 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
YENİDEN SOSYAL DEVLET İHTİYACI II
YAYINLAMA: 03 Ocak 2021 - 23:35
Cuma günkü yılın ilk yazısında tarım toplumları ve göçebe topluluklarında dayanışmanın bir iktisadi zorunluluk olarak ortaya çıktığından bahsetmiştim. Bunu da bu iktisadi yapılarda iş bölümü ve uzmanlaşmanın düşük düzeyde olmasına bağlamıştım. Sanayi toplumunu anlamak için bu konuyu biraz açalım.
Gerek yerleşik tarım toplumlarında gerekse göçebe topluluklarda dayanışma işbölümü ve uzmanlaşmanın çok düşük düzeyde olması sebebiyle bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır. Bu dayanışma tipi, daha çok, tarikatlar ve loncalar etrafında örgütlenmiştir. Emeğin kullanımı büyük farklılık göstermediği için (bir çiftçi ile bir mızraklı askerin, bir çoban ile bir demircinin kullandığı emek arasındaki fark modern toplumda bir şef aşçı ile profesyonel askerin veya bir cerrah ile bir ses sanatçısının kullandığı emek arasındaki farktan çok daha düşüktür, DMD.) bu grupların dayanışma standartları üretim değerlerine değil ama manevi değerlere dayanmaktaydı. Bizim tarihimizden örnek verirsek sanatkârlar Mevlevî, köylüler Bayramî, askerler Bektaşi, esnaf da Ahî tarikatları etrafında örgütlenirlerdi. Hepsinde özel mülkiyetten çok grup mülkiyeti bulunur, bireyler kendi kimliklerini mensup oldukları topluluk / cemaatle özdeşleştirirlerdi.
Pekiyi Sanayi toplumunda işler nasıl değişti? Bu sorunun cevabını yaklaşık bir sene önce vermiştim:
“Kapitalizm öncesi geleneksel toplumlarda insanların hayatın yıkıcılığına karşı bir güvence olarak sığındıkları aile bağları, bir aşama sonra aşiret ve cemaat bağları, bu topluluklardaki sosyal örgütlenmeyi ve siyasi yapıyı da belirlemekteydi. Özünde tarımsal üretime dayalı geleneksel toplumda, insanların çoğu kasaba ve köylerde yaşamaktaydı. Üretim çoğunlukla geçimlik üretim şeklindeydi, bu da bir milli ekonominin oluşmasını engelleyecek kadar yerel ekonomileri birbirinden ayırmaktaydı. Sanayi devrimiyle birlikte nüfus şehirlerde arttı, iş bölümü ve uzmanlaşma ile birlikte geçimlik üretim değil pazar için üretim ilkesi işlemeye başladı, aileler küçüldü, aşiret ve cemaat bağları koptu. Bununla birlikte sanayi kapitalizmi kendisinden önceki geleneksel topluma göre çok daha acımasız, çok daha güvencesiz bir toplum oluşturmuştu; özellikle çalışan emekçi sınıflar için. Bu durumda şehirlerden oluşan ve sanayileşmiş milli ekonomilerde güvenceyi sağlayacak, insanları hayatın yıkıcılığından koruyacak bir kurum olarak sosyal devlet ilkesi gelişti. Artık kimse başkalarından iane beklemek zorunda kalmayacaktı. Çünkü sosyal devlet her vatandaşının iş güvencesini, temel sağlık, barınma ve eğitim ihtiyaçlarını karşılayacaktı. Burada önemli olan nokta, insanların cemaatler ve aşiretler gibi resmiyeti olmayan, tüzel bir kişiliği bulunmayan, faaliyetleri kapalı kapılar ardında kotarılan yapılara güvence ve dayanışma karşılığında teslim olmasının önüne geçilmesiydi. Sosyal devletle birlikte iş güvencesi, temel eğitim ve sağlık hizmetleri bir ayrıcalık olmaktan çıkıp her vatandaşın temel hakkı olarak görülmeye başlanmıştı.” (Dündar Murat DEMİRÖZ, İşsizlik Ve Sosyal Devlet, 14 Şubat 2020, YeniBirlik)
SANAYİ TOPLUMLARINDA DAYANIŞMA VE SOSYAL DEVLETİN GEREKLİLİĞİ
Burada alıntı yaptığım yazımda sanayi kapitalizminin gelişmesiyle birlikte sosyal devletin, özellikle işçi ve çiftçilerden oluşan emekçi kesimler için, sanayi toplumunun acımasız yaşam koşullarına karşı bir koruma sağladığından bahsetmiştim. Ancak bu salt ahlâki ve insani bir kurum değildir. Sosyal devlet bir kapitalist ekonominin uzun dönem mevcudiyetini sağlamak için de gerekli ve rasyonel bir olgudur. Çünkü sosyal devlet deyince sadece bütün toplum için zorunlu ortak mal ve hizmetlerin (kamu mal ve hizmetlerinin) üretilmesi değil, aynı zamanda, üretimin devamlılığını sağlamak için güvenli ve satın alma gücü yeterli bir toplum da akla gelmelidir. Sosyal devletin tasfiyesi hem zorunlu ortak mal ve hizmetlerin üretimini sekteye uğratmış hem de toplumu üretimin devamlılığını sağlamak için güvenli ve satın alma gücü yeterli bir ekonomik düzenden etmiştir. Bu ise kapitalizmin doğasında var olan “krizlere yol açma ve krizlerden beslenme eğilimini” kuvvetlendirmiştir.
1980’lerden itibaren başlayan neo-liberal politikalar bütün dünyada, öncelikle özelleştirmeler kanalıyla sosyal devletin tasfiyesini amaçlamaktaydı. Bu zihniyettekiler için devletin okulu da, hastanesi de olmazdı. Eğitimin bir kamu hizmeti olarak görülmemesi öğretim çağındaki çocuklar arasında fırsat eşitsizliğine, parası olanın iyi bir eğitim imkânına kavuşmasına ve parası olmayanın da yetersiz eğitim almasına yol açmaktaydı. Keza sağlık sisteminde özelleştirme de benzeri sonuçlara yol açtı. Parası veya imkânı olan için beş yıldızlı otel standardında lüks hastaneler var iken, parası olmayanın anası ağlamaktaydı. Bir kamu hizmetinin özelleştirilmesi – salt iktisadi kriterle baksak bile- ancak belli bir gelişmişlik düzeyinde olan ve kişi başı gelir ve tasarruf düzeyleri yüksek toplumlarda gerçekleştirilebilecek bir ekonomik yapı gerektirir. Eğer bu gelişmişlik düzeyi yoksa özel hastanelerin dayanacağı temel kaynak özel sigorta sistemi yeterli olmaz. Özel okulların yol açtığı eşitsizlik de, insan kaynaklarının milli kalkınma hedefine göre değil ama piyasaların ihtiyaçlarına göre eğitilmesi sonucunu doğurur. Toplumuna doğru düzgün sağlık ve eğitim hizmeti üretemeyen ekonomiler uzun dönemde kaynak israfına ve nispî olarak fakirleşmeye mahkûm olurlar. Normal şartlarda kişi başı gelir düzeyi yüksek ve gelir dağılımı nispeten bozuk olmayan gelişmiş ekonomilerde eğitim ve sağlık hizmetlerinin özel sektörle de kotarılabileceği yanılgısı ortaya çıktı. Bunun geçerliliği ise son koronavirüs salgınıyla ortadan kalktı.
Sanayi ekonomilerinde sosyal devletin varlığı kapitalist ekonominin sürekli büyümesini sağlayacak bir talebin sağlanması için de gereklidir. Eğer yeterli düzeyde asgari ücret ve iş güvencesi uygulamaları olmazsa belki kısa vadede sermayedarlar daha fazla kâr ve daha fazla servet elde edebilirler, ancak uzun dönemde o ürettikleri malları satın alacak talebin oluşturulması da zora girer. Bu talebi takviye için genişletici para ve maliye politikaları da geçici bir süre etkili olur. Bunların sonucunda ortaya çıkacak (iç ve dış) borç birikimi ve yüksek enflasyon o sermayedarlar için de uzun dönemde istikrarsızlık, çok daha düşük kâr ve belki de iflas demek olacaktır. Bu anlamda sosyal devlet başıboş sermayedarların kâr hırsıyla bütün bir sistemin çökmesine yol açacak eylemlerine engel olacak nitelikler de taşır.
Sanayi sonrası toplumda iki temel farlılık ortaya çıkmaktadır: Küreselleşme süreci ve hızlı teknolojik gelişme… Bu iki olgu nedeniyle artık yirminci yüzyıldaki milli ve sosyal devlet kurumları problemleri çözmekte, dengeli ve istikrarlı büyümeyi sağlamakta yetersiz kalmaktadır. Bu yüzden önümüzdeki süreçte sadece milli dayanışmayı sağlayacak sosyal devlet kurumları değil, aynı zamanda, uluslararası dayanışmayı da tesis edecek küresel bir düzene ihtiyaç vardır. Bu da Cuma’ya kalsın.
BU DÜNYADA KÜRESEL DAYANIŞMA VE YÖNETİŞİM MÜMKÜN MÜ?
YAYINLAMA: 07 Ocak 2021 - 23:30
2020 yılı ardından 2021 yılında suların durulacağını bekleyenler yanıldılar. 2021 yılı da çok hızlı başladı. Güzel memleketimizin uzun zamandır içinde bulunduğu duygusal fırtınalara bağlı sürekli değişken toplumsal atmosfer bütün dünyaya da sirayet etmiş gibi gözüküyor. Türkiye saatiyle çarşambayı perşembeyi bağlayan gece –belki tarihinde ilk defa- ABD Kongresi (yani ABD Millet Meclisi) Trump taraftarı cahil, çapulcu ve lümpenler tarafından basıldı. Washington DC’de 15 günlük sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Dün gece dinlediğim bütün ulusal ve uluslararası medya kuruluşları bunun demokrasiye yapılmış bir darbe olduğunu söylemekteydiler. Beni en çok keyiflendiren şey ise gerek Sayın Kalın’ın gerekse Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamalarında “ABD’deki gelişmelerden duydukları endişeleri” ifade etmeleri ve “taraflara sağduyu ve itidal” tavsiye etmeleriydi. Genelde onlar bize sağduyu ve itidal tavsiye ederlerdi. Bu sefer çekirdek çitleyip olayları seyreden tarafta olmak keyifliymiş.
Britanya’da salgında günlük vakalar 60 bin rakamlarına ulaşmış vaziyette. Aşılamaya ilk başlayanlardan olan ülkede bir de virüsün mutasyona uğramış yeni bir türü tespit edildi. Akşam BBC’yi izlediğimde uzmanlar ve tartışmacıların gözlerinde gördüğüm şaşkınlık ve çaresizlik ifadesi idi. AB genelinde de durum pek farklı değil. AB’nin aslında bir birlik olmaktan çok uzak olduğu, ABD’nin askeri zoruyla bir araya gelmiş ülkelerin bir yamalı bohçası olduğu çok zamandır söylediğim bir şeydi. Bu koronavirüs salgınında dediklerimin ne kadar doğru olduğu ortaya çıktı.
Körfez ülkeleri ve Katar, İsrail’in iteklemesi ile barıştılar. Muhtemeldir ki, başta silah sanayi olmak üzere hemen hemen her alanda ortaklık kurduğumuz bu ülke de Türkiye karşıtı cepheye katılacaktır. İkinci bir ihtimal de, Türkiye ile İsrail’in hasımlığı bırakıp tekrar ortak hareket etme kararı vermeleridir. Orta Doğu’da siyaset o kadar kaygan, değişken ve belirsiz ki her iki senaryonun da gerçekleşme ihtimali eşittir.
Dünya böyle iken güzel memleketimizin de dünyadan geri kalan bir tarafı yok. Bu hafta içerisinde üç tane boş beleş tartışma konusu medyamızı kapladı: Türban problemi, darbe olma ihtimali ve Boğaziçi Üniversitesi’ne atanan rektör.
Hem CHP’nin kıdemli siyasetçilerinde hem de parti içindeki müzmin muhaliflerden bir eski milletvekili “Türbanlı hâkimin tarafsızlığına güvenemem!”, dedi ve kıyamet koptu. Sayın Kılıçdaroğlu “Bu görüşün partilerinin görüşünü yansıtmadığını ve kendilerinin Genel İdare Kurullarında türbanlı üyelerin bulunduğu” yolunda bir beyan verdi. Sayın Cumhurbaşkanı da, bu açıklamadan memnuniyet duyduğunu belirteceği yerde türbanlı CHP’lileri “vitrin süsü” olarak gördüğünü bildirdi. Bu hoş, eğlendirici ama bir o kadar da boş ve anlamsız bir tartışmadır. CHP’li müzmin muhalif emekli siyasetçinin yakışıksız sözlerine mi üzülsem, yoksa siyasetin tepesindeki iki figürün bu konuya balıklama atlayıp boş yere tartışmasına mı? Bilemedim.
Emekli Genelkurmay Başkanlarımızdan birisi “Menderes erken seçime gitse darbe olmazdı” mealinde birkaç lakırdı etti. Üstüne artık gazetelerde çok gözükmeyen bir kıdemli gazeteci de youtube kanalında “Hükümeti darbeyle indirecek bir güç yok! Bu hükümetin gitmesi için doğal afetler, yıkımlar gerekir!” dedi. Bu iki beyanın üzerine kendilerinin yerli ve milli olduğunu iddia eden bazı mevkute yazarları Paşa’nın hükümeti darbeyle tehdit ettiğini söylediler. Öte yandan, artık unutulmaya yüz tutmuş o medya mensubunun yakışıksız ve ahmakça sözleri üzerine de bu zavallıyı darbenin başı ilan ettiler. Birkaç gün de bu tartışıldı. Televizyon programlarının her konuda uzman gediklileri de yine bu konu üzerinden Karagöz-Hacivat oynatmaya devam ettiler.
Üniversitelerin özerkliği her daim tartışılan bir mevzudur. Boğaziçi Üniversitesi’ne atanan rektör Boğaziçi Üniversitesi kökenli olmadığı, üstelik iktidar partisinde de bir dönem çalışmış bulunduğu için kendilerini üniversite öğrencisi olarak niteleyen bir güruhun protestolarına maruz kaldı. Muhalif mevkutelerde “Boğaziçi’ne kayyum” yaveleri söylenirken iktidar yandaşı mevkutelerde de “Yedirmeyiz!” sloganları atıldı. Atanan rektörün CV’sine bakıldığında ODTÜ Mezunu olduğu, Yüksek Lisans ve Doktorasını da Boğaziçi’nde yaptığını görüyoruz. Üstelik 8 sene de bu üniversitede öğretim üyeliği yapmış bir kişilik. O zaman niye protestolar bu kadar arttı? Bu meselede iki önemli nokta vardır.
Birincisi ve en önemlisi Üniversitelerde bütün gücün rektörde toplanmasıdır. Hâlbuki çağdaş dünya üniversitelerinde rektörlük sadece idari bir makamdır. Bugün ülkemiz üniversitelerinde rektörün yaptığı işi yapamayacak bir rektör sekreteri bulunmamaktadır. Akademisyenlerden rektör seçmek kadar yanlış bir yaklaşım olamaz. Pekiyi doğrusu nedir? Üniversitelerde bilimsel araştırma, öğrenci yetiştirme gibi faaliyetlerde en önemli kişilerin Bölüm Başkanları olması gerekir. Yani Bölümlerin inisiyatifinin arttırılması gerekir. Yoksa Üniversite’nin temizlik ve bakım işleri, inşaatları veya maaş ödenmesini yönetmek için Profesör olmaya gerek yoktur. Rektörlerin profesyonel yöneticiler arasından seçilmesi gerekir, Hocalar arasından değil!
İkincisi protestoyu yapan kişilerin kimliğidir. Boğaziçi Üniversitesi kamuoyunda bilindiği kadarıyla ABD meşrepli liberal öğretiye bağlı bir üniversitedir. Ancak benim yakından bildiğim kadarıyla, özellikle üniversitenin belli bölümlerinde, çağ dışı marjinal sol gruplar ve etnik ve mezhepsel ayrım savunusu yapan bazı bölücüler kadrolaşmıştır. Medyadan elde ettiğimiz açık istihbarata göre de protesto gösterisi yapanlar arasında ciddi oranda öğrencilikle alakası bulunmayan marjinal sol örgütlerin mensupları bulunmaktadır. Amacın ortalığı karıştırmak olduğu doğrultusunda intibalar oluşmaktadır.
Sonuç olarak şunu diyebiliriz: Rektörlük bu şekilde üniversite hocalarına verilecek bir makam olarak kalır ve bütün üniversite rektörün demir yumruğu ile idare edilmeye devam ederse (ki bu 12 Eylül’ün getirdiği sistemdir, DMD) bu tartışmalar her daim devam eder. Üniversite öğrencisi olmayan radikal görüşteki unsurların protestosunu öğrenci protestosu olarak kabul ettirmek için ortalığı ayağa kaldırmak da pek demokrasiyle bağdaşmaz.
Şimdi size soruyorum: Gerek memleketimizde gerekse bütün dünyada küresel felaketlerin (Koronavirüs salgını, uluslararası göç, uluslararası terörizm, popülist hükümetler, iklim bozulması ve küresel ısınma benzeri) ayyuka çıktığı bu dönemde, bu örneklerini saydığım dünyada küresel dayanışma, fakirlik ve açlıkla mücadele ve küresel barış mümkün müdür? Ben pek ihtimal görmüyorum. 2021 yılı için tek diyebileceğim traji-komedinin 2020 yılından kaldığı yerden devam ettiğidir.
Hayırlı Cumalar.
GÖTTERDÄMMERUNG* VE RAGNAROK: BATININ KIYAMETİ KOPTU MU?
YAYINLAMA: 14 Ocak 2021 - 23:25
*Tanrıların Alacakaranlığı
Götterdämmerung (Almanca: Tanrıların Alacakaranlığı), Richard Wagner'in Nibelungen Yüzüğü (Der Ring des Nibelungen) adlı opera dörtlemesinin sonuncusudur. İlk gösterimi 17 Ağustos 1876 tarihinde, sonradan "Richard Wagner Tiyatro Salonu" olarak adlandırılan Bayreuth Festivali Salonu'nda (Festspielhaus Bayreuth), dörtlemenin ilk tam gösteriminin bir parçası olarak gerçekleştirilmiştir. Bu son kısım Nibelungen Destanı'nındaki Siegfried'in ölümüyle Ragnarok olayının birleştirilmesi sonucu oluşturulmuştur.
WAGNER’İN GÖTTERDÄMMERUNG OPERASI
Wagner’in bu opera dörtlemesinin ana teması da “altın hırsıdır”. 20 Mart 2017 tarihinde bu sütunda çıkan “WESTERDAEMMERUNG -BATI’NIN ALACAKARANLIĞI” adlı yazımdan alıntı yapalım:
“Büyük Alman bestekârı Richard Wagner Der Ring (Yüzük) adlı opera dörtlemesinde Batı uygarlığının kendi özünden saparak insanlık erdemlerine aykırı bir değersizlikler manzumesine dönüştüğünü ve bunun en önemli müsebbibinin de Kapitalizm olduğunu vurgular. Der Ring (Yüzük), dışarıdan bakıldığında, Almanların bir Halk destanı sayılabilecek Das Nibelungenlied (Niebelung’ların Şarkısı) adlı manzum hikâyeden derlenen, Hristiyanlık öncesi Germen mitolojisindeki tanrıları, cüceleri, devleri ve ejderhaları içeren bir fantastik opera dörtlemesidir. Das Rheingold (Ren Altını), Die Walküre (Valkiri’ler; savaşta ölen kahramanların ruhlarını alıp Valhalla’ya götüren savaşçı melekler), Sigfried (Wagner’in insanlığa örnek olarak sunduğu kahraman) ve Götterdaemmerung (Tanrıların Alacakaranlığı) adlı dört operadan oluşur. Richard Wagner, Hitler onu Nasyonel Sosyalizm’in resmi bestekârı ilan ettiği için ırkçı sanılır, halbuki Wagner ırkçı olmaktan çok, batılıların ahlâki değerlerini ve erdemlerini kaybettiğini vurgulayan bir kültür milliyetçisidir. Der Ring’in kısaca hikâyesi şöyledir:
Hikâye Ren nehrinde yaşayan Ren Bakire’lerinden (bir çeşit nehir perisi) cüce Alberich’in çaldığı altından ürettiği dünyayı yönetme gücüne sahip bir sihirli yüzük etrafında döner. Tanrıların başı Wotan (savaş ve ölüm tanrısı) başka bir tanrı olan hırsız Loke’nin yardımıyla bu yüzüğü Alberich’ten çalar. Fakat zaman içerisinde, Wotan savaşta ölen kahramanların cenneti ve tanrıların evi olan Valhalla’yı inşa etmek karşılığında devler Fafnir ve Fasolt’a yüzüğü vermek zorunda kalır, yoksa tanrıların ölümsüzlüklerini borçlu oldukları sihirli elmaları üreten Tanrıça Freia’yı kaybedecektir. Wotan kuşaklar boyunca yüzüğü tekrar elde etmek için entrika çevirir. Sonunda yarı tanrı yarı insan olan Wotan’ın torunu Sigfried dev Fafnir’i öldürerek Yüzüğün sahibi olur, ona da Alberich’in oğlu cüce Hagen ihanet eder ve yüzüğü kendine almak için Sigfried’i öldürür. Sonunda, Siegfried’in sevgilisi ve ölümsüzlüğünü kaybetmiş eski bir valkiri olan Brünnhilde tarafından yüzük Ren Bakire’lerine iade edilir ve yüzüğü kurtarmak için ortaya atılan Hagen Ren nehrinde boğulur. Hikâye’nin sonunda Valhalla yıkılır ve tanrılar yok olur.”
VİKİNGLERİN KIYAMETİ: RAGNAROK
Altının büyüsü ve dünyaya hükmetme hırsı… Wagner’e göre insanı insan yapan erdemlere aykırı olan bu ihtiraslı duygular Batı insanını hem kendi değerlerinden ve köklerinden koparmış hem de bütün insanlığın felâketine gidecek yolu açmıştır. Bu opera dörtlemesinde Wagner aslında Kapitalizmi insanın sonunu getirecek bir felâket olan “Ragnarok” olarak tanımlar.
Ragnarok için bir nevi eski İskandinav ve Germen dinindeki “Kıyamet” denebilir. Ancak eski İskandinav ve Germen dininde yaratılış ve yok oluş bir defaya mahsusu değildir. İnsanlar ve Tanrılara göre zaman belli çağlara ayrılmıştır. Her çağ bir Ragnarok – Kıyametle sona erer ve sonra tekrar dünya yeni bir çağda yeniden kurulur. Kuzey mitolojisinde her çağ için ayrı bir Kıyamet / Ragnarok vardır ve her Ragnarok büyük bir savaş ardından gelen doğal felaketler, onları takiben bir erkek ve bir kadın dışında bütün insanların ve büyük Tanrıların ölmesi ile sonuçlanır. Dünya büyük bir dehşetle sulara gömülür ve akabinde yeni bir dünya sulardan yükselir. Yeni dünyada eskisinden kalan iki insandan insanlar yeniden türerler ve kalan Tanrılarla birlikte yeni bir çağ açılır. Ta ki, bu çağ da kendi Ragnarok’u ile son bulana dek…
Wagner’e göre altın – para hırsı ve dünya hakimiyeti - güç arzusu Kapitalizm’i doğurmuş, Kapitalizm de Batı insanını geçmişinden gelen değerlerden koparmıştır. Hikayede Yüzük finans kapitali, cüceler (Niebelung’lar) tefecileri ve finans sektörünü, devler büyük sanayi tröstlerini, tanrılar emperyalist Batı devletlerini ve Valhalla da finans kapitalin sihirli gücü ve sanayi kartellerinin üretim kapasitesi ile kurdukları yalancı cenneti temsil eder. Finans Kapital’e sahip olmak için üretken sanayiyi de ortadan kaldırmaya hevesli Batı’nın emperyalist devletleri, günün sonunda, kendi kurdukları sahte cennetin de başlarına çökeceğini görecektir. İşte Der Ring dörtlemesinin sonuncusu olan Götterdämmerung’da aslında Kapitalizmin ve Batı uygarlığının çöküşü, yani Ragnarok, anlatılmaktadır.
BATININ VE KAPİTALİZMİN ÇÖKÜŞÜ
Yirmi birinci Asrın ilk yirmi yılını bitirdiğimiz bu günlerde tecrübe ettiklerimiz bize bir Ragnarok’u / Kıyameti anımsatmaktadır. Dünyada gelir dağılımı daha önce olduğundan çok daha fazla bozuktur: Bir yanda milyar dolarlarla oynayan birkaç bin kişi öbür yanda salgın hastalıklar, iç savaş, açlık, cehalet ve fakirlikle iç içe milyonlar… Gelir dağılımı hem ülkelerin içinde bozulmuştur hem de ülkeler arasında gelir ve servet uçurumu büyümüştür. Dünya ekonomisi sadece gelir dağılımı adaletsizliğinden değil, aynı zamanda, üretime değil kumara yatırılan finans sermaye sayesinde de bir çöküşe doğru gitmektedir. Dünyadaki toplam sermayenin neredeyse yüzde sekseni borsalarda, türev enstrümanlara yapılan yatırımlarda, döviz spekülasyonlarında, yani finans kapitalde toplanırken, ancak yüzde yirmisi tarım ve sanayi gibi üretken sektörlere yatırılmaktadır. İletişimdeki, büyük teknolojik sıçrama insanlara yepyeni ufuklar vadetmektedir ama öte yandan, bu gelişme sağladığı olanaklarla paranın ve bilginin ülkeler arasında kontrolsüz akışını da yol açmaktadır. Bu da uluslararası terör ve casusluk faaliyetlerini arttırmaktadır. Bütün dünyada ırkçılık ve dincilik yükselmekte, ülkelerin başına hırslı, tamahkâr ve popülist liderler gelmektedir. Fakir ülkelerden milyonlarca insan zengin ülkelere kaçmaktadır. Bu da insan ve organ kaçakçılığı gibi suç sektörlerini daha da büyütmektedir. Sosyalleşemeyen insanlar ya uyuşturucu maddelere ya da internetin sunduğu sahte / sanal dünyalara müptelâ olmaktadır. Aile, inanç, milli şuur ve güzel ahlâk gibi kurum ve değerler yıpranmış, insanlar İncil’de bahsedilen yedi büyük günahın (gurur, açgözlülük, şehvet, kıskançlık, oburluk, öfke ve tembellik) pençesinde birer tüketim robotuna dönüştürülmüştür. Benim gibi düşünen ve ana akım iktisada mesafeli iktisatçıların ortak kanaati 2025-2030 yılları arasında büyük bir küresel krizin geleceğiydi, ancak en son 2020 yılında başımıza musallat olan koronavirüs belası nedeniyle bu krizin daha erken geleceğini beklemeliyiz. Teknolojinin nimetleri çok güzel olmakla birlikte, bu teknolojinin nükleer ve konvansiyonel silahlar, hızla artan radyasyon, çevre kirliliği sebebiyle bir iklim değişikliğine yol açtığı da gözle görülmektedir. Ragnarok / Kıyamet senaryosunda tek bir şey eksiktir: Üçüncü Dünya Savaşı…
Tekrar başa dönelim… Her Ragnarok bir çağın içindeki Tanrıları, devleri, insanları ve cüceleri ile bitmesi demek olsa da, aynı zamanda yeni bir çağın başlangıcı da demektir. Güzel olan ve bizi ümitvar kılan da şudur ki, gelecek yeni çağın bir altın çağ olması da bizim elimizdedir. Eğer mevcut yapı ucubeleri, devleri ve cüceleri ile devam ederse, korkarım ki, bu insanlığın yaşadığı belki de son Ragnarok olacaktır.
Hayırlı Cumalar…
ASİMOV VE PANDEMİ SONRASI DÜNYA
YAYINLAMA: 17 Ocak 2021 - 23:35
Bilim kurgu edebiyatının en büyük isimlerinden ve Nebula Ödülü sahibi Isaac Asimov’un 1940-50 arasında yazdığı robot romanları bugün yaşadıklarımıza farklı bir bakış sahibi olmamızı sağlar. Öykü kısaca şöyledir: İnsanlar günümüzden yirmi bin yıl sonra insansı robotlar üreten ve uzaydaki yaşanabilir gezegenleri iskân edebilen bir uygarlığa kavuşmuşlardır. İlk uzaya yayılma hamlesinden 300 yıl sonra uzayda 30 yeni gezegenden oluşmuş bir konfederasyon bulunmaktaydı. Bu gezegenlerin iskânı robot teknolojisi sayesinde gerçekleşmişti. Uzaylı gezegenlerde Dünya’ya nispetle çok daha az insan yaşıyordu ama teknolojileri, özellikle robot teknolojisi çok gelişmişti. Uzaylı gezegenlerindeki insanların nüfusları az olmasına rağmen yaşam standartları çok yüksekti. Her gereksinimleri robot hizmetçiler tarafından karşılanıyor, kendilerine gerekli gıdaları malikânelerinde bulunan çiftliklerde robotlar tarafından üretiliyordu. Bu yüzden insanlar arası ilişkiler azalmıştı. Bu gezegenlerde yaşayan insanların hem kontrol edilebilir habitatları hem de yüksek tıp teknolojileri sayesinde ömürleri üç yüz yıla kadar uzamıştı. Her şeyi olan bu uzun ömürlü ve sağlıklı insanlar, adeta, mitolojideki yarı tanrılar seviyesine çıkmışlardı. İnsanların meslekleri bu yüzden sanat ve bilim gibi alanlarda, tasarım gibi mesleklerde yoğunlaşmaktaydı. Çoğu kimsenin paraya ihtiyacı olmadığı için toplumsal ilişkilerde sınıftan çok itibar / statü öne çıkmaktaydı. Haliyle bu toplumların her biri aşırı bireyci, bireysel özgürlüğü her şeyin önüne koyan toplumlar haline dönüşmekteydi. Uzaylı gezegenlerin içinde insanlar arası ilişkileri en canlı olan gezegen Aurora / Şafak Gezegeni idi. Aurora’da insanlar aileler halinde yaşayabiliyorlardı. Az sayıda ama insandan hiç ayırt edilemeyen gelişmiş robotları vardı. Aurora aynı zamanda uzaylı gezegenlerin en kalabalığı (nüfusu 100 milyon civarında), en zengini ve askeri gücü en yüksek olanıydı. Doğal olarak uzaylı gezegenlerin lideri konumundaydı. Öte yandan insan ilişkileri en zayıf olan Solaria / Güneş Ülkesi Gezegeniydi. Aurora’dakiler kadar karmaşık olmasalar da, en fazla robotlaşmış gezegen burasıydı. Solaria’da 10 bin insan yaşamaktaydı. Bütün gezegen birbirine eşit on bin parçaya bölünmüş her bir parça tek bir insanın malikânesi konumundaydı. Her Solarialı insanın emrinde on binlerce robot vardı. Ancak bu insanlar başka insanlarla yüz yüze görüşmüyorlardı. Robotları vasıtasıyla birbirlerinin hologramlarını (üç boyutlu görüntü) kullanarak iletişim içine giriyorlardı. Çok özel durumlarda yüz yüze görüşmek zorunda olduklarında özel maskeler, eldivenler giyiyorlar ve birbirlerine belli bir mesafeden daha fazla yaklaşmıyorlardı. Nüfus kontrol altındaydı ve bir çiftin evlenip çocuk sahibi olması çok yaygın değildi. Genelde çocuklar suni döllenme yolu ile üretiliyordu. Amaç gezegenin 10 bin kişilik nüfusunun artmaması ve her vatandaşın refah düzeyinin hep aynı yüksek düzeyde tutulmasıydı. Yani robotlaşma arttıkça, sosyalleşme azalıyor ve bireycilik artıyordu. Mensuplarına bir yeryüzü cenneti gibi gelse de, üç yüz yıl içindeki bu gelişme süreci, uzaylı gezegenlerde bireysel girişim gücünü, yaratıcılığı ve uzayda yeni koloniler kurma isteğini yok eden de bir sonuca yol açmıştı. Zenginlik, uzun yaşam ve hiçbir derdin olmaması insanları hem yalnızlaştırmış hem toplumsal dayanışmayı ve sosyalleşmeyi bitirmişti. Yani robotlaşma arttıkça yaşam standartları yükselse de insanların insanlıktan uzaklaştığı, toplumların da atalete mahkûm olup çökmeye yüz tuttuğu söylenebilir. Adeta diyebiliriz ki bu uzaylı toplumlarında maske-mesafe-hijyen bizdeki gibi zorunluluktan değil, gönüllü olarak uygulanan bir kuraldı.
Yirmi birinci yüzyıl başında, yaşadığımız teknolojik gelişme süreci Asimov’un yirmi bin yıl sonra olmasını beklediği yeniliklerin birçoğunu hayatımıza soktu. Asimov’un kitap-film diye bahsettiği e-booklar, hiper-dalga diye bahsettiği internet, hologramlar, insansı olmasa bile her çeşit robot (cep telefonları, SİHA’lar, navigasyon cihazları, akıllı evler ve benzeri) hayatımıza çıkmamak üzere girdi. Ancak hala daha uzayda koloni kurabilecek bir teknolojiye sahip değiliz. Tıptaki gelişmeler, biyo teknoloji ve nano teknolojinin hayatımıza girmesiyle birlikte insanların daha uzun ömürlü ve sağlıklı olması da yakın gelecekte mümkün olacak gibi. Ancak yavaş yavaş hayatımıza giren bu değişimler koronavirüs belası ile birlikte birden hızlandı. Biz de tıpkı Solarialılar gibi evlerimize kapandık, akrabalarımız ve arkadaşlarımızla canlı bağlantılar vasıtasıyla görüşüyoruz. Sosyalleşme sosyal medya vasıtasıyla gerçekleşiyor. Maske – mesafe - hijyen hayatımızın bir parçası oldu. Belli nitelikli işleri yapan insanlar evden çalışıyorlar, paralarını da bol sıfırlı olarak kazanıyorlar. Eğitim de artık bilgisayar ekranında gördüğümüz yüzler ve duyduğumuz seslerden ibarettir. En çarpıcı olaylardan biri de, nakit para kullanımının neredeyse sıfırlanması… Aldığımız maaş internette gördüğümüz banka hesabındaki bir elektronik kayıttan, ödemelerimiz yine internet üzerinden bir hesaptan başka bir hesaba bu elektronik kayıtların aktarılmasından ibaret. Kamu ve özel birçok kuruluşta toplantılar on-line yapılıyor. Asimov’un bundan 80 sene önce öngördüğü gibi, robotlaşma sosyalleşmeyi, toplumsal bütünleşmeyi, dayanışmayı ve insanların birbirine güvenini ortadan kaldıracak bir süreç. Bunun karşılığında bireycileşmeyi, bencilliği, yalnızlaşmayı, yabancılaşmayı ve güvensizliği de arttıran birçok etkeni de doğurmakta.
Cuma günkü yazımda bahsettiğim Batı uygarlığının kıyametini bir de bu açıdan ele alırsak bariz benzerlikler görürüz. İnsanlığın toplumsal evrimi birlikte hareket etme, dayanışma, güven ve toplumsallaşma ile gerçekleşmiştir. Eğer bu süreç tersine döner ve herkes sadece kendisi için yaşar, sadece kendi çıkarını düşünür, kimseye ve topluma güvenmez ve kendine ve topluma yabancılaşırsa insanlığın toplumsal evrimi geriye gitmeye başlar. Ortaçağların bağnaz ve despotik toplumlarına veya köleci topluma geriye dönüş başlar.
“Evet, bu hal geçici bir durumdur, pandemi sonrasında her şey eskiye dönecektir!”, diyebilirsiniz. Ancak macun tüpten, cin şişeden çıktıktan sonra geçmiş olsun. Önümüzde yeni teknolojiye dayalı yeni bir üretim, dağıtım ve toplum düzeni bulunmaktadır. Ne yaparsak yapalım eskiye dönmek bundan sonra pek mümkün değildir. Bize düşen ne? Her şeyden önce, karşılıklı güvenimizi ve dayanışmamızı, birlikte hareket etme içgüdülerimizi kaybetmemeliyiz. Yeni şartlarda yeni bir uygarlık kurulur, ancak bu yeni uygarlığın insan uygarlığı olabilmesi için güven, sevgi ve dayanışma ön koşuldur.
KONDRATİEF DALGALARI VE TEKNOLOJİK GELİŞME - I
YAYINLAMA: 21 Ocak 2021 - 23:30
İktisat biliminde genel yaklaşım ve bakış açısı iktisadi olay ve süreçleri doğrusal fonksiyonlar olarak tanımlamaktır. Doğrusal fonksiyonla kastımız bir iktisadi olgu ile onu etkileyen başka bir iktisadi olgunun değişimlerinin hep belli bir sabit oranda gerçekleşmesidir. Örneğin, dolar kurunda 10 kuruşluk artışın üç ay sonra enflasyonda yüzde 0,5’lık bir artışa yol açacağı önermesi verilebilir. Bu yaklaşım zaman içinde hareket kanunlarının tanımlanmasında da kullanılır. Örneğin fiyatlar genel düzeyi, milli gelir gibi iktisadi değişkenler iktisatçıların çoğu tarafından belli bir trend etrafında büyüyen seriler olarak adlandırılır. Yani dışarıdan veya kamu otoritesinin uygulayacağı politikalardan bağımsız olarak her ekonominin kendine has bir doğal büyüme oranı olduğu ve hükümetlerin ne yaparsa yapsın bu oranı değiştiremeyeceği, bu yüzden de, en iyisi, hiç politika uygulamamaları gerektiği görüşü savunulur. Tabii ki, bu savununun arkasında ciddi ideolojik duruş vardır: Kapitalist ekonominin kendi kendine sürekli (yani kesintisiz) ve istikrarlı (yani krizlere girmeden) bir büyüme sağlayacağı inancı… “Pekiyi, o zaman krizler ne oluyor?” sorusuna verdikleri cevap da şudur: “Ahh azizim, hükümetler bırakmıyorlar ki kapitalist sistem kendi kendine işlesin, piyasalar çalışsın. Ekonomik krizlerin sebebi yanlış hükümet politikaları, serbest piyasa ekonomisinden uzaklaşma ve iklim gibi doğal etkenlerdir. Yoksa piyasa ekonomisinin kurallarının işlediği kapitalist bir ekonomide hiçbir zaman kriz olmaz!” Bu görüşleri savunanlar bizlerin Klasik ve Neo-Klasik Okullar olarak tanımladığımız iktisatçılar grubudur.
Klasik ve Neo-Klasik iktisatçıların alternatifi olan görüş ne olabilir? Bu soruya cevap olarak iki farklı ama birbirini tamamlayan görüş öne sürülür: Birincisi kapitalizmin kendisinin sürekli ve istikrarlı bir büyümeyi sağlamaya yetecek bir mekanizmaya sahip olmadığıdır. Bu da ekonominin içinden veya dışından kaynaklanabilecek şokların sistemi inkıtaa uğrattığı, krizlere yol açtığı ve ekonominin bu krizlerden devlet müdahalesi (yani istikrar politikası uygulamaları) olmadan kendiliğinden çıkamayacağı anlamına gelir. Bu görüş Keynesçi iktisatçıların savunduğu görüştür. İkinci alternatif görüşse, kapitalist sistemin sürekli büyümek için bizatihi krizlere ihtiyaç duyduğu, sermaye birikimi ve kapitalist ekonominin büyümesinin krizlere yol açtığı ve krizlerden beslendiğidir. Bu görüş de bir kısım Marksist iktisatçı ile Post – Keynesçi ve Evrimci İktisat okullarının bakış açısıdır.
KONJONKTÜR DALGALARI
Bugün biraz size ikinci alternatif görüşten bahsedeceğim: Yani, memleketimizde de düzenli aralıklarla tecrübe ettiğimiz iktisadi krizlerin aslında kapitalist sistemin doğasından kaynaklandığı görüşü… Böyle bir görüşü mantıki olarak delillendirmek için kullanılması gereken modelleme de, iktisadi değişkenlerin doğrusal bir trende değil de, döngüsel bir trende sahip olduğudur. Daha açık ifade etmek gerekirse kapitalist bir ekonomide serbest piyasa kuralları altında ekonomiler belli dönemler için hızlı büyüme süreçlerine girerler, büyüme dönemi akabinde de yavaş büyüme ve durgunluk dönemleri takip eder. Bu olgu iktisat biliminde konjonktür dalgası olarak tanımlanır.
Konjonktür Dalgaları bütünlüklü ve formel bir analizle ilk defa Schumpeter tarafından tasnif edilmiştir. Elbette Schumpeter öncesinde de Konjonktür Dalgaları ile ilgili çalışmalar yapılmış ve teoriler üretilmiştir. Ancak bunların her biri özel koşullarda ve belli şartlar altında tanımlanabilecek konjonktür dalgalarını anlatır. Bütün bu çalışmaları dikkate alarak hepsini derli toplu şekilde bir araya getiren Schumpeter’dir.
Schumpeter ekonomide zaman içinde gerçekleşen Konjonktür Dalgalarını farklı tipteki sermaye yatırımlarına bağlı olarak dört başlık altında tasnif etmiştir. Bunlar:
1. Kitchin Dalgası veya Minör Dalga: Envanter stoklarındaki değişime / yatırıma bağlıdır. Ortalama 40 ay (3,5 sene) sürer.
2. Juglar Dalgası veya Majör Dalga: Fiziki sermaye yani makine ve teçhizat stoklarındaki değişime yatırıma bağlıdır. 7 ile 11 sene arasında sürer.
3. Kuznets Dalgası veya İmar Dalgası: Altyapı sermayesi yani duran varlık stoklarındaki (bina, yol, baraj ve benzeri her çeşit gayrimenkul) değişime / yatırıma bağlıdır. Ortalama 25 sene sürer.
4. Kondratieff Dalgası veya Uzun Dalga: Üretim teknolojisindeki değişime / yatırıma bağlıdır. 45 ile 60 sene arasında sürer.
Schumpeter’in bu tasnifi ekonominin farklı uzunluklarda (periyotlarda) gerçekleşen ve birbirinin üstüne binen dört ayrı dalgadan etkilendiğini söyler. Daha önce 8 Nisan 2019 tarihli bu köşede yayınlanan “EKONOMİK DALGALANMALARIN DOĞASI” adlı yazımdan bir alıntı yapalım:
“Her ekonomide milli gelir uzun dönem büyüme trendinin etrafında birbirinin üstüne binen Minör Dalga, Majör Dalga ve İmar Dalgalarına bağlı salınır. Eğer krizler konjonktür dalgalarının dip noktalarında oluşuyorsa bunları tahmin edebilmek ve önceden kontrol edebilmek mümkün olabilir. Ancak uygulanan politikalar majör dalgayı sınırlandırabileceği gibi büyütebilir de. Eğer yanlış politikalar dizisi uygulanırsa milli gelir önce beklenenin – veya ülke potansiyelinin- çok üstünde bir hızla büyür. Bu süreç içerisinde belli sektörlerin – inşaat gibi- orantısız bir biçimde büyümesi söz konusu olabilir. O takdirde, genişleme etkisi katlanarak artar, iç ve dış borçlar şişerken bazı sektörlerde atıl kapasite – aşırı yatırım- söz konusu olur. Sonunda düşen kâr oranları ve artan borç birikimi daralma safhasını başlatır. Genişleme safhası ne kadar yüksek büyüme getirirse daralma safhasındaki kriz de o kadar büyük olur.”
Yani, her ne kadar kapitalizmin doğası ve sermaye birikimi rejiminden kaynaklansa da, eğer gerçekçi bir şekilde tanımlanırsa, bu dalgaları kontrol etmek mümkün olabilir. Bu ekonominin dalgalanmalardan kurtulmasını sağlamaz ancak konjonktür dalgalarının olumsuz etkilerini (yüksek işsizlik, iflaslar, kronik dış borç vb.) azaltma imkânı verir. Kritik noktalardan biri de dört farklı konjonktür dalgasının dip noktalarını aynı zamana denk gelmesi ihtimalidir. Bu durumda krizin şiddeti ve olumsuz etkileri de daha büyük olacaktır.
KONDRATIEFF DALGASI VEYA UZUN DALGA - TEKNOLOJİK PARADİGMA DEĞİŞİMLERİ
Yine 8 Nisan 2019 tarihli “EKONOMİK DALGALANMALARIN DOĞASI” adlı yazımdan bir paragraf paylaşayım:
“Uzun Dalga (Kondratieff Dalgası) yeterli veri olmadığı için teknik olarak ölçülemeyecek büyüklükte bir dalgadır, çünkü uzunluğu 45-60 sene arası değişir. Bu yüzden birçok iktisatçı bu dalgayı “kehanet olarak” vasıflandırır. Yine de bu dalga, Schumpeter tarafından teknoloji paradigmalarını yansıtan bir süreç olarak tanımlanmıştır. Dünya ölçeğinde, 1929 krizinin Majör Dalga, İmar Dalgası ve Uzun Dalga’nın dip noktalarının örtüştüğü kriz olduğu yolunda görüşler bulunmaktadır.”
Bir uzun dalga iki ana safhadan oluşur: 22-30 sene süren bir genişleme – hızlı büyüme dönemi ve sonrasında yine 22-30 sene süren bir daralma – yavaş büyüme dönemi. Her uzun dalganın başlangıcı yeni bir teknolojik gelişme ile özdeştir. Bu yeni teknolojinin zaman içinde ihtiyaç duyduğu enerji hammaddesi, büyümeyi bir lokomotif gibi çekecek temel endüstrileri belirginleşir. Teknoloji olgunluk safhasına ulaştığı ve bütün iktisadi ilişkileri domine ettiği andan itibaren daralma safhası başlar. Enteresan olan taraf daralma safhasında, bir sonraki teknoloji paradigmasının tohumları atılır ve filizleri yeşerir.
İçinde bulunduğumuz Beşinci Kondratieff Dalgası olan Bilişim ve Haberleşme Dalgasının artık son aşamalarındayız. Tahminler çeşitlilik gösterse de, nano ve biyo teknolojiler temelli ve robot teknolojilerinin de gelişeceği Altıncı Kondratieff Dalgası’nın 2025-2035 arası başlayacağı düşünülmektedir. Bir sonraki yazımda bu Altıncı Kondratieff Dalgası’nın nasıl bir dönüşüm getireceği üzerine tahminlerimi anlatacağım.
Hepinize hayırlı Cumalar…
KONDRATİEFF DALGALARI VE TEKNOLOJİK GELİŞME-II
YAYINLAMA: 24 Ocak 2021 - 23:30
Cuma günkü yazımda iktisattaki konjonktür dalgalarından kısaca bahsetmiştim. Daha sonra da sözü Kondratieff Dalgalarına getirmiştim. Kondratieff Dalgaları her biri bir teknoloji paradigmasına bağlı olarak ekonomide uzun dönemli ve birbirini takip eden döngüsel büyüme süreçleridir. Her bir Kondratieff Dalgası kendi temelini oluşturan teknolojinin özelliklerini içerir. 45 ilâ 60 sene arası süren bu dalgaların her birinde ilk önce bir genişleme safhası, sonra da bir daralma safhası bulunur. Genişleme safhası ekonominin uzun dönem büyüme trendinin üstündeki gelir ve üretim düzeylerinde olduğu durumu gösteren safhadır. Daralma safhası ise ekonominin uzun dönem büyüme trendinin altındaki gelir ve üretim düzeylerinde olduğu durumu gösteren safhadır. Her Kondratieff Dalgasını diğerlerinden ayıran ana özellik üzerine kurulduğu teknoloji paradigmasıdır. Yine her Kondratieff Dalgası bir öncekinden etkilenir, onun bazı özelliklerini içinde barındırır ve bir sonrakinin temellerini atar. Bu sayede mevcut iktisadi yapıya bakarak bir sonraki Kondratieff Dalgasının ana hatları tahmin edilir. Kondratieff Dalgaları krizlerin tahmini için de önemlidir ancak bugün, önümüzdeki Altıncı Kondratieff Dalgasının özelliklerine yönelik tahminlerimi sizinle paylaşacağım. Bu konuda sevgili öğrencim ve meslektaşım Dr. Furkan Börü ile hazırladığımız Altıncı Kondratieff Dalgasına dair kitap sebebiyle yaptığımız çalışma ve istişarelerin de payı vardır. Kitap piyasaya çıktığında sizlerle burada paylaşacağım.
TARİHTE KONDRATIEFF DALGALARI
Kapitalizm tarihi boyunca iktisatçıların üzerinde karar kıldığı beş Kondratieff Dalgası tespit edilmiştir. İktisatçılar ufak tefek farklılıklarla da olsa, birbirine yakın tarihlerde ve yine birbirine benzer özelliklerle beş Kondratieff Dalgasını tasnif etmişlerdir. Bunları aşağıda verdim:
Birinci Kondratieff Dalgası: Sanayi Devrimi ve Sömürgecilik Çağı (Başlangıç: 1770-80 – Bitiş: 1820-30)
İkinci Kondratieff Dalgası: Buhar Gücü ve Demiryolları Çağı (Başlangıç 1820-30 – Bitiş: 1870-80 )
Üçüncü Kondratieff Dalgası: Kömür, Çelik ve Ağır Sanayi Çağı (Başlangıç 1870-80 – Bitiş: 1920-30 )
Dördüncü Kondratieff Dalgası: Petrol, Elektrik, Otomobil ve Kütle Üretimi Çağı (Başlangıç 1920-30 – Bitiş: 1970-80 )
Beşinci Kondratieff Dalgası: Dijitalleşme, Bilişim ve Haberleşme Çağı (Başlangıç 1970-80 – Bitiş: 2020-30 (?))
İlk dört Kondratieff Dalgası bitip tamamlandığı için iktisatçılar ve iktisat tarihçileri arasında çok tartışma bulunmamaktadır. Farklılıklar bazen ilgili Kondratieff Dalgasının açıklayıcı temel unsurlarında, bazen de başlangıç ve bitiş tarihlerindedir. Bu yüzden yukarıdaki tasnifte tanımlayıcı unsurları bütün yorumları kapsayabilecek şekilde geniş tuttum. Yine, Kondratieff Dalgalarının başlangıç ve bitiş tarihlerini on yıllık aralıklarla verdim. Dolayısıyla, her biri en az kırk en fazla altmış sene süren ve teknoloji paradigmaları ile tanımlanan dalgaları sıraladım. Beşinci Kondratieff Dalgasının başlangıcı hakkında bir şüphe olmamakla birlikte, sona gelse dahi, daha tamamlanmadığı için bitiş tarihine bir soru işareti koydum.
Altıncı Kondratieff Dalgasının içeriği hakkında tahminde bulunabilmek için Beşinci Kondratieff Dalgasını ve onun içeriğini ele almak gerekir.
BEŞİNCİ KONDRATİEFF DALGASI’NIN İÇERİĞİ
Her Kondratieff Dalgasının başlangıcı için üç temel etkene ihtiyaç vardır: Yeni ve ucuz girdiler, yeni ürünler ve yeni üretim süreçleri. Ancak ilginç olan her Kondratieff Dalgasının başlangıcındaki bu üç etken bir önceki Kondratieff Dalgasının içinde icat olunan ve geleceğe ışık tutan ürün ve teknolojiler olmasıdır. Bu yeni girdi, ürün ve üretim süreçleri ilgili Kondratieff Dalgası içinde gelişir, standartlaşır ve olgunlaşır. Bunlarla bağlantılı olarak her Kondratieff Dalgasının taşıyıcı ana sektörleri vardır ve bunlar da zaten o Dalganın tanımı ve isminde yer alırlar. Ayrıca belirtmek gerekir ki, bir Kondratieff Dalgası içinde bir öncekinin ana taşıyıcı sektörleri yan sektörler olarak devam ederler. Her Kondratieff Dalgası içinde, aynı zamanda, özellikle taşıyıcı ana sektörlerde kullanılmak üzere, üretim tekniğinde de önemli değişimler gerçekleşir. Bir Kondratieff Dalgası bunlara bağlı olarak siyasi ve sosyo kültürel paradigmasını da oluşturur.
Beşinci Kondratieff Dalgasının başlangıcında yeni ve ucuz temel girdiler süper iletkenler, doğal gaz ve mikroçiplerdir. Bu dalganın ana taşıyıcı sektörleri bilgi iletişim sektörü, e-ticaret, dijital ürün sektörleri, GDO’lu gıda ürünleri, uluslararası bankacılık ve finans, uzay ve havacılık sanayi ile ilaç ve kimya sanayiidir. Beşinci Kondratieff Dalgası içinde Dördüncü Kondratieff Dalgasından kalan ve önemini koruyan sektörler de beyaz eşya, otomotiv, hazır giyim ve petro-kimya sanayileridir. Beşinci Kondratieff Dalgası daha çok kütle üretim sisteminden esnek üretim sistemine dönülen bir çağı da temsil eder. Beşinci Kondratieff Dalgası küreselleşme ve Soğuk Savaş sonrasında ABD’nin siyasi, askeri ve kültürel hâkimiyetini de temsil eder. Dördüncü Kondratieff Dalgasının siyasi ve sosyo kültürel paradigmasını oluşturan Soğuk Savaş Dengesinden kalan kurumlar, kurallar ve gelenekler hala daha yaşamakla birlikte bunlar gittikçe zayıflayarak ABD’nin tek kutuplu dünyasına, liberalizme ve küreselleşmeye uyum sağlamışlardır. Ancak Beşinci Kondratieff Dalgasının sonlarına doğru yeni birçok kutuplu dünya dengesi oluşmaya başlamıştır. Burada ulus devletlerin yeniden önem kazanmaya yüz tuttuğunu görmekle birlikte, esas trend ulus devletlerin bölgesel işbirliği ve birlikler halinde bir araya gelerek gruplaşmalarıdır. Bu sürece dayalı olarak ABD’nin küresel hâkimiyeti de her geçen gün daha zayıflamaktadır. İçinde yaşadığımız Beşinci Kondratieff Dalgasının sonunda, geleceğe yönelik yeni iki teknoloji ve bir de ürün vardır: Nano-Teknoloji ve Biyo-Teknoloji ile Yapay Zekâ. Nano-Teknoloji ve Biyo-Teknolojilerin kullanımı ve hayata geçmesi hal-i hazırda daha bebeklik aşamasıdır. Ancak son beş yılda Yapay Zekâ’nın kullanımını hayatın her alanında görmekteyiz. Ancak bu da, daha yeni yeni gelişen birkaç sektörle sınırlıdır. Örnek olarak, sosyal medya ağlarında gelişen sektörler, karmaşık problemlerin çözümünde kullanılan gelişmiş bilgisayar programları, insansız araçlar, gelişmiş dijital haberleşme araçları ve benzeri sayılabilir. Bu bilgiler ışığında Kondratieff Dalgası hakkında öngörülerimi sıralayayım.
ALTINCI KONDRATİEFF DALGASI’NIN İÇERİĞİ
Benim tahminime göre, başlangıcı 2020-30 ve bitişi de 2070-80 yılları arasında olacak bu yeniçağ Nano-Teknoloji ve Biyo-Teknolojinin kitlesel ve küresel olarak üretimde kullanıldığı ve bu teknolojilere dayalı yeni binlerce ürünün hayatımıza girdiği bir çağ olacaktır. Daha açıklayıcı olmak gerekirse bu çağ, insanların sağlığının çok daha iyileştirildiği (örneğin kanserin alt edilebildiği), ömürlerinin uzadığı, enerji üretim ve depolama ihtiyacına köklü çözümlerin bulunabildiği bir çağ olacaktır. Yine buna ek olarak, günlük hayatımızda pratik kolaylıklar sağlayacak ürün ve hizmetlerin hayatımıza hızla girdiği, insanların kol gücü ile çalışılan işlerden daha çok zihin gücü ile çalışılan işlerde istihdam edildiği, günlük hayatımıza ve üretim süreçlerine robotların hızla adapte edildiği bir dünya gelmektedir. “Bu dünyada, siyasi ve sosyo-kültürel atmosfer nasıl olacaktır?” diye sorduğunuzda, yukarıda anlattığım müthiş teknolojik gelişmenin küresel bir otorite rejime ya da küresel bir demokrasiye de gitmesi mümkündür. Ancak her hal-ü kârda liberal ve tamamen piyasa tarafından belirlenen bir ekonomik yapının her iki alternatifte de pek mümkün olduğunu sanmıyorum. Dilerseniz Nano-Teknoloji ve Biyo-Teknolojinin ne olduğuna bir sonraki yazımda değineyim.
YENİ TEKNOLOJİ ÇAĞI: TEKNOLOJİNİN EKONOMİ POLİTİĞİ I
YAYINLAMA: 28 Ocak 2021 - 23:35
Pazartesi günkü yazımda önümüzdeki yeni teknoloji paradigmasının Nano-Teknoloji ve Biyo-Teknolojiye dayandığını ve en önemli temel mal ve girdinin Yapay Zekâ olduğundan bahsetmiştim. Daha sonra bunun nasıl siyasi ve iktisadi yansımaları olacağını sorarak konuyu şu şekilde bağlamıştım: “…‘Bu dünyada, siyasi ve sosyo-kültürel atmosfer nasıl olacaktır?’ diye sorduğunuzda, yukarıda anlattığım müthiş teknolojik gelişmenin küresel bir otorite rejime ya da küresel bir demokrasiye de gitmesi mümkündür. Ancak her hal-ü kârda liberal ve tamamen piyasa tarafından belirlenen bir ekonomik yapının her iki alternatifte de pek mümkün olduğunu sanmıyorum. …”
Bugün ilk önce bu teknolojilerle ne anlama geldiğini anlatacağım. Sonra yapay zekânın mahiyeti ve içeriğini anlatacağım. Takiben, bu değişimin yol açacağı iktisadi avantaj ve dezavantajlardan bahsedeceğim. Son olarak da, insanlığın yeni bir uygarlığı hep beraber kurabilmesi için serbest piyasa yerine daha planlı bir ekonomiye ihtiyaç duyduğunu belirteceğim.
NANO-TEKNOLOJİ
Nano – teknoloji en temel tanımıyla “maddenin endüstriyel amaçlarla atomik, moleküler ve molekül üstü ölçeklerde işlenmesi” anlamına gelmektedir. Bu manada nano-teknoloji uygulamaları, atomlar, moleküller ve molekül gruplarının hassas ölçülerde işlendiği, yeniden yapılandırıldığı ve bu yolla makro ölçekli ürünlerin fabrikasyon üretiminin gerçekleştirildiği uygulamaları da içerir. Atomlar ve moleküllerin işlenmesi sürecinde kullanılan mühendislik tekniklerine de nano-mühendislik adı verilmektedir.
Nano-mühendislikte en önemli farklılık çok küçük yapıların değiştirilmesidir. Bu yüzden uzunluk ölçüsü olarak nano-metre kullanılır. Bir nano-metre bir metrenin milyarda biridir. Daha iyi aklınıza yerleştirmek için bir cetveli alın. Cetvelde bir santimetrenin onda biri olan bir milimetrenin uzunluğuna bakın. İşte, bu bir milimetreyi bir milyon eşit parçaya bölerseniz, ortaya çıkan uzunluk bir nano metredir. Tabii ki, bu ölçekte işlem yapabilmek için “taramalı tünelleme mikroskopuna / scanning tunneling microscope” ihtiyaç bulunmaktaydı. Bu cihaz yüzeyleri moleküler düzeyde gözlemleme imkânını sağlamaktadır. 1981 yılında bu cihazı geliştiren IBM’in Zürih Araştırma Laboratuarı çalışanlarından Gerd Binnig ve Heinrich Rohrer Nobel Fizik Ödülünü 1986 yılında aldılar. 1989 yılında da ilk defa atomik ölçekte nano-işlem bu mikroskop sayesinde yapıldı. Nano – teknolojinin gelişmesinde birinci adım buydu.
İkinci adım insanların rahatlıkla işleyebileceği ve şekillendirebileceği bir materyalin bulunmasıydı. Bu da fullerendir. Fulleren tamamen 60 Karbon atomuyla meydana gelmiş bir tür moleküldür. 1985 yılında Harry Kroto, Richard Smalley ve Robert Curl tarafından keşfedilmişlerdi ve bu üçü birlikte 1996 Nobel Kimya ödülünü aldılar. Bu maddenin moleküler bazda işlenebilmesi ve şekillendirilmesi kolaydır. Bugün fullerenin kullanım alanları çok çeşitlidir. Bunları aşağıda ilgili siteden alıntıladım:
“1. İlaç üretimi ve bilimi: Geliştirici ile tanısal reaktifler, süper ilaçlar, kozmetikler, nükleer manyetik rezonans (NMR), DNA afinitesi, anti-HIV ilaçları, anti-kanser ilaçları, kemoterapi ilaçları, kozmetik katkı maddeleri ve bilimsel araştırmalar. 2. Enerji: Güneş pili, yakıt hücresi, ikincil pil. 3. Endüstriyel üretim: Aşınmaya dayanıklı malzeme, alev geciktirici malzemeler, yağlayıcılar, polimer katkılar, yüksek performanslı membran, katalizör, yapay elmas, sert alaşım, elektrik viskoz sıvı, mürekkep filtreleri, yüksek performanslı kaplamalar, yangın geciktirici kaplamalar, biyoaktif malzeme üretimi, hafıza malzemeleri, gömülü moleküler ve diğer özellikler, kompozit malzemeler ve benzerlerinin üretimi. 4. Bilgi endüstrisi: Yarı iletken kayıt ortamı, manyetik malzemeler, baskı mürekkebi, toner, mürekkep, kağıt özel amaçlar. 5. Elektronik parçalar: Süper iletken yarı iletken, diyotlar, transistörler, indüktör. 6. Optik malzemeler: Elektronik kamera, floresan görüntüleme tüpü, doğrusal olmayan optik malzemeler. 7. Çevre: Gaz adsorpsiyonu, gaz depolanması.” (https://nanokar.com/blog/makale/Fulleren-Nedir-Kullanim-Alanlari-130.html)
Bilim insanları nano-teknolojinin gelecekte hayatımızın hangi alanlarına gireceğine dair sürekli bir tartışma içindedirler. Nano-teknoloji sayesinde tıpta, elektronikte, biyo materyallerden enerji üretiminde ve tüketici ürünlerinde birçok yeni madde ve araç icat ve keşfedilebilecektir. Bununla birlikte nano-teknolojinin yoğunluklu kullanımının çevre kirliliği benzeri olumsuz etkileri de olabilecektir.
Pratikte nano teknolojinin nelere kadir olabileceğini örneklerle anlatalım: Örneğin kanser tedavisinde kullanılan kemo terapi ilaçlarını ele alalım. Bu ilaçlar bütün vücuda verildiği için sadece kanserli dokuyu değil, ama aynı zamanda, bütün dokuları tahrip etmektedir. Şimdi özel olarak imal edilmiş ve sadece kanserli dokular üzerinde etkinleşen kemo-terapi ilaçları düşünün. Bu hem kemo-terapinin kanseri çok daha hızlı temizlemesine hem de yan etkilerinin ortadan kalkmasına yol açacaktır. Nano mühendislik ile bu tür ilaçlar üretilebilir. Bir başka örnek kendi kendini temizleyen kumaşlar, kendi kendini bileyen bıçaklar gibi bugün kullandığımız eşyaların mükemmel hale gelmesi olabilir. Bence en önemli katkısı kendi enerjisini (bitkileri örnek alarak) üreten binalar olacaktır. Bir başka önemli katkı da enerjinin depolanmasında olabilecektir: Üretilen enerjiyi moleküler bazda sıkıştırarak depolamak sayesinde bir apartmanın bir aylık ihtiyacı kadar elektriği bir kavanoz büyüklüğünde pile depolayabileceğiz.
BİYO-TEKNOLOJİ
Biyo-teknoloji biyolojinin geniş bir alanı olup, canlı sistemleri ve organizmaların ürün üretme ve ürün geliştirme sürecinde kullanılmaları anlamına gelmektedir. Bunun örnekleri arasında en önemlisi doğal yollardan (denizdeki çeşitli yosunları kullanarak enerji hammaddesi üretmek), her türlü ortamda yetişecek ve daha besleyici olan bitkileri üretmek, sanayinin her kolunda ihtiyaç duyulan kimyevi maddeleri kendisi üretebilecek bitkiler yetiştirmek, her insanın kök hücresinden doğrudan kendi organlarını yeniden üretebilmek, bitkilerin gelişme ve büyüme sistemini kullanarak aynı ilkelerle kendi kendini idame ettiren yapılar inşa etmek ve benzeri olacaktır.
Biyo-teknolojideki gelişmelerin en önemlisi insanların artık organ nakline veya protezlere ihtiyaç duymadan kendi yedek organlarını üretebilme ihtimalidir. Bu başta kanser olmak üzere bir çok hastalık sebebiyle ölümleri azaltacaktır. Dahası kalıtsal bazı hastalıklar insan DNA’sı üzerinde yapılacak işlemlerle ortadan kaldırılabilecektir.
YAPAY ZEKÂ
Yapay zekâ makinelerin sergilediği zekâdır. Normal bilgisayar programlarından farklı olarak yapay zekâ kendi programında verilmiş hedeflerine ulaşabilmek için çevresini tanır, işlem yaptığı müddetçe öğrenir, öğrendikçe kendini ve bilgi hazinesini yeniler, gerektiğinde kendi çalışma sistemini de yeniler. Doğal veya biyolojik zekâ olarak da tanımlanan insan zekâsından farkı, bir farkındalık sahibi olmaması ve duygularının bulunmamasıdır. Ancak benzer tarafı tecrübelerinden elde ettiği bilgiyle kendisini yenilemesidir ki bu da öğrenme sürecidir.
Yapay zekânın gelişmesi her şeyden önce her türlü bilimde hesaplama hızını arttırmış, çok geniş verileri işleyip onlardan daha önce düşünülemeyecek bilgileri ve daha önce gözlemlenememiş ilişkileri ortaya çıkarma imkânı vermiş ve günlük hayatımızda kullandığımız akıllı telefondan tablete, sosyal medyadan navigasyon cihazlarına kadar her türlü pratik aracın geliştirilmesine neden olmuştur. Bundan sonrası ilk önce insansı olmayan robotlar (sürücüsüz kara ve hava taşıtları, damardan enjekte edilen ve molekül büyüklüğünde doktor robotlar, başka gezegenlerde ve derin denizlerde her türlü işi yapacak makineler ve benzeri ), daha sonra da insansı robotların üretilmesidir.
Nano teknoloji ve biyo teknoloji ile birlikte yapay zekânın kullanımı genel olarak insanların daha ucuz ve daha bol enerjiye sahip olmasına, daha bol gıdaya ulaşmasına, daha uzun ömürlü olmasına, bir çok yıpratıcı ve hayat riski olan işin robotlara devredilmesine neden olacaktır. Ancak her teknolojik yeniliğin avantajları olabileceği gibi dezavantajları da vardır. Bu teknolojilerle daha öldürücü silahlar yapılabileceği gibi, insanların özel hayatları da dahil olmak üzere her tarafı kontrol altına alınabilecek, insanların genetiği değiştirilebilecek, özgürlüğü kısıtlanabilecektir. Dolayısıyla teknolojinin geliştirilmesi insanlığa fayda sağlamak için tek başına yeterli değildir. Bu teknolojinin hangi toplumsal düzen, hangi mülkiyet rejimi ve hangi yönetim altında hayata geçirileceği önemlidir.
Bir sonraki yazımda gelecek için iki alternatif senaryoyu tartışacağım: İlki bugünkü kaotik yapının doğal sonucu olarak üstün insan ve aşağılık insanlara dayalı ayırımcı, eşitsizliğe dayalı, totaliter toplum senaryosu. Diğeri ise eşitlik temelli, dayanışmacı ve planlı bir toplum senaryosu.
Şimdilik hayırlı Cumalar…
YENİ TEKNOLOJİ ÇAĞI: TEKNOLOJİNİN EKONOMİ POLİTİĞİ II
YAYINLAMA: 31 Ocak 2021 - 23:30
Cuma günkü yazımda nano-teknoloji ve biyo teknolojiye dayalı yeni teknoloji paradigmasının ve bu teknolojileri destekleyen yapay zekâ adlı ürünün toplumsal ve siyasi yapıyı nasıl değiştireceğini iki senaryo ile anlatacağımdan bahsetmiştim. Elimizde hangi teknoloji olursa olsun, bu teknolojinin hangi amaçla ve hangi ellerce kullanıldığı daha önemlidir. Birinin elinde öldürücü silahlara ve belki de yeni bir köleci topluma dönüşebilecek teknoloji imkânları diğerinin elinde herkes için eşitlik, adalet ve refaha dönüşebilir. Yani sosyal medyada çok takip edilen, kendini iktisatçı olarak tanıtan, mühendislik tedrisatlı finansçıların dediği gibi kalkınma ve refah teknik bir mesele olmaktan ziyada siyasi ve toplumsal bir meseledir. Bu yüzden önümüzdeki yeni teknolojiye dayalı Altıncı Kondratieff Dalgasının nasıl bir siyasi ve toplumsal yapıya yol açacağını önceden kestirmek mümkün değildir. Ancak gerçekleşebilecek senaryolardan en karamsar ve en kötümserini anlatmaya çalışacağım. Gerçekleşecek olan ise bu senaryoların arasında bir yerde olacaktır.
KARAMSAR SENARYO – YENİ KÖLECİ TOPLUM
Eğer bugünkü kontrolsüz kapitalizm ve adaletsiz gelir dağılımına dayalı toplumsal yapı devam ederse yeni teknolojinin getirdiği imkânlarla bu eğilimler şiddetlenecektir. Bugün içinde yaşadığımız dünyada ilaç kartellerinin çeşitli aşılar üretmekte yarıştığını ve bu aşıların çoğunun da ne derece etkili olacağının muamma olduğunu biliyoruz. Buna rağmen bu ilaç kartelleri kâr üstüne kâr ediyorlar. Dünyada 2000 yılından bu yana ortaya çıkmış garip salgınların bu ilaç kartellerinin deneylerinin sonucunda üretilmiş virüsler olduğu yolunda komplo teorileri sosyal medyada dolaşmakta. Şimdi Cuma günkü yazımda bahsettiğim biyo-teknoloji imkânlarının emperyalist devletlerin güdümündeki bu dev ilaç kartellerinin elinde şekillenmekte olduğunu düşünün. Bırakın virüsleri veya bakterileri insan genetiğiyle bile oynayabilecek bir teknoloji bilgisi bu adamların eline geçerse 19’uncu asrın üstün ırk ideolojileri 21’inci asırda gerçeklik kazanır. Örneklendirelim:
Mevcut teknolojik düzey dikkate alındığında, önümüzdeki 20-30 yıl içinde ana karnındaki bebeklerin kalıtsal hastalıklarının genetiklerine müdahale ile ortadan kaldırılabilecek olduğu tahmin edilmektedir. Eğer kalıtsal hastalıklar tedavi edilebiliyorsa, genetik müdahale ile başka eylemler de yapılabilir. Örneğin ana karnında yapılacak müdahalelerle fiziki dayanıklılık ve gücü arttırılmış bireyler üretilebilir. Bunların çok zeki ve yaratıcı olması engellenir. Böylece emre itaat eden mükemmel askerler yetiştirilmiş olur. Bunlar doğdukları andan itibaren – antik Yunan’daki Sparta hoplitleri gibi – komando kamplarında büyütülerek otoriteye itaat eden mükemmel askerler haline dönüştürülebilir. Öte yandan belli hesaplama yetenekleri ve hafızaları geliştirilmiş ama fiziki dirençleri daha düşük ve emre itaat etmek üzere yetiştirilmiş bir beyaz yakalılar ordusu da üretebilirsiniz. Bu da sistemin devamlılığını sağlayacak ve sisteme hiçbir şekilde itiraz etmeyecek bir bürokrat sınıf demektir. Böylece daha çocuk doğmadan hangi işi yapacağı belirlenmiş ve kaderi çizilmiş olur. Bu teknoloji sayesinde her işe uygun ideal insanlar üretebilirsiniz. Tabii ki bunlar, kendi geleceğini şekillendirmekten aciz olan dar gelirli geniş kesimlere mensup insanlar olacaktır. Bu ileri teknolojiyi kendi bireysel çıkarı için kullanmak sadece yüksek gelirli kişilere mahsus olacaktır. Bunlar, tahmin edeceğiniz gibi, her türlü kalıtsal hastalıktan arındırılmış, toplumun ortalamasına göre daha zeki, daha güzel ve daha sağlıklı bireyler olacaktır. Bunların örneğin, doğal ömürleri yüz elli yıla kadar çıkartılabilir. Bugünkü sistemde insan doğasına müdahale edilemediği için zenginlerin çocukları sadece daha zengin olmaktadır. Biyo-teknolojinin kazanımları ile birleştiğinde bu sistem, zenginlerin çocuklarının sadece daha zengin değil, aynı zamanda daha zeki, daha yaratıcı, daha güzel, daha sağlıklı ve daha uzun ömürlü olmasını da sağlayacaktır. Bu sistem üç kuşak devam ederse toplumların her birinde daha zeki ve uzun ömürlü zengin bir azınlık Nietsche’nin “Übermensch / üstün insan” kavramını hatırlatan bir şekilde “efendiler” sınıfını oluştururken daha fakir, daha az zeki ve daha kısa ömürlü çoğunluk “Untermensch / aşağı insan” benzeri “hizmetkârlar / köleler” konumunda kalacaktır. İşin daha vahimi ise, bu kölelerin çocuklarının “efendilerden” olma ihtimalinin bulunmadığı gibi, aynı zamanda, “köleler” “köle” olduklarının farkında da olmayacaklardır.
Böyle bir toplumun doğal olarak bir demokrasi olması düşünülemez. Azınlık “efendilerin” yönettiği, güç ve servete sahip olduğu bir oligarşi olur. Belki bugün benim “ileri demokrasi” olarak tanımladığım ve biraz da dalga geçtiğim yapıların daha geliştirilmiş şekli hemen hemen bütün ülkelerde hâkim olur. Bu durumda sistemdeki “köle ve hizmetkâr” sınıf, ileri teknoloji ile üretilmiş bugünkünden daha yüksek bir yaşam standardında, belki gelişmiş GDO’lu gıdalardan bol miktarda tüketen bir çoğunluk olarak göstermelik seçimlerde “efendilerden” hangisinin kendilerini yöneteceğine karar verebilirler. Tabii ki bireysel özgürlük ve özgür karar verme yeteneği kısıtlı hale getirilmiş kitlelerin vereceği oylarla ne kadar demokrasi olur, o da tartışmalıdır.
Dünya Orwell’in 1984 romanında olduğu gibi birbirine düşman farklı oligarşik yönetimlere bölünür. Tahmin edileceği gibi gelişmiş ülkelerde “efendilerin” sayısının nüfusa oranı diğer ülkelere göre daha fazla iken, gelişmekte olan ülkelerdeki “efendilerin” sayısının nüfusa oranı daha düşük olacaktır. Böylece her toplumun içinde olduğu gibi ülkeler arasında da “efendi – hizmetkâr” veya “efendi-köle” ayırımları ortaya çıkacaktır. Teknolojik gelişim silah üretimine de yansıyacak ve oligarşiler arasında kontrollü ama sürekli savaşlar yüksek teknolojili silahlar kullanılarak devam edecektir. Tabii ki, bu savaşlar her ülkedeki “efendilere” kazandırırken, savaşlarda ölenler her ülkenin “köle” sınıflarından olacaktır. Böyle bir toplumda, savaşların sonucu hakkında her ülkenin “efendileri” arasında yüksek oranlı bahis oynatılması da, pekâlâ, mümkündür.
Böyle bir dünyada, bu teknolojiye entegre olamamış fakir ülkelerin yeri yoktur. Fakir ülkelerin, azgelişmiş toplumların salgın hastalık ve iç savaş yoluyla katledilmesi büyük ihtimaldir. Batı uygarlığının geçmişi bu gibi soy kırım örnekleriyle doludur. Örnek isterseniz, Aztecler, İncalar, Kızılderililer, Aborjinlerin öykülerine göz atabilirsiniz.
İYİMSER SENARYO – KÜRESEL SOSYAL DEVLET
Biyo-teknoloji ve nano teknolojinin eşitsizliği arttıracak şekilde kullanılması mümkün olduğu gibi eşitliği ve adaleti sağlayacak şekilde kullanılması da söz konusudur. Mevcut ekonomik gelişme sürecine göre sağlık, fakirlik ve cehaletle mücadele, kalkınma gibi sorunlar artık milli sorunlar değil küresel sorunlar halini almıştır. Her ülkenin eşit temsil edileceği ve Dünya parlamentosuna dönüşmüş bir BM aracılığıyla insanlığın küresel problemlerine çözümlerin arandığı bir dünya kurulabilir. Bu dünyada insanlığın sağlık sorunlarının çözümünün küresel ilaç kartellerinin elinden alınarak bunların üstünde yetki ve güç ile donanmış ve bütün insanlık için planlama yapan DSÖ’ne verilecektir. Yine bu dünyada küresel para akışları bir finans kumarhanesine dönüşen küresel tefecilerin kontrolünden alınıp, para akışlarının, öncelikle fakir ülkelerin kalkınması olmak üzere, uluslararası gelir ve servet farklılıklarını en aza indirecek şekilde yeniden yönlendirecek küresel ekonomi kurumları oluşturulabilir. Bu dünyada milli devletler farklı bir şekilde de olsa varlıklarını sürdürürken bütün kürede eğitim, sağlık, sosyal güvence ve asayiş küresel kurumlar tarafından sağlanabilir. Bu tür bir yapı için küresel bir planlı ekonomiye ve küresel bir sosyal devletin kurumlarına ihtiyaç vardır. Böyle bir dünyada, bahsettiğim ileri teknoloji, hem bütün insanların daha zenginleşmesine, hem daha sağlıklı ve mutlu olmasına yol açacaktır. Planlama Sovyet örneğindeki hatalarından arınacaktır, çünkü elimizdeki veri işleme sistemleri sayesinde hem ülke bazında hem de küresel bazda planlama çok daha etkin bir şekilde yapılabilir. Tahmin edeceğiniz gibi, böyle bir dünyada, savaşlar en aza inecek ve silahlanma da neredeyse duracaktır. Her ülkede insan hakları ve adalet temeline dayalı demokrasiler hâkim olurken, uluslararası anlaşmazlıklar da yine küresel demokratik kurumlar tarafından çözümlenecektir.
Gerçekleşecek olan, bu iki senaryonun arasında bir yerlerde olacaktır. Bizlerin vazifesi de, gelecek dünyayı mümkün olduğunca “iyimser senaryoya” yakın bir düzene kavuşturmak için çalışmak olmalıdır.
SON SÖZ: Küresel sorunlara ulusal çözümler olmaz.
YENİ ANAYASA TARTIŞMASI
YAYINLAMA: 04 Şubat 2021 - 23:20
Birinci Meşrutiyet, Osmanlı İmparatorluğu'nda 23 Aralık 1876'da II. Abdülhamid tarafından ilan edilen, anayasal monarşi rejiminin ilk dönemiydi. Bu dönemin anayasası Kanun-ı Esasi, yürütme organı Padişah II. Abdülhamid, yasama organı ise Meclis-i Umumi'dir.
1700’lü yıllardan itibaren Osmanlı İmparatorluğunda gerçekleşen güç kaybı süreci 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında devlet otoritesinin iyice zayıflamasına, ekonominin kırılgan hale gelmesine yol açmıştı. Batılı sömürgeci devletlerle imzalanan serbest ticaret anlaşmaları hem ülkenin sürekli cari açık vermesine hem de gümrük gelirlerinin düşerek bütçe açıklarının artmasına sebep olmuştu. Ekonomik zayıflama idari zayıflamayı da getirmiş, büyük ülkelere hükmeden imparatorlukta etnik milliyetçi ayaklanmalar baş göstermişti.
1876’da Türkiye’nin yakın tarihindeki ilk askeri darbe gerçekleşmişti. Liderliğini Serasker (Milli Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı) Hüseyin Avnî Paşa’nın yaptığı mel’un darbenin diğer ortakları Sadrazam (Başbakan) Mütercim Rüşdî Paşa, Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Midhat Paşa ve Bahriye Nazırı (Deniz Kuvvetleri Komutanı ve Denizcilik Bakanı) Kayserili Ahmet Paşa idi. Darbenin hedefi de Sultan Abdülaziz Han idi. Sultan Aziz mel’un darbeyle tahttan indirilmiş, şahsi hazinesi darbeciler tarafından yağmalanmış, annesi ve hanımları taciz edilmiş, kendisi de hain bir cinayetle şehit edilmişti. Darbecilerin akıbeti de çok hayırlı olmadı. Hüseyin Avni Paşa Sultan Aziz’in kayınçosu olan bir subay tarafından öldürülmüştü. Tahta ilk önce akli dengesi yerinde olmayan Şehzade Murad Efendi çıkarılmış, üç ay sonra da indirilip yerine Şehzade Abdülhamid Efendi II. Abdülhamid Han ismiyle çıkarılmıştı. II. Abdülhamid, o dönem Sadrazam olan Midhat Paşa’yla yaptığı anlaşma üzerine tahta Meşrutiyeti (Anayasal Monarşi’yi) ilan etmek sözüyle çıkmıştı. Bizim memlekette her zaman problemlerinin çözümünün yeni bir Anayasa yapmaktan geçtiği yolundaki yanlış kanı bu süreçle başlamıştır. Darbenin diğer failleri daha sonra Sultan II. Abdülhamid’in talimatıyla Yıldız Mahkemesinde yargılanmış ve suçlu bulunup mahkûm edilmişlerdir.
Midhat Paşa’ya göre, memleketin sorunlarının çözümü bir Anayasa’nın çıkarılmasına bağlıydı. Halbuki memleketin temel sorunu sanayileşme çağında sermaye birikimi olmayan, doğru düzgün ticaretin ve ulaştırmanın bile olmadığı ve uçan kuşa borçlu bir tarım ekonomisinden kaynaklanmaktaydı. Midhat Paşa, eğer yeni bir anayasa yaparsak Batılı dostlarımızdan yüklü miktarda borç bularak ekonomiyi yüzdürebileceğimizi düşünmekteydi. Tabii ki bunların hepsi ham hayaldi. Yine de alay – ı vâlâ ile Kanun-ı Esasî (Anayasa) hazırl andı, tarihte Tersane Toplantısı adı verilen 23 Aralık 1876'da yapılan toplantıda emperyalist Batılı Devletlerin temsilcilerine bu Anayasa ilan edildi, Midhat Paşa yaptığı konuşmada “Osmanlı Devleti’nin artık medeni devletler ailesinde yerini aldığını” bildirdi, yüz bir pare top atıldı. Tabii yabancı devletler saf değildi, aksine, Midhat Paşa’nın saflığı ve cehaletiyle alay eden yazılar takiben emperyalist Batı gazetelerinde yayınlandı. Gerçekten de, bir Anayasa ilan etmekle ne Osmanlı’nın borçları ödenmekteydi, ne sermaye birikimi problemi çözülmekteydi, ne de yerden mantar gibi fabrikalar bitmekteydi. Midhat Paşa’nın Batı’dan beklediği ne mali ne de askeri yardım gelmişti. Don Kişot’un yel değirmenlerin e saldırması gibi -İngilizlerin destek vereceğini zannederek- Rusya’ya savaş ilan etmiş ve tarihimizdeki 93 Felaketi’ne yol açmıştı. Bu da cahil, hayalperest ve güç tutkunu Midhat Paşa’nın kariyerinin sonu olmuştu.
Küçükken okuduğumuz Red Kit çizgi romanında, üç kâğıtçı bir tüccar kasaba kasaba dolaşır ve her derde deva bir ilaç satardı. Aynı ilacı kellere de, hamile olamayan kadınlara da, felçli hastalara da satardı. Tabii ki, bu aslında şişelenmiş ham petroldü ve hiçbir derde de şifa olmazdı. İşte Midhat Paşa ile başlayan Anayasa sevdası Red Kit’te “her derde şifa olduğu söylenen ama hiçbir derde şifa olmayan” bu ilaca benzemektedir. Bizim memlekette ne zaman sorunlar ortaya çıksa Anayasa’yı değiştirerek çözüm sağlanacağı düşünülür. Tabiî ki, bildiğiniz gibi yeni Anayasa ne kellere şifa olur ne de hamile olamayan kadınlara.
Bu hafta içinde yeni bir Anayasa tartışması bizzat Sayın Cumhurbaşkanı tarafından ortaya atıldı. Daha üç sene önce devletin yönetim rejimi değiştirilmiş, Anayasa’da köklü değişiklikler yapılarak Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemine geçilmişti. Acaba şimdi neden böyle bir tartışma ortaya atıldı?
ÜLKE ANAYASA İLE DEĞİL YASALARLA İDARE EDİLİR
Bu hafta içinde Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un bir televizyon söyleşisini dinledim. Sayın Uçum “daha uyum yasalarını tamamlayamadığımızı, bu intibak sürecinin öyle sanıldığı gibi kolay olmadığını” söyledi. Gerçekten de, hikayenin bam teli de buradadır. Bir memleket Anayasa ile değil yasalarla idare edilir. Biz 2017 referandumunda Türk milleti olarak köklü bir Anayasa değişikliğine onay verdik. Bu ise bütün idare teşkilatımızın yeniden şekillenmesine yol açacak kadar önemli değişiklikler içermekteydi. Ancak tek başına Anayasa değişikliği hiçbir şey ifade etmez. Çünkü devletin teşkilatlanması, kurumların işlemesi, mahkemelerin hüküm vermesi için bütün yasaların yeni Anayasa’ya göre yeniden düzenlenmesi gerekir. Hükümetin hedefleri 2019’a kadar uyum yasalarının çıkarılması idi. Sene oldu 2021, halâ daha uyum yasalarının çıkmasını bekliyoruz. Meclis’te parti grupları ne yapıyor? Milletvekilleri aldıkları yüklü maaşı hak etmek için hangi ulvî vazifeleri ifa ediyorlar da, uyum yasaları halâ daha çıkarılmadı? Yasama bu konuda yetersiz kalınca, bu sefer, Anayasa ile yasalar arasındaki uyuşmazlıklar Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ile kapatılmaktadır. “Hocam ne olacak, ha Kanun ha Kararname, ne fark eder?”, diye soranlara hemen cevap vereyim: Örneğin Cumhurbaşkanı bugün değişse, çıkarılan kararnamelerin hepsini bir gecede iptal edip yerlerine 180 derece zıt yeni kararnameler çıkarabilir. Eğer düzenlemeler kanun / yasa çıkarılarak yapılırsa kararnameler kanunu iptal edemez. Eğer uyum yasaları çıkarılmazsa, her Cumhurbaşkanı değişiminde, devletin idari kuralları 180 derece değişebilir. Böyle bir durumda da devlette devamlılık ilkesi ortadan kalkar.
YENİ BİR ANAYASA GEREKLİ Mİ?
Tarihten ibret almak gerekir. Türk tarihinde görmekteyiz ki, her başımız sıkıştığında Anayasa değiştirmek istemekteyiz. Halbuki idari sistemde ortaya çıkan problemler Anayasa’dan değil, Anayasa ile yasaların uyumsuzluğundan kaynaklanmaktadır. Yeni Anayasa sürecine girmek hem kamuoyunda bir çok gereksiz tartışmaya yol açarak zaman kaybına hem de Anayasa değişikliği sürecinde referandum gibi parasal maliyeti yüksek süreçlere neden olacaktır. Bu kadar yeni Anayasa tartışacağımıza, hızla uyum yasalarını çıkarsak, bu yasalara uygun olarak devlet teşkilatındaki aksaklıları gidersek daha ucuz ve daha pratik olacaktır. Zaten Cumhur İttifakı’nın mevcut milletvekili sayısı ne Anayasayı doğrudan değiştirmeye (400 milletvekili) ne de Anayasa değişikliğini referanduma götürmeye (360 milletvekili) yeter sayıdadır. Bu yüzden muhalefet partileriyle gereksiz bir pazarlık ve müzakere sürecine gidilmek zorundadır. Hem para hem de zaman israfı içeren bu sürecin yerine, adam gibi uyum yasalarını çıkarıp mevcut Anayasa’yı etkin bir şekilde işletmek daha akılcı olmaz mı? Bu sayede milletvekilleri de aldıkları maaşları biraz olsun hak etmiş olurlar.
BİR OTORİTER LİDERİN PORTRESİ- I
YAYINLAMA: 14 Şubat 2021 - 23:45
Kızımın sömestr tatili sebebiyle Bursa’ya gitmiştik. Bu süreçte, ben de, ilginç bir kitap okudum: Öteki Hitler. Walter C. Langer adlı bir psikanalist tarafından ABD ordusu adına yapılan sıra dışı bir portre çalışması… Langer 1941-43 yılları arasında Hitler’i tanıyan birçok kişi ile görüşmeler yapmış ve 1100 sayfalık bir röportajlar toplamına ulaşmış. Bu bilgileri ABD’nin seçilmiş psikanalistlerinden oluşan bir grupla psikanalize tâbi tutmuş ve daha savaş bitmeden Hitler’in karakteri hakkında muazzam bir eser oluşturmuş. Bu eser 1943 yılı sonunda ABD ordusuna gizli savaş raporu olarak sunulmuş. 50 yıl geçtikten ve gizlilik ibaresi kalktıktan sonra kitap olarak yayınlanmış. Benim okuduğum 2005 yılında Birharf yayınlarından çıkan tercümesiydi. Bu kitapta anlatılan bilgileri iki yazılık bir diziyle özetleyeceğim. Amacım, bugün dünyada tekrar ortaya çıkan bağnaz, popülist ve ırkçı politikacıların güce ulaşma süreçlerini anlatabilmek. Bu karikatür liderler için Hitler’den daha iyi bir örnek olabilir mi? Göreceğiz ki, bu tip hareketlerin ve liderlerin ortaya çıkmasına sebep olan temel etkenler evrenseldir. Her zaman ve mekânda, eğer gerekli şartlar ortaya çıkarsa, popülist ve bağnaz despotların güce kavuşması muhtemeldir. Cennetmekân şairimiz Mehmet Akif ne güzel demiş: “Tarihi tekerrürden ibaret sanıyorlar / Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?” Ben de bu vesileyle bir ibret almamız için bu satırları yazıyorum.
HİTLER PORTRESİ NASIL OLUŞTURULDU?
Yukarıda da belirttiğim gibi, Langer 1941-43 yılları arasında Hitler’i tanıyan birçok kişi ile görüşmeler yapmış ve 1100 sayfalık bir müsveddeye ulaşmıştı. Bunu çeşitli üniversitelerden seçtiği psikanalistlerden oluşan bir gruba analiz ettirmişti. Elde edilen bilgileri dört ana gruba ayırmış ve dört soruya cevap aramış:
- Hitler kendisinin olduğuna inandığı haliyle kimdir?
- Alman halkının inandığı haliyle Hitler kimdir?
- Kurmaylarının olduğuna inandığı haliyle Hitler kimdir?
- Kendisini tanıdığı haliyle Hitler kimdir?
Daha sonraki iki bölümde Hitler’in psikanaliz incelemesi yapılmakta ve ileriki dönemde neler yapabileceğine yönelik tahminler sunulmaktadır. Bugün hikâyeyi hepimiz biliyoruz ama bu rapor yazıldığında Hitler gücünün zirvesindeydi. Kitabın sonunda Hitler’in kişilik yapısının onurlu ve zamanında yapılacak bir barış anlaşmasına müsait olmadığı, kendisiyle beraber bütün Avrupa’nın da yıkımını getireceği ve teslim olmayıp Almanya’nın yıkıntıları arasında intihar edeceği bir kehânet gibi yazılmıştır.
Bu yazıda, tarihin görmüş olduğu en büyük demagoglardan birinin karakterini inceleyen ilk iki soruya verilen cevapları özetleyeceğim. Hepinizin bunları okuduğunda gerekli hisseleri çıkaracağını zannediyorum.
KENDİSİNİN OLDUĞUNA İNANDIĞI HALİYLE HİTLER
Hitler’in yaptığı konuşmalardan ve yazdığı “Mein Kampf – Kavgam” adlı kitaptan uzmanlar tarafından çıkarılan bilgilere göre Hitler kendisi hakkındaki inancı beş kategoride sınıflandırılmış:
· Hitler kendisinin yanılmaz olduğuna, büyüklüğüne ve başarısına koşulsuz bir şekilde inanç sahibiydi.
Elde edilen bilgilere göre Hitler kendisinin doğuştan itibaren sahip olduğu özelliklerden dolayı her konuda doğru karar verdiğini, kararlarının tartışılmaz olduğunu, doğuştan büyüklük ve soylulukla donandığına ve muhakkak başarılı olacağına inanmaktaydı.
· Hitler kendisinin Tanrı tarafından seçilmiş bir kurtarıcı olduğunu düşünüyordu.
Kendisinin yanılmaz olduğuna, büyüklüğüne ve başarısına inancının sebebi veya -belki de- sonucu kendisinin Tanrı tarafından seçilmiş bir kurtarıcı olduğunu düşünmesiydi. Kurtaracağı ve yücelteceği de üstün ırka mensup Alman Halkı’ydı. Arkasında doğa üstü bir gücün olduğuna inancı onun kendine duyduğu özgüveni de açıklamaktadır.
· Hitler –sadece kendisinin- yasalar ve geleneğin biçtiği kayıt ve kurallardan bağımsız olduğuna inanıyordu.
Hitler Tanrı’nın bizatihi seçtiği üstün kurtarıcı olarak kendisinin hiçbir yasa veya gelenekle bağlı olmadığına inanıyordu. Sıradan insanlara göre suç teşkil eden fiiller, ona göre, kendisi için mubahtı. Her türlü suç, onun için eğer kendi öz kararıyla yapılıyorsa, suç değildi. Bunun için, iktidara geldiğinde hiçbir yasa veya antlaşmanın kendi kararlarından daha üstün olmasına müsaade etmedi. Devleti ona göre bir piramit şeklinde yeniden oluşturdu ve piramidin tepesinde de bütün güçleri kendisine bağlayarak tek başına yer aldı.
· Hitler’e göre kendisine Tanrı tarafından verilmiş bir misyonu / görevi / davası vardı ve kendisini bu davaya adamıştı.
Tanrı tarafından seçilmiş, yanılmaz, doğuştan büyük ve yasalarla sınırlandırılamayacağına inanan Hitler için kendi yolunu çizerken –bugünkü popüler deyimle “yol haritasını belirlerken”- dayanacağı davası şuydu: Üstün ırk olan Almanya’nın dünya hakimiyeti, Marksizmin yeryüzünden silinmesi ve Yahudilerin dünya hakimiyetinin sonlanması. Bunun gerçekleşmesi içinse demokrasinin ortadan kaldırılarak devletin kendi deyimiyle “Führer Prinzip ile / Liderlik İlkesiyle” yönetilmesi gerekliydi.
· Hitler kendisinin sertliği ve merhametsizliğiyle övünürdü.
Hitler’e göre liderin iyi bir tahsil görmesi, demokrat ve hoşgörülü olması düşünülemezdi; bunların hepsi birer zaaftı. Liderin bilgisi ve yetenekleri doğuştan gelirdi. Bu yüzden entelektüel birikimin aşağılanması, demokrat ve ılımlı siyasetin horlanması, buna karşın eğitimsiz kitlelerin cehaletinin “Volks Überlieferung / halk irfanı” olarak yüceltilmesi konuşmalarında sıkça görülen temalardır. Hitler kendisinin sert ve merhametsiz olmasıyla övünürdü.
ALMAN HALKININ GÖZÜNDE HİTLER
Araştırmaya göre Alman Halkında oluşan Hitler algısının iki kaynağı vardır: Olağanüstü konuşma yeteneği ve NAZİ Propagandası. Her ikisi de modern kitle iletişim tekniklerinin kullanılarak sanayi çağında mitleri, efsaneleri ve hurafeleri ile yeni bir ortaçağ yaratmak için kullanıldı.
İlk bakışta Hitler’in fiziki görünüşü bir lider adayı olmaktan uzaktı: Kısa boylu, zayıf kol ve bacaklı, bakımsız ve kılıksız, belirgin tikleri olan ve sakar bir adam. Burada Nazi propaganda mekanizması devreye girdi: Afişler, Hitler’in her daim beraberinde götürdüğü SA Fedaileri, bando takımı ve marşlar, fener alayları, Hitler’i en uygun durumda gösteren fotoğraf ve afişler… Sonunda Alman halkının gözünde kuvvetli, çevik, uzun boylu ve düzgün giyimli bir Hitler imajı çizildi.
Hitler’in sesi tiz ve kulak tırmalayıcıydı. Almancanın çok ağdalı bir versiyonunu Avusturya aksanıyla konuşuyordu, (Boyuna ağdalı bir Osmanlı Türkçesiyle konuşan bir politikacının halka ne kadar hitap edebileceğini düşünün… DMD). Bu da bir Alman politikacısı için hiç de iyi bir şey değildi. Dahası, uzmanların bildirdiğine göre, nutuklarının metinleri okunduğunda iç sıkıcı ve uzun cümlelerden oluştuğu için okuma tamamlanamamakta, sürekli aynı fikirler tekrar edildiği için yavan bulunmaktaydı. Ancak Hitler, sahneye çıktığında iş değişiyordu: Adeta büyülü bir atmosfer oluşturuluyor, her tarafta yanan meşaleler, tepelerde dalgalanan flama ve bayraklar arasında Hitler karşısındaki kitlenin psikolojisini avucuna alıyordu. O yavan sözler, adeta sihirli bir orkestra müziği eşliğinde etkileyici bir senfoniye dönüşüyordu. Bir zamanlar beraber NAZİ Partisinde çalıştığı ve sonradan yolları ayrıldığı için canını zor kurtarıp kapağı Kanada’ya atan Otto Strasser’e göre Hitler “Alman Halkının en gizli tutkularını, en yasak güdülerini, acılarını ve kişisel isyanlarını seslendirmişti.” Araştırmacıların ulaştığı neticelerden biri de, Hitler’in halka ne söylediği değil, nasıl söylediği önemliydi.
NAZİ Propagandası Hitler’in konuşma ve kitleyi avucuna alma kabiliyetiyle birleşince kitlenin içinde bulunduğu olumsuz koşulları ortadan kaldıracak kuvvetli bir baba figürü oluşuyordu. Hitler’in etrafında bir güç aurası mizanseni oluşturuluyordu. Bunun Hitler’in bilinçli bir tercihi olduğu aşikârdı. Hitler Mein Kampf / Kavgam adlı kitabında şunları söyler:
“Geniş kalabalıkların ruhu zayıf ya da yetersiz hiçbir şeye kulak vermez… … kalabalıklar yalvarandansa hükmedene boyun eğmeyi yeğlerler.”
Sonuçta Alman Halkı’nın NAZİ Propagandasının katkısıyla çoğunluğunda oluşan Hitler imajı araştırmayı yöneten Langer’a göre şu maddelerle özetlenebilirdi:
Hitler Almanya için durmak bilmeden çalışan, kalbini ve ruhunu davaya (Dünyada Alman Hâkimiyeti) adamış, halka gerçekleri gösteren, dünyaya ve dış güçlere meydan okuyan ve halka inanan Tanrı tarafından seçilmiş kurtarıcı bir liderdi.
BİR OTORİTER LİDERİN PORTRESİ- II
YAYINLAMA: 18 Şubat 2021 - 23:25
Bugünkü dünyada ortaya çıkan ırkçı ve yabancı düşmanı politikacıların rol modeli Hitler’dir. Benim – biraz da alaylı bir şekilde – “ileri demokrasi” olarak adlandırdığım, uluslararası akademik camiada da “illiberal demokrasi – özgürlükçü olmayan demokrasi” olarak tanımlanan bu tarz yönetimler ve siyaset kurumları, aslında, Hitler’in çok ucuz birer karikatürü durumundadır. Kendini Vahşi Batı’da Şerif zannedeninden, “yeni Napolyon” olduğuna inananına kadar bu tür liderler kitlelerin en ilkel dürtülerini, aşağılık komplekslerini gıdıklayan ve bu sayede iktidara tutunan demagoglardır.
Geçen yazıdan devamla bu yazıda kurmaylarının gözünde Hitler’i ve ailevi geçmişiyle Hitler’i inceleyeceğim.
KURMAYLARININ GÖZÜNDE HİTLER
Langer’ın yönettiği araştırmaya göre Hitler’in yakın çalışma arkadaşlarının gözünde olumlu ve olumsuz özellikleri bulunmaktadır. Hemen belirtmek gerekir ki, arkadaşlarının gözündeki Hitler NAZİ propagandasının halka bir kurtarıcı lider veya bir ahir zaman Mehdisi gibi tanıttığı Hitler’den çok daha farklıdır.
Olumlu Özellikler
Sorunları en temel bileşenleri ile görme ve çözme yeteneği:
Belki temel eğitimden elde ettiği birikimin zayıf olması ve hiçbir uzmanlık alanının olmaması Hitler’in olaylara ve sorunlara belli teorilerin kalıpları ve belli önyargılarla bakmasını engellemekteydi. Özellikle insan ilişkilerini yönetirken, sorunlara pratik çözümler üretme yeteneği artmaktaydı.
Kararlılık ve inatçılık – hiçbir zaman taviz vermeme:
Hitler’in siyasi hayatında başarısının ve liderlik yeteneğinin belki de en önemli unsurlarından biri de, hiçbir zaman hedeflerinden vaz geçmemesidir. Siyasi yaşamında hedeften uzaklaştığı, içinden çıkılmaz sorunlarla karşılaştığı durumlarda bile, kararlılığını kaybetmeyip inatla çalışmaya devam etmesi birlikte çalıştığı arkadaşlarını da kuvvetli bir şekilde motive etmekteydi. Herkesin pes ettiği anlarda, o pes etmeyip mücadeleye devam ettiği için lider olarak öne çıkıyordu.
Kuvvetli hafıza:
Bütün yakın çalışma arkadaşlarının ortak olarak belirttiği özelliklerinden biri de kuvvetli hafızasıdır. Bir yerde gördüğü bir yüzü ve duyduğu bir sözü unutmazdı. Öte yandan çalıştığı konuda – özellikle askeri meselelerde- bütün ayrıntılı istatistikleri ezbere bilirdi. Bu özelliği altında çalışanları hem şaşırtmakta hem de ona saygı duydurtmaktadır.
Yoğun çalışma temposu:
Yakın çalışma arkadaşlarına göre Hitler, bir soruna yoğunlaştığı anlarda, insanüstü bir enerji ile çalışırdı. Bazı zamanlar üç gün boyunca uyumadığı da olurdu. Kendisi gibi, etrafındaki çalışma arkadaşlarından da aynı çalışma temposunu beklerdi. Sorun çözülene kadar durmak bilmeyen bir irade ile altında çalışanları yönetirdi.
Olumsuz Özellikler
Düzensizlik:
Hitler’in yoğun çalışma temposundan bahseden arkadaşları, aynı zamanda, onun hayatının düzensiz olduğundan da bahsederler. Kurmaylarından biri “altı ay boyunca arayıp sormadığını daha sonra gecenin üçünde çağırıp sabaha kadar beraber çalıştıklarını” söylemiş. Hitler gerçekten de geç – çoğu zaman sabaha karşı- yatıp, geç – öğleye doğru – kalkan bir insandı. Bazı dönemler hiçbir işle uğraşmaz, sadece ucuz komedi ve seks filmleri izlerdi. Sorunların çözümü için içinden ona konuşan sesin bir şey söylemesini beklerdi. Bazen bir meselenin çözümü için aylarca beklediği de oluyordu. Ancak kararını verdiği ve çözümü bulduğu anda, bu sefer insanüstü bir gayretle çalışmaya başlıyordu.
Esneklikten yoksunluk:
Bir sorunu çözerken veya bir politikayı uygularken, kendi kafasındaki çözüm yöntemiyle bir sonuca ulaşamayınca takılıp kalıyordu. İnatçılığı ve kararlılığı yüzünden kendi düşüncelerinde diretiyordu. Alternatif görüşlere açık değildi. Bu da, Hitler’in politika uygulamalarında esnekliği ortadan kaldırıyordu.
Sinir Krizleri ve Depresyonlar:
Hitler istedikleri ve emrettikleri uygulanmayınca veya kendi çizdiği politikalardan bir sonuç elde edemeyince sık sık sinir krizleri geçirirdi. Böyle zamanlarda kimse yanında bulunmak istemezdi. Bu hallerde yüksek sesle bağırıp ağladığı, kapı ve duvarları yumrukladığı kurmayları tarafından vurgulanmaktadır. Hatta –doğruluğu şüpheli olsa da - yerlerde yuvarlanıp halıları ısırdığı kurmayları arasında bir söylenti olarak dolaşmaktaydı. Bu yüzden çalışanları arasında “der Teppichfresser – halı yiyici” olarak anılmaktaydı.
Sinir krizleri kadar sık olmasa da Hitler hayatında belli aralıklarla depresyona girerdi. Bu durumlarda insanlarda uzaklaşır, film izler ve müzik dinler, hiçbir toplantı ve çalışmaya katılmaz, çoğu zaman yalnız başına Berchtesgaden’daki dağ evine çekilirdi. Bazen bu depresyon dönemleri üç aya kadar uzayabilmekteydi.
İtiraz ve eleştirilere tahammülsüzlük:
Yakın kurmaylarının bildirdiğine göre, Hitler’e hiçbir şekilde itiraz edilemezdi. Uzun monologlar halindeki konuşmalarını dinlemeniz ve hiçbir şey söylememeniz en uygunu idi. Eğer her hangi bir meselede Hitler’in görüşlerine itiraz eder veya alternatif bir görüş belirtirseniz meşhur sinir krizlerinden biri patlak verebilirdi. Hitler bir meselede kararını verirken kendi iç sesini dinler, o sesin gösterdiği şekilde kararını verir ve ondan sonra çevresindekilerin kendi emrettiklerini sorgulamasını değil kendi emrettiklerini en iyi şekilde yapmasını beklerdi. Ne de olsa kendisi yanılmaz bir liderdi!
Uzman görüşlerine değer vermeme
Kendisinin Tanrının seçtiği ve yolunu da Tanrı’nın çizdiği bir Mesih / Peygamber gibi gördüğü için bir meselede karar verdiği anlarda, artık hiçbir uzman görüşünü dinlemek istemez. Entelektüeller ve uzmanlar, ona göre, “boş konuşan çokbilmiş keratalardır.” O doğruyu görme yeteneğini ve yanılmazlığı doğuştan taşımaktaydı, diğerleri ise bunları – çoğunu Yahudilerin yazdığı – kitaplardan elde etmekteydiler.
KENDİNİ TANIDIĞI HALİYLE HİTLER
Langer, kitabın bu kısmında, Hitler’in ailesini ve gençliğindeki hayatını ele almıştır. Çok uzun ayrıntıya girmeyeyim. Hitler Avusturya ve Almanya sınırında bir köyde doğmuştur. Ailesi Avusturya’nın tipik alt sınıf ailelerinden biridir. Evlilik dışı çocukların ve ensest evliliklerin de yaygın olduğu bir ailedir. Babası annesinin ikinci dereceden dayısıdır, keza Hitler’in –belki de- tek aşkı olan Geli Raubal kendi öz yeğenidir – ablasının kızıdır.
Hitler öğrenciyken tarih ve resim gibi bazı dersler dışında göze batmayan ve silik bir öğrencidir. Çok fazla arkadaşı yoktur, çoğunlukla yalnızdır. Babası bir küçük gümrük memurudur ve sürekli babasından dayak yer. Babasının ilk evliliğinden bir abisi ve bir ablası vardır. Abisi meyhaneci, ablası ise aşçıdır.
Hitler iktidar olduktan sonra şaibeli aile ilişkileri olan, eğitimsiz ve alt sınıflardan gelen ailesini mümkün olduğunca gözlerden uzak tutmaya çalışmıştır. Örneğin abisi Alois Hitler Berlin’de meyhanecilik yaparken Hitler’den hiç bahsetmezdi. Birçok partilinin ziyaretgâhı haline gelen meyhanesinde, Führer hakkında iyi veya kötü bir şey söylemekten korkardı. Çünkü Führer bu, sağı solu belli olmaz, kelleyi kaybedebilirdi.
NAZİ propagandasının çizdiği ahir zaman Mehdisi, Almanya’nın kurtarıcısı ve Tanrı’nın seçtiği kutsal liderin babasının annesi ile ensest evlilik yaptığı, abisinin adi bir meyhaneci olduğu ve en büyük aşkının kendi öz yeğeni olduğu tabii ki halka söylenemezdi. Bu yüzden ailesiyle ilgili bilgiler hep sumen altı edilmiştir.
Bir sonraki yazıda Almanya’da Hitler’i doğuran tarihi şartları ve Hitler’in psikanaliz sonuçlarını irdeleyeceğim.
HİTLER'İN PSİKANALİZİ VE NAZİ ALMANYA'SINI DOĞURAN SEBEPLER
YAYINLAMA: 21 Şubat 2021 - 23:30
Bugünkü karikatür örneklerini anlayabilmek için tarihin gelmiş geçmiş en büyük megalomanlarından olan deli-dâhi Hitler’in Langer tarafından oluşturulan karakter tahlilini bugün özetleyeceğim. Daha sonra Almanya gibi büyük ve medeni bir toplumun nasıl olup da bu delinin peşine düştüğünü açıklamaya çalışacağım. Umarım ki, Hitler benzeri liderlerin güce ulaşmasının sırları bu yazıda ortaya çıkacaktır.
HİTLER’İN KARAKTER TAHLİLİ
Anne ve Baba Figürleri
Hitler’in alt gelir grubunda bir ailenin silik bir çocuğu olduğundan bahsetmiştik. Langer’ın araştırmasının sonuçlarına göre Hitler’in babası bir alkolikti ve hem karısına hem de çocuklarına sürekli ve düzenli şiddet uygulamaktaydı. Babası çocuk Hitler için ideal bir örnek olmaktan çok uzaktı. Öte yandan annesi Hitler’e aşırı bir sevgi göstermekte ve onu şımartmaktaydı. Bunun sebebi olarak Hitler’den önce iki veya üç çocuklarını bebekken kaybetmiş olmaları ve Hitler’den daha sonra doğan küçük kardeşinin de daha altı yaşına gelmeden ölmüş olması gösterilmektedir. Bu yüzden Hitler’de annesine karşı derin bir sevgi ve bağlılık, babasına karşı da derin bir nefret oluşmakta idi. Öyle ki, Langer çoğu zaman çocuk Hitler’in kendisini babasının oğlu olarak görmediği algısına sahip olma ihtimalinin yüksek olduğundan bahseder. Annesini zalim babasının tahakkümünden kurtarmak onun içinde saplantılı bir düşünce olarak gelişir.
Langer’a göre Hitler’in muhayyilesinde anne imajı ana vatan (das Mutterland) olarak tanımladığı Almanya ile, baba imajı da atavatan (das Vaterland) olarak tanımladığı Avusturya’dır. Almanya idealine böyle tutkuyla bağlı olup Avusturya’dan bu kadar nefret etmesinin sebebi de budur. Bu yüzden ilk fırsatta Avusturya’yı ortadan kaldırmıştır. Daha sonra baba imajının yerini Birinci Savaş’ta yenilgiyi kabul eden Alman Devlet adamları alır. Artık yeni düşman belli olmuştur: Sosyal Demokratlar, Kralcılar ve Marksistler. Zamanla buna Yahudiler ve İngiltere, Fransa ve Rusya gibi devletler de eklenmiştir.
Ölüm korkusu ve ölümsüzlüğe olan tutkusu
Hitler çocukluğundan beri ölmemesi için üzerine titrenen bir çocuktur. Çocukluğunda yaşadığı travmalar, her çocukta görülebilecek ruh sıkıntılarını marazi hale getirmiş ve sonunda nevroza (ruh hastalığına) dönüştürmüştür. Ölümün ve dolayısıyla ölümsüzlüğün bir takıntı haline gelmesi işte bu hastalıklı bakış sebebiyledir
Tanrı tarafından seçilmiş bir lider olduğu inancı
Çocukluğunda bütün kardeşleri ölürken kendisinin yaşaması, savaşta cephede birkaç defa birliğinden sağ kurtulan birkaç kişiden biri olması, en ön saflarda hücuma katıldığı halde ölümden kurtulması, Langer’a göre onda Tanrı tarafından korunduğu gibi bir düşünceye yol açmıştır. Bu zamanla Tanrı tarafından seçilmiş olduğu inancına dönüşmüştür.
Büyük yapılara ve inşaata olan tutkusu
Hitler’in en memnun olduğu işler büyük otobanlar, dev stadyumlar, büyük ve görkemli binalar gibi büyük yapıların inşasıdır. O bu tür yapılarla kendi, büyüklüğünü ve kutsallığını dışa vurmaktadır. Aynı zamanda kendi ölümünden sonra da, bu dev inşaatlar sayesinde kendi adının sonsuza kadar yaşayacağını, ölümsüz olacağını düşünüyordu.
Manik depresif kişilik bozukluğu ve üstünlük kompleksi
Bu yüzden Langer’a göre, Hitler’de manik depresif kişilik bozukluğunun yanı sıra, aynı anda hem aşağılık hem de üstünlük kompleksleri vardı. Buna mazoşizm (acı duymaktan ve eziyetten zevk alma) ve sadizm (acı vermekten zevk alma) hastalıklarını da ekler.
NAZİ ALMANYASININ TARİHİ KÖKLERİ
Martin Luter ve protestan reformu
Alman tarihinde Yahudi düşmanlığını ilk telaffuz eden Martin Luther’dir. Aynı zamanda İncil’i Almancaya çevirmiş ve kendisine bağlı kiliselerde Almanca ibadeti ön koşul haline getirmiştir. Bu Alman milliyetçiliğinin başlangıcını teşkil etti. Martin Luther vaazlarında Yahudilere, Türklere ve Katolik kilisesine ağza gelmedik küfürlerle saldırmıştır. Aristokratları desteklemiş ve topraksız köylülerin isyanını merhametsizce bastırmalarını istemiştir. Bu adam cesur, mert ve dürüst bir adamdı. Aynı zamanda sert, merhametsiz, bağnaz ve kabaydı. İşte Almanların inanç önderi bu kişiydi.
Prusya militarizmi ve itaat kültürü
Prusya Almanya’nın doğusunda Sparta gibi örgütlenmiş militarist bir devletti. On dokuzuncu yüzyılda bile, ortaçağın kaba feodal rejimine (efendi Alman toprak beyi Junkerlerin egemenliğinde Slav asıllı toprak kölelerine) dayalı bir ekonomisi vardı. Prusya devleti üç sacayağı üzerinde duruyordu: Emrine körü körüne itaat edilen dinin ve devletin başı bir kral, merhametsiz ve disiplinli bir ordu ve bağnaz bir bürokrasi. 1866’da itibaren bu Prusya Almanya’nın kaderini eline aldı. Kralları Alman İmparatoru (der Kaiser) oldu, Almanya’da büyük bir Prusya… Böyle bir savaş ve ölüm makinasının Hitler’in işini kolaylaştırdığı aşikârdır.
Napolyon ve sonrasında Alman felsefesi ve Alman milliyetçiliği
Napoleon Bonaparte 1807 Jena Muharebesinde Prusya’yı yendi ve teslim aldı. Almanya’yı küçük prensliklere bölüp kendisine bağladı. Bu travmanın sonucunda Nepoleon istilasına tepki olarak, Fichte ile başlayıp, Hegel ve Treitscke ile devam eden ve Nietsche ile zirvesine ulaşan bir dizi filozof gelecekteki Büyük Prusya’nın düşünsel temellerini attılar. Ayrıntıya girmeyelim. Marx’ın da çok sert bir şekilde eleştirdiği bu filozofların temel önermelerini ele alalım:
Savaşın kutsanması: Hegel ve Fichte’ye göre ırkların ve milletlerin yozlaşması barış dönemlerinde olur. Savaşlar ise yozlaşmış olanların tasfiye edildiği, güçlü ve üstün olanların hayatta kaldığı bir temizlenme ve arınma dönemidir.
Almanların yozlaşmamış tek millet olması: Fichte’ye göre hemen hemen bütün Avrupa yozlaşmış ve melezleşmiştir. Kendi ırki gücünü ve erdemlerini kaybetmiştir. Avrupa’da sadece Almanlar karışmamış, yozlaşmamış olarak kalmıştır. Bunun delili en saf dilin Almanca olmasıdır. Almanya’nın hükmetme zamanı gelecektir.
Devletin Tanrılaştırılması: Devlet Hegel’e göre “zamanın ruhudur” ve Tanrının insanlar arasında tecessüm etmiş (cisimlenmiş) halidir. Bir insan için en büyük erdem sorgusuz sualsiz devlete itaat etmektir. Devletin karşısında birey veya vatandaş bir böcekten farksızdır.
Kahramanlar Kültü: Hegel ve Treitschke’ye göre, Almanlar arasından “her türlü ahlâk kuralından bağımsız, sert ve merhametsiz” seçkin bir azınlık yükselecek ve bütün Almanlar ve Alman Devlet’i bu azınlığın yönetimine girecektir. Bu “kahramanlar” insanlığın ve uygarlığın geleceğini şekillendirecektir.
Üstün İnsan: Nietsche’ye göre insanlığın geleceği “sert, acımasız, sorunları güçle çözen, muhteşem sarışın kaba insandadır.” Bu insan, tabiî ki Ariler arasından, muhtemelen de Ariler arasındaki seçkin azınlık olan “kahramanlar” arasından çıkacaktı. Nietsche bu insana Übermensch / üstün insan adını vermekteydi.
Bu kadar özgün kafanın savurduğu bu pespaye palavraların Hitler’inki gibi çarpık bir zihinde nasıl yankılar bulacağını siz düşünün. Dahası Almanların çoğunun bu sözlerden etkilendikleri ve Almanya’nın dünyaya hükmetme zamanının geleceğini düşündükleri de açıktır. Halâ daha, Almanlar toplumsal kurallara körü körüne itaatleri ve disiplinli hayatları ile tanınırlar. Hitler için yöneteceği bundan daha iyi bir halk bulunamazdı.
Kapitalizm: Hiper enflasyon ve Büyük Buhran
Hitler’in tek adam rejimine ve acımasız diktatörlüğüne Almanya’yı hazırlayan son etki de iktisadi krizle geldi. Önce 1920’li yılların başında ortaya çıkan Hiper enflasyon, bütün Alman ekonomisini perişan etmiş, servetler bir gecede toza dönmüştür. Hiper enflasyon sonrasında tam her şey düzelirken, bu sefer de, 1929 Buhran’ı patlak verdi. İşletmeler iflas etti, işsizlik yüzde 40’lara çıktı. Alman halkı sisteme umudunu yitirmiş ve bir kurtarıcı arıyordu.
KARİKATÜR HİTLER’LERİ TANIMA KLAVUZU
Şimdi merak ettiğiniz ileri demokrasi liderlerini bu şartlara göre değerlendirin. Eğer bir ülkede savaşın kutsallığı ve devletin tanrılaştırılması temel değer olarak yaygınsa, üstüne üstlük ağır ekonomik krizlerle iktisadi ve sosyal düzen alt üst olmuşsa, orta ve orta alt gelir gruplarına dayalı bir popülist siyasi hareketin ortaya çıkma ihtimali artmaktadır. Bir de bu siyasi hareket, Hitler gibi çarpık kafalı bir megalomanın liderliğinde gidiyorsa sonucun nerelere kadar gideceği belli olamaz.
DÖVİZ KURLARI NEREYE GİDİYOR?
YAYINLAMA: 28 Şubat 2021 - 23:35
Son bir hafta içerisinde kurlar hızla yukarıya doğru gitmeye başladı. Etrafımdaki birçok dostum kurların niye yükseldiğini soruyorlar. Ben de cevaben esas niye düşmüş olduğunu, ona cevap bulmaları gerektiğini söylüyorum. Bugün yılbaşından bu yana kurlarda görülen ralliyi anlatmaya çalışacağım.
Türkiye Sultan Mecit zamanından bu yana kronik dış borçla yaşayan bir ülkedir. Dış borcun TL karşılığının milli gelir içindeki payı ne kadar yüksekse, ekonominin döviz kurundaki yükselişlere duyarlılığı da o kadar artmaktadır. Normal şartlarda döviz kurlarında artış dış ticaret gelirlerini arttıracağı için milli gelirin artmasına yol açarken, kronik dış borçları olan ülkelerde bu tam tersi bir etkiye yol açar. Bu birinci istisnadır. İkinci istisna, ithalatı ağırlıklı olarak (enerji hammaddesi, yatırım malı vb.) zorunlu mallardan ve ihracatı da normal ve lüks mallardan oluşan ülkelerde, kur artışı ekonomiye maliyet şoku olarak da etki eder. Bu ise hem enflasyon hem de işsizliğin aynı anda artmasına yol açar. Her iki istisnai durum da Türkiye için geçerlidir. Neticede, Türk ekonomisinde döviz kuruna duyarlılık yüksek düzeydedir. Bu yüzden, iktisadi aktörlerin ekonomideki gidişatı anlamak için baktığı en önemli göstergelerin başında döviz kuru gelir.
İktisadi aktörler geleceğe dair beklentilerini oluştururken kur hareketleri de bu yüzden önemli hale gelir. Kurda düşüş, yani yabancı paraların TL karşılığının düşmesi piyasalarda olumlu bir rüzgâr estirirken, kurun yükselmesi, yani yabancı paraların TL karşılığının yükselmesi piyasalarda olumsuz bir hava yaratır. Hâlbuki normal şartlarda, bir ekonomi için denge kurunun çok üstünde veya çok altında oluşan kur düzeylerinin her ikisi de olumsuz olarak değerlendirilmelidir.
Döviz piyasası iki bileşenden oluşur: Temel bileşen ve spekülâtif bileşen. Temel bileşen mal ve hizmet ticaretine dayalıdır. Burada döviz vererek ithalat ve döviz alarak ihracat yaparsınız. Temel bileşende döviz alım satımına konu olan işlemler ithal ve ihraç edilecek mal ve hizmetin bedelleri ile ölçülür. (Yani ülkenin ithal ettiği malların değeri kadar döviz dışarı çıkar, ihraç ettiği malların değeri kadar döviz de içeri girer). Bu dış ticaret işlemlerinde fiyatlar önceden sözleşme ile belirlendiği için de anlık fiyat dalgalanmalarından daha az etkilenirler.
Öte yandan ikinci bileşen ise spekülâtif bileşendir. Bu yurt dışından ülkeye giren yabancı para cinsinden sermaye ile ülkeden yurt dışına çıkan yabancı para cinsinden sermayeden oluşur. Eğer gelen sermaye Türkiye’ye borç olarak veya hisse senedi ya da tahvil spekülâsyonu için geliyorsa buna “sıcak para” adı verilir. Aslında, daha genel ifade ile söylenirse, ülkede “yerli ve milli” aktörler tarafından yapılamayan tasarrufu biz sıcak para yolu ile yurt dışından borçlanırız. Eğer gelen sermaye borç vermek için değil de, üretim tesisi kurmak için geliyorsa, buna doğrudan dış yatırım adı verilir. Her iki sermaye hareketi de yatırımcıların geleceğe yönelik beklentilerine çok bağlıdır. Çünkü sermaye hareketlerinin sonucunda, bu sermayeyi getirenlerin elde edeceği kâr veya getiri, gelecekte belli bir vade sonunda elde edilecek muhtemel kâr veya getiridir. Yani döviz piyasasının spekülâtif bileşen o ülkenin verimliliği, üretim gücü ve benzeri elle tutulur gözle görülür değerlerine göre değil, ama yatırımcıların o ülkeye duydukları güvene, belirli bir vade sonunda elde etmeyi umdukları ve bekledikleri tahmini kâr düzeyine bağlıdır.
Kronik dış borcu olan ülkelerde döviz kuruna hassasiyetin yüksek olduğunu yukarıda belirtmiştim. Bu durum aynı zamanda döviz piyasasının bileşenlerini de etkiler. Dış borç hacmi ne kadar yüksekse ve dış borç vadesi ne kadar kısaysa, döviz piyasasında spekülâtif bileşenin payı temel bileşenin payına göre o kadar yüksek olur. Spekülâtif bileşenin döviz piyasasında payı arttıkça da, döviz kurları ülkenin üretim gücü ve verimliliği yerine, yurt içi ve yurt dışı yatırımcıların beklentilerine daha fazla bağımlı olur. Hele bir de, ülkenin finansal piyasası, nispeten küçük bir piyasa ise, birkaç uluslararası para kralının yapacağı işlemlerle döviz kurlarında büyük ölçekli aşağı-yukarı dalgalanmalar görülür. Spekülatif bileşenden kaynaklanan bu dalgalanmalar kısa vadelidir. Spekülatif bileşenle ilgili söyleyeceğimiz son bir şey de, bu bileşenin, beklentiler kadar piyasa faizlerinden de etkilendiğidir. Buradaki ilişkinin sonucu olarak faiz arttıkça kurlar düşer, faiz azaldıkça da kurlar yükselir.
Genelde Türk ekonomisinde gözlemlediğimiz olgu, Nisan, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında kurun dengeye intibak hareketine girdiğidir. Burada dengeden kastımız mal ve hizmet ticaretinden kaynaklanan açık veya fazla ile geçmişte alınan dış borç ödemelerinin toplamının sıfırlanmasıdır. Bu yüzden, özellikle yılsonlarında, döviz kurları yatırımcıların beklentilerinden ziyade acil nakit döviz ihtiyaçlarına bağlı olarak belirlenir. Bu bağlamda her yılın Mart ayında açıklanan verileri de kullanarak yılsonu döviz kuru tahmini yaparım. 2009 yılından bu yana yılsonu döviz tahminlerim hep tuttu. Bir tek, Trump’ın başkan seçildiği 2016 yılsonu döviz tahminim 30 kuruş saptı. (Dolar kurunu yıl sonu 3,5 TL tahmin etmiştim, 3,80 TL oldu.) Bu tahminlerdeki başarımın temeli aslında basittir. Genelde bankaların dış borç ödemelerinin olduğu Nisan, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında, özellikle de yıl sonu olduğu için Aralık ayında döviz piyasasında spekülatif bileşenin etkisi azalır. Bu da bize genel Makro İktisadi verilere dayalı olarak kur tahmini yapabilme imkânı sunar.
2020 Mart ayında burada yazdığım ve TV’de birçok programda da açıkladığım sene sonu dolar kuru tahminim 7,45 TL idi. Burada tam on ikiden vurmuş oldum. Tabii yıl için de 8,5 TL’ya kadar çıkan Dolar kuruna bakıp 10TL’dan bahseden bazı arkadaşlar oldu. 2021 yılı başında birden dolar kuru düşmeye başladı. Öyle ki, dolar kuru 6,90’lara kadar indi. Burada Merkez Bankası’nın sıkı duruşu, dış dünyada oluşan dolar bolluğu ve benzeri etkenler de vardır. Ancak işin aslı bu kurun gerçekçi bir kur olmadığıdır. Tamamen o anda yatırımcılarda oluşan veya oluşturulan beklentilerle şekillenir. Tıpkı 8,5TL’ya çıkması nasıl gerçekçi değilse, 6,90’a inmesi de gerçekçi değildir. Kabaca bir kur hesaplamasını enflasyon farklarından yararlanarak yapalım:
1 Ocak 2021 itibariyle denge döviz kuru 7,45’ti. Ortalama Türkiye enflasyonu yıllık yüzde 15 ise, bunun 3 aylık (yani Mart sonu) değeri yaklaşık yüzde 3,56’dır. ABD enflasyonu olarak da yüzde 2’yi alalım. Bu da üç aylık bazda yüzde 0,49 enflasyon anlamına gelir. Yani denge kuru yüzde 3,56 artıp yüzde 0,49 azalacaktır. Yani Mart sonuna kadar denge dolar kuru yüzde 3,07 (3,56 – 0,49 = 3,07) artmalıdır. Bu da 31 Mart 2021 için denge kurunun kabaca 7,67 TL (7,45 x 1,0307 = 7,67) olması gerektiğini söylemektedir.
Bu kur ne anlama gelmektedir? Şimdi gerek Merkez Bankası’nın 8,5 TL’dan sattığı dövizleri 7 TL’dan toplaması, gerekse çeşitli uluslararası haberlerin etkisiyle dolar kuru 7,43’e kadar çıkmıştır. Herkesi bir panik almış durumda. Hâlbuki şu an olması gereken kur daha yüksektir. Benim tahminim –beklenmedik bir şey olmazsa- Nisan ayına kadar dolar kuru 7,45-7,50 bandında dalgalanır, Nisan başında hızlı bir yükselişle 7,75’e kadar çıkar sonra da 7,70’te karar kılar. Tabiî ki bu tahminler geniş kapsamlı bir hesaplamanın sonucunda değil ama kabaca enflasyon farklarından yola çıkarak oluşturulmuştur. Esas tahminlerimi Mart ayı içinde burada açıklayacağım.
Sonuç olarak, kimse paniğe kapılmasın. Çünkü Dolar kuru kendi denge değerine (olması gereken değere) doğru yükseliyor. Pekiyi Merkez Bankası’nın politikası ne olmalı? Ne olacak? Bunları da Cuma’ya bırakalım.
STAGFLASYON VE İSTİKRAR POLİTİKASI - I
YAYINLAMA: 04 Mart 2021 - 23:25
Pazartesi günkü yazımda kurlardaki dalgalanmayı ele almıştım. Bu hafta içinde hem Şubat ayı enflasyon oranları hem de 2020 yılı dördüncü çeyrek (Ekim – Kasım – Aralık ayları) büyüme verileri açıklandı. Görünen o ki Türkiye bir müddet daha (belki de 2022 yılı sonuna kadar) yüksek enflasyon ve/veya yüksek işsizlik problemlerini yaşamaya devam edecek. Yani ya işsizlik ya da enflasyon düşürülürken diğeri artacak. En kötü senaryo ise her ikisinin de yüksek olmasıdır. İktisatta bu durum “stagflasyon” olarak adlandırılır ve politika otoriteleri için içinden çıkılmaz bir anomaliye dönüşebilir.
Türkiye 2018 Krizi’nde bir stagflasyon süreci içine girdi. Tam bunu kontrol altına alıp 2020 yılında toparlanmaya geçiyor iken 2020 Pandemik Krizi ekonomiyi vurdu. Bugün dar anlamıyla yüzde 13 – geniş anlamıyla yüzde 29’luk bir işsizlik sorununa ek olarak TÜFE enflasyonu yüzde 16’ya ÜFE enflasyonu da yüzde 27’ye yaklaşmıştır. Yani stagflasyon sorunu pekişerek devam etmektedir. Bugün Stagflasyon sorununun ne olduğuna dair yazmak istiyorum. Bir sonraki yazımda ise Türkiye’de son üç senedir uygulanan politikaları değerlendirip önümüzdeki dönemde para ve maliye politikalarının ne yönde gelişebileceğine yönelik tahminlerimi belirteceğim.
STAGFLASYON NEDİR?
Stagflasyon (İngilizce stagflation) İngilizce “stagnation” (durgunluk) ve “inflation” (enflasyon) kelimelerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. İlk defa Britanyalı Muhafazakâr Parti milletvekili Iain Macleod tarafından 1965 yılında Avam Kamarası’nda (Büyük Britanya Meclisi) konuşmasında dile getirilmiştir. O dönemde Büyük Britanya’da hem yüksek işsizlik ve durgunluk, hem de yüksek enflasyon bulunmaktaydı.
İktisat biliminde stagflasyon, yani durgunluk içinde enflasyon, enflasyon oranlarının yüksek seyrederken iktisadi büyümenin düşük olduğu ve buna bağlı olarak da işsizliğin de yüksek olduğu durumu anlatır. Bu durum iktisadi politika uygulamaları için bir ikilem teşkil eder. Çünkü normal şartlarda yüksek enflasyon ve yüksek işsizlik bir arada bulunmaz. Enflasyon ve işsizlik tahterevalli gibidir. Biri yükseldiğinde diğeri düşer. İkisinin aynı anda yükselmesi istisnai bir durumdur. İsterseniz biraz açayım.
NORMAL ŞARTLARDA ENFLASYON VE İŞSİZLİK İLİŞKİSİ
Normal şartlarda bir ekonomide milli gelirin büyümesi hem enflasyon hem de işsizliği belirler. Milli gelirin büyümesi doğal büyüme oranının üzerinde (nüfus artış hızı artı verimlilik artış hızı artı amortisman oranı) olduğu müddetçe işsizliğin azalmasına yol açar. Bu oran gelişmiş ülkelerde yüzde 1-2, gelişmekte olan ülkelerde ise yüzde 3-4 oranındadır. Eğer milli gelir bu oranın üzerinde büyürse işsizlik oranında azalma gerçekleşir. Tersine bu oranın altında bir büyüme işsizlik oranını arttırır. Yani hızlı büyüme dönemleri aynı zamanda işsizlik oranının azaldığı dönemler iken yavaş büyüme dönemleri de işsizlik oranının arttığı dönemlerdir.
Milli gelirin büyümesi ekonomide harcamaların artışıyla sağlanır. Bu da daha fazla üretimle birlikte maliyet artışına ve fiyatlar genel düzeyinin yükselmesine yol açar. Burada milli gelirin büyüme oranı ile enflasyon oranı arasındaki ilişki şöyledir: Genel olarak enflasyon oranı toplumdaki beklenen enflasyon düzeyi ve milli gelir artış oranı ile doğal büyüme oranı arasındaki farkın toplamına eşittir. Örneğin gelişmekte olan bir ülkede vatandaşların enflasyon tahminleri yüzde 20 olsun. Milli gelir büyüme oranı da yüzde 6 iken doğal büyüme oranı da yüzde 4 ise enflasyon oranı kabaca yüzde 22 olur, (yüzde 20 + (yüzde 6-yüzde 2 ) = yüzde 22). Buna göre, eğer milli gelir büyümesi doğal büyüme oranının altındaysa enflasyon da beklenen enflasyonun altına iner. Eğer milli gelir büyümesi doğal büyüme oranının üstündeyse, bu sefer de, enflasyon beklenen enflasyonun üstüne çıkar. Yani yüksek büyüme dönemleri yüksek enflasyon ve düşük işsizliğe, düşük büyüme dönemleri de düşük enflasyon ve yüksek büyümeye yol açar.
Normal şartlarda durum bu iken, stagflasyon hangi saiklerle oluşur? Stagflasyonun sebepleri nelerdir? Biraz da bunu açıklayalım.
STAGFLASYONUN SEBEPLERİ NELERDİR?
İktisatçılar genel olarak stagflasyonun sebebin iki etkenle açıklama eğilimindedirler:
Birincisi, ekonominin bir negatif arz şokuyla karşılaştığı durumdur. Örneğin, temel hammadde fiyatlarında veya nominal ücretlerde âni ve beklenmeyen bir artış… Bu maliyetlerin artmasına ve kârlılığın düşmesine yol açacağı için hem üretimin yavaşlamasına hem de fiyatlar genel düzeyinde sert bir artışa yol açabilir. Ancak bir arz şokunun sürekli bir enflasyona yol açması için muhakkak genişletici politikalarla desteklenmesi gerekir. Yani birinci etken, aslında, stagflasyonu tetikleyen unsuru tanımlamaktadır.
İkincisi, hükümetin politikaları sanayi üretimini ve sermaye birikimini düşürürken merkez bankasının hızlı parasal genişlemeye gitmesidir. Parasal genişleme enflasyonu arttırırken hükümetin politikaları sanayi ve tarım gibi üretken sektörlerin gelişmesini engelleyecek ve inşaat ve hizmetler gibi üretken olmayan sektörleri teşvik edecek şekilde planlanmışsa, uzun dönemde istihdam artmazken yüksek enflasyon görülebilir. Bu ikinci etken, daha çok, stagflasyon sürecinin nasıl devam ettiğini anlatmaktadır.
Stagflasyona en güzel örnek Batı ekonomilerinde ağırlıklı olarak hissedilen 1970’lerdeki petrol krizidir. Süreç ham petrol fiyatlarında ani ve sert bir yükselişle başladı. Doğal olduğu üzere bu şok hem enflasyonun artmasına hem de işsizliğin yükselmesine yol açtı. O dönemde Merkez Bankaları önceliği işsizliğe verdikleri için büyük hacimli bir parasal genişlemeye gittiler: Yani, faiz oranları düşürülüp piyasaya yeni basılmış para arz ettiler. Sonuçta enflasyon daha da arttı, takiben ücretler hızla yükselmeye başladı. Fiyatlar arttıkça ücretler, ücretler arttıkça da fiyatlar artıyordu. Buna fiyat – ücret spirali denmektedir.
Stagflasyon için, ders kitaplarında yer almayan, benim bir üçüncü önerim var: Özellikle dış borç yükü fazla ve dış borç vadesi kısa olan ve ithalatı daha çok yatırım malı ve hammadde cinsinden olan ülkelerde, döviz kurlarında ani yükselişler, ihracatı arttıracağı kadar, hatta daha fazla maliyetleri de arttırır. Aynı zamanda, ek bir etki olarak, döviz kurundaki artış anında maliyet artışına neden olurken, ihracata katkısı en az üç ay sonra parça parça hissedilmektedir. Dolayısıyla ani bir döviz şoku, ilgili ülkedeki yüksek dış borcun ödenebilirliğini azaltmakta, maliyetleri yükseltip milli gelir ve üretimi de düşürmektedir. Sonrasında enflasyon arttıkça kurların artış oranı artmakta, kurların artış oranı arttıkça da enflasyon artmaktadır. Buna da fiyat – kur spirali denmektedir.
Her üç özellik de, 1994, 2001 ve 2018 krizlerinde Türkiye’de mevcuttur. Dolayısıyla bu krizler sonucunda ortaya çıkan iktisadi problemi stagflasyon olarak adlandırmak yerinde olacaktır.
Bir sonraki yazıda stagflasyon probleminin çözümüne dair uygulanacak alternatif politikaları anlatacağım. Daha sonra da 2018-20 yılları arasında Türkiye’de uygulanan istikrar programlarını değerlendireceğim.
Hayırlı Cumalar.
STAGFLASYON VE İSTİKRAR POLİTİKASI - II
YAYINLAMA: 08 Mart 2021 - 16:05
Stagflasyon hem durgunluk ve işsizliğin hem de enflasyonun eş anlı yüksek düzeylerde kalıcı hale gelmesiydi. Bir önceki yazımda bu problemin çıkış sebeplerinden bahsetmiştim. Hükümetler de “aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık” misali iki farklı problemle boğuşmak durumundaydılar. Hükümetler neden bu kadar çaresiz kalıyorlardı? Çünkü Hükümet politikaları toplam talebi belirlemek yönünde bir güce sahip iken, stagflasyon, maliyetlerde şok bir artışla başlamaktaydı. Toplam talebi değiştirerek müdahale ettiklerinde ise ya işsizliği düşürüp enflasyonu daha da arttırmak, ya da enflasyonu düşürüp işsizliği daha da yükseltmek arasında tercih yapmak zorunda kalıyorlardı.
“Pekiyi Hocam, hükümetin elinde maliyetleri düşürecek bir politika aracı hiç yok mu?”, diye sorduğunuzu işitebiliyorum. Tabii ki var. Hükümet asgari ücret başta olmak üzere bütün ücretlerde indirime gidebilir. (Gerçekten gidebilir mi, o da ayrı konu, DMD.) Türkiye gibi ülkelerde döviz kuru indirimleri de benzer işlev görür. Demokratik yolla seçilmiş bir hükümet ücretlerde indirime gitmez, gidemez. Yüksek enflasyon ortamında bir de emeklinin, işçinin, memurun maaşlarını düşürürseniz bir daha ki seçimde kendinizi Meclis dışında bulabilirsiniz.
O zaman kurları düşürsek nasıl olur? Gönül ister ki, Dolar 1 TL, Avro 1.4 TL olsun. Ama “Vehbi’nin kerrâkesi” öyle değildir, maalesef. Mevcut iktisadi sistemde Hükümetin kurları doğrudan belirleme gibi bir gücü yok. Eğer dışarıdan yüklü miktarda döviz girişi olursa kurlar düşer, tersine eğer dışarıya döviz kaçışı olursa kurlar yükselir. Pekiyi Merkez Bankası’nın kurları düşürmek için yapabileceği bir şey var mı? Vardır, kendi rezervlerini satmak! Böylece piyasada döviz bollaşır ve ucuzlar. Böylece maliyetler düşer ve hem işsizlik hem de enflasyon azalır. “O zaman satalım dövizi, ne duruyoruz!”, diyenlere yine “Maalesef!”, diyorum. Merkez Bankası’nın döviz alımı için bir sınır yoktur: Basar Türk Lirasını piyasadan istediği kadar döviz alır. Ancak döviz satımı için bir sınır vardır: kendi döviz rezervi hacmi. Satacak döviz kalmayınca, ne olacak? Bu Merkez Bankası’nın iflas etmesiyle aynı anlama gelir.
STAGFLASYONA KARŞI UYGULANACAK POLİTİKALAR
Genel olarak, akademik iktisatçılar ve ekonomi bürokratları stagflasyona karşı bu yüzden hükümetlerin bir tercih yapması gerektiğini söylerler: Politika otoriteleri, ya enflasyonu düşürüp işsizliği arttıracak, ya da işsizliği düşürüp enflasyonu arttıracak politikalar arasında bir tercihte bulunmak zorundadırlar. Enflasyonu düşürmek istiyorsanız sıkı para ve maliye politikası uygulamalısınız. Ancak bunun maliyeti daha yüksek işsizliktir. İşsizliği düşürmek istiyorsanız gevşek para ve maliye politikası uygulamalısınız. Bunun maliyeti de daha yüksek enflasyondur. Yani Hükümetlerin stagflasyon problemi karşısında toplumsal yararı arttıracak bir politikası yoktur. Sadece toplumsal zararı en düşük düzeye indirmeye çalışırlar.
Tabiî ki, demokratik seçimle gelmiş hükümetler toplumsal fayda kadar kendi siyasi yararlarını da düşünürler. Bu da seçimlerini etkiler. Stagflasyon problemi ile karşı karşıya gelen hükümetlerin, bu yüzden, birinci tercihi işsizlikle mücadeleyi öne alıp enflasyonu boşlamalarıdır. Bu da, Merkez Bankası’nın faiz düşürüp piyasalara para pompalaması, Kamu Bankaları yolu ile tüketici ve esnafa ucuz kredi verilmesi, vergi indirimleri yolu ile vatandaşların rahatlatılmasını içeren bir politikalar demetini uygulamalarına yol açar. Yani genişletici / gevşek para ve maliye politikaları…
Bu politikanın sonucu kısa dönemde büyüme hızının artması, durgunluğun kontrol altına alınması iken kısa dönemde enflasyonda çok büyük bir artış olmaz. Çünkü bu genişletici politikanın enflasyona etkisi uzun dönemde ortaya çıkar. Ancak uzun dönemde kur, ücret ve enflasyon beklentisinde artışla birlikte hem işsizlik hem de enflasyon artış trendine geçer. Bu politikalara bu yüzden günü kurtarma politikası veya Korkut Boratav Hocamızın tabiriyle “Allah Kerim ekonomisi” denilebilir. Bugünü kurtaralım, yarını yarın düşünürüz.
Demokratik bir ülkede, Hükümetin siyasi açıdan daha az tercih edeceği yol, enflasyonu düşürmeyi öncelemek olacaktır. Bu ise faiz artışı ile Merkez Bankası’nın piyasadan para çekmesi, banka kredilerinin sınırlandırılması ve Maliye Bakanlığı’nın vergi arttırımına gitmesinden oluşan politikalar demetidir. Buna da sıkı / daraltıcı para ve maliye politikası denir. Bunun sonucu kısa dönemde Hükümetin siyasi itibarı açısından yıkıcı olabilir. Çünkü ilk etapta işsizlik çok artacak, buna mukabil enflasyon çok az düşecek ya da hiç düşmeyecektir. Ancak uzun dönemde kur ve ücret artışı düşecek, enflasyon beklentisi azalacaktır. Bu da uzun dönemde hem işsizlik hem de enflasyonda düşüşe yol açar. Eğer Hükümetler kısa vadeli siyasi çıkarlarını arttırmayı değil de, sorunu uzun vadede çözmeye karar verirlerse, meşhur tabirle “acı ilacı” içmek ve halka içirmek durumundadırlar.
2018-20 YILLARINDA TÜRKİYE’DE NE OLDU?
Türkiye’de ekonomi 2018 yılında ani sermaye kaçışları ve döviz kurunun artmasıyla stagflasyon sürecine girdi. Kurlardaki artış hızla bir kur balonuna dönüştü. Merkez Bankası bunu kontrol altına almak için ilk etapta faiz arttırımına gitti. Ancak 2018 yılında Cumhurbaşkanlığı Seçimi, 2019 yılında da Belediye Seçimleri vardı. Yani Hükümetin uzun vadeli sonuçlara ulaşabilmek için “acı ilaç” içecek zamanı yoktu. Bu yüzden kolay yola saptılar. Merkez Bankası faizi yüzde 8’e kadar çekildi. Düşünün ortalama yüzde 15 enflasyon olan bir ülkede Merkez Bankası Bankalara yüzde 8’le kredi açıyor. Bu banknot matbaasının çalışması veya piyasaya para pompalanması demekti. Aynı zamanda vergi indirimi ve teşvik paketleri de açıklandı. Görünen oydu ki, Hükümet enflasyonun ve kur artışının yüksek olmasını çok önemsemiyordu. Onlar için esas olan ekonomideki durgunluktan çıkılmasıydı. Aynı zamanda, artan döviz kurları ile birlikte ihracatın ve turizmin de ciddi artış içine gireceği bekleniyordu. Bu da cari açığın kapanması, hatta belli bir müddet boyunca cari fazla elde etmek anlamına da geliyordu. Ben de, şahsen, enflasyonla işsizlik arasında bir tercih yapacak olsam, düşük işsizlik ve yüksek enflasyonu tercih ederim. Bu görüşümü, bu köşede, defalarca ifade ettim. Nitekim 2019 yılı sonunda, hemen hemen bütün uzmanlar 2020 yılının toparlanma yılı olacağını söylemekteydiler. Ben de yorumlarımda yüzde 7 gibi bir büyüme oranını en az dört çeyrek sürdürebilirsek yüzde15-20 arası bir enflasyona razı olduğumu da söylemekteydim. Ancak hiç birimizin beklemediği bir şey oldu: Koronavirüs Salgını. Her şey değişmişti artık.
Koronavirüs salgını ilk önce dış ticaret yollarının kapanmasına yol açtı. Artık kurlar artsa da ihracat yapamıyordunuz. Ama kurların artması dış borçlarınızın değerini katlamaktaydı. İthalat da kısıtlandığı için üretim darboğazları oluşuyordu. Yani maliyetler hızla artıyordu. 2018’den sonra tekrar stagflasyon problemiyle karşı karşıyaydık. Hükümet, bütün diğer hükümetler gibi, yardım ve destek paketleri açıklamak zorundaydı. Aynı zamanda, belli aralıklarla kısıtlamalar getirildi. Bu üretimin zorunlu olarak düşmesine, işsizliğin artmasına yol açtı. Hem ihracat hem de ithalat düşüyordu ama ihracat ithalattan daha hızlı düşüyordu. Sonuç olarak cari açık artıyor ve bu da kurların yükselmesine yol açıyordu. Maliye Bakanı ve Merkez Bankası Başkanı “Olağanüstü hallerde olağanüstü politikalar uygulanır!” diyerek, kurların artışını durdurabilmek için döviz satmayı, aynı zamanda piyasaları desteklemek için düşük faiz politikasını devam ettirmeyi kararlaştırdılar. Bu tercihin sonucuna yukarıda değinmiştim. Böyle bir politikanın limitleri Merkez Bankası’nın döviz rezervleri tarafından belirleniyordu. Döviz rezervleri bitene kadar bu politika devam edebilirdi. Uygulanan politikanın sonucu vahim oldu. Hem enflasyon (kur artışına bağlı) hem de işsizlik çok yüksekti, üstüne üstlük Merkez Bankası’nın acilen döviz rezervi arttırımına girmesi gerekiyordu. 2020 yılı sonunda Maliye Bakanı ve Merkez Başkanı değişti. Politikalar da radikal bir şekilde değişti. Sert bir faiz arttırımı ile birlikte sıkı para ve maliye politikalarına dönüldü. Hepimiz “acı ilacı” içtik.
Şimdilik kurlar kontrol altına alında, Merkez Bankası döviz rezervleri hızla toplanmakta. Ancak dediğim gibi, bu politikanın enflasyona etkisi uzun dönemde belli olacaktır. Aynı zamanda politikanın tam başarılı olması durumunda bile, daha en azından üç sene boyunca, işsizliğin yüzde 10’un altına inmesi pek mümkün görünmüyor.
Hepinize sağlıklı ve huzur dolu bir ilkbahar dilerim.
EKONOMİK REFORM PAKETİ
YAYINLAMA: 14 Mart 2021 - 23:45
Ekonomide beklenen reform paketi Sayın Cumhurbaşkanı tarafından açıklandı. İsterseniz önce ülkenin iktisadi problemlerini sıralayalım. Sonra Sayın Cumhurbaşkanı’nın açıkladığı ekonomik reform paketinin ana başlıklarını, amaç ve hedeflerini ele alalım.
TÜRKİYE’NİN İKTİSADİ PROBLEMLERİ
2018 yılında başlayan krizin bir stagflasyon problemine yol açtığını daha önceki iki yazımda ayrıntısıyla belirtmiştim. Üstüne bir de 2020 yılında başlayıp halâ devam eden koronavirüs salgınının yol açtığı olumsuz etkileri de eklemiştim. Hükümetin ilk önce işsizlik problemini önceleyip enflasyonu geri plana aldığını, daha sonra maliyetleri düşürmek için dövizi baskıladığını, bunun da Merkez Bankası rezervlerinin azalmasıyla nihayet bulduğunu, en son olarak da ekonomi yönetimindeki değişimle birlikte sıkı maliye ve para politikasına dönüldüğünü ayrıntısıyla anlatmıştım.
2018-20 yılları arasında oluşan süreç sonunda belli başlı iktisadi problemler şunlardır:
Yüksek işsizlik ve yüksek enflasyon, kronik ve yüksek dış borçlar, uluslararası rezervlerde düşüş, artan iç borç ve bütçe açıkları, dış ticaretin salgın nedeniyle kısıtlanması ve maliyetlerinin artması, yavaş büyüme, üretken sektörlerin (tarım ve sanayi) ekonomi içinde payı düşerken üretken olmayan sektörlerin (hizmetler ve inşaat) payının artması.
Pekiyi bu problemlerle nasıl baş edeceğiz? Sihirli bir formül var mı? Kulakları çınlasın, sevgili Hocam Taner Berksoy, Marmara Üniversitesi İngilizce İktisat’ta okurken birinci sınıfta İktisada Giriş dersinde şöyle demişti: “İktisatta genel kuraldır; ‘There is no free lunch in the World! / Dünyada beleşe yemek yoktur!’ ” Yani yapılan her iktisadi işlemin getirisi olduğu kadar maliyeti de vardır. Dolayısıyla herkesi her an memnun edebilmek mümkün değildir. Bu yüzden herkesi her an memnun edebilecek, bütün sorunları tek bir hamleyle çözebilecek bir sihirli formül de yoktur. O zaman açıklanan ekonomik reform paketini nasıl değerlendirmeliyiz? Her şeyden önce bilmemiz gereken, bu paketin kısa dönemde toplumsal yararı arttırmayı değil ama toplumsal zararı en düşük düzeye indirmeyi amaçlayan bir paket olduğudur. Toplumsal yarar artışının ise uzun vadede gerçekleşeceği Hükümet tarafından beklenmektedir.
EKONOMİK REFORM PAKETİNİN İÇERİĞİ
Sayın Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarından yola çıkarak sizler için basitleştirilmiş bir özet çıkardım. İlk önce paketin kısa ve uzun vadeli amaçlarını vereceğim. Daha sonra bu amaçlara ulaşmak için hangi araçları kullanacağını yorumlayacağım. Buradan Hükümetin kısa vadeli politika önceliklerini belirleyerek değerlendirmemi tamamlayacağım.
Kısa Vadeli Amaç: Fiyat istikrarı gibi dar kapsamlı bir hedef yerine makro iktisadi istikrarın sağlanması.
Kısa Vadeli Hedef: Enflasyonun yüzde 10 altına 2022 sonunda indirilmesi, uluslararası rezervlerin arttırılması. (Bu hedef Merkez Bankası’nın açıklamalarından elde edilmiştir.)
Uzun Vadeli Amaç: İstikrarlı ve dış borç artışına yol açmayan ihracata dayalı büyüme rejiminin sağlanması, üretken sektörlerin ekonomi içindeki payının arttırılması.
Uzun Vadeli Hedef: İşsizliğin yüzde 8’in altına, enflasyonun da yüzde 5’e indirilmesi, Türk ekonomisinin dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına sokulması
Kısa vadede uygulanacak politikalar: Sıkı maliye ve sıkı para politikaları (Bu izlenimim Sayın Cumhurbaşkanı’nın açıklamaları ve Maliye Bakanı ile Merkez Başkanı’nın açıklamalarından derlenmiştir.) Esnafa ve çiftçiye verilecek destekler kolaylıkla diğer maliye kaynakları ile kotarılabilir. Kamuda tasarrufun arttırılması ve kamuda yeni istihdamın askıya alınması buna örnektir. Yani kamu harcamasına dayalı iç talep büyümesi yavaşlatılacak, yüksek faiz politikasına da bir müddet daha devam edilecek. Bu arada uluslararası rezervlerde artış için gerekli önlemler alınacak.
Uzun vadede uygulanacak politikalar: Ekonomide üretken sektörlerin daha büyük pay alabilmesi için gerekli yapısal önlemler alınacak, bu ise sanayi ve tarıma daha fazla destek verilmesi, katma değeri yüksek sektörlerin teşvik edilmesi anlamına geliyor. Öte yandan üretken olmayan sektörlerin payının düşürülmesi de hedefler çerçevesinde olması gerekiyor. Bu ise hizmetler sektörü ve inşaat sektörlerinin büyümesinin yavaşlaması anlamına gelir.
EKONOMİ REFORM PAKETİNİN YORUMLANMASI
Bundan önce stagflasyon sorununa yönelik yazdığım iki yazıda, iktisat literatüründe bu sorunla mücadele etmenin her şeyden önce politika önceliklerinin belirlenmesinde yattığının belirtildiğini söylemiştim. Buna göre hükümet iki alternatif durumdan birini tercih etmek durumundaydı: Ya düşük işsizlik yüksek enflasyon ya da yüksek işsizlik ve düşük enflasyon. Birinci tercih kısa dönemde siyasi maliyeti düşük (hatta siyasi kazançları olan) ama uzun dönemde stagflasyonun kalıcılaşmasına yol açabilecek bir tercihti. İkinci tercih ise kısa dönemde siyasi kayıplara yol açabilecek ama uzun dönemde stagflasyon problemini bitirebilecek bir tercihti. Sayın Cumhurbaşkanı’nın açıkladığı paket, Hükümetin ikinci politika tercih ettiğini gösteriyor. Bu ise kısa dönemde, yani 2022 sonuna kadar, durgunluğun, düşük büyümenin ve yüksek işsizliğin devam edeceği, ama dış ve iç açıkların kontrol altına alınıp uluslararası rezervlerde toparlanmanın sağlanacağı ve enflasyonun yüzde 10’un altına inebileceği anlamına gelmektedir. Uzun dönemde ise, uygulanacak sektörel politikalar ile iç talebin ve ücretlerin hızlı büyümesinin kontrol altına alınıp büyümenin dış talep, yani ihracat kanalıyla sağlanmasının hedeflendiği görülmektedir.
EKONOMİ REFORM PAKETİNİN BAŞARILI OLMASI İÇİN GEREKEN ŞARTLAR
Sayın Cumhurbaşkanı’nın sunduğu bu paketin başarılı olması için iktisat politikası haricinde gelişebilecek bazı şartların da gerçekleşmesi gerekir. Bunları aşağıda sıraladım:
1. 2023 yılında bir seçim ekonomisi politikasına başvurulmaması: Kısa vadeyi 2022 yılı sonu olarak belirlediğinizde, hemen akabinde 2023 seçim yılı gelmektedir. Bu bir buçuk sene içerisinde uygulanan politikaların semeresini vermesi için, mali istikrardan vaz geçilmemesi gerekir. Bu yüzden 2023 yılında bir seçim ekonomisi uygulaması yapılmamalıdır. Aksi takdirde bugünden 2022 yılı sonuna kadar alınacak bütün tedbirler anlamsız kalır, tekrar başa döneriz.
2. Dünyada koronavirüs salgınının 2022 sonuna kadar kontrol altına alınması: Salgının etkisi en çok dünya dış ticaretinde ve turizmde görülmüştür. Türkiye’nin ihracata dayalı büyüme hamlesi hedefinin gerçekleşmesi için de, her şeyden önce, dış ticaret kanallarının normalleşmesi gerekmektedir. Eğer bu gelişmeler sağlanmazsa, uzun vadeli hedeflerin gerçekleşmesi hem zorlaşır hem de süresi uzar.
3. Büyük çaplı bazı alt yapı yatırımlarının ertelenmesi: Kamuda tasarruf ve üretken sektörlerin (yani tarım ve sanayinin) desteklenmesi denince, ilk akla gelen, çok zaruri olmayan ama yüksek harcamalara ihtiyaç duyan büyük ölçekli alt yapı yatırımlarının ertelenmesidir. Bu projeler, ülkenin mali istikrarı sağlanana kadar ertelenebilir. (Savunma Sanayiine yapılan harcamalar bu kapsama girmez, girmemelidir! Ülkenin güvenliği ve dış savunma gücü üzerinde tartışma olmaması gereken önceliktedir.)
4. Dış politikada bölge ülkeleri ile ilişkilerin iyileştirilmesi: Eğer dış ticaret hacmini arttırmak istiyorsak, özellikle Türkiye ekonomisi için hem pazar hem de düşük maliyetli üretim merkezleri olabilecek komşu ülkelerle ilişkileri daha iyi konuma getirmemiz gerekmektedir. Bu anlamda Mısır ile ilişkilerin normalleşmesine yönelik adımlar umut vericidir. Ama Mısır’ın yanına İsrail, Suriye ve Irak’ın da eklenmesi uzun vadeli hedeflerimize ulaşmamız açısından hayati önemdedir. Milli duruşumuzdan ödün vermeden, karşılıklı milli çıkarlar çerçevesinde bu ülkelerdeki hükümet ve rejimlerle ilişkilerin normalleşmesi de hedeflere ulaşmakta bize katkılar sağlayacaktır.
Bu şartlar gerçekleşse dahi, bir iktisadi politika uygulamasının başarıya ulaşması için o politikayı ilan etmek yetmez. Esas iş sahada, pratik alanda, birbiriyle uyumlu çalışan ve ana strateji çerçevesinden ayrılmayan bürokratların performansına bağlıdır. Siyasi irade hedefleri koyar ve stratejiyi çizer. Bundan sonrası ise bu hedefler ve strateji doğrultusunda çalışacak olan bürokrasinindir. Ancak siyasi otorite yolun ortasında strateji değişikliğine giderse veya ana stratejiyle uyumsuz hatta çelişen bazı politika uygulamalarını başlatırsa, uygulanan politika stratejisi, kısa ve uzun vadeli hedefleri ile birlikte başarısız olabilir. Yukarıdaki saydığım kriterlerden önce, hükümet ve ona bağlı bürokrasinin bu politikanın uygulanmasında üzerine düşen vazifeleri yerine getirmesi ve ana stratejik çerçeveden ayrılmaması önkoşuldur.
AĞBAL, DOLAR VE KUR BALONLARI HAKKINDAKİ BAZI ELEŞTİRİLER
YAYINLAMA: 28 Mart 2021 - 23:40
Geçen yazıma bazı eleştiriler geldi. Devlet kademesinde görev alan bir arkadaşım, aile çevresinden bir büyüğüm ve yazılarımı takip eden öğrencilerim. Bugün bu eleştiriler hakkında görüşlerimi ifade edeceğim.
AĞBAL DOLAR KURUNU 6,50’YE Mİ DÜŞÜRECEKTİ?
Devlet kademesinde görev alan sevgili bir dostum bana “neden Ağbal’ı başarılı bulduğumu” sordu ve arkasından şu görüşleri ifade etti:
“Ağbal dolar kurunu 6,50’ye indirmeye kararlıydı. Bu hem ihracatçıyı perişan edecek hem de Türkiye’yi yaz aylarında krize götürecek bir politikaydı. Onun döneminde gelen fonların hepsi, Londra’daki tefeci bankerler kaynaklı kısa vadeli sermaye hareketleriydi. Biz bu beladan doksanlı yıllarda çok çektik. Yüksek faizle bu ülkenin alın teriyle kazanılmış gelirlerini yurt dışına aktardılar. Sen nasıl Ağbal’ı başarılı bulursun?”
Ben neden Ağbal’ı başarılı buldum? Ağbal’ın göreve geliş sebebi hiç düşünülmeden, ondan önceki yönetimin stratejik hataları hiç konuşulmadan bu sözleri söylemek bence insafsızlıktır. Ağbal’ın öncelikli vazifesi, burada daha önce yazdığım gibi, uluslararası rezervlerdeki erimeyi ve mevcut ekonomi yönetimine güven kaybını ortadan kaldırmaktı. Bunda – dört ay gibi çok kısa bir dönemde – başarılı oldu mu? Oldu. Pekiyi, stagflasyona karşı istikrar politikası uygulamasını – en azından bu politikanın para politikası ayağını – destekliyor muydum? Kısmen evet, çünkü bir para politikası tek başına durumu kontrol altına almaya yetmez. Aynı zamanda bir istikrar programının bütün sonuçlarıyla başarılı olması için dört ay da yetmez. Plan şu olmalıydı: Sıkı para politikası ile birlikte, başta büyük altyapı harcamalarında ertelemeler olmak üzere kamu harcamalarında tasarrufa gitmek ve uzun dönem için üretken sektörleri (tarım ve sanayi) kuvvetlendirecek bir kalkınma politikası ile istikrar politikasının desteklemek. Bu ise, uzun dönemde, üretken olmayan sektörlere (inşaat ve hizmetler) verilecek desteklerin kısılması anlamına gelirdi. Para politikasını destekleyecek bu gibi kararların alınıp alınmadığını bilmiyoruz. Ama zaten, bu da, Ağbal’ın sorumluluğunda değildi.
Pekiyi, bu politika bizi yaz aylarında krize mi götürüyordu? Cevap basittir: Zaten krizdeyiz. Ancak, burada daha önce yazdığım gibi, stagflasyona karşı sıkı para ve sıkı maliye politikasının kısa vadeli etkisi işsizlikte artış, büyümenin durması ve enflasyonda bir düşüşün olmamasıydı. Yani kısa dönemde halk fakirleşecekti. Bunlar zaten öngörülen sonuçlardı. Ancak uzun vadede maliyetlerdeki düşüşle birlikte enflasyon düşecek ve üretim de doğal seviyesine gelecekti. Bu arada dış borç yükü biraz hafifletilmiş olacaktı. (Miktar azalmasa bile borç vadesinde hatırı sayılır bir artış gerçekleşecek ve dış borç faizleri de uzun dönemde daha makul seviyelere inecekti.) Pekiyi uzun dönem ne kadardı? 2022 yılı sonuna kadar. Dediğim gibi çok ayaklı olması gereken uzun dönemli bir politikanın tek ayağından sorumlu bir kişinin kısa vadede gelmesi beklenen olumsuz sonuçlara bağlı olarak bu şekilde eleştirilmesi insafsızdır.
Son olarak dolar kuru olarak 6,50’yi hedeflemesi hakkında ne derim? Eğer gerçekten böyle bir hedefi varsa, o takdirde, bütün yukarıda söylediklerimi geri alırım. Çünkü dolar fiyatında bu seviye sürdürülemez bir seviyedir. Bugünkü şartlarda böyle bir kur hedefi beslemek ne akılcıdır ne de gerçekleşmesi mümkündür.
DOLAR KURU NİSAN AYINDA 7,70’E NASIL GELİR?
Aile çevresinden bir büyüğüm bana “hükümet yanlısı yorumlar yaptığımı, bu felaketli ortamda doların 7,70’e düşmesinin mümkün olmadığını” söyledi. Bir önceki eleştiri bana "hükümete muhalif bir tavır sergilediğim" imasını içerirken, bu eleştiri de beni doğrudan yandaşlıkla itham etmekte. Kısaca cevap vereyim:
Merkez Bankası Başkanı’nın değişmesi döviz piyasasında temel arz ve talebi etkilememiştir. Ne ihracat ve ithalat anlaşmaları feshedilmiş, ne de ülkenin dış ticarete konu mallardaki üretim potansiyeli değişmiştir. Olan sadece Merkez Bankası Başkanı’nın değişmesi ile birlikte oluşan belirsizlik ortamında spekülâtif dolar talebinin yükselmesidir. Bu ise, döviz piyasasında temel bir değişime değil ama algı değişimine dayanmaktadır. Balon dediğimiz de, tam olarak budur. Nisan ayında yapılacak para politikası kurulu bu açıdan kritiktir. Eğer politikalarda radikal bir değişim olmazsa, dolar kuru kendi temel değeri olan 7,70’e dönecektir.
Bu arada tekrar ifade edeyim: Ben hayatım boyunca devlet okullarında eğitim aldım, devletin bana verdiği imkânlarla bu düzeye geldim. Bir akademisyen olarak falanca partiye veya filanca gruba bir şey borçlu değilim; ama bütün kariyerimi devletime ve milletime borçluyum. Bu yüzden de hiçbir partinin yandaşı olmadım. Milletime olan borcumu doğru bildiklerimi söyleyerek ve iyi öğrenci yetiştirerek ödemeye çalışıyorum.
FAİZ DOLARIN BEKLENEN DEĞERİ KADAR TEMEL DEĞERİNİ DE ETKİLER Mİ?
Öğrencilerimden bana gelen bir soru bu… Çok da yerinde bir soru… Hemen cevaplayayım: Evet, dolaylı yoldan etkiler. O zaman balon söndüğünde oluşacak temel değer bugünkünden farklılaşabilir mi? Evet. İsterseniz açıklayayım:
Faiz bütün menkul kıymetlerin beklenen fiyatının şimdiki değerini etkiler. Faiz artınca beklenen değer düşer, faiz azalınca da beklenen değer yükselir. Bu, bütün menkul kıymetlerde olduğu gibi dolar fiyatı için de geçerlidir. Ancak doların fiyatı veya diğer yabancı paraların fiyatları, aslında Türk TL’sinin temel değerini de yansıtır. Daha önce burada birkaç defa yazdığım gibi TL’nin değerini döviz kurları, faiz ve enflasyon farklı ölçülerle belirler. Bir malın bir tane değeri olduğu gibi, TL'nin de bir tane değeri vardır. Bu yüzden farklı ölçülerle TL’nin değerini yansıtan faiz, döviz kurları ve enflasyon arasında bir bağın olması gerekir.
Pekiyi doların temel değeri faizler tarafından nasıl belirlenir? Şöyle: Merkez Bankasının politika faizini indirmesi aslında açıktan para basması ve parasal tabanı arttırması ile eş değerdir. Bunun ithalat ve ihracat üzerinde bir etkisi olur. Parasal genişleme, ülkedeki doğal büyüme hızının üzerindeyse (Türkiye’de bu ortalama yüzde 5’tir) , milletin satın alma gücü artışına bağlı olarak ithalatta bir artış yaşanır. Bu orta vadede cari açığın büyümesi ve temel dolar talebinin artması anlamına gelir. Yalnız temel dolar arz ve talebini eşitleyen reel efektif döviz kurudur. Yani TL’nin diğer paralar cinsinden reel satın alma gücü… Bir cari açık artışı, aynı zamanda , ithalatta en fazla kullandığımız para birimi olan Doların reel kurunun da artmasına yol açar. Bizim TV ekranlarında ve döviz büfelerinde gördüğümüz kurlar cari kurlardır. Eğer ithalat ve cari açık artışı doların reel değerini arttırıyorsa, bu, doların temel değerinde Türkiye enflasyonu ve ABD enflasyonu farkı kadar bir artışın üstüne ekstra bir artış anlamına gelir. Burada şunu görüyoruz: Eğer enflasyon ve reel döviz kuru artıyorsa, uzun dönemde doların temel değeri de en az bu oranda artmalıdır. Dikkat edin, bu artış, spekülatif fiyat artışlarından bağımsızdır.
Kabaca bir örnek verelim: Eğer Nisan Ayı para politikaları kurulunda politika faizinde 200 baz puan indirimi kararı alınırsa, yeni bir spekülatif balon başlar ancak bu balonun sönmesi halinde karar kılacağı denge fiyatı da artar. Kaç olur, Hocam? 200 baz puan indirimi halinde Nisan Ayı denge kuru 8,20’ye kadar çıkar. Yani spekülatif dolar fiyatı kısa dönemli 9 TL’ye kadar yükselir ama Nisan sonunda 8,20’de karar kılar. Tabii ki bu benim dövizin faiz elastikiyetini kullanarak yaptığım kaba tahminim. Ancak bunun denenmesini hiç istemem doğrusu…
.
KRİPTO PARALAR VE "DAHA BÜYÜK AHMAK TEORİSİ"
YAYINLAMA: 01 Nisan 2021 - 23:25
Geçen sene Mart ayında Bitcoin adı ile bilinen kripto paranın değeri 5000 $ civarındaydı. 7 Ocak 2021’de ise değeri 40.000 $ üzerine çıktı. 10 ayda yüzde 700 artış. Bitcoin fiyatı 16 Şubat’ta 50.000 $ ve 13 Mart’ta da 61.000 $ değerlerini aştı. Yani 2020 Mart’ından 2021 Mart’ına Bitcoin fiyatının artış oranı yüzde 1100 üzerinde olmuş. Bir senede Bitcoin değerini on iki misline çıkarmış. İşte size çok güzel bir spekülâtif balon örneği…
Bitcoin fiyatında benzeri bir finansal balon 2017-18 yıllarında da rastlanmıştı. Bütün bir 2017 yılı boyunca hızla artan fiyat 17 Aralık 2017’de o zamana kadar ki en yüksek düzeyi olan 19.783 $ seviyesine çıktı. 22 Aralık 2017’de 11.000 $ değerine indi ve bu hızlı çöküşün başlangıcı oldu. Bütün 2018 yılı boyunca düşüş 15 Kasım 2018’de 5.500 $ değerine kadar inmesiyle sonuçlandı.
Bitcoin fiyatlarındaki bu dalgalanmayı 2017-18 Bitcoin Balonu olarak tanımlayan Nobel İktisat Ödüllü sekiz iktisatçı vardır: Paul Krugman, Robert J. Shiller, Joseph Stiglitz, Richard Thaler, James Heckman, Thomas Sargent, Angus Deaton ve Oliver Hart. Bunlara “Maestro” lakaplı ABD Merkez Bankası eski Başkanı Alan Greenspan’i de ekleyin. Hiç şüpheniz olmasın bu günkü çok daha çılgınca yükselen ve çok daha riskli bir balondur.
Bugün, bana farklı mecralarda sıkça sorulan Bitcoin meselesini anlatmaya çalışacağım. Ana fikrimi baştan söyleyeyim: Bu tür “ne idüğü belirsiz” finansal enstrümanlardan uzak durun. Paranızı kaybetme ihtimaliniz çok yüksektir.
FİNANSAL BALON NEDİR?
Bundan önceki yazılarımda dolar fiyatlarında son 15 gündür yaşanan çalkantıyı bir finansal balon olarak tanıtmıştım. Bu sırada da finansal balonları tanımlamaya çalışmıştım. Burada biraz daha açık bir tanım vereyim.
Finansal balonlar İngilizcede sıklıkla “bubble - köpük” kelimesi ile anlatılır. İlk defa bu tabir 1711-1720 yılları arasında oluşan Güney Denizi Balonunda – South Sea Bubble – kullanılmıştır. Burada mevzu bahis olunan kumpanyanın ismi – Güney Denizi Kumpanyası – balona da ismini vermiştir. Bu modern finansal krizlerin ilkiyle sonuçlanmış bir hisse senedi balonuydu. Emtiada da benzeri fiyat balonları oluşabilir. Örneği ise Hollanda’da On altıncı Asırda gerçekleşen “Tulip Mania - Lale Çılgınlığı’dır”. Her ikisinde de piyasa fiyatları hiçbir sebep yokken hızla ve artan oranda yükselmeye başlamıştı ve çok kırılgandı. Dışarıdan gelebilecek en ufak bir etkiyle birden durabilecek olan bu fiyat artışları, aniden fiyatların hızla düşmesiyle sonuçlanmıştı.
Bazı iktisatçılar, bu finansal fiyatlardaki anomaliye “bubble – köpük” denmesini şöyle açıklarlar: “All at once and nothing first / Just as bubbles do when they burst!” Yani “Hiçbir şey yokken her şey bir anda oldu / Tıpkı köpüklerin birden patlaması gibi!” Burada kastedilen fiyat balonlarının aniden sönmesindeki / patlamasındaki aniden oluş, anlık yok oluştur.
Bir finansal balonu tanımlarken balon iki safhaya ayrılır: Güncel fiyatın temel değerin hızla üstüne çıkması ve artan bir hızla yükselmesi şişme safhası olarak adlandırılırken, fiyatın aniden düşmeye başlaması ve sonunda tekrar temel değere dönmesi de sönme safhası olarak bilinir. Biz iktisatçılar için temel değer kritik önemdedir. Çünkü bu değer, ilgili menkul kıymetin gerçek değerini verir. Buna göre finansal balonlar geçicidir. Fiyatın önünde sonunda geleceği yer temel değerdir.
Bir finansal balonun şişme safhasında yüksekliği ve süresi ne kadar artarsa, sönme safhasındaki fiyat düşüşü de o kadar şiddetli olur. Temel değerin bilinmesi hem balonun yüksekliği hem de süresinin ölçülmesi için önem arz eder.
BITCOIN NEDİR?
Dijital paralar dijital teknolojideki gelişmelerin sonucunda hayatımıza dahil olan yeni ödeme araçlarıdır. Aslında küreselleşme ile birlikte artan mal çeşitliliği ve genişleyen piyasa hacmi, ister istemez, insanları kâğıt paradan daha hızlı kullanılabilecek para birimlerine yönlendirmiştir. Bugün internetteki hesaplardan alış veriş yapılabilmesi bununla açıklanır. Ancak, dikkat edilirse, bu dijital değerler yine de, TL, Dolar veya Avro gibi resmî para cinsindendir. Pekiyi bu Bitcoin nedir?
Bitcoin ve benzerlerine “kripto para” adı verilmektedir. “Kripto” kelimesinin sözlük anlamı “gizli, saklı, kendini gizleyen” olarak verilmektedir. Kripto para da aslında “menşei belli olmayan, neyi temsil ettiği bilinmeyen para” anlamında kullanılmaktadır. Gerçekten de, her ülkenin para biriminin değeri, o ülkenin şerefini, milletin satın alma gücünü ve devletin hükümranlığını temsil eder. Somut olarak da, her paranın arkasında kısa dönemde Merkez Bankaları’nın rezervleri ve uzun dönemde de ülkenin üretim gücü bulunmaktadır. Paraların temel değerlerini de, bu somut gerçekler belirler.
Kripto paralar aslında “menşei belli olmayan, neyi temsil ettiği bilinmeyen paralar” oldukları için temel değerleri de yoktur. Temel değeri olmayan bir finansal enstrümana neye göre yatırım yapılır? Bu konuda hiçbir kriter yoktur. Belki rulet oyuncularının içgüdüsel hareketi benzeri bir davranışa sahiptir kripto para yatırımcıları. Şaka bir yana, bence kumarhanede rulet oynamak bile kripto paraya yatırım yapmaktan daha az risklidir.
2020 – 21 BITCOIN BALONUNU EN İYİ HANGİ TEORİ TANIMLAR?
Bu sorunun en güzel cevabı “Greater Fool Theory – Daha Büyük Ahmak Teorisi ” olur. “Greater Fool Theory” olarak tanınan teori aşırı iyimser piyasa oyuncularının zaten aşırı değerlenmiş mali varlıkları gelecekte çok daha yüksek fiyata başka oyunculara satabilecekleri beklentisinin varlığına dayanır. Teoriye göre bu beklenti içinde olan oyuncular “ahmak - fool” olarak, gelecekte onlardan daha yüksek fiyata bu varlıklara almaya razı olacak oyuncular da “daha büyük ahmak – greater fool” olarak adlandırılır. Teori şunu söyler: “Ahmaklar pahalıya aldıkları varlıkları daha pahalıya satacak daha büyük ahmaklar bulabildikleri sürece balon devam eder. Balon daha büyük ahmağın en büyük ahmak olduğu anda biter.” Çünkü ondan sonra bir daha o mali varlığı daha pahalıya satın alacak birisi bulunmaz. Bu teori iki temel argümana dayanır: (i) piyasa oyuncuları irrasyoneldir, yani akılcı değildiler. Boş beklentilerle hareket ederler. (ii) bir temel değer veya faiz oranına atıf bulunmaz. Balonun ne şişme safhasını ne de sönme safhasını iktisadi ilişkilerle anlatabilecek bir açıklaması da bulunmamıştır. Son olarak bu teorinin bugüne kadar yapılan çalışmalarda ampirik yöntemlerle reddedildiği söylenebilir. (NOT: 1 Nisan 2021 günü saat 16:04’te tam bu yazıyı yazarken bir telefon geldi.. Londra Merkezli bir kurum olduğunu sonradan öğrendim. Kıbrıs lehçesiyle konuşan bir hanım “Bitcoin yatırımını düşünür müsünüz?” diye sordu. Şaka gibi… Ben de, tabiî ki, reddettim. Ne “ahmak”, ne de “daha büyük ahmak” olmaya niyetim yok. Adamların benim telefonumu nasıl bulduğu ayrı bir nokta ama Londra merkezli bir firma olmaları da manidar… DMD)
Şimdi burada araştırmacılara önerimi sunayım: Daha Büyük Ahmak Teorisini Bitcoin fiyatlarında sınasınlar. Büyük ihtimalle teori doğrulanacaktır.
OSMANLI'DA PARANIN TAĞŞİŞİNDEN GÜNÜMÜZDE DEVALÜASYON VE ENFLASYONA
YAYINLAMA: 04 Nisan 2021 - 23:30
Bugünkü iktisadi problemlerin temelinde yer alan olgular bugüne ait değildir. Aslında efsanelerle örülmüş bir sis perdesi altında gizlenmiş tarihe tekrar döner ve bakarsak hemen hemen aynı problemleri ve problemlerin arkasında aynı olguları buluruz. Bugün biraz geçmişe gidip Osmanlı’da paranın tarihine dalacağız. Oradan günümüze gelecek ve enflasyonla devalüasyonu açıklamaya çalışacağım.
EFSANELER PERDESİYLE GİZLENMİŞ TARİH
Geçmiş, her çağda sıkıntı içinde bulunan toplumlara hükümetler veya kanaat önderleri tarafından, “geri dönülmesi gereken Altın Çağ” olarak sunulmuş ve bu yolla kitleler örgütlenmiştir. Örneğin Osmanlı’nın duraklama dönemlerinde yazılan ve padişahlara sunulan layihalar (raporlar) çözümün hep Kanun – u Kadim’e dönülmesinde olduğunu söylemekteydi. Onlar için “Altın Çağ” imparatorluğun en güçlü olduğu dönemdi. (NOT: Kanun-u Kadim ile Fatih ve Kanuni Dönemlerinde neşredilen kanunlara atıfta bulunuluyordu. Bu raporlarda hususiyetle “kardeş katline” ve “devşirme sisteminin eski haline” dönülmesi kastedilmekteydi. DMD) Ama imparatorluğun çökmesine neden olan süreçlerin tohumlarının hep bu “Altın Çağda” atıldığı, ne hikmetse, hiç söylenmez. Yine 80’lerden bugüne belli bazı ”beyazlatılmış Türkler” için kurtuluş “Atatürk dönemine geri dönmek ve Kemalist Devrimleri ihya etmekten” geçmekteydi. Bu “çok özgürlükçü, solcu ve demokrat arkadaşlar” için de “Altın Çağ” 1930’lardaki tek partili erken Cumhuriyet devriydi. Bazı İslamcılar için “Altın Çağ” Peygamberimiz ve Dört Halife Devrini içeren Asr-ı Saadet (Mutluluk Çağı) olarak tanımlanır. Asr-ı Saadet’in, özellikle Dört Halife Devrinin, hiç de “mutluluk çağı” olmadığı tarihi gerçeği ise söylenmez, söyleyene de “fitneci” denir. Bütün bunların oluşturduğu sis perdesini aralamak için ilk önce kayıtlara dayalı bilimsel yöntemle yazılmış tarihlere başvurmak gerekir.
OSMANLI’DA PARA SİSTEMİ
Klasik Dönem Osmanlı ekonomisinde temel para birimi, gümüş bir sikke olan, Akçedir. Akçe, eski Türkçede, içindeki gümüşe nispetle verilen “akça / beyazca” tabirinin İstanbul Türkçesinde aldığı şekildir. 1657’de, bu sefer, Kuruş temel para birimi oldu. Buna göre 120 akçe değerinde gümüş sikkeye “Kuruş” denirken, bunun bozukluğu olarak da 3 akçe değerinde “Para” darp edildi. Vaka – yı Hayriye sonrasında devletin yeniden düzenlenmesini takiben 1843’te para sistemi yeniden revize edildi ve o gün dünyada yaygın olan çift metal sistemine geçildi. Artık gümüş Kuruş’un yanında Altın Osmanlı Lirası da darp ediliyordu. Uzmanların kayıtlarına göre bir akçenin ağırlığı 1,15 ile 1,18 gr arasında değişmekteydi. (Basılan altın paraların büyüklüğü ve ağırlığı da değişkendi. Bugün kuyumcularda artık nadir olarak rastlanan Reşat, Hamit ve Aziz altınları gibi… Bu paralar farklı padişah dönemlerinde basılmış farklı ağırlıktaki paralardı. DMD)
Akçe’nin ağırlığı 1,18 gram iken paranın temel değerini (intrinsic value) oluşturan içindeki gümüş miktarıdır. Aşağıdaki Tabloda yıllar içinde 1,18 gramlık akçe içindeki gümüş ağırlığını gram cinsinden görmektesiniz. Tabloyu Paolo Malanima’nın 2009 tarihinde basılmış “Pre-Modern European Economy: One Thousand Years (10th-19th Centuries) / Erken Modern Avrupa Ekonomisi: Bin Yıl (Onuncu ve On Dokuzuncu Asırlar )” adlı kitabının 198’inci sayfasından özetle oluşturdum. (ISBN 9789004178229)
TABLO: YILLARA GÖRE AKÇENİN DEĞERİ
YILLAR
GÜMÜŞ (GR)
ENDEKS
1450-60
0,85
100
1490-1500
0,68
80
1600
0,29
34
1700
0,13
15
1800
0,048
6
Yani Tablo’ya göre 1450’de akçenin içindeki gümüş miktarı 100 birim ise para sisteminin yenilendiği 1687’de bu 15 birime kadar düşmüştü. Altın Osmanlı Lirasının tedavüle girdiği 1843’te ise akçenin içindeki gümüş 6 birime düşmüştü. Pekiyi gümüş paranın içindeki gümüş oranı neden ve nasıl düşüyordu?
PARANIN TAĞŞİŞ EDİLMESİ NEDİR?
Kıymetli metalden darp edilen sikkelerin tağşişi bu sikkelerin içinde bulunan ve sikkenin temel değerini belirleyen kıymetli maden oranının düşürülmesi anlamına gelir. Bu kavram meta paranın dolanımda olduğu, yani para olarak altın ve gümüş sikkelerin kullanıldığı ekonomilerde geçerlidir.
PARA NEDEN TAĞŞİŞ EDİLİR?
Tabloda görüldüğü üzere Fatih dönemi 1,18 gramlık akçenin içinde 0,85 gram saf gümüş (sikkenin yüzde 72’si) bulunurken III. Selim dönemine gelindiğinde akçenin içindeki saf gümüş miktarı 0,048 grama (sikkenin yüzde 4’ü) düşmüştür. Bunu kim yapmıştı? Tabiî ki, “dış güçler”, “karanlık mihraklar” veya “Tapınak Şövalyeleri” değil. Bizatihi Osmanlı yönetiminin kendisi… Pekiyi, neden?
Bir hükümetin parasını tağşiş etmesini sebebi, bu işlemden elde edilecek mali kazançtır. Hükümet aynı miktarda gümüşle daha fazla para basar ve bu değeri düşmüş para ile borçlarını öder. Böylece çok daha ucuza borçlarını kapatır. Ancak bunun bir maliyeti vardır: Enflasyon. Basılan sikkelerin değerinin düşük olduğu anlaşıldığı andan itibaren, sikkenin değer kaybına denk bir fiyat artışı olur. Yani, hükümet kendi harcamalarını daha ucuza finanse ederken, enflasyon yolu ile halkın kursağından kesmektedir.
Eğer paranın basıldığı kıymetli madenin piyasa değeri artarsa, o takdirde sikkenin de değeri artar. Sikkenin değerini sabit tutmak için hükümet sikkenin içindeki kıymetli metal oranını düşürür. Yani sikkeyi tağşiş eder. Bu da tağşişin ikinci sebebidir.
Paranın tağşiş edilmesi sikkenin içindeki kıymetli metal miktarını azalttığı için paranın temel değerini düşürür. Eğer bu çok sık tekrar ederse yeni bir sikke basma zorunluluğu doğar. Tıpkı 1687’de Osmanlı ekonomisinde olduğu gibi…
Osmanlı dönemini incelersek gümüş veya altının aşırı değer kazanması gibi bir durum söz konusu değildir. Aksine 1500’lerin başından itibaren Amerika’dan İspanyol yağmacıları ve eşkıyalarının getirdiği altın ve gümüş sebebiyle önce Avrupa’da, sonra 1600’ler başı itibariyle Osmanlı ekonomisinde altın ve gümüşün değeri düşmüştür. Bu, bugünkü anlamda, bütün mal fiyatlarının artması, yani enflasyon, demektir. O halde, ikinci açıklama geçersizdir. Osmanlı’daki para tağşişinin sebebi, esasen, hükümet harcamalarını karşılayacak gelirlerin temin edilememesidir. Bunun birçok sebebi vardır. Ama sonuçta bütçe açığı ve devlet borçları daha fazla para basılarak finanse edilmiştir. Avrupa’dan gelen “ithal enflasyona”, bir de, paranın tağşiş edilerek basılmasından kaynaklanan “yerli ve milli enflasyon” eklenmiştir. Bunun sonucunda halk fakir düşmüş, maliye ve toprak düzeni bozulmuştu. 1600’lerde Celali İsyanları patlamış, sonrasında devletin vergi gelirlerini tefeci bezirgânlara bırakma karşılığında nakit alması anlamına gelen “iltizam sistemi” kurulmuştur. 1700’lerin sonuna geldiğimizde Anadolu ve Rumeli’de devlet artık fiilen yoktu. Devletin yerini eşkıyadan bozma Âyanlar almıştı. Cennetmekân Sultan II. Mahmut Han ortadan kaldırana kadar da Âyan hakimiyeti devam etti.
Bugünkü anlamda popülist para politikası, yani açıktan para basma, yolu ile iç borç ve bütçe açıklarının finanse edilmesi ile klasik dönemdeki tağşiş eylemi aslında aynı şeydir. Sikkeler tağşiş edildiğinde, yerli para biriminin hem mal cinsinden hem de yabancı paralar değeri düşer. Bu ise, bizim anlayacağımız dilde, enflasyon ve devalüasyon demektir.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: İktisadi anlamda Türkiye’nin geçmişinde bir “Asr-ı Saadet / Mutluluk Çağı” bulunmamaktadır. İşler ne daha iyiye gitmiştir ne de daha kötüye. Esas itibariyle hikâye hep aynıdır: hesapsız harcamalar sonucunda oluşan açıklar, bunların çeşitli yollardan likidite sağlayarak (para basarak, ucuza kredi vererek, dışarıdan borç alarak veya paranın ayarını bozarak) finanse edilmesi ve sonuçta enflasyon ve devalüasyon. Yani, tarih tekerrür etmektedir. Mehmet Akif merhum ne demişti:
KISSADAN HİSSE
Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
"Tarih"i "tekerrür" diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
[Safahat: Yedinci Kitap]
Demokrasinin ekonomi politiği
YAYINLAMA: 09 Nisan 2021 - 00:05
Bugünlerde güzel memleketimizin başındaki koronavirüs belâsı ve ekonomik kriz vebası yokmuş gibi bir de demokrasi sorunu tartışılmaktadır. Anayasa tartışmaları, Montrö Antlaşması ve Kanal İstanbul, kadın hakları ve İstanbul Sözleşmesi ve tabii ki son popüler konumuz emekli amirallerin darbe iması üzerine tartışıyoruz. Bunların hepsi hem bir demokrasi sorunudur, hem de aslında demokrasi için yeterli bir altyapıya sahip olmadığımızın göstergesidir.
DEMOKRASİ NEDİR?
Demokrasi bir yönetim tarzıdır. Sosyal bilimcilerin kahir ekseriyetinin kabul ettiği ölçüyle, bütün yönetim biçimleri içinde en az kötü olan yönetim tarzı demokrasidir. Demokrasi en basit ifadeyle vatandaşların oluşturduğu topluluk olan milletin kendi yasa yapıcılarını ve yöneticilerini seçmesi prensibine dayalı bir yönetim tarzıdır. Kabaca iki ana türü vardır: Doğrudan ve temsili demokrasi. Doğrudan demokrasi seçmenlerin kanun yapımında ve ülke yönetiminde doğrudan karar aldığı aracısız demokrasidir. Hepimizin içinde bulunduğu apartman yönetimleri ve antik çağdaki küçük şehir devletleri doğrudan demokrasiye örnektir. Hoş, şehir devleti derken bugünkü birkaç milyonluk şehirlerle mukayese etmeyin sakın. O devrin şehirleri örneğin birkaç bin kişilik nüfusa sahip ve yaklaşık olarak bugün İstanbul’un çeperinde yer alan siteler büyüklüğünde yerleşim yerleriydi. Modern zamanlarda, kalabalık sanayi toplumlarında, doğrudan demokrasi uygulanması pek mümkün değildir. Bunun için demokrasilerin tamamı temsili niteliktedir. Bir temsili demokraside seçmenler yasama ve yürütme organlarını belli bir süre için anayasa ve yasalarla sınırlandırılmış bir yetkiyi vererek seçerler. Burada iki önemli nokta mevcuttur: Birincisi, iktidar bir gruba geçici olarak verilir. Çünkü hakimiyet / egemenlik bir zümrenin değil ama milletin tamamınındır. İkincisi, geçici bir süre için de olsa iktidar sınırsız güç kullanamaz. Yasama organının yasa yapma yetkisi anayasayla ve bunu uygulayacak yargı kurumlarıyla, yürütme organının devlet işlerini yerine getirme faaliyeti de, hem yasalar hem de bağımsız kurumlarla sınırlandırılır. Bununla birlikte, temsili demokrasilerde kararlar genellikle salt çoğunlukla alınır. Son dönemde gelişmiş toplumlarda temsili demokrasiler özgürlükçü demokrasiye dönüşmüş durumdadır. Buna göre bir demokrasinin tanımı bunun temsili demokrasi olmasının yanı sıra, aynı zamanda, çoğunluğun milleti temsilen azınlığı ezmemesini sağlamayı amaçlar. Buna göre özgürlükçü demokrasi azınlığın çoğunluğa karşı korunduğu, azınlık ve birey haklarının, düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün teminat altına alındığı bir temsili demokrasidir.
Her yönetim tarzı toplumsal örgütlenmenin üst yapısını oluşturur. Yani toplumsal olguyu bir bina olarak tanımlarsak, yönetim tarzı da bu binanın çatısını oluşturur. Pekiyi bu binanın temeli ve duvarları nedir? Temeli üretim ilişkileri ve üretim tarzıdır. Duvarları ise tüketim kalıpları, yaşam tarzı ve toplumsal iş bölümüdür. Üretim ilişkileri ve üretim teknolojisi değişince, ilk önce toplumsal iş bölümü değişir. Takiben yaşam tarzı ve tüketim kalıpları değişir. En son olarak da, bütün bu değişimlerin sonunda yönetim tarzı değişir.
DEMOKRASİNİN ALT YAPISI SANAYİ KAPİTALİZMİDİR
Bugün bildiğimiz mânada demokrasiler sanayi toplumunun sebep olduğu iş bölümü çerçevesinde oluşmuştur. Sanayi toplumunda, tarım toplumuna göre ortaya çıkan temel değişimler şöyle özetlenebilir: Nüfusun çoğunun kalabalık şehirlerde yerleşik olduğu, bireylerin belli iş kollarında uzmanlaştığı, yine bireylerin kendilerini mesleki aidiyetleri ve üretimleriyle tanımladıkları, ailenin geleneksel geniş aileden çekirdek aileye indirgendiği, geleneksel etnik ve dini kimliklerin yerini vatandaşlık bağının aldığı, kadının toplumsal ve iktisadi hayatta aktif olarak yer aldığı ve sözlü kurallar ve töreler yerine yazılı kanunların ve kurumsal yapıların ikâme edildiği bir toplum. Tabiî ki, bu tanım
ideal bir sanayi toplumunun tanımıdır. Her toplum bu ideale belli ölçülerde yaklaşır. Bu ideal toplum yapısına ne kadar yaklaşılırsa, demokrasi de, o kadar sağlıklı işler.
Modern toplumlarda demokratik siyaset farklı sınıflar ve çıkar gruplarının ekonomik üretimden aldıkları payın arttırılması ilkesine göre işler. Her sınıf ve/veya çıkar grubu için, o grubu temsilen siyasi partiler mevcuttur. İşçilerin haklarını genelde sosyal demokrat / demokratik sol partiler savunurken, bu partilerin tabanı da, sendikalar içinde örgütlenir. Sermayedar ve küçük burjuvalar liberal ve muhafazakâr sağ partiler etrafında toplanırken, çiftçi sınıfının çıkarlarını temsilen partiler kurulur. Hatta bugün Batı demokrasilerinde rastlanan Yeşiller benzeri partiler çevre duyarlılığını temsil ederler ancak onlar da alternatif enerji kaynakları üreticileri tarafından desteklenir. Her partinin, bu yüzden, farklı bir iktisadi hedefi vardır. Ekonomiye farklı çıkar grupları zaviyesinden bakış bu açıdan partilerin kimliğinin ayırıcı unsurudur. Seçmenler de, bir partiye oy verirken, partinin başkanının dindar olup olmadığı, özel hayatında ne yaptığını değil de, kendi çıkarlarını ne ölçüde savunacağını dikkate alırlar. Çünkü bireyler kendilerini, her şeyden önce, mesleki aidiyetleri ve sınıfsal mensubiyetleri ile tanımlarlar. Demokraside partiler yelpazesi iktisadi bakış açılarına göre şekillenir. Çünkü, esasında, her iktisadi politika, devletin birilerinin cebindeki parayı alıp başka birilerinin cebine koyması demektir.
YARI SANAYİLEŞMİŞ TOPLUMLARDA DEMOKRATİK SİYASET
Yarı sanayileşmiş toplumla kastımız, toplumun bir kısmının sanayi toplumu ölçülerine göre örgütlenirken, diğer bir kısmının tarım toplumu ölçülerinde kaldığı durumu açıklamaktır. Tam sanayileşmiş toplumda, siyaset, sanayi toplumunun kendi iç çelişkilerine bağlı olarak şekillenir. (İşçi – işveren ilişkileri, sektörler ve bölgeler arası öncelik elde etme yarışı ve benzeri…) Öte yandan yarı sanayileşmiş toplumlarda, tek bir üretim sistemi yoktur. Toplumun bir kısmı sanayi üretimi ve onun dayandığı temel toplumsal ilişkiler etrafında örgütlenirken (kadın – erkek eşitliği, bireysel çıkar, uzmanlaşma ve vatandaşlık kimliği vb.) diğer kısmı tarım toplumundan gelen değer ve normlar etrafında yaşamaya devam ederler, (tarikat ve aşiret mensubiyeti, geleneksel kasaba muhafazakârlığı, erkek egemen toplum yapısı vb. ). Eğer böyle bir toplumda demokratik yönetim biçimi uygulanırsa partiler için sınıfsal farklılıklar değil bu ikili üretim yapısı ve onun yol açtığı yaşam tarzı farkları çok elverişli ve az zahmetli bir siyasi propaganda fırsatına kapı açar. Tecrübeli siyasetçiler de, bu yaşam tarzı farklılıklarını tepe tepe kullanırlar.
Yarı sanayileşmiş toplumlarda farklı mezheplerin farklı partileri olabildiği gibi, farklı etnik grupların da farklı partileri olabilir. Bunlar her millet için ortak değerler olan din, bayrak, vatan, kurucu liderler ve kültürel değerlerden bir veya birkaçını sahiplenirler. Ancak ne hikmetse iktisadi açıdan aralarında hiçbir politika farkı olmaz. Hepsi özelleştirmecidir, hepsi emperyalist güçlerle iş birliğini savunurlar ve hepsi serbest piyasa ekonomisi taraftarıdır. Bu sistemde işçiyi son damla alın terine kadar sömüren bir işverenle, bu işverenin fabrikasında üç kuruşa çalışan işçi huşû ile aynı partiye verirler. Yine sattığı ürünün parası tarlayı sulamak için kullandığı suyun parasını karşılamaya yetmeyen çiftçi ile onun ürününü üç kuruşa satın alıp yüksek kârlarla metropole pazarlayan bezirgân da büyük bir heyecanla aynı partiye oy verirler. Çünkü ya aynı aşirete ya da aynı mezhebe mensupturlar. Toplum iktisadi olarak aynı sömürü çarkının parçası olan partiler arasında kimlik değerleri etrafında bölünür. Milli kimlik ortadan kalkar. Toplum suni kimlik çatışmasıyla parçalanır.
Bundan kim nemalanır? Memleketimizde son zamanlarda yaygın ama yanlış olarak kullanılan kavramlarla ifade edersek “üst akıl”, “dış mihraklar” ve “dünyayı yöneten gizli güçler”. Daha gerçekçi bir ifade ile bunun adı gelişmiş ülkeler ve uluslararası emperyalizmdir.
ÜLKEMİZDE SON SİYASİ TARTIŞMALAR
Ülkemiz sanayileşmiş ve şehirlileşmiş yüzde 25 – 30’luk bir nüfusa sahipken, yerlerde sürünen yüzde 10’luk bir tarım nüfusuna sahiptir. Geri kalan yüzde 60-65’lik kesim ise tarım ekonomisindeki yaşam tarzını sanayileşmiş şehirlerde inatla sürdürmek isteyen kasabalı lümpenlerden oluşmaktadır. Bu bağlamda sınıfsal bilinci olmayan bu kitlenin, sınıf ayrımı gütmeden hepsi Neo Liberal politikaları savunan ve kimlik siyaseti güden, partileri arasındaki tartışma da anlamsız ve sonuçsuz kalacaktır. Milletin hemen hemen tüm bireyleri için birey olmak, meslek sahibi olmak, düşünce ve inanç özgürlüğü hiçbir şey ifade etmemektedir. Onlar, sadece kendi partilerinin kazanmasını istemektedirler. Ama bunu niçin istediklerinin de farkında değildirler.
