karar, pazartesine sarkmadığı takdirde, bugün bekleniyor.
Şahsen Fazilet Partisi konusuna girmekten kaçındığımız, okuyucularımızın dikkatinden kaçmamıştır. Kapatılmasına karşı yazsa idik, Anayasa Mahkemesi''nin tepkisi, aleyhte olabilirdi. Zira yargı, dışarıdan müdahaleye hoş bakmaz. Tersine tepki verebilir. Kapatılması gerektiğini savunsa idik, ana muhalefet partisince suçlanırdık.
Ancak yazar, şahsî bilgi ve tecrübesini aktarmakla yükümlüdür. Bugünkü cuma günü artık karar safhası oluşmuştur. Görüşlerimizi yazabiliriz.
Biz, değil parti kapatılmasına, milletvekili dokunulmazlığının kaldırılmasına da karşıyız. Demokratik ilke ve AB normları budur. Ama başımızı kuma gömemeyiz. Türkiye''de kötü, çirkin, yaramaz şeyler vuku buldu. Devlet düzeni ve saygınlığı umurlarında bile olmayan partiler gördük. Boğazlarına kadar yolsuzluğa gömülmüş bazı milletvekilleri, milleti nefrete sürükledi. Demokrasimiz bozuldu. Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin üstün itibarına halel geldi.
Partilerin ve milletvekillerinin demokrasi ilkelerine, çağdaş düzeye ve çoğunda imzamız bulunan AB normlarına uymalarında mutlak zorunluluk vardır.
Önümüzdeki hafta şüphesiz gündem, Anayasa Mahkemesi''nin Fazilet Partisi hakkındaki kararı üzerinde odaklanacaktır.
Şimdiden şunu söyleyebiliriz: Hiçbir ihtimalde, erken seçim bahis konusu değildir. Türk Devleti''nin yüksek menfaatleri, her şeyin üzerindedir. Erken seçim felâketi asla gerçekleşmez. Sadece lâfı edilir.
.Şimdi ne olacak?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Haziran, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Fazilet Partisi''nin kapatılması demokrasi adına üzücüdür. Teröre ve zorbalığa karışmamış bir parti kapatılmamalıdır.
Ancak meselenin diğer yüzünü de görmek gerekir: Anayasa Mahkemesi her mahkeme gibi, yasama meclisi tarafından yapılmış kanunlara uymak durumundadır. Bizim sistemimizde yargıcın takdir hakkı kısıtlıdır.
Ana muhalefet partisinin yargı yoluyla kapatılması, öyle hiç sıradan iş değildir. Demek ki milletvekillerinin dikkatli konuşmaları gerekir. Daha önemlisi, hiçbir parti, dini referans göstermeye çalışmamalıdır. Politikanın dine dayandırılması değil, sokulması bile, din hürriyetine zarar verir. Vermiştir de. Din de, tasavvuf da, politikadan uzak kalmalıdır.
Şimdi Fazilet''in yerine en az 2 parti kurulacak gibi görünüyor. Yenilikçi denen, fakat hangi konuda yeni oldukları iyi ifade edilemiyen Fazilet kanadının faaliyeti ihtimal daha kolaylaşacaktır. Meclis''te büyük bir bağımsız milletvekilleri topluluğu ortaya çıkacaktır. Eski Fazilet Partililer, yeni kurulacak partilere geçeceklerdir. Hâlen mevcut partilere katılacaklar bulunabileceği gibi, politikadan çekilenler de görülebilir (bu son tahminime okuyucularımın gülümsediğini sanıyorum.)
Anayasa Mahkemesi kararı Resmî Gazete''de yayınlanınca Doğru Yol, artık ana muhalefet partisi ve Tansu Çiller ana muhalefet lideridir. Erken seçim isteği slogana dönüştürülecektir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi''nde başkanlık divanı ve komisyonlar, yeniden düzenlenecektir. Bu Meclis içi seçimler, ihtimal tatilden sonraya kalacaktır. Anayasa Mahkemesi''nin kararının ne zaman Resmî Gazete''ye verileceği bilinmiyor.
Anayasa''nın tadili ve Avrupa standartlarına uydurulması, Türkiye Cumhuriyeti''nin birinci derecede meselesidir. Çok da âcildir. Bu konu, Meclis''in yeni kompozisyonundan etkilenecektir.
Fazilet''ten sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Haziran, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Fazilet kapandı. Türk demokrasisinin, dolayısıyle Türk insanının selâmeti bakımından sonuncu parti kapatması olmasını diliyoruz. Aksi takdirde parti aç, parti kapa ile kısır döngü içine düşer, döner durur, yerimizde sayarız.
Ancak partilerimizin, milletvekillerimizin, politikacılarımızın şuur sahibi, akıllı, bilhassa politika yaptıkları devletin ve toprağın şartlarını bilen kişiler olmalarını istiyoruz. Çatlak sesler, zarar verici davranışlar, yaramaz eylemler, ideolojik saplantılar, parti içinde önlenmelidir. Çok şey mi istiyoruz?
Pek iyi demokrasi yok mu? Herkes istediğini söyleyemiyecek mi? Burada demokrasinin sınırlarını çok iyi bilmek gerekir. Bu sınırlar Türkiye için de, Batı ülkeleri için de geçerlidir, geçerli kalacaktır.
Türkiye''de her parti ve her politikacı, 3 konuda sınır geçemez. Geçebileceğini sananlar tökezler, kafasını kayalara vurur. Şunlardır: Türkiye Cumhuriyeti''nin toprak ve millet bütünlüğü, laiklik ve Atatürk''ün saygınlığı...
Politika, gerçekler, gerçekleri görebilmek ve bunlardan faydalıyı seçebilmek san''atıdır. Yukarıda özetlediğimiz üç şarta uyamıyanlar politikaya soyunmasınlar, başta kendileri herkese zarar verirler. Nihayet politikacı, fikir ve san''at adamı kadar hür değildir. Her düşündüğünü açıklıyamaz. Buna rağmen bu üç ilkeye karşı insanlarımız bulunduğunu elbette biliyoruz. Bu akımlar marjinal kaldığı, yürütmeye intikal etmediği, iktidarı paylaşmak istemediği takdirde, pas geçilebilir. Ayrı renk bile oluşturabilirler, Meclis''te küçük gruplarına karşı gelinmez. Ve müsamaha, burada biter. Bu dahi, zamana bağlı, demokrasimizin ilerlemesi ile bağlantılı bir gelişmedir.
Fazilet sonrası Türk politik hayatında daha dikkatli, özenli, özverili davranabilirsek, olumsuzluklar olumlulara dönüşebilir. Hepimiz tek gemide yol alıyoruz. Ayrı teknesi bulunduğunu vehmedenlerin vay hâline...
Yaprak dökümü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Haziran, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dehşet verici bir ekonomi krizi yaşıyoruz. Temelde sebep, politikada yetersizliğimizdir. Âlem güneşe giderken biz bunu yapamadık, çıkmaz sokaklara saptık. Üçünün de yaman düşmanları bulunduğunu bilerek yazıyorum, ama bugün Demirel, Özal ve Türkeş siyasette olsalardı, bu krizler yaşanmazdı. Devletlerin büyük çapta adamlara ihtiyacı kesindir. Bu ihtiyaç, Türkiye gibi temel sorunlarını bir türlü çözemiyen ülkelerde, daha şiddetle duyuluyor.
Bir kaç ay içinde her Türk, yarı yarıya yoksullaştı. Bir kaç bin spekülatör, bu trajedinin rantını yedi. Bu, tahammül edilmez bir tablodur.
Üstelik her şeyden sorumlu hükûmetin alternatifi yoktur. Ana muhalefet, rejim muhalefeti suçlamasıyla iki yıldan beri mahkemelikti, sonunda kapatıldı. TBMM ve içinden çıkardığı hükûmet, milletin verdiği yetkileri döküp saçmıştır; Millî Güvenlik Kurulu''na, Anayasa Mahkemesi''ne, yargıya, Çankaya''ya, kendi oluşturduğu bir takım süper kurullara dağıtmıştır. Politikacı, hattâ hükûmet, Devlet kuruluşlarınca azarlanabilmektedir. Zira sakarlık üzerine sakarlık yapıyor.
Bir takım reform kanunları, iflâsın eşiğine gelindiği için çıkabildi. Anayasa, AB normlarına uygun hâle getirilemedi. Başlıca endişesi yasak sıralamak olan bugünki Anayasa ile AB mümkün değildir. Çağdaş uygarlık düzeyine teğet geçmemiz bile imkânsızdır.
Türkiye gibi gerçek bir devleti köhnelikten dökülen duruma getirmeye vatandaşı yoksulluğa mahkûm etmiye, hiç kimsenin, hiç bir partinin hakkı yoktur. Önümüzdeki 2 ay içinde ülkeye dağılacak milletvekilleri, sefalet, belki açlık derecesine varan fakirliği, rezalet derecesini bulan işlemezliği göreceklerdir. Bu 2 ay müddetle hükûmet Ankara''dadır. Kalabalık bakan sayısı ile o kadar hantallaşmıştır ki, hızlı icraat hayal dahi edilememektedir. Bakalım çok sıcak bir 9 haftayı hangi ikinci derecede işlerle geçirecektir.
Avrupa bizi izliyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Haziran, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği devletleri, Anayasa tadili teşebbüsümüzü saat saat izliyorlar. Batı için Ankara hükûmeti, bol keseden vaad edip, sonra çekinceler ve sakıncalar ileri sürerek -Özal''ın tabiriyle- kıvırtan bir tutumun içindedir. Üstü kapalı da olsa ilkesizlik ve ciddiyetsizlikle suçlanıyoruz.
Dün Ankara''daki Almanya Büyükelçisi, insan haklarından sorumlu Devlet Bakanı Gaydalı''yı ziyaret etti. Anayasa tadilinin niçin sonbahara ertelendiğini sordu.
Bakanımız -Allah utandırmasın- kesin ve cesur cevap verdi: Bu meclis, sonbaharda Türkiye Cumhuriyeti''nin ilk sivil anayasasını gerçekleştirecektir.
Artık Ana Muhalefet liderimiz olan Prof. Tansu Çiller, Anayasa tadili, partilerine sorulmaksızın Eylül sonuna bırakıldığı için, hükûmeti azarladı. Bu arada Kemal Derviş''i -babaannesi tarafından büyük dedesi olan- ünlü Osmanlı veziri Tepedelenli Ali Paşa''ya benzeterek zarif ve hoş bir espri yaptı, somurtkan politika hayatımıza neş''e kattı.
Bütün bu hây ve hûy içinde, Anayasa tadili, şartlar ne olursa olsun, artık Demokles kılıcı gibi başımızın üzerinde gidip gelmektedir. Bunu idrâk edemeyen politikacının, Türk siyaset hayatında işi yoktur. Bütün partiler sorumludur. Tevil ve bahane imkânı kalmamıştır.
Bu akşam Türkiye Büyük Millet Meclisi, tatile giriyor. İsmi tatildir. Milletvekillerimiz, görevlerinin bir bölümünü oluşturan, yurt sathına dağılarak vatandaşlarla görüşmek misyonunu ifa edeceklerdir. Allah kolaylık versin diyoruz. Zira vatandaşın, hiçbir dönemde işitilmemiş boyutlara ulaşan feryat ve şikâyetlerini dinleyeceklerdir.
Yaz ayları, olanca sıcaklığı ile üzerimizdedir. Ancak serin ve ferah bir sonbahar bekliyoruz. Emareler bu istikamettedir.
MHP ve Telekom
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Haziran, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Alparslan Türkeş, vefatından az önce, politik hayatımızın düzelmesi ve 12 Eylül sendromundan kurtulması, siyasî istikrar sağlanması için Merkez Sağ''ın birleşmesi gerektiği fikrindeydi. Başbuğ''a göre birleşmesi gereken partiler MHP-ANAP-DYP idi. Gerekçesi şu idi. Bu partilerin Atatürk ve Cumhuriyet ile meseleleri yoktur. Atatürk ve Cumhuriyet ile meselesi olan partilerin Merkez Sağ olamayacakları düşüncesindeydi.
MHP, şu anda bile en ciddi oy potansiyeli taşıyan partidir. Ancak son 2 yılda, Merkez Sağ''a açılmak politikasına ağırlık verebildiğini söyleyemem. Özal felsefesinden koparak çok oy kaybeden ANAP''ta epey milliyetçi var. Ancak 4 eğilimin partisi şeklinde kurulduğunu unutmamak lâzım. Doğru Yol''da da milliyetçi çoktur. Bizzat Prof. Tansu Çiller, milliyetçiliğini dile getirmiştir. Fakat oy sahasında MHP''yi en büyük rakibi görüyor ve bu partiyi yıpratmaya çalışıyor. Mesut Yılmaz''la karşılıklı kapışmaları, daha çok şahsî anlaşmazlığa dayanıyor.
MHP''nin, özellikle Dr. Devlet Bahçeli''nin Türkiye''nin yüksek menfaatlerini koalisyonun devamında görmeleri, bu doğru teşhis, Demokatik Sol Parti''nin de Milliyetçi Sol''u temsil etmesine rağmen, epey özveri gerektirmiştir.
Zaten milliyetçilik, millet için özveridir. Bununla beraber Milliyetçi Hareket Partisi, hiç politik tecrübesi, hattâ böyle bir yeteneği bulunmayan elemanlarının tutumuyla bazı konularda hata yaptı. Dünkü Telekom krizi başkadır. Zira Kemal Derviş, hangi dağlara güveniyorsa, sakarlıktan çekinmiyor. Bu nazik ortamda söyleyebileceğimiz bundan ibarettir. Her kişinin ve kuruluşun attığı adıma özen göstermesi gerektiğini vurgulamakla yetinmek istiyoruz.
Her partide milliyetçiler dikkatli davranmalıdır. Türkiye''de milliyetçilik düşmanlığına şartlanmış çok kafa vardır.
Ermeni meselesi ve 2 kitap
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Temmuz, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ankara''nın 30 yıl önce resmî görüşü şu idi: 1915 Çanakkale zaferini biz kazandık, 1915 Ermeni tehciri ile ilgimiz yoktur. Osmanlı Devleti icra etti, başka bir devlettir, biz Türkiye Cumhuriyeti''yiz!
Ama uzun zamandır hazırlanan Ermeni planı, o yıllarda eyleme geçirildi. Gafil, şaşkın, hazırlıksızdık. Ülkemizin diğer hayatî meselelerinde olduğu gibi aklımız sonradan başımıza geldi. Meselâ Ankara''nın sorunlar patlayıncaya kadar direndiği diğer iki resmî görüşü örnek vereyim: Sovyetler Birliği ABD gibi ebedîdir, dağılacağı hayal bile edilemez, ırkçı-turancı kafaların iddiasıdır. Ve: Avrupa Birliği mi? Onlar ortak, biz pazarız, davetlerini elbette erteliyeceğiz, budala Yunanistan''ın davete olumlu davranması bizi bağlamaz!
Ermeni palavralarına karşı az şey yaptık. Geç başladık, yavaştan aldık. Yayın alanında da, hasımlarımıza karşı çok yetersiz kaldık. Ama olağanüstü değerli birkaç eser ortaya konmuştur. Eski arşiv genel müdürü İsmet Binark''ın binlerce arşiv belgesi içeren ciltlerinden bu sütunda bahsetmiştim.
Geçen hafta Türkiye Büyük Millet Meclisi, bir uzmanlar heyetinin biribirinden değerli yazılarını içeren İngilizce önemli bir kitap yayınladı: The Armenians in the Late Ottoman Period. Eserin neşrinde büyük himmet gösteren TBMM Başkanı Ömer İzgi''yi TBMM Genel Sekreteri Büyükelçi Vahit Erdem''i, siyasal bilgiler otoritesi Prof. Türkkaya Ataöv''ü, büyük tarihçi Prof. İlber Ortaylı''yı ve kitabın yerli yabancı yazarlarını, kutluyorum.
Gene geçen ay bu konuda, en tecrübeli devlet adamlarımızdan, eski ticaret ve kültür bakanı, seçkin fikir adamı ve yazar Dr. Âgâh Oktay Güner''in küçük, fakat önemli bir kitabı çıktı: Türkiye''nin Jeopolitiği ve Ermeni Propagandası. İngilizce''ye çevrilmesi gerek. TBMM''nin yayınladığı kitabın Türkçe''si ise önümüzdeki ay okuyucuya sunulacaktır.
Partiler dengesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Temmuz, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Deniz Baykal, yeniden Cumhuriyet Halk Partisi genel başkanı seçildi. CHP''nin Meclis''te bulunmaması, siyasî hayatımız için gerçek bir kayıptır. Önümüzdeki seçimlerde Meclis''e girmesi ihtimali yüksektir.
Ancak çeşitli faktörleri hesaplamak lâzım. Barajın -tamamen antidemokratik- yüzde 10''un altına çekilmesi hâlinde, bazı partilerin kazaya uğraması önlenebilir. Bu yapılmazsa, hangi partilerin barajdan düşeceğini önceden kestirmek zordur.
Diğer bir faktör, hazineden ve galiba tüm ekonomiden sorumlu devlet bakanı Kemal Derviş''in bir partinin başında önümüzdeki seçimlere katılmasıdır. Bu takdirde Sol oyların ne kadarını alabileceği bugünden bilinmez. Kaldı ki Derviş, Özal hayranlığını vurgulıyarak, Sağ''a uzanmak hevesinde bulunduğunu da gösterdi.
Sağ''da Fazilet Partisi''nin kapatılması, en az iki parti doğuracak gibidir. Ana Muhalefet Partisi idi. Demokrisimiz bakımından düşündürücüdür. Ama devam etseydi bile Fazilet''in tam ortasından ikiye ayrıldığı artık saklanamıyordu.
Düşünülen seçim tarihi 2003 baharıdır. Olağanüstü bir durum seçimi daha yakın bir tarihe aldırabilir. Her hâl-ü kârda seçimlerde parti ittifakları yapılacağını düşünüyoruz. Umulmadık ittifaklar bile bahis konusu olabilir.
Sonbaharda Anayasa''nın 37 maddesinin değiştirilmesi, en önemli göstergedir. Anayasa sivilleşecektir. Avrupa normlarına uyum sağlıyacaktır. Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin saygınlığını vurgulıyacaktır. Meclis''e tahakküm eğilimlerini azaltacaktır. Anayasa tadili başarılamadığı takdirde söylediklerimizin tersi gerçekleşir. Partiler yelpazesi olumsuz etkilenir. Her parti, her siyasî hareket zarar görür, eleştiri alır, itibarı zedelenir. Avrupa ve Amerika''da küçümseniriz. Ayrıca önümüzdeki yaz aylarında hükûmetin Meclis kapalı iken yürütme ve uygulamada neler yapıp neler yapamadığı dikkatle izlenecektir.
Miloşeviç Lahey''de
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Temmuz, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Miloşeviç, 20. yüzyılın son 10 yıllık diliminde, Balkanlar''ın Orta Avrupa''ya bakan bölgesini kana boyadı. Sırp milletinin yüzüne kara çaldı. Osmanlı''nın şahane çatısı altında 500 sene birlikte yaşadığımız Sırplar, henüz bunun farkında değillerdir, zamanla anlıyacaklardır. Almanlar da Hitler''i fark etmekte gecikmişlerdi.
Hitler sosyalist Alman milliyetçisi idi. Miloşeviç komünist Sırp milliyetçisi... Hitler''in Alman''lığa verdiği zararın boyutlarını bir düşününüz, aklınız durur. Almanlar''ın 1000 yılda elde ettikleri doğu sınırının 200 kilometre batıya alınmasına sebeb oldu. Breslau, Stettin, Danzig, Königsberg ve daha nice anlı şanlı büyük Alman kültür merkezi şehirlerin artık Almanlık''la en küçük ilgileri yoktur.
Miloşeviç de Büyük Sırbistan hastalığına tutuldu. Sırbistan bugün Kosova, Sancak ve Karadağ''ı kaybetmek üzeredir. Yarın sıra Voyvodine''ye gelebelir.
Orta Avrupa uygarlığının vazgeçilmez renklerinden biri Boşnaklar''dı. Böyle bir millete kıyılabilmiştir. Her iki Cihan Savaşı''nda Sırplar''ın müttefikliğini unutmayan İngiltere, Fransa, Hollanda kadar, Sırplar''dan nefret eden Almanya, Avusturya, Macaristan''ın da kılı kıpırdamadı. Boşnak soykırımını iğrenç bir soğukkanlılıkla izlediler. ABD, Avrupa Birliği''nin beceriksizliğinin keyfini iyice çıkardıktan sonra müdahale zorunda kaldı.
Petrol zengini ülkelerle donanan İslâm âleminin bu Müslüman kıyımını ve sonra Kosova''yı serinkanlılıkla seyrettiğini de yazmak durumundayım. Çünki öldürülenler Osmanlı Türk medeniyetinin insanları idi. Yakıp yıkılanlar, bu medeniyetin mimari ve kültür ürünleri idi.
Miloşeviç denen insanlığın yüzkarası ırkçı komünist, sonra Kosova''da Arnavutlar''a da musallat olmasın mı? Şimdi Lahey''deki hücresindedir. Dün ilk celseye çıktı. Söyleyeceği epey şey vardır. Sanıyorum İngiltere ve Fransa endişeye kapıldılar. Ama 25.000 dolara ulaşmış ülkeleri öyle soykırımına suç ortaklığı veya seyircilikle falan değil itham etmek, ayıplama bile zor iştir.
IMF ve biz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Temmuz, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bir yıla yaklaşan ekonomik krizden IMF''nin yarı yarıya sorumlu bulunduğu muhakkaktır. Sorumluluğun diğer yarısı vizyonsuz hükûmetimizde, yeteneksiz bürokratlarımızda, gaddar rantiyelerimizdedir.
Dolar (döviz), asla birkaç aydan fazla bir müddet sâbit tutulamazdı. Birinci IMF Programı, bu kesin kuralın aksine davrandı. Enflasyonu bir vakit önce düşürmek için bizim işimize de geldi. Ama Türkiye, ekonominin sert duvarına çarptı.
Bu ne biçim IMF''dir ki, Türkiye için İkinci Program, Birinci Program''ın zıddı kaidelerle düzenlendi. Zımnen, ilk programın yanlış olduğu açıklandı. Ama 2.500 dolarlık bir ülke kimi kime şikâyet edebilir?
Doların gerçek değerinin altında tutularak enflasyonun düşürülemiyeceğini, başımızı belâya sokacağımızı, ekonomimizi tehlikeye atacağımızı, rantçılara daha fazla fırsat vereceğimizi kestiremedik. Halbuki çok âşikârdır. Bir nebze önünü görebilenler gerekiyordu.
Enflasyon, bütçede tasarrufla, bütün gösteriş harcamalarını kısmakla, memur sayısını azaltıp -bütün dünyada olduğu gibi- memura işçinin üzerinde maaş vermekle, tam bir özelleştirmeyle, KİT''leri devletin ve milletin başından atmakla, yani KİT''ler oluşturmamakla, düşürülebilir. En katı sosyalist, hattâ komünist devletçilik rejiminden tam bir serbest ekonomiye geçmek lâzımdır. Dış sermaye için bütün komik engelleri ortadan kaldırmak gerekir.
Yeraltı ekonomisini yeryüzüne çıkarıp vergilendirmek, faiz ve repo şampiyonlarının canına okumak şarttır. Hâsılı köhne Şark devleti olmaktan çıkmamız, modern, çağdaş, demokrat, bir yerlere takılmaksızın tıkır tıkır işleyen bir sisteme geçmek icab eder.
Başbakanın tabiriyle siyasal içerikli tütün vetosu ile girdiğimiz bu haftanın içinden, Telekom''u düzenleyip IMF krizini çözmekle çıkmalıyız. Ve artık popülist para dağıtımlarından, detaylı niyet mektupları vermekten vazgeçelim. Reform yasalarını cesaretle sürdürelim. Bir vakit evvel IMF''ye muhtaç durumdan kurtulalım.
Krizin perde arkası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Temmuz, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Bülent Ecevit, 3. krizi bekleyenler bulunduğunu söyledi. Gerçekten yeni bir krizden gene milyarlarca dolar zıkkımlanmak isteyenleri biliyoruz. Ayrıca böyle bir fırsatta bakan koltuğuna oturmaya hevesliler de mevcuttur.
Kredi dilimini geciktiren IMF tutumu, böylelerine ümit verdi. Acaba Ecevit-Bahçeli-Yılmaz hükûmetinin bir kriz masası var mı? 24 saat boyunca ekonomiyi ve siyasî konjonktürü dikkat ve ehliyetle izleyen bir masa? Duymadık. Olsa idi, iki krizi yaşamazdık.
Avrupa Birliği ile ilişkilerimiz, sanıldığından çok daha büyük boyutlarda ekonomik krizimizle alâkalıdır. Kabûl ettiğimiz Ulusal Program çerçevesinde neler yaptığımız, neler yapmadığımız, Brüksel''de ve AB''nin her başkentinde adım adım izleniyor. AB dönem başkanı Belçika Dışişleri Bakanı Louis Michel, çiçeği burnunda, Ankara''ya kadar geldi. İnşallah olumlu intibalarla ayrılmıştır.
Krizin sona ermesi ve ekonominin yükselişe geçmesi, AB ile sorunlarımızı çözebilmek yeteneğimizle doğru orantılıdır. Zaten meselenin temelinde yatan sebep budur. Bu konuyu göz ardı edenler, AB''yi pas geçip ipe un sererek kriz bitirmek isteyenler, muhâl ile uğraşıyorlar. Başarı şansları yoktur, sıfırdır. Sadece Türkiye''yi daha aşağılara çekerler.
Washington başta, zengin ülkeler, sorunlarının hakkından gelen bir Türkiye istiyorlar. Sorunlar yumağı bir Türkiye istemiyorlar. Dünyanın bu gidişine ayak uydurabilmekte zorlandığımız âşikârdır.
İnkılâp, değişim, reform, yenilenme, ıslahat, çağdaşlaşma, ilerleme ve atılım, önce zihinlerde oluşur. İrade hâline gelir. Sonra uygulanır. Zihinler bu kavramlara yabancı ise, uygulama şansınız hiç yoktur, mevcut bile değildir. Sadece yeni bir hasta adam imajı verirsiniz.
KİT''ler ve Telekom
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Temmuz, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
KİT''ler, Kamu İktisadî Teşekkülleri, sahibi Devlet olan fabrikalar, işletmeler, bankalardır. Bir kısmı Osmanlı''dan kalma köklü müesseselerdir. Ziraat Bankası, Hereke ve Paşabahçe fabrikaları, Haliç Tersanesi... gibi. Ama asıl, 1929-30 Dünya ekonomik krizinden sonra mecburen liberal ekonomiden ayrılan Büyük Atatürk''ün oluşturduğu kuruluşlardır. Doğrusu çok işe yaramışlardır. Sümerbank, bir neslin onurlu orta direğini şan ve şerefle tepeden tırnağa giydirdi. Etibank''la ne kadar öğünürdük. Ülkemiz bir madenler hazinesi idi. Bütün yabancılar da buna göz dikmişlerdi. İşte Etibank toprak altı servetlerimizi bulup çıkartıyordu! Türkiyemiz o kadar yoksuldu ki, bugünki nesiller hayal bile edemezler...
KİT''lerimiz zamanla eskidi. Makineleri kadar işletme zihniyetleri demode oldu, köhneleşti, çaptan düştü. Batıdaki gelişmelerin yarım asır gerisinde kaldı.
Ama KİT''lerin canına okuyan, istihdam politikamız oldu. Türkiye''nin nüfusu anormal, hattâ akla ziyan verecek oranlarda arttı. Sürekli doğuran kadınlar ülkesi hâline geldik. Korkunç devletçi ve acayip sosyalist sistem ve cılız özel sektör, ayni nisbette iş alanları açamadı. Demografik coğrafya kurallarına göre böyle bir memleketin göçmen göndermesi gerekir. Bizde bunun da aksi oldu. Türkiye, cihan imparatorluğumuzun kalıntıları her taraftan gelen insanlarla doldu. Nüfus, işçi ve memur statülerinde rastgele, vasıfsız, KİT''lere yığıldı. Dünyanın en pahalı, ihraç kabiliyetinden mahrum, vatandaşın mecburen satın aldığı, kalitesiz ürünlerden geçilmez oldu.
Özal, Seydişehir alüminyum tesislerini bedava vereceğini, İstanbul Köprüsü''nü satacağını falan söyledi. Mümkün mü? Çağdaş ekonomiye akıl erdiremiyen romantik statüko şampiyonlarımız kıyameti kopardı. Telekom, 20 milyar dolara satılmamak için mahkeme kapılarına düşürüldü. Bugün tâlib bile yoktur. Türkiye''de modern telekomünikasyonun kurucusu Özal''ın kemikleri sızlamıştır.
1 milyar dolar bulup, askerî haberleşmenin Telekom''la ilgisini kesmek iyi olur. Dr. Yılmaz Karakoyunlu, Özal ekolünün güçlü bir temsilcisidir. Her gerçek devlet adamı tarihe geçmek ister. Karakoyunlu, kültür tarihimiz dışında siyasî tarihe de geçebilir. Türk milletini, cebinden on milyarlarca dolar çeken KİT belâsından kurtarsın yeter.
Hâl-i Pür-Melâlimiz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Temmuz, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Birkaç gün önce Ankara''yı ziyaret eden Belçika Dışişleri Bakanı Louis Michel, evvelki gün Brüksel''de beyanat patlattı: Türkiye henüz Kopenhag kriterlerini yerine getirmediği için üyelik müzakerelerine başlıyamayız dedi.
Telekom olayından on defa daha önemli bu beyan, basınımızda iç sayfalarda yer aldı. Zira Türkiye ufkunu kaybetmiştir. İleriye bakma bir yana, önünü görememektedir. Gününü kurtarmaya uğraşıyor. Yarına Allah kerimdir!
Belçika Dışişleri Bakanı, AB dönem başkanıdır. Acaba Avrupa Birliğinden sorumlu başbakan yardımcımız Mesut Yılmaz, geçtik Birlik''ten, Avrupa''nın neresinde bulunduğumuzu açıklayacak mıdır? Yoksa Türkiye Cumhuriyeti''ne -muâsır medeniyeti pas geçerek- tam çeyrek asır kaybettiren Onlar Ortak, Biz Pazar zihniyeti hâlâ egemenliğini sürdürüyor mu?
Bizim de kurucu ortağı bulunduğumuz IMF''yi seven dünyada tek ülke yoktur. Üstelik muhtaç ülkelerde doğru politika izlediği münakaşa konusudur. En büyük ortağı ve gerçekte patronu ABD bile IMF hakkında aynı kanaattedir.
Ancak gafil iktidarlar, Türkiye''yi bir defa daha bu kuruluşa muhtaç etti. Müzakereler yapıldı, imzalar atıldı. Attığımız imzalara sadık kalmalıyız. Aksi takdirde Batı''da bir kurum aklına eserek söz verip imza da attıktan sonra kıvırtıp uygulamayan ülkeler listesi yaparsa, ilk sırayı kapmamız işten değildir!
Bir buçuk milyar dolar uğruna on gün politik ve ekonomik hayatımız kilitlendi. Dolar fırladı. Milyarlarca dolar daha yoksullaştık. Ve 5 bankayı daha Sigorta Fonu''na alarak devletleştirdik. 3 milyar dolar da buradan borçlandık. Sahi batık bankalardan bugüne kadar kaç milyar dolar istirdad edebildik? Bol bol kelepçe. Sorgulama, yargılama, mapusane görüntüsü izledik de, böyle bir rakam söyliyeni hiç işitmedik!
Arjantin sert vurdu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Temmuz, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Arjantin krizi, gelişmekte tabir edilen pek çok ülke gibi Türkiye''yi de sert etkiledi. 20 ülkede borsalar önemli oranda geriledi.
Evvelsi gün en kritik düşüş yüzde 7.81 ile Türkiye''de oldu. Arjantin''de yüzde 7 gerileme bizi böylesine vurdu. Rusya''da yüzde 5.65, Çin''de 4.06, Tayland''da 3.41 kayıp kaydedildi. Brezilya, Meksika, Şili gibi Latin Amerika ülkeleri sarsıldı. Polonya parası son hafta içinde yüzde 4, Güney Afrika parası keza yüzde 4 değer yitirdi.
Arjantin''in iç borcu 128 milyar dolardır. Evvelsi gün gecelik faiz yüzde 45''e yükseldi. Buna rağmen Kara Çarşamba''dan sonra Arjantin''de gerileme yüzde 2''ye düştü. Bunun etkisi bizde de dün olumlu diyebileceğimiz şekilde görüldü.
Bugün IMF ve Dünya Bankası, Türkiye için 3.2 milyar dolar krediyi serbest bırakacaktır. Bir ölçüde toparlanma olur. Gerçek toparlanma, sisteme ve siyasî iktidara güvenle gerçekleşecektir.
Telekom, hemen ardından Arjantin krizleri, Türkiye''yi yeniden vurdu. Kaç milyar dolar gerilediğimiz ve daha ne kadar yoksullaştığımız yapılacak hesaplarla ortaya çıkacaktır.
Bizim gibi Arjantin de IMF''yi davet etmiştir. Bu kriz, IMF''nin sıkı kontrolündeki Arjantin''de çıktı. 2.8 milyon kilometre kare, 35 milyon nüfuslu, politik, sosyal ve kültürel yapı bakımından bütün Latin Amerika devletlerinin en gelişmişi bulunan Arjantin''in, çok büyük çapta bir ekonomik krizden kurtulamaması dikkate değer.
Eninde sonunda kriz bitecek. Ekonomi rayına oturacak. Yatırım ve gelişme başlıyacak. Acaba 2000-2001 büyük yıkımından ders çıkartabilecek miyiz? Zira 1994 krizinden ders alamadığımız âşikârdır.
Arjantin''de borsa düşüyor. Dev Çin''in ekonomisi bir gün içinde yüzde 4, Rusya''nınki yüzde 6''ya yakın geriliyor. Böylesine bir dünyaya akıl erdiremiyenlerin değil politikada, yüksek bürokraside de işleri bitmiş görünüyor...
Bulgaristan''da Kral-Başbakan
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Temmuz, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Eski Bulgaristan kralı İkinci Simeon''un başında bulunduğu parti seçimleri kazandı. Kral uzun tereddütlerden sonra, hükümeti kurmayı kabul etti.
Tereddüt, başbakanlığı kabul etmesinin, zımnen krallık iddiasından feragat manasına gelmesindendir. Nitekim kral adayı olarak oğlu Prens Kyril''i gösterdi. İkinci Simeon 1937 ve Prens 1964 doğumludur.
Bulgarlar, çocukken bir kaç yıl niyabet altında tahta oturmuş, ülkesinden sürüldükten sonra 40 yıl Madrid''de yaşamış bir soyludan ne umuyorlar? Ne umduklarını söylemek için bugün bu konuyu seçtim. Zira akıllı devletlerin ve toplumların hiçbir komplekse kapılmaksızın tam bir irade ile muasır medeniyet yolunu tutturduklarının tipik örneklerinden biridir.
İkinci Simeon, ünlü Alman hanedanlarından Sachaen-Koburg-und Gotha''ya mensuptur. Bugün İngiltere ve Belçika''da hüküm süren hanedandır. İkinci Simeon, şimdiki İngiltere Kraliçesi''nin, Belçika Kralı''nın, hatta İspanya kralının akrabasıdır. Simeon''un büyük babasının annesi, ünlü Fransız kralı
(1830-48) Louis Philippe''in kızıdır. Simeon''un babaannesi de bir Bourbon''dur.
İkinci Simeon''un annesi ise İtalya kralı (1900-1946) Üçüncü Vittorio Emanuele''nin kızıdır. Bütün bu kan bağları, Bulgarlar''ın Avrupa uygarlığının tam ve ehliyetli bir üyesi bulunduğunun göstergeleridir. İkinci Simeon İngiltere kraliçesine Elizabeth, İspanya kralına Juan, İsveç kralına Carl diye hitap edebilmektedir. (Avrupa hükümdarları biribirlerine küçük adlarıyle hitap edip mektup yazarlar.)
Bir vakit önce Avrupa Birliği''ne girmek için eksiksiz bir irade sergileyen ve şimdiden serbest dolaşım hakkını elde eden küçük komşumuz, işte böylesine bir atmosfer oluşturmak istiyor.
Ancak çağdaş Avrupa monarşilerinde hükümdar, icraya asla karışmaz, icrayı usulen onaylar. Sadece temsil eder. İkinci Simeon, icranın başı olan başbakanlığa geçerek, bana göre tahta oturmak şansını yitirdi. Tahta otursaydı, yukarıdaki ilişkileri ülkesi lehine kullanabilirdi. Şimdi sorumlu bir başbakan sıfatıyla eleştirinin her türlüsüne açıktır. Oğlunu kral yapıp yapamıyacağını ise zaman gösterecek. Oğlu tahta geçebilirse, başbakanlıktan çekileceği tabiidir. Demokrasilerde baba-oğul devlet-hukûmet başkanlığı yoktur.
Teknokrat Hükûmeti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Temmuz, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Teknokrat Hükûmeti söylentisi yeni değildir. İlk krizin hemen akabinde duyduğumuza göre, bazı mihrakların uzun zamandan beri böyle bir projeye hevesli bulundukları, belki fırsat kolladıkları, hatta fırsat oluşturdukları anlaşılır. Daha ilk kriz patlamadan Hükümette Revizyon ve bakan sayısının kesinlikle çok azaltılması üzerinde epey yazı yazdık. Koalisyonun 3 lideri bugüne kadar böyle bir şeye yanaşmadılar. Hata ettiler. Böyle bir revizyon teknokrat hükümet fikrini frenliyebilirdi. Sayın okuyucularım bu teknokrat hükümeti neyin nesidir diye -haklı olarak- merak ediyorlar. Zira böyle bir model Anayasa''da, hatta ciddi bir siyaset bilimi kitabında yazılı değildir. 1960''tan bu yana demokrasi tarihimizde, daha önceleri Meşrutiyet döneminde örnekleri mevcuttur. Hiç biri başarılı olamadı. Teknokrat hükümet, bazı güç sahibi kurumlar ve kuruluşların, bu modelin teşvikçisi bazı kişilerin etkisiyle, seçilmiş partileri ve Türkiye Büyük Millet Meclisi''ni baskıya almasıyla oluşur. Eski misaller artık uygulanamaz. Şöyle bir hükümet tasavvur ediliyor. TBMM haliyle muhafaza edilip milletvekilleri, istenen yasaları çıkartacaklardır. Bir milletvekili başbakan olacak, ancak bakanlarını, hatta bürokratlarını seçemiyecektir. Bazı bakanlar, partilerin kuvvesi nisbetinde Meclis''ten alınacak, bazıları Meclis dışından atanacaktır. Dışardan atananların deha sahibi bulundukları iddia edilecektir. Halbuki Türkiye''de deha sahibi bir bürokrat mevcut değildir. Olsa idi, mutlaka ve muhakkak tanırdık. Yeterince denenen bu model, yolsuzlukları önliyememiştir.
Pek çok sorunun en önemlisi, dış dünya ile bağlantılarımızın askıya alınması ve Türkiye''ye üçüncü sınıf devlet muamelesi yapılmasıdır. Dışardan güdümlü teknokrat hükümet, seçime götüreceği hedefini belirlemekle beraber eleştiriye tamamen kapalı ve kendi görüşü istikametinde icraat yapacaktır. Halen kötü durumdaki siyasi ve demokratik hayatımızı daha da muğlaklaştıracak ve bir sürü yeni problem oluşturarak seçime gidecektir. Ama Türk Devleti''nin hayatiyeti bakımından bunların hepsinden önemlisi şudur: Türkiye''nin kurtulup çağdaş uygarlığa geçebilmesi için yeğane çare olan Devlet Reformu''nu gerçekleştirmesi, hatta böyle bir fikir sahibi bulunması, kesinlikle imkansızdır.
Sonbahar yaklaşırken
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Temmuz, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ekim ayında yapılacak Anayasa tadili sonuçları yalnız hükümeti değil Türkiye Büyük Millet Meclisi''ni de etkileyecektir. Hatta Türkiye''nin nereye doğru gittiğinin açık göstergesi olacaktır. Ya statükoyu, ya çağdaş uygarlık düzeyini tercih edeceğiz. Ya Avrupa düzeninden kopacak, yahut yavaş ve gevşek davranmak illetiyle malul bulunsak bile Avrupalılığımızı vurgulayacağız.
Ekime kadar ekonomik krizin sıcak periyodunu atlatmamız, faizi aşağıya çekebileceğimizi göstermemiz gerekir. Kıbrıs konusunda müzakere masasına dönmemiz şarttır. Aslında hiç de karmaşık olmayan anayasa tedilini başarabilirsek yeniden ümitler yeşerecektir.
Anayasa konusunda akamet (iktidarsızlık), Meclis''in saygınlığını ve demokrasi inancını vurur. Teknokrat hükümet isteyenlere gün doğar. Geçmişte teknokrat tipi demokrasi kesintileri buna benzer siyasi hatalar üzerine baş verdi. Biz Türkiye Büyük Millet Meclisi''nde kendi
bindiği dalı kesecek hiçbir parti grubu hiçbir milletvekili bulunacağını tasavvur edemiyoruz. Aksi takdirde Yüce Meclis, geri zekalılara yapılan muameleye maruz kalır. Zaten teknokrat hükümet istemenin manası budur.
TBMM Ekim ayında yeni bir kompozisyonla çalışmaya başlayacak. Fazilet Partililer iki ayrı grup halinde hareket edecekler. Muhtemelen önümüzdeki aylarda iki parti oluşturacaklardır.
Anayasa tadilinde başarı, hele geniş kapsamlı bir başarı demokrasinin zaferi olur. Dış dünyada da böyle algılanacaktır. Avrupa Birliği ile birçok engelimizi ortadan kaldıracaktır.
Kabine revizyonu ve bakan sayısının
azaltılması ise doğrudan hükümetin daha açık ifadeyle koalisyonun 3 liderinin elindedir. Meclis açılmadan yapılırsa hükümet sonbahara güçlü girer. Aksi takdirde bir kat daha gücünü yitirmiş olur. Bakalım Cumhuriyet Hükümeti temmuzun son yarısı ile ağustos ayını değerlendirebilecek midir? Böyle bir kapasitesi mevcut bulunup bulunmadığını göreceğiz..
Teknokrat krizi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Temmuz, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Teknokrat hükümetin şayiası bile doları 1.6 milyona yükseltti. Farz-ı muhal böyle bir güdümlü hükümet kurulsa dolar 2.5 milyondur. Gene böyle bir hükümet, doları 5 milyondan teslim ederek müddetini tamamlar. Zerre kadar şüphe etmeyiniz.
Şakası bile latif değil sevgili okuyucularım. Ama bize göre, birçok etken içinde, evvelsi günkü patlamanın birinci sebebi, teknokratlar geliyor söylentisinin yayılması, hatta sadece teknokratlar gelsin mi? münakaşasıdır.
Bu şayia, geçen sonbaharda ortaya atıldı. Bir yıla yakındır. Az sayıda kişinin kulağına erişti. Kriz büyüdükçe, her kesimin duyacağı yaygınlığa erişti.
Halkımızın çoğu teknokrat gibi Frenkçe bir kelimenin manasını bilmediği için, olağan dışı bir yaratık falan sanıp dehşete kapıldı! Bizim kendimize mahsus siyasî terminolojimizdeki anlamını belirtiyorum. Teknokrat hepimizin tanıdığı memur zümresinden, kendisini bürokrat, sonra yüksek bürokrat diye sunan kişiler arasından çıkar. Kendilerinden -hâşâ- keramete benzer icraat ve reform beklenir. Ancak 1960''tan bu yana ister istemez şahit olduğumuz bu teknokrat tipi bakanların tamama yakını, normal şekilde yani seçimle gelerek hükümete giremeyen, dehadan nasipsiz, politika bilmez, ancak kendilerini güçlü mihraklara yutturmanın ustaları kişilerdir. Hiçbir şey yapamadan, isimleri unutularak gelip geçerler.
Halkımız, Meclis''ten çıkmış, ancak zaruret halinde Meclis dışından en fazla iki, bilemediniz üç bakanla takviyesi mümkün, tecrübeli ve bakanlığa ehil (ministrable) politikacılardan oluşan bir hükümet ister. Teknokrat dehşeti, ancak dolar ve faiz fırlatır. Bizi milletlerarası demokratik kuruluşlardan kovdurur. Milyar dolar değil, zırnık kredi bulamayız. Ancak geçirdiğimiz krizde doların patlamasının belirli kişileri zengin ettiği hususunda, hükümetle mutabıkız.
Liderlerin, hiç politik ve yasama tecrübesi bulunmayan, sıradan halk temsilcileri milletvekillerini bakan yapmakta ısrarları, teknokrat senaryoları yazılmasının zeminini oluşturmuştur.
Ara rejim
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Temmuz, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yaşadığımız büyük kriz, Üçlü Koalisyon''un akıl almaz siyasi hatalarının neticesidir.
Ancak bu neticenin alternatifi, ara rejim, teknokratlar hükümeti gibi formüller değildir. Alternatif, Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin içinden çıkar. Meclis kompozisyonu ise, halk oylaması ile olur.
Farz-ı muhal ara rejimde hükümet, Washington güdümlü olacaktır. Türkiye bunu kaldırmaz. Zaten Avrupa da kaldırmaz. Böyle bir hükümet, asla radikal reformlar yapamaz. Sadece bu iddia ile koltukları paylaşır. Belirli menfaat gruplarına bağlanır. Kaldı ki, Meclis''imizde bulunamıyan değerlerin bürokrasimizden çıkartılacağını kabul etmem. Tabii böylesine bir arayışa düşülmesinde suç, açık şekilde liderlerdedir. Bundan böyle milletvekili ve bakan seçerken önce şaibesiz, sonra politikaya yetenekli, nihayet gerçekten değerli ve işe yarar kişileri öne çıkartmaları gerekir. Aksi takdirde partilerini daraltırlar. Kendi başlarını da belaya sokarlar.
Washington''dan emir almak başka şey, Avrupa Birliği ilkelerine uyum sağlamak bambaşka bir şeydir. Bu uyumdan kaçınılmıştır, korkulmuştur, kaytarılmıştır, kıvırtılmıştır. AB''de milli onuru zedeliyecek bir durum yoktur. Olsa idi Almanya, Fransa, İngiltere ve diğer bütün üyeler kabullenmezlerdi. Türkün milli onuru, Alman''ın, Fransız''ın, İngiliz''inkinden ne daha fazla, ne daha azdır. Türk milliyetçiliğinin şiarı budur. Onlardan fazla onur iddiasıyle Türk''ü yoksullaştırmak, çağdan koparmak değildir. 2500
dolar p.c. gelirle milli menfaatlerin savunulması güçtür.
10 yıl önce yakasını Moskova sultasından ve berbat rejiminden kurtarabilmiş ülkeler derecesinde AB ilkelerine uyum sağlayabilse idik, ABD ile ilişkilerimiz daha düzgün, samimi ve dostça olacaktı. Ara rejim gibi küçültücü arayışlara düşmiyecektik.
Yaklaşan sonbahar, Türkiye Cumhuriyeti''nin geleceği için belirleyici olacak. Sadece Meclis''te grubu bulunan 6 parti liderinin rejimin nereye gittiğini görebilmeleri gerekir.
.
.Bahçeli''nin nutku
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Temmuz, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Milliyetçi Hareket Partisi genel başkanı ve başbakan 1. yardımcısı Devlet Bahçeli, Bursa nutkunda şunları söyledi: Türkiye''de ekonomik krizi derinleştirerek ve şartları ağırlaştırarak siyasî sistemi değiştirmek isteyenler vardır... Demokrasi bir kültür ve bilinç meselesidir... Demokrasi, zor dönemlerde vaz geçilerek askıya alınması düşünülebilecek bir siyasî rejimin adı değildir...
Nitekim, demokrasi tarihimizin en önde gelen isimlerinden olan Süleyman Demirel demokrasi içinde çare tükenmez ünlü temel ilkesini vaz etmişti. Demirel, 1974''ten beri, MHP''nin kurucusu Alparslan Türkeş''in yakın dostu idi.
Biz Bahçeli''nin sözlerini millî bir ikaz (uyarı) mahiyetinde algıladık. Yetkileri kuşa çevrilmiş Türkiye Büyük Millet Meclisi... Ekonomik krizin leş kargaları... Yetmezmiş gibi bir de teknokratlar (ne demekse!) hükûmeti... Türkiye, medenî dünyaya rezil olmanın, küçük düşmenin arifesindedir.
Sayın Bahçeli, demokrasiyi savunurken âşikâr ettiği kesin inanç ve bilincini, samimi ve heyecanlı yaklaşımını, Avrupa Birliği için de sergilemelidir. İş işten geçmeden, Türkiye Devleti geri sıralara, başka kıt''alara kayıp gitmeden, bu konuda çelikten irade oluşmalıdır. Ne zaman anlıyacaksınız: Başka çaremiz yoktur.
Alparslan Türkeş dostumun kesin kararı AB ve çağdaş milliyetçilik. Şehir ve büyük şehir kitlelerine ulaşmaktı. Aksi taktirde MHP''nin bir Orta Anadolu kasaba partisi çizgisine geriliyeceğini ve itileceğini anlamıştı.
Büyük şehri alan iktidar olur. Bunun için Merkez Sağ''a kaymak, yerleşmek, onu kazanmak gerekir. Bütün büyük kültürler -istisnasız- büyük beldelerde oluşmuştur. Folklor, yüksek kültür değildir, emsali yoktur. Türk milliyetçiliği, bu zihniyetle bir açılım bekliyor. Her partinin gözü Merkez Sağ''ın üçte iki oyundadır.
İnce uzun yolun neresindeyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Temmuz, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği üyeliği için Brüksel''e resmen müracaat ettiğimizden bu yana 12 yıl geçti. Başbakan Turgut Özal ince uzun bir yola girdik demişti. Zira vaktiyle AB üyeliği için Yunanistan''la beraber ve İspanya ile Portekiz''den çok önce davet edilmiştik. Yunanistan davetin üzerine atladı. Biz 10 yıl müddet (?!) istedik. Bu gelişmeyi Özal, en acı şekilde hatırlıyordu, o zaman Devlet Planlama Müsteşarı idi. Bugün o ince uzun yolun hâlâ başlarında bir yerdeyiz. Allahım! Tarih boyunca kaç cihan imparatorluğu kurabilen bu millet, nasıl bu hâle düştü? Türkiye Cumhuriyeti''ni kurarken tek hedef olarak muâsır medeniyet seviyesini gösteren Atatürk''ün anlı şanlı, atılımcı ve reformcu devleti, çeyrek asır önce, iktidarda muhalefette bütün partileri, resmî ve özel kurumları ve kuruluşları, üniversiteleri, basını, akl-ı evvelleri ve geri zekâlıları ile, AB üyeliğine 10 yıl için özür diledi.
1914 savaşına girmemiz hariç, Türk devletinin bütün 20. yüzyıl boyunca yaptığı en büyük tarihî ve kahredici hatadır. Bir fark ile: 1914 harbine bizi sadece 3 akılsız devlet adamımız emr-i vaki ile sokmuştu. Geri kalan bütün imparatorluk yöneticilerimiz, savaşa girmeye karşı idi. Bir akıllılık yapabildik: Sosyalist blok (Sovyetler ve peykleri) dağılmadan önce liberal ekonomiye geçtik. Sonraya kalsa idik, bugün p.c. 1.000 doların kavgasını yaşardık. Buna rağmen bugünki liberal ekonomimiz, marksist Çin''dekinden daha devletçidir. Yabancı sermaye celbinde Çin''den bin kat gerideyiz. Özelleştirmede Bulgaristan''dan pek çok uzaktayız. Zira kırtasiyecilikte dünya birincisiyiz. Öyle bir bürokrasimiz ve teknokrat kadromuz var ki, proje üretmekteki tembelliği ve beceriksizliği, deprem dolayısıyla bize tahsis edilen 1 milyar doları kadük hâle getirdi. Az gittik, asla uz gidemedik. Dere tepe düz hiç gidemedik. Bu yazımızı demokrasiyi oyuna getirmek için proje (!) hazırlayanlara ve çağdaş uygarlık düzeyinin ta kendisi olan Avrupa ilkelerine direnenlere ithaf ediyorum. Lütfen kabûl buyursunlar!
Partilerimiz çeşitleniyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Temmuz, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Partilerimizdeki çeşitliliğe maşaallah! Hepsi seçmece... Vatandaş -vakit halûl edince- birini seçip oyunu atacak.
Partiler demokrasisidir. Partisiz demokrasi mümkün değildir. Millî iradeyi, partilere atılan oylar oluşturur ve başka hiçbir faktör oluşturmaz.
Demokrasi dediğimiz ve daha az kusurlusunu bulamadığımız rejim, Anglo-Amerikan (İngiltere ve ABD) kökenlidir ve başlıca iki partiye dayanır. Partilerin biri gelir iktidara yerleşir, diğeri gider muhalefete geçer. 1946''dan 1960, bir nisbette 1980''e kadar bizde de böyleydi. Merkez Sağ ve sosyal demokrasiye dayanan Merkez Sol yanında küçük partiler, sistemi bozmuyordu.
Hele 1990''lı yıllarda parti enflasyonu başladı. Seçim barajımız hiçbir demokraside görülmeyen yüksekliktedir (yüzde 10). Bu sebeple 1995 seçimlerinde MHP ve 1999''da CHP gibi iki köklü parti, Meclis dışı kalabildi. Şimdi önümüzdeki seçimlerde bu tehlikeden masûn hiçbir parti yoktur. En umulmadık parti barajı aşamıyabilir.
Meselâ bir kaç parti yüzde 10''a çok yakın, fakat yüzde 10''u geçemiyen oy alır. Bu oyların hepsi keenlemyekûn sayılacak, hesap dışı bırakılacaktır. Bu suretle geçerli oyların yarıya yakını bile barajı aşamıyabilir. Geriye kalan ve baraj geçen yüzde 50 oy, yüzde 100 muamelesi görerek milletvekili çıkarır.
Onun için barajın hiç olmazsa yüzde 8''e düşürüleceğini sanıyorum (yüzde 8''le 95''te MHP ve 99''da CHP Meclis dışında kalmazdı, ama 99''da Çiller seçim bölgesinde kaybederdi.)
Herkes askerî rejimden kalma seçim ve partiler yasalarından yakınıyor. Fakat hiçbir parti istediği değişiklikleri söylemiyor. Tek milletvekili dar bölge gibi trilyonların havada uçuşacağı sistemleri savunanlar bile var. Bakalım sonbaharda ne olacak...
IMF ve MHP
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Temmuz, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Geçtiğimiz haftanın sonunda iki önemli misafir kabûl edip uğurladık. Fransa Dışişleri Bakanı Hubert Vedrine (Über Vedrin), medyaya çok da yansımayan ricalarda bulundu. İstediği cevapları alabildiğini sanmıyorum. Neyse İsmail Cem''le beraber bir yattan denize girdi, serinliyerek ülkesine döndü.
İkinci misafirimiz, ilki derecesinde önemli değildi. Ama bizim için çok ağırlıklı idi. Bütün dikkatlerin üzerinde toplandığı bu zat, IMF 1. Başkan Yardımcısı Stanley Fischer (Stenli Fişır) idi. Aslen iktisat profesörü bir bankacı (soyadı Alman asıllı olduğunu gösteriyor.) Evvelki yıllarda da Türkiye''ye gelmişti. Ankara''da ve İstanbul''da ağzından çıkan her kelime değerlendirildi. IMF''nin ikinci adamı Fischer, Amerika''ya dönünce hemen emekliliğini isteyecek. Dostu Kemal Derviş gibi... Ancak Fischer''in politikaya girmesi bahis konusu değil.
Fischer''in bize göre en mühim sözü Türkiye Avrupa''nın bir parçasıdır. Asya''ya uzanır. Orta Doğu''nun üst tarafındadır veciz teşhisidir. Pek çok insanımız, bu Türkiye tarifinin manasına henüz akıl erdirebilmiş değildir.
Fischer''in Dr. Devlet Bahçeli ile mülâkatı şahane geçti. Başbakan 1. Yardımcımız, halkımızı rahatlattı, fazlasıyle ürkek piyasamızı yatıştırdı. Çok memnun kalan Prof. Dr. Fischer, Bahçeli''yi Amerika''ya davet etti. Devlet Bahçeli''nin ilk fırsatta Amerika''yı ziyareti gerekiyor (bu fikrimizin Fischer''in davetiyle ilgisi yok.)
Daha 17 ay IMF ile baş başa yaşıyacağız. Anlaşmamız 2002 yılı sonunda bitiyor. O zamana kadar mutabık kalınan program uygulanacak. AB normları paralelinde yapacağımız reformlar nisbetinde işimiz kolaylaşacak. Aksi takdirde, yokuşa sürülmekte devam edeceğiz ama bu milletin artık yokuş çıkacak hâli kalmadı gibi...
Türkiye, asrın en sıcak yazlarından birini yaşıyor. Parmaklarım, tuşlara zor basıyor. İnşallah letafetli, serin bir sonbahar bekliyoruz
Küreselleşme ve biz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Temmuz, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Küreselleşme, çağımızın egemen ekonomik sistemidir. Pan-Americana diye tarifi mümkünse de, Avrupa Birliği, aynı sistemin parçası olmasına rağmen, ABD üstünlüğünden sıyrılmak gayretindedir. Japonya''yı da unutmamak gerekiyor.
Küreselleşme''nin hedefi, toplumların refahıdır. Bu refahın, liberal bir ekonomiye ve şahsî teşebbüse dayalı olarak sağlanacağı ileri sürülüyor. ABD, AB ve Japonya''nın, tarih boyunca hiçbir millet için asla tasavvur edilemiyen zenginliğe ve tüketme yeteneğine ulaşmaları, hiç değilse, yeni yüzyılın ilk yarısında bu sistemin süreceğini gösteriyor. Vây bu sistemin dışında kalanlara! demek mümkündür. İster hoşumuza gitsin, ister gitmesin.
Tabiatiyle bu düzenin karşıtları vardır. Karşıtların haklı tezleri de geçerlidir. Zengin devletlerde gelir dağılımının bozukluğundan ve yoksul ülkelerin gittikçe fakirleşip borçlanmasından yakınıyorlar.
Küreselleşmenin dayandığı yönetim biçimi tektir: Demokrasi. Petrol zenginleri dışında refaha ulaşmış bütün devletler, demokrasiyi bütün ayrıntıları ile uyguluyorlar. Bir iki istisnası ile, yoksul ülkelerde ise demokrasi de oluşamıyor.
Demokrasiye adapte olmakta çok zorlanan Çin ve Rusya, aralarına bir kaç Ortaasya cumhuriyeti de alarak, küreselleşenlere alternatif kuvvet teşkiline çalışıyorlar. Bu ümitsiz teşebbüsün Türkiye''de bile taraftarları var. Zira en iyisine tâlib olamamak, tarihî hastalığımızdır. Çeyrek asır önce nice Marksistimiz, Leninistimiz, Stalinistimiz, Troyçkistimiz, Maoistmiz, Titistimiz (Titocu), genç okuyucularım inanmakta zorluk çekerler, hattâ Enver hocacımız vardı. Avrasya politikamız elbette yürüyecektir. Ancak burada misyonumuz, Orta Asya''yı Uzak Doğu''ya değil, Avrupa''ya yakınlaştırmaktır.
AB elbisesinin Türk''ün ölçülerine çok dar veya pek bol geldiğini savunarak, tam Amerikancılık veya tersi biçimde üçüncü dünyacılık iddiasıyle statüko devam ettirmek isteyenler, Türkiye''yi tarihî hedefinden saptırmak, Avrupa''dan dışlamak veya dışlatmak için çalışıyorlar. Türk insanını 3300''den 2200 dolar fakr-ü zarûretine çeken zihniyet. 1000 dolara düşürmek için, deccâle zil çalıyor!
Politika ve din
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Ağustos, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ilk defa olarak laiklik ve din-devlet ilişkileri konusundaki kararını, kapatılan Refah Partisi hakkında verdi. Pratik bakımdan kararın anlamı, Prof. Erbakan''ın daha bir müddet Saadet Partisi''nin resmen başına geçemeyeceği, otoritesini dışarıdan sürdüreceği, Recai Kutan''ın genel başkanlığının devamıdır.
Siyasî bir değerlendirmeye gidersek: Türkiye''de, dini -takıyye şemsiyesine sığınarak da olsa- referans gösteren bir parti gayri meşru sayılacaktır. Aynı şey, bir kavim adına bölücülük iddiasında bulunan partiler için de geçerlidir. Avrupa Mahkemesi''nin kararı -hangi açıdan bakılırsa bakılsın- bu konuda hukukumuzu destekleyecektir. Ama aynı mahkemenin HADEP hakkında bambaşka istikamette karar çıkarması ihtimali gözardı edilemez.
Sürekli askerle çekişen ve devletin temel ilkeleri ile çelişen, bu sebeplerle icraya katılmaları caiz bulunmayan partilerin Türk politik hayatına faydaları olmaz. Bir ana muhalefet ki, iktidar alternatifi sayılmıyor, aksine siyaseti tıkar.
Bugünkü durumu böyle görüyoruz. Tarih perspektifi olmayanlar, içinde yaşanagelen şartların sürüp gideceğine inanırlar. Bu yanlış kanaat, statükoculuğun kaynaklarından biridir. Yakın gelecekte, artık marjinal duruma düşmüş aşırı sağ ve aşırı sol her iddiada bulunan grubun parti kurabileceğini, Meclis''e de girebileceğini görmek mümkündür. Ancak bu karakterdeki partilere icrada, yani hükûmette yer verilmez. Zira ideolojileri bakımından millî sayılmadıkları için, devlet sırlarını paylaşamazlar. Bu akım mensuplarının hiç unutmamaları gereken bir üstün faktör vardır: Gerek devlet, gerek demokrasi, her hâl-ü kârda, her şartta kendini savunur.
Dinimize gelince... Siyasetten arındığı nisbette gelişecektir. Yalnız inancımız bakımından değil, aynı zamanda yüce Türk kültürü bakımından da dinimiz, asla pas geçilemez. Din üzerindeki bazı yasaklar, demokrasimiz ilerledikçe kalkacaktır. Bir de İslâm''ı, Arab''ın, Acem''in değil, Osmanlı''nın anladığı üslûba dönüştürmemiz şarttır.
Eylül beklentisi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Ağustos, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
17 Eylül''de Türkiye Büyük Millet Meclisi açılıyor. Önümüzdeki bir buçuk ay içinde Meclis''e dahil ve Meclis dışı partilerimizde ve parti teşebbüslerinde epey değişiklik bekleniyor. Eylülde, TBMM, Anayasa''nın 37 maddesinin tadilini Anayasa Komisyonu''nda müzakereye başlayacak. Türkiye''nin hayatiyeti bakımından en önemli konu budur. Zerre kadar mübalağa etmiyoruz. Birinci önemi, -tastamam değilse bile- büyük ölçüde -imza koyduğumuz- Kopenhag Kriterleri''ne uyum sağlamamızdır. Avrupa devleti olduğumuzu âşikâr kılacağız. Üçüncü dünyaya itilmiş zavallı ülkeler arasında bulunmadığımızı vurgulayacağız. İkincisi, TBMM, milletin kendisine verdiği -hiçbir makam, kişi ve kuruluşla paylaşılamaz- mutlak iradesini açıklayacaktır. Bu gerçeği göremeyen milletvekilini ben, politikacı kabûl etmem, milleti temsil yeteneksizliğini küçümserim. Türkiye Cumhuriyeti''nin ilk sivil anayasası belirmeye başlayacaktır. Demokrasi yolunda az şey değildir. Korkumuz, herhangi bir partinin şart koşmak, taviz koparmak isteyerek mutabakatı bozması ihtimalidir. Milletin haklarını savunmaktan âciz böyle bir grup baş verirse, seçimlerde oy alamaması için çalışmak, her vatandaşın boynunun borcudur. Bu takdirde, zaten birçok yetkisine el konulmuş TBMM''nin saygınlığını savunmak zorlaşacaktır. Partiler, aynı gemide yol alırlar. Onulmaz ve onarılmaz kavgalardan kaçınmaları gerekir. Seçmen, kavgacı partileri ve liderleri cezalandırıyor. Kaldı ki, ne zaman olacaksa, seçimlere parti ittifakları ile girilecektir. En umulmaz partiler ittifaka gideceklerdir. Her hâl-ü kârda önümüzdeki sonbahar, yalnız ekonomimiz için değil, siyasî hayatımız için de belirleyici olacak.
E - mail: yilmaz.oztuna@ihlas.net.t
ANAP''ın 7. Kongresi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Ağustos, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Anavatan Partisi''nin 7. Kongresi epey yankı yaptı. İyi düzenlenmişti. Demokratik bir platform oluşturulmuştu. Bu sahanın üstadı Mustafa Taşar''ın başarısı idi. Mesut Yılmaz, şahsı üzerindeki eleştirileri serinkanlılıkla dinledi.
Yılmaz''ın genel başkan seçileceği kesindi. Nitekim Lütfullah Kayalar''ın güzel konuşması 260 oyu aşamadı ki, bu oylara, kim olursa olsun Yılmaz''a karşı çıkacak adayı desteklemeye kararlı bulunanlar da dahildir. Kayalar dışındaki 3 ANAP''lının adaylığı ciddiyet taşımıyordu.
Yılmaz''ın 75 dakikalık konuşması ilgi çekti. Dikkatle dinlendi. Önemli şeyler söyledi. Türkiye''yi çağdaşlaştırma zorunluluğunun, ANAP''ın misyonu olduğunu vurguladı. Avrupa Birliği konusu koalisyonda zaten ANAP''a ve Yılmaz''ın şahsına verilmiştir. Ama Türk''ün dönüm noktası ve Türkiye''nin kaderi bu misyon için, daha geniş bir irade gerekir. Bu iradenin ANAP''ta ve Yılmaz''da bulunduğu bile münakaşa konusudur.
ANAP, deha sahibi bir devlet adamı olan Turgut Özal''ın şahsî eseridir. Tarihçi sıfatıyle kanaatimiz budur. Mesut Yılmaz, başta Özal, bu satırların yazarı dahil, hakkında büyük ümitler beslenen, genç bir politikacı idi. Bu ümitler gerçekleşmedi. Sanıyorum yeteneksiz yakın çevresi ve danışmanları vardı. Çankaya gibi asla sonuç vermiyecek bir tutku, Yılmaz''ı yanlış davranışlara itti. Berbat listeler yapıldı. 80''li yıllarda Türk devletine başarılı, hattâ parlak bir dönemeç sağlayan Özal''ın muhteşem partisi bugün iyi durumda değildir. Tek tesellisi, iyi durumda bulunan başka bir parti bulunmadığından ibarettir.
Yönetimi nasıl düzenlediğini ve hükûmetin ANAP kanadında nasıl bir revizyona gideceğini gördükten sonra, Yılmaz''ın başarı şansı üzerinde daha net tahminlerde bulunmak mümkündür.
Mesut Yılmaz''ın Cumartesi nutkundaki en önemli ve radikal bölüm, Türkiye Cumhuriyeti''nde Millî Güvenlik anlayışını eleştiren cümleleridir. Bize göre Millî Güvenlik Kurulu''nda konuşulsa daha iyi olurdu. Zaten eninde sonunda konuşulacaktır. Ancak üslûbu ve şartları vardır.
.Kriz bir komplo mu?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Ağustos, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bir kısım insanımız, yaşadığımız büyük ekonomik krizin kendi şartları içinde oluşmadığına, dış kaynaklı ve antitürk bir komplonun neticesi bulunduğuna inanıyorlar. Tam inanmayıp, inanmakta fayda görenler de var.
İşte size ünlü komplo teorilerinden biri ki, bu inanç revaç görürse Türkiye''de bütün sistem yıkılabilir. Hem siyasî rejim, hem ekonomik sistem hem dış politika, hem Türkiye dediğimiz devletin tarihî seyri...
Bizde ekonomik kriz çıkartmakla itham edilen ülkeler, ABD ve Almanya''dır. Niçin? Komplo teorisyenlerimize göre, Türkiye''yi yumuşatmak, hizaya getirmek için! Hizaya gelirsek ne olacak? Kıbrıs''ı bırakacağız, Avrupa Ordusu için NATO vetosu tehdidimizden vazgeçeceğiz, Ege''de Yunan''a sert çıkmıyacağız, özelleştirme yaftası altında varlığımızı Batılılar''a ucuza vereceğiz vs. vs. vs... Sevr şartları ile zorlanacağımızı, Kürdistan ve Ermenistan için taviz isteneceğini iddia edenler bile var.
Biz kesin olarak söylüyoruz ki, ABD ve AB, Türkiye''yi krizden çıkarmaya uğraşıyor. Niçin mi? Komplo teorisyenlerinin tayinle gelecek bürokrat hükûmeti kurup, Avrupa sisteminin başına belâ açmamızdan korktukları için. Bu mütalaamız, Kıbrıs''ta bizden taviz istenmiyeceği manasına gelmez. Batı''nın çok kudretli bir Türkiye arzu etmediği de ortadadır. Yeniden Osmanlı''ya benzer bir güç oluşturmamızdan, bütün komşularımız gibi, Batı âlemi de çekiniyor. Kendilerinin Osmanlı''nın elinden alıp bir ve yarım asır yönetemedikleri üç kıt''aya yayılmış benzemez bir coğrafyada Türk''ün nasıl yüzyıllarca kalabildiği bugün Batı''nın bütün ilim ve siyaset organlarında çok büyük harcamalar yapılarak inceleniyor.
Ekonomik krizin suçluları IMF''dir, hükûmetimizdir, yüksek bürokrasimizdir, dışarıda milyarlarca dolar bulunduran özel sektörümüzdür, TL yerine bakkaldan peynir alır gibi döviz gişesinden dolar toplayan halkımızdır. Ve başka faktörler de mevcuttur. Bu hatalar, teknokrat hükûmetle, sistemi bozmakla falan çözümlenmez. O biçim modeller bizi p.c. 1000 dolara indirger ve Türk''ü fülûs-i ahmere muhtaç kılar.
Partilerde gelişmeler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Ağustos, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ANAP kongresinin yankıları devam ediyor. ANAP, seçimlerden 4. parti olarak çıkabildi. Ancak Özal''ın Türkiye''de büyük dönüşüm gerçekleştiren partisi bulunması, koalisyon ortaklığı, Yılmaz''ın üç defa başbakanlık yapması gibi faktörler, ANAP''ın ağırlığını sağlıyor.
Mesut Yılmaz''ın Ulusal Savunma Kavramı''nı ortaya atması dikkat çekti. Türk Silâhlı Kuvvetleri, Türkiye''nin yenileşme ve inkılâp hareketlerinde öncülük etmiştir. Gerek imparatorluk, gerek cumhuriyet dönemlerinde böyledir. Şimdi 21. asır dünya düzeninde uyum zorluğu çekmesi mümkün değildir. O halde endişe nereden geliyor? Endişe, 1960, 1971 ve 1980''de üç defa müdahalesinden ve demokrasiyi kesintiye uğratmasından kaynaklanıyor. Ancak bu olaylar tarihe karıştı.
Haftaya ANAP ve Yılmaz gündemden düşecek, Yenilikçiler ve Recep Tayyip Erdoğan partilerini kurarak manşete yükselecektir. Bize, Fazilet Partisi''nin Erbakan''dan ayrılmak isteyen bölümü gibi görünüyor. Yenilikçi olduklarını, bizim de anlıyabileceğimiz açıklıkla anlatabilirlerse, fikrimizi tadil, hattâ tashih ederiz.
Bu arada artık kabine revizyonuna gidileceğini, hattâ bakan sayısının makule indirileceğini söyleyebiliriz. Her iki değişim, ümit uyandıracak, böylece Eylül sonunda Türkiye Büyük Millet Meclisi''ne girilecektir.
Anayasa''nın kapsamlı ve anlamlı tadilinde başarı, demokrasimizi güçlendirecek, Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin saygınlığını arttıracak, dış itibarımızı yükseltecek, Türkiye Cumhuriyeti''ne çağdaş ve lâfla değil gerçekten Avrupa devleti görüntüsü verecektir. Birçok müşkülü çözecek, başka çözümleri kolaylaştıracaktır. Başarısızlık hâlinde sistem yara alacak, teknokratlık iddiaları canlanacak, partiler de, liderleri de zarara uğrayacaklardır.
Gerçekte bir finans (para) krizi olan ekonomik çöküntünün önü alınmış gibidir. Politika hayatımız canlıdır. Kayıplarımızı telâfi edebilmemiz için asgarî akıl ve vatanseverlik yeterlidir.
Millî güvenlik meselesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Ağustos, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Köklü devletlerde silâhlı kuvvetlerin büyük ağırlığı vardır. Ordu, Türkiye kadar Birleşik Amerika ve Fransa''da da etkilidir. Ancak bu etki Washington ve Paris''te hissedilmez. Zira çok derindedir maharetle örtülmüştür. Politikacı, subayını halka şikâyet etmez. Subay da açık cevaplar yayınlamaz.
Batı''da hayretle karşılanan bu alenî çekişmenin sebepleri üzerinde düşünmek gerekir. Birincisi, laiklik ve bütünlük karşıtlarının 1980''den sonra çok güçlenmeleridir. Bu hususta silâhlı kuvvetlerden taviz beklenemez, kim bekliyorsa hayal kırıklığına uğrar. Dünyaya nizam veren büyük demokrasilerde laiklik ve bütünlük karşıtlığı yoktur. Türkiye''de mevcuttur ve devlete ağır zararlar vermiştir.
Diğer bir sebep; sivil otoritenin askerle temas yetersizliğidir. Savunma Bakanının Batı''daki fonksiyonu bizde yoktur, gerekli teması sağlıyamaz. İstisnasız her şeyden sorumlu bulunan başbakanın, kendisine karşı sorumlu Genelkurmay Başkanı ile sürekli irtibatta olması gerekir. Anlıyabildiğimiz kadarıyle ancak ayda bir defa bir araya geliyorlar ve bu da ikili bir görüşme değildir.
Diğer bir sebep, iktidarın siyasî otorite zaafıdır. Devlet hayatı boşluk kabûl etmez, oluşan boşluk mutlaka başka güçler tarafından doldurulur. Bizde silâhlı kuvvetler, yüksek yargı organları, iş adamları, medya, boşluklara yerleşmiştir. Anayasamız buna müsaittir. Siyasî otorite, öylesine pestenkerânî konulara boğulmuş ve tıkanmıştır ki, bunun farkında bile değildir. Millî iradeyi tek başına temsil yetki ve görevini unutmuştur. Kendisine ait pek çok sorumluluğu başka organlara bırakmanın rehaveti içindedir.
Nihayet silâhlı kuvvetlere, daha açık ifadeyle subaya müteveccih hem de kapital bir eleştiri hiç bir demokraside parti kongresinde yapılmaz. Aksi takdirde açık ve sert cevap hakkı doğar. İngiltere''de bile bu konular kapalı kapılar ardında konuşulur. Politikacı, meşru zeminleri kullanmasını bilmek durumundadır. Son olayda Genelkurmay''ın yayınladığı tebliğ, bu vesileyle bazı gerçekleri de vurgulamıştır. Bu hususu pas geçmek ve geçiştirmek isteyenler, yanılırlar, yanlış yaparlar.
Tansiyonu mutlaka düşürmelidir
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Ağustos, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın Mesut Yılmaz''ın, ANAP 7. Kongresi''nde Millî Güvenlik konusundaki beklenmedik çıkışı ile yükselen tansiyon, derhal ve hemen düşürülmelidir. Üçüncü bir krize zemin hazırlayabilecek her türlü çıkış, Türkiye Cumhuriyeti''nin yüce menfaatlerine aykırıdır. Kazanan taraf olmaz. Zaten devlet bir bütündür. Taraflar biçiminde bir görünüş zararlıdır, kabûl edilemez.
Mesut Yılmaz''ın Millî Güvenlik gibi en demokratik ülkelerde bile kapalı kapılar ardında konuşulan bir konuyu, bir parti kongresinde dile getirmesi yanlıştı. Üstelik üslûp sertti. Bir yerlere, bir zihniyete çatma havası vardı. Böylesine, millî sıfatıyla anılan bir konuyu sendrom diye nitelemek bile hatalı idi. Zemin derecesinde zamanlama da yanlıştı. Sıradan bir bakanın veya bürokratın alelâde bir cümlesinden ürken piyasada olumsuz algılanabilirdi. Türkiye''nin lüzumsuz fanteziler uğruna yeniden milyarlarca dolar kaybı ihtimali, kesinlikle göze alınamaz.
Üç defa başbakanlık yapan bir politikacının bu çıkışını, daha televizyonda o cümleleri söylerken, hayretle karşılamıştık. Zira askerin cevapsız bırakmayacağı âşikârdı. Böyle bir konuyu ancak Başbakan, ikili olarak Genelkurmay Başkanı ile konuşur. Mesut Bey ise başbakan değildir. Sistemi bozmamak gerekir. Demokrasi, sistemler, hattâ üslûplar üzerine kurulmuş bir rejimdir. Elbette son söz siyasî iktidarındır. Fakat halk önünde, medya vasıtasıyla münakaşa zararlıdır. Hiç de iyi sayılmayan milletlerarası imajımızı daha karartır. Vatandaşın bir kat daha rahatını kaçırır.
Sayın Yılmaz''ın konuşmasında laiklikten ve bütünlükten asla taviz verilmeyeceğini vurgulaması yerinde idi. Bu vurgulama her vesileyle yapılmalıdır. Aksi takdirde ANAP Genel Başkanı''nın zaten maksadı aşan konuşması son derecede hayırsız tefsirlere uğrayabilirdi. Kaldı ki, askerimizi incitecek hiçbir söz, milletimizde tasvip görmez. Ancak milletimizin, askerin politikaya girmesinden ürktüğünü de unutmamak gerekir. Askeri politikaya zorlayan tutum, beceriksiz siyasetçilerin eseridir.
Bu münakaşa olmamalı idi. Üzerinde durulmamalı, unutulmalı ve unutturulmalıdır. Türkiye verimli, müsbet, sevindirici, onarıcı icraat bekliyor.
Demirel ve "Turan"
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Ağustos, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türk milliyetçiliğinin olmazsa olmaz temellerinden biri, dünyadaki bütün Türkler''le her alanda ilgilenmek, en sıkı işbirliği sağlamaktır. Bu ülküye Turancılık denmiştir. Enver Paşa''nın -maazallah- uyguladığı şekliyle değil, Atatürk''ün anladığı tarzda Turancılık... Demirel, bu anlayışı şöyle ifade etmiştir: Biz (Türkiye) Türk cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarının devamını istiyoruz ve başka hiçbir şey istemiyoruz...
Orta Asya, Kafkasya, Balkanlar... Adriyatik''ten Çin Seddi''ne... Coğrafya ve tarihten nasipsiz insanların bazan dalga geçtikleri bu tanım, Türk âleminin ilmî tarifidir ve -Demirel''in tabirini kullanalım- başka hiç bir şey değildir. Bu muazzam dünya parçasında Demirel, 7 yıl müddetle en ağırlıklı ve saygın devlet adamı sıfatıyle hizmet verdi. Örs döverek -tarihimizin belki en önemli olayını- Ergenekon''dan çıkışımızı kutladı. Biribirine yan bakanları bir araya getirdi. Diğer görevlerini zerre kadar ihmal etmeksizin, Türk''ün bu büyük misyonuna bütün varlığı ve ruhu ile, olanca sevgisiyle sarıldı. Cezayir''den Moğolistan''a, Macaristan''a, Ukrayna''ya kadar bütün o ülkelerin başındakilerle dost oldu. Türk davasını vurguladı, savundu. O ülkeleri sürekli ziyaretlerinden 20''den fazlasında Sayın Demirel''in davetiyle -gazeteci değil ilmî sıfatımla- bulundum. Başkanlar, krallar, diktatörler, san''atkârlar, âlimler... O ülkelerin insanları ile temaslarındaki dikkat ve özene, şaşırtıcı vukuf ve hafıza kudretine şahit oldum. Bir devlet başkanı nasıl çalışır, davranır, konuşur... Tarihçiler, ideal devlet başkanı olarak Demirel''i örnek göstererek anlatacak, inceliyeceklerdir. Bu performansı ben, dünyanın pek az ülkesindeki yöneticilerde gördüm. Demirel''in, görevinin son yıllarında Ecevit ve İsmail Cem gibi başka görüşlerden gelen iki devlet adamı ile hizmet alan paylaşımındaki -iki taraflı- samimiyeti izledim. Demirel misyonunu sürdürseydi, ne ekonomik kriz çıkardı, ne politikacı-asker çekişmesi...
Şu anda elimdeki bir kitap vesilesiyle bu yazıyı kaleme alıyorum: Avrasya ve Demirel, Adriyatik''ten Çin Seddi''ne adlı 920 sayfalık papye kuşeye basılmış ABC yayınlarından bu eser, seçkin araştırmacı yazar meslektaşımız Hulûsi Turgut tarafından hazırlanmış. Türk''ü seven, Türk''le ilgili herkes kitabı okusun. Demirel''in sadece Turan sahasında gösterdiği faaliyet ve başarının onda birini gerçekleştirenleri biz tarihçiler, önemli devlet adamı kabûl edip tarihe geçiriyoruz.
Bizi almazlarmış!
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Ağustos, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bizi almazlar! edebiyatına çok dikkat etmek lâzım. Bizi küçülten bu sloganı kullananlar, halkımızın beynini yıkamak istiyorlar. Bir kısım ise, konuya vukufsuzlukları sebebiyle kolayca kanıyor, papağan gibi tekrarlıyor.
Bizi almazlar falcı cümlesindeki biz, Türkiye''dir. Almazlar fiilinin faili ise Avrupa Birliği üyeleri... Ağzımızla kuş tutsak Türkiye''nin üyeliğe kabûl edilmiyeceği, fakat ağzımıza yem torbası tutarcasına, adaylık safhasında elimizdekini avucumuzdakini ceplerine indirip bizi cascavlak ortada bırakacakları iddia olunuyor.
Cüretli bir iddiadır. Avrupa ilkelerini pas geçip işimize geldiği gibi alaturka yolumuza devamımız isteniyor. Türkiye, bir Orta Şark devleti hâlinde kalsın, isterse Çin veya Mâçîn ile ittifak arasın deniyor. Türk''ün doğudan batıya 1200 yıllık yürüyüşü, Türkiye''nin 210 yıldan bu yana şuurlu şekilde Batı''ya dönmesi, Avrupa ile entegre olmak istemesi, Atatürk''ün çağdaş uygarlığı en üst millî hedef göstermesi hepsi hepsi pas geçiliyor, değersiz sayılıyor. Yeter ki Avrupa ve ABD işlerimize karışmasın, bilgelikleri kendilerinden menkul bir avuç insan bildiğini okusun. 2000 dolar p.c. gelirle ve takdire sunulabildiği kadar hürriyetle halkımızı gül gibi yönetelim deniyor.
Bu iddia sahipleri, millî şuuru tereddüde teşvik ediyor. Zira büyük inkılâplar, kesin irade ile yapılır. Yarım irade kullanageldiğimiz içindir ki, çıtayı atlayıp öbür tarafa geçemedik.
Şöyle bitireyim: Avrupa normlarını ve kriterlerini alıp çağdaş uygarlığa geçelim. Sonra istersek birliğe girmemek elimizdedir. Norveç, İsviçre, İzlanda böyle yaptılar. Ama altına imza attığımız metinlerdeki yükümlülüklerimizi yerine getirelim. Kıvırarak ve kıvırtarak Türk''ü küçük düşürmiyelim. Silâhlı kuvvetlerimizin defalarca vurguladığı Avrupa Birliği''ni asker istemiyor diye kulaklara fısıldamıyalım...
Çağdaş uygarlık düzeyine direnmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Ağustos, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği için 15 çok gelişmiş, gelenekli ve köklü devlet kendi sistemlerinden hangi tavizleri vermişlerse, Türkiye de verecektir.
Türkiye, 15 devletin toplam aklından daha akıllı olamaz. Aklımız, onlardan ne fazla, ne eksiktir. AB belki en iyi sistem de değildir. Ama Batı medeniyeti, sürekli kendini düzeltip, eleştirip geliştirerek bugünki seviyesine geldi.
Acaba bizden, gerçekten kabûl edemiyeceğimiz ve AB normlarını aşan taleplerde bulunurlar mı? Olabilir. Meselâ çok masraflı savunma harcamalarından kaçabilmek için NATO imkânlarının üzerine oturup Türkiye''yi karar mekanizmasına almamak, epey bir açıkgözlülük ve açgözlülüktür. Meclisimiz, hükûmetimiz, hariciyemiz var. Türk''ün yüksek menfaatlerini savunurlar. Mantık dışı taleplere yanaşmayız. Ancak, üye olmak için her devletin verdiği tavizlere rıza göstermek, özel şartlar öne sürmekten kaçınmak gerekiyor.
Yalnız Avrupa''da değil, pek çok ülkede meselâ Kürt, Ermeni sempatizanları var. Türk''ün daha geçen asırda yönettiği coğrafyada bugün düzinelerce devlet üremiştir. Onun için Türk''e düşmanlık çok yaygındır. Ters, hattâ komik ithamlara her zaman maruz kalıyoruz.
AB üyesi olduğumuz, hattâ sadece Avrupa normları ile aynı hizaya geldiğimiz zaman, bu talepler ve ithamlar asgarîye iner, belki ortadan kalkar. O normlardan ödümüz koptuğu, uygulamamak için bin dereden su getirdiğimiz müddetçe, Türkiye üzerindeki baskılar pek çok artacaktır. Milletine 2000 dolar yoksulluğunu ve pek çok kısıtlamayı reva gören, çağdaş uygarlık düzeyine geçmemek için tutturan bir devlete, acayip muameleler bile müstehak görülebilir.
Hak ettiğimiz saygınlık, Avrupa içinde kazanılabilir. Aksi takdirde saygısızlığın her türlüsüne katlanmayı göze alalım.
Adalet ve Kalkınma Partisi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Ağustos, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Adalet ve Kalkınma Partisi de kuruldu. Bu suretle 17 Eylül''de açılacak Türkiye Büyük Millet Meclisi''nde grup sahibi parti sayısı 5''ten 6''ya yükseliyor. Milletvekili sayısına göre AK Parti 5. ve Saadet Partisi 6. sırada yer alıyor.
Yeni partinin potansiyeli hakkında bugünden ne söylense boştur. Seçim sath-ı mâilinde sağlıklı tahminler yapılabilir. Ancak partinin Orta Anadolu ve Karadeniz ile İstanbul ve Ankara varoşlarına doğrulduğu ileri sürülebilir.
Parti kurucularının pek azının milletvekili olacağı düşünülebilir. Seçimlerde listelerde ilk sıraları, hâlen milletvekili bulunanlar alacaklardır. Kurucu listede çarpıcı bir isim yoktur. Milletvekili listesinde bulunacağı da şüphelidir.
Binaenaleyh Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde, Fazilet Partisi''nden ayrılanların yönetiminde bir parti oluşacaktır. Türkiye''de politik ortam ne kadar değişken, şartların ne kadar oynak olduğu malûmdur. Yazdıklarımız ilk intibalarımızdan ibarettir.
Yeni partinin Refah-Fazilet''ten ayrılan, Prof. Erbakan''ın sultasından şikâyetçi bir grubun eseri olduğu açıktır. Millî Görüş denen Erbakan doktrini mensuplarından az bir oy alacaktır. Millî Görüş''ün oyu, Refah''ın 1995''te eriştiği oyun yarısıdır. Millî Selâmet Partisi''nin çekirdek oyudur. Diğer yarı, tepki oyları idi. Şu halde yeni parti, Merkez Sağ (MHP, ANAP, Doğru Yol) seçmenine doğrulmuştur. Merkez Sağ felsefesine sahip midir? Mesele burada düğümleniyor.
AB taraftarlığı ve Osmanlı sempatisi, Atatürk''e saygı, vurgulanmıştır. Doğru ve Türkiye''nin yararına motiflerdir (Osmanlı''nın, gerek inkılâp yobazları ve gerek aşırı Sağ mensuplarınca kendi kafalarına göre ve yanlış anlaşıldığını ve anlatıldığını söylemem gerekiyor, her iki söylem de Osmanlı gerçeğinden uzaktır.) Avrupa Birliği''nin laiklik ve bütünlükten sapma imkânları getireceği hayalini besleyenler ise sanıyorum artık ayıldılar.
Bu suretle yeni partimiz, Devlet''in temel ilkeleri ile kavga etmeyeceğini belirtmeye özen göstermiştir. Buna rağmen derin devletin yeni partiyi nasıl algıladığı, bambaşka bir konudur. Çok da önemlidir. Gelişmeleri izleyerek fikir oluşturacağız.
Anayasanın yenilenmesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Ağustos, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin açılmasına 4 hafta kaldı. Milletvekilleri, seçim bölgelerini ve Türkiye''yi dolaştılar. Halkı gördüler ve dinlediler. Yoksul ve zengin hâlinden memnun tek vatandaşa tesadüf edeni kutlamak gerekir.
İflâsın eşiğinde ve açlık sınırına dayanmış milyonlarca insan, politikacıya kızgınlıkla ve kırgınlıkla bakıyor. O kadar hınçlılar ki, politikacıya karşı çıkan her kişiyi, her sesi, her teşebbüsü, bir matah olsun olmasınlar, alkışlıyorlar.
Milletvekilleri, böyle bir ortamın içinden, bir ay sonra Ankara''da bir araya gelecekler. Gündem bellidir: Anayasa''nın 37 maddesinin tadili... Gözü aş ve işten başka bir şey göremez durumdaki koca bir millete, 37 maddenin değiştirilmesindeki sırrı anlatmak zor bir iştir. Yalnız bugünün değil, bizden sonraki neslin insanca yaşamasını sağlıyacak bu tadillerin taşıdığı manayı belirtmek gerekiyor. Yasakname ve talimatnameye benzer, meslekleri icabı siyasete yabancı askerî otoritenin zoruyla bir kısmı berbat, bir kısmı artık fersûde hâle gelmiş şişkin madde ve fıkralarla dolu bir anayasanın, Türkiye''nin tökezlemesindeki faktörlerden biri olduğunu açıklamak lâzım. Anayasamızı öğen, beğenen tek yetkili kişi hatırlıyor musunuz?
Cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay başkanları, hukuk uleması, yıllardan beri anayasanın mutlaka değiştirilmesini, yenilenmesini, kısaltılmasını, ilk fırsatta da yepyeni bir metin oluşturulmasını, en sert ifadelerle vurguladılar.
Millî iradeyi kullanmak yetkisi elbette Türkiye Büyük Millet Meclisinindir ve başka hiçbir kişinin ve kuruluşun değildir. 6 partinin genel başkanları, anayasa değiştiremiyen bir meclisin, saygınlığının hangi derekelere düşeceğini önce kendileri idrâk edecek, sonra milletvekillerine teker teker anlatacak, tereddüdü bulunanları uyaracaklardır. Ve Aralık ayında buna göre Avrupa Birliği, Türkiye''nin kaçıncı sınıf devlet olduğu hakkında rapor verecektir...
.Politikacı hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Ağustos, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Demokrasilerde politikacı, devleti yönetmek üzere, belirli kurallar içinde ve halkın hür iradesiyle seçilen kişidir.
Otoriter ve totaliter rejimlerde de politikacı mevcuttur. Seçimle gelmez. Devleti yönetmek üzere millete zorla kabûl ettirilir. Eleştirilemez ve düşürülemez. Ancak iktidardaki şahıs veya oligarşi (zümre) tarafından görevinden uzaklaştırılabilir.
Demokrasilerde seçimle gelen politikacının her dönemde, bilhassa çok ağırlıklı şekilde son zamanlarda cılkı çıkarılmıştır. Politikacıyı öğen ve beğenen edebî eserler azdır ve okunmaz. Yeren ve yerden yere batıran filmler, medya yayınları, kitaplar, ilgiyle okunur, seyredilir, büyük kazançlar sağlar.
Nedense halk, kendi eliyle oy atıp seçtiklerini, kendi malı gibi görmüş, dokunmadık tarafını bırakmamıştır. Bizdeki gibi demokrasinin oluşu hâlinde bulunduğu ülkeler derecesinde olmasa bile, en gelişmiş köklü Avrupa ve Kuzey Amerika demokrasilerinde bile böyledir.
Derinlemesine incelendiği takdirde, kusuru ve hatası bulunmayan hiç bir şahsiyet mevcut değildir. Ne zamanımızda, ne tarihin herhangi devrinde bir kaç satırlıktan kocaman cilt hacmindekilere kadar binlerce biyografi kaleme almış bir tarihçi sıfatıyle bu hususta kesin konuşuyoruz.
Böyle olmakla beraber, bilhassa içinde yaşadığımız modern çağda demokrasilerdeki politikacılar, eleştiriye, hattâ kınanmaya, ve hattâ mücazata (ceza görmeye) çanak tutmuşlardır. Her türlü rezilliğe bulaşmışlardır. Her renge boyanmışlardır. Muntazam hayat yaşıyanlar azdır. Zira kötü örnekler emsal olmuş, taklid edilmişlerdir. Türkiye gibi büyük değişimler ve sarsıntılar geçiren ülkelerde bu husus, daha çarpıcıdır.
Kaçınılmaz sorun devleti kimler yönetecek? sualidir. Oy vererek seçmekten başka makul çare yoktur. Politikacı olmasın diyenlerin başına, seçilmemiş adamlar gelir, çöreklenir, oturur, ayni yolsuzlukları yapar ve eleştirilemezler. Zaten hür medya bulunmadığı için eleştiri zemini mevcut değildir. Kulağa fısıldayanların bile vây hâlinedir. Üstelik bu tip ülkeler zamanımızda, ikinci ve üçüncü sınıf devlet muamelesi görmektedir.
.Millî Güvenlik
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Ağustos, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünkü Millî Güvenlik Kurulu toplantısı sonuçlarının değerlendirilmesini yarına bırakıyoruz.
Dünkü toplantının olağanüstü ilgi çekmesi, Ulusal Güvenlik konusu dolayısıyla idi. Mesut Yılmaz ile kurulun asker üyeleri arasında bir tartışma olması ihtimali vardı. Zira Sayın Yılmaz''ın bu derecede hayatî ve bir hayli de mahrem bir Devlet meselesini parti kongresinde dile getirmesi eleştiri almıştı. Genelkurmay, eleştiri çerçevesini ve dozunu çok geniş ve ağır tutarak cevap vermişti.
Bu durum, ekonomiye zarar getirir mi diye endişelenmiştik. Dünkü Millî Güvenlik Kurulu''nda geçecek muhtemel bir münakaşadan, aynı sebeple çekindik. Zira, patlamak için bahane arayan krizin, Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında Millî Güvenlik Kurulu toplantısındaki bir atışma üzerine patladığı unutulmadı.
Ulusal Güvenlik elbette, Millî Güvenlik Kurulu''nda konuşulur. Kurulun varlık sebebi ve konusudur. Orada başka ne konuşulacaktır?
Bizi derinlemesine ilgilendiren husus ise, Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin Eylül sonunda ele alacağı kapsamlı Anayasa tadilidir. Bu tadil akamete uğrarsa, Brüksel''de aleyhimize rapor yazılacaktır. Avrupa normlarından, çağdaş uygarlık hedefimizden uzaklaşacağız. Üzerimizdeki baskılar daha artacaktır. Attığımız imzalara riayet etmeyen devlet muamelesi göreceğiz. Türkiye, büyük zararlara uğrayacaktır.
Çağdaş uygarlık düzeyi... Türkiye''nin bu hedefe ulaşmak azim ve iradesi yeterli mi, değil mi? Milletçe hayatımız bu konuya endekslidir. Türk devletinin daha ağırlıklı, daha önemli bir konusu olamaz. Hiç bir zaman da olmadı ama, biz farkında değildik. Farkına varmadan 200 yıl geçirdik. Sonuç 2000 küsur dolarla sakat bir demokrasidir. Nice büyük sorunlarımız var. Bunların hepsi, istisnasız hepsi, çağdaş uygarlık düzeyinin yanında sadece teferruattır, ayrıntıdır, ikinci derecededir. Zaten çağdaş seviyeye eriştiğimiz takdirde o sorunlar kendiliğinden çözümlenir.
Millî Güvenlik ve AB
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Ağustos, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Tayyip Erdoğan''ın statüsü hakkında başsavcı ve bir savcı ithamnamelerinin yayınlanmaları, bize göre sürpriz değildi. Hukuk sistemimizin icabı bu konu çok uzayacak ve aylarca gündemimizden ve medyamızdan düşmeyecektir. Anayasa Mahkemesi, muğlâk yasalarımızı nasıl değerlendirecek? Bu hususta mütalaa yürütenler kervanına katılmak istemiyoruz. Bize göre partilerimiz ve politikacılarımızla Devlet arasındaki uyumsuzluk sürüp gidiyor.
Temel konu, Avrupa Birliği ilkelerine uygun ve milletimizin hakkı olan Anayasa tadillerinin gerçekleşmesidir. Performansımızı açığa çıkaracak bu gelişme, Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin iradesine bağlıdır.
Evvelsi gün Millî Güvenlik Kurulu''nda, olgun ve dolgun kararlar alındı. Son sözün Yüce Meclis''te bulunduğu vurgulandı. Asker kanadın sağduyusu halkımızı rahatlattı.
Türk Yenileşme Tarihi''nde, hem İmparatorluk hem Cumhuriyet dönemlerinde, değişim ve inkılâplarda ordumuz, baş çekmiş ve öncü olmuştur. Üstelik Atatürk tarafından hedef çağdaş uygarlık düzeyi tabiriyle, hiçbir tereddüde yer bırakmıyacak netlikte açıklanmıştır. Asker istemez bahanesiyle zihin karıştıranlar, her devirde vardı bugün de mevcuttur. Geçersiz bir iddia, yakışmaz bir ithamdır.
Son Güvenlik Kurulu''nda komutanlarımız, Avrupa Birliği''ne taraftar olduklarını, ancak AB sistemini aşan taleplere karşı uyanık bulunmamız gerektiğini vurguladılar. Doğru tespit budur. Hiç kimse, şu veya bu sebeple, Avrupa prensiplerine ve demokrasinin cihanşümul kurallarına, askeri memnun edeceği gibi masum, fakat akılsız bir maksatla dahi engel koymaya kalkışmasın.
Hâsılı güzel bir Millî Güvenlik Kurulu toplantısı idi. Şimdi huzûr ile meclisimizin açılmasını bekliyoruz. Milletvekillerimiz, Türkiye''nin makûs talihini değiştirecek derecede hayırlı bir inkılâbı gerçekleştireceklerinin şuuru içinde hareket edeceklerdir
Hafta sonunda Türkiye
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Ağustos, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bitmek üzere bulunan haftanın olayı, Tayyip Erdoğan''ın kaseti ve aleyhine dava açılmak istenmesi idi. Erdoğan''ın alternatifi herhalde Abdullah Gül''dür. Erdoğan veya Gül, Meclis''te parti dengesi bakımından değişiklik yapmaz.
Ekonomi bakımından, iyileşme ümidi devam ediyor. Arjantin''den iyi durumda olmakla teselli buluyoruz. Sonbaharda esaslı bir düzelmenin görüleceği kanaatindeyiz. Tabii uğradığımız büyük hasarın telâfisi yıllar alacaktır.
Haftanın gerçek önemli olayı, Millî Güvenlik Kurulu toplantısı idi. Avrupa Birliği veya sadece Avrupa düzeni ilkelerinin benimsendiği açıkça ifade edildi. Mesele, bu istikamette yapılacak Anayasa''nın 37 maddesinin tadilidir. Bu hususta MG Kurulu, partilerin anlaştığı 37 madde tadilinin olgunlaştırılması tavsiyesinde bulundu.
Biz olgunlaştırma tabirini olumlu karşılıyoruz. Manasının batnında bir hile saklandığına inanmıyoruz. Zira bu Anayasa tadiline bakılarak, Avrupa Birliği için taahhütlerimize ne ölçüde riayet ettiğimiz, ne kadar ilerlediğimiz hakkında 15 AB üyesi devlet rapor hazırlıyacaklar. Bu rapor bizi Avrupa Birliği''ne ya yaklaştıracak, ya uzaklaştıracaktır. İkinci ihtimalin gerçekleşmesi hâlinde, ipe un sermekteki ve yerimizde saymaktaki millî geleneğimizi sürdürmekte ne derecede maharet ve tecrübe kazandığımız ortaya çıkacak.
5 (şimdi 6 oldu) parti temsilcilerinin üzerinde anlaştıkları 37 madde önce genel başkanların tasvibine sunulacak. Hükûmette görüşülecek. Bu şekilde olgunlaştıktan sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin iradesine arz edilecek. Türkiye''nin Avrupa devleti kimliği mi ağır basacak, Orta Şark devleti kimliği mi? Göreceğiz.
Malazgirt: 930. yıl
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Ağustos, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Malazgirt Zaferi''nin 930. yılını idrâk ettik. 26 Ağustos 1071 Cuma saat 14.00... 900. yıldönümü olan 1971''de Adalet Partisi''ni temsilen Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ve Başbakan Nihat Erim''le birlikte askerî uçakla Malazgirt''e gitmiştim. Tam teşekküllü bir tümenimizin sahrada geçit resmi muhteşemdi.
Malazgirt, Türk''ün bütün geleceğini tayin etti. Türkiye devletinin kurulmasını sağladı. Dünya tarihinin akışını kökünden değiştirdi. Hıristiyan hakimiyeti Van Gölü''nden Boğaziçi''ne geriledi. Bütün Avrupa, Anadolu''yu ikinci anayurdu hâline getiren Türk''e karşı birleşti. Malazgirt''ten 25 yıl sonra Birinci Haçlı Seferi oluşarak üzerimize çullandı. Türkiye devletini yıkmak ve Anadolu''yu geri almak ilk üç Haçlı seferinde de, Hıristiyanlar için mümkün olmadı. Avrupa günümüze kadar bu olayı unutmadı.
Malazgirt''ten sadece 3 yıl sonra, 1074''te, Malazgirt galibi Sultan Alp Arslan''ın kuzeni Anadolu fâtihi ve ölümsüz devletimizin ilk başkanı Selçukoğlu Kutalmışoğlu Birinci Sultan Süleyman-Şâh, beşkenti İznik olmak üzere Türkiye devletini kurdu. Üsküdar''a gelip karşı yakadaki Aya Sofya''nın kubbesini seyretti.
Malazgirt''ten sadece 20 yıl sonra Avrupa dillerinde Anadolu''ya Turchia (Türkiye) denmeye başlandı. Malazgirt, Osmanlı Cihan Devleti''nin oluşmasını sağladı. Selçukoğlu Sultan Alp Arslan''ın en kudretli Müslüman ordusu, en güçlü Hıristiyan ordusu Bizans''a karşı başarı kazanmasa idi, bugün biz Türkler, denizlerden uzak, Orta Asya''da yaşıyorduk. Avrupa, bunu da biliyor.
Malazgirt, olmasaydı Türkiye devleti yoktu. Millî Mücadele bahis konusu değildi. Anadolu, Hıristiyan toprağı kalacaktı. Malazgirt''i kazanan ve 3 dehşetli Haçlı seferi ile genç Türkiye devletini ortadan kaldırmak isteyen Avrupa''ya karşı Anadolu''yu vermeyen şanlı hükümdarlarımızı tazîm ile anıyoruz. Malazgirt Başkomutanı Sultan Alp Arslan''a, Anadolu''yu fethederek Türkiye devletini kuran amca-oğlu Birinci Sultan Süleyman-Şâh''a, 3 Haçlı seferinde ordularımızın başkomutanları olan oğlu Birinci Sultan Kılıç-Arslan''a, onun oğlu Birinci Sultan Mes''ûd''a, onun oğlu İkinci Sultan Kılıç-Arslan''a, Türk milletinin ebediyete kadar sürecek minnet duygularını sunuyoruz.
Bakû şöleni ve İstanbul cinayeti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Ağustos, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dün mutlaka Malazgirt''ten bahsetmek istiyordum. Onun için iki önemli aktüel olayı atlamak durumunda kaldım. Niçin Malazgirt? Zira Malazgirt, Avrupa''da hâlâ aktüeldir, okul kitaplarındadır, unutulmamıştır, çok defa Türkler''in Küçük Asya''yı İstilâsı başlığı ile verilir. Meydan muharebeleri milletlerin hayatını belirler. Tek meydan muharebesinde anayurt elde edilir devlet kurulur (Malazgirt). Tek meydan muharebesinde vatan kurtarılabilir (3 Ağustos 1922) Meydan muharebesinde ana yurdun yarısı elden gidebilir (1912 Balkan bozgunu).
Geçtiğimiz Cuma günü Bakû''deki askerî tören, şölene dönüştü. İftiharla izledik. Şahane idi. Çok anlamlı idi. Fazlasıyle yüz bulan, yüz buldukça azan, aslında bizden ödleri kopan Türk hasımlarına soylu bir ihtardı. Genelkurmay başkanımız Orgeneral Sayın Hüseyin Kıvrıkoğlu''nu kutluyor, kendisine teşekkür ediyoruz. Silâhlı kuvvetlerimizin nelere muktedir olduğunu açığa çıkardı. Türk milliyetçiliğini şahlandırdı, Atatürk''ün ruhunu şâd etti.
Üzeyir Garih''in katli, milletimizi üzdü. Tam bir Türk''tü. Gerçek bir Türk Mûsevîsi idi. Tasavvuf zevkine, klasik Türk Musikisi merakına kadar, bizi liyakatle temsil ediyordu. Avrupa Birliği için çalışmalarını, ABD Musevi lobisi üzerindeki faaliyetlerini, derinlemesine liberal görüşlerini, sanayiimize ve ekonomimize katkılarını hiç unutmıyacağız.
Şimdiki bilgilerimize göre cinayet, arka perdede başka pislikler yoksa, insanlık tortusu bir veya bir kaç sefilin işi gibi görünüyor. Son 75 yılda dünya nüfusu tam 3''e katlandı. Silâhlanma ve istihbarat yarışı ile savaşlar, beşeriyetin trilyonlarca dolarını alıp götürdü. Sosyal tedbirler, ABD dahil, her ülkede yetersiz kaldı. Suç oranları arttı. Uyuşturucu, terör, vicdanların kaldıramayacağı en alçakça cinayetler, her türlü ahlâksızlık, azgınlık boyutlarına ulaştı. Şehirlere yığılan, fakat intibak edemiyen nüfus, çocuk ve genç suçlular sayısını defalarca katladı.
Bir şanlı, bir acı olayla geçen haftayı kapattık. Hafta sonuna doğru 30 Ağustos''tur. Sonra Eylûl başlıyor. Anayasa reformuna gireceğiz. İnşallah milletçe yüzümüzün akı ile çıkacağız. Olumlu atılımlara susamış vaziyetteyiz. Ve çatlak seslere karşı nefretimiz iyice artıyor...
Cinayetin perde arkası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Ağustos, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Alçakça cinayetin altından keşke hırsız uğursuz takımından birileri çıksa... Firari er işte böyle bir sabıkalı. Hükûmetin şâheseri şartlı salıverme millî trajedisinden faydalanarak bırakılmış bir kişi... Ortalık bu şartlı salıverilenlerle dolu. Her biri dehşet saçıyor. Yoksulluğumuzdan kaynaklanan sosyal tedbirlerdeki yetersizliğimiz sürekli böyle kişileri üretiyor.
Ama katil, bu zümrenin arasından çıkmaz veya hiç bulunamazsa, vaziyet daha vahimleşir. Üzeyir Garih cinayetini araştırmak için yabancı ajanların geldiğini öğrenince, endişemiz arttı. O ajanlar, bizimkilerin yapamadıkları neyi başaracaklardır? Bu husus da karanlıktır. Polisimizin ve istihbaratımızın teknik donanımı eksik olabilir ama, tecrübesi, çalışkanlığı ve vatanseverliği yerindedir.
Cinayetin arkasında birtakım örgütler varsa, failini bulmak zordur. Faili bulunduğu takdirde bile azmettiren güce ulaşmak imkânsız gibidir. Zira fail, asıl azmettiren teşkilâtı bilmez, onlarla teması yoktur.
Eylemi kimin yaptırdığını sezmek, hattâ tespit etmek mümkündür. Fakat delillere bağlanamaz. Kennedy Kardeşler suikasdleri kabîlinden yıllar geçer, her kafadan ayrı ses çıkar. Bizim imparatorluk ve cumhuriyet dönemlerimizde de böyle pisliklerin çok ünlü örnekleri mevcuttur.
Çok defa aracılar da ortadan kaldırılır. Eylem, seri cinayetler hâline dönüşebilir.
Temennimiz, bütün bu düşüncelerimizin kâğıt üzerinde kalması ve vehim sınırını aşmamasıdır. Zira Türkiye''nin nice yıllardan bu yana terör deneyimlerinin açık alanı hâline gelmesi bizi çok rahatsız etmiştir. 1971 ve 1980 darbeleri bu sebeple yapıldı. Gözümüzün bebeği silâhlı kuvvetlerimiz, üstlendikleri hayatî görev bir yana, politikaya girdi. Demokrasimiz geriledi ve kalkınmamız tıkandı.
Onun için hiçbir şüpheye yer bırakmıyacak şekilde Üzeyir Garih''in katil ve katillerinin yakalanmasındaki faydalar açıktır.
30 Ağustos ve TBMM
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Ağustos, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
30 Ağustos 1922 zaferinin 79. yıldönümüdür. Silâhlı Kuvvetlerimiz''e ve Türk milletine kutlu olsun. Müstevlî ordularını vatanın harîm-i ismetinde yok eden başkumandanımız Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa''yı, Atatürk''ümüzü şükran, sevgi ve saygıyla anıyoruz.
Büyük zaferden 10 gün sonra İzmir''deydik. Hemen ayni günlerde Bursa, sonra Edirne ve İstanbul''a girdik. İmparatorluğumuzun bütün taht şehirlerini kurtaran Türkiye Büyük Millet Meclisi başkan ve başkomutanı Atatürk, Ankara''ya döndü.
İzmir 3 yıl, 3 ay, 25 gün düşman işgalinde kaldı. İngilizler, Yunanlılar''a İzmir''i işgal ettirmeseydiler, Millî Mücadele''nin boyutları tamamen değişirdi. İngilizler, İstanbul''da Osmanlı Meclis-i Meb''ûsân''ını basıp dağıtmasa idiler, Ankara''da Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanmazdı.
Ankara''da toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Büyük Zafer''e kadar 2 yıl, 4 ay gündüz oturmadılar, gece uyumadılar. En demokratik eleştiriler içinde birliklerini bozmadılar. Başkan ve başkomutan seçtikleri, mareşal rütbesini verdikleri Mustafa Kemal Paşa, zaferden sonra Ankara''ya döndü. Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin huzuruna çıktı. Milletvekillerine şöyle hitab etti:
Arkadaşlar! Bir asker sadakat ve itaatiyle emirlerinizi yerine getirdim. Bundan dolayı bir insan kalbinin nadiren duyabileceği memnuniyet içindeyim. Kalbim sevinçle doludur. En karanlık ve bedbaht günlerimizde Meclisimiz''in sarp ve yalçın bir kaya gibi azim ve imanı, bize büyük zafere erişmek imkânını verdi. Pek aziz ve muhterem arkadaşlarım! Sizi, bütün dünyaya karşı temsil eylediğiniz hürriyet ve istiklâl fikrinizin zaferinden dolayı tebrik ediyorum.
Bugün milletvekilleri, başkan seçtikleri Atatürk''ün böylesine hitab ettiği bir Meclis''in üyeleri bulunmanın bilincinde olmalıdırlar. Bu bilinç yalnız mutluluk ve şeref kaynağı değildir. Ayni zamanda ve ayni derecede ağırlıklı bir sorumluluk şuurunun göstergesidir. Önümüzdeki ay Anayasa değişikliği reformunda milletvekillerinden, Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin gösterdiği vatanseverliği, birlik ve beraberliği, korkusuzluğu, yalçın kaya salâbetini, akıl ve şuuru bekliyoruz. Çok şey mi istiyoruz?
Dünya ekonomisi yavaşlıyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Ağustos, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Gelişmiş ülkelerde ekonomi, durgunluk dönemine değilse bile, yavaşlama periyoduna girdi. Küreselleşme hasımları veya küresel ekonomiye şüpheyle bakanlar, sevindiler.
Dünya Bankası, 2001 yılı dünya ekonomisinin önce yüzde 3.9, sonra indirerek yüzde 3.2 büyüyeceğini hesaplamıştı. Yılın bitimine 4 ay kala, bu tahminini yüzde 2.8 şeklinde düzeltti.
Dünya ekonomisi Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği ile Japonya''ya bağımlı. Sırasıyle, ABD, Japonya ve Almanya, en azametli iktisadi güçleri ellerinde tutuyorlar. Sonra İngiltere, Fransa, İtalya geliyor. Birleşik Amerika''da 2001 büyümesi yüzde 1.5 ve Avrupa Birliği''nde yüzde 2.0 tahmin ediliyor.
Birleşik Amerika ekonomisinin Clinton dönemindeki sansasyonel büyüme hızının kesildiği anlaşılıyor. Bu yavaşlama, bütün dünyayı, bu arada Türkiye''yi olumsuz etkiliyor.
Gelişmiş ülkeler, p.c. (kişi başına) geliri 25.000 dolar düzeyinde tutmaya dikkat ediyorlar. Yakın hedefleri 30.000 doları aşmaktır. bu hedef, bir kaç yıl sonra gerçekleşecek.
2002 ve 2003 yıllarında Kuzey Amerika ve Avrupa Birliği''nde hattâ Japonya ve Uzak Doğu''da büyüme hızı artabilir. Geçici yavaşlama, küresel ekonominin zaafını göstermiyor. Sistemin çökmesi, sistemden vazgeçilmesi ise hiç bahis konusu değil. Ancak yoksullar ve budalalar, böyle bir gelişmeyi ümid ediyorlar.
30 Ağustos bayramını, gururla kutladık. Cumhuriyet bayramına 2 ay var. Bu kısa müddet içinde Türkiye, yönünü tayin edecek. Türkiye Büyük Millet Meclisi''nde Anayasa değişikliğinde başarı veya -maazallah- başarısızlık, kesin gösterge mahiyetindedir. Sonbaharda müsbet bir ortam oluşturmak bizim elimizde, bizim irademiz dahilindedir. Ekonomide düzelme, geniş ölçü bu faktöre bağlıdır.
Milletvekili ve Bakan statüsü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Eylül, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Milletvekili statüsünün Anayasa, yasalar ve Meclis tüzükleri ile iyi ve çağdaş şekilde düzenlenmesinde sürekli gecikme, yalnız milletvekillerinin değil, icranın (hükûmetin) ve en vahîmi Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin üstün konumuna ve saygınlığına halel verdi.
Yargının ve bürokrat tahkikatının tarafsızlığından şüphe etmek, güvenmemek, milletvekili statüsünün tanzimini geciktirdi. Bu şüphe, vehim değildir. Meselâ 1980''den önce Anayasa Mahkemesi''nden, onun oluşturduğu Yüce Divan''dan, Danıştay''dan, ''merkez sağ'' partiler lehine bir karar beklemek, muhâl ile uğraşmak demekti.
Böylesine gerçeklere rağmen, eskiden masûniyyet-i teşrîiyye dediğimiz milletvekili dokunulmazlığı, kesinlikle sınırlandırılmak ve daraltılmak zorunluluğundadır. Bilhassa yolsuzluk ve vurgun iddiaları ve bu iddiaların önemli bir kısmının gerçekliği, vatandaşın canını yakacak ve rejimi zedeliyecek boyutlara ulaştı.
Bu ay Anayasa''nın genişlemesine tadilinden sonra, milletvekili statüsü iyice belirtilmeli ve Avrupa parlamentoları çizgisine çekilmelidir.
Milletvekilinin hiç bir şekilde ve hiç bir hileye yer bırakılmaksızın para pul işleriyle uğraşamıyacağı âşikârdır. İrtikâb edenin sıfatı, otomatik olarak düşmelidir. Yaygın söylenti bile bunu gerektirir. Başka çare yoktur. İstifa denen onurlu gelenek unutulmuş gibidir. Devlet Bahçeli''nin ya ticaret, ya siyaset ilkesi uygulanmalıdır.
Bu tipteki veya bu tipe yatkın kişilerle milletvekili listeleri dolduran parti genel başkanlarının sorumluluğu açıktır, tevil edilemez.
Ve bugünün genel başkanları, eskilerine benzemiyorlar, bakan değiştiremiyorlar. Bakan yaptıkları şahıslar çok dirayetli, vazgeçilemez adamlarmış gibi yerlerinden oynatamıyorlar. Genel başkanlar kusura bakmasın, bütün bir millet böyle düşünüyor
Eylülün siyasî tablosu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Eylül, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Üzeyir Garih cinayeti çıkmaza girdi. Sanık acayip şekilde elden kaçırıldı. Tecrübeli, hattâ profesyonel bir suçlu olduğunu gösterdi. Komplo teorileri güçlendi.
Cinayetin başka sebepleri varsa, hele bu sebepler siyasî ise, bir de sanık ele geçmez veya öldürülürse, işin rengi değişir. Türkiye aleyhine düzenlenen bir olay olduğu anlaşılır. Planlıyanlar üzerinde münakaşa başlar.
Ekonomik krize gelince, temeldeki faktörün yönetim zaafı ve yolsuzluklar furyası olduğu her gün daha çok açığa çıkıyor. Yetkilerini seçilmemiş kişilere ve kuruluşlara kaptıran gafil bir yasama ve yönetimin, kuvvetli icraatı zaten beklenemez.
Hızlı icraat ise, unutulmuş gibidir. Lâkırdı salataları ile günler, aylar harcanıyor. Yapay ve millete yaramaz gündemler oluşturuluyor.
Kemal Derviş''in adı da unutulmaya başladı. Kendisine büyük ümitler bağlanmıştı. Küresel ekonomide yavaşlama, olumlu sonuçlar alınmasını zorlaştırdı. Türkiye gerçeklerine vukufsuzluk, tabloyu ağırlaştırdı.
Böylesine bir tablo ile Eylül''e girdik. Geçen yıllarda hızlı, sürekli ve olumlu yasama çalışmaları bakımından Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin performansı, şüphesiz bu yıl da devam edecek. Ancak Yüce Meclis, siyasî kararlarda aynı performansı gösteremedi. Zira parti genel başkanlarının yanlış yönlendirmelerine tabi oldu.
Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi''ni, Türkiye''nin geleceğini belirleyecek Anayasa değişiklikleri bekliyor. Cumhuriyeti ilân edebilmiş, nice inanılmaz inkılâpları yapmış bir meclisin, ne derecede radikal davranabileceğini ve yetkilerini kullanabilmekteki hünerini göreceğiz. Başarısız liderlerin çekingen ve statükoyu bozmaktan ödleri kopan temayülleri hakim olursa Meclisimiz, iradesini açığa vurmak durumundadır. Böyle davranacağına şüphemiz yoktur.
Hükûmet zirvesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Eylül, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Koalisyonu oluşturan 3 partinin genel başkanları dün bir araya geldiler. Liderler zirvesinin konusu Anayasa''nın 37 maddesinin çağdaş ve demokratik hâle getirilmek için tadili idi. Bu amaçla Türkiye Büyük Millet Meclisi 17 Eylül''de toplanacaktı...
Anayasa değişikliği, gene yürürlükteki Anayasa gereği, karmaşık ve çapraşık formüllerle içinden çıkılması zor prosedürlere bağlanmıştır. Bundan dolayı, koalisyonun 3 partisi, hükûmet ve iktidar için yeterli milletvekili sayısına sahip bulunmalarına rağmen, Anayasa tadili için muhalefet partilerinin oyu da gerekmektedir.
Muhalefet partilerinin sayısı 2 iken şimdi 3''e yükseldi. Fazilet Partisi ikiye ayrıldı. Artık ana muhalefet lideri Recai Kutan değil, Tansu Çiller''dir.
Meclis tatile girmeden 5 partinin temsilcileri Anayasa''nın 37 maddesinin nasıl değiştirileceği üzerinde hemen hemen anlaşmışlardı. Ancak mutabık kalınan metin, 5 genel başkanın onayına sunulmamıştı. Apayrı felsefede 5 partinin bu derecede hayatî bir konuda birleşmeleri, bizi demokrasi hayatımız bakımından sevindirmişti.
Şimdi Meclis''in 17 Eylül''de toplanabilmesi bile kesin değildir. 37 maddeye gelince, 11''i Avrupa Birliği için kabûl ettiğimiz Ulusal Program gereğidir. Dünki liderler zirvesi bu 11 madde için yapıldı. Geri kalan 26 madde üzerinde ihtilâf bulunmadığını sanıyoruz. Kaldı ki Anayasamız, 37 madde ile bizi çağa taşıyamaz. Ama şimdilik, radikal değişikliklere kadar bir başlangıç, bir merhaledir.
Milletvekillerinin ve liderlerinin bir an bile unutmamaları icab eden husus şudur: Ele alınan değişiklikler parti, iktidar, muhalefet meselesi değildir. Bu kıstaslar geçersizdir. Göstermelik bir tadilât Türkiye''yi yerine çakar, yerinde saydırır ve kısa zamanda tam bir Orta Şark ülkesi hâline getirir. Meclis''in ve partilerin itibarı kalmaz. Bütün dünya, kaba ve hoyrat biçimde üzerimize gelir.
Ceza sistemimiz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Eylül, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ceza Kanunumuz, Tanzimat döneminde Fransız ceza kanununa göre düzenlenmişti. Cumhuriyet döneminde İtalyan ceza kanunu esas alındı. Kaç defa tadilât gördü. Ancak çağdaş ihtiyaçların gerisinde kaldı.
Ceza hukukunda Türkiye''nin en büyük otoritesi olan Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer, uzun yıllardan beri çeşitli politik ve akademik heyetlerle çalışarak, yeni bir yasa oluşturdu. Türkiye Büyük Millet Meclisi''ne sunulmuştur. Kuvvetli ihtimalle 2001-2002 yasama yılında kanunlaşacaktır.
Devletlerin ceza kanunları, medenî kanunlar gibi yüzlerce madde ve binlerce fıkradan oluşan hacimli, temel yasalardır.
Turgut Özal, Türkiye''yi ABD düzeyine çıkarmak ister, bizim o seviyeye erişemeyişimize çok üzülürdü. Birleşik Amerika''dan özenerek, cezaların bir kısmını çekenlerin şartlı salıverilmeleri sistemini getirdi. 50 ABD eyaletinde çok sıkı kurallara bağlanan bu düzen, bizde otomatik hâle geldi. Katiller ve ırz düşmanları, üç beş sene yatıp vatandaşların arasına salıverildi. Suç oranı çok arttı. Şiddet içeren suçlara verilen cezalar, cürmü teşvik eder duruma dönüştü. Güvenlik kalmadı. Hâsılı çok kötü oldu.
Bir de akl-ı evvel genel başkanlarımız geçen yıl, daha çok hapishaneleri boşaltmak gerekçesiyle (!) Şartlı salıverme adıyle af yasası çıkarınca, sosyal düzen alt üst oldu. İnsanımızda huzur kalmadı. Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin af yetkisini, Anayasa''dan silmek gerekiyor. Başka çaresi yoktur.
İdam cezasına gelince, Avrupa''nın ileride bu cezayı yeniden koymak mecburiyetinde kalacağı kanaatindeyiz. Ancak bugün, Avrupa kıt''asındayım diyen hiçbir devlet, idam cezasını yerine getiremez. Aksi takdirde barbar muamelesi görür. Amerika kıt''asında bulunsa idik mesele yoktu, orada idamlar infaz edilebiliyor. Ne çare ki atalarımız, Orta Asya bozkırlarını bırakıp bu coğrafyada devlet kurmuşlardır. İdam cezası biraz daha kalsın demenin, romantik temenniler ötesinde geçerliliği yoktur. Hızla, ömür boyu çok ağırlaştırılmış hapis cezasına geçelim.
Ya siyaset ya ticaret
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Eylül, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa devletlerinde bakan, bakanlığındaki bütün icraattan sorumludur. Hükûmet koalisyon ise, koalisyonun parti liderleri, atadıkları her bakandan sorumludur. Başbakan, kendi partisinden olsun olmasın, bütün bakanlardan ve devletin bütün kurum, kuruluş ve konularından sorumludur. Başbakanın sorumlu bulunmadığı hiçbir şey yoktur. Yargı gibi bağımsız organlarda aksaklık, eksiklik varsa, bunları yasal yolla düzeltmek de başbakanın görevidir. Ancak yargıya ve yargıç kararına kesinlikle karışamaz, zaten kimse karışamaz.
Türkiye''de bu kurallar işlemiyorsa, eksik işliyorsa, demokraside ârıza var demektir. Demokraside ârıza demek, milletin hakkının yenmesi, millete hizmette kusur edilmesi demektir. Her türlü demokratik ârızanın çözümü, Millet Meclisi''nin mutlak yetkisindedir.
Başbakanın kendi iradesiyle seçtiği bakanlardan kurulan hükûmet, Meclis''in güven oyu ile yürütmeyi ele alır ve güvensizlik oyu ile düşer. Partiler ve liderler, 4 yılda bir sandık başında seçmenin üstün iradesine muhatap olur, hesap verirler. Bu husus siyasî sorumluluk bakımındandır. Âdî suçlar yargıya havale edilir.
Hakkında yaygın şayia çıkan bakan derhal istifa eder. Aksi takdirde partisini, genel başkanını, başbakanı, hükûmeti müşkül duruma düşürür. Demokrasinin etik değerleri ve gelenekleri, yazılı metinler derecesinde geçerlidir. İngiltere''de anayasa bile yoktur. Dolayısıyla anayasa mahkemesi yoktur.
Milletvekilinin para pul işleriyle uğraşamayacağını, ABD ve İngiltere''den başlayarak bir müddetten beri demokrasilerde milletvekili seçilen kişinin varlığının ve gelirinin kayyûma (yed-i emîne) bırakıldığını, bizim de bu düzene girmemizin şart olduğunu, yıllar boyu en az on defa yazdık, ekranlarda söyledik. Bir liderimiz bu ilkeyi ya siyaset ya ticaret özdeyişiyle özetledi. Tatbikatını bekliyoruz.
Milletvekili çok iyi maaş almalıdır. Telif ücreti ve basit kiralar dışında bütün gelirleri ve varlığı kontrol altında olmalıdır. Müşavirlik hizmetleri bile yapamaz, sakıncalıdır. Avukatlık, hekimlik gibi mesleğini icra edemez. Sanat, edebiyat, kültür, ilim, fikir alanlarında -yönetmeksizin- faaliyet gösterebilir. Yakınlarının para faaliyetleri çok yakından izlenmelidir. Ne demek şirketler yöneten, kuran, kurduran milletvekili, hele icranın parçası bulunan bakan?.. Çağdaş demokrasilerde böyle politikacı kalmadı, maziye karıştı. Orta Şark tipi ülkelerde sürüp gidiyor.
Koalisyonun ömrü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Eylül, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Politika sürprizlerle doludur ama, bize göre bu koalisyon daha bir buçuk yıl gider. Niçin? Safra attıkça güçleniyor da ondan...
Ayni üçlü, yeni safralar atarak, hükûmeti seçimlere götürür (tabii 5 yılı doldurmak mümkün değildir.) Hele Sayın Başbakan''ın tabiriyle onur örneği istifalar biribirini izledikçe...
Yukarıdaki satırları okuyanlar beni az ciddi olmakla itham ederlerse kendimizi savunmayız. Ama gerçekleri vurgulamanın bir yöntemi de, bu çeşit üslûp kullanmaktır.
Hızlı olduğu kadar radikal, radikal olduğu kadar verimli icraat yapan hükûmetlerimiz, hem imparatorluk, hem cumhuriyet dönemlerimizde pek azdır. Demokrasi devrinde 1. Menderes (1950-54), 1. Demirel (1965-69), 1. Özal (1983-1987) hükûmetleri gibi...
Ama bugünki hükûmetimiz derecesinde ağır aksak usulüne bağımlılık nadirdir. O derecede ağır hareket edilmiştir ki, bu tempo, 21. asır için kesinlikle geçersizdir. Aslında kabine, çok iyi yetişmiş bakanlardan mahrum değildir. DSP''den İsmail Cem, MHP''den Tunca Toskay, ANAP''tan Yılmaz Karakoyunlu gibi...
Ancak bakan sayısı, bir misli fazla tutulmuştur. Bu, hareket yeteneğini kısıtlar, koordinasyonu dumura uğratır. Daha önemlisi, milyonlarca dolar lüzumsuz masrafı gerektirir. Hani tasarruf devletten, hükûmetten başlıyacaktı? Evlere şenlik bina, makam odası, lojman, dinlenme tesisi (ne demekse?) saltanatı ki, vaktiyle Sovyet sistemi yüksek bürokratının hayatını andırıyor.
Bize göre bu hükûmet, tarihimizdeki en uzun ömürlü koalisyon olacak. Büyük lâf ettiğimiz için Allah bizi utandırmasın!
Tabiatiyle Türkiye Cumhuriyeti''nin yörüngesi, Anayasa tadilâtına endekslidir. Bu çilekeş büyük ülke, birkaç hafta, olmakla olmamak arasında gidip gelecek...
Ertuğrul Gazi ve MHP
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Eylül, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
720 yıl önce Kayıhanoğlu Gazi Ertuğrul Bey, Söğüt''te öldü. Oğlu Gazi Osman Bey, Selçuklu Türkiyesi''nin uc beyi oldu (1281). Ertuğrul Bey, 50 yıl önce, 1231''de, Türkmenler''in Kayı boyundan bir oymağın başında Ahlat''tan çıkmış, Sultan Alâeddin Keykubâd tarafından kendisine Sakarya''ya yakın yurd verilmiş, Bizans''a karşı devletimizin kuzey-batı sınırını tutan irsî Türkmen beylerinden biri olmuştu. Başında bulunduğu Kayı oymağına Karakeçili denmektedir. Bu oymak, Türk tarihinin en büyük ailesini çıkarmıştır.
Ertuğrul Gazi, yöreye getirip yerleştirdiği Türkmenler''in torunları tarafından her yıl Söğüt''teki türbesinde şölen ve şenlik yapılarak anılır. Ertuğrul Bey''in oğlu Osman Bey''e bıraktığı toprakların büyüklüğü, bugünki Bilecik ilimizin toprakları kadardır. Burada öyle bir atom çekirdeği oluştu ki, patladığı zaman Osmanlı Cihan Devleti ortaya çıktı.
Bu yılki şenliklere Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Dr. Devlet Bahçeli katıldı. Yaşadığımız ekonomik krizin vahametine dikkat çekti. Krizi atlatacak potansiyelimizin varlığını vurguladı. Söğüt gibi sembol bir beldemizde, âdetâ Türk''ün nelere muktedir olduğunu ima etti.
Minyatürlerinden en azametlilerine kadar her devletin milliyetçiliği bahis konusudur. Milliyetçiliği reddettiklerini söyliyen devletlere sakın aldanmayın, inanmayın, kanmayınız.
Milliyetçiliğin dozu önemlidir. Dozajın yanlış kullanılması devlet batırır. 1918''de başımıza geldi. Yerinde kullanılması devleti bataktan, çamurdan, uçurumdan çıkarır. Millî Mücadele''mizde ve Türkiye Cumhuriyeti''nde böyle oldu.
MHP''nin, hiç inanmıyoruz, Anayasa tadilleri için bazı rezervleri bulunduğu söyleniyor. Bu rezervler, bizi Avrupa''dan dışlayacak vâhimeler olmamalıdır. Tek yanlış adım, atalarımızın nice asırlık emeklerini heba eder.
Pax Americana''ya saldırı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Eylül, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Her biri Türkiye bütçesinden büyük tahsisat alan CIA ve IMF''nin istihbarat kudretleri dışında kalan akıl almaz saldırı, muhayyilesi en geniş bilim-kurgu yazarlarının hayalini aşacak çapta gerçekleşti.
Böylesine bir eylemi kim, hangi örgüt, hangi devlet düzenlemiş olabilir? Bu sorunun cevabı belki bugünden itibaren verilebilecektir. Dün geceki bilgiler ışığında bir tahminde bulunmamız, bazı devletleri itham anlamına gelebilir.
Niçin yapıldı? sorusunun cevabını tahmin etmek ise, kimin yaptırdığını söylemekten daha kolaydır.
1) Birleşik Amerika''nın çalımını kırmak için yapıldığı âşikârdır. Başkan Bush''un füze savunma sistemini kurarak dünyayı yeni bir silâhlandırma periyoduna sokmasına tepkidir.
2) Amerika''nın baş çektiği, aslında yüksek teknolojiye dayalı ekonomik, zenginleri daha zengin, yoksulları daha yoksul ve zenginlerin merhametine terkeden düzene karşı protestodur. Açıkçası Pax Americana''ya karşı fantastik bir baş kaldırmadır.
İsrail''i durdurmak gibi bir motif, saldırının azameti yanında küçük kalıyor.
Amerika Birleşik Devletleri, kırmızı alarm ile savaş hâline geçti. Washington''ın çok sert, tahminlerin üzerinde sert cevap vereceği kesindir.
Dün bütün dünya, Orson Welles senaryosunu gölgede bırakan, inanılması zor eylemle karşı karşıya kaldı. Bütün tarihin en tipik olaylarından biri değerlendirmesini şimdiden yapabiliriz. Üçüncü Cihan Savaşı''nı düşünenler bulunabilir. Türkiye''deki etkilerini bugünden başlayarak yaşayacağız.
Amerika ne yapacak?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Eylül, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başkan Bush''un "Teröristlerle onlara yataklık yapanlar arasında ayırım yapmayacağız" cümlesi, Amerikan mukabelesinin boyutları hakkında açık fikir veriyor. Büyük bir savaştan çekinen Fransa, Washington''a ölçülü bir mukabele tavsiye etti. Ölçüyü kaçırmamasını istedi.
Amerika''nın, bu dost öğüdüne uymayacağı kesindir. Ne yapacaktır? Eylemi Bin Ladin''in tertiplediği hâlâ kat''i değil. Bin Ladin''in imkânlarını aşan faktörler var. Ladin''in işi olduğuna karar verilirse, Birleşik Amerika, Afganistan''da Taliban yönetimine son verecektir. Taliban''a yumuşak davranan Pakistan''ı, sertleşmeye ikna edecektir.
Filistinliler''e karşı ve İsrail yanlısı politikasını açığa vuracaktır. Filistinliler''i, İsrail şartlarını kabule zorlayacaktır. Filistin''i destekleyen İran''a bağımlı örgütlere çok açık savaş açacaktır.
Bu furyada Rusya, terörist saydığı Çeçenler üzerindeki baskısını arttıracaktır.
Amerika, Batı dünyasını mümkün mertebe yanına almaya çalışarak, terörcü saydığı malûm devletlere karşı, savaşa varabilecek radikal teşebbüsler yapacaktır. Saddam ve Kaddafi rejimleri, ilk hedeler arasında yer alabilir.
Amerika''nın, uğradığı akıl almaz çaptaki taarruzu, sathî davranışlarla geçiştireceğini sananlar tam bir yanılgı içindedirler.
Bize gelince, tasavvur edilemeyecek belâlar çıkartabilecek bu eylem, ekonomik krizden silkinip kurtulmamıza yardımcı olmayacaktır. Ancak Türkiye''nin, bilhassa silâhlı kuvvetlerimizin Batı için değeri artacaktır. Türkiye, terör konusunda Batı''yı binlerce defa uyardı. Şimdi teröre karşı bir savaş başlıyor ki, bu savaşta Batı''nın Türkiye''ye ihtiyacı kesinleşecektir.
Dünya tarihine çok önemli olaylardan biri şeklinde geçecek olan eylem, şimdilik Batı sistemine değil, sadece Birleşik Amerika''ya karşı gibi görünüyor. Amerika''da artık süper silâh sanayii, bilgisayar sanayiinin önüne geçecektir.
Türkiye Cumhuriyeti, Birleşik Amerika''nın uğradığı büyük insan kaybı karşısında, samimi bir üzüntü içindedir.
Teröre savaş ilân edildi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Eylül, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hangi ülkeler? Burası meçhuldür. Washington karar verecektir. NATO devletleri ve bu arada Türkiye, Washington''ın seçimini endişeli bir merak içinde bekliyorlar.
Dikkat gerektiren husus, Müslümanlar''a, hattâ sadece Araplar''a karşı bir savaş tablosunu ortaya çıkarmamaktır. İslâm=terör iddiası kabûl edilemez, tamamen yanlıştır. Birleşik Amerika''nın 7 milyon Müslüman tebaası devletlerine sadık iyi Amerikalılar''dır. Kaldı ki ABD, birçok Arap ülkesi ile içli dışlı ilişkiler içindedir. İsrail''in fazlaca kollanması ve Filistinliler''in üzerine fazlaca gidilmesi de tepki oluşturacaktır.
Afganistan''da bir kara harekâtına gelince, ikinci bir Vietnam demektir. Ancak Taliban yönetiminin yıkılmaya çalışılacağı açıktır.
Binaenaleyh Amerika''nın durumu zordur. Zira süper gücünü nereye doğrultacağı bilinmiyor. Bununla beraber, uğradığı akıl almaz taarruza şiddetle cevap verecektir. Pax Americana''dan vazgeçip kıt''asına çekilecek değildir.
Türkiye''nin durumu daha zordur. Ankara, PKK terörüne karşı NATO anlaşmasının 5. maddesini işletemedi. Terör konusunda Batı''yı uyaramadı. Dünya barışı ile birinci derecede ilgili şikâyetlerimizi pas geçenler, şimdi terör bize de sıçrar mı diye titriyorlar. 5. madde, NATO tarihinde ilk defa, ABD için yürürlüğe kondu. Ankara, Irak savaşında uğradığı on milyonlarca dolar zararı, terörle mücadelede harcadığı yüz milyar doları ve on binlerce insan kaybını unutmadı. Üstelik AB ordusu karar mekanizmasının dışında bırakılmak istendi. Bugün ABD ve AB, daha akıllı davranmaya mecburdur, tarihte yeni sayfa açıldığını kendileri söylüyorlar. Ve Türkiye, daha dikkatli olacaktır.
Daha iyi bir dünya
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Eylül, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Nedir mübalağa edilen? Yeni bir çağ başlıyormuş! Böyle bir şey yok. Tarihin en büyük terör olayı, çağ açıp kapatmaz. Meğer ki 3. Dünya savaşına dönüşsün. Veya nükleer savaş çıksın! Bu ihtimaller de bahis konusu değildir.
Gerçek 20. asır 1918-1990 arasıdır. Ancak 1990 bile 1918 gibi çağ değiştirecek ağırlıkta değildir. Sovyetler eninde sonunda dağılacaktı, tahminlerden biraz önce gerçekleşti.
Savaş pis bir şeydir, felâkettir. Ama devletler hukukuna bağlanmış -az veya çok riayet edilen- kuralları vardır. Terörün ise dini imanı yoktur. Avrupa bunu kavramakta zorluk çekti. Pek çok terör örgütünün bağlantıları, hattâ himayecileri ve para kaynakları Avrupa''dadır. O gafil ülkelerin isimlerini sıralamaya lüzum görmüyorum. Şimdi, ister istemez kendilerini düzelteceklerdir. Zira New York''un başına gelen, herhangi bir Avrupa metropolünün başına gelebilirdi, hâlâ gelebilir.
Asya-Afrika devletleri de, gönüllü gönülsüz kendilerine geleceklerdir. Samuel Huntington''ın terörü İslâm''a bağlayan 10 yıllık nazariyesi yanlıştır. Ama şüphesiz haydut devletler vardır. Bunlar rejimlerini gevşeteceklerdir. Teröre karşı uzun vadeli mücadele ve savaşımsı çatışmalar vuku bulacaktır. Terörün önemli bir iş sektörü olduğu, bu sektörde milyarlarca dolar döndüğü bir gerçektir. Teröristler, mesleklerini savunacaklardır.
Daha iyi bir dünya için mafyanın üzerine gidilmesi de gerekir. Zira örgütlenmiş suçu temsil ediyor.
Küreselleşme, serbest pazar ekonomisi, liberal demokrasi, çevre bilinci, gerilemek ne demek, daha geniş sahalar kazanacaktır. Kusurlarını düzelterek gelişecektir. Çağ değiştirmeyen, fakat bazı şartlarını revizyondan geçiren bu dünyada Türkiye, taşıdığı potansiyelle dengeli bir ağırlık kazanacaktır. 2002 Türkiyesi daha iyi bir Türkiye''dir. Şüphe etmeyiniz.
Demokrasi ve Millî Güvenlik
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Eylül, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ancak devletler dengesi, devletler ittifakı gibi faktörler, cihan imparatorlukları için bile geçerlidir. 1074''te kurulan Türkiye devletini ilk 3 Haçlı seferi, Moğol ve Timur istilâları 1918 Cihan Savaşı yenilgisi yıkamadı. Başkentini bile veren Türkiye, ayakta kalmak iradesini gösterdi, başkentini geri aldı. Bizimki kadar köklü çok az devletin bulunduğunu anlatmak istiyorum.
Türkiye''nin istikameti çizilmiştir, Batı''dır, demokrasidir. Demokrasi içinde savunma ve güvenliğimiz, çok daha kolaydır. Dışında kalırsak, şartlarımız pek çok ağırlaşır.
Türkiye''nin tarihten, coğrafyadan kaynaklanan özel durumu olduğu tezi doğrudur. Ama her devletin, Avrupa''daki her ülkenin kendisine has özel durumu vardır. Avrupa devletleri, bir müddetten beri, demokrasiden taviz vermeksizin meselelerini çözümlemeye çalışıyorlar. Biz de bunu öğreneceğiz.
Türkiye Cumhuriyeti, muhteşem bir demokrasi dünyasının güney-doğusundadır. Türkiye''den sonraki coğrafyada demokrasi çok az görülen bir rejimdir. Bu coğrafya ağzını açmış, korkutucu bir sabırla Türkiye''yi içine almak istiyor. -Allah akıllar versin- o coğrafyayı beğenenlerimiz çoktur.
Avrupa devletlerinin yasalarında millî güvenlikleri için epey sert maddeler mevcuttur. Bunları aynen tercüme ederek alabiliriz. Kopenhag kriterlerine aykırı düşmez. Yüksek politika, devleti demokrasi içinde yaşatabilmek hüneridir. Ne devlet, ne demokrasi, asla incinmemelidir.
Almanya, İtalya, Japonya gibi azametli devletler 1945''ten sonra demokrasiye geçtiler. Polonya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan 10 yıl önce... Onların başardığını Türkiye''nin başaramıyacağı bahis konusu bile değildir. Türkiye, Kopenhag ilkeleri içinde her zaman bulunduğu coğrafyada caydırıcı güç olarak kalacaktır. Devletimizin bu ağırlığından rahatsız olanlar, ödü kopanlar çoktur. Hem çevremizde, hem daha ötelerde... Ama vazgeçmeyiz.
Gerçek demokrasinin işlerlik kazanmasından korkanları gözden geçiriniz. Yenileşmeden nefret eden statükocu psikolojileri dışında hiçbir gerekçeleri yoktur.
Bundan sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Eylül, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Krizin 9. günü... Usame bin Laden''in teslim edilmesi için Pakistan vasıtasıyle Kâbil''e verilen Amerikan ültimatomunda tespit edilen 72 saat sona ermek üzere...
Bin Laden''in verilmiyeceği anlaşılıyor. Binaenaleyh Afganistan, başta ABD, bütün NATO devletleri ile savaş hâline giriyor.
Havadan bombardıman hemen başlıyabilir. ABD ve İngiltere, bomba yağdırarak Afgan dağlarını yakacak, taşları eritecekler. Sonra Afganistan''a -Pakistan izin verirse- karadan, aksi takdirde havadan asker sokulacak. Laden''i arıyacaklar... Terörist başı, her ülkeye kaçabilir. ABD ve Türkiye dahil NATO ülkelerini hayli uğraştırabilir. Epey cephane ve benzin harcanacak. Sonunda ne olur?
Bin Laden, ölü veya diri, mutlaka ele geçirilir. Afganistan, Taliban''dan alınıp muhaliflere teslim edilir. Bu husus da kesindir. Çok zayıf bir ihtimal var: Bütün bu cehennem harekatı sırasında CIA ve FBI, New York ve Washington''ın vurulmasında Bin Laden dışında suçlular bulabilir. Bu fantastik durum karşısında bile ben, Laden''in ve Taliban''ın hiçbir geleceği olmıyacağını düşünüyorum.
Laden''in ve Taliban''ın her hâl-ü kârda işi bittikten sonra harekât sona ermiyecektir. Saddam''ın üzerine gidilip Irak''ta yeni bir iktidar oluşturulmak istenecektir.
Ve sonra terörün bütün odak noktaları hedef alınacak. Bu merkezlerden haylisi, anlı şanlı Avrupa Birliği ülkelerindedir. Ama Amerikan baskısı büyük olacaktır. Üstelik Avrupalılar''ın New York''un akıbetine uğramaktan ödleri kopmaya başlamıştır. Avrupa Birliği devletlerinin teröristlere, misafirliklerinin ve faaliyetlerinin artık sonu geldiğini bildirmeleri ümidi çok kuvvetlidir.
Daha demokratik bir ortam oluşacak. Riyasız, çifte standartsız bir demokrasi... Türkiyemiz bu ortamdan faydalanacak. Tabii aklımızı kullanabildiğimiz nisbette..
Petrol ve Uyuşturucu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Eylül, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika''nın Afganistan''a açtığı savaşta petrol ve uyuşturucu faktörlerini unutmamak gerekiyor. Afganistan, dünyanın başlıca uyuşturucu merkezlerinden biri hâlindedir. Bu maddeler, Avrupa''ya ihrac ediliyor. Kârın bir kısmını Taliban alıp silâha yatırıyor. Afganlar, Pakistanlılar ve Batı mafyasının büyük patronları, yılda on milyarlarca doları paylaşıyorlar. Türkiye''den de geçen bu trafikte terör, çok kazançlı çıkıyor. PKK da gelirinin büyük kısmını uyuşturucu taşıyıp dağıtarak sağlıyordu.
Binaenaleyh Amerika, yalnız teröre değil, uyuşturucuya da savaş açmış bulunuyor. ‹kinci savaşın daha karmaşık olduğu açıktır. Çünkü uyuşturucunun büyük müşterisi Batı Hıristiyan dünyasıdır. Ve bu sektörden her milletten yüz binlerce insan pay alıyor. Dünyada milyonlarca mübtela mevcuttur.
Afganistan üstelik Orta Asya petrol ve gaz yollarının güneyindedir. Yol üzerinde ABD-Pakistan anlaşması, Afganistan''da Amerika''ya düşman olmıyan bir iktidarın gelmesiyle mümkündür.
Böylece kişi başına 33.000 dolar gelirli 275 milyon nüfuslu Birleşik Amerika ile kişi başına 200 dolar gelirli 26 milyon (bunun 6 milyonu ülke dışında mülteci) nüfuslu Afganistan arasında bir savaş başlıyor. Böylesine dengesiz bir savaşta Afganlar, 19. asırda İngilizler''i durduran dağlarına güveniyorlar.
Evvelki gün Başkan Bush, nükleer denemeleri sürdürdükleri için Washington''ın 3 yıl önce Hindistan ile Pakistan''a koyduğu ambargoya benzer ekonomik kısıtlamaları kaldırdı. Pakistan ayrıca borçlarının ertelenmesini istiyor, belki silinmesini bekliyor. Pakistan savaştan kârlı çıkabilir ve daha modern bir ülke hâline gelebilir.
Terör ve uyuşturucu gibi çok büyük insanlık belâları ise, geniş ölçüde zemin kaybeder. Tamamen yok edilmeleri maalesef imkânsızdır.
Önümüzdeki uzun vadeli savaş yıllarında, terörün uyuşturucu ve yoksulluk kaynakları üzerinde elbette durulacak, tedbirler alınacaktır. Kaldı ki terörün politik ve psikolojik daha epey kaynağı bulunuyor. Gazeteniz Türkiye''nin âlim yazarı, aynı zamanda tecrübeli bir politikacı olan dostum Prof. Dr. Yılmaz Altuğ''un Terörün Anatomisi adlı kitabında bütün bu faktörler yetkiyle anlatılmıştır. (Altın Kitaplar, ‹stanbul 1995)
Anayasa maratonu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Eylül, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Büyük Millet Meclisi''nde Anayasa maratonu başladı. Bazıları epey önemli 37 madde değiştiriliyor (tâdîl ediliyor.) Bu yeterli mi? Değil 37, 137 madde değiştirilse bile çağdaş Türkiye''nin ihtiyaçlarını karşılamaz.
Nitekim, Yargıtay Başkanımız Dr. Sami Selçuk, yeni bir Anayasa zorunluluğunu tekrar vurguladı. Sayın Selçuk''un bazı fikirlerine katılmıyabilirsiniz, ben de katılmıyorum. Ama fikir hürriyetimize ufuklar açtığını, bir çok peşin hükmü yıktığını, makamını tam bir ehliyet ve liyakatle temsil ettiğini inkâra imkân yoktur. Bir de halkımızın ve biz yazar çizerlerin anlıyabileceğimiz Türkçe ile konuşsa, sözleri daha etkili olacak, daha fazla yararlanabileceğiz. İsteyenin kelime icadına kalkıştığı bir dil yoktur. Sayın Başkan bunu çok iyi bilir. O zaman bu kadar fantezi nedir? Kimsenin bilmediği, üstelik âhenkten mahrum, Türk dilinin dehasına aykırı lafızlarla millete seslenebilmek zordur.
Yepyeni, daha kısa, milletlerarası hukuka uygun, bizi çağdaş uygarlık düzeyine taşıyabilecek, liberal, kafalara ve kalemlere zincirlemeye kalkışmayan bir Anayasa... Bu milletin hakkıdır. İnşallah sırası gelecektir. TBMM 37 madde sınavından geçtikten sonra, daha kolaylaşacaktır. Tabii Sayın Yargıtay Başkanımız''ın Yüce Meclisimiz''in bütün kesimleri temsil etmediği fikrine katılmıyoruz. Avrupa meclisleri hangi kesimleri temsil ediyorsa, bizde de durum aynıdır. TBMM Başkanı Sayın Ömer İzgi derhal cevap verdi. Meclisimiz sivil bir anayasaya doğru gidiyor, hızını kesmek doğru değil.
37 maddenin tadilinde mızıkçılık ve hile yapacak partinin ve milletvekilinin, kendi oturduğu dalı keseceği hususunu gene yazıyorum. Milletin hakları ortaya çıkarılacaktır. Çocuklarımızın istikbali ile oynanmıyacaktır. Oylama gizlidir. Fakat her üyenin verdiği oyu ve niçin verdiğini, asgarî politika tecrübesi bulunan herkes bilecektir. Demokrasimiz ve Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin üstün iradesi test edilmektedir.
...Savaş başlıyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Eylül, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Taliban''dan önce de Afgan milleti ve devleti vardı. Taliban''dan sonra da olacak. Nevzuhur bir çete kimliğiyle ülkeye cebren el koyan Taliban, dîn-i mübîn-i İslâm''a terör lekesi bulaştıran bir teşekkül değerlendirmesiyle tarihe geçecek, önümüzdeki haftalarda silinip gidecek.
Bir çok kıt''anın pek çok ülkesinde kendisini ABD''ye karşı cihada memur zan ve ilân eden el-Kaaide örgütü de dağıtılacaktır. Ancak terör ile mücadele, uzun vadelidir. Diğer insanlık suçları gibi tamamen ortadan kaldırılması imkânsızdır. Yeni teşkilâtlar, yeni simalar, terörü sürdüreceklerdir. Biyolojik, hattâ nükleer terörizm teşebbüsleri bile ihtimal dahilindedir.
Türkiye, 60 Müslüman ülke arasında demokrasi ile yönetilen tek devlettir. Çok köklü devlet tecrübemize, o kadar millî deneyimimize rağmen, bizde hayli kafanın demokrasiye şu veya bu sınırı koymak sevdasında bulunduğu düşünülürse, kolay bir rejim olmadığı anlaşılır. Elbette başka rejimlerle yönetilen devletlerin de yaşama hakkı vardır, münakaşa bile edilemez. Ama, petrol ve gaz zengini bulunsalar bile bu ülkelerin, 21. yüzyıl dünyasında ikinci sınıf muamelesi göreceklerinden eminim.
Türkiye''nin demokrasisi ve din ile devlet konularını ayırabilmesi, bunları başaramıyanları kıskandırmakta, hattâ kızdırmaktadır. Bu gerçeği hatırdan çıkarmamak gerekir.
Dışişleri Bakanımız''ın Washington temasları ve Genelkurmay İkinci Başkanımız''ın evvelki günki kesin beyanatı, Türkiye''nin bu savaştaki yerini açıkladı. Zaten Çarşamba günü Brüksel''de toplanan NATO savunma bakanları, New York-Washington eylemini, ABD''ye taarruz şeklinde tarif etti. Ankara''nın atak olduğu derecede dikkatli olması, sağlam projeler üretebilmesi şarttır. Körfez Savaşı benzeri büyük zararlara uğramak istemiyoruz. Çok aktif bir dış politika istiyoruz.
.Afganistan ne olacak?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Ekim, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
21. yüzyılda tarih dolu koskoca bir ülke, Taliban gibi bir yönetimin pençesine düşebilmektedir. Taliban gibi evlere şenlik bir zihniyet, medeniyetlere meşale olmuş İslâm dinini temsil etmek iddiasında bulunabilmektedir. Birçok ülke, 160 dolar yoksulluk ve sefaleti içinde hayatını sürdürebilmektedir.
Demek insan denen ve üstün yaratık iddiasında bulunan ırkın daha kat''etmek durumunda olduğu uzun mesafeler var. Hem maddî, hem manevî alanlarda... Hem zaman, hem mekân boyutlarında...
Çetelerden biri ve anlaşılan en ilkel ve en gaddarı, kocaman bir ülkeyi ele geçiriyor. 10 yıl boyunca, emperyalizmin en aşağılık çeşidi olan komünist tasallutuna uğramış 20 küsur milyon insanını ayağa kaldırmaya çalışacağına, ne yapıyor? Akıldan mahrum kafasını, hayli yardımını da gördüğü Birleşik Amerika gibi sert bir kayaya vuruyor. Kendisini Amerika''ya kutsal savaş açmaya memur sanan örgütleri bağrına basıyor. Ulu dağlarında onlara sığınak veriyor.
Bu kadar olumsuzluk, bu derecede akılsızlıkla birleşince, iflâh olmak mümkün değildir. Ama Birleşik Amerika ve -Türkiye''nin de içlerinde bulunduğu- müttefikleri, felâketin bu kadarına maruz kalmış Afganlar''ı ezecek, acılarına acı katacak şeyler yapmamaya dikkat edeceklerdir.
Amerika, Afganistan''ın kuzeyindeki muhaliflere destek verecek. Aralarındaki kavgayı engellemek için başlarına Roma''dan kral getirecek. Silâha ve uyuşturucuya yatırmaları, çalıp çırpmaları için para dağıtmıyacak. Balık vermiyecek, balık tutmasını öğretecek. Eğitim, sağlık gibi hizmetleri götürecek. Çetelerin millî orduya dönüşmesi için Türkiye de askerî eğitimlerini üstlenecek. Sıra, terör örgütlerini barındıran diğer ülkelere gelecek.
Terörün malî kaynakları mutlaka kurutulacak. Terörist besleyen, barındıran, kullanan, pas geçen refah devletleri de artık kendilerine çeki düzen verecekler.
Amerika''nın İslâm''a bakışı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Ekim, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Birleşik Amerika''nın İslâm''a bakışı Avrupa''ya nazaran daha olumludur. Tarih boyunca, yalnız Türk değil, hemen bütün Müslüman devletlerde, diğer dinlerin mensupları ile yan yana, hattâ iç içe yaşamak, doğal bir hayat tarzıdır. Aynı toplum içinde din kavgaları nadirdir.
Avrupa''da ise, Hıristiyanlar''ın, kendi dinlerinden olmıyanlarla bir arada yaşamak alışkanlığı çok yenidir. 20. yüzyılda ancak gerçekleşmiştir.
Birleşik Amerika''da dinler, mezhepler, tarikatler, cemaatler, tam bir hürriyet içindedir. Devletçe kontrol edilmezler. Başıboşturlar denebilir. Bu konuda Amerikan liberalizmi övgüye değer. Avrupa''daki din, mezhep, tarikat çekişmelerini kıt''alarına taşımamış gibidirler. Renk ayırımına dayanan ırkçılık hakkında aynı şey söylenemez. Ama son çeyrek asırda bu illeti de çözümlemişlerdir.
Birleşik Amerika, gerek Hıristiyan, gerek Müslüman dünyalarının asırlar boyu dinin devlete tahakküm teşebbüslerini yaşamadı. Böylesine bir tarihi yoktur. Onun için, kıt''asının dışındaki dinî davranışları kavramakta acemidir.
Yakın zaman önce Sovyetler''e karşı, Sovyetler''in güneyinde bir Yeşil Kuşak oluşturmak projesi, böyle bir tecrübesizliğin neticesidir. Bu hayalî projesinde Türkiyemiz''e doimnant bir rol bile biçmişti. Demek Türkiye Cumhuriyeti''nin yapısını çok iyi anlamamıştı.
Müttefikimiz ABD, artık Yeşil Kuşak''tan vazgeçti. Zaten ortada Sovyetler kalmadı. Ama, radikal ve eylemci İslâm''dan ürkmüştür. Başta kendisini, Birleşik Amerika''yı hedefleyen Hıristiyan Batı düşmanlığından zarara uğramıştır. Binaenaleyh, ılımlı Müslüman devletleri yanına alarak, köktendincilere karşı çıkacaktır. Arap devletlerinde ve İran''da İslâm, Arap ve Fars milliyetçiliklerinin vazgeçemiyecekleri bir faktördür. Amerika''nın bu inceliği görebildiği şüphelidir.
Ama Birleşik Amerika''nın Türk Müslümanlığı''nı, bizim uyguladığımız din ile devletin ayrıldığı demokrasi modelini örnek göstermeye hazırlandığını ihsas eden emareler vardır.
Savaş başlamak üzere
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Ekim, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika Birleşik Devletleri, New York - Washington eylemini Bin Ladin''in el-Kaaide örgütünün düzenlediği üzerindeki kanıtları, müttefiklerine vermeye başladı (önce İngiltere, Kanada ve Avustralya''ya gönderdi.)
Bin Ladin''in, cübbesinin altında kaybolduğu sanılırken, 200 muhafızı arasında Pamir dağlarındaki sığınağında yaşadığı bildirildi. Coğrafyaya aşina bulunanlar, Pamir''in ifade ettiği topografyayı bilirler. Hele kış aylarında ve yoğun kar örtüsü altında... Nitekim evvelsi gün Genelkurmay Başkanımız, Amerika''yı bu hususta uyardı.
Amerika''nın işi kolay değil. Ama başarmaya mecburdur. Taarruza uğramıştır. Tarihin en kapsamlı terör hareketine muhatab olmuştur. Şiddetli mukabele etmediği takdirde, Pax Americana''nın sonudur. Bu şık ise, bahis konusu bile değildir.
Amerika, perişan ve yoksul Afgan halkını vurmamaya dikkat edecektir. Amerika''nın düşmalarının da, dostlarının da arzusu böyledir. Amerikalılar da aksini düşünmüyorlar.
Terörle mücadele, savaşa dönüştü. Çok büyük askerî kuvvetlerle yapılıyor. Nitekim Türkiye böyle yaptı. Bu defa da safımız bellidir. Tarafsız falan değiliz, tarafız. Bîtaraf olan, bertaraf olacaktır. Böylesine bir savaşta terörden menfaat umanlar, kıvırtanlar, sinsi ve korkak politikalarını sürdürmek istiyebilirler. Ancak sert muamele görecekler, çağı yakalamakla öğünenler, çağ dışı kalacaklardır.
El-Kaaide isimli örgüt ortadan kaldırılacak. Afganistan''da Taliban iktidarı tarihe karışacak. Komünist tasallutun darmadağınık ettiği ülke, silâh ve uyuşturucu belâlarından temizlenecek. Yeteneği nisbetinde dünya nimetlerinden faydalanacak.
Diğer ülkelerdeki terör odaklarının temizlenmesi için, Afganistan operasyonunun bitmesi beklenmiyecektir. Terör yuvaları ile çevrili bir coğrafyada yer alan Türkiye, çok ânî gelecek gelişmelere karşı hazır bulunmalıdır.
Terörün boyutları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Ekim, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Terörün boyutları o kadar genişledi ki, karşısında, tarihin en büyük askerî ve siyasî ittifakı oluştu. Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, NATO, ABD, terör örgütlerinin listelerini hazırlıyorlar. Bu listeye girenlerin öncelikle malî kaynakları, gelirleri, para işleri, banka muameleleri, maddî varlıkları, yatırımları kontrol altına alınıp donduruluyor.
İlk yayınlanan listede PKK ismini göremedik. Hükûmetimizin, başta PKK olmak üzere, Türkiye''yi 30 yıldır kana boyayan örgütlerin milletlerarası listelere dahil edilmesini mutlaka sağlaması gerekiyor.
Terörün birinci kaynağı uyuşturucu imali, trafiği ve satışıdır. Bu sebeple mücadele zor, çetrefil, karmaşık, kapsamlı ve uzun vadelidir. Ama üstesinden gelinmesi şarttır. İnsan hakları, hayatı, sağlığı, şerefi ve hürriyeti bahis konusudur.
Başarısızlık hâlinde terör azacaktır. Zira milyonları besleyen, elebaşılarını zengin kılan bir meslektir. Uyuşturucu ticareti ve kullanımı yaygınlaşacaktır. Kanlı ve kirli bir 21. yüzyıl tablosu ortaya çıkacaktır. Sağlıksız, güvensiz, güvencesiz, onursuz nesiller yetişecektir. Din, milliyet, ahlâk kuralları geçersiz hâle gelecektir.
Terör, kara para ve uyuşturucu ticareti, eskisinden fazla siyasete ve yönetime girdi. Hattâ bazı ülkelerde devlet politikasının parçası oldu iktidarı bile ele geçirdi. Örgütler, başka ülkelerde gelişerek, hedef aldıkları ülkeleri, hattâ devletleri vurmaya başladılar. Bu durum Türkiye''nin başına geldi. Şimdi Amerika''nın başına gelmiştir.
Terör ve kara para, kendini savunacaktır. Biyolojik, ele geçirebilirse nükleer silâhlar kullanabilir. Hattâ korkuttuğu devletleri teslim alabilir. Kaldı ki terörist devletler olmuştur, bugün de vardır.
Washington, savaşın çok uzun süreceğini söylerken, mübalağa etmiyor. Bu gerçeklere dayanıyor.
Taarruz başladı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Ekim, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dün akşam 19.30''da, Afganistan''a beklenen Amerikan-İngiliz taarruzu başladı. 11 Eylül 2001 New York ve Washington eyleminin üzerinden tam 26 gün geçmişti.
Bu 4 haftaya yakın zaman içinde Amerika Birleşik Devletleri, 21. yüzyılda bir savaşın nasıl hazırlandığı üzerinde tam bir örnek verdi. Her ülkenin harb akademilerinde okutulacak, incelenecektir.
Hazırlık hem askeri, hem diplomatik bakımlardan yapıldı. Tarihin en büyük ittifakı oluşturuldu. Rusya ve Özbekistan gibi doğrusu ümid edilmez devletler ittifaka alındı. Çin ile Hindistan tarafsız kaldılar. Japonya bile müttefiklere dahil oldu.
Kabil, Kandehar ve Celalabad bombardıman ediliyor. Sonra kuzeyde, Taliban muhalifi örgütlerin Amerikan destekli askeri harekatı başlıyacak.
Savaş, Taliban iktidardan düşünceye kadar sürecek. Üsame bin Ladin kuvvetleri de yok edilecek. Afganistan halkı mümkün mertebe incitilmemeye dikkat ediliyor. Mültecilere başta gıda, her türlü yardım yapılıyor. Afganistan''da yeni bir iktidar başa geçecek. Taliban''ın bertaraf ettiği Ruslar''la savaşmış liderler, kadroları ile ülkeyi yönetmeye başlayacak. Bunların arasında epey derin anlaşmazlıklar var. Roma''dan eski kral Zahîr (Zâhir değil!) Şah veya veliahdı Prens Muhammed gelecek. Anlaşmazlıklara hakem olacak. Belki tahta çıkacak.
Bununla beraber ve bundan sonra, Birleşik Amerika ve müttefiklerinin dünya çapında terörle mücadelesi başlıyacak. Gönüllü gönülsüz bir çok devlet bu savaşta yer alacak. Artık terör himayesi ve yataklığı yapmak zorlaşacak.
Türkiye''nin münasip şekilde Afganistan''da bayrak göstermesi gerekiyor. Mutlaka gerekiyor. Zaten New York-Washington eyleminden sonraki ilk günlerde Ankara, anlaşılmaz bir tereddüt gösterdi. Bu tereddüdün giderilmesi lazım.
Birleşik Amerika''nın, maruz kaldığı tarihin en geniş çaplı ve en alçakça terör eyleminin faillerini, eyleme bulaşanları, hatta potansiyel eylemcileri, en şiddetli şekilde cezalandıracağından şüphe edilmemelidir. Hiç bir feryat ve figan, hiç bir rica ve niyaz, bu hususta Washington''ı yumuşatamıyacaktır.