Bu bağlamda, örneğin, Montrö Sözleşmesi ve Kanal İstanbul hakkında yapılan tartışmalar afâki ve pestenkerânedir. Keza Anayasa tartışması da – tartışmanın iki tarafı için de- boş mugalatadan ibarettir. Hiç şüpheniz olmasın, TV’de izlediğiniz boş tartışmalar nedeniyle kimse partisini değiştirmeyecektir. Herkes bundan önce nereye oy veriyorsa oraya oy vermeye devam edecektir. Çünkü seçmenlerin dini, mezhebi ve etnik aidiyetleri ve yaşam tarzları değişmemiştir. Hoş, iktidar değişse de, yeni gelecek iktidarın farklı ve alternatif bir politikası da bulunmamaktadır. Zaten muhalefet partileri durumlarından memnundur, iktidar sorumluluğunu üstlenmek istememektedirler. Öte yandan iktidar da, iktidar olmaktan memnundur. Onlar da, koltuğu bırakmayı bir an bile düşünmemektedirler. Bunun sonucunda, necip milletimiz de, her partiye istediğini vermektedir, vermeye de devam edecektir.
ROBERT MUNDELL VE KÜRESELLEŞME
YAYINLAMA: 15 Nisan 2021 - 23:20
Bundan 10 gün önce büyük iktisatçılardan Robert Mundell terk-i dünya eyledi. Toprağı bol olsun… Robert Mundell bugün kendi adıyla andığımız Mundell - Flemming Modelinin de iki kurucusundan birisiydi. Esas çalışma alanları temel olarak açık ekonomi makro iktisadı, döviz kuru rejimleri ve istikrar politikası, uluslararası faktör hareketliliği altında dış ticaret teorisi gibi konulardı. Aynı zamanda Avrupa Para Birliğinin de fikir babası sayılmaktaydı.
MUNDELL VE AÇIK EKONOMİDE İSTİKRAR POLİTİKASI
Derslerde Mundell’a ait en yaygın olarak anlattığımız konu açık ekonomi şartları altında para ve maliye politikalarının etkinliği ve “imkânsız üçlü” olarak tanımlanan politika reçetesiydi. Mundell’a göre, sermaye hareketlerine tam açık bir ekonomide para ve maliye politikalarının etkinliği (politika etkinliği ile kasıt ilgili politikanın milli geliri belirleme gücüdür, DMD) kur rejimine bağlı olarak belirlenir. Serbest kur rejiminde para politikası etkinken, maliye politikası etkinsizdir. Sabit kur rejiminde ise, tersine, maliye politikası etkinken para politikası etkinsizdir. Hükümetler, Mundell’a göre, istikrar politikaları oluştururken kur rejimi ile uyumlu olmaya dikkat etmeliydiler. Kur rejimi, aynı zamanda, ekonominin kırılganlıkları üzerinde de etkili olmaktaydı. Serbest kur rejiminde ekonomi dış şoklara karşı korunaklıyken, iç şoklara karşı kırılgandı. Sabit kur rejiminde ise, ekonomi iç şoklara karşı korunaklıyken, dış şoklara karşı kırılgandı.
“İmkânsız Üçlüye” gelince… Mundell’a göre sermaye hareketlerine tam açılmış bir ekonomide aynı anda hem faizi hem de kuru belirleyemeyeceğiniz gibi aynı anda bağımsız bir para politikası da uygulayamazdınız. Örneğin hem faizi hem de kuru düşük tutacağım derseniz, bunun karşılığında ülkeden sermaye kaçışını karşılamak için Merkez Bankası döviz rezervlerini tüketmek zorunda kalabilir. Yakın zamanda bunu biz de tecrübe ettik. Keşke hiç tecrübe etmeseydik.
Bugün burada size, esasen Mundell’ın pek bilinmeyen ve üst düzey dersler haricinde de pek bahsedilmeyen bir yaklaşımından bahsedeceğim: Dış ticaret ve uluslararası faktör hareketleri ilişkisi.
MUNDELL, KÜRESELLEŞME VE DIŞ TİCARET TEORİSİ
Bilindiği gibi ülkeler birbirleriyle çeşitli sebeplerden dış ticaret yaparlar. Bazı ülkeler arasında üretim gücü farklılıkları ticarete sebep olurken, diğer ülkeler arasında talep farkları dış ticarete neden olur. Üretim gücü farklılıkları ile kastedilen, aslında, bir ülkenin hangi malı diğer ülkeye göre daha ucuz – daha verimli ürettiğidir. Buna göre, bir ülke diğer ülkeye göre daha ucuza ürettiği malda karşılaştırmalı üstündür. Pekiyi üretim gücündeki farklılıklar nereden kaynaklanıyor? Bunun iki kaynağı olabilir: Teknoloji düzeyindeki ve faktör donanımlarındaki – yani ülkede ne kadar emek, sermaye ve doğal kaynak olduğu- ülkeler arası farklar. Ana akım iktisat anlayışında, dış ticaretin sebebi olarak, ülkelerin faktör donanımı farkları ele alınır. Emek bol bir ülke emek yoğun malları fazladan üretir ihraç ederken, sermaye bol bir ülke de sermaye yoğun malları fazladan üretir ve ihraç eder. Bu durumu belirtirken ülkeler arasında teknoloji farkları veya tüketim talebi farkları olmadığı varsayılır. Önemli bir varsayım da, ülkeler arası sermaye ve emek hareketinin olmamasıdır. Ana akım iktisadın bu varsayımı size ütopik ve gerçek dışı gelebilir ki, el – Hak, bugünkü şartlarda öyledir. Ancak bu teorilerin ortaya atıldığı 1880 – 1930 arasındaki şartları gayet güzel açıklamaktaydı. Her ülkenin vatandaşları kendi ülkesinde çalışır, her ülkenin firmaları da üretimi kendi ülkesinde yapardı. Ticaret vardı, ama her ülke ihraç ettiği malları kendi ülkesinde üretiyordu.
1980’lerde başlayan ama gerçekten hepimizin 1990’lardan sonra hissetmeye başladığı Küreselleşme süreci bu yapıyı kökten değiştirdi. Artık uluslararası firmalar üretimi dünyanın farklı ülkelerinde yapıp, malların pazarlamasını da başka ülkelerde gerçekleştirebiliyorlar. Yani sermaye ülkeler arası tam hareket halindedir. Devletler, bu hareketliliği önlemek şöyle dursun, desteklemektedirler. Emek hareketi ise ülkeler arası sınırlandırılmıştır. Ancak yüksek nitelikli işgücünün uluslararası hareketine müsaade edilmektedir. Ancak bu sınırlandırmalar, özellikle fakir ülkelerden zengin ülkelere mülteci akınını başlatmıştır. Kanunlara ve anlaşmalara aykırı olsa da, mülteci yığınların zengin Batı’ya göçü her şeyden önce, küreselleşmenin sonucunda ortaya çıkmış iktisadi bir olaydır.
Mundell uluslararası sermaye ve emek hareketlerinin serbestisi halinde, bunun dış ticareti ikame edeceğine yönelik bir bakış açısına sahipti. Yani küreselleşmenin uzun vadeli sonuçlarından biri, eğer ana akım dış ticaret teorisi doğruysa, ülkeler arası dış ticaretin azalacağı yönündeydi. Ana fikir şuna dayanıyordu: Dış ticaret karşılaştırmalı üstünlüğe dayanıyorsa ve bu da ülkelerin kabaca sermaye ve emek miktarlarındaki farklara bağlıysa, o halde, uluslararası sermaye ve emek hareketleri ülkeler arası faktör donanımı farklarını ortadan kaldıracağı gibi dış ticaretin de anlamsız olmasına yol açacaktır. Bu yüzden uluslararası faktör hareketleri dış ticaretin ikamesidir, yani küreselleşme yaygınlaştıkça dış ticaretin azalması beklenirdi. Dış ticaretin azalması yanında ülkeler arası zenginlik ve refah farkları da ortadan kalkacaktı. Gerçekten öyle mi oldu? Tabii ki, hayır. Küreselleşme yaygınlaştıkça ülkeler dış ticaret hacmi de hızla arttı. Aynı zamanda, ülkeler arası zenginlik ve refah farkları da artmış, adeta uçuruma dönüşmüştü. O zaman Mundell Hocamız hatalı mıydı analizinde? Hayır. Çünkü Robert Mundell Neo-Klasik modelin varsayımları dahilinde teorisini ortaya atmıştı. Yani ülkeler arasında üretim teknolojisi farklarının bulunmadığı (yani Almanya ile Afganistan’ın aynı teknoloji düzeyinde olduğu) ve yine ülkeler arası tüketim talebi farklarının da bulunmadığı (yani Çinlilerin yemek kültürü ve yaşam tarzı ile Güney Amerikalıların yemek kültürü ve yaşam tarzı arasında hiçbir farkın olmadığı) varsayımları… Bu varsayımlar gerçeği yansıtmadığı içindir ki, Neo-Klasik dış ticaret teorisi dünya ticaretinin sadece bir kısmını açıklamaktadır ve yine bu sebepledir ki Mundell Hoca’mızın vaat ettiği Küreselleşme Cenneti de hayata geçmemiştir.
Pekiyi gerçekte ne olmuştu? Ülkeler arası teknoloji farkları varsa ve uluslararası sermaye hareketleri serbestse, her sektörde sermaye en ileri teknoloji ve verimlilik sahibi ülkeye kaçar. Bu da, yüksek teknolojili ülkelerin yüksek teknolojili sektörlerde, orta teknolojili ülkelerin orta teknolojili sektörlerde ve düşük teknolojili ülkelerin düşük teknolojili sektörlerde sermaye biriktirmesine yol açtı. Dolayısıyla teknoloji düzeyleri arasında farkın açılması dış ticaretin de teknoloji temelinde yeniden şekillenmesine yol açtı. Bu yüzden Küreselleşme ne dış ticareti ortadan kaldırdı, ne de eşitsizliği… Aksine, dış ticaret ve eşitsizlik katlanarak arttı. Yani uluslararası uzmanlaşma ve uluslararası işbölümüne dayalı sistem bize şunu diyordu: Zengin olan daha zengin olacak, fakir olan da daha fakir. Ülkeler arasında nispî güç ve servet dengesinin değişmemesini de destekleyen bir sistemdi bu.
Bizim gibi ülkeler, bugün kalkınma, teknoloji ve eğitim politikası yolu ile ülkeler arası bu farkı ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. Mundell Hoca’mızı da yanıltan ana akım iktisadın çıkarımları ise, bu çabanın beyhude olduğunu, Batılı efendilerin üstünlüğünü yol yakınken kabul etmemiz gerektiğini vurgulamaktadır. Neyse, memleketimizde bu kadar hır gürün arasında keyifli bir konuda yazmama vesile
İNANDIKLARIMIZ VE YAPTIKLARIMIZ ARASINDAKİ FARK
YAYINLAMA: 18 Nisan 2021 - 23:40
Ramazan Ayında bu ayın mana ve önemine uygun yazılar yazmak benim için bir itiyat haline geldi. Bugün, hepimiz için geçerli olabilecek bir durumu incelemek istiyorum: İnsanların inandıkları ile yaptıklarının çelişkili olması. Özellikle kendini Müslüman olarak tanımlayan bizler için Ramazan Ayı bir feragat, özeleştiri, kendi hatalarımızla yüzleşme ayıdır. Ramazan’da yapılan ibadetlerin anlamlı olması için insanın kendi kendisiyle yüzleşmesi, hatalarını görüp kendisini olumlu anlamda değiştirmesi gerekir. Bu anlamda öncelikle kendimizi ve sonra yakın çevremizi gözlemlediğimizde bu yönde bir tefekkür faaliyeti gördüğümüz söylenebilir mi? Umarım soruya verdiğiniz cevap müspet olmuştur.
Bugün yakın çevremizde olsun, siyaset ve cemiyet hayatının meşhur isimlerinde olsun benim naçizane izlenimim şudur: Sözde çok dindar görünen, bunu sosyal medyada paylaşımlarıyla pekiştiren bazı kişiler diğer yandan dinin en başta yasakladığı israfı, aşırılıkları ve gösteriş tutkusunu sergilemektedirler. Bu insanların inandıklarını söyledikleri (iman) ile yaptıkları (amel) birbirinden farklıdır. Bu durum bana İslam kelâm tarihinde en temel tartışmalardan birini hatırlattı: İman ve Amel ilişkisi…
İMAN VE AMEL BİRBİRİNDEN FARKLI MIDIR?
İslam’da itikad mezheplerinin oluştuğu ilk asırlarda Mûtezile’nin başlattığı bir tartışmadır “iman – amel ilişkisi”. Bu tartışmanın bir başka yansıması da “imanın azalıp azalmayacağı” sorunu idi. Mûtezile’ye göre insanların yaptıkları eylemleri (yani amelleri) imanlarını arttırabilir veya azaltabilirdi. Yani günah işleyen birinin imanı her günah işledikçe daha da azalmakta, buna karşın sevap işleyen birinin imanı da her sevap işledikçe daha da artmaktadır. Eğer işlenen günah “büyük günahlar” kategorisine giriyorsa Mûtezile’ye göre o kişi imanını kaybeder ve dinden çıkar. Tevbe edip, o günahı bir daha işlememesi koşuluyla tekrar dine girebilir.
Büyük günah işleyenlerin dinden çıkmasını savunmak çok aşırı bir yaklaşımdır. Bir kere “büyük günah” tabiri bile dine sonradan eklenmiş kavramlardandır. Çoğu “büyük günah” ve “haram” Kur’an ve Sünnet kaynaklı açık nasla belirlenmiş değildir, hocaların fetvalarıyla tanımlanmıştır. Bu haram ve büyük günah tanımları da mezhepten mezhebe değişebilmektedir. Kur’an ve Sünnet’te “büyük günah” olarak tabir edilebilecek ve bizzat Allah’ın lanetlediği günahlar şunlardır: Allah’a ortak koşmak (şirk), yalan söylemek, cinayet, riba ve çalışma olmadan elde edilen her türlü kazanç, yetim hakkı yemek, ticarette hile ile kazanç elde etmek, kibir ve zinadır. İlmihal kitaplarında geçen diğer büyük günahlar ise içtihat yolu ile Hocalar tarafından tanımlanmıştır. Şimdi, kesin nassa dayanmayan bir sürü günah ve haramı işleyen bireyler dinden çıkıp kâfir mi olmaktaydılar? Mutezile’ye göre öyle… Bu çok katı bir hükümdür. Yukarıdaki Allah’a ortak koşmak yani şirk dışında diğer bütün günahlar inançla alakalı değil, yapılan eylemle alâkalıdır. Yani Mûtezile’nin tanımının geçerli olabileceği tek madde bu maddedir. Bunun dışında, diğer bütün maddeler, inanç düzeyinde değil eylem düzeyindedir.
Ehl-i Sünnet bakışı burada Mûtezile’ye şu şekilde cevap verir: İnanç ve amel birbirinden ayrıdır. Bir Müslüman büyük günah işlese dahi imanını kaybedip dinden çıkmaz, bir gayr-ı müslim de ne kadar iyilik yaparsa yapsın iman sahibi olamaz. Çünkü iman insanın yaptıklarıyla bağlantılı değildir, ancak insanın kalbinde samimi bir şekilde yer alan inançlarıyla ilgilidir. Yine buna bağlı olarak bir insanın eylemlerine bağlı olarak imanı artmaz veya çoğalmaz. Bu yüzden kimse, “falanca kişi daha imanlı, filanca kişinin imanı daha az” deme salahiyetine de sahip değildir.
EHL-İ SÜNNET BAKIŞININ OLUMLU VE OLUMSUZ İKİ SONUCU
Tabiî ki, bana göre, Ehl-i Sünnet’in iman ve amel arasındaki ilişki hakkında görüşü doğruydu. Ancak tarihsel süreç içinde bu bakış açısının olumlu ve olumsuz iki sonucu doğdu. Olumlu olan sonuç, özellikle Türkler arasında, insanın eylemlerine bakıp onun ayıplanmaması, başkalarında görülen hataların örtülmesi, insanın ilk önce kendi hatalarına odaklanması gereğini savunan tasavvufi bakıştır. Yani atalar sözünde “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı…” dediği gibi insan başkalarına din ahlâk muhabbeti yapıp sonra da her naneyi yememelidir. İlk önce kendini düzeltmelidir. İnsanın kendine yönelik bir özeleştiri ve nefis murakabesine dayalı bu tasavvufi bakış sevgi ve merhamete dayalı bir İslam yorumu doğurdu. Yunus Emre’ler, Geyikli Babalar, Hacı Bektaş’lar, Hacı Bayramlar, Ahi Evranlar hep bu anlayışın ürünüydü. Adıyla söyleyecek olursak Yesevi – Hayderi – Bektaşi geleneği. Bu ana sütun etrafında farklı dallar ve farklı tasavvuf yorumları da olmuştur. Ama Anadolu Türk coğrafyasında her şeyden önce yukarıda bahsedilen “sevgi ve merhamete dayalı İslam yorumu” bütün tarikatlarda hâkimdi.
Tabii amelle imanın ayrılmasının pratik hayatta bir de olumsuz sonucu oldu: “Arkadaş, ben ne yaparsam yapayım, Müslüman kalmaya devam edeceğim. Günahlarımı da Allah nasılsa affeder!” sözleriyle özetleyeceğim bir bakış açısı. Bu bakışa göre, dışarıdan sizi şeklen Müslüman gösterecek, özellikle çevrenizde sizi dindar bir insan gibi gösterecek eylemlere önem verirsiniz: Kılığınız kıyafetiniz, saçınız – sakalınızın şekli, yediğiniz – içtiğiniz, gündelik konuşmalarda kullandığınız kelimeler, oy verdiğiniz parti, sosyal medyada paylaşımlarınız ve benzeri… Bunlar sizin imanınızı tescil edecek hadiselerdir. Bunu tescil ettikten sonra, artık atış serbesttir: Ne kadar günah, haram veya kötü görülecek eylem varsa yapabilirsiniz. Çünkü artık imanınız kılığınızla, sakalınızla, oy verdiğiniz parti ve sosyal medya paylaşımlarıyla garantilenmiştir. Ne kadar günah işlerseniz işleyin, yine Müslüman kalacaksınız, Allah da nasılsa sizi affedecektir… Ne güzel İstanbul be!...
YAŞAMI VE İMANI BİR OLMAK
Ehl-i Sünnet bakışı doğrudur… Pekiyi kahir çoğunluğu Ehl-i Sünnet’e mensup olan Müslümanlar arasında nasıl böyle bir tip peyda olabilir? Zannımca, onlar imanı farklı olarak tanımlamaktadırlar. Dikkat ederseniz kılık kıyafet, sakal, parti ve sosyal medya paylaşımları hep dışarıya dönük eylemlerdir. Yani “başkaları tarafından Müslüman olarak görülmek” için yapılacak eylemlerdir. Ancak iman “başkalarına yapılan bir propaganda, bir tanıtım kampanyası” değil, aksine Allah’a, evrenin yaradılışına, peygamberlere, meleklere ve kadere olan inançlarımızın bütünleşik toplamıdır. Bu arkadaşlar, çevrelerinde “Müslüman oldukları imajını” yaratarak “iman sahibi olacaklarını” sanmaktadırlar. Bir kere iman kısmı halledildi mi? Ondan sonra her şey serbesttir.
Ancak unutulan bir şey vardır: “Din her şeyden önce güzel ahlâktır.” “Kurtuluşa erenler, sahip oldukları nimetleri muhtaç olanlarla paylaşanlar, birbiriyle dayanışmaya girenlerdir.” “Her müminin vazifesi de iyilikleri emredip kötülüklerden sakındırmaktır.” Bunlar ve benzeri iyi ahlakı, tevazuu, diğerkâmlığı, dayanışma ve paylaşımı emreden ayetler unutulur veya hiç kaale alınmaz. Tabir- i caizse “skinny kot pantolon üstüne Ehl-i Sünnet Sakalı ve Amerikan tıraşı” oturtulmuştur.
Belki de bizim hatamız, amelle iman ayrıdır derken “imanın ne olduğunu anlatamamak” ve “amelsiz iman olsa bile imansız amel olamayacağını” insanlara belletememektir. Bu durum farkında olmadan birçok Müslümanı riya içine düşürmektedir. Riya da şirke giden yoldur. Allah hepimizi riyadan (ikiyüzlülük, yalancılık) ve şirkten (Allah ortak koşmak) korusun.
İSLAM DEMOKRASİYE KARŞI MI?
YAYINLAMA: 22 Nisan 2021 - 23:30
Öncelikle bütün milletimizin Hâkimiyet – i Milliye (Ulusal Egemenlik) bayramını tebrik ederim. Daha sonra da çocuklarımızın çocuk bayramını… Atatürk milli hakimiyetimizin bayramını aynı zamanda çocuk bayramı olarak ilan ederken milletimizin ancak ve ancak milli birlik şuuru sahibi ve “hakimiyetin kayıtsız şartsız milletimizde olduğunu” bilen nesiller yetiştirmemiz gerektiğini de bizlere söylemiş oldu. Birinci Meclis’in gazi mebuslarını, başta Atatürk olmak üzere rahmetle yâd edelim.
***
Bugün bir yazı dizisine başlamak istiyorum. Güzel memleketimizde akşamdan sabaha değişen gündem çoklukla demokrasi ve darbeler etrafında dönüyor. En son CHP grup başkanvekillerinden birinin anlamından öteye yorumlanabilecek sözleri ile ortalık yine kızıştı… AK Parti cenahı CHP’nin demokrasi karşıtlığından başlayıp işi darbeciliğine kadar getirdi. Öteki taraf ise, ezelden beri bu şekilde anlamı farklı yerlere çekilebilecek sözlerde ustalaşmıştır. “İyi saatte olsunların” bir şey yapacaklarından değil ya, darbenin lafı bile hepimizin tüylerini diken diken etmektedir.
Bugünün anlam ve önemine binaen ben de ruhu “hâkimiyet-i milliye” olan demokrasi ile ilgili bir yazı yazmak istedim. Bu yazı ve sonraki yazı şu sorulara cevap arayacaktır: Acaba dinimiz İslam, demokratik bir rejimi caiz görmekte midir? İslâm’daki “şûra” prensibi ile demokrasi aynı şey midir? Hâkimiyet milletinse, Allah’ın hâkimiyeti ile bu ilke çelişmez mi? Daha sonraki yazılarımda ise “İslam’da ideal bir iktisadi ve siyasi düzen vaz edilmiş mi?” ve “Bizler tarihi süreçte gerçekleşen pratik zorunlulukları dini dogmalar olarak mı kabul etmekteyiz?” benzeri soruları cevaplamak istiyorum. Hem iktisatçılığımıza, hem 23 Nisan’a hem de Ramazan Ayı’na uygun olacağını düşündüm. Hadi o zaman, başlayalım.
ALLAH’IN HÂKİMİYETİ VARKEN MİLLETİN HÂKİMİYETİ OLUR MU?
Çok kullanılan bir sözdür: “El-hükm-ü li’llah / Hüküm Allah’ındır.” Kur’anda birçok ayette belirttiğine göre Allah yerlerin ve göklerin sahibi, hâkimi ve kutsal kralıdır, (el-Melik-ül Kuddüs). Evrende atomlardan galaksilere (zerrelerden kürrelere) onun bilgisi, iradesi ve gücü olmadan hiçbir şey gerçekleşmez. Allah hem mutlak ve kesin bilgiye, hem de mutlak ve sınırsız bir güce sahiptir.
İslam dünyasında yirminci yüzyıla gelene değin Allah’ın bu otantik ve mutlak gücü ve bilgisini gerekçe göstererek bir “siyaset teorisi” oluşturulmamıştı. Devlet yöneticilerinin adaletten ayrılmamasını, vatandaşların dertleri ile ilgilenmesini, buna bağlı olarak da vatandaşların kurulu düzene isyan etmemesini temel ilke olarak kabul etmişlerdi. Hükümetin nasıl seçileceğine yönelik (Peygamber ve sahabenin hayatında buna dair çok sağlam deliller bulunmasına rağmen) bir sistem bilerek önerilmezken, adalet ve dayanışma gibi genel kavramlar etrafında bir siyasi sistemin ana hatları resmedilmişti. Ne olduysa yirminci yüzyılda oldu…
Türkiye ve İran dışında hemen hemen bütün İslâm ülkelerinin Batı’lı emperyalistlerin sömürgesi olduğu bir çağda İngiliz sömürgesi olan Mısır ve Hindistan’da (sonra Pâkistan olarak ayrıldı) başı çeken siyasetçi ve düşünürlerin sömürgeciliğe ve Batı’ya karşı bir siyaset tarzı olarak İslamcılığı vaz ettikleri bilinmektedir. Mısır’da Seyyid Kutup ve Hasan el-Benna, Pâkistan’da ise Ebu’l-alâ el-Mevdûdi’nin başı çektiği bu siyasetçi ve düşünürler, hem Kapitalizme hem de Komünizme karşı olduklarını deklare etmişlerdi. (NOT: Bu iki kullanım da yanlış kullanımlardır. Kapitalizm üretim tekniğiyle ilgilidir siyasetle değil, komünizm ise iktisadi yapının kökten değişimini savunan bir düşüncedir ama ideal bir yönetim sistemi belirtmez. DMD.) Yine bu siyasi ve düşünürler hâkimiyetin bu gibi dünyevî rejimlerde belirtildiği çerçevede değil, yalnız ve mutlak olarak Allah’a ait olduğunu söylemişlerdi. Kur’an Anayasa olacak, ülke şeriat kanunları ile yönetilecek, başta bir Emir (mümkünse bir halife) ömür boyu olarak bulunacak, bu Emir İslâm âlimlerinden bir grubu şûra olarak belirleyip ona danışarak karar alacak ve ama o karar aldıktan sonra herkes itaat edecek. Burada tasvir edilen sistem Emir’in karakterine bağlı olarak ya tek adam diktatörlüğüne ya da seçkin bir azınlık ulemâ sınıfının hâkimiyetinde bir oligarşiye dönüşebilirdi. Bu yönetimi savunanlar, İslâm alimlerinin hayatta karşımıza çıkabilecek her soruna karşı zaten bir çözüm bulmuş olduklarını, insan topluluklarının kendi nefisleri ve dünyevi çıkarlarına göre değil Allah’ın emrettiğine göre yaşaması gerektiğini ısrarla ifade ediyorlardı. Bu görüşler zamanla bütün İslâm dünyasına yayıldı. Anlayacağınız gibi Allah’ın kanunu varken insanların kanunlarını savunmak Allah’ın hâkimiyetine karşı gelmekti onlara göre. Dolayısıyla, millet hâkimiyetine dayalı bir rejim “tağut rejimi” olarak adlandırılmaktaydı.
DEMOKRASİ BİR TAĞUT REJİMİ MİDİR?
İşi ehline bırakalım ve İslâm Ansiklopedisi’nden Metin Yurdagür Hoca’nın yazdığı “Tağut” maddesini alıntılıyalım:
“Sözlükte “azmak, sınırı aşmak” anlamındaki tuğvân (tuğyân) kökünden türeyen bir isim/sıfat olup müfred-cemi ve müzekker-müennesi aynı şekilde kullanılır. Asıl mânası “aşırı derecede azgın ve mütecaviz”dir. Bundan hareketle Allah’tan başka tapınılan ve hak yoldan saptıran her varlık, put, şeytan, kâhin ve sihirbaz tâgūtun kapsamı içinde düşünülmüştür (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ṭġv”, “ṭġy” md.leri; Lisânü’l-ʿArab, “ṭġv”, “ṭġy” md.leri). Kur’ân-ı Kerîm’de tuğyan kavramı otuz dokuz yerde geçer; tâgūt ismi sekiz âyette yer alır. … (Tağut kelimesinin yer aldığı) Beş âyette bu kavramla Firavun’un azgınlığına atıf yapılır, dört âyette tuğyân ile küfür birbirinin tamamlayıcısı konumunda zikredilir (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ṭġy” md.). …
Tâgūt kelimesi Ahmed b. Hanbel’in el-Müsned’inde, ayrıca Tirmizî’nin es-Sünen’i dışında Kütüb-i Sitte’deki rivayetlerde yer almakta (Wensinck, el-Muʿcem, “ṭġy” md.), genellikle Kur’an’daki kullanılışa paralel olarak hak dinin ve hak mâbudun dışında kalan bâtıl inançları, putları ve şer odaklarını ifade etmektedir. Kelime hadislerde daha ziyade çoğul şekli olan “tavâgīt” biçiminde geçmiştir. Bir hadiste tâgūtlar ve atalar üzerine yemin edilmesi menedilmiş, hadisin diğer rivayetlerinde tâgūtlar Câhiliye dönemindeki putlardan Lât ve Uzzâ ile açıklanmıştır (Buhârî, “Eymân”, 4-6; Müslim, “Eymân” 6).”
Görüldüğü üzere “tağut” insanların taptıkları putlar kadar, aynı zamanda, Firavun rejimiyle özdeşleşen “tek adam diktatörlüğü” veya “azınlıkta olan bir sınıf veya zümrenin çoğunluğa tahakkümü” anlamına gelmektedir. Allah’ın Kur’an’da yasakladığı tağut demokrasi değildir. Aksine demokrasi, “aşırı derecede azgın ve mütecaviz” yöneticileri dizginlemeyi, o yöneticileri “Allah’ın temsilcisi ve yeryüzündeki gölgesi” olarak tanınmasını önlemeyi amaç edinmiştir. Yani tağut rejimlerinin panzehiri demokrasidir!
Bir kısım İslamcılara göre demokrasi bir tağut rejimidir. Bu görüşü bugün, bazı aşırı ve radikal İslamcı gruplar seslendirmekte ve dindarlığı ile bilinen Sayın Cumhurbaşkanı olmak üzere bütün siyasileri ve seçilmiş Meclis’i tağut ilan etmektedirler. Onlara göre insanların seçtiği bir Meclis’in yasa yapması veya insanların seçtiği bir hükümetin devleti yönetmesi Allah’ın hâkimiyetini karşı çıkmaktır. Bu da, aslında bütün oy verenleri “şirke” götürür.
Bu arkadaşlar cehaletlerinden, içinde yaşadıkları alt gelir gruplarında genelde ateşlenmeye hazır olan isyan duygusundan olsa gerek kavramları karıştırmışlar: Allah’ın evreni yöneten genel fizik ve kimya kurallarının, yine canlılar dünyasını idare eden biyoloji kurallarının ve en sonunda toplumların davranışını yönlendiren genel sosyoloji ve genel iktisat kanunlarının tasarlayıcısı, yaratıcısı ve uygulayıcısı olması anlamındaki mutlak hâkimiyetinin anlamını ters yüz etmişlerdir. Bu yüzden de para ve iktidar hırsıyla birbirinin sakalını yolan zümrelerin arasında Allah’ın hakem tayin edilmesini “Allah’ın hâkimiyeti” olarak tanımlamışlardır. Oysaki Allah, insanların servet, şöhret ve kudret elde etmek için girdikleri çıkar çatışmalarından münezzehtir. Gerek Peygamberimiz gerekse Sahabeler, dünya işlerini ortak karar alarak çözmeye gayret etmişlerdir. Allah’ın hakemliğini isteyenler ise uğursuz Sıffin Savaşında Emevî Sultanı Muaviye ve daha sonra da Hârici eşkıyalardır.
Devamı Pazartesi’ye… Hayırlı Cumalar…
İSLAM, DEMOKRASİ VE ŞÛRÂ
YAYINLAMA: 25 Nisan 2021 - 23:35
Bugün söz verdiğim gibi İslâm ve demokrasiden bahsedeceğim. Ama önce, Thodex meselesine değineceğim. Bildiğiniz gibi daha 24 gün önce YeniBirlik’te 2 Nisan tarihli “KRİPTO PARALAR VE ‘DAHA BÜYÜK AHMAK TEORİSİ’” başlıklı yazımda kripto paralara yatırımın güvenli olmadığından bahsetmiştim. Yine bu yazıda, bu paraların hiçbirinin bir “temel değere” sahip olmadığını ve bu yüzden bu paraların spekülâtif değerlerinin uluslararası spekülâtörlerin aldığı pozisyonlara ve küresel yatırımcıların sürü psikolojisi ile aldığı akılcı olmayan kararlara bağlı dalgalanmalara tâbi olduğunu söylemiştim. Kripto paralara yatırım kendisi bizatihi aşırı riskli iken, ülkemizde bu tip paralara yapılan yatırımların bir mevzuata tâbi olmadığını ve bu yüzden bu paraların ticaretinin yapıldığı sanal ortamların da güvenilir olmadığını belirtmeliyim. Nitekim bu platformlardan biri olan Thodex patladı ve kurucusu da medyada yazıldığına göre 2 milyar dolarla sırra kadem bastı. Bir gün sonra da daha küçük çaplı bir platform olan Vebitcoin battı. Buralarda parası olan vatandaşların paralarını geri alabilmeleri için hukuki bir mevzuat ve denetim yoktur. Zaten bu gibi yapılar kamuoyunda “Tosun” namıyla bilinen üçkâğıtçının Çiftlikbank örneğinde olduğu gibi bir Ponzi Oyunudur. Çiftlikbank örneği özelinde Ponzi Oyunlarına dair yazım bundan bir sene kadar önce 2 Şubat 2020 tarihli “PONZİ OYUNU: ÜÇKAĞITÇILARIN EKONOMİ POLİTİĞİ VE KAPİTALİZM” başlığı altında YeniBirlik’te yayınlanmıştı. Dileyen o yazıyı bulup tekrar okusun. Ancak bu kripto para rezaletinin arkasında üç temel olgu bulunmaktadır: Birincisi bu tip sanal paralara yapılan yatırımların tâbi olduğu, yatırımcıların mağdur edilmesinin önüne geçecek bir mevzuatın olmamasıdır. İkincisi, necip milletimizin “kısa yoldan köşeyi dönmek”, “voliyi vurmak” ve “emek sarf etmeden zengin olmak” yolunda aşırı hevesli olmasıdır. Üçüncüsü ise bizatihi kripto paraların gerçek bir değeri temsil etmemesinden kaynaklı olarak aşırı risk içermesidir. Hükümetin acilen bu konu ile ilgili bir mevzuat geliştirmesi, vatandaşların da “kısa yoldan köşeyi dönmek sevdasından vazgeçmesi” gerekir. Vesselâm…
***
İslâm tarihinin geneline baktığımızda yönetim şeklinin çoğu zaman mutlâkiyete, yani tek adam rejimlerine dayalı olduğunu görürüz. İslâm fıkhı diye bildiğimiz alan ise medeni hukuk, ceza hukuku, borçlar hukuku ve mali hukukla ilgili dini hükümlerden oluşur. Bu hükümlerin çoğu, zamanın iktisadi ve siyasi şartlarına bağlı olarak, İslâm hukukçuları tarafından içtihat yolu ile üretilmiştir. Yani bu hükümler hakkında kesin nass yoktur. Ancak, devletin yönetim şemasını, yasama ve yürütme organlarının işleyiş, hiyerarşi ve örgütlenmesini belirleyen bir hukuk sistemi gelişmemiştir. Yani idare hukuku… Zaten mutlakıyet rejimlerinde de, mutlak güç sahibi olduğu kabul edilen monarkın gücünün sınırlanması anlamına gelecek yazılı kayıtlara rastlanmaması çok da tesadüf sayılmaz. Düşünsenize, kendini Sâsâni Şahları gibi “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” ilan eden, kendilerinin Allah tarafından seçilmiş kutsal bir soya mensup olduklarını düşünen hanedan üyelerinin, adi tebaadan bir adam gibi kanunla kayıtlı olması mümkün müdür? Çok düşük bir ihtimalle mümkün olabilir ama büyük oranda gayr-ı muhtemeldir.
“Hocam, yani hayatını İslam ilimlerine adamış İslam âlimleri demokrasiye dair bir şey söylememişlerse, o zaman bizim dinimize uygun rejim tek adam rejimi midir? Bu durumda demokrasi İslâma aykırı bir rejim midir?” Bu soruya cevabım, elbette ki, “Ne münasebet?” olacaktır. Her toplum tarihsel süreçte karşılaştığı siyasi ve iktisadi problemleri, yine o zamanın siyasi ve iktisadi şartlarına göre çözme yoluna gider. Özellikle, sanayi ekonomisinin daha gelişmediği tarım toplumlarında, bu yolda üretilen hukuki karar ve çözümler dini nitelik taşırlar. Burada sorun daha açık hale gelmektedir: Tarımsal üretimin ve bunun doğurduğu sosyal ilişkiler ağının sorunlarına çözüm olarak üretilen ve dini nitelik de taşıyan hükümlerin, bu çağda tartışılamaz dini bir hüküm kazanmaları… Yani, bugün bizim toplumumuzda, sanayi üretiminin ve bilişim sektörünün ağırlığını koyduğu bir iktisadi yapıda, bu yapının sorunlarına yönelik çözümleri, tarım toplumuna dair hükümlerde aramak en basit ifadeyle saflık ve enayiliktir. Ancak insanlar buna yönelmek eğilimindedir çünkü geçmişte mutlakiyetçi sultanların meşruiyetini dayandırdıkları hükümler, bugün –sanki Allah’ın emriymiş gibi- tartışılmaz dini nasslar / dogmalar olarak kabul edilmektedir. Bu yüzden esas sorunumuz tarihî olanla dinî olanı ayırt etmektir. Yukarıdaki soruya gelince, geçmişteki İslam âlimleri kendi yaşadıkları çağdaki sorunlara içinde bulundukları toplumun örgütlenme şeması ve toplumsal ilişkilerine uygun çözümler üretmişlerdir. Bugün ise, aynı sorunlara farklı çözümler üretmek zorundayız.
İşin içine din gibi özel bir alan girince, benim gibi bir iktisatçının “işkembe-i kübrâdan” sallaması doğru olmayacaktır. O yüzden ilk önce İslam’da Şûrâ nedir, ne anlama gelir, onu görelim. TDV İslam Ansiklopedisinde Talip Türcan Hocamız tarafından yazılan Şura maddesinden alıntı yapalım:
“Sözlükte “danışma, görüş alışverişinde bulunma, danışan kimseye fikrini söyleyip onu yönlendirme” anlamındaki şûrâ (Tâcü’l-ʿarûs, “şvr” md.), fıkıh doktrininde terim tanımı yapılmamış olmakla birlikte İslâmî literatürde yöneticilerin ve özellikle devlet başkanının görev alanlarına giren işler hakkında ilgililere danışıp onların eğilimlerini göz önünde bulundurmasını ifade eder. …
… Kur’ân-ı Kerîm’in kırk ikinci sûresi Şûrâ adını taşıdığı gibi bu sûrenin 38. âyetinde şûra kelimesi geçmekte, ayrıca iki âyette aynı kökten türeyen “teşâvür” (el-Bakara 2/233) ve “şâvir” (Âl-i İmrân 3/159) kelimeleri yer almaktadır. Bunlardan “karşılıklı danışma” anlamındaki teşâvür, çocuğun iki yıl dolmadan sütten kesilmesine eşlerin karşılıklı istişare ile karar verebileceklerini belirtmektedir. Ailevî bir meselede bile istişarenin emredilip eşlerin karara eşit düzeyde katılmasının aranması, ortak sorumluluk gerektiren konularda tek taraflı iradeye dayalı uygulamanın uygun görülmediğini vurgulamaktadır. Şâvir kelimesini içeren âyette Hz. Peygamber’e iş hususunda müminlerle istişare etmesi emredilmiştir. Bu ifadeyle ilgili yorumlardan birinde esasen Resûl-i Ekrem’in danışmaya ihtiyacı bulunmadığı, ancak bu emirle kendileriyle istişare ederek müminlere değer verdiğini göstermesinin, böylece onların ihlâs ve itaatlerinin artıp güçlenmesinin amaçlandığı ileri sürülmektedir. Bir diğer yaklaşım müşavereyi Resûlullah’ın Müslüman topluma örnek olma konumuyla açıklamaktadır. Daha dikkate değer bir görüş ise söz konusu müşavere emrini, Hz. Peygamber’in akıl yönünden üstünlüğünü teslim etmekle birlikte, onun dünyevî meselelerin çözümünde gerekli bilgilerin tamamına sahip bulunmadığı ve başkalarının fikir ve birikimlerinden de yararlanmaya ihtiyaç duyabileceği biçiminde yorumlanmaktadır. Şûra kelimesinin geçtiği âyet, “Onların işleri aralarında şûra iledir” biçiminde bildirmeli (ihbârî) önerme yapısında sevkedilip ilk Müslüman toplum bakımından bir övgü anlamı taşımakla birlikte âyetin aynı zamanda sonraki Müslüman toplumlara yönelik bir istek öngördüğü, dolayısıyla şûranın Müslüman toplumun bir karar alma yöntemi olarak belirtildiği açıktır. Şûranın Müslümanların diğer temel nitelikleri (iman etme, namaz kılma, infakta bulunma ve zulmü engelleme) arasında zikredilmesi ve bu âyetin yer aldığı sûreye Şûrâ adının verilmesi de şûraya atfedilen önemin göstergesidir. Öte yandan birçok âyette şûra kelimesi kullanılmadan danışmanın önemine dikkat çekilmektedir. …
… Hadislerde şûra, “kişisel ve toplumsal düzeyde her iş bakımından doğru karar almanın gerekli bir yöntemi” diye tanımlanmıştır (İbn Ebû Şeybe, V, 221, 298; Tirmizî, “Fiten”, 78; Aclûnî, II, 242). Hz. Peygamber Müslümanlara şûrayı emrettiği gibi kendisinin de genel ya da özel işlerde ashabı ile görüş alışverişinde bulunduğu bilinmektedir. Nitekim Resûl-i Ekrem, ilk Müslüman toplumun var olma mücadelesinde belirleyici önemdeki her kararı ashabı ile istişare ederek almıştır. Bunlar arasında Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarının çeşitli aşamaları, Bey‘atürrıdvân ve Hudeybiye Antlaşması örnek verilebilir. Hicretin 3. yılında (625) Kureyş’in savaşmak için Medine’ye yöneldiği öğrenilince Hz. Peygamber, Medine’de kalınıp savunma yapılması kanaatinde olmasına rağmen müşriklerin şehir dışında karşılanmasını daha yerinde bulan çoğunluğun görüşüne uymuş ve savaş Uhud’da gerçekleşmiştir (Vâkıdî, I, 209-214; İbn Hişâm, III, 67-68). Hudeybiye’de yapılan antlaşma sebebiyle hayal kırıklığı ve büyük üzüntü yaşayan sahâbîlerin Resûlullah’ın üç defa emretmesine rağmen kurbanlarını kesip tıraş olmak için kalkmamaları üzerine eşi Ümmü Seleme ile konuşup tavsiyesine uyması da belirtilmesi gereken ilginç bir örnektir (Buhârî, “Şürûṭ”, 15).”
Kısaca özetleyelim: Allah kitabında ve Peygamber yaşantısında, toplum için ortak yarar gerektiren meselelerde kararın herkesin fikrini alarak oluşturulması gerektiğini, ortak sorumluluk gerektiren konularda tek taraflı iradeye dayalı uygulamanın uygun görülmediğini, Hz. Peygamber’in bile dünyevî meselelerin çözümünde gerekli bilgilerin tamamına sahip bulunmadığı ve başkalarının fikir ve birikimlerinden de yararlanmak zorunda olduğunu bildirmektedir. Aynı zamanda, bu anlamıyla şûrâ, dini ibadetlerle birlikte zikredilerek bir toplumsal ibadet olarak tanımlanmaktadır. Bununla birlikte, yukarıda değindiğim gibi siyasi şartların zorlamasıyla şûrâ kavramının fıkıh doktrininde terim tanımı yapılmamıştır. Pekiyi, bugün 83 milyonluk Türkiye’de şûrâ, ayet ve hadislerde belirtildiği üzere, nasıl hayat bulur? Çok açık: Seçilmiş meclis ve hükümete dayalı temsili demokrasi ile…
"İSLÂMİ DEVLET" DİYE BİR ŞEY OLUR MU?
YAYINLAMA: 29 Nisan 2021 - 23:35
İslam ve demokrasiye dair iki yazı yazdım. Orada belirttiğim gibi, gerek Kur’an’da bildirildiği gerekse Peygamberimiz kendi yaşamıyla gösterdiği üzere, mü’minlerden oluşan bir toplumda toplumun tamamının ortak yararına dair kararların ortaklaşa alınması gerektiği vurgulanmıştı. Öte yandan tek adamın idaresine dayalı sistemler de, Firavun ve Nemrut örnek gösterilerek, lanetlenmiş ve “tağut” olarak gösterilmişlerdi. İslam’ın temel kaynaklarında bugünkü anladığımız anlamda bir temsili demokrasiye atıf bulunmamaktaydı, bulunamazdı da… Çünkü toplumsal kurumlar içinde bulundukları çağın, coğrafyanın ve üstünde yükseldikleri üretim ilişkilerinin bir yansıması olarak gelişirler. Farklı coğrafyalarda meskûn ve farklı tarihsel süreçlerden geçmiş toplumların farklı toplumsal yapıları olması nasıl doğalsa, idare yapılarının birbirinden çok farklı olması da kaçınılmazdır. Bu anlamda, bir devletin ana teşkilat yapısı ve toplumun idare sistemi zaman ve mekân içinde değişen şartlara göre evrilir. Allah’ın bütün zamanlara ve bütün toplumlara hitaben gönderdiği son dini olan İslâm’ın zaman içinde değişmesi kaçınılmaz toplumsal ve idari yapılardan birini önermesi de dinin kendisiyle çelişkili olurdu. Bu yüzden dinin ana kaynaklarında bir devlet kuramı, bir ideal toplum yapısı ve bir siyasal sistem önerisi bulunmaz.
“Hocam, yapmayın ya! Kitaplı dinler içinde siyasete, toplumsal hayata ve devlet idaresine en fazla müdahale eden din İslâm’dır. Şimdi siz iddia ediyorsunuz ki, İslâm dininde bir siyaset ve devlet kuramı yok! Nasıl olur? Şeriat nedir o zaman?” Bu soruyu cevaplamak hem kolaydır, hem de zor: Kolaydır çünkü dinin ana kaynaklarında, Kur’an ve Sünnet’te, bir siyaset ve devlet kuramı bulunmamaktadır. Çünkü Allah “nasıl bir toplum istediğini” bildirmemişken “nasıl bir toplum istemediğini” bize örneklerle anlatmıştır. Zordur, çünkü Müslümanların çoğu dinin ana kaynakları olan Kur’an ve Sünnet’ten bîhaber iken, din adına günlük hayata dair birçok tafsilâtlı ayrıntıdan haberdardırlar. Bu yüzden çözümü bu kadar basit olan bir konuyu insanlara açıklayabilmek zorlaşmaktadır.
Bizim İslam diye bildiğimiz bu ayrıntılar yumağı, aslında daha sonradan “Şeriat” olarak adlandırılmış bir fetvalar toplamından oluşur. Yani, Allah’ın Kitabı ve Peygamberin Sünneti’nde yer verilmeyen konular hakkında her çağda fakihler ve müçtehitler tarafından içtihat yolu ile verilen hükümlerdir. Yani, daha açık bir ifadeyle söylersek, İslâm Dininde devlet ve siyasete dair verilen somut hükümler Allah sözü değil insan yorumudur. Bu yüzden zamanı gelince uygulamadan kaldırılabilir!
Allah’ın ideal bir toplum yapısı örneği vermediği doğrudur. Ancak toplumun yapısı ve devletin idaresi hakkında genel ilkeler Kur’an’da verilmiştir. Bunlar şu şekilde sıralanabilir: Eşitlik, adalet, düşünce ve inanç özgürlüğü, toplumsal dayanışma, şûrâ veya ortak karar alma, kaynakların ve işlerin topluma dağıtımında ehliyet ve liyakate önem vermek… Bunlar genel ilkelerdir, bu ilkelere uyan herhangi bir devlet teşkilâtı veya toplumsal yapı İslâmi olarak adlandırılabilir. Tersi de mümkündür: Eşitsizliğe, adaletsizliğe, belli bir düşünce veya inancın insanlara zorla dayatılmasına, dayanışma değil bencil bir rekabete, tek adamın kararlarına, kaynak ve işlerin yakınlara dağıtılmasına dayalı bir toplum da İslâmi değildir.
Pekiyi, o zaman biz neye inanacağız? Her şeyden önce bilmemiz gereken şudur: İslam Dini müttakilere (takva sahiplerine) bir hidayet olarak gelmiştir, bir siyasi ideoloji ve iktisadi sistem olarak gelmemiştir. Temeli herkesin Allah’a iman etmesini sağlamak olan bir dinin bu şekilde dünyevi çıkar çatışmalarının tam ortasına itilmesi en büyük insafsızlıktır. Daha sonra da bilmemiz gereken ikinci kural şudur: Her toplum içinde bulunduğu coğrafya, zaman ve üretim ilişkilerine bağlı kendi özgün toplumsal örgütlenmesini üretir. Bu kural dinin yorumlanması için de geçerlidir. Sonuç olarak toplumsal yapı ve devlet teşkilatı hakkındaki dini kurallar da toplumlara göre farklılaşır. Örneğin hep verdiğim bir örnektir: İkisi de Sünni ve Hanefi Müslüman olmalarına ve ikisinin de dini hassasiyetinin yüksek olmasına rağmen Afganistan ve Bosna Hersek’teki İslam yorumları ve buna bağlı olarak siyaset ve devlete ilişkin görüşler çok farklıdır. Sonuç olarak diyebiliriz ki, Müslüman toplum sayısı kadar farklı din yorumu sayısı vardır.
Pekiyi biz Türkler için, İslâm ve Demokrasi uyumlu mudur? Bu da Pazartesiye kalsın…
TÜRK DEVLET GELENEĞİ - I
YAYINLAMA: 09 Mayıs 2021 - 23:35
İşlerimin yoğunluğu dolayısıyla bir hafta sizlerle beraber olamadım. Bu yüzden öncelikle özürlerimi kabul edin. Sonrasında, hepinizin Ramazan Bayramı’nı tebrik ederim. Allah ülkemize ve milletimize huzur, sağlık ve bereket versin.
En son İslam ve demokrasi ilişkisine değinen üç yazı yazmıştım. Ulaştığım sonuçlar ise İslâm başta olmak üzere her dinin milletten millete farklı şekilde yorumlandığı, özellikle siyasete dair konulan kurallar ve verilen fetvaların dinî olmaktan çok tarihsel ve siyasi olduğunu, esas olarak İslâm’ın emrettiği somut bir devlet ve toplum projesinin olmadığı ama genel ilkelerin emredildiği, bu ilkeleri de günümüzde en iyi temsili demokrasinin karşılayacağıydı. Pekiyi dinin yorumu da, devlet ve toplumun örgütlenmesi de milletten millete değişen özellik gösteriyorsa, Türklerde devlet ve toplum anlayışı nedir? Bu ve sonraki yazıda bu soruyu cevaplamaya çalışacağım.
Türk tarihinde devlet geleneği birdenbire oluşmuş değildir. Bu gelenek, uzun yüzyıllar içinde evrilmiş ve bugünkü haline ulaşmıştır. Türkler İslâm öncesinde, genelde göçebe topluluklar olarak Orta Asya steplerinde yaşarlardı. Müslüman olduktan sonra da, uzun yıllar boyunca göçebe yaşam tarzı ve üretim ilişkilerini devam ettirdiler. Bu Türk devlet geleneğinin oluşmasındaki birinci safhadır. İkinci Safha Türklerin İslâm’a geçmesinden Osmanlı İmparatorluğuna kadar olan süreyi kapsar. Bu süreç Türklerin göçebe toplumdan yerleşik topluma geçme aşamasıdır. Üçüncü safha Sultan II.Mahmut Han’a kadar Osmanlı İmparatorluğu’nu kapsar. Bu safha yerleşik tarım toplumu ile merkezi devleti birçok uluslu imparatorluk bünyesinde bir araya getirmesi ile önemlidir. Dördüncü safha ise II. Mahmut Han’dan bugüne gelen milli devlet dönemidir.
BİRİNCİ SAFHA: GÖÇEBE TOPLUMDAN KALAN DEĞERLER
Bugün, aradan 2500 sene geçmesine rağmen, göçebe atalarımızdan bize miras kalan bazı temel değerler hala daha yaşamaktadır. Bu değerlerin en güçlüsü ordu ve askerlik kavramıdır. Her milletle özdeşleşen bir meslek vardır, Türklerle özdeşleşen meslek de askerliktir. Göçebe bir boyun bütün bireyleri, aynı zamanda, kadın erkek ayırt etmeden o boyun ordusunu da oluştururdu. Yani, bütün bir oymak, aynı zamanda ordu idi. İşte Türklerin ordu-millet olma vasfı, ta göçebe atalarımıza kadar uzanır. Bugün de vatan ve devlet meselesi söz konusu olunca, milletimiz yekvücut halde bir arada duran, gerekirse ordusunun birer neferi olan bireylerden oluşmaktadır.
İkinci bir vasıf rekabetten çok dayanışmanın öne çıkmasıdır. Dayanışma da, tıpkı askerlik gibi, göçebe hayatının zorunluluklarındandı. Göçebe toplumunda bireylerin birbirleriyle rekabet etmesi ve bu sayede her işte verimliliğin artması çok akılcı değildir. Çünkü göçebe toplum küçük topluluklar (oymaklar) halinde yaşanılan bir toplumdur. Aynı zamanda sanayi toplumunda olduğu gibi bir uzmanlaşma da yoktur. Rekabet, ancak ve ancak, uzmanlaşmanın olduğu kalabalık topluluklarda anlamlı olabilir. Küçük bir toplulukta ise, topluluğun ortak menfaati, dayanışmadadır. Rekabetçi toplumda zayıflar ve başarısızlar elenir ve/veya tasfiye olur. Dayanışmacı toplumda ise zayıfların tasfiyesi değil, zayıfların korunması ve desteklenmesi söz konusudur. Eğer küçük bir toplumda dayanışma olmaz da rekabet olursa, o topluluğun ayakta durması söz konusu olamaz. İşte bu yüzden, küçük oymaklar halinde yaşayan göçebe atalarımız için toplum içinde rekabet değil dayanışma ön plana çıkmaktaydı. Bugün de, Türkler, mesleki aidiyetlerini gösteren sınıfsal örgütlenmeler içine girmektense, adeta büyük bir aile gibi gördükleri aşiret veya cemaatlerin koruyucu şemsiyesi altına girmektedirler. Dayanışmacılığın bir etkisi de Türk toplumundaki “devlet memuru” olma eğiliminde görülmektedir. İş hayatı rekabet ve yarışma üzerine kuruludur, devlet hayatı ve bürokrasi sorumluluğun ve getirilerin paylaşılmasını temel alır. Dayanışmacı kültüre mensup bireyler de özel sektörde çalışmaktansa devlete kapağı atmayı tercih ederler.
Göçebe toplumdan gelen üçüncü vasıf inanç hürriyetidir. İbn-i Fadlan gibi bundan 1000 küsûr sene önce yaşamış bir seyyahın seyahatnamesinde verilen bilgiler, yine Bizans ve İran kroniklerinde eski Türkler hakkında yazılanlar, bize, Türklerin İslâm öncesinde farklı dinlere mensup olarak aynı obada yaşayabildiklerini göstermektedir. Aynı zamanda Türkler tarihleri boyunca çok rahat din değiştirebilmiş bir kavimdir. Bugün hem Müslüman, Hristiyan ve Musevi gibi kitaplı din mensubu hem de Şamanizm ve Budizm gibi diğer dinlere mensup Türkler dünyanın farklı yerlerinde yaşamaktadırlar. Bunun sebebi, en eski tarihlerde Türk obalarında bireylerin istedikleri dine rahatlıkla girebilmelerine müsaade eden inanç hürriyetinin varlığıdır. Sonrasında Müslüman Türklerde bu “inanç hürriyeti” farklı dinden toplumlarla bir arada yaşama, o topluluklara dinlerini dayatmama şeklinde de devam etmiştir. Ancak, Müslüman Türklerde, Müslüman olarak doğmuş bir Türk’ün din değiştirmesi çok nadir rastlanan bir olgudur ve bu hiç de hoş karşılanmaz.
Göçebe toplumdan gelen bir tarihsel değer de Kurultay geleneğidir. Göçebe boyların ortaklaşa mülkiyete ve dayanışmaya dayalı bir iktisadi yapıları varken, yönetim tarzları ilkel bir kabile demokrasisiydi. Eski Türklerde Kurultay ve Oğuzlarda Toy olarak bilinen ve boyun ileri gelenlerinin toplanarak idari mevzularda karar aldıkları Meclisler, bu ilkel demokrasinin temel kurumlarıydı. Bugün de, Türk toplumu, herkesin ortak çıkarını ilgilendiren konular olan siyasete gayet meraklı bir toplumdur. Siyaset içinde aktif olarak yar almak, bu toplumda, en önemli kariyer olarak görülmektedir. Bunun da göçebe köklerimizle bir bağlantısı kurulabilir.
İKİNCİ SAFHA: ORTADOĞU VE AKDENİZ’E YERLEŞİM SÜRECİ
Türklerin, özellikle bizim de mensubu olduğumuz Oğuz Türklerinin, Orta Asya’dan Orta Doğu ve Akdeniz havzasına göçü gerek üretim ilişkilerimizin gerekse yaşam tarzımızın değişmesine neden olmuştur. Bu işin başlangıcı da, yani Türklerin Batı’ya doğru akın akın gelmesi Büyük Selçuklu İmparatorluğu ile başlar. Cengiz Han’ın istilâsı ile Moğollardan kaçan yüz binlerce çadırda Oğuz Türkleri 1300’lere kadar büyük oranda Anadolu ve İran olmak üzere, Suriye, Irak ve Akdeniz Havzasına yerleşmişlerdi. Bu süreç içerisinde Müslüman olmayan Oğuz boyları da İslâm’a girmiştir. Bugün Irak ve Suriye Türkmenleri, Türkiye Türkleri, Azerbaycan ve İran Türkleri hep bu süreçte göç etmiş Oğuz Türklerinin torunlarıdır.
Türklerin Müslüman olmaları ve Ortadoğu ve Akdeniz havzasına yerleşmelerini içeren bu safhada Türklerin nasıl Müslüman olduğu da önemlidir. Türkler, zannedildiği gibi, zalim ve barbar Emevi Araplarının kılıç zoruyla Müslüman olmamışlardır. Emevi Arapların köleleştirdikleri Horasan ve Maveraünnehir’in küçük şehir devletlerinde meskûn Türklerdi. Emevi Arapları göçebe Türklere pek dokunamamışlardı, buna güçleri de yetmezdi. Türklerin kitle halinde Müslüman olma süreci esasen tasavvufla olmuştur. Tasavvufi bakış açısı, insanın Allah’la, doğayla ve kendiyle barışık olduğu, sevgiyi, paylaşımı ve yardımlaşmayı öne çıkaran bir İslam yorumu getiriyordu. Dolayısıyla, bugün Türk toplumunun ruh kökünde bulunan en önemli bileşen olan tasavvufla tanışması bu safhada gerçekleşti. İlk dönem Türk mutasavvıfları, özellikle Anadolu yurt edinilirken dayanışma ve paylaşım esaslı iktisadi ve toplumsal örgütlenmelerin temelini de atmışlardır. Bu dönemde kurulan topluluklar genelde grup mülkiyeti ilkesine göre örgütlenmişlerdi. Abdalân-ı Rûm, bu toplumun ruh ipliklerini dokuyan gezici dervişlerken, Ahiyân-ı Rûm bu toplumdaki üretimi örgütleyen esnaf teşkilâtı, Gâziyan-ı Rûm’da Anadolu’yu fetheden savaşçılardı. Hepsi tasavvufi bir bakış açısıyla ve dayanışmacı bir toplum amacıyla örgütlenmişlerdi. Hacı Bektaş askerlerin, Hacı Bayram köylülerin, Ahi Evran esnafın, Mevlâna sanatçıların pîri idi. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken Hacı Bayram’ın manevi huzurunda edilen dualar, hem Bektaşî hem de Mevlevî çelebilerin desteği de, yine bu çizginin ne kadar kuvvetli olduğunu gösterir. Türk medeniyet tarihinden tasavvufu çıkarırsanız aslında geriye çok da bir şey kalmaz.
TÜRK DEVLET GELENEĞİ- II
YAYINLAMA: 16 Mayıs 2021 - 23:25
Bayram sonrasından tekrar merhaba… Geçen yazıda Türk devlet geleneğini anlatmaya başlamıştım. Bugün devam ediyoruz. İsterseniz geçen yazıdan alıntılayalım:
“Türk tarihinde devlet geleneği birdenbire oluşmuş değildir. Bu gelenek, uzun yüzyıllar içinde evrilmiş ve bugünkü haline ulaşmıştır. Türkler İslâm öncesinde, genelde göçebe topluluklar olarak Orta Asya steplerinde yaşarlardı. Müslüman olduktan sonra da, uzun yıllar boyunca göçebe yaşam tarzı ve üretim ilişkilerini devam ettirdiler. Bu Türk devlet geleneğinin oluşmasındaki birinci safhadır. İkinci Safha Türklerin İslâm’a geçmesinden Osmanlı İmparatorluğuna kadar olan süreyi kapsar. Bu süreç Türklerin göçebe toplumdan yerleşik topluma geçme aşamasıdır. Üçüncü safha Sultan II.Mahmut Han’a kadar Osmanlı İmparatorluğu’nu kapsar. Bu safha yerleşik tarım toplumu ile merkezi devleti birçok uluslu imparatorluk bünyesinde bir araya getirmesi ile önemlidir. Dördüncü safha ise II. Mahmut Han’dan bugüne gelen milli devlet dönemidir.”
İlk yazıda birinci safhayı anlatmıştım. Burada göze çarpan üç özellik Türk milletinin ordu – millet olması, kollektivist / dayanışmacı bir toplum yapısına sahip olması ve ilkel bir kabile demokrasisidir. Böyle bir durumda Türklerin devlet yapısı askeri bir nitelik taşımakta, kabileler ve boyların büyüklerinin ortak kararıyla yönetilmekte ve özel mülkiyetten çok grup (aşiret, boy veya oymak) mülkiyeti öne çıkmaktadır. Haliyle bu Birinci Safhada Türkler ticaretle pek yakın bir toplum değildir.
İkinci Safha Türklerin hem Müslüman olduğu hem de Orta Doğu ve Akdeniz coğrafyasına geldikleri dönemdir. Türklerin Müslümanlığa tasavvuf yolu ile dâhil olmuşlardı. İslam’ın tasavvufi yorumu, aslında, bireysel hedef ve hırsların bastırılması ve grup / topluluk menfaatinin öne çıkmasını savunan paylaşımcı bir kültür vaz etmekteydi. İslam öncesi yaşantılarından kalan ordu-millet olgusunu, kollektivist / dayanışmacı toplum yapısını ve ilkel kabile demokrasisini Türkler bu tasavvufi İslam yorumu ile korudular.
SELÇUKLU İDARESİ ALTINDA GÖÇEBE YERLEŞİK ÇATIŞMASI
İkinci safha kronolojik olarak Türk tarihinin Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu dönemleri ile Beylikler dönemini kapsar. (Sultan Murad-ı Hüdavendigâr döneminin sonlarına kadar Osmanlı dönemi de buna dahildir.) Bu aşama göçebe Türklerin dayanışmacı toplum yapısı ve ilkel kabile demokrasisini koruyarak yerleşik hayata geçtikleri aşamadır. Tabiî ki, bu hemen, bir gecede gerçekleşmiş bir süreç değildir. Anadolu’ya yerleşen Türk boyları halen daha çoğu göçebe alışkanlığını devam ettirirken, aynı zamanda Anadolu Selçuklu Devleti de bu boyları hem yerleşik hale getirmek hem de zapt etmek amacını güdüyordu. Büyük Selçuklu Devleti Orta Asya Türk Devlet geleneğini (göçebe boyların askeri konfederasyonu) büyük ölçüde korurken, Anadolu Selçuklu Devleti ise daha çok İran geleneğini tevarüs etmişti. İşte bu dönemde Türk Devlet geleneğinin oluşmasındaki ikinci önemli etki ortaya çıkar: İran bürokrasisi. Esasen Büyük Selçuklu Devleti’nde oluşmaya başlayan İran bürokrasi geleneğinin hakimiyeti Anadolu Selçuklu Devleti’nde tamamlanmıştı. Öyle ki, devletin resmi dili bile Farsça’ydı.
İran Devlet geleneği merkezi bir devlet ve bürokrasisi ile mutlak bir monarşiyi öne çıkarmaktaydı. Bu ise kabileler konfederasyonu şeklinde örgütlenen göçebe Türklerin devlet anlayışıyla çatışıyordu. Aynı zamanda iktisadi olarak göçebe ekonomi politiği ile merkezi devletin dayandığı yerleşik tarım toplumunun ekonomi politiği çelişmekteydi. Göçebelerin yaşaması için gerekli olan geniş otlaklar tarla haline getirilmekteydi. Yani iki farklı iktisadi sistemin çatışması söz konusu idi. Bu çatışma büyük bir isyanla neticelendi: Babai İsyanı.
Babai İsyanı göçebe Türkmen boylarının bir Vefai Şeyhi olan Baba İlyas-ı Horasani’nin Selçuklu Hükümeti tarafından öldürülmesi gerekçesi ile patlak verdi. Ancak isyana sadece Şeyhin müritleri değil hemen hemen bütün göçebe Türkmen boyları ve farklı tasavvufi zümreler de katıldı. Sonuçta Selçuklular isyanı bastırdı ama hem devletin gücü tükenmiş hem de Türkmen boyları ve onların mensubu olduğu tasavvufi zümreler ile devletin arasına kan girmişti. İsyanın hemen arkasından gelen Moğol İstilası ise Selçuklunun hükmünün fiilen bittiğinin göstergesiydi.
BEYLİKLER DÖNEMİ
Anadolu Beylikleri aslında her biri belli bir Oğuz Boyuna bağlı boy beyleri tarafından kurulmuş küçük krallıklar dönemiydi. Beylikler döneminin Türk Devlet geleneği açısından önemi hem Türkçe’nin resmi dil olarak kullanılmaya başlaması hem de Anadolu Türklerinden oluşan bir bürokrasi ve ulema sınıfının yetişmesiydi. Her beylik merkezi, aynı zamanda, bir ticaret ve kültür merkezi olarak yükseliyordu. Aynı zamanda Moğollar’dan kaçan ve çoğu Babai İsyanı’na katılmış Türkmen boyları Anadolu’nun batısına yerleşmeye başlamıştı. İşte bu Babai İsyanı mensuplarının kendilerine yeni bir hayat buldukları beylik de, beyliklerin en küçüğü, en zayıfı ve ama geleceğe yönelik büyüme fırsatları en fazla olan Osmanlı Beyliğiydi.
O dönemdeki tarihi karakterlere bakarsak Osmanlı hakimiyetinde yeni bir toplumsal bileşimin oluştuğu görülmekteydi: Hacı Bektaş Veli, Abdal Musa, Hacım Sultan, Seyyid Ali Sultan gibi Alevi – Bektaşi büyükleri, Geyikli Baba ve Şeyh Edebalı gibi Vefai Şeyhleri Osmanlı’nın koruması altına sığındılar. Yani Selçuklu idaresine başkaldıran Türkmenler, aslında, kendilerine ait bir devletin kuruluşuna katıldılar. Sürekli Bizans topraklarına doğru genişleyen ve gaza eden bu beylik hem yeni topraklara ulaşmakta hem de yeni fethedilen topraklara göçebe Oğuz boylarını yerleştirmekteydi. Bu dönemde Türkler yavaş yavaş yerleşik hayata geçerken, kırsal alanda tarım ve şehirlerde ticaret ve küçük imalat sanayiine dayalı bir ekonomi de göçebe ekonomisinin yerine geçmekteydi. Bu süreçte her biri tasavvufi ilkeler etrafında örgütlenmiş Ahilerin ve Yesevî – Hayderi gelenekten gelen Türkmen dervişlerinin büyük katkısı olmuştur. Bunlara abdal denirdi. Abdallar aynı zamanda yerli Hristiyan ahaliyi de Müslümanlaştırmaktaydılar. Bu da, özellikle şehirlerde, çok ihtiyaç duyulan ticaret ve zanaat erbabının yeni Türk toplumuna entegrasyonunu sağlamaktaydı. İşte Osman Gazi, Orhan Gazi ve Birinci Murat dönemlerinin Osmanlı Devleti Orta Asya Türk geleneğinin Müslüman ve yerleşik bir versiyonu üzerine kurulmuştu. Hükümdar gazi alperenlerin yoldaşı idi. İsmini saydığımız üç Osmanlı Hükümdarı Ahi kuşağı kuşanmışlardı. Osman Gazi’nin kayınpederi olan Şeyh Edebalı hakkında hem bir Ahi Şeyhi hem de bir Vefai – Babai Şeyhi olduğu yönünde rivayetler bulunmaktadır. Şeyh Edebalı’nın hem Ahi hem de Vefai olması da mümkündür, benim kanaatim de bu yöndedir. Süreç Yıldırım Beyazıt dönemine kadar devam etti.
ÜÇÜNCÜ SAFHA: MÜSLÜMAN ROMA İMPARATORLUĞU
Göçebe Türkmen boyları, gaziler, dervişler, abdallar ve akıncı beylerinin Osmanlı Ailesi liderliğinde birlikte kurdukları devlet, aynı zamanda, Bizans İmparatorluğu ile de yakın ilişkiler içindeydi. Hanedanlar arası akrabalık ilişkileri kurulmuştu. Hristiyan Rum ahalinin de içinde bulunduğu Osmanlı tebaası çok uluslu ve çok dinli bir karakter sergilemekteydi. Bununla birlikte devlet büyüdükçe hem kurumsallaşma zorunluluğu hem de büyüyen devletin iktisadi ve sosyal bileşimi merkezi bir devlete ve düzenli orduya ihtiyacı öne çıkarmaktaydı. Osmanlı Devleti bu konuda kendine Bizans / Roma sistemini örnek aldı: Justinianus ve Theodosius dönemi Bizans İmparatorluğu’nda olduğu gibi toprakta kamu mülkiyetine ve merkezi profesyonel orduya dayalı, göçebe ve yerel güç odaklarını bastıran bir merkezi devlet… Yıldırım Beyazıt dönemindeki erken hakimiyet hedefi Timur istilasıyla kesintiye uğradı. Bunun önemli bir sebebi, hali hazırda, Türkmen boylarının daha bu düzeyde bir siyasi örgütlenmeye hazır olmamasıydı. Çelebi Sultan Mehmet Han, Sultan İkinci Murat Han dönemlerini, bu anlamda beylik dönemi örgütlenmesinden çok uluslu merkezi İmparatorluk örgütlenmesine geçiş dönemi olarak değerlendirmek lazımdır. Ama Osmanlı Devletini merkezileştirip, profesyonel orduyu (Yeniçeri ve diğer kapıkulu askerleri) güçlendiren, devleti Bizans kurumlarını örnek alarak yeniden kuran, bürokrasisinin Türklerden çok devşirme kökenlilere emanet eden ve Osmanlı Devletini bir Müslüman Roma İmparatorluğu’na dönüştüren Fatih Sultan Mehmet Han’dı.
Elbette bu geçiş süreci çok yumuşak olmadı. Fatih Döneminden Sultan Dördüncü Murat Dönemine kadar ülkede çıkan iç isyanların hepsi göçebe ve yarı göçebe Türkmen boylarının isyanıdır. Kendilerinin kurdukları devletin – bir zorunluluk olarak – kendi yaşam tarzlarını ortadan kaldırmaya yönelmesi, onları alışık olmadıkları kural ve kurumlarla bağlamak istemesi ve tabii ki çok uluslu imparatorluğun devşirme bürokrasisinin sert tavrı bu isyanların temel sebebidir. Ama bütün bunların sonunda, 1650’lerden sonra sular durulmuş, artık oturmuş ve klasikleşmiş bir devlet yapısı oluşmuştu. Bu yapı kuvvetli taraflara olduğu kadar zayıf taraflara da sahipti. Zamanla kuvvetli tarafları azalırken zayıf tarafları da artmaktaydı.
Buradan devam edeceğiz.
TÜRK DEVLET GELENEĞİ-III
YAYINLAMA: 23 Mayıs 2021 - 23:35
Türk devlet geleneğinin dört safhada gelişerek bugünlere geldiğinden bahsetmiştik. Birinci Safha Türklerin göçebe ekonomi politiğine uygun yaşadığı dönemdi. Bu safhadan kalan temel değerler Türklerin ordu – millet vasfı, dayanışmacı bir toplum yapısı ve ilkel kabile demokrasisiydi. İkinci Safha Türklerin İslam’a girdiği, Akdeniz havzası ve Ortadoğu’ya geldiği ve bu sürede yerleşik hayata geçiş sürecine girdiği dönemdi. Bu dönemden kalan temel değerler arasında tasavvuf irfanıyla İslam’ın yorumlanması, kurumsal bir devlet yapısının paydaşı olmaları, tarım ve ticaretle tanışırken göçebe gelenekten gelen grup mülkiyetine dayalı dayanışmacı toplum yapısını sürdürmeleri ve İran bürokrasi geleneği ile başta şiir olmak üzere İran sanatını tevarüs etmeleri sayılabilir. Tarihsel dönem olarak İkinci Safha Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Beylikler ve Fatih zamanına kadar Osmanlı dönemini kapsar. Üçüncü Safha Fatih Sultan Mehmet’ten Sultan II. Mahmut zamanına kadar gelir. Bu safha çokuluslu, kozmopolit ve merkezi bir imparatorluk yönetimine Türklerin uyum gösterme sürecidir. Tabiî ki, bu uyum sağlama süreci yumuşak olmamış ve kanlı olmuştur. Bu dönemde Türk devlet geleneğine katkı olarak Roma – Bizans devlet teşkilatının Türklere uyarlanması, son göçebelerin de yerleşik hale getirilmesi, çokuluslu imparatorluk sosyolojisinin bir sonucu olarak başta İstanbul’da ve Rumeli’de olmak üzere sanatı, şehirciliği, mutfağı ve günlük yaşamıyla klasik Türk kültürünün inkişaf etmesi söylenebilir. Pekiyi dördüncü ve son aşama nedir? Milli devlet ve demokrasinin zaman içinde kurumlarıyla gelişmesi, gecikmiş bir kapitalist sermaye birikimi süreci ve bunların sonucu olarak da şehirlileşme ve sanayileşme dönemlerini içeren süreçtir.
DÖRDÜNCÜ SAFHA: MİLLİ DEVLET, MİLLETLEŞME, SANAYİLEŞME VE ŞEHİRLİLEŞME
Vaka-yı Hayriye’den sonra ve devamında Tanzimat Dönemi’nde Türk devlet geleneği açısından en önemli katkı Anadolu ve Rumeli’nin Müslüman ahalisinden müteşekkil yeni bir devlet teşkilatı ve bürokrasi kadrosunun kurulması idi. Klasik dönemler boyunca asker ve ulema sınıflarına dâhil olabilen ama çoğunlukla bürokrasi ve devlet yönetimi haricinde tutulan Anadolu ve Rumeli’nin yerli ve Müslüman ahalisi, artık bürokrasinin de temelini oluşturmaya başlamıştı. Pekiyi nasıl bir devletti bu? On dokuzuncu yüzyılda Batı’da görülen milli devletin Osmanlı şartlarına uyarlanmış haliydi. Takip eden soru da şudur: Milli devletin gözle görülen vasfı nedir? Her şeyden önce milli ve standart eğitim sistemi, ortak bir vatan tanımı, vatandaşlık bağına dayalı bir millet tanımı, yasama, yürütme ve yargı erklerinin şeffaf bir şekilde milli irade temelinde yeniden kurulması, zorunlu askerlik uygulaması, vatandaşlık hakları ve temsili demokrasinin tesisi… Bunlar milli devletin siyasi ve idari tarafıdır. İktisadi tarafı ise önce özel mülkiyet haklarına dayalı sanayi kapitalizminin gelişimi, buna bağlı olarak iç ve dış ticari ile iç ve dış mali liberalleşme hamlelerinin yapılması sayılabilir. II. Mahmut dönemini takiben Islahat ve Tanzimat Fermanları, I. Ve II. Meşrutiyet idareleri, aslında “temsili demokrasinin tesisi” dışında, milli devletin idari ve siyasi vasıflarının iyi kötü yerleştiği dönemleri temsil eder. Eksiksiz ve yerleşik hale gelmiş bir temsili demokrasinin yaşam tarzı olarak tesisi içinse Cumhuriyet İdaresinin çok partili dönemini beklemek gerekmiştir. Ancak bugün bir çırpıda sayabileceğimiz birçok Cumhuriyet kurumunun temelleri de son dönem Osmanlı’dan miras kalmıştır. Örnek olarak Sayıştay, Danıştay, Yargıtay, Başbakanlık ve Hükümet teşkilatı, Maliye Bakanlığı, Dış İşleri Bakanlığı, İç İşleri Bakanlığı ve Polis teşkilatı, Genelkurmay Başkanlığı, Kara ve Deniz Harp Okulları, Ziraat Bankası, PTT, Devlet Demiryolları, İstanbul Üniversitesi, Mimar Sinan Üniversitesi, İTÜ ve hepsinden önemlisi TBMM… Öte yandan Milli Devletin iktisadi vasıflarının tanımlanması ise Cumhuriyet Döneminde gerçekleşmiştir. Tek gümrük idaresinin tesisi, vergi sisteminin modernleştirilmesi, Merkez Bankası’nın kurulması, temel sanayi alt yapısının kurulması ve sanayi sermayesinin birikim sürecinin başlaması… Bu iç ticari liberalleşme sürecidir ve 1923 – 1980 arasındaki dönemde gerçekleşmiştir. Bu süreçte Türkiye sanayileşme sürecini büyük ölçüde tamamlamış ve su, elektrik, ulaştırma ve haberleşme hizmetleri yurt çapında yaygın hale gelmiştir. 1980’de dış ticari liberalleşme, 1985’te iç mali liberalleşme ve 1989’da da dış mali liberalleşme reformları tamamlanmıştır. 1950’den sonra geçilen çok partili hayat, Osmanlı dönemindeki ilk demokrasi çabalarının daha kurumlaşmış ve şehirlileşmiş bir toplum içinde uygulandığı bir süreç olmuş ve bugüne kadar da gelmiştir.
Dördüncü safhayı özetlemek gerekirse, bu safha eş anlı olarak şehirlileşme, sanayileşme ve demokratikleşme sürecidir. Bu sürecin doğal sonucu da vatandaşlık tanımına bağlı bir millet kimliğinin oluşması ve sekülerleşmedir. Ancak bu değişimin yüzyıldan kısa bir zamanda gerçekleşmesi birçok iktisadi problemin doğmasına ve yapısallaşmasına yol açmıştır: Örnek olarak bölgeler arası eşitsiz gelir ve servet dağılımı, kronik dış ticaret açıkları ve dış borç birikimi, çarpık kentleşme ve plansız sanayileşme sayılabilir. Bunların sonucu olarak da kronikleşmiş sosyal sorunlar ortaya çıktı: Türk toplumunda farklı ölçeklerde kimlik ve aidiyet çatışmaları, şehirlerde yığılmış niteliksiz işgücü, kadın cinayetleri, büyükşehirlerde yeniden palazlanmaya çalışan suç şebekeleri ve terör.
KÜRESELLEŞME VE SONRASI
21’inci yüzyılın ilk 20 yılı, bütün dünya gibi Türkiye de, yeni bir üretim teknolojisinin getirdiği küreselleşme ve onun sonucunda doğan hızlı bir iktisadi ve sosyal değişime sahne oldu. Geçmişimizden gelen köklü bir devlet geleneğimiz olmasına rağmen mevcut devlet teşkilatı ve örgütlenmesi bu değişimin etkilerine karşı kırılganlaştı. Son bir senede pandemi sebebiyle ortaya çıkan iktisadi ve sosyal problemler kırılganlığı arttırdı. Sorunlar yeni bir anayasa ve uyum yasaları yapılarak çözülecek sorunlar değildir. Hem muhalif görüştekilerin hem de iktidar cenahının yasa ve anayasa değişikliğine bel bağlaması meseleye çözüm getirmez. Çünkü sorunlar hukuki değil iktisadi ve sosyolojiktir. Türk devlet geleneğinin merkezi ve milli devlet temelinde yeni çağın yeni şartlarına göre sosyal devlet ilkesi ve özgürlükçü demokrasi üzerinde yenilenmesi, bu ilkelerin gereği olan politikaları uygulanması, çarpık kentleşme ve plansız sanayileşmeye bir son verilmesi, gelir ve servet dağılımda eşitsizliğin giderilmesi, bireysel özgürlüklerin ve fırsat eşitliğinin teminat altına alınması, işgücünü yeni çağda rekabet edebilecek ölçüde nitelikli hale getirecek bir eğitim sistemi kurulması ve kimlik çatışmalarını ortadan kaldıracak bir toplumsal mutabakata varılması zorunlu hale gelmiştir. Tabiî ki, bütün bunlar, bir günde çözülebilecek sorunlar değildir. Ama ilk önce problemlerin doğru şekilde tespit edilip tanımlanması önemli bir başlangıç olacaktır. İhtiyaç duyduğumuz güç ise Anadolu’nun verimli toprağı ve insanlarımızın samimi bir şekilde kucaklaşmasında saklıdır.
ORGANİZE SUÇLARIN EKONOMİ POLİTİĞİ I
YAYINLAMA: 28 Mayıs 2021 - 23:30
Öncelikle İstanbul’un Fethi’nin 568’inci yılı nedeniyle hepinizi tebrik ederim. Türk tarihinin en büyük şahsiyeti Fatih Sultan Mehmet Han’ın, Hocaları Akşemsettin ve Molla Gürani hazerâtının, bütün gazi ve şehitlerimizin ruhlarına birer Fatiha okuyalım. Çünkü ne kadar mahvetsek de, dünyanın en güzel şehrini ve şehirde gelişen yüksek Türk – Osmanlı medeniyetini onlara borçluyuz.
* * *
Üç haftaya yakındır kamuoyunda mafya babası, organize suç örgütü lideri ve ülkücü kabadayı olarak nam salmış bir şahsın sanal medya ortamında söyledikleri konuşulmaktadır. Bugün ben de bunlarla bağlantılı olarak çok değinilmeyen bir iktisat alanına değinmek ve bu konuda birkaç yazılı bir dizi başlatmak istedim. Adı geçen zatın kamuoyuna yönelik ifşaatları hakkında yeterince yazan arkadaş var, ben bu konulara girmek istemiyorum. Ancak bazı sorulara bilimsel yöntemle cevap vermek gerekmektedir: “Organize suç örgütlerinin doğası nedir?” “Organize suç örgütleri hangi iktisadi ve sosyal şartlarda ortaya çıkar?” “Organize suç örgütlerinin besleyen ve finansal kaynaklarını sağlayan piyasalar nasıl piyasalardır?” “Devlet ve suç örgütleri birlikte yaşayabilir mi?” “Emperyalizm ve organize suç örgütleri bağlantısı nedir?” “Küreselleşmenin suç ekonomisinde yol açtığı değişim nedir?”
SUÇ VE ORGANİZE SUÇ TANIMLARI
İlk önce suç ve organize suç gibi temel kavramların tanımlarını verelim.
SUÇ NEDİR: TDK Sözlük’te “Yasalara aykırı davranış” olarak tanımlanan suç kavramı günlük lisanda kanunlara uygun olmayan ve devlet veya benzeri bir otorite tarafından cezalandırılan eylemlere verilen addır. Modern ceza hukukunda “suç” kavramının herkes için genel geçer ve evrensel bir tanımı bulunmamakta ve içinde bulunan ülkenin meşru hukuk otoritesi tarafından tanımlanmaktadır. Bu yüzden birçok sosyal bilimcinin ortak kanısı “suçun bizatihi kanun tarafından yaratıldığıdır.” Öyle ya, bir eylemin suç olarak tanımlanabilmesi ve meşru otorite tarafından cezalandırılması için onun her şeyden önce kanunlar tarafından suç olarak tanımlanması gereklidir. Başka bir popüler tanıma göre, “suç onu işleyen bireyin sadece kendisine değil ama aynı zamanda diğer insanlara, topluluklara, topluma veya devlete zarar veren eylemlerdir.” Bu anlamda suç “kamusal bir yanlıştır” ve kanun hükmü ile yasaklanmış ve meşru otorite tarafından cezalandırılması kamuoyunda mutabakatla kabul edilmiştir.
Bazı suçlar insanlığın tamamı tarafından suç kabul edilir: cinayet, ırza tecavüz, hırsızlık gibi. Bu tür suçlar siyasi niteliklerinden çok bir bireyin diğer bir bireye karşı işlediği suç niteliğindedir ve dünyanın her tarafında kamu otoritesince yasaklanmıştır. Ancak bunlar gibi suçların haricinde ceza kanunlarında sayfalarca yer tutan birçok suçun kapsamı ve niteliği ülkeden ülkeye değişebilir. Hatta federal ülkelerde, örneğin Amerika’da, bir eyalette suç olan eylem diğer bir eyalette suç sayılmamakta, ya da suçlara verilecek cezanın niteliği ve ağırlığı da eyaletten eyalete değişebilmektedir.
Devletin, tarihsel tanımı itibarıyla, bireylerin suça bulaşmasını önlemek için özgürlüklerini sert bir şekilde kısıtlama hakkı bulunmaktadır. Modern toplumlarda adli ve idari soruşturmalar, ceza muhakemesi usulleri, millet adına karar veren tarafsız ve bağımsız mahkemeler ve ceza kurumlarından oluşan prosedürler ve kurumlar ile bu süreç tanımlanmıştır. Her suç kanunun ihlaliyle ortaya çıkar, ancak her kanun ihlali suç sayılmaz. Örneğin özel hukuka giren alanlarda ortaya çıkan kanun ihlalleri her zaman devlet tarafından cezalandırılmaz.
Suçu işleyen birey ve kurumlar suçlu olarak tanımlanır ve gündelik lisanda suç eylemlerinin işlendiği ortamlar, topluluklar ve süreç yer altı dünyası olarak bilinir.
ORGANİZE SUÇ NEDİR: Organize suç ile yasal olmayan aktiviteler bulaşmış suçlular tarafından işletilen uluslararası, ulusal ve yerel gruplaşmalar etrafında örgütlenen yüksek oranda merkezi suç örgütlenmeleri kastedilmektedir. Organize suç şebekeleri kâr, güç ve itibar elde etmek için bu işleri yürütürler. Tabii ki, mevzubahis olan kâr meşru değildir, güç ve itibar da yeraltı dünyasında güç ve itibardır. Bazı suç örgütleri siyasi motiflerle hareket edebilirler. Örneğin ayrılıkçı suç örgütleri, devrimci – ihtilalci suç örgütleri, radikal dinci suç örgütleri veya ırkçı – etnik milliyetçi suç örgütleri gibi… Bazı suç örgütleri ise yerel ve ailevi bağlar etrafında örgütlenirler. Yerel mafya şebekeleri gibi. Diğer bazı suç örgütleri ise toplumun en alt kesimine mensup ayak takımı içinde oluşan gruplaşmalar etrafında örgütlenirler: sokak çeteleri, kapkaççılık ve hırsız çeteleri gibi. Çoğu sosyoloğa göre genel olarak “mafya” adıyla tanınan organize suç örgütlerinin kendi ekosistemlerini oluştururken, kendi içlerinde yazılı olmayan bazı kurallara göre işletildiğini, kendi yargı ve cezalandırma sistemlerinin bulunduğunu ve bunu sağlayacak da bir fiziki güce sahip olduklarını vurgularlar.
Diğer bazı toplumsal örgütler de, örneğin devletler, kiliseler, ordular, emniyet ve istihbarat kurumları, bazı şartlarda organize suç yöntemlerini kendi amaçlarına ulaşmak için kullanabilirler. Bazı durumlarda, devlet eğer adalet ve asayişi sağlamakta yetersiz kalırsa, yer altı dünyasına ait olmayan kurumlar da yeraltı dünyası ile bağlantı ve iş birliğine geçebilirler. Bu ve benzeri durumlarda, organize suç örgütleri para karşılığında bu kurumların güvenliğini garanti eder ve koruma sağlar. Yine yeterli finansman bulamayan firmalar tefeci sektöründen kredi alabilirler. Ancak bu durumda, devletin meşru kanunlarına değil ama yeraltı dünyasının kanunlarına tâbi olurlar.
SUÇ ÖRGÜTLERİNİN DOĞDUĞU İKTİSADİ VE SOSYAL ŞARTLAR
Bir suç örgütünün yaşayabilmesi için her şeyden önce yüksek bir parasal getirinin olması gerekir. Yani devletin yasakladığı bazı mal ve hizmetlerin temini için talep oluşması gerekir. Eğer mevcut sosyal yapı, adalet ve güvenlik sistemi toplumun talep ettiği bazı ihtiyaçlarına karşılık veremiyorsa veya toplum kamu düzeni tarafından yasaklanan mal ve hizmetlere talep duyuyorsa, bu takdirde, karşılanamayan bu talep (yasal olsun veya olmasın) suç örgütlerinin işleyebilmesi için gerekli finansal kaynak ve geliri sağlar. İlkine örnek olarak tarihten bir örnek verelim: 18’inci yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı topraklarında kökü eşkıya, haydut ve asker kaçaklarına dayanan ve “âyan” adı verilen yerel zorbalar türemişti. Devlet adalet ve asayişi temin edemeyince, bu âyanlar devletin yerini almıştı. Bu durumlarda, genelde, başlangıçta meşru olmayan bir kurum daha sonra sahip olduğu güçle zaman içinde meşruiyetini merkezi idareye kabul ettirir. Bu gibi durumlarda suç şebekesi devletin zafiyetinden güç alır. Öte yandan, ikinci duruma örnek uyuşturucu ticaretidir. Uyuşturucu devlet tarafından yasaklanmış, insan sağlığı ve toplumsal düzene zarar veren ve bireyleri tüketimine bağımlı kılan maddelerin genel adıdır. Bu maddelerin kullanılmaya başlamasından itibaren bireyler, kullanımı kanunen yasak olsa da, zaman içinde gitgide artan bir talebe sahip olurlar. Bu artan talebin sağladığı kâr olanakları da suç örgütlerini besler.
Küreselleşme süreci ile birlikte organize suç piyasalarının bazıları da uluslararası nitelik kazandı. Bu piyasalara örnek olarak uyuşturucu ticareti, organ ve insan ticareti, silah kaçakçılığı gösterilebilir. Bu piyasalarda görülen ortak nokta, sektörlerde büyük çaplı uluslararası konsorsiyumların kurulduğu ve bu suç örgütlerinin de emperyalist devletlerin istihbarat servislerinin güdümünde işlediğidir. Bununla birlikte, mafya denilen daha küçük çaplı yerel ve ailevi örgütlenmeler ise çek senet tahsili, küçük çaplı silah ve benzeri mal kaçakçılığı, koruma karşısında haraç alma, tehdit ve şantaj, kumar ve fuhuş gibi işlere yönelirler. İdeal bir devlet yönetiminin tanım itibarıyla bu yapılarla işbirliği içinde olması düşünülemez, ama pratik hayat ve tespit edilen bulgular, bize bunun tam tersinin geçerli olduğunu söylemektedir.
Pazartesiye kara borsa ve gri borsa oluşumlarını, burada fiyatların nasıl farklılaştığını ele alacağız.
ORGANİZE SUÇLARIN EKONOMİ POLİTİĞİ II
YAYINLAMA: 30 Mayıs 2021 - 23:35
Geçen yazıda suç ve organize suç tanımlarını vermiştim. Suçun tanımı kanunlarla belirlenmekteydi, yani ticareti suç teşkil eden bir ürün veya eylem varsa bunun tanımı kanun tarafından yapılmaktaydı. Devlet tarafından yasaklanan bir eylemden elden edilen getiri de yer altı dünyasında elde ediliyordu. Tıpkı yasal işlerde olduğu gibi yer altı dünyasının ekonomisinde de bireysel girişimler olduğu kadar daha yüksek kâr amacıyla bir araya gelen grupların adeta bir holding gibi yönettiği büyük çaplı girişimler de bulunmaktaydı. İşte bu holding benzeri büyük çaplı işler organize suç kapsamına girmekteydi. Pekiyi bu kadar yüksek kâr elde edilen sektörler nasıl ortaya çıkıyordu? Bunun da iki yolundan bahsetmiştik: Birincisi hükümetin yasakladığı mal ve hizmetlerin yasa dışı yollardan piyasaya sürülmesi, ikincisi de devlet yönetiminde zafiyet oluşması neticesinde çeşitli kamu hizmetlerinin yasa dışı örgütler tarafından sağlanmasıydı. Birincisinde kanun hükmü ve devlet zoruyla ilgili yasa dışı ürünün arzı kısıtlanmakta ve bu ürünün ticaretinde alıcı ve satıcının riski artmaktaydı. Bu sebeplerle yasa dışı ürünün fiyatı normalin çok üstüne çıkıyordu. Bu duruma örnek olarak uyuşturucu ve silâh ticareti ile organ kaçakçılığı gösterilebilir. Öte yandan devletin asayişi sağlayamadığı durumlarda yasal işlerle uğraşan firmalar kendi güvenliklerini belli bir haraç karşılığında mafya örgütlerine sipariş edebilirler. Benzeri bir durum alacak – verecek davalarında karşılaşılabilir. Örneğin ülkede mahkeme sistemi yavaş çalışıyorsa ve adalete güven kalmamışsa, o takdirde, firmalar alacaklarını yine mafya örgütlerine tahsil ettirebilirler. Bütün bunlar devletin yapması gereken kamu görevlerini yerine getirmemesinden kaynaklanır.
İlk yazıda bahsetmediğim üçüncü bir sebep de uluslararası talep farklarıdır. Uluslararası konsensüsle ticareti suç olarak tanımlanan ürünlerin küresel ticareti büyük uluslararası suç şebekeleri tarafından organize edilir. Bu şebekeler emperyalist devletlerin istihbarat servisleri tarafından oluşturulur, yönlendirilir ve kontrol edilir. Bu ticareti suç olan ürünlerin ülkeler arası trafiğinde yol üstünde bulunan ülkeler de, ister istemez bundan etkilenir. Uyuşturucu ve silah ticareti buna örnektir. Uyuşturucu maddelerin en çok talep edildiği ülkeler ile üretildiği ülkeler ticaret trafiğinin güzergâhını belirler. Aynı şekilde iç savaş ve çatışmaların olduğu ya da devletlerarası savaşların bulunduğu coğrafyalar ve terör örgütleri silah alıcısı konumda iken, büyük ölçekli silah üretimini elinde bulunduran ülkeler de silah üreticisi konumdadırlar. Ticaret trafiğinin yönü ve hızı buna göre şekillenir. Bu yasa dışı ticaretin üzerinde bulunan ülkeler ticareti engelleyebilir. Bu yüzden ticaretin devamı için yol üstünde bulunan ülkelerde gümrük idarelerinde çalışan bürokratlardan üst düzey siyasetçilere kadar bir rüşvet ağı oluşturulur. Bu yüzden kaçakçılığı yapılan yasa dışı ürünün fiyatı üretim maliyetlerinin çok üstüne çıkar. Doğal olarak da yasa dışı ürünün nihai alıcıya ulaştığı anda fiyatı 10 katına kadar çıkmaktadır. Örneğin kokain üretiminde gram maliyeti 15 Avro iken Ortadoğu pazarında kokainin gram satış fiyatı 150 Avroya kadar çıkmaktadır. Nihai fiyat üretim maliyetinin 10 katına çıkmaktadır: yani yüzde 900 brüt kâr oranı vardır. Bu brüt kârın tahmini yüzde 500’lük kısmı nakliye ve yol üstündeki ülkelerde dağıtılan rüşvet ve komisyonlara gitmektedir. Ancak buna rağmen yüzde 400’lük bir net kâr ortaya çıkmaktadır. Benzeri bir durum – daha düşük kâr oranlarıyla- silah ticaretinde de geçerlidir. Bir kere uluslararası suç şebekeleriyle bağlantı sağlandığında, ister istemez, devlet bürokrasisinin yerel suç şebekeleriyle de iletişim ve bağlantıya geçmesi kaçınılmaz olur.
KARABORSA NEDİR?
Bu tür yasa dışı malların satıldığı piyasalar kara borsa olarak adlandırılır. Bizim babalarımızın hayatında farklı bir şekilde karşımıza çıkan karaborsa kavramı, onların zamanında mal kıtlıklarının ve zorunlu tavan fiyat uygulamalarının sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Gaz, petrol, zeytinyağı ve benzeri temel tüketim maddelerinin hem arzı kıttı hem de devlet fiyatın yükselmesini engellemekteydi. Bu durumda üç kâğıtçı tüccarlar da bu maddeleri cari fiyattan satmayıp, el altından 2-3 misli fiyata satmaktaydı. Bu karaborsa tanımını güncel hayatımızda kullandığımız tanımdı. Ancak teorik olarak satışı kanunla yasaklanmış ve suç teşkil eden yasa dışı ürün piyasalarının hepsi karaborsa olarak adlandırılır. Karaborsalarda, genelde, fiyatlar normal seviyesinin çok üstünde oluşur, satıcılara anormal kâr fırsatları sunar. Ancak çalıntı mal piyasalarında işler tam tersidir. Örneğin çalıntı arabaların fiyatları, bu sefer, gerçek fiyatlarının çok altına iner.
Yukarıda bahsettiğimiz organize suçun işlendiği yasa dışı sektörlerde ürün fiyatları bu yüzden kara borsa fiyatıdır. Bu sektörlerin her biri de karaborsa tanımına girer. Genelde yerel ve aile bağlarına dayalı örgütlenmeler olan mafya aileleri küçük çaplı çek senet tahsili, haraç, fuhuş ve kumar gibi işlerle ilgilenir. Ancak uluslararası suç trafiğinin geçtiği işlerde bu yerel mafya ailelerinin bir veya birkaçı yukarıda bahsedilen uluslararası şebekenin temsilciliğini alırlar. Bu onlar açısından işlerin büyümesi ama aynı zamanda işin kurallarının değişmesi anlamına gelir. Genelde küçük mafya aileleri “racon” tabir edilen ve yer altı dünyasının işleyişini sağlayan sözlü kurallar ve teamüllere dayanırken, uluslararası suç şebekelerine ortak olmuş mafya aileleri için artık “racon” geçerli değildir. Küresel ortaklıkların dayattığı daha resmi ve kurumsal bir yapı bulunmaktadır.
KARA PARA VE AKLANMASI
Karaborsalarda işlemler doğal olarak kayıt dışıdır. Burada kazanılan paraya da kara para adı verilir. Mal mübadelesi çoğu zaman nakit ödemeyle gerçekleşir, bazı durumlarda iki yasa dışı ürünün takası da geçerli olabilir. Suç ekonomisi ve sosyolojisiyle ilgilenen iktisatçıların bulgularına göre, özellikle silah ve uyuşturucu ticaretlerinde bu takas söz konusu olmaktadır. Bu açıdan, özellikle ayrılıkçı terör örgütlerinin uyuşturucu ticaretine el atmalarının sebebi anlaşılabilir. Bu işlemlerde hiçbir şekilde banka hesapları üzerinden para transferi olmaz. Çünkü bu para hareketinin takip edilmesi anlamına gelir.
Karaborsada elde edilen para kara paradır. Yerel bazda küçük suç şebekeleri için burada bir sorun olmaz çünkü ticareti yerli ve nakit para cinsinden yaparlar. Ancak uluslararası suç sektörlerinde ticaret yabancı para cinsinden döner. Bu yüzden bir kayıt problemi ortaya çıkar. Ülkeye giren ve ülkeden çıkan mal, hizmet ve döviz akışları ödemeler bilançosunda kaydedilir. Döviz akışıyla diğer akışların birbirini tutması gerekir. Bu yüzden yasa dışı işlemlerden gelen kara paranın bir şekilde yolunun bulunup meşrulaştırılması gerekir. Yani kazanılan kara paranın yasal bir işlem sonucunda elde edildiğinin gösterilmesi gerekir. Bu işleme “kara para aklama” adı verilir.
Kara para aklama, yasa dışı yollardan kazanılan kara paranın kaynağının bir kısım karmaşık banka transferi ve ticari işlemlerden sonra ortadan kaldırılarak meşrulaştırılmasını anlatan yasa dışı işlemdir. Paranın aklanma işleminden sonra aklanan para sahibine dolaylı yoldan geri döner. Bu arada bu işlemin karşılığında ciddi miktarda bir komisyon da kara para aklama işlemi sırasında ödenir. Bu amaçla organize suç örgütlerinin kara para aklama işlemi için kullanacakları gerçek veya paravan firmalara ihtiyacı vardır. Örneğin silah ticaretinden elde edilen para menkul kıymet ticaretinden elde edilmiş gibi gösterilir. Bunun için muhasebe kayıtlarının ciddi tutulması ve işlem sırasında dikkatli olunması gerekir. Bir kez para banka hesabına girince aklanmış olur. Birleşmiş Milletler teşkilatının Uyuşturucu ve Suç Ofisinin (UNODC) tahminlerine göre küresel ekonomide yıllık üretilen milli gelirin yüzde 2 ilâ 5 oranları arasındaki kısmı kara para aklanma sürecinden geçmektedir. Bu ise yıllık 800 milyar – 2 trilyon dolar arasında bir kara para aklama işlemi anlamına gelir. ("UNODC Money-Laundering and Globalization".)
Kısaca yasaklanmış ürünleri ticareti, özellikle küresel piyasalarda, çok büyük hacimlere ulaşmaktadır. Pekiyi, devletler bu işin neresindedir? Cuma’ya da bunu bırakalım.
ORGANİZE SUÇLARIN EKONOMİ POLİTİĞİ III: DEVLET VE MAFYA İLİŞKİSİ
YAYINLAMA: 03 Haziran 2021 - 23:25
Bu yazı dizisinin ilk iki yazısında organize suçun tanımını yapıp, yasadışı mal ve hizmetlerin satıldığı karaborsanın işleyişini ve burada elde edilen gelirlerin meşrulaştırıldığı kara para aklama işlemlerini açıklamıştım. Bu iki yazıdan elde edilen sonuçlar şunlardır:
(i) Suçun oluşması için gerekli tanım yasa tarafından yapılır. Bazı yasadışı mal ve hizmetlere talep çok yüksekken bazıları da yasak olmaları sebebi ile arzı kısıtlıdır. Her iki durumda da bu mal ve hizmetlerin fiyatları anormal kârlar içerir.
(ii) Yasadışı olmaları sebebiyle yüksek risk içeren bu sektörlerde holding benzeri bir yönetim şeması, hiyerarşisi olan organize suç örgütlerinin işleyebilmesi için bu yüksek kârların oluşması gerekir. Çünkü suçun örgütlenmesi bizatihi pahalı ve riskli bir iştir.
(iii) Normal şartlarda kurumsal yapısı, kolluk güçleri ve finansal kaynakları itibarıyla devletler istedikleri anda bu suç şebekelerini engelleme gücüne sahiptir. Eğer bu şekilde karaborsalarda ticaret yapan yer altı dünyasının suç şebekeleri yaşıyorsa bu ya devletin zafiyetini gösterir ya da devletin bu işlere göz yumduğu anlamına gelir.
(iv) Suç şebekelerinin belli bazı yasadışı sektörlerde uluslararası hale gelmesi durumunda tek bir devletin bunlarla mücadele etmesi zorlaşmaktadır. Bu sektörlerin ilk üçü uluslararası uyuşturucu, silah ve organ ticaretidir.
(v) Yer altı ekonomisinin yaşayabilmesi için bunların meşru kurumlar (firma veya vakıflar) ve finans sektörü aracılığıyla kara para aklama işlemine ihtiyaçları vardır. Bankacılık sistemi için de yer altı ekonomisi, belli riskler içermesine rağmen, yüksek hacimli likidite sağlamaktadır.
(vi) Devletlerin resmi kanallardan bu suç şebekeleri ile ilişki kurması mümkün değildir. Bu yüzden, özellikle emperyalist devletler, istihbarat örgütleri kanalıyla bu şebekelerle ilişki kurar, onları yönlendirir ve/veya kullanır ve yer altı ekonomisinin gelirlerinden belli bir pay alır.
(vii) Devletlerin veya istihbarat teşkilatlarının kara parayla meşru işler yapmaları mümkün olmadığı için, onlar, bu yasadışı finans kaynaklarını kendi jeopolitik çıkarları doğrultusunda vekâlet savaşlarını ve terör örgütlerini finanse etmek için, yurt dışında gizli operasyonları karşılamak için veya el altından yurt dışında kendi lehlerine propaganda yapacak vakıf veya dernekleri desteklemek için kullanırlar.
Yukarıdaki sonuçlara göre kanunlar suç olarak tanımlanmadan suçun oluşması, devletin zafiyet göstermesi veya bilinçli olarak desteklemesi olmadan da organize suç şebekelerinin yaşaması pek mümkün değildir. Burada toplumsal yarar, temel insanlık değerleri, barış ve huzur gibi değerlerib mevcut iktisadi sistemin dinamiklerinde hiç yer almaması da önemli bir unsurdur. Mevcut iktisadi sistemin (yani kapitalizmin) en önemli itici gücü kâr iştahı ve sermaye birikimidir. Yüksek kârlar birikmiş sermayeyi hızla arttırır, sermaye birikimini hızlanması güç temerküzüne dönüşür, güç temerküzü de daha yüksek kârlar getirir. Bu durum, özellikle yer altı dünyasında daha belirgin hale gelmektedir. Mevcut kapitalist sistem, bu tip ulusal ve uluslararası suç şebekelerinin yaşaması için çok doğurgan bir ortam yaratmaktadır.
DEVLETLER VE YERALTI DÜNYASI ARASINDAKİ İLİŞKİLER
Bu suç şebekeleri ile devletler arasındaki ilişki üç kategoride sınıflandırılabilir: Birincisi, devletler yer altı ekonomisinde dönen büyük hacimli para ve insan gücünü kontrol etmek ve kendi güdümlerinde tutmak isterler. Bu durumda, yer altı ekonomisinin önlenemeyeceği ama kısıtlanıp kontrol edilebileceği varsayımı altında devletlerin amacı suç teşkil eden eylemlerin toplumsal hayatın belli alanlarında sabitlenip kontrol altına alınmasıdır. Bu işlerde gizli servisler kullanılır. Ancak, bu tip yer altı ekonomisinin yaşamı ve sürdürülebilir olması demek, zamanla yer altı dünyasının önce iktisadi ve sosyal yapıya sonrada devletin kendisine sızması ve yayılması sonucuna da yol açabilir. Bu durumun oluşmaması için devletin ilgili kurumlarının çok dikkatli olmaları gerekir.
İkincisi, devletlerin kendi güvenlik stratejilerine uygun olarak resmi kanallarla yapamayacakları eylemleri ihale edebileceği bu tip şebekelere ihtiyaçları vardır. Bu yüzden belli alanlarda bu örgütlerin beslendiği yer altı ekonomisini görmezden gelebilirler. Türkiye gibi orta büyüklükteki milli devletler, çoğunlukla ülkenin sosyal dokusuna ve devletin bölünmezliğine tehdit unsuru olan terör örgütleri ile mücadele için bu tip şebekeleri kullanırlar. Öte yandan ABD ve Rusya benzeri emperyalist devletler ise, özellikle, terör örgütlerini yer altı ekonomisi yoluyla destekler ve kendi emperyalist çıkarları için kullanırlar. Ancak birinci kategoride olduğu gibi, devletin gizli servisi ile suç şebekesi arasındaki muhtemel ilişkiler gizli kalmalıdır ve resmi bir ilişkiye dönüşmemelidir. Eğer bu gizlilik ortadan kalkar ve/veya bu suç şebekeleri devlete nüfuz ederlerse o takdirde ikinci kategoriden üçüncü kategoriye geçilir.
Üçüncüsü, devletler eğer kurumsal yapılarında bozulma, çürüme ve yozlaşmaya maruz kalırlarsa, yer altı dünyası bürokrasi ve siyaset üzerinden (bu işlere teşne, uygun ve tamahkâr bürokrat ve siyasetçiler vasıtasıyla) devlete nüfuz etmeye başlar. Özellikle bu son kategorideki devletler yavaş yavaş devlet vasfını kaybeder ve bir mafya devleti haline gelebilir. Bu durumda polis ve ordunun yerini mafya tetikçileri, kanunun yerini racon, halk iradesinin yerini ise mafya babalarının iradesi alır. Esası yazılı kayıt ve yazılı kurallar olan devletin kurumsal kimliği yıpranır, kendi yasakladığı ve bu yüzden yüksek kârlar elde edilen yer altı ekonomisindeki rantlar bürokrasi ve siyasetteki uzantılara rant getirir. Devletin Güney Amerika ülkeleri, 1990’lar Rusyası, Soğuk Savaş dönemi İtalyası gibi bir mafya devleti olması milli aidiyeti de ortadan kaldırır ve toplumsal çözülme başlar.
SONUÇ
Teoride devletin ve kamu düzeninin mefhum-u muhalifi olan bir yapı pratikte devletle iç içe olabilmektedir. Hele yer altı dünyasının uluslararası hale geldiği sektörlerde – kapitalizm ve küreselleşmenin doğası gereği – devletin kurumsal yapısını tehlikeye atan, milli birliğin bozulmasına yol açan tehditler ortaya çıkmaktadır. Devletlerin içindeki sızıntılar bu tehditlerle büyüyüp çatlaklara dönüşebilir. Bu yüzden dünyanın her tarafında uluslararası suç kartelleriyle ortaklaşa mücadele edilmesi gerekir. Bu uluslararası konsensüsün mevcut iktisadi düzen olan vahşi kapitalizm, küreselleşme ve emperyalizm içinde gerçekleşebilmesi ise pek de mümkün değildir.
LUMPENPROLETARYA VE TOPLUMSAL DEĞİŞİM
YAYINLAMA: 13 Haziran 2021 - 23:30
Özelde memleketimizde ve genelde dünyada küreselleşmeyle birlikte ortaya çıkan ciddi bir kimliksizleşme süreci bulunmaktadır. Bunu televizyonda izlediğimiz sabah programlarında, gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde, artan yolsuzluk ve usulsüzlük iddialarında, geleneksel değerlerimizden kopan ve ancak yeni değerlere de sahip olamayan insanlarımızda her geçen gün gözlemlemekteyiz.
Teknolojik değişimin yol açtığı üretim tarzındaki değişim süreci halâ devam etmektedir. Bu değişimin ortasında ve onu takiben bir sosyal değişim de gerçekleşmektedir. Ancak Soğuk Savaş dünyasında oluşan temel sosyal kurumlar (milli devlet, millet, çekirdek aile, iktisadi sınıflar ve benzeri) hızla zayıflarken bu değişimin gelişmesinde destek olacağı yeni kurumlar da oluşmamıştır. Dolayısıyla, özellikle, alt geliri grubundaki insanlar kendilerini ait hissedecekleri devlet, millet ve aile gibi bazı kurumlarla bağlarını kaybetmekte ve bazılarıyla da yozlaşmış bir ilişki kurmaktadırlar, (din ve hukuk gibi). Bu süreç içinde ortaya çıkan insan gürûhu için en uygun tanım –genel olarak – “lümpenproletarya” olarak bilinen kavramdır. Bugün bu kavram üzerinde durmak istedim.
LUMPENPROLETARYA NEDİR?
Lümpenproletarya, birincil olarak Marksist teoride, alt sınıfların sınıf bilincinden yoksunluğuna atfen kullanılan bir kavramdır. Alt sınıf ise, ekonomide diğer bütün iktisadi sınıflara nazaran sosyal ve iktisadi durumu en düşük olan insan grubuna verilen addır. Karl Marx ve Friedrich Engels’e göre lümpenproletarya popülist siyasetçiler ve karşı-devrimci güçler tarafından yönlendirilip istismar edilebilecek olan toplumun bilinçsiz en alt tabakalarına verilen addır. Bütün bu tanımlara dayanarak lümpen proletarya mesleksiz, bir işte çalışıyor olsa da sınıf bilinci ve mesleki aidiyetten yoksun, kolektif hareket etmekten çok bireysel kaygılarla hareket eden alt sınıflara verilen addır.
Bu tanımlarda, özellikle Marx’ın tanımında, dikkat çeken husus lümpenproletaryanın popülist siyasi hareketler ve karşı devrimci güçlerin elinde oyuncak olabileceğidir. Sosyalist siyasetin karşı devrimciyle kastı vahşi kapitalist sistemin içinde bir şekilde olup bu sistemden nemalanan ve dolayısıyla bu sistemin değişmesine kısmen veya tamamen karşı olan zümrelerdir. Daha genel bir bakış açısıyla her üretim sisteminde, her zaman ve mekânda toplumda hâkim olan güçler toplumsal ve iktisadi değişime karşı olurlar. Bunları tutucu veya muhafazakâr olarak tanımlamak daha doğru olur. Buradan hareketle lümpenproletarya sınıf bilincine, aynı sorunlara karşı kolektif mücadele bilincine sahip olmayan ve toplumun egemen güçleri tarafından yönlendirilip istismar edilen mesleksiz ve aidiyetsiz insan topluluklarını temsil eder.
LUMPENPROLETARYA VE TOPLUMSAL DEĞİŞİM
Marx, Engels, Lenin ve Troçki lümpenproletaryanın iktisadi ve sosyal değişimin karşısında olduğundan hareketle, kendi sosyalist düşüncelerine göre bir devrimde yararlı olmayacaklarını, aksine, devrime karşı olacaklarını savunurlar. Örneğin 1848’deki olaylarda Paris’te ayaktakımı ve şehrin batakhanelerinde yaşayan suç çetesi mensuplarının III. Napolyon rejimi tarafından devrimcilere karşı kullanılması gösterilir. Yine 1917 Rus Devrimi’nde Çar rejiminin en büyük destekçilerinin bizatihi Çar Rejimi tarafından ezilen mujikler (topraksız köylüler ) olduğu hatırlatılır. Bununla birlikte sosyalistler arasında farklı bir düşünceyi savunan Çin Halk Cumhuriyeti’ni kuran Mao’dur. Mao’ya göre lümpenproletaryayı oluşturan ayaktakımı bir taraftan toplum için zararlı ve yıkıcı faaliyetlere sahip olmakla birlikte, aynı zamanda bunlar, kapitalist düzen tarafından ezilmiş, sömürülmüş ve kimliksizleştirilmiş insan yığınlarıdır. Uygun ve etkin bir liderlikle lümpenproletarya, Mao’ya göre, devrimin motor gücü olabilir. Bu düşünceler, pratikte Kültür Devrimi’yle sonuçlanmış ve büyük bir tarihe sahip Çin uygarlığı Çinlilerin muhayyilesinden tamamen silinmeye çalışılmıştı. Mao çözümü bütün Çin tarihini reddederek tek tip bir insan yetiştirmekte bulmuştu.
Sosyalistlerin genelde lumpenproletaryayı sosyal değişime karşı bir gürûh olarak tanımlamasına rağmen, anarşistler bu konuda farklı düşünürler. Anarşistlerin önemli isimlerinden Mikhail Bakunin ki, Engels onu “lümpenlerin prensi” olarak taltif (!) eder, gerçek sosyal devrimin burjuva toplumunun çalışan emekçi sınıflarından değil, ancak ve ancak, lümpenproletaryadan kaynaklanacağını söyler. Dahası, Bakunin insanın içinde toplumsal kural ve kurumlarla baskılanabilen ancak hiçbir zaman yok edilemeyecek doğal bir öz olduğunu söyler. Bu öz insanın içindeki kuralsızlık duygusudur. Bu yüzden gerçek toplumsal değişime önderlik edecek kahramanlar ve doğal liderler, toplumun en alt kademesinde bulunan ve kuralsızlığı ve kanunsuzluğu temel kural olarak kabul eden ayak takımı içinde çıkar.
Kapitalist üretim sistemi içinde yer alan burjuva demokrasilerinde lumpenproletarya tutucu ve popülist siyasetçilerin, sistemin ve kendilerinin sömürüden elde ettiği şahsi kazançlarının devamını isteyen üst sınıfların kontrolünde ve yönetiminde serpilir. Bu grupları koordine etmenin yolu büyükşehirlerin varoşlarındaki çaresizlik ve kötü yaşam şartlarından kurtulma umudunu yaşatmaktan geçer. Bu yolda, yozlaşmış merdiven altı dini örgütlenmeler, etnik, bölgesel veya dini ayrımlara dayalı toplumsal oluşumlar kullanılır. Önemli olan lümpenproletaryanın sistemin egemen güçlerinin kontrolünde ve denetiminde kalabilmesidir. Eğer bu sağlanırsa, reel ücretleri düşük tutacak ve işçi sınıfının örgütlenmesini engelleyecek bir niteliksiz işgücü rezervi el altında tutulacaktır. Aynı zamanda tutucu ve popülist partilere de kitle halinde oy devşirilebilecektir. Bu herkesin kazanacağı bir “baskın strateji dengesi” gibi görülmektedir. Cahil ve eğitimsiz ayaktakımı milli takımın galibiyetleri, dini ritüeller, belli aralıklarla verilen ve egemen sınıf için yüksek maliyetli olmayan aynî yardımlar ve ulusal medyada yayınlanan hamasi dizi ve filmlerle istenilen kıvama getirilir. Bu lümpenproletarya kontrol altında olduğu müddetçe sistemin egemenleri için ideal bir denge koşulunu oluşturur. Ya bunlar kontrolden çıkarsa ne olur?
KÜRESELLEŞME VE LUMPENPROLETARYANIN MERKEZİ HALE GELMESİ
Burada birçok defa küreselleşme sürecinin beklenenin aksine ülkeler arası gelişmişlik farkları ile gelir ve servet uçurumlarını ortadan kaldırmayıp daha da büyüttüğünden, gelişmiş ülkeler de dahil olmak üzere ülkeler içinde de gelir ve servet farklılıklarını arttırdığından, milli değerler ve milli aidiyeti aşındırdığından ve milli devleti zayıflattığından bahsetmiştim. Bu gelişmelerin doğal sonucu her toplumda orta sınıfların küçülmesidir. Klasik anlamda kapitalist bir demokraside, sistemin belkemiği orta sınıflardır. Nitelikli işgücü, katma değerli üretim ve mesleki aidiyete sahip bilinçli bireyler orta sınıflardan neşet eder.
Küreselleşme ve liberalleşme süreçleri sosyal devleti neredeyse ortadan kaldırmıştır. Eğitimde özelleştirme eğitimde fırsat eşitliğini azaltmış, kontrolsüz serbest ticaret yerli ve milli sanayiyi küçültmüş, özellikle gelişmekte olan ülkelerde firmalar büyük küresel firmaların bayii haline gelmiştir. Doğal kaynak ihracatçısı olanlar hariç, gelişmekte olan ülkeler dış finansal hareketlere aşırı bağımlılık içine düşmüşlerdir. Bu da artan üretimsizlik, tüketim iştahına bağlı artan dış borç ve dış borca bağlı dönemlik krizlere sebep olmaktadır. Bütün bu süreç orta sınıfların zayıflamasına yol açmaktadır. Bu sınıfların zayıflaması alt sınıfların, ayaktakımının, yani lümpenproletaryanın toplum içindeki oranını arttırmaktadır. Bu da, hem gelişmiş ülkelerde hem de gelişmekte olan ülkelerde, ayaktakımına dayalı popülist siyasetin güç kazanmasına, orta sınıfı temsil eden partilerin güçten düşmesine neden olmaktadır. Bu bir kısır döngüdür. Yani mevcut eşitsizliğe dayalı sistem lumpenproletaryayı büyütmekte, büyüyen lümpenproletarya popülist siyaseti güçlendirmekte, popülist siyaset de mevcut eşitsizliğe dayalı yapıyı tahkim etmektedir.
“Hocam, lümpenproletarya oluyor da, lümpenburjuva olmaz mı?” Evet olur… Hem lümpenburjuva hem de lümpenentelijansiya vardır. Bunları da Cuma’ya bırakalım.
AYDINLAR VE BURJUVA NASIL LÜMPENLEŞTİ?
YAYINLAMA: 17 Haziran 2021 - 23:30
Pazartesi günü, özellikle küreselleşme sürecinde hâkim olan neo-liberal politikaların, genelde bütün dünyada özelde gelişmekte olan ülkelerde orta sınıfları zayıflatıp modern ayak takımı olan lümpenproletaryanın nüfus içindeki oranını arttırdığını, bunun da hem toplumun bilinçli örgütlenmesini bozduğu hem de genel olarak cehaleti arttırdığından söz etmiştim. Lümpenproletarya, toplumun sınıf bilincinden ve mesleki aidiyetten yoksun, hemen hemen hiçbir toplumsal değere saygı duymayan, kendi bireysel çıkarı için her şeyi yapabilecek olan alt sınıflarının ortak adıydı. Bu kesimin toplum içinde oransal olarak artması neo-liberal politikaların sonucunda ortaya çıkmakta, aynı zamanda, popülist siyaseti de güçlendirmekteydi. Ancak bu birbirini besleyen toplumsal yapı sadece lumpenproletarya ile sınırlı değildi. Aynı zamanda bir lümpenburjuvazi ve lümpenentellijensiya da vardı.
Bugün, içinde bulunduğumuz küreselleşme sürecinin burjuvayı ve aydınları nasıl lümpenleştirdiğini tartışmak istiyorum. Bunun sebebi bir sosyo-ekonomik yapı çökerken, bütün bileşenleri ile yozlaşması, kendi toplumuna zarar verir hale gelmesidir. Bu toplumsal bozulma sadece üretim teknolojisi değişiminden kaynaklanmamakta, ayrıca bunun yanında, o teknolojik değişimin hangi kesimlerin elinde gerçekleştiğinden de etkilenmektedir.
BURJUVA NEDİR, NASIL LÜMPENLEŞİR?
Burjuvazi, Fransızca “Bourgeoisie” sözcüğünden dilimize geçmiştir. Dilbilimsel olarak otantik anlamı “şehirli, şehirde yaşayan sınıf” demektir. Bu anlam, aslında, Ortaçağ Avrupa’sındaki ekonomi politik yapının sonucunda ortaya çıkmıştır. Şöyle ki, genelde Ortaçağ Avrupa’sında özelde ise Almanya ve Fransa’da, sosyo – ekonomik yapı yönetici sınıf olan toprak beyleri / aristokrasi, siyasi ve toplumsal meşruiyeti elinde tutan kilise yani din adamları / ruhban sınıfı ve emeği bu iki sınıf tarafından sömürülen toprak kölesi olarak da bilinen köylü / serf sınıflarından oluşmaktaydı. Bu sistemde lüks tüketim mallarını sağlayan tüccarlar, ruhban sınıfı ve soyluların servetlerini değerlendiren tefeciler ve küçük ölçekli imalat yapan işadamları serbest şehirlerde yaşar ve kendi kendilerini yönetirlerdi. Bu serbest şehirlere “burg” adı verilir ve buralarda ne aristokrasinin ne de kilisenin hükmü geçerdi. O dönemlerden kalan bir Alman atasözü bu gerçeği doğrular: “Burger Luft macht Frei! / Şehir havası özgürleştirir!” İşte şehirlerde yaşayan tüccar, tefeci ve imalatçılara o dönemlerden itibaren burjuva denmektedir.
Sosyolojik açıdan burjuvazi, modern zamanlarda “belli bir kültürel ve finansal sermaye birikimine sahip ve orta ve orta üst gelir gruplarına mensup insanlara” atfen tanımlanmış bir sosyal sınıftır. Sanayi kapitalizminin gelişmesiyle birlikte küçük ölçekli imalatın yerini büyük ölçekli fabrika üretimi aldı. Aynı zamanda imalat sanayiinde ki girişimciler de bu yeni toplumsal yapının ana sınıfını oluşturmaya başladılar. Sanayi sermayesinin yanında bankacılık ve finans sektörü, yeni toplumsal yapı da hızla büyüyen hizmetler sektörü de yerini aldı. İşte bugün modern sosyal bilimlerde burjuvazi deyimiyle finans, hizmetler ve imalat sanayi sektörlerindeki sermaye sahipleri anlaşılmaktadır. Tabii ki, bu sınıflandırma orijinal manasını da, yani şehirli manasını da, ihtiva etmektedir.
Doğası gereği, sürekli büyümek zorunda olan bir kapitalist ekonomide, bu yüzden, temel sınıf burjuvazidir. Burjuvazi şehirlileşmiş ve sanayileşmiş toplumun ana göstergesini oluşturur. Genelde burjuvazi, şehirli modern toplumun yaşam tarzını ve sosyal değerlerini de temsil eder. Eğer burjuvazi zayıflar veya deforme olup yozlaşırsa, o kapitalist ekonominin varlığı da sorgulanır hale gelir. Pekiyi bu yozlaşma nasıl gerçekleşir? Burjuvanın lümpenburjuvaya dönüşmesiyle…
“Lümpenburjuvazi” terimi sosyolog ve düşünür Andre Günther Frank tarafından “bağımlılık teorisi” üzerine çalışmalarında ortaya atılmıştır. Frank’ın “lümpenburjuvazi” tanımına göre, “lümpenburjuvazi” kendi ülkesinde iktisadi kaynakları ve geliri kendi fakir ülke ve milletlerinin aleyhine zengin yabancı ülkelere aktaran sınıftır. Genelde azgelişmiş ve gelişmekte olan “çevre ülkelerde” ortaya çıkan bu sınıf “merkezdeki” gelişmiş ülkelere kâr ve gelir transferine aracılık yapar. Küreselleşme süreci ile birlikte azgelişmiş ülkelerdeki girişimcilerin tamamı ve gelişmekte olan ülkelerdeki girişimcilerin önemli bir kısmı bu kavram tanımı içinde değerlendirilebilir. Bu girişimci ve firmalar, kendi ülkelerinin sermaye birikimine katkıda bulunmaktansa, büyük küresel firmaların taşeronu, ülke içindeki gayrı milli temsilcisi olmayı tercih etmektedirler. Ülkeleri ve milletleri sömürgeci güçler elinde fakirleşirken, bunlar bu sömürüden paylarını alarak zenginleşmektedirler. Çoğunlukla kamu firmalarının yabancı kartellere satılması şeklinde tezahür eden özelleştirme ve yine yabancı firmaların milli pazarı ele geçirme amacıyla yaptıkları doğrudan yatırımlarda lümpenburjuvazi aracı konumdadır. Sınıfsal veya milli bir bilinçten yoksun olarak sadece kendi şahsı çıkarları doğrultusunda bu rolü oynamayı tercih etmektedirler. Burjuvanın bu şekilde lümpenleşmesi, hiç şüphesiz kapitalizmin küreselleşme sürecinin ve bu süreçte uygulanan neo-liberal politikaların bir sonucudur.
ENTELLEKTÜELLERİN LUMPENLEŞMESİ
Entelijansiya Latince “intelligentia” kelimesinden dilimize geçmiştir ve bir toplumun kültür ve siyesetinin şekillenmesinde eleştiri, rehberlik ve yönlendirme yoluyla katkıda bulunan karmaşık zihni faaliyetlerle iştigal eden eğitimli insanlardan oluşan statü sınıfına verilen addır. İktisadi anlamda ise entelijansiya beşeri sermaye sahibi olup, bu sermayeyi toplumun sosyal sermaye birikim sürecinde kullanan sınıfa verilen addır. Entelijansiyayı oluşturan bireylere entelektüel adı verilir. Dilimizde kullanılan münevver veya aydın bu kelimenin eşanlamlısıdır. Bu sınıfın içinde sanatçılar, eğitmenler, akademisyen ve bilim insanları, yazarlar ve diğer okumuş insanlar yer alır.
Bir kapitalist toplumun entelijansiyası o toplumda milli birliğin oluşumunda, milli kültürün yabancı etkilere karşı korunması geliştirilmesinde, üretim kapasitesinin artmasında hayati bir öneme sahiptir. Özellikle teknolojik gelişmenin artan bir hızla ilerlediği ve rekabetin inovasyon ve teknoloji geliştirme kapasitesiyle ölçüldüğü günümüzde entellektüellerin bu yararlı işlevinin önemi artmaktadır. Ancak, içinde bulunduğumuz şartlar, aynı zamanda, entellüektellerin yozlaşmasına ve toplum için gerekli olan yararlı işlevlerinin de azalmasına yol açmaktadır. Entellektüeller ve aydınlar nasıl yozlaşır? “Lümpenentelijansiya” kavramı burada önem kazanmaktadır…
“Lümpenintelijansiya” ile entelijansiya içinde topluma olumlu katkıda bulunmayan, sahip oldukları sanatsal veya akademik titr ve şöhretlerini yaptıkları yenilik ve çalışmalara değil de egemen sınıflara uzanan güç ilişkilerine borçlu olan, çoğu zaman yaşadıkları toplumun değerlerine düşman olup yabancı değerlerin savunucusu ve temsilcisi gibi davranan, bir entelektüelde olması gereken temel insani duyarlılık ve içinde yaşadıkları toplumsal yapıya katkıda bulunmak amacından çok sahip oldukları entelektüel unvanını kişisel maddi çıkarlarını sağlamak amacıyla kullanan bir grup kastedilir. Bu tip aydınlara bazı çevreler “yarı aydın” derken ben “aydınlatılmış” demeyi tercih ediyorum. Zahir, kendileri ışık sahibi olmayan ve başkalarının (çoğunlukla da emperyalist ve sömürgecilerin) görüşlerini yansıtan lümpen entelijansiya, çoğunlukla eski sömürge topluluklarındaki sömürge aydınlarıyla aynı özelliklere sahiptir.
Küreselleşme sürecinin gelişmesi ve neo-liberal politika uygulamaları ile birlikte, dünyanın her tarafında ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde entelijansiya içinde lümpenentelijansiyanın payı hızla arttı. Finansal ve teknolojik olarak emperyalizme bağımlı olan ülkeler, bir de düşünsel olarak bağımlı hale gelmeye başladılar. Ancak, işin acıklı ve vahim olan tarafı, bağımlı olduklarının bir üst kültür bile değil, ama tarihsiz ve kimliksiz bir sentetik toplum olan Amerikan toplumunun kültürü olmasıdır. İşte lümpenentelijansiya da, bu kimliksizliğin bizim gibi toplumlarda gönüllü elçileri ve işbirlikçilerinden oluşur. Örnek isterseniz daha düne kadar “Taraf” gazetesi benzeri medya organlarında vatana ihaneti meşrulaştıran liberal – solcuları, Sosyalizm ve/veya İslamcılık kisvesi altında etnik milliyetçilik ve bölücülük yapan mihrakları, her devrin adamı olan ve iktidara göre fikir değiştiren liboşları, “Yetmez ama evetçileri”, “Yes be annemcileri”, “Abant Sofralarının müdavimlerini” sayabiliriz.
İki yazıdır bahsettiğim bu üç lümpen sınıfın ortak özelliği, gerçek anlamda hiçbir değere sahip olmayıp sırf kendi maddi çıkarları için her şeye alet olabilecek olmalarıdır. Bu sınıflar kontrol altında tutulabilirse, vahşi kapitalizm ve onların egemen sınıflarının çıkarına oldukça başarılı bir mesai görürler. Ancak eğer kontrolden çıkarlarsa, bizzat kapitalist ekonominin temel direklerinin yıkılmasına yol açarlar. İşte küreselleşme süreci, bu açıdan, bildiğimiz anlamda kapitalizmin sonunu getirebilecek bir yozlaşmaya yol açmaktadır.
Hayırlı Cumalar.
EMPERYALİZMİN DAYATTIĞI DEVLETSİZ TOPLUM DİSTOPYASI-I
YAYINLAMA: 20 Haziran 2021 - 23:35
Son haftalarda kamuoyunun içine düştüğü tartışmaların temelde yol açtığı sonuç devletin itibarının zayıflamasıdır. Devlet soyut bir kavram etrafında insanların müşterek kabul ettiği kurallara bağlı olarak gönüllü örgütlenmesinden oluşur. En büyük hata, devleti mevcut hükümetle aynı kefeye koymaktır. Modern toplumlarda hükümet toplum tarafından kabul edilmiş ve yasayla da bağlayıcı hale gelmiş kurallar çerçevesinde devlet aygıtını işleten seçilmiş insanlar topluluğudur. Devletle hükümeti bir tutmak, arabayla şoförü bir tutmak anlamına gelir. Bugün içinde bulunduğumuz ortamda, özellikle hükümetin uyguladığı ve uygulamayı taahhüt ettiği politikalara karşı olan muhalif kitlenin bir kısmı, bu muhalefetlerini hükümet kadar, hatta ondan daha fazla, devlet kavramına da yöneltmektedirler. Bu yanlış anlama ve eğitim yetersizliğinden kaynaklanabileceği gibi, aynı zamanda, taammüden işlenmiş bir eylem de olabilir.
Küreselleşme süreci ile birlikte bir önceki yazımda “lümpenentelijansiya” olarak bahsettiğim “aydınlatılmışlar” tarafından aşağıdaki söylemler sıkça dile getirilmeye başlandı: “Devlet kanunlarla desteklenen organize suç örgütüdür!”, “Devletlerin miadı artık doldu, devletin yerini sivil toplum alacak!”, “Milli değerler adı altında milli devletler toplumları tek kalıp içine sokuyor!”, “Savaş cinayettir!”, “Evlilik ve aile kadın sömürüsünün ve bireysel özgürlüğün yok edilmesinin meşru dayanağıdır!”, “Geri kalmışlığın sebebi dinler ve özellikle İslamdır!”, “Türkler aslında Türk değildir, zorla Türkleştirilmiş Ermeni ve Rumlardır!”… Tahmin ediyorum ki, bu sloganları okuyunca çoğunuzun tüyleri diken diken oldu. Bu sloganlar ve benzerleri hemen hemen her toplumda benzer tipte “aydınlatılmışlar” tarafından seslendirilmekte. Söylediklerinin iler tutar tarafı yok da, aslında kimin adına ve çıkarına bu sözleri söyledikleri önemlidir. Bu yazı ve daha sonraki devam yazılarında bu duruma değinmek istiyorum. Ancak ana fikri daha başta söyleyeyim: Küresel ekonomiyi yönlendiren büyük sermaye sahipleri, para akışlarını yöneten kurumsal tefeciler ve bilgi akışlarını yönlendiren medya ve iletişim organları için mevcut haliyle milli devletler kârı sınırlayan ve yeterince büyümelerini engelleyen kuruluşlardır. Küresel bir pazar ve ondan elde edilecek sömürü, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, devlet engeline takılmaktadır. Bunun içinde bu devletlerin zayıflatılması, mümkünse yıkılması gerekir. İhale de, kökleri dış kaynaklı olan aydınlatılmışlar ve iş birlikçi lümpenburjuvaya verilmiştir. Aslında, bu kurguda bütün devletler ortadan kaldırılmak istenmemektedir. Başta ABD olmak üzere merkezi kapitalist ekonomiler, küreselleşme olgusunu kendilerinin dünya hâkimiyetine bir gerekçe, bir kılıf olarak tanıtmaktadırlar. Güya insanlar özgürlük içinde, eşit haklarla barış içinde ve müreffeh yaşayacaklarmış. Yeter ki, piyasa kuralları ve liberal demokrasinin kuralları işlesin, bireyler geleneksel ve gerici kültürel bağlarından kurtulsun. Bu sürece, özellikle Marksist literatürde, emperyalizm adı verilmektedir. Bu zümrelerin üfürdüğü yalanlar da, aslında, emperyalizmin oyuncakları olduklarının göstergesidir. Pekiyi nedir bu emperyalizm? İlk önce onu tanımlayalım.
EMPERYALİZM NEDİR? İMPARATORLUK VE SÖMÜRGECİLİK ARASINDAKİ FARKI…
Emperyalizm Latince “imperium” kelimesinden gelmektedir. “Imperium” üstün güç, egemenlik ve yönetim gücü anlamına gelir. “İmperium” ise Latince “imperare” fiilinden gelir ki, o da "hüküm sürmek", "emretmek", "buyurmak" anlamlarında kullanılır. “Imperium” geniş anlamda ise, özellikle Roma Cumhuriyetinde sahip olan kişiye göreviyle ilgili emretme yetkisi veren terim olarak kullanılırdı. “Imperium” daha sonra imparatorluk anlamına kullanılmaya başlandı ve bütün dillere farklılaşarak bu anlamda geçti. Bu benzerlikten dolayı çoğu zaman imparatorluk ve emperyal kelimeleri ile emperyalizm birbirine karıştırılır. Aslında, modern sosyal bilimlerde emperyalizm bir ülkenin kendi dışındaki halklara ve/veya diğer ülkelere doğru hâkimiyetini genişletme isteğini içeren bir politika veya ideoloji anlamına gelir. İmparatorluk ise bir milli değere dayanmamakta ve bir hanedanın veya kurulu bir bürokratik yapının farklı ülkeler ve kültürlere hâkim olması anlamındaki bir yönetim biçimidir. Bununla bağlantılı olarak “emperyal” de, imparatorluğa ait, imparatorluktan kaynaklanan gibi anlamlara sahiptir. Bu iki kavram da, daha çok, orta ve yeniçağda karşımıza çıkar. Örneğin Osmanlı bir imparatorluktu, Türk milleti de bu yüzden emperyal bir toplumdur ama ne Osmanlı ne de bugünkü Türkiye Cumhuriyeti “emperyalist” değildi. Emperyalizm ise bir milli devletin, askeri, iktisadi ve kültürel araçlarla kendi hâkimiyet alanını diğer devletler aleyhine genişletmesidir. İmparatorluk bir monark (tek adam) ve onun merkezi bürokrasisi tarafından üstlenilen bir idare biçimine dayanmaktayken, emperyalizm çok farklı hükümet biçimlerinde hayat bulan bir düşüncedir. Bu anlamda imparatorluktan çok “sömürgecilik” ile daha yakın bir anlama sahiptir.
Sömürgecilik veya batılı dillerdeki karşılığı olan “colonnialism”, özellikle yakınçağda ortaya çıkan ticari kapitalizmin Batı toplumlarında karşılığını bulan siyasi yönüydü. Sömürgecilikte bir merkezi gücün farklı ülke ve toprakları fiziken ele geçirmesi, orada yeni şehirler ve ticaret merkezleri kurması, ele geçirdiği toprakların kaynaklarını ve halklarını kendi çıkarına zorla kullanmasına dayalı bir sistemde. 18’inci yüzyıl İngiliz, Fransız, Portekiz ve İspanyol sömürge imparatorlukları ile 19’uncu yüzyıl sonu Japon İmparatorluğu bu sömürgeciliğe örnektir. Ancak emperyalizm diğer ülkelerin toprak ve halkları üzerinde fiziki hâkimiyetten çok iktisadi, finansal, kültürel ve siyasi hâkimiyet amacı güder. Bu yüzden başka toprakları fethetmekten çok o ülkeleri kendi güdümlerinde yönetecek rejimler kurma, ülkeleri kendi iktisadi ve finansal sistemlerine bağımlı kılma ve o ülkelerin toplumlarını kültürel olarak kendi kültürüne bağımlı hale getirme amacı güder. Bu anlamda 1850-1950 arası yüzyıllık İngiliz Emperyalizmi daha sonra 1950’lerden bu güne Amerikan Emperyalizmi örnek gösterilebilir.
“Hocam, bu anlamda Osmanlı veya Roma İmparatorlukları da emperyalist sayılmaz mı?” Hayır, bu söylenemez. Çünkü Osmanlı veya Roma toplumları hâkim bir dine veya hâkim bir kültüre dayanmamaktaydı. Yine ortada her şeyi ve herkesi idare eden “hâkim bir millet” de yoktu. Tıpkı Büyük İskender’in ve Helenistik Çağın imparatorlukları gibi, bu imparatorlukların kültürü her fethedilen toplumla birlikte değişirdi. Çünkü fethedilen toplumun kültürel değerleri de kendi değerleriymiş gibi kabul edilirdi. Bir millet-i hâkime yoktu, çünkü imparatorlukları yöneten elit kesim imparatorlukların bütün vatandaşları arasından seçilirdi. Geniş alanlara hükmeden bu imparatorluklarda bir idari veya hukuki birlik de yoktu, farklı iklimlerdeki eyaletlerde çok farklı idare teşkilatlarının olmasına yol açacak kadar gevşek yapılar kurulmuştu. İmparatorluklarda merkezden çevre eyaletlere net servet akışı bulunmaktaydı.
Emperyalist yönetimlerde ise her şeyden önce bir yönetici ve emredici merkez bulunmaktadır. Bu merkezde üretilen kültür, sanat ve bilim çerçevesi üzerinde egemenlik kurulan ülkelerin aydınlarını ve üst sınıflarını ehlileştirmek ve merkeze bağımlı kılmak için kullanılır. Bu şekilde, emperyalizmin güdümündeki ülkelerde entelijansiya lümpenleşir. Çok farklı kültürlerden gelen toplumlar da olsa, merkezdeki kültür ve yaşam tarzı bütün toplumsal kurumlar ve bu ülkelerdeki lümpenentelijansiya ile diğer ülkelere aktarılır. Emperyalizmin güdümündeki ülkelerde burjuva da lümpenleşir ve merkezi gücün burjuvasının temsilcisi veya taşeronu haline dönüşür. Haliyle, emperyalizmin güdümündeki ülkelerden merkeze net servet akışı gerçekleşir. Görüldüğü üzere birden fazla millete hâkimiyet dışında emperyalizm ve imparatorluk rejimleri arasında bir benzerlik yoktur. Aksine bütün ilişkiler ter yönlü nedensellik sahibidir.
Pekiyi emperyalizm, özellikle Soğuk Savaş Döneminden sonra nasıl farklılaştı? Küreselleşme ile nasıl bir bağlantısı var? Tek Dünya Devleti ve Dünya Vatandaşlığı kavramları bununla nasıl ilişkilendirilebilir? Bu rüya (bize göre de kâbus, DMD) ne zaman, nerede ve nasıl bozuldu? Bunlar da Cuma’ya kalsın
EMPERYALİZMİN DAYATTIĞI DEVLETSİZ TOPLUM DİSTOPYASI - II
YAYINLAMA: 24 Haziran 2021 - 23:35
Bir önceki yazıda emperyalizmin ne anlama geldiği ve imparatorluk ve sömürge yönetimleri ile ne tür benzerlik ve farklılıklara sahip olduğunu anlatmıştım. Zannedildiği gibi imparatorlukların tamamı emperyalist olarak tanımlanamaz çünkü klasik imparatorluklar sanayi kapitalizmine dayalı bir ekonomi politik sahibi değillerdi. Emperyalizm özü itibarıyla kapitalizmin bir türevidir. Kapitalizm olmadan emperyalizm olmaz. Yine geçen yazıda belirttiğim gibi, “emperyalizm bir ülkenin kendi dışındaki halklara ve/veya diğer ülkelere doğru hâkimiyetini genişletme isteğini içeren bir politika veya ideoloji anlamına gelir.” Bu süreçte merkezi bir kapitalist güç kendine finansal, kültürel ve siyasi açıdan bağımlılaştırdığı ülkeleri kendi çıkarları yönünde güder, kaynaklarını da kendine aktarır. Bu işleri de kendisi bizatihi yapmaz ama emperyalizmin etkisi altındaki bağımlı ülkelerdeki aydınlar ve burjuvaziyi kullanır. Bu dış güçlerin güdümündeki entelijansiyaya “lümpenentelijansiya”, burjuvaziye de “lümpenburjuvazi” adı verildiğinden daha önceki yazılarımda bahsetmiştim.
Bu yazıda şu soruları cevaplamaya çalışacağım: Emperyalizm Soğuk Savaş Döneminden sonra nasıl farklılaştı? Küreselleşme ile nasıl bir bağlantısı var? Tek Dünya Devleti ve Dünya Vatandaşlığı kavramları emperyalizmle nasıl ilişkilendirilebilir?
SOĞUK SAVAŞ SONRASI DÜNYA, KÜRESELLEŞME VE EMPERYALİZM
Ben 1974 doğumluyum ve 1990 yılında iki kutuplu dünya çöktüğünde 16 yaşındaydım. Bizim çocukluğumuz ve gençliğimiz Soğuk Savaş döneminde geçti. Bu dönemde dünya iki büyük ideolojik blok arasında bölünmüştü. Bu blokların birine mensup olmamayı seçen bir kısım ülkeler de Bağlantısızlar grubunu oluştururdu. Her iki blok da, kendi içinde düzen ve istikrarı kendisi sağlamaktaydı ve birbirlerine karşı kontrollü bir gerilim politikası içindeydiler. Bir bloktan karşı bloğa geçmek de pek mümkün olmuyordu çünkü Kapitalist blokta ABD darbelerle, Komünist blokta da Sovyetler doğrudan işgalle bu girişimleri önlemekteydiler. ABD’nin darbelerine Sovyetler ses çıkarmadığı gibi, Sovyetlerin doğrudan müdahalelerine de ABD ses çıkarmamaktaydı. Her iki tarafı da memnun eden bir denge vardı ve bu denge hiç bozulmayacak gibi duruyordu.
Birden 1990 yılında Sovyetler Birliği dağıldı ve Komünist blok da çöktü. Ortada dev sanayi teşekkülleri ve tam teçhizatlı ordular boşta kalmıştı. Bu süreçte, daha sonra Geçiş Ekonomileri adını alan, eski komünist ülkeler kapitalizm ve liberal demokrasiye intibak etmeye çalışıyorlardı. ABD ve Batı’nın “özgür (!)” demokrasileri bu fırsatı tepe tepe kullanmak istediler ve Sovyetler’den kalan ganimete akbabalar gibi üşüştüler. 1990’ların çoğunda dünyada herkesin ortak kanaati artık tek kutuplu (Amerikan güdümünde) bir dünyanın oluştuğu, her ülkenin buna uyumlu hale gelmesi gerektiği yoksa yok olacağı yönünde idi.
Bu dönemden önce emperyalizm farklı kapitalist güçlerin dünya egemenliklerini arttırma yöntemiydi. İki dünya savaşı, esasen, bu farklı emperyalizmlerin paylaşım kavgasıydı. 1950 – 1990 arası “Allahsız gomanizlere” karşı kapitalist ve emperyalist güçlerin Sam Amca’nın şemsiyesi altında birleştiği ve savaş baltalarını gömdüğü dönemdi. 1990 sonrasında ise artık tek bir emperyalist güç kaldığı söyleniyordu: ABD.
ABD’nin tek emperyalist güç olarak dünyayı koordine etmesinde en büyük kaldıracı da Küreselleşme süreci oldu.
Küreselleşme süreci, temel olarak, dijital teknolojinin sağladığı imkânlarla desteklenen bir şekilde, her türlü sermayenin ülkeler arası serbest hareketi ve özellikle yüksek teknolojili mal ve hizmetlerle imalat sanayi ürünlerinde serbest ticaret anlamına gelmekteydi. Sermaye, kâğıt üstünde sınırsız bir şekilde hareket etmekteydi ama paranın küresel akışına yön veren ve bankacılık sisteminin kredi verme kurallarını belirleyen New York’taki finans baronlarıydı. Öte yandan emek hareketleri sınırlandırılmakta ve başta tarım sektörü olmak üzere emek yoğun sektör ürünlerinin ticareti hala daha kısıtlanmaktaydı. Aslında kurulan tezgâh belli idi: ABD ve onun güdümündeki gelişmiş kapitalist ülkelerde, sanayi, ürünleri ve ileri teknoloji ürünlerinde bir üretim fazlası, bankalarında da tasarruf fazlası birikmişti. Tasarruf fazlasını borç olarak gelişmekte olan ülkelere verip, onların bu borç paralarla kendi üretim fazlalarını satın almaları amaçlanmaktaydı. Yani hem faiz hem de kâr kazanmayı amaçlamaktaydılar. Öte yandan kendi ülkelerinde kârlılığını yitirmiş ve demode olmuş endüstrileri gelişmekte olan ülkelere aktarmayı hedeflediler. Pekiyi bu amaçlarına ulaşmak için ne önerdiler?
Gelişmekte olan ülkelerde 1990’dan sonra üç temel reform (!) – yapısal reform adı altında – piyasaya sürüldü: özelleştirme, dış finansal serbesti ve siyasal liberalizm. Özelleştirme ile milli devletlerin yıllar içinde biriktirdiği servet ve üretim tesisleri haraç mezat batılı kartellere satılacaktı. (Bunu kabul ettirmek için devletin iktisadi teşekküllerinin millete yarar sağlamadığı, aşırı zarar ettikleri, politikacıların buralarda yolsuzluk yaptığı söylemleri gazete manşetlerini süsler oldu.) Dış finansal serbesti ile gelişmekte olan ülkelere merkezi kapitalist ülkelerden tasarruf fazlaları fahiş faizlerle satılacaktı. Kısa dönemli bakışa sahip politikacılar dışarıdan gelecek dolarla üç-beş senelik sahte refah dönemlerinin cazibesine kapıldılar. Ahali de, bol keseden dağıtılan kredi kartları ile AVM’lere ve orada satılan ithal mallara yönlendirildi. Siyasal liberalizm adı altında ise, gelişmekte olan ülkelerde milli değerleri zayıflatan, milletleri etnik ve dini farklılıklarla parçalayan, aile değerlerini yok eden bir bireycilik savunuldu. Milletin gençleri sahip oldukları vatandan çok dünyayı, mensup oldukları milletten çok soyut bir insanlık idealini, milli mutfaklar yerine Amerikan “fast-foodlarını”, kendi seçtikleri milli liderler yerine emperyalizmin örnek gösterdiği sivil toplum kuruluş ve liderlerini, milli kimlik yerine de aşiret ve tarikat kimliklerini tercih etmeye yönlendirildiler. Bizim “aydınlatılmışların” sıkça dillendirdiği gibi, artık “yeryüzü gerçekleri insanlığa tek bir dünya devletini ve bu devletin özgür vatandaşlığını hedef olarak gösteriyordu.”
TEK DÜNYA DEVLETİ, DÜNYA VATANDAŞLIĞI VE EMPERYALİZM
Teorik olarak tek dünya devleti ile dünyada tek bir para biriminin hakim olduğu, vergilerin bütün dünyada tek bir merkez tarafından toplanıldığı, asayiş ve güvenliğin tek bir merkezden bütün dünyada sağlandığı bir yapı ve bütün insanlığa ortak bir resmi dil önerilmekteydi. Para birimi ABD Doları olacaktı, dünya güvenliği NATO’dan sorulacak ve bütün dünyada resmi dil “gevşek” Amerikan İngilizcesi” olacaktı. Çakır’ın dediği gibi: Ne güzel İstanbul be!...
Bu teoride ancak belli şartlar altında (bütün milletlerin ortak kararı ile milletler üstü kurumlar eliyle) uzun dönemde mümkündür ama pratikte büyük oranda gayr-ı muhtemeldir. Hiçbir milli iktidar sahibi politikacı, hiçbir milli sermayedar (Rahmetli Demirel’in dediği gibi ) “kendi tapulu arazisine gecekondu kurdurmaz…” Ülkelerin bu şekilde tek merkezden koordinasyonu eşit vatandaşlık ilkesi ile gerçekleştirilirse, emperyalizmin de çıkarına olmaz. Bu yüzden New York, Washington ve Londra’nın kodamanları bile böyle eşitlikçi bir yapıyı istemezler. O zaman niye bizim ülkelerde bu “dünya vatandaşlığı kavramı” öne çıkarılır oldu? Örneğin bizde her kesimden “aydınlatılmış” “Türk’üm” demeyi Faşizm, milli çıkarları savunmayı gericilik, erdemli davranışları enayilik, dayanışma ve yardımlaşmayı ise içe kapanma ve yozlaşma olarak gösterdi. Son 4-5 yıldır dini değerler üzerinde de ciddi tahrifat yapıldı. Bir taraftan merdiven altı tarikatların Cinci Hocaları iptidai ve dine aykırı yorumlarını paylaşıp kepazeliklere imza attılar, öbür yanda nereden maaş aldıkları belli olmayan bazı mihraklar da “Deizm” ve “Ateizm” propagandasına başladı. Bu süreçte, ABD’den paraşütle Türk Üniversitelerine indirilen bazı Hoca müsveddeleri de üniversite öğrencilerini, “bir an önce kapağı yurt dışına atın, bu ülkeden bir cacık olmaz!” mealinde yorumlarla “beyin göçüne” ikna etmeye çalıştılar. İşte bütün bu gelişmelerin sebebi küreselleşme sürecinde Amerikan emperyalizminin milli devletleri zayıflatmak, milli birliği parçalamak ve ülkelerin kaynaklarını hortumlamak amacıyla uyguladığı propaganda faaliyetleridir.
Pekiyi niye emperyalizm milli devletlerle çatışır? Bu konuda bilim adamları nasıl görüş beyan ediyorlar? Yerimiz kalmadı, bu sorunun cevabı da Pazartesi’ye kalsın…
ANARKO-KAPİTALİZM VE VAHŞİ BATININ KANUNSUZ DÜNYASI
YAYINLAMA: 04 Temmuz 2021 - 23:20
Bugün Anarko-kapitalizm düşüncesinden bahsedeceğim. Bu –bana göre distopik- düşünce sistemi devletsiz bir toplum örgütlenmesinin mümkün olduğu, hatta insanlığın gelişmesi ve refahı için daha etkin bir toplumsal yapı önerdiği iddiasındadır. ABD temelli bir düşünce olarak devletin sadece ekonomik alanda sıfırlanması değil tamamen ortadan kaldırılması gerektiğini, böylece daha etkin ve daha zengin bir toplum kurulabileceği savlanır. Bu düşüncenin, tabii ki, büyük askeri ve sivil kurumların olduğu bir süper gücün ekonomisinde gerçekleşmesi pek mümkün değildir. Ancak bu düşünceler özellikle gelişmekte olan ülkelerde benim “aydınlatılmışlar” olarak adlandırdığım lümpen-entelijansiya içinde yaygınlaştırılmaktadır. Amaç emperyalizmin ve küreselleşmenin önünde engel olan milli devletlerin zayıflatılması, onlara olan güvenin sarsılmasıdır.
İlkönce devletin insan uygarlığının gelişmesi ve insanın sosyal evrimindeki yerini anlatacağım. Daha sonra anarko – kapitalist düşünceyi açıklayacağım. Göreceğiz ki bu bir rüya değil, ama özellikle bizler için, bir kâbustur.
DEVLET VE İNSAN UYGARLIĞININ GELİŞİMİ
Devlet insan uygarlığının oluşmasında en önemli kavramlardan biridir. İnsanların diğer canlılardan en temel farkı üç temel özelliği ile mümkün olabilmiştir: konuşma, yazma ve soyut kavramlar etrafında örgütlenebilme kabiliyetleri… Bunların hepsi insanın iletişim yeteneğinin bileşenleridir. Konuşma ve yazma için diğer canlılara göre, özellikle, fizyolojik farklılıklar gerekir. Bir canlının konuşabilmesi için beyninin, ağız ve dil yapısının belli bir gelişmişlik düzeyinin üstünde olması zorunludur. Öte yandan yazı yazabilmek ve bir alfabenin oluşabilmesi için de ellerin gerekli şekilde gelişebilmesi gerekir. Ancak, soyut kavramlar etrafında örgütlenebilme kabiliyeti için sadece fizyolojik kabiliyetler yeterli değildir. İletişim gücünün hayal gücü ile birleşebilmesi de gerekir. Pekiyi, nedir bu “soyut kavramlar etrafında örgütlenebilme kabiliyeti”? Kısaca şöyle açıklayayım: Doğada maddi olarak bulunmayan ama insanların sanki varmış gibi davrandıkları ve etrafında örgütlendikleri kavramlara en güzel örnek “devlettir”. İnsanlar ortak bir konsensüsle ve herkesin kabulüyle uyacakları kuralları, bu kuralları uygulayacak kurumları ve toplumsal hayattaki ilişkilerin sıralama ve hiyerarşisini belirlerler. Doğada “devlet” diye bir şey olmasa bile, bu kavram sanki gerçekten de varmış gibi onun etrafında büyük kitlelerin örgütlenmesi sağlanır. Bu da, insana, diğer canlılara karşı müthiş bir üstünlük, doğayı kendi çıkarına yeniden düzenleme ve kendine ait yeni bir ekosistem kurma imkânı sağlar. İnsanlık tarihinde uygarlıkların oluşması insanların bir arada, takım halinde çalışması, dayanışma içinde olması ile gerçekleşir. Antropologlar bu sürece insanın “sosyal evrimi” adı verirler.
İnsanların kendine ait bir eko-sistem oluşturması tarımın icat edilmesi ile mümkün olmuştur. Öyle ki, insanlar evcilleştirdikleri hayvan ve bitkiler vasıtasıyla çevreyi de dönüştürmeye başlamışlardır. İlk tarım toplumlarının gelişmesi nüfusun artmasına ve insan toplumlarının kalabalıklaşmasına neden oldu. Bu da, daha köklü bir örgütlenmeye ihtiyacı doğurdu. İşbölümü ve uzmanlaşma bu süreçte gerçekleşmeye başladı. İşte insanların farklı işlere odaklandığı (askerler, çiftiler, tüccarlar, din adamları ve yöneticiler) bu süreçte ilk sınıflı toplumlar ve ilk devletler ortaya çıktı. Yerleşik tarım toplumlarında ilk devletler oligarşi (azınlık diktası) veya otokrasi (tek adam diktası) şeklinde örgütlendi. Devletlerin gelişmesi ile birlikte hem daha fazla sayıda insan belli ortak hedeflere doğru bir arada çalışmaya başladılar hem de işbölümü ve uzmanlaşma ile daha fazla artık değer oluşturmaya başladılar. İnsanlık tarihi boyunca ekonomik gelişme daha karmaşık ve daha büyük toplumlara, daha karmaşık toplumlar da daha iyi örgütlenmiş devletlere yol açtı. Şehirlerin gelişmesi, ekilebilir toprakların oluşması yolların ve ulaştırma şebekesinin yapılması insanların oluşturduğu eko-sistemin de büyümesine yol açtı.
İnsan toplumlarının gelişmesi ile devletin örgütlenmesi arasında uzun dönemli deterministik bir ilişki vardır. Buna göre insan toplumları geliştikçe ve karmaşıklaştıkça devlet de daha çoğulcu hale gelmektedir. Sanayi kapitalizminin gelişmesinden bu yana, ana trend, demokrasinin ve demokratik anlayış ve kurumların gelişmesi yönünde olmuştur. Belli dönemlerde ve belli ülkelerde bu trendin tersine giden eğilimler ortaya çıksa da, yani belli zamanlarda tek adam veya azınlık yönetimleri hâkim olsa da, genel eğilim demokratikleşme yönündedir. İlerleyen zamanda, gelişen teknoloji imkânları ile birlikte, toplumun yönetime daha doğrudan katılacağı yönetim biçimlerinin yaygınlaştığını görecek olduğumuz da tahmin edilmektedir.
İşte tam da bu noktada anarko-kapitalizm düşüncesi öne çıkmaktadır. Eğer toplumlar daha gelişince yönetime toplumun aktif olarak katılması söz konusu olmaktaysa, ilerleyen süreçte “devlet” gibi bir kavrama ve devletin kurumlarına da ihtiyaç kalmayacaktır. Toplum devlete ihtiyaç duymadan kendi kendine örgütlenecektir. Adalet özel kişiler arasında sözleşmelerle sağlanacaktır, mahkemelere gerek yoktur. Güvenlik özel güvenlik şirketleriyle sağlanacaktır, polise – jandarmaya ihtiyaç yoktur. Ülke şirket gibi idare edilecektir, bürokrasiye gerek yoktur. Pekiyi nasıl? Bu hangi tarihsel temele atıf yapan bir toplum projesidir? İsterseniz buna cevap verelim…
ANARKO – KAPİTALİZMİN TARİHSEL ÖRNEĞİ: VAHŞİ BATI
ABD tarihine baktığımızda, Kasabanın Şerifi Trump ve avanelerinin kutsadığı bir kanunsuzluk devri bulunmaktadır. Bizlerin çizgi-roman ve kovboy filmlerinden tanıdığımız Vahşi Batı… Adaletin namlunun ucunda olduğu, gücü yetenin kral olduğu, paranın tek değer olduğu, güçlü olanın yaşayıp zayıf olanın yok olduğu haydutlar ve gangsterler ülkesi… Vahşi Batı’da adalet bile özel ellerdeydi. Bilinen en güzel örnek Kahraman (!) Şerif Wyatt Earp’tür. Bu adam ABD’nin bir eyaletinde katil ve organize suç örgütü lideri olarak aranırken başka bir eyalette şerif unvanına sahipti. O ve kardeşleri ki, hepsi de namlı birer katildi, gittikleri kasabada ilk önce o kasabanın kumarhane ve genelevine çökerler, daha sonra da kardeşlerden biri Şerif olurdu. Öyle içişleri bakanlığı, polis teşkilâtı diye bir şey yoktu. Bir kasabanın Belediye Başkanı şartların zorlamasıyla herhangi bir kişiye Şerif Yıldızını verdiğinde, o adam kanunun kendisi olurdu. Wyatt Earp, kardeşleri ve Vahşi Batının en namlı kumarbaz ve katillerinden olan arkadaşı Doc Halliday ile birlikte çöktükleri kasabada kanunun kendisi olurdu. Bu adam hayatı boyunca şahsen 102 kişiyi öldürmüş ve hiç yara almamış gaddar ve işini bilen bir katildi. Aynı zamanda Amerikan Rüyası’nın da yaşayan bir örneği…
ABD çapında güvenlik işlerinden de, Pinkerton Bürosu gibi özel dedektiflik şirketleri mes’uldü. Bu ve benzeri dedektiflik şirketleri parayı kim verirse onu kanun, parayı verenin düşmanını da kanun dışı ilan edebiliyorlardı. Bunun en güzel örneği İç Savaş sonrasında kuzeyli kapitalistlerin güneyli ailelerinin topraklarına ve servetlerine çökmesidir. Bu süreçte Pinkerton Bürosu’nun gaddar ve acımasız dedektifleri üstlerine düşeni bihakkın yerine getirmişlerdi. Toplumsal altyapı yatırımları bile, aç gözlü kapitalist firmaların kâr ihtiraslarına bırakılmıştı. Meselâ demiryolu yapımı işi devletin eliyle değil iki özel kumpanyanın yatırımları yoluyla kotarılmıştı. Tabii ki, bütün bu işlerin ihalesinde de, ABD politikasında yer alan üst düzey ailelerinin aldığı yüklü miktarda rüşvet ve yer altı ekonomisi rantı da bulunmaktaydı. ABD’de Cumhuriyetçi Parti’nin başını çektiği muhafazakâr sağ, aslında, en az devlet müdahalesini savunurken kutsadıkları Vahşı Batı’nın kanunsuz dünyasına yeniden bir dönüş yapmak istemekteler.
ABD’nin tarihsiz, kültürsüz ve gücü kutsayan geçmişinden nasıl bir iktisadi ve toplumsal model çıkar diye sorarsanız bu gerçekte Mafya’nın hâkim olacağı bir dünya olur. Bunu yaldızlı cümleler ve hayali önermelerle süsleyerek “Anarko-kapitalizm” adı altıyla sunmaktalar. Bizim açımızdan bunu önermeleri milli devletleri zayıflatmak ve bireylerin millete olan aidiyetlerini ortadan kaldırmak amacını gütmektedir. Böylece küresel ekonominin “haklı ve güçlü” efendileri milli devletlerin zayıflaması ile birlikte rahatlıkla sömürecekleri toplumlara ulaşacaklardır. Bunun için de, kan dökmeye bile ihtiyaç duymayacaklardır. Çünkü memleketin içinde ki “aydınlatılmışlar” ve işbirlikçi sermayedarlar zaten emperyalistlerin işlerini belli bir komisyon karşılığında görmek için hazır kıta beklemektedirle
.
ANADOLU'NUN İSLAM YORUMU: ALEVİLİK I
YAYINLAMA: 08 Temmuz 2021 - 23:30
İslam Dünyası’nda dinin çok farklı yorumları ortaya çıkmıştır. Bunlardan bazıları temel inanç kaidelerinde farklılaşarak zaman içinde ayrı birer inanç sistemine dönüşmüşlerdir: Bazı aşırı Şiî mezhepleri, Dürzîler ve benzerleri gibi. Bunun dışında İslâm’da fıkıh yorumları ve kelâm yorumları açısından farklılıklar oluşmuştur. Fıkhi farklılıklar hüküm çıkarma yöntemleri ve kaynaklarındaki farklılıklara dayanan amelî mezheplere yol açmıştır: Dört Sünnî mezhep olan Hanefîlik, Şâfiîlik, Hanbelîlik ve Mâlikîlik ile iki Şiî mezhep olan Câferilik ve Zeydîlik bunlara örnektir. Yine Eş’ârîlik ve Maturidîlik Sünnî ekolde imanî ilkelerin yorumlanmasında farklılıklara bağlı olarak oluşmuşlardır. Başka bir ayırım da, tasavvufi irfan ekollerinde ortaya çıkar: Esas olarak dayandıkları silsilelere olarak ve tasavvufi meşreplerdeki farklılıklara bağlı olarak birbirinden farklı tasavvuf ekolleri ortaya çıkmıştır. Bütün farklı toplumsal oluşumlar birbirinin içine de dâhil olabilir. Örneğin Sünni Hanefi olup Eş’ari itikadına bağlı biri aynı zamanda Bektaşi Tarikatına da müntesip olabilir. Bütün bunlar İslam Dünyasının genelinde rastlanan farklılıkları bize vermektedir.
Sadece Anadolu coğrafyasına has bir İslâm yorumu ise Alevilik genel adı altında anılan vatandaşlarımızın inancıdır. Alevilerin kendisine sorduğumuzda farklı yanıtlar almaktayız: Bazıları Anadolu Aleviliğini Caferi Mezhebinin bir uzantısı olarak görürken, bazıları da İslâm’ın Türklere has bir tasavvufi – batınî yorumu olarak değerlendirirler. Yakın zamanda yazılan bazı kitaplarda Alevilerin Anadolu’nun kadim halklarından Luvi’lerin torunları oldukları, ne İslâm’la ne de Türklükle bağlantılarının olmadığı savunulmaktadır. Bir avuç lümpen entelijansiya mensubu dışında Alevi kardeşlerimizin bu fikirlere fazla tevessül etmediğini de bildirelim. “O zaman Alevilik nedir, Hocam? Bir mezhep midir, bir tarikat mıdır, yoksa İslam dışı başka bir din midir?” Bu sorunun cevabını vermek için bazı noktaları açıklayalım.
ALEVİLİK BİR MEZHEP DEĞİLDİR
Fıkhî veya kelâmi farklılıklardan oluşan mezheplerle bugünkü Alevilik benzerlik göstermemektedir. Fıkh adı üstünde “medeni hukuk” ilkelerini içeren bir disiplindir. İbadetler nasıl yapılır, evlilik akdinin rükünleri nelerdir, şirket nasıl kurulur, nasıl finanse edilir? Bu ve benzeri sorular yazılı kayıtlarla sabitlenir ve bu hükümleri uygulayan Devlet sistemleri için mahkemelerde referans kabul edilir. Alevilik ise, en genel şekliyle, sözlü geleneğe dayanan bir toplumsal sistemdir. Elde birçok Alevi büyüklerinin menkıbeleri olmasına rağmen, bunlardan bir toplumsal kural çıkarmak pek mümkün değildir, Alevilerin de böyle bir derdi yoktur. Dolayısıyla Aleviliği bir fıkıh mezhebi olarak tanımlamak pek mümkün değildir.
Alevilik bir itikad / kelâm mezhebi de değildir. Kelâm mezhepleri Allah’ın varlığı, zatı, sıfatları, Kur’an’ın ezeli olup olmadığı, kader gibi felsefi konularda akıl yürütmeyle elde edilen çıktıların elde edildiği, hüküm çıkarma yönteminin belirlendiği düşünse / felsefî okullardır. Aleviliğin bu tür sorunlarla da ilgilenmediğini söyleyebiliriz. Çünkü Alevi büyükleri Allah’ı fikirle ve akılla tanımaktan çok onu ve evreni severek, insanları sevgi ve barışta birleştirerek Allah’ı tanımayı öne çıkarırlar. Bu anlamda Alevililik bir kelâm mezhebi de olamaz.
ALEVİLİK BİR TARİKAT MIDIR?
Alevi ulularının menkıbeleri, Alevi inancı ve dünya görüşünün resmedildiği nefesler ve bizatihi Alevilerin örgütlenme ve yaşam tarzlarına bakıldığında Aleviliğin bir tarikat olduğu düşünülebilir. Burada haklılık payı da olabilir ilk bakışta. Ancak bu çok dar bir tanım olur.
Genelde Alevi ulularının menkıbeleri, kendilerinin bağladıkları şeyh silsileleri (Aleviler bunlara dede veya baba derler) ve dayandıkları vahdet-i vücutçu Allah inancı hiç şüphesiz, Alevilerin tasavvuf irfanıyla çok bağlantılı olduklarını gösterir. Ancak Alevileri Kadiri veya Nakşibendiler gibi tek bir tarikat olarak tanımlamak da yanlıştır. Birbirinden çok farklı silsileleri, çok farklı sürekleri olan birçok Alevi dergâhı bulunmaktadır. Bunların her biri sözlü gelenek vasıtasıyla kuşaktan kuşağa kendi öğretilerini aktarmış ayrı birer tarikatın zaman içinde dönüşmüş şekilleri olarak tanımlanabilir. Ancak bunların ortak tarafı vahdet-i vücut düşüncesi içinde yer almaları, (Koca Yunus’un dediğini hatırlayın: “yaratılmışı severiz yaratandan ötürü” veya “biz kimseye kin tutmayız / kamu alem birdir bize”, DMD.), İslam’ın zahiri değil batınî yorumunu ele almaları, hoşgörü bir toplum yapısı içermeleri ve kapalı toplum örgütlenmeleri olmalarıdır. İslam’ın ibadetleri (Şeriat yolu) yasaklanmaz ama zorunlu da koşulmaz ama bağlı olunan dergâhın süreği (Tarikat yolu) titizlikle uygulanır. Bu yüzden söyleyebiliriz ki, göçebe Türkmenlerin İslâm’a intisaplarının vesilesi olan tasavvuf erlerinin kurdukları tarikatlar (ocaklar) zaman içinde farklı toplumsal süreçlerden geçerek Alevilik adı altında bir arada zikredilmektedirler. Bunlar için Orhan Türkdoğan Hoca’nın titiz saha araştırmalarının yer aldığı Alevi Bektaşi Kimliği kitabı tavsiye edilir.
Alevi uluları bu yolun ince ve uzun bir yıl olduğundan, kıldan ince kılıçtan keskin olduğundan bahsederler. Böyle bir yazı dizisine de başlamak kıldan ince kılıçtan keskin bir yol olacak gibi. Ancak toplumumuzda önemli bir kesimin inancı olan ve biz Anadolu ahalisinin bütününe tartışılmaz etkiler bırakan Aleviliğin anlatılması da gerekir. Ben her şeyden önce bir sosyal bilimciyim. Bu yüzden Aleviliği ekonomi – politik arka planıyla ve mümkün olduğunca nesnel olarak açıklamaya çalışacağım. Şimdiden ne kadar sürç-ü lisan edersek affola…
Pazartesiye devam edeceğim. Hayırlı Cumalar…
ANADOLU'NUN İSLAM YORUMU: ALEVİLİK II
YAYINLAMA: 11 Temmuz 2021 - 23:20
Alevi inancının tarihsel kökenlerini araştırmaya Türk Tasavvuf tarihinden başlayabiliriz. Alevi ocaklarının silsilelerine baktığımızda – akademik tarihçilerimizin emeğine sağlık – Alevi ocaklarının iki temel koldan geldiğini görürüz. (Burada silsile tarikat şeyhlerinin tarihsel sıralanmış listesi anlamına gelir, ocak da tarikata yakın bir anlam ifade eder.) Bir kol Hoca Ahmet Yesevî’nin talebesi olup sonradan Kalenderilerin Türklere has kolu olan Hayderiliği kuran Kutbeddin Hayder’e dayanır. Hoca Ahmet Yesevi göçebe Oğuz boyları arasında Türkçe hikmetleri (dörtlükler halinde dini – tasavvufi şiirler) ile İslam’ı tebliğ eden bir büyük din ulusuydu. Yesevi dervişleri sevgiyle, dayanışma ve yardımlaşmayla, vahdet-i vücutçu bir Allah inancını yaydılar. Kutbeddin Hayder de Ahmet Yesevi’nin tedrisatından geçip, daha sonra Kalenderi tarikatına girmiş ve bu tarikatın Türklere has bir kolu olan Hayderiye’yi kurmuştu. Bu tarikatın dervişleri saçlarını, kaşlarını ve sakallarını tıraş ederler ama kallâvi bıyıklar bırakırlardı. Diğer kol ise Tâc-ül arifin (bilgelerin tâcı) Seyyid Ebu’l Vefa el Bağdadi’nin muhtemel halifesi olan Dede Garkın’a uzanır. Vefai tarikatı olarak da bilinen bu tarikat, vahdet-i vücutçu bir Allah inancı ve heterodoks bir din anlayışına sahipti. Anadolu’ya Selçuklu ve Beylikler döneminde gelen göçebe Türkmen oymaklarının başında -bazen aynı zamanda boy beyi de olan- dedeler veya babalar da bulunmaktaydı. Bunlar çoğunlukla silsilesi Dede Garkın’a dayanan şeyhlerdi. Öte yandan fakirliği, dünyadan soyutlanmayı, evlenmemeyi öne çıkaran Hayderi dervişleri ki, bunlar da abdal olarak bilinirdi, oymaklarla beraber hareket etmez ama kendi zaviyelerini kurarlardı. Eskişehir Seyitgazi Dergâhı bunların en büyük dergâhıydı.
BABAİLİK VE BABAİ İSYANI
Daha önceki yazılarımda Anadolu Selçuklu dönemi Türkiyesi’nde ana toplumsal çelişkinin yeni yerleşikliğe geçmiş toplumsal gruplarla göçebe Türkmenler arasında çıktığından bahsetmiştim. İşte özellikle, Doğu Anadolu ve Orta Anadolu’da Anadolu Selçuklu döneminde Baba İlyas-ı Horasani adında bir Türkmen Şeyhi bu göçebe Türkmen boyları arasında ciddi bir mürit kitlesine sahip olmuştu. En son bulunan arşiv belgelerinde, Baba İlyas’ın Dede Garkın halifelerinden olduğu söylenmektedir. Dede Garkın da, yukarıda belirttiğim gibi Vefai Tarikatına mensuptu. Selçuklu yönetiminin ağır vergi politikaları, zorunlu iskân uygulamaları, göçebelerin ekonomisi ile yerleşiklerin tarım ekonomisi arasındaki uzlaşmaz menfaat çatışmaları sonunda büyük bir Türkmen isyanına yol açtı: Babai isyanı…
Baba İlyas-ı Horasâni Selçuklu yöneticileri tarafından öldürülünce, halifesi Baba İshak-ı Horasani liderliğinde bütün göçebe Türkmenler ayaklandı. Bu ayaklanmaya sadece Baba İlyas müritleri değil, birçok Hayderi dervişi, ekonomik durumdan mustarip Türkmen boyları da katıldılar. Bu kanlı mücadelenin sonucu Malya Ovası savaşında Selçuklular’ın Bizans ve Haçlı askerleriyle desteklenmiş ordusu galip oldu. Ama bu bir Pirus Zaferiydi. Kanlı iç savaşın sonucunda Selçuklular zayıf düşmüş, halk desteğini yitirmiş bir durumda kalmışlardı. Akabinde de Moğol istilası geldi.
Babai Hareketi Anadolu Türkmenleri arasında yaygın olan iki tasavvuf ekolünü bir araya getirmesi ve bir dava etrafında birleştirmesi açısından önemlidir. Babai İsyanına katılmış Türk tarihinin önemli simalar arasında Şeyh Edebalı, Geyikli Baba ve Hacı Bektaş Veli’nin kardeşi de bulunmaktadır. Malya Savaşı ve akabinde Moğol İstilası sonrasında Babailerin büyük bir kısmı bugünkü Doğu Marmara bölgesinde bulunan Bitinya’ya göçtüler. Yeni kurulmuş olan Osmanlı Beyliği Babai İsyanı’na katılmış Hayderi ve Vefai dervişlerine kucak açtı. Babailerin bir kısmı da, Sulucakarahöyük’te Hacı Bektaş’ın liderliğinde yeniden örgütlendiler.
BEYLİKLER DÖNEMİ VE ANADOLU TÜRK TASAVVUFUNUN YENİDEN ŞEKİLLENMESİ
Bugün tarikat denince akla ilk gelen Nakşibendilik ve Kadiriliğin kollarıdır. Ancak Türklerin bin yıllık Anadolu macerasının 800 yılında bu iki tarikatın esamisi okunmamaktadır. Türk tasavvufu esas olarak Bektaşilik, Bayramilik, Ahilik ve Mevlevilik etrafında örgütlenmişti. Selçuk Devleti yıkıldıktan sonra, Anadolu’nun dört bir yanında pıtrak gibi ortaya çıkan dergâhların çoğu Babai halifeleri tarafından kurulmuştu. Ahi Evran-ı Veli esnafın, Hacı Bayram-ı Veli köylülerin, Hacı Bektaş-ı Veli askerler, akıncılar ve devlet adamlarının ve Mevlâna Celalettin-i Rûmi de sanatkârların pîri idi. Beylikler Dönemi ve sonrasındaki erken Osmanlı Dönemi’nde bu tarikatlar toplumsal yapının önemli birer unsuruydu. Hem Türkmenlerin toplumsal örgütlenmesini sağlamakta hem de onları ince bir tasavvuf ahlâkı ile irşat etmekteydiler. Bu tarikatların (şüphesiz Babai Hareketinin yol açtığı terkiple) bazı ortak yönleri vardı. Bu ortak yönleri şu şekilde sıralayabiliriz:
1. Ehl-i Beyt sevgisi: Bütün gerçek Müslümanlar için unutulmayacak acı bir hatıra olan Kerbelâ Hadisesi ve Hz. Hüseyin Efendimiz’in şehadeti yeni Müslüman olmuş Türkmen boyları için de hem dini hem de dünyevi mânalar içermekteydi. Dini anlamda Peygamber Efendimiz’in torununun yine Peygamber Efendimiz’in müşrik düşmanlarının çocukları olan zalim ve mel’un Emevi Sultanları tarafından katledilmesi karşısında samimi Müslümanların tarafının Ehl-i Beyt’in yanı olması çok doğaldır. Öte yandan göçebe Türkmenler kendi hayat tarzlarını ve zaman içinde de dini yorumlarını değiştirmeye çalışan yerleşik iktidarları Emevi Sultanları ile özdeşleştirdiler. Bu dört tarikatın ortak noktalarından biri, bu anlamda, Ehl-i Beyt sevgisidir.
2. Heterodoks İslam Yorumu: Esas itibariyle bu ilk oluşum döneminde ortodoks-heterodoks ayrımı pek gözetilemez. İslâm tarihi de, Hristiyanlıkta olduğu gibi büyük inanç farlılıkları içermez. Hiç kimse Allah’ın niteliği, varlığı ve sıfatları hakkında, Peygamberin kimliği ve nitelikleri hakkında farklı görüşlere sahip değildir. Burada heterodoksla kasıt Emevi ve Abbasi dönemlerinde Arap geleneğini ve kültürünü temel alarak oluşturulmuş fetvaların dışında, farklı bir kültür ve gelenekten gelen Türklerin İslamı yorumlaması kastedilmektedir. İslamı katı şeriat hükümlerine indirgemeyip, bütün bir evreni kuşatan Allah’a sevgiyle bağlanmayı, doğayla ve insanlarla barışmayı, mülk ve servet biriktirmekten çok dayanışma ve yardımlaşmayı öne çıkaran bir İslam yorumu anlaşılmalıdır.
3. Vahdet-i Vücut İnancı: Yukarıda bahsettiğim Allahla, doğayla ve kendisiyle barışık İslam anlayışının temelinde Vahdet-i Vücut (Varlık Birliği) anlayışı yer alır. Bugün bazı oryantalist lümpen-entelijansiyanın savunduğu gibi Vahdet-i Vücut Panteizm değildir. Panteizm “Allah’ın evrenin ruhu olduğu, evrenin de Allah’ın bedeni olduğunu” savunan bir felsefi akımdır. Vahdet-i Vücut ise, evrende her şeyin Allah’ın ilâhi sıfatlarının bir yansıması olduğunu savunmaktadır. Panteizm “her şey Allah’tır” derken, Vahdet-i Vücut anlayışı “her şey Allah’tandır” der. Bu yüzden, yukarıda bahsettiğimiz tarikatlar insanları ibadet sayılarına, dini kurallara uymalarına göre sınıflandırmayıp “72 millete bir nazarla bakan” bir anlayışı savundular. Bu da yerli Hristiyan ahalinin gönüllü müslümanlaşmasında da çok büyük bir katkıya sahiptir.
4. Kadın Erkek Eşitliği: Zaten göçebe Türkmenlerin yaşam şartları ve içinde bulundukları ekonomi politik onları “kadın erkek eşitliğine dayalı” anaerkil bir toplum yapısına sevketmişken, İslâm’a girdikten sonra da Türkmenler, ataerkil Arap kültüründen farklı olarak kadın erkek eşitliğini öne çıkaran bir İslam yorumunu benimsediler. Yukarıda bahsedilen tarikatların her birinde erkek veliler kadar kadın veliler de öne çıkmaktadır. Zaten eşitlikçi ve grup mülkiyetine dayalı bir iktisadi yapıda erkek egemen bir toplum oluşması pek mümkün değildir.
5. Grup Mülkiyeti ve Dayanışma: Yukarıda bahsedilen dört tarikat yani Ahilik, Bektaşilik, Mevlevilik ve Bayramilik kendi menkıbelerinden ve tarihi vesikalardan öğrendiğimiz kadarıyla özel mülkiyete değil grup mülkiyetine dayanmaktaydı. Bir dergah kurulduğunda, dergâhın arazilerini dervişler eker, dervişler hayvanları güder, ticaret dervişler eli ile yapılır, elde edilen gelirin ihtiyaç kadar olanı dergâha ve dervişlerin ihtiyaçlarına ayrılır ve geri kalanı fakir fukaraya dağıtılırdı. Ahiler ticarette, Bayramiler tarımda ve Bektaşiler de göçebe Türkmenler arasında bu ilkeyi yaşattılar. (Zaman içinde Bektaşiler Osmanlı Devleti’nin resmi tarikatı olarak daha şehirli ve asker – sivil bürokrasi içinde daha etkin bir rol aldılar.)
Anadolu Beylikler Dönemi’nde ve erken Osmanlı döneminde, bu tarikatlar vasıtasıyla, toplumda bir Alevi –Sünni ayrımı yoktu. Pekiyi bugünkü suni ayrım nasıl oluştu. Bu uzun bir tarihsel ve toplumsal süreçtir. Özünde inançsal bir farklılıktan çok toplumsal ve siyasi ayrılıklara dayanmaktadır. Yazı dizisinin ilerleyen bölümlerinde bunu anlatmaya çalışacağım.
ALEVİLİĞE DAİR BAZI SORULARA CEVAPLAR
YAYINLAMA: 15 Temmuz 2021 - 23:15
Alevilik konusunda başladığım yazı dizisini bitirmedim. Ama, daha ilk iki yazıda, birçok soruyla karşı karşıya kaldım. Bugün, soru soran okur ve arkadaşlarıma söz verdiğim gibi bu soruları cevaplamak istiyorum. Sonraki yazılarda yazı dizisine devam edeceğim.
Cevaplamak istediğim sorular şunlar:
- Ocaklar ile Tarikatlar arasındaki fark nedir?
- Bektaşiliği yerleşik olmayan göçebelerin tarikatı olarak tanımlamışsınız. Halbuki, Bektaşilik şehirli zümrelerin tarikatıdır. Burada bir yanlış yok mu?
- Türkmen Şeyhi diye bir kavram olamaz. Türkmenler bir tarikat değildir, bir etnik gruptur. Türkmenlerin Beyi olur. Bu hatayı nasıl açıklayacaksınız?
- Alevilik 1960’lardan sonra kullanılan bir kavramdır. Nasıl olur da, Anadolu Selçuklu ve Beylikler dönemlerindeki Türkmenleri Alevi diye vasıflandırırsınız?
- Siz İslam tarihinde Allah tanımı hakkında bir tartışma olmadığını söylediniz. Ehl-i Tasavvuf’un tanımladığı Allah inancı ile İslam’ın geleneksel Allah inancı arasında bir fark yok mu?
- Vahdet-i Vücut ile Panteizm arasında gerçekten bir fark yokmuş gibi görünüyor. Bunu biraz açar mısınız?
OCAK VE TARİKAT FARKI
Başladığım yazı dizisinde bugün kendini “Alevi” genel adı altında tanımlayan vatandaşlarımızın farklı süreklere (tarikat ibadetlerini içeren kurallar bütünü… Buna Osmanlı Türkçesinde erkân denir, Alevi kardeşlerimiz bunun öz Türkçesi süreği kullanır.) ve farklı silsilelere tâbi Ocaklara mensup olduklarından bahsetmiştim. Ocak kavramının “tarikat benzeri” bir kavram olduğundan da bahsetmiştim. Ocak aslında aile ve sülâleden daha geniş oymak veya oba gibi göçebe gelenekteki komünal Türk topluluklarının kendilerini tanımlarken kullandıkları bir kavramdır. “Kayı Ocağı”, “Çepni Ocağı” gibi… Ancak bu Türkmen boyları Müslüman olurken tasavvuf yolu ile Müslüman olmuşlardı, Gök Tanrı dininde her obada yol gösterici ve dini öğretici olarak bulunan Ataların (Korkut Ata gibi) yerini de Baba veya Dede dedikleri dini öğreticiler almıştı. Bunlar, tabii ki, daha önceki iki yazıda bahsettiğim tarikatlara mensup dervişlerdi. Bu göçebe topluluklar yerleşik hale gelinceye kadar kapalı bir topluluk yapısı içindeydiler. Yerleşik hale geldikten sonra da kapalı topluluk yapısı değişmedi. Bu durum tarikat süreklerinin de zaman içinde birbirinden farklılaşmış olmasına sebep olabilir. Bu yüzden “ocak” kavramı hem aynı oba ve aşiretten olan hem de aynı tasavvufi erkâna / süreğe bağlı olan insanları içeren bir kavramdır. Bektaşi Tarikatı dışındaki diğer Alevi Ocaklarına mensubiyetin soydan gelmesi de bu kapalı grup sosyolojisine bir delil teşkil etmektedir.
BEKTAŞİLİK, GÖÇEBELİK VE ŞEHİRLİLİK
İlk iki yazıda ancak Osmanlı’nın kuruluş dönemine gelebildik. Osmanlı Tarihi, aynı zamanda, büyük ölçüde Bektaşilik tarihidir de. Osmanlı’nın daha kurumsallaşmadığı, Cihan İmparatorluğuna dönüşmediği kuruluş dönemleri, aynı zamanda, Bektaşiliğin de kuruluş dönemleridir. Kuruluş dönemi ile kastımız daha erkânın net olarak belirlenmediği, mensupların devam ettiği farklı tekkeler arasında bir hiyerarşi, rol dağılımı ve ortak kuralların oluşmadığı dönemi kastetmekteyiz. Bektaşiliğin gerçek anlamda kuruluşu Sultan II. Bayezid döneminde Balım Sultan’ın Sulucakarahöyük’e (bugünkü Hacı Bektaş ilçesi) gelip posta oturmasıyla başlar. Ondan önce, kendilerini Hacı Bektaş-ı Veli ve halifelerine nispet eden farklı dergâhlar oluşmuştu. Örneğin Antalya Tekke Köyü’nde Abdal Musa Dergâhı, Balkanlar’da Dimetoka Dergâhı, Bulgaristan’da Sarı Saltuk Dergâhı, Eskişehir’de Battal Gazi Dergâhı gibi… Bazı Hacı Bektaş’a müntesip olduklarını söyleyen derviş ve babalar da göçebe Türkmen boyları içinde ve serhat boylarında akıncılar arasında bulunmaktaydı. Ömer Lütfi Barkan Hoca’mızın “kolonizatör dervişler” olarak tasnif ettiği bu dervişler, her ne kadar kendilerini Hacı Bektaş’a nispet etseler de, daha elde gerçek anlamda bir Bektaşi Tarikatı yoktur. Bu kurulduğunda, zaten devletin resmi tarikatlarından biri olarak şehirli bir mahiyet alacaktır. Ancak daha yazı dizimde o noktaya gelmemiştim. Bir acelecilikle böyle bir eleştiri getirmek çok da insaflı değildir.
TÜRKMEN ŞEYHİ OLUR MU?
Bal gibi de olur. Eğer bir tarikat varsa, onda öğretici ve lider konumundaki kişilere genel olarak Şeyh adı verilir. Türkmenler kendi tasavvufi rehberlerine Baba veya Dede derler. Ben genel kamuoyu anlasın diye bu kavramı kullandım. Bir de, bahsettiğim şeyhler eğer Türk ise, Türk’e ait bir İslam anlayışını savunuyorsa, bunlara ne demek lazım: Elbette ki Türkmen şeyhi diyeceğiz.
KIZILBAŞLIKTAN ALEVİLİĞE
Elbette ki Alevilik kavramı yeni bir kavramdır. Esas olarak 14 ve 16’ıncı yüzyıllar arasındaki heterodoks İslam inancındaki Türkmenler kendilerini ocak adlarıyla tanımlarlardı. Safevilerin yükselmesinden sonra da kendilerine Kızılbaş demekteydiler. Bu terim başlarına giydikleri kızıl keçe börkten kaynaklanırdı. Doğrudur, Alevilik bugün kullanılan bir kavramdır. Ama takdir edersiniz ki, yazı dizisinde kronolojik sıralamada daha Kızılbaşlık tanımının olduğu yere bile gelmedik. Bu yazı dizisi Aleviliğin tarihsel ve toplumsal evrimini anlatmaya çalışıyor. Amacımız Alevi inancını veya Alevilerin kendilerini nasıl tanımladıklarını sorgulamak değil.
EHL-İ TASAVVUFUN ALLAH TANIMI FARKLI MI?
Bu konuda gelen soruda bir arkadaşım mealen İslam’ın “kulun / kölenin Allah’a teslimiyeti” temelinde yükseldiğini, bu yüzden hayatın insanlara Allah tarafından verilen bir imtihan olduğunu, bu imtihanın sonucunda kazananların Cennet’le ödüllendirileceği, kaybedenlerin de Cehennem’le cezalandırılacağını söylemişti. Sonra da, ehl-i tasavvufun Allah inancının bu imtihanı küçümsediğini, Cennet’teki ödüllerin yerine Allah’a manevi yoldan ulaşmayı amaçladıklarını, insanları “ödül ve ceza” yöntemiyle terbiye eden bir Allah inancından çok yaratılmışları sevgisiyle kucaklayan bir Allah inancını savunduklarını, öyle ki bu halde daha da ileriye gidip “Ene’l Hakk / Ben (Hâşâ) Hakkım” dediklerini iletti. “Bu durumda ciddi bir inanç farkı yok mu?”, diye sordu. Kıyamet gününe, ölümden sonra dirilişe, Cennet ve Cehenneme iman imanın şartlarındandır. Bunlara inanmazsanız mü’min olamazsınız. Dinin ana kaidelerinden birisi budur. Âmenna ve saddaknâ.
Eğer birisi çıkar ve “Cennet / Cehennem yoktur. Hepsi bu dünyadadır. Ölümden sonra hayat yoktur.”, derse o zaman dinden de çıkmış olur. Ehl-i Tasavvuf hiçbir şekilde bunu söylememektedir. Tasavvuf’taki mertebelerden biri razıyye (Allah’ın her tasarrufundan razı olmak ve isyan etmemek) ve diğeri merdıyyedir (Allah’ın o kişiden razı olması). Tasavvuf büyükleri için Cennet hevesiyle ibadet yapmak ve Cehennem korkusuyla haramlardan kaçınmak yine nefsani / bencil / çıkarcı bir davranıştır. Bu ham / olgunlaşmamış insanlara ait bir davranıştır. Bu yüzden Şeriat kuralları toplumun tamamına şamil olduğu için en az olgun, en alt bilinç düzeyindeki, en ham bireylere hitap edilecek şekilde belirlenmiştir. Ancak kendini riyazetle, nefis terbiyesiyle olgunlaştıran insanlar için Cennet’e ulaşma isteği veya Cehennem korkusu değil “Allah ne hüküm verirse ona razı olmak olgunluğu” önem kazanmaktadır. Onlara göre gerçek kulluk da böyle olur. Bunu bir kıssa ile anlatayım: Farklı yerlerde farklı kişilere ithaf edilen anonim rivayete göre, dervişin biri şeyhine gitmiş ve demiş ki: “Hocam, ben Allah’a dua ediyorum. Mahşer gününde benim vücudumu o kadar büyütsün ki, Cehennem’i kaplayayım. Sadece ben yanayım, diğer kulları kurtarayım.” Hoca kalender meşrep tabii… “Keh keh” gülmüş ve demiş ki: “Evlâdım, bu senin sözlerinde kibir var. Sen kim oluyorsun ki, Allah’tan bir şey istiyorsun? Bize nereye gir derlerse oraya gireriz, Cennet’e gir derlerse Cennet’e, Cehennem’e gir derlerse Cehenneme…”
İşte Ehl-i Tasavvufun bakış açısı Cennet’i ve Cehennem’i, ödül ve cezayı önemsememek değildir. Reddetmek hiç değildir. Daha üst bir olgunluk düzeyinde insanlar olarak, Allah’tan gelen her şeye razı olmak, belâ ve minnetlere Allahtan geldiği için razı olmak, Allah’a tam teslimiyet ve tam kulluktur. Bunun gibi ödül ve Cennet için değil, bizatihi Allah’ın rızasını kazanmak için amel edilir. Dolayısıyla temelde bir itikat farkı yoktur fakat farklı bilinç düzeylerinde yorum farkı vardır.
VAHDET-İ VÜCUT VE PANTEİZM
Panteizm “Allah’ın evrenin ruhu, evrenin de Allah’ın bedeni olduğu” düşüncesine dayanan felsefi bir ekoldür. Tasavvuf terminolojisinde buna “vahdet-i mevcut / var olanların birliği” adı verilir. Vahdet-i Vücut ise mutlak varlık olan Allah’ın her şeyiyle tam, eksiksiz ve bütün olduğunu, diğer var olanların ise izafi varlıklar olduğu, mutlak bir gerçekliğe sahip olmadıkları anlamına gelir. Bu anlamda bütün var olanların mutlak varlık olan Allah’ın isim ve sıfatlarının bir yansıması, bir gölgesi olduğu söylenir. Bu anlamda galaksilerden toz zerrelerine kadar her şeyin kökeninde mutlak varlığın bir yansıması oldukları için bir oldukları söylenir. Bu iki bakış arasında ciddi bir fark vardır. Panteizm evreni Tanrılaştırırken, Vahdet-i Vücut ise insanın ve evrenin geçiciliğini ve faniliğini, gerçek ve mutlak varlığın ise Allah olduğunu söyler.
Umarım açıklayıcı olmuştur. Hayırlı Cumalar…
HACI BEKTAŞ-I VELİ
YAYINLAMA: 19 Temmuz 2021 - 10:10
Bugün Alevi genel adı altında tanımlanan zümreler için büyük bir tarihi ve menkıbevi yere sahip olan ve Bektaşi Tarikatı’na müntesip olanlar için pîr mertebesinde olan Hünkâr Hacı Bektaş-ı Velî'yi anlatmaya çalışacağım. Burada tekrar ediyorum ki, bu konulardaki arşiv bilgileri ve belgeleri üzerinde farklı görüşler geliştirilmektedir. Tarihçilerin farklı yöntem ve dünya görüşleri ile ele aldıkları yorumlar arasında ciddi farklar bulunmaktadır. Ben elimden geldiğince, bütün tarihçileri ortak kabul ettikleri gerçekler üzerinden kendi yorumlarımı yapmaya çalışacağım.
HACI BEKTAŞ-I VELİ KİMDİR?
Türkiye’de Alevilik denince ilk akla gelen isim Hünkâr Hacı Bektaş Veli’dir. Kendi menakıbnamesine göre hem Horasan hükümdarlarından birinin oğlu – yani bir Şehzade- hem de soyu Hz. Hüseyin Efendimize uzanan bir Seyyid’dir. Bu bilgilerin ne derece doğru olduğu tartışılır. Ancak farklı Bektaşi dervişlerinin yazdıklarından ve yine farklı Bektaşi ulularının menakıbnamelerinden elde edilen bilgilere göre kısa bir özgeçmiş verelim.
Hacı Bektaş-ı Velî Horasan Melametîliğinin önde gelen temsilcilerinden Hâce Yusuf-u Hemedani'nin öğrencisi Hoca Ahmed Yesevi adına ve onun öğretilerine bağlı olarak kurulmuş olan Yesevî Tarikâtı’nın Anadolu'daki en faal uygulayıcısı konumunda olan ve 13. yüzyıl Anadolu'sunun İslâmlaşma sürecine önemli katkılarda bulunarak adını “Horasan Erenleri” olarak anılan şahsiyetler arasına yazdıran Türkmen asıllı bir tasavvuf büyüğüdür. Adına kurulan Bektaşi Tarikatı 16. yüzyılda Balım Sultan önderliğinde kurumsallaşmış ve Osmanlı Devleti’nin resmi tarikatlarından biri olmuştur. (Bektaşilik Yeniçeri Ocağı’nın tarikatıydı ve kurumsallaşma öncesinde Balkanlardaki akıncı aileleri arasında da Hacı Bektaş Halifelerinin ciddi bir etkisi vardı.)
Alevi ocaklarının ve onların dayandığı menakıbnamelerin çoğuna göre Hacı Bektaş-ı Veli Lokman Parende'den ilk eğitimi almış ve Hoca Ahmed Yesevî'nin öğretilerini takip etmişti. Bundan dolayı Yesevi'nin halifesi olarak kabul edilmektedir. Anadolu'ya geldikten sonra kısa zamanda tanınarak kıymetli talebeler yetiştirdi. Yine bu referanslara göre Hacı Bektaş-ı Velî Osmanlı Devleti'nin kuruluş devrinde Anadolu'da sosyal yapının gelişmesinde önemli katkılarda bulunmuştur.
Hayatının büyük bir kısmını Sulucakarahöyük’te (bu günkü Nevşehir’in Hacıbektaş İlçesi) geçiren Hacı Bektâş Veli, ömrünü de burada tamamlamıştır. Mezarı da, bu yüzden, Nevşehir iline bağlı Hacıbektaş ilçesinde bulunmaktadır.
HACI BEKTAŞİ VELİ SÜNNİ MİYDİ? HANGİ TARİKATLA BAĞLANTILIYDI?
Bazı yazarlara göre Hacı Bektaş-ı Veli bugün Ortodoks tarikatlar olarak bilinen Nakşibendiler veya Kadiriler gibi bir dini yoruma sahip Sünni bir şeyhti. Bunun dayanağı olarak – özellikle Nakşibendi çevrelerinde- Hâce Yusuf-ı Hemedani bağlantısı öne çıkarılır. Bilindiği üzere Nakşibendiliğin içinden çıktığı ve Orta Asya Türk çevrelerinde yaygın bir kitleye sahip olan Hâcegân Yolu’nun temel ilkelerini koyan ve kurumsallaştıran Abdülhalık-ı Gucdevânî de Hâce Yusuf-u Hemedâni’nin öğrencisidir. Bu görüş bugünkü Bektaşi ve Alevilere baktığımızda, onların din yorumunu ve süreklerini incelediğimizde pek gerçekçi gelmemektedir. Tarihsel olarak da, Nakşibendiliğin geçirdiği evrelere baktığımızda aslında Orta Asya Türk geleneğinin melâmilikle evliliğinden doğan Hacegân yolunun zaman içinde Hint alt kıtasında (İmam-ı Rabbani etkisi) ve daha sonra da Kuzey Irak’ta (Mevlana Halid-i Bağdadi Etkisi) daha muhafazakârlaşıp ortodoks bir tarikat yapılanmasına dönüştüğünü gözlemlemekteyiz.
Bazı yazarlar ise Baba İlyas-ı Horasani’nin torunu Elvan Çelebi’nin Menâkıbü’l-Kudsiyye adlı menkıbevî aile tarihi ile Elvan Çelebi’nin torunu olan Âşıkpaşazâde’nin Tevârîh- i Âl-i Osmân adlı eserine atıf yaparak Hacı Bektâş-ı Veli’nin Baba İlyas-ı Horasani’nin halifeler inden biri olduğunu ileri sürerler. Bu anlamda Hacı Bektaşi Veli bir heterodoks Vefâi dervişidir. Hacı Bektaş’ın kardeşi Menteş’in Babai İsyanı’na katıldığı ancak Hacı Bektaş’ın katılmadığı, isyanın bastırılmasından sonra da Babailerden kalanların bir kısmının Hacı Bektaş’ın liderliğinde yeniden örgütlendiği söylenir.
Üçüncü bir kısım yazarlar ise Hacı Bektaş’ın – yine başta Âşıkpaşazâde Tarihi’nde geçen bilgilere dayanarak saçını, sakalını ve kaşını tıraş eden buna mukabil kallâvi bıyıklar bırakan, münzevi bir Haydari dervişi olduğu yolunda görüş beyan ederler. Bunlara göre, Hacı Bektaş-ı Veli Yesevigeleneğinden gelen ve Kalenderiliğin Türklere has bir kolunu kuran Kutbettin Hayder’inhalifelerin den biridir. Daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi Haydari – Kalenderilerin sürekleri ile bugünkü Alevi ve Bektaşilerin sürekleri arasında büyük ortaklıklar vardır.
Son kısım yazarlar ise Hacı Bektaş-ı Veli’nin Anadolu’nun kadim halklarından Luvilerin soyundan geldiğini, başta Hacı Bektaş-ı Veli olmak üzere bütün Alevi ulularının panteist ve pagan Luvi inancını uzun yüzyıllar boyunca korumaya çalıştığını, Alevilerin ne Türk ne de Müslüman olduğunu savunurlar. Bu fikri ortaya atan kişinin, Koçgiri aşiretinden (Cumhuriyete karşı İngiliz desteğiyle başlatılan isyana ismini veren Zaza Koçgiri aşireti) olması ve marjinal sosyalist bir düşünce geleneğinden gelmesi de bu iddianın hangi siyasi amaçlara karşılık geldiğinin göstergesi olabilir. Bu kısım yazarlar memlekette ne kadar Alevi Dedesi ve Bektaşi Babası varsa, onları, bilerek veya bilmeyerek Türk İslam sentezci ve sünnileşmiş olmakla itham ederler. Çakır’ın dediği gibi: Ne güzel İstanbul be!
Bu anlamda karşımızda Hacı Bektaş-ı Veli profili üç temel noktaya işaret etmektedir: Birincisi Seyyid’dir, yani Hz. Hüseyin Efendimizin soyundan gelir. İkincisi soylu bir Türk ailesine mensuptur, buna bağlı olarak, muhtemelen o devirdeki Türklerin çoğu göçebe veya yarı göçebe oldukları için, boy beyi veya beyzadedir. Üçüncüsü Babai İsyanına karışmıştır. Seyyid olması, bütün benzeri tasavvuf büyüklerinin menkıbelerinde olduğu gibi, sonradan uydurulmuş olabilir. Yine de en iyisini Allah bilir. Bu iddianın bir benzeri Şah İsmail için de söylenmiştir. Hatta bugün aktif siyasetimizin önemli şahsiyetlerinden Sayın Kılıçdaroğlu’nun da (Dede soyundan geldiği için silsilesi Hz. Hüseyin Efendimiz’e uzatılır, DMD.) Seyyid olduğu söylenmektedir.
Kendi menakıbnamesine göre, Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli Horasan hükümdarlarından birinin oğludur. O döneme baktığımızda Horasan’da Harezmşahlar Devleti bulunmaktaydı. Bu anlamda, Hacı Bektaş’ın Harezmşahlar hanedan ailesinden olduğu iddia edilmektedir. Ancak bunun tarihi bir geçerliliği olması çok şüphelidir. Bilindiği gibi Moğol İstilası ile birlikte birçok Oğuz Boyu ya kendi başlarına ya da Celâlettin Harzemşah’la birlikte İran, Azerbaycan ve Anadolu havalisine göç etmişlerdi. Buradan hareketle, eğer Hacı Bektaş’ın hükümdar oğlu olduğu iddiası doğruysa, Moğollardan kaçan Türkmen boylarından birinin boy beyi veya beyzadesi olma ihtimali yüksektir. Dede Garkın örneğinde olduğu gibi, yeni Müslüman olmuş Türkmen boylarında bazen boy beyi aynı zamanda manevi rehber de olmaktaydı. Yine de, bütün bu bilgiler, zaman içinde kulaktan kulağa aktarılmış ve efsaneleştirilmiş rivayetlerin yazıya dökülmüş hali olan menakıpnamelerden elde edilmektedir. Bu yüzden, bu olguların birer ihtimal olduğunu unutmayalım.
Hacı Bektaş-ı Veli’nin tasavvufi aidiyeti olarak başta kendisininki olmak üzere çoğu menakıpnamelere göre Ahmed-i Yesevi ile bir bağlantısı vardır. Elvan Çelebi ve Aşıkpaşazade’ye göre ise Baba İlyas halifelerindendir. İki önceki yazımda bahsettiğim gibi Babai Hareketi Vefai tarikatı merkezli olmakla birlikte, Selçuklu Devleti’ne isyan ettiklerinde bir siyasi ve toplumsal harekete dönüşmüştü. Bu harekete sadece Vefai dervişleri değil, bir çok göçebe Türkmen boyu, Haydari dervişleri gibi mevcut toplumsal ve iktisadi şartlardan memnun olmayan kitleler de katılmıştı. Burada şu sonuca varabiliriz: Hacı Bektaş-ı Veli aynı zamanda hem Yesevi ya da Haydari olup hem de Babai Hareketi çevresinde olmuş olabilir. İçinde demiyorum, çünkü menakıbnamelerin hepsinde Babai İsyanı’nın içinde aktif olarak yer alan kişinin Hacı Bektaş’ın kardeşi Menteş olduğu, kendisinin isyana katılmadığı anlatılır. Ancak dini ve manevi bir rehber olarak isyan sonrası Babai Hareketi’nden kalanları Sulucakarahöyük’te yeniden örgütlediği iddia edilir.
Hacı Bektaş-ı Veli zamanında bir Sünni – Alevi ayrışması yoktu. Var olan çatışma kurulu devlet düzeninin dayandığı yerleşik tarım ekonomisi ile göçebe ekonomisi arasındaki çelişkiden kaynaklanmaktaydı. Dolayısıyla Hacı Bektaş-ı Veli’nin Sünni olup olmadığı tartışma konusu olmamalıdır. Ancak, en son Diyanet Vakfı tarafından yayınlanan ve Ulusoy Ailesinin (Hacı Bektaş’ın soyundan geldiklerini iddia eden Çelebi ailesi) arşivinden 13’üncü yüzyıl Türkçesi ile yazıldığı düşünülen Makalat adlı eserinde, Hacı Bektaş-ı Veli’nin çok temiz bir tasavvufi İslam anlayışına sahipolduğu, tarikâtının erkânını (süreğini) açık ve net bir şekilde açıkladığı görülmektedir. Buradan benim edindiğim intiba, o dönemde daha Sünni – Alevi, Heterodoks – Ortodoks farklılaşmasının oluşmadığıdır. Osmanlı Devleti’nin kurumsallaşması ile tam anlamıyla bir tarikat kisvesine kavuşan Bektaşilik’le Hacı Bektaş’ın kendi Makalât’ında anlattıkları arasında bir bağ olmakla birlikte, daha o dönemde bizim bildiğimiz anlamda bir Bektaşi Tarikatının olmadığı anlaşılabilmektedir.
Pekiyi, Bektaşilik nasıl kurumsallaştı? Diğer Alevi ocaklarından nasıl farklılaştı? Bu da Cuma’ya kalsın…
BEKTAŞİLER VE ALEVİLER
YAYINLAMA: 25 Temmuz 2021 - 23:35
Bugün Anadolu ve Rumeli’deki heterodoks Müslümanları genel olarak Alevi – Bektaşi kimliği etrafında tanımlamaktayız. Ancak bu ikisi arasında tarihsel süreçlerinin farklılaşmasından dolayı bazı ayrılıklar da bulunmaktadır. Bugün bu iki kitlenin, yani Aleviler ve Bektaşilerin zaman içinde nasıl farklılaştıklarını anlatmaya çalışacağım.
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, Hacı Bektaş Ocağı Alevi Ocaklarından sadece bir tanesidir. Bununla birlikte Babai İsyanı sonrası Hacı Bektaş’ın toparlayıcı manevi önderliği ve zaman içinde Osmanlı Devleti’nin en itibarlı tarikatı olması hasebiyle diğer Alevi Ocakları Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’ye saygı gösterir ve onu kendi ulularından biri olarak tanır.
Bektaşilik ile diğer Alevi Ocakları arasındaki en temel fark Bektaşiliğin bütün kurum ve kurallarıyla bir tarikat olmasına karşın diğer Alevi Ocaklarının her şeyden önce bin yıllık aşiret, boy ve oymak bağlarını koruyan soydan gelen kurumlar olmasıdır. Bunu şöyle açıklayalım: Ben, bugün itibarıyla, Bektaşi Tarikatına girmek istersem ve onlar da beni kabul ederlerse rahatlıkla Bektaşi olabilirim. Ancak diğer Alevi ocaklarında ocağa mensup olmak için ana ve babanızın ocağa mensup olması gerekir. Hepsinde değil ama bazı ocaklarda, ocağa mensup olmayan kişiler ocak mensuplarıyla evlenirse, o takdirde, ocağın kararıyla ikrar verip ocak mensubu olabilirler. Doğal olarak tahmin edilebileceği gibi, ocak dışından evliliklere pek sıcak bakılmaz. Bu da Alevi ocaklarının yüzlerce yıl kapalı topluluklar olarak kalmasına yol açmıştır.
Babai İsyanı’ndan sonra Babai isyanına katılan ve bu isyandan arta kalan heterodoks kitleler zaman içinde iki farklı yola doğru giden iki alt kitleye bölündüler. İlki Yesevi ve Hayderi dervişlerinin başı çektiği tekke ve dergâhlar etrafında toplanan, dışarıdan insanlara açık ve daha çok serhat boylarında örgütlenen tarikat oluşumları idi. Bunlar daha sonra 16’ıncı Yüzyılda Balım Sultan’la standart hale gelen Bektaşi Tarikatı’nın temellerini oluşturacaktı. Öte yanda göçebe yaşamı ve onun ekonomi-politiğini devam ettiren Türkmen boylarında ise, tıpkı Dede Garkın örneğinde olduğu gibi, o boy veya oymakla birlikte hareket eden, tarikattan çok eski Türk kabilelerindeki kamlar veya atalar gibi bir manevi rehberlik rolüne sahip olan ve Baba adıyla bilinen Yesevi veya Vefai dervişleri bulunmaktaydı. Bu heterodoks Türkmen Boyları genel olarak göçebe hayatına uygun olan Anadolu yaylaları ve ovalarında dolanmaktaydı. İşte, benim kanaatimce, Alevi ve Bektaşilerin ilk ayrım noktası burada gerçekleşmektedir: Bektaşiler belli tekkeler ve dergâhlar etrafında örgütlenip, çâr-ı darp (saç, sakal, bıyık ve kaşın tıraş edilmesi) ve mücerretlik (evlenmemeye yemin etmek) gibi kuralları sürdürürken, diğer Alevi Babaları bulundukları göçebe oymağa bağlı kalmayı tercih etmekteydiler.
Her iki grup da, belli bir merkezi yönetimden uzaktı. Bektaşiler için farklı bölgelerde birbirini tanıyan ve saygı gösteren ama birbirinden bağımsız olan dergâhlar bulunmaktaydı. Örneğin bir tarafta Dimetoka’da Seyyid Ali Sultan bağlıları, bir tarafta Antalya Tekke Köyünde Abdal Musa Sultan bağlıları. Bu dergâhlarda sürek / erkân ve intisap (tarikata girme süreci) farklılıkları da olabilmekteydi. Alevi ocakları ise, zaten birbirinden bağımsız yapılardı ve süreklerinde ciddi farklar olabilmekteydi. Bu iki kitlenin bu kadar heterojen olmasının önüne geçen ve onları belli müşterekler etrafında bir araya getiren ne idi? Safeviler…
SAFEVİ ETKİSİ
Bugün İran Azerbaycan’ında kalan bir şehir olan Erdebil’de kurulmuş ve kurucusu olan Şeyh Safiyeddin-i Erdebilî’nin ismini alan bir tarikat olan Safevi Tarikatı ilk başta sünnî bir tarikattı. Şeyh Safiyeddin’in torununun torunu Şeyh Cüneyt ilk defa aşırı Şii görüşleri tarikata getirdi. Amcası ve tarikatın o zamanki lideri olan Şeyh Cafer’le girdiği liderlik mücadelesini kaybetti.
Şeyh Cüneyt tarikat liderliği ve manevi rehberliği kendisini yeterli bulmuyordu. O dünyevi bir hükümdarlık, yani Şahlık, peşindeydi. Bunun için kendisine körü körüne biat edecek insan gücüne ihtiyacı vardı. Bu da heterodoks Türkmenler arasında çokça bulunmaktaydı. Amcası Cafer’den ayrılarak ilk önce Osmanlı topraklarına sonra da Karaman topraklarına geçti. Anadolu’daki bütün heterodoks Türkmen ocaklarına elçiler gönderdi. Onları bugünkü Erzincan – Tercan bölgesinde bir kurultaya çağırdı. Belagati güçlü ve iyi yetişmiş biri olan Şeyh Cüneyt bir çok Türkmen ocağını bu kurultayda kendisine bağladı. İlk defa ocakları yazılı bir erkânname altında birleştirdi. Bugün Alevilerin Buyruk adını verdikleri erkân kitabı da Şeyh Cüneyt’ten kalmadır. Birbirinden farklı süreklere sahip Türkmen ocaklarını böylece standart kurallar etrafında bir araya getirdi. Ana iddiası kendisinin Mehdi olduğu, Ehl-i Beytin gerçek temsilcisi ve dünyaya adalet getirecek kişi olduğu idi. Anadolu’da kendisine biat eden bütün oymaklardaki Baba ve Dedeleri kendi halifesi ilan etti. Buradan aldığı güçle İran’a döndü. Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’ın kızkardeşi Hatice Begüm’le evlendi. Bugünkü Diyarbakır’ın ve Doğu Anadolu’nun fethinde Uzun Hasan’a müridi Türkmenlerle büyük destek verdi. Daha sonra Azerbaycan’a döndü ve bugünkü Bakü’de hakim olan Şirvan Şahlara savaş açtı. Savaşta trajik bir şekilde ölünce Safevilerin Şahlık iddiası başka bahara kaldı.
Aradan 30 yıla yakın zaman geçti. Şeyh Cüneyt’in ve Uzun Hasan’ın torunu, Safevi Şeyhi İsmail tekrar İran ve Azerbaycan’da şahlık iddiasına girişti. Anadolu’da dedesinden bu yana kendi bağlı Türkmen Ocaklarına bizzat gitti. Mehdi ve Şah olarak onların biatlarını aldı. Uzun Hasan’dan sonra taht kavgasına girişen Akkoyunlu Beylerini (ki bunlar aynı zamanda kendi dayıları ve kuzenleriydi, DMD) Anadolu’dan topladığı bu Türkmen ordusuyla teker teker yendi. 1502’de Tebriz’de tahta çıktı ve kendini Şah ilan etti. Zannedildiği gibi Safeviler İran Devleti değildi, Anadolu’da kendilerine kızılbaş diyen Saf evi Tarikatına biat etmiş heterodoks Türkmenlerin devletiydi. Devşirme Osmanlı memurlarının zorla yerleşik hale getirmeye çalıştığı ve baskı altına aldığı göçebe Türkmen aşiretleri Şah İsmail’in şahsında kendi devletlerine kavuşmuşlardı. Ancak Osmanlı’nın da eli armut toplamıyordu…
Heterodoks Türkmenlerin Safevi etkisi altına girmesi, Sultan II. Bayezid’in tedbir almasına neden oldu. Bu yüzden ilk önce Balım Sultan Hazretlerini 1501 yılında Dimetoka Tekkesinden getirerek Sulucakarahöyük’e getirerek Bektaşi postuna oturttu. Balım Sultan birbirinden bağımsız ve farklı süreklere girmiş ama kendilerini Hacı Bektaş’a nispet eden tekke ve dergâhlara standart kuralları kabul ettirdi ve hepsini Sulucakarahöyük’teki ana dergâha bağladı. Böylece Bektaşi Tarikatı resmen kurulmuş oldu. Bu tarikat aynı zamanda hem Yeniçerilerin tarikatıydı, hem de serhat boylarındaki namlı akıncı aileleri ve imparatorluktaki tımar beylerinin çoğu ile yakından ilişkiliydi. Balım Sultan’ın uzun çalışmaları neticesinde Anadolu’daki birçok Bektaşi Tekkesi ve yine birçok kızılbaş aşireti S afevi etkisinden kurtarılmış oldu.
Kısaca özetleyecek olursak Şeyh Cüneyt ve Şah İsmail birçok kızılbaş Türkmen’i ortak bir sürek ve erkâna bağlarken, Balım Sultan da Bektaşi Tekke ve Dergâhlarını standart kural ve kurumlarla bir araya getirmiş ve dahası devletin resmi tarikatı haline getirmişti. Bektaşi tarikatının bu resmiyeti ve meşruiyeti, onu aynı zamanda, gitgide şehirli zümrelerin tarikatı haline getirmişti. Bektaşi Tarikatı mensubu şair ve bestekârlar Türk kültürüne ölümsüz katkılar sunmuşlardı. Zaman içinde Hurufi ve Batınî görüşlere sahip birçok derviş de, devletin takibinden kurtulmak için Bektaşi Tarikatına girmiş ve Bektaşiler içinde Hurufi ve Batınî görüşlerin yaygınlaşmasına neden olmuştu. Öte yandan Safeviler’in zaman içinde İran’da Kızılbaşlığı bırakıp Şiî Caferî mezhebine girmeleri de, Anadolu Alevî ocaklarında Ehl-i Beyt vurgusunun öne çıkmasına, hattâ bazı Dedelerin kabul ettiği gibi, CâferiMezhebi’ne bağlı oldukları yönünde bir telâkki doğurmuştu.
17’inci asrın ikinci yarısından 19’uncu asra kadar Safevi Osmanlı ilişkisinin bir istikrara kavuşmasıyla birlikte Osmanlı Devleti ve Alevi Ocakları arasında da kavga bitmiş gibiydi. Ta ki, Vaka-yı Hayriye’ye ve Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasına kadar… Bu da Cuma’ya kalsın
YAKIN TARİHTE ALEVİLİK VE BEKTAŞİLİK
YAYINLAMA: 29 Temmuz 2021 - 23:30
Geçen yazımda Alevi Ocakları ile Osmanlı Devleti arasında 14 – 17’inci yüzyıllarda vuku bulan isyan hareketleri ve bunların bastırılmasının aslında dini bir mesele değil ekonomi – politik bir mesele olduğundan bahsetmiştim. Safeviler ile Osmanlı Devleti arasında barış ve statüko gerçekleştikten sonra Alevi ocakları bir sorun olmaktan çıkmıştır. Öte yandan devletin resmî tarikatı olan Bektaşilik de ayrı bir otorite unsuru olarak karşımıza çıkmaktadır. Osmanlı Devleti İmparatorluk dahilinde bütün Alevi ocaklarını serçeşme Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’nin adına kurulan Bektaşî Tarikatına bağlamıştı. Ancak bu bağlılık çoğu zaman kâğıt üstünde kalmaktaydı. Diğer Alevi Ocakları kapalı topluluklar olarak kendi dini ve sosyal yaşantılarını sessizce sürdürmeye devam etmişlerdi.
Bektâşilik Balım Sultan’dan sonra Yeniçeri Ocağı’nın resmî tarikatı olmuştu. Kendisi de bir Yeniçeri olan dâhi mimarımız Mimar Sinan bir şiirinde şöyle söyler: “Ezelden Bektaşi, Yeniçeriyiz / Yanar oda giren semenderiyiz!” Bununla da kalmaz… Örneğin her şehzade buluğ çağına girince ocak acemilerinden sayılır, savaşçılıkla ilgili derslerini Yeniçerilerden alır. Özel bir törenle gülbank okur ve Yeniçeri yemini eder. Osmanlı Padişahı da, resmen Yeniçerilerin Ağa Bölüğü’nün Birinci Ortasının birinci neferidir. Dolayısıyla her Osmanlı Padişahı, kâğıt üstünde de olsa, Yeniçeri ve Bektâşidir. Hânedâ n-ı Âl-i Osmân ile Yeniçeri Ocağı ve Bektaşî Târikatı işte böyle iç içe geçmiş ve bir aile gibi olmuştu. Bu klasik devrin genel manzarasıdır.
Zaman içinde Âl-i Osmân ülkesinde rüzgâr başta yönden esmeye başladı. Değişen savaş stratejisi tüfekli piyadeye ihtiyacı arttırmıştı. İktisadi şartlar da tımar sisteminin bozulmasına ve süvari sınıfı olan tımarlı sipahilerin hem sayıca hem de nitelikçe zayıflamasına yol açmaktaydı. Çözüm ilk etapta Yeniçerilerin sayısının artması şeklinde gerçekleşti. Ancak devşirme olanakları sınırlıydı ve artan Yeniçeri ihtiyacının karşılanması için yeterli olmamaktaydı. Bu yüzden yerli Müslüman ahaliden Yeniçeri alınmaya başladı. Ancak bu uygulama hem Yeniçerilerin profesyonel asker olarak kalitesini düşürürken hem de artan sayıları hazineye maaş yükünü arttırmaya başladı. Osmanlı İmparatorluğunun 17’inci ve 18’inci yüzyıllarda vergi gelirleri düşerken harcamaları zorunlu olarak katlanmaktaydı. Açığı kapatmak için Anadolu ve Rumeli’nde ek vergiler tahsis edildi, bu da yetmeyince paraların ayarı düşürüldü: bugünkü dilde açıktan para basılıp devalüasyon yapıldı ve bu da enflasyona yol açtı. Zaman içinde artan enflasyon hem ahalinin belini büktü hem de Yeniçerilerin reel satın alma güçleri düştü. Bu süreç içerisinde artık Yeniçeriler evlenebilmekte, oğulları da Yeniçeri olmaktaydı. Kimsesiz insanlardan kurulu olması ve sadece Padişah’a bağlı olması sebebiyle farklılaşan bu ocak artık başta İstanbul olmak üzere kendi mahalleleri olan ve elinde silah bulunan bir cemaate dönüşmüştü. Bununla kalmadı… Yeniçerilerin önemli bir kısmı gerçek anlamda asker değildi: kayıkçı, manav, tüccar, tulumbacı, meyhaneci Yeniçeriler vardı. Yani özellikle İstanbul olmak üzere büyükşehirlerde orta ve alt gelir grupları ile Yeniçeri Ocağı arasında organik bir ilişki oluşmuştu.
Hükümetin kendi açıklarını halkın cebinden kapatmak zorunda olması toplumsal bir muhalefete yol açmaktaydı. İşte 17’inci yüzyılın son çeyreği ve bütün 18’inci yüzyılda Yeniçeriler bu toplumsal muhalefetin temsilcisi oldular. Artık Osmanlı Hanedanı’nın kapıkulları değil ama toplumsal muhalefetin silahlı temsilcileriydi. Haliyle bu durum hem devlet otoritesi ve kamu düzenini hem de ordunun askerlik kabiliyetini zayıflatan bir faktördü. Yani mevcut durum ekonominin daha da bozulmasına yol açıyor, ekonominin bozulması da mevcut durumu pekiştiriyordu. Bu durumun doğal yollardan çözülmesi de pek mümkün değildi. Ya Osmanlı Yeniçeri’yi bitirecekti ya da Yeniçeri Osmanlı’yı…
Dananın kuyruğu 1826’da koptu: Vaka-yı Hayriyye… Sultan II. Mahmut devşirme sistemini lağvetti, Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdı. Yeniçeri Ocağı ile birlikte, aynı zamanda, Ocak’la birlikte özdeşleşmiş Bektaşi Tarikatı da lağvedildi. Bektaşî Tarikatı’nın tekke ve vakıfları çoğunlukla Nakşibendiliğin Halidiyye koluna devredildi. Bektaşi Tarikatı’na ait binlerce belge ve kitap meydanlarda yakıldı, yüzlerce Bektaşi Dervişi Arap diyarlarına sürgün edildi, onlarca Bektaşi Babası öldürüldü. II. Mahmut’un küçük oğlu Sultan Aziz dönemine kadar Bektaşi Tarikatı yasaklandı. (Adeta bugünkü vatan haini FETÖ konumuna düşürüldü, DMD.)
Osmanlı klasik kültürünün temel taşlarından olan Bektaşi Tarikatı ve Bektaşi kültürünün kurumsal olarak imha edilmesi Osmanlı Kimliği’nde de bir yara açtı. Nakşibendi Halidî anlayışı Osmanlı’nın yüksek şehirli kültürü ile değil ama Kuzey Irak’ın geri kalmış kasaba kültürüyle daha uyumlu idi. II. Mahmut bir taraftan modern bir milli devletin üst yapı kurumlarını oluştururken, öte yandan ahalinin genel kültür düzeyi kozmopolit bir anlayıştan kapalı kasaba toplumunun anlayışına doğru evriliyordu. Ama bu tersine bir evrim idi.
Bektaşi Tarikatı Sultan Aziz’den sonra tekrar örgütlenmeye başladı… Özellikle Balkanlar’da… Ancak Balkan felâketi bizi Rumeli’nden uzaklaştırdı. Milyonlarca insanımız yersiz yurtsuz kaldı. Bu yüzden Bektaşilikle bağlar, bu sefer siyasi olarak değil ama coğrafi olarak koptu. Daha sonrası ise imparatorluğun çöküşü ve Cumhuriyet’in kurulmasıdır.
Cumhuriyet Dönemi’nde artık heterodoks Müslümanları Bektaşiler değil ama diğer Alevi ocakları temsil etmekteydi. Cumhuriyet Devrimlerine genel olarak Aleviler destek çıkarken iki ayaklanma Cumhuriyet’in ilk yıllarında devleti sarstı: Koçgiri ve Dersim İsyanları. Alevi menşeli Zaza aşiretlerinin bu iki isyanı özünde merkezi devlet kurum ve otoritesini tanımayan yarı göçebe ve başına buyruk aşiretlerin isyanıdır. Arkalarında da kuvvetli bir İngiliz desteği bulunmaktaydı. Bu isyanlar Alevilik adına çıkarılmadığı gibi, isyanların bastırılması da Aleviliği imha amaçlı değildir. Kurulmak istenen merkezi modern devlete karşı dış destekli silahlı ayaklanmalardır. Bunların sonrasında da, zaten, Alevisi ve Sünnisi ile bütün tarikatlar lağvedildi ve tekkeler kapatıldı.
Cumhuriyet Dönemi’nde Alevi toplumunun problemleri sosyolojik ve siyasi problemlerdir. Bunları da bir sonraki yazımda ele alacağım. Hayırlı Cumalar.
CUMHURİYET DÖNEMİNDE ALEVİ KİMLİĞİ
YAYINLAMA: 01 Ağustos 2021 - 23:40
Cumhuriyet esasen bir şehirlileşme ve sanayileşme projesidir. Bu projeyi hayata geçiren ilk Cumhuriyet kadroları Batıcılık ve Türkçülüğün bir sentezini oluşturmaya çalıştılar. Dolayısıyla Cumhuriyet devrimlerinin hem taraftarları hem de muhalifleri Cumhuriyeti öncelikle Batılı hayat tarzının kabulü olarak tanımladılar. Bu yanlış bir tanımlama idi. Türkiye’nin siyasi yapısındaki çarpıklık da bu yanlış tanımlamadan kaynaklanmaktadır. Siyasi yelpazenin sağında yer alanlar dini ve milli değerlere bağlılığı öne çıkarırken, kendini solda tanımlayanlar da ne anlama geldiğini kendilerinin de bilmediği “çağdaş yaşam sevdasına” tutuldular. İktisadi dille anlatacak olursak siyaset Cumhuriyet döneminde tüketim tarzlarının savunusu şeklinde gelişti. Rakı içip eşi modern giyinenler solcu, namaz kılıp eşi mütesettir olanlar da sağcı! Çakır’ın dediği gibi: Ne güzel İstanbul be!
Tekrar konumuza dönersek, Cumhuriyet esas olarak bir şehirlileşme ve sanayileşme projesi idi. Ama bunu Batılılardan çok daha kısa zamanda hayata geçirmek zorundaydık. (Batılıların 1700 – 1900 arasında 200 yılda yaptıklarını 1923 – 1980 arasında gerçekleştirdik.) Sermaye birikimi ve sanayileşme Batılılara göre çok daha hızlı gerçekleştiği için sosyal yapıda kimlik kırılmalarına yol açtı. Çarpık şehirlileşme gerçek anlamda bir burjuva kültürünün olgunlaşamadığı kasabadan bozma büyük yerleşimlere, dengesiz ve plansız sanayileşme de ülke içinde bölgeler arası gelir ve servet dağılımında ciddi bir uçuruma sebep oldu. Bu süreçte ülke içinde ciddi bir göç hareketi oluştu. Büyükşehirlerin varoşlarında ne köylü ne de şehirli olabilen, aidiyetini kaybetmiş lümpen kitleler yığıldı. 1980’lerde başrollerini Mehmet Ali Erbil, İlyas Salman ve Erdal Özyağcılar’ın oynadığı “Uyanıklar Dünyası” filmi, bu değerlerini ve aidiyetlerini kaybetmiş insanların şehvet-şöhret-servet üçgeninde nasıl savrulduklarını komik bir dille anlatır. Bu toplumsal yozlaşmanın toplumun her kesimine etkileri olmuştur. Bugünkü konumuz olan Alevi kimliğinin siyasi ve sosyolojik sorunlarının temelinde de bu çarpık kentleşme ve plansız sanayileşme ve bunun sonucunda oluşan kimliklere dayalı siyaset bulunmaktadır.
CUMHURİYET DEVRİMLERİ VE ALEVİLER
Atatürk’e ve onun Cumhuriyet devrimlerine en kuvvetli destek çoğunlukla Alevilerden gelmiştir. Osmanlı Dönemi’nde 16’ıncı ve 17’inci yüzyıllarda ciddi bir baskı altına alınan Alevi kimliği 18’inci ve 19’uncu yüzyıllarda kendi haline bırakılmıştı. Birçok Alevi Ocağı çevreleriyle ilişkilerini minimum düzeye indirerek içe kapalı bir şekilde kendi hayatlarını sürdürmüşlerdi. 19’uncu Yüzyıl başında da Bektaşiler ciddi bir baskı altına alınmıştı. Bu yüzden Alevi – Bektaşi toplulukları kozmopolitleşememiş, kapalı köy ve kasaba toplulukları olarak kalmışlardı. Cumhuriyetle birlikte dini farklılıklara göre değil ama vatandaşlık esasında bir milli kimliğe göre bir toplum inşa edilmesi birçok Alevi’nin takdirini ve desteğini almıştı. Daha önce kapalı cemaatler olarak yaşayan bu kitleler de artık eşit yurttaşlar olarak topluma entegre olacaklardı. Ancak, geçen yazıda da belirttiğim Koçgiri ve Dersim İsyanları esas olarak Cumhuriyet’in merkezi ve modern milli devlet projesine direnen feodal toplulukların yabancı destekli ayaklanmalarıydı. Bunlar dışında gerek Kurtuluş Savaşı’nda gerekse Cumhuriyet dönemindeki diğer isyanlar da doğrudan veya dolaylı olarak sünni tarikatlar tarafından desteklenmekteydi, (Kurtuluş Savaşı’nda Adapazarı, Konya isyanları ve Cumhuriyet döneminde Ağrı, Şeyh Sait ve Menemen isyanları, DMD). Bunun sonucu olarak tekke ve zaviyeler kapatıldı, bütün Alevi ocakları ve tarikatlar lağvedilip malları kamulaştırıldı.
Genel olarak bugün Alevi kardeşlerimizin yaşadığı sorunlar hakkında Orhan Türkdoğan Hocamızın Alevi – Bektaşi Kimliği adlı geniş saha çalışmasında önemli bilgiler vardır. Yine medyada takip edebildiğimiz ve 2010’lu yılların başında yapılan Alevi Çalıştayı’nın nihai raporundan öğrenebildiğimiz kadarıyla bu sorunlar şu şekilde özetlenebilir:
- Köyden kente göç olgusu Alevi ocaklarının otantik hiyerarşisini ve dolayısıyla kendi geleneksel dini hayatlarını bozmuştur: Daha önce de belirttiğim gibi, Aleviler farklı ocaklardan oluşan bir kitledir. Bunlar yaşadıkları bölgeye, bağlı oldukları aşiret yapılarının etnik ve kültürel özelliklerine göre farklı süreklere sahiptir. Bir Alevi köyünde ibadetlerin yapılabilmesi için bağlı oldukları dede / pir köyünden gelen dedelerin rehberliği gerekir. Birçok Alevi ocağında bundan dolayı problemler çıkmaktadır. Şöyle ki, Malatya’dan İstanbul’a göç eden - diyelim ki Ağuçan Ocağına bağlı- bir Alevi ailesinin düzenli ibadetlerini kendi usullerine göre yerine getirebilmek için yine Ağuçan Ocağından bir dedenin rehberliğini ihtiyaç vardır. Fakat büyük şehir ortamında bunu bulabilmek gayet güçtür. Bundan dolayı 1940 ve 50’li yıllarda birçok Alevi vatandaşımız kendi ibadetlerini otantik yapısı içinde yaşatamamış, ya asimile olup Sünnileşmiş ya da dini aidiyetini kaybetmiştir. Büyük şehir ortamında kasaba ve köy hiyerarşisinin korunamaması, şehirlerde çok farklı bir hayat tarzının içinde olan gençleri Alevi ocaklarının geleneksel toplumsal hiyerarşisinden kopartmıştır. Büyükşehirlerdeki bu problem 1960’lı yıllardan itibaren cemevlerinin kurulması ile çözülmeye çalışılmıştır. Genelde büyükşehirlere belli bir bölgeden gelen insanlarımız aynı mahallelerde yerleşmiş ve adeta gayr-ı resmi bir gettolaşma oluşmuştur. Cemevleri hem vatandaşlarımızın ibadet ve sosyalleşme ihtiyaçlarını giderdikleri birer mekân olarak hem de hemşeri dernekleri benzeri kurumlar olarak bir işlev sahibi olmuştur. Ancak bu şehirlerin bir burjuva toplumu olması için gerekli şartları engelleyen bir süreçti. Sadece Alevi vatandaşlarımız değil, Sünni vatandaşlarımız da, kendi yörelerine göre tarikat ve hemşeri dernekleri etrafında örgütlenmekteydi.
- Alevi vatandaşlarımız Cemevlerinin ibadethane olarak kabulünü talep etmektedir: Bu yazı dizisinde anlatmaya çalıştığım en önemli husus Aleviliğin bir mezhep olmadığı, farklı ocakları içerdiği ve bu ocakların tam olarak olmasa bile tarikat benzeri bölgesel ve etnik oluşumlar olduğudur. Türkiye Cumhuriyeti’nde resmi kurum olarak Diyanet İşleri Başkanlığı din hizmetini vatandaşlara eşit olarak vermekle yükümlüdür. Ancak, bütün diğer tarikatlar gibi, Alevi Ocakları’nın tekke ve zaviyeleri kanunla kapatılmış ve yasaklanmıştır. Sosyal Devlet ilkesi temel alınırsa, Alevi vatandaşlarımızdan toplanan vergilerle onların istediği ve ihtiyaç duyduğu dini hizmetlerin devletçe verilmesi gerekir. En azından yasaklanarak kösteklenmemesi gerekir. Ancak mevcut kanunlar Alevi ocaklarını diğer tarikatlarla aynı kategoride sınıflandırmaktadır. Eğer cemevleri camilere alternatif bir ibadethane olarak tanımlanırsa, o takdirde, bu toplumsal bölünmeyi arttıracak bir etki yaratabilir. Sorun toplumsal bir sorun olmakla birlikte, sorunun kaynağı tekke ve zaviyeler hakkındaki kanundur.
- Alevi vatandaşlarımız kendilerinin Diyanet İşleri Başkanlığı’nda temsil edilmesini talep etmektedir: Eğer bir milletin içinde farklı bir dini yoruma gören yaşayan insanlar varsa ve bunlar düzenli olarak vergi veriyorlarsa devletin din hizmetlerini bu vatandaşların isteği doğrultusunda yerine getirmesi gerekir. Bunun için bu vatandaşların ilgili din hizmetlerini yürütmekle görevli kurumda temsili de gayet haklı bir taleptir. Burada problem her ocağın temsilcilerinin diyanet işlerine girmesi halinde bunun pek de sonuç alıcı bir kurum olmayacağıdır. En azından asgari ölçülerde ortak bir erkânın kabulü ve Alevi toplumunun tamamını temsil edecek bir heyetin oluşması gerekir. Eğer cemevleri resmen tanınacaksa ve din görevlileri (Dede ve Babalar) burada görev alacaklarsa bunların belli bir standart eğitimden geçmesi (bu eğitim süreci de yine bizzat Alevi toplumu tarafından belirlenmelidir, DMD) ve bütün ocakların üzerinde ittifak edeceği ortak bir süreğin belirlenmesi gerekir. Her ne kadar Alevi olmasam da, Ehl-i Beyt bendesi ve Bektaşi muhibbi bir Sünni olarak benim kendi şahsi önerim Bektaşi erkânı temelinde ortak standartları belirleyecek, ocakların otantik yapısını bozmadan, devletimizin de desteğini alan, bir Alevi Din Hizmetleri kuruluşu oluşturulmalıdır. Bu tamamen Alevi toplumunun kanaat önderleri ve dini rehberlerinin katılacağı bir heyet olup devletimiz tarafından bir bütçe tahsis edilmelidir. Burada en önemli sorun da Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasına Dair Kanundur.
- Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasına Dair Kanun’un lağvedilmesi ve bütün tarikatlar ve Alevi Ocakları’na tüzel kişilik verilmesi gereklidir. Diyanet İşleri Başkanlığı himayesinde Sultan II. Mahmut’un kurduğu gibi bir Meclis-i Meşayih ihdas edilmeli, bütün tarikat vakıfları ve dernekleri resmi kimlikleri altında Vakıflar Genel Müdürlüğü ve İç İşleri Bakanlığı denetiminde olmalı, ticaret ve siyasetle ilgileri denetim altına alınmalı, para akışları MASAK ve Maliye Bakanlığı denetiminde olmalıdır. Bunun haricinde bütün tarikatların dini bakışları ve tarikat ibadetleri, hangi hocaların posta oturacağı gibi konular kendi aralarında alacakları kararla belirlenmelidir. Böyle bir yapı altında Sünni tarikatlarda siyasetle iştigal ve merdiven altı kara para yapılanmaları kontrol altına alınırken, Alevi ocaklarının bazısında hakim olan marjinal sol ve devlet düşmanı gruplaşmalar da engellenir.
- Zorunlu din derslerinin yol açtığı sorunlar: Alevi kardeşlerimiz de bizim gibi halis Müslümanlardır. Zorunlu din dersleri, her Sünni ve Alevi Müslümanın bilmesi gereken temel itikadi ilkeleri veren, İslam tarihi ve Peygamberimizin hayatını öğreten, iman ve ahlak ilkelerini işleyen dersler olmalıdır. Örneğin namaz surelerini öğrenmek her Müslüman için gereklidir. Cem Ayininde de Fatiha ve zamm-ı sure okunmakta, Peygambere ve Ehl-i Beyte salavat getirilmektedir. Bunun haricinde Alevi Erkânının temel ilkelerinin hem Sünni hem de Alevi öğrencilere öğretilmesi de gereklidir. Ancak, öncelikle, üzerinde bütün Alevi Ocaklarının ittifak edeceği standart bir erkân / sürek olmalıdır.
Burada yazdıklarım benim şahsi ve samimi görüşlerimdir. Biliyorum ki, bu toplumsal süreç gayet karmaşık ve farklı çıkar çatışmalarını da içeren bir süreçtir. Ancak en önemli eksiklik neye ve niçin inandığını bilen aydın din adamı eksikliğidir. Umarım ülkemizin ve milletimizin kardeşliği ve birliğini kuvvetlendirecek çözüm odaklı politikalar geliştirilir.
YANGIN, GÖÇ VE ENFLASYON
YAYINLAMA: 05 Ağustos 2021 - 23:25
Biz bu köşede tarihe gömülmüş ve Türklerin Heterodoks İslam anlayışının gelişim süreci arkasındaki iktisadi yapılardan bahsederken kamuoyunda üç önemli soru ortaya çıktı: Birincisi Türkiye’nin mücevheri ve akciğerleri olan ormanlarımız yanıyor. Neden ve nasıl bu ölçüde büyük bir yangın başladı? İkincisi Suriye sonrasında, ciddi bir göç dalgası veya insan tahliye süreci 1 milyon Afganlıyı Türkiye’ye mi getiriyor? Üçüncüsü, enflasyon niçin %20 sınırına dayandı? Bugün, izin öncesinde, bu soruları yanıtlamaya çalışacağım.
ORMAN YANGINLARI NEDEN BU KADAR YOĞUN, NİÇİN ÖNLEMLER YETERSİZ KALDI?
Öncelikle, Türkiye’de çıkan orman yangınlarının sadece bize ait değil ama bütün dünyaya ait bir sorun olduğunu belirtelim. Bunun sebebi de küresel ısınmadır. Dünya’nın ortalama ısısının önümüzdeki 30-40 yıl içinde 1 derece yükseleceği ve bunun da bugün ılıman iklim kuşağında olan ülkelerde çölleşmeye yol açacağı bilim adamları tarafından belirtilmektedir. Bizim ülkemizi ilgilendiren kısmı da Akdeniz sahillerimiz ve Güneydoğu Anadolu bölgemizle ile Orta Anadolu’da bazı illerimizin çölleşme tehlikesi altında bulunduğudur. Bu, yangınların çıkış sebepleri içinde küresel faktörü oluşturur. Öte yandan yangınların çıkmasında iki tane de yerli ve milli faktör gözlemledim. İlki, Türk milletindeki hızlı lümpenleşme sürecinin sonu olan bilinçsizlik ve kuralsızlık, ikincisi de, uluslararası uyuşturucu kaçakçılığının önemli bir ortağı olan bölücü eşkıya örgütü PKK militanlarının kundaklama ihtimali… Ancak bu kadar büyük çaplı bir yangının tek etkenle açıklanabilmesi pek mümkün değildir. Ortada bütün dünyada değişen iklim dengeleri bulunmaktadır. İtalya’da, Yunanistan’da, İspanya’da ve hatta Rusya’da orman yangınları çıkmaktadır. Geçen sene Avustralya’da neredeyse kıtanın yarısı yanmıştı, hatırlayalım. Bu etkinin üzerine, ormanı yakıp turistik otel dikmek isteyenleri, orman içinde mangal keyfi yapıp kafa çekenleri, PKK gibi terörist örgüt militanlarının kundaklamalarını ekleyin, böyle bir sonucun çok muhtemel olduğu görülmektedir. Aynı zamanda, verilere bakıldığında, son on yılda Türkiye’de orman yangınları geometrik hızla artmaktadır. Yani gören gözler için bugünkü yangın felâketi gerçekleşmesi yüksek oranda muhtemel bir tehditti.
Pekiyi bu gözle görülür hale gelen tehdide karşı ülke olarak hazırlıklı mıydık? Hayır. Açık istihbarata, yani medya kaynaklarına, dayanarak şunları gözlemleme imkânı buluruz: Orman yangınlarıyla baş etme de en etkili silâh vadilerde alçak uçuş yapabilen küçük ölçekli uçaklardır. Bunlardan THK envanterinde bulunmaktır. Ancak THK’nın - kimi kaynağa göre 6 kimi kaynağa göre 8 adet olduğu bildirilen – uçakların 4 milyon dolara yakın tutan bir bakım maliyeti vardı. THK bu uçakları kullanım amacıyla Devlete kiralamaktaydı. 2019 yılında THK’nın eski Başkanı Nogaylaroğlu Paşa yönetiminde bu uçakların kullanım bedeli için fahiş fiyat istendiği, bunun için hükümet yetkililerinin bu parayı vermektense bir helikopter kiralama şirketiyle anlaştığı söylenmektedir. Sonra da, zaten, THK yönetimine kayyum atandı… Helikopterle bu sorunun çözülmeyeceği açıktır: Denizden bir kova su alıp yangının üstüne bu kovayı boşaltarak yangın söner mi? Daire Başkanından Müdüre gereksiz bir sürü zırhlı Mercedes makam aracı alan Orman Bakanlığının envanterinde niçin yangın söndürme uçağı bulunmaz. Helikopter kiralama şirketine verilen parayla kaç tane yangın söndürme uçağı alınabilirdi? Haydi Orman Bakanlığı’nın envanterinde yangın söndürme uçağı yok diyelim, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Hava Kuvvetleri Komutanlığı ne güne duruyor? Orman yangınları vatana bir tehdittir, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin birinci vazifesi de vatanı korumaktır. Hava Kuvvetleri komutanlığının emrinde C-130 nakliye uçakları bulunmaktadır. Bu uçaklarımıza monte edilebilen, tamamı yerli ve milli imkânlarla üretilmiş su depoları ve pompa sistemleri bulunmakta. 1999’dan beri birçok yangına bu uçaklarla müdahale edildi. Hatta Suriye ve Gürcistan’da da, o ülkelerin isteği üzerine, bu uçaklarımız yangın söndürmede kullanıldı. Şimdi niye kullanılmıyor?
Bütün bunlar, ülkenin göz göre göre gelen bir yangın tehdidi altında olduğu ama devletin alt kademelerindeki küçük yöneticilerin güç ve itibar kavgası ve inatlaşmasının bu tehdide yeterince önlem alınamamasına yol açtığı, herhangi bir acil eylem planının da bulunmadığı kanısına bizleri ulaştırmaktadır.
AFGANLILAR NİYE GELİYOR?
Uluslararası göç, temel olarak eşitsizliğe ve sömürüye dayalı kapitalist sistemin ve neo-liberal ideolojinin sonucudur. Küreselleşme süreciyle birlikte, bu süreç daha da hızlanmıştır. Bu birkaç yazıyı içerecek bir yazı dizisinin konusu olabilir. Bunu izin sonrasına bırakalım. Görülen odur ki, önümüzdeki aylarda bu konu Türkiye’nin gündeminde olmaya devam edecektir. Ancak etrafımda insanların verdikleri tepkiler ve medyada yazılanlara bakıldığında Afaganistan’dan gelen ve gelecek olan göçmenler hakkında birçok iddia sarf edilmektedir. Örneğin aile dostlarımızdan biri, daha iki gün önce, Caddebostan Sahilinde onlarca Afganlı’nın denize girdiğini, sahili çerçöp içinde bıraktığı ve vatandaşların bu görüntüden rahatsız olduğunu belirtti. Yine medyada bahsedildiğinde göre, Afganistan’dan gelen göçmenlerin hemen hemen tamamının genç erkekler olduğu, bunların İran sınırından Türkiye’ye geçirildiği söylenmektedir. Bu adamlar böyle kafile halinde Afganistan’dan İran’a nasıl geçerler, bin bilmem kaç kilometrelik yolu İran içinde nasıl kontrolsüz bir şekilde geçerler ve oradan bizim ülkemize nasıl geçiş yaparlar? Normal şartlarda bu mümkün mü? Hayır. Ancak ve ancak Afganistan rejimi, İran rejimi ve Türkiye’nin anlaşması halinde bu gerçekleşebilir. Pekiyi niçin bu Afganlıların hemen hemen tamamı 18 – 25 yaş arası erkeklerden oluşmaktadır? Yine açık istihbarat – yani medya- kaynaklarına göre bu göçün göç değil ama Afganistan rejimi için ABD desteği ve eğitimiyle çalışan Afgan ordu personelinin Taliban eline düşmemesi için yapılan bir tahliye operasyonu olduğu söylenmektedir. Zaten bu Afganlı’ların bir kısmı da kamuflajlıdır. Bu konuda Hükümetten ne bir ses ne de bir nefes çıkmamıştır. Meselenin açık bir şekilde kamuoyuna izah edilmesi gerekir. Gelen Afganlılar eğer mülteci ise – ki bu pek muhtemel görülmemektedir- şehirlerin içinde değil mülteci kamplarında, eğer karşılıklı anlaşma ile gelen Afgan askerleri ise, o takdirde askeri toplanma alanlarında toplanması gerekir. Dediğim gibi, bu durum hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz. Bizi bilgilendirmek de Hükümetin vazifesidir.
ENFLASYON NEREYE?
Bu köşede uzun zamandır güncel iktisat verileri üzerinde yazmadım. Ancak TV kanallarında ve radyo konuşmalarında bu durumu ele almıştım. Kısaca özetleyeyim: Türkiye’de 2020 yılından bu yana artış trendine giren bir enflasyon sorunu ile baş başayız. 2021 yılı başından beri görülen temel olgu ÜFE enflasyonu ile TÜFE enflasyonu arasında ciddi bir fark olduğudur. ÜFE enflasyonu yüzde 40 üzerinde iken TÜFE enflasyonu yüzde 18-19 bandındadır. Bu şu anlama gelmektedir: Üretim maliyetleri – Pandemi etkisi, kuraklık ve döviz kuru artışı sebebiyle- yüzde 40 üstü oranlarda artarken, ürünlerin mağaza satış fiyatları kabaca yüzde 20 artmaktadır. Bu farklılık Türkiye ortalamasıdır. Maliyet ve fiyat artışları arasındaki fark sektörden sektöre değişim göstermektedir. Bazı sektörlerde bu fark çok daha yüksek bazılarında ise daha düşüktür. Ancak genel durumda şu söylenebilir. Ekonomideki genel talep yetersizliği sebebiyle fiyatlar yeterince artmamakta, buna mukabil büyük ölçüde dışa bağımlı ekonomide maliyetler hızla yükselmektedir. Gidişat bu şekilde devam ederse birçok firmanın nakit sıkıntısı içine girmesi ve büyük ölçekli iflasların yaşanması mümkündür. Bu yüzden mağaza fiyatlarındaki artışın daha da yükselmesi beklenir. Benim tahminim Ağustos veya Eylül enflasyonu yüzde 20 tepe sınırına ulaşacak ve daha sonra da kademe kademe düşecektir. Sene sonu TÜFE enflasyonu tahminim de yüzde 15’tir. Tabii dış ekonomik şartlar veya ekonomi yönetiminde radikal bir değişim olmazsa…
Yazılarıma 3 EYLÜL 2021 tarihine kadar ara veriyorum. Hepinize sağlık, huzur ve sevgi dolu günler dilerim Hayırlı Cumalar…
FUNDAMENTALİZM VE AZ GELİŞMİŞLİK: AFGANİSTAN I
YAYINLAMA: 02 Eylül 2021 - 23:25
Bir aylık bir aradan sonra tekrar bir araya geldik… Bu bir aylık sürede, tatil öncesi son yazıda bahsettiğim gibi Afganistan meselesi kapanmadı, aksine tartışmaların merkezinde kalmaya devam etti. Bu arada yangın felaketinden sonra sel felâketini de yaşadık. Son olarak da, en son yayınlanan büyüme verileri Türk ekonomisinin yüzde 21 büyüdüğünü göstermekte. Türk ekonomisinin büyüme performansını pandemi sonrası açılmanın etkisiyle artan harcama iştahı ve tabii ki baz etkisi ile özetleyebiliriz. Ancak unutmamak gerekir ki, değer kaybetmiş TL’nin sağladığı avantajla cari işlemler hesabı açığı da azalmış durumda. Öte yandan hızlı büyüme bir yandan enflasyon artışına bir yandan da faizlerin artışına neden olacaktır. Bu konuları daha etraflıca birkaç yazıda tartışmak isterim.
Tatil öncesinde uluslararası göç meselesini ele almak istediğimi belirtmiştim. Güncel konu Afganistan’dan gelen göçmen mi yoksa ABD iş birlikçisi Afgan askerleri mi olduğu belli olmayan insanlardı. Ancak uluslararası göç çok daha köklü ve derin bir konudur. Temelinde de, kontrolsüz ve denetimsiz kapitalizmin yol açtığı atmosferde emperyalist ülkelerin sömürüsünün neden olduğu eşitliksiz servet ve gelir dağılımı vardır. Bu ve bundan sonraki yazımı takip eden sonraki yazılarımda uluslararası göç olgusunu ayrıntısı ile ele almayı düşünüyorum.
Bugün Afganistan vakasının en çok tartışılan kısmına değineceğim: Köktenci / fundamentalist din anlayışına sahip Taliban ve onun -başta kadınlar olmak üzere- bütün dünyayı ürküten politikaları… Bu noktada kitlelerin ilgisini çeken bazı sorular vardır: Köktendinci siyaset anlayışının temelleri ve arka planında ne var? Köktendincilik sadece Müslümanlara ait bir olgu mudur? Köktendinci Taliban Afganistan’ı yönetebilir mi? Şeriat yönetimleri ne kadar İslâmîdir? Hangisi sebeptir: Köktendincilik mi, yoksa az gelişmişlik mi?
FUNDAMENTALİZM VE KÖKTENDİNCİ SİYASET
Fundamentalizm veya öz Türkçesi ile köktencilik, çoğunlukla dini anlayışlara atıf yapılarak kullanılan ve “indirgenemez inançlara sarsılmaz bir bağlılık” durumunu gösterir. Daha basit ve herkesin anlayabileceği bir şekilde ifade edersem, bir grup insanın “üzerinde tartışılmasını dahi kabul etmedikleri” birtakım inançlara sarsılmaz bir bağlılıkla bağlandıkları durumu ifade eder. Bu kadarla kalsa iyi, “Herkesin inancı kendine!” der ve geçersiniz. Ancak bu insanlar, aynı zamanda, kendilerinin inancının gerçek inanç olduğuna ve herkesin de bu inanca uymaları gerektiğine de inanırlar. Bu grup insanların ellerine güç geçtiğinde herkese kendi görüşleri ve yaşam tarzlarını zorla dayattıkları da birçok örnekle sabittir. Genel olarak fundamentalist gruplar belli seçilmiş metinler, dogmalar veya ideolojiler üzerinden çok katı bir nakilcilik içindedirler. Yani geçmişten miras kalmış bazı töre ve gelenekler ile yine kutsallık atfettikleri bazı metinlerde yazılanları olduğu gibi kabul eder ve uygularlar. Fundamentalist veya köktenci inanç gruplarının bir özelliği de, içinde bulundukları genel inanç sistemi veya toplumun gerçeğini sadece kendi gruplarının temsil ettiğini savunmaları ve aynı inanç sistemi ve/veya toplum içindeki diğer grupları dışlamalarıdır. Çoğunlukla köktenci düşünce sahibi gruplarda eskiden gerçekleşmiş “bir altın çağa dönüş” fikri ile inancın en saf haline ulaşmak da temel bir ideal olarak ortaya çıkar. Daha önceden belirlenmiş ve üzerinde tartışılma kabul edilmez fundamentallere / temel ilkelere dayalı olarak gerçek inancı kendilerinin temsil ettiklerini, “altın çağı ve altın nesli” kendilerinin sağlayacağını ve dolayısıyla kendilerinden başka gerçek inancı kimsenin temsil edemeyeceğini savunurlar.
Köktencilik Hristiyanlık, Musevilik ve İslam gibi kitaplı dinlerde ortaya çıkabildiği gibi aynı zamanda buna Budizm ve Hinduizm gibi Uzak Doğu dinlerinde de rastlanabilmektedir. Bir inanç sisteminde köktenci akımların oluşması ile bu akımların siyasal güç elde edebilmek için örgütlenmesi de her farklı inanç sisteminde “köktendinci siyasi akımların doğmasına” yol açmıştır. Köktendinci siyaset hemen hemen her toplumda farklı derecelerde bulunur. Ancak köktendinci siyasetin önemli bir tabana sahip olduğu toplumların ortak özelliği sanayileşmesini tamamlayamamış, tam anlamıyla şehirli olamamış, kalkınma problemleri olan azgelişmiş toplumlar olmalarıdır. Burada köktendinci siyaset ile dini hassasiyetleri temsil eden her siyasi akım kastedilmemektedir. Örneğin bizde DP – AP – ANAP – DYP – AK Parti silsilesindeki merkez sağ partilerin muhafazakâr ve dini hassasiyetleri olmakla birlikte toplumdaki farklı inanç gruplarını dışlayan bir siyaset peşinde olmadıkları da açıktır. Bu görüşte olan insanlar bizim toplumumuzda çok azınlıktadır ve böyle olması da tabiîdir. Çünkü Türkiye köklü bir devlet geleneği olan İmparatorluk mirasçısı ve temel sanayileşme – şehirlileşme merhalelerini tamamlamış dünyaya entegre bir ülkedir. Pekiyi, ya Afganistan? Maalesef hayır!
İSLÂMDA VE DİĞER DİNLERDE KÖKTENCİLİK
İslâm inancı içinde köktenci gruplara ilk örnek Haricilerdir. Hariciler hem Hz. Ali Efendimiz’i hem de Emevî Meliki Muaviye bin Ebû Sufyan’ı tekfir etmişler, gerçek ve yalın İslâm’ı kendilerinin temsil ettiğini iddia etmişlerdir. Bununla da kalmamış, kendileri gibi olmayanları yok etmek için isyan ve savaşlar çıkarmışlardır.
Haricilerden sonra Ehl-i Sünnet genel çatısı altında olan veya imiş gibi davranan Selefi hareket ortaya çıkmıştır. Selefiler sadece Kur’an ve Sünnet’in lafzını öne çıkarıp ve yine sadece zahiri manâsını dikkate alan, altın çağ olarak “Asr-ı Saadet’i” ve altın nesil olarak da Ashab-ı Kirâmı gören, Peygamberin ve Ashabının yaşadığı çağdaki örfü, gelenekleri, modayı, yaşam tarzını dinleştiren ve gerçek İslâm’ın sadece kendileri tarafından temsil edildiğini savunan bir gruptur. Bugün Selefilerin en güçlü temsilcisi dedeleri Arabistan çöllerinde asi bedevi eşkıyaları olan Vehhâbi anlayışıdır.
Vehhabiliğin en avantajlı tarafı Ehl-i Sünnet içinde (bence değillerdir ya, o ayrı!) imiş gibi olduklarından diğer Sünni İslam toplumlarında hızla yayılabilme kapasitesine sahiptirler. Özellikle devlet otoritesinin kalmadığı, fakirlik, açlık, yabancı işgali ve benzeri problemlerle mustarip toplumlarda Suud petrol parasıyla Vehhabi – Selefi anlayış kendi benzerlerini oluşturabilmektedir. Bunlar da, çoğu zaman emperyalistler tarafından kullanılan, tetikçi gruplara dönüşmektedir.
“Hocam, sadece İslam’da mı var bu köktendinciler?” Olur mu, Hristiyanlar arasında, özellikle ABD’de çok radikal ve bağnaz köktendinci oluşumlar bulunmaktadır. Yine, adeta 1000 yıl öncesinde yaşayan, Amishler ve kendilerini diğer Hristiyanlardan ciddi şekilde ayrıştıran Mormonlar bunlara bir örnektir. Yine Museviler arasında Hassidik denen bir cemaat bulunmaktadır ki, bunlar Taliban veya benzeri katı dini anlayışlara rahmet okutacak kadar katı ve bağnazdır. Myanmar’da Budist ve Hindistan’ın bazı yerlerinde de Hindu köktendincileri ciddi siyasi güç sahibidir. Yani köktendincilik sadece İslâm toplumlarına ait değildir, aksine birçok farklı dinde de köktendinci akımlar ortaya çıkmaktadır.
Genel olarak Hristiyan ve Musevi köktendinciliği marjinal olarak kalmaktadır. Çünkü çoğu Hristiyan ve Musevi toplumları yüksek gelir grubunda, şehirlileşmiş ve sanayileşmiş toplumlardır. Öte yandan, İslam toplumları – Türkiye ve İran haricinde – genelde düşük gelir grubunda, aşiret ve kabile toplumlarıdır. Bu ülkelerde bir milletin varlığından bile söz edilemez. Buralarda uzun yıllar devam eden sömürge idarelerinin katkısını da unutmayalım. Dolayısıyla, bu tip ülkelerde yaygın fakirlik ve eşitsizlikten kaynaklanan tepkilerin köktendinci siyasete destek olarak ortaya çıkması şaşırtıcı olmamalıdır. Nitekim Taliban da, belki dünyanın iktisadi açıdan en zayıf ülkesinde, bir milli kültürün yokluğu ortamında, Peştun aşiret bağları ve İslâm’ın en kaba yorumuyla ortaya çıkıp iktidara gelebilmiştir.
Buradan devam edeceğiz… Hayırlı Cumalar…
FUNDAMENTALİZM VE AZ GELİŞMİŞLİK: AFGANİSTAN II
YAYINLAMA: 05 Eylül 2021 - 23:25
Kaldığımız yerden soruları cevaplamaya devam ediyorum. İlk yazıda fundamentalizmin / köktenciliğin ne olduğunu anlatmış, İslâm’da ve diğer dinlerde kökten dinciliğin yansımalarını ve kökten dinci siyasetin ülke içinde etkinliğinin gelişmişlik düzeyiyle ters orantılı olduğunu bildirmiştim. Pekiyi, bu bilgilere dayanarak “Kökten dinci Taliban Afganistan’ı yönetebilir mi?” sorusunu cevaplayalım.
BALDIRI ÇIPLAKLARLA DEVLET OLUNMAZ!
Meşhur Çaldıran Savaşı’ndan sonra Şah İsmail Yavuz’dan kaçtığı İran içlerindeki bir şehirde Veziri Zekeriya’ya sormuş: “Bu ne haldir ya Zekeriya? Ne olacak bizim halimiz?” Zekeriya cevap vermiş: “Bu baldırı çıplak Türkmenle Şahlık kurulur ama zinhar devam etmez, Şahım!” Şah İsmail bitkin bir şekilde sormuş: “Ya ne lâzımdır, Zekeriya?” Zekeriya cevaplamış: “Kum’dan molla, Fars’tan vezir lâzımdır, Şahım!” Hemen hatırlatalım: Şah İsmail İran Şahı’ydı ama, İranlıların Şahı değildi. Anadolu’dan gelen göçebe Kızılbaş Türkmenlerin Şahıydı. Bunlarla savaş kazanırdınız, kazandılar da… Ama devlet olamazdınız. Devlet olmak yazılı kurallara bağlılık, kurumsallık ve yerleşiklik gerektirir. Vezir Zekeriya’nın söylediği de sadece kurumsal dini anlayışı temsil eden Şii Molla’lar ve Fars kökenli bürokratlar sayesinde Osmanlı’yla baş edecek bir devlet kurulabileceği idi.
Bugün Taliban iktidarı (kimilerine göre ABD’nin icazeti, kimilerine göre de mağlubiyeti sonunda) Afganistan’da devraldı. Ancak bu devlet olabilmek, devleti idare edebilmek anlamına gelmemektedir. Saçı sakalı birbirine karışmış, doğru düzgün okuma yazması olduğu bile meçhul, dağlı eşkıyalarla hasbelkader yönetimi ele geçirseniz bile bir devleti yönetemezsiniz. Devlet yönetmek için her şeyden önce hukukçular ve noterler lazımdır. İktisatçılar, muhasebeciler, öğretmenler, hekimler ve mühendisler gerekir. Temel altyapısı bile tamamlanmamış bir ülkede kalkınma için kaynak yaratmak, planlama yapmak gerekir. Taliban bunu kiminle yapacak: Molla filanca, Hacı falanca ile mi?
Benim gençliğimde çevremde gördüğüm, görsel medyada yazılarını okuduğum kendini İslamcı olarak tanımlayan münevverlerin bir kısmı bugün “endişeli muhafazakârlar” olarak liberalleşmişler, kimisi fetih naralarıyla MHP’nin peşinden Türk İslam sentezci olmuşlar kimisi de ihale takip etmektedirler. Türkiye’nin muhafazakâr siyasetçileri de tilki gibi dönüp dolaşıp kürkçü dükkânına geri gelmişlerdir: Yani ılımlılaştırılmış bir Kemalizm. 1980’li, 1990’lı yılların biraz romantik biraz hayalperest çokça da yarı – cahil İslamcı münevverleri Medine Vesikası ile, Mecelle ile ve faizsiz bir iktisadi nizam ile devlet yöneteceklerini zannettiler. Ama olmadı, olamazdı da zaten. Bu yüzden hazan yaprakları misali hepsi farklı yerlere savruldular. Düşünün Türkiye gibi dünyanın 20 büyük ekonomisi arasında olan, temel sermaye birikimi büyük oranda tamamlamış, dünyaya entegre ve köklü bir devlet geleneğine sahip olan ülkede bile bunlar çıkıyor ortaya… Varın siz Afganistan’ı düşünün.
“Hocam, Allah bize devleti nasıl idare edeceğimizi Şeriat kurallarıyla bildirmiş. İnsanlar Allah’tan daha mı iyi biliyorlar? Kurtuluş Allah’ın emrettiği kurallara uymakla gelir!” Böyle düşünen okuyucularım olabilir. Onlara da cevabı bir alt kısımda verdim.
ŞERİATÇI YÖNETİMLER DİNİ DEĞİL TARİHSELDİR
Allah insanlara doğrudan Kur’an-ı Kerîm’de hitap eder. 6000 küsur ayette devletin nasıl yönetileceğine, şirketlerin nasıl kurulacağına, yasaların nasıl yapılacağına dair bir şey yoktur. Ancak bir toplum düzeninin nasıl olmayacağına dair, insanların nasıl davranmayacağına dair kıssalar vardır. Allah’ın haram kıldığı yiyecekler bile çok sınırlıdır: “Allah size leşi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanların etini haram kıldı. Bununla birlikte, kim yemediği takdirde ölecek derecede mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret sınırını aşmamak kaydıyla bunlardan yemesinde bir günah yoktur. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” (Bakara Sûresi, 173’üncü Ayet) Benzeri ayetler Maide Sûresi 3’üncü, En’am Sûresi 121, 138 ve 145’inci ve Nahl Sûresi 115’inci ayetlerdir. Hatta Nahl Sûresi 115’inci ayette şöyle der: “Allah size sadece leşi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanların etini haram kıldı. Fakat kim bunlardan yemeye mecbur kalır da, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret ölçüsünü geçmemek şartıyla yerse, ona da bir günah yoktur. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.” Yani Allah’ın haram kıldığı yiyecekler sadece leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanların etidir. İçki bile haram olarak değil ama “büyük kötülük” olarak zikredilmiştir. Bunu ben demiyorum, Allah (C.C.) söylüyor. Ancak Şeriata gelince iş değişir: Örneğin Malikilere göre kartal, şahin, akbaba ve benzeri vahşi kuşların eti helalken, Hanefilere göre haramdır. Öte yandan Hanefilere göre balık harici deniz ürünleri yemek mekruh iken, Şafilere göre helâldir. Efendi bana söyler misiniz, Allah’ın haram demediği yiyecekleri haram ilan eden kimdir? Tabii ki, müçtehitler. Yani biz Müslümanların Şeriat olarak tanıdığı kurallar bütününün büyük bir kısmı, aslında doğrudan Allah’ın emri veya Peygamberin uygulamasından değil belli zaman ve belli şartlarda yaşamış Hoca’ların yorumlarından kaynaklanmaktadır. Çoğu Allah sözüne değil ama beşer yorumuna dayanmaktadır. Bu yüzden Şeriat kuralları olarak ortaya çıkan kurallar bütünü kültürel ve tarihsel niteliği daha çok olan ve dini niteliği (Kur’an ve Peygamber kaynaklı kısmı) daha az olan bir toplamdır.
Pekiyi Allah Kur’an’da nasıl bir toplum olmamamızı istemektedir? Firavun ve Nemrut kavimleri gibi tek adamın mutlaklaştırılmasına dayalı bir rejimi Allah yasaklar. Medyen ve Eyke kavmi gibi ticarette hile ve hurda yoluyla zenginleşip bunu genel kural haline getiren bir toplum olmamızı Allah yasaklar. Ad kavmi gibi yol, köprü, baraj ve gökdelen yapıp bununla övünüp kibirlenmeyi ve bu yolda Allah’ın yerine kendimizi koymayı Allah yasaklar. Lût kavminin yaptığı gibi ahlâki açıdan kabul edilemez bir çirkinliği yapmanın yanı sıra bütün insanları kendimiz gibi yaşamaya zorlamamızı Allah yasaklar. Mekke müşriklerinde olduğu gibi fakiri, fakirliğinden istifade ederek köleleştiren ve sömüren sistemi Allah lanetler ve yasaklar. Allah toplum ve devlet yönetimi namına bizlerden istediği temel ilkeleri bu kıssalarla bize Kur’an-ı Kerim’de öğretmiştir.
Maalesef, adına İslam Cumhuriyeti veya İslam Emirliği denen devletler, Emevi ve Abbasi Sultanları’nın kendi iktidarlarını meşrulaştırmak için verdirdikleri fetvaları Şeriat adıyla kutsarken, baskıcı ve hırsız rejimler kurmuşlardır. Ahlâki açıdan kabul edilemeyecek her şey şehvet – şöhret – servet hırsıyla genel kural hale gelmiştir. Allah’ın istemediği ne kadar kötülük varsa bu rejimlerde fazlasıyla bulunmaktadır. O zaman da Sünnetullah gereği bu ülkeler üzerinde Allah’ın gazabı eksik olmaz: Fakirlik, esaret ve iç savaş…
KÖKTEN DİNCİLİK VE AZ GELİŞMİŞLİK: HANGİSİ SEBEP?
Bu ana kadar yazdıklarımın genel özeti şudur: Kökten dinci bakış açısı ve buna bağlı siyaset fakirlik ve az gelişmişlikten beslenir. Şehirli ve sanayileşmiş toplumlarda, eğitim düzeyi yüksek ve uzmanlaşmış bireylerin bulunduğu topluluklarda öz denetim ve toplum yararı öne çıkmaktadır. Hiçbir insanın kabul etmeyeceği ahlâksızlıklar genel kural haline getirilmemektedir. Çünkü gelişmiş bir kapitalist toplumun yaşayabilmesi için toplumun ortak konsensüsü gereklidir. Ancak az gelişmiş toplumlar gelişmiş toplumlar için kapitalizmin eşitsizlik yaratabileceği verimli topluluklardır. Buralarda kurulacak çarpık yönetimlerle kendi çıkarlarına o ülkelerin (petrol, doğalgaz ve su gibi) doğal kaynaklarını, (eğitimli nüfus gibi) insan kaynaklarını, jeopolitik değerlerini sömürürler. Afganistan örneğine bakarsak, görünüşte Afganlılar İngiltere, Rusya ve ABD’yi sırasıyla yenip kovmuşlardır. Ancak ölenler Afgandır, harap olan ülke Afganistan’dır ve cehalet – fakirlik – iç savaş üçgeninde yıkılan Afgan halkıdır. Bugün iktidara gelen Afgan rejimi de kendi ayakları üzerinde duracak müktesebata sahip olmadığı için, günün sonunda Çin‘in kucağına oturacaktır.
ULUSLARARASI GÖÇ: GÖÇMENLER, SIĞINMACILAR VE MÜLTECİLER
YAYINLAMA: 09 Eylül 2021 - 23:20
Güzide ülkemizdeki son dönemde en sert tartışmalardan biri de göçmenler üzerine olandır. Tabiî ki, başlıkta verdiğim ayrımlar önemlidir. Gelenlerin ne kadarının göçmen, ne kadarının sığınmacı ve ne kadarının da mülteci olduğu, özellikle hukuki bakımdan, önem arz etmektedir. Bu, genel tabirle, göçmen olarak tanımladığımız insanlar arasında tepki çekenler, özellikle Suriye kökenliler ve Afganlardır. Bu tepkiler halkın farklı kesimlerinden gelmekteyken, tepkilere tepki gösteren azınlık da genel olarak iktidar taraftarı gazeteci ve siyasetçi takımının içinden çıkmaktadır. Doğal olarak muhalif siyasetçiler halktaki geniş tabanlı tepkileri seslendirerek kendilerine siyasi alan açmak istemektedirler. Bugün genel olarak dünyadaki uluslararası göç meselesini tanımlamak ve bunun sebeplerini ele almak istiyorum. Daha sonra, takip eden yazılarda, iktisat ve sosyoloji bilimlerinin olaya bakış açısını inceleyeceğim.
ULUSLARARASI GÖÇ: TANIMLAR VE KAVRAMLAR
Göç, en genel tabirle, insanların bir yerden başka bir yere kalıcı veya geçici olarak yeni bir ülkeye yerleşmek amacıyla gerçekleştirdikleri harekettir. Bu insan hareketi sıklıkla uzun mesafeleri kat etmekte ve bir ülkeden başka ülkeye doğru gerçekleşmektedir. Bununla birlikte, eğer insanların yer değiştirmesi aynı ülke içinde gerçekleşiyorsa buna iç göç denmektedir. Bu anlamda uluslararası göç farklı ülkeler arasındaki göç hareketlerine verilen addır. Göç veren ülke kaynak ülke, göç edilen ülke de hedef ülke olarak adlandırılır. Genel anlamda göç kaynak ve hedef ülkelerdeki beşeri sermaye düzeyine, yaşam standartlarına, iş ve eğitim imkânlarına ve göç mevzuatına bağlı olarak şekillenir.
Uluslararası insan hareketlerine özne olan insanlar genelde üç kategoriye ayrılır: Göçmenler, sığınmacılar ve mül teciler. Göçmenler kendilerine daha iyi iş ve eğitim olanakları, daha yüksek ücret, bir üst seviyede yaşam standardı elde edebilmek amacıyla kaynak ve hedef ülkelerin yasal mevzuatı çerçevesinde kaynak ülkeden hedef ülkeye gönüllü olarak göç eden insanlara verilen addır. Genelde bu insan hareketleri uluslarararası iktisat ve emek iktisadının çalışma konusuna girer. Zaten iktisatta uluslararası emek hareketleri bu bağlamda ele alınıp tahlil edilir. Öte yanda sığınmacılar, ülke içinde yüksek suç oranları, iç savaş, salgın hastalık, doğal afet veya siyasi baskıyla zorunlu ve geçici olarak kaynak ülkeden kaçarak hedef ülkeye sığınan insanlara verilen addır. Burada göçün sebepleri, dolaylı yoldan iktisadi etkenlerle ilişkili olmakla birlikte, esas sebepler siyasi ve toplumsaldır. Mülteciler ise büyük oranda kaynak ülkeden siyasi sebeplerle ayrılıp kalıcı olarak hedef ülkeye yerleşmek isteyen insanlara verilen addır. Burada iltica eylemi için hedef ülkenin mevzuatı önem kazanmaktadır. Her ülke kendi kabul edebileceği mültecilerle ilgili belli kurallar geliştirmiştir. Genel olarak mülteciler sığınmacılar arasından çıkar, bu yüzden mülteci hareketlerinin sebebi genelde siyasi ve toplumsal etkenlerdir. Ancak bir sığınmacının mülteci statüsü kazanması daha çok hukuki bir meseledir. İltica eyleminde nihai amaç hedef ülkenin vatandaşlığına geçebilmektedir.
Bu kategorileri birer örnekle açıklayalım. Ben bir Türk iktisat profesörü olarak daha yüksek ücret elde etmek ve kızım için daha iyi bir eğitim imkânına kavuşmak için örneğin İngiltere’de bir üniversiteye başvurur ve kabul alırsam Türk vatandaşı bir göçmen olarak kaynak ülke Türkiye’den hedef ülke İngiltere’ye göç ederim. Tabiî ki, bunun için, her iki ülkenin yasal mevzuatına uygun olarak İngiltere’den bir çalışma izni almam gerekir. Öte yandan Suriye’deki iç savaş ve Afganistan’daki rejim değişikliği nedeniyle ülkeye gelenler bu anlamda sığınmacı statüsündedirler. Eğer Kuzey Kore’den bir sığınmacı Komünist rejimden kaçıp kalıcı olarak Güney Kore’ye yerleşirse ve Güney Kore de ona mülteci sıfatı ve oturma izni verirse bu sığınmacı mülteci olarak kabul edilir.
SIĞINMACI VE MÜLTECİ POLİTİKALARI VE İKTİSADİ ETKİLERİ
Ülkemizde sığınmacı ve mülteci statüsü hakkında yeterli mevzuat bulunmamaktadır. Bunlarla ilgilenecek olan bir devlet kurumu da tam olarak teşekkül etmemiştir. Amiyane tabirle Türkiye olarak ofsayda düşmüş, bebeği kucağımızda bulmuşuzdur. Ne kadar sığınmacı vardır, bunların ne kadarı mülteci statüsü elde etmiştir, söylenenler birbirini tekzip etmektedir. Bir konuda yeterli ve açık bilgi kamuoyunda bulunmuyorsa, o takdirde, insanlar arasında dedikodular başlar. Atasözünde dediği gibi: “Şûyuu vukuundan beterdir!”, yani “Söylentisi gerçekleşmesinden beterdir!”. İnsanlar arasında sığınmacılar hakkında gerçek olup olmadığı bilinmeyen söylentiler yayılır, bu da – olumsuz iktisadi ve toplumsal şartlarla beraber- toplumsal tepkilere zemin oluşturur. Gelen sığınmacılara ne verildiği, ne taahhüt edildiği, bunların geçici barınma ve yaşam alanlarının neresi olduğu belirsiz olunca bu söylentiler ve tepkiler de artar.
Medeni bir ülkenin ve bütün kurumlarıyla çalışan ciddi bir devletin uluslararası emek hareketlerine karşı kendi milli çıkarları doğrultusunda mevzuat geliştirmesi ve politika oluşturması gerekmektedir. Göçmenler meselesi doğrudan emek piyasasını ilgilendirdiği için ülkenin kısa, orta ve uzun vadede kalkınma planlarına bağlı olarak ihtiyaç duyduğu ve kabul edebileceği emek profilinin belirlenmesi gerekir. Hedef ülkeye gelen göçmenlerin iktisadi olduğu kadar milli birlik ve toplumsal huzur açısından da ele alınması, gelen göçmenlerin topluma entegre edilmesi, gettolaşmanın önüne geçilmesi de siyasi otoritenin önünde önemli bir problemdir.
İktisadi açıdan göç hareketlerinin hedef ülkeler açısından üç önemli soruna temel teşkil ettiğini söyleyebiliriz: Gelen göçmen veya sığınmacılar emek piyasasında bir arz fazlasına neden olurlar. Bu da genel ücret seviyesinin düşmesine yol açar. Çünkü göçmenler, büyük ihtimalle, daha ucuza çalışmaya razı olacaklardır. Bu durumda bir avuç işveren yarar sağlarken, ülke vatandaşlarından geniş çalışan kitleleri ve hâl-i hazırda işsizler zarar görecektir. İkincisi, eğer göçmenlerin ülkeye dengeli ve kontrollü dağıtımı yapılmazsa, bu durum, konut piyasasını da olumsuz etkiler. Kiralar ve konut fiyatları yükselir. Bundan göçmenlerden çok hedef ülkenin vatandaşları olumsuz etkilenirken, bir avuç ev sahibinin kira gelirleri artar. Üçüncüsü de, ülkeye gelen göçmenlerin işgücü kalitesinin ülkenin üretim kalitesini de etkilemesidir. Örneğin doğru düzgün meslek sahibi olmayan göçmenlerin doluştuğu hedef ülkelerde, üretimde düşük katma değerli ve ucuz işgücü kullanan sektörlerin kârları ve payı artarken, yüksek katma değerli ve nitelikli işgücü kullanan sektörlerin kârları ve payı azalır. Bu da, uzun dönemde, ülkenin uluslararası rekabet gücünün düşmesine ve halkın bütün kesimleriyle birlikte nispî fakirleşmesine yol açar.
İşin iktisadi boyutlarını – beyin göçü konusunu da dâhil ederek – sonraki yazılarımda ele alacağım. Hayırlı Cumalar…
ULUSLARARASI GÖÇ VERİLERİ VE İKTİSADİ ETKENLER I
YAYINLAMA: 12 Eylül 2021 - 23:25
Bugün uluslararası göçle ilgili verilere ve bu verileri açıklamaya çalışan iktisadi kuramlara değineceğim. İlk önce verilerle başlayalım.
GÖÇ VERİLERİ VE TRENDLER
Uluslararası göçle ilgili çeşitli uluslararası kurumların yayınladığı raporlar ve veri tabanları bulunmaktadır. Bunlardan en önemlilerini şöyle özetleyebiliriz: Dünya Bankası tarafından 2008, 2011 ve 2016 yıllarında üç adet “Göç ve Havaleler Raporu” yayınlandı. Yine Uluslararası Göç Örgütü tarafından 1999’dan bu yana 10 adet “Dünya Göç Raporu” yayınlandı. İlaveten, Birleşmiş Milletler’in İstatistik Bölümü de göç eğilimlerini ve göçe sebep olan etkenler daha iyi anlayabilmek için arşivlerinde dünya çapında göç hakkında bir veri tabanı oluşturmuştur.
İktisat teorisine bir alt kısımda yer vereceğim. Ancak yukarıda bahsettiğim veri tabanlarına göre, uluslararası göç hareketleri teorinin söylediğini tekzip etmektedir. Şöyle ki, teori göçün daha çok fakir ülkelerden zengin ülkelere doğru gerçekleştiğini savunurken, 2013 yılında göçmenlerin yüzde 38’i gelişmekte olan ülkelerden diğer gelişmekte olan ülkelere, yüzde 23’ü de gelişmiş ülkelerden diğer gelişmiş ülkelere göç etmiştir. Yani uluslararası göçün yüzde 61’i teorinin söylediğinin aksi yönde gerçekleşmiştir. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonunun 2013 yılında yayınladığı Uluslararası Göç Raporunda bunun sebebinin gelişmekte olan ülkelerde gelişmiş ülkelerdekine göre daha hızlı büyüme trendi olduğu söylenmektedir.
Dünyada uluslararası göç trendleri de zaman içinde artmıştır. Şöyle ki, 1970 -1985 arasında uluslararası göçmenlerin dünya nüfusuna oranı yüzde 2,3 iken, 1990-2005 arasında bu oran yüzde 2,8’e ve 2005-2020 arasında da yüzde 3,4’e çıkmıştır.
Uluslararası Göç Örgütü’nün 2020 yılı Dünya Göç Raporu’nda ilk on hedef ülke ve ilk on kaynak ülke verilmiştir. Buna göre en fazla göç alan ilk on hedef ülke sırasıyla şunlardır: ABD, İngiltere, Avustralya, Almanya, BAE, İtalya, Suudi Arabistan, Fransa, Rusya ve Kanada’dır. Yine aynı kaynağa göre en fazla göç veren ilk on kaynak ülke de sırasıyla şöyle sıralanmıştır: Hindistan, Suriye, Afganistan, Meksika Bangladeş, Endonezya, Çin, Pakistan, Rusya, Filistin.
Dünyada bu istatistikler tutulurken, bir önceki yazımda bahsettiğim göçmen, sığınmacı ve mülteci kavramlarına da değinilmektedir. Genelde göçmenler gönüllü göç / “voluntary migration” kavramı (iktisadi amaçlı emek göçü) altında ele alınırken, mülteci ve sığınmacılar ise zorla göç / “forced migration” (siyasi baskı, can güvenliği ve doğal afetler sebebiyle oluşan göç) başlığı altında toplanmaktadırlar. Uluslararası Göç Örgütü’nün 2020 yılı Dünya Göç Raporu’nda belirtildiğine göre 2010 yılında toplam uluslararası göçmenlerin yüzde 7,6’sı (yaklaşık 16 milyon kişi), 2014 yılında yüzde 7,9’u (yaklaşık 19 milyon kişi) ve 2020 yılında da (tahmini) yüzde 10’u (25 milyon kişi) zorla göç mağduru sığınmacı ve mültecilerden oluşmaktadır.
İKTİSAT KURAMI VE ULUSLARARASI GÖÇ
Buraya kadar verdiğimiz bilgilerde göçmenleri “göçmen” olarak tanımlanan kısmının iktisadi gayelerle gönüllü olarak göç ettiğini söylemiştim. İktisat biliminde emek ve sermayenin ülkeler arası hareket etmediği varsayımı temel varsayımdır. Bu varsayım üzerine ana akım dış ticaret teorisi kurulmuştur. Buna göre piyasa mekanizması her ülkenin belli sektörlerde ihracatçı ve belli sektörlerde ithalatçı olmasını belirler. Bu modellerde ana varsayım ülkenin üretim gücünü belirleyen emek ve sermaye faktörlerinin ülke içinde kaldığı ve başka ülkeye gitmediğidir. Ancak, özellikle 1960’lardan sonra gitgide artan bir hızla dünya ekonomisinin küresel bir entegrasyona girmesi nedeniyle, ülkeden ülkeye emek ve sermaye hareketlerinin incelenmesi zorunlu hale gelmiştir. İşte, iktisat biliminin temelde incelediği uluslararası göç bileşeni gönüllü göç olarak da tabir edilen ülkeler arası emek hareketleridir. Bu konuda çeşitli yaklaşımlar mevcuttur. Burada kısaca bu yaklaşımları özetlemek istiyorum. Burada bahsedeceğim birkaç temel teori var. Bunlar; Neo-Klasik Teori, İkili Emek Piyasası Teorisi, Yeni İşgücü Göçü Teorisi, Nispî Yoksunluk Teorisi ve Dünya Sistemleri Teorisi.
Neo-Klasik İktisat Teorisi
Bu teoriye göre genel anlamda göçün (hem uluslararası hem de iç göç) temel sebebi iki coğrafi bölge arasındaki nispî ücret farkıdır. Uluslararası emek hareketlerini modellerken, ülkeler arasında emeğin serbest dolaşımı bulunduğu durum varsayılır ve her ülkedeki nispî ücret düzeyi o ülkedeki emek arz ve talebine bağlı olarak belirlenir. (Burada nispî ücretle kasıt vatandaşların aydan aya aldığı maaşlar değildir, ancak bir işçinin bir saatlik çalışması karşılığında elde ettiği reel satın alma gücüdür.) Bu koşullar altında, işgücünün nispî olarak kıt ve sermayenin nispî olarak bol olduğu ülkelerde emeğin nispî getirisi, yani reel ücretler yüksekken, işgücünün nispî olarak bol ve sermayenin nispî olarak kıt olduğu ülkelerde emeğin nispî getirisi, yani reel ücretler düşüktür. Bu yüzden, işgücü düşük ücret elde edilen ülkelerden yüksek ücret elde edilen ülkelere göç eder. Bu sürecin sonunda her iki ülkedeki nispî ücret seviyesinin eşitlenmesi beklenir.
Neo Klasik Teori’de yukarıda bahsetmediğim önemli bir varsayım da, farklı sektörlerde kullanılan emeğin özdeş olduğu varsayımıdır. Dolayısıyla, emeğin hem sektörler arasında hiçbir üretkenlik kaybı yaşamadan hareket edeceği hem de bütün sektörlerde nispî ücretlerin eşit olacağı önerilir. Emeğin bütün sektörlerde özdeş olduğu durum, ancak tarım sektörü için geçerli olabilir. Öyle ya, fındık toplayan tarım işçisiyle pamuk toplayan tarım işçisi arasında hiçbir nitelik farkı yoktur. Öte yandan sanayi ve hizmetler sektöründe emeğin özdeşliği pek düşünülemez. Bu varsayımı sanayi sektöründe kabul etmek demek, bir bilgisayar mühendisinin işini bırakıp gıda sanayinde gıda mühendisi olarak görev yapabileceği anlamına gelir. Hizmetler sektöründe de durum aynıdır: Bir iktisat profesörü bir alay komutanı albayla aynı işi yapamayacağı gibi, albay da gelip aynı verimlilikle amfide ders veremez. Sanayi ve hizmetler sektörlerinde işgücü belli bir sektöre göre uzmanlaştığı için sadece o sektörde kullanılabilir haldedir, dolayısıyla aynı ekonomi içinde farklı sektörlerdeki işgücünün geliri, yani nispî ücreti, birbirinden farklıdır. Neo Klasik teoride gerçek sanayi ekonomilerinde rastlanan bu durum ihmal edilir, sanki her çalışan aynı ücreti alıyormuş gibi model kurulur. Neo Klasik Teorinin bu eksikliği, kısmen, İkili Emek Piyasası modelinde giderilmeye çalışılmıştır.
İkili Emek Piyasası Teorisi
İkili Emek Piyasası Teorisi’ne göre ülkelerde iki tip emek piyasası mevcuttur: Birincil piyasa ve ikincil piyasa. Birincil piyasa sermaye yoğun, yüksek katma değerli ve kalifiye işgücü kullanan sektörlerden oluşur. İkincil piyasada ise emek talebi düşük katma değerli, emek yoğun ve kalifiyesiz işgücü kullanan sektörler tarafından sağlanır. Bu teoriye göre kalifiyesiz işgücünün nispeten az olduğu gelişmiş ülkelere kalifiyesiz işgücünün nispeten bol olduğu gelişmekte olan ülkelerden işgücü göçü gerçekleşir. Bu göç ikincil piyasada olur. Öte yandan, yukarıda bahsedildiği gibi gelişmiş ülkeden gelişmiş ülkeye ve de gelişmekte olan ülkeden gelişmekte olan ülkeye işgücü göçü bu modelle kısmen açıklanabilir. Gelişmiş ülkeler arası iş gücü göçü birincil piyasada gerçekleşirken, gelişmekte olan ülkeden gelişmekte olan ülkeye işgücü göçü de ikincil piyasada gerçekleşir. Ancak bu model de, bir önceki kısımda belirtilen dinamikleri açıklamaya yetmez.
Kaldığımız yerden Cuma günü devam edeceğiz.
ULUSLARARASI GÖÇ VERİLERİ VE İKTİSADİ ETKENLER II
YAYINLAMA: 19 Eylül 2021 - 23:20
Cuma günü yoğunluğum nedeniyle yazımı yazamadım. Geçen pazartesi günü uluslararası göçün iktisadi nedenlerini anlatan teorilerden bahsetmeye başlamıştım. Neo-Klasik İktisat Teorisine göre ülkeden ülkeye iş gücü göçünün sebebi ülkelerarası reel / nispî ücret farkları idi. Buradaki temel varsayım farklı sektörlerde çalışan iş gücünün nitelik olarak hiçbir farkının olmadığıydı. Yani bir cerrah ile bir kasap ya da bir başkomiser ile profesör arasında eğitim veya verimlilik farkı bulunmamaktaydı. Bu yüzden bütün iş kollarında aynı ücret seviyesinin geçerli olduğu varsayılıyordu. Bu yüzden de, yurt dışına göç eden işçilerin göç etme sebebi olarak daha fazla ücret elde edebilme isteği gösterilmekteydi. Bu teoriye göre, uzun dönemde göç veren kaynak ülke ile göç alan hedef ülkelerde reel ücretlerin eşitlenmesi gerekiyordu. Yine bu teoriye göre göç veren kaynak ülkeler nispeten emek bol, düşük teknolojili ve fakir ülkeler iken göç alan hedef ülkeler de nispeten sermaye bol, yüksek teknolojili ve zengin ülkelerdi. Ancak, geçen yazımda bildirdiğim gibi, bu teori istatistiklerle doğrulanmıyordu. Çünkü, uluslararası işgücü göçü büyük oranda, zengin ülke ile zengin ülke veya fakir ülke ile fakir ülke arasında gerçekleşiyordu. Bu durumu açıklamakta ise Neo Klasik İktisat Teorisi yetersiz kalıyordu.
Bu durumu açıklamaya çalışan teorilerden birisi İkili Emek Piyasası teorisiydi. Bu teoriye göre ülkelerde iki tip emek piyasası mevcuttu: Birincil piyasa ve ikincil piyasa. Birincil piyasada iş gücü talep eden sektörler sermaye yoğun, yüksek katma değerli ve kalifiye işgücü kullanan sektörler iken ikincil piyasada ise emek talebi düşük katma değerli, emek yoğun ve kalifiyesiz iş gücü kullanan sektörler tarafından sağlanmaktaydı. Bu teoriye göre kalifiyesiz iş gücünün nispeten az olduğu gelişmiş ülkelere kalifiyesiz iş gücünün nispeten bol olduğu gelişmekte olan ülkelerden iş gücü göçü gerçekleşmekte ve bu göç ikincil piyasada olmaktaydı. Öte yandan, bu durumun tersi de mümkündü. Yani kalifiye iş gücünün nispeten az olduğu gelişmekte olan ülkelere kalifiye işgücünün nispeten bol olduğu gelişmiş ülkelerden iş gücü göçü gerçekleşmekteydi. Dolayısıyla, bu teoriye göre, iş gücü göçü, sadece fakir ülkeden zengin ülkeye değil, aynı zamanda, zengin ülkeden fakir ülkeye doğru da gerçekleşebilirdi. Bu teori Neo Klasik Teoriden daha kapsayıcı bir yaklaşım içermekle birlikte, yine de, zengin ülkeden zengin ülkeye veya fakir ülkeden fakir ülkeye işgücü göçünü açıklayamamaktadır. Üstelik, bu teoriye göre, birincil piyasada kalifiye iş gücü ve beşeri sermayenin dünyadaki daha düşük gelirli ülkelere akması gerekirken gerçek hayatta tersi olmaktadır: Beyin göçü… Pekiyi diğer teoriler ne demektedir? Bakalım…
YENİ KLASİK İKTİSAT OKULUNUN BAKIŞ AÇISI: YENİ İŞ GÜCÜ GÖÇÜ TEORİSİ VE NİSPÎ YOKSUNLUK TEORİSİ
İktisat biliminin her branşında 1970’lerden bu yana hakimiyetini kuran ve özellikle 1990’dan sonra (haksız bir şekilde) rakipsiz olarak ilan edilen Yeni Klasik Okul bütün toplumsal ve iktisadi olayları bireylerin akılcı tercihlerine dayandırmaktadır. Aşırı bir serbest piyasa taraftarlığı, milli devlete ve onun ekonomi politikalarına muhalefet, milli ekonomilerin yerine küresel piyasanın ikame edilmesi fikirlerine dayan Yeni Klasik Okul, aslında, Reagan, Baba ve Yavru Bushlar ve Trump tarafından açık, gayet demokrat (!) liderler olan Clinton, Obama ve Biden tarafından kapalı olarak savunulan vahşi kapitalizm ve neo-liberalizmin iktisat bilimindeki yansımasıdır. Bu okulun uluslararası göç üzerine söylediklerinde de, ne ülkeler arasında gelişmişlik farkları, ne sektörler arasında teknoloji farkları, ne de coğrafya ve jeo-politik bulunmaktadır. Uluslararası göçün arkasındaki sosyal ve sınıfsal problemler göz ardı edilmekte ve bunun sadece bireylerin tercihine dayandırmaktadır.
Bu okulun teorilerinden ilki Yeni İşgücü Göçü Teorisidir. Diğer ise Nispî Yoksunluk Teorisi… Dilerseniz kısaca bunları özetleyeyim.
Yeni İşgücü Göçü Teorisi temel aktör olarak hane halkını, yani aileyi, ele alır. Bu teoriye göre, her ailenin hedeflediği bir yaşam standardı, buna bağlı olarak yaşadığı çevrenin / ekonominin onlara sunduğu bir gelir/yaşam standardı imkânı bulunmaktadır. Aileler bekledikleri yaşam standardını tutturamayacaklarını gördüklerinde aile fertlerinden bir kısmını yurt dışına çalışmaya gönderir ve göçmen bireylerin gönderecekleri döviz havaleleri ile gelirlerini arttırmayı amaçlarlar.
Nispî Yoksunluk Teorisi, Yeni İşgücü Göçü Teorisi’ni veri kabul eder ama yurt dışına aile fertlerini göçmen olarak gönderen ailelerin genelde gelir dağılımının bozuk olduğu bölgelerde bulunduğunu ve bölgelerarası / uluslararası göçün bu gelir dağılımı bozukluklarını zaman içinde düzelteceğini vurgular. Her iki teori de, iç göç veya uluslararası göç arasında bir ayırım yapmazlar. Mevcut iktisadi düzenin dayandığı eşitsizlik ve sömürüye değinmezler. Ülkelerarası göçün hangi saiklerle geliştiğine yönelik bir ipucu vermekten imtina ederler. Zaten bu teoriyi savunanlar genelde ABD içinde eyaletler arasında gerçekleşen iş gücü göçü verilerini tahlil ederler.
DÜNYA SİSTEMİ TEORİSİ
2019 yılında kaybettiğimiz müteveffa Immanuel Wallerstein’ın kurduğu ve isim babası olduğu teori olan Dünya Sistemi Teorisi dünya tarihi ve sosyal değişimi açıklamak için ortaya atılan ve ana açıklayıcı birim olarak dünya sistemini öneren bir teoridir.
Dünya Sistemi Teorisi bütün dünya ekonomisini bir bütün olarak inceler. Temelde, Wallerstein’ın ilk gençliğinden beri üzerinde çalıştığı sömürgeleşmiş ekonomiler ve sömürgeci ekonomiler arasında kurulan bağlara da özel bir atıf yapar. Buna göre, kapitalist üretim biçiminin hâkim olduğu bir dünya resmi çizilir. Bu resimde uluslararası iş bölümü vasıtasıyla ülkeler, merkez, yarı çevre ve çevre ülkeleri olarak adlandırılır. Merkez ülkeler yüksek gelir grubunda, sermaye ve kalifiye işgücü bol ülkelerden oluşur ve bunlar yüksek teknolojili sermaye yoğun sektörlerde üretim yapar. Diğer ülkeler (yarı – çevre ve çevre ülkeleri) ise, orta ve düşük gelir grubunda kalifiyesiz iş gücü bol ülkelerdir ve düşük teknolojili emek yoğun sektörlerde üretim yapar. Bu teoriye göre uluslararası göç iki temel saikle oluşur: Birincisi, ana iş gücü akışıdır ki, bu çevre ve yarı-çevre ülkelerden merkez ülkelere doğrudur. İkincisi de, sömürgecilik sonrası çağda, eski sömürge ülkelerden yine eski, sömürgeci efendi ülkelerine akıştır. Bu ikincisine örnek olarak Mağriplilerin (Cezayir ve Tunuslu göçmenler) ve Frankofon Afrikalıların Fransa’ya göçleri veya Hindistan, Pakistan ve Bengaldeşli göçmenler ile diğer eski İngiliz sömürgelerinden göçmenlerin İngiltere’ye göçleri gösterilir. Dünya Sistemi Teorisi de, temelde, tıpkı Neo Klasik Okul ve varyantları gibi uluslararası göçü fakir kaynak ülkelerden zengin hedef ülkelere doğru açıklar. Ancak önceki yazımda verdiğim veriler bize bunun gerçeği ancak kısmen açıkladığını göstermektedir.
Şu ana kadar anlattığım iktisat teorileri zengin ülke ile zengin ülke veya fakir ülke ile fakir ülke arasında bir göçü mantıki bir modelle açıklamaktan uzaktır. Bunun sebebi hali hazırda, teknolojik değişimin ve küreselleşmenin yol açtığı etkilerin tam olarak modellenememesidir. Aynı zamanda Marksist olsun, Neo-Klasik olsun bütün iktisat okullarının işgücünü veya emeği On Dokuzuncu Yüzyıl şartlarında olduğu gibi kabul etmeleridir.
“Pekiyi Hocam, bunca kelli felli iktisatçı, bu durumu açıklayamamış da, siz mi açıklayacaksınız?” Bu kadar iddialı değilim ama, bu konuda kafamda oluşmuş bazı fikirleri sizlerle paylaşmak istiyorum. Tabii ki, sizleri matematik modellere boğmayacağım. Onu akademik çalışmalara bırakalım. Ama size basitçe meramımım anlatabileceğimi düşünüyorum. Bu da bir sonraki yazıya kalsın.
KÜRESELLEŞME, EMEĞİN DEĞİŞEN NİTELİĞİ VE ULUSLARARASI GÖÇ
YAYINLAMA: 23 Eylül 2021 - 23:25
Uluslararası göç hareketlerini açıklamaya çalışan iktisat teorilerinin güncel verilerde ortaya çıkan gerçekleri açıklayamadığından Pazartesi günkü yazımda bahsetmiştim. İktisat teorileri sığınmacı ve mültecilerin göç hareketlerini incelememekte, ancak daha iyi ücret ve daha yüksek yaşam standardı isteyen göçmenlerin göç hareketlerini analiz etmeye çalışmaktaydı. Bunu açıklamak için, farklı şekillerde olsa da, hepsinin ortak yaklaşımı göçmen üreten kaynak ülkelerde daha düşük gelir ve yaşam standardının, göçmen alan hedef ülkelerde de daha yüksek gelir ve yaşam standardının bulunduğuydu. Bu durumda, iktisat teorilerinin temel yaklaşımının “ülkeler arası işgücü göçünün tek yönlü olarak fakir ülkelerden zengin ülkelere doğru gerçekleşmesi” olduğu söylenebilir. Ne var ki, önceki yazılarda bildirdiğimiz gibi iş gücü göçü fakir ülkeden zengin ülkeye olduğu kadar zengin ülkeden fakir ülkeye doğru da gerçekleşmekteydi. İlave olarak, tutulan istatistikler, işgücü göçünün neredeyse yarısının da fakir ülkeyle fakir ülke ve zengin ülkeyle zengin ülke arasında gerçekleştiğini de sergilemekteydi.
“Hocam, yani ne diyorsunuz? Koskoca iktisat teorisi insanların ülkeler arası göçünü doğru düzgün açıklayamıyor mu?” Ben böyle bir iddia da bulunmam, ancak teorinin şu anki haliyle yetersiz olduğunu söyleyebilirim. Bunun sebebi nedir? Değişen ve gelişen teknolojiye bağlı olarak oluşan küreselleşme sürecinin etkilerinin iktisat teorisinin hemen hemen bütün alanlarında daha modellenmemiş olmasıdır. Kaldı ki, değişen teknolojinin ve artan uzmanlaşmanın üretimde emek faktörünün niteliğini de önemli ölçüde değiştirdiği gerçeği de göz ardı edilmektedir. Ne demek istiyorum? Adımı adım giderek bunları cevaplamak isterim.
EMEĞİN DEĞİŞEN NİTELİĞİ
İktisat biliminin en temel kavramlarından biri de emektir. Emek, üretimde kullanılan insan gücünü temsil eden bir iktisadî kavramdır. Emeğin ölçü birimi iş saatidir. Günlük hayatta bir işveren kendi istihdam hacmini “Ben işyerimde 100 işçiye istihdam sağlıyorum.”, diye ifade etse de, bu tam anlamıyla bilimsel doğruyu yansıtmaz. Doğrusu şudur: Eğer bu sözü geçen işveren haftada 5 gün günde 8 saat 100 işçi çalıştırıyorsa, bu işverenin istihdam ettiği işgücü haftada (5 x 8 x 100) 4000 iş saatidir.
İktisat modellerinin kahir ekseriyetinde emeğin niteliği homojen olarak kabul edilir. Yani, çok kabaca emeğin niteliği üretim sürecinde bir saatte harcanan fiziki güce karşılık gelir. Bu tasnife göre, bir belediye işçisinin bir saatlik emeği ile bir cerrahın, bir avukatın veya bir ressamın bir saatlik emeği nitelik olarak aynıdır. Bu anlaşılacağı üzere hiç de gerçekçi değildir, ancak iktisat modellerinde kolaylaştırma bahanesiyle bu varsayım genel kabul görür. Emeğin her sektörde homojen olarak kabulü, emeğin ücretinin de sektör farkına bakılmadan aynı düzeyde olacağı anlamına gelmekteydi. Bu da her ülke için tek bir genel ücret düzeyi varsayımını mümkün kılmaktaydı.
Aslında iktisat biliminin ilk ortaya çıktığı dönemde, üretimin büyük çoğunluğu tarım ve sanayi üretimiydi. Bu iki işkolunda da, emeğin nitelik olarak çok fark göstermediği de bir gerçekti. Bu yüzden kolaylık amacıyla böyle bir varsayım da bulunmak kabul edilebilirdi. Örneğin Karaköy rıhtımında hamallık yapan bir kişinin, daha sonra bir sucuk fabrikasında işçi olarak çalışması ve en sonunda bir manifaturacının yanında çıraklığa girmesi mümkündü. Bu farklı mesleklerde kullanılan işgücü arasında ciddi bir nitelik farkı bulunmamaktaydı. Dolayısıyla bu sektörlerdeki saatlik işçi ücretinin de farklılaşması gerekmemekteydi. Teori ortaya atıldığı zamanda ki gerçeklerle uyumluydu, ancak gerçekler zamanla değişme eğilimindedir. İşte, gerçeklerin zaman içinde değişmesine en güzel örnek sanayileşme ve şehirlileşmedir. Sanayileşme ve şehirlileşmenin etkisiyle hizmetler sektörü gitgide önem kazanmaya ve milli gelir içerisinde daha yüksek bir pay elde etmeye başlayınca manzara da değişmeye başladı. Hizmetler sektörü ise büyük oranda nitelikli işgücünün kullanıldığı bir sektördü. Dahası, hizmetler sektöründe her işkolunda kullanılan emeğin nitelik olarak birbirinden farklılaştığı da gözlemlenmekteydi. İşgücünün niteliğini değiştiren en önemli etken de eğitim ve bilgi düzeyiydi.
Örnek verelim: Bir cerrahın yetişmesi için 5 senelik genel tıp eğitiminden sonra çok zor bir sınav olan TUS’da iyi bir derece ile genel cerrahide uzmanlaşma hakkı kazanması gerekir. Bundan sonra yine çok zor bir uzmanlık eğitiminden geçerek cerrah olmaya hak kazanır. Ancak eğitim süreci bununla bitmez. İncelediği vakalar ve girdiği ameliyatlarla birlikte bilgi ve görgüsü, tecrübesi de artar. Keza bir avukat da böyledir; bir şef aşçı da, bir piyano virtüözü de veya bir TV spikeri de… Dolayısıyla, hizmetler sektörünün gelişmesi ve yaygınlaşması, üretim sürecinde uzmanlaşmış ve niteliği yüksek emek gücünün de artan oranlarda kullanılmasına yol açmıştır. Bu yüzden, artık, istihdamın yarısından fazlasını oluşturan hizmetler sektöründe birbirinden farklı, yani heterojen emek kullanılmaktadır. Bu ise şu anlama gelmektedir: Birinci olarak, nitelikli işgücü sahibi bir çalışan sadece kendi uzmanlaştığı alanda verimli bir şekilde çalışabilir, farklı sektörlerde emeğinin niteliği para getirmez. İkinci olarak da, farklı sektörlerde çalışan nitelikli işgücünün saatlik ücretleri de farklı olacaktır.
KÜRESELLEŞME VE ÜRETİMİN ADEM-İ MERKEZİLEŞMESİ
Küreselleşme süreci kabaca bütün dünya çapında hemen hemen her türlü sanayi ürününün ve bilgi – iletişim hizmetlerinin serbest ticareti, her türlü sermaye cinsi ve nitelikli emeğin serbest dolaşımı ile tanımlanabilir. Bu sürecin ana taşıyıcı kurumları da uluslarüstü firmalardır (transnational firm). Uluslar üstü firmayı farklı ülkelerde üretim yapabilen, yine idare sistemini farklı ülkelerdeki istasyon ağlarına dayandıran ve bütün dünyaya mal veya hizmet satan kurum olarak tanımlayabiliriz. Örneğin, bilgi-iletişim, finans, sağlık, sosyal medya, orta üst ve yüksek teknolojili sanayi kolları bu tür şirketlerin çoklukla bulunduğu sektörlerdir. Bu şirketlerde uluslararası standartta eğitim görmüş, belli bir meslekte uzmanlaşmış nitelikli işgücü istihdam edilir. Bu özellikleri haiz nitelikli işgücü daha çok gelişmiş ülkelerden daha az da gelişmekte olan ülkelerden çıkmaktadır. Azgelişmiş ülkeler ise oyun dışındadır, çünkü bu ülkelerdeki işgücü büyük çoğunlukla doğru düzgün okuma yazması bile olmayan niteliksiz işgücüdür. Küreselleşme süreci, niteliksiz işgücünün uluslararası hareketini desteklemez aksine engeller.
Uluslararası işgücü göçünü küreselleşmeyi temel alarak modelleyecek olursak dünya ülkelerini üç grup olarak ayırmak gerekir:
-Nitelikli işgücünü üreten ama orta ve orta alt teknolojili sektörlerde nitelikli işgücü fazlası ve orta yüksek ve yüksek teknolojili sektörlerde de nitelikli işgücü açığı bulunan gelişmiş ülkeler,
-Nitelikli işgücünü üreten ama orta ve orta alt teknolojili sektörlerde nitelikli işgücü açığı ve orta yüksek ve yüksek teknolojili sektörlerde de nitelikli işgücü fazlası bulunan gelişmekte olan ülkeler,
-Nitelikli işgücünü üretemeyen, düşük katma değerli üretim yapan ve niteliksiz işgücü fazlası bulunan az gelişmiş ülkeler.
Modeli yukarıdaki varsayımlarla kurduğumuzda karşımıza şu çıkmaktadır: Orta yüksek ve yüksek teknolojili sektörlerde çalışan nitelikli işgücü gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere göç eder, orta ve orta alt teknolojili sektörlerde çalışan nitelikli işgücü de gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere göç eder. Az gelişmiş ülkelerdeki niteliksiz işgücü de kaçak yollardan diğer ülkelere girer veya sığınmacı ya da mülteci olur. Bu şekilde hem gelişmiş ülkeden gelişmekte olan ülkeye, hem gelişmekte olan ülkeden gelişmiş ülkeye işgücü göçünü hem de az gelişmiş ülkelerden gelen kaçak işçi, sığınmacı ve mülteci göçünü açıklayabiliriz. Pekiyi, benzer gelişmişlikteki ülkeler arasındaki işgücü göçünü nasıl açıklarız? Burada da uluslar üstü firmalar devreye girer: Bir Alman mühendis Mercedes’in diyelim Fransa’daki fabrikasında çalışmaya başlarsa veya bir Türk inşaat mühendisi Rusya’da bir Türk inşaat firmasında çalışmaya başlarsa bu duruma bir örnek teşkil eder.
O zaman kısaca özetlersek, emeğin niteliğindeki değişimi, farklı ülkelerin gelişmişlik düzeyleri arasındaki farkları ve uluslar üstü firmaların etkilerini modele dahil edersek dünya üzerindeki, uluslararası göçün iktisadi nedenlerini kabaca tanımlayabiliriz.
POPÜLİST PARA POLİTİKASI VE ERKEN SEÇİM
YAYINLAMA: 26 Eylül 2021 - 23:45
MERKEZ BANKASI’NIN FAİZ İNDİRİM KARARI NASI ALINDI?
Geçen hafta Perşembe günü Merkez Bankası yüzde 1’lik bir faiz indirimi (yüzde 19’dan yüzden 18’e) kararı aldı. Bu kararın her an gelebileceği tahmin ediliyordu, çünkü Merkez Bankası Başkanı Şahap Kavcıoğlu bir süre önce “artık manşet enflasyonu değil ama çekirdek enflasyonu dikkate alacaklarını” beyan etmişti. Burada bilmeyen okuyucularımız için kısaca özetleyeyim: Manşet enflasyonla kastedilen vatandaşların marketlerde, pazar ve çarşıda karşılaştıkları ve satın aldıkları mal ve hizmetlere karşılık olarak ödemek zorunda oldukları fiyatların genel ortalamasının artış oranıdır. Son açıklanan manşet enflasyon yüzde 19,25’ti. Çekirdek enflasyon ise içinden gıda fiyatlarının çıkarıldığı sanayi ürünlerinin fiyat artış oranıdır. Buradaki artış oranı da yüzde 16’ydı. Merkez Bankası’nın “politika faizinin enflasyonun yüzde 2 üstünde olacağı” gibi bir taahhüdü varken ve politika faizi de yüzde 19’ken Merkez Bankası tek bir şey yapabilirdi: Faizleri (yüzde 21 civarına) artırmak… Ancak, gelin görün ki, işler o kadar da basit değildi. Siyasi irade defalarca “yüksek faizden rahatsız olduğunu, faizlerin indirilmesi gerektiğini” söylemiş ve Merkez Bankası’ndan faiz indirimi beklentisini yüksek sesle beyan etmişti. Şahap Hoca ne yapacaktı? Sözünü tutarsa faizi arttırması gerekecek ve bu da siyasi irade ile papaz olmasına yol açacaktı. Öte yandan faizi arttırmayıp, hele bir de düşürürse kendi sözünü tutmamış olacak ve Merkez Bankası’nın itibarını yerlere düşürecekti. Birden kim olduğunu bilmediğim uyanık bir kafadan bir ses çıktı: “Evreka! / Buldum!” Her derde deva mucizevi bir çözüm bulunmuştu: Manşet enflasyonu buruşturup çöpe atalım, çekirdek enflasyonla devam edelim! Öyle ya, çekirdek enflasyon oranı yüzde 16 idi, Merkez Bankası enflasyon oranının 200 baz puan yani yüzde 2 üzerinde faiz uygulayacağını taahhüt etmişti. Bu durumda yüzde 18’lik bir politika faizi hem siyasi iradenin beklentilerini karşılayacak hem de Merkez Bankası sözünü yemiş olmayacaktı. Bu kararın icrası da Perşembe günü gerçekleşti.
FAİZLERİ İNDİRMEK NE ANLAMA GELİR?
Burada birçok kez yazdım: Birincisi, siyasi iradenin “enflasyonu düşürmek için faizleri düşürmek gerekir” şeklinde ifade ettiği teorisi akademik iktisatçıların tamamı tarafından normal şartlarda yanlış olduğu beyan edilen bir önermedir ve ancak çok istisnai şartlarda ve geçici olarak geçerli olabilir. İkinci olarak, Türk ekonomisinin 2018 yılından beri içinde olduğu kriz sürecinde ma’lul olduğu hastalığın adı stagflasyondur ve yüksek işsizlik ve yüksek enflasyonun eş anlı olarak bir arada bulunması anlamına gelir. Stagflasyonla ilgili YeniBirlik’te iki makale yazmıştım: 5 Mart 2021 tarihli “STAGFLASYON VE İSTİKRAR POLİTİKASI - I” ve 8 Mart 2021 tarihli “STAGFLASYON VE İSTİKRAR POLİTİKASI - II” adlı yazılar. Bu yazıların ilkinde Stagflasyonun ne olduğu ve hangi sebeplerden ortaya çıktığını ve ikincisinde ise Stagflasyona karşı nasıl politikalar uygulanabileceğinden bahsetmiştim.
Bugünkü şartlarda bulunan mucizevi çözümle (manşet enflasyon yerine çekirdek enflasyonun dikkate alınması) faizlerin indirilmesi ne anlama gelmektedir? Burada faiz indirimin üç etkisi üzerinde duracağım: Parasal taban veya emisyon hacmi üzerindeki etkisi, kur üzerindeki etkisi ve büyüme ve enflasyon üzerindeki etkisi.
İlk olarak belirtmem gereken şudur ki, politika faizini düşürmek açıktan para basmak demektir. Merkez Bankası’nın politika faizi diğer bankalara borç verme faizidir. Bu da, Merkez Bankası’nın “son kredi mercii / lender of last resort” olarak bilinen fonksiyonunun gereği olarak, ülkedeki bankaların nakit sıkışıklığına girdiği durumda onlara yeterli miktarda borç verirken uyguladığı faiz oranıdır. Bankalar arası para piyasasında bankalar günlük nakit açıklarını kapamak için birbirinden veya Merkez Bankasından borç alırlar. Bankaların nakit açığı, özellikle ekonominin kriz içinde ve belirsizliğin yüksek olduğu dönemlerde artar. Eğer Merkez Bankası’nın politika faizi ve bankaların nakit talebi yüksekse, bu takdirde bankalar Merkez Bankası’ndan değil ama birbirlerinden borç almayı daha kârlı bulurlar. Ama Merkez Bankası politika faizini bankalar arası para piyasasında oluşan faizin altına indirirse, o zaman, hiçbir banka enayi olmadığı için, daha ucuz olan Merkez Bankası kaynaklarından borçlanırlar. Bu yüzden Merkez Bankası’nın politika faizini düşürmesi, bankalara daha fazla borç vermesi ve ekonomide dolanan para miktarını arttırması anlamına gelir. Bu da aslında açıktan para basmak demektir. Öyle görülmektedir ki, Merkez Bankası para arzı üzerindeki kontrol gücünden vaz geçmiştir. Bankalara (ya da bazı yazar ve aydınların deyimiyle “faiz lobisine”) “Ne istiyorsanız vereceğim!” demektedir.
İkinci olarak, politika faizinde indirim mevcut şartlarda döviz kurlarının yukarı doğru hareketlenmesine yol açacaktır. Dünyada Türkiye’nin muadili olan gelişmekte olan ülkelerin tamamında Merkez Bankaları faiz artırımına gitmekte iken ve ABD Merkez Bankası da faizleri düşürmezken Türkiye Merkez Bankası’nın politika faizini düşürmesi yabancı yatırımcılar kadar “yerli ve milli” yatırımcıların da paralarını dövize çevirip daha yüksek faiz alacakları yabancı ekonomilere götürmesine neden olur. Yani kısa vadede ülkeden döviz çıkışı olmasına kurların yükselmesine yol açar. El Hak, öyle de oldu. Ancak önümüz kıştır. Kasım ve Aralık aylarında bankaların yüklü dış borç ödemeleri vardır. Bu aylarda yüklü miktarda dövizin dış borç ödemesi sebebiyle yurt dışına çıkacağı da bilinmektedir. Daha önce burada belirttiğim tahmin “eğer uygulanan sıkı para politikasından vaz geçilmezse, 2021 sonunda doların fiyatının 9 TL civarında olacağıydı. Ancak bugün piyasada oluşan dolar kuru beklentisi, son faiz indiriminden sonra 2021 sonunda 9,5 TL civarına yükselmiştir. Benim de 2021 yıl sonu için dolar fiyatı tahminim 9,30 TL civarında olacağı yönündedir.
Üçüncü olarak faiz indirimi politikasının büyüme ve enflasyon üzerindeki etkisine değineyim. En son açıklanan büyüme verileri bir daha tekrar etmeyecek anormal bir durumu yansıtmaktaydı: Yüzde 21 büyüme (ki bu dönemde bütün kapitalist ekonomiler yüzde 15 ve üstünde büyüme sergilemişlerdir, DMD) oranı Aralık ayında açıklanacak üçüncü çeyrek verilerinde yüzde 10‘lar civarına inecek ve daha sonra da 2022 yılında yüzde 4-5 aralığına gerileyecekti. Faiz indiriminin etkisiyle bu büyüme oranları birkaç puan artabilir. Yani 2022 yılında yüzde 6-7 oranında bir büyüme ile karşılaşabiliriz. Öte yandan faiz indiriminin enflasyona etkisi de arttırıcı yönde olacaktır. Yüzde 20’ye yaklaşan TÜFE enflasyonuna ek olarak yüzde 45 civarında olan ÜFE enflasyonunu da dikkate alarak, eğer Merkez Bankası politika faizini düşürmeyip yüzde 21’e çıkarsaydı (yani kendi deklare ettiği para politikasını devam ettirseydi) TÜFE enflasyonu yüzde 20’ler civarında duracak ve yıl sonunda aşağı inmeye başlayacaktı. Keza, ÜFE enflasyonu ile arasındaki fark da hızla kapanacaktı. Ancak bu faiz indirimi kalıcı olur ve yeni indirimler bunu takip ederse, faiz indirimi akabinde gelecek olan döviz kuru artışları ve milli gelir büyümesinin etkisiyle TÜFE enflasyonunun 2021 sonu itibarı ile yüzde 20’nin üstünde olacağı ve 2022 yılında da yüzde 30’lara doğru yelken açacağını tahmin ediyorum.
SİYASİ İRADE ERKEN SEÇİM Mİ İSTİYOR?
Tabii ki, her iktisadi politikanın iktisadi olduğu kadar bir de siyasi hedefi vardır. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, enflasyonla mücadele zahmetli ve siyasi açıdan çok da cazip olmayan bir seçenektir. Çünkü enflasyonla mücadele için sıkı para politikası (vatandaş ve esnaf için daha az ve daha yüksek faizli kredi, emlak ve perakende sektöründe satışların düşmesi, büyümenin yavaşlaması ve hatta küçülme gibi) ve sıkı maliye politikası (elektrik, su, doğal gaz, benzine zam, daha çok vergi ve daha az maaş zammı gibi) iktidar partisinin seçmen desteğini azaltacak ve belki de iktidarı tehlikeye atacak kısa dönemli sonuçlara neden olabilir. Hele bir de, stagflasyon varsa, yani hal-i hazırda işsizlik vatandaşın belini bükmüşse, böyle bir politika bir iktidar partisi için siyasi intihardır. Öte yandan enflasyonla mücadeleyi bir tarafa bırakıp büyümeyi teşvik ederseniz bunun vahim sonuçları hemen ortaya çıkmaz. Hatta daha fazla kredi, daha düşük faizler sebebiyle ekonomi kısa dönemde sahte bir canlanma yaşar. Bu kısa dönem, 9 ilâ 15 ay arasında devam edebilir. Ondan sonrası ise yüksek dış borç, yüksek iç borç, enflasyon ve devalüasyondur ki, buna biz kısaca kriz adı veriyoruz. Benim kanaatim odur ki, siyasi irade esnafa, çiftçiye, tüketiciye yeni kredi imkânlarıyla nefes aldırıp, yüzde 7 gibi bir büyüme oranıyla erken seçime gitmeyi planlamaktadır. Bu seçimin tarihi de, bana göre, 2023 ilk baharı olabilir. Seçim normal zamanda yapılırsa, bu politikaların sonucu olarak, 2001 benzeri bir kriz ortamında seçime gitmek zorunda kalabilirler. Bunu da hiçbir siyasi iktidar tercih etmez.
RYBCZYNSKI TEOREMİ VE GÖÇMENLER
YAYINLAMA: 30 Eylül 2021 - 23:20
Şu son iki günde sosyal medyada bazı halk röportajlarını izledim. Güzide memleketimizde ahalinin en fazla şikâyetçi olduğu konular iktisadi sorunlar: Hayat pahalılığı, işsizlik, konut ve öğrencilere yurt sorunları… Ama bütün bu sorunları dönüp dolaşıp insanlarımız Suriyelilere bağlamakta. Genelde iktisadi sıkıntılar baş gösterdiğinde hemen hemen her memlekette ilk sorumlu olarak göçmenler gösterilmektedir. Avrupa’da Türklere ve diğer ülkelerden gelen göçmenlere karşı yükselen ırkçı – popülist siyasi hareketler ve ABD’de Güney Amerikalı göçmenlere karşı yükselen ırkçı – popülist milliyetçilik bunun bir örneği olarak gösterilebilir. Benzer şekilde, ülkemizde de Suriyeli göçmenlere duyulan tepki bu çerçevede ele alınmalıdır.
Bugün ülkemizde fakir ülkelerden gelen sığınmacı ve göçmenlerin iktisadi yapımıza nasıl etkilerde bulunacağını anlatmaya çalışacağım. Bunun için de, iktisat bilimindeki ünlü teoremlerden birinden yardım alacağım: Rybczynski Teoremi .
RYBCZYNSKI TEOREMİ NEDİR?
Rybcynski Teoremi (Ripçinski diye okunur, DMD) Polonya asıllı İngiliz iktisatçı Tadeusz Rybczynski tarafından 1955 yılında yayınlanan “Faktör Donanımları ve Nispî Emtia Fiyatları” adlı makalesinde ortaya atılan ve kendi ismiyle de anılan bir teoremdir. (Rybczynski, T. M. (1955). "Factor Endowment and Relative Commodity Prices". Economica. 22 (88): 336–341. doi:10.2307/2551188.)
Teorem şunu söyler: “Bir ekonomide satılan ürünlerin nispî fiyatları veri iken, bir üretim faktörünün donanımında artış, o faktörü yoğun olarak kullanan sektörlerin üretim hacminde daha yüksek oranda bir artışa ve bu faktörü yoğun olarak kullanmayan sektörlerin üretim hacminde de mutlak bir azalmaya yol açar.”
“Hocam, ne yaptınız ya? Biz ne anlayalım bu tanımdan?” Merak etmeyin herkesin anlayabileceği şekilde izah edeyim…
ÜRETİM FAKTÖRLERİ, FAKTÖR DONANIMI VE RYBCZYNSKI TEOREMİ
Üretim faktörleri ekonomide her çeşit mal ve hizmetin üretiminde kullanılan ve hammadde ve ara girdiyi işleyerek vatandaşa sunulan mal ve hizmetlere dönüştüren etken girdilere verilen addır. Temel üretim faktörleri emek / işgücü, sermaye, toprak / gayrımenkul ve girişimdir. Ancak bu kaba bir tasniftir. Emek ve sermaye kendi içerisinde nitelik olarak farklı tiplere ayrılır. Üretimde kullanılan emek zihni emek ve fiziki emeğin bir bileşkesidir. Farklı iş kollarında çalışan bireyler, işkolunun niteliğine göre farklı oranlarda zihni ve fiziki emek harcarlar. Örneğin tarım işçileri ve benzeri kalifiyesiz işgücünü yoğun olarak kullanan işlerde, çalışanlar daha fazla fiziki emek ve daha az zihni emek kullanırlar. Öte yandan akademisyenlik, yazarlık ve benzeri kalifiye işgücünün kullanıldığı sektörlerde çalışanlar ise daha fazla zihni emek ve daha az fiziki emek harcarlar. Sermaye de, üretimde farklı işlevleri olan fiziki sermaye (üretimde kullanılan makineler), beşeri sermaye (üretimde kullanılan birikmiş bilgi) ve altyapı sermayesi (elektrik, ulaştırma, kanalizasyon ve internet altyapısı gibi bütün sektörlerde ortak olarak kullanılan kamu hizmetleri) olarak üç tipe ayrılır. Burada üretimde yer almayan ama bütün üretimi finanse eden mâli sermayeyi de eklemeliyim. Sermayenin bu üç farklı tipi, tıpkı emek için olduğu gibi, farklı işkollarında farklı oranlarda kullanılır. İmalat sanayinde fiziki sermaye yoğun olarak kullanılırken, hizmetler sektöründe beşeri sermaye daha yoğun olarak kullanılır.
Faktör Donanımı bir ülkede her faktörden bulunan toplam miktarı gösterir. Burada önemli olan kullanılan işgücü başına diğer faktörlerden ne kadar düştüğüdür. Burada yapılacak hesaplama basittir: Her faktörden bir ülkede ne kadar miktar varsa, bunu toplam işgücü miktarına bölersiniz. Burada her ülkedeki faktör donanımı ortaya çıkar.
Rybczynski Teoremine göre bir ülkede sermaye miktarı (yurt içi yatırım veya doğrudan dış yatırım yoluyla) %10 artarsa, nispî emtia fiyatları veri iken, sermayeyi yoğun olarak kullanan sektörlerin üretimi uzun dönemde %10’dan daha fazla artar. Sermayeyi yoğun olarak kullanmayan sektörlerin üretimi de azalır. Benzeri şekilde, eğer bir ülkede işgücü miktarı (nüfus artışı veya dış göç yoluyla) %10 artarsa, nispî emtia fiyatları veri iken, emeği yoğun olarak kullanan sektörlerin üretimi uzun dönemde %10’dan daha fazla artar. Emeği yoğun olarak kullanmayan sektörlerin üretimi de azalır.
Neo-Klasik dış ticaret teorisi olan Faktör Donanımı teorisine göre de, üretim yapısı değiştiğinde dünya fiyatları değişmeyen küçük boy ülkelerde (ki Türkiye’de bunlardan biridir) Rybczinski teoremi şu şekilde uygulanır. Sermaye miktarı artarsa sermaye yoğun malların üretimi ve ihracatı artar. Emek miktarı artarsa da emek yoğun malların üretimi ve ihracatı artar. Bu teoriye göre bir ülkenin ihracatçı sektörleri faktör donanımlarına bağlı olarak belirlendiği için emek veya sermaye miktarındaki artış yeteri kadar büyükse ülkenin dış ticarete yapısı da değişir.
Emek donanımındaki artışı kalifiye işgücü ve kalifiyesiz işgücü olarak ayırırsak ve Rybczynski Teoremini buna göre uyarlarsak şu sonuca ulaşırız: Bir ülkede dışa açık ekonomi şartlarında kalifiyesiz işgücü artışı kalifiyesiz işgücü yoğun sektörlerin üretimini (inşaat, niteliksiz hizmetler, düşük katma değerli ve düşük teknolojili sanayi kolları) ve bu sektörlerde ihracatı arttırırken, diğerlerinin üretiminin düşmesine yol açar. Buna bağlı olarak da, kalifiye işgücü artışı kalifiye işgücü yoğun sektörlerin üretimini (nitelikli hizmetler, yüksek katma değerli ve yüksek teknolojili sanayi kolları) ve bu sektörlerde ihracatı arttırırken, diğerlerinin üretiminin düşmesine yol açar.
RYBCZYNSKI TEOREMİ ULUSLARARASI GÖÇÜN ETKİLERİ HAKKINDA NE SÖYLÜYOR?
Dışa açık bir ekonomide Rybcynski Teoreminin söylediği, aslında, iki önemli nokta vardır: Birincisi, nüfus artışını karşılayacak ve ülkenin gelecekte kalkınma hedeflerine uygun bir eğitim hizmeti sunulmazsa, kaba nüfus artışı ülkenin üretiminde kalifiyesiz işgücü donanımının, düşük katma değerli sektörlerde üretimin armasına neden olurken, yüksek katma değerli üretimin de düşmesine yol açar. İkincisi de, uluslararası göçmen, sığınmacı ve mültecilerden kalıcı olarak topluma entegre edilmesi gerekenler kalifiyeli işgücü olduğu, kalifiyesiz işgücünün hiçbir şekilde kalıcı bir statü kazanmaması gerektiğidir. Bu da bize, özellikle Türkiye’de bu Suriyeli ve diğer ülkelerden gelen göçmenlerin statüleri hakkında aydınlatıcı bir mevzuatın olması gerektiği, ülkede sadece kalifiye göçmenlerin kalmasının zorunlu olduğu, diğerlerinin de kontrol ve disiplin altında tutulup topluma entegre edilmemesi gerektiğini gösterir. Eğer bir ülke göçmen politikasına “saldım çayıra, Mevlam kayıra” şiarıyla yürütürse, o ülkenin uluslararası rekabette daha geri plan düşmesi ve fakirleşmesi kaçınılmazdır.
MUHALEFETİN KAFA KARIŞIKLIĞI: GÜÇLENDİRİLMİŞ PARLAMENTER SİSTEM
YAYINLAMA: 03 Ekim 2021 - 23:20
Son haftalarda gelen çeşitli anket sonuçlarına bakarak muhalefet partilerimiz seçim sonuçlarıyla ilgili gayet heveslenmiş gibi görünüyor. Yapılan anketlere göre Cumhur ve Millet ittifakları (kararsızlar dağıtılmadan) kafa kafaya gibi görünüyor. Anket yorumcuları yüzde 20’ye yakın kararsızların da çoğunlukla AK Parti seçmeni olduğunu tahmin etmekteler. Muhalefete göre, bu kararsızların çoğu artık AK Parti’ye dönmeyeceklerdir. Pekiyi, kabul edelim ama, kime gideceklerdir? Bu belli değil…
Belki bu sorunun cevabını bulmak için bir soru daha sorabiliriz: Kararsızlar hangi sebeplerle Cumhur İttifakından – büyük oranda da AK Parti’den – kopmuşlardır? Sorunun cevabı nettir: Hayat pahalılığı, işsizlik ve geçim sıkıntısı… O takdirde, bu seçmen kitlesini muhalefetin elde etmesi için nasıl bir program önerilmelidir: İşsizliği azaltacak, hayat pahalılığını düşürecek ve geçim sıkıntısını giderecek bir program… Bu programı ilan etmesi muhalefet için tek başına ilaç olamaz; aynı zamanda, vatandaşı bu vaatlerini yerine getirebileceği yönünde ikna etmesi gerekir.
Bu net problemler ortada dururken sevgili muhalefet partilerimiz ne ile uğraşıyorlar? Güçlendirilmiş parlamenter sistemin nasıl tesis edileceği yönünde fikir teatisinde bulunuyor, genel başkan yardımcıları bir araya gelip pasta-börek yiyip çay içiyorlar. Hatta Sayın Akşener, bir adım daha ileri gidip “Ben Cumhurbaşkanlığı’na değil, Başbakanlığa adayım!” bile dedi.
Yandaş medya bunların bu dağınıklığını fırsat bilerek “Kim Cumhurbaşkanı olacak?” sorusunu tartışmaya açıyor. Muhalefet Cephesinde de isim enflasyonu var: Sayın İmamoğlu, Sayın Yavaş, Sayın Kesici, Sayın Kılıçdaroğlu… Ben de bu isimlere naçizane bir katkıda bulunmak istiyorum. Muhalefet liderlerinin aşağıda isimleri de dikkate almasını rica ediyorum: İlker Başbuğ, Yılmaz Büyükerşen, Hikmet Çetin, Murat Karayalçın ve Fikri Sağlar. Benim anladığım Millet İttifakı liderleri seçimi çantada keklik görmekte ve kesin kazanacaklarına inanmaktadırlar. Bu konuda bir şey diyemem, elbette… Türkiye’de inanç ve düşünce özgürlüğü bulunmaktadır. İsteyen istediğine inanabilir. Ama… Ama bir de gerçekler vardır. İsterseniz biz bu gerçekleri irdeleyelim…
SEÇİM SATHI MAİLİNDE DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN GERÇEKLER
Birinci gerçek, her iki ittifakın da oyları yüzde 35’ler civarındadır. Bu da toplam yüzde 70 eder. Kaba tasnifle yüzde 20’lik kararsızları da buna ekleyin, yüzde 90’ı bulur. Geri kalan HDP ve diğer önemsiz oy oranındaki küçük partilerin oyudur. Her iki ittifak da kararsızları ve HDP seçmenini kendi yanına çekmek zorundadır.
İkincisi, kararsızların kahir ekseriyeti AK Parti seçmenidir. Bu vatandaşlar ekonomik problemlerden dolayı Cumhur İttifakı’na şüpheyle yaklaşmaktadır. Bu seçmen kitlesi, yine de, ideolojik etkenler ve yaşam tarzı tercihleri dolayısıyla AK Parti’ye daha yakındır. Millet İttifakının bu seçmenlerin tercihlerini değiştirecek vaatlere ve yine bu seçmenlerin vaatleri Millet İttifakının AK Parti’den daha başarılı bir şekilde gerçekleştirebileceği yönünde ikna edilmesine ihtiyacı vardır.
Üçüncüsü yüzde 10’lar civarındaki HDP seçmenidir. HDP oyları seçimin ilk turunda çok önem arz etmemektedir. Ancak seçim ikinci tura kalırsa sonucu HDP seçmeni tayin edecektir.
MUHALEFET PARTİLERİ NE SÖYLEMEKTEDİR?
Muhalefet Partileri’nin birinci önceliği Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin kaldırılıp yerine Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemin getirilmesidir. Ahalinin anlayacağı dille ifade edersek, halka demektedirler ki: “Siz bizim Cumhurbaşkanı adayımıza oy verin, biz de sistemi değiştirip, sizin güvenip oylarınızı verdiğiniz Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini elinden alalım. İlk önce yeni bir anayasa yapacak ve sonra referandum ve genel seçime gideceğiz. Böylece yetkisiz ve temsili Cumhurbaşkanı’nı Meclis seçecek ve CHP-İYİ Parti koalisyonu Sayın Akşener’in başkanlığında kurulacaktır.” Şaka gibi! Efendiler, siz siyaset mi yapıyorsunuz yoksa oyun mu oynuyorsunuz! Millet kendi acil iktisadi ve sosyal problemlerinin çözümünü beklerken, siz rejim değişikliğinden bahsediyorsunuz… İnsanlar iş istiyor, borçtan ve hacizden kurtulmak istiyor, işçiler üç kuruşa ağır şartlarda -hayati tehlikeyle- çalışmak istemiyor, çiftçiler zararına üretim yapıp iflas etmelerinin önüne geçecek önlemler istiyor… Pekiyi siz ne söylüyorsunuz? Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem. Güleriz ağlanacak halimize…
Diyelim ki, bizim yerli ve milli ahalimiz “Varsın işsizliğe, fakirliğe ve geçim sıkıntısına bir çare önermesinler, bizim tek derdimiz yeniden parlamenter sisteme dönmektir! Başka bir şey istemiyoruz.”, dedi. Oylarıyla da, örneğin Sayın Kılıçdaroğlu’nu Cumhurbaşkanı yaptı. Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e geçmek pratik bir iş midir? Hayır, ne mümkün… Mevcut anketlere göre Cumhur ve Millet İttifakları 270 – 290 arası Milletvekili çıkarabilir. HDP de – eğer barajı geçerse – 40 kadar milletvekili çıkarır. Bu durumda, Anayasa Değişikliğine gitmek için 360 milletvekilini bulmanız gerekir. Bu da pek mümkün gözükmüyor. Bu takdirde hem AK Parti ve/veya MHP’den transfer yapmanız hem de HDP’yle anlaşmanız gerekir. Bu da pek mümkün değildir.
Diyelim bunu da hallettiniz. Bu takdirde Anayasa’yı referanduma götürmek zorundasınız. Memleketin bu kadar sorunu dururken, üstüne üstlük bu kadar zaman CHP kadroları iktidar hasretiyle beklerken, tekrar referandum ve genel seçime giderseniz tekrar aynı oyu alabileceğinizi mi düşünüyorsunuz? Traji-komik…
Bana göre, aslında muhalefet iktidara gelmek falan istememektedir. Bu kadar ağır iç ve dış sorunların olduğu bir konjonktürde iktidar sorumluluğunu almak çok cazip olmasa gerektir. Halbuki muhalefet partileri her sene bütçeden aldıkları yüklü parayla, altlarındaki makam arabaları, sekreter ve danışmanlarıyla, gayet rahat bir durumdadırlar. Hele genel başkanların durumu daha da güzeldir. İtibar ve saygınlık sahibi insanlar olarak hiçbir sorumlulukları da yoktur. Niye bu durumu değiştirmek istesinler?
MUHALEFETE VE İKTİDARA ÖNERİLERİM
Ben eğer Millet İttifakı liderlerinden birisi olsam şöyle bir seçim programı önerirdim: “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi bir beş yıl daha devam edecek. Cumhurbaşkanının sahip olduğu yetkileri kullanarak, bu beş yıllık süre içinde ülkedeki ekonomik sıkıntılarla mücadele edecek, dış politikayı Türkiye’nin menfaatleri temelinde yeniden ele alıp düzeltecek, eğitim sistemindeki problemleri kalıcı bir çözüme oluşturacak bir eğitim sistemi tesis edecek ve beş senenin sonunda hazırlayacağımız Parlamenter Sisteme Geçiş Referandumunu ve milletvekili seçimlerini aynı zamanda yapacağız.”. Bu temel üzerinde somut plan ve projelerimi de açıklardım. Hatta hangi bakanlığa kimlerin geleceğini, CHP ve İYİ Parti’nin hükümette nasıl ortaklık kuracaklarını da net bir şekilde ortaya koyardım. Milletin dini, yaşam tarzı üzerinden açılacak polemiklere değil, halkın gerçek problemlerine ağırlık verirdim. Bu takdirde, herkesten oy alabilecek ve ağzı laf yapan bir Başkan adayıyla seçimleri kazanma şansım olurdu. Buna ek olarak bir de Hükümet ekonomi politikasında vahim hatalar yaparsa kazanma şansım da artardı. Ama her halükârda, muhalefet partilerinin teşkilâtının sokak sokak çalışmaya şimdiden başlaması gerekirdi.
Ben eğer Sayın Cumhurbaşkanı’nın yerinde olsam, bence işim daha kolaydı. Önümüzdeki konjonktürde seçim zamanında yapılırsa 20 ay, seçim erkene alınırsa da 15 ay gibi bir süre var. Zaten enflasyon hedefini -şimdilik- bırakmışım, bütün politikalarım büyümeyi arttırmaya ve işsizliği azaltmaya yöneltmişim; sadece para politikasıyla yetinmem, maliye politikasını da gazlarım. 2022 yılı bütçesine memura ve emekliye yüzde 30-40 civarında bir zam dahil ederim. Çiftçilere destekleri arttırırım. 2022 yılı sonu 2023 yılı başında da erken seçime giderim. Bu muhalefet daha güçlendirilmiş parlamenter sistemi tartışırken, “Kimi aday yapalım?”, diye kurum kurum düşünürken, yüzde 55 oyla tekrar Cumhurbaşkanı olurum. Akşam da, balkon konuşmasına çıkıp “Atı alan Üsküdar’ı geçti!”, derim.
FAHİŞ FİYATLAR, ENFLASYON VE HAYAT PAHALILIĞI
YAYINLAMA: 07 Ekim 2021 - 23:20
Bir iki haftadır gerek yandaş gerekse candaş medyada hararetle tartışılan, iktidar ve muhalefete mensup siyasetçilerin üzerine laf ettiği konu fahiş fiyatlardır. Aslında bu konunun ortaya saçılmasındaki temel sebep de vatandaşın çoğunluğunun içinde bulunduğu geçim sıkıntısıdır.
Bugünkü yazımda sizlere söz konusu fahiş fiyat tartışmasında kullanılan ve birbirinden farklı anlamlar içeren üç kavramı açıklayıp, bunlar arasındaki farkları anlatmak istiyorum. Eğer bu kavramlar arasındaki farkları bilmezsek, karşı karşıya olduğumuz iktisadi meseleleri de teşhis edemeyiz. Açıklayacağımız kavramları başlıkta verdim[MÖ1] : fahiş fiyat, enflasyon ve hayat pahalılığı…
FAHİŞ FİYAT NEDİR?
TDK Sözlüğüne göre Arapça kökenli “fahiş” sıfatı “ölçüyü aşan, aşırı, çok fazla”, anlamına gelmektedir. Bu tanıma göre “fahiş fiyat” da “ölçüyü aşan fiyat ve/veya aşırı fiyat” anlamına gelir. Eğer bir “fahiş fiyat” varsa bir de “ölçüyü aşmayan, makul fiyat” olması gerekir. Pekiyi, “Hocam, ‘ölçüyü aşmayan, makul fiyat’ nedir?” İktisat öğrencilerinin çoğunluğu hemen atlayacaktır: Denge fiyatı… Hayır, doğru cevap bu değildir çünkü bariz olarak fahiş fiyat uygulayan tekelci piyasada oluşan fiyat da “fahiş” olmasına rağmen aynı zamanda “denge fiyatıdır”. Fahiş olmayan, ölçüyü aşmayan veya makul olan fiyat “rekabetçi fiyattır”.
Rekabetçi fiyat, iktisat biliminde “uzun dönemde tam rekabetçi piyasa şartlarında oluşan” piyasa denge fiyatıdır. Bu fiyatın özelliği rekabetçi fiyatın üretilen ürünün ortalama maliyeti artı üretimin alternatif maliyetine eşit olmasıdır. Bu ifadeyi, dilerseniz bir örnekle açayım: Benim elimde bir dükkânım olsun. Bunu aylık 10 bin TL’den kiraya verdiğimi varsayalım. Eğer ben bu dükkânı kiraya vermekten vazgeçip meselâ ev yemekleri üreten bir restoran olarak kendim işletmeye karar verirsem o zaman benim aylık alternatif maliyetim 10 bin TL’dir. Çünkü ben dükkânı kiraya verip Sayın Cumhurbaşkanımızın veciz ifadesiyle “dört dönüm bostan, yan gel yat Osman!” şeklinde havadan 10 bin TL zaten kazanmaktayım. Bu yüzden benim bu dükkânı işletebilmem için en az ayda 10 bin TL kâr elde etmem gerekir. Yine diyelim ki restoranımda sunduğum üç kap yemeğin bana üretim maliyeti 5 TL olsun. Günde de 100 müşterim geliyor ve her birine üç kap yemek sunuyorum. Bu da (100 x 5 TL = 500 TL) günlük maliyet demektir. Ayda 4 hafta ve haftada 6 gün çalıştığım varsayılırsa bu, ayda 24 gün dükkânımı işleteceğim anlamına gelir. Her gün 100 müşteriye hizmet ettiğim varsayımı altında aylık üretimim (100 x 24 = 2400) kişiye üç kapak yemek üretimi olacaktır. Aylık maliyetim de (24 x 500 TL = 12 bin TL) tutacaktır. Bu durumda üç kap yemeğin rekabetçi fiyatı nedir? İlk önce rekabetçi fiyattan toplam satış gelirimiz ne olmalı onu hesaplayalım: Aylık üretim maliyetim 12 bin TL ve aylık alternatif maliyetim de 10 bin TL ise aylık satış gelirimin 22 bin TL olması gerekir. Aylık 2400 kişiye üç kap yemek sunduğuma göre, üç kap yemeğin rekabetçi fiyatı (22 bin TL / 2400 = 9,17 TL’dır). Bu da kâğıt üstünde üç kap yemek başına (9,17 – 5= 4,17 TL) kâr tutarı ve (4,17 / 5 = yüzde 83,4) kâr oranı anlamına gelir. Yani bu anlattığım örnekte üç kap yemeği 5 TL’ye mal edip 9,17 TL’ye satan restoran sahibi yüzde 83,4 oranında kârla çalışmaktadır. İlk bakışta herkesin diyeceği şudur: “Yüzde 83,4 fahiş oranlı kârdır.” Halbuki bu fiyat rekabetçi kâr olarak tanımlanır. Bir sektörde fahiş kârın ve fahiş fiyatların oluşması demek, o sektörde rekabet yapısının bozulması demektir. Piyasada rekabet ne kadar azalırsa, üç kap yemeğin fiyatı da o kadar yükselir. Fahiş fiyatla mücadele Rekabet Kurumu ve benzeri kurumların vazifesidir ve bu mücadele fiyat kontrolleri ile olmaz. Fahiş fiyatları düşürmek için rekabeti arttırmak, bunun için de satıcı sayısını arttırmak gerekir.
ENFLASYON NEDİR VE ENFLASYONA FAHİŞ FİYATLAR MI SEBEP OLUYOR?
Enflasyon vatandaşlar olarak hepimizi etkileyen haliyle çarşı – pazarda, AVM’lerde satılan malların fiyatlarının ortalamasının, yani TÜFE endeksinin artış oranıdır. Bir ülkedeki bütün malların fiyatlarının ortalaması, yani TÜFE endeksi, neden artar? Eğer o ülkede toplam üretim kapasitesinin üzerinde bir satın alma gücü oluştuysa, TÜFE endeksi artar. İktisat biliminde enflasyon oranını uzun dönemde belirleyen etkenler beş tanedir: para hacminin büyüme oranı, beklenen enflasyon oranı, otonom değişkenlerin (kamu harcamaları, otonom yatırımlar, otonom tüketim, otonom ihracat toplamından otonom ithalatın çıkarılması ile elde edilen toplam) büyüme oranı, döviz kurunun artış oranı ve potansiyel çıktının – yani ülkenin maksimum üretim kapasitesinin- artış oranı. İlk dördünün toplamından potansiyel çıktının artış oranını çıkarırsanız kabaca enflasyonun denge değerine ulaşırsınız. Yani fiyat kontrolleri yaparak, markete ve hal esnafına ceza keserek enflasyonu önleyemezsiniz. Enflasyonu kontrol etmek için günümüz Türkiye’sinde en başta para hacminin ve otonom değişkenlerin büyüme oranını düşürmeli ve dolar kurunun artış hızını kontrol altına almalısınız. Bu olduğu takdirde beklenen enflasyon da düşer. Öte yandan potansiyel çıktının artış oranı, öyle “Ha!” deyince artmaz. Bunun için üretken sanayi sektörlerinde üretimi ve verimliliği arttıracak sanayi politikalarına, çiftçinin durumunu iyileştirecek ve tarımsal üretimi arttıracak tarım politikalarına ihtiyaç vardır. Bu politikalar da, sonuçları aylar içinde değil yıllar içinde alınacak politikalardır. Kısaca özetlemek gerekirse, enflasyonu düşürmek istiyorsanız eğer ki, ben hükümetin önceliğinin enflasyonu düşürmek olduğunu zannetmiyorum, sıkı para ve sıkı maliye politikaları uygulamalısınız.
“Pekiyi Hocam, şuna cevap verin: enflasyonun yüksek olmasında fahiş fiyatla satış yapan tekelciler ve rantiyelerin hiç mi kabahati yok?” Cevabım şudur: enflasyon fiyat düzeyiyle değil ama fiyatın artış oranıyla ilgilidir. Örneğin, bir ülkede sıfır enflasyon olsa da, o ülkede tekelci ve oligopolcü firmalar fahiş fiyatla satış yapmaya devam ederler. Öte yandan bir ülkede bütün fiyatlar rekabetçi de olsa, yine de eğer Merkez Bankası açıktan para basarsa enflasyon olur. Bu yüzden diyebiliriz ki, enflasyonun artması fahiş fiyatlardan kaynaklanmaz, düşmesi de rekabetin artmasından kaynaklanmaz.
ENFLASYON VE HAYAT PAHALILIĞI ARASINDAKİ İLİŞKİ
Bugün Türkiye’deki sorunun adı ne fahiş fiyatlardır ne de enflasyondur. Vatandaşın tepki gösterdiği, dar gelirlinin belini büken hayat pahalılığıdır. Hayat pahalılığı toplumun alım gücünün düşmesi demektir. Toplumun alım gücünü düşüren de, vatandaşın gelirinin fiyatlar kadar artmamasıdır. Bir örnek verelim: Eğer bir toplumda enflasyon yüzde 50 iken vatandaşın geliri yüzde 60 artıyorsa, bu ülkede yüksek enflasyon olsa bile hayat pahalılığı yoktur, hatta hayat daha ucuzlamaktadır. Öte yandan bir ülkede enflasyon oranı yüzde 5 iken gelirler yüzde 2 artıyorsa, o ülkede, düşük enflasyona rağmen hayat pahalanmaktadır.
HÜKÜMETE ÖNERİM
Sayın Cumhurbaşkanı’na tavsiyem, eğer hayat pahalılığı ile mücadele etmeye kararlı iseler, kısa vadede asgari ücrete, memur ve emekli maaşlarına en az yüzde 30’luk bir zam yapsınlar. Uzun vadede ise üretken sanayi ve tarımı destekleyecek kapsayıcı politikalar oluştursunlar.
Hayırlı Cumalar.
DOLARLA ÖLÇÜLEN MİLLİ GELİR "MİLLİ" MİDİR?
YAYINLAMA: 10 Ekim 2021 - 23:25
Türkiye’de yazılı matbuatta ve nev-zuhur sosyal medya ortamında herkesin üzerinde kalem oynattığı bir konu kişi başına milli gelirdir. Kişi başına milli gelir, uluslararası gelir karşılaştırmaları yapmak için dolar cinsinden hesaplanmaktadır. Bu da araştırmacılara gelir düzeyi ele alınan ülkenin dünya içindeki sıralaması ve benzer ülkelerle karşılaştırılması için çok kaba bir tahlil aracı sunar. Pekiyi bu kişi başına gelir nasıl hesaplanır? Kısaca anlatayım.
GSYİH VE HESAPLANMASI
Bir ülkenin milli geliri deyince kabaca aslında gayrı safi yurt içi hasılasının belli bir dönemdeki değeri anlaşılmaktadır. Gayrı Safi Yurt İçi Hasıla (GSYİH) belli bir dönem aralığında o ülke sınırları içinde yerli ve yabancı yerleşikler tarafından üretilen mal ve hizmetlerin toplam parasal değerini temsil eder. Ancak GSYİH hesaplanırken hesabın içerisine enflasyon, yani üretilen mal ve hizmetlerin fiyatlarındaki artış oranı da dahil olur. Dolayısıyla, gerçekten reel üretimin ne kadar arttığını gözlemlemek için fiyat artışlarının GSYİH hesabından düşülmesi gerekir. Bunun için de, genelde, TÜFE fiyat endeksine göre GSYİH’nin deflate edilmesi gerekir. Bunun için, öncelikli olarak bir başlangıç yılı seçilir. Diğer yılların üretim değeri bu başlangıç yılındaki fiyatlar düzeyinden hesaplanır. Böylece GSYİH’nin değeri, kabaca, enflasyon etkisinden arındırılmış olur.
KİŞİ BAŞI MİLLİ GELİR HESAPLAMASI
Kişi başına milli gelir düzeyi hesaplanması ise, uluslararası istatistiklere girmesi için, enflasyondan arındırılma işlemine tâbi tutulmaz. Bunun yerine her sene hesaplanan GSYİH değeri o dönemdeki kurdan dolar cinsine tahvil edilir. Böylece, bir ülkenin belli bir senede ürettiği mal ve hizmetlerin toplam değeri dolar cinsinden ifade edilir. Daha sonra bu değer ülke nüfusuna bölünür. Böylece o ülkenin ortalama bir vatandaşının yıllık geliri dolar cinsinden bulunur.
Bu hesaplama yönteminin en önemli dezavantajı hesaplamanın kendi başına hem enflasyon hem de kurdaki artışı içermesidir. Bu ise, özellikle döviz kurlarının istikrarlı olmadığı ve yüksek enflasyon bulunan ülkelerde yanlış değerlendirmelere yol açabilir. Anlaşılması için açıklayayım… Eğer enflasyon oranı kurların artış oranından yüksekse, kişi başına gelir olduğundan çok yüksek görülür. Öte yandan enflasyon oranı kurların artış oranından düşükse, bu sefer de kişi başına gelir olduğundan çok düşük görülür. Bu problemi bertaraf etmek için “satın alma gücü paritesine göre” kişi başı gelir hesaplanır.
Satın alma gücü paritesine göre kişi başı gelir hesaplaması basit kişi başı gelir hesabının ülkenin ve ABD’nin enflasyon oranlarından arındırılması ile gerçekleştirilir. Buna göre, ilgili ülkenin enflasyonu ABD enflasyonu + dolar kuru artış oranından düşükse satın alma gücü paritesine göre kişi başı gelir artar, yüksekse düşer. Bu ise şu anlama gelmektedir: satın alma gücü paritesine göre kişi başı gelir, o ülkenin vatandaşlarının ABD vatandaşlarına göre yıllık gelirinin yine ABD fiyatlarına göre ne kadar arttığını veya azaldığını gösterir. Bu yüzden, bu değer de, bir ülkenin vatandaşlarının gerçek üretim ve gelir düzeyiyle ilgili sağlıklı bir gösterge sayılmaz. Özellikle enflasyon oranı ve kur artış oranı istikrarsız ülkelerde bu problem daha da büyür.
2002’DEN 2013’E VE 2014’TEN 2021’E
AK Parti iktidara geldiğinde 3000 küsur dolar olan kişi başına gelir satın alma gücü paritesine göre 2013’te 12500 doları bulmuştu. Eğer bunu ülkenin üretim kapasitesinde artış, yani yeni fabrikalar yapılması, vatandaşların her birinin daha eğitimli ve daha üretken olması şeklinde anlarsak Türkiye bu 11 yılda 4 kat büyümüş demektir. Bu da 11 yılda, yıllık yüzde 11 küsurluk bir büyüme anlamına gelir! (AK Parti’nin ilk on bir yılında büyümede Çin’i geçmişiz!) Bu da kabaca şu anlama gelmektedir: 11 yıl içinde 1 fabrikanın yanına 3 fabrika daha koymuşuz, teknolojimiz ve eğitim düzeyimiz 1 iken 4 olmuş! Tabiî bu dönemde, bu rakamları kullanarak bol bol “işkembe-i kübrâdan” sallayanlar iktidar mensupları ve yandaşlar olmuştu. Türkiye uçuyordu, Almanya bizi kıskanıyordu! Muhalefet mensupları ve candaşlar ise bunun yanlış bir hesap olduğundan dem vurmaktaydı…
Zaman aktı, aylar yılları kovaladı… Âl-i Osman ülkesinde esen rüzgârlar değişti, iklim değişti ve kara iklimine döndü. 2014 – 2021 yılları arasında satın alma gücü paritesine göre kişi başı milli gelir 9.000 doların altına indi. Bu da şu anlama gelmekteydi: Türk insanının üretim gücü, teknolojisi, fabrikalarının sayısı AK Parti’nin son yedi yılında 12.500 dolardan 9.000 dolara düşmüştü. Yani ekonomik gücümüz yedi yılda yüzde 28 küçülmüştü. 2013’teki 4 fabrika 3 fabrikaya düşmüştü. Teknolojimiz ve insanlarımızın üretim kabiliyeti yüzde 28 gerilemişti. Tabii hemen muhalefet temsilcileri ve candaşlar atıp tutmaya başladılar. Ülke batıyordu. Geriye gidiyorduk. İktidar mensupları ve yandaşlar da, bunun sebebinin “üst akıl”, “karanlık konseyler” ve “illuminati” olduğunun söylemekteydiler, hâlâ daha da söylemektedirler.
Yani, eğer dolar cinsi hesaplanan kişi başına geliri bir refah ölçütü, üretim gücü göstergesi olarak alırsak, AK Parti döneminin ilk yarısında olumlu ve ikinci yarısında da olumsuz yönde rekorlar kırdığını söylememiz gerekir. Bu ise, bütün iktisat kitaplarındaki bilgilerin ters yüz edilmesi anlamına gelir. Pekiyi gerçekte ne oldu? Anlatalım.
GERÇEKTE NE OLDU?
2002 – 2013 arası özel bir dönemdi. Türkiye ve gelişmekte olan ülkelere balya balya dolar akıyordu. Mr. Derwish’in 2001 Krizinden çıkış için planladığı program ve akabinde küresel ekonomideki gelişmeler Türkiye’yi bir sıcak para cenneti haline getirdi. Düşünün 2002 – 2013 arasında dolar fiyatı 1,2 TL ile 1,9 TL arasında dalgalandı. Ortalaması 1,65 TL’dir. Yani neredeyse hiç artmamıştı. Buna mukabil ortalama enflasyon yüzde 10’du. Paramız, gelen sıcak para ve Merkez Bankası’nın aşırı yüksek faiz uygulaması ile, sürekli değer kazanıyordu. Böylece ilk okuldan terk ama bir şekilde bir yerden kredi ayarlamış bir insan profili ortaya çıktı. Bunlar yanar dönerli kumaştan takım elbise giyiyor ve badem bıyık bırakıyorlardı. (Çocukları da ehl-i sünnet sakalı üstüne Amerikan tıraşı yaptırıp skinny kot giymekteydiler, DMD.) Ucuz krediyle Çin’den aldıkları tapon malları Türkiye piyasasında satıyorlardı. Kimisi de Karadeniz’e özgü estetiği yüksek mimariyi (!) sit alanlarında, yeşil alan ve tarihi bölgelerde belediye ve hükümet desteğiyle hızla hayata geçirdiler. Sonra AVM’ler geldi… Vatandaşımız ucuza gelen dolar cinsi kredilerin kaynak teşkil ettiği kredi kartlarına abanıp, ithal malları satın almaya başladılar. Daha kendi ülkesinin güzelliklerini bilmeyen ahalimiz, Prag’a, Budapeşte’ye ve Atina’ya sürü halinde seyahate çıktı. Dini bütün vatandaşlarımız da tatil niyetine umre seferlerine niyet ettiler. Hem ibadet, hem seyahat, bazen hem de ticaret! Allah kabul etsin! Allah’ın kabul edip etmediğini bilmem ama, piyasalar ve ekonominin gerçekleri kabul etmedi. Mr. Derwish, Mr. Babacan ve Mr Shimshek’in ekonomi politiği dışarıdan ucuza borçlanıp vatandaşı borçları çatır çatır yemeğe teşvik etmekten ibaretti. Birçok çiftçi üretimi bırakıp arazi spekülatörü oldu. Reel sektörden ayrılan birçok köklü firma hizmetler ve inşaat sektörüne geçti. Üretken sektörler küçülürken üretken olmaya sektörler hızla büyüdü. Tabii kli dış borç da büyüyordu.
2014-2021 arası dış borçların faiziyle tahsil dönemiydi. Kurtlar Vadisi’nde Çakır’ın bir sözü vardı: Azdan az, çoktan çok gider. Memâlik-i Osman’da ise tersi olmaktaydı: Azdan çok, çoktan da az gidiyordu. Borçlar dışarıya ödenirken, serbest piyasa ekonomisi gereği, krizin yükü daha çok garibanların ve emekçilerin sırtına yükleniyordu. Bu dönemde dolar 2 TL’dan 9 TL’ya kadar yükseldi. Ensesi kalın, göbeği şiş kodamanlar (yani bıyıklı yabancılar) dolarda duran servetlerini katlarken orta ve alt gelir gruplarının hayat pahalılığından belleri bükülmüştü. Halâ daha bükük durumdadır.
Aslında reel üretim gücü açısında Türkiye’nin doğal seyrinde bir şey değişmemişti. Ne yandaşların ne de candaşların palavra ve sloganları gerçekleri değiştirmemektedir. 2002 – 2021 arasındaki 19 senede GSYİH’nin TÜFE endeksine göre deflate edilmiş büyüm oranı yıllık 5,1’dir. Bu da 1923’ten bu yana Türkiye’nin doğal büyüme hızına eşittir. Olan şudur: 2002 – 2013 arası dış borç alıp çatır çatır yedik. Üretken sektörlere, eğitim ve teknolojiye yatırım çok cüz’i oldu. 2014 – 2021 arasında da dış borçlarımızı faiziyle beraber ödedik. Ödemeye devam etmekteyiz.
DÜNYADA VE TÜRKİYE'DE EKONOMİ POLİTİK – I
YAYINLAMA: 17 Ekim 2021 - 23:25
Türkiye’de son bir haftada dolar kuru tutulamaz bir şekilde yukarıya fırladı. Bunun arkasında tabiî ki, dışarıdan ithal etkenler de bulunmaktadır. Ancak kurdaki bu trendin ana âmilinin Merkez Bankası’nın politik amaçlarla kendi yasasıyla zorunlu kılınan amaçları karıştırması, doğru uzun dönemli strateji çizip bunu yanlış araçlarla uygulaması, bazen de doğru araçları yanlış yönde kullanması ve en sonunda da doğru dürüst bir iletişim stratejisinin bulunmaması olduğu söylenebilir. Ancak uygulanan her politika yanlış da olsa doğru da olsa toplumda birilerine kazandırırken diğerlerine kaybettirir. Şu anki durumda servetlerini döviz cinsi tutanlar, ihracatçı ve turizmciler, dövizle maaş alanlar kazanırken yurt içine satış yapan üretici ve ithalatçılar, döviz borcu olanlar, TL cinsi gelir ve servet sahibi olanlar ve geniş memur, emekli ve çiftçi kesimleri kaybetmektedir. Yine de bu kısa dönemli etkidir. Uzun dönemde, iktisat bilimine göre doğru politikalar herkese kazandırırken, yanlış politikalar herkese kaybettirir.
Bugünkü ve bir sonraki yazılarımda, 1950’den bu yana Türkiye’nin siyasetinde hâkim olan ve on yıllar geçtikçe artan bir hızla etkisini arttıran popülizmi anlatmaya çalışacağım. Popülist siyasetin nasıl ortaya çıktığı ve bunun siyaset diline nasıl yansıdığını, sonunda da hangi iktisadi sonuçlara yol açtığını açıklamak istiyorum.
POPÜLİZM NEDİR?
Popülizm birbirinden farklı bir grup politik duruşa verilen addır ve bu grupların ortak yanı da şudur: Popülist gruplar kendilerinin tanımladığı bir “halkın” hak ve menfaatinden yana olduklarını ve bu halkın menfaatlerini karşı olduğunu iddia ettikleri “elitlere” ise karşı olduklarını söylerler. Popülizm kavramı On Dokuzuncu Yüzyılda geliştirilmiş ve bu kavram bugüne kadar çeşitli politikacılar, partiler ve siyasi hareketleri tanımlamak için kullanılmıştır. Sosyal Bilimcilerin çoğunluğu bu tanımı kabul ederken, bazı sosyal bilimciler bu kavramı farklı tanımlamış, bazıları da kavramı başından reddetmişlerdir. Biz analizimizi bu tanıma bağlı olarak yapacağız.
Yukarıda açıkladığımız tanım popülizmi açıklamak için kullanılan fikrî yaklaşıma / ideational approach aittir. Buna göre, popülizm “halkı” ahlâki olarak iyi bir güç olarak tanımlar ve “halkın” tam karşısına da yolsuz ve kendi menfaatlerini düşünen bir grup olarak tanımladıkları “elitleri” koyar. Farklı popülistler “halkı nasıl tanımladıklarına göre” ayrılırlar, fakat bu tanım sınıf, etnik yapı, din, mezhep veya millet üzerinden yapılabilir. Kimi popülist için “halk” örneğin işçi sınıfı iken, kimisi için de memur veya çiftçilerdir. Bazı politikacılar örneğin çoğunluk tarafından ezildiğini iddia ettikleri bir etnik azınlığı “halk” olarak tanımlarken, başka politikacıların dilinde “halk” ümmet veya millet olabilir. Popülistler “elitleri” toplumdaki kurulu siyasi, iktisadi ve kültürel düzenin sahibi ve yönlendiricisi olarak tanımlar, onların hem homojen bir grup olduklarını söylerken hem de onları kendi şahsi menfaatlerini “halkın” menfaatlerinin üstünde tutmakla suçlarlar. Bu suçlama, bazen, “elitlerin” dış güçlere, üst akla ve yabancı mihraklara çalıştıklarını dillendirmeye kadar varır. Popülist partilere ve sosyal hareketlere çoğunlukla kendilerini “halkın sesi ve kurtarıcısı” olarak vazeden karizmatik ve baskın karakterli bireyler liderlik eder. Denebilir ki, popülist siyasi hareketler lider merkezli hareketlerdir. Fikrî yaklaşıma göre popülizm farklı ideolojilerle evlilik yapabilir. Popülist sosyalist hareketler olabileceği gibi, popülist liberal veya popülist milliyetçi hareketler de olabilir. Bu tabiî ki, ilgili popülist hareketin halk tanımıyla bağlantılıdır. Bu yüzden popülistler siyasi yelpazenin en solundan en sağına her tarafında kendilerine yer edinebilirler. Netice olarak, bu sebepten, popülist hareketleri sağ kanat popülistler ve sol kanat popülistler olarak sınıflandırmak genel kabul görmüştür.
SAĞ VE SOL KANAT POPÜLİZM
Yukarıda da bahsettiğim gibi, popülizm sağ veya sol siyasi hareketlerle beraberlik oluşturabilir. Popülizm, halkın menfaatlerini savunduğu için kendi başına halkçılıkla veya solculukla bir tutulabilir ama dünya tarihinde solcu popülistler kadar hatta daha fazla sağcı popülistler de gözlemlenmiştir. Bazen popülist hareketler içinde birbiriyle zıt öğeler de bulunabilir: Örneğin özellikle gelişmiş Batı toplumlarında yabancı ve/veya İslam düşmanlığı yapan aşırı sağcı popülist hareketler aynı zamanda gelir dağılımında eşitsizliği gidermeye yönelik ve işçi sınıfının menfaatine olan sol politikaları da savunabilirler.
Popülist siyasi hareketlerin farklı ülke ve farklı zamanlarda eklemlendiği ideolojiler birbirinden çok farklılık gösterebilir. Birkaç örnek verelim: 1990’larda Peru’da popülist siyasetin karizmatik lideri Alberto Fujimori neo-liberal iktisat politikalarını savunurken, 2000’lerde Venezuela’nın karizmatik lideri Hugo Chavez ulusal sol bir iktisat politikasını savunmaktaydı. Bazen 2010’larda İtalya’da ortaya çıkan Beppe Grillo ve kurduğu siyasi parti Beş Yıldız Hareketi gibi merkezde yer alan ve liberal politikaları savunan popülistler de olabilir. Türkiye’de Demokrat Parti’yle başlayan AP, ANAP, DYP, Refah Partisi ve AK Parti’yle devam eden sağ siyasi iktidarlar muhafazakârlığın ve milliyetçiliğin farklı tonlarını içerseler de liberal politikaları savunan popülist partiler olagelmişlerdir. Bu Türk sağ partileri taşralı alt ve orta alt gelir gruplarını (o gruplar içinden kendilerine oy verenleri) halk / millet olarak tanımlayıp, yüksek bürokratları, eğitimli ve şehirli orta ve orta üst gelir gruplarını “elitler” olarak tanımlamışlardır. Hepsi de karizmatik liderlere dayanan partilerdir: Menderes, Demirel, Özal, Erbakan ve Erdoğan… Bazen sağ ve sol popülist partiler bir araya gelip koalisyon kurabilirler: 2015’te tekne kazıntısı Yunan komünistlerinin partisi Syriza ve aşırı milliyetçi Bağımsız Yunanlar’ın kurduğu hükümet gibi… Aşırı milliyetçi, ırkçı ve dinci popülist siyasetin doruk noktasını da Kasabanın Şerifi Trump’ın ABD’sinde gördük.
Fikri yaklaşımı savunan sosyal bilimciler sağ ve sol kanat popülistleri ayırırken, özellikle Avrupa Siyaseti bağlamında başka bir ayırım daha yapmaktadırlar. Onlara göre, sağ kanat popülist partiler kendilerine göre tanımladıkları “halkın” karşısına sadece “elitleri” değil ama aynı zamanda göçmen ve sığınmacıları da çıkarmaktadır. Bu bağlamda Avrupa’daki sağ popülist partiler yabancı ve İslam düşmanlığında birbirleriyle yarışmaktadırlar. Bunun yanında homoseksüeller, Yahudiler ve komünistler Avrupalı sağ kanat popülistlerin hedefine düşerken, sol kanat popülistler de ABD menşeli her kurum ve firmayı “halk düşmanı” ilan etmektedirler.
Genel olarak hem sağ hem de sol kanat popülistler toplumlardaki düşük gelirli, düşük eğitimli ve kasabalı güruha dayanırlar. Bu yüzden içinde bulundukları toplumun yüksek kültürüne, onun temsilcisi sanatçı ve düşünürlere, şehirli yaşam tarzına karşı bir söylem tuttururlar. Küçük kasaba tutuculuğunu, onun yaşam tarzını çağrıştıran alt kültürü ve dini anlayışı kendi kültür tanımlarında baş role yerleştirirler. Bizde sağ liderlerin popüler Arabesk sanatçılara, futbola, kadın programı sunucularına ve dış güçlere vurgu yapan yazar tayfasına yakınlıklarını da bu şekilde okuyabiliriz. Ortada yüksek bir imparatorluk kültürü ve musikisi, şiiri, mutfağı ve lisanıyla İstanbul’da şekillenmiş elit bir yaşam tarzı, kozmopolit ve tasavvufi inceliği içeren dini anlayış varken, bu siyasi partilerimizin bu özellikleri kuvvetlendirmek yerine yukarıda bahsedilen alt kültür unsurlarına teveccühü gerçekten manidardır. Öte yandan Türkiye’de tekne kazıntısı sol popülist hareketler “halk” olarak etnik ve mezhepsel farklılıklara atıf yapmış, muhayyel bir devrimi bu etnik ve mezhepsel gruplara ayrı bir devlet kurmaya kadar giden sapkın düşünceleri desteklemişlerdir. Öyle ki, bu sol popülistler işçi haklarını ve savunusunu bir tarafa bırakıp ya uyuşturucu kaçakçısı PKK’yı ve onun mahpus lideri eşkiyabaşı Apo’yu kendilerine kılavuz edinmişler ya da devlet düşmanlığını ABD’den gelen fonlarla finanse edilen FETÖ gibi yapılara iltisak ederek devam ettirmişlerdir. Bu ikinciler, kendilerini “liberal sol” olarak tanıtırken kamuoyunda “liboş” olarak bilinmektedirler.
Cuma’ya devam edeceğiz. Hepinizin Kandili mübarek olsun
POPÜLİST İKTİSAT POLİTİKALARI
YAYINLAMA: 24 Ekim 2021 - 23:25
Son bir haftada ortalık toz duman oldu. Merkez Bankası politika faizini yüzde 18’den yüzde 16’ya indirdi ve buna bağlı olarak dolar 10 TL’ya doğru pupa yelken yükselmede… Türkiye’nin 24 Eylül 1991 tarihinde üye olduğu Kara Paranın Aklanmasının Önlenmesine İlişkin Mali Çalışma Grubu (FATF) ülkemizi kara para aklama ve terörizmin finansmanı ile mücadele konusunda “yeterince çaba göstermeyen” ülkelerin bulunduğu “gri listeye” aldı. Dünyada artan bir kalıcı enflasyon tehdidi var ve buna bağlı olarak Merkez Bankaları sıkılaştırma politikaları uygulamaya başladı. En son Rusya Merkez Bankası faiz arttırdı, ABD Merkez Bankası FED’in de eli kulağında… Dünya ekonomisinde başta hammadde ve gıda mamulleri fiyatları jet hızıyla artmakta.
Böyle bir ortamda Türkiye nasıl bir politika izlemelidir? Nasıl bir politika izlemektedir? Bu iki soruya verilecek cevaplar, popülist ekonomi politikasını tam olarak da tanımlamaktadır. Bugün Türkiye’de son dönemde uygulanan popülist ekonomi politikasını anlatmaya çalışacağım. Ancak baştan önemli bir noktayı vurgulayayım: Mevcut iktisat biliminin ekonomi politikalarına yönelik teori ve modelleri küreselleşme süreci öncesi dönemin şartlarını varsaymaktadır ve yine iktidarı ve muhalefeti ile mevcut siyasetçi esnafı da yine küreselleşme öncesi iktisat anlayışından esinlenen siyasetleri savunmaktadırlar. Bu yüzden yazı üç bölümden oluşacaktır: İlk iki bölüm sırasıyla yukarıdaki iki soruya cevap verecektir. Üçüncü bölümde ise küreselleşen ekonomide ezberlerimizi niye değiştirmemiz gerektiği üzerine yoğunlaşacaktır.
TÜRKİYE NASIL BİR İSTİKRAR POLİTİKASI İZLEMELİ?
Türkiye 2018-19 Kriziyle birlikte geçmişten bu yana çok iyi bildiğimiz bir ödemeler dengesi krizine girdi. Ancak tam krizden çıkmak için heveslenmeye başladığımız anda 2020 Pandemik Krizine bütün dünyayla beraber tutulduk. Bu üst üst üste binmiş iki ekonomik krizin sonucunda karşımızda belli bazı problemler ortaya çıktı: Yüzde 20’lere giden bir enflasyon, yine dar anlamıyla yüzde 12 geniş anlamıyla yüzde 28 gibi çok yüksek bir işsizlik, patlayan döviz fiyatları ve iç piyasada ödenemeyen borçlar… Bu geleneksel iktisat yazınında stagflasyon olarak tanımlanan duruma karşılık gelmekteydi. Bir taraftan kalıcı hale gelen yüksek işsizlik ve durgunluk (ekonominin büyüyememesi) ve bir taraftan da yüksek enflasyon. Bu iki problem normal şartlarda bir arada bulunmaz. Eğer temel üretim maliyetlerinde beklenmedik bir artış, verimlilikte beklenmedik bir düşüş veya özellikle tarım ürünlerinde kıtlık nedeniyle meydana gelen azalma olmazsa, yüksek enflasyon yüksek büyüme ve düşük işsizlikle, düşük enflasyon da yüksek işsizlik ve düşük büyüme ile paralel gider. 2018’den bu yana karşılaştığımız durum ise her iki problemin de eş anlı olarak ortaya çıkmasından kaynaklanıyor. Aslında Türkiye’nin uzun dönemdir tecrübe ettiği krizler, temelde tasarruf yetersizliği ve dış borca hassas bağımlılık sebebiyle, döviz kurlarındaki sert yükselişle tanımlanabilir. Yükselme ve refah dönemlerinde hızlı büyüme, artan dış açık ve hızla yükselen dış borçlar döviz kurlarının ani yükselişiyle başlayan kriz dönemlerince takip edilmektedir. Üretimde temel maliyetler döviz cinsinden olduğu için, her döviz krizi stagflasyon problemine yol açmaktadır. Bu durumda politika otoritesinin iki tercihi olabilir. Ya enflasyonu düşürüp belli bir müddet (18-24 ay) daha düşük büyüme ve daha yüksek bir işsizliğe katlanma (buna fedakârlık haddi veya “sacrifice ratio” adı verilir, DMD) ya da enflasyonu boş verip işsizliği düşürüp büyümeyi arttırma… Birinci tercih güncel ekonomi basını ve güncel siyaset dilinde “acı ilaç” olarak bilinmektedir. Acı ilaç içildiğinde, 18-24 ay içerisinde sağlam bir istikrar programıyla enflasyon düşürülür ve açıklar kapanırsa büyüme oranı hızla artacak ve işsizlik azalacaktır. Bu nevi “acı ilaç” politikası, aslında, ekonominin normal işleyişine dönmesi için 1,5 – 2 yıllık bir fedakârlık dönemini gerektirmektedir. Siyasi iradenin karar vermesi gereken şey, bu noktada, fedakârlığın milletin hangi kesimlerine ne kadar etki edeceğidir. Genelde “egemen iktisat anlayışı” olan Neo-liberal bakış açısı fedakârlığı geniş emekçi kitlelerin sırtına yüklemeyi savunur. Daha sağdaki politikacı ve iktisatçılar acı ilacı halka içirmeyi, para babası ve rantiyeleri de balla börekle beslemeyi düşünürler. Daha soldaki iktisatçılar ise fedakârlığın para babaları tarafından üstlenilmesi gerektiğini düşünürler. Yani acı ilacı para babaları ve rantiyelere içirmeyi savunurlar. Siyasi iktidar acı ilacı uygularken aynı zamanda fedakârlığı daha fazla yapacak olan toplum kesimlerini de belirler. Ancak siyasi iradenin esas amacı iktidarda kalmaktır. 1,5 – 2 yıl sürecek olan bir fedakârlık, eğer seçim yakınsa, siyasi iktidar için siyasi maliyeti çok yüksek bir tercih olur. Pekiyi bu durumda ne yapılır? Türkiye’de bugün ne yapılıyorsa o yapılır…
TÜRKİYE’DE NASIL BİR POLİTİKA İZLENİYOR?
Stagflasyona karşı ikinci tercih yüksek enflasyonu problem olarak görmeden ekonomik büyümeyi para basarak ve kamu kaynaklarını kullanarak sürdürmek ve işsizliği mümkün olduğunca düşürmek amacını güder. Bu yolda en kolay ve basit çözüm karşılıksız para basmaktır. Bugün Merkez Bankasının uyguladığı politika faizini aşağıya çekme aslında parasal tabanı ve dolayısıyla para arzını arttırmayı amaçlayan bir politikadır. Beklenen ve ümit edilen bütün ekonominin bankalar kanalıyla ucuz krediye boğulması ve bu yolla tüketim ve yatırım talebinin arttırılmasıdır. Söylemeye gerek yok, bu tercihin sonu yüzde 40’lara 50’lere giden enflasyon oranlarıdır. Ancak bu uzun vadeli sonuçtur. Kısa vadede ise, tüketim ve yatırım talebi şişirilecek, belki ekonomiye 1,5 – 2 senelik bir nefes aldırılacaktır. Buna da “bol şekerli tatlı limonata” diyelim. Türkiye’de zamanında yapılırsa 1,5 sene sonra, erken yapılırsa 1 sene sonra seçim yapılacaktır. Kendinizi iktidarın yerine koyun: Zaten kafa kafaya görünen seçim anketlerinin üzerine halka 1,5 – 2 sene acı ilaç içirirseniz ne olur, 1,5 -2 sene tatlı limonata içirirseniz ne olur? İşte bugün uygulanan genişletici para politikası ki, muhtemelen bunu genişletici maliye politikası da izleyecektir, halka 1,5 – 2 sene daha nefes aldırmayı, “tatlı limonata” içirmeyi hedeflemektedir. Buna popülist ekonomi politikası adı verilir. Tatlı Limonata 1,5 – 2 sene sonra bitince ne olacak? Daha acı bir ilaç içilmesi zorunlu olacaktır. Ancak popülist politikanın da kaideleri vardır. En önemlisi limonatanın bol şekerli olmasıdır. Yani para arzını arttırdığınızda bu paranın vatandaşın, dar gelirlinin, emekçilerin cebine girmesi gerekir. Pekiyi şeker nedir, Hocam? Emekli ve memur maaşları ile asgari ücrete en az yüzde 30 zam. Esnafın ve çiftçilerin bankalardaki bir kısım borcunun Merkez Bankası tarafından silinmesi. Eğer siyasi iktidar bunu yapmazsa uygulanan para politikası tatlı limonata değil ama gayet ekşi limon suyu olarak kalır. Bu da siyasi iktidara siyasi bir kazanç sağlamaz. Burada “bol şekerli limonata” “sol popülist ekonomi politikası” “ekşi limon suyu” ise “sağ popülist ekonomi politikasıdır”. Nihayetinde, her iki politikanın sonucunda, yani 1,5-2 sene sonra, yani Cumhuriyet’in yüzüncü yılında, daha acı bir ilaç içmek kaçınılmaz olacaktır.
KÜRESELLEŞME SÜRECİNDE POLİTİKA ARAÇLARININ ETKİNLİĞİ
Buraya kadar yazdıklarım ekonominin dışarıya, özellikle finansal piyasalar yoluyla, çok entegre olmadığı, gıda mamulleri ve tarım üretimi açısından kendine yeter olduğu, teknoloji ve iletişim araçlarına bağımlılığın bugünkün çok altında olduğu küreselleşme öncesi süreçte geçerli politikalardır. Bugün bu şartlar, en azından Türkiye’de yoktur. Tarımda uygulanan çok yanlış ve Türkiye’yi gıda mamulleri ve tarımda dışa bağımlı hale getiren politikalar sebebiyle, yükselen döviz kurları doğrudan semt pazarı fiyatlarına etki etmektedir. Dış sermayenin tam hareketli olduğu ve yüksek teknolojili iletişim sayesinde dünyadaki finansal gelişmelerin anında yurt içi finans piyasalarına etki ettiği günümüzde, para basmak vatandaşı rahatlamak için yeterli olmayabilir. Basılan para enflasyon beklentilerine ve Türkiye’nin uluslararası risk karnesine olumsuz yansımaktadır. Bu yüzden piyasada faizler düşeceğine yükselmektedir. Yüksek ÖTV ve KDV yüzünden insanlar bir müddet sonra AVM’lerden kredi kartıyla da olsa alışveriş etmeyi keseceklerdir. Bu da, TÜSİAD’çı patronların ve onların yabancı ortaklarının mallarını satamayıp ellerinde patlamasına yol açacaktır. Bu yüzden TÜSİAD da feveran etmektedir. Varın siz mahalle esnafını, bakkalı, kasabı, manavı düşünün. Hükümetin, bu şartlarda bile, uyguladığı popülist para politikasının en azından seçime kadar başarılı olması ve vatandaşın nefes alması için limonatanın şekerini bol koyması gerekir. Benden söylemesi…
HUKUK OLMADAN BÜYÜME OLMAZ MI? - I
YAYINLAMA: 31 Ekim 2021 - 23:25
Son yıllara kadar FETÖ ile yakın teşrik-i mesaide bulunan, İslamcılığı “demokratikleşmenin anahtarı” kabul eden, AB ve ABD ile “aynı kıbleye döndüklerini” söyleyen, Kıbrıs satılırken “Yetmez ama evet!” ve “Yes be Annem!” diyen, “Çözüm” yapılırken “APO önümüzü aydınlatıyor!”, “APO beş vakit namaz kılan bir kardeşimizdi!” diyen, Türk Ordusunu sanık, Genel Kurmay Başkanı’nı terör örgütü lideri, PKK’yı da sanık yapanları destekleyen, “yeryüzü gerçeklerinden yana” Türk Devleti’ne karşı tavır sergileyen malum liboşlar ve AK Parti’den kovulan bazı “endişeli muhafazakârlar” yeni bir slogan buldular: “Hukuk olmadan büyüme olmaz!”
Bugün ve cuma günkü yazım bu minvalde soruları cevaplamak üzere olacak. İlk önce “Bu arkadaşlar ne demek istiyorlar?” sorusuna cevap verelim. Daha sonra devlet, hukuk ve sermaye birikimi arasındaki ilişkileri açıklayalım. En sonunda da büyümeyi gerçekten ne belirliyor, onu anlatalım.
BU ARKADAŞLAR NE DEMEK İSTİYORLAR?
Bu arkadaşları temsilen belli bazı mevkutelerde eski AK Parti’li ve yeni muhalif “endişeli muhafazakârların” söylemlerini özetleyelim: “Türkiye hızla bir otoriterleşmeye gidiyor! Hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı ayaklar altında. Demokratik haklar ihlâl ediliyor. Bu şartlarda Türkiye ekonomisinin düzelmesi mümkün değildir. Yabancı yatırımcıların gelmesi şöyle dursun, yerli yatırımcı bile kaçıyor. İnsanlar ümitsiz, gençlerimiz yabancı memleketlere kaçmak için fırsat kolluyor. Doların 10 TL olmasının sebebi de, enflasyonun yüzde 20’ye çıkmasının sebebi de, hukukun ayaklar altına alınması ve demokrasiden otoriterliğe kayılmasıdır. O yüzden ilk önce yargı bağımsızlığı ve parlamenter rejim yeniden tesis edilmelidir ki, ekonomi düzelsin…”
Türkiye’de ciddi bir hayat pahalılığının olduğu doğrudur. Yani insanların gelirlerindeki artışın fiyatlardaki artışın altında kaldığı hepimizin tecrübe ettiği bir gerçektir. Öte yandan Dolar’ın 10 TL’ye doğru gittiği de bir gerçektir. Bunu kimse reddedemez. Hükümetin işlerin örgütlenmesinde başarısız olduğu, iktidar partisinin ve bakanlar kurulunun da dağınıklık içinde bulunduğu çıplak gözle gözlemlenmektedir. Bürokrasi ve siyasi otorite arasında bir kopukluk olduğunu da ben düşünmekteyim. Bunlar iktisadi problemlerin idari sebepleri sayılabilir. Ancak hukuksuzluk ile ne kastedilmektedir? Acaba ne tür bir hukuk reformu kısa vadede hayat pahalılığını düşürecek ve uzun vadede istikrarlı bir büyümeyi sağlayacaktır? Yanlış anlaşılmasın, ben otoriter rejim ve keyfi idareyi savunan biri değilim. Ancak iktisadi büyüme ile demokratik hukuk devleti arasındaki ilişkiyi anlamakta zorlanıyorum.
İsterseniz, dünyanın bilinen en ceberrut yönetimlerinden bazı örneklere bakalım: Emevi Halifeliği, Nazi Almanya’sı, Sovyet Rusya’sı ve Çin Halk Cumhuriyeti. Emevi Halifeliği döneminde başta müşrik reisi Ebu Süfyan’ın oğlu Emevi Sultanı Muaviye ve onun halefleri döneminde İslam Devleti o zamanki dünyanın serveti ve zenginliğinin büyük kısmını kendine çekmiş, büyük ticaret şehirleri kurmuş, ticaret ve bankacılık gelişmiş ve toplumun refah düzeyi artmıştı. Ama Emeviler Dönemi’nde hukuk ve adalet var mıydı? İslam tarihçileri bu konuda net cevap vermektedirler: Hayır.
Nazi Almanya’sının belki de en büyük başarısı 1929 buhranından sonra Arş-ı Âla’ya çıkan işsizliği sıfırlaması, ekonomik büyümeyi istikrarlı hale getirmesi, gelir dağılımında adaleti sağlamasıydı. O kadar güçlü bir ekonomi kurmuşlardı ki, bütün dünyaya (özelde ABD ve Rusya’ya) tek başlarına kafa tutacak güce erişmişlerdi. NAZİ Almanya’sında evrensel hukuk, adalet ve eşitlik ile çağdaş demokrasi mi hâkimdi? Ne mümkün!...
Sovyet Rusya’da bir azınlık parti yönetiminin (özellikle Stalin döneminde) gaddar ve ceberrut bir hakimiyeti bulunmaktaydı. Bırakın farklı görüşten olanları, komünistler içinde bile farklı görüşten olan liderler katledilmekteydi. Adalet ve hukuk sözü bu ülkede geçmemekteydi. Ancak Sovyet Rusya geri kalmış bir tarım toplumu hüviyetindeki Rus ekonomisini sanayileştirerek ve yeni teknolojide lider hale getirerek süper güç konumuna evrilmişti. Bununla da kalmamış, tarihinden bu yana yarı göçebe - yarı yerleşik Türk toplumlarını da medeni ve şehirli toplumlar haline getirmiştir. Bunun için de demokrasiye, insan haklarına ve liberalizme ihtiyaç duymamıştır.
Çin Halk Cumhuriyeti 1980’lerde “küçük serdümen” olarak bilinen Deng Şiao Ping dönemde dışa açılmaya ve bugünkü Devlet Başkanı Şi Jinping döneminde de yeni bir süper güç adayı olarak anılmaya başlamıştır. Ortalama yüzde 8-10 arası bir büyüme, ılımlı enflasyon ve dünya ihracat şampiyonluğu ile bilinir. Ülkenin refah düzeyi hızla artmaktadır, (bizim gibi 80 milyonluk değil 1,5 milyarlık bir nüfusa sahip bir ülkeden bahsediyoruz, DMD). Pekiyi bu ülkede, bizim liboşların ve endişeli muhafazakârların bahsettiği gibi bir insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü mü geçerlidir? Ne münasebet, canım! En son, ilk önce Komünist Partisi tüzüğüne sonra da Anayasa’ya “Çin Halk Cumhuriyeti’nin Şi Jinping’in görüşlerine göre Çin usulü sosyalizmle” idare edildiği yazılmıştır. Ülkede muhalefet yoktur, muhalifler doğrudan toplama kamplarına doldurulmaktadır! Buna rağmen de hızla büyümekte ve güçlenmektedir.
Bu örnekler adaletsiz ve otoriter yönetimler altında iktisadi başarı olabildiğini gösterir. Öte yandan dünyanın başka yer ve zamanlarında da, iktisadi açıdan başarısız ve ceberrut, hukuksuz yönetimler olagelmiştir. Örneğin büyük petrol rezervlerine rağmen fakirlikten kırılan Venezuela, kalkınmasını tekne kazıntısı komünistlerin nostaljisine ve bazı azgın yabancıların şehvetine bağlı turizme dayandıran Küba, liderleri ölünce ağlamayan vatandaşları “vatan haini” ilan eden Kuzey Kore gibi örnekler de iktisadi açıdan başarısız ceberrut, otoriter ve hukuksuz rejimlerdir. Bunlara birçok İslam ülkesini ve Afrika devletlerini de ekleyebiliriz.
Demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğünü kabul eden “çağdaş” ülkelerde durum nasıldır? O ülkelerde her daim zenginlik ve refah mı söz konusudur? Bakalım: Batı Avrupa ülkelerine baktığınızda, uzun yüzyılların sömürge servetini tüketmeye devam eden tembel toplumlar gözümüze çarpmaktadır. Para ve refah olunca, sosyal problemler en aza inmekte, şehirlileşmiş toplumlarda ise, kurallar herkes tarafından titizlikle uygulanmaktadır. Ancak bu ülkelerde de, iktisadi sorunlar bulunmaktadır. Dünyada Latin Amerika ülkeleri gibi, bazı küçük doğu Avrupa ülkeleri gibi, hatta bazı Asya ülkeleri gibi hukuk devletinin uygulandığı parlamenter rejimler mevcuttur. Bu ülkelerde iktisadi kalkınma sağlanmış mıdır? Tartışılır. Diyeceğim o ki, iktisadi büyüme, sermaye birikimi ve şehirlileşmenin doğrudan demokratikleşme ve hukukun üstünlüğü ile bir ilişkisi yoktur. Elbette ki, hukukun üstünlüğü ve demokrasi medeni bir toplumun vaz geçemeyeceği değerlerdir. Ama bu değerlerin işsizlik ve hayat pahalılığının ilacı olduğunu söylemek, en iyimser ifadeyle, saf dilliktir.
Pekiyi bu arkadaşlar ve onların desteklediği AK Parti eskisi bazı politikacılar ne demek istiyorlar? Bir kere bu politikacıların ve onların partilerinin egemen neo-liberal sisteme karşı alternatif iktisadi politikalar savunmaları mümkün değildir. Bizatihi bu küçük partilerin liderlerinden biri ekonominin bugün geldiği durumda, diğerinin de dış siyasetteki yanlış adımlarda ciddi oranda payı bulunmaktadır. Aslında demektedirler ki, “bizim bir iktisadi politika önerimiz yoktur, OHAL mağdurlarına (FETÖ’cü casuslar ve PKK’lı eşkıyalar) özgürlük, Mavi Vatan’dan vazgeçmek, Ermeni Soykırımı’nı tanımak ve tazminat ödemek, Suriye ve Irak’ta bir PKK devletine izin vermek, İran ve Rusya’ya karşı ABD’nin yanında yer almak karşılığında sınırsız borçlanma imkânımız olacak. Gelecek balya balya dolarla da sahte bir cennet yaşamaya devam edeceğiz!” Yani bağımsızlığımızı bırakıp, özgür olacakmışız! Çakır’ın dediği gibi: Ne güzel İstanbul be!
Hadi diyelim bu liboşlar neo-liberal sağcı ve Prens Sabahattin gibi Batı’nın müstemlekesi olmayı özgürlük zannediyorlar. Pekiyi, sosyal devleti savunan, halkçı, devletçi ve milliyetçi CHP ne diyor ve ne yapmalı? O da Cuma’ya kalsın.
HUKUK OLMADAN BÜYÜME OLMAZ MI? - II
YAYINLAMA: 04 Kasım 2021 - 23:20
Konumuz hukuk ve büyüme, ya da daha doğru bir şekilde, hukukun üstünlüğü ile iktisadi başarı arasındaki ilişki idi. Bizde yeni yükselen bir muhalefet sloganı olarak “Hukuk olmadan büyüme ve refah mümkün değildir!” bazı AK Parti’den kovulmuş politikacılar ve eskiden yandaş olup şimdi liberal demokrat olan bazı “endişeli muhafazakâr” aydınlatılmışlar tarafından terennüm edilmekte idi. Bu politikacıların önde gelen ismi olarak Sayın Babacan’ı ve aynı menzildeki aydınlatılmışların gurusu olarak da Karar Gazetesi’ndeki yazılarıyla Taha Akyol’u görmekteyiz. Kısaca şunu söylemekteler: “Yargı bağımsızlığı, insan haklarının tam olarak uygulanması, fikir özgürlüğünün tesisi ve kurumların bağımsızlığı gerçekleşirse, o takdirde, uzun dönemde işsizlik ve enflasyon düşecek, Türkiye kalkınıp medeniyet ufkunda bir güneş gibi doğacak!”. Ben de, Pazartesi günkü yazımda bu sloganı ele almış ve çeşitli örnekler vermiştim. Demokrasi ve hukukun üstünlüğünün bulunduğu ülkeler ile bulunmadığı ülkelerden verdiğim bu örneklerde, her iki tipteki ülkelerde de başarılı ve başarısız ekonomi uygulamalarının olduğunu göstermiştim. Yani bir ülke ceberrut bir rejimle de, demokrat bir rejimle de başarılı bir ekonomi politikası yürütebilir. Tabiî ki, bu aydınlatılmışlarımız hepten boş konuşmamaktadırlar. Başını Sayın Babacan’ın çektiği bu görüştekilerin ana dayanakları, yabancı sermayenin insan hakları ve özgürlüklerin olduğu, yargı bağımsızlığının bulunduğu yerlere gideceğidir. Yani, herkesin anlayacağı dille ifade edersek, eğer Sayın Babacan gelirse, emperyalist ve gelişmiş ülkelerden daha iyi ve ucuza borç alabileceğini söylemektedir.
Bugün devlet, hukuk ve sermaye birikimi arasındaki ilişkileri açıklamak istiyorum. Buna bağlı olarak da, gerçek anlamda bir büyüme ve kalkınma sürecinin temelli bir paradigma değişimiyle mümkün olabileceğini vurgulamaya çalışacağım. Ancak başlamadan bildireyim ki, yukarıdaki görüşü savunanlar bugün bütün dünyada tıkanmış olan neo-liberalizm veya neo-muhafazakârlık denen, aslında emperyalistlerin kendi egemenlikleri için dünyaya yaydığı görüşlerden ibarettir. Yani bizim derdimize derman olmazlar.
YABANCI SERMAYE NİÇİN GELİR: DEMOKRASİ VE İNSAN HAKLARI İÇİN Mİ, YOKSA KÂR GARANTİSİ İÇİN Mİ?
Hukukun üstünlüğü kavramı bir ülkenin siyasi iktidardan bağımsız ve gerektiğinde siyasi iktidarı denetleyebilecek bir yargı kurumuna sahip olması anlamına gelir. Yine bu terim, yargı erkinin o toplum içerisindeki belli bazı azınlık grupların çıkarına değil bütün milletin ortak çıkarına göre karar alması anlamını da içerir. Zaten bu medeni bir toplumda olmazsa olmaz koşuldur. Ancak, bu konuyu öne çıkaran aydınlatılmışlar hukukun üstünlüğü ilkesini bir dünya görüşü olan liberalizm ve piyasa merkezli ekonomi anlayışıyla da bağdaştırmaktadır. Hızını alamayan bazı eski solcu ve yeni etnik milliyetçiler de, hukukun üstünlüğü kavramına özerk yerel yönetimleri ve ayrılıkçı teröristlerin affını da dâhil etmektedirler. Bunun iktisadi olarak anlamlı olması için de, emperyalist ülkelerin tefeci kurumlarının ancak bu ilkeler gerçekleşirse Türkiye’ye borç vereceğini söylemektedirler.