.Savaşın kökenleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Ekim, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünyanın en zengin ülkesi, dünyanın en yoksul ülkesine cehennem bombaları yağdırıyor. Bu bombaların, çoğu Gazneli, Timurlu gibi Türk devletlerinin dünya sanatının incileri olan anıtlarına düşüp düşmediğini bilmiyoruz. Herat, Belh, Gazne, Kâbil, Kandehar... Orta Çağ''ın en gelişmiş beldeleriydi. Böylesine bir medeniyetten nasıl bugünki bedeviyete, hattâ vahşete gerilendi?
Taliban''ı Birleşik Amerika, Pakistan''la ortaklaşa palazlandırdı ve iktidar yaptı. Ayni devletler, ülkeye yabancı bir kültürün insanları bulunan Suudiler''i de davet ettiler. Bin Ladin bu suretle Afganistan''a yerleşti. Az zamanda şahsını, Amerika''yı gördüğü yerde vurmaya memur sanmaya başladı.
Amerika başına bu belâları nasıl sardı? New York ve Washington''ın tahribine müncer olan gelişmeleri niçin göremedi? Hayrete değer. Zira komünizme karşı köktendinciliği kullanmak gibi bir hataya düştü. Taliban, dünyanın en önde gelen terör örgütüne yataklık yapmakla kalmadı, Afganistan''ın geleceğini, yabancı uyruklu el-Kaaide örgütüne ve başındaki adama ipotek etti. Afganistan''da kadını, hiçbir tarihte hiçbir Müslüman devlette rastlanmayan aşağılamalara müstehak saydı. Atalarının dokunmayı akıllarından geçirmedikleri Buda heykellerini, bütün dünyanın uyarılarına aldırmaksızın ve dünyaya meydan okuyarak top ateşiyle yerle bir etti.
Taliban''ın işi bitmek üzeredir. Ancak Kuzey İttifakı denen ve Taliban''dan önce Afganistan''ı yöneten örgütlerin çoğu da radikal dincidir. Kâbil''e yerleştikten sonra onların da kendilerini Amerika''ya cihada memur kılınmış sanmamalarının hiçbir teminatı yoktur. Bu hususta İngiltere Başbakanı, müttefiki Amerika''yı kapalı üslûpla şimdiden uyardı.
Bütün bu olaylar, 15 yıl önce Rusçu komünizm mikrobunun Afgan subayları ve aydınlarına sirayetiyle başladı. Bu aklını yitirmiş adamlar, etnik yapısı narin ve nazik bir ülkede birliğin sembolü bulunan monarşiyi ortadan kaldırdılar. Akabinde Ruslar''ı çağırdılar. Afganistan''da hakimiyet kurarak Türkistan''ı daha sağlam elinde tutabileceğini sanan Ruslar ülkeye geldiler. Ve boğazlarına kadar batağa girdiler. Koca ülkeyi mayın ve kalaşnikof tarlası hâline getirdiler.
Milyonlarca Afgan öldü. 6 milyonu, bin yıllık yurtlarını bırakıp gitti. Marksizmden köktendinciliğe sürüklenen bir milletin dertlerine nasıl deva bulacağını kimse söyliyemiyor.
Milletvekili sayısı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Ekim, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Değişikliklerin hayata geçirilmesi için ilgili uyum yasalarının yapılması ve epey yasanın düzeltilmesi gerekiyor. Bir yandan da fiilî icranın yürürlüğe girmesi lâzım. Reformlara Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin kendi bünyesinden başlaması güzel, çarpıcı, anlamlı olur. Bürokratik mukavemeti yumuşatır, etkisizleştirir.
Büyük ekonomik krize rağmen devlet yapısında esaslı tasarrufa gidilemedi. Her biri birer KİT hâline gelen devlet kurum ve kuruluşları personel, taşıt, lojman, sosyal tesis (!) tasarrufu yapamadılar. Kendi kendini KİT''leştirmiş kurumların başında maalesef Yüce Meclis geliyor.
Milletvekili sayısından başlamalıdır. 550 milletvekilinin en küçük gerekçesi yoktur, çalışmaları aksatır. Sayının 400''e indirilmesi gerektiğini yıllardan beri bu sütunda on defa yazdık. Son defa Sayın Cumhurbaşkanı uyardı. Ana Muhalefet Lideri katıldı. 450 de lüzumsuzdur. 400''den aşağı ise inilemez. Komisyon çalışmaları aksar. Aynı sayıda seçmenin aynı sayıda milletvekili seçmesi hususu mutlaka sağlanmalıdır. Meclis, küçük illerin milletvekilleri ile doldurulamaz.
150 milletvekilinin azaltılması ile elde edilecek tasarruf küçümsenemez. İnanmayan hesabını yapar. Bugünki Meclis''in en az yarısı seçimlerde değişecektir. Korku, ecele çare değildir... Kaldı ki Meclis''ten ayrılmak aslâ ecel değildir. Fazla sayı ile yer açmak hevesinden hem milletvekilleri, hem bilhassa 400''ü önce 450''ye, sonra acayip, hattâ komik biçimde 550''ye çıkaran parti liderleri kurtulmalıdırlar. Seçim yerel seçimlerle beraber 4 yılda bir yapılmalıdır. 5 yıl sağlıksızdır.
Başkanlık Divanı üye sayısı kabardıkça kabarmıştır. Lojmanlar mutlaka bırakılmalıdır. Milletvekiline mesken ödeneği vermek çok daha doğrudur. Meclis lokantası, herkese açık aşevi hâlinde devam edemez. Meclis personel sayısı yarıya düşürülmelidir.
Milletvekili statüsü, Avrupa ölçütlerine göre düzeltilmeli, dokunulmazlık sınırlandırılmalı, parlamenterin para pul ile ilişkileri kesin şekilde kesilmeli, ancak milletvekili, masraflarına yeterli para almalıdır. Bu reformlar eninde sonunda gerçekleşecektir. Bütün Devlet reformdan geçecektir. Hiçbir kurum reformdan kaçamaz, reformları savsaklıyamaz.
Katkımız ne olmalı?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Ekim, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Müslüman Müslüman''la vuruşmaz, kâfirlerle cihad eder diyorlar. New York-Washington eylemine seviniyorlar. Halbuki 1400 yıldır Müslümanlar, Müslümanlar''la savaşmıştır. Son İran-Irak savaşı tam 8 yıl sürdü. Asırlarca Türk de, Türk''le savaştı. ABD ile İngiltere arasında bile iki büyük harb olmuştur. Esas olan Devlet''tir.
Taliban, hem de kendisi gibi köktendinci olan Afgan kardeşleriyle savaşarak iktidara tırmandı.
Kaldı ki Türkiye Müslim, Gayri Müslim, kimseyle harb etmiyecektir. Ama Taliban''a karşı savaşanlara destek verecektir, zaten veriyor.
Ankara, NATO üyesi olarak sorumluluklarını biliyor. ABD, NATO''nun kurucusu ve güçlü üyesi sıfatıyle, tam yarım asır, hür dünyayı, Rus istilâsına karşı korudu. Bu suretle, İkinci Cihan Savaşı sonunda Rusya''yı palazlandıran sakıym politikasının karşılığını ödedi.
Taliban, Orta Asya Türk devletlerini de vahşi ve zalim bir yönetim altına sokmanın peşindeydi. Bu husus bizi, birinci derecede ilgilendirir.
Türkiye, Afganistan''da mutlaka bayrak gösterecektir. Savaşması şartlara bağlıdır. Devlet politikamız ne ise gereği yapılacaktır. Kuzey Kıbrıs''ta, Bosna''da, Kosova''da, Arnavutluk''ta, Makedonya''da, Somali''de, Azerbaycan''da, Doğu Timor''da askerimiz, görevli subaylarımız vardır. Niçin Afganistan''da olmasın? Kaldı ki, bir zamanlar Afganistan''da da vardı.
Afganistan''da bulunmayan bir Türkiye''nin Irak bahis konusu olunca fikrini bile sormazlar. Irak''ta Türkiye''ye rağmen pek çok şey yapılır.
Afganistan ve sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Ekim, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Afganistan bombardımanı devam ediyor. Halkın göçe zorlanması ve hayatî ihtiyaçlarının karşılanamaması, 21. Asra yakışmayan, vicdanların kaldıramıyacağı sahneler oluşturuyor. Çoğu Türk eseri tarihî âbidelerin tahribi, vandalizm dönemlerini hortlatıyor. Kuzey İttifakı denen Taliban''a muhalif güçler, Kâbil''e yürümek için, Amerika''nın işaretini bekliyorlar. Amerikan desteğiyle Kâbil''e ve diğer şehirlere girip Taliban iktidarına son verecekler. Sonra ne olacak? Kuzey İttifakı da köktendincidir. Bilhassa ABD''ye müteveccih Batı husumeti onlarda da mevcut. Afganistan''da demokrasi imkânsızı zorlamak gibi bir şey. Türkiye dışında hangi Müslüman ülkede demokrasi var ki? Belki Türkiye''nin baş çekeceği bir Barış Gücü oluşturulacak. Fakat bu coğrafyada müşkilât, Bosna''dakinden çok daha vahîmdir. 25 yıl önce Afganistan''a komünizm geldi. Denge bozuldu. Yeniden kurulabilmesi uzun vadeye bağlı. Hayli devlet de, Afganistan''dan elini çekmiyecektir. Bu hengâmede Türkiye''nin ve Pakistan''ın zarar görmemesi, Ankara''da Devlet politikasının temel ilkelerini oluşturuyor. Binaenaleyh Taliban iktidarının sona erdirilmesiyle iş bitmiyor. Bin Ladin''in ve el-Kaaide''nin ortadan kaldırılması ile de sorun çözümlenmiyor. Başka Ladin''ler ve başka örgütler, onların yerini alacaktır. Şer (kötülük) tohumları öylesine yeşertilmiştir ki, imhası mümkün değil. Bu arada Birleşik Amerika, mutlaka başka ülkelerdeki terör örgütlerinin üzerine yürüyecektir. Mücadelenin cihanşümullüğünden kimse şüphe etmesin. Ve hiçbir devlet, yakasını sıyırabileceği ümidine kapılmasın.
Amerika''nın ilk hedeflerinden biri, Güney Filipinler''deki Moro köktendinci harekâtıdır. Kaddafi''nin sayesinde neşv-ü nema bulmuştur. Filipinler''i âdetâ ikiye bölmüştür. Batılılar''a karşı eylemlerini korsanlık derekesine düşürmüştür. Güney Filipinler''deki yoğun Müslüman kitlesinin haklı isteklerini yanlış savunmuştur. Filipinler, Washington''la en sıkı ilişkiler içindedir. ABD, Filipinler''i böylesine bir dertten kurtarmak için müdahale edecektir. Geçen yıl, beklenmedik şekilde ve haksız olarak Doğu Timor''u Endonezya''dan koparması hatırlanmalıdır. Hâsılı daha çok sürprizli gelişmeler göreceğiz. 21. asrı sulh ve sükûn içinde açmak dirayetini gösteremiyen insan ırkını, epey dertler ve acılar bekliyor.
İdeoloji yapısı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Ekim, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Eylemin ideolojik yapısının çeşitli faktörleri mevcuttur. En önemlisi, İslâm''ın çok radikal bir tefsirinin arkasında yatan koyu Arap milliyetçiliğidir. Bu sosyalist bir Arap milliyetçiliğidir ki Baas''ı doğurmuştur. Nâsır gibi İsrail sınırlarını ikiye katlayıp Kudüs''ü kaptıran unutulmaz liderler yetiştirmiştir. Muammerü''l-Kaddâfî, Hafîzü''l-Esed, Saddâm Hüseyn, ayni ekolün mensuplarıdır.
Hedefleri, Arap milliyetçi sosyalizmini Moritanya ile Basra Körfezi arasında hâkim kılıp Arap birliğine gitmektir. Şeriatle yönetildikleri halde Amerika ile karmaşık ilişkileri bulunan petrol zengini 6 Körfez monarşisinin hasımlarıdır. Üstelik bu monarşiler, petrollerinin dağıtım tekelini Birleşik Amerika''ya bırakmışlardır. Kuveyt''in işgaline göz yumulsaydı Saddam, bu monarşilerin hepsini ele geçirmişti. Amerika olmasaydı Saddam''ın Kuveyt''ten çıkarılması imkânsızdı. Binaenaleyh Pax Americana, Arap birliğini engelliyen Şeytan''dır. Bu Arap ideolojisi, ayni zamanda emperyalisttir. İslâm Birliği yaftası altına, Arap nüfuzunu, hattâ egemenliğini, Endonezya''dan Okyanusya''ya, Afganistan''dan Orta Asya''ya taşımak hevesindedir.
İslâm''ın çok liberal ve ümanist Osmanlı modelini, üstelik bir de laikliği ve demokrasiyi katarak temsil eden Türkler, bu ideolojinin nefret duyduğu bir rejimin insanlarıdır. Bütün Arap ülkelerini asırlarca yönetmiş bulunmakla suçludurlar. Türkler meselâ 1056 yılından 1918''e kadar Irak''ta kalmışlardır.
Koyu Fars (İran) milliyetçiliğinin eylemci Şîa''sı gibi Arap milliyetçiliğinin de sosyalist İslâm''ı da, Osmanlı Türk Müslümanlığı''nı silmek, dejenere etmek istedi. Bu Türk''e yabancı anlayış ve uygulamaları, eylemleri dahil, Türkiye''ye sıçrattı, epey taraftar da buldu. Atatürk''ün laik demokrasi modeli, üstelik derinlemesine Türk milliyetçiliğine de dayandığı için, hiç beğenilmedi, tasvip görmedi. Zaten Türkiye dışında hiçbir Müslüman ülke, demokrasiye giremedi.
Dünya krizi ve Türkiye
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Ekim, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Afganistan''da kar düşmek, kış başlamak üzeredir. Her an beklenen kara harekâtı, çetin şartlarla karşılaşacaktır. Kuzey İttifakı, Amerikan desteğinde taarruza geçecek, bu arada Kral, Roma''dan gelecektir. Taliban''ın ılımlısının bile şansı yoktur.
ABD, şimdi Afganistan''dan fazla, şarbon (antraks) biyolojik taarruzu ile ne dereceye kadar karşı karşıya bulunduğunu anlamaya çalışıyor. Bütün istihbarat örgütleri bu konu üzerinde seferberdir. Biyolojik bir saldırı saptandığı, hele faili devlet tesbit edildiği takdirde, terörle savaşın boyutları çok değişecek, çok büyüyecektir.
Türkiye, böylesine bir badirenin içindedir. Florida karargâhına subayları davet edilen 7 devletten biridir (diğerleri İngiltere, Kanada, Avustralya, Almanya, Fransa, İtalya). Bize biçilen rol, bizden beklenen katılım, âşikârdır.
Ekonomik ortamın içinden çıkmakta çok zorlanan hükûmet, şimdi de referandum fenomeni ile karşı karşıyadır.
Dış düşmanlardan fazlasıyla şikâyet etmekle şöhret yaptık. Doğrudur. Dışarıda düşmanlarımız var. Fakat kendi elimizle kendi başımıza belâ açmaktaki sakarlığımıza, öncelik vermek gerekiyor. Referandum felâketini bertaraf kılacak hüneri göstermekte acze düşmek ihtimalimiz mevcuttur. Her kişi, her zümre, o kadar şahsî hesaplar içindedir ki, hepimizin aynı gemide bulunduğumuz unutulmuştur.
Dünya krizinin ortasında öyle bir yerdeyiz ki, daha güçlenerek çıkabilmek elimizdedir. Yüzümüze gözümüze bulaştırmak alışkanlığımız ise anlaşılan devam edecektir.
ABD''den sonra dün Ankara''ya gelen İngiltere Dışişleri Bakanı''nın da PKK''nın terörist listeye alınacağı güvencesini vermesi, olumlu bir gelişmedir. Ancak PKK''nın tek bölücü örgüt olmadığı unutulmamalıdır.
En tehlikeli gelişme, demokrasimizin bozulmasıdır. Parlamanter rejimin eskiden de yaman hasımları vardı. Bugün de vardır.
.Milenyuma kötü giriş
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Ekim, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
21. yüzyıl... 3. Binyıl''ın ilk asrı... Ne ümitlerle açılmıştı. Refah, medeniyet, sulh ve sükûn dünyası oluşacaktı. Akıl ihsan edilmiş tek canlı ırkı olan insan, artık eski hatalarını tekrarlamayacaktı.
Ama maddî ve manevî şer (kötülük) tohumları yok edilememişti. Yeşermeye hazır, müsait zemin arıyarak bekliyorlardı. Öyle oldu.
Çevreyi, havayı, suyu, toprağı, bitkiyi, ağacı, çiçeği, hayvanı korumasını öğrenmemiş, kendisine hayat veren bütün bu unsurları hoyratça, barbarca sömüren insan ırkı, biyolojik ve nükleer silahlar belâsını da icad etmişti. Kapital yanlışını anladı, bir ölçüde gayret de gösterdi, fakat bu menfur icatlarını ortadan kaldırmayı başaramadı.
Mektupla gönderilen şarbon bakterisi... Felâket, bu derecede umulmadık bir nesne, bu kadar akla gelmez bir araç vasıtasıyle başladı. New York-Washington eyleminden bile fantastik bir fenomendi. Biyolojik saldırının çeşitlenmemesi, nükleer teşebbüslerin buna eklenmemesi için, hiçbir güvence yoktur.
Şimdi insan ırkı, kendini savunacaktır. Bu derecede sınır tanımaz teröre ve terörün ardına saklanan alçaklara sert karşılık verecektir. Her devlet, her millet, birdenbire oluştuğunu sandıkları bu yeni tabloya göre sür''atle vaziyet alacaktır. Lâkırdı salatası ile vakit geçirenlerin dünyası değildir.
Demokrasiyi bozmaksızın akıllı adamlarla yönetilen devletler, bu badireden prim yaparak çıkar. Aynı ehliyeti ve yeteneği gösteremiyen devletler, zemin kaybeder. Türkiye, ansızın oluşan bu yeni dünya tablosunun neresindedir? Doğru teşhis, bizi ileriye götürür. Yanlış teşhisler, pratiğe dönüştürülemiyen teşebbüsler yerimizde saydırır. Yerinde sayan ve atılım yapamıyan, Bizans münakaşaları ile zaman öldüren milletlerin akıbeti parlak olmaz. Üretmeksizin çoğaldıkça çoğalan toplumlar hâline düşer. Fikir ve madde üreten milletlerle aşık atamaz, onların çok gerilerinde kalır
.Afganistan savaşı ve Türkiye
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Ekim, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bakteri postalıyarak toplumları korkutan örgütün ve arkasındaki devletin vay hâline... New York''ta 6000 insanı birkaç dakika içinde öldürenleri mazur göstererek geçiştirmek ve hafife almak isteyenler, şimdi mikrop taarruzuna da kılıf uydurmaya çalışacaklardır.
Meselenin bir yüzü böyle. Diğer bir yüzü daha var ki, şimdilik vehim çizgisinde bulunsa bile, tüylerimizi ürpertiyor: Ya ABD de biyolojik, şimik (kimyevî) ve nükleer silâhlar kullanmaya başlarsa?..
O zaman, karamsar bilim-kurgu roman ve filmlerindeki iğrenç sahneler oluşacaktır. Dini, imanı, milliyeti, insanlığı olmayan teröre karşı bile, klasik savaş ve mücadele metodlarından ayrılmamak çok daha iyidir.
Ama, inanılmaz refah seviyelerine erişen Batılı insanın canı, çok tatlı hâle geldi. Burnu kanasa feryadı basıyor. Sıfır zayiatlı savaşlar yapmak istiyor. Yüz binlerce askerin vatanları için seve seve kanlarını akıtıp hayatlarını verdikleri yakın geçmiş maziye karıştı. İnsan, hattâ hayvan hayatına verilen değer, uygarlığın ölçülerinden başlıcası sayılıyor.
Silâhlı kuvvetlerin fonksiyonu bile değişti. Artık asker, barışı ve düzeni sağlamak, insanın hayat ve hürriyetini güvene almak için kullanılıyor.
Böylesine bir misyona olağanüstü başarı ile hazırlanıp düzenlenmiş en kaliteli asker, Türkiye silâhlı kuvvetlerindedir. Afganistan halkına dost bir milletin askeridir. Devletlikten çıkmış Afganistan''da barış dönemini açabilmekte ciddi hizmet verebilir. ABD''nin işi kolaylaşır. Taliban ve el-Kaaide dehşetinden kurtulan Afganistan, İlk Çağ barbarlığından çağdaş dünyaya geçebilir.
Ancak Türkiye''ye samimi davranılmalıdır. Körfez Savaşı''ndaki ve PKK teröründeki kayıplara benzer zararlara uğramamız, Avrupa Birliği''nden kaypak muamelelere muhatab olmamız, bahis konusu değildir. Kaldı ki terörle savaş Afganistan''dan başka coğrafyalara atlamanın eşiğindedir.
Savaşın zemini
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Ekim, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Afganistan''ı bugünki feci çizgiye getiren gelişmeleri, sayın okuyucularımla birlikte hatırlamayı faydalı buldum. Özetle şöyledir:
Afganistan''ın menfur Rus işgalinden kurtulması için savaşan Afganlar''a, başta ABD, sonra Suudi Arabistan, Pakistan yardım etti, Çin ve İran ile Türkiye bile destek verdi. Amerika mücahitlere, en modern silâhlar ve milyarlarca dolarlık malzeme yolladı.
Rus işgalini sona erdirmeyi başaran Afganlar, birkaç örgüt hâlinde idiler. Örgütlerin tamama yakını radikal dinci idi. Komünistlerce tahtından edilen Zahîr Şah ve hanedan, laik olmamakla beraber, modernizmi savunuyordu. Bu sebeple zafer kazanan örgütler, Kral''ı tahtına çağırmadılar. Pakistan da Kral''ın dönüşüne soğuk baktı, İran da...
Ruslar''ı ülkelerinden çıkaran örgütler, biribirleriyle çok kanlı iktidar kavgalarına girdiler, yıllarca sürdü. Bu iç savaşta yüz binlerce Afgan öldü.
Pakistan''ın güçlü desteğiyle, Pakistan''da din eğitimi görmüş Afganlar''ın öncülüğünde Tâlibân (Öğrenciler, yani medrese talebesi) denen bir grup, biribirini yiyen ve her biri Afganistan''da bir bölgeyi elinde tutan örgütleri, ağır zayiatlı muharebelerle bertaraf etti. Ülkenin tamama yakınına hakim oldu. Ancak Taliban iktidarındaki Afganistan''ı sadece 3 devlet tanıdı: Pakistan, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri...
Taliban yönetimi az zamanda, Pakistan etkisini bile silen Suudi Vehhabi etkisine girdi. On binlerce Arap, modern silâhları ile, kendilerine yabancı, dillerini bilmedikleri bu ülkeye doluştu. New York faciasının arifesinde Afganistan''ın gerçek hakiminin Usâme bin Lâdin olduğunu söylemekte fazla mübalağa yoktur. Suudi devletiyle de bozuşan Bin Lâdin, Afgan ülkesini üs edinerek, Birleşik Amerika''ya cihad açtı.
Taliban''ın iktidardan düşürdüğü ve kuzeye sürdüğü örgütler, ülkenin bu bölgesinde birleştiler. Amerika''nın desteği ve Roma''dan gelecek Kral''ın veya veliahtın hakemliği ile, muhtemelen Ramazandan ve kıştan önce Kâbil''e girecek, Taliban iktidarına son vereceklerdir. Birkaç yıl önce Taliban diye bir şey yoktu. Gene yoklara karışacaktır. Oluşacak yeni iktidar, kudretli komşusu Pakistan ile en iyi ilişkiler kuracaktır. Şekillenmeye başlayan tablo budur. Zaten başka çözüm de görünmüyor
Partiler ve seçim yasaları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Ekim, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Özürlü Anayasamız''ı mümkün mertebe çağa uydurmak gayretleri devam ederken, Medenî Kanun ve Ceza Kanunu gibi hukukun temellerini oluşturan iki büyük yasanın yeniden düzenlenmiş metinleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi''ne sunulmuştur.
Siyasal Partiler ve Seçim yasaları, ayni derecede önem taşıyor. Yeni, kısa, çağdaş bir Anayasa yapacak iradeyi gösteremedik. Tadillerle idare ediyoruz. Küçümsemiyoruz, Devlet Reformu''nda epey bir adımdır.
Siyasal Partiler ve Seçim yasalarını tadil için bazı milletvekillerinin çalışmaları, basına aksetti. Öğrenebildiğimiz kadarıyle bazı hususlar bize son derece sakıncalı göründü. Yasalar açık, samimi olmalı, belirli hedefleri gerçekleştirmelidir. Milletvekili sayısında 550 rakamını yeni kılıflar içinde savunmak, bir hileden ibarettir. Koltuklarını kaybedeceklerinden korkan milletvekillerinin (ki üçte ikisi zaten her hâl-ü kârda değişecektir) endişelerini yatıştırmak gayesi, sırıtmaktadır. 100 milletvekili seçkinlerden oluşturulacakmış. Yok canım! Bütün milletvekilleri seçkindir. Seçkin olanlar ve olmıyanlar diye ikiye ayırırsanız, biribirlerinin gırtlaklarına sarılırlar.
Ama 100 kişilik bir Senato -lüzumlu ise- düşünülebilir. Senatonun fonksiyonu başkadır. Anayasa Mahkemesi''nin yetkilerinin üçte ikisini üzerine alır. Böylesine bir reform teşebbüsü için erken olduğu söylenirse, itiraz etmeyiz.
Fakat 401 milletvekili sayısının bile gerekçesi yoktur. 400 olmalıdır. Yapılacak tasarruf, büyüktür. Yüce Meclis, daha da işlek hâle gelir.
Ön seçim üzerinde de uyarıda bulunmak isterim. Aslında adayların genel merkezce belirlenmesi antidemokratik değildir. Bir partiler demokrasisi olduğu unutulmamalıdır. Mekanizmayı liderler dejenere ettiler. Şahısları, partileri ve millet için kötü listeler yaptılar. Kriz oluştu. Tamamen ön seçime bağlanmak, adaylarla delegeler arasında büyük paraların dökülüp saçılması demektir. Partilerin il ve ilçe teşkilâtlarının siyasî nüfuz kullanarak para pul işlerine daldıkları mekanizma, körüklenecektir. Parti üyeliğini ve yöneticiliğini -bir zamanlardaki gibi- bir ideal, bir gönül işi hâline getirmek lâzım.
Reformun reform gibi olması gerekir. Yüzeyde kalan reformlar, Türkiye''yi 200 yıldır yerinde saydırıyor.
Afgan savaşı ve Pakistan
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Ekim, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer, dün Pakistan''a bir günlük ziyarette bulundu. Pervez Müşerref''e, Türkiye''nin her hal-ü kârda Pakistan''ın yanında olduğunu tekrar vurguladı. Pakistan''a tam destek ve samimi işbirliği, Türkiye''nin Devlet politikasıdır. Hiç değişmemiştir ve değişmez.
Pakistan''da, Afganistan nüfusu kadar Afganca konuşan Pakistanlı mevcuttur. Pakistan''ı Hindistan''dan ayrı devlet yapan faktör ise İslam dinidir (Balkanlar''da olduğu gibi Hind kıt''asına da İslâm''ı sokan Türkler''dir). Bu iki gerçek, Pakistan''ın bu savaşta ne derecede nazik bir pozisyonda bulunduğunu gösterir.
Afganistan''da Taliban çeteleri, sabırla karakışı bekliyorlar. Mülteci kamplarındaki soydaşlarına silâh dağıttılar. Mülteci kamplarından Amerikalılar''a ateş açılacak ve Amerikalılar cevap verecekler. Taliban, dünyaya karşı yaygarayı basacak. Ne akıl değil mi? Şark''ta iktidarı eline geçirenler için vatandaş harcanmasında çetele tutulmaz. Garp''ta da yakın zamanlara kadar öyleydi. Ülkeyi haşhaş tarlası hâline getiren Taliban böyle davranacak. Dağlara, kamplara sığınmış kadın, çocuk, ihtiyar Afganlar''ı kırdıracak. Sonra Amerika''nın, hempâları ile birlikte kıyım yaptığını ileri sürecek.
Böylesine bir iddiaya hoş bakan, Pax Americana''yı kıskanan hayli Batı devleti vardır. New York-Washington eylemini oldu da bitti maşalah havasına getirmenin peşindedirler. Terör, Avrupa merkezlerinde kendini göstermeden akılları başlarına gelmeyecektir.
Terör yalnız uçak çalarak değil, zarf ve çanta ile de yapılıyor. Bin Lâdin''in nükleer çanta aradığı basına sızdı.
Terörü ve uyuşturucuyu dünyaya meydan okuyan çizgiden çekmedikçe, savaş bitmeyecek. Savaş sırasında ve sonrasında epey denge değişecek. Amerika başta, hiçbir ciddi devlet, terör ve uyuşturucu şantajına baş eğmez.
78 yılın muhasebesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Ekim, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünki yazımızda Cumhuriyet''in 78 yıl boyunca bize kazandırdıklarından bahsetmiştik. Zaten âdet budur. Ama başaramadıklarımızı, başarı gösteremediğimiz hususları incelemek, vurgulamak, tam bir teşhise varmak için şarttır. Otokritikte ve tenkıydî fikir (esprit critique üretmekteki hevessizliğimiz, millî onurumuza yediremememiz, asırlar boyu bize çok pahalıya patladı. Esasen bizi Batı medeniyetinden ayıran zihniyet yapımız budur.
On yılımızı -mecburen- terörle, sonraki yıllarımızı laikliği, daha açık ifadeyle çağdaş hayat tarzımızı ve üslûbumuzu savunmakla geçirdik. Gerek demokraside, gerek ekonomide gerimizde bulunan dünün sosyalist devletler hızla toparlanırlarken, biz geride kaldık.
Türkiye''de her alanda yetişmiş kadrolar vardır. Ancak gerek politikada, gerek bürokraside, tam bir kaht-ı ricâl (Devlet adamı eksikliği, yetersizliği, yokluğu) bütün acı verici yönleriyle hüküm sürmektedir. Türkiye''yi yönetenler bu hususa çare aramak bir yana çare bulmamaya çalışmışlardır.
Atatürk''ü 1938''de dondurmak isteyen romantikleri veya çıkarcıları unutmamak gerekir. Her yılını birkaç radikal reform ile geçiren Atatürk''ün, yaşasa idi, sonraki yıllarda ve çağımızda ne hamleler yapacağını tahayyül bile edememişlerdir. Zaten Atatürk''ü revizyonist bir görüşle sunmakta direnmişlerdir.
Demokrasideki açıklarımızı, yepyeni bir Anayasa''ya cesaret etmeksizin, yamalarla kapatmaya çalışıyoruz. Korkunç bir bürokrasi, feci bir kırtasiyecilik, komünist Çin''i gölgede bırakan bir devletçilik, yakamızdan düşmedi. Devlet Reformu yapamadık. Bir süre çağı geçmiş kadroyu, kurumu ortadan kaldırmak yerine, yenilerini oluşturduk.
Eğitimde, yüksek öğretimde, sağlıkta, çok büyük problemlerimiz vardır, biribiri üzerine yığılmıştır.
Mantıksız bir nüfus artışı, vatandaşın her şeyi devletten beklemek alışkanlığı, toplumculuktan ferdiyetçiliğe geçemeyişimizin sebepleri arasındadır. Yoksulluğumuz, çağa ulaşamamızın başlıca sebebidir. İliklerimize kadar işleyen bir popülizmi, halka hizmet sandık, halbuki bu anlayışla vatandaşın fakirlik çemberini kıramamasının zeminini hazırladık.
Öğünmekten ve hamaset edebiyatından vaz geçip hür fikir ortamını oluşturmak ve kendi kendimizi eleştirmeye alışmaktan başka çare yoktur. Muâsır medeniyet seviyesine ulaşmanın tek yolu budur.
Afganistan''da Türk askeri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Kasım, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Birleşik Amerika''nın Afganistan bombardımanı 3 haftayı doldurdu. Ramazana ise 2 hafta kaldı. Bu müddet içinde Afgan topraklarına kar düşmeye de başlayacaktır.
Taliban ve el-Kaaide, kovuklarına sindiler, bekliyorlar. Eli silâh tutan herkes askerdir. Geri kalan nüfus bombardımana, açlığa, sıhhi bakıma, göçe, tehcire, firara açıktır. Zaten 2.5 milyon mülteci barındıran Pakistan, yeniden mülteci kabulü için, haklı olarak, Birleşmiş Milletler ve ABD''den maddî yardım istedi.
Afganistan''ın kuzeyindeki örgütler, aralarında anlaşabilseler bile, köktendinciliğe razı olmayan ve Batı''ya dönük bir kralı benimsemekte zorlanacaklardır. Kral Peştû (Afgan) milliyetçisidir. Bu sebeple İran''la ve Türkler''le arası pek de iyi değildi.
Bu faktörlerin nasıl bir yeni Afganistan meydana getireceği meçhuldür. On milyonlarca Pakistanlı''nın ana dili Afganca''dır. Bunlar, Pakistan''ın 4 otonom eyaletinden birinde yaşıyorlar. Bu bakımdan da Pakistan, uyumlu bir kuzey komşusu isteyecektir. Kralı getirerek birliğini kuran, istikrara kavuşmuş ve Batı ile ilişkilerini düzeltmiş bir Afganistan''a karşı Pakistan, politikasını yeniden düzenleyecektir.
Daha Rusya, hattâ Çin ve Orta Asya devletleri vardır. Onlar da yeni Afganistan''ı, menfaatlerine göre izleyeceklerdir.
Bu durumda Türkiye, kuzeydeki örgütlere eğitim vermek üzere Afganistan''a şimdilik 50 asker gönderecek. Şartlarımızın en münasip şekilde ele alındığından şüphemiz yoktur. Yeni gelişmelerde mutlaka söz sahibi olacağız. Teröre karşı savaşta kesinlikle tarafız. Bu savaşı, demokrasimizi zerre kadar bozmaksızın, bilakis eksiğimizi düzeltip gediğimizi kapatarak yürüteceğiz.
Referandum, erken seçim ve milletvekili sayısı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Kasım, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhurbaşkanı''nın niçin referandum şıkkını seçtiğini yorumlamıyoruz. Ancak referandumdan kurtulmak yolunu da gösterdi. Tabii Anayasa değişikliği şarta bağlanıp gerçekleştirilemediği takdirde, referandum olur. Sonuç bellidir.
Ama referandum, hükûmeti istifaya zorlayıp erken seçim sağlamaz. Zira iktidar partileri de vatandaştan hayır oyu verilmesini istiyeceklerdir. Bu suretle sonuç, 6 partinin ittifakı ile çıkacaktır. Muhalefet ne diyecektir? Halk oylamasında reddedilen madde iktidarın değil, 6 partinin oyları ile kabûl görmüştü.
Böylece erken seçim daha zorlaşır. Hükûmetin taze hayat bulması bile beklenebilir! Ne olacaktır? Bütün dünya, milletvekili maaşının artması gibi pestenkerânî bir konuda referanduma gittiği için, Türkiye ile dalga geçecektir. Ama dışarıda itibarımız öylesinedir ki, böyle şeylerden korkumuz yoktur.
Milletin hayatî bir sorunu için referanduma gidilir. TC Anayasası dışında hiçbir devletin anayasasında yer verilmeyen milletvekili maaşı için değil...
Milletvekili sayısı ise, ciddi bir meseledir. Sayın Cumhurbaşkanı önce 400, sonra -herhalde Meclis''i 400''e razı edebilmek için- 300 dedi. İki yıldan beri bu sütunda 400 sayısını savunuyoruz. Zira makulü budur. 300 milletvekilinin komisyon çalışmalarına yetmiyeceğini Sayın Cumhurbaşkanı bilir.
Her hâl-ü kârda Cumhurbaşkanı ile kendisini oy verip seçen Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin uyum sağlaması gerekir. Başkanlık sistemi değildir. Cumhurbaşkanı Meclis''i uyarabilir, Meclis''e tahakküm edemez. Son söz, Meclis''indir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, milletvekili sayısını 400''e, teşriî dönemi 4 yıla, Meclis personel sayısını yarıya indirebilse, dokunulmazlığını sınırlayıp para pul işleriyle uğraşanları otomotik şekilde bünyesinden atabilse, artık bu ülkede hiçbir kurum reforma karşı çıkamaz. Devlet Reformu gerçekleşir. 6 lider bu hususta anlaşıp, Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin şânına şan katmak istemezler mi?
Türkiye yol ayırımında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Kasım, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Geçtiğimiz hafta sonunda hükûmetin ağırlıklı üyeleri, önemli şeyler söylediler. Hem iç, hem dış politikamız yol ayırımındadır.
Dışişleri Bakanı İsmail Cem, Kıbrıs sorununun âciliyet gösterdiğini ve bizi tercih zorunluluğu çizgisine getirdiğini vurguladı. Önümüzde iki şık bulunduğunu beyan etmekle beraber, tavize yanaşmıyacağımız ihtimalinin ağır bastığı anlaşılıyordu. Kıbrıs''ta tavizle Avrupa Birliği''nin ilişkisi malûmdur.
Başbakan 1. yardımcısı Devlet Bahçeli, daha net konuştu. Kıbrıs''ta taviz verilmiyeceğini, bunun Avrupa Birliği ile ilişkisini kabûl etmediklerini söyledi. Avrupa devletlerini terörü barındırmakla ve Türkiye''nin onca uyarısına rağmen terörün mahiyetini kavrıyamamakla suçladı. Avrupa''nın tavrının bugün de değiştiğine dair bir emare bulunmadığını ima etti. Bosna trajedisine seyirci kalıp yücelttikleri medeniyetlerini ağır biçimde lekeleyen Avrupa devletleri, Bahçeli''nin ithamlarına müstahaktır.
Başbakan 2. yardımcısı Mesut Yılmaz, Devlet Reformu''nu gerçekleştiremezsek, hiçbir derdimize çare bulamıyacağımızı belirtti. Devlet kadrolarının daraltılması ve ekonomik tedbirler hakkındaki teklifleri doğru idi. Daha kapsamlı düşüncelerimizi, ANAP''ın reform programını resmen açıklamasından sonra yapacağız. Ancak seçim sistemi önerilerinin yanlışlığını şimdiden söyliyebiliriz. Bu öneriler çok büyük mahzurlar taşıdıktan başka ANAP''a oy kazandırmaz, ANAP''tan oy götürür. Politik hatalar ANAP''ın sürekli oyunu kırmıştır.
Türk''ün şan ve şerefi, Türkiye''nin geleceği ve yüksek menfaatleri için 90 askerimizin Kuzey Afganistan''a hareketinin arifesinde, iktidar partilerinden böylesine mesajlar aldık. Erbakan ve Erdoğan''ın seçime giremiyeceklerine endekslenmiş iki muhalefet partimiz ile ana muhalefet partimizden de anlamlı ve kapsamlı mesajlar bekliyoruz.
.AB askeri Afganistan''a gidiyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Kasım, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''nin, terörle savaş için Afganistan''a asker göndermek kararında İngiltere dışında bütün devletlere takaddüm etmesi, Avrupa Birliği üyesi dostlarımızın ödlerini kopardı. İnsan hakları ve demokrasi yaftası altında, bu kavramlara düşman teröristleri himayelerine alarak, çağdaş uygarlık düzeyine hiç yakışmayan bir üslûpta kullanmak politikalarına halel getirmekte zorlandıkları âşikârdır. Bu tesbitlerimize kızmayacaklarını umuyoruz. Zira nice yıldır onların, terörü ve teröristi açıkça teşvik anlamındaki ipe sapa gelmez eleştirilerini biz, soğukkanlılıkla dinledik.
Avrupa''nın güçlü devleti Federal Almanya savaşa 3900 askerle katılacak. İtalya ise 1328 asker ve Garibaldi uçak gemisini gönderiyor. Diğer Avrupa devletleri, eninde sonunda aynı şeyi yapacaklar.
Bu arada Taliban ordusunun başkomutanlığına Usâme bin Lâdin getirildi. Tek Arab''ın yaşamadığı Afganistan, Araplar''a teslim edildi. Zavallı Afganlar... Bütün bu belâ, çeyrek asır önce Moskova''da tahsil görmüş bazı Afgan aydınlarının (!) ülkeye komünizmi getirmeleriyle oluştu. Ruslar''ın ülkeyi işgali ise, o zamanki Sovyet politikasının gözü dönmüşlüğünün inanılması zor çizgisidir.
Türkiye''nin asker kontenjanını arttıracağını sanıyorum. Aksi takdirde, ister misiniz sevimli İtalyan dostlarımız, baba yurdumuz Orta Asya üzerinde bizden fazla konuşmaya kalkışsın? Öcalan''a gösterdikleri izaz ve ikramı unutmuş değiliz.
Öyle beklenmedik gelişmelerin öncesindeyiz ki, Ankara''nın çok uyanık durması, çok atak hareket etmesi lâzım. Halkımıza da, asker göndermemizin bir hükûmet kararı değil, Devlet politikası gereği olduğu anlatılmalıdır. Zira vatandaş, haklı haksız, hükûmetten gelen her şeye karşıdır.
Savaşın diplomasisi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Kasım, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İngiltere Başbakanı Blair, Washington''da Başkan Bush''la görüştü. Savaşın Irak''a taşınmaması gerektiğini bildirdi. Türkiye''nin de aynı fikirde bulunduğunu eklemeyi unutmadı. Terörle mücadeleyi kolaylaştırmak için bir vakit önce Filistin devletinin oluşturulmasını tavsiye etti. İsrail, bu tavsiyeye tepki verdi.
Pakistan Devlet Başkanı General Müşerref, Tahran ve İstanbul''a uğrayıp Paris''i, Londra''yı ziyaretten sonra Washington''a gitti. Cumhurbaşkanı Chirac, Başbakan Blair ve Başkan Bush''la görüştü. Savaş sonunda Afganistan''ın bütünlüğünün muhafazasının şart olduğunu belirtti.
Irak''ın ve Afganistan''ın parçalanarak sınırların değişmesi, gerçekten yepyeni problemler doğuracak mahiyettedir.
Washington''ın Afganistan''ı parçalamak gibi bir projesi olduğunu sanmıyoruz. Ancak ülkede biribiriyle geçinemeyen örgütlerin yeniden iç savaş çıkarmaları hâlinde sonuç kestirilemez. Biz Birleşik Amerika''nın, bütünlüğün garantörü sıfatıyla şu veya bu şekilde Afganistan''da kalacağını düşünüyoruz.
Buna mukabil Kuzey Irak''ta Kürt otonomisi (devleti değil!) için ciddi bir Amerikan gayreti ağır basabilir. Türkiye, İran, Suriye ve bütün Arap dünyasını karşısına alacak böyle bir senaryoyu yürürlüğe koymaktan vazgeçilmesi de mümkündür.
Ancak, Saddam üzerine bir hareketten kolayca vazgeçilmeyecektir. Amerika''nın, müttefiklerini ikna edebilmesi için, Saddam''ın 11 Eylül ile herhangi bir bağlantısını saptaması yeter. Ve bir Irak harekâtı, Afganistan harekâtının bitmesini beklemeyecektir. Irak''ın, New York-Washington eylemini kınamayan dünyadaki tek devlet olduğu unutulmamalıdır.
Ankara''nın Afganistan''a sadece 90 asker göndermesi, muhtemel bir Irak savaşı için büyük birlikleri el altında tutmak istemesiyle açıklanabilir. Hiç arzu edilmeyen bir Irak savaşında Türkiye''nin tarafsız kalması artık mümkün görünmüyor.
Irak''ta savaş olacak mı?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Kasım, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika Birleşik Devletleri, Irak üzerine yürüyecek mi? Haftalardan beri bu konu münakaşa ediliyor. Hem bizde, hem bütün dünyada... Bu sorunun elbette çeşitli kompleks cevapları mevcuttur. Ancak kestirmeden tek cevabı vardır, şöyledir: 11 Eylûl eylemi ile Saddam''ın herhangi bir ilişkisi ortaya çıkarsa ABD, Irak ile savaşa başlamakta bir an düşünmez. Müttefikleri de ister istemez yanında yer alır.
Böyle bir ilişki tesbit edilemediği takdirde ABD, kuvvetli ihtimalle gene Irak savaşına girecektir. Zira Saddam''ın bin Lâdin''den farkı bulunmadığı kanaatindedir. Ama politik bakımdan zor durumda kalır. Avrupa devletleri, Araplar''la iyi geçinmek isterler. Şüphesiz Washington da bunu ister. Fakat Araplar''ı incitmemek için Pax Americana''nın temel ilkelerinden vaz geçmez. Bu çizginin ötesinde İsrail''i baskı altına alamaz. Bununla beraber Filistin devletinin oluşmasına çalışacağı sanılır.
ABD''nin devlet sekreterliği denen dışişleri bakanlığı, Körfez savaşında genelkurmay başkanı olan bakan Colin Powell dahil, hiç değilse Afganistan meselesi çözümlenmeden Irak''a gitmeye karşıdır. Ancak Beyaz Saray, yani Başkan Bush ve müşavirleri ile Pentagon (savunma bakanlığı), Afganistan''da istikrarın sağlanması zaman alacağı için, bir vakit önce Saddam''ın işini bitirmek istiyorlar.
Muhtemel bir Irak savaşında Kuveyt dışında bir Arap ülkesinin Amerika''ya yardımcı olması şüphelidir. En azından başlangıçta böyledir. Washington, kuzeyden Türkiye''nin desteğini isteyecektir. Zaten İncirlik''ten uçak uçurtacaktır.
Türkiye''nin menfaati Irak''ta savaş olmaması yönündedir. Ancak bu, bizim elimizde değildir. Amerika isterse savaş başlar. Bu durumda Türkiye, Irak devletinin bütünlüğünün bozulmaması için çalışacaktır. Kuzeyde Kürt otonomisi, hiç sanılmaz ama güneyde Şii otonomisi biçiminde senaryolar, bugün bir Irak veya Saddam sorunu varsa, bu sorunu defalarca büyütür.
Afganistan''da son durum
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Kasım, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerikan bombardımanı ile çökertilen Taliban, egemen olduğunu iddia ettiği ülkeyi savunamadı. Kuzey İttifakı, Afganistan''ın önemli parçalarını ele geçirdi. Kâbil yolu açıldı. Artık başkente girmek büyük gayretlere muhtaç görünmüyor.
Pekiyi iş bitti mi? Maalesef hayır! Bir bakıma asıl şimdi başlıyor denebilir. Zira Taliban, dağlara çekilip gerilla harbine girişecektir. Böyle bir savaşın ne kadar süreceği ise tahmin dahi edilemez.
Kendilerine mücahit diyen 3.000 kadar Arap ve -inanılması daha zor bir şey- bir o kadar Çeçen, Taliban saflarında çarpışıyor.
Halkın dayanılmaz ıstırabı son haddinde. İhtiyarlar, kadınlar, hastalar, çocuklar, hele çocuklar... On yaşında erkek çocuğun eline silâh veriliyor. Orta Çağ''da Gazneliler''in, Selçuklular''ın, Timurlular''ın Türk yönetiminde o asırların en parlak medeniyet merkezlerinde bugün, böyle bir hayat yaşanıyor. Sultan Mahmud''un taht şehri Gazne, Hüseyin Baykara''nın taht şehri Herat (Ali Şîr Nevâî''nin türbesi buradadır), Bâbür Şâh''ın türbesinin de bulunduğu taht şehri Kâbil, Mevlânâ''nın doğduğu Belh... Ve Türk tarihinin daha nice şanlı beldeleri, bugün mayınlar ve bombalar arasında çırpınıyor.
Akılsız toplumların başına her şey gelebiliyor. Anadili Afganca olan 30 milyon Pakistanlı, Afganistan''a bitişik Pathanistan eyaletindedir (İngiliz Hindistanı''nın merkezi Peşâver olan ünlü Kuzeybatı Eyaleti). Buradan her gün eline silâh geçiren yüzlerce gönüllü, Hayber''i aşıp Taliban saflarında vuruşmaya gidiyor.
Afganistan''ı Birleşik Amerika, Türkiye dahil müttefikleri ile birlikte düzeltmeye ve düzenlemeye çalışacak. Ancak İran, Rusya, hattâ Çin ve Hindistan gibi önemli devletlerin dikkatleri, Amerika''nın yaptıkları üzerinde yoğunlaşacaktır.
En nazik pozisyonda bulunan devlet Pakistan''dır. General Müşerref''e karşı bir askerî darbe, tahmin edilemiyecek derecede karmaşık bir tablo oluşturabilir. Savaşın boyutları genişler. Pakistan büyük zarar görür. Fazla vehme kapılmak doğru değil ama, Birinci Cihan Savaşı''nın, bir Sırp teröristin tabancasından atılan iki kurşun sebebiyle çıktığını unutmuyoruz.
Orta Asya''da Pax Americana
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Kasım, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kuzey İttifakı denen ve Taliban''dan önce Afganistan''a egemen olan güçler, dün sabah savaşsız Kâbil''e girdi. Hava alanını ele geçirdiği Kandehar''a da girmek üzeredir.
Bu suretle Taliban, Afganistan''ı kaybetti. Dağlara çekilecektir. Bir müddet sonra ikmal yetersizliğinden dağlardan da inecektir. Sessizce ülkeye ve Pakistan''a dağılacak, on yıl önceki gibi ismi cismi silinecektir.
Ancak savaşı yöneten Usâme bin Lâdin, teslim olmaz. Çete muharebesi ve vurkaç baskınları ile gücünü tükettikten sonra Pakistan yoluyla kaçmayı deniyecektir. Afganistan''ı kaybetmenin acısını, Birleşik Amerika ve müttefiklerinin ülkelerine terör eylemleriyle çıkartmak istiyecektir. Dört kıt''anın belli başlı yerlerinde taraftarları, ajanları mevcuttur.
Nitekim evvelsi gün, New York şehrine bir uçak düşmesiyle bütün ABD heyecanlandı. Heyecan dalgası bir saat geçmeden Avrupa''ya sıçradı. Avrupa borsalarında önemli düşüşler görüldü.
Rusya Federal Cumhuriyeti Başkanı Putin, dün Washington''da idi. Birleşik Amerika''dan büyük destek bekliyor. Başkan Bush''un, nükleer füzelerin bir kısmını karşılıklı imha teklifini olumlu karşılarsa, insanlık biraz ümitlenir, rahat nefes alır.
Dün Pakistan Başkanı dostumuz General Müşerref, Amerika dönüşü İstanbul''da Başbakan Ecevit''le Afganistan''ı görüştü.
Afganistan''da, bütün etnik unsurları içeren bir hükûmet kurulacak. Yeni bir iç savaşı önlemek için BM kuvvetleri de gelecek. Türkiye bu güce dahil olacak. Pax Americana, Orta Asya''ya yerleşmiş bulunacak.
Afganistan''da önümüzdeki ramazanla birlikte kış başlar. Bu aylar zarfında Washington''ın çok uzun sürecek terör savaşında yeni bir safhayı açmak üzere başka bir coğrafyayı ele alması bekleniyor.
Avrupa Birliği ve biz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Kasım, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dış kaynaklı övgüler pek çok hoşumuza gider. Dış kaynaklı eleştiriler ise bize göre mutlaka haksız, maksatlı, garaz ve husumet eseridir, tepkiyle karşılar, nefretimizi açıklarız. Kurt denen tecrübeli ve derin politikacılarımız, bu karakterimizi iyi bilirler. Halkımıza gerçekleri söyleyip aydınlatacakları yerde, ifrattan tefrite giden duygularını kabartır, millete yaramaz bir popülizm izlerler. Çaylak denen acemi ve satıhtaki politikacılarımız ise, zaten aynen halkımızın duygularını paylaşırlar.
Halkın duyguları kutsal olduğu için, karşı çıkmak haddimiz değildir. Ne çare ki milletlerin âlî menfaatleri (yüce çıkarları), duygulara göre değil, sert kuralları bulunan reel politikaya göre düzenlenir. Fâtih, Reşid Paşa, Sultan Abdülhamid, Atatürk gibi diplomasi dehalarının dış politikada ne derecede katı gerçekçi olduklarını, tarihçilerimiz iyi bilirler.
Bu kadar lâfı, Avrupa Birliği''nin hakkımızdaki son ilerleme raporu için yazdım. Ne bekliyordunuz? Silâhlı kuvvetlerimiz dışında hemen bütün devlet kurumlarımız köhnelikten ve lâgarlıktan dökülmüyor mu? Soygun düzenine, kayıtsız ekonomiye, haksız faize, gelirler arası uçuruma son verebildik, hiç değilse kabûl edilebilir çizgiye çekebildik mi? Her konuda haklı olduğumuz, hiç hata yapmadığımız iddiaları kimi kandırabilir?
Rusya bizden önce AB üyesi olacak. Bulgaristan, Romanya gibi dünki eyaletlerimiz de öyle. Avrupa Birliği''ne kararlılık ve tam bir irade ile girilir. Ucundan tutarak hiçbir işi başaramayız. Sultan Mahmud tereddüd etseydi bugün silâhlı kuvvetlerimiz yerinde yeniçeri ordumuz vardı. İrade eksikliği gösterseydi Atatürk, hangi inkılâbını yürürlüğe koyabilirdi?
Her konuda haklılık iddiasından vazgeçmeyip taviz vermeden taviz alabilen bir diplomasi yoktur. Diplomasi, bu dengeyi bulabilme sanatıdır. Bizi almazlar edebiyatıyla beyin yıkayan statükocuları dinlemiyelim. Avrupa medeniyetinin müttefikan kabûl ettiği standartları pas geçip gittikçe eskiyen, berbatlaşan, tehlikeli hâle gelen düzeni savunanlara kanmıyalım. Çağdaş düzeye erişelim, o zaman işimize gelmezse Avrupa Birliği''ne üye falan olmayız. Tren kalkıyor. Son vagona atlamak isterken eteklerimize yapışanların sorumlulukları tarih çapındadır.
.Afganistan''da iş bitti mi?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Kasım, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Birleşik Amerika''nın Afganistan''da işi bitirdiğini söyliyenler var. Bu fikir, savaşın sonu kesinlik kazandığı için bir anlamda doğrudur. Taliban''ın âkıbeti bellidir. Dağlara çekilecek, açlığa dayanabildiği nisbette vur-kaç taktiğini sürdürecektir. El-Kaaide''nin durumu da aynıdır, ama yalnız Afgan topraklarında... Yoksa el-Kaaide, İslâm dünyasını zor durumda bırakan sapık ideolojisinden vaz geçmez. Pek çok ülkede ajanları mevcuttur. Her an, hiç umulmadık bir coğrafyada eylemleri beklenebilir.
Afganistan''da bir hükumet kurulacak. Birleşmiş Milletler kuvvetleri yerleşecek. ABD sağlam mevziler ve üsler edinecek. Sonrası, tamamen meçhuldür. Etnik gruplar yalnız biribirlerine karşı değil, kendi içlerinde de -hem de toplu tüfekli- mücadeleden vaz geçmiyeceklerdir. Bu iç savaşta o kadar büyük insan zayiatı verildi ki, Amerikan bombardımanlarında ölen sivillerin sayısı lâ-şey mesabesindedir.
Ülkede çeşitli kapasitede, ilkel de olsa dişlerine karşı silâhlanmış en az 20 örgüt bulunuyor. Hemen hepsi köktendinci, çoğu bir kavmin milliyetçisi, bir kısmı dış ülkelerle bağlantılıdır. Türkler bile müttehit değildir. Meselâ Özbekler''in Türkmenler''e kötü davrandığı biliniyor. Kırgızlar azdır, sesleri çıkmıyor.
18. asır ortalarında kurulmuş böylesine yapay ve tampon bir devlette monarşinin zorlukla kurduğu istikrar, komünist tasallutuyla bozuldu. Monarşi, zâhiren olsun birliği sağlıyor, aslında Peştû (Afgan) milliyetçiliği yapıyordu ki nüfusun yarısı kadardır. Şimdi Roma''daki kral veya veliahdı gelse bile, düzenin sembolü görevini ifa edebileceği şüphelidir. Her sergerde, başbuğluk taslamaktadır.
16. yüzyıla kadar dünyanın en parlak uygarlık merkezlerini içeren büyük bir ülkenin tamamen aşiretler konfederasyonuna dönüşmesi, tarih boyunca şartların ne derecede değişebildiğini gösteriyor.
Afganistan''ın çağa uyum sağlayabilmesi, barışa kavuşabilmesi, kaynaklarını harekete geçirebilmesi için Türkiye, elinden geleni yapacaktır.
25 milyon dolar ve Saddam
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Kasım, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Birleşik Amerika hükûmeti, Üsâme bin Lâdin''in başına, bendenizin bilebildiğim kadarıyla, bütün tarihin en büyük kelle ödülünü koydu: 25 milyon dolar...
Üsâme''yi öldüren, yakalıyan, yerini bildiren kişi veya kişiler bu meblağı der-ceb edecek... 50 doların önemli para sayıldığı Afganistan''da bu ölçüsüz ödülün etkisi ne olacak?
Ödülü almak isteyenin, ölümü göze alması gerekir. Ama bin dolar için ölüme meydan okuyanlar çoktur. Daha ehemmiyetlisi, Bin Lâdin''in yerini keşfetmek, mağarasına girmek, yanına yaklaşabilmek, çetin iştir.
Üsâme ve şürekâsı yakalanırsa, Amerika''ya getirilmiyecek. Afganistan''da kurulacak bir sahrâ dîvân-ı harbinde basına kapalı tek celseli kısa muhakemesi yapılıp hemen orada hüküm infaz edilecek. Bu husustaki olağanüstü kararnameyi geçen hafta Başkan Bush imzaladı. Kongre''den itiraz gelmedi. Avrupa''dan, kararnamenin antidemokratik ve insan haklarına aykırı bulunduğu mealinde bir ses yükselmedi.
Birleşik Amerika, aynı işlemi bütün teröristlere uygulayacak. Saddam Hüseyin hakkında da tatbik etmek istiyor, Dışişleri Bakanı Colin Powell, beklemeyi öğütleyip hükûmetin elini tutuyor.
Bir Irak savaşının, Afganistan''dakinden epey farklı olacağını vurgulamak lâzım. Ama Saddam rejiminin terörü desteklediği ve biyolojik silâhlar yaptığı açıktır. Bu bakımdan Amerika, Saddam''ın 11 Eylûl New York eylemiyle ilişkisini kanıtlamak lüzumunu duymıyacaktır.
Muhtemel bir Irak savaşı, Türkiye''ye sadece zarar verir. İstemezsek katılmayız. Ama bunun bedeli ağırdır. Mecburen savaşa girecek olan Türkiye''de, pek çok şart değişirReform korkusu bizi batırdı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Kasım, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Reform yeteneği kısıtlı olduğu için çağına uyum sağlayamayan devletlerin başına her şey gelebilir. Çarpıcı örneği Osmanlı İmparatorluğu''dur. Öz dinamiklerini harekete geçiremedikleri için, dış baskılara maruz kalırlar. Statükocu yönetimler üstelik statüko rehavetini ve zihniyetini kitlelere de yayarlar. Dünya nimetlerinden gittikçe mahrum kalan toplumda memnuniyetsizlik sürekli artar.
Tarih ilminin yukarıda özetlediğim kanunu, bugün Türkiye Cumhuriyeti''nde dehşet vermeye başlayan olanca ağırlığıyla hüküm sürüyor.
Tane ile tablet ve draje dağıtmaya kalkışmak gibi uygulanamaz fikirleri tasarruf tedbiri sanan bir hükûmet, ancak prestij kaybeder. Zam yapmak ve vergi arttırmak ötesinde elinden bir şey gelmeyen iktidar, vatandaşın en olumsuz duygularına muhatab olur.
Son kriz, Türkiye''yi bir kat daha yoksullaştırdı. Ama bu krizde on milyarlarca dolar, el değiştirdi. Bu kârı havada kapan çok küçük bir zümre üzerinde hiçbir operasyon yapılamadı.
16 kişilik bakanlar kurulu kuramayan, 400 milletvekili sayısına yanaşmayan insanlar, Devlet Reformu''na nasıl akıl erdirebilirler? Bizi almazlar sloganıyla, köhne devleti ve bugün Çin''de bile uygulanmayan bürokrasiye boğulmuş bir ekonomik sistemi sürdürebilmek endişesiyle, uygarlık ve çağdaşlık çizgisine ulaştıracak reformları engellemeye çalışanları dinlemeye devam ettiğimiz takdirde işimiz iştir.
Evvelsi gün Ottawa''da üyesi bulunduğumuz G-20 toplantısında, dün Washington''da, Türkiye''nin dertlerine deva arandı. Ekonomi kıpırdanıyor, silkinmeye hazırlanıyor. Öz irademizle başımıza yepyeni bir belâ açmazsak, bu kadarcık bir dirayet gösterebilirsek, krizden çıkıyor gibiyiz. Ancak bu olumlu ihtimal gerçekleşse bile Türkiye''yi kurtarır mı? Kesinlikle hayır! Çok geçici bir müddet için nefes almamızı sağlar, işte o kadar!..
Reform Kompleksi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Kasım, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bazı çevrelerde, bazı zihinlerde reformdan nefret kompleksi, korkutucu, hattâ dehşet verici çizgilere yükseldikten sonra, komik ve küçük düşürücü derekelere indi. Reform deyince ödleri kopuyor.
Bir zamanlar kendine bihakkın inkılâpçı diyen Türkiye Cumhuriyeti, niçin böyle nesiller yetiştirdi, nasıl bu derecede bağnaz kuruluşlar, kurumlar, çevreler ortaya çıkardı, hayret edilir. 21. yüzyıl tarihçileri için engin bir konudur.
Bu kafa yapısı, bizi Avrupa''dan uzaklaştırıyor, başka kıt''alara doğru götürüyor. Bunu hissedemiyenler, şahısları ve temsilcisi bulundukları topluluklar adına, olanca taassuplarıyla saçmalayıp zırvalıyorlar. Bazıları medya yıldızı oldular.
Bir yıl içinde bir kat daha yoksullaşan Türkiye''de, Devlet''i simgeleyen ve millete hizmetle yükümlü resmî ve özel müesseselerdeki değer ve saygınlık kaybı, belki bundan da vahimdir.
Nizâm-ı Cedîd, Vak''a-i Hayriye, Tanzimat, Islahat, Meşrutiyet... Yenileşme tarihimizin bu safhalarının hepsinde reform yetmezliği vardır. Bu sebeple imparatorluk batırdık. Daha derli toplu sınırlar içinde, daha radikal ve kesin reformları gerçekleştirerek çağdaş uygarlık düzeyine erişmek için cumhuriyet ilân ettik. 15 yılı haklı bir gururla geçirdikten sonra işleri tavsattık. İnkılâpları geliştirip çağa uyduracak yerde dondurduk ve durdurduk. Menderes, Demirel ve Özal gibi üç büyük reformcuya hiç de iyi muamele etmediğimiz, reformlarını kesmek için elimizden geleni yaptığımız âşikârdır.
Bizi uygarlık düzeyinde Avrupa''daki dünki eyaletlerimizin gerisinde bırakmaya âdetâ azmetmiş zihniyetlere kanmıyacağız. Başka çaremiz yoktur.
Birkaç basit kararla bu milletin yüzünü hemen güldürmek mümkündür. Bir defa reform mekanizması harekete geçirilirse, gittikçe hızlanarak âdet kendiliğinden işler. Ve artık durdurmak mümkün değildir. Millî potansiyel olanca haşmetiyle açığa çıkar. Böyle şeylere akıl erdiremiyenler silinip giderler...
Sezer ve Selçuk ne dediler?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Kasım, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer, Avrupa Birliği Türkiye İlerleme Raporu''nu dikkatle hazırlanmış ve objektif tanımlarıyla değerlendirdi.
Bu suretle Cumhurbaşkanı, raporu objektif kelimesiyle vurgulayarak, taraflı ve çifte standartlı olduğunu öne sürenlere katılmadığını açıkladı.
Sayın Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin Anayasa değişikliklerini de olumlu bulduğunu bildirdi. Daha önemlisi, bu değişikliklerin Kopenhag ölçütlerine uygun olduğunu söyledi.
Böylece Kopenhag kriterlerinin, erişmemiz gereken hedef olduğunu belirtti.
Avrupa Birliği ve demokrasimiz için Kopenhag kriterleri düzeyi, Türkiye''yi 21. yüzyıla taşıyacak, çağdaş uygarlık düzeyidir. Bu çizginin altı, geri kalmış denen ülkelerin sığındıkları karanlık bir alandır.
Cumhurbaşkanı''nın bu kararlı ve taviz tanımaz tutumu, doğrusu bizi rahatlattı. Zira çatlak sesler, ortamı bulandırmakta devam ediyor. Ben tarih boyunca, bir davanın ucundan tutularak başarıya götürüldüğü hiçbir gelişmeyi hatırlamıyorum.
Cumhurbaşkanı''nın, kendisini seçen Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin, Anayasa değişikliğindeki başarısını uygulaması, keza olumlu ve şık bir davranıştır. Yoksa, bütün meşruiyetin tek kaynağı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi ile Cumhurbaşkanı arasında bir zıtlaşma, Türkiye''yi nereye götürür.
Yargıtay Başkanı Sayın Dr. Sami Selçuk, Anayasa''nın demokrasi istikametindeki değiştirilen maddelerini, yetersiz buldu. Elbette haklıdır. Kısa, vatandaş haklarını vurgulayan, Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin iradesini son söz olarak belirliyen yepyeni bir Anayasa''ya ihtiyaç kesindir. Bir vakit önce yasakname ve talimatnameye benzer bugünki metinden kurtulmak lâzımdır. Ama şimdilik bu kadarı yapılabildi. Hiçbir şey yapmadan lâf salataları ile zaman öldürmekten bin kat iyidir. Sayın Yargıtay Başkanı''nın kurucu meclis ve bugünki Meclis''in millî iradeyi eksik yansıttığı gibi fikirlerine gelince, katılmıyoruz, fantezi, hattâ fantastik buluyoruz.
Çağa uyum sağlamak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Kasım, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Terörle savaş döneminin ve Afganistan harbinin, Türkiye dış politikasına bazı imkânlar ve kolaylıklar getirdiği bellidir.
Ancak Ankara''nın bu imkânları kavrayacağından ve kolaylıkları akıllıca kullanabileceğinden şüphemiz var. Ufuklu politikacılarımız yoktur. Olayların peşinden giden siyasetçilerimiz egemendir.
Olayları öngörmekte bürokrasimiz, daha beter durumdadır. Bir yıl önce birkaç ay arayla vuran iki büyük finans krizini göremeyen insanları ben başka türlü tanımlayamam. Hiçbir tarihçi de bunu yapamıyacaktır.
Çağdaş uygarlık düzeyinin ta kendisi olan Avrupa standart ve kriterlerine karşı bu çekingenliğimiz, mukavemetimiz, korkumuz nedir?
Bize, 2000 dolarla ve kırık dökük demokrasi ile tafra attırmazlar. O tafrayı kendi içimizde biribirimize karşı atabiliriz.
Medeniyet ateşi, mukavemet edeni kasıp kavurur geçer (bu Atatürk''ün sözüdür). Çağa uyum sağlayamayan toplumların vay hâline! Başlarına her şey gelir. Zaten dış şartlar, zorladıkça zorlar.
Bizi almazlar vecizesi (!) çağa karşı koymanın sloganı olmak üzeredir.
Arz denen gezegenin nimetlerini ele geçiren ülkelerin düzenine ulaştıktan sonra, Avrupa Birliği''ne ister girer, ister girmeyiz. Ama o standarttaki bir Türkiye''yi, asla bırakmıyacak, üst üste yaldızlı davetiyeler çıkartacaklardır.
Türkiye''nin konumunu ve Türk''ün potansiyelini iyi bilmeyen, değerlerdiremiyen, harekete geçiremiyenler, acaba terörle savaş dönemi ve Afganistan sorunu ile ortaya çıkan imkânları ve kolaylıkları kullanabilecekler mi?
Powell''ı beklerken
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Kasım, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD Dışişleri Bakanı emekli orgeneral Colin Powell, 4 Aralık Salı günü Ankara''dadır. Ne söyliyeceğini, daha doğrusu ne istiyeceğini şimdiden tahmin etmek spekülasyon sınırını aşmaz. Gene de bir şeyler düşünebiliriz.
Devlet sekreteri denen dışişleri bakanı, ABD sisteminde, protokolde olmasa bile fiilen, başkandan sonra devleti yöneten ikinci adamdır.
Körfez Savaşı''nın unutulmaz Genelkurmay Başkanı Powell, muhtemelen Kıbrıs''ı serbest bırakın diyecek. Karşılığında birşeyler sunması gerekir. Acaba ne olabilir? Bize göre, Türkiye''ye Afganistan''da geniş bir faaliyet sahası açacak. Bu, Rusya ile Çin ve Hindistan''ı pas geçsek bile, İran''ı epey huylandıracak bir öneridir. Şunu unutmamak gerekir: Pakistan nasıl Afganistan''ın güney yarısını kendi nüfuz sahası gibi görürse, ülkenin batıdaki dörtte biri için İran''ın görüşü de aynıdır.
General Powell, başka bir tavizde de bulunabilir: Biz güneyden, siz kuzeyden Saddam''ın işini bitirelim, Musul ile Kerkük sizde kalsın diyebilir.
İkinci ihtimalin olağanüstü engebeli ve çetrefil olduğu açıktır. Afganistan teklifi ise, uygulanabilir görünüyor.
Buna rağmen Ankara, Kıbrıs''ta, Batı''nın istediği ölçüde bir tavize yanaşmıyacaktır. Powell''ın Ankara ziyareti günü olan 4 Aralık''ta Denktaş''la Klerides bir araya gelecek, eski Kıbrıs günlerini yâd edeceklerdir.
Dün Milli Güvenlik Kurulu''nda bu konulara temas edildi. Ve gene dün, Almanya''nın Bonn şehrinde Petersberg Şatosunda Batılılar, Afgan temcilcilerini topladılar. Konferansı Federal Almanya Dışişleri Bakanı açtı. Toplantı İstanbul''da yapılacaktı. Afganlar''a yol masrafları için ödenek çıkartamayan hükûmetimiz, âdeti vechile, vakit geçirdi. Almanya üzerine atladı, harekete geçti, kesenin ağzını açtı ve.... Orta Asya''da ben de varım dedi.
Kandehar savaşı ve sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Kasım, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Taliban ve el-Kaaide, Kandehar''da direniyor. Kandehar, geçmiş asırların ünlü Asya beldelerinden biridir. Bugünlerde kim bilir nasıl bir harabiyet ve felâket içindedir. Çağımızdan pekçok gerilere düşmüş, cürmüne bakmayıp dünyaya kafa tutan, taassupla gözleri kararmış toplumların âkıbeti budur.
ABD deniz piyadesi (Osm. bahriye silâhendâzı, İng.marine), Kandehar yakınlarına inmeye başladı. Şehre girmiyeceği, Kuzey İttifakı''na destek vereceği anlaşılıyor.
Kandehar düşecek ve Taliban-Kaaide döküntüleri dağlara çekilecek. Vur-kaç taktiği ile Afgan halkını öldürmeye devam edecek. Bu arada belki birkaç Amerikan askerini ve Batılı gazeteciyi de öldürür.
Taliban, ülke tarihinde en kötü hatıraları bırakarak silinecek. Kendi kadınına yaptığı zulüm ve iki bin yıllık Buda''ları top ateşiyle yerle bir etmesi, yüzyıllar boyu unutulmıyacak. Kaaideciler ise, dünyanın çeşitli yerlerinde bomba patlatmayı sürdürecek. Afganistan''dan Ruslar''ı kovan Kuzey İttifakı, daha genişleyip iktidara gelecek.
Ne yapılabileceği Almanya''nın Bonn şehrinde müzakere ediliyor. Hedef, bir Afganistan hükûmeti, sonra bir millet meclisi oluşturmak. Ama komünist istilasından önceki birliği kurmak ve devleti ayağa kaldırmak, uzun zamana ihtiyaç gösterecek. Bu zaman parçası içinde örgütler gene birbirleriyle vuruşacak. Birleşmiş Milletler, iç savaşı önlemek için elinden geleni yapacak.
Pax Americana''nın şartları dahilinde yeni bir Afganistan oluşacak. Ama oluşma müddeti, her türlü olumsuz sürprize açıktır.
Afganistan''da bütün bunlar cereyan ederken, Birleşik Amerika, teröre karşı savaşı başka coğrafyalara taşıyacak. Bu arada Amerikan baskısı ve terör korkusu, uzun bir barışın nimetleri içinde yaşamaya kararlı Avrupa Birliği''nin huzuruna epey halel getirecek.
Salkım Hanım''ın Taneleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Kasım, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bir milletvekili, hem de Türkiye Büyük Millet Meclisi''nde bir basın toplantısı yapıyor, TRT''de bir defa yayınlanmış bir filmi ve senaryonun -epey aykırı şekilde- dayandığı romanı eleştiriyor ki, sormayın. Şunu bunu vatan hainliği gibi her türlü ölçüyü taşıran bir üslûpsuzlukla itham ediyor.
Bir teşvik sonucu 2 ay gecikmeli yapıldığı anlaşılan bu çıkışın, iki bakımdan tehlikeli ve yaramaz olması dolayısıyla yazımı kaleme aldım.
Birincisi, san''ata, kültüre, ilme, tarihe, edebiyata, fikre sınırlama koymaya karşıyız. O devirleri geride bıraktığımızı sanıyorumdum. Hiç kimse bir romanı, bir filmi beğenmek zorunda değildir. Beğenmediğini ifade edebilir. Ancak edebî tenkidin usulü ve üslûbu vardır, politikaya dönüştürerek üstelik tehditte bulunmak, demokrasiye ve fikir hürriyetine aykırıdır. O kadar tehlikeli sonuçları vardır ki, toplumu ancak çok gerilere götürür.
Bu eylem, aralarında bazı anlaşmazlıklar bulunduğu bilinen iki parti arasında yapılmışsa, politik mahiyettedir. Partiler ve politikanın en üst temsilcileri olan milletvekilleri bu çıkmaz sokağa girmemelidirler. Türk subayını işe karıştırmak ne demektir?
İkincisi, kültür san''at ve ilim adamları zor yetişir. Bu tipteki insanlarımız, Atatürk''ten sonra nadiren Türkiye Büyük Millet Meclisi''ne girebilmişlerdir. Ben san''atkâr ve âlimle uğraşıp puan kazanan hiçbir politikacı tanımıyorum. Buna kalkışanların hepsi tarihe olumsuz hükümlerle geçmişlerdir.
Dr. Yılmaz Karakoyunlu, hem de birkaç sahada, çok seçkin bir san''at ve kültür adamıdır. Bu gibi hükümleri çok titizlikle verdiğini her okuyucu bilir. Şimdi, benim diyen kişinin anadilini doğru telaffuz edip konuşamadığı kültür fukarası bir Türkiye''de, Türkçe''nin üstâdı Karakoyunlu''ya bu husumet nedir? Bizim bildiğimiz ve onbinlerce milliyetçiye öğrettiğimiz, Türk kültürünü yüceltmenin, Türk milliyetçiliğinin temeli olduğudur.
Dr. Karakoyunlu, özelleştirilmeden sorumlu devlet bakanlığına getirildi, muhataralı bir koltuktur. Hükûmetteki en ehliyetli birkaç bakandan biridir. Bakanların salkım saçak döküldüğü bir kabinede hedef oluşturup taarruza uğraması, esef vericidir. Özelleştirme düşmanı kopkoyu devletçi ve çağ dışı statükocu kadroların faaliyette bulunmadıklarını düşünmek saflık olur. Ehliyetlileri tasfiyeden asla vazgeçmeyen politik zihniyet, Türkiye''yi işte bugünkü hâline getirdi. Çıkış yolu aranıyor, bulunamıyor.
Lefkoşe''de buluşma
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Aralık, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Denktaş ve Klerides, 4 yıldan fazla bir zaman sonra yüzyüze geliyorlar. Bugün öğleden önce saat 10''da Lefkoşe''nin BM kontrolündeki tarafsız kesiminde buluşuyorlar. BM Genel Sekreteri''nin Kıbrıs özel temsilcisi Perulu diplomat Alvaro De Soto, yarım asırlık iki eski arkadaşın konuşmalarını izleyecek ve New York''a gidip raporunu sunacak.
Klerides, arkasını Yunanistan vasıtasıyla Avrupa Birliği''ne dayamıştır. Kıbrıs Rum Cumhuriyeti bu pozisyonunu, hayâsızca sömürüyor. Bir defa AB''ye can atayım da ne olursa olsun zihniyeti içindedir. Olacağı da budur. O zaman aday Türkiye''nin karşısına 2 muhalif oy çıkacaktır: Yunanistan ve Kıbrıs.
Bizim olayları değerlendirme üslubumuz, tarih metodolojisine uymak alışkanlığıyla, epey farklıdır. Sevgili okuyucularım dikkat buyurmuşlardır. Biz, başarısız kaldığımız gelişmelerde dış güçleri itham etmek yerine, otokritik yapar, kendi hatalarımızı vurgularız. Zira dış güçler her zamanda ve her mekanda mevcuttur, kendi menfaatleri için ve sizin aleyhinize çalışırlar. Hiçbir toplum, bir başkasının lutuf ve atıfetiyle ayakta durmaz. Öz potansiyelini kullanabilme yeteneği nispetinde başarı kazanır. Yoksa hamaset edebiyatının sonu hüsrandır.
Çeyrek asır Kıbrıs sorununu çözemeyen Türkiye, artık çok dar zaman parçasına sıkışmıştır. Üzerimize geldikleri doğrudur. Güçlülerin ve zenginlerin tabiatleri budur. Ellerine geçirdikleri kudreti kullanırlar. Hukuk, haklılık, adalet, hakkaniyet gibi kavramlarla işlerin yürüdüğüne, sadece tarih bilmeyen politikacılar inanırlar.
Biz 25 yıl önce, Türkiye Cumhuriyeti''nin bütün müesseseleriyle, o yıllarda bütün kurumlarımızı dehşet saçan bir baskıya alan marksistlerin etkisiyle, onlar ortak biz pazar sloganını kullanarak, Avrupa Birliği''ne girmeyi 10 yıl erteleyen bir toplumuz. Davet Yunanistan''la Türkiye''ye birlikte yapılmıştı, daha İspanya ile Portekiz''in ve Avusturya''nın adı geçmiyordu. Yunanistan 40 milyar dolar hibe alarak birliğe girdi. Biz açıkta kaldık. Milleti birkaç bin dolar çizgisinde bıraktık. Birliğe girip sınırlarımızı güvence altına almayı düşünemedik. Şimdi bedel ödemek politikası ile karşı karşıyayız.
Kıbrıs''ı elbette savunacağız. Bedeli AB olmaksızın savunacağız. Ama tarihi hatalarımızı, hele Cumhuriyet tarihimizin en büyük hatasını unutmayacağız. Denktaş''tan, görüşmeleri kesmek tafrasını Klerides''e bırakmasını istiyoruz. Masadan kalkan taraf olmamalıdır.
Kıbrıs ve Filistin
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Aralık, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Denktaş''la Klerides''in 70 dakikalık görüşmesi ümit oluşturdu. İki lider, Ocak ayı ortalarında ve BM gözetiminde, peşinen kayıt ve şart koymaksızın yeniden bir araya gelecekler.
Filistin''de ise uçaklı, helikopterli, tanklı, toplu gerçek savaş başladı. Yeni bir İsrail-Arap harbine yol açabilecek gelişmeleri hatırlamak faydalıdır: Başkan Clinton, Birleşik Amerika''nın İsrail üzerinde yapabileceği baskının azamisini kullanarak, tarihe Filistin meselesini çözümlemiş bir devlet adamı sıfatıyle geçmeyi istedi. Yâser Arafat, muhtemelen Hamas''tan çekinerek, kabul etmedi.
Bunun üzerine eski Genelkurmay Başkanı Şaron, koalisyon başbakanlığına geldi. Mescid-i Aksâ''ya girmek cür''etinde bulunarak, niyetini bir defa daha belli etmiş müfrit bir kişi olan Şaron, Kudüs''ü paylaşmayı aklının ucundan geçirmiyordu. Karşılıklı terör eylemleri canlandı.
İsrail, Güney Lübnan''ı boşaltmakla, verebileceği tavizlerin âzamîsini gerçekleştirdiği kanaatindedir. Golan tepelerinden çekilmek, hele Kudüs''ü paylaşmak gibi bir düşüncesi yoktur.
İran bağlantılı ve Lübnan''da üslenmiş örgütlerin en radikali olan Hamas ise, İsrail''in varlığını dahi tanımıyor. İsrail devleti yıkılıp Yahudiler denize dökülünceye kadar savaşa devam edeceğini söylüyor. Gerek Hamas, gerek Şaron, Yâser Arafat''ı düşürmek için çalışıyorlar. Bu takdirde anlaşmazlığın boyutları büyüyecektir.
Filistin''de barışın çok uzun vâdeli olduğunu bu sütunlarda defalarca belirtmiştik. Vaktiyle Kudüs, Haçlılar''la Müslümanlar arasında bir buçuk asır çekişilmiş, çok kan dökülmüştü.
Filistin''de barışı istemekte Ankara, başı çekiyor. Ankara''nın, Irak''ta yeni bir Amerikan taarruzunu önlemek için her türlü dostâne teşebbüsü de sürüyor. Türkiye, Orta Doğu''yu ve Arap âlemini sulh ve sükun dünyası hâline getirmeyi samimiyetle istiyor. Bu istek, bir Osmanlı mirasıdır.
Ne çare ki Filistin''de barış gibi Washington''ın Irak üzerindeki görüşlerini değiştirmek de bugün bizim elimizde değildir, iktidarımız dışındadır.
Yeni Afgan Hükümeti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Aralık, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Almanya''nın Bonn şehri dışında Petersberg sarayında imzalanan anlaşma mucibince kurulan Afganistan geçici hükûmeti, Afganistan''da hiç de iyi kabul görmedi.
Petersberg müzakerelerinin öngörüldüğünden fazla uzaması, gruplar arasındaki anlaşmazlığın derinliğini gösteriyordu. Zaten ancak Batı''yı temsil eden davet sahibi Almanya Şansölyesi ve Dışişleri Bakanı''nın baskısıyla zoraki bir bakanlar listesi ortaya çıkabildi.
Liste, taraflar için tatminkâr ve iyi değildi. Roma''daki kralın temsilcileri, büsbütün dışlanmamak için kerhen razı oldular. Onların başbakan adayı Batı''ca da desteklenen Abdüssettâr Siret idi.
Dün General Abdürreşîd Dostum, bu geçici hükûmeti adaletsiz bulduğunu ve tanımayacağını, Kâbil''e gelmeyeceğini, sağlam şekilde tuttuğu Mezar-ı Şerif''ten ayrılmayacağını söyledi. Listede -biri başbakan yardımcısı- üç Özbek bakanın varlığı, Dostum''ca yeterli değildi. Türkmen bakan olmaması da dikkat çekiyor.
Liste, Sünnî ve Şii Farsça konuşanlara ağırlık veriyor. Bu da İran etkisini açığa vuruyor. Hâlen meşru Cumhurbaşkanı tanınan Rabbânî Farsça konuşan gruptandır ve Peştû (Afgan) asıllı Kral''ın yerini almaması için elinden geleni yapıyor.
Halbuki Afganistan''da Afganca konuşan nüfus, Farsça konuşanlardan çok fazladır. İki buçuk asırlık devlet Afganca konuşanların egemenliği üzerine kurulmuştur. Bu kompozisyonun değiştirilmek istenmesi, iç barışın vadesini uzatmaktan başka işe yaramaz ve Pakistan tarafından kabulü mümkün değildir. Nitekim Afganistan''daki Peştû lideri Ahmed Geylani, bakanlar listesini Peştûlar bakımından dengesiz bulduğunu söyleyerek tanımayacağını ima etti.
Petersberg konferansı neticesinde oluşturulan geçici Afganistan hükûmetinin bu şartlar altında başarı şansı kuvvetli görünmüyor. Amerika, Rusya, Pakistan gibi etkili güçler henüz görüş belirtmediler.
Afganistan''da monarşi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Aralık, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Afganistan hanedanı, tarihinin derinliklerinden kopan, devlet kurucu büyük Asya hanedanlarından biri değildir. Ancak milli bir hanedandır. Afgan (Peştun) milletini tam manasıyla temsil ettikten başka, ülkedeki çeşitli kavimler arasında birliğin sembolüdür. Moskova harp okulunda okumuş Afgan subayları, koyu Müslüman bu devlete komünizmi sıçrattılar, Ruslar''ı çağırdılar. Monarşi düştü. Sözüm ona bir cumhuriyet ilân edildi. Kral ve hanedanı, hayatlarını kurtarmak için soluğu Roma''da aldı.
Çeyrek asır sonra bugün, Afganistan''da monarşinin şansı nedir? Bu soruya çeşitli faktörleri gözden kaçırmaksızın cevap vermek gerekiyor. Monarşi (krallık) yeniden kurulduğu takdirde devleti çok yaşlı eski kral Zahîr Şâh veya yerine geçecek oğlu veliaht Muhammed Ekber Hân bizzat yönetecek değildir. O devirler mazide kaldı. Şâh canlı bayrak misali, birliğin ve bütünlüğün simgesi durumunda kalacak, sadece temsil edecek, hükümet etmeyecektir. Avrupa taçlı demokrasilerindeki gibi. Ama Afganistan''da demokrasi beklenmiyor. Türkiye, demokrasiyi ve laikliği becerebilen tek Müslüman devlet sıfatını daha epey müddetle koruyacaktır.
İran, monarşiye karşıdır. Hükümdarların avdetini ağzına bile almamaktadır. Zahîr Şâh''ın Afgan (Peştun) milliyetçiliğini beğenmemektedir. Şâh''ın Farsça konuşan Afganistanlılar''a üstünlük tanımıyacağını biliyor. Farsça konuşanlardan bugünki cumhurbaşkanı Rabbânî''yi tercih etmektedir. Üstelik Zahîr Şâh''ın köktendinciliğe izin vermiyeceği açıktır. Bu sebeplerle İran Şâh''ı istemiyor. Pakistan da öyle. Zira Zahîr Şâh, vaktiyle tahtta iken, ana dilleri Afganca olan 20 milyon Pathan''ın Pakistan''dan ayrılarak Afganistan''la birleşmesi gerektiğini ağzından kaçırmış, pan-afgan söylemlerde bulunmuştur. Kaldı ki Şâh, hem Pakistan''da yetiştirildikleri, hem ülkeye mücahit yaftası altında yabancı militanlar soktuğu, köktendinciliğin en çarpık modelini uyguladığı ve monarşi istemediği için, Taliban''dan nefret etmektedir. Afganistan bu belâyı Pakistan''ın getirdiği kanaatindedir. ABD ise Afganistan''ın parçalanmasından ve radikal dinciliğin devamından korktuğu için Şâh''ı destekliyor. Türkiye, Şâh''a karşı değildir. Bir zamanlar Afgan hükümdarlarıyla samimi işbirliği kurmuştur. Ancak kuzeyde Türkçe konuşan milyonlarca Özbek ve Türkmen Afganistan vatandaşına daha iyi muamele edilmesini istiyecektir.
Afganistan üzerinde hesaplar
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Aralık, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Afganistan''da örgütlerin biribirleriyle savaşmasını önlemek için kurulacak Birleşmiş Milletler askerî gücünün komutanlığına, hem Almanya, hem İngiltere, ayni anda tâlib oldu. Kimlerin Orta Asya''da yer kapmak istediklerini gösterir. Fransa ile İtalya, dostları Almanya ile İngiltere''nin bu acelesine eminim bozulmuşlardır. Zira onlar da ayni postu istiyorlar.
Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya... Bu devletlerin Orta Asya''da işleri ne? diye sual buyurursanız cevabı, global ekonomide pay kapmak ve enerji akış yolları üzerinde bulunmaktır.
BM barış gücünün komutanlığı için ABD düşünülmüyor. Zira Afganistan''da, ülkeyi Ruslar''dan kurtarmasına rağmen, Amerikan aleyhdarlığı büyüktür. Amerikan askeri, BM barış gücünden müstakil, birtakım üslerde mevzilenecektir.
Barış Gücü''nün tabii komutanının bir Türk generali olması gerekir. Bir düzine ağırlıklı sebebi vardır. Ama devletler, nadiren makul üzerinde birleşirler. Tarih böyle yazıyor.
İngiltere''nin bir hamlesi daha var: Üsâme bin Lâdin''i, müttefiki Amerika''dan önce ele geçirmek için, olanca komandosunu, mağara mağara dolaştırıyor. Başarırsa, Lâdin''i, idamı yasaklıyan Avrupa Birliği ilkelerine göre, Amerika''ya teslim edemiyecektir.
Lâdin''i elinde tutmakla İngiltere ne kazanır? derseniz, İngiltere''de devletin ve diplomasinin hâlâ Amerika''dan daha derin olduğunu hatırlamak kâfidir. Lâdin''in idamı, tarafdarlarını pek çok ülkede eyleme götürecek, terörle savaşın boyutları ister istemez çok genişliyecektir. Bu savaşta Washington, Pax Americana''nın kuralları neyi gerektiriyorsa öyle davranacaktır. Lâdin''i elinde bulundurduğu takdirde İngiltere, dostlarını ve hasımlarını hizalıyacaktır. Washington sert çıkabilir ama, karşısındaki en yakın müttefiki İngiltere''dir, üstelik Avrupa Birliği''dir. Kaldı ki, Amerika''nın da Lâdin''in idamının böyle bir formülle engellenmesi hâlinde terörün hışmından taviz vermeksizin sıyrılacağı düşünülebilir.
Afganistan bahsinde bakalım daha neler göreceğiz.
Dış problemler ve Türkiye
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Aralık, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yunanistan, AB Savunma ve Güvenlik Gücü için ABD ile İngiltere''nin Türkiye''ye verdiği güvenceye çekince koydu. Hollanda''nın da ABD-İngiltere ile ayni fikri paylaştığı biliniyor. Güvencenin, Almanya, Fransa, İtalya, İspanya ve diğer AB üyelerince onayı gerekiyor. Brüksel''de karar alınacak ve bakalım ne olacak?
Kıbrıs''ta Denktaş''la Klerides''in konuşmaya başlamaları, ABD-İngiltere güvencesini kolaylaştıracak ve perçinliyecektir. Ancak Kıbrıs Rum tarafı o derecede şımartılmış ve Yunanistan, AB üyeliğini o kadar sömürmektedir ki, hemen bir anlaşma zemininin oluşması beklenmiyor.
Filistin''de kan gövdeyi götürüyor. İslâm Konferansı bakanları, bizim de katılımımızla, Katar''da toplandı. Arafat gelemedi. İsrail kınandı. Ama kınamakla iş bitmiyor. Kıbrıs ve Bosna konularında başarısız kalan İslâm Konferansı''nın Filistin''de bir mütarekeyi sağlaması bile zordur.
Bir ABD diplomatı, müşavirleriyle birlikte, Kuzey Irak''t#dır. Barzani ile Talebani''nin aralarını bulmaya çalışıyor. Washington''da Irak''a savaş açılması eğilimi gittikçe kuvvetleniyor. Molla Ömer''in ve Bin Lâdin''in işi bitti veya bitmek üzere. Şimdi Amerika, terörün başı ve gerçek destekçisi olarak Saddam''ı itham edecektir.
Saddam, Ecevit''in öğüdünü tutar, nükleer ve biyolojik silâhlar hazırladığı iddiaları için BM teftişini ve kontrolünü kabul ederse, tansiyon düşecektir. Hattâ dünya kamuoyunda Amerika''nın eli kolu bağlanır. Ama diktatörler, karakter yapıları bakımından, makulü bulmakta çok zorlanırlar. Saddam, üst üste onca ihtara rağmen Kuveyt''i boşaltmadığı içindir ki, Körfez Savaşı''na maruz ve mahkûm kalmıştı.
Bütün bunlara Afganistan''ı ekleyiniz. Türkiye, hepsiyle uğraşmak durumunda ve sonuç almak mecburiyetindedir. Dış politikada Türk cumhuriyetleri ile ilişkilerimiz, bunlardan da önemli ve uzun vadelidir. Ama Türkiye''nin geleceğini belirlemek ve sınırlarını tam güvenceye almak bakımından Avrupa Birliği ile münasebetlerimiz, hepsinin başında gelir. Bunun için de tam bir Devlet Reformu gerçekleştirmek cesaretini göstermemizden başka çaremiz yoktur. Kesinlikle yoktur.
IMF reform istiyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Aralık, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın Süleyman Demirel, Çankaya''dan ayrılırken Devlet Reformu demişti. Dünyanın en tecrübeli politikacısı, fiilî siyasetten çekilirken, millete ve sorumlulara bu nihaî teşhis ve tavsiyede bulundu.
Türkiye o kadar önemli bir coğrafyadadır ve o derecede güçlü bir potansiyele sahiptir ki, çağdaş uygarlık düzeyinden kopması, hem bizde, hem dışımızda sarsıntılara zemin hazırlar. Türkiye, Avrupa sisteminden kopamaz. Bütün tarihimiz budur.
Kendi kendimizi ıslah ve tanzim edemez, kendimize nizam veremezsek, dış baskılar başlar. Bizi bulunduğumuz coğrafyadan koparmak, bu mümkün olmadığı takdirde reform yapmamız için dış güçler harekete geçer. Tarihimizin seyri böyledir.
Bir zamanlar belki iyi, en azından maksada uygun işleyen müesseseler çağa uyum sağlayarak geliştirilemezlerse, köhne, çalışmaz, nihayet zararlı hâle gelirler. Çaresi, derinlemesine, radikal ve sürekli reformlardır.
Biz bu reformları yapamadık. 30 küsur üyeli bakanlar kurulu ile hükûmet kuran bir zihniyeti düşününüz. Ne dış dünyayı, ne kendi içimizi görememişlerdir. Bakan sayısının yarıya indirilmesi yüzlerce defa hatırlatılmış, kös dinlemişlerdir. Birkaç istisnası dışında, asla ministrable (bakanlık yapabilir) olmayan sıradan milletvekillerinden kurulu bir kabine nihayet, IMF ağzıyla ABD''den açık ihtar aldı.
İktidar sahipleri şimdi düşünsünler bakalım! 10 milyar dolar kredi mi, yoksa bakan sayısını yarıya indirmek mi? Tercihin, Türk milletinin lehine olması gerekiyor.
Hükûmetin kuruluşunda yapılan böylesine vâhim hata, krizden önce çeşitli fırsatlar çıktığı halde, düzeltilemedi. Bakan değiştirerek en azından ümit oluşturmaya bile yanaşılmadı. Seçilip atanan ehliyetsiz bürokratların akıl almaz beceriksizlikleri, ehliyetsizlikleri ve her türlü öngörüden mahrumiyetleri, bu gaflete eklendi. Bizi böylesine bir krizin içine attı. Zaten yoksulduk, daha yoksullaştık.
Hayırlı bayramlar!
Türk ümanizmi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Aralık, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Mevlânâ Celâleddin Rûmî''nin ebediyete intikalinin 728. yıldömünüdür: Şeb-i arûs... Konya 17 Aralık 1273... Bu tarihte Yûnus Emre 33 yaşında genç bir derviştir. Söğüt kasabasında yaşlı Ertuğrul Gazi, hâlâ uç beyidir...
Tasavvuf, Türk tefekkür (düşünce) tarihinin en büyük akımıdır. Yunan''ın felsefesi, Arab''ın kelâm''ı ne ise, bizim fikir ve gönül hayatımızda ve millî şahsiyetimizin oluşmasında tasavvuf odur, aynı ağırlıktadır.
Horasan''dan kaynaklanan bu akım, genç Türkiye devletinin Anadolu topraklarında, dünya tarihinin en büyük ümanistlerini yetiştirdi: Mevlânâ, Yunus, Hacı Bektaş, Nasreddin Hoca, Hacı Bayram, Ak Şemseddin... Hepsi, Pîr-i Türkistân denen Hoca Ahmed Yesevî''den kaynaklandı. Yûnus, Yesevî''nin öğrencisinin öğrencisinin öğrencisidir. Mevlânâ, zaten Belh doğumludur.
Fuad Köprülü''ye Yesevî üzerindeki hârikulâde eserini -Yûnus bahsini ekliyerek- yazmasını öğütleyen Yahyâ Kemal''in Türk Müslümanlığı dediği İslâm''ı Osmanlı''nın anlayış biçimi ve üslûbu, böyle oluştu. Bu oluşumla, aynı zamanda, Türk mâşerî dehasının ve estetiğinin doruklarına ulaşmamız gerçekleşti.
Bu, beşeriyetin bütününe hitap eden bir öğretidir ki, ister kul, ister hâkan, ister bey, ister yoksul olsun, insan ırkından her kişi için, yeteneği ve nasîbi oranında feyz alabileceği, dibi görünmez bir okyanustur. Henüz ham yiğit Türkmen boylarını pişirmiş, Türk milleti hâline getirmiştir. Yoksa hâlimiz nice olurdu?
Hazret-i Pîr Efendimiz''in 728. Şeb-i arûsunu, bu millî olduğu kadar beşerî idrâk içinde kutluyoruz. 1000 yıl ve binlerce yıl sonra da kutlayacağız.
Afganistan ve Türkiye
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Aralık, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Taliban denen örgüt, tarihe karıştı. Afganistan''ı yıllarca kana boyadı. Arap teröristleri ülkeye musallat etti. İnsanlarına zulmetti, kadınlarını kahretti. Buda heykellerini topa tuttu. İslâm''ın şanlı imajını lekeledi. Yabancı güçlerin müdahalesine yol açtı. En geniş çapta hava bombardımanlarına sebep oldu.
Taliban macerası, her bakımdan bütün Müslümanlar''a ders olmalıdır. Dostumuz Pakistan, bu kafada mahlûklar yetiştiren sözde medreselerin müfredatını mutlaka gözden geçirecektir. Zira dîn-i mübîn-i İslâm, gerçekten zarar gördü.
El-Kaide''ye gelince, Afganistan''da işi bitirildi. Diğer ülkelerdeki teşkilâtının çökertileceği de muhakkaktır. Bin Lâdin''in sonu gelmek üzeredir. Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Mısır dahil, bütün devletlerce mahkûm edildi. Başta Amerika, artık pek çok ülke, yeni Bin Lâdin''lerin palazlanmaması için dikkatli davranacaktır. Türkiye, zaten böyle bir dikkatin içindedir. İki haftada pes eden kof ve palavracı takımı, İslâm adına eşkıyalık yapmamalıdır.
Dinimizin imajını bulandırmak isteyen her kişiye, her teşekküle, her devlete karşı derin antipatimizi saklamıyoruz. Türk''ü kâfir ilân edecek derecede sapıklaşan alçaklara tahammülümüz yoktur. Biz Türkler olmasa idik, 900 yıl önce Haçlı orduları Kudüs''ten sonra -maazallah- Medine ve Mekke''de idiler. Kimse Türk milletine Müslümanlık dersi veremez.
Ve Türkiye''de demokratik ve laik olmayan hiç bir rejimin gerçekleşmiyeceği kafalara yerleşmelidir. Bu yolda önümüzdeki zaman parçası içinde belki bazı Müslüman devletler de demokrasiyi ve demokrasinin ayrılamaz unsuru laikliği tercih edeceklerdir. İslâm''ın şânı yücelecektir.
Afganistan''a gelince, huzura ve iç barışa kavuşması, uzun yıllara ihtiyaç gösterir. Çeyrek asır önce denge bozuldu. Yeniden kurulması zaman alacaktır. Taliban''ın ve El-Kaide''nin ortadan kaldırılması ile her şey bitmedi. Biribirinden girift problemler üst üste yığılmıştır. Dün Dışişleri Bakanımız İsmail Cem, Kâbil Büyükelçiliğimizi açtı. Önemli temaslar yaptı. Afganistan''a giden ilk yabancı dışişleri bakanı olması çok isabetlidir.
Dış politikada düzelme
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Aralık, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dış politikamız epey yoluna girdi. Laeken''de iyi sonuçlar alındı. Başbakan Ecevit, memnun kalarak döndü. Laeken, Brüksel''in hemen yanı başında Belçika kralının has bahçesidir (domaine royal), sarayımsı bir köşk içerir. Avrupa Birliği zirvesi burada toplandı ve bizi Ecevit temsil etti. AB adaylığımız şimdi kesinleşti diyebilirim. Hangi faktörler etken oldu?
Ankara, millî ve askerî menfaatlerimiz çerçevesinde AB Güvenlik ve Savunma gücü üzerindeki çekincesini kaldırmayı başardı. Yunanistan çekince koydu ama artık sorun AB ile Atina arasındadır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin parlak bir çalışma ile gerçekleştirdiği Anayasa değişiklikleri, Kopenhag ölçütlerine epey yaklaşmamızı sağladı. Nihayet Klerides-Denktaş buluşması, Kıbrıs için ümit oluşturdu.
Böylece AB ile epey yaklaştık. Karamsarlarımızın çok uzun vade biçtikleri üyeliğimiz, tahminlerden önce gerçekleşebilir. Her şey bizim reform yeteneğimize bağlıdır.
ABD desteğini unutmamalı. Stratejik konumlu coğrafyamız ağır bastı. Bu faktör, bir vakit önce bizi içine almak, dışarıda bırakmamak için Avrupa Birliği''ni de etkileyecektir.
Ecevit, Washington''a gidecek, Başkan Bush''la Irak ve Afganistan dışında ABD-Türkiye ilişkilerine ait onlarca konu üzerinde konuşabildiği kadar konuşacak. ABD Dışişleri Bakanlığı''ndan yapılan açıklamada onlarca konu tabiri ve Irak''ın vurgulanması dikkat çekicidir.
İsmail Cem''in Afganistan ziyaretini unutmamak gerekiyor. Bu suretle dış politikamızda önemli bir düzelme olduğunu söylemek mübalağa değildir. Türkiye dış politikasının en ağırlıklı iki meselesi Avrupa Birliği ve Türk Cumhuriyetleri''dir. İki konu bağlantılıdır. Bu bağlantı ilgili devletlerce çoktan fark edilmiştir de, biz henüz farkına varır gibiyiz.
Devlet Bahçeli, ekonomimizin de düzelme yolunda olduğunu söyledi. Krizi atlattığımız an, yeniden ümitli bir döneme gireceğiz.
9. Türk Kurultayı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Aralık, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
9. Türk Kurultayı, İstanbul''da toplandı. Bu kurultay, TÜDEV (Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk ve İşbirliği Vakfı) tarafından her yıl, Türk dünyasından gelen delegeler ve devlet, hükûmet başkanları ile bir araya geliyor. Vakfın gerçek kurucusu Alparslan Türkeş''tir. Kurucular arasında ben de vardım.
Türkeş, Antalya''da toplanan 1. Kurultayda Cumhurbaşkanı Özal, Başbakan Demirel, başbakan yardımcısı İnönü''yü bir araya getirip hepsine örsle demir döğdürmüştü.
On beş asırdan bu yana her yıl Ergenekon''dan çıkışımız, örs döğülerek kutlanır. Demir madenlerini eriterek Ergenekon''dan çıkış yolunu bulmuştuk. Dağ geçitlerinde biz Türkler''e Bumin Kağan''ın Börte Çine adını verdiği dişi boz kurdu rehberlik etmişti.
Yel götürmez Çin ordusunun korkunç takibinden, dağlar arasına sıkışmış Ergenekon vadisine sığınarak gizlenmiş, kırılmaktan kurtulmuştuk. Ergenekon''da 96 yıl yaşadık, çoğaldık. 535 senesinde Mete hanedanından genç Bumin Kağan, önünde Börte Çine, yanında kardeşi İstemi Han, bizi Ergenekon cenderesinden çıkardı, Göktürk cihan devletini kurdu.
Ergenekon''dan çıkışımızın 1466. yıldönümüdür. Bumin Kağan, biz Türkleri, Osmanlı cihan devletini kurmamız için Ergenekon''dan çıkardı. Derin tarih bilenler, ne demek istediğimi anlarlar.
Türk''ü yok olmaktan kurtaran Bumin Kağan''ı tâzîz ve tebcîl ediyoruz. Türk dünyasının işbirliği için ellerinden geleni ve gelmiyeni esirgemiyen Türkeş, Özal ve Demirel''i saygıyla anıyoruz. Demirel 7 yıl boyunca, en büyük Türk devletinin başkanı sıfatıyla, Bilge Kağan''ın direktifinden zerre kadar sapmaksızın, gece uyumadan, gündüz oturmadan çalıştı. Bugün, yaptığı hizmetlerle, hayattaki Türk milliyetçilerinin mutlak manada en büyüğüdür. 9. Kurultay''ın da ona açtırılması, en yerinde bir kadirşinaslıktır.
Açış nutkuna Alparslan Türkeş''i saygı ve sevgiyle anarak başlayan Demirel, şunları söyledi: İki Avrupa büyüklüğünde, Adriyatik''ten Çin Seddi''ne uzanan bir coğrafyada 200 milyon Türk vardır. Aramızda her türlü işbirliğinde bulunmak bizim hakkımız ve görevimizdir. Cumhuriyet tarihimizin büyük mühendis-ekonomisti şöyle uyardı: Türk dünyasının kaynakları yer altında ve kontrol altındadır. Bu ülkelerin ayakta kalabilmeleri için bu kaynakların paraya çevrilmesi şarttır.
Gene bakan sayısı hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Aralık, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bakan sayısında dünya rekorunu elimizde tuttuğumuz ve tutmakta devam hususunda eksiksiz bir irade gösterdiğimiz malûmdur. Ne çare ki, Washington ve IMF gibi etkin mihrakların, sayının azaltılması için yaptıkları uyarı, hattâ baskılar, ilgililerin keyfini kaçırdı.
Önceleri epey kemküm ederek bizi oyalayan koalisyonun mimarı üç sayın genel başkan, sonunda sayının normal olduğu iddiasından feragatle, vakit ve hâlin şu sırada böyle bir operasyona müsait bulunmadığını söylemeye başladılar.
Nihayet Sayın Başbakanımız net konuştu: Evet sayı fazladır, ama krizi çözmeye uğraşırken böyle bir girişim koalisyon dengesini sarsabilir, inşallah seçimlerden sonra sayıyı azaltacağız, mealinde demeç verdi.
Başbakanın endişesini anlamıyacak kadar kalın kafalı değiliz. Tam manasıyle çağdaş sayılabilecek bir düzenleme, radikal bir reformdur. 3 parti arasında görüş farkı doğabilir, hattâ mutlaka doğacaktır. Ancak, fazlaca alışık bulunduğumuz minval üzere, sıradan bir düzeltme yapılabilir. Korkulmasın, Sayın Ecevit, Sayın Bahçeli, Sayın Yılmaz olgun insanlardır ve de gruplarına, milletvekillerine -hattâ Menderes, Demirel, Özal gibi en kudretli liderlerden çok fazla- egemendirler. Denge falan bozulmaz, -tabirim mazur görülsün- hır çıkmaz.
Üç partiden 3''er devlet bakanı kabine dışı bırakılsa, 9 bakan eder. Bu da epey bir şeydir. Önemli tasarruf sağlar. Vatandaşlarımız biraz ümitli, hattâ neş''eli hâle gelir. Bu karanlık günlerde az şey midir? Mülga devlet bakanlıklarındaki birimleri, aynı partideki diğer devlet ve icra bakanlıklarına bağlamak öylesine kolaydır ki...
Yolu açmak da bir reformdur. Hiç değilse gerçek reformlara zemin hazırlar.
Seçimleri beklemek, belki samimi bir sözdür. Fakat oyalama taktiğini aşan bir tekliftir. Çok saygılı bir insan olarak tanıdığımız Sayın Ecevit''in millet huzurunda böyle esprilerden kaçınması daha iyidir.
Afganistan''da belirsizlik
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Aralık, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Afganistan''da tam bir belirsizlik var. Gelişmeleri tahmin etmek fevkalâde zor. Bin Lâdin ve Molla Ömer, kellelerine 25 milyon ve 10 milyon dolar konduğu halde, kayıplara karıştı.
6 ay için Peştun ağırlıklı bir hükûmet kuruldu. Bonn konferansında sonu gelmez çekişmeler ve bir taraftan ABD, diğer taraftan Federal Almanya baskısı ile gûyâ anlaşmaya varıldı. Kralın kolay kolay Kâbil''e gideceği yok gibi. Zira Kâbil''de söz dinletecek adam bulmakta zorlanacak. Her aşiret ve cemaat başı krallığını ilân etmiş durumda. General Abdürreşîd (doğru adı budur!) Dostum, ABD ve Türkiye''nin ricalarıyle kerhen Kâbil''e geldi.
100 yıl boyunca, bir türlü işgal edemediği Afganistan''ı dehşetli bir çembere alıp dünyadan ayıran, yabancı devletlerle elçi teatisine bile izin vermeyen İngilizler, 6 ay Kâbil''de bayrak gösterip asayişi sağlıyacaklar. 6 ay sonra BM gücünün komutanlığını Türkiye''ye vermemek için hem İngiltere, hem Almanya, Türk generali isteyen Amerika''ya kendi hesaplarına baskıya alacaklar.
ABD, Afganistan''ın birliği, dirlik ve düzeni için çalışıyor. Enerji sorunlarını düzgün bir Afgan hükûmeti eli konuşmak istiyor. Para döküp saçmaya da hazırdır.
Ama ülkenin birliğini kurmak, Amerika''nın bile elinde değildir. Ülke halklarının ortak iradelerine, isteklerine bağlıdır. Amerika, çeyrek asır önce tarihe karışan Afganistan devletini yeniden kuramazsa bana Washington''ın yedekte bir planı var gibi görünüyor. Epey radikal, hayli cür''etli bir plan. Şöyle:
Doğu ve Kuzey Afganistan bölgeleri, konuştukları dillere göre, batıda doğuya sırasıyla İran, Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan''a katılacak. Geri kalan Afganistan''ın Afganca konuşan yarısı ise, Pakistan''ın 5. federe devleti olacak. Karşılığında Pakistan, Keşmir''in üçte ikisinden, Hindistan lehine feragat edecek. Hindistan memnun kalacağı için, Çin işe müdahale etmiyecek... Haydi hayırlısı...
Uyum kanunları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Aralık, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yapılan Anayasa değişikliklerinin uygulanabilirliği için çıkartılması gereken uyum kanunları, Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemindedir. Bunlar, Kopenhag kriterlerine paralellik sağlıyacak ve bizi Avrupa Birliği üyeliği için müzakere masasına götürecek reformların bir bölümüdür.
Vatandaş hayatından o derecede bezgin, o kadar geçim derdindedir ki, bu gibi faaliyetler vız geliyor. Gününü kurtarmak peşindedir, geleceğe bakamıyor. Haklı olarak sadece cebine giren ve cebinden çıkacak para ile ilgileniyor. Ama Avrupa Birliği''ni biliyor. Birliğe üyeliğimizin pek çok derdine deva olacağının idraki içindedir. Türkiye''nin çağdaş uygarlığa ancak bu kapıdan girebileceğinin şuurundadır.
Bütün anketlerden, vatandaşın üçte birinden fazlasının ve dörtte birine yakınının AB''ye girmemizi istediği anlaşılıyor. Girmek istemeyenler, köhne bir devlet yapısının sağladığı menfaat ve imtiyazları korumak peşindeler. Batı''nın bizi yutacağından endişelenen samimi vatanseverler de var.
Ama tekrarlıyorum, vatandaş, bizi ancak Avrupa standartlarının ıslah edip kalkındıracağına gittikçe daha fazla inanıyor. İçimize kapanıp modern dünyanın maddî ve manevî nimetlerine erişecek hareketi oluşturamıyacağımızı sanıyorum 200 yıllık bir tecrübeden sonra ortaya çıktı.
Hâlâ direnme sürüyor. Dış sermaye, hattâ iç sermaye yatırımını işleterek yıllar süren yüzlerce imzaya bağlı işlemlerden vazgeçmemek için, imza sahibi her makam ve her kişi direniyor. Komünist Çin''i gölgede bırakan sözde devletçi zihniyet, yoksulluk sınırında kalmamızı âdetâ Devlet politikası hâline getirmiş.
AB ölçütleri konusunda hükûmet, ağır aksak ve tereddütle de olsa çalışıyor. Ama Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin temposu gerçekten mükemmeldir, şahanedir. 550 ağırlığına rağmen tıkır tıkır işliyor. 400''e inse ve personelini yarıya indirse bu tempo, verimliliğin üst sınırına erişecektir.
Vatandaş, seçtiği meclisinin, milletin gelecekteki refahı ve mutluluğu için başardıklarını pas geçiyor. Zira 37 üyeli lendûha hükûmet ve atanan yüksek bürokratlar, vatandaşın parasını birkaç ay içinde pul etti. Yolsuzluklara bulaşan bir avuç soysuz politikacı ve bürokrat da, vatandaşın bütün güvenini aldı götürdü.
Irak problemi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Aralık, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın Genelkurmay Başkanımız, bir Irak operasyonunun ABD için sakıncalarını, Araplar''ın ve diğer devletlerin karşı tavır alacaklarını, Türkiye''nin savaş sırasında ve sonrasında zarar göreceğini belirtti.
Sayın Orgeneral Kıvrıkoğlu''nun vurguladığı bütün bu hususlar gerçektir. Washington''u plan değiştirmeye sevk edebilir. Ama temel niyetinden vazgeçmez ki, Saddam''ı ortadan kaldırmaktır.
Bu takdirde Türkiye ne yapacaktır? Tarafsız kalır, harekâta katılmazsa bertaraf olur. Savaş sonrasında müttefik muamelesi görmez. Oluşturulacak yeni Irak üzerinde söz hakkı tanınmaz.
Amerika''nın hedefi, Saddam rejimine son verdikten sonra Irak''ta dost bir yönetim kurmaktır. Ülkeye demokrasi getirecek değildir. Iraklılar''ın demokrasiye geçebilmeleri yarım asırdan önce mümkün olmaz. Bu müddet bile iyimser bir tahmindir.
Ama Saddam, kararlı ABD düşmanıdır. Körfez monarşilerinin hasm-ı cânıdır. Arap ırkçısı bir sosyalisttir. On binlerce muhalifini tereddütsüz harcamıştır. Türkler''i günahı kadar sevmez. 11 Eylül eylemini kınamamış, ancak eylemle ilişkisi bulunamamıştır. Nükleer, biyolojik ve şimik (kimyevî) silâhlar yapıyor. 4 yıl önce bu tip silâhlanmayı denetleyen BM müfettişlerini kovdu. Bu silâhları füzelere yerleştirmek veya başka şekillerde kullanmakla komşularını tehdit ediyor. Orta Doğu ile ilgili devletlerin huzurunu kaçırıyor. Bu silâhları kullanamaz, sadece potansiyel tehlike oluşturuyor. Böyle silâhları fiilen tecrübeye kalkışan devlet, siyasî coğrafyadan silinir.
Saddam, bu silâhları bırakacağını ilân etsin. Yeniden BM gözlemcilerini çağırsın. Washington, bütün hıncına rağmen, bir Irak harekâtından vazgeçmek durumunda kalır. Zira tek devletten destek gelmez. Ama diktatörler, müthiş kibirli adamlardır. Fiyakalarının bozulmaması, ellerine geçirdikleri milletin her türlü çıkarına takaddüm eder.
Irak savaşı, muntazam ordusu ve Arap âleminin bir parçası bulunduğu için, Afganistan''daki gibi kolay olmaz. Amerika''nın bomba stoklarını eritir. Ama sonunda Irak teslim alınır, ordusu falan kalmaz ve Saddam''ın işi biter. Sonra? İşte sonrası, çok karmaşık problemlerle doludur. Amerika bize yüzlerce milyar dolar verse, zararlarımızı karşılayamaz.
Kâbus yılı bitti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Aralık, 2001
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''nin üzerine kâbus gibi çöken 2001 yılı bitti. Çok uzayan, dış destekli çok büyük çapta bir terör savaşında -yan zararlarla- yüzlerce milyar kaybeden ülkemiz, bir de dehşetli deprem felâketine maruz kalmıştı.
Nefes almak üzereydik ki, finans krizi patladı. Yüz milyar dolarımız daha gitti. Öngörüden mahrum beceriksiz ve yeteneksiz, çok öğünen yöneticiler, krizi göremediler. Doları sabit tutarak iktisat kanunlarına ve serbest piyasa sistemine meydan okumak istemişlerdi. Dışarıya muazzam meblağların kaçmasını önliyememişlerdi. Arazi, arsa, orman işgalinden tutunuz da banka boşaltmaya kadar uzanan asrın büyük yağmasına çare bulamamışlardı. Mevduata, faize, repoya vatandaşın kesesinden garanti vermişlerdi. Fırsatçıyı ve madrabazı daha zengin, yoksulu daha fakir kılmışlardı.
İki büyük krizde gene bir takım işkembeler doldu. Korkunç boyutlardaki faiz vergilendirilemedi. İki yüz elli imzalı yatırımlar büsbütün durdu. GAP ve emsali ortada kaldı. Profesörüne, yargıcına, öğretmenine birkaç yüz dolar vermekten utanmayanlar, Devlet kadrosunu yeniden memur ve işçi ile doldurdular.
Çağdaş ilkeleri benimseyip güneşte yerlerini kapan, eski eyaletlerimiz dahil, devletler karşısında Türkiye atik davranamadı, aklını kullanamadı. Modası geçmiş, tutucu, statükocu, çıkarcı, çekingen, romantik, köhne kafalar; demokratik, politik ve ekonomik reformlara karşı koydu. Palyatif tedbirlerle yetinildi. Patrona Halil, Kabakçı Mustafa, Derviş Vahdetî zihniyeti Türk''ü mahkûm ve mahcûb etti. Millî potansiyelin harekete geçmesini engelledi.
11 Eylûl''de New York ve Washington''da alçaklığın daniskası, iğrençliğin dik âlâsı bir eylem yapıldı. Uzun vadeli ve cihanşümûl bir terörle savaş dönemi açıldı. Türkiye''nin terörle harbini hayasızca, hattâ keyifle seyreden ülkeler bir mikdar ayıldı. Jeopolitik ağırlığımız, bizi dibe vurmaktan kurtardı (keşke dibe vursaydı da Devlet yeniden inşa edilseydi fikrindekilere katılmıyorum, bunu yapacak kadronun ve iradenin bulunduğundan şüphe ederim.)
2002''ye ümitle giriyoruz. Bakalım ne yapacağız, neler yapabileceğiz. Allah yardımcımız olsun. Okuyucularımın, dostlarımın yeni yılını kutluyorum.
.
Bugün 718 ziyaretçi (3485 klik) kişi burdaydı!
..2003''ün getirdikleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Ocak, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bütün dünya 2003''e, gündemin birinci maddesi Irak olarak giriyor. Mevziî de olsa savaş, daima en medyatik konudur.
Türkiye, Irak savaşı ile birinci derecede ilgilidir. Ocak ayında Irak''la yatıp Irak''la kalkacağız. Şubatta herhalde Amerikan taarruzu başlıyacak. Meğer ki Saddam, maa-âile, tası tarağı toplayıp bir uçakla Irak''tan ayrılsın. ABD, bu ihtimale açık kapı bırakacaktır. Ama bu takdirde dahi Amerika, Irak''a girecek, Bağdad''a gelip oturacaktır. Yeni yönetimi kuracaktır. Petrol işini bir güzel derleyip toplayacak, düzene sokacaktır.
Kuvvetli ihtimalle Saddam, on binlerce insanının ölümünü göze alıp savaşı seçecek. Ama savaş, iki hafta gibi kısa müddette bitecektir. Sanılanın aksine, Afganistan harbi kadar bile sürmeyecektir.
Şubatta Türkiye, ilâveten Kıbrıs sorunu ile karşı karşıyadır. Sorun Şubatta çözümlenmezse uzayıp gidecektir.
Martta Siirt''te seçim ve Ankara''da yeni hükûmet çalışmaları vardır.
AK Parti iktidarı, bu biribirinden önemli konular içinde boğuntuya gelmemek mecburiyetindedir. Olanca sür''atle Avrupa Birliği uyum yasalarını tamamlıyacak ve uygulatacaktır. AB''nin Haziranda Selânik ve Aralık''ta Dublin''de yapacağı zirvelere katılacak, Kopenhag kriterlerini verilen müddetten önce tamamladığını savunacaktır. Müzakere tarihinin öne alınmasını isteyecektir.
2003''ün bu ilk aylarında, ekonomi, düzenlenmek durumundadır. Bu da artık Maastricht kriterlerini tatbike başlamamızla mümkündür. Bugünki mevzuat ve tatbikat köhneleşmiş ve tamamen dejenere olmuştur. Hırsız, soyguncu, hortumcu, kaçakçı üç kâğıtçı üretmektedir.
Bunları beceremiyen hükûmet, güven tazelemeye mecburdur. Başarı vaadi ile iktidara geldi. Millet, hayırlı bir 2003 bekliyor.
2002''de neler olacak?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Ocak, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
2002 Terörle Savaş yılıdır. Savaş hemen hemen cihanşümûl olacak ve sonraki yıllara da sarkacaktır. Kimse şüphe etmesin. Herkes hesabını ona göre yapsın.
Böyle bir ortamda Türkiye, 2002 içinde ekonomik yaralarını saracak, telâfiye çalışacaktır. En kuvvetli ihtimalle bugünki koalisyon 2002''de de devam edecek. Yeni bir sakarlık yapılmazsa 2003, kesinlikle seçim yılıdır.
Saddam, BM kontrolü ile Washington''ın planlarını akamete uğratmadığı takdirde (ki bu kadar akıllı hareket etmesi az muhtemeldir) ABD, Irak üzerine yürüyecek, Saddam''ın işini bitirecektir. Irak''ın yeniden yapılanması için uzun sürecek çekişmeli bir dönem başlıyacaktır. Türkiye''nin konunun dışında kalması varit değildir.
Afganistan''ın yeniden yapılanması keza 2002''de bitmez. Kralın çevresinde toplanıp devleti onarmak şuuru hakim olabilirse, kaos dönemi sona erer. Ancak böylesine bir basiretli tutumun bugün için ciddi emaresi yoktur.
Terörle savaş, başka coğrafyalara da intikal edecektir. Meselâ Güney Filipinler''e Amerikan müdahalesi kesindir.
Filistin''de ABD, İran destekli örgütleri bertaraf etmek istiyor. Sonra Filistin Arap devletini oluşturacaktır. Bu proje, ancak İsrail''de ılımlı bir hükûmet iktidara gelirse gerçekleşebilir. 2002 içinde tam bir Arap-İsrail barışı mümkün değildir.
Bu yıl Kıbrıs sorununun çözümlenmesi bekleniyor. Türkler, azınlık statüsüne indirgenemiyecek ve adada mutlaka Türkiye''nin askerî üssü bulunacaktır.
2002, Türkiye için, Avrupa Birliği ile üyelik müzakerelerinin başlaması için gerekli reformların yapılacağı son yıldır. Bu işin 2003''e taşması kabûl edilemez. Avrupa, aklını başına toplıyacak, doğru dürüst terör örgütleri listesi düzenlemeyi öğrenecektir.
Arjantin ve Türkiye
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Ocak, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bizde aşırı uçlarda dolaşan kimseler, birtakım hınçlı ve kindar kişiler, Arjantin''deki sosyal patlamanın Türkiye''de de gerçekleşmesini ümitle beklediler. Olmayınca üzüldüler, kızdılar. İki ülke ve millet arasında ipe sapa gelmez benzetmeler yaptılar. Türkiye ve Arjantin, benzer tarafları çok az, iki ayrı alemin devletleridir.
Arjantin Cumhuriyeti, 23 üyeli bir federasyondur. Başkanlık sistemiyle yönetilir, ayrıca başbakan yoktur (Peru hariç bütün Latin Amerika devletleri böyledir.) Antarktika''daki toprakları dışında 2.8 milyon km2, Türkiye''nin 3.5 misli büyüklüğünde, bu bakımdan dünyanın 8. devletidir. Bu Güney Yarıküre ülkesinde 38 milyon insan yaşar. ABD ve Kanada''dan sonra bütün Amerika kıt''asının en gelişmişidir. Üç defa tam gelişmişliğe teğet geçmiş, çıtayı atlıyamamıştır.
Çıtayı aşamaması için ABD çok dikkat etti. Hem 19. asır sonlarında, hem 20. asırda... Zira Güney Amerika kıt''asında tam gelişmiş bir Latin devletinden çekindi. İkinci Cihan Savaşı''nın galibi ABD, savaştan bir yıl sonra (1946) nasyonal (milliyetçi) sosyalist Albay Peron''un iktidara gelmesinden dehşete düştü. 9 yıl sonra Peron''u devirdi. Peron, Arjantin''i hemen hemen büyük devletler hizasına getirmişti (hâlen Peronist Parti çok kudretlidir.)
Arjantin''in gücü, geniş ve verimli toprakları dışında, bir Beyaz Irklar ülkesi olmasındandır. Bu bakımdan diğer hiçbir Latin Amerika devletine benzemez. Birkaç yüz bin Guarani dışında Kızılderili, Zenci, Melez nüfusu yok gibidir. ABD''deki ırk problemini yaşamamıştır. Büyük şehirlere yerleşmiş, eğitimli, yüksek kültür sahibi, bir kısmı İtalyan, Alman ve Yahudi kökenli olsa da Avrupa menşeli, mutlak çoğunluğu Katolik ve İspanyolca konuşan bir nüfus, Arjantin''i seçkin hâle getirmiştir. Ayrıca Arjantin, en ciddi silahlı kuvvetlere sahip Latin Amerika devletidir.
Ama zaafı da, bu kudretli ordusundan gelir. Politize olmuş, yolsuzluklara bulaşmış, siyasete dehşetli meraklı, iyi eğitimli, darbe yapan, cunta (junta bir İspanyolca kelimedir) oluşturan Arjantin subayı, demokrasiyi sürekli engellemiştir. Asker, popüler değildir. Türkiye''deki gibi iki bin yıllık gelenekli maziye sahip, vatan fethetmiş, 3 Haçlı seferinde devleti yedirmemiş, cihan devleti kurmuş, TBMM''nin emrinde ülkeyi düşmandan temizleyip cumhuriyet zeminini oluşturmuş, sevgi, saygı, itibar kazanmış bir ordu değildir. Arjantin''in Türkiye gibi düşmanları bulunmadığı, ordusu savaşmadığı için subay, politikaya düşmüştür. Okyanusun binlerce kilometre açığında üç bin nüfuslu Falkland adaları için İngiltere''yle savaşa girip yenilmiştir. Şimdi Arjantin yeniden bir sıkıyönetimin eşiğindedir. Bakalım ayda 15.000 dolar maaşlı milletvekilleri ve senatörler, çok büyük ölçüdeki ekonomik krize çare bulabilecekler mi?
.Osmanlı Kalesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Ocak, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Balkanlar''daki Osmanlı mimari eserlerinin zaten onda dokuzundan fazlası imha edilmişti. Son defa Bosna-Hersek''tekiler, insanlıktan en küçük nasipleri olmayan vahşi kaatiller tarafından sistemli şekilde bombalanıp ortadan kaldırıldı.
Geçen yıl Taliban denen fanatikler sürüsü, şanlı Müslüman atalarının bin yıl özenle korudukları Buda''ları topa tuttu. Bir milyar Budist ve Buda muhibbinin öfkesini kazandı. Müslümanlar''ı utandırdı.
Birkaç gün önce Pakistan''daki bir Lâdinci Müslüman bozuntusu, Tâc Mahal''de bomba patlatacağını söyliyerek Hindistan''ı tehdit etti. O kafaya göre Tâc-Mahal, İslâm medeniyetinin incisi ve estetiğinin doruğu falan değildir. Minareleri bile değersizdir. Zaten aslında türbedir. Her türbe, her minare yıkılmalıdır! Hepsi bid''attir!
Vehhâbîler, Osmanlı mimari eserlerini kazıya kazıya bitirememişlerdi. Evvelsi gün Mekke''deki muazzam Osmanlı kalesini dinamitle yok ettiler. Yerine otel yapacaklar.
Osmanlı düşmanlığı, Türk''e husumetin klasik tezahürüdür. Kendi öz vatandaşlarımız dahil, babalarımıza, dedelerimize hakaret edenleri, Türk''ün altından 6 yüzyılı çekip almak heveslilerini kınıyoruz.
Topraklarımızdaki Hitit, Helenistik, Roma, Bizans eserlerini en büyük özenle korumak, onarmak keza, millî görevimizdir. Bu eserlere saygı göstermiyenleri de barbar ve cahil sayıyoruz.
Taassubun iyisi yoktur, bütün çeşitleri kötüdür. Mutaassıp kişi, yobaz denerek, bütün edebiyatımızda, asırlarca aşağılanmıştır. Böylesine bir millî kültürün insanlarıyız. Tâc-Mahal''i tehdid eden, Ayasofya''da eylem planlayan, Osmanlı Kalesi yıkan zihniyet bizim için, Mostar Köprüsü''ne top ateşi açanlardan farksızdır. 21. yüzyıl insanı, bu derekelere düşmemelidir.
Irak ne olacak?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Ocak, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Saddam, Birleşmiş Milletler''in sınırsız silâh kontrolünü kabûl ederse Washington, Irak''la savaşmak fikrinden vazgeçecek. Dahası var: Bir müddet sonra BM, Irak ambargosunu kaldıracak.
Ama Saddam''ın gözü hâlâ çöplüktedir. Kuveyt yağmasının tadı damağında kalmıştır. Panarab projelerinden vazgeçmemiştir. Kendisinden sonra oğlu bu projeleri yürütecektir. Baas ideolojisi, Körfez monarşilerine istikbal tanımıyor. Baas ilkeleriyle yönetilen Arap ırkçısı ve sosyalist Irak ve Suriye''de diktatör ölünce, yerine oğlu geçiyor. Bu yönetimde demokrasinin D''si bile mümkün değil. Demokrasi ile yönetilen ABD, İngiltere ve Türkiye gibi devletler, Baas''a göre, geçmişte Araplar''a çok kötülük yapmışlardır ve bugün de niyetleri hâlisâne değildir! Asker kökenli diktatörlerin ölünce yerlerini oğullarına bıraktıklarına göre, o halde Körfez monarşilerinden ne istiyorlar? Efendim, petrollerini, servetlerini, saraylarını, refahlarını istiyorlar. Bunları, Arap''lığın bölüşülmesi gereken ortak nimetleri sayıyorlar. Bugünki devletler Baas''a göre 1919''da emperyalistlerin oluşturdukları yapay varlıklardır (parantez arası ekliyelim: Osmanlı Türkiyesi Birinci Cihan Savaşı''na girmese idi, 1950''ye doğru tek bir Arap devleti hâlinde Arap eyaletlerine bağımsızlık tanıyacaktı.)
Tabii ABD, bu fikirlere hiç katılmıyor. Katılan devlet de yok gibi. Türkiye ve İran gibi bölgenin güçlü devletleri keza haklı olarak Baas ideolojisine soğuk ne kelime, buz gibi bakıyorlar. Zira bu ideoloji, Arap olmıyanları hiç sevmiyor. Üstelik Türkiye ve İran topraklarından talepleri bulunduğunu saklamıyor, böyle resmî haritalar bile çiziyor.
Saddam, BM''in istediği çapta bir silâh kontrolünü kabûl etmiyeceğine göre, Amerika''nın açacağı savaşta Bağdad''ta Baas rejimi sona erecek. Hâşimî monarşisinin avdeti bile Washington''ın yedek planlarından biridir. Suriye''de ise Baas rejimi liberalleşecektir, zaten başladı.
Savaştan sonra Irak sınırları aynen kalacaktır. Güneyde Şii Arap devleti kabîlinden fantezilerin geçerliliği yoktur. Iraklılık şuuru oluşmuştur. Ancak kuzeyde, Bağdad''a bağlı bir Kürt otonomisi ortaya çıkacaktır, zaten mevcuttur. Münakaşa, Kürt bölgesine ne kadar otonomi verileceği üzerinde yapılacaktır. Ankara, Türkmenler''in haklarını savunacak ve zararlarının telâfisini istiyecektir. Bugün için görülebilenlerin özeti bu şekildedir. En azından bizim görüşümüz böyledir.
Enerji savaşı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Ocak, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD hükûmeti, terörle savaş hâli gerekçesiyle, savunma bütçesi için fazladan 20 milyar dolar talep etti. Kongre, bu isteğe uyacaktır. Başkanlık sisteminde malûm, hükûmetin başı (başbakan) aynı zamanda cumhurbaşkanı olan kişidir. Yani George Bush...
Afganistan''a atılan bazı bombaların tanesi 1 milyon dolar. Ya kocaman uçak gemilerinin okyanuslar arasında gidip gelişi? Her gün yüzlerce uçağın ülkeler aşan sorti''leri?.. Hâsılı savaş, tarihin her devrinde para işiydi. Bugün büsbütün böyledir. Nitekim 19. asrın en büyük askeri sayılan Napolyon''un, harbi kazanmanın 3 şartını soran muhatabına para para para cevabı meşhurdur.
Terörle savaş bize 100 milyar dolara patladı. Birleşik Amerika bu işi cihanşümûl ölçekte yapacağı için trilyonlarca dolar harcıyacağı bellidir. Amerikan silâh sanayii taze can ve epey işsiz iş alanı bulacaktır.
Amerika''nın Afganistan''ı bırakmıyacağı âşikârdır. Şu veya bu şekilde ülkede sözünü geçirecektir. Harcadığı parayı Afgan dağlarına gömüp gitmiyecek, fazlasıyla çıkaracaktır. Hazar Ötesi dediğimiz Orta Asya sahasında en kısa enerji akış yolunu elinde tutacaktır: Belûcistan üzerinden Hind Okyanusu...
Bu projeden Pakistan gibi, Türk Cumhuriyetleri ve Afganistan da faydalanacak. Ancak Basra Körfezi ile birlikte Arz''ın en önemli iki enerji yatağından birisini oluşturan Hazar bölgesinin bir de batısı vardır. Kafkasya yolundan Türkiye istifade edecektir. Hazar kuzeyinden Rusya...
Binaenaleyh her ülke, coğrafya konumu dışında, yöneticilerinin yeteneği ve dirayeti nisbetinde istifade eder. Aklını kullanmasını bilen her millete açık bir sofradır. Washington hepsi bana demiyecek kadar tecrübelidir. Gene de bu paylaşmanın epey kanlı safhaları olacağından eminim...
Başkan Bush Ecevit''i bekliyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Ocak, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Önümüzdeki haftanın başında Başbakan Bülent Ecevit, Washington''da, Beyaz Saray''dadır. Başkan Bush''la gerçekten tarihî bir görüşme yapacak. ABD için önemli, Türkiye için daha önemli bir görüşme...
Ecevit ve beraberindeki kalabalık heyet, Türk-Amerikan ilişkilerine ait epey meseleyi gözden geçirecek, karşılıklı taleplerde bulunacak, bir çoğunda kesin anlaşmaya varacaklardır.
Bush, Ecevit''ten, tasarladığı Irak savaşı için tam destek istiyecek. Ecevit, Bush''tan, savaş sonrası Irak''ın bütünlüğü için tam güvence talep edecek. Ama Başbakanımızın, Amerika''yı bir Irak seferinden vaz geçirmeye çalışması da muhtemeldir.
Amerika, Irak savaşı konusunda planlarını, Türkiye''nin vereceği destek ölçüsünde düzenliyecektir. Asgarîden İncirlik üssünü tam kapasite kullanmak isteyeceği açıktır.
Ecevit, Irak''ın bütünlüğünün meziyetlerini, güzel İngilizcesi ile sayıp dökecektir. Bütünlüğün ihlâlinin bölge barışına getireceği mazarrâtı tâdâd edecektir. Bunlara bir diyeceğimiz olamaz. Acaba, Amerika''nın günahı kadar sevmediği Saddam''ı savunma şeklinde anlaşılabilecek bir cümle de söyler mi? Bundan korkuyoruz. Bu şüphemizden dolayı Sayın Başbakan''ın kırılmıyacağını umuyoruz.
Türkiye Başbakanı, epey bir hazırlıktan ve çalışmadan sonra yolculuğa çıkıyor. Sayın Ecevit, 45 yıl önce (1957) milletvekili, 41 yıl önce (1961) bakan, 28 yıl önce (1974) başbakan olmuş, birçok defa hükûmet kurmuş, dış politikaya özellikle meraklı ve ilgili bir kişidir. Hâlen fiilen politikada bulunan en deneyimli siyasetçimize güveniyoruz. Sıhhat, âfiyet ve çok iyi haberlerle dönmesini istiyoruz. Bir pot kırıp biz çok sevdiği vatandaşlarına zarar vermiyeceğine güveniyoruz.
Teröre karşı savaş
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Ocak, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak''ta Usame bin Ladin Yılın Adamı seçildi. Stalin ve Hitler de epey müddet yıllarının adamı idiler. On milyonlarca Rus''u ve Alman''ı telef ettikten sonra, yılın adamlığından silinip gittiler.
Şimdi Saddam Hüseyin aynı durumdadır. Kaç Iraklı''yı harcadı, daha kaçını harcıyacak? Şu günlerde Vashington''da hesabı yapılıyor. Akıllı Pervez Müşerref, Pakistan''da fazla birikmiş teröristleri tasfiyeye başladı. Delhi de, Pakistan''a karşı yumuşayacaktır. Diktatörlerin çoğu manyaktır. Ama demokrasilerde de gaflet, hatta dalâlet eksik olmaz. Hâlâ yeni bir cihan savaşının içinde bulunduğumuzu fark edemiyenler var. Bu savaş, teröre ve teröriste karşıdır. Gittikçe genişleyecek, yepyeni coğrafyalara kayacaktır. Amerika''nın New York eylemini sineye çekeceğini, yüz katı ile karşılık vermiyeceğini düşünenler, kendilerini kandıran gafillerdir. Washington, gerçek intikamın, soğuk yenecek bir yemek olduğunun bilincindedir. Yavaş hareketi, kimseyi kandırmamalıdır.
Terör gerçeğini layıkıyle kavrayamayanların başında, Avrupa Birliği devletleri geliyor. Bunların bir kısmı, terör örgütlerini, Türkiye''yi uğraştırdığı, çaptan düşürdüğü inancı ile hoş görüyorlar. Dünya servetinin büyük kısmını paylaşmakta kendilerine rakip saydıkları Birleşik Amerika''nın uğradığı felakete iç âlemlerinde sevinenler bile vardır. Avrupa''ya tahakküm sevdasında algıladıkları Amerika''nın burnunun kırıldığını düşünenler mevcuttur. Bu gibi komplekslerle Avrupa Birliği''nde, insanlık adına utandırıcı saçma sapan örgüt listeleri yapılıyor. Suçlular, katiller, teröristler kollanıyor. Halbuki dün Türkiye''ye, Amerika''ya musallat olan terörün, yarın hangi ülkede baş vereceği bilinemez. Hiç bir devlet teröre karşı masûn (dokunulmaz) değildir. Tedbirini almıyan, çok zarar görür.
Washington dönüşünden sonra
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Ocak, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Merkezi Washington''da bulunan Dünya Bankası, hâlâ krizi yaşayan Arjantin''e mukabil Türkiye''nin, köşeyi dönerek krizi atlattığını, büyük çaptaki hasar ve zararı telâfi dönemine girdiğini bildirdi.
Aynı günlerde, New York''ta çıkan Wall Street Journal ise, IMF''nin para politikasının, el attığı ülkelerde sakatlık ve sakarlıklarla malûl bulunduğu hakkında açık ve ciddi şekilde Türkiye''yi uyardı. Adı geçen gazetenin, Dünya ve Amerika ekonomisi üzerinde en etkili yayın organı olduğu malûmdur.
Zaten büyük finans krizinden yalnız koalisyon hükûmeti ve onun atadığı gafil ve ehliyetsiz bürokratlar değil, IMF de sorumludur. Şahsına çok güvendiğimiz, hattâ ırkına has sempatik kişiliği dolayısıyle sevmeye başladığımız Cottarelli, birinci kriz patlar patlamaz, yerini Finlandiyalı bir meslektaşına bırakarak kayıplara karıştı.
Devlet hayatında politikacının bir anlık gafletine yer yoktur. Kararlar ânında ve isabetli olarak alınmalıdır. Şu günlerde, Başbakanımız''ın gösterişli Amerika ziyareti ve Başkan Bush''la olumlu görüşmesinin iyimser havası içindeyiz. Bu iyimserliğin gerçeğe dönüşebilmesi epey gayrete bağlıdır. İcradan özel sektöre kadar uzanan verimli ve dikkatli çalışmalarla sonuç alınabilir. Washington Post, Ecevit''in elleri boş döndüğü yorumunu yapmıştır.
Dikkatimiz dağılırsa, teati edilen güzel temenniler, verilen ağırlıklı sözler, havada kalır, uçar gider, zamanla unutulur. Amerika gezisinde edinilen bilgiler, realist süzgeçlerden geçirilmelidir. Kıbrıs, Afganistan, Irak, Ermenistan gibi dış sorunlar, çabuk davranabilmeyi gerektiriyor.
Artık Avrupa ölçütlerinde çağdaş bir devlet olmak için kararlılığımızı açık irade ile sergilemeliyiz. En hayatî meselemiz budur. Nice zaman oldu bu problemi çözemediğimiz içindir ki, nice olumsuzluklara maruz kaldık, kaç nesil mahrumiyet ve mahcubiyet içinde harcanıp gitti.
Kürtçe
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Ocak, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Komünist ırkçı bir terör örgütü olan PKK, yediği ağır darbeler ve terörün her ülkede lânetlenmesi neticesinde, şimdi öne sürüldüğüne göre siyasallaştı! Dışarıdan gelen emirler mucibince dilekçe furyasına başlaması, bu siyasallaşmanın tezahürlerinden biridir.
Bu konudaki hassasiyetimiz bilindiği için, yetkililer, Kürtçe isteyen saçma sapan dilekçelere karşı çıkacaklar. Bir şeyler yapmak niyetinde isek bunlar da ertelenecek. Sonra bizi insan haklarına karşı gelmekle suçlayıp Avrupa''ya, Amerika''ya şikâyet edecekler. Planın bu olduğu âşikârdır. Kürtçe için adım atsak, eminim çok bozulacaklardır.
Kürtçe için ne yapıp ne yapamıyacağımızı, geçen yıllarda da yazdık, tekrarlıyoruz. Her derecedeki hiçbir okulumuzda, üniversitelerimizde, seçmeli de olsa Kürtçe okutulamaz. Biz okullarımızda ve üniversitelerimizde ancak belli başlı önemli kültür dillerini öğretiriz. Kürtçe bunlardan biri değildir. Sadece bir folklor lisanıdır. Birçok Kürtçe vardır. Hakkârili Kürt ile Tuncelili Kürt''ün anlaşması imkânsızdır. Herhangi bir Kürt dialekti ile herhangi bir ilim yapmak ve öğretmek hayal bile edilemez.
Diğer bir ilkemiz, Türkiye Cumhuriyeti''nin, her vatandaşına, her çocuğuna Türkçe öğretmek yükümlülüğüdür. Ülkemizde Türkçe bilmeyenler varsa bu, bizim millî olduğu söylenen eğitim politikamızın yetersizliği sonucudur.
Ama özel teşebbüs, Kürtçe kursları açabilmelidir. Sanıyorum kaset, kitap, dergi, gazete yayınlanabiliyor. Özel radyo ve TV''lerde Kürtçe neşriyat yapılabilmelidir. Başta RTÜK, Devlet organları, Türkçe yayınlar gibi bunları da denetliyeceklerdir. Zaten Ermenistan, İran, Irak, Suriye radyo ve televizyonlarında bizim aleyhimizde Kürtçe programlar var. Türkiye Kürdü, Türk''lüğün ayrılmaz bir parçasıdır, azınlık statüsünde değildir. Aileleri içinde kullandıkları dili yabancılardan dinlemek zorunda bırakmıyalım.
Halkımız canından bezdi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Ocak, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Vatandaşın feryadı ayyuka çıktı. Biz yazarlar, büyük baskı altındayız. Halkın tahammül sınırlarını yıkan dertlerini yeterince dile getiremediğimiz, yönetenleri uyaramadığımız için bizi de eleştiriyorlar. Bazıları şiddet dolu, bazıları kibar şikâyetlerin bu derecede yoğunlaştığına ben, 41 yıllık profesyonel basın ve yayın hayatımda asla tesadüf etmedim.
Halkımız soyulduğu kanaatindedir. Banka kartlarına konan tefeci faizi, doğalgaz, telefon, cep telefonu, elektrik, su faturaları, orta sınıfta yaşama şevki, hattâ hevesi bırakmadı. Orta sınıf çökmek üzeredir. Bunun ne demek olduğunu açıklamaya hacet yoktur.
Elektrik rezaleti, doğalgaz faciasından beterdir. Kullanılan elektriğin üçte biri kaçaktır ve bu kaçaklar fatura sahiplerine yazılıyor. Telefon ve cep telefonu ücretleri kepazeliktir.
Hayatî maddelerde KDV oranı fevkalâde yüksektir. Şov gösterileriyle tutuklanan hortumculardan, hortumlanan on milyarlarca doların onda biri geri alınamadı. Böyle bir mekanizma yürürlüğe bile konmadı. Bu paralar kanatlanıp uçtu mu? Hepsi bize ve bizden sonra çocuklarımıza ödettirilecektir. 200 milyar dolar dış ve iç borç ne demektir? Dış ülkelerde yatan on milyarlarca dolara gelince, Türkiye''ye döneceğinin işareti yoktur.
Gûyâ özel kanunları olan yargıç-savcıların maaşları düzeltilemedi, yargı kıskaca alınmıştır, büyük yargıçlarımız böyle diyorlar. Üniversite öğretim üyelerine, öğretmene, polise verilen maaş, utandırıcıdır. KİT''ler tasfiye edilememiş, yenileri oluşturulmuştur. Devlet hâlâ memur ve işçi almak peşindedir. Türkiye Cumhuriyeti öylesine malî kontrole muhtaç kılındı ki, Osmanlı İmparatorluğu Düyûn-i Umûmiye döneminde böylesini yaşamamıştı.
Doğrusu soylu, sabırlı, inançlı bir milletin tahammül sınırları zorlanıyor. Zamsız gün geçmiyor. Servet bir avuç madrabaz, utanmaz ve namussuzun elinde birikiyor. Bunlar son iki krizde yeniden büyük meblağlar vurdular. Demokrasinin orta direği burjuvazi çökmüştür.
Vatandaş işte bunları yazmamızı istiyor. Çok şey mi istiyor? Şikâyetlerinin hangisi haksızdır?
159 ve 312
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Ocak, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türk Ceza Kanunu''nun Türkiye Büyük Millet Meclisi''ne sunulan 159. ve 312. maddeleri, bizi nereye götürür? Hiçbir yere götürmez. 21. asra değil 16. asra bile götürmez. Cihan hâkanı Kanûnî Sultan Süleyman ile onun tek damadı ve gözde sadrâzamı Rüstem Paşa hakkında, Yahyâ Bey, Sami Çelebi gibi kalem sahiplerinin zerre kadar zarara uğramaksızın yaptıkları çok ağır açık eleştirileri düşünüyorum da... Bunlardan yalnız birini yazacak bir yazar, 159 ve 312''ye dayanan "ahret sualleri"ne muhatap olduktan sonra içeriye atılır. Ve tabii medenî dünya ayağa kalkar. Türk''ü sevmeyenlere gün doğar. Nitekim AB, Türkiye''yi ciddiyetle uyardı.
Demek asırlar önce, dünyayı yöneten Sultan Süleyman, Rüstem Paşa gibi idarecilerimize açık ve ağır tenkitlerde bulunabilen bir millet, bugün, onların tırnağı olamıyacak bir takım politikacı ve bürokratları eleştiremiyecek?
159 ve 312''yi kaleme alanların gerekçeleri şudur: Türkiye Cumhuriyeti hem bölücüler, hem irticaın tehdidi altındadır (bu hususlar doğrudur.) Bunlara karşı radikal tedbirler gerekiyor. İyi ama, 159 ve 312''yi okuyup hüküm verecek yargıç, tenkit sahibinin bölücü ve mürteci olup olmadığını bilemiyecektir. Ya tenkidini Türk devletinin yüce menfaatleri için, halkımızın haklarını korumak ve savunmak için, Türk''ü yüceltmek için yapıyorsa? Uzun tecrübelerimize dayanarak söyliyebiliriz ki, daha çok bu karakterdeki yazarlar güme gidecektir. Bunu kesin şekilde yazıyoruz.
Şu veya bu koltuğa kurulmuş, nahiye müdürü vasıflarından mahrum adamlar, 159 ve 312''nin Sultan Süleyman''lara, Atatürk''lere tanınmamış masûniyet şemsiyesi altında, başımızda boza pişireceklerdir. Liyakatli gerçek Devlet adamları ise, yazarlarımızın değerli tenkitlerinden mahrum kalacak, sudan çıkmış balığa döneceklerdir. Devlet ve Demokrasi, bölücülüğe, irticaa ve diğer tehlikelere karşı elbette kendini savunacaktır. Adam gibi, çağdaş ölçütler içinde savunmasını öğrenecektir. Bakanların icraatının eleştirilmesini bile önliyecek maddeler getirmek ne mene şeydir? Şark kurnazlığına dayanan yasalar bizi Orta Çağ''a götürür. Zaten uygulanamaz.
Bilmem biliyor musunuz? Bugün dünyaya hükmeden Batı uygarlığı, esprit critique (espri kritik), yani tenkit fikri üzerine kurulmuştur.
Türkiyesiz Avrupa
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Ocak, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yunanistan 1 Ocak 1981 günü Avrupa Birliği''nin tam üyesi oldu. İspanya ile Portekiz''den (1 Ocak 1986) ve Avusturya, İsveç, Finlandiya''dan (bunlar 1 Ocak 1995) bile önce...
Türkiye, daha birliğin çekirdek oluşumunda, 1959''da resmen adaylık temaslarına başladı. Menderes''in bu hamlesini İnönü, Roma anlaşmasını imzalıyarak sürdürdü. 1974''e geldik. Yunanistan ile Türkiye, üyelik müzakereleri için resmen davet edildi. Atina, üzerine atıldı. Biz özür dileyip 10 yıl müddet istedik. Bütün 20. yüzyıl boyunca Türk devletinin işlediği ikinci en büyük hata, gaf, gaflet ve dalâlettir. Birincisi, 1914''te Cihan Savaşı''na girmemizdir. Bir fark ile: 1914 savaşına biri sivil, ikisi asker 3 paşamız bizi emr-i vaki ile soktu. 10 yıl müddet istenmesinde, Türkiye''nin resmî ve özel bütün organlarının ittifakı vardır.
Türkiye''nin bugünkü hâline bakınız. Yunanistan ile İspanya''nın o günki ve bugünki durumlarını hatırlayınız. Neler kaybettiğimiz, hangi belâlı çizgilere itildiğimiz ortaya çıkar. Akıllı bir Türkiye bugün, Yunanistan''la beraber, Avrupa Birliği''nin 21 yıllık kıdemli üyesi idi.
Ama Avrupa da kaybetti. Türkiyesiz kalan Avrupa, kaybının bilançosunu yapmadı. Bunu yapabilen fikir, ilim ve politika adamlarını yetiştiremedi. Tıpkı bizdeki malûm kafalar gibi, Avrupa''da da Valery Giscard d''Estaing gibi bazıları, dar görüşlülüklerini örtmek için Türkiye''nin zaten Avrupalı olmadığını falan söylüyorlar. 1453''ten beri Roma İmparatorluğu''nun başkentinin İstanbul olduğunu pas geçiyorlar. 1856 Paris Andlaşması ile Türkiye''yi dünyanın 7 büyük devletinden biri kabûl ve ilân ettiklerini, o anlaşmada Üçüncü Napolyon''un imzası bulunduğunu unutuyorlar.
Türkiye''nin büyük pazar olduğundan, en genç nüfusu barındırdığından, silâhlı kuvvetlerinin gücünden, jeostratejik konumundan bahsetmiyeceğim. Çok daha önemlisi, Avrupa uygarlığının tanımıdır.
Avrupalı, başka kültürlerden gelen insanlarla geçinememekle malûldür (illetlidir.) Kendi kültürü dışında kalanları, sömürülmeye mahkûm kitleler şeklinde algılamıştır. Güzel ilkeler ortaya atmış, uygulamakta bocalamıştır. 20 yıl ara ile iki defa toptan intihar teşebbüsünde bulunmuş, kıt''asının yarısını dünyanın en vahşi rejimine, komünizme ve Dünya üstünlüğünü Birleşik Amerika''ya kaptırmıştır.
Türkiye, Avrupa''nın ümanist bir zihniyete geçebilmesini sağlıyacak en sağlam, en müsait köprüdür. Vaktiyle AB üyeliğini kaçırdığı için gerçekte Avrupa''ya da zarar vermiştir. Ama bu zararı büyütmemek, telâfi etmek, Avrupa''nın elindedir. Avrupa''da bu hesabı yapanlar var. Ama asırlık saplantılarından kurtulamıyanlar da mevcut...
Tarihin en büyük savunma bütçesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Ocak, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başkan Bush, yeni bütçede millî savunma için Kongre''den 379 milyar dolar istedi. Sanıyorum bu, tarih boyunca tek bir devletin en yüksek savunma bütçesidir.
Tam bir savaş hâli bütçesi... Kiminle savaş? Milletlerarası terörle savaş... Halbuki bildiğimiz savaşlar, devletler arasında geçerdi.
Terör örgütleri de eylem yapıp varlıklarını sürdürebilmek için yılda on milyonlarca dolar harcıyorlar. Şu veya bu devletten şu veya bu ölçüde yardım ve destek alıyor, himaye görüyorlar.
Ama savaş, Napolyon''un dediği ve çok geniş ölçüde haklı bulunduğu gibi para ile yapılabiliyorsa, Birleşik Amerika bütçesi gerçekten caydırıcı, hattâ korkutucudur. Zira Amerika''dan sonra gelen en öndeki devletlerin (Rusya, Çin, İngiltere, Fransa, Almanya) her birinin savunma harcamaları, ABD''nin ancak onda birini buluyor. Şöyle de ifade edebilirim: Dünya devletlerinin savunma harcamalarının yarısını, tek başına ABD oluşturuyor.
Bu masrafa dağlar dayanmaz şeklinde düşünülebilirse de ABD, tâ Birinci Cihan Harbi''nden bu yana savaş sanayiini, ekonomik gelişmesinin lokomotiflerinden biri hâlinde kullanabilmektedir.
Üstelik, geniş ölçüde millî savunmaya destek veren CIA''nın Türkiye bütçesini aşan tahsisatı, ABD savunma bütçesi dışında kalıyor.
Geleceğin harbi, az sayıda askerle, askerliği meslek seçmiş uzman muhariplerle yapılan, yüksek teknolojiye dayanan bir sistemdir. Türkiye''nin de dahil olduğu çok güçlü silâhlı kuvvetler bulunduran az sayıdaki devlet, zaten tamamen bu sisteme geçmek üzeredir.
Yeryüzünde yılda 1 trilyon dolar silâha, silâhlı kuvvetlere harcanıyor. Bu inanılmaz meblağ, 6 milyarı aşan insanoğlunun boğazından kesilerek elde ediliyor. Üstelik bazı devletlerde, insan zekâsının en çarpık ürünleri olan nükleer, biyolojik, şimik, süper silâhlar var.
Silâhlı kuvvetlerin masrafları yarıya indirilebilse, dünyada yılda 500 milyar dolar tasarruf edilebilir. Ve bu meblağ ile toplumların nice derdi deva bulur. Ne çare ki insan ırkı, henüz o uygarlık düzeyine ulaşmaktan hayli uzaklardadır.
Ecevit Bulgaristan''da
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Ocak, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Sayın Bülent Ecevit, bugün Bulgaristan''dan dönüyor. Kuzeybatı komşumuzun 10 yıl içinde nereden nereye geldiği bizi uyarması gereken bir oluşumdur.
Bulgaristan, 1362''den 1908''e kadar Osmanlı imparatorluğunun bir parçasıdır. 1908''de bizden ayrıldı, bağımsız krallık hâline geldi. İlk kral Ferdinand, şimdi Bulgaristan başbakanı olan 3. ve sonuncu kral Simeon''un büyükbabasıdır. Meşrutiyet Türkiyesi genç devlete kurmay subaylarımızdan Ali Fethi Bey''i (Başbakan Fethi Okyar) orta elçi atamıştı. Onun yakın arkadaşı Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal Bey de askerî ataşe idi.
Sonra komşumuz, 45 yıl, Sovyet Rusya''nın en sadık ve katı uydusu oldu. 1970''te, Başbakan Süleyman Demirel''le, ülkeye ilk gezimi yapmıştım. En kötü ve katı bir komünizm uygulanıyordu. Sofya''da apartman pencereleri gazete kâğıdından perdelerle örtülü idi. 90''lı yıllarda, bu defa cumhurbaşkanı sıfatıyle Süleyman Demirel''in iki yıl ara ile yaptığı iki resmî ziyarete katıldım. Tarihinde demokrasi ve liberallik görmemiş bir ülke, olanca varlığını ortaya koymuş, Avrupa''ya benzemeye çalışıyordu. Bugün bir Bulgaristan vatandaşı, vizesiz bütün AB üyesi memleketlere girebiliyor. Ve bizden önce AB üyesi olacaktır.
Ortodoks ve Slav Bulgaristan, AB düzenine, ilkelerine rezerv koymadı. Kaytarıcı bahanelere iltifat etmedi. On yılda orada da yolsuzluklar oldu. Eski krallarını başbakan yapıp icranın başına getirmelerinin bir sebebi budur.
Bizim zaafımız, iki bin yıllık imparatorluk geleneğinden gelmemizdir. Halbuki artık dünyaya nizamat veremiyeceğimiz 200, belki 300 yıldan beri anlaşılmıştır. Bu kadar uzun müddette bile zihniyetimiz, bir türlü gerçeklere adapte olamadı. Artık dünya nizamına katılmak durumunda olan biziz.
Bu yazıma gelecek tepkileri peşinen biliyorum. Bulgaristan''ı örnek almamız gerektiğini mi ima ediyorsun? diyeceklerdir. Bulgaristan''ı modernleştiren kişinin Tuna eyaleti valimiz Midhat Paşa olduğunu hatırlatanlar çıkacaktır. Ancak gerçeklerin görülebilmesine yardımda bulunmak mesleğimizin vazgeçilemez şartıdır.
Netameli iki yasa
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Şubat, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bitmek üzere bulunan haftanın ağırlıklı gündemi, bankalar hakkında 3 maddesi Çankaya''dan dönen yasa ile, Türk Ceza Kanunu''nun mahut 159. ve 312. maddelerinin yeni şekli idi. Sonuncusu, bir müddet önce yapılan Anayasa değişikliklerine uyum sağlamak iddiasıyle yapılıyordu. Dolayısıyle asıl uyum, AB''nin Kopenhag kriterleri ile tesis edilecekti.
Ancak TCK''nın anılan 2 maddesine berbat bir Türkçe ile öyle bir şekil verilmişti ki, Avrupa Birliği ile zıtlaşmak için düzenlendiği sanılırdı. Meselâ, her biri ateş parçası ve harika icraat sahibi 37 sayın bakanımızdan birinin eleştirilmesi hâlinde, yazarın epey süründürüldükten sonra içeriye tıkılıp, katiller ve ırz düşmanlarından boşaltılan hücrelere buyur edilmeleri işten bile değildir.
Uzun yıllardır her çeşit basın rejimi altında yazmanın verdiği tecrübeyle, uygulamada pek böyle olmıyacağını elbette biliyoruz. Fakat hükûmet, basın üzerinde elinde potansiyel bir silâh bulunduracaktır. Ve mutlaka ibret-i âlem için bir iki arkadaşımız içeri atılacaktır. Çok eski devirleri yeniden yaşamak istemiyoruz. Ahlâksız ve şantajcı basın her ülkede ve bizde de vardır. Ancak basın, demokrasinin vaz geçilmez bir parçası ve politika yapanların yardımcısıdır. Bu şekilde algılamak doğrudur.
Bir kaç gün önce 159 ve 312''nin TBMM''ye sunulan şeklinin tehlikesini sert bir üslûpla belirttim. Ancak okuyucularım dikkat buyurmuşlardır, belirli bir partiyi, meselâ MHP''yi itham etmedim. Zira Sayın Adalet Bakanımız''ın konuşmasından da anlaşılacağı gibi, maddelerin o şekilleriyle yollandığı anlaşılıyor. Artık kim kaleme almışsa... Niçin? Efendim, bazı sakıncaların politik hayatımıza musallat olmalarını önlemek için...
Ama bu derecede ince politikaya aklı ermeyen AB''nin Ankara''daki büyükelçisi Fogg Hanım, kıyameti kopardı. Bakalım ne olur?
Bankalar Kanunu, aynı derecede netamelidir. 3 madde virgül değiştirilmeksizin yeniden Çankaya''ya gönderildi. Bütün Türkiye, yasanın nasıl uygulanacağını izliyecektir. Zira cebimizden 5 milyar dolar daha bankaların iyileştirilmesi için kullanılacaktır. Kemal Derviş, artık yalnız MHP değil, bütün partilerimizce izlemeye alındı. Gerçi yasayı IMF, dolayısıyle Amerika bu şekliyle istedi. Ama bir aksaklıkta Sayın Derviş, Türk halkının parasını yeterince savunmamakla itham edilecektir.
Daha tehlikelisi, tek başına millî iradeyi temsil etmesi gereken TBMM''nin, kendi yetkilerini hovardaca şuna buna dağıtmakta devamıdır. Birtakım kurullar oluşturuyor ve bunların üyelerine, kendi üyeleri milletvekillerine verilmemiş inanılmaz haklar ve imtiyazlar tanıyor.
Önemli bir kitap
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Şubat, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Fikir hayatımızın kısırlığı malûmdur. Kitap, dergi, gazete satışları per capita (kişi başına) hesaplanırsa Türkiyemiz, Afrika ülkeleri düzeyindedir. Sebebi TV ile açıklanamaz. Zira Batı''da da TV çok yaygınlaştı. Ama gazete ve kitap tirajları düşmedi, yükselmeye devam ediyor. Okumayan millet şöhreti kazanmanın eşiğindeyiz. Muazzam bir geçmişe sahip Türk kültürü bocalıyor, geriliyor, üstelik gittikçe dejenere oluyor.
Böyle bir ortamda gerçek, hele hacimli fikir eserlerinin yayınlanıp okunması nadirdir. Her hafta bana gelen düzinelerce kitap içinde biri, ilgimi çekti.
Kitabı dilimize kazandıran Ergun Göze''nin 50 yıllık yakın arkadaşım olması, ikinci derecededir. Beni böyle bir yazı yazmaya sevk eden sebep, kitapla karşılaştığım, sayfalarını çevirdiğim, okumaya başladığım zaman duyduğum hayretle karışık sevinçtir.
Paris Üniversitesi''nin çok ünlü Siyasal Bilgiler okulunun profesörlerinden, çağdaş kültür tarihi uzmanı Michel Winock''un eseri, Aydınlar Yüzyılı adını taşıyor. Bilgin yazar, 20. asır Fransız düşünce tarihini, Sol''a ağırlık vererek, gerçekten üstatça bir üslûp, planlama ve geniş bir malzeme ile kaleme almış.
Fransız düşünce ve kültür tarihi... Bizim 100 yıl boyunca izlediğimiz, etkilendiğimiz Batı modelidir. Bizi Batı''ya taşıyan, bize Cumhuriyet modelini sunan Fransa''dır. Son 50 yılda ise Anglo-Sakson kültürü, bütün dünya gibi Türkiye''ye de öylesine yayıldı ki, Fransız, Alman kültür ve tefekkürleri ile, oralarda ne geçtiği ile ilgimizi azalttıkça azalttık.
Ergun Göze, Boğaziçi Yayınları''ndan çıkan 708 büyük sayfa, resimli, dipnotlu bu muhteşem eseri, pek çok emek vererek, usta, kıvrak, zengin bir Türkçe ile dilimize kazandırmış. Çağdaş kültürümüzün oluşmasında birinci derecede ağırlıklı Fransız kültüründe 20. asır boyunca fikirler nasıl oluştu, gelişti, değişti, etkiledi, etkilendi, yanıldı, doğruya yöneldi, toplu şekilde her aydımızın bilmesi gereken bir konudur. Aydın okuyucularıma, eseri tavsiye ediyorum.
Küreselleşen dünya
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Şubat, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Küreselleşme döneminde devletlerin politik ve ekonomik menfaat ve ilişkilerinin iç içe girmesindeki yoğunluk dikkat çekicidir. Hızlı olduğu derecede karmaşık, karmaşık olduğu kadar çok yönlü işleyen bu mekanizmanın içinde yer alamayan, bu yetenekten mahrum ülkeler, kendi hallerince yaşamaya devam ediyorlar.
Türkiye, çağdaş bir devlet iddiasını taşıyor. Bu sıfatla küreselleşme içinde yer almaya çalışıyor. Ama çok da istekli değil. Tecrübesi az. Statüko rehavetini bırakabilmekte zorlanıyor. Buna rağmen başka çare yok. Aksi takdirde çizginin diğer tarafına düşeriz. diğer taraf maazallah, diktatörler, yolsuzlar, yolunu bulamayanlar, bocaladıkça batanlar âlemidir.
New York''tan Münih''e kadar, ekonomi ağırlıklı, fakat politikayı da peşine takan uluslararası toplantılar biribirini izliyor. Artık birden fazlası aynı günlerde yapılıyor. Yetişebilen yetişiyor. Yetişemiyen yaya kalıyor.