Burada üzülerek ifade etmeliyim ki, uluslararası finans kurumları ne insan haklarına bakar, ne de hukukun üstünlüğüne… Onlar her şeyden önce öngörülebilir ve yüksek kârı hedeflerler. Bunun için de, olmazsa olmaz koşul, kendilerinin kabul ettiği uluslararası finans kurallarının ve uluslararası mahkemelerin kararlarının kabulüdür. Eğer bir ülke (örneğin Çin gibi) tek parti ve tek adam diktatörlüğü ile yönetilse bile, uluslararası finans kurallarını ve uluslararası mahkeme kararlarını kabul ediyorsa, aynı zamanda bu otoriter rejim istikrarlı ve öngörülebilir bir devlet mekanizması içeriyorsa, o takdirde bu ülke yüksek kâr imkânı sağladığı ölçüde yabancı sermaye çeker. İsterse bu ülke yüksek kâr imkânlarını kendi işçilerini açlık sınırında çalıştırarak sağlasın, isterse yabancı yatırımcıların istediği şartlar karşılığında yönetici azınlık zümre bu kârlara ortak edilsin, emperyalist ülkelerin finans firmaları için bunun hiçbir önemi yoktur. Çinlilerin hangi şartlarda yaşadığı onları ilgilendirmemektedir. Önemli olan tek şey öngörülebilir yüksek kârlardır.
Bu, aslında, kapitalist üretim ve birikim rejiminin genel kuralıdır: Üretim yüksek ve öngörülebilir kârlar için yapılır. Kârlar ise sermaye birikimin devam etmesine ve üretim ilişkilerini yöneten sınıfların egemenliğini pekiştirmesine neden olur. Kârların yüksek olması hem o ülkenin üretim verimliliğine hem de toplam da üretim potansiyeline bağlıdır. Öte yandan yüksek kârların öngörülebilir olması ise sağlam bir devlet ve kanun nizamına bağlıdır. Sermaye sahiplerinin çıkarlarını koruyan ve kurumları herkesçe bilinen kurallarla idare edilen ülkelerde, ne kadar adaletsiz ve hukuksuz bir rejim olsa da, yerli ve yabancı sermaye için uygun ortam yaratılır. Çünkü kârlar yüksek ve öngörülebilirdir.
Eğer bir devlet de, kanun üstünlüğü (dikkat edin hukukun üstünlüğü değil kanun üstünlüğü, DMD) yoksa keyfi idare var demektir. Ne kadar adaletsiz ve hukuksuz da olsa, yazılı kanunların kişi veya zümre ayırt edilmeksizin eşitçe uygulanması sermayenin kârlarının öngörülebilir olması için gereklidir. Ancak ister demokratik yolla olsun isterse demokrasi dışı yolla olsun devlet yönetimi küresel sermayenin kabul ettiği kuralları gevşetir ve -kısmen veya tamamen- keyfi idareye yönelirse, kârlar ne kadar yüksek olursa olsun yabancı ve yerli sermaye için öngörülebilir olmaktan çıkar. Devlet yönetimi -evrensel hukuka uygun olsun veya olmasın-, eğer uygulanan politikalar açıklanan amaçları ve hedefleri ile uyuşmuyorsa ve gündelik kararlarla değişiyorsa, bu kararlar kanunla değil ama kararnamelerle belirleniyorsa, orada istikrar ve öngörülebilirlik olmaz. Türkiye’nin bugünkü iktisadi problemlerinin ana sebebi idari yapıdaki karmaşa, yeni yönetim sistemine uygun uyum yasalarının çıkarılmaması, belirlenmiş ve deklare edilmiş amaç ve hedeflerle 180 derece zıt politikalar uygulanmasıdır. Bu da yerli ve yabancı sermaye için kârların öngörülebilirliğini azaltmakta ve belirsizliği arttırmaktadır. Bu yüzden bugüne kadar sesini çıkarmayan ve işleri tıkırında olan sermaye çevreleri bugün feveran etmektedir.
Sermayenin kârlarının yüksekliği de, geniş emekçi kesimlerin örgütlenme gücü (sendikalaşma) ve sosyal devlet kurumlarının yaygınlığı ile ters orantılıdır. Bu yüzden kanunların tavizsizce uygulanması yetmez, kanunlar tarafından sendikaların ve üretici birliklerinin işlevsizleştirilmesi ve sınıf çıkarlarına dayanan siyasetin yasaklanması da önem arz eder. Yani sermaye sınıfının çıkarlarının koruyan kanunların tavizsizce uygulanması esastır. İşte egemen sistemin gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde “hukukun üstünlüğü” ile kastettiği şey budur. Pekiyi, bu neo-liberal veya neo-muhafazakâr sistem gelişmekte olan ülkeler için hızlı kalkınma ve gelir eşitsizliğini giderme yolunda kaynak yaratabilir mi? Bu sistem hakkıyla uygulanırsa, devlet otoritesi de yabancılarla oyunu kuralına göre oynarsa büyüme gerçekleşebilir. Ancak büyüme kalkınma anlamına gelmemektedir. Çünkü yerli ve yabancı sermayenin kârları geniş emekçi kesimlerinin gelirleri ve yaşam standartlarının düşük olmasına bağlıdır. Bunun yanı sıra, bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde, sosyal devlet kurumlarının ve ekonomiye kamu müdahalesinin en aza indirilmesi de, yerli ve -özellikle yabancı- sermayenin kârlarının yüksek olması için zorunludur.
Türkiye’nin 1950’lerden bu yana yönetiminde bulunan sağ parti iktidarları aslında bu politikayı öyle veya böyle uygulamışlardır. Hemen soru gelecek, biliyorum: “Hocam, Türkiye’nin kalkınmasını Demirel, Özal ve Erdoğan sağlamıştır. Yani bu liderler geniş emekçi kitlelerin fakirleşmesine yol açmışlarsa, nasıl bunlardan oy alabilmişlerdir?” Bahsettiğim mutlak fakirleşme değil ki, nispî fakirleşme! Mutlak anlamda fakirlik ancak -Afganistan örneğinde olduğu gibi- azgelişmiş ülkeler için geçerlidir. Onlar da zaten oyun dışıdır! Gelişmiş ülkelerdeki, ağırlıklı olarak hizmetler sektörü ve yüksek teknolojili endüstrilerde istihdam edilen ve yüksek ücret kazanan emekçi sınıfın finansmanı için gelişmekte olan ülkelerde hem Batılı işçilere göre çok daha ucuza çalışan hem de Batılı ülkelerin mallarını satın alabilecek kadar da zengin olan bir emekçi topluluğu gereklidir. Evet her çalışan cep telefonuna sahiptir, bunu almak için kredi kartına sahiptir, ancak 100 birim üretiyorsa 50 birim gelir elde etmektedir. Bu 50 birim de, Batılı toplumların, daha yüksek standartlarda yaşayan emekçilerinin cebine girmektedir.
Son 71 yılda, özellikle de son 20 yılda, Türkiye’de orta sınıflar gitgide gelir kaybına uğrarken, çok düşük yaşam standardını çeşitli enformal yollardan yardımlarla sağlayan geniş bir alt gelir grubu ile ciddi oranda zenginleşen bir sermaye grubunun çıkarları örtüşmektedir. Sağ partiler oy desteğini bu geniş alt gelir gruplarından alırken parasal desteği de zengin “paydaşlarından” sağlamaktadırlar. Değeri orta sınıflar üretirken, gelirden aslan payını üst gelir grupları almakta, hemen hemen hiçbir şey üretmeyen alt gelir grupları ise, zenginlerden kalan artıklarla geçinmektedirler.
Türkiye’de muhalefetin bu sürdürülemez yapının devamını savunan politikalar yerine, sistemin köklü değişimini dile getirmesi gerekir. Bunu yapmadıkça da “adam kazanmaya” ve “atı alan Üsküdar’ı geçmeye” devam eder.
VATANDAŞ BÜYÜMEYİ NEDEN HİSSETMİYOR?
YAYINLAMA: 08 Kasım 2021 - 09:50
Geçtiğimiz dönemde açıklanan verilere göre Türkiye ekonomisi 2021 yılı ikinci çeyrekte (Nisan – Mayıs – Haziran ayları) yüzde 21 büyümüştü. Bütün iktisatçıların ortak görüşü de 2021 yılı toplam büyüme oranının yüzde 9 civarında olacağı yönünde. Ancak çarşıda – pazarda esnaf komşularım ve yakın çevremde bana sıkça sorulan bir konu var: “Ekonomi yüzde 21 büyümüş, ama benim gelirim artmadı! Bu nasıl büyüme, Hocam?!” Bu soruya cevap vermek isterim ama cevabı vermeden önce bazı kavramları açıklamam gerekir.
YÜZDE 21’LİK VEYA YÜZDE 9’LUK BÜYÜME NEYİN BÜYÜMESİ?
Bizlere üç ayda bir TÜİK tarafından açıklanan milli gelir aslında bir ekonomideki yerleşiklerin açıklanan dönemde ürettiği ve sattığı mal ve hizmetlerin toplam değeridir. Buna cari milli gelir adı verilir. Eğer bir ülkede enflasyon ihmal edilemeyecek kadar büyükse, cari milli gelir toplam üretim artışı kadar fiyat artışlarını da yansıtır. Bu yüzden cari milli gelirin çeşitli yöntemlerle enflasyon etkisinden arındırılması gerekir. İşte bu işlemin sonunda açıklanan milli gelir “sabit fiyatlarla veya reel” milli gelir olarak açıklanır. Yüzde 21’lik büyüme 2020 yılının ikinci çeyreğine göre 2021 yılı ikinci çeyreğinde reel milli gelirin artış oranıdır. Hatırlayalım, 2020 yılı ikinci çeyreği, yani Nisan – Mayıs – Haziran aylarında bütün dünya ekonomisi gibi Türkiye ekonomisi de pandemi nedeniyle ciddi bir kapanmaya girmişti. Nakliye imkânları kısıtlandığı için ithalat azalmıştı, sokağa çıkma yasağı nedeniyle birçok küçük esnaf ciddi zarara girmiş veya iflas etmişti. Bu dönemde benim çevremde birçok sabit gelirli ve esnaf ciddi bir borç yükü altındaydı. Bir sene sonra 2021 ikinci çeyreğinde kapanma tedbirleri sonlandı. Bütün dünyayla birlikte Türk ekonomisinde de, bu, ticaretin canlanması ve alış verişin artmasıyla sonuçlandı. Aslında bu anormal bir dönemden normal döneme geçiş sürecidir. Pekiyi bu bir senelik kapanmanın yol açtığı borçlar silinmiş midir? Hayır, aksine anapara + faizle bu borçların ödenme süreci başlamıştır. Yani yüzde 21’lik büyüme içinden alınan borçların ödenme etkisinin düşülmesi gerekir. Burada unutulmaması gereken bir nokta da Türkiye ekonomisinin 2018’den beri bir kriz içinde olduğudur. Aslında, yapılan hesaplara göre, 2021 yılında yüzde 9’luk bir büyüme olsa dahi, reel milli gelirin 2018 krizi öncesindeki seviyeye ulaşması ancak 2022 ikinci çeyreği sonrasında gerçekleşecektir. O da 2022 yılında yüzde 5 ve üzeri bir büyüme sağlanırsa… Kısaca özetlemek gerekirse, hiç borcu olmayan ve orta düzeyde gelire sahip vatandaşın 2018 yılındaki durumuna gelmesi için daha 6 aya yakın zaman vardır. Burada ortalama vatandaşın gelirinin Türk ekonomisi kadar büyüyeceğini varsaymaktayız, bunu da bir köşeye not edin.
Bu bilgilere rağmen, birçok vatandaşımız hiç borcu olmasa dahi gelirinin yeterince (yani TÜİK’in açıkladığı ölçüde) artmadığını gözlemlemektedir. Bunun sebebi nedir? Milli gelirin harcamaların toplamı olduğundan bahsetmiştim. Bu harcamalar nedir? Kısaca tüketim, yatırım, kamu harcamaları ve ihracatın toplamından ithalatın çıkarılması ile elde edilen yekûndur. Tüketim harcamaları vatandaşların başta kira, doğal gaz, elektrik gibi konut harcamaları olmak üzere, gıda, giyecek, ulaşım, iletişim ve boş zaman (eğlence ve tatil) harcamaları gibi her türlü harcamalarını içerir. Yatırım harcamaları firmaların makine alımları, bakım ve donatım harcamaları, bina ve fabrika inşaatı ve teknoloji yenileme harcamalarından oluşur. Kamu harcamaları, devletin (yol, baraj, köprü ve bina inşaatları gibi) altyapı yatırımları, maaş ve ücret ödemeleri, güvenlik (terörle mücadele ve yurt dışı askeri harekâtlar) harcamaları ve idari masraflar (Cumhurbaşkanlığı ve hükümetin idari personeline ayrılan konut, her türlü makam araçları, toplantı ve konferansalar ve devlet kurumlarının maaş harici yönetim giderleri) toplamından oluşur. İhracat içinde dışarıya satılan sanayi ve tarım ürünleri dışında turizm gelirleri de bulunur. Bunların toplamından yapılan ithalatı düşerseniz kabaca milli gelire ulaşırsınız. Durumundan şikâyetçi ortalama vatandaşın yaşam standardını belirleyen temel harcama tüketimdir. Cumhurbaşkanlığı ve hükümetin idari harcamaları bürokrasi ve devlet yönetimindeki bir avuç insanın etkilendiği harcamalardır. Yatırımlar kısa vadede vatandaşın yaşam standardını çok etkilemez. Ancak güvenlik herkesin yaşam standardını etkiler. Burada bakılması gereken üretilen milli gelirin ne kadarının ortalama vatandaşın alım gücünün artmasına neden olduğudur. Pekiyi Hocam, öyle veya böyle milli gelir artınca, bu durum vatandaşın tüketiminin artmasına ve yaşam standardının yükselmesine yol açmaz mı? Burada kritik nokta harcanabilir gelir ile milli gelir farkıdır. İsterseniz bunu da açıklayayım.
MİLLİ GELİR VE HARCANABİLİR GELİR FARKI
Bir ekonomide vatandaşların tüketimi harcanabilir gelirlerine bağlıdır. Harcanabilir gelir, milli gelirden vergilerin düşülmesi ve transfer harcamalarının eklenmesi ile elde edilir. Sıradan vatandaşın her türlü harcaması içinde yüzde 18’lik KDV ve bazı harcamaları içinde de minimum yüzde 5 ÖTV bulunmaktadır. Yani ÖTV’yi saymasak bile, sadece KDV yüzünden 100 TL gelirin 18 TL’si vergiye girmektedir. Milli gelir hesaplarına (harcama yönünden) eklenmeyen ama sıradan vatandaşı çok etkileyen bir değişkende alınan kredilerin taksitleridir. Bu da nereden baksanız ortalama vatandaşın gelirinin neredeyse yüzde 10’una tekabül etmektedir. Yani aslında milli gelir 100 birim artıyorsa vatandaşın harcanabilir geliri 72 birim (100 – 18 – 10 = 72) artmaktadır.
“Pekiyi Hocam, TÜİK’in milli geliri hesaplarken enflasyondan arındırdığını söylediniz? Ama ben buna inanmıyorum. Çünkü, açıklanan enflasyon yüzde 20 iken benim enflasyonum yüzde 40-50. Buna ne diyeceksiniz?” Bu soruya cevap verirken, zaten niçin büyümeyi hissetmediğinizi de anlayacaksınız. Bu cevapta kritik nokta nispî fiyat ve nispî ücretlerdir.
NİSPÎ FİYAT, NİSPÎ ÜCRET VE HAYAT PAHALILIĞI
Milli gelir hesaplanırken, ilk önce bütün kalemlerin parasal değerleri hesaplanır. Her bir kalemdeki harcama artışı, doğası gereği, farklı fiyatlardan hesaplanır. Yine hangi sektörde ve ne konumda çalıştığına bağlı olarak vatandaşların gelirleri de farklı oranlarda artar. Örneğin sıradan ve maaşla geçinen bir orta gelirli vatandaşı düşünelim. Bu vatandaşımız maaşıyla iki çocuk okuttuğunu ve evin ihtiyaçlarını sağladığını varsayalım. Böyle bir vatandaşın temel maliyetleri kira, doğal gaz ve elektrik gibi konut masrafları, eğitim harcamaları, gıda ve giyecek harcamalarıdır. Bu temel tüketim mallarının fiyatları yüzde 40 – 50 civarında artmaktadır. Maaşı ise en fazla yüzde 10-15 arası artmaktadır. Bu vatandaşımızın maaşına ek olarak kredi kartı kullandığını varsayalım. İstatistiklere göre, maaşla geçinen vatandaşların büyük çoğunluğu gelirinden fazla harcama yapmaktadır. Yani gelirinin tamamını harcadığı gibi üstüne kredi kartından da harcama yapmaktadır. Belli bir süre sonra, biriken borçlara yapılan ödemeler nedeniyle harcanabilir maaşı daha da düşmektedir. Öte yandan enerji dağıtım şirketlerinden birinin sahibini düşünün. Bir kere enerji fiyatlarının artış oranı bu kişiye gelir yazmaktadır. Aynı zamanda, bu kişinin ciddi bir tasarruf birikimine sahip olduğu ve birkaç da gayr-ı menkulden kira elde ettiğini düşünelim. İstatistikleri göre mevduat sahipleri mevduatlarını büyük oranda dolar cinsinden tutmaktadır. Bu kişinin geliri 2021 yılında kira olarak yüzde 30’a yakın, mevduat geliri olarak yüzde 50’ye yakın (dolar kurunda artış artı dolar mevduat faizi), enerji satış geliri olarak da yüzde 40-50 arasında artacaktır. Doğal olarak bu vatandaşımız ekonomideki büyümeyi reel olarak hissedecek, hem geliri hem de serveti artacaktır.
Milli gelir enflasyondan arındırılırken bütün mal ve hizmetlerin harcamaları TÜFE’yle deflate edilir. O da en son yüzde 20’ye gelmiştir. Bu hesaplama yöntemi doğrudur. Çünkü amaçlanan Türkiye ekonomisinin toplamda büyüme performansını ölçmektir. Ancak herkesin geliri farklı oranda arttığı için kişilerin büyümeden elde ettikleri kazanımlar farklı olmaktadır. Burada sorun büyüme değil, gelir dağılımının bozulması ve nispî ücretlerin (yani maaş ve ücretlerin enflasyon etkisinden arındılmış halinin) düşmesidir. Bu yüzden, bu köşede birkaç yazıdır yazdığım ve EKOTÜRK’te Pazartesi ve Cuma günü “Son Seans” programında tekrarladığım gibi Hükümet’in asgari ücret ile memur ve emekli maaşlarına en az yüzde 30 zam yapması gereklidir. Yoksa sıradan vatandaşın hali daha da kötüye gidecektir.
YÜKSEK BÜYÜMEYE RAĞMEN İŞSİZLİK NEDEN YÜKSEK? - I
YAYINLAMA: 11 Kasım 2021 - 23:20
Bu YeniBirlik’te 400’üncü yazım. 2017 yılında başladığım bu yolculukta başta siz okuyucularım olmak üzere YeniBirlik Gazetesi yönetimine şükranlarımı bildiririm. Daha güzel günlerde beraber olmaya devam edeceğiz.
***
Bugün ve Pazartesi günü akla biraz çelişkili gelen bir konu hakkında yazacağım. Pazartesi günü büyümeyi neden vatandaşın hissetmediği hakkında yazmıştım. Bu ve sonraki yazımda ise, yüksek büyümeye rağmen işsizliğin neden yüksek olduğu hakkında yazacağım. Öyle ya, eğer bir ülke büyüyorsa üretimi de artıyor demektir ve üretimi artıyorsa o ülkede daha fazla insanın iş bulması gerekir. Bu konuda rakamlar bize ne diyor? Hal-i hazırdaki geniş işsiz kitlelerin problemlerini büyüme de çözmüyorsa ne olacak vatandaşın hali? Bu sorulara cevap vermeye çalışacağım. Bu yazıda işsizlik oranları ve bunun TÜİK tarafından nasıl hesaplandığı ile iktisat literatüründe nedenlerine göre işsizliğin bileşenlerinin nasıl tasnif edildiğini açıklayacağım.
TÜİK’İN AÇIKLADIĞI İŞSİZLİK VE İSTİHDAM ORANLARI
“Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) geçen gün açıkladığı Eylül ayı istihdam rakamlarına göre dar anlamlı işsizlik oranı yüzde 11.5’e inmiş. Eylülde bir önceki aya kıyasla işsiz sayısının yüzde 0.3 puan azaldığı, 70 bin kişi azalarak 3 milyon 794 bin kişiye indiği de açıklandı. Dar tanımlı işsizlik oranının bir yıl öncesine, yani 2020’nin Eylül ayına, göre 1.3 puan azaldığı belirtildi. Yine TÜİK’in açıklamalarına göre dar tanımlı işsiz sayısı bir önceki yılın aynı ayına göre 147 bin kişi düştü. Buna bağlı olarak da istihdam oranı bir önceki yılın aynı ayına göre 3.2 puan artarak yüzde 47.2, istihdam edilenlerin sayısı ise 2 milyon 499 bin kişi artarak 30 milyon 144 bin kişi oldu. Buna karşılık geniş tanımlı işsizlik oranı, TÜİK verilerine göre, 2021 yılı Eylül ayında bir önceki aya göre 0.2 puan artmış ve yüzde 21.9 olmuştur. Yine, geniş tanımlı işsizlik, 2020 Mayıs ayında yüzde 29.4 ile en yüksek noktasına ulaşmışken 2021 yılı Eylül ayında yüzde 21.9 seviyesine düşmüştür.
Kısaca özetlemek gerekirse genel olarak büyümenin yıllık bazda yüzde 9 olacağı tahmin edilen 2021 yılında dar tanımlı işsizlik de geniş tanımlı işsizlik de düşmüştür. Ancak bu oranlar tatmin edici değildir. Çünkü yüzde 11,5’lik dar tanımlı ve yüzde 21,9’luk geniş tanımlı işsizlik çok yüksek düzeylerdir. İktisatçıların ortak kanaati dar tanımlı işsizlik oranının normal şartlarda yüzde 2-3 civarında olması gerektiğidir. Türkiye’de ise uzun yıllardır (bütün 2000’li yıllar) bu oran yüzde 8’in üstünde gerçekleşmektedir. 2002 – 2013 arası hızlı büyüme sürecinde bile işsizlikteki bu atalet değişmemiş, aksine, azar azar da olsa artmıştır. Öte yandan 2013 sonrası işsizlik oranları hızla yükselmiştir. Yani büyüme de olsa kriz de olsa, işsizlik normal seviyelere inmemektedir. Bunun sebebi nedir?
DAR VE GENİŞ TANIMLI İŞSİZLİK ORANLARI VE HESAPLANMASI
İsterseniz öncelikle dar ve geniş tanımlı işsizlik oranlarının ne anlama geldiğini açıklayalım. TÜİK Hanehalkı İşgücü Araştırmasında (HİA) 2021 Ocak ayından itibaren, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 19. Çalışma İstatistikçileri Konferansı kararlarına ve ilgili AB tüzüğüne uyum sağlamak amacıyla yeni düzenlemelere geçti. Bundan önce işsizlik rakamı olarak sadece dar tanımlı işsizlik oranını açıklamaktayken, bu tarihten sonra geniş tanımlı işsizlik de açıklanmaya başlandı. Dar tanımlı işsizlik hesaplama yöntemi zamana bağlı eksik istihdamı, ümitsiz işsizleri ve iş aramayıp çalışmaya hazır olanları kapsamamaktadır. Öte yandan geniş tanımlı işgücü hesaplaması (ki buna âtıl işgücü oranı da denmektedir, DMD) zamana bağlı eksik istihdamı, ümitsiz işsizleri ve iş aramayıp çalışmaya hazır olanları (potansiyel işgücü) kapsamaktadır. Zamana bağlı eksik istihdam ve ümitsiz işsizlerin toplam oranı yüzde 15.2 iken potansiyel işgücü ve ümitsiz işsizlerin toplam oranı yüzde 18.5 olarak hesaplandı.
Bir ekonomide işsiz miktarının genel tanımı, söz konusu ekonomide işi olmayan ve cari ücret düzeyinde çalışmak istediği halde iş bulamayan yetişkinlerin miktarıdır. Buna bağlı olarak bir ekonomideki işsizlik oranı ise, söz konusu ekonomideki işsizlerin toplam işgücü (çalışanlar + işsizler) içindeki payını ifade eder. Genel olarak işgücü bir ekonomide toplam nüfus içinde 15-65 yaş arasındaki çalışabilir yetişkinlerin sayısını ifade eder. İşgücü dışında bulunan bireyler işsizlerin hesaplanmasında genel toplama dâhil edilmezler.
İşsizlikle bağlantılı olan ama farklı anlamlar içeren bir kavram da eksik istihdamdır. Eksik istihdam kavramı bir ekonomide eğitimli, yetenekli veya deneyimli olup hak ettiğinden az ücretle çalışanlar; eğitimli, yetenekli veya deneyimli olduğu halde az bilgi ve yetenek gerektiren işlerde çalışanlar ile tam gün çalışmak isteyip de geçici veya zamana bağlı iş bulabilenleri kapsar. Zamana bağlı işlerde çalışanlarla kastedilen pamuk ve fındık toplayan tarım işçileri gibi mevsimlik işler ya da sanayi ve hizmetler sektörlerinde kısmî zamanlı (part time) çalışanlar kastedilir. Bu yüzden bu çalışanların işsiz kaldığı dönemlerde, bunlar zamana bağlı eksik istihdam içine dâhil edilir.
Ümitsiz işsizler, daha önce işsiz kalıp belli bir süre iş aradıktan sonra bulamayınca iş bulma ümidini kaybetmiş kişilerdir. Öte yandan potansiyel işgücü ise, hal-i hazırda iş aramayıp ama bir iş imkânı çıkarsa çalışmaya hazır olanları kapsamaktadır.
İşte dar tanımlı işsizlik aslında bal gibi işsiz olan milyonlarca iş gücü mensubunu iş gücü dışında kabul ederken, geniş tanımlı işsizlikle bunlar da işsiz statüsüne kavuşmaktadırlar. Doğal olarak, resmi makamların mevzuata göre tuttuğu bu kayıtlar ile iktisat biliminde işsizliğin tanımı arasında farklar bulunmaktadır. Biz iktisatçıların derslerde anlattığımız ve enflasyonla arasında ilişki kurduğumuz işsizlik, bu yüzden, geniş tanımlı işsizliktir. Bu ise, hâlâ daha yüzde 20’nin üstündedir. Yani ülkede çalışabilecek işgücünde beş kişiden biri işsizdir.
İKTİSADİ BİR PROBLEM OLARAK İŞSİZLİK VE BİLEŞENLERİ
İktisat biliminde işsizliğin bileşenleri işsizlik nedenlerine göre tasnif edilir. Burada işsizliğin mevzuatımıza göre geniş tanımlı işsizlik olduğunu vurgulayayım. 2021 yılı öncesinde TÜİK’in açıkladığı işsizlik oranları dar tanımlı işsizlik oranlarıdır. Yani bir kişi işsiz kalmışsa ve istatistiğin tutulduğu günden dört hafta öncesine kadar İŞKUR’a başvurmuşsa, bu kişi işsiz kabul edilmektedir. Ancak zamana bağlı işsizler, ümitsiz işsizler ve potansiyel işgücü kayıtlarda işgücü dışına çıkarılmaktaydı. Bu bilgiler dahilinde iktisat biliminde işsizlik (geniş tanımlı işsizlik) şu bileşenlerden oluşur: İradi işsizlik, geçici (friksiyonel) işsizlik, konjonktürel işsizlik ve yapısal işsizlik. Bazı kaynaklarda teknolojik işsizlikten de bahsedilir ama bu da yapısal işsizliğin bir çeşididir. İradi işsizler mevcut ücret düzeyini beğenmeyip kendi isteğiyle çalışmayan insanların sayısıdır.
Normal şartlarda bu insanların oranı yüzde 1’i geçmez. Geçici işsizlikle kastedilen ise bir işten başka bir işe geçerken arada belli bir süre işsiz kalanlardır. Bunlar, istatistiklere göre, her ülkede üç aşağı beş yukarı yüzde 1-2 civarındadır. Yapısal işsizlik, bir ülkedeki sektörler arası teknoloji ve işgücü niteliğindeki farklar ve bölgeler arası gelişmişlik farklarından kaynaklanır. Genelde gelişmiş ülkelerde yapısal işsizlik ihmal edilecek düzeydedir lâkin Türkiye ve benzeri ülkelerde yapısal işsizlik ciddi oranlara çıkabilmektedir. Bu üçünün toplamı, yani iradi işsizlik, geçici işsizlik ve yapısal işsizlik doğal işsizlik oranını oluşturur. İktisat literatürü ağırlıklı olarak gelişmiş ülke iktisatçıları tarafından oluşturulduğu için yapısal işsizlik dikkate alınmaz. Bu yüzden iktisat literatüründe doğal işsizlik oranı yüzde2-3 arasında olması gerektiği düşünülür. (Yani sadece iradi ve geçici, işsizliklerin toplamı, DMD) Güncel işsizlik oranının doğal işsizlik oranından fazlası ise konjonktürel işsizlik olarak tanımlanır. Konjonktürel işsizlik milli gelirdeki dalgalanmalara bağlı olarak değişen işsizlik oranıdır. Buna göre hızlı büyüme dönemlerinde konjonktürel işsizlik azalırken durgunluk ve kriz dönemlerinde konjonktürel işsizlik artmaktadır. Hükümetin istikrar politikası ile azaltmayı hedeflediği işsizlik çeşidi de yine konjonktürel işsizliktir.
Özellikle gelişmekte olan ülkelerde (aynı zamanda Türkiye’de de, DMD) yapısal işsizlik ciddi bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’de yapılan çalışmalar yüzde 5-9 arası bir yapısal işsizliğin olduğunu göstermektedir. Bu ise, Türkiye’nin doğal işsizlik oranının, yapısal işsizlik de eklendiğinde, yüzde 8 – 12 arasında olduğunu gösterir. Burada iradi ve geçici işsizlik oranlarının toplamının yüzde 3 olduğu varsayılmaktadır. Bu yüzde 5 ilâ 9 arasındaki yapısal işsizlik para ve maliye politikaları ile giderilemez.
Pazartesi buradan devam edeceğiz. Hayırlı Cumalar.
YÜKSEK BÜYÜMEYE RAĞMEN İŞSİZLİK NEDEN YÜKSEK?- II
YAYINLAMA: 14 Kasım 2021 - 23:20
Cuma günü son açıklanan işsizlik verilerini ele almıştık. TÜİK’in 2021 yılında açıklamaya başladığı dar tanımlı ve geniş tanımlı işsizlik oranlarının neyi içerdiğinden bahsetmiş ve ekonomideki büyüme sürecinin her iki işsizlikte de azalmaya neden olduğunu bildirmiştik. TÜİK tarafından dar tanımlı işsizlik yüzde 11,5 ve geniş tanımlı işsizlik de yüzde 21,9 düzeyinde açıklanmıştı. İktisat biliminde işsizlik bileşenleri tasnif edilirken işsizliğin sebepleri dikkate alınmaktaydı. Yine iktisat biliminde bir problem olarak bahsedilen işsizlik mevzuatta geniş tanımlı işsizlik olarak tanımlanan işsizlikti. Her iki oran da, normalin çok üzerinde değerlerdeydi.
Bugün iktisat bilimindeki sınıflandırmayla işsizlik ve bileşenlerinden yola çıkarak şu soruyu cevaplamaya çalışacağım: “Yüksek büyümeye rağmen işsizlik neden bu kadar yüksek?” Bu soruya mevcut iktisat teorisini kullanarak cevap verebilmek mümkündür. Ancak egemen iktisat okullarının bazı kısıtlayıcı varsayımlarından ve gelişen teknoloji ve küreselleşmenin yol açtığı yeni olgu ve süreçlerden yola çıkarak emek piyasasına yeni bir bakışı da sergilemek istiyorum. Ama önce doğal işsizlik oranı ve konjonktürel işsizlikten bahsedeyim.
MİLLİ GELİR ARTSA DA AZALMAYAN İŞSİZLİK: DOĞAL İŞSİZLİK ORANI
Cuma günkü yazımda işsizliğin bileşenlerinden iradi, geçici ve yapısal işsizliklerin toplamının doğal işsizlik oranını verdiğini belirtmiştim. Yapısal işsizliğin bir ülke içinde bölgeler arası gelişmişlik ve üretim tarzı farklılıkları ile sektörler arası teknoloji farklarından kaynaklandığını da eklemiştim. Tanım itibariyle yapısal işsizlik gelişmiş ülkelerde ihmal edilecek düzeydedir. Örneğin Almanya’yı incelersek, bu ülkenin genel olarak doğusu ile batısı, kuzeyi ile güneyi arasında büyük gelişmişlik farkları yoktur. 1990 sonrasında Batı Almanya Doğu Almanya’yı yuttuktan sonra 20 sene içerisinde gelişmişlik farklarını en aza indirmiştir. Bugün belli bazı gelişmişlik farkları bulunsa da bu, ihmal edilebilecek düzeydedir. Yine Almanya’da birden fazla üretim tarzı bulunmamaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde rastlanan tarım ekonomisi ve sanayi ekonomisi gibi iki farklı üretim tarzından kaynaklanan problemler bu ülkede bulunmamaktadır. Tarım da, sanayi gibi, standartlaşmış ve profesyonelleşmiş bir durumdadır. Bu da, Alman toplumunda iki farklı kesim ve iki farklı yaşam tarzı gibi problemlerin oluşmasını engellemektedir. Büyük şehirler ülkeye dengeli dağılmış ve nüfusları birbirine yakındır. Bu ülkedeki toplumsal yaşam ve emek piyasası açısından temel sorun göçmenlerden kaynaklanmaktadır. Bu sorunu da, tutarlı toplumsal politikalar ve eğitim süreçleri ile, asgari düzeye indirmektedirler. İşte, saydığım bu ve benzeri sebeplerden dolayı, gelişmiş ülkelerde yapısal işsizlik ihmal edilebilecek düzeydedir. Sonuç olarak gelişmiş ülke iktisatçılarının geliştirdiği iktisat modellerinde doğal işsizlik içerisinde yapısal işsizlik ihmal edilir. Ancak gelişmekte olan ülkelerin temel ayırıcı unsuru da tam bu noktada oluşmaktadır. Gelişmekte olan ülkeler temel sanayi altyapısını tamamlamış, uluslararası finans ve ticaret sistemine entegre olmuş ülkeler olmalarına rağmen çeşitli düzeylerde bölgeler arası gelişmişlik ve sektörler arası teknoloji farklarına sahip ülkelerdir. Bu ise yapısal işsizliğin yüksek düzeylerde oluşmasına neden olmaktadır.
Genel iktisat literatürünün kabulüne göre doğal işsizlik oranı yüzde 2-3 arasında bir oranda gerçekleşir. Bu ise şu demektir: Eğer bir ülkede işgücünün yüzde 97-98’i istihdam ediliyorsa, o ülkede tam istihdam şartları geçerlidir. Bu oranın üzerinde bir işsizlik, örneğin yüzde 5 olsun, konjonktürel işsizlik olarak adlandırılır. (Verdiğim örnekte konjonktürel işsizlik yüzde 5 – yüzde 3 = yüzde 2’dir, DMD.)
İktisatçılar konjonktürel işsizliğin milli gelirin ve dolayısıyla talebin düşük olmasından kaynaklandığını savunurlar. Yine, konjonktürel işsizliğin milli gelirle bağlantısından dolayı, konjonktürel işsizliğin yüksek olduğu dönemler düşük büyüme ve düşük enflasyon, konjonktürel işsizliğin düşük olduğu dönemler de yüksek büyüme ve yüksek enflasyonla ilişkilendirilir. Enflasyon ve konjonktürel işsizlik arasındaki bu ilişkiyi ölçmek için de doğal işsizlik oranı yeniden yorumlanıp NAİRU (enflasyonu arttırmayan doğal işsizlik oranı) kavramı geliştirilmiştir. Her iki kavram da (doğal işsizlik oranı ve NAIRU) milli gelirin kısa dönem büyümesiyle azalmaz, krizler ile de artmaz. NAIRU veya doğal işsizlik oranını para ve maliye politikası ile düşürebilmeniz pek mümkün değildir. NAIRU’nun hesaplanması doğal işsizlik oranından farklıdır. Doğal işsizlik oranı insanlara sorulan anketlerde belirlenen iradi ve geçici işsizlerin toplamından elde edilirken, NAIRU enflasyon artışlı ile işsizlik arasındaki ilişkinin ekonometrik yöntemlerle tahmin edilmesi ile elde edilir. Bu yüzden NAIRU verileri zaman içinde değişebilmektedir. Ancak istatistiklere göre gelişmiş ülkelerde NAİRU ve doğal işsizlik oranı arasındaki fark ihmal edilebilecek düzeydedir. Yani normal gelişmiş ülke standartlarında doğal işsizlik oranı ve NAIRU hemen hemen aynı düzeydedir.
Problem Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde ortaya çıkmaktadır. Yapısal işsizlik anketlerle ölçülemeyeceği için doğal işsizlik oranı yüzde 3-4 civarında çıkmaktadır. Ancak NAIRU’yu ölçmek istediğinizde, Cuma günkü yazımda belirttiğim gibi, farklı dönemleri farklı ekonometrik yöntemlerle ele alan farklı çalışmalarda 2000 sonrası Türkiye’de NAIRU yüzde 8-12 arasında hesaplanmaktadır. Geçici ve iradi işsizlik toplamını kabaca yüzde 3 olarak tanımlarsak, yüzde 5-9 arasında bir yapısal işsizlikle karşı karşıya olduğumuzu anlarız. Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz: Türkiye’nin doğal işsizlik oranı kabaca ortalama yüzde 10’dur. Buna bağlı olarak da konjonktürel işsizlik de yüzde 11,9’dur, (yüzde 21,9 -yüzde 10 = yüzde11,9).
Burada enflasyon ve işsizlik arasındaki temel ilişki ters yönlüdür (Phillips İlişkisi) ve üretim maliyetlerinin, hammadde ve ara girdi fiyatlarının ve kurların sabit olduğu durumda geçerlidir. Eğer bir maliyet şoku veya hızla artan döviz kurları varsa bu ilişki bozulur. Maliyet veya kur artışlar hem enflasyonu hem de işsizliği aynı anda arttırır. Eğer kurlar ve üretim maliyetleri sabitse, Türkiye’de işsizlik oranı yüzde 10’un altına inerse enflasyon hızla yukarı gider, üstüne çıkarsa enflasyon yavaşlar. Bu şu anlama gelir: Üretim maliyetlerinin, hammadde ve ara girdi fiyatlarının ve kurların sabit olduğu durumda, büyüme oranının doğal büyüme oranının altında olduğu dönemlerde (ki Türkiye’de bu yüzde 5’tir) enflasyon artar, üstünde olduğu dönemlerde de azalır. Türkiye 2018 yılından beri stagflasyon problemiyle boğuşuyor. Gerek dış dünyada emtia fiyatlarındaki artış gerekse de içeride tutulamayan kurlar sebebiyle yüzde 20’lere varan bir enflasyon ve yüzde 22’ye varan bir işsizlik problemi bulunmaktadır. Türk ekonomisinin düzenli olarak iki yıl boyunca yüzde 5’in üzerinde büyüme sağlaması durumunda ancak geniş tanımlı işsizlik yüzde 10’lar, dar tanımlı işsizlik de yüzde 3’ler civarına çekilebilir. Bunun yanında dünyada emtia fiyatlarının artmaması ve kurların istikrara kavuşması da gerekir. Bu senaryo bugünkü şartlarda pek mümkün değildir. Bütün bunlara rağmen, bütün politikalarda başarılı da olsak işsizlik minimum yüzde 10 olacaktır. Pekiyi bunu nasıl çözeriz?
ÇÖZÜM: PLANLI EKONOMİ
Yapısal işsizliğin tahminen yüzde 5-9 arasında olduğunu söylemiştik. Madem doğal işsizlik oranını ortalama yüzde 10 dedik, yapısal işsizlik de ortalama yüzde 7’dir. Bu işsizliği azaltmanın yolu da, para basmaktan veya yol – köprü – konut inşaatından geçmez. Bunlar konjonktürel işsizliği etkiler. Biz, her şeyden önce, kapsamlı bir planlı ekonomi oluşturmak zorundayız. Uzun dönemli sanayi politikaları, teknoloji politikaları ve eğitim politikalarının uygulanması, bunların aynı amaç doğrultusunda sevk ve idare edilmesi, dış ticaret politikası ile dış politikanın uyumlu olması ve bütün bunlarla da para ve maliye politikaları, kur ve sermaye rejimlerinin eşgüdüm içinde uygulanması zorunludur. Unutulmaması gereken bir nokta da, üretken sektörler olan tarım ve sanayiye ayrılan kaynakların arttırılması, hayali ve fiktif kazançlarla dönen üretken olmayan sektörlerin (finans, hizmetler ve inşaat) daha geri plana itilmesi gerekmektedir. Ana amaç da, kronik cari açığın sonlandırılması, ülkenin temel sanayi ürünlerinde dışa bağımlılığının ortadan kaldırılması, doğal büyüme hızının yüzde 5’ten yüzde 7’ye çıkarılması ve yapısal işsizliğin de yüzde 1’lere çekilmesi olmalıdır. Bunu yapmak kolay mı? Yazmak kolay da, uygulamak zordur. Ama ben ilk önce yazayım. Sonrasını siyasi otorite düşünür. Cuma günü yapısal işsizliği oluşturan etkenler ve bunların nasıl çözüleceği üzerine fikirlerimi paylaşacağım.
FAİZ KONUSUNDA İSLAM'DA NASS VAR MI?
YAYINLAMA: 21 Kasım 2021 - 23:35
Bugün yapısal işsizlikle nasıl mücadele edileceğini yazacaktım. Fakat Âl-i Osmân ülkesinde rüzgârlar yeniden ters esmeye başladı. Merkez Bankası dünyada artan enflasyon etkisine, kısa vadede ödememiz gereken 167 milyar dolarlık dış borca, sene sonu 20 milyar doların biraz altında gerçekleşmesi beklenen cari açığa, yüzde 20’lere dayanmış enflasyona aldırış etmeden politika faizini yüzde 1 düşürdü. Dolar 11 TL’yi Avro 12 TL’yi aştı. Hâliyle ülkenin her yanından itirazlar yükselmeye başladı. Ben de bu yüzden yapısal işsizlik yazısına ileriye erteledim. Tencere tıkırdamazsa, insanlar eve ekmek götürmekte zorlanırsa, zaten olacağı da budur. Tam da bu sırada, Salı günü Sayın Cumhurbaşkanı AK Parti meclis grubunda “Faiz konusunda nass var, nass! Sana, bana ne oluyor?” mealinde bir konuşma yaptı. Kerameti olduğu kadar cehaleti de kendinden menkul ahalimiz de nass ile kastedilenin Kur’an’daki Nâs Suresi olduğunu zannettiler.
Bugünkü yazımda, bütün bunlardan mütevellid, “Nass ne demektir?”, “Kur’an ve İslâm ahkâmında faiz gerçekten yasaklanmış mıdır?”, “Cumhurbaşkanı ne demek istiyor?” sorularına yanıt vereceğim. Zaten bu konuda görüşlerimi daha önce de belirtmiştim.
NASS NEDİR?
TDK Sözlüğüne göre Osmanlı Türkçesi’nden gelen Arapça köklü bir kelime olan nass, ilk anlamında “açık ve kesin yargı / hüküm”, ikinci anlamında da felsefedeki “dogma” anlamına gelmektedir. Dogma ise yine TDK sözlüğüne göre “belli bir konuda ileri sürülen bir görüşün sorgulanamaz, tartışılamaz gerçek olarak kabul edilmesi.”, olarak tanımlanmaktadır. Bu anlamda İslâm’da nass “belli bir konuda İslâm’a göre sorgulanamaz, tartışılamaz gerçek olarak kabul edilen açık ve kesin hüküm” anlamına gelmektedir. Bu tanımla uyumlu olarak nass Kur’an’daki ve belli bir ölçüde de sahih hadislerdeki açık ve kesin hükümler anlamına gelir. Bunlara uyulması gerekir ve yine bunlar asla sorgulanamaz. Bu anlamda Sayın Cumhurbaşkanı’nın konuşmasından “faizin yasak olduğu yönünde Kur’an’da ve sahih hadislerde İslâm’a göre sorgulanamaz, tartışılamaz gerçek olarak kabul edilen açık ve kesin hüküm” bulunduğu anlaşılmaktadır. Acaba gerçekten böylesine açık ve kesin bir yasak var mıdır?
KUR’AN FAİZİ GERÇEKTEN YASAKLAMIŞ MIDIR?
Bu köşede daha önce 17 Ocak 2020 ve 20 Ocak 2020 tarihlerinde “İSLAMDA FAİZ MESELESİ I” ve “İSLAMDA FAİZ MESELESİ II” adlı yazılarımda bu soruyu ayrıntılı bir biçimde incelemiştim. Konunun esasını özetlemek isterim:
(i) Kur’an’da hakkında nass olan ribâdır, faiz değildir. Ribâ emek sarf edilmeden veya haksız ticaret ile kazanılan her türlü fazla gelire denk gelir. Bunun içerisine hileli yollarla elde edilen ihale gelirleri, yolsuzluk ve rüşvetten elde edilen haksız kazançlar, tekelci firma veya tüccarların elde ettiği fâhiş kârlar, emlâk rantları ve aşırı yüksek kira gelirleri de girer, girmesi gerekir. Hassaten, faiz ile alâkalı olarak geçen, Tebbet sûresinde lânetlenen Mekke Müşrikleri’nin finans baronu Ebû Leheb’in fakirlere (hurma veya buğday olarak) verdiği borçlara uyguladığı aşırı, denetimsiz ve kuralsız faizlerdir ki, Ebû Leheb borcunu ödeyemeyen fakirlerini köleleştirmekte ve karılarını – kızlarını da zorla kendi genelevlerinde çalıştırmakta idi. Açıkçası, temelde yasaklanan faiz, Ebû Leheb’in uyguladığı, mafyatik yollarla icra ettiği ve fakirleri köleleştiren tefeci faizidir. Bugünkü finans sisteminde, özellikle bankacılık sektöründe uygulanan faizin bununla uzaktan yakından alâkası yoktur.
(ii) Ribânın tanımında Sünnet’e başvurulur. Buhari, Müslim, Tirmizi, Ebû Davud, İbn-i Mâce, Nesai ve Muvatta’da geçen ünlü bir hadis ribanın tanımında kaynak teşkil eder. Hz. Ömer’den rivayettir: “Altını altınla, gümüşü gümüşle, buğdayı buğdayla, arpayı arpayla, hurmayı hurmayla, tuzu tuzla hep aynı miktarlarda anlaşarak ödeyin. Kim ki daha fazlasını verirse, riba yemiş olur, alan da veren de aynıdır.” Hadis’in başka bir versiyonunda ise Peygambere atfedilen şu cümle eklenmiştir: “… Eğer malın cinsi farklılaşırsa ödemeyi üzerinde anlaştığınız bir fiyattan yapın”. Mekke döneminde tedavülde bir para yoktu. Bir devlet var mıydı ki, tedavülde parası olsun. Piyasada dolanan birkaç Bizans ve Sasani altını dışında, ticaret daha çok hurma, tuz ve buğday gibi temel ihtiyaç malzemesi olan malların takası ile gerçekleşirdi. Yani takas ekonomisi vardı. İslâm fakihlerinin bu hadisten yola çıkarak faizi tanımladıklarından 17 Ocak 2020 tarihli yazımda bahsetmiştim: “Bu hadis İslam hukukunda riba tanımı için temel kaynak kabul edilir. Bununla birlikte farklı fıkıh ekollerinde (yani farklı mezheplerde) bu hadis farklı şekilde yorumlanmıştır. Örneğin Zahiri mezhebi fakihleri riba tanımının sadece hadiste geçen altı meta için geçerli olduğunu, diğer metalarda faiz uygulamalarının ribaya girmeyeceğini savunurlardı. Hanefî, Hanbelî ve Şiî Caferî fakihleri kıyas hükmüyle ağırlık ölçüsüyle ölçülen tüm metalara (altın ve gümüş gibi) ve hacim ölçüsüyle ölçülen tüm metalara (buğday, arpa, tuz ve hurma gibi) faiz uygulamasını genişletmişlerdi. Şafiî ve Malikî fakihler ise faiz uygulamasını sadece gıda maddeleri ve altın ile gümüşe uygulanması gerektiğine hükmetmişlerdi. Altın ve gümüş cinsi olmayan bütün para türlerinde faiz uygulamaları ise dört mezhep ve Caferîlerin ortak görüşüyle riba sayılmıyordu.”, (İSLAMDA FAİZ MESELESİ I, YeniBirlik, 17 Ocak 2020). Burada ayırıcı nokta, tabiîn ve tebe – i tabiînden ders almış ilk dönem fakihlerine göre altın veya gümüş olmayan parada uygulanan faiz ribâ değildir. Bu nokta çok önemlidir.
(iii) Faizsiz finans uygulamaları Emevi ve özellikle Abbâsi devrinde İslam İmparatorluğunun dev bir ekonomi haline geldiği ve tedavülde gümüş dirhem ve altın dinar olmak üzere çift metal para sisteminin olduğu bir çağda geliştirilmiştir. Çünkü altın ve gümüş hadisle yasaklanan mallar içindeydi. Bu yüzden altın ve gümüş para ile yapılan işlemlerde uygulanan faiz hakkında gerçekten nass vardır. Neticede İslâm fakihleri, faiz yasağının arkasından dolanarak, altın ve gümüşle ticareti finanse edecek alternatif finans işlemleri geliştirdiler. Burada en önemli husus, bu yasağın ve yasağa dayanan faizsiz finans işlemlerinin altın ve gümüş paralı bir ekonomide belirlendiğidir. Eğer bir ekonomide kullanılan para birimi hadiste geçen altın, gümüş gibi kıymetli madenlere veya diğer mallar ve muadillerine dayanmıyorsa, dört Sünni Mezhep ve Şii Caferi mezhebinin icmasıyla bu parada uygulanan faiz ribâ hükmünde değildir.
Bütün bunlardan hareketle şunlar söylenebilir: Bugün bizim bildiğimiz faizli işlemler ile yasaklanan ribâ arasında bir ilişki kuramazsınız. Eğer mesele nass ise, Kur’an’da açıkça yasaklanan Ebû Leheb’in tefeci faizidir. Ancak Kur’an’da ribanın açık tanımı verilmemiştir. Çünkü, o dönemde, Eshab-ı Kirâm için ribanın anlamı açıktı: Ebû Leheb’in tefeci faizi. Öte yandan, yine nassın ikinci kaynağına gidersek, yukarıda mezkûr hadisle getirilen açıklama tedavülde resmî paranın olmadığı bir takas ekonomisi şartlarında geçerliydi. Daha sonra gümüş dirhem ve altın dinar kullanılmaya başladığında ise sadece altın ve gümüş paralara uygulanan faizin ribâ hükmünde olacağı kabul edilmiştir. Bunun iktisadi bir anlamı da vardır: altın ve gümüşün kendinden menkul bir değeri vardır. Bu yüzden kadim çağlardan beri bir değer ölçüsü olmuşlardır. Pekiyi bugün kullanılan ve onlarca sayıda bulunan kâğıt paraların değerlerinin altın ve gümüşe bağlı olduğu, bunların kendinden menkul bir değerleri olduğu söylenebilir mi? Hayır. O zaman, dört Sünni Mezhep ve Şii Caferi Mezheplerine göre kâğıt paralara uygulanan faizin caiz olması ve ribâ sayılmaması gerekir. Ben demiyorum bunu, fâkihler söylüyor.
“Hocam, bunu siz söylüyorsunuz da, bu kadar ilâhiyat hocası var, onlar niye söylemiyor?” Birincisi, ilâhiyat Hoca’larının aldığı eğitim iktisadi ilişkileri ölçme ve değerlendirmeye, bununla bağlı olarak da, İslâm toplumunun iktisadi tarihi hakkında yeterince bilgi edinmeye müsait değildir. İkincisi, kurulan faizsiz finans sistemi kurumlarında, fetva komisyonlarında bu Hocalar görev almaktadır. Bu sektör milyar dolarla ifade edilen bir hacme sahiptir. Bu sektörün varlığı da, bu sektörde çalışanların gelirleri de, normal bankacılığın haram olduğu inancı üzerine kurulmuştur. Bu yüzden muhtemelen İlâhiyat Hocalarımız durup dururken icat çıkarmak istememektedirler. Üçüncüsü, akademik kibirdir. Düşünün adam otuz yıl boyunca faizsiz finans sistemi ve işlemleri hakkında çalışmalar yapmış, buradan aldığı puanlarla profesör olmuş. Şimdi bu adamın kalkıp, benim yaptığım gibi, kendi otuz yıllık çabalarının gereksizliğini söylemesini bekleyebilir misiniz? Adamın kendi kendisini inkâr etmesi demek olur bu…
Sayın Cumhurbaşkanı’na gelince… Kendisi tecrübeli bir siyasetçidir ve halkı iknâ etme yöntemlerine vâkıftır. Kaldı ki, seçime gidilen bir süreçte ve bu kritik oy oranlarında istikrar politikası uygulanamayacağını ve bunun bir siyasi intihar olacağını çok iyi bilmektedir. Yakında açıklanacak maaş zamları, üstüne çiftçi ve esnafın borçlarına getirilecek kolaylıklarla halkın hayat pahalılığını biraz düşürürse seçimi kazanacağının da bilincindedir. Ancak Sayın Cumhurbaşkanı, politikalarının yanlışlığını kabul ederse bunun siyasi bir zafiyet kabul edileceğini ve kendisine siyasi açıdan puan kaybettireceğini de çok iyi bilmektedir. Bu yüzden bu şekilde konuşmuştur. Ancak ben siyasetçi değilim ve doğru bildiğimi söylerim: Kur’an’da ve sahih hadislerde bugünkü faizin haram olduğuna yönelik İslâm’a göre sorgulanamaz, tartışılamaz gerçek olarak kabul edilen açık ve kesin hüküm, yani nass, yoktur.
OSMANLI'YI BATIRAN EKONOMİ POLİTİKASI NEYDİ?
YAYINLAMA: 25 Kasım 2021 - 23:20
Niyet etmiştim bir Sezai Karakoç yazısı da ben yazayım diye, ama memalik-i Osmanî’de gündem çok hızlı değişiyor. Bir gün Poyraz eserken ertesi gün hava günlük güneşlik. Haliyle biz de gündeme uyum sağlamak zorundayız.
22 Kasım Pazartesi akşamı ülkemizin ilerleyen zamanlarda “Kara Salı” olarak adlandıracağı döviz krizinin fitillendiği akşamdı. O akşam ben tam da EkoTürk’te Son Seans programında canlı yayındayken, Sayın Cumhurbaşkanı uyguladıkları düşük faiz – yüksek kur politikasının ülkeyi selamete çıkaracağını, bu politikanın ülkemizin ayağa kalkmasını istemeyen dış mihrakların 200 yıllık dayatmasına açılmış kutsal bir savaş olduğunu, adeta bu “ikinci Kurtuluş Savaşı’nda” hamiyet sahibi vatandaşların (yani düşük faiz yüksek kur politikasını destekleyen kesimlerin) “milli cephenin” (yani iktidarın) yanında olacağını, bunun karşısındaki “çok bilmiş iktisatçıların da” “enflasyon da enflasyon” diye tutturduklarını, bunların mandacı iktisatçı olduklarını söylemişti. Politikayı Sayın Cumhurbaşkanı şöyle açıklıyordu: Faiz düşecek, faiz düşünce döviz kurları yükselecek, akabinde ihracat artacak, ihracat artınca da içeriye döviz girişi olacak ve kurlar düşecektir. Neticede, ihracat, üretim ve istihdam artacak ve enflasyon da düşecektir. Bu açıklama sonrasında, Merkez Bankası’nın faiz düşürmesine gerek kalmadan Dolar 13 TL’ye, Avro da 14 TL’ye çıktı. Takip eden günlerde reel sektörde birçok işletme sattıkları ürünlerinin satışına sınırlama getirdi. Çünkü sattıkları ürünü kaç TL’ye yerine koyacakları hakkında belirsizlik peydah olmuştu. Örneğin kırtasiye sektörü, otomotiv yan sanayii, işlenmiş tarım ürünleri ve gıda sektöründe bu tür uygulamalar yaygınlaşmaya başladı. Bunun sebebi fiyatlama kararlarının alınamaması ve fiyat sisteminin bozulmasıdır.
Burada iki temel nokta ortaya çıkmaktadır: Birincisi rekabetçi kur politikası uygulanacağı söylenmektedir. İkinci olarak da, ülkenin 200 yıldan beri (yani Cennet mekân Sultan II. Mahmut Han’dan beri) dış mihrakların iğvasında olduğu, bir dış borç sarmalıyla ülkemizin bağımsızlığının engellendiği ve bu politikanın iktisadi bağımsızlığımızı sağlayacağı iddia edilmektedir.
REKABETÇİ KUR POLİTİKASI İLE CARİ AÇIK KAPANIR MI?
Cari açık mal ve hizmet ihracatının mal ve hizmet ithalatından düşük olması demektir. Yani dışarıya sattığımız mal ve hizmetlerin bedelinden daha fazla dışarıdan satın aldığımız mal ve hizmetlere harcama yapmışız anlamına gelir. Cari açık her sene için hesaplanır ve bu açık dış borçla finanse edilir. Uzun yıllar arka arkaya verilen cari açıklar dış borcun birikmesine neden olur. Dış borç belli bir düzeyi aştığında, ilk önce uluslararası piyasalarda daha kısa vadeli ve daha yüksek faizli kredi alırsınız. Bu süreç gitgide hızlanarak devam ettiğinde, bir gün gelir, artık dış borç bulamaz olursunuz. Yeni dış borç bulmayı bir tarafa bırakın, mevcut yabancı sermaye ve onu takiben yerli ve milli sermaye de paraları dövize çevirip yurt dışına kaçar. Bu ise, ülkenin döviz rezervlerinin bir anda erimesine ve ödemeler dengesi krizine neden olur. Bu sarmala girmemek için, bazı iktisatçılar, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, rekabetçi kur uygulamasını savunmuşlardır. Rekabetçi kur politikası, döviz kurlarındaki artış oranının (yani devalüasyonun) enflasyon oranı üzerinde tutulması gerektiği yaklaşımına bağlanır. Bu sayede dövizin enflasyon etkisinden arındırılmış reel değeri her zaman yüksek düzeyde olacaktır. Aslında bu “reel kur hedeflemesi” stratejisi anlamına gelir ve ancak ve ancak sabit kur rejiminde uygulanabilir. Sabit kurun yanı sıra, bununla beraber, yabancı sermaye hareketlerinin sınırlandırılması ve planlı bir ekonominin tesis edilmesi gerekliliği de vurgulanır. Özelleştirme yapılmaz ve aksine sıklıkla kamulaştırmalar yapılır. Bu sayede, ülkede işgücü ve ihracat malları ucuzlar, geniş halk kitlelerinin yaşam standardı düşerken belli bazı seçilmiş firmalar ihya edilir. Bizim politikamız bugün bu kurallara uyuyor mu? Hayır. Ekonomi tam anlamıyla sermaye hareketlerine açıktır, planlı bir ekonomi yoktur, bunu planlayacak DPT gibi bir kurum da yoktur, kur rejimi dalgalı kur rejimidir ve Merkez Bankası enflasyon hedeflemesi yapmaktadır. Hatta, daha bu hafta Merkez Bankası Başkanı, kur hedefleri olmadığını ve kurun piyasada belirlendiğini söylemiştir. Bu şartlar altında faiz düşürerek nominal kurları arttırmak ihracatı 3-4 ay için arttırır, ancak gerek para arzındaki artış gerek kurlardaki artış gerekse enflasyon beklentilerinin yükselmesi ile enflasyon kur artış oranına eşit ve hatta daha fazla bir orana çıkar. Bu da reel kurların eski düzeyine dönmesine ve hatta düşmesine, takiben de cari açığın artmasına yol açar. Eğer rekabetçi kur politikası uygulanacaksa dalgalı kur rejimi değil sabit kur rejimi, sınırsız sermaye rejimi değil kontrollü sermaye rejimi, serbest piyasa ekonomisi değil planlı karma ekonomi ve özelleştirme değil kamulaştırma uygulanmalıdır. Rekabetçi kur politikası ancak ve ancak bu şartlarda başarılı olur. Mevcut şartlarda ise, devalüasyon – enflasyon spirali, ödenemeyen dış borçlar ve hiper-enflasyonla sonuçlanır.
MEVCUT POLİTİKA YENİ BİR POLİTİKA MI YOKSA ECDAT YADİGÂRI MIDIR?
Şu anda uygulanan politika düşük faizle iki farklı ve birbirini tamamlayan sonuca neden olmaktadır: Birincisi TL’nin değeri düşürülmekte ve yabancı paraların değeri arttırılmaktadır. İkincisi, düşük politika faizinin doğal sonucu olarak açıktan para basılmaktadır. Benim bildiğim, bu politika stratejisini yakın geçmişte savunan rahmetli Haydar Baş ve BTP idi. Haydar Baş Hoca para basarak enflasyonun düşürüleceğini ileri sürerdi. Yine Refah Partisi’nin ekonomi programı olan “Adil Ekonomik Düzen” kitapçığında da buna benzer görüşler serdedilmekte idi. Ancak bu politikanın geçmişi çok daha eskiye dayanmaktadır: Osmanlı İmparatorluğunda paranın tağşiş edilmesi. Bu köşede 5 Nisan 2021 tarihinde yayınlanan bir yazımda bundan bahsetmiştim:
“…Klasik Dönem Osmanlı ekonomisinde temel para birimi, gümüş bir sikke olan, Akçedir. Akçe, eski Türkçede, içindeki gümüşe nispetle verilen “akça / beyazca” tabirinin İstanbul Türkçesinde aldığı şekildir. 1657’de, bu sefer, Kuruş temel para birimi oldu. Buna göre 120 akçe değerinde gümüş sikkeye “Kuruş” denirken, bunun bozukluğu olarak da 3 akçe değerinde “Para” darp edildi. Vaka – yı Hayriye sonrasında devletin yeniden düzenlenmesini takiben 1843’te para sistemi yeniden revize edildi ve o gün dünyada yaygın olan çift metal sistemine geçildi. Artık gümüş Kuruş’un yanında Altın Osmanlı Lirası da darp ediliyordu. Uzmanların kayıtlarına göre bir akçenin ağırlığı 1,15 ile 1,18 gr arasında değişmekteydi. … 1450’de akçenin içindeki gümüş miktarı 100 birim ise para sisteminin yenilendiği 1687’de bu 15 birime kadar düşmüştü. Altın Osmanlı Lirasının tedavüle girdiği 1843’te ise akçenin içindeki gümüş 6 birime düşmüştü. … Osmanlı’daki para tağşişinin sebebi, esasen, hükümet harcamalarını karşılayacak gelirlerin temin edilememesidir. Bunun birçok sebebi vardır. Ama sonuçta bütçe açığı ve devlet borçları daha fazla para basılarak finanse edilmiştir. Avrupa’dan gelen “ithal enflasyona”, bir de, paranın tağşiş edilerek basılmasından kaynaklanan “yerli ve milli enflasyon” eklenmiştir.” (OSMANLI'DA PARANIN TAĞŞİŞİNDEN GÜNÜMÜZDE DEVALÜASYON VE ENFLASYONA, Yeni Birlik, 05 Nisan 2021).
O dönemlerde kâğıt para olmadığı için, gümüş paranın içine teneke, bakır gibi madenler karıştırılıp paranın ayarı düşürülürdü. Yani, aslında, açıktan para basarlardı. Sonucu ise devşirme Paşalar ve yabancı tüccarların zenginleşmesi, halkın fakirleşmesi ve yüksek enflasyondu. Bir müddet sonra, para basmak da yetmedi ve Osmanlı Devleti dış borcun büyüleyici cazibesine kapıldı. Bunun sonucu da, devletin iktisadi bağımsızlığını kaybedip Düyûn-u Umumiye’ye teslim olması oldu. Görüldüğü gibi mevcut politika yeni değildir, yakın dönemde başka siyasi liderler tarafından da seslendirilmiştir ama kökü Osmanlı’ya dayanmaktadır. Politikanın sonucunu ise ecdadımız çok acı bir şekilde tecrübe etmişti.
PARA POLİTİKASI VE TAYLOR KURALI - I
YAYINLAMA: 28 Kasım 2021 - 23:30
1999 yılında sabah akşam jeologların TV ekranında ahkâm kesmesi misali, bugün de, sabah akşam ekonomiyi konuşuyoruz. Çünkü Türk ekonomisi ciddi bir ekonomik kriz içindedir. Daha düne kadar TV’lerde iktisatçıların “ekonomik kriz” demesi bile iktidarın şimşeklerini çekmek için yetmekteyken bugün en yetkili ağız olan Sayın Cumhurbaşkanı bir “ekonomik kurtuluş savaşı” verdiğimizi söylemektedir. TV’lerde öteden beri mutad olduğu üzere iktisadi meseleleri tartışmak için iktisatçılardan çok gazeteciler, hukuk ve ilâhiyat hocaları, sosyologlar, siyaset bilimciler ve her partiden seçilmiş ağzı laf yapan taşra politikacılarına yer verilmekte. Tartışmanın özü ise iki grup arasında geçmektedir: Yüksek faiz – düşük kuru savunan grup ve düşük faiz – yüksek kuru savunan bir grup. Sayın Cumhurbaşkanı, muhalefetin yetersizliği ve kifayetsizliğini fırsat bilmiş olacak ki, 2003 - 2017 arasında kendisinin başkanı olduğu hükümetlerin temel ve değişmez politikası olan yüksek faiz – düşük kur modeline muhalefeti bizzat kendisi başlatmış ve bu politikanın tersi olan düşük faiz – yüksek kur modelini kendi ilân ettiği “Ekonomik Kurtuluş Savaşının” resmi sloganı haline getirmiştir. (Adeta Atatürk’ün sözü olan “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır!” vecizesinin 21’inci yüzyıldaki Yeni Türkiye versiyonu gibi kabul edebiliriz.)
Bu tartışma, son dönemdeki bütün tartışmalar gibi, sakıttır, yani baştan geçersizdir. Çünkü özünde iki farklı grubun esaslı bir politika değişimini savundukları yoktur. Programların arkasında bir ideolojik duruş, bir dünya görüşü bulamazsınız. Yani diyeceğim o ki, AK Parti ve CHP arasında dünyaya ve iktisada farklı yönlerden bakıştan kaynaklanan bir tartışma bulunmamaktadır. Bu kör dövüşü misali tartışmaya halk arasında “kayıkçı kavgası” denir. Şimdi diyeceksiniz ki, “Hocam, siz de amma yaptınız! Düşük faiz – yüksek faiz tartışması hem enflasyon, hem kur düzeyi hem de sınıfsal paylaşım hakkında farklı sonuçlar vermektedir. Nasıl bu tartışma geçersiz olsun?” İşte bugünkü ve takip eden Cuma günkü yazılarımda, bu tartışmanın neden bir “kayıkçı kavgası olduğunu anlatmaya çalışacağım.
Bugün, hemen hemen bütün Merkez Bankaları, politika faizini değiştirmek yolu ile ekonomiye müdahale etmektedirler. Bu yaklaşımın dayanağı Taylor Kuralı’dır. Taylor Kuralı Yeni Klasik – Keynesgil Sentez adı verilen bir grup iktisatçının 1990’lardan beri savunduğu politikaların temelini teşkil eder. İsterseniz Taylor Kuralını tanımlayalım.
TAYLOR KURALI NEDİR?
Taylor Kuralı temelde enflasyon hedeflemesine dayalı ve politika faizlerini temel politika aracı kabul eden para politikası stratejisinin temel dayanağını oluşturan bir politika kuralıdır. Taylor Kuralı ismini bu kuralı öneren Amerikalı İktisatçı John B. Taylor’dan alır. Taylor Hocamız hem Gerald Ford hem de George H.W. Bush (yani müteveffa Baba Bush, DMD) dönemlerinde Amerikan ekonomi yönetiminde yer almış tanınmış bir Akademisyendi. 1993 yılında iktisadi faaliyeti istikrara kavuşturmak amacıyla bu kuralı bir Merkez Bankası politika aracı olarak önerdi. İlgili çalışmayı vereyim: (John B. Taylor, Discretion versus policy rules in practice (1993), Stanford University, Stanford, CA 94905).
Taylor Kuralı üç temel göstergeye dayanmaktaydı: federal fon oranı yani ABD Merkez Bankası politika faizi, enflasyon açığı ve çıktı açığı. Enflasyon açığı gerçekleşen güncel enflasyon ile hedeflenen enflasyon arasındaki farktır. Örneğin bugün gerçekleşen enflasyon yüzde 21 iken hedeflenen enflasyon uzun vadede yüzde 5’tir. Dolayısıyla bugün Türkiye’de enflasyon açığı kabaca yüzde 16’dır. Öte yandan çıktı açığı da güncel milli gelir ile tam istihdam milli gelirinin logaritmaları farkından oluşur. Bu ise kabaca güncel milli gelirin tam istihdam gelirinin yüzde kaç üstünde olduğunu gösterir. Örneğin bugün bu oran Türkiye’de kabaca eksi yüzde 11 civarındadır. (Türkiye’de işsizlik yüzde 21 iken yapısal işsizlik de yüzde 10 civarındadır. Bu da, yine kaba hesapla, milli gelirin olması gereken değerin yaklaşık yüzde 11 altında olduğunu gösterir, DMD)
Taylor Kuralı 1993 makalesinde aşağıdaki denklemle açıklanır:
Buradaki simgelerin anlamı şöyledir:
i = Merkez Bankası’nın politika faizi
π = Güncel enflasyon oranı (Türkiye’de şu anda yüzde 21),
r* = Denge reel faizi (Türkiye’de yaklaşık yüzde 5’tir)
απ ve αy = Enflasyon ve çıktı açıklarının ağırlık katsayıları (Toplamları 1’e eşit olmalıdır ve Taylor 1993 tarihli çalışmasında bunların απ = αy = 0,5 olmasını önermiştir.)
π* = Hedeflenen enflasyon (Türkiye’de bu yüzde 5’tir)
y-y* = Çıktı açığı (Türkiye’de bu – yüzde 11 civarındadır.)
απ ve αy katsayıları Merkez Bankası’nın politikasını hangi iktisadi göstergeye göre belirleyeceğini gösterir. Unutmayalım ki, Taylor Kuralı ABD Merkez Bankası için önerilmiştir ve ABD Merkez Bankası’nın temel amacı fiyat istikrarı değil, ekonomik istikrardır. Dolayısıyla hem büyümeyi hem de enflasyonu kontrol altına almak hedefi vardır. Öte yandan TCMB’nin yasal görevi sadece fiyat istikrarıdır. Yani milli gelir ve onun büyümesi ile ilgili bir sorumluluğu yoktur.
TÜRKİYEDEKİ TARTIŞMA VE TAYLOR KURALI
Sayın Cumhurbaşkanı ve Hükümetin önemli bir kesimi işsizliği, büyüme ve istihdamı temel problem olarak belirlemektedirler. Yani onlara göre αy değeri 1 olmalı ve απ değeri de 0 olmalıdır. Bu durumda TCMB’nin politika faizi şu hali, alır:
i = yüzde 21 + yüzde 5 + [0 x yüzde 13] + [1 x yüzde -11] = yüzde 26 – yüzde 11 = yüzde 15
Bu faiz bugünkü yüzde 15 olan Merkez Bankası politika faizi ile aynıdır. Diğer taraftan TCMB’nin sadece enflasyona odaklanması gerektiğini düşünen taraftakilere göre ise αy değeri 0 olmalı ve απ değeri de 1 olmalıdır. Bu durumda politika faizinin olması gereken değer şu hale gelir:
i = yüzde 21 + yüzde 5 + [1 x yüzde 13] + [0 x yüzde -11] = yüzde 26 + yüzde 13 = yüzde 39
Merkez Bankası’nın argümanına göre manşet enflasyon değil çekirdek enflasyon temel alınmalıdır. Bu ise yüzde 16’dır. Bu varsayımda ise TCMB politika faizinin şu değeri alması gerekir:
i = yüzde 16 + yüzde 5 + [0 x yüzde 13] + [1 x yüzde -10] = yüzde 21 – yüzde 11 = yüzde 10
En son hesaba göre yorumlarsak Sayın Cumhurbaşkanı’mızın talimatıyla Şahap Hoca’nın faizi yüzde 10’a kadar çekmesi gerekir. Yüzde 10 faizle dolar kuru da 20 TL’ye kadar gider!
Taylor Kuralı’nda dikkate alınmayan ama bizim ekonomimiz için hayati derecede olan iki konu döviz kurlarının etkisi ve dış borçtur. Çünkü bu model ABD şartlarında ve ABD Merkez Bankası’nın görev tanımına göre önerilmiştir. TCMB’nin görev tanımında ne büyüme ve istihdam sağlamak ne de cari açıkla mücadele vardır. Yasa ile verilen tek görevi fiyat istikrarıdır. Bunu kabul edersek de, o zaman politika faizini yüzde 40’a çekip, işsizliği de yüzde 30’a fırlatmak gerekir. Böyle olursa enflasyon bir sene içinde yüzde 10’a geriler, büyüme negatif olur (yüzde -5 civarı) ve dolar kuru da 8 TL’de istikrar bulur. 2023 Seçimlerinde de Millet İttifakı açık ara farkla seçimi kazanır. Yani “Enflasyon da enflasyon” dersek, Hükümet Seçimi kaybeder. Hiçbir hükümet bu kararı alamaz.
“Pekiyi Hocam bir orta yol olmaz mı? Mesela Taylor Hoca’nın önerisini uygulasak nasıl olur?” Hemen hesaplayalım. Yukarıda da dediğimiz gibi, Taylor 1993 tarihli çalışmasında bunların απ = αy = 0,5 olmasını önermişti. Bu durumda Merkez Bankası faizi şu düzeyde hesaplanır:
i = yüzde 21 + yüzde 5 + [0,5 x yüzde 13] + [0,5 x yüzde -11] = yüzde 26 + 6,5 – yüzde 5,5 = yüzde 27.
Yani mutedil bir yol tutsak, sadece Taylor’ın önerdiği katsayılara yer versek bile, politika faizinin yüzde 27 olması gerektiği çıkmaktadır.
İşte bizdeki tartışma, kendileri bilmeseler de, Amerikalı bir siyasetçi ve iktisatçının, ABD şartları ve ABD Merkez Bankası tüzüğüne uygun olarak geliştirdiği bir modelin Türkiye için iktisadi hakikati temsil ediyor olduğuna yönelik bir ön kabule dayanmaktadır. Her iki tarafın da farklılaştığı nokta Neo-Liberal sisteme, ABD’li fikir babalarına itiraza dayanmamaktadır. Aksine Taylor Kuralını, ABD ekonomisi şartlarına uyan özel bir modeli, evrensel bir gerçeklik olarak içselleştirmişlerdir. Tartışma konusu olan Merkez Bankası’nın enflasyonu mu, yoksa büyümeyi mi temel hedef alması gerektiğidir. Bu yüzden bir tarafa göre yüzde 40 civarında bir faiz diğer tarafa göre de yüzde 10 civarında bir faiz uygulanmalıdır. Bu yüzden bu tartışma sakıttır. Taylor Kuralı bizim ülkemizde uygulanamaz, uygulanmamalı da.
Neden uygulanmamalı? Yerine ne uygulamalıyız? O da Cuma’ya inşallah…
PARA POLİTİKASI VE TAYLOR KURALI - II
YAYINLAMA: 05 Aralık 2021 - 23:25
Cuma günü yazamadım, özür dilerim. Geçen hafta Pazartesi yazımda Taylor Kuralından bahsetmiştim. Taylor Kuralı adını Amerikalı İktisatçı John B. Taylor’dan alan ve Merkez Bankası’nın politika faizini nasıl belirlemesi gerektiğini gösteren bir kuraldı. Buna göre Merkez Bankası mevcut güncel enflasyon ve sermayenin reel getirisi üzerine belli bir pay daha ekleyerek faizi oluşturmalıydı. Bu pay enflasyon açığı ile çıktı açığının ağırlıklı ortalamasıydı. Enflasyon açığı güncel enflasyondan hedeflenen enflasyonu çıkararak hesaplanmaktaydı. Eğer enflasyon hedef enflasyonun üstündeyse faizler artırılır, altındaysa da faizler düşürülürdü. Benzeri şekilde çıktı açığı da güncel milli gelirin tam istihdam milli gelirinin yüzde kaç üstünde olduğunu gösteren bir orandı. Bu oranın kabaca ters eşleniği de güncel işsizlik ve doğal işsizlik farkıdır. Eğer güncel işsizlik doğal işsizlik oranının üzerindeyse faizler düşürülür, altındaysa da faizler arttırılırdı. Bu iki açık oranının ağırlıklı bir ortalaması da politika faizi hesabına ekleniyordu. Taylor Hocamız ağırlıkları yüzde 50 – yüzde 50 olarak belirlenmesi öneriyordu. Taylor Kuralı aslında Amerikan ekonomi bürokrasisinde uzun yıllar emek vermiş Taylor’ın ABD ekonomisinin özelliklerini ve ABD Merkez Bankası’nın görev tanımı ve çalışma prosedürlerine uygun olarak ortaya attığı bir politika önermesiydi. Ama 1990’lardan itibaren dünyanın Merkez Bankaları’nın çoğu bu kuralın üzerine “mal bulmuş Mağribi” gibi atladı. Bugün hemen hemen bütün Merkez Bankaları bu kuralı öyle veya böyle uygulamaktadır.
Taylor Kuralının işlemesi için bir dizi şartın geçerli olması gerekir. Bunları aşağıda sıraladım:
1.Ülkede gelir dağılımı adaletsizliği ve bölgeler arası gelişmişlik farkları minimum düzeyde olmalı.
2.Bütün ekonomide rekabetçi piyasalar bulunmalı, özellikle bankacılık sektörü rekabetçi olmalı.
3.Ülkenin ciddi bir döviz cinsi borcu bulunmamalı ve aynı zamanda döviz kuru bir maliyet unsuru olarak ekonomide etkili olmamalı.
4.Merkez Bankası politika araçlarını ve hedeflerini belirlemede tam bağımsızlık içinde olmalı.
5.Ülke ekonomisinde enflasyon ve işsizlik arasında normal şartlarda bulunan tahterevalli ilişkisi bozulmamış olmalı yani stagflasyon olmamalı.
Birinci şart bu ekonominin bir gelişmiş ülke ekonomisi olması gerektiğini bildirmektedir. İkinci şart ise modern kapitalizmde pek rastlanmayan bir özelliğe, yani tam rekabet piyasası varsayımına atıf yapmaktadır. Üçüncü şarta göre ise ülkenin parasının uluslararası camiada itibar sahibi bir rezerv para olması gerektiğini ya da öyle olmasa bile ülkenin dış borç yükünün yüksek olmaması gerektiğini söylemektedir. Dördüncü koşul Merkez Bankası’nın bağımsız olması ve hükümetin talimatına göre idare edilmemesi şartını ortaya koymaktadır. Son şart ise maliyet / kur artışlarına bağlı bir stagflasyon sürecinin olmaması gerektiğini söyler.
Bu şartlar altında Merkez Bankası ekonomide büyüme süreçlerinde (yüksek enflasyon ve düşük işsizlik durumunda) faiz artırımına gider, tersi durumda yani durgunluk süreçlerinde (düşük enflasyon ve yüksek işsizlik durumunda) faiz indirimine gider. (Unutulmaması gereken bir noktayı da not edelim: Politika faizi arttırıldığı vakit bu para arzının kısılması, düşürüldüğü vakit de Merkez Bankası’nın para arzını arttırdığı anlamına gelir. Politika faizinin kredi ve mevduat faizleri ile doğrudan bir bağı yoktur, DMD.) Pekiyi hem işsizlik hem de enflasyon aynı anda yüksekse Merkez Bankası ne yapmalıdır? İşte on milyon dolarlık uzman sorusu budur. Bugün, pandemi sonrası şartlarında, bütün dünyada üretim ve tedarik zincirlerinin kopması nedeniyle bütün temel hammadde ve ara girdi fiyatlarında artış yaşanmaktadır. Bu da, enflasyonu arttırırken aynı zamanda işsizliği de arttırmaktadır. Merkez Bankaları normal şartlarda bir arada olmayacak iki sorunla baş etmek durumunda kalmışlardır. İşsizliği azaltmak için politika faizini indirirse enflasyon, enflasyonu azaltmak için politika faizini arttırırsa işsizlik patlayacaktır. Doğaldır ki, Taylor Kuralı stagflasyon (işsizlik ve enflasyonun aynı anda yüksek olduğu durum) şartlarına göre planlanmamıştır. Burada devreye siyasi otoritenin kararı girer. Siyasi otorite enflasyonla mücadeleye öncelik verirse, çıktı açığının ağırlığını düşürür ve enflasyon açığının ağırlığını arttırır. Bunun sonucu politika faizini yükseltmektir. Öte yandan eğer işsizlikle mücadeleye öncelik verirse, bu sefer de, Taylor Kuralındaki enflasyon açığının ağırlığını düşürür ve çıktı açığının ağırlığını arttırır. Sonuçta politika faizini düşürür. Bugün dünya Merkez Bankaları’nın içine girdiği sıkıntılı pozisyon mevcut şartların Taylor Kuralı varsayımlarıyla uyuşmamasından kaynaklanır. Ancak dünya ülkelerinin kahir ekseriyetinde Merkez Bankaları enflasyonla mücadeleye öncelik vermektedir.
TAYLOR KURALI VE TÜRKİYE’NİN DURUMU
Yukarıda saydığım üçüncü şarta göre, ülkenin ciddi bir döviz cinsi borcu bulunmamalı ve aynı zamanda döviz kuru bir maliyet unsuru olarak ekonomide etkili olmamalıdır. Türkiye’de durum tersidir. Gelişmiş ülke ekonomilerinde, özellikle ABD’de, ancak istisnai şartlarda ortaya çıkan stagflasyon problemi, Türkiye gibi ülkelerde düzenli aralıklarla baş göstermektedir. Bunun sebebi Türkiye’nin ciddi bir dış borç yükü altında olması ve üretim maliyetlerinde döviz kurunun doğrudan etkili olmasıdır. Türkiye’de kurlar artınca, bu başta enerji hammaddesi ve yatırım malları olmak üzere, temel girdi fiyatlarının hızla artmasına yol açmaktadır. Firmalar üretim maliyetlerindeki artışı satış fiyatlarına tam olarak yansıtamamakta ve iflas etmemek için üretimi kısmaktadır. Yani hem enflasyon hem de işsizlik artmaktadır. ABD’nin veya AVRO bölgesinin ise böyle bir sorunu bulunmamaktadır. Çünkü bu bölgelerde ülkeler kendi paralarıyla ithalat yapabilmektedirler. Gelişmekte olan ülke ekonomilerini temel alan günümüz Makroiktisat teorisinde, bu yüzden, reel döviz kuru sadece toplam talebi etkiler ama maliyetler ve toplam arz üzerindeki etkisi ihmal edilir. Türkiye’de ise durum çok farklıdır. İşsizliği önlemek için faizleri düşürmek kurların patlamasına ve maliyet artışıyla birlikte uzun dönemde hem enflasyonun daha da artmasına hem de işsizliğin yüksek seviyelerde kalmasına neden olur.
Bu durumda ne yapılmalıdır? Hükümet eğer işsizliği düşürmek, ekonominin çarklarının dönmesini sağlamak ve hane halkının alım gücünü düşürmemek istiyorsa, kısa dönemde sadece faiz düşürerek ve para basarak bir sonuç elde edemez. Genişletici maliye politikası da uygulanmalı, ücretlere tatminkâr bir zamla beraber, işçi ve esnafın kredi borçlarının da kolaylaştırılmasını sağlamalıdır. Bu ciddi bütçe açığına yol açar. Eğer faizlerin artması istenmiyorsa, bu bütçe açığı da iç borçla değil ama para basarak finanse edilmelidir. Bu politikanın sonucu kısa vadede (9-12 ay) vatandaşın rahatlaması olarak sonuçlansa bile, uzun vadede 80 – 90’ların yüksek enflasyon ortamına dönüş anlamına gelmektedir.
BAŞKA BİR YOL MÜMKÜN MÜ?
“Pekiyi Hocam, Taylor Kuralı işe yaramıyorsa niye başka bir araç kullanmıyoruz?” Bu sorunun cevabını kısa olarak vereyim ama okuyucularımın bilmesi gerekir ki, sorunun cevabı başlı başına bir yazı konusudur. Ama bunu bir sonraki yazıda etraflıca anlatırım. Kısaca cevaplamak gerekirse, Türkiye’de 2001 yılından beri uygulanan enflasyon hedeflemesi stratejisinin değişmesi ve parasal hedeflemeye geçilmesi gerekmektedir. Uzun vadede ise kamu yatırımları temelli sanayi politikaları, yeniden düzenlenmiş eğitim politikaları ve stratejik ticaret politikalarına ihtiyaç vardır. Burada Enflasyon Hedeflemesi stratejisinin üç temel mahzuru bulunmaktadır: Döviz piyasasında denge oluşumunu engellemesi, para arzının kontrolünün kaybedilmesi ve gelir dağılımının bozulması.
Döviz Piyasasında Dengenin Bozulması: Bu stratejinin temel aracı politika faizinin belirlenmesidir ve bu politika doğrudan ve dolaylı yollarla piyasa faizlerini de etkilemektedir. Bu da döviz piyasasının serbest bir şekilde denge kurunu belirlemesini engellemektedir. Eğer faiz arttırırsanız kurlar olması gerekenin altında oluşmakta ve cari açık, takiben dış borç artmaktadır. Öte yandan, faiz indirirseniz, bu sefer kurlar olması gerekenin çok üstünde gerçekleşmekte ve bu da üretim maliyetlerinin patlamasına ve stagflasyona yol açmaktadır. Aşağı tükürseniz sakal yukarı tükürseniz bıyık.
Para Arzının Kontrolünün Kaybedilmesi: Merkez Bankası politika faizi ile bankalara borç verir. Merkez Bankası politika faizini düşürdüğünde bankalara daha fazla borç verir, ülkedeki para arzı artar. Tersi durumda ise daha az borç verir ve para arzı daralır. Ancak bu uygulamada Merkez Bankası’nın piyasaya ne kadar para arz edeceği bankaların borç talebine bağlı hale gelir. Yani Merkez Bankası para arzının miktarını kontrol etme gücünü kaybeder. Bu da, uzun dönemde, enflasyonu kontrol etme gücünü kaybetmesi anlamına gelir.
Gelir Dağılımının Bozulması: Türkiye ekonomisindeki çarpık yapılaşmadan dolayı bankacılık sektöründe rekabetçi bir yapı değil ama sıkı oligopol bulunmaktadır. Bankalar kredi faizlerini olması gerekenin üstünde tutarken mevduat faizlerini de olması gerekenin altında belirler. Faizler kadar, kredi hacmi ve kredinin sektörel dağılımını da belirlerler. Merkez Bankası’nın düşük faiz uygulaması da, yüksek faiz uygulaması da günün sonunda Bankacılık kesimi ve bir avuç rantiyeye net servet aktarımına yol açmaktadır.
SONUÇ
Türkiye’nin yüksek faiz düşük kur modeli ile düşük faiz yüksek kur modelleri arasında sıkışmaması gerekir. Bu ikisinden farklı alternatif bir politikalar demetine ihtiyacı bulunmaktadır.
TÜRKİYE KRİZDEN NASIL ÇIKAR? - I
YAYINLAMA: 09 Aralık 2021 - 23:20
İçinde bulunduğumuz iktisadi krizin dayandığı üç temel nokta vardır: İlki Türkiye’nin geleneksel aşırı dış borç birikimine dayalı kriz döngüsü ve onun sonucunda girdiğimiz en hakiki yerli ve milli kriz olan 2018 Krizi’dir. İkincisi, 2020 yılında başlayan ve hâlâ devam eden Korona Salgını’dır. Üçüncü nokta ise Hükümetin bir istikrar politikası uygulamayı (siyasi nedenlerle) reddetmesi ve tersine popülist para politikası uygulamasıdır. Bu üç temel noktanın sonucunda, karşımızda genel adı stagflasyon olan bir iktisadi sorunlar yumağı çıkmıştır.
HÜKÜMET NEDEN BU POLİTİKAYI UYGULUYOR?
Bazı iktisatçılar ve gazeteciler, Hükümetin mevcut düşük faiz yüksek kur politikasını sürdüremeyeceğini ve önünde sonunda bazı önlemler almak zorunda hissedeceğini savunmaktadır. Ben ise aksi kanaatteyim. Hükümet bu politikayı, yani düşük faiz ve yüksek kur politikasını, bilinçli olarak ve belli bir maksat güderek uygulamaktadır. Bu maksat iktisadi değil ama siyasidir. İsterseniz bunu şöyle açıklayayım: Türkiye’de son açıklanan enflasyon oranı da son açıklanan işsizlik oranı da aynıdır: Yüzde 21. Bu durum uzun zamandır da katlanarak devam eden bir problemi gösteriyor. Aynı anda hem yüksek işsizlik hem de enflasyon. Faiz indirimine başlamadan önce enflasyon yüzde 17’de ve işsizlik de yüzde 26’daydı. Dünyada pandemi ve pandemiye karşı uygulanan politikalar sebebiyle meta fiyatları hızla artmaktaydı. Üstüne üstlük Türkiye ciddi bir döviz sıkıntısı içindeydi. Hükümet bu durumu çözmek için ne yapabilirdi? Kısa dönemde mevcut durumda gözümüze iki yol çarpmaktaydı.
Birinci yol, Naci Ağbal ve Lütfi Elvan ikilisiyle temsil edilen geleneksel ve tutucu istikrar politikası uygulaması idi. Eğer bunu sıkı bir şekilde uygulasaydı politika faizini yüzde 24’e çekmesi, başta Kanal İstanbul olmak üzere belli başlı büyük altyapı yatırımlarını durdurması veya ileriye ertelemesi, kamuda çok sıkı tasarruf tedbirleri ile giderleri düşürmesi gerekecekti. Bunun sonunda 2022 yılı tamamında yüzde 30’lara fırlamış bir işsizlikle karşılaşacaktı. Karşılığında ise dolar 8 TL civarında kalacak, enflasyon da 2022 yılı sonunda ancak yüzde 11-12 seviyesine inmiş olacaktı. Büyüme ise Türkiye’nin doğal büyüme oranının çok altında kalacaktı. Benim hesaplarıma göre böyle bir politikanın sonucunda 2023 seçimlerine gidilirken işsizlik belki bir ihtimal yüzde 20’lere düşebilecekti ama enflasyonun yüzde 10‘lar seviyesinde kalmaya devam edecekti. Yani bütün bir 2022 yılı boyunca, yüzde 30’lar civarında seyredecek bir işsizlik. Enflasyonu yüzde 17’den yüzde 10’a çekmenin maliyeti işsizliğin yüzde 26’dan yüzde 30’a çıkmasıydı. 2023 yılı ile birlikte doğru düzgün bir politika uygulanması da mümkün olmayacaktı, çünkü Haziran’da seçimler gelmekteydi. Eğer bu politika uygulansaydı Hükümetin seçimleri kaybetme ihtimali çok yüksekti.
İkinci yol, enflasyonu düşürmekten vazgeçip işsizliği düşürmeye çalışmaktı. Bunun yolu da, faiz düşürüp ekonomiyi paraya boğmakla başlayabilirdi. Bu politikanın başlangıç aşamasıydı. Faiz indirimini kurlarda sert artış takip edecekti. Tabii ki, bu politikanın sonucu da, hayat pahalılığının daha artmasıydı. Nitekim de öyle oldu: Enflasyon yüzde 17’den yüzde 21’e fırladı ve bu gidişle 2022 yılında yüzde 35-40 arasına zıplayacaktır. Pekiyi, İşsizlik ne oldu? İşsizlik yüzde 26’dan yüzde 21’e düştü. Ancak hayat pahalılığı halâ daha çok yüksektir. Hükümetin amacı, bu politikayı uygulayarak seçimleri kazanmaktır, daha sonra esas istikrar önlemlerini seçim akabinde uygulayacaktır. Ancak hayat pahalılığı en az işsizlik kadar oy götürür. Hükümet, açıktan para basarak yol açtığı bu yüksek riskli ortamda oylarını koruyup seçimi kazanabilmek için genişletici maliye politikası da uygulamalıdır. Bu ise başta asgari ücret olmak üzere, memur ve emekli maaşlarına en az yüzde 40 zam yapması demektir. Bu ücret zammının etkisi enflasyona gecikmeli olarak yansır. Bu da takriben 6 ile 9 ay arasında bir süreye karşılık gelir. Ek olarak, çiftçi ve esnafın birikmiş borçlarını silmesi veya en azından kolaylaştırması da zorunludur. Buradan yola çıkarak, ben, Hükümetin ciddi bir ücret zammı ve borç kolaylaştırmalarından sonra 2022 Haziran ayında erken seçime gideceğini öngörüyorum. Çünkü bu kadar riskli ve ekonomiye uzun dönem maliyeti yüksek bir politika, ancak bu şekilde (iktisadi değil ama siyasi) mantığa uygun görülebilir. Hedeflenen 2022 Haziran’ına kadar işsizliğin yüzde 15 altına çekilmesidir. Yine ben, eğer bu politika uygulanırsa, Cumhur İttifakı’nın seçimi yüzde 55’e yakın bir oyla kazanacağını öngörüyorum. Pekiyi seçimden sonra ne olacak ya da ne olmalı?
SEÇİMDEN SONRA HETERODOKS İSTİKRAR POLİTİKASI VE PARA KURULU
Seçimi kim kazanırsa kazansın, karşılaşacağı manzara aynıdır: 2022 Haziran ayında yüzde 15’lerde bir işsizlik ve yüzde 35-40 civarında bir enflasyon. Muhtemelen 1 dolar da 20 TL civarında olacaktır. Gelen iktidarın, artık kimse, Kemal Derviş’ten bu yana uygulanan “Ortodoks istikrar programlarıyla” bir sonuç alabilmesi zordur. Bütün ekonomi politikası stratejisinin değişmesi gerekecektir. Bu tarz büyük strateji değişiklikleri halk desteği olmadan olmaz. Bu yüzden de seçim sonrasında yeni seçilmiş hükümet ancak bu tarz bir politikayı başarıyla uygulayabilir. “Hocam, Ortodoks istikrar politikası nedir?” İktisat biliminde kuru ve faizi piyasaya bırakıp sıkı para ve sıkı maliye politikası ile uygulanan istikrar politikaları Ortodoks olarak tanımlanır. Bunun alternatifi ise heterodoks istikrar politikasıdır ki, bu politikaların temelinde sıkı maliye politikası ile birlikte kurların belli bir süre için sabitlenmesi bulunur. Örneğin, 2022 Haziran’ında iş başına gelecek yeni Hükümet ilk önce dolar kurunu diyelim ki 20 TL’den 22 TL’ye çıkarıp orada bir yıl boyunca donduracaktır. Bununla birlikte sıkı maliye politikası da uygulanmalıdır. Sıkı maliye politikası kamunun harcamalarını kısıp vergileri arttırmasıyla gerçekleşir. Benim tercihim, burada, vergi artırımından çok, kamunun gereksiz birçok harcamasının kısılması ve büyük alt yapı projelerinin ertelenmesidir. “Pekiyi Hocam, sıkı para politikası uygulanmayacak mı?” Hayır, kurları sabitlediğinizde artık bağımsız bir para politikası uygulayamazsınız. Dışarıdan yabancı sermayeyle döviz geldiğinde Merkez Bankası piyasadaki fazla dövizi sabit kurdan satın alır ve piyasaya TL arz eder. Tersine, dışarıya döviz çıktığında da, Merkez Bankası döviz satar ve TL çeker. Bu işlemdeki amacı, döviz kuru sabit olduğu için döviz piyasasını dengeleme görevini üstlenmesidir. Başlıkta geçen para kurulu kavramı da Merkez Bankası’nın da içinde bulunduğu ve muhtemelen tarafsız bazı gözlemcilerin de içinde olacağı bir kurula atfen söylenmektedir. Döviz karşılığında TL arz etme işlemi bu kurul tarafından ele alınır. Yani herkesin anlayacağı bir şekilde söylemek gerekirse, piyasadaki TL miktarı döviz rezervlerine bağlı olacaktır.
Böyle bir politikanın amacı devalüasyon – enflasyon spiralini kırmak, hem kur hem de enflasyondaki artış beklentilerini sonlandırmaktır. Temel politika aracımız da sıkı maliye politikası olacaktır. Heterodoks istikrar politikasının sonuç alabilmesi için, muhakkak dış finansal piyasalara güven vermek ve onlarla eşgüdüm içinde olmak gerekir. Bunun sebebi basittir: Herhangi bir güvensizlik ortamında ülkedeki fonlar dövize çevrilip dışarıya kaçırılır. Merkez Bankası döviz satarak durumu belli bir müddet idare edebilir ancak döviz rezervlerimiz yeterli olmadığı için bu durumda sistem 2-3 ay içinde çökebilir. Sonuç olarak böyle bir istikrar politikasına IMF desteği de ciddi bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. Belki dünyaca tanınmış bir iktisatçı da, programın uygulanması için yetkili kılınabilir.
Böyle bir istikrar programı ile enflasyon ve işsizlik yüzde 10-12 arasına bir senede çekilir fakat daha bu işin başlangıcıdır. İş esas bundan sonra başlayacaktır. Yani, ortalama yüzde 7 büyümeyi istikrarlı olarak sürdüren, cari açık yerine cari fazla veren yüzde 3-5 arası işsizliği ve yüzde 7-8 enflasyonu olan bir ekonomi. Bunlar uzun vadeli (diyelim ki 10 sene) bir sanayi, kamu üretimi, tarım, dış ticaret, teknoloji ve eğitim politikaları bütünüyle sağlanır. Bunları planlayacak ve yürütecek DPT gibi bir kuruma da şiddetle ihtiyaç bulunmaktadır.
Pazartesi günü bu süreci ayrıntısıyla inceleyelim.
Hayırlı Cumalar.
TÜRKİYE KRİZDEN NASIL ÇIKAR? – II: KALKINMADA SERBEST PİYASACI ZİHNİYET PROBLEMİ
YAYINLAMA: 12 Aralık 2021 - 23:30
Cuma günkü yazımda seçimden sonra kim gelirse gelsin bir “heterodoks istikrar politikası” uygulama ihtimalinin yüksek olduğunu belirtmiş ve yazıyı şöyle bitirmiştim: “Böyle bir istikrar programı ile enflasyon ve işsizlik yüzde 10-12 arasına bir senede çekilir fakat daha bu işin başlangıcıdır. İş esas bundan sonra başlayacaktır. Yani, ortalama yüzde 7 büyümeyi istikrarlı olarak sürdüren, cari açık yerine cari fazla veren yüzde 3-5 arası işsizliği ve yüzde 7-8 enflasyonu olan bir ekonomi. Bunlar uzun vadeli (diyelim ki 10 sene) bir sanayi, kamu üretimi, tarım, dış ticaret, teknoloji ve eğitim politikaları bütünüyle sağlanır. Bunları planlayacak ve yürütecek DPT gibi bir kuruma da şiddetle ihtiyaç bulunmaktadır.” (TÜRKİYE KRİZDEN NASIL ÇIKAR? – I, YeniBirlik, Dündar Murat DEMİRÖZ, 10 Aralık 2021) Bugün ve bundan sonraki birkaç yazımda bu kalkınma programı hakkında görüşlerimi paylaşacağım.
Öncelikle Türkiye’nin mevcut durumunu bir özetleyelim: Hemen hemen kamuya ait bütün üretim tesisleri özelleştirilmiştir. 28 Şubat sonrasında başlayan süreçte fiilen eğitim de özelleştirilmiş ve ülkenin uzun vadeli kalkınma hedefleri ile eğitim politikaları birbirinden koparılmıştır. Yerli ve milli sanayicilerin çoğu sanayi üretiminden çekilmiş ve daha kazançlı gördükleri hizmetler sektörüne girmeleri teşvik edilmiştir. Ülkenin bankaları büyük oranda yabancı sermaye ortaklı kuruluşlar haline dönüşmüştür. Sultan Mecit sonrası Osmanlı dönemi ve (Atatürk ve İnönü dönemleri hariç) Cumhuriyet hükümetleri döneminde dış borca dayalı bir büyüme modeli temel olmuştur. Sanayi üretimi büyük oranda ithal yatırım mallarına bağımlıdır. Bütün (Atatürk ve İnönü dönemleri hariç) Cumhuriyet dönemi boyunca hızlı ama çarpık bir sanayileşme ve bunun sonucunda düzensiz ve dengesiz bir şehirlileşme süreci yaşanmıştır. Sonuç olarak büyümek zorunda olan, büyüdükçe cari açık veren ve dış borç biriktiren, dış borç birikimi nedeniyle düzenli aralıklarla krize giren bir ekonomi ile karşı karşıyayız. Bu ekonominin yüzde 10 civarında bir yapısal işsizliği, sektörler arası teknoloji ve bölgeler arası gelişmişlik farkları bulunmaktadır.
Sorunlar kabaca bunlardır. Çözülmesi gereken acil sorunların arkasında değiştirilmesi gereken bir zihniyet bulunmaktadır: Serbest piyasa ekonomisine şek ve şüphesiz iman. Eğer bu zihniyet değişimi gerçekleşirse, çözülmesi gereken ikinci sorun Türkiye’nin yapısal hale gelmiş cari açık ve dış borç birikimi sorunudur. Bu çözülürken veya çözüldükten sonra ele alınması gereken üçüncü sorun bölgeler arası gelişmişlik ve sektörler arası teknoloji farklarıdır. Bütün bu iktisadi sorunların çözümünde en önemli ihtiyaç da nitelikli işgücü üretecek, işgücü verimliliğini ve sermaye üretkenliğini arttıracak eğitim ve teknoloji politikalarıdır. Kabul ediyorum, her biri başlı başına bir yazı konusudur. Bu yüzden bugün, öncelikle zihniyet meselesine değinelim.
SERBEST PİYASA EKONOMİSİ DEĞİL PLANLI KARMA EKONOMİ
Elimizdeki tarihi vesikalara ve kaydedilmiş ekonomi istatistiklerine göre Kanuni Sultan Süleyman döneminden bu yana geçen yaklaşık 500 senelik (Kanuni 1521 yılında tahta çıkmıştır, DMD) dönemde Türkiye’nin hiç değişmeyen temel problemi yetersiz sermaye birikimidir. Yetersiz sermaye birikimi probleminin sebebi de yatırımları karşılamaya yetecek kadar bir tasarrufun yapılamamasıdır. Ragnar Nurkse’ün “fakirlik kısırdöngüsü tezine” göre fakir ülkelerde kişi başına gelir düşük olduğu için kişi başına tasarruf da düşük olmakta, bu ise yetersiz yatırımlarla birlikte düşük kişi başına gelire sebep olmaktadır. Nurkse, bu sorunun çözümü için iki yol olduğunu söyler: ya devlet eliyle zorunlu tasarrufla, yani vergilerle, finanse edilen kamu yatırımlarına dayalı bir kalkınma süreci ya da dışarıdan gelecek yabancı sermayeye bağlı bir kalkınma süreci… Türkiye Cumhuriyeti 1929 – 1950 arasında ilk yolu benimsemiş, 1950 – 2000 arası dış borçla finanse edilen kamu yatırımlarına dayalı bir büyüme yöntemini tercih etmiş, 2000 sonrasında ise (bazı altyapı ve son yıllarda silâh sanayi yatırımları hariç olmak üzere) tamamen dış sermaye yatırımlarına bel bağlamış durumdadır. Genel olarak 1980’de hayatımıza giren ve özel olarak 2000’den sonra Hükümetlerin iftihar vesilesi (!) olarak hızla devam eden özelleştirme yolu ile ekonominin serbest piyasa kurallarına göre en iyi randımanı vereceğine hulûs-u kalple iman edilmiştir. Bunun genel sebebi 1950-90 arası içinde bulunduğumuz Soğuk Savaş’ın, özellikle 1950’den bu yana sürekli iktidarda bulunan sağ – muhafazakâr iktidarlar ve onların seçmeninin muhayyilesinde yarattığı “komünizm öcüsüdür.” Bu zümrelere göre devletçilik eşittir komünizm, serbest piyasacılık eşittir yerli ve milli bakış açısı. Halbuki bu tam tersidir. İkinci bir sebep, özellikle Tanzimat döneminden bu yana iktidarların severek kabul ettiği dış borçlanma politikasıdır. Dışarıdan gelen paranın kısa dönem içinde yarattığı sahte Cennet iktidarları cezbederken, biriken dış borcun düzenli aralıklarla yol açtığı krizler, dış borca bağımlılığı daha da arttırmaktadır. Yeni dış borç bulabilmenin ön şartı da ülkenin kaynaklarını, üretim tesislerini ve belki de gelecek nesillerini rehin vermektir. Buna da özelleştirme denmektedir.
Elbette ki, ben 23 yıllık meslek kariyerime binaen, Enver Hoca’nın Arnavutluk’u veya bugünkü Kuzey Kore gibi kapalı ve fakir bir ülke tasavvur etmiyorum. Elbette ki, gerekli görülen yerde yabancı sermayenin de kullanılması gerekir. Ancak gerek kamu kaynakları yolu gerekse yabancı sermaye desteğiyle oluşacak bir kalkınma sürecinin milletin menfaatleri ve devletin hedefleri yönünde gerçekleşmesi gerekir. Bunun için devletin her şeyden önce, bütün hükümetleri bağlayacak bir temel kalkınma planı olmalıdır. Bu planı oluştururken milletin menfaatlerini siyasetçi gözetecek ama devletin hedeflerini ise teknokratlar gerçekleştirecektir. Planı tamamen, bütün hedefi bir sonraki seçimde tekrar seçilmekten başka bir şey olmayan, siyasetçilerin inisiyatifine bırakmamak ve bu doğrultuda planın bağımsız bir kurum tarafından oluşturulmasını sağlamak gerekir. Bu kurum geçmişte Devlet Planlama Teşkilatı idi. Bence zihniyet değişikliğinin ilk göstergesi DPT’nin yeniden kurulması olacaktır. Planlı bir ekonomi ile kastedilen de bütün politikalar ile özel kesim yatırımlarının DPT gibi bir kurumun geliştireceği stratejik planlara uyumlu olmasını sağlayacak kurallar ve uygulamalar bütünüdür. Zannedildiği gibi kapalı ve komünist bir ekonomi değildir. Bütün gelişmiş ülkelerde, ki bunların kahir ekseriyeti piyasa ekonomisidir, planlama kuruluşları vardır. Eğitimden sanayiye, tarımdan bilişim ve ulaştırmaya, hemen hemen ekonominin her sektörü bu genel plan çerçevesinde şekillendirilir. AK Parti iktidarı döneminde DPT kaldırılmış, yerine bölgesel kalkınma ajansları ikâme edilmiştir. Üst çatıda da Kalkınma Bakanlığı bulunmaktaydı. Sonrasında, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde Kalkınma Bakanlığı da lağvedildi. Bugün ekonomi politikaları, uzun dönemli ana bir strateji olmadan, kısa dönemli siyasi konjonktüre göre belirlenmektedir.
Planlı ekonomi bir defa tesis edilince, bunun kaçınılmaz sonucu, devletin üretimde aktif olarak yer almasıdır. Devlet nerede aktif olarak yer almalıdır: yüksek teknolojili sanayi, tarım ve eğitim. İçinde bulunduğumuz çağın gereklerine göre, teknoloji yarışında geri kalmamak en önemli şartlardan biridir. Teknoloji yatırımlarını yabancı sermayeden bekleyemezsiniz, çünkü yabancı sermaye kendi işleyiş kuralları sebebiyle, Türkiye gibi ülkelerde yüksek teknoloji yatırımlarını değil ama orta düzeyde teknoloji yatırımlarını finanse etmektedir. Teknolojiyi geliştirecek bir kamu holdingine ihtiyaç vardır. Bütün çağlarda bir ekonominin en temel ihtiyacı gıda ve barınma ihtiyaçlarıdır. Bu açıdan, özellikle tarımda devletin aktif olarak yer alması, çiftçiye teknik altyapı ve finansal destek sağlaması ve tarım sektöründe verimliliği arttıracak yatırımları yapması şarttır. Bu yüzden, belki de, büyük kamu tarım işletmeleri kurulmalı veya küçük çiftçileri kamu desteğiyle kooperatifler etrafında birleştirmek düşünülmelidir. Üçüncü olarak, eğitim sektörü bugünkü Türkiye’nin değil gelişmiş Batılı ülkelerin ihtiyacına uygun adam yetiştirmekten çıkarılmalı ve milli kalkınma hedefleri doğrultusunda, ihtiyaç duyulan yüksek verimlilikte işgücü yetiştirecek şekilde yeniden tasarlanmalıdır. Söylemeye gerek yok, bu eğitim sistemi herkese fırsat eşitliğinin sağlandığı ve zenginin daha eğitimli ve fakirin daha eğitimsiz olmadığı bir eğitim sistemi olmalıdır.
Bütün bu dediklerimin gerçekleşmesi için, ilk önce bugün bütün dünyanın felâketi olmaya giden, özelleştirmeci ve serbest piyasacı bakış açısından vaz geçmek ve ona alternatif üretmek gerekir. Maalesef, Türkiye’deki mevcut partilerin hepsi (birkaç marjinal sosyalist parti dışında) Avrupa Birlik’çilik, Amerikan’cılık, serbest piyasacılık ve özelleştirmecilik hastalığına tutulmuştur. Bu zihniyet değişmezse, iktidar değişse bile sorunlarımız devam eder.
ERBAKAN HOCA, HAYDAR BAŞ HOCA VE FAİZ KARŞITLIĞI
YAYINLAMA: 16 Aralık 2021 - 23:25
Bugün kronik cari açık probleminin çözümünü yazmaya niyet etmiştim ama Türkiye’de gündem o kadar hızlı değişiyor ki? Şu an, yani 16 Aralık 2021 Perşembe günü saat 12:32 itibarı ile Dolar kuru 15 TL’yi geçmiş durumda. Herkes pür dikkat Merkez Bankası’nın faiz indirim kararını beklemekte. Genelde iktisatçılar Merkez Bankası’nın 100 baz puan indirime gideceği kanaatinde. Ama burası Türkiye’dir, ne olur, bilinmez!
Mahalle esnafından komşulara, aile büyüklerimden öğrencilerime ve katıldığım TV programlarındaki moderatör ve meslektaşlarıma kadar herkesin ortak sorduğu bir soru var: “Hükümetin ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu politikası yeni mi? Fikri dayanakları nedir?” Benim verdiğim cevap ise şudur: “Hayır, yeni değil! Daha önce buna benzer görüşleri rahmetli Haydar Baş Hoca ve rahmetli Erbakan Hoca savunmuşlardı. Sayın Cumhurbaşkanı, rahmetli Erbakan Hoca’nın talebesi olduğu ve bir dönem Adil Ekonomik Düzen propagandası yaptığı için bu görüşlere de aşinadır. Ancak gerek Haydar Baş gerekse Necmettin Erbakan’ın faiz karşıtlığı bugünkü durumdan çok farklı şartlarda oluşmuştu ve yine bugünkü uygulamaların sonuçlarından taban tabana zıt sonuçları hedeflemekteydi.”
İşte bugünkü yazımda, istedim ki, Sayın Cumhurbaşkanı’nın gençliğinden beri içinde taşıdığı görüşlerin ne amaçladığını ve bugün uygulanan iktisat politikası ile ne yönlerde çeliştiğini anlatayım.
HAYDAR BAŞ HOCA NE DİYORDU?
BTP lideri rahmetli Haydar Paşa Hoca, millici ve kamucu bir kalkınma modelini savunurdu. Para politikasında ise, bütün mütedeyyin ve muhafazakâr politikacılar gibi, faizli finans sisteminin bütün kötülüklerin anası olduğunu düşünürdü. Haydar Baş Hoca’nın orijinal görüşlerinden biri de “emisyon hacmini arttırarak enflasyonu düşürmek iddiası” idi. Yani açıktan para basarak enflasyonu düşürmek! Haydar Baş Hoca’nın iddiası ile Hükümetin bugün uyguladığı politika arasındaki benzerlik göze çarpmaktadır. Bugün Merkez Bankası’nın politika faizini düşürmesi açıktan para basmakla eşdeğerdir. Bu görüşün iktisat biliminin bulguları ile 180 derece zıt olduğunu söylememe gerek yoktur, çünkü enflasyonun temel sebebi para arzının büyüme oranıdır. Ne kadar çok para basarsanız, o kadar çok enflasyon olur. Ancak bütün mütedeyyin politikacılar gibi Haydar Baş Hoca da, esasında, bankacılık sistemine karşı idi.
ERBAKAN HOCA VE ADİL DÜZEN
1990’lı yıllarda Refah Partisi iktidara yürürken Türkiye’de Erbakan Hoca’nın Adil Ekonomik Düzen Programı ile tanıştı. Bu ekonomi programı, yine bütün mütedeyyin siyasetçilerin savunduğu gibi, faiz karşıtlığına dayanmaktaydı. Adil Ekonomik Düzen Programı özünde “kaydi para karşıtlığı” üzerine kuruluydu. Kaydi para Bankaların mevduat rezervlerine dayanarak ürettiği toplumsal satın alma gücünü gösterir. Bankalar mevduat rezervlerini kredi olarak ekonomiye arz ederler, kredi yatırımı ve üretimi finanse eder, bu da döner yeniden bankacılık sisteminde yeni mevduat olarak kaydedilir. Belli bir para stoku bankalar kanalıyla ekonomide döndükçe kaydi para arzını, yani ekstra satın alma gücünü üretir. İşte, bu sisteme karşı olmak aslında, bankacılık sistemine tümden karşı olmak anlamına gelir. Pekiyi, Adil Düzen’de alternatif olarak ne önerilmekteydi? İslam Ortak Pazarı kurup ortak bir para birimi basılmalı: Altın İslam Dinarı! Buna bağlı olarak Merkez Bankası da bolca kağıt para basmalı. Yine Adil Düzen’de vergilerin aynî olarak alınacağından dem vurulurdu: çobandan keçi, tekel bayinden sigara ve rakı, nalburdan da conta ve çivi olarak vergi alınacaktı. Tabii ki, bu iktisadi yaklaşımın ne kadar iktisadi olduğu da tartışmalıydı. Bir iktisat profesörü olarak diyebilirim ki, iktisat biliminin bulgularıyla bu programın uzaktan yakından alâkası yoktu.
1990’LI YILLARDA FAİZ KARŞITI POLİTİKALARIN GEREKÇESİ
Pekiyi bu tür gayrı iktisadi görüşler neden halk içinde teveccüh bulur, politikacılar tarafından rahatlıkla ve yüksek sesle seslendirilirdi? Çünkü, özellikle devletin gelirleri ve dolayısıyla vatandaşın sırtındaki vergi yükü içinde ciddi bir faiz ödemesi bulunmaktaydı. 2001 Krizi’nde vergi gelirlerinin yüzde 90’ının üzerinde bir kısmı faize gidiyordu. Bu faiz giderinin kaynağı Devletin özel bankalardan borçlar idi: Yani iç borç stoku. Bankalar 90’lı yıllarda neredeyse yüzde 100’e varan faizlerle devlete borç verip havadan para kazanıyorlardı. Bu borcu ödemek için devlet öyle veya böyle, bir şekilde, para basıyordu. Bunun sonucu ise yüksek enflasyondu. İşte Erbakan ve Haydar Baş Hoca’ların temelde karşı olduğu, adeta iktisadi bir cihat açtıkları faiz devletin bankalara ödediği fahiş faizlerdi. Erbakan Hoca, borçlanmayı en aza indirmek için kendi Başbakanlığı’nda kamu kurumlarının hesaplarını bir havuza bağlamış ve kamu kurumlarının bankalardan değil birbirlerinden borç almalarını sağlamıştı. Bunun uygulayıcılarından dönemin Maliye Bakanı Sayın Abdüllatif Şener bugün hala yaşamaktadır ve o dönemdeki uygulamaları birçok defa anlatmıştır. Yani, ez cümle, 1990’lı yıllarda, başta Refah Partililer olmak üzere, mütedeyyin siyasilerin mücadele etmeyi vaat ettikleri faiz çok yüksek düzeydeki iç borç faizi idi, yani devletin özel bankalara ödediği, yıllık yüzde 100’lere varan oranlardaki faiz maliyeti. Pekiyi bugün uygulanan düşük faiz politikası bununla aynı mıdır? Hayır. Faiz lobisinin, yani bankaların, faiz gelirlerini mi düşürmektedir? Hayır, aksine arttırmaktadır. Nasıl mı? Açıklayalım. (Bu arada şu anda saat 14:03 itibarıyla Merkez Bankası politika faizini 100 baz puan düşürdüğünü açıkladı. Tahminim Doların 17 TL’yi bulacağıdır.)
BUGÜN UYGULANAN POLİTİKAYA ERBAKAN HOCA NE DERDİ?
Erbakan Hoca’nın faiz esareti ile kastettiği ülkenin içeride özel bankalara, dışarda yabancı finans kurumlarına ödediği fahiş faizler sebebiyle vatandaşın sırtında oluşan ağır borç yüküydü. Önerdikleri de, pek iktisatçıların geleneksel olarak kabul etmedikleri yollarla olsa bile, devletin bu yerli ve yabancı bankalara ödediği faiz yükünü ortadan kaldırmaktı. Pekiyi, bugün uygulanan politikanın düşürdüğü faiz devletin borçlanma faizi midir? Firmaların ve tüketicilerin bankalara ödediği kredi faizi midir? Yabancılara ödediğimiz dış borç faizi midir? Hayır, hiçbiri değil. Bu politika sonucunda düşürülen Merkez Bankası’nın bankalara borç verme faizidir. Yani bankalara daha ucuza para satmaktadır. Bu politika sonucunda, döviz yükselmekte ve döviz cinsinden dış borç faizimiz de yükselmektedir. Özel bankaların kredi faizleri artan enflasyon beklentisiyle yükselmektedir. Özel bankaların devlete borç verme faizi yükselmektedir. Sadece şu örneği vermemiz yeterli olacaktır: Eylül Ayı’nda faiz indirimleri başlamadan önce Merkez Bankası yüzde 19’la bankalara kredi vermekte ve Hazine de yüzde 17 ile bankalardan borçlanmaktaydı. Yani devlet yüzde2 kâr elde ediyordu. Faiz indirimlerinden sonra, bugün, Merkez Bankası yüzde 15’le bankalara kredi veriyor, bankalar da bu parayı alıp yüzde 22 ile devlete borç veriyor. Yani hiç maliyete girmeden, bankalar yıllık yüzde 7 kâr elde etmektedirler. (Bugünkü faiz indirimi ile bu kâr yüzde 7’ye çıkmıştır.) Yani uygulanan politika döviz kurundaki artış sebebiyle döviz istifleyen para babası ve spekülâtörleri, Türkiye’nin varlıklarını üç kuruşa kapatacak yabancıları, Türkiye’ye döviz cinsi borç verecek yabancı bankaları ve faiz farkından kâr edecek bankaları ihya edecektir. Bu uygulama Erbakan Hoca’nın ve bütün mütedeyyin siyasetçilerin savunduğu politikaların tam tersidir.
İHRACATA DAYALI BÜYÜME VE CARİ AÇIK SORUNU I
YAYINLAMA: 19 Aralık 2021 - 23:25
Hükümet uyguladığı genişletici para politikası ile döviz kurlarını bilerek yükselttiğini, bu sayede ihracat ve turizmin patlayacağını, ülkede döviz rezervlerinin rekor kıracağını ve böylece kurların düşeceğini söylemektedir. Yani kabaca bugün uygulanan politikanın aslında “ihracata dayalı büyüme” programı olduğunu söylemektedir. Gerçekten de, Türkiye’nin kırılamayan makus talihi kronik cari açık ve buna bağlı olarak da aşırı dış borç birikimidir. Bu problemi çözmenin yolu da ihracatın milli gelir içindeki payını kalıcı olarak arttırmaktan ve ithalatın milli gelir içindeki payını düşürmekten geçer. İlk bakışta, bu gayeye ulaşmanın yolunun, “döviz kurlarını yükseltmekten geçtiği algısı” oluşmaktadır.
Hakikaten, döviz kurlarını sürekli arttırmak doğru bir politika olabilir mi? İhracat artışını belirleyen bileşenler nelerdir? Bu bileşenlerin etkileri ne kadar sürede gerçekleşebilir? İthalatı azaltmanın yolu sadece kurları yükseltmekten mi geçer, yoksa başka yöntemler de olabilir mi? Dış Ticaret fazlası vermek tek başına cari açığı azaltabilir mi? Bugün ve bir sonraki yazımda bu soruları cevaplamak istiyorum.
REEL DÖVİZ KURU, REEL PARA ARZI VE ENFLASYON İLİŞKİSİ
Üniversite birinci sınıf öğrencisiyken (1992-93 ders yılı) Taner Berksoy Hoca’mızdan aldığım İktisada Giriş dersinde iktisat politikasına yönelik iki nokta çok ilgimi çekmişti: Birincisi, genişletici para politikası uyguladığınızda kısa dönemde hem faizler düşmekte hem de milli gelir artmaktaydı. Yani para basıp ekonomiye dağıtırsak herkes mutlu olabilirdi. Acaba hükümetler neden böyle bir politika uygulamıyordu? İkinci nokta ise, döviz kuru ile ilgiliydi. Döviz kurlarını arttırırsanız hem ihracat artmakta, hem de ithalat azaltmaktaydı. Yani cari açık kapanırken ve hatta cari fazla vermeye başlarken milli gelir de artacaktı. Öyleyse hükümet belli aralıklarla devalüasyon yapmalı ve hep cari fazla vermeliydik. Niye hükümetler bunu yapmaktan kaçınırdı? Bu soruları daha iktisadı öğrenmeye başladığım ilk yılda sormuştum kendi kendime. Cevabı ise ikinci sınıfta (1993-94 ders yılı) Hurşit Güneş Hocamın verdiği Makro İktisat Dersinde teorik olarak ve 1994 krizinde de pratik olarak aldım.
İktisat dersleri verirken, biz iktisatçılar, iktisadi olguların belirleyen etkenlerin etkilerini tek tek açıklarız. Bunu yaparken de, “ceteris paribus” (Latince “diğer her şey veri iken”) kavramını kullanırız. Yani ihracat üzerinde döviz kurunun etkisine bakarken ihracatı belirleyen diğer her etkeni sabit kabul eder ve kur artışının ihracat üzerindeki etkisini tanımlarız. Aynı zamanda biz iktisatçıların önem verdiği diğer bir değişken de zamandır. İktisadi olguların iktisadi süreçlere etkisini kısa ve uzun dönem etkiler olarak ayrıştırırız.
Döviz kuru, ihracat ve ithalat arasındaki ilişkide temelde bilmemiz gereken en önemli şey ihracatın ve ithalatın reel döviz kurundan etkilenmesidir. Reel döviz kuru ile bahsettiğimiz yabancı paranın TL cinsinde reel satın alma gücüdür. Örneğin son üç aydaki dolar kuruna bakalım: Faiz indiriminden önce Eylül ayında 8,5 TL olan dolar kuru Kasım sonunda yaklaşık 15 TL civarındadır. Yani üç ayda doların fiyatı neredeyse yüzde 76,5 artmıştır. Ancak TÜFE endeksi Eylül ayında 16,98 iken Kasım ayında 17,62’ye çıkmıştır. Yani üç ayda artış oranı ancak yüzde 3,77’dir. Aynı şekilde ÜFE endeksi de Eylül ayında 741,58’den Kasım ayında 858,43’e çıkmıştır. Yani üç ayda yüzde 15,76 artmıştır. ABD’nin enflasyonunu fazla fazla üç aylık yüzde 1 olarak varsayalım. Bu takdirde reel döviz kuru Eylül’den Kasım’a TÜFE’ye göre yüzde 73,73 (%76,5 +%1 - %3,77 = %73,73), ÜFE’ye göre de yüzde 61,74 (%76,5 +%1 - %15,76 = %61,74) artmıştır.
Buradan iki nokta önemlidir: Birincisi reel döviz kurunun artması için nominal döviz kurlarının enflasyondan daha fazla artması gerekir. Döviz artış oranı enflasyondan yüksekse reel döviz kuru artar, düşükse reel döviz kuru azalır. İkincisi, fiyat artışlarının oranı yani enflasyon gecikmeyle kur artış oranına intibak etmektedir. Bu iki noktadan hareketle şu sonuca ulaşırız: Kurları yükselterek reel döviz kurunu 3 ilâ 6 ay arası bir sürede yükseltebilirsiniz. Ancak bu süre sonrasında enflasyondaki artışlarla reel döviz kuru eski yerine hatta daha da altına inecektir. Bu ise kurları arttırarak ihracatı artırmak ve ithalatı azaltmaya dayalı politikanın ancak 3 ilâ 6 ay arasında etkili olabileceği anlamına gelir. Birinci sınıf öğrencisi olarak beni yanıltan enflasyonun kurları gecikmeyle takip ederek yükselmesi ve de kısa dönemli makro analizde fiyatların sabit olduğunun varsayılmasıydı.
Benzeri bir etki genişletici para politikasında da bulunmaktadır: Ekonomide mal ve hizmetlere olan harcamaları etkileyen ne kadar para basıldığı değil, bu paranın ne kadar alım gücüne sahip olduğudur. Para arzını arttırdığınız ilk anda fiyatlar hemen aynı oranda artmaz. Bu da kısa bir süre diyelim ki 3 ilâ 6 ay arasında vatandaşta “sahte bir gelir artışı algısı” oluşturur. Ancak fiyat artışlarıyla birlikte ekstradan basılan paranın ekstra satın alma gücü de bu 3 ilâ 6 ay içinde sıfırlanacaktır. Yani başlanılan yere geri dönülecektir.
Pekiyi sürekli para basılsa ve sürekli kurları arttırsak ne olur? Ne olacak, hiperenflasyon olur. Gençlerin anlayacağı dille söylersek Venezüella’ya döneriz. Kıssadan hisse; politika faizini düşürerek kurları arttırmak/devalüasyon yapmak ve para arzını arttırmak en fazla 6 ay olumlu sonuç verir. Sonra başlangıç noktasına daha yüksek kur, daha yüksek faiz ve daha yüksek enflasyonla dönersiniz. Ben Hurşit Hoca’nın dersinde bunları öğrendiğim gibi, 1994 Krizinde de fiilen doğruluğunu tespit edebildim.
İHRACATI ARTTIRMANIN VE İTHALATI AZALTMANIN DİĞER YOLLARI
İhracatı arttırmanın kurları arttırmaktan başka kısa dönemde kalıcı bir çözümü yoktur. En azından Hükümetin elinde böyle bir araç yoktur. Çünkü reel döviz kuru haricinde ihracatı belirleyen temel etkenler dış dünya milli geliri ve ihraç mallarının dış dünya fiyatlarıdır. Dış dünya milli geliri artarsa ihracat artar, azalırsa da azalır. Dış dünya milli geliri ile kastedilen ihracat yapılan ülkelerin milli geliridir. Türkiye’nin en fazla ihracat yaptığı ülkeler başta Almanya olmak üzere AB ülkeleri, Rusya ve Orta Doğu ülkeleridir. Hâliyle, Cumhuriyet Hükümetinin örneğin Almanya’nın milli gelirini arttırabilecek bir aracı bulunmamaktadır. İhraç ürünlerinin dünya fiyatlarını genel olarak hiçbir ülke belirleyemez. Ancak bunun istisnaları vardır. Eğer bir ürünün üretiminde dünyada tekel sahibi iseniz veya o ürünün fiyatını belirleyecek kadar dünya çapında askeri, siyasi ve iktisadi gücünüz varsa bu fiyatları arttırabilirsiniz. Benim bildiğim kadarıyla Türkiye’nin fındık haricinde hiçbir ihracat ürününde dünya fiyatını belirleme gücü bulunmamaktadır. Fındıkta ise çok yanlış politikalar sonucu, fındığı dünyaya çok ucuza satıp içeride vatandaşımıza çok pahalı olarak sunmaktayız. Kısaca ihraç fiyatlarını da belirleyemiyoruz. Son olarak hükümetin ihracata verdiği vergi teşvikleri kullanılabilir. Fakat, bu vergi teşvikleri, ancak ve ancak dış dünya gelirleri artarken ve ihraç ürünleri fiyatları yükselirken anlamlı bir ihracat artışına yol açabilir. Bunlar haricinde ihracatı kısa dönemde arttıracak bir etken yoktur. Uzun dönemdeyse hükümet hem ticaret anlaşmaları ile hem de planlı sanayi, teknoloji ve eğitim politikaları ile Türkiye’nin ihracat potansiyelini arttırabilir. Bu politikaların sonucunun alınması ise minimum 10 yıl gerektirir.
İthalatı azaltmanın en kolay yolu milli geliri düşürmektir. Bunu seçim arifesinde bir hükümet kolay kolay uygulayamaz. Hele, şu anki gibi hem yüksek işsizlik hem de yüksek enflasyon varsa, milli geliri düşürecek politikalar işsizliği daha da azdırır. İthalatı belirleyen bir başka etken de ithal mallarının dış dünya fiyatlarıdır. Türkiye’nin ve Cumhuriyet Hükümetinin ithal ettiğimiz malların fiyatlarını düşürebilme gücü de bulunmamaktadır. Son olarak ithalata uygulanan vergiler arttırılabilir. Bu politikanın sonucu, Türkiye’de genelde, ithalatta azalma olmaz. Çünkü ithal ettiğimiz malların yüzde 70’i olan yatırım malları (fabrikalarda üretim için kullanılan makinalar) ve enerji hammaddeleri (petrol ve doğalgaz gibi) zorunlu mallardır. Yani ithalat vergisini arttırsanız bile ithalat yine yapılır, vergiden kaynaklanan maliyet de fiyat artışıyla müşteriye yansıtılır. Dolayısıyla, tıpkı ihracatta olduğu gibi ithalatı da kısa dönemde azaltacak “mucizevi bir politika” yoktur. Ama uzun dönemde, örneğin sermaye mallarını yerlileştirmek gibi amaçlarla, sanayi politikaları ithalat yapımızı kökten değiştirebilir. Bu da yine 10 yıl gibi bir süreyi gerekli kılar.
Hep ihracat ve ithalattan bahsettik. Ama cari açık sadece ihracat ve ithalat farkından oluşmaz. Türkiye için en önemli üçüncü cari açık bileşeni dış borç ödemeleridir. Dış borç hacmini, onun faizini ve vatandaşın üzerinde oluşan TL cinsinden dış borç yükünü analize dahil etmezsek eksik kalırız. Bunu da Cuma’ya bırakalım.
İHRACATA DAYALI BÜYÜME VE CARİ AÇIK SORUNU-II
YAYINLAMA: 23 Aralık 2021 - 23:30
20 Aralık gecesi EkoTürk’te Son Seans programında fazla mesai yaptık. Sayın Cumhurbaşkanı’nın Kabine toplantısı sonrasında açıkladığı ekonomik tedbirler sonrası dolar kuru 18 TL’den önce 14 TL’ye indi. Bugün (23 Aralık 2021 saat 14:10) itibariyle 11,14 TL civarında dalgalanmakta. Benim tahminim Aralık sonu itibariyle denge kurunun 12 TL civarında olduğu yönünde. Bu da demektir ki, Sayın Cumhurbaşkanı’nın müdahalesi ile dolar kurundaki 6 TL’lık köpük alınmış durumda. Süreç nasıl devam edecek, kur nereye gidecek enflasyon ne olacak, bütün bu soruları Pazartesi yazacağım yazıda cevaplayacağım. Ancak şunu ifade edeyim: Cumhurbaşkanı’nın bu müdahalesi doğru müdahaledir ama gecikmiştir. Yine de 20 Aralık gecesi uygulamaya konulan önlemler bütün ülkeyi rahatlatmıştır. Hepimize hayırlı olsun.
Bugün Cari Açık sorunu ve ihracata dayalı büyümeye devam edeceğiz. İlk yazıda uygulanan para ve kur politikasından hedeflenen sonuçların ancak kısa dönemde (6-9 ay) gerçekleşeceğini söylemiştik. Sonra da hem ihracat hem de ithalatı belirleyen etkenlerin neler olduğunu incelemiştik. İhracat ve ithalat cari açığın en önemli iki bileşenidir. Ancak, özellikle Türkiye ekonomisinde, üçüncü bir bileşen daha vardır: Dış borç. İlk önce dış borcun cari açık problemine etkisine değinelim.
DIŞ BORÇ ÖDEMELERİ, DÖVİZ KURU ARTIŞI VE CARİ AÇIK
Dış borç ve cari açık ikilisi yumurta ve tavuk ikilisine benzer. Başlangıçta hiç dış borcu olmayan bir ekonomi düşünün. Bu ekonomi ilk yıl cari açık versin. Yani, ithalatı ihracatından fazla olsun. Bu durumda, ülkenin karşı karşıya olduğu döviz açığı problemi dış borçla finanse edilir. Bu işi ülkenin finans sektörü gerçekleştirir. İkinci yılın cari açığı hesaplanırken ithalat ve ihracatın dışında ilk yıl alınan dış borcun ana para ve/veya faiz ödemeleri de hesaba dahil olur. Yani dış borcu cari açığı kapamak için alırız. Ancak zaman içinde geçmişte alınan dış borçların anapara ve/veya faiz ödemeleri de bizatihi cari açığı arttıran bir etki yapar. Burada dış borcun cari açığı arttıran etkisi iki noktaya bağlıdır: İlki dış borca ödenen faizdir, ikincisi de dış borcun vadesidir. Bir ekonomide dış borç faizi ne kadar yüksekse ve dış borcun vadesi ne kadar kısaysa dış borç ödemelerinin cari açığı arttırma etkisi de o kadar yüksektir. Tersi durumda, yani, dış borç faizi ne kadar düşükse ve dış borcun vadesi ne kadar uzunsa dış borç ödemelerinin cari açığı arttırma etkisi de o kadar düşüktür. Bu yüzden, eğer ihracata dayalı bir büyüme stratejisi geliştirmek ve sürekli cari fazlalar üretmek istiyorsak, dış borcun faizini düşürmemiz ve vadesini de arttırmamız gerekir.
Türkiye’nin kabaca 450 milyar dolar dış boru vardır. Türkiye milli geliri yuvarlak hesap olarak 800 milyar dolar civarındadır. Yani kabaca milli gelirin yüzde 55’i kadar bir dış borcumuz bulunmaktadır. Bu dış borcun yaklaşık 200 küsur milyar kadarı bir sene içinde ödenecek faiz ve anaparadır. Yani her sene milli gelirimizin yüzde 25’iş kadar dış borç ödemek zorundayız. 200 milyar dolarlık ihracat fazlamız olmadığı içinde bu borcu yeniden borçlanarak ödemek zorunda kalıyoruz. Devletin dolar cinsinden borçlanmak için kullandığı Eurobond’ların faizi yüzde 7,7 civarındadır. Faiz indirimine başlamadan önce bu oran yüzde 4 civarındaydı. “Hocam, çok fazla sayı verdiniz. Bir şey anlamadık.” Tamam herkesin anlayacağı gibi anlatayım. Türkiye’nin toplam dış borcu yüksek değildir. Birçok ülkenin dış borcu kendi milli gelirinden fazladır. Bizimki ise yarısından biraz fazladır. Ancak yüksek dış borçlu ülkelerin hemen hemen tamamı en az on yıl vadeli borçlara sahiptir. Bu borçların vadesi bazı ülkeler için 50 yıla bile çıkmaktadır. Bizde ise dış borcun yarısı kadarı bir sene içinde ödenmek zorundadır. Böyle olunca Türkiye’de cari açık dış borca yol açmakta, dış borç da cari açığı arttırmaktadır. İkinci unsur da dış borca ödenen faizdir. Bu oran da çok ciddi bir biçimde yüksek bir orandır.
Dış borcun vadesinin kısa ve faizinin yüksek olması, ülkenin ödemeler bilançosunda kur hareketlerine karşı ciddi bir kırılganlık yaratmaktadır. Kuru arttırınca, doğrudur, ihracat artar. Ancak bununla birlikte her sene ödemek zorunda olduğumuz 200 küsûr milyar dolarlık dış borcun TL değeri de artmaktadır. Bu nakdi bankalar ödeyecektir. Onlar da üreticilerden, vatandaştan ve devletten bunu tahsil ederler. O yüzden ilânihaye döviz kurunu arttırarak ihracatı arttırma stratejisi ülkenin dış borç krizine sürüklenmesine yol açar.
İŞİN MATEMATİĞİ NEDİR?
İktisat biliminde dış borçla ilgili yüksek matematik kullanılarak kurulan modeller bulunmaktadır. Bu modellerden elde edilen genel çıkarım şu yöndedir: Dış borç cari fazla verilerek düşürülür. Ancak bu cari fazlanın düzenli bir şekilde en az on yıl boyunca elde edilmesi gerekir. Bu yeter mi? Yetmez. Elde edilen ihracat fazlası o seneki dış borç ödemesinden fazla olmalıdır. Türkiye’ye bu hesabı vurursak, ihracatımızın ithalattan fazlası milli gelirimizin kabaca yüzde 20’si kadar olmalıdır. Bu hedef kısa dönemde elde edilecek bir hedef değildir. Bence ilk önce borçlanma vademizi arttırmalı ve borç faizini düşürmeliyiz. Borç faizi Merkez Bankası faizi gibi düşürülmez. Dışarıdan para getirecek yatırımcıların Türkiye’ye güveni arttırılmalı ve Türkiye’nin risk priminin düşmesi gerekir. Bu sağlanırsa ve ihracat fazlasını düzenli olarak üretirsek, o zaman ilk başta ihracat fazlamız dış borç faizi ödemelerini karşılar. Bu süreç birkaç yıl devam ederse, borçlanma vadeleri uzar. Borçlanma vadeleri uzadıkça, dış borcun cari açığı arttırma etkisi azalır. Zaman içerisinde ise, toplam dış borcumuz azalmaya başlar.
DIŞ BORÇ VADESİ NASIL ARTAR? DIŞ BORÇ FAİZİ NASIL DÜŞER?
Küresel finans piyasalarında bir ülke veya firmanın riskini gösteren en önemli kriter CDS primleridir. Kabaca bu oran, o ülke veya firmanın borçlarını ödeyememe yani iflas etme ihtimalini gösterir. CDS’ler yükselirse dış borç faiziniz artar, düşerse de azalır. Bu oranı belirleyen birkaç unsur vardır. Ülkenin büyüme oranı, kısa vadeli dış borcun milli gelire ve Merkez Bankası rezervlerine oranı, enflasyon düzeyi, bütçe açıkları. Bunun haricinde siyasi istikrar ve jeopolitik risklerde bu oranın belirlenmesinde etkilidir. CDS’in düşmesi için hükümetin elinde olan araçlarla etkileyebileceği etkenler, bütçe açığı, Merkez Bankası döviz rezervleri ve enflasyondur. Hükümet bir anda ülkenin milli gelirinin yüzde 20’si kadar ihracat fazlası veremeyeceği için ilk etapta CDS’i düşürmeyi hedef almalıdır. Bu ise enflasyonu düşürmek, bütçe açığı vermemek ve Merkez Bankası döviz rezervlerini arttırmakla olur. Pekiyi bu hedeflere nasıl ulaşabiliriz? Sağlam bir istikrar programı ile.
“Hocam, siz diyorsunuz ki, sıkı para ve sıkı maliye politikası uygulanmalı? Pekiyi seçime bir buçuk sene kala Hükümet böyle bir politika uygular mı?” Hayır, ne münasebet. Tabiî ki uygulamaz. O yüzden şu anki mevcut politikayı uyguluyor. Ancak bu politika ancak 6-9 aylık bir müddet için bir rahatlama sağlar. Bu da 2022 Haziran -Eylül aylarına kadar bir dönemi kapsar. Bu olguları kabul edersek, Hükümetin ekonomi politikasının stratejisi ortaya çıkar: 2022 yılı Haziran - Eylül ayları arasında erken seçim! Seçim sonucu ne olur: Reis balkon konuşması yapar, CHP’de geleneksel kurultay şenlikleri başlar.
Bugün 238 ziyaretçi (455 klik) kişi burdaydı!
MEVCUT İKTİSAT POLİTİKASININ SEBEPLERİ
YAYINLAMA: 02 Ocak 2022 - 23:30
Öncelikle bütün okuyucularımın yeni yılını kutlarım. Umarım ve temenni ederim ki, 2022 yılı hepinize huzur, sağlık ve bol kazanç getirir.
Uzun bir müddettir iktisadi süreçler ve iktisat politikaları üzerine yazıyorum. Bundan inanın ben de çok sıkıldım. Bu yazıdan sonra bir müddet günlük siyasi ve iktisadi gelişmeler dışında olan ama bizim için belki de daha önemli konularda yazmak istiyorum. Tabii ki, bu yazılar yine bir iktisatçının yazıları olacaktır.
Bugün hepimize çelişkili görünen çapraşık bir süreç içinde ilerliyoruz. Haliyle bu durum insanlarımızın kafasını karıştırıyor. Sırf sade vatandaşlar mı? Hayır! Bizatihi iktisatçılarımızın kafası karışık. Örneğin “İlk önce yüksek kur dediler, şimdi düşük kur modeline geçtiler.”, “Hani düşük faiz uygulanacaktı, kredi faizleri, tahvil faizleri yükseliyor!”, “Türkiye bu yeni modelle 2022 yılında ve sonraki yıllarda sürekli cari fazla verecektir!”, “Faizleri düşürdüğümüz için enflasyon da düşecektir.” gibi sloganlar bizzat iktisatçılar tarafından seslendirilmekte. Siyasiler de bu kafa karışıklığı içerisindeler: “Biz gelince güven tesis olunacak, her şey güllük gülistanlık olacak.” Ya da “Gözlerimin içine bak, göreceksin! Her şey daha güzel olacak!” gibi pestenkerâne sözler… İstedim ki, yeni yılın bu ilk yazısında, sizlere iktisat bilgim elverdiğince ne oluyor, ne olacak anlatayım. Haydi başlayalım.
HÜKÜMET KUR POLİTİKASINI DEĞİŞTİRDİ Mİ?
Hayır, değiştirmedi. O zaman neden 20 Aralık gecesi müdahale etti? Hükümetin kurları yüksek tutmak istediği aşikârdır, bununla kendi ifadeleriyle “ihracatı teşvik edip arttırmak, ithalatı ise kısmak” istedikleri bilinmektedir. Ancak kurlardaki artış kontrolden çıkınca müdahale etmek gereği duyuldu. Adı üstünde, bu bir politika ve politikayı bilinçsiz kitleler değil hükümet uygular. Yani kur artacaksa, bu artış hükümetin kontrolünde ve onun istediği kadar olmalıdır. Pekiyi, Hükümetin hedefi ne? Hükümetin kafasındaki kur hedefi ne bilemem, kendilerinin bunu açıklaması gerekse de açıklamayı – çeşitli sebeplerden – tercih etmemektedirler. Ancak benim hesaplarımla Haziran 2022’ye kadar dolar kurunu kontrollü bir şekilde 16-17 TL bandına çıkarmak istediklerini söyleyebilirim.
HÜKÜMETİN AMACI GERÇEKTEN FAİZLERİ DÜŞÜRMEK Mİ?
Hayır! Eğer Hükümette biraz iktisat müktesebatı sahibi ve okuduğunu anlayan insanlar varsa Hükümetin politikasının ana amacının faizleri düşürmek olmadığı bilinirdi. “Hocam, olur mu? Merkez Bankası habire faiz düşürüyor? Bunu görmüyor musunuz?” Merkez Bankası’nın indirdiği faiz politika faizi, yani Merkez Bankası’nın bankalara borç verme faizidir. Bunun amacı da parasal tabanı arttırmaktır. Parasal tabanın artması para arzının da artmasına yol açar. Yani Hükümet, aslında, açıktan para basarak iç talebi şişirmeye çalışıyor. Bu yolla milli geliri büyütmek ve çok yüksek düzeylere ulaşmış işsizliği düşürmek amaçlanmaktadır. Bu politikanın dolaylı bir sonucu da faizlerin düşmesidir. Ancak uygulanan genişletici para politikası hem enflasyon beklentilerini hem de belirsizliği arttırmıştır. Bu yüzden Merkez Bankasının genişletici para politikasına rağmen vatandaşın para talebi daha fazla artmaktadır. Bu da faizlerin yükselmesine yol açmıştır. Bu durumda tek başına para politikası iktisadi büyümeyi arttırmaya yetmez. Evet, kur artışıyla ihracat gelirleri geçici olarak artacaktır ama milli gelirin artması ve işsizliğin düşmesi için genişletici maliye politikasına da ihtiyaç vardır. Onun için hükümetin kesenin ağzını açması gerekir: Yani memur ve emekliye kallavi bir maaş zammı, çiftçi ve esnafın borçlarının kolaylaştırılması, örneğin borç faizlerinin silinmesi gibi…
TÜRKİYE 2022 YILINDA CARİ FAZLA VERECEK Mİ?
Hayır, vermeyecek! Burada defalarca belirttiğim gibi ihracatı arttıran ve ithalatı azaltan reel kur artışlarıdır. Reel kur derken döviz kurlarında enflasyonun üstünde bir artıştan bahsetmekteyiz. Ancak uygulanan yeni mevduat sistemi kur artışlarını kontrol altına almayı amaçlamaktadır, bunda da başarılıdır. Bununla birlikte basılan namütenahi para, önümüzdeki dönemde uygulanacak genişletici maliye politikası enflasyonun döviz kurunun artış oranını yakalayıp geçeceğini ve reel kurun düşeceğini söylemektedir. Öte yandan dünyada, en azından bizim ihracat yaptığımız ülkelerde milli gelir artışı beklenenin altındadır. Sevgili meslektaşım Ertan Ersoy’un yaptığı çalışmaya göre Türkiye’de ihracat ve ithalatın gelire duyarlılığı kura ve fiyatlara duyarlılığından daha fazladır. Bu ise şu anlama gelir: Eğer Türkiye ihracat yaptığı ülkelerden daha hızlı büyürse kuru arttırsa da, ithalat ihracattan daha hızlı artar. Eğer kısa dönemde ihracat fazlası vermek istiyorsanız, Türkiye’nin milli gelirinin diğer ülkelerden daha yavaş artması gerekir. Bu da, sıkı para ve sıkı maliye politikası, yani uygulanan politikanın tersinin uygulanması anlamına gelir. Evet, yazın turizm gelirleri patlayacaktır, bu da hizmet ihracatının artacağı anlamına gelir. Öte yandan buna 2022 yılında ödememiz gereken 200 küsur milyar dolar dış borcu da eklememiz gerekir. Hepsini topladığımızda cari hesap fazlası vermemiz çok düşük bir ihtimaldir.
FAİZLERİ DÜŞÜRÜNCE ENFLASYON DÜŞER Mİ?
Burada birçok kereler bahsettim: Ne faiz sebeptir, ne de enflasyon! Her ikisi de, ekonomide birçok etkenin sonucunda oluşurlar. Yani her ikisi de neticedir! Faizin düşmesi için içeride nakit para fazlası bulunması kadar, milli gelir artışının da yavaşlaması, enflasyon beklentilerinin düşmesi ve belirsizliğin azalması gerekir. Uygulanan politika para miktarını arttırmakla birlikte, milli geliri, enflasyon beklentilerini ve belirsizliği de arttırmaktadır. Öte yandan, enflasyon oranını uzun dönemde belirleyen etkenler para arzının büyüme oranı, milli gelirin üretim gücünden daha fazla büyümesi, döviz kurlarının artış oranı, beklenen enflasyon düzeyi ve beklenen enflasyondaki artış oranıdır. Bugün uygulanan politika para arzını sınırsız arttırma, kamu harcamalarını arttırma ve kuru yükseltme yönündedir. Bunun sonucu kaçınılmaz olarak -resmi rakamlarla- yüzde 45-50 enflasyondur. Yani ez cümle, bugünkü politika 2022 yılı son baharından itibaren çok yüksek enflasyon ve çok yüksek faiz üretecektir.
BUGÜNKÜ POLİTİKA BİR ERKEN SEÇİM POLİTİKASI MIDIR?
Evet, kesinlikle! Hükümetin Eylül 2021’de karşısındaki manzara-i umumiye şu idi: Yüzde 26 (geniş tanımlı) işsizlik, yüzde 17 enflasyon. Bunun sebebi 2018 krizinin üstüne binen 2020 pandemisinin hala devam eden etkileri idi. 2023 Haziran’da seçim vardı. Standart bir istikrar programı uygulansa, Ekim Kasım aylarında Merkez Bankası faizini yüzde 24-26 aralığına yükseltmek gerekecekti Bunun sonucunda 2022 Haziran’ında (geniş tanımlı) işsizlik yüzde 35’e çıkacak, buna mukabil enflasyon yüzde 10-11 aralığına indirilecekti. Büyüme oranları da 2022-23 yılları arasında yüzde 1-3 arasında gerçekleşecekti. Beştepe’deki danışmanların hepsi biliyordu ki, yüzde 35’lere çıkmış bir işsizlik enflasyon gibi kolayca indirilemez. En iyi ihtimalle Türkiye yüzde 20-25 aralığında bir işsizlikle 2023 Haziran’ında seçimlere gidecekti. Bu seçimin kaybı demekti. Öte yandan işsizliği düşürmek için uygulanacak kısa vadeli (6-9 ay) popülist bir ekonomi politikası işsizliği Haziran 2022’de yüzde 15’lere çekebilirdi. Bu yüksek enflasyon demekti, evet, bunu onlar da görüyordu. Ancak bu geçici dönemde (6-9 ay) yapılacak maaş zamları, çiftçi ve esnafa borç kolaylıkları, rantiyelere verilecek bahşişler kısa dönemli bir rahatlama sağlayabilirdi. Üstüne üstlük 2022 yılı ciddi bir büyüme yılı da olacaktı. Yalnız bu politikanın anlamlı olması için, bu geçici rahatlama anlarında seçime gitmek gerekiyordu. O zaman benim Eylül ayından beri savunduğum erken seçim tarihi de ortaya çıkıyordu: Haziran veya Temmuz 2022. Bunu 60 gün öncesinden, yani iki ay öncesinden ilan etmek gerekirdi. Haliyle Sayın Cumhurbaşkanı erken seçime karşı olduğunu söylediği için bunu Devlet Bey ilan edebilirdi. Erken seçimin Devlet Bey tarafından ilan tarihi de, benim tahminimce, Mart veya Nisan aylarında olacaktır.
ALICE, PARDON MUHALEFET, HARİKALAR DİYARINDA
Bundan bir ay öncesine kadar muhalefet partileri seçimi çantada keklik görmekteydiler. Onlara göre, nasılsa Hükümet ekonomide ipin ucunu kaçırmıştı. Kur artışları bizatihi en büyük muhalefeti yapmaktaydılar. Muhalefetin İlhan Kesici veya Mr. Babacan gibi, kerli ferli siyasileri, televizyona çıkıp “Biz gelince güven tesis olacak, dolar kuru 8 TL’ya düşecek!” demekteydiler. Bu duruşlarındaki en büyük hataları, bu politikanın Hükümetin beceriksizliğinden kaynaklanmayıp bizatihi Hükümetin bilinçli ve seçime yönelik bir politikası olduğunu ıskalamalarıydı. Bu arada CHP’nin içinde Cumhurbaşkanı adayı enflasyonu da yaşanmaktaydı. Nasılsa seçim çantada keklikti, o zaman her aday “Benim neyim eksik!” diye düşünmeye başladı. Hatta Meral Hanım eli daha da yükseltti: “Ne Cumhurbaşkanlığı, ben Başbakan olacağım!” dedi. Yani Millet İttifakı Cumhurbaşkanlığı’nı kazanacağı gibi toplamda 400 milletvekilinden daha fazla bir milletvekili de çıkarıp Anayasayı değiştirebilecek güce kavuşacaktı. (Bu da AK Parti ve MHP’nin toplam milletvekili sayısının 200 altında olacağını bekledikleri anlamına geliyordu.) Alay-ı vâlâ ile Parlamenter Sisteme Dönüş toplantılarını başlattılar. Genel Başkan Yardımcıları her hafta bir araya gelip, çay- pasta – börek taam ettiler, etmeye de devam ediyorlar. Ancak, geniş halk yığınlarının ekonomik problemlerine dair hiçbir şey söylememekte ısrarcılar. Cumhurbaşkanı adayları, ortak ekonomik ve siyasi programları da ortada yok, Hak getire… İşte bu ahval ve şerait içinde 20 Aralık’ta Sayın Cumhurbaşkanı kurlara müdahale etti. Döviz hesabı olan rantiyelere de bahşiş verdi. Muhalefet cenahından dişe dokunur bir söz duymadık. Bugün (3 Ocak) memur ve emekli maaş zamları açıklanacak. Esnaf ve çiftçiye borç kolaylıkları yakındır. Baskın seçim olmaz, ama Haziran veya Temmuz 2022’de erken seçim ihtimali yüksektir. Bu gidişle de, Sayın Cumhurbaşkanı balkon konuşmalarına bir yenisini ekler. Ben, muhalefete, kendi iyilikleri için gördükleri rüyadan uyanmalarını ve ciddiyetle çalışmalarını salık veririm. Vesselâm.
METAVERSE- ÖTE- EVREN
YAYINLAMA: 06 Ocak 2022 - 23:35
Bugün sizlerle çok farklı bir alana uzanalım istedim. Internet sitelerinde belki ismini duyduğunuz Metaverse – (benim çevirimle) Öte-evren… Teknolojinin ışık hızıyla ilerlediği çağımızda daha önce hayal bile edemeyeceğimiz değişimler vuku bulmakta. Bunlardan biri de sanal gerçeklik ortamında oluşturulmuş Metaverse / Öte-evrendir. İlkönce bunun ne olduğunu anlatalım, sonra hayatımıza ne getirecek belirleyelim. Daha sonra iktisadi yorumunu yaparız.
METAVERSE – ÖTE-EVREN NEDİR?
Öte-evren 3 boyutlu sanal dünyaların sosyal bağlantılara yoğunlaşan ağına verilen addır. Bilimkurgu romanlarında ve filmlerinde sıklıkla uzak bir gelecekte olacağı varsayılan bu sanal dünyalar ağı bugün gerçek olmuştur. Herkesin anlayacağı şekilde ifade etmek gerekirse bu içine girip hissedeceğiz, adeta içinde yaşayabileceğiniz üç boyutlu bir internete benzer. Tabii ki, bu duruma ulaşabilmek için özel bazı cihazlara da ihtiyaç vardır.
Kavram olarak “metaverse” 1992 tarihli “Snow Crash” adlı bilim kurgu romanında ilk defa kullanılmıştır. “Metaverse” Yunanca “meta / ötede, ötesi” ve İngilizce “universe / evren” kelimelerinin birleşiminden elde edilmiştir. Ben de bu yüzden öte-evren diye çevirdim. Bundan önce kısmen çeşitli öte-evren platformları da üretilmişti ki, bunlardan en bilinenin “Second Life / İkinci Hayat” adlı platformdur. Bazı öte-evren uygulamaları sanal ve gerçek uzaylar arasında bir bütünleşmeyi de içermektedirler.
Öte-evren üzerine çalışmaların önemli bir sebebi de dijital teknolojinin gelişimi için hem deneysel bir ortam sağlaması ve yine dijital teknoloji ürünleri için de pazarlama imkânı sunmasıdır. Çeşitli öte-evren platformlarındaki ortak kaygı bilginin kişiye özel olması ve korunması ile kullanıcıların güvenliğidir. Bu konuda yapılan çalışmalar hem sosyal medya platformlarının hem de bilgisayar oyunlarının geliştirilmesinde önemli katkılar da sağlamıştır. Bütün bu hikâyenin özü sanal gerçeklikte saklıdır. Nedir bu sanal gerçeklik?
SANAL GERÇEKLİK
Sanal Gerçeklik / virtual reality (VR) gerçek dünyaya tıpatıp benzeyen ya da tamamen farklı olabilen bilgisayar ortamında simule edilmiş deneyime verilen addır. Sanal gerçeklik uygulamaları eğlence sektöründe (özellikle bilgisayar oyunlarında), askeri veya tıbbi eğitim sektöründe veya iş hayatında (evden çalışma ve toplantı düzenleme) kullanılmaktadır. Bugün hayatımızda VR uygulamaları çoğunlukla iki boyutludur. (Uzaktan eğitim, zoom üzerinden toplantılar ve benzeri, DMD). Ama astronot ve savaş pilotlarının eğitimi veya uzaktan cerrahi operasyonlarında üç boyutlu uygulamalar kısmî olarak kullanılmaktadır. Öte-evrenle amaçlanan ise bütün duyu organlarınızla hissedebileceğiniz ve bugünkü dünyayı tıpa tıp örnek alan sanal ortamda ikinci bir evrendir.
Bu kadar formel yazdım da vatandaş ne anlayacak? Kısaca kendimi okuyucularıma sade bir dille özetleyeyim: Bugün AVM’lere gittiğinizde eğlence araçlarının bulunduğu VR (Virtual Reality – Sanal Gerçeklik) kısımlarında rastladığınız platformları düşünün. Gözünüze özel bir gözlük takıyorsunuz ve birden kendinize lunaparkta bir “roller coaster’a” binmiş olarak veya (benim en son tecrübe ettiğim versiyonuyla) Çin Seddinde son hızla ilerlerken görüyorsunuz. Burada tabi ne koku, ne de dokunma duyuları çok çalışmıyor. Şimdi evdeki internet hesabınızdan böyle bir ağa girdiğinizi varsayın. Gözlük ve özel kulaklıkların yanı sıra, özel eldivenler, daha iyisi, bütün vücudunuzu saran özel bir tulum giydiğinizi de varsayın. Aynı zamanda (kokuların nakli daha pek mümkün olmasa da) kokular içinde özel bir burunluk taktığınızı düşününün. Hepsinden önemlisi istediğiniz gibi hareket edebilmeniz için (evcil farelerin kafeslerinde bulunan ve farelerin içine girerek koştuğu silindirler gibi) küre şeklinde bir cihazın da bulunduğunu varsayalım. (Şu anda teknoloji o kadar gelişmiş değil ama bunların olması da yakındır.) İşte tulumunuzu giyip, gözlük, kulaklık ve burunluğunuzu takıp özel küre şeklindeki cihazın içine girdiğinizde birden kendinizi bu öte-evrenin içinde buluyorsunuz. Pekiyi, bu evrende siz nasıl gözükeceksiniz? Bu da tamamen size kalmış: Kendi görünümünüzü istediğiniz gibi belirleyebiliyorsunuz. Bir avatar seçip, onun fiziki özelliklerini tanımlıyorsunuz.
Pekiyi Hocam, bu öte-evrende ne var? Şu anda üzerinde çok yazılıp çizilen öte-evren platformunda dünyadaki şehirler sokak sokak bulunmakta. Siz de parasını bastırıp bu sokaklardan arsa ev alabiliyorsunuz. Tabii ki, Törkiş Lira veya Amerikın Dalır’la değil: Kripto para Etherium’la… Öyle ya, evren kripto ise, parası da kripto olur…
Bugün hakkında konuştuğumuz ve benim de bu yazıyı yazdığım Öte-evren uygulaması ise 2019 yılında sosyal medya şirketi Facebook tarafından oluşturuldu. İlk etapta Facebook bu VR uygulamasına Facebook Horizon (Facebook Ufku) adını verdi. Daha sonra, geçtiğimiz yıl 2021’de Facebook kendi ismini “Meta Platforms / Öte Platformlar” olarak değiştirdi ve başkanı Mark Zuckerberg bir öte-evren kuracağını şirketi adına taahhüt etti. Meta Platforms şirketi tarafından ilan ve taahhüt edilip reklamı yapılan birçok teknolojik gelişme, inovasyon ve ürünler hal-i hazırda gelişme aşamasındadır. Ancak şu anda bile öte-evrene girip örneğin İstanbul’da boğaz kıyısında veya Ankara Çankaya’da arazi alabilirsiniz. Pekiyi bugün buradan bir arsa satın alsak bu evren ne keder gerçekçi olacak? Kısaca anlatayım:
Şu anki halde, standart VR sistemleri gözlük ve kulaklıklarla beraber çok – amaçlı bazı cihazları kullanmakta. Bu arada amaç gerçekçi sesler ve imajlar üretmek, kullanıcının sanal öte-evrende fiziki varlığını gerçeğe eşdeğer bir şekilde canlandırmaktır. Öyle ya içine gireceğiniz öte-evrende sizin başkalarını gördüğünüz kadar başkaları da sizi görecektir. Ancak hâl-i hazırda dokunma duyusu çok ilkel düzeyde temsil edilirken koku duyusu taklit edilememektedir.
SANAL GERÇEKLİK BAŞKA HANGİ ALANLARDA KULLANILABİLİR?
Aslında sanal gerçekliğin iki boyutu bulunmaktadır: İlki insanları farklı bir algı boyutuna götürüp sanal alemde bir tecrübe yaşamaları, ikinci ise, insanların hareketlerinin avatarları tarafından taklit edilmesi. Bizim Öte-evren dediğimiz bu sanal alem her ikisinin de kullanıldığı bir ortamdır. Ancak bu teknoloji çok farklı şekillerde de kullanılabilir. Örneğin, insanların bulunmamasının riskli olduğu ortamlarda robot avatarlar vasıtasıyla işlerin görülebilmesi: Uzaktan hassas cerrahi operasyonlar, başka gezegenlerin insan iskânına hazır hale getirilmesi, hatta hiçbir insanın ölmediği robot avatarların çarpıştığı savaşlar gibi. Burada gerçekleşecek teknolojik gelişmeler bambaşka bir dünyanın kapısını aralamaktadır. Ancak… Kapitalist sistemi ve Neo-liberalizmin üç kâğıt ekonomisini düşününce işin başka bir boyutu da ortaya çıkmaktadır: Küresel bir balon…
MARKSİST İKTİSATTAN BİR ALINTI
Mevcut iktisat okulları içinde kapitalizmin dengesiz doğasını (kısmen ve eksik de olsa) gerçeğine en yakın biçimde tanımlayan Marksist Okuldur. Marksistlere göre, üretimin kapitalistler tarafından yapılma amacı artı değer elde etmektir. Artı değer üretimde kullanılan emek cinsi olarak tanımlanır ve üretim yapan firmanın üretim sonunda elde ettiği ürün fazlasıdır. (Burada artı değerin kaynağına veya emeğin hakkının çalındığına hiç girmeyeceğim. Bunlar başlı başına ayrı birer yazı konusudur.) Bu tanıma göre artı değerin kârla da bağlantısı olması gerekir fakat birebir aynı şey değildir. Çünkü kârın oluşması için üretimin yapılması kadar üretilen malın satılıp gelir elde edilmesi de gerekir. Artı değer üretim yapıldığı anda oluşurken, kârlar yapılan üretimin ne kadarının satılabildiğine bağlıdır. Buna Marksist Okulda kârların realizasyon problemi adı verilir. Yine bir başka farklılık da şudur: Artı değer emek birimi ile ölçülürken, kâr parasal değerle ölçülür. Burada vurgulamak istediğim artı değerin ekonomide hangi sektörlerde üretildiğidir.
Artı değer üretken sektörlerde, yani tarım ve sanayide, üretilir. Üretken olmayan sektörler ise hizmetler ve inşaat sektörleridir. Hizmetler sektöründe şu alt sektörler yer alır: Finans, eğitim, sağlık, iletişim, bilişim, eğlence, güvenlik ve ticaret. Şimdi (her ne kadar birebir aynı olmasalar da) artı değerin tam realize edildiği, yani üretilen mal ve hizmetlerin tamamının satıldığı, varsayımı altında, sanayi ve tarımda üretilen artı değer ya da reel kârlar, üretken olmayan sektörler için talep oluşturur. Hizmetler sektörlerinde (eğitim, sağlık ve güvenlik haricinde) diğer sektörler neredeyse hiç artı değer üretmezler, ya da sanayi ve tarım üretimi olmadan artı değer üretebilmeleri pek mümkün değildir. Ancak üretken olmayan sektörler içinde bir tanesi vardır ki, üretilen reel kârları ekonomide dolaşıma sokar: Bu sektör finans sektörüdür. Eğer kapitalist sistemde sanayi ve tarım üretiminin çok üstünde bir birikim hiçbir değer üretmeyen finans sektöründe gerçekleşiyorsa, bu sektörde oluşan kârların reel bir karşılığı yoktur. Kârlar fiktif, yani kurmacadır. Oyun da artık kapitalist üretim ve birikim süreci değil, finans sermayesinin üç kâğıt ekonomisidir.
İşte bir Öte-evren kurup, hayali arsalar alıp satma, hayali arabalar, yatlar, katlar sahibi olma vaadiyle insanlara pazarlamak aslında finans sermayesinin balonunu daha fazla şişirmek demektir. Gerçek üretimden kopuk, gerçek kârlara dayanmayan kurmaca servetler. Bu konuyu daha etraflıca Pazartesi anlatırım.
METAVERSE – ÖTE-EVREN BİR BALON MU? MARKSİST BİR ANALİZ
YAYINLAMA: 09 Ocak 2022 - 23:25
Cuma günü sizlerle Metaverse olarak bilinen Öte-evren’in ne olduğunu tartışmıştık. Daha sonra da kısaca, Marksist iktisadi yöntemi kullanarak, Öte-evrenin iktisadi açıdan nereye oturduğunu belirlemiştik. İsterseniz hatırlayalım:
“Mevcut iktisat okulları içinde kapitalizmin dengesiz doğasını (kısmen ve eksik de olsa) gerçeğine en yakın biçimde tanımlayan Marksist Okuldur. Marksistlere göre, üretimin kapitalistler tarafından yapılma amacı artı değer elde etmektir. … Bu tanıma göre artı değerin kârla da bağlantısı olması gerekir fakat birebir aynı şey değildir. Çünkü kârın oluşması için üretimin yapılması kadar üretilen malın satılıp gelir elde edilmesi de gerekir. Artı değer üretim yapıldığı anda oluşurken, kârlar yapılan üretimin ne kadarının satılabildiğine bağlıdır. Buna Marksist Okulda kârların realizasyon problemi adı verilir. … Artı değer üretken sektörlerde, yani tarım ve sanayide, üretilir. Üretken olmayan sektörler ise hizmetler ve inşaat sektörleridir. … Hizmetler sektörlerinde (eğitim, sağlık ve güvenlik haricinde) diğer sektörler neredeyse hiç artı değer üretmezler, ya da sanayi ve tarım üretimi olmadan artı değer üretebilmeleri pek mümkün değildir. Ancak üretken olmayan sektörler içinde bir tanesi vardır ki, üretilen reel kârları ekonomide dolaşıma sokar: Bu sektör finans sektörüdür. Eğer kapitalist sistemde sanayi ve tarım üretiminin çok üstünde bir birikim hiçbir değer üretmeyen finans sektöründe gerçekleşiyorsa, bu sektörde oluşan kârların reel bir karşılığı yoktur. Kârlar fiktif, yani kurmacadır. Oyun da artık kapitalist üretim ve birikim süreci değil, finans sermayesinin üç kâğıt ekonomisidir.” (“METAVERSE – ÖTE-EVREN”, Dündar Murat Demiröz, YeniBirlik, 7 Ocak 2022)
“Hocam, tamam; finans sektörü faizcilik yapıp hiçbir şey üretmeden kâr elde ediyor. Anladık da… Metaverse / Öte-evren de mi tefeci kuruluşu? İnsanlar hoşça vakit geçirecekler işte! Bunun da bir bedeli olacak elbette! Metaverse / Öte-evren’i niçin üretken olmayan sektör olarak tanımladınız?” Bu soru sadece Öte-evren için değil, ama bütün hizmetler sektörü alt sektörleri için de sorulabilir. Önemli değil. Benim işim burada Marksist iktisadi okulun bu konuda kullandığı yöntemini açıklamak.
ARTI DEĞER NEDİR?
Bir kapitalist ekonomide üretim süreci şu şekilde oluşur. Sermaye sahibi kişi veya firma belli bir mali sermayeyi koyarak üretimde kullanacağı emek, fiziki sermaye ve ara girdileri satın alır. Bunlarla belli bir dönem içinde planladığı miktarda üretim yapar. Üretim süreci emek ve sermayenin (yani etken girdilerin) aragirdi ve hammaddeyi (yani edilgen girdileri) işlemesi ve onları nihai ürüne dönüştürmesiyle gerçekleşir. Üretim sürecinde aragirdi ve hammaddenin emek ve sermaye tarafından işlenerek dönüştürülmesi için gereken çaba ve iş artı değeri oluşturur. Burada Marksist iktisatçılar için fiziki sermaye (yani üretimde kullanıla makinalar, her türlü alet edevat ve bina) aragirdi ve hammaddeden farksızdır. Bu yüzden Marksistlere göre üretim sürecinde oluşan artı değerin tamamı emek tarafından üretilir. Buna Marksist emek değer teorisi adı verilir. Benim de içinde bulunduğum Marksist olmayan iktisatçılara göre ise artı değerin oluşumunda emek kadar fiziki sermayenin de (yani makinaların da) bir payı vardır. Ancak bu yazı emek – değer teorisi üzerine değildir. İnşallah başka bir yazıda bunu anlatırız. Konumuza gelirsek, üretim süreci başladığı andan itibaren sermaye ve emek artı değeri üretmeye başlar. Pekiyi bu kâr ile nasıl bağlantılıdır? Yapılan nihai üretimin hepsi satılırsa ve emekçiler ile sermayedarlar üretime yaptıkları katkı nispetinde artı değerden pay alırlarsa, elde edilen kârın reel değeri artı değere eşitlenir. Eğer ilgili dönemde üretimin tamamı satılmamışsa, o takdirde elde edilen kârın reel değeri artı değerden düşük olur. Bu durumda artı değer tam realize edilememiş olur. Marksistlere göre sermaye artı değerin üretiminde bir paya sahip olmadığı için artı değerin bir kısmını alıp kâra dönüştürdüğü anda emekçilerin alması gereken gelirin bir kısmına haksız yere sahip çıkmış demektir. Sermayedarlar elde ettikleri bu kâr gelirlerini tekrar üretim aktarırlar ve firmalarının üretim hacmini büyütürler. Burada şu soru akla gelebilir: “Her firma kârının tamamını yatırmıyor ki. Nasıl bunu varsayıyorlar?” Burada tek bir firma analizi değil, bütün bir ekonominin analizi yapılmaktadır. Üretim hacmini arttırmak için yatırılmayan kârlar, finans sektöründe fon haline gelir, bunlar da yatırım yapmak isteyen firmalara kredi olarak dağıtılır. Dolayısıyla sürekli büyümek zorunda olan kapitalist ekonominin sürekli büyümesi için artı değerin oluşması ve kâra dönüşmesi gerekir.
ÜRETKEN VE ÜRETKEN OLMAYAN SEKTÖRLER
Bir ekonomideki toplam artı değer bütün sektörlerdeki bütün firmaların ürettiği artı değerlerin toplamıdır. Marksist iktisada göre, bir ekonomide artı değer sanayi ve tarım sektörlerinde üretilir. Bu yüzden bu sektörlere “üretken sektör” adı verilir. Sanayinin içinde madencilik ve imalat sanayi ve az da olsa küçük meslek erbabının (marangoz, terzi, kasap ve benzeri) üretimi bulunur. Öte yandan, tarım sadece tarımı değil, hayvancılık, ormancılık ve balıkçılığı da içerir. Hizmetler sektörü ki, içinde finans, bankacılık ve sigortacılık, eğlence, yeme – içme, otelcilik ve konaklama, toptan ve perakende ticaret, eğitim, sağlık, bilişim, ulaştırma ve haberleşme, hukuk ve güvenlik sektörleri bulunur, üretken sektör değildir. Hizmetlerle beraber inşaat da üretken olmayan sektör olarak tasnif edilir. Burada ben farklı bir ayırıma gidilmesi taraftarıyım. Eğitim sektörü toplum için çok önemli bir işleve sahiptir: İşgücünün standartlaşması ve üretken hale gelmesi için eğitim sektörünün varlığı şarttır. Belki de bir toplum için en büyük artı değeri bu sektör üretir. Yine inşaat alt yapı sermayesinin üretildiği sektördür. Öyle ya, elektrik, su ve gaz şebekesi olmadan, ya da binalar olmadan üretim nasıl yapılacaktır. Bu yüzden eğitim ve inşaat sektörlerinin de üretken sektör olduğunu ve artı değere belli oranlarda katkı verdiğini kabul etmeliyiz. Sağlık, güvenlik ve hukuk sektörleri ise, üretime doğrudan katkıları olmasa dahi, bütün toplum için sosyal fayda üretmektedirler. O yüzden bunları da üçüncü bir grupta tasnif etmeliyiz. Ancak diğer hizmet sektörleri tarım ve sanayide üretilen malların ülkede dolaşımını sağlar. Finans, bankacılık ve sigortacılık sektörleri ise, diğer sektörlerde üretilen kârların (yani kabaca artı değerin) ekonomide dolaşımını ve kârların yeniden üretime dönmesini sağlar. Eğer sanayi ve tarımda üretim olmazsa ne AVM’ler bir işe yarar, ne yollar da gidecek araç ve de taşınacak mal olur, ne otelde ve restoranlarda yiyecek içecek bulunur. Bu yüzden, bir kapitalist ekonominin sağlıklı olabilmesi için sanayi ve tarım sektörleri üretim hacminin ulusal üretim hacminin belli bir oranının altına düşmemesi gerekir. Bu oran nedir Hocam? Bunun için standart bir istatistik yoktur. Her ülkede, zamana ve teknolojiye bağlı olarak bu oran değişebilir. Ancak bilmemiz gereken şey, ekonomide üretilen gelirin önemli bir kısmı finans ve benzeri üretken olmayan sektörlere dağılıyorsa o zaman burada bir bit yeniği vardır denir.
KÜRESEL SÖMÜRÜ DÜZENİ
Kapitalist ekonomide, üretken sektörlerde üretim olmalıdır ki, üretken olmayan sektörler de yaşayabilsin. Ancak 1980’lerle beraber başlayan teknolojik değişim, küreselleşme ve finansallaşma süreçleri emperyalist ülke ekonomilerinin üretken sektörleri gelişmekte olan ülkelere transfer ettiği, buna mukabil kendilerinin başta finans olmak üzere üretken olmayan sektörlerde uzmanlaştığı bir yapı doğurdu. Bugün teorisi bile yapılmamış yüzlerce tezgâh üstü türev enstrümanın kullanıldığı, milyarca dolar değerinde servetin kripto para piyasalarında döndüğü bir ekonomi bulunmaktadır. Batılı emperyalistler ve hempaları gelişmekte olan ülke emekçi ve üreticilerinin ürettiği artı değeri kendi üretken olmayan sektörlerine aktarmaktadır. Burada çifte emek sömürüsü vardır. Gelişmekte olan ülkelerdeki lümpen burjuva Batılı efendileri adına kendi emekçilerini sömürmektedir. Aynı zamanda Batı toplumlarının emekçileri de bu sömürüden payını almaktadır. Reel bir katkısı olmayan “üretken olmayan sektörlere” eklenen en yeni sektör de bu Öte-evren hikâyesidir. Biliniz ki, Öte-evrende sahip olunan her mülk, orada elde edilen her türlü kazanç aslında dünyada açlık, hastalık, baskıcı rejimler ve iç savaştan mustarip 3 milyarlık fakirlerin kursağından çalınmaktadır. Bu sömürüden pay almak mı istersiniz, yoksa sömürüye karşı çıkmak mı? Seçim sizin…
YİĞİT İKEN ÖLENLER…
YAYINLAMA: 13 Ocak 2022 - 23:30
Geçen hafta genç bir üniversite öğrencisinin intiharı hepimizin yüreğini yaktı. Bir üniversite hocası olarak sanki kendi öğrencilerimden biri ölmüş gibi yutkundum. Bizim büyük şairimiz Koca Yunus’u hatırladım:
“Bu dünyada iki şeye yanar içim, göynür özüm
Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi…” Yunus Emre
Bir milletin devamlılığı o milletin gençlerine sunduğu yaşam standardı, eğitim ve imkânlara bağlıdır. Tabiî ki, ortada bir millet şuuru olmayınca ne gençler umursanır ne de milletin devamlılığı... Ortada, dengesiz sanayileşme ve çarpık şehirlileşme sonucunda oluşan amorf bir toplumsal yapı bulunmakta. Bu amorf yapı kapitalizmin kural ve değer tanımaz vahşi yapısıyla harmanlanınca, insanları sürü psikolojisiyle yönlendiren grupların rant iştahı her şeyin önüne geçmekte. Bugün, yukarıda bahsettiğim gencimizin intiharının üstündeki örtüyü kaldırdığı bu amorf yapıyla ilgili düşüncelerimi yazacağım.
İNTİHARIN SEBEBİ
Öğrencimizin adı Enes Kara’ydı. Kendisi intiharından önce sosyal medya ortamında bir video paylaştı. Bu videoda kendisi yaşamak için bir motivasyona sahip olmadığını, umutsuz ve mutsuz olduğunu söyledi. 10 dakikaya yaklaşan videoda kendisi üç temel noktaya vurgu yaptı:
1. Okuduğu tıp bölümünde derslerde başarısız olduğundan, başarılı olsa bile bir hekim olarak onu ileride hiç de istemediği zor bir hayatın beklediğinden, emek sömürüsünün (o bu kelimeyi kullanmadı ama uzun ve meşakkatli çalışma saatleri ve düşük bir ücretten bahsetti) çok yüksek olduğundan bahsetti.
2. Dindar bir ailede yetiştiğini ama kendisinin birkaç senedir inancını kaybettiğini, bunu ailesine açıklayamadığını, açıklasa her şeyi yapabileceklerini, kendi hayatı hakkında hiçbir söz söyleme hakkı olmadığını ve bunun da kendi özgürlüğünü ortadan kaldırdığını söyledi.
3. Ailesinin onu bir dini cemaat yurduna yerleştirdiğini, burada (adeta) bir askeri disiplin içinde bir koğuş hayatı yaşadığını, kendi istemediği halde inanmadığı değerlere dayalı bu koğuş hayatından çok sıkıldığını ve kendine ait bir zamanının olamadığından söz etti.
Videodan ve öğrencinin sözlerinden açıkça anlaşılacağı gibi merhum öğrencinin çok ağır bir depresyonda olduğu aşikârdır. Kendi hayatını kendi istediği bir biçimde sürdürememek, kendi hayatı hakkında kararları kendi verememek, bireysel özgürlüğünün olmadığına inanmak, yaşadığı çevrenin ona çizdiği sınırların kısıtlayıcılığına isyan etmek… Bütün bunların sonucunda yaşamına son vermek… Normal şartlarda, bu öğrencimizin psikolojik tedavi görmesi gerekirdi. Öyle anlaşılıyor ki, ne ailesi ne de kaldığı öğrenci evindeki cemaat çevresi bunun farkına varmamış. Hoş, farkına varsalar bile bir psikolojik danışmana başvuracaklarını zannetmiyorum ya, neyse…
İki sene önce bu köşede deizmle ilgili bir yazı yazmıştım. O dönemde bir bomba gibi patlayan “mütedeyyin ailelerin çocukları ve imam hatip öğrencileri arasında deizm ve ateizmin yaygınlaştığı” yönündeki haberler bana o yazıyı yazdırmıştı. Nasıl olurdu da, kendini “hem yerli hem de milli” olarak adlandıran, Necip Fazıl’ın Büyük Doğu hareketinden gelmekle iftihar eden bir iktidarın döneminde, her türlü dini cemaatin rahatlıkla örgütlenebildiği bir dönemde, gençler dinden vaz geçiyorlar ve inançlarını kaybederlerdi? Bunun arkasında ciddi toplumsal çarpıklıkların bulunduğundan bahsetmiştim. Bugünkü mesele de, aslında, tam anlamıyla budur.
GENÇLER DİNDAR OLSUN DERKEN DİNDEN OLUYORLAR
Bütün dünyada gençlerin dine karşı duyarsızlaştıkları saha çalışmalarında ortaya konmuş bir gerçektir. Bunun çeşitli sebepleri vardır, ama bence en önemlisi artan iletişim imkânları ile gençlerin kendilerini çevreleyen sosyal kural ve kısıtlar ağından bağımsızlaşıp kendi kaderlerini kendi çizmek istemeleridir. Buna biz sosyal bilimciler bireyselleşme derken, genelde gençler özelde de merhum Enes Kara özgürlük olarak adlandırmaktadır. Hemen hemen bütün dünyada gençler dini kurumlar ağını ve bu ağın içinde yer alan ailelerini bireyselleşmenin / özgürleşmenin önünde bir engel olarak görmektedir. Hristiyan toplumlarında din çok kurumsallaşmış ve hiyerarşisi oluşmuştur: Kilise teşkilâtı ve rahipler sınıfı. Benzeri bir şekilde İran Şii’liğinde de çok katı ve kurumlaşmış bir mollalar sınıfı bulunmakta ve bu sınıf aynı zamanda Devlet mekanizmasında son karar mercii olarak bulunmaktadır. Bu ülkelerde gençlerin kendi özgürlüklerini kısıtlayan bu dini kurumlara, onların koydukları kurallara karşı çıkması doğaldır. Pekiyi ya Türkiye’de, bu gençler, özgürlüklerini sınırlayanın kim olduğunu düşünmektedirler? Bu tepkiyi çeken “dini olduğu düşünülen kurumlardır”, (dikkat eden dini kurumlar demiyorum, DMD)! Dini olduğu düşünülen kurumlarla kasıt Diyanet İşleri Başkanlığı veya İlahiyat Fakülteleri değildir. Çünkü bu kurumlar kimsenin hayatını zorlaştıracak bir baskı ortamı oluşturacak araç ve imkânlara sahip değildir. Türkiye nüfusunun ekserisi Ehl-i Sünnet mensubudur ve Ehl-i Sünnet’te bir ruhban sınıfı olmaz. Üstüne üstlük Türkiye Cumhuriyeti Devleti laik bir devlettir. Kişinin inanma veya inanmama özgürlüğünü kimse elinde alamaz. Pekiyi, o zaman bu tepkiyi toplayan kurumlar hangileridir: Merdiven altı cemaat yapıları… Bu yapıların Anadolu Tasavvufu ile uzaktan yakından alâkası yoktur, dini bilgi ve yetkinlikleri şüphelidir, çoğu kaçak veya kayıt dışı olan yurtlar, Kur’an kursları ve cemaat evi ağları ile gençlere ulaşmaktadır. Bazı aileler çocuklarını dindar olarak yetişsin diye bu cemaatlere verirken, bazıları ekonomik imkânsızlıklar sebebi ile bu cemaatleri tercih etmekte ve diğer bir kısmı da çocukların ileride sırtını dayayacağı ve geleceğini sağlama alacağı bir cemaat mensubu olması için buralara göndermektedir. Bütün bu şıkların bir veya birkaçı sebebiyle, özellikle Anadolu’daki gençler, bu kayıt dışı cemaat evleri ağına düşmektedir. Sonuç ise açıktır: Üniversitede okuyan, iletişim devrimi sebebiyle bütün dünyadan haberdar olan bu gençlere, okuduğunu anlamayan, anladığını anlatamayan, anlattığının ne olduğunu bilmeyen birtakım abiler ve ablaların gözetiminde verilen eğitim (eğitim mi o da tartışılır, DMD) bu gençlerin merdiven altı cemaatlere olan tepkisini dinin kendisine yöneltmesine neden olmaktadır. Dinin kendisinde, hele Hanefî / Maturidi geleneğinde, inançta zorlama diye bir şey yoktur, bireyin tercihlerine ve seçimlerine saygı gösterilir, kimsenin imanı test edilmez, kimseye Cennet’ten köşk vaat edilmez. Bu Allah’ın işine karışmaktır! Öte yandan bu merdiven altı cemaatlerde gençler bir birey olarak değil ama körü körüne itaat eden sürü mensupları olarak yetiştirilmek istenmekte, çocuklar adeta bir Hristiyan manastırında keşişler gibi yaşamakta, aileleri de buna göz yummaktadır. Bizim insan sevgisi ve hoşgörüye dayalı, doğa ve Tanrı ile barışık, Vahdet-i Vücut anlayışına sahip ilk dönem Anadolu Tasavvufu ile şimdi varoşlar ve kasabalarda hâkim, cehaletten beslenen ve cehalet üreten, kurdukları örgütlü cehaletten oy ve rant devşiren merdiven altı cemaatler arasında hiçbir benzerlik yoktur. Anadolu Tasavvufu Anadolu’da ve Balkanlar’da Hristiyanları Müslümanlaştırırken, bu cemaatler sayesinde Müslüman gençler İslam’dan vaz geçip deist ve ateist olmaktalar! Ne güzel İstanbul be!
Hocam, ne yapmalı? Nasıl bu gençlerimizi topluma kazandırmalıyız? Bu sorulara cevabı da bir sonraki yazıya bırakalım. Hayırlı Cumalar.
İKİLİ EKONOMİK YAPI VE KASABA TUTUCULUĞU - I
YAYINLAMA: 16 Ocak 2022 - 23:35
Biz iktisatçılar sosyal bilimciler içinde bir açıdan en şanslı grup olarak tanımlanabiliriz: Elimizde ölçüm yapabilmemiz için çok sayıda sayısal veri bulunmaktadır. Ancak bu başka bir açıdan büyük bir zafiyet de doğurmakta: Her şeyi sayılara ve verilere indirgeyerek esas gayeden uzaklaşmak. Bir sosyal bilimci için esas gaye insan birey ve toplumlarının davranışlarını neden ve sonuç ilişkisi ile açıklamaktır. Her şeyi faiz oranları, enflasyon ve büyüme oranları, borsa endeksi ve kurlar gibi ölçülebilecek sayısal değerler ile açıklamaya başlayınca ve bu sayısal değerleri de olabilecek en basit ve en kaba denklemlerle izah etmeye çalışınca, gerçek toplumsal ilişkiler ağının çok küçük bir parçasını – o da belki – görebilirsiniz. Bu yüzden iyi bir iktisatçının sayısal analiz, matematik ve istatistik gibi bilimler yanında sosyoloji, tarih, ilâhiyat / teoloji, antropoloji gibi sosyal bilimlerle de sürekli iletişim halinde olması gerekir. Sürekli verilerle ilgilenmenin getirdiği bir sorun da, bu verilerin zaman sıralamasına göre açıklanmasından kaynaklanan nedenlerle iktisadi ilişkileri zaman boyutu içinde analiz etmek olmuştur. Halbuki iktisadi olgular arasındaki ilişki ve süreçler sadece zaman boyutuyla bağlı değildir, aynı zamanda mekâna bağlı olarak da bu ilişkiler değişim gösterir.
Türkiye’nin tarihine baktığımızda toplumsal çatışma ve değişimi belirleyen sınıf mücadelesinden çok farklı üretim tarzlarının mücadelesidir. Biliyorum çok kapalı ve teknik bir ifade oldu. Bunu açıklayacağım, merak etmeyin. Bugün Türkiye’nin her daim gündeminde olan merdiven altı cemaatlerin doğduğu iklimi anlatmaya çalışacağım. Bu iklime “kasaba tutuculuğu” adı verdim. Burada kasabalarda yaşayan insanlarımızı töhmet altında bırakmak istemem, bu daha çok sosyolojik be tanımlamadır.
SINIF ÇATIŞMASI NEDİR, NE DEĞİLDİR?
Toplumlarda ekonomik roller belli bir iş bölümü ve uzmanlaşma ile dağıtılır. Bu toplumsal üretimin ve sonuçta ortaya çıkan refahın daha yüksek olmasına neden olur. Ancak her üretim tarzında farklı iktisadi sınıflar ortaya çıkar. Her bir sınıf kabaca üretimin yapılmasında gerekli olan üretim faktörlerinin sahiplerinden oluşur. Üretim ve refahın artması yanında bunun sınıflar arası paylaşımı da önemli bir mesele haline gelir. İşte belli bir üretim tarzında farklı iktisadi sınıflar arasında çıkan çıkar çatışması (işçiler, sermayedarlar, çiftçiler, toprak- gayrımenkul sahipleri gibi) sınıf çatışması olarak adlandırılır. Gerek Marksist sosyologlar gerekse Çatışma Teorisyeni sosyologlar için sınıf çatışması toplumsal değişim ve toplumsal gelişim için önemli bir motor gücünü oluşturur. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir şey vardır: Toplumun içinde bulunduğu tek bir üretim tarzının bulunması… Eğer bir toplumda eş anlı olarak birden fazla üretim tarzı varsa, örneğin sanayi ekonomisinin hakim olduğu bir kesim ile feodal ekonomik ilişkilerin hakim olduğu bir başka kesim gibi, bu takdirde toplumsal ve iktisadi olayların değişim ve gelişim süreci bu iki farklı üretim tarzı ve bu üretim tarzlarının yol açtığı yaşam tarzları arasındaki çatışmaya bağlı hale gelir.
DUAL / İKİLİ EKONOMİK YAPI
Bir dual / ikili ekonomi bir ülkede farklı düzeylerde gelişim, teknoloji ve farklı talep yapılarıyla birbirinden ayrılan iki farklı ekonomik sektörün varlığını tanımlamak için kullanılır. Kavram orijinal olarak Julius Herman Boeke tarafından geliştirilmiş ve genel olarak sömürgeleşmiş ekonomilerdeki modern ve geleneksel ekonomik sektörlerin birlikte var olmasını açıklamak için kullanılmıştır.
İkili ekonomiler daha çok az gelişmiş ülkelerde ve kısmen de gelişmekte olan ülkelerde yaygındır ki, bu ekonomilerde sektörlerden biri yerel ihtiyaçları karşılarken diğeri küresel ihracata yönelik olarak çalışır. Bir ikili ekonomi aynı sektör içinde de oluşabilir: örneğin modern bir tarım işletmesi ve bu işlemede kullanan yüksek teknikli tarım üretiminin hemen yanında geleneksel tarım da yapılabilir. Britanyalı İktisatçı Sir Arthur Lewis ikili ekonomi kavramını kırdan kente göçü açıklayan kendi emek arzı teorisi için kullanmıştır. Lewis kırsal düşük gelirli ve nüfus fazlası olan geçimlik üretim sektörü ile genişleyen ve yeni nüfusa ihtiyaç duyan kentsel sanayi ekonomisini ayırmıştır. Kentsel sanayi ekonomisi kırsal ekonomideki nüfus fazlası ortadan kalkana kadar buradan işgücü çeker, bu da kentsel alanda emek ücretlerini aşağı çeker. Birçok iktisatçı, bu yüzden, istikrarlı büyüme için sadece sanayinin değil, aynı zamanda, tarımın da geliştirilmesi gereğini belirtirler.
TÜRK TARİHİNDE İKİLİ EKONOMİK YAPI
Erken dönem Osmanlı tarihini aslında yerleşik tarım toplumu, onun üretim ve yaşam tarzı ile göçebe toplumun üretim ve yaşam tarzı arasındaki çatışmadan kaynaklandığı şeklinde özetleyebiliriz. Son dönem Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemleri iktisadi ve siyasi gelişmelerini ise, geleneksel tarım toplumu ve onun üretim ve yaşam tarzı ile şehirli sanayi toplumunun üretim ve yaşam tarzı arasındaki çatışma ile açıklayabiliriz. Elbette ki bu şablon bütün hakikati açıklayabilmek için yeterli değildir. Muhakkak kentsel bölgelerde aynı üretim tarzı içindeki farklı sınıflar arasında da çatışmalar olabileceği gibi, aynı zamanda, geleneksel üretim tarzı içinde de farklı sınıflar arasında çatışmalar olacaktır. Bunlara bir üçüncü güç olarak, Batı Avrupa toplumlarında rastlanmayan ölçüde devletin ve devlet mekanizmasını idare siyasetin değiştirici ve dönüştürücü gücünü de dahil etmek gerekir. Ancak, bütün bunlara rağmen benim kanaatimce, Anadolu Selçuklu Devletinden bu yana, Türk tarihindeki ana siyasi ve iktisadi kamplaşmalar bu ikili ekonomik yapıdan kaynaklanmaktaydı.
İKİLİ EKONOMİK YAPI VE DİNİN YORUMLANMASI
İktisadi altyapıdaki gelişmeler, kırılmalar veya çarpıklıklar sosyal üst yapıda da gelişmeler, kırılmalar veya çarpıklıklara yol açar. Çok bilinen bir mottodur: “Alt yapı üst yapıyı belirler.” Üst yapı kurumları içinde en önemlilerinden biri de dini kurumlar ve dinin yorumlanmasıdır. Her dinin temel ilkeleri değişmez ve tartışılmazdır. Bunlara dogma veya İslami terimle “nass” adı verilir. Ancak dinin nasslarının dışında yorumlanması tamamen o insanların içinde bulunduğu üretim ve yaşam tarzının zorunlu kıldığı şartlarla belirlenir. Buna birkaç örnek verelim: Örneğin, İspanya / Endülüs’teki İslam uygarlığı tarihin gördüğü en büyük şehirli uygarlıklardan biriydi. Elde edilen büyük ticaret gelirlerinin sebep olduğu yüksek refah, çok gelişmiş ve çok kültürlü bir şehir toplumuna sebep olmuştu. Bunun sonucunda ince ve zarif bir İslam anlayışı bu şartlarda neş’et etmişti. Öyle ki, bu toplum İbn-i Rüşt gibi bir filozof, Muhyiddin İbn-i Arabi gibi büyük bir mutasavvıf çıkarabilmişti. Bir başka örnek klasik dönem Osmanlı Kültürü’dür. İstanbul merkezinde oluşan, tasavvufu, müziği, mutfağı, mimarisi ve kozmopolit şehir hayatıyla ortaya çıkan Osmanlı İmparatorluk kültürünün dine bakışı, bu hayatın şartlarının dayattığı ölçüde ılımlı, ince ve kapsayıcı bir din anlayışına yol açmıştı. Zaman içinde İmparatorluk’ta iktisadi şartlar bozuldukça şehirler fakirleşmiş ve yaşam tarzını belirleyen atmosfer şehrin kozmopolit ortamından kasaba tutuculuğuna dönüşmüştür. Gelir ve refah düştükçe insanlar kozmopolit / çoğulcu toplum yerine daha ilkel soy ve aşiret bağlarına dayalı, daha kapalı ve dışlayıcı bir yaşam tarzını, buna bağlı olarak da daha dışlayıcı ve zahiri bir din anlayışını yaşatmaya başlarlar. Kasaba tutuculuğu ile kastettiğim bu tutum değişikliğidir. İşin ilginç olan tarafı, Türk ekonomisi görünürde sermaye birikimini arttırsa da, kentte yaşayan nüfus artsa da, kasabada elde edilen aidiyet büyük şehirde de kendini koruyabilmiştir. Ancak kuşaklar geçtikçe ve insanlar kapitalist ilişkiler ağına sarmalandıkça, bu kapalı ve dışlayıcı din anlayışı kapitalizmin sermaye birikimi süreci ile de eklemlendi. Netice de, karşımıza, kasabada üretilmiş dışlayıcı ve kapalı bir din anlayışının kavramları çevresinde örgütlenmiş ve bundan servet ve güç biriktiren şirket benzeri yapılar çıktı: Merdiven altı cemaatler.
İKİLİ EKONOMİK YAPI VE KASABA TUTUCULUĞU - II
YAYINLAMA: 20 Ocak 2022 - 23:30
Pazartesi günkü yazımda dual /ikili ekonomik yapıdan bahsetmiştim. Bu konuda Britanyalı iktisatçı Sir Arthur Lewis’in görüşlerine de yer vermiştim. Lewis ikili ekonomi kavramını kırdan kente göçü açıklayan kendi emek arzı teorisi için kullanmıştı. Ona göre kırsal düşük gelirli ve nüfus fazlası olan geçimlik üretim sektörü ile genişleyen ve yeni nüfusa ihtiyaç duyan kentsel sanayi ekonomisi birbirinden ayrılmalıydı. Kentsel sanayi ekonomisi kırsal ekonomideki nüfus fazlası ortadan kalkana kadar buradan işgücü çekmekteydi, bu da kentsel alanda emek ücretlerini düşürmekteydi.
Bu konuya yer vermemin sebebi “Türkiye tarihinde önemli siyasi kamplaşmaların sınıf çatışması etrafında değil, farklı üretim tarzları ve onların yol açtığı farklı yaşam tarzları etrafında oluştuğuna” yönelik tezimi açıklamaktı. Buradan hareketle “kasaba tutuculuğu” kavramını oluşturup “merdiven altı cemaatlerin” oluşumunu açıklamak istiyorum. Bu amaca ulaşabilmek için bazı sorulara cevap vermek gerekir: “Türkiye tarihinde üretim tarzı farklılaşmasının yaşandığı örnekler nelerdir?” “Farklı topluluklarda dinin yorumlanması neden farklılaşır?” “Köyden / kasabadan büyük şehirlere göç merdiven altı cemaatlerin oluşumunda nasıl etkili olmuştur?” “Popülist sağ siyaset ve merdiven altı cemaatler arasındaki ilişki nedir?”
TÜRKİYE TARİHİNDE ÜRETİM TARZI FARKLILAŞMASINA DAYALI SİYASİ ÇATIŞMALARIN YAŞANDIĞI ÖRNEKLER
Bu konuda üç örnek verebiliriz: Babai Ayaklanması, 16’ıncı yüzyılda Türkmen Ayaklanmaları ve son dönem Osmanlı ve erken Cumhuriyet Dönemleri’ndeki gelişen sanayi ekonomisi ve kentli yaşam ile kasabalı eşraf ve çiftçiler arasındaki çıkar çatışması.
Babai Ayaklanması Anadolu Selçuklu Devleti’ne göçebe Türkmenlerin isyanı şeklinde ortaya çıkmıştı. Benzer bir şekilde, 16’ıncı Yüzyılda Osmanlı Devleti’ne karşı başlatılan göçebe Türkmen İsyanları da bulunmaktadır. Her iki isyanı da belirleyen etkenler çok benzerdir. Anadolu Selçuklu Devleti de Osmanlı Devleti de, göçebe Türkmen aşiretlerini yerleşik hale getirmek ve tarımla uğraşmalarını sağlamak istiyordu. Böylece daha fazla toprak işlenecek ve daha fazla vergi geliri alınacaktı. Aynı zamanda göçebelerin kendi yaşam tarzlarını sürdürebilmek için zorunlu olduğu eylemler (büyük sürülerin otlatılması, yaylaktan kışlağa sürekli göç halinde bulunmak, yerleşik çiftçiler ve şehirli tüccarlarla olan çatışmalar) bu devletlerin kurulu düzenine bir tehdit teşkil etmekteydi. Aynı zamanda bu iki merkezi devlet de kendi otoritelerini göçebe aşiret ve boylara dayatamıyorlardı. Çünkü göçebe Türkmen boylarının hem idari yapıları (ilkel kabile demokrasisi), hem de dini anlayışları (heterodoks İslam tasavvufu) merkezi devletin kurulu düzeni ile uyuşmuyordu. Göçebelerin 18’incii yüzyıl ikinci yarısında tamamen yerleşik hale gelmesine kadar çeşitli sebeplerle bu çatışma devam etti.