Küreselleşme karşıtları da aynı merkezlerde toplanıyor. Onların işi mükellef palaslarda, muhteşem salonlarda değil, sokaklarda...
Eski tüfeklerin, daha açık tabirle gözleri hâlâ çöplükte komünistlerin ağırlıklı bulunmalarına rağmen, Küreselleşme Karşıtları''nı ne küçümsemeli, ne tamamen muzır telakki etmelidir.
Muhalifi, muarızı, münekkidi olmayan sistemler, zamanla dejenere olup inkıraz bulur (çöker). Muhalefet ve eleştiri, sistemleri ve onları işletenleri diri ve uyanık tutar. Yanlışlarını düzeltmek için uyarır. Yeni atılımlara, keşiflere sevk eder.
Böylesine bir dünyada dışa açılamayan, milletlerarası sorunların çözümlenmesine katılamayan devletlerin geleceği karanlıktır. Başlıca marifetleri, yönettikleri toplumların hürriyetlerini kısmak ve onları yoksulluğa mahkûm etmektir
Uyum yasaları uyumsuz olamaz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Şubat, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bölücüler de, dini parti politikalarında kullanmak itiyadındakiler de uyum yasalarından faydalanmak istiyorlar. Bu gibi devlete ve demokrasiye zarar veren akımların demokratik hürriyetleri sömürmelerini önliyecek tedbirleri almak, her devlet gibi bizim de hakkımızdır.
Avrupa Birliği üyesi ülkelerin yasalarındaki devleti koruyan maddelerin bizim mevzuatımızda da bulunmasına itiraz edilemez. Zira hem devlet, hem demokrasi, kendini savunacaktır.
İtirazlar, fikir, kalem ve eleştiri hürriyetlerini ve haklarını kısıtlama teşebbüslerine karşı yapılıyor. Böyle bir teşebbüs yoktur denemez, vardır. Bürokratik ve otoriter zihniyet, gelmesi muhtemel tenkitleri bile önliyerek, dikensiz gül bahçesi oluşturmak hevesinden vazgeçemiyor. Kabûl edilemez olan budur. Zira antidemokratiktir. Bizi Avrupa kıt''asından fırlatıp atar, başka coğrafyalara doğru sürükler.
Bakanlar kurulunu, bürokratı eleştirmeyi önlemek isteyen bir anlayış, demokrasi ile bağdaşmaz. Gündelik basın, politik eleştiriye dayanır. Aksi takdirde basit magazin hâline gelir.
Demokrasilerde, tenkide açık olmayan adamın politikada işi yoktur. Devlet memurluğu da yapamaz. Eleştiriden kaçan milletvekili ve bakan, totaliter ülkelerde görülür. Türkiye Büyük Millet Meclisi, silahlı kuvvetler gibi kurumları küçük düşürmek elbette suçtur. Ama seçimle gelen hiçbir kişi, seçilmişler tarafından atanan hiçbir bürokrat, tenkitten kaçınamaz. Aksi halde hâlimiz nice olur?
Uyum yasaları, bu çeşit kusurları taşıdığı, muhtemelen Şark kurnazlığı unsurları da içerdiği içindir ki, tarafımızdan tenkit edildi. Tenkit fikri üzerinde yükselen bir medeniyetin mensupları olmak için, bunca zamandır çırpınıyoruz. Tenkide düşman değil, tenkit bekleyen politikacılara ihtiyacımız var.
Olası tehlikesini atlattık
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Şubat, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Olasılık kelimesi tehlike olarak değiştirildi. Ve Türkiye geniş bir nefes aldı. Olasılık denen musibet uydurmayı halkımız anlamıyor. Türkçe''si ''ihtimal''dir. İhtimal, halkımız için Arapça falan değil, Türkçe''nin Türkçesi''dir.
Ceza yasasının ihtimale dayalı siyaseten hapis maddesi, tarihçilerin tüylerini diken diken eder. Zira büyük Fransız İhtilâli''nin terör döneminin ihtilâl meclisinin 17 Eylûl 1793''te yayınladığı ünlü Şüpheliler Kanunu''nu (Loi des Suspects) hatıra getirir. Bu yasa ile, cumhuriyet rejimine sadakatinden sadece şüphe edilen binlerce Fransız''ın giyotinle kafası kesildi. İçlerinde Andre Chenier gibi seçkin şairler, Lavoisier gibi modern kimyanın kurucusu dahîler vardır.
İkinci Sultan Abdülhamîd''i düşüren (1908) sebeplerden biri, sansür uygulamasıdır. Hüseyin Câhid Yalçın gibi fikir adamı büyük gazetecilerin hapse atılması, Demokrat Parti iktidarının prestijini kırdı. Hapse giderken Hüseyin Câhid şunları yazdı: Bir devleti yönetmek, başarılı eğitim ve bayındırlık politikalarından ibaret olsa idi, Sultan Hamîd ölünceye kadar tahtında kalırdı, fikir hürriyeti ayni derecede önemli ve vazgeçilmezdir.
Peron, Arjantin''i büyük devlet çizgisine yaklaştırmıştı. La Prense gazetesi ile uğraşması, iktidarının sonu oldu. Gazetenin sahibi, Buenos Aires''te kalamayıp Paris''e gitmiş, Peron''u bütün dünyaya şikâyet etmişti.
Olasılık yerine tehlike kelimesini seçen milletvekillerimizi kutluyorum. Bilmem ne büyük tehlike atlattıklarını fark edebildiler mi? Ama yetmez. Çok köprüleri geçmemiz gerekiyor. Millî Mücadele''yi kazanan ve cumhuriyeti kuran Türkiye Büyük Millet Meclisi, millî iradenin tek, yegâne, biricik meşru temsilcisidir. Bu iradenin yanına başka organları ekleyiveren ve bu suretle 1924 Atatürk Anayasası''na temelden aykırı düşen Anayasa maddelerimizi Meclisimiz elbette düzeltecektir. Devletin ve demokrasinin yüksek menfaatlerini uyuşturabilen reformlar, meclisimizin şânına şan katacaktır. O kadar zor bir iş değildir. Avrupa devletleri bunu yapabildi. Bizde eksik olan nedir?
Saddam direniyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Şubat, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika bastırıyor. Saddam direniyor. Türkiye Başbakanı''nın mektubuna fiyakalı cevaplar veriyor. Muhtemel bir savaşta halkının uğrayacağı musibetler umurunda bile değil. Klasik diktatör tipinin olanca özelliklerini sergiliyor.
Bir savaşta Amerika''nın birkaç hafta içinde Irak''ın işini bitireceği kesindir. Saddam, Bin Lâdin misali kayıplara karışacaktır. Irak''ta uzun ve acılı bir iktidar dönemi sona erecektir. İleride tarihçiler Saddam için kimbilir neler yazacaklardır.
Bir Irak savaşı elbette Afganistan''dakinden sert geçecektir. Amerika''nın epey zayiatı göze alması gerekebilir. Ama asıl müşkilât, savaştan sonra kendini gösterecektir.
Amerika, ülkenin petrol kaynaklarını kontrol edecek, sonra İran enerji kaynaklarına sarkacaktır. Bütünüyle Körfez, Washington için gül bahçesine dönecektir. Almanya''nın, Fransa''nın, Japonya''nın petrolü, hemen hemen Birleşik Amerika''ya bağımlı hâle gelecektir.
Ama Amerika, pek çok devleti karşısına almış bulunacaktır. Amerikan desteği ve yardımı, Türkiye''nin her alanda uğrayacağı ağır kayıpları telâfi etmekte zorlanacaktır.
Bush iktidarı, Irak''ın füzelerini, kitle imha silâhlarını ve stoklarını yok edecektir. Hârûnürreşîd''in Bağdad''ında Amerikan askerleri cirit atacak, Binbir Gece''nin büyüleyici âlemini yaşıyacaklardır. Washington, 11 Eylül barbarlığına oh olsun diyen Saddam''dan öcünü alacaktır. Dick Cheney''nin Orta Doğu, bu arada Ankara ziyaretinden sonra Bush, kararını verecektir.
Saddam hâlâ kabadayılık, inkâr, itham ve yalan politikasını sürdürmeye devam ederse, bütün bunlar gerçekleşecektir. Ama sonunda daha iyi bir Yakın Doğu mu oluşacaktır? Ne gezer! Yepyeni, muhtemelen bugünkinden beter problemler baş gösterecektir.
Ankara, Saddam''ı uyardı. Açık, net Irak için dostça konuştu. Washington''a da mazide Körfez Savaşı''ndaki müttefiklerini yanında bulamıyacağını hatırlattı. ''Başka ne yapabiliriz''in cevapları, muğlâk ve muâllaktadır.
İstanbul Konferansı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Şubat, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bugün başlayan İstanbul Konferansı, önemli bir teşebbüstür. İslâm Konferansı''na üye ve Avrupa Birliği''ne üye yahut aday 71 devlet katılıyor. 40''tan fazlası dışişleri bakanı, diğerleri devlet bakanı ve aynı seviyede kişilerle iştirak ediyor. Fikir adamları da var. Türkiye, her iki örgüte mensup tek ülkedir.
Kültür adamı sıfatıyle ben de davet edildim. Ancak katılamıyorum. TV''den izleyip gelişmeler hakkında yorumlarımı sunacağım.
Böylesine kapsamlı ve anlamlı uluslararası bir toplantıyı gerçekleştiren Sayın İsmail Cem''i ve durgun politika izlemekle çok itham edilen Dışişleri Bakanlığımızı kutluyorum.
İki ayrı medeniyetin temsilcilerinin bir araya gelmesi, bütün dünyanın ilgisini çekecektir. İç içe girmiş iki büyük medeniyetin, İslâm ve Hıristiyan Batı dünyalarının devlet ve kültür adamları konuşacaklar. O kadar ortak menfaatler, birleştirici unsurlar var ki, Allah''ın Arz dediğimiz bu gezegende her canlı için hayat sahası yarattığını idrak etmeleri çok da zor değil.
Ama tarih, toplumların biribirleriyle didişmelerinin hikâyesidir. Sağduyunun üste çıktığı parıltılı gelişmeler fazla değildir. Bugün medeniyetler çatışması diye bir faraziye ortaya atılmıştır. İslâm itham altındadır. Haksız bir ithamdır. Doğru değildir. Zira her toplumun teröristi mevcuttur, her ülkede cirit atıyor.
İşte bütün bunlar konuşulacak. Muhtemel bir Irak savaşı, pek çok ülkeyi tedirgin ediyor. Türkiye de rahatsızdır. Borsa düşüyor, dolar fırlıyor. İki tarafın yakınlaşması, biribirini anlaması lâzım. Konferansa Irak dışişleri bakanı da katılıyor.
Türkiye böyle bir teşebbüste öncü oldu. Münakaşalar, çekişmeler, hattâ kavgalar mümkündür. Fikir hareketlerinde hepsi olağandır. Ama mutlaka bazı gerçeklere ulaşılacaktır. Yeter ki taassup değil, berrak görüşler ortaya çıkabilsin.
İstanbul''da Doğu-Batı Forumu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Şubat, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Birleşik Amerika, Avrupa Birliği ile İslâm Konferansı''nı bir araya getiren İstanbul Forumu''nu nasıl algılar? Washington''ın İsrail ve Irak politikalarına tepki şeklinde anlar mı? Hattâ Pax Americana''ya karşı bir Avrupa-İslâm ortak tavrı manasını çıkarır mı?
Bu soruların net cevaplarını şimdilik vermemiz mümkün değil. Tepkileri bekliyeceğiz. ABD, mutlaka bir değerlendirmeye gidecektir.
Amerika''nın böyle bir forumun oluşması ile ilgisi üzerinde de durmak gerekiyor. Zira forumdan, Filistin''de kan akıtılmasının durması, belki hemen bir Filistin devletinin tanınması temayülü, belki kararı çıkacaktır.
Ayrıca Irak''ta savaşı önlemek için Amerika uyarılacaktır. Forum, bir bakıma Dick Cheney''nin bir ay sonra Orta Doğu''da 11 ülkeye yapacağı ziyareti de yönlendirecek Washington''ın hedeflerini saptırabilecektir.
Ama Forum''dan, doğrudan Saddam''ı destekleyen bir karar çıkmaz. Irak, hiçbir zaman kullanmaya cesaret edemiyeceği biyolojik ve benzeri silâhları, Birleşmiş Milletler teftişine açması için zorlanacaktır. Bu husus, Saddam için de, Washington için de uyum yolunda müsait zemin hazırlıyabilir.
Filistin''e gelince, İsrail''in, Araplar''ın istediği sınırları tanıyacağına dair hiçbir emare yoktur. Ama kan akıtılması durdurulabilir. Ve diyalog başlar. Lübnan''da üslenen İran destekli örgütleri Amerika''nın pas geçmesi ise düşünülemez. Bu örgütler, Arafat''ı da engellemiş ve korkutmuştur. Bu bakımdan Filistin meselesi, Irak konusundan daha karmaşıktır.
Her hâl-ü kârda, Roma ve Osmanlı cihan devletlerinin taht şehri, bütün imparatorluk şehirlerinin en şaşaalısı, Doğu ile Batı''nın gerçek kesişme noktası İstanbul''da böylesine bir forum oluşturduğu için her bakımdan Sayın İsmail Cem''i tekrar kutluyorum.
Forumdan ne çıktı?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Şubat, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İstanbul Forumu''ndan güzel şeyler çıktı. Hem Türkiye, hem İslâm âlemi, hem Batı için... Sayın İsmail Cem ve ona tam destek veren Sayın Bülent Ecevit, tam puan aldılar. 10 üzerinden 10 diyebiliriz...
İstanbul''un medeniyetlerin kesişip birleştiği tek imparatorluk başkenti olduğunu herkes vurguladı. Osmalı''nın asırlarca Sünnî''sini ve Şîî''sini, Ortodoks''unu ve Katolik''ini, Protestan''ını ve Mûsevî''sini hiç incitmeden, hepsinin hakkına riayet edip hepsine adalet dağıttığı, kültürlerini ve varlıklarını koruduğu hatırlandı. Hiçbir imparatorluk bu işi Osmanlı gibi beceremedi. Onun tecrübesine, dirayetine, samimi ve çağını aşan toleransına, ustalığına erişemedi.
Filistin meselesinin kökten çözümlenmesi de bugün Eski Kudüs kesimi yönetiminin Türkler''e, asayişin Türk askerine bırakılması ile mümkündür. Ama bu derecede üstün sağduyu kimde var?
İstanbul Forumu''ndan da anlaşılacağı gibi, Filistin konusu gene pamuk ipliğine bağlandı. Ancak Irak''ta muhtemel bir savaşın geciktirildiği, belki sonbahara ertelendiği söylenebilir. Borsamız korkusuzca hareket edebilir! Ufukta, hattâ yaz aylarında bir tehlike görünmüyor.
Bush iktidarının Saddam''ı düşürmek kararından vazgeçeceğini sanmıyorum. Ama politik ve askerî hazırlığını daha aylarca sürdürecektir. İstanbul Forumu''nda Pax Americana''ya aykırı temayüller görmüşse, o zamana kadar unutulacaktır.
Bu müddet içinde bizi bekleyen en hayatî ve en âcil konu, hukuk sistemimizi Kopenhag kriterlerine göre düzenlediğimizi Avrupa Birliği''ne göstermektir. Bu hususta Yüce Meclisimiz''e güveniyoruz. Hiç değilse Romanya ve Bulgaristan''la birlikte AB üyesi olup sınırlarımız üzerindeki münakaşaya son verelim. Ve yoksulluktan canı çıkan bu muhteşem millet, zenginlerin dünyasına ayak basmakla sevinsin. Millî bir sevinçtir, kimse karşı koymıyacaktır.
..Forumun ardından
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Şubat, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği İslâm Konferansı Örgütü''nün ortaklaşa İstanbul Forumu, Birleşik Amerika''nın Avrupa Birliği üzerindeki baskısını bir nebze olsun hafifletti. Avrupa Birliği''nin böylesine kapsamlı ikili bir foruma ihtiyacı bulunduğu ve bu ihtiyacın İslâm devletleri için de geçerliliği, taraflardan büyük sayıda dışişleri bakanının, Ankara''nın davetini kabûl etmesinden bellidir.
Önümüzdeki ay Sayın Mesut Yılmaz, Valery Giscard d''Estaing gibi çok tecrübeli bir devlet adamının karşısında daha rahat hareket edebilecektir.
Washington''ın da İstanbul Forumu için bir memnuniyetsizliği bahis konusu olmaz. Forumda taraflar arasındaki gerilim düşürüldü. Amerika, daha serbestçe fikir geliştirebilecektir.
Kıbrıs meselesinin çözümü için müsait bir atmosfer oluştu. Ege sorunu bile gündeme çıktı. Filistin''e gelince İsrail, sert vurmak için artık daha fazla düşünecektir.
Irak''a, kitle imha silâhlarından vazgeçmesi için, onurunu kırmayacak bir yol açıldı. Ancak bu husus, Başkan Bush''un ikinci hedefidir. İlk hedefi Saddam''dır, yön değiştireceğini sanmam.
Biribirine yan bakan, Avrupa''yı haklı olarak sömürgeci gören Doğu ile, Müslümanlar''ı haksız olarak terörle suçlayan Batı arasında İstanbul, mutabakata epey yaklaşan bir yumuşama sağladı. Asırlar boyu nice dehanın birikimi İstanbul Ruhu, Fransa Dışişleri Bakanı tarafından açıkça telaffuz edildi.
Gelecek ay Mesut Yılmaz Avrupa''da ve Dick Chenny ise Ankara''dadır. Türkiye için Avrupa Birliği kapılarının daha aralanacağını umuyoruz. Belki Irak savaşı bile pas geçilebilir. Avrupa Birliği standartlarına erişmek bizim irademize bağladır, bunun için potansiyelimiz mevcuttur. Irak savaşını önlemek ise irademiz dışındadır. Washington ile Bağdad''ın sağduyusunu gerektirir.
.Avrupa Birliği''nin eşiğindeyiz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Şubat, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bir sakarlık yapmadığımız takdirde Mart ayında Avrupa Birliği bizimle tam üyelik müzakerelerine başlama kararı alabilir. 2007 yılında Romanya ve Bulgaristan''la birlikte tam üye olabiliriz.
Romanya ve Bulgaristan''dan sonraya, 2010''lara kalırsak, bendeniz şahsen hayatımın bozgununu yaşarım. Ve bu duyguyu taşımayan kişiyi Türk milliyetçisi kabûl etmem. Zaten 2010''larda Dünya ve Avrupa dengelerinde esaslı değişiklikler muhtemeldir. Atatürk''ün o anlı şanlı Türkiye Cumhuriyeti, bir Şark memleketi hâlinde kalır. Orta halliye yakın yoksul bir yaşayışa mahkûm oluruz.
Şu birkaç hafta içinde ne yapmalıyız? Bizden neler isteniyor? Hepsi Ulusal Programımız''da yazılıdır. İmzamıza sadakat göstererek bunları gerçekleştirmek durumundayız.
Kıbrıs meselesini çözümliyebilmeliyiz. Karşı taraf bizden olmaz''ı istemediği takdirde pekâlâ mümkündür. 50 yıl Kıbrıs davası olamıyacağını bizim gibi karşı tarafın da anlaması lâzım.
Hukuk sistemimizde, zaten Tanzimat''ın yolunu açıp Büyük Atatürk''ün uyguladığı Avrupa hukukunu kabûl edeceğiz. Kıvırtmıyacağız. Vatandaşımızı çağdaş haklardan mahrum kılmaya yetkimiz olamaz.
Mahallî lehçelerle yasal çerçevede radyo, TV ve dil kurslarından çekinmemize sebep yoktur. Emin olunuz yoktur. Ancak okullarımızda, seçmeli ders şeklinde bile mahallî dilleri okutamayız. Zira böyle bir eğitim ve öğretim olamaz, saçmalığın bilmem necesidir.
Ne kaldı? İdam cezasını kaldırmak... Zaten hiç bir baskı ve teklif olmaksızın 20 yıldan bu yana tek infazda bulunmadık. Bu fiilî durumu tescil etmekte direnmek artık çocukça bir tavırdan ileri gitmez. Teröristin gene hakkından geliriz. Kimse şüphe etmesin...
NATO''da 50 yıl
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Şubat, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
50 yıl önce Yunanistan''la birlikte NATO''ya üye olduk. Tarihin gördüğü en büyük askerî ittifaktır. 1949''da kurulan teşkilâtın üyeleri ABD, Kanada, İngiltere, Fransa, İtalya, Portekiz, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, Norveç, Danimarka ve İzlanda idi. 1955''te Almanya, 1982''de İspanya ile üye sayısı 16''ya yükseldi. 1999''da -eski Varşova Paktı üyeleri- Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti alındı.
İkinci Cihan Savaşı''nda (1939-45) ve akabinde ABD, Rusya''ya cahilce ve akıl almaz tavizler vererek dünyanın ikiye bölünmesine sebep oldu. Sonra yarım asır, dünyanın hür kalan kısmını şemsiyesi altına alarak bu hatasını telâfi etti. Ama trilyonlarca dolar silâha ve istihbarata yatırıldı.
Moskova''nın Rus komünistlerine Kaliforniya ve Florida sahillerini vaad ettiğini bugünki nesiller hatırlamazlar. Türkiye''de kendilerine aydın diyen kesimler, Arz''ın tamamen Moskova ile Pekin marksist rejimleri arasında bölüşüleceğine inanmışlardı.
Rusya''nın ılık denizlere ulaşmak tarihî projesinin yolunu kesen Türkiye, ilk hedefti. Binaenaleyh NATO, Türkiye''yi güven çemberine aldı. Biz de güneydoğu kanadının yılmaz bekçisi idik. Silâhlı kuvvetlerimiz ve silâhlarımız Amerikan kriterlerine göre düzenlendi (daha önce Almanya, ondan önce de Fransa kriterleri geçerli idi). Amerika''dan sonra belki en güçlü NATO ordusunu yarım asır ayakta tuttuk. Kalkınmaya fazla meblağlar ayıramadık. Washington elbette bütün Avrupa''ya olduğu gibi bize de yardım etti, önemli para, silâh ve eğitim desteği verdi. Fakat bazı devletlere gösterdiği kolaylıkları Türkiye''den dikkatle esirgediği bir gerçektir.
NATO aynı zamanda, Yenileşme (Osm. Teceddüd) tarihimizde, Türkiye''yi Batı''nın bir parçası hâline getiren unsurlardan biridir.
NATO, Avrupa kıt''asının bütününü Sovyet Rus istilâsından kurtardı. Bugün Sovyetler dağıldı. NATO, yeni dünya düzenine uyum sağlamaya çalışıyor. Rusya''yı bile üyeliğe davet edebilir. Ama kesin ABD ağırlığı bugün de mevcuttur. Brüksel''deki genel karargâhta NATO başkomutanı, daima bir Amerikan generalidir.
Uğursuz'' bir yıldönümü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Şubat, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İçinde yaşadığımız büyük ekonomik krizin 1. yıldönümü üzerinde konuşuluyor, yazılıyor. Biz de bugün bu konuyu ele aldık.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinin muhtemelen en hacimli finans (para) krizidir. Ülkemizin en büyük yargıcı ile ülkemizin fiili politikada bulunan en deneyimli siyasetçisi arasında -elden gönderilmesi gereken- küçük Anayasa kitabının hava yolu ile teatisi, krizi patlattı! Dünkü gazeteler bu olayın bize 50 milyar dolara mal olduğunu yazdılar.
Ama yukarıda anılan garip ve acayip olay, İngiltere kabinesinde veya beyaz Saray''da geçse idi, o devletlerde böylesine bir kriz patlar mı idi? Şüphesiz hayır! Sadece medyaya ve mizah yazarlarına malzeme oluştururdu.
İleride tarihçiler, krizi çıkaran alt yapı çürüklüğünün sorumlularını, isim isim tesbit edeceklerdir.
Sorumlular, sahanın büyük bürokratlarıdır. Uzman geçinenleridir. Bir devletin para politikasının emanet edildiği kişilerdir.
Mesele bununla kapanmıyor. Zira yukarıda anılanlar, atanmış kişilerdir, memurdurlar. Millete karşı sorumluluk, onları atayan seçilmiş şahıslardadır. Devlet hayatında her türlü başarı ve başarısızlık, icrayı oluşturan politikacılar adına kaydedilir.
On milyarlarca dolar el değiştirdi. Yurt dışına kaçırıldı. Krizden çok kârlı çıkanlar vardır, zarar etmiyenler de mevcuttur. Milletin yüzde doksan dokuzdan fazlası ise perişan oldu. Gelir dağılımı zaten berbattı, en berbat çizgiye geriledi.
Tarihçiler konuyu bu çerçevede ele alacaklardır. İktisat tarihi, hatta sosyal tarih ile uğraşan genç ilim adamlarına, doktora hazırlıyanlara tavsiyem, bugünlerin malzemesini özenle toplamakta gecikmemeleridir. Sonra kompozisyon tarihçileri, bu monografilerden önemli eserler üreteceklerdir. Konu, yabancı tarihçilerin de ilgisini çekecek ehemmiyettedir.
Halkımız AB diyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Şubat, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Reformlar sancılı olur. Eğer vaktiyle ıslahı gereken ve artık dejenere hâle gelmiş kurumlar reforma sokulursa, sancı, acıya dönüşür.
Reformdan hoşlanan bir toplum değiliz. Aksine, değişimi ne kadar geciktirirsek, rahat ve rehavetimizi o kadar uzatabileceğimize inanırız. Yönetenlerimize gelince, halkımızdan beterdir. Zira her değişimin, kendileri için risk taşıdığını bilirler.
Onun içindir ki, Üçüncü Selim''den günümüze çok az korkusuz ve tavizsiz reformcu çıkarabildik. En radikal ve başarılıları Atatürk''tür.
Avrupa Birliği''nin, cumhuriyet rejimi hariç, en büyük çapta değişim getireceği, şimdiden getirmeye başladığı âşikârdır. Tepede olsun, tabanda olsun, tereddütlerimiz sürüp gidiyor.
İlk reformcularımızın işi zordu: İkinci Mahmud 465 yıllık imparatorluk ordusunu 12 saat içinde ortadan kaldırmak istediğini halkoyuna sunsa idi, şüphe buyurmayınız, koskoca bir (hayır, istemeyiz, dursun) sonucu ile karşılaşırdı. Atatürk, cumhuriyet rejimini, harf devrimini sormaya kalksa, alacağı cevap aynı idi.
Ama cumhuriyet, hele demokrasi dönemlerimiz, pek farkında olmasak bile, halkımızı uyandırdı ve değiştirdi. Daha bugünden halkoyunun üçte ikisi Avrupa Birliği''ne girmekten yanadır. Avrupa Birliği''nin ne idüğü iyice açıklanıp anlatıldıktan sonra referanduma gidilse, evet oyu yüzde 80''in üzerindedir. Bu da fazlasıyla yeterlidir. Zira her konunun muhaliflerinin de bulunması daha sağlıklıdır. Dikensiz gül bahçelerinden kaçınmak lâzımdır, antidemokratiktir.
Çağa yetişmek, güneşte yer almak isteyen bütün Avrupa milletleri reform peşindedir. Türkiye, kıt''anın en yeteneksizi olamaz. Böyle bir iddiaya karşı nefretimizi saklamayız, vurgularız. Avrupa Birliği''ne gireceğiz. Bütün bu karmaşa, hây ve hûy, çektiğimiz sancılar, acılar, bu oluşumun kesin belirtileridir.
Politikanın gerçekleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Şubat, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Koalisyon devam edecektir. Farklı felsefelerden gelen 3 partinin lideri, hükümeti bozmamak için bugüne kadar dikkate değer bir özen gösterdiler. Bundan sonra da göstereceklerdir.
Ancak Cumhuriyet tarihimizde 4 yılı aşan bir seçim dönemi yoktur. İkinci Cihan Savaşı''nın cehennem yıllarında dahi 1939 ve 1943''te kâğıt üzerinde olsa bile Yüce Meclis yenilendi.
Binaenaleyh seçimlerin 2004 nisanında yapılması ihtimali zayıftır. Yasama dönemini 4 yıldan 5 yıla çıkarmak zaten mahzurlu idi, tashihi gerekir.
2003 baharında seçim ihtimali daha kuvvetlidir. Ne yapılacaksa 2002 yılı içinde gerçekleştirilmelidir. İçinde bulunduğumuz bu yıl çağdaş Avrupa hukuk sistemine geçmek durumundayız. Bunu, Türk insanının ve milletinin hakkı olduğu için yerine getireceğiz. Çıkardığımız yasaları samimiyetle uygulamasını da bileceğiz. Statüko mutlaka bozulacaktır. Yenileşmemiz de şarttır. Köhnelikten ve lagarlıktan dökülmedik yerimiz kalmadı. Bunun Avrupa Birliği''ne girip girmemekle ilgisi yoktur. Önemli bir devlet kalabilmemizle ilgilidir. Avrupa standartlarının mefhum-ı muhalifi (karşıtı) ABD''nin mutlak etki alanıdır. Rusya-Çin alternatifini teklif edenlerimiz de vardır.
Erken veya zamanında (2003''te veya 2004''te) seçimlerden çarpık sonuçlar çıkabilir. Zira merkez sağ MHP, Doğru Yol ve ANAP olarak bölünmüştür. Merkez Sağ''ın başka talipleri de vardır. Merkez Sol''a gelince, o da parçalıdır. Kaldı ki Sol, Türkiye''ye çivi çakmamıştır. Sadece ideoloji ve slogan üretmiştir.
Politikanın gerçekleri bunlardan, geri kalanların hepsi bir yığın geçici laf-ü güzaftan ve teferruattan ibarettir. Detay içinde boğulmamak, detayı esas gibi algılamamak lazımdır. Kaldı ki 19 Mart, kritik bir tarihtir. Hepsinin biribirinden yurtsever olduklarına inandığımız milletvekillerimiz, yeni oyunların içine düşmeyeceklerdir.
PKK''nın siyasallaşması
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Şubat, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
PKK hareketi, Cumhuriyet tarihimizin en kapsamlı isyanıdır. Hem önemli Batı devletleri, hem epey kıytırık devlet tarafından açık kapalı desteklendi. Hepsi terör destekçiliği yapmak, terörü azdırmakla suçludurlar. Türkiye''yi doğru analiz edemiyen birçok ülke, isyanın, otonom, hattâ bağımsız, yahut önce otonom bir müddet sonra bağımsız bir Kürdistan ile sonuçlanacağını sandılar. İsyanın önemli bir sebebi, GAP projemizle Türk''ü kıskanan ve Türk''ten korkanların refleksidir.
PKK''ya milyarlarca dolarlık uyuşturucu yolu açık bırakıldı. Bu bakımdan da bu yolu besliyenler büyük insanlık suçu işlediler. PKK işin sonunu getiremeyip sürekli hezimete uğrayınca, dış destek zayıfladı. Hem komünist, hem ırkçı yapısı dolayısıyla modası geçti. Kendileri için savaştığını söylediği milyonlarca Türk vatandaşını zarara uğrattı. İmamları ve öğretmenleri, bebekleri ve çocukları bile öldürdü. Güneydoğuyu yoksul hâle getirdi. Terörle korkutarak saflarına aldığı insanlar çözüldü.
Şimdi siyasallaşmak, belki liberalleşmek maskaralığının peşindedir. Bu suretle Batı''nın ve Türk''ü sevmeyen kıytırık komşularımızın desteklerini elde etmek istiyor.
Mehmet Keçeciler, Türkiye''de PKK sempatizanları Kürt asıllı vatandaşlarımızın oy gücü bulunmadığını, binaenaleyh çekinilmemesi gerektiğini ifade etti. Sayın Keçeciler, ANAP''ın saygın ve tecrübeli bir devlet adamıdır. Söyledikleri yanlış anlaşılabilir, istismarı da mümkündür.
Kürt lehçelerinin ferdî özel teşebbüsün açacağı kurslar çerçevesinde öğrenilebilmesi serbest bırakılabilir. RTÜK denetiminde ve yasalarımıza uygun şekilde özel TV ve radyolarla Kürtçe yayın doğaldır. Kürt oylarına dayandığı âşikâr partilerimiz bile vardır.
Bundan ötesi mümkün değildir. Bölücülüğe ve vatandaşlar arasında ırk ayırımına gidecek yollar kapalıdır. Türkiye Cumhuriyeti''nin rejimi budur ve değişmiyecektir. Farz-ı muhal Devlet makamlarını ırk kökenine ve anadiline göre bölüştürmeye veya yasaklamaya kalkışsak hâlimiz nice olurdu?
Türk-Amerikan Ticaret Ortaklığı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Şubat, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye-ABD Ekonomik Ortaklığı Komisyonu, dün öğleden sonra ilk toplantısını Ankara''da yaptı. Başbakan Ecevit''in Washington ziyaretinde bu hususta Başkan Bush''la mutabık kalınmıştı.
Türkiye ne istiyor? Birleşik Amerika''nın Avrupa Birliği üyelerine uyguladığı ayrıcalıkların, henüz aday olmamıza rağmen, bize de uygulanmasını... Doğrusu hem mütevazı, hem haklı, hem epey gecikmiş bir istek. Hükûmetimiz ve iş adamlarımız, dünyanın en zengin pazarı Amerika Birleşik Devletleri''nin bize sadece aralık bırakılan kapılarının açılmasını arzu ediyorlar. Ta Özal''ın başbakanlığı döneminden beri talebimiz budur.
Halbuki Washington, yaşadığımız coğrafyada en samimi, en stratejik ve askerî bakımdan en güçlü müttefiki Türkiye''den, Ürdün''e gösterdiği müsamaha ve kolaylıkları esirgedi. Niçin Ürdün? İsrail''le komşu olduğu ve İsrail''le Irak arasında bulunduğu için.
NATO''ya girdiğimiz 50 yıldan bu yana Washington, Türkiye''ye yalnız en sadık değil, aynı zamanda en ucuza sağlanan müttefiki muamelesi yaptı. Bu alışkanlığından hiç kurtulamadı. Zira bu alışkanlık, yarım asırdır Amerikan arşivlerinde belgelenmiştir. Vaktiyle birileri Türkiye hakkında bir politika tasarlamış. Değişen hiçbir Amerikan iktidarı bu politikadan ayrılamadı.
Dünki toplantıda bizden, Amerika''dan almayı müzakere ettiğimiz taarruz helikopterleri ile erken uyarı uçaklarını da bir an önce yürürlüğe koymamız istendi. Milyarlarca dolar tutarındaki bu süper silâhlar için başka bir devletle uyuşmamız ihtimalinden çekinildiği âşikârdır.
Bu arada daha az açıkgöz olmayan İngiltere Başbakanı Blair, Ecevit''e telefon etti. Afganistan''daki Birleşmiş Milletler başkomutanlığının bir İngiliz generaline verilmesi için yardımcı olmamızı, yani bir Türk generalinin tayini talebimizden vazgeçmemizi istedi. Aksi takdirde Tony Blair, muhalefet karşısında müşkül durumda kalacakmış. Acaba İngiltere Başbakanı, önce Washington''la konuşup sonra Ecevit''i mi aradı?
İsmet İnönü, büyük devletlerle bir arada bulunmayı, bir kaplanla aynı çuvalın içine tıkılmak şeklinde tarif ve ifade etmişti.
İdam cezası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Şubat, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bu sütunda müteaddit defalar yazdım: Ben idam cezasına inanırım ve taraftarım. İnsan suretinde öyle yaratıklar vardır ki, bunların azaltılabilmesi ve caydırılabilmesi ancak ölüm cezası ile mümkündür.
Daha dün giyotinle kafa kesen Avrupa devletlerinin, toplumu korumak için şart gördükleri bu cezaya mutaassıpça diyebileceğim bir kesinlikle karşı çıkmalarını bir ifrat, bir moda, hattâ bir çeşit züppelik sayıyorum. O cezayı uygulayan babaları vahşi adamlar mı idi?
İdamın mahzuru da vardır: Yargının yanılarak bir masumun ölümüne hükmetmesi. Bu, telâfisi mümkün olmayan bir hata, büyük bir insanlık suçudur. Siyasî sebeplerle idam ise, artık tamamen çağ dışıdır.
Bizim şahsî görüşlerimiz, politikanın gerçeklerini bağlamaz. Bugün Türkiye hariç bütün Avrupa devletlerinde idam kalktı. Atatürk''ün anlı şanlı inkılâpçı reformist Türkiye Cumhuriyeti âdetâ ben Avrupalı falan değilim inatlaşmasına girmiştir. 18 yıldır uygulamadığı bir cezayı kâğıt üzerinde muhafaza etmek için direniyor.
Bizde olduğu gibi Avrupa''da da Türkiye''nin AB üyeliğini geciktirmek, hattâ akamete uğratmak isteyenler mevcuttur. Nitekim sırf bu sebeple üyelik müzakerelerine başlamamız 2002 sonrasına atılabilir. Bir kulübe girmek için, kurallarına uymaya mecbursunuz. O kadar devletin uyduğu şu veya bu kuralı beğenmediğinizi söyleyemezsiniz. Kısa ve orta vade bahis konusu değildir. Orta vadeyi kısa vade kılıp gerçekleştiren taraf kazanır.
Hiçbir şekilde affı ve kısaltılması mümkün bulunmayan ağırlaştırılmış hayat boyu hapis cezası, idamdan kat kat etkilidir. Bu konudaki kanunun düzenlenip çoktan Yüce Meclis''e sunulması gerekiyordu. Bu ceza AB üyelerinin yasalarında nasıl ise, aynen tercüme edip uygulanması daha iyidir. Kendimize mahsus hususiyetler iddiasına lüzum yoktur. Tanzimat''ta ve Cumhuriyet''te bin maddelik temel kanunları tercüme etmedik mi?
Sayın Devlet Bahçeli''nin ve Sayın Tansu Çiller''in, sorunu bu açılara ağırlık vererek gözden geçireceklerine inanıyoruz. Elbette ilkeler vardır. Ama milletin geleceğe dönük menfaatleriyle çelişen ilkeleri yeniden düzenlemek, politikanın gereği ve milliyetçiliğin şartıdır.
Bu yazı, dünki Millî Güvenlik Kurulu toplantısının bitmesinden önce kaleme alındı.
Reform rüzgârları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Mart, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bir kaç yıl sonra, bugün gündemimizi işgal eden çekişmelerin ne kadar teferruattan, ikinci derecede, çocukça inatlaşmalardan ibaret olduğunu hatırlarsak, şaşırıp kalacağız. Yeter ki, esası ve hedefi kaçırmış bulunmıyalım.
Avrupa Birliği veya çağdaş Avrupa standartlarına geçmenin, çok kapsamlı ve radikal bir reform olduğunun elbette farkında ve idrakindeyiz. Her kafadan ses yükselmesini lüzumundan fazla yadırgamıyoruz. Kendi irademizle 18 yıldır uygulamadığımız, Arnavutluk''ta bile yasaklanmış idam cezasının biraz daha yürürlükte kalabilmesi için çalışanlara dahi hayret etmiyoruz.
1793 Nizâm-ı Cedîd, 1826 Vak''a-i Hayriye, 1839 Tanzimat, 1908 Meşrutiyet gibi büyük inkılâpların ne kadar sert muhalifleri bulunduğunu biliyoruz. En radikal mahiyetteki Atatürk inkılâplarının muhalifleri daha ılımlı değillerdi. 29.10.1923 Cumhuriyet oylamasına milletvekillerinin tam yarısı katılmamışlardır; hem de bu 1. Meclis değil, Gazi Paşa''nın özenle düzenlediği 2. Meclis idi. Atatürk, Millî Mücadele arkadaşlarının çoğunluğu ile ilişkisini kesmiştir. İsmet Paşa ve Fuad Köprülü bile harf inkılâbını duyunca olmaz demişlerdir. Evet halkımızdan ciddi tepki gelmedi. Ama İzmir''i, İstanbul''u, Edirne''yi, Bursa''yı, sabık imparatorluğun bütün taht şehirlerini düşmandan geri alan bir millî kahramana karşı konulamazdı. Üstelik kırılmaktan bir avuç kalan, yoksulluğun alt sınırına düşen, sürekli savaşlardan ve iktidar çekişmelerinden yaka silken bir yüce millet artık sulh, sükûn ve huzur istiyordu. Onun için Atatürk reformları, Sultan Selim''in, Sultan Mahmud''un, Sultan Abdülmecid''in, Reşid ve Âlî Paşalar''ın reformlarının gördüğü tepki ile karşılaşmadı.
Bugün, bütün o inkılâplarla kazandıklarımızı asla geri vermeyiz. Avrupa sistemine geçince kazanacaklarımızı da aynı şuurla savunacağız. Yeni dünya sistemi ne kadar sürer? Efendim, herhalde 21. yüzyılın bir yerlerine kadar yürürlükte kalır. Sonra yeni sistemlere geçilir. İnsanlık bu şekilde ilerler. Yeter ki biz, geride kalmıyalım, yaşadığımız çağa uyum sağlıyabilelim. Ya terakki, ya inhitat! Her hâl-ü kârda p.c. bir kaç bin dolar ve aksayan bir demokrasi ile devam edemiyeceğimiz âşikârdır.
Ermeniler hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Mart, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Parlamentosu''na sunulan ve bir İsveçli üyenin kalem ve karîhasından çıkan Kafkasya Raporu, geçen hafta oylanıp onaylandı. Türkler''in 1915 Ermeni soykırımından bahsedildiği gibi, bugün Ermenistan Cumhuriyeti aleyhindeki tutumumuz dahi vurgulanmış!
Ermeni soykırımı, Türkiye''yi mahcup durumda bırakacaklarını sanan her devletin moda sloganı hâline geldi. Koskoca Avrupa Parlamentosunda 1915 olaylarını bilen 10 parlamanter bulunmadığından eminiz. Kulaktan dolma pestenkerânî bilgiler, Ermeni propaganda yayınları, Türk düşmanı arkadaşlarının telkini, günün modasından geri kalmamak kompleksi ile bir şeyler söyleniyor, oylanıyor, kararlar alınıyor ki, dünün de, günümüzün de gerçekleri ile ilgileri yoktur. Anti-türk, ırkçı, barış bozucu, ilme aykırı bir davranıştır.
Bütün bu maskaralığın arkasında ABD ve Fransa''daki Osmanlı göçmeni güçlü Ermeni diasporasının asırlık çabası var. Ama minimini komşumuz genç Ermenistan Cumhuriyeti, Türkiye ve Türkler''le aramızı bozuyorsunuz, vazgeçin dediği anda bu kepazelik sona erer. Demirel, Özal, Türkeş gibi en etkili Devlet adamlarımız Ermeniler''i kendilerine zarar veren bu tutumdan caydırmak istediler, komiteci ve terörist Taşnak kafası ve taassubu engelledi.
Osmanlı Devleti, Ermeniler''in de imparatorluğu idi. Osmanlı hâkanı, Roma imparatoru ve Ermeniler''in de hükümdarı idi. Ermeni bakanlarımız, vezir pâyesinde nişan ve rütbelere boğulmuş devlet adamlarımız, elçilerimiz, yargıçlarımız, profesörlerimiz, senatör ve milletvekillerimiz vardı. Ermeniler, müreffeh bir toplumdu. Banker ve iş adamı idiler. Ortodoks Gregoryen, Katolik, Protestan kiliseleri ve rahipleri, okulları, basını ve yayını, bugün bile imrenilecek bir hürriyet içinde idiler. Osmanlı''nın millet-i sâdıka dediği, musikisinden mutfağına kadar Türk kültürünü benimsemiş böyle bir kavim, Rusya''nın, sonra İngiltere ile Fransa''nın kuyruğuna takılıp, nimetleriyle perverde oldukları, hiçbir şeylerinin eksik bulunmadığı, hiçbir yöresinde önemli bir azınlık bile oluşturmadıkları devletlerine karşı ayaklandılar. Çok Türk ve Müslüman kanı döktüler. Türkler ve Müslümanlar da elbette mukabele etti. Biz başlatmadık, onlar başlattılar. Ziya Gökalp''in mukaatele dediği müessif olaylar vuku buldu.
Ermeni Cumhuriyeti, Azerbaycan topraklarını geri verecek, soykırım iddialarını tarihçilere bırakacaktır. Biz de Ermeniler''i, bütün dünyaya açacağız. Çalışkan, sanatkâr, fakat akıllarını kullanmasını bilmeyen Ermeniler''in çok yoksul küçük cumhuriyetleri, birkaç yıl içinde, zengin devletlerden biri olacak. Başka çareleri yoktur.
Bu ne kadar parti böyle!
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Mart, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sağlam demokrasiler iki veya iki buçuk partilidir. Anglo-Sakson tipi gerçek demokrasi... Partiler çoğaldıkça karmaşa başlar.
Çok parti, sağlıksız siyasî yapılanmanın göstergesidir. Türkiye maalesef bu duruma düştü. Nasıl düştü? 12 Eylûl (1980) müdahalesi sonunda bu anormal tablo oluştu.
27 Mayıs (1960) rejimi, komünizmi ortaya çıkardı. Türkiye, içeriden bir komünist istilâsı tehlikesiyle karşılaştı. 12 Eylûl''de ordu Cumhuriyet tarihinde üçüncü ve sonuncu defa müdahale etti. Bu defaki 27 Mayıs ve 12 Mart (1971) gibi cunta hareketi değildi. Emir ve komuta kademesi ile yapıldı. Subay tasfiyesine de gidilmedi.
12 Eylûl hareketinde silâhlı kuvvetler, asayişi iade ettiler. Ama komutanlar, çok yabancı oldukları bir sahaya girmek hevesine kapıldılar, politikayı düzenlemek istediler. Gelenekli partileri kapatıp yasakladılar.
Parti enflasyonu, hattâ anarşinin kökeni ve sebebi budur. 27 Mayıs nasıl Demirel''i çıkardı ise, 12 Eylûl de Özal''ı politikaya itti. Her ikisi de yüksek bürokrasiden gelmişlerdir. Eğer Özal''a dâhî deyip planlamanın başına getiren Demirel''le, kendisine ağabey diyen Özal, biri başbakanken diğeri cumhurbaşkanı olmak üzere anlaşabilselerdi, Türkiye''nin kaderi değişirdi. Maalesef aksi gerçekleşti.
Şimdi pirincin taşını ayıklamak misyonu, seçmene düştü. Şaşıran vatandaş, -bir büyüğümüzün tabiridir- pırasa doğrar gibi oy vermeye başladı. Yüzde 10''u geçen genel başkanlar kral, yüzde 20''yi bulanlar imparator gibi davranmaya başladılar. Yüzde 57 alan Menderes, yüzde 53 alan Demirel, yüzde 45 alan Özal, tatlı birer hatıra olarak, mazide kaldı. Artık büyük parti yoktur. Orta ve küçük boy partiler, henüz düzenlenemiyen seçim ve partiler yasalarının izin verdiği nisbette, ittifak arıyacaklardır. Dengeler mutlaka değişecektir. Milletvekilleri muhakkak yenilenecek, üçte ikisi tekrar gelemiyecektir. Daha olumlu bir iktidar ve muhalefet tablosu oluşabilecek midir? Mesele budur.
Yoğunlaşan dış politika
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Mart, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Gerek ABD, gerek Avrupa Birliği ile ilişkilerimiz çok yoğunlaştı, çok daha yoğunlaşacak. Bu ilişkiler Türkiye''nin yakın ve orta vadede geleceği için biribirinden önemli sorunları içeriyor.
İsviçre''nin asırlık politikasını değiştirerek Birleşmiş Milletler''e üyelik için referandum yaptığı, AB üyeliğini bile düşündüğü bir dünyada yaşıyoruz. Değişim rüzgârlarına uyum sağlayamıyan tutucu devletlerin vay hâline... İster İsviçre gibi zengin, ister Türkiye gibi yoksul olmak durumu değiştirmiyor.
11 Eylûl''den sonra Pasifik''te sözle de olsa Japonya''ya ehemmiyetli tavizler veren ABD, dünyanın kendisinden sonraki 2. büyük ekonomik gücünü yanına aldı. İngiltere''nin ise Irak ve Afganistan konularında gittikçe Washington''a yaklaştığı açıktır.
Dünyanın 3. ekonomik gücü olan Federal Almanya, artık Afganistan''da BM komutanlığına istekli değil. Olur da o topraklarda birkaç Alman askeri kazaya uğrayabilir. Vuruşkanlığı ile daha yakın tarihlerde dünyayı tehdit eden bir milletin ne derece değişebildiğine örnektir. Afganistan''daki bu epey nazik misyon, Türkiye''nin üzerinde kalacak gibi. Orta Asya''da bayrak göstermemiz önemlidir. Ancak bunun için gerekli şartları sağlamamız lâzım. Bir de Batı''nın, Türkiye''ye gelince elini cebine atamamak gibi kronik bir huyu vardır.
ABD başkan yardımcısı Cheney''nin gelecek hafta Ankara''yı ziyaretinde Afganistan, ama bilhassa Irak konuları görüşülecek. Washington, hiçbir durumda Kuzey Irak''tan elini çekmiyecektir. Burada oluşan Kürt otonomilerini Bağdat''ın insafına bırakmaz. Dolayısıyle bizim için de Irak konusu uzayıp gidecektir.
AB yolunda gerek TBMM, gerek hükûmet, yoğun çalışma içindedir. Avrupa standartlarına yaklaşabildiğimiz nisbette, dış problemlerimizin çözümü kolaylaşacaktır.
Hükûmetin ömrü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Mart, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın Başbakan ve koalisyonun diğer iki sayın lideri, ısrarla hükûmetin 2004 baharına kadar süreceğini vurguluyorlar. Aslında Türkiye Cumhuriyeti tarihinde 4 yıldan fazla süren hiçbir yasama dönemi yoktur. Millî Mücadele''yi yapan ve Kurtuluş Savaşı''nı kazanan 1. Meclis''in bile ömrü 3 yıldır, 1 yıl erken seçime gitmiştir.
2004 baharında seçim, 5 yıllık yasama dönemi demek. Halbuki koalisyon, ne yapacaksa içinde bulunduğumuz 2002 yılında gerçekleştirecektir. Gerisini müstakbel 22. Dönem TBMM ve içinden çıkaracağı hükûmet de yapar. Ancak hiç telaffuz edilmemekle beraber, şöyle bir senaryo üzerinde durulduğunu düşünüyorum:
Birkaç ay sonra Amerikan taarruzuyla Irak Savaşı başlayacak. Türkiye, Irak''a değil, Saddam rejimine karşı yapılacak bu harbe şu veya bu şekilde katılmak durumunda kalacak. Savaş hâlinde seçim yapılmaz ve hükûmet devam eder.
En kuvvetli ihtimal, zaten bu senaryonun gerçeğe dönüşmesidir. Amerikan planı, Irak''ta askerî diktatörlüğün yıkılmasıdır. Irak''ın toprak bütünlüğüne dokunulmayacaktır. Aksi takdirde, Kıbrıs, Bosna, Azerbaycan ve PKK için seyirci kalan Arap devletleri, Arap coğrafyasından parça koparılmaması için, Amerika düşmanlığını daha kronik hale getireceklerdir. Ama ABD, Irak''ta kalıcıdır. Yeni Bağdad rejimi, Washington''ın eseri olacaktır. Kürtler''e, vaktiyle krallık anayasasında bulunan haklardan fazlası tanınacaktır.
Ancak bir Kürdistan devleti mümkün değildir. Bunu artık Amerika da, Avrupa da, Kuzey Irak''ın Kürt liderleri de aşağı yukarı anladılar. AB üyesi olduğu zaman Türkiye''de -zaten hiçbir zaman mevcut bulunmıyan- bu ihtimal ortadan kalkacaktır. Kuzey Irak''ta ise böyle bir oluşuma Amerika''nın gücü bile yetmez. Bütün Arap devletleri, Türkiye ve İran radikal şekilde karşı çıkacaklardır.
Her hâl-ü kârda bir Irak Savaşı, hükûmetimizin ömrünü uzatabilecektir.
AB çekişmesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Mart, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bu yılın Aralık ayında AB, Romanya ile Bulgaristan''ın üyelik müzakerelerinin başlama tarihini kararlaştıracak. Türkiye, bu iki Karadeniz komşusu ile birlikte kesin müzakere tarihini elde etmek istiyor. Aksi takdirde AB ile ilişkilerimiz belirsiz bir döneme girecektir. Bunun alternatifi ise, rotamızın bugünkünden çok daha yoğun şekilde Washington''a çevrilmesidir. İçimizde, Washington rotasını daha hayırlı bulanlar vardır. Bunlar, Türk''ün başına 200 yıldır nice belâlar açan statükoculardır. Radikal değişmelerden ödleri kopan sözde devletçilerdir.
Reform direnci bize Patrona Halil, Kabakçı Mustafa, Derviş Vahdetî irticalarını yaşattı. Her biri yenileşme (Osm. Teceddüd) hareketimizi yavaşlattı veya dejenere etti. Sonunda p.c. 2000 dolar ve yüzde 90 kronik enflasyon çizgisine düşen yoksul bir ülke hâline geldik.
Daha 10 yıl önce Moskova''dan ve komünist diktatörlüğün en iğrenç uygulamalarından ancak yakasını kurtaran Romanya ile Bulgaristan ne yaptı da, Avrupa standartlarına bizden fazla yaklaşabildi? Yahut biz ne yapamadık da onların gerisine düştük?
Doğru cevap bulamayan ve veremeyenlerin tarihî sorumlulukları çok büyük olur. Bu sorumluluk hemen önümüzdeki aylarda münakaşa edilecektir. Bugün çekiştiğimiz konuları birkaç yıl sonra boş, hattâ gülünç bulacağız. Yeter ki temel hedefi gözden kaçırmayalım. Teferruatı esasa takdim etmek illetinden kurtulabilelim.
Temel hedef Türk''ü yoksul ve geri bir toplum durumuna düşürmemektir. Enflasyonu yüzde 10''un altına çekip p.c. 10.000 dolara erişen bir Türkiye, bütün meşru isteklerine ulaşır. Gerisi lâf-ü güzaftır. Hamaset edebiyatı mı? Bu işe soyunsam, bu yolun acemilerini bin defa katlarım. Ancak doğru politika edebiyat değil, akıl işidir. Aklını başına toplamakta aksayan milletlerin âkıbetleri vahimdir. Tarih böyle yazıyor.
AB ve ötesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Mart, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye, bir Avrupa devletidir. Hedefimiz, bu sıfatımızla çağdaş uygarlık çizgisine ulaşmaktır. Atatürk böyle dedi. Bu yoldan dönüş yoktur. Ama 200 yıldan beri bu yolu aşamadığımız ortadadır. Zira çok zikzak yaptık. Bugün geldiğimiz nokta, eskimiş bir hukuk sistemi, köhnemiş kurumlar, artık Çin''de modası geçmiş bir devletçilik, ağır bir bürokrasi, yüzde 90 enflasyon, 2000 dolar p.c. gelir ve yoksul bir ülkeden ibarettir. Çünki Devlet reformu yapılamadı.
Yoksul ülkeler haksızlığa uğrar. Sınırları dahi münakaşa edilir. Millî kültürünü geliştiremez ve yüceltemez, yayamaz. Her zaman böyle oldu. Bugün de böyledir.
Subayın ve yargıcın politikaya girmemesi, demokrasinin temel ilkeleridir. Aynı zamanda bir Atatürk ilkesidir. Ancak Yenileşme tarihimize göz atarsak, büyük reformlarda da, çağa uyum sağlamak için yapılan daha küçüklerinde de Türk subayının baş çektiği, önde bulunduğu görülür, geriye gitmek, geride kalmak yönünde temayülü yoktur.
Silâhlı kuvvetlerimizin bu karakteri değişmez. Bizi almazlar sloganı sahipleri, çehrelerinden taassup akan kişiler, sürprizle karşılaşabilirler. Türk subayı, Avrupa standartları için yardımcı olur, öne çıkar. Çetin bir pazarlığın safhalarını, bürokratik imtiyazları savunmak için kullananların sonu hüsrandır.
1959''dan beri peşinde olduğumuz AB hedefini bırakacak değiliz. 24 yıl önce irtikâb ettiğimiz en büyük tarihî hatamızı tekrarlamak lüksümüz yoktur. Ama zaten Avrupa Birliği, bir vasıtadır. Asıl hedef, Avrupa standartlarına yükselip çağdaş düzeyi yakalıyabilmektir. AB, Türkiye''yi gücendirmek gibi vahîm bir yanlış yaparsa, kendi bileceği iştir. Aynı standartlara yükselmiş bir Türkiye, zaten hedefine erişmiş demektir. İstemediğimiz takdirde bizi zorla AB''ye sokmazlar.
AB mi ABD mi?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Mart, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
AB (Avrupa Birliği) mi, ABD (Amerika Birleşik Devletleri) mi? Bu sorunun cevabı Türkiye için şudur: İkisi birden. Zira biri diğerinin alternatifi değildir ki...
AB''den kopmuş bir Türkiye, tamamen ABD bağımlısı duruma gelir. ABD''nin samimi müttefiki olmak bir şey, bağımlısı olmak bambaşka bir şeydir. Türkiye dış politikasını, dünyanın 1. devletini yanımıza alarak yürütmek ilkesini, 1830''larda Büyük Reşid Paşa koydu. Koyduğu ilke bugün de geçerlidir. Bir zamanlar 1. devlet İngiltere idi, bugün Amerika''dır.
Ama Türkiye, Yıldırım Sultan Bayezid''in Sultan-ı Iklîm-i Rûm yani Roma İmparatoru unvanını aldığı 1396''dan beri Avrupa devleti olduğu iddiasındadır. Avrupa kültürü 200 yıldan beri Türk kültürünün artık ayrıştırılamaz üç unsurundan biridir. 1856 Paris Andlaşması Türkiye''yi 7 büyük Avrupa ve Dünya devletinden biri kabûl etti. Atatürk, Avrupalı''lığımızı vurgulamaktan hiç usanmadı. Bugün Avrupa''nın sayılamıyacak kadar çok kurumunda ortağız.
ABD, AB üyesi bir Türkiye istiyor. Clinton bunun için çalıştı. Bugün Bush II aynı şey için çalışıyor. Avrupa Birliği''nin batısında İngiltere, doğusunda Türkiye, Birleşik Amerika''nın samimi müttefikleri olarak Pax Americana''nın güvencesi sayılıyor. Bu hususu bir ay önce de bu sütunda yazdım. Ankara ve Washington görüşlerinin paralelleştiği bu ortam bizim çok işimize gelir. Niçin huysuzluk ediyoruz?
Türkiye''nin yoksulluk sınırından kopamadığı âşikârdır. Ama önemli devlet pozisyonunu sürdürüyor. Büyük devlet çizgisini yakalamak da bizim elimizdedir, potansiyelimiz vardır, irademize bağlıdır. Yeter ki taassuptan, sabit fikirlerden arınabilelim. Körü körüne Washington politikasını izlememiz de bahis konusu değildir. Meselâ Irak savaşını önlemek için elimizden geleni yaparız. Fakat Amerika''nın iradesini engelliyemeyiz, gücümüz yetmez. Hiçbir devletin gücü yetmez. Amerika bizim vasıtamızla İran''ı yumuşatıp Irak savaşında sessiz kalmasını istiyorsa, buna da yardımcı olabiliriz. Ama Türkiye''yi Müslüman dünyaya İslâm modeli sunmak istiyorsa, böylesine kısır ve sonuç alınmaz teşebbüslere cesaret vermeyiz. Zira herkesin dininin kendine göre uygulanması siyasetinin şampiyonu Osmanlı geleneğinden geliyoruz.
Komşularımızla elbette iyi geçinmek, onlarla işbirliği içinde bulunmak isteriz. Ancak bu istek tek taraflı kalırsa gerçekleşemez. Komşularımızın Türk fobisi illetinden kurtulabilmelerine bağlıdır.
İran''la ilişkilerimiz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Mart, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İki hafta önce PKK, Urmiye''de 3. hastahanesini açtı. Urmiye, İran''ın Azerbaycan bölgesinde önemli bir şehirdir. Hemen yanıbaşımızdadır. Türkiye sınırına (Hakkâri ilimize) 40 kilometredir.
Böyle bir şehirde PKK''nın nasıl 3 hastahanesi olur? Niçin olur? Belli ki burası, PKK''nın Türkiye''ye karşı bir üssüdür. Bir operasyonda zarara uğramaması için hastahane kılığına sokulmuş silâh deposudur.
Batı kaynakları, hastahanenin İran gizli servisinin yardım ve desteği ile açıldığını bildirdi. Ancak PKK, İran''daki Kürtler''i kışkırtmıyacağına dair söz vermiş!
Rusya ile sınırımız kalmadığı 10 yıldan beri İran, en büyük komşumuzdur. Büyük komşumuz, rejimini ihrac etmek isteyen bir devlettir. PKK''nın hamilerinden biridir. Buna karşı savunması, Türkiye''nin de İran''ın bugünki rejiminin epey kalabalık karşıtlarına sığınma ve ikamet hakkı vermesidir.
Osmanlı-İran anlaşmazlığının şifa bulmazlığı, iki devlete de onulmaz zararlar verdi. Emperyalistler, bu anlaşmazlıktan muazzam kazançlar sağladı. Kafkasya''yı İran''la Osmanlı paylaşıyordu. İkisine bağlı ülkeleri de Rusya ele geçirdi. İran, Avrupa''da fonksiyonu bulunan büyük Osmanlı birliklerini kendi sınırında bağladı.
Türk inkılâplarına hayran olan Rıza Şâh''ın Atatürk tarafından desteklendiği kısa dönem dışında İran, Türkiye''ye samimi dostluk göstermedi. Ne şahlık (imparatorluk), ne bugünki İslâm cumhuriyeti rejimlerinde... Hiç büyük komşumuzun, Kıbrıs Türkü''nü destekleyen tek girişimini duydunuz mu? Bendeniz hatırlıyamıyorum. Nüfusunun üçte birinden fazlası Türkçe konuşan ve Türkiye hariç, bütün Müslüman devletlerin en geleneklisi olan İran için acayip bir tutumdur.
Humeynî rejiminin Türkiye''yi etkilediği ve Osmanlı üslûbundaki o şahane İslâm anlayışını değiştirmeye çalıştığı bir gerçektir. Ama en gelenekli iki komşu Müslüman devletin yakınlaşmasında iki taraf için de büyük menfaatler bahis konusudur. İki taraf da biribirine rejim ihracına çalışmaktan kaçınmalıdır. Ancak PKK''nın tam yanı başımızda aynı şehirde 3 hastahane (!) açtığı İran''la daha sıkı bir işbirliği kolay değildir. İran rejiminde uygulanan çok ağır Fars milliyetçiliği üzerine de dikkatleri çekmek isterim.
Cheney''yi beklerken
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Mart, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ankara, ABD başkan yardımcısı Dick Cheney''nin ziyaretine kilitlendi.
Başkan yardımcısı, Birleşik Amerika''da protokolde 2. Devlet adamıdır (fiilen 2. adam, dışişleri bakanıdır.) Başkan yardımcısı, başkan adayının teklifi üzerine onunla birlikte seçilir. Cheney''nin özellikle Bush''un yakını ve fikir kaynağı olduğu biliniyor.
Ciddi rahatsızlığı bulunan Cheney''nin 9 Arap ülkesi ile Türkiye ve İsrail''i yıldırım hızıyla, ara vermeksizin, birbiri ardına ziyaretinin konusu, Irak''tır.
Körfez Savaşı''ndan ambargoya rağmen zengin çıkan Ürdün, Cheney''ye istediği cevabı vermediyse de, bir Irak savaşında Washington rotasından ayrılmıyacaktır. Dün Mısır''da da farklı cevap almıyacağı bekleniyordu. Zaten hiç bir devlet haydi elbirliğiyle Irak''a savaş açalım demiyecektir.
Ankara, Amerika''yı Irak savaşından vazgeçirmek için elinden geleni yapacak. Böyle bir savaş Türkiye''yi, Orta Doğu bataklığına sürükler. Avrupa Birliği''ne karşı kaytarmalar bir takım gerekçelere bağlanarak artar.
Körfez Savaşı''ndan fena halde ağzı yanan Türkiye, çok dikkatli hareket edecektir. Amerikalı askerlerin Kuzey Irak''ta peşmergeleri eğittiği söyleniyor. Ancak bir Kürt bağımsızlığı bahis konusu değildir. Türkiye böyle bir durumu, bu iddiada bulunacak Kürt devletine karşı casus belli (savaş hâli) sayacağını bildirmiştir.
Konuğumuz Sayın Cheney, şahinler grubundandır. Yani Saddam''ın behemehal bertaraf edilmesini isteyen Amerikan ricali arasındadır. Saddam Hüseyin ise, diktatörlere has saldırgan, kırıcı, kibirli, palavracı üslûbuyla meydan okuyor. Bir savaşta ne kadar Iraklı''nın öleceği, ülkesinin ne zararlara uğrayacağı umurunda bile değildir. Halbuki Amerika''nın önünü kesecek ve harbi önliyecek tek faktör Saddam''dır. Kapılarını, kitle imha silâhlarını denetlemeye gelecek Birleşmiş Milletler müfettişlerine ardına kadar açması yeter. ABD, yalnız kalır. Zaten gündemin ağırlığı, Filistin savaşına kaydı.
Konumuz AB
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Mart, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Tamamlamak üzere bulunduğumuz haftanın ağırlıklı gündemi, AB idi. Politika ve medya alırlar, almazlar yahut girelim, girmiyelim münakaşaları ile fikir geliştirdi. Bilen konuştu, azbilen, yanlış bilen, hiç bilmeyen daha fazla konuştu ve yazdı.
Çeyrek asır önce, asrın millî hatasını yaptık. Yunanistan''la birlikte üyelik müzakerelerine başlamadık. 10 yıl müddet (?!) istedik. O gün Atina, tarihinin en çılgın sevincini yaşamıştır, eminim.
Şimdi bazı mihraklar bir müddetten beri, Yunanistan''la beraber daveti kabûl etse idik, ikimizin de alınmıyacağı saçmasını yaymaya başladılar. Zira tarihî sorumluluğun çapı, kaldırılamıyacak kadar ağırdır. Gûyâ kendilerini savunuyorlar. Efendim siz de müzakerelere başlasa idiniz de, Avrupalılar, bizi de, Yunan''ı da almasalardı!
Çeyrek yüzyıl önce çıta, bugünki kadar yüksek değildi. Gittikçe de yükselecektir. Ne Kopenhag kriterleri vardı, ne benzeri ölçütler... Bizden yıllarca sonra işe başlayan, ekonomik ve demokratik durumları bizden berbat, İspanya ve Yunanistan gibi ülkeler, ellişer altmışar milyar dolar hibe (borç değil) alarak, tam üyelik koltuğuna oturdular. Avrupa Parlamentosu''na gönderdikleri milletvekilleri, ses vermeye başladı. Biz üstelik 1980''de Avrupa''nın demokratik platformlarından dışlanmıştık. Kendi parlamentosunu kapatan bir devlete ne muamele yapılır? Özal gelmese, pek ayılacağımız da yoktu.
Bazıları, bir ittifak veya andlaşma müzakereleri ile AB''nin durumunu karıştırıyorlar. Bizim şart ileri sürmek hakkımız yoktur. Bütün Avrupa devletlerinin kabûl etiklerini kabûl veya reddedeceğiz. Ancak diğer üyelerden istenmeyen uygulamalara muhatab isek, itirazımız mümkündür.
Putin''in, Rusya için AB üyeliği talebinden sonra bir tek Türkiye açıkta kaldı. Çocuklarımızı 2000 dolarlı, yüzde bilmem kaç enflasyonlu, insan haklarına direnen, bürokrasiye ve kırtasiyeciliğe boğulmuş yoksul bir Orta Doğu ülkesine mecbur ve mahkûm edemeyiz. AB düzeyini ve ilkelerini, milletimiz için istiyoruz. Avrupa istediği için değil. O düzeye ve ilkelere mutlaka ulaşacağız. O çizgiye eriştiğimiz zaman AB''ye girip girmemek elimizdedir. Zinhar kişi, parti, zümre konusu değildir. Türk''ün en hayatî millî davasıdır.
Filistin Savaşı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Mart, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bu sütunda Filistin''e az temas etmişizdir. Zira tarihçi bakışıyla Filistin meselesi, asrımızın Yüzyıl Savaşı''dır. İlk 50 yılını çoktan doldurdu. yakın zamanda çözümlenemez. Realist değerlendirme budur.
Şimdi ABD, ağırlığını bir nisbette ve bir müddet için Araplar''dan yana koydu. BM kararı ortadadır ve Amerikan etkisi kesindir. Ama Birleşik Amerika''dan Araplar lehine fazla bir şey beklenmemelidir. Zira ABD, İsrail''den daha büyük bir Yahudi devletini de içerir.
Washington, Müslümanlar''a verebileceği âzamî desteği, Clinton''ın son yılında ortaya koydu. Tecrübeli politikacı Arafat bunu kavradı, fakat İran''a bağımlı radikallerden ürkerek Clinton planını kabûl etmedi.
Akıtılan kan hemen durdurulmalıdır. İsrail, Şaron''un işgal ettiği yöreleri boşaltmalıdır. Araplar da eylemlerinden vazgeçeceklerdir. ABD, önümüzdeki aylarda ılımlı davranacaktır. Zira Irak savaşında Araplar''ı mümkün mertebe sâkin ve sukûnette tutmak istiyor.
Yahudiler, 3000 yıldır akıllarını kullanmaktaki yetenekleri sayesinde varlıklarını devam ettirmiş bir kavimdir. Halbuki 3000 yılda nice anlı şanlı kavim tarihe karıştı. Binaenaleyh İsrail, daha fazla Arap nüfusu ilhak gibi sakat bir yol seçmiyecektir. Filistin devleti için Araplar''a bıraktığı asgarî toprakları ilhak peşinde olmamaları aklın gereğidir. Siyonist denen ırkçı müfritler dışında Mûsevîler''in böyle düşünmeleri normaldir.
Toprak meselesinde iki taraf anlaşabilir. Golan Tepeleri sorunu daha girifttir. ABD, Filistinliler''e çok büyük tazminat ödemeye hazırdır. Ama Kudüs meselesinde çözüm görünmüyor. Nâsır''ın İsrail''e çılgınca savaş açıp kaptırdığı Eski (veya Doğu) Kudüs''ü Yahudiler bırakırlar mı?
Hazret-i Ömer''in, Selâhaddin Eyyûbî''nin, Yavuz Sultan Selim''in alınlarını koydukları en kutsal makamları içeren, Osmanlı''nın Kuds-i Şerîf dediği beldenin Müslüman olmayan bir yönetimde kalması bütün İslâm âlemini ve 1916''ya kadar nice asır bu makamlara üstün liyakatle hizmet eden biz Türkler''i gücendirir. İsrail, bu duyguyu algılayabildiği an, barış gerçekleşir.
Havanda su döğmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Mart, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bir iki yıla kalmaz, bugün çok büyük millî sorunlar sandığımız konuların, tamamen ikinci derecede şeyler olduğunu anlıyacak, utanacak, ayılacak, hayret edeceğiz. Geçmişinde yaşamadığı macera kalmayan bu millet, bakınız hangi maddelere takılıp kalıyor idam cezasının kalkması, küçük dillerde özel radyo-TV yayını, isteyen vatandaşın Kürtçe kurs açıp bu dili öğrenip öğretmesi ve Kıbrıs''ta çözüm...
Bunlardan yalnız Kıbrıs önemlidir. Diğerleri, birkaç saatlik bir hükûmet ve Meclis çalışması ile düzenlenecek kıvama gelmiş teferruattır.
18 yıldır infaz etmediğimiz, istisnasız bütün Avrupa''da kaldırılmış idamı, daha güçlü bir alternatifi olan affı gayri kaabil ağırlaştırılmış müebbedle değiştirmenin zorluğu nerede? Niçin zaten gelecek yıl yapacağınızı söylediğiniz bir işi bu kadar geciktirdiniz?
Kürtçe yayını ve öğretmeyi önlemek zaten mümkün değildir. Komşu ülkelerden yayın yapıp her türlü saçmalığı dinletirler. Aynı şekilde yayınla veya ev kursları açıp Kürt lehçelerini de öğretirler. Bunları devlet denetimi ile yasalarımız içinde ve ferdî haklar çerçevesinde özel sektörde yaptırmak daha akıllı olmaz mı?
Kıbrıs''a gelince, çözümü basit olmadığı âşikârdır. Ancak bu kadar zaman çözmeyi beceremediğimiz bir konuyu, Türk dış politikasının çıkmazlarından biri şeklinde uzatmak, menfaatlerimize aykırıdır. Ama karşı taraf bizden yapamıyacağımız taleplerde bulunursa, tavrımızı ona göre değiştiririz.
Avrupa standartlarına mutlaka ulaşacağız. Bugün karşı koyanlar o kadar iyi pozisyonlara gelecekler, çocuklarımızın önünü açtıkları için o derecede memnun kalacaklar ki, bir zamanlar gösterdikleri tereddüt, telâş, endişe ve inada, kendileri de hayret ve esef edecekler. Medeniyet öyle bir ateştir ki, mukavemete kalkışanı yakıp kavurur. Biliyorsunuz bu, Atatürk''ün sözüdür. Medeniyet başını almış gidiyor. Yetişemiyen, geciken, pinekleyen milletlerin vay hâline!..
Cheney Ankara''da
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Mart, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney, dün öğleden sonra İsrail''den Ankara''ya geldi. Bugün ayrılıyor. Yazımız, dün akşamki Türk-Amerikan görüşmelerinden önce kaleme alındı. Ancak iki tarafın biribirlerine söyliyeceklerinin ana hatları aşağı yukarı bellidir.
Türkiye, Irak savaşının vahîm olabilecek çok karmaşık sonuçları hususunda, Amerika''yı uyaracaktır. Böyle bir savaşa bizim katılmamız bahis konusu değildir. Ancak Amerika''ya destek verileceği açıktır. Aksi takdirde savaş sonrası Irak''ın düzenlenmesinde söz hakkımız tanınmayabilir. Her hâl-ü kârda bir Irak savaşı, Türkiye''yi ağır zararlara uğratacaktır.
Cheney, Suudi Arabistan''dan, Ürdün''den, Mısır''dan istediği cevapları alamadı. Ancak ziyaretin maksadı zaten sadece Arap devletlerinin tarafsızlığını sağlamaktan ibaret olabilir.
Washington, Saddam''ın biyolojik, şimik ve nükleer silâhlarla Amerika''yı tehdide yelteneceği kesin kanaatindedir. 11 Eylûl eylemleri vuku bulmasa idi, Amerika''nın bu iddiası pas geçilebilirdi. Ancak Saddam''ın ve babasından bile dehşetli görünen oğlu Uday''ın gerçekten ABD''yi terörle sindirip panarab baas politikasını uygulayabilecekleri ihtimali yoktur denemez.
Bununla beraber asıl hedefin, Körfez bölgesinde ABD hasmı iki devletin (İran ve Irak) sayısının bire indirilmesi olduğu söylenebilir. Kaldı ki, Irak''ta Amerikan dostu bir yönetim kurduktan sonra Washington''ın İran''a teveccüh etmesi muhtemeldir. Pax Americana, sağlam temeller üzerinde yükseltilmek isteniyor. Bu, 21. yüzyıl Amerikan cihan politikasının esasıdır. Ve ABD bir daha asla 11 Eylûl faciasının benzerlerini yaşamamaya kararlıdır.
.Cheney''nin ardından
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Mart, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
En yakın ve en kudretli müttefikimiz Birleşik Amerika''nın başkan yardımcısı, Dick Cheney, dün Ankara''dan ayrıldı. Beklenen basın toplantısını yapmadı. Çetin sorularla karşılaşmak istemedi.
Bu suretle Cheney''nin 12 ülkeyi kapsayan ve 10 gün süren yıldırım ziyaretleri Londra''da başladı. Ankara''da sona erdi. Washington''da değerlendirmeye alınacak.
Ankara''da ne konuşuldu? Türkiye, Irak savaşına karşı olduğunu açıkça bildirdi. Cheney, Paris''in seçkin gazetesi Figaro''nun manşette yazdığına göre, Türkiye''ye, Musul eyaletimizi kaybettiren 1926 anlaşması mucibince verilen petrol payımızı önermiş. Karşılığında şüphesiz Kuzey Irak''a asker sokmamızı istemiştir.
Bir Irak savaşında Türkiye''nin başta İncirlik üssünü tam kapasite ile işleterek Amerika''ya destek vereceği muhakkaktır. Bunun ötesinde bir askerî harekâta girişmemiz, kuzeyden Bağdat üzerine yürümemiz bahis konusu değildir.
Bu takdirde Amerika, Irak''ı havadan görülmemiş şiddette bombalayarak çökertecektir. Sonra asker indirecektir. Meğer ki Saddam, kitle imha silâhları sevdasından vazgeçsin. Veya istifa etsin. Ne hayal değil mi?
Selçuklu büyük hâkanı Sultan Tuğrul Bey''in Bağdat''a girdiği 1056 yılından bu yana nice asır yönettiğimiz -ve elhak liyakatle yönettiğimiz- Orta Doğu''yu emperyalist devletler, uyumsuzluklar ve uyuşmazlıklar âlemi hâline getirdiler. Türkiye Cumhuriyeti''nin bu durumdaki ülkelerin sorunlarına katılmak için en küçük arzusu yoktur. Bizim sorunlarımız bize kâfidir, dışarıdan ithal etmeye ihtiyacımız yoktur. Çevremizde barış isteriz. Ama bu da artık elimizde değildir. Pax Ottomana çoktan tarihe karıştı.
Bizim Avrupa''da çok işimiz var. Türk dünyası ile ilişkilerimizi geliştirmek kesin zorunluluğundayız. Orta Şark girdabına dalmak istemiyoruz. Washington, Irak''ı bölecek bir politika izlerse, Pax Americana ciddi zarar görecektir.
Türk dünyası ile ilişkilerimiz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Mart, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Demirel''den sonra Türk dünyasını çok ihmal ettik. Özal''ın ve Demirel''in Balkanlar ve Kafkasya dahil Türk âlemi ile bizzat derinlemesine ilgilendikleri dönem kapandı. Türkeş''le beraber bu çok tecrübeli Devlet adamlarının çekilmesiyle oluşan boşluk doldurulamadı.
İsmail Cem elbette elinden geleni, samimiyet ve istekle yapıyor. Ancak Demirel çekilince, çok yoğun Türk dış politikasından Orta Asya''ya gerekli zamanı ayırabilmek mümkün olmadı. Demirel, dışişleri bakanlarının işini geniş ölçüde paylaşıyordu. Dış dünyada herkesi tanıyor, rahatça telefon açabiliyor, hiç yüksünmeden ülkeden ülkeye koşuyordu.
Devlet Bahçeli''nin Kazakistan ve Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu''nun Özbekistan ziyaretleri verimli oldu. Dr. Bahçeli, Türkmenistan''a çok başarılı bir çıkış yapmış (hattâ kendisine evlenmesi için seçkin bir Türkmen kızı gösterilmiş), sonra nedense arkası gelmemişti. İç meselelere, parti problemlerine, lüzumundan fazla boğulmamak lâzımdır.
Genelkurmay Başkanımız''ın çok etkili Azerbaycan ziyaretini de unutmuyoruz. Bu defa Taşkent''te İslâm Kerimov''la Kuzey Afganistan''daki (ki burası Güney Türkistan''dır) Özbekler''i ve Türkmenler''i konuştuklarını sanıyorum. Türk devletleri, Türkiye''nin büyük askerî gücünü, tecrübesini, geleneğini biliyorlar. Bu zenginliğimizden istifadeye açık durumdadırlar. Bizim o kadar çok sayıda genç yaşta emekli değerli subayımız var ki, bu ülkelerde onlardan faydalanmak için de proje geliştirmek yerindedir.
Amerika Birleşik Devletleri bile Türk cumhuriyetlerinde üsler edinmeye başladı. Bir büyük milletin çeşitli devletleri arasında işbirliği için Türkiye''nin baş çekmesi lâzım.
Gelişmişliğin neresindeyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Mart, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği ölçütlerine (kriterlerine) ulaşamazsak, Türkiye''yi zor, epey zor, çok zor günler bekliyor. Bulgaristan pasaportlu bir Türk, bugün vizesiz bütün Avrupa ülkelerine girebiliyor. Türk pasaportuna vize istemeyen ülke ise yoktur.
Zengin devletlerin, yoksullara karşı sergiledikleri bütün çifte standartlara muhatab olacağız. Zaten olmaya başladık. Avrupalı dozu o kadar kaçıracaktır ki, Türkiye''de, birçok Müslüman memleketlerdeki gibi Batı düşmanlığı başlıyacaktır.
Üzerinde -bizden çok akıllı olduklarına hiç şüphe bulunmayan- atalarımızın sayesinde oturduğumuz şahane coğrafyada bizi rahatsız etmek için, her türlü maskaralık yapılacak, gelişmemize engel üzerine engel konacaktır. Ankara politikası mecburen Washington''a kayacaktır. Washington''a dengesiz ölçüde kayış, önemli sakıncalara zemin hazırlar. Ve biz Türkler, Avrupalı bir milletiz. Amerikalı değiliz.
Türk sermayesini dışarıya kaçıran, Türkiye''ye gelecek yatırımcıyı bin pişman eden bir sistem, ne mene bir şeydir? Hiçbir makam, imza yetkisinden vazgeçmek istemiyor. Hepsi rüşvet mi bekliyor? Şüphesiz hayır! Ama imzasının fiyakasını bırakamıyor, belki bırakmayı geleneğe ihanet sayıyor. Ve şüphesiz, imza yetkisi kalkan memur, işinin biteceğinden korkuyor.
Geçmişinde demokrasinin ve liberal ekonominin zerresini yaşamamış nice ülke, birkaç yıl içinde güneşte yerini aldı veya almak üzere sıraya girdi. Biz, Türkiye ve Türk milleti olarak, gelişmişliğin neresindeyiz?
Her etkili kişi ve kuruluş, kendine gelmeli, aklını başına toplamalı, küflenmiş ve kof peşin hükümlerden arınmalıdır. Türk''ün onuru ve geleceği söz konusudur.
Askerimizi dışarıya göndermek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Mart, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Afganistan''da İSAF denilen uluslararası destek gücü komutanlığına önceleri Türkiye''den başka Almanya, İngiltere gibi en sırtı pek devletler talipti. Şimdi seslerini kestiler.
Afganistan etnik bakımdan çok karmaşık bir ülkedir. Alt yapısı berbattır (tek kilometre demiryolu yoktur.) Olağanüstü dağlıktır. Artık belli oldu ki Avrupalılar, böylesine bir coğrafyada aşiret kavgaları arasına girmek istemiyorlar. Bangladeşli, Ürdünlü gibi Asyalılar''ı, bu arada bizi öne sürüyorlar.
Türkiye için konunun diğer tarafı şudur: Irak harekâtı başlayınca, acaba Afganistan''daki birliğimiz bakımından Birleşik Amerika''ya muhtaç durumda kalmamız mı isteniyor?
Zira Washington''da, Türk birliklerinin Kuzey Irak''a girip oradaki Saddam rejimi muhaliflerine askerî eğitim veren Amerikan askerlerini koruması gibi, mantık ölçüleri dışında senaryolar konuşuluyor. Yani Kuzey Irak''ta bir Kürt ordusunun kurulmasında biz, Saddam''ın bu oluşumu engellememesini sağlıyacağız! Epey saçma görünmekle beraber, son yarım yüzyılda Amerika''nın buna benzer hayli projesine şahid olduk.
Palavraları ayıklayıp gerçeklere erişmek durumundayız. Her attığımız adımın iki ötesini görebilmeye mecburuz. Çok çabuk, fakat aynı zamanda en doğru kararlar üretebilmeliyiz.
Hükûmete ve koalisyon liderlerine güveniyoruz, elbette güveneceğiz, başka çare yok. Ancak dışarıya asker göndermek gibi hayatî kararlarda Türkiye Büyük Millet Meclisi mutlaka devreye sokulmalı, millî irade tam manasıyle tezahür ve tecelli etmelidir. Asya macerası bize 1918''de bir imparatorluğa mal oldu. Avrupa devleti konumumuzu bir an bile unutmıyalım.
Türk''ü şaşırtmak isteyenler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Mart, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Aklına fazla güvenen veya sadece akıllı geçinen milletler, öteden beri, bizim duygusal gruptan bir millet olduğumuzu kavrıyarak, Türk''ü, asabını bozmak suretiyle şaşırtmak, şaşkına döndürmek, kızdırmak, soğukkanlılığı ile oynamak, yanlış yola sevketmek istemişlerdir.
Çünkü duygusalız, onurumuz politik gerçeklere takaddüm eder, biz bu tuzaklara bol bol düşmüşüzdür.
Türkiye''nin Avrupa standartlarına epey yaklaşmalarından, hele Avrupa Birliği''ne girip tam bir güvenceye kavuşmasından, bizim köşeli sert inkılâplar yapabilecek kapasite ve yeteneğimizi de bildikleri için, fazlasıyla endişeye kapılanlar, aynı tarihî oyunu oynuyorlar.
Konstantinopl (yani Konstantin Şehri) dedikleri İstanbul''u 550 yıldan beri işgal ettiğimizden tutunuz da, Ayasofya''nın Hıristiyan''lığa iadesi isteğine kadar bir sürü patavatsızlık, bunun için sergileniyor.
İstanbul, 2700 yıllık Türk medeniyetinin oluşturabildiği estetiğin doruk noktasıdır. Ayasofya, aynı zamanda Roma imparatorluğunu temsil eden Osmanlı Devleti tarafından, İslâm âleminin protokolde 1. camiidir (vaktiyle camilerimizi protokol sırasına koyduğumuzu biz çoktan unuttuk, hasımlarımız unutmamışlardır.) Mahir avcılar, avı başından vururlar. Başka yerinden vurursanız, üzerinize gelir.
PKK denen en kanlı terör örgütünün tarihe karıştığı, siyasallaşarak Halkların Özgürlük Partisi''ne dönüştüğü de, bu çeşitten bir şaşırtmacadır. Avrupa''da hazırlanmış bir senaryodur.
Böylesine bir ortamda, pireleri ve tahtakurularını imha için yorgan yakmaya kalkışmıyalım. 93 (1877-78) ve Balkan (1912-13) harplerinde dış güçlerin politikacılarımızı, askerlerimizi, gençlerimizi nasıl kışkırtıp savaşa sürüklediklerini unutmuyoruz. Bugün de maksat, âşikârdır ki, bize Avrupa için Allah belânızı versin! dedirtmektir.
İkinci uyum paketi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Mart, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İkinci uyum paketi de Yüce Meclis''ten çıkmak üzeredir. Zaten Türkiye Cumhuriyeti, hattâ son dönem İmparatorluk Türkiyesi, Avrupa''dan alınan yasalarla yönetildi. Ancak bizde yürürlükte kalan pek çok kanun çağdaş Avrupa hukukunda önemli değişikliklere uğradı. Daha önemlisi, 15 AB üyesi, hukuk sistemlerini birleştirdiler. Birliğe aday ülkeler ise, geniş ölçüde sisteme adapte oldular. Türkiye geç kaldı.
Belirli maddelere takılıp kaldık. Aslında bizim geçişimiz, Doğu Avrupa''nın totaliter cumhuriyetlerinden çok daha kolay olmalıydı. Olacaktı da. Ancak Türkiye, 1980''den önce komünist bir iç taarruza uğradı. 1980''den sonra bölücü bir iç taarruz başladı. Her ikisinin de dış kaynaklı ve destekli bulunması, kapalı bir savaş geçirmemizi gerekli kıldı. Devlet, kişi haklarına soğuk baktı.
Devleti, çağdaş demokratik sistem içinde daha sağlıklı savunabilir hâle getirmek hünerini gösteremedik. Yepyeni, kısa, kişi haklarını öne çıkaran bir anayasa yapamadık.
Avrupa Birliği üyeliğinin, hattâ sadece Avrupa kriterlerine tam uyum sağlayıp Avrupa hukuku içinde yer almamızın, Cumhuriyet hariç, tarihimizin en radikal reformu olduğunu (olacağını) elbette biliyoruz. Sancılarını tabii karşılıyoruz. Ancak geç kalmaktan korkuyoruz. Milletin geleceği için duyulan kutsal bir korkudur.
Statüko tutkusu ile yaşıyamıyacağımız kesindir. Statüko sevdasının bize nelere mâl olduğunu unutmuyoruz. Çağdaş uygarlık düzeyine geçmekte geciktiğimizden, epey geciktiğimizden, en küçük şüphemiz yoktur.
Yarınki MGK toplantısında, aslında çözümleri hiç de çetrefil olmıyan birkaç tereddütlü konunun karara bağlanacağını ümid ediyoruz.
El-Halîl''de Türk Kanı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Mart, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Filistin''de Birleşmiş Milletler hizmetinde 12 askerimiz var. Bunlardan bir binbaşımız, şehid edildi. Suikasti yapan taraf henüz meçhul olduğu için bu hususta fikir yürütmiyeceğiz. Şunu söyliyebiliriz: Darbe hangi taraftan gelmişse gelsin, biribirinden kötü, biribirinden alçakçadır. Maksat nedir?
Maksat, savaşı yaymak, sürdürmek, karşı tarafı açmazda bırakmaktır. Terörist kafası böyle işler.
Türkiye''nin Filistin savaşına bulaştırmak istendiği âşikârdır. Filistin''de savaşın biteceği yoktur. Tam bir barış ihtimali çok uzaklardadır. Bugünki hedef, iki taraftan akan kanın durdurulmasından ibarettir ama, bunun için bile yeterli heves ve gayret yoktur.
Türkiye, şehit binbaşısının hesabını soracaktır. Bunu yapacak güçtedir. Ancak katilin hangi tarafa mensup bulunduğu meçhul kalabilir. Failin kimliği saptansa bile, şahsî veya planlı eylem olduğu münakaşa edilebilir. kaldı ki bambaşka güçlerin eylemi planlaması mümkündür.
Bugün Millî Güvenlik Kurulu toplanıyor. El-Halîl (Halîlürrahmân) suikasti de ele alınacaktır. Mahallî lehçelerde yayın konusu konuşulup inşallah karara varılacaktır.
Afganistan''daki BM gücünün komutanlığını kabûl için taleplerimiz üzerinde henüz mutabakat oluşmadı. Afganistan millî ordusunun hızla kurulması lâzım. Ne ABD birlikleri, ne BM gücü, Afgan ordusunun yerini tutamaz. Ciddi silâhlı kuvvetlerden bahsediyoruz, biribirine hasım çetelerden değil.
İçinde bulunduğumuz sorunların en naziki ise Kıbrıs meselesidir. Yakında ses getirmeye başlıyacaktır.
Vatandaş kemerini ve dişini sıkmış, bütün bu dış bağlantılı konuları izliyor. Dibine düşürüldüğü maddî sıkıntının sona ermesini Türk''e has soylu bir sabırla bekliyo
Tehlikeli tırmanış
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Nisan, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD dışında İsrail''i tutan ve hareketlerini hoş gören hiçbir devlet bulunmadığını söyliyebiliriz. Bu duruma düşen bir devletin âkıbetinin vahîm olacağı düşünülebilir. Ama İsrail aldırmıyor bile. Kendine ve Amerika''ya güvenip kafasına koyduğunu yapmak peşinde. Son BM kararından etkilenmediği de açıktır.
Bu nasıl bir politikadır? General Şaron politikasıdır ki, İsrail halkının ve siyasetçilerinin, en az yarısı bile karşısındadır. İsrail''e ne sağladığı ve ne sağlıyacağı tamamen meçhuldür. Şaron''un Arap nefretine dayanan duygusal bir politikadır. Halbuki bizim bildiğimiz Yahudiler, akıllarını kullanabilmek yetenekleriyle ün yapmışlardır.
Arafat''ı bertaraf etmek tercihi, hiç de akıllı seçim değildir. Çünki yerine müfrit, fazlasıyle İran''la bağlantılı, genç, atılgan, fakat dünyayı Arafat''tan daha az tanıyan bir kişi gelir. Orta Doğu''da daha fazla kan akar.
Şaron, Mescid-i Aksâ''ya girmiş adamdır. Böylesine bir kin ve taassup, her milletten Müslüman''ı derinden yaraladı. Yahudiler''e hiçbir menfaat sağlamadı. Demek Şaron, akıl yolunu izlemekten âcizdi.
Şaron''un iktidarının sonunda bulunduğu ortadadır. Yerine ılımlı ve aklı başında bir hükûmet gelir. Filistinliler''i ve Filistin devletini yok etmenin hayal ve muhâl ile uğraşmak olduğunu kavrıyarak yeni bir rota çizecektir.
Bu rota barışı sağlar mı? Bize göre sadece kan akıtılmasını durdurur. Bu da az şey değildir. Araplar''a ikinci sınıf toplum muamelesi yapmaktan vazgeçebilir. Ancak nihaî sulh, çok uzaklardadır. İsrail-Arap anlaşması gerçekleşse bile, Orta Şark''ta başka büyük anlaşmazlıklar başlar.
Bu coğrafyada Pax Ottomana tarih oldu. Pax Americana, asla onun yerini alamaz.
Filistin Savaşı yayılıyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Nisan, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İsrail''in tam bir savaşa benzeyen Ramallah harekâtı 5. gününe girdi. Daha 1 ay süreceği söylendi. İsrail askeri, Beytüllahm''i de işgal etti ve Gazze şeridinde ilerliyor.
İslâm Konferansı dışişleri bakanları Malezya''da toplandı. Başkanlık eden Malezya başbakanı Meâsir Muhammed, İsrail''de eylem yapan Filistinliler''e (terörist) deyince protesto edildi.
Yunanistan, Küba ve Japonya''dan Libya, Yemen ve Fransa''ya kadar pek çok ülke, Birleşmiş Milletler''in askerî müdahalesini istedi. Ancak bunun epey uzun vadeli bir iş olduğu malûmdur.
İsrail, topraklarında eylem düzenliyenlerin elebaşılarını ele geçirmek iddiasıyla Filistin topraklarına girdi. Arafat''ı, bu eylemleri önceden bilip desteklemekle suçluyor. Washington''ın da aynı fikirde olduğu anlaşılıyor.
Dün Ankara''da Ecevit başkanlığında yapılan hükûmet toplantısında Filistin görüşüldü. Dışişleri Bakanı İsmail Cem, İsrail taarruzunu sert dille eleştirdi, fakat Filistinliler''e de İsrail topraklarındaki eylemlerinden vazgeçmelerini öğütledi. Şehid edilen binbaşımızın otopsi raporu yayınlanmadı. Bu tip suikastleri kısa zamanda delillendirmek hemen hemen imkânsızdır. Birilerinin kendi kafalarınca Türkiye''ye ihtar çekmek istediği anlaşılıyor.
Bu arada Türkiye''nin Afganistan''da BM kuvvetlerine 2 general ve 1200 askerle katılıp komutayı alması kesinleşti denebilir. Ancak İsrail taarruzu, gerek Afganistan, gerek Irak konularını gölgeliyerek öne çıktı.
Filistin''de akan kan, bu hafta da dünya ve Türkiye gündeminin başlarında yer alacak. Savaşın Şaron iktidarını uzatması ve ılımlı İsrailliler''in sesini kısması ihtimali bile vardır.
Hâsılı Orta Doğu''da olumlu ve ümit verici gelişmelerden eser yok. Bakalım ABD, bu karmaşanın içinden nasıl çıkacak? Doğru dürüst ordusu bulunmayan Filistinliler''in, süper silâhlarla ezilmesini Amerika''nın terörle savaşın bir parçası şeklinde sunup kabûl ettirebilmesi ihtimali zayıftır.
Kutsal topraklar kana boyandı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Nisan, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Üç semâvî dinin de atası Hazret-i İbrahim''in türbesinin bulunduğu El-Halîl''de, Hazret-i İsa''nın doğduğu Beytüllahm''de, Hazret-i Süleyman''ın taht şehri ve Mirac mucizesinin başladığı Kuds-i Şerîf''te tanklar dolaşıyor, bombalar patlıyor, üç dinin mensuplarının kanları akıyor. Bu işler, 400 yıllık Osmanlı yönetiminde üç din mensuplarının biribirine yan bakmadığı Kutsal Topraklar''da vuku buluyor. Osmanlı, çok içi yanarak beddua etmiş ve bu beddua Cenâb-ı Hak katında müstecâb olmuş. Öyle görünüyor.
ABD dışında İsrail taarruzunu onaylıyan ve haklı gören tek devlet yok. Ama İsrail''i kınayan bütün devletlerin tutumları da platonik. İsrail''i fiilen durdurmayı düşünen tek devlet mevcut değil. Sadece savaşın yayılacağı gibi belirsiz bir tehlikeye işaret ediliyor. Kahire ve Amman''daki İsrail büyükelçileri yerlerindedir.
Evvelsi gün İsmail Cem, dün Devlet Bahçeli, söylenmesi gerekenlerin âzamîsini söylediler. İsrail''i uyardılar. Bahçeli, en büyük tehlikeyi işaret etti: Meşru Filistin hükûmetinin prestijini kırarsanız, yerini çoğu dışarıya bağımlı terör örgütleri alır, dedi.
Bu da Orta Doğu''yu asayişten mahrum bir bölge hâline getirir. Türkiye bunu hissediyor, İsrail''i de, Amerika''yı da uyarıyor. Devlet Bakanı Tunca Toskay''ın Bağdat ziyareti ve Saddam ile 2 saat süren sürpriz görüşmesi, Ankara''nın savaşı önlemek için yaptığı son teşebbüstür. Sanıyorum Saddam''a, Irak halkına pek çok zarar verecek bir savaştan kaçınması, böbürlenmek politikasından vazgeçip ılımlı ve uyumlu davranması için dostça bir ikaz yapıldı.
Şaron iktidarda kaldıkça, barış mümkün değildir. Krizi daha tırmandıracaktır. Mescid-i Aksâ''ya girecek derecede gözü dönmüştür. İsrail''e ancak zarar getirir. Ve bu zarar Washington''a da sıçrar. Koalisyon ortağı ve Dışişleri Bakanı Peres de evvelsi gün Şaron''u eleştirdi.
Filistin''de ne olacak?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Nisan, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Filistin sorunu yeni bir döneme girdi. 2000''li yılların yepyeni şartları içinde nasıl bir gelişme göstereceğini şimdiden tahmin etmek kolay değil. Bir haftayı tamamlayan İsrail taarruzundan çıkan sonuç, bağımsız ve sınırları İsrail tasallutundan masûn bir Filistin devletinin oluşmasının belki eskisinden fazla zorlaştığıdır.
Bağımsız Filistin devleti için, üye sayısı 20''yi aşan Arap Birliği ve 60''a yakın üyesi bulunan İslâm Konferansı, havanda su döğmüştür. Hiç olmazsa bazı Arap devletlerinin bağımsız Filistin''i geciktirmek istedikleri ortadadır. Türkiye ise, Filistin''i ilk tanıyanlardandır. Ankara''da sonradan büyükelçilik hâline gelen Filistin bürosu açılmasına izin verdiği çeyrek yüzyıldan fazla oldu.
Arap Birliği ve İran gibi devletler, Bosna-Hersek ve Azerbaycan trajedilerine, Kıbrıs sorununa, Türk cumhuriyetlerinin istiklâl kazanmalarına gerçek ağırlıklarını koymadılar. Filistin için de aynı şey söylenebilir.
Sonunda Filistin meselesi, Birleşik Amerika''nın eline bırakıldı. Clinton''ın, Yahudi etkisinin olağanüstü ağır bulunduğu bir devletin başı olarak samimi ilgi gösterdiği inkâr edilemez. Başkanlığını, İsrail barışı ile kapatmak istiyordu. Yerine gelen Cumhuriyetçiler''in, Demokratlar derecesinde İsrail''i baskıya alacakları beklenmiyordu. Öyle oldu.
Bugün Filistin meselesinde Arafat devrinin kapanıp kapanmadığı meçhuldür. Her iki tarafta da tansiyonu düşürebilmek, en âcil sorundur. Ancak iki taraf da bilenmiş durumdadır. İsrail''in hoyratça işgal ettiği topraklardan hemen çekilmesi gerekiyor. Tel Aviv''de ise böyle bir niyetin zerresi görülmüyor. İsrail, şehir şehir, hane hane, Filistin''de terörist avına çıkmıştır. Gerçekte, Filistinliler''i korkutmak istediği açıktır. Halbuki korkan bir toplum, sert reaksiyon verecektir.
İsrail''in Filistin nüfusunu hazmedebilmesi imkânsız bulunduğuna göre, mümkün olduğu sayıda Arap''ı, yerlerinden oynatmak istediği âşikârdır. Zaten İsrail-Filistin dışında 4 milyon Filistinli yaşıyor ki bunun iki buçuk milyonu Ürdün''dedir.
ABD, maruz kaldığı 11 Eylûl alçaklığının öcünü almış değildir. Eylemi gerçeleştirdiği söylenen Bin Lâdin''in adı bile gündemden düştü. Bana göre 11 Eylûl furyasından asıl faydalanmak isteyen İsrail''dir. Azılı bir müfriti iktidara getirdi. Sonra bir ılımlıya iktidar vererek, daha iyi şartlar sağlıyacaktır.
Filistin savaşının ilk haftası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Nisan, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sona eren haftada, İsrail''in Filistin''e taarruzu ve işgali Dünya gündeminin başında yer aldı. Dün, bağımsız Filistin''in en kalabalık şehri Nâblus''a da İsrail tankları girdi. Beytüllahm''de, Hazret-i İsa''nın doğduğu mahaldeki -en kutsal Hıristiyan mâbedlerinden biri sayılan- Katolik kilisesine sığınan 300 Filistinli, aç ve susuz, yaralı ve uykusuz, fakat İsrail''e göre silâhları yanlarında, kuşatmanın kalkmasını bekliyor.
Haçlı seferlerinden bir sayfaya benzeyen bu tablolar, dünyada infial uyandırdı. Birleşik Amerika Dışişleri Bakanı Colin Powel, İsrail''in ve ABD''nin imajının bozulduğunu açıkça söyledi. Bu, Washington''ın İsrail''e dur diyeceğinin işaretidir. Ancak Şaron''un, Amerika''yı dinlememek derecesinde gözü dönmüştür. AB dönem başkanlığını yapan İspanya''nın dış işleri bakanı da Avrupa Birliği adına İsrail''e gidiyor. İsrail''den ateş kesmesini, bu arada Arafat''la görüşmek istiyecektir. Benzeri bir teşebbüsü, iki muhasım tarafı İstanbul''da Çırağan sarayı hümâyûnuna davet ederek, Dışişleri Bakanımız İsmail Cem yapıyor. Boğaz''ın şahane manzarasının barış duygularını coşturacağını ümid ediyor. Buna rağmen, Şaron düşse ve yerine Dışişleri Bakanı Şimon Peres gelse bile İsrail''in Filistin topraklarından çekilmek için zor şartlar ileri süreceği sanılır. Bu şartların müzakeresi de aylarca, belki yıllarca uzayıp gider. Bu arada Afganistan''ın geçici başbakanı Hamid Karzai, Türkiye''den gönderilen özel uçakla Ankara''ya geldi. Türkiye''nin, Afganistan barışı ve bayındırlığı, Afgan devletinin ve ordusunun yeniden kurulması için neler yapabileceği konuşulacak. ISAF komutanlığını, iki tuğgeneralimizle birlikte alması hemen hemen kesinleşen Tümgeneral Zorlu da Kâbil''dedir.
.Colin Powell Orta Doğu''da
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Nisan, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Arap devletleri dışişleri bakanları toplantısı, Arap Birliği üyesi 20 küsur devletin, Filistin sorunu üzerinde farklı düşündüklerini ortaya koydu. Biz şahsen, geçmişte, Arafat ve Filistinliler hakkında en üst düzeyde bazı Arap devlet adamlarının da, çeşitli Arap halklarının da bize söylemekten çekinmedikleri çok olumsuz fikirleri unutmadık.
Orta Doğu''da barışın, hiç olmazsa sükûnetin anahtarının Washington''da bulunduğunu bütün dünya biliyor. Şimdi gözler, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell''in ziyaretine ve temaslarına dönmüştür.
Amerika, Başkan Bush''un ağzından çok uzun vadeli ve kapsamlı olacağı ilân edilen terörle savaşın, Filistin meselesinde kilitlendiğini anlamıştır. İsrail''in üzerine gidemez. Ancak Şaron''un, kan akıttığını, Yahudiler''e ve Birleşik Amerika''ya zarar verdiğini, terörle savaşı geciktirdiğini kavramış bulunması gerekir. Nitekim İngiltere Başbakanı Blair, Teksas''ta buluştuğu Bush''a, Filistin''de ateş kesilmeden Saddam''ın üzerine gidilemiyeceğini söyledi.
Tel Aviv''de kanı durduracak kişi Şaron da, Netanyahu da olamaz. General Barak veya Şimon Peres gibi düşünen ılımlı ve akıllı bir politikacının iktidara gelmesi gerekiyor. Bu husus, İsrail''in dirayetine bağlıdır. Son hafta içinde tek taraftarları gibi kalan ABD ancak yol gösterebilir.
Bakalım İsrail, Filistin devletinin topraklarını boşaltacak mı? Böyle bir emare görünmüyor. Bu da işgal altında bir Arap devleti demektir. Bitip tükenmek bilmez çekişmelere zemin oluşturacak, çok daha kötüsü akan kan durmıyacaktır. Ümidimiz bu durumun Tel Aviv''ce değerlendirilmesidir.
Türkiye, Filistin için koyabileceği ağırlığı koydu. Arafat''tan sonra Filistinliler adına Yahudiler''i Akdeniz''e döküp geldikleri ülkelere göndereceklerini söyleyen, üstelik buna inanan aşırı ve radikal örgütlerin etkisinin artacağını Ankara, yeterli derecede vurguladı. Daha ne yapalım?
.Bosna''dan sonra Filistin
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Nisan, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bu günler, 20. yüzyıl Avrupa tarih ve uygarlığının çok büyük yüzkarası olan Bosna savaşının başlamasının 10. yıldönümüdür.
10 yıl önce Ortodoks Sırplar, Türk saydıkları Müslüman Boşnaklar''ı yok etmek kararını almış, soykırımına başlamışlardı. Bugün Mûsevîler, Müslüman Araplar''a karşı taarruza geçtiler. Hani, insanlık için tam bir ayıp sayılan din savaşları sona ermiş, tarihe karışmıştı? Filistin harekâtının 13. günüdür. Evvelsi gün İsrail Genelkurmay Başkanı General Mofaz, 11 günde Filistinliler''in 200 ölü ve 1.500 yaralı, kendilerinin 13 ölü ve 143 yaralı verdiklerini söyledi. Bosna savaşında 200.000 Boşnak öldürüldü. 1 milyon nüfus Bosna Hersek''i terketti (bugün bunların yarısı geri dönmüş, diğer yarısı dönmemiştir.) Hâlâ Bosna-Hersek topraklarında 1 milyon patlamamış mayın ve bomba bulunuyor. Bütün minareler nişanlanarak top ateşine tutulmuştur. Yarım asırdır süregelen Arap-Yahudi savaşının bilançosu da korkunçtur. Bu müddet içinde Filistin''den kaçanlar bugün Filistin dışı ülkelerde 4 milyon nüfusa eriştiler. Başbakan General Şaron''un dün Knesset''te yaptığı bir saatlik konuşma, İsrail milletvekillerini bile tatmin etmedi. Şaron''un Filistin devletini işgalini mazur gören tek devlet yoktur. Başkan Bush bile, Filistin harekâtını terörle savaşın bir parçası şeklinde değerlendirdiği halde, İsrail askerlerinin bölgeyi boşaltmalarını istedi. Şaron, birkaç gün sonra teröristleri tamamen temizleyip (!) İsrail ordusunun tampon yörelere çekileceğini (!) bildirdi. Bakalım sözünü ne biçim tutacak. Sorunun Şaron''la çözümlenmiyeceği hususunda bütün dünya müttefiktir. İki haftalık savaş, İsrail''in milletlerarası prestijini kırdı. Pax Americana''ya zarar verdi. Saddam''ı cesaretlendirdi. Nativita (Ar el-Mehd) kilisesine bomba atmak ne demek? 400 yıl boyunca Osmanlı yönetiminde Hazret-i İsa''nın doğduğu mağaraya en küçük saygısızlık göstermek, hangi dinden olursa olsun, kimin haddine düşmüştü?
Saddam''ın hamlesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Nisan, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak diktatörü Saddam Hüseyin, Birleşik Amerika ve Başkan Bush tarafından aşağılandıkça aşağılandıktan sonra, hamlesini yaptı: İsrail, Filistin''de son iki hafta içinde işgal ettiği toprakları boşaltıncaya kadar, petrol ihracını kesti. Artık ne Basra''dan, ne Yumurtalık''tan Irak petrolü akmıyor. Petrol fiyatları varilde 1 dolar yükseldi.
İran ile Libya''nın bu boykotta Saddam''ı izleyip onların da vanaları kapatmaları hâlinde petrol fiyatı, verilde 30 doları bulabilir.
Sonra ne olacak? Başkan Bush, BM, AB ve NATO, zaten İsrail''den derhal Filistin''i boşaltmasını istedi ya... Bu çekilme gerçekleştiği an Saddam, Bağdad''da nutuk üzerine nutuk atacaktır: İsrail''e haddini bildirdim, Filistin''i kurtardım, ABD uyduları Körfez monarşilerinin yapamadıklarını yaptım, Bush''tan öcümü aldım... Kabîlinden lâflar edecektir. Ve daha Şarklı müstebitlere mahsus bir sürü palavra...
Bu kadar palavrayı yutsa bile hazmetmesi mümkün olmayan Washington, dretnotlarını Şattülarab ağzına dizecek, uçan kalelerini İncirlik''e yığacaktır.
Epey kötümser bir senaryo ama, iyimseri nasıl olur, şu anda aklıma gelmedi.
Bu arada Birleşik Amerika Dışişleri Bakanı Colin Powell, Başkan Yardımcısı Dick Cheney''den bir ay sonra, Orta Doğu turundadır. Mağrib''den, Fas''tan başladı. Fas Kralı ve orada bulunan barış projesi sahibi Suudî veliahdı Abdullah ile görüşüyor. İspanya''ya, İsrail''e geçecek, başka devletlere de gidecek. Havanda su döğmesi ihtimali kuvvetlidir. Gerçekte, daha çok ülkelerin nabızlarını yokluyor. Teksas''ta Bush''la mutabık kalan İngiltere Başbakanı Tony Blair ise, döndüğü Londra''da, kendi İşçi Partisi''nden bile Irak''a karşı radikal bir tutum için destek bulmakta zorlanacak.
Bana göre dünya gündemi Filistin''den tekrar Irak''a kayıyor. Saddam gene dünya medyasının gözdesi ve baş aktörüdür. Sahi, Afganistan''a ne oldu? Kralları Zahîr Şâh dönsün, bu konuyu o zaman ele alalım...
.Millî Eğitimde deprem
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Nisan, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Millî Eğitim Bakanlığı, başarısız bir bakanlıktır. Millî sıfatına riayet etmemiştir. ''Türk askerini gördüğünüz yerde vurun'' diyen insanlar yetiştirmiştir. Birinci görevi, bütün dünyadaki emsali gibi, çocuklarımıza ana dillerini, Türkçe''yi öğretmektir. Bunu başaramamıştır. Türkçe bilmeyen Türk vatandaşlarına Türk devletinin dilini öğretememiştir. Çocuklarımızı doğru ve zengin bir dil ve edebiyat bilgisiyle yetiştirememiştir. Birkaç yüz kelimeyle dangul dungul konuşan nesiller oluşturmuştur. Dünyanın gelmiş geçmiş bütün dilleri arasında İngilizce''den sonra en zengin dili olan Türkçe (Oxford Üniversitesi Türkçe profesörü Geoffry Lewis böyle yazıyor), kabîle lehçesine dönüşmüştür. Türkiye, 200 devlet arasında dünyada anadilini yeterince öğretemiyen ve nesilleri biribirinden koparan tek devlet durumundadır. Tarihçi olarak kesin fikrimiz budur. İster hoşunuza gitsin, ister gitmesin...
Hasan Âlî Yücel''in ünlü klasiklerinin tamamına yakınını (ki 1000''in üzerindedir) çıktığı yıllarda okudum. Dil zaten epey arı bir Türkçe''dir. Şimdi bunu yeniden arılaştırmaya kalkışmak ne mene cür''ettir? Her yarım ve çeyrek yüzyılda dili değiştirip Türk''ü fikir üretemez ve dünki yazarlarını anlıyamaz hâle getirmek ne demektir? Siz kimsiniz, kimlersiniz beyler, hanımlar?
Türk milletinin mîlâdını (doğumunu) 80 yıla indirgemek, cehaletin en karanlık bataklığından çıkan bir düşüncedir. Bir millî kültür 500 ilâ 1000 yılda oluşur. Muhteşem Türk kültürünü ve tarihini 1923''ten başlatan bir sözü Atatürk hayatında duysa idi nasıl tepki vereceğini, Atatürk''ü bilen herkes bilir.
Millî Eğitimde ehliyetsiz olduğu kadar karanlık adamlar gelip geçti. Türkçe''yi bozarak kendi kafalarına göre dil uyduranlar, Millî Eğitim Bakanlığı''nda yer alamaz. Türkçe''mizi kıytırık mahallî lehçelerden korkan hâle getiren kafa budur.
Hem Millî Eğitim, hem Kültür Bakanlığının koalisyonda aynı Sol partiye verilmesini MHP ile ANAP''ın kabûl etmeleri inanılmaz şeydi. Koalisyonun ilk iki partisi arasındaki farkın 1 milletvekiline düştüğü günlerde Yüce Meclis, Millî Eğitim Bakanı''na güvenoyu vermedi. Çeşitli faktörlerle vermediğini elbette biliyorum. Fakat beni birinci derecede Türk dil ve edebiyatı ilgilendirir. Zira Türk''ü Türk yapan unsurlar bunlardır. Bakan''ın hemen istifası gerekir, demokratik teamül budur.
.Pax Ottomana ve Pax Americana
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Nisan, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Belçika Başbakanı Tindeman, Sayın Süleyman Demirel''le Balkanlar''ı konuşurken soruyor: Osmanlı Balkanlar''ı 500 yıl savaşsız nasıl yönetti? Demirel''in cevabı: Herhalde Osmanlı''yı geri istemiyorsunuz. Çünkü Osmanlı''yı devirmek için her şeyi yaptınız. -Pekiyi nasıl idare ettiniz?- Sınır toprak, ticaret, menfaat kavgası yok, güvenlik ve adalet var. 7 Mart günü İstanbul Harb Akademileri Komutanlığı''nda yaptığı aynı konuşmada Demirel devam ediyor: İsrail ziyaretimde (bendeniz de bu ziyarette beraberdim), Başbakan Barak bana dedi ki: Biz bu toprakları idare edemiyoruz, ne yapsak kavga çıkıyor. Osmanlı, tek şeritli jandarma onbaşısı ile buraları idare etmiş, sırrı nedir? Sayın Demirel, Başbakan Barak''a cevap veriyor: Bunun sırrı, onbaşının kolundaki şerittir, zira imparatorluğun simgesidir. Senin sandığın gibi sıradan bir rütbe işareti değildir. Arkasında imparatorluk ve padişah, onun arkasında hak, hukuk ve adalet var. Düzeni bozanı anasından doğduğuna pişman eden kudret, devlet ve otorite var. Pax Ottomana tarihe karıştı. Üstelik günümüz için model de değildir. Ama doğrusu, zamanının örnek modelidir. Zorla tasfiye edildiği için anavatan Türkiye, büyük zararla çıktı. Pax Britannica ise, kendi iradesiyle tasfiye etti. İngiltere bakımından fevkalade kârlı bir tasfiye oldu. Yerine geçen Pax Americana, 60 yılını doldurdu. Osmanlı''nın ve Britanya''nın cihan devleti oldukları çağlarda bile çok kudretli rakipleri vardı. ABD son 10 yılda rakipsiz kaldı. Dostumuz ve müttefikimiz Birleşik Amerika''nın bu müddet içinde yaptığı hataların tadadı (sayılması), sayfalar doldurur. Colin Powell gibi akıl almaz bir kudretin temsilcisi, Şaron''a söz geçiremedi. Şaron''un yerleşme merkezleri kurmak, genişletmek, güvence altına almak hevesi, sonu gelmez bir kan ve ateş gayyasıdır. Arap düşmanlığı, Mescid-i Aksâ''ya tecavüz ederek, Müslüman düşmanlığına dönüştürdü. Hiç akıllı bir politika değildir. Amerika''yı da müşkül durumda bırakmıştır. Bu arada Washington, 24 saat içinde, Venezuela başkanını, Venezuela ordusuna darbe yaptırarak düşürmeyi başardı. Gafil Başkan, Saddam''la paralel şekilde petrol ihracını kısıtlamaya kalkışmıştı.
Neyse Başkan Chavez, dersini alıp makamına döndü.
Savaşın neresindeyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Nisan, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İsrail-Filistin savaşının neresindeyiz? Sonuna yaklaştık gibi. İsrail''in, Lübnan''a girerek, güneyde üslenmiş Hizbullah''ı temizlemek gayesiyle işi uzatmak niyeti vardı. Ancak ABD, bu harekâtı önlemiş gibi görünüyor. Evvelsi gün Colin Powell, Beyrut''ta epey yuhalanmak pahasına savaşın Lübnan''a, Suriye''ye sıçramasını engellemeye çalıştı. Savaşın sonuna geldiğimizi farzettiğimize göre, sonuçları üzerinde durabiliriz.
İsrail anlaşılan epey nazlandıktan sonra Filistin''i boşaltacak. Fakat güvenlik gerekçesiyle bazı noktalarda asker bırakacağı anlaşılıyor. Şaron, bu hususu kâr hanesine yazacaktır.
Ancak hemen bütün dünyada, İsrail''i aşan, Yahudi karşıtı duygular, tereddütler, şüpheler oluştu. Filistinliler''e reva gördükleri şiddeti beğenen çıkmadı. İsrail, prestij kaybetti. Bu arada 20 küsur Arap devleti havanda su döğdü ve çözümü Amerika''ya bıraktı.
Birleşik Amerika da zararlı çıktı. İsrail''i -haydi Şaron''u diyelim- durdurmakta ciddi şekilde zorlandı. Ne kadar durdurabildiği de
daha açık değil. Zaten çok hasmı ve kıskananı bulunan ABD, pek çok ülkede eleştirilere maruz kaldı. İsrail savaşı dolayısıyle Irak projesini bir müddet erteledi. Saddam''a gün doğdu.
Filistinliler çok insan kaybına uğradı. Ama tam bağımsız Filistin devleti fikri bütün dünyada olgunlaştı. Nitekim Almanya Şansölyesi, her iki devletin başkenti Kudüs''ün iki kesimi olmak şartıyle barış planı hazırladı. Almanlar, Sultan Abdülhamid''in resmî misafiri sıfatıyle Kayzer İkinci Wilhelm''in gösterişli Kudüs ziyaretini unutamamışlardır.
Bütün bunlara rağmen, bu savaş da, çok yakın gibi görünen barış müzakereleri de, Filistin sorununun bir safhasından ibarettir. Daha önümüzde uzun yıllar sürecek nice safhalar vardır.
Özal hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Nisan, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Turgut Özal dün, ölümünün 9. yıldönümünde anıldı. 20. asır Türkiye tarihinin deha sahibi, en karakteristik birkaç Devlet adamından biridir. Sovyetler Birliği''nin çökmesinden önce ülkemizi liberal ekonomiye geçirdi (bu geçiş maalesef henüz tamamlanmamıştır.) Sovyetler''in göçüşünden sonraya kalsa idik, bir 3. Dünya ülkesi derekesine düşebilirdik.
Özal ile üstâdı Demirel, Evren müddetini tamamlayınca, birisi cumhurbaşkanı iken diğeri başbakan şeklinde anlaşmaya varsalar idi, Türkiye''nin geleceği aydınlanırdı. 1857-1868 Âlî ve Fuad Paşalar şahane işbirliğinin (biri sadrazam/başbakan iken diğeri hâriciye nâzırı/dışişleri bakanı) benzeri tekrarlanabilirdi. Böyle bir şansımız olmadı.
Keza Demirel ile Özal''dan biri başbakan veya cumhurbaşkanı bulunsa idi, bugünki büyük ekonomik kriz asla patlamaz, yaşanmazdı.
Demirel, 1975''ten itibaren Türkeş''le tam ve samimi işbirliği yaptı. Yakın dost idiler. Milliyetçi Hareket Partisi bu hususu unutmamalıdır. 1980 öncesinde Demirel-Ecevit işbirliği mümkün olsa veya erken seçim kararı alınabilse idi 12 Eylûl''e lüzum kalmazdı (Korutürk''ün isabetsiz seçimindeki işbirliği, 1980''de cumhurbaşkanlığı için tekrarlanmadı ki 12 Eylûl''ün bir diğer sebebidir.)
Demirel-Erdal İnönü anlaşması ise, inanılması zor gibi göründü, ama gerçekleşti. Demirel, Çankaya''ya çıkabildi ve Atatürk''ten sonra en başarılı cumhurbaşkanı oldu. Bilhassa dışişlerimiz ve -Özal ile Türkeş''ten sonra sahipsiz kalan- Türk âlemi ile ilişkilerimizde inanılması zor bir performans gösterdi. Ecevit''le karşılıklı ve içten anlaşıp Devlet işlerini paylaşabilmeleri de kayda değer. Sadece çok kıskanç tipler bunları görmezlikten gelebilirler. Bir tarihçi, asla pas geçemez. 28 Şubat''ın müdahaleye dönüşmesini, dolayısıyle Türkiye''nin demokrasilerden kopmasını önleyen de Demirel''dir.
Özal''ın emsalsiz hizmetleri, Türkiye''ye gerçekten çağ atlatması ve yeni olduğu kadar artık dönüşü de bulunmayan ufuklar açması, unutulmamalıdır. Türk milleti, Özal''a ve Türkeş''e yaptığı emsali görülmemiş cenaze törenleri ile vefasını gösterdi. Özal''ı, en içten dostluk duygularımla anıyorum.
Reformsuz seçim sakıncalıdır
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Nisan, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bu yıl içinde Avrupa Birliği konusunda çok büyük bir sınav vereceğiz. Çağdaş uygarlık (Büyük Atatürk''ün deyimiyle muâsır medeniyet) için Türk milletinin sınavıdır. Biz böyle algılıyoruz.
Bundan dolayı millî iradenin tek, biricik, yegâne temsilcisi Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin, çağı yakalamak hedefine yönelen uyum kanunlarına öncelik vermesi tabiidir. Ama Sayın Devlet Bahçeli''nin işaret ettiği gibi, yeni bir hükûmet zarureti doğabilir. Ve seçim, tasarlanandan önceye alınabilir.
Sağlıklı seçimler için, partiler ve seçim yasalarının yeniden düzenlenmesi şarttır. Az nüfuslu illerin fazla milletvekili çıkarmaları gibi millî iradeyi bozan çok sakıncalı bir sistem artık yürürlükte kalamaz. Parti ittifakları kolaylaştırılacak mı, zorlaştırılacak mı? Buna da karar vermek gerekiyor. Baraj yüzde 8''e olsun indirilecek mi? Önemli konulardır.
Yüce Meclis''in üye sayısının -hiçbir mantıklı gerekçesi bulunmayan- 550''den 400''e indirilmesi ve milletvekili statüsünün Avrupa normlarına uygun hâle getirilmesi, politikaya ve politikacıya saygınlık kazandıracaktır. Zaten zaruridir. Bu arada Meclis personelini yarıya indirmek için ciddi projeler gerekiyor. Başkanlık divanını da daraltmak lâzım. Kâtiplikler kaldırılmalıdır. Zaten kâtip unvanını ve iki sekreteri beğenmeyen milletvekilleri, metinleri iyi telaffuz edemiyorlar. Bunları görevli sekreterlere okutmalı.
Eski tas eski hamam ve biz az gideriz ama uz gideriz inancındaki ve inadındaki adamlar, seçilmişler olsun, atanmış bürokratlar olsun, Türkiye Cumhuriyeti''ni lâgar, köhne, eskimiş, hareket ve öngörü yeteneklerini yitirmiş ve yoksul bir hâle getirdiler. Reformdan korkan hiçbir politikacıya ve yüksek bürokrata zerre kadar teveccühümüz yoktur, açıkça söylüyor ve yazıyoruz. Yeter artık!..
Avustralyalılar ve Ermeniler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Nisan, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avustralya''nın ANZAC
günü ile Ermeniler''in sözde Soykırım Günü arka arkaya geliyor. Bu münasebetle Avustralya Genel Valisi, resmî ziyaret için Türkiye''dedir. İngiltere Kraliçesi İkinci Elizabeth, Kanada, Yeni Zelanda vs. gibi Avustralya''nın da hükümdarıdır. Onu temsil eden devlet başkanına genel vali deniyor. Avustralya, bir monarşidir.
ANZAC (Anzak), 1915''te, yeryüzünün gördüğü en dehşetli armadanın himayesinde Gelibolu yarımadasına çıkan Avustralya-Yeni Zelanda kolordusunun kısaltılmış adıdır. (2 tümen ve 1 tugay Avustralya-1 tugay Yeni Zelanda askeri). Bunlar, İngiliz-Fransız ordusu ile beraber Çanakkale''de bizimle, iki taraf için de çok ağır zayiatlı bir savaşa girdiler. Binlerce Anzak askeri, Gelibolu''da yatıyor. Avustralyalılar her yıl hem Gelibolu''ya gelip, hem kendi ülkelerinde, kayıplarını anıyorlar, Türk ordusunun ne kadar şerefli savaştığını anlata anlata bitiremiyorlar. Türkiye Cumhuriyeti ile Avustralya Birleşik Devletleri arasında tam bir dostluk köprüsü kuruyorlar. Medeni milletler böyle davranırlar. Biz Türkler ve Avustralyalılar gibi.
İşte ünlü Ermeni tehciri, aynı 1915 yılında, bizim Çanakkale''de, 20. asrın en büyük savaşlarından birini yaptığımız Nisan ayı içinde gerçekleşti.
İngiltere, Fransa ve Rusya ile savaşıyorduk. 3. Ordumuz, Kafkasya cephesinde, Ruslar önünde, kış şartlarına uyum sağlayamamış, 60.000''den fazla şehit vererek perişan olmuştu. Bundan faydalanan Ermeni vatandaşlarımız, Rus silahları edinmişler, çekilen birliklerimizi vurmaya başlamışlardı. Van şehri dahil, Kürtçe konuşan ve erkekleri cephede bulunan yüzlerce köy ve kasabayı bastılar. Çocukları, ihtiyarları, tecavüz ettikten sonra kadınları, ağır işkencelerle doğradılar. Bunun üzerine, Doğu ve Orta Anadolu''daki Ermeni vatandaşlarımızı, o meşakkatli coğrafyadan alarak, imparatorluğumuzun Lübnan gibi şenlikli illerine götürdük. Tehcîr denen zorunlu göç olayı budur. Yarın devam edeceğim.
.Kasetler yarışıyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Nisan, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Geçtiğimiz hafta Filistin meselesi, hiç beklenmedik bir zamanda Türkiye gündeminin alt sıralarına düştü. Zira bir kaset keşfedildi. Ekranlarda yayınlandı. Köşe yazarlarına konu oluşturdu. Savcıları harekete geçirdi. Arkasından bir kaset daha... İnanılması zor, ama gerçek, arkasından üçüncü bir kaset daha, piyasaya sürüldü. Neyse ki hafta sonunda yeni af yasası veto yedi de, kasetler, millî gündemin birinci sırasından düşmekle beraber, aktüalitesini yitirmedi.
Yeni af yasası, birkaç bin katil ve ırz düşmanını daha masum vatandaşların arasına salıveriyordu. Geçen yılki Anayasa tadiline göre Meclis''in anlamlı çoğunluğunun (5''te 3) oyu ile kabul edilmediği için cumhurbaşkanı vetosuna maruz kaldı. Bendenize, eninde sonunda, hükümet, koskoca Meclis''i peşine takıp, yargı organlarının da yardımıyle hapishanelerimizi boşaltacak gibi geliyor. Millet, endişeden tir tir titreyerek, yeni düzenlemeleri bekliyor. Çünki sürprizler ülkesindeyiz, bugün başladığımız haftanın gündemini tahmin edemiyoruz. Ancak büyük reyting, belki tiraj yapan, komersiyal (ticari) değeri politik (siyasi) değeri ile yarışan kaset serisinin yeni açılımlar sağlayacağını söyliyebiliriz. Aynı kişilerin, aynı parti mensuplarının, belki başka politikacıların türlü çeşitli, renk renk, şekil şekil, solo ve koro halinde kasetleri... İlk partide 20 kaset daha bulunduğu haberi şimdiden yayılmaya başladı. Sevgili okuyucularım, saygın gazetelerinin 1. sayfasında biraz daha ciddi, manalı, kapsamlı tahlil yazıları yazacağıma, arada bir böylesine gevezelik ettiğimi ihtimal beğenmiyeceklerdir. Efendim bizde ciddi tahlillerin bini bir para da, bu tip yazıların şu sırada sadece gerilimi arttıracağı kanaatindeyiz. Çekişme büyürse, çok mahcup bir nesne olan para kaçar, kriz uzar ve Avrupa Birliği ölçütlerini uygulamamız gecikir.
.2 tur meselesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Nisan, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Fransa''da -evlere şenlik- ırkçı Mösyö Le Pen''in cumhurbaşkanı seçiminde 2. tura kalması, kendi geçmişinden çok korkan Avrupa''da telâş, Türkiye''de ilgi uyandırdı. 2 turun meziyetleri öğüle öğüle bitirilemiyor. Tek kişi seçiliyorsa, 2 tur faydalıdır. Belediye başkanlarının 2 turla seçilmeleri daha doğrudur. Cumhurbaşkanına gelince, parlamenter sistemde meclisler seçer. Halkoyu ile seçilen, adı konmasa bile yarı başkandır ve sadece parlamenter demokrasiyi, icrayı geciktirir, hattâ engeller. Fransa''da sömürgeleri elden çıkarabilmesi için General de Gaule''e tanınmış bir imtiyazdır. Fransa''nın eninde sonunda 3. ve 4. cumhuriyetlerin tam parlamenter sistemine döneceğini düşünüyorum. Başkanlığa gelince, Birleşik Amerika''da başlayan ve yalnız bu devlette başarı kazanan bir modeldir. Türkiye için bahis konusu değildir. 1908''den sonra hâkan-halîfeye, 1923''te Atatürk''e vermeyi aklımızdan geçirmediğimiz yetkileri, asla tek kişiye vermeyiz, maazallah!
Milletvekilliğinde iki turlu seçim, her üye için bir seçim alanı veya birkaç üye için seçim alanları şeklinde düzenlensin, Türkiye''de demokrasiyi yozlaştırarak felâkete götürür. Korkunç meblağlarda para dökülüp saçılır. Mafyacılar, zenginler veya onların adamları seçilir. Kadınlar seçilemez. İki turda Sol''dan milletvekili çıkması ihtimali çok düşüktür. Etnik çekişmeler, mezhep ve tarikat kavgaları ayyûka çıkar. Sonra böylesine bir tabloyu düzeltebilecek merci arayışı başlar. Türkiye''de bu merci malûmdur ve tektir. 2. tura 3 aday soksanız bile durum değişmez.
Nisbî seçim demokrasiye en uygunudur. Tabii millî bakıyye gibi ifratlar kabûl edilemez. Çevre ve il barajı da yanlıştır. Eşit nüfusa eşit milletvekili ilkesi esastır. Genel baraj ise, demokrasilerde nadiren yüzde 5''e çıkar. Bizim yüzde 10 barajımızın tedricen indirilmesi lâzımdır.
2 tur, cumhurbaşkanının halkoyu ile seçilmesi gibi, sadece görünüşte demokratiktir. Bilhassa Türkiye gibi ülkelerde antidemokratik hevesler doğurur ve yolsuzlukları artırır. Sistemleri işletemeyenler, ille bir şeyler yapmak merakına düşerler. Gayri memnunlar da, daha iyidir diye sistemi değiştirmek isterler. Ayrıca her parti, menfaatine uygun model arar. Ne yapıldığını, işlerin nereye gideceğini öngörmek gerekir. Aksi takdirde ortaya af kanunu gibi ucûbeler çıkar. Halkın huzuru büsbütün kaçar.
Afganistan ne âlemde?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Mayıs, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak, sonra İsrail-Filistin konuları, Afganistan''ı âdetâ ikinci plana itti. Ama Afgan gerçeği, olanca karmaşası ile ortadadır. Bu arada Bin Lâdin adı bile artık çok az geçiyor. Unutulmamak için arada bir kaset yayınlıyor. Tabiatiyle Amerikan istihbaratının Bin Lâdin''in yerini bulmaya bütün imkânlarını seferber ederek çalıştığını tahmin, zor değil. Gizlendiği yerin ansızın açılanması, sürpriz gelişme sayılmamalıdır. Böylesine bir kişinin sonuna kadar Amerika''dan saklanması ihtimali hiç yoktur. Amerika, Afganistan''da dediğini yaptırıyor. Çevre ülkelerin çoğunda askerî üsler edinmeye kadar, derinliklere indi. On yıl önce Birleşik Amerika''nın Orta Asya''da ve Kafkasya''da üsler kuracağını ve Rusya''nın buna aldırmıyacağını söyliyebilen herkese gülünürdü.
İSAF denen Afganistan''daki Birleşmiş Milletler gücüne bir Türk generali komuta edecek. Türkiye bu güce, sayıca epey kabarık ve süper donatılmış bir birlikle katılıyor. Kâbil ve çevresinin asayişini sağlıyacak. Orta Asya''da Türk bayrağının dalgalanması olumludur. Ama Afganistan nereye gidiyor? Zahîr Şâh (Zâhir değil!), 30 yıllık Roma sürgününden döndü. Aşiretler meclisinin toplanmasını ve yeni hükûmetin işbaşına gelmesini bekliyor. Aşiretler ve onların oluşturduğu kavimler arasındaki sorunları çözmeye çalışacak. 30 yıl önce Afgan (Peştun) milliyetçiliği yaptığı için Farsça (devletin ikinci resmî dilidir) konuşan nüfus ve İran, Kralı tarafsız hakem rolünde yadırgayacaklardır. Türkçe konuşan nüfus, sanıyorum Ankara''nın hatırı için, üzerlerine gelinmezse, uyumsuzluk çıkarmıyacaktır. Sonra Zahîr Şâh veya oğlu, tahta davet edilecek mi? Bu kadar akıllı davranılacağını sanmam. Aşiretlerde bu akıl olsa idi, krallarını sürmez, komünizme kucak açmaz, milyonlarca Afganlı''yı harcamaz, ülkeye tamamen yabancı bir Arap örgütünü, el-Kaaide''yi getirmez, atalarının bin yıldır korudukları Bâmyân heykellerini topa tutarak dünyayı ayağa kaldırmaz, kendi kadınlarına zulmetmezlerdi. Huzuru sağlamak -belki İran ve Pakistan etkilerini azaltmak- için Amerika''nın desteklediği Kral, şahsen yönetmiyecektir. Bayrak gibi millî birliği temsil edecektir. Vaktiyle monarşinin sağladığı bu birlik gerçekleşirse, çok geri kalmış bu önemli ülkede kalkınma başlıyabilecektir.
Seçim yasaları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Mayıs, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ehliyetsiz ve yetersiz müşavirleri, çevreleri ve Allah''ın belâsı dalkavukları, parti genel başkanlarını çok yanıltmışlardır. İşte size çok çarpıcı birkaç örnek:
1995 seçimlerinde Türkeş''le Çiller, aralarında ittifak yapmak için çok hevesli idiler. Hemen hemen anlaşmışlardı. Çevresi, yüzde 30 oy alacağına Çiller''i inandırdı. Çevrede, Türk milliyetçiliğinden hoşlanmıyanlar da vardı. Doğru Yol Partisi Genel Başkanı, Türkeş''e istediği sayıda milletvekili vermedi. Türkeş''i ise birkaç il başkanı ve zayıf çevresi, yeminler ederek mantık dışı oy alacaklarına inandırdılar. Başbuğ, talebinde direndi ve istediği milletvekili sayısını düşürmedi. MHP Meclis dışı kaldı ve 1995-99 Türk politikası Türkeş''in çok büyük tecrübesinden yararlanamadı. DYP birinci parti olamadı.
Aynı 1995 seçimlerinde Mesut Yılmaz, Aydın Menderes''e istediği sayıda (galiba 10 idi) kontenjan vermedi. Menderes, Refah''a gitti. Erbakan, istediğinden fazla kontenjan tanınmasına bile razı idi. Yılmaz, yanlış tavsiyelere kapılıp koalisyonu bozunca 1. parti Refah iktidara geldi. Sonrasını hatırlatmaya hâcet yoktur.
Sayın Demirel''e ikinci defa cumhurbaşkanlığı yolunu açmak için Anayasa tadili teşebbüsünde, Demirel''in yolu kesilirse, Mesut Yılmaz''ın cumhurbaşkanlığına seçileceği gibi yüzde yüz imkân dışı ihtimale birileri, Yılmaz''ı inandırdı. ANAP''lılar -hayli Doğru Yolcular''ın da katılmasıyle- Anayasa için oy vermediler. Çok kızan Ecevit''le Bahçeli, Yılmaz''ı seçmeyi akıllarından geçirmediler. Artık ayılan Mesut Bey''in Yılmaz Karakoyunlu''yu teklifine de kulak asmadılar. Meclis, kendi başkanına bile oy vermedi. Cumhurbaşkanını Meclis dışında aramak gibi akıl almaz bir çalışma başladı.
Genel başkanların hataları sebebiyle yitirdikleri seçimler ve politik pozisyonlar üzerinde hacimli bir kitap yazabilirim. Bu örnekler kâfidir. Bunları niye yazdım? Seçim ve partiler kanunları ile milletvekili statüsü hazırlıkları yoğunlaştı. Bir şeyler yapılacak. Epey saçma teklifler, ipe sapa gelmez zararlı projeler, medyada münakaşaya açıldı. Af yasasına benzetmiyelim. Siyasî tablo yeterli derecede karmaşıktır. Daha berbat hâle getirmiyelim.
Arafat''ın dönüşü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Mayıs, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünyanın en kıdemli politikacılarından Nobel Barış ödüllü Yaser Arafat, 5 aylık bir düşman muhasarasından kurtuldu. Aktif siyasete döndü. 5 ay öncesinden daha güçlü, ihtimal daha kalıcı olarak...
Halbuki hasmı Şaron, onu politika dışına atmak istiyordu. Şaron''un mutaassıp bir adam olmasından kaynaklanan bir istekti. İsrail''in gerçek menfaatlerine uygun değildi. Ancak taassup öylesine bir duygudur ki, hizmet ettiğini ve yücelteceğini sandığı ideale sadece zarar verir. Arafat''ın yerini, daha radikal bir Filistinli''nin alacağını Şaron, geç de olsa, belki görmüştür.
Arap tarafından bakarsak, Arafat''ın dönüşünün Filistinliler''in yararına olup olmadığı, münakaşa konusudur. Arafat''ın politikasını ve şahsını beğenmeyen çok Arap vardır.
Şimdi Şaron, yerleşme bölgeleri dediği işgale uğramış topraklar için öylesine güvenceler istiyor ki, gerçekleşmesi hâlinde, Filistin devletinin yaşaması mümkün değildir. Üstelik Amerika''ya milyarlarca dolara mâl olacaktır.
Şaron''un İsrail''e ne kazandırdığı tartışılabilir. Zira eylemini onaylayan devlet yoktur. Meşru müdafaa diyerek yarım ağızla savunan Birleşik Amerika''ya ve Washington''ın dış politikasına, dolayısıyle Pax Americana''ya zarar verdiği kesindir.
Şaron''un akıl almaz, Yahudi zekâsı ile bağdaşmaz bir tutumu, İslâm ve Hıristiyan dinlerine saygısızlığıdır. Zaten savaşı, Mescid-i Aksâ''ya tecavüzle başlattı. Sonra Hazret-i İsa''nın doğduğu yere yapılan kiliseye sataştı, kuşatmaya hâlâ pervasızca devam ediyor. Hazret-i İsa, dinimizde, Efendimiz''den sonraki en büyük peygamberdir. Müslümanlar, Hazret-i Ömer''den beri doğduğu yere en titiz saygıyı gösterdiler.
Doğrusu ne Hıristiyanlar''dan, ne Müslümanlar''dan, ne Filistinliler''in bir parçasını oluşturdukları Arap âleminden, ciddi tepki gelmedi. Platonik protestolar dışına çıkılamadı.
Kırılma çizgisi (1)
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Mayıs, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Koalisyon hükûmetimizin uzun ömrü, alternatifinin münakaşalı olmasına dayanır. Kimse bunu inkâr ve tevil edemez, böyledir. Onun içindir ki, bu sütunda hükûmeti eleştirirken çok dikkatli davranmışızdır. Alternatifini göremeden yıkıcı tenkit yapmak millî menfaat bakımından sakıncalıdır. Türkiye tarihinin en kalabalık, komik derecede bakan sayısı içeren bugünki hükûmetinin hemen önünde çok büyük iki sorun var ki, çözümlenemediği noktada koalisyon dağılır. Bu husus kesindir.
Birinci sorun, idam ve mahallî dilleri öğrenmek hususundaki tereddütlerimiz dolayısıyle, Avrupa Birliği''nden üyelik müzakereleri için tarih alamamamız hâlidir. Her iki konuya da şahsen en küçük sempatim yoktur. Bana göre idam cezası, yalnız vatan ihaneti için değil, vicdanları isyana sürükleyen suçlar için de şarttır. Kıytırık lehçelerin üzerinde durulması ise saçmadır. Ne yapalım ki dünyanın gidişine uymaya mecburuz. Aksi takdirde bu diyardan vazgeçmemiz gerekir. Zaten 20 yıldır kendi irademizle infaz yapmıyoruz. Ağırlaştırılmış müebbed, daha şiddetli bir uygulamadır. Kimseyi idama göndereceğimiz falan da yoktur. Bu yıl erkendir, gelecek yıl yaparız fikri, çocukçadır ve ciddi politikaya yakışmaz. İdamı kaldırmayan tek Avrupa devleti biziz. Hepsinden önce kadınlara seçme-seçilme hakkı veren inkılâpçı Türkiye, bakınız ne tutucu duruma düştü.
Kıytırık lehçelere gelince, bırakınız öğrenmek isteyen öğrensin. Özel ve şahsî teşebbüs işidir. Devlet kontrol edecektir ve her çocuğumuza Türkçe öğretmekle mükelleftir.
Bu gibi şeyler millî güvenliğimizi tehdit etmez. Küçük şeylerdir. Eğer Avrupa standartları dışında (daha açık ifadeyle çağdaş uygarlık çizgisinin gerisinde) kalırsak, o zaman sınırlarımız münakaşa edilecektir. Amerika''ya çok bağımlı, desteksiz, yoksul hâle düşeriz. Ki bu sorumluluğu hiçbir hükûmet kaldıramaz. Milliyetçi Hareket Partisi''nin oyalamaları sebebiyle Brüksel''den olumsuz cevap gelirse, yerine Doğru Yol geçerek seçim hükûmeti oluşur. Koalisyonun ikinci kırılma noktasını yarın açıklıyacağım.
Kırılma çizgisi (2)
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Mayıs, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Koalisyon hükûmetimizin nasıl bozulacağının iki kesin şıkkından birini dün anlattım. İkincisini bugün sunuyorum.
Koalisyonun Avrupa Birliği''nin üyelik müzakerelerine başlama tarihi vermemesi ihtimalinden sonraki ikinci kırılma çizgisi, Millî Eğitim Bakanlığı''ndaki icraattır. Türk diline ve tarihine karşı bir eylem, tam bir kültür ihtilâli, Atatürk ve Anayasa eğitim sistemini temelinden ihlâldir.
Doğru Yol Partisi Balıkesir milletvekili eski bakanlardan Dr. Âgâh Oktay Güner, Millî Eğitimde Bostancıoğlu Yıkımı adıyle bir broşür yayınladı. Konunun birinci derecede uzmanı çok tecrübeli bir politikacı olan yazar, faciayı anlatıyor. Ümid ediyoruz, bütün milletvekillerimiz okumuşlardır. Bilhassa Hareket Partililer...
Niçin bilhassa onlar? Zira Türk milliyetçiliğinin temeli Türk dili, Türk tarihi ve Türk dünyası kültür birliğidir. Dilini ve tarihini savunamıyan kişi, milliyetçi değildir. Bu, uluslararası bir tariftir. Bu tariften kaytarmak, kıvırtmak, kurtulmak mümkün değildir. Türkeş''ten sonra Turan konusunu ihmal eden MHP, Türk dilini ve tarihini asla pas geçemez. Üzerlerine toz bile konduramaz.
Millî Eğitim Bakanı hakkında Meclis araştırması için yapılan oylamayı Sayın Başbakan bu karar laiklik karşıtlarının ittifakıdır bedbaht cümlesiyle değerlendirdi. Ecevit''e has heyecanla söylenmiş bir sözdür. Şimdi bu yazıyı kaleme alan ben laiklik karşıtı mıyım? Çok yoğun bir çalışma içinde bulunan başbakanımızın, Millî denen Eğitim bakanlığında geçenlerden habersiz bulunduğu açıktır. Atatürk eğitim felsefesi temelinden yıkılmak istenmektedir. Böylesine bir anlayışla çocuklarımızı Türk yetiştirmek kesinlikle mümkün değildir.
Araştırma Komisyonu oylamasında Milliyetçi Hareket Partili üyeler ve bir kısmı olsun Anavatan''lılar, 3 muhalefet partisi ile birlikte Bakan aleyhinde oy kullanacaklardır. Sayın Ecevit bu sonuca katlanabilirse hükûmet devam eder. İçine sindiremediği an, koalisyonun kırılma çizgisidir.
Sayın Başbakanımız''a geçmiş olsun diyor, sağlık ve âfiyetle uzun yıllar diliyor, biliyoruz çok meşguldur, ama Millî Eğitim''de neler yapıldığı ile mutlaka ilgilenmesini istiyoruz. Millî bir istektir. Sayın Bahçeli ve Sayın Yılmaz için de geçerlidir.
İnce uzun yol
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Mayıs, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yıl sonuna doğru Avrupa Birliği''nin Türkiye''ye üyelik müzakerelerine başlama tarihi verip vermiyeceği açıklanacak. Verilirse, kılıçtan keskince ince ve uzun yolun bir yerlerinde bulunduğumuz anlaşılacak. Üçüncü Selim''in, İkinci Mahmud''un, Reşid Paşa''nın, Büyük Atatürk''ün ruhları şâd olacak.
Aksi olursa... Türkiye''de küçük kıyamet kopacak. Hükûmet kesinlikle düşecek. Muhalefet ağır şekilde kınanacak. Hiç şüphe etmeyiniz, Türk''ün ateşle imtihanıdır. Çeyrek asır önce yaptığımız, 20. asır tarihimizin -Birinci Cihan Savaşı''na girmemizden sonraki- ikinci en büyük çaptaki millî hata, bu defa pas geçilmiyecektir.
Yenileşme veya İnkılâp tarihimiz, Atatürk dönemi hariç, hatalar ve yetersizliklerle dolup taşar. Resmî ve çarpık yazılmış tarih kitaplarımıza göre yanlış yapmamış millet olduğumuz iddia edilir. Başkumandan vekili Enver ve bahriye nâzırı Cemal Paşalar''ın iki ayrı resmî emri ile donanmamızın Rusya liman ve gemilerini bombalıyarak 1914 savaşına girmemizi, Amiral Souchon Paşa''nın Osmanlı devletinden habersiz bir Alman eylemi şeklinde yutturmaya çalışan yalan, hâlâ zihinleri bulandırıyor.
Çeyrek asır önce de, AET''ye girmek için İspanya ve Portekiz''den önce, Yunanistan''la beraber davet edildiğimizde 10 yıl müddet istememiz trajedisi, kim bilir hangi çevrelerden yayılan bir iddia ile örtülmek isteniyor. Atina bilindiği üzere davete balıklama atladı. Ve Ankara''nın çekincesini öğrenince, Termopiller''den bu yana (2500 yıldan beri) en büyük zafer neş''esini yaşadı.
Neymişmiş? Efendim AET, davetini kabûl etse imişiz, zaten bizi almıyacağı için Yunanistan''ı da almıyacak imiş! Bu sırrı (!) Avrupalı bir diplomat Ankara''daki bir politikacımıza ifşa buyurmuş imiş! Farz-ı muhal böyle olsa, sonuç gene son derecede aleyhimizedir: Yunanistan''ı da almasa idiler. Türkiye ne kadar rahatlardı.
Bu internet çağında millet artık uyanmıştır. Dünya nimetlerine aç, palavralara karnı toktur. AB''nin tarih vermemesini doğru okuyacak, doğru algılayacaktır. (Siz Avrupalı değilsiniz, Avrupa düzeyine ehil değilsiniz), hattâ (çağdaş uygarlık çizgisine ulaşmakta yeteneksiz bir devletsiniz) manasına geldiğini vakit geçirmeden kavrıyacaktır. Bu defa böyle bir ithamın altında kalacak hiçbir kişi ve kuruluş, milletin öfkesinden masûn değildir, 25 yıl önceki mazeretlere sığınamıyacaktır.
Demokrasimiz de tehlikeye girer
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Mayıs, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Doğru politika izliyebilseydik, İspanya, Portekiz, Avusturya, İsveç ve Finlandiya''dan önce, Yunanistan''la aynı zamanda (1981''de) Türkiye, Avrupa Birliği üyesi idi. Üyelik bugünki kadar zor ve karmaşık değildi.
Bu akıl almaz beceriksizlik ve yeteneksizliğimizin elbette olumsuz, çok kötü sonuçları olacaktı. Başka ne bekliyorduk? Binaenaleyh şimdi fazla ağlamamalı, şekva ve şikâyet etmemeli, başkalarını suçlamamalıyız. Hatalarımızı görmek, içimize sindirmek ve açıklamak gerekir. Her büyük millet gibi kendimizi eleştirebilmeliyiz. Öğünerek onur kazanılmaz.
Bu yıl sonunda Brüksel''de bir kazaya uğradığımız takdirde, Türkiye''de çok şey değişir. Avrupa''nın da zarara uğrayacağı muhakkaktır ama, böylesine azametli zararları bile karşılayacak ve kaldıracak kapasiteye sahiptir.
Bu takdirde karşılaşacağımız ekonomik ve politik kayıplar muazzamdır. Üstelik ve bilhassa, bunların yanında, demokrasimiz de kolu kanadı kırılarak gerileyecektir.
Zira, Avrupa''dan dışlanmış, yoksul, sürekli Avrupa''yı suçlayan, Washington''a büsbütün bağlı hâle düşmüş bir Türkiye''nin üzerine geleceklerdir. Meselâ Ermeni ve Kürt meselelerini, haysiyetimize dokunur derecelerde azdırabilir, bizi kızdırabilirler. Bambaşka meseleler de çıkartabilirler. Türk kızınca, hasımlarının yanına bırakmaz, ama kendisine de zarar verir. Tarihî gelişme böyledir.
Üzerimize gelindiği nisbette, zaten bir yasaklar manzumesi olan sistemimiz, daha katılaşacak, daha kasılacaktır. Hürriyetler kısıtlanacaktır. Herkesten şüphe edilecektir. Daha yoksullaşacak halkımızın yönetimle arası açılacaktır. Velhâsıl üçüncü dünya ülkelerinin tipik ve karakteristik bütün olguları kendini gösterecektir.
Dışarımızda böyle bir Türkiye isteyenler vardır. Türk''ün yaman ve amansız düşmanları ve rakipleri bugün de mevcuttur. Hele güçlü bir Türkiye''nin diğer Türk ülkeleriyle sağlam ilişkiler kurması, birçok devletin işine gelmemektedir.
Böylesine hasımlarımızın planlarını kolaylaştıracak tuzaklara düşmemek, Ankara''nın asgarî sağduyusuna, soğukkanlılığına ve hızlı davranabilmek kabiliyetine bağlıdır.
Genel Sekreter Kıbrıs''ta
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Mayıs, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan bugün Denktaş ve Klerides''le ayrı ayrı görüşecek. Kıbrıs''a 23 yıldır ayak basan, fakat ilk defa Türk tarafını ziyaret eden BM genel sekreteridir. 1979''da Kurt Waldheim da Kıbrıs''a gelmiş, fakat Denktaş''la görüşmemişti.
Ziyaretin amacı, anlaşmaya varmaları için iki tarafı da ikna etmek, daha açık ifadeyle baskı yapmaktır. Kıbrıs meselesi Türk tarafı için bir zamanlardaki rahatlık ve serbestliğini kaybetmiştir. Yunanistan AB üyesi ve zengin, Türkiye AB dışında ve yoksuldur. Kıbrıs''ın Rum tarafı mafya, kara para, yeraltı ekonomisi, terör, Arap devletlerinin desteği ile zenginleşmiştir. Türk tarafı, üniversitelerine ve kumarhanelerine rağmen hâlâ fakirdir. Ambargo ve Türkiyeli iş adamlarının yatırım yapmaktaki ihmalleri, Türk tarafının gelişmesini engelledi.
Avrupa Birliği''nin Kıbrıs Rum tarafına, Türk tarafı katılmasa bile bu yıl sonunda (13 Aralık) Kopenhag toplantısında tam üyelik vereceğini açıklaması, Rumlar''ın şımarıklığını son haddine getirdi. İngiltere, Türkler''den aldığı Kıbrıs''ın tamamını Rumlar''a vermeye kararlı gibidir. Londra ve Zürih andlaşmalarındaki imzalarını çoktan unutmuştur. Birleşik Amerika ise, Rum lobisinin bitip tükenmek bilmez yakınmalarının etkisindedir. Başkan Clinton, Filistin ve Kıbrıs sorunlarını çözümliyerek müddetini tamamlamak için çalıştı, ikisini de gerçekleştiremedi.
Bu akşam Kofi Annan''ın her iki liderle görüştükten sonra söyliyecekleri, iki taraf için de, Ankara ve Atina için de, önem ve ağırlık taşıyor.
Türkiye için hayatî olan, Kıbrıs''ta anlaşma ümidi ortadan kalktığı takdirde, Avrupa Birliği ile ilişkilerimizin bozulacağı hususudur. Dün Atina''da yapılan Yunan kabine toplantısında, Türkiye''yi AB konusunda yokuşa sürmek için, Kıbrıs Rumları''na ağırdan almaları direktifi verilmiştir, hiç şüphe etmeyiniz.
Kıbrıs ve dış politika
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Mayıs, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan''ın Kıbrıs ziyareti, dış politikamızda haftanın birinci gündem maddesini oluşturdu. Avrupa Birliği tarafından akıl dışı güvenceler verilmiş Klerides''ten ne taviz beklenir? Kıbrıs konusunda çeyrek yüzyılı durgunluk siyasetinin ve geçen zamanın lehimize çalıştığını sanarak geçiren Ankara''dan taviz beklendiği açıktır.
Genel Sekreter, diplomatik yeteneğini mükemmel kullanmakla beraber, iki tarafa da verdiği mesaj açıktı: Haziran sonuna kadar mutlaka temel sorunlar üzerinde anlaşın. Kıbrıs''taki temsilcisi Alvaro de Soto''nun müzakerelere yardımcı olacağını, kendisinin de New York''tan izleyeceğini söyledi. BM''nin, ABD''nin ve AB''nin ortak kararlarını dile getirdi. Ankara ve Atina''nın dikkatleri, Kıbrıs''a odaklanmıştır.
Afganistan''da oluşturulan Birleşmiş Milletler gücüne (ISAF), önemli bir birlikle katılıyoruz. Kâbil ve yöresinde güvenlik sağlıyacak ISAF''ın komutanlığını bir Türk tümgenerali yapacak.
Çeşme''de Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Romanya ve Bulgaristan cumhurbaşkanları ile buluştu. NATO''ya girmeye hazırlanan iki Balkan devleti ile Türkiye arasında faydalı bir güvenlik anlaşması yapıldı.
Reykjavik''te NATO dışişleri bakanları toplandı. Rusya da temsil edildi ve NATO''ya yaklaştı. Bu arada İsmail Cem, Azerbaycan ve Ermenistan dışişleri bakanları ile İzlanda''nın başkentinde mühim temaslarda bulundu.
Dış politika ile fazla ilgisi yok ama, IMF''nin Finlandiyalı Türk Masası şefinin ülkemizdeki temaslarını pas geçmemeliyiz. Selefi Cottarelli, çok büyük bir ekonomik krizi öngörememişti. Doları çivilemek gibi bir olmazı savundu. Sonunda Türkiye''yi batırdı. Aynı gafletin tekrarlanmıyacağı üzerinde Kemal Derviş''e güveniyoruz. IMF''den yakamızı kurtarmadıkça kalkınmış bir ülke sayılmıyacağımızı artık biliyoruz.
Nasıl Samsun''a çıktı?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Mayıs, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dün, 20. yüzyıl tarihimize güneş gibi doğan Büyük Atatürk''ün Samsun''a çıkışının 83. yıldönümünü kutladık. Mondros Mütarekesi denen uğursuz anlaşmanın imzasından sonra Mustafa Kemal Paşa''nın imparatorluktaki son görevi, Mareşal Liman Von Sanders Paşa''nın yerine atandığı Yıldırım Orduları Grubu (Filistin cephesini tutan 4,
7 ve 8. ordular) komutanlığı idi, 7. Ordu komutanlığından bu makama gelmişti.
Mütareke üzerine İstanbul''a çağırılan 38 yaşındaki M. Kemal Paşa, velîahd iken fahrî yaverliğinde bulunup güvenini kazandığı hâkan-halîfe altıncı Sultan Mehmed Vahîdeddin''e, ülkeyi terkeden Tal''at Paşa''nın yerine, Ahmed İzzet Paşa''yı sadrâzam (imparatorluk başbakanı), kendisini harbiye nâzırı (savunma bakanı) yapmasını öğütledi (Osmanlı düzeninde harbiye nâzırı ordunun gerçek başkomutanı ve genelkurmay başkanı onun kurmay başkanıdır.) Cihan Savaşı''nı kaybedip ordularını terhis ve silâhlarını teslim eden devlette böylesine bir belâya tâlib olmak, Atatürk mizacındaki dâhîlerin karakteristiğidir.
Padişah, olağan dışı zekâ eseri gösterip M. Kemal Paşa''yı sadrâzam yapabilir, Atatürk kabûl ederdi. Ama bu dirayeti gösteremedi. M. Kemal Paşa, padişah gibi İttihadçı muhalifi idi, binaenaleyh bu atama mümkündü. Üstelik İzzet Paşa, tavsiyesiyle sadrâzamlığa geçtiği genç paşayı harbiye nâzırlığına getirmedi. Kendisi mareşal iken yüzbaşı olduğu için küçümsedi. Fakat asıl, M. Kemal''in radikal davranışları ile kendisine tahakküm edebileceğinden ürktü. İkinci bir Enver ortaya çıkarmaktan çekinmesi de muhtemeldir.
Sonunda M. Kemal Paşa''yı 9. Ordu-yı Hümâyûn (imparatorluk ordusu) müfettişliğine atadılar. 1656''da nâibe-i saltanat Hadice Tarhan Vâlide Sultân''ın sadrâzam yaptığı Köprülü Mehmed Paşa''ya verdikleriyle eşdeğer yetkiler, M. Kemal Paşa''ya verildi. Anadolu''nun büyük kısmında yalnız askerî değil, bütün mülkî görevlilere emir verebilecekti.
Mustafa Kemal Paşa''nın Samsun''a çıkmak için İstanbul''dan hareket etmek üzere bulunduğu 15 Mayıs, İngilizler''in Yunanlılar''ı İzmir''e çıkardıkları gündür. Mondros''a aykırı bu sürpriz ve alçakça çıkartma, Atatürk''e, 20. yüzyıl tarihimizin en büyük ve en sorumlu misyonunu yükledi.
Demirel''in dedikleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Mayıs, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
9. Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel, evvelki gün Ankara Hilton''da bir konuşma yaptı. Türkiye''nin geri kalmışlığının birinci sebebi olarak siyasî istikrarsızlığı gösterdi. Şunları şöyledi (özet):
Cumhuriyet''ten bu yana 78 yıl geçti. Bu müddet içinde 12 defa sıkıyönetime başvuruldu. 25 yıl sıkıyönetim ve 15 yıl olağanüstü hâl ile geçti ki toplam 40 yıl eder, Cumhuriyet devrimizin yarısından fazlasıdır. Demirel devam ediyor:
İki defa tam, bir defa yarım, 3 askerî müdahale yapıldı (nezaketen darbe demiyor.) 4 Anayasa değiştirdik. Devlete karşı 29 isyan vuku buldu. Anarşi ve terör sebebiyle 70''li yıllarda 6.000, 80 ve 90''lı yıllarda 30.000 vatandaşımız öldü. 14 genel seçim yaptık. 78 yılda 57 hükûmet kurduk ki, hükûmetlerin ömür ortalaması 1.5 yılı geçmez.
İstikrarsızlığın yalnız bazı sebeplerini belirtiyor: Yasaların uygulanmaması, suç işleyenin yanına kâr kalması, cezaların ibret-i müessire olmaktan çıkması, uzun süren davalar, sürekli aflar, kolluk kuvvetlerinin hem teknik donanım hem istihbarat bakımından eksiklikleri, hapishanelerin terörist ve suçlu yetiştiren dershanelere dönüşmesi, üniter ve laik Devletin zorlanması...
En büyük ve en akılcı, en verimli olan yatırımın eğitim ve sağlığa, daha açık ifadeyle insana yapılmasını öğütlüyor. Mecburi eğitimin 11 yıla çıkartılması gerektiğini vurguluyor.
Türkiye''nin hiç değilse zaman zaman yanlış yönetildiğini ve zaten sistemin kusurlu bulunduğunu ima ediyor.
Türkiye''nin, muhtemelen dünyanın en tecrübeli Devlet adamı, daha epey önemli şeyler söylüyor ama, bendenizin sütunum tükendi.
Başbakan krizi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Mayıs, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın Başbakan''ın rahatsızlığının en büyük tehlikesi, Avrupa Birliği ölçütleri için faaliyetlerin duraklama dönemine girmesidir. Vakit çok daralmıştır. Konu ile görevli sayın Mesut Yılmaz da, ümit ediyoruz, parti içi sorunlarına öncelik verip bir ihmal sürecine girmez. İşin ihmale gelir tarafı yoktur. Yıl sonunda Kopenhag toplantısında Türkiye, çağdaş Avrupa''ya uyumsuzlukla suçlanırsa, iç politikamızda daha büyük karmaşa oluşur. Hastalanmak, insan denen mahlûkun en tabii durumu ve hakkıdır. Bir başbakanı hastalığı dolayısıyle eleştirmekten nefret ediyorum. Ancak millî çıkarlar, her şeyin üzerindedir. Başbakanın ve eşinin nefes alışlarına kadar ilgi odağı haline gelmeleri kötüdür. İradenin daha çok sayın Rahşan Ecevit''te bulunduğu iddiaları ise olumsuzluğun son haddidir. Kesinlikle kabul edilemez. Başbakanın istifası halinde yeni hükûmet kurulur. Haftalar alacak safhaları vardır. Başbakanın bir bakana vekalet vermesi halinde (ki bu sayın Bahçeli''den başkası olamaz) ise sadece zaman kazanılır. Sonunda başbakan görevine dönebilecek midir? Hiç sanmıyoruz Kaldı ki hükûmetin koalisyon olması hasebiyle bir başbakan vekilinin atanması bile zordur. Koalisyon ortakları sayın Bahçeli ile sayın Yılmaz''ın soğuk kanlı davranmaları takdire değer. Zira küçük bir ters davranış dengeyi bozar. Bu arada sayın Kemal Derviş de bir şeyler söylemek istiyor. Milletvekili değildir. Bu bakımdan başbakan vekilliği bahis konusu olmaz. Başka bir şeyler anlatmak istiyor. Şüphesiz demokrasi içinde çare tükenmez. Bu siyasi krizi de atlatacağız. Basiretle ele alınırsa kriz aşılır. Fırsat sayıp ihtiras gösterenler kaybeder.
Her hâl-ü kârda Ecevit devri sona ermek üzeredir. Hesaplar buna göre yapılmalı ve doğru yapılmalıdır. Zaten kırılgan olan demokrasimizi incitecek her türlü tutumun karşısında olmalıyız.
Zirvenin sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Mayıs, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Evvelsi gün öğleden sonra yapılan 2 saatlik liderler zirvesinde havanda su döğüldü. Koalisyonun atılım, belki hareket yeteneğini yitirdiği açığa çıktı.
Hastahanede yapılan bir zirve toplantısı... Henüz âfiyetine kavuşmaktan uzak bulunduğu küçük adımlarla zor yürümesinden anlaşılan bir başbakan... 3 başbakan yardımcısı... İlk saat içinde 3 lidere dert anlatmaya çalışan dışişleri bakanı...
Bu tablo, hasta bir iktidarı sergiliyor. Türkiye''nin güncel, âcil, hayatî beklentilerini karşılamıyor. Türkiye''nin geleceğini bile karartabileceği görüntüsünü veriyor.
Türkiye''nin geleceği, bir hafta sonraki zirveye ertelendi. Vekâlete lüzum bulunmadığı, erken seçim olmıyacağı, ekonomik tedbirlerin yürüyeceği gibi sıradan lâflar, kimseyi tatmin etmedi. Avrupa yolumuzu kesen çok basit birkaç husus üzerinde millî vehimlerin kalkacağı hakkında irade beyanı bekleniyordu, gerçekleşmedi.
Kahredici Rus pençesinden henüz kurtulan Bulgaristan ve Estonya, Romanya ve Slovakya, geniş adımlarla ve sarsılmaz kararlılıkla Avrupa standartlarını elde ederlerken, bizdeki bu atalet, bu durgunluk, bu tereddüt, bu vakit öldürme mani''si ne mene şeydir?
Sevilla toplantısını kaçırdık. 13 Aralıkta Kopenhag fırsatını da kaçırmak için elimizden geleni elhak ardımıza koymuyoruz. Siyaset kurumu, atılım yapamıyor. Birtakım kişiler, incir çekirdeği doldurmaz gevezeliklerle kapasite yetmezliklerini sergiliyor, dinleyici bile bulabiliyorlar. Bir de bu ihtirasları akıllarının iki karış üzerindekilerle uğraşıyoruz.
On yıl sonrasından vazgeçtik, gelecek yılı görebilen Devlet adamlarına razıyız. Temel sorunlar sürekli ertelenerek değil reform, hiçbir iş yapılamaz. Reform yapamayan ülkeler, köhnelikten çatırdarlar. Çatırtıyı duyabiliyor musunuz?..
Kritik bir haziran
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Mayıs, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği için millî irade oluşmak üzeredir. Bütün bu münakaşalar, hakaretlere varan çekişmeler, hepsi, millî konsensusa erişmek içindi. Her inkılâbın karşıtları, muarızları muhalifleri bulunması da tabiidir, demokratiktir. Bir hareket yüzde yüze yaklaşan oy alırsa, şüphe konusudur, mutlaka arkasında dikta baskısı mevcuttur.
Cumhurbaşkanı, 9. Cumhurbaşkanı, 3 yüksek mahkeme (Anayasa, Yargıtay, Danıştay) Başkanları, Başbakan ve Hükûmet, Millî Güvenlik Kurulu, Muhalefet Lideri ve diğer muhalefet genel başkanları, üniversitelerimiz, basınımız, iş âlemi, çalışan kesimler, hepsinin üzerinde Yüce Meclis, bu ve gelecek hafta, AB için çelikten irade oluşturacaklardır.
Kopenhag siyasî kriterlerini haziran ayı içinde bütünüyle kabûl etmek durumundayız. Özel şart falan yoktur. Her ülkenin özel şartları var. Ama bütün bir Avrupa, özel şartlar üzerinde birleşmiştir. AB''ye girmek istemeyen devletler de öyle. İsviçre, Norveç, İzlanda, Kopenhag siyasi kriterlerini, bu ölçütler daha ilân edilmeden uyguluyorlardı.
Biz dışarıda kalamayız. Kriterlerden bazıları hoşumuza gitmeyebilir. Ama bahis konusu olan bizim şahsî duygu ve düşüncelerimizin devamı değildir. Çocuklarımızın geleceğidir. Avrupa''dan dışlanmış, Amerika''nın gölgesinde yaşamaya mahkûm, 2000 doların yoksulluk ve mahrumiyetleri içinde çırpınan, Avrupa''dan münasebetsiz teklifler yoğunlaştıkça büsbütün kabuğuna kapanan, petrolsüz ve çok nüfuslu üçüncü dünya devletleri arasına düşen, onulmaz dertleri içinde Türk dünyası ile ilişkilerini geliştiremiyen bir Türkiye bırakırsak, çok değil, birkaç yıl sonra çocuklarımızın elleri, bizim yakalarımızdadır.
Devletimize ve milletimize güveniriz. Demokrasiden korkmuyoruz. Verdiğimiz demokratik hakları ve tavizleri kötü kullanmaya kalkışanlar olursa, haklarından gelmeye muktediriz. Birkaç yıl içinde yepyeni, çağdaş, cazibe merkezi bir Türkiye oluşturmak bizim elimizdedir. Bu potansiyelimiz mevcuttur. Harekete geçirebilmek yeteneğimizi kanıtlayalım.
Dünyadan çeşitleme
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Mayıs, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başkan Bush, tıpkı Berlin''de olduğu gibi, Paris''te de binlerce kişinin protestosu ile karşılandı. Halbuki Moskova''da tam bir saygı gördü. Dünya ne kadar değişiyor değil mi? Başkan Putin, resmî görüşmede yanında oturan Bush''un çiklet çiğnemek gibi inanılmaz hareketini bile pas geçti. Neyse taraflar; toplamları Arz üzerindeki bütün canlıları 7 defa yok edecek güçte bulunduğu söylenen köhnelikten paslanmış nükleer silâhlarının bir kısmını imhaya karar verebildiler.
Kafkasya''da ve Türkistan''da üs edinmesi için Birleşik Amerika''ya göz yuman Rusya, NATO üyeliğine taliptir. Ve de bizden önce AB üyesi olabilir. Değişim böyle yapılır. Vay miskinlerin hâline!.. Kim derdi ki bendeniz, Ruslar''ın tutumuna imreneceğim. İmrendirenler utansınlar.
Devlet Bahçeli, Turan ile ilgilenmeyip Türkeş''i izlememekle suçlanmıştı. Ancak Türkmenistan''a ve Azerbaycan''a gitti. Hoş ve başarılı gidişler oldu. Türkeş''in halefi gibi karşılandı. Şimdi Doğu Türkistan yolundadır. Kâşgar''da, 921 yılında Hanefî-Mâtürîdî İslâm''ı, Türk Devleti''nin tek resmî dini ilân eden ve biz Türkler''i dîn-i mübîne sokan büyük hâkanımız Karahanlı Satık Buğra Han''ın huzuruna çıkacaktır. Dünyayı dolandıkça, Dr. Bahçeli''nin zihnine güşâyiş gelecektir.
Bizim aralarına düşmek tehlikesiyle yüz yüze bulunduğumuz 3. Dünya''dan da bir örneği vurgulamak istiyorum: Tunus cumhurbaşkanı dostumuz Zeynülabidîn bin Alî, anayasalarının tam 78 (yetmiş sekiz) maddesini değiştirip 2014 (iki bin on dört) yılına kadar makamında kalmak üzere halk oylamasına gidiyor. Zaten 13 yıldan beri iktidardadır, 13 artı 12 eder 25 yıl... Oruç Reis''lerin, Barbaros''ların, Kılıç-Ali Paşa''ların altın kanlarını dökmeleri sayesinde Katolik Latin Kuzey Afrika olmaktan ve İspanyolca konuşmaktan kurtardığımız sevgili Tunus...
Avrupa''nın neresindeyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Mayıs, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın Genelkurmay İkinci Başkanı, mühim bir konuşma yaptı. Her cümlesi doğrudur. AB ile ilişkilerimizi zedeleyecek bir ifade kullanmadı. Avrupa''yı dostça uyardı.
Sayın Dr. Bahçeli, Pekin''de bir beyanat verdi. Gündemin başına oturdu. Para harcamakta çok dikkatli olan TÜSİAD bile tam sayfa gazete ilânlarına mecbur kaldı.
Dr. Bahçeli, Feth-i Mübîn''in yıldönümünde konuştu. Atatürk''ün ve tarihçilerin Türkler''in tarih boyunca bütün zamanlarda ve bütün mekânlarda yetiştirdiği en büyük şahsiyet kabûl ettikleri Fâtih Sultan Mehmed''in cihan politikasının hedeflerini pas geçen bir konuşma idi.
Avrupa Birliği konusunu arkadaşım Alparslan Türkeş''le ikili olarak yıllar boyu konuştum. Türk menfaatlerinin, AB içinde daha iyi savunulacağı, dışarıda kalırsak savunmakta güçlük çekeceğimiz üzerinde tam bir mutabakata varmıştık.
Yıl sonunda Kopenhag zirvesinde, Avrupa normlarına uymakta yeteneksiz tek devlet ilân edilirsek, MHP, oylarından bir milyonunu DYP''ye kaptırır. Doğru Yol''da, Türk milliyetçi hareketinin Dr. Âgâh Oktay Güner ve Ayvaz Gökdemir gibi iki önemli ismi bulunuyor.
Millî Güvenlik Kurulu toplanıyor. Haftaya Çankaya''da 6 genel başkan bir araya gelecek. Millî konsensus oluşacaktır. AB, Devlet politikamızdır.
Kopenhag siyasî kriterleri Türkiye için yapılmadı. Arnavutluk ve Rusya dahil bütün Avrupa devletlerinin kabûl ettiği prensipler ve uygulamalardır. Kusurlu, hattâ sakat tarafları bulunabilir. Fakat bugün için fiilî durum budur. Hiçbir faktör ve endişe, Türk Devleti''nin yüce menfaatlerinin ve yarın ülkeyi yönetecek çocuklarımızın geleceğinin üzerinde değildir. Bazı riskler dahi düşünülebilir. Ama risk almadan gerçekleşen hiçbir terakkiyi tarih yazmıyor.
Virajı alabilecek miyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Mayıs, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yazımızı, dün öğleden sonraki Millî Güvenlik Kurulu toplantısı sona ermeden kaleme alıyoruz. Önemli konu şüphesiz Avrupa Birliği''dir.
Ümid ediyoruz, bütün Türkiye tarihinin, 1071''den günümüze, en hayati dönemeç noktalarından birinde bulunduğumuzu, artık bütün ilgililer biliyor. Tarihimizin bu en sert virajlarından birini alamayıp tarihi yapan başlıca milletlerden biri olan Türk''ü tökezletirsek, milletimiz mahcup ve mahrum duruma düşürülecektir. Devletin zirvelerinden biz yazarlara kadar ilgili herkes, sorumluluk taşıyor. Sorumluluk derecelerimiz, biyografilerimize mutlaka büyük punto ile yazılacaktır. Allah utandırmasın!
Millî Güvenlik Kurulu ve takiben gelecek hafta sonunda Çankaya toplantıları neticesinde Avrupa Birliği''nin Devlet Politikası hâline oluşacağını umuyoruz.
Devlet politikalarının da muhalifleri bulunmasını tabii karşılıyoruz. Hiç bir fikirden çekinmiyoruz, korkmuyoruz. Ancak bir kısım Avrupa muhaliflerinin, geçmişte AB karşıtlığı yapmaya alışarak zamanla değişemediklerini, daha açık ifadeyle siyasete ehil olmadıklarını biliyoruz.
Dünki MGK toplantısına Başbakan''ın ve Çin''de bulunan başbakan 1. yardımcısı Dr. Bahçeli''nin katılmamaları talihsizliktir. Sayın Ecevit''in artık görevini yürütemiyeceği, ihtimal Çankaya zirvesine de katılamıyacağı âşikârdır.
Çok değil, bir iki yıl sonra, geriye bugünlere baktığımız zaman, Türkiye gibi çok gelenekli muazzam bir devletin, Kürtçe ve idam kabîlinden, millet hayatında teferrüattan öteye geçmeyen konulara takılıp havanda su döğerek vakit öldürmesini hayretle karşılayacağımıza kesinlikle eminim. Kaldı ki, zaten idam yapmıyoruz ve hiç bir mevzuun öğretilmesini, hiç bir yayını önlemek mümkün değildir.
Batı''ya, daha açık ifadeyle Avrupa''ya dönük reform hareketinin bu uğurda şehid olan öncüsü Üçüncü Sultan Selim''in (Nizâm-ı Cedîd''in Devlet rejimi ilânı: 24 Şubat 1793), reformcularımızın en büyüğü Atatürk''ün ruhlarını incitmiyelim. 210 yıllık yolumuzdan saparak tarihimizin en sert irtica hareketini oluşturmıyalım. Türk''ü sevmiyenleri sevindirmiyelim.
MGK''nın tarihî kararı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Haziran, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Şu tarihî gerçeği bu sütunlarda birkaç defa vurguladık: Büyük inkılâp ve değişimlerde Türk Silâhlı Kuvvetleri daima baş çekmiştir. Her çağın yeniliğini ve icaplarını önce ordumuz benimsemiştir. İmparatorluk döneminde de, Cumhuriyet döneminde de böyle oldu. Modern harb okulu ile kurmay akademisi, Avrupa devletlerinden sadece birkaç yıl sonra bizde de açıldı.
Binaenaleyh Genelkurmay''ın Avrupa Birliği''ne karşıtlığı akıldan bile geçirilemez. Buna rağmen bazı kişiler asker istemez diyerek reformcuları etkilemek istediler.
30 Mayıs Millî Güvenlik Kurulu toplantısı, 1959''dan beri girmeye çabaladığımız AB''nin, Devlet Politikamız olduğunu gösterdi. Halkımız geniş nefes aldı. Son pürüzlerin bu hafta sonunda Çankaya''da yapılacak genel başkanlar zirvesinde çözümleneceğine şüphe etmiyoruz.
Gerek Millî Güvenlik Kurulu''nda aldığı tavır, gerek Çankaya''da parti genel başkanlarını toplamak teşebbüsü, Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer''e önemli puan kazandırdı. Zaten Anayasa Mahkemesi Başkanı iken de ilerici fikirleriyle tanınmıştı.
İdam, kıytırık lehçelerde yayın ve öğrenim, olağanüstü hâle son verilmesi... Bunlar aslında bir günde halli gereken konulardı. Devlet mekanizmamız köhnelikten döküldüğü için, eski Avrupa eyaletlerimizin gerilerinde kaldık, işi uzattıkça uzattık. AB ile ilgili olmayan idam cezasının kalkması için imza koymayan tek Avrupa devleti derekesine kendi kendimizi düşürdük.
Kıbrıs''ta da dikkatli ve çabuk olmamız lâzım. AB yolumuzu Kıbrıs üzerinden kesmek isteyen dış mihraklar vardır. Kıbrıs, Kopenhag kriterlerinden daha kritik bir konudur.
Bu hafta içinde başbakanlık meselesinde de yumuşak geçiş yapabilirsek, bir dereceye kadar rahat nefes almamız mümkün olacak.
Kraliçenin 50. yılı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Haziran, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Geçen salı, Kraliçe İkinci Elizabeth''in tahta geçmesinin altın jübilesi (50. yılı) kutlandı. İngiltere''de yer yerinden oynadı. Medyamız bu konu ile ilgilenmedi. Herhalde hafif kadınlarla playboy bozuntularının ilişkilerini sergilemekten yer ve zaman kalmadı.
50 yıl tahtta kalan çok az hükümdar vardır. 1074-1922 arası Selçuklu ve Osmanlı Türkiyesi''nde müddet bakımından birinci olan Kaanûnî Sultan Süleyman, ancak 46 yıl saltanat sürebilmiştir (1520-1566).
Fransa''da Kral 14. Louis 72 (1643-1715), torununun oğlu 15. Louis 59 (1715-1774), İngiltere''de Kral 3. George 60 (1760-1820), yeğeni Kraliçe Victoria 64 (1837-1901), Avusturya-Macaristan''da İmparator Franz Joseph 68 (1948-1916), Çin''de İmparator Hsüan-yeh 62 (1661-1722), torunu Lung Li 60 (1735-1796), Japonya''da İmparator Hiro Hito 63 (1926-1989) yıl saltanat sürdü. Bütün tarihte 14. Louis, 72 yılla rekor kırar. İkinci Elizabeth 22 yıl daha, 98 yaşına kadar yaşarsa, 14. Louis''yi geçecektir. Bir kaç ay önce annesi 101 yaşında öldüğü için, böyle bir ihtimal var.
Hâlen İngiltere Kraliçesi, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Jamaika ve daha hayli devletin de hükümdarıdır. Monarşi olan bu devletlerde İngiltere hükümdarı, genel vali denen devlet başkanı vekillerince temsil edilir. Bundan başka Commonwealth denen Britanya Devletler Topluluğu üyesi tam 50 devletin fahrî başkanıdır (Head of Comomnwealth), 50 devlet, dünyadaki bağımsız devlet sayısının dörtte biridir.
Zira her iki dünya savaşından galip çıkan İngiltere, cihan imparatorluğunu kendi iradesiyle, mümkün olabildiği nisbette menfaatleri istikametinde tasfiye etti. Biz Türkler, 1877, 1912, 1918 savaşlarına girdik, yenildik ve imparatorluğumuzu kendimiz değil, hasımlarımız tasfiye etti. Akılsız yöneticilerin ellerine düşen devletlerde milletler, felâketten felâkete sürüklenirler.
Zirveden ne çıktı?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Haziran, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Zirveden Türkiye için iki olumsuzluk çıktı: Başbakanın gelememesi, artık yeni bir başbakan, dolayısıyle yeni bir hükûmet zorunluluğunu kesinleştirdi.
İkinci olumsuzluk, daha ağırlıklıdır: AB takviminin gerisinde kaldığımız anlaşıldı. Bu hususun tarih ilmi bakımından değerlendirilmesi çok vahîmdir: Türk Devleti''nin reforma ehil olmadığı manası çıkar. Zira zaten 200 yıldır çağdaş uygarlık düzeyi takviminin gerisinde kaldığımız, bir daha tescil edildi. Hem yüce Türk milleti, hem Avrupa, hem bütün Dünya nezdinde...
Hâsılı Çankaya zirvesi, Türk''ü sevmeyenleri sevindirdi. Ama Cumhurbaşkanı''nın böyle bir zirve düzenlemesi doğru, hattâ zaruri bir görevi idi, geç bile kalınmıştı.
Çeyrek asır önce, 20. asır Cumhuriyet tarihinin en büyük hatasını, bütün kurum ve kuruluşlarımızın ittifakı ile irtikâb etmiştik. 21. yüzyılın hatasının da gene Ecevit dönemine isabeti, talihsiz bir rastlantıdır.
Ama bugün millî şuur bilinçlenmiştir. Türk Devleti''ni Avrupa dışında düşünmenin, önümüzdeki 10 yılda dolar bazında iki binler, sonraki 10 yılda üç binler kişi başına gelir demek olduğunu halkımız biliyor. Ve bu yoksulluğa kesinlikle rıza göstermiyecektir.
Üstüne üstlük, Avrupa dışına atılmış bir Türkiye''nin sınırlarının ve bütünlüğünün devamlı münakaşa edileceğini, Birleşik Amerika''nın uysal ve çaresiz partneri durumuna düşeceğimizi, aklı başında bulunanlar biliyor, milletimiz de öğrenmeye başlamıştır. Ve sürekli savunma hâlindeki bir devlet, hiçbir atılım ve açılım yapamıyacaktır.
Elbette demokrasi içinde çare tükenmez. Ve demokrasi dışında hiçbir çare yoktur. Türk''ün içine tıkılmak istendiği çemberin kırılması için, birden fazla demokratik yol mevcuttur. Çocuklarımıza yoksul ve önemsiz bir memleket bırakmamak için elimizden geleni yapacağız. Dünki Avrupa eyaletlerimizin bize tafra atıp hakkımızda oylamalar yapmalarına tahammül edemeyiz, maşerî gururumuz engeldir.
Türk milliyetçiliği (1)
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Haziran, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın Dr. Devlet Bahçeli''nin zirve sonrası konuşması üzerine, Milliyetçi Hareket Partisi''nin davranışı, bu parti mensupları dışında, şöyle algılandı: MHP, seçim yatırımı yapıyor, oylarını arttırmak istiyor. Oyunu arttırmak isteği, demokrasilerde her partinin tabii hakkıdır. Hattâ bunu yapamayan parti, gerilemeye mahkûmdur. Yeter ki kullandığı metodlar, milletin yüksek menfaatleri aleyhine olmasın, yalan söylemesin, popülizme kapılmasın, devlet aleyhine davranmasın... Binaenaleyh her partinin zaten yaptığı ile itham, zayıf bir suçlamadır. O halde daha kuvvetli sebep veya sebepler nedir?
Bu sorunun cevabını vermek için, Türk milliyetçisi denen karakteri tanımak, bilmek, doğru ve derinden bilmek gerekir. Sol kültürle yetişmiş egemen kesim, böyle bir bilgiye ulaşmaya hevesli değildir. Birinci vasfı Türk milliyetçiliği ve gelmiş geçmiş en büyük Türk milliyetçisi olan Atatürk''ü bile, bu karakteristiğini pas geçerek algılamışlardır.
Diğer bir kesim, MHP''nin milliyetçilik iddiasına açıkça sinirlenmektedir. Bambaşka bir kesim, milliyetçiliğin dinimize aykırı bulunduğu fikrindedir. Bu kesimde, Araplar''ın ve İranlılar''ın dehşetli milliyetçi politikalarını beğenenler de, beğenmiyenler de vardır.
Başka bir kesim, tamamen Batı ile haşır neşir olmuştur. Milliyetçiliğin Batı''yı aleyhimize çevireceğine inanmışlardır. Bunlar Türkiye''yi ve Türk''ü sathî tanıyan zümredir. Genellikle bütün kesimlerde, Türk milliyetçiliğini ırkçılıkla karıştıranlar çoktur. Halbuki ırk milliyetçiliği, ilmen yanlış ve gülünçtür, çoktan tarihe karışmıştır.
MHP, Alparslan Türkeş''le var oldu. Türkeş''i milliyetçi kılan ortam da incelenmemiştir. MHP, Türk milliyetçiliği üzerinde tekel iddiasında bulunmamıştır. Zaten gerçeklere aykırı bir iddiadan öteye geçemezdi. En Sol ve en Sağ partilerde bile, şu veya bu nisbette, milliyetçiler vardır. Yarın devam ediyorum.
Türk milliyetçiliği (2)
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Haziran, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türk milliyetçilerinin, hem içimizde, hem dışarımızda, amansız, hattâ azılı ve marîz düşmanları vardır. Her dönemde mevcuttu. Bunların bir kısmı, Türk milliyetçisine karşı duydukları kini ve öfkeyi, çok iyi saklamışlar, fırsat buldukça ve fırsat kaçırmaksızın derinden ve sinsice milliyetçileri vurmuşlardır. Milliyetçilerin bu gerçeği iyi bilmeleri gerekir.
MHP''nin idam, çeşitli lehçelerde yayın ve öğretim gibi hususlarda direnmesi, kendisine bir mikdar oy sağlar. Ama çok daha fazla oy götürür. Zira yukarıda anılan fikirleri paylaşanların en büyük bölümü bile, MHP''yi Avrupa kapılarını yüzümüze kapatan parti olarak algılayacaklar, oy vermiyeceklerdir. Mütevazı köylümüz bile artık Avrupa Birliği''ni istiyor. Politikacılarımızın dinamiğinin, bizi çağdaş düzeye ulaştırmadığı kanaatine varmıştır. Şehit anneleri bile, azılı Türk düşmanlarının, affı çıkarılamayan ağırlaştırılmış hücre hapsi ile, idamdan çok etkili bir cezaya maruz kalacakları ve millet menfaatinin bu yolla sağlanacağı gerçeğini kavrıyacaklardır. Azîz şehitlerimizin ruhları incinmiyecektir.
Dr. Bahçeli, Türkiye''yi seçime götüren başbakan olarak partisini büyütebilirdi. Bu şans bugün için geniş ölçüde yitirildi. Şimdi Prof. Çiller, bu göreve eskisinden çok fazla taliptir. Zirveden sonraki konuşmasında Dr. Bahçeli''nin çehresindeki mustarip ve endişeli çizgileri elbette fark ettim. Ne derecede mesuliyetli bir davranış içinde bulunduğunun idraki içindeydi. Nasıl olmasın? Türk''ün istikbali, çocuklarımızın geleceği bahis konusudur.
Belki vehme kapılıyorum, acaba MHP, AB adaylığımız ve üyeliğimiz sırasında, partisine iktidar verilmemesi için Avrupa''dan baskı gelmesinden çekinmiş midir? Avusturya ve Fransa''da milliyetçi partilere karşı çok da demokratik sayılmıyacak davranışlardan etkilenmiş midir? Zayıf da olsa böyle bir ihtimale karşı, bu hükûmetin kuruluşu sırasında, bu sütunlarda, MHP''nin Merkez Sağ''a kayarak boşluğu doldurması tavsiyesinde bulundum. Atatürk''le meselesi olmayan her parti ve kişi gibi Türk milliyetçileri de Merkez''de ve merkezin Sağ''ındadır. Ancak partinin yapısı buna izin vermedi. Yarın bitiriyorum.
Türk milliyetçiliği (3)
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Haziran, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünki yazımda Milliyetçi Hareket Partisi''nin, tek parti hâlinde vaktiyle yüzde 57''ye tırmanan Merkez Sağ''daki boşluğu dolduramadığını yazdım. Bunu niçin yapamadı? Cevabı son derece açık, basit ve kesindir: Milenyum şartlarına adapte olamadı. Başbuğ''un yeni şartlarda ne yapılacağı üzerindeki mahrem çalışmalarını izlemedi.
Türk milliyetçiliği, iki dönemde devlet rejimi oldu: 1913-1918 ve 1920 (1923)-1938''de... İlki, yanlış uygulandı ve imparatorluk batırdı. İkincisi, çağdaş uygarlık düzeyine geçmemiz için en radikal hamleyi yaptı. Her ikisinde de siyasî iktidar (ikincisinde Atatürk), olabildiği nisbette, milliyetçiliğin Türkçülük denen Ziya Gökalp''in tekliflerinden münasip gördüklerini gerçekleştirdi.
Türk milliyetçiliği Gökalp ile başlamaz. Gökalp''in fikirlerinin yarısı bugün de geçerlidir. Diğer yarısının yarısı ancak o zamanlar için geçerli idi. Diğer yarının yarısı zaten temelden yanlıştır. Yüz yıla yaklaşan bu sistemin eksiklerinin bulunacağı da âşikârdır. Türk tarih ve kültürünün hiçbir alanında uzman olmayan büyük fikir adamı Gökalp''in her söylediğini gerçeğin ta kendisi ve bütün zamanlarda uygulanabilir sananlar yanılmışlardır. Türk milliyetçiliği bugün bu yanılgı içindedir. Zaten her yazdığı ve yaptığı doğru insan, tarihte mevcut değildir, peygamberler hariçtir.
Türk milliyetçiliğinin ne olup ne olmadığını en iyi, en doğru, en faydalı anlatan yazar, Yahyâ Kemâl''dir. Ancak Gökalp gibi fikirlerini kitapta toplamadı. Gökalp''te komprime hâline getirilmiş teklifler, Yahyâ Kemâl tarafından 10 cilt hâlinde yayınlanan nesir ve şiirlerinde çok yüksek düzeyde ve derinlemesine söylenmiştir.
Türk milliyetçiliğini en iyi uygulayan ise şüphesiz Atatürk''tür (en kötü uygulayanı da yazayım: Enver Paşa''dır). Bugün birtakım kişiler, AB karşıtlığı için Atatürk''ü referans gösteriyorlar. Buna tarihçilerin kahkaha ile güldüklerine eminim. Atatürk gibi bir politika dehâsı, uzun ömürlü olsa idi, 1938''de bıraktığı yerde mi kalırdı? Bugün, AB''nin ilk üyelerinden biri idik...
Türk milliyetçiliği, milenyuma uyum sağlamak kapital problemini elbette çözecektir. Asla marjinal duruma düşmeyecektir.
Alparslan Türkeş''i anmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Temmuz, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünya üçüncüsü olan millî takımımıza İstanbul''da yapılan gece karşılaması, halkımızın bir araya gelebilmek yeteneğinin en çarpıcı örneklerinden biri idi.
Turgut Özal''ın cenazesi, Alparslan Türkeş''in cenazesi de, böyle yüzbinlerce insanımızın ortak duyguları ile gerçekleşmişti.
Başbuğ''un cenazesine gelen, bazıları yağmur altında ceketsiz, saf, temiz, tertemiz, vatansever Anadolu halkı, bilhassa gençlerimiz, Türk milletinin özü idi. İnandıkları insana vefalarını gösteriyorlardı. En küçük bir menfaati akıllarından geçirmiyorlardı. Nice politik mitingin para ve araç verilerek toplanmış kalabalığı ile ilgileri yoktu. Davet bile edilmemişler, yurdun her köşesinden gelerek kendiliklerinden kitleler oluşturmuşlardı. Yüzlerinden vakar, nemli gözlerinden teessür akıyordu. Türk''ü çok sevdiği için candan bağlandıkları başbuğlarını ebediyete uğurluyorlardı.
Aynı heyecanı, bu sıcak yaz günleri, Türk devletinin en büyük medeniyet projesi olan Avrupa Birliği için göstermeleri, sadece bir kıvılcım sorunudur. Millî takımımıza yapılan kutlama beni ümitlendirdi. Büyük Türkiye''yi gerçekleştirerek başbuğlarının ruhunu şâd edecek böyle bir heyecan, bize yeniden büyük devlet olabilmemizin yolunu açar. Çocuklarımızın geleceğini güvence altına alır.
Gençlerimizde, bütün insan varlığımızda bu coşkuyu uyandırmak, politikacılarımızın görevidir. Bu coşkuyu sağlayan parti iktidara yükselir. AB için böylesine çalışan partiler, demokrasi dünyasının göz bebeği olur. Milletçe yüzümüze kapanan kapılar, birer ikişer açılır. Milliyetçilik, Türk için bu medeniyet düzeyini isteyebilmek duygusudur. Ve başka hiçbir şey değildir.
Medeniyet kapısını açık tutmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Temmuz, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği''ne onurumuzla gireceğiz sözü elhak doğrudur. Türk''ün onuru, dev Almanya''sından minimini Lüksemburg''una kadar hiç bir AB üyesinden bir miligram hafif olamaz. Bir miligram ağırlıklı olduğu da söylenemez, zira o milletlere hakaret demektir.
Girişte başka üyelerden istenmeyenler şimdi Türkiye''den isteniyor sözü gerçektir, gene doğrudur, fakat eksiktir: Çünki giriş şartları yıldan yıla ağırlaştırılmış, çıta sürekli yükseltilmiştir, daha da yükseltilecektir. -Biz milletçe uyutulurken- vaktiyle AB''ye girenler, bugünkinden hafif yükümlülükleri yerine getirdiler. Yunanistan''la eşzamanlı ve İspanya, Portekiz, Avusturya''dan önce tam üyelik elimizde idi, tersiyle ittik. Ancak yeni kriterler oluşunca, üye devletler bunları onayladılar. Kaldı ki, 10 yıl sonra görüşelim kabîlinden gaflet ve dalâletlerin, devletlerin hayatında, mutlaka müeyyidesi olur, sonraki nesiller pahalı öderler.
Komşuları ile sorunları bulunan devleti almazlar iddiası da çok yanlış değildir, ama istisnaları mevcuttur. Türkiye ile büyük problemleri olduğunu söyleyegelen Yunanistan''ı almışlardır. Güney Kıbrıs''ı almaya da hazırdırlar. Türkiye Cumhuriyeti''nin politikası, yurtta ve cihanda sulhtur. Fakat bu iş, diğer taraf inatçı husumetini sürdürdüğü takdirde gerçekleşmez. Bu konuda, AB üyesi bir Türkiye''den ödleri kopanların oyununa gelmemek gerekir.
Sayın Dr. Devlet Bahçeli Avrupa Birliği''ne tam üyelik Devlet politikamız oldu diyerek bizi rahatlattı. Milliyetçi Hareket Partisi''nin, iktidara da gelebilecek kapasitede bir Merkez partisi oluşturması, bizi mutlu kılar. Çocuklarının yüzüne medeniyet dünyasının kapılarını kapatan bir parti asla oy alamaz. Türk milliyetçi hareketinin marjinal ve mahcup duruma düşmesi, bizi üzer, çok üzer. Demokrasi ve refah, Türk''ün hakkıdır. Demokrasi, Kopenhag kriterlerinde yazılan rejimdir. Refah ise iki bin veya beş bin dolarla mümkün değildir.
Avrupa Birliği hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Temmuz, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İkinci Cihan Savaşı''nı (1939-45) Almanya mahvolarak, fakat galip tarafta bulunan Fransa da kolu kanadı kırılarak bitirdi. (1940''lara kadar Fransızca lingua franca iken yerini İngilizce''ye bırakması bence yenilgilerin en büyüğüdür.) 1870 dehşetli savaşından sonra Alman-Fransız anlaşmazlığının bir de çeyrek asır ara ile iki dünya harbi çıkarması karşısında Fransa, -günümüzün moda tabiriyle- üç değil, beş defa düşünmeye başladı.
Avrupa Birliği''nin çekirdeğini oluşturmak fikri Fransa''dan çıktı. Başbakanlardan -Alman asıllı- Schuman''ın projesine, Hitler''in yıktığı Almanya''yı yeniden kuran şansölye Adenauer''den olumlu karşılık geldi. İtalya ve Benelüks devletlerini (Hollanda, Belçika, Lüksemburg) de içlerine alarak Avrupa Birliği''nin çekirdeği gerçekleştirildi.
De Gaulle''ün büyük endişesi, Almanya''nın birleşerek Avrupa dengesini bozması idi. Birkaç bağımsız Alman devleti tasarlıyordu. Ama değil ayrışmak, Almanya birleşti. Avrupa Birliği''nin güçlü üyesi hâline geldi.
Avrupa devletleri, birliği öyle kolayca benimsemiş değillerdir. Avusturya''daki referandum bir iki puanla yüzde 50''yi geçebildi. Norveç''te aksi oldu. Bir puanla birliğe girmek reddedildi. İngiltere çok tereddüt geçirdi ve hâlâ Euro''yu benimsemedi. Bizdeki yoklamalarda çıkan yüzde 70 civarındaki oy, Avrupa Birliği üyelerinde görülen yüksek bir orandır.
Fakat heyhat!.. Türkiye ne Avusturya, ne Norveç, ne İngiltere''dir. Biz 210 yıldan beri biribirimizi yerken bu devletler, çoktan güneşte yerleri almışlardı. Refaha doymaz bir medeniyetin mensupları olarak, sınırlarını garanti altına alıp biraz daha zenginleşmek için Avrupa Birliği münakaşası yaptılar. Acaba biz neyin kavgasını yapıyoruz? Yılda 200 milyar dolar 65 milyon gibi bir nüfusa nasıl paylaştırılırsa paylaştırılsın işin içinden çıkılamaz ki...
Tren kalkıyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Temmuz, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın Bülent Ecevit, devletçe ödenmesi yasal hakkı iken, hastahane ücretlerini, kendi mütevazı gelirinden ödüyormuş. Ama, Başbakan''ın hastalığı Türkiye''ye milyarlarca dolara mâl oldu.
Şimdi fiilen başbakan Sayın Devlet Bahçeli''dir. Bize göre Sayın Ecevit, Temmuz içinde istifa edecek. Çankaya zirvesindeki Avrupa Birliği hakkında köşeli çıkışına kadar Dr. Bahçeli, başbakanlığın birinci adayı idi.
Acaba diyorum, sisli havalarda faaliyete geçenler, Sayın Bahçeli başbakan olmasın diye mi, ona Avrupa Birliği''nin Türkiye için nice tehlikelerle dolu bulunduğu fikrini verdiler? Yoksa konu çok daha mı basit? Sadece yanlış hesapların ve büyük siyasette önünü görememenin eseri mi? Zira genel başkanların çevreleri, bu çizgide adamlarla çevrilidir.
Risk alamayan kişi, politikaya girmez. Zaten bana göre belli başlı alanlarda da başarısı olmaz. Büyük adamların biyografilerini inceleyin, meselâ Atatürk''ü hatırlayın. Çok büyük riskleri başarıya çevirebilmek yetenekleriyle tarihe geçmişlerdir. Hiçbir şey yapmadan gündelik işleri yürütün, riski yoktur. Ülkeyi olduğu yerde saydırır, o zaman içerisinde dünya alıp yürüdüğü için, memleketi geriliğe, fakr-u zarûrete mahkûm eder gidersiniz.
Kopenhag siyasî kriterleri üzerinde hiçbir AB ülkesi münakaşa edemez. Ederse, üyelikten ayrılır, zorla tutmuyorlar. Bazı ilkeler bize ters gelebilir, gerçekten ters de olabilir. Ama klübe girebilmek için aynen kabule mecbursunuz.
Hükûmet krizi bu kadar uzatılamaz, askıya alınamaz. Çok zarar veriyor. Herhangi bir şekilde çözümleyip, Aralık ayında kalkacak trene yetişmeye bakalım. Bu tren benzetmesiyle dalga geçenlerin suratlarını menfi bir gelişme hâlinde, o zaman görmek isterim. Türkiye''yi maazallah o kadar zor bir periyoda sokarsınız ki, politik yeteneği olmayanlar, hayal bile edemezler.
.Orta Şark''a sürülmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Temmuz, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Politika, atılan her adımın nereye götüreceğini öngörmek san''atıdır. Bu millet, hangi genel başkanın daha mert olduğunu vurgulamak için seçim yapıldığını gördü. Bugün koalisyon dökülüp saçılıyor, seçim zarurî hâle geldi. Ancak Türkiye''nin hayatî meselesi Avrupa Birliği''dir. 12 Aralık Kopenhag zirvesinde müzakere tarihi alabilmektir. Kimin bakan, başbakan, başbakan yardımcısı olacağı, iktidara yükselip iktidardan düşeceği ise, bir devletin hayatında, işlerin yürümesi için gereken olağan değişikliklerden ibarettir.
Avrupa kapısından geri çevrilen bir Türkiye''de Aralık ayında nasıl bir rejim oluşacağını öngörmek şarttır. Bu takdirde, vatandaşa, önümüzdeki on yıllar boyunca, çocukları ile birlikte, hangi standartta yaşayacağı ve ömür tüketeceği, açıkça anlatılmalıdır. Çok açıkça...
Kopenhag kriterlerini gerçekleştiren her türlü gelişme, Türkiye''nin lehinedir. Bu kriterleri savsaklayan her türlü girişim, Türkün aleyhinedir. Hem de nasıl...
Kopenhag''dan geri dönen bir Türkiye''de bugünkü demokrasi çizgisi bile kırılır. Gelir seviyesi p.c. iki bin doların altına düşer. Türkiye, petrolsüz Orta Şark devletlerinden biri hâline gelir. Amerika''nın ağzına bakar. Sınırları ile münakaşa, hattâ alay edilir. Ülkemizde ne kadar konsolosluk varsa, Bulgar ve Rumen konsoloslukları dahil, kapılarının önünde, güneş doğmadan Türk kuyrukları oluşur. Irak savaşıdır falan deyip bir müddet daha oyalandıktan sonra halkımızın öfkesi öylesine büyür ki, siyasetçinin en küçük saygınlığı kalmaz.
Gündem, Avrupa Birliği''dir. Erken seçim ve her türlü yasal düzenleme, bu gündeme göre yapılır. Başka gerekçeler önce tebessüm, sonra kahkaha konusudur. Akabinde mâşerî Türk öfkesini oluşturur.
Yıl sonunda Türkiye
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Temmuz, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bazı okuyucularım, gerek AB ile ilişkilerimiz, gerek Irak savaşı dolayısıyle, seçimlerden sonra, yılın sonuna doğru, karamsar tablolar çizdiğimi bildiriyorlar.
Efendim gazetecilik, haber vermeye ve bu haberlerin tefsiri demek olan politik eleştiriye dayanır. Politik eleştiri yok, gazete yoktur, zira ajans bültenine veya magazine dönüşür. Mesleğimiz, politikadaki hataları okuyucularımızın dikkatlerine sunmaktır. Öğerek ve iyimser senaryolar düzenliyerek sonradan derin hayal kırıklıklarına zemin hazırlamaktan kaçınırız. Zaten olayların gelişmesi, neticeyi belli eder. Bazı okuyucularımı eğlendirmek için 2002 sonuna ait şöyle bir senaryo da yazabilirim:
Öfkesiz, güzel, tatminkâr, düzgün, demokratik bir seçimle Türkiye, sağlıklı bir yasama meclisi, iktidar ve muhalefet oluşturacaktır. Ekonomi canlanacak, üretim artacak, işsizlik azalacak, enflasyon duracak, faizler inecek, borsa yükselecektir.
Kopenhag''da çok makul bir müzakere tarihi aldığımız için, artık AB''ye ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak yolunda az mesafemiz kalmıştır. Atatürk''ün, ondan önceki ve sonraki reformcularımızın ruhları şâd olmaktadır. Uyanıklığımız, enerjimiz, dirayetimiz, pek çok ülkede hayranlıkla izleniyor. Biz de Türkler gibi yapabilsek deniyor. Bütün Türk ülkeleri bizi örnek alarak, Adriyatik''le Çin Seddi arasındaki coğrafyada asırlardan beri görülmemiş bir kalkınma ve aktivite hamlesine girişmişlerdir.
Birleşmiş Milletler denetimine Irak kapılarını açan Saddam, artık politikadan çekileceğini de bildirdiği için, savaş ihtimali ortadan kalkmıştır...
Böylesine bir pembe senaryoyu geliştirmek mümkünse de, sütunum tükendi. Bugün olsun okuyucularımın tebessümünü sağlıyabildiğimi ümid ediyorum. Zira yarın, geçen hafta kaldığım yerden kendimize dönük, kendi kusurlarımızdan kaynaklanan, olumsuzlukları ve gerçekleri, komplo teorilerine dayanmadan, Türk düşmanlarını suçlayıp mazur olduğumuz tezini pas geçerek, âşikâr ve çıplak şekilde yazmayı sürdüreceğim.
AB Yasaları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Temmuz, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Muhtemel gelişme şöyle olabilir: Haftaya TBMM toplanacak. 3 Kasım Pazar''ı seçim günü ilan edecek. AB uyum, seçim ve partiler yasaları gündeme alınacak. Ama bu gündem nasıl gerçekleşecek?
MHP, gerçekleşmiyeceğini hesaplamıştır. Kendisi dışındaki grupların bir araya gelip 20 yasadan oluşan, hattâ seçim ve partiler kanunlarına ait düzeltmeleri de içeren AB uyum paketini çıkaracaklarına ihtimal vermiyor.
Zaten Yeni Türkiye''nin grup oluşmasıyla Meclis''te başkanlık divanı ve komisyon seçimleri yapılması gerekecektir.
Bu kadar işi, seçim kararı almış bir Meclis''in yapması mümkün müdür? Seçim kararı almış bir Meclis''e milletvekillerini toplamak kabil midir?
Mümkün ve kabildir de, tam bir iradeyi gerektirir. Milletvekilleri -sanki yeniden seçileceklermiş gibi- seçim derdine düşeceklerdir. Ancak genel başkanlar, gelmiyenlerin listeye girmiyeceği ihtarını yaparlarsa Meclis toplanır, kanunları da çıkartır. Bu ihtarı yapabilecek ve bu yasaların Türkiye''nin geleceğini belirliyeceğini anlatabilecek genel başkan, tarihe geçecektir.
Brüksel raporundan, 14 Aralık Kopenhag zirvesinde Türkiye''nin Avrupa devleti olmaya ehil bulunmadığı için müzakere tarihi verilmiyeceği kararı çıkacağı anlaşılacaktır. Bu takdirde, her biri akl-ı evvel ve vatan kurtarmaya soyunmuş partilerimiz ve onların sayın genel başkanları, Ekim ayında, biribirlerini itham edeceklerdir. Seçim kampanyası, bu ithamlar üzerine kurulacaktır.
Ocak 2003''te AB dönem başkanlığı Yunanistan''a geçecek. Bu tarihte Güney Kıbrıs''ın AB tam üyeliğine kabulü de en kuvvetli ihtimaldir. AB''den nasihat alan Türkiye''ye gelince, boğazına kadar Irak savaşına batmış, sadece ABD''den medet umabilen, yoksul ve işsiz, öfkeli ve ümitsiz bir ülke hâline gelecektir.
21. Dönem TBMM
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Temmuz, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Savaş sırasında seçim yapılmaz, ertelenir. 3 Kasım günü Irak savaşının başlamış bulunması zayıf bir ihtimaldir. Washington, Kasım ayında ABD seçim sonuçlarından önce Irak''ta harekâta geçmez.
Bu husus, derin düşünen politikacılarımız tarafından mutlaka nazar-ı itibara alınmış, Amerikan seçimlerinden önceki bir tarih kararlaştırılmıştır. Erken seçimlerimiz Aralık veya Ocak gibi aylara bırakılsa idi, Türkiye''nin savaşa karışmış durumu muhtemeldi. Ve seçim yapılmaz, 2003 baharına kalırdı.
2003 baharındaki bir seçimin sonuçları, 3 Kasım 2002''den epey farklı çıkar. Avrupa tarafından reddedilmiş, Amerika''ya muhtaç, Irak''ta önemli askerî birlikleri bulunan bir Türkiye, herhalde şartları bugünkinden değişik bir ülkedir.
Bundan dolayı 3 Kasım, münasip bir tarihtir. Mesele, AB uyum yasalarıdır. 14 Aralık''ta Kopenhag''dan olumlu cevap alan 22. Dönem TBMM''nin içinden çıkaracağı hükûmet, rahat hareket edecektir. Millet 2003 yılına ümitle girecektir. 21. Dönem TBMM, Avrupa Birliği''ni gerçekleştirecek en önemli adımı atmış milletvekilleri ile, Cumhuriyet tarihimize geçecektir. Az bir şeref değildir. Böyle bir millî şerefe tâlib olmak gerekir.
Milliyetçi Hareket Partisi, Avrupa Birliği''ne karşı ve düşman değildir. Kendi anlayışına uygun bir yöntem uygulamak istiyor. Metod (usul) farkıdır. Ancak metodda yanılan, esasa ulaşamaz. Bunun ötesinde, her siyasî hareketin karşıtlarının bulunması da, demokrasi gereği olduğu açıktır. Yeter ki demokrasi tıkanmasın. Zira demokrasi içinde çare tükenmez. Demokrasi dışında ise hiçbir çare yoktur. İspanya, Portekiz, Yunanistan ve adaylıkları tamamlanma statüsündeki Bulgaristan, Romanya vs, diktatörlük rejimlerinden AB''ye geçebildiler. Türkiye''nin bunu becerememesi kesinlikle kabûl edilemez, Millî onur bunu kaldırmaz.
Dış ilişkilerimiz bakımından AB
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Temmuz, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği''ne giremiyeceği anlaşılan, Avrupa''dan ehliyetsiz notu alan bir Türkiye, dış ilişkilerinde çok zorlanır. Yedi düvelle kavgalı hâle gelir.
Avrupa Birliği''ne giremiyeceği anlaşılan Türkiye''nin durumu, İsviçre''ye, Norveç''e, İzlanda''ya benzemez. Zira onlar gibi, Avrupa ölçütlerinde çağdaş reformları, kendi iç dinamikleriyle yapamaz. Yapamıyacağını kavramak için, 1793''ten bu yana Yenileşme tarihimizi dikkatle, ama çok dikkatle okumak kâfidir.
İç dinamikler yetse idi, zaten böyle bir konumuz olmazdı. 200 küsur yıllık inkılâplarımızı gözden geçiriniz. Hepsi, dış baskılardan çok bunaldığımız zamanlarda yapılmıştır. Bir daha bu baskılara maruz kalmamak için gerçekleştirilmiştir. Ama reform dozu eksik tutulmuş, sürdürülememiştir. Nerelerde ve niçin aksadığımızı, koskoca ciltler hâlinde yazdım. Burada özetlemek mümkün değildir.
On yıl önce en katı sosyalizm ve en sert diktatörlüklerden kurtulan çoğu eski eyaletlerimiz Doğu Avrupa devletleri, bu amansız kusurlardan kendilerini kurtardılar. Bizde komünizan bir sosyalistlik ve eksik bir demokrasi sürüp gidiyor. İdam yapabileceğimiz, dil öğrenmeyi ve yayınları engelliyebileceğimiz gibi yüzde yüz hayallerle, çocuklarımızın geleceklerini karartıyoruz.
Yüzüne Avrupa kapıları kapanan, Asya''daki komşularının hiç biri tarafından sevilmeyen, çok korkulan, çoğu ile ihtilâflı bir Türkiye, zaten NATO müttefikimiz olan Birleşik Amerika''ya sımsıkı yapışacaktır. ABD ile dostluk, millî politikamızdır. Ancak o derecesini kaldıramayız.
Türkiye Cumhuriyeti''nden toprak koparmak, muhâl ile uğraşmaktır. Ama sınırlarımız münakaşa edilerek asabımız bozulacaktır. Asabımız bozulunca biz, ters ve kendimize yaramaz işler yaparız. Böyle olmasa bile, AB güvencesinden mahrum bir Türkiye, bütçesinin yarısını savunmaya ayıracaktır.
Avrupa ile yakınlaşan, Avrupa devleti Türkiye''nin üzerindeki bu çeşit baskılar gittikçe hafifliyecektir. Tamamen kalkmaz. Üzerinde dış baskı olmayan devlet yoktur.
Bu yazdıklarım tahmin falan değildir. Kesin gerçeklerdir.
Savaş rüzgârları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Ağustos, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD, savaşı önce diplomatik düzeyde hazırlıyor. Bu hazırlık uzun sürüyor. Tasarladığı Irak savaşında Türkiye''den bekledikleri, Körfez Harbi''ndekinden çok fazladır. Zira bu defa az bir müttefikle harekete geçecektir.
Savaş ancak Kasım ayındaki ABD seçimlerinde Cumhuriyetçiler''in açık yenilgisi ile önlenebilir (Temsilciler Meclisi''nin tamamını oluşturan 435 milletvekili 2 yıl ve Senato''nun üçte biri olan 32 senatör 6 yıl için seçilecek.) Zira bu takdirde sonuçlar Amerikan halkı Irak''ta savaş istemiyor şeklinde değerlendirilebilir. Bugünki iktidarda da, başta Dışişleri Bakanı Colin Powell olmak üzere, savaşın ertelenmesi fikrinde bulunanlar vardır (Powell, Körfez Savaşı''nda Genelkurmay Başkanı idi.)
Saddam''ın Birleşmiş Milletler''in tam denetimine rıza göstermesi veya beklenmedik şekilde düşmesi gibi uzak ihtimallerin üzerinde durulmuyor.
Washington, Türkiye''nin Irak''ta savaş istemediğini biliyor. Amerikan muhibbi olarak şöhreti bulunmayan Ecevit''in bilhassa karşı koyduğuna vâkıftır. Kemal Derviş, İsmail Cem, Mehmet Ali Bayar gibi yakından tanıdığı kişilere daha fazla güveniyor. Ama her hâl-ü kârda Türkiye''yi, 3 Kasım seçimlerinden sonra kurulacak hükûmetin işe başlamasından önce bağlamak istiyor.
Arap devletleri, Iraklılar''a, Filistinliler''e gösterdikleri ilgiden fazlasını göstermiyeceklerdir. Zaten Saddam''ı seven Arap devleti yoktur. Ancak Arap Birliği adına, Irak''ın zarara uğramaması için, platonik şekilde karşı çıkacaklardır. Amerika ile iç içe menfaatleri bakımından, eleştirilerini, bilhassa Türkiye üzerinde yoğunlaştıracaklardır.
Ankara, ben Irak savaşında yokum diyemez. Zaten demiyor. Zira Irak''ta vardır. Saddam''ın Arap ırkçısı politikasından ve belâlı silâhlarından, Washington kadar korkmuyor. Ama Irak''ta Türkmenler ve Kürtler mevcuttur. Bu konularla Türkiye, birinci derecede ilgilidir.
3 ve 5 Kasım seçimleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Ağustos, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bu yazı, Türkiye Büyük Millet Meclisi''nde dünkü sonuçlar alınmadan önce yazıldı. Değerlendirmelerde bulunabilmek için, Yüce Meclis''in, Avrupa Birliği uyum yasalarındaki tavrını görmemiz gerekiyor. Ayrıca seçim ve siyasî partiler kanunlarında birkaç maddeyi olsun değiştirebilecek mi? Bunu da merak ediyoruz.
Yukarıda anılan yasalar çoktan Meclis''e sunulmalı ve çıkmalı idi. Her işi son âna kadar geciktirmek hususundaki berbat alışkanlığımız bunu engelledi. Başbakanın hastalığının açığa vurması her gün beklendiği halde, birden sürpriz şeklinde ortaya çıkması, genel seçimlere gidilmesini zaruri kıldı. DSP''nin ikiye bölünmesi ise, kaçınılmaz hâle getirdi.
21. Dönem''in son toplantılarını ve dağıldığını gördükten sonra, partiler üzerindeki düşüncelerimizi yazmaya başlayacağız. Koalisyon hükûmetinin üç buçuk yıllık icraatını gözden geçireceğiz.
3 Kasım günü Türkiye''de, iki gün sonra 5 Kasım''da Amerika Birleşik Devletleri''nde genel seçimler yapılıyor. Amerika''da milletvekilleri ve üçte bir senatörler, 2 partiden seçilecek: Cumhuriyetçi Parti ve Demokrat Parti... İki partili Anglo-Sakson demokrasisine imrendiğimizi saklamıyoruz. Darısı başımıza diyoruz. Zira vaktiyle bizde de az çok bu sistem mevcuttu. Parti enflasyonu, Türk politik, hattâ sosyal hayatını, icrayı ve yönetimi olumsuz etkilemiştir.
Amerikan seçimleri, hükûmeti değiştirmeyecek. Hiçbiri parlamanter olmayan Cumhuriyetçi bakanlar, seçimler nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, yerlerinde kalacak. Bizde ise seçim, yeni hükûmeti çıkaracaktır. Yeni hükûmetin kompozisyonu, bizi seçime götüren bugünkü üçlü koalisyondan çok farklı olacak.
Şahane final: Yaşasın Yüce Meclisimiz!
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Ağustos, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
21. Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi şahane bir final yaparak şan ve şerefle Türkiye tarihine geçti. Bütün partilerimiz mükemmeldi. MHP dahil... Millî irade, muhalif oylarla beraber oluşur. Muhalif oy olmaksızın demokrasi mümkün değildir.
Bu derecede zorlu, 22 saatlik tarihî bir oturumu büyük dirayet, sağduyu ve soğukkanlılıkla yöneten Murat Sökmenoğlu''nu da kutluyoruz.
5 yıl için seçilen milletvekillerimiz, soylu ve vakur bir davranışla bir buçuk yıllarını bırakarak erken seçim kararı aldılar. Çoğu bir daha Meclis''e gelmiyecektir. Çoğu malını mülkünü satarak yasama hayatını kapatacaktır. Bazı soysuz politikacılara bakarak, medyamızın milletvekillerini her vesileyle karalama temayülü, doğruları yansıtmaz. Milletvekilinin zorunlu masrafları, çok az meslekte görülür.
Unutulmaz tarihî celsede bazı konuşmacılar, konuşmuyor, bağırıyorlardı. Bağırmak, hitabeti mahveder. Hitabet, normal ses tonu ile yapılır. Politikacılarımız, bağırmamayı da öğreneceklerdir.
Elbette Milliyetçi Hareket Partisi de dahil, Avrupa Birliği''nin Türkiye''nin millî programı olduğu vurgulandı. Türk radikal yenileşme hareketinin öncüsü, bu uğurda şehîd olan Üçüncü Sultan Selim''den başlıyarak, en büyük reformcumuz Atatürk''e kadar, Türk''ün bu misyon için yetiştirdiği müstesna devlet ve fikir adamlarının ruhları şâd oldu.
Türk''ü palavracılık ve miskinlikle itham eden mutaassıpları dahil, tarihî oturum, Avrupa''da gerçek yankı uyandırdı. Nice yıldan beri böyle olumlu tepkiler alamıyorduk. Artık daha bir ümitle, daha kendimize güvenerek seçimlere gidiyoruz. Azmimizi sürdürebilirsek, geçmişte sık sık yaptığımız gibi rehavete kapılmazsak, çağdaş uygarlık düzeyinin ta kendisi olan Avrupa standartlarına ulaşır, çocuklarımıza müreffeh ve demokrat bir Büyük Türkiye bırakabiliriz.
Avrasya ve Demirel
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Ağustos, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hulûsi Turgut''un son kitabı önümde: Adriyatik''ten Çin Seddi''ne Avrasya ve Demirel. Eserin 2. cildini oluşturuyor. ABC yayınları arasında 800 küsur sayfa, papye kuşe, renkli fotoğraflarla belgelenmiş. Batı Yakası''nın Hikâyesi başlığını taşıyan bu cilt, Osmanlı''nın Rumeli dediği kanadı kapsıyor. 9. Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel''in, cumhurbaşkanı sıfatıyle 7 yıl içinde Balkanlar ve Kuzey Karadeniz''deki faaliyetlerini, ziyaretlerini anlatıyor. Osmanlı Türk coğrafyasının önemli bir parçası... 400, 500 yıl kaldığımız, on binlerce âbideyle bayındırlaştırdığımız ülkeler...
Hulûsi Turgut, Türkiye''nin Sağ politikasında uzman, çok tecrübeli kalem sahibi bir meslekdaşımızdır. Başbuğ Alparslan Türkeş''in hâtıralarını da ağzından kaleme alarak yayınlamıştı. Sayın Demirel''in, arz ettiğimiz coğrafyada bugünki Türk yüksek menfaatlerini emsalsiz ve kâbına erişilmemiş bir maharet ve yetkiyle nasıl savunduğunu, geliştirdiğini anlatıyor.
Büyük Türkiye gibi Adriyatik''ten Çin Seddi''ne Türk âlemi tabiri de Sayın Demirel''indir. Özal ve Türkeş gibi Sağ''ın en önemli Devlet adamlarınca benimsendi, kullanıldı. Türk''ün tarih ve coğrafyasından bîhaber veya öyle görünmek isteyenler, bu tabirlerle dalga geçmeyi tecrübe etmişlerdir.
Demirel''in Türkeş''le şahsî dostluğu 1974''te başlar. Biribirlerinden çok hoşlandılar. Başbuğ''un vefatına kadar bu dostluk hiç bozulmadı. Demirel, başbakan, cumhurbaşkanı, muhalefet lideri olarak Türkeş''in Türklük yolundaki faaliyetlerine tam destek verdi. Çeyrek asır boyunca ikisinden de, diğerini eleştiren tek cümle duymadım.
Türk''e bu kadar büyük hizmetlerde bulunan kişilere saygı eksikliğinden kaçınmak, Türk töresinin icabı ve Türk milliyetçiliğinin ilkesidir. Lâf ve palavra ile değil, inanarak, sevdalanarak, üzülerek, ter dökerek, olanca yeteneğini ve imkânlarını açığa vurarak Türk''e hizmet... Bilmeyenler olabilir. Hulusî Turgut''un son eserini okuyabilirler.
Seçim sath-ı mâilinde
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Ağustos, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sükûnetle, serinkanlılıkla, vekar ile Brüksel raporunu ve 12.12.2002 günü Avrupa Birliği''nin Kopenhag''ta yapacağı zirvenin Türkiye hakkındaki değerlendirmesini beklemeliyiz.
Ekim''de Almanya''da, Kasım''da Amerika''da, Türkiye''yi de etkileyecek seçimler yapılacak. Bizde ise Kasım ayı, hükûmet kurma çalışmaları ile geçecek ve ihtimal yeni hükûmet, 12 Aralık''tan önce güvenoyu alacaktır.
Ekim ayı, partilerimiz arasında propaganda yarışının doruğa çıktığı zaman dilimidir. Temennimiz, Türkiye''nin her köşesinin parti ve lider, aday posterleriyle donatılıp milyonlarca dolar değerinde kâğıt malzemesinin çöpe atılmasından kaçınılmasıdır. Seçmen, bu afişlere bakıp oy vermiyor.
Avrupa Birliği''nin karşıtları vardır ve bundan sonra da olacaktır. Tam üyeliğimizden sonra bile varlıklarını sürdüreceklerdir. AB''nin bugünki üye devletlerinde de birlikten şikâyet edenler, çıkalım diyenler mevcuttur Demokrasi budur.
Binaenaleyh iki taraf biribirini vatan hainliği ithamına kadar giden sözlerle suçlamamalıdır. Her iki taraf da vatanseverdir. Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Macaristan gibi aday ülkelerde yapılan anketlerde halkın yüzde 60''tan fazlası, idam cezasının kaldırılmasına karşı çıktı. Ama sistem bozulmadı. Artık Avrupa kıt''asında idam yoktur. AB bu cezayı yeniden koyuncaya kadar...
İngilizce, Fransızca yerine kurslara gidip Kürtçe, Çerkesçe öğrenmek isteyeceklere tam bir müsamaha gösterelim. Devlet olarak görevimiz -ki yerine getiremiyoruz- istisnasız bütün vatandaşlarımıza Türkçe öğretmektir. Bu zorunluluk dışında her kişi, istediği dili ve istediği her türlü bilgiyi öğrenir. Karşı çıkarak önlenmesi teknik bakımdan mümkün değildir.
Yaptığımız reformları soğukkanlılıkla, samimiyetle, fakat elimizi artık çabuk tutarak ve taviz vermeksizin uygulayalım. Türk insanı buna lâyıktır, demokrasiye ve refaha susamıştır. AB''ye girsek de, girmesek de, artık bugün hâlâ tutsağı bulunduğumuz köhnelikten dökülen zihniyet ve metodlarla milleti yerinde saydırmak ve dünya hızla geliştiği için geriletmek imkansızdır. Tam bir irticadır. Lütfen ısrar etmeyin...
Irak operasyonu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Ağustos, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika Birleşik Devletleri, Irak operasyonu için faaliyetlerini arttırdı. Suudi Arabistan''ın bu savaşa soğuk davranması üzerine, eski ve sadık müttefiki olan bu devleti bile tehdit etti. Hem de terör oluşturan ülkeler kapsamına almakla... Güneyde Kuveyt ve Katar''daki Amerikan üslerinde dehşetli bir yığınak başladı. Akıllı bombalar, güdümlü füzeler ve akılsız, güdümsüz her türlü süper silâh...
Ecevit''in müteaddit Amerikan temaslarında uzak davranması karşısında Washington, şimdi 3 Kasım seçimlerinden sonra Türkiye''nin çıkaracağı hükûmeti bekliyor. Bizde ilk defa erken seçimi telaffuz eden, Kemal Derviş olmuştu.
Birleşik Amerika, Kuzey Irak''ta Kürt bölgesinde harıl harıl bir hava üssü inşa ediyor. Burada Amerikan birliklerini toplayacak. Bu suretle Türk ordusunun yardımına ihtiyacı azalacak.
Talabani, Amerika''ya giderken Ankara''ya uğradı. Irak Türkmenleri''nin adını telaffuz etti. Irak''ın toprak bütünlüğünü vurguladı. Amerika''nın telkiniyle bizi yatıştırmak için söylenen bu sözlerin fiiliyatta hiçbir değeri yoktur.
Bu kadar faaliyet, Bush iktidarının, 10 Kasım ABD seçimlerinden önce harekâta girişeceğinin mi işaretidir?
Zayıf olmakla beraber böyle bir sürpriz, hemen reddedilemez. Zira Cumhuriyetçiler, savaş içindeki Amerikan halkının, savaşı yöneten kendi partilerine oy akıtacakları gibi girift bir planı düşünebilirler.
Kasım ayından önce savaş başlarsa, bizim 3 Kasım seçimlerini ertelememiz ihtimali bile varittir. Zaten şu anda Kuzey Irak''ta 5.000 askerimiz ve bir hava üssümüz bulunuyor.
Saddam Hüseyin''in akıllı bir radikal manevrası hâlâ Amerika''yı durdurabilir ama, akıllı adam zaten zorbalığa dayanan bir rejim olan diktatörlüğü seçmezdi. Washington, Saddam''ın psikolojik yapısının detaylarını saptadıktan sonra savaşı belirledi.
Rüzgâr gibi geçti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Ağustos, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kemal Derviş, Cumartesi günü nihayet istifa etti. Parti genel başkanlarının hepsine göre, epey gecikmişti. İsmail Cem ve Hüsamettin Özkan''la beraber bakanlıktan ayrılması bekleniyordu.
Osmanlı aristokrasisinden inen ve onların çoğunluğu gibi Solcu olan Derviş, 21 yıl Dünya Bankasında çalışan bir bankacı. Türkiye''de akıl almaz ekonomik krizin patlaması üzerine, ülkemize davet edildi.
Kriz, zayıf ve bir o kadar kusurlu, devletçiliğe, faizciliğe ve soyguna dayanan bir ekonominin, zaaflarla dolu bir icraya bağlı bulunması sebebiyle patladı. Kalabalık sayısı ile rekorlar kıran hükûmetin bir çok bakanı, değil ministrabl olmak, parlamento tecrübesinden yoksundu. İcra, kendisine ve kendisini çıkaran yüce meclise ait demokratik yetkileri döküp saçtı, her tarafa dağıttı, işleyemez hâle düştü.
Hükûmetin ve atadığı bürokratların öngörüden mahrumiyeti yüzünden kriz önlenemedi. Ama bu kepazelikteki sorumluluğu, IMF ile paylaştırmak gerekir.
IMF, başarısız oldu. Hükûmette, hattâ alternatif oluşturmadığı tekrar tekrar başa kakılan muhalefette, bu gerçeği dile getirecek mecal yoktu. Ama IMF, Dünya Bankası ve bunların arkasındaki ABD, bize verdikleri kredilerin muntazam ödenmiyeceği endişesine kapılmışlardı. Üstelik, müflis bir Türkiye, jeostratejik bakımdan Amerika''nın çıkarları ile uyuşmuyordu. Kemal Derviş''le çeyrek asır birlikte çalıştıkları için ona güveniyorlardı. Bu son cümlemizin mefhûm-ı muhâlifi şudur: Bizim politikacılarımıza çok da fazla güvenmiyorlardı.
Doğrusu bizim öz halkımızın da kendi seçtiği politikacılara güveni azaldıkça azaldı. Derviş''i, yeni, taze bir şahsiyet olarak gördü. Sayın Derviş, şimdi Türk Solu''nu birleştirmek misyonuna soyundu. Olmazı mı zorluyor? Önümüzdeki haftalarda göreceğiz. Ama biz, halkımızın Derviş''e ilgisinin gittikçe azalacağını düşünüyoruz.
Kasım 2002 hükûmeti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Ağustos, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kemal Derviş''in arkasında pek çok iç ve dış destek var. Bunların hiç biri Türk seçmenini temsil etmiyor. Atatürk''ün dediği gibi zeki olan milletimiz, 3 Kasım''a kadarki müddet içinde gerçekleri anlıyacaktır. Bu kadar destekten hiç hoşlanmayacaktır. Onun için Derviş, CHP''de beklendiği oranda oy sağlamaz. Baykal da elbet bunu biliyor.
Adalet ve Kalkınma, birinci parti olacaktır. 275 kadar milletvekili çıkaramazsa (ki bu sayıyı bulmak zordur), geri kalan partiler, aralarında anlaşarak koalisyonla iktidar oluşturacaklardır. Bu takdirde, yeni Meclis''in 2. partisinin genel başkanı başbakandır. Baykal, Çiller veya Bahçeli... Bu üçünden biri...
Milliyetçi Hareket Partisi''nin durumu tartışılacaktır. Avrupa Birliği karşıtı tutumu bakımından, diğer partilerle işbirliği müşkil görünüyorsa da, seçim atmosferinden çıkıldıktan sonra, Kasım ayında hava değişir. Brüksel raporu da lehimize yazılırsa MHP, AB''ye karşı yumuşayacaktır. Zaten Dr. Bahçeli, müteaddit defalar MHP''nin AB''ye üye olmak istediğini, ancak Türkiye''nin özel şartları (!) bulunduğunu söyliyerek, kapıyı aralık tutmakta dikkatli davrandı.
Büyük perpormans gösterebildiği takdirde, Adalet ve Kalkınma Partisi de, zaten 1. parti olacaktır, hükûmet kurabilir ve ana muhalefet durumundan kurtulur.
Bu performans, Avrupa Birliği''ne yaklaşmaktan ve daha önemlisi, Türkiye Cumhuriyeti''nin temel ilkelerine tavizsiz ivazsız uyum sağlamaktan geçer. Hiç bir parti, bu ilkelere uyum göstermeksizin icranın başı veya ortağı olamaz, sadece Meclis''e girebilir. Aksi takdirde Devlet''in işleyişinde huzursuzluk belirir ki, bu da istikrarsızlık ve ülkenin gerilere kayması demektir. Türk Devleti''nin temel ilkeleri nedir? Yarın arz edeceğim.
Devletin ilkeleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Ağustos, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Demokrasilerde siyasî partiler, politika yaptıkları devletin temel ilkelerine uymak durumundadırlar. Aksi takdirde şu veya bu nispette gayri meşru duruma düşerler. Devletle karşı karşıya gelince demokrasi zedelenir. İstikrar bozulur. İstikrar elde edemeyen ülkeler gelişemez, yerlerinde sayar, gerilere kayarlar.
Almanya''da nazi, İtalya''da faşist temayüller yasa dışıdır. Komünizm serbesttir ama, İtalya''da son yıllara kadar, meclislerde büyük gruplar kuracak kudrette komünist parti, hiç bir koalisyona alınmadı. İcra dışı bırakıldı. Kendilerine devletin derin sırlarının açıklanması sakıncalı görüldü.
Türkiye''de zamanı gelince açık komünist, şeriatçi, monarşist, bölgeci partiler de mümkündür. Mecliste grup kurmaları sakıncalı sayılmaz. Ancak asla icraya katılamaz, bir koalisyonun ortağı olamazlar.
Atatürk''le meselesi olmayan her parti meşrudur. Atatürk''le meselesi olup olmadığı, partilerin geçmişine bakılarak anlaşılır. Ancak fikirler gelişir ve gerçekten değişir. Yeter ki gelişim ve değişim samimi olsun, ve uygulamada kendini belli etsin.
Türkiye Cumhuriyeti''nde 1) Laiklik saptırılamaz, 2) Bölücülük ve 3) Atatürk düşmanlığı yapılamaz. Bunlardan birine kalkışan siyasî parti, hem kendi başını, hem milletin başını derde sokar, netice alması mümkün değildir.
Türk Devleti''nin bu üç ilkesi demokrasiye aykırı değil, demokrasiyi koruyucu ve güçlendirici mahiyettedir. Türk Devleti''nin yüksek menfaatlerine tamamen uygundur.
Birtakım sembollerle ve gösterilerle bu üç ilkeden biri veya hepsi şu veya bu şekilde ihlâl edilip Devlet''le zıtlaşılamaz. Devlet kandırılamaz, vatandaşlar biribirine hasım hâle getirilemez.
Çok basit anlattım. Gerisi lâf-ü güzâftır. Bu temel ilkelerde Devlet''le zıtlaşmak geri zekalılıktır. Meclis''e girmek yetmez. İktidara gelmek veya iktidarı paylaşmak isteyen siyasî partilerimiz, böyle hatalara düşmiyeceklerdir.
Kemal Derviş hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Ağustos, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Politikada kalmak, hele gücünü muhafaza ederek kalmak zor şey... Bütün dünyada böyle. Türkiye gibi istikrarsız ülkelerde büsbütün böyle...
Sayın Kemal Derviş''e bakalım. Türkiye''ye geldi. Köprülü Mehmed Paşa''ya verilen yetkilerle hükûmete girdi. Bakanlara tahakküme kalkışan bir pozisyon aldı. Partilerin genel başkanlarına gitmedi. Meclis''e uğramadı. Ama yerli politikacılarımızdan yaka silken, bu arada varlığının önemli kısmını yitirerek büsbütün yoksullaşan halkımız, bu ithal teknokrata ilgi ve sevgi gösterdi. Osmanlı''nın çok saygın bir sadrâzamının soyundan geliyordu. 3 Avrupa dilini iyi konuştuğu gibi, Türkçe''yi de bakan arkadaşlarının çoğundan daha doğru bir şiveyle ve rahatça telaffuz ediyordu. O günlerde seçim yapılsa, Derviş''in şahsî oyu en az yüzde 10 idi.
Bugün şahsî oyu sıfıra epey yaklaşmıştır. 3 Kasım''a kadar sıfırın altına düşecektir. CHP''ye oy kaybettirir. Zira seçim kampanyasında Sayın Derviş''in ne kadar sert, hattâ vahşi bir kapitalizm uyguladığı halkımıza anlatılacaktır. On milyarlarca doları sadece soyulmuş bankalara, iç ve dış faizlere yatırdığı açıklanacaktır. Bu arada çivi çakılmamıştır.
Türk politika hayatında zaten Sol, slogan üretir. Eylem yapar. Çivi çakmaz. Yoksulluk hüküm sürer. Kıtlık başlar. Sayın Derviş de gelir gelmez Solcu olduğunu bildirdikten gayri, bir de Türk milliyetçilerine antipatisini belli etti. Akıl almaz hata idi. Zira kararnamesini Devlet Bahçeli imzalamıştı. Sizi getiren, atayan makama ve kişiye tavır almak, etik kurallarla uyuşmaz. Dış kredisi kendisinden çok fazla, kabinenin en başarılı bakanı İsmail Cem''i, inanılmaz bir manevra ile dışladı. Kendisini Türkiye''ye çağıran Ecevit''in partisini ikiye böldü. Böyle bir kişi, inandırıcılığını bütünüyle yitirir.
Kemal Derviş, Deniz Baykal''la 6 saat ikili konuştu. Konuşma tamamlanmadı. Daha epey bir araya gelecekler. Deniz Bey tecrübeli ve sabırlıdır. Fakat artık Derviş''siz bir gündemin hasreti içindeyiz. Gına geldi...
Millî Eğitim ve Kültür
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Eylül, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Cumhuriyeti''nin eğitim ve kültür alanlarındaki düzeyi, Asya ve Latin Amerika''nın gerilerine düştü. Afrika düzeyine yaklaştı. Kitap ve gazete tirajlarına bakınız. Ancak 10 yıl önce komünist ceberutundan kurtulabilen devletlerle kıyaslayınız. Utanç duyarsınız. Ben utanıyorum. Halbuki Atatürk''ten Türk milletinin utanmak için yaratılmadığını öğrenmiştim, öyle demişti. Yanılmış mıydı?
Eğitim ve kültür çıkmazının temelinde birinci derecede yoksulluk yatar. Öğretmenlerimize ve öğretim üyelerine ödediğmiz maaşlar rezalettir. Bu maaşla nasıl eğitim ve ilim yapılır? Nasıl kitap ve gazete alınır?
Eğitim, kültür ve sağlık alanlarında çözüme ulaşamadık. Avrupa standartlarını benimsemeden ulaşmamız asla mümkün değildir.
Başta Birleşmiş Milletler, uluslararası kuruluşlar, dünya ülkelerinin durumları hakkında sürekli istatistikler yayınlıyor. Türkiye''nin değil yerini muhafaza etmek, gittikçe gerilere düştüğünü görüp kahroluyoruz. Hiç ilerlemiyor muyuz?
Şunu anlatamadık ki, elbette ilerliyoruz. Ama bizim dışımızda dünyanın ilerleme hızını bir türlü yakalıyamadık. Mesele budur.
Son defa dünya devletleri arasında genel bütçedeki eğitim-öğretim payı oranlarında Türkiye yüzde 2,2 ile 105. sırada gösterildi. Bu oran Kenya''da bile yüzde 6,5''tir. Tunus''ta yüzde 6,7 ve Mısır''da yüzde 4,6, Kırgızistan''da 5,3''tür. Nüfus artışı felâketine bizden çok daha vahîm şekilde yakasını kaptıran Hindistan''da yüzde 3,3, dünyanın en yoksul iki ülkesinden Etiyopya''da ve Burundi''de yüzde 4''tür.
Bütçesini faizlere yatıran, servetini dışarıya kaçırtan, büyük ekonomik krizin geldiğini öngöremeyen IMF''ye hesap sormak bir yana, büsbütün bağlanan Türkiye''de, gündelik dedim dedi palavralarından kurtulup çözüm üretebilen ortam oluşturmaktan başka çare yoktur. Eğitim ve sağlık alanlarını toplum dengelerini pas geçmemek şartıyla hızla özelleştirmek için ne yapıyoruz. Bana göre sadece lâf üretiyoruz.
11 Eylül
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Eylül, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
11 Eylül beklentisi, fobi hâline geldi. Bu korku ancak 11 Eylül geçtikten sonra ortadan kalkabilecek.
11 Eylül''de milletvekili aday listeleri Yüksek Seçim Kurulu''na verilecek. Listeye giremiyen veya alt sıralara düşen adaylar için bu, bir matem günüdür. Hâlen milletvekili bulunanlar için ise, hattâ küçük kıyamettir.
Maalesef TBMM üyeliği, bir defa o sandalyeye oturanların çoğu için, sonuna kadar muhafazası gereken bir makam gibi algılanmıştır. Bu zatlar, seçilmeye doyamamışlardır.
Buna rağmen sağduyu oluşmuştur ve oluşacaktır. 11 Eylül''de bazı üzüntüleri tabii karşılarız. Ancak ileri gidilmiyeceği, 3 Kasım''ı pas geçecek teşebbüslere kalkışılmıyacağı fikrindeyiz. 1 Ekim günü Cumhurbaşkanı''nın nutkunu dinliyeceğiz. Sonra hiç bir şey vuku bulmıyacak. Böyle ümid ediyoruz. İçte ve dışta yeni prestij kayıplarına tahammülümüz kalmadı.
Gene 11 Eylül günü, büyük kıyametin gerçek provası hâlinde de bekleniyor. Çok vurgulanmasa bile, hem bizde, hem dünyada, Amerika''nın 11 Eylül''de Irak harekâtına başlayacağı söylentisi yayılıyor. Bu suretle ABD, korkunç 11 Eylül darbesinin karşılığını verecek, dosta düşmana teröre karşı savaş için kararlılığını gösterecekmiş.
Amerika''nın Afganistan''la yetinmiyeceği malûmdu. Ancak mahut 11 Eylül eylemini planlamak ve desteklemekle suçlanan ve böyle de olan Üsâme bin Lâdin gaybûbet etti. Koskoca Amerika bu adamı bulamadı. Saddam''ı nasıl bulacak? Kaldı ki Saddam''ın 11 Eylül''le ilişkisi tespit edilmedi. Sadece potansiyel terörist ilân edildi.
Orta Doğu''yu Selçuklular, ondan sonra tam 400 yıl Osmanlılar olarak biz Türkler iyi yönettik. Hiç bir dini, mezhebi, ırkı, diğerine yedirmedik. Bizden iyi yönetecekleri iddiasıyla Türk''ü bu coğrafyadan atan İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, yarım asır dayanamayıp zor kaçtılar. Washington''daki dostlarımız bütün bunları biliyordur, eminiz.
Irak ve AB
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Eylül, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
3 Kasım''dan sonra oluşacak iktidar, muhtemelen bir koalisyon hükûmetidir, ekonomik kriz dışında, Türkiye için iki hayatî meseleyi kucağında bularak icraata başlayacak: Avrupa Birliği ve Irak...
Başkan Bush, Irak savaşı için Kongre''yi (Senato ve Temsilciler Meclisi) iknaya çalışıyor. Sonuç alması muhtemeldir. Zira Amerikan halkının yüzde 65''inin Saddam''ın bertaraf edilmesini istediği söyleniyor. Üstelik Amerika, Irak petrollerinin kontrol ve dağıtımını da ele geçirmek peşindedir. 11 Eylül eylemi ile canı yanan ve gururu kırılan Amerikalılar, saptırılsa dahi, hasım ve hedef gösterilen ülke, kişi ve toplumların üzerine gitmeye hazırdır.
Amerika, Irak''a tek başına çullanmak istemiyor. Dünyayı karşısına alarak, üstelik müttefiklerine rağmen harekete geçmenin sakıncalarını biliyor. Almanya Şansölyesi ve Fransa Cumhurbaşkanı gibi en kudretli müttefikleri, Irak savaşını istemediklerini bildirdiler. ABD''nin en yakını İngiltere bile taraftar değil. Avrupalılar''ın, hattâ Saddam''ın yakasının bırakılmasını arzu ettikleri söylenebilir. Arap dünyası ile aralarının bozulmasından çekiniyorlar. Zira Saddam ile Irak''ı ayırmak imkânı yok.
Genel temayül, Irak için Birleşmiş Milletler''den, Güvenlik Konseyi''nden karar çıkartmaktır. Körfez Savaşı''ndaki gibi... Ancak Güvenlik Konseyi''nde Çin, Rusya, Fransa gibi veto hakkı bulunan devletleri aşmak hemen hemen imkânsız. Bunun için Saddam''ın milletlerarası terörle ilişkisinin tespit edilmesi veya Irak''ın komşu bir ülkenin toprağını işgali, yahut kendi vatandaşlarının kitle hâlinde imhası gibi ciddi sebepler gerekiyor. Bununla beraber Avrupa Birliği faaliyete geçti. Birleşmiş Milletler vasıtasıyla Saddam''a Irak''taki silâhların sınırsız kontrolünü kabûl ettirmek istiyor. Bu takdirde Washington, harekâttan vazgeçmesi için baskı altına alınacaktır. Ama Saddam''ın reddi hâlinde de, Amerika''nın kararı pekişecektir.
Amerika''nın, Türkiye gibi devletlerin çok sınırlı desteğiyle yetinerek yılbaşına doğru taarruza geçmesi, en kuvvetli ihtimaldir. En fazla etkilenecek ülke Türkiye''dir. Başta söylediğimizi tekrarlayalım: Kasım 2002 hükûmeti ve Meclis''i, ekenomik krize ilâveten, kendisini Irak ve AB konularının tam ortasında bulacaktır. Bunun için çerden çöpten değil, kudretli ve ehliyetli bir hükûmet ve Meclis gerekiyor...
Türkiye''nin 11 Eylül''ü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Eylül, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye, biribiri üzerine yığılan sorunların diyarı hâline geldi. Bugün aday listeleri açıklanacak. Ortaya yeniden bir sürü mesele çıkacak. Politika daha çirkinleşecek.
Seçimleri ileriye atmak, hiç olmazsa seçim yasasında bazı değişiklikler için mutlaka teşebbüsler yapılacak. Sonuç alınması da mümkündür. Zira bugün, milletvekillerinin üçte ikisi, seçilemiyeceklerini anlıyacaklar. Memnuniyetsizliğin boyutları, genel başkanların tahmin ve tasavvurlarını aşacaktır.
Tam bu sırada dün, hükûmet krizi patladı. Bu devlet, ne imparatorluk, ne cumhuriyet dönemlerinde, böyle bir hükûmet görmedi. Genel müdürlük çerçevesinde çözümlenecek konular, 40''a yakın üyesi bulunan bakanlar kurulu gündemine alınıyor. Önemli mevzular Millî Güvenlik Kurulu''na, Anayasa Mahkemesi''ne, Yargıtay ve Danıştay''a, TÜSİAD''a ve emsali kuruluşlara bırakılıyor. Bu ne biçim, ne biçimsiz demokrasidir...
Geçmişin bir yerlerine takılan, oralarda yaşayan ve hâlâ yaşıyacağını sanan Türkiye''yi, çağımıza taşımak için çıkartılan uyum yasaları, artık mahkemeliktir. Karakola da gönderilebilir. Bir yandan koalisyonun büyük ortağı ve Meclis''imizin 1. partisi, diğer yandan Çankaya, Anayasa Mahkemesi''ne başvurdular. Demokrasilerde anayasa mahkemeleri yılda bir iki davaya bakarlar. Bizde yüce mahkeme, basiretsiz, öngörüden mahrum siyasetçiler tarafından davalara boğulmuştur.
Memurlarını bile sokaklara döken bu hükûmet, seçimlere yetişemeyecektir. Zaten böyle bir hükûmet, nasıl icraat yapabilir?
Müesseseleri köhnelikten dökülen, çağa uyumsuzluktan gıcırdayan, reform fobisi içindeki bu ülke, yeni hükûmete, Irak ve AB meselelerini de yüklüyor. Seçimlerden sonra oluşacak iktidar ne yapacaktır, bu kocaman problemleri nasıl aşacaktır, hiç bilmiyoruz. Türkiye''yi nasıl düzelteceklerini partilerimiz söylemiyorlar. Sadece incir çekirdeğini doldurmaz konular üzerinde, milleti bıktırıp usandıran palavra edebiyatı yapılıyor.
Ankara toz duman
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Eylül, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye bu hallere düşmemeliydi. Türk milleti böylesine maskaralıklara müstahak değildi. Mağrur bir millet, mahcup duruma düşürüldü.
Demokrasilerde tek sorumlu, icra yani hükûmettir. Şahsa indirgersek, icrayı oluşturup başına geçen başbakandır. Koalisyon ise, ortak genel başkanlar, bir nispette bu sorumluluğu paylaşırlar. Sistem budur. Kimse yanlış hedefler göstermeye kalkışmasın.
Sayın Ecevit, birtakım önemli güçler tarafından, hattâ tek başına iktidar olacağı sanılarak desteklendi ve birinci parti oldu. Tecrübesi, dürüstlüğü, sol milliyetçiliği, yeter sayıldı. Mazide Türkiye''nin başına getirdiği haller, unutulmuştu. Bu seçimlerde aynı üslûpta destek Sayın Baykal''a verilecektir.
1999 seçimlerinden önce Meclis''te üyesi bile bulunmayan Milliyetçi Hareket Partisi''nin şahlanacağı, önemli güçlerce, kaale bile alınmıyordu. 17 Nisan 1999 Cumartesi günü Türk Ocakları Genel Merkezi''nde verdiğim konferansta, "Yarın MHP her türlü tahminin üzerinde oy alacaktır" dedim. Çoğu MHP seçmeni olan dinleyicilerim bile pek de inanmayarak alkışladılar. Ertesi Pazar günü dediğim gibi oldu. MHP, bugün TBMM''nin 1. partisidir. Başbuğ''un tasarladığı reformlara iltifat bile etmedi. Aklını Avrupa''ya ve teröristbaşına taktı. DSP gibi MHP de, çok tecrübesiz bir kadro ile Meclis''e girmişti.
Koalisyonun küçük ortağı, bir zamanların Turgut Özal''ın muhteşem Anavatan Partisi idi. Sayın Yılmaz''ın, aynı seçmen kitlesini paylaştıkları Doğru Yol Partisi Genel Başkanı ile mantık dışı didişmesi, her iki partiyi de küçülttükçe küçülttü. Türk demokrasi tarihindeki bütün gelişmelerin mimarı olan Merkez Sağ, ufalandıkça ufalandı.
Bu koalisyon, hâlâ iktidardadır. Yetkilerini kullanamamış, muktedir olamamıştır. Şimdi varla yok arası bir yerlerdedir. Bugün Ankara, aday listeleri ile, hiç yaşamadığı derecede bir kargaşa ve karmaşanın içindedir.
Dış baskılar yoğunlaştı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Eylül, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Haftaya Almanya seçimleri, gelecek ay Amerika seçimleri... Sonuçlarını bütün dünya merakla bekliyor. Ardından Türkiye seçimleri geliyor. Bizimkini de AB ve ABD dikkatle izleyecek ve değerlendirecektir.
Seçimler üzerinde yapılan çekişmeler, bizde sistemin de, demokrasinin de tam oturmadığını açığa vurdu. Kopenhag kriterlerini benimseyip uygulamadıkça, kendi dinamiklerimizle işin içinden çıkamıyacağımız anlaşıldı. Avrupa Birliği ölçütlerine bu kadar mukavemet, Şark kafasının değişmesinin hiç de kolay olmadığındandır.
Tepki oylarının egemen olacağı bir seçimin, kusurlarımızı düzeltmek, maddî ve kültürel kalkınmamızı sağlamak için hangi çareleri getireceğini bilmiyoruz. Daha hiç bir parti, kesin ve radikal reform programını açıklamadı.
Mutlaka şu veya bu şekilde ve ölçüde bizi etkileyecek Irak savaşı, kapımızı çalmak üzeredir. Kıbrıs üzerinde artık karar verme aşamasındayız. Rusya-Gürcistan anlaşmazlığı bile bize sıçrayabilir. Avrupa Birliği ile ilişkilerimiz, en nazik safhasındadır. Çocuklarımızın geleceği, bu ilişkilere bağlıdır.
Ekonominin uçuruma gittiğini göremeyen 21. dönem partileri, 22. dönemde bütün bu sorunları çözecek ve vatandaşın büyük kayıplarını karşılayacak kapasitede olmalıdır.
Maalesef aday listelerimiz, 1999 listelerinden iyi çıkmadı. Hiç bir parti, Türkiye''yi yönetecek güçte bir ekip oluşturamadı.
Bu hafta, 3 Kasım seçimlerine muhalefet eden milletvekilleri, teşebbüs ve harekete geçecek. Doğru Yol''da mümkün değilse ANAP''ta birleşip Mesut Yılmaz''ı 1. partinin başı yaparak Devlet Bahçeli''nin olası başbakanlığını önlemek gibi süper planlardan tutunuz, barajı indirmek gibi daha mütevazı projeler yürürlüğe konacaktır. Bu harekete, kendisini liste dışında veya baraj altında hisseden her partiden milletvekilleri katılacaktır.
3 Kasım''ın doğuşu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Eylül, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Şişenin kapağını Kemal Derviş açtı. Koalisyonun 3 partisi kesin ifadeyle seçimlerin zamanında yapılacağını söyledikleri halde, bu koalisyonun atadığı bir bakan, erken seçimin istikrar getireceğinden ve ekonomiyi ters etkilemiyeceğinden bahsetti. Böylesine beyanlar bütün demokrasilerde yalnız başbakana ve koalisyon liderlerine mahsustur.
Ama şişeden cini çıkartan, Başbakan''ın rahatsızlığı oldu. Öylesine bir rahatsızlık ki, Millî Güvenlik Kurulu, ilk defa başbakansız toplandı.
Partisinin hükûmetten dışlanmak projesini öğrenen Dr. Bahçeli ansızın 3 Kasım''da seçim dedi. Diğer partiler, erkeklikte MHP''den geri kalmamak için (!) biz de varız buyurdular.
Bu hafta, cini tekrar şişeye koymak teşebbüslerini göreceğiz. Binbir Gece''de bu eylemin başarıldığını okumuştuk.
Tecrübeleri tartışılmayan iki zat, Süleyman Demirel ve Rahmi Koç, seçimlerin sürprizle sonuçlanacağını vurgulayarak belirttiler. Ancak ben, her ikisinin ayrı istikametlerde sürpriz beklediklerini sanıyorum.
Her ülkede her seçim, şu veya bu boyutta sürpriz yapar. Demokrasi bu şekilde gelişir. Biz yazılarımızı, 3 Kasım''da seçim olacağına göre kaleme alıyoruz. Seçim günü ertelenirse, bu da başka çeşit bir sürprizdir.
Elbette her vatandaş gibi bizim de beğendiğimiz ve beğenmediğimiz partiler var. Ancak ihtimalleri, yalnız gerçekleri yansıtarak değerlendirmek, okuyucularımıza karşı görevimizdir.
Çok bilinmeyenli bir seçim
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Eylül, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Nisan 1999 seçimlerinde Sayın Bülent Ecevit, bir azınlık hükûmetinin başbakanı idi. Bir süper proje, seçimlerde Ecevit''e destek verdi. Medya, tıpkı 1973''teki gibi Ecevit diye ayağa kalktı. Teröristbaşı Öcalan''ın o sırada Afrika''da tevkifi ve Türkiye''ye getirilmesi, bu misyonda katkısı az olan Ecevit''e mâl edildi.
Süper projenin mimarları, artık Demokratik Sol Parti''nin tek başına iktidara geleceğinden emîn idiler, hiç şüpheleri yoktu. Öyle olmadı. Seçimlerden 1. parti çıktı. Ama hükûmet kurabilmek için, bir partinin daha iştiraki yetmiyor, iki partiye ihtiyaç bulunuyordu. Bu suretle, günümüze kadar sürüp gelen üçlü koalisyon oluştu.
Süper planlamayı yapanlar, MHP üzerinde de yanılmışlardı. Plân sahipleriyle görüşüyorduk, biliyoruz. MHP''nin seçimlerden 2. parti olarak çıkacağı akıldan geçirilmiyordu. Milliyetçi Hareket Partisi''nin, 1995''teki gibi Meclis dışı kalacağı iddia ediliyordu.
Bütün bunları niye hatırlattım? Zira aynı plânlama bugün CHP ve Sayın Baykal için yapılıyor. Adalet ve Kalkınma Partisi''ni muhalefette bırakacak bir koalisyonun başı olarak Cumhuriyet Halk Partisi düşünülüyor. Halbuki böyle bir koalisyonda başbakanlığa Sayın Çiller tâliptir. Avrupa Birliği meşalesini Sayın Mesut Yılmaz''ın elinden almaya kararlıdır. Gerçekte AB, millî ve tarihî politikamız ve hedefimizdir. Türk''ün nice zamandır yürüdüğü yoldur. Hiçbir şahıs ve parti tek başına sahip çıkamaz. Misyona katkısıyla şüphesiz öğünebilir.
CHP''ye gelince, Baykal-Derviş uyumunun devamı, eşyanın tabiatine aykırıdır. Üçlü koalisyonda dediğini yaptıran Sayın Derviş, CHP''de asla aynı politikayı sürdüremez.
Türkiye Cumhuriyeti, 1946''dan bu yana, bu derecede karmaşık bir seçime girdi mi? Hayır girmedi! Tecrübeli kişiler, 4 Kasım''da sürpriz olacağını söylüyorlar. Sürprizin hayırlı mı, hayırsız mı olacağını söylemiyorlar.
Amerika geliyor!
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Eylül, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başkan Bush''u savaştan vazgeçirmek, hâlâ Saddam''ın elindedir. Birleşmiş Milletler denetçileri, rezerv konulmaksızın Irak''ı denetleyeceklerdir. Nükleer, biyolojik, şimik silâhlar ve füzelere veya bu alanda çalışmalara rastlanırsa, imha edilecektir. Irak da, böyle bir savaşı istemeyen dünya da rahat nefes alacaktır.
Aksi takdirde ABD, Irak''a çullanacak, gerek ülkeye, gerek daha vahîmi halkına, büyük zarar verecektir. Bu husus kesindir. Irak''ın güveneceği hiçbir şey yoktur. Sonunda Suudiler bile, Amerika''ya, böyle bir operasyon için üslerini açtılar. Saddam, 22 Arap devletinden, platonik çıkışlar dışında destek bulamayacaktır.
Saddam, şahsî fiyakası bozulmasın diye ülkesine yeni bir zarar verecek mi, bilinmez. Önce olumlu başlayan diktatörler bile, zaman içinde acayip tiplere dönüşmüşlerdir. Saddam, İran gibi, Türkiye''den sonraki en gelenekli Müslüman devleti olan bir komşusuna çattı, 8 yıl savaştı. Kuveyt''i işgal etti. Körfez monarşilerinin, hattâ Doğu Akdeniz Arap devletlerinin varlıklarını tehdit etti. Kan ve gözyaşı üzerinde kurulmuş panabab bir politika izledi. Irak devletinin iyi vatandaşları olan Türkmenler''e yaptığı insanlık dışı muameleyi unutmuyoruz. Ordusundaki yüzlerce Türkmen subayı, Arap değiller diye harcadı.
Amerika''nın, Irak petrolleri üzerindeki emelleri biliniyor. Ama bu husus, Saddam rejimini haklı çıkarmaz. BM kararlarına, tekrar yazıyoruz rezerv koymaya kalkışmaksızın uysun. Irak''ın bütünlüğüne halel getirmesin. Yeniden binlerce, yüz binlerce vatandaşını harcamasın. Saddam''dan beklenen budur. Aksi takdirde kendi düşen ağlamaz. Nasihat ve tekdir ile uslanmayanın hakkının ne olduğu malûmdur. Amerika geliyor, kimse şüphe etmesin!
Bakû-Ceyhan
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Eylül, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Millî bir projemiz olan Bakû-Tiflis-Ceyhan hattının Bakû''da temelleri atıldı. Törene Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan cumhurbaşkanları katıldı, güzel nutuklar söylediler. En ilginci, bu temel atma merasimine ABD Enerji Bakanı''nın da -tâ Washington''dan gelerek- iştiraki idi. Bakû''daki bütün kor diplomatik hazır bulundu. Kutlu olsun!
ABD, Türkiye''yi rahatlatmak, memnun etmek istiyor. Kıbrıs kördüğümünde, Avrupa Birliği ile beceriksiz ve tembel ilişkilerimizde, Avrasya uzantılarımızda, yolumuzu açmaya çalışıyor. Karşılığında ne istiyor derseniz, onu da saklamıyor: Irak savaşında Türk desteği...
İki buçuk yıl içinde 3 milyar dolar harcanarak işletmeye açılacak Bakû-Ceyhan petrol hattı, Boğazlarımız''daki inanılmaz boyutlara ve hacimlere ulaşan iğrenç akaryakıt trafiğini bir ölçüde hafifletecektir. Stratejik değeri de büyüktür.
Birkaç bin tonluk gemilerin geçip gittiği bir dönemde imzaladığımız -Türkiye''nin tam bağımsızlığını sağlayan ve Atatürk''ün büyük eserlerinden biri olan- Montrö Anlaşması''nı, günümüzün teknik şartlarına uyduramadık. İstanbul gibi muazzam ve muhteşem bir beldeyi, ateş ve alev tehdidinden kurtaramadık. Muhayyel deprem masalları ile uyutulduk. Burnumuzun ucundaki tehlikeyi unutturduk. Boğaziçi''nin teknik deniz donatımını bile tamamlıyamadık.
Sonuçları belirsiz, zavallı duruma düşmüş insanımıza ümit verip vermiyeceği meçhul, fakat zorunlu hâle gelen 3 Kasım''a endeksli Türkiye, Kıbrıs''ı, bilhassa Brüksel ve Kopenhag''ı izliyor. İnşallah dirayetle izliyor.
Irak cephesinin olanca dikkat ve özenle izlendiğine ise şüphemiz yoktur. Zira Silâhlı Kuvvetlerimiz uyanıktır. Siyasî irade ne isterse, yerine getirecek güçtedir. 3 Kasım''da, böyle bir siyasî irade bekliyoruz. Demokratik, hukukî ve millî yetkilerini kullanamayıp döküp saçan ve dağıtan kalabalık, hantal, verimsiz, âtıl hükûmet modeli bize gerekmiyor.
Temelde ve derinde bir petrol meselesi olan, ama terör ve insan hakları ile de bağlantılı Irak konusu, Kasım 2002 hükûmetinin öncelikli meşgalesidir.
Sistemi değiştirmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Eylül, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yazımız, Almanya seçimlerinin sonuçlarını öğrenmeden kaleme alındı. Bu hafta, bütün dünya gibi Türkiye''yi de ilgilendiren, Avrupa Birliği''nin güçlü üyesi Federal Almanya seçimleri konuşulacak. Yüksek Seçim Kurulu''nun vetoları bir ölçüde gündemin ilk sıralarından düşecek.
Elbette bazı sakıncalar, kişinin milletvekili olmasına engeldir. Ancak bunların hukukî ve etik sınırlar içinde kalması gerekir. Siyaseten yasaklama, demokrasiler için bahis konusu değildir. Yargıç, yasaya göre karar veriyor. Yasama, yasaları düzeltmelidir.
Biz siyaseten katl''in ve siyaseten müsâdere''nin, İkinci Sultan Mahmud''un 1826-39 radikal inkılâpları ile sona erdiğini sanırken, uygulamada böyle olmadı. Hem imparatorluk, hem cumhuriyet dönemlerinde bu ilkeleri defalarca ihlâl ettik.
Mütefekkir bir hukukçu, eski Yargıtay Başkanı Dr. Sami Selçuk, daha geçen hafta, anayasaların, ferdin devlete karşı haklarını korumak ve savunmak için yapıldığını, anayasamızın bunun tersi olduğunu söyledi. Buradaki anlam ve uyarı âşikârdır.
Tarihçi sıfatımızla, hemen bütün kurum ve kuruluşlarımızla, statükoculuk, tutuculuk illetimiz yüzünden, çağımızdan koptuğumuzu, köhneleşip hantallaştığımızı yüz kere, bin kere yazdık.
Çağımızdan kopmakla, elbette dünyaya hükmeden demokrasi âleminden bahsediyoruz. Başka biçim devlet modelleri bizi hiç mi hiç ilgilendirmiyor.
Üçüncü Selim, İkinci Mahmud, Reşid Paşa, nihayet en radikalleri oldu. Atatürk gibi gerçek reformcular yetiştiren, geçmişte inanılmaz boyutta işler yapmış bir milletin, Türk milletinin, sürekli tökezliyerek yerinde sayması acayiptir. Ve adları geçen büyüklerimizin kemiklerini sızlatır.
Sistemin şurasını burasını onararak reform yapılamamaktadır. Sistemi, bütünüyle değiştirmek gerekiyor.
Alman seçimleri ve biz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Eylül, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Almanya''da Sosyal Demokratlar kıl payı kazandılar. Ankara rahat nefes aldı. Yeşiller''e gene dışişleri bakanlığını vererek Sosyal Demokratlar''ın yeni bir hükûmet kurmaları bekleniyor.
Seçim sonuçları, resmen değilse bile, ister inanın ister inanmayın, sandıklar kapandıktan 1 saat sonra belli oldu. Bizde günler sürüyor, gene ayni şey olacak. Daha ucuz çağdaş sisteme geçemedik, geçmemekte acayip direndik. Zira statükonun bir parçasıdır. Nüfus sayımını bile beceremedik. Yüzkarası sayımın sonuçlarını 2 yıl sonra alabildik.
Köhnelikten dökülüyor, çağdan kopuyoruz. Bilmem hissedebiliyor musunuz?
Seçimlere 6 haftadan az kaldı. 1 Ekim''de bir şeyler olmazsa, seçimler gerçekleşecek. Hangi partinin ne yapacağını biliyor muyuz? Daha vahîmi, partilerin oy istemek için ilân edecekleri programlarındaki sözlerine ne derecede güveniyoruz?
Kişilere bağlanmış ve halkı kişilere odaklayan partiler, ne yapmak için oy istediklerini bildirmiyorlar. Ekonomik, kültürel, sosyal reformları nasıl başaracaklar? AB, ABD, Avrasya, Irak için politikaları nedir? Hangi partide Türk enerjisini, yeteneğini ve potansiyelini açığa çıkaracak adaylar var? Bu farkları göreceğiz ki, ona göre oy atacağız.
Böyle bir tabloda seçmen, elbette kararsızdır. Ama Kasım ayı yaklaştıkça şuurlanacaktır. Kararsız ve öfkeli oylara ümit bağlayan çok parti var. Bu da, sağlıklı bir sosyal yapı oluşturmuyor. 3 Kasım''ın ardından bir seçime daha gidilerek problemlerin çözülebileceğini söyliyenler çoğaldı.
Almanya''daki seçimlere imrendik. Sisteme hayran kaldık. Zaten 200 yıldan beri imrenip hayran kalarak vakit geçiriyoruz.
Irak raporu dehşet saçıyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Eylül, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Majesteleri''nin başbakanı Tony Blair, Avam Kamarası''ndaki milletvekillerine teker teker 55 sayfalık haritalı bir istihbarat raporu dağıttı ki, evlere şenlik... Doğrusu tüylerimiz ürperdi.
Rapora göre Saddam Hüseyin, füzelerini geliştirmiş. İsrail, Kıbrıs, Türkiye, Yunanistan, İran, Kafkasya ve Körfez ülkelerini vurabilecek, uzun menzilli, 45 dakikada ateşlenebilir füzeleri varmış. Bunlara istediği çeşitten kitle imha silâhları takabiliyormuş. Nükleer bomba yapmasına ise 12 ilâ 24 ay kalmış.
Bağdad bu raporun hayal mahsulü olduğunu söyledi. Ama daha önemlisi İngiltere ana muhalefet partisi, Muhafazakârlar, palavra olarak değerlendirdi.
Palavra mıdır, değil midir, o kadar ehemmiyetli değil. Ama İngiltere''nin, Irak harekâtında ABD''nin yanında yer alacağını gösteriyor. Türkiye ise, direniyor. Evvelsi gün Varşova''da yapılan NATO savunma bakanları toplantısında, ABD Savunma Bakanı Rumsfeld, Millî Savunma Bakanımız Sabahattin Çakmakoğlu ile görüştü. Rumsfeld''in ne söylediği ve istediği, Çakmakoğlu''nun ise sakıncaları sayıp döktüğü âşikârdır.
Amerika niçin bu derecede kararlı? Irak''la savaşı, terörle cihanşümul mücadelesinin vaz geçilmez bir safhası kabûl ediyor. Afganistan gibi Irak''ta da Pax Americana''yı kurduktan sonra, terörist saydığı diğer ülkelere atlıyacak. Ekim seçimleri, Başkan Bush''u kararında etkilemiyecek. Birleşmiş Milletler''i ve Avrupa Birliği''ni, Rusya ile Çin''i de pas geçecek gibi görünüyor. Her birini yumuşatmak için elinden geleni yapıyor.
Washington, Dünya enerji kaynaklarının dağıtımında mutlaka direksiyonda bulunmak istiyor. Irak, bu politikasının bir parçasını teşkil ediyor. Bu hususu da gözden kaçırmamak gerekiyor.
1 Ekim''i beklerken
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Eylül, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Seçimleri erteletmek isteyen milletvekilleri, yarın ve öbürsü gün, taktiklerini stratejiye dönüştürmek için olanca yeteneklerini sergileyecekler. 1 Ekim Salı günü Türkiye Büyük Millet Meclisi, yasama yılını açacak. Ne olacağı, ne olmıyacağı ortaya çıkacak. Eski bir parlamanter sıfatıyle benim milletvekillerine öğüdüm bir daha dolduruşa gelmeyin, iyice düşünüp taşınmadan oy vermeyin şeklindedir.
3 Kasım tarihi, Dr. Devlet Bahçeli tarafından ortaya atıldı. Türk milliyetçilerinin yiğitlikte şöhretleri büyüktür. Diğer partiler de yiğitlikte aşağı kalmazlar. Onlar da en az Hareket Partililer kadar erkek olduklarını tescil etmek bâbında, biz de varız deyip el kaldırdılar. 3 Kasım 2002 tarihi ortaya çıktı.
Ancak atalarımız yiğitlik 10 olup, dokuzu kaçmak, biri göze hiç görünmemektir diye bir söz de söylemişlerdir. Böylesine bir atmosferde Sayın Ömer İzgi''nin Yüce Meclis''i dirayetle yöneteceğine eminim.
Ciddi ve anlamlı konuları sunmak için ayrılan bu sütunu, ciddiyetle bağdaşmaz, hattâ manasız lâflarla doldurduğum için sayın okuyucularım beni bağışlasınlar. Türk milletinin her ferdi gibi ârif ve bilge olan okuyucularım, sıkıntı ve daralma duyguları içinde bulundukları için, beni anlıyacaklardır.
Seçimler, tabloyu değiştirir. Çıkan tabloyu beğenmezsek, sistemi çağın gerekleri kriterlerle düzeltip ardından bir seçim daha yaparız. Daralmanın sonunda mutlaka ferahlık gelir. 1467 yıl önce dağları eriterek Ergenekon cenderesinden çıkmasını bilmiş bir millet, bugünki sıkıntılarını da aşacaktır.
.Savaş davulları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Eylül, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünya devletleri, 2001 yılında 722 milyar dolar tutarında silâh satın aldılar. Bu meblağa, el altından yasa dışı satılan silahlar dahil değildir. ABD, hem silâha para yatıran, hem silâh satan devletlerin başında geliyor. Diğer devletler, çok açık farkla onu izliyorlar.
Filistin ve Afganistan savaşları, silâhlanmanın boyutlarını büyüttü. Başlıyacak gibi görünen Irak harekâtında ise, boyutların çıldırmasından korkulur.
Silâha harcanan paranın yarısı, insanlığın büyük dertlerine yöneltilse, çok daha huzurlu bir dünyada yaşamak mümkün olurdu. Ancak insanoğlu bunu beceremiyor.
Geçen gün Şanlıurfa''da bir otomobilin gizli bölmesinde jandarma tarafından bulunan 5 milyon dolar değerinde uranyum, pisliğin nerelere sıçradığının misalidir. Uranyum muhtemelen eski Sovyet bloku bir ülkeden, güneyimizdeki bir ülkeye götürülüyordu.
Bin Lâdin''i bulamayan Amerika''nın, New York''a yapılan alçakça eylemle -eyleme memnuniyet izhar etmekten başka- bir ilişkisi kanıtlanmayan Irak''a teveccühü, Washington''ın petrol politikasına yarar sağlar. Ama ABD''nin Dünya üzerindeki prestijini pekiştirmez. İngiltere hariç, çok kudretli Avrupa, Amerika''nın aleyhine dönecektir. Asya ve Afrika''da feryatlar ayyûka yükselecektir.
Washington, Türkiye seçimlerinden, kendisine bugünkinden daha yatkın bir iktidar çıkmasını bekliyor. Avrupa ise daha liberal bir Türk hükûmetini tercih ediyor. Haklı öfkesini hangi üslûpla sergileyeceği bilinmeyen Türk seçmeninin sürpriz yapacağı söyleniyor. Her hâl-ü kârda 22. Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi, muhtemelen felâket bir Irak savaşı ile karşı karşıya kalacaktır. Bu da, silâha yatırdığımız meblağlarda tasarrufu mümkün kılmıyacaktır.
Hani Sovyet bloku ayrıştıktan sonra silâhlanma yarışı gerileyecek, insanlık rahat nefes alacaktı?
Demokrasinin ilkeleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Ekim, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bugün öğleden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi, yeni yasama yılını açıyor. Cumhurbaşkanı''nın katılmıyacağı tören ve resepsiyon, epey ilgi toplıyacak. Genel Kurul merakla izlenecek.
3 Kasım seçim gününe kadar tatilin uzatılması için yarın bir önerge verilecek. Önerge kabûl edilirse mesele yok. Reddedilirse, 3 Kasım seçimlerinin ertelenmesinin ilk hamlesi demektir. İç politika karışacak.
Bütün bu gelişmeler, demokrasimizin hiç de rayına oturmadığını açığa vuruyor. Bu kadar çok karışılan, müdahale edilen, oynanan bir sistemin, sağlığını yitireceği âşikârdı. Öyle oldu.
Yıllardan beri bilinen kusurlar giderilemedi. Şimdi partilerimiz, bu kusurlardan bir kısmını -o da iktidara gelirlerse- çözümliyeceklerini, seçim programlarına koydular.
Hepsinin düzeltileceğini cesaretle ve reformculara has irade ile vaad ve ilân eden bir partimiz yok. Çağdaş demokrasi, 15 Avrupa devletinin kabûl ettiği ilkeler manzumesidir ki, Kopenhag kriterleri denen ölçütlerdir. Türkiye Cumhuriyeti çapında bir devletin bu ilkelerin hangilerinden ödünün koptuğunu anlamak mümkün değildir. Avrupa''dan uzaklaştırmak isteyen statükocular, türlü çeşitli bahaneler ileri sürüp akıl satıyorlar.
Bu kriterleri, 15 gelişmiş Avrupa Birliği üyesinden başka, 12 aday ülke de kabûl etti. Biz bu 27 Avrupa devletinin dışındayız. Aralık ayında çağdaş uygarlık (muâsır medeniyet) kafilesine katılıp katılamıyacağımız anlaşılacak. Bundan önemli hiçbir meselemiz yoktur. Ekonomi düzelir. Irak savaşı biter. Bu gibi konular bile, tarih perspektifimizde teferruattan ibarettir. Asırlarca liyakatle ve ehliyetle yönettiğimiz, bir arada yaşadığımız eski eyaletlerimizin gerisinde kalmanın manasını, en bağnaz kafalar bile idrak edeceklerdir.
Dünya tarihinin en büyük projesini gerçekleştiren 27 devletin toplam akıllarından daha akıllı olduklarını iddia edenlere cevap, Türkiye''nin bugünki hâlidir.
3 Kasım seçim günü kesinleşti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Ekim, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin dünki toplantısında, 3 Kasım seçim gününün kesinleştiği söylenebilir. Karşı oy sahiplerinin, Meclis''i önümüzdeki hafta olağanüstü toplantıya çağırıp değişik bir sonuç almaları ihtimali azdır.
Dünki karar 21 oy farkı ile alındı. Bu fark, liderler için düşündürücü olmalıdır. Hiçbir partinin iyi liste yapamaması, bu dehşetli oylamanın sebeplerinden biridir. Her listede, şaibeleri halkça bilinen isimler mevcuttur. Niçin mevcuttur, doğrusu anlamak kabil değildir. Üstelik hiçbir liste, Türkiye''yi yönetecek kalitede bir ekip içermemektedir. Her milletvekili bakanlığa ehildir diye demokrasilerde rastlanmıyan bir iddianın sahibi iseniz, söyliyecek söz yoktur.
Seçim kararının tekrar oylanması, başlı başına yakışıksız bir hadise idi. Bunu doğuran sebepleri iyi teşhis etmelidir.
3 Kasım kararını alan ve oy veren partilerin bir kısmı barajın derin sularına gömülecektir. Bunların liderleri ve liderlerin adamları, yönetimden çekileceklerdir.
Beğenilmediği takdirde ardından bir seçim daha yapılacağı söylenen genel seçimlere gidiyoruz. İcranın, daha açık ifadeyle hükûmetin zaafı ve birkaç konuda yaptığı akıl almaz hatalar, erken bir seçimi zorunlu hâle getirdi.
Dünki oylama, Irak başbakan birinci yardımcısının ziyaret günü yapıldı. Ve ABD dışişleri bakan yardımcısı hanımın ziyaretinin ertesi günü... Ankara, gittikçe Irak konusundaki gelişmelerin paraleline girecektir. Yeni hükûmetin birinci meşgalesi Irak olacaktır. Meğer ki, Birleşik Amerika, herhangi bir sebeple harekete geçmesini belirsiz bir tarihe ertelesin veya vazgeçsin...
Sürprizli sonuçlanacağı üzerinde hemen hemen ittifak edilen seçimlere böylesine bir atmosferde giriliyor.
Tarık Aziz''in Ankara ziyareti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Ekim, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Tarık Aziz, Irak''ın 2. adamıdır. Körfez Krizi''nde Turgut Özal''ı Çankaya''da general üniforması ve belinde tabancası ile resmî ziyaretini unutmadık. Özal, böyle şeylere önem vermezdi. Halbuki devlet başkanlarını ziyarette silâh, dışarıda bırakılır. 15 Haziran 1389''dan beri hiç bir Türk veya yabancı, Türkiye devlet başkanının huzuruna silâhla girememiştir. İstisnası, 23 Ocak 1913 günü kurmay yarbay Enver Bey''dir. O da, Sultan Reşad''dan hemen özür diledi.
Tarık Aziz, Irak parçalanırsa sıranın Türkiye''ye geleceğinden bahsetti. Irak 1927''de kurulmuş bir devlettir. 1056''dan beri Türk devletlerinin eyaleti olarak yaşadı. Türkiye''yi bölecek bir güç yoktur. Böyle bir iddia, bizim statükocularımızın vehimlerinden ibarettir.
Tarık Aziz, Türkler''le Iraklılar''ın biribirlerinden nefret etmemeleri gerektiğini söyliyerek pot kırdı. Ben Iraklılar''dan nefret eden Türk tanımadım. Böyle bir duyguyu, ancak vatandaşları Türkmenler''e insanlık dışı davranan Iraklılar için taşırız. Bu da Irak milleti demek değildir.
Saddam çırpınıyor. Çare arıyor. Tek çare, dakika fevt etmeksizin Saddam''ın kendi yatak odasına kadar kapıları, Birleşmiş Milletler denetçilerine açmasıdır. Bu suretle Amerika durdurulabilir. Zira bu takdirde bütün dünya, Amerika''yı durdurmaya çalışacaktır.
Muhtemel Amerikan harekâtında bu defa mülteci kabûl etmiyeceğiz. Bu vahîm hatayı bir defa yaptık, tekrarlamayız.
Bağdad yönetimi, Irak halkını daha da perişan edecek, fiyakaya dayanan davranışını, gerçekçi politika ile değiştirmelidir. Vatanseverlik bunu gerektirir.
3 Kasım''a doğru
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Ekim, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ekim''in ilk haftası, seçim tarihi krizinin atlatılması ile sona eriyor. Berbatlığı üzerinde ittifak edilen yasal zemini ve kuralları değiştirilmeden gidilen 3 Kasım seçimleri sonunda tam 1 ay sonra oluşacak siyasî kompozisyon için tereddütler vardır. Hattâ medyayı izlerseniz, bugünkinden elverişli bir tablonun ortaya çıkmasına ihtimal verenlerin azlığı gözden kaçmıyor.
O halde 3 Kasım üzerinde bunca ısrar, hattâ baskı, nereden kaynaklanıyor? Halkımızın çaresizliğinden... Bu hususu, teessürle, üzülerek yazıyorum. Ekonomik kriz, milleti perişan etti. Öfkeli, kızgın, acılı seçmen kitleleri, bir vakit önce sandığa erişmek istedi. Bakalım ne yapacaklar?
Bununla beraber, artık politik krize dönüşen ekonomik buhranı aşmanın en kestirme çaresi demokrasilerde, seçime gitmektir. Seçimin çare olmadığı fikri, demokratik değildir.
Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Deniz Baykal, Kemal Derviş, Tansu Çiller, Tuğrul Türkeş, Devlet Bahçeli, Mesut Yılmaz, Recai Kutan, İsmail Cem, Cem Uzan, Besim Tibuk, Muhsin Yazıcıoğlu, Sadettin Tantan ve daha bunlara benzer medyatik, pek çok anlı şanlı isim... Türk seçmeni, Batı demokrasilerindeki iki isimli tercihe mahkûm değil. Kat kat pusulayı açacak, gözüne kestirdiğine mührünü basacak.
Halbuki demokrasimiz böyle başlamamıştı. İşimiz kolaydı. Önünüzde iki pusula: Demokrat Parti (Kır At) ve CHP (6 Ok)... Mührünüzü ister Adnan Menderes''e, statükocu iseniz İsmet Paşa''ya basardınız. Millî irade oluşurdu.
Bilge ve gerçek tecrübe sahibi bazı kişiler, 3 Kasım 2002 seçimlerinin zorunlu olduğunu, fakat tablonun düzelmesi için ardından bir seçim daha gerektiğini söylüyorlar.
Amerika ne istiyor?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Ekim, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD, Pax Americana''nın gereği, Basra Körfezi ile Hazar Denizi çevresindeki petrol ve doğalgazın dağıtımına egemen olmak istiyor. Bu misyonda İngiltere ile ortak hareket ediyor.
Bu şu demek: Almanya, Fransa, İtalya ve Japonya''nın petrolünü 21. yüzyıl boyunca Amerika sağlıyacak. Bu devletler ve benzeri daha küçük petrolsüz ülkeler, dünya rezervinin üçte ikisini oluşturan iki havzanın büyük ithalatçılarıdırlar. Aksi takdirde, sanayileri çöker. Almanya''nın, Japonya''nın yoksullaştığını düşününüz...
Amerika, petrolün dolarla satın alınmasını sürdürmek de istiyor. Yen, bilhassa hiç hoşlanmadığı euro ile petrol alınması ihtimalini ortadan kaldırmak kararındadır.
Amerika, Körfez monarşilerinin petrolünü kontrol ediyor. Ancak Körfez''in kuzeyindeki Irak ve doğusundaki İran petrolü kontrolü dışında kalıyor.
Onun için Irak''ta Amerika''ya dost bir rejim istiyor. Saddam ve ekibi iktidardan çekildiklerini açıklasınlar. Amerika, Irak harekâtını durdurur. Tabii yeni rejimin, Washington''la uyumlu olması gerekiyor.
Kürtler mi? Onlar, vaktiyle İngiltere''nin elinde olduğu gibi, bugün de Amerika''nın kullanabildiği kadar kullanacağı bir enstrümandır.
Pax Americana''nın hiç olmazsa asrımızın ilk yarısında devamı için, plan gerçekleştirilecektir. Amerika, planın tehlikelerini ve savaş sonrası Irak''ın başına belâ getireceğini biliyor ve göze alıyor. En büyük tehlike terörün canlanması, yayılması, güçlenmesidir. Kendi coğrafyaları ile Filistin''den sonra Irak''ta da oynandığını gören ve Amerika ile savaşamayan Araplar, daha çok Müslüman kimlikleriyle, yeni örgütler oluşturacaklardır.
Amerika, Pakistan''da, uçak dolusu general öldürdüğü halde atom bombasını engelliyemedi. İran''la Irak''ın, İsrail''i tehdid edecek atom bombası yapmaya çalıştıklarını biliyor. Bu bakımdan da Irak planını uygulamaya koyacaktır.
26 gün kaldı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Ekim, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Seçim sath-ı mâilindeyiz (eğik düzeyindeyiz). Ama seçmende heyecan yok. Nerede eski seçimler? Nostaljisine bile kapılabiliriz.
Millî iradeyi yeniden karıp oluşturacak seçmen böyle. Ama millet huzuruna çıkan partilerimizde, hattâ adaylarda bile mutat, alışılmış eski heyecan görülmüyor.
İlk demokratik seçim, şaibeli olsa da, 1946''dadır. O ve sonraki seçimlerde halkımız yoksuldu. Geçim standartı bugünki ile mukayese kabûl etmezdi. Ne şehirde, ne nüfusun üçte ikisinin yaşadığı köyde...
Bugün Türkiye, gelişmişliğin eşiğinde bir ülkedir. Açlık sınırında kitlelerimiz bulunduğu doğrudur. Ama bu, çok acayip bir gelir dağılımı dengesizliğinin eseridir.
26 gün sonra 3 Kasım''dır. Dr. Devlet Bahçeli''nin karîhasından çıkıp empoze etmeyi başardığı seçim tarihidir. Şimdi tam seçim atmosferindeyiz.
Halkımızın heyecansız ve az ümitli görünmesi aldatıcı olabilir. Her evde, gazete değilse bile televizyon var. Seçmen dinliyor ve izliyor. Partilerin resmî konuşmalarını da seyredip son kararını verecek. Seçime katılma oranımız, bir çok demokrat ülkenin üzerindedir.
Savaş bekleyen Irak''ta da tek adaylı başkan seçimi var. Iraklılar, Saddam''a olan güvenlerini tazeliyecekler. Başka alternatifleri yoktur. Gene haftaya, dünyanın en büyük demokrasisinde, Birleşik Amerika''da seçimleri göreceğiz. Sonra 4 Kasım günü bütün Dünya, dikkat ve merakla izlenecek Türkiye seçimlerinin sonuçlarını öğrenip değerlendirecek.
Seçmenimiz, öfkesini soğukkanlılığa dönüştürerek oyunu kullanacaktır.
Brüksel raporu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Ekim, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği''nin -aday ülkeler ve genişleme hakkındaki- Brüksel ilerleme raporu yayınlandı. Türkiye''ye 6 sayfa ayrılmış. Kopenhag siyasî kriterleri yönünde gerçekleştirdiğimiz, gelişme gösterdiğimiz, henüz uygulamaya koymadığımız hususlar belirtilmiş. Aralık ayı ortasında Kopenhag''da toplanacak AB zirvesine sunulacaktır.
Brüksel Raporu''nda Türkiye''ye üyelik için müzakere tarihi teklif edilmiyor. Böyle bir tarih verilmemesi için de bir şey yok.
Bundan dolayı, AB karşıtlarımız, dehşetli statükocularımız, Türkiye''nin geleceğini belirlemek gibi bir endişe de, heves de duymayan takımımız, hemen sevinç çığlıkları atmasınlar. Biz demedik mi, bizi almazlar, bizi bölecekler kabîlinden safsatalarını tekrarlamasınlar.
Zira bu, tamamen teknik bir rapordur. AB bürokratlarının kaleme aldığı bir lâyihadır. AB ise siyasî bir toplumdur. Dünya tarihinin gördüğü en kapsamlı medeniyet projesidir. Çağdaş uygarlık düzeyinin ta kendisidir. Siyasî karar mercii, Brüksel''deki teknokratlar değil, Kopenhag''da bir araya gelecek 15 üye ülkenin devlet ve hükûmet başkanlarıdır. Onlar Türkiye''ye tarih verilip verilmemesi kararını alacaklardır.
Bu karar teknik değil, politik olacaktır. Türkiye''nin jeopolitiği potansiyeli tartılacaktır. Daha açık konuşalım: Dışarıda kalan bir Türkiye ile birliğe giren bir Türkiye''nin yarar ve zararları ölçülüp biçilecektir.
Washington''ın tavrı da ağırlık taşıyor. ABD, acaba AB''ye Türkiye lehinde Clinton derecesinde müdahalede bulunacak mı? Kıbrıs''ın durumu nasıl değerlendirilecek?
Sonunda 14 Aralık 2002 günü Kopenhag''da Ankara''ya şu tarihte gelin üyelik müzakerelerine başlıyalım veya biraz daha çalışın, gelecek toplantımızda tarih verelim diyeceklerdir.
Bir dar kapı ki, 1959''da cesaretle araladık, 43 yıldır açamadık.
Dış temaslarda boşluk
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Ekim, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği ve Irak konuları, Türkiye için hayatî önem taşıyor. Elbette birtakım gayretler var. Yetersizlik, siyasî iradenin zaafından kaynaklanıyor. Seçim sath-ı mâili, her demokraside icranın en kırılgan olduğu süreçtir. Ama hükûmetin yetkilerini kullanmaması, bu faktörle mazur gösterilemez.
Zira icra, hayli zamandır yetkilerini her tarafa dağıttı. Dolayısıyla, icrayı bünyesinden çıkaran ve bizim sistemimizde, Avrupa sisteminde millî iradenin tek odağı bulunan Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin yetkileri ve otoritesi de dökülüp saçıldı. Halbuki demokrasilerde, güçlü iktidarlar görüyoruz.
Bu husus, geniş ölçüde, 1871''den itibaren Osmanlı''nın gündeminden düşmeyen, ama cumhuriyet döneminde de, devir devir yıldızların parlamasıyla dahi izale edilemiyen kaht-ı ricâl illetinden kaynaklanıyor.
Kaht-ı rical, Devlet adamı yokluğu, kıtlığı, yetmezliği demek. Bugün, bu illetin doruğunda yaşıyoruz.
İktidarını tazeleyen Almanya şansölyesi, Fransa cumhurbaşkanı, başbakanı, diğer emsali ülkelerin başbakanları, dışişleri bakanları ile bizim seçilmiş Devlet adamlarımız, sürekli temas hâlinde bulunmalı idi. Kopenhag''da, her iki taraf için de bir tatsızlık oluşturmamak için şarttı. Irak meselesini de görüşmemiz gerekirdi. Demokrasilerde politika böyle yürüyor.
Bunlar olmadı ve olmuyor, çok eksik kalıyor. Bizde adam gibi adam yok mu? Her devirde vardı, bugün de mevcuttur. Fakat pek çoğunun isimlerini listelerde görmedik, bugün de görmüyoruz. Bürokrasi, ayni durumdadır.
Gündelik meselelerde boğazımıza kadar batmış durumdayız. Batağın nasıl oluştuğu üzerinde düşünmek, aklımıza bile gelmiyor. İşimize de gelmiyor.
Irak''ta savaş
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Ekim, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başkan Bush''un Irak konusundaki tutkusu, hiçbir engel, mazeret, taviz tanımayacak görünüyor. Bu harekât yapılacak ve maalesef çok kan dökülecek. Evler barklar yıkılacak. Tarih ve medeniyet eserleri zarara uğrayacak.
Bütün bunlar, sınırımız üzerinde vuku bulacak. Güneydoğumuzdan kalkacak uçaklar Irak''ı vuracak. Hudut boyunca askerimiz alarm hâlinde. Mülteci yığılması bekleniyor. Küçük sayıda da olsa kesinlikle Türkiye sınırını aşmamaları gerekiyor. 10 yıl önce bu büyük hatayı yapmıştık. Özenle ve özveriyle yüz binlerce mülteciyi misafir ettik. Kürtleri çok seven Batı kılını kıpırdatmadı, elini cebine atmadı. Hayli terörist topraklarımıza sızdı, binlerce Türk Kürdünü öldürdü. Avrupa''dan epey nasihat aldık. Bu arada Madam Mitterrand kamplarımızı gezdi, sonra bizi azarladı!
Aynı şeyleri tekrarlamayacağız. Mülteci kabûl edecek siyasî iktidarı şidetle kınayacağız. Zaten PKK''lılar, yeni silâhlar edinerek KADEK adı altında Türkiye''ye girmeyi bekliyorlar.
Bir Kürt devletine bizden daha muhalif bulunan İran, Irak, Suriye, Ermenistan, bu KADEK''lileri destekliyor, besliyor, silâhlandırıyor. Doğrusu Kürt konusunu Türkiye''nin tekeline bırakmaktaki usta politikaları kayda değer.
Saddam rejiminin hiçbir şansı kalmadı. Kanla geldi, yaşadı, beslendi, kanla gidecek. Saplantıları, ırkçılıkları, bencillikleri sebebiyle Baas''çılar, bütün Arabistan yarımadasını Bağdat çevresinde birleştirecekleri iddiasıyla gelip, Irak''ı bile, şunun bunun kaç parçaya bölüneceğini hesapladığı bir ülke hâline getirdiler.
Ankara''nın Saddam sonrası Irak''ı için akıllı bir politika oluşturması lâzım. Belki oluşturuldu da, kozmik haldedir, biz bilmiyoruz.
Irak''ın bütünlüğü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Ekim, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak''ın bütünlüğü, münhasıran Türkiye''nin meselesi olmamalı. Arap ülkelerini, İran''ı, Avrupa''yı, Rusya''yı ilgilendirmeli.
Bir çok ülke Kürt Devleti oluşumunu ciddiye almıyor. İki aşiretle bir terör örgütünün bağımsız devlete dönüşebileceğine inanmıyor. Ama dünya, bir tip devletlerle doludur. Nasıl olsa Türkiye, İran, Araplar engeller diye düşünenler, Amerikan işgalinden sonraki gelişmeleri bekleyenler, Türkiye''yi bu coğrafyada uğraştırmayı hedefliyenler var. Amerika bile bir müddet Kürtler''i kullanıp, sonra ne hâliniz varsa görün, Türkler''le Araplar''la barışın diyecektir.
Amerika bir müddet Irak''ta kalacak. Dört yıldızlı bir general, genel karargâhı ile Bağdad''a yerleşecek. İstediği ve kabûl ettirebildiği bir yönetim kurduktan sonra çekilecek.
Irak''ta 3 devlet projesi bütünüyle fantastiktir. Kuzeyde Kürt, Bağdad''da Sünnî, güneyde Şîî bir devlet tasarısı, ülkenin insan yapısını bilmeyen masa başı bürokratlarınca ileri sürülmüşe benziyor. Şîî güneyin Kuveyt''e bırakılacağı bile söyleniyor. Kuveyt''in böyle bir belâya tâlib olacağını sanmam. Şîîler''le Sünnîler, Orta ve Güney Irak''ta öylesine karışmışlardır ki, bunları ayırmak tam bir insan kırımı ile sonuçlanır. Esasen hepsi Araplık ve Iraklılık şuuru içindedirler. Iraklılar kabûl ederse, Hâşimî bir kralın sembolleştireceği, tabiatiyle şahsen yönetmiyeceği bir Irak, bütünlüğünü koruyacaktır. Makul bir Kürt otonomisi hoş görülür.
Daha radikal projeler ve Irak''ın bütünlüğünü ihlâl çabaları, Amerika''nın başını derde sokar. Washington, bünyesi bölünmeye çok daha müsait bulunan Afganistan''da da buna teşebbüs etmedi. Aynı akıllılığı gösterecektir.
ABD, müttefikimiz ve dostumuzdur. Bütün sakıncalara rağmen Irak''ı işgale kalkarsa, belli şartların kabulü hâlinde Türkiye''nin desteğini alacaktır. Biz Irak işinde yokuz diyemiyeceğiz. Ama, Türkiye Cumhuriyeti''nin en çağdaş ve en düzenli organı olan, büyük bir askerî gücü temsil eden silâhlı kuvvetlerimizi de, sonu gelmez maceralara sürükliyemeyiz. Amerika''ya diş geçiremiyen dünya kamuoyu, üzerimize gelir.
Bali''de dehşet
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Ekim, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bali turist cennetidir. Ekvator güneyinde, Cava''nın doğu kıyısı karşısında tropikal bir ada. Tabiat çıldırmıştır. Güney sahilinde Den Pazar''da patlatılan bombalar, en büyük terör eylemlerinden biridir. Zayiat ağır oldu (190 ölü, 309 yaralı). Avustralyalı, İngiliz, Amerikalı, Alman çok turist öldü. Terörde ırk tefrikı yapılmaz. Bebek, çocuk, genç, yaşlı, kadın, hasta ayırımı yoktur. Hedef, âzamî sayıda insanı yok etmektir.
Aynı saatlerde Bali adasının kuzey sahilinde Singarâca''da ve Endonezya''nın başka bir adası olan Sulavesi''de (Osm. Sâleb Adası) bombalar patladı. Kuzeydeki Manado şehri sarsıldı. Niçin?
Irak''ta büyük kıyıma hazırlanan Birleşik Amerika''ya ve Birleşmiş Milletler''e ihtardır (BM temsilciliği ve Amerikan konsolosluğu da hedef alınmıştır.) Filistin''deki İsrail terörüne cevap da olabilir.
Irak harekâtında Amerikan ve İngiliz uçakları Türkiye üslerinden yüzlerce sorti (çıkış) yapacaklar. Yukarıda arz ettim. Terörde din, mezhep, millet, cins, yaş, devlet tefriki yoktur.
Barzani''nin ve Ankara''daki temsilcisinin basit ve bayağı lâfları, Kerkük''ün merkez ilânı kabîlinden davranışlar, bir yerlerin iznine ve telkinine dayanan kışkırtmalar gibi görünüyor.
Amerika, sıfıra yakın insan kaybı ve mümkün mertebe para tasarrufu ile, müttefiklerinin omuzlarına basarak savaşmak istiyor.
Bali''deki dehşet, Amerika''nın çok yakın dostu Avustralya''ya pahalıya patladı. Irak savaşı, Amerika''nın diğer çok yakın dostu Türkiye''ye neye mâl olacak?
Irak''ta ne olacak?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Ekim, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bana göre, Irak''ın geleceği için muhtemel senaryo şudur: ABD, bütün ülkeyi işgal edecek. Bağdad''da bir Amerikan orgenerali yerleşip kuş uçurtmıyacak. Irak''ta Amerikan taraftarı bir yönetim kurulunca, Amerikalılar çekilecek. Ancak birkaç üssü sürekli elinde bulunduracak ki, Iraklılar yaramazlık edemesin.
Buraya kadarı, Irak''ı Osmanlı Türkiyesi''nden savaşarak alan İngilizler''in 1919''dan itibaren uyguladıkları sistemin tekrarı gibidir.
ABD, harekâtın başında Kerkük''ü -muhtemelen havadan inerek- işgal edecek. Bu suretle Kürtler''in buraya sarkmasını ve Türkiye''nin bir müdahale ile karşılık vermek ihtimalini önleyecek. Petrol vanalarını elinde tutacak.
Kuzeyde otonom bir Kürdistan için, tabiatiyle önce yeni Irak yönetimini, sonra başta Türkiye, Irak''ın diğer komşularını ikna edecek. Otonominin yaşıyabilmesi için, petrolden küçük bir pay verecek.
Ankara, Türkmenler''in, insan hakları hukukî gerekçesine dayanarak, yönetime katılmaları için, yoğun diplomatik çabaya girişecek. Kuzey Irak''ta asker bulundurarak, KADEK''liler''in topraklarımıza sıçramasını engelliyecek.
Beklenmedik gelişmeler müstesna, bu suretle Körfez petrolü, İran dışında, bütünüyle ABD kontrolüne geçecek. Ve sıra İran''a gelecek. Kuzey Kore, İran''dan sonraya bırakılacak.
Osmanlı tarihi mütehassısı olduğumuz için, cihan devletlerinin nasıl kurulup serpildiklerini biliyoruz. Tarih kanunlarının hükmünü icra etmesi bizi şaşırtmıyor. Ama tarihin akışı, her asırda biraz daha hızlanıyor. Bu bakımdan Pax Americana, değil Pax Ottomana, Pax Britannica kadar bile sürmeyecek. Clinton, 20. yüzyılın Osmanlı mirasını tasfiye ile geçtiğini söylemişti. ABD hegemonyasının tasfiyesi, daha kısa olacak. Sadece Irak harekâtı ile Amerika''nın ne kadar düşman edineceğini bir düşününüz...
Demokrasi ve savaş
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Ekim, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Temenni edilir ki Irak savaşı, demokratik gelişmemize sekte vermesin, bahane oluşturmasın. Savaş zamanıdır diye yeni yasaklar ihdas edilmesin.
Endişelerimizin gerçekleşmesine can atanlar var. Statükonun, kurulu düzenin bozulacağından ödleri kopanlar... Hepsi bu düzenin nimetlerinin mübtelâları, tiryakileri değildir. Önemli kısmı, düzen bozulursa devletin zarara uğrayacağına içtenlikle inanan vatanseverlerdir.
Gerçekte Devlet, kurum ve kuruluşlarının çağa uymaması dolayısıyla büyük zarar gördü. Bütün reformcular bunu teşhis etmişlerdir. Ancak statükocular, reformcuların ellerini tutmuş, hattâ bağlamışlardır. Sonunda otuz kırk imza ile ancak işlem yapabilen köhne ve lâgar bir mekanizma hâline gelen Devlet, milleti gerilerde bırakmış, perişan duruma getirmiştir.
Demokrasi, modern devletin temeli ve çatısıdır. Devletin sahibi bulunan milletin haklarını güvence altına alan en az kusurlu rejimdir.
Avrupa Birliği karşıtlarının çoğu gerçekte, Avrupa uygarlığına karşı değillerdir, zaten böyle bir duygu klinik tedaviye ihtiyaç gösterir. Ancak, bu sistemi işleten demokrasiye sınır getirmek isterler. Bize mahsus şartların varlığından bahsederler. Bu millete bu kadar demokrasi yeter, fazlası zararlıdır diyenleri de duyduk. Böylece Türkiye çağa uyum sağlamakta gittikçe gerilere düştü. Şimdi Irak savaşı, korkarım yeni bahanelere zemin hazırlayacaktır.
Türkiye, AB üyesi olmaksızın da yaşıyabilir. Ama çağdaş uygarlığı ve bunun temeli olan demokrasiyi benimsemezse, açmazdan açmaza düşer. Yerinde sayar. Çok gerilerde kalır. Türk''ün kaderi bu olamaz. Bu teşhiste ne kadar erken birleşirsek, ufkumuz o derecede açılacaktır.
3 Kasım''a 16 gün
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Ekim, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
16 gün sonra, 3 Kasım 2002 günü, Türk seçmeni, 1920 seçimleri hariç, en kritik oylamalarından birini gerçekleştirecek.
Evvelsi günki Irak seçimleri gibi, bir milleti dünyaya karşı mahcub eden sistemler de var. Saddam Hüseyin, oyların yüzde 100''ünü aldı. Tek karşı oy çıkmadı. Pusulalar rejim denetçilerinin nezaretinde açık atıldı. Saddam, 7 yıl için yeniden başkanlığa seçildi. Ama iktidarının 7 ay süreceğine ihtimal veren yoktur.
Bizim seçimlerimiz, halkın isteği istikametinde, ülkemizi yönetmeye talib olanları ortaya çıkaracak. Öfke, tepki, öç gibi biribirinden olumsuz duyguların pusulalara yansımasından korkuluyor. Partilerin çokluğu da vatandaşı şaşırtacak. Ancak zorunlu bir seçimdir. Sonuçlarından çekinecek bir şey de yoktur.
Ekonomik krizi öngöremeyen, hattâ patlatan zayıf bir iktidar, bir de dış ve iç komplolara maruz kalınca, erken seçime gidildi. Yeni listeler, 1999 listelerinden daha parlak değildir. Ayni olumsuzluklar görülüyor. Seçmen bu hususta da zorlanacaktır.
Ama 22. Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi, içinden iktidar ve muhalefet çıkaracaktır. Temennimiz elbette iyi bir iktidar ve iyi bir muhalefettir. Mümkün olmazsa, yeniden seçime gidilir. Genel başkanların akıllarını kullanabilmelerine bağlıdır. Kişiler değişecek, fakat genel başkanlar demokrasisi sürecektir. Dönemin başında seçim ve partilerle ve milletvekili statüsü ile ilgili, bir Avrupa devletine yakışır değişiklikleri gerçekleştirmek gerekir ki, bir daha ayni senaryoyu yaşamıyalım.
Türkiyemiz, ekonomik kriz, akıl almaz faizlere ve soygunlara boğulmuş borçlar, kapısını çalan bir savaş alanı ve Avrupa Birliği gibi, biri diğerinden çetin sıkıntılar içindedir. Eğitim ve sağlık konularında problemler büyüktür. Kasım 2002 hükûmeti, bunların hepsini kucaklayıp çözümlemek iddiası ve vaadi ile Yüce Meclis''ten güvenoyu isteyecektir. Artık ahbap işi sıradan bakanlar görmek istemiyoruz.
Kuzey Irak problemi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Ekim, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika''nın Aralık ayından önce Irak''a karşı harekete geçmiyeceği anlaşılıyor. Her hâl-ü kârda, her ihtimale karşı, her zaman olduğu gibi, silâhlı kuvvetlerimiz hazır ve nazırdır. Siyasî iktidarın vereceği görevi, en iyi şekilde yerine getirecektir.
Şu halde endişeye lüzum yoktur. Konuyu parti propagandası malzemesi hâline getirmek, ben senden daha arslanım demek gereksizdir. Partiler üstü, millî bir mevzu, Devlet politikasıdır.
Kürt devleti kuruldu kurulacak telâşının yerini soğukkanlılığın alması daha iyidir. Bu telâşı niçin İran, Suriye, Irak göstermiyor? Ankara''ya havale etmek işlerine geliyor. Türkler''i Kürt düşmanı, kendilerini dost göstermek istedikleri âşikârdır. Bize göre Washington da bu kılıcı, başımızın üzerinde sallıyarak tutumumuzu yumuşatmaya çalışıyor.
Kürt otonomisi zaten yıllardan beri işliyor. Bunu bağımsız devlete dönüştürmek, Kerkük''ü de ihsan etmek, büyük belâ çıkarmak demektir. Washington''ın zaman zaman Amerika için sakar ve muzır projeler üretip eylemler yaptığına son yarım yüzyılda epey şahit olduk. Ama bağımsız Kürt devleti oluşturup Arap coğrafyasını karıştırmak, bir sürü düşman edinmek gibi bir acemiliğe düşmiyecektir. Irak meselesi, bir petrol savaşıdır. Yahut Irak savaşı bir petrol meselesidir. Amerika''nın bu petrole hâkimiyeti için, bağımsız Kürt devletine ihtiyacı yoktur. Saddam sonrası Irak rejimi ile anlaşması çok daha kolaydır.
Mayın döşeli yüzlerce kilometre yol aşıp Saddam''ın elindeki Kerkük''e asker sevketmemiz bizim için ancak son çare olabilir. Washington''ın bizden önce davranıp Kerkük''e havadan ineceğini düşünüyoruz. Bu da Kerkük''ün Kürtler''e kapatılacağı demektir.
Kerkük''ü Kürtler''e bırakmamak ve Türkmenler''in bütün çağdaş insan haklarını savunmak, Devlet politikamızdır. Silâhlı Kuvvetler, elbette en etkili caydırıcı faktördür. Fakat sorunu diplomasi ile çözmek lâzımdır. Diplomasinin tükendiği yerde askerin işi başlar.
12 gün kala
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Ekim, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhuriyet tarihimizin en netameli seçimlerine 12 gün kaldı. Seçmen, partilerden parti beğenecek. Muhtemelen bir daha bu kadar çeşitli partiyi bir arada göremiyecek. En sağından en soluna kadar...
TV konuşmalarını da dinledikten sonra vatandaş, kararını verecek. Yapılan vaadlerin ciddilerini, ciddiyetsizlerinden ayırarak değerlendirecek. Liderlerin kişiliklerini gözden geçirecek. Oyunu atacak.
Kasım 2002''de oluşacak yeni hükûmet, en büyük çapta ekonomik kriz, yetersiz eğitim ve sağlık hizmetleri dışında, Avrupa Birliği, Kıbrıs ve Irak gibi, biri diğerinden karmaşık dış meselelerle karşı karşıya gelecek.
Belli başlı partilerimiz, bütün bu konular üzerinde, yuvarlak sözler dışında açık beyanlarda bulunmaktan kaçındılar. Ancak her partinin temayülü ve icra yeteneği aşağı yukarı biliniyor.
On milyarlarca dolar dolandırılmış bir büyük millet, burnundan solumaktadır. Anormal oranda yenilenecek, tecrübeli kadroları tasfiye görmüş 22. Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi, bütün çalışmalarında dikkatle izlenecektir. Millî öfke, liderleri muhatab alacaktır. Bütün hareketlerine dikkat edecektir. Artık palavra edebiyatı geçerli olmıyacaktır.
Gazeteniz Türkiye, Yüce Meclis''in seçim kararı aldığından beri, bütün partilere eşit şans veren bir tarafsızlıkla yayınlandı. Oluşacak millî iradeye de saygılı davranacaktır.
Hangi partinin niçin kaybettiğini veya kazandığını, seçimlerden sonra ele alacağız. Bu eleştirilerin, yeni iktidara ve yeni muhalefete yardımcı olmasına çalışacağız. Büyük reformlara yan çizerek zaman öldüren eyyamcı davranışlara müsamaha göstermiyeceğiz.
Savaş gecikiyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Ekim, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başkan Bush''un dünki konuşması, Irak harekâtının bir kaç hafta ertelenebileceğini gösteriyor. Eğer petrol meselesi değil, Saddam meselesi olsa idi, Amerika''nın hattâ vazgeçmesi ihtimali bile akla gelebilirdi. Ama Washington, Birleşmiş Milletler denetçilerinin şu veya bu şekilde kısıtlandığını öne sürerek, kararını gerçekleştirecektir.
Bütün dünyada ve Birleşik Amerika''da savaş karşıtlarının protestoları, Fransa ile Rusya''nın direnişi, Türkiye''nin haklı şartları, Başkan Bush''u geçici bir müsamahalı tavır almaya sevk etti.
ABD merkez kuvvetleri komutanı Orgeneral Tommy Franks''ın, ABD Avrupa kuvvetleri komutanı hava orgenerali Joseph Ralston''la birlikte, Ankara''ya gelip Genelkurmay Başkanımız''la görüşmesi, Irak savaşının son hazırlıklarının yapıldığını açığa vurdu. Yeni bir ABD uçak gemisinin Basra Körfezi''ne gönderilmesi de önemlidir. Dünki Millî Güvenlik Kurulu''nun gündemi, muhtemel Irak savaşında Türkiye''nin durumu idi.
Bize büyük zarar vereceği âşikâr bulunan bir Irak savaşında, kayıplarımızın telâfisi için Amerika''nın bir kısmı platonik kalacak vaatleri fazla bir şey ifade etmiyor. En önemli yardım, 15 Aralık Kopenhag zirvesinde Türkiye''ye müzakere tarihi verilmesi hususunda Amerika''nın girişimi olabilir.
Zira Irak savaşı hemen önümüzde görünüyor ama, Türkiye''nin uzun vadeli menfaati, Avrupa Birliği üyeliğinde veya üye olmaksızın Avrupa standartlarını kabûl etmesindedir. Bugünki sistemle bir yerlere varamadığımız artık kesinlikle anlaşılmıştır.
En seçkin, kıdemli ve tecrübeli diplomatlarımızdan Büyükelçi Oğuz Gökmen, Pazartesi günü gazetemize yazdığı haftalık yazısında, Avrupa Birliği''nden istediğimiz cevabı alamasak bile, Atatürk''ün işaret ettiği Batı Medeniyeti istikametinde yolumuza devam edeceğiz diyerek, gerçeği yetkiyle vurgulamıştır.
Seçim öncesinde Türkiye Cumhuriyeti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Ekim, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Seçimlere 10 gün kaldı. 22. Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin, halkımızın ayyûka çıkan şikâyetleri karşısında şaşırmaması lâzım. Demokrasinin belkemiği ve sağlıklı toplumun göstergesi orta sınıfın yarı yarıya yoksullaşıp mahvolmanın eşiğine gelmesi karşısında vurgun, soygun, hortum mahsulü küçük bir zümrenin televole hayatı, gelir dağılımının daha da berbatlaşması, çok huzursuz bir Türkiye oluşturdu.
Kasım 2002 hükûmetinin, vatandaşa âcil ve hemen gerçekleşen ümitler vermesi şarttır. Sayıları 20 civarında bulunması beklenen bakanların, ministrabl (bakanlığa ehil) milletvekillerinden seçilmeleri gerekiyor. Politik nosyondan mahrum kişilerin bakanlıkları, ülkeye çok zarar verdi.
Yılın son 2 ayında Türkiye''yi birinci derecede etkileyecek dış gelişmeler ağırlık kazanacak. ABD seçimlerini göreceğiz. Kıbrıs konusu var. AB ile ilişkilerimiz şekillenecek. Irak''taki gelişmeler bütün dünyayı, bilhassa Türkiye''yi ilgilendirecek.
Seçimden önceki son haftada, televizyonda parti konuşmalarını dinleyeceğiz. Bu arada cumhuriyetimizin 79. yıldönümünü kutlayacağız. Yaptıklarımızla hamâset ağırlıklı öğüneceğiz. Yapamadıklarımızla yerinmeyi de öğrenirsek, muâsır medeniyet seviyesine ulaşmamızın yolu açılır.
Halkımız, şevksiz, hattâ karamsar bir seçime gittiği duygusundadır. Heyecan yoktur. Herkes biribirini suçluyor. Ancak demokrasi supabı açılmıştır. Milletimiz kızgın ve az ümitli olabilir. Ama daha uyanıktır. Vereceği oyun, geleceğimizi belirleyeceğinin idraki içinde, sandığa gidecektir.
Üçüncü Binyıl''a kötü girdik. Mutlaka şartları lehimize çevireceğiz. Gevezeliğe ve palavraya prim vermiyeceğiz.
Pax Americana ve biz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Ekim, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yargıtay Başsavcısı''nın Adalet ve Kalkınma Partisi''nin kapatılması ve Tayyip Erdoğan''ın genel başkanlıktan çekilmesi isteğiyle Anayasa Mahkemesi''ne başvurması, AK Parti''nin seçimlere girmesini engellemiyor. Seçim yasaklarının başlamak üzere olduğu şu sırada başka mütalaada bulunmuyoruz.
Neyse Irak harekâtının bu günlerde gerçekleşmiyeceği anlaşıldı, iç ve dış sürprizlerden yaka silken halkımız, bir nebze nefes aldı. ABD, Birleşmiş Milletler ve Güvenlik Konseyi''ni tazyik ederek karar çıkartmaya uğraşıyor. Çin, daha fazla Rusya, en fazla Fransa karşı koyuyor. Güvenlik Konseyi''nin veto hakkına sahip 5 üyesinden Amerika ve İngiltere dışındaki 3''ü... Beyaz Saray''ın Birleşmiş Milletler''i aşacağı, aşamasa bile aklına koyduğunu yapacağı açıktır. Ancak Ramazan''da Irak''a ateş vererek Müslüman dünyasındaki sevgisizliğini arttıracağı sanılmaz. Şeker Bayramı''nın geçmesini bekliyecek. Bundan 3 hafta sonra da Noel ve Yılbaşı var. Amerikalılar, evlerinde kutlamak isterler.
Amerika aradaki 3 hafta içinde Irak''ın işini bitirir mi, bilmiyoruz. Ancak Irak''ta bir kaç sene kalacağını tahmin edebiliriz. Bu müddet içinde, ülkeyi muma çevirerek ehliyetli bir idare kuracak. Hayli Arap devleti gibi Washington''la anlaşabilen bir Irak oluşacak.
Ve artık rahat nefes mi alacağız? Ne gezer! Sıra doğu komşumuza gelecek. İran çok daha büyük lokmadır. Pax Americana''ya direnecektir. Yarım asırlık stratejik müttefikimiz Amerika''nın, Irak''ın batısındaki komşumuz Suriye''ye bile demokrasi getirmek için sarkması mümkündür. Türkiye olarak ancak Kuzey Kore''ye taveccüh ettiği zaman huzura kavuşacağız. Bu defaki Kore harbine tugay falan göndermiyeceğiz.
.3. Binyıl terörle başladı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Ekim, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bali ve hemen arkasından Moskova terör eylemleri... Çok kan döküldü.
İki karşıt komplo teorisi var: 1) Bu eylemler, kapitalist yeni dünya düzenine tepkidir. 2) Yeni kapitalist düzen, teröre karşı savaş bahanesiyle bütün muârızlarını ezmek için bu eylemleri tertip ediyor.
Moskova faciasının şimdiden 3 ayrı tezi var: 1) Göründüğü gibi bir milliyetçi Çeçen eylemidir, Rus zulmüne karşı bağımsızlık hareketinin bir parçasıdır. 2) Putin yönetimince düzenlenmiştir. Rusya, ABD-Türkiye paraleline giren Gürcistan''a sarkmak istiyor. Gürcistan kuzeyindeki Çeçen kamplarına asker göndermek için bahane arıyor. 3) Amerikan tertibidir. Amerika, terörün Rusya''ya sıçradığını, Orta ve Batı Avrupa''ya da gelebileceğini göstermek istiyor. Böylece Irak harekâtına muhalefet eden Rusya ve Avrupa''yı bu tehditle yanına almak hevesindedir.
Biz, aksi kanıtlanmadıkça, bu çeşit eylemlerin göründükleri gibi olduklarını savunuyoruz. Yani: Batı''nın ezici kapitalist yeni dünya düzenine karşı yoksul üçüncü dünya mahsulü örgütlerin tepkileri şeklinde değerlendiriyoruz.
Hâsılı 3. Binyıl''a kötü girdik. Yeni düzene karşı demokratik bir Sol muhalefete aklımız erer, hattâ mutlaka olmalıdır. Ama terörle ve kan dökerek bir yerlere ulaşılamaz. Bu gibi eylemler, uyarma faktörü bile oluşturmaz. Aksine, yeni düzeni yaymak isteyenleri şiddete sevkeder.
On binlerce insanın kanına giren PKK''yı silâh bıraktıktan sonra ancak terör listesine alabilen, ertesi gün isim değiştirerek KADEK olan ayni örgütü yeni bir siyasî oluşum sayan Batı''nın bana bulaşmayan terör bin yaşasın kafası ile, daha hayli zararlara uğrayacağı muhakkaktır.
.79. yıl
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Ekim, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhuriyetimizin 79. yılı, Türk milletine kutlu olsun! Bugün olduğu gibi daha bin yıl millî kahramanımız, dâhî asker ve dâhî devlet adamı, kurtuluş savaşımızın muzaffer başkomutanı, Türkiye Cumhuriyeti''nin bânîsi gelmiş geçmiş en büyük Türk milliyetçisi ve Yenileşme tarihimizin en radikal reformcusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk''ü, en derin ve en içten saygı, sevgi ve hasretle anıyoruz.
Atatürk''ün bütün yaptıkları ve milletimize vasıyeti, onun şu tek cümlesinde özetlenmiştir: Muâsır medeniyet seviyesine (çağdaş uygalık düzeyine) erişmek... Gerisi teferruattır, ayrıntılardır, yahut şöyle ifade edeyim: Anılan hedefe erişmenin yolları, metodlarıdır. Atatürk, Türk''ün geride kalmasına en çok üzülen adamdır. Milliyetçilik dediğimiz duygu ve ideal, zaten bu üzüntünün eseridir.
Pek çok kişi, söylemleri ve eylemleri ile, Atatürk''ün çağdaş uygarlık dediği kavramı, onun yaşayıp inkılâplarını yaptığı 1920-1938 çağı anlamında algılamışlardır. Atatürk''ü 1938''de bırakmışlardır. 40''lı, 50''li ve sonraki yıllarda Atatürk yaşasa idi ne yapacağını tasavvur ve hayal edememişlerdir. Atatürk''ü 1938''de dondurmuşlardır. Hâlâ böyledir. Atatürk''ün Türkiye dışı Türk dünyasına ateşli ilgisini, Avrupa devleti olmak hedefini pas geçmişlerdir. En mümeyyiz vasfı bulunan milliyetçiliğini bile unutturmak istemişlerdir.
Cumhuriyetimizin 79. yılında, Atatürk''ün hedeflediği çizgide değiliz. Bu çizgi, çağdaş Avrupa çizgisidir. Hâlâ epey uzaklarındayız. Zira gündelik meselelere boğulmuş, radikal reformlar zincirini elimizden kaçırmış durumdayız. Bir kaç istisnası ile kurumlarımız, kuruluşlarımız, eskimiş, köhneleşmiş, lâgarlaşmış, bazıları açıkça dejenere hâle gelmiştir. Devlet Reformu fikri bizi korkutmuştur. Devlet kırtasiyeciliği kırılamamıştır. Komünist Çin''i gölgede bırakan bir devletçilikten vaz geçilememiştir.
Çağdaş uygarlık, belirli göstergelerle ölçülür. Hangi sektörde çağı yakaladığımız münakaşa konusudur. 79. yılı, böyle bir zihniyetle değerlendirmek gerekir. Dünyaya hükmeden Batı medeniyeti, otokritik ve tenkıydî fikir (esprit critique) ile oluşmuştur.
Son hafta
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Ekim, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhuriyetimizin 79. yılını kutladık. Sönükçe geçti. Zira ülke, seçimlere endekslidir. İşin kötüsü, seçim sonuçlarının ne getireceği üzerindeki tereddütlerdir. Olumsuz şartlarda sandığa gidiyoruz. 4 gün kaldı...
Cumhuriyetimizin 80. yılına girerken tablo, iç açıcı ve tatmin edici değil. Bütün büyük devrimler ve savaş sonrası dönemler gibi, hele çok çaplı bir liderin öncülüğünde de olunca, ilk yıllarda geniş ufuklar ve tatlı ümitler devri yaşandı. Yoksulluğumuz bize vız geliyordu. Bugünki kuşaklar, en az on misli daha iyi maddî şartlar içindedir. Fakat yoksulluk artık vız gelmiyor, bütün ağırlığı ile omuzlarımıza çökmüş, nice aileyi çökertmiştir. Çünki biz bir adım atarken, Batı''da kaç adım atıldığını izleyemedik.
Soyguncu, hortumcu ve uğursuzların milyar dolarlık saltanatları pervasızca sürerken, büyük kitleler ıstırab içindedir. 1938 sonrası Türkiye''nin tarihi, kaçırılan fırsatların tarihidir. Üçte ikisi köylü 15 milyon nüfus için dizayn edilen bir devlet, bir Avrupa ülkesinde asla görülmeyen, Asya-Afrika''ya mahsus nüfus artışı ve bunların şehirlere yüklenmesi, akıl almaz arazi yağmaları furyasında, apışıp kaldı. Modern devlet hâline gelemedi, liberalleşemedi, yenilenemedi.
Haftaya, bambaşka bir iktidar-muhalefet tablosu oluşacak. Muazzam iç ve dış problemleri aşabilmek zorunluluğu ile karşı karşıya gelecek. Cumhuriyetin 80. yılının ilk ve Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin 21. döneminin son haftasındayız. Gelecek haftadan itibaren neler yapılabileceğini, milletçe birlikte göreceğiz. Şu şart ile ki seçmen, henüz seçtiklerini beğenmemezlik etmeye kalkışmasın...
Irak''ta son durum
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Ekim, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Aylardan beri dünya gündemini işgal eden Birleşik Amerika''nın Irak savaşı konusu, anlaşılan 2002-3 kışına ertelendi. Eğer gerçekleşirse... Zira -zayıf da olsa- hiç yapılmaması ihtimali de belirdi.
ABD, Pax Americana''nın bir safhası olarak gördüğü Irak meselesini aşabilmeli ki, sıra diğer ülkelere, muhtemelen İran''a gelebilsin. Aksi takdirde, Washington''ın 21. yüzyıla ait temel projesi akamete uğrayacaktır. En azından Başkan Bush ve çevresi, böyle düşünüyor.
Sorunun Saddam''ın haddini bildirmekten çok, petrol üzerinde egemenlik olduğunu artık anlamayan kalmadı. ABD''nin petrol dağıtımında son, hattâ tek söz sahibi bulunmak, dolayısıyle en gelişmiş ülkelerin sanayilerini kontrol edebilmek iddiasının, güçlü muarızları var. Başta Almanya geliyor.
Japonya''yı Pasifik''te tatmin eden ABD, Rusya ve Fransa''ya tavizler vererek, Almanya ile baş başa kalmak istiyor. Kendi petrolü bulunan Çin, Irak üzerinde, Fransa ve Rusya kadar direnmiyecektir. Çin''de Amerika''nın muazzam yatırımları mevcuttur.
Moskova''daki trajik eylemin, Irak konusu ile bağlantısı öne sürülüyor. Fransa''yı ikna etmek, Rusya''dan daha zordur. Ama Amerika, hiçbir zaman doğrudan karşısına alamıyacağı Fransa''ya petrol alanında güvenceler verip işi bitireceğini umuyor. Geriye Almanya kalıyor ama, Güvenlik Konseyi''nin veto hakkını haiz 5 devletinden biri değildir. Hâlâ Hitler belâsının cezasını çekiyor.
Devlerin -af buyurun- bu tepişmesinde, Türkiye de ağırlığını koydu. Türkiye''nin, olası zararlarına karşı -hoş lâflar dışında- sağlam teminat istemesi ve savaş sonrası Irak''ın Orta Doğu dengelerini olumsuz etkileyeceğini tekrar tekrar vurgulaması da bize göre, Amerika''nın harekâtı geciktirmesinin sebeplerinden biridir.
BM Güvenilk Konseyi''nden karar çıkarsa, Irak''ın denetlenmesi işi, kısa müddette bitirilemiyecektir. Her hâl-ü kârda Amerika, Körfez egemenliğinin bir parçası olan Irak''ta kendisine dost bir yönetim kurmak planından vaz geçmiyecektir.
.2 gün kala
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Kasım, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Öbürsü gün, 3 Kasım 2002, milletvekili seçimlerimiz yapılacak. Pazartesi sabahı, genel tablo ortaya çıkar. Bu tabloyu görmeden gerçeğe yakın tahminlerde bulunmak mümkün değil. Mümkün olsa bile, yasaklar dolayısıyle bir şey yazamıyoruz.
Yeni Meclis''in ancak bir buçuk yıl dayanacağı, ilgili yasalar çıkartılıp gerekli düzeltmeler yapılarak seçime gidileceği gibi karamsar tahminlere yer yoktur. Makul bir hükûmet kurulup 4 yıl devam edebilir (5 yıl saçmalığı keza düzeltilecektir.) Bu, iyimser, fakat normal bir görüştür.
Her hâl-ü kârda Türkiye, reformlarda ne kadar geciktiğini artık iyice anladı. Anlamış olmalıdır. A''dan Z''ye herşeyin bozuk olduğunu söyleyip devlet reformu zaruretine ilk işaret eden Başbakan Dr. Refik Saydam''dır. İstanbul''a geldi, yukarıdaki tarihî cümleyi gazetecilere söyledi. Pera Palas''a indi. Odasında öldü (8 Temmuz 1942). Demek devlet, daha o tarihlerde işlemez hâle gelmişti.
Reformlara direnirseniz, Türkiye Cumhuriyeti''ni işte bugünki hâline getirirsiniz. Hâlimizde ne var? Gül gibi geçinip gidiyoruz. Dünyanın 16. ekonomisiyiz falan diyorsanız, söyleyecek sözümüz yoktur.
Önümüzdeki Pazar günü, karamsarlıkla değil, ümitle sandıklarımıza gidelim. Oyumuzu atalım. Her seçmen, iptale sebep verecek bir hata yapmayarak mührünü basmalıdır.
Seçim sonuçları, yalnız Türkiye''de değil, Avrupa''da ve ABD''de de ilgiyle bekleniyor. Bakalım Türkler bu defa ne yapacaklar? beklentisi açıktır. İktidara kim gelirse gelsin, dertlerimiz ortadadır. Her parti, bunlara deva bulmak iddiasıyle oy istemiştir. Mesele, metot ve irade farklılığındadır. Ehil bir kadro, yeterli iradeye sahip olup, doğru metotlarla reformlara ve icraata başlayacaktır. Hata yapanın canı yanacak, politikadan tasfiye edilecektir.
Yeni bir dönem
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Kasım, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Adalet ve Kalkınma Partisi''ni kutluyoruz. Ve çok şey bekliyoruz. Zira tek başına iktidardır. Bir kaç bağımsız oyla birlikte Anayasa''yı değiştirecek güce bile sahiptir. Bugüne kadar hiçbir parti Anayasa''yı değiştirecek orana ulaşamamıştı.
Seçmen, haklı olarak orta sınıfı yok eden, aldığı borcu faizcilere ve hortumculara yatıran, milletin parasının çalınmasını engelliyemeyen partileri devre dışı bıraktı. Millî irade, böyle oluştu.
AK Parti ve Sayın Tayyip Erdoğan, milletçe tevdi edilen sorumluluğun idraki içindedir. Ana muhalefet lideri Sayın Deniz Baykal da bu sorumluluğu paylaşıyor. Onu da kutluyoruz. İkisi de, seçimlerin hemen akabinde son derece makul beyanlarda bulunup siyasî huzuru sağladılar.
İki parti arasında işbirliği, birinci derecede Avrupa Birliği için olacak. İki liderin birlikte Avrupa turuna çıkmalarında sayılamıyacak derecede millî menfaat vardır. AK Parti''nin Merkez Sağ''ı, muhafazakâr demokratları değil, ılımlı dincileri temsil ettiğini ileri süren Avrupa, Türkiye''de yeni iktidarı benimsiyecektir. Bu da bizim önümüzü açar.