Son dönem Osmanlı’da başlayan modern ve milli bir devletin üst yapı kurumlarının oluşturulması Cumhuriyet’le birlikte hızlanan sanayileşme ve kentleşmeyle birlikte yeni bir ikili ekonomi oluşturdu. Kırsal kesimdeki tarım üretimine dayalı ekonomik yapı ve kasabalarda eşrafın başını çektiği ticaret ve küçük zanaatlara dayalı ekonomi ile sanayi tesisleri etrafında şekillenen kent ekonomisi arasındaki çelişki. Kentsel ekonominin dayattığı çekirdek aile, kadın hakları, bireyselleşme, işbölümü ve uzmanlaşma, gerek son dönem Osmanlı yönetimi gerekse erken dönem Cumhuriyet yönetiminin devlet gücüyle arkasında durduğu bir süreçti. Ancak bu süreç, kasabalarda ve kırsal kesimde hiç etkili olmuyordu. Bu yüzden 1950’ye kadar olan süreç, yeni üretim yapısı ve bu yapıdan beslenen kentsel nüfus ile eski üretim yapısı ve bu yapıdan beslenen kırsal kesim ve kasaba nüfusu arasında ciddi bir siyasi gerilime yol açtı. Padişahçılar – İttihatçılar, İttihatçılar – İtilafçılar, CHP – Terakkiperver Fırka / Serbest Fırka / Demokrat Parti çelişkileri, aslında, hep bu ikili ekonomik yapının ve bu yapıya dayalı ikili yaşam tarzının çatışmasını yansıtmaktaydı.
ÜRETİM TARZI VE DİNİN YORUMLANMA ŞEKLİ
“Üretim tarzı ile dini inançlar arasında nasıl bir ilişki olabilir?” Bu soruya cevap vermek için ilk önce dinin temel ve değişmez ilkeleri ile günlük yaşamımızda dinin etkileri arasındaki farkı belirginleştirmeliyiz. Her dinin tartışılmaz temel ilkeleri vardır. Örneğin İslam dininde bu imanın şartları ile açıklanır, yine her Müslüman’ın kabul ettiği dinin temel emirleri İslam’ın şartlarıyla tanımlanır. Ancak bunların hiçbiri insanın içinde bulunduğu üretim ve yaşam tarzı ile alâkalı değildir. Öte yandan bu şartların günlük yaşamda uygulanması, insan kitlelerinin belli bir standarda uygun yetiştirilmesi için dini kurumlar eliyle ve yüzyıllar içinde din yorumlanır. Kadının toplum içindeki yeri, ailenin yapısı ve aile içi hiyerarşi, devletin ve/veya din adamlarının kutsallaştırılması, mülkiyet ilişkileri, eğitim sistemi ve benzeri birçok toplumsal mesele, o dönemde mevcut kurulu düzenin devamını tesis edecek şekilde yorumlanır. Sadece ekonomik yapı değil, aynı zamanda, iklim ve coğrafya da dinin temel ilkelerinin yorumlanmasında etkilidir. Buna içinde bulunulan toplumun İslam öncesinden tevarüs ettiği toplumsal ve kültürel mirası da etkileyelim. Bu bağlamda Osmanlı’nın son ve Cumhuriyet’in ilk dönemindeki ikili ekonomik yapının iki farklı dini yorum doğurması kaçınılmazdır. Şehirlerde yaşayan, bürokrasi, akademi veya iş dünyasına mensup, eğitimli kesimler için elbette ki dinin bir önemi vardı. Ancak dini hükümleri yorumlarken, özellikle taşrada hâkim olan İslam anlayışının taşıyıcı kolu olan tarikat ve cemaat yapılarına karşı bir duruş sahibiydiler. Atatürk tarikat ve cemaatleri kapatıp, vakıflarının mallarını kamulaştırırken, aynı zamanda hem Kur’an Meali yazdırmış hem Kütûb-u Sitte’yi Türkçe’ye çevirtmiş hem de İslam Klasiklerini tercüme ettirmeye başlamıştı. Çünkü hedeflenen şehirli, meslek sahibi ve eğitimli bireyler, dini filanca Hocaefendi falanca Hacı Abi’den değil, doğrudan, asli kaynaklarından öğrenmeliydi. Kısaca özetlemek gerekirse şehirdeki din anlayışı ve yorumunun, daha bireysel ve yazılı kaynaklara dayalı olması gerekiyordu; çünkü bizatihi şehirli, meslek sahibi ve eğitimli insan için uygun olan din yorumu bu idi. Öte yandan, küçük zanaatlar, tarım ve ticarete dayalı kasaba atmosferinde dinin yorumlanması daha çok sözlü kültüre dayalıydı. Düşünün, Atatürk’e kadar Cuma Namazı hutbeleri resmen Arapça okunurdu. Peygamberimizin hadislerinin Türkçe tercümesi yoktu. Kur’anın Türkçe tercümesi ve meali vardı ama sadece din adamlarında bulunurdu. Halka dağıtılmış ne bir hadis tercümesi ne de Kur’an meali bulunmaktaydı. Dinin bu yorumlanmasında, dinin asli kaynaklarına yönelmek kabul edilemezdi, din adına sözü söyleyecek cemaat ve tarikat yapıları idi. Aklınıza bir soru takılırsa, bunu gidip kerâmeti kendinden menkul Hoca Efendi’ye sormalıydınız. Burada dini anlayış dinin bireyselleşmesine değil, cemaatleşmesini dayatıyordu. Âmiyâne tabirle, ahaliye “kocakarı imanını” dayatıyorlardı. Bu durumda kasaba tutuculuğunun temeli dini hükümlerden çok, kasabada oluşan yaşam tarzı, gelenek ve örfün dinin kendisi haline gelmesiydi.
KASABA VE KIRSALDAN KENTE GÖÇ: 1950 – 80 YILLARI ARASINDA DENGESİZ SANAYİLEŞME VE ÇARPIK ŞEHİRLİLEŞME
1923-50 arasında daha yavaş ama dengeli bir sanayileşme ve buna bağlı orantılı bir kentleşme süreci var iken, 1950-80 arasında dengesiz ve hızlı bir sanayileşme ve buna bağlı olarak da çarpık ve plansız bir kentleşme oluştu. Bu dönemde, Sir Arthur Lewis’in görüşlerine de uygun bir şekilde, kırsaldan ve kasabalardan kentlere hızla bir göç süreci başlamıştı. Bu göçün arkasında bulunan hızlı sanayileşme politikaları, kamunun ve milletin menfaatlerine değil de, özel sektörün ve yabancı ortaklarının menfaatine olacak şekilde uygulanıyordu. Bunun sonucu İstanbul başta olmak üzere, Marmara Bölgesi’ne yoğun bir yatırım ve göç gerçekleşmekteydi. Yeni gelen kasaba ve kırsal kökenli kitleler, kendilerine tamamen yabancı bir kent atmosferinde ayakta durmak ihtiyacındaydılar. Çoğu meslek sahibi olmayan, sadece kendi emekleriyle ayakta duramayan ve büyük şehirlerde tutunabilmek için “Ne iş olsa yaparım, abi!” diyen bu kitleler varlıklarını devam ettirebilmek için hemşeri dernekleri ve cemaat vakıfları etrafında örgütlendiler. Bu kurumlar, yeni göç etmiş kitlelere bir gruba aidiyet duygusu, belli ölçüde iş ve gelir imkânı sağlarken aynı zamanda kendi kasabalarındaki yaşam tarzını ve sahip oldukları dini aidiyeti koruma imkânı da vermekteydiler.
Devamı Pazartesiye… Hayırlı Cumalar…
İKİLİ EKONOMİK YAPI VE KASABA TUTUCULUĞU - III
YAYINLAMA: 23 Ocak 2022 - 23:35
Cuma günkü yazımda dual /ikili ekonomik yapının dinin yorumlanmasına etkisinden bahsetmiştim. Kısaca özetleyeyim… Göçebe toplumlarda din doğayla iç içe olan yaşamın doğaüstüne dair bir uzantısı gibiydi. Sadece halk değil din adamları sınıfı (eski Türk toplumlarında ata veya kam olarak adlandırılan din uluları, DMD) için de dinin sözel kaynaklara dayandığı söylenebilir. Bu yüzden göçebe toplumlarda din genel olarak bir kutsal kitaba ve benzeri yazılı kaynaklara dayanmaz. Sözlü anlatıyla gelen rivayet ve menkıbeler ile toplumun yüzyıllar içinde biriktirdiği değerler, normlar ve geleneklerle bütünleşik halde bulunur. Tarım toplumlarında ise yazılı bir dini kaynak vardır. Bu çoğunlukla bir temel kaynak olan kutsal kitap ve din büyüklerinin yaşamlarını içeren otobiyografiler ile zaman içinde kurumsallaşmış dinin kurallarını bildiren din adamlarının yazdığı kitaplardan oluşur. Çünkü artık hiyerarşik ve sınıflı bir toplum vardır. Hiyerarşik ve sınıflı bir toplumda yazılı dini kaynaklar toplumun düzenlenmesi ve egemen gücün (kral, imparator, şah veya padişah) meşruiyetinin sağlanması için zorunludur. Ancak bu yazılı kaynaklar sadece din adamları sınıfının uhdesindedir ve sıradan vatandaşlar dinin temel kaynakları ile buluşma imkânına sahip değildir. Dini meseleler hakkında bilgiyi, o da mevcut egemenlerin sıradan vatandaşın öğrenmesi gerektiğini düşündüğü kadarıdır, rahip / din adamı sınıfının mensuplarından öğrenir. Sanayi toplumunda ise, gelişen milliyetçilik ve laiklikle birlikte, toplumun düzenlenmesi ve egemen gücün (hükümetlerin) meşruiyetinin kaynağı din ve dini hükümler değil, millet iradesidir. Doğal olarak, böyle bir toplumda, dinin işlevi toplumsal alanda neredeyse kalmamış ve din bireysel alanda sınırlandırılmıştır. Bütün bunların sonucunda, sanayi toplumlarında ideal olan, bütün inananların dinin asli kaynaklarına rahatça ulaşabilmesidir. Dolayısıyla, din adamları sınıfının bir toplumsal otoritesi de olmayacaktır. Din adamları sınıfı sadece bireysel bazda manevi rehberlik edeceklerdir.
TÜRKİYE’NİN MODERNLEŞMESİNDE ÇARPIK BATILILAŞMA SÜRECİ
Türkiye’de sanayileşme ve şehirlileşme Batı’daki doğal işleyişinde olduğu gibi 300 senede (1600-1900 arası) gerçekleşmedi. Aynı zamanda Batı’da sanayileşme ve şehirlileşme süreçleri gibi ilk önce üretim yapısı (alt yapı) değişimi ve sonrasında yaşam tarzı ve siyasi yapı (üst yapı) değişimi olarak da gerçekleşmedi. Aksine, hızlandırılmış bir süreçle, ilk önce modern toplumun üst yapı kurumları kuruldu (Osmanlı’nın son ve Cumhuriyetin ilk dönemleri), daha sonra sanayi toplumunun üretim yapısı inşa edildi (1950 -1980 arası süreç). Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyet’in ilk döneminde gerçekleşen üst yapı devrimleri topluma yeni bir yaşam tarzını zorla dayattı. Bu yaşam tarzı sanayileşmiş Batılı toplumlarını taklit düzeyinde bir değişimdi: kılık kıyafet değişimi, eğitim ve kültürde cebri değişim, yeme içme alışkanlıklarında değişim ve benzeri. Bizim toplumumuzda ilk başlarda asrilik daha sonra da çağdaşlık olarak tanımlanmış bu yaşam tarzı değişimi bütün topluma sirayet etmedi. Çünkü, normal şartlarda (Batıda olduğu gibi) üretim alt yapısında değişim tamamlandıktan sonra yaşam tarzı kendiliğinden üretim yapısındaki dönüşüme bağlı olarak değişir. Ama bizde daha bir sanayi toplumu oluşmadan, bu sanayi toplumunda kendiliğinden gelişecek seküler / dünyevi yaşam tarzı tesis edilmeden, büyük çoğunluğu halâ daha tarımsal üretime bağlı yaşayan insanlara devlet gücüyle farklı bir yaşam tarzı dayatıldı. Tahmin edersiniz ki, devlet zoruyla dayatılan bu yaşam tarzı değişimi ciddi bir toplumsal tepki ile karşılaştı. Asrî veya çağdaş yaşam, sadece üst yapı devrimini gerçekleştiren devletin memur ve bürokrat kadroları ve komprador / iş birlikçi burjuvazi arasında (o da kısmen) kabul gördü. Ancak çoğunluğu köyler ve kasabalarda yaşayan, tarım toplumunun (din adamları sınıfının çoban, sıradan vatandaşların koyun sürüsü gibi görüldüğü) dini anlayışına bağlı, mesleki eğitimi sanayi toplumu standardında olmayan kitleler, kasabanın dışlayıcı (kendisinden başka din yorumunu kabul etmeyen), kapalı (farklı yorumlara açık olmayan) ve yerel (geleneği ve kasaba yaşam tarzının normlarını dinin yerine ikâme eden) din yorumunu inatla korumaya çalıştılar. Onlara göre, asrileşmek veya çağdaşlaşmak “gâvurlaşmaktı”.
KASABA VE KIRSALDAN KENTE GÖÇÜN ETKİLERİ VE SİYASET
Ehl-i Sünnet mezhebinde bir din adamları sınıfı yoktur. Din adamları devlet memurudur ve siyasi egemen gücün meşruiyetini sağlamakla yükümlüdürler. Aynı zamanda dini devletin siyasi bir araç olarak kullanmasını yürütürler. Bu açıdan Sünnî toplumlarda din ve siyaset ilişkisi Ortodoks Hıristiyanlardakine benzer: Sezar hem devletin hem de dinin başıdır. Pekiyi, bir din adamları sınıfı yoksa ama tarım ve kasabanın küçük zanaat ekonomisinin üretim yapıları toplumun çoğunda geçerliyse, kasabanın dışlayıcı, kapalı ve yerel din anlayışını kim temsil edebilirdi? Tarikat ve cemaatler. Kolayca anlaşılacağı gibi ilk dönem tasavvuf ekollerinin kapsayıcı (herkesi kucaklayan), açık (farklı din yorumlarına kapalı olmayan) ve evrensel (bütün insanlara hitap eden) din anlayışı ile bu kasaba cemaatlerinin din anlayışı taban tabana zıttır. Geçen yazıda belirttiğim gibi, kasabanın dar dünya algısı ve kısıtlı kültürü, dinin kendisi yerine geçmişti. Bu kitleler, 1950-1980 arasında kentsel alanlara göç ettiğinde, kentlerde ayakta kalabilmek için hemşeri dernekleri ve merdiven altı cemaatler etrafında örgütlendiler. Hepimizin bildiği gibi bu cemaatlerdeki bakış açısı kendilerinin fırka-i naciye (mü’minler içerisinde cennetlik olan güruh) olduğu, şeyhlerinin zamanın kutbu (evreni manevî alemdeki gücüyle yönettiğine inanılan zat) hatta ahir zaman Mehdisi olduğu inancı vaz edilir. Mesleki aidiyeti olmayan, şehir hayatında ayakta kalabilecek standart bir eğitimden yoksun olan bu kitleler cemaatlerin sağladığı koruyucu şemsiye altına sığındılar. Kimisi bu sayede esnaflıktan iş adamlığına terfi etti, çoğu ise cemaatlerin kullandığı ucuz işgücü olarak kaldı. Merdiven altı cemaatler bu insan kitlesini popülist sağ partilerle müzakerede bir koz olarak kullandılar. Hatırlayın, yukarıda belirttiğim gibi, tarım toplumunda din adamları sınıfı, iktidarın meşruiyetinin kaynağı idi. Burada da benzer bir ilişki oluştu: Hoca Efendinin işaret ettiği parti ve siyasetçiye oy verildi. Bunun karşılığında cemaatler siyasetin maddi ve idari desteğiyle vakıf altında holdingleştiler, popülist sağ partiler de sağlam ve sadık oy depolarına kavuştular. Bütün bu süreç hızlı ve dengesiz sanayileşme ve çarpık şehirlileşme ile taçlandı. Kent ekonomisi taşralı kitleleri şehirlileştireceğine, bu kitleler şehirleri taşralaştırdı.
KÜRESELLEŞME, BİLİŞİM DEVRİMİ VE KUŞAKLAR ARASI ÇATIŞMA
1980’den bu yana bu süreç giderek hızlandı. İlk önce dış ticaretle dünyaya açılan Türkiye, 1990’lardaki hızlı finansallaşma ile para spekülasyonuna ve plansız özelleştirme ile üretimsizliğe yelken açtı. 2000’ler sonrasında, tıpkı Tanzimat Osmanlı’sında olduğu gibi, dış borca dayalı büyüme politikaları ile iyice dışa bağımlı hale geldi. Bütün bu zamanda, her biri birer holding haline gelen ve özellikle sağ siyasette kariyer için önemli bir referans haline gelen holdingleşmiş cemaatlerin üst kademesi yeni bir nomenklatura (yönetici elit ve sermaye) sınıfı haline dönüştü. Benim babamın kuşağından (70- 80 yaş arası) ve benim kuşağımdan (40-50 yaş arası) olanlar halâ daha eski inançlarını tamamen veya kısmen korusalar da, yeni kuşaklar (30 yaş altı) farklı bir profil çizmektedirler. Genç kuşak için dini ve manevi hayat, dünya kazanımları için bir referans noktasından başka bir şey ifade etmemektedir. Çünkü servetlerini bu kasaba tutuculuğuna borçludurlar. Öte yandan cemaatlerin alt tabaka mensupları içinde, babamın kuşağı ve benim kuşağım halâ samimiyetle bu inançlara bağlı olsalar da yeni kuşak için bu inanç baskı, kısıtlı özgürlük ve bireyselleşememek anlamına gelmektedir. Bilişim devrimi sayesinde dış dünyayla çok yakın bir ilişki kurabilen, gelişmiş ülkelerdeki hayatı ve imkânları gören, küreselleşmenin yarattığı olumlu / olumsuz etkilerle bu toprağa aidiyeti azalan genç kuşaklar içlerinde bulundukları toplumsal ve ailevi ortama tepki olarak inancı ve milliyeti reddetmektedirler. Onun için özellikle alt kademe cemaat mensuplarının çocukları arasında Deizm ve Ateizm hızla yayılmaktadır. Kimisi de, Enes Kara gibi, bu baskılara dayanamayıp canına kıymaktadır. “Hocam, pekiyi ‘çağdaş yaşam tarzını’ ve ‘sekülerliği’ benimseyen kitleler ne durumda sizce?” Benim kanaatim şudur: Bu kitlelerin merdiven altı cemaatlerle bağı olmadığı için Deist veya Ateist olma oranları daha düşüktür. Çünkü bu kitleler için din, ailelerinde öğrendikleri yaşam tarzı ve ahlakı temsil etmektedir. Her ne kadar merdiven altı cemaatlerin Hacivat Çelebi kılıklı mensupları onları Müslüman kabul etmese de, o kesimler içinde az veya çok, İslam inancı yaşamaktadır. Bu İslam inancı aileden öğrenildiği için ve gençler üzerinde de toplumsal bir baskı oluşturmadığı için, gençlerin kolayca vaz geçemediği bir değerdir.
EKONOMİDE VE TOPLUMSAL HAYATTA SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK PROBLEMİ
YAYINLAMA: 27 Ocak 2022 - 23:35
Son bir hafta içerisinde iki büyük beklenmedik şok yaşadık: İlki İran’dan kaynaklanan doğal gaz sıkıntısı, ikincisi de İstanbul ve çevresini kaplayan yoğun kar yağışları. Doğal gaz sıkıntısı kısa ve (belki) orta vadede sanayi üretimimizi olumsuz şekilde etkileyecekken kar yağışları toplumsal refahımızı olumsuz yönde etkilemektedir. Uzun vadede ise doğal gaz krizi eğer devam ederse bu kar – kış – kıyamette konutlarımızın ısıtılması bile zorluklarla karşılaşacaktır. Doğal gaz meselesi de kar yağışlarından kaynaklanan problemler de aslında ekonomimizin ve devlet yönetiminin içinde bulunduğu iletişim aksaklıklarının, örgütlenme yetersizliğinin ve plansızlığın sonucudur. Şu anda bizim için bu kara kışta kar fırtınasının dinmesi ve İran’la doğal krizinin çözülmesi yönünde Allah’a dua etmekten başka çaremiz kalmamıştır.
Yukarıda bahsettiğim sorunlar aslında bir bütün olarak “sürdürülebilirlik problemi (İng. sustainability problem)” olarak tanımlanabilir. İktisat biliminde sürdürülebilirlik problemi “sürdürülebilir kalkınma” kavramı etrafında, ağırlıklı olarak yaşanabilir bir çevre ile sürekli büyümek zorunda olan kapitalist ekonominin uzun dönem çelişkilerini tanımlamak ve bunlara çözüm üretmek için kullanılır. Ancak daha genel ifadeyle sürdürülebilirlik bütün toplumsal ilişki ağları için de geçerli olması gereken bir özelliktir: Firmaların ve ailelerin üretim ve tüketiminin uzun dönemde sürdürülebilir olması, devletin idare sisteminin uzun yıllar çok fazla değişmeden sürdürülebilir olması, toplumsal huzurun ve birlikte yaşama duygusunun sürdürülebilir olması ve benzeri özellikler. Bu bağlamda sürdürülebilirlik, hayatımızın içinde bulunduğu bütün ilişki ağlarının geçici kural ve normlar etrafında değil ama kalıcı kural ve normlar etrafında örgütlenmesi ve bütün iktisadi, idari ve toplumsal ilişkilerin bir devamlılık içermesi anlamına gelir.
Bugünkü yazımda genel olarak sürdürülebilirlik kavramını tanıtmaya çalışacağım. Bugün tanımları örneklerle açıkladıktan sonra, bir sonraki yazımda ise sürdürebilirliğin sağlanması için on yıl önce fikir aşamasında beliren bugün ise hızla bütün ekonomilere ve şirketlere yayılan yeni kurallar bütününden bahsedeceğim.
SÜRDÜREBİLİRLİK NEDİR?
Sürdürülebilirlik küresel kamuoyunda geniş bir politika kavramıdır ve en azından üç temel sütûn üzerinde durur: Çevresel sürdürülebilirlik, iktisadi sürdürülebilirlik ve toplumsal sürdürülebilirlik. Orijinali İngilizce “sustainability” olan sürdürülebilirlik kavramının semantik anlamı ele alınan olgu veya sürecin uzun bir müddet boyunca devam edebilmesi anlamına gelir. İktisatçılar açısından sürdürülebilirlik kavramı ile yakın irtibatlı olan “sürdürülebilir kalkınma” kavramı daha ön plana çıkmaktadır. Yine de her iki kavramın birbirinden farklı olduğunu söylemeliyiz. UNESCO’nun 3 Ağustos 2015 tarihinde yazılan Sürdürülebilir Kalkınma / Sustainable Development adlı raporunda iki kavram arasındaki fark şöyle vurgulanmıştır: “Sürdürülebilirlik uzun dönemli bir hedef olarak tanımlanırken, sürdürülebilir kalkınma bu hedefe ulaşmak için uygulanan süreçleri ve kat edilen yol haritalarını kastetmektedir.” Yine Birleşmiş Milletlerin 1987 tarihli Brundtland Raporu’na göre sürdürülebilir kalkınma “kendi ihtiyaçlarımızı gelecekteki kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılama kabiliyetlerini azaltmadan karşılamak” olarak tanımlanmıştır.
Akademik ve popüler medyada sürdürülebilirlik ve sürdürülebilir kalkınma hakkında git gide artan bir ilgi oluşmaktadır. Yine de sürdürülebilirlik kavramını değerlendirirken ele alınması gereken birçok farlı madde bulunmaktadır. 2000’lerden beri üzerinde en fazla durulan konular iklim değişimi, bio-çeşitlilikteki azalma, çevrenin bozulması, nitrojen ve fosfor salınımı, başta plastik kirliliği olmak üzere çevre kirliliği.
Sürdürülebilirlik kavramı aynı zamanda kapitalist ekonomilere ve tüketim toplumlarına ideolojik bir muhalefeti de içermektedir. Blühdorn’un 2017 yılında yazdığı “Kapitalizm sonrası, Büyüme Sonrası ve Tüketimcilik Sonrası? Sürdürülebilirlik Doğrultusunda İktisadi ve Siyasi Umutlar " adlı makalede tüketim toplumlarının çevresel ve toplumsal anlamda kendi kendini imha eden bir özelliğe sahip oldukları vurgulanmıştı. (Blühdorn (2017). "Post-capitalism, post-growth, post-consumerism? Eco-political hopes beyond sustainability". Global Discourse. 7 (1): 42–61. doi:10.1080/23269995.2017.1300415. ISSN 2043-7897) Bu makalede günümüz tüketim toplumları ele alınmış olsa da kapitalizmin (hem tüketim hem de üretim süreçleri açısından) bir bütün olarak sürdürülebilirliği çok daha eski ve temel bir tartışmadır. Tartışmanın merkezinde şu soru yer alır: “Kapitalist sistem devletin hiçbir müdahalesi olmadan kendiliğinden istikrarlı ve öngörülebilir bir büyüme sürecine sahip midir?” Bu soruyu en başta Marksistler olmak üzere bütün Heterodoks iktisatçılar olumsuz şekilde cevaplar. Egemen iktisat okulları ise olumlu cevap verirler. Dolayısıyla çevreyi, toplumsal faktörleri ve idari problemleri dikkate almasak bile kapitalist üretim biçiminin kendisinin sürdürülebilir olup olmadığı yolunda çok temel kuşkular da bulunmaktadır.
SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞİN ÜÇ SÜTÛNU
Yukarıda da belirttiğim gibi sürdürülebilirlik kavramı üç sütûn üstünde yükselir: Çevresel sürdürülebilirlik, iktisadi sürdürülebilirlik ve toplumsal sürdürülebilirlik. Bu üç sütun sürdürülebilirlik kavramının uluslararası camiada genel kabul görmüş boyutlarını tanımlar. Ancak benim şahsi kanaatim bunlara bir de idâri sürdürülebilirlik kavramının da dâhil edilmesi gerekir. İsterseniz bunları kısaca tanımlayalım…
Çevresel sürdürülebilirlik, insan toplumları daha kalabalıklaşır, daha sanayileşir ve daha fazla tüketirken bu büyümenin insanın yaşaması için gerekli olan doğanın da tahrip edilmeden yapılması anlamına gelir.
İktisadi sürdürülebilirlik, bir ekonominin uzun dönemde gelir ve servet dağılımında bozulmaya yol açmadan istikrarlı ve düzenli büyümesi anlamına gelir.
Toplumsal sürdürülebilirlik ise, bir toplumun geçmişten gelen değer, kural ve normlarını değişen şartlara uyumlu olarak geliştirmesi, toplumun iç barışı ve birlikte yaşama arzusunu uzun vadede koruyup güçlendirebilmesi ve bunu yaparken her türlü ayrımcılık ve dışlayıcılıktan uzak durması anlamına gelir.
Benim katkım olarak da, idari sürdürülebilirliği şöyle tanımlayalım: bir kurum, firma veya devletin kalıcı temel ilkeler etrafında sağlam aynı zamanda şartlara uyum sağlayacak şekilde geliştirilebilecek bir idari sisteme sahip olması.
Genel kabul gören yaklaşıma göre, sürdürülebilirliğin bu üç sütunu karşılıklı etkileşim içindedirler. Yani “sürdürülebilir bir çevre için sürdürülebilir bir ekonomi ve sürdürülebilir bir toplum gerekir”. Ya da, “sürdürülebilir bir ekonomi için sürdürülebilir bir çevre ve sürdürülebilir bir toplum gerekir”. Nihayet “sürdürülebilir bir toplum için de sürdürülebilir bir çevre ve sürdürülebilir bir ekonomi gerekir”.
Birleşmiş Milletlerin 1987 tarihli Brundtland Raporu’nda bu anlamda toplumsal ve iktisadi kalkınmanın çevreden ve doğal kaynaklardan ayrılmayacağı kabul edilmiştir. Buna ek olarak Birleşmiş Milletler’in 1992 ylında Brezilya’nın Rio de Janerio şehrinde düzenlediği Çevre ve Kalkınma Konferansının Ajanda 21 adıyla yayınlanmış raporundan alıntı yapalım: “Ülkeler iktisadi, toplumsal ve çevresel boyutlardaki değişimi ölçecek göstergeler geliştirerek sürdürülebilir kalkınma hedefi doğrultusunda ilerlemeyi izleme ve değerlendirme sistemleri oluşturmalıdır.” ("Agenda 21" United Nations Conference on Environment & Development, Rio de Janeiro, Brazil, 3 to 14 June 1992.) Yine Birleşmiş Milletlerin 2015 yılında yayınlanana ve 2030 yılına dair sürdürülebilir kalkınma hedeflerini belirleyen 2030 Ajandasında 17 temel Sürdürülebilir Kalkınma Amacı belirlenmiş ve bu 17 amaca ulaşabilmek için de 169 hedef belirlenmiştir. Bu hedefler belirlenirken özellikle sürdürülebilirliğin üç sütunu arasında etkileşim ve denge gözetilmiştir. (United Nations (2015) Resolution Adopted by the General Assembly on 25 September 2015, “Transforming Our World: The 2030 Agenda for Sustainable Development) 2030 Ajandasında sürdürülebilirliğin üç sütûnu daha genel bir şekilde “insanlar, gezegen ve refah” olarak tanımlanmış ve bunlara iki yeni kavram da eklenmiş: barış ve ortaklık. Yani 2030 için konulan hedef “insanların her türlü hakkının korunmaya alındığı, gezegenin doğal yaşamının güvence altında olduğu, küresel barışın sağlandığı ve küresel ortaklıkla daha yüksek bir refaha ulaşıldığı bir dünya” olarak belirlenmiştir
FİRMALAR İÇİN SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK KRİTERLERİ
YAYINLAMA: 30 Ocak 2022 - 23:20
Genelde biz iktisatçılar arasında “Nereden çıktı bu sürdürülebilirlik? Gelişmiş ülkeler üretip, üretmek için enerji tüketip ve enerji tüketirken havayı kirletip refaha kavuştular. Şimdi sıra bizde!” minvalinde fikir üretenler çoktur. (İtiraf edeyim ki, ben de biraz bu iktisatçılara dahilim, DMD.) Ama bu yazıyı yazarken haberlerde Atina’nın kar fırtınası altında kaldığı, hükümete gensoru verileceği konuşuluyordu. Akabinde ABD’de büyük kar fırtınalarına dair bir haber geldi. Gerçek şu ki, doğa ve çevrenin sürdürülebilirliği bizim için hayatidir. Her ne kadar, kendimize yaşayacağımız beton, silikon ve dijital dünyadan sahte bir cennet yaratmış olsak da özümüz doğanın bir parçasıdır. Sürdürülebilir bir çevre olmazsa doğal afetler her geçen gün artacak ve şiddetlenecektir.
Elbette ki çevresel sürdürülebilirlik genel anlamda sürdürülebilirliğin sadece bir sütûnudur. Günümüzde ekonomilere, firmalara ve ailelere sürdürülebilirlik kriterleri dayatılmaya başlanmıştır. Bu kriterleri uygulayan da herhangi bir devlet gücü veya birleşmiş milletler değildir: Bizatihi küresel piyasaların kendisidir. Önümüzdeki dönemde çevre duyarlılığı olmayan, şeffaf, açık ve hesap verebilir yönetimlere sahip olmayan, aşırı borçlanan ve üretkenlik ile yeniliğe önem vermeyen firmalar kredi bulamayacaklar, bulsalar bile bu kredi düşük miktarda ve yüksek faizli olacaktır. Dış kredinin Türkiye için ne kadar önemli olduğunu söylemeye bile gerek duymuyorum.
Muhakkak, bu kriterlerin, başta Çin olmak üzere, gelişmekte olan ülkelerin kalkınmasını yavaşlatmayı amaçladığı doğrudur. Gelişmiş ülke siyasetleri temelde gelişmekte olan ülkelerin kendilerine yetişmesini engellemeyi amaçlamaktadır. Bu yüzden çevrecilik, sosyal dayanışma, ayrımcılığın sonlandırılması ve açık toplum gibi kavramlar kullanılarak kendi menfaatlerine sonuçlar üretmeye çalışmaktadırlar. Ancak bu sürdürülebilirlik probleminin olmadığı anlamına gelmemektedir.
Bugün sizlere önümüzdeki dönemde şirketlere bir zorunluluk olarak dayatılacak olan üç kriterden bahsetmek istiyorum: Çevre bilinci, sosyal sorumluluk ve yönetişim. Bu kriterler orijinal olarak İngilizce “Environmental (çevresel), Social (sosyal) ve Governance (yönetişim)” kelimelerinin baş harflerinin bir araya getirilmesi ile oluşan ESG Kriterleri olarak bilinir. Aslında bu üç temel kriter sürdürülebilirliğin üç sütununun yansımalarıdır: Çevresel sürdürülebilirlik, iktisadi sürdürülebilirlik ve toplumsal sürdürülebilirlik. Sadece firmalar değil, aynı zamanda tüm toplumsal kuruluşlar ve devletler de bu ve benzeri kriterlere uyum göstermeye zorlanacaklardır. Bu zorlamayı yapmak için de küresel piyasanın kredi sopası kullanılacaktır. Ne demişler: “Parayı veren düdüğü çalar!”
ESG KRİTERLERİ: ÇEVRECİLİK, SOSYAL SORUMLULUK VE YÖNETİŞİM
ESG Kriterleri sosyal bilinç sahibi olduğu iddia edilen yatırımcılar için potansiyel yatırımları gözlemlemek ve ayrıştırmak için konulmuş ve bir firmanın faaliyetlerini tanımlı belli standartlar etrafında değerlendirmek için kullanılan kriterlerdir. Çevresel kriter bir firmanın çevreye karşı duyarlılık düzeyini belirlemeyi amaçlar. Sosyal kriter bir firmanın çalışanları, tedarikçileri, müşterileri ve faaliyette bulunduğu diğer topluluklarla ilişkilerini nasıl yönettiğini inceler. Yönetişim kriteri ise firmanın liderliği, yönetim gelirleri, iç ve dış kontroller ve hissedar hakları ile ilgilidir.
ESG kriterleri yatırımcıların yatırım yapacakları (yani hisse senedini alacakları veya borç verecekleri) firmaları değerlendirme açısından her geçen gün daha popüler olmaktadır. Birçok yatırım fonu ve borsa aracılık firmaları ESG Kriterlerine uygun ürünler geliştirmektedir. Özellikle çevreye zarar veren firmalardan kaynaklanan finansal riskin ölçülmesi için de ESG Kriterleri önem arz etmektedir. Bütün bunlardan şunu anlıyoruz: Uluslararası piyasalarda finansal kaynak, yani dış borç, bulabilmenin gittikçe artan önemde bu ESG Kriterlerine uyumluluğa bağlı olacağı öngörülebilir.
ESG KRİTERLERİ NASIL İŞLEYECEK?
Özellikle genç kuşaktan yatırımcılar, son yıllarda, paralarını kendi değer ve normlarını yansıtan projelere yatırmayı tercih etmektedirler. Buna bağlı olarak yatırım fonları ve borsa aracı firmaları ESG Kriterlerine sahip yeni enstrümanlar ve ürünler piyasaya sürmektedirler. ABD merkezli US SIF FOUNDATION kendi internet sitesinde amaçlarını şöyle tanımlamaktadır:
“Sürdürülebilir ve Sorumlu Yatırım Forumu olarak bizler, bütün varlık türlerinde sürdürülebilir yatırımı geliştirmenin öncü seslerindeniz. Misyonumuz her türlü yatırım uygulamasını sürdürülebilirlik ilkesi doğrultusunda dönüştürmek, uzun dönem yatırımlar ile sosyal ve çevresel faktörlere duyarlı bir kuşağın geliştirilmesine odaklanmaktır. Vizyonumuz daha sürdürülebilir ve adil bir toplumda ESG Kriterlerinin bütün yatırım kararlarında anlamlı bir şekilde değerlendirilmesini sağlamaktır.”
Yine US SIF Foundation’a ait son raporda 2020 yılı başında yatırımcıların dünya çapında 17,1 trilyon dolarlık bir yatırım hacmini ESG Kriterlerine uygun firmalara aktardıkları bildirilmektedir.
ESG Krtiterlerine uygun yatırımlar, SIF Foundation’ın kendini tanıtım yazısında olduğu gibi çoğunlukla sürdürülebilir yatırım, sorumlu yatırım veya sosyal sorumluluk sahibi yatırım (SRI, İng. socially responsible investment) olarak da adlandırılmaktadır. Bir firmanın ESG Kriterlerine uyup uymadığını değerlendirebilmek için yatırımcılar çok sayıda göstergeyi ele almaktadır. Investopedia ve Treehuger’ın yaptığı bir ankette katılımcıların yüzde 60’ının ESG kriterlerine önem verdiği, yüzde 19’unun ise doğrudan portföylerini ESG Kriterlerine göre belirlediği bildirilmiştir. ESG Kriterlerini aşağıdaki gibi özetleyebiliriz:
Çevresel Kriterler:
Çevresel kriterler, en genel olarak, bir firmanın enerji tüketim miktarını, atık politikasını, yol açtığı çevre kirliliğini, doğal kaynakları ne ölçüde koruduğunu ve hayvan haklarına duyarlılığını içermektedir. Çevresel kriterler, ayrıca, bir firmanın karşılaşabileceği her türlü çevresel riski ve firmanın bu riskleri nasıl yöneteceğini değerlendirmede de kullanılabilir. Örneğin bir firmanın yol açtığı toprak, su ve hava kirliliği, atık politikası ve sıfır atık ilkesine uygun üretim yapıp yapmadığı, üretim sonucunda ortaya çıkan zehirli gaz emisyonu ya da hükümetin koyduğu çevre koruma tedbirlerine ne kadar uyduğu gibi kriterler uygulanabilir.
Sosyal Kriterler
Sosyal kriterler firmanın iş ilişkilerini değerlendirmekte kullanılır. Firmanın vizyon ve misyonunda ifade ettiği değerleri paylaşan tedarikçilerle mi çalıştığı, firmanın kârlarının bir kısmını sosyal sorumluluk projelerine ayırıp ayırmadığı, firmanın çalışanları için ne derecede iş güvencesi ve sosyal güvenceyi sağladığı, çalışanlarının sağlık harcamalarına ne derece destek verdiği veya firmanın hissedarlarının menfaatini ne kadar dikkate aldığı gibi sorulara cevaplar aranılır. Bunlara ek olarak firmanın müşterilerinin ve genel tüketicinin haklarına ne ölçüde riayet ettiği de önemli bir kriterdir.
Yönetişim Kriterleri
Yönetişim Kriterinin en önemlisi firmanın bütün kayıtlarının kesin ve şeffaf olması ve firma hissedarlarının önemli yönetim kararlarında söz hakkı sahibi olmasıdır. Bunun dışında firmanın asli faaliyetinden kaynaklanmayan yönetim risklerinin bulunup bulunmaması da önemlidir; örneğin, bir firmanın yönetim kurulu üyeleri arasında şahsi çıkar çatışmalarının firmanın yönetimine yansımaması gerekir. Başka bir örnek de firmanın politik destekle çeşitli imtiyazlara sahip olmamasıdır. Tabiî ki firma kanun dışı işlerle de iştigal etmemelidir.
Tabii ki, hiçbir firma ESG kriterlerini tam olarak karşılayamaz. Aynı zamanda yukarıda bahsedilen kriterler ölçülebilir olmalı ve bu ölçme işleminde net göstergeler kullanılmalıdır. Eğer bu göstergeler üretilebilirse, firmaların bilançoları ve resmi kayıtlarından elde edilen bilgiler ile ESG Kriterleri doğrultusunda büyük oranda değerlendirilebileceği söylenebilir.
Pekiyi pratikte bu firmaları neye göre değerlendiriyorlar? Türk firmalarının ESG kriterleri açısından durumu nedir? Bunu da Cuma’ya bırakalım.
ESG KRİTERLERİ: PRATİK UYGULAMALAR VE TÜRK FİRMALARI
YAYINLAMA: 03 Şubat 2022 - 23:35
Pazartesi günü yazımda ESG Kriterlerinden bahsetmiştim. Bu kriterler sürdürülebilirlik kavramının firmalara uyarlanması ile belirlenmişti. ESG Kriterleri çevresel kriterler, sosyal kriterler ve yönetişim kriterleri olarak üçe ayrılmaktaydı. Bu kriterlere her firmanın tam olarak uyması beklenmemekteydi. Ama farklı kriterlerden belli miktarını karşılayabilmeleri bu firmaların dış kredi ve yatırımlara çok daha geniş miktarda ve çok daha ucuza ulaşabilmelerini sağlamaktaydı. Yine geçen yazıda, 2020 yılı içinde dünya çapında ESG Kriterlerine göre dağıtılmış kredilerin toplamının 17 trilyon dolara ulaştığını belirtmiştim. Kabaca bir hesap yaparsak Türkiye’nin 2021 yılı itibariyle dünya üretiminde payı yüzde 0,75’tir. ESG Kriterlerine uygun dünya çapında 17 trilyon dolarlık kredi hacmi var iken Türkiye’nin potansiyel olarak bu pastadan elde edebileceği miktar 127,5 milyar dolardır. Haydi, yuvarlak hesap 100 milyar dolar diyelim. Türkiye’nin cari açık, dış borç ve döviz sıkıntısı problemlerini göz önüne alırsak 100 milyar dolarlık bir kaynak çok cazip görülmektedir. Ancak bu kaynağa ulaşabilmek için ESG Kriterlerinin hayata geçmesi gerekir. Dünya finans merkezlerinde ESG Kriterlerine uygun kredi vermeyi amaçlayan firmalar ve aracı kurumlar bulunmaktadır. Bu firmalar kredi veya yatırım talebiyle gelen firmaları ESG Kriterlerine göre değerlendirip kredi limitlerini belirlemekte, gerek görülürse ESG Kriterlerini sağlamak için danışmanlık hizmeti de vermektedirler. “Pekiyi Hocam, pratikte bu kriterler nasıl uygulanıyor? Temel analizde olduğu gibi rasyolar mı var?” İsterseniz size bir örnek vereyim ki, daha iyi anlaşılsın.
ESG KRİTERLERİNİN PRATİKTE UYGULANMASI
Pratik olarak burada ABD’de Boston merkezli Trillium Varlık Yönetimi (Trillium Asset Management) adlı 4,8 milyar dolarlık fon yöneten bir firmanın uygulamalarını ele alalım. Bu firmanın güçlü uzun dönemli performans gösterecek firmaları tespit etmek için ESG Kriterlerini temsilen kullandıkları göstergeleri verelim. Trillium analistleri pozitif ve negatif ESG kriterleri belirlemişlerdir. Negatif kriterler hiçbir şekilde yatırım yapılmayacak firmaları gösterirken pozitif kriterler kredi verilirken veya yatırım yapılırken öncelik tanınacak firmaları tanımlar.
Trillium’un negatif ESG kriterleri
Trillium firmasının hiçbir şekilde yatırım yapmadığı firmalar yani Trillium analistlerinin negatif kriterlerine sahip firmalar aşağıda gösterilmektedir:
Yüksek riskli alanlarda iş yapan, taş ve kömür madenciliği yapan, nükleer enerji veya kömür enerjisi kullanan, tarımsal biyoteknolojiye dayanan yani GDO’lu gıda üreten, tütün ürünleri ve silah üreten firmalar.
Bunun yanında inanç, cinsiyet ve ırk açısından ayrımcılık yapan, insan haklarına, hayvan haklarına ve çevresel sorunlara duyarsız olan, açık ve şeffaf bir yönetim oluşturmayan, çalışanların iş, sağlık ve sosyal güvencelerini sağlamayan ve tüketici haklarına riayet etmeyen firmalar.
Trillium’un pozitif ESG kriterleri
Trillium analistlerinin pozitif kriterleri, yani yatırımlar ve kredide öncelik verdikleri firmaları belirleyen kriterler de şunlardır:
Çevresel Kriterlere uyan firmalar şunlardır: Karbon salınımı veya sürdürülebilirlik raporlarını düzenli olarak tutan, üretim faaliyetinde zararlı kirleticileri ve kimyasalları sınırlandıran, karbon salınımını azaltmayı amaçlayan ve yenilenebilir enerji kaynakları kullanan firmalar.
Sosyal Kriterlere uyan firmalar şunlardır: Ahlaki tedarik zinciri oluşturan, ayrımcılığa karşı duran ve çeşitliliği savunan (kadın çalışan kotası koyan ve çalışanlar arasında engellilere kontenjan veren, göçmenlere, dini ve etnik azınlıklara çalışma alanında kontenjan ayıran), kadınlara karşı pozitif ayrımcılık uygulayan ve adil ücretler ödeyen firmalar.
Yönetişim Kriterlerine uyan firmalar ise şunlardır: Yönetim kurulunda çeşitliliğe (üst yönetimde kadın kotası uygulaması ile dini ve etnik çeşitlilik) önem veren, firmanın şeffaflığını politika olarak benimseyen, yönetim kurulu dışından bir CEO atayan ve yönetimde bütün hissedarların temsilcilerine yer veren firmalar.
Bütün bunlardan anlayacağımız şudur: Bütün dünya bazında Trillium benzeri binlerce finans kurumu veya bireysel yatırımcı vardır. Bunlar ilk önce, genel olarak, nükleer enerji veya kömür enerjisi kullanan firmalara ve GDO’lu gıda, tütün ürünleri ve silah üreten firmalara kredi vermemektedirler. Dahası din, ırk ve cinsiyet ayrımı yapan firmalara, çalışanlarının iş güvenceleri ve sosyal güvenceleri yetersiz olan firmalara ve açık ve şeffaf bir yönetimi olamayan firmalara kredi vermemektedirler. Bunlar, kredi alabilmeniz için yapmamanız gerekenlerdir. İlk önce bu kriterlerin sağlanması gerekir. Daha sonra, çevresel, sosyal ve yönetimsel kriterlere bakılarak kredi limiti ve getirisi belirlenmektedir.
TÜRK FİRMALARININ DURUMU NEDİR?
“Pekiyi Hocam, bizim memleketin firmaları bu kriterleri ne derece sağlıyorlar?” İsterseniz sadece negatif kriterlere bakalım…
Türk ekonomisindeki standart firmalara bakalım. Bunların çoğu küçük ve orta ölçekli aile firmalarıdır. 2000 yılından bu yana Türk firmaları ağırlıklı olarak sınai ve tarımsal üretimden çıkıp hizmetler sektöründe inşaat, perakende ticaret, turizm ve otelcilik, çeşitli büro hizmetleri, enerji dağıtımı, nakliye ve pazarlama alanlarına yöneldi. Bu işlerin ekserisi devletten alınacak ihale ve imtiyazlara bağlıdır. Yani gündelik politikayla iç içe durumdadır. Reel üretimde kalanların büyük bir çoğunluğu çalışanların iş güvencesi ve sosyal güvenceleri hakkında yetersiz olanaklar sunmaktadır. Birkaç büyük ve kurumsal şirketler grubu dışında çoğu firmamız bu konuda yetersizliklere sahiptir. Önemli sayıda firmamızın belli cemaat örgütlenmelerinin firmaları olduğu bilinmektedir. Bu firmalarda bırakın dini ayrımcılığın sonlanmasını, bizatihi firmaya girmek için cemaat büyüklerinden referans almak gerekmektedir. Çoğu aile firması olan bu işletmelerin hissedarların maddi ve yönetsel haklarına ne derece riayet ettikleri de tartışmalıdır. Kaç tane firmamızda kadın çalışma kotası, engelli çalışan kontenjanı vardır, bu da bir muamma... Her sene ölmeye yüz tutan nehirlerimiz, kuruyan göllerimiz, oluruna getirilip inşaat alanına dönüştürülen SİT alanlarımız, artan su ve toprak kirliliği düşünüldüğünde çevreye duyarlılığın çok olmadığı da anlaşılmaktadır. Bu ortamda inovasyon bir fantezi, yaratıcı girişimcilik enayilik, il başkanının kayınçosundan referans getirip devletten ihale almak veya ihale bağlayıp komisyonculuk yapmak iş adamlığı olarak tanımlanmaktadır. Böyle bir ortamda ESG Kriterlerine göre kredi bulunması zordur.
Birleşmiş Milletlerin 2015 yılında ortaya koyduğu 2030 Ajandası boşuna yazılmadı. 2030 yılına kadar ESG Kriterleri daha yaygın bir şekilde dünya ekonomisinde uygulanacaktır. Tam anlamıyla profesyonel ve kurumsal olmayan, emeğe ve çalışmaya saygı göstermeyen, ayrımcılık, istismar ve imtiyaza dayalı yönetsel şemalara sahip olan, yaratıcılık ve girişimciliğe önem vermeyen ve çevreye duyarsız olan firmaları ayakta durabilmesi çok zorlaşacaktır. Bugün daha geç değildir. Türk firmalarının kendini yeni gündeme hazırlaması çok önemlidir. Yerimiz bitti. Bir sonraki yazıda devam etmek ümidiyle…
HOCAMIN HOCASI SABRİ ÜLGENER
YAYINLAMA: 10 Şubat 2022 - 23:35
Sürdürülebilirlik üzerine birkaç yazı yazdım. Bu konuya devam etmek niyetindeyim. Bildiğiniz gibi sürdürülebilirliğin üç temel sütûnu vardı: Çevresel, iktisadi ve toplumsal sürdürülebilirlik. Ben sondan başlamak istiyorum, yani toplumsal sürdürülebilirlikten. Ancak bu noktaya gelmeden önce, hem toplumsal sürdürülebilirlik için güzel bir örnek hem de bu konudaki teorik tartışmaların ortasında yer alan bir ismi size tanıtmayı tercih ettim. Bu isim, aynı zamanda benim başkanı olduğum İktisadi Gelişme Kürsüsünün de başkanlığını yapmış, benim Hocamın Hocası olan rahmetli Prof. Dr. Sabri Ülgener’dir. Yazıma başlamadan önce Hocamızı rahmetle yâd ederim.
SABRİ ÜLGENER KİMDİ?
Sabri Hoca’yı en iyi tanıtacak olan onun asistanlarından olan Ahmet Güner Sayar Hocamızdır. Ahmet Hoca’nın İslam Ansiklopedisinde yazdığı Sabri Ülgener maddesinden alıntı yapalım:
“8 Mayıs 1911’de İstanbul Cağaloğlu’nda Gümüşhânevî Dergâhı’nda dünyaya geldi. Baba tarafından dedesi olan Safranbolulu İsmâil Necâti Efendi Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî’nin halifelerindendir. Babası Cumhuriyet döneminin ilk İstanbul müftüsü Mehmet Fehmi Ülgener’dir. Anne tarafından soy ağacının İstanbul’da kök saldığı görülmektedir. … İlkokula Divanyolu’nda başladı, ardından İstanbul Sultânîsi’nin (İstanbul Erkek Lisesi) ibtidâî kısmına geçti. Ortaöğretimini bu okulda tamamladı. Tahsili sürerken evde babasından şer‘î ilimleri öğrendi, tasavvufa yakınlık duydu. Arapça ve Farsça yanında yine babasından ta‘lik yazısını meşketti. Babasının ilmiye mensubu arkadaşlarıyla yaptığı sohbetlere katıldı. Kendi gayretiyle Almanca öğrendi. 1932’de İstanbul Dârülfünunu Hukuk Fakültesi’ne girdi. 1935’te mezun olunca Hukuk Fakültesi İktisadiyat ve İçtimaiyat Kürsüsü’nde asistanlığa başladı. Aralık 1936’da kurulan İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne geçti. Burada Alman hocalarının derslerini, kitap ve makalelerini tercüme etti. Bunlardan Alexander Rüstow’un, Ülgener’in Alman tarihçi okuluna yönelmesinde ve Werner Sombart ile Max Weber’i tanımasındaki etkisi büyüktür… 1937’de Yakın Şark Türk İslâm Dünyasının İktisat Ahlâkı ve Zihniyeti başlıklı teziyle doktorasını verdi. 1940’ların başında yayımlanan makaleleriyle kendini gösterdi. … Özellikle “İktisadî Hayatta Zihniyetin Rolü ve Tezahürleri” başlıklı makalesi hem İktisadî İnhitat Tarihimizin Ahlâk ve Zihniyet Meseleleri adlı baş eserinin, hem de Türk ekonomik düşünce dünyasını anlamaya dayalı zihniyet boyutunu getirecek diğer çalışmalarının habercisi oldu. … 1951’de İktisadî İnhitat Tarihimizin Ahlâk ve Zihniyet Meseleleri adlı önemli eserini neşretti. Aynı yıllarda “İslâm Hukuk ve Ahlâk Kaynaklarında İktisat Siyaseti Meseleleri”, “Ahmed Cevdet Paşa’nın Devlet ve İktisada Dair Düşünceleri”, “Descartes Rasyonalizmine Bir Bakış” ve “İktisat Felsefesi Tarihinde Werner Sombart’ın Yeri ve Şahsiyeti” başlıklı makalelerini yazdı.
1947-1948 yıllarında Harvard Üniversitesi’nde bulunan Ülgener burada Joseph Alois Schumpeter ve Alvin H. Hansen gibi iktisatçıların seminerlerine katıldı. Schumpeter’den ekonomik analiz tarihi, Hansen’den Keynes iktisadının esaslarını inceleme imkânına kavuştu. 1951’de profesör oldu. Tarihte Darlık Buhranları ve İktisadî Muvazenesizlik Meseleleri adlı profesörlük takdim tezi aynı yıl basıldı. 1954-1956 yılları arasında İktisat Fakültesi dekanlığı yaptı. Dış ülkelerde kongrelere katıldı. 1958’de Yeni Delhi’de sunduğu “İslâm’ın İktisadî Gelişmede Para ve Kredi Meseleleri Karşısında Durumu” başlıklı tebliğinde İslâmiyet’in faizi niçin haram kıldığını irdeledi. 1958-1959 akademik yılında Münih Üniversitesi’nde bulundu. 1964-1965 yıllarında misafir profesör olarak Columbia Üniversitesi’nde ders verdi. Türkiye’ye girişine ön ayak olduğu Keynesçi iktisadı, Alman tarihçi okulunun görüşünde yorumladığı az gelişmişlik olgusuyla birleştiren Milli Gelir, İstihdam ve İktisadi Büyüme adlı kitabını 1962’de yayımladı. Çeşitli makaleler yanında AK İktisat Ansiklopedisi’nde elliden fazla madde yazdı. 1960’larda Türkiye’de baş gösteren olaylar münasebetiyle kaleme aldığı “Aydınlar Sosyolojisi” başlıklı yazısında Marksizm’e karşı eleştirel bir çıkış yaptı. 1981’de emekliye ayrıldı. 1 Temmuz 1983’te İstanbul Erenköy’de öldü ve Edirnekapı Şehitliği’ndeki aile sofasına defnedildi.” (SAYAR, A.G., “SABRİ ÜLGENER” maddesi, TDV İslam Ansiklopedisi, www. islamansiklopedisi.org.tr)
ÜLGENER’İN YETİŞTİĞİ ÇEVRE
Benim hocalarım Erol Manisalı, Ahmet Güner Sayar, Doğan Kargül ve Gülten Kazgan’dan dinleyerek tanıdığım Sabri Hoca aslında tam bir erken dönem Cumhuriyet ziyalısı idi. (Dikkat edin, aydın demedim; aydın başkasının ışığından aydınlanmış ve onu yansıtan kişidir, ziyalı ise kendisi ışık saçar! DMD) Şiirde Yahya Kemal, musikide Münir Nûreddin ne ise, iktisat ve sosyolojide de Sabri Hoca’yı aynı yerde görürüz. Yani Osmanlı imparatorluk kültürü ve medeniyetini Cumhuriyet’e taşıyan ve onu yeni Türk cemiyetinde yeniden yorumlayan bir öncüydü. Elbette ki, yetiştiği çevrenin onun müktesebatında çok önemli bir yeri vardır. Osmanlı ulemâ sınıfından bir ailenin oğluydu. İmparatorluğun merkezinde (Sultan Ahmet - Beyazıt hattı) doğdu, yaşadı, öğrenci yetiştirdi. Ailesinde birbirinden çok farklı sanatçı, devlet ve bilim adamları vardı: “Babası Cumhuriyet döneminin ilk İstanbul müftüsü Mehmet Fehmi Ülgener’dir. Anne tarafından soy ağacının İstanbul’da kök saldığı görülmektedir. Annesi Emine Behice Hanım’ın babası Hasan Sabri Paşa’dır. Ülgener’in ailesi tam bir Osmanlı terkibidir. Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Nazım Hikmet Ran, Mehmet Ali Aybar ve Oktay Rifat Horozcu onun kuzenleridir.” (SAYAR, A.G., “SABRİ ÜLGENER” maddesi, TDV İslam Ansiklopedisi, www. islamansiklopedisi.org.tr) Yani diyeceğim o ki, Sabri Hoca eski Osmanlı elitleri ve saray çevresinden bir ailede yetişmişti. Bu ise onu hem klasik Türk İslam uygarlığına hem de Batı uygarlığına mensup yapmaktadır. Cumhuriyet Dönemi’nin çok farklı görüşten entelektüellerinin (ki Atatürk de bunlardandır, DMD) ortak özelliği hem doğulu hem de batılı ve aynı zamanda ne doğulu ne batılı olmalarıdır. Sabri Hoca da bunlara örnektir.
SABRİ ÜLGENER’İN TEMEL TEZLERİ VE İLMİ HAYATA KATKISI
Sabri Hoca hem iktisatçı hem de sosyolog sayılır. Bunda yetiştiği ilmi çevrenin de katkısı vardır. Atatürk döneminde gelen Alman Profesörlerden olan Rüstow vasıtasıyla Alman Tarihçi okulunu öğrendi, bunun yanı sıra Rüstow onu Weber sosyolojisi ile tanıştırdı. Yine Amerika’da iki sene beraber çalıştığı Alvin Hansen’den Keynes’i ve Keynesgil iktisadı ve Joseph Alois Schumpeter’den de “dengesizlik iktisadını” öğrendi. (Bir konuşmamızda Gülten Kazgan Hoca “Türkiye Keynes’i Sabri Bey’den öğrendi.” demişti, DMD) Aynı Osmanlı uygarlığında olduğu gibi, Sabri Hoca da, bu dört farklı sosyal bilim yaklaşımını kendi terkibinde bir araya getirdi. Bugün iktisat politikalarından finansa kadar birçok alanın temeli olan Makro İktisat’ın kurucusu Keynes ve onun döneminde en büyük rakiplerinden biri olan Schumpeter’in görüşlerini birleştirdi. Bunu yaparken Türkiye’nin gelişmekte olan bir ülke olarak kendine has hususlarını göz önüne aldı ve bu yüzden Alman Tarihçi Okulundan yararlandı. Son olarak Weber’in kapitalizm, kalkınma ve dini kurumlar arasında kurduğu ilişkiyi (kendisine göre) eksiklerini tamamlayarak Türk ve İslam toplumlarına uyarladı. Ahmet Güner Sayar Hocamız’dan yukarıda yaptığım alıntıda bahsedilen eserleri hep bu terkipçi yaklaşımın ürünüdür. Burada bir noktayı da belirtmek önemlidir: Weber “Sociology of Religion / Din Sosyolojisi” adıyla bir araya toplanan dini kurumlar ve toplumsal yapı arasındaki ilişkiyi ele alan makalelerinden birinde İslâmı bir savaşçı – tüccar toplumun ürünü olarak tanımlar ve devam ederek kendisinin, yine de, İslâm hakkında yeterli bir bilgiye sahip olmadığını da ekler. Sabri Hoca bu eksikliği tamamlayacak donanıma sahiptir.
SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR TOPLUM VE SABRİ ÜLGENER
Tabiî ki, Sabri Hoca zamanında daha sürdürülebilirlik kavramı oluşmamıştı. Büyüme iktisadı bile daha yeni şekilleniyordu. Ancak bugün toplumsal sürdürülebilirlik başlığı altında ele alınan temel tartışmaların özü, o dönemde de, farklı adlar altında tartışmaya açılmaktaydı. Sabri Hoca’ya göre kendi köklerinden ve geçmişinden kopmuş bir toplumun yaşayabilmesi mümkün olmadığı gibi, geçmişte bir anda donup kalmış toplumların da varlığını sürdürebilmesi mümkün değildi. İşin sırrı geçmişi ve kökleriyle bağını koparmadan gelişebilmek ve tekâmül etmekti. O dönemde Nureddin Topçu’dan, Yahya Kemal’e, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Kemal Tahir’e çok farklı görüşlerdeki düşünür ve sanatçıların üzerinde fikir birliğine ulaştığı temel sonuç da buydu. Biraz daha ileri gidelim, fikri açıdan kendinden çok farklı bir düzlemde bulunan kuzeni Nazım Hikmet bile, sosyalist devrime bizim tarihimizden bir örnek arayıp Şeyh Bedreddin Destanı’nı yazmıştı.
Pazartesi günü Sabri Hoca’nın tasavvuf ve Türk iktisadi hayatında etkileri hakkındaki görüşlerini ele alacağım. Hayırlı Cumalar.
TASAVVUF, İKTİSADİ HAYAT VE SABRİ ÜLGENER
YAYINLAMA: 13 Şubat 2022 - 23:25
Bu köşede ilk dönem İslam Tasavvufu ve onun iktisadi hayata yansımaları üzerinde çok sayıda yazı yazdım. Tabiî ki ben, ilk önce, iktisatçıyım. Dolayısıyla ele aldığım iktisadi problemlerin tarihsel arka planını incelerken bu konulara girmiştim. Osmanlı’nın son dönemleri ve Cumhuriyetin ilk dönemlerinde bütün mütefekkirlerin ortak olarak cevap aramaya çalıştıkları sorulardan biri de, “Ne oldu da, biz, Batılılardan geri kaldık?” ya da “Ne oldu da Batılılar bizi geçti?” sorusu olmuştur. Osmanlı’nın son döneminde Batıcılar, İslamcılar ve Türkçüler birbirlerinden farklı ideolojilerle de olsa, ortak bir nokta da buluştular: Tarihin bir yerinde, nitelikleri ve etkilerinin büyüklüğü tartışılabilir olan birçok sebepten Osmanlı Cemiyetinde bir sanayileşme ve sermaye birikiminin olmadığı, yani daha net bir tanımla kapitalizmin gelişemediğini, tersine aynı dönemde Batı’nın, yine, nitelikleri ve etkilerinin büyüklüğü tartışılabilir olan birçok sebepten dolayı kapitalizmi geliştirip, sanayileşmiş bir ekonomi ve şehirlileşmiş bir topluma ulaştığını söylediler. Bu üç görüşün farklılaştığı nokta, “Osmanlı cemiyetinin neden sermaye birikimi, sanayileşme ve şehirlileşmeyi üretemediği” sorusuna verdikleri cevapta saklıdır. Batıcılar, hem Türk kültürünün hem de İslam dininin bizatihi tarihsel sebepler ve ortaya koyduğu değer yargılarıyla gelişmenin önünde engel olduğunu bu yüzden hem Türklükten hem İslam’dan kurtulmadıkça gelişip medeni hale gelemeyeceğimizi savunmaktaydılar. Türkçüler, kendileri imal ettikleri Türk tarihinin muhayyel kahramanlarını örnek olarak gösterip, geri kalmanın sebebinin Türk kimliğini kaybetmekte, milli birliğin bozulmasında, (Arap, Fars veya Batı kökenli olsun) yabancı değer yargılarının hâkim olmasında gördüler. İslamcılar ise Peygamber Efendimizin Asr-ı Saadet’ini yine kendi muhayyilelerinde efsaneleştirip, bozulma ve çürümenin İslam’ın ilk dönemindeki değer, norm ve toplumsal yapıdan kopuşumuz sebebiyle gerçekleştiğini, bunun da çöküşün ana sebebi olduğunu söylediler. Bu üç farklı düşünce okulunun en büyük eksikliği, temelde iktisadi ve maddi olgulara ve süreçlere bağlı olan bir meseleyi düşünce, kültür veya inanç bağlamında ele almalarıydı. Bunda, iktisat bilimi ve iktisadi düşünce ile Türk cemiyetinin ancak Cumhuriyet döneminde – o da çok yetersiz olarak – tanışmış olmasının büyük payı vardır.
Bir önceki yazımda bahsettiğim gibi, bana bir sohbetimizde Gülten Kazgan Hocamız “Türkiye Keynes’i Sabri Bey’den öğrendi.” demişti. Sabri Hoca Atatürk tarafından kurulan İktisat Fakültesi’nin ilk kadrolu personelidir. Hocaları daha çok Hukuk, Sosyoloji ve Siyaset Bilimi gibi alanlarda tedrisat almışlardı. Almanya’dan gelen Hocalar da, Alman sosyal bilimcilerin çoğunda olduğu gibi, iktisadi olaylara salt iktisadi açıdan değil diğer sosyal bilimlerin verilerini de kullanarak enter-disipliner bir yöntemle bakmaktaydılar. Dolayısıyla Sabri Hoca bizim yetiştiğimiz gibi standart bir iktisatçı olarak yetişmemiştir. Onun eserlerinde bu terkipçi ve enter-disipliner yaklaşımı görmek bu yüzden çok doğaldır.
Yazının girişinde bahsettiğim son dönem Osmanlı ve ilk dönem Cumhuriyet aydınlarının cevap aradığı soruya Sabri Hoca hem bir sosyolog hem de iktisatçı olarak cevap vermiştir. “Hocam. Sabri Ülgener’in düşüncesi hangisine yakındı? Batıcı mıydı, Türkçü müydü yoksa İslamcı mıydı?” Benim eserlerinde okuduğum ve başta Erol Manisalı, Gülten Kazgan ve Doğan Kargül Hocalarımdan dinlediğim kadarıyla üçüne de mensup değildi. Ailevi kökenleri itibariyle Sünni – Hanefi – Nakşibendi bir geleneğe dayanmakta, son dönem Osmanlı’nın saray çevresinde yetişmiş biriydi. Onda İslamcıların veya Türkçülerin devrim ateşi, Osmanlı geleneğine karşı bakışları yoktu. Tersine o Osmanlı’nın yüksek şehir kültürünün son temsilcilerinden biriydi. Öte yandan Cumhuriyet döneminin ilk entelektüellerinden biri olarak da Atatürk‘ün hatırasına ve Cumhuriyet’in hedeflerine de samimi bir bağlılığı vardı. Ona göre Cumhuriyet bir kalkınma, sanayileşme ve şehirlileşme projesiydi. Yani, özetleyecek olursak Osmanlı geleneğini bilen ve yaşayan bir insan olarak, bu geleneği Cumhuriyet şartlarında yeniden üretmeyi amaçlamaktaydı.
Hal böyle olunca, Osmanlı medeniyetinin neden geri kaldığı sorusuna iki farklı disiplinde verilmiştir. Sosyolog olarak Sabri Hoca, başlangıcından bu yana Türk toplumunda hâkim olan kaderci, vahdet-i vücutçu ve (kendi deyimiyle) batınî tasavvuf anlayışı ve bu anlayışın yüzyılların birikimiyle yol açtığı toplumsal ataleti (durgunluğu) geri kalmamıza neden olan zihniyet yapısının temeli olarak tanımlar. Öte yandan iktisatçı olarak da, Sabri Hoca, sermaye birikiminde geri kalmış bir toplum olarak devletçi bir ekonomi politikasını ve planlı kalkınmayı savunur. Bugün, Hocamızın bu iki tezinden ilkini ele alacağım. Bu arada benim katılmadığım yerlerde, Hocadan ne yönde farklılaştığımı da söyleyeceğim.
ÜLGENER’İN TASAVVUF VE ÇÖKÜŞ DÖNEMİ İKTİSADİ HAYATA DAİR GÖRÜŞLERİ
Ahmet Güner Sayar Hoca’dan bir alıntıyla başlayalım: “Sabri Ülgener’in sosyolog kimliğinin en değerli ürünü İktisadî İnhitat Tarihimizin Ahlâk ve Zihniyet Meseleleri adlı eseridir. Daha sonra yayımlanan Zihniyet ve Din ile tamamlanan eserde, Batı Avrupa’da ortaya çıkan kapitalistleşme süreci karşısında Osmanlı ekonomisinin çözülmeye girdiği bir dönemde iktisadî zihniyet dünyasının bir tahlilini yapmıştır. Weber’in, kapitalizmin doğuşunda Protestanlığın üstlendiği role dair düşüncelerinden hareketle Ülgener, farklı bir yerde ve farklı bir zamanda Osmanlı ekonomisinin kapitalizme geçememesinin sebeplerini göstermeye çalışmış; İslâmiyet’in belirlediği iktisat ahlâkı (norm) ile yaşanan hayatı şekillendiren iktisadî zihniyetin (reel) Osmanlı gerçeğindeki muhasebesini yaparken özellikle bâtınî tasavvufun rasyonel bir ekonomik bireyin oluşmasını engellediğini ileri sürmüştür.” (SAYAR, A.G., “SABRİ ÜLGENER” maddesi, TDV İslam Ansiklopedisi, www. islamansiklopedisi.org.tr)
Sabri Hoca, dinin temel değerlerinin gelişmeye engel olduğu görüşünü reddeder. Bu açıdan Batıcılardan farklılaşır. Ancak yüzyıllar içinde İslam dininin Osmanlı Cemiyetinde oluşan yorumunun ve bunun hayatımıza yansımalarının sermaye birikimi, teşebbüs gücünün oluşumu ve ticaretin gelişmesine engel olduğunu söyler. Kendi tabiriyle “zihniyet meselesinin” çıkış noktası batınî tasavvuftur. Bu konuda yakın arkadaşları Ömer Lütfi Barkan’la ve Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’yla ne tür musahabelerde bulunduklarını tahmin edebiliyorum. Ama ne yazık ki, benim yaşım bu sohbetlere canlı tanık olmama yetmiyor. Yine de “batınî tasavvufla” kastettiği Osmanlı’nın ilk döneminde Babai hareketinden gelen, Yesevi, Haydari ve Vefai müntesibi dervişlerin oluşturduğu Abdalan-ı Rum’u kastettiğini düşünüyorum. Daha önceki yazılarımda da bahsettiğim gibi, rekabet yerine dayanışmayı, özel mülkiyet yerine ortaklaşa mülkiyeti, kendi bireysel çıkarları yerine toplumsal çıkarı tercih eden bu dervişlerin kurduğu tekkelerde öğrettikleri tarikat yolu ve yaydıkları İslâm anlayışı kapitalizmin oluşmasına neden olan kâr amacı güden ve kâr elde etmek için üretim yapan girişimci karakterine pek uygun değildi. Sabri Hoca Rüstow vasıtasıyla tanıdığı Weber sosyolojisine dayanarak bu çıkarımda bulunmuştu. Weber Kapitalizm’in zihniyetinin püriten ahlâkı savunan ve çalışmayı bir ibadet olarak gören Protestanlık’tan neş’et ettiğini söylemekteydi. Sabri Hoca da, buradan yola çıkarak, Ahilerin loncaları, Bayramîlerin imece ile ziraat yöntemleri ve benzeri içe kapalı, topluluğun çıkarına çalışan, tarikat aidiyetiyle birleşmiş meslek ve zanaat taassubunun Batı’da olduğu gibi uzun erimli bir iş örgütlenmesi doğuramayacağını ve iş hayatında rasyonel tercihlerle ilerleyen bir girişimci sınıfın gelişmesine engel olduğunu belirtir. Hem kendi dinimiz, kültürümüz ve geleneğimiz içinde kalıp hem de bir girişim kültürü oluşturmanın yolu olarak da batıniliği reddeden Melamilik de görür. (Hocanın bahsettiği Melâmilik 19’uncu yüzyılda ortaya çıkan üçünce devre Melamiliği olsa gerektir. Çünkü ilk devre Melâmiliği, bizzat Hâce Yusuf-u Hemedâni vasıtasıyla hem Yesevî hem de onun uzantısı Haydari geleneğine hem de bugünkü Nakşibendilerin çıktığı Hâcegân yoluna kaynaklık etmiştir, DMD.) Melâmiler mistik bir İslâm anlayışını savunmakla beraber tasavvuf ehli sûfilerden ayrılmaktadırlar. İsterseniz yine İslam Ansiklopedisinden alıntılayalım:
“Melâmetîlik ile sûfîliğin birbirinden farklı oluşuna muhtemelen ilk defa temas eden Hargûşî’ye göre Melâmetîler’in metodu ilme, sûfîlerin metodu hale dayanmaktadır. Hargûşî, Melâmetîler’in çalışmayı ve kendi el emekleriyle geçinmeyi tercih ve teşvik etmelerine karşılık sûfîlerin çalışmayı bırakıp zühd ve tevekkül üzere yaşadıklarını, Melâmetîler’in mârifetin çalışma ve şahsî gayretle elde edilebileceğine inandıklarını, sûfîlerin ise mârifetin rabbânî bir mevhibe olarak tecelli edeceği görüşünde olduklarını ve Melâmetîler’in sûfîlerin vecd ve tevâcüd halinde ortaya koydukları raks ve semâ gibi halleri doğru bulmadıklarını belirtir.” (“Melâmetilik” maddesi, TDV İslam Ansiklopedisi, www. islamansiklopedisi.org.tr)
Anlaşılan o ki, Sabri Hoca, İngiliz veya Hollandalı püritenlerde bulunan özelliklerin benzerini Melamilerde görmüş. Ancak bunlar da şehirli ve orta sınıfa mensup olmadıkları için bir burjuva zihniyetine tohum teşkil edemezlerdi. Benzeri bir bakış açısı büyük şairimiz Yahya Kemal’de de bulunmaktaydı. Rivayete göre Üstâd, çok sık yaptığı dost meclislerinden birinde mealen: “Her eline def alan Enel Hak demiş! Halbuki biz de İngilizler gibi işinde gücünde, dininde diyanetinde insanlar olmalıydık.”, demiştir.
Ben bu duruma Hocamın Hocası Sabri Ülgener’den ve Weber’den farklı bakıyorum. Osmanlı’nın başlangıcı ve beylikler dönemi Anadolu’sunda hâkim olan tasavvuf anlayışı göçebe veya yarı göçebe Türkmen boylarının üretim tarzı ve ekonomi politiğine uygundu. Zamanla yerleşik tarım toplumu oluştukça, bu tarikatlarda batıniliklerini törpülemiş ve Sünnileşmişlerdir. Bugün kimse Şemsi Tebrizi’nin çâr-ı darp yapan (saç, kaş, bıyık ve sakalların kazınması eylemi) başı kabak yalın ayak bir derviş olduğunu bilmez, bilse de söylemez. Benzeri örnek Hacı Bektaş-ı Veli, Abdal Musa, Akşemsettin gibi büyükler için de verilebilir. Çünkü tarikatlar yerleşik tarım toplumunun üretim tekniği ve yaşam tarzına uyum göstermişlerdir. Benim görüşüm şudur ki, iktisadi geri kalmışlığın sebebi herhangi bir din veya tarikat olamaz. Tam tersine, iktisadi yapının değişimi maddi etkenlere bağlıdır ve yine iktisadi yapı bizatihi dini yorumları değiştirir. Weber örneği için de şunu söyleyebiliriz: Kapitalizm Protestanlık’tan neş’et etmemiş, aksine yeni ortaya çıkan ticari kapitalizmin ihtiyacı olduğu için Protestanlık ortaya çıkmıştır.
KALKINMA, KARMA EKONOMİ VE SABRİ ÜLGENER
YAYINLAMA: 20 Şubat 2022 - 23:30
Cuma günü işlerimden dolayı yazamadım. Nasip bugüneymiş. Sabri Ülgener’in bir sosyolog olarak “neden Türk Osmanlı cemiyetinin geri kaldığına yönelik” görüşlerimi bir önceki yazımda dile getirmiştim. Sabri Hoca, Weber’in Protestan Hristiyanlık ile kapitalizm arasında kurduğu ilişkinin bir benzerini Türk Osmanlı uygarlığında Melamilik ile kurmaya çalıştığını anlatmıştım. Tersten giderek kendi deyimiyle “batınî tasavvuf” olarak tanımladığı zihniyetin İslâmın kaderci, içe kapalı ve dışlayıcı bir toplumsal ve iktisadi yorumuna kaynaklık ederek sermaye birikimini ve girişimcilerin yetişmesini engellediğini, bu yüzden de bizde bize özgü bir ticaret toplumu ve kapitalizm oluşmadığını söylemekteydi. Tabiri caizse, Sabri Hoca, sosyolojik yöntemi kullandığı eserlerinde “geçmişte bize ne olduğunu” tartışırken, iktisatçı olarak “Bundan sonra ne yapmalıyız?” sorusuna cevap aramaktaydı. Bugün Hoca’nın iktisatçı olarak görüşlerine yer vereceğim.
İki önceki yazımda Sabri Ülgener’in iktisadi bakış açısını belirleyen üç kaynaktan bahsetmiştim: Hansen üzerinden Keynes iktisadı, Schumpeter ve Alman Tarihçi okulu. Burada konuya ilgili ama yeterince müktesebatı olmayan okuyucularım için ilk önce kısaca bu kaynakları tanıtayım. Daha sonra Sabri Hoca’nın bu üç okulu nasıl bir terkipte birleştirdiğinden bahsederiz.
KEYNES VE KEYNESGİL İKTİSAT: EKONOMİYE DEVLET MÜDAHALESİ
John Maynard Keynes Victoria Devri asilzadelerinden biridir. Ancak düşünsel olarak Victoria Devrindeki hâkim tutucu bakış açısını taşımaz. O 20’inci Yüzyılda değişen iktisadi ve siyasi şartlarda hem kapitalist toplumun devamını sağlamak hem de var olan iktisadi anlayışın (Neo Klasik Okulun bakış açısı, DMD) kapitalist toplumun işleyişinin genel kurallarını tanımlamak için yetersiz olduğunu göstererek eksiklerini tamamlamak ister. Siyasi olarak ne Muhafazakâr Partili’dir, ne de (bizde bazı tatlı su solcularının zannettiği gibi) İşçi Partili’dir. Ancak dönemin bağımsız aydınları ile istişare içinde bulunan, liberal aydın ve düşünürlerle arkadaşlık eden bir akademisyendi. Bugün iktisat ve iktisatçı (veya Amerikan İngilizcesinden dublaj haliyle “ekonomist”) deyince insanların aklına gelen faizler, döviz kurları, hisse senetleri ve tahviller, para ve maliye politikası gibi kavramların hemen hemen hepsi Keynes öncesinde ya iktisadın konusu olarak kabul edilmezdi ya da içleri farklı bir manayla doldurulup sunulurdu. Böyle olunca, iktisadi faaliyet düzeyindeki dalgalanmalar, iş hayatını sekteye uğratan krizler ve benzeri olumsuz süreçleri anlayıp yönetmede yetersiz kalan bir iktisat teorisi vardı. Bu teori akademik olarak Neo Klasik Okul olarak adlandırılmakta ve bugün iktisat branşlarından sadece biri olan Mikro İktisat temeline dayanmaktaydı. Mikro iktisat, temel olarak, bireylerin tüketim ve tasarruf kararları ve firmaların üretim ve yatırım kararları ile ilgilenir. Bir ekonominin toplam tüketimi, toplam yatırımı, enflasyon ve işsizlik gibi kavramları açıklayacak, bir ekonomiyi bütün olarak ele alabilecek bir bakış açısına, kurallar bütününe ve analiz araçlarına sahip değildir. İşte Keynes kendi çağında (1930-1946 arası) bütün bu eksiklikleri görmüş ve kendince bu sorunlara bir çözüm getirmiştir. Bugün Makro İktisat kuramının kurucusu Keynes’tir, ancak bugünkü Makro İktisat Keynes’in takipçileri ve yer yer de karşıtlarının yaptığı katkılarla zaman içinde oluşmuştur. Keynes kısaca kapitalist bir sistemin kendi doğası gereği istikrarsız olduğunu, yüksek işsizlik veya yüksek enflasyon üretmeye eğilimli olduğunu, bu aksaklıkların giderilmesi için de devletin elindeki araçlarla (para ve maliye politikası) ekonomideki toplam talebi yönlendirebileceğini söyler. Analizi kısa dönemlidir, belirsizliğe, sürü psikolojisine ve parasal büyüklüklere önem verir ve uzun dönemli reel büyüme kapsama alanı dışındadır. Keynes’in aristokrat ağzıyla yazdığı ve karmaşık ilişkiler barındıran Genel Teori adlı eserinden üniversite müfredatında öğrencilere öğretilebilecek basit sistem ise Alvin Hansen tarafından üretilmiştir. Sabri Hoca Keynes’e onun vasıtasıyla ulaşmıştır.
JOSEPH ALOIS SCHUMPETER VE GİRİŞİMCİNİN ÖNEMİ
Schumpeter bir bakıma okullar üstü bir iktisatçı olarak görülebilir. Avusturyalı olmasına rağmen Avusturya Okulundan farklı olarak, kapitalist sistemin tarihsel, teknolojik ve toplumsal sebeplerden dolayı sürekli bir değişim ve dengesizlik içinde olduğunu söyler. Neo-Klasiklerin ve Avusturya okulunun ekonomiye ve toplumlara statik bakışına alternatif olarak Alman Tarihçi okulundan beslenir. Dinamik, sürekli değişim merkezli ve inovasyona dayalı bir iktisat kuramı inşa eder.
Schumpeter’in çalışmaları içinde en fazla öne çıkanları ki Sabri Hoca’yı da etkileyen düşünceleri de buradan neş’et eder, girişimciye ekonomik işleyişte çok büyük bir önem atfetmesi ve konjonktür teorisidir. İktisadi olayları ne Walras ve Neo Klasikler gibi değişimin olmadığı, her zaman dengenin sabit olduğu statik bir yaklaşımla modeller, ne de Keynes gibi kısa dönemli, belirsizlik ve sürü psikolojisine dayalı bir dengesizlik modeli kurar. Schumpeter, ekonomide büyük kitlesel değişimlerin uzun dönemde teknolojik paradigma değişikliklerine bağlı olduğunu, teknolojik paradigma değişiminin ise girişimci sınıfından kaynaklandığına vurgular. Keynes kısa dönemde devlet müdahalesiyle iktisadi dalgalanmaların kontrol altına alınmasını araştırırken, Schumpeter iktisadi dalgalanmaların uzun dönemde kaçınılmaz olduğunu ve esas olanın sağlam bir girişimci sınıfı yetiştirmekte bulunacağını söyler. Her şeyin düzgün gittiği (yani piyasa kurallarının tam işleyip krizlerin olmadığı) bir ekonomide kısa dönemde belli bir teknoloji altında Walras’ın tanımladığı ideal denge gerçekleşebilir. Ancak fiziki sermayenin (üretimde kullanılan makine ve teçhizat) yenilendiği 8-11 yıllık, altyapı sermayesinin yenilendiği 18 – 25 yıllık ve teknoloji değişimlerinin gerçekleştiği 45-60 yıllık dönemlerde ekonomik dalgalanmaların olması kaçınılmazdır. Schumpeter kapitalist ekonominin yaşayabilmesi için krizlere ihtiyaç duyduğunu, krizlerde başarısız, verimsiz ve yaratıcı olmayan sektör ve firmaların battığını ve yeni sektörlerin doğduğunu söyler. Her kriz sonrasında kapitalizmi yeniden daha hızlı büyüten de girişim gücüdür. Buna yaratıcı yıkım adını verir.
Sabri Hoca Schumpeter’den girişimci sınıfın önemini ve kapitalizmin dengesizliklerden beslenip dengesizlikleri yol açtığı sonucuna ulaşır.
ALMAN TARİHÇİ OKULU
Schumpeter’in de bir takipçisi olduğu, aralarında Schmoller gibi bir iktisatçının, Sombart gibi bir iktisatçı ve sosyoloğun ve Weber gibi bir sosyoloğun da bulunduğu Alman Tarihçi Okulu’na göre insan topluluklarının davranışı ve iktisadi olgular hakkındaki temel bilgi kaynağının tarih olduğu, iktisati olgu ve süreçlerin kültüre spesifik olduğu, bütün zaman ve mekânlar için genel iktisat kurallarının bulunmadığı temel görüşlerini savunur. Alman Tarihçi Oklunu göre Neo-Klasikler, Keynesgiller veya Marksistler’in savunduğu gibi iktisadi teoremlerin evrensel geçerliliğini reddeder. Ana akım iktisatta olduğu gibi matematiksel modellemeye ve mantığa dayalı bir yöntem kullanmaz, bunun yerine tarihi bilgilere ve istatistiğe önem verirler.
Alman Tarihçi Okulu’nun düşüncelerini dayandırdığı iktisatçı List’tir. List kendi döneminde İngilizlerin dayattığı serbest ticarete karşı korumacılığı savunmuştur. Çünkü Almanya henüz o dönemde yeterli sermaye birikimine sahip değildi. Aynı zamanda List sosyal politikalar yoluyla fakir sınıfların desteklenmesini de savunurdu.
ÜLGENER’İN SENTEZİ
Sabri Hoca Cumhuriyet’in yetiştirdiği ilk akademisyen kuşaktandır. Cumhuriyetin kuranlara göre bir daha emperyalistlere esir düşmemek için Türkiye’nin onların silahlarıyla silahlanması gerekmekteydi. Bunun için Cumhuriyet’in önceliği beşeri ve iktisadi kalkınma, ya da daha somut bir şekilde ifade edersek, sanayileşme ve şehirlileşme idi. Sabri Hoca nedenlerini incelediği ve açıklamaya çalıştığı Türk Osmanlı cemiyetinin yaşam gücünü kaybetmesi süreci sonucunda, yeniden ayağa kalkması için, yani şehirlileşebilmesi ve sanayileşmesi için, gelişmiş Batı toplumlarını temel alan modellerin işlemeyeceğini düşünüyordu. Türkiye’nin şartlarında serbest piyasa ekonomisi işlemezdi, çünkü birikmiş sermaye ve girişimci sınıfı yoktu. Bu yüzden serbest dış ticaretin de ülkeye bir faydası olmazdı, bunu Tanzimat döneminde zaten tecrübelerimizle biliyorduk. O zaman ne yapmalıydık? 1962 yılında yayımlanan “Milli Gelir, İstihdam ve İktisadi Büyüme” kitabında, ki bu aslında derslerde okutulmak için yazılmış bir kitaptır, Keynes’in savladığı politika uygulamaları yoluyla ekonomiye devlet müdahalesini ve yine Keynesgil gelenekten gelen Harrod ve Domar’ın planlı kalkınma için büyüme politikalarını savunmuştur. Burada ki ince fark da şudur: Devletçilik, ilk dönem Cumhuriyet şartlarında, sermaye birikim sürecini başlatmak ve bir girişimci sınıf oluşturmak için zorunlu bir uygulamaydı, bunu sosyalizmle karıştırmamak gerekliydi. Ancak Keynes’in Hansen tarafından basitleştirilmiş modelinin birçok açıdan gelişmekte olan ülke dinamiklerini yansıtmadığını da söylemekteydi. Bu yüzden devletçilik sadece kriz anlarında talebi arttırmak olarak anlaşılmamalıydı. Özel sektör ve kamu sektörü uzun dönemli planlar çerçevesinde eşgüdüm içinde çalışmalıydılar. Yeterli sermaye birikimi oluştuğu ve dış dünyayla rekabete hazır hale gelindiğinde ise yine planlı bir şekilde dışa açılmalıydık. Aslında Sabri Hoca’nın savunduğu iktisat modelinin kendi şartlarına uygun bir versiyonunu başta Kore ve Çin olmak üzere Asya ülkeleri uygulamaktadır. Biz Hoca’nın yolundan mı gittik? Hayır, biz (1929-1950) arasındaki dönem haricinde, benim Neo-Tanzimatçı Model dediğim, mottosu “dışarıdan bol bol borç al, çatır çatır ye, borç ödeme vakti gelince de krize gir!” olan, dış borca dayalı büyüme modelini uyguladık. Neyse, buradan tekrar Hocamızı saygı ve rahmetle yâd edelim.
SERİN SAVAŞ- TÜRKİYE NE YAPMALI? - I
YAYINLAMA: 27 Şubat 2022 - 23:30
Cuma günü rahatsızlandığımdan dolayı yazamadım. Merak etmeyin, Covid 19 bize uğramadı. Güzel ve keyifli konularda yazmak istiyordum ki, Perşembe günü ile birlikte bütün dünyada gündem alt üst oldu. Rusya Ukrayna’ya operasyon başlattı ve şu an (26 Şubat 2022 Cumartesi saat 17:27) itibariyle yıldırım harbiyle bu ülkeyi teslim almak üzere. TV’lerde uzun bir süredir biz iktisatçıların işgal ettiği koltuklar yeniden emekli paşalara devredildi. Bugün sizlerle genel bir durum değerlendirmesi yaparak, bu işlerin arkasındaki ekonomi politiği anlatmak istiyorum.
SAVAŞ ÖNCESİ TAHMİNLERİM
Perşembe günkü operasyon fiilen başlamadan önce benim jeopolitik ve iktisadi durum hakkındaki kanaatim şu idi: ABD Başkan Biden seçildiğinden beri temel stratejisini NATO’nun yeniden aktif hale getirilmesi ve Rusya’yı hedefe koymak şeklinde belirlemiş gibi gözüküyordu. Bu tercih, aslında, ABD’nin kendi iç meseleleriyle çelişkili gibi gözükse de herkesin genel izlenimi bu yöndeydi. Rusya da, içinde bulunduğu ekonomik sıkışıklıklar nedeniyle, gemileri kolay kolay yakacağa benzemiyordu. Ben bu durumun ABD ve Rusya’nın bir Karagöz Hacivat oyunu olduğu kanaatindeydim ve durumun masa başında Ukrayna’nın paylaşılması ile sonlanacağını düşünüyordum. Bana göre ABD askeri bir müdahale yapacak güçte değildi, buna mukabil Rusya da ekonomik ambargoyu göze alamazdı. Donbas bölgesi ve civarındaki bazı toprakları Kırım’la birleştirerek Rusya’ya verirler, geri kalan Ukrayna’yı da AB üyesi olarak tanırlar diye düşünüyordum. Öyle, “barış, insan hakları ve toprak bütünlüğü” gibi romantik kavramlarla jeo-politiğin kurallarının alâkasının olmadığını da biliyordum. Savaş çıkarsa Ukrayna’nın daha dişli olacağını, Rus ordusunu belli mevzilerde durdurabileceğini de tahmin ediyordum. Bazı yönlerden yanıldım.
MEVCUT DURUM – BATININ ÇÖKÜŞÜ
Rusya kimsenin beklemediği kadar hızlı bir şekilde, adeta Wehrmacht’ın (Nazi dönemi Alman Ordusu) 21’inci yüzyıl versiyonu gibi, yıldırım harbiyle iki günde Ukrayna’yı paketledi. Şu anda, Ukrayna ordusu tarafından başkent Kiev şehri etrafındaki dar bir halkada umutsuz bir savunma sürdürülmektedir. Çoktan ölmüş olan ama öldüğünün farkında olmayan AB yöneticileri panik halindeler. Dillerinde “demokrasi, barış ve insan hakları” var, akıllarında ise “Rusya Avrupa’ya saldırırsa durduracak gücümüz var mı?” sorusu bulunmakta… ABD çeşitli yaptırımların sözünü ediyor, hatta Ukrayna’ya (dalga geçercesine) bilmem kaç milyon dolarlık askeri yardım yapacaklarını taahhüt ediyorlar, ama fiiliyatta hiçbir şey görülmemekte. Ha, özür dilerim, Rusya Avrupa Komisyonundan ihraç edildi, Eurovision yarışmasından menedildi, Şampiyonlar Ligi finali de Paris’e alındı! Bunlar Rusya’nın çok da umurunda değildir.
ABD’nin askeri bir müdahale gücünün olmadığı çok netti. Ne AB ve ne de ABD’nin Ukrayna’yı umursadığını görebiliyorduk. Ama Rusya’nın gemileri yakabileceği, Ukrayna ordusunun bu kadar hazırlıksız yakalanacağı ve Rus ordusunun bu kadar hızlı ilerleyebileceğini tahmin etmemiştik. Yanıldığımız nokta bu oldu. Mevcut durum aslında AB’nin kendi varlığını koruyabilecek bir yapı olmadığını, büyük servetlerine rağmen hayatiyetlerini kaybetmiş, lidersiz, hedefsiz ve savunmasız bir devletler kulübü olduğunu çok açık bir şekilde gösterdi. ABD’nin Atlantik hattını pekiştirme stratejisi içinse önünde daha hesaplı bir yol açıldı. Bu durumda Türkiye ne yaptı? İlber Hoca’nın dediği gibi “mahalle kavgasını yatıştırmaya çalışan oturaklı teyzeler gibi” mümkün olduğunca tarafsız kaldık. Doğru olan da buydu zaten. Mevcut durumda üç muhtemel senaryo geçerli olabilir.
MEVCUT DURUMDA ÜÇ SENARYO
Birinci senaryo, olayların tamamının bir Karagöz Hacivat oyunu olduğudur. Elbette ki, ABD ve Rus istihbaratları birlikte planlamadılar bu işi. Ancak sahada birbirlerini tartarak belli bir dengeye doğru ilerlemekteler. Ben bu durumu Serin Savaş olarak adlandırıyorum. ABD SSCB çöktükten bu yana dünyanın jandarmalığını yüklendi. 2021 yılı verilerine göre ABD’nin savunma bütçesinin milli gelire payı yüzde 3,7 ve vergi gelirlerine oranı ise yüzde 12,19’dur. 1990’dan bu yana 11 nükleer uçak gemisi okyanuslarda devriye gezmekte, dünyanın her tarafında askeri müdahalelerle âleme nizamat vermektedirler. ABD’nin bu mali yükü kaldıramadığı pandemi döneminde daha da öne çıkmaktadır. Öte yandan tek kutuplu dünya işlememiş, dünyada küresel terör ve suç ekonomisi almış başını gitmiştir. ABD emperyalizminin bir kaldıracı olarak planlanan küreselleşme süreci, başta bizatihi ABD olmak üzere, egemen devletleri tehdit eder hale gelmiştir. Küresel düzenin yeniden örgütlenmesi zorunludur. Hem ABD hem de Rusya Soğuk Savaş dönemini hasretle aramaktadırlar. Ukrayna Savaşı ABD’nin dünya sistemini kontrol etmek için ihtiyaç duyduğu yeni bir ortağı piyasaya çıkarmıştır: Rusya. Aslında yeni de değildir. Hem ABD hem Rusya birbirlerini tanımakta, nükleer savaş durumuna düşmeyecek kadar tecrübeli birer devlet olarak birbirlerinden emin olmaktadırlar. Yükselen siyasi gerginliğin arkasında bir iktisadi sistem farklılığı olmadığı için buna “serin savaş” adını vermeyi uygun gördüm. Lidersiz ve hedefsiz Avrupa ülkelerinin ABD’ye teslim olması için Rusya bir tehdit ve teşvik aracı olurken, Ukrayna benzeri eski Sovyet ülkeleri de bu olayla birlikte yeniden gerçeklerle yüz yüze gelecek ve Rusya’nın kanatları altına gireceklerdir. Her iki süper güç kendi kamplarını örgütleyecek, ticari, siyasi ve askeri kuralları netleştirecektir. İki kutup arasındaki ilişkiler de iki süper güç tarafından müzakere edilir. ABD bir blöf yaptı ve Ukrayna’nın yarısını almak istedi, Rusya blöfe rest çekti ve Ukrayna’nın tamamını aldı. Bu ABD için bir kayıp değildir, çünkü Ukrayna’yı verip AB’yi almış durumdadır. Ortadoğu ne olacak, ona zaman içinde karar verilecektir. Hemen belirteyim, bu senaryo Türkiye için en ehven-i şer senaryodur.
İkinci senaryo, “soğuk savaş” senaryosudur. ABD ciddi ekonomik yaptırımlar uygular ve Rus ekonomisini çökertmek için iktisadi ve teknolojik savaş uygularsa Rusya da doğal gaz vanalarını kapatır. İlk etapta AB ekonomisi çöker, sonra dünya bir nükleer savaş gerginliği etrafında askeri güvenlik politikalarına dayalı bir denge sürecine girer. Dünyada ticaret ağları kopar, internet ve sosyal medya imkânları sınırlandırılır, bütün dünyayı saran bir stagflasyon süreci patlar. Kötü bir senaryo, evet, ama daha kötüsü de var.
Üçüncü senaryo, üçüncü dünya savaşıdır. Kimin sözü hatırlamıyorum ama, çok doğru bir söz vardır: “Bir üçüncü dünya savaşı patlarsa, dördüncü dünya savaşı taşlar ve sopalarla yapılır!” Elbette ki böyle bir savaş nükleer silahların kullanılacağı ve medeniyetin ortadan kalkma ihtimalinin bulunduğu bir savaş olacaktır. Üçüncü senaryoyu hiçbirimiz istemeyiz.
TÜRKİYE’NİN DURUMU
Bir sonraki yazımda Türkiye’nin durumunu “serin savaş” senaryosu çerçevesinde ele alacağım. Çünkü benim kanaatime göre ABD ve Rusya bir “soğuk savaş” veya “üçüncü dünya savaşı” senaryolarına uymayacak kadar stratejik zekâya sahiptir. Rusya’nın Ukrayna’yı ne kadar çabuk teslim alacağına bağlı olarak Avrupa’daki güç alanları yeniden belirlenecektir. Esas paylaşım Ortadoğu üzerinde olur. İsrail Cumhurbaşkanı’nın Ankara seyahati bu bağlamda kritiktir. Türkiye Rusya’ya mı, ABD’ye mi yakın olacaktır, yoksa bu anlaşmada her iki blok arasında bir tarafsız bölge olarak mı kalacaktır? Türkiye’de siyaset millici güçleri mi, yoksa NATO destekçilerini mi öne çıkaracaktır? Gelişen şartlar Türk ekonomisine ne gibi riskler doğuracaktır? Bütün bu soruların cevapları Türkiye’nin bu bağımsız tavrını ne kadar sürdürebileceğine, ABD ve Rusya’nın hangi koşullarda anlaşacağına bağlı olarak belirlenecektir.
Türkiye’nin jeo-politik önemi artmaktadır, ancak bu önem yeni risklere de kapı açmaktadır. Maceraperest tutumlardan veya bir süper gücün kanatları altına sığınmaktan kaçınmamız politikamızın en önemli ilkeleri olmalıdır. Evet, biraz acımasız ve duygusuz bir yazı oldu, farkındayım. Ben de, hepimiz gibi, savaşların karşısındayım. Ama maalesef, acımasız ve duygusuz bir dünyada, her hükümetin ilk önce kendi vatandaşlarının güvenliğini sağlamak gibi bir yükümlülüğü vardır. Hükümetleri yönetenler, bar köşelerinde oturup kafa çekerken romantik “savaş karşıtı, barışçı, hümanist” diskurlar üretme lüksüne sahip değildir.
SERİN SAVAŞ - TÜRKİYE NE YAPMALI? -II
YAYINLAMA: 04 Mart 2022 - 21:00
Bundan sonra yazılarım Cuma günü değil ama Cumartesi günü olacak. Okuyucularımı bilgilendiririm.
Savaşın 9’uncu gününde bu yazıyı yazıyorum. İlk iki gün geçtikten sonra Rusların çok hızlı ilerlediği gibi bir intiba oluşmuştu. Vehbi’nin kerrakesi sonradan ortaya çıktı. Ukrayna ordusu Rusları açık alanda karşılamaktan vazgeçip şehir müdafaası yapmayı kararlaştırmıştı. Halâ daha Ruslar başta Kiev olmak üzere şehir müdafaası karşısında çakılıp kaldılar. Bu bana İkinci Savaş’taki Stalingrad Müdafaası’nı hatırlattı. Ancak bu sefer Ruslar saldıran taraftadır.
Süreç uzadıkça ABD ve müttefiklerinin Rusya’ya artan şiddette bir ekonomik ambargo uygulayacakları da belirgin hâle geldi. Bu ise Rusya’nın ekonomisini ciddi olarak zora sokacak bir durumdur. Öte yandan ABD güdümündeki sosyal medya kanallarında Putin’in Hitler’e benzetildiğini, komedyen – siyasetçi Zelensky’den bir Churchill yaratılmaya çalışıldığını, Rusların vahşi ve ürkütücü silâhlarla Ukrayna’da sivilleri katlettiği yönünde yayınlar da başladı. Bu herc-ü merç içinde, bir de, bizim Bayraktar TB-2’leri haddinden fazla överek Rusya ve Türkiye arasındaki ilişkileri bozmaya yeltenen yayınlar da görülmekte.
Burada önce birkaç noktaya temas etmek istiyorum. Benim duruşumu açıklamak ve tarihe not düşmek için bu önemlidir.
Her şeyden önce, Rusların büyük bir sivil katliamı yaptığı palavradan ibarettir. Elbette burada iki ülke orduları çelik çomak oynamamaktadır. Savaş durumunda sivillerin de ölümü kaçınılmazdır. Ancak şehir müdafaasına karşı Rusya’nın elindeki ağır silahları kullanabileceğini, bunun bütün şehirleri yerle bir edeceğini çok iyi biliyoruz. Buna rağmen, Rusya, böyle bir felâkete mahal vermemek için -büyük kayıpları da göze alarak- şehirleri sokak sokak piyadeyle ele geçirmeyi tercih etmektedir. Burada hem dünyanın daha fazla tepkisini çekmemek hem de Ukrayna halkını Rusya’ya düşman etmemek gayesi olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden Putin’i Hitler’e, Rus ordusunu da SS Birliklerine benzetmek çok büyük bir hata olur.
İkinci olarak Rusya’nın otoriter bir rejim Ukrayna’nın da tam anlamıyla bir demokrasi olduğunu savunan yazılı ve sözlü yorumlara rast geldim. Bu da doğru değildir. Hem Ukrayna hem de Rusya, farklı şekillerde de olsa oligarkların -yani mafyayla iç içe geçmiş türedi iş adamlarının- hâkim olduğu rejimlerle idare ediliyor. Rusya’da askeri ve sınai kompleksle paralel devlet güdümünde ve Putin’in demir yumruğuyla yönetilen bir oligarklar ağı varken, Ukrayna da bölgesel hakimiyet elde etmiş ve klanlarla – mafya aileleri ile- organik bağı olan oligarklar ve onların beslediği siyasi partilerin yarıştığı bir sözde demokrasi vardır. Mevcut Cumhurbaşkanı da, bu oligarklardan birinin maaşlı memurudur. Yani “tencere dibin kara, seninki benden kara” durumu söz konusudur.
Üçüncüsü, Rusya’ya yönelik Batı’nın propagandası sırasında, Ukraynalıların sarışın ve mavi gözlü olduğu, Hristiyan ve Avrupalı oldukları, bu zulmü hak etmedikleri yönünde bir kampanya yürütülmektedir. Bu durum, başta ABD olmak üzere Batı’nın ne kadar iki yüzlü olduğunu göstermektedir. 1960-70’lerde Cezayir, Vietnam ve Kamboçya’da, 1990’larda Karabağ ve Bosna’da, kırk yıldır Afganistan’da, 2000’li yıllarda Irak, Suriye, Yemen ve Libya’da ölen insanlar Homo Sapiens değil de, Neanderthal miydi? Oralarda Batı’nın silahları ile ölen çocuklar önemli değildi de, Ukrayna’daki çocuklar mı önemli? Doğru olan her türlü zulme, katliama ve savaşa aynı şiddetle karşı olmaktır.
Son olarak şunu ilave edeyim: Rusya’nın ne olursa olsun işi sıcak savaşa dökecek kadar ileri gitmesi bir sorumsuzluk örneğidir. Batı’nın ikiyüzlülüğü yanında, Putin Rusya’sının da pişkinliği mide bulandırıcıdır. Ondan daha beteri ise muktedirin önünde temenna eden mankurt Kadirov ve Çeçen savaşçılarıdır.
Bundan önceki yazımda olası bir serin savaş senaryosunun nasıl gelişebileceğini yorumlama sözü vermiştim. O yazı yazıldığında Rusya’nın kaybedebileceği ihtimali yoktu. Bugün bu ihtimal de gündemdedir. O yüzden “serin savaş senaryosu” yanında “Rusya’nın kaybı senaryosunu” da inceleyeceğim. Önce Rusya’nın kaybı senaryosunu ele alalım.
RUSYA KAYBEDERSE NE OLUR? NASIL OLUR?
Rusya’nın kaybı ile kastettiğim muzaffer Ukrayna ordularının Kremlin Sarayı’nı ele geçirmesi değil elbette. Rusya’nın askeri hedefi kısa vadede – ki bu bir ilâ bir buçuk ay arasıdır- Ukrayna’da rejimi değiştirip Lukaşenko benzeri bir liderle Beyaz Rusya benzeri bir “ileri demokrasi” örneği rejim oluşturmaktır. Eğer bu hedefe ulaşamazlarsa, askeri kayıpları beklenenden daha fazla olursa, buna bir de ekonomik yaptırımların yıkıcı sonuçları eklenirse Rusya savaşı bitirmek zorunda kalır. Ancak Putin böyle bir şeye yanaşır mı? Zannetmem. Çünkü Putin gibi “ileri demokrasi” liderleri geri adım attıklarında etraflarında yarattıkları ve iktidarlarını borçlu oldukları güç aurasının dağılacağını, bunun da kendi sonlarını getireceğini iyi bilirler. Pekiyi, Rus Devleti kurumsal olarak nasıl bir tavır alır? Kızıl Ordu ve KGB geleneği “Rusya’dan vaz geçmektense liderden vaz geçmeyi” söyler. Bir gece, sabaha karşı üçte, Tass ajansından “Yoldaş Putin sağlık sebepleri ile görevinden ayrılıp, yerini yoldaş Falanca’ya bırakmıştır!” mealinde bir duyuru yapılır. Yeni yönetim Putin’i günah keçisi ilan eder, Batı ile uzlaşı yollarını arar. Süngüsü düşmüş bir Rusya’nın varlığı ise mevcut jeopolitiğin esaslı olarak değişmesi anlamına gelir.
RUSYA KAZANIRSA NE OLUR? NASIL OLUR?
Rusya’nın kazanması demek, bir – bir buçuk ay içinde Ukrayna’da rejimi değiştirmesi demektir. Bu süreçte geçen her gün Rusya’ya zarar yazmaktadır. Batı’nın stratejisi, öyle, Ukrayna’yı kurtarmak ve orada bir demokratik rejim oluşturmak değildir. Süre uzadıkça Rusya yıpranacak ve savaş sonunda oturulacak paylaşım masasında daha çok taviz verebilecektir. Rusya’nın kazandığı durumu bir “serin savaş” olarak adlandırmıştım. Bu durum bizim çocukluk ve gençliğimizde tecrübe ettiğimiz “soğuk savaşa” benzer bir durumdur. Ancak soğuk savaş gerçek bir dünya savaşı tehdidi altında ülkelerin iki düşman kamptan birini seçmek durumunda bırakıldıkları, bütün politikaların içinde bulunulan kampın güvenlik stratejisi ile belirlendiği bir süreç idi. İktisadi olarak en önemli olan ise iki düşman kampın farklı iktisadi sistemlere göre düzenlenmesi ve bu yüzden de dünya ticaretinin potansiyelinin çok altında seyretmesiydi. Soğuk Savaş döneminde, bir ülke bağlı olduğu kamptan ayrılamazdı. NATO blokunda böyle bir eğilim askeri darbeyle bitirilirken, Sovyet blokunda doğrudan Kızıl Ordu işgaliyle sonuçlanırdı. Serin Savaş bu kadar katı bir bloklaşma şeklinde olmayacaktır. Her şeyden önce her iki blok da, aynı iktisadi sisteme tâbi olacaklardır: Tekelci kapitalizm. Dünya ticaretinin akamete uğraması her iki blokun da işine gelmeyeceğinden bloklar arası ekonomik ilişkiler devam edecektir. Bloklar küresel bazda yaygın olmaktan çok, Avrupa kıtasına özel olarak belirlenecektir. Örneğin -savaşın ne kadar süreceğine bağlı olarak- Ukrayna’nın tamamı veya bir kısmı, Sırbistan, belki Karadağ ve Moldova Beyaz Rusya ile birlikte Rusya’nın güdümünde birer “ileri demokrasiye” dönüşecektir. Öte yandan AB alanı tam olarak ABD güdümü ve korumasına alınacaktır. Burada, içinde bulundukları mevcut ittifakları bir tarafa koyarak söyleyebilirim ki, Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi, İsrail ve Türkiye’nin durumu her iki blok arasında kalacakmış gibi görünmektedir. Dediğim gibi, “serin savaş” “soğuk savaştaki” gibi sert bir bloklaşmayı değil ama daha gevşek bir müttefiklik ilişkisini içerecektir.
Aynı şekilde enerji dağıtım yolları ve enerji üretiminin güvenliği açısından Orta Doğu ve Orta Asya da bu blokların paylaşım pazarlıklarına konu olabilir. Orta Asya ülkelerinin patronunun Rusya olacağı dünden bellidir. Kafkasya’da Gürcistan Türkiye gibi iki blok arasında olabilir. Öte yandan Azerbaycan ve Ermenistan’ın Rusya’nın kanatları altına gireceğini düşünüyorum. Orta Doğu, genel olarak ABD güdümündeyken, Rusya’nın son 10 yılda Orta Doğu’da elde ettiği mevzileri kaybetmek istemeyeceği de açıktır. Bunda ne kadar başarılı olacağı da, Ukrayna Savaşı’ndan ne kadar hasarla çıkacağına bağlıdır.
Pazartesi günü, değişen dünyamızda yükselen popülist siyasetin dayandığı sınıfsal ilişkileri irdeleyeceğim. Hepinize iyi hafta sonları dilerim.
SOL SİYASET NEREDE YANILDI?
YAYINLAMA: 06 Mart 2022 - 23:35
Siyaset Bilimi ve İktisat literatüründe ekonomik kriz dönemleri sol siyasetin ve/veya onun ekonomi politiğinin yükseleceği dönemler olarak kabul edilir. Bunun sebebi sol siyasetin işçi sınıfının menfaatlerini öncelemesi, işsizliği önlemeyi kendine hedef edinmesi ve gelir dağılımında adaleti sağlamayı amaçlamasıdır. Teorik olarak kriz zamanlarında bozulan gelir dağılımı adaleti, artan geçim sıkıntısı ve işsizliğin toplum içerisinde sol siyasetin daha fazla talep edilmesine yol açması gerekir. Ancak pratikte işler tam tersine gelişmektedir. Yirminci yüzyıl tarihine bakıldığında görülecektir ki, kriz zamanları çoğunlukla radikal sağın yükseldiği siyasi süreçleri başlatmaktadır. Yani teori ile pratik arasında bir çelişki görülmektedir. Bunun sebebi ne olabilir?
Siyaset bilimciler ve sosyalist teorisyenler bu soruya farklı cevaplar vermişlerdir. Bizde kendini sol cenahta gören aydınların klasik sloganı “solun halka inmesi gerekir!” olmuştur. Bu sloganda kendilerini “sıradan vatandaşa göre daha eğitimli ve bilinçli gören” bir kendini beğenmişlik gizlidir. Bunun gibi bazı aydınlarımız da “halkın eğitilmesi ve bilinçlendirilmesi gerektiğini” savunarak demokrasinin ancak eğitimli ve bilinçli toplumlarda başarılı olabileceğini iddia ederler. Dolayısıyla bu “eğitim ve bilinçlendirme” döneminde demokratik bir yönetim olmamalıdır. Bazı sosyalist ve merkez sol aydınlara göre ise, halkın bilinçlendirilmesi için eski çağların hurafeleri olarak adlandırılan dini kurumların kapatılması ve din dışı bir toplum yetiştirilmesi zorunludur. Çünkü onlara göre cehaletin ve bilinçsizliğin kaynağı bizatihi dindir. Bir başka grup teorisyen de, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, kapitalist toplumların siyasi propagandası ve emperyalist işbirlikçisi sermaye gruplarının desteğiyle “yoksul kesimlerin sol aleyhine yanlış bilinçlendirildiği” kanısındadırlar. Hepsinin ortak kanaati yoksul kitlelerin “yoksulluklarının farkına varmayacak kadar bilinçsiz ve cahil oldukları, bu yüzden cellatlarına aşık oldukları, kendilerine kurtuluşu vaat eden sola da düşman oldukları” yönündedir.
Sol ve Marksist literatürde genel kanı kapitalist sistemin yol açtığı sömürünün toplumun çoğunluğunu oluşturan emekçi kitlelerin yaşam standardını düşüreceği ve bunun da bu kitlelerde sisteme karşı bir tepki doğuracağı yönünde şekillenir. Toplumun çoğunluğunda yükselen bu tepkinin sol siyaseti güçlendireceğinin doğal olduğu düşünülür. Bu noktada sol siyaset iki ana akıma ayrılır: Yükselen tepkinin sistemin meşru siyaset kanallarını kullanarak sol partilerin oylarına dönüştürülmesini ve sosyalizmi demokratik yollarla kurmayı amaçlayan sosyal demokrat partiler ile yükselen tepkiyi bir halk ihtilâline kanalize ederek sistemi zorla yıkmayı amaçlayan devrimci sol hareketler. Bir işçi devriminin gerçekleşmesi ve bunun kapitalizmin tasfiyesiyle sonuçlanması çok gerçekçi değildir. Bütün insanlık tarihine baktığımızda halk ayaklanması ile sosyalist bir rejimin kurulduğu görülmemiştir. Ne kadar kalabalık olursa olsun üretici sınıflar (işçiler, çiftçiler, maaşlı çalışanlar; yani genel olarak emekçiler), egemen güçlerin (yüksek servet sahibi rantiyeler ve üretim araçlarının sahibi sınıflar) güdümünde olan devlet gücünü (asker ve polis gücü) yenip değiştirebilecek araç ve örgütlenmeye sahip değildir. Lenin’in Sovyet ihtilâli aslında savaşta yenilmiş, bütün iktisadi gücü onursuz bir anlaşmayla (Brest Litovsk Anlaşması) bağlanmış, yıkılmış bir rejimin kalıntıları üzerinde gerçekleşmiş bir ihtilâldir. İhtilali yapanlar da, Çarlık Rusya’sında ezilen sınıflar ve topraksız köylüler değil Rusya elitlerinin ve askerlerinin bir kısmıydı. İhtilâl sosyalizmin karşıtı diğer elitlere karşı verilen amansız bir iç savaşın kazanılmasından sonra tamamlandı. Zaten, başarılı olsun olmasın, Rusya’daki ihtilâl sol teoriye de uygun değildi. Teoriye göre ihtilâl olacaksa Almanya veya İngiltere gibi sanayileşmiş kapitalist bir ülkede örgütlü işçi sınıfının liderliğinde bir ihtilâl olmalıydı. Tabiri caizse, devrim yanlış zamanda yanlış ülkede olmuştu. Nitekim Rusya gibi bir ülkede sosyalist devrim kısa zamanda Çarlık benzeri totaliter bir rejime dönüştü. Mao ihtilâli yerleşik otoritenin yani devletin ortada olmadığı, işgal altındaki bir ülkede yine bir iç savaş sonunda kurulmuştu. Söylemeye gerek yok, Çin de tıpkı Rusya gibi geri kalmış bir tarım toplumuydu. Rusya’da gerçekleşen olaylar serisi benzeri bir şekilde Çin’de gerçekleşti ve sosyalist devrim totaliter bir diktatörlüğe dönüştü. Bu örnekler dışında, tarihin hiçbir anında, sosyalist siyaset teorisinde anlatıldığı şekilde gelişmiş kapitalist bir ülkede halk ihtilali hiçbir zaman vuku bulmadı. Ancak kapitalizm sonrası halk ihtilâlleri tarihine baktığımızda İngiltere’de Cromwell Devrimi, Fransız ve Amerikan Devrimleri, Osmanlı’da II. Meşrutiyet Hareketi, Arap dünyasında Baas Hareketi temelde milliyetçi söyleme dayanan halk hareketleridir. Dolayısıyla devrimci solun beklentilerinin çok da tarihi gerçeklere uymadığını söyleyebiliriz.
Pekiyi Sosyal Demokratlar başarılı oldu mu? Kısmen evet, kısmen de hayır. Anlatalım.
Sosyal Demokrat partilerin doğal tabanı sol teoride söylendiği gibi işçi sınıfıdır. Ancak sosyal demokrat partilerin bu tabanı, örgütlenmiş iseler, aktif hale gelebilir. Bizim “aydınımsıların” çokça belirttiği üzere bilinçli bir işçi sınıfına ihtiyaç vardır. Ancak işçi sınıfının bilinçlenmesi eğitimle, sol literatürün okunmasıyla, mitinglerle sağlanmaz. Eğer sosyal demokrat partiler sendikalarla organik bir bağ içine girebilirlerse, o takdirde, işçi sınıfından bir taban devşirebilirler. İşçi sınıfının sendikalı hale gelmesi ise, toplumun geniş çaplı şehirlileşmesini, sanayi ekonomisinin payının yüksek olmasını gerektirir. Yani gelişmiş kapitalist ülkelerde sosyal demokrat siyasetin gelişmekte olan ülkelere göre başarı şansının daha yüksek olacağı söylenebilir. Fakat bu yetmez.
Sol siyasetin temel varsayımlarından birinin “işçi sınıfının toplumda çoğunluğu” oluşturduğudur. Bu varsayımın doğruluk derecesi tartışmalıdır. Genel olarak gözlemlenen sendikalaşmış örgütlü işçilerin ağırlıklı olarak sanayi sektöründe bulunduğudur. Ancak kapitalist ekonomide şehirlileşme ve sanayileşme arttıkça sanayi sektörünün değil hizmetler sektörünün payı büyümektedir. Hizmetler sektörü daha nitelikli emeğin kullanıldığı, emeğin farklılaştığı ve dolayısıyla emeğin örgütlenme düzeyinin zayıfladığı bir sektördür. Genelde hizmetler sektöründe toplu ücret sözleşmeleri yerine, kişisel beceri, eğitim ve başarıya yönelik olarak farklılaşmış ücret uygulaması geçerlidir. Bu şartlar altında çalışanların sınıfsal çıkarlar etrafında işverene karşı örgütlenmesi yerine birbirleri ile rekabetin öne çıktığı söylenebilir. Sonuçta sosyal demokrat partilerin iktidar için yeterli çoğunluğu elde etmesi sadece işçi sınıfı ile pek mümkün olmamaktadır. Küçük esnaftan bankacılara, avukatlardan akademisyen ve hekimlere, iletişim sektöründen bürokrasiye çok farklı katmanlara ve çıkar gruplarına mensup seçmenlere de ulaşmaları gerekmektedir. Bu yüzden sosyal demokrat partiler git gide solun kırmızı rengini açarak pembeleşmişler ve merkez siyasete yönelmişlerdir. Özellikle soğuk savaş sonrasında küreselleşme ve finansallaşma süreçlerinin de etkisiyle sosyal demokrat partiler ile merkez sağ partiler arasında çok büyük bir ideolojik farklılık kalmamıştır. Günümüzde sosyal demokrat partiler genelde çevre sorunları ve hayvan hakları gibi konuların yanında toplumdaki marjinal grupların savunucusu konumuna gelmişlerdir. Buna mukabil özelleştirme ve küreselleşme karşısında bir ses çıkarmadıkları gibi, sosyal devletin adım adım ortadan kaldırılmasında ve işçi sınıfının sendikasızlaştırılmasında merkez sağ partiler kadar aktif olmuşlardır. Şu anki halleriyle kapitalizmin doğasında bulunan kriz şartlarında halka umut vaat edecek bir söylemleri, bu yüzden, bulunmamaktadır.
Kapitalist ülkelerde toplumun çoğunluğunu oluşturan hizmetler sektörü çalışanları, küçük ölçekli işletme ve serbest meslek sahipleri ile beyaz yakalı çalışanlar orta ve orta alt sınıfları oluştururlar. Bu sınıflara mensup insanlar gelir dağılımında adalet ve sosyal devlet hizmetlerinden çok üst gelir sınıflarına yükselmeyi hedeflemektedirler. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde bu durum daha belirgindir. Bu insanlara sistemi değiştireceğinizi vaat etmeniz pek bir şey ifade etmez. Onlar bu sistem içinde bu sistemin kazananlarından olmak istemektedirler. İçinde bulundukları sosyal ağlar çalışan örgütleri ve sendikalar değil, ama daha çok hemşeri dernekleri, futbol klüpleri, kiliseler ve tarikatlar gibi dini grup ve kurumlar benzeri tüketim ve yaşam tarzına yönelik sosyal ağlardır. Bu ağların içerisinde ise daha çok merkez veya radikal sağ partiler bulunmaktadır. Yani sağ partiler çoğunluğa onların içinde bulundukları sosyal ağlar vasıtasıyla daha kolay ulaşmaktadırlar. Basit ve anlaşılabilir sloganlarla bu insanların o anki iktisadi problemlerine yönelik öneriler sunmaktadırlar. Üzerine bir de solun ihmal ettiği kültürel, dini ve milli değerler çerçevesinde sloganlarla yapılan propaganda hayli etkili sonuç vermektedir.
Sonuç olarak sosyal demokrat partiler, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, hedef kitlelerini tam belirleyememiş, bu kitleye ulaşmak için doğru sosyal ağları kullanamamış ve bu kitleyi kazanacak söylemleri üretememişlerdir. Buradaki eksiklikler giderilmeden sosyal demokrat iktidarların oluşması ihtimali düşük olmaya devam edecektir.
Cumartesi günü Türkiye solu ve CHP üzerine görüşlerimi paylaşacağım
TÜRK SOLU VE CHP'NİN MÂKUS TALİHİ
YAYINLAMA: 11 Mart 2022 - 23:35
Benim çok sevdiğim bir aile dostumuz var. O kendini bir seferinde şöyle tanımlamıştı: “Ben sosyal demokrat, sol düşünceli bir insanım. Yani, laiklik (burada “a” sesini uzatarak “laayiklik” şeklinde söylemişti, DMD) ve Atatürk milliyetçiliğinden yanayım. Ama ekonomide de serbest piyasa ekonomisinin gerekli olduğunu düşünüyorum.” Büyüğümüzün düşüncelerinde gördüğüm bir gariplik de şuydu: ABD’de Washington milliyetçiliği, İngiltere’de Kraliçe Victoria milliyetçiliği, Fransa’da De Gaulle milliyetçiliği veya Hindistan’da Gandhi milliyetçiliği gibi kavramlar yokken bizde Atatürk milliyetçiliği diye bir kavramın olması… Ama meselemiz milliyetçilik değil, Türk solu. Tabiî ki, tahmin edeceğiniz gibi, bu büyüğümüz sıkı bir CHP taraftarıdır.
Benim kendi ailemde, özellikle anne tarafımda, beş vakit namaz kılan, oruçlarını tutan, mazbut bir hayat yaşayan büyük amcalarım ve büyük halalarım vardı. Bunlar dış görünüş itibariyle geçmişte sağ partilere oy veren ve bugün de AK Parti seçmeni olan çoğunluk ahalimizden farklı değillerdi. Farklı oldukları nokta şuydu: Seçim sandığı önüne geldiğinde bu büyüklerimiz düşünmeden Altı Ok’a, yani CHP’ye (ve bir dönem onun muadili SHP’ye) oy verirlerdi. CHP onlar için Kuva-yı Milliye mensubu babaları Ali Osman Ağa, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Garp Cephesi Komutanı İsmet Paşa demek idi.
Bu verdiğim iki örnekten ilki şehirlerdeki CHP seçmeni profilini, diğeri ise taşradaki CHP seçmeni profilini göstermektedir. Şehirlerdeki seçmen belli bir tahsil seviyesinin üzerinde, beyaz yakalı işlerde çalışan veya devlet memuru olan, milliyetçi refleksleri yüksek olmakla birlikte Batılı yaşam tarzına uygun yaşayan, dini hassasiyetleri az olan bir profile sahiptir. İktisadi anlamda bu seçmeni bilinen sol siyasetle ve sol ekonomi politikle bir arada düşünmemiz mümkün değildir. CHP’yi tutmalarının sebebi bu yaşam tarzı tercihlerinden kaynaklanır. Onlara göre Atatürk’ün Cumhurbaşkanı olarak inkılapçı kimliği belirleyici olmaktadır. Taşradaki seçmen ise CHP’ye desteğini bir aile yadigârı olarak taşır. Aynı zamanda Cumhuriyet Halk Partisi’nin Kuvvacı geçmişi onlar için önemliyken, Atatürk ve İnönü de, Milli Mücadele komutanları olarak önemlidir. Bu seçmen için aile geleneği ve Atatürk’ün milli mücadele komutanlığı belirleyici iken, inkılapların pek de önemi yoktu. (Bu arada şunu da ifade edeyim, bu büyük halalarım ve büyük amcalarımın çocukları olan dayı ve teyzelerimin çoğu bugün AK Parti seçmeni konumuna gelmiştir, DMD.)
Yukarıda kendi çevremden gözlemlediğim CHP seçmeni profili, üç aşağı beş yukarı çoğumuz tarafından da gözlemlenmiştir. Ben kendi çevremde CHP seçmeni olan bir işçi, düşük gelir grubundan mavi yakalı çalışana tesadüf etmedim. CHP’nin “sol parti olduğu” imajı biraz da çok partili demokrasi sahnesine uygun bir rol alması ve İsmet Paşa’nın bir kararıyla oluşmuştur. İşçi sendikaları ve diğer emekçi örgütleriyle organik bir bağı yoktur. Nasıl olsun ki? Erken dönem Cumhuriyet döneminin tek parti yönetimi, sosyalistleri içeri tıkan ve onların partilerini kapatan hükümetleri hep CHP imzasını taşır. Hiç devlet kuran ve müesses nizamın merkezinde yer alan parti sol parti olabilir mi?
Bir grup CHP seçmeni vatandaşımız da Karaoğlan Ecevit’i çok severler. Bunun sebebi Ecevit’in CHP’yi daha sosyal demokrat bir çizgiye çekmesi değildir. Rahmetli Ecevit’in ne derece solcu olduğu tartışmalıdır: Evet, belli miktarda devletçidir, mütevazı bir hayata sahiptir, gösterişten uzak birisidir, icraatlarıyla olmasa bile fikirleriyle dar gelirli kesimleri destekler. Ama Ecevit’in gerçek seçmen desteği milliyetçi politikasından ötürüdür: Karaoğlan hem Kıbrıs Fatihi hem de (eşkıyabaşı terörist Apo’yu yakaladığı için) Kenya Fatihidir. Aynı zamanda sıkı bir anti-emperyalist ve milli devlet taraftarıdır.
CHP SOL BİR PARTİ Mİ?
Bu çizdiğimiz seçmen ve parti profiline baktığımızda CHP’nin sol veya sosyal demokrat bir parti olduğunu söyleyemeyiz. En uygun tanım laik ve milliyetçi karakteri ağır basan bir merkez partisidir. Bir sosyal demokrat partinin temel görüşü, işçi sınıfının haklarını savunmasında yatar. Tabanı ve hatta tavanı işçi örgütlerinden beslenir. Bu sebeple milliyetçiliğe mesafelidir, çünkü işçi sınıfını millet sınırlarını aşan bir büyüklük olarak görür. Bu sebeple enternasyonalisttir, milliyetçi değil!
Geçmiş ve bugünkü CHP yönetiminin sosyal demokrat düşünceyle kesiştiği nokta devletçilik ve karma ekonomidir. Ancak bir sosyal demokrat parti için devletçi ekonomi uygulamaları sadece sonuçtur, amaç ise işçi sınıfının ekonomik artıktan payını arttırmaktır. CHP için ise devletçi ekonomi uygulamaları kendi tarihi ve geçmişi ile bağını teşkil eder. Cumhuriyet’in ilk yıllarından kalan zorunlu kalkınma politikalarının hatırasına sahip çıkmaktan ibarettir. Bugünkü CHP yönetiminin ekonomi politiğinin bir ANAP’tan, bir DYP’den veya İYİ Parti’den ne farkı vardır? Saydığımız bu partiler, her ne kadar belli ölçüde liberal tonlara sahip olsalar da, kalkınmacı ve devletçi politikalar uygulamışlardır. (Bu anlamda AK Parti’yi diğer sağ partilerden ayırıyorum. Çünkü, ideolojik söylemlerini bir tarafa bırakırsak, AK Parti iktisadi uygulamalarıyla tam anlamıyla liberal bir partidir. Küreselleşme ve özelleştirme taraftarıdır, DMD.) Dolayısıyla ne CHP yönetimi ne de tabanı sol düşünceyi temsil edemez. CHP’nin ilk önce kendisini tanıması ve ne olduğuna karar vermesi gerekir.
TÜRKİYE’DE CHP DIŞI SOL HAREKETLER
“Hocam, Türkiye’de sol CHP’den mi ibaret? Diğer sol partiler ne güne duruyor?” Bu sorunun cevabı elbette “Hayır!” olacaktır. Türkiye’de sol CHP’den ibaret değildir. Daha doğrusu CHP solcu bir parti sayılamaz. Aslında Türkiye’de sol hareket çok güdüktür. Taş çatlasa yüzde 3’lük bir sol seçmen bulunmaktadır. Acaba neden? Tartışalım.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kalan toplum savaştan bitkin düşmüş, eğitimsiz, doğru düzgün tarım yapabilecek bir donanıma dahi sahip olmayan bir toplumdu. Cumhuriyet’in bütün devrimleri, şehirlileşme ve sanayileşmeyle birlikte, dönemin siyasi iktidarı tarafından nitelikleri belirlenmiş bir millet yaratmayı amaçlamaktaydı. Zaten siyasi kimlik anlamında milletlerin oluşması kapitalizmle beraber başlayan bir süreçti. Tarım ekonomisinde milletlerin aidiyetini oluşturan etkenler siyasi kimlik / vatandaşlık değil, dini kimliklerdir. Bu da, bireylere vatandaşı oldukları devletin sınırları dışına taşan bir aidiyet getirir. Kapitalist gelişme sağlanmadıkça ne siyasi anlamda modern bir millet şuuru oluşur, ne demokrasi sağlam temellere oturur, ne de sol / sosyalist bir hareket için gerekli altyapı sağlanır.
Türk solunun Yirminci Asır başındaki yıldız isimleri, Osmanlı bürokrasisinden gelen aile bağlarına sahip, imparatorluk kültürüyle yetişmiş münevverlerdi. Daha çok akademisyen ve sanatçı kimliklerine sahiptiler. Türkiye’de doğru düzgün bir sanayileşme yoktu ki, işçi sınıfı olsun. Var olan geniş köylü yığınları ile şehir ve kasabalardaki lümpen proletarya idi. Bu dönemin sol münevverleri, tıpkı milliyetçiler gibi, ağırlıklı olarak Batı karşıtıydılar ve devletçi kalkınmayı savunurlardı. Türkiye’de 1940’lara kadar bu sol ve sosyalist münevverler küçük dar bir çevrede entelektüel faaliyet sürdürdüler. Doğal olarak Türkiye’deki sosyalist hareketin Moskova tandanslı olduğunu söyleyelim. O dönemde Türkiye’yle Sovyetler Birliği arasında gerçek anlamda bir problem bulunmamaktaydı. Bu da sol münevverler ve sol siyaset üzerinde ağır bir baskı oluşmasına mâni oldu. Dananın kuyruğu İkinci Dünya Savaşı’yla koptu. Türkiye’nin bazen Hitler Almanya’sına bazen de Batı ittifakına yakın durması, en az Hitler kadar amansız bir diktatör olan Stalin’in tepkisini çekmekte gecikmedi. Savaş sonrasında Boğazlar’da üs ve Kars ile Ardahan’ı isteyen Stalin’e karşı Türkiye Amerikan emperyalizmine sığındı ve 1950’lerde NATO’ya girdik. Soğuk Savaş başlamıştı ve biz Sovyetler’le karşı bloklardaydık. 1950’den 1980’e kadar NATO propagandası ile Rusya’yla savaş ve mağlubiyet dolu geçmişimiz tekrar canlandırıldı, komünist veya sosyalist olmakla vatan hainliği eş değer hâle getirildi. Milliyetçi ve sağcı siyaset komünizm tehlikesine karşı NATO tarafından desteklendi. Pekiyi solcular ne yapıyordu? Sol siyaset işçi sınıfında bir taban bulamadı ki, zaten örgütlü bir işçi sınıfı da yoktu. O zaman dümeni Türk toplumundaki etnik ve mezhepsel azınlıklara kırdılar. Zaman içinde sol hareketler Kürt milliyetçiliği içinde eridi.
Kısaca özetlemek gerekirse, kapitalistleşmesini tamamlayamamış, plansız sanayileşme ve çarpık şehirleşme yüzünden büyük ölçüde lümpenleşmiş bir toplumda sol siyasetin etnik fay hatlarından başka bir dayanağı yok gibi gözüküyordu. Sol siyaset ve sol münevverler de, hiçbir zaman kendilerinin çok sevdiği deyimle “halka inemediler”. Çoğunluğu sağ partilere oy veren lümpen proletaryanın gözünde onlar “vatan haini” ve “anarşikti.” Türkiye ahalisinin çoğunluğunu oluşturan insanlar, zaten, bir sistem değişikliği istemiyorlardı. Onlar, bilakis, sistemin içinde “sistemin kazananlarından” olmak istiyorlardı. Aslında her biri ne kadar kızsalar da, “Bir gün gelecek, ben de ‘Beyaz Türk’ olacağım!” beklentisi içindeydiler. Bunda NATO’nun yanıltıcı propagandası da etkili olmuştur.
Türkiye’nin gerçek anlamda, halkın içinde ve halkla barışık bir sol siyasete ihtiyacı vardır. Sadece Türkiye’nin değil, dünyanın da sola ihtiyacı vardır. Ancak mevcut haliyle ne Türkiye ne de dünyada bir sol programın demokratik yolla iş başına gelmesi pek mümkün görünmüyor.
TOPLUMSAL SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK VE BERGSON FELSEFESİ
YAYINLAMA: 13 Mart 2022 - 23:25
Bir aydır dört farklı konuda yazdım: Sürdürülebilirlik, Sabri Ülgener, Rusya Ukrayna Savaşı ve Türkiye ve dünyada sol siyaset. Aslında bütün bu yazıların birleştiği ortak nokta toplumsal sürdürülebilirliktir. Sabri Hoca Türk toplumunun Osmanlı döneminde neden sermaye birikimi yaratamadığını sorgularken ve Cumhuriyet döneminde nasıl ve ne yönde kalkınmamız gerektiğini araştırırken aslında bu soruların arkasında Cumhuriyet dönemini Osmanlı geçmişinden bir kopuş ve bir kırılma olarak değerlendirmek yerine bir süreklilik arayışı içinde idi. Yani aslında toplumsal sürdürülebilirlik kavramını kullanmadan bu kavramı tanımlamaya çalışıyordu. Rusya ve Ukrayna savaşan iki ülke olarak aslında toplumsal sürdürülebilirlik kurallarına pek uymayan iki ülke idi. Toplumsal sürdürülebilirliğin gerek şart kurallarının pek de geçerli olmadığı, toplumsal istikrarın bulunmadığı ülkelerin halklarının nelerle karşılaşabileceğinin güzel bir örneği bu iki ülkedir. Son olarak toplumsal sürdürülebilirliğin olması için siyasetin sol kanadının da etkin olması gerektiğini söyleyebiliriz.
Bugün yeniden sürdürülebilirlik konusuna dönüyorum. Konumuz “toplumsal sürdürülebilirlik” ve Bergson Felsefesi. İlkönce toplumsal sürdürülebilirlik kavramını tanımlayalım. Sonra Bergson Felsefesine geliriz.
SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞİN TOPLUMSAL / SOSYAL BOYUTU
Sürdürülebilirliğin toplumsal boyutu sürdürülebilirliğin üç boyutu / sütûnu içinde en az tanımlanmış ve en az anlaşılmış olanıdır. Bu kavramın anlamı ve kullanılması hala daha kafaları karıştırmaktadır. Kavramın standartlaşmış bir tanımı “bugünkü ve gelecek kuşakların esenliğini sağlamak ve arttırmak” olarak verilmektedir. Ancak sosyal bilimcilerin çoğu toplumsal sürdürülebilirliğin tanımı ve pratikte uygulaması hakkında açık ve ortak bir ifade olmadığını söylerler.
BM’nin 1987 tarihli Brundtland Raporunda çevresel sürdürülebilirlik problemlerinin dahi fakirlikten etkilendiği söylenmiştir: “… fakirlik küresel çevre problemlerinin hem sebebi hem de sonucudur. Binaenaleyh, küresel çevre problemlerinin çözümü için çalışırken sorunların ‘dünyada fakirlik ve uluslararası eşitsizliği’ de içine alacak bir şekilde daha geniş bir perspektifle ele alınması hayati derecede önemlidir.” (United Nations General Assembly (1987) Report of the World Commission on Environment and Development: Our Common Future. Transmitted to the General Assembly as an Annex to document A/42/427 – Development and International Co-operation: Environment.) Adı geçen raporda hem sanayileşmiş hem de az gelişmiş ülkelere yönelik olarak insani gelişmeyi destekleyen yeni bir kalkınma patikası önerilmiştir. Brundtland Raporunda sürdürülebilirliğin tanımında toplumsal sürdürülebilirliğin merkezi rolüne rağmen, yine aynı raporda, toplumsal sürdürülebilirlik kavramının farklı şekilde ifade edildiği de gözlemlenmektedir.
Bazı akademisyenler sürdürülebilirliğin içerdiği bütün konuların toplumsal içerikli olduğu kanısındadırlar. Yani toplumsal sürdürülebilirlik çevresel, iktisadi, siyasi ve kültürel sürdürülebilirliği içerir, etkiler ve belirler. Onlara göre toplumsal sürdürülebilirlik kavramının yukarıda tanımlanmış bileşenlerinin hepsi toplumsal veya insani olanla doğal olanın arasındaki ilişkilere dayanmaktadır. Bu yüzden toplumsal sürdürülebilirlik bütün insani faaliyetleri içerir.
Son olarak Feriha Urfalı ve Lerzan Aras’ın 2019 yılında yayınlanan Güzelyurt özelinde toplumsal sürdürülebilirlik hakkında yaptıkları çalışmadan bir tanım aktaralım: “Toplumsal sürdürülebilirlik resmî ve gayr-ı resmi süreçler, sistemler, yapılar ve ilişkilerin bugünkü ve gelecekteki kuşakların sağlıklı ve yaşanabilir toplumlar yaratma kapasitesini desteklediği durumda ortaya çıkar.” (Doğu, Feriha Urfalı; Aras, Lerzan (2019). "Measuring Social Sustainability with the Developed MCSA Model: Güzelyurt Case". Sustainability. 11 (9): 2503. doi:10.3390/su11092503. ISSN 2071-1050) Yani devletin kurumları, örgütlenmesi, yönetimi ve karar alma süreçleri ile toplumu oluşturan farklı çıkar grupları, sivil toplum örgütleri ve genel olarak o toplumdaki hâkim zihniyet huzurlu, istikrarlı, süreklilik içeren ve şartlara göre gelişebilen bir toplumsal örgütlenmeyi destekliyorsa ve bu örgütlenme dünden bugüne ve bugünden yarına bir kimlik problemine yol açmıyorsa toplumsal sürdürülebilirlik sağlanmıştır. Bu da benim yorumum olsun.
Daha somut bir şekilde tanımlayacak olursak toplumsal sürdürülebilirlik için toplumsal yönetimin demokratik olması, insan haklarının genel kabulü yanında din, ırk ve cinsiyet ayrımlarının ortadan kalkması, fakirlik ve her türlü eşitsizlikle mücadele, çevre problemlerine duyarlı ve doğal çevreyle barışık barışçı bir toplum ve devlet yapısı zorunludur. Bununla birlikte toplumların geçmişinden ve değerlerinden kopmadan gelişebilmesi ve bu sürekliliği gelecek nesillere aktarabilmesi de gerekir.
HENRI BERGSON VE DUREE KAVRAMI
Henri Bergson 1927 Nobel Edebiyat Ödüllü Fransız bir filozoftur. Türkiye’de sağ aydınları kuvvetli bir şekilde etkilemiş bir tez sahibidir. Bergson kendi geliştirdiği “dureé” (İngilizcesi duration) kavramı ile aslında Kant’ın insanın saf aklı ve özgür iradesinin zamandan bağımsız olduğu ve dışsal bir faktör olarak belirlendiği yaklaşımına karşı insanın özgür iradesinin zaman içinde geliştiği ve şekillendiği şeklinde bir itirazından yola çıkarak oluşturulmuştur. Bireysel boyutta insanların akılcı karar ve davranışlarının yaşadıkları toplum ve zamandan bağımsız olmadığını, insanların yaşamları boyunca içinde bulundukları yaşam ve tecrübeler ışığında akıl yürütme süreçlerinin de değişeceği ve gelişeceğini vurgular. Toplumsal boyutta ise, toplumların ilerlemesinin belli anlarda gerçekleşen kırılmalar, radikal kültür ve medeniyet değişimleri veya devrimlerle açıklanamayacağını, toplumsal değişimin geçmişten bugüne, bugünden yarına bir süreklilik içerdiğini söyler. Burada dureé kavramını Tanpınar’ın sözleriyle “imtidat” olarak çevirelim. Bu, kelime anlamıyla “değişim içinde süreklilik ve süreklilik içinde değişim” demektir.
Türk toplumu Ondokuzuncu Asrın başından itibaren “bir sürekli tecdit, yenilenme, reform, devrim” rüzgârıyla savrulmuştu. O dönemin bir kısım Batıcı aydınları Türk toplumunun kalkınabilmesi ve yaşayabilmesi için kendi milli ve dini değerlerinden vazgeçmesi gerektiğini savunmaktaydılar. Çünkü onlara göre bu değerler geri kalmanın esas sebebiydi. Gerek Vaka-yı Hayriye, Birinci ve İkinci Meşrutiyet Devrimleri gerekse Cumhuriyet Devrimi, bazı aydınlar tarafından geçmiş kurumlardan, gelenek ve değerlerden köklü bir kopuş olarak değerlendirilmekteydi. Bu Marksist bakış açısının sosyal çatışma ve devrim temelinde geliştirdiği yöntem ve kavramlarla da benzerlik içermekteydi. Halbuki, Bergson’un görüşüne göre, gerek bireyler gerekse de toplumlar geçmişlerinden tam olarak kopamayacakları ve gelecekleri de bugüne bağlı olarak belirleneceği için bu tarz radikal kırılmalarla toplumsal değişim açıklanamazdı. Bergson dureé / imtidat kavramıyla toplumsal değişimin bir süreklilik içerdiğini, sürekliliğin de değişimlerle evrimleştiğini söylemekteydi.
TOPLUMSAL SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK VE İMTİDAT
Bir toplumun sürdürülebilirliğe sahip olması için yukarıda saydığım çevresel, toplumsal ve idari şartları yerine getirebilmesi kadar, bu ilişkilerin zaman içerisinde süreklilik arz etmesi gerekmekteydi. Bunun için her toplum kendi değerlerini, geleneğini ve geçmişteki köklerini muhafaza ederken bu köklerden kopmadan zamanın şartlarına uygun bir gelişim ve evrim sürecine girmelidir. Devrimler vasıtasıyla devlet idaresinde, ekonomide, gündelik hayatta ve toplumsal zihniyette radikal değişimler o toplumun kimliğinde ve mensuplarının o topluma aidiyetinde kırılmalara yol açar. İmtidat kırılırsa, toplumu toplum yapan temel değerler de zayıflar. Bu aynı zamanda milli kimliğin parçalanmasına da sebebiyet verir.
Tanpınar’ın Bergson’dan alarak işlediği “dureé / imtidat” kavramı ile Sabri Ülgener’in Weber ve Sombart’a dayalı toplumsal zihniyet yaklaşımı aslında bu sürekliliği ifade etmekteydi. Bir toplumun sürdürülebilir olması için doğayla ve kendisiyle barışık olması kadar geçmişiyle de barışık olması gerekir. Devlet idaresinin, toplumsal örgütlenmenin ve özelde birey ve toplulukların kendi geçmişiyle barışık olması, aynı zamanda, onların gelecek kuşakların sorumluluğunu da üstlenmesine neden olur.
TOPLUMSAL SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞİN KIRILMASI VE POPÜLİST İKTİDARLAR
YAYINLAMA: 18 Mart 2022 - 23:35
Toplumsal sürdürülebilirlik için kültür ve zihniyette bir sürekliliğin gerekli ve zorunlu olduğunu bir önceki yazımda belirtmiştim. Bugün 2000 yılından bu yana bütün dünyada hızlanan bir trendle artan popülist sağ iktidarlardan bahsedeceğim. Yazının ana fikri yer yer yirminci asır faşizmine de benzerlik gösteren bu popülist sağ siyasetin ortaya çıkışının toplumsal sürdürülebilirlikte gerçekleşen kırılmalar olduğu düşüncesidir.
SON DÖNEMDE YÜKSELEN POPÜLİST SAĞ İKTİDARLAR
Yirminci yüzyılda insanlığın tecrübe ettiği faşist iktidarlar (Almanya’da Naziler, İtalya’da kara gömlekliler, İspanya’da Franco ve Portekiz’de Salazar yönetimleri) ağırlıklı olarak şehirlerde yerleşmiş orta ve orta alt sınıflara dayanmaktaydı. Bu sınıflara mensup insanlar küçük memurlar, esnaf, büyük şehirlerin varoşlarında yaşayan lümpen proletarya idi. Aynı zamanda bu faşist siyasi hareketlerin ciddi miktarda yer altı dünyasından mensupları olduğu da bilinmektedir. Bu insanlar kapitalist toplumun alt katmanlarını oluşturmakla beraber sisteme karşı değillerdi, aksine sistemin içinde kalıp sistemin kazananlarından olmak istiyorlardı. Faşist partilerin saydığım bu seçmen kitlesi, aynı zamanda, yerel hemşeri dernekleri, tutucu ve ırkçı fikir klüpleri tarafından örgütlenmekteydi. Yani bağlı oldukları sosyal ağlar veya sosyal sermayeleri, faşist siyasi hareketlerin ellerinin uzanabileceği yerdeydi. Özellikle ekonomik kriz dönemlerinde bu saydığım orta ve orta alt sınıflar alım güçlerinin düşmesi ve ortaya çıkan belirsizlik nedeniyle demir yumruklu bir lider ile basit, dışlayıcı ve şovenist sloganlarla rahatlıkla yönlendirilebilir hale geliyordu. Özetle diyebiliriz ki, yirminci yüzyılın faşist siyasi hareketleri kapitalizmin yol açtığı eşitsizlik ve dengesizlikten kuvvetli bir şekilde etkileniyordu. Yani faşizm kapitalist toplumun doğasının tezahürü, belki de hilkat garibesi gayr-ı meşru çocuğu idi.
Bugün yirmi birinci yüzyılın ilk yirmi yılını, yani beşte birini, geçirdiğimiz bu günlerde faşist hareketlerin nemalandığı seçmen kitlesi popülist sağ iktidarlara zemin teşkil etmektedir. Ancak arada farklar da vardır. Bu farkların temel sebebi de küreselleşmedir. Küreselleşme bize hep insanların dünya vatandaşı olacağı, dünyada gelir ve servet dağılımının düzeleceği ve herkese daha çok refah üretileceği masallarıyla anlatıldı. Ancak 1990’lardan itibaren, şöyle bir bakıldığında, küreselleşme milli kimliklerin kırıldığı, devletlerin otoritesinin sarsıldığı, zengin ülkelerin servetleri artarken fakir ülkelerin iç savaş, salgın hastalık ve emperyalist saldırılarla yaşanılmaz hale geldiği bir dünyaya sebebiyet verdi. Bunun sonucunda yirminci yüzyıldaki dengesizliklere ek olarak uluslararası terörizm ve göç de patlak verdi. Fakir ülkelerdeki insanları işgücü havuzu olarak kullanan uluslararası terör örgütleri (PKK, IŞİD, EL KAİDE ve benzeri) dünyaya dehşet salarken, bu yaşanmaz atmosferden kaçan milyonlarca göçmen gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere akın etti. Kapitalizmin doğasında bulunan periyodik krizler ile eşitsiz gelir ve servet dağılımına ek olarak, krizle baş edemeyen zayıflamış milli devletler, göçmenlere duyulan tepkinin yabancı düşmanlığına dönüşmesi, terör sebebiyle ortaya çıkan güvenlik açığı gibi problemler de ortaya çıktı. Sonuç olarak gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde bu gelişmelerden etkilenen orta ve orta alt sınıfların güçlü devlet, güçlü lider, yabancı düşmanlığı ve militarizm propagandası yapan partilere yönelmesi kaçınılmazdı. İşte bu partiler popülist sağ partiler oldu.
Ancak bu siyasi hareketlerin yirminci yüzyıldaki faşist hareketlerden farklı tarafları vardır: Daha gevşek ve pragmatist bir ideoloji, görünürde demokrasiden yana olmaları ve sadece gelişmiş ülkelerde değil ama gelişmekte olan ülkelerde de yaygınlaşmaları.
POPÜLİST SAĞ SİYASET VE FAŞİZM ARASINDAKİ FARKLAR
Bu yüzyıldaki popülist sağ hareketlerin geçen yüzyıldaki faşist hareketler gibi katı ve dogmatik bir ideolojiye sahip olmadıkları söylenebilir. Örneğin Nazilerin iktisadi ve siyasi ideolojisi ırk üstünlüğü teması altında militarist bir devlet inşası ana amacına yönelik olarak üretilmişti. Bugünkü sağ popülist siyasetin ise, bırakın belli başlı bir ideolojiye sahip olmasını, temel bazı siyasi ilkelerden bile yoksun olduğu görülmektedir. Sağ popülist siyasi hareketlerin tek amacını “ne olursa olsun iktidara gelmek”, iktidarda iseler “ne olursa olsun iktidarda kalmak” şeklinde özetleyebiliriz. Bu amaçlarına ulaşabilmek için bugün sağ yarın sol ekonomik politikalar uygulayabilirler, bir gün dışa açık bir ekonomiyi savunup ertesi gün dışa kapalı “yerli ve milli” bir ekonomiye övgüler düzebilirler. Aslında bu partilerin yönetici ve seçmenlerini bir araya getiren tek saik iktidarın sağladığı rantlar ve imtiyazların paylaşılmasıdır. Bu da aslında bu iktidarların kimliksiz, ideolojisiz, aidiyetsiz ve talancı bir kişiliği temsil ettiklerini gösterir. Yani lümpen proletaryayı…
Yirminci yüzyılın faşist siyasi hareketleri demokrasiyi emperyalist kapitalist güçlerin milletleri bölmek için kullandıkları bir yönetim sistemi olarak görürlerdi. Örneğin Hitler kitabı Mein Kampf / Kavgam’da şöyle der: “Demokratie ist ein Kuhhandel! Wir brauchen kein Demokratie! Wir brauchen ein Diktatoriat!” Yani, “Demokrasi bir davar pazarıdır! Biz demokrasi istemiyoruz! Biz bir diktatörlük istiyoruz!” Keza, Mussolini de, millet Meclisi yerine faşist usulünce tertiplenmiş bir kooperatifler meclisini ikame etmeyi savunurdu. Yani adamlar açıkça ve göğüslerini gere gere “tek adam ve tek parti diktatörlüğünü” savunuyorlardı. Öte yandan bugünün sağ popülist siyasi hareketlerinin her biri demokrasiyi, halk iradesini, seçimle iktidara gelmeyi savunmaktadırlar. Ancak bunlar siyaset bilimcilerin tabiriyle “çoğunlukçu demokrasi” taraftarlarıdır. Oyla iktidara gelen herkesin kafasına göre istediği gibi ülkeyi idare edebileceğini düşünürler. Çünkü kendileri dışında diğer görüşler ve partilerin milli iradeyi temsil etmediklerini iddia etmektedirler.
Üçüncü olarak, yirminci yüzyılın faşist siyasi hareketleri daha çok gelişmiş sanayileşmiş ülkelerde ortaya çıkmaktaydı. Çünkü o dönemde gelişmekte olan ülkeler diye bir ayırım yapılmamaktaydı. Türkiye dâhil bütün gelişmekte olan ülkeler aslında sanayileşememiş az gelişmiş ülkeler idi. Bugüne geldiğimizde, gördüğümüz, sağ popülist siyasi hareketlerin gelişmiş ülkeler kadar, hatta daha fazla, gelişmekte olan ülkelerde ortaya çıktığı gözlemlenmektedir. Çünkü küreselleşmenin olumsuz etkileri daha çok gelişmekte olan ülkeleri vurmaktadır. Bu yüzden gelişmekte olan ülkelerde lümpen proletaryanın popülist sağ partiler etrafında daha yoğun bir şekilde örgütlendiği gözlemlenmektedir.
SONUÇ
Son yirmi yılda ağırlıklı olarak gelişmekte olan ülkelerde ortaya çıkan popülist sağ siyasi hareketler milli kültürün sürekliliğinin ortadan kalkması, bu toplumların tam anlamıyla burjuvalaşamaması, şehirlileşememiş kimliksiz, eğitimsiz ve mesleksiz insan yığını olan lümpen proletaryanın nüfus içinde ağırlığının artması sebebiyle orta ve orta alt sınıflara dayalı olarak yükselmektedir. Bu iktidarlara örnek olarak Hindistan’da Modi, Macaristan’da Orban, Brezilya’da Bolsanero, Rusya’da Putin ve Ukrayna’da Zelenski iktidarlarını gösterebiliriz. Bununla birlikte gelişmiş ülkelerde de popülist sağ iktidarlar bulunmaktadır: İngiltere’de Johnson, ABD’de Trump, Fransa’da Sarkozy ve Macron yönetimleri gibi. Bu iktidarların ortak özelliği hamasi sloganlarla lümpen özelliği taşıyan seçmenleri örgütleme, kendi etrafında oluşturduğu bir kısım oligarklarla birlikte devleti talan etme, kurumsal siyaset ve devlet yerine keyfi idare oluşturma ve demokrasiyi sadece çoğunluk oyuyla iktidara gelinen bir yönetim biçimi olarak tanımlamadır. Normal şartlarda kapitalist bir ekonomide ve burjuva demokrasisinde bu tür siyasi hareketlerin esamisi bile okunmaması gerekir. Ancak gerek kapitalizmin doğasında bulunan eşitsizlikler gerekse küreselleşmenin yarattığı olumsuz etkiler bu siyasi hareketlerin yükselmesine neden olmuştur.
Pazartesi birer ileri demokrasi örneği olarak Rusya ve Ukrayna’yı anlatmak istiyorum. Bir de çok özlediğimiz Kasabanın Şerifi Trump’ın siyasi geleceği ile ilgili görüşlerimi paylaşacağım.
SÜRDÜRÜLEBİLİR OLMAYAN TOPLUMLARIN ANALİZİ: RUSYA, UKRAYNA, TÜRKİYE VE ABD
YAYINLAMA: 20 Mart 2022 - 23:35
Bugün Rusya – Ukrayna Savaşı’nın bize gösterdiği olgular ve süreçleri toplumsal sürdürülebilirlik açısından yorumlayacağım. Bu örnekten sonra Kasabanın Şerifi Trump’ın yeniden dönmeye hazırlandığı ABD’yi tahlil edeceğim. Eğer yer kalırsa Türk toplumu üzerine de bir çift kelâm etmek isterim.
TOPLUMSAL SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK: ÜRETİM TARZI, KURUMLAR VE TOPLUMSAL ZİHNİYET
Bir toplumsal yapının sürdürülebilir olması demek o toplumun “bütün toplumsal kurumları, üretim tarzı ve zihniyetinin toplumun geçmiş değerlerini koruyan ve ihtiyaca göre dönüştürebilen ve bugünkü ile gelecekteki kuşakların esenliğini arttırabilecek şekilde” düzenlenmiş olmasıdır. Toplumların sürdürülebilirliğini kaybetmesi bu bileşenler arasındaki denge ve uyumun ortadan kalkması ile tanımlanabileceği gibi, bileşenler arasında denge ve uyum olsa da, geçmişle bugün, bugünle gelecek arasındaki ilişkiler ve uyumun kopmasından da kaynaklanabilir.
Toplumsal sürdürülebilirliğin tanımında “esenlik” kavramı da önem arz etmektedir. TDK Sözlük’te “esenlik” kavramı şu şekilde açıklanmaktadır: “Esen olma durumu, sağlık, afiyet, sıhhat, selamet, hastalık karşıtı…” Bu tanım bireylere dair bir tanımdır. Bu tanımı toplumlara genişlettiğimizde, bütün bileşenleri ile toplumsal yapı bugünkü ve gelecekteki kuşaklar için daha fazla sağlık, güvenlik, refah ve huzur üretecek şekilde örgütlenmelidir.
Bir toplum yukarıda sayılan bileşenleri (üretim tarzı, kurumlar ve toplumsal zihniyet) ile geçmiş değerlerini koruyabilir. Ancak, bu toplumun bileşenleri bugünkü ve gelecekteki kuşaklar için esenliği arttıramıyorsa bu toplum yine sürdürülebilir değildir. Örneğin ortaçağ tarım toplumundan kalan değerleri ki, bu değerler temelde dinî renkle boyanmış değerlerdir, katı bir şekilde muhafaza eden bir toplum yapısı olsa da, eğer bu toplum yapısı bugünkü ve gelecekteki kuşaklar için esenlik üretmiyorsa, yani sağlık yerine hastalıklar, güvenlik yerine iç çatışma veya düşman işgali, refah yerine fakirlik, huzur yerine şiddet ve nefret üretiyorsa o takdirde ne kadar geçmişten kalan değerleri korusa da, o toplum sürdürülebilir olmaktan çıkar. Bu örnek büyük oranda az gelişmiş ülkeleri ve birçok İslam ülkesini temsil etmektedir.
Bir başka durum geçmişten gelen toplumsal değerlerini korumayıp, aksine bu değerleri bugünkü ve gelecekteki kuşakların esenliği için bir engel olarak görme durumudur. Bu durumda toplumsal kurumlar ve devlet hiyerarşisinin uygulamaları toplumun milli kimliğinin parçalanmasına yol açabilir. Bahsettiğim örneğin yüksek refah, sağlık ve güvenlik üretmesi mümkün olsa da toplumsal zihniyette bir parçalanmaya ve birbirini düşman gören topluluklar oluşmasına yol açabilir. Türkiye, kısmen Rusya, Çin ve diğer komünist geçmişli ülkeler bu kategoride gösterilebilir.
Bazı durumlarda da üretim tarzı ile kurumlar arasında çelişkiler oluşabilir. Bu durumda yeni bir teknolojiye dayalı üretim tarzı bir önceki üretim tarzı ile uyumlu olan kurumlarla çatışmaya yol açabilir. Doğal olarak toplumsal yapının önemli bir unsuru olan toplumsal zihniyetle üretim tarzı arasında bir çelişki çıkması kaçınılmazdır. Kimi gelişmiş ülkeler, başta ABD olmak üzere bu duruma örnek gösterilebilir.
Şimdi gelelim Rusya Ukrayna örneğine…
PUTIN RUSYA’SI VE OLİGARKLAR CUMHURİYETİ UKRAYNA
Rusya’da Ekim Devrimi ile gelen sosyalist rejim yeni bir insan tipi yaratmayı kendine koyduğu önemli hedefler arasında gördü. Çarlık rejiminin dayandığı Slav milliyetçiliği ve Ortadoks Hristiyan taassubunu tümden silmek, çarlık rejimini hatırlatan bütün kültürel ve toplumsal simgeleri ortadan kaldırmak sosyalist ihtilalcilerin önemli bir mesaisini aldı. Burada sosyalist devrimin teoride belirtilen şekilde olması gerektiği gibi gelişmiş bir sanayi toplumunda değil de, feodal toprak ağalığı ve köle köylülere dayalı çarlık Rusya’sında patlamış olmasının da etkisi vardır. Sovyet yönetimi bir yandan toplumsal zihniyeti (yani Ortodoks Hristiyanlık ve Slav milliyetçiliği temelli zihniyeti) değiştirmeye çalışırken, diğer yanda yönetim yapısı büyük oranda çarlıktan gelen kurumların izdüşümü halinde idi. Sadece hanedanın yerini Komünist partisi bürokrasisi almıştı. Öte yandan Sovyetler Birliği’nin en büyük katkısı sanayileşme yolunda olmuştu. Toplumun üretim yapısını değiştirmiş, toplumsal sağlık düzelmiş, yeterli ölçüde güvenlik sağlanmıştı. Ancak bireysel özgürlükler ve toplumsal huzur ortadan kalkmıştı. Benzeri bir durum bütün Sovyet cumhuriyetleri gibi Ukrayna için de geçerliydi.
Zaman içinde siyasi ve idari kurumların ataleti ve sanayileşmiş bir toplum yapısıyla uyumsuzluğu, toplumsal zihniyetle kurumların çatışması ve benzeri birçok sebepten Sovyet sistemi yıkıldı. Rusya bir kış uykusuna girerken diğer Sovyet cumhuriyetleri gibi Ukrayna’da bağımsızlığına kavuştu. Açıkça gözlemlenebileceği gibi Sovyet sistemi baştan sürdürülebilir olmaktan uzaktı, ama dünyada bir nükleer dehşet tehdidine dayalı politik denge sebebiyle 45 yıl süregeldi.
Soğuk Savaş sonrası Rusya çarlıktan gelen zihinsel kökleriyle yeniden barışmaya başladı: Slav milliyetçiliği ve Ortodoks Hristiyanlık. Güçlü bir sanayi ekonomisine sahip değildi, bu konuda tek istisna Sovyetlerden kalan güçlü silah sanayi geleneğiydi. Ekonomisinin büyük kısmı Körfez şeyhlikleri gibi doğal gaz ve petrol parasıyla dönmekteydi. Sovyet geçmişinin çarpık bir yansıması olarak da, küresel siyasete hep marjinal komplo teorisyenleri gözünden bakan bir anlayışın topluma yerleşmiş olmasıydı. Sanayisi olmayan, kurumları gelişmiş sanayileşmiş toplumlara uygun kapsayıcı özellikte değil ama kapalı ve baskıcı rejimlerde olduğu gibi dışlayıcı özellikte olan bir toplum, aynı zamanda, küreselleşmeyle birlikte dünya ekonomisi ile bütünleşmeye başladı. Bu bütünleşmenin doğal sonucu yer altı ekonomisinin yükselmesi idi. Kapsayıcı kurumları olmayan ve kuralları belirsiz bir kapitalizm, doğal olarak gündüz iş adamı, gece mafya babası olan oligarkların yükselmesine yol açtı. Son on yılda ise bütün bu oligarklar yeni Çar Putin’in demir iradesine bağlı hale getirildi. Bu yeni Rusya, Sovyetlerden kalan oligarşik yönetim geleneği, kapsayıcı değil dışlayıcı kurumları, Ortodoks Hristiyan inancı ve Slav milliyetçiliğini temel alan popülist siyaset ile birlikte sürdürülebilir olmaktan çok uzaktır. Tıpkı Sovyetler’de olduğu gibi birey hakları ve toplumsal huzur yoktur. Kurumlar ve kadroları standartlaşmış liyakat kriterlerine göre değil, rejime sadakat düzeyine göre şekillendirilmiştir.
Ukrayna büyük ölçüde Rusya’ya benzemektedir. Ancak, Ukrayna’da demir yumruklu bir çarlık rejimi yerine, Ukrayna oligarklarını temsil eden çeşitli siyasi gruplar vardır. Bu grupların bir kısmı Batı emperyalizmiyle birlikte hareket etmekte ve ülkenin Batısında yer alan Katolik mezhebindeki halkı hedef almaktadır. Diğer bir grup oligark ise Rusya tandanslı olup Ortodoks ahaliye yönelik propaganda yapmaktadır. Yani Ukrayna’da milli birlik oluşmamış hatta iki farklı düşman grup oluşmuş ve bu grupların her bir (Batılı veya Rus) emperyalistlerin güdümünde olup suç örgütleri ve mafyayla içli dışlı haldedirler. Herhalde, bu saydığımız özelliklere sahip bir toplumun sürdürülebilir olduğu söylenemez…
Sonuç, sürdürülebilir olmayan toplum yapısına sahip iki ülke bir savaşa girdi. Bu işten en büyük zararı ilk önce Ukrayna, sonra da Rusya halkları görecektir.
TRUMP AMERİKASI GERİ Mİ GELİYOR?
Yukarıda yeni bir teknolojiye dayalı üretim tarzının bir önceki üretim tarzı ile uyumlu olan kurumlarla çatışmasına dayalı problemlerin daha çok gelişmiş ülkelerde görüldüğünden bahsetmiştik. ABD bunun için en güzel örnektir. ABD Soğuk Savaş’ın bitmesi ardından kendini tek kutuplu dünyanın tek süper gücü ilan etti. Bu dünyadaki para, mal ve bilgi akışını belirleyen kuralları koymak ve dünyada güvenliğin teminatı olmak anlamına gelmekteydi. Bunun üstüne dünyanın yaşadığı küreselleşme sürecinin etkileri ve dijital teknolojinin gelişmesi -ilk bakışta- ABD’nin dünya hakimiyetini destekleyen unsurlar olduğunu düşündürüyordu. Ancak kazın ayağı hiç de öyle değildi.
1990’dan bu yana 32 yıl geçti. Net olarak gördüğümüz şudur: ABD’nin bütün kurumları kendisi gibi büyük ölçekli bir askeri ve siyasi güce karşı gelmek için planlanmıştı. Bu güç unsurları dünyanın kendi güdümündeki bir kısmında -demokrasi ve serbest piyasa maskesi altında- hakimiyeti tesis etmeye yetiyordu. Ancak dünyanın tamamında para, mal ve sermaye akışlarını kontrol etmek ve dünyanın tamamında güvenliği sağlamak ABD’nin gücünü aşıyordu. Bu yüzden ABD dünyada güvenlik yerine şiddet, savaşlar ve istikrarsızlığın sebebi oldu. Aynı zamanda dünya ekonomisini tek başına kontrol edemediği gibi, bizatihi kendisinin bile ekonomisini krize girmekten alıkoyamadı. Üstüne üstlük küreselleşme ile birlikte gelen (çoğu Latin Amerikalı olan) göçmenler, dışarıya (özellikle Çin’e) giden sermaye ve bunun orta ve orta alt sınıfa mensup birçok ABD vatandaşının refahını azaltması işin tuzu biberi oldu. Bir tarafta yeni teknolojili sanayilerin hızla yükselen zenginleri, çok kullanılan deyimle “dünya vatandaşı olmuş” ve ABD kökenli olmayan plaza çalışanları, bir tarafta da o çok övünülen “Amerikan Rüyasının” dayanağı olan orta sınıftan Amerikalılar.
Bu durum mevcut askeri ve idari kurumlarının yani üretim tarzına uyumsuzluğu, küreselleşmenin ABD toplumunun ve orta sınıfının refahını düşürmesiyle beraber tepkilere yol açtı. ABD ya üretim tarzındaki değişime göre toplumsal zihniyetini ve kurumların yapısını değiştirecekti, ya da “eski güzel günlere” dönüş yapacaktı. Trump bir popülist sağ lider olarak, adeta vahşi batıdaki bir şerif gibi ABD’nin bildiği en eski güzel günlere dönmeye tercih etti. Dünyayla ilişkisini minimize etmiş, kendi bölgesinde büyük bir güç olarak kalmış, yabancılardan arınmış Hristiyan ve beyaz Amerika. Yani “Durdurun dünyayı inecek var!”, diyordu. Öte yandan onun yerine gelen Biden ne kadar hümanist ve demokrat gözükse de çareyi yeniden iki kutuplu Soğuk Savaş düzenine dönmekte gördü. Aslında bu da zamanı farklı bir şekilde dondurma talebiydi. Nitekim başarısız olacağı da şimdiden görüldü. Bu gidişle çok özlediğimiz Kasabanın Şerifini bir sonraki seçimlerde tekrar Beyaz Saray’da görebiliriz. Cumartesi günü Türkiye’yi anlatacağım.
TÜRKİYE'DE TOPLUMSAL SÜRDÜREBİLİRLİK VAR MI? - I
YAYINLAMA: 25 Mart 2022 - 23:30
21 Mart 2022 Pazartesi günkü yazımda toplumsal sürdürülebilirliği şöyle tanımlamıştım:
“Bir toplumsal yapının sürdürülebilir olması demek o toplumun ‘bütün toplumsal kurumları, üretim tarzı ve zihniyetinin toplumun geçmiş değerlerini koruyan ve ihtiyaca göre dönüştürebilen ve bugünkü ile gelecekteki kuşakların esenliğini arttırabilecek şekilde’ düzenlenmiş olmasıdır… Toplumsal sürdürülebilirliğin tanımında “esenlik” kavramı da önem arz etmektedir. TDK Sözlük’te ‘esenlik’ kavramı şu şekilde açıklanmaktadır: ‘Esen olma durumu, sağlık, afiyet, sıhhat, selamet, hastalık karşıtı…’ Bu tanım bireylere dair bir tanımdır. Bu tanımı toplumlara genişlettiğimizde, bütün bileşenleri ile toplumsal yapı bugünkü ve gelecekteki kuşaklar için daha fazla sağlık, güvenlik, refah ve huzur üretecek şekilde örgütlenmelidir”
Bugünkü ve bir sonraki yazımda Türkiye’de toplumsal sürdürülebilirliği aksatan problemler üzerinde duracağım. Bunu yaparken de, yukarıdaki tanıma bağlı kalacağım. Yine de, kısaca özetlemem gerekirse, Türkiye’de Tanzimat’tan beri milli aidiyet ve toplumsal süreklilikte bir kırılma yaşanmaktadır. Bunun üstüne yapısal iktisadi problem olan dış borca bağımlılık, değişen üretim tarzı ve toplum yapısına uygun kurumsal gelişme olmaması, çarpık şehirlileşme ve gelir dağılımı adaletsizliğini ekleyelim. Nihayetinde Türk toplumunun siyasi aidiyet olarak iki düşman mahalleye ayrılması da hepsinin üstüne tüy dikmektedir.
TOPLUMSAL SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞİN ÜÇ BİLEŞENİ
Bir toplumun yapısal temellerini oluşturan üç bileşen vardır: Üretim tarzı, kurumlar ve toplumsal zihniyet. Bir toplumun sürdürülebilir olması için bu bileşenlerin birbiriyle uyumlu olması ve bu bileşenler arasındaki ilişkilerin dünden bugüne ve bugünden yarına bir süreklilik arz etmesi gerekir. Bu yüzden toplumsal sürdürülebilirliğin üç temel bileşenini şu şekilde sıralayabiliriz: milli değerleri ayrıştırmayan bir toplumsal süreklilik, istikrarlı ve adil bir iktisadi büyüme ile kapsayıcı kurumlar.
TOPLUMSAL SÜREKLİLİKTE KIRILMA VE KİMLİK ÇATIŞMASI
Bir toplumda değişimin sağlıklı olması için ilk önce iktisadi altyapı değişikliği sonrasında sosyal üst yapı değişikliğinin gelmesi gerekir. İktisadi altyapı değişimi üretim tarzında değişiklik demektir. Örneğin bir tarım toplumunun sanayileşmesi gibi. Sosyal üst yapı ise üretim tarzına bağlı olarak ortaya çıkan hayat tarzı ve toplumsal kurumlardır. Hayat tarzı ile kastedilen insanların tüketim kalıpları (neyi yiyip, neyi içtikleri, boş zaman faaliyetleri ve benzeri, DMD), bireyleri bir araya getiren sosyal ağların nitelik ve niceliği (dini topluluklar, spor ve sanat toplulukları, okul ve iş çevresi, geniş aile ve hemşerilik bağları ve benzeri, DMD) ve gelenek ve dini nassları da içeren kültürel ve toplumsal değerlerdir. Kurumlar ise toplumun hayat tarzının örgütlendiği, toplumsal kuralları üreten ve uygulayan yapılardır. Kurumların en önemlisi devletin adli ve idari teşkilatı olmakla birlikte, özel alanda da aileler, firmalar, sendikalar, vakıflar ve siyasi partiler de toplumun üst yapısındaki önemli kurumlardır. Üst yapının değişimi her zaman daha yavaş gerçekleşir ve üretim altyapısındaki değişimin neden olduğu ihtiyaçlara göre şekillenir. Batı’nın kapitalistleşme ve sanayileşme hikâyesi bu kronolojik sıra ile gerçekleşmiştir: Önce sanayi toplumu oluşmuş, buna bağlı olarak zaman içinde tüketim kalıpları değişmiş ve en sonunda da başta devlet teşkilatı olmak üzere kurumlar tekamül etmiştir. Eğer iktisadi altyapı değişimi tamamlanmadan veya iktisadi alt yapı değişimi başlamadan önce sosyal üst yapı değişimi gerçekleşirse bu toplumun ihtiyaçları dışında bir müdahaleyle gerçekleşir: Kültür devrimleri, kılık – kıyafet ve dil devrimleri gibi. Genelde bu tarz değişimler bir grup entelektüelin başı çektiği ve devlet gücünü kullanılmasıyla gerçekleşen cebri değişimlerdir. Bu durumda toplumun mevcut iktisadi altyapısının ihtiyaç duyduğu yaşam tarzı ve kurumlar ortadan kaldırılırken, yerine gelen yeni yaşam tarzı ve kurumlar mevcut iktisadi yapıyla çatışma içine girer. Sonuç toplumsal sürekliliğin kırılması ve toplumun bir kimlik krizine girmesidir.
Türkiye’de Sultan III. Selim’le başlayan II. Mahmut ve Tanzimat dönemlerinde devam eden ve Cumhuriyet döneminde tamamlanan Batılılaşma süreci Batı’dakinin tersine iktisadi altyapı değişimi tamamlanmadan sosyal üst yapıda cebri değişimler şeklinde olmuştur. Bugün hal-i hazırda seküler ve dindar, laik ve dinci, kasabalı ve şehirli ayrımına dayanan siyasi çatışmaların temelinde önemli ölçüde bu sıralaması bozulmuş ve cebri Batılılaşma sürecinin etkileri vardır. İkinci kırılma Türkiye’nin NATO’ya girişiyle olmuştur. Toplumsal kurumlar ki, başında devlet teşkilatı gelir, Türkiye’nin iktisadi ve sosyal ihtiyaçlarına göre değil ama içine girdiğimiz NATO ittifakının (dolayısıyla ABD’nin) askeri - jeopolitik ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmiştir. Devlet teşkilatı dışında, fikir kulüpleri, sendikalar, öğrenci dernekleri ve hatta dini kurumlar da ABD’nin talepleri ve stratejisine uygun hale getirildi. Bu da hem iktisadi alt yapı ihtiyaçları hem de tüketim tarzıyla uyumsuz kurumlar oluşmasına neden oldu. Örneğin topluma kapsayıcı bir manevi önderlik yapması gereken dini kurumlar komünist avına çıktı. Kendini yerli ve milli ilan eden sağ iktidarlar, dışa bağımlı yapıyı ve dış borca dayalı ekonomiyi değiştireceklerine bu yapıyı daha da pekiştirdiler. Üçüncü kırılma ise küreselleşme ile geldi. Küreselleşme neredeyse sınırsız iletişim imkânları, hızlı ve hacimli finansman kolaylıklarıyla birlikte bütün dünyada bireylerin kendi toplum ve devletlerine aidiyetlerini sarsan, tüketimi ve bireyciliği teşvik eden bir süreç oldu. Ancak, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, küreselleşme milli kimliğin çözülmesine ve toplumun dışa bağımlılığının artmasına daha kuvvetli bir şekilde etki etti. Bu üç üst yapı kırılmasından ilki devlet politikası, ikinci girilen askeri ittifakın dış dayatması üçüncüsü de bizim üretmediğimiz ve sahibi olmadığımız yeni yüksek teknolojili üretim tarzının tüketim kalıplarımızı ve toplumsal zihniyetimizi değiştirmesi ile gerçekleşti. Sonuçta 150 yılı aşan bir süreçte milli kimliğimiz ve toplumsal değerlerimiz aşındı, toplum birbirini neredeyse düşman olarak gören kamplara ayrıldı.
“Pekiyi Hocam, toplumsal sürdürülebilirlik sadece bu üst yapıdaki kırılmalardan mı etkilendi? Hiç mi ekonomik problemlerin etkisi yok, ya da kurumlarımız çok iyiydi de, küreselleşmenin etkisiyle mi bu kurumlar bozuldu?” Tabii, bu soruya cevap verirken, unutmamamız gereken önemli bir nokta var: Sağlıklı toplumsal değişimde öncelik sıralaması üretim tarzındaki değişime birinci yeri verse de, iktisadi alt yapı ve sosyal üst yapı sürekli etkileşim halindedirler. Örneğin Türkiye’nin yaşadığı yukarıda saydığım üç üst yapı kırılması iktisadi kalkınma sürecini de etkilemiş, bugün sonuçlarını düzenli aralıklarla gerçekleşen krizlerle gördüğümüz istikrarsız büyüme sürecini de kuvvetlendirmiştir. Ama sorunun cevabına gelirsek şunu dememiz gerekir: Evet, toplumsal sürdürülebilirlik için diğer iki temel problem istikrarsız büyüme süreci ve zaman içinde – özellikle son yirmi yılda- kurumların kapsayıcılığının aşınması ve azalması olmuştur. Bunları da Pazartesi anlatırız.
TÜRKİYE'DE TOPLUMSAL SÜRDÜREBİLİRLİK VAR MI? - II
YAYINLAMA: 01 Nisan 2022 - 23:40
İSTİKRARSIZ BÜYÜME SÜRECİ
28 Mart 2022 Pazartesi günü yazamadım. Bugün telafi etmeye çalışacağım. Bahsettiğim yazımda toplumsal sürdürülebilirliğin üç bileşeninden bahsetmiştim. Dilerseniz hatırlayalım:
“Bir toplumun yapısal temellerini oluşturan üç bileşen vardır: üretim tarzı, kurumlar ve toplumsal zihniyet. Bir toplumun sürdürülebilir olması için bu bileşenlerin birbiriyle uyumlu olması ve bu bileşenler arasındaki ilişkilerin dünden bugüne ve bugünden yarına bir süreklilik arz etmesi gerekir. Bu yüzden toplumsal sürdürülebilirliğin üç temel bileşenini şu şekilde sıralayabiliriz: Milli değerleri ayrıştırmayan bir toplumsal süreklilik, istikrarlı ve adil bir iktisadi büyüme ile kapsayıcı kurumlar.”
O yazının devamında Türkiye’de toplumsal sürekliliğin kırılması ve kimlik çatışmasına neden olan etkenleri incelemiştik.
Bugün Türkiye’de toplumsal sürdürülebilirliğin önünde engel olan ve diğer iki bileşenle bağlantılı olan iki etkenden biri olan istikrarsız büyüme sürecinden bahsedeceğim. Bir sonraki yazım ise kurumların kapsayıcılığının azalması üzerine olacak.
İSTİKRARSIZ BÜYÜME SÜRECİ
Toplumsal sürdürülebilirliğin önemli unsurlarından biri de istikrarlı ve adil büyüme sürecidir. İstikrarlı ve adil büyüme sağlanabilirse iktisadi sürdürülebilirlik için önemli bir temel de oluşturur. Ancak toplumsal sürdürülebilirliğe etkisi toplumda vatandaşların birbirine duyduğu güven ve sisteme duyduğu aidiyetle ilgilidir. Kapitalizmin tarihine baktığımızda iktisadi krizlerin gerçekleştiği dönemlerde orta sınıfların zayıfladığı, toplumun ortak değerlerine duyulan sahiplik hissinin azaldığı, radikal görüşler etrafında oluşan kitle hareketlerine zemin hazırlandığı görülmektedir. Bu yüzden istikrarlı ve adil büyüme toplumsal sürdürülebilirlik için temel bileşenlerden biridir. Ancak iktisadi büyümeyi belirleyen temel iktisadi etkenler, bunların gelişim ve birikim süreçlerini belirleyen şartlar daha ayrıntılı olarak iktisadi sürdürülebilirlik başlığı altında incelenir. Ben burada sadece Türkiye’deki büyüme sürecini ele alacağım.
Türkiye’de büyüme sürecini incelemek için ister istemez verilerle ilgilenmeniz gerekir. Türkiye’de GSYİH için uzun dönemli tek bir seri bulunmamaktadır. 8 ilâ 10 yıllık aralarla seriler değişmektedir. Bu yüzden uzun dönemli bir seriye ulaşabilmek için cari GSYİH verilerini TÜFE enflasyonuna göre deflate edilip enterpolasyon yöntemiyle birleştirmek gerekir. GSYİH verileri üç ay arayla yayınlandığı için TÜFE serilerini de üç aylık seçmek gerekir. Bu iki veri kümesini kullanarak reel milli gelir verisi oluşturulur. Bu işlemi yaparken GSYİH’nin içinde oluşan enflasyon etkisi arındırılır.
Reel milli gelir serileri oluşturulduktan sonra büyüme oranlarının hesaplanması söz konusu olacaktır. Burada büyüme oranının farklı yöntemlerle hesaplanabileceğini belirtelim. Burada çok ayrıntılı teknik bilgiler vermek istemiyorum. Birazdan bahsedeceğim reel büyüme oranları reel GSYİH’nın üç aydan üç aya yıllık büyüme oranlarıdır. Ben TÜİK arşivinden elde ettiğim verilerle 1988 ilk çeyrekten 2021 son çeyreğe kadar 34 senelik bir dönem için üç aydan üç aya yıllık büyüme oranlarını ürettim. Bu büyüme oranlarını aşağıdaki grafikte görmektesiniz:
Türkiye’de ele aldığımız 34 sene içinde ortalama büyüme oranı yüzde 3,61 olarak hesaplanmıştır. Bu dikkat edilirse yıllık büyüme oranı değil ama üç aydan üç aya yıllık büyüme oranıdır. Yine istatistiklere göre bu büyümenin standart sapması da yüzde 6,84’dir. Bunun anlamı şudur: 34 senelik üç aylık 136 verinin yüzde 95’i yüzde – 3,23 ve yüzde +10,46 arasında gerçekleşmiş. Herkesin anlayabileceği gibi bu yüksek bir istikrarsızlığı göstermektedir. Yukarıdaki grafikte büyüme oranları ve yüzde -3,23 ile yüzde +10,46 değerleri verilmiştir. Ele alınan bu süreçte 1994, 2001, 2008 ve 2018 krizleri görülmektedir. Bu krizlerin dip noktaları bandın altında yer almaktadır. Aynı zamanda 1991 Birinci Körfez Savaşı ve 1999 Rusya Krizi’nin etkileri de büyüme değerini bandın altına indirmiştir. 2018 sonrasında Pandemi krizi ve uygulanan popülist politikaların etkisi aşırı istikrarsızlık üretmiştir. Bunu da, grafikte net olarak görmektesiniz.
Türkiye’de net olarak görebileceğiniz bu istikrarsız büyüme sürecinin toplumsal sonuçları şu şekilde özetlenebilir: Birincisi düzenli aralıklarla gerçekleşen ekonomik krizlerle bölünen büyüme süreci büyüme performansını düşürmektedir. Yıllık bazda Türkiye’nin uzun dönem büyümesi yüzde 5’tir. Normal şartlarda üç aydan üç aya yıllık büyümenin de yüzde 5 civarında olması gerekirdi. Ancak 1987’den bu yana istikrarsız büyüme süreci aynı zamanda büyüme ortalamasının da yüzde 5’ten düşük olmasına sebep olmuştur denebilir. İkincisi, istikrarsız büyüme süreci sektörler arası orantısız büyüme, kaynak tahsisinde etkinsizlik ve gelir dağılımında adaletsizliğe yol açar. Üçüncüsü, 34 yıl gibi uzun bir müddet istikrarsız büyüme devam ederse toplumun bel kemiği olan orta sınıflar zayıflar, orta sınıfların toplum içindeki oranı ve ağırlığı düşer.
“Pekiyi, istikrarsız büyüme sürecinin sebebi nedir?” sorusunu nasıl cevaplayalım? Türkiye’deki istikrarsız büyüme sürecinin birbirini destekleyen birkaç sebebi vardır: Osmanlı’dan bu yana kronik halde bulunan tasarruf ve sermaye birikimi yetersizliği, kronik cari açık ve doğal sonucu yüksek dış borç, sermaye malları ve yüksek teknolojili mallarda dışa bağımlılık ve genelde iç talebi arttırmaya yönelik popülist politikalar.
Daha önce bu köşede yayınlanan birçok yazıda Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devredilen en büyük yapısal sorunun tasarruf ve sermaye birikimi yetersizliği olduğundan bahsetmiştim. Birçok tarihsel sebepten Türkiye’de sermaye birikimi yetersiz kalmıştı. Türkiye’nin kapitalistleşme sürecinde ihtiyaç duyduğu yatırımları karşılayacak kadar yeterli tasarrufu olmayınca, yatırımlar zorunlu olarak dış borçlanma problemini doğurmuştur.
Cari açıklar dış borcun ana sebebi olarak bilinir. Temelde doğrudur da. Ancak cari açığın sebebi de, önünde sonunda, tasarruf yetersizliğidir. Bu durum iç talebin iç finansman kaynaklarından daha hızlı büyümesine yol açar, takiben ithalat ihracattan daha fazla olur, bu da cari açığa yol açar. Yani tasarruf yetersizliği cari açığa, cari açık da dış borç birikimine yol açar. Türkiye’nin büyüme sürecinin istikrarsız olmasının, düzenli aralıklarla krizlere girmesinin en önemli sebebi dış borçların sürdürülemeyecek seviyelere çıkmasıdır.
Cari açığın yüksek olmasının sebebini sadece tasarruf yetersizliğine bağlayabilir miyiz? Hayır. Yüksek cari açıkları kalıcı hale getiren bazı teknik şartlar vardır: sermaye malları ve yüksek teknolojili mallarda dışa bağımlılık. Bu ise hem sanayi devrimini kaçırmış olmamızdan kaynaklanır, hem de kapsamlı kalkınma planlarından uzak serbest piyasa ekonomisine dayalı ekonomik yapının da sonucudur. Bu iki kalemde dışa bağımlılığı ortadan kaldırmadan cari açığı düşürmek hem çok maliyetli olacak hem de çok zaman alacaktır.
Son olarak, tarihten beri sırtımızda taşıdığımız bu temel sorunlar üzerine ülkedeki siyasi iktidarların iç talebi şişirerek içeride kısa süreli sahte refah dönemlerine yol açan ve akabinde yapısal sorunlar temelli ekonomik daralmaları daha da şiddetlendiren popülist politika uygulamaları eklenince, yukarıdaki grafikte görülen istikrarsız büyüme sürecini daha iyi anlarız.
Daha istikrarlı bir büyüme süreci için ne yapmalıyız? Kısa ve uzun vadede açıklayayım.
Kısa vadede ilk önce enflasyonu kontrol altına alıp yüzde 10’lar seviyesine çekecek bir istikrar programı zorunludur. Dış ve iç yatırımcıların güveni arttırılıp Merkez Bankası ve Hazine’nin ekonomideki otoritesi ve kredibilitesi de arttırılmalıdır. Uzun dönemde kronik cari açık ve dış borç problemlerinin çözülmesi için sağlam bir kalkınma planı yapılmalı, planlı ekonomi uygulamasıyla birlikte sanayi ve tarım sektörlerinde hem verimlilik hem de üretim kapasitesi arttırılmalıdır. Bunun için en önemli hedeflerimizden biri de makine teçhizat üretiminde net ihracatçı olmak ve yüksek teknolojili sektörlerde de üretim hacmimizi arttırmak olmalıdır. Bütün bunlar olurken, hükümetlerin para basarak veya borçlanarak iç talebi şişirmesine dayalı popülist politikalardan daha rasyonel ve mazbut iktisat politikalarına geçmeliyiz.
Sonuç olarak, bu hedeflerimizi gerçekleştirmek için kapsayıcı kurumlara ihtiyaç duymaktayız. Pekiyi, Türkiye’de kurumlar ne kadar kapsayıcıdır? O da Pazartesi’ye kalsın.
TÜRKİYE'DE TOPLUMSAL SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK VAR MI? – III: KURUMLARDA YAŞANAN ÇÖZÜLME
YAYINLAMA: 03 Nisan 2022 - 23:30
Daha önceki iki yazıda Türkiye’de toplumsal sürdürülebilirlik için gerekli olan üç bileşenden “milli kimliği ayrıştırmayan toplumsal süreklilik” ve “istikrarlı büyüme” bileşenlerini engelleyen sorunları incelemiştim. Bugünkü yazımda ise “toplumsal sürdürülebilirlik” için gerekli olan üçüncü bileşen, yani “kapsayıcı kurumların” olmasını tartışacağım. Kapsayıcı kurum ne demektir, bunun karşıtı nedir? Türkiye’de kurumlar geçmişte kapsayıcı mıydı, şimdi kapsayıcılıkları değişti mi? Bu soruları cevaplamaya çalışacağım.
KAPSAYICI VE DIŞLAYICI KURUM NE DEMEKTİR?
Kurumların kapsayıcılığı kavramı Türk iktisatçı Daron Acemoğlu tarafından geliştirilen “inclusive institutions / kapsayıcı kurumlar” kavramına dayanır. Acemoğlu uzun yıllar büyüme ve kalkınma alanlarında çalışmış bir iktisatçı olarak ülkelerin sürdürülebilir kalkınma patikalarına girmesi için kurumların kapsayıcılığının hayati önemde olduğunu söylemektedir. Acemoğlu’na göre toplumsal kurumlar içeriklerine göre iki kategoride sınıflandırılır: Siyasi ve iktisadi kurumlar. Yine Acemoğlu’na göre kurumlar işlevlerine göre de iki kategoride sınıflandırılır: kapsayıcı ve dışlayıcı kurumlar. Kısaca bunları açıklayayım:
“Ulusların Çöküşü” adlı kitaplarında Acemoğlu ve Robinson, ülkelerin kalkınması için belirleyici rolün o ülkedeki kurumlarda olduğunu söyler. Siyasi kurumlar ülkedeki farklı otoriteler arasında iktidar ve gücün dağıtılmasını düzenleyen ve yine bu otoriteleri tanımlayıp oluşturan kuralları koyan kurumlardır. Yasama, yürütme ve yargı erkleri, bunların içindeki özel nitelikli alt kurumlar (AYM, Danıştay, Sayıştay, Yargıtay ve benzeri), siyasi partiler, dernekler ve benzeri bu siyasi kurumlara örnek gösterilebilir. Öte yandan iktisadi kurumlar da vatandaşlar arasındaki mülkiyet ilişkilerini, üretim ve yatırım faaliyetlerini düzenler, (firmalar, bankalar, sendikalar, devletin iktisadi teşkilatı ve benzeri). Her iki farklı içerikteki kurum da işlevlerine göre kapsayıcı ve dışlayıcı olarak tanımlanabilir.
Kapsayıcı iktisadi kurumlar sadece elitlerin değil toplumun tamamının mülkiyet ve girişim haklarını koruyan, mülkiyetin adaletsiz yabancılaşmasını engelleyen ve bütün vatandaşların kâr odaklı iktisadi ilişkiler içinde ortak çalışmasını engellemeyen ve de destekleyen kurumlardır. Bu bilgileri açıklamak gerekirse, kapsayıcı iktisadi kurumların işlevleri üç temel kısma ayrılmaktadır: Birincisi iktisadi kurumlar kişi veya zümre ayrımı gütmeden, imtiyazlı veya torpilli gruplar yaratmadan, toplum içindeki herkesin mülkiyet hakları, kazanç ve girişim fırsatlarını güvence altına aldığı sürece kapsayıcı kabul edilebilir. İkincisi, iktisadi kurumlar servet ve gelir dağılımında adaletsizliğe yol açmadıkları ölçüde kapsayıcıdır. Üçüncüsü, iktisadi kurumlar -özellikle devletin iktisadi kurumları- piyasaların rekabetçi şartlarda çalışmasını sağladıkları ve piyasa işleyişine köstek olmadıkları ölçüde kapsayıcıdır. Bu kurumların varlığı Acemoğlu’na göre işgücünün verimliliğini de arttırmaktadır. Uzun dönemde kapsayıcı iktisadi kurumların var olması için kapsayıcı siyasi kurumlara ihtiyaç vardır. Siyasi kurumlar, geniş toplum kesimlerinin ülkenin yönetiminde aktif olarak söz sahibi olmasını sağladıkları ve toplumun çoğunluğu için faydalı kararların alınmasını sağladıkları ölçüde kapsayıcıdır. Bu kurumlar bütün çağdaş özgürlükçü demokrasilerin temelini teşkil ederler. Eğer kapsayıcı siyasi kurumlar olmazsa, toplumda bir azınlık grup veya tek adam siyasi gücü kendi elinde toparlar ve akabinde, er veya geç, toplumdaki mülkiyeti, serveti ve kazanç imkânlarını da kendi eline geçirebilir.
Dışlayıcı iktisadi kurumlar gelir ve servet dağılımında toplumun geniş bir çoğunluğunu dışlayan, toplumda hâkim bir zümrenin gelir ve servet dağılımında aslan payını almasına yol açan kurumlardır. Bu kurumlar toplumda elit/seçkin bir zümre haricinde kalan kesimlerin iktisadi faaliyete girerek kazanç elde etmesini sınırlar veya engeller, buna ek olarak mülkiyet haklarının elit / seçkin azınlık lehine düzenler, (yani servet dağılımında adaletsizliği arttırmayı amaçlar.). Köleci sistem, serflik sistemi ve benzeri azınlığın iktisadi gücü, servet ve geliri elinde topladığı rejimler dışlayıcı iktisadi kurumlara örnek gösterilebilir. Bu durumda çalışanların verimliliği ve üretkenliği arttırmaları için hiçbir güdüleri olmayacaktır, çünkü üretilen ekstra değer de sistemin efendilerine gidecektir. Dışlayıcı iktisadi kurumların varlığı dışlayıcı siyasi kurumlara bağlıdır ve bu ikisi birbirini destekler. Dışlayıcı siyasi kurumlar toplumun büyük bir kısmının yönetim ve karar alma mekanizmalarından dışlanmasını ve bütün iktidar ve gücün bir avuç azınlık zümre veya bizzat bir tek adamın elinde toplanmasını sağlayan kurumlardır. Monarşiler, diktatörlükler, totaliter rejimler, oligarşi ve plütokrasiler dışlayıcı siyasi kurumlara dayalı rejimlerdir. Burada iktidar mutlak güç unsurları ile korunur: ordu, polis teşkilatı ve iktidara bağımlı mahkemeler. Acemoğlu’na göre, bir ülkede seçimler olsa bile kurumlar dışlayıcı olarak kabul edilebilir: siyasi rekabet adil şartlar altında yapılmazsa, basın ve medya tek taraflı ise ve bütün adaylar medyada eşit tanıtım imkânına sahip değilse, oy verme işlemi sırasında seçim kuralları ihlâl edilebiliyorsa, seçim kuralları sadece taraflardan birinin istekleri doğrultusunda değiştiriliyorsa, o takdirde, o ülkede seçimler göstermelik ve kurumlar dışlayıcıdır.
KURUMLARIN KAPSAYICILIĞININ AZALMASI
Türkiye’nin kurumsal yapı tahlilini yapmak için gerçekten çok geniş yere gerek vardır. Denebilir ki bu konuda iki ciltlik kitap yazılabilir. Ama ben burada ana hatlarıyla kurumların zaman içinde kapsayıcılığının azalmasını anlatmaya çalışayım. İktisadi büyümedeki istikrarsızlığı 1988 yılından bugüne ele almıştık. Çünkü istatistikler bizi bu konuda sınırlamaktaydı. Kurumların analizini daha geniş bir zaman diliminde ele alabiliriz.
Türkiye’de gerçek anlamda sermaye birikiminin başlaması ve Türk milletinin ticaretle tanışması Cumhuriyet sonrasıdır. Acemoğlu’nun tanımı ile kurumlar bireylerin “kâr odaklı iktisadi ilişkiler içinde ortak çalışmasını” desteklemelidir. Buradaki anahtar terim “kâr odaklı” terimidir. Osmanlı’dan devralınan Türk – Müslüman devlet ve toplumu kâr odaklı değildi. Cumhuriyet’le birlikte ticareti, para kazanmayı öğrenmeye başladık, daha doğrusu “kâr etmenin, para kazanmanın” utanılacak bir şey olmadığını öğrenmeye başladık. Ancak daha önce kâr amaçlı ticaret kurumları ve kültürü oturmamış bir toplumda, sermaye birikimi için ilk ivme devlet tarafından verilecekti. 1923 ve 1938 arası Cumhuriyet’in ilk yıllarında iktisadi büyüme ve sermaye birikimi hızlıyken, iktisadi kurumların pek kapsayıcı oldukları söylenemezdi. Devletin sanayileşme politikası vatandaştan toplanan vergilerle bir avuç seçilmiş esnafın sanayici haline getirilmesini hedefliyordu. Kurulan bütün KİT’leri, Teşvik-i Sanayi Kanunu, Sanayi-i Maadin Kanunu ve bu kanunların uygulamaları kamudan bir avuç seçilmiş kişiye rant ve sermaye aktarılmasını doğrular. Bu dönemde temel sanayi kurulurken, halkın geniş çoğunluğu, özellikle köylerde, fakirlik içindeydi. 1950-60 arası görece daha kapsayıcı olmakla birlikte, modern anlamda kapsayıcı iktisadi kurumlardan bahsedemeyiz. Bu dönemde seçilmiş ve rant aktarılan kesimler toprak ağaları, kasaba eşrafı ve çiftçilerdi. Genel anlamda 1950-60 arasında iktisadi kurumların kapsayıcılığı artmıştı ama mantık yine aynıydı. İktidara gelenler kendi dayandıkları grupları imtiyazlı hale getirip onlara rant aktarıyorlardı. 1960-80 arasında şehirlileşme ve planlı sanayileşmeyle iktisadi kurumların kapsayıcılığının arttığı söylenebilir. Sendikaların, çeşitli çalışma örgütlerinin, modern bir iş kanununun varlığı kapsayıcılığın artmasını sağlamaktaydı. 1980 – 2000 arasında dışa açılmanın getirdiği rekabet imkânlarıyla birlikte, dış ticari, iç ve dış mali liberalleşmelerin yol açtığı süreç özünde kaynakların tarım ve sanayiden hizmetlere kayması, sanayide git gide yabancı sermaye payının artması ile sonuçlanmıştı. Her ne kadar dışlayıcı olarak tanımlanmasa bile bu dönemde iktisadi kurumlarının kapsayıcılığının azaldığı söylenebilir. Bu manada 1980 – 2000 yılları arası özellikle çiftçi ve işçinin haklarının tırpanlandığı ve piyasalarda tekelleşmenin hızlandığı, dış destekli birkaç holdingin ekonomide merkezileştiği bir dönem olarak kapsayıcılığın azaldığı bir dönemd olarak tanımlanabilir. 2000 yılından bu güne, bu süreç daha da hızlanmıştır. Bir taraftan kırsaldan kentlere göç eden ama şehirlileşememiş lümpen yığınlar, bir taraftan pazarlık gücü ve hakları sürekli tırpanlanan işçiler, üretimden kopan çiftçi ve sanayiciler, artan yabancı sermaye, yükselen finans, hizmetler ve inşaat sektörleri… 2000-2012 arası bu sistem herkesi kapsayıcı bir sistemdi: Dışarıdan borç para bulunduğu müddetçe herkes bir şekilde bu sistemden pay alıyordu. Ancak 2013-2022 arası dışarıdan para akışı artan oranda yavaşlamaya başlayınca sistemin dışlayıcılığı belirgin hale geldi. Rantiyeler, yabancı yatırımcılar, bankacılık ve finans kesimi, emlâk sahipleri servetten paylarını arttırırken, sanayiciler, üreticiler, çiftçiler, işçiler ve sabit gelirli çalışanlar, küçük esnaf, yani toplumun büyük bir çoğunluğunun, servet ve gelirden payları düşmüştür. Hâlâ daha bu süreci yaşıyoruz…
Sonuç: Toplumsal sürdürülebilirlik için kapsayıcı kurumların olması gerekir. Eğer kurumlar dışlayıcı olursa, zaten o toplumun toplum olarak kalabilmesi zordur. Kapsayıcı kurumlar yönetimde ve ekonomide eşitlik, servet, gelir ve fırsat dağılımında adalet, toplumun çoğunluğunun menfaatine çalışacak bir sistem anlamına gelir. İstikrarlı bir büyüme ve toplumsal zihniyette süreklilik ile birlikte kapsayıcı kurumların varlığı toplumsal sürdürülebilirlik için hayati önemdedir.
TÜRKİYE EKONOMİ MODELİ: ALTI AYLIK MUHASEBE
YAYINLAMA: 08 Nisan 2022 - 23:35
Bir süredir güncel iktisadi meselelere dair yazmadım. Ancak memleketimiz iktisadi sorunlar ve ekonomiye çarpık bakış açılarından o kadar münbit ki, güncel ekonomiye dair meseleler çığ gibi büyüdü. Bu meselelerin başında, tabii ki, enflasyon gelmektedir.
Yazılı ve görsel medyada iktidar taraftarı olan gazeteci ve aydınlar enflasyonun sebebinin dış dünyadaki fiyat artışları olduğunu, üstüne bir de Rusya – Ukrayna savaşının etkisi de eklenince, ortaya çıkan hayat pahalılığında hükümetin hiçbir katkısı olmadığını söylemekteler. Acaba böyle midir? Bu noktayı bir not edelim, cevaplamak üzere…
Enflasyon haricinde, 20 Aralık 2021’den bu yana kur korumalı mevduat (KKM) hesabı diye anılan bir enstrüman hayatımıza girdi. Bilindiği gibi bu enstrüman TL mevduatlara kur artışına karşı devlet tarafından bir telafi imkânı sunmaktadır. KKM hesabı aslında yerli tasarrufçuların tasarruflarını yabancı parada tutmasını engellemek ve böylece yabancı paraya olan spekülâtif talebi önlemek için ihdas edilmişti. KKM hesabının yol açtığı en önemli maliyet ise Hazine’nin kur artışından kaynaklanan alternatif maliyeti mudilere garanti etmesiyle ortaya çıkan Hazine’nin kur riskidir. Eğer kurlar hedeflenenin çok üstünde artarsa, bu ciddi bütçe açıklarına neden olabilir. KKM hesabının geleceği ne olacak ve Hazine’ye hangi şartlarda büyük maliyetler yol açar? Bu soruyu da kenara not edelim.
En son ekonomi kulislerinde Hükümetin belli temel gıda ürünlerine tavan fiyatı uygulaması getireceği söylentisi duyurulmakta. Hükümetin koyacağı bir tavan fiyat elbette tüketicilerin refahını olumlu yönde etkileyecektir. Öte yandan satıcıların ve üreticilerin artan maliyetler karşısında ciddi bir zarara uğraması da söz konusudur. Kulislerde konuşulanlara göre, üretici ve satıcıların artan maliyetlerini ve sabit fiyat uygulamasından kaynaklanan zararlarını Hazinenin sağlayacağı yönündedir.
Genel olarak bu yazıda Eylül‘den bu yana “Türkiye Ekonomi Modeli” adı altında uygulanan politikaların bir değerlendirmesini yapmak istiyorum. Hükümetin “heterodoks politika” olarak tarif ettiği “Türkiye Ekonomi Modeli” aslında temel iktisat doktrini dışında muhtelif fantezilere dayanan nev’i şahsına münhasır politikalar bütününden oluşmaktadır. Başlangıçta, hatırlayacağınız üzere, uygulanan politikaların popülist politikalar olduğunu söylemiştim. Ancak Hükümet geçtiğimiz altı ay içinde bir popülist politika uygulamasının etkili olması için değil, sanki bu politikalar başarısız ve etkisiz olsun diye çabalamıştır. Öncelikle açıklanan hedeflerle ulaşılan gerçekleri mukayese edelim. Daha sonra başarı veya başarısızlığın sebeplerini ele alalım.
ALTI AYDA TÜRKİYE EKONOMİ MODELİNİN GELDİĞİ YER: NE HEDEFLEDİK? NE OLDU?
Eylül ayında Sayın Cumhurbaşkanı’nın talimatına binaen Merkez Bankası Başkanının iki ay içinde toplam yüzde 5’lik faiz indirimiyle başlayan politika uygulamaları, zaman içinde Yeni Ekonomi Programı olarak adlandırıldı. Bu program da, Hazine Bakanı Sayın Nebati’nin kendi beyanlarına göre yüksek faiz yüksek enflasyona sebep olmaktaydı, bu yüzden faizleri düşürdüklerini ve takiben de enflasyonun düşeceği beklentisi temel argümandı. Faiz indirimini takip eden döviz kuru artışlarının da ihracatı arttıracağı söylenmekte ve bu sayede yüz elli yıllık dışa bağımlı ekonomi yapısından kurtulacağımız tartışılmakta idi. Sonuç olarak genişletici para ve maliye politikası uygulayarak şu sonuçlar beklenmekte idi: Birincisi faizler ve enflasyon düşecekti, ikincisi kurlar yükselecek, ihracat artacak ve dış borç azalacaktı, üçüncüsü yatırımlar artacaktı, dördüncüsü yüksek büyüme gerçekleşecek ve işsizlik oranları azalacaktı. Pekiyi hedefler böyle iken gerçekleşen ne oldu? Özetleyelim…
Eylül’de yüzde 16-17 olan TÜFE enflasyonu Mart’ta yüzde 61’e yükseldi. ÜFE enflasyonu ise yüzde 30’lardan yüzde 114’e fırladı. Pekiyi faizler düştü mü bari? Hayır, ne münasebet. Bütün kredi faizleri ve devletin borçlanma faizleri arttı, düşen sadece politika faizi oldu. Yani devlet ve vatandaşın faiz yükü arttı ve bankaların faiz yükü azaldı. Enflasyon ve faiz açısından beklenen hedefe ulaşılamadı.
Dolar kuru Eylül ayında yuvarlak hesap 8,5 TL idi. Başta dolar kuru olmak üzere bütün kurlar 500 baz puan faiz indirimi sonrasında ilk önce yavaş yavaş artarken Aralık ayı içinde artış hızı çılgınlaştı. 20 Aralığa geldiğimizde dolar kuru 18 TL’ya ulaşmıştı. 20 Aralık’ta KKM hesabının ihdasıyla birlikte dolar kuru 10 TL’ya kadar çekildi ama zaman içinde Mart ayı sonu itibarıyla yuvarlak hesap 14,5 TL’ya gelmiş durumda. Pekiyi bu kur artışına rağmen ihracat arttı mı? Hayır. 2022 yılı ilk üç ayında Türk ekonomisi 22 küsur milyar dolar dış ticaret açığı verdi. 2021 yılının bütününde 15 milyar dolar cari açık veren ülke, 2022 yılının ilk üç ayında bundan daha fazla açık vermektedir. Yani kur artıyla ihracat artışı beklentisi de gerçekleşmedi.
Yatırımlar ve büyüme açısında olumsuz bir şey söyleyemem. Çünkü yatırımlar ve milli gelir yüksek oranlarda artmaya devam ediyor. Milli gelir, 2021 yılında yüzde 11 büyümüştür. Ancak, dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Eylül ayında bu politikaya geçmeden önce, bütün iktisat hocalarının ve hükümetin ortak kanaati Türkiye’nin 2021 yılını yüzde 10-11 arası büyüme ile tamamlayacağı yönünde idi. Türkiye Ekonomi Modeli’nin uygulanması, oluşan yüksek faiz ve yüksek enflasyona rağmen, büyüme de ekstra birkaç puan artışın olması gerekirken yoktur. Bunu işsizlik rakamları ile daha net görebiliriz.
Eylül ayında yüzde 26 olan geniş tanımlı işsizlik Kasım – Aralık aylarında yüzde 22’ye indirildi. Bu olumludur. Ancak ondan sonra ki üç ayda, işsizlik oranları değişmedi, oldukları yerde kaldılar. Geniş tanımlı işsizliğin, en azından, yüzde 20 altına inmesi gerekirken bu oranda bir değişim olmadı. Yani işsizlikte de hedeflere ulaşılamamıştır.
Bütün olarak bakıldığında Türkiye Ekonomi Modeli’nin başarısız olduğu söylenebilir. Çünkü konulan hedeflerin hiç biri tutmamıştır. Pekiyi neden?
BAŞARISIZLIĞIN SEBEPLERİ
Türkiye Ekonomi Modeli’nin başarısız olmasının birkaç tane sebebi vardır. Bu sebepleri iktisadi, idari ve dış dünya kaynaklı olarak üç kategoriye ayıralım. İlk önce iktisadi sebepleri ele alalım. Birincisi, her şeyden önce bu program iktisat biliminin bulguları ve öngörülerini bir tarafa itmiş bir programdır. Dolayısıyla, daha başta, teorik olarak kabul edilmesi mümkün olmayan önermelere dayanmaktaydı. Bu önermelerin en önemlisi de “Faiz sebep, enflasyon neticedir!” sloganıdır. İkincisi, politikayı oluşturanların 70’li yılların küreselleşme öncesi ekonomi kuramını bugün de geçerliymiş gibi kullanmalarıdır. Bu yüzden güncel verilerle teorik bilgiler örtüşmemektedir, örneğin faiz – kur para talebi ve yine faiz – yatırım ilişkisi. Üçüncüsü, politikayı oluşturan siyasiler ve onların danışmanlarında bazı kavramlar hakkında bilgi yetersizliği bulunmaktadır. Örneğin Merkez Bankası Faizi ile piyasa faizlerinin aynı şey olduğunu zannetmek gibi.
Programın başarısız olmasının idari sebepleri arasında birincisi politika oluşturulurken konulan hedefler, uzun vadeli stratejiler ve kullanılan araçların birbiriyle uyum sağlaması gerekir. Maalesef bu konuda stratejiler, araçlar ve hedefler birbirleriyle çelişmektedir. İkincisi Politikaların uygulanmasında rol dağılımı ve iş bölümü tutarsız olmuştur. Bu programda enflasyonla mücadele Merkez Bankası’nın değil Hazine ve Maliye Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı’nın, Vergi Toplama işi Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın değil AVM ve benzin istasyonlarının, cari açık la mücadele Dış Ticaret Bakanlığı’nın ve işsizlikle mücadele Çalışma Bakanlığı’nın uhdesinde alınıp Merkez Bankası’na verilmiştir. Bu yanlış rol paylaşımı da programın başarısızlığına katkıda bulunmuştur. Üçüncüsü, Hükümet’te ve bakanlıklarda bir koordinasyonsuzluk görülmektedir: Belki müsteşarlıkların yeniden ihdası, Hazine ve Maliye Bakanlıklarının ayrılması ile tam yetkili ekonomiden sorumlu bir Cumhurbaşkanı Yardımcısı atanması gerekebilir.
Dışsal etkenler de, hiç şüphesiz, programın hedeflerine ulaşamamasında etkili olmuştur. Bunlar arasında uzun bir müddettir emtia fiyatlarında gerçekleşen yüksek fiyat artışlarının yanısıra pandemi süresince ticaret kanallarının kapanması ve tedarik zincirlerinin kırılması etkilidir. Son olarak Rusya ve Ukrayna savaşı da bizim ekonomimizi olumsuz etkilemiştir. Yakın gelecekte ABD Merkez Bankası başta olmak üzere yabancı ülkelerde başlayacak faiz artırımları da bütün sorunların üstüne tüy dikecektir.
“Pekiyi Hocam, bu durumdan geri dönemez miyiz?” Tabi ki, döneriz. Ama bunun için önce güven tesis edilmeli ve vatandaşımız da sabırlı olmalıdır. Sonrası sağlama bir istikrar programı ve dış destekle kotarılır. Bunu da Pazartesi anlatırız.
KRİZİ NASIL YENEBİLİRİZ?
YAYINLAMA: 10 Nisan 2022 - 23:35
Krizler kapitalist ekonomide sık aralıklarla rastlanan ve iktisadi faaliyet düzeyinde (genel üretim düzeyi, GSYİH, milli paranın değeri ve istihdam düzeyi) dikkate değer bir düşüşe yol açan makro iktisadi sorunlardır. Krizler ekonomi yönetiminde olağanüstü hâl ilanını ve bir istikrar programının uygulanmasını zorunlu kılar. Bir hükümetin iktisadi krize çözüm üretebilmesi için, tıpkı bir doktorun hastalığı tedavi edebilmesi gibi, öncelikle krizin sebepleri, bileşenleri ve yol açtığı etkilerin teşhis edilmesi gerekir. Bu ekonomik sorunun teşhis safhasıdır. Teşhis safhası akabinde krizin niteliği, bileşenleri ve yol açacağı etkilere göre uygun bir istikrar programının hazırlanıp uygulanması gerekir. Bu da tedavi safhasıdır. İlk önce teşhis safhasını anlatalım.
TEŞHİS SAFHASI
Krizi yenebilmek için teşhis etmek, teşhis etmek için de ülkede ekonomik kriz olduğunu kabul etmek gerekir. Bu, tabii ki, ülkeyi yöneten siyasi kadronun krizin varlığını kabul etmesi demektir. İktidardaki birçok siyasetçi ekonomik kriz olduğunu kabul etmeye yanaşmaz, çünkü bu aynı zamanda, kendi uyguladıkları politikanın da yanlış olduğunu, politika hataları yapıldığını da kabul etmektir. Bu ise, siyasi anlamda, iktidar partisinin aleyhinde bir gelişme olur. Binaenaleyh krize çözüm üretebilmek için ilk önce iktidarın bir kriz olduğunu kabul etmesi gerekir.
İkinci aşama biraz daha kafa karıştırıcıdır. Ekonomik krizin sebeplerini, bileşenlerini ve sonuçlarını net olarak belirlemek gerekecektir. Ekonomik krizin sebepleri doğru teşhis edilirse, çözümü için gerekli politika uygulamaları daha kolay seçilir. Ancak burada, siyasi otorite için bir çelişki ortaya çıkabilir. Her siyasi iktidar, yasaların ve teamüllerin onlara verdiği sınırlar çerçevesinde, ellerindeki gelir yaratma gücünü kendini destekleyen zümre ve gruplar için kullanır. Siyasetin doğası bunu gerektirir. Ancak ekonomik krizin çözümü için gerekli politikalar iktidarı destekleyen grupların aleyhine olacaksa, siyasi iktidar krizin çözümü için gerekli politikaları uygulamayabilir. Siyasi iktidar, böyle bir durum vaki olursa, karar aşamasında şu kriterlere bakar: Krizin çözümü için gerekli olan politikaların uygulanması durumunda ne kadar oy kaybedeceği ve bu politikaların uygulanmayıp krizin devam ettiği durumda ne kadar oy kaybedeceği. Yani, siyasi iktidarın krizin çözümünde gerekli politikaları uygulaması için krizin çözülmeyip devam ettiği durumda daha çok oy kaybedeceğini görmesi gerekir. Bu aşamayı geçtikten sonra istikrar programı başlar.
TEDAVİ SAFHASI
Tedavi safhası, aslında, bahsettiğimiz istikrar programının hazırlanması, kamuoyuna tanıtılması ve açıklanması, istikrar programında kurumlar arası görev dağılımının yapılması, politikaların başlatılması, sonuçları kontrol ve izleme dönemlerini içerir.
İlk aşama istikrar programının hazırlanması aşamasıdır. İstikrar programının hazırlanması mevcut ekonomik problemleri öncelik sıralamasına koymayı gerektirir. Böylece öncelikli çözülmesi gereken sorunlar belirlenir. Program hazırlanırken hedefler ve ara hedefler belirlenir. Öncelikler ve hedeflere uygun olarak politika stratejisi tanımlanır ve istikrar programının zamanlaması planlanır.
İkinci aşama programın kamuoyuna duyurulması ve tanıtılması gelir. Bu aşama çok önemlidir çünkü hükümetin ve istikrar programının güvenilirliği programın açık ve net bir şekilde tanıtılmasına bağlıdır. Ayrıca istikrar programının strateji, hedef ve araçları arasında çelişki olmamalıdır. Hükümetin uygulayacağı istikrar programının başarılı olması için vatandaşın hükümete güvenmesi zorunludur. Eğer güven tesis olursa, beklentilerin programdaki hedeflere uygun olarak belirlenmesi kolaylaşır. Uluslararası ve yurt içi yatırımcıların beklentileri de bu durumdan olumlu yönde etkilenir.
Üçüncü aşamada istikrar programının uygulanmasında kurumlar arası görev dağılımının belirlenmesidir. Her iktisadi kurumun belli politikalarda daha yetkin olduğu ve daha kolay sonuç alabildiği bilinmektedir. Örneğin Para Politikası enflasyon ve kredi genişlemesini kontrol ve yönlendirmede daha etkiliyken Maliye Politikası milli gelir ve istihdamın yönetilmesinde daha etkilidir. Bunlar gibi her kurumun uygulanan istikrar programında görev ve rol dağılımı yapılmalı ve bütün kurumların koordinasyonunu sağlayacak bir birim oluşturulmalıdır. Eğer bu aşama yeterince özenle hazırlanmazsa, bütün program ve programın hedefleri çöpe gidebilir.
Dördüncü aşama programın başlatılmasından sonra, belli zaman aralıklarında hedeflerle gerçekleşen değerlerin karşılaştırılması, programın politika uygulamasında beklenmeyen aksaklıkların çıkıp çıkmadığının tespiti, istikrar programının öncelikli hedeflere ulaşmada etkinliğini takibi gibi faaliyetleri içerir. Bu, bütün yukarıda bahsedilen hazırlıklardan sonra, en kısa zamanda politikalardan sonuç almak için hayati önemdedir.
2018’DEN BU YANA POLİTİKA UYGULAMALARI NEDEN BAŞARILI OLAMADI?
2018 yılında Türkiye’nin girdiği, 2020’de başlayan pandemiyle birlikte etkisi şiddetlenen ve uzayan krize karşı neden politika uygulamaları başarısız olmuştur? Bu sorunun cevabını yukarıda anlattığım şablona dayalı olarak açıklayacağım.
Her şeyden önce ekonomik sorunların teşhis safhasında birçok problem ortaya çıkmıştır. Mevcut hükümet 2020 yılına kadar kriz kelimesini kullanmamaktaydı. Örneğin o dönemde çıktığım TV yayınlarında, özellikle rica edilen nokta “ekonomik kriz” kelimesini kullanmamamdı. Ben de daha genel tabirle “konjonktür dalgasının gerileme ve buhran” evrelerinden bahsediyordum. Kriz kelimesinin bile duyulmak istemediği bir ortamda krizin kabulü söz konusu olmaz.
2020 yılına gelindiğinde artık bir kriz kabul edilmekle birlikte, krizin bileşenleri ve sebepleri hakkında kafaların karışık olduğu aşikârdı. 2020 – 2022 arasında üç farklı kadroyla birbirini takip eden üç farklı politika uygulandı. Sayın Albayrak döneminde hem enflasyon hem de işsizliği eş anlı düşürmek hedeflenirken, Sayın Ağbal’la birlikte işsizliğin biraz artmasına katlanıp enflasyon düşürülmeye çalışıldı. Akabinde Sayın Kavcıoğlu ve Sayın Nebati’nin birlikte yürüttüğü son dönem program ise enflasyon artışına katlanıp işsizliği düşürmeyi ve büyümeyi arttırmayı amaçlamaktır. Bunun sebebi Hükümetin ekonomik sorunlardan hangisinin kendisi için öncelikli olduğu hakkında kalıcı bir fikre sahip olmaması olabilir. Bu durumun sonucu olarak da iktisat politikalarının vatandaş nezdinde güvenilirliği çok azalmıştır.
Öncelikli hedeflerin net olmamasına ek olarak, krizin sebepleri ve iktisadi değişkenler arasındaki ilişkiler hakkında daha önce söylenmemiş ve akademik iktisadın bulgularıyla örtüşmeyen fikirler etrafında stratejiler ve hedefler oluşturuldu. Bu fikirlere örnek olarak “Faiz artarsa enflasyon artar, faiz düşerse enflasyon da düşer!” argümanını gösterebiliriz. Teşhisiniz doğru olsa da, hastaya yanlış ilaç vermişseniz hastayı iyi edemezsiniz. Bizim hükümetin durumunda, krizin ne olduğu, sebebinin ne olduğu konusunda kafa karışıklığı vardı. Yani “bir hastalık var ama ne hastalığı bilmiyorum!” diyen doktor durumuna düşmüşlerdi. Üstüne üstlük, bilmediği ve tanımlayamadığı bir hastalığı daha da azdıracak bir ilaç yazan doktora da benzemeye başladılar… Ne zaman Eylül 2021’den beri…
Teşhis yanlış (yani esas problemin enflasyon değil ama işsizlik olduğu bunların da dış etkenler sebebiyle yükseldiği teşhisi) olursa ve tedavi de hastalığı daha azdıracak bir şekilde uygulanırsa (yani genişletici para ve maliye politikaları), o takdirde, hastalık daha da azacaktır, (enflasyonun 6 ayda yüzde 16’dan yüzde 61’e çıkması). Bütün bunların üstüne, uygulanan politikada kurumlara verilen rol ve görev dağılımı ile kurumların yetkinlikleri birbiriyle örtüşmemektedir.
Aklımızda kalması en fazla gereken şey, mevcut duruma ve başta yüksek enflasyon olmak üzere ekonomik sorunlara doğru ve kalıcı çözümler üretebilmek için Türkiye’de 2018’den bugüne yapılanları tekrar etmememiz gerektiğidir. Şu anda bir istikrar programının dört ayağı olmalıdır: Birincisi, programın açık, net ve anlaşılır olması ve halkın güvenini kazanmış olmasıdır. İkincisi muhakkak sıkı para ve sıkı maliye politikasının uygulanması gerekliliğidir. Üçüncüsü, kurumların rol ve görev dağılımının yeniden düzenlemesi ile kurumlar arası koordinasyonun oluşturulmasıdır. Dördüncüsüyse kuvvetli bir dış desteğin sağlanmasıdır. Şu anda Türkiye’de bu dört ayaktan biri eksik olursa istikrar programından beklenen sonuç elde edilmez
OSMANLI'DA NARH NASIL UYGULANIRDI?
YAYINLAMA: 15 Nisan 2022 - 23:40
Maliye Bakanı Sayın Nebati’nin kur korumalı mevduata ek olarak enflasyon korumalı tasarruf araçları çıkaracağını söylemesi akabinde kulislerde 20 küsur mala fiyat tavanı, yani narh, getirileceği konuşulmaya başlandı. Narh İslâm fıkhından gelen bir kavramdır. Bu yazıda narhı sizlere tanıtmak ve Osmanlı’da nasıl uygulanmaktaydı anlatmak istedim. Pazartesi günkü yazımda ise “Fiyat kontrolleri ile enflasyon önlenebilir mi?” sorusuna yanıt arayacağız.
NARH NEDİR?
Narh, özellikle Ortaçağ tarım ekonomilerinde fahiş fiyat oluşumlarını önlemek için fiyatların kamu otoritesince belirlenmesinin genel adıdır. Açık kamu yararı gereği, temel ihtiyaçları karşılayan mal ve hizmetlerin piyasa fiyatlarına -onları oluşturan etkenlere dokunulmadan- doğrudan müdahale edilerek belirli sınırları aşmasının önlenmesi maksadıyla resmî tavan fiyat belirlenmesine “dar anlamda narh” denir. Klasik fıkıh literatüründe devletin fiyatlara müdahalesi çerçevesinde çoğunlukla narhın bu türü incelenmektedir. “Geniş anlamda narh” ise asgari ve sabit fiyat tespitlerini de içerir.
Narhın uygulanmasında ana sebep hayat pahalılığı sebebiyle vatandaşların refahının düşmesini engellemek, temel ve zorunlu tüketim mallarını vatandaşın makul bir fiyattan edinmesini sağlamaktır. Ancak Ortaçağ tarım ekonomilerinde fiyatların hangi düzeyde, ne tür kriterlere bağlı olarak tespit edildiği konusu tartışmalıdır. Çünkü bugün olduğu gibi bütün dünyada kabul görmüş ve standartlaşmış fiyat ölçüm teknikleri ve düzenli tutulan istatistikler bulunmamaktaydı.
İSLAM FIKHINDA NARHIN HÜKMÜ: NARH HARAM MIDIR?
Sözü ehline bırakalım ve TDV İslam Ansiklopedisi’nden Cengiz KALLEK Hoca’nın yazdığı Narh maddesine bakalım:
“Hz. Peygamber, 8. yılın (629) başlarında Medine’de yaşanan gıda maddeleri sıkıntısı sebebiyle aşırı artan fiyatları sınırlaması yönündeki talebi satıcılara haksızlık olacağı gerekçesiyle geri çevirmiştir (İbn Mâce, “Ticârât”, 27; Ebû Dâvûd, “Büyûʿ”, 49; Tirmizî, “Büyûʿ”, 73; hadislerin tarihî veriler ışığında bir değerlendirmesi için bk. Kallek, s. 158-165). Resûl-i Ekrem, arzın talebi karşılamadığı o özel ortamda serbest rekabet sonucu teşekkül eden fiyatlara müdahaleyi isabetli bir iktisat politikası olarak görmemiştir; dolayısıyla narhtan kaçınmış, fakat bütünüyle yasaklamamıştır. Halife Ömer de yüksek fiyattan (bazı rivayetlerin zâhirinden düşük fiyat anlaşılıyorsa da tarihî veriler ışığında bu yorum yanlış görünmektedir; haberin tenkidi için bk. a.g.e., s. 165-170) kuru üzüm satan Hâtıb b. Ebû Beltea’yı kamu yararını gözeterek pazardan ihraç etmiş, daha sonra kararından dönerek dilediği gibi işlem yapmasına izin vermiş (Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī, VI, 29; İbn Kudâme, IV, 240-241), Hz. Ali de kendisine yöneltilen narh talebini geri çevirmiştir (İbn Abdülber en-Nemerî, el-İstiẕkâr, VI, 414). … Narhın hükmü hususunda fıkıh âlimleri farklı görüşler ileri sürmüştür. Normal işleyen piyasa şartlarında narh koymayı Hanefîler tahrîmen mekruh, diğerleri haram olarak niteler. … Zâhirîler’e, mütekaddimîn Hanbelî ulemâsının görüşüne, İmam Mâlik’ten yapılan bir rivayete ve bazı Şâfiîler’e göre narh bolluk veya pahalılık ayırımı yapılmaksızın mutlak şekilde haramdır; spekülatif oyunlarla fiyatların arttırılmaya çalışılması durumunda ise görüş ayrılığına düşülmüştür.” (Kallek, C., TDV İSLAM ANSİKLOPEDİSİ, Narh Maddesi, https://islamansiklopedisi.org.tr/narh)
Görüldüğü gibi normal piyasa şartlarında narh uygulanması caiz değil haramdır. Ancak belli bazı zorunlu şartlarda narhın uygulanabileceği yönünde icma vardır. Yine Cengiz Kallek Hoca’dan alıntı yapalım:
“Zorunlu narh için ileri sürülen şartlar şöylece özetlenebilir: 1. Mal veya hizmetlerin kamuya zarar verecek kadar (Hanefîler’e göre gabn-i fâhiş boyutlarında) pahalandırılması. 2. Söz konusu mal veya hizmetlere umumi ihtiyaç duyulması. 3. Devletin kamu maslahatını cebrî narhtan başka bir yöntemle gerçekleştirememesi. 4. Pahalılığın üretici veya satıcıların spekülasyonundan kaynaklanması. 5. Narh uygulamasının arzın kısılmasıyla sonuçlanmayacak olması. 6. Hakkaniyet icabı gerek esnaf ve tüccar gerekse uzmanlar arasından seçilecek adalet ve emanet sahibi bilirkişilerle istişare edilmesi. 7. Üründe kalite, hizmette uzmanlık farklarının dikkate alınması. 8. “Zarar ve zararla mukabele yoktur” ilkesi gereği hem satıcıların hem alıcıların yararının gözetilmesi, mâkul bir kâr payı bırakılarak tarafların rızalarının sağlanması. 9. Yetkililerin adalet sıfatı taşıması.” (Kallek, C., TDV İSLAM ANSİKLOPEDİSİ, Narh Maddesi, https://islamansiklopedisi.org.tr/narh)
Burada narh rekabetçi fiyatların çok üstünde fahiş fiyat oluşumlarında, kamu mal ve hizmetlerinde, oluşan iktisadi kriz şartlarında kamu otoritesinin sağlanması için ve aşırı spekülasyonları engellemek için uygulanırsa İslâm’a göre caiz olduğu anlamı çıkmaktadır.
OSMANLI’DA NARH NASIL UYGULANIRDI?
Osmanlı’da Hanefi fıkhının istihsan ve kamu yararı ilkeleri gözetilerek narhın geniş bir uygulaması yapılırdı. Aslında, Osmanlı’da narh bir fiyat tavanı olmaktan öte, temel ve zorunlu malların fiyatlarının kamu otoritesince belirlenmesi şeklinde uygulanmaktaydı. Buna göre, devlet tarafından belirlenen malların fiyatları her şehrin kadısı tarafından belirlenir, tellallar aracılığı ile pazarda ilan edilirdi. Yine TDV İslam Ansiklopedisi’nden Mübahat S. Kütükoğlu Hocamızdan alıntılayalım:
“Osmanlılar’da günlük ve mevsimlik narhlar yanında savaş, abluka, kıtlık, tabii âfetler ve sikke tashihlerinden sonra yeni fiyat tesbitleri de yapılırdı. Mevsimlik narhlar gıda maddeleri üzerine konan fiyatları gösterirdi. … Bunun gibi, bazı mâmul maddelerin fiyatlarının tesbitinde kullanılan ham maddenin miktar ve değeri göz önüne alınırdı. Yine kıymetli kumaşların da aynı usulle fiyatları belirlenirdi. Gıda maddelerine hangi tarihlerde narh verileceği ihtisap kanunnâmelerinde yer alıyordu. Sebze ve meyve fiyatları ise mevsimlere göre ayarlanırdı. Günümüzdeki gibi sera ürünlerinin bulunmadığı devirlerde ilk ve son turfanda ile sebzenin bol olduğu mevsimlerde fiyat farklılık göstereceğinden ilkbahar ve sonbaharda hemen her gün yeni narh tesbiti yapılırdı. Olağan narh uygulamasında ramazan ayının önemli bir yeri vardı. Ramazandan bir iki gün önce veya ilk günü fiyatlar açıklanır ve hemen bütün yiyecek maddelerinin satışı buna göre gerçekleştirilirdi (İstanbul Narh Defteri, nr. 201). … Sefer zamanı gibi olağan üstü hallerde ordunun ihtiyacı olan maddelerin vergi karşılığı veya ücretle toplanması yanında bunları üretenlerin de sefere gitmesi, piyasaya arzedilen mal miktarının azalmasına ve fiyatların artmasına yol açar, yeni narh verilme zorunluluğu doğardı. … Narh verilmesi piyasada fiyatların nasıl bir seyir takip ettiğinin bilinmesini gerektiriyordu. Bunu en iyi takip eden görevli muhtesipti. Muhtesip, maiyetindeki kol oğlanlarıyla çarşı pazarı devamlı kontrol ettiğinden fiyat tesbitinde kadının en büyük yardımcısı durumundaydı. … Ancak uygulamada muhtesip kadıya danışmadan narh veremezdi. Narh verilirken ilgili esnafın fikir ve görüşleri de alınırdı. Her esnafın kethüdâ ve yiğitbaşıları ile görüşülür, gerekiyorsa çeşni tutulur, yani kullanılacak ham madde miktarları tesbit edilir ve fiyat buna göre oluşturulurdu. … Ancak piyasada satılan mal çeşitleri pek fazla olduğundan özellikle sikke tashihlerinden sonra yapılan düzenlemelerde hepsine kadılıkça narh verilmesi mümkün değildi. Bunun için belli başlı malların fiyatları belirlendikten sonra diğerleri ilgili esnafın idarecilerine bırakılırdı. … Taşradan gelen mallarda ise çıkış yerindeki fiyatı belgelenir ve narh buna göre belirlenirdi. İstanbul biri “nefs-i İstanbul” denilen sur içi, diğerleri Eyüp, Galata ve Üsküdar olmak üzere dört kadılıktan ibaretti. Narh İstanbul kadısı tarafından verilir, diğer kadılıklara bunları bildiren listeler gönderilirdi. Her kadılık kendi sınırları içindeki mahkemelere yeni fiyatları bildirir ve bunlar sicillere işlenirdi.” (Kütükoğlu,M.S., TDV İSLAM ANSİKLOPEDİSİ, Narh Maddesi, https://islamansiklopedisi.org.tr/narh)
PİYASANIN OLMADIĞI TARIM TOPLUMU VE OSMANLI’NIN KATI DEVLETÇİ POLİTİKALARI
Yukarıdaki iki metinden anlaşılan şudur: Osmanlılar aslında tarım ekonomisi şartlarında bir nevi sosyalist ekonomi düzeni kurmuşlardı! Ecdadımız içinde bulundukları şartlara uygun olarak ve Hanefi fıkhının sağladığı kolaylıkları da kullanarak hemen hemen bütün tarım ürünlerinin fiyatlarını Kadılar marifetiyle belirlemekteydiler. Bunun için esnafla ve üreticiyle istişare edilirdi. Mevsime ve takvime göre fiyat değişiklikleri, mal çeşitlerine göre ayrı fiyat tespit yöntemleri işi gerçekten çok karmaşık hale getirmekteydi. Bu sistemde aynı mala farklı şehirlerde farklı fiyatlar uygulanabilmekteydi. Bu durum aslında piyasa oluşumuna devlet tarafından çok kuvvetli bir şekilde müdahale olarak tanımlanabilir. Paranın ayarının değiştiği dönemlerde, yani bugünkü tabirle enflasyon ve devalüasyon dönemlerinde, fiyatlar tekrar devlet tarafından belirleniyordu. O dönemde standart bir veri havuzunun olmaması, düzenli istatistikler tutulmaması, iletişimin bugünküne göre çok yavaş olması sebebiyle bu konulan fiyatların kimi piyasalarda arz fazlasına kimi piyasalarda da talep fazlasına yol açması kaçınılmazdır.
Bugünkü ekonomik şartlar ve sahip olduğumuz piyasa ekonomisi kurallarında Osmanlı’daki gibi geniş ölçekli fiyat sabitlemesi makul değildir. Ancak çok özel şartlarda ve geçici olarak uygulanması tavsiye edilir. Bu konuyu da Pazartesi ele alalım.
FİYAT KONTROLLER İLE ENFLASYON ÖNLENEBİLİR Mİ?
YAYINLAMA: 17 Nisan 2022 - 23:40
Maliye Bakanı Sayın Nebati’nin kur korumalı mevduata ek olarak enflasyon korumalı tasarruf araçları çıkaracağını söylemesi akabinde kulislerde 20 küsur mala fiyat tavanı getirileceği konuşulmaya başlandığını Cumartesi günkü yazımda vurgulamıştım. O yazıda İslâm fıkhında narhın ne anlama geldiğini anlatmış ve Osmanlı’daki uygulamayı tanıtmıştım. Yazıyı şu cümlelerle bitirmiştim:
“Osmanlılar aslında tarım ekonomisi şartlarında bir nevi sosyalist ekonomi düzeni kurmuşlardı! Ecdadımız içinde bulundukları şartlara uygun olarak ve Hanefi fıkhının sağladığı kolaylıkları da kullanarak hemen hemen bütün tarım ürünlerinin fiyatlarını Kadılar marifetiyle belirlemekteydiler. Bunun için esnafla ve üreticiyle istişare edilirdi. … Bu durum aslında piyasa oluşumuna devlet tarafından çok kuvvetli bir şekilde müdahale olarak tanımlanabilir. … O dönemde standart bir veri havuzunun olmaması, düzenli istatistikler tutulmaması, iletişimin bugünküne göre çok yavaş olması sebebiyle bu konulan fiyatların kimi piyasalarda arz fazlasına kimi piyasalarda da talep fazlasına yol açması kaçınılmazdır. … Bugünkü ekonomik şartlar ve sahip olduğumuz piyasa ekonomisi kurallarında Osmanlı’daki gibi geniş ölçekli fiyat sabitlemesi makul değildir. Ancak çok özel şartlarda ve geçici olarak uygulanması tavsiye edilir.” (Dündar Murat Demiröz, “Osmanlı’da Narh Nasıl Uygulanırdı?”, 16 Nisan 2022, YeniBirlik)
Modern sanayi ekonomilerinde fiyatlara tavan uygulanması pek revaç gören bir uygulama değildir. Çünkü kurulu düzenin temeli fiyatların piyasa mekanizması ile kendiliğinden belirlenmesine dayanır. Yine de bazı özel durumlarda fiyat kontrolleri uygulanabilmektedir: Birincisi bütün milli ekonomi için stratejik öneme sahip mal ve hizmetlerde, ikincisi kamu mal ve hizmetlerinde ve üçüncüsü bazı özel durumlarda heterodoks istikrar programlarında (geçici olarak) fiyat kontrolleri devreye sokulur. İlk iki durumda, tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi, toplumsal refah maksimizasyonu amaçlanırken, üçüncü durumda ise enflasyon beklentilerinin kırılması amaçlanır.
Sayın Nebati’nin önerdiği enflasyon korumalı tasarruf araçlarının ve kulislerde konuşulan temel gıda mamullerine konulacak narh bedellerinin enflasyonla mücadele amacıyla uygulamaya konulacağı söylenmektedir. Bugün bu konuyu ele alacağım. İlk önce enflasyonu oluşturan sebepleri sıralayacağım. Sonra, bu nevi fiyat kontrollerinin nasıl ve ne amaçla istikrar politikalarında yer bulduğunu anlatacağım. Son olarak, mevcut programda bu fiyat kontrollerinin neden başarısız olacağını belirteceğim.
ENFLASYONUN SEBEPLERİ NELERDİR?
Ders kitabını açtığınızda, enflasyonun sebepleri en kaba taslak haliyle şöyle anlatılır: Para arzının büyüme hızı ve beklenen enflasyon oranı. Ancak bu ilgili denklemlerde yapılan sadeleştirmeler yoluyla elde edilen bir bilgidir ve enflasyonun temel belirleyicileri arasında bu iki değişken önceliklidir. Ancak enflasyon modelini hiç sadeleştirme yapmadan ele alırsak, bu takdirde, bu iki değişkene ek olarak kamu harcamalarının artış hızı, yatırımların artış hızı, dış dünya gelirlerinin artış hızı, kurların artış hızı ve beklenen enflasyon oranındaki değişimi de dahil ederiz. Bu değişkenlerin hepsi enflasyonla doğru orantılı bir ilişki içindedirler. Enflasyonun kalıcı olarak bir sorun haline gelmesi için bu değişkenlerin yüksek düzeyde olması gerekir. Maliyet şokları tek dönemlik olmak şartıyla enflasyonu arttırırken, vergi indirimleri ise, yine tek dönemlik olmak şartıyla, enflasyonu düşürür. Yani, özetleyecek olursak, ekonomide toplam talebi arttıran etkenlerin artış hızları enflasyonu belirler. Enflasyonu kontrol altına almak için hükümetlerin talebi arttıran etkenlerin artış hızlarını kontrol altına almaları gerekir. Yatırımların artış hızını hükümet kredi ve teşvik politikaları vasıtasıyla çok dolaylı yoldan belirleyebilse bile, yatırımların artış hızı esas olarak yatırımcıların beklentilerine bağlıdır. Dış dünya gelirlerinin artış hızını hükümetler kontrol edemezler. Bu yüzden hükümetlerin elinde temelde kamu harcamalarının artış hızını kontrol etmek için maliye politikası kalmakta, para arzının artış hızını da Merkez Bankası para politikası vasıtasıyla kontrol etmektedir. Enflasyonu düşürmek için, bu yüzden temel strateji, sıkı para ve sıkı maliye politikalarından müteşekkildir. Dünyada uygulanan istikrar politikalarının çoğunun amacı enflasyonu düşürmektir ve fiyatlara hiç müdahale etmeden sadece sıkı para ve maliye politikalarının uygulandığı istikrar politikalarına Ortodoks adı verilir.
FİYAT KONTROLLERİ VE HETERODOKS İSTİKRAR POLİTİKALARI
Politika otoriteleri Ortodoks istikrar politikası ile para arzının ve kamu harcamalarının artış hızını düşürürler. Öte yandan bu politikalar beklentilere nasıl bir etki yapacaktır? Bu nokta belirsizlik içerir. Toplumda enflasyon beklentileri yüksekse, sadece Ortodoks politikalar yeterli etkinlikte olmayabilir. İşte fiyat kontrolleri, geçici bir süreliğine, bu enflasyon beklentisini kırmak için uygulanır. Genelde Ortodoks istikrar programına ilave olarak fiyatlar ve gelirler politikası da uygulanırsa, bu Heterodoks istikrar programı adını alır. Fiyatlar ve gelirler politikası döviz kurları, temel hammadde fiyatları gibi stratejik fiyatlar ile ücret ve kira gibi faktör gelirlerinin devlet tarafından belirlenmesi anlamına gelir. Uygulamada Heterodoks istikrar programlarında sıkı para ve sıkı maliye politikasının yanında, geçici ve önceden deklare edilmiş bir süre için (örneğin 6 ay gibi bir süre) fiyat kontrolleri uygulanır. Amaç enflasyon beklentisini düşürmektir.
BUGÜN FİYAT KONTROLLERİ NEDEN UYGULANAMAZ?
Sayın Nebati daha önce bir gazeteye verdiği söyleşide, artık Ortodoks istikrar politikalarının bittiğini ve Hükümetin o andan itibaren Heterodoks istikrar politikalarına yöneleceğini söylemişti. Kur korumalı mevduat, sonrasında önerilen enflasyon korumalı mevduat ve nihayet temel gıda mallarında narh uygulanması fiyatlar ve gelirler politikasıdır. Buna şüphe yok. Ancak soru şudur? Hükümetin 2021 Eylül ayından beri uyguladığı politika, acaba Heterodoks istikrar politikası olarak kabul edilebilir mi? Hayır. Yukarıda da bahsettiğim gibi Heterodoks istikrar politikasında temel unsur yine sıkı para ve sıkı maliye politikasıdır. Yani, bugün herkesin anlayacağı şekilde ifade edersek, Merkez Bankası yüksek politika faizi belirlemeli, borç verme limitlerini düşürmeli ve zorunlu karşılık oranlarını da arttırmalıdır. Bu sıkı para politikasıdır. Öte yandan ilk önce Hükümet büyük ölçekli altyapı yatırımlarını ertelemeli, vergi gelirlerini arttıracak tedbirler oluşturmalı, Hükümet ve Cumhurbaşkanlığının idari harcamaları azaltılmalı ve bir müddet kamuya personel alımları durdurulmalıdır. Bunların yanında ve bunlarla beraber fiyat kontrolü uygulanırsa, işte o zaman, bu politika Heterodoks olarak adlandırılır.
Mevcut durumda, ne sıkı para politikası vardır ne de sıkı maliye politikası. Çünkü, her ne kadar kendileri açıkça itiraf etmese de, hükümet enflasyonu düşürmek gibi bir hedefe sahip değildir. Pekiyi ne hedeflemektedir? Büyümeyi ve istihdamı arttırıp, işsizliği düşürmek. Doğal olarak hedef bu yönde olunca, politikaların maliyeti de yüksek enflasyon olmaktadır. İşte tam bu noktada kur korumalı ve enflasyon korumalı mevduat hesapları devreye girmektedir: Yüksek enflasyonun etkilerinin bir müddet hissedilmemesi ve seçmen kitlesinde büyük tepkilerin oluşmasının önlenmesi için bu politikalar hayata geçirilmektedir. Aslında durum, hastaya ilaç yerine ağrı kesici veren doktorun durumuna benzemektedir. Hastalık (yani enflasyon) tedavi edilmemektedir ama bir süreliğine ağrı kesici (yani kur korumalı ve enflasyon korumalı mevduat ile fiyat kontrolü politikaları) verildiği için hasta geçici bir rahatlamaya girecektir. Ağrı kesicinin gerçek anlamını ifade edebilmesi için, ilacın da içilmesi gerekir. Bu da sıkı para ve sıkı maliye politikasıdır.
MİLLİYETÇİLER DEMOKRAT OLAMAZ MI?
YAYINLAMA: 22 Nisan 2022 - 23:35
Bugün 23 Nisan. Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı… 1920’den bugüne 102 yıl geçmiş. Büyük Millet Meclisi’miz bugün tam 102 yaşındadır. Yani, Türk toplumunun en üst siyasi ve idari otoritesi olan ve Cumhuriyet kurulmadan önce milletin kendi kendini yönetme ve kendi kendini kurtarma süreci olan Milli Mücadele’ye bil fiil liderlik eden Türkiye Büyük Millet Meclisi… Dünya tarihinde çok az benzeri örnek vardır ki, işgal altında bir ülkede istilacıların güdümünde bir devlet teşkilatı varken, bir millet kurtuluş hareketi için önce bütün bölgelerden bir meclis toplasın ve olağanüstü duruma rağmen savaşan askerleri de bu meclis idare etsin. Çoğu durumlarda savaşı askerler yürütür, savaş kazanıldıktan sonra bir Meclis kurulur… İşte bu yüzden, bence, 23 Nisan bayramlarımızın en büyüğüdür. Hepimize kutlu olsun…
Son zamanlarda birkaç vesile ile belli bir görüşün seslendirildiğine tanık oldum. Farklı ağızlardan farklı sözlerle ifade edilse de bunların ana fikri şu şekilde özetlenebilir: “Milliyetçiler demokrat olamaz, demokratlar da milliyetçi…” Fransa’da Cumhurbaşkanı adaylarından Bayan Le Pen’e yönelik eleştirilerde “ister sağdan ister soldan olsun demokrat seçmenlerin Cumhuriyet ve Demokrasi’yi korumak için bir araya geleceklerinden” bahsedilmektedir. Fransız Milliyetçisi olan Le Pen Cumhuriyet ve demokrasi düşmanı olarak anılmaktadır. Yine bizde, geçen hafta içinde, bazı sol eğilimli yazarlar “ülkemiz siyasetinde milliyetçi duruşuyla bilinen Sayın Mansur Yavaş ve Sayın Meral Akşener’in demokrat seçmen nezdinde yüksek tercihe ulaşamayacağını” vurgulamışlardı. Bu ve benzeri görüşleri hepimiz farklı yerlerde duymuşuzdur. Bu görüşlerin temelinde bazı önyargılar bulunmaktadır. Bunları aşağıda özetledim:
1. Milliyetçilik ırkçılıkla eşanlamlıdır.
2. Milliyetçiler yabancı düşmanıdır.
3. Milliyetçiler siyasi sistem olarak otoriter yönetimlere taraftardır.
4. Milliyetçilik bir toplumun, bugünkü şartlarda ilerlemesine engel teşkil edecek gerici bir düşüncedir.
Bu görüşler her toplumda kendilerini solcu olarak tabir eden bazı zümreler tarafından dile getirilir. Aslında sol siyasi düşüncenin temeli işçi sınıfının savunusunu üstlenmesine ve işçi sınıfını örgütlü bir siyasete yöneltmesine dayanırken, genelde solcu geçinen bu zümrelerin böyle bir derdi bulunmamaktadır. Bütün bu sözlerin ve tartışmaların yarattığı siyasi toz dumanın altında, gerçekte bu gibi zümrelerin ya o toplumdaki azınlıklar lehine etnik milliyetçilik yaptıkları, ya da Atlantik merkezli emperyalist gücün küreselleşmeci ve milli devlet düşmanı söylemlerinin gönüllü takipçisi oldukları söylenebilir.
Bugün istedim ki hem Milli Mücadele’nin hem de Cumhuriyet’imize giden yolun başlangıç günü olan 23 Nisan’da, milliyetçilik ve demokrasinin birbirinde ayrılamaz ve birbirini tamamlayan iki süreç olduklarını anlatayım. Bugünün ruhuna uygun olanın da bu olduğunu düşündüm. Yazıyı yukarıda sıraladığım dört adet önyargılı slogana dört cevap şeklinde tasarladım.
MİLLİYETÇİLİK IRKÇILIK MIDIR?
Milliyetçilik bir milli devletin vatandaşlarının esenliğini, zenginliğini ve servetini arttırmayı ve yaşam standartlarını yükseltmeyi amaçlayan, milli devlete vatandaşlık bağıyla bağlı herkesi o milletin mensubu olarak gören bir düşüncedir. Milliyetçi düşüncenin temeli “milli meselelerin bireysel veya sınıfsal meselelerin önünde olduğu” düşüncesidir.
Irkçılık ise belli bir soy, kan veya dil bağıyla bağlı toplulukları birleştirmeyi, yine bu belli soya mensup insanların diğer insanlardan fiziksel, zihinsel ve kültürel olarak üstün olduklarını savunur. Bu manada farklı milli devletlerin vatandaşı olan (yani farklı milletlere mensup olan) ama aynı soya veya etnisiteye mensup insanları tek devlet altında bir araya getirmeyi amaçlar. Bu devlet kurulursa, devletin sınırları içinde farklı soya mensup insanlar ya kovulur ya da ikinci sınıf vatandaş ilan edilir. Irkçı hareketlerin benzeri politikaları tarihte çok görülmüştür.
Bu bağlamda, bir devletin vatandaşlarını bir bütün olarak tanıyan ve siyasette öncelik olarak o vatandaşların ortak çıkarlarını koyan milliyetçilikle, o milletin içinde bir soya mensup olanlara ayrıcalık tanıyan ve onların diğerlerine üstünlüğünü savunan ırkçılık arasında uzlaşmaz ve çelişmez bir farklılık vardır. Yani bir milliyetçi ırkçı olamaz ama ırkçılar her zaman milliyetçilik kisvesi altına saklanabilirler. Kısaca özetlemek gerekirse milliyetçilik kapsayıcı iken ırkçılık dışlayıcıdır.
MİLLİYETÇİLİK YABANCI DÜŞMANLIĞI MIDIR?
Milliyetçilik ırkçılık olmadığı için yabancı tanımı burada farklılaşmaktadır. Irkçılara göre “yabancı” başka soydan olandır. Bu öyle kör bir bakış açısıdır ki, örneğin Alman ırkçıları Alman kültürünün yüksek temsilcileri Freud ve Einstein gibi iki ismi sırf soyca Alman olmadıkları için Alman düşmanı olarak tanımlamış ve dışlayabilmişlerdir. Milliyetçiler için yabancılar “başka ülkenin vatandaşlarıdır.” Normal şartlarda turist olarak veya çalışma izniyle geçici olarak topluma yerleşmiş göçmenlere milliyetçilerin karşı çıktığı görülmemektedir. Ancak son zamanlarda artan kaçak sığınmacı ve mültecilerin durumu farklıdır. Bu bağlamda milliyetçilerin yabancı düşmanı olduğu hikâyesi, son 20 yılda artan ve yasadışı yollarla gelen, kaçak sığınmacı ve mültecilerle birlikte başlamıştır.
Bu noktada, televizyon programlarından birinde duyduğum yanlış bir benzetmeden bahsetmek zorundayım: Türkiye’deki kaçak sığınmacı ve mültecilerle Almanya’daki Türk işçilerini karşılaştıran bir konuşmacı, Türkiye’de kaçak sığınmacı ve mültecilere karşı olanların Almanya’da Türk işçilerine saldıran dazlaklarla aynı seviyede olduğunu ima etmişti. Arada çok büyük bir fark vardır: Alman devleti Türk işçilerini kendileri davet ederken, Türkiye’deki sığınmacıları kimse davet etmemiştir. Almanya’da saldırganlar dazlaklar iken, Türkiye’de saldırgan olan, Türk vatandaşlarını rahatsız eden, huzurunu kaçıran sığınmacılardır. Bu sığınmacıların hemen hemen tamamı yasadışı yollardan ve kaçak olarak gelen insanlardır. Milliyetçilerin bu şartlarda “yabancı düşmanlığından” söz edilemez, ancak kendi milletinin varlığını koruma içgüdüsünden bahsedilebilir.
MİLLİYETÇİLER OTORİTER YÖNETİMLERE Mİ TARAFTARDIR?
Milliyetçiliği tarihsel süreçte en güzel tanımlayacak kavramlardan biri de “monarşi karşıtlığıdır.” Tarihte burjuvanın önünü çektiği milliyetçi hareketler ve bu hareketlerin sonucunda ortaya çıkan devrimler, her zaman tek adam rejimlerine ve otoriter idarelere karşı bir başkaldırma şeklinde gelişmiştir. Örnek mi: Fransız İhtilali, İngiltere’de bir Cumhuriyet kuran Cromwell Devrimi, ABD Bağımsızlı Savaşı ve Amerikan Devrimi, Hindistan’da Gandhi ve Kongre Partisi hareketi, Türkiye’de Cumhuriyet İnkılapları. Bu saydığım örneklerin hepsi vatandaşların tamamını kapsayan bir milliyetçilikle tek adam / azınlık yönetimi karşıtlığını içerirler. Bunların hepsi kendi ülkelerinin milliyetçi hareketleridir ve devlet idaresinin milli iradeye dayanması genel ilkesini hiç tereddütsüz kabul ederler. Bu yüzden milliyetçiliğin demokrasiye karşı ve otoriter yönetimlere taraftar olduğunu söylemek tarihi gerçeklerle uyuşmamaktadır.
MİLLİYETÇİLİK GERİCİ VE FEODAL BİR HAREKET MİDİR?
Milliyetçiliğin bir milli devletin vatandaşlarının esenliğini, zenginliğini ve servetini arttırmayı ve yaşam standartlarını yükseltmeyi amaçlayan, milli devlete vatandaşlık bağıyla bağlı herkesi o milletin mensubu olarak gören bir düşünce olduğunu yukarıda belirtmiştim. Pekiyi millet olgusunu hangi etkenlere dayandırmalıyız? Tabiî ki, kapitalist birikim ve sanayi toplumunun oluşmasına… Kapitalist birikim rejimi ve bunun sonucunda oluşan sanayi toplumu olmadan milli devleti, milli devlet olmadan da milleti tanımlayamayız. Milliyetçiliğin gericiliği ve feodalizmi temsil ettiği yönündeki iddialar da, bu anlamda, çok gerçekçi değildir. Elbette şehirlerin varoşlarında yaşayan kırsaldan göçmüş lümpenlere hitap eden ve popülist milliyetçi slogan üreten siyasi hareketleri referans alarak milliyetçilik gerici ve feodal bir hareket olarak tanımlamak da yanlış olur. Çünkü ne kadar yozlaşmış olsalar da, lümpenler de sanayi toplumunun ürettiği bir zümredir. Bütün sanayi toplumlarında, toplumun en elit ve üst tabakalardaki kişileri genellikle sağcı / milliyetçilerdir. Çünkü milliyetçilik sanayi toplumunda bir burjuva ideolojisi olarak ortaya çıkmıştır. Burjuvayı ve sanayi toplumunu gericilikle ve feodaliteyle suçlamak da çok gerçekçi olmaz.
SONUÇ
Bir milli devletin vatandaşlarının esenliğini, zenginliğini ve servetini arttırmayı ve yaşam standartlarını yükseltmeyi amaçlayan, milli devlete vatandaşlık bağıyla bağlı herkesi o milletin mensubu olarak gören siyasi düşünce ve hareket milliyetçiliktir. Milliyetçilik siyasi ve idari gücün milli iradeye dayanması gerektiğini savunur ve bu yüzden dini yönetimlere, otoriter yönetimlere, tek adam rejimlerine karşıdır. Yani milliyetçilikten ayırılamayacak iki kavram laiklik ve demokrasidir. Milliyetçilik ırkçılık değildir, aksine, ırkçı hareketler hem milleti ayrışmaya hem de milli devleti parçalanmaya götürecekleri için milliyetçilikle karşı karşıya gelirler. Milliyetçiliği tarım ekonomisi kaynaklı gericilik ve feodaliteyle özdeşleştirmek tutarsızdır çünkü bizatihi milliyetçilik sanayi toplumunda ortaya çıkmış bir burjuva ideolojisidir.
KÜRESELCİ MİSİNİZ, MİLLİCİ MİSİNİZ?
YAYINLAMA: 24 Nisan 2022 - 23:25
Bugün 25 Nisan 2022 babam Şenol Demiröz’ün vefatının ikinci sene – i devriyesi. İyi bir belgesel yönetmeni, eski kuşaktan namuslu bir bürokrat ve sağlam bir milliyetçi entelektüel idi. Her geçen gün onu daha bir hasretle arıyorum. Ruhu şad, mekânı Cennet olsun.
***
Bugün dünyada ve Türkiye’de siyasetin değişen kutuplarından bahsetmek istiyorum. Bizler, 40 yaş ve üstündekiler, dünyayı halâ daha soğuk savaştan kalma kavram ve ilişkilerle açıklamaya çalışmaktayız. Bundan şikâyetçi olan ben bile, halâ daha, bu kavramlarla düşünmekteyim.
Soğuk Savaş döneminde oluşan siyasi yapı sağ – sol çelişkisi üzerinde yükseliyordu. Bu da, esas olarak, iktisadi sistemin doğası hakkında farklı görüşlere ve üretilen gelirin paylaşılması üzerine oturtulmuştu. Bahsettiğimiz bu siyasi yapının ana sebebi, bir tarafta Sosyalizmin diğer tarafta Liberalizmin bulunduğu, iki farklı ideolojik kutuptu. Soğuk Savaş döneminde milliyetçilik ve vatanseverlik gibi kavramların içi boşaltılmış, içinde bulunulan ideolojik kutup gereğince yeniden anlamlandırılmıştı. Örneğin NATO Paktında yer alan ülkelerde milliyetçilik ve vatanseverlik komünizm ve devletçilik karşıtlığına indirgenmekte iken, Varşova Paktı ülkeleri için vatanseverlik ve milliyetçilik Batı emperyalizmine ve liberalizmin bencil bireyciliğine karşı olmak olarak anlaşılmaktaydı. O dönemden kalma sağ anlayışa göre CHP de dahil olmak üzere bütün sol siyasi hareketler Rusya ve Komünizm yandaşı vatan hainleriydi. Solculara göre ise sağcılar Amerikan emperyalizminin işbirlikçisi ve tetikçisi idiler. Yani, aslında, 1950 – 1990 arasındaki kırk yılda Soğuk Savaş dünyasında ideolojiler kendi özgün değerlerine göre değil ama onları temsil eden süper gücün jeo-politik stratejilerine göre tanımlanmıştı. Böylece temel değerlerinden yabancılaştırılmış ideolojilerin tanımladığı ve beslediği bir propaganda etrafında iki süper gücün çatışan çıkarları dünya siyasetini belirlemekteydi.
Soğuk Savaş sonrasında 1990 – 2000 arası 10 yıllık bir geçiş dönemi oldu. Bu geçiş dönemi aynı zamanda Beşinci Kondratieff Dalgası ile tanımlanan dijital teknoloji çağının da başlangıcına denk gelmişti. Hayatlarımızda, o güne değin tahayyül dahi edemeyeceğimiz değişiklikler yine hayal edemeyeceğimiz bir hızda gerçekleşmekte idi. İletişim devrimi; bilgisayarlar, cep telefonları ve internet; iletişimin, ulaştırmanın, haberleşmenin ve borçlanmanın ucuzlaması… Bu teknolojik değişiklikler, Sovyetlerin yıkılması ile birlikte dünyada iktisadi sistem farklarının ortadan kalkması ile birleşince, geçici bir dönem için ABD hegemonyasında bir “Tek Kutuplu Dünya” düzeni ortaya çıktı. Teknolojik imkânlar, bütün ülkelerin liberal sistem içine dahil olması ile açılan yeni pazarlar, gelişen finansal teknoloji ile artan kredi imkânları… Bütün bunlar Küreselleşme Sürecini tetikledi. Bu süreçte Atlantik merkezli emperyalist gücün temsilcisi kurum ve çevreler tarafından eski komünist ülkelere ve bizim gibi gelişmekte olan ülkelere üç yapısal reform önerildi: Demokratikleşme, özelleştirme, finansallaşma. Demokratikleşme ile milli devletlerin kendi ülkelerindeki egemenliklerini sağlayan araçların kırılması amaçlanmakta idi. Böylece oluşan küresel sermaye (aslında küresel denilen başta ABD olmak üzere emperyalist Batı ülkelerinin sermayesi idi) hiçbir engele takılmadan milli devletlerin koruduğu kaynak ve pazarlara ulaşabilecekti. Özelleştirme, bütün bu sayılan ülkelerde tarihsel süreçte oluşmuş kamu varlıklarının (fabrikalar, rafineriler, limanlar, tersaneler, madenler, ormanlar, tarihsel abideler ve benzeri) elden çıkarılıp küresel sermayeye devredilmesi anlamına gelmekteydi. Bütün bu süreçte, övünerek belirtebiliriz ki, özelleştirmeyi hakkıyla ve hiç tereddüt etmeden uygulayan ülke Türkiye’dir. Üçüncü olarak da finansallaşma reformu gelmekteydi. Bu da aslında ülkelerin içinde yabancı spekülâtörlerin, uluslararası tefecilerin ve küresel rantiyelerin rahatlıkla iş yapabilmesinin önünü tıkayan engellerin kaldırılması, ülkelerin sınırsız bir şekilde yabancı sermaye hareketlerine açılması olarak anlaşılabilirdi. Bu konuda da, Türkiye, küresel işbölümünde üzerine düşen vazifeyi (yani Türk halkını resmi ve özel yollardan yabancı tefecilere borçlandırmayı) bihakkın yerine getirmiştir, berhudar olabiliriz!
2008 krizi ile birlikte o zaman ki dünya sisteminin boyaları döküldü, temellerinde çürüme başladığı görüldü. Ne ABD tek kutuplu dünyada Tek Süper Güç rolünü yeterince getirebiliyordu, ne küreselleşme vaat edildiği gibi ülkeler arasındaki servet ve gelir farklarının kapanmasına neden olmuştu ne de istikrar ve güven tesis olmuştu. 2008 Krizi mevcut Neo-Liberal ekonomi politiğin bütün kavramlarıyla çöktüğünü simgelemekteydi. 2008 Krizi sonrasında dünyada siyasetin yönü de değişmeye başladı. Artık tek kutuplu bir dünya değil ama çok kutuplu bir dünyanın olacağı yönünde bir konsensüs oluşmuştu. Bu çok kutuplu dünyanın temeli ise ideolojik farklılıklar değildi. Coğrafi bölgelerin her birinde oluşturulmaya başlanan bölgesel ticaret ve yatırım alanlarının her biri (AB, NAFTA, ASEAN, MERCOSUR ve Shanghay İş Birliği Örgütü gibi) aslında kutuplardan birinin temel altyapısını oluşturacaktı. Aynı zamanda bütün dünyada egemen siyaseti oluşturan neo-liberalizme karşı dış ticarette korumacı, ekonomide müdahaleci ve kalkınmada planlamacı bir anlayış tekrar yükselmekteydi. Bu politikaların uygulayıcısı da, kaçınılmaz olarak milli devletler idi. İşte 2008 Krizinden sonra bütün dünya siyasetinde oluşan temel çelişki bu gelişmelerden etkilenmiştir: Küreselcilere karşı milliciler (ulusalcılar).
TÜRKİYE’DE KİMLER KÜRESELCİ?
Bu soruya cevap olarak bir isim listesi vereceğim zannedilmesin. Ben sadece küreselci ve millici genel karakterlerini çizeceğim. Kimin ne kadar bu kriterlere uyduğunu herkes kendisi hesaplasın.
Türkiye’deki küreselcilerin genel siyasi duruşlarını iktisadi, idari, kültürel açıdan ele alalım. İlk önce iktisadi açıdan küreselci karakterini ele alalım. Türkiye’de küreselci olan insanlar (ta Prens Sabahattin’den beri) serbest piyasa ekonomisini savunurlar. Bu serbest dış ticaret uygulamalarını yani milli ekonominin dış rekabete karşı korumalarının kaldırılmasını, özelleştirmeyi yani devletin ekonomi içinde payının azaltılmasını mümkünse sıfırlanmasını, yabancıların serbestçe arazi, işyeri, fabrika ve vatandaşlık alabilmelerini ve dış borca dayalı tüketimi savunurlar. Doğal olarak yabancı firmaların Türk piyasalarına hâkim olmasına da karşı değildirler.
İdari meseleler açısından Küreselci bireyler devletin merkezi otoritesinin zayıflatılmasını, gücün yerel yönetimlere devrini hatta bir nevi federal yönetimlere dönülmesini, ordunun küçültülmesini, merkezi, polis teşkilatı, sağlık ve eğitim teşkilâtlarının lağvedilip bunların yerel yönetimlere devrini savunurlar. Bununla birlikte başta ABD olmak üzere Batılı emperyalist devletlerle yakın ilişkiyi, uluslararası hukukun milli hukuka üstünlüğünü, Batılı ortaklarımızla çıkar çatışmasına girildiğinde gerekirse milli davalarda taviz verilmesini (Kıbrıs Meselesi, sözde Ermeni Soykırımı ve benzeri), ülkeye demokrasinin gelebilmesi ve insanların daha medeni olabilmesi için Batı’nın gözlem ve denetiminde olmamızı kabul ederler. Onlar için Türkiye’nin geri ve fakir kalmasının sebebi bizatihi Türk Devleti’dir.
Kültürel açıdan küreselci arkadaşların ajandasında temel kural Batı kültür ve medeniyetinin (Böyle bir kültür ve medeniyet var mı?) tam olarak kabulü, içselleştirilmesidir. Medeni olmanın yolu tam olarak Batılı gibi olmak, Batılı gibi yiyip içmek, Batılı gibi yaşamaktan geçer. Bu gayenin önündeki en büyük engel de Türk kimliği ve İslâm inancıdır. Bazı azgın küreselciler için İslam dini bütün yapı ve kurumlarıyla ilerlemeye engeldir. O yüzden İslâm terk edilmeden “çağdaş” olunamaz. Ancak bu azınlık küreselci görüşüdür. Çoğunluk küreselciler, İslam dininin ve Türkiye’de İslami yaşamın Batı’nın çağdaş normlarına göre reforme edilmesi, çağdaşlaştırılması ve güncelleştirilmesi gerektiğini söylerler. Bu küreselci arkadaşların kültürel olarak savunduğu başka bir nokta da Türk kimliği ve kültürünün suni bir kültür olduğu, aslında Türk kültürü ve Türk kimliği diye bir şey olmadığı, esas var olanın yerel aşiretlere ve cemaatlere dayalı çok kültürlü ve çok etnikli bir yapı olduğudur. Kendimden örnek verecek olursam: ben Adapazarlı’yım, Oğuzların Kayı Boyu Manap Aşiretindenim ki, yerel dilde Manav olarak biliniriz. Küreselcilere göre ben Türk değilim, ama Manavım. Onlara göre bizim köylerde konuşulan dil de Türkçe değil, ama Manavcadır. Bütün bu çok kültürlü ve çok etnikli kimliğin aynı zamanda çok cinsiyetli olması ve eşcinsel haklarının savunusunu da dahil etmesiyle birlikte evrensel dünya vatandaşlığına giden yolda önemli bir mesafe kaydetmiş olacaklarını söylemektedirler.
Pekiyi milliciler kimlerdir? Küreselcilerin tersidirler: Ekonomide korumacı, müdahaleci ve planlamacı bir vizyonla, tüketimi ve borçlanmayı değil yatırımı ve üretimi teşvik etmeyi savunurlar. Milliciler için hem iktisadi hem idari hem de kültürel bağımsızlık önemlidir. Eğitim, sağlık, savunma, tarım milli hedefler doğrultusunda yönetilmelidir. Bunun için devlet teşkilatı milli, üniter ve sosyal devlet ilkelerine göre yeniden şekillendirilmelidir. Dünyada Batı ve diğer güç odaklarıyla eşit ve dengeli ilişkileri savunurlar. Milliciler için İslam Anadolu’da Türklerin 1000 yılda oluşturdukları anlayışa uygun, geleneği ve göreneği yaşatacak otantik haliyle korunmalıdır. Türk kimliği ise vatandaşlıkla belirlenir, Türk kimliği haricinde herhangi bir dini ve etnik kimlik devlet nezdinde kabul edilemez. Türk toplumunun genel ahlak anlayışına uymayan bir takım alternatif yaşam tarzlarının da korumaya alınması asla düşünülemez.
Sizi bilmem, ama bu tanımlara göre, ben milliciyim. Siz ne dersiniz: Küreselci misiniz, millici misiniz?
SCHUMPETER, KUZNETS VE TÜRKİYE'DE İMAR DALGALARI
YAYINLAMA: 06 Mayıs 2022 - 23:35
Bir kapitalist ekonomi uzun dönem büyüme trendi etrafında farklı dönemlere yayılan dalgalara maruz kalır. Bu dalgalar, genelde iktisadi faaliyet düzeyinin önce trendin üzerinde büyümesi daha sonra da trendin altında büyümesi (ve bazen de küçülmesi) ile temsil edilir. Bu dalgaların her birini konjonktür dalgası veya iş çevrimi olarak adlandırırız. Benim, bundan 20 sene önce doktora çalışmama başlarken, en fazla kafamı uğraştıran konulardan biriydi, bu konjonktür dalgaları. Nitekim doktora tezimi de bu konuda verdim.
Konjonktür dalgalarının farklı dönemlere yayıldığından bahsetmiştim. Teknik olarak bu durumu dalganın dönemselliği / periodicity olarak tanımlarız. Her dalganın bir genişleme safhası (iktisadi faaliyetin uzun dönem trendden daha hızlı büyüdüğü safha) bir de daralma safhası (iktisadi faaliyetin uzun dönem trendden daha yavaş büyüdüğü safha) bulunur. Genişleme Safhası tepe noktasıyla sonlanır. Tepe noktası iktisadi faaliyetin en yüksek olduğu seviyeyi gösterir. Tepe noktasından sonra Daralma Safhası gelir ve bu safha dip noktası ile sonuçlanır. Dip nokta iktisadi faaliyetin en düşük seviyesini gösterir.
Genel olarak kapitalist ekonomilerde gözlenen konjonktür dalgalarını bütüncül olarak ilk defa Joseph Alois Schumpeter tasnif etmiştir. Her bir dalgaya o dalgayı ilk defa bulan iktisatçının ismi verilmiştir. Schumpeter’in sınıflandırmasına göre dört tip dalga bulunmaktadır: 40 ay (3,5 yıl) süren Kitchin Dalgası (Minör Dalga da denir), 7-11 yıl süren Juglar Dalgası (Majör Dalga da denir), 15-25 yıl arası süren Kuznets Dalgası (İmar Dalgası da denir) ve 45-60 yıl sürdüğü ileri sürülen Kondratieff Dalgası. Büyük Krizlerin genelde bu dalgalardan birkaçının dip noktasının aynı tarihe denk gelmesiyle açıklanması da önemlidir.
Her dalga farklı sermaye birimlerine yatırıma bağlanmaktadır: Minör Dalga envanter yatırımlarına, Majör Dalga makine ve teçhizat yatırımlarına, İmar Dalgası alt yapı ve inşaat sektörü yatırımlarına ve Kondratieff Dalgası da beşeri sermaye ve teknoloji yatırımlarına dayandırılır. Her dalganın uzunluğu, yani dönemselliği, o dalganın dayandığı sermaye tipinin kullanım süresiyle yakından ilgilidir.
Bugün size Türk Ekonomisi’nde tespit ettiğim İmar Dalgalarını anlatmak istiyorum. İşin garip tarafı, her imar dalgası, aynı zamanda, bir siyasi rejime de karşılık gelmektedir. Bunun ne kadarı tesadüf ne kadarı yapısal olduğu ise araştırılması gereken bir olgudur.
İMAR DALGALARINI NASIL ÖLÇERİZ?
İmar Dalgası ilk defa Simon Davidoviç Kuznets tarafından keşfedilmiştir. Kuznets Dalgası da denen İmar Dalgası 15-25 yıl süren orta ölçekli bir konjonktür dalgasıdır. Kuznets’e göre bu dalgaların kaynağı emek piyasasını etkileyen uzun dönemli göçmen giriş ve çıkışları ile bunların da etkilediği ekonomide büyük çaplı inşaat sektörü yoğunlaşmalarıdır. Bu yüzden Kuznets kendisi bu dalgalara “İmar Dalgası” adını vermiştir. Bu bağlamda, başta Schumpeter olmak üzere, birçok iktisatçı İmar Dalgasını (yol, baraj, şehir ve ulaştırma altyapısı gibi) altyapı sermayesi birikimine bağlamıştır.
Bu anlamda ben Türkiye’nin 1923’ten bu yana yıllık GSYİH verilerini toparladım. Burada karşıma bir sorun çıktı. 1923’ten 2007’ye dek süren bir seri ile 1998’den 2021’e dek gelen başka bir seri. İlk önce her seri için İnşaat sektörü üretiminin toplam GSYİH içindeki payını hesapladım. Daha sonra oluşan iki seriyi enterpolasyon yöntemi ile birleştirdim. Böylece 99 yıllık bir seri elde ettim. İlk bakışta bu seriye baktığımızda, o yıl içerisinde inşaat sektöründe yapılan toplam üretimin gayrı safi yurt içi hasıla (GSYİH) içindeki payını görebilmekteydim. Daha bir ayrıntılı analiz ettiğimde ise 20 yıllık periyotlarda dalgaların varlığını tespit ettim. Dalgaların zamanlaması şöyleydi: 1923-42 arası Birinci, 1943-62 arası İkinci, 1963-82 arası Üçüncü, 1983-2002 arası Dördüncü ve 2003-2022 arası Beşinci İmar Dalgası. Dalgaları hesaplarken ölçüyü bir dip noktadan diğerine olacak şekilde aldım. Her dalga kabaca 10 senelik bir genişleme safhası ve 10 senelik de daralma safhası içermektedir. Tabii ki son dalga olan Beşinci İmar Dalgasının son senesi hesaba dahil edilemedi, çünkü hal-i hazırda bu senenin içindeyiz, (2022 senesi, DMD).
Kısa bir yorumlamadan sonra, çok bariz olarak görülen şey, 1923’ten 2021’e inşaat sektörünün ekonomideki payı yirmi yıllık ortalamalar itibarı ile yüzde 3,27’den 6,28’e çıkmıştır. Bu artan şehirlileşme, hızlı kalkınma ve sanayileşmenin sonucudur. Dalgaları tespit ederken inşaat sektörünün GSYİH içindeki güncel payını ait olduğu dönemin ortalamasından yüzde sapma olarak hesapladım.
TÜRKİYE’NİN İMAR DALGALERI VE SİYASİ YORUMU
Bu anlattıklarım işin iktisadi tarafı. Bir de imar dalgalarının siyasi boyutu da bulunmaktadır. Her imar dalgası, aslında farklı bir siyasi konjonktürün ve iktidar bileşiminin dalgasıdır aynı zamanda. Her imar dalgasının genişleme safhasında kuvvetli bir iktidar bulunmaktaydı. Daralma safhası ise, inşaat sektörünün yarattığı çarpan etkisiyle ekonomik yavaşlama ve o dalgaya ait siyasi iktidar bileşiminin zayıflamasına denk geliyordu. Bu anlamda imar dalgalarına o dönemin etkin siyasi liderlerinin isimlerini verdim. Aşağıda bunları sıralıyorum:
Birinci İmar Dalgası – Atatürk Dalgası (1923-42): Kuruluş Dönemi. CHP’nin tek parti yönetiminde başlangıç kalkınma hamleleri ve devletçi politikalar. 1923-1930 arası genişleme ve büyüme safhası 1931 – 42 arasında ise daralma safhası. 1942’de dip noktanın İkinci Dünya Savaşı sebebiyle çok derin olduğunu söylemeliyiz.
İkinci İmar Dalgası – Menderes Dalgası (1943-62): 1945’te siyasi rejim değişikliği ve iki partili siyasi hayat dönemi. Demokrat Parti ve Menderes’in yıldızının parladığı anlar. Yol inşaatlarının ağırlıklı olduğu dönem. 1943 – 1955 arası uzun bir genişleme safhası ardından 1956 – 1962 arası bir daralma safhası gelmekte. Dalganın sonuna doğru 27 Mayıs Darbesi ile birlikte siyasi rejim değişikliği.
Üçüncü İmar Dalgası – Demirel Dalgası (1963-82): Çok partili siyasi hayat dönemi. Dönemin öne çıkan siyasi gücü Süleyman Demirel ve Adalet Partisi. Barajlar, enerji santralleri ve su ve elektrik şebekelerinin imarı. İthal ikameci kalkınma politikaları. Normalde 73 yılına kadar sürmesi gereken genişleme safhası 1971-72 petrol krizi ve 1974 Kıbrıs Savaşı nedeniyle akamete uğramış. Dönemin sonuna doğru 12 Eylül Darbesi ve ihracata dayalı kalkınma rejimine geçiş. 1980-82’de ise Banker Krizi gerçekleşmiş.
Dördüncü İmar Dalgası – Özal Dalgası (1983-2002): 12 Eylül Darbesi ve yeni bir rejimin tesis edildiği dönem. Dönemin etkin siyasi gücü Turgut Özal ve ANAP. Otoyol inşaatları, turizm sektörünün yükselmesi, ulaştırma ve iletişim altyapısının tamamlanması. 1985 iç mali liberalleşme, 1989 dış mali liberalleşme reformları. 1983-1993 arasında genişleme safhası (1991’de Birinci Körfez Savaşı nedeniyle geçici bir düşüş var, DMD), 1994 Krizi daralma safhasının başlangıcı, 1994 – 2002 arası daralma safhası ve dip noktada 2001 krizi.
Beşinci İmar Dalgası – Erdoğan Dalgası (2003-2022): 2003 seçimleriyle başlayan ve halâ daha devam eden Erdoğan ve AK Parti dönemi. Otoyol, köprü, nükleer santral, havaalanı inşaatları ve şehir altyapısının yenilenme dönemi. Bu dönemde Türk siyasi hayatı çok partili rejimde bir hâkim parti örneğini (AK Parti) tecrübe etti. 2003- 2017 yılları arasında genişleme safhası (15 yıl!), 2017’den bu yana ise daralma safhası. Genişleme safhasında 2008 krizinin etkisiyle geçici bir düşüş, dalganın dip noktasında ise 2018-19 Krizi.
Altıncı İmar Dalgası bu hesaba göre 2023’ten başlayacaktır. Bu dönemin siyasi karakteristiği ne olacak? Nasıl bir değişim ve yenilenme süreci yaşanacak. Dilerseniz bu sorulara Pazartesi cevap verelim.
TÜRKİYE'DE SİYASET NEREYE GİDİYOR?
YAYINLAMA: 13 Mayıs 2022 - 23:35
Geçen yazıda Türkiye’de altyapı sermayesine yapılan yatırımlara ve alt yapı sermayesinin yenilenme dönemlerine bağlı olan imar dalgalarını incelemiştim. İlginç olan nokta, orta vadeli iktisadi dalgalar olan imar dalgaları ile siyasetteki dalgaların aynı dönemde oluşmasıydı. Her imar dalgasının genişleme dönemi, aynı zamanda, yeni bir siyasi aktörün iktidar gücüne kavuştuğu ve ülke siyasetine damgasını vurduğu dönem olduğu görülürken, imar dalgasının daralma dönemi de o aktörün güçten düştüğü ve siyasi düzensizliğin oluştuğu dönem olduğu ortaya çıkmaktaydı. Yazının sonunda bir soru sormuştum: 2023 yeni bir imar dalgasının başladığı yıl olacak ve bu yeni imar dalgası nasıl bir siyasi yapı getirecek? Bugünkü yazımda öncelikle günümüz siyasetinin röntgenini çekip, iktidar ve muhalefeti ile bir durum değerlendirmesi yapacağız. Bu, aynı zamanda, en geç bir yıl içinde gerçekleşecek seçimlere dair de ilk yazım olacak. Daha sonraki yazılarımda, önümüzdeki imar dalgasının niteliğine dair tahmin ve beklentilerimi paylaşacağım ve gelecek yirmi yılda bu imar dalgasıyla uyumlu siyasetin ne olması gerektiği hakkında görüşlerimi dile getireceğim.
TÜRKİYEDE SİYASETİN ANATOMİSİ: MEVCUT DURUM
Türkiye’de genel toplum yaşam tarzlarına ve tüketim kalıplarına göre kamplaşmış vaziyetteki topluluklardan oluşmaktadır. Bu farklılaşmış topluluklar, yazılı ve görsel basında – rahmetli Şerif Mardin Hoca’nın icadı olan – “mahalle” olarak adlandırılmaktadır. Her mahallenin ortalama bir giyim tarzı ve yeme – içme kültürü bulunmaktadır. Daha iktisadi kavramlarla açıklama getirirsek, mahalleler tüketim tarzı farklılıklarına göre ayrışmıştır. Bu mahalleleri en kaba tasnifle laik – dindar mahalleler olarak ayırabiliriz. Laik mahallede “çağdaş yaşam tarzı” (o da ne demekse!) adı altında, rakı içen, eşi modern giyimli olan, dini pratiklere bağlılığı zayıf olan, daha şehirli ve kozmopolit bir grup bulunurken, dindar mahallede ise dini pratiklerine sıkı sıkıya bağlı, eşi mütesettir, hükümet yandaşı kalemler tarafından “yerli ve milli” olarak tabir edilen kapalı kültür ve kasaba tutuculuğuna bağlı olan başka bir grup bulunmaktadır. Tüketim tarzından sonra başka bir tasnif unsuru da dini ve etnik aidiyetlerdir. Ülkemizde etnik unsurlar daha az olmak kaydıyla hemşericilik yani bölgecilik temelli bir dayanışma gelişmiştir. Özellikle büyük şehirlerde hemşeri dernekleri ve bunlara bağlı sosyal ağlar insanları belli gruplar halinde toplamaktadır. Öte yandan tarikat ve mezhep bağları da toplumsal zümre oluşumlarında önemli olarak görülmektedir. Dolayısıyla insanlar siyasi tercihlerini belirlerken üç temel kritere dayanmaktadır: tüketim/yaşam tarzları, bağlı oldukları yerel hemşeri grupları ve içinde bulundukları tarikat ve cemaatler. Siyasi partilerimiz bu üç kritere göre siyaset yapmaktadır: Örneğin AK Parti seçmeni dindar mahallede özellikle Karadenizli Doğu ve Güney Doğu Anadolulu ve Doğu Marmaralı seçmenlere yönelirken bazı Sünni cemaatlerin desteğine de talip olmaktadır. MHP daha çok Orta Anadolu ve Doğu Akdenizli Sünni seçmene seslenirken yine dindar mahallede seçmen kovalamaktadır. CHP laik mahallenin açık ara birinci parti konumundayken daha çok Ege, Trakya, Batı Akdeniz bölgelerinde ve Alevi seçmenin yoğun olduğu yerlerde kamp kurmuş vaziyettedir. İYİ Parti dindar mahallede AK Parti ve MHP’ye laik mahallede de CHP’ye rakip olurken daha çok Ege, Trakya, Doğu Marmara ve kısmen Akdeniz bölgesine yönelmiş durumdadır ve birkaç Sünni Cemaatin de desteğini sağlamış görünmektedir. HDP ise herkesin bildiği ve kendilerinin de deklare ettiği gibi Doğu ve Güney Doğu Anadolu Bölgeleri merkezli bir siyaset gütmektedir. Bu beş parti toplam oyların yüzde 93-95’ini misil etmektedir. Diğer partiler ihmal edilebilir oy potansiyeline sahiptir.
“Pekiyi Hocam, bu siyasi partilerin siyasetin genel ilkeleri hakkında farklılıkları nelerdir?” Bu partilerin ekonomi politikası hakkında hiçbir farkları yoktur. (Son 6 aydır Hükümetin uyguladığı irrasyonel ve popülist politikayı konu dışında tutalım, çünkü bu politikayı savunan başka bir parti bulunmamaktadır, DMD.) Hepsi özelleştirmeci, serbest piyasa ekonomisi taraftarı, küreselleşmeci, Avrupa Birlikçi, NATO’cu bir konumda bulunmaktadırlar. Ülkenin yaşadığı bu en kötü kriz ortamında bile, muhalefetin söylediği “Biz gelince güven tesis olunacak, dışarıdan borç para bulacağız ve ekonomiyi dış borçla döndüreceğiz!” sözlerinden ibarettir. AK Parti’nin politikalarından özde bir farklılık arz etmemektedir.
İktidar ve muhalefetin ayrıştığı nokta idari sistem hakkındadır: Cumhur İttifakı milli ve üniter devleti mevcut Başkanlık Sistemi ile idareden yanayken, Millet ittifakı milli ve üniter devleti parlamenter sistem ile idareyi savunmaktadır. HDP ise milli ve üniter devlete karşıdır ve çok gevşek bir konfederasyonu savunmaktadır.
Bunlar dışında partiler ve ittifaklar arasında bir farklılık yoktur. Pekiyi, milletin temel sorunları nelerdir? Bakalım…
SEÇMENLERİN ÖNCELİKLİ SORUNLARI
Yapılan bütün anketler ülkemizdeki genel seçmen kitlesinin en temel sorununun ekonomik kriz olduğunu ortaya koymaktadır. Burada defalarca yazdığım gibi 2018 – 19 Krizinden bu yana hem yüksek enflasyon hem de yüksek işsizlik bulunmaktadır. Vatandaşın karşı karşıya geldiği yüksek hayat pahalılığı, bu yüzden, en can yakıcı sorun olarak ortaya çıkmaktadır. İkinci olarak kaçak, göçmen ve sığınmacılara dair halkın artan şikâyetleridir. Resmi rakamlara göre 5-6 milyon arası çeşitli statüde Suriyeli, Iraklı, Afgan ve Pakistanlı ülkemizde bulunmaktadır. Gayr-ı resmi tahminlere göre ise bu sayı 10 milyonu aşmıştır. Üçüncü sırada ise adalete olan güvenin azalması görülmektedir. Bütün bunlar eğitimde fırsat eşitsizliği, gelir ve servet dağılımda adaletsizlik, şehirlerin lümpenleşmesi ve benzeri sorunlarla birleşerek ülkenin geleceği hakkında güvensizlik duygusunun artmasına yol açmaktadır.
SİYASİ PARTİLER VATANDAŞIN TALEPLERİNE GÖRE SİYASET ÜRETİYORLAR MI?
Bugünkü iktisadi problemlerin sorumlusu elbette ki, iktidarda olan Cumhur İttifakı’nın yanlış politikalarıdır. Yine de iyi-kötü Cumhur İttifakı ve Sayın Cumhurbaşkanı (bana göre yanlış da olsa) bir politika önermektedirler. Muhalefette olan Millet İttifakı ise derli toplu bir programla daha ortaya çıkmamıştır. Mevcut durumda ilk anda ciddi bir istikrar programına ihtiyaç bulunmaktadır. Daha sonra ise istihdamı ve üretimi arttıracak, işsizliği düşürecek, Türkiye’nin dış dünyada rekabet gücünü arttıracak bir kalkınma planı önerilmelidir. Millet İttifakının içindeki partiler ayrı ayrı bazı önerilerde bulunmaktadır ama bir bütün olarak önerdikleri, arkasında durup savundukları bir ekonomi programı yoktur. Bütün işi Mr. Babacan’a havale etmiş görünmekteydiler ama Mr. Babacan da gemiyi ilk terk eden oldu geçen günlerde.
Sığınmacılar sorununda beş parti de aynı görüşteydi: “Sığınmacılar kalıcıdır zamanla hepsi Türk vatandaşı olacaktır.” Son iki ayda, daha yedi ay öncesinde kurulmuş olan Zafer Partisi, bu soruna parmak basan açıklamalar yapmaya, Genel Başkan Sayın Özdağ da etkili bir propagandayla parti sinin görüşlerini anlatmaya başladı. Hem iktidara hem - kendi deyimiyle – “sarı muhalefete” sert çıkışlar yaptı. Türkiye’nin gündemini son iki ayda, bu yüzden, Zafer Partisi belirlemiş oldu. Daha teşkilatlanmasını tamamlamamış bir parti nasıl bu kadar etkili olabildi? Cevap basittir: Bir parti seçmenlerin öncelikli sorunlarına çözüm üretebildiği, onların hayatlarına dokunabildiği ölçüde oy oranını arttırabilir.
SİYASİ PARTİLER HALKIN SORUNLARINA ÇÖZÜM ÖNERİYORLAR MI?
Eğer siyasi kamplaşma ekonomik ve toplumsal sorunlara alternatif çözüm önerileri etrafında değil de vatandaşın neye inandığı, ne yiyip ne içtiği, hangi din, mezhep ve bölgede olduğu üzerine kurulursa ortada ne sorunlara çözüm önerisi kalır ne de milli birlik. Zafer Partisi belki seçimlerde yüzde 1 bile oy alamayacaktır ama siyasetin ve muhalefetin nasıl yapılması gerektiğini bütün siyasi partilere gösterdi. “Onlar falan mezhepten, bunlar falan bölgeden, bize oy vermezler…” diyerek oylarınızı arttıramazsınız. Ancak milletin ortak problemlerine çözüm getirir ve bu çözümleri iyi tanıtırsanız, herkesten oy alırsınız.
Pekiyi mevcut durum devam ederse 2023 seçimlerinin sonucu ne olur: Ne olacak, Sayın Cumhurbaşkanı bir balkon konuşması daha yapar…
YENİ KUŞAKLAR, YENİ ALTYAPI VE YENİ SİYASET
YAYINLAMA: 15 Mayıs 2022 - 23:35
Geçen yazıda Türkiye’de siyasetin mevcut trendler etrafında devam etmesi halinde Sayın Cumhurbaşkanı’nın bir balkon konuşması daha yapması ihtimalinin yüksek olduğunu söylemiştim. Arkadaş ve yakın çevremden hemen itirazlar yükseldi: “Bu kadar büyük ekonomik kriz ortamında nasıl oluyor da AK Parti tekrar seçimi kazanıyordu?” Eğer mevcut siyaset paradigması devam ederse, yani insanlar bağlı oldukları hemşeri grupları ve tarikat – cemaatler ile içinde bulundukları mahallelere göre oy vermeye devam ederlerse, bu durum bizi Cumhur İttifakının kazanmasının kesin olduğu sonucuna götürmektedir. Çünkü Türk toplumunun sosyolojisinde yüzde 65-70 oranında bir Sünni, dindar ve Türk bileşimi bulunmaktadır. Burası da Cumhur İttifakının tapulu arazisidir. Ne Devlet Bey ne de Tayyip Bey tapulu arazilerine gecekondu kondurmazlar! Pekiyi muhalefet ne yapmalı? Kazanamayacağı şartlarda bir seçime girmeyi reddedip, oyunu kendi kazanabilecekleri şartlarda oynamaları gerekir. O şartlar nelerdir? Tüketim tarzları, mahalle, etnik ve mezhepsel aidiyet ve bölgecilik üzerinden değil bütün toplumun ortak problemlerine çözüm üreterek siyaset yapmak… Ortak problemler nelerdir? Birincisi ekonomik kriz ve vatandaşın çok fazla düşen alım gücü, ikincisi sığınmacılar etrafında oluşan şikâyetler ve üçüncüsü adalet duygusunun sarsılması… Bu yüzden seçimin sonucu, büyük oranda, muhalefetin siyaset stratejisini hangi temeller üzerine kuracağına ve bunu ne kadar başarılı uygulayacağına bağlıdır. Şu ana kadar bu yönde muhalefetin bir siyasi stratejisini görmüş değiliz.
2023 seçim sonuçları ne olursa olsun, 2023-43 arası Türk toplumunu cezbedecek ve arkasından sürükleyecek siyaset bu dönemde gerçekleşecek imar dalgası ile en uyumlu siyaset olacaktır. 100 yıllık Cumhuriyet tarihi bize bunu söylemektedir. Toplumun ihtiyaçları, ekonominin gerçekleri ve devletin jeo-politiği yirmi yıllık dönemlerde belli alt yapı sermayesi türlerinin birikimine, bu da belli bazı sektörlere öncelik vermeyi öne çıkarmaktadır. Hangi siyasi lider ve parti bu taleplere karşılık üretirse o öne çıkacaktır.
Pekiyi Cumhuriyet döneminin Altıncı İmar Dalgasının belirleyici özellikleri nelerdir? Eğer bunları tespit edersek önümüzdeki yirmi yılın siyaset paradigmasının ana hatları da şekillenir.
Bilindiği üzere Simon Davidoviç Kuznets kendi isim verdiği imar dalgalarını “demografi ve imar dalgaları” olarak tanımlamıştır. Demografi ile kastedilen gerek kuşak değişimi gerekse iç ve dış göç yolu ile değişen nüfus yapısının yol açtığı yeni koşullardır. İmar kavramı ile ise içinde bulunulan teknoloji ve toplumsal talebin dayattığı altyapı sermayesi birikim süreci kastedilir. Altıncı İmar Dalgasını bugünden net olarak tasvir etmek mümkün değildir ama gelişen trendlere göre tahminde bulunabiliriz. Siyasetçilerin bu bulgulara önem vermesi kendi stratejileri açısından hayatidir. O zaman ilk önce Altıncı İmar Dalgası hakkında tahminlerimizi anlatalım. Buradan yola çıkarak, daha sonra, bu dalga süresince nasıl bir siyasetin ana paradigma olacağını öngörmeye çalışalım.
İMAR DALGASININ ANATOMİSİ
Bir imar dalgası teknik olarak iktisadi faaliyet düzeyini (genel olarak etkisi GSYİH’nın büyüme oranlarında yansır, DMD) bir kuşak boyunca (15-25 yıl arası yani ortalama 20 yıl) etkileyen bir iktisadi süreçtir. Dalganın başlangıç ve bitiş dönemlerini tespit etmek için de alt yapı sermayesinin (ulaşım ve haberleşme hatları, enerji dağıtım ağı, şehir altyapısı, konut ve bina stoku vb.) birikim süreci incelenmelidir. Kabaca inşaat sektörünün milli gelir içindeki payı bir gösterge olarak alınabilir. Dalganın başlangıcında yaklaşık 10 yıl süren (5-15 yıl arası) bir genişleme safhası bulunur. Bu safhada yeni altyapı yatırımları artarken, o dönemde aktif olarak toplumsal hayata karışan genç kuşakların tercihleri de hem iktisadi hem idari hem de sosyal ilişki ve sistemleri değiştirir. Yani toplumun ihtiyaç duyduğu yeni altyapı yatırımları olurken toplumsal hayata yeni katılan kuşaklar da toplumu kendi ihtiyaçlarını göre yeniden şekillendirirler. Yeni kuşakların tercihlerini dış dünya ve teknolojideki gelişmeler kadar iç ve dış göç dinamikleri de belirler.
Genişleme safhasını yaklaşık 10 yıl süren (5-15 yıl arası) bir daralma safhası takip eder. Bu süreçte altyapı sermayesi birikimi doyum noktasına ulaşmış ve imar dalgasına kimliğini veren kuşaklar da gençliklerini bitirip yaşlanmaya başlamışlardır. Oluşan yeni toplumsal ilişki ağları kendi yeni problemlerini doğurmuş ve bu problemlere çözüm de mevcut yapı içinde bulunamaz hale gelmiştir. Ekonominin büyümesi yavaşlarken altyapı yatırımları yavaşlar, mevcut altyapı eskir ve toplumsal sorunlar gitgide büyür.
Her imar dalgasının ruhunu ve yeni kuşakların taleplerini doğru okuyan siyasi lider ve partiler o imar dalgasına damgasını vurur. Ancak dalganın daralma safhası, aynı zamanda, hâkim iktidar bileşiminin ortaya çıkan sorunlara çözüm üretememesi ile birlikte güçten düşme sürecini de başlatır.
Şu anda Erdoğan Dalgası olarak adlandırdığım Beşinci İmar Dalgasının son yılındayız. En geç bundan 13 ay sonra seçim var. Mevcut siyasi denge değişmezse bir dönem daha Sayın Cumhurbaşkanı iktidar olur. Ancak seçimi kazansa bile ülkenin acil ihtiyaçları ve sosyal hayata aktif olarak katılan genç kuşakların taleplerine duyarsız kalamaz. Bu yönden Sayın Cumhurbaşkanı, eğer seçimi kazanırsa,bütün politikalarını revize etmek zorunda kalacaktır. Eğer bunu yapmazsa bir daha balkon konuşması da yapamaz. Eğer muhalefet kazanırsa ki bu, onların yeni kuşakların taleplerine ve ülkenin yenilenmesi gereken altyapı ihtiyaçlarına uygun politikalar vaat etmiş oldukları anlamına gelir, zaten yenilenmeyi başlatacaktır. “Pekiyi Hocam, yeni imar dalgasının ruhunu hangi politikalar yansıtır?” Bu soruya aşağıda cevap verelim.
ALTINCI İMAR DALGASI
Bu kısımda – tamamen benim şahsi görüş ve tahminlerime dayanarak – temel başlıkları vereceğim. Bir sonraki Cumartesi günkü yazımda ise bunları gerekçeleri ile yorumlayacağım. Bu başlıkları yeni kuşakların talepleri, toplumun ihtiyaçları, ekonominin gerçekleri ve devletin jeo-politiği olarak dört alt başlıkta toplayacağım.
Yeni Kuşakların Talepleri
- Bireysel hak ve özgürlüklere daha fazla saygı gösteren bir toplum,
- Daha seküler bir toplum ve inançlara / inançsızlığa saygılı bir laik devlet,
- Eğitimde, sağlıkta ve çalışma hayatında fırsat eşitliği,
- Kadınların daha aktif ve söz sahibi olduğu bir toplum,
- Çevresel duyarlılığın sözde değil özde olduğu bir toplum.
Toplumun İhtiyaçları
- Bütün toplumun asgari müştereklerini içeren yenilenmiş bir toplumsal mutabakata dayalı milli kimlik ve aidiyet inşası,
- Geçmişiyle, bugünüyle ve yarınıyla barışık bir toplum,
- Özgürlük ya da bağımsızlık arasında tercih yapmak zorunda kalmayan ama hem özgür hem de bağımsız bir toplum
- Tüm ülkede gelişmiş ülke yaşam standartlarına sahip bir toplum,
- Adalete, güvenlik kuvvetlerine ve ekonomiye güvenin yenilendiği bir toplum.
Ekonominin Gerçekleri
- Doğal büyüme hızının yüzde 5’ten yüzde 7’ye çıktığı bir ekonomi,
- Kronik cari açık ve dış borç sorunun çözüldüğü bir ekonomi,
- Önümüzdeki 20 senede kendini besleyebilecek tarımsal üretime sahip bir ekonomi,
- Dijital iletişim ağlarının ülkenin her evine ulaştığı bir ekonomi,
- Yüksek teknoloji, eğitim ve kültür metropolüne dönüştürülmüş İstanbul’un yanına farklı alanlarda uzmanlaşmış en az beş metropolün eklendiği bir ekonomi,
- Enerji boru hatları, yolcu ve yük demiryolu ağları ve en az dört büyük limanın tamamlandığı bir ekonomi,
- Yeni nesil nükleer santrallere ek olarak enerji ihtiyacının ağırlıklı olarak sürdürülebilir kaynaklara dayandığı bir ekonomi,
- Yüksek katma değerli üretimi, değerli Türk Lirası ve adaletli gelir dağılımı olan bir ekonomi.
Devletin Jeo-Politiği
- Daha küçük ama gücünü daha etkin ve verimli kullanan bir devlet,
- Köklü idari geleneğini yenileyerek Yirmi birinci asırda yaşatan bir devlet,
- Başta Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya olmak üzere uluslararası işbirliğini ve barışı savunan ve teşvik eden bir devlet,
- Terörün kendisi kadar sebeplerini de ortadan kaldıran bir devlet,
- Ordusu kadar donanması ve hava kuvvetleri de güçlü ve yerli kaynaklarla donanmış bir devlet,
- Para karşılığında vatandaşlık ve mülk satmayan bir devlet.
Bu hedeflerin hiçbiri bir anda gerçekleşemez. Belki yirmi yılda sadece bazıları gerçekleştirilebilir. Ama toplumsal gelişme bir hedeftir ve siyasetçilerin önce bu hedefleri koyması, bunlara nasıl ulaşılabileceğini anlatması ve vatandaşları ikna etmesi gerekir. Altıncı İmar Dalgasına ismini verecek siyasetçi bu hedefleri gösteren kişi olacaktır. Cumartesi bu maddeleri açıklayacağım.
GELECEK YİRMİ YILDA SİYASET NASIL ŞEKİLLENECEK? - I
YAYINLAMA: 20 Mayıs 2022 - 23:35
Geçen yazıda Altıncı İmar Dalgasının yeniden şekillendireceği siyaset için önemli olan temel noktaları başlıklar halinde özetlemiştim. Şimdi bunları açıklamak istiyorum. Bu yazıda Yeni Kuşakların Talepleri ve Toplumun İhtiyaçlarını ele alacağım. Devamı Pazartesi günkü yazımda olacak. İlk önce genç kuşakların talepleri ile başlayalım. Çünkü her imar dalgası yeni bir kuşakla paralel yükselmektedir.
YENİ KUŞAKLARIN TALEPLERİ
Burada yeni kuşakla kastettiğim 20 – 30 yaş arası gençlerimizdir. Bunların bazıları üniversite öğrencisi bazısı da hayata yeni atılmış gençlerdir. Kimisi evli ama çoğu da bekârdır. Benim hem öğrencilerim arasında gözlemlediğim hem de kamuoyunda çeşitli anketlerde izlediğim verilere göre bir değerlendirme yaptım. Tabii ki bunlar, yine de, benim şahsi kanaatimi yansıtmaktadır.
Bireysel hak ve özgürlüklere daha fazla saygı gösteren bir toplum:
1940 - 60 arası doğan kuşak yani Demirel’in adını verdiğim Üçüncü İmar Dalgasının genç kuşakları idealist ve “Her şeyden önce vatan!” diyen bir zihniyete sahipti. Bunlar benim babamın da dahil olduğu kuşaklardı ve sağ-sol kamplara bölünmüştü. Ancak sağcısı ve solcusu hepsinin ortaklaştığı nokta vatanseverlik ve tam bağımsız Türkiye idi. 1960 – 1980 arası doğan kuşak, yani benim içinde bulunduğum kuşak, Özal Dalgası adını verdiğim Dördüncü İmar Dalgasının genç kuşağıydı. Bizler babalarımıza göre siyasete daha mesafeli, ortak milli değerlere sahip ve dışa açılmaya da hazır bir kuşaktık. Bizim hem talihimiz hem talihsizliğimiz yeni bir teknoloji paradigmasının yükseldiği ve dünya jeo-politiğinde kırılmaların yaşandığı bir geçiş dönemi kuşağı olmamızdır. 1980-2000 yılları arasında doğan kuşak için öncelik etnik ve dini aidiyetler olmuştu. Benim Erdoğan Dalgası adını verdiğim 2003 – 2022 arasındaki Beşinci İmar Dalgasının genç kuşakları aidiyetlerini daha çok mezhepleri, etnik mensubiyetleri ve doğdukları bölge ile tanımlamaktaydılar. Yani şu anda hâkim siyasi paradigma bu kuşakların tercihlerini yansıtmaktaydı. Ancak 2000’den bu yana doğan yeni kuşaklar dijital teknolojinin sağladığı imkânlarla küresel bir toplumun da mensupları oldular. 2000’den bu yana dini ve etnik mensubiyetler etrafındaki yıkıcı siyasi tartışmalardan bıkmış görünmekteler. Onlar, her şeyden önce, kolektif haklar değil bireysel hakları önemsemekteler. Ailelerinin, toplumun ve devletin onların yaşam tarzları, tüketim tercihleri ve gelecek hayallerini baskılamasını istememektedirler. Yani bu genç kuşak daha fazla özgürlük istemektedir.
Daha seküler bir toplum ve inançlara / inançsızlığa saygılı bir laik devlet:
Sayın Cumhurbaşkanının damgasını vurduğu 2003-2022 arası dönemde şehirlileşme çok hızlanmış, yüksek öğretim yaygınlaşmış ve gençler daha fazla yurt dışı ile temasa geçmişlerdir. Bireysel hak ve özgürlük talebi artan şehirlileşme ve küreselleşmeyle birlikte, kaçınılmaz olarak, seküler bir toplum talebini getirmektedir. Seküler toplum, temel kuralları ve sosyal ağları dini ve etnik normlara bağlı olmayan bir toplumdur. Böyle bir toplum, aynı zamanda hem inançlara hem de inançsızlığa saygılı bir laik devlet talep eder.
Eğitimde, sağlıkta ve çalışma hayatında fırsat eşitliği:
Özellikle öğrencilerimden yoğun olarak aldığım intiba genç kuşakların en çok şikâyet ettiği ve kaygılandığı sorunun eğitimde, sağlıkta ve çalışma hayatında fırsat eşitliğinin olmadığı yönündeki görüşleridir. Gençler devletin her şeyden önce onlara yaşanabilir ve sürdürülebilir bir toplumsal yaşamın temel koşullarını sağlamasını istemektedir. Torpilin ve kayırmacılığın sonlanmasını talep etmektedirler.
Kadınların daha aktif ve söz sahibi olduğu bir toplum:
Bütün anketlerde ortaya çıkan temel vurgu noktalarından biri gençlerin erkek egemen bir toplumdan çok kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olduğu ve bazı konularda da kadınlara pozitif ayrım yapılan bir toplumda yaşamayı arzuladıklarıdır. Bunda son on yılda artan lümpen muhafazakârlık ve kadın cinayetlerinin de payının yüksek olduğunu düşünüyorum.
Çevresel duyarlılığın sözde değil özde olduğu bir toplum
Sadece Türk gençleri değil, aynı zamanda, bütün dünyada da genç kuşaklar çevresel sorunlara karşı önceki kuşaklara göre daha yoğun bir ilgi göstermektedirler. Bunun sebebi olarak bu son yirmi yılda doğal felaketlerin artması, iklim değişiminin etkilerinin hissedilmeye başlaması ve artan şehirlileşmenin yarattığı negatif dışsallıkların payı olduğunu düşünüyorum.
Mevcut siyasi partilerden hiçbiri bu sorunların tamamını açık yüreklilikle siyasetlerinin merkezine koymamaktadırlar. Her parti bu saydığım maddelerden bazılarına atıf yapmakta ama bunları siyasetlerinin önceliği haline getirmemektedirler. Aksine, siyasi öncelikleri bu taleplerle çelişmektedir.
TOPLUMUN İHTİYAÇLARI
Burada bütün kuşakların, yani yaşlısı ve genciyle bütün toplumun, ortak taleplerini seslendirmek istedim.
Bütün toplumun asgari müştereklerini içeren yenilenmiş bir toplumsal mutabakata dayalı milli kimlik ve aidiyet inşası:
1960’dan 1980’e kadar aşırı politikleşmiş ve düşmanlaşmış bir toplum, 1980 ve 2000 arasında tarihten gelen geleneksel ortak değerlerinin de yıpranmasıyla karşılaştı. Burada hızlı liberalleşmenin de payı büyüktür. 2000 ve 2016 arasında ise Türk toplumunu etnik ve dini farklılıklar etrafında çatışan gruplara bölündüğünü tecrübe ettik. Bugün toplumumuzun en önemli ihtiyacı hepimizin sahip olduğu ortak ve kurucu değerler etrafında yeniden bir araya gelebilmemizdir. Siyasetin dilinin ve vaatlerinin buna göre şekillenmesi en önemli zorunluluktur.
Geçmişiyle, bugünüyle ve yarınıyla barışık bir toplum:
Benim gözlemim şudur: Bu toplumun ortalama insanının ne İslam dini ve İslam’ın farklı yorumlarıyla, ne Cumhuriyetin kurucu kadroları ve değerleriyle ne de tarihiyle bir sorunu olmadığıdır. Millet Atatürk’le Abdülhamit Han’ın, Osmanlıyla Cumhuriyetin, Hacı Bektaş’la Şah-ı Nakşibend’inyarıştırılma sından memnun değildir. Bunlar hepimizin ortak geçmişidir. Dünüyle barışık olmayan bugünüyle, bugünüyle barışıl olmayan yarınıyla barışık olamaz. Siyasetin ve devletin bu konsensüsü sağlaması gerekir.
Özgürlük ya da bağımsızlık arasında tercih yapmak zorunda kalmayan ama hem özgür hem de bağımsız bir toplum:
Milletimiz hem bireysel özgürlüklerine hem de devletin bağımsızlığına düşkündür. Ne yazık ki mevcut siyasi yapı, bağımsızlık için (beka meselesi diyerek) bireysel özgürlükler ve demokrasiden taviz vermek isteyenlerle özgürlük ve demokrasi için (“Aman ABD’yle, Avrupa’yla bozuşmayalım, ne diyorlarsa yapalım” diyerek) bağımsızlıktan taviz vermek isteyenler arasında bölünmüştür. Bilinsin ki milletimiz hem özgürlük hem bağımsızlık istemektedir.
Tüm ülkede gelişmiş ülke yaşam standartlarına sahip bir toplum:
İnsanlarımız 2003 – 2014 arası yaşanan büyük refah artışına kendi yaşam tarzlarını uyarladılar. Bugün bu refah düzeyinden geri düşmek istemiyorlar. Bunun ötesinde, Türk milletinin gözü de açılmıştır. Millet gelişmiş ülkelerdeki bireylerin yaşam standardını istemektedir. Hiçbir siyaset “Aza kanaat edin!” diyerek ne iktidar olabilir ne de iktidarda kalabilir.
Adalete, güvenlik kuvvetlerine ve ekonomiye güvenin yenilendiği bir toplum
Bunu açıklamama gerek yok sanırım. Kısaca özetlersem, millet herkesin kendi işine odaklanmasınıistemekte, kuvvetler ayrılığı, tarafsız ve bağımsız yargı ve makul iktisadi politikalar talep etmektedir.
Ekonominin gerçekleri ve devletin jeo-politiğini de Pazartesi’ye bırakalım.
GELECEK YİRMİ YILDA SİYASET NASIL ŞEKİLLENECEK?- II
YAYINLAMA: 22 Mayıs 2022 - 23:20
Gelecek yirmi yılda Altıncı İmar Dalgasının yeniden şekillendireceği siyaset için önemli olan temel noktaları açıklamaya başlamıştım. Tekrar beyan etmem gerekirse, bunlar benim şahsi görüş ve tahminlerimdir. Ancak bu tahminler çeşitli araştırma ve anketlerden elde edilen verilere ve benim şahsi gözlemlerime dayanmaktadır. Bu görüşlerimde yanılabilirim ancak bilinmesi gereken şudur ki önümüzdeki yirmi yıl kalkınma sürecimizde, toplumsal taleplerde, devletimizin jeo-politiğinde önemli değişimlere yol açacaktır. Binaenaleyh, önümüzdeki yirmi yıla damga vuracak siyaset Altıncı İmar Dalgasının ruhunu yansıtacak siyaset olacaktır. Bugün ekonominin gerçekleri ve devletin jeopolitiği ile devam edeceğim.
EKONOMİNİN GERÇEKLERİ
Doğal büyüme hızının yüzde 5’ten yüzde 7’ye çıktığı bir ekonomi nasıl kurulur?
Büyüme iktisadında hemen hemen her görüşten iktisatçının üzerinde karar birliğine vardığı temel kurallardan biri bir ülkenin doğal büyüme oranının (uzun dönem potansiyel üretimde büyüme oranı) nüfus artış hızı, amortisman oranı, teknolojik gelişme hızı ve işgücünün verimlilik oranının artış hızının toplamına eşit olduğudur. Potansiyel üretim ise ülkenin reel üretim kapasitesidir ki, ülkedeki verimli toprak, sınai üretim tesisleri, mevcut nüfusun üretim kalitesi ve miktarı ile teknoloji düzeyine bağlıdır. Doğal büyüme oranı üç ayda bir açıklanan büyüme oranlarını göstermez. Onlar ekonomideki vatandaşların harcamalarının ne kadar arttığını gösterir. Bazı dönemler (para basarak, dış borç alarak ya da ülkenin servetini satarak) büyümeyi doğal büyüme oranı üzerine çıkarabilirsiniz. Ama doğal büyüme oranı değişmezse takip eden dönemlerde büyüme oranlarınız doğal büyüme oranı altında kalır. Türkiye’de doğal büyüme oranı 1923’ten bu yana yüzde 5’tir. Gelişmiş ülkeler arasına adımızı yazdırmak istiyorsak bu oranı yüzde 7’ye çıkarmalıyız. Hedefe ulaşmak için kolay yol nüfus artışını teşvik ve amortisman oranını arttırmaktır. Nüfus artışının teşvik edilmesinin ne olduğu herkes tarafından bilinir: Daha fazla çocuk yapın. Amortisman oranını arttırmanın kolay yolu ise ekonomik ömrü dolmamış alt yapı sermayesini yenileyerek (örneğin bir havaalanını yıkıp başka havaalanı yapmak, kaldırımları söküp tekrar takmak veya Boğazın yanına yeni bir boğaz kazmak benzeri yatırımlar) elde edilir. Bu ikisi de doğal büyüme oranını arttırsa da ortalama vatandaşın kişi başı gelirini düşürür. Yani fakirleştiren büyüme! Zor ama doğru yol ise teknoloji gelişime hızı ve işgücü verimliliğinin artış hızını arttırmaktır. Bu ise teknoloji yatırımları, eğitim ve bilimsel üretimin kalitesini arttırmakla olur. O yüzden Türkiye daha fazla kaynağı eğitim ve teknoloji yatırımlarına ayırmak zorundadır.
Kronik cari açık ve dış borç sorunun çözüldüğü bir ekonomi nasıl gerçekleşir?
Büyüme oranını arttırmak kadar onu istikrarlı kılmak da önemlidir. Türk ekonomisinin en temel problemi kronik cari açık ve bunun sonucunda oluşan dış borç yüküdür. Yüksek dış borcu olan, yüksek teknolojili sermaye malları ve enerji hammaddesinde dışa bağımlı olan ekonomiler düzenli aralıklarla artan dış borca dayalı dış ödemeler ve döviz krizlerine maruz kalırlar. Bu da büyümenin istikrarsız olmasına yol açar. Türkiye örneğinde bu 7-11 yıl aralıklarla tekrarlanan krizler anlamına gelir. Türk ekonomisi bu dönemlerde 5-7 sene boyunca yüzde 7-8 büyüme oranını yakalayıp sonraki 2–4 senede yüzde 0-2 büyüme oranlarını tecrübe etmektedir. Bazı durumlarda ise büyüme negatif oranlara, yani küçülmeye de dönüşmektedir. Enerji hammaddesinde dışa bağımlılık alternatif enerji kaynaklarının kullanımı ile gerçekleşebilecekken, sermaye mallarında dışa bağımlılığı da sermaye malları üretimine daha fazla kaynak ayırarak uzun dönemde çözebiliriz. Bunun yanında cari fazla vermeyi hedefleyen politikalar da geliştirilmesi gerekir.
Önümüzdeki 20 senede kendini besleyebilecek tarımsal üretime sahip bir ekonomi çok önemlidir!
Türkiye’de son yirmi yılın temel politika trendi daha fazla insanı kırsal alanlardan şehirlere yönlendirmek sonucunu getirmiştir. Bu hem inşaat ve konut sektörünün kârlarını arttırmıştır hem de kişi başı tarımsal üretimin hızla düşmesine yol açmıştır. Şu anda 500 bin kişi, aileleri ile sayacak olursak 2,5 milyon kişi, 90 milyon kişiyi (85 milyon vatandaş + 5 milyon sığınmacı) beslemeye çalışmaktadır, doğal olarak besleyememektedir. Bu süreç içerisinde tarımda teknolojik gelişme ve verim artışını sağlayacak politikalar da uygulanmamıştır. Tam anlamıyla çiftçiler için “Saldım çayıra Mevlam kayıra!” anlayışı hâkim olmuştur. Küresel ısınma ve iklim değişimi süreçlerini de düşünürsek devletin tarıma ayrı bir öncelik vermesi gerekmektedir.
Dijital iletişim ağlarının ülkenin her evine ulaştığı bir ekonomi gelecek kuşakların ihtiyacıdır!
Önümüzdeki yirmi yılın en önemli altyapı sermayesi dijital iletişim ağları ve yeni teknolojinin getireceği yeni alt yapı sermayesinin tamamlanmasıdır. Bunun ülkenin her tarafında ulaşılabilir, ucuz ve hızlı olması hayati önemdedir.
Yüksek teknoloji, eğitim ve kültür metropolüne dönüştürülmüş İstanbul’un yanına farklı alanlarda uzmanlaşmış en az beş metropolün eklendiği bir ekonomi neden hedefimiz olmalıdır?
Dünyada gelişmiş ülkelerde metropoller her biri belli sektörlerin yoğunlaştığı (intensification) ve yığınlaştığı (agglomeration) ana üretim birimleri haline gelmiştir. Gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde ise metropoller ucuz ve niteliksiz işgücünün yoğunlaştığı düşük katma değerli sanayi ve suç ekonomisinin geliştiği kalabalıkları barındırır. Türkiye İstanbul’a ek olarak farklı bölgelerde ve farklı uzmanlık alanlarında beş metropol üretmek zorundadır. Yoksa İstanbul bir Paris veya Londra olacağına bir Kahire’ye veya bir Dakka’ya dönüşür.
Enerji boru hatları, yolcu ve yük demiryolu ağları ve en az dört büyük limanın tamamlandığı bir ekonomi…
Ülkenin farklı bölgelerinde İstanbul dahil altı büyük metropolün oluşması bu metropolleri besleyecek demiryolu ve liman bağlantıları ile enerji dağıtım hatlarının da tamamlanmasını gerektirir. Ayrıca dünya ticareti yeniden İpek Yolu – Baharat Yolu üzerinden akmaya başlayacaktır. Hükümet bu alanda Yavuz Sultan Selim, Osman Gazi ve Çanakkale Köprüleri gibi eserlere imza atmıştır. Ama bunların hem finansmanı sorunludur hem de bahsettiğimiz altı metropol bulunmamaktadır. Hükümetin bu alanlarda başlattığı bahsed ilen yatırımların devamının getirilmesi gerekir. Bu yüzden altyapı yatırımlarının bu alanlarda olması da Türkiye için önceliklidir.
Yeni nesil nükleer santrallere ek olarak enerji ihtiyacının ağırlıklı olarak sürdürülebilir kaynaklara dayandığı bir ekonomi…
Sürdürülebilir enerji üretimi hem enerjinin ucuzlaması hem de enerji kaynaklarının çeşitlenmesi açısından gereklidir. Fakat hedeflediğimiz çapta büyük bir gelişmiş ekonomi olmak için bunların yanında nükleer teknoloji de zorunludur. Hükümetin bu yolda başlattığı yatırımların da artarak devam etmesi gerekir.
Bütün bu hedefler tutarsa yirmi yıl içinde ulaşılacak yer son şıkta belirtilmektedir. Yani yüksek katma değerli üretimi, değerli Türk Lirası ve adaletli gelir dağılımı olan bir ekonomi.
DEVLETİN JEO-POLİTİĞİ
Daha küçük ama gücünü daha etkin ve verimli kullanan bir devlet…
Türkiye Tanzimat’tan beri girdiği modernleşme sürecinde temel bir sorunla karşı karşıya kalmıştır: Büyük ve hantal bir bürokrasiyle beraber etkinliği düşük ve irrasyonel devlet yapılanması. Devleti küçültmekle kastımız özelleştirme değildir. Devlet gerektiği zaman ve sektörde doğrudan üretim yapmalı ve güçlü destek vermelidir. Ancak bu rasyonel bir merkezi planlama ile gerçekleştirilir. Mevcut durumda kamunun idari masrafları çok yüksek olmakla birlikte bunlar ekonomiye verimlilik olarak yansımamaktadır. Daha küçük, daha verimli ve daha etkin bir devlet teşkilatına ihtiyaç vardır.
Köklü idari geleneğini yenileyerek yirmi birinci asırda yaşatan bir devlet…
Türklerin Mete Han’dan bu yana nereden baksanız 2300 yıllık bir devlet geleneği vardır. Bu devlet geleneği Osmanlı ile bir cihan devleti özelliğini de içermiştir. Cumhuriyet bu devlet birikimine dayanmaktadır. Ancak son 40 yılda bu devlet geleneği sürekli yıpranmıştır. Bu geleneğin Yirmi birinci Asır şartlarına göre yeniden inşa edilmesi ve yenilenmesi gerekmektedir.
Başta Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya olmak üzere uluslararası iş birliğini ve barışı savunan ve teşvik eden bir devlet…
Türkler ordu-millettir, doğru… Hiçbir zaman savaştan kaçmadık, korkmadık da… Bu da doğru. Ancak günümüzde savaş ancak vatan savunması mevzu bahis olduğunda makul ve rasyoneldir. Bunu sağlamanın birinci şartı güçlü bir orduysa, ikinci şartı da çevremizde barışın tesis edilmesidir. Bu yüzden, Türkiye’nin güvenliği için çevremizde ekonomik ve kültürel iş birliğini destekleyecek ve kendi içimizde eşitsizlikleri giderip her türlü adaleti sağlayacak bir politikalar bütünü oluşturmalıdır.
Terörün kendisi kadar sebeplerini de ortadan kaldıran bir devlet…
Yukarıdaki maddenin doğal sonucu teröre sebep olan temel etkenlerin de ortadan kaldırılmasıdır. Bunlar bölgeler arası gelişmişlik farkları, endüstriler arası teknoloji farkları, sınıflar arası gelir ve servet dağılımında adaletsizliktir. Bunlarının en aza indirilmesi gerekir. Bilelim ki her türlü terörü yaratan ana sebep eşitsizlik ve adaletsizliktir.
Ordusu kadar donanması ve hava kuvvetleri de güçlü ve yerli kaynaklarla donanmış bir devlet…
Hükümetin son on yılda uyguladığı politikalar ile savunma sanayinde dışa bağımlılık en aza indi. Özellikle Kara Kuvvetlerimiz hem savaş tecrübesi kazandı hem de yerli teçhizatla donandı. Ancak aynı gelişmenin devam ettirilmesi ve süratle Deniz ve Hava Kuvvetlerimizin de yerli kaynaklarla donanması önceliklerimiz arasında olmalıdır.
Para karşılığında vatandaşlık ve mülk satmayan bir devlet…
Son olarak yukarıda bahsettiğimiz tarihi birikimi olan, cihan imparatorluğu bakiyesi ve iddialı devletimizin para karşılığı vatandaşlık satması kadar onur kırıcı bir durum olamaz. Bu uygulamanın durdurulmasını can-ı gönülden temenni ediyorum.
OSMANLI'NIN DIŞ BORÇ SORUNU
YAYINLAMA: 29 Mayıs 2022 - 23:30
Öncelikle İstanbul’un Fethi’nin sene-i devriyesi sebebiyle Türk tarihinin en aydın devlet adamı ve en büyük mareşali Fatih Sultan Mehmet Han’ı ve gazi askerlerini, Hocası Akşemsettin Hazretlerini rahmet ve şükranla anarım. Günün anlam ve önemi nedeniyle hepsine birer Fatiha okuyalım.
* * *
Bugün biraz tarihe, Osmanlı’nın dış borç tarihine bakalım dedim. Malumdur, içinde bulunduğumuz zor iktisadi şartların dayandığı temel yapısal problem yüksek dış borç yükü, dış borca ve ithalata dayalı ekonomi yapısı ve kronik cari açıklardır. Bu problem sadece Cumhuriyet Dönemine ait değildir, aksine kökleri Osmanlı Dönemi’ne kadar dayanmaktadır. Osmanlı dönemindeki dış borç sorununu kronolojik sırayla ele alıp bugün bunlardan ne ders çıkarabileceğimizi düşünelim.
Kırım Harbi ve sonrasındaki 11 yıllık dış borçlanma süreci
Bir cihan imparatorluğu ve Roma İmparatorluğunun varisi olan Osmanlı Devleti’nin yıkılışı askeri sebeplerden çok iktisadi sebeplerden kaynaklanır. Napolyon’un meşhur sözü vardır: “Bir savaşı kazanmak için üç şeye ihtiyaç vardır: para, para, para…” Osmanlı’nın iktisadi olarak zayıf düşmesi önce duraklama ve sonra gerilemeye yol açmıştır. Ekonomik sıkıntılar askeriyeyi zayıflatır ve toprak kayıpları başlarken, toprak kayıpları iktisadi durumu daha da zorlaştırmıştır. Yani içinden çıkılamaz bir kısır döngü… Ne var ki, Osmanlı Devleti 1854’e kadar sadece iç borçlanma ile yetinmiş, dış borç alımına onur kırıcı olduğu gerekçesiyle başvurmamıştır. Pekiyi, ilk dış borç nasıl alındı? Kırım Harbi vesilesiyle…
1854 yılında Kırım Savaşı başlangıcında İngiltere'den 200.000 sterlin (bugünkü parayla yaklaşık 1 milyar sterlin) alınmıştır. Bu Osmanlı İmparatorluğu'nun bilinen ilk borcudur. Bilindiği gibi İngiltere ve Fransa (ve dahi birkaç küçük Avrupa devleti) Kırım Harbi’nde Rusya’ya karşı Türkiye’nin müttefiki idi. O dönemin ABD’si olan İngiltere’nin finans çevreleri bu fırsatı kaçırmadı ve Sultan Abdülmecit Han’ı dış borç almaya ikna ettiler. Bahisler bugünkü parayla 1 milyar sterlinle açılmıştı. Takip eden yıllarda Sultan Abdülmecit ve Sultan Abdülaziz dönemlerinde bu dış borçlar yeni alınan dış borçlarla ödenmiştir. Yani borç stoku katlanarak artmıştır. 1854-1875 döneminde 15 sözleşme ile 127 milyon altın lira (bugünkü parayla 825,5 milyar TL – 40 milyar 327 milyon sterlin) borç almıştır. Toplam borç 239 milyon altın lira (bugünkü parayla 1 trilyon 553 milyar 500 milyon TL – 75 milyar 854 milyon sterlin) olmuştur. 11 sene de borçlar 75 katına çıkmış!... Bu durum sürdürülemezdi… 1876 yılına dek almış olduğu borçları ödemede sıkıntıya düşen Osmanlı Devleti borç ve faizlerinin ödemesine, 1876 Nisan ayında Sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın talimatıyla bir son vermiştir. Kimdir Mahmud Nedim Paşa? İsterseniz özetleyeyim.
Mahmud Nedim Paşa ve devletin iflası
1875 yılında bugünkü Bosna Hersek’te patlayan Sırp İsyanı Osmanlı’yı zorlamaktaydı. Mahmud Nedim Paşa eğer kendisine iktidar verilirse Hersek isyanı meselesini 15-20 günde çözebileceğini Sultan Abdülaziz Han’a bildirince, Sultan'ın isteğiyle 26 Ağustos 1875'te ikinci kez sadrazamlığa getirildi. Fakat sadrazam olduğunda Hersek isyanını bastıramadı. Bu yetmezmiş gibi ayaklanmalar Sırbistan, Bulgaristan ve diğer bölgelere de yayılmaya başladı. Mahmut Nedim Paşa'nın bunlara karşı aldığı tedbirler hep boşa gitti. Ayaklanmalar dolayısıyla gereken yüksek askeri harcamalar devlet maliyesini sarstı. Yeni vergiler koymak imkânı yoktu ve o zamana kadar, yukarıda da belirtildiği gibi, devlet maliyesi yüksek ve fahiş faizlerle dış borç almaya dayanmakta idi. Mahmud Nedim Paşa dış borç alınmasından ve Osmanlı devleti tahvilleri için gayet yüksek faiz ödemekten kaçınmak için devlet dış tahvillerinin faizini dış piyasalarda geçen ama eskisinden yüzde 50 daha düşük olan faizlere indirdi. (Yani bugünkü anlamda Eurobond’la alınan borçların faizlerini yüzde 9’dan yüzde 4,5’a çekilmesi ve anapara ödemelerinin de ertelenmesi benzeri bir öneri, DMD.) Bu Avrupa'da Osmanlı tahvilleri satın alan ve gayet yüksek faiz gelirinden istifade eden (özellikle İngiliz ve Fransız menşeli, DMD) Batı Avrupa bankaları ve maliyecilerinin ve ülke içinde ellerinde fonları olup bunları yüksek faizli Osmanlı devleti tahvilleri ile nemalandıran küçük bir iç rantiye-maliyeci tabakasının büyük tepkilerine neden oldu. Bu arada medrese öğrencileri de derslerine girmeyip Fatih ve Beyazıt meydanlarında gösteriler yaptılar. Bu başarısızlıklar nedeniyle 12 Mayıs 1876'da sadrazamlıktan azledildi. Akabinde yine İngilizlerin teşviki ve içerideki bazı muhteris Paşaların tertibiyle bir askeri darbe yapıldı ve Sultan Abdülaziz Han önce hal sonra da şehit edildi.
Sultan Abdülhamit Han amcası Sultan Aziz’in şehadeti ve abisi Sultan Murad’ın 3 aylık saltanatından sonra tahta çıktı. Babası Sultan Mecit ve Amcası Sultan Aziz ne kadar şatafata (itibarı arttırmak gerekçesiyle) düşkünse Sultan Hamid de o kadar muktesit ve tutumlu idi. 1876’dan 1881’e kadar devletin maliyesini toparlamaya çalıştı ama “cep delik cepken delikti, elde yok avuç da yoktu.” Yapacak bir şey de yoktu ve Muharrem Kararnamesi ile koca imparatorluğun maliyesini Duyun-u Umumiye’ye teslim etmek zorunda kaldı.
Muharrem Kararnamesi ve Duyun-u Umumiye
Muharrem Kararnamesi ile 20 Aralık 1881'de Osmanlı Hükûmeti'nin 219.938.559 Osmanlı lirası olan dış borcu indirime gidilerek toplam dış borç 141.505.309 Osmanlı lirası olarak tespit edilmiş, ödeme koşulları yeniden düzenlenmiştir. Muharrem Kararnamesi'nin 15. maddesine göre, Osmanlı İmparatorluğu'nun dış borçlarını ödeyememesi sonucu, borç ödemelerini güvence altına alacak olan vergi kaynaklarının toplanması ve denetimi işlevini yürütecek olan Düyun-u Umumiye'ye bırakılmıştır. Yani herkesin anlayacağı dille ifade edersek 11 yılda 75 katına çıkmış bir dış borcun ödemesinin ve yabancı bankerler ile yerli işbirlikçilerinin yüksek gelirlerinin güvence altına alınması için Osmanlı Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın görevleri ve devletin gelirlerinin büyük kısmı İngiliz ve Fransız bankerlerden oluşan bir komisyona devredilmişti.
Osmanlı Dış Borcu’nu kim ödedi?
Dış borçlar, Osmanlı Devleti çöktükten sonra, Osmanlı topraklarında kurulan devletler arasında paylaştırılmış ve en büyük borç yükü Türkiye'ye verilmiştir. 1925 yılında Osmanlı borçlarının yüzde 67’sinin Türkiye tarafından ödenmesi kararlaştırılmıştır. Türkiye'nin payına düşen 107,5 milyon altın Osmanlı lirası tutarındaki borcun ödenmesi için Düyun-u Umumiye İdaresi ile 13 Haziran 1928 tarihinde Paris'te bir anlaşma imzalanmıştır. Türkiye Düyun-u Umumiye'ye olan borcunun son taksitini, ilk dış borcun alınmasından tam bir yüzyıl sonra, 25 Mayıs 1954'te ödemiştir. Yani Türkiye Cumhuriyeti Atatürk, İnönü ve Menderes dönemlerinde Osmanlı’nın Duyun-u Umumiye’ye borçlarını kuruşu kuruşuna ödemiştir.
Kıssadan hisse
Osmanlı tarihi bize gösteriyor ki, emperyalist devletlerin ve onların finans piyasalarının insafı yoktur. Plansız ve hesapsız dış borçlanma ile kalkınma değil fakirlik, sefalet ve (Allah korusun) bağımsızlık kaybı bile gelebilir. Günümüz dünyasında borçsuz devlet yoktur. Dış borçlanma ile elde edilen kaynaklarla kalkınma da finanse edilebilir. Ancak bu kaynakların üretkenliği arttırıcı, ülkenin büyüme ve üretim potansiyeline katkıda bulunan (tarım, sanayi, eğitim ve teknoloji gibi) üretken sektörlere planlı ve hesaplı bir biçimde dağıtılması gerekir. Dış borçlanmada önemli bir kaide de ülke ve devlet borçlandırılırken bir avuç rantiyenin zenginleşmemesidir. Çünkü dış borçla elde edilen kaynaklar bütün bir milletin hakkıdır.
SEÇİMLERE BİR SENE KALA AHVAL-İ UMUMİYE
YAYINLAMA: 03 Haziran 2022 - 23:35
Seçimlere artık bir sene var. Bu sebeple siyaset sahnesi de ısınmaya başladı. Türkiye yirmi senelik bir AK Parti ve Erdoğan iktidarına tamam mı yoksa devam mı diyecek? Önümüzdeki süreçte giderek daha sıklıkla bu konulara değineceğim. Ama bugün istedim ki, sizlerle Eylül 2021’den beri uygulanan politikaları, bunların siyasi hedeflerini, Hükümetin ne yapmak istediğini, vatandaşın ne talep ettiğini ve muhalefetin de ne önerdiğini tartışayım. Bu da iki yazı alacak genişlikte bir konu. Bu yüzden bugünkü yazının devamı Pazartesi olacak.
TÜRKİYE EKONOMİ MODELİ NEYDİ, NEYE DÖNÜŞTÜ?
Eylül 2021’e girdiğimizde manzara-i umumiye şuydu: Yüzde 13 dar tanımlı yüzde 26 geniş tanımlı işsizlik, yüzde 16 enflasyon, negatife düşmüş Merkez Bankası döviz rezervleri, yüksek dış borç ve yüksek cari açık, pandemiden kalan ekonomik hasar, dolar kuru 8,5 TL seviyesinde ve 375 baz puan CDS primi bulunmaktaydı. Tek sağlam taraf Bütçe Dengesi gibi gözükmekteydi. Siyasi açıdan da durum şuydu: Anket sonuçlarına göre AK Parti ve MHP’den oluşan Cumhur İttifakı ile CHP ve İYİ Parti’den oluşan Millet İttifakı yüzde 40’larda kafa kafaya durumdaydılar. Hükümet her siyasi oluşum gibi iktidarı kaybetmemeyi amaçlamaktaydı. Ancak iktidarı kaybetmemek için ekonomiyi de düzeltmek zorundaydı. Ancak karşılarında bulundukları problem (ki bu problemde ta 2018’den beri uyguladıkları sağ popülist politikaların da büyük payı vardı, DMD) eş anlı yüksek enflasyon ve yüksek işsizlikti. Dünyanın her yanında bir hükümet bu problemle karşı karşıya kaldığında bir seçim yapmak zorundadır: Ya enflasyonu düşürüp işsizliği arttırmak ya da enflasyonu boş verip işsizliği düşürmek. Türk ekonomisi 2018-19 krizini atlatamadan bir de 2020-21 arasında pandemi etkisiyle iyice hasar almıştı. Esnaf, KOBİ’ler ve çiftçiler teslim bayrağını çekti çekecek durumdaydılar. Bu ortamda yüzde 16’lık enflasyonu hedeflenen yüzde 5’e çekmek için bir istikrar politikası uygulansa, parasal sıkılaştırma ardından gelecek kredi daralması zaten zor durumdaki bu kesimlerin çökmesine yol açacaktı. Cumhur İttifakı beyaz yakalılardan, şehirdeki nitelikli işgücünden çok esnaf, KOBİ’ler, çiftçiler ve serbest meslek sahiplerinden oy almaktaydı. Enflasyonu düşürmek en başta Cumhur İttifakı seçmenini vuracaktı. Bu yüzden dümeni diğer tarafa kırdılar.
İlk önce Sayın Cumhurbaşkanı’nın dillendirdiği şekilde “Faiz sebeptir, enflasyon netice!” sloganı ile Yeni Ekonomik Model adı altında bir model ortaya kondu. Sonra bunun adı Çin Modeli, Kore Modeli olarak yeniden düzenlendi, en son da Sayın Nebati’nin göreve gelmesi ile Türkiye Ekonomi Modeli adında karar kılındı. Bu modelin özü Merkez Bankası’nın faiz indirmesi (ki yüzde 19’dan yüzde 14’e yüzde 5’lik bir indirim Eylül, Ekim ve Kasım aylarında hayata geçti, DMD) ve bunun sonucu olarak da açıktan para basmasıydı. Gerekirse bu genişlemeci para politikası genişlemeci maliye politikası ile de takviye edilecekti.
Bu politikada belirlenen hedefler şunlardı: düşük faiz ve yüksek döviz kuru, hızlı milli gelir büyümesi ve cari işlemler fazlası. Bu politikanın sonucunda enflasyonun artacağı bilinmekteydi ama bu kadar hızlı artacağı da tahmin edilmemişti. Hatta programın başında açıktan para basarak enflasyonun düşeceği de yüksek sesle telaffuz edilmekteydi. Dilerseniz rakam da verelim: Çeşitli kulislerden duyduğum kadarıyla Hükümet para basarak ve kamu harcamalarını arttırarak enflasyonu 2022 sonunda yüzde 10’a indirmeyi, büyüme oranını yüzde10’un üstünde tutmayı, geniş tanımlı işsizliği yüzde 14-15’e çekmeyi ve dolar kurunda da 16-17 TL’yi hedeflemekteydi.
İktisat bilimi bu politikanın sonuçları hakkında ne söylüyordu: İlk önce faizler düşecek ve kurlar artacaktı. Bu da hem yatırım hem de ihracat artışı demekti. Akabinde enflasyon beklentisi artarken büyüme oranı da artacaktı. Ancak enflasyonda ki artış gecikmeyle gelecek ve kur artışının da üstüne çıkacaktı. Bu yüzden uzun vadede faizler yükselirken reel kur düşecek ve yatırım ile ihracattaki artış duracak hatta geriye dönecekti. Sonuç olarak 6-9 aylık bir zamanda iç talep büyüyecek (ki bu Haziran 2022 tarihine denk gelmekteydi) sene sonunda ise ekonomide büyüme duracak ve enflasyon beklenenin üstünde bir artış gösterecekti. Yani işsizlik aynı kalırken enflasyon daha da artacaktı. Cari fazla vermek bir yana cari açığın artması da beklenmeliydi.
Sonuçlar ne oldu? İlk üç ayın sonunda enflasyon yüzde 16’dan yüzde 30’lu oranlara çıktı. Ama kurlardaki artış beklenenin çok üstündeydi: Aralık 2021’in ilk on beş gününde dolar kuru 11 TL’den 18 TL’ye kadar çıktı. Hükümet panikledi ve 20 Aralık’ta el frenini çekti: Kur Korumalı Mevduat Hesabı. Bunun sonucunda dolar kuru 10 TL civarını indi ve Şubat ayı gibi 13 TL civarında dengeye geldi. Böylece programda ilk revizyon yapılmış oldu. Artık sadece faizi değil kuru da baskılamaya karar vermişlerdi. Bu durum iktisatta “imkânsız üçlü” denen durumu çağrıştırıyordu: Dışa açık bir ekonomide hükümet aynı anda döviz kurları, faiz oranları ve sermaye hareketlerinden yalnızca birini kontrol edebilir. İkisini veya üçünü aynı anda kontrol edemez. Bizim Türkiye Ekonomi Modeli işte bu hipotezin yanlışlığını iddia etmekte ve ispat edeceğini de deklare etmekteydi. 9 ay sonunda geldiğimiz durum şudur: Büyüme 2021’de yüzde 11, 2022 ilk çeyreğinde yüzde 7,3 oranında gerçekleşti. Enflasyon Mayıs ayı itibarıyla yüzde 73,5’tir. Dolar kuru KKM hesaplarına rağmen 16,5 TL düzeyine demir atmış vaziyette. Geniş tanımlı işsizlik yüzde 22, dar tanımlı işsizlik yüzde 11’dir. Son açıklanan rakamlarla ilk beş ayın dış ticaret açığı 43 milyar dolardır. Böyle giderse sene sonu cari açığın 50-60 milyar dolar civarında gerçekleşmesi beklenir. 2022 sonu tahmini cari GSMH dolar cinsinden 712 milyar dolar olacağı öngörüldüğüne göre cari açığın milli gelirin yüzde 7-8’i civarında olacağı tahmin edilmektedir. Ülkenin CDS primi de 735 baz puana sıçramıştır. Özetle söyleyecek olursak, 9 ayda işsizlik yüzde 26’dan yüzde 22’ye düşmüş, enflasyon oranı dört katına dolar kuru iki katına çıkmış, CDS primi de ikiye katlanmıştır. Dış ticaret açığı ve takiben cari açık da kapanacağına daha da artmaktadır. Ülkenin tek sağlam politika dayanağı olan Bütçe Dengesi (uygulanan sağ popülist politika nedeniyle) gittikçe bozulmaktadır. Tutturulan tek hedefin yüksek büyüme olduğu söylenebilir. Ancak bu büyüme istihdam yaratmamaktadır.
BU POLİTİKANIN SİYASİ ANLAMI NEDİR?
Hükümet siyasi sebeplerden enflasyonu düşürecek bir politikayı göze alamazdı, şimdi (en önemli iktisadi sorun enflasyon olduğu halde) hiç göze alamaz. Çünkü böyle bir politikayı seçime bir sene kala uygularsanız seçimi kesin olarak kaybedersiniz. Hükümetin tek çaresi ekonomideki para akışını devam ettirmek, ekonomiyi canlı tutmak ve 2001 benzeri bir krize uğramadan seçimlere bu şekilde gidebilmeyi sağlamaktır. Böyle bir politikayla (yandaş muhalefetin de katkısıyla) Cumhur İttifakının seçimleri bir kez daha kazanma ihtimali vardır. Ancak bu hiç de kolay değildir. Eğer Rusya-Ukrayna Savaşı devam eder ve olumsuz etkileri artarsa, beklenen turizm geliri elde edilemezse, enflasyondaki çılgın yükseliş gemlenemezse, dış dünyada sıkılaştırma etkileri artar ve meta fiyatları yükselmeye devam ederse Ekim – Kasım ayları gibi CDS primleri 900 baz puan üstüne çıkar. Bu durumda mevcut politikanın patlama ihtimali yüksektir. Bunun sonucu kredi genişlemesi durur ve kredi arzı daralır. Özellikle KOBİ’ler ve esnafın iflas etme ihtimali artar. Bu ise 2001 benzeri bir krize işaret eder. Bu durumda doların nereye yükseleceğini ben tahmin edememekteyim. Benzeri bir durum Ocak-Şubat aylarında da gerçekleşebilir. Böyle bir kriz neticesinde Hükümet seçimleri kazanamaz.
SONUÇ:
Eğer Hükümet seçime kadar enflasyon oranına (diyelim ki yüzde 70-80 arası) bir istikrar kazandırırsa ve ekonomiyi bir kazaya uğratmadan seçime götürürse seçimi kazanma ihtimali vardır. Diğer durumlarda seçimi kaybeder. Bu yüzden enflasyon korumalı tahviller ve benzeri enstrümanları önümüzdeki günlerde hayata geçirebilir. “Tamam, Hocam! Hükümeti anladık, bıçak sırtı dengesinde cambazlık yapmaya çalışıyor. Pekiyi, muhalefet ne yapıyor? Nasıl kazanır? Kazanabilir mi?” Eğer muhalefet güzellik uykusundan uyanırsa kazanabilir! Nasıl mı? O da Pazartesi’ye kalsın.
SEÇİMLERE BİR SENE KALA MUHALEFET
YAYINLAMA: 05 Haziran 2022 - 23:25
Seçimlere artık bir sene kaldığından bahisle, geçen yazıda iktidarın uyguladığı politikaları, bunların muhtemel siyasi sonuçlarını ele almıştım. İktidar Eylül başında enflasyon ve işsizlik arasında bir tercih yaptı ve yüksek enflasyonu tercih etti. Eğer yüksek enflasyonu düşürmeyi hedefleseydi büyük ihtimalle seçimi kaybedebilirdi. İkinci yol ayrımı da şu anda gelmiştir. Beklenenin çok üstünde olan enflasyonu düşürmeye yönelseler, yine kesin olarak seçimi kaybederler. O yüzden enflasyonu düşürecek politikaları uygulamamaktadırlar. Bu kadar yüksek enflasyonla seçim kazanabilirler mi? Bir ihtimal kazanabilirler. İşin püf noktası ekonomiyi bir kazaya uğratmadan seçime kadar para akışını devam ettirebilmelerinde yatmaktadır. Çünkü iktidarın oy aldığı kesimlerin önemli bir kısmı serbest meslek, ticaret erbabı ve esnaftan oluşmaktadır. Yüksek enflasyon – ekonomi canlı olduğu müddetçe- bu kesimlere kısa dönemde zarar vermemekte, hatta bazen, bu kesimleri kâra geçirmektedir. Ancak hükümetin işi yine de zordur. Çünkü olumsuz senaryolar gerçekleşirse Ekim-Kasım ve Ocak Şubat aylarında sistemin çökme ve ekonominin büyük bir krize gitme ihtimali vardır. Yani, özetle, hükümet seçimleri kazanabilme ihtimalinin olduğu tek senaryoyu yürütmektedir.
Pekiyi bizim muhalefetimiz, başta da “aslan sosyal demokratlarımız” olmak üzere, ne yapmaktadır? Ne yapmamalıdır ne yapmalıdır? Seçim çantada keklik midir? (Bu arada “aslan sosyal demokratlar” tabiri SHP Genel Başkanı rahmetli Erdal İnönü’ye aittir, bana değil…) Bu soruları da bugün cevaplayalım…
TEORİDE MUHALEFET NASIL SEÇİM KAZANIR?
Görünen o ki muhalefet 6 partili bir ittifak olarak tecelli edecektir. Bu durumda muhalefetin seçimi kazanması için üç önemli kriter vardır: Ortak bir iktisadi program, altı partinin birbiriyle tutarlı ve uyumlu bir şekilde sahada çalışması ve herkesin kabul edebileceği ortak bir Cumhurbaşkanı adayı...
Ortak bir iktisadi program kazanmanın en önemli kriteridir. Partilerin her birinin internet sitelerine girdiğinizde her birinin tafsilatlı bir şekilde ekonomik programlarını görebiliriz. Bu programlar genel ilkelerde benzeri noktalara atıf yaparken her partinin kendini diğerlerinden ayıran ufak nüansları da göze çarpmaktadır. Ancak bu ekonomi programı ilkeleri pratikte iki sebepten hiçbir şey ifade etmemektedir: Birinci sebep, partilerin tüzüklerinde yazan ilkeler önemli olmakla birlikte bugün yaşanılan anormal ekonomik şartlara atfen değil genel ilkelere nispetle yazılmıştır. Yani o tüzüklerde mevcut krizin mevcut şartlarda nasıl çözüleceğine dair herhangi bir ipucu yoktur. İkinci sebep, partiler seçime bir ittifak halinde gireceği için ittifak adına ortak bir ekonomi programı açıklanması gerekir. Hâl-i hazırda, böyle bir şey yoktur. Bu yüzden vatandaşın güncel problemlerinin nasıl düzeleceğini açık ve net bir şekilde anlatan, altı partinin ortaklaşa ilan ettiği ve desteklediği bir ekonomi programının acilen açıklanması seçimin kazanılması için gerekli olan ilk kriterdir.
İkinci kriter, ortak iktisadi programın açıklanması akabinde bunun halka anlatılması ve halkın ikna edilmesi gerekir. Burada bütün partilerin ortak bir siyasi karargâhtan koordine edilerek sahada çalışması gerekir. Yani muhalefet partileri birbirinden rol çalmaya çabalamamalı, aksine birbirini tamamlamalı ve eksiklerini gidermelidir. Sahada yapılacak propaganda faaliyetinin ortak bir dil içermesi, yani sahada çalışırken altı partinin tek bir parti gibi çalışması gerekir. Bu da yetmez. Çünkü ne kadar iyi ve uyumlu bir ekip olsanız da söylemleriniz halkın önceliği ile uyuşmuyorsa, oy alamayabilirsiniz. Bu yüzden sahadaki çalışmanın ve propagandanın halkın öncelikli problemlerine yönelik olması gerekir.
Üçüncü kriter belki de en zor kriterdir: Kim Cumhurbaşkanı adayı olacak? Burada mevcut isimler üzerinden bir spekülasyon yapmak istiyorum, çünkü yazılı ve görsel basınımızda bu konuda yeterince kulis haberi yayınlanmaktadır. Burada kazanabilecek Cumhurbaşkanı adayının kendimce gerekli gördüğüm özelliklerini vereceğim.
Cumhurbaşkanı adayı her şeyden önce net ve açık vaatlerde bulunabilmeli, altı partinin ortak programını uygulayabileceğini vatandaşlara hissettirebilmelidir. Eğer altı parti kendi yönetimlerini öne çıkarıp Cumhurbaşkanı adayını geri plana iterlerse vatandaş bir “topal ördeğe” meyletmeyecektir. Bununla birlikte Cumhurbaşkanı adayı çok öne çıkarsa, bu sefer, altı partili ittifakın teşkilatlarını kuvvetli bir şekilde çalıştıramayabilirsiniz. Burada muhalefet partilerinin ince ayar yapması gerekecektir. Cumhurbaşkanı adayı herkese hitap edebilecek, belagati kuvvetli ve tercihen genç bir aday olmalıdır. Önemli noktalardan biri olarak şunu da eklemek gerekir: Cumhurbaşkanı adayı bir gelecek vizyonu çizebilmeli, insanlara umut verebilmelidir. Son olarak, benim şahsi düşünceme göre altılı ittifakın “hemen, şimdi” parlamenter sistemde ısrar etmemesi, bunun yerine, seçilecek Cumhurbaşkanının bir dönem boyunca mevcut yetkilerini ittifak programını uygulamak için tam ve eksiksiz olarak kullanacağını, akabinde 2028 seçimlerinden (örneğin) bir sene önce Anayasa Referandumu yapılacağını deklare etmesi çok önemlidir. Çünkü vatandaştan bir Cumhurbaşkanı adayı için oy isteyip, milletin oyuyla seçilmiş Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini tanımamak tutarsızlık olur.
Bu üç kriter büyük ölçüde gerçekleştirilirse, işte o takdirde, (mevcut iktisadi şartlar da göz önüne alınırsa) iktidarın seçimi kazanması hayli zor olur. Böyle bir durumda, büyük ihtimalle seçimi muhalefet kazanır. “Pekiyi Hocam, muhalefetin mevcut durumu ne? Bu kriterler uyan bir gelişme var mı?” Bu soruyu aşağıda yanıtlayayım…
MUHALEFETİN MEVCUT STRATEJİSİ NEDİR?
Yukarıda belirtilen teorik şartlar muhalefetin nasıl seçimi kazanabileceğini gösterir. Tabii ki bunlar benim şahsi görüşlerimdir. Pekiyi, muhalefetin mevcut durumu, birbiriyle uyumu, politika stratejileri, propaganda taktikleri ve adayları bu kriterlere uymakta mıdır? İsterseniz kriterler üzerinden tek tek giderek konuyu açalım.
Her şeyden önce altılı ittifakın, seçimlere bir sene kala bugün, ortak bir ekonomik programı yoktur. Örneğin CHP’nin ve İYİ Parti’nin sözcüleri bırakın bir istikrar programından bahsetmeyi (ki bence bir istikrar programı zorunludur) vatandaşa herhangi bir iktisadi vaat de dahi bulunmamaktadırlar. Enflasyonun yüksek olduğunu söylüyorlar, onu TÜİK zaten söylüyor… Gelir dağılımı adaletsizliğinden bahsediyorlar, vatandaş bunu zaten hayatında bil fiil yaşamaktadır… Hükümetin işleri yola koyamadığından, yanlış politikalarından bahsediyorlar, kimse merak etmesin vatandaş bunun zaten farkındadır. Muhalefet sözcülerinin bu problemleri nasıl çözeceklerine yönelik söyledikleri gayet muğlaktır, açık ve net bir önerileri yoktur: “Biz iktidara gelince güven tesis olacak, kurlar ve enflasyon düşecek”, demektedirler. İşler o kadar basit olsaydı, bize (yani iktisat profesörlerine) ne gerek vardı, her şey sükûnet ve güvenle çözülecekse iktisat fakültelerine ne gerek vardı? Bunların böyle olduğu muhalefet sözcülerince de bilinmektedir ama esas problem daha ortada bir ekonomi programının olmamasıdır. Bu yüzden top çevirmektedirler.
Altılı ittifak uyumlu ve koordineli bir birliktelik oluşturabildi mi? Görünüşte bir masada toplanılabilmesi bile büyük bir başarı olarak görüldüğüne göre, bu konuda daha çok fırın ekmek yemeleri gerekmektedir. Ancak Sayın Kılıçdaroğlu’nun bu altılı ittifakın oluşmasında öncü ve lider rolünü de kimse unutmamalıdır. Eğer bu ittifak bir seçim başarısı elde ederse bu başarının bir numaralı sahibi de, hiç şüphesiz, Kemal Bey olacaktır.
Ancak gerçekleri söylemek gerekirse, altılı ittifak, gerçek bir ittifak olmaktan çok, Sayın Cumhurbaşkanı’nın deyimiyle “altılı masadan” ibarettir. O masada bir araya gelip, yemek yiyip, zaten parti tüzüklerinde yazılı olan genel ilkelerde uzlaşmak için 6 ay geçirdiler. Her lider kendi partisinin kazanımlarını öncelemede, ittifaktaki etki alanını arttırmakta, hatta Sayın Babacan ve Sayın Davutoğlu örneklerinde olduğu gibi “ittifakta olmaya bile” tam olarak karar vermemiş gözükmektedirler. Her parti sadece kendi dar seçmen bloğuna yönelik çalışırsa ittifak-mittifak hayal olur. Bizden söylemesi…
Program yok, tam anlamıyla bir ittifak yok, bu durumda bir Cumhurbaşkanı adayı olabilir mi? Tabii ki, hayır. Kamuoyuna yansıyan tartışmalar bize, bırakın altılı ittifak içinde bir birlik olmasını, CHP’nin kendi içinde bile kıran kırana bir mücadele olduğunu gösteriyor. Falanca kişi aday olmasın, filanca kişi olsun… Bu durumda bırakın ittifakın birliğini, CHP içinde parti birliği bile sağlanamamış vaziyettedir.
SEÇİM ÇANTADA KEKLİK DEĞİLDİR…
Sonuç yukarıda ara başlıkta yazdığım gibidir: Seçim çantada keklik değildir… Muhalefet 20 senenin sonunda kendisi için olabilecek en elverişli şartlarda seçime gitmektedir. AK Parti ve Sayın Cumhurbaşkanı da siyasi olarak en zor viraja gelmektedirler. Ancak oturduğunuz yerde seçim kazanamazsınız. Çalışmanız, geleceğe yönelik ümit ve vizyon üretmeniz, bugünkü problemlere çözüm getirmeniz ve halka bunu anlatmanız gerekmektedir. Şu anki durum itibarıyla, bu elverişli ortamda bile, muhalefet gerekli etkinliği göstermemektedir. Eğer siyasi konjonktür böyle devam ederse ve bir ekonomik kazaya uğramazsak, bütün bu şartlara rağmen Sayın Cumhurbaşkanı bir balkon konuşması daha yapar. Sonrası mı? Sonrasında CHP’nin geleneksel kurultay şenlikleri başlar…
TÜRKİYE EKONOMİK KRİZDE DEĞİL Mİ? - I
YAYINLAMA: 17 Haziran 2022 - 23:50
Geçen hafta işlerimin yoğunluğu nedeniyle yazamadım. Bu yazıda ve gelecek yazıda geçen haftadan kalan iki haber ve bu haberlerle bağlantılı temel bazı soruları cevaplandırmak istiyorum. Türkiye’de ekonomik kriz var mı? Enflasyon ve hayat pahalılığı demek kriz demek midir? Hükümet ne yapmak istiyor?
NEBATİ’NİN AÇIKLAMASI
İlk önce, geçen hafta Sayın Nebati’nin verdiği bir demeçle başlayalım yazıya. Sayın Cumhurbaşkanı’nın dillendirdiği “faiz nedendir enflasyon sonuç” teziyle ortaya atılan yeni modelin mimarlarından Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati, itiraf gibi bir açıklama ile uygulanan ekonomi politikası ile dar gelirli vatandaşları ihmal ettiklerini açıkladı. Her gün mahalle esnafından komşu teyzelere kadar rastladığım herkesin sorduğu “Neden enflasyonu başı boş bıraktılar?” sorusunun cevabını Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati AK Parti’nin Kızılcahamam kampında verdi. Nebati, yüzde 73 olan enflasyonun sebeplerini “Enflasyonla birlikte büyümeyi tercih ettik. Yoksa enflasyonu düşürmek için çok sert tedbirler alabilirdik. Üretimi ve büyümeyi tercih ettik. Bu sistemden dar gelirliler hariç üretici firmalar, ihracatçılar kâr ediyorlar. Çarklar dönüyor” sözleriyle açıkladı. Bu demecin ardından Sayın Nebati’ye çeşitli kesimlerden tepki yağdı. Bunun üzerine gün içinde sosyal medya üzerinden bir açıklama yapmak zorunda kalan Nebati, “Emeğin ve alın terinin ne kadar değerli olduğunun bilinci ile vatandaşlarımızın gelirlerini artırıcı tüm tedbirleri hayata geçireceğiz” dedi.
SAYIN CUMHURBAŞKANI’NIN KABİNE TOPLANTISI SONRASINDA YAPTIĞI AÇIKLAMA
İsterseniz Habertürk’ün internet sitesinden alıntı yapalım:
“Kabine Toplantısı sonrasında yaptığı açıklamada, dünya genelinde 136 ülkenin merkez bankasının enflasyon oranının altında faiz uyguladığını belirten Erdoğan sözlerine şöyle devam etti:
‘Ülkemizde teknik olarak bir enflasyon değil, hayat pahalılığı vardır. Uluslararası kuruluş başkanları bile açıkça faiz ve enflasyonla ilgili ezberlerin bozulması gerektiğini söylüyor. Tıpkı kamu borçları gibi vatandaşlarımızın borçları da diğer ülkelerle karşılaştırıldığında çok düşük seviyelerde. Bizde talep kaynaklı bir fiyat artışı yok. Üretimde de bir sıkıntıyla karşı karşıya değiliz. Vatandaşlarımızın bir kısmı hala yatırımlarını döviz cinsinden yapmakta ısrar ediyor. Ülkemize döviz girişini sağlayacak yeni yöntemler geliştiriyoruz. Kimse bizden şunu beklemesin, bu iktidar faizi artıracaktır. Biz faizi düşürmeye devam edeceğiz.’
Enflasyonun tüm dünyada sorun olduğunu vurgulayan Erdoğan ‘Enflasyon bir sorundur ama Türkiye'deki sorunların asıl sebebi tek başına bu başlık değildir. Eğer öyle olsaydı geçmişteki ekonomi programları ile bu sorun çözülmüş olurdu. Yüksek faizle asıl kazanan bir avuç tuzu kuru kesim, kaybeden üretimin düşmesi ile geleceği kararan milyonlardır.’, diye konuştu.” (https://www.haberturk.com/enflasyon-degil-hayat-pahaliligi-sorunu-var-3462437-ekonomi)
NEBATİ VE ERDOĞAN’IN SÖZLERİ NE ANLAMA GELİYOR?
Burada Eylül 2021’den bu yana yazdığım çeşitli yazılarda Hükümetin enflasyonu düşürmek gibi bir hedefi olmadığı, amacının ekonomiyi seçime kadar canlı tutmak olduğu, bunun için de sağ popülist bir ekonomi politikası uyguladığından bahsetmiştim. Sayın Nebati de, yukarıdaki demecinde tam bundan bahsetmektedir.
Nebati daha önceki açıklamalarında Ortodoks bir program değil Heterodoks bir program uyguladıklarından bahsetmişti. Ancak yukarıdaki demecinde bahsettiği bir sağ popülist politika tanımıdır. Sağ popülist politika enflasyonu öncelik sıralamasından çıkarıp ekonomik büyümeyi arttırmak, bunu yaparken de mülk ve servet sahipleri, şirket sahipleri ile ticaret ve finans erbabını zenginleştirmek karşılığında sabit gelirliler ve emekçileri fakirleştirmek temeli üzerinde yükselir. Popülist politikalar kısa dönemli, özellikle seçime kadar geçici bir süreliğine uygulanan politikalardır. İstisnasız her biri yüksek enflasyonla ve önünde sonunda bir istikrar programı ile neticelenir.
Nebati’nin demecinde vurguladığı ikinci nokta tercih ettikleri sağ popülist politikanın bilinçli bir tercih olduğudur. Birçok iktisatçı ve siyasetçi, Hükümetin bu işlerden anlamadığını, enflasyonu düşürmek istediklerini ama kendi beceriksizlikleri yüzünden enflasyonu düşüremediklerinden bahsetmektedir. Ben ise, Eylül 2021’den bu yana aksini savunuyorum. Hükümet bilinçli olarak bu politikayı seçmiştir. Enflasyonu düşürmek gibi bir gayeleri yoktur, genişlemeci para ve maliye politikası ile yüksek enflasyonla büyümeyi tercih etmektedir. Bu şartların iktisat bilimi çerçevesinde savunulacak bir yanı yoktur, ama zaten popülist politikalar iktisadi değil siyasi rasyonele dayanır. Temel amaçları da seçim kazanmaktır. Sayın Nebati tam da benim vurguladığım, 9 aydır savunduğum görüşleri teyit etmiştir.
Sayın Cumhurbaşkanı, belli ki, Sayın Nebati’nin açıklamasından rahatsız olmuştur. Bu sebeple, takiben yukarıda zikredilen açıklamayı yapmıştır. Yukarıdaki açıklamasında Sayın Cumhurbaşkanı beş noktaya dikkat çekmektedir: Birincisi, ülkemizin sorunu yüksek enflasyon değil hayat pahalılığıdır. İkincisi, enflasyonun kaynağı talep büyümesi değil dış kaynaklı maliyet şoklarıdır. Üçüncüsü, bütün dünyada enflasyon faizlerin üstündedir. Dördüncüsü, döviz kurundaki artışın sebebi vatandaşın döviz talebinin yüksek olmasıdır. Beşincisi, faiz düşürmeye devam edeceğiz. Tabii ki, bu sözlerin bilinen iktisat teorisine uymadığı açıktır. Zaten Sayın Cumhurbaşkanı, daha önceki birçok konuşmasında, bunu teyit eder biçimde, bütün iktisat biliminin savladığı temel ilkelerin yanlış olduğunu Türkiye’ye uyan modelin kendilerinin savunduğu model olduğunu belirtmişti. İsterseniz bu beş noktayı açıklayalım.
Birincisi, enflasyon bir ekonomide çarşıda, pazarda, marketlerde satılan bütün mal ve hizmetlerin fiyatlarının ağırlıklı ortalamasının yıllık artış oranıdır. Hayat pahalılığı ise, vatandaşların gelirlerinin fiyatlardan daha az oranda artması demektir. Enflasyon oranı bütün vatandaşlar için genel bir ortalamayı verirken, hayat pahalılığı kişiden kişiye ve sınıftan sınıfa değişir. Uygulanan yüksek enflasyonla büyümeye dayalı program, Sayın Nebati’nin dediği gibi, gayr-ı menkul (ev, arsa, dükkân ve bina) sahiplerinin, bazı serbest meslek sahiplerinin, özellikle ihracatçılar olmak üzere iş adamlarının, dolar ve altın stokçularının gelirlerinin enflasyondan daha hızlı artmasına yol açmıştır. Yani bu kesimler için hayat pahalılığı yoktur, aksine hayat ucuzlamıştır. Öte yandan maaşlı geçinenler, emekçiler, küçük üretici ve çiftçilerin gelirleri enflasyona göre çok daha az artmıştır ve bunlar için de önünde durulmaz bir hayat pahalılığı vardır.
İkincisi için çok bir şey söylemeye gerek yok: Dünyada TÜFE enflasyonu yüzde 7-9 arasında değişirken biz de yüzde 73’tür. Bazı uyanıklar dünyada ÜFE artış oranı ile Türkiye’de TÜFE artış oranının karşılaştırıyorlar. Onlara göre dünyada enflasyon yüzde 30-50 arasındadır. Ama bu ÜFE enflasyonudur. Doğru olan bu oranı Türkiye’deki ÜFE oranı karşılaştırmaktır ki, o da yüzde 132’dir. Yani Türkiye’de enflasyonun en iyi ihtimalle dörtte biri dış kaynaklıdır, dörtte üçü ise hem yerli hem de milli etkenlerden (yani Hükümetin politikasından) kaynaklanmaktadır.
Üçüncüsü, Cumhurbaşkanı haklıdır. Bütün dünyada faizler enflasyonun altındadır. Ancak politika faizi güncel enflasyona göre değil beklenen enflasyona göre belirlenir. Genel olarak dünya Merkez Bankaları faiz oranlarını beklenen enflasyon düzeyine çekmektedirler. En son çarşamba akşamı ABD Merkez Bankası bu süreci başlattı. Bu takdirde TCMB’nin ne yapması gerekir? Politika faizini beklenen enflasyon seviyesine çekmesi beklenir. Bu ise 2022 sonu için yüzde 50-55 arasında değişmektir. Yani TCMB, eğer enflasyonu düşürmek istiyorsa, politika faizini yüzde 14’ten en az yüzde 55’e çekmelidir. Bu açıdan bizim durumumuz ile diğer ülkelerin durumu arasında bir benzerlik yoktur.
Dördüncüsü, döviz kurundaki artışın vatandaşın döviz talebine bağlanmasıdır. Bu iddia da çok tutarlı değildir. Çünkü bankalardaki döviz cinsi mevduatın önemli bir kısmı KKM hesaplarına devredilmiştir. Döviz talebindeki artış temelde artan Dış Ticaret Açığına ve artan Cari Açığa dayanmaktadır. Buna ülke CDS primlerinin ve dış dünya faizlerinin de eklenmesi gerekir. Yani kurlardaki artış sebebi vatandaşın döviz mevduatına artan talebiyle açıklanamaz.
Beşincisi, Cumhurbaşkanı’mız teyit etmektedir ki faiz düşürmeye, yani para basmaya, devam edeceğiz.
Sonuç ne olur: Türkiye gelir ve servet dağılımını bozan enflasyona, fakirden alıp zengine veren büyümeye seçime kadar devam edecektir. Pekiyi bugünkü durum bir ekonomik kriz midir? Değildir. Ekonomik krizin bugünkü durumdan farkının ne olduğunu da pazartesi anlatalım.
TÜRKİYE EKONOMİK KRİZDE DEĞİL Mİ? - II
YAYINLAMA: 19 Haziran 2022 - 23:30
Bugünkü yazıda cumartesi günkü yazımda kaldığım yerden devam edeceğim. Buna bağlı olarak şu soruları cevaplandırmaya çalışacağım: Ekonomik kriz nedir ve Türkiye’de şu anda bir ekonomik kriz var mı? Enflasyon ve hayat pahalılığı demek ekonomik kriz demek midir? Mevcut yüksek enflasyon süreci bir ekonomik krizle sonuçlanır mı? Başlayalım…
EKONOMİK KRİZ NEDİR?
Ekonomik kriz deyince akla ilk gelen genel iktisadi düzeyinde birkaç çeyrek süren küçülmedir. Genel iktisadi faaliyet düzeyini en iyi gösteren değişken de GSYİH’dir. Yani hepimizin anlayacağı şekilde söyleyecek olursak ekonomi iki veya daha fazla çeyrek arka arkaya küçülürse bu durum bir ekonomik kriz olduğuna delâlet eder. Ekonomik krizler sadece büyümenin negatif seyretmesi ile değil, aynı zamanda yüksek işsizlik oranları ile de ölçülebilirler. Ancak tek başına işsizlik (özellikle yapısal işsizliğin yüksek olduğu ülkelerde) bir kriz göstergesi sayılmaz. Çünkü büyümenin yüksek olduğu ekonomilerde de yüksek işsizlik oranları gözlemlenebilir.
Birkaç çeyrek süren negatif büyüme makro iktisat literatüründe resesyon / gerileme olarak da adlandırılır. Bu kavram orijinal olarak Konjonktür Teorisine aittir. Konjonktür Teorisi iktisat biliminde iktisadi dalgalanmaları birbirinden ayırt ederek sebep ve sonuçlarını inceleyen iktisat alt branşıdır. Burada resesyon genel olarak iktisadi faaliyet düzeyinin özel olarak GSYİH’nin doğal büyüme trendinin altında büyüdüğü ve tepe noktadan tekrar doğal büyüme trendine döndüğü süreci anlatır. Makro İktisat’ta ise iki çeyrek ve daha fazla süre GSYİH küçülürse (yani büyüme arka arkaya negatif olursa) resesyon olarak adlandırılır.
Ekonomik krizler genelde özel yatırımların hızla düştüğü süreçlerde ortaya çıkar. Bu yüzden birçok kriz finansal krizler, döviz ve bankacılık krizleriyle bağlantılıdır. Finansal krizler genel olarak finansal piyasaların aniden çökmesi ve fon arzının daralması ile gözlemlenirken, bunun özel bir formu olan bankacılık krizleri bankacılık sektöründe (batık kredilerin artması, mevduat kaçışı vb gibi) farklı sebeplerden kredi arzının daralması ile sonuçlanır. Döviz krizleri ise döviz kurlarının ani ve hızla yükselmesi ile tanımlanır. Bütün bunlar ayrı ayrı olacağı gibi birlikte de gerçekleşebilir. Eğer bu süreçler milli gelirin küçülmesine de yol açıyorsa o takdirde bir ekonomik krizden bahsedebiliriz.
Ekonomik krizlerde milli gelir büyümesi durur ve sonra da milli gelir küçülür. Özellikle küçük firmaların satışlarında büyük düşüşler olur, eğer yeterli kredi bulamazlarsa firma iflasları ortaya çıkar. İşsizlik artar. Krizin daha da yaygınlaştığı durumlarda finans sektörü ve bankacılık ta da iflaslar gerçekleşir.
TÜRKİYE’DE ŞU ANDA EKONOMİK KRİZ VAR MI?
Türkiye’de şu anda bankacılık ve finans sektöründe bir kâr düşüşü, buna bağlı olarak kredi daralması var mıdır? Hayır yoktur. Ekonomide satışlar devam etmekte midir? Evet devam etmektedir. Kapasite kullanım oranları düşük müdür? Hayır, hatta tersine olabilecek maksimum düzeye yakındır. Milli gelir büyümesi düşük müdür? Hayır, tam tersine 2021 yılında yüzde 11, 2022 yılı ilk çeyreğinde yüzde 7,3 büyüme elde edilmiştir. Bu durum bize söylemektedir ki, Türkiye’de hal-i hazırda bir ekonomik kriz yoktur. “Pekiyi, her şey iyiyse Hocam, niye başta siz iktisatçılar olmak üzere vatandaşlar şikâyet ediyorlar?” Sorunun cevabı basittir: Anormal hızla artan ve çok yüksek seviyelere çıkan enflasyon, döviz kurlarında hızlı yükseliş, ülkede çoğunluğu temsil eden sabit gelirli çalışanların reel satın alma gücünün düşmesi… Bunların hepsi milletin çoğunluğu için dayanılmaz bir hayat pahalılığı anlamına gelmektedir. Yine de insanlar hayatlarını devam ettirmek için daha yüksek borç yükü altına girmektedirler. Şu anda kredi arzında bir sorun yoktur ama toplumun borçluluk oranı da artmaktadır.
YÜKSEK ENFLASYON VE HAYAT PAHALILIĞI EKONOMİK KRİZ ANLAMINA GELMEZ Mİ?
Ekonomik krizin olması için iktisadi faaliyet düzeyinin düşmesi, ekonominin küçülmesi ve para ile kredi akışlarının kesilmesinin gerektiğini söylemiştik. Genelde, eğer maliyet artışları yoksa, ekonomik krizler düşük enflasyon üretirler. Çünkü yüksek enflasyonun ana sebebi ülkenin üretim kapasitesi üzerinde bir harcama artışıdır. Yani üretim maliyetleri veri iken harcamalar artıyorsa, ekonomi büyüyorsa bu durumda enflasyon olur. Bunun istisnası hızlı maliyet artışlarıdır. Üretim maliyetleri hızlı arttığı durumda, hem enflasyon yükselir hem de milli gelir büyümesi azalır veya milli gelir küçülür. Eğer maliyet artışları bütün dünyada kalıcı hale gelirse bu durum stagflasyon olarak adlandırılır. Her ülke belli dönemlerde kendi çapında küçük stagflasyonlara da maruz kalabilir. Özellikle finansmanı dış borca ve üretimi ithal girdilere bağımlı ülkelerde döviz kurlarında artış stagflasyona sebep olur.
Türkiye’nin yaşadığı ekonomik krizler olan 1994, 2001, 2008 ve 2018 krizleri temelde döviz kurunda ani artışlar akabinde yüksek enflasyon ve yüksek işsizliğe yol açmıştır. Bu gibi durumlarda hükümetler enflasyonu düşürerek büyümeyi gerçekleştiremezler. Ancak ve ancak, dışarıdan büyük meblağlı ve ucuz döviz cinsi borç bulunabilirse bu gerçekleşebilir. Yalnız bunun maliyeti de dış borcun hızla artmasıdır. 2001 krizinden sonra 2003 – 2013 arasında yaşanan sahte Cennet dışarıdan gelen ucuz dış borçla sağlanmıştır.
Eğer dış borç imkânı yeterli değilse, stagflasyonla karşılaşan bir hükümetin yapabileceği iki şey vardır. Ya enflasyonla mücadele edip belli bir dönem yüksek işsizlik ve durgunluğa tahammül etmek ya da enflasyonu boş verip büyümeye odaklanmak. Birincisi Ortodoks veya Heterodoks istikrar programlarına dayanırken, ikincisi popülist ekonomi politikası olarak adlandırılır. Popülist ekonomi politikası uygulanırsa büyüme artar ama enflasyon da hızla artışa geçer. Türkiye’deki mevcut durum bir ekonomik krize girmemek için enflasyonun boşlanmasıdır, yani uygulanan popülist politikanın doğal sonucudur.
Yüksek enflasyon tek başına gelir, servet ve kredi dağılımında adaletsizliğe yol açar. Ancak bugün Türkiye’de olduğu gibi enflasyon anormal bir hızla yükseliyorsa (9 ayda yüzde 16’dan yüzde73’e çıkan bir enflasyon), o takdirde, gelir, servet ve kredi dağılımındaki adaletsizlik dayanılamaz seviyelere çıkabilir. Toplumun yaklaşık yüzde beşini oluşturan gayr-ı menkul, döviz ve altın sahipleri, uluslararası şirketlerde üst düzey çalışanlar, rantiyeler, turizmci ve ihracatçılar hızla zenginleşirken (ve onlar için hayat ucuzlarken) ülkenin toplam işgücünün yarısından fazlasını teşkil eden maaşlı çalışanlar ve işçiler ile küçük esnaf çiftçiler fakirleşir. Bunlar için hayat pahalılığı dayanılmaz boyutlara çıkar. Diyebiliriz ki, bu kesimlerdeki düşük gelirli insanlarımız için gerçek enlemde bir kriz vardır. Ancak bu bireysel ölçekte bir krizdir. Ekonomik kriz herkesin kaybettiği genel bir fakirleşme anlamına gelir. Bu yüzden bugün bir ekonomik kriz yoktur ama emekçilerden, üreticilerden, çiftçilerden, maaşlı çalışanlardan ve küçük imalatçılardan rantiyelere, istifçilere, mülk ve servet sahiplerine gelir ve servet transferi vardır. Bu gidişin doğal sonucu orta sınıfların ortadan kalkmasıdır.
SEÇİME KADAR BİR EKONOMİK KRİZ OLUR MU?
Bu süreçte Türk ekonomisinin bir ekonomik krize yuvarlanması için belli bazı şartların gerçekleşmesi gerekir. Türk ekonomisinin tarihine baktığımızda krizlerin döviz kurunda ani bir sıçramayla başladığı görülmektedir. Bunun sebebi de yüksek cari açık ve yüksek dış borç hacmidir. Eğer Türkiye dış borçları çeviremez noktaya gelirse bu krizin temel tetikleyicisi olacaktır. Şu anda dış ticaret açığı ve cari açık rakamları çok yüksektir. Bu şartlar altında eğer yazın turizm gelirimiz 25 milyar doların altında kalırsa, Rusya ve Ukrayna savaşı şiddetlenerek devam ederse, dış ticaret açığımız bugünkü hızla artamaya devam ederse ve CDS primimiz 900 baz puanın üstüne çıkar ve orada kalırsa, Türk ekonomisi dış ödemelerinde çok zorlanır. Bu da hızla artan döviz talebi ve döviz kurlarının (kur korumalı mevduat hesaplarına rağmen) patlaması anlamına gelir. Benim şahsi kanaatim, bu olumsuz senaryoların gerçekleşmesi durumunda, Ekim – Kasım ve Ocak-Şubat aylarında kriz olabilir. Dolar kuru için kritik seviye Ekim sonu için 19 TL’dir. Eğer bütün bu olumsuz şartlar gerçekleşir ve ekim sonunda dolar kuru 19 TL’nin üstüne çıkarsa gerçek bir ekonomik kriz patlayabilir. Hükümetin bunu engellemek için gerekli önlemleri alması hepimiz için hayati derecede önemlidir.
Eğer Hükümet seçime kadar bir ekonomik kriz çıkmadan mevcut politikalarla gidebilirse seçimi kazanma ihtimali vardır. Bir ekonomik kriz patlarsa seçimi kazanma ihtimali çok azalır. Zaten bir istikrar programı uygulanması durumunda seçimi kazanma ihtimali çok düşüktür. Bütün bunlar birer ihtimaldir ama kesin olan şey seçimden sonra kim kazanırsa kazansın çok sert bir istikrar programının uygulanacağı gerçeğidir.
İKTİSADİ BÜYÜMEYİ NE BELİRLER?
YAYINLAMA: 24 Haziran 2022 - 23:40
Günümüzde piyasa profesyonellerinin, yerli ve yabancı yatırımcıların, iktidar ve muhalefetteki siyasilerin en önem verdiği göstergelerden biri, belki de en önemlisi “büyüme” oranlarıdır. Pratikte yukarıda saydığım iktisadi aktörlerin gözlemlediği, bizlerin iktisat hocaları olarak yorumladığımız büyüme rakamları üç ayda bir açıklanan ve gayr-ı safi milli hasıladan yapılan harcamaların toplamından oluşan reel milli gelirin yıllık artış oranıdır. Yani herkesin anlayacağı şekilde ifade edersek bir ülkede üç ayda vatandaşların mal ve hizmetlere yaptığı tüketim harcamaları (toplam tüketim), firmaların kendi üretim faaliyetlerini büyütmek için yaptığı yatırım harcamaları (toplam yatırım), devletin yurt içinde üretilen mal ve hizmetlere yaptığı harcamalar (kamu harcamaları), yabancıların yurt içinde üretilmiş mal ve hizmetlere yaptığı harcamalar (mal ve hizmet ihracatı) toplamından yerlilerinden yabancı ülkelerde üretilmiş mal ve hizmetlere yaptığı harcamaların (mal ve hizmet ithalatı) çıkarılması ile toplam harcamalar elde edilir. İşte bize her üç ayda bir açıklanan büyüme oranları aslında bu toplam harcamaların artış oranını vermektedir. Ancak iktisat teorisinde “iktisadi büyüme” olarak adlandırılan kavram çok farklı bir şeye tekabül etmektedir.
Bu yazıda ilkönce iktisadi büyüme ile neyi kastettiğimizi açıklayacağım. Bunun bizim büyüme diye üzerinde konuştuğumuz istatistik verilerden farkının ne olduğunu anlatacağım. Daha sonra iktisadi büyümenin dayandığı etkenleri belirteceğim. Büyüme ile ilgile daha ayrıntılı tartışmaları da takip eden yazılarımda ele alacağım.
POTANSİYEL ÜRETİM NEDİR?
Potansiyel üretim bir ülkenin elindeki bütün kaynakları (yani işgücü, makine-teçhizattan oluşan fizikî sermaye, eğitilmiş işgücü ve toplam bilgi düzeyinden oluşan beşerî sermaye, baraj, yol, köprü, enerji santralleri ve limanlar gibi altyapı sermayesi ile doğal kaynakları) tam istihdam ettiği durumda yapabileceği üretimin değeridir. Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır. Tam istihdam halinde bütün bu kaynakların yüzde yüz kullanımı söz konusu değildir. Başta işgücü olmak üzere bu kaynakların tam istihdamında bile belli bir miktarı üretim dışı kalabilir. Ekonomide işlerin normal şekilde yürüdüğü ülkelerde tam istihdamda örneğin işsizliğin yüzde 3-4 civarında seyrettiği söylenebilir. Bu orana doğal işsizlik oranı adı verilir. Bu ayrı bir konu olarak ayrı bir yazı gerektirmektedir. Ancak şu kadarını söyleyelim, 2000’li yıllardan beri yapılan çalışmalarda Türkiye’nin doğal işsizlik oranı (geniş tanımlı işsizlik olarak) ortalama yüzde 10 civarındadır.
Yukarıda verdiğimiz örneğe göre, örneğin Türkiye’de, geniş tanımlı işsizliğin yüzde 10’a indiği durumda (hâl-i hazırda yüzde 22’ye çok yakındır) yapabileceği üretim düzeyi potansiyel üretime eşittir. Yani bir anlamda Türkiye’nin potansiyel üretimi Türkiye’nin maksimum üretim kapasitesini göstermektedir.
İKTİSADİ BÜYÜME NEDİR?
İşte iktisadi büyüme bir ülkenin potansiyel üretimi veya maksimum üretim kapasitesinin uzun dönemde artış oranını gösterir. Uzun dönemle kastettiğimiz on yıllar ile ölçülen bir süredir.
İktisadi büyüme potansiyel üretimin artış oranı olduğu için bunun belirleyicileri de potansiyel üretimi belirleyen üretim faktörlerinin artış oranlarıdır. Kabaca bunları özetleyecek olursak işgücü hacminin büyüme hızı, çeşitli sermaye tiplerinin (fiziki, beşerî, mali sermayeler ile altyapı sermayesi) büyüme hızları, toprak ve gayr-ı menkullerin büyüme hızı, girişimin gelişme hızı ile doğal kaynakların artış / büyüme hızlarıdır. İktisadi büyümeyi belirleyen sadece üretim faktörlerinin büyüme hızı değildir, aynı zamanda o üretim faktörlerinin üretkenliklerinde ya da verimliliklerinde artış hızı da iktisadi büyümeyi belirler. Özet olarak teknolojik gelişime hızı fiziki sermaye, altyapı sermayesi ve doğal kaynakların üretkenliklerinin artış hızını belirlerken, eğitim sistemi ve eğitime yapılan yatırımlar beşerî sermayenin ve genel işgücünün üretkenlik artışını belirler.
Pekiyi üretim faktörlerinin miktarının artışını belirler? Fiziki sermayenin miktarındaki artış net makine teçhizat yatırımlarına, alt yapı sermayesinin miktarındaki artış alt yapı yatırımlarına, beşerî sermayenin miktarındaki artış eğitim yatırımlarına bağlıdır. İşgücünün artış oranı en genel olarak nüfus artış oranına bağlıyken bu oran iç ve dış göçle değişebilir. Mali sermayedeki artış tasarruflar tarafından belirlenirken, doğal kaynaklar genel olarak artmamakta aksine azalmaktadır, (özellikle fosil kaynaklı enerji hammaddeleri ve kullanılabilir temiz su.) Bir ülkenin toprak veya gayrimenkul hacmi ancak ülke sınırlarının değişimiyle artabilir. Normal şartlarda bunu veri kabul edebiliriz.
DOĞAL BÜYÜME ORANI NEDİR?
Büyüme iktisadı branşındaki akademik çalışmaların temel başlangıç sorusu “bir kapitalist ekonominin dışarıdan hiçbir müdahale olmadan uzun dönemde kendiliğinden bir büyüme oranında istikrarlı bir şekilde büyüyüp büyüyemeyeceğidir.” Bu soruyu cevaplamak için tamamen özel ve dışa kapalı bir kapitalist ekonomide doğal büyüme oranının ne olduğunun bulunması gerekir. Hemen hemen bütün büyüme iktisatçılarının ortak kanaati, bir ülkenin doğal büyüme oranının o ülkenin nüfus artış hızı, amortisman oranı, işgücü verimliliğinin / üretkenliğinin artış hızı ve teknolojik gelişme hızlarının toplamından oluştuğudur. Yani bir doğal büyüme oranı vardır. Ancak bu tanım tek başına yeterli değildir. Bazı temel varsayımlar da yapılır.
Doğal kaynaklar ve toprağın üretimdeki payı ihmal edilir. Çünkü yirminci yüzyıl başında dünya kapitalizminin doğal kaynakların tükenebileceği, hızlı sanayileşmenin iklimi ve dünyanın dengesini bozacağı yönünde bir endişe bulunmamaktaydı. Bu yüzden toprak ve doğal kaynaklar analizde yok sayılmıştır. Dahası farklı sermaye tipleri (fiziki ve beşerî sermaye ve altyapı sermayesi) tek bir sermaye kaleminde toplanmış ve bunların artış oranı da yatırımların finansmanını sağlayan mali sermayenin artış oranına bağlanmıştır: Yani tasarruf oranına… Bu durumda bir ekonominin doğal büyüme oranına ulaşabilmesi için iki temel üretim faktörünün, yani işgücü ve sermayenin birbiriyle orantılı büyümesi ve potansiyel üretimin de yine bunların büyümesi ile orantılı olması gerekmekteydi. Bu da bizi temel bir kurala götürmekteydi. Sermayenin ortalama ürünü (bir birim sermaye ile kaç birim mal üretileceğini gösteren oran) ve ortalama tasarruf oranının çarpımı uzun dönemde nüfus artış hızı ve amortisman oranının toplamına eşit olmalıydı.
Farklı iktisatçılar, bu doğal büyüme oranına ekonominin kendiliğinden intibak edebileceği konusunda ayrışırlar. Büyüme iktisadının kurucu babası olan Sir Roy Harrod’a göre dışa kapalı ve özel bir kapitalist ekonominin doğal büyüme oranına uzun dönemde kendiliğinden ulaşabilmesi mümkündür ama çok düşük oranda muhtemeldir. Yani Harrod’a göre bir kapitalist ekonomi örneğin yüzde 5 olan doğal büyüme hızına uzun dönemde yüzde 1 ihtimalle ulaşabilir ama yüzde 99 ihtimalle bu büyüme oranından uzaklaşır. Ekonominin doğal büyüme oranında dengeli büyüyebilmesi için sermayenin ortalama ürünü, ortalama tasarruf oranı, nüfus artış hızı ve amortisman oranının bir şekilde birbiriyle bağlantılı olarak değişmesi gerekmektedir. Ancak bunlar arasında hiçbir etkileşim olamayacağı için ekonomi kendiliğinden doğal büyüme oranına ulaşamaz. Bunun için devlet müdahalesi ve planlı ekonomiye ihtiyaç vardır. Harrod’a göre kapitalist ekonomi başıboş bırakılamaz.
Harrod dışındaki iktisatçılar ya sermaye-işgücü oranındaki değişime bağlı olarak sermayenin ortalama ürününün intibakı ile dengenin sağlanacağını (Solow ve onu takip eden bir çok ana akım iktisatçı), ya da sınıfsal farlılıklar ve sınıf mücadelesi yoluyla ortalama tasarruf oranında değişimle sağlanacağını (Kaldor ve Passinetti ve onları takip eden post Keynesçi iktisatçılar) savunmuşlardır. Onlar kapitalist sistemin farklı yollardan da olsa doğal büyüme oranına ulaşacağını söylemektedirler. Son dönemde Nobel İktisat Ödülü alan Romer teknoloji büyüme hızının eğitim yatırımları ve AR-GE Harcamaları ile bağlantısını kurarak teknoloji büyüme hızını önemli bir faktör olarak büyüme iktisadına sokmuştur. Yine Romer’la birlikte Nobel alan Nordhaus da büyüme ile sınırlı doğal kaynaklar arasındaki ilişki ve yine hızlı büyümenin çevrede yol açtığı tahribat ve sosyal refah ilişkisini inceleyen çalışmalar yapmıştır.
ŞİMDİLİK SONUÇ
Burada anlattıklarımdan da gördüğümüz gibi kalıcı büyüme üç ayda bir açıklanan büyüme rakamlarının yüksek olmasıyla sağlanamaz. Çünkü kısa dönemde toplam harcamaların büyüme hızı para basarak, dışarıdan borçlanılarak veya atadan dededen kalma toprak, arazi, fabrika veya enerji santrallerinin yabancılara satılarak elde edilen fonların harcanılması ile arttırılabilir. Böylece maksimum on sene ekonomiyi büyütebilirsiniz. Ama eğer sizin doğal büyüme oranınız değişmemişse, o takdirde, ekonomi de borç parayla yaratılan gelir artışı eski düzeyine belki de daha altına gelir döner. Birinci durum Türkiye’nin 2003 – 2013 arasında yaşadığı sahte Cennete, ikinci durum da 2013 – 2022 arası kişi başına gelirde sürekli düşüşün olduğu ve sürekli dışarıya borç ödediğimiz döneme örnektir.
GÜNCEL BÜYÜME ORANLARI VE DOĞAL BÜYÜME ORANI
YAYINLAMA: 26 Haziran 2022 - 23:30
Cumartesi günkü yazımda standart büyüme teorisinin kavramlarıyla dışa kapalı ve özel bir ekonominin uzun dönemde sağlayacağı büyüme oranı olan doğal büyüme oranını ve farklı iktisatçıların bu ekonominin doğal büyüme oranına nasıl ulaşacağını açıklayan teorilerinden bahsetmiştik. Solow ve onu takip eden ana akım iktisatçılara göre ekonomi doğal büyüme oranına kişi başına sermaye oranının değişmesi ile ulaşıyordu. Kaldor ve Pasinetti gibi ana akıma muhalif iktisatçılara göre ise doğal büyüme oranına ekonomi ortalama tasarruf oranının değişmesi ile yaklaşmaktaydı. Herkesin anlayacağı dille ifade edersek üç ayda bir açıklanan büyüme oranlarının on yıllar içinde ortalamasını alırsak bu kabaca doğal büyüme oranına tekabül eder. Eğer bir ekonomi bir dönem doğal büyüme oranının üstünde büyürse kendi kaynaklarını ve sınırlarını çok zorlayacağı için takip eden başka bir dönemde doğal büyüme oranının altında büyür. Sonuç olarak uzun dönemde çeşitli kısa dönemli politikalarla, örneğin dış borç alarak, para basarak veya kamu mallarını satarak ekonomik büyümeyi finanse etseniz bile, takip eden dönemde daha düşük oranda büyümek zorunda kalırsınız. Bu kısır döngüden kurtulmak istiyorsanız doğal büyüme oranını arttırmak zorundasınızdır. Bu da daha uzun vadeli ve kalıcı etkileri olan sanayi, eğitim ve teknoloji politikaları ile mümkündür.
Bugün ilk başta güncel büyüme oranlarının doğal büyüme oranına nasıl yakınsadığını incelemek istiyorum. İsterseniz öncelikle büyüme iktisadında bahsedildiği şekilde bu süreçleri açıklayalım. Daha sonra teoride verilen bilgiyi güncele uyarlayalım. Ancak unutmayalım ki, bu bahsedeceğimiz modeller, kamu kesiminin olmadığı (yani devletin hiçbir yatırım ve harcama yatmadığı buna karşılık da hiç vergi almadığı ya da borçlanmadığı) ve dışa kapalı (yani ne ihracat, ne ithalat, ne dış sermaye hareketi ne de dış göçün bulunduğu) bir ekonomiyi temel almaktadır. Açık ekonomi ve devlet müdahalesini ilerleyen yazılarda ele alacağım.
SOLOW: EKONOMİNİN KİŞİ BAŞINA SERMAYENİN DEĞİŞİMİYLE DOĞAL BÜYÜME ORANINA ULAŞMASI
Solow 1987 yılında Nobel Ekonomi Ödülü’nü aldığı büyüme modelinde ekonomideki üretim sürecini iki üretim faktörü kullanan bir üretim fonksiyonu ile tanımlamıştı. Bu tabii ki basitleştirme amacı güden bir soyutlamadır. Hatırlayacaksınız bir önceki yazımda farklı sermaye türlerinden bahsetmiştim: Fizikî sermaye, alt yapı sermayesi, beşerî sermaye ve mali sermaye. Bunlardan ilk üçü birbirini ikame etmemekte (yani birbirinin yerine geçmemekte) ama aksine birbirini tamamlamakta idi. Örneğin bir fabrika kurup işletmek için ilk önce elektrik, su-kanalizasyon ve ulaştırma altyapısının olduğu bir arazi üzerinde fabrika binasının inşa edilmesi gerekir. Bu altyapı sermayesidir. Ama üretim yapmak için sadece bina yetmez. O binaya uygun miktarda (yani hedeflenen üretimi en düşük maliyetle yapacak miktarda) makine ve teçhizatın yerleştirilmesi gerekir. Bu da fizikî sermayedir. Peki bunlar yeter mi? Hayır. Bütün bu fabrika inşası sürecinde mimar, mühendis ve finansçıların çalıştırılması gerekir. Bu da beşerî sermayedir. Bu üç sermaye tipi birlikte kullanılarak üretim süreci gerçekleştirilir. Pekiyi mali sermaye ne işe yarar? Mali sermaye yatırım ve üretimin gerçekleşmesi için gerekli olan fonların gerekli adıdır. Yani fabrikayı kurmak ve sonrasında işletmek için gerekli olan kredi ve finansman kaynakları… İşte Solow ilk üç sermayenin birbirini tamamladığı için bunları tek bir sermaye kalemi olarak almıştır. Solow’un modeli bütün bir ekonomiyi modellediği için ve tek başına bir firmayı ele almadığı için mali sermaye de doğal olarak, ülkedeki toplam tasarruflar olarak tamamlanmıştır. İktisat eğitiminden geçen herkesin bildiği genel bir denklik vardır: Eğer kamu kesiminin olmadığı ve dışa kapalı bir ekonomi varsa bankalarda biriken tasarruflar ülkede yapılan yatırımların finansmanına denktir. Yani ne kadar tasarrufunuz varsa o kadar yatırım yapabilirsiniz. (Solow vatandaşların tüketim harcamalarının sadece elde ettikleri cari gelire bağlı olduğunu bunun için de otonom tüketim harcamalarının olmadığını varsayar. Herkesin anlayacağı dille ifade edersek tüketici kredileri ve kredi kartları yok sayılır.) Üretim sürecindeki ikinci faktör de emektir. Bu niteliksiz işgücü olarak tanımlanır. “Hocam, üniversite mezunları, doktorlar, mühendis ve mimarlar nerede?” diye soracak olursanız onlar işgücü içinde değil beşerî sermaye içinde tasnif edilir. Dolayısıyla eğitim harcamaları da aslında, bir nevi yatırım olarak sınıflandırılır.
Büyüme potansiyel üretimin artış oranı olarak tanımlanmıştı. Bu da Solow modelinde, sermaye ve işgücünün artış oranına bağlıdır. İşgücünün artış oranı basitçe nüfus artış oranı tarafından belirlenir. Bu iktisadi bir etken değildir. Öte yandan sermayenin artış oranı yatırımlar eksi amortisman harcamalarıyla tanımlanır. Yatırım da tasarruflara eşit olduğu için sermayenin büyüme oranı tasarruflar eksi amortisman harcamalarıdır. Bunlar ise tamamıyla iktisadi değişkenlerdir. İşgücünün büyüme hızı, yani nüfus artış hızı ekonomik değişkenlere bağlı olmadığı için Solow kişi başı üretimle çalışmayı daha doğru bulur. Kişi başı üretim, yani toplam üretimin nüfusa oranı, kişi başı sermayeye, yani toplam sermayenin nüfusa oranına, bağlıdır. Kişi başı sermaye arttıkça kişi başı üretim de azalarak artar.
Eğer bir ekonomide güncel büyüme oranı (nüfus artış hızı artı amortisman oranı artı teknolojik gelişme hızından oluşan) doğal büyüme oranından daha yüksekse kişi başı sermaye artar, takiben kişi başı üretim de azalarak artar. Tersine bu ekonomide güncel büyüme oranı (nüfus artış hızı artı amortisman oranı artı teknolojik gelişme hızından oluşan) doğal büyüme oranından daha düşükse kişi başı sermaye azalır, takiben kişi başı üretim de daha düşük oranlarda azalır. Ekonomi uzun dönemde belli bir kişi başı sermaye ve kişi başı milli gelir düzeyinde dengeye gelir. Bu dengede güncel büyüme oranı da doğal büyüme oranına eşitlenir.
KALDOR: EKONOMİNİN TASARRUF ORANININ DEĞİŞİMİYLE DOĞAL BÜYÜME ORANINA ULAŞMASI
Kaldor kişi başına sermaye oranının değişmediği varsayımıyla modelini kurar. Bu modelde yine kapalı ve özel bir ekonomi varsayılmaktadır. Ona göre belli bir miktar üretim yapabilmek için onunla uygun ve sabit bir oranda sermaye kullanılması gerekir. Bu da kişi başına sermayenin değişmediği anlamına gelir. Yani Solow’un önerdiği gibi güncel büyüme oranları doğal büyüme oranına kişi başı sermayede değişimle ulaşamaz. Çünkü kişi başı sermaye teknik gerekçeyle sabittir. O zaman ekonomi doğal büyüme oranına nasıl yakınsar? Kaldor bunun için ortalama tasarruf oranının değişmesini önermiştir.
Kaldor’un modelinde toplum iki sınıfa ayrılır: Kâr elde edenler ile ki, bu kârın içinde faiz gelirleri ve kira gelirleri de bulunmaktadır, ücret elde edenler. Hatırlayacağımız gibi sermayenin üç tipi tek bir kalemde toplanmaktaydı, bu yüzden, farklı sermaye tiplerinden elde edilen getiriler de (faiz, kira ve kâr gibi) tek bir kalemde, yani kâr adı altında toplanmıştır. Kâr elde eden sınıflar (işyeri ve fabrika sahipleri, banka sahipleri ve yöneticileri, finans sektöründe firma sahipleri ve yöneticileri, büyük meblağlı tasarruf sahibi olup yüksek faiz geliri elde edenler, büyük çiftlik ve gayrı menkul sahipleri ve benzeri) gelirlerinin büyük bir kısmını tasarruf ederler. Öte yandan ücret elde eden sınıflar (bütün maaşlı çalışanlar, küçük esnaf ve küçük çiftçiler) gelirlerinin çok küçük bir kısmını tasarruf ederler. Hatta bunlardan bazıları negatif tasarrufta bile bulunabilirler, (gelirleri yetmediği için borçlanırlar, DMD). Kaldor’un modelinde yatırımlar yine tasarrufa eşittir ama tasarrufun sınıfsal dağılımı artık dikkate alınmaktadır. Reel ücretin yükseldiği ve reel kârların düştüğü durumda ortalama tasarruf düşer ve kişi başı yatırımlar ve kişi başı sermaye de düşer. Tersine reel ücretin düştüğü ve reel kârların yükseldiği durumda ortalama tasarruf artar ve kişi başı yatırımlar ve kişi başı sermaye de yükselir.