Her iki partinin müfritleri mevcuttur. Bunları itidalde tutmak, genel başkanların dikkatleriyle mümkündür. Türkiye''nin dışarıya güzel imaj vemesi ve içte huzursuzluk çıkmaması şarttır.
Aksi takdirde, kayıtlı seçmenin yüzde 75''inin geçerli oy verdiği seçimlerde yüzde 45 oyun Meclis dışında kaldığı motifi vurgulanacaktır. Yüzde 45''in temsil edilmemesinde ne Erdoğan''ın, ne Baykal''ın kusuru bahis konusu değil. Sorumlular, Türk politikasına verdikleri ağırlıkla vatandaşı bıktıran Bahçeli, Çiller, Yılmaz, Ecevit''tir.
Sayın Erdoğan, kendisini Menderes''in ve Özal''ın muakkıbı gördüğünü söyledi. Biz de bunu bekliyoruz. Onlar gibi büyük işler yapabilmesini istiyoruz.
Yeni bir Türkiye
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Kasım, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
41.441.000 seçmenin 31.255.000''i geçerli oy kullandı. Seçmenin yüzde 75''i demektir. Yüzde 34,40 alan AK Parti 363 ve yüzde 19.49 alan CHP 178, ilâveten yüzde 1 alan bağımsızlar 9 milletvekili çıkardılar. Yüzde 45.11 oy Meclis''te temsil dışı kaldı ki, bugüne kadar görülmemiş bir nisbettir. Oyların üçte birini alan AK Parti, milletvekilliklerinin üçte ikisini elde etti.
Biz bu sütunda daha bir yıl önce Meclis''in üçte ikisinin yenileneceğini yazdığımız zaman, milletvekilleri bize kızmışlardı. Politikadaki acemiliklerini gideremediklerini gösterir. Gerçekte biz de yanılmışız. Zira 21. Dönem üyelerinin 10''da 9''u dışarıda kaldı.
Siyaset bilimciler, üçte birden fazla yenilenmenin bile sakıncalarını bilirler. Askerî darbeler ve lider darbeleri, Yüce Meclis''in tecrübeli kadrolarını biçmiştir.
Şimdi milletvekilliği dokunulmazlığı, Meclis''e giren iki partinin genel başkanlarının vaadleri mucibince daraltılacak ve AB standartlarına çekilecektir. Yüzde 10 barajı mutlaka düşürülecektir. Baraj yüzde 8''e düşürülüp seçime gidilseydi bile, DYP ile MHP milletvekili çıkaracaklar ve Meclis''te temsil edilmeyen oyların oranı yüzde 45.11''den yüzde 27.22''ye geriliyecekti ki, bu oran dahi çok büyüktür.
3 Kasım tarihinin tek ve yegâne kâşifi olan Dr. Devlet Bahçeli gibi Bülent Ecevit, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, partilerini erittikten sonra politikadan çekileceklerdir. Bu da az kazanç değildir. Yüzde 10 barajını indirmemekte direnerek tafra satıyorlardı. Bıyıklarını baltalar kesmiyordu. Her biri kendilerine nice ümitler bağlanmış, milletçe ne avanslar verilmiş insanlardı.
Yeni bir Türkiye''dir. Kimse şüphe etmesin. Bu derecede büyük ve merhametsiz bir ekonomik krizi ve bu kadar hayâsız bir soygun sistemini önleyemeyenler, milletin hışmına uğradı. Kutsal bir öfkedir.
AB hedefi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Kasım, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İktidar ve muhalefet partilerimizi bugün de, Türkiye''nin 1. meselesini dirayetle teşhis ettikleri için kutluyoruz. Nice akl-ı evveller, bu teşhis yeteneğinden mahrum kaldılar. Bunlara statükocular diyoruz (Osmanlıca eyyamcılar tabirini kullanmıyorum, daha ağırdır.) Azîz ülkemizin olduğu gibi devamını isteyenlerdir. Hattâ, 1938''e dönmek, Atatürk''ten sonra reformların kesilmesi gerektiğini düşünenler vardır.
Türkiye''nin 1. meselesi şüphesiz Avrupa Birliği''dir. Avrupa standartlarını yakalayıp çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak şeklinde de tanımlayabiliriz. Çocuklarımızın ve bütün gelecek kuşakların istikbalidir. Yoksulluktan kurtulmak, sınırlarımız üzerinde münakaşayı kaldırmak, muhteşem millî kültürümüzü geliştirip şahlandırmak hedefidir. İnsan haklarına dayalı demokrasiyi gerçekleştirmekle mümkündür. Dünya tarihinin şahit olduğu en büyük medeniyet projesidir.
Avrupa Birliği''ne girip de zenginleşmeyen ülke, bölünüp parçalanan devlet yoktur. Millî kültürlerini geliştirmeyeni mevcut değildir.
Erdoğan ve Baykal, ümitlerimizin üzerinde iyi başladılar. İhtirasları, kompleksleri, sabit fikirleri, kulüpçülükleri akıllarının önünde giden politikacı tiplerinden bitip usanmıştık. İki lider, mensupları içinde oyun bozacak, rahatsızlık oluşturacak, huzursuzluk çıkartacaklara karşı dikkatlerini esirgemez, eleştirileri soğukkanlılıkla karşılarlarsa, kavgasız bir Türkiye, harikalar oluşturabilir. Türk''ün potansiyel gücü o derecededir ki, rakiplerimiz ve hasımlarımız farkındadırlar. Bizde, bu kudreti algılayacak duygudan mahrum pek çok gafil, başımızda boza pişirdi. Avrupa Birliği demek, radikal reformlar dizisi ve manzumesi demektir. Bu ince uzun köprüyü mutlaka geçeceğiz.
Cumhuriyetçiler kazandı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Kasım, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika Birleşik Devletleri seçimlerinde Temsilciler Meclisi''nin tamamı (435 milletvekili), Senato''nun üçte biri (34 senatör) ve 50 eyalet valisinin 36''sı belirlendi. Cumhuriyetçiler, Kongre''nin her iki kanadında Demokratlar''a üstünlük sağladılar.
Bu sonuç pek de beklenmiyordu. Zira başkanlık seçiminden 2 yıl sonra yapılan seçimlerde şimdiye kadar, başkana muhalif parti kazanırdı. Evvelsi gün elde edilen netice, Amerika''da 11 Eylül sendromunun devamını gösteriyor. Halk, tarihin en büyük terör eyleminin intikamının alınmadığı, karşılığının verilmediği inancını vurguladı.
Bu da Başkan Bush''a, Irak ve sonra diğer ülkelere karşı hareketlerinde rahat davranmak imkânı veriyor. İstediği savaş tahsisatını alabilecektir.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi''nde Irak''a tevdi edilecek nota bugün New York''ta oylanıyor. Irak tamamen denetim altına alınacak, kitle imha silâhlarından arındırılacaktır. Ancak Amerika, ne olursa olsun Saddam''ı devirmek niyetindedir.
Washington''a önemli ziyarette bulunan Genelkurmay Başkanımız, Türkiye''nin Birleşmiş Milletler kararları doğrultusunda hareket edeceğini açıkladı.
Diğer taraftan Rusya''da, Moskova''daki fantastik eylemden sonra, 11 Eylül dehşetine düştü. Teröre karşı çok kapsamlı tedbirler alıyor. Elindekiler yetmezmiş gibi başka süper silâhlar edineceğini bildirmesi, tansiyonun ne derece yükseldiğinin işaretidir. Sanıyorum, Çeçenler''e üs verdiğini ileri sürdüğü Gürcistan''a sarkacaktır. Gürcistan''da Amerikan ve Türk askerleri vardır.
Almanya ve Türkiye''den sonra Birleşik Amerika''da yapılan seçimler de ilgi ile beklendi, izlendi, gerçekleşti ve manalı sonuçlar verdi.
Diktatörler Yüzyılı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Kasım, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ergun Göze, Türk okuyucusuna geçen yıl Aydınlar Yüzyılı''nı sunmuştu. Şimdi Arthur Conte''un Diktatörler Yüzyılı''nı yayınladı (Boğaziçi Yayınları). Bu da hem hacim, hem muhtevâ (içerik) bakımından muazzam bir cilt. Orijinal adı 20. Asır Diktatörleri...
Ergun Göze, yakın arkadaşı Peyami Safa gibi, seçkin bir fikir adamımızdır. Çok da velûd (verimli) bir yazardır. Fransızca''dan bu kocaman ciltleri tercüme etmek külfetini, Batılı görüşünü yansıtmak için göze alıyor. İngilizce''nin egemen olduğu bir dünyada, Fransızca ve Almanca gibi büyük tefekkûr dillerinde yazılanlardan gittikçe daha az haberimiz oluyor.
Tarihte totaliter ve otoriter rejimlerin ve devlet adamlarının doruğa ulaştığı dönem, İki Savaş Arası dediğimiz 1918-1939 yıllarıdır. Stalin ve Hitler, on milyonlarca insana böcek muamelesi yapıp yok ettiler. Demokrasilerde bile otorite geçerliydi. Başkan (1933-45) Roosevelt''in yetkilerinin, Dördüncü Murad''ı kıskandıracak derecede olduğunu söyliyebilirim.
Öylesine bir devirdi. Bugün mevcut bir kaç diktatör can çekişiyor. İnsan haklarına dayalı demokrasinin sınırları gittikçe genişliyor. Böyle bir demokrasiye yan çizen devletler ve milletler, ikinci sınıf muamelesi görüyor.
Türk aydını, genci, Diktatörler Yüzyılı''nı, Ergun Göze''nin zevkli ve olgun Türkçe''sinden okumalı. Daha dün denecek bir zaman diliminde insanoğlunun başına gelenleri hatırlamakta ve bunları unutmamakta sonsuz faydalar var. Bu suretle ufkumuz açılıyor. Ve bugünkü hâlimize şükürler ediyoruz
AB için Millî İttifak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Kasım, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan ve yeni hükümet merakla bekleniyor. Elbette çok önemlidir. Ama Türkiye''nin diğerleriyle kıyas kabûl etmez hayatî konusu, Avrupa Birliği veya Avrupa standartlarıdır. Diğer bütün sorunlar teferruat gibidir. Zira Avrupa çizgisine eriştiğimiz zaman, hepsi çözümlenmiş olacaktır.
Bu bakımdan yeni iktidar ve yeni muhalefet partileri, AK Parti ve CHP, seçimlerin hemen akabinde birinci derecede Avrupa Birliği''ni ele aldılar. Üstelik müttefikan, elbirliği ile davrandılar. Doğruların en doğrusunu yaptılar. Türkiye Cumhuriyeti''nin en büyük meselesini teşhis ve tefrik edebildiler. İsabetleri teşhis, çözümün temelidir.
Menderes ve İnönü ile başlayan AB hedefimiz, 1974''te Onlar Ortak, Biz Pazar inanılması güç sloganı ile reddedilmiş, treni kaçırmış, eski eyaletlerimizin gerisine düşmüştük. Prof. Çiller''in AB''ye adım olması bakımından Gümrük Birliği için tam irade koymasını ve geçtiğimiz aylarda Mesut Yılmaz''ın AB için azimli çalışmalarını elbette unutmuyoruz.
Ama harikulâde atılımı, 21. Dönem sonunda Yüce Meclis gösterdi. Nedense netameli sayılan uyum yasalarını 24 saatlik kesiksiz bir oturumla gerçekleştirdi. Aleyhte oylarla birlikte, Murat Sökmenoğlu''nun dirayetle yönettiği celsede millî irade oluştu. Sonra millî irade, yanına AB de katılarak, mahkemeye verildi. Neyse geçelim...
Yeni hükûmet, muhalefetin vatansever ve akıllı çok büyük katkısı ile, bu çizgiyi ileriye götürecektir. Tam bir kararlılık içinde bulunmaları kadar hızlı hareket yeteneği de bizi bahtiyar ediyor. Zira 21. yüzyıl Türkiye Cumhuriyeti''nin alınyazısını oluşturacağının idraki içindeyiz.
Meclis''te reform
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Kasım, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Lojmanların ve yazlıkların satılması, özelleştirme kapsamındadır. Kaçınılmazdır, yapılacaktır. Milletvekili lojmanlarından başlanması şık düşer. Bu meskenler, parlamento üyelerine maddî bir rahatlık sağlamıyordu. Sanıyorum ayda 600 milyon kadar bir ücret ödüyorlardı. Bu meblağın az fazlası ile Ankara''da parlamenterlerimize yakışır daireler kiralamak mümkündür. Zaten çoğu zengin insanlardır. Yoksul milletvekili tipi çok azaldı. Ama daha önemlisi, milletvekili ve bakanların halkımızdan tecrîd edilmeleridir. Bu, gerçek bir sakıncadır.
Güvenlik, istihbarat, yargı mensuplarına ait lojmanların muhafazası tabiidir. Bürokrat lojman ve dinlenme yerleri, KİT''lerle beraber onların acayip çapta tesisleri ise satılacaktır. Seçimle gelenler arasında yalnız Başbakan ile Dışişleri Bakanı''nın ikametgâhlarının devamı, Devlet geleneğimizin gereğidir. Batı''da da böyledir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi denen yüce müessese, 1980''den sonra KİT''leşti. Personel sayısı, millî saraylara hizmet verenler hariç, mutlaka azaltılmalı. 1980''den önce, bugünkinin onda biri (600 kişi) personelle Meclis''in daha verimli çalıştığını bilenler biliyor.
Nasıl bakanlık sayısı makule dönüştürülecekse, TBMM başkanlık divanı da daraltılmalıdır. Bu, kâtip üyeliklerin lağv edilmesi ile mümkündür. Bu görevin Türkçe''yi kusursuz söyleyen bürokratlarca yapılması çok daha iyidir. Kâtip milletvekillerinin dil ve şive hatalarından kurtulmuş oluruz.
Diğer bir reform, 1980 öncesi gibi, parti grup toplantılarına, grup üyesi milletvekilleri dışında kimsenin alınmamasıdır. Grup toplantıları, genel başkanların, asker saydıkları üyelere direktif verdikleri ve toplama partililerce alkışlanıp, bir şeyler söylemek isteyen milletvekillerinin korkutulduğu bir alana dönüştürüldü. Genel başkanla milletvekilinin bağlantısı kopmuş, genel başkan, çevre denen mahut şahıslar dışında teke tek görüşmek âdetinden uzaklaştırılmıştır. Çevre, genel başkanı genellikle yanıltan, yalaka tiplerden oluşuyor. Meclis kulisleri de boşaltılmalıdır. Demokrasilerde kulislerde politikalar olgunlaştırılır. Mahalle kahvesi değillerdir.
Milletvekili statüsü üzerindeki gerekli reformlardan yarın bahsetmek istiyorum.
Erdoğan''ın başbakanlığı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Kasım, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın Recep Tayyip Erdoğan''ın, demokrasilerde görülmemiş durumunu vurgulamak istiyorum. Ülkenin en çok oy almış kişisi, milletvekili değildir. Bu çarpıklığı düzeltmek lazım. Uzamaması gerekir, uzarsa tavsar. Bu husustaki kanaatimiz kesindir. Ne yapmalı, ne yapmamalı, nasıl yapmalı? Anayasa''nın 109. maddesi üzerindeki münakaşayı gündemden düşürmeli. Bu yol, partinin, hatta devletin başına dert açar. Demokrasimizi incitir. Bu kadar sakınca hele tek kişi için göze alınırsa ki gerçek budur kaçınmak gerekir. AK Parti''nin bu maddeyi değiştirecek gücü vardır. Ancak politika, başarıyı Pirus Zaferine dönüştürmekten kaçınmak hüneridir. Bizim dostça tavsiyemiz budur.
Anayasanın 2 maddesi ile siyasi partiler yasasının bir maddesini değiştirmek çok daha kolaydır. Bunlara yapılacak itirazlar ağırlık taşımaz. Erdoğan''ı kısıtlayan anayasa va yasanın birer maddesini, hukuk sistemimizden çıkarmalı. Bu zaten Kopenhag ölçütleri ve demokrasi icabıdır. Kişi için tasarruf değildir. Erdoğan olayı olmasa idi bile, değiştirilmeleri şarttı. Değiştirilebilecek diğer Anayasa maddesi, ara seçimle ilgili. Yüce Meclis''in iradesini sınırlayan 78. maddedir. Ara seçim için 30 ay beklenmesi ve yüzde 5 üyenin eksilmesi fantezi hükümlerdir. TBMM, lüzum gördüğü takdirde, seçimlerden hemen sonra ve tek sandalye için bile ara seçim yapabilmelidir. Birkaç milletvekilliği boşaltılır, ara seçim yapılır. Tayyip Erdoğan, milletvekili ve başbakan olur. Demokratik bir hata şık ve kavgasız üslûpla düzeltilir. Yüzde 34 oy sağlayıp yüzlerce milletvekili seçtirmiş bulunsa dahi, seçilmemiş bir kişinin başbakan olması, sistem, hattâ rejim üzerinde münakaşa doğurur.
Reformlar ve Kıbrıs
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Kasım, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kopenhag zirvesine iki hafta kaldı. Başbakan Abdullah Gül, Avrupa Birliği''ni şoke edecek reformlar yapılacağını söylemişti. Tayyip Erdoğan, Avrupa demokrasi ölçütleri yönünde bütün reformların en büyük hızla yerine getirilip uygulanacağı üzerinde güvence verdi. Görüştüğü Avrupalı devlet adamları, içtenliğine ve ciddiyetine inanmışlardır sanıyorum.
Ancak Kıbrıs sorununun, Avrupa Birliği üyeliğimiz için en az, süratle yapıp çağdaş ülkeler kategorisine girmemizi sağlıyacak düzenlemeler kadar önemli olduğu, artık ortadadır. Buna rağmen, Kıbrıs''ta ve Kıbrıs''la kendilerine göre daha da vakit kazanmak isteyenlerimiz vardır.
Siyasî iradenin, dediğini yapması lâzım. Bu -tamamen Avrupa dışı çizgisi olan- 2.500 dolara bizi mahkûm eden felsefe, iflâs etti.
Birleşmiş Milletler''in Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği destekli Kıbrıs planı hacmindeki hükûmet programımız, ilân edildi. Kıbrıs planını müzakereye başlıyalım, aksayan taraflarını düzeltmeye çalışalım. Hükûmet porgramındaki vaatlerin gerçekleştirilmesi için de dakika yitirmeyelim.
İlk aylardaki icraat çok önemlidir. Bir hükûmetin sonraki başarı ölçüsünün göstergesidir. Sorunların ağır, dertlerin derin, hattâ vahîm olmaları, mazeret değildir. AK Parti, diğer partiler gibi, Türkiye''nin durumunu bilerek iktidar istedi. Millet, bu iş için AK Parti''yi ehil gördü. Bu şuur içinde, bütün Devlet elden geçirilip yenilenebilir, 2002 çizgisine getirilebilir. Bu mümkündür. Ancak Türkiye Cumhuriyeti''nin temel ilkelerini ihlâl etmemeye özen gösterilmelidir.
Avrupa turları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Kasım, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İktidar partisi genel başkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, ikinci Avrupa turuna başladı: Lizbon, Helsinki, Stockholm vs. Bu suretle yarın, 15 Avrupa Birliği üyesi ülkeyi ziyaretlerini tamamlıyacak. Arkasından Başbakan Sayın Abdullah Gül''ün Avrupa başkentlerine gezisi başlıyor. Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer de, bu furyaya katılıyor.
Bu suretle 15 Avrupa devletine, Türkiye''nin azimli, kararlı ve samimi olduğu vurgulanıyor. Muhalefet lideri Sayın Deniz Baykal''ın temasları da çok değerlidir. Velhasıl Türkiye, ayağa kalkmış durumdadır.
12 Aralık''ta Kopenhag''da Türkiye''ye 2003 yılı içinde Avrupa Birliği üyeliği için müzakere tarihi verilmesini istiyoruz. Ve başka bir şey istemiyoruz. Zira birliğe en erken tâlib olan ülkelerden biri bulunan Türkiye, bir türlü üyeliğe erişemedi. 1974''te Yunanistan''la beraber davet edilmiştik. O zaman da Başbakan Sayın Ecevit idi, onlar ortak biz pazar sloganı ile 10 yıl müddet istedi. Yunanistan hemen müzakerelere başladı ve İspanya ile Portekiz''den önce tam üyeliğe geldi. Sonra bizde 1980 darbesi vuku buldu. Avrupa''nın bir askerî hükûmetle Avrupa Birliği''ni konuşması mümkün değildi. Zaten bizi bir çok milletlerarası platformdan kovmuşlardı. Sonunda Atatürk''ün ne ümitlerle kurduğu o anlı şanlı Türkiye Cumhuriyeti, dünki eyaletlerinin gerisinde, hem de epey gerisinde kalıvermesin mi?
Tayyip Bey, Türkiye''nin geciktirilmesinin, İslam âleminde ve bizde kuşku uyandıracağı üzerinde çok durdu. Avrupa Birliği''nin Hıristiyan Klübü tanımlamasıyla itham edileceğini söyledi. Bunun Avrupa medeniyetinin temel felsefesine aykırılığını hatırlattı. Bu faktör elbette mevcuttur. Fakat Avrupa''nın bizi istemesinde sebepler daha başkadır, bizi istememesindeki sebeplerden bile ağırlıklıdır.
Bu arada Kıbrıs''ı bahane ederek Kopenhag''da ters netice almamızı isteyen statükocular var. Menfaatini Kıbrıs''ın bugünki durumuna odaklamış kişiler bile mevcut. Kıbrıs Türkü''ne sorarsanız, AB için yüzde 90 oy çıkar. Ancak kararı, Ankara''daki siyasî irade verecektir.
Avrupa Birliği''nin neresindeyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Kasım, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kopenhag zirvesine iki hafta kala Avrupa Birliği''nin neresindeyiz? sorusunun cevabı, boşluktadır. 12 Aralık zirvesinde 2003 içinde müzakere tarihi almamız ihtimali bize göre yüzde 49''dur. Ancak dış politikada bazan süratli gelişmeler olur.
Turgut Özal''ın ince uzun bir yola girdiğimizi vurgulamasının üzerinden yıllar geçti. O zamandan bu yana üyelik şartları her aday ülke için ağırlaştırıldıkça ağırlaştırıldı. Zira Batı medeniyeti bir çizgide durmaz. Sürekli gelişir.
Biz, büyük rehavet içinde zaman tükettik. Üç buçuk yıl süren 1999-2002 koalisyonu, uyum yasalarını, iktidarının son ayına sıkıştırdı. Koalisyonun başı olan Ecevit için AB, siyasî hayatının ideali falan değildi. İsmail Cem''in yerine atadığı dışişleri bakanı, AB ve Kıbrıs''ın çözümüne âzamî soğuk bakmasıyla şöhret yapmıştı. Koalisyonun diğer bir ortağı, Avrupa Birliği''ne şart koşmak ve onur dersi vermek istemek gibi, Avrupa''ya eğlence konusu çıkaracak yollara saptı.
Türk milleti, 2500 doların cenderesi içinde, bir çok hürriyeti kısıtlı hâle geldi. Nerede, tek ve yegâne ve biricik hedefimiz ve politikamız olan muâsır medeniyet seviyesine erişmek? Yüzyıllarca beceriyle yönettiğimiz ülkelerin gerisine düştük.
Türkiye''yi yolsuzlukta birinci sıraya çıkaran, hünerden mahrum, gülünç sayıda bakanlardan oluşan bir hükûmetin icraatına millet, 3 Kasım''da haddini bildirdi. Şimdi tek başına iktidar oluşturan AK Parti hükûmetinden çok şey bekliyor. Milletin kızgınlığı geçmemiştir. Küçük aksaklıklara, hatalara bile müsamaha göstermiyecektir.
Onun için, açık konuşmak lâzım, Erdoğan iktidarının ve Gül hükûmetinin işi, pek çok zordur. Bu kadar kalabalık bir milletvekili grubu 1957''den beri ilk defa görülüyor. Üçte ikiye ulaşan bir grup da 1957''den bu yana mevcut değildi. AK Parti, böylesine bir tablo ile işe başladı. İki hafta sonra hem hükûmetin ilk icraatını görecek, hem AB''nin neresinde bulunduğumuzu anlıyacağız.
Siyasete veda
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Kasım, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yazımın başlığını Sayın Mesut Yılmaz için attım. Acaba yanlış mı yaptım? Zira Yılmaz, sadece Anavatan Partisi genel başkanlığından istifa etti. Politikadan çekileceğine dair teyitte bulunmadı. Bu alanın çok tecrübeli bir üstadının politikaya girilir, çıkılmaz dediğini unutmuyorum.
Mesut Bey''e büyük ümitler bağlanmıştı. Formasyonu büyük çapta siyaset için mükemmel görünüyordu. Bizzat onu politikaya sokan Turgut Özal bu fikirde olduğunu bana, ikili bir konuşmamızda, cumhurbaşkanlığına geçmek üzere bulunduğu zaman diliminde söylemişti. Ama öyle çıkmadı. Devlet, turizm, kültür, dışişleri bakanlıklarını başarıyla yürütmüştü. Başbakanlıkta, hele parti genel başkanlığında tökezledi.
Dört temayülü birleştiren ve dehâ sahibi bir devlet adamı olan Özal, dört temayülün gerçek sahiplerinin yeniden partilerini kurmaları üzerine zaten açmaza düşmüştü. Reformlarını Çankaya''dan sürdürmeye karar verdi. Sayın Demirel''in cumhurbaşkanlığına geçmesi ise, ''Merkez Sağ''ın çökmesinin gerçek başlangıcıdır. Yüzde 50''nin üzerinde oy alarak -darbe dönemleri dışında- Türkiye''yi yönetmeye alışmış Merkez Sağ, Sayın Çiller''le Sayın Yılmaz arasında paylaşıldı. Çiller, en tecrübeli politikacıları tereddütsüz harcadı. Yılmaz ise, adam seçemedi.
Yılmaz''ın, Çiller''i yüce divana göndermek merakı, makul bir hükümet olan ANAP-Doğru Yol koalisyonunun çökmesi ile neticelendi. Yılmaz, tarihî hatasını yaptı. Böyle bir koalisyonu yürütemiyen iki genç lider de, çok önemli ve derin destekleri yitirdiler. Bundan sonra iki parti de iflâh olmadı.
Mesut Bey''in zararlı ve yetersiz bir yakın çevresi ve akıl hocaları, fakat grubunda çok değerli insanlar vardı. Dr. Âgâh Oktay Güner, Dr. Yılmaz Karakoyunlu gibi her ölçüde birinci sınıf elemanlardan faydalanamadı. Eh, tabiatiyle nankörlüklerle de karşılaştı, her liderin başına gelmiştir. Son seçimlerin arifesinde bir bakanı başka bir partiye kaçtı, bir eski bakanı seçimlere girmeyerek partisini barajın altında ilân etti. Mesut Bey, 1999 seçimlerini inanılmaz hatalarla yönetmişti. 2002 seçimlerinde o kadar hatalı değildi, Avrupa Birliği için samimiyetle çalıştı ise de, artık yapacak bir şey kalmamıştı. Tarihçi sıfatımla bir yıldız kaydı demeyi ne kadar isterdim. Ama diyemiyorum. Mesut Bey, Özalizm''i devam ettirmemek kapital yanlışı ile büyük siyasete girmişti. Hiçbir zaman bu yanlışını düzeltemedi. Milyarlarca doların pis söylentilerini önliyemedi. O kadar anlı şanlı ANAP''ı yüzde 5''e düşürdü.
Yoğun diplomatik trafik
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Aralık, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bayram haftasındayız. Türkiye Büyük Millet Meclisi hafta içinde yalnız yarın toplanıp komisyon üyelerini seçecek. Buna rağmen diplomatik trafik çok yoğun. Yabancı devlet adamları biribiri ardınca Ankara''ya gelip önemli siyasî temaslarda bulunacaklar.
ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Marc Grossman ile Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz''in ziyaretleri çok yönlü. Türkiye''nin muhtemel bir Irak harekâtında nasıl destek vereceği konuşulacak. Amerikalı devlet adamları sonra Belçika, İngiltere, Kıbrıs, Yunanistan, Almanya, Hollanda, Fransa, Portekiz''e gidecekler. 12 Aralık AB Kopenhag zirvesinde Türkiye''ye müzakere tarihi verilmesi için destek arayacaklar. Bilhassa Almanya ile Hollanda''dan mukavemet geliyor. Almanya şansölyesi (federal başbakan) Gerhard Schröder, Türk oyları ile kıl payı seçimleri kazandı ama, muhalefetteki Hıristiyan Demokratlar''ın Türk karşıtlığından çekiniyor. Üstelik Almanya''nın Irak savaşına çok soğuk bakması, Şansölye ile Başkan Bush''u şahsî bir çekişmeye kadar götürdü. Almanya, İngiltere''yi de yanına katıp Basra ve Hazar petrol yataklarına hükmetmek isteyen Amerika''yı, rakip görüyor. Petrolünü, Amerika vasıtasıyla satın almak istemiyor.
Avrupa Birliği dönem başkanlığını Yunanistan''a devretmek üzere bulunan Danimarka''nın dışişleri bakanı ile İngiltere dışişleri bakanı da Ankara''da 12 Aralık zirvesini görüşecekler. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan''ın Kıbrıs sorunu için temsilcisi Perulu diplomat Alvaro de Soto ise, Güney Kıbrıs''a gitti.
Kenan Evren''den sonra Süleyman Demirel, Kofi Annan planının müzakeresini, ilki askerî, ikincisi politik üslûpla tavsiye etti. Son temaslar, son tavsiyeler... Önümüzdeki hafta, Kıbrıs ve Türkiye''ye müzakere tarihi konuları, çok daha belirgin hâle gelecek. Bunca çaba, bunca zaman... Bakalım ne olacak?
Bayramda diplomasi ve politika
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Aralık, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hükûmetin bütün önceliği ve âciliyeti Avrupa Birliği''ne vermesi, en doğru millî politikadır. Kimse statükoculara kulak asmasın. Zira gerek ekonomi, gerek demokrasi çıkmazlarından kurtulmamız, Avrupa Birliği''ne girmemize, veya yakınlaşmamıza, yahut AB normlarını hızla ve tereddütsüz kabûl etmemize bağlıdır. Başka alternatifimiz yoktur.
Türkiye Cumhuriyeti, AB üyesi veya değil, mutlaka Avrupa Birliği kriterlerini benimsiyecek, bunları samimiyetle uygulayacaktır. Büyük Atatürk''ün muâsır medeniyet seviyesi hedefini gerçekleştirecektir. Başka çaremiz yoktur. Olması mı lâzımdı?
Ankara''nın çok yoğun diplomatik trafiği, Bayram''da da devam edecek. Stratejik müttefiklerimiz ABD ile İngiltere bastırıyor. Türkiye haklı olarak, Irak''a karşı askerî harekât için, ikinci bir Birleşmiş Milletler kararı gerektiğini savunarak, Avrupa Birliği ile ortak görüşü paylaşıyor.
Kıbrıs meselesinde çözüme çok yaklaştığımıza inanıyoruz. Başbakanlık yolu kendisine en yumuşak üslûpla açılan Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Washington''a gidip Başkan Bush''la görüşecek. Zirvenin arifesinde Kopenhag''da bulunacak. Bu suretle düalist bir iktidar nakıysasından kurtulan hükûmetin yeteneği, ehliyeti ve tecrübesi nisbetinde başarı kapıları açıktır. Muhalefet lideri Sayın Baykal''ın derin deneyime dayanan tutumunun da önemli bir faktör oluşturduğunu tekrarlıyoruz. Genel başkan kavgalarından öylesine bıkmıştık ki...
Pek farkında değiliz, gittikçe Batı demokrasilerine benziyoruz. Özel şartlar gerektiren bir demokrasi iddiamızdan uzaklaşıyoruz. Kafamızı beş para etmez konulara takarak kısır döngüler içinde vakit öldürmek ve yerimizde saymak huyumuzdan vaz geçiyoruz. Bayrama iyimserlik ve ümitle giriyoruz. Bayramınız kutlu olsun!
Kopenhag''a doğru
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Aralık, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dış politika temaslarında yaşayıp doruğuna eriştiğimiz trafik, önümüzdeki hafta durgunluğa girecek.
Zira Kopenhag''da hakkımızda bir karar alınacak. Tavrımız, kararın mahiyetine göre şekillenecek. Her kafadan başka ses yükselecek. Sonra nisbeten sükûn başlıyacak. Avrupa kriterleri istikametinde reform çalışmalarımız rutinleşecek.
Kıbrıs mevzuunda ilerleme, şüphesiz Kopenhag''dan alacağımız sonuçla bağlantılı olacak.
Irak''a gelince, Birleşmiş Milletler denetçilerinin teftişi başladı. Harıl harıl nükleer ve biyolojik silâh izleri arıyorlar. Saddam''ın -sayısını Iraklı diktatörün de bilmediği- saraylarına girip çıkıyorlar. Acaba havanda su mu döğüyorlar? Saddam rejimi, denetçileri, ABD ve İsrail''in savaş çıkartmaya memur ajanları ilân etti. Bu doğru değilse de, Washington''ın, denetimi savaşa giden yolda zorunlu bir safha şeklinde gördüğü bellidir. Meğer ki bir sabah ansızın bütün dünya, Saddam Hüseyn''in, maa-âile, gece vakti uçakla bir semt-i meçhûle doğru Irak''tan ayrıldığını öğrensin...
Türkiye, Irak işine şu veya bu yoğunlukta karışacak. Adımlarımızı dikkatle atıyoruz. Kimse bizi kınamasın, yoğurdu üfleyerek yemeye mecburuz.
Bu arada Siirt ilimize 3 milletvekili seçeceğiz. Tayyip Erdoğan''ın seçilip yeni bir hükûmet kuracağı kesindir. Bugünki bakanların performanslarını değerlendirip değişiklik yapması normaldir. Ama bu işe daha iki üç ay var. Politikada uzun müddettir.
Sayın Erdoğan, Pazartesi günü tekrar Kopenhag''a gidip ikinci defa Danimarka Başbakanı ile görüşecek. Salı günü ise, Avrupa Birliği hükûmet başkanları Kopenhag''da bir araya gelecekler. Tarihî kararlarını verip, 6 ay sonra Selânik''te ve 12 ay sonra Dublin''de buluşmak üzere dağılacaklar...
2005 saçmalığı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Aralık, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Berlin''in kasvetli bir şatosunda Fransa Cumhurbaşkanı Chirac ile Almanya Şansölyesi Schröder''in Türkiye''ye verdikleri müzakere tarihi, çok sakıncalıdır. Hem Türkiye, hem Fransa ile Almanya ve Avrupa Birliği bakımından... Hiçbir tarafa hayır getirmez. Akla gelebilen ve gelmeyen nice şer tohumlarını yeşertebilir.
Temmuz 2005... Korkarım biz Türkler''in hafızasında sevimsiz bir hâtıra olarak yaşıyacak. Manasız bir tarihtir. Manalandırılmaya kalkışılsa, zarar verir.
Sanayileri Körfez ve Hazar enerji kaynaklarına bağımlı Fransa ile bilhassa Almanya, acaba Türkiye''nin bu havzalara giden yolları Birleşik Amerika''ya fazlasıyla açtığı fikrinde midirler?
1952''den bu yana NATO''nun kudretli ve sadık üyesi ve Avrupa''nın kalkanı Türkiye, nasıl olur da Avrupa Birliği adaylığında bu derecede beklemeye alınabilir? AB daha 6 devlet arasında kömür-çelik işbirliği teşebbüsü hâlinde iken Adnan Menderes 1959''da irtibat kurdu. 1963''te İsmet İnönü andlaşmaya imza koydu. 1974''te Yunanistan''la beraber resmen üyelik müzakeresine davet edildiğimiz zaman, daha Avusturya, İspanya ve Portekiz, bu davete ehil görülmemişlerdi. Bizim yaptığımız büyük, çok büyük hataların elbette idraki içindeyiz. Ancak bu, Almanya ile Fransa''nın bugünki büyük yanlışının mazereti olmaz.
Türk Yenileşme Hareketi, 200 küsur yıldır, Fransa ve Fransız kültürü örnek alınarak gerçekleştirildi. Almanya ile tarihî dostluğumuz, bize imparatorluğumuza mâl oldu. Şimdi Türkiye''de Fransa ve Almanya''ya karşı derin şüpheler ortaya çıkabilir. Avrupa Birliği istikametindeki reform çabamız şevkini yitirebilir. Statükocularımıza gün doğar. Türk halkı muhakkak zarar görür. Avrupa Birliği de mutlaka zarara uğrar.
Recep Tayyip Erdoğan yarın Washington''da Başkan Bush ve New York''ta Kofi Annan''la görüşüp öbürsü gün Kopenhag''da bulunacak.
Irak ve Avrupa Birliği
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Aralık, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Saddam Hüseyin, 12.000 sayfa tutan Irak''ın silâh envanterini Birleşmiş Milletler''e gönderdi. Denetçiler ise ülkede harıl harıl kitle imha silâhları arıyorlar. Arada bir, hardal gazı izlerine tesadüf edildiği kabîlinden rivayetler çıkıyor. Hangi çeşit füzenin Irak kategorisindeki devletlere yasaklandığını bilecek askerî kültürüm yok. Ama Irak''ın elinde füzeler bulunuyor. Bu arada Saddam, 10 yıl önce mahzenlerinden çatılarına kadar yağmaladığı Kuveyt''ten resmen özür diledi. Kuveyt, özrü ânında geri çevirdi. 7 Körfez monarşisi de bugünki Irak rejiminden alabildiğine rahatsızdır. Zaten ABD ile işbirliği yapıyorlar.
ABD, Irak''ın hakkından gelmeye kararlı bulunduğu için, artık Saddam ne yapsa boşuna... Biri Cumhuriyetçi, diğeri Demokrat iki seçkin senatör, Amerika''yı temsilen Kürt Parlamentosu''na gittiler. Nutuk çekip moral verdiler. Washington, Kuzey Irak''taki her iki Kürt aşiretinden insan desteği istiyor. Saddam rejimi yıkılınca, hâlen Kürtler''in kontrolündeki petrolsüz bölgeye, otonomi tanıyacak. Bağdad''a bağlı bir otonomi ki, zaten hâlen yürürlüktedir.
Irak Kürtleri''nin Araplar''la ve müstakbel Bağdad Yönetimi ile iyi geçinmeleri gerekiyor. Bağımsız bir Kürt devleti yönünde ilerlemeleri, bölgenin kan ve ateşe boğulması zeminini hazırlar.
Dün Kopenhag''da AB dönem başkanı Danimarka Başbakanı ile basın önünde dobra dobra konuşan Recep Tayyip Erdoğan, Washington''a geçip Başkan Bush''la Irak, Kıbrıs ve AB meselelerini görüşüyor. Hepsi biribirine bağlı ve Türkiye''nin yüksek menfaatlerini birinci derecede ilgilendiren konular ki, önümüzdeki zaman diliminde yıllar boyunca millî politikamızı şekillendirecektir. Öbürsü gün Kopenhag''da dananın kuyruğu kopacak. Başbakan Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan, Zirve''yi izlemek için Kopenhag''da bulunacaklar. 2005 yılı saçmalığının Türkiye''de nefretle karşılandığını, tehlikeli bir teklif olduğunu, son defa vurgulayacaklar.
Kopenhag zirvesine saatler kaldı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Aralık, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kopenhag geriliminin finaline saatler kaldı. Cumhurbaşkanımız gitmekten vazgeçti. Haklıdır. Sayın Erdoğan ve Başbakan Sayın Gül, gidip filmin finalini seyredecekler.
Final, Türkiye Cumhuriyeti''nin dış politikasını etkiliyecektir. Almanya''ya fayda getirmiyecektir. Türk oyları ile seçim kazanan bugünki federal hükûmet, Türkler''i kızdırdı. Berlin, en büyük rakîbi saydığı Washington''ın Avrasya projelerinde Türkiye''nin daha yardımcı olması zeminini hazırladı.
Başbakan Gül''ün dünki grup konuşmasında Irak vaktiyle İran''a karşı kullandığı kitle imha silâhlarını diğer komşusu Türkiye''ye karşı da kullanabilir cümlesi, çok dikkat çekicidir. Ankara''nın önümüzdeki günlerde tavrını belirliyor.
Almanya, dış politikada daima Anglo-Saksonlar''a açık vermek zaafında bulunmuş bir devlettir. Bu defa da böyle davrandı. Öbürsü gün belki Türkiye hakkındaki kararını tadil eder. Fakat bu, pek az bir ümittir. Dün Danimarka Başbakanı''nın Atina''da Yunanistan Başbakanı ile görüşmesi de, bir iyileşme temayülü göstermedi.
Böyle bir atmosferde Kofi Annan''ın Kıbrıs planının kabulü ihtimali zayıftır. Ankara, Kopenhag zirvesinden makul sonuç çıkmazsa, tepkisini birkaç alanda açığa vuracak. Bunlardan biri, Kıbrıs''tır.
Yazımız, Bush-Erdoğan görüşmesinden önce kaleme alındı. Önemli, hattâ olağanüstü görüşmedir. Irak ağırlıklıdır. Ama Avrupa Birliği''nin Türkiye''ye tutumu da konuşulacaktır. Birleşik Amerika, Körfez ve Hazar enerji havzalarında egemen olmak politikasını adım adım gerçekleştiriyor.
Kopenhag Zirvesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Aralık, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
O kadar zamandır üzerinde konuşulan tarihî Kopenhag Zirvesi bugün başladı. 15 Avrupa Birliği üyesi ve 13 aday devletin hükûmet başkanları, bu arada Fransa Cumhurbaşkanı Chirac, Zirve''ye katılıyor. 10 aday ülkeye tam üyelik verilmesi bekleniyor (Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Slovenya, Litvanya, Letonya, Estonya, Malta, Kıbrıs). 2 aday ülke (Romanya ile Bulgaristan) müzakerelerine devam ediyorlar, muhtemelen tam üyelik tarihleri belirlenecek.
Türkiye Cumhuriyeti 13. adaydır. Ve mutlak şekilde en eski, en kıdemli adaydır. Sadece müzakere tarihi almayı bekliyor. Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan ve Yaşar Yakış bizi temsil edecekler. Almanya-Fransa''nın şartlı 2005 Temmuz tarihi, Ankara''da çok haklı tepkiyle karşılandı. İngiltere, İtalya, İspanya, Portekiz, Yunanistan bize daha erken bir tarih verilmesini savunuyorlar.
Başkan Bush ile Tayyip Erdoğan''ın mülâkatından sonra Washington, Fransa-Almanya''nın Türkiye''yi inciten sakıncalı kararının tadili için, Avrupa''ya yeniden siyasî telkinlerde bulundu. Almanya ve Fransa''da çok büyük yatırımları olan ABD şirketleri de, lehimize çalışıyorlar.
Türkiye''ye müzakere tarihi dışında, Kıbrıs Rum Cumhuriyeti''ne tam üyelik verilip verilmeyeceği de bizi ilgilendiriyor. Ankara''yı tatmin edecek şartsız ve makul bir müzakere tarihi verilmesi hâlinde Türkiye, Birleşmiş Milletler''in Kıbrıs planının hayata geçirilmesine yardımcı olacaktır.
Hâsılı bugün başlayan Kopenhag Zirvesi, 21. yüzyıl başlarının Avrupa siyasî tablosunu oluşturacak gerçekten tarihî bir toplantıdır. Türkiye''nin Avrupa politikasını da birinci derecede etkileyecektir. Bizimki kadar kıdemli, NATO ve Gümrük Birliği üyesi bir aday devletin bu derecede yokuşa sürülmesi, eyyamcı ve başarısız politikalarımızın ve katı statükocu zihniyetin sonucudur. Şu anda Türkiye Büyük Millet Meclisi''ne sevk edilen yasalar en geç 2002 yılı içinde çıkarılıp uygulansaydı bile, bu kadar karmaşa olmazdı. Nitekim Başbakan Gül, bu hususu vurguladı.
Kopenhag ve sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Aralık, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yazımız, Kopenhag Zirvesi''nin dün geceki gelişmelerinden önce kaleme alındı. Türkiye''ye tarih meselesi hâlâ münakaşa konusu idi. Kıbrıs da öyle.
Zirve''den olumsuzluk beklemiyoruz. Her hâl-ü kârda yolumuza devam kararımız değişmiyecektir. 24 Şubat 1793''te Nizâm-ı Cedîd''i (bugünki Türkçe''si: Yeni Düzen) devlet rejimi ilân etmiştik. Ki Batı''ya (yani Avrupa''ya) dönük büyük reformların başlangıcıdır.
30 Mart 1856 Paris Andlaşması, Avrupa''nın o zaman da Türkiye dediği Osmanlı İmparatorluğu''nu yalnız Avrupa''nın değil, dünyanın 7 büyük devletinden biri ilân etti ve dünyada başka hiçbir devlete büyükelçi teati etmek hakkını vermedi (meselâ Londra ile Washington biribirlerine ancak orta elçi gönderiyorlardı.) ABD ile Japonya''ya 19. asrın son yıllarında büyük devlet statüsü tanındı. Bugün Tanzimat Türkiyesi ile akıllarınca dalga geçenler, bu gerçekleri bilmiyorlar.
Demek Avrupa devletiyiz ve Avrupa statüsüne girebiliyoruz. Zaten NATO ve Gümrük Birliği üyesiyiz. Ayrıca bir B planımız hiç olmadı, bugün de yoktur. Aksini söyleyenlere sakın aldanmayınız, inanmayınız, kanmayınız.
Avrupa''nın çıtayı yükselttikçe yükselttiği, bizi zorladığı, hatta Avrupa''nın yarısının Türkiye''yi istemediği doğrudur. Ancak hiçbir devlet, diğer devletlerin sevgi ve merhametiyle ayakta durmaz. Kendi potansiyeli, iradesi, kararlılığı, aklı ile kaimdir. Bu hasletler, milletimizde mevcuttur. Harekete geçiremiyenler utansınlar.
Binaenaleyh, çağdaş uygarlık düzeyi hedefimize daha azimle, daha büyük hırsla sarılacağız. Daha akıllı olmaya çalışacağız. Avrupa Birliği''ne gireceğiz. İstersek girmeyebiliriz de... Fakat çağdaş uygarlık düzeyinin hiçbir ilkesinden taviz veremeyiz. Bazıları hoşumuza gitmeyebilir, zor gelebilir, fakat bizi engelliyemez. Türk''ü 2000 dolar rezilliğine mahkûm edip yoksulluğumuzu yüzümüze vurduran bu köhne mekanizmayı, statükocu zihniyeti, kırıp atalım. Kopenhag''da beklediğimiz sonuç çıkmadı diye rehavete kapılıp kendi kusurlarımızı, hatalarımızı pas geçerek Avrupa''ya atıp tutarak avunup, geleceğimizi karartmıyalım...
Zirve''den sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Aralık, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kopenhag Zirvesi''nden Türkiye nasihat değilse bile ders aldı. Dersi kavramak gerekiyor. Bazılarımızın zihinleri o kadar kapalı, o derecede beyinleri şerbetli ki, çıkan dersi ihata edebileceklerinden şüpheliyim.
Bununla beraber Kopenhag Zirvesi asla hezimet değildir. Adaylığımız kesinleşti ve tarih verildi. Avrupa Birliği, hattâ sadece Avrupa yahut Avrupa düzeyi deyince ödleri kopan, nice zamandır hükümran bir düzenin sona ereceğinden endişelenenler, hiçbir şey elde edemediğimizi ileri süreceklerdir. Öyle değil. Bilhassa asrın temposuna uyum sağlamakta müşkilâtı bulunanlar için 2 yıl verildi ki, artık romantizm dönemini aşıp ancak katı gerçekleri kavrıyabilsinler.
Kopenhag Zirvesi''ni ve daha önceki milletlerarası temasları yürüten Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül''e yönelteceğimiz bir eleştiri yoktur. Her dönemde klasik diplomasi kuralları dışına çıkılmıştır. Sayın Gül ve Sayın Erdoğan böyle davranmışlarsa, öyle gerektiği içindir. Misyonlarını birinci derecede başardılar. Daha ne yapacaklardı? Zaman zaman üzüntülü bakışlarını izledim. Türk milleti için üzülen herkese saygı duymuşumdur. Ellerinden geleni yaptılar, gelmeyeni bile tecrübe ettiler.
Çağdaş uygarlık düzeyi çizgisine doğru yürümekte devam edeceğiz. Yürüyüş tempomuzun kahrolasıca yavaşlığı, artık açığa çıkmıştır. Çok hızlanmalıyız. Bu hevesi, bugünki iktidarda görüyorum. Ancak, işe hızlı başlayıp bir yerlere gelince duraklayan, yanlış ve verimsiz yollara sapanları da gördük. Bu hususta hata yapanı şiddetle eleştirecek, millete teşhir ve şikâyet edeceğiz.
Türk milleti mes''ud ve müreffeh olacaktır. Bu, Atatürk''ün sözüdür. Gerçekleştiremedik, ama gerçekleştireceğiz. Çağdaş medeniyet seviyesine erişmek dışında bir B planımız yoktur. Bu millet utanmak için yaratılmadı Atatürk''ün diğer bir sözüdür. 2002 yılında yaptığımız reformlar az şey değildir. Avrupa''yı bile şaşırttık, belki hesaplarını bozduk. Ama son derecede gecikmiş, halkımızdan esirgenmiş, halkımıza çok görülmüş reformlardı. Şimdi reformları defalarca katlıyalım ve hayata geçirelim.
AB ve ABD
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Aralık, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika Birleşik Devletleri''nin (ABD) Avrupa Birliği (AB) ile ilişkileri, Kopenhag Zirvesi''nde Türkiye konuşulurken daha bir açığa çıktı.
Tayyip Erdoğan, Beyaz Saray''da, Başkan Bush''tan, Avrupa Birliği''nden tarih almamız için tavassutunu, çok vurgulayarak istemişti. Başkan, bu ricayı yerine getirdi. Fransa Cumhurbaşkanı''na, Almanya Şansölyesi''ne, tekrar gece telefonları açtı. Türkiye meselesini konuştu. Türkiye''nin olağanüstü önemini anlattı.
Amerika''nın, geçmişte Fransa ve Almanya''ya büyük lütufları olmuştur. Bugün de bu iki devlette on milyarlarca dolar Amerikan sermayesi vardır. Buna rağmen Paris ve Berlin, Başkan Bush''un ricasını yerine getirmediler. Washington''a göre tarihî bir fırsat kaçırdılar. Amerika''nın gücenmesini bile göze aldılar.
Washington''ın, Pax Americana için Avrupa''yı zorladığı, yahut Avrupa''nın böyle düşündüğü açıktır. Ricası kabûl edilmiş bir Amerika, bizden, Irak savaşı için aşırı taleplerde bulunabilirdi. Avrupa, Irak savaşına karşıdır.
Asıl mesele, Almanya ile Fransa''nın, Asya''da kurulmak istenen Amerikan düzenine çok soğuk bakmalarıdır. Üstelik Birleşik Amerika''nın mutlak sözünün geçtiği NATO''ya muhtaç bulunmaları, askerî harcamalarının artmasından korkan ve bu sayede zenginleştikçe zenginleşen Avrupa''yı, rahatsız ediyor. Amerikan askerî gücüne ve petrol vizesine muhtaç bir Avrupa Birliği, üyelerinden İngiltere''yi de daima yanına alan Washington''dan hoşlanmıyor. Demokrasi, insan hakları, serbest pazar ekonomisi idealleri, ABD ile AB''yi aynı paralelde tutmaya yetmiyor.
Amerika''nın lehimize, hem de Türkiye''den faydalanın, elden kaçırmayın diyerek tavassutunu, bizim şantaja kalkıştığımız iddiasına kadar götüren Avrupa Birliği, hiç olmazsa Asya politikasında ABD ile denge kurmak istiyor. Bu dengede Türkiye''nin ağırlığını Washington kavramıştır, İngiltere de öyle. Amerika''ya karşı Avrupa hareketinin öncüsü Almanya ise, kavramış görünmüyor.
Türk Ümanizmi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Aralık, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Mevlânâ Celâleddin Rûmî''nin ebediyete intikalinin 729. yıldönümüdür: Şeb-i arûs... Konya 17 Aralık 1273 gecesi... Bu tarihte Yûnus Emre 33 yaşında genç bir derviştir. Yaşlı Ertuğrul Gazi, hâlâ Söğüt kasabasında uç beyidir.
Tasavvuf, Türk tefekkür (düşünce) tarihinin en büyük akımıdır. Yunan''ın felsefesi, Arab''ın kelâm''ı ne ise, bizim fikir ve gönül hayatımızda ve millî şahsiyetimizin oluşmasında tasavvuf odur, aynı ağırlıktadır.
Horasan''dan kaynaklanan bu akım, henüz kurulmuş Türkiye devletinin Anadolu topraklarında, dünya tarihinin en büyük ümanistlerini yetiştirdi: Mevlanâ, Yûnus, Hacı Bektaş, Nasreddin Hoca, Sultan Veled, Hacı Bayram, Ak Şemseddin... Hepsi, Pîr-i Türkistân denen Hoca Ahmed Yesevî''den kaynaklandı. Yûnus, Yesevî''nin öğrencisinin öğrencisinin öğrencisidir. Mevlânâ, zaten Belh doğumludur.
Fuad Köprülü''ye Yesevî üzerindeki harikulâde eserini -Yunus bahsini ekliyerek- yazmasını öğütleyen Yahyâ Kemâl''in Türk Müslümanlığı dediği İslâm''ı Osmanlı''nın anlayış biçimi ve üslûbu, böyle oluştu. Bu oluşumla, aynı zamanda, Türk mâşerî dehâsının ve estetiğinin doruklarına ulaşmamız gerçekleşti.
Bu, beşeriyetin bütününe hitab eden bir öğretidir ki, ister kul, ister hâkan, ister bay, ister yoksul olsun, insan ırkından her kişi için, yeteneği ve nasîbi oranında feyz alabileceği, dibi görünmez bir okyanustur. Henüz tam yiğit Türkmen boylarını pişirmiş, Türk milleti hâline getirmiştir. Yoksa hâlimiz nice olurdu?
Hazret-i Pîr Efendimiz''in 729. Şeb-i arûsunu, bu millî olduğu kadar beşerî idrâk içinde kutluyoruz. Türk milleti var oldukça kutluyacağız.
Şubat''ta savaş
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Aralık, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika Birleşik Devletleri, -hepsi kerhen olmak üzere- 6 Körfez monarşisi ile Ürdün''ün tam, yarım veya çeyrek desteklerini elde ederek Irak savaşına başlıyor. İngiltere her türlü harekâta katılıyor. Türkiye ise üslerini açıyor.
Kuzey Irak''taki iki Kürt aşireti ile işbirliği içinde bulunan ABD, güneyde Basra''dan yapacağı çıkartmaya paralel olarak kuzeyden de Irak''a girmek istiyor. Bu teşebbüs Türkiye''den yapılabileceğine göre, Ankara''nın iznini bekliyor. Rivayete göre biz Irak''ın kuzey sınırında yeterli kuvvetimiz var, bu girişi biz daha kolay yaparız demişiz. Amerikan savunma bakan yardımcısı o coğrafyada Türk askeri sevilmiyor gibi centilmence bir cevap vermiş.
Asırlar süren Osmanlı hâtırası dolayısıyla olsun, bugünki silâhlı kuvvetlerimizin Avrupa''nın en güçlü ordusu bulunması dolayısıyla olsun, yer aldığımız netameli bölgede Türk askerinden korkulduğu bir vâkıadır. Zaten bu korku, bölgede barışı temin ediyor. Ancak Amerikan, hele çok sevimsiz izler bırakan İngiliz askerinin sevildiğini ileri sürmek de ancak tebessüm, hattâ kahkaha konusudur.
Savaş, ihtimal askerî tarihte asla görülmemiş yoğunlukta havadan bombardımanla başlıyacak. Çok kan dökülecek. Çok masum insan ölecek. Hayvanlar can verecek, bitkiler kuruyacak. İnsanlık kültürünün önemli eserleri yerle bir olacak. Saddam eriyen muma dönecek. Dört yıldızlı Amerikan generalleri, Bağdat''a yerleşecek. Hârûnnürreşîd''in tahtına, Osmanlı eyalet valilerinin makamına oturacak. Sonra aynı senaryo, belki bir yıl sonra, İran için tekrarlanacak. Körfez''in bütün petrolünü Birleşik Amerika dünyaya tevzi edecek.
Saddam''ın sahneden silinmeden önce ne gibi muzırlıklar yapacağı bilinmiyor. Beyaz Saray gibi dünyanın en muhkem kalesinde oturan Başkan Bush çiçek aşısı bile oldu. Şimdi biz, 70 milyon Türk, çiçek aşısı mı yaptıralım?
Şubat ayında böylesine bir savaşın ya içinde veya en kenarındayız.
Rusya ne âlemde?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Aralık, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın Tayyip Erdoğan, Özal ve Demirel-vârî 180 kişilik, iş adamı ağırlıklı bir heyetle, kısa, muhtasar müfit, başarılı bir Moskova ziyareti yaptı. AB ülkelerinde ve Beyaz Saray''da olduğu gibi, Kremlin''de de Başkan Putin tarafından Türkiye Cumhuriyeti''nde iktidarın başı sıfatıyla kabûl gördü.
Rusya, 10 yıldan beri kara sınırımız bulunmamasına rağmen, hâlâ kuzeydeki büyük komşumuzdur. Toprak büyüklüğü bakımından hâlâ dünyanın 1. ve askerî güç bakımından hâlâ dünyanın 2. devletidir.
Rusya ile çok iyi ilişkilerimiz olmalı. Rusya ile ittifak yapıp geçen ay Pekin''de Çin''le anlaşma imzalayan Başkan Putin gibi, Avrasya klübüne girecek, statükocularımızın can attıkları gibi Avrupa''ya sırt çevirecek falan değiliz. Zira Türkiye ile Rusya, asırlardan beri zaten Avrasya devletleridir. Bu, Avrupalılık''larını engellemedi, engellemiyecek.
Rusya, ekonomisinin yarısının kayıt dışı bulunması bakımından, Türkiye''ye benziyor. Ama tıpkı bizim gibi bu durumdan kurtulacaktır (Batı standartlarında kayıt dışı ekonomi yüzde 10''u geçemez). Yetişmiş, tahsilli nüfusu ile insan alt yapısı yeterlidir. Edebiyat, musiki, bale, ilim gibi alanlarda çok köklü kültür sahibidir. Bizden önce AB üyesi olmaya çalışıyor. Bizim görüşümüz budur. NATO''da zaten müşahittir, üye de olacaktır.
Avrupa Birliği, geri kalan Balkan ülkeleri ve Türkiye ile defteri kapatmayı düşünüyor. Ama Batı''nın politik ve ekonomik normlarını yakalayan bir Rusya''ya arkasını dönemiyecektir. Rusya, üç çeyrek asır süren dehşetli bir felâket yaşadı. Avrupa''dan geri kaldı, Avrupa''ya yetişemedi, yoksullaştı. Ama telâfi edecek potansiyeli mevcuttur. ABD, gerçi Rusya''nın başkan seçimine kadar müdahalede bulundu. Fakat Asya politikasında, Pax Americana''yı, gizli veya âşikar Rusya''yı karşısına almıyacak şekilde uyguluyor.
Savaşın eşiğinde
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Aralık, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''nin tereddütleri ve işi uzatması, öyle tahmin ediyorum ki, Başkan''ı ve adamlarını kızdırmaya başladı. Masallarda okuyoruz, devler, kızdıkları zaman zarar verirler. Kaldı ki, Birleşik Amerika sadece dostumuz ve de stratejik müttefikimiz değildir. Aynı zamanda bir iki ay içinde komşumuzdur. Irak''ta uzun yıllar kalacağına göre, güneydoğumuzda sınırdaşımız oluyor.
Irak''ta bir yerli yönetim kurulacak ama, Amerika''nın vesayetinde... Saddam kaçacak, belki Bin Lâdin misali gaybûbet edecektir. Daha savaşın haftasında bütün Irak halkı, Saddam''ı lânetliyecek, zulümleri, kötülükleri, soygunları hakkında söylenmedik söz kalmıyacaktır. Tek taraftarı, seveni, müdafii görülmiyecektir.
Savaş, iki hafta gibi çok kısa müddet içinde bitecek. Saddam süper silâhlarının çok azını kullanabilecek. Kitle imha silâhlarının şimdiden Suriye''ye kaçırıldığına dair İsrail iddiası mevcuttur (Suriye''de de Irak gibi, Arap ırkçılığına dayanan Baas ideolojisi resmî rejimdir.)
Kuzey Irak''ın kalitesi yüksek petrollerinin iki vanası Musul ve Kerkük''tedir. Harekât başlar başlamaz Amerika -ihtimal havadan- bu iki büyük şehri işgal edecek... Ki Türk ordusu veya Kürtler çabuk davranıp ele geçirmesinler (bu iki şehir Saddam''ın elinde bulunuyor.) ABD petrolde İngiliz menfaatlerini de savunduğu için, o cânipten ses gelmez.
Saddam füze falan göndermeye kalkışmadığı takdirde İsrail, savaşa katılmıyor. Kürt çeteleri, mümkün olabildiğince fazla otonomiye sahip bir Kürdistan elde etmek için, faaliyet gösterecektir. Bağımsız Kürt devleti, ihtimal dışıdır.
Washington, savaşa başlamak için yeni bir BM Güvenlik Konseyi kararı beklemiyecek. Birleşmiş Milletler kararına dayanan Irak''ta silâh denetimine Bağdad''ın riayet etmediği motifi ile, Irak''a çullanacak. Bazı Arap devletlerinin ve kâğıt üzerindeki Arap Birliği''nin protestoları, tamamen platonik çizgide kalacak...
Irak politikamız
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Aralık, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı, derin ekonomik, etik, hatta moral çöküntünün hüküm sürdüğü büyük ve çok kalabalık bir ülkede, geniş kapsamlı ve karmaşık dışarıya dönük üç konuyu da kucağında buldu: Avrupa Birliği, Kıbrıs ve Irak... AB için elinden geleni yaptı. Yıllarca uyuttuğumuz düzenlemeleri ve çağdaş kriterleri, milletimize fazla gördüğümüz için, alt yapının zaafı sebebiyle, isteneni elde edemedi. Kıbrıs''ta inşallah fırsat kaçmadı. Irak konusunda ise çalışmalar sürüyor.
2003 dünyasında Amerika''yı Irak''tan vazgeçirecek güç, mevcut değildir. Ancak Saddam''ın istifası savaşı önler. Birleşmiş Milletler''in falan Amerika''yı durdurması hayaldir. Amerika, 21. asır boyunca petrole hâkim olacak. İngiltere, payını alacak. İsrail, güvenliğini pekiştirecek. Peki Türkiye ne alacak?
Türkiye, gelecek zararı mümkün mertebe telâfi etmek peşindedir. Bir şey alması bahis konusu değildir, böyle bir arzusu yoktur. Sadece Irak parçalanıp Orta Doğu''da dengeler değişirse, maruz kalacağımız sıkıntıları düşünüyoruz. Washington tatlı dille konuşuyor. Kesin taahhütlerden kaçınıyor.
Irak''a resmen savaş ilan etmemiz akıldan geçmez. Ama Amerika''yı, şu veya bu ölçüde destekliyeceğiz. Zira kısa, fakat on binlerce Iraklı''nın öldüğü bir savaştan sonra Washington bizi, Saddam yanlısı bir politika izlemekle itham edebilir. Türkiye''ye büyük zararlar verebilir. Ambargo yıllarını unutmadık.
Siyasî iktidar, -bu iş geniş ölçüde askerîdir- Genelkurmay''ı iyice dinleyip anladıktan sonra kararını verecek. Vakit daraldı. Başbakan''ın Arap ülkelerini dolaşması biz savaşa bulaşmak istemiyoruz ama mecburuz manasına algılanacak ve -zaten bunu bekliyorlar- Türkiye''nin Amerika''ya hayır diyemediği ithamında bulunacaklardır. ABD ile boğazlarına kadar içli dışlı olan Arap devletleri bile bunu söyliyeceklerdir.
Savaş sonrası Irak''ta yapılacak düzenlemelerde söz sahibi olmamız, kesinlikle şarttır.
2002 nasıl geçti?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Aralık, 2002
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
2002 yılı Türkiye için çetin geçti. Senelerin birikimi sonucu olsa bile, ekonomik krizi öngöremeyen, yeteneksiz politikacılar ve yeteneksiz bürokratlar ile yeteneksiz IMF, bu büyük milleti perişan ettiler. Ve...
Demokrasilerde her şeyden, ama her şeyden sorumlu bulunan siyasi iktidar, sorumluluğu paylaşan muhalefeti de yanına alarak, yıkılıp gitti. Bir zamanların fikriyatının 21. yüzyılda da geçerliliğine inanan, bıyıkları balta kesmez, kerametleri kendilerinden menkul politikacıları silindiler. Reforma ve çağdaşlaşmaya çok direnmiş, akıl erdirememiş, uyum sağlıyamamışlardı. Çağın maddî manevî nimetlerini, temsil ettikleri millete çok görüyorlardı. Yüce Meclis''in ve icranın yetkilerini, beceriksizlikleri yüzünden çeşitli kurumlara, kuruluşlara, kişilere bıraktılar.
Parlamento''nun yüzde 90''ı yeniden seçilemedi. İhtilâl falan yoktu, bu defa asker işe karışmamıştı. O halde ne olmuştu? 100 milletvekilinin 90''ının liyakatsizliği iddia edilemez.
Zira, partiler ve seçim kanunlarını bile ıslah edemediler. Yalnız bu sütunda onlarca defa milletvekili sayısının 400''e indirilmesi gerektiğini yazdık. Bunu bile yapmadılar. Şimdi bu kadar kalabalık gruplarla AK Parti, hattâ CHP, zorluk çekecektir.
Dr. Bahçeli''nin karîhası mahsulü 3.11.2002 seçimleri, tam sürpriz oldu. Tek başına iktidara geldiği için bahanesi bulunmayan Adalet ve Kalkınma Partisi, büyük mesuliyet yüklendi. AB, Kıbrıs ve Irak gibi dev dış sorunlarla karşı karşıyadır. Bunların altından kalkacak ekibe sahip midir, göreceğiz. Hortum ve soygun alçaklıklarını ortadan kaldıracaklarına, geçen hükûmetin Af Yasası gibi milleti can evinden vuran sakarlıklar yapmıyacaklarına güvenmek istiyoruz. Çok şey mi istiyoruz?
2003''te Türkiye Cumhuriyeti dar boğazdan çıkmalıdır. Gerçekleşmezse, 2004''te seçim vardır. Zamanımız daraldı. Artık palavra edebiyatı ile geçirilecek vaktimiz kalmadı.
Sevgili okuyucularıma 2003 yılı için en hâlisâne temennilerimi sunuyorum.
ç
.
xxxxxxxxxxxxxxx
2003''ün getirdikleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Ocak, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bütün dünya 2003''e, gündemin birinci maddesi Irak olarak giriyor. Mevziî de olsa savaş, daima en medyatik konudur.
Türkiye, Irak savaşı ile birinci derecede ilgilidir. Ocak ayında Irak''la yatıp Irak''la kalkacağız. Şubatta herhalde Amerikan taarruzu başlıyacak. Meğer ki Saddam, maa-âile, tası tarağı toplayıp bir uçakla Irak''tan ayrılsın. ABD, bu ihtimale açık kapı bırakacaktır. Ama bu takdirde dahi Amerika, Irak''a girecek, Bağdad''a gelip oturacaktır. Yeni yönetimi kuracaktır. Petrol işini bir güzel derleyip toplayacak, düzene sokacaktır.
Kuvvetli ihtimalle Saddam, on binlerce insanının ölümünü göze alıp savaşı seçecek. Ama savaş, iki hafta gibi kısa müddette bitecektir. Sanılanın aksine, Afganistan harbi kadar bile sürmeyecektir.
Şubatta Türkiye, ilâveten Kıbrıs sorunu ile karşı karşıyadır. Sorun Şubatta çözümlenmezse uzayıp gidecektir.
Martta Siirt''te seçim ve Ankara''da yeni hükûmet çalışmaları vardır.
AK Parti iktidarı, bu biribirinden önemli konular içinde boğuntuya gelmemek mecburiyetindedir. Olanca sür''atle Avrupa Birliği uyum yasalarını tamamlıyacak ve uygulatacaktır. AB''nin Haziranda Selânik ve Aralık''ta Dublin''de yapacağı zirvelere katılacak, Kopenhag kriterlerini verilen müddetten önce tamamladığını savunacaktır. Müzakere tarihinin öne alınmasını isteyecektir.
2003''ün bu ilk aylarında, ekonomi, düzenlenmek durumundadır. Bu da artık Maastricht kriterlerini tatbike başlamamızla mümkündür. Bugünki mevzuat ve tatbikat köhneleşmiş ve tamamen dejenere olmuştur. Hırsız, soyguncu, hortumcu, kaçakçı üç kâğıtçı üretmektedir.
Bunları beceremiyen hükûmet, güven tazelemeye mecburdur. Başarı vaadi ile iktidara geldi. Millet, hayırlı bir 2003 bekliyor.
Amerika''nın pozisyonu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Ocak, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika, Irak savaşında fazla müttefik aramıyor. Savaşa katılan her müttefikin Washington''a fatura çıkaracağını biliyor. Sadece İngiltere ile Türkiye''yi yanında istiyor. İsrail''in pozisyonu zaten bellidir. Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar''ın üslerini kullanmakla yetinecek. Bahreyn, Umman, Emîrlikler ve Ürdün''den küçük kolaylıklar bekliyor.
Amerika ne derse desin, Arap âlemini ve Avrupa Birliği''ni yanına alamıyacak. Irak''ta savaşa en çok Almanya karşıdır. Berlin''in şuuraltında Pax Americana''ya karşı Pax Germenica hayali yatıyor. ABD; Fransa, Rusya, Çin, Japonya gibi dış politikaları biribirinden farklı büyük devletlerin de Irak harekâtına antipati ile baktıklarının farkındadır.
Niçin bu kadar büyük bir muhalefet cephesine rağmen vaz geçmiyor? Efendim, elde edeceği kâr büyük, hattâ hayatîdir. 21. yüzyıl boyunca dünya enerjisinin büyük kısmına egemen olmayı hedefleyen cihan politikasıdır. Nitekim, muhalefetteki Demokrat Parti de, partisiz sade Amerikan vatandaşı da, kazancın azametini kavradı. Savaş karşıtı romantikleri kimse kaale bile almıyor.
Suriye, Amerika''nın ve destekçilerinin, bu arada Türkiye''nin Irak politikasını, sert üslûpla kınadı. Baas şuuruna sadık bulunduğunu vurguladı. Ama asıl sebep, Irak tehdidinden kurtulan İsrail''in Suriye''ye sertleşeceğini bilmesidir. Türkiye''den sonra devlet geleneği en sağlam Müslüman ülke olan İran ise, soğukkanlılıkla sırasını bekliyor.
Irak''tan sonra sıra İran''a gelecek. İran da yoluna sokulduktan sonra Suriye, İsrail''in karşısında yalnız kalacak. Golan tepelerini falan rüyasında bile göremez.
Almanya''nın diş gıcırdattığından eminiz. Rusya, Washington''dan kapsamlı tavizler beklediği için, platonik protestolarla yetinecek. Çin''in eli, Orta Doğu''ya uzanamaz. Dünyanın ikinci büyük ekonomik gücü Japonya ise, ihtiyacı olan petrolü ABD eliyle alacağına güveniyor.
Savaşı önlemek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Ocak, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Modern zamanlarda (Şarlo''nun tabiridir) kıt''alar-arası bir savaşın nasıl hazırlandığına tarihçiler için tipik örnek, ABD''nin aylardan beri süregelen Irak yığınağıdır. Cehennemî yığınakla paralel, diplomasi ve propaganda faaliyetleri de gözden kaçmıyor.
Yeni yıla girerken, Amerika''nın savaşa hâcet kalmadan sonuç alması ihtimali arttı. Bu savaşın en muhalifi Almanya''nın BM Güvenlik Konseyi''ne girmesi, aynı fikirdeki Fransa''nın konsey başkanlığına gelmesi, Pakistan ve Suriye gibi üyelerin hangi istikamette oy vereceklerinin bilinmesi, Amerika''nın Birleşmiş Milletler''den istediği kararı çıkartmasını zorlaştıracak, belki imkânsızlaştıracaktır. Zira Rusya ile Çin''in de Amerika lehine davranması beklenmiyor. Anılan devletlerin hepsi, ABD''nin Körfez ve Hazar petrollerine el koymak politikasını -en hafif tabiri kullanıyorum- onaylamıyorlar.
Amerika''ya, BM ne derse desin ben Irak''ı işgal ediyorum tercihinden başka çare kalmıyor. Bunu yapacak güçtedir. Ve bunu önleyecek hiç bir güç de yoktur. Ama Amerikan aleyhtarlığı genişleyecek, yükselecek, Washington için dış sorunları aşmak gittikçe zorlaşacaktır.
Amerika, asla görülmemiş yoğunlukta havadan bombardımanla işe başlıyacak. Amerikan askerinin mümkün olabilen en az zayiatı vermesi için, Irak''ı muma çevirdikten sonra, tanklarını Bağdad''a sokacak.
İşbu harekâtta, ister on günde, ister bir haftada sona ersin, on binlerce Iraklı''nın öleceği, milyonlarcasının zarar göreceği, çevrenin çok kirlenip mahvolacağı, tarihî yapıların silinip kültür katliâmının da gerçekleşeceği kesindir.
Buna rağmen ABD, Irak''a elkoymaktan vazgeçmez. Fakat bu işi kitaba uydurarak, yani savaşsız yapmayı tercih edeceğinin ip uçları, Başkan Bush''un Yılbaşı konuşmasından da anlaşılıyor. Bunu sağlayacak tek faktör ise, Saddam''ın tutumudur ve başka hiç bir şey değildir. Saddam tercihini yapacaktır. İstifa ederse, savaş çıkmaz ve Irak yakılıp yıkılmaz. Bu kadar basit...
Gül''ün ve Erdoğan''ın Doğu turları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Ocak, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Günümüzde lider seviyesinde dış temaslar çok önemli. Tayyip Erdoğan, Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan ve Çin''e gidiyor. Bunlar son derecede olumlu ziyaretlerdir. Tansu Çiller dışişleri bakanı iken Türk ülkelerine adım atmadı. Üstelik Cumhurbaşkanı Demirel''in seyahatlerine katılması görevi iken hiç birine gitmedi (diğer bütün dışişleri bakanları 7 yıl boyunca Demirel''in dış ziyaretlerinde birlikte bulundular.) Bülent Ecevit rahatsızdı, Nis zirvesinde zorlandı. Demirel, inanılması güç bir performansla bu açıkları kapattı. İsmail Cem''in büyük başarısını da unutmamak lâzım. Turgut Özal''ın akıl almaz son Turan trafiğine kalbi dayanmadı, bu kadar şerefli bir yolda can verdi. Alparslan Türkeş ve Demirel''den sonra Türk devletleriyle zirvede ilişkilerimiz aksadı. Misyonu Devlet Bahçeli''nin sürdürmesi gerekiyordu, vazifesi idi, yapmadı. Dış Türkler''le sağlam ilişki kurmak, Türk milliyetçiliğinin olmazsa olmaz şartlarından biridir. MHP''nin, Millî Eğitim''de Türkçe''nin ve Türk edebiyatının imha teşebbüslerine karşı sessiz kalmasını da affetmem mümkün değil.
Bütün bunları unutmayalım ki, bundan sonrası için doğru işler yapabilelim. Tayyip Erdoğan''ın Amerika ve Avrupa gezileri, bu işlerin profesyonelleri geçinenleri çok kıskandırdı. Yarın başlıyacak Asya turunda da aynı başarıyı bekliyoruz.
Başbakan Abdullah Gül''ün Şam''ı ziyareti tahminleri aşacak derecede muvaffak oldu. Şam, Arap âleminde Türk karşıtlığının merkezi idi. Suriye şimdi bir Irak savaşından sonra düşeceği durumu idrak etmiş görünüyor, zaten Washington''ın terör listesindedir. İnşallah Türk dostluğunun vazgeçilmezliğini de -çok zor kavrayabilse bile- anlayacaktır.
Başbakan''ın Mısır ve sonraki Arap devletleri turu, şüphesiz faydalıdır. Ama şu iki maksadı sağlayabilir mi: 1) Saddam''ı çekilmeye ve 2) Amerika''yı savaşı durdurmaya ikna etmek? Bu konuyu yarın işlemek istiyorum.
.Musul petrolleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Ocak, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Gazetelerde Musul petrolleri üzerinde hâlâ bir hakkımız olup olmadığını Dışişleri Bakanlığımız''ın incelediği haberleri çıktı. Türkiye Gazetesi de bu konuda bir belge ele geçirmiş. Arkadaşlarımızın dün bana faksladığı belge şöyle:
Neftçi-zâde Mehmed Nâzım ve Kadı-zâde Râgıb Beyler, Türkiye Cumhuriyeti Ticâret Vekâleti''ne (bakanlığına) dilekçe vermişler. Kerkük sancağının (ilinin) çeşitli yerlerinde petrol ve diğer madenleri araştırmak için 16.6.1327 (1911) tarihinde Osmanlı hükûmetinden aldıkları ruhsat-nâmeye dayanarak, petrol araştırmalarının devamını istiyorlar. Türkiye Cumhuriyeti hükûmeti, Ticâret Vekâleti''nin talebi üzerine bu konuda 23 Ocak 1927''de bir kararnâme çıkarıyor. Adı geçen iş adamlarının istedikleri araştırmayı yapabileceklerini tasvîb ve kabûl olunmuştur diyerek onaylıyor. Kararnâmede 11 vekilin (bakanın), bu arada hâriciye vekili (dışişleri bakanı) Dr. Tevfik (Rüşdü Aras) Bey''in imzası üzerinde, başvekil İsmet (İnönü) Paşa''nın ve tasdik makamında reîs-i cumhûr Gazî Mustafa Kemâl''in yani Atatürk''ün imzaları var.
Şimdi: Ankara hükûmeti, 1927 yılında Kerkük''te petrol araştırması izni verdiğine göre, Musul vilâyeti üzerinde hakkı bulunduğunu işaret etmektedir.
Bugünki Irak''ın kuzeydeki üçte biri üzerinde Osmanlı imparatorluğunun Musul Vilâyeti dediği eyalet vardı ve Kerkük, bu eyaletin sancaklarından (illerinden) biri idi. Lozan''da İngiltere, Mîsâk-ı Millî''ye dahil bulunan Musul eyaletini, âşikâr ki petrol dolayısıyle Türkiye''ye bırakmadı. Türkiye de İngiltere''ye bırakmadığı için, Lozan''da, sorunun Cem''iyyet-i Akvâm denen o zaman merkezi Cenevre''de bulunan birleşmiş milletlerin hakemliğine tevdii kararlaştırıldı. Bu karar, Türkiye Büyük Millet Meclisi''nde milletvekillerinin çok ağır eleştirileriyle karşılaştı. Sonunda, adı geçen Cemiyet''in bir çeşit patronu ve o dönemin Birleşik Amerika''sı olan İngiltere, Kuzey Irak''ın Türkiye''yi değil, manda altındaki Irak''ı tercih ettiğini ilân ile meseleyi kapattı. Üstelik Şeyh Said isyanını çıkartarak, Türkiye''nin bu karara karşı askerî müdahalesine fırsat vermedi. Sultan Abdülhamid''in de şahsî hissesi bulunan Musul petrolleri üzerinde Türkiye''ye bir pay ayrıldı. Bu konuyu şimdi Dışişleri Bakanlığımız inceliyor.
Amerika duracak mı?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Ocak, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika, hiç bir şartta Irak''ı işgalden vazgeçmez. Ancak Saddam ve ekibinin istifası hâlinde savaşı durduracaktır. Saddam''ın yerine, ülkenin işgaline ve ABD tarafından düzenlenmesine razı olmayan bir iktidar ortaya çıkarsa, savaş gene kaçınılmazdır.
Saddam, yerine kendi ekibinden birini getirmemek, topyekûn iktidardan el çekmek şartıyle Irak''tan ayrılırsa, Amerikan kuvvetleri kan dökülmeden Bağdad''a gelecek, yeni iktidarı tayin edecektir. Amerika, elindeki dehşetli süper silâh stokunu eritemediği için çok da memnun olmıyacaktır. Ama savaş için sebep ortadan kalkar. İngiltere ve İsrail dahil bütün dünya, savaşsız bir işgal için Washington''a bastırır.
Almanya dahil pek çok ülkedeki gibi Irak''ta da Amerikan askeri ve üsleri bulunacaktır. İlâveten, Washington''a dost bir yönetim oluşuncaya kadar Bağdad, Basra, Musul, Kerkük gibi önemli merkezlerde Amerikan askeri olacaktır.
Amerika, Irak''ı, bir Şark ülkesinde ne kadarı mümkünse ve ne kadarı gerekirse demokratikleştirdikten, petrolünü yeni dünya düzenine uygun şekilde tanzim ettikten sonra, üsleri dışında işgale nihayet verecektir.
Amerika, Irak''ın bütünlüğü ve sınırları ile oynadığı takdirde, Orta Doğu''da kıyamet kopar. Ama otonom bölgeler tesbit edebilir. Monarşi getirebilir. Buna benzer radikal değişiklikler yapabilir.
Binaenaleyh, Saddam''ın ekibiyle birlikte istifası hâlinde sadece savaş önlenebilir. Irak''ın işgalini önlemek mümkün olmaz. Bu da az şey değildir. Hattâ pek çok şeydir. On binlerce Iraklı''nın ölmesini ve milyonlarcasının perişanlığını engeller. Üstelik Saddam''ın dehşetli baskısından kurtulan Irak halkının, hayat standardını da yükseltecek geçici bir işgale karşı koymıyacağını Washington biliyor. Zira ambargo kalkacak ve ülke gelirinin yarısı artık silâha yatırılmıyacaktır.
Washington, Şubattan sonrasını beklemez. Irak''ta düzeni tesis ettikten sonra fazla kalmaz. Zira hemen ardından, İran''ı demokratlaştırmak ve buraya da Pax Americana''yı getirmek işine girişecektir. Hâsılı, vaktiyle biz de yaşadık biliyoruz, cihan devleti olmanın külfetleri büyüktür!..
Irak savaşı ve biz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Ocak, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bir savaş sırasında bîtaraf (tarafsız) olan bertaraf (yok) olur. Kaldı ki, Irak bizim dostumuz değildir. Hiç değildir (tabiatiyle bugünki Irak yönetiminden bahsediyorum, Iraklılar''dan değil.) Amerika''ya gelince, yarım asırdır müttefikimiz ve stratejik ortağımızdır. Rakıybi bile mevcut bulunmayan bir cihan devletidir. Tarihimizde asla savaşmadığımız bir devlettir (1914-18 harbinde Osmanlı ile Amerika biribirlerine savaş açmadılar.)
Savaşlar hak ve hukuk yolunda ve adalet dağıtmak için yapılmaz. Devletler, kendi menfaatleri için savaşırlar. Türkiye, dünyaya adalet tevzi edecek pozisyonda değildir. Zayıf tarafı korumak gibi bir mükellefiyeti yoktur. Kuvvetli tarafı tutan kazanır. Bunu yapmayan zarar görür.
Çok okuyucumun bu ilk iki paragraftan hoşlanmadıklarını bilecek kadar tecrübeli bir yazarım. Makyavel''den alıntı mı yapıyorsun? diyecekler vardır. Ne çare ki, savaş ve diplomasi çok katı kurallara dayanır. Kuralların hiç değilse bir kısmı alabildiğine sevimsizdir. Fazla tarih kitabı okuyanlar beni onaylıyacaklardır.
Amerika''yı destekliyeceğiz. ABD ile İngiltere ters baksalar bile Kuzey Irak''ta önemli askerimiz bulunacak. Amerikalılar''ı topraklarımızdan Irak''a da geçirmemiz mümkün. Ancak değil kalabalık, küçük sayıda Amerikan askeri bile topraklarımızda bir iki haftadan fazla kalamaz. Sadece geçip gidebilir. Niçin mi?
Irak''ın ve sonra İran''ın siyasî coğrafyasını zamanımızın icaplarına uygun değiştirmeyi düşünen Amerika''nın aklına eser, Türkiye''de de böyle bir işe kalkışabilir. Hattâ bendeniz, haddim olmıyarak, Türkiye''den neye karşılık neyi isteyeceğini bile -hayal bu ya- şimdiden tasavvur ve tahayyül edebiliyorum. Biz çekilince Orta Doğu''da sınırlar İngilizler tarafından çizildi. Şimdi Amerika, yeniden düzenlemeyi düşünüyor...
Düşen uçaklarımız
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Ocak, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Çarşamba günü Diyarbakır''da bir yolcu uçağımızdan sonra, dün de iki keşif uçağımız Malatya''da düştü. Milletçe yas içindeyiz.
Komplo teorisi üreten yazarlardan olsa idim, dört başı mamur bir bilim-kurgu teorisi kurmak mümkündü. Hava kuvvetlerimize ait iki uçağımız üzerinde fikir yürütmem, bu alandaki bilgisizliğim dolayısıyle mümkün değil. Yolcu uçağı üzerinde birkaç şey söyliyebilirim.
Bana göre, uçağın genç pilotu, sis içinde Diyarbakır''a inmek gibi bir cesaret göstermemeliydi. Ama asıl sebebin, cihaz yokluğundan kaynaklandığı üzerinde birleşildi. Siste yol gösterecek cihaza sahip sivil hava alanlarımızın sayısı 10''dan ibaretmiş. Bir milyon dolar değerindeki bu âlet, diğer sivil hava alanlarımızda mevcut değilmiş. Diyarbakır aynı zamanda ve esas bakımından askerî hava alanıdır. Bu âlet askerî uçaklar için bulunuyor, fakat ticarî uçaklar için kullanılamıyormuş.
Bir milyon dolar ve insan hayatı... Niçin bu durumlardayız? Şüphesiz yoksul çok nüfuslu bir ülke olduğumuz için... Paramızı yerinde kullanmasını bilmeyişimiz diğer bir faktördür.
Faizle dışarıdan borçlandığımız on milyarlarca doları batık bankalara yatırmış bir sistemin esirleriyiz. Boğaziçi''nde ne gibi tedbirlerimiz vardır, İstanbul Boğazı''nı hangi çağdaş donanımlarla donatabildik ki, Diyarbakır ve emsali için bir şeyler yapalım?
Irak Savaşı, Avrupa Birliği, Kıbrıs gibi biribirinden hayatî dış konulara odaklanmış Türkiye''de iki gün üst üste gelen felâket, canımızı yaktı. Herhalde bahse konu sis cihazı artık Diyarbakır ve bundan mahrum diğer hava alanlarımıza konacaktır.
Türkiye gazetesi adına ölen vatandaşlarımıza rahmet, yakınlarına sabır ve baş sağlığı dileyerek milletimizin derin üzüntüsüne iştirak ediyoruz. Üst üste iki felâketle sarsıldık, şaşırdık. Daha tedbirli olmamız gerektiğini söylüyoruz...
Putin Bağdad''a giderse...
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Ocak, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Rusya Federasyonu Cumhurbaşkanı Putin''in, Bağdad''a gideceği, Saddam''la görüşeceği söylentisi kuvvet kazanıyor. Putin, Saddam''a ne söyleyecek, Saddam''dan ne isteyecek?
Irak''tan maiyetiyle birlikte ayrılmasını tavsiye edecek. Bunun şartlarını belirleyecek. Saddam yerine bir adamını ve aynı düzeni bırakmak şartıyle Irak''tan ayrılmayı kabûl etse bile Amerika ile İngiltere buna asla razı olmaz.
Amerika''nın Bağdad''a yerleşip yepyeni bir düzen kuracağı âşikârdır. Türkiye, Rusya gibi devletler hesaplarını buna göre yapmak durumundadırlar. Türkiye''yi başka bir yazıya bırakalım. Rusya ne istiyor?
Bendeniz bu hususta çok gizli Amerikan-Rus müzakerelerinin başladığı kanaatindeyim. Nitekim Batı basınında Moskova''nın en az 40 milyar dolar değerinde petrole dayalı bir menfaat istediği yazıldı. Meblağı tahmin edemeyiz. Fakat Washington, Rusya''ya istediklerini verecektir.
Bunun dışında Rusya, savaşı önleyen devlet sıfatıyle, büyük prestij kazanacaktır. Putin, Gorbaçov gibi Nobel alabilecek çizgiye gelecektir.
Saddam''ın bir Arap ülkesine gitmesi değil, Rusya''da oturmaya ve Moskova''nın güvencesi altında yaşamaya davet edileceği de akla geliyor. Bu takdirde Rusya, Saddam''ı salıveririm ha! diye bazı devletlere şaka yapar mı? Bu ihtimal bahis konusu değildir.
Putin''in tavassutu, savaşı önleyecek en ciddi ümittir. Saddam direnirse Amerika savaşa başlıyacak, Türkiye''den olmazsa Kuveyt ve Ürdün''den askerini sokacak, Bağdad''a gelecektir. En çok bir aylık iştir. Bizde borsanın ve doların düşüp çıkmasına bile hâcet kalmıyacak kısa müddettir. Zira Saddam zulmünden ve ambargo sefaletinden kurtulacak Iraklılar, bayram edecekler, Saddam''ı lânetleyecekler, Amerikalılar''ı iyi karşılayacaklardır.
Böylece Başkan Bush, ikinci defa seçilmeyi garantileyecek. İran''ı yeni dünya düzenine intibak ettirmek misyonunu, Bağdad karargâhından yürütecektir. Acaba bir Amerika-İran savaşında Ankara, neler yapıp neler yapmıyacağını planladı mı? Hiç sanmıyorum...
Amerika ne istiyor?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Ocak, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yazımızın başlığındaki sorunun cevabı şudur: Irak harekâtı için tam destek istiyor. Tasarladığı çapta bir desteği hâlâ alamadı. Zaten istenenleri vermek hükümetin elinde değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi''nden yetki alması gerekiyor.
İktidar bugüne kadar -mutlaka kullanması da gerekmiyen- bu yetkiyi niye Yüce Meclis''ten istemedi? Irak''ta yasaklanmış silâh arayan denetçilerin verecekleri rapor üzerine Birleşmiş Milletler''in kararını bekliyor. Birleşmiş Milletler''in Amerika''nın Irak''ı işgali için izin vermesi ihtimali kuvvetli değildir. Buna rağmen Amerika, Irak harekâtından vazgeçmiyeceğine göre Türkiye ne yapacaktır?
Irak''ın bütünlüğü ve Saddam''ın savaşsız çekilmesi elbette lehimizedir. Ancak Saddam''ı, belki Putin ikna edecektir. Bu dahi küçük bir ümittir. Başbakanımızın mektubunun ikna ihtimali yoktur.
Amerika sızlanıyor. Başkan''ın bizim cumhurbaşkanımızın veya başbakanımızın telefonuna -meşgul sinyali verdirterek- çıkmayacağı gibi ağır tehditlere bile başladı! Şaka bertaraf, dostça uyarılar şeklinde algılamamız daha iyidir.
Irak''ın çabuk, mutlak ve uzun süreli işgali müddetince Amerika''nın, Irak''ın yeni yönetimine, Bağdad''ı ziyaretle Saddam''dan daha fazla ticaret isteyenlere iş verdirmeyeceğini öngörmek gerekiyordu. Dünya tarihinin en ağır bombardımanının sonunda olsun, sulhan girilmiş fakat çeyrek asır en dehşetli totaliter rejim altında ezilmiş bir ülkede olsun, Irak''ın yeniden imar ve umranında, Türk iş adamlarının boykota uğraması muhtemeldir. Birkaç ay sonra sınırdaşımız ve güneydoğu komşumuz artık Irak değildir. Birleşik Amerika''dır.
Pax Americana hakkında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Ocak, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Okuyucularımın dünyadaki bu Amerikan tahakkümü daha ne kadar sürer? şeklindeki soruları gittikçe yoğunlaşıyor.
Bir müddet daha sürer cevabının doyurucu olmadığını biliyorum. Zamanı daha çerçeveli sunmak gerekiyor. 21. asır müddetince, fakat gittikçe gevşiyerek ve hegemonyasını yitirerek süreceğini belirtmek mümkündür.
ABD 1943''ten beri dünyanın 1. devletidir. 60 yıl oldu. Ama 1950-90 arasında 40 yıl bir rakıybi vardı, Rusya idi. 10 küsur senedir rakipsiz kalması şüphesiz korkutucu değil, fakat düşündürücü, belki endişe vericidir.
Sovyet Rusya veya nazi Almanya''daki komünist veya faşist rejimlerin iddiaları gerçekleşip bunlardan biri Amerika''nın durumuna yükselse idi, hâlimiz çok berbad olurdu. Bu ihtimallere bakıp Pax Americana''ya şükretmiyoruz. Mümkün mertebe az zararlı atlatmaya, birlikte yaşamaya alışmaya çalışıyoruz.
Pax Americana, Pax Romana gibi rakipsiz duruma geldi (Osmanlı ve Britanya rakipsiz değillerdi). Ama üstünlüğünü değil Roma, Pax Ottomana ve Pax Britannica kadar bile muhafaza edemiyeceğini öngörebiliyoruz. Zira tarihin akışı -tabir caizse- hızlandı. Ulaştırma, haberleşme, iletişim alanlarındaki inanılmaz sür''at gelişmesi, politik güç dengelerini çok erken etkilemeye başladı.
Benim Batı dillerinden çevirerek cihan devleti dediğim dilimizde epey tutunan kavram, Osmanlı''nın -ilk defa Fâtih Sultan Mehmed''in kullandığı- nizâm-ı âlem (dünya düzeni) kurmak iddiasındaki devletler içindir. Ama cihan devleti, tek başına egemen değildir. Başka büyük devletler de vardır. Türkiye''nin çağdaş uygarlık çabasının hedefi, yeniden büyük devletler arasına girmektir. Büyük Türkiye... Bugünki sınırları içinde, fakat her sektörde çağa yetişmiş, güçlü bir ülke...
Petrol faktörü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Ocak, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dünya petrol rezervinin üçte ikisi şu 5 devletin topraklarındadır: Suudi Arabistan, İran, Irak, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri. Yalnız Suudi rezervi, dünya rezervlerinin dörtte biridir (yüzde 25). Bugünki tesbitlere göre bilinen rezervlerin durumu budur. Ancak sürekli petrol aranıyor, denizde de aranıyor. Binaenaleyh yeni alanlar bulundukça dengeler ve oranlar da değişir. Bununla beraber yeni yatakların keşfi, bugün kesinleşmiş rezervlerin değerini düşürmez.
Yukarıdaki oranlar yalnız petrol içindir. Doğal gaz başkadır. Doğal gazın Orta ve Kuzey Asya''da daha zengin bulunduğu söyleniyor.
Diğer bir ifadeyle, bugün için bilinen dünya petrol rezervinin üçte ikisinden az fazlası Basra Körfezi''nde kıyısı bulunan Arap devletleri ile İran''ın elindedir. Ve bu devletlerin hiç biri sanayileşmiş ülkeler değildir. Demokrasi ile yönetilmeye de yabancıdırlar. Körfez monarşilerinin hepsinde Amerikan petrol şirketleri söz sahibi iken, Irak ve İran petrolleri Amerika''ya hasım rejimlerin idaresindedir.
Petrolün yerini tutacak bir enerji maddesi araştırılıyor, henüz bulunamadı. Zira bütün rezervlerin 21. yüzyılda tüketileceği ve 22. yüzyıla az bir şey kalacağı hesaplanıyor.
10 yıldan bu yana kısaca Körfez de denen Basra Körfezi havzasının kaliteli petrolü, üreten ülkelerde tüketilmiyor. İhraç ediliyor. Satın alan devletlerin zenginliğini oluşturuyor. Petrolün büyük alıcıları sırasıyle Japonya, Almanya, Fransa ve çoğunlukla en gelişmiş dünya devletleridir ki, muazzam refah ve konfor sağlayan sanayilerini, Körfez petrolü satın alarak oluşturuyorlar. Öyle ki, 21. yüzyıldaki hayatları buna bağlıdır.
Körfez ülkeleri de refahları için petrollerini satmaya mecburlar. Ama farz-ı muhal akıllarına esip petrol satış fiyatını varil başına 30 dolardan 100 veya 200 dolara çıkarsalar, sevmedikleri devletlere satış yapmasalar, yahut bir müddet için vanaları kapatsalar, ne olur? Hemen söyliyelim: Dünya biribirine girer, medeniyetler çöker. Tam bilim-kurgu konusu bir dehşet senaryosu değil mi?
Bu yazı, Birleşik Amerika''nın Irak''ta ne işi olduğunu ve vazgeçip geçmeyeceğini sorgulayanlar için yazıldı.
Savaşı önleyebilmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Ocak, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Çeşitli ülkelerde savaş aleyhtarı gösterilerin çoğalması dikkati çekiyor. Irak''ta bir savaştan menfaat bekleyen ülke yok denecek kadar az. Bütün bunlara rağmen ABD-İngiltere ittifakının Irak''a el koyup ülkeyi yeniden düzenleme planından vazgeçmesi ihtimali sıfırdır. Koskocaman bir sıfır...
Zira, Birleşik Amerika''nın 21. yüzyıl boyunca halkını refah içinde yaşatması ve bunu sağlamak için en güçlü durumda bulunması planının bir parçasıdır. Bu planın gösterilerle, görüşmelerle önlenebilmesi mümkün değildir.
Arap devletlerinin tamama yakını şu veya bu nisbette Washington''a bağımlıdır. O halde Başbakanımız''ın da katıldığı, hatta baş çekmeye başladığı tutum, boşuna kürek çekmek midir?
Hayır! Irak sorununu barış içinde çözmek için çare aramaktır. Yoksa Amerika''yı vazgeçirmek bahis konusu değildir. Belki Amerika da savaşa hâcet kalmadan Bağdad''a yerleşip yeni bir Irak kurmayı tercih eder. Bu husus, Saddam''ın tası tarağı toplayıp giderek, sefil, yoksul, zavallı hâle düşürdüğü halkına hürriyetini geri vermesiyle ve Baas rejiminin sona ermesiyle mümkündür.
Türkiye bakımından çok dikkatli olmaya mecburuz. Elbette bir Amerikan ordu veya kolordosunun Diyarbakır''da karargâh kurmasına falan izin verecek değiliz. Fakat makul sayıda Amerikan askerini Türk topraklarında kalmaksızın Irak''a geçirebiliriz. Hızla Musul ve Kerkük şehirlerini Saddam''dan alacaklardır. Kendi birliklerimizi de Irak''a sokmaya mecburuz. Zira kesin şekilde mülteci kabul edemeyiz. Türkmenler''in kesilip biçilmelerine seyirci kalamayız.
Amerika''nın stratejik müttefikimiz olduğunu unutmamız mümkün değildir. Kuzey cephesinden vazgeçerek Irak''a güneyden gelip egemen olan bir Amerika''nın Türkiye''ye söz hakkı tanımayacağı âşikârdır. Zaten bu hususu yeterli açıklıkla söylediler.
Saddam''sız bir Irak için Türkiye''nin AB ile birlikte hareketi gerekiyor. Amerika''yı da, Avrupa''yı da karşımıza almayan bir politika ancak Türk politikası olabilir. Bunu başarıyla yürütebilen iktidar, rüşdünü isbat eder.
Irak ve Kıbrıs
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Ocak, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika''nın sorunu Irak''tır ve şu günlerde daha önemli hiç bir konusu yoktur. ABD Genelkurmay Başkanı General Myers ülkemizdedir. Türkiye ile anlaşıp dönecektir. İki hafta süreceği söylenen bir savaşı Türkiye''nin kolay atlatacağını düşünüyoruz. Asıl mesele, savaş sonrası Irak''ta Amerika''nın yapacağı düzenlemelerdir. Oluşacak yeni Irak, Türkiye''ye problemler getirmemelidir. Güneydoğu sınırında kargaşa olan bir Türkiye''ye Avrupa Birliği de ihtiyatlı yaklaşır.
Kıbrıs''a gelince, Amerika''dan fazla Avrupa Birliği ilgileniyor. Bizim Rum Kesimi dediğimiz bölge, Kıbrıs Cumhuriyeti adıyle AB''nin üyesi ve ada, AB toprağı olacaktır. Yunanca konuşan ikinci bir AB üyesi devlet karşımızdadır. 28 Şubat''a kadar Kofi Annan planı üzerinde anlaşmaya varılabilirse, Türkçe, AB''nin resmî dillerinden biri sayılacaktır. Birleşmiş Milletler''in sunduğu plan kabûl edilmezse, Türkiye''nin AB ile ilişkileri gevşiyecek, ağırlaşacak, çıkmaza girecektir. Gerek Avrupa''da, gerek bizde, Türkiye''nin AB''ye girmemesini isteyen güçlü mihraklar mevcuttur. Bunlar Kıbrıs meselesinin muallakta kalmasını tercih ederler.
Bu derecede karmaşık, iç içe girmiş, zıtlıklar ve karşıtlıklar içeren, dünyaya hakim büyük blokların ilgilendiği dış sorunları, Türk devletinin istikbalini görecek yetenekte çözümleyecek siyasî kadrolara sahip miyiz? Bakalım, göreceğiz. Her hâl-ü kârda, önümüzdeki baharda Türkiye bakımından dış dengelerde önemli oynamalar vuku bulacaktır. İntibak edebilme kabiliyetimiz oranında problemleri çözeceğiz. Kabiliyetimiz eksikse, yetersizse, bugün yaşadığımız sorunlar ağırlaşacak, kronikleşecektir.
Bütün bu işler, netameli ve nazik, boğazına kadar borca ve inanılması güç faizlere batmış bir ekonominin Maastricht kriterleri ile iyileştirilmesi süresinde ve hızla başarılmak durumundadır. Üstelik bütün bu işler, köhnelikten dökülen, lâgarlıktan çatırdayan bir mekanizmanın, statükocuların dehşetli mukavemeti de aşılarak, sür''atle reformlardan geçirilerek yapılabilmesi ile mümkündür. Soygun ve hortum çağının, tarihimizin en menfur sayfalarına gömüldüğünü kanıtlamak zorunluluğunu da ekleyiniz... 2003''ün ne kadar çetin geçeceği anlaşılır.
Irak''ta ne olacak?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Ocak, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD, ister savaş, ister anlaşma yoluyla, ama mutlaka, Irak''a hâkim olmak, ülkeyi şöyle güzelce düzenlemek, petrolde kesin söz sahibi bulunmak istiyor. Irak''a demokrasi getirip uygulatmak gibi hayalleri yoktur. Ama diktatörlüğü ve totaliter rejimi yıkmak, liberal bir idare kurmak arzu ediyor.
ABD''nin Irak''ta savaşsız egemen olabilmesi, Saddam''ın ülkeden ayrılmasına ve Baas rejiminin hem ordudan, hem yönetimden el çekmesine bağlıdır. Baasçı subaylar ve yöneticiler, Amerika''nın getireceği yeni düzene intibak edebildikleri nisbette yerlerinde kalırlar.
ABD yönetiminin ülkeye getirmesi beklenen en müsbet gelişme, ekonomik alanda olabilir. Irak''ta ambargo kalkacaktır. Petrol coşkuyla akacaktır. Anormal savunma ve başkanlık, istihbarat masrafları en az dörtte bire inecektir. Muhalif medya oluşabilecektir. Halk, yeni yönetimden memnun kalacak, refah yüzü görecektir. Saddam''ın heykelleri, resimleri yok edilecek, adını taşıyan yerler isim değiştirecektir. Saddam dönemi, Irak tarihine, Hulâgû dönemi hariç, en korkulu yıllar şeklinde geçecektir.
Saddam, daha kuvvetli ihtimalle, iki haftadan fazla direnemiyeceğinin az da olsa farkında bulunduğu halde, Amerikan-İngiliz kuvvetlerine karşı koyacaktır. Irak, harab olacak, on binlerce Iraklı ölecek, yüz binlercesi evini barkını bırakıp yerlerinden oynıyacaktır. Bu takdirde ülkede -zaten hiç sevilmeyen- Amerikalılar ve İngilizler''e karşı kin ve nefret fazlalaşarak sürüp gidecektir. Bu da Amerika''nın Irak''ı düzenleme işini zorlaştıracak ve uzatacaktır.
Amerika''nın Irak için birkaç alternatif planı bulunduğu muhakkaktır. Hangisini uygulayacağını biraz da gelişen şartlar belirliyecektir. Amerikan planının tatbiki, Irak''a komşu ülkelerin hepsinin rahatını kaçıracak mahiyette olabilir. Zaten tarihin gördüğü en cehennemî imha edici güçlerin Körfez''de birikmesi, bölgenin huzurunu kaçırmakla kalmadı. Dünyayı tedirgin etti. Almanya''nın sert çıkışı, olumsuz gelişmelerin işaretidir.
Türkiye, makul ölçüler içinde, stratejik müttefiklerine destek veriyor. Onların Irak''ta çok da yaramaz işler yapmalarını belki dengeliyebilecektir. Bütün bunları, Avrupa Birliği''nin üye adayı olduğunu asla unutmadan yerine getirecektir. Doğrusu Ankara''nın durumu hiç kolay değildir.
İktidarın tutumu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Ocak, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bu günlerde hükûmeti eleştirirken dikkatli ve insaflı olmak daha iyidir. Millî menfaatlerimize daha uygundur. Zira Türkiye, son 20 yılın en muğlak ve karmaşık dış problemleriyle karşı karşıya bulunuyor. Biri diğerinden önemli ve hayatî, bir o kadar âcil, hızla çözümlenmeleri gereken problemlerdir. Bu hususu inkâr etmek mümkün değildir.
Böylesine bir ortamda AK Parti iktidarı, iki başlı olmanın karmaşası içinde bulunmasına rağmen, ciddi bir hata yapmadı. Büyük diplomasinin harcı meselelerde elinden geleni esirgemedi. Hem Tayyip Erdoğan, hem Abdullah Gül iyi puanlar aldı.
Kaldı ki biz, Irak, Kıbrıs, Avrupa Birliği ve ABD ile ilgili konularda her şeyi bilmiyoruz. Bazı bahisleri şahsî tahminlerimize göre değerlendiriyoruz. Bu gibi meselelerde sivil ve asker sorumluların ketûm olmaları, bütün demokrasilerde tabiidir. Bir çok konu, medya önünde müzakere edilemez. Kritik günler geçtikçe, bilgimiz artacak ve gerçekler elbette milletimizin bilgisine sunulacaktır.
Stratejik müttefikimiz cihan devleti Amerika''nın Irak için bizden ne istediğinin ve bizim ne verip ne vermediğimizin detayını bilmiyoruz. Kıbrıs meselesinde de tutumumuz malûm değil. Kofi Annan planının Şubat sonuna kadar samimiyetle müzakeresi gerekir. Önümüzdeki 5 hafta içinde anlaşma imzalanmazsa, müzakereden kaçan taraf olarak itham edilemememiz şarttır. Zira karşı taraf, bizi itham yağmuruna tutacak, hem AB, hem BM, kaşlarını çatacaktır. İmzalamadığımız takdirde, çekincelerimizi açık ve kuvvetli, kabule şayan üslûpta belirtmemiz lâzımdır. Rum tarafının da imzadan kaçınacağı veya referandum sunulunca redde uğrayacağı ihtimallerini unutmamalıyız.
Ancak Mart ayında gerek Irak, gerek Kıbrıs konularında belirgin gelişmeler beklenebilir. Türkiye''nin nerede durduğu, hangi istikamete yol aldığı o zaman âşikâr olacak.
Irak politikamız
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Ocak, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Şubat''a bir hafta kala Irak''ta savaşın önlenebilmesi ihtimali hâlâ azdır. Pek azdır desem, politikanın sert gerçeklerine daha uygun düşer. Zira ABD''de Cumhuriyetçi iktidarın ve Başkan Bush''un geri adım atma şansı yoktur. Böyle bir gelişme, Saddam''ı güçlendirir. Amerika''yı, tehdidini yerine getiremez, palavracı ve gülünç bir devlet durumuna geriletir.
Fransa ile Almanya''nın, her iki devletin tarihinde iki büyük felâketi (1871, 1919) hatırlatan Versay Sarayı''nda, dostluklarını vurgulayarak tazelediklerini elbette pas geçmiyoruz. Avrupa Birliği''nin temeli, Fransa ile Almanya''nın artık savaşmayacakları, işbirliği yapacakları kesin kararına varmaları ile atıldı. Dehâ sahibi çok büyük çapta iki devlet adamı, Charles de Gaulle (ölm. 1970) ve Konrad Adenauer (ölm. 1967), geleceği görebilmek yeteneklerine azimlerini katarak, bunu gerçekleştirdiler.
Almanya''nın tutumu bellidir: Amerika''nın Asya''da egemenlik kurmasına, dolayısıyle petrol faktörü ile Alman üstünlüğünü engellemesine karşıdır. Fransa için aynı şeyi söylemek kolay değildir. Irak konusunda Güvenlik Konseyi''nde Fransa, Amerikan tezine karşı vetosunu kullanır mı? Zayıf ihtimaldir. Kaldı ki, Amerika''nın Irak''a girmek için Birleşmiş Milletler''i ve Güvenlik Konseyi''ni aşacağı, hattâ kaale almayacağı kanaatindeyiz.
Savaştan, hele bu biçiminden nefretimizi, barışa olan sevgi ve bağlılığımızı saklamıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti barış için, olmazı oldurmak derecesinde gayretini esirgemiyor. Ancak Saddam''a Anayasa yapması teklifi kabîlinden teşebbüsler, diktatöre bir yıl daha nefes aldırıp dünyayı aldatmak fırsatını verir. Nitekim Washington, böyle algılayacaktır. Ankara, Irak politikasını, uzun vadeli düşünmeye, savaş sonrasını görebilmeye mecburdur.
Kuzey Irak''a girmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Ocak, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Gerçi bugün, Pax Americana''nın en güçlü muarızı Federal Almanya''da da ABD askeri ve üsleri var. Dünki Sovyet cumhuriyetlerinde keza... Ama gene de, iki stratejik müttefikimiz Amerika ile İngiltere''nin büyük sayıda ve muazzam vurucu güçle techiz edilmiş birliklerini Türkiye üzerinden Irak''a geçirmek istemeleri olağan ve normal sayılmaz. Hele bu birliklerin uzun müddet ( 5 yıldan bile bahsedenler var) ülkemizde kalmasının sebebi, mutlaka derinlemesine düşünmeye ihtiyaç gösterir. Ama savaş gerçekleşirse, makul ölçüde Amerikan birliklerini topraklarımızdan geçirebiliriz. Böylece Saddam''a kuzeyden de cephe açılmış, savaş kısalmış, her iki tarafın insan ve madde zayiatı azalmış olur. Amerika, kuzey cephesi için partner arıyorsa, İngiliz birliklerine bu kesimde ihtiyaç yoktur. Türk askerinin Irak''a geçmesi çok daha kolay, çok daha az külfetlidir. Ve politik bakımdan çok daha münasiptir. Zira Türk askeri, üzerine gelinmedikçe Iraklılar''a ateş açmaz, Türkmen, Kürt, Arap, Süryani, Yezidi ayırt etmeksizin bütün Iraklılar''a kardeş muamelesi yapar.
Herhalde bu coğrafyada, bu halklarla, Selçuklu''dan bu yana 9 asırlık tecrübemiz ve birlikteliğimiz, -İngiliz dostlarımız gücenmesinler- Büyük Britanya devlet-i muazzamasının çeyrek asırlık pek başarısız tecrübesini, defalarca katlar. O coğrafyada Türk askerinin sevilmediği ithamının mefhûm-ı muhâlifi, Anglo-Amerikan askerinin sevildiği şeklindedir ki, bu iddiaya herkes güler. Ve bu coğrafyaya Türk''ün üzerinden atlayarak geçmek teşebbüsüne yardımcı olmamamız hâlinde Ermeni mukatelesi dokümanteri yayınlıyarak ve IMF müfettişi göndererek aba altından sopa göstermek politikası, stratejik müttefikliğe yakışmaz.
Amerika''nın talepleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Ocak, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika''nın Irak savaşı için Türkiye''den talepleri yarın bakanlar kurulumuzda görüşülecek. Konu geniş çapta askerîdir. Cuma günü de Millî Güvenlik Kurulu''nda konuşulacak. Ve Washington''a cevap verilecek.
Ne diyeceğiz? Biribirine alternatif 7 ayrı talepler listesinden bahsediliyor. Bu husus mübalağa ise bile durum şöyledir: Başkan Bush''un danışmanı Perle zamanında verilmeyen destek, destek vermemek demektir diyerek çok açık konuştu. Bu takdirde Amerika''nın Türkiye politikasını da aynı belâgat ve vuzuhla bildirdi: Kısa sürecek savaştan sonraki oluşumda Türkiye''nin söz sahibi bulunmaktaki payı, tutumuna, yani savaşa katılma derecesine göre belirlenecektir, dedi.
Amerika''yı İngiltere, İsrail, birkaç Arap devleti ve Türkiye destekliyor. İngiltere ve İsrail dışındakilerin verdiği desteğin de kerhen olduğu görülüyor.
Türkiye ne yapmalıdır? Gerekeni yapıyor. Barış yollarını açmak için çalışıyor ama, bu ne bizim, ne herhangi bir devletin iktidarında değildir. Sadece iki devletin iktidarındadır: Amerika''nın ve Irak''ın. Amerika savaştan vazgeçtim derse iş biter. Irak Saddam''ı uğurluyoruz derse keza savaş ihtimali ortadan kalkar.
Amerika savaştan ve Irak Saddam''dan vazgeçer mi? Amerika, Saddam çekilirse vazgeçer. -Hiç mümkün değil ama- Amerika''nın, Birleşmiş Milletler''e sunulmaya başlanan ortadan lâflarla dolu Irak denetim raporlarına ve Güvenlik Konseyi''ne uyup, Saddam gitmeksizin savaşı durdurduğunu düşünelim. Bu takdirde, Saddam''ın bıyığını kesecek balta bulunmaz.
Gerçekler işte bunlardır. Türkiye, bir hafta içinde Irak ve bir ay içinde Kıbrıs üzerinde doğru kararlar vermek durumundadır. Allah yardımcımız olsun!
.Biraz iç politika
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Ocak, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak sorunu, bütün dünyada medya gündeminin birinci konusudur. Haftalardan, belki aylardan beri böyledir. Bununla beraber bu sütunda bu gün olsun, iç politikadan bahsederek, Amerika-Irak ilişkilerine ara vermemizi, sanıyorum okuyucularımız onaylıyacaklardır.
3 Kasım seçimleri henüz 3 ayını doldurmadı. Seçimlerin 3 Kasım 2002 erken tarihinde yapılması ve AK Parti''nin iktidara gelmesi, sayın Devlet Bahçeli ile Sayın Tansu Çiller''in eseridir. -Belki politika acemisi birkaç yakını dışında- kimseye danışmadan 3 Kasım tarihini ortaya atan Dr. Bahçeli''dir. Koalisyonun diğer iki ortağı, erken seçim istemiyordu. Ancak ana muhalefet lideri Prof. Çiller -siyasî hayatında ikinci defa tastamam aynı büyük hataya düşerek- erken seçimi bir mertlik meselesi sayıp Bahçeli''ye katılınca, artık 3 Kasım, Türkiye''nin kaderi oldu.
Belirli mihraklar, 1999 seçimlerinde Sayın Ecevit''i destekledi. Gönüllerinden geçtiği gibi tek başına iktidarını sağlıyamadılarsa da, başbakan yapabilmişlerdi. Geçtiğimiz 3 Kasım''da aynı mihrakların adayı Sayın Baykal''dı. İdeolojik bakıştan kurtulamadıkları, siyasete realist bakamadıkları için, Sağ oyların partiler arasında dağılıp CHP''nin tek başına iktidara geleceğinden âdetâ emîn idiler.
Bu psikoloji, Adalet ve Kalkınma Partisi''nin -bin bir ihtara rağmen düzeltilemiyen seçim sistemimiz dolayısıyle- ezici çoğunluk sağlayıp iktidara yükselmesini hazmedemez (Ecevit''in tabiriyle: içine sindiremez). Genel başkanını başbakan yapmamak teşebbüsleri de akim kalınca, daha 100 gününü doldurmamış ve Cumhuriyet tarihimizin çok ağır dış ve iç sorunlarını kucağında bulmuş AK Parti''ye karşı, sabırsız ve erken olması bakımından mübalağalı dozlara yükselen eleştirilerini esirgemiyorlar.
AK Parti, böyle bir atmosferde, soğukkanlılığını kaybetmeksizin, icraatını yapabilmelidir. İktidarın ateşten gömlek olduğunu ve başka bir şey olmadığını ne kadar erken kavrıyabilirse, başarı ihtimalleri o nisbette artacaktır.
5 Şubat''ı beklerken
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Ocak, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dikkatler, 5 Şubat''a endekslendi. 5 Şubat''ta ne olacak? ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, Washington''dan New York''a gelecek. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi''nde, Irak üzerindeki CIA raporlarını açıklayacak.
Bu raporlarda, Saddam''ın elindeki BM denetçilerinden özenle saklanmış kitle imha silâhları ve El-Kaide terör örgütünün Saddam''la ilişkileri üzerinde kanıtlar bulunuyor. Bu kanıtlar, Güvenlik Konseyi üyeleri olan Fransa, Rusya, Çin, Almanya, Pakistan, Suriye ve temsilcilerini ikna edecek mi? Nasıl bir karara varacaklar?
Bu dehşetli kanıtları nasıl elde ettiniz, hayran kaldık, kutluyoruz, artık ABD olarak Irak''ın altını üstüne getirmekte haklı ve serbestsiniz. BM adına bizden size izin, buyurun, yığınaklarınız da tamam, artık fazla vakit harcamayın, gecikmeden Bağdad''a girin. Iraklılar''ı amansız ve yalancı diktatörün zulmünden kurtarın demiyecekler.
Ne diyecekler? Bize göre Güvenlik Konseyi, ortadan lâflar edecek. Denetçilere ek müddet verilmesini isteyecek. Amerika ise, bunu izin şeklinde algılayacak. Mevsimi geçiremiyeceği için, Mart''ın ilk günlerinde Kerkük''e ve Musul''a inip güneyden de Bağdad''a yürüyecek.
Amerika, Kerkük ve Musul''a girip oradan Saddam''ın askerini kovacak. Hava savaşından sonra kara harekâtı böyle başlıyacak. Kürtler''in veya Türkiye''nin atik davranarak Kuzey Irak''ın bu iki büyük şehrine el koymaları ihtimali ortadan kalkacak.
Çoğu Washington bağımlısı Arap ve Müslüman devletlerinden, Avrupa Birliği''nden, Uzak Doğu''dan, Amerika''ya karşı platonik ve patetik tepkiler yağacak. Ama Amerika bildiğini okuyacak. Aklına koyduğunu yapacak. Öyle bir yola girdi ki, dönüşü yoktur. Maalesef böyledir. Pax Americana ve Amerikan halkının 21. yüzyıldaki refah düzeyi meselesidir.
Bugün toplanacak Millî Güvenlik Kurulumuz, Türkiye Cumhuriyeti''nin yüce menfaatleri yönünde, hükûmete tavsiyede bulunacak. Önümüzdeki hafta hükûmet, Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin huzurundadır.
Irak Türkmenlerinin dünü, bugünü ve geleceği
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Şubat, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak''a bir ABD saldırısının hazırlandığı bugünlerde Kerkük Vakfı 26 Ocak 2003 Pazar günü Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezinde bir Sempozyum bir de Panel düzenlenmiştir. Saat 10 ila 17 arasında yapılan Sempozyum ve Panel çok başarılı geçmiştir. Bu bakımdan başta Kerkük Vakfı başkanı diplomat İzzettin Kerkük olmak üzere bütün hazırlayanları ve konuşmacıları tebrik etmek isterim. Irak Türkomanlarının meseleleri bilimsel olarak tartışılmıştır ve salon bütün toplantı boyunca dolu kalmıştır. Bilindiği üzere Irak Türkomanları Musul, Erbil, Süleymaniye, Kerkük, Duhok, Mahmur, Altun Köprü, Tazehurmatı, Tavuk, Tuzhurmatı, Kifri, Karatepe, Diyala, Hanekin, Mendli, Fedre, Eski Kelek, Telafer Zaho, Selahaddin şehir ve bölgelerinde yaşamaktadırlar. Bugün sayılarının 3 milyon olduğu tahmin edilmektedir.
Musul, Bağdat ve Basra''dan sonra Irak''ın üçüncü büyük kentidir. Irak''ın kuzey batısında, Dicle nehrinin kıyısında, eski Asur kenti Ninive''nin kalıntılarının karşısında kurulmuştur. Bağdat''ın 362 kilometre kuzeybatısındadır. Zengiler 1127-1222, Sultan Bedrettin Lülü 1222-1259 zamanında siyasi bakımdan en parlak dönemini yaşadı. 1258''de Hulagü buraları yakıp yıktı. Katletti. 1508''de Şah İsmail işgal etti. 1534''te Osmanlı egemenliğine girdi. Eyalet merkezi yapıldı. Osmanlı İmparatorluğunu tasfiye eden Lozan anlaşması içinde Musul meselesi halledilmedi. Türkiye 1926''ya kadar hak iddia etti. İngiltere ile anlaşmazlık üç yıl sürdü. 11 Ekim 1922''de Mudanya Mütarekesi imzalandığında Musul İngiliz işgalinde idi. Ocak 1923''te toplanan Lozan Konferansının ana maddelerinden biri Musul idi. Türkiye Musul''u istiyor. İngiltere ise petrol sebebiyle bırakmak istemiyordu. Musul, Lozan Konferansını çıkmaza sokacaktı. Türkiye ile İngiltere bunu Lozan Konferansı gündeminden çıkardılar, ikili görüşmelerle dokuz ayda halle karar verdiler. Lozan andlaşmasının ilgili maddesi uyarınca Türk İngiliz Görüşmeleri 19 Mayıs 1924''te İstanbul''da başladı. Taraflar görüşlerinde ısrar ettiler. İstanbul Konferansı 5 Haziran 1924''te dağıldı ve Lozan Andlaşması hükümlerine göre iş Milletler Cemiyetine havale edildi. 30 Eylül 1924''te Musul ile ilgili görüşmeler Milletler Cemiyetinde başladı. Türk görüşünü Fethi (Okyar) bey savunuyordu bölgede bir referandum istedi. İngiltere bölge halkının geriliğini ileri sürerek itiraz etti. Cenevre''de görüşmeler sürerken Musul bölgesinde Türk ve İngiliz askerleri arasında yer yer çatışmalar çıktı, bunun üzerine İngiltere Türkiye''ye bir ültimatom vererek Türk askerinin 48 saat içinde Türkiye sınırları içine çekilmesini istedi. Türkiye de Milletler Cemiyetine başvurarak geçici bir sınır tesbitini istedi. Brüksel''de olağanüstü toplanan Milletler Cemiyeti geçici bir sınır tespit etti. Taraflar bu sınıra uyacaklarını açıkladılar ihtilaf bir süre dindi. İnceleme Komisyonu raporunu Eylül 1925''te Milletler Cemiyeti Meclisine verdi.
Raporda Musul halkının bağımsız kalmak istediği belirtiliyor bazı öneriler teklif ediliyordu: 1) Musul Irak''ın bir parçası sayılacak ve 25 yıl İngiltere''nin mandası altına konacaktı. 2) Türkiye ile Irak arasındaki sınır Brüksel''de tespit edilen geçici sınır olacaktı. Türkiye buna tepki gösterdi. Cenevre''deki temsilcilerini geri çekti. Milletler Cemiyeti Meclisi İnceleme komisyonunun önerilerini 16 Aralıkta kabul etti bu bağlayıcı bir karardı. Bunun üzerine Türkiye Irak ve İngiltere ile görüşmelere girişti ve 5 Haziran 1926''da Ankara Anlaşması ile Musul meselesi çözüldü. Türkiye lehine küçük sınır değişiklikleri yapıldı. Türkiye Musul üzerindeki haklarından vazgeçti. 25 yıl Musul petrollerinden yüzde 10 pay alacaktı. Sempozyum ve panelden, gelecek yazımda geniş olarak bahsedeceğim.
AB dağılıyor mu?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Şubat, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği üyesi devletlerin, eyâlet hâline gelip ABD gibi bir federasyon oluşturmak suretiyle tek tek bağımsızlıklarından feragat edecekleri iddiası, bizim mahut statükocularımızın kullandıkları, bu yolla coğrafya öğretemediğimiz, fakat millî duyguları yüksek milliyetçilerimizi kışkırttıkları bir motiftir.
Statükocularımızın diğer bir marifetleri, Avrupa Birliği''nin zaten önümüzdeki 10, 20, bilemediniz 30 yıl içinde dağılacağı, o zamana kadar da bizi ne yapsak üye almıyacakları için, iyisi mi bağımsızlığımızdan kocaman parçalar vererek (!) bizim sistemimize yakışmaz (!), bizi dejenere edecek (!), millî kültür, örf ve âdetlerimizden koparacak (!) kriterler için zorlamamak gerektiği kandırmacasıdır. Türk halkı, elleri arasından kaymak üzere bulunan millî kültürünün bugünü ile ve 2000 dolarla mutlu, hattâ kutlu olmasını bilmelidir!..
Bu kafanın bugün bizi hangi çizgiye getirdiği âşikârdır. Şimdi Avrupa Birliği''nden 8 devletin, hem de diğer üyelere haber vermeden, ABD ve Irak politikasını desteklediklerini bildirmeleri, 8''lerin dışında kalanları bile kızdırdı (ABD yanlısı olduklarını bildiren 8 devlet şunlardır: İngiltere, Danimarka, İtalya, İspanya, Portekiz, Polonya, Çekya, Macaristan ki son üçünü de artık tam AB üyesi sayabiliriz).
Bu davranış Versay Sarayı''nda kutlanan Fransa-Almanya işbirliğinin tepkisi gibidir. Kaldı ki, meselâ Hollanda, İrlanda gibi daha hayli Avrupa devleti, ABD ve İngiltere''den kopacak bir dış politikaya asla razı olmazlar. İlk fırsatta Fransa-Almanya yakınlaşmasının kısa bir tahlilini yapmak isterim, bugün yerim kalmadı.
Köklü geleneklere sahip Avrupa devletlerinin istiklâllerinden feragat edebileceğine inanmak, yanlış bakanların yanlış değerlendirmeleridir. Ortak menfaatleri gittikçe yükseltmek, sonra daha yükseltmek için verilen karşılıklı tavizler, bugün artık çağdaş uygarlığın kriterleri, normları, ilkeleri, ölçütleri kabûl ediliyor. Bu çizginin altında kalanları, hele kalmakta direnenleri, acıklı gelecekler beklemektedir. 8 devletin ABD karşıtı olmadıklarını bildirmeleri, Avrupa Birliği''ni daha da güçlendirecek, ömrünü rahatça 22. asra uzatabilecek bir gelişmedir. Fransa''nın Amerika ile zıtlaşması ise Fransızlar''ın hoşlandıkları bir gösteriştir. Almanya''nın da aynı gösteriye katıldığını söylemek ise daha derin düşünmeyi gerektirir.
..Kritik karar haftasındayız
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Şubat, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye, Irak konusunda her türlü gelişmeye hazır bulunmak durumundadır. Saddam çekilir de savaş olmazsa ne âlâ, bütün dünya rahat nefes alacaktır. Başta Iraklılar, hiçbir ülke zarar görmiyecektir. Ancak böyle bir ihtimal yok gibidir. Maalesef Irak yakılıp yıkılacak, milyonlarca Iraklı zarar görecektir.
Amerika vazgeçer mi? Cihan devletlerinin tarihlerini okumıyanlar, Amerika''nın Birleşmiş Milletler kararı ile vazgeçeceğini tahayyül edebiliyorlar. Biz bu sütunda masal anlatıp hoş şeyler söylemekle değil, katı gerçekleri yazmakla yükümlüyüz.
Yarın ABD Dışişleri Bakanı General Colin Powell, Birleşmiş Milletler''de konuşacak. Irak aleyhine yeni kanıtlar sunacak. BM denetçileri ise, 15 Şubat''ta bir rapor daha verecekler.
Güvenlik Konseyi''nin ve Birleşmiş Milletler''in tepkisi ne olursa olsun, elinden geldiği kadar yumuşatmaya çalışmakla beraber ABD, Irak''a çullanacaktır. Türkiye''den Kuzey Irak''a asker geçirmek istiyor. Bu hususta bir gecikme veya engel çıkarsa, operasyonun bütünü uzayacak, Amerika asker ve madde bakımından zarara uğrayacaktır. Bu zararı azaltmak için, Kuzey Irak''taki iki aşiretten Saddam''a karşı harekete geçmelerini isteyecektir. Barzani ve Talabani, böyle bir talebi dört gözle bekliyorlar. Zira bu takdirde savaştan sonra Amerika kendilerine daha ılımlı yaklaşacaktır. Türkiye''ye ve hassaten AK Parti''ye karşı ise daha ihtiyatlı, belki hışımlı davranacağının işaretleri, artık açığa çıkmıştır.
Silâhlı Kuvvetlerimiz''in her türlü gelişmeye hazırlıklı bulunduğunu bilmenin güveni içindeyiz. Hükûmetin de bir zamanlama hatası yapmadığını umuyoruz. Daha kesin konuşamıyoruz. Zira ABD ile müzakerelerin detayını henüz bilmiyoruz. Konu, Türkiye Büyük Millet Meclisi''ne gelmek üzeredir. Böylece tutumumuz daha açıklık kazanacaktır. Meclis iradesi, Türkiye''nin yüce menfaatleri istikametinde tecelli edecektir.
.Irak, işgal bölgelerine bölünecektir
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Şubat, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İngiltere Başbakanı Blair, Amerika''da Başkan Bush''la görüştü. Sonra Paris''e geldi. Cumhurbaşkanı Chirac''la konuştu. Bugün ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, Güvenlik Konseyi''nde CIA raporlarını okuyacak.
Bu ikna bombardımanı karşısında Fransa ne yapar? Bana göre fazla değil, ama bir adım geriye atacaktır. Fransa''nın bu tavrı, Amerika lehine, Rusya ile Çin''i de yumuşatabilir. Güvenlik Konseyi''nde Almanya, Suriye ile başbaşa kalabilir. İki büyük federe eyaletinin yönetimini Hıristiyan Demokratlar''a kaptıran Şansölye Schröder, muhtemelen Güvenlik Konseyi''nde de beklediğini bulamıyacak.
Bununla beraber Güvenlik Konseyi''nin Irak''a müdahale kararı alması beklenmemelidir. Ama küçük bir kapıyı aralık bırakacak, Amerika ile İngiltere, bu dar kapıdan sızacaklardır.
Amerikan ve İngiliz kuvvetleri, Mart 2003 savaşından sonra yıllarca Irak''ta kalacaklar. İşgal bölgeleri şimdiden belirlenmiş ve söylentiye göre komutanları bile atanmıştır.
Türkiye''nin 1 kolordu ile Kuzey Irak''ta bulunması şarttır. Ülkemize göç dalgasının önünü kesecek, Türkmenler''in hukukunu savunacak, aşiretlerin aşırı isteklerinin ılımlılaşmasında yardımcı olacaktır.
Bunun için Cuma günü Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin kararı gerekiyor. Bayramdan sonraya ertelenen bir karar, Türkiye''ye çok şey kaybettirir. Savaş sonrasında en mâkul taleplerimiz bile karşılanmadığı takdirde, ABD ile geleneksel dostluğumuz zedelenebilir. Arap Birliği ve İslâm Konferansı gibi örgütlerin pas geçtikleri bir dünyada Türkiye, Saddam''ı savunmak ithamının altında bırakılabilir. AK Parti, 2005 yılında seçime zorlanır.
Asya haritası değişecektir
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Şubat, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD politikasının oynaklığını biliyoruz. Amerika''nın dahi zarar gördüğü hayli girişimde bulunmuştur. Türkiye''yi samimi, dost, stratejik bir müttefik saymasının yanında ucuz bir müttefik şeklinde de algılaması muhtemeldir. Bu endişeyi taşıyoruz. Son defa, çok gerçek bir Amerika dostu ve dehâ sahibi bir devlet adamı olan Özal''ın desteğine ve Baba Bush''u Saddam''a karşı müteaddit uyarmalarına karşı ABD, aynı üslûpla mukabele etmedi. Körfez Savaşı''nda gördüğümüz ağır zararları pas geçti. Mısır''la Ürdün''e uyuladığı kolaylıkları bizden esirgedi.
Amerika''nın şimdi gene Türkiye desteğine ihtiyacı vardır. Ankara''nın yoğurdu üfleyerek yemesinden yakınmamalıdır. İstediği destek, son derecede kapsamlıdır. NATO kararı olmaksızın İncirlik''i kullanması dahi büyük şeydir. Türk-Amerikan müzakerelerinin seyrini ve detayını bilmiyoruz. Fakat Washington''ın gene hoş sözler ve boş vaatlerle vakit geçirdiğini tahmin ediyoruz.
Buna rağmen Amerika''nın, Türk desteği geç verildiği için zarara uğradığı bahanesiyle, Mart savaşından sonraki Irak''ın dizaynında bizimle ilgili konularda aleyhimize davranabileceği ve böyle bir davranışa göstereceğimiz tepkinin dostluğumuzu gölgeliyebileceği hususunda endişeliyiz.
ABD, Irak''ta lüzumu kadar kalacaktır. Biz şahsen, hemen İran''a geçeceğinden eminiz. Onun için İran harekâtında da Irak''ta kalması gerekiyor. Bu müddet içinde Türkiye''nin stratejik müttefiki olmakla yetinmiyecektir. Sınırdaşımız ve komşumuz olacağını aylar önce bu sütunda yazdık.
Washington, Türk politikasını buna göre düzeltip düzenlemelidir. Bizim de, uzun perspektifli politika izleyebilmemiz gerekiyor.
Irak harekâtının, Saddam meselesi olmanın çok ötesinde, cihanşümûl bir politikanın Afganistan''dan sonraki ikinci safhasını teşkil ettiğini bir an unutmamalıyız. Ve üçüncü, dördüncü safhaları için hazır bulunmalıyız. 2010 yılına kadar Asya''nın siyasî haritası epey değişecektir.
Hangi çizgideyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Şubat, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Cumhuriyeti hükûmeti, savaşı önlemek için, büyük faaliyet gösterdi. Çok samimi davrandı. Zira Türkiye''nin bu savaştan elde edebileceği bir şey olmadıktan başka, Irak ve Iraklılar''ın uğrayacağı musibete de üzülüyordu. Türkiye''nin bu yolda çalışmaları bir çok ülkede takdir topladı. Saddam Hüseyin, fazla umarsamadı diyebiliriz. Diktatör mizacını bilmek gerekir. Bir ulusun haklarına el koymayı göze alan bir adam için etik kriterler aramak zordur. Kendilerini dev aynasında görürler.
Nâsır sosyalizminin ve Mişel Eflak ırkçılığının Irak''ı getirdiği çizgi budur. Kan ve gözyaşıdır. Iraklı, petrol nimetinden faydalanamadı. Bütün gelirini silâha yatırdı, savaşlara harcadı. Hiçbir zaman kullanamıyacağı iğrenç silâhlar elde etmek için, düşmanı gördüğü bir âlemin zenginliğine zenginlik kattı.
Türkiye, savaş kararı alacak değildir. Ama Kuzey Irak''a, Amerikan askerinden az olmıyacak sayıda asker sokacağız. Amerikan askerini de topraklarımızdan geçireceğiz ki, savaş kısa sürsün ve iki taraf da daha fazla kayba ve zarara uğramasın.
Gözetim, denetim, asayiş kuvveti olarak Kuzey Irak''a gireceğiz. Afganistan''da yaptığımızı daha büyük çapta uygulayacağız. Türk ve Kürt kardeşlerimizi koruyacak, dostumuz Araplar''a şüphesiz çok iyi davranacağız. Ateş açılırsa, mukabele edeceğiz. Mülteci akınını önliyecek, Türkiye''ye geçirmiyeceğiz. Körfez Savaşı''nda ağırladığımız yarım milyon aşiret mensubu dolayısıyla takdir ve teşekkür görmedik.
ABD, dışişleri bakanının ağzından son söyliyeceğini söyledi. Önümüzdeki 10 gün içinde Saddam''ın çekilip gideceğinin emaresi olmadığına göre Anglo-Amerikan bombardımanı başlıyacak. Bağdad''ın işgali iki haftayı bulmaz. Ülke ve ahali ciddi zarar görecek. Türkiye''nin zararlarının karşılanması için dün Ankara''ya gelen ABD hazine bakanı ile görüşmeler yapıldı.
Asker göndermek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Şubat, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak''ta tansiyon çok yükseldi. Şiiler, liderlerini Sünnîlerin öldürdüğünü (ve Amerika''nın buna göz yumduğunu) ileri sürüyorlar. Bu iddianın sonunda mezhep savaşı çıkacağı beklentisine, az ihtimal veriyoruz. İki taraf da Arap olduğu için, anlaşmazlık bir din savaşına dönüşmez. Ama karşılıklı eylemler sürüp gidebilir.
Amerika, Bağdad''da 25 kişilik bir hükümet kurdu ki, Irak''ta otorite sağlaması su götürür. Yalnız 1 Türkmen bakan var. Türkler''in Irak nüfusundaki oranı yüzde 4 müdür ki, 25''te 1 sandalye verilmiştir. Kürtler''e tercihli muamele ve olağanüstü iltimas yapıldığı ise açıktır. Ama bu pek fazla Kürt ağırlıklı kabineye Araplar itibar etmeyeceklerdir.
Bu hafta Brüksel''den NATO başkomutanı olan Amerikan orgenerali Jones Ankara''ya geliyor. Genelkurmayımız''la müzakere edecek. Washington-Ankara anlaşması bekleniyor. Bunun üzerine Genelkurmay Başkanlığı, Irak''a asker göndermemizin ve göndermememizin risklerini içeren bir raporu hükümete sunacak. Ve artık lütfen hükümet, karar verecek. Herhalde Yüce Meclis''ten yetki de isteyecek.
Sonra ne olacak? Askerimiz anlaşılan Orta Irak''ta yerleşecek. Ve Türkiye, fiilen Irak politikasına dahil olacak. Iraklılar''a da, Irak''ta işlerini bir vakit önce bitirip gitmeleri için stratejik müttefikimiz Amerikalılar''a da yardım edecek.
Bir yandan enerji kaynaklarını, diğer taraftan terörü hakimiyeti altına alıp Anglo-Sakson dünyasını 21. yüzyılda 50.000 doların üzerinde bir süper refah düzeyine ulaştırmayı hedefleyen Pax Americana eylemleri ülkeden ülkeye atlayarak daha yıllarca sürecek. Türkiye''nin bu oluşumun içinde bulunması şarttır. Dışarıda kalırsak uğrayacağımız kayıpların ve kaçıracağımız fırsatların haddi hesabı yoktur.
Savaştan kaçınmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Şubat, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
AK Parti hükûmeti, Türkiye''yi savaşa sokmakla itham ediliyor. Bu itham doğru değildir. Zira Irak''a veya başka bir devlete harp ilân edilmedi. Iraklılar''a ateş açılmadı ve savaş başlayınca da -askerimize ateş açılmadıkça- böyle bir niyetimiz yok. Nihayet hükûmet, silâhlı kuvvetlerimizin de görüşünü aldı. Körfez Savaşı''ndaki çekingenliğimizin sonraki yıllarda bize neye mâl olduğu ortadadır.
Amerika''ya bu ölçüde destek vermenin savaşa girmekle aynı şey olduğu eleştirisinin cevabı şudur: ABD, stratejik müttefikimizdir ve bu savaşta Türkiye''ye birinci derecede ihtiyacı vardır. Taleplerini yerine getirmediğimiz takdirde, çok kısa sürecek savaştan sonra, yeniden düzenlenecek Irak üzerinde, bize söz hakkı tanımaksızın, yüzyıl boyunca Türkiye''yi rahatsız edebilecek tasarruflarda bulunabilir. Kaldı ki, bunun da ötesinde, Türk-Amerikan dostluğu ve işbirliği büyük yara alır. Hükûmet ve Yüce Meclis, böyle bir miskin cendereye girmedi.
AK Parti böylesine bir hata yapsa idi, 2004''te, -mutlaka kaybedeceği- bir erken seçime mahkûm olurdu. Irak konusunda şimdiye kadar başarıyla yürüdü. Bir yanlışlık yapıp tökezlememek durumundadır.
Federal Almanya, ekonomik bakımdan bizimle mukayese edilmez derecede üstündür. 1200 yıl sonra, Şarlman''dan beri ilk defa, Almanya ile Fransa''yı birleştirmek gibi fantastik ve mantık dışı bir teşebbüste bile bulundu. ABD''nin tarihî müttefiki ve dostu Fransa tarafından da desteklenmesine rağmen Almanya, Washington''ın planlarını bozamadı. Zira bir pazar günü Avrupa''nın finans merkezi Frankfurt gökdelenlerinin üzerinde serseri bir uçak bile uçuruldu. Irak projesi, Almanya''nın Asya''da yolunu kesmek ve istikbalini sınırlamak demek olduğu halde Berlin, Amerika''yı durduramadı.
Savaşa girmek ve yaklaşmak elbette çeşitli riskler taşır. Ama gerekli ve akıllı riskler alamayan devletler, bîtaraf olacağım diye tuttururlarsa, bertaraf olurlar. Mart içinde savaş bitecek ve Türkiye zarar görmiyecek. Görüşümüz budur. Bizim için asıl zorluk, savaştan sonra, Nisan ayından itibaren başlar. Bu husustaki kanaatimiz, kesindir
Amerika vazgeçer mi?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Şubat, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD, çağımızda bir savaşa askerî ve diplomatik bakımlardan nasıl hazırlanıldığının parlak örneğini veriyor. İleride tarihçilerin özenle değerlendirecekleri zengin bir konudur.
Amerika, Irak''tan vazgeçmez. Zira 21. yüzyıl boyunca Amerika halkının refah düzeyi meselesidir. Bunu az çok Amerika halkı da anladı. Irak''ta geri adım, Amerika''nın refah çizgisini bozacaktır. Cumhuriyetçi veya Demokrat, hiçbir hükûmet, buna cesaret edemez. Ancak bizim gibi demokrasisini geliştirememiş, millî kültürünü yozlaştırmış yoksul milletlerde böyle şeyler olur ve siyasî sorumluluğu da yoktur. Kişi başına dolar bazında 3000''lerden 2000''lere gerilersiniz, müeyyidesi yoktur. Kimse mes''ul değildir...
Birleşik Amerika bugün 35.000 dolar p.c. gelirle bazı sosyal problemlerini çözümliyememiştir. 50.000 dolara çıkması gerekiyor. Ama cihan devletlerinin tarihini ve tutumlarını okumamış olanlar, Amerika''nın dünyanın en müreffeh toplumu sıfatından vazgeçebileceğini hayal ederler.
Tek başına Irak''ta egemenlik elbette Pax Americana''yı oluşturmaz. Ancak, Irak Pax Americana''nın olmazsa olmaz bir parçasıdır. Orada başarı kazanan Amerika, diğer ülkelere atlıyacaktır. Dünya petrol rezervinin üçte ikisini kontrol edecek duruma gelinceye kadar durması mümkün değildir. Durdurmaya çalışanı çarpacaktır.
Onun için, yanında bulunmak, karşısında bulunmaktan daha iyidir. Gözlerimizi dört açarak yanında bulunmaktan bahsediyorum. Zira cihan devletleri, yedikçe iştihası artan varlıklardır. Dost düşman ayırmaksızın, gafilleri yutuverirler.
Pax Americana''nın, dünyanın her ülkesi için projeleri vardır. Elbette Türkiye müstesna değildir. Ancak bu projeleri sezebilmek yeteneğindeki politikacılar Türkiye''yi yönetebilir, yönlendirebilirler.
Mübarek Bayram günü böyle yazı yazmak istemezdim ama, gündem zorluyor. Bayramınız kutlu olsun!
Irak''tan sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Şubat, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kuveyt, Katar ve Ürdün, Irak operasyonunda Birleşik Amerika''nın yanında yer alıyorlar. Amerika ile girift ilişkileri bulunan Suudi Arabistan ise çok direndi. Veliahd Emir Abdullah''ın savaş sonrasında Amerikan üslerini kapatıp Amerikan askerlerini ülkeden çıkartacağını söylediği ileri sürülüyor. Bunu yapabileceğini sanmam. Almanya''da bile Amerikan askeri var. Suudi Krallığı, İngiltere ve sonra ABD ile sıkı işbirliği içinde kurulmuştur.
Amerika''ya muhalif, hattâ muhâsım olduğu bildirilen Emir Abdullah, seleflerinin politikasından ayrılırsa ne olur? Irak''tan sonra ABD, İran''a gidecekti. İran''ı erteleyip Suudi Arabistan''a teveccüh eder ki, İran''dan çok daha kolay lokmadır. Ne yapar? En iyimser tahminle, eskisi gibi Amerikan dostu bir Suudi prensini tahta çıkarır.
Ama, el-Kaaide''yi ve radikal dinciliği yetiştirdiğine kanaat getirdiği Vehhâbîliği sona erdirip ülkeyi 1925 öncesi durumuna getirmek de isteyebilir. Osmanlı''dan sonra Hicaz, bir kaç yıl Hâşimîler''e geçmiş, Necd''den gelen Suudiler, Hâşimîler''i kovup Hicaz''a el koymuşlardı. Amerika, Hâşimîler''i Suudiler''in yerine tahta geçirebilir. Irak için de Birleşik Amerika''nın bir Hâşimî projesi mevcuttur.
Körfez''de ve bütün Arap ülkelerinde monarşi, İkinci Cihan Savaşı sonrasında başlayan cumhuriyetlerden daha iyi işledi. Cumhuriyet, katı sosyalizm ve Arap ırkçılığı getirdi, çok da kan döktü, sürekli Batı ile zıtlaştı. Demokrasiye gelince: Arap âleminde demokrasi, cumhuriyet şeklinde de, monarşi şeklinde de mümkün görünmüyor. Belki inşallah 22. asırda...
Her hâl-ü kârda, Irak için dünyayı karşısına almaktan pervâ etmeyen Birleşik Amerika, Irak rezervini iki buçuğa katlayan Suudi Arabistan''ı, kesin şekilde serbest, kendi hâline bırakmaz. Suudi rezervi, bugün bilinen dünya petrol rezervinin dörtte biridir. Böylesine hacimli bir petrolün dağıtılmasını yaşlı Prens Abdullah''ın takdir ve tercihine terketmek gibi bir şeyin tasavvuru bile muhaldir.
Mart içinde başlayıp bitecek Irak operasyonundan fazla, Nisan''da başlayacak savaş sonrası gelişmeler ilgi çekicidir. Bu arada Türkiye''nin sırtından ABD düşmanlığı yapan dostlarımız Belçika, Fransa ve Almanya''ya teessüf ederiz.
NATO ve ABD
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Şubat, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye, Birleşik Amerika için çok değerli. Bu değer, Irak operasyonu ile sınırlı değil. Amerika, Türkiye üzerinden Orta Asya''ya daha kolay uzanacağı fikrinden hiç vaz geçmedi.
Amerika, Türkiye''nin Avrupa Birliği''ne girmesini, fakat İngiltere üslûbunda bir ABD politikası izlemesini istiyor. Bunun farkında olan Avrupa, bilhassa Pax Americana''yı Pax Germenica için tehdit sayan Almanya, sinirleniyor ve bu asabiyetini Türkiye''ye de yansıtıyor.
Türkiye''ye patriot füzeleri çeşidinden savunma silâhları verilmesi talebini, Birleşmiş Milletler kararına kadar erteleyen Almanya, Fransa ve Belçika''nın tutumunun, Birleşik Amerika''ya tepki olduğu âşikârdır. Bu arada belki Türkiye''ye de BM kararını bekle ihtarı var.
Ama ne olursa olsun, NATO''nun çok kıdemli, çok sadık ve çok güçlü üyesi Türkiye''nin nadirat kabîlinden bir isteğine mübalağa ile veto şeklinde de tanımlanan askıya alma cevabı, bizde ve dünyada, bilhassa muhâtabın kendisi bulunduğunun idrakindeki Birleşik Amerika''da epey yankı yaptı. NATO sona erdi gibi mantık dışı abartmalar bile görüldü.
Avrupa Ordusu oluşturmak fikrinin şampiyonu Fransa''nın, Türkiye''nin bu güçte karar kademesinde bulunmak istemesinden dolayı gecikme dolayısıyle Ankara''ya mukabelesi de düşünülebilir. Türkiye''ye Avrupa Ordusu''nda tam üyelik vermekden kaçınan Fransa''nın, Rusya''dan medet umması da, milletlerarası ilişkilerin ne derecede karmaşık, hatta karmakarışık olabileceğinin göstergesidir. Ama o kadar şaşırtıcı da değildir. Fransa, Türkiye yerine Rusya vasıtasıyle Asya''ya daha kolay gidebileceği fikrindedir.
Hafta tamamlanıyor. Önümüzdeki hafta karşılıklı pozisyonlar daha belirgin hâle gelecek. Her hâl-ü kârda Türkiye, bir Avrupa devleti olduğunu unutmamak durumundadır. ABD ile stratejik ittifakımız, bu çerçeve içindedir.
Bayram sonunda Irak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Şubat, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hafta sonunda Irak konusunda tansiyon olağanüstü yüksektir. Gündeme bir de NATO girdi. Almanya''nın baş çektiği ve Türkiye''nin de katıldığı sorunu savaşsız çözümleyebilmek gayretleri sürüyor. Ama vakit çok daraldı. Hem de barış yolunda olumlu ihtimaller, daha çok ümitlere dayanıyor.
Zira bunca velveleden sonra Amerika''nın Irak üzerine gitmekten vaz geçmesi beklenmez. Meğer ki Saddam, tası tarağı toplayıp seçeceği ve kendisini kabul edecek bir ülkeye gitsin...
Ama diktatörler için vatanları ve insanları önemli değildir. Hiçbir şey egolarının üzerine çıkamaz. İşinin 48 saatte bitirileceğnden bahsedilen adam, geçmişte yüz binlerin kanını dökmekte tereddüt göstermedi. Bugün değiştiğinin emaresi yoktur.
Irak operasyonunu denetçilere havale ederek erteleyen Birleşik Amerika''nın geleceği kararır. Petrole egemenlik savaşı olduğu doğrudur. Fakat aynı zamanda teröre karşı savaştır. Bu husus unutulmamalıdır. ABD, terörün New York ve Washington saldırılarının cevabını Afganistan ile verip defteri kapatmış değildir. Köklerini kurutmak azmindedir.
Amerika, Irak operasyonunda Türkiye''nin ağırlığının idrakindedir. Öyle olduğu halde, geçen Körfez savaşındaki gibi, ucuza, hatâ mümkünse bedavaya getirmek peşindedir. Cihan devletlerinin pis alışkanlıklarından biridir. Birkaç parça savunma malzemesini bile NATO''ya, alay edercesine Almanya''ya havale buyurmuştur. Bakalım Amerika''dan ne dereceye kadar elle tutulabilir güvence alabileceğiz. Dışişleri ve hazineden sorumlu devlet bakanlarımız bu sebeple Washington''dadırlar. Böyle konularda değil İsrail kadar, Mısır, Ürdün, Pakistan kadar becerikli bulunmadığımız ortadadır.
Daha kritik bir haftaya girmek üzere, çok dağdağalı geçen bir haftayı kapatıyoruz
Amerikalılar geliyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Şubat, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başkan Bush''la bile yarım saat çekişen Dışişleri ve Hazine Bakanlarımız, ne elde ettiler, bilmiyoruz. Ama Amerikalılar gelmeye, topraklarımızdan geçerek Irak''a intikale başladılar. Gemiler dolusu Amerikalı da limanlarımıza ayak basmak üzere açık denizlerdedir.
Amerika''nın bizim topraklarımızdan Kuzey Irak''a geçireceği askerlerinin bir kısmının Türkiye''de kalacağı anlaşılıyor. Sayıları ve kalacakları müddet fevkalâde önemlidir. Güneydoğumuzda geniş bir ekonomik faaliyet ve canlılık sağlayacaklardır. Bundan faydalanacak bölge halkımıza da ABD politikasını yansıtacaklardır. Gitmemekte direnecekleri, kalmak için her türlü hatır ve niyaz teşebbüsüne girişecekleri kesindir.
Özellikle o bölgede Amerikan askerinin bulunmasının Türkiye bakımından faydası yoktur. Hele karargâh olarak asla Diyarbakır şehri gösterilmemelidir. Irak operasyonu sırasında ve sonrasında böyle bir Amerikan karargâhı kurulacaksa, meselâ Malatya şehri daha münasiptir. Bu hususta hükûmeti uyarıyoruz.
Ben, Amerika''nın kısa bir savaşı müteâkib Irak''a hâkim olduktan sonra da, Türkiye''nin doğusunda hatırı sayılır askerî güç bırakmak isteyeceğini düşünüyorum. 2004 yılında İran''daki iktidarı düşürmek için Irak toprakları ile birlikte Türkiye topraklarından da faydalanacaktır. Türkiye''ye büyük tavizler de veren bir harita göstererek bizi bu yeni Orta Doğu sınırlarına ikna etmek isteyecektir. Türkiye ve Rusya olmadan bu sınırları gerçekleştiremez. Binaenaleyh bu sınırları Rusya''nın da tanıması gerekiyor. Putin, büyük bir soğukkanlılıkla, Washington''dan isteyebileceklerinin listesini şimdiden düzenliyor, eminim.
Dış politikanın istikametini, nereye gittiğini, doğru görmek gerekiyor. Görmemek için gözlerini kapatanların yönettiği milletler, alt sıralara düşerler.
Saddam gider mi?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Şubat, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Savaş, meselâ 3 Mart Pazartesi''nin ilk saatlerinde, cehennemî bir Anglo-Sakson (ABD, İngiltere, Avustralya) bombardımanı ile başlıyacak. 10 Mart''a doğru Saddam''ın âkıbeti bellidir: Ya binlerce Iraklı ile beraber ölecek veya Bin Ladin misali kayıplara karışacak, bir daha bulunamıyacak, arada bir Katar''ın el-Cezîre televizyonuna video-band gönderip Amerikalılar''a selâm edecektir.
Bendeniz böyle tasavvur ediyorum. Ama bir savaşın gelişmesini ve âkıbetini savaş çıkmadan söyliyebilen bir tarihçi yoktur. Her türlü sürpriz oluşabilir.
Bu günlerde bütün insanlığın temennisi, böyle olmaması, Saddam''ın çekilip giderek savaşı önlemesi, binlerce vatandaşının hayatına kıymamasıdır. Saddam, bütün bir insanlığın temennisine icabet eder mi? Sürprize açık en zayıf ihtimal budur. Biz hesabımızı, savaşın çıkacağına göre yapmak durumundayız. Gerek Türkiye''yi yönetenler, gerek konu ile ilgili yazıp çizen, konuşanlar...
Zira en küçük ümidimiz gerçekleşip Saddam gitse ve savaş önlense bile, Amerika ve müttefikleri Irak''a girecek, el koyacak, yeniden bir güzel düzenlemeden el çekmiyeceklerdir. Burada parantez arası, Amerika''nın Afganistan''ı düzenlemediğini hatırlatıyorum. Düzensiz bir ülkede kalmanın daha kolay olacağı düşünülmüştür.
Bir Afgan milleti bulunmadığı ortaya çıktı. Ülkede çeşitli kavimler ve her kavmin aşiretleri var. Fakat Afganlılık şuurundan eser yok. Korkarım Irak''ın kompozisyonu da buna benziyor. Bir Arap milleti olduğu açıktır. Ancak bir Irak milletinin olup olmadığını yakında anlıyacağız.
Ama Irak''ta insanlar var. Kendilerinde bir devletin başına geçmek iktidarını görenler, insanlarını ve onların canlarını korumak durumundadırlar. İran, Kuveyt ve Körfez savaşlarında milyonla insanını harcayan ve 10.000 dolar p.c. geliri bulunması gereken Iraklı''yı 1000 dolara mahkûm kılan Saddam Hüseyin''in, bu defa görevini yerine getirmesi gerekir. Kim haklı, kim haksız, bahis konusu bile değildir. Tarih, savaşları daima haklı tarafın kazandığını kaydetmiyor.
Washington-Ankara
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Şubat, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hükûmet yarın Türkiye Büyük Millet Meclisi''ne sunulacak tezkere için karara varırsa, ABD, Kuzey Irak cephesini Türkiye üzerinden açabilecek, aksi takdirde vazgeçecektir. Bu takdirde Amerika, fazladan milyarlarca dolar harcıyacak ve zayiat verecektir. Böyle olduğu halde Washington''ın Ankara ile uyuşmakta ayak diremesi, stratejik müttefiki ve ortağı Türkiye''ye yarım yüzyıldan beri izleyegeldiği çok muktesit ve fazla hesaplı politika alışkanlığından kaynaklanıyor.
Ankara''nın talepleri kabûl edilse bile, bunları Kongre''den geçirecek zaman yoktur. Beyaz Saray''ın taahhütleri çerçevesinde kalacaktır.
Çekiç Güç''ten cesaretlenen ABD, bu defa Türkiye''den, fevkalâde kapsamlı ve şümullü isteklerde bulundu. Ama taleplerinin karşılanabileceği şartların ne olduğunu bizden sormayı ihmal etti.
Amerika''nın, Irak''ı işgal ettikten sonra ne yapacağını, nasıl bir yeni Irak tasarladığını açıklamaması, detaylandırmaması, keza dikkatleri çekiyor. Şimdiden bir şeyler söyleyip bağlanmak istemiyor. Gelişmelere göre siyasetini ayarlıyacaktır. Şu anda Amerikan aleyhtarlığı bütün dünyada zirvededir. Daha da artacaktır. Savaştan hemen sonra, diyelim ki nisandan itibaren, Amerika, tansiyonu düşürmeye çalışacaktır. Bunu, menfaatlerine öncelik ve İngiliz çıkarlarına ikincilik vererek yapmak durumunda bulunduğu için, birçok ülkede memnuniyetsizlik ve hayal kırıklığı yaşanacaktır. Bu safhada Türk-Amerikan ilişkileri, patetik bir ivme çizebilir.
Amerika, Irak konusunu kendisine göre çözümledikten sonra durmayacaktır. Durursa düşeceğini bilmektedir. Başka ülkelere sarkacaktır. Pax Americana''yı olgunlaştıracak, doruğuna çıkartacaktır. Doruktan kaymak ve düşmek, yükselmekten çok daha hızlı olur. Tarih kanunları böyle işlemiştir. Bu oluşumların vuku bulacağı zaman diliminde, gemisini kurtaran kaptandır. Bütün devletler için böyledir.
ABD, AB ve Türkiye
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Şubat, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika''nın niçin dünyayı ayağa kaldırmayı göze aldığını bir defa daha vurgulamak istiyorum. Irak operasyonu, dünya petrol ve doğalgaz rezervlerinin mümkün olabilen en büyük kısmı üzerinde hakimiyet kurmak savaşının bir safhasıdır. Bu safha tamamlanmadan diğer safhalara geçilemeyeceği için, Amerika''nın geri adım atması imkânı yoktur. Bu savaşı Amerika, cihanşümul bir terör savaşı yaftası altında yürütüyor.
ABD ve İngiltere''nin petrolleri var, fakat kifayet etmiyor. Petrol ithalatları her yıl arttıkça artıyor. Almanya ve Fransa, arada İtalya ve Hollanda gibi Avrupa devletleri ise petrol konusunda tamamen dışarıya bağlı. Amerika''dan sonraki dünyanın en büyük sanayi ülkesi Japonya da öyle...
Dünya servetinin ve üretiminin yarısından fazlası ABD+AB''nin elindedir. Ancak gerek ABD, gerek AB, üretimlerini ve tüketimlerini sürdürmek için gerekli enerji kaynaklarında dışarıya bağımlıdırlar. Enerji kaynakları, petrol ve doğalgaz, demokrasi ile yönetilmeyen, az gelişmiş ülkelerdedir. Epey paradoks bir durum ama, gerçek böyledir. Bu gerçek unutulmadığı takdirde, ABD ile AB arasındaki çekişme anlaşılır hâle gelir. Türkiye''nin üzerinden bile biribirlerine güç gösterisi yapıyorlar. Ama asıl güç, Birleşik Amerika''dadır. Almanya ile Fransa, medeniyetlerini ayakta tutan enerji kaynaklarına ulaşmak için ABD aracılığına muhtaç duruma düşmek istemiyorlar.
Türkiye, İngiltere hariç, Birleşik Amerika ile en girift ilişkileri bulunan Avrupa devletidir. Bu ilişkilerini, Avrupa devleti olduğunu unutmaksızın yürütebildiği nispette başarı kazanır, serpilir ve gelişir. Dengeyi bozarsa, alt sıralara düşer ve önemi azalır.
Amerika ile sıkı ilişkilerimiz, asla Avrupa ölçütlerinin tamamını kabûl edip uygulamak için engel oluşturamaz. Statükocularımızdan bir kısmı, Türkiye''yi böyle bir yola sokup statükoyu sürdürmek için Avrupa kriterlerinden uzak tutmak isterler. Bu hususta uyanık olmalıyız. Bu hususta gaflet, Atatürk''ün çizdiği çağdaş uygarlık düzeyinden ebediyen uzak kalmak demektir. Irak savaşı, Avrupa Birliği nezdinde Türkiye''nin ağırlığını artıracaktır.
Amerika''yı dengelemek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Şubat, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Tarihteki en karakteristik ve uzun ömürlü cihan devletleri Roma, Osmanlı, Britanya ve ABD olarak sıralanabilir. Roma''nın da, Osmanlı''nın da, Britanya''nın da cihanşümul güçlerini dengeleyen rakipleri vardı. Amerika''nın ise, Sovyetler''in dağılmasından bu yana, rakibi kalmadı.
Bu rakipsizliği, bu dengesizliği Japonya, Çin, Rusya gibi büyük devletler ortadan kaldırmaya tâlib değildir. Misyonu, Almanya ile Fransa üstlendi.
Ama Almanya ile Fransa, diğer Avrupa Birliği ülkelerini Amerika karşında denge kurmak politikalarına ikna edemediler. Zira Almanya ve Fransa dahil, dünyadaki devletlerin çoğunluğu, ABD ile en girift ilişkilere girmiş durumdalar.
Binaenaleyh Almanya ve Fransa, başka devletleri yanlarına alsalar da, İngiltere''nin limited ortak sıfatıyle katıldığı Pax Americana''nın girişimlerini önliyemiyorlar. Ama bu yeni dünya düzeninde Fransız ve Alman, Anglo-Saksonlar''ın yanında durmak istiyor, gerisinde değil...
Yanına İngiltere''yi alan ABD, bilinen petrol rezervlerinin en büyük kısmını eline geçirecetir. Böylece 21. yüzyıl boyunca petrol darlığı çekmiyecek. Petrolün geri kalanını ise Japonya, Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda gibi sanayi, zenginlik ve refahlarını sürdürmek ve geliştirmek azmindeki devletlere pay edecek. Türkiye de hakkını alacak. Amerika''nın planı budur.
Almanya ile Fransa işte bu pay dağıtma işleminde ABD''nin kendilerine yapacağı muameleden ürküyorlar. Amerika''nın çok şey istemesinden, meselâ fazlaca dostluk talep etmesinden çekiniyorlar. Kaldı ki, Almanya''nın emelleri, bunun da ötesindedir. Berlin, Asya kıt''asında ciddi nüfuz elde etmek peşindedir. Amerika''nın yolunu kestiği kesin kanaatindedir.
Velhâsıl, dünyanın ikinci gücü durumundaki Avrupa Birliği bile, Birleşik Amerika''yı dengelemekte zorlanıyor. Ancak demokrasi ideali ve köken birliği, iki blokun yakınlaşmasında zemin oluşturacaktır. Geçen asrın ilk yarısındak iki cihan savaşında ciddi pozisyon kaybeden Avrupa, asla üçüncüsünü çıkartmıyacaktır. Zira üçüncü bir intihar teşebbüsü, artık kesin neticeye ulaşır.
Kıbrıs ve Irak için son hafta
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Şubat, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan, bugün Ankara''da yarın Atina''da, öbürsü gün Lefkoşa''dadır. Son temaslarını yapacak. Nihâî projesini, taraflardan evet veya hayırdan başka mütalaa kabûl etmeksizin sunacaktır. Ve bakalım ne olacaktır...
Bugün başlayan hafta, Irak''ta barışın da son haftasıdır. Bizim tahminimize göre 2-3 Mart pazar-pazartesi gecesi ABD-İngiltere-Avustralya güçleri havadan bombardımana başlıyacaktır. Dünya askerlik tarihinin en yoğun bombardımanı olacaktır. Hem güneyde Körfez''den, hem kuzeyde İncirlik''ten... Birkaç gün sonra da Irak topraklarına girilecektir.
Çok cana kıyılacaktır. Çok medeniyet şâheseri harâb olacaktır. Milyarlarca dolar, insanlığın hayrı için değil, ateş ve duman şeklinde harcanacaktır. Doğrusu insan sıfatıyla ıstırap duymamak mümkün değildir.
Bu hengâmede -rivayete göre- Irak silâhlı kuvvetleri ve sivil otoriteleri, Saddam''dan değil, evlere şenlik oğlu Uday''dan emir alacaklar imiş! Zira Saddam, yerini belli edip yakalanmamak için bizzat emir vermiyecek imiş! Esasen sivil görüntülü bir taşıtın içinde ve yollar üzerinde sürekli gidip gelecek, belirli bir yerde kalmıyacakmış! Zaten estetik operasyonlarla aynen Saddam''a benzetilen 3 mukallidi de bu şekilde Irak''ta dolaştırılacakmış!