Ekonominin doğal büyüme oranının üstünde büyüdüğü dönemlerde ücret gelirleri reel olarak artarken kâr gelirleri reel olarak azalır. Bu tasarruf oranının da düşmesine yol açar. Tasarruf oranı düştükçe güncel büyüme oranları doğal büyüme oranına doğru düşmeye başlar. Öte yandan ekonominin doğal büyüme oranının altında büyüdüğü dönemlerde ücret gelirleri reel olarak düşerken kâr gelirleri reel olarak artar. Bu tasarruf oranının da artmasına yol açar. Tasarruf oranı arttıkça güncel büyüme oranları doğal büyüme oranına doğru yükselmeye başlar. Sonuç olarak, hiçbir devlet müdahalesi olmazsa, kapitalist bir ekonomi reel kâr ve ücret oranlarındaki değişim ve dolayısıyla ortalama tasarruf oranındaki değişimle doğal büyüme oranına ulaşır.
TÜRKİYE’NİN SON YİRMİ YILI
Solow modeli ile bakarsak Türkiye 2002-2011 arasındaki on yılda doğal büyüme oranı olan yüzde 5’in üzerinde ortalama yıllık yüzde 7 büyümüştür. 2012-2021 arasındaki ortalama büyüme oranı ise yüzde 5’tir. Yani doğal büyüme oranı kadar. İlk on yıl güncel büyüme yüksekken, ikinci on yılda güncel büyüme doğal büyüme oranına inmiştir. Soru şudur? İkinci on yılda daha düşük bir büyüme olması gerekmez miydi? Evet, ama unutmayalım Türkiye dışa kapalı değildir, birçok dış borç imkânı bulunmakta ve ülkeye sığınmacılar akmaktadır.
Kaldor modeli ile bakarsak ilk on yılda insanlar görece müreffehtir, reel ücretler çok artmasa bile. İkinci on yılda, özellikle son beş yılda kârlar artarken reel ücret çok düşmüştür. Bu Kaldor’un anlattığı sürece benzemektedir ama dış borç imkânlarının etkisi modelde gösterilmemektedir. Açık ekonominin etkisini de Cumartesi anlatalım
DIŞA AÇIK BÜYÜME VE BORÇ BİRİKİMİ
YAYINLAMA: 03 Temmuz 2022 - 23:25
Bir önceki yazıda Solow ve Kaldor’un büyüme modellerini açıklamıştım. Büyüme modelinde güncel büyüme oranlarının doğal büyüme oranına nasıl yakınsadığı anlatılmaktaydı. Bu bağlamda her iki modelde anlatılan farklı intibak mekanizmalarını kullanarak Türkiye’nin son yirmi yılını açıklamaya çalışmıştım. Bunda kısmen başarılı olmuştum. Çünkü bahsedilen büyüme modelleri dışa kapalı (yani ihracat ve ithalatın olmadığı, dış sermaye hareketleri ve dış göçün bulunmadığı) ve özel (kamu harcamalarının ve vergilerin olmadığı) bir ekonomi varsaymaktaydılar. Bununla birlikte Türkiye ekonomisi hem dışa açık hem de karma bir ekonomidir. O zaman, dışa açık bir ekonomide büyüme süreci nasıl işlemektedir? Bu yazıda bu soruya cevap arayacağım.
KAPALI EKONOMİ İLE AÇIK EKONOMİNİN UZUN DÖNEMDE FARKI
Kapalı ve özel bir ekonomide milli gelir denkliği gereğince bütün tasarrufların yatırıma dönmesi zorunludur. Yıllar içinde tasarrufların birikimiyle oluşan milli servettir ve tüketimlerin bir kısmı bu servetten finanse edilir. Yani insanlar tüketimlerinin bir kısmını birikmiş servetlerini kullanarak gerçekleştirirler. Serveti olmayan bir insan kredi alır, bu kredi ise milletin diğer fertlerinin birikmiş servetinden sağlanır. Yani, tüketim amaçlı verilen krediler tasarrufların azalmasına yol açar (Teknik tabirle otonom tüketim artar ve otonom tasarruf azalır, DMD), toplamda ise yine tasarruflar yatırıma denk olur.
Açık bir ekonomide tasarrufların yatırıma denk olması zorunlu değildir. Denklik artık farklılaşır. Tasarruf yatırım hesabı net ihracata eşit olmalıdır. Tasarruf yatırım hesabı ile kastedilen toplam tasarruflar ile toplam yatırımların farkıdır. Bunu aşağıda gösterdim:
Yatırım Tasarruf Hesabı = Toplam Tasarruf – Toplam Yatırım
Eğer tasarruflar yatırımlardan fazla ise tasarruf fazlası, az ise tasarruf açığı söz konusudur. Açık bir ekonomide milli gelir dengede iken yatırım tasarruf hesabının değeri net ihracatla denk olmak zorundadır. Net ihracatı aşağıda tanımladım:
Net İhracat = Mal ve Hizmet İhracatı – Mal ve Hizmet İthalatı
Net ihracat milli gelir hesaplarında TL cinsinde reel değer olarak kaydedilir. Öte yandan net ihracatın muadili Cari İşlemler Hesabıdır. Ancak Cari İşlemler Hesabı dolar cinsinde nominal değer olarak kaydedilir. İhracat ithalattan fazla ise net ihracat pozitif değerde olur ve cari işlemler hesabı da fazla verir. Öte yandan ihracat ithalattan az ise net ihracat negatif değerde olur ve cari işlemler hesabı da açık verir.
Ödemeler bilançosundaki denkliklere göre cari işlemler hesabı açık verdiğinde sermaye hesabı fazla verir, tersine cari işlemler hesabı fazla verdiğinde sermaye hesabı açık verir. Sermaye hesabı fazlası yurt dışından borç verme ve yatırım amaçlı net fon girişi anlamına gelirken, sermaye hesabı açığı ise yurt dışına borç verme ve yatırım amaçlı net fon çıkışı demektir. Aşağıda bunları özetledim:
İhracat > İthalat è Cari Hesap Fazlası çè Sermaye Hesabı Açığı è Net fon çıkışı
İhracat < İthalat è Cari Hesap Açığı çè Sermaye Hesabı Fazlası è Net fon girişi
Tasarruf yatırım hesabı ile net ihracatın birbirine eşit olması gerektiğinden bahsetmiştik. Öte yandan net ihracatla ödemeler bilançosu hesapları arasındaki ilişkiyi de yukarıda gösterdim. Bu ikisini birleştirdiğimizde sonuç şudur: Açık bir ekonomide tasarruf açığı dışarıdan alınan borçla kapatılır. Tersine tasarruf fazlası ise dış aleme borç olarak gider. Yani;
Tasarruf fazlası è İhracat > İthalat è Net fon çıkışı
Tasarruf açığı è İhracat < İthalat è Net fon girişi
Uzun dönemde bir ülke tasarruf fazlası veriyorsa, bu aynı zamanda, cari fazla da verdiği anlamına gelir. Bu süreçte elde edilen döviz fazlası finans sistemi aracılığı ile dış aleme borç verilir. Öte yandan uzun dönemde bir ülke tasarruf açığı veriyorsa, bu aynı zamanda, cari açık da verdiği anlamına gelir. Sonuç olarak büyüme ve yatırımlar için gerekli olan fon açığı dış alemden borçla finanse edilir.
Kapalı ekonomi ve açık ekonomi arasındaki fark, büyüme sürecinde sadece sermaye birikimi varken açık ekonomide sermaye birikimi yanında dış borç veya dış alemde servet birikimi de gerçekleşir. Kronik cari açık veren ülkeler tasarruf açığı da verirler ve bu da zorunlu olarak dış borç birikim sürecini başlatır. Öte yandan cari fazla veren ülkeler tasarruf fazlası da verirler ve bu da zorunlu olarak dış alemde servet birikim sürecini (yani dış alemde yabancı firmalara ortaklık ve finans sisteminin dış alemde birikim sahibi olması) başlatır. Bir ülkenin her yıl borç alabilme kapasitesi dış borç stoğunun vadesi ve milli gelire oranına göre değişir. Dış borç stoğunun milli gelire oranı artıp vadesi kısaldıkça ülkenin uluslararası risk seviyesi de yükselir. Sonuçta kronik cari açık sahibi ülkeler (eğer bu borçla aynı oranda ülkenin üretim kapasitesi artmıyorsa) her geçen yıl daha zor, daha kısa vadeli ve daha yüksek faizle borçlanırlar. Cari fazla veren ülkeler ise her geçen yıl dış alemde daha fazla servet biriktirirler, bu da dış alemden daha ucuza, daha uzun vadeli ve daha kolay borçlanabilmek anlamına gelir.
DIŞ BORCA DAYALI BÜYÜME SÜRDÜRÜLEBİLİR MİDİR?
Yazının bu kısmından itibaren kronik cari açık veren bir ekonomiyi ele alacağım. Bunun sebebi Türkiye’nin de böyle bir ekonomi olmasıdır. Açık bir ekonomide eş anlı olarak hem sermaye hem de dış borç birikimi olduğundan bahsetmiştik. Çünkü tasarruf açığı sebebiyle büyümek için zorunlu olan yatırımlar için dış borç alma zorunluluğu bulunmaktaydı. Bankacılık ve finans sistemi aracılığıyla gelen dış fonlar eğer ülkenin üretim kapasitesini yeterince arttıracak düzeyde yatırımlara dönüşmezse, o takdirde dış borcun milli gelire oranı artmaya başlar. “Hocam, dışarıdan gelen para yatırıma gidiyorsa, o takdirde ülkenin üretim kapasitesi de artmaz mı? O zaman, niye dış borcun milli gelire oranı yükselir diyorsunuz?” Bu soruyu şu şekilde cevaplayayım: Hatırlayacaksınız, geçen yazılarda sermayenin üç kalemde oluştuğundan bahsetmiştim. Bunlar altyapı sermayesi, beşerî sermaye ve fizikî sermaye idi. Bu üç sermaye kalemi farklı sektörlerde farklı oranlarda kullanılır. Ancak bu üç sermaye kalemi her sektörde belli oranlarda kullanılır. Eğer dışarıdan gelen fonlar ağırlıklı olarak belli bir sermaye tipine, örneğin altyapı sermayesine (barajlar, yollar, köprüler, lüks konutlar, dev binalar ve benzeri) veya sadece belli sektörlere gidiyorsa, o takdirde, altyapı sermayesindeki bu aşırı yatırımlar kısa dönemde güncel büyüme oranını arttırır, ancak eğer onlarla aynı oranda beşerî sermaye (birikmiş bilgi, ortalama eğitim düzeyi ve uzman iş gücü) ve fizikî sermaye (fabrikalar) artmıyorsa ülkenin üretim kapasitesi daha az artar. Bu yüzden de dış borcun milli gelir içindeki oranı yükselir. Eğer dışarıdan alınan dış borç sektörler ve sektörlerde kullanılan farklı sermaye tiplerine orantılı dağıtılırsa, o takdirde, dış borç artışı oranında milli gelir artışı yaşanılabilir. Bu durum devam ettiği müddetçe, ülkenin doğal büyüme oranı değişmese de kişi başına milli geliri ve kişi başı sermaye stoku artar. Yani ortalama vatandaş daha zenginleşir. Eğer yatırımlar sadece bir sermaye tipine orantısız dağılmışsa, ekonomide belli bir süre boyunca dış borca dayalı yüksek büyüme sağlanabilir. Ancak dış borcun milli gelire oranı da artacağı için belli bir süre sonunda ülke artık dış borç bulamaz hale gelir. Döviz piyasasından sermaye çıkışları başlar. Artık borçların ödenme zamanı gelmiştir. Bütün vatandaşlar topluca alınan dış borcu faiziyle ödemek durumundadırlar. Bu ise vatandaşın kişi başına gelirini düşürür.
2003-2012 arası Türkiye dış borçla sağlanan yüksek refah ve satın alma gücüyle Cennet gibi bir on yıl yaşadı. Ama bu süreç içinde Türkiye ekonomisinin üretim kapasitesi aynı hızla artmadı, verimlilik düzeyi hemen hemen aynı kaldı. Yapılan yatırımlar düşük katma değer üreten sektörlere aktı, sanayi ve tarım gibi üretken sektörlerin milli gelir içindeki payı düştü. Buna mukabil, emlak komisyonculuğu, toptan perakende ticaret, araba kiralama hizmetleri, inşaat sektörü ve bankacılığın payı arttı. Bütün bunların sonucunda dış borç stoku milli gelirden daha hızlı arttı. 2013-2022 arası Türkiye’de bu yüksek dış borcun yarattığı yük sebebiyle ekonominin hem döviz kurlarına hem de dış şoklara karşı kırılganlığı her geçen gün arttı. Türkiye’nin dış dünyadaki risk düzeyi artarken, dış borçlanma giderek daha pahalı ve daha zor hale geldi. 2018 -19 krizi akabinde 2020-22 arası pandemi etkisi bu şartları daha da ağırlaştırdı. Bugün hepimiz Mr. Babacan’ın övünerek anlattığı 2013-2022 arası dış borca dayalı orantısız büyümenin yol açtığı maliyetlere katlanıyoruz. 2018 yılından beri uygulanan ekonomi politikaları bu şartları daha da zorlaştırmıştır. 2003 – 12 arası çatır çatır yediğimiz paraları 2013 -22 arasında faiziyle beraber kuruşu kuruşuna ödedik. Bu gidişle ödemeye de devam edeceğiz.
BORİS JOHNSON'IN İSTİFASI İSTİKRARSIZLIK MI DEMEK?
YAYINLAMA: 08 Temmuz 2022 - 23:35
Öncelikle bütün okuyucularımın Kurban Bayramı’nı kutlarım. Rahmetli ananem derdi ki: “Bu bayram kanlı bayram oğlum. Aman, dikkatli olun!” Ben de buradan bütün vatandaşlarımıza hatırlatayım: Bayram yollarında dikkatli olun, kazaya mahal vermeyin. Bayram bütün milletimize huzur, sevgi ve esenlik getirsin.
***
İngiltere Başbakanı Boris Johnson perşembe günü Muhafazakâr Parti Genel Başkanlığı’ndan istifa etti. Bu sebeple Muhafazakâr Parti önce milletvekilleri arasında iki aday seçecek sonra da bütün Muhafazakâr Parti üyeleri bu iki adaydan birini Genel başkanlığa seçecek. Böylece İngiltere’nin yeni Başbakanı da belli olacak. Yeni Genel Başkan seçilip kabinesini kurana kadar Boris Johnson Başbakanlık görevini ifa etmeye devam edecek.
Yazılı ve görsel medyada bu olaya dair iki soru sorulup tartışılmakta: İlki, Boris Johnson’ın istifası ile İngiliz demokrasisinde bir istikrarsızlığın başlayıp başlayamayacağıdır. İkincisi ise bu istifa ile dünyada popülist siyasetin yükselişinin durup durmayacağıdır.
Kendisinin iktidara gelme hikayesi ile iktidardan gitme hikayesi büyük benzerlik göstermektedir. 2018 yılında Dışişleri Bakanı olarak bulunduğu Theresa May kabinesinden istifa ederek Theresa May’in düşürülmesi için bayrak açtı. Akabinde May’in istifası ardından Muhafazakâr Parti Genel Başkanlığı’na seçildi. Tarzı, söylemleri ve yaşam biçimi ile hep tartışılan ve alışılmadık bir Başbakan olan Johnson 2019 seçimlerinde İşçi Partisi’ne karşı büyük bir zafer kazandı ve Muhafazakâr Parti tek başına iktidara geldi. Bu kadar kuvvetli bir halk desteği almış olmasına rağmen pandemi sürecinde yaşanılanlar, Johnson’ın sıra dışı kişiliği ve ismini yazdırdığı çeşitli skandallar ardından kabinedeki bakanlar ardı ardına istifa etmeye başladı. Tıpkı bundan 3,5 sene önce kendisinin yaptığı gibi… Sonunda kendi partisinden gelen baskılara dayanamayarak perşembe günü istifa etti.
Bu hikâyede gördüğümüz en önemli nokta nedir: Ne kadar oy almış olursa olsun bir Başbakan ve kabinesi kendi partisindeki muhalefetle düşürülebilmektedir. Bu durum Türkiye’deki sıradan siyaset izleyicisi için çok şaşırtıcıdır çünkü kendi partisinin iktidarını deviren milletvekilleri bizde “hainlik” ve “davaya ihanetle” suçlanır. Hele bir grup parti üyesinin Genel Başkanı devirmek istemesi devlet ve millete düşmanlıkla, emperyalizmle iş birliğiyle veya üst akla maşa olmakla suçlanmayı getirebilir. Siyasete biz böyle baktığımız için hemen yukarıda dillendirdiğim ilk soru akla geliyor: “Acaba İngiltere’de bir demokrasi ve siyaset krizi mi başladı?” Tabii ki hayır! Hatta daha ile giderek diyebiliriz ki, bu durum İngiltere’de demokrasi ve kurumların ne kadar sağlıklı işlediğinin bir göstergesi olmuştur. Buna birazdan değineceğim.
İkinci soru popülist siyasetteki yükseliş trendiyle ilgilidir. Evet kişiliği ve tarzıyla dünyada yükselen sağ popülist siyasetin temsilcilerinden biri gibi gösterilen, belki imkân bulsa kendisi de İngiltere’de sağ popülist bir akıma lider olabilecek bir potansiyelde olan Boris Johnson, ne yazık ki, İngiltere gibi demokrasinin ve kurumların çok köklü bir gelenekle işletildiği bir ülkenin başbakanıydı. İkinci soruya bence hiç gerek yoktur: Çünkü ne İngiltere popülist sağın yükseldiği bir ülkedir, ne de Muhafazakâr Parti popülist sağ bir partidir. İsterseniz popülist sağı tanımlayalım ki, meramımız anlaşılsın.
Popülist sağ siyasetin iki ana öğesi vardır: Birincisi, partinin temel söylemi kendisinin halkın gerçek temsilcisi olduğu, diğer partilerin halk düşmanı ve seçkinci olduğudur. Burada halk basitçe popülist partiye oy veren lümpen yığınlarını temsil eder. İkinci öğe, çok kuvvetli bir lider kültünün bulunmasıdır. Bu liderler alabildiğine demagog (herkesin nabzına göre şerbet vermekte ustalaşmış ve ayak üstünde yalan söyleyebilen), ideolojik olarak değişken (zamana ve zemine göre en sağdan en sola her türlü politikayı rahatlıkla savunabilen, belli ideolojik tercihlerden çok tek amaç olarak ne olursa olsun iktidarda kalmak veya iktidarı elde etmek isteyen), halkın (yani kendisine oy veren mesleksiz ve aidiyetsiz lümpenlerin) kendisinde bir “baba” figürü gördüğü karizmatik kişiliklerdir.
Boris Johnson’ın hikayesinden yola çıkarak İngiliz Muhafazakâr Partisi’ni incelersek bu partinin ne lümpenlerin temsilcisi olduğunu ne de karizmatik demagog bir lidere biat edildiğini görürüz. İngiliz toplumunun en seçkinleri Muhafazakâr Parti’de siyaset yapmakla iftihar ederler. Bu parti seçkinci ve liberal bir siyaset taraftarıdır. Irkçılığı ve yabancı düşmanlığı yoktur. Söz konusu edilen Boris Johnson İtilafçı “vatan haini” Ali Kemal’in torunu olarak tanınır, ama kanında 72 milletin mirası vardır. Kabinesinde istifa ederek ona muhalefet eden Bakanları arasında Afrika kökenli, Kuzey Iraktan Kürt kökenli ve Pakistan kökenliler bulunmaktadır. Altı senede üç Muhafazakâr Başbakan (Cameron, May ve Johnson) kendi partisindeki muhalifler tarafından indirilmiştir. Bir lider kültü yerine kurumsal parti kimliği ve İngiliz demokrasisinin köklü gelenekleri bulunmaktadır. Yani bahsedilen Ülke, Parti ve Lider popülist sağ siyaset için bir örnek değildir ki, Johnson’ın istifası popülist sağ hareketin çöküşü olarak yorumlansın.
Birinci soruya gelince, bu krizin İngiliz Demokrasisinin kurum ve kurallarının sağlıklı işleyişinin bir göstergesi olduğunu söylemiştim. Bu görüşlerimin sebebi demokrasinin ve siyasi partilerin tanımında yatmaktadır. Demokrasi kapitalistleşmiş toplumlarda esasen bir orta sınıf ideolojisidir. Bu yüzden merkez sağ ve merkez solda bulunan ana partiler kendi ideolojik argümanlarını törpülemiş ve yumuşatmış kitle partileridir. Bu partiler her kesimden oy isterler, popülist partiler gibi milleti “biz ve onlar” diye ikiye ayırmazlar. Yine bu partiler için kurumsal olarak parti her şeyin üstündedir. Liderler kolaylıkla değiştirilebilir, çünkü liderin bekası değil partinin kurumsal varlığı önemlidir. Dolayısıyla parti içi muhalefet çok etkilidir. Geniş kesimlere dayandığı için bu partilerde birbirinden farklı görüşleri savunan gruplar oluşur. Diyebiliriz ki, gerçek bir burjuva demokrasisi için kurumsallaşmış partiler ve parti içi demokrasi temel bir gerekliliktir.
Bizde bu niçin anlaşılmamaktadır? İsterseniz bizdeki durumu biraz inceleyelim. Bizde Batı’daki gibi sağ popülist bir siyaset henüz oluşmamıştır. İktidarından muhalefetine bütün partiler hemen hemen aynı ekonomi politiğin temsilcisidir: Hepsi özelleştirmeci, Avrupa Birlikçi, NATO’cu ve küreselleşmecidir. Siyasette farklılık nereden gelmektedir? Yaşam tarzları, yani tüketim kalıplarındaki farklılıklardan… Biraz mütedeyyin olan, içki içmeyen ve eşi de mütesettir olan insanlar kendilerini sağcı olarak görürken, akşamdan akşama iki kadeh parlatan, eşi mütesettir olmayan ve kendisi dini pratiği Bayramdan Bayrama uygulayanlar da kendilerini solcu olarak görmektedirler. Bu yüzden hiçbir siyaset bilimi teorisi bu seçmenin davranışlarını çok rahat açıklayamamaktadır. Partiler de seçmenlerin bu dağılımına göre siyasi söylemlerini yaşam tarzı, etnik ve mezhepsel farklılık ve içkiye karşı tutum üzerinden geliştirmektedirler. Ancak bu partileri bir araya getiren en önemli nokta parti içi demokrasinin olmamasıdır. Türkiye’de herhangi bir partinin lideri adeta padişah yetkileriyle donanmıştır. Parti lideri delegeleri seçer, delegeler de parti liderini. Parti liderini değiştirmek isteyen ve kongrede aday olma cesaretini gösteren siyasetçilerin sonu Sayın Akşener ve Sayın İnce örneğinde olduğu gibi partiden atılmak olur. Sayın Davutoğlu’nun durumu farklıdır, o kendisinin emanetçi olduğunu unutmuş ve kendisinin gerçekten Genel Başkan olduğunu zannetmişti. Sayın Cumhurbaşkanımız ona bu hatasını gösterdi ve Genel Başkanlık ve Başbakanlıktan affını kabul etti. Bizde, hangi siyasi parti olursa olsun, liderin hakimiyeti mutlaktır ve şahsına bir kutsiyet ve ruhaniyet atfolunur. Lidere karşı çıkmak ve onun eleştirmek bu yüzden hem davaya ihanet hem de üst akla maşa olmakla eş tutulur.
Bizdeki lider kültü karizmatik liderlere dayanmaz. Türk siyasetinde 1923’ten beri çok siyasetçi gelmiştir ama karizmatik liderler bir elin parmaklarını geçmez: Atatürk, Menderes, Demirel, Ecevit, Özal ve Erdoğan. Ama belki yüzlerce genel başkan gelmiştir. Hepsi de kerameti kendinden menkul şeyhler gibi davranırlar. Bu çok derin bir konudur ve sosyal bilimcilerin ayrıntılı araştırmalarını gerektirir. Ama böyle bir siyaset kültüründen demokrasi çıkar mı? Onu bilemem, ama bu yüzden İngiltere gibi köklü demokrasileri anlamada her zaman zorlanırız.
AÇIK EKONOMİDE BÜYÜME: SIĞINMACILAR VE BEYİN GÖÇÜ
YAYINLAMA: 10 Temmuz 2022 - 23:30
Bayramın birinci günü Çorumlu hemşerimiz (!) Boris Johnson’ın hikâyesini ve onun bağlamında bizim ülkede parti içi demokrasinin hâl-i pür melalini (hüzünlü, acıklı durumunu) anlatmıştım. Bugün bir yazı ara verdiğim büyüme konusuna yeniden dönmek istiyorum. En son açık ekonomide büyümenin borç veya servet ile sermayenin eş anlı birikim sürecine bağlı olduğunu söylemiştim. Ancak üretimin ve büyümenin yegâne kaynağı sermaye değildir. İş gücü piyasasını da dikkate almak gerekir. Küreselleşme ortamında iş gücü piyasası denince aklımıza ilk gelen dış göçtür. Bugün siyaset konuşulan her mahfilde lafın dönüp dolaşıp geldiği noktaların birincisi Türkiye’deki sığınmacılar meselesidir. Bizim akademik ortamlarda da dış göçün farklı bir boyutu yoğun olarak tartışılmaktadır: Beyin göçü. Bu iki süreç de uluslararası göçün iki farklı yüzünü göstermektedir ve temelde de iş gücü piyasasında hem iş gücü hacmini hem de iş gücünün niteliğini değiştirmektedir. Doğal olarak uluslararası göç hem iş gücü hacminin hem de verimliliğinin büyüme oranını etkilediği için ekonominin büyüme oranını, kişi başı emek ve sermaye oranlarını da etkiler.
Bu yazıda ilk önce emek kavramına farklı bir bakış açısı getireceğim. Daha sonra Küreselleşme sürecinin kolaylaştırdığı uluslararası göç olgusunun hangi iktisadi dinamiklere bağlı olduğunu inceleyeceğim. Son olarak da bu iki konuyu birleştirerek büyüme üzerindeki etkileri yorumlayacağım.
EMEK KAVRAMINI YENİDEN TANIMLAMAK
Standart iktisat ders kitaplarında emek / iş gücü birbirinin yerine kullanılsa da aslında, birbirinden farklı kavramlardır. Emek soyut bir kavram olarak üretimde kullanılan insan çabası olarak tanımlanabilir. İş gücü ise emek sahibi bireylerin çabalarının iş saati cinsinden tasnif edilerek ölçülmesi için kullanılan somut bir kavramdır. Genelde ders kitaplarında emek homojen olarak tanımlanır. Yani bir cerrah ile bir kasabın, bir iktisat profesörü ile seyyar satıcının, bir mühendis ile inşaat işçisinin çabasının nitelik olarak aynı olduğu varsayılır. Daha özel çalışmalarda ise, nitelikli (daha fazla eğitim görmüş) emek ile niteliksiz (daha az eğitim görmüş) emek arasında ayırıma gidilir. Ama genelde emeğin yapısal olarak homojen olduğu varsayımı devam etmektedir. Ben burada emeğin iki farklı bileşenden oluştuğunu önereceğim. Bu önerme doğrultusunda emeğin heterojenliğini bir hipotez ile tanımlamaya çalışacağım.
Her insan üretim sürecinde çalışırken iki farklı emek harcar: Zihni emek ve fiziki emek. Zihni emek yapılacak işin planlanması, çalışma zamanının kısalmasını sağlayacak kolaylıkların bulunması, takım halinde çalışmada iş gücünün örgütlenmesi, üretim tarzının ve ürünün kendisinin tasarlanması gibi bilginin işlendiği ve tecrübenin kullanıldığı emek türüdür. Zihni emek üretim yapılan sektöre, kullanılan teknolojiye ve işin gereksinimlerine göre farklılaşır. Ayrıca her işte kullanılan zihni emek arttıkça daha fazla ve daha farklılaşmış bilgi (yani beşerî sermaye) işlenmek durumundadır. Diyebiliriz ki, zihni emek ve beşerî sermaye (eğitim ve bilgi düzeyi) birbirini tamamlar, beraber kullanılır. Örnek olarak, ben bu yazıyı yazmak ve tasarlamak için bir çaba sarf ediyorum. Bu harcadığım zihni emeğe karşılık gelir. Öte yandan bu yazıyı yazabilmek için belli bir bilgi ve eğitim düzeyinin de üstünde olmam gerekir ki, bu da beşeri sermayedir.
Fiziki emek ise üretimde kullanılan kaba iş gücüdür, yukarıda kendimden verdiğim örnekte bu yazıyı yazabilmek için parmaklarımla klavyede tuşlara basarak harcadığım çaba fizikî emek içinde değerlendirilir. Fizikî emek üretimde fizikî sermaye (üretimde kullanılan her türlü alet edevat ve makine teçhizat) ile kullanılır. Yani bu yazıyı yazarken klavyenin tuşlarına parmaklarımla basmak için harcadığım çabanın üretken olması için bilgisayara ihtiyacım vardır. Bilgisayar, benim işimde fizikî sermayedir. Fizikî emek, yani harcanılan kaba iş gücü, sektörden sektöre nitelik değiştirmez. Ekstra bir eğitime (yani beşeri sermayeye) gerek duymaz. Ancak fizikî sermaye ile kullanılmak durumundadır.
Her insan çalıştığı sektör ve iş koluna göre farklı miktarlarda fizikî ve zihnî emek harcar. Avukatlar, akademisyenler, finansçılar ve benzeri yüksek eğitimli çalışanların harcadığı emek büyük oranda zihni emek içerirken, işçi ve çiftçilerin emeği büyük ağırlıkla fiziki emek içerir.
Ders kitabında nitelikli emek olarak bahsedilen emek tipi aslında zihni emek ve beşeri sermayenin yoğun olarak kullanıldığı iş kollarındaki emeği kastetmektedir. Niteliksiz emek ile ise daha çok fizikî emeğin yoğun olarak kullanıldığı işkolları kastedilmektedir.
Zihni emek belli bir beşerî sermaye tipinde yoğunlaşmayı ve belli bir iş kolunda uzmanlaşmayı da gerektirir. Bu yüzden zihni emeği yoğun olarak kullanan çalışanlar belli bir iş kolu dışında çok fazla iş imkânı bulamazlar. Örneğin benim bir alay komutanı olarak hemen hemen hiçbir katkım olmayabileceği gibi bir alay komutanı albay da Üniversite’de hocalık kolay kolay yapamaz. Çünkü eğitimleri, yani beşerî sermayeleri, bu iş için yeterli değildir.
KÜRESELLEŞME VE ULUSLARARASI GÖÇ
Küreselleşme sürecinin en ayırıcı unsuru her türlü sermaye ve iş gücünün uluslararası hareketliliğidir. Dünyayı az gelişmiş, gelişmekte olan ve gelişmiş ülkeler olarak ayırırsak bu üç grubu kabaca şu şekilde açıklayabiliriz: Az gelişmiş ülkelerde beşerî ve fiziki sermaye birikimi, bunların yanında alt yapı sermayesi birikimi de, yetersizdir. Buna mukabil bolca niteliksiz işgücü bulunmaktadır. Gelişmekte olan ülkeler temel alt yapı sermayesini tamamlamış, düşük ve orta derecede teknolojili sektörlerde fiziki sermaye birikimi olan ama yüksek teknolojili sektörlerde yeterli fiziki sermaye birikimi olmayan ülkelerdir. Ancak gelişmekte olan ülkelerde her türlü beşerî sermaye birikimi bulunmaktadır. Gelişmiş ülkeler ise orta ve yüksek teknolojili sektörlerde yoğunlaşan ülkelerdir. Bunların hiçbir alanda sermaye birikimi problemi yoktur.
Küreselleşme sürecinde az gelişmiş ülkelerde niteliksiz iş gücü fazlası var iken gelişmekte olan ülkelerde yüksek teknolojili sektörlerde istihdam edilen nitelikli işgücü fazlası vardır. Çünkü az gelişmiş ülkelerde nitelikli iş gücünün istihdam edileceği sektörler için gerekli olan yeterli alt yapı sermayesi yoktur. Öte yandan gelişmekte olan ülkelerde alt yapı ve fiziki sermaye birikimi düşük ve orta teknolojili üretimi sağlamak için yeterliyken yüksek teknolojili üretim için yeterli değildir. Bu yüzden gelişmekte olan ülkelerde yüksek teknolojili sektörlerde istihdam edilen nitelikli iş gücü için yeterince imkân bulunmamaktadır. Gelişmiş ülkelerde ise yüksek teknolojili sektörlerde yeterince altyapı ve fiziki sermaye birikimi vardır. Yani gelişmiş ülkelerde yüksek teknolojili sektörlerde istihdam edilen nitelikli işgücü için talep fazlası bulunmaktadır. Öte yandan gelişmiş ülkelerde mali sermaye fazlası, yani tasarruf – fon fazlası da vardır.
Bu ahval ve şerait içerisinde kendi ülkelerinde yeterince iş imkânı bulamayan yüksek teknolojili sektörlerde istihdam edilen nitelikli iş gücü gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkeler akmaktadır. Öte yandan yine kendi ülkelerinde yeterince iş imkânı bulamayan orta teknolojili sektörlerde istihdam edilen nitelikli işgücü de gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere göç eder. Buna beyin göçü adı verilmektedir. Az gelişmiş ülkeler ise niteliksiz iş gücü yatağıdır. Buradan seçilen çok nadir miktarda nitelikli işgücü gelişmiş ülkelere alınırken, niteliksiz ve mesleksiz milyonlar gelişmekte olan ülkelere kapağı atmaktadır.
BÜYÜME NASIL ETKİLENİR?
Eğer milli devletler hiçbir önlem almaz ve bu akışı olduğu gibi kabul ederlerse, kendi ülkelerine gelen milyonlarca niteliksiz iş gücü hem ücretleri hem de ülkenin üretkenliğini aşağı çekecektir. Bunu arttıran bir etken de ülkenin yetişmiş nitelikli iş gücünün beyin göçüyle ülkeyi terk etmesidir. İş gücü hacmi arttığı için ülke toplam olarak büyürken, düşük ücretler ve düşük verimlilik yüzünden kişi başına milli gelir, kişi başı sermaye ve servet düşecektir. Bunun adı literatürde “fakirleştiren büyüme” olarak verilmiştir. Ülkemizde son zamanlarda hararetle tartışılan sığınmacı krizinin arkasında yatan temel iktisadi sebep de bu fakirleşmedir.
Öte yandan küreselleşmenin bu çarpık yapısı gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki kişi başı milli gelir ve kişi başı sermaye farklarını büyütecektir. Gelişmiş ve zengin ülkeler toplamda daha yavaş büyürken, vatandaşları gitgide daha yüksek refaha ulaşacaklardır. Milli devletlerin planlı bir ekonomiyle ve doğru sanayi, teknoloji ve eğitim politikalarıyla bunu kontrol altına alması mümkündür. Ama her şeyden önce kontrolsüz bir şekilde gerçekleşen niteliksiz iş gücü göçünün engellenmesi gerekir.
HİPERENFLASYON NEDİR?
YAYINLAMA: 15 Temmuz 2022 - 23:30
Birkaç yazı boyunca şu sıralar iktisatçı mahfillerinde çok konuşulan “hiperenflasyon” konusunu ele alacağım. Bugün bir başlangıç yazısı olarak hiperenflasyonun ne olduğunu anlatmak istiyorum. Takip eden yazılarda bu konudaki tartışmaları ayrıntılandıracağım.
HİPERENFLASYON NEDİR?
Milton Friedman’ın çalışma arkadaşlarından biri olan ve önemli “monetarist / parasalcı” iktisatçılardan olan Phillip David Cagan 1956 yılında “The Monetary Dynamics of Hyperinflation / Hiperenflasyonun Parasal Dinamikleri” adlı eserini yazmıştı. Birçok iktisatçının ortak kanısı şudur ki, Cagan’ın bu kitabı hiperenflasyonun sebepleri ve muhtemel etkileri üzerine yapılan ilk ciddi araştırma idi. Daha önce de Alman hiperenflasyonu üzerine yazılan kitaplar ve analizler vardı, ancak bu çalışmalar hiperenflasyonu iktisat bilimi çerçevesinde derli toplu bir teoriyle açıklamaktan çok olan bitenlerin kronolojik sırayla anlatılmasından ibaretti. Hiperenflasyon kavramı çerçevesinde Cagan’ın çalışmasının bugünkü önemi, birçok finansal ve ekonomik araştırma kurumunun kriter olarak kabul ettiği tanımıdır. Cagan hiperenflasyonu şöyle tanımlamıştı:
“Eğer bir ekonomide aylık enflasyon oranı yüzde ellinin üzerine çıkmışsa bu hiperenflasyonun başlangıcını oluşturur. Aylık enflasyonun yüzde 50’nin altına inmesi ve bir sene kadar da yüzde 50’nin altında kalması ise hiperenflasyonun bittiğini gösterir.”
Buradan hareketle diyebiliriz ki, hiperenflasyon yüksek düzeyli ve sürekli artan enflasyon süreci anlamına gelir. Cagan’ın tanımına göre aylık enflasyonun yüzde 50’nin üzerinde olduğu durum hiperenflasyon olarak tanımlanmaktadır. Bu ise yıllık yüzde 12.874,63 enflasyona karşılık gelmektedir. Elbette ki, Cagan’ın tanımı tek tanım değildir. International Accounting Standards Board / Uluslararası Muhasebe Standartları Kurulu belli bir sayısal kritik değer vermektense, hiperenflasyonist bir sürecin temel göstergelerini tespit etmekle yetinmektedir. Bu göstergeleri şu şekilde özetleyebiliriz:
· Üç yıllık birikimli enflasyon düzeyi yüzde 100’e yaklaşmakta veya yüzde 100’ü geçmekteyse,
· Hane halkları ellerindeki serveti kıymetli madenler, gayr-ı menkul veya dövizde tutup yerli paradan kaçıyorsa,
· Ekonomide aktörler değerleri yabancı para cinsinden hesaplayıp fiyat kotasyonlarını döviz kurlarına göre belirliyorsa,
· Faiz oranları, kiralar, ücretler ve kurlar enflasyona endekslenmişse,
· Kredili alış ve satışlar güncel fiyatlar üzerinden değil de enflasyonun sebep olduğu satın alma gücünü korumak amacıyla belirleniyorsa bir hiperenflasyon süreci başlamıştır.
Cagan’ın hiperenflasyon tanımı çok daha dar kapsamlıdır ve kapitalizmin tarihinde ancak birkaç tane vaka için (en ünlüleri 1920’lerdeki Almanya, Avusturya ve Macaristan hiperenflasyonlarıdır, DMD) geçerliyken, Uluslararası Muhasebe Standartları Kurulu’nun tanımı birçok yüksek enflasyon vakasını da hiperenflasyon tanımı içine dahil etmektedir. Akademik iktisatçılar daha çok Cagan’ın tanımını referans alırlar. Aradaki fark nedir? Bizim açımızdan bakacak olursak şu anki yüksek enflasyon süreci Cagan’a göre hiperenflasyon değilken, Uluslararası Muhasebe Standartları Kurulu’na göre hiperenfasyon süreci başlamıştır. Ben şahsen Cagan’ın tanımının daha doğru olduğunu kabul ediyorum. Şu anda sürekli artan bir enflasyon süreci vardır ancak bu aylık yüzde 50 enflasyon düzeyinden çok uzaktır.
HİPERENFLASYONUN SEBEPLERİ
Yüksek enflasyonun birden çok sebebi olmasına rağmen hemen hemen bütün hiperenflasyonlar hükümet harcamalarının para basılarak finanse edilmesi sebebi ile ortaya çıkmıştır. Peter Bernholz’un “Monetary Regimes and Inflation: History, Economic and Political Relationship” adlı 2015 tarihli kitabında, Bernholz incelediği 29 hiperenflasyondan (burada temel aldığı Uluslararası Muhasebe Standartları Kurulu’nun tanımıdır, DMD) 25’inin bütçe açıklarının para basarak finanse edilmesinden kaynaklandığı belirtmektedir. (Peter Bernholz (30 April 2015). Monetary Regimes and Inflation: History, Economic and Political Relationships, Second Edition. Edward Elgar Publishing. ISBN 978-1-78471-763-6.) Önemli olan başka bir nokta da hiperenflasyon süreçlerinin kâğıt para kullanımı ile birlikte başladığıdır.
Bernholz’un bulguları veriler ışığında yapılan bir değerlendirmedir. Teorik olarak hem neo-klasik iktisatçılar hem de parasalcı iktisatçılar hiperenflasyon süreçlerinin limitsiz parasal genişlemeyle bağlantılı olduğunu bildirirler. Burada her iki okul sürecin başlangıç noktasında farklılaşırlar. Çıkış noktaları miktar kuramının farklı yorumlanmasıdır. Miktar Kuramı iktisadi düşünce tarihinin en eski kuramı sayılabilir. Kabaca bir ekonomideki toplam para arzı ile milli gelir ve fiyatlar genel düzeyi arasındaki ilişkiyi anlatır. İsterseniz ilk önce bunu anlatayım:
VM = PY
V = Paranın dolanım hızı; M = Toplam para arzı; P=Fiyatlar Genel Düzeyi (TÜFE); Y = Reel Milli Gelir
Paranın dolanım hızı (V) bir ülkede belli bir dönemde mevcut para stokunun ekonomide kaç defa devredeceğini gösteren katsayıdır. Neo Klasikler bunun normal şartlarda sabit olduğunu kabul ederler. Monetaristlere göre ise paranın dolanım hızı normal şartlarda sabit olmamakla birlikte ihmal edilecek düzeyde dalgalanmalara sahiptir, yani istikrarlıdır. Toplam para arzı (M) hem Neo Klasiklere hem de Monetaristlere göre dar anlamlı para arzıdır, bizim anlayacağımız şekilde vadeli mevduatları ve döviz hesaplarını içermeyen sadece yerli para nakit rezervlerini ve vadesiz mevduatı içeren M1 para arzıdır.
Neo Klasikler hiperenflasyonu bir anomali olarak görürler ve bu sürecin yerli paraya güvenin sıfırlanması ve insanların tasarruflarını yerli paradan çıkarması ile başlatırlar. Paraya güvenin sıfırlanması dolanım hızının artışına yol açar, bu da, para arzı artmadan yukarıdaki denklemin sol tarafının artması anlamına gelir. Denklik gereği sağ tarafın da artması gerekir, kısa dönemde hem reel milli gelir hem de fiyatlar artarken, uzun dönemde sadece fiyatlar artar, yani enflasyon olur. Ancak para arzı aynı miktarda kalmadığı için paranın satın alma gücü düşer. Bu durumda politika otoritesinin iki yoldan birini tercih etmesi gerekir: Ya enflasyonu düşürecek ve böylece uzun dönemde paranın satın alma gücünü eski hale getirecektir, ya da enflasyonu düşürmeden yeni para basarak paranın satın alma gücünü arttıracaktır. Birinci durum siyasi açıdan maliyetlidir, ekonominin soğutulmasına, durgunluk ve geçici resesyona yol açabilir. Bu sebeple iktidar partisi oy hatta iktidar kaybedebilir. İkinci yol siyasi açıdan maliyeti daha düşüktür. Fiyatlar arttığı kadar para basın, böylece insanların satın alma gücündeki azalmayı telafi edin. Daha fazla basarak bütçe açığı vergi alınmadan finanse edilebilir, memurlara ve asgari ücrete para basarak zam yapılabilir. Ama kaçınılmaz olan şey, uzun dönemde basılan para enflasyonun daha da artmasına yol açar. Enflasyon arttıkça paraya güven düşer, dolanım hızı artar, Merkez Bankası daha fazla para basar ve bu da daha fazla enflasyona yol açar. Süreç böyle devam ederse hiperenflasyon kaçınılmaz olur.
Monetaristler hiperenflasyonun başlangıcını herhangi bir sebepten (bütçe açığını kapatmak, seçim ekonomisi uygulamak, doğal afetlere karşı önlemleri veya savaşları finanse etmek gibi) para arzını arttırma politikası ile başlatır. Anlaşılabileceği gibi böyle bir şey için Hükümetin popülist bir politika uygulaması ve Merkez Bankası bağımsızlığının olmaması gerekir. Çünkü süreci başlatan politikalar iktisadi bir mantığa dayanmamaktadır. Parasal genişleme başlayınca ilk önce hem milli gelir hem de fiyatlar genel düzeyi artar bunu uzun dönemde milli gelirdeki geçici artışın ortadan kalkması ve enflasyon artışı takip eder. Enflasyon arttıkça paraya güven düşer, dolanım hızı artar, Merkez Bankası daha fazla para basar ve bu da daha fazla enflasyona yol açar. Süreç bu şekilde, aksi bir önlem alınmazsa, hiperenflasyona doğru gider.
Her iki okulun ortak olarak söylediği nokta, bir kere yüksek enflasyon sürecine girildiğinde, paranın dolanım hızı ve para arzının birbirine bağlı olarak sürekli artış sürecine girmesidir. Ama enflasyon para arzından her zaman daha fazla artacaktır. Bu yüzden uzun dönemde vatandaşın satın alma gücünün, birikimlerinin ve tasarruflarının reel değerinin ve vatandaşın yerli paraya ve hükümete duyduğu güvenin düşmesi kaçınılmazdır. Hiçbir Hükümet kalıcı olarak parasal genişlemeye dayalı bir politikayı sürdüremez. Çünkü bu aynı zamanda kendi bindiği dalı kesmek olur.
Pazartesi günü hiperenflasyon sürecinin sonuçlarına devam edeceğim.
HİPERENFLASYON VE SONUÇLARI
YAYINLAMA: 22 Temmuz 2022 - 23:30
Geçen yazıda hiperenflasyonun tanımı ve hiperenflasyona yönelik iki model ile başlamıştık. Neo Klasiklere göre çeşitli sebeplerden yerli para birimine olan güvenin düşmesi ile paranın dolanım hızında bir artış gerçekleşmekte ve bu yüzden fiyatlar para arzı artmadan artmakta idi. Takiben para otoritesi nakit sıkışıklığını gidermek için para basmakta ve bu bir adım sonra daha yüksek enflasyona ve para birimine olan güvenin daha da düşmesine yol açmaktaydı. Para birimine olan güvenin düşmesinin sebepleri arasında savaş, doğal afetler, küresel ekonomiden gelen dışsal şoklar sayılmaktaydı. Yani Neo-Klasiklere göre süreç para birimine olan güvenin düşmesi ve paranın dolanım hızının aniden artmasıyla başlıyordu. Öte yandan Monetarist iktisatçılar yüksek enflasyon ve takiben hiperenflasyonun ilk önce para arzında bir genişlemeyle başladığını iddia ederler. Bu noktada ya Merkez Bankası’nın uyguladığı popülist para politikaları ya da dış ekonomi kaynaklı şoklar parasal genişlemeye yol açabilir. Devam eden süreçte artan enflasyon paraya olan güvenin düşmesi ve dolanım hızının artmasına yol açar. Her iki okulun da vurguladığı temel nokta hiperenflasyonun nedeni olarak para arzı ve paranın dolanım hızının bir geri besleme ilişkisiyle beraber artmasıolduğudur. Pekiyi hiperenflasyon sürecine girildiğinde ne olur? Biraz bunu irdeleyelim.
HİPERENFLASYON SÜRECİNDE NE YAŞANIR?
Hiperenflasyon hangi sebepten ortaya çıkarsa çıksın, süreç içerisinde para arzı ve paranın dolanım hızındaki artışlar birbirini takip eder. Teorik tartışmanın merkezinde sürecin ne ile başladığı sorusu bulunmaktadır ve bu soruya verilecek net bir cevap yoktur. Farklı dönem ve farklı ülkelerdeki örnekler her iki okulu da haklı çıkarabilmektedir. Ancak süreç bir defa başlayınca ekonominin içine girdiği problemler hemen hemen her durumda aynıdır. Yani başlangıç sebebi ne olursa olsun hiperenflasyon sürecinin göstergeleri neredeyse evrenseldir.
Hiperenflasyon süreçlerinde en temel olgu para arzının para talebine göre çok daha hızlı artması ve para piyasasında sürekli bir arz fazlası durumunun bulunmasıdır. Bu durumda yabancı paralara karşı yerli paranın değeri hızla düşmeye başlar. (Yani kurlar hızla yükselir.) Enflasyondan hiperenflasyona geçişin temel göstergesi hızla değer kaybeden paradan bir an önce kurtulmak için ekonomide genel bir harcama artışı çılgınlığının başlamasıdır. Para o kadar hızlı değer kaybetmektedir ki, bir gün bile elde nakit tutmanın paranın satın alma gücünde tahammül edilemeyecek bir değer kaybına yol açacağı algısı genelleşmiştir. Bu yüzden, hanehalkları ellerinde nakit para tutmaz, bu da paranın dolanım hızını arttırırken krizi derinleştirir.
Hiperenflasyon sürecinin en temel göstergelerinden biri de paranın değer saklama birimi olarak fonksiyonunun ortadan kalkmasıdır. Yani bu durumda yerli para cinsinden tasarruf araçlarına talep düşer. İnsanlar hızla tasarruflarını altın ve gümüş gibi kıymetli madenlere, Dolar gibi kuvvetli rezerv paralara ya da gayr-ı menkul gibi reel varlıklara transfer ederler. İktisadi aktörlerin tasarruf aracı olarak mevduat ve nakit paradan çıkması temel kural olmakla birlikte, hangi varlıklara yönelecekleri duruma göre değişir. Gayr-ı menkul gibi reel aktiflere yönelim olursa, bu varlıkların fiyatlarında aşırı spekülatif artışlar olabileceği gibi, aynı durum altın ve gümüş fiyatları için de geçerlidir. Ancak dışa açık ekonomilerde tipik olan durum yabancı paranın, özellikle sağlam para kabul edilen (Avro ve Dolar gibi) rezerv paraların kurlarının yukarı fırlamasıdır.
Hükümetler bir hiperenflasyon sürecinde, çoğunlukla, hiperenflasyonun temel sebebi olan limitsiz parasal genişlemeyi durdurmak yerine, fiyat kontrollerini, mevduat ve kredi kontrollerini, kambiyo rejimini bozarak dövizli işlemleri sınırlandırmayı tercih ederler. Çünkü parasal genişlemeyi durdurmak ani bir fren etkisiyle kendilerini yüksek fiyat artışlarını uyarlamış kredi piyasalarını ve ticareti de durdurur. Bu ise oy ve iktidar kaybı anlamına gelir. Fiyat, ücret ve kur kontrolleri ya da kredi sınırlandırmaları ile hiperenflasyonu önleyebilmek mümkün değildir. Bu açık ekonomilerde yüklü miktarda “sermaye kaçışına” yol açarken, yerli tüketicilerin satın alma gücünün de aşırı düşmesine yol açar. Yani reel talep düşer. Öte yandan fiyatlamanın hiçbir rasyonel davranışla bağlantısının kalmadığı, kredilerin kısıtlandığı bir durumda üretim yapmak da kârlı olmaktan çıkar. Bu da reel milli gelirin düşmesi ile krizi daha derinleştirir.
HİPERENFLASYONUN SONUÇLARI
Hiperenflasyonda ortaya çıkan başlıca sonuçlar şöyle özetlenebilir:
• Sabit getirili tasarruf araçları yani kamu sektörü ve özel sektörü mevduatları ile sabit ödemeli borçlar reel değer kaybeder.
Yüksek enflasyon veya hiperenflasyon süreçlerinde ödeme taksitleri önceki bir tarihte sabit olarak belirlenmiş yerli para cinsinden borçlar ve yine getirileri önceki bir tarihte sabit olarak belirlenmiş yerli para cinsinden mevduatlar fiyatlar hızla arttığı için hızla reel değer kaybına uğrar. Gelirleri enflasyon kadar artabilen kurumlar (başta devletin Hazinesi olmak üzere) ve bireylerin borçlarının gelirlerine oranı hızla düşer. Aynı şekilde servetlerini yerli para cinsinden mevduat ve tahvillerde tutan bireylerin de servetleri artan enflasyonla hızla erir. Hiperenflasyonun belki de tek faydalı tarafı burada ortaya çıkar: Devletin iç borçları zamanla sıfırlanır.
• Altın, gümüş gibi kıymetli madenlerin, gayr -ı menkullerin ve hisse senetlerinin fiyatları hızla artar.
Yüksek enflasyon veya hiperenflasyon süreçlerinin ayrıcı bir noktası da servetlerini hisse senedi veya altın gibi kıymetli madenlerde tutanların kazanmasıdır. Bunun yanında gayr-ı menkul fiyatları da enflasyonun üstünde artar. Bunun sebebi gayr-ı menkul fiyatlarında aşırı spekülâtif balonların oluşmasıdır. Gayr-ı menkulün temel değeri zaten enflasyon kadar artacaktır, ama enflasyonun altında kalan faizler gayr-ı menkullerin beklenen değerini de arttırır. Öyle ki gayr-ı menkulün cari değeri temel değerinin çok üstüne çıkar. Kira çarpanı artık işlemez bir kriter haline gelir.
• Açık ekonomi şartları altında bütün tasarruflar rezerv para birimlerine (yani Dolar veya Avro’ya) yönelir ve döviz kurları sürekli artış eğiliminde olur.
Eğer yüksek enflasyon veya hiperenflasyon süreci açık ekonomi şartları altında gerçekleşmişse, o zaman, iktisadi aktörlerin kendilerini korumak için sağlam gördükleri yabancı para cinsi nakde ve tasarruf hesaplarına dönmesi kaçınılmazdır. Çünkü bu para birimlerinin yerli para cinsinden fiyatları hızla ve enflasyonun üstünde artmaya devam eder.
• Ekonominin genelinde yerli paraya güven sıfırlanır ve servetler ya altın ve gümüş gibi kıymetli madenler, ya gayr-ı menkul ya da rezerv paralara (Dolar ve Avro) çevrilir.
Bu durumda, günümüzde, özellikle Dolar ve Avro cinsinden hesaplara talep artmaktadır. Yüksek enflasyon kalıcı hale gelir ve yerli paranın güvenilirliği halkın gözünde sıfırlanırsa artık yerli paranın bir tasarruf aracı olarak işlevi ortadan kalkar. Bu olguya literatürde “dolarizasyon” adı verilmektedir. Yabancı paraların dışında iktisadi aktörler servetlerini korumak maksadıyla altın gömüleyebilir ya da ihtiyaç fazlası gayr-ı menkul biriktirebilirler. Altın gömülenmesi ya da iddiharı, iktisadi aktörlerin evlerinde, yastık altında ya da özel kasalarda altın stoklaması anlamına gelir. Bu tasarruflar bankacılık ve finans kesimi dışında kayıt dışı kalırlar ve dolayısıyla kredi ve yatırıma dönüşmezler. Gayr-ı menkul talebindeki artış da fiyatlarda oluşan spekülatif balonu daha da destekler.
• Açık ekonomi ve serbest kambiyo rejimi şartlarında artan belirsizlik sebebiyle yabancı sermaye ülkeden kaçar.
Şu ana kadar bahsettiklerimiz yerleşik iktisadi aktörlerin davranışlarını açıklamaya yönelikti. Eğer yüksek enflasyon veya hiperenflasyon koşulları kalıcı hale gelirse yabancı yatırımcılar için ülke artık yatırım yapılamayacak kadar riskli hale gelir. Bunu kısa sürede büyük miktarda sermaye kaçışı takip eder. Eğer Merkez Bankası müdahale etmezse sermaye kaçışı kurların anormal bir şekilde yükselmesine yol açar. Doğal olarak kur artışı enflasyonu daha da körükler. Öte yandan, kur artışını önlemek için Merkez Bankası döviz satarsa, bu da, Merkez Bankasının rezervlerini tüketebilir, takiben sisteme olan güven daha da düşer ve paranın dolanım hızındaki artışla birlikte enflasyon daha da artar.
• Reel ücretler artan bir hızla düşer, sabit gelirli emekçiler hızla yoksullaşır ve bu zaman içinde iç talebin daralmasına yol açar.
Bütün enflasyon süreçlerinin en belirgin etkisi üretken sektörlerdeki (tarım ve yüksek katma değerli sanayi) girişimciler ile sabit gelirli memur ve işçilerin gelirlerinin satın alma güçlerinin hızla düşmesi, bu kesimlerin yoksullaşmasıdır. Bununla birlikte döviz cinsi servet ve gelir sahipleri, gayr-ı menkul sahipleri, toptan ve perakende tüccarlar, turizmciler, rantiye ve istifçiler daha da zenginleşir. Bu etkiler yüksek enflasyon ve hiperenflasyon süreçlerinde daha da katmerli hale gelir. Sonuçta gelir dağılımındaki adaletsizlik kalıcı hale gelirse ekonomideki iç talep de uzun dönemde hızla küçülür. Eğer iç talepteki düşüş dış taleple (yani ihracat artışı ile) ikame edilmezse ekonomi büyük bir krize girebilir.
• Üretken sermaye yatırımları durur.
Bu şartlar altında kimseden üretim yapıp istihdam arttırmasını bekleyemezseniz. Doğal olarak üretken sektörlerde yatırım hızla yavaşlar.
Yüksek enflasyon ve hiperenflasyonun literatürde sıralanan sonuçları kabaca bunlardır. Pekiyi hükümetler bu durumda ne yaparlar? Ne yapmalıdırlar? Bir sonraki yazıda da bu konuya değinelim.
YÜKSEK ENFLASYON VE HÜKÜMETLERİN AÇMAZI
YAYINLAMA: 24 Temmuz 2022 - 23:25
Hiperenflasyon veya yüksek enflasyon süreçlerinin çoğunlukla hükümetlerin uyguladığı genişletici para politikalarından kaynaklandığından bahsetmiştik. Hükümetler çeşitli sebeplerden belli bir dönemde genişletici para politikası uygulayabilirler. Her genişletici para politikası yüksek enflasyona sebep olmayabilir. Bunun için gerekli bazı koşullar vardır. Öncelikle başlangıçta enflasyon düzeyinin normalin üstünde olması gerekir. Genelde böyle durumlarda, hükümetler enflasyonu düşürmek için tedbir alırlar. Bu da genişletici değil daraltıcı para politikası anlamına gelir. Ancak yüksek enflasyonla birlikte yüksek işsizlik varsa, durgunluk ve belki de resesyon tehlikesi baş göstermişse, o takdirde hükümetler bir açmaz içine girerler. Ya enflasyonu düşürmek için daha yüksek işsizlik, durgunluk veya gerileme ihtimalini göze alacaklar, ya da durgunluğu engellemek ve işsizliği arttırmamak (mümkünse de azaltmak) için enflasyonun daha da artmasına göz yumacaklardır. Eğer bu şartlar seçimlere az bir zaman kala (diyelim ki bir buçuk iki sene) ortaya çıkmışsa, hükümetlerin genel tercihi enflasyon artışına göz yumup ekonomide büyümeyi sağlamak yönünde olur. Bu, hiç şüphesiz, iktisadi değil ama siyasi bir karar olur!
HÜKÜMETLERİ ENFLASYONİST POLİTİKAYA MECBUR BIRAKAN ŞARTLAR
20’nci Yüzyıl boyunca dünya ekonomisinde benzeri örnekler çok görülmüştür. Hükümetlerin bile isteye enflasyonu azdırıcı politikalar uygulamasında, yukarıda da bahsettiğim gibi, eş anlı olarak yüksek işsizlik ve yüksek enflasyon problemleriyle karşılaşmasının temel etken olduğu verilere bakınca gözlemlenmektedir. Ancak bu belirli şartlar farklı sebeplerden oluşabilir. Bunların birincisi savaştan çıkmış toplumların karşılaştığı ekonomik zorluklardır. Özellikle mağlup ülkeler yüksek savaş tazminatlarını karşılamak zorunda kaldıklarında içeride genişletici para politikasına bel bağlamışlardır. Birinci Dünya Savaşı sonu Almanya, Avusturya ve Macaristan’da yaşanan hiperenflasyonlar bunun örneğidir. Yine Birinci Dünya Savaşı sonunda İngiliz işgali altındaki Mütareke Dönemi İstanbul’unda yaşanan yüksek enflasyon da buna örnektir.
Hükümetlerin bile isteye enflasyonist politikalar uygulamasında ikinci sebep, özellikle kısmen veya tamamen dışa açık ekonomilerde yaşanan Ödemeler Bilançosu sorunlarıdır. İlk önce ödemeler bilançosu sorunu ile ne kastedilmektedir, onu anlatalım. Ödemeler Bilançosu bir ülkenin bütün döviz cinsi mal ve hizmet ticareti, borç ödemeleri ve tahsilatı ve sermaye hareketlerinin kaydedildiği bir hesaptır, hatta denebilir ki, o ülkenin döviz cinsi ulusal net akım tablosudur. Ödemeler Bilançosu normal şartlarda dengededir. Çünkü ülke cari açık verirse, bu açık dış borçla finanse edilir, yani sermaye hesabı fazla verir. Tersine cari fazla verirse, bu sefer eldeki döviz fazlası dış dünyaya borç olarak verilir, yani sermaye hesabı açık verir. Ödemeler Bilançosu sorunları cari açığı finanse edecek dış borç alınamadığı zamanda ortaya çıkar. Bu durumda ülkedeki ve Merkez Bankası’ndaki döviz rezervleri hızla azalır, kurlar yukarı fırlar, takiben enflasyon oranı hızla yükselir. Kur artışının maliyet etkisi de durgunluğa ve resesyona yol açabilir.
Enflasyonist politikaların tercihinde üçüncü sebep dış dünyadan kaynaklanan fiyat etkileridir. Türkiye ve benzeri orta gelir grubu ülkeler dış dünya fiyatlarını belirleyemez, onları veri kabul ederler. Bir ülkenin ihraç ettiği malların fiyatlarında ani bir düşüş veya ithal ettiği malların fiyatlarında ani bir yükseliş o ülkenin cari hesabında ani ve sert bir bozulmaya yol açabilir. Bu kurların yükselmesine ve eş anlı olarak durgunluk ve enflasyonun baş göstermesine sebep olabilir. Sonuç da hükümetler bu durumda da enflasyon ile durgunluk ve işsizlik arasında tercih yapmak zorunda kalırlar.
Bu şartlar ve benzerleri Hükümetleri enflasyon ve işsizlik arasında bir tercihe zorlar. Akılcı ve ilmi olan enflasyonu düşürmeye öncelik vererek belli bir süre ekonominin durgunluğa hatta resesyona girmesine katlanmaktır. Bütün istikrar programlarına halk ağzıyla verilen “acı ilaç” adının kaynağı bu programın uygulanmasında halkın zorunlu olarak katlanacağı fedakârlıktan gelir. İktisat biliminde enflasyonun düşürülmesi sürecinde işsizlikte ne kadar artış olacağını gösteren bu orana “fedakârlık oranı” adı verilir. Eğer bu fedakârlık oranı çok yüksekse iş başındaki hükümet için siyasi faturası da yüksek olabilir. İşte hükümetleri ilmi ve akılcı yoldan saptıran, ödemeleri gereken bu siyasi faturadır. Çünkü demokrasilerde hükümetler seçimle gelirler, her bir siyasi partinin amacı da iktidarı almak veya iktidarda kalmaktır. İktisadi açıdan doğru olan bir politika hükümetin siyasi iktidarı kaybına yol açacaksa, o takdirde, bu politika siyasi olarak doğru değildir. İşte bu yüzden hükümetler yüksek işsizlik ve yüksek enflasyon arasında tercih yaptıklarında, çoğunlukla yüksek enflasyonu tercih ederler.
SÜREKLİ ARTAN ENFLASYON ORTAMINDA HÜKÜMETLERİN İÇİNE GİRDİĞİ AÇMAZLAR
Bir defa yüksek işsizlik ve yüksek enflasyonla karşı karşıya gelen bir hükümet tercihini (daha çok siyasi sebeplerden) durgunluğu ve işsizliği önlemek yönünde yapınca, geri dönülmez bir yola girmiş olur. Genişletici para politikası para arzının büyümesine yol açar. Bu önce kurlarda artışa ve belli bir gecikmeyle enflasyonda artışa yol açar. Ekonomi, üretim kapasitesi artmasa da, parasal değer olarak büyür. Bu süreçte yerli paranın hızla değer kaybetmesi vatandaşların gözünde yerli paraya ve parasal sisteme güveni sarsar, paranın dolanım hızı artar, enflasyon ve kurlar daha da yükselir. Yerli paranın satın alma gücündeki düşüşü telafi etmek için Merkez Bankası yeni para basar, bu para arzının daha da artmasına yol açar… Ve süreç bir döngü halinde sürekli tekrarlanır. Bu döngüye “enflasyon – devalüasyon spirali” adı verilir. Devalüasyon – yani kurların artış oranı – enflasyonu, enflasyon da devalüasyonu tetikler.
Sürecin başında yüksek enflasyonu düşürmek için daraltıcı para politikası uygulamayan hükümetin enflasyon – devalüasyon spiraline girildiğinde daraltıcı para politikasına dönmesi daha zordur. Çünkü bütün iktisadi aktörler üretim, tasarruf, tüketim kararları ve fiyat beklentilerini yüksek enflasyona göre uyarlamışlardır. Enflasyon – devalüasyon spiraline girildikten sonra parasal genişlemede sert bir fren, faizlerin birden fırlamasına, kredi arzının daralmasına, ekonomide görece bir sahte refah yaratan canlılığın bir anda sönmesine ve takiben büyük zincirleme iflaslara yol açabilir. Yani hükümet başta yapması gereken politikayı sürecin ortasında çok daha büyük bir maliyeti göze alarak uygulayabilecektir. Öte yandan enflasyon – devalüasyon spirali ekonomideki belirsizliği yükseltmekte, üretken yatırımlar ertelenmekte ve kaynak tahsisi bozulmaktadır. Bu durumda Hükümetler enflasyon – devalüasyon spiralini kırmak için çoğunlukla kurları baskılamayı tercih ederler. Bu politikayı uygularken tarihte birçok vakada tekrarlandığı gibi enflasyonun dış güçlere, dış ekonomiden gelen olumsuz şoklara bağlı olduğunu, bu süreçle mücadele etmenin bir bağımsızlık savaşı olduğunu dile getirirler. Kurları kontrol ederlerse her şeyin düzeleceğini, dünyayı yöneten büyük güçlere diz çöktüreceklerini ima ederler. Tersi politikayı savunanlar da “vatan haini” ve “emperyalist işbirlikçisi” ilan edilir. Kurların çeşitli yollardan kontrol altına alınması, enflasyonu durdurur mu? Hayır, çünkü enflasyonun asıl sebebi parasal genişlemedir ve hükümet buna tam gaz devam etmektedir. Bu durumda ihracatçılar ve turizmciler zora girerler. Bu da cari açığın daha da artmasına yol açar. Kurların belli bir seviyede tutulması için Merkez Bankasının rezervleri satılmaya başlanır. Merkez Bankasının rezervleri hızla azalırken cari işlemler açığı daha da büyüyecek ve ülkenin uluslararası riski artacaktır. Piyasa diliyle söyleyecek olursak CDS primleri yükselecek ve derecelendirme kuruluşlarının ülkeye verdikleri puan da düşecektir. Yani ülke daha yüksek faizle ve git gide kısalan vadelerde daha az miktarda dış borç bulacaktır. Uzun vadede bu süreç ülkenin cari açığını finanse etmek için dış borç bulamayacağı zamana kadar devam eder. Yani halk ağzıyla söyleyecek olursak ülke krize girip iflas edene kadar. Sonrasında IMF ve Dünya Bankası himayesinde çok sert bir istikrar programı devreye girmesi kaçınılmazdır.
TARİHTEN İBRET ALINMAZSA…
Hükümetler bugün küçük bir siyasi maliyetten kaçınmak için yarın çok daha büyük bir siyasi maliyete yol açacak politikaları bu yüzden seçimi kazanana kadar sürdürürler. Seçim sonrasında kim iktidara gelirse gelsin uygulanan bu popülist politikadan vaz geçilir, dış destek için “acı ilaç” emekçilere, sabit gelirle çalışanlara ve fakire fukaraya içirilir. Sonuçta her zaman istifçiler, rantiyeler ve al-satçılar kazanır.
Bu 20’nci Yüzyıl boyunca yaşanan 29 yüksek enflasyonun 25’inde rastlanan genel trenddir. Biraz dikkatle incelerseniz 1994, 2001, 2008-9 ve 2018-9 krizleri hep bu sürece benzerlik gösteren süreçlerde ortaya çıkmıştır. Tarihe, özellikle iktisat tarihine, hamasi duygularla değil ibret almak için bakmak bu yüzden çok önemlidir. Yoksa döne döne aynı hataları yapmakta devam ederiz.
SÜNNİ-ŞİÎ AYRIMI NE DERECEDE DİNÎ BİR AYRIMDIR?
YAYINLAMA: 14 Ağustos 2022 - 23:30
Tatil sonrası bütün okuyucularıma Merhaba! Muharrem Ayı içinde bulunduğumuz bu günlerin manevi iklimi içinde sizlerle İslâm’ın çok can yakıcı bir problemi olan Sünni ve Şii ayrımını birkaç yazıda paylaşmak istedim. Ancak öncelikle herkesin Hicrî Yılbaşını tebrik eder ve Muharrem ibadetlerinizin kabulünü Allah’tan niyaz ederim. Bizim Türk Milleti olarak hepimizin ortak noktalarından biri olan Ehl-i Beyt sevgisi gereğince Hz. Hüseyin Efendimizi rahmetle yâd eder, ona dost olanlara dost, düşman olanlara da düşman olduğumu beyan ederim.
***
Bugünkü yazımda İslam Dünyası’ndaki itikadi ve ameli temel ayrışma olan Sünnî – Şiî ayrımının ne derece dini temel ve ıstılahlara dayandığını, bu ayrımın arkasında esas olarak iktisadi ve siyasi çatışmaların olup olmadığı konusunda görüşlerimi paylaşacağım. Sonraki yazılarımda Ehl-i Sünnet olarak adlandırılan topluluğun tarihi gelişimini ele almak isterim. Bunu Şiî İslamcılığı hakkında görüşlerimi paylaşacağım yazım takip edecektir.
İslâm Dünyası’na kuş bakışı baktığımızda, bu ülkelerde ağırlıklı olarak fakirlik, geri kalmışlık terör ve iç savaş olduğunu görürüz. Terör ve iç savaşın olmadığı ülkelerde çoğunlukla despot tek adam rejimleri bulunmaktadır. Türkiye, İran ve kısmen Cezayir, Tunus ve Malezya’da kurumsal bir devlet teşkilatı ve millet oluşumu bulunurken geri kalan ülkelerde bir millet şuuru ve devlet kurumsallaşmasından bahsedilemez. Bu ülkelerin aşiret, tarikat ve mezhep temelli topluluklara ayrıldığı ve devlet rejimlerinin de bu gruplardan birinin hâkim olduğu oligarşiler olduğu görülmektedir. (Oligarşi bir azınlık grubun bütün bir devlet mekanizmasına hâkim olduğu yönetim biçimidir, DMD.)
İslam dünyasının birlikte ortak hareket edebilmesinin önündeki en büyük engel, her şeyden önce, İslam Devletlerinin kendi milletleşmelerini tamamlayamamaları ve halklarıyla bütünleşik yönetimler kuramamaları gösterilebilir. İkinci etken olarak ise tarihten gelen mezhep ayrışmaları sayılabilir. Üçüncü etken ise İslam ülkelerinin çoğunun uzun yıllar Batı sömürgesi olması ve halâ daha iktisadi ve siyasi olarak emperyalizmin kumandasında olmaları söylenebilir.
Bu yazıda ikinci etkeni tartışacağım: İslâm dünyasında mezhep ayrımları… Görüşümü hemen belirteyim: İslâm tarihindeki mezhep ayrımları esas olarak itikadi farklılıklardan çok siyasi, kültürel ve iktisadi ayrımlara dayanır. Farklı mezhepler içinde farklı yorumların bile birbirini en büyük düşman olarak görmelerinin sebebi de düşünsel ve inançsal farklılıklardan çok siyasi ve iktisadi farklılıklardır.
Şİİ VE SÜNNİ AYRIMININ TEMEL NOKTALARI
İslam Dünyası Sünnî ve Şiî olarak ikiye bölünmüştür. Şiîliğin Sünnîlikten temel ayrım noktası Hazret-i Ali Efendimiz’in Peygamber Efendimizden sonra gelen ilk Halife (Müslümanların siyasi lideri) olması gerektiği ve aynı zamanda ilk İmam (Müslümanların dini ve ruhani lideri) olduğu inancıdır. Bunun dayanağı olarak Sahabelerin bazılarının Hazret-i Ali Efendimizin Gadir Hum olayında Peygamber Efendimiz tarafından Halife olarak ilan edilmesi gösterilir. Ancak Şiîlere göre, Sakife’de Hazret-i Ebû Bekr Halife ilan edilerek Peygamberimizin emrine karşı gelinmiştir. Ehl-i Sünnet’e göre ise Peygamber Efendimiz kendisinden sonra gelecek lideri tayin etmemiştir ve Sakife’de önde gelen sahabeler tarafından Halifeliği kabul edilen Hazret-i Ebû Bekr’in ilk halife olduğu kabul edilir. Bazı Sünnî din adamlarınca, Dört Halife’nin sıralamasının aynı zamanda onların faziletlerinin de sıralaması olduğu iddia edilir. Hazret-i Ali’nin halifeliğine taraftar olan Müslümanlar bu olaydan sonra Şiâ-yı Ali, yani Ali taraftarları adını almıştır. Şiilere göre Hazret-i Ebû Bekr ve Hazret-i Ömer halifeliği Hazret-i Ali ve onun ailesinden gasp etmişlerdir. Üçüncü Halife Hazret-i Osman ise bazı Şiîlere göre Müslüman bile sayılamaz! Genel olarak bütün Şiîler Hazret-i Osman’a karşı düşmanlık beslerler. Bunun sebebi ailesi olan Emevîlerdir.
Şiîliğin bugünkü travmatik yapılanmasına sebep olan ikinci etken Hazret-i Ali Efendimizin hilafeti ve ondan sonraki dönemde yaşanan üzücü olaylardır. Müslümanların çoğunluğunun lânetle andığı mel’un Yezid’in Hazret-i Hüseyin Efendimizi şehit ettiği Kerbelâ Hadisesi ve onun öncesinde Emevi Sultanı Muaviye’nin kirli siyaseti ve ayak oyunları burada başrolü üstlenir. Daha önce tamamen siyasi bir duruş (Hazret-i Ali’nin hilâfetine taraftar olmak) şeklinde tezahür eden Şiîlik bu olaydan sonra Hazret-i Ali ve soyunun (Ehl-i Beyt) günahsız ve yanılmaz oldukları ile birlikte hem dünyevî hem de manevî liderler olarak tanınmasını bir inanç kuralı haline getiren bir Mezhebe dönüşmüştür. İsnâ Aşere olarak bilinen, Ehl-i Beyt İmamları olarak da tanınan Hazret-i Ali ve soyundan gelen On İki İmam Şiî İnancına göre hem devlet başkanlığının ve dini / ruhani önderliğin doğal ve gerçek sahipleridir. Onlar günahsız ve yanılmaz olup söyledikleri de Kur’an hükmü ölçüsünde geçerlidir. Zaman içerisinde On İki İmam sonrasında On İki İmam adına söz söyleyecek olan bir din adamları sınıfı oluşmuştur.
Sünnîlik ise bütün sahabeleri birbirine eşit görmektedir ve Peygamberin sahabelerine lânet etmeyi, onları dinden çıkmakla suçlamayı yasaklamaktadır. Hazret-i Ali Efendimiz ve evlâdına yapılan zulüm onaylanmasa da, başta Kerbelâ olmak üzere bu elim hadiseler çok dillendirilmemelidir. Sahabelerin arasındaki siyasi mücadelelerin de mümkün olduğunca üstü örtülmeye çalışılmıştır. Sünnîliğe göre Peygamberler dışında günahsız ve masum insan yoktur, bunlar Sahabe olsa bile. Dolayısıyla Allah ve Peygamber adına konuşacak, sözü Allah sözü addedilen bir zümre de bulunmaz.
Şiilik zaman içinde birçok fırkaya ayrılmıştır. Bunlar arasında Hazret-i Ali Efendimize (hâşâ) uluhiyyet addeden, reenkarnasyonu kabul eden sapkın fırkalar da bulunmakla birlikte bugün itibarıyla üç ana kola ayrılmış bulunmaktadır. Bu ayrım da, nihayetinde, kutsal kabul edilen Ehl-i Beyt İmamlarının sayısıncadır: On İki İmamcı Câferîler, Yedi İmamcı İsmailîler ve Beş İmamcı Zeydîler…
MEZHEPSEL FARKLILIKLARIN SEBEBİ DİNÎ DEĞİL DÜNYEVÎDİR!
Bir sosyal bilimci olarak baktığımda, tarihte geçen katı gerçekler bana dinî ve inançsal kabul edilen farklılıkların ardında ciddi siyasi, kültürel ve iktisadi sebeplerin olduğunu söylemektedir. Her şeyden önce Şiilik meselesinin ilk çıktığı nokta Hazret-i Ali’nin halife olup olmamasıdır. Düşünün, bugün İstanbul Maltepe ilçesi Girne Mahallesi kadar bile kalabalık olmayan Medine Şehri’nde iki büyük ailenin (Haşimiler ve Emevîler) İslam öncesinden gelen siyasi rekabeti, Peygamberin ölümünden sonra ortaya çıkan iktidar kavgası bugün yüz milyonlarca Müslümanın birbirine düşmanlığının başlangıcı olmuştur. Daha sonrasında Emevi saltanatı sırasında uygulanan Araplara karşı Emevî ailesinin üstünlüğünü, Arap olmayanlara karşı da Arapların üstünlüğünü dayatan, baskıcı ve gaddar Emevî rejimine olan tepki Şiîliği Arap olmayan Müslümanlar arasında, daha çok da İranlılar arasında yaygınlaştırmıştır. Bu ortamda Şiî inancı Emevî İmparatorluğu içinde bir toplumsal muhalif kesimin kimliği olarak gelişmiştir. Dolayısıyla Şiîlik, hâkim siyasi düzene (Emevî ve sonra da Abbasi saltanatı) isyan eden ve onu kabul etmeyen, kendi toplumsal ve siyasi hiyerarşisini din adamları etrafında (önce Ehl-i Beyt imamları ve sonra da mollalar) inşa eden, Suriye, Filistin ve İran’ın İslam öncesi inançlarını belli derecelerde İslâm inancı içine dahil eden, hattâ belli ölçüde terörist eylemlere bile düşünsel temel teşkil eden (Hasan Sabbah’ın Haşhaşileri) bir yapıya dönüşmüştür. Yani özet olarak diyebileceğimiz şudur ki, Peygamberin ölümünden sonra ortaya çıkan iktidar ve güç paylaşımı savaşlarında kaybeden kesimler kendi varlıklarını sürdürebilmek ve kimliklerini korumak için Şiîliği bir çatı olarak kabul etmişlerdir. Hristiyan ilahiyatında ortaya çıkan itikadi farklılıklara dayanan mezhep oluşumlarından farklı olarak Şiîlik neredeyse tamamen siyasi etkenlerle ortaya çıkmış ve yayılmıştır.
Öte yandan proto-sünnî diyebileceğimiz kesimler, devlet otoritesini kabul eden, devlete isyan etmeyip kurulu düzenden yana olan kesimlerdir. Bunların arasında itikadi ve ameli açıdan farklılıklar bulunmaktaydı. Ancak bunların Ehl-i Sünnet çatısı altında birleşmesi ise çok sonraları, Selçuklular devrinde bir devlet projesi (yine siyasi gerekçe, DMD) olarak gerçekleşmiştir. Bu konuyu ise bir sonraki yazıda ele alalım
BİR İKTİDAR İDEOLOJİSİ OLARAK SÜNNİLİK
YAYINLAMA: 19 Ağustos 2022 - 23:30
Pazartesi günkü yazımda Şiiliğin bir muhalefet ideolojisi çerçevesinde oluştuğunu belirtmiştim. İlk önce İslâm öncesinden kalan bir aile rekabeti daha sonra Hazreti Ali’nin hilâfeti etrafında siyasi bir taraftarlığa dönüşmüştü. Genişleyen İslam toplumu içerisinde hâkim Emevi saltanatına ve onun Arap üstünlüğünü dayatan politikalarına karşı Ehl-i Beyt taraftarlığı Arap olmayan Müslümanları da (çoğunluğu İranlı olan Mevaliler) içermeye başlamıştı. Bu anlamda Kûfe Ehl-i Beyt taraftarlığının merkezi konumuna gelmişti. Tam bu noktada Kûfe’lilerin talebine aldanan Hazret-i Hüseyin Efendimiz Kûfe’ye giderken Kerbelâ’da şehit edildi. Bu son olay Şiiliğin travmatik bir şekilde itikadi bir mezhebe dönüşmesine yol açtı.
Şiilik bir muhalefet ideolojisi idi dedik… Muhalif olmanın en büyük özelliği Şiilerin kurumlar etrafında değil ama kimi zaman gizli kimi zaman da açık bir şekilde din adamları etrafında örgütlenmesine yol açtı. Kurumsal bir örgütlenme yerine din adamları hiyerarşisini yerleştiren Şiilik, kendi karşısında her daim kurulu devlet düzenini buldu… Onlar kurulu devlet düzenine (Emevi ve Abbasi yönetimleri sonrasında da Türk Hanedanlıklarının yönetimindeki imparatorluklar) karşı oldukça, kurulu devlet düzeni de onları bir tehdit olarak kabul etti. Pekiyi kimdi bu kurulu devlet düzenine taraftar olanlar? İşte bugün onların hikâyesini anlatacağım.
SÜNNİ MEZHEPLER NASIL ORTAYA ÇIKTI VE NEYE DÖNÜŞTÜ?
İslâmi literatürde Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat olarak adlandırılan ve Müslümanların çoğunluğunu içeren ekol belli başlı olarak dört ameli (Hanefî, Şafiî, Malikî ve Hanbelî) ve iki itikadi (Eş’ârî ve Mâturidî) mezhebe ayrılır. Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat ismi sonradan Selçuklular Döneminde kavramsallaşmıştır. Bundan öncesinde ise bu mezhep mensupları arasında düşünsel anlaşmazlıklar ve çatışmalar gerçekleşmişti.
Adını verdiğim dört amelî mezhep, aslında, dünyevî sebeplerle ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda Sünni mezheplerin ortaya çıkış nedenlerini şöyle açıklayabiliriz: Dört Halife dönemi ve Emevi Saltanatı döneminde bugün bildiğimiz anlamda veya o günkü muadili olan Bizans ve Sasani devletlerine nispetle kurulu bir devlet düzeni, yazılı hukuk ve kurumsallaşmış idare teşkilâtı bulunmamaktaydı. Yani ortada askeri düzeni ve polis gücüyle “devletimsi” bir şey vardı ama yazılı hukuk ve yerleşik kurumsal bir yapı yoktu. Özellikle Emeviler döneminde devlet Emevi sülâlesinin ortak mülkü olarak addedilmekte, dışarıya olduğu kadar kendi içlerinde entrikalar ve siyasi dolaplar çevrilmekteydi. Bu durum Emeviler sonrasında da Abbasiler döneminin başında da devam etti. Düşünün, İspanya’dan Hindistan’a, Kafkasya’dan Sudan’a uzanan bir imparatorluk var ama ortak bir hukuk düzeni yok. Ticaretin kuralları belli değil. İşte bu şartlar altında bazı önemli âlimler İmparatorluğun yönetiminde kullanılabilecek ve Kur’an ve Sünnet’e aykırı olmayacak bir hukuk sistemi üretmeye çalıştılar. Bunların ilki İmâm-ı Âzam Ebû Hanife’dir. Onu diğer mezhep imamları takip eder. Bu mezhep imamlarının çabasıyla bugün bildiğimiz İslâm Hukuku olan Fıkıh ilmi doğmuştur.
İmâm-ı Âzam Ebû Hanife Emevi döneminin sonu ve Abbasi döneminin başında yaşamıştır. Kendisi muhalif bir duruşa, hukukta hüküm çıkarırken Kur’an ve Sünnet kadar akıl yürütmeye (rey) ve kamu yararına önem veren, bireysel özgürlüğe ve yönetimlerin seçimle gelmesine taraftar olan, yargı bağımsızlığını savunan ve zalim hükümete halkın isyanını meşru gören bir hukukçuydu. Takipçileri olan İmam-ı Ebû Yusuf ve İmam-ı Muhammed zamanın yönetimleriyle daha uzlaşmacı ve daha pragmatik hükümler vermişlerdi.
Dört Sünni mezhep pratikte ne getirdi? Yüzyıllar içinde oluşan içtihat toplamları günlük ibadetlerden çok ceza hukuku, medeni hukuk, borçlar ve ticaret hukuku hükümlerinden oluşmaktaydı… Pekiyi bu hükümlerin içerisinde İdare hukuku ve Kamu Hukuku var mıydı? Hayır, yoktu. Bugün dört mezhebin hukuk kitaplarına bakarsanız, devletin teşkilatlanma ilkeleri ve devlet ve halkın karşılıklı görev ve yükümlülükleri hakkında çok az şey görürsünüz. Özellikle Ebu Hanife’nin çok önem verdiği yöneticinin halk oyuyla seçilme ilkesini hiçbir yerde göremezsiniz. Çünkü bu hukuk düzeni oluşmadan önce tek adam saltanatına dayalı despot rejimler yerleşik hale gelmişti. Bu rejimlerin ihtiyacı olan da halkı belli bir kalıba sokan ve kontrol eden bir hukuk düzeniydi. Bu hukuk düzeni yönetimi hiçbir şekilde kontrol etmeyen, yönetime kural koymayan ve idari yapısını belirtmeyen bir hukuk düzeniydi. Bu işler Sultan ve Halifenin keyfi kararlarına bırakılmıştı. Sonuç şuydu: iktidarı destekleyen, iktidarın meşruiyetini sağlayan ve iktidarın güdümünde olan bir din anlayışı…
EHL-İ SÜNNET VE’L CEMAAT KAVRAMI NASIL ORTAYA ÇIKTI?
Emevî döneminin tamamında Arapların ve Mevalinin İslam anlayışı arasında ciddi farklar oluşmuştu. Bir tarafta Kûfe ekolü, Şiiliğe bulaşmayan Ehl-i Beyt taraftarlığı, Arap örfüne değil akla ve zamanın şartlarına dayalı bir toplum sistemi öngörürken, kendisi de Mevaliden olan İmâm-ı Âzam Ebû Hanife bu ekolün en önemli temsilcisi konumundaydı. Bu ekole, o zamanlar, Ehl-i Rey denmekteydi ve bunun tarihsel gelişimi zaman içinde Hanefilik şeklini almıştı. Diğer tarafta Arapların İslam anlayışı ise Medine ekolünde temsil edilmekteydi. Bu ekol ana ilkeler olarak Kur’an ve Sünnet’in zahiri/lafzi yorumu, hüküm vermede kamu yararı ve akıl yürütmenin dışlanması (ya da en aza indirilmesi), Kureyş kabilesinin üstünlüğü ve Arap örfünün bir dini delil olarak kabulüne dayanmaktaydı. Bunlar kendilerini Ehl-i Selef veya Ehl-i Sünnet olarak tanımlamaktaydılar: Şâfiilik, Hanbelilik ve Malikilik. Doğal olarak bu üç mezhep kendilerini kavramsal olarak Ehl-i Rey’in, yani Hanefiliğin karşısında konumlandırmıştı. Bu anlamda Hanefilik Ehl-i Rey kabul edilip Ehl-i Sünnet’ten dışlanmaktaydı.
Abbasilerin imparatorluk hukuku oluşturmasında Hanefiliğin büyük payı vardır. Halife Harun-ür Reşit döneminde imparatorluğun Başkadısı olan İmâm-ı Ebû Yusuf’un Halifeye yazdığı bir öğütle başlayan kitabı Kitab-ül Haraç uzun yıllar Abbasilerin anayasası konumunda kaldı. İmparatorluğun yönetimi için akıl yürütmeye önem veren Hanefilik daha uygun bir hukuk ekolü olarak ortaya çıkmaktaydı ancak siyaseten imparatorlukla uzlaşının olabilmesi için belli konularda taviz verilmesi gerekiyordu. İmâm-ı Ebû Yusuf’un pragmatik tavrıyla bu iş kotarıldı: Halifeliğin soydan geçmesinin kabulü ve yönetimlerin seçimle belirlenmesi ilkesinden vazgeçilmesi, iktidarın mutlak otoritesinin kabulü ve bunu bir temel inanç dogması haline getirilmesi (ulû-l emre itaat) ve halkın iktidarı denetlemesinin bir tarafa bırakılması… Bunun karşılığında Hanefilik de Ehl-i Sünnet içinde kabul edilmeye başlanır…
Abbasilerin sonlarına doğru Şiî İsmailî Fatimîler Mısır ve Suriye’de ve yine Şiî İsmailî Büveyhîler İran ve Horasan’da kurulmuştu. Bu devletler Abbasi iktidarı üzerinde ciddi bir Şiî tehdidine yol açmaktaydı. Devlet gücü gitgide azalan Abbasilerde hâkim ticaret oligarşisinin ve siyasetin üst düzeyinin yegâne kaygısı Şii tehdidine karşı bir ittifak oluşturmak haline gelmişti. İşte, o dönemde yeni bir güç olarak yükselen Selçuklular Abbasiler ve hâkim oligarşi için bir kurtuluş olarak görüldü. Artık bütün İran ve Orta Doğu üç büyük kudretli Selçuklu Hükümdarının koruması ve yönetimi altına girmişti: Tuğrul Bey, Sultan Alparslan ve Sultan Melikşah. İşte bu konjonktürde, bugün bildiğimiz anlamıyla Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat Selçuklu devlet politikası tarafından kavramsallaştırıldı.
Bir tarafta halk yığınlarına etki edebilen ihtilâlci Şiî propagandası, bir tarafta Fatımî ve Büveyhî yöneticileri, öbür tarafta da her biri farklı gerekçelere dayanarak farklı bakış açıları geliştiren ama Şiî olmayan hukuk ve felsefe ekolleri. Özünde bir askeri bir devlet olan Selçuklular için devlet nizamı ve kamu düzeninin sağlanması için yapılacak olan şey açıktı: Devletin güdümünde bir medreseler sistemi oluşturulması, o güne kadar oluşan ve Şiî olmayan hukuk ekollerinin tek çatı altında birleştirilmesi, bu ekoller arasında farklılıkların en aza indirilmesi, Şiî olmayan bütün unsurların tek bir cemaat haline dönüştürülmesi. Bu toplumsal ve dini düzenleme için de uygun koşullar Sultan Alparslan’dan sonra ortaya çıktı: Sultan Melikşah, Veziri Nizâmülmülk ve Huccet-ül İslâm İmam-ı Gazalî dönemi… Dört Şiî olmayan mezhep Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat adı altında bir araya getirildi. Aralarındaki tartışmalar minimum düzeye indirildi. Bunda dünya tarihinin ilk YÖK Başkanı olan İmâm-ı Gazalî’nin de payı büyüktür. Nizamülmülk’ün ismini alan Nizamiye Medreseleri, aslında Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in doktriner yapısının oluşturulmasında Şiî karşıtı bir siyasi düşünce üretilmesinde çok etkili olmuşlardır. Bu dönemde Selçuklu Devlet sistemi Ortodoks Bizans din-siyaset ilişkisi, yani dinin Hükümdar’ın yönetiminde olduğu bir din siyaset ilişkisi geliştirdi. Buna İran bürokrasisi ve Türk ordusunun da eklenmesiyle yeni rejim oluşmuştu. Bu rejimde din Hükümdarın ve siyasi otoritenin güdümündeydi ve aynı zamanda onları da kutsamaktaydı. Hâliyle din ve tarih kitaplarında Emevi zulmü de sümen altı edildi, sahabeler arasındaki çatışma ve mücadeleler hakkında konuşulması ve yazılması engellendi. Son olarak din ve hukukta yeni fikirlerin üretilmesi İmam-ı Gazali marifetiyle içtihat kapısı kapatılarak yasaklandı. Bu ise Ebu Hanife’nin temel ilkelerinin ve Hanefiliğin köküne kibrit suyu ekmek anlamına geliyordu.
O günden bugüne bu Sünni ortodoksi sorgulanmadı. Gerek Osmanlı hakimiyetinde gerekse günümüz Müslüman devlet yönetimlerinde bu tarz bir yönetim anlayışı iktidarların da işine geldi: Devlete itaat, hükümete biat ve iktidarın sorgulanmaması…
Pekiyi Şiilik iktidar olduğunda ne oldu? O da Pazartesi’ye inşallah
MUHALİF ŞİİLİK İKTİDAR OLDUĞUNDA…
YAYINLAMA: 21 Ağustos 2022 - 23:30
ŞİİLİĞİN KOLLARI NASIL OLUŞTU?
Şiilik ve Sünniliğin oluşum sürecini iktisadi ve siyasi tarihin verileri ile anlattığım bu yazı dizisinin üçüncüsünde sizlere bir muhalefet ideolojisi olan Şiiliğin iktidarı elde ettiğinde neye dönüştüğünü anlatacağım. Daha önce de belirttiğim gibi Şiilik aslında Müslümanlar arasında siyasi, yani iktidarın kime, nasıl ve niçin geçeceği ve/veya geçmesi gerektiği yönünde, bir tartışmanın sonucunda ortaya çıkmıştı. Şiiler baştan beri bir hanedanlık perspektifiyle Müslümanlar arasında iktidar hakkının Hazret-i Ali Efendimiz ve onun soyundan gelen Ehl-i Beyt İmamlarında olduğunu savunmaktaydılar. İktidar hakkı hanedandaysa, bu hanedanın tanımlanması da gerekiyordu. Şiiler Ehl-i Beyt ve İmam tanımlarına göre farklı fırkalara ayrıldılar: On İki İmamcılar, Beş İmamcılar ve Yedi İmamcı‘lar…
En yaygın olan Şiî kolu Câferilik adıyla da bilinen On İki İmamcılıktır. On İki İmam’ın ilki Hazret-i Ali iken sonuncusu İmam-ı Muhammed el Muntazar el Mehdi’dir. İnanışlarına göre On İkinci İmam Mehdi sırra karışmış ve kıyamete yakın yeniden ortaya çıkacaktır. Bu yüzden yeni İmamlar olamaz ancak kayıp İmamın vekilleri olan mollalar onun yerine söz söylerler. Bugün İran’ın resmî mezhebidir.
Şiâ’nın ikinci kolu Beş İmamcı Zeydilerdir. Emevi Halifesi Hişam zamanında Dördüncü İmam Ali ez- Zeynelâbidin’in oğlu, Beşinci İmam Muhammed-i Bâkır’ın kardeşi ve Altıncı İmam Câfer es-Sâdık’ın amcası İmam Zeyd bin Ali’nin silahlı ayaklanmasını destekleyen (ki kardeşi destek vermemiştir) taraftarlarının oluşturduğu kitle Zeydi’lerin temelini oluşturur. İmâm-ı Âzam Ebû Hanife verdiği fetvayla hem Zeyd’in isyanını meşrulaştırmış hem de para yardımında bulunmuştur. Zeydiler ameli olarak Hanefiliğe ve itikadi olarak da Mutezileye yakındır. İmamların yanılmazlığını ve günahsızlığını kabul etmezler, Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer’e lânet etmezler, dini liderlik olarak İmamlığın Hazret-i Hasan veya Hazret-i Hüseyin soyundan gelen herhangi birisine verilebileceğini savunurlar. Yani İmamet bugün de devam etmektedir. Zeydiler bugün çoğunlukla Yemen’de yaşamaktadırlar.
Şiâ’nın bugünkü en küçük kolu olan ve bugün Ağa Han ailesi tarafından liderliği götürülen İsmâililer 10 ve 12’inci miladi yüzyıllarda en büyük Şii kitlesini oluşturmaktaydılar. Bunda Fatimi Halifeliğinin de büyük payı vardır. Ancak zamanla parçalara ayrıldılar. Özünde ihtilâlci bir Şiilik siyaseti ile batınî – ezoterik bir din anlayışını kendilerinde birleştirmişlerdi. Zamanla başta Dürzilik olmak üzere İslam inancı dışına çıkan öğretileri savunan fırkalara ayrıldılar. Onlar için Yedi İmamcı denmesinin sebebi İmametin Altıncı İmam Cafer-i Sadık’tan sonra büyük oğlu İsmail bin Cafer’e geçtiğini savunmalarıdır. İsmailîler’e göre Kur’an’ın zahiri / yüzeysel anlamı yanında bir de batınî / gizli - içsel anlamı vardır. Bu gizli – içsel anlamı sadece imamların soyundan gelen dini rehberler bilebilir. İsmaililere göre imamlık bitmemiştir ve bugün hal-i hazırda Altıncı Ağa Han İmam kabul edilmektedir. Yedi İmamcıların çoğu diğer Şiiler tarafından sapkın ve aşırı kabul edilir. Bunun sebebi bazı İsmaili imamlarının Hazret-i Ali’ye ve Ehl-i Beyt’e uluhiyyet atfetmesi, reenkarnasyonu savunması gibi temel İslam inancına aykırı görüşleridir.
ŞİİLERİN İKTİDARI ŞİİLİĞİ NASIL DEĞİŞTİRDİ?
Tarihte Beş İmamcı Zeydiler, İmam Zeyd’in isyanı dışında ciddi bir siyasi eylem geliştirmediler. Ebu Hanife’nin bu isyana destek olması, zaman içinde onları Sünni’liğe en yakın Şiî mezhebi haline getirdi. Bu yüzden de başta Osmanlı yönetimi olmak üzere Sünni yönetimlerle barış içinde geçindiler. Hatta Sünni kökenli olup aşırılığa kaçan Selefi isyanları zamanında Yemen’de Osmanlı yönetiminin yanında Şii Hussiler yer almıştı. Bugün de Selefi Vehhabi Suudlarla Yemen’de savaşmaktadırlar.
Yedi İmamcı İsmaililer dailer (halk arasında Ehl-i Beyt davasını duyuran fedai ve ajanlar) vasıtasıyla halk ayaklanmaları çıkarmayı temel strateji olarak benimsemişlerdi. Özellikle İran, Suriye ve Mısır gibi İslam öncesi inançların halâ yaşadığı yerlerde, bu yerel inançlarını da koruyarak farklı ve aşırı İslami yorumlar üretmişlerdir. Hakimiyetlerinin zirvesi Fatımî hilâfetidir. Ancak onlardan önce Karmatiler, Deylemiler gibi isyancı topluluklar da İsmaililer arasında kabul edilir. Yine Ebu Müslim isyanında da çok ciddi İsmaili desteği bulunmaktadır. Fatımîler Mısır, Suriye ve Afrika’da hakimiyete geçtiklerinde bir din adamı sınıfı hakimiyeti oluşmadı. Çünkü bizatihi Fatımî halifeleri İmam (dini önder) ve Halife (siyasi önder) kabul edilmekteydi. Şii geleneğine göre günahsız ve yanılmaz kabul edildiklerinden, bu hükümdarların sözleri Allah’ın sözü olarak addedilmekteydi.
On İki İmamcı Şiilik diğerlerinden farklı bir gelişim yolu izledi. Bunu dört döneme ayırabiliriz: On İki İmam Dönemi, ruhban sınıfının oluşma dönemi, Safevi hanedanlığı ile devletle eklemlenme dönemi ve İran İslam Devrimi sonrası oluşan mutlak teokrasi dönemi.
On İki İmam döneminde Ehl-i Beyt imamları kendilerine taraftar olan kitleye dini anlamda bizzat önderlik etmekteydiler. Ancak siyasi iddiaları, Hazret-i Ali ve Hazret-i Hüseyin hariç, olmamıştı. Yukarıda belirttiğim gibi İmam-ı Muhammed-i Bâkır kardeşi İmam Zeyd’in isyanına destek vermemişti. Yine benzeri şekilde Ebu Müslim el – Horasani’nin isyanını katılmayı kabul etmeyen ve kendisine önerilen Halifelik teklifini geri çeviren İmam Câfer es-Sâdık “Hilâfetin dünya işi olduğunu ama İmâmetin dünya işlerinden ayrı olduğunu, İmam’ın insanlara imâni açıdan rehber olduğunu” bildirmişti. On İki İmam’ın varlığında, onlara bağlı olan Müslümanların dini açıdan rehberliği o yüzden On İki İmamtarafından yerine getirilmekteydi. Pekiyi onlardan sonra ne oldu? Bir din adamları sınıfı, yani mollalar, oluştu.
On İki İmamcı Şiiliğin Safevi devleti kurulana kadar merkezi Irak’tı. On İki İmam sonrasında, kayıp imam Mehdi’nin vekili konumunda bir din adamları sınıfının oluşma süreci başlamıştı. Kum, bir medreseler şehri olarak önemli bir konumdaydı, yine Kerbelâ ve çevresi de kutsal ziyaret bölgeleriydi. Henüz bir devletle organik ilişkiye girmedikleri durumda, Şii müslümanların toplumsal örgütlenmesi bu mollalar tarafından sağlanıyordu. Kendileri On İki İmam’ın vekilleri oldukları için inananlar üzerinde ciddi bir otoriteleri de oluşmuştu. Bu mollalar sadece halkın ibadet ihtiyaçlarını değil, aynı zamanda, kendi inançları yörüngesinde bir Hukuk sistemi, yani Şii Fıkhı, oluşturmuşlardı. Yani bir fıkıh ilmi vardı, ceza, ticaret, borçlar ve medeni hukuk hükümlerini ihtiva eden… Bu fıkhı uygulayacak ve geliştirecek bir hukukçu ve din adamları grubu da vardı, katı bir hiyerarşi ile örgütlenmiş mollalar sınıfı… Ama bunları hayata geçirecek bir devlet yoktu. İşte bu devlet 16‘ıncı yüzyıl başında İran’da kuruldu: Safeviler…
İlk başta Anadolu’dan gelen Kızılbaş Türkmen boylarının bir devleti olarak ortaya çıkan Safevi Şahlığı, tasavvufi bir İslâm yorumuna, göçebe ekonomi politiğine ve Şah İsmail’in Mehdi olduğu inancına dayanmaktaydı. Göçebe Türkmen oymaklarına dayalı bir devletin devamlılığı olamazdı. Nitekim merkezi bir devlet yapısı ve profesyonel ve düzenli bir orduya sahip Osmanlı’lar karşısında alınan Çaldıran hezimeti sonrasında bu durum açığa çıkmıştı. Rivayete göre savaştan sonra Veziri Zekeriya’ya “Bundan sonra ne olacak, ya Zekeriya?” diye soran Şah İsmail’e Veziri Zekeriya şu sözlerle karşılık vermişti: “Bu baldırı çıplak Türkmenle Şahlık kurulur, ama zinhar devam etmez Şahım!” Şah İsmail tekrar sormuş: “Ya ne gerektir, Zekeriya!”. Zekeriya cevaplamış: “Kum’dan molla Fars’tan Vezir gerektir Şahım!” Yani Osmanlı’yla baş edebilmek için kurulu ve merkezi bir devlet olması gerekir. Bunu göçebe Türkmen aşiretlerine dayandıramazsınız, çünkü bunların bir yazılı hukuku olmadığı gibi bürokrasiyi götürecek bir birikimleri de yoktur. Bu yüzden köklü İran bürokrasisi ile Şii fıkhının, dolayısıyla Mollaların,sisteme dahil edilmesi gerekliydi.
Geçen zaman içinde Safevi Şahları İran’daki sünni nüfusu ve Anadoludan getirdikleri Alevi Kızılbaş Türkmenleri zorla Şii Câferi yaptılar. Devlet yönetiminde Fars Bürokrasisi kadar mollaların da etkisi arttı. On İki İmam Şiiliği ihtiyaç duyduğu devlet yapısına kavuşmuştu. Zaman içinde mollaların etkisi Şahları bile geri bırakır hale gelmişti. Örneğin 18’inci yüzyıl Kaçar Hanedanı zamanında Nasırüddin Şah Kaçar döneminde Şah’ın haberi ve emri olmadan mollaların fetvasıyla Rusya’ya savaş açılmıştı. Tabii sonu hezimetle bitmişti bu savaşın.
Şiiliğin iktidarının son dönemi 1979 İran İslam Devrimi sonrasına denk gelir. Devrim Lideri Humeyni’nin Velayet-i Fakih doktrini, hükümetin ve meclisin kararlarının son onay merciinin din adamları sınıfı ve onun tepesinde olan Rehber’in (yani dini liderin) olduğudur. Yani ister seçimle gelsin ister hanedana dayansın bir devletin idaresinde son söz din adamları sınıfınındır. Artık mollalar sınıfı devletle eklemlenmenin ötesine geçmiş ve bizatihi devlet olmuştu. Bugün İran’da halen bu sistem uygulanmaktadır. Siyaset ve iktidar gücü o kadar büyüktür ki, kendilerine vekalet ettikleri On İki İmam’ın dünya işlerinden ayrı gördüğü din adamlığını bizzat devletin ve siyasetin tepesine yerleştirmişlerdir. Bu da İmam Cafer es-Sâdık’ın görüş ve içtihatlarının siyaseten çöpe atılması anlamına gelir.
SON SÖZ: İslam tarihinde dini kökenli olduğu düşünülen bir çok olay, tartışma ve çatışma aslında siyasi ve iktisadi etkenlere dayanmaktadır. Neyin dini olduğunu anlayabilmek için, ilk önce, neyin dini olmadığını anlamak gerekir.
DEMOKRASİLER NEDEN İŞLEMİYOR YA DA KUSURLU İŞLİYOR?
YAYINLAMA: 28 Ağustos 2022 - 23:20
Her şeyden önce herkesin 30 Ağustos Zafer Bayramını kutlarım. Ülkemizin bir imparatorluğun külleri arasından yeniden taze bir Cumhuriyet olarak doğmasının sebebi olan Büyük Zafer’in komutanlarından erlerine kadar bütün gazi ve şehitlerini rahmet ve şükranla yad ederim.
***
Bugün sizlerle demokratik yönetimlerin karşılaşabileceği ve karşılaştığı problemler ve demokrasinin zaafları üzerine görüşlerimi paylaşacağım. Özellikle Soğuk Savaş sonrası dünyasında bütün kavramlar birbirine girdiği gibi demokrasi ve demokratik toplum hakkında da insanların kafasında kavram kargaşası oluştu. Bu durum, özellikle son yirmi yılda, sadece ülkemizde değil hemen hemen bütün dünyada geçerlidir. Yükselen ırkçılık ve yabancı düşmanlığı, her türlü ahlâktan arındırılmış siyasi hedefler güden bir muhafazakâr popülizm, yükselen lider kültü hep bu kavram kargaşasının göstergesidir. Burada sorulacak daha net sorular şunlar olabilir: Demokrasiler neden teoride olduğu gibi işlemiyor, kusurları demokrasiden mi kaynaklanıyor ya da toplumdan mı? Demokrasinin yapısal zaafları var mı? Demokrasi gelişmiş ülkeler de farklı, gelişmekte olan ülkelerde farklı mı işler? Küresel kapitalizm demokrasileri bozdu mu? Bu sorulara cevap vermek tabii ki zordur. Çünkü yaşanan sorunlar çok yönlü ve karmaşıktır. Bu yüzden ayrıntılı bir açıklama binlerce sayfalık bir kitapla cevaplanabilir. Ancak burada belli bir şablonla ilerleyebilirsek ve temel bazı noktalara yoğunlaşırsak genel bazı sonuçlar elde edebiliriz.
DEMOKRASİNİN TANIMI
Demokrasi antik Yunanca “halk yönetimi” anlamına gelen bir kavramdır ve yönetimin mutlak olarak veya kısmen halkın iradesine dayandığı yönetim sistemlerinin ortak adıdır. Halkın (yani ilgili devletin vatandaşlarının) yürütme ve yasamaya dair kararları belirleme ve uygulama hakkına sahip olduğu demokrasiler “doğrudan demokrasi”, yasama ve yürütme için seçimle belli bir süre için gelen temsilcilere yetki verildiği demokrasiler de “temsili demokrasi” olarak adlandırılır. Pratikte bütün demokrasiler temsili demokrasidir çünkü doğrudan demokrasi ancak antik Yunan site devletleri veya bugünkü apartman yönetimlerinde olduğu gibi çok küçük topluluklarda uygulanabilir. Bütün dünya siyaset tarihine bakıldığında, temsili demokrasiler de halk ile halkın seçtikleri arasındaki yetki paylaşımı zaman içinde değişirken, farklı ülkelerde bu değişimin hızı ve yönü farklı olmuştur. Günümüzde demokrasinin temel dayanakları arasında toplantı özgürlüğü, yönetime ortaklık, mülkiyet hakları, inanç ve düşüncelerini ifade özgürlüğü, kapsayıcılık ve eşitlik, vatandaşlık şuuru, halkın rızası, serbest seçimler, girişim, inanç ve düşünce özgürlüğü ve azınlık haklarının güvence altına alınması sayılabilir.
Demokrasilerde en önemli kurallardan biri karar alma süreçlerinde ve temsilcilerin seçiminde çoğunluk kuralıdır. Basit çoğunluk oy verenlerin yarısından bir fazlasını kararın alınması için yeterli görürken, kimi durumlarda üçte iki veya dörtte üç gibi nitelikli çoğunluk aranır. Burada amaç alınan kararlarda ve yapılan seçimlerde toplumun mümkün olan en büyük kısmının kapsanmasıdır. Ancak modern demokrasinin farkı yönetim hakkını çoğunluğun temsilcilerine verirken, aynı zamanda, iktidarı kanunla sınırlaması ve siyasi azınlığın, yani muhalefetin, haklarını da garanti etmesidir. Bu nokta demokrasinin en kırılgan noktalarından birisidir. Eğer iktidar, yani siyasi çoğunluk, kanunlarla sınırlandırılmazsa, o zaman, bir çoğunluk diktatörlüğüne dönüşebilir. Çoğunluk diktatörlüğüne engel olmanın yolu da özgür basın ve bağımsız yargıdan geçer.
DEMOKRASİ HAKKINDA ELEŞTİRİLER
Madem demokrasiyi tanımladık bilelim ki demokrasi, “olabilecek en az kötü” rejimdir. Daha farklı bir açıklama ise “demokrasinin herkesin tercihlerinin bir ortalamasını” yansıttığıdır. Buna göre demokratik süreçlerle alınan kararlar kimseyi yüzde yüz mutlu etmeyeceği gibi kimseyi de yüzde yüz mutsuz etmez. Başka bir deyimle demokraside herkesin kendi bireysel taleplerinden belli oranda taviz vermesiyle toplumsal ortak kararlara ulaşılır. Hal böyle olunca, yani demokrasiler hiçbir açıdan kusursuz olmayınca, ister istemez eleştiriler de yapılmıştır. Aşağıda sırasıyla bu eleştirilerin en önemlilerine değineceğim.
Kitlelerin rasyonel kararlar alamaması - Ayak takımının hükümranlığı
Bazı sosyal bilimciler insanların teoride varsayıldığı gibi rasyonel / akılcı kararlar alamadıklarını, aksine, bireylerin kitlelere uyum gösterdiklerini ve kitlelerin de çoğu zaman yoğun ve çarpıtılmış duygularla hareket ettiğini söylemektedirler. Demokrasinin ana birimi olan siyasi partiler de hitap ettikleri seçmen kitlesinin kolektif duygularına hitap etmeyi (kin, korku, dini inançlar ve geleneksel değerler) ve bu duygular vasıtasıyla bu kitleleri yönlendirmeyi daha kolay ve pratik bulurlar. Sonuçta demokrasi birbirlerine duygusal olarak yabancılaşmış kitlelerin birbirine düşmanlıkları çerçevesinde işlemeye başlar. Toplumsal birlik ve ortak ülkü kaybolur. Bu görüşü savunanlar toplumun birliğinin ve ülkü ortaklığının toplum içindeki görüş ve yaşam tarzı farklılıklarının en aza indirilmesi ile gerçekleşeceğini savunurlar. İktidarda olan siyasi güç, bu görüşü savunuyorsa, kendi tanımladığı bir kültürel değerler manzumesini, kendi örnek aldığı bir yaşam tarzını ve yine kendi belirlediği bir örnek vatandaş tipini toplumdaki herkese dayatarak kabul ettirmek ister.
İnsan doğasına aykırılık
İtalyan iktisatçı Vilfredo Pareto’ya ve yine İtalyan siyaset bilimci Gaetano Mosca’ya göre insan toplumlarının sosyal evrimi her toplumdaki üst düzey elitler vasıtasıyla gerçekleşir. Bu anlamda teorideki demokrasi hiçbir zaman sosyal evrim sürecini desteklemez, çünkü elitler azınlıkken sıradan insanlar çoğunluktur. Gerçekte demokrasi olarak tanımlanan yönetimler aslında birer elit oligarşisidir. Ülkenin yönetimi elitlerin elindeyken, seçimlerle elitlerin kararları halka onaylatılır. Yani aslında demokrasi bir aldatmacadan ibarettir. Bu haliyle teoride bahsedilen demokrasi insan doğasına aykırıdır. Bu görüşü savunanlar, başta adı sayılan iki İtalyan aydın olmak üzere, demokrasi yerine totaliter ve korporatist yönetimleri tercih ederler. Faşizmin İtalya’da ortaya çıkmasında bu gibi görüşlerin çok katkısı olmuştur.
İlerlemenin yavaşlaması
Özellikle kapitalistleşmede geri kalmış ülkeler için demokratik yönetimlerin karar alma mekanizmasının kalkınma için gerekli yatırımların yapılması ve stratejilerin geliştirilmesi açısından yavaş kaldığı eleştirisi getirilmektedir. Demokratik yönetimlerin hem yasama hem de yargı tarafından denetlenip sınırlandırılması, bazı durumlarda kararların iptal edilmesi kalkınma sürecinin yavaşlamasında birinci etken olarak bazı iktisatçılar tarafından gösterilmektedir. Son yirmi yılda bütün dünyada (hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde) yükselen popülist siyasi akımlar, demokratik kontrol ve denetim mekanizmalarını “yürütmenin ayak bağı” olarak tanımlamaktadırlar. Mantık aynı mantıktır. Bu gibi görüşleri savunanlar totaliter bir rejim olan Çin’i, 1990’lara kadar yarı demokratik bir rejim olan G.Kore’yi örnek göstermektedirler.
Siyasi istikrarsızlık
Demokrasiye getirilen en temel eleştirilerden biri de demokrasinin farklı görüşlere dayanan, farklı sınıf ve zümrelerin temsil edildiği, doğası gereği toplumsal çatışma ve siyasi istikrarsızlık üreten bir rejim olduğudur. Bu ise vatandaşların özgürlükleri artmasına rağmen ülkenin milli güvenliğini tehdit eden bir süreç doğurabilir. Bu görüşü savunanlara göre bireylerin özgürlükleri ve hakları toplumun güvenliği ve devletin bekası yanında ihmal edilebilecek önemsizliktedir. Yaşı 45 üstü olanlar hatırlayacaktır: 1980 darbesi sırası ve sonrasında darbe lideri Kenan Paşa mütemadiyen “huzur ve güven ortamından” bahsetmekte ve insan hakları ihlallerini bu şekilde meşrulaştırmaktaydı.
Sonuç
Tarih boyunca halk oyuna dayanarak iktidara gelip kendi şahsi ve keyfi idaresini kurmaya çalışan örnekler gözlemlenmiştir. Gaius Julius Caesar, Napoleon Bonaparte, Benito Mussolini, Adolf Hitler ve onlara göre daha yumuşak olmakla birlikte Kenan Evren. Bu şahsiyetlerin demokrasiye karşı tutumlarını oluştururken ve daha istikrarlı (!) olduğunu iddia ettikleri disiplinli ve keyfi yönetimlerini kurarken hep bu yukarıda özetlediğim eleştirileri getirmişlerdir. Bu eleştirilerde doğruluk payı vardır, demokrasinin de zaafları vardır. Ama demokrasinin zaaflarını yine demokrasi içinde gidermektense demokrasiden vaz geçmek çok da akıl kârı görünmemektedir.
Cumartesi demokrasinin bu zayıflıklarını yine demokrasi içerisinde gidermenin yollarından bahsedeceğim.
DEMOKRASİLERİN ZAAFLARI NELERDİR?
YAYINLAMA: 02 Eylül 2022 - 23:35
Pazartesi günkü yazımdan devam ederek, bugün sizlerle demokratik yönetimlerin karşılaşabileceği ve karşılaştığı problemler ve demokrasinin zaafları üzerine görüşlerimi paylaşacağım. Hatırlayacağınız gibi demokrasinin tanımını vermiş ve demokrasi karşıtı çevreler tarafından dile getirilen eleştirileri özetlemiştim. 19’uncu yüzyılın popülist tek adam rejimleri, yirminci yüzyılın faşist parti devletleri ve yirmi birinci yüzyılın sağ popülist otoriter siyasetçileri hepsi benzeri eleştirileri demokrasiye yöneltmişlerdi. Şunu bilmemiz gerekir ki, doğrudan demokrasi olmadığı müddetçe, temsili demokrasiler veya temsili demokrasiden türeyen otoriter rejimlerin hiçbiri kusursuz değildir. Her rejimin avantajları yanında dezavantajları da vardır. Bir toplum için ana amaç, kendi istek ve tercihleri doğrultusunda siyasi sistemin dezavantajlarını en aza indirirken avantajlarını da en yüksek düzeye çıkarmak olmalıdır.
Demokrasileri kırılgan hale getiren sebepleri nasıl sınıflandırabiliriz? Bunları dört ana grupta tasnif edebiliriz: Yapısal sebepler, toplumsal sebepler, iktisadi sebepler ve küreselleşmeden kaynaklanan sebepler.
1.Yapısal Sebepler: Demokratik sistemler kendi sonunu getirebilecek bir karar alma mekanizmasına sahiptir. Özellikle siyasi sistemin tıkanıp karar alma mekanizmasının çalışmadığı ve iktisadi krizin yaygınlaştığı dönemlerde toplum içindeki çoğunluğu oluşturan orta ve alt geri grubuna mensup kitleler rasyonel politikaların değil, kitlesel şehvetle büyütülmüş duyguların güdümünde hareket ederler. İşte bu gibi durumlarda, kitlelerin (dini tutuculuk, yabancı düşmanlığı, güvenlik kaygısı, işsizlik ve fakirliğin yol açtığı bıkkınlık gibi) duygularını yönlendiren sağ veya sol popülist siyasi partiler yönetimi ele geçirebilir. Sonraki adımda ise demokratik kurumların dönüştürülerek otoriter bir yönetime evrilmesi gelir. Yani demokrasiler tıpkı ağaçlar gibi, kendi kurdunu içinde taşır. Karar alma mekanizmasından kaynaklan ikinci bir yapısal sorun sistemin çoğunluk kararına dayanmasıdır. Bütün işlerin çoğunluk kararıyla alınması, yukarıda saydığım sebeplerden, çoğunluğun demokrasiden vaz geçmesi veya vaz geçirilmesi sonucunu doğurabilir. Ez cümle, demokrasinin sadece sandıktan ibaret görüldüğü durumlarda, demokrasi kendini koruyamaz hale gelebilir. Bunun için – birçok popülist partinin iddia ettiği gibi- demokrasiyi sadece sandığa dayanan bir meşruiyet sistemi olarak görmemek ve kurumları buna göre tasarlamak zorunludur.
2.Toplumsal Sebepler: Demokrasi şehirli toplumlarda maksimum randımanla çalışabilecek bir siyasi sistemdir. Çünkü şehirlileşmiş ve sanayileşmiş toplumlarda tarım ekonomisinden kalan geleneksel ve dini değerler, dayanışmacı toplumsal örgütlenme ve geniş aile yapısı şehirlileşmiş toplumda işbölümü ve uzmanlaşmayla değişir. Bunların yerini daha seküler bir değerler kümesi, rekabetçi ve bireyselleşmiş bir toplumsal örgütlenme ve çekirdek aile yapısı alır. Şehirli bireyler için artık falanca tarikat veya kiliseye mensup olmak, filanca köyden gelmiş olmak kimlik değeri olarak vasfını kaybeder, onun yerini iktisadi sınıflara (işçi, sermayedar ve rantiye gibi) aidiyet ve onların haklarını temsil eden kurumlara (sendikalar, ticaret odaları ve tarım kooperatifleri gibi) mensubiyet alır. Böyle bir toplumda demokratik siyaset farklı sınıfların iktisadi kazançlarını koruyan ve onları temsil eden siyasi partiler arasında yapılır. Ancak tam şehirlileşememiş hem tarım hem de sanayi toplumu özelliklerini koruyan, bu değerlerin beraber bulunduğu ve kimlik çatışmasına yol açtığı yarı şehirli toplumlarda ise ne köylü ne de şehirli olabilmiş, mesleksiz lümpen proletaryanın varlığı siyasetin yapısını belirler. Eğer lümpen proletaryanın toplum içindeki oranı yüksekse, sosyal ağlar meslek örgütlerinden çok tarikat veya kiliseler, bölgesel hemşeri dernekleri, etnik ve dini aidiyeti temsil eden cemaatler arasında oluşur. Bu ortamda siyasi partiler için sınırsız popülist politika uygulama imkânı doğar. Toplumun ortak değerleri olan milli sembollerin, dini değerlerin, kurucu liderlerin, tarihi kahramanların her biri bir parti ve/veya bir zümre tarafından sahiplenilir, siyaset (etnik ve dini açıdan) farklı zümrelerin yaşam ve tüketim tarzları arasındaki farklılıklar etrafında yapılır. Bu durumda da demokrasi, demokrasi olmaktan çıkar. Özetle diyebiliriz ki, gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde demokrasi yukarıda verdiğim örnekte olduğu gibi olumsuz yönde değişebilir.
3.İktisadi Sebepler: Marksist sol literatürde kapitalist sistemin krizin tohumlarını kendi doğasında barındırdığı, doğası gereği daha fazla sermaye birikimine mecbur olduğu, bunun ise uzun dönemde kâr oranlarında düşüşe ve kaçınılmaz krize yol açacağı öngörülür. Buraya kadar üç aşağı beş yukarı doğru olmakla beraber, kapitalizmin krizlerinin bir işçi devrimine ya da seçimle sol partilerin iktidarına yol açacağı söylenir. Bütün yirminci yüzyıl boyunca elde edilen tecrübelere baktığımızda iktisadi krizlerin sol veya sosyalist siyaseti güçlendirmediğini, aksine popülist sağ veya faşist hareketlerin güçlendiğini görmekteyiz. Dolayısıyla kapitalizmin doğası eşitsiz gelir ve servet dağılımına, bunu takiben krizlere yol açarken, bu krizler popülist sağ siyaseti güçlendiren etkiler yapmaktadır. Popülist sağ siyaset dezaman içinde, kapitalist sistemin egemen güçlerini daha da kuvvetlendiren politikalar uygulamaktadırlar. Dolayısıyla sosyal devlet kurumları, örgütlü sendikalar ve ulus devletin gözetimi altına alınmamış, kontrolsüz ve denetimsiz kapitalizm ilerleyen aşamalarda demokrasiyi ortadan kaldıracak ya da demokrasiden otoriter yönetimlere döndürecek bir damar taşır.
4.Küreselleşmeye Dayalı Sebepler: 1980 sonrası dünyada, özellikle 1990’da Soğuk Savaşın sona ermesiyle beraber küreselleşme olgusu hayatımıza hızla girdi. Küreselleşme – devletlerin herhangi bir hukuki anlaşması olmadan- kendiliğinden gelişen, özellikle yüksek teknolojili mallar ile sermaye yoğun malların serbest ticaretinin gelişmekte olan ve gelişmiş ülkeler arasında neredeyse sınırsız hale geldiği, her türlü sermayenin ve iyi eğitimli işgücünün uluslararası hareketinin serbestleştiği gayr-ı resmi bir küresel ortak pazar gelişim sürecidir. Burada oyun dışı kalan az gelişmiş ülkelerdir. Bununla birlikte niteliksiz işgücünün serbest dolaşımı yoktur. Yine tarım mamulleri ve emek yoğun malların serbest ticareti de sınırlıdır. Öte yandan teknolojik gelişmenin yol açtığı sınırsız iletişim ve denetimsiz finans imkânları bireylerin toplumsal değerlerinden yabancılaşmasına ve tüketim kalıplarının değişmesine de yol açmıştır. 40 yıllık süreç sonunda gelişen yeni küresel sistem şöyle özetlenebilir: Gelişmiş ülkeler merkezli küresel finansal piyasaların ulus devletleri kendisine bağımlı kıldığı ve onların kendi ekonomileri üzerindeki belirleyiciliklerini azalttığı bir bağımlılık süreci, denetimsiz kapitalizme alternatif siyasi hareketlerin sönükleştiği ve iddiasızlaştığ ı, siyasetin ideolojisizleştiği, insanların vatanlarına ve tarihlerine aidiyetlerinin azalıp birer küresel tüketici profiline sahip olduğu bir dünya… Bu gelişmelerin üzerine son yirmi yıldır her geçen sene artan oranda gerçekleşen ve az gelişmiş ülkelerden kaynaklanan kaçak göçmen akınlarının etkisini de ekleyin. Hızla yabancı düşmanlığına ve radikal siyasete kayabilecek, sınıf bilinci ve dünya görüşü olmayan, üretmeden tüketmeye ve hızla zengin olmaya yönlendirilmiş insanlar: seçmen kitleleri… Bütün rekabeti dışarıdan daha çok borçlanabilmek üzerine kurulu olan ve küresel para akımlarına mutlak bağımlı yönetici adayları: siyasi partiler… Böyle bir konjonktürde demokrasi demokra si değil, ancak bir sirk gösterisi olur…
ÖZET:
Temsili demokrasilerin yapısal sorunları vardır. Bunların engellenebilmesi için kuvvetler ayrılığı prensibi, laiklik, siyasi azınlık haklarının kanun garantisine alınması, bağımsız yargı ve bağımsız kurumlar gereklidir. Yarı şehirli toplumlarda toplumsal sorunları aşabilmek için sendikal örgütlenmenin kuvvetlenmesi, eğitimin herkese eşit fırsatlar sunar şekilde kamu eliyle verilmesi, ciddi sosyal devlet kurumlarına dayalı sosyal politikalar uygulanması ve modern sanayi toplumunun sınıfsal ilişkileri ile yeniden kurulması gereklidir. Bunun ötesinde ulus devletlerin ve onların liderlik edeceği planlı kalkınma politikalarının yeniden hayat geçirilmesi, küreselleşmenin yarattığı bağımlılık sürecinin etkilerini en aza indirmek açısından önemlidir. Denetimsiz kapitalizmin yol açtığı iktisadi sorunlar olan istikrarsız ve orantısız büyüme süreçleri de, yine, merkezi planlı ekonomi politikaları ile kontrol altına alınabilir. Bu şartlar yerine getirilirse, demokrasi de demokrasi gibi olabilir. Ancak en önemli soru yazının sonunda gelmektedir: İnsanlar gerçekten adil, eşitlikçi, özgürlükçü ve istikrarlı bir yönetim istiyorlar mı? Yoksa kendilerine kısa yoldan köşe dönmeyi vaat eden kuralsız ve istikrarsız bir toplumda mı yaşamayı tercih ediyorlar? Bu sorunun cevabını hepimiz yakın gelecekte kendi gözlerimizle göreceğiz…
TÜRKİYE SEÇİME GİDERKEN SİYASET SAHNESİ
YAYINLAMA: 04 Eylül 2022 - 23:35
2021 yılı yazından bu yana, Türk siyaset sahnesi “Erken seçim kapıda, baskın seçim geliyor!” sloganlarını tartıştı. Muhalif kesimler erken seçimin geldiğini söylerken, iktidara yakın kesimler de bu önermeyi şiddetle reddetmekteydiler. Ben de, çeşitli zamanlarda, iktidarca uygulanan ekonomi politikasının ancak bir erken seçimle mantıklı ve uyumlu olabileceğini ifade ederek erken seçim beklediğimi söylemiştim. Aradan bu kadar zaman geçti. Artık zamanında seçim bile erken seçim sayılır. Haziran 2023’te Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili seçimleri var. Şunun şurasında (Eylül ayını da sayarsak) 10 ay kalmış. Yani sözün özü, Türkiye seçim sath-ı mailine girmiştir. Bugünkü yazımda seçime doğru giderken Türkiye siyaset sahnesindeki genel durumu anlatmak istedim. Göreceğiz ki, normal bir demokraside olmayan garip tartışmaların ön plana çıktığı, halkın esas problemlerine hiç temas edilmediği ilginç bir süreç içindeyiz.
***
SEÇİME GİDERKEN TÜRKİYE EKONOMİSİ
Türkiye ekonomisi 80’li ve 90’lı yıllarda yaşadığımız yüksek enflasyon, yüksek dış ve iç açık, orta ve düşük gelirli kesimlerin alım gücü kaybı, artan yolsuzluk iddiaları, düşük katma değerli üretim gibi bir dizi iktisadi problemle bugün de karşı karşıyadır. Tabiî ki, bugünkü durumun bugüne özgü sebepleri de vardır, bunun yanında ta Osmanlı’dan bu yana çözemediğimiz ve birikmiş iktisadi sorunlar da vardır. Bugün oluşan yüksek enflasyon ve yüksek cari açık problemi temelde Hükümetin uyguladığı genişlemeci para politikasından kaynaklanmaktadır. Bunun yanında Türkiye’nin yaşadığı bütün krizlerin ortak yönü olan istikrar politikası ile kur rejimi arasında uyumsuzluk da bulunmaktadır. Daha açık bir ifadeyle belirtmek gerekirse, Hükümetin gerçekçi bir kur hedefi olmadığı gibi, kur rejimi hakkında da ciddi tutarsızlıkları bulunmaktadır. Para ve maliye politikası sadece ekonomide canlılığı korumayı, nasıl ve ne pahasına olursa olsun ekonomik büyümeyi sağlamaya yönelik olarak uygulanmaktadır. Kâğıt üzerinde serbest kur rejimi vardır ama pratikte kurlar hükümetin KKM gibi sıra dışı önlemleri ile baskılanmaktadır. Bu durum aynı zamanda Hükümetin ilan ettiği ihracata dayalı kalkınma stratejisiyle de çelişmektedir. En son banka kredileri üzerinde idari önlemlerle kredi faizleri düşürülmeye çalışılmaktadır. Merkez Bankası politika faizi kriter alınırsa enflasyonla faiz arasındaki fark yüzde 66’yı geçmiştir. Bütün bunların sonucu enflasyon 9 ayda yüzde 15’lerden yüzde 80’lere fırlamış, ülkenin dış borçlanma faizlerini doğrudan etkileyen CDS primleri 250’lerden 900 tavanına doğru yükselmiş, bütçe açıkları artmış ve artmaya devam etmektedir. Buna karşılık işsizlikte bir değişim olmamakla birlikte 2022 yılının ilk iki çeyreğinde GSYİH yüzde 7 üzerinde büyüme sergilemiştir. Bu durumun gelişmesinde ikinci etken olan geçmişten bu yana gelen yapısal problemlerimizin de süreç içinde ağırlaştığı gözlemlenmektedir. Bu problemleri şöyle özetleyelim: Yetersiz sermaye birikimi, dış borca dayalı bir büyüme, üretimde enerji hammaddesi, yatırım malları ve teknolojide dışa bağımlılık. Üçüncü bir etken olarak da dış dünyada hâkim olan olumsuz konjonktürü ekleyelim: 2020 – 22 arası pandeminin etkileri, dünyada artan stagflasyon eğilimi ve ülkemiz çevresinde savaşlar ve terörizmle artan istikrarsızlık…
Bu ekonomik şartlarda kimler kazanmakta ve kimler kaybetmektedir? Kaybedenler olarak sabit gelirli çalışanlar, üretken sektörlerde yatırım yapmış sanayiciler, çiftçiler, yeni mezun nitelikli iş gücü bu durumdan ciddi olarak zarar görmektedir. Kazananlar ise döviz ve altın istifçileri, komisyoncu, aracı ve tüccarlar, bankacılık ve finans kesimi, rantiyeler, emlak komisyoncuları, bir kısım ihracatçılar ve benzeri üretken olmayan ve artı değer üretmeyen kesimlerdir. Bu tabloyu geçen ay bizatihi Sayın Nebati de itiraf etmiştir.
SEÇİME GİDERKEN SİYASİ TARTIŞMALAR
Bir demokrasi her şeyden önce büyüyen gelir pastasından kendi paylarını almak isteyen kesimlerin pazarlık ve mücadelesine dayanır. İktidarın yerine gelmek isteyen muhalefet, her şeyden önce, mevcut durumda kaybeden kesimlerin sözcüsü ve temsilcisi olmalıdır. İktidar ise teorik olarak mevcut durumdan nemalanan kesimlerin temsilcisidir. Söylemleri ve eylemleri bu temsilciliği yansıtmalıdır. Normal işleyen bir demokraside insanların neye inandıkları, ne yiyip içtikleri, nasıl giyindikleri veya hangi müziği dinledikleri siyasetin tartışma konusu olmaz. Örneğin “fakir fukaranın garip gurebanın” temsilcisi, “kimsesizlerin kimsesi” ve “sessiz yığınların sesi” olduğunu iddia eden bir siyasi hareket rantiyelere, döviz istifçilerine, komisyoncu ve aracılara ve finans sermayesine para kazandıracak politikalara öncelik vermez.
Bugünkü siyaset esnafının sahnesine baktığımızda, tartışmalarda öne çıkan konular traji-komiktir. Birkaç örnek verelim isterseniz: Dünyaca ünlü ve akademi dünyasında yüksek düzeyde kabul görmüş bir akademisyenin “Hz. Musa’nın varlığı hakkında bir tarihi delil yok” mealinde sözleri iktidar yandaşları tarafından din düşmanlığı, millete ve inancına hakaret ve vatan hainliği olarak köpürtülürken, muhalefet cephesi de “Türkiye laiktir, laik kalacak!” sloganlarını patlatmaktadır. Benzeri şekilde Türk örf ve geleneklerinde pek tasvip edilmeyecek kadar giyinen (ya da giyinmeyen mi demeli, DMD) bir popüler şarkıcının dumanlı kafa ile kendi saz arkadaşlarından birine yaptığı yersiz sataşma, iktidar mahfillerinde “imam hatiplilere”, oradan Sayın Cumhurbaşkanı’na ve nihayet Türk milletine hakaret olarak telakki edilmektedir. Öte yandan muhalefet taraftarları ise adını anmadığım popüler şarkıcıyı adeta bir özgürlük kahramanı olduğunu savunmakta, kadın hakları ve düşünce hürriyetinin sembolü olduğunu iddia etmektedirler. Bu iki örnekte bunların üstüne tuz biber eken de savcıların hemen durumdan vazife çıkararak ilgili şahıslara dava açmalarıdır. Görüleceği üzere, geniş halk kitleleri son zamanların en zor şartlarında geçinmeye çalışırken iktidar ve muhalefetin kayıkçı kavgası pesten terane konular üzerinde sürüp gitmektedir.
İktidar ve muhalefetin tarz-ı siyasetinde ayırıcı bir unsur da kişi kültüdür. İktidar bütün sermayesini Sayın Cumhurbaşkanı’nın karizmatik şahsiyeti, siyasi tecrübesi ve başarılı liderliği üzerine oturtmuştur. Sadece AK Parti de değil, iktidarın diğer paydaşları MHP, Vatan Partisi ve BBP de Sayın Cumhurbaşkanı’nı siper almışlar, onun gölgesine sığınmışlardır. Bu partilerin teşkilatlarının ne doğru düzgün bir çalışma şeması vardır, ne halkla içten ve samimi bir diyalogları vardır ne de âdet yerini bulsun kabilinden bir siyaset önerileri… Bu dört partinin kurumsal olarak hal-i pür melalini yine Sayın Cumhurbaşkanı’nın sözleriyle betimleyelim: “Dört dönüm bostan, yan gel yat Osman!”
İktidar böyle, ya muhalefet? Muhalefet de bütün stratejisini, eylem ve söylemlerini Sayın Cumhurbaşkanı’na düşmanlık üzerine kurmaktadır. Bütün muhalif basın Sayın Cumhurbaşkanı ne söylerse onu eleştirmekte ve tersini savunmaktadır. Birbirine birçok açıdan benzemeyen ve hele en küçük ortakları arasında sert çatışmalar yaşanan malum “altılı masa” tek bir ortak payda da birleşmektedir: Sayın Cumhurbaşkanı’nı indirmek… Ancak bunun nasıl olacağı şüphelidir. Vatandaşın hangi derdine hangi çözümler getirilmektedir? Meçhul. Altılı Masa’nın ortak dış politika, eğitim, güvenlik, şehircilik stratejisi nedir? Meçhul. Ortak bir ekonomi programı var mıdır? Meçhul. Ortak bir siyasi programları var mıdır? Evet vardır: Muhayyel güçlendirilmiş parlamenter sistem… Pekiyi, bu rejim değişikliğini gerçekleştirmek için toplam 400 milletvekilini nasıl toplayacaksınız? Meçhul. Eğer hasbelkader seçimi kazanırlarsa, kendi destekledikleri, seçimi kazanması için günlerce miting yaptıkları Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini elinden alıp Sayın Akşener’i Başbakan yapacaklarını halka nasıl anlatacaklar? Meçhul. Nihayet, böyle bir tiyatroda baş rol oynamak isteyecek bir Cumhurbaşkanı adayı var mı? Meçhul. Altılı masa sadece şunu demektedir: Erdoğan’ı göndermek için bize oy verin. Pekiyi vatandaş altılı masaya niye oy vermek istesin? O da meçhul…
Bundan önceki iki yazımda anlattığım demokrasinin sorunlarına dair görüşlerimi bu durumdan daha iyi gösteren bir örnek bulunamazdı. İktidarı ve muhalefeti ile popülistleşmiş bir siyasetten rasyonel çözümler çıkar mı? Cevap ne? Tabiî ki, meçhul…
İKİ ÖLÜM, BİR ZAFER VE AVRUPA'NIN HAL-İ PÜR MELALİ
YAYINLAMA: 09 Eylül 2022 - 21:00
Bugün öncelikle bu hafta içinde gerçekleşen iki ölümden bahsedip İzmir zaferimizi yad edeceğim. Sonra da Avrupa’nın hâl-i pür melâlini anlatacağım.
ÖMER TUĞRUL İNANÇER
Wikipedia’da şöyle yazmışlar: “Ömer Tuğrul İnançer (d. 1946, Bursa), Türk avukat, mutasavvıf ve müzisyen. İstanbul Üniversitesi'nin hukuk fakültesinden mezun olduktan sonra 1991'e kadar hukuk müşavirliği yaptı. 1991 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu'nun genel müdürlüğüne atanan Ömer Tuğrul İnançer, Türk Tasavvuf Musikisini Koruma ve Yayma Cemiyeti'nin de yöneticisidir. 733. - 736. frekansta TRT'nin Vuslat Yıldönümü'nde Mevlevi ayininde sunuculuk ve yorumculuk yapmıştır. 1999'dan beri İstanbul Cerrahi Tarikatı'nın postnişinliğiniya pmaktadır.”
Dervişlerinin hitabıyla “Ömer Baba”, babam ve benim çevremden duyduğum şekliyle “Tuğrul Hoca” 4 Eylül’de Hakk’a yürüdü. Tarikat meşrebince “Ehl-i Beyt taraftarı”, şahsi özellikleriyle “izzetli ve celalli”, Muzaffer Baba ve Safer Baba’nın Halifesi, Osmanlı medeniyetinin günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biri, Orhan ve Murad Gazilerin, Emir Sultan ve Geyikli Baba’nın Bursalı hemşerisi, hep gidip sohbet etmek istediğim, her daim orada olacakmış diye düşünüp ertelediğim “ince Müslüman”... Bu köşede onun ismini vermeden bir sözünü alıntılamıştım, bir “Allah dostunun” sözü diye:
“Müslüman ince insandır, derviş ince Müslüman!”
Mekânın Cennet, makamın âli, ruhun şâd olsun Ömer Baba!
KRALİÇE II. ELİZABETH
Ömer Baba gibi hiç öleceği aklıma gelmeyen insanlardan biri de Kraliçe II. Elzsabeth de vefat etti. Kraliçe İngiltere’nin en uzun süre saltanat süren Hükümdarıydı, dile kolay 70 yıl. Çökmüş bir imparatorluğu yumuşak bir şekilde dağıtan ama dağılan parçaları da ipekten bağlarla tekrar bir araya getiren, küreselleşme ve teknolojik gelişmelerle hızla artan toplumsal değişime rağmen İngiltere’nin geleneği, tarihi ve milli değerlerini yaşatmaya çalışan, Churchill’den Truss’a on beş Başbakan atayan ve Yirmi Birinci yüzyılda demokrasi ve monarşinin nasıl birlikte yürütülmesi gerektiğinin en güzel örneğini oluşturan bir Hükümdar’dı. Dünya’da (özellikle Avrupa’da) hâlâ daha birçok kraliçe olmasına rağmen Kraliçe denince akla gelen tek isimdi. Toprağı bol olsun.
09 EYLÜL BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN
Ben film seyrederken öyle kolay kolay ağlamam. Geçen gün kızım söyleyince idrak ettim. Dedi ki: “Baba sen hep Türk askerlerinin savaş sahnelerinde duygulanıp ağlıyorsun!” Doğrudur, bugün bile Malazgirt Savaşı, İstanbul’un Fethi, Balkan ve 93 Harpleri, Çanakkale Muharebeleri, Sakarya ve Başkumandan Meydan Muharebeleri deyince (Not: Başkomutanlık değil, Başkumandan… Bu düzeltmeyi ben yapmıyorum, bundan 60 yıl önce Fahrettin Altay Paşa yapmıştı, DMD.) boğazıma bir düğüm düğümlenir. 09 Eylül’de Başkumandan Meydan Muhaberesi hezimetinden kaçan Yunan palikaryalarını takiben şehre giren Fahrettin Altay Paşa’nın süvari birlikleri Hükümet konağına Türk Bayrağını çekmişlerdi. Büyük dedelerime nispetle Kuvvacı torunu olarak ben, değil filmini seyretmek veya kitabını okumak, ne zaman İstiklâl Harbini düşünecek olsam gözlerim yaşarır, boğazım düğümlenir. Allah başta Türklerin Mareşali ve Başbuğu Gazi Paşa Hazretleri olmak üzere, komutanından erine bütün İstiklâl Harbi gazi ve şehitlerine rahmet eylesin. Mekânları Cennet ruhları şâd olsun.
***
AVRUPA’NIN HÂL-İ PÜR MELÂLİ
Bizim ülkemizde siyasetçi esnafı ve medya bezirgânlarının gerçekleri işine geldikleri gibi bire bin katarak anlatması artık vakâ-yı âdiyeden sayılır hale geldi. Bu bağlamda iktidar taraftarı gazeteciler “Avrupa’da büyük bir ekonomik kriz içinde olduğunu, insanların ekmek bulamadığını, yatıp kalkıp Hükümete şükretmemiz gerektiğini” söylerken, muhalif gazeteciler de “Avrupa medeniyetinin bir güneş gibi parladığını, Avrupalıların özgürlük ve zenginlik içinde yaşadığını, bütün Avrupalıların mesut ve bahtiyar olduklarını” söylemektedirler. Ne Avrupa batmaktadır ne Avrupalıların çok özgür ve zengin oldukları iddia edilebilir, ne de gerçekten bir bütünleşmiş Avrupa var olduğu söylenebilir. Gerçekte birbirinden çok farklı gelişmişlik seviyesinde ülkelerin ilk önce İkinci Cihan Harbi, daha sonra Soğuk Savaş’ın bitimiyle birlikte Amerikan zoruyla bir araya getirildikleri suni, problem ve çelişkili ve yamalı bohça gibi bir bölgeden bahsedebiliriz. Bunun üzerine, özellikle kapitalizmin halen içinde bulunduğumuz krizine karşı bir tez üretemeyen, sanatsal ve bilimsel üretkenliği zayıflamış, demokrasisi her geçen gün popülizme kayan ve sömürgeci babalarının mirası serveti yavaş yavaş tüketen bir sosyolojiyi de eklerseniz bugünkü Avrupa’yla karşı karşıya kalırsınız.
“Aman Hocam! Siz de başlamayın şimdi, yandaşlar gibi: Adamlar da en yüksek enflasyon yüzde 25, bizde yüzde 80! İşsizlik en yüksek yüzde 10, bizde yüzde 12! Adamların bir Avro’su 18 TL! Nasıl böyle bir şey dersiniz?” Burada Hükümetin uyguladığı ekonomi politikasını defalarca eleştirdim. Türkiye’nin hangi tarihi süreçlerde Cihan İmparatorluğu’ndan ekonomik bağımlılığa döndüğünü anlatmaya çalıştım. Sıradan bir Avrupalı’nın sıradan bir Türk’ten daha yüksek refah şartlarında yaşadığı aşikârdır. Ancak burada anlatmak istediğim Avrupa’nın artık hayatiyetini kaybettiği ve Amerikan emperyalizminin bir maşası haline dönüştüğüdür. Bizde çok bilmiş liberal-sol (o da ne demekse, DMD) aydınların hep gözümüzün içine soktuğu medeniyet ve demokrasi ölçütlerinin nasıl bir kâğıttan kule olduğunu anlatmak istiyorum. Özetle genel olarak bir Avrupalı kimliği oluşmamıştır; Avrupa Birliği hedeflendiği gibi bir ekonomik birlik olamamıştır ve bunun sonucu da ülkeler arası ve ülke içi gelir dağılımı adaletinin bozulmasıdır; üçüncü olarak da Avrupa Birliği ülkeleri yetersiz liderler, çözüm üretemeyen siyasi sistemler ve stratejik bakış eksikliği sebepleriyle dış politikada kendi menfaatleriyle tutarsız davranışlar sergilemektedir. Bunlar ve diğer birçok sebepten dolayı Avrupa’nın jeo-politik gücü hızla düşmektedir. Bunları birer örnekle özetleyeyim:
Amerika’nın teşviki ve desteğiyle kurulan AB bir ortak Avrupalı kimliği oluşturamamıştır. Hâlâ daha milli kimlikler çok güçlüdür ve sistemin en ufak bir tökezlemesinde yabancı düşmanı ve popülist sağ hareketler güçlenmektedir. Küreselleşmenin etkisiyle az gelişmiş ülkeler ve kendi eski sömürgelerinden gelen kaçak göçmenler bu kimliği daha da belirsizleştirmektedir. Bir Avrupa kimliğinin oluşabilmesi için gerekli olan en öncelikli şart AB’nin bir ekonomik birlik olarak gerekli politikaları uygulayacak bir hukuki ve kurumsal yapısının bulunmamasıdır. Her devletin içindeki siyasiler kendi küçük hesaplarının peşinde koşarken böylesine bir yapı zaten oluşturulamaz.
Avrupa Birliği’nde şu anda en büyük iki problem eş anlı olarak yükselen işsizlik ve enflasyondur. Bu oranlar ülkeden ülkeye değişmektedir. Bu problemle mücadele edebilmek için Avrupa Merkez Bankası dışında ortak bir kurumları da yoktur. Eğer AB başlangıçta hedeflendiği gibi bir ekonomik birlik haline gelebilseydi, o takdirde, ortak maliye politikası da kullanılabilirdi. O zaman yüksek gelirli ülkelerden yüksek vergiler toplanıp düşük gelirli ve problemli ülkelere aktarılabilirdi. Düşük gelirli AB ülkelerinde pandemi sürecinde oluşan bütçe açıkları Avrupa Merkez Bankası’ndan sağlanan destekle sürdürülebilirdi ancak enflasyona karşı uygulanmaya başlanan sıkı para politikası bu durumdaki ülkeleri daha da zor bir duruma itecektir.
Bütün bu şartlar altında Rusya – Ukrayna Krizi başladığında, Avrupalı yönetici ve siyasilerin panik halinde, ki bunda eski Doğu Bloku üyesi ülkelerin içinde bulunduğu travmatik Rus İşgali korkusu da etkilidir, ABD’nin ve NATO’nun dümen suyuna girerek Rusya’ya ambargo başlatmaları ekonomik sıkıntıları daha da çetin hale getirecektir. Rusya’ya konulan ambargo ABD’yi hemen hemen hiç etkilemezken Avrupa Birliğini temellerinden sarsabilir. Basit bir fayda maliyet analizini bile yapamayacak, Okyanus ötesindeki ağabeyinin emirlerinden çıkmayacak basireti bağlanmış ve lider yetiştiremeyen, fikir üretemeyen bir Avrupa söz konusudur. Bu ülkeler içinde kendi tarihi ve jeo-politiği ile en tutarlı politikaları geliştiren Birleşik Krallıktır. Buna rağmen, o da, eski, gücünü mumla aramaktadır.
On Dokuzuncu ve Yirminci Yüzyıllar Batı Egemenliği çağıydı. Bizler hepimiz Batı’da üretilen bilim ve sanatı örnek alan bir eğitim sisteminden geçtik. Batı dediğimiz şey ise esas olarak Avrupa idi, dahaaçık ifade edersek İngiltere, Almanya ve Fransa… Bugün bilimsel ve sanatsal üretim açısından Batı uygarlığı Avrupa’dan çok ABD, Japonya ve hattâ Çin tarafından temsil edilmektedir. Böyle giderse içinde bulunduğumuz yüzyılın sonunda Avrupa’nın daha da güç kaybedeceğini görmek bizi şaşırtmayacaktır.
HAİN KİMDİ? ATATÜRK MÜ, VAHDETTİN Mİ?....sıradan tuhaf bir yazı
YAYINLAMA: 16 Eylül 2022 - 23:35
Muhalefetin hâl-i pür melâlini yazdım ama bir de memleketin hâl-i pür melâli var… Kamuoyunda görünüşte çok önemli ve büyük iddialar içeriyormuş gibi gözüken ama aslında incir çekirdeğini doldurmayacak tartışmalar yapılmakta. Bunun arkasında ülkemizin insanlarının (bu topluluğa şu halde millet denemez, DMD) yaşam tarzı farklılıkları etrafında örgütlenen ve belli bir siyasi azınlığa büyük rantlar sağlayan siyasi çatışmalar bulunmakta. Normal demokrasilerde ve millet olma şuuruna sahip toplumlarda milleti oluşturan farklı zümrelerin yaşam tarzı ve tüketim tercihleri bir tartışma konusu olmaz ancak bizim gibi kimlik çatışması yaşanan toplumlarda ülkenin ortak değerleri farklı zümreler arasında pay edilir, insanların giyim, yeme-içme ve yaşam tarzı tercihleri büyük siyasi linçlerin konusu olur, bu da yetmez toplumun ortak geçmişindeki önemli tarihi şahsiyetler birbiri ile yarıştırılarak siyasi prim elde edilmeye çalışılır. Düne kadar bizim medyamızda Mustafa Kemal Atatürk ile Sultan Abdülhamit birbirinin mefhum-u muhalifiymiş gibi yarıştırılırken, son günlerde bu sefer Atatürk’ün karşısına son hükümdar Sultan Altıncı Mehmed Vahdettin çıkarıldı. Bir cenah “Vahdettin haindi!” derken diğer cenah “Hayır, hain değildi!” demektedir. Ancak Vahdettin’i savunanların bir kısmının içlerinde, hiç dile getirmeseler de, Cumhuriyet’in kurulmasının Osmanlı’ya ve Türk tarihine ihanet olduğu, Atatürk’ün de İngilizlerin adamı olduğu yönünde bir inanç bulunmaktadır. Geçen senelerde bir siyasetçinin çıkıp “Kurtuluş’a evet ama Kuruluş’a hayır!” demesi, yine Tanzimat zamparası kılığında dolaşan bir meczubun “Keşke Yunan kazansaydı, hiç olmazsa hilafet elde gitmezdi…” demesi bu gibi yanlış görüş ve inançlarının göstergesidir. Bu tartışmalardan kim nemalanıyor sorusunun cevabı açıktır? Cumhur İttifakı… Bu durumda muhalefet nasıl oltaya geldi? Bu sorunun cevabı başka içerikli bir yazının konusu olabilir. Bugün sizlerle güncelliğini koruyan Atatürk – Vahdettin karşılaştırmasını tartışmak istiyorum.
HAİN SUÇLAMASININ DAYANAĞI NESNEL MİDİR?
Öncelikle belirtmek isterim ki “hain” suçlaması her zaman ve mekânda bir siyasi içerik taşımaktadır. Genel olarak büyük değişim dönemlerinde iktidar olanlar kendilerinin öncesindeki rejimin taraftarlarını ya da basitçe siyasi muhaliflerini “hain” diye suçlamışlardır. Cromwell Devrimi döneminde İngiltere’de, Fransız İhtilâli döneminde Fransa’da, Sovyet Devriminde Rusya’da bu tür örnekler bolca gözlemlenmiştir. Diyeceğim o ki, hain suçlamasının evrensel bir tarafı yoktur, zamana ve kimin iktidar olduğuna göre yüz seksen derece değişebilen bir tanıma sahiptir. Ancak meselâ hırsızlık ve cinayet gibi suçlar nesnel kanıtlara, zaman ve mekân değişse de değişmeyen tanımlara sahiptir. Hain tanımının nesnel olup olmamasının bizim konumuzla ilgisini bir örnek vererek anlatayım: Örneğin Sakarya Savaşı’nda Yunan Ordusu kazansaydı, Türk ordusu dağılıp Ankara düşseydi, Türkiye İngiliz mandasında Saltanat rejimiyle idare edilip bugün de Commonwealth üyesi olsaydı, okullarda anlatılan tarihlerde acaba kimden “hain ve eşkıya” olarak bahsedilecekti? Elbette Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarından… Sakarya Savaşı kazanıldığı, akabinde Başkumandan Meydan Muharebesinde Yunan palikaryaları perişan edildiği için Saltanat sonlandırılıp Cumhuriyet kuruldu. Sonuç olarak da bugün kimi tarihçiler ve medya esnafı tarafından Sultan Vahidettin “hain” ilan edilmektedir. Demem o ki, siyasetçi esnafının çok sevdiği, cahil ve lümpen kitleleri yönlendirmede hayli etkili olan “hain” suçlamasını kullanmak çok da nesnel, doğru ve gerçekçi değildir.
SULTAN VAHİDETTİN HAİN MİYDİ?
Sultan Altıncı Mehmet Vahdettin hiçbir zaman tahta çıkacağını düşünmemiş, bu konuda hiçbir hazırlığı ve yeterli eğitimi olmayan bir garip Şehzade idi. Ağabeyi Sultan Beşinci Mehmet Reşat öldüğünde, Talat Paşa, Enver Paşa ve Şeyhülislâm Musa Kazım Efendi gelip kendisini tahta davet etmişlerdi. O anda bile tahta çıkıp çıkmama konusunda tereddüt içindeydi. Herkes gibi o da biliyordu ki, zaten o tahtın da bir kıymet-i harbiyesi kalmamıştı. Tahta çıktıktan dört ay sonra Harb-i Umumi / Birinci Dünya Savaşı bizim mağlubiyetimizle bitmiş, İttihatçı Paşalar ülkeden kaçmış, İngiliz Askeri Valisi İstanbul’a çökmüş ve zırhlılar Boğaz’a girip toplarını Dolmabahçe Sarayına çevirmişlerdi. O dönem aydınlarının çoğunluğu işgal altındaki vatanda milletin güvenliğini sağlamanın yolu olarak İngiliz mandasının, azınlığı da Amerikan mandasının kabulünden yanaydı. İktidarda da her zaman İngilizlerden yana olmuş ve azılı İttihatçı düşmanı olan İtilaf ve Hürriyet Fırkası vardı. Sadrazam Damat Ferit Paşa ve Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi de, Hünkârları olarak Vahdettin’i değil General Harrington’ı görmekteydiler. İşte vazifeye (ağabeyi Şehzade Yusuf İzzettin Efendi’nin beklenmedik ölümünün akabinde) hazırlıksız yakalanan, daha tahta ısınmadan İngiliz Askeri Valisi ve askerlerince güvenceye alınan ve etrafı da İngiliz muhipleri tarafından çevrilen Sultan Vahdettin, aslında fiilen hiçbir iktidara sahip değildi. İngilizler ne isterse o yapılıyordu. İngilizlerin en istemedikleri şeyse Türk ordusunun silâh bırakmayı reddedip savaşa ve direnişe devam etmesiydi. Bu sebepten dolayı İngilizlerin ricası ve onayı ile Sultan Vahdettin İttihatçılarla arası iyi olmayan Mustafa Kemal Paşa’yı olağanüstü yetkilerle ordu müfettişi tayin edip işgale direnişi bastırmasını, Türk ordusunun silahlarını İngiliz’e teslim etmesini sağlaması vazifesi vermişti. Yani bazı Neo-İtilafçı zadeganın bahsettiği gibi Kurtuluş Savaşı’nı başlatma emri vermemişti. İşler beklendiği gibi yürümeyince, bu sefer de, yine İngiliz talebiyle Mustafa Kemal Paşa’yı görevinden azletmiş ve daha sonra da hakkında idam fermanı çıkartmıştı. Büyük Zafer sonrasında ise bir İngiliz zırhlısına binerek ülkeden kaçmıştı. Bir suçun olması için o konuda bir iradenin olması gerekir. Sultan Vahdettin aciz, güçsüz, yetersiz ve rehin alınmış bir Hükümdar’dı. Yani hain olabilecek kadar bile bir irade ve gücü yoktu.
ATATÜRK’E KİM HAİN DİYOR?
Bugün “İslamcı” olarak bilinen ama gerçek İslamcılıkla pek bağı bulunmayan, mensuplarının çoğunu tarikat ve cemaat bağlılarının oluşturduğu kesimin içindeki bir grup insan “Lozan Anlaşması’nın İngilizlere teslim anlaşması olduğunu, Cumhuriyet’in ilanının dine ve Hanedana ihanet olduğunu ve Atatürk’ün İngilizlerin adamı” olduğunu savunurlar. Pekiyi baştan beri bu böyle miydi? Hayır. Milli Mücadele ilk başladığında İtilafçı Hükümet ve onun uzantısı bazı din adamı ve aydınlar dışında Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarına hain diyen yoktu. Bilumum cemaat ve tarikat reisleri “Aman Paşa Hazretleri, yaman Paşa Hazretleri” diyerek Atatürk’e temenna etmekteydiler. Cumhuriyet kurulduğunda da bu böyleydi. Ancak ne zaman ki Cumhuriyet Hükümeti tarikat ve cemaatleri lağvedip mallarını kamulaştırdı, o zamandan bugüne başta Atatürk olmak üzere bütün ilk dönem Cumhuriyet yöneticilerine karşı tavır aldılar. Yani mesele o zümrelerin çok derin ve ulvi inanç ve idealleri değil, tamamen “duygusaldı”. Bu zümrelerin On Beşinci Yüzyıl’daki muadilleri de, tarikat ve cemaat vakıflarını kamulaştırdığı için Fatih Sultan Mehmet’e düşman olmuşlardı. O dönemde Atatürk’e Deccal diyenler bugün İngiliz ajanı demektedir! Yahu sizlerin ağababaları bizzat General Harrington’ın eteğine kapanmaktaydı; bunlardan âlâ İngiliz ajanı mı olur? Ne güzel İstanbul be!
Şunu net olarak söyleyelim: Hacivat Çelebi kılıklı bazı tipler ne kadar palavra sıkarsa sıksın, İngilizlerin adamı en son Atatürk olabilirdi. Çünkü İngilizler bütün tarihleri boyunca sadece iki harp kaybettiler; biri Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda George Washington’a karşı diğeri de İstiklâl Harbinde Gazi Mustafa Kemal’e karşı. İngilizler için Atatürk, Napoleon ve Hitler’den bile korkutucudur, çünkü diğer ikisini yenip imparatorluklarını dağıtmalarına rağmen Atatürk bizatihi Majesteleri Kral’ın İmparatorluğunun dağılma sürecini başlatmıştır. Ama neo-itilafçılar için ne gam: Onlar hâlâ ellerinden alınan servetlerin kinini gütmektedir.
Pazartesi günü şu soruları cevaplamak istiyorum: “Bu İtilafçılar kimdir?”, “Neyi savunurlar?” ve “Bugün itilafçıların düşünsel torunları kimlerdir?” Göreceğiz ki, itilafçılar bizlere hiç de yabancı değildir…
SON SÖZ: Osmanlı tarihinden Sultan Vahdettin çıkarılırsa hiçbir şey kaybedilmez, ama Atatürk Cumhuriyet ve Türk tarihinden çıkarılırsa çok şey kaybedilir.
İTİLAFÇILAR GEÇMİŞTE KİMDİ VE BUGÜN KİMLERDİR?
YAYINLAMA: 18 Eylül 2022 - 23:30
Son günlerde Atatürk – Vahdettin karşılaştırmasını çok dinledik… Ağzı olan konuşuyor da, çoğu zaman kimin kim hakkında ne söylediğinden habersiz olduğu da anlaşılıyor. Sultan Altıncı Mehmed Vâhıdeddin denince, ister istemez, aklımıza Sadrazam Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nazırı Ali Kemal Bey, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, İngiliz ajanı Sait Molla ve benzeri İngiliz muhipleri / sevdalıları ve Milli Mücadele karşıtları gelmekte. Bu zevat-ı namuhteremenin (saygı duyulamayacak kişilerin) ortak noktası İtilâf ve Hürriyet Fırkası’dır. Bu fırka çok geç kurulmuş olmakla ve iktidarda kısa bir süre kalmakla birlikte temsil ettiği düşünceler kendisinden çok önceye kadar gider ve bugünlere kadar da gelir. Diyebiliriz ki, bugün çoğunluğu sağ partilerde yerleşik bir kısım siyasetçi (kendileri farkında olmasa dahi) düşünce olarak itilafçıların halefleri / ardıllarıdır. Bugünkü yazıda ilk önce bu partinin kısa bir tarihçesini vereceğim. Sonra parti programı ve dünya görüşünü tartışacağım. Daha sonra da bugün kimler itilafçı olarak tanımlanabilir değerlendirmeye çalışacağım.
HÜRRİYET İTİLAF FIRKASININ SİYASİ TARİHİ
Hürriyet ve İtilaf Fırkası, İkinci Meşrutiyet döneminde iktidardaki İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne karşı kurulmuş olan en önemli muhalefet partisiydi. Siyasi hayatı iki döneme ayrılır: 1911-1913 arasındaki ilk etkinlik dönemi, 23 Ocak 1913'te İttihat ve Terakki'nin Bâb-ı Âli Baskını ile hükûmeti ele geçirmesiyle sona erdi. İkinci dönemi ise Mondros Mütarekesi'nden sonra Ocak 1919'da yeniden kurulmasıyla başladı ve ertesi yıl başlarında etkinliğini kaybetti.
Partinin belli başlı liderleri Damat Ferit Paşa, Miralay Sadık Bey, Gümülcineli İsmail Bey, "Filozof" Rıza Tevfik (Bölükbaşı), Refik Halit Karay, Ali Kemal, Lütfi Fikri (Düşünsel) ve Rıza Nur'dur. Birinci dönemde Kâmil Paşa hükûmeti (29 Ekim 1912 - 23 Ocak 1913), ikinci dönemde ilk Damat Ferit Paşa hükûmetleri (4 Mart - 30 Eylül 1919), parti hükûmeti olmamakla birlikte, Hürriyet ve İtilaf Fırkasının desteğine sahip olmuşlardı.
İkinci Meşrutiyetle birlikte Osmanlı siyaset sahnesinde farklı siyasi partiler ve gruplar ortaya çıktı. Bu grup ve partilerin içinde liberal ekonomi politikasını, milliyetçilik karşıtı siyasi tavrı, emperyalist devletlerle, özellikle İngiltere’yle yakınlaşmayı, federalizmi savunan bir kısım düşünce kulübü ve partiler de bulunmaktaydı. Birbirinden farklılaşan noktalarına rağmen ortak noktaları Türkçü ve modernist İslamcı akımların ittifak ettiği İttihat ve Terakki’ye karşı olmalarıydı. Bunlar arasında en bilineni "Prens" Sabahaddin Bey'in liberal ve adem-i merkeziyetçi (federasyon taraftarı) çizgideki Ahrar Fırkası (Özgürlükler Partisi) idi. Mutedil Hürriyetperveran Fırkası (Ilımlı Liberal Parti) daha çok Arnavut ve Arap liberallerin desteğine sahipti. Osmanlı Demokrat Fırkası, İttihat ve Terakki'den ayrılan iki ünlü Jöntürk Abdullah Cevdet ve İbrahim Temo tarafından kurulmuştu. İsmail Kemal'in Ahali Fırkası (Halk Partisi), İttihat ve Terakki’nin aşırı Türk milliyetçiliği nedeniyle Balkanlarda Arnavut isyanına yol açtığı kanısındaydı. Bütün bu gruplar zaman içerisinde İttihat ve Terakki düşmanlığı ortak paydası altında Hürriyet ve İtilaf fırkası şemsiyesi altında toplandılar. Bu partilere daha sonra kurulacak olan padişahçı ve şeriatçı ulemanın kurduğu Teali-i İslâm Cemiyeti’ni, bağımsız Kürdistan ideali etrafında bir araya gelmiş Kürt Teali Cemiyeti’ni ve İngiltere himayesine taraftar olan İngiliz Muhipleri Cemiyeti’ni de dahi edebiliriz.
Hürriyet ve İtilaf Fırkası dolayısıyla farklı siyasi beklenti ve amaç sahibi grupların desteği ve teşvikiyle kurulmuştur. Bunları kabaca özetleyecek olursak: devletin II. Mahmut’tan bu yana gelen batılılaşma ve modernleşme politikalarına karşı gelenekçi İslamcılar, İttihat ve Terakki yönetimini aşırı milliyetçi ve devletçi bulan liberal ve batıcılar, Kürt, Arap ve Arnavut ayrılıkçıları ve İngiliz taraftarlarıdır. Bu sebeplerle bir araya gelen Mahir Said, Kemal Midhat, Hüseyin Sîret ve Rıza Nur, Hürriyet ve İtilaf Fırkası kuruluş beyannâmesini ve programını İstanbul Valisi Emin Bey’e 21 Kasım 1911 tarihinde vererek fırkayı kurmuşlardır. 24 Kasım'da yapılan kongrede Damat Ferit Paşa parti reisliğine seçildi. Ancak partinin aktif önderi daha çok Miralay Sadık Bey idi. Parti programını Ahmet Reşit (Rey) kaleme aldı.
İttihat ve Terakki bir muhtırayla siyasi gücü elde etmişti. 20 Şubat 1912 seçimleri (tarihimizde sopalı seçim olarak bilinir) İttihat ve Terakki’nin baskısı altında gerçekleşti. Seçim sonunda, altı muhalif mebus dışında Meclise sadece İttihat ve Terakki mensupları girebildi. Etnik ve dini azınlıklar çok az temsilci çıkarabildiler. Seçim sonuçları tüm ülkede büyük tepkiyle karşılandı. Balkan ve Arap vilayetlerinde ayaklanma çalışmaları başladı. Nihayet ordu içinde kurulan Halâskâr Zâbitân (Kurtarıcı Subaylar) adlı bir grup, 16 Temmuz'da verdikleri bir muhtıra ile Sait Paşa hükûmetinin istifasını sağladı. 22 Temmuz'da Gazi Ahmet Muhtar Paşa başkanlığında kurulan partiler üstü "Büyük Kabine", başta Hürriyet ve İtilaf Fırkası olmak üzere, tüm İttihat ve Terakki muhaliflerinin coşkun desteğiyle karşılandı. Yani muhtırayla gelen İttihatçılar yine muhtırayla gitmişlerdi.
22 Temmuz 1912 - 23 Ocak 1913 arasındaki muhalif hükûmetler dönemi, muhalefet için tam bir hayal kırıklığı ile sonuçlandı. 8 Ekim'de çıkan Balkan Savaşı, kısa sürede bozguna dönüştü. Bu yenilgiler sonunda, bu sefer, Enver Bey öncülüğünde İttihatçı subaylar 23 Ocak 2013’te Bâb-ı Âli Baskını olarak bilinen darbeyle hükümeti ele geçirdiler. Bu olaydan sonra muhalefet şiddetli polis baskısıyla etkisiz hale getirildi. İtilafçı liderlerin birçoğu 1918'e dek geri gelmemek üzere yurt dışına kaçtı. Kâmil Paşa hükûmetinin maliye ve dahiliye nazırları tutuklandı. Muhalefet gazeteleri kapatıldı. İtilafçıların birinci iktidar dönemi böyle sonlandı.
1918 yılında I. Dünya Savaşı'nın Osmanlı yenilgisi ile sonuçlanması üzerine Talat Paşa başkanlığındaki İttihat ve Terakki hükûmeti düştü. Hemen ardından genel af ilan edildi ve Sinop'ta ve yurt dışında bulunan sürgünler İstanbul'a dönmeye başladı. 17 Kasım 1918'de eski Tokat mebusu Mustafa Sabri Efendi'nin, Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın yeniden örgütlenmesine dair yazısı yayımlandı. 2 Aralık'ta Ali Kemal, Sabah'taki başyazısında hükûmetin Hürriyet ve İtilaf Fırkası tarafından kurulmasını savundu. Bunu izleyen günlerde ülkenin çeşitli yerlerinde Hürriyet ve İtilaf Fırkası şubelerinin açıldığına dair haberler çıktı. 10 Ocak 1919'da yapılan bir toplantıda Hürriyet ve İtilaf Fırkası yeniden kuruldu ve Merkez-i Umumi oluşturuldu. Yeni yönetim kurulunun çoğunlukla saraya yakın yaşlı ve emekli devlet görevlilerinden oluştuğu dikkati çekiyordu. Eski genel başkan Damat Ferit Paşa partiye katılmamıştı. Eski ve aktif Hürriyet ve İtilaf Fırkası üyelerinden Mustafa Sabri, Ali Kemal, Rıza Tevfik ve Refik Halit (Karay) parti yönetiminde görev aldılar. Basında partinin en önemli sözcüleri Ali Kemal ve Ref'i Cevat (Ulunay) idi.
İşgal döneminde bu İtilafçı hükümetlerin ortak noktası İngiliz işgal yönetimiyle işbirliği, Sevres Anlaşmasının eksiksiz uygulanması ve Kuvva-yı Milliye düşmanlığı oldu. Partinin önde gelen liderlerinden Mustafa Sabri Efendi de Şeyhülislâm oldu. Büyük Zafer sonrasında parti mensuplarından kaçabilenler kaçtı, yakalananlardan bazılar Ali Kemal gibi öldürüldü, kimisi de sürgün edildi.
PARTİNİN PROGRAMI VE SİYASİ GÖRÜŞLERİ
Hürriyet ve İtilaf Fırkasının amacı "en felsefi manasıyla hürriyete vasıl olmak" olarak tanımlanmıştı. İttihat ve Terakki'nin, Osmanlı toplumunu oluşturan çeşitli kavimleri Türkleştirmek çabası bir "hayal-i ham" olarak tanımlanıyor ve "muhtelif anasır [unsurlar] arasında hakiki bir imtizaç [uyum] ile daimi bir vifak ve tesanüt [birlik ve denge]" hedef gösteriliyordu. Balkan Harbi arifesindeki şartlarda, İttihat ve Terakkinin güttüğü İslamcılık ve Türkçülük siyaseti, devletin dini ve etnik yapısından ötürü dağılmasına yol açacak tehlikeli bir tavır olarak görülüyordu. Seçilmesi gereken siyaset, "ittihad-ı anasır" [unsurların birliği] olmalıydı. Memleket şimdiye kadar ne çekmişse hep cebirden (zorlamadan), tazyikten (baskıdan) çekmişti. Bu yüzden örfi idare (sıkıyönetim) kaldırılmalıydı. İdari yapılanmada merkeziyetçi yapıdan uzaklaşılmalıydı. Dış politikada parti İngiliz dostluğundan yana idi. "Bu mülkün atisi ve hali (yarını ve bugünü) İngiliz dostluğu ile temin" olunabilecekti (güvenceye alınabilecekti).
Kabaca bugünkü nesillerin anlayabileceği şekilde ifade edecek olursak İtilafçılar etnik azınlıklara kolektif hak tanınmasını ve federal yönetim altında özerklik verilmesini, devletçi ekonomi politikaları ve milli kalkınma stratejisi yerine serbest piyasa ekonomisini ve tam dışa açılmayı, askeri harcamaları minimuma indirip hayali bir barışçılık gütmeyi ve o zamanın ABD’si olan İngiltere’nin tam güdümünde olmayı savunuyorlardı.
BUGÜNKÜ İTİLAFÇILAR KİMLERDİR?
Bugün kimler din kılıfı altında Amerikancılık yapıyorlar? FETÖ ve benzeri cemaat kılığındaki casus örgütleri. Kim serbest piyasa ekonomisini savunuyor? Başta DEVA Partisi olmak üzere hemen hemen bütün sağ partiler. Kim ABD, NATO ve AB ile tam uyumu savunuyor? Başta liberal solcular, “yetmez ama evetçiler” ve batıcılar olmak üzere DEVA Partililerin çoğunluğu ve bazı CHP’li ve İYİ Partililer. Kim Padişahçıları kutsuyor ve kahraman ilan ediyor? AK Partililerin çoğu ve bazı muhalif İslamcılar. Kim ayrılıkçılık fikirlerini ve federasyonu savunuyor? Başta HDP olmak üzere irili ufaklı radikal sol örgütler ve liberal solcular. Demek ki, nasıl İttihat ve Terakki’nin mirası ulusalcı, millici, bağımsızlıkçı kesimlerde devam ediyorsa, bugünün işbirlikçilerinde de Hürriyet ve İtilaf Fırkasının mirası devam etmektedir. Aslında bugün ve yüz yıl öncesinin siyasi konjonktürü çok büyük benzerlik göstermektedir. İsterseniz bunu da Cumartesi’ye bırakalım.
SİYASETTE YENİ ÇELİŞKİ: MİLLİCİLER VE KÜRESELCİLER - I
YAYINLAMA: 23 Eylül 2022 - 23:40
Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan dünyada en önemli süreç Küreselleşme Süreci idi. Küreselleşmeyi tetikleyen ana unsur ise teknolojik gelişme idi. 1980’lerden itibaren her geçen gün gün hızlanarak gelişen dijital teknoloji 40 yıl içinde hepimizin hayatını hayal edemeyeceğimiz şekilde değiştirdi. Benim de içinde bulunduğum 1960-80 arası doğan kuşak tam bu teknoloji devriminin içinde büyüdü. Dolayısıyla bizler iki arada bir derede insanlar olduk.
Teknolojik değişimin yol açtığı en önemli sonuç enformasyon, sermaye ve malların küresel hareketliliğidir. Dijital teknolojinin en önemli ürünü olan internet, mobil telefon hatları, akıllı telefonlar ve benzeri iletişim araçları birbirinden çok farklı ve çok uzak insanlar arasında iletişimin kurulmasını sağladı. Enformasyon akışı hem çok hızlandı hem de ucuzladı. Bunun gibi sermayenin küresel hareketi de dijital teknolojinin sunduğu imkânlarla olağanüstü arttı. Bugün milyarlarca doların saniyeler içinde bir kıtadan bir kıtaya aktarılabildiğini biliyoruz. Bu iki gelişmenin sonucunda üretilen mallar bütün küre çapında pazarlanırken ve tüketiciler kürenin her tarafında üretilen mal ve hizmetlere kolaylıkla ulaşabilirken, bu mal ve hizmetler için ödemeler de çok kolaylaştı. Yani her mal ve hizmet için küresel piyasalar oluştu, bu piyasalarda işleyen ulus-üstü firmaların oluşması için gereken zemin yaratıldı. Doğal olarak mal ve hizmetlerin küresel hareketi de eskiden hiç olmadığı kadar büyüdü ve hızlandı. İletişim bilimciler ve sosyologların tabiriyle artık dünya “küçük bir köye” dönüşmüştü.
Küreselleşme öncesi dönemde dünya sisteminin temel birimi ulus devletti. Toplumlar ulus devletlerin şekillendirdiği eğitim sistemi, ekonomik ve kültürel çevre ile siyasi normlar etrafında biçimlenirken dışarıdan gelecek enformasyon, sermaye ve mal hareketleri sınırlandırılmıştı. Hayatın her alanında toplumlar arasında milli farklar oluşmuştu. Küreselleşme sürecinin en fazla yıprattığı birim de, bu yüzden, ulus devlet yapıları oldu. Çünkü ulus devletlerin elindeki araçlar küresel enformasyon ve sermaye akımlarını kontrol edebilecek yeterlilikte değildi. Özellikle gelişmekte olan ülkeler enformasyon ve sermaye akışlarından daha fazla etkilendiler. Bu gelişmelerin sonucunda ulus devletlerin şekillendirdiği toplumsal yapılar çözülmeye başladı. Gelişen teknoloji sebebiyle beşeri sermaye ve yetişmiş nitelikli işgücünün üretimdeki rolü ve gelirden elde ettiği pay artarken, beşeri sermayenin küresel hareketliliği de arttı. Gelişmiş ülkelerde yüksek teknolojili üretim ve tasarıma dayalı hizmet sektörünün payı hızla artarken, gelişmekte olan ülkelerdeki beşerî sermaye ve nitelikli işgücü için de alternatif çalışma alanları doğdu. Örnek vermek gerekirse, 1990’dan itibaren gelişmekte olan ülkelerde yetişen bilgisayar ve genetik mühendisleri, dijital tasarımcılar için kendi ülkelerinde yeterince iş imkânı bulunmazken gelişmiş ülkelerde bu konuda iş fazlası bulunmaktaydı. Bugün “beyin göçü” olarak adlandırdığımız olgu bu şekilde ortaya çıktı. Artık insanlar – eğer iyi bir eğitim almışlarsa- kendi ülkelerinin dışında da hayat kurabilme şansına sahip oldular. Öte yandan tüketim kalıpları da değişmekteydi. Örneğin ülkeler arasındaki mutfak farkları azalmaya başladı, kılık kıyafet tarzları gitgide birbirine benzeşti, iletişim sektöründeki küreselleşme sebebiyle dünyanın her tarafında aynı diziler seyredilir oldu. Mali sermayede ise durum biraz daha farklıydı: Gelişmiş ülkelerdeki tasarruf fazlaları gelişmekte olan ülkelerdeki tasarruf açıklarını finanse etmek amacıyla doğrudan yatırım ve portföy hareketleri olarak bu ülkelere akmaktaydı. Ancak finansal piyasaların işleyiş kuralları, sermayenin temel para birimi, mali sermayenin dünyaya dağıtıldığı finans merkezleri küresel emperyalist gücün, yani ABD’nin, güdümündeydi. Amerikan doları dünya parasıydı, New York dünya finansının kalbiydi ve dünyada elektronik para aktarım mekanizması da Amerikan firmalarının güdümündeydi. Temel emtialar uluslararası piyasalarda dolarla alınıp satılmaktaydı. Yani kısaca sermayenin küresel akış hızı, yönü ve mekanizması ABD menşeli ulus üstü firmaların kontrolündeydi.
Küreselleşme Süreci bazı iktisatçılar tarafından dünyada gelir ve servet eşitliğine götüren bir yol olarak tanımlanmıştı. Aradan geçen 40 yıldan fazla zamanda bunun tersi gerçekleşti. Gerek ülkelerin içinde gerekse ülkeler arasında gelir ve servet eşitsizliği arttı. Zengin daha zengin, fakir daha fakir oldu. Yine aynı iktisatçılar küreselleşme sürecini rekabeti, demokrasiyi ve küresel barışı kuvvetlendirecek bir süreç olarak tanıtırken gelinen noktada rekabetin değil tekelleşmenin arttığına, kapsayıcı demokrasi yerine popülist siyasetin geliştiğine ve barışın yaygınlaşması yerine dünyanın iç savaşlar ve küresel terör yoluyla neredeyse bir Ortaçağ atmosferine sürüklendiğine şahit olduk. Yani beklentilerin tam tersinin gerçekleştiğini gördük. Bunun ötesinde kapitalist üretim süreci de, kendi doğasında bulunan ahlâki ilkelerden ve üretimden koparak değer üretmeyen bir finansallaşma sürecine evrildi. Beklentilerin ters çıkmasında birçok temel neden vardır ama bence bunların en önemlisi ABD’nin kendi küresel hegemonyasını tesis etmek için uyguladığı politikalardır.
ABD’NİN TEK KUTUPLU DÜNYA HEDEFİNİN BİR ARACI OLARAK KÜRESELLEŞME
Tabiî ki ABD küreselleşmeyi kuran, yayan ve yönlendiren bir güç değildi. Ancak mali sermaye üzerindeki kontrolü, teknoloji üretiminde ve dijital teknolojide açık ara önde gitmesi ve Soğuk Savaştan galip çıkmış devasa askeri gücü ile küreselleşme sürecini kendi emperyalist hegemonyasını dünyaya yaymak için kullandı. Bu süreçte ABD düşünce kuruluşlarının, Pentagon ve CIA’in uzmanlarının en büyük tehdit olarak ulus devletleri görmesi kaçınılmazdı. Bu yüzden 1980’lerden itibaren kendi güdümündeki akademi ve medyayla finansallaşma, liberalleşme ve özelleştirme propagandasına başladı. Bununla da yetinmediler. Büyük oranda ABD çıkarlarına göre tesis edilmiş IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar gelişmekte olan ülkelerde finansallaşma, liberalleşme ve özelleştirme olarak bilinen bu üç “devrimi” gerçekleştirmek için ellerindeki finansal iktidarı kullandılar. Üçüncü olarak dolar merkezli finans sistemini kabul etmeyen veya ona tam olarak entegre olmayan ulus devletler düşman ilan edildi. Bazı ülkeler dış borç yoluyla, bazı ülkeler terörle ve bazı ülkeler de doğrudan savaşla dize getirilmeye çalışıldı. Irak’ta, Afganistan’da, Arap Baharı ve Turuncu Devrimler süreçlerinde ABD hiçbir zaman net bir zafer kazanamadı. Ancak savaş ve terörün parçaladığı bu coğrafyalarda halk perişan oldu, şehirler yıkıldı… Savaş, terör ve fakirlik… İşte kendileri için bir “rüya” ama dünyanın geri kalanı için bir “kâbus” olan küreselleşme süreci…
ÇARPIK KÜRESELLEŞME SÜRECİNİN ENKAZINDAN DOĞAN YENİ DÜNYA
ABD’nin ve onun müesses nizamının, yani ABD yönetimi ve Amerikan menşeli büyük ulus-ötesi şirketlerin bir planı vardı ama diğer devletlerin de eli armut toplamıyordu. Aynı zamanda küreselleşme sürecinin dezavantajları kadar avantajları da bulunmaktaydı. Enformasyon, sermaye ve malların küresel hareketliliğinin doğru politikalarla yönetildiği ülkeler – Çin, Güney Kore ve diğer bazı Asya ülkeleri- hızla gelişebilmekteydi. Yine Rusya benzeri doğal kaynak ihracatçısı ülkeler artan küresel ticaretten güçlenerek çıkıyorlardı. Bu ülkelerde adına “devlet kapitalizmi” denen ve ana oyuncuların büyük kamu firmalarının olduğu bir kapitalist sistem gelişti. ABD ise bütün bu süreçte çıkardığı savaş ve krizlerden beklediğini elde edememişti; dahası, tek başına dünyayı yönetemeyeceği de ortaya çıkmıştı. Hatta 2008 krizinin gösterdiği üzere kendi hegemonyası için desteklediği küreselleşme bir bumerang gibi dönüp Amerikan ekonomisini vurmuştu. Bu durumda bütün dünyada siyaset küreselleşmeye karşı alınan tavırlara göre yeniden şekillenmeye başladı: milliciler ve küreselciler.
Milliciler ve küreselciler hangi konularda çatışmaktadır? Demokrasiye, ekonomide devlet müdahalesine, kalkınma ve sosyal politikalara değin ne söylemektedirler? Pazartesi buradan devam edelim.
SİYASETTE YENİ ÇELİŞKİ: MİLLİCİLER VE KÜRESELCİLER – II
YAYINLAMA: 30 Eylül 2022 - 23:30
“Milliciler ve küreselciler hangi konularda çatışmaktadır? Demokrasiye, ekonomide devlet müdahalesine, kalkınma ve sosyal politikalara değin ne söylemektedirler? Pazartesi buradan devam edelim.”
Bu satırlar 24 Eylül 2022 Cumartesi günkü yazımın son satırları idi. Pazartesi yazamadım bugüne kaldı. Bugün aslında bu sorular cevaplayacağım ama gündem de konumuz etrafında hareketlendi. İtalya’da “İtalya’nın Biraderleri” adında sağ popülist bir parti kendisi benzeri sağ popülist partilerden oluşan bir ittifakla seçimi kazandı. Bu partiler Kuzeyin ayrılıkçı sağ partisi Salvini liderliğindeki “Liga / Kuzey Ligi” ve yirmi birinci yüzyılda Avrupa’da sağ popülizmin önemli kilometre taşlarından Berlusconi önderliğindeki “Forza İtalia / Haydi İtalya” idi. İtalya’nın Biraderleri’nin lideri ve ablası olan Giorgia Meloni büyük ihtimalle Başbakan olacak. Sloganı “Tanrı, Vatan ve Aile”, gençliğinden beri idolü Benito Mussolini, içeride devletçi ve müdahaleci, dışarıda Amerikancı, AB ve Küreselleşme’ye mesafeli bir politikaya sahip. Amacı ülkeyi yabancı ve göçmenlerden temizlemek ve İtalya’yı kendi kültürel ve tarihsel değerleriyle yeniden bağımsız hale getirmek. Hiç şüphesiz Meloni’nin söylemleri yeterli miktarda Türk ve İslam düşmanlığı da içermektedir.
İtalya’da seçimi kazanan İtalya’nın Biraderleri ve onların ablası Meloni belki son 20 yılın birikimleriyle Avrupa’da gelişen yeni siyasi zincire eklenen son halkadır: Macaristan’da Orban, Polonya’da Kaczynsky, İsveç’te Neo Nazi İsveç Demokratları, İngiltere’de Boris Johnson ve şimdi Lizz Truss iktidarı elinde tutan yeni nesil sağ popülist siyasetin temsilcileridir. Bunlara Fransa’da Marine Le Pen de eklenirse şaşırmayın. Bütün bunlara Almanya’da çok kuvvetli bir temsile sahip Neo-Nazi AFD’yi, Hollanda ve Belçika’daki ırkçı partileri de eklersek durumun vahameti anlaşılabilir. Son olarak Kasabanın Şerifi Trump’ın muhteşem dönüşüne hazırlanan ABD’yi de kervana ekleyelim. Gelişmiş ülkelerde bu açıdan bakıldığında siyaset Küreselciler ve Milliciler eksenine oturmaktadır.
BAĞIMSIZLIK MI ÖZGÜRLÜK MÜ?
Gelişmekte olan birçok ülkede bildiğimiz anlamda burjuva demokrasisinde farklı oranlarda sapmaya yönelik rejim değişiklikleri ile birlikte bir millici devletler kuşağı oluşmuştur. Teoride bu tip yürütmenin aşırı güçlendirildiği, devletlerin ekonomide aktif müdahil olduğu, otoriter rejimler “illiberal / özgürlükçü olmayan” demokrasiler olarak tanımlanmaktadır. Shanghai İşbirliği Örgütü Avrasya coğrafyasında bu gibi ülkeleri bir araya getirmektedir. Yine AB içinde, hatta İngiltere ve ABD’de, millici siyaset yükselmektedir. Gelişmiş ülkelerdeki millici hareketlerin temelinde Küreselleşmenin o ülkeleri vuran en yakıcı sorunu kaçak göçmenler olmaktadır. Bu yüzden Meloni Abla, Le Pen, Orban ve benzeri siyasilerin bir numaralı sloganı yabancı düşmanlığı olmaktadır. Gerek gelişmiş ülkelerde gerekse gelişmekte olan ülkelerde bu tip siyasi hareketlerin dayandığı ortak kavram Bağımsızlık’tır. Bizde de hem Cumhur İttifakı hem de Millet İttifakı benzer söylemlerle yarışmaktadır.
Yükselen Küreselleşme karşıtı ve bağımsızlık sloganı altında örgütlenen sağ popülizme karşı Küreselci bir siyasi hareket de yükselmektedir. Özellikle gelişmiş ülkelerde mevcut siyasi ve iktisadi kurulu düzenden yana olan egemen kesimler ile bunların örgütlediği -çoğunlukla marjinal sol kökenden gelen- entelektüel çevreler “özgürlük” sloganı altında bir araya gelmektedirler. Bu anlamda kadın özgürlüğü, eşcinsel özgürlüğü, uyuşturucu kullanma özgürlüğü, inanmama özgürlüğü, serbest piyasa ekonomisi taraftarlığı, milli devletlerin sınırlarını kabul etmeme duruşu, etnik ve dinsel azınlıklara kolektif hakların savunusu gibi fikirler “özgürlük” kavramı etrafında toplanmaktadır. Özellikle medyada bu iş -sosyal sürdürülebilirlik bağlamında- o kadar ileri gitmiştir ki, dijital platformlarda yayınlanan dizilerde oyuncuların yarısı eşcinsel rollerde sunulurken, Ortaçağ Avrupası’nda zenci şövalyelere rastlanabilmektedir. Hatta romanlardan uyarlanan dizilerde beyaz, erkek ve heteroseksüel karakterler dizide zenci, kadın ve eşcinsel karaktere dönüşmektedir. Bu hareketlerin dünya siyasetinde en önemli temsilcileri ABD’de Obama, Biden hükümetleri, Canada’da Trudeau, Fransa’da Macron gibi siyasi kişiliklerdir. Görüleceği üzere sol – liberal entelektüellerin söylemleri Neo-Liberal emperyalizmin kodamanları tarafından desteklenmektedir. Bizim ülkede de liberal-sol aydınımsılar ve HDP etrafında örgütlenmiş “renkli solcular” bu akımların karikatür temsilcileridir.
Bütün bu “ahval ve şerait içinde” – Gazi Paşamıza rahmet olsun- dünya siyaseti yaşam tarzları etrafında tekrar şekillenmektedir. Bizim yüz yılı aşan demokrasi ve yüz yıla yaklaşan Cumhuriyet tarihimizde mustarip olduğumuz problem bütün dünyada yayılmaktadır. Türkiye’de öteden beri siyaset insanların yaşam tarzları etrafında dönmektedir. Bu, zaman zaman geçici değişimlere uğrasa da, değişmeyen bir durumdur. Bugün bütün dünyada siyaset sınıfsal çelişkiler ve üretimden elde edilen gelirin paylaşılması etrafında döneceğine insanların neyi giydikleri, kimi sevdikleri, ne yiyip ne içtikleri ve neye inandıkları etrafında dönmektedir. Sonuçta süreç bütün dünyada popülist sağ hareketlerin kazancıyla ve muhtemel bir Üçüncü Dünya Savaşıyla sonuçlanabilir.
BATAN NEO LİBERAL SİSTEM NASIL PERDELENİR?
Dünyada hâkim finans ve sanayi sermayesine dayanan oligarşi siyasetin sınıfsal kavramları içermesinden yana değildir. Eğer siyasi partiler küreselleşmenin yol açtığı eşitsizlik ve orantısızlıkları, denetimsiz kapitalizmin -kimi ülkelerde- yol açtığı soygun ve yağma düzenlerini tartışmaya başlarlarsa, o zaman milletlerin ve onların seçtiği milli yönetimlerin küresel düzenin aleyhine politikalar üretmesi kaçınılmazdır. Bu yüzden toplumlar, milli kimliklerini zayıflatacak, insanları kimliksizleştirecek ve değerlerine yabancılaştıracak enformasyon ve propaganda bombardımanına tutulmaktadır. Teknolojik gelişmenin sonucunda ortaya çıkan sosyal iletişim ağları ve buradaki denetimsiz ve kirli enformasyon akışı bu yönde kullanılmaktadır. Gelişmekte olan ülkeleri borç zinciriyle bağlayacak finansallaşma ve özelleştirme politikaları bu yüzden hararetle desteklenmiştir. Bütün bu uygulamaların sonucunda insanlara özgürlük vaat edilmektedir. Tıpkı ABD’nin haçlı seferlerinde Irak ve Afganistan’a, Arap Baharında Suriye’ye, Turuncu Devrimlerde eski Sovyet ülkelerine vaat edildiği gibi. Özgürlük aslında borç ve tüketim zincirleriyle bağlanmış kölelik anlamına gelmektedir. Yani batan küresel kapitalizmin defolarını, eksikliklerini ve çarpıklıklarını “özgürlük” kavramıyla perdelemektedirler.
VURGUN VE SOYGUN EKONOMİLERİ NASIL MASKELENİR?
Öte yandan Shanghai İş Birliği Örgütü etrafında kümelenen “illiberal ve otokrat” demokrasilerde ve gelişmiş ülkelerde hızla güçlenen sağ popülist hareketlerde de mafya ekonomisi, hukuksuz tek adam veya tek parti rejimleri, bu yapıların doğal sonucu ortaya çıkan yolsuzluk ve usulsüzlükler, yaygınlaşan fakirleşme “dış güçlerle mücadele” ve “bağımsızlık” kavramlarıyla maskelenmektedir. Çünkü bu rejimler ve siyasi hareketler de yaşam tarzı farklılıklarına dayanan siyasetten beslenmektedirler. Otokrat rejimlerde bir avuç mütegallibenin zenginleştiği ama milyonlarca insanın “bir hırka bir lokma” misali fakirlikle boğuştuğu, sistemi ve egemenleri eleştirenlerin “hain” ilan edildiği toplumlar oluşmuştur. AB’de yükselen sağ popülizmin bunlardan arta kalmayacağı şüphesizdir. Nitekim Faşizm ve Nazizm Avrasya’dan değil Batı Avrupa’dan çıkmıştır.
ÇELİŞKİLERDEN NASIL KURTULURUZ?
Bütün dünyada önümüzdeki süreçte toplumlara şu tercih sunulacaktır? Ya kimliksizleşip, değersizleşip ve milletsizleşip sözde özgürleşeceksin, ya da özgürlüğünü, iradeni bırakıp fakirliğe rıza göstererek sözde bağımsızlaşacaksın. Yani kırk katır mı, kırk satır mı? Ne güzel İstanbul be!
Ben insanlığın tarihsel birikiminin bu kısır döngüye yenileceğine inanmak istemiyorum. İnsan onuru, iradesi ve erdemleri ne özgürlükten ne de bağımsızlıktan vaz geçmeyi kabul eder. Önümüzdeki on yıllar çok yıkıcı ve acılı mücadelelere gebe olabilir. Ancak, ümidim odur ki, bireysel özgürlüklere sahip ve küresel eşkıyalardan bağımsız toplumlar bu sürecin sonunda yeniden yükselecektir. Yeter ki, gözlerimizi perdelemeye yüzlerimizi maskelemeye çalışanlara yenik düşmeyelim. Bunun için anahtar kelimeler rekabet yerine dayanışma, serbest piyasa yerine planlı karma ekonomi, sosyal devlet ve kapsayıcı demokrasi olacaktır.
AK PARTİ GERÇEKTEN HETERODOKS İKTİSATTAN YANA MI?
YAYINLAMA: 02 Ekim 2022 - 23:30
Geçen perşembe günü Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati, “Ekonomik Dönüşüm ve Yeni Paradigmalar Zirvesi’nde” yaptığı konuşmasında “Türkiye Ekonomi Modelini” anlattı:
“Neo klasik ekonomi düşüncesinden epistemolojik bir kopuşu temsil eden heteredoks yaklaşım günümüzde giderek ön plana çıkan davranışsal ekonomi ve nöro ekonomi ile daha fazla önem kazanmaktadır. Amerika, İngiltere, İtalya ve Almanya başta olmak üzere heteredoks literatürü olduğunu biliyoruz. Kitaplar yazılıyor.”
Üzerinden tam bir sene geçmiş olan Merkez Bankası politika faizi indirimlerine dayalı politika uygulamalarının herhangi bir ekonomik modele dayanmadığını, ana akım veya muhalif bilinen hiçbir iktisat okulundan feyz almadığını, sadece siyasi başarı hedefiyle kotarılan politikalar olduğunu burada ve başka yerlerde defalarca belirtmiştim. Ancak Sayın Nebati’nin yukarıda belirtilen açıklamasından sonra iktisatçılar arasında sosyal medya ortamında bir tartışma başladı: “Hakikaten iktidar heterodoks bir iktisadi bakış açısına mı sahipti?” Uygulanan ekonomi politikası ‘heterodoks istikrar programı’ olarak kabul edilebilir miydi?” Bugün bu sorulara cevap vermek istiyorum. Bir sonraki yazımda ise “Türkiye Ekonomi Modelini’nin” hiç de yeni bir model olmadığını, köklerini tarihimizdeki yanlış politikalardan alan ve yirminci yüzyılda bütün dünyada farklı şekillerde denenen popülist politikaların en son örneği olduğunu göstermeyi amaçlıyorum.
HETERODOKS İKTİSAT VE HETERODOKS İSTİKRAR POLİTİKASI
Her şeyden önce vatandaşlarımızın bilmesi gereken şey heterodoks iktisat ile heterodoks istikrar programının birbirinden farklı iki şey olduğudur. Bunlar o kadar farklıdır ki, bir heterodoks istikrar programı çoğu zaman heterodoks iktisatçılar tarafından reddedilir. Bu satırları yazan benim de kendini bir “heterodoks iktisatçı” olarak tanımladığını hatırlatmak isterim.
Heterodoks iktisat denince akla gelen tanım, en geniş anlamıyla, Ortodoks iktisatla ya da bilinen ismiyle Neo-Klasik Okul ve türevleriyle çelişen ve çatışan görüş ve politika önerilerini savunan bütün iktisat okulları ve onların teorileridir. Bu anlamda birbirinden çok farklı ve bazen birbiriyle çelişebilen okulları tek bir başlık altında toplar. Bunlar kabaca Kurumsal İktisat, Evrimci İktisat, Feminist İktisat, Keynesgil ve Post Keynesgil İktisat, Çevreci İktisat, Avusturya Okulu, Marksist, Sosyalist ve Anarşist İktisat okulları olarak tasnif edilebilir.
İktisat okulları arasındaki farklılıklar iki bağlamda ele alınabilir: yöntemsel ve ideolojik farklılıklar. Ortodoks iktisat veya Anaakım İktisat olarak bilinen Neo-Klasik Okul ve türevleri yöntemsel olarak “rasyonalite - bireycilik – denge” ekseninde temellenirken heterodoks iktisat okulları “toplumsal yapı ve kurumlar – sınıfsal ve toplumsal analiz – dengesizlik” ekseninde yer alırlar. “Hocam, ne diyorsunuz? Sizi de Nebati gibi hiç anlamadık.” Hemen açıklayayım: Neo-Klasik Okul ve türevleri bütün insanların kendi çıkarlarını en yüksek seviyeye çıkartacak akılcı kararlar aldığını, bunun temelinde her insanın hiçbir ahlâki, kültürel, dini veya toplumsal değerle değil sadece kendi bencil amaçlarıyla davranışlarını belirlediği, bu sayede kapitalist ekonomi düzeninin her zaman dengede olacağını, yani herkes için en idealin denetimsiz ve kontrolsüz bir serbest piyasa ekonomisinin olduğunu varsayar. Heterodoks iktisat okulları ise, kendi aralarında çok farklılık içermelerine rağmen, insanların kendi kafalarına göre değil içlerinde bulundukları toplumsal yapı ve kurumların (idare sistemi, bürokrasi, din, gelenekler ve kültür) belirlediği kural ve mantıkla karar aldığını, bu yüzden iktisadi olgu ve süreçlerin insanların içinde bulunduğu sınıftan (işçi, çiftçi, sermayedar, toprak sahibi girişimci ve rantiye) ve toplumsal yapıdan (tarım veya sanayi toplumu, şehirli ve köylü toplumu, Batılı veya Doğulu gibi) kaynaklandığını, iktisadi yapının dengeden çok dengesizlik içeren dinamik bir süreçle daha doğru anlaşılabileceğini varsayar. Sayın Nebati’nin bahsettiği nöro ekonomi iktisat modellemesinde kullanılan bir matematiksel ve bilişsel yöntemdir, köklü varsayımlara dayalı bir teori olarak kabul edilmez hatta nöro ekonomi daha çok Ortodoks iktisat taraftarlarınca kullanılır. Davranışsal iktisat dediğimiz de birbirinden farklı amaç ve yöntemlere dayalı bir akademik makaleler toplamıdır. Böyle bir iktisat okulunun var olması için gerekli yöntem ve düşünce birliğine sahip değildir.
İdeolojik olarak farklılıklara gelince… Ortodoks iktisat veya Neo-Klasik Okul ve türevleri, dışarıdan hiçbir müdahale olmadığı, yani devletin hiçbir politika uygulamadığı ve dış ekonomiden gelen şokların bulunmadığı durumda, serbest piyasa ekonomisinin kendiliğinden dengeli ve istikrarlı bir büyüme sağlayabileceğini savunur. Bütün farklılıklarına rağmen heterodoks iktisat okulları kapitalist üretim biçiminin ve serbest piyasa ekonomisinin kendiliğinden dengeli ve istikrarlı bir büyüme sağlayamayacağını, hatta kontrolsüz ve denetimsiz kapitalizmin krizleri ve eşitsizliği doğuran ve onlardan beslenen dengesiz bir süreç olduğunu savunurlar. Bu yüzden de ekonomiye az ya da çok devlet müdahalesini öngörürler.
Heterodoks istikrar politikası ise, her istikrar politikasında olduğu gibi, enflasyonu düşürmeyi amaçlayan ve Ortodoks iktisatçıların savunduğu iki farklı politikadan birisidir. Ortodoks istikrar politikası enflasyonu düşürmek için sıkı para ve sıkı maliye politikasını önerirken heterodoks istikrar politikası sıkı maliye ve sıkı para politikası ile birlikte (enflasyon beklentilerini kırmak için) fiyat kontrollerinin de gerekli olduğunu söyler.
AK PARTİ FİKRİ OLARAK HETERODOKS İKTİSADA NE KADAR YAKIN?
AK Parti kurulduğu ve iktidar olduğu günden beri serbest piyasa ekonomisi taraftarı, küresel ekonomiyle entegrasyon taraftarı, yabancı sermayeye karşı hiçbir tutumu olmayan bir iktisadi düşünceyi savunmaktadır. En başta Sayın Cumhurbaşkanı bu konularda defalarca görüş bildirmiştir. Bunun yanı sıra AK Parti’nin bütün iktidarı boyunca en övündüğü uygulamalardan biri de özelleştirmedir. Ne kadar kamu firması varsa (çoğu da yabancılara satılmak üzere) özelleştirilmiş, özelleştirilecek firma kalmayınca yabancılara konut, arazi, toprak ve maden işletme imtiyazı verilmeye başlanmıştır. Daha geçenlerde Sayın Varank “devletin işletmeci olmayacağını, fabrika açmayacağını artık devrin değiştiğini” söylemiştir. Sayın Nebati ve önceki Hazine Bakanları kapı kapı dolaşıp yabancı sermayeyi Türkiye’ye çekmek için her türlü kulisi yapmışlar, yabancı sermayeye her türlü kolaylığın sağlanacağını da taahhüt etmişlerdir. Önemli bir noktada, AK Parti hükümetleri hiçbir zaman işçi sınıfı ve sendikal haklara yönelik bir politika geliştirmemişler, planlı ekonomiden yana olmak şöyle dursun, mevcut planlama teşkilatını da (DPT) lağvetmişlerdir. Bütün bu görüş ve uygulamalara bakarak AK Parti’nin ideolojik olarak hiç de heterodoks olmadığını, bilakis, bütün düşünce ve uygulamalarıyla Ortodoks iktisadın en güzide temsilcisi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Haydi diyelim ki, Sayın Nebati ve onun danışmanları heterodoks iktisatla heterodoks istikrar programını karıştırıyorlar. O zaman Türkiye Ekonomi Modeli heterodoks bir istikrar programı mıdır?
“TÜRKİYE EKONOMİ MODELİ” HETERODOKS İSTİKRAR PROGRAMI MI?
Yukarıda da belirttiğim gibi heterodoks istikrar politikası sıkı maliye ve sıkı para politikası ile birlikte (enflasyon beklentilerini kırmak için) fiyat kontrollerinin de uygulandığı bir politikalar bütünüdür. Fiyat kontrolleri ile kasıt çoğunlukla kurun belli bir süre için sabitlenmesidir. Bazı durumlarda ücret ve kiralar, hatta bazı temel tüketim malı ve hammadde fiyatları da belli bir süre için sabitlenebilir. Buradaki amaç, enflasyon beklentilerini kırmak ve toplumda enflasyonla mücadele programının başarılı olacağı kanaatini pekiştirmektir. Bununla birlikte heterodoks istikrar programının ana ayağı sıkı para ve sıkı maliye politikasıdır. Politikanın nihai hedefi de enflasyonda kalıcı bir düşüş sağlamaktır. Bugün Türkiye Ekonomi Modeli olarak tanıtılan program Eylül 2021’deki faiz indirimleri ile başladı. Merkez Bankası’nın politika faizini indirmesi açıktan para basması ile eş anlamlıdır. Yani genişlemeci para politikası demektir. İlk başta kurların yükselmesinin amaçlandığı söylenirken, kur artışları kontrolden çıkınca bu sefer Aralık 2021’de KKM uygulamasına geçildi. Bu da döviz kuru üzerinde kısmî bir kontrol anlamına gelir. Açıktan basılan para ve hızla yükselen kurlar sebebiyle enflasyon rekorlar kırmaya başlayınca ücretlere ve maaşlara zam, kimi kesimlere vergi indirimi ve devlet destekli krediler geldi. Bu da genişlemeci maliye politikası demektir. Bütün programın hedefi de enflasyonu düşürmek değil, ekonomik büyümeyi devam ettirip ekonomik canlılığı korumaktır. Bunu Sayın Cumhurbaşkanı ve Sayın Nebati defalarca söylemiştir. Sonuç olarak diyebiliriz ki, KKM uygulaması ile kurlar üzerinde kısmî kontrol sağlanması dışında Türkiye Ekonomi Modelinin heterodoks istikrar politikası ile uzaktan yakından alakası yoktur. Para ve maliye politikaları ters yönlü işletilirken, politikanın hedefi de enflasyonu düşürmek değildir.
Pekiyi o zaman bu politika ne politikasıdır? O da cumartesiye kalsın
POPÜLİST SİYASET VE POPÜLİST EKONOMİ POLİTİKASI
YAYINLAMA: 07 Ekim 2022 - 23:30
AK Parti’nin 2014 yılından beri Sayın Cumhurbaşkanı tarafından ağır ağır ve çeşitli mecralarda seslendirilen ve 2018 yılında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte Sayın Berat Albayrak tarafından öncülüğü yapılan ve bugün de devam eden ekonomi politikasının Ortodoks veya Heterodoks iktisat anlayışlarından hiçbirine uymadığından geçen yazımda bahsetmiştim. Sayın Cumhurbaşkanı’nın ideolojik altyapısı ve önceliklerinden gelen temeller üstüne 2016’dan bu yana Türkiye’nin yaşadığı olağanüstü jeo-politik konjonktürün de etkisiyle, AK Parti Hükümetleri siyasi ve iktisadi açıdan “popülizme” kayan görünüm sergilemektedir. “Hocam, nedir popülizm?” Herhalde ilk bu soruyu cevaplamam gerekir. Ama muhakkak eklemem gereken bir nokta da Türkiye’de uygulanan kendine özgü popülizmin köklerinde toplumsal bilinç altımızda yatan Osmanlı dönemi politikaları ve dünya görüşü de bulunmaktadır. Tesadüf mü desem, tevafuk mu desem, tam bu süreçte dünyanın her tarafında popülizm rüzgârları esmektedir. Bundan daha önceki yazılarımda bahsetmiştim, hatırlarsınız…
POPÜLİST SİYASET VE POPÜLİST EKONOMİ POLİTİKASI
Popülizmi tanımlamak için kullanılan ortak çerçeve “düşünsel yaklaşım” olarak bilinmektedir: Buna göre popülizm, popülist siyasiler tarafından içi doldurulmuş “halk” kavramını ahlaki açıdan iyi ve doğru olarak tanımlarken, bunun karşıt kavramı olarak da “yozlaşmış ve menfaatçi elitleri” ahlaki açıdan kötü ve yanlışın temsilcisi olarak ilan eden bir ideolojidir. Popülist siyasetçiler “halkı” nasıl tanımladıklarına bağlı olarak farklılaşırlar: “Halk” kimilerine göre bir sınıfa, kimilerine göre bir dinin veya etnik grubun mensuplarına ya da belli bir siyasi görüşü paylaşanlara karşılık gelebilir. Popülistler benzeri şekilde “elitler” kavramını da farklı şekilde tanımlayabilirler. Ancak bütün popülistler “elitleri” tanımlarken ortak bazı kavramlara dayanırlar: Onlara göre “elitler” egemen ve yerleşik sistemin siyasi, iktisadi ve kültürel temsilcileri olarak ve aralarında hiçbir farklılık bulunmayan homojen bir kitle olarak tanımlanır. Yine bu tanıma dayalı olarak “elitler” kendi şahsi menfaatleri ile başka grupların menfaatlerini “halkın” menfaatleri üzerinde görürler. Ayrışmaları bu başka grupların niteliğindedir: Yabancı ülkeler, büyük kapitalist firmalar, finans kurumları, toprak ağaları veya göçmenler. Popülist siyasi partiler ve gruplarda çoğu zaman güçlü liderler öne çıkmaktadır. Karizmatik ve baskın karakterli bu liderler kendilerini “halkın sesi” olarak tanıtırlar ve takipçileri de buna inanır. Çoğu zaman bu liderler ve onların takipçileri kendilerinde doğuştan gelen bir misyon – “kutsal dava” olduğu inancındadırlar. Bu genel hatlara rağmen popülist hareketler farklı zaman ve ülkelerde milliyetçiliği, liberalizmi veya sosyalizmi de savunabilirler. Bu farklılık hitap ettikleri kitlelerin mahiyeti ve tanımladıkları “elitlerin” niteliklerine göre ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda sağ popülist siyasi partiler olabileceği gibi merkezde veya solda da popülist hareketler ortaya çıkabilir. Popülizm yukarıda anlatılan özellikleriyle, aslında, geniş kitleler aleyhine eşitsizlik ve adaletsizlik doğuran sanayi toplumları, burjuva demokrasisi ve kapitalist üretim sürecinin sonucunda ortaya çıkmıştır.
Popülist iktisat politikası popülist partilerin iktidara gelmek veya iktidarda kalmak için vazettikleri iktisadi rasyonaliteye dayanmayan ama siyasi bir mantıkla oluşturulan politikalara verilen genel addır. Bazı iktisatçılar bu tanımı daha da netleştirirler: onlara göre “popülist ekonomi politikası” hükümetlerin açıktan para basarak veya dış borç yoluyla finanse ettikleri geniş ve hesapsız kamu harcamaları anlamına gelir, bunun sonucunda da hiper enflasyon ve krizlerin kaçınılmaz olduğu vurgulanır.
Popülist siyasetçiler muhalefetteyken mevcut sistemden mağdur olan kitlelerin karmaşık sosyal ve ekonomik problemlerine basit çözümler öneren ve bunu çoğu zaman kitlelerin duyguları, inançları ve yaşam tarzlarına referans vererek ifade eden hatipler olarak görülür. Popülist muhalife göre bütün sorunların temeli “elitlerin” güdümündeki sistemdir. Çünkü sistem elitlerin kurduğu ve nemalandığı kural ve kurumları içermekte ve yine bu “elitler” “halkın düşmanlarıyla” iş birliği etmektedir. Halk düşmanları bazen “faiz lobisi” olarak tanımlanan bankacılık ve finans kesimi, bazen “üst akıl” olarak tanımlanan emperyalist ülkeler, bazen “rantiyeci” denen servet sahibi zenginler, bazen de işçinin emeğini sömüren sermaye veya toprak sahipleridir. Popülist siyasetçi düşmanın kimliğine göre alternatif siyaset önerir; iktidara geldiklerinde “halkın menfaatlerini” savunmak için düzeni değiştireceklerdir.
Popülist siyasetçiler iktidarda daha farklı bir kalıba bürünürler. Her şeyden önce “elitlerin yozluğunu ve kötülüğünü” taşıyan yerleşik sistemin kurum ve kurallarını halkın iradesine pranga vuran vesayet odakları olarak tanımlarlar. Güçleri yeterse bu kurumları dağıtıp, kendi denetimsiz iktidarlarını kurmaya çalışırlar. Çünkü lider “halkın” temsilcisi, kutsal davanın öncüsü ve milli iradenin sembolüdür. Onun yetkilerini sınırlamak halkın iradesini sınırlamak anlamına gelir. Doğal olarak, eğer başarılı olurlarsa, “kuvvetler birliğine” dayalı, gücü tek elde toplayan sistemler kurarlar. Böyle bir sistemin doğal sonucu popülist liderin kendi etrafında yeni bir zenginler ve “elitler” halkası oluşturmasıdır. Lider farkında olmadan karşı çıktığı ve yıkmak istediği sistemin bir benzerinin oluşmasına yol açar. Muhalefette bir Köroğlu veya Robin Hood gibi “zenginden alıp fakire vereceklerini” iddia ederlerken, iktidarda “fakirden alıp yeni zenginlere dağıtan” bir sistemi kurarlar. Bu süreç yeni bir popülist lider ve hareket çıkana kadar devam eder.
“TÜRKİYE EKONOMİ MODELİ” (TEM) POPÜLİST MİDİR?
“Türkiye Ekonomi Modeli” (TEM) aslında AK Parti’nin kendi politikalarından sapması değildir. AK Parti başından beri popülist politikalar uygulamaktadır. Hatırlayacaksınız, iktisatçılar popülist ekonomi politikasının “hükümetlerin açıktan para basarak veya dış borç yoluyla finanse ettikleri geniş ve hesapsız kamu harcamaları anlamına geldiğini” belirtmişlerdi. Başlangıçta popülist politika neydi? Bugün ne olmuştur? Bugün politikanın mantığında temel bir değişim yoktur ama koşullar değiştiği için finansman yöntemi değişmiştir.
2003-12 arası dünyada bolca bulunan döviz ve fonlar gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere akmaktaydı. Mr. Derwish, Mr. Babacan ve Mr Shimshek’in yetkili olduğu dönemde Türkiye aşırı dış borçlanma sürecine girmişti. Dış borçla alınan fonlar vatandaşa kredi kartı, inşaat, AVM ve bankacılık sektörüne ucuz kredi olarak dağıtıldı. Hane halkı borçluluk oranı hızla arttı. Bu politikalar uzun dönemli büyüme ve kalkınmaya hiçbir katkı sunmazken kısa dönemde halkta sahte bir refah ve zenginlik algısı yarattı. Bu dönemde uygulanan sıkı para politikası TL arzını kontrol ederken içeriye limitsiz döviz girişine yol açtı. Kur düşük, faiz düşük, enflasyon düşük ve büyüme yüksekti. Yani görünüşte mükemmel bir ekonomik tablo. Ancak bu süreçte iyi gitmeyen noktalar da vardı. Bir kere dış borç aşırı yükseliyor ve yavaş yavaş da vadesi kısalıyordu. İkincisi krediler sanayi ve tarım gibi üretken sektörlerden çekilirken hizmetler ve inşaat sektörleri gibi üretken olmayan sektörlere akıyordu. Üçüncüsü tarım sektörüne kredi desteğinin düşmesi ve tarımda kârlılığın git gide düşmesi sonunda köyler ve kasabalar boşalmaya ve insanlar büyükşehirlere akmaya başlamıştı. Yani şehirde yaşayan nüfus içinde işi, gücü ve mesleği olmayan lümpen proletaryanın payı hızla artmaktaydı. Sonuçta şehirlerde arazi rantları yükselmeye başladı. Koca ülke dışarıdan gelen ucuz borçla bir balon ekonomisine dönüştü. Pekiyi işler ne zaman değişti? 2013 ve sonrası…
2013-22 arasında ise bütün şartlar tersine döndü. Dünyada her geçen gün likidite azalmaya başlamıştı ki, bunun zirvesi 2022 başından itibaren başlayan hızlı likidite daralmasıdır. Bu Türkiye için şu anlama gelmekteydi: Dış borç bütün ülkeler için her sene daha pahalı hale geliyordu. Buna Türkiye’nin artan dış borç yükü ve artan risk düzeyi de eklenince Türkiye’nin borçlanması kendi benzeri ülkelere göre daha da zor hale gelmekteydi. Yani Türkiye daha az, daha kısa vadede ama daha pahalı dış borç bulmaktaydı. Üstelik uygulanan politikalar kişi başı sanayi ve tarım üretimini düşürmüştü. Bu da kişi başı ihracatımızın kişi başı ithalatımıza oranla daha düşük miktarda olmasına ve daha düşük katma değerli hale gelmesine yol açmıştı. Yani kişi başı cari açığımız da hızla artmaktaydı. Doğal sonuç 2003 -12 arası aşırı değerli olan Türk parasının 2013-22 atasında hızla değer kaybetmesi ve balonun patlamasıydı. Sonuçta hızlı büyümeyi finanse edecek ucuz borç artık yoktu. Artık süreç şöyle işliyordu: kur yüksek, faiz yüksek, enflasyon yüksek ve büyüme düşük!
Hükümet ilk on senedeki sihirli formülü nasıl devam ettirebilirdi? Cin fikirli bir çözüm 2016’dan itibaren uygulamaya konuldu: Dışarıdan döviz gelmiyorsa Merkez Bankası döviz arz etsin! Sayın Berat Albayrak döneminde bu politika Merkez Bankasının rezervlerinin sıfırlanmasına yol açtı. Araya pandemi süreci girdikten sonra aynı politika genişlemeci para politikası ve genişlemeci maliye politikası ile tekrarlandı. Yani Türkiye Ekonomi Modeli… Merkez Bankasının rezervlerinin bitmesi karşılığında Merkez Bankası artık dışarıdan döviz borçlanmaya başlamıştı: SWAP antlaşması dedikleri de budur. Sonuç kaçınılmaz olarak enflasyonun ve cari açığın patlaması ve MB rezervlerinin tükenmesidir. Bütün bunlara bağlı olarak söyleyebiliriz ki, “Türkiye Ekonomi Modeli” popülist ekonomi politikasına dört dörtlük bir örnektir.
Pekiyi bu program, yani, Türkiye Ekonomi Modelinin arkasında kökleri Osmanlı’ya giden bir miras var mıdır? Bu soruyu da Pazartesi cevaplayalım.
POPÜLİST EKONOMİ POLİTİKASININ OSMANLI'DAKİ KÖKLERİ
YAYINLAMA: 09 Ekim 2022 - 23:30
Sağcı olsun solcu olsun Türk ekonomisinde uygulanan popülist politikaların Osmanlı tarihinde kökleri bulunmaktadır. Elbette popülist siyasetin ve popülist ekonomi politikasının kapitalist toplum ve burjuva demokrasisinin bir ürünü olduğu açıktır. Bu yüzden Osmanlı İmparatorluğu gibi kapitalizm öncesi tarım ekonomisine dayalı çok-uluslu monarşide popülist siyasetin ortaya çıkması imkânsızdır. Her şeyden önce popülist siyaset bir halk kavramına, siyasi meşruiyet kaynağı olarak milli iradeye ve kitleleri etkileyen bir karizmatik lidere ihtiyaç duyar. Osmanlı gibi bürokratik monarşilerde halk yok reaya vardır, yönetimin meşruiyeti soya ve hanedana dayanır. Liderlerin karizmatik olmasına da gerek yoktur çünkü halkın oyuna gerek yoktur. Çocukluktan seçilmiş ve sisteme uygun olarak yetiştirilmiş bir bürokrasi sistemin omurgasını oluşturur. Bu piramidin tepesinde de hiçbir sorumluluğu olmayan ve sistemi temsil eden Hükümdar bulunur.
Cumhuriyet sonrasında yüz yıl içinde oluşan ve bugünkü dünyaya bütün açılardan entegre olmuş Türk toplumu ise bambaşka şekilde yönetilmektedir. Siyasi meşruiyetin kaynağı millet iradesidir, yönetim halkın verdiği oranlarla temsil edilen siyasi partilere dayanır, her siyasi parti (istisnasız hepsi popülisttir) kendi stratejisini dayandırdığı bir “halk” tanımına sahiptir. Bu “halk” tanımının karşıt kavramı olarak da “elitler” tanımlanır. Örneğin AK Parti’ye göre halk uzun yıllar süresince mağdur olduğunu iddia ettikleri mü’min ve mütedeyyin, orta ve düşük gelir grubundan insanlar iken elitler de zengin ve Batılı yaşam tarzına sahip “Beyaz Türklerdir.” Öte yandan CHP’ye göre halk çoğunlukla orta ve düşük gelir grubunda olup şehirde yaşayan maaşlı çalışanlar iken elitler (kendi deyimlerince) “Saray’dan beslenen zenginler” ve “Saray bürokrasisidir”. Bu çerçevede bütün partiler kendi tanımladıkları halkın çıkarlarını savunduklarını, onların sesi olduklarını ve bunun kutsal bir dava olduğunu savunurlar. Her iki taraf da stratejilerini oluştururken Türk tarihinden dayanaklar ararlar. Şu anda iktidar olduğu ve 20 senedir de iktidarda bulunduğu için, bu yazıda, AK Parti’nin popülist ekonomi politikalarının Osmanlı’daki köklerine ineceğiz. Ancak, bilinmesini isterim ki, AK Parti öncesindeki siyasi iktidarlar da az ya da çok, benzeri popülist ekonomi politikalarını uygulamıştı.
Osmanlı’nın içinde bulunduğu şartlarda uygulanan politikaların belli bir akılcılığa dayandığı söylenebilir. Ayrıca Osmanlı yöneticilerini popülist olarak değerlendirmek de yanlış olur. Çünkü Osmanlı yöneticisinin halkı ikna etmek gibi bir sorunu yoktu. Ancak bu çağda ve şartlarda uygulanan ekonomi politikalarının ve bu politikalarda hep devam eden benzer hataların köklerinde Osmanlı’daki uygulamaların olduğu da açıktır. Bu ise yüzyıllar boyunca devam eden bir zihniyet bozukluğu ve yapısal ekonomi problemi olduğunu gösterir.
OSMANLI EKONOMİSİ: PARANIN TAĞŞİŞİ – PROVİZYONİZM – KAPİTÜLASYONLAR – İLTİZAM SİSTEMİ
Fatih Döneminden saltanatın sonuna kadar Osmanlı ekonomisi kendini var eden etkenlerin yol açtığı bir dizi problemle karşı karşıya kalmıştır. Osmanlı ekonomi düzeni yapısal bir değişimden geçemediği içindir ki bu problemlere köklü bir çözüm üretilememiştir. Bu yüzden problemlere sistem içinde, yani tarım ekonomisi şartlarında, çözümler üretilmeye çalışılmış ancak bu çözümler aslında daha büyük ve karmaşık sorunlara yol açmıştır. Özünde Osmanlı ekonomisinde sermaye birikimi sürecinin oluşamaması veya yetersiz kalması, bunun akabinde de bize has bir kapitalizmin oluşamaması temel problemdir. Ama bu konu yazının içeriğini çok aşmaktadır. Bu tarihsel durumu veri kabul edelim. Yani Osmanlı ekonomisinin tarımdan sanayiye çeşitli sebeplerden dolayı geçememiş olduğunu kabul edelim. İşte bu şartlar altında Osmanlı ekonomisinde ortaya çıkan temel bazı sorunlara sistem içinde çözümler üretilmeye çalışılmıştır. Başlıkta geçen dört temel politika sorunlara çözüm olarak sunulmuştur: paranın tağşişi, provizyonizm, kapitülasyonlar ve iltizam sistemi.
Paranın Tağşişi - Enflasyon
Bu köşede 5 Nisan 2021 tarihinde yayınlanan “OSMANLI’DA PARANIN TAĞŞİŞİNDEN GÜNÜMÜZDE DEVALÜASYON VE ENFLASYONA” başlıklı yazımdan alıntı yapayım:
“1450’de akçenin içindeki gümüş miktarı 100 birim ise para sisteminin yenilendiği 1687’de bu 15 birime kadar düşmüştü. Altın Osmanlı Lirasının tedavüle girdiği 1843’te ise akçenin içindeki gümüş 6 birime düşmüştü. Pekiyi gümüş paranın içindeki gümüş oranı neden ve nasıl düşüyordu? … Kıymetli metalden darp edilen sikkelerin tağşişi bu sikkelerin içinde bulunan ve sikkenin temel değerini belirleyen kıymetli maden oranının düşürülmesi anlamına gelir. Bu kavram meta paranın dolanımda olduğu, yani para olarak altın ve gümüş sikkelerin kullanıldığı ekonomilerde geçerlidir. … Tabloda görüldüğü üzere Fatih dönemi 1,18 gramlık akçenin içinde 0,85 gram saf gümüş (sikkenin yüzde 72’si) bulunurken III. Selim dönemine gelindiğinde akçenin içindeki saf gümüş miktarı 0,048 grama (sikkenin yüzde 4’ü) düşmüştür. Bunu kim yapmıştı? Tabiî ki, “dış güçler”, “karanlık mihraklar” veya “Tapınak Şövalyeleri” değil. Bizatihi Osmanlı yönetiminin kendisi… Pekiyi, neden? ... Bir hükümetin parasını tağşiş etmesini sebebi, bu işlemden elde edilecek mali kazançtır. Hükümet aynı miktarda gümüşle daha fazla para basar ve bu değeri düşmüş para ile borçlarını öder. Böylece çok daha ucuza borçlarını kapatır. Ancak bunun bir maliyeti vardır: Enflasyon.”
Yukarıdaki alıntıdan anlayacağımız şudur: Uzun Osmanlı hakimiyetinde hükümetler harcamalarını karşılayacak gelir bulamadıkları veya ekonomide darboğazlar yaşandığı için sıklıkla açıktan para basmıştır. Bu da uzun dönemde yüksek enflasyona, vatandaşın alım gücünün neredeyse sıfırlanmasına ve sonunda para sisteminin yenilenmesine yol açmıştır.
Provizyonizm – Dış Borç Birikimi
Rahmetli Mehmet Genç Hocamızın literatüre kattığı “provizyonizm” kavramı sadece Osmanlı ekonomisini değil tarım ekonomisine dayalı bütün doğulu imparatorlukların ortak dış ticaret politikasını tanımlardı: ihracatı yasakla, ithalatı teşvik et! Bu köşede 20 Temmuz 2018 tarihinde yayınlanan “NEO-MERKANTİLİST ÇAĞDA NEO-PROVİZYONİZM OLMAZ!” başlıklı yazımdan alıntı yapalım:
“… O çağda doğudaki geleneksel imparatorlukların (Türkiye, İran, Çin ve hatta Rusya) sistemi ise merkantilizmle taban tabana zıt bir sistemdi. … Bu sistem provizyonizm / iaşecilik olarak bilinir. Temel mantığı Doğu’daki devletlerin halka bakış açısı ile uyumludur. Doğu’da devlet bazen sert bazen de müşfik bir baba gibiydi. İnsanlar da vatandaş değil ama çocuk gibi görülürdü. Onlara bakmak, korumak – kollamak ve yeri geldiğinde çok sert şekilde cezalandırmak da devletin, yani babanın, göreviydi. … Bu bakış açısı altında devlet, hükmü altındaki insanların açlık ve kıtlık içerisine girmesini önlemek için dışarıya mal ihracını engeller ve mümkün olduğunca ithalatı teşvik ederdi. Çünkü üretim yapıları birçok tarihsel, iktisadi ve sosyolojik sebeplerden geri kalmış bu ülkelerde, bu yüzden en önemli problem, ahalinin geçimini sağlamak yani iaşecilikti.”
Yani tarım ekonomisinden kaynaklanan sebeplerle ihracatı kısıtlayan ve ithalatı teşvik eden bir politika uygulanıyordu. Bu ise her sene kronik cari açık ve yıllar içinde biriken dış borç anlamına gelmekteydi.
Kapitülasyonlar – Ekonomide Yabancı Hakimiyeti
Kanuni döneminde Fransa’ya siyasi sebeplerden verilen ve Fransız tüccarlarına çeşitli imtiyazlar sağlayan kapitülasyon anlaşmaları, Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıfladığı ve dış borca mahkum olduğu son dönemlerinde bütün emperyalist ülkelerin firmalarını kapsayacak şekilde genişletilmişti. Öyle ki, memleketin ne kadar demir yolu, fabrikası, madeni ve limanı varsa İngiliz, Fransız ve Alman firmalarına satılmıştı. İş o kadar vahimdi ki, Abdülhamit Han döneminde Merkez Bankamız olan Bank-ı Osmânî-i Şahane’nin sahibi Fransız sermayesi yöneticisi ise İngiliz’di! Bunun sebepleri arasında Türkler arasında yeterli sermaye birikimi olmaması ve girişimci kültürünün gelişmemesi idi. Bir de Osmanlı Hükümetlerinin dış borç karşılığında emperyalist ülkelere taviz verme politikası bunlara eklenmelidir. Yani son dönemde ülkenin serveti yabancı firmaların elindeydi!
İltizam Sistemi - Devletin Gelir Garantisi Karşısında Borç veya Hizmet Satın Alması
İltizam, Kanuni’nin Veziriazamı ve Damadı Rüstem Paşa ile başlayan bir iç finansman uygulaması idi. Hükümetin vergi gelirleri giderlerine yetmediği için çeşitli vilayetlerde devletin 10 yıllık, 20 yıllık vergi gelirlerinin çeşitli mütegallibelere – çoğunlukla yabancı- devredilmesi karşılığında borç veya hizmet alması anlamına geliyordu. Bunun sebebi Hükümetin borçlarını karşılayacak gelirlerinin olmaması idi. Harcamalar çoğunlukla savaş harcaması olduğu için buradan da kısılamıyordu. Neticede, kısa dönemde nakit ihtiyacının giderilmesi karşılığında uzun dönemde vergi gelirleri daha da düşüyordu.
ALATURKA POPÜLİST EKONOMİ POLİTİKASI
Aslında ecdadın içine girdiği kısır döngü bugün yaşayan bizlere çok da şaşırtıcı gelmese gerektir. Türkiye’nin en temel problemi kronik cari açıklardır. Cari açığın önemli bir kısmı da teknoloji ve yatırım malları ile enerji hammaddesinden kaynaklanmaktadır. Türk ekonomisinin büyüyebilmesi yani halkın iaşesinin karşılanması için ithalat yapması gerekir. Siyasetçiler daha çok oy alabilmek için vatandaşın tüketimini arttıracak, borçlanma imkânları arttıracak politikalar peşinde koşmuşlardır. Bu yapısal problemi çözmek şöyle dursun, daha da büyütmüştür. Bir nevi Neo-Provizyonizm: İhracatı değil, ithalat ve dış borçlanmayı teşvik etmek. Özelleştirmeler ve yabancı yatırımlara imtiyazlar verilerek artan döviz açığı kapatılmak istense de, üretim büyük oranda yabancı ellere geçmiştir. Neo-kapitülasyonlar! Yine de iç talebi şişiren politikalarla dış açık daha da artmıştır. Dış borcun birikimi bir yerde krizlere yol açar. 1994 ve 2001 Krizi gibi bir kriz gelmemesi için bu sefer son bir yılda açıktan para basarak ekonomi ayakta tutulmaya çalışılmıştır. Yani Türk parası tağşiş edilmiş ve enflasyon patlamıştır. İltizam mı? O da gelir garantili köprü, hastane ve havalimanı projelerine ilham kaynağı olmuş gibi gözükmektedir.
SON SÖZ: Aynı eylemlerin farklı sonuçları olmaz.
2022 NOBEL İKTİSAT ÖDÜLÜ: BİREYLER İÇİN MAKUL OLAN TOPLUM İÇİN FELAKET OLABİLİR
YAYINLAMA: 16 Ekim 2022 - 23:35
BAŞSAĞLIĞI
Bartın’daki maden faciasında kaybettiğimiz şehitlerimizi rahmetle yad ederim. Kederli ailelerine sabırlar dilerim. Milletimizin başı sağ olsun.
GÜNDEMDEN KISA BAŞLIKLAR
Bugün ilk önce gündemden kısa başlıklalar verip konuyla ilgili görüşlerimi ileteceğim. Daha sonra Nobel İktisat Ödülleri ile ilgili görüşlerimi paylaşacağım.
ALEVİ KÜLTÜR VE CEM EVLERİ BAŞKANLIĞI: Sayın Cumhurbaşkanı’nın yaptığı açıklamayla Kültür Bakanlığı’na bağlı bir Alevi Kültür ve Cem Evleri Başkanlığı’nın kurulmasının hedeflendiğini öğrendik. Bu gelişme karşısında ilk tepkim “Yetmez ama evet!” oldu. Geçen sene Temmuz ayında bu köşede yayınladığım bir Alevilik yazı dizisi vardı. Orada görüşlerimi daha detaylıca belirtmiştim. Bu gelişme en azından Alevi vatandaşlarımızın dertlerinin ve taleplerinin devlet nezdinde kabul gördüğü anlamına gelir. Tabii ki, cem evlerinin (tekke veya dergâh statüsünde) bir ibadethane olarak kabul edilmesi, kurulması hedeflenen Başkanlığın ve çalışanlarının tamamen Alevi Ocaklarından temsilciler tarafından belirlenmesi ve en önemlisi Başkanlığın Kültür Bakanlığı yerine Diyanet İşleri Başkanlığı’nda özerk bir yapı olarak tanımlanması daha işlevsel olur. Sayın Cumhurbaşkanımız bir süreç başlatmıştır, kendisine teşekkür ederiz.
ASGARİ ÜCRET VE MAAŞLARA ZAM: Ben, bu köşenin okuyucularının çok iyi bildiği gibi, normal şartlarda enflasyondan çok işsizliğin önlenmesini savunan, toplam gelir içinde çalışanların ve emekçilerin payının arttırılmasının ve kodaman ve zadegânların yüksek oranda vergilendirilmesinin gerektiğine inanan bir iktisatçıyım. Bu anlamada, tekrar ediyorum normal şartlarda, asgari ücretin ciddi bir şekilde arttırılmasının tarafındayım. Ancak Türkiye ekonomisindeki şartlar normal olarak kabul edilemez. Merkez Bankası’nın rezervleri kısa dönemli borç ödemelerimizi karşılayamayacak düzeyde iken, cari açık tarihi rekorlar kırarken ve enflasyon oranı yüzde 85’e yaklaşmışken tahmini 10 bin TL civarında bir asgari ücret artışı vatandaşlarımızın rahatlaması için gereklidir. Öte yandan bu artışla beraber enflasyonu kontrol altına alacak bir program uygulanması da zorunludur. Aksi halde, bir istikrar programıyla enflasyon kontrol altına alınmazsa, süreç bir ücret – fiyat, fiyat - kur spiraline dönüşür ki, bu da hiperenflasyona giden yol anlamına gelir.
EYT DÜZENLEMESİ: Hükümet EYT Düzenlemesi üzerinde çalıştı ve 1999 yılı ve öncesinde işe başlayanlardan 25 yılı dolduranların emekli olabileceği bildirildi. Bu açıklamaya ben de girmekteyim. Üniversite’de çalışma sürem 2024 yılı Ocak ayında 25 yılı dolduracak. Ancak ben halen 48 yaşındayım ve 2024 Ocak ayında daha 50 bile olmayacağım. Normalde 55 yaşına gelmeden emekliliğe hak kazanamayan ben, yeni getirilen EYT düzenlemesi ile 50 yaşına gelmeden emekli olabileceğim. Ben burada kendimden örnek verdim, ancak benim gibi milyonlar bulunmaktadır. Sigorta sistemleri çok hassas sistemlerdir ve esas olarak prim ödeyenlerin emekli maaşlarını ödemesi prensibine dayanır. Bir emeklilik sigortası sisteminin ayakta kalması için çalışan ve prim ödeyen gençlerin emekli olan ve maaş alan yaşlılara oranı çok kritiktir. Eğer emekli sayısı hızla artarken çalışanların ödediği primler de artmazsa, o takdirde, sistem çökebilir. EYT Düzenlemesi 50 yaş ve altındaki bir kısım vatandaşımızın emekli olması anlamına gelmektedir. Türkiye gibi daha çok üretmek ve daha büyümek zorunda olan bir ekonomide tecrübeli işgücünün bu şekilde emekli edilmesi doğru olur mu? Bu düzenleme sigorta sistemine ne kadar yük getiri, iyi hesaplandı mı? Erken yaşta emeklilik ne kadar adil ve etik olur? Bu soruların cevapları olumluysa, o takdirde, EYT Düzenlemesi de olumludur. Bu sorulara cevap vermeden Hükümetin muhalefetin dolmuşuna binmemesi gerekir.
2022 NOBEL İKTİSAT ÖDÜLLERİ
2022 yılı Nobel İktisat Ödülleri üç iktisatçıya “banka krizleri ve mali krizler” alanında yaptıkları çalışmalardan dolayı verildi: Ben S. Bernanke, Douglas W. Diamond ve Philip H. Dybvig. Nobel Ödül Komitesi ödülün gerekçesini şu şekilde açıkladı:
“İktisat biliminde bu yılın ödül sahipleri Ben Bernanke, Douglas Diamond ve Philip Dybvig bankaların, özellikle mali kriz anlarında, ekonomideki rolü hakkında sahip olduğumuz bilgi ve anlayışı dikkat edilecek ölçüde geliştirmişlerdir. Ödül sahiplerinin çalışmalarındaki önemli bulgu banka iflaslarının önlenmesinin hayati olduğudur.”
BERNANKE VE 2008 KÜRESEL KRİZİNDE ROLÜ
Ben Bernanke’nin iktisat teorisine önemli katkıları 1929 Büyük Buhranında banka iflaslarının rolüne yönelik çalışmalarıdır. Ayrıca, 2008 Küresel Krizi’nde bütün kapitalist sistemin çökmesini ve 1929 Büyük Buhranında olduğu gibi işsizliğin yaygınlaşmasını önleyen politikalara Amerikan Merkez Bankası Başkanı olarak imza atmıştır. Elbette ki Ben Bernanke, sınıfsal olarak finans sermayesi ve zenginlerin çıkarlarını kollayan ve krizin arkasındaki esas temel problemleri ileriye öteleyen bir politika uygulamıştır: Parayı bas ve dünyaya dağıt! Bankaları kurtar ve borçlarını halka ödet! Ancak bu politikayla bütün dünya sisteminin yıkılmasını da önlemiştir. Bernanke gibi bir Yeni Keynesçi iktisatçı ve ABD Merkez Bankası Başkanı’ndan bir devrim beklenmemelidir. Hoca inandığı doğrultuda ve elindeki araçlarla yapması gerekeni yapmıştır.
Diamond ve Dybvyg ise banka iflaslarını açıklamaya çalıştıkları modelleri vasıtasıyla ödüle hak kazanmışlardır. İsterseniz bu modeli kısaca anlatayım:
DİAMOND-DYBVYG BANKA İFLASLARI MODELİ
1983 yılında yayınlanan Diamond–Dybvig Modeli bankadan mevduat kaçışları ve bununla bağlantılı olan finansal krizleri açıklamada etkili bir iktisat modelidir. Model bankaların likit olmayan varlıkları ile likit olan yükümlülüklerinin karışımının mevduat sahiplerinde ani ve kendi kendini besleyen paniklere yol açabileceğini göstermektedir.
Diamond–Dybvig Modeli bankaların gerçek hayatta karşı karşıya oldukları temel riski matematiksel bir dille özetler: Her banka vatandaşlardan mevduat toplar ve vatandaşlar da ihtiyaç duydukları anda paralarını bankalardan çekebilirler. Banka mevduat sahibi talep ettiği durumda bu paranın tamamını mevduat sahibine iade etmekle yükümlüdür. Öte yandan bankalar ellerindeki bu birikmiş serveti kredi olarak çok daha uzun vadelerle firmalara verirler. Kazançları da kredi mevduat faizi arasındaki fark + hizmet bedeli olarak aldıkları komisyonlar kadardır.
Diamond–Dybvig Modeli’nde, tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi, mevduat sahiplerinin paralarını bankadan çekme ihtimali rastlantısaldır ve birbirinden bağımsızdır. Normal şartlarda her dönem mevduatın belli bir yüzdesi mevduat sahipleri tarafından bankadan çekilir. Diyelim ki, bu oran, yüzde 10 olsun. Bu yüzden bankalar mevduatın tamamını kredi olarak dağıtmazlar ve yüzde 10 kadarını nakit olarak tutarlar. Kalan yüzde 90 ise genellikle 1 yıldan daha uzun vadeli yatırım kredilerine dağıtılır. Mevduat sahipleri sisteme güven duydukları müddetçe, yani istedikleri anda paralarını kayıpsız çekebileceklerine inandıkları müddetçe, mevduatlarına dokunmazlar; çünkü, mevduattan ekstra faiz kazanmaktadırlar. Eğer mevduat sahipleri topluca paralarını talep ederlerse, banka 100 birim mevduattan sadece 10 birimini ödeyebilir. Kalan 90 birimi kredi verdiği firmalardan tahsil edene kadar banka iflas eder. Bu durumda parasını en önce geri isteyen mevduat sahipleri paralarını kurtarırken, kalanları tüm birikimlerini kaybeder.
Pekiyi mevduat sahipleri ne zaman topluca paralarını çekeler? Diamond–Dybvig Modeli’nde bu durum şöyle açıklanır: Eğer her mevduat sahibi diğer mevduat sahiplerinin de paralarını çekmek istediklerini düşünürse, o zaman o kişi için makul / akılcı olan parasını hemen çekmektir. Bu durumda banka batar ve mudilerden sadece yüzde 10’u parasını kurtarır. Yani bireysel olarak makul olan eylem toplumsal bir felakete yol açar. Bu dengelerden biridir. Diğer dengede ise mevduat sahipleri diğer mevduat sahiplerinin paralarını talep etmeyeceklerine inanır. Bu durumda gerçekten bir ihtiyacı olan mevduat sahipleri dışındakiler paralarını çekmezler. Yani mudilerin sadece yüzde 10’u parasını çeker, banka da bunu rahatlıkla karşılar. İkinci denge hem bireysel açıdan akılcı hem de toplumsal açıdan uygun sonucu üretir.
Ana akım iktisatta bir mali kriz veya bankacılık krizi çıkma olasılığı göz ardı edilir. Yine bu anlayışa göre bireylerin akılcı kararlarının toplamı toplum için de en uygun ve optimal sonucu üretir. Diamond–Dybvig Modeli ana akım iktisadın görüşünün olabilecek sonuçlardan sadece birini dikkate aldığını, mevduat sahiplerinin sisteme güvenini kaybetmesi halinde bireylerin akılcı kararlarının bütün ekonomi için ağır yıkımlara ve iktisadi krize yol açabileceğini gösterir. Bu yüzden mevduat sigortası uygulamasının, yani devlet müdahalesinin zorunlu olduğunu söyler.
Cumartesi Diamond–Dybvig Modeli’nden yola çıkılarak bugünkü küresel ekonomi şartlarında risklere karşı nasıl önlemler alınabileceğini tartışacağım.
KÜRESELLEŞME SÜRECİ VE ARTAN EŞİTSİZLİK - I
YAYINLAMA: 21 Ekim 2022 - 23:45
Pazartesi günü 2022 Nobel İktisat Ödülünü alan Diamond–Dybvig Modeli’ni tanıtmıştım. Modelin ana teması dışa kapalı bir ekonomide tamamen mudilerin güvenine dayalı konvansiyonel bankacılık sisteminde oluşabilecek mevduat kaçışlarının olası sonuçları ve bu sonuçların önlenmesi için mevduat sigortası uygulamasının önerilmesi idi. Model 1983 yılında yayınlanmıştı. Bugün yaklaşık 40 sene sonra dünya çok farklı bir yer, kapitalist ekonomiler çok daha fazla karmaşık ve birbirine bütünleşiktir. Modelin yazıldığı dönemde, özellikle Anglo-Sakson ekonomilerinde, konvansiyonel bankacılık çok katı kurallara sahipti ve daha çok tek şubeli şehir bankalarına dayanmaktaydı. Dünyada ne borsalar bu kadar büyük hacimli ne de bugünkü kadar birbiriyle bağlantılıydı. Döviz kuru sistemleri büyük oranda sabit ve kontrollü kur sistemleri idi. Ülkelerin dış finansman sağlayacağı büyük hacimli küresel finans piyasaları daha oluşmamıştı. Borç akışını IMF idare ederken, gelişmekte olan ülkelere kalkınma kredi ve programları Dünya Bankası üzerinden yürütülmekteydi. Bankalar, finans kurumları ve reel sektör firmalarından her biri kendi ülkesinde iş yapmakta, uluslararası şubeleri çok ender görülmekteydi. Yani küreselleşme daha hayatımıza girmemişti. Böyle bir dünyada Diamond–Dybvig Modeli en muhtemel kriz kaynağı olabilecek bankacılık sektörünün, gerekirse, kamu tarafından desteklenerek korunması gerektiğini söylüyordu. Mudiler paniğe kapılıp paralarını çekmesin diye Hazine veya Merkez Bankası’nın mevduata güvence vermesini yani bankaların borcuna kefil olmasını önermekteydi. Bu politika önerisinin arkasındaki ana fikir de “bireylerin kendileri açısından makul olabilecek kararlarının böyle kriz anlarında toplumsal açıdan yıkıcı etkilere yol açabileceğiydi.” Bu da ana akım iktisadın ya da Sayın Nebati’nin betimlemesiyle “ortodoks iktisadın” ana varsayımıyla çelişmekteydi: “Bireyler için makul olan toplum için de makuldür.” Bu varsayımın kabulü piyasalara devlet müdahalesinin reddi, varsayımın reddi piyasalara devlet müdahalesinin kabulü anlamına gelmekteydi.
Bugünkü dünyada Diamond–Dybvig Modeli’nin önerdiği uygulamalar hemen hemen bütün ülkelerde hayata geçirilmiştir. Bugün hiçbir ülke mudilerin panik halinde para çekmesi ile başlayan mevduat kaçışlarına dayalı bankacılık krizi riski altında değildir. Bizim ülkemizden örnek verecek olursak 2001 krizi sonrasında TMSF batık bankaları devralmış ve mudileri mağdur etmemiştir. Ancak o gün bulunmayan ya da henüz yeni başlamış olan küreselleşme sürecinin getirdiği çok farklı riskler bugün bulunmaktadır. Dolayısıyla bankacılık krizleri ve döviz krizleri iç içe geçmiş vaziyettedir. Bugünkü yazımda biraz bu risklerden bahsedeceğim.
KÜRESELLEŞME SÜRECİ NEDİR?
Küreselleşme iktisadi açıdan “bütün dünyada teknolojik gelişmelerin sağladığı imkânlarla ve devletlerin ortak kararından bağımsız olarak gelişen kısmî ve fiilî bir küresel Ortak Pazar oluşma sürecidir.” Ortak Pazar “bir veya daha fazla ülke arasında gümrük duvarlarının kaldırıldığı, her türlü mal ve hizmetin serbestçe ticaretinin yapıldığı ve yine her türlü üretim faktörünün serbest dolaşımının mümkün olduğu” bir ekonomik bütünleşme modelidir. Küreselleşmenin tanımında bulunan “kısmî Ortak Pazar” ile kastedilen iki temel durum vardır: Birincisi yüksek teknolojili ürünler ile sanayi mamullerinin ticaretinin bütün dünyada serbest olmasına rağmen tarım mamulleri ve düşük teknolojili ürünlerde ticaretin kısıtlamalara tâbi olmasıdır. İkincisi ise, her türlü sermayenin ülkeler arası serbest dolaşımı mümkün ve hatta ülke yönetimlerince teşvik edilirken, niteliksiz emeğin serbest dolaşımı çok sıkı önlemlerle kısıtlanmaktadır. Sonuç olarak 1980’lerde başlayan süreç daha çok gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler arasında bir oyuna dönüşmüş ve küreselleşme sürecinden az gelişmiş ülkeler dışlanmıştır.
KÜRESELLEŞME SÜRECİNİN YOL AÇTIĞI EŞİTSİZLİKLER
Ana akım iktisat yanlıları (sıradan vatandaşın anlayacağı şekilde ifade edersek “serbest piyasa ekonomisinden, dışa sınırsız açılmadan ve özelleştirmeden” yana olan, kamuoyunda “liboş” olarak bilinen bir takım “aydınlatılmışlar”) küreselleşme sürecinin fakir ülkeler ile zengin ülkeler arasındaki farkın kapanmasına ve aynı zamanda her ülke içinde zengin ile fakir kesimler arasındaki eşitsizliğin azalmasına yol açacağını savunmaktaydılar. Çünkü teorik olarak küreselleşmenin bütün ülkeler arasında hem emeğin hem de sermayenin serbest dolaşımı anlamına geldiği bildirilmekteydi. Yine herkesin anlayacağı şekilde ifade edelim: Fakir bir Afganlı iş bulamayacağı kendi ülkesinden kalkıp rahatlıkla İngiltere ve Fransa’ya giderek orada yaşayabilecekti. Yine meselâ kendi ülkesinde düşük fiyatla satılan tarım mamullerini bir Türk firması hiçbir engel tanımadan İtalya veya Fransa’da şube açıp oralarda satabilecekti. Teoride idealize edilmiş bir şekilde anlatılan küresel ekonomideki gerçekler pratikte hiç de böyle değildir. Dolayısıyla teorideki ideal modelde rastlanması gereken sonuçlar pratikteki kusurlu veya kısmî küreselleşmede bambaşka sonuçlarla yer değiştiriyordu. Ancak “liboş” ismiyle bilinen “aydınlatılmış kardeşlerimiz” sanki teoride bahsedilen ideal dünya varmış gibi o ideal dünyanın sonuçlarının gerçekleşeceğini savundular. Buna inanarak yapanlar muhakkak “yetersiz bilgi sahibi olmakla” veya “çok saf olmakla” tanımlanabilir. Bile bile yanlış bilgilendirme yapanların ise solcuların tabiriyle “komprador, emperyalist işbirlikçisi” veya sosyal bilim jargonuyla “lümpen entelijansiya” olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Yukarıda tanımladığımız çarpık küreselleşme süreci gelişmiş ülkelerdeki tasarruf fazlalarının ya da atıl fonların gelişmekte olan ülkelere dış borç olarak servis edilmesi ve yine gelişmiş ülkelerde bolca üretilen yüksek teknolojili sanayi ve hizmet sektörü ürünlerinin gelişmekte olan ülkelere ihraç edilmesine yol açmaktaydı. Öte yandan çarpık küreselleşme süreci, gelişmekte olan ülkelerden nitelikli işgücünün yüksek teknolojili sektörlerde çalışmak için gelişmiş ülkelere göçüne ve orta teknolojili sanayi ve hizmet sektörü ürünlerinin gelişmiş ülkelere ihraç edilmesine neden olmaktaydı. Her (akılcı ve planlı) ülke kendi tarım sektörünü korurken dışarıdan gelecek niteliksiz işgücüne kapıları sıkı sıkıya kapatmıştı. Bu durumda niteliksiz işgücünün bol olduğu düşük gelir grubunda bulunan ve alt yapı sermayesi yetersiz olan az gelişmiş ülkeler, ne fazla işgücünü dışarıya gönderebilmekte ne de dışarıdan kalkınma kredisi temin edebilmekteydi. Bütün bunlara ek olarak bu ülkelerin en yoğun olarak üretebildiği tarım mamullerinin dışarıya ihracı da sıkı kısıtlamalara tâbi idi. Sonuçta bu ülkelerde artan nüfus, yetersiz eğitim ve sağlık hizmeti yaygın fakirliğe, iç savaşlara ve gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere kaçak olarak giren milyonlarca göçmene yol açtı.
Küreselleşme süreci hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde yapısal değişimi de zorlamaktadır. Yapısal değişim ise her ülkede ciddi direnişe ve küreselleşme karşıtı hareketlere sebep olmaktadır. İlk önce gelişmiş ülkeler…
Gelişmiş ülkelerde orta düzeyde teknolojiye sahip sanayi ve hizmet sektörü ürünlerinin üretimi ciddi maliyet içermekteydi. Öte yandan, bu sanayiler gelişmekte olan ülkelerde daha düşük maliyetle ama aynı kalitede üretilebilmekteydi. Çözüm bu sanayileri gelişmiş ülkeden gelişmekte olan ülkelere taşımakta bulundu. Yani doğrudan dış yatırım. Ancak bu süreç ilerledikçe, gelişmiş ülkelerde tasfiye edilen sanayilerde çalışan işgücünün artan işsizliği, bu işsizlerin yüksek teknolojili sektörlerde istihdam edilmesinin zorluğu artan bir yapısal işsizliğe dönüşme eğilimindeydi. Gelişmiş ülkelerde hızla büyüyen yüksek teknolojili sektörlerde çalışabilecek nitelikli işgücü ise (başta Hindistan ve Çin olmak üzere) gelişmekte olan ülkelerde “beyin göçüyle” sağlanmaktaydı. Yani örneğin Amerikan ekonomisinde orta seviyeli teknoloji üretimi yapan firmalar kapanır ve işçileriş de işsizler ordusuna katılırken Çinli, Hintli ve Türk doktorlar, finansçılar ve bilgisayar mühendisleri Amerika’da çok yüksek maaşlarla istihdam edilmeye başlandı. Gelişmiş ülkelerdeki tasarruf fazlaları ucuz dış borç olarak gelişmekte olan ülkeler akarken Dolar, Avro, Sterlin ve benzeri para birimleri değer kaybederken, TL, Yuan, Rupi ve benzeri para birimleri değer kazanıyordu. Bu gelişmiş ülkelerdeki orta ve orta alt sınıfların yaşam standardının düşmesi anlamına geliyordu.
Gelişmekte olan ülkelerde ise durum farklıydı. 2000 -2015 arası Küreselleşme bu ülkelerde orta ve orta alt sınıflarının refahının artmasına, ucuz dış borçla ekonomilerin hızlı büyümesine yol açarken hane borçluluk oranları ve dış borçlar artmaktaydı. Planlı ve stratejik kalkınmayı hedefleyen (Çin, Güney Kore ve benzeri) birkaç istisnai örneği ayrı tutarsak, gelişmekte olan ülkeler orta teknolojili sektörlerde üretimi arttıran ve borçlanma etkisiyle geçici bir refah artışı yaşayan ülkeler oldular. Doğal kaynak üreticisi olan ve planlı kalkınma uygulayan ülkeler haricindeki gelişmekte olan ülkelerde cari açıklar, artan dış borç ve teknoloji tüketicisi üretim yapısı bu ülkelerin uzun dönem büyümesini de istikrarsız hale getirdi. Bu ülkelerin üretiminin ve finans piyasalarının dış borca hassas bağımlılığı uygulanan yanlış makro iktisadi politikalarla birleşince cari açığa dayalı dönemsel krizlere neden oldu.
Yerimiz şimdilik doldu. Devamı Pazartesiye…
KÜRESELLEŞME VE ARTAN EŞİTSİZLİK - II
YAYINLAMA: 23 Ekim 2022 - 23:30
Cumartesi günkü yazımın bir özetini geçeyim, öncelikle… Küreselleşme süreci 1990’lardan itibaren başlayan bir süreçti. Bu süreçte ülkeler arası sermaye ve emek hareketleri ile mal ve hizmet ticaretinde bir rol paylaşımı olmuştu. Oyun gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler arasında idi. Oyunun temel kuralları şöyleydi:
i) Gelişmiş ülkeler yüksek teknolojili mal ve hizmetlerde uzmanlaşıp üretim fazlalarını gelişmekte olan ülkelere ihraç etmekte iken gelişmekte olan ülkeler de orta teknolojili mallarda uzmanlaşıp üretim fazlalarını gelişmiş ülkelere ihraç etmekte idi.
ii) Gelişmiş ülkelerde bulunan orta teknolojili sektörlerdeki fabrikalar ve uzman iş gücü gelişmekte olan ülkelere doğrudan dış yatırım olarak gelirken, gelişmekte olan ülkelerde yetişmiş ve yüksek teknolojili sektörlerde çalışabilecek uzman iş gücü de gelişmiş ülkelere “beyin göçü” olarak gitmekteydi.
iii) Gelişmiş ülke menşeli finans firmaları vasıtasıyla gelişmiş ülkelerdeki tasarruf fazlası (doğal kaynak sahibi olmayan ve planlı kalkınma modelleri uygulamayan) bazı gelişmekte olan ülkelere (Türkiye, Arjantin ve benzeri) dış borç olarak aktı, bunun karşılığında 2013-14 yıllarına kadar gelişmiş ülke para birimleri nispeten ucuzken gelişmekte olan ülke para birimleri nispeten pahalı idi. Bu süreçte gelişmekte olan ülkelerde ucuz dış borç ve ucuz tüketimle bir sahte refah algısı oluştu. Sürecin doğal bir sonucu 2013-14’e kadar bu ülkelerin kronik cari açık ve artan dış borç problemi ile karşılaşmasıdır.
iv) Planlı kalkınma politikası izleyen bazı gelişmekte olan ülkeler (Çin, G.Kore ve benzeri) ise küreselleşmenin sağladığı ucuz finansman imkânlarını vatandaşın borçlanmasını ve tüketimini arttırmak için değil, ülkenin üretim kapasitesini ve eğitim ve teknoloji seviyesini arttırmak için kullandılar. Bu ülkeler dış açık değil, aksine dış fazla yarattılar. Ne var ki 2013-14’e kadar bu ülkelerde bir tüketim çılgınlığı ve ani bir refah artışı yaşanmadı. Bunun yerine büyüyen üretim kapasitesi ve gelişen teknoloji ile refah artışı nispeten daha ılımlı oldu ve zamana yayıldı.
v) Az gelişmiş ülkeler oyunun tamamen dışındaydı. Bu ülkelerde bulunan niteliksiz iş gücü fazlası hızla artmaya devam etmekte, bu ülkelerin ihraç edebileceği tarım mamullerinin ticareti sınırlandırılmaktaydı. Bu ülkeler 1990’lardan 2010’lara kadar açlık, iç savaş ve salgın hastalıkla perişan oldular. Doğal olarak bu ülkelerdeki nüfus ya uluslararası suç örgütlerine kaynak teşkil etti ya da gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere göç eden kaçaklara dönüştü.
vi) Süreç boyunca küreselleşme karşıtı tepkisel ve popülist milliyetçi siyaset yükseldi. Gelişmiş ülkelerde orta teknolojili endüstrilerde işsiz kalanlar, gelen yabancı işgücü karşısında satın alma güçleri düşenler bu partilere destek verirken, gelişmekte olan ülkelerde ise üst sınıflara mensup elitler ve görece iyi eğitim görmüş nitelikli işgücü arasında ulusalcılık yaygınlaştı.
2014 sonrası ne oldu? 2008 kriziyle defoları ortaya çıkmış küresel para ve finans düzeninin problemleri çözülmemiş ama halı arkasına süpürülmüştü. Türkiye ve benzeri kronik cari açık hastalığından mustarip gelişmekte olan ülkelerin hem döviz kurundaki hareketlere karşı kırılganlığı artmış hem de ülke riskleri yükselmeye başlamıştı. Bunu takiben dünyada paranın muslukları bu ülkelere yavaş yavaş kapanmaya başlamıştı. Gelişmiş ülkelerde küreselleşme karşıtı siyasi hareketler güç kazanırken, hükümetler ya entegrasyon bölgelerinden ayrılmayı (İngiltere’de Brexit süreci), ya firmalarını ülkelerinde çalışmaya ve yerli işgücünü istihdama yöneltmeye çalışmayı (ABD ve Trump yönetimi) ya da açık bir yabancı ve göçmen düşmanlığı politikası izlemeye başladılar. 2020 yılında patlayan Pandemi birbirine pamuk ipliğiyle bağlı olan ticaret ve finans zincirlerinin kopmasına yol açtı. Bugün, bana göre, bütün dünyada ortaya çıkan stagflasyon (durgunluk içinde enflasyon) riskinin arkasında görünen Pandemi ve Rusya – Ukrayna Savaşı kadar hatta daha fazla oranda, 2008 Finans Krizinde halının altına süpürülen problemler ve 1990’dan bu yana küreselleşmenin eşitsizlik yaratan süreçleri bulunmaktadır.
Bütün bu karmaşık ve çapraşık sonuçların temelinde kapitalist sistemin ve onun ABD hegemonyasında kurumsallaşmış finansal mimarisinin yapısal problemleri vardır. Dybvyg - Diamond Modelinde anlatılan riskler bugün küresel finansal piyasalarda ve ülkeler arası kredi piyasalarında farklı şekillerde yeniden ortaya çıkmaktadır. Bizim için trajik olan nokta da şudur ki, bizatihi Türkiye bu risklerin tanımlanmaması veya yanlış tanımlanması için ders kitaplarına geçecek bir örnek teşkil etmekte, adeta hangi politikaların izlenmemesi gerektiği yönünde bir deney laboratuvarı izlenimi vermektedir. İsterseniz küresel riskler nedir, onlardan bahsedelim.
KÜRESEL FİNANS PİYASASINDA RİSKLER
Finansal işlemler genellikle teminat karşılığı vadeli borç verme işlemleridir. Bu anlamda bankacılık sistemi ile esas anlamında aynı temele dayanırlar. Bankacılıkta mudiler paralarını bankaya belli bir vade ve belli bir faiz ile borç verirler. Paralarını faizleri ile birlikte alacaklarının teminatı da bankaların varlıkları, yani kredileridir. Krediler her zaman ve her yerde mevduatlardan daha uzun vadeli olmuştur. Bu da temel risk unsurunu oluşturur.
Hisse senedi alımı da benzer bir temaya dayanır. Hisse satın alanlar belirsiz bir vade için hissesini aldıkları firmaya ortak olurlar. Amaçları koydukları ana paraya getiri elde etmektir. Hissedarın teminatı da firmanın mal varlığıdır.
Küresel ekonomide milli paralar da haraç mezat küresel pazarda satılır hale gelmiştir. Bu anlamda bir milli paraya yatırım yapanlar bu milli para cinsinden faiz getirisi elde etmek isterler. Bu getirinin teminatı kısa dönemde o milli parayı basan Merkez Bankası’nın döviz ve altın rezervleri, uzun dönemde o paranın sahibi olan ülkenin üretkenlik düzeyidir, (yani eğitilmiş işgücü oranı ve teknoloji, düzeyi).
Bir devlet veya firmanın çıkardığı borç senetleri (bono ve tahvil) de benzeri bir finansal işlem içerir. Tahvil alan kişi belli bir vadede belli bir getiri elde etmek ister. Bunun teminatı da tahvili çıkaran devletse o devletin hazinesinin durumu ve dış borç oranı, tahvili çıkaran firmaysa o firmanın temel bilanço değerleridir.
Küresel finansal piyasalarında risk, bu takdirde, ilgili menkul kıymetin piyasada satış değeri ile o menkul kıymetin arkasındaki teminat değeri arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanır. Teminat değeri herhangi bir menkul kıymetin temel değerini oluşturur. Eğer bir menkul kıymetin (bu kıymet herhangi bir tahvil, hisse senedi veya para birimi olabilir, DMD) piyasa fiyatı temel değerinin çok üstüne çıkmışsa bu menkul kıymetin fiyatında bir spekülatif balon oluşmuş demektir. Balonun patlaması halinde süreç, Dybvyg – Diamond modelinde anlatılan mevduat kaçışı ile benzer bir dinamik sergileyecektir. İnsanlar paralarını kurtarmak için ellerindeki menkul kıymetleri kitle halinde satacaklar, ne kadar çok menkul kıymet satılırsa fiyat o kadar düşecektir. Fiyat ilk önce temel değerin de altına düşer daha sonra temel değere eşitlenir.
KÜRESEL KAPİTALİZMİN BALON EKONOMİSİ…
Menkul kıymetlerin piyasa fiyatları teminatları tarafından belirlenen temel değerlerinin çok üstüne nasıl çıkarlar? Bunun kısa vadede çok farklı sebepleri olabilir, ancak, en önemli ve bütün balonlardaki ortak sebep normalin altında düşük faiz ve parasal genişlemedir. Bugün bütün bir ekonomi halinde balonlaşmış ülke ekonomileri kadar, hatta ondan daha hayati önemi haiz olan, küresel ekonominin bir balon haline gelmiş olmasıdır. Bunun sebebi de küreselleşme süreci ile birlikte ABD hegemonyasının bir kaldıraç olarak kullanmak istediği finansallaşma sürecidir. 1990 yılında Soğuk Savaş’ın bitmesi ile başlayan süreçte dünyada dolaşan sermaye her geçen gün daha yüksek oranlarda sanayi ve üretim sermayesinden mali sermayeye dönüşmektedir. 1970’lerde dünyadaki toplam sermayenin yarısı reel sektörde yarısı da finans sektöründeyken bugün toplam sermayenin yüzde 20’si reel sektörde yüzde 80’i de finans sektöründedir. Yani 4 birimlik bir finansal işlemin sadece 1 birimlik bir teminatı vardır. Tıpkı bankacılık sisteminde olduğu gibi herkes elindeki menkul kıymeti paraya çevirmek isterse bütün finans piyasaları, buna bağlı reel sektör piyasaları çökebilir. Bu teminatı destekleyecek, mevduat sigortası benzeri, bir araç da bulunmamaktadır. Bütün bu küresel balon her an patlayabilir
Ülke bazında baktığımızda, örneğin kendi ülkemizi ele alırsak, 2002 – 2014 arasında sürekli gelen dış borç, bankalar kanalıyla tüketime ve inşaat, hizmetler gibi üretken olmayan sektörlere kredi olarak dağıtılmıştır. Üretim kapasitesi tüketim kapasitesi kadar artmayınca, fazla talep dışarıdan mal ithalatı ile karşılanmıştır. Oluşan cari açık dış borçla finanse edilmiş ve dış borç balonu her sene daha fazla şişmiştir. 2014’ten sonra dışarıdan gelen para muslukları her sene daha fazla kapandıkça dış borç ödemeleri ülkeyi daha da zor duruma sokmuş, döviz kurları her geçen sene daha hızlı bir şekilde artmaya başlamıştır. Kesilen dış sermaye musluğu balonu söndürmesin diye hükümet balonu döviz satarak ve para basarak tutmaya çalışmaktadır. Çünkü balonun sönmesi demek durgunluğun kalıcı hale gelmesi ve işsizliğin artması demektir. Hükümet bunun için 2018’den ve özellikle 2021’den bu yana para basarak ve rezerv satarak balonu şişirmeye devam etmektedir. Bunun doğal sonucu artan enflasyon ve cari açıktır. Türkiye gerçekten sahip olmadığı ve üretemeyeceği bir satın alma gücüyle yaşamak istemektedir. Yani Türkiye’nin satın alma gücü temel değerinin çok üstüne çıkmıştır. Ancak balon her an patlayabilir. Balonun patlaması ise 2001 benzeri bir ekonomik krize denk gelir.
Cumartesi küresel risklerin önlenmesi için gereken küresel düzenlemelerden bahsedeceğim.
YÜZÜNCÜ YILA BİR KALA CUMHURİYET
YAYINLAMA: 28 Ekim 2022 - 23:30
Pazartesi günü yazımı bitirirken bugünkü yazımda “küresel risklerin önlenmesi için gereken küresel düzenlemelerden bahsedeceğimden” söz etmiştim. Ama bugün özel bir gün: Cumhuriyetimizin 99’uncu yıl dönümü… Cumhuriyet Bayramı… Bu yüzden bugüne özel bir yazı yazmak istedim.
***
CUMHURİYET’İ ANLAMAK İSTEMEYEN BİR ZAT
Cumhuriyet Bayramı haftasındaki yazıma üzücü bir gelişme ile başlamak istemezdim. Ama ne söylediğini bilmeyen, düşünmeden konuşan bir siyaset bezirganına cevap vermek şart oldu.
İlk önce medyadan bu siyaset bezirganı hakkında yazılanları alıntı yapalım. “AK Parti Grup Başkanvekili Mahir Ünal, Kahramanmaraş 8. Uluslararası Kitap ve Kültür Fuarı’nda düzenlenen konferansta, ‘Tarihteki en sert kültürel devrim Türkiye'de yaşanmıştır. Mesela Fransız Devrimi, her şeyi yıkmıştır ama lügate dokunmamıştır. Yine en sert devrimlerden bir tanesi, Mao'nun Çin kültür devrimidir, lügate dokunmamıştır. Ama maalesef bir kültür devrimi olarak Cumhuriyet, bizim lügatimizi, alfabemizi, dilimizi, hasılı bütün düşünme setlerimizi yok etmiştir’ ifadelerini kullanmıştı.”
Bu sözler üzerine kamuoyunda kıyamet koptu. MHP lideri Sayın Bahçeli, İYİ Parti lideri Sayın Akşener, CHP lideri Sayın Kılıçdaroğlu ve AK Parti sözcüsü Sayın Ömer Çelik Mahir Ünal’ın sözlerini kınadılar. Sayın Cumhurbaşkanı’nın da Ünal’ı arayıp sözlerinin yersiz, gereksiz ve yakışıksız olduğu yönünde konuştuğu medyada yazılanlar arasında. Cumhuriyetimizin yüzüncü yılına bir kala hâlâ bu ucuz lakırdıların edilmesi gayet üzücüdür. Ama bir Türk Milliyetçisi ve Cumhuriyetçi olarak buna benim de cevap vermem gerekir.
Adı geçen zatın ettiği sözün arkasında iki temel görüş vardır: Birincisi alfabe devriminin Türk toplumunu kendi kültür köklerinden kopardığı, ikincisi Türk dil devrimi ve Türkçede sadeleştirme hareketinin Türk dilini fakirleştirdiğidir.
Birinci görüşe cevap verebilecek bir yetkinlikte olduğumu düşünüyorum. Ben ilkokul beşinci sınıfın yaz tatilinde Kur’an’ı hatmetmiş, ailesinin büyüklerinin katılımıyla hatim duası ve töreni yapmış bir kardeşinizim. Bana Kur’an okumayı öğreten hocalarım Osmanlı alfabesini okumayı da öğretmişti. Sonra zaman içinde İngilizce ve Almanca öğrendim. Kendi kendime Kiril alfabesini söktüm ve bugün bütün Türk lehçelerinde yazılan yazıları okuyabiliyorum. Orta okuldan beri Türk edebiyatı ve tarihine düşkünlüğüm sebebiyle Osmanlı Türkçesini de gayet iyi bildiğimi düşünüyorum. Bu anlamda söyleyebilirim ki, bugün konuştuğumuz Türkçeyi ve hatta Osmanlı döneminde resmî yazılarda kullanılan Saray Türkçesi Osmanlıcayı konuşmak ve yazmak için Latin alfabesi çok daha uygundur. Sekiz tane sesli harf olan bir dili iki tane sesli harf (Elif ve Ayn) olan bir alfabeyle ifade etmek ne kadar doğrudur, bir düşünün. Bu sözleri eden zata sormak isterim: Siz Osmanlı alfabesi ile yazılan bir yazıyı okuyabiliyor musunuz? Zannetmem. Ama ben okuyabiliyorum ve hangisinin daha kolay olduğunu da ayırt edebiliyorum.
Cumhuriyet’in bizi Türk kültüründen kopardığı da ayrı bir cehalet örneği görüştür. Cumhuriyet öncesinde, bırakın Mesnevî gibi, Divân-ı Lügât-it Türk gibi ve Füsus-ül Hikem gibi Türk dil, edebiyat ve düşünce tarihi için önemli eserleri, vatandaşlar Peygamber Efendimizin hadislerinin bile Türkçe tercümesini bulamazdı. Yani vatandaşın kendi dinini öğrenmek için ilk elden ulaşabileceği bir kaynağı bile yoktu. Söylemeye gerek yok, Kur’an Tercüme ve/veya meali de yoktu. Osmanlı’nın zirvesini oluşturduğu büyük Türk – İslam kültürünün eserlerine sadece zengin ve eğitimli kimseler ulaşabilmekteydi. Halkın kendi dilinin niteliklerine uzak bir alfabe olan Arap alfabesine dayalı bir yazıyı öğrenebilmesi hem zordu hem de devlet bu konuda bir gayret içinde de değildi. Cumhuriyetle birlikte 10 yıl içinde okuma yazma oranı yüzde 90’lara kadar çıkmıştı. Yeter miydi? Yetmezdi. Hasan Ali Yücel’in kendi gayretleriyle bütün Türk İslam medeniyetinin temel kültür eserleri Türkçeye çevrilmişti. Atatürk ayrıca hem Kur’an’ı tercüme ettirmiş hem de bütün hadis külliyâtını Türkçe olarak yayınlatmıştı. Sonuçta, bugün dileyen Türk genci, kendi kültür ve medeniyetinin yüksek eserlerinin hem orijinaline hem de bugünkü alfabeye çevrilmişlerine rahatça ulaşabilmekte, okuyup anlayabilmektedir. Yeter ki bunu isteyen bir Türk gençliği olsun. Halbuki Osmanlı döneminde bu pek mümkün değildi.
Türkçede sadeleştirme hareketi devletin dili ile halkın dilinin aynılaştırmak amacı güder. Çünkü Cumhuriyet, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından oluşan Türk Milletinin hakimiyeti prensibine dayalıdır. Osmanlı Monarşisi ise, son dönemdeki (Sultan II.Mahmut’tan torunu Sultan II.Abdülhamit’e kadar olan dönem) bütün modernleşme ve millileşme çalışmalarına rağmen, bir azınlık seçkin aydının hakimiyetine dayanmaktaydı ve dolayısıyla yalnız onların kullanıp anlayabileceği bir yüksek zümre diline sahipti. Kabul edelim ki, bütün toplumsal sistemlerde seçkinlerin konuştuğu dille halkın konuştuğu dil farklılaşır. Hele günümüzde farklı bilim disiplinlerinde sadece o disipline özel kavramlardan oluşan bir kelime dağarcığı da bulunmaktadır. Ancak devlet dili, eğer o devlet milli bir devletse, sıradan vatandaşın anlayabileceği sadelikte olmalıdır. İşte Cumhuriyetin ve devrimlerin iddiası odur ki, devlet sadece İstanbul’daki münevverin değil, aynı zamanda Karadenizli taka reisinin, Aydınlı bir çiftçinin, Kayserili demirci ustasının, Isparta İslamköylü bir çobanın ve Malatyalı bir küçük memurun da devleti olmalıdır. Bunun için en önemli koşullardan biri de devletin dilinin bu kişilerin dili olmasıdır. Bu kadar çıplak bir gerçeği bilmeyecek bir zatın sorumlu mevkilerde yer işgal etmesi gayet üzücü ve düşündürücüdür.
CUMHURİYET, VATANDAŞLIK VE MİLLET OLMA
Bütün Türk İslam tarihine bakıldığında hukukun her alanı geliştiği halde, İdare Hukuku gelişmemiştir. Çünkü idare hukuku bir devletin yönetim şeklinin tanımlandığı, buna uygun bir hukuki omurganın oluşturulduğu, yönetim sisteminin kanunlarla tanımlandığı ve yöneticilerin yetkilerinin ve yükümlülüklerinin kanunla ne ölçüde ve nasıl sınırlanması gerektiğini söyleyen hukuktur. Emevîler’den Sultan II. Mahmut’a kadar, birkaç istisna haricinde, kişiye göre değişen ve keyfi idareler hâkim olduğu için yöneticiler kendi iktidarlarını sınırlayacak ve onları halka karşı sorumlu tutacak kanunların oluşturulmasına mâni olmuşlardır. Sultan II. Mahmut’la başlayan idarenin kanunla tanımlanıp yöneticilerin yetkilerinin sınırlandırılması Cumhuriyet’le tamamlanmıştır. İdare hukukunun gelişmesi, aynı zamanda, vatandaşlık kavramının oluşması anlamına gelir. Keyfi idarelerde vatandaş yoktur, hükümdarın tebaası, padişahın kulları ve seçkinlerin yönettiği reaya vardır. Tebaa, kul veya reaya yöneticiye hesap soramaz, onun idare ve hükümranlığını sorgulayamaz. Vatandaş ise, her şeyden önce, idare meşruiyetinin dayandığı temel birimdir. Dolayısıyla yönetici vatandaşa hesap verir, vatandaş yöneticiyi sorgular, dilerse yetkiyi elinden alır. İşte böyle bir vatandaş profili için hakimiyeti milletten alan bir yönetim, bunu destekleyip güvence altına alacak bir kamu hukuku gerekir.
Cumhuriyet rejimi her şeyden önce bir vatandaş tanımlar. Kendisinin vatandaş olarak haklarından ve yükümlülüklerinden haberdar olan insanlar da milleti oluşturur. Türkiye Cumhuriyeti, bu anlamda, Türk milletini de tanımlamaktadır. Gazi Paşa ne demişti: “Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan halk Türk Milleti itlak olunur!” Yani Türk Milleti Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından oluşur. Millî mücadeleyi veren, yönetim hakkını seçimle dilediğinden alıp dilediğine veren vatandaşlardan oluşan bu Türk Milleti’dir. Millet olmak için elbette ki dil birliği, fikir birliği ve iş birliği önemlidir. Ama her şeyden önce en önemlisi bireylerin vatandaş olma bilincidir. Bu tamamlanmazsa, gerçek anlamda bir millet de oluşmaz.
Bugün Cumhuriyet yönetimi altında olduğumuz içindir ki, Selanikli bir yetim ve asker olan Atatürk, Aydınlı bir çiftçinin oğlu olan Menderes, İslamköylü bir çobanın oğlu olan Demirel, İstanbullu bir şair olan Ecevit, Malatyalı bir küçük memurun oğlu olan Özal, Kayserili bir demirci ustasının oğlu olan Gül ve Karadenizli bir taka reisinin oğlu olan Erdoğan hükümet ve devlet başkanlığı yapabilmiştir. Bu yüzden herkesin her şeyden önce Cumhuriyetin kıymetini bilmesi ve onu muhafaza ve müdafaa etmesi gerekir.
Yaşasın Millet, Yaşasın Cumhuriyet!
Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.
KALKINMA MI, BÜYÜME Mİ?
YAYINLAMA: 04 Kasım 2022 - 23:30
Küreselleşmenin yol açtığı iktisadi problemlerden bahsetmekteydik. Araya Cumhuriyet Bayramı ve Hocam Erol Manisalı’nın vefatı girdi. Konuya kaldığımız yerden devam etmek istiyorum. Ama daha önce yazdığım yazıyı okuyunca meseleyi tek yazıda anlatmak için çok teknik bir dil kullanmak gerektiğini fark ettim. Bu da yazıyı herkesin anlayabilmesini zorlaştıracaktı. Ben de tıpkı Hocam Erol Manisalı gibi daha kısa yazılardan oluşan bir yazı dizisi tasarladım.
Temel meselemiz “yakın gelecekte bizi bekleyen dünya ve onun yol açtığı sorunlar” olacak. Hiç şüphesiz bu dünya küreselleşmiş bir dünyadır. Yani ülkeler arası sermaye hareketlerinin (sıcak ve dış borç akışları kadar beyin göçü ve doğrudan dış yatırımları da içine almaktadır, DMD) ve yine ülkeler arası ve ülke içi işgücü hareketlerinin (ülke içi göç ve ülkeler arası dış göç, kaçak ve mülteciler, DMD) şekillendirdiği ve şekillendirmeye devam edeceği bir dünya olacak. Mevcut haliyle küresel sistem eşitsizlikleri arttırmakta ve git gide sürdürülebilir olma vasfını kaybetmektedir.
Günlük tartışmalarda gördüğümüz ana problem, yüzeysel bir bakış açısıyla, iktisadi büyümenin sürdürülmesi problemidir. Ancak daha sağlıklı bir iktisadi bakışla sorunu ele aldığımızda sadece büyümenin sağlanmasının insanlığın problemlerine kalıcı bir çözüm olamayacağı anlaşılır. Bu yüzden daha kapsamlı ve geniş içerikli bir kavram olan iktisadi kalkınmanın tartışmanın temelinde olması gerekir.
Bu yazıda kalkınma ve büyüme arasındaki farkı anlatmaya çalışacağım. Daha sonraki yazılarda ise küreselleşme sürecinin -illâ ki – büyümeyi teşvik eden ama birçok ülke veya kesim için kalkınmayı engelleyen bir niteliğe sahip olduğunu göstermek istiyorum. Böylece günümüzde ortaya çıkan ideolojisiz ve popülist siyaset, lümpenleşme, üretimsiz zenginleşme, eşitsiz servet ve gelir dağılımı problemlerinin köklerine inebileceğiz. İşte ondan sonradır ki size problemlere sunduğum çözümleri açıklayabilirim.
İKTİSADİ BÜYÜME NEDİR?
İktisadi büyüme ile kastedilen bir ekonominin üretim kapasitesindeki artıştır. Zenginliğin, gelir artışının ana kaynağı iktisadi büyümedir. Pekiyi iktisadi büyümeyi belirleyen ana etkenler nelerdir? Üretim faktörlerinin miktar ve üretkenliklerindeki artış. Biraz daha açacak olursak, nüfusun ve işgücünün üretkenliğinin artış hızı, ülkedeki fabrika ve üretim tesislerinin büyüme ve teknolojik gelişme hızı, bilgi ve beşeri sermayenin artış hızı, enerji üretim kapasitesinin ve verimliliğinin artış hızı, üretim için gerekli olan altyapı sermayesinin (ulaşım, haberleşme, şehircilik ve enerji hatlarının) gelişim hızı… Bütün bunlar bir ülkenin kaynaklarının tamamını kullandığında elde edebileceği maksimum üretim miktarını gösteren üretim kapasitesinin artış ve büyüme hızını belirler. Bunlarla birlikte iktisadi büyümeyi araştıran çalışmaların çoğu, büyüyen gelirin nasıl paylaşıldığı, gelir büyümesi ile servetin ülke içinde eşitlikçi dağılıp dağılmadığı, ülke toplamda büyürken tek tek bireylerin fakirleşip fakirleşmediği ve büyümenin farklı sektörler arasında orantılı olup olmadığı gibi sorunlarla ilgilenmez. Egemen iktisat anlayışı kapitalist üretim biçimi ve serbest piyasa ekonomisinde bu gibi sorunların çıkabilme ihtimalini göz ardı eder.
İKTİSADİ KALKINMA NEDİR?
İktisat biliminde “iktisadi kalkınma bir millet, bir bölge, bir topluluk veya bireyin esenliği ve yaşam kalitesini belirlenmiş hedef ve amaçlar doğrultusunda geliştirme süreci” anlamına gelir. “İktisadi kalkınma” terimi 20’inci yüzyıldan bu yana artan sıklıkla kullanılmaktadır. Ancak kavram orijinal olarak Batı Dünyasından kaynaklanmaktadır. İktisadi kalkınma etrafında yapılan tartışmalar çoğunlukla “modernleşme”, “batılılaşma” ve “sanayileşme” kavramlarını da içermektedir. Ancak tarihsel olarak bakıldığında iktisadi kalkınma politikaları uzun bir müddet sanayileşme politikaları ile aynılaşmıştı, 1960’lardan itibaren ise iktisadi kalkınma çalışmaları daha çok “fakirliğin azaltılması” etrafında odaklanmaktadır. “Hocam hiçbir şey anlamadık! Biraz daha açar mısınız?” Elbette…
1960’lara kadar iktisadi kalkınma deyince birkaç istisna dışında iktisadi büyüme anlaşılmaktaydı. Pekiyi iktisadi büyüme deyince ne anlaşılıyordu? Fiziki sermaye birikimi… Yani büyüme eşittir yapılan alt yapı ve fabrika yatırımları, kalkınma eşittir büyüme. Bu yüzden kalkınma sanayileşmenin eş anlamlısı olarak kullanılıyordu. Teknolojik değişim ve teknoloji politikaları, işgücünün üretkenlik artışı ve enerji hammaddesinin kıtlığı dikkate alınmıyordu. 1960’lardan sonra sanayileşmeye başlayan ülkelerde fakirlik sorununun devam ettiği gözlendi. Bunun yanında hızlı büyüyen ülkelerde gelir dağılımı düzeleceğine bozuluyordu. Yani ülke ekonomilerini pasta gibi düşünürseniz pasta büyümekteydi ama bir kişinin payı çok büyürken çoğunluğun pastadan aldığı dilimler küçülmekteydi. 1970’ler sonrasında teknolojideki hızlı gelişmenin de uluslararası eşitsizlik yarattığı gözlemleniyordu. En son olarak hızlı sanayileşmenin yarattığı çevre kirliliği, bunun sonucunda ortaya çıkan iklim değişimi tehlikesi insanlığın tümünün esenliğini tehdit eder hale geldi. Yani üretim kapasitesi artsa bile toplumların çoğunluğunun daha zenginleştiği ve yaşam kalitelerinin yükseldiği söylenemezdi. Bu egemen iktisatın, yani Neo-Klasik okul ve takipçilerinin, tezleriyle uyuşmuyordu. Gelişen ve karmaşıklaşan toplumların problemleri de farklılaşmıştı. Bu yüzde 1960’lardan itibaren iktisadi kalkınma çalışmaları “fakirliğin sebepleri” üstüne yoğunlaştı. 2000’lerden itibaren yapılan çalışmalarda çevre bilinci ve çevre dostu büyüme konularına yoğunlaşılmaya başlandı.
Bütün bunlardan ne anlıyoruz? İktisadi kalkınma süreci eğer insanların gerek birey, gerek topluluk gerekse toplum ölçeğinde esenliklerinin ve yaşam kalitelerinin artması anlamına geliyorsa bunun bir numaralı kaynağı iktisadi büyümedir. İktisadi büyüme olmazsa zenginlik artmaz. Ama büyüme için sadece fabrika yapmak, yol-baraj-köprü inşa etmek ve çocuk doğurmak yeterli değildir. Mesleki donanımı olan ve üretken işgücü sahibi olmak ve teknoloji üretmek de çok önemlidir. Yani sanayileşme kadar eğitim yatırımları ve bilim politikaları da öncelik sahibi olmalıdır. Öte yandan tek başına büyüme de karın doyurmamaktadır. Artan üretim gücü ve zenginliğin adil bir şekilde insanlara paylaştırılması, gelişen toplumlarda yaşayan insanların sosyal ihtiyaçlarının karşılanması, sosyal güvence, sağlık güvencesi ve emeklilik güvencelerinin sağlanması, toplumu doyurmaya yetecek ve nitelikli üretim yapabilecek tarım sektörünün korunup geliştirilmesi gerekmektedir. Bütün bunlar yapılsa bile çevre kirliliği ihmal edilirse sürekli ve daha fazla üretim insan türünün sonunu bile getirebilecek felâketlere yol açabilir. Yani kalkınma büyümeyi içerir, ancak büyümeden çok daha fazla anlama gelir. Burada anlattıklarım kalkınmanın sadece iktisadi etkileridir. Kalkınmış bir toplumun açık, şeffaf, demokratik ve katılımcı bir toplum olması gerekmektedir. Hukukun, idari teşkilat ve toplumsal kurumların bu amaca yönelik yeniden dönüştürülmesi de zorunluluk arz etmektedir.
Bütün bunların sonucunda söyleyebiliriz ki, iktisadi büyüme ancak ve ancak iktisadi kalkınmayı desteklediği ölçüde önemlidir. Bu senenin başında bir dizi yazıyla tanıttığım sürdürülebilirlik kavramı, işte bu amaçla, öne çıkmıştır. Pekiyi ekonomiler büyüdüğü halde nasıl fakirlik artıyor? Çevreyi korumak önemliyse büyümeden vaz geçmeli miyiz? Üst düzey üniversiteler mi, fabrikalar mı yoksa nitelikli üretim yapan çiftliklere mi öncelik vermeliyiz? Bunları da Pazartesi ele alalım.
FAKİRLEŞTİREN BÜYÜME OLUR MU?
YAYINLAMA: 06 Kasım 2022 - 23:30
“Ekonomiler büyüdüğü halde nasıl fakirlik artıyor? Çevreyi korumak önemliyse büyümeden vaz geçmeli miyiz? Üst düzey üniversiteler mi, fabrikalar mı yoksa nitelikli üretim yapan çiftliklere mi öncelik vermeliyiz?” Cumartesi günkü yazımız bu sorularla bitmişti. Cevaplaması da bugünkü ve bir sonraki yazıya kaldı.
Tabiî ki, ilk bakışta, insana tutarsız ve mantıksız geliyor: Bir ekonomi toplamda büyürken nasıl fakirlik artar? Çünkü büyüme bir milletin toplam üretim gücünde ve dolayısıyla toplam gelirindeki artıştır. Yani gelir artıyorsa insanların da zenginleşmesi gerekmez mi? Kazın ayağı her zaman öyle değildir. İsterseniz anlatayım… Ama öncelikle bugünkü yazımız sadece iktisadi büyüme ile ilgili olacaktır. İşin iktisadi kalkınma ayağını sonraya bıraktım. Hatırlayacaksınız, iktisadi kalkınma için gerekli olan ilk koşul istikrarlı bir büyüme performansıdır. İkinci olarak tekrar hatırlayalım ki, üç ayda bir açıklanan büyüme rakamları iktisadi büyümeyi göstermez. Gazeteciler, siyasetçiler, borsacılar ve “piyasa profesyonelleri” genel olarak güncel büyüme verilerine bakarlar. Bu veriler vatandaşların, firmaların, devletin ve yabancıların yerli mal ve hizmetlere yaptığı toplam harcamaların büyüme oranıdır. Bunu da makro iktisatta “efektif talep” olarak tanımlarız. Efektif talep üretim kapasitesine bağlıdır, doğru ama aynı zamanda finansman imkânlarına da bağlıdır. Bir ekonomi her zaman tam kapasite üretim yapmaz. Buna rağmen çoğu zaman ekonomiler üretim kapasitesi üzerinde harcama yaparlar. Bunun kaynağı da dış borç ve para basımıdır. Sonuç olarak bu yazıda bahsedeceğim iktisadi büyüme üç ayda bir açıklanan milli gelir büyümesi değil, üretim kapasitesindeki artış oranıdır.
İktisadi büyüme kavramı büyüme iktisadında kamunun olmadığı ve dışa kapalı bir ekonomi varsayımı altında ele alınmıştır. Egemen iktisat anlayışının analitik olarak kolaylaştırıcı varsayımları ile bütün ülkenin toplam üretim fonksiyonu tek tip bir sermaye ve tek tip bir emeğin bileşiminden oluşur. Teknoloji ve emeğin üretkenlik düzeyi veri kabul edilir. Fakirleştiren büyümeyi dilerseniz ilk önce ana akım iktisat bakışıyla ele alalım.
Bir ekonominin doğal büyüme oranı uzun dönemde gerçekleştirebileceği ortalama büyüme oranını gösterir. Örneğin ülkemiz için bu yıllık yüzde 5’tir. Bu oran 1923’ten bu yana 99 yıllık büyüme trendini kabaca verir. Doğal büyüme oranı Nobel İktisat Ödüllü iktisatçı Robert Solow’a göre nüfus artış hızı, amortisman oranı, emeğin verimlilik artış hızı ve teknoloji gelişme hızının toplamından oluşur. Eğer bir ülkenin uzun dönem büyüme hızını arttırmak istiyorsanız bu değerleri de arttırmanız gerekir. Öte yandan her ekonomide dengeli büyüme için geçerli olan şart kişi başı tasarrufların kişi başı sermayenin dengeli büyüme oranı ile çarpımına eşit olmasıdır. Bu durumu sağlayacak ideal kişi başına gelir nüfus artış oranı ve amortisman oranı ile ters orantılı, ortalama tasarruf oranı, teknoloji gelişme hızı ve emeğin verimlilik artış hızı ile doğru orantılıdır. “Hocam ne söylüyorsunuz? Hiçbir şey anlamadık!” Hemen izah edeyim…
Bir ülkenin doğal büyüme hızını arttırmak için nüfus artış hızı, amortisman oranı, teknoloji gelişme hızı ve emeğin verimlilik artış hızını arttırırsınız. Bu takdirde o ülkede toplam üretim kapasitesi artar. Öte yandan ortalama vatandaşın bireysel gelirini arttırmanız için nüfus artış oranı ve amortisman oranını azaltmalı, ortalama tasarruf oranı, teknoloji gelişme hızı ve emeğin verimlilik artış hızını arttırmalısınız.
DAHA ÇOK ÇOCUK, DAHA FAZLA ÜRETİM AMA DAHA FAKİR VATANDAŞLAR
Nüfus artış hızını arttırmak için yapılan “Bir çocuk yetmez üç olsun, üç de yetmez beş olsun!” misali önermeler toplamda üretim kapasitesini arttırırken ortalama vatandaşı fakirleştirir. Bir anlamda daha fazla sayıda insanı daha ucuza çalıştırarak büyüme anlamına gelir. Bu fakirleştiren büyümedir. Nüfusu arttırmak için kampanyalar yapmak popülist siyasetçiler için en kolay ve en doğrudan yoldur. Bunu milliyetçi söylemlerle desteklerler. Hatta, bugünkü küreselleşme şartlarında ülkeye göçmen akınına izin vererek nüfus artış hızını daha da arttırabilirler. Ancak Solow Hocamızın söylediği gibi nüfusu arttırmak toplam üretimi arttırırken, vatandaşları fakirleştirir. Bu süreçte hiç zenginleşen olmaz mı? Tabii ki olur: Bankalarda büyük mevduat tutan ve faiz geliriyle beslenen zengin ve rantiyeler, hizmetler sektöründe iş yapan girişimciler, büyük müteahhitler paralarına para, servetlerine servet katarlar. Bunlar toplumun en fazla yüzde beşidir. Öte yandan nitelikli ve niteliksiz işgücü ayırt etmeden maaşlı çalışanlar, sermaye yoğun ve yüksek teknolojili sektörlerde üretim yapan sanayici ve iş adamları ve tarım sektörü kaybeder, gelirleri ve servetleri düşer. Bunlar ise toplumun ezici çoğunluğudur.
DAHA FAZLA AMORTİSMAN VE DAHA FAKİR VATANDAŞLAR
Amortisman harcamaları firmaların fabrika binalarında ve sahip oldukları makine teçhizatta zaman içinde gerçekleşen bozulma, yıpranma ve tamirat için yaptıkları harcamalardır. Kavramı daha genelleştirirsek her sene yol, köprü ve demiryolları için yapılan tamirat ve yenileme harcamaları, kaldırım söküp takmak, devlet hastanelerini yıkıp büyük şehir hastaneleri kurmak, bir havalimanını yıkıp aynı şehre başka bir hava limanı yapmak da amortisman harcamaları olarak sayılabilir. Tabii ki kentsel dönüşüm de… Amortisman harcamalarının milli gelire oranı amortisman oranını verir. Bu oran artınca doğal büyüme hızı artar. Bu yatırımlar için harcanan para toplamda iş hacmini arttırır. Pekiyi kişi başı gelir ne olur? Düşer. Popülist hükümetler yol yeniledik, 5 hastane yıkıp bir şehir hastanesi yaptık, daha büyük havalimanı yaptık diye övünürler ama bu kişi başı sermayeyi ve kişi başı üretimi arttırmaz, aksine azaltır. Bu ihaleleri alan şirketler, bunlara devlet garantili kredi veren banka sahipleri ve bankalara para yatıran büyük zenginler para üstüne para kazanırken, üretim kapasitesini arttırmayan bu yatırımları finanse eden vatandaşların çoğu fakirleşir. Bu da fakirleştiren büyümedir. Bunu ben yazıyorum ama söyleyen Nobel İktisat Ödüllü Robert Solow Hocamızdır.
FAKİRLEŞMEDEN NASIL BÜYÜYEBİLİRİZ?
Fakirleşmeden büyümenin birinci yolu kişi başına sermayenin artmasıdır. Bunun için de kişi başı tasarrufların artması gerekir. Pekiyi yeterli midir? Hayır. Bankalarda toplanan paranın üretken sektörlere gitmesi, katma değeri yüksek sektör ve firmaların yatırımlarını desteklemesi gerekir. Yukarıda belirttiğimiz gibi, ana akım iktisat modelinde sektörel verimlilik, teknoloji ve üretkenlik farkları ihmal edilir. Onun için tasarruf oranının artmasının yeterli olduğu söylenir. Tasarruf oranının artması uzun dönemde doğal büyüme oranını arttırmaz ama kişi başı geliri arttırır. İkinci yolu eğitim sisteminin işgücü verimliliğini arttıracak şekilde yeniden düzenlenmesidir. Her ülke elindeki insan kaynağını kendi ihtiyaçları doğrultusunda ve o ihtiyaçların bildirdiği oranlarda yetiştirirse emeğin üretkenliği artar. O takdirde hem doğal büyüme oranı hem de kişi başı gelir artar. Üçüncü yol da teknoloji yatırımlarıdır. Eğer üniversiteler üretimde kullanılacak inovasyonları gerçekleştirecek şekilde yönlendirilirse, devlet teknoloji geliştirmek için yeterince kaynak ayırırsa, o zaman ülkenin teknolojik gelişme hızı artar. Bu da hem doğal büyüme hızını hem de kişi başı geliri arttırır.
Cumartesi neyi cevaplayacağız? “Üst düzey üniversiteler mi, fabrikalar mı yoksa nitelikli üretim yapan çiftliklere mi öncelik vermeliyiz?” “Çevreyi korumak önemliyse büyümeden vaz geçmeli miyiz?” Hepinize esenlikler dilerim.
ORANTISIZ BÜYÜME: KRİZE GİDEN YOL
YAYINLAMA: 11 Kasım 2022 - 23:30
Büyüme ve kalkınma ile ilgili yazı dizimizin bu bölümünde orantısız büyümeden bahsedeceğim. Geçen yazıda egemen iktisadın temel modellerinden olan Solow Büyüme Modeli üzerinden fakirleştiren büyümeden bahsetmiştim. Buna göre sadece nüfus artışına veya amortisman harcamalarına dayalı büyüme uzun dönemde toplam Gayrı Safi Yurt İçi Hasıla’nın artış hızını arttırırken kişi başı gelir ve kişi başı sermaye stokunun düşmesine yol açmaktaydı. Buna fakirleştiren büyüme denmekteydi. Ülkede ortalama tasarruf oranının artması (bütün tasarrufların yatırıma dönüştüğü varsayımı altında) doğal büyüme oranını arttırmamakta ama uzun dönemde kişi başı gelir ve kişi başı sermayenin artmasına yol açmaktaydı. Teknolojik gelişmeye ve genel anlamda eğitime yapılacak harcamalar ise hem doğal büyüme oranını hem de kişi başı geliri arttırıyordu. Buna da “zenginleştiren büyüme” adı verilir.
Egemen iktisat anlayışında bir ülkenin üretim kapasitesinin uzun dönemde ortalama artış hızını veren doğal büyüme oranı incelenirken ekonominin tek sektörlü olduğu varsayılır. Bununla yetinilmez, aynı zamanda, tek tip bir sermaye ve tek tip bir emek olduğu da varsayılır. Devletin ekonomide var olmadığı ve aynı zamanda ekonominin dışa kapalı olduğu kabul edilir. Bu durumda tasarrufların hepsi yatırıma döner, yatırım da sermaye stokunda artış olarak yansır. Bu anlaşılacağı gibi pratik hayattaki ekonomik gerçeklerden gayet kopuktur. Burada modeli daha gerçekçi hale getirmek için bazı iktisatçılar çeşitli önermeler getirmişlerdir. Bunlardan en önemlisi iki sektörlü büyüme modelleridir. Bu yaklaşıma göre ekonomi tüketim malları ve yatırım malları olmak üzere iki genel sektöre ayrılır. Hirofumi Uzawa’nın 1964 tarihli "Optimal Growth in a Two-Sector Model of Capital Accumulation” / “Sermaye Birikiminin İki Sektörlü Modelinde Optimal Büyüme” adlı akademik makalesi bunların en meşhur örneğidir. (Uzawa, Hirofumi (1964). "Optimal Growth in a Two-Sector Model of Capital Accumulation". Review of Economic Studies. 31 (1): 1–24) Yine egemen iktisat dışında Marksist İktisat modellerinde de sermaye birikimi yatırım ve tüketim malları sektörü olarak analiz edilir. Benzeri şekilde Marksist İktisat kaynaklı bir kavram olarak ekonomi üretken ve üretken olmayan sektörler olarak da ayrılabilir. Burada üretken sektörler sanayi ve tarım sektörleri iken üretken olmayan sektörler hizmetler ve inşaat sektörleridir. Dışa açık ekonomiler değerlendirmeye alındığındaysa burada sektörel ayırım dış ticarete konu olan sektörler ile dış ticarete konu olmayan sektörler arasında yapılır.
Niye bu ayrıntılara girdim? Geleneksel büyüme modellerinde ekonominin toplam büyüme potansiyelinin anlatılması amaçlanır. Bu yüzden ekonomi tek bir sektör, tek tip emek ve tek tip sermaye ile açıklanmaya çalışılır. Bu, elbette ki, kolaylaştırıcı bir varsayımdır. Ancak ekonomi gerçekte yüzlerce farklı sektörün iç içe geçtiği, birbirini etkilediği bir iktisadi ilişkiler ağıdır. Farklı üretim sektörleri deyince de farklı üretim fonksiyonları olması gerekir. Dolayısıyla, örneğin, tasarruf artışı veya dışarıdan sermaye girişleri, her sektörde farklı oranlarda büyümeye yol açabilir. Her bir sektörde emek ve sermayenin kullanım oranı farklılaşacağı gibi, bu sektörlerin üretiminin toplumsal refaha etkisi de farklı olacaktır. Ekonominin doğal büyüme oranının etrafında istikrarlı büyümesi için ekonomideki farklı sektörlerin üretim içindeki payının belli bir ideal değere yakın olması gerekir. Bu durumda sektörel üretim ve toplam üretim birbiriyle dengeli ve uyumlu bir şekilde artacaktır. Bu durumda “orantılı büyüme” gerçekleşmiş olur. Eğer hükümet politikaları, ekonomide bazı sektörlerde eksik rekabetin ortaya çıkması veya dış ekonomik şartlar gibi ve benzeri sebeplerden ekonomide kaynaklar (yani emek, sermaye, enerji ve gayrımenkul) belli birkaç sektöre yoğun olarak aktarılırsa ideal sektörel denge bozulur. Bu durumda kaynakların aşırı yığıldığı sektörler aşırı yatırım ve aşırı üretimle boğulurken diğer sektörlerde eksik yatırım ve eksik üretim oluşur. Bu durum “orantısız büyüme” olarak adlandırılır.
Ben doktora tez çalışmamda Türkiye’de oluşan krizlerin arkasında sektörel orantısızlık olduğu tezini savundum. Kısaca açıklamam gerekirse toplam kredilerin büyümesi Türkiye’de ilk önce dış ticaret konu olmayan hizmetler ve inşaat sektörlerinin payının artmasına yol açmaktadır. Bu dengesiz büyümeyi ithalatın patlaması ve dış ticaret açığının büyümesi takip eder. Devamında ülkenin dış borç stoku ve bankacılık sektöründe batık krediler artar. Sürecin sonunda dış borca dayalı sert kur artışları ve batık kredilere dayalı banka iflasları gerçekleşir. Yani aynı anda hem bankacılık hem de döviz krizi… Bu tip krizlere literatürde “ikiz kriz” adı verilir. Doktora tezimde, “ikiz krizlerin” tipik örneği olan 1994 ve 2001 krizlerini ve bunların farklı imalat sanayi sektörlerine yansımasını incelemiştim.
Bugün doktora tezime farklı bir açıdan yaklaşacak olursak ele alınan 1994 ve 2001 krizleri “üretken olmayan sektörlerin orantısız büyümesi” ile de açıklanabilir. Çünkü ticarete konu olmayan hizmetler ve inşaat sektörleri aynı zamanda (Marksist terminolojiyle) üretken olmayan sektörlerdir. Üretken olmayan sektörler kendileri artı değer üretmeyen ama üretken sektörlerin ürettiği artı değeri ekonomiye yayan ve paylaştıran sektörlerdir. Bu sektörlerin orantısız büyümesi ekonomide karşılığı olmayan kâr ve servet oluşmasına yol açar. Kapalı bir ekonomide bu daha kısa sürede bir bankacılık krizine yol açabilecekken açık bir ekonomide dış borçlanma imkânlarıyla daha uzun süre devam edebilir ama sonunda bu sefer hem bankacılık hem de döviz krizlerine, yani “ikiz krizlere” yol açar. 1994 ve 2001 krizlere bu tarifle de açıklanabilir.
Her ülkenin vatandaşları, iş adamları ve siyasi yöneticileri ekonominin istikrarlı bir şekilde büyümesini tercih ederler. Hiç kimse 5 sene yüzde 7 büyüyüp bir sene yüzde 10 küçülmek ve sonrasında da iki üç sene yüzde 1-2 büyüme ile yetinmek istemez. Ama bunun için dengeli ve orantılı bir büyüme performansı şarttır. Bugün Türkiye ekonomisinin doğal olmayan ve çok özel şartlarda ortaya çıkmış olan ekonomik büyüme performansı yukarıda saydığım üç farklı tipte orantısızlığı da içermektedir: İhracata konu olmayan ve aynı zamanda üretken olmayan sektörler 2008 krizinden bu yana politika uygulamaları ile orantısız büyümektedir. Öte yandan son iki üç yılda bu orantısızlığa tüketim malları sektörünün orantısız büyümesi de eklenmiştir. Her üç orantısızlıkta da inşaat sektörü baş roldedir. Şu anda gidilecek mevzi kalmamış gözükmektedir. Bunu hiç istemesem ve beni de çok sert bir şekilde etkileyeceğini düşünsem de, 1994 veya 2001 benzeri bir “ikiz krizin” bütün emareleri verilerde gözlemlenmektedir. Bu kriz gelmeden oluşan balonun yavaş yavaş söndürülmesi gerekir. Bu da bir istikrar programı ile ancak mümkün olabilir. Pekiyi hükümet ne yapmaktadır? Önümüz seçim olduğundan bir istikrar programı uygulamaya siyasi sebeplerden yanaşmamaktadır. Sonuçta balonu var gücüyle şişirmeye devam etmektedir. Yani seçime kadar orantısız büyümeyi sürdürmeyi amaçlamaktadır. Dua edelim de balon patlamasın.
Pazartesi günü yazı dizisine ara verip Kürt sorunu, HDP ve diğer partilerin siyasi duruşlarına iktisadi bir yorum getireceğim.
SEÇİMLERE GİDERKEN: TÜRK SİYASETİNDE HDP ÇELİŞKİSİ
YAYINLAMA: 14 Kasım 2022 - 11:25
Cumartesi günü bugün için Kürt sorunu, HDP ve diğer partilerin siyasi duruşlarına iktisadi bir yorum getireceğimi söylemiştim. Bundan sonra bir müddet şöyle bir yazı planına uyacağım: Pazartesi günü seçim sath-ı mailinde siyasi gelişmeleri inceleyen yazılar yazarken kalkınma ve büyüme yazı dizimi Cumartesi gününe ayıracağım.
SEÇİME GİDERKEN GENEL DURUM
Seçimler yaklaşıyor. Bundan tam bir sene önce Hükümetin seçmen nezdindeki yeri sallantıda gibiydi. Dolar kurunun hızla yükselmesi KKM hesabının ihdası ile durdurulmuş, buna mukabil pandemi sürecinden kalan firma borçları, yüksek işsizlik can yakmaktaydı. Üstüne üstlük enflasyon canavarı da 20 yıl sonra yeniden başını kaldırmıştı. Vatandaşlar genel anlamda Hükümetten ve ekonomik durumdan şikayetçiydi ve bundan da muhalefet gayet memnundu. Muhalif medyada öyle bir hava oluşmuştu ki, seçimlerin çantada keklik olduğuna emin olunmuştu, muhalefetin Cumhurbaşkanı adayları yarıştırılıyordu, 20 yıllık AK Parti iktidarının sanki sonuna gelinmişti. Bu atmosferde meşhur “altılı masa” toplanmaya başladı. Evet, siyasette ekonomik problemler muhalefet için bir imkân yaratır ancak imkânlar eğer kullanılırsa sonuç doğurur. Bir yıl önce oluşmuş olan havada muhalefeti oluşturan partilerin vatandaşın en can yakan problemlerine ortak çözüm önerilerini sür’atle getirmeleri, bunu en anlaşılır ve basit bir dille anlatmaları, doğru seçilmiş sloganları sürekli tekrar etmeleri, belli bir program ve adayla önerilerini ete kemiğe büründürmeleri gerekiyordu. Siyaset tam da budur. Yani ekonomik durum ve Hükümetin politikaları muhalefete gollük pas şeklindeydi. Muhalefetin yapması gereken de bu pası değerlendirip doksandan gol atmaktı. Bunun için ortak bir program etrafında kampanya planlanıp gerçekleştirilmeli, yani siyaset yapılmalıydı. Ancak bırakın gol atmayı, top taca bile çıkmadı. Muhalefet topu kaptırdı ve İktidar hızla kontratağa çıktı.
Şu anda durumu özetleyeyim: Birçok kamuoyu araştırmasının ortalaması bize AK Parti’nin yüzde 30-35 bandında, CHP’nin yüzde 20-25 bandında, İYİ Parti’nin yüzde 10-15 bandında, HDP’nin yüzde 10-15 bandında ve MHP’nin yüzde 5-10 bandında seyrettiğini bildirmektedir. Yani Cumhur İttifakı yüzde 35-45 arası, Millet İttifakı yüzde 30-40 arası oy oranındadırlar. Görünen köy kılavuz istemez; Cumhur İttifakı Millet İttifakından en az 5 puan öndedir. Meclis aritmetiğinin (HDP dahil) muhalefetin çoğunlukta olacağı bir tablo üretmesi büyük ihtimaldir. Cumhurbaşkanlığı Seçiminde Birinci Tur’dan sonuç çıkmayacaktır ve İkinci Tur’da kilit parti HDP’dir.
OY DAĞILIMINDA HDP’NİN KİLİT ROLÜ
Muhalefet eğer iktidarı seçimde yenmek istiyorsa ya HDP ile belli konularda anlaşması ya da HDP seçmenini (gerekirse HDP’ye rağmen) ikna etmesi gerekmektedir. Bu durumda CHP yüzde 25 + İYİ Parti yüzde 13 + HDP yüzde 12 (bunlar benim tahminimdir, DMD) toplamda yüzde 50’lik bir potansiyel ortaya çıkar. Ancak seçimlerde halkın takdiri buradaki basit toplama gibi olmayabilir. Muhalefetin siyasi problemi HDP ve İYİ Parti gibi ideolojileri birbirine büyük ölçüde zıt iki partinin iş birliğine bağımlı olmasıdır. Böyle bir iş birliği, eğer istenirse ve iyi yönetilse bile her iki partinin seçmeninden de fire verilmesine sebep olabilir. Aynı durum iktidar bloku için de geçerlidir. Fakat iktidarın oyun alanı daha geniştir. Oylarda önde olduğu için HDP’nin Cumhurbaşkanı seçimlerini ikinci turda boykot etmesi bile kazanmaları için yeterli olacaktır. O yüzden Cumhur İttifakı bir taraftan popülist politikalarla seçmenin teveccühünü kazanmaya çalışırken, diğer tarafta muhalefet cephesindeki HDP – İYİ Parti çatlağını genişletmeye çalışmaktadır. Eğer HDP dahil muhalefet bloku seçim zaferi kazanmak istiyorsa kendi aralarında iş birliğini sağlamak zorundadır. Burada Millet İttifakının daha girişken olması gerekiyor. Öte yandan HDP’nin de kendine çeki düzen vermesi ve siyaset tarzındaki radikal ideolojik tutumu yumuşatması gerekir. “HDP’nin ideolojik tutumu nedir?” diye sorarsanız, minimum federasyon maksimum bağımsızlık talep eden bir Kürt milliyetçiliği, PKK’nın ideolojik vesayeti karşısında sessiz kalış, Türkiye için kırmızı çizgi sayılabilecek sözde Ermeni Meselesi, Suriye ve Irak’ta emperyalist kuklası devlet oluşumları ve Mavi Vatan meselesinde milli politikalara karşı duruş, en son eş başkanlarının ağzından dökülen ifadelerle Atatürk düşmanlığı, bütün bunlara eklenen ne idüğü belirsiz liberal sol söylemler ve içi doldurulmamış bir demokrasi güzellemesi. Aslında temel sorun Kürt Sorununda düğümlenmektedir.
KÜRT SORUNU NEDİR, NE DEĞİLDİR?
Bu soruyu cevaplamak aslında tam bir yazının konusu olur. Ancak burada bir özet geçeyim. HDP’nin ve organik bağı olduğunu hiçbir zaman reddetmediği PKK’nın ileri sürdüğü “Kürt Halkının ikinci sınıf vatandaş olduğu, kimlik değerlerinin tanınmadığı, dilinin öğretilmediği, siyasi baskılara maruz kaldığı” gibi önermeler esas itibariyle demagojik ve hayli abartılmış önermelerdir. Kürt asıllı vatandaşlarımızın da çoğunlukla bu görüşte olmadığını söyleyebiliriz. Esasen meselenin iki yönü vardır: Bölgedeki nispeten iktisadi geri kalmışlık ve terör örgütünün baskılarının yol açtığı siyasi anomali. Her iki durumda da devletin uzun yıllardır uyguladığı yanlış politikaların ciddi bir etkisi vardır. Öyle ya, iktisadi gelişmişlik kriterleri açısından bir ülkenin yarısı Avusturya ayarında diğer yarısı da Pakistan ayarındaysa bunda yanlış kalkınma stratejilerinin (veya bir strateji olmamasının) etkisi olmaz mı? Öte yandan bütün bölgede “Ali kıran baş kesen” misali yer altı ekonomisine yön veren, eğitimsiz bırakılmış gençleri devşiren, bu devşirilmiş gençleri rehin alarak bölge halkına şantaj yapan, uluslararası uyuşturucu şebekelerinin önemli bir ortağı olan bir terör örgütü varsa, bu durumda “Devletin hiç ihmali yoktur!” diyebilir miyiz? Terör örgütü bu gücünü HDP’yi şekillendirmede ve siyasetini belirlemede kullanmaktadır. Yukarıda saydığım koşullar çarpık sanayileşme politikası, çağdaş eğitimin bölgede yaygınlaştırılmaması, zorunlu göç sonucunda şehirlere yığılmış insan kalabalıklarının şehre entegre edilememesi, bölgede düzen ve asayişin uzun yıllar sağlanamaması ve nihayet Kürtlerde millete ve devlete aidiyet duygusunun zayıflamasının doğal sonuçlarıdır. Bugün geldiğimiz noktada Kürtlerin ikinci sınıf vatandaş olarak tanımlanmaları doğru değildir, kimlik değerlerine saygı duyulmadığı söylenemez, dil ve dilin öğrenimi ve kullanımı üzerinde yasaklar kalkmıştır, sıradan vatandaş üzerinde de siyasi baskılar kalkmıştır. Ancak 1980’den bu yana oluşan sosyo-politik ortamda HDP ve öncellerinin kemikleşmiş bir taraftar kitlesi de oluşmuştur. HDP’nin sorunu da tam burada ortaya çıkmaktadır: Hem devlet hem de PKK arasında sıkışmış, her iki tarafın da baskısını üstünde hisseden bir parti kimliği. Aslında bu durumda bir parti kimliğinin oluşabilmesi de mümkün değildir. Bütün bunları dikkate alarak HDP kendini Kürt halkının temsilcisi bir sol parti olarak tanıtmaktadır.
HDP KİLİTSE BU KİLİDİ AÇACAK ANAHTAR NE?
Mevcut siyasi şartlarda HDP’nin kilit parti olduğundan yukarıda söz etmiştim. Seçimin sonucunu HDP seçmeni olan vatandaşlarımız belirleyecektir. Özellikle bölgede HDP’nin (ve tabiî ki PKK’nın) kendi seçmeni üzerinde ciddi bir yönlendirme gücü vardır. Ancak HDP’nin öncelikleri ile seçmeninin öncelikleri de farklılaşmaktadır. Muhalefetin bu kilidi açmasının iki anahtarı olabilir: Birincisi HDP ile belli konularda uzlaşabilmek ve ortak bir siyaset yürütebilmek; ikincisi de HDP’yi atlayarak doğrudan HDP seçmenini kazanmak.
Birinci olarak hâl-i hazırda HDP ile belli konularda uzlaşabilmek daha etkili ama daha zor bir seçenektir. Burada muhalefet hem iktidarın siyasi polemiklerine maruz kalmaktan hem de İYİ Partili seçmenlerin tepkisinden çekinmektedir. Öte yandan HDP de uzlaşma yanlısı bir görüntüyü söylem ve eylemleriyle göstermemektedir. Yani her iki tarafın da tavizler vermesi gerekmektedir ancak taviz vermeye de pek gönüllü gözükmemektedirler. Bu yüzden kilidin ikinci anahtarı öne çıkmaktadır: HDP’ye rağmen HDP seçmenini ikna etmek. HDP seçmeni için, özellikle bölgede yaşayanlar için, en önemli problem ciddi ekonomik sıkıntılardan kaynaklanmaktadır. Muhalefetin bütün Türkiye’ye olduğu gibi, HDP seçmenine de ekonomik sıkıntıların giderilmesini sağlayacak, vatandaşın derdine derman olacak bir ortak ekonomik programla çıkması, bunu hem İYİ Parti hem de HDP seçmeninin karşı çıkmayacağı bir aday ve kadroyla tanıtması, ortak bir kampanya ile yeri göğü inletmesi gerekmektedir. Pekiyi, böyle bir kampanya var mıdır? Yoktur. Seçimlere altı buçuk ay var, geçmiş bir sene kısır ve sönük tartışmalarla geçmiş ve daha elle tutulur bir iktidar alternatifi çıkarılamamış. Başta da dediğim gibi, iktisadi sorunlar siyasi sonuçlar için güzel bir atmosfer sağlar ama sonucu elde etmek için siyaset yapmanız gerekir. Muhalefetin bir an önce siyaset yapmaya başlaması gerekir yoksa “Atı alan Üsküdar’ı geçer!”. Bizden söylemesi
DENGESİZ BÜYÜME VE KAYNAKLARIN ORANTISIZ DAĞILIMI
YAYINLAMA: 18 Kasım 2022 - 23:40
Geçen hafta Cumartesi günkü yazımda orantısız büyümeden bahsetmiştim. Birden fazla sektörün bulunduğu bir ekonomide dengeli büyümenin gerçekleşmesi için sektörlerin ekonomi içindeki paylarının birbirleriyle orantılı olarak dağılması gerekmekteydi. Eğer bazı sektörler haddinden fazla büyüyorsa, bu durumda, diğer sektörler de olması gereken düzeyin altında büyürler. İşte bu durumda orantısız büyüme gerçekleşmekteydi. Sektörler arası orantısız büyüme sonuçta, er ya da geç, krizlere zemin hazırlamaktaydı. Bizim ülke olarak tecrübe ettiğimiz 1994 ve 2001 Krizleri bu açıdan en güzel örnekleri teşkil ediyordu.
Sektörlerin orantısız büyümesi incelenirken tabii ki üretim fonksiyonları da sektörlere göre değişiyordu. Burada iktisatçıların çoğunluğu sermaye ve emek gibi üretim faktörlerinin ülke içinde bir sektörden diğer bir sektöre hiçbir verimlilik kaybı olmadan aktarılabildiğini varsayar. Bir başka deyişle bir ekonomide tek tip bir sermayenin ve tek tip bir emeğin kullanıldığı varsayılır. Böyle bir varsayım ilgili iktisadi büyüme modelinin parametre ve simülasyonlarının hesaplanmasında araştırmacıya analitik kolaylık sağlar. Orantısız bir büyüme süreci modellense bile, böyle bir yaklaşımla, kaynakların etkinsiz dağılımı ihmal edilir. Halbuki kaynakların, yani emek ve sermayenin, sektörlere etkinsiz dağılımı hem gelir dağılımı bozukluğuna hem de verimsizlik artışından kaynaklanan sebeplerle kişi başı gelirin düşmesine neden olabilir. Bugün orantısız büyümenin kaynak ve gelir dağılımı etkilerinden bahsedeceğim.
Her sektörde fiziki ve beşeri sermaye o sektördeki üretime özel bir şekilde üretilir. Fiziki sermaye üretimde kullanılan her türde makine ve teçhizatın genel adıdır. Örneğin et kombinalarında kullanılan salam - sucuk – sosis üreten makineler ile tekstil sektöründe kumaş dokumada kullanılan makineler birbirinden çok farklıdır. Et kombinasındaki bir makineyi tekstil fabrikasında dokuma tezgâhı olarak kullanamazsınız veya tam tersi. Bazen bir sektörde kullanılan makineler diğer sektörde de kullanılabilir. Ancak burada da ilgili makinenin verimliliği düşer. Örneğin bir muhasebe firmasında muhasebe işlemlerinin kaydı için kullanılan bir bilgisayar iktisat fakültesinde araştırma için kullanılabilir. Hiçbir yeni program yüklenmezse, bu bilgisayar ancak rapor ve makale yazımı için kullanılır. Ancak ciddi bir araştırma için bu bilgisayarın kapasitesinin arttırılması ve iktisadi araştırma için gerekli matematik ve ekonometri programlarının yüklenmesi gerekir. Yani sonuç olarak her sektörde o sektör için özel olarak üretilmiş makineler kullanılır.
Beşeri sermayeye gelirsek… Üretim sürecinde istihdam edilen emeğin bilgi ve eğitim düzeyi beşeri sermaye olarak adlandırılır. Beşeri sermayeyi ağırlıklı olarak kullanan nitelikli işgücüdür. Nitelikli işgücü de, ömür boyu aldığı eğitimde belli bir sektöre özel bilgilerle donanır. Örneğin ben dört yıllık üniversite eğitiminden sonra bir senesi İngiltere’de iki senesi Türkiye’de olmak üzere yüksek lisans eğitimi ve üç buçuk senelik bir doktora eğitiminden geçtim. Önümüzdeki 15 Ocak’ta akademisyen olarak 24 senemi tamamlayacağım. Bütün bu süreç içinde bir iktisatçı olarak bana gereken bilgi ile donatıldım. Ancak bu bilgiyi üniversite dışında medya ve finans sektöründe kısmen kullanabilirim, onun dışında diğer sektörlerde bu bilgi birikimim pek bir işe yaramaz. Başka bir örnek de piyanisttir. İyi bir piyanist çocukluktan itibaren an az 20 senelik bir eğitim sonucunda yetişir. Konser vermek dışında bir piyanist ancak piyano dersi vererek bu bilgisini tam verimle kullanabilir. Diğer sektörlerde ise piyano eğitimi hiçbir fayda sağlamaz.
Bunları niye anlatıyorum? Beşeri ve fiziki sermaye uzun yıllar yapılan yatırımlarla oluşur ve her biri ancak belli sektörlerde istenen verimlilikle kullanılabilir. Eğer bir ülke orantısız büyüme ile karşı karşıya ise, o zaman, gereğinden hızlı büyüyen sektörlerde çalışan nitelikli işgücü ve beşeri sermayeye, yine bu sektörlerde kullanılan fiziki sermayeye aşırı yatırım yapılmış olur. Öte yandan diğer sektörlerde kullanılan fiziki ve beşeri sermayeye ise eksik yatırım yapılır. Orantısız büyümenin özelliği ancak belli bir süre devam edebilmesidir. Bu süre sonunda orantısız büyüyen sektörler muhakkak bir kriz veya istikrar programıyla sahip olması gereken paya düşecektir. Bu durumda, bu sektörlerde kullanılan nitelikli işgücü işsiz ve makineler de atıl kalacaktır. Çünkü bunların başka sektörlerde çalıştırılması ya imkânsız ya da çok maliyetlidir. Sonuçta uzun zaman ve emek harcanan yatırımlar ziyan olacaktır. Bu duruma biz iktisatta “aşırı yatırım” adını veriyoruz.
Bütün sektörlerde ortak olarak kullanılan faktörler de vardır. Bunlar alt yapı sermayesi ve niteliksiz işgücüdür. Eğer bir ülkede hükümet politikaları veya küresel ekonomiden kaynaklanan sebeplerle kaynaklar bu faktörlere aşırı miktarda aktarılırsa, yine problem çıkar. Örneğin dağa taşa yol yapıp, talep olmayan yerlere hava limanı inşa ederseniz, buna karşın bu altyapıyı kullanacak fabrikaların sayısını aynı oranda arttırmaz ve bu fabrikalarda çalışacak nitelikli işgücünü yetiştirmezseniz, bu sefer alt yapıya aşırı yapmış ve kaynakları israf etmiş olursunuz. Benzeri şekilde “bir çocuk yetmez üç çocuk olsun” derseniz, nüfus artışını teşvik edip bu nüfusa nitelik kazandıracak eğitim yatırımı yapmazsanız, dahası “bu kadar yetmiyor, dış dünyadan da niteliksiz ve vasıfsız işgücü ithal edelim” deyip ülkeyi niteliksiz işgücü havuzuna döndürürseniz, bu ülkede sadece niteliksiz işgücünün yoğun olarak çalışacağı sektörlere yol verirsiniz. Bunlar da, sizi, daha yüksek katma değerli üretime değil daha düşük katma değerli üretime götürür. Her iki durumda da ülkenin uzun dönemde kişi başı geiridüşer. Herkes ama özellikle maaşlı çalışan emekçiler fakirleşir. 2013 yılından bu yana son on yılda Türkiyenin yaşadığı da budur.
Pazartesi günü “Seçime Giderken CHP” adlı yazımı yayınlayacağım. Görüşmek üzere…
BÜYÜME SÜRDÜRÜLEBİLİR Mİ? TEORİ NE DİYOR…
YAYINLAMA: 25 Kasım 2022 - 23:45
Birkaç yazıdır büyüme kavramından bahsediyorum. Elbette Büyüme İktisadı son zamanlarda uluslararası kamuoyunun dikkatini üzerine çekmektedir. Bunun sebebi dünyanın her tarafında farklı şekillerde de olsa ortaya çıkan büyüme aksaklıklarıdır. Büyümenin sekteye uğraması doğal sonuç olarak kalkınmanın da durması anlamına gelir. Ama halâ daha kalkınma üzerine eğilmeyeceğim. Bugün önemli bir sorun üzerinde duracağım: Kapitalist bir ekonomide büyüme sürdürülebilir ve sürekli bir olgu mudur? Bu soruya olumlu cevap veren iktisatçılar da var, olumsuz cevap veren de… Olumsuz cevap verenler içinde büyümeden vazgeçip küçülmeyi veya daha net tabirle büyümemeyi savunanlarda son yıllarda öne çıkmaktadır.
KAPİTALİST EKONOMİNİN BÜYÜME ZORUNLULUĞU
Her şeyden önce önemli bir noktayı vurgulamam gerekir: Sanayileşmiş kapitalist bir ekonomi varlığını devam ettirmek için sürekli büyümek zorundadır. Bunun sebebini basitçe özetleyeyim: Sanayi ekonomilerinde sektörlerin ayakta kalması ve firmaların batmaması için her yıl belli bir miktarın üzerinde satış yapmaları gereklidir. Mikro iktisatta “iflas noktası” tabir edilen firma üretim ve satış düzeyi bu miktarı gösterir. Bu kural sektör bazında da geçerlidir. Burada basitleştirici bir varsayım yapalım ve diyelim ki “firmalar ürettiği bütün malları satmaktadır.” Bu durumda bir sektörün ayakta kalması ve firmaların batmaması için her sene en azından “iflas noktası” kadar üretmek durumundadırlar. Bu kural makine, yani yatırım malları üreten sektör için de geçerlidir. Kapitalist üretim sisteminin temel üretim faktörü yatırım malları, yani sermayedir. Bu sektör olmazsa sistem çöker. Ancak bu sektörün yaşaması için yine belli bir miktarın üzerinde yatırım malı üretilmesi gerekir. Bu üretim için de her sene yine belli bir miktarın üzerinde yatırım yapılması gerekir. Bu ise her sene üretim kapasitesinin belli bir miktarın üzerinde artması gerektiği anlamına gelir. Sonuç olarak kapitalist bir ekonomi yaşamak için büyümek zorundadır. Bu noktada sorulacak soru şudur: “Zorunlu olan büyüme hangi şartlarda istikrarlı ve sürdürülebilir olabilir?”
BÜYÜME MODELLERİ SÜRDÜRÜLEBİLİR BÜYÜMEYİ ÖNGÖRÜYOR MU?
Büyüme modelleri büyüme iktisadı branşında genelde kapalı ve özel bir ekonomi varsayımı altında kurulur. Bundan maksat, bir kapitalist ekonominin kendi iç dinamikleriyle belli bir “doğal büyüme” hızına sahip olup olmadığı, yine bu doğal büyüme hızının istikrarlı olup olmadığı ve nihayet ekonominin hangi dinamiklerle doğal büyüme hızına yakınsadığını açıklamaktır. Bütün büyüme modellerinde ortak bir doğal büyüme hızı tanımı vardır:
doğal büyüme hızı = nüfus artış oranı + amortisman oranı + teknoloji gelişme hızı + emeğin verimlilik artış hızı
Tartışma bu büyümenin istikrarlı olup olmayacağı ve büyüme oranlarının hangi mekanizmayla doğal büyüme hızına yakınsayacağındadır. Sir Roy Harrod ilk büyüme iktisatçısıdır denebilir. Ona göre kapitalist bir ekonomide büyüme oranlarının doğal büyüme hızına yakınsaması tesadüflere kalmıştır. Çünkü bu ekonominin doğal büyüme hızına yakınsamasını sağlayacak bir mekanizma yoktur. Bu yüzden büyüme Harrod’a göre istikrarlı olamaz ve ancak planlı büyüme modelleri ve devlet müdahalesiyle doğal büyüme hızı yakalanabilir. Daha sonra Solow kendi modelini geliştirmiştir. Solow’a göre kredi piyasası dinamikleri ve firmaların optimal sermaye kararları yoluyla üretimde sermaye emek oranı değişerek ekonominin doğal büyüme hızına gelmesini sağlar. Yani kapitalist bir ekonomi kendi haline bırakılırsa rekabetçi şartlarda istikrarlı bir şekilde doğal büyüme hızına yakınsayabilme kabiliyetine sahiptir. Solow’un büyüme modelinden farklı olarak Kaldor sermaye emek oranının değişmesini değil ama tasarruf oranının değişmesini incelemiştir. Ona göre tasarruf oranı emekçiler ve maaşlı çalışanlar için düşükken sermaye sahipleri için yüksektir. Ekonomide çalışanların gelirden aldığı pay düştükçe kâr oranları ve tasarruf oranı artar. Çalışanların gelirden aldığı pay arttığında ise kâr oranları ve tasarruf oranı düşer. Dolayısıyla Kaldor’a göre ekonomi doğal büyüme hızına ekonomide sınıf mücadelesi ve tasarruf oranının değişimiyle yakınsar. Kaldor’un modelinde kapitalist bir ekonomi istikrarlı bir şekilde doğal büyüme hızına yakınsarken emek sömürüsü adeta bir zorunluluktur. Çünkü kapitalist sistem büyümek için yatırıma, yatırım için yüksek kâra, yüksek kâr için de düşük ücrete ihtiyaç duyar. Büyüme istikrarlı olsa bile doğal büyüme hızına ulaşma süreci eşitsizliğin varlığına dayanır. Romer büyüme ile teknoloji gelişimi ve beşeri sermaye birikimi arasındaki ilişkiyi modellemiştir. Ona göre iktisadi büyümenin motor gücü teknolojik gelişmedir ve piyasa mekanizması ihtiyacı olan teknolojik gelişmeyi rekabet kanalıyla sağlayacak kabiliyettedir. Burada yeni olan teknolojik gelişmenin ekonomi dışında (mucitler tarafından) üretilmesi değil, bizatihi firmaların AR-GE harcamalarına dayanmasıdır. Romer’da büyüme doğal büyüme hızına yakınsar ama doğal büyüme hızı kendisi bizatihi sabit değildir. Teknoloji geliştirme performansına bağlı olarak zaman içinde değişebilir. Bütün bu modellerde farklı şekillerde de olsa büyüme sürdürülebilir bir kavramdır. Ancak William Nordhaus’a göre büyümeyi belirleyecek önemli bir unsur da doğal kaynak arzıdır. Özellikle enerji kaynakları büyük oranda yenilenemeyen kaynaklar olduğu için dünya ekonomisinin ve ulusal ekonomilerin sürekli bir büyüme trendine sahip olması mümkün değildir. Büyüme devam ettikçe yenilenemeyen doğal kaynaklar azalmaktadır. Bu da, belli bir süre sonunda büyümenin ve hatta üretimin durmasına yol açabilir. Kapitalist gelişmenin yol açtığı çevre kirliliği ve refah kaybı da ayrıca başka bir sorundur. Çözümün çevreye duyarlı yeni teknolojilerin kullanılmasında, hatta gerekirse büyümeden feragat etmekte olduğunu söylemektedir. Ana akım iktisat dışında Marksist Teoride ise kapitalist bir ekonominin doğal büyüme oranı bulunmadığı gibi, aynı zamanda büyümenin kendisi de sürdürülebilir değildir. Sürekli büyüme daha fazla sermaye birikimi ve daha fazla yatırıma bağlıdır. Bu ise reel ücretlerin sürekli düşürülmesi, yani emek sömürüsü ile sağlanır. Yani eşitsizlik ve sömürü büyümenin kaynağıdır. Ancak aşırı sermaye birikimi ve aşırı üretim zaman içinde kârların düşmesine yol açarken, emekçi sınıfın gelirlerinin düşmesi satışların düşmesine ve azalan kârların bile realize edilememesine yol açar. Yeni bir teknoloji gelişmedikçe ya da büyük ölçekli savaşlar vasıtasıyla aşırı sermaye birikimi azaltılmadıkça kapitalist sistem, Marksist teoriye göre, çökmeye mahkûmdur.
SONUÇ
Büyüme teorisinde Marksist iktisatçılar hariç bir doğal büyüme oranı olduğu kabul edilir. Öte yandan Harrod ve Marksist iktisatçılar ekonominin kendi halinde istikrarsız ve sürdürülemez olduğunu savunurlar ve bunun için devlet müdahalesi ve planlı ekonomiyi savunurlar. Kaldor sürdürülebilir bir büyüme olduğunu söyler ama bunun için ciddi bir sosyal maliyetin çalışan sınıfların sırtına yüklendiğini söyler. Öte yandan Romer için ekonomi istikrarlı bir şekilde doğal büyüme hızına yakınsarken doğal büyüme hızının kendisi istikrarsız olabilir. Son olarak Nordhaus doğal kaynakların hızla tükendiğini ve bu durumda hangi modelle bakarsanız bakın kapitalist ekonominin mevcut şartlarda sürdürülebilir bir büyümeye sahip olamayacağını vurgular.
Pekiyi, dışa açık bir ekonomide bu süreç nasıl işler? Dünyanın büyümesi ve kapitalist gelişmiş ülkelerin yaşaması için az gelişmiş ülkeler daha fazla sömürülmeli midir, yoksa oralarda da kalkınma için destekler mi verilmelidir? Doğanın tahribatı ve çevre sorunları ne olacaktır? Bu da haftaya kalsın…
SEÇİME GİDERKEN: İYİ PARTİ SAĞIN NERESİNDE?
YAYINLAMA: 27 Kasım 2022 - 23:30
Burjuva demokrasilerinde temel çelişki ekonomik üretimden elde edilecek artı değerin paylaşılmasına dayanır. Bu anlamda siyasetin iki ana kulvarı vardır: Sağ ve sol kulvarlar. Sağ kulvardaki partiler genelde ekonomik büyümeyi öncelik olarak belirler. Denebilir ki, bu herkes için iyi bir hedeftir. Ama kazın ayağı öyle değildir… Büyümenin motoru yatırımlar, yatırımları yapan girişimciler ve finanse eden de bankalar ve sermaye piyasalarıdır. Bu yüzden sağ siyaset genelde iş adamı – girişimci – sermayedarları, finans ve bankacılık sektörünü kollayan bir tutum alır. Öte yanda sol kulvar ise büyümeden önce gelir dağılımında adaleti önceler. Bu yüzden geniş çalışan kitlelerinin ücret ve maaşlarının iyileştirilmesi, sosyal güvencenin arttırılması ve nihayet sosyal devletin işletilmesini savunurlar. Bu tartışmasız kâr oranlarının düşmesi, yatırımın ve büyümenin yavaşlaması anlamına gelecektir.
Burjuva demokrasisinde partilerin rol dağılımında ikinci sınıflandırma partilerin ideolojik yoğunluğu üzerine olur: Kitle partileri, sağ veya sol kulvarda olsun, daha geniş kitlelere ulaşabilmek için kendi siyasi ideolojilerinden taviz verirler. Bu anlamda merkez sağ partiler büyüme hedefine yönelirken, aynı zamanda, alt gelir gruplarını iyileştirecek çeşitli popülist politikalara da yönelirler. (Günümüzden örnek verirsek, 48 yaşında kadınları 50 yaşında erkekleri emekli edecek EYT düzenlemesi, düşük faizle ucuz kredi plasmanı, gecekondulara tapu verilmesi ve benzeri, DMD) Öte yandan merkez sol partiler de iş hayatı ile daha sıcak ilişkiler kurarlar, iş gücü lehine uygulayacakları politikaları yumuşatırlar. İdeolojik partiler ise geniş bir halk kitlesine ulaşmayı değil, belli bir siyasi ve iktisadi programı istikrarlı bir şekilde savunmayı amaçlarlar. Bu yüzden iktidara gelmeleri çok mümkün değildir. Ama temsil ettikleri sınıfların çıkarlarını savunmak amacıyla toplumsal muhalefet rolü üstlenirler.
Bu bahsettiklerim standart burjuva demokrasilerinde geçerlidir. Türkiye ise sanayileşmesini ve şehirlileşmesini büyük ölçüde tamamlamış olmakla birlikte, üretim kültürünün ve şehirli / burjuva kimliğinin tam oluşamadığı bir toplumdur. Hızlı ama dengesiz sanayileşme yine hızlı ama çarpık şehirlileşmeye yol açmıştır. Bunun sonucu şehirlerin “şehirlilerin / burjuvanın oturduğu yer” olmaktan çok “lümpenlerin barındığı mekânlar” olmasına yol açmıştır. Lümpen proletarya belli bir mesleki aidiyeti olmayan (yani para kazanmak için yaptığı işi içselleştirememiş, kendi kimliğinin ayırt edici unsuru olarak mesleğini görmeyen, DMD), toplumsal kurallardan çok kendi kişisel çıkarlarını önemseyen, ahlâki değerleri oturmamış insanlardır. Bu kitlelerin ağırlıkta olduğu toplumlarda siyaset sınıfsal çıkarlardan çok etnik, mezhepsel ve bölgesel özelliklerin ağır bastığı yapılara dayanır. Dolayısıyla, siyasete yaşam tarzı farklılıkları ve kimlik kaygıları şekil verir.
Bugün İYİ Parti’yi anlatmaya çalışacağım. Bence İYİ Parti halâ daha siyasetteki yerini tam belirleyememiş bir partidir. Sağda olduğu kesindir de, ne kadar sağdadır? Ne kadar merkezdedir? Bu sorular, hâl-i hazırda, cevapsız kalmaktadır.
İYİ PARTİ MERKEZ SAĞA MI, YOKSA MİLLİYETÇİ SAĞA MI OYNUYOR?
Türkiye’de hâkim milliyetçi siyaset ve onun kadroları daha çok soğuk savaş döneminde Sovyet karşıtı propaganda ile şekillendirilmiştir. Bu yüzden Türk milliyetçiliğinin kendi doğal şartlarında oluşmadığını ve olması gerektiği gibi gelişmediğini söylemeliyiz. Türk siyasetinde milliyetçiliğin ana merkezi MHP’dir. MHP komünizm tehlikesi karşısında çeşitli etkenlerle bir araya gelmiş, çoğu kasabalılardan oluşan, bir teşkilat yapısına sahipti. Türk milliyetçilerinin komünizm karşıtlığı serbest piyasayı savunmalarından kaynaklanmıyordu. Atatürk de, Ziya Gökalp de, Nihal Atsız da, Alparslan Türkeş de piyasa ekonomisinden değil devletçi ekonomiden yanaydı. MHP teşkilat mensuplarının çoğu emekçilerden, dar gelirli kesimlerden ve kasaba eşrafından oluşuyordu. Pekiyi neden Komünizme karşıydılar? Osmanlı’dan bu yana gelen Moskof / Rusya karşıtlığı… Bir de Rus esareti altındaki Türk halkları… NATO stratejisi kapsamında kasabalı milliyetçiler bu şekilde örgütlendi. Karşılarında da çoğunluğu Marksist literatürden bîhaber, bir kısmı etnik ve mezhepsel azınlıklara mensup başka kasabalılar yer almaktaydı. Bunlara da “sol” dendi. İşte, Türkiye’de “milliyetçi sağ” dediğimiz bu yapının dayanağı soğuk savaş bitince ortadan kalktı. Artık Rusya’da “gomanizm” yoktu. Esir Türkler de bağımsızlığına kavuşmuştu. Bu yüzden milliyetçi sağın yeni ideolojisi devletin birliği ve vatanın bölünmezliğine odaklandı. “Soldaki” kasabalılar da ya liberal oldular, ya da PKK taraftarı…
İYİ Parti MHP’den kopma bir hareketle başladı. İddiası, bu kadar müsait şartlarda bile MHP’nin AK Parti’nin stepnesi olduğu, iktidara oynamadığıydı. İYİ Parti Lideri Meral Akşener’in önündeki tercih, zorlu bir tercihti: 2002’den bu yana Merkez Sağ’da oluşan boşluğu dolduracak bir harekete liderlik etmesi gerekiyordu. Ama bunu milliyetçi sağ ideolojiden gelen bir kadroyla yapmak zorundaydı. Merkez sağ parti olarak, tıpkı AP, DP, ANAP ve DYP gibi toplumun her kesimine hitap eden, devlet yerine milleti öne çıkaran, ılımlı politikalar üretmesi gerekiyordu. İYİ Parti’nin hızla sayısı artan seçmenleri de bu profildeydi. Bununla birlikte MHP’den kopan partinin teşkilatı, MHP’yi yeterince milliyetçi ve devletçi olmadığı için eleştirirken, iktidar olma amacına yönelik değişimi gerçekleştirecek esnekliğe sahip değillerdi.
Meşhur “altılı masanın” kurulması İYİ Parti için önemli bir sınavdı. Seçmen profilindeki çeşitliliğin talep ettiği esneklik, bu masada da önemli olacaktı. Seçimi kazanmak için HDP seçmeninin de ikna edilmesi gerektiği daha önce de yazdığım bir noktadır. Diğer beş parti bu konuda esnek davranabilecekken İYİ Parti bu esnekliği gösteremedi. “Altılı masanın” ortak hatalarından birisi de ülkede ihtiyaç duyulan ekonomi politikalarını üretememek, bunu halka duyuramamak, kendilerini anlatamamaktı. Aslında bu işi en rahat kotaracak parti İYİ Parti olmasına rağmen, çeşitli sebeplerle, bu konuda yeterince aktif olamadılar. “Altılı masa” öncesinde halkta ciddi bir talep uyandıran, doğrudan halkın dertlerine tercüman olan bir lider olarak ortaya çıkan Sayın Akşener, “altılı masa” ile birlikte masadaki güç oyunları ile mücadele etmek zorunda kaldı. Bir tarafta HDP seçmenini ikna zorunluluğu, bir tarafta altı masadaki güç oyunları, bir tarafta CHP içindeki güç kavgası, İYİ Parti’nin yükselen trendini durdurdu. Son üç ayda İYİ Parti’nin yer aldığı kamuoyundaki tartışmalar ağırlıklı olarak HDP ile ilgilidir. İkinci bir tartışma konusu da İYİ Parti’nin masadan ayrılıp ayrılmayacağıdır. Bu bile hem İYİ Parti’nin hem de bütün olarak “altılı masanın” ciddi bir siyasi iletişim stratejisinden yoksun olduğunu göstermektedir. İkinci olarak, İYİ Parti’nin kendi kimliğini ve siyasetteki rolünü daha tanımlayamamış olduğunu söylemektedir.
Benim için ideal olan demokrasinin yaşam tarzı farklılıkları üzerinden değil, üretimden elde edilecek pay üzerinden işlemesidir. Bu ise şu anda Türkiye’de mümkün değildir. Ancak Sayın Akşener’in sürecin başında gördüğü merkez sağdaki boşluk halâ durmaktadır. Bu boşluğu kapatma potansiyeli en yüksek olan parti de İYİ Parti’dir. Sonuç olarak İYİ Parti’nin bir kitle partisine dönüşmesi için ideolojik duruşunu biraz daha yumuşatması ve siyasi esneklik kazanması gerekmektedir. Yoksa İYİ Parti MHP ile yüzde 15’in paylaşılması kavgasını yapmaya devam eder.
KÜRESELLEŞME ŞARTLARINDA BÜYÜME
YAYINLAMA: 04 Aralık 2022 - 23:30
Bugün dünyada “büyüme”, “büyümeme” ve “büyüyememe” iktisatçıların tartıştıkları önemli kavramlardır. Büyüme ile ne kastettiğimi hepiniz biliyorsunuz. Birkaç yazıdır buna odaklandım. Büyüme bir ülkenin üretim kapasitesinin artmasıdır. Pekiyi “büyümeme” nedir? Özellikle son dönemlerde ortaya atılan bir kavram olan “degrowth / büyümeme” dünyanın kaynaklarının hızlı sanayileşmeye bağlı olarak tükenmesi ve yaklaşan doğa ve iklim krizi nedeniyle bilinçli olarak büyümeme politikasına verilen addır. Bu yazıda bu kavrama değinmeyeceğim. “Büyüyeme” iktisadi, tarihsel, siyasi veya teknik birçok sebepten dolayı bazı ekonomilerin büyüyememesi problemini gösterir. Büyüyemeyen gelişmiş ülkeler olacağı gibi (Japonya) az gelişmiş ülkeler de olabilir (Suriye ve Afganistan).
Daha önceki yazılarımda iktisadi büyüme modellerinin kapalı ekonomi şartlarında kurgulandığından bahsetmiştim. Pekiyi, bütün dünyanın karmaşık ilişkilerle birbirine bağlı olduğu bu çağda, Küreselleşmenin bütün ilişkileri yenilediği ortamda büyüme ve büyüyememe nasıl anlatılır? Bugün biraz bu konuları tartışacağım.
FAKİRLEŞMEMİZİN SEBEBİ ÜST AKIL MI?
İktisadi sıkıntıların yoğunlaştığı toplumlarda popülist siyasi iktidarlar hemen suçluyu teşhis eder: “Üst Akıl!” “Dış Mihraklar!” Özellikle küreselleşmenin yaygınlaştığı bu dönemde siyasetçilerin en fazla başvurduğu günah keçileri bunlardır. Bunun sebebi ekonomilerin büyük oranda birbirine entegre olması ve büyümenin finansmanı için gerekli olan sermayenin küresel piyasalardan sağlanmasıdır.
Birçok gelişmekte olan ülke, eğer doğal kaynak ihracatçısı değilse, yapısal olarak tasarruf açığı ve cari açıktan mustariptir. Küreselleşmenin sağladığı en önemli imkânlardan biri küresel finans sisteminden yararlanabilmektir. Bildiğiniz gibi büyümenin motoru yatırımlardır, yatırımların kaynağı da tasarruflardır. Birçok gelişmekte olan ülke yetersiz tasarruflarını dış kaynakla tamamlamaktadır. Yani dış borçla yatırım finansmanı…
Dış borç alan bir ülke, bu kaynakları üretim kapasitesini arttıracak alanlara yatırır ve ödeyeceği faizden daha yüksek bir verim artışı sağlarsa kişi başına gelirini uzun dönemde arttırmış olur. Eğer bu kaynakları teknolojik gelişme ve eğitime aktarırsa doğal büyüme hızını da arttırır. Yani “dış mihraklar” her zaman sizin kötülüğünüzü düşünmez… Önemli olan dış mihraklardan aldığınız borcu akıllı ve verimli kullanmaktır. Bunu da siz yapacaksınız. Eğer akıllı kullanırsanız ülkeniz kendi potansiyelini geliştirir ve doğal büyüme hızını arttırır.
Öte yandan bazı gelişmekte olan ülkelerde ise “dış mihraklardan” gelen paralar üretken olmayan sektörlere aktarılır. Güzel AVM’ler yapılır, içeride dünyanın her yerinden gelme ithal mallar satılır. Görkemli hükümet binaları, gökdelenler inşa edilir. Kendi ülkesini bile gezmemiş vatandaşlar dış seyahate çıkarlar. İktidardaki partinin mensupları Puket Adası’na, Ukrayna’ya “istişare toplantısına” (!) giderler. En üst yöneticilerden en alt kademedeki vatandaşa kadar ahali “dış mihraklardan” alınan borcu bir güzel, çatır çatır yer. Bu dönemde insanların kişi başı üretimi artmaz ama kişi başı tüketimi artar. Kişi başı sermaye artmaz ama kişi başı borç artar. Bir de borçla gelen tüketimin yol açtığı geçici bir refah artışı olur. Sonra… Borç ödeme vakti gelir; hem de faiziyle… Bu süreçte ise, insanların tüketimleri ve refahları üretimlerinden daha az olur. Kişi başı gelir ve kişi başı sermaye düşer. İşte bu zamanlarda, ahali içinde artan memnuniyetsizliğe karşı hükümet yetkilileri “dış mihrakları” suçlar: “Üst akıl ülkemizin yükselmesini istemiyor. Bu yüzden ekonomimizi baltalamak istiyor. İçeride bize karşı kullandığı elitleri, vesayetçileri besliyor. Dış mihraklara boyun eğmeyeceğiz!” mealinde nutuklar atarlar. Ahaliden bir Allah’ın kulu da çıkıp “Ulan borç alırken, Puket Adası’nda keyif sürerken, gökdelenler yaptırırken ‘üst akıl’ yok ‘dostlarımız’ var; borç ödeme vakti gelince ‘dostlarımız’ ‘üst akıl’ oluyor! Ne güzel İstanbul be!” demez. Böyle ülkelerde istikrarlı bir büyüme olmayacağı gibi, süreç sonunda elde kalan refah düzeyi süreç başındaki düzeyin bile altına inebilir. Demek ki, dış borç yanlış kullanılırsa, har vurup harman savurulursa büyümeyi de istikrarı ve kalıcı refah artışını da engeller. Ama verimliliği ve üretkenliği arttıracak şekilde kullanılırsa hem büyümeyi hem de refahı arttırır.
SICAK PARA MI YOKSA DOĞRUDAN DIŞ YATIRIMLAR MI?
Küreselleşmenin etkisi sadece dışarıdan finansmanla oluşmaz. Aynı zamanda dış kaynaklı üretken sermaye yatırımları da söz konudur. Dışarıdan ülkeye finansman sağlamak için gelen fonlar genellikle tahvil ve hisse senedi piyasalarına gelir. Bunlara ek olarak bankaların aldığı sendikasyon kredileri de vardır. Gelişmekte olan ülkelerin birçoğunda hisse senedi veya tahville borçlanma finansmanın temel kaynağı değildir. Çünkü bu piyasalar sığ ve spekülâtif şoklara açıktır. Üretim ve yatırımın finansmanı, bu yüzden, bankacılık kredisi üzerinden gerçekleşir. Burada ise, bankacılık sektörünün dışarıdan aldığı borcu hangi sektörde değerlendireceği önemlidir. Üretim ve yatırımın finansmanı için ikinci bir yol doğrudan yabancı sermaye yatırımlarıdır. Yabancı firma gelişmekte olan ülkeye geldiğinde yeni bir üretim tesisi kurarken uzman işgücü, teknoloji, know-how, firma kültürü de getirir. Bunun yanı sıra, yabancı firma dışarıdan çok daha uygun miktar ve faizle borç para da bulabilir. Yabancı firmalar gelişmekte olan ülkelerde yatırım yaptığında o ülkenin firması olur ve o ülkeye katma değer sağlar. Yani ülkenin istikrarlı büyümesi ve doğal büyüme oranını arttırması için dışarıdan gelen sermayenin “sıcak paradan” çok “doğrudan yatırım” şeklinde olması gerekir.
Pekiyi doğrudan yatırımları nasıl arttırabiliriz? Sıcak paraya bağımlılıktan nasıl kurtulabiliriz? Aslında her ikisinin de kaynağı dış piyasalar olmakla birlikte ülkeye gelme sebep ve şartları çok farklıdır. Sıcak para dediğimiz hisse senedi ve tahvil piyasalarına kısa dönemli gelen fonlar, daha çok, yüksek faiz getirisinden, aşırı değer kazanmış yerli paradan spekülâtif kazanç elde etmeyi amaçlar. Sıcak para riskin yüksek olduğu, milli paranın aşırı değerli olduğu ve yüksek faizlerin olduğu ülkeleri tercih eder. Bu tür fonlar kısa sürede yüksek miktarda borç getirir ancak çok da ürkektirler. Döviz kurlarında bir artış beklentisi veya herhangi bir dışsal ekonomik şok halinde büyük hacimli sermaye çıkışlarına yol açarlar. Öte yandan doğrudan yatırımlar düşük faiz, düşük enflasyon ve yüksek kur olan ülkelere gelir. Çünkü, her ne kadar dış kaynaklı da olsa, yerel bankacılık sisteminden borçlanır ve büyük oranda ihracat yapmayı amaçlarlar. Bunlar daha az miktarda gelir ama kolay kolay çıkmazlar. Yani riski ve enflasyonu düşük, takiben faizleri düşük ve yerli paranın aşırı değerli olmadığı ülkelere daha çok doğrudan yatırım gelir. Sonuç olarak sıcak parayı çeken şartlar doğrudan dış yatırımların azalmasına, doğrudan dış yatırımları çeken şartlar sıcak paranın azalmasına yol açar.
Acaba bu iki dış sermaye tipinin ülkeye gelmesinde ortak şartlar var mıdır? Tabiî ki, vardır. Her şeyden önce ülkenin az gelişmiş olmaması yani temel hukuki, iktisadi ve teknolojik altyapısının olması gerekir. İkincisi, uluslararası finans kurallarını kabul etmiş ve onları ülke içinde etkinlikle uygulayan bir yönetimin olması gerekir. Üçüncüsü iktisadi ve siyasi istikrarın olması gerekir. İktisadi istikrardan kasıt makul bir enflasyon oranı, istikrarlı bir büyüme performansı ve kabul edilebilir cari açık ve bütçe açığı düzeyleridir. Siyasi istikrar ise hem yönetimin demokratik meşruiyetinin olması hem de politikaların öngörülebilir olmasıdır. Bu şartlar hem kısa hem de uzun vadeli sermaye girişleri için gerekli olan şartlardır.
Özetlersek dışa açık ekonomi ülkeler daha hızlı büyüme ve daha yüksek kişi başına gelir sağlayabilir. Ancak bu hedefler için gerekli olan şartların o ülkede mevcut bulunması zorunludur. Yoksa ülke 7-11 yıl aralıklarla dış borç birikimine dayalı krizlere maruz kalır.
CEMAATLERİN EKONOMİ PĞLİTİĞİ
YAYINLAMA: 11 Aralık 2022 - 23:55
Son bir haftadır Türkiye bir pedofili, çocuk istismarı vakasıyla çalkalanıyor. Konunun ayrıntıları hakkında çok yazıldı: 24 yaşında bir kız Türkiye’nin en muhafazakâr cemaatlerinden birinde şeyh olan babası tarafından 6 yaşında iken 29 yaşında bir adamla evlendirildiğini söyleyerek ailesi ve cemaat hakkında şikayetçi oldu. Mesele yargıya intikal etti. İşin vahameti o kadar büyük ki; 6 yaşında bir kızla evlenen adama mı kızacaksınız, onu kendi elleriyle evlendiren Şeyh babasına mı yoksa meseleyi ört bas etmeye çalışan cemaat mensuplarına mı? Dünyanın neresinde ve hangi zamanda olursa olsun bu tür bir sapkınlığı kabul edebilecek bir insan yoktur. Ben bu konunun ayrıntılarına girmeyeceğim. Arzu eden medyada yeterince yorum bulacaktır. Benim bu yazıda bahsetmek istediğim tarikat ve cemaatlerin nasıl bu hale geldiği… Acaba başlangıçtan itibaren mi bu haldelerdi, yoksa zaman içinde mi bu amorf yapıya dönüştüler? Hangi iktisadi ve sosyolojik etkenler bu süreçte etkindi? Haydi başlayalım…
TASAVVUF VE TARİKATLAR
Türkler bazı yazarların yazdığı gibi kılıç zoruyla değil içinde Ehl-i Beyt İmamlarının da bulunduğu tasavvuf büyükleri tarafından İslam’la müşerref olmuştur. Bugün bazı kesimlerin “Hocaefendi” diye hitap ettiği kişiler bundan 10 sene sonra hatırlanmayacaktır ama Türk tarihindeki Ahmet Yesevi, Kutbeddin Hayder, Hacı Bayram-ı Velî, Hacı Bektaş-ı Velî, Âhi Evran-ı Velî, Abdal Musa Sultan, Taptuk Emre, Sarı Saltuk Baba, Aziz Mahmud Hüdâi gibi büyük erenler 1000 sene sonra da, 2000 sene sonra da hatırlanacaklardır. Türklerin İslâm yorumu “72 millete bir nazarla bakan”, insana “doğayla, Tanrıyla ve diğer insanlarla barışık bir hayatı” öğreten, şehvet, şöhret ve servet hırsını değil, aşkı, dayanışmayı ve paylaşmayı önceleyen bir bakışla bu alp erenler tarafından yoğrulmuştur. Tasavvuf her kişinin kendi kişilik özellikleri ve yaşam tarzına uyumlu bir kişisel gelişim yoludur. Amacı da ilâhi hâkikate ulaşmış, çevresinde örnek gösterilebilecek olgun insan – insân-ı kâmil üretmektir. İnsanlar çok farklı toplumsal düzlemlerde yaşadığı ve farklılaşmış bireysel tercihlere sahip oldukları için bu ana amaca ulaşacak farklı tarikatlar kurulmuştur. Tasavvufa merak duyan herkes kendi sosyal statüsü ve tercihlerine uygun olan tarikatı benimserdi.
Tasavvufta hangi ekolden olursa olsun ortak ilkelerin başta geleni insanın kendi içine dönüp kendini (zaaflarını, hırslarını, erdemlerini ve potansiyelini) tanımasıdır. Bunu da Peygamber Efendimizin bir hadisine dayandırırlar: “Nefsini bilen Rabbini bilir.” İnsan kendi iç yolculuğunda güçlü ve zayıf yönlerini tanıdıkça, dünyevi kirlilikle yani “masivayla” oluşmuş eksikliklerini düzeltme yoluna girer. Masivayla kastedilen aslında insanı bu dünyanın geçici heveslerine bağlayıp insanın erdemlerinden uzaklaştıran üç temel kavramdır: şehvet, şöhret ve servet. Bu anlamda tarikatlar insanların ahlaksız cinsel sapkınlıklarından arındırıldığı, makam ve mevki hırsının ortadan kaldırıldığı ve para ve servet hırsından azat edildiği kurumlar olarak kurulmuştur. Yazının başında verdiğim örnek hiç de bu anlattığım özellikleri içeren kurumda yaşanabilecek bir olay değildir. Adamlar Şeyh olur, müritleri onları gayb ilmine (Allah’ın gizli bilgilerine) sahip, Peygamberin vekili, sözü sorgulanamaz liderler olarak görürler! Bundan alâ şöhret mi olur? Adamlar tam ataerkil bir anlayışla kadınları kuluçka makinesi, potansiyel cariyeler olarak görürler! Fırsat bulurlarsa harem de kurarlar! Bundan alâ şehvet mi olur? Adamlar vakıf adı altında kayıt dışı ticaret ve din tüccarlığı ile saf müritlerin paralarının ve emeklerinin kâra dönüştürüldüğü holdingler sahibi olur. Bundan alâ servet mi olur? Görünen odur ki, Abdalân-ı Rûm dediğimiz, Türk - Osmanlı medeniyetinin ruh temellerini kuran Anadolu Erenlerinin tasavvuf ve tarikattan anladığı ile bugünkü nev-zuhur Hacivat Çelebilerin anladığı birbirinin 180 derece zıddıdır. Nasıl bu yozlaşma gerçekleşti? Anlatmaya çalışayım…
HAKİKAT Mİ HASILAT MI?
Dini kurumların ürettiği dini yorumlar dinin temel hükümlerinin değil içinde bulundukları toplumun üretim yapısı ve toplumsal örgütlenmesinin sonucudur. Osmanlı ekonomik ve toplumsal düzeninin
kendini yenileyememesi ve yaşam gücünü zaman içinde kaybetmesinin sonucunda Anadolu’nun bir zaman zengin ve mamur olan şehirleri birer küçük kasabaya dönüşmüştü. Osmanlı toplumu kozmopolit şehir toplumundan kapalı kasaba toplumuna yüzyıllar içinde dönüşmüştü. Bunun sonucu da Osmanlı’nın son yüzyılında İstanbul ve Rumeli’ndeki bir azınlık münevver haricinde Türk toplumunun çoğunluğu küçük kasaba tutuculuğunun içine hapsoldu. Kasaba hayatının ataerkil ve baskıcı yapısı, kasabanın geçimlik ekonomisi ile birleşti. Kasaba ekonomisinin dayattığı tüketim kalıpları da “dinin değişmez hükmü” olarak algılanmaya başladı. Bu anlamda bahsettiğimiz kasaba tutuculuğunu Türklerin kapsayıcı, dayanışma ve paylaşımcı, sevgiyi ve birbirine saygıyı temel alan İslam anlayışı yerine dışlayıcı, birikimci ve fırsatçı, korkuyu ve kendine benzemeyeni reddetmeyi temel alan bir İslam anlayışı daha iyi temsil etmekteydi. Küçük kasaba tutuculuğundan ve kapalı toplumun din anlayışından kastım budur. Bu anlayışın mottosu “hakikat – İlâhi gerçek” değil “hasılattır”: “Ne yaparsam daha çok sevap alırım?” “Cennet’e gitmek için ne kadar sevap hasılatım olması gerekir?” “Etrafta tanınan, itibarlı bir adam olmak için ne kadar mal sahibi olmalıyım?” “Makam ve mevki elde etmek için ne yapmalıyım?” “Nasıl daha zengin olurum?” “Ne kadar kadına sahip olmalıyım, ne kadar çocuğum olmalı?” Bu ve benzeri sorular kasaba insanının tutuculuğunun sevap, itibar, mal, kadın ve çocuk hasılatı üzerine kurulduğunu betimler. Aslında bu hakikatten kopup masivaya (yalan dünyaya) yönelmek anlamına gelir.
KAPİTALİST BİRİKİM VE TARİKATTAN CEMAATE DÖNÜŞÜM
Cumhuriyet kurulduktan sonra Türkiye’nin en temel problemi sanayileşme ve şehirleşme idi. Bu yolda hızlı bir dönüşüm sergilendi. 1923’te toplumun yüzde 90’ının üzerinde nüfusu köylerde yaşamaktayken bugün bu oran yüzde 10’un altına inmiştir. Cumhuriyet kurulduğunda İstanbul ve kısmen İzmir dışında şehir denebilecek bir yerleşim yoktu ve şehir diyebileceklerimiz orta boy kasabalardan ibaretti. Söylemeye gerek yok hiç birinde sanayi ekonomisi ve onun altyapısı kurulmamıştı. Bugün nüfusu bir milyonun üzerinde onlarca büyükşehir vardır ve en büyüğü İstanbul dünyanın en büyük metropollerinden birisidir. Avrupa’da 300 sene içinde (1600’den – 1900’e) gerçekleşen bu dönüşümü biz üç kat daha hızla (1923’ten 2023’e) gerçekleştirdik. Bunun bedeli ise dengesiz ve orantısız sanayileşme ile çarpık şehirlileşmedir. Haliyle kasabalardan kentlere, özellikle 1960’tan sonra, hızlanan bir iç göç dalgası ile beraber kasabanın kapalı kültürü ve tutuculuğunu büyük şehirde korumak ve yaşatmak isteyen kitlelerin şehirleri doldurduğunu gözlemledik. Şehrin hayatına yabancı ve sanayi ile hizmetler sektörünün ihtiyaç donanımdan uzak bu kitleler kendilerini bireysel beceri ve üretimleri ile değil mensup oldukları cemaatler ile tanımlamaya başladılar. Büyük şehrin varoşlarında oluşan gettolarda her biri bir cemaatin koruyucu şemsiyesi altında yaşamaya başladılar. Cemaat iki şey vaat ediyordu: Birincisi kasabadaki yaşam tarzını (ki bu yaşam tarzı tarım ve ilkel ticaret toplumunun ihtiyaç duyduğu yaşam tarzıydı) büyük şehirde korumak ve yaşatmak, ikincisi de bu insanlara belli bir kazanç ve hayat güvencesi sağlamak. Cemaatler bunun karşılığında ise üç şey istiyordu: Birincisi ucuz iş gücü veya parasal bağışlar yoluyla maddi destek, ikincisi cemaatin koyduğu iç kurallara ve temsil ettiği otoriteye sorgusuz bağlılık ve üçüncüsü de cemaatin iş birliği içinde olduğu siyasi örgütlere destek. Böylece insanlar kapitalist şehir hayatı ve ekonomisinin etkilerinden yalıtılmış bir şekilde eski tutucu hayatlarını devam ettirirken şehir toplumuna ve onun kurallarına bağımlı olmadan hayatlarını kazanabilmekteydiler. Bunun karşılığında zengin olanlar parasal destek, fakir olanlarsa ucuz iş gücüyle bir cemaat ekonomisinin (bir nevi paralel ekonominin) kurulmasına katkı sundular. Cemaatler bu güçlerini siyasi yapılarla (ki çoğu sağ partilerdi, DMD) pazarlık için kullandılar. Bu ilişkiler ağında kazanan belliydi: Cemaatin yönetici eliti yüksek kârlar ve servet birikimi ile siyasi güç elde ederken, siyasi partiler de desteği garantilenmiş seçmen kitlelerine ulaşıyordu. Pekiyi kaybeden kimdi: Her şeyden önce din kaybetti. Artık sıradan ve eğitimsiz mürit için Allah ve Peygamber otoritesinin yerini Şeyh ve cemaat otoritesi almaktaydı. Dinin temel hükümleri yerini tarım ekonomisinin gelenek ve töreleri aldı. İnsanlar hakikat yerine hasılata yöneldiler. İkinci kaybeden ise kadınlar ve gençler oldu. Ataerkil aile yapısı yetmezmiş gibi, bir üst oluşum olarak cemaat gettosunun kuralları ve sömürüsüne karşı savunmasız kaldılar. Son olarak bir bütün olarak millet kaybetti. Bölgesel, etnik ve cemaatlere bağlı gettolara bölünmüş bir toplumun millet olamayacağı aşikârdır.
Cumartesi devam edeceğim.
SEÇİME GİDERKEN: İMAMOĞLU'NUN YOLU - I
YAYINLAMA: 18 Aralık 2022 - 23:55
Seçime giderken yazı dizimizin bugünkü ve bir sonraki konusu Ekrem İmamoğlu… Geçen Çarşamba günü açıklanan İmamoğlu’nun mahkûmiyet kararından sonra iki şey oldu: İlk önce aşırı bir duygu patlamasıyla muhalefet kesiminde bir canlanma oluştu. Ekrem İmamoğlu’nun yaptığı konuşma, hitabet sanatına hâkimiyeti ve her kesimin yüreğine dokunabilmesi… Daha sonra CHP siyasetinden benim her daim bekleyeceğim gibi büyük bir çatışma başladı. CHP içi iktidarın temsilcisi olan kalemler bu olayın Sayın Kılıçdaroğlu’na bir komplo olduğunu, İmamoğlu’nun CHP içinde Akşener’in Truva atı olduğunu, hâkimlerin FETÖ’cü ve bu mahkûmiyet kararının da ABD oyunu olduğunu ve bunun gibi birçok yersiz ve anlamsız eleştiriler sıralandı. Ben daha çok yaygaranın AK Parti cenahından kopacağını tahmin ederken kavga CHP içinde patladı. İsterseniz son beş gündür memleketin gündemini belirleyen bu tartışma hakkında görüşlerimi belirteyim.
İmamoğlu’na verilen mahkûmiyet kararı ve siyaset yasağı hakkında ne düşüyorsunuz?
Bir burjuva demokrasisinde siyasi fikirler ve bu fikirlerin ifadesi için yapılan konuşmalardan dolayı mahkûmiyet ve siyaset yasağı hiçbir şekilde kabul edilemez. Bu görüşü her zaman savunmuşumdur. Sayın Cumhurbaşkanı’nın şiir okuduğu için 28 Şubat’ın örtük askeri rejiminde mahkûm edilmesi ve siyasetten yasaklanması ile Selahattin Demirtaş’ın parti başkanı sıfatıyla (içeriğine hiç katılmadığım kışkırtıcı sözler kullansa da) yaptığı bir konuşmadan dolayı altı yıldır hapiste yatması ne kadar yanlış ve hatalıysa, Sayın İmamoğlu’nun mahkûmiyet kararı ve siyaset yasağı da o kadar yanlış ve hatalıdır. Demokratik mücadelenin temeli, her şeyden önce konuşma ve fikirlerini ifade edebilme özgürlüğüne dayanır. Siyasetçilerin görüşlerini savunması hiçbir şekilde bir mahkûmiyet ve hak kısıtlaması gerekçesi olamaz. Çünkü demokrasilerde temel seçim süreci halkın siyasileri dinleyip kendisine en yakın görüşe oy vermesine dayanır. Bu açıdan sadece siyasetçinin konuşma özgürlüğü değil bağımsız ve özgür bir basın da demokrasi için “olmazsa olmaz” kuraldır. Vatandaşa sadece tek bir görüşü dinletip sonra “Buyur, istediğini seç!” demenin hiçbir mantığı yoktur.
Elbette ki, hâkimler, mevcut yasal mevzuata göre karar almaktadırlar. Bu yasal mevzuat, içinde İttihat ve Terakki dönemi, Tek Parti Rejimi ve 12 Eylül Rejiminin hükümlerinin de bulunduğu, bir yamalı bohça gibidir. Türkiye’de demokrasinin tam uygulanabilmesinin önündeki engellerden biri de bu yamalı bohça biçimindeki mevzuattır. Bu mevzuatta devlet “halka karşı korunması gereken kutsal bir kurum” olarak tanıtılmaktadır. Her siyasi parti içinde de Parti Yönetiminin mutlak otoritesi kural olarak konmuştur. Başta Siyasi Partiler Kanunu olmak üzere mevzuatın sil baştan ele alınıp tekrar yazılması gerekir.
Bütün bu gerekçelerden Sayın İmamoğlu’na verilen kararın yasalara uygun ama demokrasinin ruhuna ve millet iradesine aykırı olduğunu düşünüyorum.
Altılı Masanın Cumhurbaşkanı Adayı kim olmalı? İmamoğlu mu, Yavaş mı, Kılıçdaroğlu mu?
Bu yazı dizisinde daha önceki bir yazımda şöyle yazmıştım:
“Sayın Cumhurbaşkanı Türk tarihindeki en uzun süreli yöneticilerden birisidir. 30 seneyi geçen saltanatları ile Fatih, Kanuni ve II. Abdülhamit’e yakındır. Paşalar arasında Rüstem Paşa ve Sokollu Mehmet Paşa ile yakın bir yönetim süresine sahiptir. Cumhuriyet Dönemi’nde de İsmet Paşa ve
Demirel’le birlikte en uzun siyaset tecrübesine sahip kişidir. Sayın Cumhurbaşkanı’nı seçimlerde yenmek için CHP’nin başlangıçta kurduğu matematik doğrudur: CHP + İYİ Parti + HDP = yüzde 50. Ama bu sayılar siyasette her zaman kâğıt üstünde olduğu gibi işlemez. Eğer doğru zamanda doğru siyaseti geliştirirseniz bu oran yüzde 60’a çıkabilir. Tersi durumda yüzde 40’ın altına da inebilir. Üç partinin oy potansiyelini gerçeğe dönüştürmek için üç partiden de oy alabilecek, ağzı laf yapan, kavgacı değil kucaklayıcı bir aday belirlenmelidir.” (SEÇİME GİDERKEN: CHP’NİN STRATEJİSİ, Dündar Murat DEMİRÖZ, Yeni Birlik, 21 Kasım 2022)
Şimdi yukarıdaki tanımda yola çıkarak şu anda siyaset borsasında adı geçen üç aday üzerinde düşünelim. İlk önce Sayın Yavaş…
Mansur Yavaş namuslu ve dürüst bir siyasetçi profili çizmektedir. Taraflı tarafsız her kesimden vatandaş Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olarak Sayın Yavaş’ı başarılı bulmaktadır. Ancak Cumhurbaşkanlığı, hele bugünkü sistemde, Belediye Başkanlığı’ndan çok daha fazla özellikler gerektirmektedir. Her şeyden önce Sayın Yavaş'ın uzun ve yorucu bir kampanyada Sayın Cumhurbaşkanı ile kapışabilecek bir kürsü performansı var mıdır? Bunu kimse bilmiyor. Örgütçülüğünün kuvvetli olduğunu söyleyebiliriz: Ankara seçimlerini almasının bir sebebi de budur. Ne kadar kavgacı olduğunu da bilmiyoruz ama kendisi her kesimi kucaklayıcı bir icraat gerçekleştirmektedir. Öte yandan üç partinin seçmeninden oy alabilmesi tartışmalıdır: Kamuoyu yoklamalarında ortaya çıkan ve HDP yöneticilerinin demeçlerinden de anlaşılan bir gerçek şudur ki, özellikle HDP seçmeninden oy alabilmesi şüphelidir. Bu anlamda Mansur Yavaş’ın Sayın Akşener’in sözleriyle “kazanacak aday” olmadığını düşünmekteyim.
Sayın Kılıçdaroğlu 2019 seçimlerinden itibaren bugünkü muhalefet ittifakını kendi çabası ile oluşturan ve onu adım adım geliştiren bir siyaset becerisi göstermiştir. Kılıçdaroğlu devlet umuru görmüş, ciddi, demokrat ve adil bir yönetici olacağı izlenimini vermektedir. Aynı zamanda “Altılı Masanın” hedeflediği (benim de ütopik bulduğum) parlamenter sisteme geçişi en dirayetle yönetecek cumhurbaşkanı adayı da Kılıçdaroğlu olacak gibi gözükmektedir. Bir nokta da şudur ki, eğer Altılı Masanın Cumhurbaşkanı Adayı CHP kökenli olacaksa bu adayın CHP Genel Başkanı olması en doğrusu gibi görünmektedir. Bu özellikler ancak seçimi kazandıktan sonra bir işe yarayabilir. Pekiyi seçimi kazanmak için gerekenler nelerdir? 2009’dan beri, yaklaşık 14 senedir Sayın Kılıçdaroğlunun halkı heyecanlandıran bir hitabetinin olduğu söylenebilir mi? Maalesef… Halkı peşine takabilecek bir hikâyesi var mı? Henüz yok… Halkın tamamını kucaklayan bir lider mi? Evet… Pekiyi üç partinin seçmeninden de oy alabilir mi? Benim kişisel görüşüme göre, eğer İkinci turda Sayın Erdoğan’la karşı karşıya gelirse HDP ve CHP oylarını alabilir. Ama İYİ Parti seçmeninin bir kısmının Sayın Erdoğan’a dönebileceğini düşünmekteyim. Bunun üstüne DEVA, Gelecek ve Saadet Partilerinin seçmeninin büyük bir kısmının da bu durumda Erdoğan’a yöneleceğini düşünüyorum. Bu anlamda Sayın Kılıçdaroğlu’nun da “kazanacak aday” olmadığını düşünmekteyim.
İmamoğluna gelince… Her şeyden önce bir hikâyesi var: Şimdiye kadar girdiği bütün seçimleri kazanmış. Hitabeti var mı? Var… Çarşamba günü bana Rahmetli Demirel’i hatırlattı. Özellikle gençler arasında çok tutuluyor. Kavgacı mı, kucaklayıcı mı? Bunu şöyle cevaplayayım: İstanbul seçimleri öncesinde bir mahalle pazarında gezerken yaşlı bir teyzenin yanına geldi, “Nasılsın Teyzeciğim?”, dedi. Teyze “Ben sana oy vermeyeceğum… Teyyub’e oy vereceğum!” dedi. İmamoğlu “Olsun, senin canın sağ olsun! Bak ne diyeceğim? Bana yine oy verme sen, ama bana dua et!” dedi. Milletten dua isteyerek Sayın Erdoğan’ı İstanbul’da mağlup etti. Üç Parti’nin seçmeninden de oy alır mı? Alır, üstüne AK Parti ve MHP’den de alma potansiyeli vardır… Sonuçta Cumhurbaşkanı Adayı olarak en uygun isim İmamoğlu’dur ama… Mahkeme kararı ve siyaset yasağı riskleri arttırmıştır.
Yazı uzadı… Cumartesi günü şu soruları cevaplayacağım: “İmamoğlu proje lider mi?”, “Erdoğan’ın rakibini belirlemek gibi bir gayesi var mı?”, “CHP yönetimi İmamoğlu’nu neden istemiyor?” “İmamoğlu’nun Yolu nereye gider? Yeni bir hikâye mi yazılıyor?”
Görüşmek üzere…
SEÇİME GİDERKEN: İMAMOĞLU'NUN YOLU - II
YAYINLAMA: 22 Aralık 2022 - 23:30
Pazartesi günü bugün için şu soruları cevaplayacağımı söylemiştim: “İmamoğlu proje lider mi?”, “Erdoğan’ın rakibini belirlemek gibi bir gayesi var mı?”, “CHP yönetimi İmamoğlu’nu neden istemiyor?” “İmamoğlu’nun yolu nereye gider? Yeni bir hikâye mi yazılıyor?” Ancak geçen zaman içinde hızlı gelişmeler oldu. İsterseniz ilk önce bu gelişmeleri özetleyeyim.
MUHALEFETİN BİR HAFTALIK İÇ SAVAŞI
Bilindiği gibi geçen hafta çarşamba günü büyük bir heyecan ve öfke fırtınası Millet İttifakı seçmenini sarmıştı. Sayın İmamoğlu’na verilen cezanın millet iradesine aykırı olduğunu hepimiz paylaşmaktaydık. Ancak kitlelerin tepkisi beklenenin üstünde oldu. Beklenen patlayan bu toplumsal tepkinin Millet İttifakı tarafından kendileri lehine değerlendirilmesiydi. Ancak geçen bir hafta içinde ilk önce –özellikle sosyal medya mecralarında- muhalefet birbirine girdi: “Kemalciler” ve “Ekremciler” meydan muharebesi patlamıştı. Ağza alınmayacak küfürlerle vatandaşlar birbirine ve siyasilere saldırdılar. Ana fikir şuydu: Kazanacak aday Ekrem İmamoğlu iken neden Kemal Kılıçdaroğlu onu aday göstermiyordu? Sosyal Medyanın zayıf taraflarını burada net olarak gördük: Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan birçok kişi ağzına gelen şeyleri söylemekteydi. O kadar ki, iş Sayın Kılıçdaroğlu ve Sayın Akşener arasında bir savaşa döndürülmeye kadar uzandı. Tabiî ki bu durumu, başta Sayın Cumhurbaşkanı olmak üzere, iktidar cenahı keyifle izlemiştir diye düşünüyorum. Türkiye’de bütün kesimler için çok önemli bir dönüm noktası olacak 2023 Seçimlerine şurada maksimum altı buçuk ay kalmışken muhalefetin sergilediği bu başıboşluk görüntüsü –muhalefet açısından- hiç de akılcı değildi. Ancak, hafta içinde, başta Sayın Kılıçdaroğlu’nun ve Sayın İmamoğlu’nun açıklamaları ve yine Sayın Akşener’in grup konuşması kavgayı yatıştırır gibi oldu. Sayın Kılıçdaroğlu Sayın İmamoğlu ile aralarında baba-oğul ilişkisi olduğunu söyledi: Bu aslında “Lider benim, benim dediğim olur ama benden sonra da sen varsın!”, anlamına gelmekteydi. Sayın İmamoğlu da kendisi için doğal Cumhurbaşkanı adayının Sayın Kılıçdaroğlu olduğunu söyledi. Sayın Akşener’de Kemal Beye hiç sataşmadan, grup konuşmasında, mahkûmiyet kararını sert bir şekilde eleştirdi ve iktidara karşı Millet İttifakı’nda ortak mücadele ruhunu kuvvetlendirdi. Aslında baştan beri oldukları mevzilere geri döndüler. Bu bana ünlü “Ağa – Maraba” fıkrasını hatırlattı: Hani fıkranın sonunda Ağa Marabasına demiş ya, “Biz bu haltı niye yedik?” diye… İşte o hesap!
Bu durumun temel sebebi aslında birkaç madde de özetlenebilir:
1. Muhalefet kamuoyunda, özellikle basın mensupları arasında, “seçimlerin çantada keklik olduğu” anlayışı hâkimdir. Bu yüzden herkes yakın olduğu aday etrafında kulis çevirerek seçimlerden sonra iktidardan nemalanmak için fırsat kollamaktadır. Ancak kazın ayağı hiç de öyle değildir. Hele böyle stratejisiz ve plansız bir kör döğüşü devam ederse “atı alan Üsküdar’ı geçer!”
2. Muhalefetin, yani “altılı masanın” bir ortak politika stratejisi yoktur. Bütün güçlerini kazanacaklarına emin oldukları seçim sonrasında koltuk ve güç paylaşımı üzerine yoğunlaştırmış gözükmektedirler. Ama bu bakış ilk önce seçimlerin kazanılması gerekliliğini boş vermektedir. Halkın iktisadi ve siyasi sorunlarına yönelik “altılı masanın” ortak stratejisi halâ daha açıklanmamıştır. Halka bir şey vaat etmeniz, onu ikna etmeniz, yani siyaset yapmanız gerekir. “Altılı masa” halâ daha siyaset yapmamaktadır.
3. “Altılı masa” eşitlikçi bir güç birliği görünüşü vermek istemektedir. Ancak siyasetin doğası toplamı yüzde 3-4 olan dört parti ile yüzde 12-13’lük İYİ Parti ve yüzde 25’lik CHP’nin eşit ağırlıkta olmasını kaldırmaz. Özellikle CHP seçmeni bu duruma şiddetli tepki göstermektedir.
4. Unutulan en önemli şey ise karşılarındaki rakibin Cumhuriyet tarihindeki en iyi siyasetçilerden biri olduğudur. Halk deyişiyle söyleyecek olursak “Kurt kocadı!” diyorlar ama kurt her zaman kurttur!
İMAMOĞLU PROJE LİDER Mİ?
Bu “proje lider” lafı daha önce birçok siyasetçimiz için seslendirildi. Özetle “dış güçlerin Türk siyasetine müdahale için hazırlayıp desteklediği” bir siyasetçi ima ediliyordu. Son dönemde iktidar yandaşı bazı kalemler tarafından İmamoğlu’nun kâh ABD’nin kâh İngiltere’nin proje lideri olduğu yönünde sözler sarf edildi. Ben hiçbir siyasetçimize bunu yakıştıramam ama evet Sayın İmamoğlu proje liderdir! Ama kimin projesi? İmamoğlu’nu yaptırdığı anketler ve mülâkatlarla ilk keşfeden Canan Kaftancıoğlu’dur. Herkes şüpheyle bakarken ona İBB Başkan adayı olarak tam destek veren Sayın Kılıçdaroğlu’dur. Yaptıkları aday seçimi ve stratejik hatalarla yükselmesine sebep olan da AK Parti yönetimidir. Yani diyebiliriz ki, Sayın İmamoğlu CHP’nin projesidir!
ERDOĞAN’IN RAKİBİNİ BELİRLEMEK GİBİ BİR GAYESİ VAR MI?
Bu süreçte tartışılan bir başka görüş de, Sayın Cumhurbaşkanı’nın kendisine rakip olarak Sayın Kılıçdaroğlu’nu istediği, bu yüzden mahkeme kararını etkileyerek Sayın İmamoğlu’nu tasfiye ettiğidir. Bu görüşü kabul edemem çünkü her şeyden önce Türk Yargısını töhmet altında bırakmaktadır. İkinci olarak Sayın Cumhurbaşkanı’nın siyasetçi olarak kendisine herhangi bir rakibini tehdit olarak gördüğünü zannetmiyorum. Sayın Cumhurbaşkanı’nın halk içinde desteği halâ yüksektir. Tayyip Bey’in seçimi kaybetmesine sebep olacak olan şey muhalefetin performansından çok kendisinin ve Cumhur İttifakının performansıdır. Evet, muhalefet un helvası gibidir ancak AK Parti ve MHP teşkilatları da irmik helvası gibidir. Özellikle AK Parti teşkilatı eski dinamizminden uzaktır, halkla aralarındaki yakınlık kalmamıştır. 20 yıllık iktidarın getirdiği güç parti ruhunu bozmuştur. Bu da vatandaşın tepkisine yol açmaktadır. Eğer ekonomik durumu iyileştiremezlerse, Cumhur İttifakı’nı seçimlerde Sayın Cumhurbaşkanı da kurtaramaz! Bu yüzden ben, Sayın Cumhurbaşkanı’nın kendi rakibini belirlemek gibi bir gayesinin değil, seçime kadar ahalinin durumunu iyileştirmek hedefinin olduğunu düşünüyorum. Ama muhalefetin acemiliklerini keyifle izlemektedir, o da bir gerçek!
CHP YÖNETİMİ İMAMOĞLU’NU NEDEN İSTEMİYOR?
CHP yönetiminin seçimi kazanmamak gibi bir gayesi olamaz, bu siyasetin ruhuna terstir. Aynı zamanda yedi ay önce İBB aleyhine açılmış davalardan bihaber oldukları da söylenemez. Ters bir mahkeme kararında, Türkiye’de demokrasinin ruhuna çok uygun olmayan kanun hükümlerine göre gelebilecek bir siyasi yasak riskinin herkes farkındadır. Aynı zamanda, İstanbul ve Ankara Belediye Başkanlıkları çok önemli makamlardır, bunları da kimse kaybetmek istemez. En nihayetinde CHP Genel Başkanı olarak doğal Cumhurbaşkanı adayı Sayın Kılıçdaroğlu’dur. Ben kazanabileceğini düşünmesem de, bu benim görüşümdür. CHP’nin parti teşkilatı için tabiî ki doğal olan kendi Genel Başkanları’nı desteklemeleridir. Bu Sayın İmamoğlu’na karşı negatif bir tavır içinde oldukları anlamına gelmez. Pekiyi, geçen haftada seyrettiğimiz iç savaş neydi? Bu iç savaş parti teşkilatı arasında değil, seçmenlerin arasındaki bir tartışmaydı. Acemilik ile kast ettiğim işlerin bu kadar büyümesine ve birlik ruhunun kaybedilmesine yol açmaktı.
İMAMOĞLU’NUN YOLU NEREYE GİDER? YENİ BİR HİKÂYE Mİ YAZILIYOR?
Bir önceki yazıda belirttiğim gibi Sayın İmamoğlu halkı kucaklayan, her kesime hitap eden, siyaseti kavgacı değil uzlaşmacı bir üslûpla icra eden, hitabeti güçlü bir siyasetçidir. Buna kimsenin şüphesi yoktur. Bence önümüzdeki 20 senenin en önemli siyasi figürü de Sayın İmamoğlu olacaktır. Ancak bugün, kendisi ve partisi için uygun zaman değildir. O da bu durumun bilincinde olduğunu kendisi göstermiştir. Önünde uzun bir siyaset hayatı vardır. Hem Sayın İmamoğlu bence, önümüzdeki seçimlerde, partisinin en önemli hatiplerinden birisi olarak çok daha güçlü hizmet verebilir.
Evet, Sayın İmamoğlu’nun hikâyesi yeni başlamıştır. Ama bu hikâye bir hikâye değil de, daha uzun ve hacimli bir roman olarak değerlendirilmelidir.
.
2022 YILINDA EKONOMİNİN KARNESİ
YAYINLAMA: 30 Aralık 2022 - 23:40
Öncelikle bütün okuyucularımın yeni yılını kutlarım. 2023 yılı bizlere huzur, sağlık, mutluluk ve bol kazanç getirsin. 2023 yılı Cumhuriyetimizin yüzüncü yılı olduğundan dolayı hepimiz için ayrı bir gurur ve heyecan kaynağıdır. Cumhuriyet’in yüzüncü yılına dair yazılarım da önümüzdeki günlerde elinize ulaşacaktır.
2022 yılı sevgili Hakkı Öztürk Hocamın söylediği gibi özel bir vaka analizi olarak ileride iktisat politikası derslerinde okutulacaktır. Bu sene içinde uygulanan ekonomi politikaları alışılmadık ve ilginç politikalardır. İktisadi açıdan bu politikaların niye uygulandığını anlayabilmek çok da mümkün değildir. Salt iktisat bilimi kalıpları içinde bakıldığında durum budur. Ancak iktisadi değil de siyasi saiklere bakarak durumu analiz edersek bu politikaların çok tutarlı ve bilinçli şekilde belli bir siyasi amaca ulaşmak için uygulandığını görürüz.
Bu yazıda 2022 yılı ekonomi politikalarını büyüme, enflasyon, kur, cari açık ve işsizlik kalemlerine bakarak değerlendireceğim. Ama öncelikle 2022 yılında uygulanan – biz iktisatçılara göre- alışılmadık politikaların çıkış sebeplerini anlatacağım.
2021 EYLÜL AYINDA MANZARA-İ UMUMİYE
2021 Eylül ayında genel durum şu idi: Enflasyon yüzde 18-19 civarında, işsizlik yüzde 13’e merdiven dayamış, dolar 8 TL., ülke pandemi koşullarından çıkmış halde ve firmaların -özellikle KOBİ’ler- dikkate değer bir kısmı borç batağında. Dünyada enflasyonun yükselme beklentisi var ve bu sebeple Merkez Bankaları faiz artırımına gitme hazırlığı içinde. Bizde de 1,5 sene sonra seçim var. Kamuoyu yoklamalarına göre Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı yüzde 40 civarında oyla kafa kafaya gelmişler. Sayın Cumhurbaşkanı’nın önünde ikisi ile aynı anda baş edemeyeceği iki iktisadi problem (yüksek enflasyon ve yüksek işsizlik) ve yaklaşan seçimlerde kaybetme riskini içeren bir siyasi problem vardı. Tecrübeli bir siyasetçi olan Erdoğan işsizliğin arttığı ve büyümenin durduğu durumda kaybedeceği oyun enflasyon artışında kaybedeceği oydan fazla olduğunu gördü. İktisadi olarak bu tarz problemlerde hükümetin ilk önce enflasyonu kontrol alması ve daha sonra işsizliğe odaklanması tercih edilir. Öte yandan, bu tarz bir politika uygularsa seçimleri kaybetme ihtimali vardı. Bu yüzden akademik iktisatçıların pek anlam veremediği ama siyasi açıdan bakılınca gayet anlamlı olan bir politika uygulamaya başladı: Zaten eskiden beri savunduğu düşük faiz politikası. Merkez Bankası Eylül’den Kasım’a 500 baz puan faizi düşürdü. (Yüzde 19’dan yüzde 14’e) Merkez Bankası’nın faiz düşürmesi parasal genişleme anlamına geliyordu. Bu süreçte hem dar hem de geniş anlamlı para arzı hızla artacaktı. Aynı zamanda düşük faiz politikası kurlarda da hızla artışa yol açacaktı. Öte yandan para arzı ve kur artışıyla iç talep de şişecek ve ekonomi hızla büyümeye devam edecekti. Bütün bunların sonucunda enflasyon gecikmeli olarak artacak ve işsizlik de gecikmeli olarak düşecekti. Bu süreçte politikacıların vatandaşlara söyledikleri siyaset gereğidir: Enflasyon düşecek, ekonomi büyüyecek ve ihracat artacak! Bu üç hedeften sadece büyüme hedefi iktisadi olgularla örtüşmekteydi. Uygulanan bu politikanın doğal sonucu enflasyon ve cari açığın artması, hızlı büyümenin devam edip işsizliğin de düşmesiydi. Siyaseten söylenen hedefler bu politikayla büyümenin devam edeceği, işsizliğin düşeceği ve Türkiye’nin ihracat fazlası vereceğiydi.
2022 YILINDA BÜYÜME
Politikanın tutan hedeflerinden büyüme idi. Büyüme 2022 il ve ikinci çeyreğinde yıllık yüzde 7,5 ve üçüncü çeyrekte de yüzde 4 olarak gerçekleşti. Bütün senenin yüzde 5 civarında büyüme ile sonuçlanacağı tahmin edilmektedir. Hükümet hem vergi indirimleri hem de Hazine destekli kredilerle ekonomiyi ve büyümeyi destekledi. Ayrıca oluşan yüksek enflasyona bağlı olarak hem asgari ücrete hem de memur ve emekli maaşlarına ciddi zamlar yaptı. Bunun adı genişletici maliye politikasıdır. Merkez Bankası da fiilen enflasyon hedefini bırakıp Hükümetin politikasını destekleyecek şekilde genişletici para politikası uyguladı. Bunun sonucunda yukarıda saydığım büyüme performansı gerçekleşti. Bu yüzden Hükümetin 2022 yılı büyüme hedeflerine ulaştığını söyleyebiliriz. Hükümetin karnesinde büyüme notu 10 üzerinden 8’dir. Ancak bu büyümenin bir de maliyeti olacaktı: yüksek enflasyon ve yüksek büyüme.
2022 YILINDA ENFLASYON
Yukarıda bahsettiğim gibi yüzde 18-19’lardaki enflasyonun 2022 başında ilk önce yüzde 30’lara, Mart Nisan aylarında yüzde 50’lere, yaz aylarında ise yüzde 75’e ulaştı. Sonbaharda yüzde 85’le tepe noktasını gördü. Aralık ayında baz etkisiyle birlikte yüzde 70’e düşmesi beklenmektedir. Kâğıt üstünde bakıldığında Merkez Bankasının değişmez uzun dönem hedefi olan yüzde 5’ten fersah fersah uzağa gitmişiz. Ancak unutmayalım fiili olarak Merkez Bankası enflasyon hedefini bir yana bırakmış ve var gücüyle büyümeyi desteklemiştir. Merkez Bankası kendi faizini sene sonunda bir 500 baz puan daha indirerek yüzde 9’a getirince negatif reel faizde rekor seviyelere ulaştık. Hükümet bununla da kalmadı, bankaların mevduat ve kredi faizlerini de çeşitli yönetmelikler marifetiyle sınırlandırdı. Yüksek enflasyon büyük bir belirsizliği de beraberinde getirmekteydi. Fiyat ile değer arasındaki ilişki kopmuştu. İnsanlar yüksek enflasyona karşı hiçbir tasarruf aracı ile kendilerini koruyamadıkları için spekülatif gayrimenkul ve hisse senedi alımlarına yöneldiler. Bu da iki defa patlayan hisse senedi balonlarına ve astronomik gayrimenkul fiyatlarına ulaştı. Hükümetin karnesinde bu yüzden enflasyon notu sıfır değil, negatiftir, (-1).
2022 YILINDA KURLAR VE CARİ AÇIK
2022 yılı başında Sayın Nebati KKM uygulaması ile birlikte doların 10 TL altına düşeceği, ihracatın da rekorlar kıracağını söylemişti. Siyasetçiler istediğini söyler iktisatçılar ise acı gerçekleri söylemekle yükümlüdür. Kurun artması her zaman beklenen ihracat artışını getirmeyebilir ama kurun düşmesi ihracatta daralmaya kesinlikle yol açar. Yani Sayın Nebati birbiriyle çelişen iki hedef koymuştu! Döviz kuru Kasım 2021 ayında kontrolden çıkınca KKM uygulanmaya başladı. Bu sayede kur kontrol altına alındı. Bugün üç aya yakındır 18,50 TL civarında sabitlenmiş vaziyettir. Programdaki hedef hem hızlı büyüme hem de cari fazla idi. Bu iki hedef de çelişiyordu. Bütün dünya resesyon ihtimalini konuşurken Türkiye hızla büyüyordu. Bunun sonucu ithalatın, dış ticaret açığı ve cari açığın patlaması idi. Nitekim öyle de oldu. Türkiye tarihinde görülmedik bir turizm ve bavul ticareti geliri elde etmesine rağmen 50 milyar dolarlık bir cari açık verecektir. Dış Ticaret açığı ise 100 milyar dolara dayanmıştır. Hükümetin karnesinde kur notu 10 üzerinden 5 ve cari açık notu 10 üzerinden 2’dir.
2022 YILINDA İŞSİZLİK
2021 yılında başlanan alışılmadık politikanın bir hedefi de işsizliğin düşürülmesi idi. Eylül 2021’de yüzde 13’lere dayanmış işsizlik bugün yüzde 10 civarındadır. Türkiye’nin doğal işsizlik oranının yüzde 11 civarında olduğu düşünülürse Türkiye tam istihdamın üzerinde ve aşırı istihdam durumundadır. Program işsizlik hedefine ulaşmıştır. Ancak unutmayalım işsizlikte yüzde 3 düşüş için ödediğimiz bedel enflasyonda yüzde 66 (yüzde 85 – yüzde 19) oranında artıştır. Yani işsizlikte her yüzde 1’lik iniş için enflasyonda yüzde 22’lik artış. Buna değer miydi? Bütün bunlara binaen Hükümetin karnesinde işsizlik notu 10 üzerinden 6’dır.
Toplamda Hükümetin benden aldığı notların ortalaması 10 üzerinden 5’tir. Ancak unutulmasın hükümet borçlu geçmektedir. Bugün bıçak sırtı dengedeki ekonomik durum yarın yüksek iç borç ve yüksek dış borçla tepetaklak olabilir.
Hepiniz için mutlu, huzurlu ve sağlık dolu bir yıl dilerim
.
Bugün 240 ziyaretçi (458 klik) kişi burdaydı!
|
| Bugün 280 ziyaretçi (1028 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|