Pekiyi sonra ne olacakmış? Onu da biz söyliyelim: Mukallitler yakayı ele verip Guatanamo veya Diego Garcia''ya gönderilerek, hayat boyu sorgulanacaktır. Hangi operatörler eliyle kaç defa operasyon geçirdiklerine kadar öğreneceğiz. Magazin medyasına gün doğacak.
Başkan Bush, Saddam''ın Irak''ı terki hâlinde savaş olmıyacağını, resmen söyledi. Ama diktatör denen yaratıklarda, üzerine çöreklendikleri milletleri için bile merhamet aramak, muhâl ile uğraşmaktır.
Az daha unutuyorduk: Malûm ve mahut tezkere, yarın Yüce Meclisimiz''e sunulacakmış...
Yeni Irak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Şubat, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika''nın Irak''ı hemen önümüzdeki Mart ayı içinde teslim alıp işgal edeceği kesinlik kazanmış gibi. Onun için Nisan ayından itibaren Amerika''nın Irak''ta ne yapacağı, ülkeyi nasıl yöneteceği üzerinde tahminler yapılıyor, senaryolar düzenleniyor.
Irak zor bir coğrafya... Bir Irak milliyeti, bir Iraklılık oluşamamış. 1919''da İngilizler, ülkenin tamamını bizden almış, gene bu sırada bizden aldıkları diğer ülkelerle sınırlarını çizmişler. Şimdiki sınırlar içinde kalan Osmanlı vatandaşı halka siz artık Iraklı''sınız demişler. Osmanlı''ya baş kaldıran Araplar da aynı halka sizi Türk egemenliğinden kurtardık demişler.
Bu halk büyük çoğunlukla Arapça konuşuyor. Sünnî veya Şîî olması o kadar önemli değil. Zira asırlarca Osmanlı ve daha önce diğer Türk devletlerinin yönetiminde iç içe yaşamaya alışmışlar. Ama Kürtçe ve Türkçe konuşan yerli halk da var. Şimdi Amerika bu Kürtçe ve Türkçe konuşanlar için epey terliyecektir. Zira Pandora''nın Kutusu''nu açtı.
İngilizler''in bizden aldıkları Irak, 3 Osmanlı eyaleti hâlinde yönetiliyordu: Güneyden kuzeye Basra, Bağdad ve Musul eyaletleri, Kerkük, Musul eyaletinin sancak denen ''il''lerinden biri idi. Kuzey Irak''ı oluşturan Musul eyaletinde Araplar azınlıkta idiler. Üstelik eyaletin önemli kısmı Mondros Mütarekesi''nde 6. Ordu''muzun elindeydi. 1920 yılında İstanbul ve hemen akabinde Ankara Meclislerimiz, Musul eyaletini Mîsâk-ı Millî''ye dahil ettiler. Petrol olmasa idi İngiltere o kadar da direnmiyecekti. Fakat Musul sorunu yüzünden az kaldı Lozan anlaşması bile imzalanamıyordu.
Şimdi bu bölge, yaklaşık 5 yıl için, Bağdad''da oturacak Amerikan orgeneralinin en büyük derdi olacaktır. Kürtler otonomi ve gelecekte bağımsız Kürdistan''ın temelini, bu topraklarda oluşturmak istiyorlar. Otonominin şartları dolayısıyle Amerika, yalnız yeni Irak yönetimi ile değil, diğer Arap devletleri, İran ve Türkiye ile de anlaşmak durumunda kalacak. Suriye''yi şimdiden yumuşatıp mum hâline getirmek girişimlerine işaret çaktı. İran''ı zaten çözmeye kesin kararlıdır. Türkiye ile Rusya''yı da büyük tavizlerle yanına almaya çalışacaktır. Dünya yeniden düzenleniyor. Kimse gafil olmasın!
Saddam''dan sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Şubat, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak bütün dünyanın gündeminde en üst sırayı muhafaza ediyor. Konu ile birinci derecede ilgimiz bakımından bizim de öncelik vermemiz tabiidir. Ama çok dikkatli olacağı. Zira bu arada Avrupa Birliği adaylığımızı unutmıyacağız. Kopenhag kriterleri şeref borcumuzdur, tamamlıyacağız. Hiç kaytarmıyacağız. Statükocuları aşacağız. İdeolojik saplantılara kapılmıyacağız. Türkiye''mizi çağdaş uygarlık düzeyine ulaştıracağız. Yüce milletimizi geri kalmışlık ve yoksulluk ayıplarından kurtaracağız. Büyük Türkiye''yi gerçekleştireceğiz.
Geçen dönemde beceriksiz siyasî iktidarın, kendi atadığı yeteneksiz bürokratlar ve IMF ile el ele vererek bizi duçar kıldığı korkunç ekonomik kriz henüz çözümlenmiş değil. Bu bakımdan ekonomiyi hızla düzeltmemiz gerekiyor. Geniş ölçüde reformlarla bağlantılıdır. Kopenhag siyasî kriterlerini tamamlayıp bu arada Maastricht iktisadî kriterlerine geçmemiz lazım.
Savaş kısa sürecek. Ama sonrası uzundur. Kuzey Irak''ta, Amerika''nın bütün Irak''ta kalacağı kadar kalmamız gerekecek. 5 yıl olabilir. Pekiyi Diyarbakır''da Amerikan askeri ne kadar kalacak? En az 3500 asker 3 ayda bir uzatmalarla yıllarca kalmak isteyebilir. Çekiç Güç''e dönüşmesinden korkulur.
Binaenaleyh, Irak dışından ahkâm kesip Irak''ta iktidarı ele almak isteyen Saddam muhalifleri, Amerika''nın ülkeyi hemen boşaltacağını sanıyorlarsa, pek çok yanılıyorlar. Amerika, Irak''ta sağlam üsler kuracak. Petrol akışını güvence altına alacak. Göstermelik seçimler yaptıracak. Emin olduktan sonra yönetimi, Baasçı olmayan Iraklılar''a bırakacak. O tarihe kadar güneydoğu komşumuz Irak değil, ABD''dir.
Kaldı ki ABD, hemen İran''a geçecek, Afganistan''la birleşecek, Orta Asya''ya uzanacaktır. Suriye''de Baasçı olmayan ve Suudî Arabistan''da radikallere yüz vermeyen yönetimler kurulmasına yardım edecektir. Bu işler, Başkan Bush''un ikinci 4 yılını rahatça dolduracaktır.
Amerika''yı durdurmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Şubat, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD, Irak konusunda hem Birleşmiş Milletler''e, hem NATO''ya zarar verdi. Her iki kurumun kurucusu da, Güvenlik Konseyi''nde kendisinden başka 4 devlete daha sürekli üyelik bahşeden de Birleşik Amerika''dır. Bu husus bugün unutulmuş gibidir. Amerika olmasaydı NATO''nun oluşamıyacağı da pas geçiliyor. Washington, bunları unutmuyor. Bu kurumların Pax Americana''ya engel çıkartmalarını kabullenemiyor.
Washington, Fransa''ya da dişlerini gıcırdatıyor. Zira her iki cihan savaşında Fransa''yı Almanlar''dan kurtaran Birleşik Amerika''dır. Ancak Fransa da, ABD''nin Fransa desteğiyle kurulabildiğinin, Amerikalılar''ı İngiltere sömürgesi olmaktan Fransızlar''ın kurtardığının bilincindedir.
Güvenlik Konseyi üyesi Meksika''nın bile Irak meselesinde Amerika''ya tavır alması doğrusu hayrete değer. Bunların hepsi Pax Americana''yı sınırlamak teşebbüsleridir. Pax Americana''nın en derin muhalifi ise Almanya''dır.
Amerika durdurulabilir mi? Hayır, durdurulamıyacaktır. Ne Irak''ta, ne Irak''tan sonraki operasyonlarında... Ama diğer bütün devletler, Amerikan yayılmacılığının sınırlarını daraltmak için gayret göstermekten vazgeçmiyeceklerdir. Meselâ şu günlerde Rusya, Saddam''a bir süper plan teklif etti.
Amerika''nın elinde terörle mücadele gibi bir gerekçe mevcuttur. Birleşmiş Milletler''in otoritesi kabîlinden girişimler, terörle savaşın gerçeklerini gölgeleyemez. Ancak Amerika, terör ve insan hakları bahanesiyle pek çok devleti karşısına alacak davranışlarına dikkat etmek durumundadır. Bu kadar akıllı bir politika izlemesi mümkün mü?
Amerika''dan önceki cihan devletlerinin tarihlerine baktığımız zaman, mümkün olmadığını görürüz. Zira edindikleri kudretin neticesinde başlar dönüyor, sağduyularını yitiriyorlar. Mutlaka kendileri kadar büyük hatalar yapıyorlar. Geriliyorlar, dağılıyorlar. Yerlerini başka güçler alıyor. Bu periyodun, henüz girdiğimiz yüzyılın ikinci yarısından önce başlamıyacağını söyliyebiliriz. Her devlet hesabını buna göre yapacaktır.
Tarihî karar
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Şubat, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Büyük Millet Meclisi''ndeki tarihî oylama yarına kaldı. Ama sonuç bellidir: Hükûmet tezkeresi elbette kabûl edilecek ve millî irade de oluşacaktır. Aksi takdirde hükûmetin istifası gerekir. Türkiye''nin uğrayacağı zararın ise haddi hesabı yoktur. Bugün toplanacak Millî Güvenlik Kurulu''nda konu enine boyuna görüşülecek. Birleşik Amerika gibi çok çetin ve kaypak bir müttefikimizle yapılan müzakerelerde -nice zamandır miskin politika izlemekle suçlanan- dışişlerimizin performansı, gözden kaçmadı. Erdoğan ile Gül''ün tutarlı kararlılıkları da dikkate değer.
Türkiye, Irak''a savaş açmadı. Bir savaşa girmedi. Niçin savaşalım? Araplar veya Kürtler bizim düşmanımız değil ki... Düşmanla savaşılır. Ancak askerimize ateş açılırsa, Boşnaklar''a uygulanan alçakça muamele Türkmenler''e yapılmaya kalkışılırsa, yapanı imha edeceğiz.
Irak''a asker göndermediğimiz ve Amerikan askerini geçirmediğimiz takdirde uğrayacağımız zararı hükûmet, milletvekillerine yeterli derecede açıkladı. 12 yıl önceki hatamızı tekrarlamadık. Bu defa oluşumların içinde biz de bulunacağız. Aksi takdirde bırakınız millî hedefimiz Büyük Türkiye''ye ulaşmayı, maazallah Küçük Türkiye''ye doğru yol alırız.
Devletleri politikacılar yönetir. Savaşlar, milletlerarası mutabakatlarla meşrulaşmaz. Devletin varlığı ve milletin yüksek menfaatleri bahis konusu ise savaş hâli doğar. Anayasamızda, millî iradeyi zincire vuracak şekilde yanlış yazılmış bir madde, kuru hukuk kalıplarına takılan bir Türkiye''ye çok belâlar getirebilir. Birleşmiş Milletler kararı olmadan savaşılamıyacağını söyliyen dünyada hiçbir anayasa yoktur. Karar safhasının uzaması, Irak operasyonunu iki hafta geciktirdi. Sorumluluk, müzakereleri uzattıkça uzatan Washington''dadır. Kimse savaş istemez. Ama Orta Doğu''nun dizaynında Amerika''yı yalnız bırakmamız, imkân ve akıl dışı bir şeydir. Tamamen bertaraf oluruz.
Fantastik oylama
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Mart, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin hükumetin Irak konusunda askerî harekâta dair istediği yetki tezkeresi için yaptığı oylama, bütün dünyada derin yankılar uyandırdı. Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin kararı, millî iradenin ta kendisidir ve hiçbir rezerv konulması mümkün değildir. Ancak herkes kararın sonuçlarını değerlendirmekte hürdür.
Kararı beğenenler bunu parti içi ve parti dışı demokrasinin, halk eğilimlerine riayetin, Amerika''nın bizi küçümser ve dünyaya saldırgan tavrına verilmesi gereken cevabın, savaş karşıtlığının, insan ve bilhassa Müslüman kanı dökülmesini önlemenin, emperyalizme karşı direncin zaferi şeklinde değerlendiriyorlar, buna benzer şeyler söylüyorlar. ABD muarızı hiçbir devletin göze alamadığını gerçekleştirdiğimizi iddia edenler bile var.
Kararı beğenmeyenler şu hususları vurguluyorlar: Saddam bayram etmektedir. Artık Irak''ta federasyonu önlememiz ve Türkmenler''i savunmamız imkânsızdır. ABD ile stratejik ortaklığımızı bozduk. Bunun sert tepkileri olacaktır. AK Parti''ye gelince, grubunun üçte biri parti yönetimine ve liderlerine baş kaldırmıştır. Hiçbir demokraside bu biçim iktidar partisi ile icraat yapılamaz. Tezkereyi yeniden oylatıp durum düzeltilmediği takdirde, hükûmetin istifası gerekir. Bu iş, Tayyip Bey''in hükûmet kurması tarihine de ertelenemez. Türkiye''nin yeniden çok büyük kayıplara tahammülü yoktur. 19 çekimser milletvekiline, oylarının ret oyu gibi değerlendirildiği açıklanırsa, mesele biter.
Türkiye''nin uzak geleceği gözetilmemiş, böyle bir perspektif oluşturulamamıştır. Hükûmet, milletvekillerini yeterli derecede aydınlatamamıştır. TBMM Başkanı muhalefet lideri gibi davranmış, Cumhurbaşkanı milletvekillerini korkutmuş, Millî Güvenlik Kurulu böylesine hayatî bir meselede pasif kalmıştır. Bu eleştiriler de yapılıyor. Velhâsıl o derecede ansızın sürpriz bir gelişmeye maruz kaldık ki yankıları hem bizde, hem bütün dünyada derin olacaktır.
Zararın telâfisi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Mart, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Tezkerenin reddinin Türkiye''ye zarar vereceği kesindir. Zaten redde sevinenler de aksini söylemiyorlar, daha çok şan ve şeref meselesi üslûbu ile savunuyorlar.
Zararın telâfisi mümkün mü? Bilge atalarımızın zararın neresinden dönülse kârdır hikmetine inanan politikacılarımız iktidarda iseler, mümkündür. Nasıl? Tezkereyi yeniden yüce Meclis''in takdirlerine sunmakla... Gerek Millî Güvenlik Kurulu''nun, gerek 19 çekimser milletvekilinin tarafsız tutumları, âşikâr ki, karşıtlık mânâsında algılandı.
Sanıyorum AK Parti Genel Başkanı, tezkerenin yeniden sunulmasını, bu pazar milletvekili seçildikten sonra başbakanlığa gelmesine ertelemek istiyor. Bir prosedürler, tüzükler, kırtasiyeler saltanatının mutlak hükümran bulunduğu Türkiye''de bu işlem nisana sarkabilir. Bu tarihte Amerika, operasyonu başlatabilir. Bitirebilir bile... Bitince Türkiye, masaya oturmaya gelir. Sandalye bulamaz...
Tezkerenin hemen yenilenmesi teklifi Birleşik Amerika''dan gelirse, hükumetin işi kolaylaşır.
Baksanıza Saddam bayram ediyor. Erbil''de aşiretler bayrağımızı yakıyor, ordumuza hezeyanlar yağdırıyor. Oylama günü Ankara''da, dün Erbil''de on binlerce kişinin toplanması nasıl oldu dersiniz?
Sayın Tayyip Erdoğan, tezkerenin reddinin ne demek olduğunu elbette biliyor. Ancak bilmezliğe gelerek politikanın icabını yerine getiriyor. Ama parti işine öncelik verirse, Devlet zarara uğrayacak, millet kaybedecektir. Öncelik, bu zarardan korunabilmektedir.
Bir parlamentonun onda dokuzunun yenilenmesinin ve çok kalabalık milletvekili gruplarının doğuracağı sakıncıları, okuyucularım hatırlayacaklardır, bu sütunda epey yazdım. Bu faktörler, çok kapasiteli liderleri bile müşkilâta uğratmıştır. Türkiye''nin 12 yıl ara ile Irak politikasında ikinci defa tökezlemesinin, tarihimizin en olumsuz gelişmeleri arasında bulunacağından şüphe etmiyorum.
Madalyonun öbür yüzü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Mart, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Tezkere''nin Yüce Meclis''te reddi bütün dünyada sürpriz kabûl edildi. CIA bile tahmin edemedi. Niçin?
Zira bir devlet, Türkiye, hem de dünyanın tek süper gücü olan başka bir devlete, Birleşik Amerika''ya kapılarını açıyor. Esasen normal müttefiki, ayrıca stratejik müttefiki bulunan ve milletlerarası sorunlarda başı sıkışınca başvurduğu ABD''ye, üslerini, limanlarını genişletip büyük askerî kuvvetler yığması için izin veriyor. Haftalarca, çıktı çıkacak diye bekletiyor. Sonunda, yasama meclisinden onay alamıyor. O yasama meclisi ki, 1957''den bu yana asla görülmemiş çoğunlukla hükûmetin milletvekillerinden oluşmaktadır.
İktidar partisi tam ortasından diyemiyeceğim, üçte birinden çatlıyor. Kendi öz hükûmetine, muhalefetle birleşerek, red oyu veriyor. Böyle bir şeyi -tıpkı ABD Başkanı ve CIA gibi- partinin genel başkanı ve başbakanı bile tahmin edemiyor. Ancak ikisi de, oylamayı Millî Güvenlik Kurulu sonrasına bırakmak hatasını yapıyor. Ben öteden beri siyasîlerimizin, cumhurbaşkanı, anayasa mahkemesi başkanı, genelkurmay başkanı ile ilişkilerinin yetersizliğinden yakınmışımdır.
Bu, meselenin bir yüzüdür. Madalyonu çevirip, diğer yüzüne de bakmak gerekiyor, Amerika''ya... Türkiye''ye ihtiyacı bulunmasına rağmen, Türkiye üzerinden, fakat Türkiyesiz planlar yapmış, kararlar almıştır. 12 yıl önceki Körfez Savaşı''ndan ağzı yanan Türkiye''nin istediği teminatı (güvenceleri) vermekte haftalarca oyalanmıştır. Zaten sonunda yeterli güvence de vermemiş, ancak kapıları açık bırakmıştır. Washington''ın Türkiye''yi çantada keklik veya at taciri görmesi, Yüce Meclis''in infiâlinin sebeplerinden biridir.
İki eski dost ve müttefik, biribirlerinden ayrılamıyorlar mı? Oturup konuşur, anlaşırlar. Turgut Özal, bugünki başkanın babası Bush''a küçük ismiyle hitab ediyordu. Clinton, bir imparatorluk mirasçısı ile görüştüğünü biliyordu, Türkiye Büyük Millet Meclisi''ndeki şahane nutku ortadadır. Birleşik Amerika''da bugünki Cumhuriyetçi iktidarın da Türkiye''ye ayni üslûb ile yaklaşması gerekiyor.
Vizyon efendiler, vizyon!
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Mart, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Tezkire''nin reddinin doğuracağı vahîm sorunlar üzerinde, Türkiye''yi uzun yıllar yönetmiş iki çok tecrübeli devlet adamı, Süleyman Demirel ve Kenan Evren uyardılar.
Eğer Türkiye''nin reddi ile savaşın, yani Amerika''nın Irak''ı işgalinin önlenebileceğini sanan politikacımız varsa, gafletin bu derecesine çok üzülürüm. Amerika, kuzeyi az kullanarak bir kaç haftada Irak''ı alacak ve kuzeyden cephe açamamasından uğradığı madde ve insan kayıplarını fatura edecektir. Kuzeydeki aşiretleri silâhlandıracaktır. Yeni bir Türkmen kıyımı başlıyacaktır. Gene yüz binlerce Kürt komşumuz sınırlarımıza yığılacaktır. İçlerinde binlerce süper silâhlı PKK''lı (affedersiniz KADEK''li diyecektim!) bulunacaktır. Askerimize bir sürü fuzulî meşgale çıkacaktır.
Bunlar Türk devletini çok rahatsız edici şeylerdir. Halkımızın ıstırabı çok artacaktır. AK Parti artık seçim kazanamıyacaktır. Ama bütün bunlar, asıl kaybımızın yanında ikinci derecededir. Türkiye, Asya''da sınırların yeniden çizilmesi oluşumuna katılamıyacaktır. Asıl sorun budur. Amerika, bu oluşumda Türkiye''ye teklifler yapmaya hazırlanıyordu. Şimdi bu işleri Türkiye''siz yapmaya çalışacaktır. Geçen Cumartesinden beri artık Türkiye''ye fazla güvenmiyor.
Orta Doğu''nun bugünki siyasî haritası 1919''da tespit edildi. Eskidi. Biz komşu olduğumuz ve içimize fazla kapandığımız için eskidiğini sezememiştik. Sağ olsun Amerika uyardı. Şimdi Pax Americana''ya uygun yeni bir siyasî harita ortaya çıkacaktır (1919 sınırları Pax Britannica''ya göre, 1919 öncesi Pax Ottomana mucibince çizilmişlerdi.) Orta Asya''ya kadar yeni düzenlemeler yapılacaktır. Önümüzdeki yıl Amerika, İran''dadır.
Bu yazdıklarımızı fantastik bulanlar veya böyle şeylerle hiç meşgul bulunmayanlar, Yüce Meclis''te red oyu verdiler. Zira iktidar partisi yöneticileri, en büyük kısmı henüz politikaya girmiş milletvekillerimizi aydınlatmadılar. Yeni bir Asya''nın ortaya çıkacağına göre davranılmadı. Dünyanın değiştiğine inanılmadı. Küçük Türkiye''ye doğru yüründü. Gözler açılmalı, Büyük Türkiye görülebilmelidir.
Erdoğan geliyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Mart, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Gül Hükûmeti dün sonuncu toplantısını gerçekleştirdi. Doğrusu Abdullah Gül, gece gündüz demeden çalıştı. Elinden geleni yaptı. Kendisini bazıları cihanşümul, son derecede karmaşık sorunlar içinde bulmasına rağmen şaşırmadı. Tezkere oylamasında tökezledi ve böyle bir durumda normal demokrasilerde hükûmetin istifası gerekiyordu ama, sayın Gül, bunu da atlattı.
Bana göre büyük başarı, iktidar partisinin genel başkanı ile başbakanın kavga etmemeleri idi. Bu uyum, demokrasilerde asla görülmeyen iki başlılık içinde sağlandı. Parti içi ve parti dışı politikacı kavgalarından yaka silken halkımız, bu tutumu beğendi.
Şimdi Erdoğan, yeni hükûmeti kuracak. Gül''ün dışişlerine geleceği söyleniyor. Bu arada yüce Meclis''e yeni bir tezkere sunulacak. Ve anlaşıldığına göre kabûl edilecek. Zaten reddi, kesin şekilde Sayın Erdoğan''a güvensizlik oyu demektir ki, sonucu malûmdur.
Bu vesileyle, ne derecede eksik ve sakıncalı bir Anayasa ile yönetildiğimiz, bir defa daha ortaya çıktı. Türkiye Cumhuriyeti''nin hükümranlık haklarını sınırlayan, kısıtlayan, daraltan, bağımlı hâle getiren, Meclis''imizi kaale bile almayan bir madde, sokuşturuluvermiş. Neyse mahut madde 92''den bu defa milletçe sıyrılmasını bildik. Birleşmiş Milletler''in vesâyetini kabul etmedik.
Millet, Recep Tayyip Erdoğan''a büyük ümitler bağladı. Teveccühünü esirgemedi. Önümüzdeki hafta yeni başbakanımız sıfatıyla göreceğimiz sayın Erdoğan, çok zor şartlarda bir Türkiye''yi yönetmeye tâlip oldu. Milletimizin, ümidini boşa çıkaranlara ne muamele yaptığı, hafızalarda çok tazedir.
Birleşmiş Milletler çekişiyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Mart, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kıbrıs için Lahey zirvesinde anlaşma olmadı. Genel Sekreter Kofi Annan, adıyla anılan planını alıp New York''a gitmedi, masada bıraktı. Ama çok ümitli de konuşmadı.
Birleşik Amerika, Güvenlik Konseyi için 9 oy sahibi devlet temin edemedi. Üstelik Fransa ile onun peşine takılan Rusya''nın veto tehdidine maruz kaldı.
Fransa da, Rusya da, Çin de veto kullanıp Birleşik Amerika ile kolayca köprüleri atmazlar. Fransa, Saddam ile, Irak petrolleri üzerinde, 40 milyar dolarlık bir anlaşma yapmış. Amerika, Irak''ı işgalinde bu anlaşmaya uyacağı sözünü vermiyormuş. Yoksa böyle bir güvence aldığı takdirde Fransa, Amerika''yı desteklemek için savaş gemilerini çoktan Körfez''e göndermişti. Amerika, Irak petrolünün dağıtımı hususunda, değil Fransa''ya, İngiltere''ye bile bu kadar geniş haklar tanımıyacaktır.
Bu örnek, Birleşmiş Milletler''in ancak vasıta şeklinde kullanıldığını, devletlerin menfaatlerinin üzerine çıkamadığını, hak ve hukuk ilkelerini yürütemediğini göstermeye yeter.
Cem''iyet-i Akvâm''a dönüşmek tehlikesinden kurtulmak için Birleşmiş Milletler''in reformdan geçmesi gerekiyor. 5''i sürekli 10''u seçimle gelen ve değişen 15 üyeli Güvenlik Konseyi''nde -ne hikmetse- şu anda 3 siyah Afrika devleti bulunuyor (Gine, Kamerun, Angola) ki ikisi, Fransızca kullanan eski Fransız sömürgesidir. Ama meselâ Japonya, Hindistan gibi devletler üye değildir. Türkiye ise, hiçbir zaman üye seçilmedi.
Zaten hem Birleşmiş Milletler''in, hem NATO''nun kurucusu ve temel gücü olan ABD, bunun farkındadır. Pax Americana dediğimiz yeni dünya düzenini kurmaya çalışıyor. Bizim çok az politikacımız bunun farkındadır.
Kerkük''ü ateşe vermek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Mart, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Tayyip Erdoğan hükûmeti hakkında, bakanlar kurulu listesini gördükten sonra yazacağız. Yarın olabilir.
35.000 insanın hayatta kalmak hakkını ihlâl eden bir caninin bazı yargı haklarının ihlâlini keşfetmek derecesinde biri bin yaran Avrupa İnsan Hakları yargıçlarını, bu kadar inceldikleri için kutlamıyoruz. Zira hukuku, inceldiği yerden kopacak raddeye getirdiler. Suçu ve suçluyu savunan, koruyan, kurtaran bir sistem kurdular.
Kıbrıs meselesinde suçlanacağımız açıktı. Annan planına, referanduma evet diyemiyoruz. Karşı tarafın hayır demesine fırsat tanımak, akıllıca olurdu. Rumlar''ın referandumu kabulü imkânsızdı.
Önümüzdeki hafta Irak operasyonunun başlaması ihtimali kuvvetlidir. Bir istihbarata (duyuma) göre Saddam, Kerkük''te petrol kuyularına patlayıcılar yerleştirmiş. Amerikan paraşütçüleri semada görünür görünmez, dünyanın hem en kaliteli, hem en ucuz elde edilen petrolünü çıkaran kuyular ateşe verilecekmiş. Zira Amerikalılar, öncelikle Kerkük ve Musul''a hâkim olacaklardır. Kürtler''in Musul''a, ama bilhassa Kerkük''e sarkmalarından ve Türk kuvvetlerinin bu sarkmayı önleyici hareketlerinden, açık ifadeyle Türk-Kürt çatışmasından çekiniyorlar.
Kerkük''ü ateşe vermeye hazır bulunduğu öne sürülen Saddam''ın, on binlerce Iraklı''yı ve en fazla birkaç yüz Amerikalı''yı öldürttükten sonra kaçıp bir yere sinmek istediği anlaşılıyor. İstifa kelimesi Arapça''dır ama, hayatında duymamış. Çekilmeyi ve gitmeyi de aklından geçirmediği âşikârdır. O halde niçin dış ülkelere milyarlarca dolar mevduat yatırdı?
İşte böylesine belâlara bulaşmış, yoksul düşmüş bir Türkiye''yi yönetmeye tâlib olan bakanlar kurulunun listesini merakla bekliyoruz. Washington''ın merakı ise, bizimkinden fazladır, saat değil, dakika sayıyor...
Soğukkanlı davranmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Mart, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Cumhuriyeti gibi imparatorluk geleneğinden gelen muazzam bir devlet, muhatap bulunduğu yakışıksız, seviyesiz, adaletsiz, hakaret çizgisini zorlayan suçlamalar karşısında, soğukkanlılığını yitirmez. Bütün dünyada böyle münasebetsizlikler oluyor. Son aylarda Başkan Bush''un, Şansölye Schröder''in maruz kaldıkları dış kaynaklı hakaretler, savaş falan çıkarmadı.
Kıbrıs konusunda Birleşmiş Milletler planına ve referanduma rezerv koymamız üzerine Avrupa Birliği''nden gelen tepki, doğrusu sürpriz değildi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi''nin, Öcalan''ı yargılarken kusur ettiğimiz (!) iddiası, aynı güne rastladı. Ve böylesine yüce bir mahkemeye hiç yakışmadı.
Bu gibi gelişmelerde kötü niyet âşikârdır. Ancak, güçlülerin dünyasıdır. Dünyamız hak ve hukuk, insaf ve mantık kuralları ile yönetilmiyor. Bu gerçeği görmeye mecburuz. Aynı zamanda, bu gibi vaziyetlere düşmemizin sebeplerini iyi teşhis etmemiz şarttır. Sonraki kötü gelişmelerin temelinde, geçmişteki hatalarımız yatar. Rakiplerimiz ve hasımlarımız bu hatalarımızı unutmazlar, zamanı gelince faydalanırlar. Hiç kimse, Güneydoğu ve Kıbrıs politikalarımızda yanlış yapmadığımızı savunamaz. Sorunların derhal üzerine gidip ortadan kaldırmak yerine, uzattıkça uzatmamız, sorunları zamana yayıp üstelik KİT''leştirmemiz, büyük millî hastalıklarımızdır. İmparatorluktan cumhuriyete intikal etti.
Çok ağır işleyen, statükocu zihniyetlerin pençesinden kurtulamayan bir çok kurumu köhneleştikçe lâgarlaşmış bir devlet yapımız var. Çağa uyum sağlayacak düzeltmeleri, değişiklikleri, inkılâpları yapabilmemiz için, her sektörün reformdan geçirilmesi lâzım. Bir zamanlarda devlet politikası muamelesi yapılmış ilkelerin de çağdaşlaşması gerekiyor. Aksi takdirde koskocaman millî menfaatler avuçlarımızın arasından kayıp gidiyor, gerilere düşüyoruz, oralarda takılıp kalıyoruz.
.Politik kriz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Mart, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dış ilişkilerimizin en tehlikeli çizgiye geldiğini bilmemiz lâzım. Irak krizinden bu yana, pek çok devleti karşımıza aldık. Acaba hangi devleti memnun ettik? Barış diye yeri göğü inlettik. Saddam''ı bile memnun edemedik, bize ateş püskürüyor. Dünyanın her tarafındaki barış gösterileri Saddam''ın canına can katıyor.
Diplomasi bir san''at ise, sınıfta kaldık demiyeyim, bütünlemedeyiz. Stratejik müttefikimiz Birleşik Amerika''yı bile karşımıza almak inanılmaz hünerini gösterdik. Yeryüzünün tek süper gücünün stratejik müttefikliğini reddettik. Ağzına kadar dolu gemilerini açık denizlerde beklettik. Bugün olmadı belki yarın
oyalamaları ile avunduk. Kısa Irak operasyonundan sonra çıkacak faturayı kaale bile almadık.
Aynı kısacık zaman dilimi içinde, Avrupa Biriliği''nin hışmını da üzerimize çekmek akıl almaz maharetini gösterdik.
20 küsur Arap devleti, 60''a yakın Müslüman devlet, hatta 5 Türk cumhuriyeti, bize soğuk bakıyorlar. Barış çabalarımızı alkışladıkları falan yok. Birleşmiş Milletler''in Kıbrıs Türkü''nü yok etmek için yaptığını söylediğimiz plan hakkında, hiç biri tek cümle ile olsun bizi savunmadı.
Böylesine bir dış politikanın Türkiye''yi nereye götüreceğini görmek gerekiyor. Irak operasyonundan sonra masada iskemle bulmak bir yana, masa kenarında ayakta duracak yer bulacağımız şüphelidir. Her tarafla ilişkileri bozuk bir Türkiye, Orta Doğu''nun düzenlenmesinde söz sahibi olamıyacaksa, aleyhimize gelişecek kararlar alınmasını nasıl engelleyecektir?
Yazımızı ağır bulanlar, bize kızmakla vakit kaybetmesinler. Dış politikamızı bu kadar ağır hatalardan arındırmaya çalışsınlar. Ekonomik krize eklenen bir dış politika krizi Türkiye Cumhuriyeti''ne yakışmaz.
.Jeopolitiği anlamak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Mart, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Daha Afganistan operasyonu başlar başlamaz, bu sütunda, bir çok kere, Birleşik Amerika''nın Afganistan''dan hemen sonra Irak''a gideceğini, bir ihtimal değil, kesin bir gerçek olarak yazdım. Gene bu sütunda, aylardan beri, Amerika''nın Irak''tan sonra İran''a gireceğini gene kat''iyetle ve birçok defa vurguladım. Amerika''nın ''Baas''çılığa, ''Kaaide''ciliğe, ''Vehhâbî''liğe izin vermiyeceğini, Suriye ve Suudi Arabistan''da -İran''a olduğu gibi askerî değil- diplomatik müdahalede bulunacağını gene müteaddit defalar belirttim.
Binaenaleyh Birleşik Amerika''nın egemenlik alanı Doğu Akdeniz''den Çin sınırına uzanacaktır. Dünya petrolünün üçte ikisini ve önemli ölçüde doğal gazı, istediği gibi tevzi edecektir. Bu coğrafyada sınırları yeniden çizecektir. Demokratikleştirme yaftası altında kendisine dost ve bağımlı rejimler oluşturacaktır. Bu ülkelerdeki bayındırlık işlerini istediği gibi dağıtacaktır. Her yerde kuvvetli askerî üsler kuracaktır.
Bu suretle Orta Doğu ve ötesinde Pax Americana şekillenirken, bölgedeki iki güçlü ve gelenekli, imparatorluk vârisi devlete, Türkiye ile Rusya''ya -razı olacaklarını umduğu- tekliflerde bulunacaktır. Bu tekliflerin mahiyetini bugünden tahmin etmek, o kadar da zor değildir.
Gerek Pax Americana''nın, gerek Avrupa Birliği''nin Türkiyesiz tamamlanması mümkün değildir. Türkiyesiz eksik kalır ve aksarlar. Bu gerçeği Ankara gibi, Washington ve Brüksel de tamamen kavramış bulunmuyor. Böylesine bir jeopolitiği kavrayan ve içine girerek dengeleyen bir Türkiye''nin yolu ve geleceği açılır. Statükocu zihniyet engellerse, Türkiye kenarda ve geride kalır, yolu kapanır. Biz bu işte yokuz demek Türkiye Orta Doğu''da yoktur demektir. Avrupa''da olmak için tereddütlerimiz de kaale alınırsa, sıkıştırılmak istendiğimiz cendere ve hattâ biz hiçbir yerde yokuz mânâsı açığa çıkar. İki çeşit gafili uyarmak şarttır: Orta Doğu''da gelişmelerin Irak operasyonu ile sona ereceğini sananlar, ve, hele Irak konusunu atlatalım gerisini de hallederiz diye düşünenler...
.Tehlikeyi atlatmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Mart, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İkinci tezkerenin Türkiye Büyük Millet Meclisi''nden birkaç oy farkı ile çıkmaması, bizde ve bütün dünyada tam bir sürpriz etkisi yaptı. Milletvekilleri ve TV yorumcuları bile nisabı bilmiyorlar, kabul oylarının fazlalığını yeterli sayıyorlardı. O sırada televizyona çıkan Taha Akyol, gerekli nisaba erişilemediğini söyleyince, Meclis divanı konuyu inceledi ve tezkerenin reddini ilân etti.
Böylesine bir sürpriz, stratejik müttefikimiz Amerika''nın yanında değil, karşısında bulunmamızın Türkiye''nin menfaatlerine uygun olduğu tezine hayat verdi, canlılık getirdi. Grup kararı almamak vahîm hatasını yapan hükûmet, parti içi demokrasinin şampiyonu ilân edilmeye kalkışıldı.
Washington ile Ankara arasındaki müzakerelerin detayını bilmediğimiz için, Pazartesi sabahı doruğa ulaşan kopuşa nasıl adım adım gidildiği, tezkerenin niçin bir türlü yeniden oylanmadığı hakkında, hükûmetin kusurlu bulunduğunu yazamıyoruz. Ancak Pazartesi, borsa çıldırdı. Bizdeki ne mene ekonomi ise, faizler yüzde 10 yükseldi. Ancak gece, Çankaya''da yapılan toplantı, Washington-Ankara ilişkilerini düzeltti. Dün, borsa kendine geldi. Maalesef ekonomimizin ne kadar kırılgan olduğu ortaya çıktı. Amerika ve genellikle Batı ile münasebetlerimizin hayatî ağırlığını gösterdi.
Çeyrek yüzyıl için dış politikamızı saptıracak ve millî menfaatlerimizi alt üst edip bizi büyük zararlara uğratacak bir temayülü, saat farkı ile atlattık. Türk milletine geçmiş olsun! Ama bu gecikmeden dolayı hiç zarar görmiyeceğimizi henüz söyliyecek durumda değiliz...
A Planı"nın âkıbeti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Mart, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dün sabahın ilk dakikalarında, saat 02''ye doğru, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, Abdullah Gül''e telefon açtı. Irak operasyonu için B Planının uygulanacağını söyledi. Şu demek oluyor: Türkiye topraklarından Kuzey Irak''a ikinci cephe açılmasından vazgeçilmiş. Niçin? Hükûmetimizin, sabır taşını çatlatan, bir marifet sanılan, bir süper devlete asla tatbik edilemez oyalama politikası yüzünden...
A Planında mevcut büyük sayıdaki Amerikan askerinin Diyarbakır merkezli uzun konaklamaları sakıncalı görüldü ise, bu endişeyi anlamak mümkündür. Şu şart ile ki, aylar önce Amerika''ya bildirilmeli idi. Bekletmek yakışıksız, üstelik tehlikeli idi. Zira bekleteni bekletirler. Bugün Washington''da en fazla aleyhinde konuşulan iki devletten biri Türkiye''dir (diğeri Fransa''dır) Ne diplomasi değil mi?
Ankara''nın yorumu, her kafadan ayrı ses çıktığı için pek belli değil. ama Washington''ın bizi artık stratejik müttefik görmediği kesindir. Olanca güvenilirliğimizi yitirdik. Türk dış politikası için gerçek bir hezimettir ve düzeltilmesi büyük gayretlere bağlıdır. Irak operasyonuna destek veren 30 dost devlet arasında sayılıp sayılmıyacağımız ise, hava sahamızı -inşallah Fransa''dan önce- açmamıza bağlıdır.
Amerikan hava kuvvetlerinin vuruşundan sakınabilmek için gerekli şifre, muhtemelen Türkiye''ye verilmiyecektir. Bu takdirde ordumuzu Irak''a sokup tehlikeye atmayız. Bahis konusu şifre, artık Birleşik Amerika''nın sayemizde yeni stratejik müttefikleri olan peşmergelere kesinlikle verilecektir. ABD ile aramızın açılması için barış yaftası altında bizde yapılan yoğun faaliyeti de unutmamak gerekir.
Bu tablodan ne çıkar? sorusu, bundan sonraki yazılarımızın ağırlıklı konusudur. Zaten Amerikan bombardımanı bu haftanın sonuna doğru, meselâ cumartesi-pazar gecesi başlıyor. Bu gece başlıyacağını söyliyenler bile var...
Diktatörün sonu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Mart, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika''nın Irak''a uyarı bombardımanı başladı. Saddam kendine gelip çekilmezse, asıl bombardımana geçilecek. Binlerce insan ölecek. Eşsiz medeniyet eserleri, kutsal yerler zarar görecek. Niçin?
Ülkesine 30 yıldır nefes aldırmayan, barış yüzü göstermeyen, çok kan döken, azılı bir diktatör için. Milletinin başından def olmayı aklından geçirmedikten başka, ülkesini kendisinden sonra, kendisinden daha manyak iki oğluna bırakmak için...
Binaenaleyh, Türkiye gibi bir devlet, tarihte asla mevcut olmayan ve bir coğrafya bölgesinin adını taşıyan Irak devletini korumak isterken, manyaklar hanedanı kurmak niyetindeki bir diktatörü savunmak manasında algılanabilecek davranışlardan kaçınmalıdır. Dünya petrolünün yüzde onunu, şahsı için 20 veya 30 süper saray yaptırarak, acayip silâhlar edinerek harcayan Saddam''ın bir kaç haftalık bir iktidar müddeti kaldı. Belki o kadar bile değil...
Saddam''ın çekileceği, veya Amerika''nın sokak gösterilerinden ve Birleşmiş Milletler müzakerelerinden çekineceği üzerine hesap yapanlar yanıldılar.
Kuzeyden cephe açamadıkça Amerika''nın taarruza geçemiyeceğini, geçse bile yenileceğini ve bizim tezkere işini Irak''ta sıcaklar gelinceye kadar oyaladığımız takdirde savaşı önleyip sulhu sağlayacağımızı, üstelik Müslüman ve Arap kardeşlerimizin hayatlarını kurtararak büyük sevaba nail olacağımızı söyleyip savunan akl-ı evvel acemi siyasetçiler, keza tamamen ve külliyen yanıldılar.
Devlet politikasında birden fazla hatâ, hele ard arda ve kısa zaman dilimi içinde işlenirse, iflâh etmez. Siyasetin ve tarihin kanunu budur. Acaba AK Parti, inanç ve duygularından faydalanmak metodu ile, yanlış yol gösterilip Birleşik Amerika''nın hışmı ile karşı karşıya bırakılmak suretiyle oyuna mı getirildi? Zira bu çok büyük tarihî fırsatı değerlendirebilse idi, bir dönem daha iktidar sağlıyacaktı.
Dış politikamızın temel ilkeleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Mart, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ne kadar tevil edilmek istenirse istensin, devlet politikamızın temel ilkelerinin bozulduğu âşikârdır. Türkiye''nin Cumhuriyet tarihimizde hiçbir dönemde olmadığı derecede boşlukta yüzdüğü bile söylenebilir. Hem Amerika Birleşik Devletleri, hem Avrupa Birliği ile ilişkilerimiz, birkaç hafta içinde tepetaklak oldu. Maalesef bu tarz inanılmaz marifetler bize mahsustur ki bu yüzden 2000 dolar civarında bocalayıp duruyoruz. Milli politikamız, ABD ile stratejik ittifaka dayanan bir Avrupa devleti kimliğimizi muhafaza şeklinde tarif edilebilir. Ben böyle biliyorum. Böyle değildir diyenle, kim olursa olsun, tartışırım. ABD''den, milletimizin hayatında o kadar da önemli olmayan görüşlere ağırlık vererek kopmak, pek çok menfaatimizi ihlal eder. Aynı şekilde, karşılıklı, Amerika''nın menfaatleri de zedelenir. Amerika''nın pek çok ülkeyi darılttığı için burnunun sürtülmek üzere bulunduğu gibi küçük sohbetler, vizyon mahsulü değildir. Amerika daha yarım yüzyıl bugünkü Amerika''dır. Zıtlaşmamız için sebep yoktur. Bize karşı tepki verirse, Kıbrıs ambargosu yılları Türkiye''sini unutmadık, kötü şeyler gerçekleşebilir. Neler olabiliceğini merak edenler Demirel''e ve Ecevit''e sorup -cevap alabilirlerse- öğrenebilirler. Amerika, odumuzun modernleşmesine kadar etki yapabilir. Silahlı Kuvvetlerimiz, sanıyorum Türkiye''nin dünya standartlarına girebilen en güçlü kurumudur. Ve pek çok devletin, bu gücü Türkiye için fazla gördüğünü bilenler bilirler.
Avrupa Birliği''ne gelince, üyelik sıfatı şart değil, sistem, model, ilkeler ve ölçütler, bizim 210 yıldan beri kesin millî hedefimizdir.
Büyük Atatürk muâsır medeniyet seviyesi özlü ifadesiyle vurgulamıştır. ABD ve AB''den uzaklaşmak bizi, ikinci derecede bir ülke ve yoksulluğa mahkum bir toplum haline getirir. Gerisi, lâf salatasından ibarettir ki, nesiller geldi geçti, bu salata ile gıdamızı alıyoruz.
Dış politikanın çöküşü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Mart, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Politikanın dizginlerini ellerinde tutanlar, üç beş milletvekilini daha mahut Cumartesi günü Meclis''e getirse veya iki üç çekimser oy sahibine olumlu oyun erdemlerini anlatabilse, kısaca ikinci tezkere kabûl edilseydi, bugün bambaşka bir Türkiye''de yaşıyorduk, geleceğe ümitle bakıyorduk.
Bizim yönetim sistemimiz ve demokrasimiz, Avrupa parlamanter düzenidir. Bu sistemde her şeyden, ama akla gelen ve gelmeyen her şeyden Türkiye Büyük Millet Meclisi''nden güvenoyu alması şartıyle hükûmet ve özellikle o hükûmeti serbest iradesiyle kuran başbakan sorumludur. Başbakan ayrıca, bakanlarının teker teker icraatından da mesuldür. Sistemin bu olduğu bilinerek iktidar istenmiş, iktidar verilmiş ve hükûmet kurulmuştur. Cumhurbaşkanının konumu az çok semboliktir. Üstelik gayri mesuldür. İcranın hesabı cumhurbaşkanından sorulamaz. Zaten milletin oyuna da muhatab değildir. Kendisini seçen Meclis''çe ve seçimlerde sandıkta düşürülemez. Milletvekilliği cumhurbaşkanı olunca sona ermiştir. Bürokrasiye gelince, iktidar tarafından atanmıştır. Onun için bürokratların olanca tasarruflarından Meclis''e ve seçimde millete başbakan, onun partisi ve hükûmeti hesap verir.
Türkiye''de kafalar karışık ve kavram kargaşası bulunduğu için, bu basit özeti yapmak istedim, okuyucularımdan özür diliyorum. Demokrasilerde devleti sivil toplum örgütlerinin yönettiğini iddia edenlerden, parti başıbozukluğunu parti içi demokrasi örneği gösterenlere kadar, her türlü kafa karıştıranların içinde yaşıyoruz.
Bu ilkelere rağmen, dış politikamızın çöküşünden tek başına hükûmetin eseri olduğunu söylemek mümkün görünmüyor. Bütün siyasî sorumluluk hükûmette bulunduğu halde, devletin birçok kurumu, kuruluşu ve bazı kişiler, dış politikamızın kırılmasında ağırlıklı rolleri paylaştılar. Meselâ icrayı yanlış yola götürenler arasında, Tayyip Bey''i öperek kutlayan muhalefetin de bulunduğu âşikârdır. O kadar devlet kuruluşumuz var, hiçbiri iktidarı yeterince uyarmadı. Birkaç partili ve partisiz kişinin etkileri daha derin oldu.
Demirel''in son kitabı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Mart, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Zengin bir fikir dünyası içinde yaşayan büyük devlet adamlarının tefekkür tarafları az incelenmiştir. Bunlardan biri Sayın Süleyman Demirel''dir. Düşüncelerini 60''lı yıllardan beri pek çok kitap hâlinde toplamıştır. Şu anda elimde bulunan sonuncusu 21. Yüzyıl''ın Yol Haritası: Demokrasi ve Kalkınma adını taşıyor. 960 sayfalık muhteşem bir eser... ABC yayınları arasında, arkadaşımız Hulûsi Turgut''un malûm vukufu ve titizliği ile basılmış.
Dünyanın hâlen hayatta bulunan en tecrübeli devlet adamı ve politikacısının, eşiğinde yaşadığımız 21. yüzyılı nasıl gördüğünü merak edenler bu kitabı okusunlar. Konu zenginliği insanın başını döndürüyor. Eserin ayrıldığı 61 bölümden bazılarının başlığı şöyledir:
Türkiye Tanzimat''tan Bu Yana Avrupa ile Beraberlik İstiyor - Hayat Hakkınız Mücadele Gücünüz Kadardır - 14 Mayıs 1950''de İktidar İlk Defa Oy Pusulası ile Değiştirildi - Türkiye Üç Yanardağ Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya Arasındadır - Lider Çare Bulma Gücü Olan ve İz Bırakan Kişidir - Adriyatik''ten Çin Seddi''ne Türk Dünyası - Devlet Halk İçin Vardır - Aklı Olan Tek Canlı Varlık İnsan Dünyayı Tüketiyor - Cumhuriyet Kurulduğu Gün Ankara''da Elektrik Yoktu - Osmanlı Devleti Balkanlar''da Kurulan Bir Avrupa Devletidir - Türkiye''nin Hedefi: Kalkınmış Bir Ülke ve Zengin Bir Halk - 30 Yıl Önce Avrupa ve Amerika''da da Gecekondu Vardı - 200 Milyonluk Türk Dünyası 200 Yıl Sonra Kucaklaştı - AB Üyeliği Türkiye İçin Dönüm Noktasıdır - Türkiye''nin İçinde Bulunmadığı Avrupa Bölünmüş Avrupa''dır - Balkanlar Sadece Osmanlı Döneminde Barış İçinde Yaşadı - Siyaset Hatayı ve Başarısızlığı Kaldırmaz...
Bütün bu konular, Demokrasi ve Kalkınma adıyla toplanmış ki, Demirel''in siyasî hayatının özüdür. Demirel''e göre 21. yızyılda da, belki daha yeni kavramlar içinde, Türkiye, demokrasi ve kalkınma için çalışacaktır. Atatürk''ün muâsır medeniyet seviyesi dediği çizgiye, demokrasi ve maddî kalkınma ile erişilir ve başka hiçbir şekilde erişilemez. Bu konuda, Türkiye''nin madde coğrafyasını 6 yılda (1965-71) ikiye katlayan bir devlet adamının engin siyasî tecrübelerini ve tefekkür (düşünce) dünyasını okumanın, yakından tanımanın, hatırlamanın, kıyaslamanın, sayılamıyacak kadar çok faydası bulunduğu âşikârdır.
Kuzey Irak''a girmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Mart, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye, ABD-İngiltere ittifakından kopunca borsa geriledi. 10 milyar dolarlık bir değer kayboldu. 100 milyar dolar değer kazanan Birleşik Amerika''da ve İngiltere''de borsa, Irak operasyonu başlayınca yükseldi.
Kuzey Irak''a, Amerikan tümenini topraklarımızdan geçirse idik, birlikte girebilirdik. Şimdi zorlaştı. Savaş sonrası Irak düzenlemesinde Türkiye''nin masaya oturması ihtimali çok azaldı. Fakat en vahîmi, Amerika''nın, Irak''tan sonraki Avrasya projelerinde Türkiye''yi dikkate almamasıdır. Kısa zamanda Washington''ın güvenini kazanamazsak, Türk dış politikasındaki kopuş, bizi kenarda bırakır. Washington, Türkiye''yi, stratejik müttefiklikten öte her istediğini yerine getirmeye âmâde ve istenenin istediği kadarı verilmesine razı gördüğü için, hayal kırıklığına uğradı. Demek, gerçek politikadan ayrıldı. Biz de öyle... Çok iyi ilişkilerimiz bulunan, dünyaya hükmeden bir devleti, oyalıyarak, bekleterek, savaşı engelliyeceğimizi sandık. Amerika''nın Birleşmiş Milletler''i dinlemiyeceğini kestiremedik. Açık konuşmak iyidir, tam bir zekâsızlık ve vizyon eksikliği sergiledik.
Demek kopuşta, iki taraf da kusurludur. Ama aradaki muazzam farkı şimdiden görmemiz gerekir: Hatalı taraflardan biri, süper bir devlettir. Süper devletler, hesap vermezler ve hesap ödemezler. Süper olmayan devletlerin yöneticileri, tarih okumuşlarsa, bunun böyle olduğunu bilir, buna göre hareket ederler.
Şimdi Irak''ın 100 milyar dolarlık imarı projesinde pay alacağımız yerde, ikinci derecede taşeronluğa razı olacağız. Amerika''yı İskenderun Körfezi''nde bekletmek açıkgözlülüğüne soyunanların ceremesini milletçe çekeceğiz.
Politik dehamızı sergiliyerek mi, ABD ve AB ile attığımız köprüleri onaracağız? Hayır! Gene jeopolitik ağırlığımızdan faydalanacağız. Evet ama, ne zamana kadar?.. Kuzey Irak''a gelince, mülteci baskınına uğramamak ve Türkmen soykırımını önlemek için girebileceğiz. Zaten başka iddiamız yoktur. Aşiretlere gelince, Amerika''nın -hiç olmazsa bu periyotta- onlara bağımsızlık tanımaya niyeti olmadığını sanıyorum.
Savaşın gidişi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Mart, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak operasyonu, beklendiği gibi, bir kaç gün havadan yoğun bombardımandan sonra kara harekâtına girişilmesi şeklinde başlamadı. Müttefik ordu, bombardımanla aynı zamanda harekete geçti. Niçin? Hava taarruzlarından bilhassa sivillerin zarar görmesi sebebiyle, dünya kamuoyunda kötü karşılanmasından çekinilmiş olacaktır.
Asker olmadığımız için, bu tarz daha klasik savaşın sonuçlarını tahmine kalkışmıyacağız. Ancak operasyon, haftasını doldurdu. Türkiye üzerinden kuzey cephesi açılmadı. Böylesine bir harpte ne işe yarıyacağı bilinmeyen peşmerge denen aşiret muharipleri, Saddam''ın 1 tümen askerinden çekiniyorlar. Esasen beraber yaşıyacakları Araplar''a silâh çekmekten kaçınmaları tabiidir.
Saddam''ın eninde sonunda gideceği muhakkaksa da, ümid edildiği gibi, Irak''ı bırakacağı, kaçacağı sürgünü kabûl edeceği tarzındaki tahminler, gerçekleşmiyecek gibi görünüyor. Sonuna kadar direnmesi, hattâ sona doğru bazı çılgınlıklar yapması muhtemeldir.
Şii Araplar''ın Irak''ı savunmıyacakları doğru değildi. Zira 8 yıl süren İran''la savaşta, Irak Şiileri, fire vermeden İran''la savaştıkları gibi, İran vatandaşı Huzistanlı Araplar da, Irak''la aynı şekilde vuruşmuşlardı. Devlet fikri, üstün gelmişti. Bugünki operasyonda Basra bölgesinde yaşayan Şiiler, Anglo-Amerikanlar''ı kurtarıcı falan diye karşılamadılar.
Bağdad düşüp operasyon sona erince Amerikalılar, nice yıldır hazırladıkları planlarındaki çok mübalağalı Kürt ve Şii ağırlığını düzeltecekler, projelerini buna göre dizayn edeceklerdir. Bu husus Türkiye''nin lehinedir ama, bu kadar uzak ihtimallerle uğraşmadığımızı biliyorum.
Türkiye''nin rahatını kaçıran ve bize zarar veren bu savaşın, Nisan ayı boyunca süreceği anlaşılıyor.
Amerika tökezledi mi?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Mart, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Birleşik Amerika''yı sevmeyenler, Irak''ta tökezlediğini, Vietnam benzeri bir bataklığa girdiğini söylemeye başladılar.
Amerika bizim müttefikimiz olduğu, ayrıca dünyanın en kudretli devletine husumet göstermenin akıl kârı bulunmadığı için ideolojilerden etkilenmeyen bir görüş açısından ayrılmamakta, sayılamıyacak kadar millî menfaatimiz vardır.
Kaldı ki, hem Birleşik Amerika''ya, hem Avrupa''ya, hem Rusya''ya karşı kışkırtmalar, devlet politikamızı ve millî çıkarlarımızı rayından çıkarır. Zaten dostumuz azdır, yedi düveli bize düşman kılar. Bizi çağdaş uygarlık düzeyinden koparıp atar.
Gene de Amerika, Irak''ta tökezlemedi iddiasında bulunmuyoruz. Gerek 12 yıl önceki Körfez Savaşında, gerek Sırbistan ve Afganistan operasyonlarında çok yoğun hava bombardımanından sonra kara harekâtını başlatan Amerika, bu defa hemen askerini cepheye sürüp taarruza geçirdi. Amerika''nın bir yerlerde yanıldığını, yanlış hesap yaptığını söylüyoruz. Yanlışlık ister Pentagon''dan, ister Beyaz Saray''dan, ister CIA''den kaynaklansın, sonuç değişmiyor. Yeterli yığınak yapılmamıştır. Menzil teşkilâtı da yeterli değildir ve ilerliyen birliklere erişememiştir. Bazı birliklere günde 3 defa yerine 1 defa kumanya dağıtılmış, daha açık ifadeyle -münferit olay olsa bile- askerin aç kaldığı görülmüştür.
Ancak hataların büyüğü, Türkiye''yi ucuza getirmek, kenarda bırakmak kurnazlığından veya -daha hafifleterek söyliyelim- alışkanlığından kaynaklanıyor. 65.000 yüksek donanımlı askerin 5 yıl için Diyarbakır merkezli Türkiye yerleşimi gibi fantastik bir isteği bizimkiler 96 milyar ve de bilmem kaç milyon dolar talebiyle cevaplayarak acaba dalga mı geçtiler? Sonunda birkaç mütereddid oy, diyebiliriz ki, savaşın ''neticesini'' değiştirdi. Washington''ın -aklını başına toplamasını tavsiye etmek haddimiz değildir- daha derinlemesine düşünmesinde yarar var.
Türkiye ve ABD
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Nisan, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Cumhuriyeti''nin Irak politikası, bu ülkede Türkiye aleyhine bir değişiklik olmamasına dayanır. Buna Irak''ın toprak bütünlüğünün korunması diyoruz.
Ancak Türkiye, Irak''ın bütünlüğünün şampiyonu olamaz. Bunu Arap devletlerinden daha fazla istemesi aşırı kaçar. Kaldı ki, Amerika gibi bir süper devlet Irak''ı parçalamaya ve sınırlarını değiştirmeye kararlı ise, Türkiye''nin gücü bunu engellemeye yetmez. Hiçbir devletin gücü yetmez.
Bunlar reelpolitik ilkelerine uyumlu görüşlerdir. Romantik görüş sahipleri, reel politikten hiç hoşlanmazlar. Zira onların hayal dünyasını bozar. Reelpolitik her zaman ve her konuda hükmünü icra ettiği için, romantikler sürekli kayba uğrarlar.
Türkiye, Kuzey Irak''ta elbette kendisine düşman eşkıya sürüsü toplanırsa, tedbirlerini alır. Soydaşı Irak Türkleri''ni ezdirmez. Ama marifet ve hüner, bu politikayı, Birleşik Amerika ile birlikte uygulayabilmektir.
Savaş istememek de, savaştan nefret etmek de hem soylu, hem çağdaş bir duygudur. Anlaşılmıyacak tarafı yoktur. Ama bunu bahane yapıp Amerika aleyhtarlığına soyunmak ve Türkiye Cumhuriyeti''nin dış politikasının temelleri ile oynamak, millî menfaatlerimize tamamen aykırıdır.
Washington''ın Türkiye politikası da kusurlu, hatalı, sakat ve eksiktir. Bu coğrafyada Türk''süz bir şeyler yapmaya kalkışmak akıl kârı değildir. Ancak süper devletler, kusurlarını örtecek güçtedir. Süper olmayanların bu yeteneği çok sınırlı bulunduğu için, daha dikkatli davranmaları şarttır.
ABD ile ilişkilerimizi hızla onarmak, ondan da aynı şeyi istemek gerekir. Amerika''ya karşı bir tutumda AB bizi desteklemez. AB devletlerinin zaten bir kısmı ABD ile içli dışlıdır. Arap devletleri, ne Bosna''da Avrupa''ya, ne Irak''ta Amerika''ya karşı tavır koyamadılar. Türkiye''nin tek başına kalması, Türk''ü sevmeyen ve Türk''ten korkanları büyük sevinçlere ve olmadık hayallere sevk eder. Türk dış politikası, bu gerçekler çerçevesinde şekillenmelidir.
Powell ne istiyor?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Nisan, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Birleşik Amerika devlet mekanizmasında, protokolde değilse bile fiilen başkandan sonraki 2. etkili kişi devlet sekreteri denen dışişleri bakanıdır. Şimdi bu makamda bulunan Colin Powell, baba Bush''un genelkurmay başkanı idi. Yani asker kökenlidir. Amerika Silâhlı Kuvvetleri''nin başı olan Savunma Bakanı Rumsfeld ise sivildir, galiba yedek subaylık da yapmamıştır.
Powell''ın ziyareti ânî oldu. Böyle bir ziyaret beklenmiyordu. Onun için ne diyeceği, ne istiyeceği merak uyandırdı.
İkinci tezkerenin reddinden fazla, ağzına kadar asker ve silâh dolu Amerikan gemilerinin bugün, yarın ve inşallah, maşallah diyerek haftalarca İskenderun Körfezi''nde bekletilmesi, stratejik müttefikimiz ve sıkıştıkça başvurduğumuz Amerika ile aramızı vahîm derecede açmıştı. ABD de en az bizim kadar ağır hatalar yapmıştı. Ancak bu coğrafyada Türkiyesiz iş görmenin zor olduğunu bilmektedir. Şimdi Powell, böylesine bir idrâk içinde, gönül almak için geliyor.
Bunun yanında belki bazı taleplerde de bulunacak. Zira operasyonun ilk iki haftası, Amerika''nın Irak''ta işinin, tahminlerin üzerinde müşküllerle dolu olduğunu gösterdi. Hattâ Amerika, prestij kaybına uğradı. Bu kaybını örtmek için Suriye ile İran''a sataşmaya başladı.
Bu sütunda Amerika''nın Bağdat düşünce İran''a gireceğini ve Suriye''yi ise diplomatik baskı ile yoluna koyacağını, birçok defalar yazdık. Bu projesini acaba erkene mi aldı? Yahut şimdiden hazırlık mı yapıyor? Powell, bu hususta Türkiye ne düşünüyor? diye hafiften ilk teması gerçekleştirebilir. Ama Türkiye, Suriye ile İran''ı kapsayan, Doğu Akdeniz''den Orta Asya''ya uzanan bir projeyi düşünmeye hiç hazır değildir. Muhtemelen aklından geçirmemiştir. Kaldı ki bu projede Kürdistan ve Ermenistan da vardır. Üstelik Rusya''nın ikna edilmesine bağlıdır. Ben böyle düşünüyorum. Acaba vehme ve vesveseye mi kapılıyorum?..
Bağdat yanıyor !
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Nisan, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Anglo-Amerikanlar kuzeye yürüyorlar. Bağdad''a 70 kilometre yaklaştılar. Hârûnürreşîd''in Bağdadı, alevler içinde... Savaşılan topraklar, eski Sümer ülkesi... 5300 yıl önce Sümerler''in yerleştiği, yazıyı keşfedip kullanarak tarihi, tarih çağlarını, İlk Çağ''ı başlattıkları topraklar... Hazret-i Alî ve oğlu Hazret-i Hüseyin efendilerimizin türbeleri... İslâm''ın çok kutsal makamları... Hepsi ateş yağmuru altında...
Barbarlığın bu derecesi akla ziyandır. Saddam ve iki oğlu, kan ve ateşle beslenerek böyle bir ülkeyi bu günlere getirdiler.
Amerikalılar iki haftada 45 ve İngilizler 24 maktûl (ölü) vermişler, ağlaşıyorlar. Kayıpları yüzler hânesine yükselince herhalde Saddam''dan merhamet isteyecekler. İkiz Gökdelenler''de bir saat içinde kaç bin kişinin öldüğünü unutmuşlar.
Bu arada Talebani''nin aşireti, Kerkük''e doğudan 16 kilometreye geldi, Türk kentini ve petrol kuyularını seyrediyor. Barzani''nin aşireti ise bir o kadar Musul''a yaklaştı.
Komünist artıkları, sömürgecilerden canı yananlar, Batı tahakkümünden yaka silkenler, velhâsıl biribirine benzemez grup grup insan, Pax Americana''nın yolunu kesmek ümidiyle sokaklara dökülüyorlar. Doğu Timor''u kalleşçe kendilerinden koparan Amerikalılar''a karşı, başka adalarına sıra gelmesinden korkan, hiç nüfus kıtlığı çekmeyen Endonezyalılar, yüz binlercesi bir araya toplanıp protesto ediyorlar.
Dünya üstünlüğünü çoktan kaybeden Avrupa, 21. yüzyılda enerji için Amerikan tekeline düşmenin hıncını, gene sokaklara çıkmakla teskine çalışıyor. Avrupa Birliği''nin dış politika bütünlüğünü ortadan çatlatan, Birleşmiş Milletler ve NATO''nun otoritesini kıran Birleşik Amerika''ya gelince, Roma''nın, Britanya''nın, şu anda Osmanlı''nın izlerini sürerek, selefi cihan devletlerinin kaçınılmaz âkıbetine doğru yol alıyor. Tarihin başladığı, Binbir Gece''yi yaşamış kutsal toprakları yangın yerine çeviren barbarlık, başını almış gidiyor...
Komşularımız İran ve Suriye
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Nisan, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Saddam, âkıbeti kesinlikle belli bir savaşı boşuna uzatıyor. Irak halkı ve Irak ülkesi zarar görüyor. Hemen her devlet Irak halkını, pek çoğu Irak devletini tutuyor. Saddam''ı savunan ise yoktur.
Dünyanın en ünlü beldelerinden olan Bağdad''da şehir muharebelerinin başlaması, insanlık için utanç vericidir.
Böyle bir atmosferde İran Dışişleri Bakanı Harrâzî, Ankara''ya geldi. Türkiye gibi Irak''ın bütünlüğünü istediklerini vurguladı. Bu, Kürt ve Şii otonomilerine karşıtlık manasındadır. Ancak Amerika, savaş sonrası Irak''ı, kendi kafasına göre düzenliyecektir. Birleşmiş Milletler''i falan işe karıştırmaya niyeti yoktur (yaptıklarını BM''ye onaylatmak hariç). Kaldı ki, bendeniz şahsen, Amerika''nın 2004 yılı içinde İran''a sataşacağından eminim. Zira Amerika''nın Irak''ta durması, işim bitti deyip çekilmesi, Pax Americana''nın temel ilkelerine aykırı düşer.
Şimdi İran gibi Suriye de Türkiye''nin değerini anlamış görünüyor. Ama Basra çoktan harab oldu. İran ve Suriye ile anlaşmak için az mı uğraştık? Bize kafa tutmak, üstten bakmak, tafra satmak gibi en vahîm davranışlarına bile aldırmadık. Demirel ve Özal gibi en büyük devlet adamlarımızı gönderdik. Derdimizi anlatamadık. Küçük dağlara güveniyorlardı. Bir generalimiz güney sınırımızda bağırıp o zamanki cumhurbaşkanımız da sert çıkınca, komşumuzun ancak aklı başına gelir gibi oldu.
Her neyse... Türkiye, Suriye gibi yeni ve İran gibi köklü bir devlete zarar gelmesini istemez. Rejimleri, bizi ilgilendirmez. Ama bu devletleri Amerika''ya karşı savunacak gücümüz ve durumumuz yoktur. Eski günahların gölgesi çok uzun olmaktadır. İran hâlâ PKK''yı en geniş çapta korumaktadır.
Mutlaka bir şeyler olacak. Az zarar görmek için sürekli diyalog hâlinde bulunmak gerekiyor. Maalesef parlak bir tablo sunamıyoruz. Amerikalı bir meslektaşım 4. Cihan Savaşı''ndan bahsederse, ben ne yazabilirim?..
Savaş ve sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Nisan, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak''ta savaş 3 haftasını tamamladı. Böylesine bir harbi ileride tarihçilerin nasıl değerlendireceklerini tahayyül etmeye çalışıyorum. Bana göre Petrol Savaşları veya Enerji Savaşları adı altında incelenecek. Afganistan''dakinden sonraki ikinci safha şeklinde sunulacak. Tarihçiler bu savaşı Pax Americana döneminin içinde ele alacaklar.
Ne isim verilirse verilsin, bence savaşın daha epey başlarındayız. Irak evresinden sonra yaygınlaşacak, yoğunlaşacak, büyüyecektir. Asya''da sınırlar kesinlikle değişecektir.
Savaşın galibi Amerika ve müttefikleridir. Savaşın lideri Birleşik Amerika, ihtiyacı olan ülkeleri şu veya bu şekilde kendisine bağlayıp çekilecektir. Toprak kazancı peşinde olmıyacaktır. Bu bakımdan da değişik bir savaştır. Üsler hariç... Amerika, her bölgede sağlam üsler edinecektir. Niçin? Harbin sonunda ele geçireceği dünya enerji kaynaklarının üçte ikisini güvence altına almak için...
Yüzyılımızın sonunda klasik enerji kaynakları azalacak, değerinden düşecek, değişecek, tükenecektir. Ve bununla beraber Pax Americana da sona erecektir. Zira yeni enerji kaynakları muhtemelen coğrafya faktörü ile ilgisiz olacak, laboratuvarlarda üretilecektir. Gelişmiş, zengin, akıllı devletlerin laboratuvarlarında...
21. yüzyılı doğru görebilen devletler, güneşte yerlerini alacaklardır. Bu imkândan mahrum bulunan milletler, kalabalık toplumlara, sonra şuursuz sürülere dönüşüp aşiret hayatına avdet edeceklerdir. Zaten sonraki asırlarda başka gezegenlere göç başlıyacaktır...
Dış politikaya dikkat
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Nisan, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği''nin üye adayı, ama Amerika Birleşik Devletleri''nin doğrudan stratejik müttefikiyiz. Türkiye Cumhuriyeti''nin dış politikası, bu temele oturmuştur.
İkinci tezkerenin reddi tarihî sakarlığında, devletimizin bu dış politika temel ilkesi ihlâl edildi. Şöyle söylemem daha doğru olur: Amerika''nın asker geçirmek konusundaki bütün isteklerini kabule mecbur değildik. Ama Amerikan gemilerini İskenderun Körfezi''nde bugün yarın diye oyalamak, Türk ciddiyetine, vekarına ve centilmenliğine aykırıdır. Kaldı ki tezkere geçse idi bugün, 40.000 askerimiz, Amerikan birlikleri ile beraber, Kerkük ve Musul''da idi. Ve memur maaşlarımız tehlikeye girmemişti. Ve de AK Parti, bir genel seçimi daha garantileyebilecekti. Şimdi, epey erken bir seçimi geciktirmeye çalışmak durumundadır. İcrada tecrübesizlik ve çok kalabalık bir grup, AK Parti''nin işleyişini zorlaştırdı ve bazı tuzaklara da düşürdü.
Dış politikada hata, işte böylesine ağır, hattâ vahîm sonuçlar verir. Stratejik müttefikimiz ve dostumuz ABD ile aramızı açacak yeni girişimlerde bulunmak, hiç akıl kârı değildir. Açık akıl noksanlığıdır. Zaten bu istikamette siyasetin sonu gelmez.
Amerika, daha şimdiden İran ile Suriye''yi yakın hedefleri şeklinde belirledi. Bunu çok da saklamıyor. İran ve Suriye, Irak''la birlikte, PKK''yı destekledi. GAP''ı engelledi. Türkiye''nin güçlenmesini ve başının belâdan kurtulmamasını, devlet siyasetleri hâlinde uyguladı. Bugün bile biz Türkler''in lehimizde kelime söylememeye dikkat ediyorlar. Halbuki en kaygın zeminlerde oturuyorlar. Amerika, Suriye''ye askerî müdahalede bulunmaksızın diplomatik baskı ile Baas rejimini yıkacaktır. İran''a bu çeşit baskı netice vermez. Irak''a davrandığı gibi davranacaktır. Biz de aynı şeyi yapalım demiyorum. Ama komşularımızı, Birleşik Amerika''yı kızdırmayı göze alarak savunmaya kalkışmayalım. Zaten buna gücümüz yetmez. Ve izin veriniz söyleyelim, Türkiye daha fazla yanlış politikanın zararlarını artık kaldıramaz...
Gazeteci öldürmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Nisan, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Anglo-Sakson demokrasisinin temelinde, olmazsa olmaz bir ilke, mutlak çizgiye epey yakın basın hürriyetidir. Zorunlu etik ve milli kısıtlamalar dışında medya; haber almak, haberi ulaştırmak, haberi yorumlamakta tamamen hürdür.
Modern Türkiye de Anglo-Sakson demokrasisini, birçok ülke gibi, en az sakıncalı rejim şeklinde benimsemiş ve uygulamıştır.
Şimdi İngilizler''le Amerikalılar, Irak''ta Saddam ile tarafsız medyayı karıştırdılar diye, demokrasiye güvenimizi azaltalım mı? Zira medya hürriyeti yok, demokrasi yoktur.
Amerika, kendisine hasım medyayı değil, İspanya, Ukrayna, Birleşik Emirlikler, Katar gibi en dost medyayı da vuruyor. Tank ve topları ile medya mensuplarını, gazetecileri öldürüyor. Amerika''ya başkomutanlık karargâhı kurması için topraklarını açan Katar''ın el-Cezire ve Birleşik Arap Emirlikleri''nin Abu Dabî televizyonları, her dürüst ve tarafsız medya gibi, elbette Müttefikler''in Irak''ta yaptıkları uygunsuzlukları da tespit ve teşhis edecektir. Misyonları budur. Irak halkına dehşet salmak, Amerika için doğru politika değildir. Bin Lâdin''i yakalıyamayan Amerika, şimdi de Saddam''ı elden kaçıracağı kompleksinin acısını Irak halkından çıkaramaz. Gazeteci öldüremez. Bunun kaza olduğu yalanına inanmamızı isteyemez.
Tethiş metodları ile savaş belki bir hafta kısaltılabilir. Ama bir devletin imajını düzeltmek için yıllar gerekir. Kaldı ki Amerika halkı da kesinlikle gazeteci öldürmek gibi bir eylemi onaylamaz. Önümüzdeki 2004''te Başkan Bush, ikinci dönem için oy isteyecektir.
Bugünden itibaren Türkiye''de, Musul ve Kerkük''ün düşmek üzere bulunması dolayısıyla, Amerikan aleyhtarlığı şiddetlenecek. Halbuki aklımızın asgarîsini (en azını) kullanabilse idik, bugün Amerikalılar''la birlikte Musul ve Kerkük''te silâh ve bayrak gösteriyorduk...
Savaşın sonu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Nisan, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Almanya şansölyesi Schröder, Birleşik Amerika''yı kutladı. Fransa Cumhurbaşkanı Chirac, Saddam''ın düşmesine sevindiğini belirtti. Biz de, Türk düşmanlığı birinci ilkesi olan Baas''ın hezimetinden mutluyuz.
Birinci Cihan Savaşı''nda (1914-18) İngilizler, Irak''ı bizden tam 4 yıl savaşarak alabildiler: Fao''ya çıktılar. 21.11.1914''te Basra''yı, ancak 11.12.1917''de Bağdad''ı, 3.11.1918''de Musul''u alabildiler. Bu şehirler, bugünki Irak topraklarını içeren 3 Osmanlı eyaletinin merkezleridir. Bu 3 eyaletimiz sancak denen 10 il''e, 50 ilçeye, nahiye denen 136 bucağa bölünerek yönetiliyordu. Osmanlı Türkiyesi''nin İran''la sınırı, tastamam bugünki Irak-İran sınırıdır ki 1639 Kasr-ı Şîrîn Anlaşması ile Dördüncü Sultan Murad çizmiştir.
Irak''ı 4 yıl İngilizler''e karşı 6. Ordumuz savundu (Osmanlı kara kuvvetleri 9 ordu idi.) O tarihlerde bugünki ABD gücünde bulunan İngiliz kuvvetleri Irak''ı 4 yılda aşabildiler. Bugün Amerikalılar''la beraber 3 haftada başarıldı. 3 hafta ile 4 yıl arasındaki fark, Baas palavracıları ile Türk savunmasının arasındaki farktır.
Kaldı ki Osmanlı Türkü, Birinci Cihan Harbi''nde tam 10 cephede vuruştu. Irak cephesi Galiçya, Makedonya, Romanya, Libya, Yemen, Azerbaycan gibi cephelerimizden biri idi. Babam, Şükrü Naili Bey''in (Paşa) tümeninde Irak''ı savunurken İngilizler''e esir düştü. Güney Hindistan''da Vellore tutsak kampında -üçüncü başarısız firar teşebbüsünden sonra- taş ocaklarında taş kırdı. Ancak 1920''de İngiliz gemisiyle doğduğu İstanbul''a getirildi. Balkan ve Cihan savaşlarındaki 7 yıllık yedek askerliği sona erdi.
Selçuklu asırlarımızı saymıyorum. Osmanlı olarak Irak''ı 400 yıl yönettik. İngilizler bizden alıp 9 yıl kalabildiler. ABD, bana göre 2 yıldan fazla kalmaz. Petrol şirketlerini düzenleyip üslerini kuracak, çekilecektir. Iraklılar, demokrasi değilse bile, iyi bir idare oluşturup bir arada yaşamak iradesini gösterebilecekler mi?
Ne durumdayız?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Nisan, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhuriyet tarihimizde dış politikada, tezkerenin reddi trajedisinden daha feci hata yaptığımız tek olay, çeyrek yüzyıl önce Avrupa Birliği''ne çağırıldığımız zaman 10 yıl müddet isteyip reddetmemizdir. O tarihten sonra artık Yunanistan''ı tutmak mümkün olmadı. Osmanlı vârisi Türkiye ile rekabete başladı.
Türk dış politikasını çökerten tezkerenin reddini alkışlayanlar, sınıfta kaldılar. Ama hâlâ yeldeğirmenlerine kılıç sallıyorlar. Şimdi ne yapacağız?
Büyük gücümüzü oluşturduğunu söyleyegeldiğimiz jeostratejik pozisyonumuzu vurgulamak için önümüze gelen tarihî fırsatı kaçırdık. AK Parti öylesine bir tuzağa itildi ki, dışişleri bakanımızı Şam''a ziyarete götürmeye varan bir zihniyete zebûn oldu. Birleşik Amerika, Irak''tan sonra İran projesinin vazgeçilmezliği sebebiyle, belki Arjantin gibi Türkiye''yi de gözden çıkarmak yoluna gidemedi. Bununla beraber, haftalarca oyalamamıza hiç karşılık vermiyeceğini sanmak için, dış politikayı kavramak yeteneğinden bütünüyle mahrum bulunmak gerekir. Amerika, Kerkük''le Musul''u, Türkmenler''in hasm-ı cânı olan aşiretlere feci şekilde yağmalattı.
İmâm-ı Azam Efendimiz''in; önce Kanûnî Sultan Süleyman, sonra Dördüncü Sultan Murad tarafından yüz sürülüp yeniden yaptırılan Selçuklu kubbesini nişanlıyarak vuran Amerikan güllesi, gerçekte biz Türkler''i can evimizden vurdu. Medyamız aklını kullandı, olayı büyütüp kışkırtma yoluna sapmadı. Ama Ebû-Hanîfe Hazretleri''ne yağdırılan bombalar, Türkiye''de bu kadar yılda oluşan Amerikan dostluğuna büyük zarar verdi. Bağdad gibi bir şehrin Sümer biblolarına kadar yağmalanması ise, 10 Şubat 1258 Hulâgû barbarlığı gibi, asırlarca tarih kitaplarında anlatılacaktır.
Şimdi, 200 askerle Irak seferine katılan dostumuz Polonya gibi inşallah barış masasında oturacak sandalya bulacağız. Amerika''nın önümüzdeki yıllarda ne yapacağını anlamaya gayret edip, politikamızı oluşturacağız.
.Amerika ne yapıyor?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Nisan, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD, Suriye''yi yokluyor. Oradaki Baas rejimini askerî güç kullanmaksızın kesin çökertmek niyetindedir. Bu işte de İngiltere, ayrılmaz müttefikidir. Şam''da Baas karşı koyduğu takdirde, ülkeye asker sokacaktır. Ama İsrail''in üzerinden Irak''tan sonra Suriye baskısını da kaldıracaktır. İsrail Dışişleri Bakanı dün, Ankara''da idi.
Bundan sonra Amerika, Filistin meselesine el atacak. Filistin''de Araplar isterlerse, Ürdün''le birleşebileceklerdir. Tabiatiyle Hâşimî monarşisini kabul etmeleri ve Hâşimîler''in de Filistinliler''i benimsemesi gerekiyor.
Suriye''de Baas''a son verdikten ve Suudi Arabistan''da da Amerikan aleyhtarlığını kırdıktan sonra Amerika, 2004 içinde İran''a teveccüh edecek. İran konusunda, hem Türkiye''yi, hem Rusya''yı yanına almak durumundadır. Gerek Moskova''ya, gerek Ankara''ya teklifler yapacaktır.
Bir milliyetler mozaiki olan İran parçalanmadan Amerika, Kuzey Irak''ta Kürt devleti projesini ele almıyacaktır. Ama iki rakip aşiretin 12 yıldan beri fiilen kullandıkları otonomi devam edecektir.
ABD, Irak''ı kendi halkına yağmalattırarak, böyle bir toplumun millet olamıyacağını ve devlet yönetemiyeceğini göstermek istedi. Halbuki totaliter rejimlerden kurtulan ülkelerde bu çeşit reaksiyonlar gerçekleşebilmektedir. Yani bu iğrenç yağma, Iraklılar''ın kendilerini idareye muktedir bulunmadıkları manasına gelmiyor. Amerika, bir iki yıl Irak''ta kalabilir, fazla değil. Memleketi, kendisine dost, petrol ve üs konularında mesele çıkarmayan Iraklılar''a bırakıp çekilecektir. Petrol dağıtımına ve Amerikan üslerine karışmamak şartıyle Irak''taki iç ihtilâflara girmemesi de muhtemeldir.
Bütün bu gelişmeler boyunca, Orta Şark yeniden şekillenirken, gene alta kaymamamız ve açıkta kalmamamız için, Ankara''da çok yetenekli adamların bulunması gerekiyor.
.Savaş ve ekonomi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Nisan, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak savaşı, ekonomimizi korkulduğu derecede etkilemedi. Sadece 3 hafta sürdü. Saddam''da bize füze fırlatacak güç vehdemenler yanıldılar. Borsamız, hizaya geldi. Turizmde ve başka sektörlerde ne kadar zarar olduğu, mübalağaya düşmeksizin, yakında aşağı yukarı ortaya çıkacaktır.
Asıl zarar, sanıyorum zarurî askerî masraflar için bahis konusudur. On binlerce askerimizin, donanımları ile birlikte Irak sınırına kaydırılıp konuşlandırılmalarının malî portresini bilmiyoruz. Üstelik birliklerimiz, daha epey müddet o coğrafyada kalacaklar. Olayların akışı bunu gerektirecek gibidir. Kerkük''te her an olay çıkması beklenebilir.
Türkiye, bu kadar zararın altından kalkar. Hattâ Irak''ın imarında bazı taşeronluklar almamız bile muhtemeldir. Aslan paylarına gelince, şimdiden bölüşüldü. Birleşik Amerika''ya ve ikinci derecede İngiltere''ye gidecektir. Rusya, Almanya, bilhassa Fransa, imar ve petrolden büyük kâr bekleyenler arasındadır.
Bir milletin felâketinden ne kadar zarar gördüğümüz ve ne kadar kâr edeceğimizin hesabını yapmanın hiç bir zarafeti yoktur. Ama ne çare ki, politikanın bir parçası olarak ekonominin kuralları sert, hattâ merhametsizdir.
Çeyrek asırlık iktidarında milletine sulh yüzü göstermeyen, halkının gelirini saray, heykel, silâh ve palavraya harcayan bir diktatörden bir an önce kurtuldukları için komşumuz Iraklılar teselli bulabilirler. Ve düşünsünler ki bu despot, kendisinden sonra devleti, kendi şahsından beter kaatil, manyak ve büyük hırsız olan oğullarına bırakmak hazırlığında idi. Hârûnürreşîd, Selçuklu Sultanı Melikşâh, Kaanûnî Sultan Süleyman gibi şevketlülerin, o çağlar dünyasının en parlak dönemlerini yaşamış, yazıyı bulup tarihi başlatan bir ülke, 20. yüzyılda cahil bir zorbanın tahakkümüne düşebilmiştir.
Irak''ta yeni rejim
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Nisan, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Geçen yıl Irak''tan büyük bir ülke olan Afganistan''ı ele geçiren Birleşik Amerika ne yaptı? Afganlar''ı Taliban ve Kaide ayıbından, zulmünden, barbarlığından kurtardı. Orta Asya petrollerini Pakistan üzerinden Hind Okyanusu''na akıtacak petrol hattını döşedi. O kadar... El koyduğu ülkeye Roma ve Osmanlı, hiç olmazsa Britanya gibi bir düzen, hattâ sadece asayiş sağladı mı? Ne gezer! Koskoca ülkeyi yüzüstü bıraktı. Sürgünden getirdiği eski kralı bile millî birlik sembolü hâlinde tahtına oturtamadı. Bugün Afganistan, biribirine yan bakan, belki düşmanlık besleyen kavimlerin, yılda birkaç yüz dolar kişi başına gelire muhtaç yaşadıkları bir ülkedir. Milyonlarca Afgan da hâlâ Pakistan ve İran''da mülteci kamplarındadır.
Irak''ta ne olacak? Amerika, Irak''ta da Afganistan''daki gibi mi davranacak? Petrol şirketleri ve boruları dışında bir şeyle uğraşmıyacak mı? Petrolün Irak''ın payına düşen kısmını bile, ülkenin bayındırlığı için Amerika, keyfince harcıyacak. Yağma Hasan''ın böreği... Çağa uyum sağlamaya karşı çıkan milletlerin başına, petrolleri olsa bile, işte bunlar geliyor. Atatürk, vaktiyle söylemişti.
Amerika, Irak''ta üçlü bir federasyon kurmaya kalkıp ülkeyi büsbütün karıştırabilir. Bu coğrafyanın yabancısıdır. Şii ve Sünnî Araplar''ı, yani aynı dili konuşan, sadece mezhepleri ayrı bir milleti, ikiye bölmeye davranırsa, başını belâya sokar. Irak''tan bir vakit önce kaçmaya can atar. Kâbil''de yaptığı gibi Bağdad''da da yabancı asayiş birlikleri kurmaya mecbur kalır. Giderken, Irak petrolünün son damlası tükeninceye kadar muslukların başında bulunmasını sağlıyacak bütün tedbirleri alır. İşi yok da Sünnî, Şii, Arap, Türk, Kürt, Acem gibi hiç bilmediği konulara vakit mi harcayacak? Bu işleri, problemli bir Türkiye ile artık rahatlayan bir İsrail''e havale eder. Amerikan vatandaşının gelirini p.c. 50.000 dolara yükseltmenin keyfini sürer...
Amerika Orta Doğu''da
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Nisan, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika, Irak''ta barış ve asayişi sağlamakta zorlanacağa benziyor. Uzun dikta rejimi, ülkede yönetici kadroları biçmiş, politik kadroları imha etmiş, ayakta duracak adam bırakmamıştır. Amerika, Irak''tan kaçıp uzun yıllardan beri dışarıda yaşayan muhaliflerden bir ekip oluşturmak istiyor. Irak''a yabancılaşmış bu kişilerin ülkede kabûl yüzü görmeleri ihtimâli yok gibidir. Meselâ ABD''nin çok güvendiği Ahmed Çelebi, biyografisi yolsuzluklarla dolup taşan birisidir. Böylelerinin, her bakımdan ezilmiş, dertli bir halka, yalnız kendilerinin ve efendilerinin menfaatleri çerçevesinde davranacakları âşikârdır.
Amerika''nın Irak''a demokrasi getirmesi ihtimali sıfırdır. Esasen gittikçe böyle bir iddiadan uzaklaşmaktadır. Bu karakterdeki ülkelerde demokrasi şart da değildir. Yeter ki doğru dürüst bir yönetim kurulabilsin.
Amerika, diğer bir kaç Orta Doğu ülkesine ilkelerini kabûl ettirdikten sonra, Irak''ta son noktayı koyacak. Şimdi Suriye''ye çengel attı. Lübnan birlikte ele alınacaktır. Ürdün ise, Amerika ve İngiltere''nin dostudur. Baas ırkçılığına, Nâsır sosyalizmine hiç yüz vermemiştir.
Sosyalist ırkçı Suriye ise, Irak''a dönüşmemesi için, Avrupa ve daha bir çok devlet tarafından himaye görüyor. Bu himaye karşısında Washington, Şam''a, planladığından daha yumuşak yaklaştı. Ancak yakasını bırakması ihtimali yoktur, hiç yoktur. Ankara''nın bunu kavraması lâzım. Az da olsa Saddam''ın veya adamlarının Suriye''de bulunmaları ihtimali var. Bu takdirde Washington''a gün doğacaktır. Acaba Şam, Baas rejimini bırakıp -bizim Sultan Mahmud ve Atatürk inkılâplarına benzer- çok hızlı bir değişime giderek Amerika''nın yolunu kesebilir mi? Ülke Şii bir azınlığın tahakkümünde bulunduğu için kâğıt üzerinde kolay gibi görünüyor. Ama totaliter rejimlerin, dış baskı olmadan yıkılmaları çok zordur.
Her hâl-ü kârda Amerika, Doğu Akdeniz''de nüfuzunu kurup bu müddet içinde İran''a teveccüh edecek. Böylesine süper bir planın yürümesi, en yoğun biçimde diplomatik hazırlıklara bağlıdır. Türk diplomasisi, politik ve bürokratik ekipleriyle, böylesine görülmemiş kesafette bir perioda girmeye hazır mıdır?
Bir devletin yağması
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Nisan, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yağma, insanlık ayıplarından biridir. Alçakça ve korkakça bir davranış biçimidir. Kitle hâlinde yapılır (tek veya birkaç kişinin yaptığı hırsızlığa yağma denmez.) Tamamen veya kısmen alenîdir (açıkça yapılır.) Böyle bir eylem, ancak devlet otoritesinin çöktüğü veya zayıfladığı ülkelerde olabilir. Otorite avdet edince, kalabalık kitleler oluşturdukları için yağmacılar takibata uğramaz, çaldıkları mallar ellerinde kalır.
Bu eylem, ilkel kavimlere has değildir. En medeni ve yüksek toplumların zaafa düştükleri dönemlerde, en kudretli devletlerin başına gelebilir. Allah, devlete zevâl verince, bu tip felâketler baş gösterir. Yağma kansız olabileceği gibi, kan dökülerek, insan öldürerek de vuku bulur. Zaten en çok ihtilâllerde görülür. Yağmacı, malını savunmak isteyeni öldürür.
Son dönem tarihimizde, 1876 Dolmabahçe Sarayı ve 1909 Yıldız Sarayı yağmaları, biz Türkler''in ayrıntılarını utanarak yazıp okuduğumuz olaylardır. 1960''lı yıllarda Birleşik Amerika gibi bir devlette ayaklanan Zenciler, büyük şehirlerde zengin mahallelerini talan etmişlerdir.
Şimdi de ABD gibi bir devlet, Irak''ı yağmalattı. Kendisi yağmalamadı, ülkeyi, öz alkına yağmalattı. Birilerine ders vermek, birilerini korkutmak, Amerikan iradesine boyun eğmeye mecbur kılmak, aynı şeyi sizin ülkenizde sizin halkınıza da yaptırabilirim mesajını vermek istedi. Bazı devletlerin savunma güçlerini kırmak, o devletleri savaşa hâcet kalmadan Pax Americana kapsamına almak istedi. Hangi devletler olduğunu belirtmeye lüzum yok. Hangi devletler Amerika''nın bu eyleminden korkarlarsa, tehdid edilenler onlardır.
Yağma denen iğrençliğin en berbadı, tarihin ve medeniyetin tahribidir. Irak yağmasında Hammurabi''den Hârûnürreşîd''e, İmâm-ı Âzam Efendimiz''den Mimar Sinan''a kadar her şey tahribe uğradı. Akılsız kişilerle ve ekiplerle yönetilen devletlerin başına neler gelebilir, ibret olsun! Washington''a göre, bir devletin kendi milletine yağmalattırılması, ileride Amerikan askerî operasyonlarını az masraflı ve az zayiatlı hâle getirecektir.
Yağmalatmak metodu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Nisan, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Şark toplumlarını yönetmekte Amerikalılar''ın, selefleri İngilizler, Fransızlar ve diğer Avrupalılar''dan daha başarılı olacakları ümid ediliyordu. Kısa bir savaştan sonra ele geçirilen ülkelerde düzen, asayiş, hukuk, refah getirmekte Amerika''ya şans tanıyanlar yanıldılar. Afganistan''da düzen kuramıyan Amerika''nın Irak''ta bu işi yapabileceğinin belirtileri görülmüyor. Ancak 1945''ten sonra Almanya, İtalya, Japonya gibi modernleşmiş toplumlarda Amerika''nın başarı kazandığı unutulmamalıdır.
Yağmalatmak politikası, Sırplar''ın ırza geçmek politikasının başka şeklidir. Ancak milletler, bu metodlarla itaat altına alınamıyor. Müstevlînin istilâ eylemi belki kısalıyor ama, bu savaş taktikleri, çağdaş uygarlığın yüz karasını oluşturuyor. Batı medeniyetinin yüce taraflarını gölgeliyor.
Ankara''dakiler hâlâ yeterli dozda farkına varmadılar, bininci defa tekrarlıyalım: Amerika, Suriye''yi çözümleyip İran''a gidecektir. Başka türlü davranması mümkün değildir, zira Pax Americana gerçekleşmez. Şam ve Tahran bunu anladı, nefret politikası izledikleri Türkiye''ye yaltaklanıyorlar. Ankara''da ise bazı politikacılar ve bürokratlar, hâlâ Amerika''yı bir yerlerde durdurabileceklerini sanıyor, Türkiye''nin altını oyuyorlar.
Suriye muhtemelen yağmalanmayı göze almayıp itaat edecek. Aksi takdirde Amerikan vandalizmi, Doğu uygarlığının Bağdad gibi mûtenâ merkezlerinden biri olan Şam''a girecek. Azım-zâde Es''ad Paşa''mızın sarayında kurulan Suriye millî müzesini, Suriye halkına yağmalattıracak. Es''ad Paşa (Maarra 1706-Ankara 1758), benim -annemin baba tarafından- 9. kuşaktan dedem olduğu için, bendeniz ayrıca çok üzüleceğim.
Dış politikamızı yürütenler, ABD''nin hâlâ stratejik müttefikimiz bulunduğunu unuturlarsa, Türkiye felâkete gider. Ayrıca, kudretlü müttefikimize, Araplar''dan sonra 11. asırdan 20. asra kadar biz Türkler''in yönettiğimiz Doğu''da düzen kurmak san''atında yardımcı olmamız gerekiyor. Pax Americana, 22. yüzyıla çıkmaz, bir 21. yüzyıl gerçeğidir. Ama biz Türkler, her zaman için Adriyatik''le Çin Seddi arasındaki coğrafyadayız.
Başkanlık sistemi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Nisan, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, başkanlık sistemini tercihini vurguladı. Fakat bu derecede radikal bir değişiklik için devletin kurumları arasında konsensüs oluşması gerektiğini -haklı olarak- belirtti. Gerci Yüce Meclis''in Anayasa''yı tadili yeterlidir. Ancak bazı meselelerin çözümlenmesi, bunun ötesinde bir millî mutabakata ihtiyaç gösterir. Aksi takdirde, diktatörlük özlemiyle itham gibi ağır suçlamaların sonu gelmez.
Başkanlık konusunu Sayın Süleyman Demirel ve galiba ondan da önce -tilmizi olan- Turgut Özal ortaya atmışlardı. Özal, ABD''ye hayrandı ve bütün emeli Türkiye''yi ABD gibi zenginliğe ve huzura kavuşturmaktı. Demirel, ABD''yi fazla anmamakla beraber, benzer bir gelişmeyi hedeflemişti. Gerçekçi idi, bir ara yarı başkanlık şeklini tercihini bile söyledi.
Her ikisinin de başkanlık sistemini, en iyi ve hızlı işleyen demokratik mekanizma şeklinde algıladıklarına itiraz edecek değilim. Fakat başkanlığı, kendi şahısları için istiyorlardı. Elinden iş yapmak gelmeyen bir adam başkan olursa ne değişir, bu hususu düşünmeye değer bulmamışlardı.
Demirel de, Özal da dâhîdir. Başkan olarak daha hızlı ve daha çaplı hizmet yapacakları samimi kanaatinde idiler. Bu kanaatlerine katılıyorum. Başkan olmaksızın bile yaptıkları Türkiye tarihi boyutlarındaki başarılarını, tarihçi olarak onaylıyorum. Ama kendilerinden sonrasını pas geçtiklerine de aynı derecede kaniim. Zira başkanlık, ikinci turda, öyle kişilerin eline geçebilir ki, neticesi sadece ihtilâl ile biter. Kaldı ki bu sistem, Birleşik Amerika dışındaki devletlerde diktatör yetiştirmiştir. Birleşik Amerika tarafından kuruluşunda uygulanan bu sistem, başka bir ülkede olumlu sonuç vermedi, demokrasiyi sağlayamadı. Türkiye''de demokrasi, Avrupa''nın parlamanter sistemidir. Türkiye bir Avrupa devleti olduğu için bu da çok tabiidir. Fransa ve Rusya''da yeni uygulanan yarı başkanlık sistemi bile bizim için son derecede sakıncalı, üstelik çok tehlikelidir.
Cenab-ı Hak, Türkiye''mizi, başkan ve yarı başkanlardan muhafaza buyursun! Parlamanter demokrasiyi başarmaya çalışalım. Başarısızlıklarımıza bahane bulmaya kalkışmayalım...
Türkiye modeli
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Nisan, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
16 Mart 1920 günü, Birinci Cihan Savaşı''nın (1914-18) galipleri İngiltere, Fransa, İtalya askeri, ansızın çıkartma yaparak mağlûp Osmanlı devletinin taht şehri İstanbul''u işgal etti. Türk parlamentosunu basan İngilizler, milletvekillerimizin bir kısmını Malta adasına sürdü. Bir kısmı Ankara''ya can attı. Zira bu son Osmanlı Meclisi, -hiç olumsuz oy çıkmaksızın- ittifakla Mîsâk-ı Millî denen millî and metnini kabûl etmiş, galipleri çok kızdırmıştı.
Mustafa Kemal Paşa, o zamanın şartları içinde o kadar hızlı davrandı ki, 1 ayda, 23 Nisan 1920 günü Ankara''da Türkiye Büyük Millet Meclisi''ni açtı. İstanbul''dan kaçabilen milletvekillerinin eksiğini, acele seçim yaptırarak tamamladı.
83. yıldönümünü kutladığımız Türkiye Büyük Millet Meclisi, şanlı 1. Meclis''le başlar ki 1920-23''te İstanbul Meclisi''nin Mîsâk-ı Millî''sini virgül değiştirmeden onayladı, Kurtuluş Savaşımız''ı yönetti, düşmanı denize döktü, İstanbul''u, İzmir''i, Bursa''yı, Edirne''yi geri aldı.
Atatürk, 1923''te Cumhuriyet ilân ederek Modern Türkiye''yi başlattı. 1946''da çok partili demokrasiye geçtik. Bugün, Kopenhag ölçütlerini tamamlamak üzereyiz. Demokrasiyi gerçekleştiren tek Müslüman ülke olduk.
Bilhassa laikliği vurgulanan demokrasimiz, bir Avrupa devleti rejimidir. Türk olmayan hiçbir Müslüman ülke için model oluşturmaz, belki Türk Cumhuriyetleri müstesnadır.
Onun için meselâ Birleşik Amerika''nın, İslâm devletlerine Türkiye modelini sunması, romantik bir temenniden ibarettir, o ülkeler için uygulanabilirliği bahis konusu değildir. Zaten çoğunda modern Türkiye''ye karşıtlık ve kıskançlık duygusu âşikârdır. Türkiye''den başka Türk devletlerinin oluşmasına sevinmemişlerdir. Kaldı ki, tarihçi olarak, bütün dünyanın demokrasiye geçeceğine inanmıyoruz.
Demokrasi, Türkiye için hayatîdir. Başka bir rejim, Türkiye için -maazallah- şerefsizliktir. Başka ülkeleri Türkiye modeli için zorlamamak gerekir. Avrupa ve Amerika, Türkiye''ye bakışlarında bu istikamette bir düzeltme yaparlarsa, gerçekler yerine oturur.
Yeni Orta Doğu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Nisan, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Şimdilik Irak sınırlarına dokunulmıyacak, ABD, bir sınır değişikliğine gitmiyecek. Kuzeyde iki Kürt aşiretinin otonomileri devam edecek. Musul ve Kerkük, savaş öncesi gibi bu otonomilerin dışında kalacak. Petrol, Irak devletinin olacak. Petrolü ABD satacak. Eskisi gibi Japonya, Almanya, Fransa, İtalya gibi devletlerin paylarını verecek. Fiatı ve petrol üretimini ayarlıyacak. ABD, Irak petrolünü dolarla satacak, euro almıyacak.
Bir iki yıl ülkeyi Amerikalı yöneticiler idare edecek. Sonra Amerikalılar çekilecek. Muhtemelen bir seçim yapılacak. Iraklılar yönetime gelecek. Amerika''nın petrol üzerindeki kontrolü, bu yüzyıl içinde rezervler tükeninceye kadar sürecek. Ve petrol, Irak''ta kurulacak askerî üslerle güvence altına alınacak.
Ancak bu, kısmen geçici, dolayısıyle aldatıcı ve zaman kazanmaya yarayan ilk plandır. İran konusu çözümleninceye kadar yürürlükte kalacaktır. Sonra, Doğu Akdeniz''le Çin Seddi arasında yepyeni bir düzenleme yapılacaktır. Bütün sınırlar değişecektir.
Benim tahminlerim şöyledir: ABD, bir Kürdistan kurmaya çalışacaktır. Daha sağlıklı bir Ermenistan ortaya çıkaracaktır. İsrail''in artık Golan tepelerini falan iadesi konuşulmıyacaktır. İsrail sınırları Filistinliler aleyhine küçük ölçüde genişliyecektir. Filistinliler, Suriye''den ve Ürdün''den toprak verilerek memnun edilmeye çalışılacak, tazminat alacaklardır. Ürdün''e Irak''tan toprak katılacaktır. Filistinliler''le Ürdün aralarında anlaşabilirlerse, Hâşimî monarşisi altında bulunmak şartıyla tek devlet oluşturabileceklerdir. Buna rağmen Kudüs''ün Müslüman kesimi İsrail''de kaldıkça kesin bir sulh mümkün görünmüyor. Lübnan''ın bağımsızlığı sürecek gibidir. Körfez monarşileri devam edecektir. Suudi Arabistan''da ancak ABD dostu prensler tahta çıkabilecektir. İran''a bağımlı Filistin''de cihat yapan örgütler bütün radikal dinî örgütlerle birlikte, terorist ilân edilip yasa dışı sayılacaktır. Sosyalist ve ırkçı Baasçılık, yayılmacı Vehhâbîlik, sona erecektir. Arap âlemi dışındaki muhtemel operasyonları yarın ele alacağım.
1919 sınırlarının sonu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Nisan, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Anadolu''nun güneyinden Hind Okyanusu''na uzanan, doğuda Basra Körfezi, batıda Kızıldeniz arasında kalan ve Meşrık denen Doğu (Asya) Arap ülkeleri, Osmanlı İmparatorluğu toprakları idi. Bugün bu topraklarda Filistin''le beraber 12 Arap devleti ve İsrail yer alıyor. Sınırları 1919''da -Osmanlı''yı yenen- İngiltere çizmiş. Suriye ile Lübnan''ı zoraki Fransa''ya bırakıp, gerisini Pax Britannica hududu içine almıştır. Türkler''den daha iyi yöneteceğini iddia ettiği bu ülkelerde -Selçuklu ve Memlûk asırları hariç- Osmanlı tam 400 yıl kaldığı halde İngilizler, çeyrek yüzyılda tası tarağı topladılar (Osmanlı''nın Balkanlar, Kafkasya, Orta Avrupa ve Afrika''daki tasfiyesi ise daha dehşet vericidir.)
Söylediğimiz gibi, 8 Osmanlı eyaleti bulunan bu topraklarda bugün 13 devlet mevcuttur. Sınırlar rastgele çizildi. İngilizler ve Fransızlar, -büyük etkisi hâlâ devam eden- Türk düşmanlığı üzerine kurulmuş derinlemesine bir kültür politikası izledikten sonra, İkinci Cihan Savaşı sonunda Arabistan''ı bıraktılar. Ancak dünya petrolünün önemli kısmı bu ülkelerde bulunuyordu. İngiltere''den sonra Araplar, yakalarını ABD''ye kaptırdılar. Araplar''ın petrolü kendi imkânları ile çıkaramıyacaklarını da söylememiz gerekir. İngilizler giderken, Araplar''a, İsrail adı verilen çok ağır bir armağan bırakmayı ihmal etmediler. İsrail''in varlığını savunmak misyonunu ise, Birleşik Amerika''ya havale eylediler.
Şimdi ABD, bu yapay sınırları değiştirmeye kararlıdır. Irak ile Suriye toprak kaybedecektir. Suriye''ye Lübnan''da taviz verilebilir. İsrail biraz arazi kazanacaktır. Ürdün genişleyecektir. Kürdistan şekillenecektir. İran, Irak ve Suriye baskısından kurtulan ve savunma masraflarını üzerinden atan İsrail, 10 yılda 30.000 dolar p.c. gelire erişebilir.
Afganistan''ın durumu boşlukta yüzüyor. Pax Americana, Avrasya''da, İran imparatorluğunun çözülmesi ile gerçekleşebilir. Bütün bu işleri yapabilmek için Birleşik Amerika, Rusya ile Türkiye''ye ağır tavizler verecektir. Yepyeni bir tablo şekillenmeye başladı ki, sıradan politikacılar ve bürokratlar kavramakta zorlanacaklardır.
Türkiye ve Fransa
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Nisan, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak Savaşı, Birleşik Amerika''nın hem Fransa, hem Türkiye ile ilişkilerini bozdu. Bu ilişkiler tarihî, derin ve samimi idi. ABD ile Almanya daha mesafelidir. Amerika, tarihi boyunca Fransa ve Türkiye ile asla savaşmadı. Osmanlı ile Amerika, Birinci Cihan Savaşı''nda bile biribirlerine harb ilân etmediler.
Fransa''ya gelince, İngiltere sömürgesi olmaktan kurtulmak için ayaklanan Amerikalılar''ı destekleyerek ABD''nin kuruluşunu sağladı. İngilizce konuşan Amerikalılar''ın kendi başlarına İngiltere''den yakalarını kurtarmaları zordu. Her iki Cihan Savaşı''nda Amerika, Almanya''nın yenilmesini temin etti ve Fransa''da Alman işgaline son verdi.
Bütün bunlara rağmen General de Gaulle, Amerika''nın 1916''dan itibaren Avrupa kıt''asına müdahalesini hoş görmedi. Amerika''nın Avrupa''ya üstünlüğünü kabûl edemedi. Aslında faşizmin ve komünizmin demokrasiyi böldüğü Avrupa, 2 asır kadar sürdürdüğü dünya üstünlüğünü 1943''te kesinlikle yitirmişti.
Golist felsefe, General''den sonra sürüp gitti. Bugünki temsilcisi Chirac''tır. Bu görüş, Birleşik Amerika''nın dünya ve Almanya''nın Avrupa üstünlüğüne karşıdır. Fakat ancak Almanya, mümkünse Rusya ile işbirliği yapılarak Avrupa kıt''ası Amerikan üstünlüğünden korunabilecektir. Golist ideolojisinin daha General''in hayatında uygulanamaz hayalleri vardı. Bugün üstelik eskimiştir. Fransa''nın ABD''ye karşı tavrını açıklayabilmek için hatırlattık.
Bir Avrupa devleti olan Türkiye''nin, Amerika''ya karşı, Fransa''nınkine benzer kompleksleri yoktur. Ancak İsrail''i koruması sebebiyle dinî akımlar ve tabiatiyle komünist, sosyalist mihraklar, Türkiye''de 1945''ten sonra Amerikan düşmanlığını canlı tutmaya çalıştılar.
Bugün ABD ile dostluğumuz, stratejik müttefik durumumuzu iki aşirete bağışlamamız derecesinde sarsıldı. Ama geçicidir. Pax Americana''nın Asya''da Türkiye''nin rızası olmaksızın gerçekleşebilmesinin zorluğunu Washington biliyor. Ankara da Amerikan ittifakının Türkiye''nin dış politikasının güçlü ilkesi olarak vazgeçilmezliğinin farkındadır.
Dış politikada dikkat
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Mayıs, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İran ve Suriye ile temaslarımız, haklı haksız, Birleşik Amerika''yı rahatsız ediyor. Birleşik Amerika müttefikimizdir. İran''la Suriye müttefikimiz falan değillerdir. Her ikisi de Amerika''nın terörist devletler listesindedir. Her ikisi de, Amerika''nın müdahalesine maruz kalacaktır.
İran ve Suriye ile gereksiz temaslar, bizi de rahatsız ediyor. Zira doğumuzdaki iri ve güneyimizdeki küçük komşularımızdan çekmediğimiz kalmadı. Şimdi yüzümüze güldüklerine herhalde aldanmayız. Bize nasıl tepeden baktıklarını unutmuş değiliz. Her ikisi ile de samimi dostluk kurmak için çabaladık. Sonuç alamadık. Dehşetli Acem ve Baasçı Arap ırkçı milliyetçilikleri ve Türkiye kıskançlıkları bizi bezdirdi. Herhalde büyük devlet hayatı yaşama alışkanlığımızdandır, biz bugün de bütün komşularımızla, Ermenistan dahil, en yakın ilişkiye girmeye hazırız. Hiçbir kompleksimiz yoktur. Ama karşılık görmemiz lâzım.
Tek taraflı aşkların facia ile bittiğini, büyük romancıların eserlerini okuyup öğrendik. Bizde din ağırlıklı akımların gözü kapalı gittikleri ve hiç kaale almadıkları bir husustur. Lütfen dikkat edelim.
Türk cumhuriyetleri ile ilişkilerimiz ise, tam bir durgunluk dönemindedir. Halbuki herhalde ve her şartta çok canlı ve hareketli olması gerekir. Lütfen buna da dikkat edelim.
AK Parti iktidarı, hiç beklemedikleri bir zamanda erken seçime gitmek istemiyorsa, asla fazla hata kaldırmayan dış politikada yanlışlara düşmemelidir.
Tezkere krizi, üçüncü dünyacılığın bizde ne kadar kuvvetli olduğunu gösterdi. Biz de şaşırdık, dünya da hayret etti. Çeyrek yüzyıl önce onlar ortak, biz pazar zihniyetiyle aldandığımız üçüncü dünyacılık o zamandan bugüne, bizi 2000 doların zavallılık çizgisine mahkûm kıldı.
Yazımız, dünki Millî Güvenlik Kurulu toplantısı sona ermeden kaleme alındı. Yarın bu konuyu işleyeceğiz.
Bingöl''de matem
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Mayıs, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bingöl''de deprem için milletimize taziyetlerimizi sunuyoruz. Yatılı ilköğretim okulundaki facia, yüreklerimizi dağladı. O binayı yapanların sorgulanmasını bekliyoruz.
Millî Güvenlik Kurulu''nun epey yüklü gündemi sona ermişti ki, bir kaç saat, sonra depremin bu defa bizi doğumuzdan vurduğunu öğrendik.
Güvenlik Kurulu''nun birinci madde olarak laikliği vurgulamasını, devletimizi yönetenler elbette değerlendireceklerdir. Kurul, ekonomiyi vurmamak için fazla sözden sakındı.
Amerika, Irak''ta asayişi sağlayamadı. Hoşuna gitmeyen halka ateş açıyor. Fellûce kana boyandı. Tarih ne kadar da tekerrür ediyor... 1916''da gene Fellûce denen küçük şehirde İngilizler''in esir aldıkları Türk askerlerine yaptıkları zulüm unutulmadı.
ABD savunma bakanı ve Afganistan''da olduğu gibi Irak''taki savaşın da mimarı, şahinler denen politik grubun lideri Rumsfeld, Körfez ülkelerini gezdi. Irak''a gelip -Bin Lâdin misali gaybûbet eden- Saddam''ın saraylarından birinde basın toplantısı yaptı.
Güvercinler denen nisbeten ılımlı grubun lideri, Amerika Dışişleri Bakanı emekli general Colin Powell''ın Şam ziyareti merakla bekleniyor. Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül, evvelsi gün Şam''da ilgililere Amerikalılar''a kulak vermelerini öğütledi. Bakalım ne olacak? Bana göre Powell, diplomatik dille ültimatom benzeri şeyler söyliyecek. Alacağı cevap ne olursa olsun beğenmiyecek. Filistinliler''i destekleyen İran''a bağlı bütün Arap örgütlerinin sona erdirilmesini, ayrıca iktidardaki Baas partisinin ve istihbarat organlarının lağvını istiyecek. Gene benim tahminime göre Şam, bu talepleri yerine getirecek.
Güneydoğumuzdan sonra baştan başa güneyimizde de, İskenderun Körfezi''nden Hakkâri dağlarına kadar, sınırdaş komşumuz, artık Birleşik Amerika olacağa benziyor. Tabii Irak ve Suriye devletleri devam edecek. Ama -hiç değilse bir kaç yıl- Amerika''dan habersiz kuş uçmayacak...
Irak''tan sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Mayıs, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika, Irak gibi bir ülkeyi; akla sığmaz masrafları göze alarak ve maddî hiçbir şey esirgemeksizin, fakat inanılmaz derecede az insan zayiatı vererek işgal etti. Ne kadar Iraklı asker ve sivilin öldüğü bilinmiyor. Ülkede yapılan tahribatın bilançosu da meçhuldür. Ancak korkunç boyutları âşikârdır.
Başkan George W. Bush, başarılı bir ekip kurdu. 8 yıl önce babası Bush''la ve 12 yıl önce Baba Bush''un üstâdı Başkan Reagan''la çalışmış bir ekip... Pax Americana''yı gerçekleştirmek misyonuna soyunmuş bir ekip... Afganistan''dan sonra Irak... Devamı da var...
ABD sisteminde Başkan, mutlak başkomutandır. Bu sıfatla Bush, halkı tarafından muzaffer bir komutan şeklinde algılandı. İkinci bir 4 yıl için seçilmeyi garantiledi.
Bu suretle, Clinton''a yenilip ikinci dönem seçilemiyen -Turgut Özal''ın dostu- Büyük Bush''un başaramadığını, oğlu Küçük Bush, başaracaktır. Sonra Demokrat Parti''li bir başkana sıra gelir. Bu da -bendenize göre- New York senatörü Hilary Clinton''dır. ABD''nin ilk kadın başkanı olacak.
Milletlerarası terör, 11 Eylül New York-Washington eylemi ve ikiz kulelerin yerle bir edilmesiyle, zirve yaptı. Bu olayın cevabının cihanşümûl olacağını, o günlerde vurgulamıştık. Gerçekten, teröre bulaşmış ülkeler, Amerika''nın hedefidir.
Amerika, terörle savaşı, petrol savaşı ile paralelleştiriyor. Avrupa, terörün üzerine fazla gidemiyor, hattâ beni sokmayan yılan bin yaşasın diyebiliyor. Petrol hususunda Amerika''nın cihan politikasını ise endişeyle izliyor. Engellemeye çalışıyor. Gücü yetmiyor. AB ordusu kuruluncaya kadar Amerika, istediği düzeni elde edecektir. Avrupa ancak dengeleme politikasını yürütür. Dünyayı Amerika''ya bırakmaz. Zaten Pax Americana''nın böyle bir hedefi yok. Yeni bir Roma imparatorluğu oluşmayacak...
AB ile ABD arasında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Mayıs, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türk dış politikasında bundan sonraki yoğunluk, Avrupa Birliği ile müzakereye hazır olmak, fakat bunu, ABD ile bozulan münasebetlerimizi adım adım düzelterek, onararak başarmaktır. Amerika Savunma Bakanı Rumsfeld''in İncirlik''e indiği halde Türkiye ile temasta bulunmaması, stratejik müttefikimizin bize ne derecede gücendiğini gösterir. Rumsfeld, Körfez''deki minik bağlaşıklarını ziyaret ve teşekkür etti. Türkiye''yi âdetâ hışımla geçti. Dışişleri Bakanı Colin Powell ise, sadece 100 askerle Irak harekâtına katılan Arnavutluk''a teşekkür için gitti. Okyanusya''daki dostumuz Avustralya ile Doğu Avrupa''da asırlarca destek verdiğimiz dostumuz Polonya, Irak''ı düzenleyecek masaya oturdular. Türkiye nedense Kerkük''e Kızılay yardımı bile götüremedi.
Bizi bu çizgiye getiren dış politikamızı öğmemizi sakın kimse bizden istemesin. Türk''ü cendereye sokanları alkışlamayız.
Avrupa Birliği ile işimiz de kolay değildir. Hiç kolay değildir. Avrupa kriterlerinin çağdaş uygarlık düzeyinin ta kendisi olduğuna hâlâ inanmıyanlarımız çoktur. Bu efendiler, bizi kurtaracak başka düzey bulunmadığını hâlâ anlayamadılar. Üçüncü Selim, İkinci Mahmud, Tanzimat, Atatürk, Demokrasi dönemlerimizde ne kadar çağdaşlaşma muhalifi varsa, bugün de mevcuttur. Her kurumda ve kuruluşta, her partide ve teşekkülde vardır. Çağdaş uygarlığa karşıdırlar. Bugünki çarpık ve 2000 dolarlık düzeni savunurlar. 1000 dolara inmemiz için akıl bile verirler. Statükolarının bozulmasından ödleri kopar. Lâf ile dünyaya nizâmât vermekten vazgeçmezler. Zaten ellerinden bir şey gelmez. Gelse idi böyle mi olurduk?
Bugünki siyasî iktidarda da statükocular epey güçlüdür. Avrupa çizgisine inanmazlar. Yahut bu çizgiyi kendi ideolojileri yönünde kullanabileceklerini sanırlar. İşte Başbakan Tayyip Erdoğan, bütün bu müşkillerin üstesinden gelmek zorundadır. Reformlarda taviz verilmez. İnkılâplarda hiç verilmez. Muhalifleri memnun etmenin sonu yoktur. Onlar sadece iktidarın yok olmasını isterler ve başka hiçbir şey istemezler.
Sıra Suriye''de
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Mayıs, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika''da başkan seçimlerine 1.5 (bir buçuk) yıl kaldı. Bush''un ikinci defa seçilmesi ihtimali çok yüksektir. O zamana kadar dış politikada ne yapacak?
Suriye meselesini çözümleyecek. Ve ikinci defa seçilir seçilmez İran üzerine gidecek. İran konusunu bitirince, Pax Americana, Avrasya''da hemen hemen tamamlanacak. Az şans verilen, yetenekleri kifayetsiz bulunan, kıl payı seçim kazanan Bush, ABD tarihinin büyük, seçkin başkanları arasında yer alacak. Tarih, böylesine sürprizlerle dolup taştığı için biz fazla hayret etmiyeceğiz.
Savunma Bakanı Rumsfeld ve başında bulunduğu Irak başarısı üzerine nüfuzu artan Pentagon, Bağdad düştükten hemen sonra, Suriye''ye asker sokmak istedi. Güvercinler denen gûyâ ılımlıları temsil eden Dışişleri Bakanı General Colin Powell ve başında bulunduğu Devlet Sekreterliği denen Dışişleri Bakanlığı karşı çıktı. Zira Suriye''ye âdetten sayılagelen yeterli diplomatik baskı yapılmadan üzerine çullanmak, bütün dünyada çok kabaca bir girişim şeklinde algılanacaktı! Başkan, Suriye işini erteledi.
Ancak bugünlerde Washington, Şam''a isteklerini iletecektir. Bu istekler, geniş ölçüde İsrail ile de ilgilidir. Abdullah Gül, Şam''a giderek, Amerikan taleplerinin olumlu üslupla dinlenmesini öğütledi, Irak''ın âkıbetini ima etti. Biz de, Saddam Baasçılığı derecesinde ceberût, egoist, iddialı ve ''panarab'' olmayan Suriye Baasçılığı''nın, gerçekleri görebileceğini sanıyoruz. Şam, Bağdad''a dönerse, üzülürüz. Çok üzülürüz.
Suriye operasyonunda Türkiye, Irak harekâtı sırasında yaptığı akıl almaz aymazlığı tekrarlamıyacak, süper mega güç olan müttefikimiz Birleşik Amerika''yı samimiyetle destekliyecek, devre dışı kalmamaya çok, ama çok dikkat edecektir.
Amerika, Suriye''den ne istiyor?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Mayıs, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika, Suriye''den ne istiyor? Evveliyetle, teröre karşı cihanşümûl savaş yürüttüğüne göre, Lübnan''da himayesinde barındırdığı örgütlerden el çekmesini istiyor. Ancak bu örgütler kendilerini, müstevli siyonist Yahudiler''le savaşan mücâhidler şeklinde görüyorlar. İslâm âleminin önemli kısmı, bu görüşe katılıyor. Hizbullah, İslâmî Cihad, Hamas ve benzerleri... Çok teşkilâtlı olan bu kuruluşların asıl patronu Suriye değil, İran''dır. Ama Suriye''nin himayesi açıktır.
Bu suretle Birleşik Amerika''nın stratejik müttefiki İsrail, Irak''tan sonra Suriye tarafından da rahatlıyacak. Serpilip gelişebilecek.
Ancak Washington, bu Şii militan örgütlerin faaliyetlerine son verse bile, Filistin sorunu devam ettiği müddetçe, Orta Doğu''da barışın gerçekleşmiyeceğini, İsrail''in problemlerinin süreceğini biliyor. Bundan dolayı, Clinton''ın az kaldı başaracağı Filistin-İsrail anlaşmasını tekrar ele alacak. Filistinliler''e daha müsait teklifler yapacak. Ama mesele, Osmanlı''nın Kuds-i Şerîf diye tebcîl ettiği Doğu Kudüs''te, şehrin Müslüman kesiminde düğümleniyor. İsrail, başkenti saydığı şehrin yarısını da, Golan Tepeleri''ni de bırakmak niyetinde değil. Müslümanlar, sosyalist Baasçı Nâsır''ın sakarlığı yüzünden İsrail''in eline düşen Doğu Kudüs''ün işgal altında bulunmasını; Selâhaddîn-i Eyyûbî''nin, Yavuz Sultan Selîm''in ruhlarına ihanet şeklinde algılıyorlar. Memluk Türk Sultanlığından aldığımız kutsal şehri biz Osmanlılar üç semâvî dini bir arada yaşatarak 400 yıl yönetmiştik. Bugün de Kudüs''ün bu kesimi dağ taş Kanûnî Sultan Süleyman ve Mimar Sinan''dır. Acaba İsrail, şehrin bu kesiminin yönetimini, vaktiyle Tanca''nın statüsüne benzer şekilde, Türkiye''ye bırakır mı? Türk yönetiminin, tek Mûsevî''nin burnunu kanatmıyacağı âşikârdır.
ABD, Suriye''de, Baas partisinin ve ona bağlı dehşet saçan, yolsuzluklar içinde yüzen istihbarat örgütlerinin lağvedilmelerini de isteyecek. Suriye bir ölçüde liberalleşebilirse, Sünnîler''e tahakküm eden Şii azınlığın 33 yıllık hâkimiyeti sona erecek. Suriye''nin Hatay''ı ve civar illerimizi haritalamak, GAP''ı engellemek gibi komplekslerinden de şifa bulması lâzım. ABD, İran sorununu çözmeden, Irak ve Suriye''nin sınırlarını değiştirmek teşebbüsünde bulunmıyacaktır.
Ne demek istediler?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Mayıs, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD Savunma Müsteşarı Paul Wolfowitz''in Türkiye hakkındaki sözleri, iki Türk gazetecisi ile yapılan bir sohbet mahiyetinde olsa da, büyük yankı buldu. Dışişleri Müsteşarı Marc Grossman''ın (ki eski Ankara büyükelçisidir) söyledikleri ile teyid edildi, vurgulandı. Her ikisinin de Türkiye dostu şöhretlerini belirtmek gerekir. Ama dün medyamızda epey fırçalandılar.
Söylenenleri ölçüsüz, hattâ bazılarını saçma bulmak mümkündür. Belirli bir maksat için belki isteyerek böyle bir üslûp kullanılmıştır. Devlet adamı ve centilmen diplomat ifadesinden fazla, arkadaşça hususî ve hissî bir konuşmaya benziyor (zaten öyledir.) Ama, Powell''ı ılımlılıkla suçlayan Wolfowitz''in onun yerine dış işleri bakanı olması ihtimalini de unutmamalıyız. Samimiyetle bizi uyarmak ve kaybetmemek istediği şeklinde anlamak, nihayet konuşanın elbette Amerikan çıkarlarını savunacağını hatırlamak gerekir. Amerika''nın Türkiye''yi, başka devletler gibi, ABD''ye servis veren bir ülke şeklinde algıladığını gösteren en şiddetli cümle, cihan devleti mertebesine yükselenlerin sapıklığa yaklaşan telakkileri için karakteristiktir. Grossman bizi böbürlenmekle suçladı. Ayni ithamı bizim Wolfowitz için yapmamız mümkündür. Amerika''nın, Kuzey Irak''taki zaruri Türk menfaatlerini sürekli pas geçmesinin, tezkere krizinin sebeplerinden birini oluşturduğu muhakkaktır.
Ama şimdi, üstelik eski ve zaman zaman en yakın dostumuz olan dünyanın süper devleti ile kan davasına girişecek falan değiliz. Amerika''nın da, çok önemli bir devletle karşı karşıya bulunduğunu hatırlaması iyidir. Clinton bunu biliyordu. Çevremizdeki pek çok ülke, bizim dünki eyaletlerimizdir. Karşılıklı ilişkilerin bozulduğu kadarını hızla onarmak için iki tarafın samimi gayretleri, iki taraf için de sonsuz faydalar sağlıyacaktır. Aksi takdirde Türk düşmanları gibi Amerikan düşmanları da bayram edecektir.
Wolfowitz, hiç bir resmi sıfatı bulunmayan Tayyip Erdoğan''ın, Beyaz Saray''da Başkan Bush''la başbaşa görüşmesini sağlayan kişidir. Pax Americana''nın 1 numaralı fikir adamıdır. Rumsfeld ve Bush''u yönlendiren odur. Ne demek istediğini, Pazartesi günü yazacağım.
Amerika bizden ne istiyor?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Mayıs, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Paul Wolfowitz, Marc Grossman, Richard Perle, Pax Americana''nın mimarlarıdır. Bir cihan devleti inşa ediyorlar. Hele bu isimlerin ilki... Prof. Paul Wolfowitz... Maksat dışı tek kelime telaffuz etmezler. Amerika bizden ne istiyor ki, bu kişiler sıra ile konuştular? Üstelik üçü de ABD-Türkiye işbirliğine inanmış siyaset ve fikir adamları...
Amerika, Avrasya politikasını belirliyor ve uyguluyor. Türkiye''nin nerede durduğunu, ne olduğunu ve ne olmadığını bilmek istiyor ki, kendi harekâtını buna göre düzenlesin. Türkiye''nin Pax Americana''ya dahil ve söz sahibi mi, yoksa Pax Americana dışında, kenarda, bitaraflık hevesiyle bertaraf, 2000 dolara şükürler eden, atılım ve sıçramanın statükoyu bozacağından ödü kopan bir devlet mi olmak istediğini öğrenmeye çalışıyor. Zira Türkiye''den biribiriyle çelişen o kadar farklı sesler yükseliyor ki, Washington''ın bile kafası karıştı. Beyaz Saray ve Pentagon, Amerika''ya kötülük yaptığımıza, ittifakımıza sadık kalmadığımıza inanıyorlar. Devlet Sekreterliği denen Dışişleri, Türkiye ile ilişkileri onarmaya daha hevesli...
Amerika aleyhinde açıkça her türlü iddiada bulunmaktan çekinmeyen bir ülkeyiz. Ama hakkımızda hoşumuza gitmeyen bir şey söylense çok kızıyoruz. Her konuda haklı olduğunu sanan insanlar ve toplumlar, sıkıntıya düşüyor, hiç terakki edemiyorlar. Bulundukları yerde sayıyorlar. Az gittikleri halde uz bile gidemiyorlar. Zira Batı uygarlığının temelinde yatan espri kritik oluşamıyor.
Amerika bize diyor ki: Suriye ve İran''ı düzenlemeye kesin kararlıyım. Her ikisi de -tıpkı Irak gibi- yıllarca Türkiye''ye kan kusturan bu devletlere hadlerini bildirmek için bize katılacak mısınız? Yoksa iki taraflı davranıp ve müttefikliğinizi pas geçip işimizi zorlaştıracak mısınız? Bunu kesinlikle bilmek istiyoruz. Bizimle Türkçe konuşun. Buna göre Türkiye''li veya Türkiye''siz iki ayrı planımız var, birini uygulayacağız.
Türkiye, 21. yüzyılı nasıl yaşıyacağını belirleyecek dönüm noktasındadır. Bu gerçeği göremiyenlerin politikada işleri yoktur, buyursunlar..
.Baas sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Mayıs, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Baas, Arap ırkçılığına dayanan, Nâsır sosyalisti bir Arap ideolojisidir. İslâm, ancak bu ilkeleri desteklemek için kullanılır. Gûyâ Arap''lığın diriliş hareketidir. İddiası budur. Siyasal parti hâlinde örgütlenen Baas, Suriye ve 1968''de Irak''ta iktidar oldu. Geçtiğimiz pazar günü, Irak Baas partisi lağvedildi. ABD, Suriye''de iktidarda bulunan Baas partisinin de lâğvını istemek üzeredir.
Mişel Eflak adlı Hıristiyan bir Arab''ın ortaya attığı Baas, Arap birliğini hedefler. Demokrasiye mütemayil değildir. Batı''ya karşıdır. Ama düşman kavim olarak Türkler''i seçmiştir. Saddam, Bağdad''da Mişel Eflak''a muazzam bir anıt-mezar yaptırdı. Ve inanılmaz bir şey yaptı: Rehberi Eflak''ı, ölümünden sonra ihtidâ ettirdi. Hıristiyan doğduğu, yaşadığı, öldüğü halde, Müslüman''lığını ilân etti! Hiç böyle şey duymuş muydunuz? Ama diktatörlerin yemiyecekleri halt yoktur.
Hiç bir devletin rejimi, Türkiye''yi ilgilendirmez. İnsan hakları bakımından eleştiririz, o kadar. Ama Türk''e düşman bir ideolojiyi en azından beğenmemek hakkımızdır. Biz Türkler, Araplar''a her zaman ve her mekânda sempati ve ilgi göstermişizdir.
Şimdi ABD, Araplar''ın Asya kıt''asındaki bölümünün siyasal coğrafyasını ve siyasal bünyesini düzenlemek istiyor. Adam olmamakta direnenlerin başına böyle şeyler gelir. Tarih okuyanlar bilirler. Asya kıt''asında 11 bağımsız Arap devleti ile ayrıca Filistin devleti ve İsrail yer alıyor. Batıdan doğuya Akdeniz''den Körfez''e uzanan bölgenin yeniden tanziminde -bizi yönetenlerin yeteneksizlikleri ve vizyon yetersizlikleri sonucu- maalesef söz sahibi değiliz. Bölgenin tamamını 1056''dan 1918''e kadar yönetmiş biz Türkler''in bugünki durumu budur. Şimdi epey şey değişecek ve bütün dünya ABD karşıtlığı ile çalkalanacak. Fakat gene de ABD''nin istekleri gerçekleşecek. Bizim kesin görüşümüz budur.
Orta Doğu, İran''la beraber yeniden şekillenecek. Dünya petrolünün üçte ikisi üzerinde Amerika''nın dediği olacak. İsrail, kuruluşundan bu yana ilk defa barış dönemine girebilecek. Bu denge değişiklikleri, Türkiye''yi derinlemesine etkileyecek...
Köşe yazmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Mayıs, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Gazete, siyasi eleştiri demektir. Siyasal eleştiri yok, gazete yoktur. Ya haber bülteni, ya magazin hâline dönüşür.
Bizden bahsetmiyorum. Bütün çağdaş demokratik ülkelerde böyledir. Okuyucu, tarafsız ve yorumsuz haberi okur. Sonra, icranın, yani iktidarın, daha açık ifadeyle hükümetin eleştirilmesini bekler. Bu, köşe yazarının işidir. Batı''da daha çok sütun yazarı denir.
Türkiye, köşe yazarı enflasyonunda dünya birincisidir. eline kalem alan, bir gazete ve dergide sütun kapmak fırsatını yakalıyabilmiştir. Ucuz ve pahalı kadınlardan tutunuz da, futbol yıldızlarına, mesleği hocalık olan, fakat doğuştan yazarlık yeneteğinden nasipsiz kişilere kadar, köşe kapanlar ve kapatanlar, hattâ şöhret yapanlar mevcuttur.
Tabii gerçek köşe yazarları vardır. Büyük çoğunluğu politika yazar (ayrıca ekonomi, tarih, sanat gibi konularda uzmanlaşmış olanlar görülür). Yazar, politik gelişmeleri inceler, tahlil eder, siyasî temayülü istikametinde sebep ve sonuçları üzerinde durur, fikir bildirir. Misyonu, okuyucuyu aydınlatmak, düşüncelerini yaymak, fakat aynı zamanda politikacıları ve icrayı uyarmak suretiyle onlara yardımda bulunmaktır. Tenkitten hoşlanan, hattâ iyi niyetliliğini kabullenen fevkalâde az politikacı vardır. Çoğu, köşe yazarlarına zoraki katlanır.
Okuyucu, iktidarı öven yazıları az okur. Böyle yazarları çok defa mesnetsiz-iktidarın adamı sayar. İktidarın, icranın eleştirilmesini bekler. Bütün dünyada böyledir. Türkiye gibi gelişmekte olan (ve bir türlü gelişemeyen) ülkelerde bilhassa böyledir. Zira okuyucu dertlidir, türlü ıstırapları vardır. Bunların, beğendiği kalemler tarafından geniş kitlelere intikalini ister.
Birinci sayfada, bugün yazdığım çeşitten, aktüel ve gündemde ağırlıklı bulunmayan konularda yazılara izin verilmez. Ama bazen böyle kaçamaklar yaparız, göz yumulur.
Riyad ve Beyrut eylemleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Mayıs, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Çağımızın süper mega devleti Birleşik Amerika, Riyad ve Beyrut''ta tehdid edildi.
Amerika Dışişleri Bakanı Gen. Colin Powell''ın Suudi Arabistan''ı resmen ziyaretinin arifesinde 9 intihar komandosu, başkent Riyad''da Batılılar''ın oturdukları bir sitede aynı anda bomba patlattı. 7''si Amerikalı, 9''u intihar komandosu 29 kişi öldü. 3''ü Türk, 40''ı Amerikalı 194 de yaralı var. Eylemi, el-Kaaide üstlendi. Eylem, Suudi veliahdi Prens Abdullah tarafından kınandı (Suudi kralı Fahd, uzun zamandır hastadır.) Amerika''ya daha manalı bir ihtar, Beyrut''ta yapıldı. İran Cumhurbaşkanı, Beyrut''ta toplanan 60.000 militana, kendi vatandaşlarına hitab edercesine, ve fasîh bir Arapça ile nutuk çekti. Muhatabı bulunan kitle, İsrail''le savaşan Hamas, İslâmî Cihad, Emel, Hizbullah gibi Şii ağırlıklı örgütlerdir ki, hepsi Washington''ın terör listesindedir. ABD, hepsine cihanşümul bir savaş açmıştır. Çok dengesiz bir savaş... Günümüzün Roma''sı Birleşik Amerika ve karşısında birtakım örgütler... Bunları destekleyen veya sadece beğenen devletler, açıkça Amerika''nın karşısına çıkamıyorlar. Çeçenistan''da da büyük bir eylem yapıldı. Ve Colin Powell, Moskova''ya gidip Putin''le görüştü. Zira Amerika, Rusya''nın onayı olmaksızın İran''a karşı harekete geçtiği takdirde, zorlanacağını biliyor. İran Cumhurbaşkanı, Beyrut''ta Amerika''yı barışa çağırdı. Ama hitab ettiği kitle, Amerika''nın can düşmanlarıdır. Amerikan vatandaşının canı çok kıymetlidir ama, terörle Washington''ı korkutmak da hayaldir. Zira terörün tatmini mümkün değildir. İran''ın Beyrut''ta Amerika''yı korkuttuğunu, hattâ düşünmeye sevkettiğini sanmıyorum. Ancak ideolojisini İran sınırları içine çekebilir ve liberal bir İslâm sergileyebilirse, Amerika''yı durdurmak şansı doğar. Biz böyle düşünüyoruz.
Avrupa''ya doğru
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Mayıs, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''nin temel hedefinin çağdaş uygarlık düzeyi ve Avrupa standartlarının da bu düzeyin ta kendisi olduğunu asla unutmuyoruz. AB üyeliğimiz için çalışıyoruz. ABD ile ilişkilerimizi asla bozmaksızın AB üyeliği, yahut ivazsız tavizsiz Avrupa standartları...
Türk Devleti 200 küsur yıldır bu hedefe odaklanmıştır (bazılarının sandığı gibi Tanzimat''tan beri değil.) Türkiye Cumhuriyeti, bu hedefi kesinleştirdi. Atatürk, çağdaş standartları muâsır medeniyet seviyesi şeklinde tarif etmiştir.
Başka ölçüt yoktur. Ya 2000 dolarda bocalayıp itilip kakılmak... Ya çağdaş ilkelere erişerek başımızı dik tutmak. Türk''e yakışanı sonuncusudur. 2000 dolar, Türk''e yakışmaz. Bu millet, utanmak için yaratılmadı sözü Atatürk''e aittir.
Yüce Meclis, tatile girmeden, Kopenhag kriterleri dediğimiz insanca yaşamamızı güvence altına alan çağımızın demokrasi ortamını tamama erdirmek durumundadır. İnsaf be efendiler... Avrupa kıt''asında bu ilkeleri kabûl etmeyen devlet kalmadı.
Statükocularımızın zorlandıklarını elbette biliyorum. Ancak çağdaş hayata geçtiğimiz zaman, en çok onlar rahatlıyacak, saygınlık kazanacak, geniş nefes alacak, dünya nimetlerine erişeceklerdir. Milleti cenderede tutmak hevesiyle kendilerini nasıl bir cendere içinde yaşamaya mahkûm ettiklerini anlıyacaklardır.
Avrupa''da bize karşı tereddütleri aşabiliriz. Kendi içimizdeki tereddütleri, şüpheleri, kuşkuları, korkuları, dehşetleri aşmak, daha zor görünüyor...
Ama o günleri görecek, yaşıyacağız. Belki yarın, belki yarından da yakın...
AK Parti merkeze yürüyor (mu?)
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Mayıs, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Tayyip Erdoğan, Antalya''da milletvekillerine güzel bir nutuk söyledi. En önemli kısım, partisinin, Demokrat Parti''nin devamı olduğunu, ve de başka hiçbir partinin (yani Millî Görüşçüler''in) halefi bulunmadığını bildiren cümle idi.
Genç okuyucularımın hafızalarını tazeliyelim: Demokrat Parti (DP), 1950-1960''ta 3 dönem tek başına iktidar olmuş, Türkiye''mize demokrasi ve kalkınma kavramlarını getirmiş, 1954 seçimlerinde yüzde 57 oy alarak çok partili tarihimizin (1946-2003) rekorunu kırmış bir partidir. Lideri, Adnan Menderes idi.
Uğursuz 27 Mayıs cunta darbesi ile DP sona erdi. Demokrat Parti''nin ta kendisi olarak devamını Süleyman Demirel, 1965 seçimlerinde yüzde 53 oy alarak Adalet Partisi (AP) ile sağladı.
Sonradan Turgut Özal gibi demokrasi tarihimizin üçüncü ve sonuncu yıldızı bile, Demokrat Parti''nin devamı olduğunu iddia etmedi. Dört temayülü birleştirmek misyonu ile politikaya girdi. Ancak 4 temayülün sahipleri tekrar siyasete başlayınca, Özalizm kendi gücüyle başbaşa kaldı. Özal''la üstadı Demirel biri başbakan iken diğeri cumhurbaşkanı şeklinde anlaşıp birlikte çalışabilse idiler, Türk''ün makûs talihi değişirdi. Ama milletimizde nerede o şans?..
Şimdi Sayın Erdoğan, cidden büyük bir iddiada bulundu. Geniş hedef gösterdi. Elbette hoşumuza gitti. Zira liyakatsiz politikacılar, ''Merkez Sağ''ı, tehlikeli şekilde boşalttılar. AK Parti''nin ''Merkez Sağ''a sahip çıkması güzeldir. Ancak lâfla gerçekleşmez. ''Merkez Sağ''ın olmazsa olmaz şartları vardır. Ve bu şartlar AK Parti''de henüz tamamlanmamış ve olgunlaşmamıştır.
El-Kaide ABD''ye karşı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Mayıs, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Meşrık''tan Mağrib''e, bombalar patladı. İnsanlar öldü, insanlar yaralandı. Eylemleri gerçekleştiren intihar komandoları, kurbanları ile birlikte hayatlarını kaybetti.
Meşrık Doğu (yani Asya kıt''asında kalan) Arap âlemi, Mağrib Batı (Kuzey Afrika) Arap âlemidir, Şark ve Garb kelimelerinden türemiştir. İkisinin arasında Mısır yer alır, en önemli Arap devletidir (nitekim Mısır, 1517''den 1914''e kadar Osmanlı imparatorluk eyaletleri arasında her devirde 1. protokol sırasında idi ve İstanbul sıraya girmezdi, sıra dışı idi.) Mağrib''in ucu, Mağribü''l-Aksâ denen batının batısıdır ki, Atlas Okyanusu''na dayanır, bugün Fas diyoruz. Büyük bir eylem, Fas Krallığının en büyük şehri olan Dârülbeydâ''da yapıldı ki Batı dillerinde Kazablanka deniyor. Doğuda, Suudi Arabistan Krallığının taht şehri Riyad''da icra edildi. Arada Kudüs de nasibini aldı.
Bu kadar zayiat, ABD''yi protesto etmek için göze alındı. CIA, El-Kaide''nin eylem emri veren şeflerinin İran''da bulunduğunu bildirdi. Bunun İran için manası açıktır, geliyorum demektir.
Bu eylemler, Amerika''yı durdurmaz. Washington''un terorizme karşı cihanşümûl savaş teorisini pekiştirir. Pax Americana, politik yollarla dengelenebilir ve akıl dışı mecralara girmesi engellenebilir. Bunu yapmak için çok güçlü olmak gerekir. Sessiz Japonya, sabırlı Rusya, canını dişine takıp çalışan ve SARS belâsına bulaşmış Çin gibi büyük devletlerin güçleri yetmez. Avrupa Birliği var ama, Güney ve Doğu Avrupalı üyeleri, Berlin ve Paris''ten çok Washington''a kulak tutuyorlar. Amerika, muarızı veya tereddüd içindeki dostu önemli devletleri, güzel sözler, parlak ümitlerle sakinleştiriyor. Bunların arasında Türkiye de bulunuyor.
Terörün Asya ve Afrika''dan Avrupa ve Amerika''ya sıçraması hâlinde ise, işler bu derece sükûnet içinde yürümeyecektir.
Çağdaşlığın ilkeleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Mayıs, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD ile ilişkilerimizi bozmak, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en vahîm dış politika hatalarından biridir. Bu çapta bir hata daha, Türk milletini yoksulluğa mahkûm eder. Türk devletini hedefinden saptırır, meçhul semtlere sürükler.
Böyle bir ihtimal var mı ki, meş''um ihtimalleri dile getiriyoruz? İnşallah yoktur. Gene de uyanıklığımız, rehavetten iyidir.
Avrupa Birliği''nden ve Avrupa standartlarından bahsediyorum. Yakın geçmişte tebaamız olan Avrupa kıt''asındaki milletlerin çoğu, bu standartları benimsediler. Bizim tereddüdümüz, direncimiz, mukavemetimiz, şüphemiz, kuşkumuz, vesvesemiz, güvensizliğimiz, vehmimiz, akıllara ziyandır.
Avrupa ölçütlerinin hepsinin mükemmel olduğunu iddia eden yoktur. Avrupa, zaman içinde sürekli düzelterek ve düzenliyerek mükemmele erişmeye çalışır. Bu uygarlıkta durgunluk değil, hareket ve değişim hâkimdir. Bizim yeniliklerimizin bir kısmı zaten eksik idi, bir kısmı vaktiyle faydalı iken geçerliliğini yitirmiştir, köhnelikten dökülmektedir. İnkılâp ve muâsırlaşma (çağdaşlaşma) ruhumuz dumura uğratılmıştır.
Yenileşme (Osm. Teceddüd) tarihimizde Türk subayı, daima öncü oldu. Hem imparatorluk, hem cumhuriyet dönemlerinde böyledir. Ancak demokrasilerde seçilmiş siyasî iradenin öncülüğü daha iyidir.
Dünyanın süper devleti ile yarım asırda oluşmuş ilişkilerimizi yürütmek hünerinden mahrumiyetimiz açığa çıktı. Tutumlarını hâlâ savunanları, eskilerin zehr-hand dedikleri acı tebessümlerle dinliyoruz. Ancak hakikatler kendilerini belli eder. AB normlarına şart koşarak Avrupa''dan dışlanırsak hâlimiz nice olur? Üçlü koalisyonun ilk iki ortağı, şart koymaya çalıştılar. Üçü de 3 Kasım seçimlerinde yıkılıp gitti. Nitekim Atatürk, medeniyetin, karşı koyanı yakıp kahreden bir kudret olduğunu söylemişti.
Sistemin reformu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Mayıs, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği uyum yasalarının hızla geçmesi lâzım. Muhalefet de destekliyor. Halkımız, yaşamaya mahkûm edildiği düzenden (daha doğrusu düzensizlikten) çok, ama çok şikâyetçidir. Avrupa sistemine girmek, çocuklarını bu sistem içinde yetiştirmek istiyor.
Milletvekillerinin sayı çokluğundan kendisi bile şekvâcı olan iktidar, uyum yasaları arasında birtakım kanunlar çıkarmak çabasındadır. En tabii hakkıdır. Görevlerinden biridir.
Ancak çok yeni olması dolayısıyle henüz yüksek politikada pişmemiş bulunan iktidar, birtakım yanlışlara düşebilir. Bir kısım vatandaşa çıkar sağlasa bile, uzun vâdede millî menfaatlerimize aykırı görünen tasarılar, büyük sosyal ve ekonomik yaralar açabilir. Bu yasaların, şunun bunun kazancı için planlandığı iddiasında değiliz. Hükûmetin, âcilen taze paraya ihtiyacını da elbette anlıyoruz. Ancak, geçmiş iktidarları yıkan, hattâ gömen soygun, hortum, beleş, rant furyasının devam edeceği görüntüsünden şiddetle kaçınmak lâzımdır.
Çevreye zarar vermemek, Avrupa ölçütlerinin keza en belli başlılarından biridir. Yanan bir tarihî binanın ve ormanın yerine 100 yıl müddetle inşaat yapılamıyacağı hakkında bir kanun çıkartın. Bütün Avrupa sizi alkışlasın. Millî tarihimizi ve kültürümüzü barbar, vandal ve yağmacı rantçılardan koruyun. Yanan ormanları asla iskâna açmayın. Yerlerine derhal ağaç dikin. Türkiye, yeşil bir dünyada, kahverengi bir ülke hâline geldi.
Ekonomi iyiye gidiyor. Kriz öncesi şartlara dönülmediyse de, yeni bir kriz tehlikesi geçmiş gibidir. Bunlar iyi göstergelerdir. AK Parti iktidarından, milletin huzurunu kaçıracak, erken seçime mecbur kalınacak ters icraat ve çatlak sesler istemiyoruz. Başarılı olsun istiyoruz. Vatandaş, başarısızlığa en küçük prim vermiyecektir
Irak''a demokrasi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Mayıs, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Arada Irak''a demokrasiden bahsediliyor. Gülümsüyoruz. Irak ve demokrasi... Maalesef olmazı zorlamak gibi bir şey. Amerika birilerini kandırıyor.
Türkiye gibi asırlık anayasa, meclis, parti tecrübesi bulunan, 1856''da Paris Muâhedesi ile resmen 7 büyük Avrupa devletinden biri tanınmış bir ülkede bile 1946''da demokrasiye geçtiğimizi sanmıştık. Zira CHP dışında parti açılmasına izin çıkmıştı. Cumhurbaşkanımız, Millî Şef resmî unvanından feragat buyurmuştu. Zaten elhamdülillâh anayasamız da, meclisimiz de vardı. Demokrasi bunlardan gayrı ne mene şey idi ki...
Bugün 2003''teyiz. Henüz çağdaş demokrasiye geçemediğimizin idraki içindeyiz. Nerede kaldı ki Irak''a demokrasi... Yeni bir anayasa ve seçimler yapılacak. Partilere izin verilecek. Alın size Şark tipi demokrasi... Batı tipinde demokrasi mi? Bu, Irak gibi ülkeler için sanıyorum bu yüzyılın gündeminde yoktur.
Gene de Birleşik Amerika''nın Afganistan''da ve yeni işgal ettiği Irak''ta, elini yavaş tuttuğu, dikkatimizden kaçmadı. Ciddi bir yönetim kurmaya hevesi yok gibi. Asayişe bile pek aldırmıyor. Zira asayiş, ciddi yönetimi oluşturur. Ciddi yönetim ise, halkça benimsenir.
Amerika, Afganistan ve Irak''a bu ülkelerin hanedanlarından birer kral getirip millî birliğin temelini atabilirdi. İşine gelmediği anlaşılıyor. Zira Amerika, Afganistan''da da, Irak''ta da sınırları değiştirmek istiyor. Ama bunu, İran barajını aşmadan gerçekleştirmekte zorlanacağını hesaplıyor.
Bendeniz böyle görüyorum. Bu arada, Afganistan ve Irak gibi bir zamanlar dünyaya uygarlık örneği veren iki ülkede anarşi sürüp gidiyor. Çağa ayak uyduramıyan, akılsız yöneticilerin eline düşmüş devletlerin böylesine felâketlere muhâtab, mâruz ve dûçâr olmalarında şaşılacak bir şey yok. Tarih kanunları, hükmünü icra ediyor...
Statükonun sonu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Mayıs, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Eminiz ki, Sayın Genelkurmay Başkanımız''ın bugünkü basın konferansı, ülkemize huzur verecektir. Çocuklarımız için ümitlerimizi arttıracaktır. Ufkumuzu genişletecektir. Endişelerimizi izale edecektir.
Tereddütler varsa, elbette açıklanacaktır. Ama bir kısım statükocularımızın, askerle iktidarı kapıştırmak hayalleri gerçekleşmez. Problemler, Türk''ün yüksek menfaatleri istikametinde çözümlenecektir.
Avrupa Birliği''ne çok yaklaşınca, statükocularımız telâşlandı. Türkiye''nin önüne alternatif olarak -maazallah- Asya Birliği''ni koymak teşebbüsleri başladı. Biz Türkler ki, Asya''yı bin yıl yönettikten sonra Avrupa''da karar kılmışız. Kuzey Kore''li, Viet-Nam''lı, Myanmar''lı, İran''lı, Çin''li, Hind''li, Rusya''lı, Sırp''lı, Araplar''ı da içeren bir Asya birliğinde yokuz. 1500 dolara inip 21. Yüzyılı paryalar düzeyinde korku içinde yaşamıyacağız. Bizim medeniyet projemiz bu değil.
Altıncı Uyum Paketi, Yüce Meclis''te. Yedincisi yolda. Zira talimatnameye benzer bu kalın anayasayı toptan değiştiremedik. Birkaç sayfalık, vatandaş haklarını tâdâd edip güvenceye alan kısa bir metin geçiremedik.
AB, özel şartları bulunan üye almıyor. Ben, Türkiye''nin özel şartlarının, Türk milletinin geleceğine takaddüm edip ambargo koymasını havsalama sığdıramıyorum. Hayatımda Kuzey Kore, Viet-Nam, Güney Yemen hasreti çekmedim, onlara özenmedim. Bin yıllık tarihimizi yörüngesinden çıkarmak isteyen bu dehşet senaryoları da nedir?
Bana göre statükocularımız, Türkiye''yi Avrupa''dan ve Amerika''dan dışlamak için mezbûhâne gayret içindeler. Başbakanımızdan sonra bugün Genelkurmay Başkanımız da, Türk''ü, öz evlâdı subayları ile korkutmak isteyen projeleri akim kılacak. Elbette fikirler teati edilecek, münakaşalar yapılacak, ama sonunda gerçekler güneş gibi parıldayacaktır. 2003''teyiz. Kimse bir zamanların nostaljisine kapılmasın...
.Genelkurmay Başkanı''nın basın sohbeti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Mayıs, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Genelkurmay Başkanı Sayın Hilmi Özkök, merakla beklenen basın toplantısını, Ankara''da bulunan gazetecilerle samimi bir sohbet havası içinde gerçekleştirdi. Güzel şeyler söyledi, bilgece konuştu. Orgeneral Özkök''ün beyanlarını, haber sayfalarımızda bulacaksınız. Ben bir kaç noktayı vurgulamak istiyorum. Aşağıdaki paragraflar, tamamen benim şahsî görüşlerimdir.
Klasik askerî darbe, artık Türkiye''de mümkün değildir. Modern ordumuzun kurulduğu 1826''dan bu yana 1876, 1908, 1909, 1913 ve Cumhuriyet döneminde 1960, 1971, 1980 darbeleri oldu. Hepsi silâhlı kuvetlerimize, demokrasimize, devletimize büyük zararlar verdi (28 Şubat''ın, darbe kavramı ile ilgisi yoktur.)
Ancak nostalji yaşıyanlar hâlâ mevcuttur. Bilhassa politikada aradığını bulamamış bazı tipler, devlet, vatan, millet, inkılâplar, Atatürk elden gidiyor klasik motifleri ile, Türk subayını etkilemeye çalışmak için müsait atmosfer oluşmasını beklerler. Yahut bizzat oluştururlar. Bazı saf idealistler bunlara katılabilirler.
Türk subayının kırmızı çizgileri Atatürk, bölücülük ve bilhassa laikliktir. Bu akım sahiplerinin iktidara gelmesini veya iktidara katılmasını istemez. Meclis''te iktidara ortak olmaksızın küçük gruplar hâlinde bulunmaktan öte bir kuvveye erişirlerse, rahatsızlık artar. Fikirlerini icraya dökerlerse, meşru zeminlerde uyarırlar. Çok rahatsızlık olursa, erken seçim kaçınılmazdır.
Diğer taraftan Kopenhag Kriterleri, Avrupa düzeni, askerin politika ile ilişkilerinin asgarîye indirilmesini gerektiriyor. Bunun Türk devlet geleneğine uymadığını savunanlar, Avrupa Birliği''ne girmemizi engellemek için, meseleyi hamâsî motiflerle sunup kışkırtırlar. Bazı akılsız politikacılar, azıtmış muhalif fikirliler, beğenmedikleri iktidarı, askeri kullanarak yıpratıp düşürmek isterler. Son gelişmede, bu hususu görmemek mümkün değildir.
Dünyanın en kudretli silâhlı kuvvetlerinden birini genç olanlar ve olmayanlar, yahut Avrupa taraftarları ve aleyhtarları diye bölmeye kalkışanların neye hizmet ettiklerini anlıyabilmek lâzımdır.
.Çağdaş Türkiye''nin kapısında
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Mayıs, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği''nin kapısındayız. Ve kapı, önümüzde açıktır. Geçebilmek hünerine sahip bir millet miyiz, yoksa bu yetenekten mahrum bir toplum mu? Bunu belli edeceğiz. Üstad Shakespeare olmak veya olmamak formülü ile ifade buyurmuştur.
Yukarıdaki paragrafta kullandığım bazı kelimeleri beğenmiyebilirsiniz. Fakat bir çok konuda yerimizde saymak hususunda inanılmaz direnç gösterdiğimiz açıktır. Meselâ yabancı sermayeyi çekebilmek yeteneğimiz, komünist Çin''den yüz defa geridedir. Çin''den yüz defa daha komünistiz. Bin defa daha kırtasiyeciyiz. Özelleştirmede Bulgaristan''dan çok uzaklardayız. Hazine toprağını yağmalamak alanında ise dünya birinciliğini vereceğimiz hiçbir ülke yoktur.
Daha bu gibi pek çok illetin ilâcı, Avrupa ölçütleridir. Epey yaklaştığımızı gören statükocularımız, dehşet içindeler. İşi Türk subayını kışkırtma teşebbüsüne kadar götürdüler. 27 Mayıs 1960 kafası ile 2003 Türkiyesi''ndeyiz.
O kafanın hâlâ iş göreceğini sananlarımız vardır. Hem de okuyup yazmış adamlardır. Ama o zihniyet bizi Avrupa kıt''asında iki bin dolarla sürünmek çizgisine çakıp bıraktı. Bu zilletten kurtulmak isteyenlere hâlâ üstten bakan, tafra satan bir zümredir.
Türk devletini yeniden bir karambole getirmek isteyenler mevcuttur. Af buyurun, yöneticilerimiz içinde bunlara çanak tutanlar da hiç eksik olmuyor.
Yarın 550. yıldayız. Başkentimizi Avupa kıt''asına, kıt''anın en medenî ve en müreffeh şehrini oluşturarak götürdüğümüzün üzerinden beş buçuk asır geçti. 16-17 kuşak (batın) yaşadı. Artık bize yakışmaz ayıplar üzerinde direnmeyelim. Çouklarımızdan utanalım, onlara merhamet edelim, çağdaş bir Türkiye''nin kapılarını açalım. Fâtih''in ve Atatürk''ün ruhlarını başımızın üzerinde hissedelim.
.550. Yıl
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Mayıs, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İstanbul''un Fethi denen insanlık tarihinin dönüm noktasının 550. yılındayız. 21 yaşında Orta Çağ''a son verip Yeni Çağ''ı açan hâkanımız Fâtih İkinci Sultân Mehmed Hân''ı, tâzîm ve tebcîl duyguları ile anıyoruz. Türk milleti kendisine minnet ve şükranlarını sunuyor. Erişilemez dehâsına hayranlığımızı vurguluyoruz.
İstanbul''un Fethi, Osmanlı''nın cihan devleti hâline dönüşmesinin temel taşıdır. Nizâm-ı âlem (dünya düzeni) terimini ilk defa resmen kullanarak Pax Ottomana''yı başlatan Fâtih Sultan Mehmed''dir. Fetih, çok büyük çapta bir medeniyet ve kültür olayıdır. Türlü kültür etkinlikleriyle kutlanması gerekir.
Fethin 500. yılının 1953''te kutlanmasını, daha doğru ifadeyle kutlanamamasını hatırlıyoruz. Ankara, önce 500. yılı bir Devlet kutlaması protokolünde düşündü ve hazırlıkları başlattı. Sonra Yunanistan''la dostluğumuz bozulur dendi. Hükûmet seviyesinde kutlanması kararlaştırıldı. Atina huysuzlaşınca İstanbul belediyesi protokolüne indirgendi.
Bu olay, Türk milliyetçileri ile Demokrat Parti iktidarının arasını açtı. Halbuki başbakan Adnan Menderes milliyetçi, dışişleri bakanı -20. asrın en büyük Türk tarihçisi- Fuad Köprülü ise üstelik Ziyâ Gökalp''in tilmizi idi. Gene bu olay, o tarihe kadar çok dostumuz bulunan Yunanistan''la ilişkilerimizi bozdu. Yunan kral ve kraliçesi Ayasofya''yı resmen ziyaret ederlerken, milliyetçi gençler kâğıttan binlerce Yunan bayrağını Ayasofya''ya giden sokakların zeminine döşediler.
Halbuki Bizans''ın vârisi bugünki Yunanistan değildir, olamaz. Kayser-i Rûm unvanıyle Osmanlı hâkanları, Roma imparatoru olduklarını belirtmişlerdir.
Gerek politik tarihimiz, gerek Türk milliyetçiliği tarihi, doğru yazılmalı ve ''mit''le#den kaçınılmalıdır. 27 Mayıs darbesiyle Demokrat Parti büyük zulme maruz kaldı. Hiç beklemediği şekilde, Türk milliyetçileri tarafından ivazsız bir kararlılıkla savunuldu. Türk milliyetçiliğiyle barıştı. Bu yazdıklarıma inanmıyanlar, 1950''lerin milliyetçi yayınlarını okuyabilirler. 500. Yıl (1953), aynı zamanda Osmanlı kültür değerlerini keşfetmeye başlamamızı sağladı. Her neyse... Bugün 550. Yıl, büyük Türk milletine kutlu olsun!
Huzur istiyoruz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Mayıs, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hafta, Türkiye Cumhuriyeti için ayıp sayılması gereken konuların ağırlığı ile geçti. Bu aybı, Genelkurmay Başkanımız, yetkiyle vurguladı.
Darbe... Ne utanılacak, ne ilkel, ne antidemokratik, ne kadar millet haklarının üzerine çöreklenen bir kavram... İmparatorluk ve Cumhuriyet dönemlerimizde karanlık, olumsuz, trajik, kanlı sayfaları hatıra getiriyor...
Arnavutluk ve Beyaz Rusya dahil, bütün Avrupa devletlerinde, darbe''den, milletin öz askerinin iktidarı süngü göstererek seçilmişlerden almasından bahsedenin yeri akıl hastahanesidir. Ama Atatürk''ün anlı şanlı Türkiyesi''nde, ölümünden nice zaman sonra, hâlâ bu yeniçeri âdetinden konuşuluyor. Tarihimizde tek olumlu darbe yoktur. Bugünki yoksul Türkiye, darbe merakının sonucudur.
Türkiye''nin Avrupa ve Amerika ile ilişkilerini sakatlamak, akıym bırakmak için, askerimizi kullanarak yapılması hâlâ nice statükocularımızın, nice eski tüfeklerin hayallerini süsleyen silâhlı müdahale senaryolarını, Genelkurmay Başkanımıza katılarak, lânetliyoruz. Ayıptır efendiler!.. Bu devleti, yüce Türk milletini, böylesine muameleye müstehak görmeyiniz. Çocuklarımızı, bizden utandırmayınız. Onların geleceğini iki bin dolarla karartmayınız. Hürriyetlerine zincir vurmayınız.
Genelkurmay Başkanı''nın, siyasî iktidardan şikâyetleri de aynı ağırlıktadır. Aklı olan kulak verir. Üstünkörü sözlerle geçiştirdiğini sanmak, acemi politikacıların harcıdır. Eski bir politikacı olarak uyarıyorum. AB''ye zarar vermediği takdirde, şikâyetleri derhal çözümleyiniz. Devlet ve millet hayatında simgeler çok önemlidir. Laikliğe aykırı sayılan gösterilerden vaz geçiniz. Belirli bir ideolojiden gelenler, kendilerine ihtiyatla yaklaşılmasını hoş karşılamalıdır. Değiştiklerini kanıtlamak durumundadır. Ne yaparsanız yapınız, ama -Allâh aşkına- bu milletin huzurunu kaçırmayınız...
ABD ile ilişkiler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Haziran, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerimizi düzeltmek için ne çapta bir çalışma yaptığımızı bilmiyorum. Halbuki Türkiye''nin geleceğini birinci derecede ilgilendiren bir konudur. Ve âciliyeti vardır. Zira Washington, Türkiye hakkında kararını vermedi. Irak savaşındaki tavrımızdan sonra, İran''la başlıyacak çok daha büyük bir savaşta nasıl davranacağımızı ölçüp biçmek istiyor. Savaş planını, bizim tutumumuza göre ayarlıyacak. Ankara''nın yeniden bir inşallah, maşallah, yarın, öbürsü gün diyeceğinden endişeleniyor.
Türkiye''de bu derecede şiddetli Amerika''ya muhalefet ve bu kadar yoğun hak, hukuk, barış zihniyeti bulunduğunu bilmiyordum. Savaşın milletlerarası hukuk kurallarına uygunluğuna göre meşru veya gayri meşru tasnifine tabi tutulduğunu hiç bir tarih kitabında okumamıştım. okuduğum kitaplar, savaşları, kazananlar ve kaybedenler şeklinde değerlendiriyordu. Kazançlı çıkan veya zarara uğrayan devletler tasnifi geçerli idi.
Hâlâ Amerika''nın ne kadar haklı, ne kadar haksız olduğu üzerinde nutuklar çekiyoruz. O derecede yücelmiş bir hukuk toplumuyuz ki, dünyaya adalet dersi veriyoruz. Milletlerarası politikada ancak, yalnız ve mutlak şekilde güçlü olanın, fırsat kaçırmıyanın, vizyon sahibi bulunanın sözünün geçtiğini kavrıyamıyoruz.
Dışişlerimizde, Washington Büyükelçiliğimizde, icra mercii olan hükûmette, ABD ile ilişkilerimizi düzeltmek bâbında yeterli çalışma yapılmadığı kanaatindeyim. Hattâ konunun öneminin ve âciliyetinin pas geçildiğini sanıyorum. Bunun yerine, ekranlara çıkıyor, kalemimize sarılıyor, Washington''a akıl öğretiyoruz. Şunu kesinlikle görelim: ABD, ne bizim, ne herhangi bir devletin aklı ile hareket etmiyor. Kendi aklını pek çok beğeniyor ve aklını, gücüne dayandırıyor. Çok mu şaşıyorsunuz? Geçmişte bütün devletler nasıl davrandı iseler, ABD de öyle yapıyor.
Rusya hareketleniyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Haziran, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İç politikada olduğu gibi dış politikada da siyaset boşluk kabûl etmez. Boşalan, boşaltılan, boşalttırılan, kendi hâline boş bırakılan yer, iradeniz dışında, derhal doldurulur.
Türkiye, ABD''nin stratejik müttefikliğinden koptuğunu fiilen ortaya koyunca, Orta Doğu, Kafkasya, Orta Asya''da sahip bulunduğumuz büyük nüfuz sahası boşaldı. Hiç öylesine kalır mı? Kuzeydeki büyük komşumuz Rusya, hemen dolduruverdi. En azından, Türkiye''nin akıllara durgunluk verecek bir aymazlıkla terk ettiği sahayı işgal teşebbüsüne başladı.
Üstelik Türk dış politikasını yönlendirenler, PKK destekçisi, hâlen KADEK dostu olarak bize kan kusturan İran''la ilişkilerimizde, Washington''ın uyarılarına hiç önem vermediler. Dış politikada uyarılar dostça, tarafsız veya hasmâne olabilir. Hepsi biribirinden önemlidir.
Şimdi Bush''la Putin, Petersburg''da sarmaş dolaşlar. Dostumuz Putin, Başkan Bush''un yanıbaşında İran''ı kitle imha silâhları imali ile itham edip, vazgeçmediği takdirde müeyyide uygulamak tehdidinde de bulunmasın mı? Bakalım Almanya ile Fransa, İran''ı koruyabilecekler mi?
Washington''ın, İran imparatorluğunun yıkılması hususunda, çok erken davranarak ve kim bilir ne tavizler vererek Moskova ile anlaştığını sezebilmek için dehâya falan lüzum yok. Gerçekler apaçık kendini gösteriyor. Irak operasyonunda tarihinin en büyük hayal kırıklıklarından birine uğrayan Amerika, -aslında petrol savaşı olan- terörle savaşın İran safhasında Türkiye''ye vermeyi planladığı tavizlerin bir kısmını, Rusya''ya bırakmaya hazırlanıyor.
Elini çabuk tutan, kazanacak tarafı görebilen, kazançlı çıkıyor. Statükocular ise, lâf edebiyatı alanında, ustalıklarına ustalık katıyorlar.
Asya haritası çiziliyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Haziran, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
AK Parti, uyum yasalarını hızla çıkarmak, Anayasa tadillerini gerçekleştirmek, uygulamalarını denetliyerek, Kopenhag kriterleri denen çağdaş demokrasinin olmazsa olmaz ilkelerine ulaşmak kesin zorunluluğundadır.
Diğer taraftan ekonomiyi kollayıp iyileştirmek durumundadır. ABD ile stratejik iddialı kavramı ile tavsif ve tescil edilmiş ittifak ve dostluğumuzu onarmak mecburiyetindedir.
Bütün bunları yapamazsa, eksik ve kusurlu yaparsa, 21. asrın şartları Türkiye''nin canına okur. Çok Türkçe yazdığım için okuyucularım beni mazur göreceklerdir.
Halbuki ABD ile ilişkilerimiz için ciddi bir davranışımız yoktur. Aklımız fikrimiz İran''da... Hattâ, İran''la ittifak yaparak Orta Doğu''da Amerika''yı durdurabileceğimize inanan safdil zavallıların politikada ve bürokraside mevcut bulunduğu söyleniyor.
Amerika, İran''ı yeniden düzenlemeye kesin kararlıdır. Bundan vazgeçmesi ihtimali yoktur. Zaten bunu önleyecek bir güç mevcut değildir. Üstelik bu plan, ABD''nin 21. yüzyıl için millî projesidir. Demokrat Parti de gelse -başka bir üslûpla- uygulayacaktır. Terörle savaşın gereğidir. 11 Eylül''ün karşılıksız bırakılacağını sanmak gaflettir. İlâveten İsrail artık barışa kavuşturulmak isteniyor. Gene de en ağırlıklı faktör, Dünya enerji kaynaklarının üçte ikisinin dağıtımı üzerinde egemenlik kurmaktır. Bu suretle Amerikan vatandaşının p.c. geliri 40 ve sonra 50 bin dolara çıkabilecektir.
Önümüze harita konması gün meselesidir. Maalesef bizden önce Rusya''nın önüne harita konup hattâ muvâfakatının alındığını sanıyorum. İran, dolayısıyle Orta Doğu haritası, Türkiye''nin tavrına göre düzenlenecektir. Harita, hem statükocularımızı, hem radikallerimizi dehşete düşürecektir. Bundan imanım kadar eminim. Gerçi harita Amerika''ya çok düşman kazandıracak, ancak behemehâl uygulanacaktır. Haritayı görmeye hazır bulunmayanın, politikada işi yoktur.
Dehşet senaryomuz!
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Haziran, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Aklımızı başımıza toplamadığımız takdirde hemen önümüzdeki aylarda uğrayabileceğimiz olumsuzluklar dehşet vericidir.
AK Parti''nin CHP ile anlaşarak Anayasa tadillerini geçirmesi bekleniyor. Özel şartlarla Avrupa Birliği''ne girmemiz mümkün değil. İsviçre için bile özel şart tanımazlar. Binaenaleyh bu konuda direnmek, biz bu işte yokuz manasındadır. Silâhlı Kuvvetler bazı çekinceler bildirdi. Meskenlerde ibadet yeri açılması gibi saçmalıklar elbette paketten çıkarılacak. Diğer hususlarda da subaylarımızın endişelerini gidermek mümkündür. Bütün Yenileşme ve inkılâplar tarihimizde Türk subayı öncüdür. Avrupa''yı bırakıp Asya''ya doğrularak 200 yıllık reform hamlemizi sıfırlaması eşyanın tabiatına aykırıdır. Türk subayının, laikliğin ihlâli ihtimali üzerindeki sürekli kalacak hassasiyetine dikkat ve özen gösterilmelidir.
AB yolunda sakarlık yapmamız ihtimali yanında, Amerika ile ilişkilerimiz de tehlikeli safhadadır. Amerika''nın İran''a karşı operasyonu gün meselesidir. Operasyonun gizli müzakereleri Rusya ile başlatıldı. Ankara ile de başlatılmak üzeredir. Amerika, yakınlık görmezse, operasyonu, Türkiye''yi pas geçerek yapacaktır. Orta Doğu ve Orta Asya sınırları yenilenirken, Türkiye açıkta kalacaktır. Türk devletinin bütün geleceği kararacaktır.
Ergenekon''a tıkılan böyle bir Türkiye''nin AB ve ABD tarafından onaylanmamış sınırları münakaşa edilecektir. Türkiye bütün varlığını silâhlı kuvvetlere ayırmak durumunda kalacaktır. Sür''atle 2000, 1500, 1000 dolar p.c. gelire düşecek, 21. yüzyılın en yoksul ülkeleri arasına girecektir. Ülkemiz işsiz, sağlık, eğitim ve demokratik haklardan mahrum büyük bir nüfus kalabalığının otoriter devleti hâline dönüşecektir. Türkiye, Millî Güvenlik Kurulu ve Genel Sekreterliği, Çankaya ve yüksek mahkemelerce yönetilecek, TBMM bunların kararları dışına çıkamıyacaktır.
Elbette bu korku filmi senaryosu gerçekleşmez. Ancak çok tehlikeli bir köprü üzerinde bulunduğumuz muhakkaktır. Köprüyü, aklımızı kullanarak geçeceğiz. Tıpkı diğer Avrupa devletlerinin yaptıkları gibi...
sİT alanlarını imara açmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Haziran, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
AK Parti, SİT alanlarında inşaata izin vermek tasavvurundan vaz geçmelidir. Önce alanın yüzde 6''sı, büyük tepki üzerine yüzde 3''ü olarak düşünülen imar projesini, mümkünse, 100 yıl için unutmalıdır.
Hükûmetin paraya ihtiyacı büyüktür ve âcildir. Bütçemiz, faize ve hortumculara gidiyor. Ama böyledir diye iktidar, şaibe getirecek teşebbüslere girmemelidir. Selefi üçlü koalisyon bu sebeple yıkıldı. DSP-MHP-ANAP toplam yüzde 53.5 oy alıp hükûmet kurmuştu. Toplam yüzde 15''i tutturamayıp silindiler.
Türkiye, kendi vatandaşları tarafından yağmalanan bir ülkedir. İliklerine kadar emilmiştir. Hazine topraklarına el konmuş, bankalar boşaltılmış, yatırım hamlesi faiz rantçılığına dönüşmüştür. Bütün millî servet belirli kişiler ve zümrelerce paylaşılmıştır. Bu eşkıyalığın cezası verilmek bir yana, vergisi alınamamıştır.
Bu mekanizma önlenmelidir. Tarihî alanların, sahillerin, ormanların, tabiatın yağmasını kolaylaştıracak düzenlemeler yapmak ihanettir. Faizin indirilmesine veya vergilendirilmesine artık cesaret edilebilmelidir. Kayıtlı ekonomiye geçilebilmelidir. Gerçek gayri sâfî millî hâsıla ve gerçek kişi başına gelir ortaya çıkmalıdır.
Demokrasiye geçişimizi sağlıyacak Kopenhag kriterlerinden sınıf geçebilir, Bulgaristan ve Letonya ile aynı hizaya gelebilirsek, Avrupalı olabilmemiz için Maastricht kriterlerini de benimseyip ekonomimizi çağdaşlaştırmamız gerekiyor. SİT alanlarında inşaat bizi 21. yüzyıla taşımaz. Açgözlü, ilkel, akılsız toplumlar hâline getirir. Namuslu vatandaşı rencîde eder ve bir kat daha yoksullaştırır. Çocuklarımızın hayatını karartır.
.Vakit çok daraldı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Haziran, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa''nın, çağdaş uygarlık düzeyinin tıpkısı olan demokrasi kriterlerine ne kadar da uyumsuz imişiz... Paket paket yasalar, deste deste Anayasa tadilleri... Bir türlü uyum sağlıyamıyoruz. Yoksa Atatürk''ümüzün muâsır medeniyet seviyesi hedefi üzerinde şüphelerimiz mi var? Bu hedefi savsaklamak mı istiyoruz? Bu hedef yanlış mı? Çağdaş demokrasi haklarını bu yüce millete, devletin tek ve yegâne ve biricik sahibi vatandaşlarımıza çok mu görüyoruz?
Artık kapıdayız. Kapının bu tarafında maalesef 5 milyar mutsuz insanoğlu yaşıyor. Biz bunların içinde, fakat tam eşikteyiz. Kapıdan geçtik mi, insanlığın geri kalan 1 milyar mutlu nüfusu arasına gireceğiz.
Bu tarafta kalırsak, Üçüncü Selim, İkinci Mahmud, Reşid Paşa, Âlî Paşa gibi büyük Osmanlı reformcuları bir yana, cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk''ün ruhunu inciteceğiz. Avrupalı olmak karşıtlığı ne mene Atatürkçülük ise...
Daha çekirdek hâlinde AB projelerine Türkiye için imza koyan Adnan Menderes''in, İsmet Paşa''nın, Turgut Özal''ın vatansever atılımlarına hakaret edeceğiz.
On milyonlarca fidan gibi gencimizi, çocuğumuzu, 2000 dolar zavallılığı içinde yaşamaya mahkûm edeceğiz. Ancak Avrupa Birliği, sınırlarımızı güvence altına alır. Ancak AB bizi irtica rejimlerinden korur. Dışarıda kaldığımız takdirde, bütçemizin yarısını savunma masraflarına ayırmak durumunda kalacağız, zira her taraftan üzerimize geleceklerdir. Sağlığa ve eğitime para kalmıyacağı için, sağlıksız ve eğitimsiz nesillerin yaşıyacağı bir Türkiye oluşacak. Ve kim bilir nasıl muamele göreceğiz...
Türkiye Büyük Millet Meclisi''mizden, Millî Mücadele''yi yapıp kazanan 1. Meclis gibi şahlanmasını bekliyoruz. Bir büyük davadır ki, iktidar ve muhalefet, taraftar ve aleyhtar, zengin ve yoksul, herkes şerefini ve mutluluğunu paylaşacaktır. Allah yardımcımız olsun!.
.Meclis soruşturması
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Haziran, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yüce Meclis''in yolsuzlukları soruşturma komisyonu üyeleri, çalışmalarının vatandaşlarca ne kadar dikkatle izlendiğini muhtemelen bilmiyorlardır. Zira halkımız, Meclis''in komisyon faaliyetleri ile pek ilgilenmez. Her şey genel kurulda olup biter sanır.
Ama yolsuzlukları soruşturma, bambaşka bir konu... O kadar çok suale muhâtab oldum ki... Soyulmaktan bağrı yanan milletimizin fertleri bu defa bir şey çıkar mı? diye soruyorlar. Benim gibi elbette daha pek çok kişiye soruyorlar.
Zira artık dağ başındaki çobanımız bile -kendisinin de ortak bulunduğu- millî varlığın en hayâsız boyutlarda soyulduğunu biliyor. Ve soygunculardan, çaldıklarının -pek az istisna dışında- geri alınmadığına, ceza çekmediklerine de tamamen vâkıf... Vatandaş, bu mahlûklara hınçla dolup taşıyor. Hıncının derecesini, 3 Kasım 2002 günü köklü partilere indirdiği inanılmaz darbe ile gösterdi.
Meclis araştırmaları, yargı faaliyetleri gibi, bir yerde tıkanıyor. Bir yerlere takılıyor. Netice çıkmıyor. Türkiye, 19. yüzyıl Teksas''ından beter hâle geldi. Ülkenin yarısı yağmaya uğradı. Bu defa da tahkikatın pratik sonuca ulaşmıyacağı kanaatindeyim. Yanılırsam, pek çok sevinceğim.
İtalya''da devlet soygunu, çok büyük krizlerle ve çok kan dökülerek önlenebildi. En ağır cezalar verilebildi. Bizde kanserli hücreler, sayısız organa sıçramıştır. Bu işin sonu gelmiyecek mi? Soygun ve hortum sürüp gidecek mi?
İç dinamiklerle çözümlenmesi ihtimali, imkânsıza yakındır. Ancak zorlayıcı dış dinamiklerle çözülebilir. Bu da Avrupa Birliği''ne girmemiz ve Avrupa kriter ve standartlarını uygulamaya mecbur olmamızla mümkündür. Bu husustaki kanaatimiz kesindir.
Bu defaki soruşturma komisyonunun âkıbetini merak eden okuyucularıma sevinecekleri bir cevap veremediğim için üzgünüm. Ama bu vesileyle, çıkar yolu bir defa daha vurgulamış oldum.
.Pax Americana''nın neresindeyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Haziran, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Haziran 2003 itibariyle Pax Americana''nın neresinde bulunduğumuzu hatırlamakta ve unutmamakta, sayılamıyacak kadar çok millî ve milletlerarası fayda vardır. Dünyanın gidişatını kavramakta -hem bizde, hem dışarıda- zorlananlar ve hâlâ zorlanmakta devam buyuranlar olduğu için, -okuyucularımın müsamahasına sığınarak- böyle bir üslûp kullanıyorum.
-Parlak netlikte görünmelerine rağmen- gerçeklerin zihinlerde kabulü bazan çok müşkülleşiyor. Zira insanlar, eğitimini aldıkları, görüşlerini benimsedikleri dönemleri birden kafalarından silip, yeni gelişmelere uyamıyorlar. Reformdan nefretlerini saklamıyorlar. Belirli kalıplardan çıkamıyorlar.
Eskiden de Birleşik Amerika''nın düşmanı fazla idi. Ama bugün, daha arttı. Yarın pek çok artacak. Buna rağmen Pax Americana, gittikçe saha kazanıyor. Ve henüz tamamlanmadı.
Suriye''de, dehşetli Amerika muhalifi bir babanın genç oğlu, egemendir. Washington''a karşı mum gibi yumuşamıştır. Ankara''ya karşı da öyle... Demirel ve Özal gibi en büyük devlet adamlarımıza Şam''da yapılan çirkin muameleler unutulmuştur.
Suudi Arabistan, Amerika''nın sadık müttefiki idi. Veliahd Emîr Abdullah, eşyanın tabiatina aykırı bir Amerikan muhalefetinde baş çekmeye başladı. Ülkenin müstakbel kralı Prens Abdullah şimdi Başkan Bush''un omuzunun hemen arkasından ayrılmıyor. Zira bıyığını balta kesmez Saddam''ın iki buçuk haftada kayıplara karışması, çok kişinin aklını başına getirdi. Ancak eski Suudi-Amerikan samimi işbirliği maziye karıştı. Washington, büyük üslerini bu ülkeden kaldıracak, bizim İncirlik''i de epey hafifletecektir. Suudiler, kendi anlayışlarında -bizim Omanlı Türk İslâmı''na zıt- radikal bir İslâm''ı kendi ülkeleri dışına da yaymaya çalıştılar ve ABD''den Rusya''ya kadar pek çok ülkeyi ürküttüler.
S. Arabistan''la Suriye, Amerika''ya savaşsız itaat edecekler. Amerika''nın İran''a karşı başlaması kaçınılmaz operasyonunda Washington''ın dediklerini yapacaklar. Gene de İran meselesini çözümledikten sonra ABD''nin Suriye sınırlarını garanti etmesi beklenmez. İran''dan sonra Pax Americana Asya kıt''asında tasarladığı âzamî nüfuz alanını ve sistemini elde edecek. Türkiye''de bu gelişmelere akıl erdiremiyen, nice ikaza rağmen başını kum deryasından çıkaramıyanların sayısının kabarık bulunması, endişe veriyor.
Yolun ortasındayız
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Haziran, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kopenhag kriterlerine epey yaklaştık. Az bir şey kaldı. Mevzuat bakımından Avrupa demokrasilerinin hizasına gelmek üzereyiz. Yazmak, elbette çok önemli. Ama yazılanı uygulamak, hayata geçirmek, aksine davranmaktan kaçınmak daha da önemlidir. Yazıp da yapmamak, tam bir irticadır.
Avrupa Birliği''nin demokrasi kurallarını içeren Kopenhag ölçütleri için uyum yasalarına bugünki iki partili Türkiye Büyük Millet Meclisi, dört elle sarıldı. AK Parti iktidarı, var olup olmamak davasını yürüttüğünü idrak etmiş gibi. CHP muhalefeti, aynı noktaya odaklandı. Millî konsensüs oluştu.
Zaten açıkça Avrupa Birliği''ne karşıyız diyen, hele Avrupa normlarını Türk''e fazla gören azdır. Siyasî partilerimiz, Türk''ün çağdaşlaşma hamlesine taraftarlıklarını belirtmişlerdir.
Bundan önceki 21. TBMM''de de durum aynı idi. Ecevit-Bahçeli-Yılmaz hükûmetinin gider ayak 3 Ağustos 2002''de çıkardığı çok önemli uyum paketini unutmuyoruz. Üstelik bunu, Avrupa Birliği''ne hemen hemen îlân-ı harb etmiş bir dışişleri bakanına rağmen yaptı. Koalisyonun diğer bir liderinin dışişleri müşaviri denen kişi ise, AB gibi ABD için de aynı çok zararlı telkinlerle, dünya politikasında yavan bu partinin âkıbetini hazırlıyordu. Özal ve Demirel''in Türk dünyası için gayretlerine gelince, takipçi bulmadı. Türk milliyetçiliğinin olmazsa olmaz temel ilkelerinden biri, Turancılık denen Türk kavimleri arasında kültür, ekonomi, savunma ve işbirliği, suya düştü.
AB, ABD ve Türk Cumhuriyetleri politikalarımızda yüksek bürokrasinin yetersizliği, hazırlıksızlığı, bağnazlığı, imtiyazlarının azalacağı vehmi, siyasî kadrolarımızı ve liderleri yanıltmıştır. Bu kadro, iyi hizmet vermedi. En büyük krizleri bile öngöremedi.
Aynı hatalar tekrarlanmasın. Türkiye gerilere kaymasın. Bugün de siyasî kadrolar, aynı yetersizliklerin ve ters görüşlerin etkisindedir.
.AB için kararlılık
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Haziran, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hükûmetin en parlak icraatı, AB için kararlılığıdır. Biz böyle düşünüyoruz. Bu, Türkiye''nin önünü açacak erdemli bir davranıştır. AK Parti muârızları buna da kulp buldular: AK Parti, AB''nin hürriyet ve tam demokrasi atmosferinde, Türkiye''de dine dayalı, irticaa yatkın bir rejim kurulmasının kolaylaşacağı fikrinde imiş!
AK Parti''de veya -şümullendirelim- Türkiye''de irtica özlemi olduğunu farzedelim. Bölücülük, ırkçılık, komünizm, faşizm de olabilir. Bunlar, en modern devletlerde bile mevcut, marjinal, fantezi, fantastik, romantik, nostaljik özlemlerdir. Bu özlemlerle rejimler çökmez, devletler yıkılmaz. Demokrasi kendini savunur.
Türkiye''de laik demokrasinin vaz geçilmezliğine dayalı rejim asla değişmez. Şurasından burasından yontulamaz. Kaldı ki, daha büyük güvence, Avrupa Birliği''nden gelir. Hiç bir AB üyesi devletin sınırları münakaşa edilemez. Bölünmesi bahis konusu olmaz. İrticaa ve benzeri antidemokratik temayüllere dayalı iktidarlar mümkün değildir. Demokrasinin kuralları ihlâl edilemez.
İrtica korkumuz her dönemde körüklenip büyütülmüştür. Belirli bir zihniyet, bu tehdit ile millet haklarını kısıtlamıştır. Laik demokrasi, irticadan korkmaz. Gerekli tedbirlerini alır. Daha önemlisi, irtica tehdidi motifini AB karşıtlığı için kullanmaktır. Bu husus kesinlikle kabûl edilmez. Hiç bir millet bu derece aptal yerine konamaz.
AK Parti''ye gelince, başarısı zaten, Merkez Sağ''a yaklaşabilme ve rel-politik ile uyuşabilme yeteneği ile orantılıdır. İktidarın da, muhalefetin de, Türk milletinin de Avrupa şevki kırılmasın. Bu şevkin kırılmasından büyük hiç bir irtica tasavvur edemiyorum, yoktur. Milletlerin hayatında dönemeçler, buhranlar içinde, fakat kesin irade açıklanarak alınır. Aksi davranış, millî iradeye karşı gelmektir. Zaten, işin bir safhasında referanduma gidilecektir. O zaman milletin ne dediği ortaya çıkar.
Meclis''in reformu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Haziran, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye, reformdan geçiyor. Reforma direnenler ise hâlâ ümitlerini muhafaza ediyorlar. Ancak Devlet mekanizması köhnelikten gıcırdıyor. Demokrasi kendini savunmakta zorlanıyor.
Devletin en yüksek kuruluşu şüphesiz Türkiye Büyük Millet Meclisi''dir. Millî iradeyi yetkiyle temsil eder. Cumhurbaşkanını seçer. İçinden hükûmeti çıkarır. Muhalefeti oluşturur. Yasaları yapar. İcrayı denetler. Ancak Yüce Meclis''in kuralları da eskidi. Şahlanarak kendi bünyesini reformdan geçirmesi, bütün kurumlara örnek olacaktır. İşte mutlaka değiştirilmesi gereken çarpıtılmış kurallar:
Milletvekili sayısı 400''e indirilmeli. Fazlasının fonksiyonu yoktur. Daha azı ise komisyon çalışmalarını aksatır. Kâtip milletvekilliği kaldırılmalı, kağıt okuma işi güzel okuyan memurlara verilmelidir. Meclis genel kurul salonu ve koltukları, eski ciddiyetine sokulmalıdır.
Parti grup toplantılarına, milletvekili dışında hiçbir seyirci ve dinleyici girmemelidir. Grup toplantıları bu sebeple 1983''ten beri fonksiyonunu yitirdi. Teatral gösteriye dönüştü. Kulislere ise, milletvekili olmıyanların girmeleri kısıtlanmalıdır ki, üyeler gerçekten politik kulis yapabilsinler.
Dokunulmazlığın AB parlamentolarında olduğu kadarla sınırlandırılması doğrudur. Fakat milletvekilinin, maksatlı veya saçma ithamlarla polis ve yargı tarafından rahatsız edilmemesi gerekir.
Milletvekili, fikir ve san''at faaliyetleri dışında hiçbir iş yapmamalı, para işleriyle kesinlikle ilişkisi kesilmelidir. Seçim sistemi ise bir felâkettir, mutlaka düzeltilmelidir. Böyle bir reformu kendi bünyesinde uygulamayı başarabilen Meclis, çok güçlü hâle gelir.
.Irak''tan İran''a
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Haziran, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hükûmetimiz, güney-doğu komşumuz dost Irak''ın ağır kayıplarını onarma bâbında alacağı her türlü dış yardımın, Türk liman ve üslerini kullanarak geçmesine izin verdi. Irak''a yardıma koşanlar -ki bunların başında ABD''nin geleceği muhakkaktır- Türk topraklarından asker de geçirebilecekler. Yeter ki Irak kurtulsun!
Zavallı Irak! 1918''e kadar Osmanlı yönetiminde kaldıktan sonra ne kadar az güzel gün gördü! Halkının yüzü ne kadar az güldü!
Amerika, İngiltere ve müttefikleri, Türkiye toprak, liman ve üslerinden geçirecekleri asker ve malzemeyi Irak''ın onarılmasına değil de, İran''a karşı kullanırlarsa? Gerçekler zaten kendini gösterdiği için, ancak kıt zekâlılar buna hayret edecekler.
Türk Devleti, büyük tecrübesine hiç yakışmıyacak akıl dışı bir hata yaptı, Amerika ile ilişkilerimizi bozdu. Şimdi bunu tamir ediyor. Washington''ın İran politikasının tamamen yanında ve paralelinde bulunmaksızın böyle bir tamir mümkün değildir. Ankara bunu anladı. Gereklerini yerine getirmeye başladı. Çok büyük ulusal çıkarlar (millî menfaatler) bahis konusu olunca, onları korumak için, böylesine çapraşık yollar izlemek caizdir, büyük diplomasinin icabıdır.
Washington, Irak''ta yaptığını İran''da tekrarlıyacak. İran''ı terörist güçlerden temizleyecek. Ve de İran''da teokratik totaliter rejimi yıkıp demokrasi getirecek. Şark işi bir demokrasi... Amerika''nın hedefi ve iddiası budur.
İran nüfusunun en az üçte biri Türk''tür. Farslar, İran imparatorluğunun yönetimini, asırlarca ellerinde tutan Türkler''den devraldılar. Bugün ise Türkler''in resmî ilkokulları bile yoktur. Demokrasi savaşı başlayınca, politikalarını belli edeceklerdir.
İran''ı ilkel Saddam diplomasisi değil, gelenekli bir diplomatik kadro yönetiyor. Ne yapabileceklerini bilemem. Ancak tarihin akışı değişmez ve tarih kanunları hükmünü icra eder. Bunu kesinlikle biliyorum.
Tarihin akışının değişmiyeceğini Türkiye Cumhuriyeti''nin sorumlu kişi ve kuruluşlarının da lâyıkıyle bilmeleri gerekir.
Kopenhag kriterlerini tamamlıyoruz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Temmuz, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kopenhag kriterlerini tamamlıyoruz. Çağdaş demokrasiye geçiyoruz. Altıncı Uyum Paketi geçti. Yedinci ve Sekizinci Paketler de Yüce Meclis''e sunulmak üzeredir. Hükûmet, resmen Brüksel''e müracaat ederek, müzakerelere hazır bulunduğumuzu bildirecektir. Uyum yasalarımızda bir aksaklık veya eksiklik görmediği takdirde Brüksel, müzakere için tarih verecektir.
Böylece Türkiye, Avrupa Birliği için tarihî macerasının son safhasını yaşamaya başlar. Kopenhag siyasî kriterlerini uygulayıp Avrupa demokrasisine geçtiğini gösterirken, sistemin ekonomik ilkelerini içeren Maastricht kriterlerine ait uyum paketlerini hazırlar. Bu safhada dönüş yoktur. Bu safhada takılan devlet mevcut değildir. Müzakerelere başlayan bir devletle, bütün dünya daha dikkatli konuşmaya başlar.
Washington, Başkanın ağzından, AB üyesi bir Türkiye istendiğini teyid etti. İngiltere ile Akdeniz ve Doğu Avrupa ülkeleri gibi ABD''ye dost ve AB üyesi bir Türkiye ile, Amerika daha rahat davranacaktır. Kafkaslar''da, İran''da ve Turan''da (yani Türkistan/Orta Asya bölgesinde) Türkiye ile işbirliği yapabilecektir.
Bu suretle Sultan Selim''in, Sultan Mahmud''un, gösterdikleri hedef çok geç de olsa gerçekleşecektir. Atatürk''ün çağdaş uygarlık düzeyi vecîz tabiriyle vurguladığı hedeftir. Yeter ki biz bir sakarlık etmeyelim. Zira derin tarihçiler, millî sakarlıklarımızın, millî hamasetlerimiz derecesinde olduğunu bilirler.
Birleşik Amerika ile samimi ilişkiler içinde, Kafkasya ve Orta Asya''da saygın, Avrupa standartlarına erişmiş, muazzam millî kültürünü artık bu çapta geliştirip sunabilen bir Türkiye''yi, hiçbir kötü niyetli, itip kakamaz. Tabii her devlet aleyhinde konuşulur ama, konuşulanlar havây-ı nesîmîye karışıp gider.
Böyle bir Türkiye istiyoruz. Böyle bir Türkiye''yi Türk''e çok, fazla, muzır, tehlikeli, korkutucu falan görmeyelim...
AB Balkanlar''ı kapatıyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Temmuz, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği, eski Yugoslavya''yı içine almak teşebbüsüne başladı. Bölgedeki 5 devletle sessizce temasa geçti. Eski Yugoslavya''dan yalnız Slovenya, AB''ye kabûl edilmişti. Şimdi Yeni Yugoslavya (Sırbistan), Bosna-Hersek, Makedonya ve Hırvatistan''la konuşuluyor. Bunlara, Yugoslavya ile ilişkisiz Arnavutluk ekleniyor. Bu 5 devletin, diğer AB adayı Balkan ülkeleri olan Romanya ve Bulgaristan''la paralellikleri bile bahis konusu.
Arnavutluk''la birlikte 5 yeni Balkan devletçiğinin en gelişmişi Hırvatistan''dır. Tek Katolik de odur. Diğer 3 devlette Ortodoksluk, Arnavutluk''ta ise İslâm hâkimdir. Ama Bosna-Hersek, Makedonya ve Yeni Yugoslavya''da da İslâm, çok yüksek orandadır. Bu suretle AB, Osmanlılar''ca islâmlaştırılmış, eski Osmanlı eyaletleri olan, milyonlarca Müslüman''ı içerecektir. Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan da Ortodoks''tur. Böylece AB artık Protestan-Katolik toplumu olmaktan çıkıyor.
5 devletin üyeliği gerçekleşirse, Bulgaristan-Makedonya, Arnavutluk-Kosova, Macaristan-Voyvodine birleşmeleri engelleniyor. Arnavutlar, AB''nin maddî imkânları ile yatıştırılmaya çalışılacaktır.
Bu suretle AB, Osmanlı''nın Balkan eyaletlerinin Moldova dışındakilerin hepsini içine alacak. Proje, çok açıkça elde kalan Yugoslavya''yı kurtarmak ve Sırbistan''ı geliştirmek manzarası gösteriyor. Karadağ, Kosova, Voyvodine''de Sırbistan''dan ayrılma temayüllerinin nasıl gelişeceği meçhuldür. Karadağ, geçenlerde ayrılmak üzere iken, AB tarafından dostça engellendi ve bu suretle Sırbistan''ın denize çıkışı güvenceye alındı.
Türkiye ile birlikte aday ülkeler artık, Rusya-Beyaz Rusya-Ukrayna-Moldova ve AB''ye girmek istemeyen devletler (İsviçre, Norveç, İzlanda) dışında, bütün Avrupa kıt''asını kapsıyor. Bu husus, ayrı bir yazı konusudur.
Amerika ne yapıyor?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Temmuz, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika, Afganistan''da olduğu gibi, Irak''ta da asayişi sağlayamadı. Yabancı ülkeleri yönetmek becerisi diyebileceğimiz imparatorluk yeteneklerinden mi mahrum? Yoksa işgali altında, fakat iç barıştan uzak devletler daha mı işine geliyor? Ama eninde sonunda, Afganistan''da ve Irak''ta hem bu ülkeler, hem Washington için kabûl edilebilir yönetimler kurulması gerekiyor ki, ABD menfaatleri tıkır tıkır işleyebilsin.
En akıllı tedbir, eski Afganistan hükümdarını Kâbil''de yeniden kral ilân etmek ve Bağdad''da Hâşimîler''den bir prensi krallık tahtına çıkarmaktır. Bu suretle Afganistan ve Irak''ın bütünlüğü vurgulanırdı. Yoksa bu ülkeleri krallar yönetmiyecek. Seçimler gerekiyor. Seçimler için partiler lâzım. Washington, bu hususlarda da ağırdan alıyor.
Acaba Amerika, tasarladığı sınır değişikliklerine, kralın ve meclisin karşı koymasından mı çekiniyor? Diğer bir ihtimal, İran meselesini çözümledikten sonra, Doğu Akdeniz''den Çin Seddi''ne uzanan muazzam bölgeyi bütün hâlinde değerlendirmek düşüncesi olabilir.
Suriye ve Suudi Arabistan''daki mukavemetler, bir operasyona hâcet kalmadan kırılabilir. Washington, böyle ümit ediyor.
Bu, Pax Americana''nın Asya projesidir. Afrika''ya ancak gerekirse ve daha sonra intikali hedefleyen bir projedir. Terörist mihrakları bastırmak dışında Amerika''nın Afrika''yı hiç ele almaması daha muhtemeldir. Libya''yı zamana ve şartlara bırakabilir. Libya-Cezayir-Nijerya petrolleri, ABD için, Körfez ve Hazar havzalarının önemini taşımıyor.
Devlet olduğu kanaatini taşıyan her ülke, Washington''ın her adımını hesaplamak ve ona göre davranmak durumundadır. Tarihin bugün yaşadığımıza benzer büyük değişikliklerinde bazı ülkeler üste çıkar, bazıları altta kalır. Ve malûmdur ki, altta kalanın canı çıkar.
Yolsuzluklar nasıl sona erecek?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Temmuz, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yoksulluk içinde yolsuzluk, Türk toplumunu çökertti. Türkiye yağma edildi. Rüşvet, haksız kazanç, toprak, arazi, sahil, orman gasbı, banka boşaltmak, iliklerimizi kemirdi. Türkiye''yi borçlu ülkelerin en başına oturttu.
Korkunç bir sosyal dalgalanma oldu. Namuslu, şerefli aileler geriledi. Türediler öne çıktı. Demokrasinin sahibi olması gereken burjuva sınıfının her katmanı ağır darbeler yedi.
Yolsuzluğun politikacı -bürokrat- iş adamı ittifakıyle oluştuğu söyleniyorsa da, eksiktir. Son zamanlarda başka sınıfların iştiraki de konuşulmaya başlandı. Ekonomimizin yüzde 60''ı kayıt dışıdır. Yolsuzlukla elde edilen Kayıt dışı ekonomik kazanç AB, ABD ve diğer gelişmiş ülkelerde yüzde 10 civarındadır.
Türk milletinin soyulmasını önlemek için bazı teşebbüsler yapıldı. Sonuncusu, bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi''nde Adalet ve Kalkınma Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisi milletvekillerinin oluşturduğu araştırma komisyonudur. Neticeye ulaşmak yani suçluları mahkûm etmek, çalınanı geri almak ve hırsızlık yollarını kesmek ihtimali zayıftır. Bir yerlere gelip takılır kalır. Zira sistem hastadır. Sistem ıslah edilememiş, reformdan geçirilememiştir.
Kendi dinamiklerimizle böyle bir reformu gerçekleştirmemiz pek çok zordur. Ancak Avrupa Birliği kriterlerini kabûl ederek soyulmaktan, hırsız ve uğursuzlarca itilip kakılmaktan kurtulacağız. Başka türlü çare söyliyenlere inanmayınız, hayâl-i muhâl ile uğraşıyorlar.
Bugünki sistemle devletin soyulmasını önlemek, gasbedilenleri kısmen de olsa geri almak, suçluları cezalandırmak, Avrupa Birliği''ne tam üye olmamızdan daha güçtür. Biz böyle görüyoruz. Hâsılı 21. yüzyıla kötü girdik. Düzelmemiz şarttır.
Süleymaniye''de çirkin olay
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Temmuz, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kuzey Irak''ta Süleymaniye kentindeki Türk özel timinin yıllardan beri mevcut bürosunun Amerikan askerlerince basılması, beklenmedik bir olaydır. Sicili karanlık bir Amerikan albayının şahsî inisiyatifinin ötesindedir. Türk timinin Kerkük''te yeni atanan Kürt valiye suikast hazırladığı iddiası ise tam bir palavradır.
O halde nedir? Bana göre, Washington''ın Ankara''ya bir ihtarıdır. Niçin? İran veya Suriye konularında Birleşik Amerika politikasına paralel durmadığı takdirde, Türkiye''ye nasıl davranabileceği gösterilmek istenmiştir. Ankara''ya ilk ihtar da değildir.
Yan sebep, Kuzey Irak Kürtleri''nin bölgeyi gülbahçesi haline getirmek politikalarıdır. Yıllardan beri Birleşik Amerika''nın sadık müttefikleri rolünü dikkatle oynamışlardır. Muhtemel bir İran veya Suriye gelişmesinde Ankara''nın tarafsızlığa soyunması hâlinde, Kuzey Irak''ta hiçbir Türk askerinin bulunmasına müsamaha edilmiyeceği vurgulanmıştır.
Eğer tezkere olayındaki gaflarımız olmasa idi, Amerika''yı kınamamız bile mümkündü. NATO üyesi bir devletin askerinin diğer bir NATO üyesi devletin askerini tutuklaması, yerinden söküp Bağdad''a götürmesi nasıl olur? Ama ipleri gerecek zaman değildir. Hem Ankara, hem Washington kaybeder. Abdullah Gül''le Colin Powell, telefon temaslarına başladılar. Başbakanımız ve Genelkurmay Başkanımız da müdahalede bulundular. Her halde esef verici olay tatlıya bağlanacaktır. Asla vuku bulmaması gerekirdi.
Bununla beraber bazı beklenmedik âni vak''aların büyük gelişmelere zemin hazırladığını da tarih kaydeder. Gerek Washington''ın, gerek Ankara''nın çok dikkatli davranacaklarına güveniyoruz. Radikal çare, Kuzey Irak''taki beş altı bin silahlı PKK-KADEK''linin dağıtılmasıdır. Ama Amerika, bunu yapamıyor.
İktidar için kriterler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Temmuz, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
AK Parti iktidarının Türkiye için en önemli ve olumlu tarafı Avrupa Birliği konusunda kararlılığıdır.
En fazla bocaladığı konu ise, Birleşik Amerika ile stratejik ittifakımızın tehlikeye düşürülmesidir.
Süleymaniye''de tutuklanan, sonra iade edilen 11 Türk askeri meselesi, Türk-Amerikan ilişkilerindeki aksaklığın son tezahürlerinden biridir. Tatsızlığın boyutlarının büyümesi ihtimali, endişe vericidir.
AK Parti''nin yolsuzlukların araştırılması ve hortumların kesilmesi teşebbüsleri, vatandaşta ihtiyatlı bir iyimserlik uyandırdı. Zira şimdiye kadar Yüce Meclis''te nice komisyonlar kuruldu, her biçim lâf edildi. Çalınan kocaman meblağlar, çalanlarda kaldı, hayâsızca tasarruf ediyorlar. Gülünç denecek nisbette az bir kısmı alınabildi. Onun içindir ki millet, hırsızların cezalandırılmalarından çok fazla, çaldıklarının istirdâdını bekliyor. Mevzuat ve yargı engelleri halkımızı ilgilendirmiyor, asabileştiriyor. Bu engelleri kaldırmayan bütün siyasî iktidarları küçümsüyor.
Bana göre engeller, ancak Avrupa Birliği standartlarına erişebildiğimiz takdirde kalkacaktır. Daha önemlisi, zihinlerimizdeki engellerin kalkması ve Türk millî kültürünün şahlanması da ancak bu suretle mümkündür. Türk''e musallat olmuş şer odaklarının birer ikişer sönmesi keza, Avrupa ile birleşmemizle gerçekleşecektir.
Binaenaleyh, Türkiye Cumhuriyeti''ni, çağdaş uygarlık düzeyinin ta kendisi olan AB normlarına ulaştırmaya çalışan politik veya bürokrat yahut entellektüel bütün kadrolar, bütün kişiler, bizim makbulümüzdür. Siyasî iktidarlara ve partilere, önce bu açıdan bakarız. Çok geniş, herkese yer bulunan bir şeref masasıdır. Statükonun bizi getirdiği bugünkü çizgiden memnun olan yoktur.
..Amerika ne yapıyor?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Temmuz, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Süleymaniye baskını Amerika''ya ne kazandırdı? İhtimâl, Türk özel timinin bilgisayarlarında, kayıtlarında bulunan bazı bilgileri, bazı isimleri ele geçirdi. PKK-KADEK''in Kuzey Irak''taki düzeni, Türkiye''ye bilgi verenler, ajanların adları ve faaliyetleri, Türkmenler''in durumu gibi konulara ulaşılmış olabilir. Türkiye, Kuzey Irak''ta ne yapıyor konusunda Amerikan istihbaratının bilgisi arttı mı, yoksa hiçbir önemli veriye erişilemedi mi, bilmiyoruz. Ancak baskından sonra Ankara, şifrelerimizi değiştirdi.
Bu bilgiler PENTAGON ve CIA için hayati değildir. Zaten Amerikan ve Türk istihbaratı çok konuda bilgi teati eder. Tezkere beklentileri sırasında Amerikalılar''ın bekletilmelerinin karşılığı verilmek istenmesi ihtimali de çok kuvvetli değildir. Türkiye''ye, önümüzdeki İran ve Suriye operasyonlarında, tarafsızlık sevdası ile Amerika''ya ters tavırlar almaması için, fiili bir ihtar şeklinde düşünmek daha makul geliyor. Gayri resmi sözlü ihtarlar yapılmıştı ama, bunlar Ankara''yı pek etkilemedi. Amerika, muhtemel bir İran harekâtına Türkiye''nin katılmasını istiyecektir.
Washington, sadık müttefikleri Barzani ile Talebani''ye otonominin yolunu açmak için, Kuzey Irak''tan Türkler''i uzaklaştırarak Türkmenler''i ve Araplar''ı dağıtmak politikasını da izliyor olabilir.
Süleymaniye''de, ABD''ye yakışmaz kötü bir davranış sergilendi. Amerika, bu arada NATO ittifakını yaralamaktan dahi çekinmedi. İkinci derecede sebeplerle, Türkiye gibi olağanüstü önemli bir müttefiki ile arasını açabilecek bir eylem yaptı. Eylemin ilkelliği Amerika''ya hiç bir puan kazandırmadı. Amerika, evet, Irak''ı bir ayda ele geçirdi. Ama bu ülkede ne yapabileceğini pek bilmiyor. Bilmediği ortaya çıktı. Yapacaklarının Amerikan mefaatleri bakımından bile olumlu şeyler olmayacağını sanıyoruz. Böylesine bir politika ile, Irak''ta ve civar ülkelerde enerji konusunda egemenlik kurmakta Amerika epey zorlanacaktır.
Irak, bölünecek mi?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Temmuz, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sırbistan, Afganistan, Irak savaşlarında Birleşik Amerika, askerî gücünü kanıtladı. Palavracı Saddam''ı 1 ay içinde hakladı. Irak''ı ele geçirdi. Hem de Türkiye''nin kuzeyden girmesi planını uygulayamadığı halde... Yalnız İngiltere''den ciddî destek gördü. Diğer destekler az çok sembolik kaldı. Ama her ülke Amerika''ya hava sahasını açtı.
Askerlikte bu derece süperleşen ABD, imparatorluk yönetme sanatında aynı performansı gösteremedi. Afganistan''ı beklemeye aldı. Irak''ta ne yapacağını bir türlü kararlaştıramadı. Birbirinden sakıncalı projeler ve teklifler arasında bocalıyor.
Amerika, vaktinden önce bir çok devleti karşısına almamak için, Irak haritasını şimdilik değiştirmek istemiyor. Bunu, Suriye, bilhassa İran''a baş eğdirdikten sonra, paket halinde gerçekleştireceğini sanıyorum. Ortadoğu''nun sınırlarında değişiklik yapacağı hususundaki kanaatimizi, aylardan beri bir çok defalar ve çeşitli cephelerden bu sütunda yazdık. Gene de Irak''ta bir yönetim kurulması gerekiyor. Gelen bilgiler, Washington''ın, bugünkü sınırları içinde Irak''ı milliyetlere ve mezheplere bölerek, tam bir parçalanma için hazır hale getireceğini gösteriyor. Bizim tefsirimiz böyledir. Ne demek sünni Araplar, şii Araplar? Böyle bir ayrımı Irak''ı yöneten hiçbir müslüman devlet yapmadı. Osmanlı bu saçmalığı aklından geçirmedi. Bugün Almanya, İsviçre, Hollanda gibi devletleri Protestan-Katolik diye bölmeye kalkışmak ne kadar olmaz şey ise, Irak da aynı durumdadır. Ancak milletleşmekte bocalayan toplumları ayrıştırmak için 21. yüzyılda bile böyle planlar yapılabiliyor. 8 yıl süren İran-Irak savaşında mezhep ayrılığı veya birliği hiç rol oynamadı. Washington bunu unutmuş olamaz. Ama Ortadoğu''nun sınırlarını yeniden çizmeye kararlıdır. Sakıncalarını ne kadar anlatmaya kalkışsanız bunu yapacaktır.
Süleymaniye''den sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Temmuz, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika''nın çirkin Süleymaniye eyleminin izlerini hızla silmek lâzım. Kolay iş değildir. Her iki tarafın ortak gayretiyle mümkündür. Meseleyi büyütmekte iki devlet için de bir fayda görülmüyor.
ABD, tam bir cihan devletidir. Asya''da büyük işler tasarlamaktadır. Bunları gerçekleştirmek azmindedir. Önlemek, Türkiye''nin veya diğer herhangi bir devletin elinde değildir. Son yarım yüzyılda, bazı önemli aksamalara rağmen Birleşik Amerika''nın, Türkiye''nin dostu olduğu muhakkaktır. Ayrıca, dünyanın süper gücü ile karşı karşıya gelmek, dış politikada seçilecek yolların en berbadıdır. Bu, süper gücün her dediğini yapmak, Süleymaniye misali münasebetsizliklerini hoş görmek değildir. Ama temel politikadan ayrılmak sapmak olmaz.
Daha geniş açıdan incelersek, Türkiye, her iki Irak savaşında hatalı hareket etmiştir. Kuzey Irak''taki pozisyonumuzu zayıflatmıştır. Bu gerçeği görebilmek gerekiyor.
Son Irak savaşında Almanya, Fransa, Rusya gibi çok güçlü devletler Amerika''ya kafa tuttular. Amerika''da, iki buçuk asırlık Amerikan-Fransız dostluğuna yakışmaz Fransa aleyhdarlığı yapıldı. Ama Avrupa devletleri, eninde sonunda Washington''la barışırlar. Türkiye''nin açıkta kalıp üçüncü dünya ülkeleri arasına düşmemesine dikkat edilmelidir. Daha fazla dikkat edeceğimiz hiç bir milî konu mevcut değildir.
Amerika açısından bakarsak, Türkiye''yi dışlayarak Asya''da Pax Americana''yı gerçekleştirmek çok zordur. Tezkere olayından önce bu işi Türkiye ile birlikte başarmak istiyordu. Bugün Washington, tereddütler içindedir. Ermeni iddiaları, Senato gündemindedir. Suriye ve İran''a karşı önce politik, sonra hemen fiilî Amerikan baskısı başlıyacaktır. Ankara, uyanık bulunacaktır. Amerika''nın karşısına geçmek yerine yanında yer alarak daha ağırlıklı bir Türk politikası oluşturmaya çalışacaktır.
Demokrasiye uyum
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Temmuz, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Aylardan Temmuz ve Yüce Meclis hâlâ çalışıyor. Zira Kopenhag kriterlerine uyum paketlerini oluşturan anayasa ve yasa tadilleri gündemdedir. Yıllar öncesi çıkarmamız gereken kanunları sallamış, geciktirmiş, çok gecikmişiz. Türk insanına, Avrupa devletlerinin vatandaşlarına uyguladıkları hakları çok görmüşüz. Statüko, dehşetli direnç göstermiş. Oligarşi, imtiyazlar elden gidiyor vehmiyle her türlü engeli koymuş.
Epey deneyimsiz olan AK Parti iktidrı, buna rağmen Avrupa Birliği konusunda gecesini gündüzüne kattı. Türkiye''nin olmak veya olmamak sınırına geldiğini idrâk ettiğini gösterir ki epey büyük bir erdemdir. Muârızları, bu gayretin, AB''ye girip laiklikten kurtulmak için göze alındığını iddia ediyorlar. Grupta böyle düşünen ve uman, Türkiye Cumhuriyeti''nin temel ilkelerini kavrıyamamış kişiler belki vardır. Her dönemde, Atatürk devrinde bile mevcuttu. Fikir dünyasıdır. Zarar gelmez. Hiç kimse ve hiç bir kuruluş, laiklik ilkesi ile oynıyamaz, laikliği sulandıramaz. Bunu, statükocularımızın da anlaması lâzım. Kaldı ki AB, reaksiyoner rejimleri -seçim kazansalar bile- kabûl etmiyor.
Yüce Meclis''in çalışmalarının yanında, dış temaslar da AB yolunda çok önemlidir. Başbakan Erdoğan''ın Avusturya ziyareti faydalı oldu. Bütün Avrupa''yı dolaşması, ikinci defa turlaması gerekir. İlk turunda, başbakan değildi.
Çirkin Süleymaniye eyleminin henüz soğumadığı bir zaman diliminde, YÖK kanunu gibi çok münakaşalı ve Anayasa mahkemesine gönderilecek bir yasa ile vatandaşın nefretle karşıladığı iç çekişmeleri doruğa çıkartacak bir girişim isabetsizdi. Ertelenmesi olumludur. Önce uyum yasaları... Bu ilkeleri kabûl etmeyen Avrupa devleti kalmadı. Türkiye mahcuptur. Bu devleti lütfen geri kalmış ülkeler sınırına itmiyelim...
Terör ve yolsuzluk
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Temmuz, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Eşkıyanın dağa çıkması, yasalara, düzene devlete baş kaldırması, yakıp yıkması, vurup kırması, yeni bir şey değil. Hem imparatorluk, hem cumhuriyet tarihimizde emsali var.
Yolsuzluk, devleti yönetenlerin milletin parasını çalması, rüşvet alması da son yıllarda ortaya çıkmadı. Her asırda mevcuttur.
Ama komünist çetelerin, PKK''nın, Hizbullah''ın ayaklanmaları ve tamamen ortadan kaldırılamamaları, çapı ve sürekliliği bakımından, tarihimizde, geçmişimizde az görülen boyuttadır.
Son dönemlerin soygun ve hortumlamaları da, miktar bakımından, tarihimizde rekor oluşturacak düzeydedir. Üç kıt''adaki Osmanlı, cumhuriyet devrindeki hırsızlar çapında büyük hırsız yetiştirmedi. Çalınan meblağlar ortadadır.
Terör ve yolsuzluk gibi iki belâ, niçin bu derecede büyüdü?
Bu, tarihçilerimizin akademik çalışmalar yapacakları muazzam bir konudur. Terörle yolsuzluğun derinlemesine ilişkisini de belirtmek isterim.
Terörün ve yolsuzluğun ilk tezahürlerinde üzerlerine gidilmemesi, pas geçilmeleri, önem verilmemesi, hemen başlarının ezilmemesi, mekanizmaların bu illetlerden derhal temizlenmemesi, bu kadar büyümelerinin başlıca sebebidir.
Bu yazıyı niye yazdım? Doğuda baş kaldırma olayları, çetelerin hâlâ dağ dağ dolaşmları, vahîm gelişmelerdir. Yeniden dışdestekler bulmaları ihtimali vardır.
Yolsuzlukların ve hortumlamaların izlenmesi üzerinde yetkililer güzel sözler söylüyorlar. Vaadlerde bulunuyorlar. Ancak yeni yolsuzluk alanları açılmaması için, çok dikkat edilmeli. Biliyor musunuz ve bilmem dikkatinizi çekti mi sayın okuyucularım, Avrupa''nın en yoksul ülkesi hâline gelmemizin sebepleri üzerinde hiç konuşulmadı...
Yoksulluktan refaha
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Temmuz, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kopenhag Kriterleri denen çağdaş medenî dünyanın demokrasiyi ve hukuk devletini oluşturan siyasi ilkelerini, bütünüyle kabul etmenin eşiğindeyiz. Türk milleti, böylesine bir düzene lâyıktır. Buna hak kazanmıştır. Nice asırlık trajik ve patetik gelişmelerin sonucudur.
Kopenhag Kriterleri, demokratik nizamı kurmaktan başka, uygulandığı ülkelerin ekonomik kalkınmalarına da temel oluşturuyor. Çağdaş ekonomiye geçişin ilkeleri, Maastricht kriterleri adı altında toplanıp Avrupa Birliği''nce kabul edildi.
Türkiye, en girift ve koyu komünist ülkeler derecesinde akıl almaz mevzuat hokkabazlıkları ile, serbest ve global ekonomiyi engelleyen bir kırtasiyeci ülkedir. En komünist ülkelere bile akan milletlerarası sermayenin Türkiye''mizden ödü kopmaktadır.
Bu durum, 2000''li dolarlarla matematik kesinlikle ifade edilen yoksulluğumuzun tek sebebi değilse bile, temel sebeplerden biridir. AK Parti iktidarı ve bu iktidarın başı olan Başbakan Erdoğan, Türkiye gibi muazzam potansiyele mâlik bir devletin düştüğü yoksulluk tuzağının sebeplerini kavramış görünüyor. En azından biz böyle ümid ediyoruz. Ancak sıçrama yoluyla, yitirdiğimiz mesafeleri alabileceğimiz âşikârdır. Bu da palyatif tedbirlerle kabil değildir. Radikal reformlarla gerçekleşebilir. Avrupa Birliıği''nin hedeflerinin birincisi, üyelerinin, dünya nimetlerine erişerek refahını sağlamaktır. Yoksulluğun devamına prim veren zihniyetler, vatandaştan tek oy alamıyacaktır. Hükûmetin bu istikamette anlamlı ve art niyetlere asla taviz vermeyen düzenlemelerini bekliyoruz.
Irak ve sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Temmuz, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Süleymaniye olayı, Türk ve Amerikan subaylarının derinlemesine müzakelerinden sonra, olumlu sonuca bağlandı. Doğrusu çirkin bir eylemdi. Ama ölen, yaralanan yoktu. Hâlâ stratejik olduğu söylenen ittifakı bozmak, NATO içinde büyük ortakla güçlü ortağın kapışması, hiç göze alınabilir şeyler değildi. Hem ABD, hem Türkiye, hem Dünya barışı zarar görürdü. Üçüncü dünyacılar ve eski tüfekler maazallah bayram ederlerdi. Umuyoruz Washington, bu gerçeği kavradı.
Amerika, Bin Ladin gibi Saddam''ı da yakalıyamadı. Prestij yitirdi, çalımı bozuldu. Irak''ta asayiş sağlayamadı ve makul bir hükûmet kuramadı. Daha vahimi, ne yapacağını bilmediği ve işgalindeki ülkeyi tanımadığı intibaını verdi. İngiltere de, Britanya imparatorluğuna yakışır bir tavır alamadı.
Amerika, Irak''ı sömürgeleştirmek, ülkede kalmak üzere gelmedi. Baas rejimini yıkmak, petrolü kontrolüne almak, İsrail üzerindeki baskıyı kaldırmak, Kürtler''i korumak, İran''a kolay geçiş sağlamak, nihayet kendince daha sağlam sınırlar çizmek için savaşı göze aldı. Belirli üsler dışında işgalin bir kaç yıldan fazla sürmiyeceği âşikârdır.
ABD''nin Irak savaşı ve işgali için harcadığı meblağ şimdiden 100 milyar doları geçti. Bu muazzam rakamı Irak petrollerinden tahsil edecektir. Sanki Iraklılar, Amerikalılar''ı davet etmiş gibi... Kötü yönetilen, akılsız rejimlerin eline düşmüş devletlere ibret olsun...
Hiç bir güç, Irak savaşını engelliyemedi. Amerika''nın önümüzdeki aylarda aynı coğrafyadaki eylemlerine de engel konamıyacaktır. Ankara, gelişmeleri hesaplamakta yanılmıştır. Dış politikamız, bundan sonra, yanılgı kabul etmiyecek derecede hassaslaşmıştır.
Nereye gidiyoruz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Temmuz, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ümid edilir ki, pis bir olay olan Süleymaniye vak''asını atlattık. Irak''ta ve Irak''ın da bulunduğu coğrafyada Amerika Birleşik devletleri ile daha nice sorunlar yaşamamız kaçınılmazdır. Bunun için, bir yerlere takılıp kalmak, hem yüksek politikaya, hem devlet ve milletimizin yüce menfaatlerine aykırıdır.
Amerika''ya yaklaşabildiğimiz oranda rahatlıyacağız. Aksi takdirde, görüş ayrılıklarımız büyüyecektir. Meselâ Amerika''nın Türkmen dediğimiz Irak Türkleri''ne zerre kadar teveccühü bulunmadığı artık gün ışığına çıktı. Gene Amerika, Kürtler''e aşırı sevgisi dolayısıyle, onlara Irak yönetiminde ve Irak coğrafyasında mübalağalı bir ağırlık verebilir.
Irak''ta bir ABD-İngiltere-Türkiye üçlüsü oluşabilir ve Irak''ı daha çabuk, daha düzgün bir yönetime kavuşturabilirdi. Mart ayında bu tarihî fırsatı katlettik. Bazı müşkül durumlara düşersek, yakınmamamız gerekiyor.
ABD ile sağlam ilişkiler, Irak''a ait problemlere takaddüm eder (daha önemlidir). Bunu kavrıyamıyan bir dış politika, Türkiye''ye zarar verir.
Ama Avrupa Birliği ile ilişkilerimiz, her konunun üzerinde ehemmiyet taşır. Türk''ün medeniyet davasıdır. Zira Avrupa standartlarının şurasını burasını inanılmaz bir inat, direnç ve gafletle budayabileceğine inanan bir Türkiye, kendini, çok değil, üç beş yıl içinde, geri kalmış üçüncü dünya ülkeleri arasında bulur. Atatürk''ün muâsır medeniyet seviyesi hedefinden kopar. Atatürk''ün ve ondan önceki büyük inkılapçılarımızın korkuları gerçekleşir. Sultan Selim''in ve Sultan Mahmut''un bile kemikleri sızlar. Böyle bir ihtimal var mıdır ki, bunları yazıyorum? Okuyucularımın yüksek feraseti, doğru cevabı bulacaktır.
İlişkilerimiz düzeliyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Temmuz, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika ile ilişkilerimiz düzeliyor. NATO başkomutanı Orgeneral Jones''ın ve Orgeneral Abizaid''in Ankara''yı ziyaretleri, Genelkurmay Başkanımız''la görüşmeleri, ümit vericidir. General Abizaid, Irak''tan başka, Arz dediğimiz gezegenin önemli bir kısmındaki ABD silâhlı kuvvetlerinin başkomutanıdır.
Süleymaniye''deki Amerika''ya yakışmaz çirkin eylem bizi tereddüde düşürmüştü. Tezkere gafletimizin serpintileri veya Türkiye''yi test etmek gibi etkilerle düzenlenmiş bir tertibe benziyordu. Washington, tezkere kazasının sorumluları olarak silâhlı kuvvetlerimizi, ikinci sırada ana muhalefet partimizi, üçüncü sırada iktidar partimizi itham ediyordu.
Şimdi, Irak''ta Amerika ile Türkiye''nin askerî alanda nasıl ortak hareket edecekleri üzerinde hiç değilse bazı mutabakatlara varıldığını sanıyoruz. Türkiye, Amerika''nın bocaladığı Irak''ta asayişi sağlama konusunda bir ölçüde yardımcı olabilir. Kuzey Irak''ta ise, Türkiye kaynaklı bir silâhlı terör gücü mahiyetinde, KADEK adını alan PKK militanlarının mevcudiyeti sürdükçe, bir miktar askerimiz bulunacaktır.
Türk-Amerikan stratejik ortaklığına gelince, canlanıp canlanamıyacağı, ABD''nin Irak''ın -bizim de komşularımız olan- komşularına karşı izleyeceği sivil ve askerî politikada, Ankara''nın tutumu ile ortaya çıkacaktır.
Dünyanın birinci devleti ile kapışmak, en akılsız ve gerçek dışı politikadır. 1914''te bu hatayı yaptık. İmparatorluğumuzu verdik. Şimdi böyle bir tehdit ve tehlike yok. Fakat Türkiye''nin tecrid edilip, gelişmemiş üçüncü dünya ülkeleri arasına itilivermesi ihtimali var. Avrupa Birliği mi? ABD ile ilişkileri bozulmuş bir Türkiye''ye her çeşit muameleyi reva görebilir. Bu gerçekleri ve olasılıkları kavramaya yetenekli, açık zihinlerle hareket edebilirsek, her türlü olumsuz gelişmenin dışında kalabilmemiz mümkündür.
İngiltere''de skandal
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Temmuz, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Majeste Kraliçeleri''nin harbiye nezaretinin (savunma bakanlığı) süper silâhlar alanında uzman danışmanı Dr. David Kelly''nin şüphesiz cinayet olan ölümü, demokrasiyi bütün dünyaya öğreten Büyük Britanya için, epey ağır bir prestij kaybıdır. Anladığım kadarıyla Dr. Kelly, mensup bulunduğu bakanlığın, daha açık ifadeyle İngiliz ordusunun sırlarına ihanet etmiş sayıldı. Kim veya hangi merci tarafından? İşte burası karanlıktır. Zira böylesine eylemleri, kendilerini derin devlet sayan bir takım teşekküllerin başındaki fanatik yöneticiler yapıyorlar. Hükûmetin haberi bile olmaması muhtemeldir. Eğer haberi varsa, böyle bir hükûmetin, onun başındaki başbakanın, onu iktidara getiren siyasi partinin vay hâline... Hepsinin istikbali kararır. İngiltere''nin Susurluk Olayı şeklinde değerlendirmek yanlış olmaz. Prenses Diana''nın kazaya uğratılması gibi epey karmaşık bir plan icrasına tenezzül ve zahmet bile etmeyip, bileklerini keserek intihar gibi kokuşmuş bir senaryo içinde Dr. Kelly apaçık öldürüldü. Ketûm davranması, konuşmaması gereken bir sandalyede oturan bir bürokrattı. Demokrasilerde aklına estiği gibi konuşup yazmak hürriyeti, seçilmiş politikacıların, yazarların ve gazetecilerin tekelinde gibidir. Olayın bizi ilgilendiren tarafı, haklı haksız bize demokrasi dersi verenlerin de böylesine büyük demokrasi ayıplarından arınmış bulunmamalarıdır.
Yoksa ABD ile İngiltere''nin Irak''ı işgalinin hukuk temelleri konusu, safsatadan ibarettir. Böyle bir temel yoktur. ABD ile İngiltere, güçlerine güvenerek, 21. yüzyılda daha büyük refaha ulaşmak için Orta Doğu enerji kaynaklarına el koymak maksadıyla Afganistan''ı, Irak''ı işgal ettiler. Bu kadar basittir.Tarih olayları bu şekilde gelişegelmiştir.
Amerika''yı durdurmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Temmuz, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Gerek bizde, gerek birçok ülkede, Birleşik Amerika ve İngiltere''de bugünki Bush ve Blair iktidarlarının sona ermesi ile, saldırgan Anglo-Amerikan politikasının değişeceği ümidi sürekli dile getiriliyor.
Bu ümit, politika gerçekleri ile uyuşmuyor. Diyelim ki Bush, Kasım 2004''te seçim kaybetti. ABD millî politikası olan Pax Americana''nın hedefleri asla değişmez. Sadece başka bir ekip yürütür. Washington''ın milletlerarası terörle savaştan ve Orta Doğu enerji kaynaklarını kontrolden vazgeçeceğine inanmak saflıktır. Dış siyaset, saflık kaldırmaz.
Bush yeniden seçilmeyip Demokratlar iktidara gelirse, sadece üslûp değişir. Şahin üslubu yerine Clinton''ın yumuşak ve ılımlı politikası geçer. Washington, gene İran''a yüklenecektir. Gene Doğu Akdeniz''le Çin Seddi arasındaki bölgede sözü geçen devlet olmaya çalışacaktır. Ve bizim kesin görüşümüze göre, bunu başaracaktır.
İngiltere''ye gelince, Dr. Kelly skandalı Blair''i tasfiye etse bile, yerine geçecek Muhafazakâr Parti, Margaret Thatcher''ın, demir Leydi''nin politikasını izleyecektir. Reagan-Thatcher''ın hârikulâde âhenkli stratejik ittifakı Sovyetler Birliği''ni dağıttı. Tarihin seyri değişti. Amerika''dan kopacak bir İngiltere hükûmeti hayaldir, gerçekleşmez.
Konunun aktüel kısmına gelirsek: Hükûmetimiz Irak''a asker göndermeye hevesli. Ancak yüzüne gözüne bulaştırmasından korktuğumuzu saklamıyoruz, açıkça yazıyoruz.
Irak''a asker göndermezsek, bunun için sıra bekleyen öyle devletler var ki, bize gene hayret etmek düşer. Bu millet, ömrünü hayret etmekle geçirmek için yaratılmadı...
Irak''a gitmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Temmuz, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Belirli şartlarımız kabûl edilirse, hükûmetin Irak''a asker göndermek istediği, Genelkurmay''ın da aynı eğilimde olduğu anlaşılıyor. ABD ile bozulan ilişkilerimizi onarmak arzuları da açıktır. Asker göndermek için ABD ile anlaşabilirsek, bunu hükûmet kararnamesi ile yapmak doğrudur. Çok kalabalık bir Meclis''imiz var. Milletvekillerinin çok büyük kısmı yenidir. Başbakan Erdoğan''ın grubu üzerinde yeterli otoritesi bulunduğundan şüphemiz vardır. Böyle değilse bile biz, Menderes, Demirel ve Özal gibi demokrasinin en büyük çapta üç liderinin dahi zaman zaman gruplarını tutamadıklarını biliyoruz. Talat Paşa, Atatürk ve İnönü dönemleri hariçtir ama, o zamanların şartları başka idi. Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin, millî iradenin tek meşru tecellisi olması bakımından yetkileri, bugün tehlikeli şekilde budanmıştır. Böyle olmasa bile ben, Meclis''in pas geçilmesini, bir yetkiyi kullanmamasını savunanlardan -kim olurlarsa olsunlar- nefret ederim. Buna rağmen Yüce Meclis''e yeni (üçüncü) bir tezkere sunulmaması gerektiğini yazıyorum. Hükûmet, Meclis''in iradesiyle ayaktadır ve icranın da güçlü olması şarttır. Meclis''e sunulmaksızın asker göndermenin mevzuatımıza göre mümkün bulunduğu söylenmiştir. Milletvekillerimiz, Süleymaniye Vak''ası''nın etkisindedirler. Asker gönderme konusunda olumlu oy vermeyeceklerdir. Bürokraside, bilhassa dış işlerinde, kâğıt üzerinde ve mevzuata yapışıp kalmış, belirli peşin hükümler taşıyan bir kadronun da, asker gönderilmesi aleyhinde çalışacaklarını herhalde hükûmet anlamıştır.
Yeni bir tezkerenin reddi olayı, Türk-Amerikan münasebetlerini artık iflâh olmaz çizgiye çeker. Türkiye, tehlikeli bir kaygan zemine girer.
.Irak''a gitmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Temmuz, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dışişleri bakanımız Abdullah Gül, Washington''da başbakan muamelesi gördü. Hattâ Amerikan protokolü bakımından inanılmaz bir şey oldu: Dışişleri bakanı Gn. Colin Powell, Gül''ü iki yanağından öptü. Belli ki Amerika, Türkiye''yi test etmek için, kapılarını açtı. Biz ne yapacağız, nasıl davranacağız, niyetimiz nedir? Bunları anlamak istiyor. Türk dostluğuna ve işbirliğine tâlib görünüyor. Ama gönderilecek birliğimizin masraflarının bize ait olacağını söylüyor. Kimbilir Sayın Gül''ün ne kadar keyfi kaçmıştır!.. Biz, Irak''ta jandarmalık yapmak istemiyoruz. Irak''ın yeniden yapılanmasına samimiyetle katılmak istiyoruz. Ankara-Washington müzakereleri bu esas üzerinde gerçekleşecek veya akamete uğrayacaktır. Tam bir askerî konudur. Genel Kurmay''ımızın fikri önemlidir. Genel Kurmay, asker göndermeye taraftar ise ve şartları müsait görüyorsa, bunu çok açıkça vurgulamalıdır. Aksi takdirde, Türkiye Büyük Millet Meclisi''nden bu istikamette bir karar çıkmaz. Hükûmet, gönderme kararı alırsa, Meclis''e sunmayı düşünüyor. Tezkere gene Meclis''ten dönerse, şu gelişmeler kesinleşir: 1) ABD ile köprüler atılır ve Irak''ta, belki bütün Orta Doğu''da işimiz kalmaz. 2) Yüce Meclis''çe reddedilen tezkerenin sahibi hükümetin istifası bahis konusudur.
ABD Savunma Bakanı Rumsfeld, asker gönderme konusunda hemen kararınızı verin, bir yıl uzamasın! esprisini yapmış. Aynı fikri Powell, daha diplomatça ifade etmiştir.
.Yolsuzluk ve dokunulmazlık
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Temmuz, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yolsuzluk bakımından Türkiye, Dünya''daki 200 devlet arasında en üst sıralarda. Politikacılarımızın dışarıdaki şöhretleri şâibeli. Yabancılar, siyasî nüfuz kullanarak ülkelerini soyan kişiler şeklinde algılayabiliyorlar. Sonunda yolsuzluk, bölücülük ve irtica tehditlerini geride bıraktı, Millî Güvenlik Kurulu''nda gündemin birinci maddesi oldu. TBMM araştırma komisyonunun, 25 eski bakanın Meclis soruşturma kurulları vasıtasıyla yüce divana çıkarılmasını istemesi, dehşet vericidir. 25 bakanın hepsinin şahısları için Devlet parası çalmaktan şüpheli sıfatıyla teşhiri doğru değildir. Bülent Ecevit, Devlet Bahçeli, Yılmaz Karakoyunlu, Mehmet Keçeciler gibi isimlerin Devlet parasına el sürmeleri bahis konusu yapılamaz. Yanlış karar vererek devleti zarara uğratmakla itham ediliyorlar. Bu bir siyasî suçlamadır. Keşke siyasî suçlamalarla âdî soygun suçlamaları ayrılsa idi.
O takdirde asıl soyguncuların suçtan sıyrılabilme imkânları daralırdı. Vatandaş, hortumlanan, aşırılan, der-ceb edilen paraların devlete iadesini bekliyor. Bunu sağlayacak mekanizmalar işletilmedikçe, bir kaç eski bakanın yüce divanda mahkûmiyeti, politikacının hırsızlığını önleyemez ve vatandaşın kızgınlığını yatıştıramaz. Kaldı ki politikacının tek başına soyguna girişmesi mümkün değildir. Milletvekili dokunulmazlığına yakın derecede muhafazaya sahip bürokrasi ve işadamlarından belirli bir zümre, Devlet soygununu oluşturuyorlar. Tedbirler buna göre alınmalı, suçlamalar buna göre yapılmalıdır. Vatandaşın canı fena halde yanmıştır. Kükremek üzeredir. Fırsat buldukça bu konuyu işleyeceğiz. Zaten mîllî güvenliğimizin birinci maddesi olarak Devlet gündemine oturdu. Talihsiz milletiz vesselâm...
ABD ziyaretinin sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Temmuz, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Abdullah Gül''ün ABD ziyareti büyük başarı ile sonuçlandı. Amerika ile ilişkilerimizin canlandırılması için ümit kapısı açıldı. Her iki tarafın da buna istekli olduğu açığa çıktı.
Bununla beraber, milletvekillerimizde Süleymaniye Vak''ası''nın olumsuz etkileri silinmiş değildir. Bilakis ben -belki ileri gidiyorum ama- yeni bir tezkere gelse de, Amerika''ya haddini bildirsek diye bekleyenlerin fazla olduğunu sanıyorum.
Bu konuda milletvekillelerinin ve bazı mihrakların duygusallıktan uzaklaşıp politikanın gerçeklerine girebilmelerinde en tesirli organ Genelkurmay''dır. Genelkurmay Başkanlığı''nın, Irak''a asker göndermemizin Türkiye''nin yüksek menfaatlerine uygun olduğunu vurgulaması, tereddütleri çözümler. AK Parti, 1 Mart''ta açıkta bırakılmıştı. Şimdi Devlet kararını isteyecek görünüyor.
Statükocuların, ABD''ye olsun, AB''ye olsun soğuk baktıkları açık bir hakikattir. Amerika''dan da, Avrupa''dan da hoşlanmıyorlar, belki nefret ediyorlar. Asya''ya çekilelim, daha doğrusu içimize kapanalım demeye getiriyorlar.
Binaenaleyh Türkiye, statükocuların egemenliğinde iki bin dolar ayıp çizgisinde mi yaşıyacak? Yoksa cesaretle dünya politikasına girip güneşte yerini mi alacak? Tercihini yapacaktır.
ABD ile AB''yi birlikte kucaklamak o kadar müşkül müdür, anlamıyorum. Avrupa Birliği için AK Parti iktidarının, ANAP''ın bıraktığı yerden azimle devam ettiği görülüyor. AK Parti, Amerika ile dost bir Türkiye''nin Avrupa''da daha hızlı yerini alacağını da kavrıyacaktır (kavrıyamıyanlar dışarıda kalır). Cumhuriyet Halk Partisi''ne gelince, Atatürk''ün inkılâpçılık dehasını izlemesi gerektiğini düşünüyoruz. Statüko taraftarı hiçbir partinin istikbali olmaz.
Stratejik ittifakın neresindeyiz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Temmuz, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Abdullah Gül''ün Amerika ziyaretindeki -bir çok mahfil tarafından pek de beklenmeyen- performansı, kendisinin dediği gibi, şüphesiz Türkiye''nin -hele bu coğrafyada- pas geçilemeyecek bir devlet olmasından kaynaklanıyor. Buna, Washington Şahinleri''nin, ilişkileri düzeltmek için irade koymalarını eklemek gerekiyor.
Amerika, olmadık ve beklenmeyen bir engel içeren şart ileri sürmediği takdirde, Irak''a asker göndermek istediğimiz anlaşılıyor. Genelkurmay''ın bu yöndeki tutumunu açıklaması veya Çankaya''da Devlet kararı ile Meclis''e gidilmesi gerekiyor. NATO ve BM kararları uzun vadelidir.
Kuzey Irak''taki PKK-KADEK çetelerinin silahtan tecrid edilerek Türkiye''ye gönderilmesi halinde, bu bölgedeki askerimiz de geri çekilecektir. Amerika, bu operasyona girmek istiyor. İşgali altında bulunan Irak''ta, terörist listesine aldığı büyük bir çeteyi görmezlikten gelmesi, zaten kendi felsefesine aykırı olur.
Diyelim ki bütün bu işler pürüzsüz veya az pürüzle başarıldı. Türk-Amerikan stratejik ittifakı yeniden canlanır mı? Maalesef hayır!
Zira Amerika, mutlaka Suriye ile İran''a karşı eyleme geçecek ve Ankara''nın, stratejik müttefikliğin icaplarını yerine getirmesini isteyecektir. Biz ne yapacağız.
Tahran ve Şam, Türkiye''ye karşı inanılması zor bir yumuşaklık sergiliyor. Bu yakınlığın, Amerikan tehdidi ortadan kalktığı takdirde (ki biz böyle bir ihtimali hiç varit görmüyoruz) devam edeceğini sanmak saflık olur. Arap ırkçılığı ve Türk düşmanlığına dayanan Baas Rejimi ile yönetilen, henüz haritalarını düzeltemeyen bir Suriye, Türkiye''ye nasıl yaklaşabilir? Mağrur bir devlet olan, rejimi bizimkine zıt, Türk kelimesine bile alerjisi bulunan bir İran ise, ilk fırsatta gene bize tafra atmaya kalkışacaktır.
Böyle değilse bile, Türkiye''nin, Pax Americana''nın hedeflerini saptıracak gücü yoktur. Hiç
bir devletin böyle bir gücü yoktur. İran''ı ve Suriye''yi korumak, milli politikamız olamaz. Bu yolda Amerika ile çatışmak saçmadır. Bütün bunları bu günden düşünmeye mecburuz.
Irak''a kimler gidiyor?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Ağustos, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD Devlet sekreterliği (dışişleri bakanlığı), 30 devletin, Irak''a asker göndermeyi kabul ettiğini bildirdi. 30 ülke arasında Türkiye''nin ismi yok. Bu da gayet tabii. Daha karar veremedik ki... NATO ve BM izni gibi çok uzun vadeli siyasi yatırımlara ümit bağladık. Amiyane tabirle ipe un serdik. BM ve NATO karar verinceye kadar (o da verebilirse) kim öle, kim kala... Amerika o tarihte Şam''da ve Tahran''da bile olabilir.
Asker göndermek isteyen ve sayıları hızla artacak 30 devlete göz atarsak, karşımızda rengârenk bir tablo oluşuyor. Başta, ABD''den sonra dünyanın 2. ekonomik gücü olan Japonya geliyor. Zira Körfez petrolü ile muazzam sanayiini ayakta tutan Japonya, Washington''a yanındayım! diyor.
Asker göndermek için can atan ve sıra almaya çalışan 16 Avrupa Birliği üyesi ve üye adayı, insanı şaşırtıyor: İngiltere, İtalya, Hollanda, İspanya, Portekiz, Norveç, Danimarka, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Polonya, Slovakya, Letonya, Litvanya, Estonya, Romanya, Bulgaristan... Henüz Avrupa Birliği''ne girmemiş Avrupalılar: Ukrayna, Makedonya, Arnavutluk... Ayrıca Gürcistan, Azerbaycan, Kazakistan, Moğolistan, Kore, Filipinler gibi Asyalılar... 4 Orta Amerika ülkesi de var: Dominikana, Salvador, Honduras, Nikaragua.
Yalnız 3 Müslüman devlet mevcut: Arnavutluk, 2 Türk devleti Azerbaycan ve Kazakistan. Amerika, Pakistan ve İndonezya''dan talepte bulundu, daha cevap alamadı.
Önümüzdeki günlerde bu tablo epey çeşitlenecek ve kabaracak. Siyasî coğrafyayı ve devletlerarası politikayı -yakalarını bir ideolojiye kaptırmaksızın- bilenler, tabloyu manalandırmakta tereddüd etmiyeceklerdir. Bunun dışında, anılan devletlerin çoğunun askerlerinin Irak''ın yeniden şekillendirilmesinde ve birliğinin tesisinde rolleri çok sınırlıdır. Türk askerinin misyonu çok daha şumüllüdür. Orta Irak''ta görev alacak, Bağdad''da Türk bayrağını dalgalandıracaktır. PKK''lılar dağıtılınca, Kuzey Irak''tan askerimizi çekeceğimiz de anlaşılıyor.
Demirel ve Irak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Ağustos, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sayın Süleyman Demirel, geçtiğimiz perşembe sabahı telefon etti. Irak''a asker gönderme konusunu savsaklayıp, Amerika ile ilişkilerimizin bu defa iflâh olmaz derecede bozulacağından endişe ediyordu. Bu endişesini, çeşitli faktörlerle açıkladı.
Sayın Demirel''in endişe ettiği bir mevzuu hây ve hûy lâklaka ve kıyl-ü kaal ile geçiştirenlerin, siyasî ehliyetleri ve politikada önünü görebilmek yetenekleri olamaz. Zira gerek iç, gerek dış politikada Türkiye''nin mukayese bile kabûl etmez nisbette en tecrübeli devlet adamıdır.
Sayın Demirel, Irak''a asker gönderme konusunda Avrupa Birliği devletlerinin yarısının, Japonya pozisyonundaki bir ülkenin BM ve NATO kararı beklemediğini, biz beklersek, Orta Doğu''dan silineceğimizi işaret etti.
Bütün siyasî hayatını Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin kayıtsız şartsız üstün otoritesine bağlayan sayın Demirel''in, Yüce Meclis''in pas geçilmesini istemeyeceği âşikârdır. Ancak, gerekli sayıda milletvekiline sahip bir hükûmetin, kararını Meclis''ten geçirememesini kabûl etmiyordu ki, bizim bildiğimiz parlamenter sistem de budur.
Sayın Demirel''in, her şeyden önce, yeni bir sakarlık yapılıp ABD ile ilişkilerimizin bozulmasından Türkiye''nin çok büyük zarar göreceği hususunda endişe belirttiğini vurgulamam gerekiyor. Türkiye ile Birleşik Amerika karşı karşıya geldiği takdirde, Büyük bir Kürdistan''ın temellerinin atılacağını belki ima etmemiştir. Ama ben, kendi fikrim olarak açıkça yazıyorum. Zaten, asgarî akıl sahibi hiçbir devlet, dünyanın tek süper gücünü karşısına alamaz. Bu derecede beceriksizlik yapmaz. Politikasını, paralel şekilde düzenlemek minimum ferasetini gösterir.
Ekim ayını falan bekleyip geç kalmayalım. O zamana kadar 60 devlet, Irak''a asker göndermek için sıraya girmiş bulunacaktır. Bu sayı şu anda 30''dur ve içlerinde Türkiye yoktur.
Statükocuların palavraları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Ağustos, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yakın zaman önce, sevgili statükocularımız (ki içlerinde nice dostumuz bulunuyor), şu fantastik iddiada idiler: Avrupa Birliği, ABD gibi, Avrupa Birleşik Devletleri haline gelecektir. Fransa ve Almanya gibi dünyanın en gelenekli ve istiklâlleri üzerinde mutaassıp devletleri, ABD''nin Kaliforniya, Teksas eyaletleri benzeri federe devletler olacak, bütün dış politikalarını ve savunma sistemlerini, AB federal merkezine terk edeceklerdir!
Bu şahane palavrayı yazıp çizenler de vardı. Nice okumuş yazmış, şöhretli akademisyen, tecrübeli politikacı, sağcı, solcu, ortacı dostum, okuyucum, AB''ye girmek için, devlet olarak bağımsızlığımızdan vazgeçip geçmeyeceğimizi benimle konuştular. Zor ikna ettiklerim de hiç ikna edemediklerim de hatırımdadır.
Ne zaman ki Pax Americana''nın Avrasya politikası karşısında Almanya, Fransa, Belçika gibi devletler karşı çıktıkları halde İngiltere, İtalya, İspanya gibi gerçek Avrupalılar da, eski Varşova Paktı üyeleri de, BM kararı falan beklemeksizin, Amerika''nın yanında yer aldılar, statükocularımızın bu konudaki palavraları sona erdi. Aslında ABD''nin yapısı ile Avrupa devletlerinin siyasi yapılarının bambaşka şeyler olduğunu biliyorlardı. Değil Almanya, Fransa, İngiltere gibilerin, bütün Avrupa devletlerinin millî politikalarından asla vazgeçmeyeceklerine vâkıftılar. Fakat milleti kandırıyorlardı. Milleti kandırmak alışkanlığını sürdürüyorlardı ki, bu musibetten de Avrupa standartlarına ulaştığımız zaman kurtulacağız. Bir müddet önce ABD Başkanı Bush, Atlas Okyanusu''nda Asor adalarına geldi. İngiltere, İtalya, İspanya ve Portekiz başbakanları ile stratejik müttefikler sıfatıyle poz verdi. 1 Martta akıl almaz şekilde tezkere kazasına uğramasa idik, bizim Başbakanımız da Asorlar''da, onların arasında idi. Bir Demirel''in, bir Özal''ın böylesine tarihî fırsatı kaçırmaları mümkün değildi...
.Yeni düzene geçmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Ağustos, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Silahlı Kuvvetlerimiz, Avrupa Birliği düzenine geçiyor. Zira Atatürk''ün Türkiye''ye muâsır medeniyet seviyesini hedef gösterdiğini biliyorlar. Avrupa kriterleri, çağdaş uygarlık düzeyidir. İnkılâplarımızın daima savunucusu, hatta öncüsü olan Türk subayının, bu hedeften sapması bahis konusu değildir.
Siyasi otorite ile asker arasında sürtüşme olmamalıdır. 3 defa oldu. Her iki taraf, ama bilhassa Türkiye büyük zararlara uğradı. Bugün aynı şeyleri hayal edenlere şurada burada rastlanmakla beraber, artık bu çıkmaz yol tıkanmıştır.
Siyasetçilerimizin, Avrupa standartlarına gelmeleri gerekiyor. Parlamenter dokunulmazlığının sınırları, milletvekillerine yasaklanan faaliyetler, demokrasinin yazılı bulunmayan etik kuralları, Avrupa Birliği''nde ne ise, bizde de tıpkısının aynısı olacaktır. Bundan kaçınmak, çekinmek, gecikmek boştur.
Türk subayı, bu yeni düzen içinde, bin yıllık saygınlığını koruyacaktır. Zaten subay, bütün demokrasilerde saygın ve seçkin bir zümredir. Ancak irtica, bölücülük ve Atatürk muarızlığı gibi üç konuda, Türk subayının endişesi olmamalıdır. Bu üç akım, marjinallikten çıkıp uygulamaya intikal eder gibi olunca, askerin huzuru bozulmaktadır. Bu üç akımın Türkiye Cumhuriyeti''nde geçerliliği, hiçbir şartta mümkün değildir. Ama bu bahaneyle de fikir hürriyeti asla kısıtlanamaz.
7. Uyum Paketi, demokrasi dünyasında çok olumlu karşılandı. Türkiye''nin bu imajını bozmayalım. Türk insanının istikbalini karartacak davranışlardan kaçınalım. Birtakım mihraklar ve statükocular, kısa akıllarınca, askeri iktidara karşı kışkırtmak istiyorlar. 1950''den bu yana bu kişilere iktidar ve siyasi parti ve lider beğendirmek mümkün olmadı. Fazla tecrübesi bulunmayan AK Parti, böyle tuzaklardan uzak kalmalı. Zaten her iktidar gibi becerebilirse kalacak, beceremezse gidecektir.
Amerika''nın hedefleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Ağustos, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Pax Americana''nın Asya kıt''asındaki hedefi açıktır. Okuyucularımdan özür dileyerek yüzüncü defa tekrarlıyorum: Basra Körfezi ve Hazar Denizi havzalarındaki enerji kaynaklarının tevzii (dağıtılması) üzerinde kesin söz sahibi olmak. Niçin? Japonya''ya, Almanya''ya, Fransa''ya, İtalya''ya petrol vermiyecek mi? Verecek. Ancak bu devletler, petrolü dolarla alacaklar ve Amerika''nın cihan siyasetine karşı sert çıkışlardan kaçınacaklar.
Anılan havzalardaki petrol, bugün bilinen dünya rezervinin üçte ikisidir. Buralardan petrol gitmezse, büyük demokrasilerdeki sanayi çöker, refah çizgisi kırılır. 21. yüzyıl için böyledir. 22. yüzyılda başka enerji kaynaklarına geçilecektir.
Pax Americana''nın bu temel hedefi dışında elbette yan hedefleri de önemlidir ki, başlıcası İsrail devletinin güvenliğidir. İsrail, kuruluşundan bugüne, ilk defa sulh (barış) hayatı yaşamak istiyor. Sağlayabilirse, savunma harcamaları asgariye ineceği için, müreffeh Avrupa ülkelerinin refah düzeyine geçecektir.
Nitekim Birleşik Amerika da, ilk etapta 40 bin, hemen sonra 50 bin dolar per capita (kişi başına) yıllık gelir seviyesine geçmek için Asya''dadır. Pax Americana demek, bu 50 bin doları gerçekleştirmek demektir.
Ekonomik motiflerin yanında askeri sebepleri, Amerikan devletinin rejimini ve müreffeh hayat tarzını savunma gayesini de unutmamak gerekiyor. Washington bunu milletlerarası terörle cihanşümul savaş şeklinde algılıyor. Yani: Yeryüzünün neresinde terör örgütü ve terörist varsa, yok edecektir. İkiz Gökdelenler ve Pentagon''un uğradığı tecavüzü cezalandırmayan bir Amerika''nın hem içeride, hem dışarıda prestij ve saygınlığı sarsılacaktır.
Şark''ta Demokrasi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Ağustos, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Doğu, 70 yıl kadar önce doğmak mastarından yapılmış yeni bir kelimedir. Daha önce Arapça şark derdik. Zamanla İstanbul şivesinde ve edebi dilde, şark''ın evvelce bahis konusu bulunmayan pejoratif, küçültücü manaları da oluştu. Bu mecazlar doğu kelimesinde yoktur. Şark''ta demokrasi, hele Şark işi demokrasi dersek, hiç de makbul bir rejimi dile getirmeyiz. Bugün İtalyanca alla turca''dan gelen alaturka da, tamamen negatif çağrışımlarla dolu hâle gelmiştir.
En az kusurlu rejim denen demokrasi, günümüzde artık insan haysiyetinin ölçüsü durumundadır. Anglo-Sakson ve Batı Avrupa rejimi olarak yayıldı. Mesela Slavlar, mesela Latin Amerikalılar, demokrasi için zorlandılar. Zorlukları devam ediyor. Ordunun cuntalaşması, Kilise''nin tahakkümü, yargının siyasallaşması, gelir dağılımının bozukluğu, yolsuzluk ve rüşvetin azgınlığı, derinlemesine eğitim ve sağlık problemleri, yoksulluk gibi sebepler, demokrasiyi cihanşümul hâle getiremedi. Ancak pek çok ülke, mesela Doğu Avrupa ve Latin Amerika, bugün demokrasi için ciddi çaba gösteriyor. Zira çağdaş demokrasiyi uygulamayan ülkelerin ikinci sınıf devlet sayıldığı âşikârdır. Oluşum, yıldırım hızıyla da, çok yavaş da gerçekleşebiliyor. Almanya, İtalya ve Japonya''nın, Türkiye ile aynı yıllarda demokrasiye geçtiğini hatırlamak yeterli bir örnektir.
Şark tabiri Asya, belki Afrika için kullanılmıştır. İnsan varlığının en büyük kısmının yaşadığı Asya''da İsrail''le Japonya arasındaki muazzam coğrafyada demokrasiye tesadüf etmek kolay değildir. Ancak Hindistan, Kore, Taivan, Malezya, Singapur gibi ülkelerde rejimi yerleştirme çabaları olumludur. Şark''ta devletler ya Tayland, Fas gibi çok gelenekli monarşilerdir. Yahut daha yeni monarşiler, otoriter ve totaliter cumhuriyetler, diktatörler ve yarı diktatörlerce yönetiliyor. Şark''ta demokrasi oluşamamıştır.
Statükocularımızı dinlersek, işte böyle bir Şark dünyasının bir yerlerinde yerimizi alırız. Sınırda bir bölgedeyiz. Demokrasinin dörtte üçünü başardık. Dörtte birini yüzümüze gözümüze bulaştırmamız için gayretler mevcutsa da, bunları aşacağız. Türk''e yaramaz ve yakışmaz işlere girişmemiz, 200 yıldan bu yana yolumuzu kesti.
Ne bekliyoruz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Ağustos, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Beklemek, Türk milletine mahsus bir zevktir. Sonsuz keyif alırız da, neyi niçin neden nasıl beklediğimizi fazla düşünmeyiz. Bu hasletimiz,
Washington''da espri konusu bile oldu.
Yüce Meclis''in Ekim''de açılmasını bekliyorsak, önümüzde koskocaman iki ay var. Bu müddet içinde Japon''undan İtalyan''ına, İspanyol''undan Ukraynalı''sına kadar askerî birlikler, Irak''ta yerleşecekler. İster misiniz, dünyanın en gelenekli ordularının başında geldiği halde, göndereceğimiz birliğimize Irak''ta yer ve ihtiyaç kalmasın!!!
Nitekim çok bilge kişiler olan şanlı atalarımız sona kalan dona kalır demiştir. Dünya hadiselerini, yanıbaşımızda cereyan etse bile, ucundan kuyruğundan, bitişe yakın izlemek, millî politikamız hâline geldi. Dış olaylar ve gelişmeleri, millî mahkemelerimiz değildir ki, istediğimiz kadar bekletelim.
Bugün artık Irak''ta meselâ bir Polonya kadar sözümüzü dinletmemiz, ancak çok akıllı bir siyaset takibine bağlıdır. Dostumuz Polonya''nın, Irak''la bizim ilgimizin yüzde biri kadar ilişkisi yoktur. Ama Varşova da, pek çok başkent de, Irak meselesi olmadığını, Pax Americana''ya dahil edilmek veya dışlanmak bahis konusu bulunduğunu hemen kavramıştır. İtalya ve Japonya, Nikaragua ve Moğolistan da kavramıştır. Biz, Birleşik Amerika''ya çalım atmayı tercih ettik.
6. ve 7. Uyum Paketleri''ni dirayet ve ferasetle çıkartarak tarihe geçen 22. Türkiye Büyük Millet Meclisi, bir tezkereyi oyladı, bunun parçası olan ikinci tezkere de yeterli nisâbı bulamadı (bir tefsire göre başkanlık divanı, nisâb için yanlış karar verdi.) Kuzey Irak''taki iki aşiret reisi bayram etti. Türk devletinin dış politikası bozuldu. Rayından çıkan bu politikayı makul yola çevirmek, bugün hükûmetimizin birinci sorunudur. Washington pas verdi, IMF üzerimizdeki boğucu baskısını gevşetti. Daha ne bekliyoruz?
Amerika''nın stratejisi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Ağustos, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika''nın, işgal ettiği Afganistan''da da, Irak''ta da, elbette kendisine dost, fakat sağlam ve istikrarlı yönetimler kurmak istemediği açığa çıktı (bunu beceremediği ihtimalini de dışlamıyoruz). Bize göre şu sebeplerle:
İran konusunu çözdükten, Suriye ile Suudi Arabistan''da Washington''a daha yakın iktidarlar oluşturduktan sonra, işgal ettiği ülkelerde yerli idareler kurulmasına izin ve destek verecektir.
Çin Seddi''ne kadar uzanan coğrafyada tam bir nüfuz elde etmeden, askerî ve bahrî üsler ister, enerji kaynakları üzerinde son söz sahibi olmaya kalkışırsa, önündeki engellerin katmerleşeceğinden çekiniyor.
Zira Amerika tipinde cihan devletleri, meselâ Roma, Osmanlı ve Britanya İmparatorlukları, harekâtlarını, bütün bir dünyaya rağmen icra etmişlerdir. Operasyonlarından, hiçbir devlet memnun olmamıştır. Bugün Washington aynı şeyi yapıyor.
Daha derin sebep, bize göre, Amerika''nın Orta Doğu''da sınırları değiştirmek istemesidir. Bu hususu ne zaman telaffuz edeceğini, açığa vuracağını, 1944''te Normandiya çıkarmasının gün tarihi gizlilik derecesinde saklıyor.
Tarihçiler, devlet sınırlarının müstakar olmadığını, sürekli değiştiğini çok iyi bilirler. Pax Americana''nın çizgilerini ve alternatif planlarını bilmek mümkün değilse de, belli başlı devletler, sağlıklı tahminlere ulaşabilmek için çalışıyor, kafa patlatıyorlar. Konu, her ülkeyi ilgilendiriyor.
Amerika Birleşik Devletleri, bu cihanşümul teşebbüslerinin gerekçe ve mazeretleri olarak terörü yok etmek ve kitle imha silâhlarını engellemek sebeplerini ileri sürüyor. Karşı çıkanları, terörü, totaliter yönetimleri, insanlık dışı silâhları kollamakla ithama başlıyabilir. Bu arada Afganistan ve Irak''ta asayiş yoktur. Hükûmet hiç yoktur. Halkın ıstırabı büyümektedir. Taliban ve Saddam aranır hâle gelmemiştir ama, Amerika nazik bir çizgidedir.
Devlet kararı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Ağustos, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yazımızı dünkü Çankaya zirvesi sona ermeden kaleme aldık. Irak''a asker göndermek... Konu budur. Ama bu kadar dar çerçeveli, bu kadar basit değildir. ABD ile ilişkilerimizi belirleyecek bir karardır.
Biz Japonya ve İtalya''dan daha akıllı ve daha onurluyuz veya bizim Irak''la Japonya ve İtalya kadar sıkı münasebetimiz yoktur diyorsak, elbette askerimizi göndermeyiz.
Eğer asker gönderenlerin hepsinden fazla Irak''la ilgili isek, ve de asker gönderenlerin de onurlu milletler olduğu fikrinde isek, birliğimizi yollayacağız.
Silâhlı Kuvvetlerimiz, Sayın Genelkurmay İkinci Başkanı''nın ağzından kararını bildirdi. Komşumuzda yangın çıkınca bigâne kalamayacağımız beyan edildi. Hükûmet de bu temayüldedir. Cumhurbaşkanımız henüz konuşmadı. Ancak, Çankaya''dan olumlu bir devlet tavsiyesi çıkacaktır.
Hükûmet, bu tavsiyeyi değerlendirecek, kararını verecektir. Washington''a bildirecektir. Diğer devletlere uygulanan statü, bize de tatbik edilecektir. Fazla söz sahibi olmamız, birliğimizdeki asker sayısı ile orantılıdır. Washington''la mutabakat hâlinde hükûmet, kararını muhtemelen Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin onayına sunacaktır.
Irak da, Bosna, Kosova, Somali gibi asırlarca bizim toprağımızdı. Babam Muhiddin Öztuna, 1915''te Irak''ta 6. Ordumuz''da savaşıyordu. Her karış toprağında Türk kanı vardır. Adriyatik''le Çin Seddi arasındaki coğrafyada her problem bizi ilgilendirir. Kuzey Kore değiliz ki, sınırlarımız içine kapanalım.
Terörle savaşta ordumuz çok tecrübe kazandı. Bu hususta dünyadaki en ehil silâhlı kuvvetlerin başında gelir. Irak şartlarında bu deneyimini artıracaktır. Bosna ve Afganistan''da da risk vardı. Irak''ta risk, daha büyük olabilir. Ama Irak''ta ne işimiz var? çekingenliğinin getireceği mazarrat, risklerin en büyüğüdür.
Çankaya Zirvesi''nin sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Ağustos, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak''a asker gönderme konusunda Çankaya''dan devlet kararı çıktı. Ancak kararın, Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin onayına sunulacağı anlaşılıyor. Daha açık ifadeyle: Yüce Meclis''e yeni bir tezkere arz edilecek. Milletvekilleri oylayacaklar. Reddi hâlinde, hükûmetin istifası gerekir. Bu da şüphesiz aynı başbakanın az değişiklikle yeni bir hükûmet kurup Meclis''ten güvenoyu istemesi demektir.
Böylesine bir ihtimale felâket denebilir. Türkiye''ye haftalar kaybettirir. Ekonomi geriler. Dış ilişkilerimizde gedikler oluşur. Onun için, hükûmetin, sağlam içerikli bir tezkere ile Meclis''e gelmesi lâzım. Cumhuriyet Halk Partisi''nden oy beklenmiyeceğine göre, iktidar partisi yöneticilerinin, gruplarına Türkiye''nin yüksek menfaatlerinin ne olduğunu çok iyi anlatmaları lâzımdır. Şüphesiz grup kararı alınmalıdır. Grup kararının antidemokratikliğini savunan konunun cahili açıkgözlere aldanmamalıdır.
Hükûmetin, Türkiye Büyük Millet Meclisi''ni olağanüstü toplantıya çağırması muhtemeldir. Bunun için, Washington''dan, suâl-nâmemize yazılı cevap bekleniyor. Irak''ta Türk askerinin durumu hakkında bilgi bekliyoruz. Birlik gönderen diğer ülkelere uygulanan statü, herhalde bizim için de geçerlidir. Ancak Irak''taki rolümüzün, yollayacağımız birliğin asker sayısı ile orantılı olacağı söylenebilir.
Irak''ta her milletten asker olacak, Türk askeri bulunmayacak... Böyle bir vaziyette Türkiye''nin göreceği zararın boyutlarını kestirmek için, politika dehası olmaya lûzum yoktur.
Amerika, Bağdad Müzesi''ni yağma ettirdi. Buda heykellerini topa tutan Taliban''la aynı seviyeye düştü. İmâm-ı Âzam Hazretleri''nin türbesine ateş açarak bir büyük dinin mensuplarını çok incitti. Birliğimizi, mümkün mertebe büyükçe tutalım. Bu coğrafyada Amerikalılar''ın yardımımıza ihtiyaçları var. Aynı hatalara düşmesin. İnsanlık daha fazla zarar görmesin...
Irak''a demokrasi taşımak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Ağustos, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak''ta demokrasi tabiri, bizde de, yabancı medyada da çok kullanıldı. Demek Batı''da da politikanın katı gerçekleri ile hayale benzer temennileri karıştıranlar az değil. Üstelik anlı şanlı devlet adamlarından da Irak''ta demokrasi lafsını duyduk. Artık onlarınki, halka ve dünyaya bile bile yalan söylemek oluyor.
Binaenaleyh Birleşik Amerika, Irak''ta, tarihî eserleri, dolayısıyla tarihi tahrip etmek, vandalizmi ile ve daha epey kötülükle suçlanabilir. Ama Irak''a demokrasi götürmemekle değil. Gerçi bu iddia Amerikalılar''dan da işitildi. Ama onlar, kendi halklarına ve bütün âleme şirin görünmek peşinde idiler. Nitekim Afganistan''a da demokrasi gideceği iddia edilmişti.
Anayasa, meclis, çok parti, seçimler... Bunların hiçbiri ve toplamı demokrasi için kâfi değildir, yetmez. Demokrasi ilânı ile de mümkün değildir. Biz 1946''da demokrasiye geçtik, 1876 ve 1909 taçlı demokrasi tecrübelerimize rağmen, bugün hâlâ eksiğimizi gediğimizi kapatmaya çalışıyoruz.
Almanya ve İtalya, 1947''de demokrasiye bir anda geçebildiler. Ama faşizmden önce demokrasiyi uygulamış ülkelerdi. Japonya aynı tarihte, hiç tecrübesi olmaksızın da geçebildi. Zira alt yapısı yeterli ve milli duygular yüksekti. Sovyetler''in dağılmasından sonra sosyalist devletlerin geçişleri de hızlı oldu. Zira komünizmin mahkum ettiği yoksulluktan kurtulmaya ve Avrupa Birliği''nin getireceği refaha kavuşmaya kesin azim gösterdiler. Zaten bir kısmı, iyice gelişmiş, alt yapıları sağlam toplumlardı.
Asya ve Afrika''da demokrasi, daha epey zaman işidir. Yeni devletler çoğunluktadır. Ciddi devlet yapıları yoktur. Adalet ve asayiş, belirli müesseseler zayıftır. Millî birliği savunan şuur doğmamıştır. Politikanın gerçekleriyle davrananlar, Amerika''dan demokrasiler kurmasını beklemiyorlar. Ancak işgal ettiği, halklarına sormaksızın sorumluluk yüklendiği ülkelerde, asayiş, huzur ve adalet sağlıyamazsa, Pax Americana''nın ömrü çok kısalır. O ülkelere gelince, demokrasi için millî iradenin oluşmasından başka çare yoktur. Bekleyeceklerdir.
Medeniyet savaşının neresindeyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Ağustos, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Nice zaman oldu, Türkiye gündemi, Irak''a kilitlendi. Demokrasinin tatlı atmosferini içimize sindire sindire her türlü görüşü dile getirdik. Sonunda devlet kararı oluştu: Irak''ın dışında kalmamızda sayılamıyacak kadar çok sakınca olduğu anlaşıldı. Yeni bir sakarlık yapmazsak, Irak''a gidiyoruz. Gösteriş için değil, güçlü bir şekilde gideceğiz.
Hangi müstevli kuvvet Irak''ta bulunursa bulunsun, bizi birinci derecede ilgilendirir. Hele Birleşik Amerika olursa, bigâne kalmamız, akıl ve mantık dışıdır. Dünyanın süper devletine karşı tavır koymamız ve stratejik ittifakını reddetmeye kalkışmamız, Türkiye''ye 21. yüzyıl boyunca telâfisi zor zararlar verebilirdi. Böyle bir tuzak önümüzde açıldı. İnşallah düşmeyeceğiz.
Amerika ile ilişkilerimizi düzeltmek, bu arada Irak''la alâkamızı vurgulamak önemli olduğu derecede âcil bir konudur. Ama Türk devletinin birinci meselesi değildir.
Türkiye''nin birinci meselesi, hiç şüphesiz, Avrupa Birliği''ne katılmamız veya Avrupa standartlarını uygulamamızdır. Bunu gerçekleştirdiğimiz zaman, artık çağdaş uygarlık düzeyindeyiz. Bu yüce millet, nice asırdır kaybettiği için ıstırap çektiği güneşteki yerini alacaktır. Atatürk''ün gösterdiği hedefe ulaşacağız. Cağaloğlu''ndaki Türbesi''nde Sultan Mahmûd''un ruhu, huzura kavuşacak, şâd olacaktır. Öylesine muazzam bir millî şereftir ki, zengin ve yoksul, güçlü ve zayıf, her tâlib olan payını alacaktır.
Amerika ile atışmak, Irak''a asker göndermek... Bunlar, Türk tarihi boyutlarında ikinci derecede konulardır. Türk''ün sürekli Batıya yürüyüşü ve medeniyet savaşından boynu bükük değil, galip çıkması ise, nice bin yıllık tarihimizin dönüm noktalarından biridir. Hangi çizgide bulunduğumuz Ekim ayında Brüksel''de görüşülecektir. Bir çok problem arasında gaflete düşmeyelim.
.Kuzey Irak''ta olup bitenler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Ağustos, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kuzey Irak''taki
arada Ankara''ya gelen dostumuz iki aşiret reisinden Talabani, Irak''ta Türk askeri istemedikten başka, Pakistan askeri de arzu etmediklerini söyledi. Acaba Monako veya Maldiv askerine iltifat buyurmazlar mı idi?
Talabani ve emsali bu derecede tafra satmak çizgisine nasıl geldiler? Bizim kusurumuz var mı? Elbette var. İlk Körfez savaşında Kuzey Irak''ta ve Basra Körfezi''nde sancak göstermedik. Özal''ın ne kadar hayal kırıklığına uğradığını biliyorum. Bu defa da, hava alanlarını ve limanları düzenleyip topraklarımızı kiraladığımız insanları, İskenderun Körfezi''nde güneş altında bekletmeyi marifet sandık. Diğer hatalarımız yanında bu politik hatalarımızı hatırlamak yeter de artar bile.
Pekiyi Türk''e hasım olanların hiç mi kabahati yok? Efendim, onların, bizim aleyhimizde çalışmaları eşyanın tabiatı icabıdır. Dün de böyleydi, bundan sonra da böyledir. Dışımızdaki operasyonları, faaliyetleri pek az önleyebiliriz. Onun içindir ki, okuyucularım bilirler, ben, hasmımızı ve rakibimizi suçlamak yerine, kendi yanlışlarımızı vurgulamayı her zaman tercih ettim. Bizim mesleğimiz budur. Aksi halde düzelmemiz mümkün değildir. Kendimizi öğerek avunuyoruz. Politikacımızda da, bürokratımızda da ben şu meselede yanıldım diyene rastlanmıyor.
Kuzey Irak''ta bunca gelişmeden sonra Irak''ın bütünlüğü nasıl sağlanacaktır? Arap devletleri sessizdir. Kuzey Irak''ta fiilen otonomi kurulmuştur. Bağımsızlığa gidilebilmesi için, yeni şartların oluşması bekleniyor.
Irak''ta Türk bayrağının dalgalanmasına karşı çıkarak millî onurumuzu kurtaracaklarını sanan milliyetçilerimizi uyarıyorum: Bu tezi kimlerle beraber savunduklarına dikkat etsinler.
.Irak üzerinden Avrupa
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Ağustos, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Orta Irak''ta Türk tümeni, ABD ile stratejik ittifakımızın (müttefikliğimizin, bağlaşıklığımızın) yeniden kurulmasıdır. İskenderun, fezleke, Süleymaniye olayları geride bırakılmış demektir.
Orta Irak''ta bir Türk tümeni, stratejik ittifakın tabii sonucu olarak Amerika''nın İran politikasında da yanında bulunacağımızın işaretidir. Kimse şüphe etmesin.
Bu arada Kuzey Irak''ta neyi niçin neden bekledikleri meçhul bulunan PKK-KADEK mensubu, kandırılmış, zorlanmış ve kaçırılmış birkaç bin vatandaşımızın, silahlarını bırakarak, isteyenlerin Türkiye''ye dönmeleri gerekiyor. Washington''ın kararlı olduğunu sanıyoruz. Zira bu konuda oynak ve kıvırgan bir Amerika politikası, stratejik ittifakı, henüz yenilenemeden tehlikeye sokar. Yanı başımızda, ne zaman sınırı geçip asla ve kat''a asker, polis, imam, öğretmen, çiftçi, bebek, çocuk, kadın, ihtiyar tefriki yapmaksızın katliam eden çetelerin potansiyel tehdidini kabullenmemiz, mümkün değildir.
ABD Senato ve Temsilciler Meclisi üyelerinin Ankara müzakereleri, 10.000 asker olarak düşünüldüğü söylenen birliğimizin hareketini belirleyici mahiyettedir. Bu suretle Irak topraklarında Amerika ve İngiltere''den sonra üçüncü büyük askeri gücü oluşturacağız. Devlet adamlarımız, bu duruma paralel tonda konuşabileceklerdir. Türkiye''nin yüksek menfaatlerini korumakta ve zavallı Irak halkının, kalkınabilmesi, yaralarını sarabilmesi için yardım edebilmekte, etkimiz kesinleşecektir.
Orta Doğu''da sözü geçen bir Türkiye''nin Avrupa''da saygınlığı artacaktır. İçine kapanan, herhagi bir dış meseleye bulaşmaktan ve risk almaktan ödü kopan bir Türkiye ise, Avrupa''da hafife alınır. Irak''ta aktif tutum ve ABD ile yakın ilişkiler, bizi Avrupa Birliği''ne daha çabuk taşıyacaktır. Yeter ki politikacılarımız, bir zamanların köhne fikirlerine takılıp kalmış, fakat Irak üzerinden Avrupa''ya kolay geçiş yapabileceğimizin teşhisi içindeki mürteci (eskiye nostalji duyan) statükocularımızın etkisini üzerlerinden atabilsinler...
Soygun düzeni
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Ağustos, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye, milletlerarası istatistik verilerinde ve değerlendirme raporlarında, soygun düzeni içinde yaşayan ülkelerin başlarında yer alıyor. Bu husus, dış dünyada kredibilitemizi çok düşürüyor, saygınlığımıza halel getiriyor. Hatta politikacılarımıza, böyle bir düzenin bir parçası gibi bakılıyor. Milletvekillerinin Batı''da olduğu gibi seçilir seçilmez para pul işleriyle ilişkilerinin kesilmemesi, milletvekili statüsünün bir türlü yürürlüğe konanaması, Yüce Meclis''i bile şaibe altında bırakıyor.
Meclis''te komisyonlar kuruluyor. Elbette çalışıyorlar. Fakat medyaya karşı mukavemetleri zayıf üyeler, gizli kalması gereken araştırma ve soruşturma safhalarını ifşa ediyorlar, ağızlarından kaçırıyorlar. Unutulmamalıdır ki, geçen iktidar döneminde tutuklama ve baskınların önceden medyaya duyurularak birçok operasyonun şova çevrilmesi, kötü sonuçlar verdi. İktidar umulduğu gibi puan kazanmadı, oyunu çoğaltamadı, ibret-i müessire de oluşturamadı.
Geçen iktidarın dürüstlükleri su götürmez liderleri dahi oy alamadılar, meclise bile giremediler. Zira yolsuzlukları, devletin soyulmasını bankaların hortumlanmasını önleyemedikleri gibi, kendilerinden önce yapılmış hırsızlıkları ortaya çıkaracak, çalınanı istirdad edecek mekanizmayı kuramadılar.
Şimdi Emniyet Genel Müdürlüğü''nün yolsuzlukların sebepleri ve önlenme çareleri üzerinde hazırladığı rapor, mutlaka icabet edilmesi gereken tedbirler öneriyor. Bilhassa çalınan paranın çalandan geri alınamaması, millî felâket boyutlarına ulaşmıştır. Bu hususa hukuk sisteminin ve adalet örgütlerinin mutlaka çare bulması ve derhal icraya geçecek şekilde düzenlenmesi şarttır.
Soygun ortamından sıyrılabilen bir Türkiye, kendine gelecek, serpilip gelişecek, Kopenhag Kriterlerindeki zorlukları aştıktan sonra, Maastricht Kriterlerinin de hakkından gelebilecek çizgiye yükselecektir. Soygun ve rüşvet düzeni içinde demokrasi mümkün değildir, adalet de işlemez.
Terörün karşı taarruzu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Ağustos, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cihan devleti Amerika, Afganistan ve Irak''ın işgalini Dünya enerji kaynaklarına egemen olmak motifine dayandıracak değildi ya... İkinci sebebi söyledi: Terörle savaş... Üçüncü sebep İsrail''in güvenliği ve barışa kavuşmasıdır ki, yarım ağızla telâffuz edildi.
Akılsız yönetimler, totaliter idareler, despotlar ve oligarşiler eline düşen, çağın gerilerinde bir yerlere takılıp kalmış, az gelişmiş ülkelerin, milli şuura erişememiş ve zaten soyulup soğana çevrilmiş halklarının başına, her türlü bela gelir. Bugün Afganistan ve Irak''ta hükûmet yoktur, asayiş bile yoktur. İşgal eden kuvvetin, hükümet ve asayiş getirmek istediği, istese dahi becerip beceremiyeceği meçhuldür. Daha fecii, yerli halkların bunları ne dereceye kadar istediklerinin bilinmemesidir.
Terörle bütün dünya sathında savaş, Amerika''nın, İkiz Gökdelenler''in yerle bir edilmesinden sonra üstelik hakka ve hukuka da oturan hedefidir. ABD''nin casus belli''sidir. Ama terörün de, her renge boyanarak karşılık vereceği âşikârdır. Ellerini havaya kaldırıp Amerikalılar''a teslim olacak değildir. Bakınız, ABD''nin kuzeydoğu (New England) eyaletleri ile Kanada''nın güneydoğusunda milyarlarca dolar kaybı ile sonuçlanan elektrik kesintisi için Bin Lâdin ben yaptım iddiasındadır. Demek 50 milyon insanın per capita 40.000 dolarla yaşadığı yeryüzünün en müreffeh bölgesinde de elektrik kesilebiliyormuş.
Bin Lâdin''in iddiası propaganda olsa bile, Bağdat''ta Birleşmiş Milletler binasının tahribi, terörün tam manasıyla karşı taarruzudur. İsrail''de de hareketlenme başladı. BM mensuplarını öldürmek, kurtuluş savaşı şeklinde algılanmayacaktır. Kurtuluş savaşlarının şahanesini veren Türkiye, bu üslûpta eylemlere hiç kalkışmadı. Hâsılı, mücadelenin şiddet boyutları arttı. Amerika, teslim olmıyacağına göre, sert davranacaktır. Ancak bir vakit önce petrol bağlantılarını yapıp üslerini de kurarak Afganistan ve Irak''ı boşaltması gerekiyor.
Zamanında davranabilmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Ağustos, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Orta Şark, hararetlendi. Şiddet ve kaba kuvvet belirginleşti. Osmanlı''nın asırlarca Pax Ottomana''ya mahsus düzenle bir arada tuttuğu bunca ülke, Balkanlar ve Kafkasya, Kuzey Afrika ve Orta Doğu, birbirine hasım güçlerin kan döktükleri, yakıp yıktıkları, barbarlık ve vandalizm''in envâi çeşidini sergiledikleri memleketler hâlindedir. Hani İngilizler, Fransızlar, Ruslar ve diğerleri, o eyaletlerimizi biz Türkler''den daha iyi yöneteceklerdi? İddiaları bu idi. Yirmi, otuz yıl zor tutunabildiler.
Bugün Birleşik Amerika, aynı iddiadadır. Ve aynı âkıbete doğru gidiyor görüntüsü veriyor. İsrail''de Yahudi-Filistinli çatışması en berbat boyutlarda alev aldı. Irak''ta Türkmen-Kürt savaşı başladı. Dişlerine kadar silâhlı Kürtler ve silâh taşımaları yasak Türkmenler...
Türkiye, yarım düzine biri diğerinden ağırlıklı millî konu sebebiyle, Irak''ta gelişmelerle ilgilidir. Irak meselesinin tam ortasındadır. PKK, Siirt''te yeniden eyleme geçmiş ve Türk askerinin kanı akmıştır. Çekingen, Türk''e yakışmaz ve yaramaz bir dış politika, bizi bu hallere düşürdü, bize mesele üzerine mesele çıkarttı. Atâlete o kadar alıştık ki, aktif bir dış politikayı kâbus gibi algılamaya, ürkmeye başladık.
Irak''ta olmamız, sembolik mahiyette değil tam bir kuvvetle bulunmamız, elimizi lütfen çabuk tutmamız gerekiyor. Gelişmeleri beklemek palyatif bir tutumdur. Zira gelişme gelişmeyi izler, sonu gelmez bir olaylar zinciridir, tarih böyle oluşur. Tam yerinde ve en erken bir zamanda bu gelişmelerin içine girmemiz lâzımdır.
Fevkalâde bir dönemdir. Bu bakımdan Millî Güvenlik Kurulu''nun iki ay sonra yerine bir ay sonra (hattâ belki Eylül başında) toplanması tabiidir. Irak''ta istikrara yardımcı olmamız kararı alındı. Bu kararı hemen uygulayalım. Bir aşiret reisi Tokyo''ya ve Canberra''ya gidip bizi şikâyet ediyor. Bizde ise unvanlı birtakım kişilerimiz Irak''ta işimiz ne? diyerek hâlâ icranın elini tutmak, millî iradenin oluşmasını etkilemek istiyorlar...
Türkmen''in hayat hakkı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Ağustos, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak''ta, hele Kuzey Irak''ta, Türk kalarak yaşamak, zor iştir. Bulgaristan''da da öyle idi, bugün bu ülkede Türkler''in hemen hemen problemi yoktur.
Irak''ta Türkmenler''in durumu daha naziktir. Zira hem Kürt, hem Arap baskısına, zulmüne, kıyımına maruzdurlar. Üstelik Irak''ta demokrasi ümidi yoktur. Binaenaleyh Irak Türkü sağlam durmak mecburiyetindedir. Arkasında yalnız Türkiye vardır. Iraklılar''ın arkasında ise 20 Arap devleti, Kürtler''in yanında ABD ve Avrupa bulunuyor.
Türkiye, tesadüfen sınırları dışında kalan bu Türkler''in haklarını, hattâ hayatlarını güvence altına alabilmek için, Amerika ile dostluğa ve stratejik ittifaka mecburdur. Bu suretle makul taleplerimizin gerçekleşmesini isteyebiliriz. ABD''ye tavır koyarak bir şey elde etmek, mümkün değildir.
Kürt politikası, Türkiye''yi, sınırları içinde kapanmaya teşvik ediyor. Türk milliyetçiliğinin icabının bu olduğunu söylüyor. Çok açık yazayım: Biz Türkler''e, Türk milliyetçiliğini öğretmeye kalkışıyor. Amerikan düşmanlığını milliyetçilik gereği görenlerimiz sağda da, solda da az değildir. Bu bakımdan Kürtler, verimli alanda propaganda yapıyor, reel politik çizgiye paralel gidiyorlar. ABD ile aramızın bozulmasını Kuzey Irak''taki Kürt ayırımcılığının güvencesi sayıyorlar.
Hâlâ Birleşmiş Milletler diye tutturanlar, karar bekleyenler var. O zamana kadar altımızdaki zemin kayıp gidebilir. Türk, tek başına kalır. Bugün Kıbrıs meselesinde 199 devlet karşımızdadır, tezimizi destekleyen devlet sayısı 0 (sıfır)''dır. Türkmenler''e gelince, zaten artık Dış Türkler diye bir politikamız maziye karıştığı için, eriyip giderler. Kaldı ki, Türk''ün Arap''la#masını mesele saymayanlarımız çoktur.
İktidarın problemleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Ağustos, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hükûmet, gündemdeki ağırlıklarını asla kaybetmeyecek olan AB, ABD, Irak gibi dış sorunları daha kudretle üstlenebilmek için, içeride tansiyonu düşürmelidir. AK Parti''nin silinip gitmesini isteyenler, içeride mesele çıkararak yıpratmaya çalışırlar. Bu metod her dönemde kullanıldı. Sonuç da alındı ama Türkiye zarar gördü. İçeride sorun çıkaracak konulardan çok önemli biri, memurların talepleridir. Türk devletinin memuruna verilen maaş, tek kelimeyle ayıptır. Hele yargı mensubu, üniversite öğretim üyesi, öğretmen, emniyet görevlisi gibi hassas, vazgeçilmez ve gerçek sorumluluk isteyen mesleklerdekilerin, mutlaka kollanmaları, şereflerine halel getirmeksizin görevlerini yapabilmelerinin sağlanması şarttır. Memur, işçinin çok gerisine düştü. Enflasyonun altında ezildi, ufalandı. Kaynak mı? Kayıt dışı ekonomi, Sinan Aygün''e göre yüzde 66''yı bulmuştur. Bunun yarısının kayda alınması, Türkiye''de çok problem çözer (kayıt dışılık İsviçre''de yüzde yedi buçuktan ibarettir.) Üstelik bizi, Maastricht Kriterlerine yaklaştırır. Orman vasfını yitirmiş arazilerden gelecek gelir ise, ileri sürülen meblağın onda birini geçmeyecektir.
Basın ve üniversite ile kavga eden iktidarlar, bütün demokrasilerde oy kaybına uğradı. Böyle bir çekişmede oy kazanan parti yoktur. Medya elbette icranın yetkilerini paylaşmak hevesine düşemez. Ancak uyarır. Fonksiyonlarından biri, hükûmeti uyarmaktır. Demokrasiden uzak rejimlerde bu işlevini yapamaz. Üniversite düzeni ve kalitesi ise, ülkelerin gelişmişlik seviyesi ile orantılıdır. Her hâl-ü kârda üniversite ile uyuşmak, daha iyidir. Bununla beraber Türk üniversitelerinin 1980''den önce anarşinin oyuncağı haline geldiğini asla unutmuyoruz. Velhâsıl AK Parti iktidarı, birbirinden tehlikeli, fakat kesin şekilde hayatî problemi kucağında buldu. Böylesine bir Türkiye''de yönetime talib oldu. Gereğini yerine getirmek ve başarabilmek için, önüne açılan tuzaklardan kaçınmalıdır.
Talabani dedi ki
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Ağustos, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Komşumuz ve dostumuz aşiret reisi Celal Talabani, Tokyo''da Japon hükümetine ve Canberra''da Avustralya dışişleri bakanına bizi, Türkler''i, Türkiye''yi, bilhassa Türk Silahlı Kuvvetlerini şikayet etti. Türk askerinin Irak toprağına gelmemesi için destek istedi. Bu arada Avustralya''nın Sydney şehrinde MHA ajansına verdiği demeçte şunları söyledi: "Irak Konseyi sıfatıyla, Türk askeri istemediğimizi ABD''ye ilettik. Türk ordusu, Güney Kürdistan''a silah sokmaya ve Türkmenler''i kışkırtmaya çalışıyor. Güney Kürdistan''a gelirlerse peşmergeleri silahtan tecrid edeceklerdir. Kürdistan parlamentosunu kapatacaklardır. Artık tank ve top gibi ağır silahlarımız var. Türk ve İran askerinin ülkemize girmesi eskisi kadar kolay değil. Türk askerinin topraklarımıza gelmemesi, bizim açımızdan büyük kazanç oldu. Ama Amerikalılar Irak''tan çekilirse, Türkiye ve İran ordularının topraklarımızı işgalini hiçbir güç önleyemez." Talabani''nin bu beyanatını tezkere çıkarmadık diye sevinenlere ithaf ediyorum. Ayrıca Güney Kürdistan tabirine dikkatlerini çekiyorum. Kuzey Irak''a Güney Kürdistan diyorlar. O halde Kuzey Kürdistan neresi? Güneydoğu Anadolu''dur! Bu minval üzerine Talabani, top ve tank sahibi olmakla övünüyor. Bu silahların bizim tezkere reddimiz üzerine Irak ordusundan toplanıp Kürtler''e verildiğini hatırlatıyorum. Ancak dostumuz Talabani, ağır silahlarını kaptıracağı korkusunu saklamıyor.
Böyle bir ortamda Ankara''da -en geniş manasıyla kullanıyorum- politika ile uğraşanların kafaları karışacaktır. Allah zihin açıklığı versin diyoruz. ..... 26 Ağustos yazımın son cümlesi teknik bir hatadan dolayı (Türk''ün Arap''lamasını mesele saymıyanlarımız çoktur) şeklinde çıkmış olup doğrusu, (Türk''ün Arap''la#şmasını mesele saymayanlarımız çoktur) olacaktır.
Zafer ayımız
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Ağustos, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sıcak ve sevgili Ağustos... Sona ermek üzere. Bizim zafer ayımızdır. Bilhassa son haftası... Malazgirt''ten (1071) Büyük Zafer''e (1922) kadar, Türk''ün bu topraklarda yaşamak hakkını tescil eden nice savaşı, Ağustos içinde gerçekleştirdik. Ağustos içinde Mohaç''ı (1526) kazanarak Macaristan''ı aldık, Orta Avrupa devleti olduk. Vadisseyl''i (1578) kazanarak Fas''ı aldık ve bütün Kuzey Afrika ülkelerini Katolik Latin Afrika durumuna düşmekten kurtardık. Bu zaferlerin başkomutanları Sultan Alp Arslan''ı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk''ü, Kaanûnî Sultan Süleyman''ı, Gazi Ramazan Paşa''yı, büyük Türk milleti sonsuza kadar saygı, sevgi ve minnet duygularıyla anacaktır. Ağustosta daha nice zaferlerimiz birikmiştir ki, tâdâdına sütunumuz yetmez. Türk ordusunu milletinin gözbebeği haline getiren, işte bu zaferlerimizdir. Bugün beş bine yakın askerimiz Kuzey Irak''tadır. Bosna''da, Kosova''da Afganistan''da, Azerbaycan''da, Gürcistan''da askerimiz vardır. Irak''a güçlü bir tümen göndermenin de hazırlığındayız. Irak''ın Saddam''ın eline düşmesinden ve Amerika''nın bu ülkeyi işgalinden Türkiye kesinlikle sorumlu değildir. Irak''ın yeniden düzenlenmesi ve asayişin sağlanması ise, bizi birinci derecede ilgilendirir. Bu ilgimizi ancak Amerika ile paralel bir tutumla koruyabileceğimiz ve savunabileceğimiz açıktır. X X X
Okuyucularım Irak kelimesinin doğru telaffuzunu pek çok sordular. Baştaki I harfi çok kısa, sonraki a harfi ise uzun söylenir. I harfi, ayn olduğu bahanesiyle asla uzatılamaz (tıpkı Itrî''deki gibi I çok kısadır). Irak''a, Irak''ın telaffuzu güzel ve doğrudur. A''yı uzatmak gerekiyor. Uzak manasındaki kelime ile Türk Musikisi''ndeki makam ve perde adı, coğrafyadaki Irak ile aynı kelimedir.
Biz ve Iraklılar
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Eylül, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hazret-i Ali Efendimiz''in kapısında bomba patlatan bir toplumun ne mene Müslüman olduğunu rahatça sorgulayabiliriz. Ve böyle bir toplumun biz Türkler''e karşı duygularını sağlıklı şekilde değerlendirmemize de yardım edebilir.
Irak halkına danışarak Amerika''ya karşı politikamızı düzenlemeye kalkmayalım. Siyasetin gerçeklerine aykırı bir yerlere düşer, orada kalırız. Tereddütlerimiz ve çekingenliklerimiz açığa çıkar. Ayrıca gülünçtür. Ama elbette Iraklılar''la konuşalım, her zümresiyle temasımız bulunsun. Romantik sonuçlar çıkarmayalım. Zira her zümre kendi menfaatine göre söz söyleyecektir. Türk''ü düşüneceklerini sanmıyoruz.
Gerçek böyle olmakla beraber, Irak''ta Irak halkı için çalışacağız. Menfaatlerimizi savunurken, Irak halkına zarar vermeyeceğiz. Birlikte yaşamak Iraklılar''ın emeli ise, onlara samimiyetle destek vereceğiz. Ancak Birleşik Amerika, ülkenin haritasını değiştirmeye karar vermişse, engellemek bizim gücümüzü aşar. Hiçbir devletin gücü de buna yetmez.
1917''de İngilizler üstün askerle Bağdad''ı elimizden aldıktan sonra Irak''ın şehir halkı da, aşiretleri de askerimize çok kötü davrandılar. Arap ülkeleri Osmanlı''dan ayrılınca, Irak asıllı İstanbul''da bizim harbiyemizden ve kurmay akademimizden (mekteb-i erkân-ı harbiyye-i şâhâne) mezun subayları, Türk ordusunda kalmadılar. Irak''a gittiler, orada yeni bir ordu kurmaya çalıştılar. Bu gerçekleri bilenler bugün çok azaldı, onlar da yazmak istemiyorlar.
Sonra İngilizler geldi. 1056''da Selçukoğlu Sultan Tuğrul Bey''in Bağdad''ı almasından itibaren, biz Türkler''in Irak''ı sömürdüğümüz tezine dayalı bir eğitimi Iraklılar''a empoze ettiler. Baas iktidara gelince, beterini yaptı: Arap ırkçılığına dayanan bir rejim olduğu için, açık Türk düşmanlığını zorunlu hâle getirdi. Bugün Irak''ta sözü geçen kişiler, böyle bir disiplinle yetişmiştir. Halk, onları takip eder. Irak politikası, riskli bir sahadır. Ancak risk alamıyan milletler, içlerine kapanır, dejenere olur, küçülürler.
Irak, BM ve ABD
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Eylül, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Birleşmiş Milletler''in Bağdad merkezini bomba ile -içindeki insanlarla birlikte- yok etmek, yeterli derecede vahşi bir terör eylemi idi. Necef''teki trajedinin boyutları ise doğrusu şaşırtıcıdır. Bir din adamını öldürmek için Hazret-i Ali bile kaale alınmamıştır.
Geçmişi hatırlayınca, buna benzer faciaların, İslâm tarihinin akışını etkilediğini görürüz. 27 Ocak 661 günü Hazret-i Ali Efendimiz, gene Necef''e bitişik Küfe''de, gene Müslüman geçinenlerce şehid edilmişti.
Demek ki, ne mukaddesat, ne insanlık duygusu taşımayan mahlûkların cirit attıkları, çok netameli topraklardayız. Zaten Kerbelâ da, Necef''in az kuzeyindedir. Birleşmiş Milletler, Irak''tan tası tarağı toplayıp Bağdat''tan Amman''a taşındı. Şimdi biz, Türk askerini BM kararı ve şartı ile davet eden Iraklılar''a nasıl güvenelim? ABD ile BM''yi karşı karşıya getirmek için bizi de âlet ettikleri âşikardır. BM, milletlerin haklarını çok da titizlikle koruyan bir teşkilat değildir. Kıbrıs Türkü''nü sürekli pas geçmiştir. Biz de Birleşmiş Milletler''in Kıbrıs kararlarını dinlemedik.
ABD, acaba Irak''a, dolayısıyle Washington''ın işlerine Birleşmiş Milletler''i karıştırmak ister mi? Bu sorunun cevabı şudur: Kendi politikası yönünde kararlar çıkartmak ister. Aksi takdirde BM''ye hiç önem vermiyeceği kesindir. Yanına İngiltere''yi katarak 21. yüzyılı refah içinde yaşamak projesini sürdürecektir. Bu hedefin dışında, hangi ülke Pax Americana''ya ne nisbette yaklaşırsa, o ülkeye o oranda yakınlık gösterecektir. Ankara, politikasını hayaller üzerinde değil, bu gerçek üzerine kurmalıdır. Zira Türkiye''nin 21. asırda hangi çizgide bir hayat geçireceğini, bu politika belirleyecektir.
Asker göndermek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Eylül, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak''ta tansiyon çok yükseldi. Şiiler, liderlerini Sünnîlerin öldürdüğünü (ve Amerika''nın buna göz yumduğunu) ileri sürüyorlar. Bu iddianın sonunda mezhep savaşı çıkacağı beklentisine, az ihtimal veriyoruz. İki taraf da Arap olduğu için, anlaşmazlık bir din savaşına dönüşmez. Ama karşılıklı eylemler sürüp gidebilir.
Amerika, Bağdad''da 25 kişilik bir hükümet kurdu ki, Irak''ta otorite sağlaması su götürür. Yalnız 1 Türkmen bakan var. Türkler''in Irak nüfusundaki oranı yüzde 4 müdür ki, 25''te 1 sandalye verilmiştir. Kürtler''e tercihli muamele ve olağanüstü iltimas yapıldığı ise açıktır. Ama bu pek fazla Kürt ağırlıklı kabineye Araplar itibar etmeyeceklerdir.
Bu hafta Brüksel''den NATO başkomutanı olan Amerikan orgenerali Jones Ankara''ya geliyor. Genelkurmayımız''la müzakere edecek. Washington-Ankara anlaşması bekleniyor. Bunun üzerine Genelkurmay Başkanlığı, Irak''a asker göndermemizin ve göndermememizin risklerini içeren bir raporu hükümete sunacak. Ve artık lütfen hükümet, karar verecek. Herhalde Yüce Meclis''ten yetki de isteyecek.
Sonra ne olacak? Askerimiz anlaşılan Orta Irak''ta yerleşecek. Ve Türkiye, fiilen Irak politikasına dahil olacak. Iraklılar''a da, Irak''ta işlerini bir vakit önce bitirip gitmeleri için stratejik müttefikimiz Amerikalılar''a da yardım edecek.
Bir yandan enerji kaynaklarını, diğer taraftan terörü hakimiyeti altına alıp Anglo-Sakson dünyasını 21. yüzyılda 50.000 doların üzerinde bir süper refah düzeyine ulaştırmayı hedefleyen Pax Americana eylemleri ülkeden ülkeye atlayarak daha yıllarca sürecek. Türkiye''nin bu oluşumun içinde bulunması şarttır. Dışarıda kalırsak uğrayacağımız kayıpların ve kaçıracağımız fırsatların haddi hesabı yoktur.
KADEK ayaklanıyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Eylül, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Marksist ve ırkçı bir terör örgütü olan PKK, otuz binden fazla çoğu Kürt vatandaşımızın kanına girdikten sonra, KADEK adını aldı. Gûyâ siyasallaşmış ve komünizmden sosyalizme geçmişti. Kendi kendine Türkiye''ye karşı ateşkes ilan etti! Ancak Türkiye''nin Kürt asıllı vatandaşlarımıza haklarını tanımakta direnmesi(!) üzerine, 1 Eylül''den itibaren ateşkesi kaldırdı! Özellikle kentlerimizde eyleme geçeceğini duyurdu. İsveç''teki mahut küçük toplantıdan hemen sonrasıdır. O toplantıda, istedikleri takdirde Kürtler''e Hakkari ilimizde Türkiye''ye bağlı bir otonomi teklif eden Sevr Anlaşmasının ilgili maddesinin uygulanması dile getirilmişti.
PKK hareketi, Türkiye''nin GAP''ı gerçekleştirmesini önlemek için bazı devletlerce oluşturulmuş bir örgüttür. KADEK''in bugün Türkiye içinde birkaç yüz, fakat Kuzeydoğu Irak''ta beş bin civarında militanı bulunuyor. Kuzey Irak''ta Amerika''dan otonomi vaadi alan Talabani ve Barzani, KADEK''i koruyorlar. Bu iki aşiretle bozuşmak istemeyen ABD, KADEK''li teröristleri bir türlü silahsızlandıramıyor. Ankara''yı ziyaret eden NATO ve Avrupa''daki bütün Amerikan kuvvetlerinin başkomutanı Orgeneral James Jones''a bu husustaki hassasiyetimiz, vurgulanarak anlatıldı.
Gerek Osmanlı, gerek Cumhuriyet dönemleri Türkiyesinde Kürt asıllı pek çok cumhurbaşkanı, başbakan, orgeneral, yüksek yargıç, holding sahibi ve her mesleğin doruğunda insan yaşadı. Diğer vatandaşlarımızdan kıl payı eksik hakları olduğunu ileri süren, beri gelsin. Bugün de Kürt asıllı milletvekili ve bakan oranı, Kürt nüfusunun iki, hatta üç katıdır.
Bunun dışında dil, yayın, öğretim hakları isteyenlere, yasalarımız çerçevesinde ve devletin kontrolünde, özel sektörce yerine getirilecek her türlü imkan verilmiş ve verilecektir. Zaten Türkiye, Avrupa Birliği''ne iyice yaklaşıp on bin dolar p.c. gelire ulaşınca, Kürt asıllı Türklerimizin aşırı talepleri tavsıyacaktır. O zamana kadar, kendilerine yaramaz işlere girmemeleri için dikkat edeceğiz.
Doğru Yol Meclis''e girerse
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Eylül, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yargıtay ve Yüksek Seçim Kurulu, son seçimlerde, bölücü ve pek solcu olmakla suçlanan bir partinin devlete sahte evrak tevdi ettiğine karar verirse, baraj çizgisine çok yaklaşan Doğru Yol Partisi, 67 milletvekili ile Türkiye Büyük Millet Meclisi''ne giriyor. Cumhuriyet Halk Partisi''nden 24 ve Adalet ve Kalkınma Partisi''nden 43 milletvekili düşüyor.
Bu takdirde ne olur? İktidarın kılına halel gelmez. Tek başına Anayasa değiştirecek sayıyı kaybeder ama, bu dahi AK Parti''nin daha sağlıklı yürümesine zemin hazırlar.
Pekiyi Yüksek Seçim Kurulu, değişiklik yapılacak belirli illerde seçim kararı verirse? Hatta seçimlerin bütünüyle yenilenmesini ister, yeni bir genel seçim zorunlu hale gelirse?
Bu takdirde AK Parti, bir ölçüde oyunu arttırır. CHP''den başka bir partinin barajı aşması çok zayıf ihtimaldir. Niçin mi? Zira böylesine mantıksız, haksız, sakat, saçma bir sistemle seçim yapılmamalıdır. Baraj indirilmelidir, Milletvekili sayısı kesinlikle 400 olmalıdır. Her ilde aynı sayıda seçmen aynı sayıda vekil çıkarmalı, küçük illere fazla milletvekili verilmesi ile milli iradenin zedelenmesinden artık vaz geçilmelidir. Bunlara, milletvekili statüsünde Avrupa Birliği normlarının kabulü mecburiyetini ekleyiniz.
Bu düzeltmeler yapılıp genel seçime gidilse ne olur? Partilerimizin bugünkü durumları ile, gene AK Parti iktidardadır. Belki diğer bir partiyi ortak alır. Ancak Meclis''e bir kaç parti girer. Üçte bir oyla üçte iki milletvekili büyük sakıncası ortadan kalkar.
Merkez sağ hâlâ boşlukta yüzüyor. Geçen dönemde Milliyetçi Hareket Partisi, bu boşluğu doldurmak tarihi fırsıtanı inanılmaz bir gafletle kaçırdı. AK Parti''ye gelince, bu fırsatı değerlendirmek emareleri ortadadır. Her hal-ü kârda, bir teknik aksaklıktan dolayı seçimlerin yenilenmesi, Türkiye''ye sadece vakit ve çok para kaybettirir
ABD ile bozuşmamızı isteyenler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Eylül, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak''a Türk askerinin gönderilmesini engellemek isteyenlerin birinci hedefi, Türkiye ile ABD arasındaki stratejik ittifakı bozmaktır. NATO içinde müttefikliğimizi epey aşan böylesine bir bağlaşıklık, çok devleti rahatsız ediyor. Uykuları kaçanlar var. Türkiye''nin milletlerarası söz sahibi olmasından, Irak''ta sözünü geçirmesinden korkanlardan tutunuz da, Türk deyince tüyleri ürperen manyaklara kadar, çok hasmımız mevcuttur. Türkiye, yalnız imparatorluk döneminin on milyon kilometre kare coğrafyasında değil, Cumhuriyet döneminin millî sınırları içinde bile, hasımlarının çok tuzağına düşmüştür. Hâlâ iki üç bin dolarda bocalayıp çırpınmamız, bunun en kesin ve en keskin göstergesidir. İçimizde de bizi dünyanın süper devleti ile bozuşturarak nice işimizi sürüncemede bırakmak isteyen mihraklar var. Bunları,
''Üçüncü Milenyum''un şartlarını kavramakta ve kabulde -daha çok duygusal sebeplerle- zorlanan, aslında Türk''ü seven, belki pek çok seven kişilerden ayırmak lâzımdır. Türkiye, Kürt devleti kurulmasını engelliyor diye bizi Amerika ile karşı karşıya getirecek faaliyette bulunanlar ile, nostalji yaşayan bu statükocu romantikleri ayırıyoruz. Ama onların da, Türk''ün yücelmesini ve Türkiye''nin güçlenmesini engellediklerini söylemek durumundayız. Kendisini gerçekten Irak Dışişleri Bakanı sanan kişinin, sandalyesine oturur oturmaz ilk cümlesi olarak Türk askerini istemeyiz lafzını telaffuzu, karaktersizliktir. Türkiye-ABD ilişkilerinin ve işbirliğinin bağımsız Kürdistan için olumsuz algılandığı ve endişeye düşüldüğü açıktır. ABD kaygan ve kaypak davranmaz, Türkiye ittifakını gerçekten istediğini vurgularsa, Irak''a Türk askeri gidecektir. Ve güneydoğumuzda yeni Irak''ı oluşturacak masada, biz de bulunacağız
Irak ve Osmanlı mirası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Eylül, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sağ ve Sol platformlarımızda, ABD''nin kararlı hasımları vardır. Washington ne yaparsa yapsın beğenmeleri mümkün değildir. Amerika''nın Irak''ta asayiş, bayındırlık ve yönetim sağlamakta gösterdiği inanılması zor boyutta beceriksizlik karşısında, bu Sağ ve Sol mensubu vatandaşlarımız çok seviniyorlar. Allah sevinçlerini arttırsın diyeceğim ama, Amerika''nın Irak''ta başarısızlığı Türkiye''nin lehinde olmaz. Türk''e çok zarar verir.
Zaten Amerika tökezleyebilir ama, Irak''la baş edemedim, çekilip gidiyorum, hoşça kalın demesi ihtimali hiç yoktur. İran ve Suriye gibi Washington''la geçinemeyen devletler de, Türkiye ve Suudi Arabistan gibi ABD dostu devletler de, hesaplarını buna göre yapmak durumundadırlar.
Türkiye, müttefiki Amerika''ya, Irak''ta bir vakit önce düzeni sağlaması ve işgali kaldırması için, mutlaka yardımcı olmalıdır. Irak''ta kargaşanın anarşiye ve teröre dönüşmesi, bize yeni problemler çıkarır. Iraklılar''ın ıstırabını daha büyük boyutlara taşır.
Paris Başpiskoposu Kardinal Cenapları''ndan, asırlarca birlikte yaşadığımız Müslüman kavimlere kadar Osmanlı fobisinin hâlâ canlılığını koruması şaşırtıcıdır. Düpedüz bağnazlıktır. Irak''tan toprak istemediğimizi, oradaki aşiretler bir türlü anlıyamıyorlar. Ama Türkiye, yanı başında ve kucağında terörist yaşatmayacaktır. Bu hususun da kavranması gerekiyor. O kavimler, Osmanlı çatısı altında mutlu yaşadıkları asırları öğrenmeliler. Fransa''ya, 16. yüzyılda Almanya ile İspanya arasında ezilmesini engellediğimizi hatırlatıyoruz. İsveç''e, 18. yüzyılda, Rusya''ya yutulmaması için önemli askerî ve malî destek verdiğimizi, krallarını bile 5 yıl misafir ettiğimizi ekleyelim. Türk fobisi, yanlış politikalar oluşturmamalıdır. Kaldı ki Osmanlı''nın kültür mirasçısıyız. Yeniden imparatorluk kurmak gibi bir hedefimiz yoktur.
Avrupa ile ilişkiler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Eylül, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Üç buçuk yıl süren üçlü koalisyon döneminde, Avrupa Birliği''ne, hattâ Avrupa standartlarına ve hattâ düpedüz Avrupa''ya yaklaşım kifayetsizdi. Avrupa Birliği''ne taraftarız diye başlayıp ama diyerek olmaz şartlar ileri sürdüler. AB düzenine rezervler koydular. Sanki birlik sahibi bizdik de, Avrupalılar''ı lütfen davet ediyorduk gibi bir manzara oluştu. Statükocu devleti savunanlar, reformcuları engelledi. Buna rağmen, hele 36 saat süren o tarihî oturumda Türkiye Büyük Millet Meclisi, şanlı geçmişine şan katarak, çok çalışarak, uyum paketlerini çıkardı. Bütün işlerimizde olduğu gibi geç kaldık ama, bir şeyler de yapıldı. AK Parti iktidarında Yüce Meclis, aynı aktiviteyi sergiledi. Kopenhag siyasî kriterlerini tamamladı. Çok muhafazakâr bir partiden pek de umulmayan bir atılım gösterdi.
Şimdi Başbakan Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, ABD ile yoğun temasları ihmal etmeksizin, Avrupa Birliği perspektifini hiç gözden kaçırmıyorlar. Adalet Bakanı Cemil Çiçek''in kararlı tutumunu da vurgulamak gerekir. Başbakan ve Dışişleri Bakanı''nın son Avrupa gezileri, başarılı geçti. Sayın Başbakan, Avrupalı bir hanım milletvekilinin İslâm''da kadının durumu hakkındaki sorularını, dinimizi anlatmak suretiyle değil, hukuk sistemimizi hatırlatarak cevaplandırmalı idi. Biz Hıristiyanlık üzerinde sual sorsak Avrupalılar acaba hoş karşılarlar mı? Zira soru, Türkiye''de kadın haklarının iyi olmadığını, hem de dinimizi karıştırarak ima ediyor. Çağdaş Batı''da kadın ve çocuk hakları çok titizlikle savunuluyor. Ama Türkiye''de de hukukî statüde bir eksiklik, kadın haklarını kısıtlayan maddeler yoktur. Uygulamadaki aksaklıklar, başka konulardaki gibi, yoksulluğumuzdan ve eğitim eksikliğimizden kaynaklanıyor. AK Parti iktidarının, Birleşik Amerika''yı asla ihmal etmeksizin Avrupa Birliği için kararlılığı, Türkiye''nin önünü açacak en doğru hedeftir.
11 Eylül unutulamaz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Eylül, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
20. yüzyıl 1901-2000 yıllarıdır. Takvime göre böyledir. Tarih ilmi bakımından karakteristik 20. yüzyıl ise 1918-1990 arasıdır. Sovyetler''in dağılması ile, yepyeni bir döneme girdik.
3. Milenyum (Binyıl) (2000-3000 yılları arası), 11 Eylül''de New York''ta İkiz Gökdelenler ve Washington''da Pentagon''un bir kanadına havadan yapılan terör eylemi ile başladı. Eylem, hiç şüphe etmeyiniz, 21. yüzyıl boyunca dünya politikasını birinci derecede etkileyecektir. Etkilenme zaten başladı.
Kimse terörün bu derecede fantastik boyutlara ulaşabileceğini, dünyanın birinci devletini kalbinden ve beyninden vurabileceğini tahmin etmedi. Ama boyutlar, bilim-kurgu roman ve filmlerinin fantezilerini gerçekleştirdi.
11 Eylül eylemi olmasa idi de Pax Americana''nın gerekleri yerine getirilecekti. Ancak eylem, Birleşik Amerika''yı adeta zorladıktan başka, eline korkunç bir politik koz da verdi: Bütün dünya sathında terörle savaşmak, terörü yok etmek hakkı ve misyonu...
Terör, bir meslektir. Milyonlarca profesyonel ve ailelerinin geçim kaynağıdır. Gene terör, hukuk dışı bir savaş şeklidir. Fikir ve siyaset platformlarındaki başarısızlıkların zorbalığa intikalidir. Fikir ve sebep, haklı, hatta masum bile olabilmektedir, çaresiz kalınca teröre dönüşüyor. Terör, yoksul toplumlar kadar, müreffeh toplumlardaki manyaklarca da uygulanıyor. Pek çok
devlet, rakibi veya hasmı devlete karşı terörü destekliyor. Bu suretle geniş coğrafyalar ve milyonlarca insan tehdid altında kalabiliyor. Terör için ve teröre karşı milyarlarca dolar harcanıyor.
İşte ABD, bugün kendini terörle savaşın şampiyonu görüyor, öyle davranıyor. 11 Eylül''ün öcünü 21. asır boyunca alacaktır. Bir çizgide durmayacaktır. Öcünü almayan, tehdidini yerine getiremeyen devletin saygınlığı kalmaz, üzerine üzerine gidilir. Washington''dan böyle bir tavra girmesi beklenmemelidir. Türkiye''nin politikasına gelince: Terörün her çeşidinden nefret ediyoruz. Teröre, kendisine dokunan ve dokunmayan diye iki kategoriye ayırarak davranan devletleri, küçük görüyoruz.
Irak bölünürse ne olur?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Eylül, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD, Afganistan''da yaptığını, Irak''ta da yaptı: Bu ülkelerde meşru hanedanlarının başı olan prensleri bile tahta çıkarmadı. Her iki ülkede de kral geldi geliyor söylentileri döndü dolaştı, gerçekleşmedi. Afganistan''ı ve Irak''ı tabiatiyle kral yönetmiyecekti. Sadece tahtta kalacaktı. O halde Amerika niçin istemedi?
Hükümdar, her cins vatandaş arasında birliği ve devletin bütünlüğünü temsil eder, canlı bir bayrak gibidir. Öyledir de, acaba Afganistan ve Irak''ın bütünlüğü Amerika''nın tasarladığı modele, Pax Americana''nın gereklerine uygun mudur? Bana göre Washington, böyle bir yedek planı el altında bulundurmakla beraber, gerek Afganistan''da, gerek Irak''ta, sınır değişiklikleri, daha açık ifadeyle bu ülkelerin bölünmesi projesine ağırlık veriyor. Başkan Bush''un son nutku, bu husustaki şüphemizi kuvvelendirdi. Esasen daha Afgan savaşından önce bile Amerika''nın her iki ülkeyi, ama bilhassa Irak''ı parçalamayı tasarladığını, bu sütunda birçok defa yazdık.
Üçe bölünen Irak, o coğrafyada, Filistin''e benzer bir 100 yıl savaşına ve terörün en dehşetlisine zemin hazırlar. Pax Americana bakımından böyle bir durum da seçeneklerden biridir. Ama, Amerika''ya büyük prestij kaybettirir ve pahalıya mal olur. Irak''ın bütünlüğü, hem Türkiye''nin, hem Amerika''nın lehinedir. Ama Türkiye''deki gibi Amerika''da da bazan çok yanlış ve yaramaz projeler üretilip uygulanabilmektedir.
Irak''ın bütünlüğüne evet diyoruz. Ancak bölünmesi mukadderse kaçınılmaz ise, buna göre bir Devlet planımızın da bulunması gerekiyor. Ve herhalde vardır...
Irak''a gitmek kararı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Eylül, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''nin teknik yanlış sonucu 1 Mart 2003 oylaması ile kaybettiği avantajın tamamen telâfisi uzun yıllar için mümkün değildir. Şimdi bu hata düzeltilmeye çalışılıyor. Daha netice alınmadı. Alındığı takdirde bile millî kaybın ancak kısmen telâfisi bahis konusudur.
Sayın Süleyman Demirel''in tabiriyle, böyle millî yanlışlarda düşülen yerden hemen kalkmak gerekir. Erdoğan ve Gül bunu yapıyorlar. Fakat cihan devleti vârisi Türkiye, stratejik müttefik ayrıcalığını kendi eliyle Kuzey Irak''taki iki aşirete hediye etti. Ankara bu açığı kapatmaya uğraşıyor ama, o günden bu yana bazı şartlar değişti. Aşiretler ise, hiç beklemedikleri şekilde kucaklarına düşen bu tarihî fırsata dört elle sarıldılar. Politika, fırsatları yakalayıp değerlendirebilmek san''atıdır. Fırsat kaçıranın başı derde girer, ufku daralır.
Kuzey Irak''ta üslenen PKK-KADEK çetelerinin silâhsızlandırılması ve dağıtılması da artık 6 ay önceki kadar kolay değil. Amerika, dağa çıkıp harekât yapmak istemiyor. Bu işi, kendisinden daha tecrübeli Türk askerine tevdi ederek Kürtler''i gücendirmekten de çekiniyor. Ancak bugünlerde Ankara ile Washington, bir mutabakata doğru gidiyorlar.
Yapılan hatanın derinliğini görmeden hissetmeden, kavramadan, yanlış giderilemez. Bu tip olumsuzluklar, bütünüyle iktidarın, hükûmetin sırtına yükleniyor. Halbuki pek çok kurum, kuruluş ve kişinin sorumluluğu vardır. ABD, bu gerçeği gördüğü içindir ki, AK Parti iktidarına anlayışla yaklaştı. Daha genel bakarsak, bu coğrafyadan Türksüz, Türkiye pas geçilerek radikal bir işe kalkışmak zor ve tehlikelidir. Arap Birliği, İslâm Konferansı, İran gibi unsurların ne kadar etkisiz oldukları ortadadır.
Önümüzdeki hafta Genelkurmay, ne yapılıp ne yapılamayacağını, niçin ve nasılları ile hükûmete bildirecek. Geniş ölçüde askerliğe dayanan bir siyasî konudur. Hattâ Dışişleri Bakanımız, askerin olumsuz davranması hâlinde gerçekleşmenin güçlüğünden bahsetti.
.Cenevre''de Irak konuşuldu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Eylül, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
BM Güvenlik Konseyi''nin 5 daimî (sürekli) üyesi devletin (ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, Çin) dışişleri bakanları, İsviçre''nin Cenevre şehrinde toplandılar. Irak meselesini, Irak''ın geleceğini görüştüler.
Almanya, İtalya ve Japonya, İkinci Dünya Savaşı''nın (1939-1945) mağlupları oldukları için, Güvenlik Konseyi''nde daimî üyelik verilmemişti, hâlâ verilmiyor. Demek 58 yıl önce yenilen 3 büyük devlet, muazzam toprak kayıplarına uğratıldıkları halde, cezaları hâlâ bitmemiş sayılıyor. Böyle bir dünyada yaşıyoruz. Dikkatini dağıtan, yutulup kaynıyor.
5 daimî üyenin üçü (Fransa, Rusya, Çin), Amerika''dan, Irak''ta yerli yönetimi kurmasını, sonra ülkeyi hemen boşaltmasını istiyorlar. Bu taleplerde Fransa başı çekiyor.
Açıkça konuşmak gerekirse, olmazı ve olmayacak şeyi istiyorlar. Fransa, Rusya, Çin gerçek politikadan bu derecede gafiller mi? Değiller! Ama Amerika''yı sıkıştırmak, bunaltmak, prestijini kırmak hevesindeler. Pax Americana''nın dünya enerji kaynaklarının dağıtımında son söz sahibi bulunmak hedefini daraltmak, kısıtlamak peşindeler.
ABD Dışişleri Bakanı Org. Colin Powell, mahut taleplere hayır diyor, olacak şey değil, işi aceleye getirip Irak''ı boşaltmayız diyor. Ama bu arada, Irak''a yabancı askerin gelmesi için Birleşmiş Milletler''den karar çıkartmaya da çalışıyor.
Dünya politikasını Birleşik Amerika, Avrupa Birliği, NATO yürütüyor. Birleşmiş Milletler, zaten bu devletlerin parasıyla işleyen bir örgüt. Daha çok propaganda arenası muamelesi görüyor. Sosyal, ekonomik, kültürel alanlarda büyük hizmetler gerçekleştirebiliyor. Politikada zayıf kalıyor. Barışa katkısı maalesef sınırlı bulunuyor.
Almanya ve Fransa''nın, Avrupa Birliği''ne dayanarak Pax Americana''yı sınırlamak gayretleri Irak''ta mahdut başarı kazanabilir. Amerika''nın, Paris ve Berlin''i kollamak için Irak''ta direksiyonu Birleşmiş Milletler''e bırakmak ihtimali hiç yoktur.
.Çağa erişmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Eylül, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bir ülkede reform ihtiyacının dış mihrakların baskısından kaynaklanmasında, o ülkenin insanları için küçültücü bir şey yoktur. Zira radikal reformlarda iç dinamikler kifayet etmeyebilir, ekseriya etmez. Dışarıdan zorlamalar daha etkilidir, zorunluluk oluşturur. Devlet, varlığını koruyabilmek ve ilerleyebilmek uğruna, çok alıştığı için vazgeçilmez sandığı düzenden ayrılmaya mecbur kalır, rıza gösterir. Reformlar böyle ortaya çıkar, bu suretle gerçekleşir. Osmanlı''da işler yolunda gitse, Birinci Cihan Savaşı''na cahilane ve enayice burnumuzu sokmayıp yurdumuzu istilâya maruz bırakmasa idik, general veya mareşel Mustafa Kemal Paşa''nın Atatürk olması mümkün mü idi? Dış baskıların katlanılmaz dereceyi bulması Atatürk''ü ortaya çıkardı ve onu radikal reformlara mecbur kıldı. Ruslar''ın Kırım''ı elimizden alıp Karadeniz''de Fâtih''in kurduğu mutlak Osmanlı tekelini kırması, Üçüncü Sultan Selim''i 1793''te Nizâm-ı Cedîd''i ilâna mecbur etti ki, Batı''ya dönük köklü inkılâplarımızın başlangıcıdır. Yenileşemeyen medrese, yerini mektebe, okula bıraktı. Yenileşmeye karşı koyan 465 yıllık yeniçeri ordusu, cebren yok edildi, yerine bugünkü kara kuvvetlerimiz kuruldu. Yenileşmeye karşı çıkanların hepsi sanıldığı gibi cahil, hele hain adamlar değildi. Çoğu kendi inanışlarının cenderesi içinde vatanlarını seviyorlardı. Haylisi bilgin, tecrübeli insanlardı. Sadece dünyanın nereye gittiğini kestirememişlerdi. Yaşadıkları düzeni sürdürebileceklerini umuyorlardı. Türkiye''nin kurtuluşu çağdaş uygarlık düzeyine erişmekle mümkündür.
Bu da Avrupa Birliği üyesi olmak veya Avrupa standartlarına erişip yaşamakla kaabildir. Böylece Büyük Türkiye oluşur. Adriyatik''le Çin Seddi arasındaki coğrafyada bizi ilgilendiren her konuya eğilmemiz imkânı doğar. 200 küsur yıllık yenileşme dönemimizi inceleyebilmiş derin tarihçiler, gerisinin lâf-ü güzâftan, hây ve hûydan ibaret bulunduğunu bilirler. Onun için bizi Avrupa kriterlerine en çabuk ulaştıracak siyasî güç hangisi ise, onu desteklemek doğrudur. Şerefli bir yarıştır. Bütün partilere açıktır.
Olumlu ve olumsuz gelişmeler
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Eylül, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bu hafta iki önemli konuk, Türkiye''yi resmen ziyaret etti: Portekiz cumhurbaşkanı ve hemen ardından Hindistan başbakanı. Bizim iki ziyaretimiz ise süresiz ertelendi: Dışişleri Bakanı Abdullah Gül Şam''a ve Başbakan Tayyip Erdoğan Tahran''a gitmeyecekler.
Her ikisi de olumlu gelişmelerdir. Dış ilişkilerimizde hükûmet, 1 Mart sakarlığını onarmaya çalışıyor. Ekonomi de iyiye gidiyor Borsa fırladı. Faizler iniyor, daha inmesi lazım.
Memurların gücendirilmesi ise olumsuzdur. Kaynağımız yok mazeretinin cevabı önceki iktidarlar gibi bugün de icranın iki temel kokuşmuşluğu çözememesidir: On milyarlarca dolar hortumlanmış, hortumculardan geri alınamamış, bu korkunç meblağ millete ödetilmiştir. Adalet Bakanı Cemil Çiçek''in radikal söylemlerinin fiiliyata dönüşmesini bekliyoruz. Diğer taraftan yeraltı ekonomisi daralacağı yerde, bütün millî ekonomimizin üçte iki sınırına dayandı. Onda dokuz sınırına geldiği zaman mı uyanacağız? Böylesine bir atmosferde elbette yargı, eğitim, öğretim, asayiş, sağlık gibi çok hassas ve vazgeçilemez sektörlere gerekli maaş ödenemez.
Diğer bir olumsuz gelişme, YÖK konusunun askere intikalidir. Demokratik gelişmemiz ve rejimimiz için tam bir olumsuzluktur. Türkiye Cumhuriyeti, anormal nüfus artışına her kademedeki eğitim ve öğretim alanında cevap vermedi, başarısız kaldı. Kalite düştükçe düştü. Müfredat yenilenemedi. Böylesine yüklü bir sektörde ideolojik çekişmenin başlaması veya gelişmesi hiçbir fayda sağlamaz.
Irak konusunda bugünki Millî Güvenlik Kurulu''nun görüşlerini bekliyoruz. Hükûmetin tutumu, Türkiye''nin de, bugünkü iktidarın da geleceğini belirleyecektir. YÖK meselesinde tansiyon yükselmediği takdirde, AK Parti icraatının müspete, olumluya, pozitife gittiğini ümit edebiliriz.
Gidiyor muyuz, gitmiyor muyuz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Eylül, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak''a asker göndermek için vakit çok daraldı. Amerika ve Avrupa gene su koyverdiğimiz iddiasına başladı. Türk Dış politikasının inanınırlık notu aşağılara kayıyor. Aşiret reisleri, sayemizde bayram ediyor. İşe yaramaz müşavirler, geçen dönemlerde yanlış yola sevk ederek liderleri ve partilerini batırdılar. Bugün de birtakım akl-ı evvellerin birtakım insanları yanılttıklarını, tereddüde düşürdüklerini, yüz seksen derecelik dönüşlere kandırdıklarını sanıyoruz.
Türkiye, eninde sonunda Irak''a asker gönderecek. Ama nasıl? 6 ay önce en elverişli şartlarla gidebilirdik. Hem de kolordu ile. Bugün şartlar daraldı. Fakat gene mevcuttur. Yarın, kontenjanımız doldu, kusura bakmayın, teşekkür ederiz sözüne muhatap kalabiliriz. Öylesine bir ortamda, Irak''a bu sefer cebren girmeye mecbur olabiliriz.
İş adamlarımıza gelince, Irak''a geçemezler. Yeni Irak yeni sınırları ile ortaya çıkarken, Türkiye''nin en aleyhine çizgiler çizilir. Mahsusan ve bilhassa çizilir. Biz hâlâ düşünüp taşınmakla avunuruz.
Kaldı ki, Irak konusu, Birleşik Amerika ile ilişkilerimizin yanında, ikinci derecededir. Dünyanın birinci devleti ile münasebetleri bozulan bir Türkiye''ye kapılar kapanır. Böylesine akıl dışı bir politika yürütenler, iktidarda kalamazlar. Sorumlu yerlerde bulunanlar, çok düşünüp, doğru öğrenip, az konuşup az yazmalıdırlar. Türk devleti, geleceğini belirleyen yeni bir darboğazın üzerindedir. Bizi sınırlarımız içine tıkıp Kuzey Kore''ye döndürmek isteyen kafalara, zerre kadar itimad etmiyoruz. Ama bulundukları kuruluşlara zarar veriyorlar. Ve ne kadar da kolay dolduruşa gelebiliyorlar.
Erdoğan-Clinton mülâkatı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Eylül, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Tayyip Erdoğan, dostumuz Birleşik Arap Emirlikleri''nin Dubai şehrinde toplanan konferansta faydalı temaslar yaptı. Bize göre en ilginci, eski ABD Başkanı Bill Clinton''la gerçekleştirdiği 40 dakikalık görüşmedir.
Clinton, 20. asır ABD başkanlarının en büyüklerinden biridir. 8 yıl Amerika''yı dirayetle yönetti. Büyük refah getirdi. Dünya barışına samimi katkıda bulundu. Bosna-Hersek ve Kosova''da Avrupalılar''ın da, Müslüman dünyasının da göz yumduğu Sırplar''ın korkunç boyutta soykırımlarına nihayet verdi. Orta Çağ sonunda İngiltere ile Fransa arasındaki 100 Yıl Savaşı''na benzer şekilde sonu gelmez İsrail-Arap çatışmasını bitirmesine ramak kalmıştı. Arafat''ı bile ikna eder gibi oldu. Fakat Arafat, İran''a bağlı radikal örgütlerden çekinerek anlaşmaya yanaşmadı.
Clinton, George Washington''dan günümüze gelen ABD başkanları içinde Türkiye''ye en samimi dostluk gösterenidir. Türkiye Büyük Millet Meclisi''ndeki tarihî oturumda söylediği mühim nutuk, derinlemesine bir tahlil eseriydi. Türkiye''nin önemini yetkiyle vurguladı.
Bize göre Clinton, Erdoğan''a şu uyarıda bulundu: Türk askerinin dış ülkelerdeki üstün başarılı hizmetlerini belirtti. Bosna''da Sırplar''ı bile memnun bıraktığını söyledi. Irak''a da asker gönderin, acele gönderin, bekliyoruz mesajını verdi.
Ama mesajın ağırlığı, Irak''a askerimizi davetinde değildir, bu husus ikinci planda kalır. Muhalefetteki Demokrat Parti''nin de, Pax Americana''nın bir safhasından ibaret bulunan Irak operasyonunu onayladığını göstermektedir. Zira bazı politika gafilleri, Afganistan ve Irak harekâtını, Bush ve ekibinin şahsî davranışı şeklinde gördüler. Birleşik Amerika''nın 21. asır için millî politikası olduğunu ve asla vazgeçmiyeceğini kavrayamadılar.
Demokrat Parti''nin en kuvvetli başkan adayının New York senatörü Hillary Clinton olduğunu da hatırlatalım. Başbakanımızın, Başkan Clinton''la mülâkatını değerlendireceği ümidiyle yazımızı bitirelim.
Birleşmiş Milletler ve Irak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Eylül, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan Tayyip Erdoğan, dostumuz Birleşik Arap Emirlikleri''nin Dubai şehrindeki milletlerarası finans konferansında önemli temaslar yaparken, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de New York''ta, Birleşmiş Milletler''de 7 gün sürecek yoğun bir faaliyetin içine girdi.
Birleşmiş Milletler, milletlerarası politika için müsait ve geniş bir platformdur. Birçok devlet, büyükelçi pâyesindeki sürekli temsilcileri yanında, zaman zaman dışişleri bakanlarını, hükûmet ve devlet başkanlarını gönderir. Tanışmalar, konuşmalar, görüş teatileri olur. Politikacılar, birbirlerini tartarlar, birbirlerini etkilemeye çalışırlar.
Bunların hepsi iyi de, dünya politikasını Birleşmiş Milletler yönetmez. Başta ABD, daha fazla büyük devletler için BM, bir propaganda alanıdır. Burada devletler eşittir. Gerçekte ise, kendi güçleri ve konumları oranında ağırlık taşırlar. Binaenaleyh, ancak idealistler ve uygulamayı bilmeyenler, BM''yi dünyaya egemen sanırlar.
Şimdi Dışişleri Bakanımız, yeryüzünün en hareketli şehrinde ve böylesine bir muhitte, Türkiye''nin dertlerini anlatacak, muhataplarının hakkımızdaki fikirlerini öğrenecek. Değerli bilgiler ve intibalarla yurda dönecek. Yanındaki diplomasi kariyerinden gelen bürokratlar ve sair müşavirler, kendisine yardımcı olacaklar.
Sanıyorum artık ve nihayet Irak''a da gidiyoruz. Türk askerinin bu ülkede de en üstün ve örnek hizmet vereceğini biliyorum, en küçük endişemiz yoktur. Ancak 1 Mart tezkeresi ile kaybettiklerimizin telâfisi çok güçtür. Amerika''nın PKK-KADEK çetelerini rezervde tutmak istediği görülüyor. Devletimizin bu gibi problemlerini Irak''ta bulunarak çözmeye çalışacağız. Irak''ta yoksak, esamimiz bile okunmaz...
Dünya Irak''ı konuşuyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Eylül, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Fransa Cumhurbaşkanı Chirac ve Almanya Şansölyesi (federal başbakanı) Schröder, Birleşmiş Milletler toplantısı için New York''talar. Başkan Bush''la ayrı ayrı görüşüyorlar. Chirac ön plandadır. Güvenlik Konseyi sürekli üyesi olmayan Şansölye, biraz arkada duruyor. Almanya, 1918 ve 1945''te 27 yıl ara ile iki cihan savaşını kaybetmesini Birleşik Amerika''nın gerçekleştirdiğini unutmuyor. Batılılar iyi tarih bilirler. Fransa ise, Amerika''nın kurulduğundan beri her savaşta müttefikidir. Bu güvenceyle, Washington''a yüklenmekten çekinmiyor.
Avrupa''nın büyüklerinden ikisi ne istiyorlar? Avrupa''nın diğer büyüğü İngiltere''yi Amerika''dan ayıramıyacaklarını Başbakan Blair''le görüşüp anladıktan sonra Bush''la konuşuyorlar. Amerika''nın Irak''ı Birleşmiş Milletler''e teslimini istiyorlar. Bu talebin yerine getirilmeyeceğini elbette biliyorlar. Ama Pax Americana''nın prestijini kırmak, Avrupa''yı mümkün mertebe Amerika''nın enerji vizesine tabi bulunmaktan kurtarmak politikasını izliyorlar.
Kuzey Irak''ta Barzani ile Talabani''nin, Irak''ta Arap egemenliğinin yeniden kurulmasından ödleri kopuyor. Zira müstakbel Arap yönetimi, Irak''ı böldükleri ithamında bulunarak ikisinin de canına okuyacaktır. Bundan kurtulmak için, Osmanlı''nın bütün Musul eyaletindeki Araplar''ı güneye sürmek ve Saddam''ın güneye sürdüğü Türkmenler''in dönmesini engellemek istiyorlar. Yani Kuzey Irak''ta bir Kürt gülbahçesi oluşturacaklar. Bosna ve Kosava''yı Sırp gülbahçesi hâline getirmek teşebbüsünün akıbetinden ders almıyorlar.
Washington, bu aşiret reislerinin dehşetli baskısı altındadır. PKK kalıntısı çetelere dokunamıyor. Bu baskı altında Irak''a Türk askerinin gelmesini istemekten bile vazgeçebilir. Araplar''la başı belâda olan İsrail de Kuzey Irak''ta canlı bir Kürt varlığı düşünüyor. PKK sempatizanları Irak''ta Türk askerinden çok korkuyorlar.
Böylesine bir atmosfer içinde Ankara, düşünüyor, taşınıyor, tartışıyor, konuşuyor, şimdi de Ekim ayını bekliyor.
Irak ve YÖK
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Eylül, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak''a asker yetiştirmekte elini çabuk tutabilirse, hükûmet, epey netameli, hattâ heyecanlı geçen 2003 yılını başarılı kapatacak. Irak''ta bir Türk tümeni, Türkiye Cumhuriyeti''nin yüce menfaatlerine yardımcı olacaktır. Son anda Amerika sakarlık yapmadığı takdirde. Zira aşiret reisleri, PKK''nın üzerine gitmekten caydırmakla Amerika''nın başına belâ açabilirler. Biz de gecikirsek, bugünki avantajımızı kaybedebiliriz. Şubat ayındaki avantajımızı yakalamamız zaten mümkün değildir. Ama, Birleşmiş Milletler Irak''a asker gönderme kararı çıkarırsa, bu günleri de arıyacağız. Zira her ülke asker yollıyacak. Türkiye''ye lüzum ve hacet kalmıyacak. Kontenjan doldu denmese bile, Türk birliğinin politik etkisi çok azalacak. Washington''da Türkiye''yi bu yola sokmak isteyen devlet adamları ortaya çıkmaya başladı.
İçeriye bakarsak, ekonomik durumun iyiye gitmesinin Ak Parti''yi güçlendireceğini görerek telâşlananlar, hükûmetin 2003''ü başarı ile kapatmasını engellemeye çalışacaklardır. Asker konusu kozlarından biridir. Ancak daha büyük koz, YÖK yasasıdır.
Basını ve üniversiteyi karşısına alan bir iktidarın, hiç bir demokraside şansı olmadığını, bu sütunda vurgulamıştık. YÖK yasasından vazgeçmesi için hükûmeti, Türkiye''nin yüksek menfaatleri nâmına samimiyetle en az iki defa uyardık. Zira hükûmetin başarısızlığı ve iç kavga istikrarsızlık, istikrarın bozulması siyasî kriz getirir. Böyle bir durum, Türk devletine zarar verir.
İktidarın yumuşak karnı, YÖK konusudur. Bundan vazgeçer veya ertelerse, hükûmeti sevmeyenler çok üzüleceklerdir. Zira büyük kozlarını yitirecekler. Bizden söylemesi...
Irak ve YÖK gibi biribiriyle alâkasız, ancak Türkiye''nin geleceği için çok önemli konularda hata yapılmamalıdır. Dışarıdan olduğu kadar içeriden de her kafadan ayrı ses çıkması, iktidarı şaşırtmamalı. Hükûmet, istikrarsızlık oluşturacak yanlışlardan kaçınmalı, doğru ve çabuk, bir çok durumda hemen karar verebilmeye alışmalıdır.
Amerika''nın çizgisi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Eylül, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Birleşik Amerika''yı sevmeyenler, Irak''ta, tıpkı vaktiyle Vietnam''da olduğu gibi batağa saplanmasını, tası tarağı toplayıp bulabildiği gemi, uçak ve helikopterle işgal ettiği ülkeden kaçmasını istiyorlar. Bunun için çalışıyorlar da...
Amerika''nın Irak''ta, Vietnam''dakine benzer bir akıbete uğraması ihtimali hiç yoktur. Dost düşman, hasım sempatizan, hesaplarını buna göre yapmalıdır. Böyle doğru bir hesap, beyinlerini romantizme, nostaljiye ve ideolojiye kiralamamış, politikanın sert gerçeklerini kavramak yeteneğindeki zihinlerce yapılabilir.
Bu hükmümüz, Amerika Irak''ta başarılı oldu manasında değildir. Zira hiç başarılı olamadı. Afganistan''ı da, Irak''ı da yönetemedi. Halbuki her türlü imkanı mevcuttu. O halde neden?.
Çünki Amerika, zaten Irak''ı yönetmek, ilhak etmek, beraberce yaşamak için işgal etmedi. Öncelikle, ülkenin petrol rezervini Pax Americana ilkeleri istikametinde düzenlemek, ikincisi terörün kaynaklarından biri teşhisinde bulunduğu Baas rejimini ve Saddam diktatörlüğünü yıkmak için Irak''a geldi.. Binaenaleyh, Washington için Irak''ta yönetim, ABD çıkarlarını kollayan, Pax Americana prensiplerine uyan bir iktidar demektir ve güvence şeklinde üsler de vermesi gerekir. Yoksa Irak''ta demokrasi olamayacağını Amerikalılar, herhalde bu satırların yazarından çok daha iyi bilirler. Osmanlı''dan beri demokrasi tecrübe eden Türkiye bile çağdaş demokrasinin son eksiğini gediğini kapatmakla meşguldür. Ve başka hiçbir Müslüman devlette demokrasi gerçekleşmedi.
Amerika, tıpkı selefi Britanya (İngiltere) gibi, eski Osmanlı topraklarını yönetemez, sadece rüzgâr gibi esip geçer. Zira Osmanlı, İstanbul''a bağladığı bütün ülkelerini GELİN BİRLİKTE YAŞAYALIM felsefe ve prensibiyle elinde tuttu. Bu anlayıştan külliyen mahrum emperyal bir tutum, fazla ömürlü olmaz. Zaten Pax Americana, 21. yüzyılla sınırlıdır. Bizim gibi stratejik konumdaki devletler için marifet ve maharet, iş bu yüzyılın şartlarını erken zamanda idrak edip milletini hoşça ve rahat yaşatmak, refaha ulaştırmaktır.
Pax Americana ve biz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Eylül, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak''a asker göndermek, Türkiye''nin ABD ile stratejik ittifakını teyid etmek manasındadır. En önemli, en başta gelen, en ağırlıklı değerlendirme budur. ABD ile münasebetlerini üçüncü dünya devletleri derekesine düşürmüş bir Türkiye, bin bir açmazla karşılaşabilir. Zira bu tavrımızı Amerika, ittifakın ihlâli şeklinde algılayacaktır. Bize göre risklerin en büyüğü budur. Zira Washington, Türkiye aleyhindeki her gelişme için kendisini serbest sayacaktır.
Hükûmet de, devletin diğer organları da bu durumu geç ve yetersiz de olsa kavramışlardır. O halde hâlâ neyi bekliyoruz? Birleşmiş Milletler kararlarını beklemek bize hiçbir şey sağlamaz. Zira dünya politikası işini bilen güç ve irade sahibi devletlerce yönetilir. Böyle olduğu halde karar beklemek, risk almaksızın hiçbir şey yapılamayacağı gerçeğini anlamazlıktan gelmektir.
Ancak Amerika''nın KADEK çetelerine karşı hareketsizliği, Ankara''nın tereddütlerini bir ölçüde haklı kılıyor. Bu husustaki endişeler yerinde olsa bile, Irak dışında kalarak değil, Irak içinde iken bir şeyler yapabiliriz. Kuzey Irak aşiretleri, Türk askerini görmemek için ellerinden geleni esirgemiyorlar. Türkiye''deki sempatizanlarınca da destekleniyorlar.
AK Parti''nin asker göndererek saygınlığını attırmasını istemeyenler bulunduğu gibi, AK Parti içinde de Amerika ile içli dışlı olmamızdan hoşlanmıyanlar çoktur. Ne çare ki dış politika duygularla yönetildiği zaman, başarı ihtimali sıfırdır. Azerbaycan ve Arnavutluk''a kadar pek çok devlet, Pax Americana''nın getireceği düzenden faydalanmak için sembolik birlikler yolladılar. Avrupa Birliği üyelerinin yarısı bile açıkça, diğer yarısı ise üstü kapalı dolaylı yollardan Pax Americana''ya karşı olmadıklarını belirtiyorlar. Zarar görmekten kaçınıyorlar. Kâr edebilir miyiz diye düşünüyorlar. Biz acaba asker göndermek için Hindistan, Pakistan, Mısır ve Nijerya''yı mı bekliyoruz?
.Seçimleri yenilemek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Ekim, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Genel seçimleri erkene almak yetkisi, münhasıran Türkiye Büyük Millet Meclisi''nindir. Tarihimizde 3 yıldan erken yapılan bir genel seçim bulunmuyor. Bir yıl sonra -velev ki yerel seçimlerle beraber- seçimleri yenilemek, milletin parası ve sabrı ile oynamaktır. Zaten değişecek şey yoktur. AK Parti daha büyük ve CHP daha küçük oyla Meclis''e gelir. Ama bu ilkel sistemin sürprizleri meçhuldür. CHP de Meclis dışında kalabilir. (Bir dönem başına geldi...)
O takdirde Yüce Meclis''te tek parti durumundaki AK Parti, derhal yeni bir seçime gitmeye zorlanır. Zira tek parti kalmayı önce AK Parti kabul etmez. Ama Türkiye, dünyaya küçük düşer. Karikatürcülere gün doğar. Ekonomimiz tökezler. Bütün işlerimiz yarıda ve askıda bırakılır. Irak konusu gündemden dışlanır. AB ile müzakereye başlamamız imkansızlaşır. Zaten statükocularımızın büyük hedefi budur ve bunun için çalışıyorlar.
Avrupa Birliği, seçim söylentilerimizi dikkatle izlemektedir.
Seçim ve partiler yasaları yenilense, milletvekili sayısı 400''e indirilse ve statüleri belirlense, dokunulmazlık sınırlansa bile, bu zaruri düzeltmeler, erken seçimi gerektirmez. Türkiye''deki bütün hukukçuların hocası veya hocasının hocası yahut hocasının hocasının hocası olan Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer, bu vesileyle evvelsi gün hukuk, toplumu, perişan edecek şekilde yorumlanmaz dedi. Bizim tarihçi görüşümüz aynıdır: Hukuk, milletin ve milleti oluşturan kişilerin haklarını güvenceye alıp düzenlemek için vardır. Bu hakları ihlâl eden ve kısıtlayan yasalar, aksaklıkları görülür görülmez değiştirilir.
Doğru Yol Partisi, Yüksek Seçim Kurulu''na başvuracaktır. Belki şu satırları yazdığımız sırada başvuru yapılmıştır. O durumdaki her partinin hakkıdır. Ancak demokrasimize ne getirip ne götüreceği münakaşalıdır. Başvurunun kabulü hâlinde DYP, 66 milletvekilini Meclis''e sokacaktır. 44 üyesini kaybedecek AK Parti, iktidarını kesinlikle sürdürecektir.
Başka demokrasilerde vuku bulmayan şeyler bizde gerçekleşiyor. Bu oluşumu, demokratik kurallarımızı çağdaş Avrupa standartlarında hızla gözden geçirmek için fırsat sayıp kargaşadan kârlı çıkmamız mümkün değil mi?
.Statüko taarruzu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Ekim, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği üyesi olmamız, olmak istemediğimiz takdirde Avrupa standartlarını kabul ederek muasır medeniyet seviyesine yükselmemiz, statükocularımızın ödlerini koparıyor. Onları, gerçekleşmez projeler üretip uygulamak teşebbüslerine tenezzül gibi, şan ve şereflerine yakışmaz, üzerine titredikleri Türk devletine ve milletine yaramaz işlere kalkışmaya yönlendiriyor.
Statükocularımız, bir zamanlar yürürlükte olsa bile, bugünki dünyada gerçek dışı kalmış ve zararlı bir korku, dehşetli bir endişe içinde yaşıyorlar. Kendilerini boş yere üzüyorlar, yıpratıyorlar, milletten, milletin arzularından, millî iradeden uzaklaştırıyorlar, ümitsiz işlere kalkışıyorlar. Halbuki, çağdaş standartları uygulayan bir Türkiye''de, manen ve maddeten en kazançlı, daha saygın ve çok daha sevimli çıkacak zümre, bugünki statükocularımızdır. Böylesine bir Türkiye''de, çağdaş değişimi savunanları ezip geçmeseler bile, kenarda bırakacak tecrübeye sahip bulunduklarından da eminiz.
Kaldı ki, hiçbir işe yaramaz duruma düşmüş, köhnelikten dökülen ayrıcalıklarını müdafaada direnmek, eski tabirle mezbûhâne bir tutumdur. Başarı ihtimali yoktur. Türkiye''nin bir kat daha yoksullaşması, itilip kakılması ile neticelenir ve düşmanlarımızı sevindirir. Atatürk, medeniyet ateşinin karşı koyanları yakıp geçeceği gerçeğini daha 80 yıl önce söyledi. Tevfik Fikret ya terakki, ya inhitat demiştir. Yani: İkisinin ortasında bir statükonun devamı mümkün değildir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin milli iradeyi oluşturan yetkilerini aşmak, demokrasiyi ortadan kaldırır. Bizi dünyaya rezil eder. Yerel seçimleri genel seçime dönüştürmek, belki Türkiye''yi Avrupa Birliği''nden uzaklaştırır gibi olur ama, reaksiyon öylesine büyür ki, millî irade çağlayanlar gibi coşup kutsal haklarını savunur.
Türk tecrübesi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Ekim, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Pax Americana''nın Avrasya Projesi''nin gerçekleşmesi için, Birleşik Amerika''nın Doğu Akdeniz''le Çin Seddi arasına kesintisiz ulaşması gerekiyor. Türkistan cumhuriyetleri ve Pakistan''la anlaşıp Afganistan''ı da işgal edince, Orta Asya''dan Hind Okyanusu''na indi. Ama Akdeniz''le Orta Asya-Çin arasında, Irak''ı aldıktan sonra, iki ülke kaldı: İran ve Suriye...
Zaten İran''la anlaşmaksızın Amerika''nın Basra Körfezi''ne (daha doğrusu Körfez''e sahil veren ülkelerdeki enerji kaynaklarına) tam egemenliği bahis konusu değildir. Suudi Arabistan da var ama, Washington burada kendisine dost bir yönetim kuracağını umuyor. Aksi takdirde, dünyaya Suudi-Vehhabi kökenli çok teröristin dağıldığı kanaati istikametinde hareket edecektir.
Ayrıca Amerika''nın Suriye ile de mutabakatı gerekiyor ki, Şam''ın anlaşmaya yanaşması şüphelidir. İran''ın Pax Americana şartlarını kabulü de mümkün görünmüyor. Şeriat rejimi laikleşse bile böyle bir imkân yoktur denebilir.
Amerika, eninde sonunda Suriye ve İran''la, Pax Americana ilkeleri doğrultusunda çözüm isteyecek. O zaman Türkiye ne yapacak? Ankara''nın bu konuda mutlaka planları ve alternatif senaryoları vardır ama bizim bunları bilmemiz mümkün değil. Tahmin yoluyla yazmaya kalkışmamız bile imkânsız. Şurası kesindir: Amerika''nın bu bölgede Irak''ı hallettikten sonra işinin biteceğini sanmak, asla düşünülemez.
Amerika bu millî projesini yürürlüğe koymak için Türkiye ile işbirliği istiyor. Bunun Bush ekibi falanla ilgisi yok. Daha Demokrat Başkan Clinton, Ankara''ya gelip Türkiye Büyük Millet Meclisi''nde, Osmanlı''dan -bizim akl-ı evvellimizin karîhalarının pek de alamıyacağı, üslûpta- bahsedince, ayılmak gerekiyordu. Daha açık yazabilirim: Washington, Asya''da Türk tecrübesinden yararlanmayı düşünüyor. Türkiye''nin, arzu ettiği takdirde, bu kaç asırlık tecrübesini, askerî kudretiyle de desteklemek iktidarında -veya potansiyelinde- bulunduğunu biliyor. Zira İngiltere''yi yanına alarak Asya''da bir çok engeli atlamakta müşkilâtı vardır. Bağdad Müzesi''nin yağmasına göz yummakla, Buda''ları topa tutan Taliban''ın insanlık ve medeniyet düşmanlığı derekesine düştüğünün bile farkına varamadı.
Partilerimizin çizgisi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Ekim, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Milletçe hepimize geçmiş olsun! Demokrasimizi kepaze etmenin eşiğinden döndük. Avrupa Birliği kapısından kovulmamıza ramak kalmıştı. Üç vatandaş kâğıt üzerinde sahtekârlık yaptı diye, muazzam ve muhteşem Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin yetkileriyle oynamak akıl alacak şey değildi.
Hele Meclis''i yenilemek düşüncesi? Gerçekleştiği takdirde AK Parti''nin tek başına Meclis''e girmesi ihtimali bile vardı. Seçim yasasını değiştirip barajı indirmekten bahseden yoktu. Demek ki, adeta tek başına kalmış ve ''Merkez Sağ''ın felsefesine uymaya çabalayan bir parti üzerinde de tasarruflar düşünülüyordu. Vehme kapıldığım sanılabilir. Fakat Türkiye''mizde seçilmeden iktidara oturmak heveslilerinin her devirde bulunduğu malûmdur.
Türkiye seçim tuzağına düşse idi, Irak ile irtibatımız kesilirdi. ABD ile müttefikliğimiz bozulurdu. Avrupa''da saygınlığımız azalırdı. Ekonomimiz gerilerdi. Yoksulluğa mahkûm, ikinci sınıf, çok kalabalık bir üçüncü dünya ülkesi haline düşebilirdik.
Şimdi artık herkes sorumluluğunu bilsin. İşine gücüne baksın. Türk yargısı, o kadar kıyl-ü kaal arasında, sağlıklı karar verdi. Milletvekilleri huzur içinde çalışabilirler. Ancak AK Parti, demokrasimizi tamamen Batı çizgisine oturtmak tedbirlerini almakta gecikmemeli.
Tekrar geçmiş olsun derken, partilerimizi de uyarıyoruz. Yetersiz kaldılar. ''Üçüncü Binyıl''ın değişimlerini algılayamadılar ki uygulayabilsinler. Hata üzerine hata yaptılar. Hırsız, katil ve uğursuzları üzerimize saldılar. Krizleri engelleyemediler. Ülkeyi yoksulluktan kurtaramadılar. Millî iradeden sürekli tavizler verdiler. Meclis''in ve hükümetlerin yetkilerini hovardaca dağıttılar, döküp saçtılar. Günde üç defa basın toplantısı yapıp beş defa demeç vererek bol gevezelik yaptılar. Soygunları, hortumları önleyemediler, çaldıklarını geri alamadılar. Türkiye''yi "faizciler ve rantiyeler cenneti" haline getirdiler. 3 Kasım 2002 diye tutturdular. İnanılması zor boyutlarda sandığa gömüldüler. Silkinmek zamanı geldi. Çağa ve şartlarına uyamayan siyasî partilerin istikbali olmaz.
Üniversitede problem
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Ekim, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1980 öncesi üniversitelerimiz, anarşi yuvası idi. Çok terörist, çok komünist, çok bölücü yetiştirdi. Hocalarımız, fakültelerini yönetemediler. Millî şuur veremediler. Sendikalarımız, TRT gibi özerk kuruluşlarımız, anarşi içinde yüzüyorlardı.
1961 anayasası gibi 1982 anayasası da asker tarafından yaptırıldı. Her ikisi de Atatürk anayasasının aksine, yasama ve icranın (TBMM ve hükümetin) yetkilerini acayip şekilde kısıtladı, seçilmemiş, atanmış, memur kuruluşlara verdi. Milli irade sınırlandı. Demokrasi bozuldu. Devlet başkanının hanedandan değil seçimle geldiğini gösteren rejimin adı olan Cumhuriyet, demokrasi ile eş anlamlıdır denerek millet aldatıldı. Bugün üniversitelerimizde anarşi devri kapandı. Ancak ilmî seviyenin çok düştüğünden şikayet ediliyor. Doğrudur. Üniversitelerimiz yüksek okul, öğretim üyeleri yüksek okul öğretmeni durumundadır. 3 sebepten dolayı: Yoksulluk, yoksulluk ve yoksulluk... Gerisi lâf-ü güzâftır. Türkiye, yoksulluk çemberini kıramadı ki, demokrasiye geçişte zorlanmasının sebeplerinden biridir. Öğretmenimize ayda 500 ve profesörümüze 1000 dolar veriyoruz. Rezilliktir. Bu para ile öğretmen nasıl geçinir, profesör nasıl araştırır, eser verebilir? Telif ücretleri rezalet çizgisini aşmış, kepazeliğe dönüşmüştür. Babasından bir şey kalmayan, eşi de çalışmayan öğretmen ve öğretim üyesi, açlık sınırındadır. 15 yıllık bir öğretmen Türkiye''de yılda 4.608 dolar, İsviçre''de 60.504 dolar alıyor. Tayland''da (Siam) bile 15.759 dolar alabilmektedir. Bu yoksullukta ilim, araştırma, inceleme, telif, kitap, keşif, fikir mümkün değildir. Öğretim berbattır. Türkiye, anadilini (Türkçe) öğretmeden lise diploması veren dünyanın tek ülkesidir. Birkaç yüz çarpık kelime ile tefekkürün ''t''si mümkün değildir, hiçbir fikir üretilemez. Öğrenci sayısı şiştikçe şişmiştir. Üniversite ve okullarımıza, millî gelir ve bütçede her yıl daha tehlikeli oranda az pay vererek Türkiye, dünya devletleri arasında en geridedir. Eğitime verilen bu pay nasıl oldu da bu çizgiye geriledi? Problem budur.
Tezkere ve sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Ekim, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Irak''a asker göndermek için hükümete 1 yıl müddetle izin ve yetki verdi. Başbakan Tayyip Erdoğan''ın bir an önce Amerika ile anlaşıp askerimizi sevk etmesi, Türkiye''nin yüksek menfaatleri icabıdır. Gecikilmiştir. Daha fazla gecikmek mahzurludur.
İsrail, Şam''ın banliyösünü bombardıman etmekle, Suriye operasyonunu başlattı. Askerlik bakımından mükemmel şekilde Suriye''nin tepkisini ölçtü ve olumlu sonuç aldı. Arkası gelecektir. Suriye, karşı koymaksızın Amerika''nın şartlarını kabul edebilir. Bu ihtimal, Suriye ile savaş şıkkını ortadan kaldırır.
Türkiye, ABD politikası paralelinde, şahsiyetli, anlamlı ve akıllı bir politika izlemek durumundadır. Libya''nın Arap''lığını inkâr ettiği, Arap âleminin önemli devleti Mısır''ın seyirci kaldığı, Arap Birliği ve İslâm Konferansı''nın etkisinin sıfırlandığı bir sürecin içindeyiz.
Amerika''nın İran''ı da zorlaması halinde, boyutlar büyüyecek, genişleyecektir. Türkiye de bu yeni tabloya uygun şekilde hareket etmelidir. Zaten Irak''a ayak basmakla daha açılımlı bir politikaya gireceğiz.
Ekonomik göstergelerimiz iyidir. Amerika''nın stratejik müttefiki sıfatımız kesinleştiği için, Avrupa nezdinde saygınlığımız artacaktır. Bir iki pürüz çözümlendiği, âdetimiz haline gelen herhangi bir sakarlık yapılmadığı takdirde, Avrupa Birliği ile müzakereye başlayabileceğiz. Türkiye, her bakımdan tam güvenliğe ve güvene kavuşacaktır.
Aksi düşünülmeyecek böyle bir politikanın ilk adımı, Irak''a kuvvetle ayak basmaktır. Yarım yamalak değil... Mümkün olabilen en kalabalık kontenjanla... Zaten ordumuzun eksik iş yapmayacağından eminiz. Irak''ın yeniden inşası için Türkiye''nin ağırlığı ortaya çıkmalı, vurgulanmalıdır. Araplar''ın ve Kürtler''in Türk''ten şüphelenmeleri için bir sebep yoktur. Bize doğru bir adım atsınlar, biz iki adım yaklaşırız. Bu gerçeği kavrayabildikleri nisbette Irak''ta anarşi son bulacak, barış ve huzur gelecektir.
Tezkere ve partilerimiz
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Ekim, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin 7 Ekim 2003 oylaması, tarihî bir olaydır. (BBC ve emsali televizyonlar haber bültenlerinde birinci sırada yayınladı.) Ayrıca bize göre, AK Parti''nin tam manasıyla partileştiğinin göstergesidir. Gerçek partiler, bütün halinde oy verir, fire vermezler. AK Parti''yi ve liderini tebrik ediyoruz.
Ana muhalefet liderimizi de tebrik etmek isterdik, olmadı. Bizim yıllardır savunduğumuz fikir şudur: Muhafazakâr liberal demokrat bir parti ve marksizme yakasını kaptırmamış güçlü bir sosyal demokrat parti... Ayrıca biz, bir partinin iki dönemden (8 yıl) fazla iktidarda kalmamasının daha sağlıklı bulunduğunu düşünmüşüzdür. Ama 1950''den bu yana CHP ve türevleri partiler, milletle bütünleşmekte zorluk çektiler. Yıkıcı muhalefeti, uyarıcı muhalefete tercih ettiler. Irak''a asker göndermek konusunda Cumhuriyet Halk Partisi''nin tutumu ve sayın Baykal''ın Türkiye''ye acıyın dramatik lafzını içeren beyanları bizi, ana muhalefetimizle öğünmek zevkinden mahrum bıraktı. Türkiye''ye üçüncü dünyada yer biçen bir anlayışa kesinlikle karşıyız.
Liberal muhafazakâr bir partinin karşısında ciddi bir sosyal demokrat parti yer almalıdır. Doğru politikanın liberal ekonomi olduğu açıktır, ama sermayenin egoistliğini karşılamak gerekir. Böyle değilse bile, Türkiye''nin gelir dağılımında en berbat ülkeler arasında bulunduğu malûmdur. Âdetâ bir kaç yüz ailenin ve onların gölgesinde yaşayan bir kaç bin ailenin oluşturduğu bir oligarşi vardır. Üstelik Türkiye''de liberal ekonomi de uygulanmıyor. Mevzuatımız evlere şenliktir. Kırtasiyeciliğimiz, Osmanlı''da başlayıp gittikçe katmerleşip dejenereleşerek, edebiyatımızda başlıca konulardan biri hâline geldi. Ekonomide Komünist Çin''den daha devletçiyiz.
Binaenaleyh, sosyal demokrasinin gereklerini yerine getirmedik ama, liberal ekonominin çağdaş kurallarından da uzağız. Yolsuzluklar ve yeraltı ekonomisi hakimiyeti başlattık. Kopenhag siyasî kriterlerinden sonra Maastricht iktisadî kriterlerine çalışıp iktibas etmemiz şarttır. Elimizi çabuk tutup Irak''a büyük birlikler göndermeyi başarırsak, daha geniş ufuklu politika üretenlere ihtiyaç duyacağız.
Irak''a gitmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Ekim, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Önümüzdeki haftalarda birliklerimiz, Irak''ta yerleşecektir. Bir kolordu kuvvesinde olmasında sayılmıyacak kadar çok faydalar vardır. Hem Türkiye, hem Irak, hem Amerika, hem dünya barışı açısından...
Bağdad''ın Dicle boyunca kuzeye çıkarak ve kuzey-batıya doğru olan sahada Türkiye, önemli hizmet verir. Bağdad''ın kuzey banliyölerinden Elazamiyye''de, İmam-ı azam Ebû Hanîfe Efendimiz''in türbesi, bu savaşta isabet alarak zarar gördü. Türbe, eşiğine yüz süren Kaanûni Sultan Süleyman tarafından yaptırıldı. (1534). Ama bugünkü yapı, gene eşiğine yüz süren Dördüncü Sultan Murad''ın eseridir (1639). Böyle bir âbideyi derhal onarmalıdır. Bu misyon, tıpkı Mostar Köprüsü''ndeki gibi, biz Türkler''e düşer. Sünnî olan bütün Türk kavimleri, Hanefî''dir.
Irak''ta askerimiz, Araplar ve Kürtler, Arapça ve Kürtçe konuşan Iraklılar ile dostluğumuzu perçinleyecektir. Türk askeri, görevini tamamlayıp çekilecektir. Dostluk bâkî kalacaktır. Ama bu, onların da bize karşı iyi niyetli olmalarına bağlıdır. İngiliz eğitiminden ve Baas öğretisinden geçen bir halk için, 1056''da Selçuklular''dan beri birlikte yaşadığımız gibi Türkler''e ısınmak, zaman meselesidir. Aynı zamanda iki taraf için de doğru politika meselesidir.
Irak''a gitmekte gecikmek Türkiye''ye zarar verir. Bu husus kesindir. Hükûmetin Türkiye Büyük Millet Meclisi''nden aldığı yetkiyi kullanmaması için -kimi açıkça, kimi sûret-i haktan görünerek- çalışanlar var. Siyasette yeteneksiz ve nasipsiz, peşin hükümlerle kafaları tütsülenmiş, risk almaktan ödleri kopan, akıl ve fikirleri Türk''e yaramaz konularla dolu, ufuktan mahrum, çağdaş dünyanın şartları ile inatlaşan kişiler ve zümreler, hâlâ çalışıyorlar. Türkiye''nin dışa açılmayarak iç problemlere gömülen önemsiz bir ülke olmasını isteyen devletler de aynı istikamette faaliyet gösteriyorlar.
.Şam ve Nobel
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Ekim, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Şam''la Nobel''in ilgisi ne? demeyin. Cihanşümul politika, bu derecede uzak görünen iki kavramı, Suriye''nin Şam''ı ile İran''a verilen Nobel''i ilişkilendirdi. İsrail''in Şam banliyösünü bombardımanı Suriye''de, Papa''ya verilmesi beklenen Nobel Barış Ödülü''nün Stockholm''de bir İranlı hanıma verilmesi İran''da, Birleşik Amerika''nın operasyon başlattığının işaretleridir. İsrail, Suriye''nin tepkisini ölçtü. Güney komşumuzun, Amerika''nın şartlarını savaşa hacet kalmaksızın kabul edeceği hemen hemen anlaşıldı. İran''a gelince, ülkeyi Amerikan müdahalesinden kurtarmak isteyen Avrupa, İran''daki rejime, liberalleşmesi için yol göstermek istedi. Geçmişte de sulh için böylesine sonuç vermez teşebbüsler yapılmıştır. İranlı kadın hakları savunucusu bir avukat hanıma verilen Nobel, Tahran''daki iktidar sahiplerini uyarmaya da, Washington''u durdurmaya da yetmez.
Operasyon alanı olup Doğu Akdeniz''den Çin Seddi''ne, Kafkaslar''dan Hind Okyanusu''na uzanan bu muazzam coğrafyanın güçlü devleti Türkiye ne yapacak? Aklını kullanacak. Aklını kullanmazsa nolacak? Amerika, bu coğrafyada Pax Americana''nın gerçekleşmesi için Türkiye''nin yerine partner olarak Rusya''yı alacak. Türkiye de, Rusya da, imparatorluk geleneğinden geliyorlar. Putin, gözlerini dört açmış, Türkiye''nin ayak sürtmesini, skolastik münakaşalar gayyasında icrayı unutmasını bekliyor. Rusya, Türkiye gibi NATO ve İslâm Konferansı üyeliği için de kolları sıvadı, çalışıyor. Bendenize sorarsanız, iki teşekküle de, sonra Avrupa Birliği''ne de girecek. Bu işleri bir türlü aklı kesmiyenlerin söz sahibi bulundukları ülkeler, her türlü zorluğa katlanmaya, musibete uğramaya hazırlanmalıdır. Türkiye''ye gelince, Hatay''dan ve sularımızdan asla ve kat''a vazgeçmeyen Suriye ile PKK hamisi İran''ı korumak, kesinlikle bize düşmez.
.Türkiye''yi vazgeçirmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Ekim, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül''ün Malezya''da toplanan İslâm Konferansı Örgütü''nün 10. zirvesinde Müslüman devletlerin barış gücü kurmasını istemesi, kariyerden gelen diplomatları bile kıskandıracak bir çıkıştı. Irak''a Türk birliği göndermemize, 8000 kilometre öteden karşı koyan eksik bilgili, peşin hükümlü temsilcilere en güzel cevaptı.
İslam Konferansı üyeleri, bir silahlı güç oluşturamazlar. Bosna''da tarihin en büyük soykırımlarından biri vuku bulurken böyle bir şey akıllarına gelmedi. Kaldı ki, Avrupa Birliği gibi muazzam bir teşekkül bile, ordusunu kurabilmeyi başaramadı, sadece lafını edip durdu.
Hayal edilip de kuvveden fiile çıkarılamayan böyle bir ordu, bizde mevcuttur. Türkiye Cumhuriyeti silahlı kuvvetleridir. En geri zekalı bile, gidecek birliğimizin istilâ ve ilhak peşinde bulunmadığını, Irak''ın bütünlüğünü -belki Iraklılar''a rağmen- savunacağını biliyor. Ama Amerika, Irak''ı parçalamaya kararlı ise, bizim de yapabileceğimiz bir şey yoktur. Bu takdirde, parçalanmanın Türkiye aleyhinde olmamasına çalışacağız. Bunun Irak''ta askerî varlığımızla gerçekleşebileceğini aylardan beri yazıp duruyoruz.
Türkiye''nin Irak''taki gelişmelere katılmasından ödleri kopanlar, Bağdad büyükelçiliğimize kadar uzandılar. Belki korkup vazgeçeriz diye!.. Böylesine eylemler, Irak''ta bulunmamızın şart olduğunu ispatladı.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi''nin Irak''ta Amerikan işgaline son vermesi ihtimali yoktur. Washington, işine geldiği zaman ve işine gelen şartlarla ülkeyi boşaltacaktır. Ancak Amerikan askeri, daha uzun yıllar Irak''ta kuracağı üslerde kalacak ve ABD, bir bakıma güneydoğu komşumuz olmaya devam edecektir.
.Irak için ABD faktörü
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Ekim, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hafta; Irak''a asker göndermek konusunda hükümetle genel kurmayın kesin kararı ve bu kararın tatbiki için ciddi hazırlıklar ve ABD ile müzakerelerle geçti. Bu gibi hayatî kararlar, tam bir azim ve irade ile yürütülür. Aksi takdirde, millete pahalıya patlayan aksaklıklar olur. Ancak stratejik müttefikimiz Birleşik Amerika''nın kaypak politikası icabı konuyu bulandırması, bütün gayretleri sonuçsuz bırakabilir. Türk düşmanları da, Amerikan düşmanları da bayram ederler.
Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin hükümete verdiği izin ve yetki, en müfrit meşrûiyet tutkunlarına bile gerekli meşrûiyeti sağladı. Şimdi 1 Mart tarihî sakarlığını -bir ölçüde- telâfiye çalışacağız. Türk askerinin Irak''a gideceği haberinin dış mihrakları bu derecede telâşlandırması, gitmediğimiz takdirde başımıza geleceklerin, ödeyeceğimiz ağır faturanın göstergesidir.
Bu mihraklar, bizi hâlâ vazgeçirmeye uğraşıyorlar. Bağdad büyükelçiliğimize yapılan saldırı bunu açığa vurdu. Arkası gelebilir. Barış ve hayat kurtarmak için, birliği, beraberliği, düzeni sağlamak, insanın insana insanca davranmasını temin etmek için Irak''a gideceğiz. Kargaşa, kan ve ateş isteyenlere ise haddini bildireceğiz. Herkes hesabını buna göre yapmalıdır.
Önümüzdeki hafta, durum tavazzuh edecek. Habur kapısından geçerek birliklerimiz, Orta Irak''ta mevzilenecek. Harekât haftalarca sürecek, zaten sürekli ikmal yapılacak. Türkiye''yi kararından vazgeçirecek tek iç ve dış faktör, Washington''ın tereddüdü olabilir. Başkaca bir gelişme, bizi engellemez.
Amerika''nın müzakereleri uzattıkça uzatması, yazıya dökülmesini istememesi, bizim Mart ayında yaptıklarımıza mukabele de olabilir. Ancak Suriye ve İran operasyonlarına çok yaklaşıldığı kanaatindeyim. Washington, Türkiye ile işbirliğini, bu perspektiften değerlendirecektir.
.Tarihimizi unutmayalım
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Ekim, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1900 yılından günümüze kadar geçen 1 asır (yüzyıl) müddet zarfında Türkiye, gerek imparatorluk, gerek cumhuriyet dönemleri içinde, dış politikada da, içi politikada da birçok hatalar yaptı. Yetersizlikler ve ehliyetsizlikler sergiledi. Dış politikada, Türkiye devletine ve Türk milletine en onulmaz, en muazzam zarar veren ilk 3 hata -zararın büyüklüğü sırasıyla- şunlardır:
1) 1914''te Birinci Cihan Savaşı''na aptalca ve enayice girmemiz ki, 1918 sonunda imparatorluğumuzun yıkılması, bir milyon insanımızın ölmesi, Anadolu''nun ve bütün taht şehirlerimizin işgale uğraması ile neticelendi. Bir kısım Osmanlı general, subay, bürokrat ve vatandaşı düşmanı def edip Cumhuriyet Türkiyesi''ni kurdular. Bu korkunç hengâmede çok büyük çapta bir dâhinin önderliği, Türkiye''yi kurtardı.
2) Çeyrek asır önce Yunanistan''la birlikte -ve İspanya ile Portekiz''den 8 yıl önce- Avrupa Birliği üyelik müzakerelerine davet edilmemizi, onlar ortak biz pazar evlere şenlik taş devrinden ilkel sloganı ile elimizin tersiyle itip 10 yıl müddet istememiz. O tarihte şartları bizimkinden kötü olan Yunanistan davetin üzerine atıldı ve kapaklandı. Ve de Türkiye''nin girmeyi reddi, Atina''yı çifte sevince boğdu. Türkiye''nin Yunanistan''dan berbat yönetildiğinin kesin göstergesidir.
3) 1 Mart 2003''te devletimizin birçok organının ve kuruluşunun Irak''a müdahaleyi kavrıyamaması ve Meclis oylamasında fazla kabul çıktığı halde yanlış hesaplanması sonucu malum ve mahut tezkerenin reddi. Halbuki çok yakın geçmişimizde, Birinci Körfez Savaşı''nda, Turgut Özal''ın Irak''a asker göndermek için çabalarının akim kalması ile ne çapta bir iç savaşı göze aldığımız, bütün hafızalarda canlı idi.
Başka bir yazımda, son asırda iç politikada yaptığımız en büyük, vahim ve telafisi gayrikabil hataları sıralamak isterim. Şimdiden birinci sırayı açıklayayım: 50 milyar doları hortumlatmamız, ekonomik krizi engelleyemememiz, ekonominin üçte ikisini kayıtsıza kaptırmamız. Bu belalara saplanmasa idik bugün rahatça 10 ilâ 15 bin dolar p.c. gelire ulaşmış ve güneşte yerimizi almıştık.
Bekleme dönemi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Ekim, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Hararetle Irak''a Türk askeri isteyen Birleşik Amerika''nın şimdi tereddüt etmesi, hatta -Özal''ın tabiriyle- kıvırtmaya başlaması, kafamızı karıştırdı. Ama aynı zamanda Washington''da da kafaların karışık olduğunu açığa vurdu. Zaten ülkeyi kolayca ele geçiren Amerika''nın, Irak''ta işgal statüsü ve sonrası için neyi nasıl yapacağı üzerinde kararsızlığı çoktan beri belli idi. Asayişi bile sağlıyamadı. Amerika, Suriye ve Irak operasyonlarında Ankara''nın yan çizeceği şüphesiyle mi hareket ediyor? Bu yüzden mi tereddüt geçiriyor? Olayların gelişmesini mi bekliyor? AK Parti''nin, son Meclis kararını bile aylarca sallamasının etkilerini mi değerlendirdi? Önümüzdeki günlerde anlayacağız.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi''nden istediği kararı çıkartan ABD, çeşitli devletlerden Irak''a asker yağacağı ve Türkiye''nin treni kaçırdığı hesabını da yapmaya başlamış olabilir. Zaten Irak''ı asla BM kontrolüne vermez. Irak''ta istediği idareyi kuracak, hattâ ülkenin sınırlarını değiştirebilecektir. Menfaatleriyle uyuşmadığı takdirde Birleşmiş Milletleri de, Orta Doğu devletlerini de pas geçecektir. Suriye ve İran operasyonlarının politik safhası başlayınca -ki zaten başladı- Irak''taki problemler hem dünyada, hem Türkiye gündeminde ikinci sıraya düşecektir. Amerika, Suriye''yi, İran''a bağlı terör örgütlerini barındırmakla, İran''ı ise nükleer silahlanmaya hazırlanmakla ve dünya barışını tehdid ile itham edecektir. Bu ithamlara karşı her türlü savunmayı, anılan oluşumların yıllardan beri mevcudiyetini geçersiz sayacaktır. Zira o zamanlar Amerika, daha teröre karşı cihanşümul savaşını açmamıştı!.. Böylece ABD, hem 11 Eylül eyleminin öcünü alacak, fakat asıl Avrasya üstünlüğünü elde edecek, dünya enerji kaynaklarının önemli kısmına el koyacak, 21. asır Amerikan vatandaşının refah seviyesini en üst çizgide tutmaya çalışacaktır. Tarihteki diğer cihan devletlerininki gibi, bu proje de epey engelle karşılaşacaktır. Amerika bu engellerden aşabildiğini aşacaktır.
BM kararı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Ekim, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye Büyük Millet Meclisi''nin hükûmete Irak''a asker göndermek için izin ve yetki verdiği tezkere, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi''nden Amerika''nın istediği istikamette karar çıkmasını çok kolaylaştırdı. Rusya, Fransa, Almanya, Suriye, hiç bir üye muhalefet etmedi.
Şimdi Washington, Türk askerini istemek hususunda tereddüt ediyor. Biz, BM kararı öncesinde davranamadığımız, sallandıkça sallandığımız, dilinde tüy bitenleri dinlemediğimiz için, sayemizde alınan bu sonuçla artık Amerika, istediği ülkeden istediği kadar asker getirecektir. Binaenaleyh Amerika''nın, Birleşmiş Milletler''e karar aldırmak için Türkiye Büyük Millet Meclisi''nden tezkere çıkarttığını düşünebiliriz. Şimdi ABD, kendisine yöneltilen eleştirileri hafifletecektir. Amerika''nın, iki aşiret reisi ile kendi atadığı Iraklılar''a söz geçiremediğine inanmamız mümkün değildir.
Türk askerinin Irak''ın bütünlüğünü kraldan fazla kralcı bir tutumla savunmasından çekinildiği âşikârdır. Halbuki artık Kuzey Irak''ta bir Kürt otonomisi mevcuttur. Tam bağımsızlık için, olayların gelişmesi beklenecektir. İslam Konferansı''ndan, Arap Birliği''nden falan hiç ses seda çıkmadı. Bu, Arap coğrafyasından Filistin''den sonra Irak''ta da parçalar koparılacağını gösteriyor. Zayıf bir Irak isteyen İsrail, Kuzey Irak Bağdad''tan ayrılmasa bile pamuk ipliği ile bağlanmış bir Kürdistan için, Washington üzerindeki etkisini kullanıyor. İsrail''in daha rahatlaması, zayıf bir Suriye ile zayıf bir İran''la mümkündür.
Amerika''nın Irak operasyonu -Washington''ın verdiği önem sıralaması ile- şu 3 sebebe dayanır: 1) Orta Doğu enerji kaynaklarının dağıtımını kontrol altına alıp 21. yüzyılda Amerikan vatandaşını üstün bir refah çizgisinde yaşatmak. 2) Terör faaliyetlerini ezmek ve yok etmek. 3) İsrail''i barışa kavuşturarak 20, hatta 30 bin dolar p.c. gelire sahip bir İsrail oluşturmak. Aylarca önce yazdığımız bu sıralamayı hâlâ kavrayamayanlarımız vardır. Türk diplomasisinin manevra alanı daralmıştır.
AB''ye doğru
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Ekim, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
ABD ile ilişkilerimiz duraklama safhasına girince hükümet, Avrupa Birliği''ne daha fazla yaklaşmaya başladı. Doğru politikadır. Genelkurmay Başkanımız da, silahlı kuvvetlerimizin Türkiye''nin AB''ye girmesini istediğini, herkesin anlayacağı çok açık bir dille ifade etti. Her fikrin olduğu gibi Avrupa Birliği''ne muhalefetin de tabii bulunduğunu, ancak hedefimizin kesinleştiğini bildirdi.
Orgeneral Sayın Özkök''ün sözleri, sanıyorum statükocularımızın bir kısmını olsun etkilemiştir. Türk milletinin Batı''ya doğruluşunu kavrayamayanlar, tarihimizin akışını bilmeyenlerdir. Ancak bu doğrultunun yanlışlığını savunanlar da bulunabilir. Niye Orta Asya''da kalmadık da binlerce kilometre batıdaki Anadolu''ya geldik? şeklinde düşünenler varsa, onları da yadırgamayız. Fikre sınır ve sansür koymayız.
Romanya ve Bulgaristan''dan önce bile Avrupa Birliği''ne üye olmamızın mümkün bulunduğunu söyleyenlere katılıyoruz. Her şey tutumumuza, becerimize, irademize, kararlılığımıza bağlıdır. Serbest dolaşımın üyelikten sonraki bir tarihe ertelenmesini İspanya, Portekiz, Polonya gibi biz de kabul edebiliriz. Üyeliğimizi savsakladıkları takdirde, girmemek de elimizdedir. Toplumumuzu çağdaş standartlara ulaştırmak kazancımız, mahfuz kalır.
Avrupa Birliği kriterlerine uyum sağlamak faaliyetimiz, yapay gündemlere kapılarak gevşetilmemelidir. Statükocularımız, iktidarı bu tuzağa çekmek için, eski filmleri oynatmaktan vazgeçmezler. Hükümet, aklını kullanmalı, fırsat vermemelidir. Dikkatli olmalıdır. Hortumculara karşı da hareket başlatmıştır. Onlar da milyonlarca doları ortalığa döküp saçacaklardır. Bütün bunların hakkından gelmek kolay iş değil. Ancak iktidara talib olanların, Türkiye''nin gerçeklerini bildiklerini peşinen kabul ediyoruz.
Orta Asya''ya dönüş
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Ekim, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Alparslan Türkeş, Turgut Özal ve Süleyman Demirel, Türk cumhuriyetlerine dört elle sarılmışlardı. Ellerinden geleni yaptılar. Sayın Demirel, düzinelerce defa gitti. Yalnız Orta Asya ziyaretlerinin 7''sinde ben de kendisine refakat ettiğim için, yakından biliyorum, Türk birliği yolunda büyük hizmetler gerçekleştirdi. Anılan 3 liderin Türk milliyetçiliğinin asla vaz geçilemez bir unsuru olan Türk ülkeleri arasında her sahada işbirliği, Demirel''den sonra boşlukta kaldı. Boşluğu doldurmak millî ve manevi görevi, bana göre Dr. Bahçeli''ye düşüyordu. İltifat etmedi.
Devletlerin hayatında dış politika da, iç politika gibidir. Boş bırakılan alanlar, başka güçler tarafından doldurulur. Türkiye''nin Türk ellerine ilgisinin azalması ile, başkalarına gün doğdu. Üstelik Türkiye''nin ABD, AB ve Orta Doğu''da saygınlığı azaldı. Türkiye vasıtasıyle Hazar''ın her iki yakasına daha kolay ulaşmak maksadıyla Ankara''ya yanaşanlar, tavırlarını değiştirdiler.
Şimdi Başbakan Tayyip Erdoğan, Kırgızistan''dan başlayarak Orta Asya''ya ayak bastı. Ve derhal dış âlemin dikkatini çekti. AP (Associated Press) ajansı Türkiye yıllardan beri ihmal ettiği Türk cumhuriyetlerinin Erdoğan''ın ziyaretiyle gönlünü almak istiyor, Türkiye Orta Asya''ya dönüyor ifadesini kullandı.
Türk cumhuriyetleri, Türkiye''nin politikasında çok ağırlıklı bir faktördür. İçine girdiğimiz oranda dünyada biz dahil, bütün Türk devletlerinin itibarı artar. Güç alır, güç veririz. AK Parti iktidarına tavsiyemiz, sakın vaz geçmemesidir. Millî bir davadır. Bütün partilere, kurum, kuruluş ve kişilere derinlemesine açıktır. Türk ülkelerini sürekli ziyaret etmekte ve onları ülkemizde kabulde, sayılamıyacak derecede fazla fayda mevcuttur.
Washington''ın Tutumu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
27 Ekim, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika, Türkiye Büyük Millet Meclisi''nden bir an önce karar beklerken, şimdi neden vaz geçti? İskenderun Körfezi''nde ve güneydoğuda kiraladığı topraklarımızda aylarca bekletilmesinin mukabelesi olabilir. Ama daha kuvvetli ihtimal, Irak''tan yükselen itiraz sesleridir. Amerika gibi bir devlet bunu tahmin edemedi ve aşamadı. Iraklılar''ın anarşinin devamını isteyeceklerini hesaplıyamadı.
Asya kıt''asını ve halklarını iyi tanımayan Amerika, böyle yanlışlara düşebilir. Ama bize ait faktörleri de sakın görmezlikten gelmeye kalkışmıyalım. Bu sütunda Meclis''imizden, tatile girmesinden önce izin ve yetki istemesi hususunda hükûmeti defalarca uyardık. Zira Birleşmiş Milletler''in Washington''ın baskısına dayanamıyacağı, Irak''a asker gönderilmesini serbest bırakacağı aşikârdı. Bu takdirde pek çok devlet bu işe gireceğinden Türk askerine ihtiyaç azalacaktı. Şimdi Mısır, en büyük kontenjan göndermek için, Amerika''dan en büyük taleplerde bulunacaktır. Mısır''ın Kürtler''e ne vaad ettiğini henüz bilmiyoruz.
Dışişlerimizde, konunun müzakeresine memur statükocularımızın, Türk askerinin gitmesini engelliyecek yolda Washington''ı bıktıran detaylarla işi savasakladıklarına da eminim. Savaşın başında İngiliz askerini Kuzey Irak''ta istemeyeceğimizin ilânı, gelecekte nasıl engelleneceğimizin işaretlerinden biri idi. Bürokrasi, siyasî iradeyi tıkayabilmektedir. Kaldı ki, iktidar partisinin Irak''a asker göndermeye fazla hevesli bulunmadığı malûmdur. Ancak ikinci müzakere için de aynı kadroyu kullanması acayiptir.
Irak meselesinde epey bocaladığımız açıktır. Buna Suriye ve İran meseleleri de eklendiği takdirde ne yapacağmız meçhuldür. Gene olayların gelişmesini izleyecek, nasıl gelişeceğini anlayabilmeye kalkışmıyacağız.
Ama Kuzey Irak''ta üstlenen PKK, sınırlarımızı aşarak sataşmaya başlarsa. Irak''a girmek için hiç bir dış mihraktan izin beklemiyeceğimiz aşikârdır. Ancak böyle bir durumda, sayıları bana göre mübalağa ile 5000 olduğu söylenen teröristler, soluğu İran topraklarında alacaklardır.
80. yılın eşiğinde
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Ekim, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhuriyetin 80. yılına büyük problemlerini henüz çözememiş bir Türkiye ile giriyoruz. Fazla nüfus, eğitim, sağlık, adalet konularındaki aksaklıklarımız dev gibi büyüdü.
Problemler sürekli ertelendiği, zamanında halledilmediği için kronikleşti. Çağa uyum sağlıyacak Devlet reformu yapılamadı. Köhnemiş, paslı çarkları gıcırdayan bir sistemle palyatif çareler dışında radikal değişikliklere gidilemedi. Milletin iliklerine kadar soyulması önlenemedi. Çalınanlar, çalandan geri alınamadı.
Türkiye vatandaşı, gündelik hayatında hemen bütün zaruri maddeleri, müreffeh ülkelerden pahalı kullanmak ve tüketmek zorunda kaldı. Elektrik, gaz, benzin, telefon, su ve benzeri harcamalarda Türkiye, en pahalı ülkeler arasında yer aldı. Enerjideki soygun furyası, nükleer santraller kurmamızı bile engelledi. Daha nükleer enerji ile tanışamadık. Dünya standartlarının çok gerilerine düştük. Korkunç bir kırtasiyecilik, vatandaşı hayatından bezdirdi. Geri kalmamızın başlıca sebeplerinden birini oluşturdu.
Kitap ve gazete tirajında, telif haklarında, Afrika ülkelerinin gerilerinde bulunuyoruz. Muhteşem ve muazzam Türk kültürünü, dış dünyaya açamadık.
Demokrasimizdeki kusurları hâlâ gideremedik. Avrupa standartlarına ulaşamadık. Anayasamız, yaz boz tahtasına, yamalı bohçaya döndü. Kısa, özlü, liberal, milleti ve fert haklarını öne çıkaran, çağdaş yeni bir anayasa yapamadık. Gülünç duruma düşen seçim ve partiler kanunlarımızı değiştiremedik.
Avrupa Birliği ve Birleşik Amerika ile ilişkilerimizin, Türk devleti ve Türk milletinin bütün geleceği için hayatî olduğunu kavrıyamadık. Fırsat üzerine fırsat kaçırdık. Avrupa normlarına erişmemizi geciktirdikçe geciktiren engelleri bir türlü aşamadık.
Yarın bayram. Öğüneceğiz ve sevineceğiz. Asıl büyük kutlamayı muâsır medeniyet seviyesine ulaştığımız zaman yaşıyacağız. Bu potansiyele sahip bulunduğumuzdan asla şüphe etmedik.
Osmanlı''dan bugüne Irak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Ekim, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bağdad''da kan gövdeyi götürürken, Amerikalılar zırvalamaya başladı. Başkan Clinton gibi müstesna bir devlet adamının örnek gösterdiği ve öğdüğü Osmanlı yönetimine dil uzatıldı. İyi tarih bilmeyenler, Osmanlı''yı da, diğer imparatorluklar gibi sömürgeci sanırlar. Biraz tarih okuyanlar, 19. yüzyılda -Avrupalılar''ın Türkiye dedikleri- Osmanlı İmparatorluğu ile Avustur-ya-Macaristan''da anavatan-sömürge ayırımı yapılmadığını çok iyi bilirler. Ama egemen kavmin Türkler olduğu doğrudur. Hanedan ve ordu Türk''tü, tek resmî dil Türkçe idi.
Washington''ın Irak genel valisi, Iraklılar''ın Türkler''i sevmediklerini söylemek istiyorsa, kesin bir şey diyemem. Sebebini Osmanlı''ya bağlaması ise, geniş ölçüde, İngiliz ve Baas eğitim sistemlerinin ve öğretilerinin mirasıdır. Daha iyi yöneteceği iddiasıyla, Irak''ı biz Türkler''den alan İngilizler''in ve şimdi Amerikalılar''ın, petrolünü ele geçirmek üzere Irak''a geldikleri gerçektir. Her halde Irak halkı, İngilizler''i sevmedi. Bugün Amerikalılar''ı sevdiğini savunan da çıkmaz.
Irak''ın başına gelen bugünki felâketin sebebi, soykırımcı korkunç bir Arap ırkçısı olan, muhalifi Araplar''ı bile kırıp geçiren manyak bir diktatördür.
Şimdi ne olacak? Elbette ABD, Avrasya projesini Afganistan ve Irak''ta kesecek değil. Şüphesiz Suriye ve İran''ın üzerine gidecek. İsrail, Arap baskısından kurtulmak için, Orta Doğu''yu daha karışık, daha karmaşık hâle getirmeye çalışacak. Irak Kürtleri, maşa gibi kullanılacak. Sonra emperyalistler Kürtler''e dönüp Türkler, Araplar ve İranlılar''la bin yıl birlikte yaşadınız, haydi artık barışın diyecekler.
Balkanlar''a Orta Doğu ve Kafkasya ile Orta Asya arasındaki coğrafya ile ilgili bulunan Türkiye, iç yönetimini düzene sokabildiği nisbette, dış politikada başarı şansına sahip olacak.
Hangi çizgideyiz?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Ekim, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cumhuriyetimizin 80. yılını geride bıraktık, 81. yıla girdik. 10. yıl (1933) , gerçekten büyük coşku ile kutlanmıştı, bir daha nasib olmaz. Kurtuluş Savaşı''nı kazanmış, geleceğe tam bir inançla bakan 15 milyon mağrur Türk''ün yaşadığı bir ülke idi. Devlete güven o derecede idi ki, bugün tasavvuru zor bir yoksulluk ve mahrumiyet çizgisinde yaşadığını kimse hissetmiyordu bile... 15. yıl (1938), çok basit kutlandı. 1934 sonuna kadar kısaca Gazi resmen Gazi Mustafa Kemal Paşa dediğimiz Atatürk, pek çok hasta idi. İstanbul''da bulunuyordu ve kutlamalara katılamadı. Nutkunu Ankara''da Başvekil Calâl Bayar okudu. 29 Ekim''den 12 gün sonra öldü. 20. yılda (1943) geçiştirildi. İkinci Cihan Savaşı''nın dünyayı ateşe verdiği günlerdi.
Almanya''nın yenileceği anlaşılmıştı. 10 ay önce ABD''de savaşa girmişti. Türkiye''de her vatandaş günde bir adet karne ile verilen ekmek denen siyah bir toparlağı yiyordu. 25. Yıl (1948) 1946 seçimleri sonrasıdır. Artık Yüce Meclis''te çok güçlü bir muhalefet partimiz vardı: Demokrat Parti... 30. Yıl (1953), İstanbul''un Fethi''nin 500. yılıdır. Demokrat Parti: Adnan Menderes''in şahsında, prestijinin zirvesinde idi. Nitekim bir kaç ay sonra yapılan 1954 seçimlerinde DP yüzde 57 oy aldı ve günümüze kadar bir daha hiç bir parti bu orana ulaşamadı (2. rekor 1965 seçimlerinde Süleyman Demirel''in Adalet Partisi''nin aldığı yüzde 53 oydur). Burası tarih sütunu olmadığı için devam etmiyor, kesiyorum. Cumhuriyet, Atatürk''ün bir kaç sahadaki büyük dehasının ürünüdür. Atatürk, epey kıdemli, asırlık yenileşme tarihimize, en radikal reform ve inkılâpları getirdi. Kurtuluş Savaşı''nı kazanıp bu inkılâpları gerçekleştirenlerin gökten zenbille inmediklerini Osmanlı aydınları olduklarını, tarihin en büyük bir milletinin çocukları bulunduklarını bildiklerini hatırlatıyorum. Maalesef 21. yüzyıla, 3. Binyıl''a girişimiz parlak olmadı. Muâsır medeniyet seviyesi ile açığımız, diyebilirim ki, Atatürk devri Türkiye''sinin o yıllarda ileri ülkelerle mesafesinden daha fazla büyüdü.
Brüksel raporu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Kasım, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa Birliği''nin hakkımızda düzenlediği, Türkiye''nin ne dereceye kadar Kopenhag siyasi kriterleri paralelinde reform yaptığına dair Brüksel raporunun ana hatları sızdırıldı. Tabii Türkiye''ye müzakere tarihi için kararı, siyasi irade, açık tabirle AB üyesi hükümetlerin başındaki politikacılar verecektir. Büyük üye devletler ağır basacaktır. Ama Brüksel raporunu geniş ölçüde değerlendirecekleri muhakkaktır.
Öncelikle, hakkımızda yazılan raporu, Türkiye Cumhuriyeti hükumetinin, olanca dikkatiyle değerlendirmesi gerekir. Rapor, AB siyasi otoritelerince sunuluncaya kadar, bir kaç hafta içinde, eksiğimizi gediğimizi, bizden istenen ve beklenenleri, görebilmemiz lazımdır. Sayın Genelkurmay Başkanı, silahlı kuvvetlerimizin Avrupa Birliği''ne taraftar bulunduğunu, esasen Türk subayının geçmişimizde bütün yenileşme, ıslahat ve inkılaplarda öncülük ettiğini söyledi. AK Parti hükumeti de, CHP ana muhalefeti, DYP muhalefeti, Meclis dışı partilerimizin çoğu da AB''ye taraftardır. O halde niçin bazı icapları yerine getirmiyoruz? Belirli tüzükleri çıkartıp uyum paketlerini yüzde yüz yürürlüğe koymakta ağırdan alıyoruz? Avrupa Birliği''ne giriş şartları bellidir. Atatürk, Türkiye''nin özel şartlarına ağırlık verse idi, inkılaplarının hiç birini yapamazdı. Bugün Arap harfleri ile okuyup yazıyor, fes giyiyorduk ve Dolmabahçe Sarayı''nda hakan-halife Beşinci Sultan Osman Han oturuyordu. Anayasa tadili gibi hakikaten çetrefil işlemleri aşıp, tüzük çıkartmakta sallanmayı Avrupa devletleri, aleyhimize kullanabilirler. Bir de Kıbrıs meselesi var, çözüm bekliyor. ABD ile stratejik ittifak içinde ve AB üyeliğine adaylığı kesinleşmiş bir Türkiye, bir kaç yıl içinde 10.000 dolar p.c. gelire yükselip pek çok problemini halledecektir. Çok da zor bir politika değildir. Uzun yıllar boyu bir türlü gerçekleştirilememesi hayret vericidir.
Statüko yanılgısı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
04 Kasım, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Statükocularımızın beklentisi, 1999 seçimlerinde Bülent Ecevit için tek başına iktidar idi. Gerçekleşmedi. Ancak Ecevit''in birinci parti çıkması, başbakanlığını sağladı. Bahçeli''nin başbakanlığı da mümkündü. Ama Erbakan ve Erbakan''ı başbakan yapan Çiller hükümette istenmiyordu.
Demirel''in cumhurbaşkanlığı müddetince işler iyi gitti. Demirel''le Ecevit, geçmişten ders almışlardı. Derin tecrübelerini değerlendirdiler. Samimi işbirliği yaptılar. Demirel, süper bir dış işleri bakanı gibi çalıştı. Adriyatik''ten Çin Seddi''ne uzanan Türk alemine büyük ağırlık verdi. İnanılması zor bir başarı çizgisine erişerek dönemini kapattı. Bir Türk devlet başkanı nasıl olur, nasıl davranır, nasıl konuşur, nasıl çalışır, örnek oluşturdu. Demirel''den sonra, Demirel''in gönüllü tekeline aldığı, normal durumda başbakana ait bulunan konular, Ecevit''e yüklendi. Bülent Bey, bu ağırlığı çekemedi. Kendi seçip kabul ettirdiği cumhurbaşkanı ile havadan kitap teatisi gibi akıllara durgunluk veren bir gelişme, büyük krizi patlattı. Türkiye üçte bir yoksullaştı. Üçlü koalisyon prestijini yitirdi. Dışarıdan ekonomi bakanı ithaline mecbur kaldı.
Dr. Bahçeli''nin karîhası eseri inanılması zor 2002 seçiminde sevgili statükocularımızın beklentileri, Deniz Baykal için tek başına iktidar idi. Ve de Baykal-Erdoğan koalisyonuna dahi razı idiler. Tabii Baykal''a başbakanlık şartıyla... Gerçekleşmedi. Yüzde 10 barajının sürpriz sonuçlar vereceğini bu sütunda on defa yazmıştım. Böylece AK Parti tek başına iktidara geldi ve birinci yılını doldurdu.
Şimdi Cumhuriyet Halk Partisi şiddetle eleştiriliyor. Atatürk''ün partisi falan gibi erişilmez payeler verilip şiddet dozu arttırılıyor. CHP seçim kazanamayan partidir. Zira Atatürk''ün milliyetçi partisi, ondan sonra, sosyal demokrasiyi de beceremedi. Muhalefette bile yetersiz kalıyor. Merak ediyorum, gelecek seçimlerde statükocularımız hangi partiyi destekleyecekler, kimi başbakan görmek isteyecekler diye...
Dış politikamız
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Kasım, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İslam Konferansı Örgütü, Irak''a Komşu Devletler... Bunlara üyeyiz. Faaliyetlerine katılalım. Fakat fazla bir şey beklemiyelim. Arap Birliği gibi etkisiz ve bekleneni vermeyen kuruluşlardır. Aynı kategoride olmamakla beraber, Birleşmiş Milletler bile böyledir. Temennimiz, NATO''nun bu hâle düşmemesi, caydırıcılığını korumasıdır.
Devletten devlete ilişkilerimize çok ağırlık vermeliyiz. Zaten klasik diplomasi budur. Hiç bir devirde önemini kaybetmez. İkili ilişkileri zayıf olan ve bütün çağdaş alanları kapsamayan ülkeler, zarar görür.
Türk Devleti için dış politikada en hayatî konu, Avrupa Birliği, onun hemen ardından ABD ile en yoğun ilişkilerimiz ve Türk Cumhuriyetleri ile işbirliğimizdir. Bu sahalarda yapacağımız hatalar, gevşeklikler, ehliyetsizlikler, umursamazlıklar, tenbellikler, yetersizlikler, Türkiye''yi her türlü olumsuzluğa götürür.
Avrupa Birliği, bizim medeniyet davamızdır. Türk''ün Batı''ya tarihî yürüyüşüdür. İkinci Sultan Mahmud, 1826''da sağ elini uzatarak ve Avrupa kıyafeti ile Batı''yı gösteren ünlü tablosunu Devlet dairelerine astırmıştı. Mutaassıplar çileden çıkmış, hâkan-halifelerine gavur padişah demişlerdi. Atatürk ise, en veciz cümleyle vurguladı: Muâsır medeniyet seviyesi.
Muâsır medeniyet seviyesi (çağdaş uygarlık düzeyi), Avrupa standartlarına, normlarına, kriterlerine, prensiplerine, ilkelerine, ölçütlerine ulaşmakla kabildir. Bu hedef, bazı mankafaların sandığı gibi 1938 düzeyini işaret etmez. Her devirde, içinde yaşanan çağın seviyesini gösterdiği âşikârdır. Bütün Atatürk inkılâpları, ondan önceki bütün reformlarımız, yenileşmelerimiz, bu hedef içindir ve başka hiç bir şey için değildir.
Avrupa Birliği yolunda geçmişteki trajik gecikmeleri ve yanlışları kapatacak sıçrayışla, hatasız bir politika istiyoruz. Her şeyden icra''nın, daha açık ifadeyle hükûmetin sorumlu bulunduğu doğrudur. Ama bu millî bir politikadır. Türk''ün geleceğini çizecektir. Çocuklarımızı aydınlığa çıkaracaktır. Ayak sürüyenler mahcub olacaklardır.
Devlet reformu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
06 Kasım, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
AK Parti hükûmeti, Devlet reformuna girişti. Allah kolaylık versin diyorum. Zira karmaşık ve tuzaklarla dolu bir konudur.
Çağının mükemmeli olan Osmanlı Cihan Devleti bürokrasisi, zamana uyum gösteremeyip geri kalmıştı. Yeni bir sistem kurmak gerekiyordu. İkinci Sultan Mahmud ilk adımları attı. Ancak Türkiye''de bugünki bürokrasinin kurucusu, Sultan Mahmud''un yetiştirmesi ve daha çok en büyük çapta bir diplomat kişiliğiyle ünlü Sadrâzam Mustafa Reşid Paşa''dır. O derecede sağlam temeller üzerinde kurdu ki, cumhuriyet rejiminde de devam etti. Bugün de hükümfermâdır. Örnek -geniş ölçüde- Fransa''dır. Reşid Paşa ve ekibi Fransızca değil, İngilizce bilse idiler, Anglo-Sakson modeline uyacaklardı. Bu takdirde Türkiye''nin nasıl şekilleneceği merak mevzuudur.
Reşid Paşa bürokrasisi diye anılan sistem, üstâdı gibi diplomasiden gelme Sadrâzam Âlî Paşa tarafından geliştirildi. Âlî Paşa''nın 1871''de ölümü ile Tanzimat denen ünlü rejim dejenere olmaya başladı. Öyle ki çok kullanılan kaht-ı ricâl deyimi siyasî terminolojimize girdi, (devlet adamı kıtlığı, eksikliği, yokluğu) demektir. Büyük bir imparatorluk, ihtiyaca yetecek kadrolar çıkartmaktan âciz kalmıştı. Millî sınırlar içerisinde bir cumhuriyet döneminde de aynı yetersizlik sürüp gitti.
Yönetimde reform ihtiyacı gittikçe belirginleşti. Fakat bir türlü radikal reforma gidilemedi. Tarihçiler, kökten düzenleme ve değişimlerin, büyük muhalefetler, hattâ husumetler atmosferinde gerçekleştirildiğini bilirler. Bununla beraber her inkılâbın eksikleri ve hataları bulunur. Şimdi Türkiye, böyle bir sürece girdi.
Meslek hayatımız boyunca her vesileyle Devlet Reformu radikal inkılâbının zaruretinden, kaçınılmazlığından bahsettik. Şimdi bu reformun bir bölümü, Yüce Meclis''e sunuldu. Bu sütunda fırsat buldukça konuyu işleyeceğiz. Büyük fırtına kopacağını şimdiden haber vereyim. Fırtına, ancak Avrupa devletlerinden zengin örnekler gösterilmek suretiyle dindirilebilir. Kendimize mahsus kurallar koymaya kalkışırsak, başarı ihtimali yoktur.
İdarede Reform
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
07 Kasım, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Tanzimat''ın lideri Mustafa Reşid Paşa, diplomat sınıfına açıkça ağırlık veren bir bürokrasi oluşturdu. Çağdaş Türk bürokrasisi budur. Cumhuriyetin kurucuları, bu ekolden yetişen asker ve sivillerdir. Cumhuriyete dayalı milli sınırlara çekilmiş bir Türkiye modeli ise Atatürk''ün fikri ve uygulamasıdır. Reşid Paşa, imparatorluğu dağıtacağı endişesiyle, Türkler''in azınlıkta kalacağı bir Millet Meclisi kurmadı ve anayasa yaptırmadı. Ama Sultan Abdülmecid''e yayınlattığı 1839 Tanzimat ve halefi Âlî Paşa''nın aynı hükümdara yayınlattığı 1856 Islahat hatt-ı hümayunları, anayasa hükmünde idi. Hakan -halife, zorlama olmaksızın kendi iradesiyle, atalarının kullandıkları yetkilerden vazgeçiyor, hükûmet etmiyor, sadece saltanat sürüyor, imparatorluğun birliğini simgeliyordu. 1876''da anayasa da yapıldı. 1908''de Meclis''li yönetim kesinleşti. (Rusya''da ancak 1905-1917 arasında ve büyük fasıladan sonra 1991''de tatbik edilebildi). Atatürk Anayasası, 1961 ve 1982 tepki anayasalarından çok iyidir. Bazı tadillerle bugün de geçerli kılınabilirdi. 61 ve 82 anayasaları, Meclis''in yetkilerini, seçilmemiş, atanmış yargıçlara ve bürokrasiye dağıttı. Siyasi iktidarların yetersizlikleri, bu durumu had (kronik) safhaya getirdi.
Yüksek bürokrasinin yönettiği Tanzimat Türkiyesi''nden sonra bu safhaları yaşadık. Şimdi Başbakan Tayyip Erdoğan hükûmeti, Reşid Paşa bürokrasisine son vermek istiyor. Paşamız''ın klasik Osmanlı bürokrasisine son verdiği gibi... Avrupa normları uygulanabildiği takdirde, başarı mümkündür. Aksi takdirde, hele soygun ve hortum sisteminin merkezi Ankara''dan mahalli idarelere geçerse, istenen ve beklenen netice ortaya çıkmaz. Zaten soygun mekanizmasının dişlileri kırılmadıkça, her reform, dejenere olmaya mahkumdur. Brüksel Raporu yayınlandı. Çağdaşlaşmadaki eksiklerimiz gene yüzümüze vuruldu. Önümüzdeki hafta üzerinde duracağız.
Yerinden yönetmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Kasım, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Klasik dönemde Osmanlı Devleti, o asırlardaki ulaştırma ve haberleşme imkânlarına göre şaşırtıcı derecede mutlak bir merkeziyetçilikle yönetildi. Her şey İstanbul''a bağlı, her şey İstanbul''dan sorulur durumdaydı. 18. yüzyılın son ve 19. yüzyılın ilk çeyreklerinde, her eyalette, her yörede, merkezi dinlemeyen -daha doğrusu istedikleri, işlerine geldiği nisbette dinleyen- valiler ve düpedüz mahalli derebeyleri, hattâ kabadayılar türedi.
İkinci Sultan Mahmud (saltanatı 1808-1839), İstanbul''u dinlemeyen yerel yöneticilerin kararlı düşmanı idi. Hiç merhamet etmeksizin pek çoğunu sert, bazan kanlı tedbirlerle ortadan kaldırdı. Eyaletler, sancaklar (iller), kazalar (ilçeler), yeniden sıkı sıkıya İstanbul''a bağlandı. Artık klasik dönemdeki gibi teğmen ve nahiye müdürü, Yemen''e, Libya''ya Bosna''ya İstanbul''dan atanıp gönderiliyordu.
1839''da başlayan Tanzimat dönemi, bu idare şeklini devam ettirdi. Yeni rejimin başı Mustafa Reşid Paşa''nın seçtiği örnek Fransa zaten Büyük İhtilâl''den (1789) beri merkeziyetçilikle yönetiliyordu. Türkiye''de bu sistem sürdü gitti. Gittikçe kırtasiyeciliğe dönüşerek günümüze geldi. Ülkemiz, Anglo-Sakson veya Alman usulü mahallinden yönetim (osm. adem-i merkeziyyet) yaşamadı.
Şimdi Kamu Yönetimi Yerel Kanunu Tasarısı adını taşıyan -maşaallah tam 144 büyük sayfalık fazla hacimli bir yasa tasarısı metni, önümde duruyor. Çok uzun maddelerle dolup taşıyor. Başbakanlık''ta bir hey''etçe hazırlanmış. Milli iradeye, yani Türkiye Büyük Millet Meclisi''ne sunulan kanun, politikacılarımızın süzgecinden geçecek.
Yasanın bir çok kısmı bana uygulamada sakıncalı göründü. Bir kaç kesin sakıncayı, ilerideki yazılarımızda ele alacağız. Ancak, artık çoğu problemimizi yerinde çözmeye ve Ankara''nın üzerinden almaya mecburuz. İster gülünç, ister korkunç deyiniz, fakat vatandaşı süründüren, gelişmemizi çok engelleyen kırtasiyecilik ve karmaşık bürokrasiden yakamızı sıyırmamız, bu arada soyulup soğana çevrilmemizi önlememiz, şarttır. Bu hususu belirttikten sonra, bu idari reformun -inkılap da diyebiliriz- şekli, kapsamı ve tatbikatı üzerinde konuşuruz. Zira bugünkünden kötü bir tablonun ortaya çıkmaması esastır.
Irak''ta karmaşa
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Kasım, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak''ta artık söz sahibi değiliz. Tabiatıyla PKK-KADEK çeteleri kıpırdanırsa, müdahale hakkımız saklıdır. İşte o kadar. Fazlası, olayların akışına bağlıdır. Bu, Türkiye için parlak bir sonuç sayılmaz. Irak''ta Türk nüfuzu açık şekilde geriledi. Birinci Körfez Savaşı''nı pas geçtik. Yüz binlerce mülteciyi topraklarımıza aldık. PKK çetelerinin gelişmesiyle örtülü bir iç savaşa girdik. 1 Mart 2003 günü yaptığımız hata ise, daha az vahim değildir.
Irak''ta politik bakımdan tökezledik. Bunun teviline kalkışmak fuzulidir. İmkanları sınırlı bir devlet olan Türkiye için bizim durum değerlendirmemiz böyledir. Pekiyi, tarih boyunca gelip geçmiş devletlerin en geniş imkanlarına sahip Birleşik Amerika, Irak politikasında başarılı mı?
Ne gezer! Washington''ın yanlışları, doğrusu Ankara''nınkileri katladı. Amerikan politikacıları, Pentagon''un çarpıcı hamlesinden faydalanamayıp, savaş kazanmış askerlerini sokaklara çıkarıp prestijini kırdılar.
Amerika''nın hataları ve sevapları, bizi ilgilendirse de, bizim meselemiz değildir. ABD, 50.000 dolara ulaşmak için savaşıyor. Biz, p.c. 5000 dolara ulaşmak için çırpınıyoruz. Bundan dolayı, Amerika''nın yanlışlarını belirtmekle yetiniyoruz. Kendi yanlışlarımıza gelince, onları şiddetle vurguluyoruz. Hata ve hata üstüne hata yapmak hakkımız olduğunu kabul etmiyoruz.
1 Mart tezkere olayında Avrupa bizi alkışladı. Zira Türkiye''nin büyük dış politikaya talip olmadığını saptadı. Üstelik Türkiye''nin çekingenliğinin Amerika''yı zamanla nasıl zora sokacağını Avrupa''nın kurt siyasetçileri hemen teşhis etti. ABD ile stratejik ittifakımız tartışılır hâle geldiği için Türkiye, Avrupa nezdinde etkinliğini zayıflattı. Ancak Birleşik Amerika''nın Orta Doğu politikası da, aynı sebeple zaafa uğradı. Bilmem Washington farkında mıdır?
Türkiye''ye Bakış
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
13 Kasım, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İngiltere Başbakanı Tony Blair, Türkiye''nin Avrupa Birliği''ne girmesiyle Avrupa''nın: 1) ABD''nin stratejik müttefiki, 2) İlk Müslüman AB üyesi bir devleti kazanacağını söyledi. Almanya şansölyesi (federal başbakanı) Schröder aynı gün sözümüzü tutacağız, Türkiye''ye müzakere tarihi vereceğiz dedi. İtalya Başbakanı zaten başbakanımızın şahsî dostudur. Sayın Fransa Cumhurbaşkanı''ndan da bu çeşit tatlı bir söz bekliyoruz.
Latîfe bir yana, İngiltere Başbakanı''nın Türkiye''yi Avrupa menfaatleri açısından nasıl değerlendirdiği ilgimizi çekti. İngiltere, bir çok Orta Doğu ülkesini yönetmekte bizim halefimizdir (Mısır, Sudan, Irak, Kuveyt, Katar, İsrail, Filistin, Ürdün, Kıbrıs, hattâ Suriye, Lübnan). 1940''a kadar dünyanın 1. devleti, günümüzün ABD''si idi. Denizlerde egemenliğe ve British Intelligence Service (BIS)''in eylemci istihbaratına dayanan cihanşümûl emperyalist İngiliz diplomasisi, korkutucu bir kuvvetti. 1880''lerde Osmanlı Türkiye''sine açık cephe almaya başladı.
ABD''nin stratejik müttefiki sıfatımızın, Avrupa''daki etkinliğimizi ve saygınlığımızı kuvvetlendireceğini, bu sütunda çok yazdık. Müslüman sıfatımıza ise, Avrupa ve ABD, Türkiye''nin değerlendirmesinin ilerisinde önem veriyor. 60 Müslüman ülkeye İslâm ile demokrasi nasıl bağdaşır, Türkiye''yi örnek alın diyebilmeyi istiyor. Ancak
İslâm''ı Türkiye''deki gibi uygulayın diyebileceklerini düşünmüyorum. Zira her Müslüman devlet, kendi geleneğine göre davranır. Türkiye''yi örnek almak istemez.
Bizim, hiç birini örnek kabûl etmiyeceğimiz gibi.
Avrupa, Türkiye''nin katılması ile, askeri bakımdan güçlenecektir. Türkiye üzerinden Asya''nın derinliklerine kadar dostça ve kolayca ulaşabilecektir. Demokrasi yaygınlaştıkça, terör azalacaktır. Avrupalılar, bunları da hesaplıyorlar. Bizim AB''nin şifa bulmaz muârızı statükocularımız ise ümitlerini, Kıbrıs konusunda hır çıkmasına bağladılar.
Avrupa''nın eşiğinde
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
14 Kasım, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yazımın başlığını Avrupa''nın içinde, ta kalbinde şeklinde atabilmeyi isterdim. Bunu gerçekleştiremiyenler utansın! Türkiye''nin bugün p.c. 20.000 doların üzerinde bir ülke halinde bulunması gerekiyordu. Niçin olamadığının tarihi daha yazılmadı. Genç tarihçileri bu konuyu işlemeye davet ediyorum. Ancak siyasi hatalarımız dışında, yoksul ülkelere mahsus anormal bir nüfus artışının da kalkınmamızı engellediğini vurgulamalıyız.
Şimdi Avrupa Birliği''ne çok hevesli, hatta azimli bir hükümet iktidardadır. Bu hevesin ve azmin canlı tutulmasına yardım etmek, her vatandaşa yaraşır. Avrupa Birliği''ne fikren muhalif olanların da, milletimizin çoğunluğunun tarihe dayalı bu arzusunu kösteklememeleri daha iyidir. AB muhalifleri bugün gibi üyeliğimizden sonra da karşıtlıklarını sürdüreceklerdir. Bir kısmının vahşice diyebileceğim saldırıları, bir kısmının kurnazca sandıkları tuzakları, bana bu satırları yazdırdı.
Nizâm-ı Cedid''i Devlet rejimi ilanımızın üzerinden 210 yıl geçti. Avrupa''nın hâlâ içinde değil, eşiğindeyiz. Türk milletini en büyük ıstıraba düçar edecek konu budur. Yavaşlığımıza, ağırdan almamıza, umursamazlığımıza, adam sendeciliğimize çok üzülen Atatürk, Türk''ün dünyaya bedel olduğunu, çalışmamız şartıyla kendimize güvenmeye ve öğünmeye hakkımızın oluşacağını söylemiş, bu mealde hayli teşvikte bulunmuştur. Ama galiba biz, az şey yaparak çok öğünmeyi tercih ettik. Atatürk''ün bu millet utanmak için yaratılmadı direktifini bir güzel pas geçtik.
Önümüzdeki kısa zaman parçasında, uyum yasalarını uygulayacağız. Kıbrıs meselesini çözeceğiz. Kıbrıs''ın birliğini, Türkiye''ye stratejik tehdit oluşturmayacak ve Türkçe''yi AB resmi dillerinden biri kabul ettirerek sağlıyacağız. Müzakere tarihi alacağız. Kopenhag kriterlerini geride bırakarak ve bu kriterlerden uzak geçirdiğimiz yıllara esef duyarak, artık Maastricht ekonomik normlarını görüşmeye başlıyacağız. Bu safhalarda da statükocularımız, hünerlerini sergiliyecekler. Onlara artık yeter! diyeceğiz.
İstanbul''da terör
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Kasım, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Terör İstanbul''u vurdu. Kim ve niçin yaptı? konusu münakaşa edilecek, bir sonuç alınamıyacaktır. Eylemin tipi bakımından el-Kaaide, şüphelilerin başındadır. Türkiye''ye ve dünyaya şu mesaj verilmek isteniyor: Amerika ile işbirliğini sürdürürseniz başınıza bu çeşit belâlar gelecektir. İsrail''e karşı da tavır alın. Irak''la ilgilenmeyin...
Mesaj bu ise, Türkiye''de aksi tesir yapacaktır. Teröre en küçük taviz verilmiyeceğinde derin tecrübe sahibi bulunduğumuz için, politikamızı daha da Washington paraleline kaydıracağız. Üstelik, Türk''e yabancı bir duygu ve siyaset olan antisemitik bir eylem bizi, İsrail''le büsbütün yakınlaşmaya itecektir.
O halde eylemin, radikal İslâm örgütlerinden birince yapılmadığı neticesine mi varılacaktır? Komplo teorisi meraklıları, bu şıkkı çok beğeneceklerdir. Eylemin el-Kaaide üslûbu taklid edilerek gerçekleştirildiğini savunacaklardır.
Her hâl-ü kârda Türkiye, dış politikası ne ise, o yolda devam edecektir. Zerre kadar sapma, bahis konusu değildir. Nedir/ ABD, stratejik müttefikimizdir. Kuzey Irak''a -bize tehdid oluşturmayacağına güveneceğimiz zamana kadar- ilgimiz sürecektir. AB hedefimizden kıl kadar ayrılacağımızı ise kimse aklından geçirmesin. Bu akılla davrananları, hüsran bekliyor.
Türkiye''nin istikrarını ve huzurunu bozmak, iyi giden ekonomimizi ve iktidarı yıpratmak amaçları da pas geçilemez. Türkiye, Mecsid-i Aksâ''ya saygısızlık ederek bizi inciten İsrail yanlısı başbakan General Şaron''un şiddet politikasına karşı iken, şimdi -zaten çok iyi giden- Türkiye-İsrail ilişkileri, daha yoğunlaşacaktır. Türkiye''ye zerre kadar sempatisi bulunmayan el-Kaaide''nin hedefi bu mudur? Tabii eylemi bu örgüt yapmışsa... Bu şüpheler sürüp gidecek. Zaten hedefin, Türkiye''yi şüpheler içinde şaşırtmak, bocalatmak, saptırmak olduğu açıktır. Bu arada Avrupa''ya sıra size de gelebilir mesajını unutmamak gerekir. İlk intibâlarımız böyledir. Olayların gelişmesiyle fikirlerimizi tadil hakkımız mahfuzdur.
Terör Irak''tan geliyor
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Kasım, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika''nın Irak''ı yönetmekte gösterdiği inanılması zor derecede beceriksizlik, terörü Türkiye''ye sıçrattı. Washington''ın Bağdad''a atadığı genel valinin ehliyetsizliği, kararsızlığı, çekingenliği, otoritesizliği, Irak''ı anarşiye mahkûm etti. Tabiatiyle İstanbul''daki iğrenç eylemi el-Kaaide tarafından yapıldığı kesinlik kazanmadı. (Başbakan Erdoğan''ın ifadesi de böyledir). Bize göre kesinlik kazanması ihtimali çok zayıftır. Gerçeğe en yakın söylenecek söz, eylemin el-Kaaide üslubûnda olduğudur. Bilhassa kamyonlara yerleştirilen bombaların belirli binaların önünde patlatılması karakteristiktir.
Terörün Türkiye''den nereye doğru yayılacağı, veya Türkiye''de tekrarlanıp tekrarlanmıyacağı hususları meçhuldür. Her hâl-ü kârda istihbarat örgütlerimiz caydırıcı tedbirlerini alacaklardır, zaten alıyorlar.
Terör, Türk dış politikasını değiştirmeyecektir. Daha kararlı, belki radikal istikamette etkileyecektir. Ankara ile Washington, daha sıkı işbirliğine girecektir.
Avrupa seyircidir. Amerika''yı suçlamak suretiyle sıyrılmak istemektedir. Ama birçok Avrupa devleti, Birleşik Amerika''yı Irak harekatında şu veya bu ölçüde desteklemiştir.
Amerika''nın Irak''a, sömürgeleştirip elinde tutmak için gitmediği âşikârdır. 21. Yüzyıl dünya enerji kaynaklarının onda birinin orta çapta bir ülkede Saddam çeşidinden adamların elinde ve emrinde kalmasına izin verilmeyeceği açıktı. Amerika, birinci derecede, bu petrolü ve dağıtımını -Irak''a da pay vererek- üstlenmek için Irak''a gitti. İkinci derecede, İsrail üzerindeki baskıyı kaldırmak istiyor. Her iki hedef için de, yakın tarihte boşaltacağı Irak''ta sağlam askeri üsler kurması gerekiyor. Ülkede yeniden Amerikan düşmanı bir yönetime izin vermeyecektir. Ama Washington bunları, büyük acemilik içinde yapıyor. Irak''ı parçalamaya da kalkışırsa -ki kuvvetli ihtimal budur- büsbütün yüzüne gözüne bulaştıracak gibi görünüyor.
Statükocular ve reformcular
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Kasım, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kıbrıs Cumhuriyeti, artık Avrupa Birliği üyesidir. Bulgaristan ve Romanya 2007''de, Hırvatistan 2008''de tam üye olacaktır. Hepsi eski eyaletlerimizdir. Hırvatistan daha şubat 2003''te yani 9 ay önce üyelik için başvurmuştu.
Bizim -davet edildiğimiz halde- İspanya ve Portekiz''den önce ve Yunanistan''la beraber tam üye olmayı reddetmemiz, 1914''te Birinci Cihan Savaşı''na, girmemizden sonra, bütün 20. yüzyıl boyunca yaptığımız en büyük, en vahim, en zararlı, en aymaz, en geri zekalı millî hatadır. Bugün çoktan p.c. 20.000 dolar seviyesinde idik. Sınırlarımız hususunda en küçük rahatsızlığımız da kalmamıştı.
2007''den, Bulgaristan''la Romanya''dan sonraya kalmamız ise -ki bugünki gidiş odur- düpedüz millî ayıptır.
Bugün müzakere ve giriş şartları çok ağırlaştı, çetrefilleşti. Çeyrek asır önce davet edildiğimiz zaman, bunlar basitti. Ne Kopenhag kriterleri vardı, ne Maasricht normları... Türk''ün aşamıyacağı şeyler değildi. Bir kısmı Türkiye''ye özel denen şartların fazlalaşması, en vatansever olduklarını, hem de en iyi düşündüklerini iddia buyuran statükocularımızın, millî duygularına, haysiyetlerine dokunuyor. Rencide oluyor, inciniyorlar. Bundan sıkça şikayette bulunuyorlar. Bazı şartlara -itiraf ediyorum- biz reformcular da içerliyoruz, ama ne çare? Aksi takdirde daha ağır şartlara duçar kılınacağımızı öngörüyoruz.
Bizi, AB üyesi olmadığımız, yoksul olduğumuz için itilip kakılmamız çok üzüyor. Üzülmek ne kelime?.. Kan beynimize çıkıyor. Enti püften devletçiklerin vize kuyruğunda, ülkelerine girişte küçümseniyoruz, hakarete bile uğruyoruz. Son defa Millî Futbol Takımımız''ın üyeleri, Letonya''ya girerken, teker teker köpeklere koklatıldı. Üzerlerinde eroin taşıyorlar mı diye...
Atatürk, bu millet utanmak için yaratılmadı dememiş miydi?
İstanbul eyleminin sonuçları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
20 Kasım, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İstanbul''da vuku bulan çok büyük çapta terör eyleminin sonuçları, herhalde planlıyanların amaçlarına tamamen ters düştü. Evvelâ Türkiye ile Birleşik Amerika ve İsrail''i işbirliği bakımından biribirlerine daha yaklaştırdı. Şüphesiz Türk saydığımız Musevi vatandaşlarımıza zaten yerinde olan sempatimiz büsbütün arttı. Hattâ diyebilirim ki, politikasını tehlikeli, dünya barışı için netameli bulup hiç beğenmediğimiz İsrail Başbakanı Şaron''un bile belki mazur sayılabileceği düşünülmeye başlandı. Aşağılık eylem, Türkiye''de istikrarı falan bozmadı. Huzuru kaçırmadı. Teröre ve teröriste nefretimizi arttırdı. Birlikte hareket etmek fikrini kuvvetlendirdi.
Tayyip Erdoğan''ın gerçek anlamda mertçe duruşu, kendisine ve hükûmetine puan kazandırdı. Prestiji arttı. Önümüzdeki mahalli seçimlerde şansını daha da yükseltti. Başbakanı kutluyoruz. Zira terörle savaşın cihanşümul liderlerinden biri kabul edildi. Bu husus, Türkiye''nin kazanç hanesine yazılacaktır. İstanbul terörü, burunlarının kanamasından ödleri kopacak nazeninler haline gelen Avrupalı dostlarımızı uyardı. Artık bana dokunmayan terör bin yaşasın politikalarını tadil etmek için lütfen düşünmeye başlıyacaklardır. PKK-KADEK veya son ismi neyse mahut cinayet örgütünü kollamaktan vazgeçeceklerdir. Bakarsınız Brüksel, Belçika Krallığı topraklarında fink atan azılı katil kadını bize geri verir. Berlin''in, Anıtkabir''e suikast planlıyarak Türk''e; halifelik iddiasıyla İslam''a hakaret eden ''Kaplan-zâde''yi bize postalaması ümidimiz bile oluştu. Böylece Avrupa, antiterör kriterlerinde, Türkiye normlarına ulaşıp seviyemize çıkabilecektir. Terörün bir meslek olduğunu bilmesem, amacına bu derecede ters sonuçlar veren bir eylemi uygulamaya koyanların, akıllarından şüphe ederdim.
İkinci eylem
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
21 Kasım, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Terör, İstanbul''da ikinci eylemini gerçekleştirdi. İlk eylemdeki gibi, aynı dakikalarda, birbirinden uzak iki ayrı yerde bombalar patladı. Bomba yüklü kamyonetler, hedef binaların önünde, şoförleri ile beraber havaya uçtu.
Hedef, bu defa İsrail''den İngiltere''ye doğrultuldu. İngiltere, Irak harekâtında, İsrail gibi, Amerika''nın çok yakın müttefikidir. BBC televizyonu, patlamadan bir saat geçmeden flaş haberi sürekli vererek duyurdu. Dünya medyasının dikkatleri İstanbul''a çevrildi.
Şüpheler bu defa da El-Kaaide üzerinde yoğunlaşıyor. Bu arada Bingöl''de bir PKK çetesi harekete geçince 12 terörist öldürüldü. Kadir Gecesi''nden bir gün önce, Ramazan içinde ve Bayram''a az kala, Müslüman kanı aktı.
Türkiye üzerinden İsrail ve İngiltere yoluyla ABD tehdid edildi. Ama Türkiye''ye verilen ve TC Başbakanı''nca ayakları altına alındığı bildirilen mesaj açıktır. Bize, ABD, İngiltere ve İsrail''i desteklemeyin deniyor. Tabiatiyle Türkiye''de istikrarı bozmak ve hükümetin iç ve dış prestijini kırmak amacı da açıktır. Türk ekonomisini, turizmini vurmak gibi maksatlar da bahis konusudur. Terörün İstanbul''dan diğer beldelerimize atlaması ihtimali vardır. Bu eylemler sonunda 1) Türkiye, daha kararlı şekilde Batı ile işbirliği yapacaktır. 2) İktidarın gücü ve saygınlığı artacaktır. Zira Başbakan Tayyip Erdoğan, duruşunu belli etti ve bu duruşu değiştirmesi ihtimali hiç yoktur.
Ama Türkiye''nin can ve mal kaybına uğradığı açıktır. Büyük ve asıl hedef ABD olduğuna göre, Türkiye''den başka ülkeler üzerinden de Amerika''ya baskı yapılacaktır. Tokyo''da bile ek tebdirler alındı. Dün Başkan Bush ve İngiltere Başbakanı Blair, ortak basın konuşmalarında, terörle savaşın cihanşümullüğünü ve terörün görüldüğü yerde ezileceğini vurguladılar.
Eylemlerin gerçekleri
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
24 Kasım, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İstanbul''da 5 gün ara ile icra edilen çok büyük çapta iki terör eylemi, yerli, yani Türk kişilerle gerçekleştirildi. Bu adamlar, "radikal dinci" olarak dış ülkelerde staj görmüşlerdi. Türkiye''deki hücreleri, el-Kaaide ile irtibatlı idi. El-Kaaide, nihai plânı yapmış, maddi destek sağlamış, vur emrini vermiştir.
Tarihin en büyük terör hareketi olan 11 Eylül İkiz Kuleler ve Pentagon eylemleri de el-Kaaide tarafından Amerika''da yaşayan "radikal dinci" Araplar''a icra ettirilmişti.
El-Kaaide''nin lideri ve onun yardımcıları, yeryüzünde her noktayı görüp dinlediği söylenen ABD tarafından tutuklanamadı. Saddam, aynı durumdadır.
El-Kaaide, Londra''ya erişemediği için, İstanbul üzerinden İngiltere''yi vurdu. Mesajı açıktır ve çok hedeflidir. ABD, İngiltere, İsrail fakat bilhassa Türkiye''ye müteveccihtir. Türkiye''nin cihanşümûl terörle savaşta Amerika''ya destek vermesi, el-Kaaide''nin silinmesini çok kolaylaştırır. El-Kaaide''nin bu öngörüye sahip bulunduğu muhakkaktır.
Eylemlerin devamı ve İstanbul''dan taşması muhtemeldir. Türk adliyesi, istihbaratı ve güvenlik güçleri, hepsinden sorumlu hükümetle birlikte, buna göre davranacaktır. Ankara, artık Washington''la çok sıkı işbirliğine girecektir.
Ancak, Türkiye''nin milli davası Avrupa Birliği''dir. İstanbul eylemlerinin, Avrupa düşmanlarının işlerine yaradığı değerlendirmesi de yapıldı. Zira Türkiye''de istikrarın dalgalanması ve iktidarın gevşemesi düşünülmüştür. İstanbul eylemleri dolayısıyla Avrupa''nın ödünün koptuğu doğrudur. Bununla beraber kendi ülkelerinde, terör elemanlarına karşı radikal tedbirler alacakları ve çifte standarttan vazgeçecekleri şüphelidir. Zaten bunun içindir ki İngiltere, Londra''da değil, İstanbul üzerinden vuruldu. Terör elemanları, Avrupalılar''la, çok bozuşmak istemezler.
.Batı karşıtlığı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Kasım, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Müslüman dünyasındaki Batı karşıtlığı, bilhassa Amerika husumeti çok vurgulandı. Yeterince tarih bilmeden fütüristliğe soyunan yazarlar, komplo teorileri ürettiler. Fakat, Müslüman tepkisinin sebepleri üzerinde fazla durulmadı. Bir çoğu pas geçildi. Eski defterleri karıştırmayı tarihçilere bırakalım. Bir kısmı aktüel, bir kısmı kronikleşmiş olduğu halde gündemde yerini muhafazada devam eden problemler, bu düşmanlığı canlı tutmaya yetiyor.
İşte birkaçı: Filistin meselesi: Yurtlarından çıkarılan Filistinliler''in durumu ve Kudüs''te Harem-i Şerif''te İsrail işgali, Filistin''in Arap coğrafyasından koparılması. Kuzey Irak''ın da Arap coğrafyasından çıkarılması. Yakasını kurtarmak için kurtuluş savaşı vermek zorunda kalan Cezayir''de sömürgeciliğin oluşturduğu radikal hareket. Kuzey Kıbrıs''ta Türk hükümranlığının asla tanınmaması. Ermenistan''ın Azerbaycan topraklarının dörtte birini işgal etmekte direnmesi. Çeçenistan''da Rus zulmü. Bosna''da Boşnak kıyımı. Hindistan''ın Keşmir''in üçte ikisini işgali. Güney Filipinler''de Müslüman haklarının ihlâli. Timor adasının yarısının ABD tarafından Endonezya''dan koparılması. Müslüman dünyası, kendini yüzde yüz haklı gördüğü bu meselelerde, birinci derecede, Batı''nın lider devleti Birleşik Amerika''yı suçluyor. Cihanşümul terör, bu konularda serpilip gelişecek alanlar buluyor. Demokrasi dünyasının içine girip dertlerini çözmeyi, Türkiye dışında hiçbir Müslüman ülke tecrübe edemiyor. Batı''ya gelince, bana dokunmayan terör bin yaşasın kurnazlığı içinde pek çok kriteri ihlâl ediyor
Bütün dostlarımın ve okuyucularımın bayramlarını kutluyorum.
.Scotland Yard Bingöl''de
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Kasım, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Federal Almanya Dışişleri Bakanı Fischer''in Ankara ziyaretinin hedefi, İstanbul''daki 15 ve 20 Kasım terör eylemleri hakkında bilgi toplamaktır. Terör, Almanya''ya bulaşır mı? Berlin, bizdeki verileri kendininkilere ekliyerek değerlendirme yapacak. Tedbirlerini buna göre alacak. Tek Alman''ın burnunun kanaması ihtimaline karşı, hiçbir tedbir ihmâl edilmiyecek.
Ankara, müttefikimiz Almanya''ya elindeki bilgileri aktaracak. Berlin''in antiterör tedbirler konusundaki kararını pekiştirecek. Bu kararın lafta kalıp kalmıyacağının açık ölçüsü olarak, KADEK''in Avrupa Birliği Terörist Örgütler Listesi''ne alınması hususunda direteceğimiz muhakkaktır. Berlin''in terör savaşında saf göstermesini görmek istiyoruz.
Almanya Dışişleri Bakanı''ndan, Avrupa Birliği için de kolaylık bekliyoruz. Şansölye Schröder''in güzel sözleri ve vaadleri, gerçek politikaya geçirilmeli.
Diğer taraftan, Londra''dan İngiltere''nin FBI''ı olan Scotland Yard''dan bir hey''et de geliyor. İstanbul''da ve "çok ilgi çekicidir" Bingöl''de araştırmalar yapacak. Scotland Yard''ın Bingöl''de dedektiflik yapacağını, Sherlock Holmes''un mucidi Sir Arthur Conan Doyle bile tahayyül edemezdi.
İstanbul eylemlerini, Türkiye''de politik istikrarı bozarak, Avrupa Birliği''ne yan çizmek bahanesi arayanlara malzeme oluşturmıyacak bir millî kararlılıkla değerlendirmemiz şarttır. Kimse Türk''e yaramaz hesaplar içine girmesin!
İstanbul''dan sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
28 Kasım, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
15 ve 20 Kasım İstanbul eylemleri, Avrupa''nın ödünü kopardı. Terörü bir meslek kabûl edersek, el-Kaide, istediği mesajı verdi. Avrupa devletleri bu mesajı algıladı ve anladı: ABD''yi desteklerseniz sizin başınıza da aynı şey gelir. Bağdad''da ve İstanbul''da yaptıklarımı Londra ve Berlin''de de yapabilirim.
Bu suretle, Amerika Birleşik Devletleri''nin, liderliğine soyunduğu dünya sathında terörle savaşı, el-Kaide ve emsali örgütler, aynı şekilde cihanşümul çapta kabullenmiş oluyor.
Amerika ve Türkiye terörün gerçeklerini yıllardan beri, Avrupa belki henüz İstanbul eylemlerinden sonra anladı da, geri adım mı atacaklar? Teröre taviz mi verecekler? Terörle savaştan ve terörü yok etmekten vaz mı geçecekler? Kesinlikle hayır! Ne Amerika, ne Türkiye, ne Avrupa, teröre taviz vermeyecektir. Devlet olduğu iddiasında bulunan hiç bir ülke böyle bir şeye yanaşmaz.
Binaenaleyh bana dokunmayan yılan bin yaşasın sinsi ve etik dışı politikası mevcut ise -ki mevcuttur- İstanbul eylemlerinden sonra geçerliliğini yitirecektir. Terörü destekleyen, topraklarında besleyen ülkelerin hayat hakları kısıtlanacaktır. Washington''a göre bu ülkelerin başında Suriye ile İran geliyor. Hatta, teröre karşı olsalar bile, vatandaşları arasından fazlaca terörist çıkan Suudi Arabistan ve Mısır gibi ülkeler, Washington''ın kara listesindedir. Amerika, mimlediği bu ülkelerin sadece politikalarını ve felsefelerini değiştirmek isteyecektir. Suriye ile İran''ın ise sınırlarını da değiştirmesi muhtemeldir. Nitekim hâlen Irak''ın sınırları müzakere ve münakaşa ediliyor.
Terörle yaşamak ve terörle geçinmek, epey kalabalık kitlelerin hayat tarzıdır. Bu meslek ve hayat biçimi tamamen ortadan kalkmaz. Ancak alanı, etkisi, sayısı ve hacmi gittikçe daralacaktır.
Terörle savaş ne durumda?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
01 Aralık, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Her iki cihan savaşından ders alan batı dünyasında insan hayatı, daha eski zamanlara nazaran, büyük değer kazandı. Buna rağmen harpler oldu. Terör sektörü ise, teknik gelişmelerden de çok faydalanarak, semirdikçe semirdi.
Orta Avrupa''nın sınırındaki bir ülkede Sırplar''ın, aynı dili konuşup aynı topraklarda yaşadıkları, fakat Müslüman olan, üstelik kültür bakımından Türk saydıkları Boşnaklar''a uyguladıkları soykırımı, Hitler''in ve Stalin''inkiler derecesinde alçakça idi. Bosna''ya gelen Avrupalı askerler, görevlerini yapmadılar. Silahlı korkaklar sürüsü gibi davrananlar vardı. Parmaklarının ucu kanayacak diye ödleri koptu. Sırplar''ı durdurmak bir yana, cesaretlendirdiler.
Böylesi bir karakter zaafı ile terör mücadelesi yapılamaz. İnsan hakları savunulamaz. Bilakis terör azar. İnsan hakları ve bu hakların başında gelen insan hayatı ayaklar altında kalır.
Nitekim bugün böyledir. 11 Eylül İkiz Kuleler eylemi, birleşik Amerika''yı terörle cihan çapında savaşa mecbur kıldı. Ancak bu savaş, 21. asır dünya petrolüne egemen olmak hedefini de içerdiği için Amerika''nın tutumu, çok münakaşa edildi.
Amerika''nın, bu çok hedefli cihanşümul savaştan vazgeçmesi ihtimali hiç yoktur. Müttefik bulmakta da zorlanmaz. Ancak, daha müreffeh bir toplum yarışmasında birleşik Amerika''nın büyük rakibi, Avrupa, hâlâ bana dokunmayan yılan bin yaşasın zihniyetini bırakamadı. Terörden korktuğunu belli etti. Bu davranış, milletlerarası terörü azdıracaktır. Kültür bakımından Avrupa''nın okyanus ötesi devamı olan, üstelik Avrupa medeniyetini ve sistemini yok edilmekten kurtaran Amerika, tecrübesizliğine rağmen, hedefini tayine çalışıyor. Avrupa, eninde sonunda terörle savaşta aynı paralele gelecektir. O zamana kadar, fazla kan akmasın, çok canlar yanmasın diyoruz.
Terörle savaşın şartları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
02 Aralık, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Terörle savaşta başarı, AK Parti iktidarını güçlendirecek, parti üzerinde yapılan münakaşalar hafifleyecek, liderinin prestiji artacaktır. Terörle savaşta başarı, Türkiye''nin ekonomik gelişmesinde olumlu etkiler yapacaktır. Ülkemizi Avrupa Birliği''ne yaklaştıracak, muasır medeniyet seviyesine yükselmemizi kolaylaştıracaktır.
Terörle savaşta başarısızlık, yanlış teşhis, vurdumduymazlık, yukarıda anılan olumlu gidişi, olumsuz hâle getirecektir. Çok şükür bu ihtimal zayıftır. Ama AK Parti''yi beğenmeyenler, hiç beğenmeyenler, asla beğenmeyenler, nereden çıktı? Nasıl oldu da başımıza geçti diyenler, iktidarı başarısız kılmaya, yıpratmaya, yanıltmaya, kışkırtmaya çalışacaklardır.
İktidar, terörle savaş boyunca, demokratik sistemi özenle korumaya da mecburdur. Asayiş ve huzuru sağlamakla yükümlüdür. Otoriter yönetimlere özlem duyurmayacaktır.
Geleceğini pekiştirmek için AK Parti, hızla ve fiilen, gözle görülür, elle tutulur, herkesçe kabul edilebilir biçimde Merkez''e kaymaya mecburdur. Merkez''in sağında durabilir. Ama Merkez''den uzak Sağ''ın bir taraflarında kalamaz. Bugün partide Merkez Sağ''ın ta kendisiyiz iddiasında bulunanlar da, Merkez Sağ''a artık ihtiyaç kalmadı diyenler de vardır. İlk iddia yanlış ikincisi üstelik tehlikelidir. Terörle savaş, böylesine iç dengelere oturarak yürütülecektir. Dış şartlar, aynı şekilde, ideoloji ile değil, akıl ve irade ile algılanacaktır. Yalnız Türkiye''nin ve Türk''ün menfaatleri, esenliği ve refahı için çalışılacaktır. Terörle savaş, dağdan kente inmiş gibidir. Şartlar değişmiştir. Ekonomik kalkınma yoluna girdiğimiz ve Avrupa kriterlerine çok yaklaştığımız için teröre maruz kaldık. Amerika''yı desteklememiz gibi faktörler belki ikinci derecededir.
Türk yetiştirmek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
03 Aralık, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Her devlette eğitim ve kültür politikası, o ülke insanını yetiştirmek esasına dayanır, kendi insanını yetiştirmek, her devletin en tabii haklarından biridir.
Her devlet, insanını, kendi felsefesine göre eğitir, bu kural asla değişmez. Bu felsefe, rejimden rejime çok farklıdır. Demokrasilerde daha hür kafalı, otoriter ve totaliter yönetimlerde daha dar kafalılar oluştuğu doğrudur. Ancak en liberal demokrasilerde bile, ilk ve orta öğretimde, devlete bağlılık, millî dil ve millî tarih politikasının esas olduğu unutulmamalıdır.
Dünyanın gidişi, bütün okulların ve üniversitelerin özel sektöre geçeceğini gösteriyor. Bizde de böyle olacak. Ama millî denen eğitim bakanlığı, tam yetki ile müfredatı, öğretmenin ve öğrenciliğin şartlarını düzenleyecek, denetleyecektir. Kültür Bakanlığı da, Türk kültürünün dejenere hâle düşmemesi, gelişmesi, yücelmesi ile görevlidir.
Bu genel ve evrensel kuralları hatırladıktan sonra, Türkiye''de eğitimin ve kültürün ne derecede başarılı geçmişi bulunduğu üzerinde, edebiyat yapmaya kalkışmadan, gerçekçilikle konuşulabilir. Eğitim, çok yaygınlaştı, çok yayıldı. Ancak, yabancı dil bir yana, kendi dilini ve tarihini öğrenmeyen nesiller yetişti. Dünyanın hiçbir ülkesinde böylesine bir çarpıklık yoktur. Üstelik eğitim ve kültür politikamızın Türk yetiştirmekte çok da başarı gösterdiği iddia edilemez. İçinde yaşadığımız çalkantılar, geniş ölçüde, yanlış eğitim ve kültür siyasetlerinin veya siyasetsizliklerinin ürünüdür. İyi Türk ve iyi Müslüman yetişememiş gençlerimiz acaba nasıl ortaya çıktı? 1980''den önce İzmir duvarlarına Türk askerini gördüğünüz yerde vurun yazan, bugün bombalı intihar eylemleri ile şehadet mertebesine ulaşacağına inandırılmış gençler, çarpık eğitim ve kültür politikalarının mahsulüdür. Yazdıklarımızdan isteyen hoşlanır, isteyen hoşlanmaz, ama katı gerçek budur.
AB''ye karşı olmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
05 Aralık, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ülkemizde, Türkiye''nin Avrupa Birliği''ne girmesini istemeyen, kesinlikle ve asla istemeyen, ne pahasına olursa olsun istemeyen, mutaassıp, statükocu, tekelci, dar görüşlü, kısır ufuklu, sabit fikirli, fakat belirli mihraklara yerleşmiş etkili bir zümre vardır. Bunlar inanılmaz bir inatla Avrupa Birliği''nin felâketimizi hazırlayacağını her platformda söylüyorlar, yazıyorlar, fısıldıyorlar, haykırıyorlar. Bu arada, Avrupa Birliği''nin sistemimizi bozacağından samimiyetle endişelenen değerli ilim ve fikir adamlarımız da mevcuttur. Bunların, bizim de sempati ile dinleyip okuduğumuz düşünceleri, daha çok nostalji kokuyor. Biz de nostaljiye bayılıyoruz, geçmişi hasretle anıyoruz ama, bu duygularla değil bir milletin, bir ferdin bile geleceğinin inşa edilemiyeceğinin idraki içindeyiz. Bu zâtların ileri sürdükleri bazı riskler de gerçektir. Ancak tarihte, risk almadan ilerleyen hiç bir millet ve hiç bir kişi yoktur.
Statükocular şimdi ümitlerini, Kıbrıs konusunda kavga çıkmasına bağladılar. Çözümden ödleri kopuyor. Çözümün bizi Avrupa Birliği''ne yaklaştıracağını, çözümsüzlüğün Avrupa defterinden silinmemizle sonuçlanacağını biliyorlar. AK Parti''ye de, muhafazakâr bir partinin bu derecede Avrupacı olması sebebiyle kızıyorlar. İrice bir hata yapsa da, siyasî hayatımızdan silinse, hiç değilse başımızdan gitse diye bekliyorlar.
Avrupalılar''a gelince, refahlarını, Türkler''le paylaşmaya hevesli değiller. Ama devletlerini yönetenler, Türkiye''nin katılmasının değerini, hatta bazı hususlarda vazgeçilmezliğini biliyorlar. Hiç olmazsa Avrupa devletlerindeki iktidarların yüzde 51''i bu görüştedir. Bizi istemeyen yüzde 49''un artması halinde işimiz zorlanacaktır.
Zorlanırsak, Avrupa Birliği üyeliğini pas geçmemiz de mümkündür. Ama Avrupa normlarını, kriterlerini, prensiplerini, sistemini, zihniyetini pas geçmemiz imkan ve ihtimali yoktur. Statükocular, bunların bizim için fazla olduğunu düşünüyorlar. Fakat bu görüş Türk''ü küçümseyen bir bakış açısıdır. Kaldı ki, sonsuza kadar bizi, muasır medeniyet seviyesinin hayli altında bir çizgide yaşamaya mecbur ve mahkum eder.
Rumsfeld Orta Doğu''da
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
08 Aralık, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanı ve Cumhuriyetçi Parti''nin Şâhinler denen sağ hizbinin başı Rumsfeld, geçtiğimiz hafta sonu Orta Doğu''da idi. Pax Americana, yalnız iktidardaki Cumhuriyetçi Parti''nin değil, 3 yıldan beri muhalefette bulunan Demokrat Parti''nin de dikkat ve özenle izlediği, millî politikadır. Cihan Devleti olmak iddiasıdır.. Ama Cumhuriyetçiler''in Şahinler hizbi, bu politikayı hem şiddete dayanarak, hem de üstelik tecrübesiz, hattâ beceriksiz üslûpta uyguluyor, şiddet gösterilmesi, New York''ta İkiz Gökdelenler''in ve Washington''da Pentagon''un aynı dakikalarda havadan alçakça vurulması eylemine dayandırıldığı için, haklı bulanlar çoğunluktadır.
Rumsfeld, Tiflis''te idi. Orada, Moskova''ya, Gürcistan''daki Rus birliklerini çekmesi tavsiyesinde bulundu. 15 yıl önce böyle bir gelişmeyi bilim-kurgu romanında yazsanız, okuyanları güldürürdünüz.
Dünya o kadar hızlı değişiyor ki, uyum sağlayamayanların vay hâline...
Rumsfeld, Gürcistan''daki yeni iktidarın ABD himayesinde bulunduğunu vurguladı. Sonra, Amerika''nın işgalindeki Irak''ın başkenti Bağdad''a ânî bir ziyaret yaptı. Son yılda Bağdad''a üçüncü gelişidir.
Rumsfeld, Irak''ı anlamaya çalışıyor. Ama bu konuda yeteneği bulunmadığı için, anlaması ihtimali yok. Ne yapacağını bilmeden bir ülkeyi işgale kalkışmak, yerine neyin geçeceği meçhul iken yönetimleri yıkmak gibidir, yapan için çok sıkıntı oluşturur. Yarım asırdır bir numaralı müttefikimiz ve artık güneydoğu komşumuz Birleşik Amerika, Başkan Bush''tan hemen sonra
Rumsfeld''i de Bağdad''a sürpriz ziyarete göndererek, ancak askerine moral verebilir. Genel vali atadığı şaşkın zât başta, Amerika''nın, nasıl bir coğrafyada işe giriştiğini kavrayabilmesi şansı azdır. Afganistan''dan sonra Irak''ta da bu şansı ele geçiremediği açıktır.
Yeni Irak nasıl oluşacak?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
09 Aralık, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Irak nüfusunun çoğunluğunun Şiî-Câferî olduğu tekrarlanıp duruyor. Günümüze kadar hiçbir yönetimce asla nüfus sayımı yapılmayan Irak''ta etnik ve dini demografi, ancak tahminlere dayanıyor. Tahminler ise, yapanın temayül ve menfaatlerinden derinlemesine etkilenir. Irak Şiîleri''nin eğilimi, şerîat devleti veya buna epey yakın bir rejimdir. Başlarına da bir âyetullah geçecek. Aynı mezhebin hükümran olduğu İran gibi... Üstelik Irak federe yapıya dönüşse bile Amerika''nın başkanlığa bir Şiî''yi getirmesi ihtimali vardır. Kuzeyde Kürtler, tam otonomi istiyorlar. Çoğunlukları Sünnî-Şâfiî olmakla beraber Şiî-Câferî''leri de mevcuttur. Ancak etnik yapı öne çıkarılıyor ve mezhep ayrılığı konuşulmuyor.
ABD, Kürtler''e çok güveniyor. Bu savaşta süper silahlar vererek peşmergeleri Kürt ordusu hâline getirmeye çalıştı. Araplar''la radikal şekilde ihtilaflı bir Kürdistan ve parçalanmış bir Irak, İsrail''i çok rahatlatacaktır. İsrail, şu veya bu şekilde kurulacak bir Kürdistan projesini destekliyor. Biz, 16. asırda Irak''ı Araplar''dan, bir Arap devletinden değil, Safevî dediğimiz Şiî-İsnâ-Aşerî Türkmen devletinden aldık. Osmanlı, Şiî fıkhı okutan yüksek medreseler dahil, Irak halkının mezhebine hiç karışmadı. Ancak, bazan tek, bazan 2 ve 3 eyalet halinde yönettiği Irak''ın yüksek bürokrasisinde hiç Şiî görülmez. Kaldı ki Irak''ta Türk idaresi Safevî Türkmenleri ile de, Osmanlı Türkleri ile de başlamaz. 1056''da Selçukoğlu Sultan Tuğrul Bey''in Bağdad''a girmesi ile başlar. Amerikalılar, böylesine bir demografik yapıdan nasıl bir yeni Irak inşa edecekler, merak konusudur. Türkiye''yi de fazlasıyla ilgilendiriyor. Kanaatimiz, bir kaos döneminin açılacağıdır, zaten çoktan başladı. Tabiatıyle göstermelik seçimler yapılacak. Ama demokrasi ihtimali hiç yoktur.
Terörle savaşın kuralları
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
10 Aralık, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Üsâme bin Lâdin ve Saddam Hüseyin, Amerikalılar''ın eline düşse, el-Kaide ortadan kalkar, terör sona erer mi? Kesinlikle hayır! Ama bu ihtimallerin gerçekleşmesi, Birleşik Amerika''nın prestijini artırır. Abdullah Öcalan''ın yakalanıp Türkiye''ye getirilmesi gibi bir etki yapar.
Onun için, Arz denen gezegendeki her hareketli nesneyi görüp dinleyecek teknik donanıma sahip bulunduğu söylenen Amerika''nın, Bin Lâdin ve Saddam''ı kasten pas geçtiği iddiası, mantıklı görünmüyor. Bu iddianın sahipleri, terörle cihanşümul savaşı meşru ve mubah kılmak için Washington''ın, anılan iki kişiye müsamahalı davrandığını ima ediyorlar.
Biri, tarihin gelmiş geçmiş en büyük teröristi, diğeri tarihin en kanlı diktatörü değilse bile en azılılarındandır. Hâlen milyarlarca dolara ve binlerce adama hükmettiklerini düşünebiliriz. Terör denen mesleği ve önemli ekonomik aktiviteyi yönlendiriyorlar. Değişmez hedefleri Amerika Birleşik Devletleri''dir. Ve Amerika ben artık bittim, ne yaparsanız bensiz yapın deyince İsrail''in de sonunun geleceğine inanıyorlar. Binaenaleyh Afganistan''la Irak''ın işgali, terörü bitirmedi, alanını genişletti. Amerika terörden öcünü de alamadı. Yapılana karşılık veremiyen bir ülkenin, cihan devleti sayılamıyacağı açıktır. Onun için, Amerika''nın duracağını umanlar, hayal içinde yüzüyorlar.
Amerika, terörle savaşın daha başlangıcındadır. Terörü daha da kışkırtmıştır. Ama dikkat buyurunuz, dünya enerji kaynaklarının üçte ikisinin bulunduğu Basra Körfezi ve Hazar Denizi havzalarında önemli terakki sağlamıştır. Gürcistan''da bile bayrak göstermiştir. Özbekistan''da üssü vardır, İran seddini de yıktı mı, artık Almanya, Fransa ve emsali, 21. asır boyunca euro ile değil dolarla petrol ve gaz satın alacaklardır. Böylesine bir çalımla Amerika, dolar denen yeşil kâğıdı istediği kadar basıp sürecek, dünya enerjisinin üçte birine egemen süper müvezzî (dağıtıcı) olacaktır. Önümüzdeki yıllarda Amerikan vatandaşının per capita (kişi başına) yıllık gelir ortalaması 50.000 dolardır. Amerika, el Dorado hayalini gerçek kılacak, muazzam bir refah toplumu oluşturacak, Binbir Gece hayatı yaşıyacaktır. 1002. Gece''ye geçtiği an, Pax Americana''nın sonunun başlangıcıdır. Ama daha çok uzun zaman var.
Yıl sonunda Türkiye
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
11 Aralık, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye''nin hedefi Avrupa Birliği üyeliğidir. Türk milletinin olanca geleceği, Avrupa standartlarına ulaşabilmek yeteneğimizle orantılıdır. Ya bugünki köhne ve lâgar yapı içinde, çok nüfuslu, üstelik petrolsüz, yoksul toplumlardan biri haline geleceğiz. Milletlerarası münasabetlerde sözümüz geçmeyecek. Veya ekonomisini ve demokrasisini ıslah etmiş, devlet reformu yapabilmiş, çağdaş medeniyet çizgisine erişmiş, modern bir ülke durumuna yükseleceğiz. İttifakımız ve dostluğumuz aranacaktır. Balkanlar''da, Orta Doğu''da, Kafkaslar''da, Orta Asya''da söz sahibi olacağız. İkisinin ortası yoktur. Bugüne kadar vardı. Bundan sonra, gelişenler o derecede ilerliyorlar ki, mümkün değildir. Nitekim şair, daha bir asır önce söylemiştir: Ya terakkî, ya inhitât.
2004 yılına, böylesine kesin ve keskin iki ihtimal ile giriyoruz. Kıbrıs meselesi sebebiyle Avrupa Birliği''nden müzakere tarihi alamamamız muhtemeldir. Bu takdirde, çok dengeler değişecektir. Hem Türkiye içinde, hem dışımızda...
Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri ile problemlerini çözmüş bir Türkiye, Atatürk''ün gösterdiği hedefe ulaşabilecektir. Avrupa milletleri gibi güneşte yerimizi alabileceğiz. Sınırlarımız münakaşa edilemeyecektir. Tam güvenceye kavuşacağız. Ancak ekonomimizin sağlam tutulması şarttır. Diğer bir şart, soygun-hortum düzenini kapatmak, hâlâ heveslileri varsa çanlarına ot tıkamaktır. Çalınan meblağların geri alınması mutlaka sağlanmalıdır.
Diğer taraftan, eğitim ve kültür sektörlerine gittikçe azalan oranda pay ayıran, bu hususta ilkel Afrika ülkelerinin gerisine düşmek tehlikesine maruz bir hâle geldiğimiz hususunda, az konuşup çok düşünmeli, mutlaka çaresini bulmalıyız. Kalitesiz eğitimli ve yetersiz kültürlü milletlerin istikbali olmaz.
2004''ün hemen ilk aylarında, milletimizin, çocuklarımızın ve gelecek nesillerin istikbali, âkıbeti, hayat tarzı ve standardı belirlenecek, statükocu ve reformcu iki zihniyetten biri hâkim olacak. Şunu vurgulamak isterim: Bu millet, ikinci sınıf bir devlet olsun diye Türkiye''yi kurmadı.
İktidarın tutumu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
12 Aralık, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
AK Parti iktidarının, konsensüs oluşmayan konularda, yasalarda, uygulamalarda direnmekten vaz geçtiği, geri adım attığı öğülmektedir. Şüphesiz bu tutum siyasî bir maharetin yanında ahlâkî bir değerdir. Üstelik, demokrasiye tam girememiş ülkelere mahsus hassasiyetleri ve alınganlıkları fazla olan Türkiye''de, gerginlikten kaçınmak bakımından da övgüye değer.
Bütün bunlar doğrudur. Ancak, AK Parti''nin davranışlarına derinlemesine bakarsak, başka faktörler de göze çarpıyor ve bunlar, olumlu gelişmeler sayılmaz. Zira iktidarın, yönettiği devletin derinliklerine inemediği, nüfuz edemediği, hususiyet ve hassasiyetlerini ölçüp biçemediği ortaya çıkıyor. Devlet yapısını yeterince tanımayan müşavirlerin, iktidara yaramaz tavsiyelerini de buna eklemek gerekiyor.
Çankaya, Anayasa Mahkemesi, Millî Güvenlik Kurulu, Yargıtay, Danıştay, medya, iş alemi ve benzeri güçler, yetkilerinin sınırlarına dayanarak, iktidarı adeta paylaşıyorlar. Zira Devlet yönetimi, boşluk kaldırmaz. Fonksiyonunu îfada kusur gösterenin boşluğu hemen başkalarınca doldurulur. Türkiye Büyük Millet Meclisi''nden güven alarak icranın başına geçen hükümetin, iktidarını bu gibi yan kuruluşlarla bölüşmesi demokrasilerde hoş karşılanmaz. Ama iktidar, yönettiği devletin bünyesini bilecektir. Olmazı zorlamıyacaktır. Acaba tutar mı kabilinden, hele parti menfaatlerine dayalı teşebbüslerde bulunmıyacaktır. Tecrübe edip geri çekilmek, fazla kullanıldığı takdirde, zaaf şeklinde anlaşılan bir meziyettir. İktidarın meşru otoritesi yıpranır. Bu takdirde ortaya çıkacak muhtemel tablo, hem antidemokratiktir, hem de Türkiye''nin mutlak ihtiyaç duyduğu reform hamlesini zayıflatır. Üstelik iktidar, hem kurnaz, hem çekingen davranmakla itham edilebilir. Merkez Sağ partileri bir türlü içine sindiremeyen, Menderes''i, Demirel''i, Özal''ı beğenemeyen sevgili statükocularımız, AK Parti''nin açığını yakalamak için çok daha hevesli davranacaklardır.
Bir diktatörün akıbeti
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
15 Aralık, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Asrımızın en kanlı ve azılı diktatörlerinden olan 67 yaşındaki Saddam Hüseyin, Amerikalılar''ı fazlasıyla uğraştırdıktan sonra, nihayet yakalandı. İran gibi kendisinden çok güçlü bir devlete saldırıp 8 yıl savaşmış, iki taraftan yüz binlerce insan ölmüştü. Irak''a hiçbir kazanç da sağlamadı. Ders almadı. Bu defa, Kuveyt gibi dünyanın petrol depolarından birini, elinde tutabileceğini sanarak, işgale kalkıştı. Amerika, bir sürü müttefiki ile üzerine yürüyünceye kadar da yağmalattığı Kuveyt''i boşaltmadı. Körfez savaşında Irak, çok büyük kayıplara uğradı. Iraklılar, zengin bir ülkede, petrollü Körfez ülkeleri gibi bir hayat yaşamaları gerekirken, yoksulluğa, kana ve ateşe boğuldu. Saddam, Şarlo''nun Diktatör filmindeki Hitler tipine rahmet okutacak maskaralıklarını sürdürüp gitti.
İnanmakta güçlük çekilir ama, en koyu faşistlerden biri olmasına rağmen Saddam, Türkiye''de de taraftar bulmuştu. Belki hâlâ vardır. Gerçekte Saddam, en müfrit ve alçak Türk düşmanlarından biri idi. Osmanlı''dan, Türk''ten, kendi halkı Türkmen''den, Türkiye''den nefret ediyordu. Kuzey Irak''taki Türk çoğunluğunu kitle hâlinde sürerek demografiyi değiştirdi.
Saddam''ın yakalanması, Irak''ta Amerikalılar''a karşı yapılan eylemleri epey hafifletecektir. Fakat tamamen sona erdirmez. Saddamcılar''ın birkaç şiddetli tepkisi de muhtemeldir.
Gürcistan''da Şevardnadze, yumuşak iniş yaptı. Azerbaycan, Türk dünyasının büyük devlet adamlarından Haydar Aliyev''i kaybetti. Irak''ta Saddam, yakayı ele verdi. Dünya çok hızlı değişiyor.
Saddam''ın bulunması, Kıbrıs seçimleri haberini gölgeledi. Sanıyorum Saddam, muhakeme edilecektir. Her bakımdan dünya medyasına gün doğdu..
Azerbaycan ve Kıbrıs
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
16 Aralık, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Haydar Aliyev, Bakû''da toprağa verildi. Azerbaycan tarihinde bir dönem kapandı. Bakalım yeni dönemde nasıl gelişmeler olacak. Haydar Aliyev, çok tecrübeli bir devlet adamı idi. Türk dünyasının gerçek liderlerindendi. Kardeş Azerbaycan''da, onun eksikliğinden doğacak aksaklık yaşanmaması, en büyük temennimizdir. Haydar Aliyev, siyasî hayatını şan ve şerefle kapattı. Her siyasetçiye nasib olmaz. Zira bilhassa Şark''ta, bir kısmı gerçekten değerli ve hizmet vermiş nice politikacının, zamanla yarışamayıp yıprandığını, cılkının çıktığını gördük. Saddam gibi ahlâksız
çılgınlar ise, en olumsuz tiplerdir.
Şu günlerde Saddam Hüseyin, dünya medyasının yıldızıdır. Ancak Kıbrıs seçimlerine ilgi de fazladır. Rauf Denktaş, Türkiye ile müşterek yeni bir çözüm hazırlandığını bildirdi. Her hâl-ü kârda, ne yapılacaksa, hangi çözüm uygulanacaksa, önümüzde sayılı haftalar kaldığını asla ve kat''â unutmaksızın gerçekleştirmek şarttır. Hele seçimleri beğenmeyip yenilemek gibi zaman öldürücü yollara gitmek bizi gülünç duruma düşürür. Vakit harcayıp Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği''nin bağlantısının kesilmesini bekleyen statükocularımız var. Kıbrıs seçimleri, onların beklentilerine pek cevap veremedi. Ama Kıbrıslı Türk, güneyindekiler 20.000 dolarla yaşarken, kuzeyde 3.000 dolar mahkûmiyetini daha fazla uzatmak istemediğini belli etti. Kıbrıs konusunda elbette haksızlığa uğradık. Ama biz de epey fırsat kaçırdık, çözümde beceri gösteremedik. Çeyrek asırlık bir çözümsüzlük, Türkiye''den daha kalkınmış ülkeleri bile perişan duruma düşürebilir mahiyettedir. Nitekim pek çok dış ilişkimizde Ankara''ya köstek oldu, gelişmemizi engelledi. Milletlerarası ilişkilerde başarı, yalnız hakka ve hukuka dayandırılarak yürütülmez. Dün de böyleydi, bundan sonra da böyledir. Artık Kıbrıs meselesine nokta koymuş bir Türkiye istiyoruz.
Türk ümanizmi
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
17 Aralık, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Mevlânâ Celâleddin Rûmî''nin ebediyete intikalinin 730. yıldönümüdür. Konya''da 17 Aralık 1273 gecesi ki Şeb-i Arûs diyoruz. Bu sırada yaşlı Ertuğrul Gazi, hâlâ Söğüt kasabasında oturan, Selçuklu Türkiyesi''nin Bizans''a karşı bir uç beyidir. Yûnus Emre ise, 33 yaşında genç bir derviştir. Pîr-i Türkistân Hoca Ahmed Yesevî''nin, öğrencisinin öğrencisinin öğrencisidir.
Tasavvuf, Türk tefekkür (düşünce) tarihinin en büyük akımıdır. Yunan''ın ''felsefe''si, Arab''ın ''kelâm''ı ne ise, bizim fikir ve gönül hayatımızda millî şahsiyetimizin oluşmasında, aynı ağırlıktadır. Horosan''dan kaynaklanan bu akım, henüz kurulmuş Türkiye devletinin Anadolu topraklarında, dünya tarihinin en büyük ümanistlerini yetiştirdi: Mevlânâ, Yûnus, Hacı Bektaş, Nasreddin Hoca, Sultan Veled, Hacı Bayram, Ak Şemseddin...
Türk milliyetçiliğini en yüksek çizgide estetiğe ve tefekküre oturtarak en iyi ifade eden, Türk dilinin büyük şairi Yahyâ Kemâl''dir. Diğer milliyetçilik tarif ve iddiaları eskidiği, bir zamanlardaki fonksiyonunu yitirdiği halde, Yahyâ Kemâl''in algıladığı Türk milliyetçiliği, bugün de geçerlidir. Fuad Köprülü''ye, Ahmet Yesevî''yi inceleyip yazmasını öğütleyen odur. Köprülü, buna Yûnus''u da ekleyip, modern tarihçiliğimizin dönem noktası olan ''İlk Mutasavvıflar''ı yazdı (1918). Yahyâ Kemâl''in Türk Müslümanlığı dediği Osmanlı''nın İslâm''ı anlayış ve yaşayış biçiminin yerine, dinimizi Türk''e yabancı kaynakların etkisiyle öğrenmeye kalkışmamız, bugünki kültür krizinin sebeplerindendir.
Türk ümanizmi olan Türk tasavvufu, insanlığın bütününe hitab eden bir öğretidir ki, ister kul, ister hâkan, ister bay, ister yoksul olsun, beşer ırkından her kişi için, yeteneği ve nasîbi nisbetinde feyz alacağı bir okyanustur. Henüz ham yiğitler halindeki biz Türkmenler''i, Türk milleti hâline getirdikten sonra Türk mâşeri dehasının ve estetiğinin doruklarına ulaştırmıştır. Aksi takdirde halimiz nice olurdu?
Hazret-i Pir Efendimiz''in 730. ''Şeb-i arus''unu, bu millî olduğu kadar beşerî idrâk içinde kutluyoruz.
Kıbrıs ve AB
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
18 Aralık, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bugünlerde dünya medyası her ne kadar Saddam''ın nasıl ve nerede muhakeme edileceğine kilitlendi ise de, bizde, Kıbrıs seçimleri, bir türlü manşetten inmiyor. Âdetâ Saddam''ın popülaritesini (!) gölgeliyor. Bu durum, iyi, makul, olumlu, yerinde ve sağlıklı mı?
Ne gezer! Zira Kıbrıs''ın 30 yıldan beri Türkiye''yi cürmünün çok üzerinde meşgul ve zihinlerimizi işgal, belki esir etmesi, normal değildir. Ülkemizin çok daha önemli, çok daha büyük meseleleri var. Kaldı ki Kıbrıs seçimleri şu veya bu yönde farklı sonuçlansa idi, ne değişirdi? Bütün âlem kararın Kuzey Kıbrıs''ta değil, Ankara''da verileceğini biliyor. Biz de biliyoruz da, dünyanın bildiğinden gafiliz.
Batı''nın hakkaniyetsizliği ve bizim gafletimiz neticesi Kıbrıs''ın Avrupa Birliği üyeliğimizle birinci derecede -belki de ilk sırada- ilişkilendirilmesi, konuyu, olağanüstü hâle taşıdı. Kocaman Türkiye Cumhuriyeti''nin geleceğini belirleyen bir ağırlığa ulaştırdığını yazmam, okuyucularımın çoğunluğunca yadırganmayacaktır sanıyorum.
Kıbrıs üzerinde yaptığımız hataları, ihmalleri ve beceriksizlikleri, Avrupa Birliği ve Türk devlet reformu konularında da irtikab ettik. Şimdi, Kıbrıs''taki partiler dengesi ve hükûmetin nasıl kurulacağı ile uğraşıyoruz. Türkiye''de partiler dengesi ve hükûmetin kuruluşu için bu derecede ilgi göstermemiştik.
Avrupa standartlarının, çağdaş medeniyet seviyesi kriterlerinin ta kendisi olduğunu kabulde ve uygulamada direnmemiz ve inadımız sebebiyle, Avrupa''ya da kendimizi anlatamadık. Avrupa dışında kalan Türkiye''nin Avrupa Birliği''ne vereceği zararları ve Avrupa içindeki bir Türkiye''nin Avrupa Birliği''ne taşıyacağı birinci derecede, hatta hayati menfaatleri gösteremedik, savunamadık. Kıbrıs''ın soluğumuzu keserek Mayıs ayına kadar vakit öldürmemiz, tarihimizle fazla meşgul olduğum için, beni şaşırtmaz. Hem Türkiye''ye, hem Kıbrıs''taki durumumuza zarar vermeden AB''ye yaklaşabilirsek, asıl o zaman, hayret ederim.
Ayşe Sultan''ın borcu
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
19 Aralık, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
1481''de Fatih Sultan Mehmed öldü. Büyük oğlu İkinci Sultan Bayezid tahta oturdu. Küçük oğlu Sultan Cem, tahtta hak iddia ederek, askeri ile, Anadolu eyaletinin merkezi Kütahya''yı ele geçirmek için bu şehre doğru yürüdü. Anadolu beylerbeyisi Damad Sinan Paşa, korkusundan Kütahya''dan İstanbul''a kaçtı. Hem de eşi Ayşe Sultan''ı Kütahya''da bırakarak. Henüz 16 yaşındaki Ayşe Sultan, İkinci Bayezid''in büyük kızı ve Fatih''in yaşça en büyük torunu idi. Sultan, Osmanoğlu idi, korku duygusuna yabancı idi. Kütahya dizdarına (kale komutanı), Kütahya kalesini savunmasını emretti. Kaledeki Devlet hazinesini de açtırarak 25.000 akçayı askere dağıttı. Amcası Sultan Cem''in, Anadolu eyaletinin merkezini ele geçirince güçleneceğini biliyordu. Nitekim Sultan Cem, Kütahya''da mukavemet görünce fazla durmayıp Bursa''ya doğru gitti.
Bu işler yatışınca, alacağına şahin olan başdefterdarlık denen Osmanlı maliyesi, Ayşe Sultan''a, devletin 25.000 akçasını kanunsuz harcadığını, ödemesini bildirdi. Bu sırada Sultan, kapdân-ı deryalığa getirilen eşi Sinan Paşa ile Gelibolu''da oturuyordu. İstenen miktarda nakdi yoktu. Evlenirken, büyükbabası Fatih Sultan Mehmed''in kendisine hediye verdiği Üsküf denen mücevherli tacını satılığa çıkardı. Ancak Gelibolu''da bu kadar değerli bir mücevheri alacak kişi bulunmadı. Bunun üzerine Ayşe Sultan, babası İkinci Bayezid''e mektup yazarak, şehit dedem Sultan Mehmed Han dediği büyükbabasının armağanı tâcı İstanbul''da sattırmasını veya 25.000 akçayı kendiliğinden ödemesini istedi.
Ayşe Sultan''ın, babası padişaha mektubunun aslı Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi''nde 5.455 numaraya kayıtlıdır. Zaten yukarıda sunduğum olayı, bu mektup sayesinde öğreniyoruz. Olayın sonraki gelişmesini bildiren bir belge bulamadık. Ama Osmanlı maliyesinin, 25.000 akçasını, şu veya bu şekilde, devletin sahibi sayılan Hanedan''dan tahsil ettiğine hiç şüphem yoktur.
Politikaya ayrılan bu sütunda bir tarih olayını anlatmak bilmiyorum nasıl ve niçin aklıma geldi?
AB karşıtlığı
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
22 Aralık, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başbakan yardımcısı Mehmet Ali Şahin şöyle dedi "Türkiye''nin Avrupa Birliği Üyeliğine inancı olmayan ve karşı çıkanlar Kıbrıs''ta etkin, görevlerde bulunmamalı." Başbakan Yardımcısı''nın sözleri doğru, fakat eksiktir. Eksiktir, zira AB karşıtlarının etkin görevlerde bulunmamalarını Kıbrıs''la sınırlandırıyor. Bu görüş, Türkiye''yi de kapsamalı idi. Türkiye''de yüksek bürokrasi, AB karşıtları ile doludur. Aralarında etkin mevki ve makamlarda bulunanlar vardır. AB sisteminde geleneksel saygınlık ve menfaatlerini yitirecekleri paranoyasına tutulmuşlardır. Halbuki AB sisteminde saygınlıkları ve menfaatleri artacak, sağlıklı ortama oturacaktır. Karşıtlar arasında, bu görüşün millî ve milliyetçi bakış açısı olduğuna inanmış ve inandırılmışlar da çoktur. Fikir çerçevesinde kalsalar, diyecek şey yok. Ancak, hizmetiyle şereflendikleri Türkiye Cumhuriyeti''nin AB ile köprülerini atmak için hararetle çalışıyorlar. Üstelik, köprülerin atılması ile AB politikasının şampiyonluğuna soyunan iktidarı, AK Parti''yi ve liderini prestij kaybına uğratacakları beklentisi ile büsbütün coşuyorlar. Kıbrıs konusunda bu fırsatı yakaladıklarını sanıyorlar. Böylesine bir durumda kendi prestijlerinin alçalacağı gibi bir korku taşımıyorlar. Zira imtiyazlarını, her şey pahasına ve sonsuza kadar sürdürecekleri kanaatindeler. Statükocu, oligarşinin dehşetli mukavemeti, Türk''ün olanca istikbali, geleceği ile kumar oynuyor. Türkiye''yi nice asırdır yürüdüğü istikametten saptırmak istiyor.
Türkiye''ye milyarlarca, hattâ on milyarlarca dolar kaybettiren lider müşavirlerini, saçma sapan tavsiyeleriyle genel başkanlarını batıran, felâkete uğratan akl-ı evvelleri gördük. Türkiye, Kıbrıs''ta, Batı''dan -af buyurun- bir kazık daha yemekten çekiniyor. Avrupa Birliği''nden artık anlamlı davranışlar, açık ifadeyle çok yakın, hemen, derhal müzakere tarihi bekliyor. Aksi takdirde ne olur? sorusunun cevabını henüz yazmak istemiyorum. Avrupa''da bu sorunun doğru cevabını bilen diplomatların ve devlet adamlarının bulunduğuna eminim. Müsbet bir gelişme hâlinde bizim millî statükocularımızın da, bizi gölgede bırakacak hararetle AB taraftarı kesileceklerini kesinlikle biliyorum.
Kaddafi ve Pax Americana
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
23 Aralık, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Muammer Kaddâfi, 27 yaşında bir üsteğmen iken, Türkiye''de dinlenmekte bulunan Kral İdris Senûsi''yi
tahtından indirdi, Libya''da cumhuriyet ilân etti (1.9.1969). O zamandan beri Libya devlet başkanıdır. 34 yıl geçti. Şimdi 62 yaşındadır. Dünya gündeminde adı çok geçen devlet adamlarından biridir.
Ve- Şark üslûbunda olması normal- diplomasinin doğrusu üstadlarından biridir. Arap milliyetçisidir. Nedense bir Amerikan düşmanlığı tutturmuştu. Güney Filipinler''deki Müslüman hareketine destek verecek derecede çok geniş çaplı siyaset izlemiştir. 1912''ye kadar Osmanlı eyaleti olan Libya''da petrol, ülkenin çehresini değiştirmiş ve Kaddâfi''ye geniş imkânlar bahşetmiştir.
Bugün Kaddâfi, Üsâme bin Lâdin''in liderliğindeki el-Kaaide örgütüne, bilhassa bu örgütün Afrika kıt''asındaki teşkilâtlanmasına dair, CIA''ye, Batılılar''ın bilmediği önemli istihbarat aktarmıştır. Nükleer faaliyetlerine son verdiğini, denetime açık bulunduğunu da bildirince, Batı''dan alkış, aferin ve övgüler almaya başlamıştır. Daha açık ifadeyle: Kaddâfi artık Pax Americana''nın bir parçasıdır. Tarih''te olmaz diye bir şey yoktur.
Kaddâfi, Barzani ve Talabani''nin dostudur. Onlar gibi Washington''a dört elle sarılırsa, hiç şaşmam.
Mısır''la birleşip Afrika kıt''asına egemen olmak gibi büyük projeler de üreten Kaddâfi, zaten oynak, dünya şartlarına göre değişken politikalar izlemiştir. Hiç eleştirmiyoruz. Bilakis, bambaşka bir rejimin insanı olmasına rağmen, bizim, bir türlü değişemeyen, köhnelikten çatırdayan, dehşetli statükocu siyasetçilerimize ve bürokratlarımıza nisbetle başarılı buluyorum. Şu farkla; Şark''ta otoriter ve totaliter iktidarlar ölesiye olabiliyor. Türkiye dahil demokrat Batı sisteminde ölesiye iktidar yoktur.
İnadı ve değişmezliği erdem sayan, bu iddiada bulunanların, ülkelerine zarar verdiğini ve vermekte devam edeceğini, kesinlikle söylüyorum.
Mahathir
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Aralık, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Malezya''nın kasımın başında 22 yıllık başbakanı Dr. Mahathir Muhammed görevinden ayrılırken arkasında aşırı bir refah ırklar ahengi ve cür''etkâr diplomasi mirası bırakmıştır. Malezya''nın 24 milyonluk nüfusunun hemen hemen üçte ikisi Malay, yüzde 26''sı etnik Çinli, yüzde 8''i ise Hintlidir. 78 yaşındaki müslüman başbakan Mahathir tıp doktorudur. Fakirlik onun yönetiminde hızla azalmıştır. 1981''de başbakan olan Mahathir on yıl önceki ırk çatışmalarından ve komünist isyancılardan yeni çıkan ülkesinin yönetimine başlamıştı. 1970''de "Malaya ikilemi" başlıklı tartışma başlatan bir kitap yazmıştı bu ırka dayanan bir tahlildi ve etnik Malayların daha kabiliyetli Çinliler tarafından ekonomik bakımdan sömürüldüğünü savunuyordu. Mahathir, İngiliz sörmürge anılarıyla dolu idi ve Malezya''nın Lumi Putra''sı etnik evlatlarının yabancıların ekonomik hegemonyası altında ezilmelerinden korkuyordu. Mahathir''in sık sık belirttiği Batı aleyhtarlığının sebebi buydu.
Mahathir ABD''nin Afganistan ve Irak savaşlarına karşıdır, muntazam bir şekilde Batı''nın ticaret uygulamalarını kınar, fakat ABD, Malezya''nın en büyük ticaret partnerlerinden biridir. Mahathir''in büyük çocukları ABD''de eğitim görmüşlerdir.
Mahathir bir başarı sembolüdür. Ülkesinin üretimi dört misli artmıştır. Son otuz yılda fakirlik çizgisi yüzde 50''den 2000 yılında yüzde 6''ya düşmüştür. Asya''nın en uzun hizmette kalan başbakanı olan Mahathir yurt içinde ve dışında muhtacın hissiyatına hitap etme marifetine sahiptir, bazan da öfkesi burnunun ucundadır. Malezya kauçuk ve kalay ihraç etmektedir. Ülke dünyanın tepedeki 20 ticaret ülkesinden biridir. Kişi başına gayri safi milli hasıla 4000 doları bulmuştur. Bu güney doğu Asya''da Brunei ve Singapur''dan sonra üçüncü gelmektedir. Kişi başına gayri safi milli hasıla 1988 ile 1997 arasında senede ortalama yüzde 8 ila yüzde 10 artmıştır.
Mahathir''in yerine başbakan yardımcısı Abdullah Badawi geçmişti. 63 yaşındaki Abdullah bu iş için biçilmiş kaftandır. 8 yıl Malezya''nın dışişleri bakanlığını yapmıştır. Halkın çoğu ona parlak amca demektedir.
Abdullah''ın derin islami bilgisi onu müslüman Malaylar nezdinde muteber kılmaktadır. Abdullah Çinli azınlık tarafından da sevilmektedir. Abdullah suiistimal ve rüşvetle uğraşacağını açıklamıştır.
Basın, Abdullah''ın efsanevi namusluluğu yanında diğer vasfının tevazu, alçak gönüllülük olduğunu yazmaktadır.
Müslüman dünyasında Mahathir ve Abdullah gibi liderlerin var olduğunu sevinerek görüyoruz...
Kerkük ve sonrası
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
25 Aralık, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Amerika''nın Irak''a müdahalesi bir yılı buldu. Savaş başlar başlamaz, Washington''ın Irak haritasında tasarrufa girişeceğini, bunu Suriye ile İran''ın izleyeceğini, bu sütunda tekrar tekrar yazmıştık.
Şimdi Kerkük''te aşiretlerin gösterileri, aşiret reislerinin Kerkük üzerindeki iddialarını tarihi tahrife girişerek beyanları, Washington desteğini, hiç değilse teşvikini veya tecrübesini yahut teşebbüsünü gösteriyor.
Amerika''nın Irak''ın bütünlüğünü savunur görünerek sonunda ne yapalım, Iraklılar bütünlük istemiyorlar demesi ihtimali yüksektir.
Irak''ı bölüp federe yönetimleri biribirleriyle dalaştırmayı da düşünebilir. Geniş bir otonomi statüsü ile Kürdistan devletinin kurulması manasına gelir. Otonomi, zaten fiilen mevcuttur. Amerika, tam bağımsız bir devlete doğru gelişmenin şartlarını görmek istiyor.
Washington''da iktidar, Orta Doğu''nun yeni baştan düzenleneceğini söylemiştir. Irak''la yetinilmiyeceği açığa vurulmuştur. Bölgedeki devletler belirli bir statüye davet edilecek, bazılarının sınırları değiştirilecektir. Şu demektir: Bazı devletler toprak kazanacak, bazıları toprak yitirecektir. Hatta bazı devletlerin sona ermesi ve yenilerinin kurulması bahis konusudur.
Orta Doğu''ya 16. asır başında Osmanlı Türkiyesi ve 20. asır başında İngiltere -yanına Fransa''yı katarak- çok değişik iki üslûpta düzenlediler. Şimdi ABD bu işe soyundu. Ancak, İngiltere, Fransa''nın, Türk düzenini beğenmeyip daha iyisini kuracakları iddiası, yarım asrı bulmadan iflas etti. Washington''ın aynı âkıbete uğrayacağının emareleri, Afganistan''da ve Irak''ta yaptığı beceriksizlikler ve acemiliklerle kendini gösterdi. Kaddafi ve İslâm Kerimov gibi, erken davranarak yeni düzene, daha açık ifadeyle Pax Americana''ya intibaka çalışanlar ortaya çıktı.
Amerika, Türkiye''ye batıda Avrupa Birliği ve doğuda Hazar taraflarını gösterip, Kürtler''i serbest bırakmasını isteyecektir. Ben böyle düşünüyorum.
Ergenekon''dan çıkmak
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
26 Aralık, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Avrupa''da ve Türkiye''de statükocular bütün ümitlerini, Kıbrıs''a bağladılar. Kıbrıs sorunu çözülmeksizin Mayıs ayına erişmeye can atıyorlar. Bu takdirde ne olacaktır?
Avrupa Birliği, Türkiye''ye müzakere tarihi vermeyecektir. Türkiye''de iktidar, müşkil durumda kalacaktır. Nasıl kalmasın ki? Hem Kıbrıs meselesini çözememiş, hem Avrupa Birliği''nden menfi cevap almış olacaktır.
Avrupa''da Türkiye''yi üyeliğe istemeyenler, Türk''ü dışarıda bıraktık diye bayram edeceklerdir. Türkiye''de, Avrupa Birliği''ne girmenin tarihî imtiyazlarına halel getireceğine inananlar ise, çifte bayram kutlayacaklardır: Atatürk''ün anlı şanlı Türkiye Cumhuriyeti, Brüksel''den döndüğü için, çağdaş medeniyet seviyesinin canlarını çok sıkan, ayrıcalıklarını törpüleyen kriterlerinden kurtulacaklardır. Üstelik, hem Sağcı, hem AB üyeliğine tarafdar bulunmakla katmerli nefret duydukları AK Parti''yi, artık iktidardan uzaklaştırmak senaryolarını yürürlüğe koyacaklardır.
Her zaman olduğu gibi Türkiye kaybedecektir. 3000 dolarla, üçüncü derecede ülkeler arasına düşecektir. Demokrasisi de üç bin dolarlık olacaktır. Reformcularımızı bekleyen hayal kırıklığı, hiç şüphe buyurmayınız, statükocularımızı da etkileyecektir.
Olumsuz ve kötümser senaryo budur. Ancak Türk Milleti, bir defa M.S 535 yılında, bir defa da 1922 senesinde Ergenekon''dan çıkmak harikasını gerçekleştirdi. Bendeniz, haddim olmıyarak, epeydir uykuya yatan mâşerî dehâmızın şahlanacağı kanaatindeyim. Bu kanatte bulunanlar beri gelsinler. Ve Türk Devleti''ni Mayıs ayına esenlikle çıkarsınlar....
Kıbrıs''ta tökezlemek
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
29 Aralık, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kıbrıs''ta belirsizlik, 70 milyonluk Türkiye''yi düğümledi. Başka türlü bir yorumu kesinlikle kabul etmeyiz.
Ne yapmamız gerekiyor? sorusunun cevabı basittir: Kofi Annan planını müzakereye başlamak. Planı, felsefesi bakımından reddetmek temayülüne katılmıyorum. Elbette tadilini istediğimiz hususları savunacağız. Ama bir yıl önceki kadar şansımız yoktur. Bu şansımızı, hatalı politika ile yitirdik, uçtu gitti, işi bozacak değil, çözüme gidecek makul değişiklikler isteyeceğiz.
Planı bütünüyle reddetmek de elbette elimizdedir. Biz, bu yolu sakıncalı buluyoruz. Ambargo yıllarını unutmadık. Gene yaşamak istemiyoruz, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri bizden çözüm bekliyor. Bizi haklı gören tek devlet yoktur. Müslüman, hattâ Türk devleti bile yoktur. Diplomasimiz, bu kadar beceriksizliğe düşmemeli idi. Zira davanın temelinde haklıyız. Ama bu derecede mutlak bir ittifak karşısında bugün manevra alanımız çok daraldı.
Kıbrıs''ta taviz; verdiğimiz halde Aralık 2004''te müzakere tarihi alamazsak, ne olur? Böyle bir ihtimal vardır. Küçük ihtimaldir, fakat yoktur denemez. AB, hem bize karşı görüşlülerin ağır basması, hem bizim Kopenhag kriterlerini yeterince uygulamakta gecikmemiz sebepleriyle meseleyi bir defa daha sallayabilir. Sonuçlarına da katlanır. Zira risk, iki taraflıdır. Avrupa''dan ümit kesen Türkiye''nin davranışı, AB''nin büyük menfaatlerini zora sokar.
Böylesine bir krizde bile biz, Avrupa standartlarını kabul etmiş bir ülke olarak, kârlı çıkarız. Ankara''da tepki politikası oluşması muhtemeldir. Statükocularımız dört gözle bekliyorlar ve Kıbrıs''ı yokuşa sürmek için her şeyi söylüyorlar, AB yolundaki reformlarımızdan geri dönülmesini bile isteyebilecekler ve bunları halkımıza, boşa verilmiş tavizler şeklinde sunacaklardır. Ama hem ekonomik, hem demokratik bakımdan, bugünkü çizgimizin gerilerine düşeriz. Kıbrıs''ta vakit öldürmenin sorumluluğu ağırdır. Ne yapacaksak yapalım. Brüksel''de kalleşliğe uğrar, zeka eksikliğine muhatab olursak, biz de Annan Planını uygulamayı erteleriz.
Statüko ne istiyor?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
30 Aralık, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Statükocu zihniyet, reform fikrinden nefret ediyor. İnkılâplardan dehşet duyuyor. Sultan Mahmud''un reformları ve Atatürk''ün inkılâpları ile yetinmek, bunlarla Türkiye''nin yenileşmesinin tamamlandığını düşünmek istiyor. Sürekli değişim, devamlı gelişme istemiyor. Atatürk''ü 1938''de işini bitirmiş sanıyor. 2038''de de aynı çizgide bir Türkiye görmeyi arzuluyor. İsmet Paşa demokrasi ve ekonomisi ile yaşamaya hasret duyuyor.
Statükocu zihniyet, Avrupa Birliği düzeninden ödü koptuğunu saklamıyor, erkekçe söylüyor. Yönetici sınıfın imtiyazlarını sürdürebildiği kadar sürdürmek istiyor. Üstelik bu imtiyazların devleti ayakta tuttuğu iddiasında bulunuyor. Milletvekili dokunulmazlığının üzerinde ayrıcalıklar kullanmaya hevesleniyor.
Statükocu zihniyet, Kopenhag Kriterleri denen çağdaş demokrasi kurallarını benimseyen, Yüce Meclis''in çıkardığı uyum yasalarına büyük şüpheyle bakıyor. Atatürk''ün, 2003 için bu kriterleri değil muâsır medeniyet seviyesi diyerek 1938 normlarını bize hedef gösterdiğini sanıyor.
Statükocu zihniyet, 1730''da, 1807''de olduğu gibi, Türk yenileşme ve reform hareketini durdurmak istiyor. Ama günümüzün cihanşümul şartları içinde ilâ-nihâye statükonun devamı mümkün görünmüyor. Ancak hayli işler açıp kalkınmamızı ve gelişmemizi engellemesi ihtimali Türk''ün başında Demokles''in kılıcı gibi gidip geliyor.
Statükocu zihniyet, Kıbrıs''ta kargaşa oluşturup AB ile iplerimizi koparmayı tasarlıyor. Bu arada AK Parti''yi Kıbrıs ve AB konularında itham ederek iktidardan uzaklaştırmak istiyor. AK Parti iktidarının ve liderinin iradesinin, statükoyu aşmaya yeterli olup olmadığı, 2004 içinde ortaya çıkacak.
2003 nasıl geçti?
Yilmaz Öztuna
Yilmaz Öztuna
yilmaz.oztuna@tg.com.tr
31 Aralık, 2003
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
2003 yılının dünya tarihindeki en belirgin olayı, Birleşik Amerika''nın Irak''ı işgalidir. Washington''ın Afganistan''dan sonra Irak''a el koyması, terörle cihanşümûl savaşın gereği şeklinde sunuldu. Amerika''nın, dünya tarihinin en büyük terör eylemine maruz kalıp karşılığını vermemesi, saygınlığını ve etkisini çok azaltacak bir tutum olurdu. Bununla beraber harekete geçiren temel faktör, dünya petrol ve gaz rezervinin üçte ikisini içeren Basra Körfezi-Hazar iç denizi bölgelerine ve buradan çıkış sağlayan yollara hakim olmaktır. Biz buna Pax Americana diyoruz.
Pax Americana, ABD vatandaşının p.c. gelirini hemen 50.000 dolara yükseltip gerçek refah toplumuna erişmektir. Bunun için, 21. asır müddetince, enerji musluklarını ele geçirip, dağıtımını dolar karşılığı yapmaya kararlıdır.
Diğer bir sebep, İsrail''e rahat nefes aldırmak için, bu devleti sürekli savaş hâlinde tutan ülkelerin ve örgütlerin güçlerinin kırılmasıdır.
2003, Amerika''nın bütün dünyayı kendisi ile meşgul ettiği yıl şeklinde tarihe geçecek, Amerika''nın Avrasya projesi ve Orta Doğu''yu Pax Americana''nın ilkeleri istikametinde yeniden düzenlemeye kalkışmasının başlangıcıdır. Bu düzenlemenin, zaten belâlı bir bölgeyi daha karmaşık hâle getirmesi hususunda ciddi endişemiz vardır.
Türkiye''de 2003 ise, 3 Kasım 2002 seçimlerini kazanan AK Parti''nin icraat yılıdır. Türkiye''nin maruz kaldığı ve klasik partilerimizi silip süpüren en büyük ekonomik krizden çıkışımız, 2003''ün sonuna rastladı.
Kronik safhanın bile son evresine ulaşıp artık Türkiye''yi tehdit eder duruma gelen Kıbrıs sorunu ile ilintili Avrupa Birliği ile ilişkilerimizin kesinleşmesi, 2004''e kalıyor. AK Parti''nin ''Merkez Sağ''a intibakı konusu da öyle...
2004, milletimize kutlu olsun! Bütün dostlarımın ve okuyucularımın yeni yıllarını tebrik ediyorum.
.
.
.
.
|
| Bugün 65 ziyaretçi (156 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|