 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
.Ne ekildiyse o biçildi!
İmparatorluğumuz yıkılıp, yerine genç Türkiye Cumhuriyeti'ni kurarken; milliyetçiliği esas alan Fransız İhtilali'nden sonra kurulan 'üniter' devletler örnek alınmıştı. Yeni devleti kuran iradenin; TBMM'nin açıldığı 1920 ila Cumhuriyetin ilan edildiği 1923 arasındaki söylem-demeç, beyan ve hatta Meclis'te karar altına aldığı hükümlere, uymadığı ve hatta bunların tam tersini yaptığı cümle âlemin malumudur. Cumhuriyet'in ilanında bile; Kurtuluş Savaşı'nı çeşitli cephelerde sürdüren kahramanlar ile milletvekillerinin neredeyse tamamının ayrı düşündüğü ve bu düşüncelerini de açıkça dillendirdikleri bilinmektedir. Kurucu irade, bir imparatorluğun bakiyesi olduklarını göz ardı ederek; yalnızca, Türk'e, Türkçülüğe (Türk milliyetçiliğine) ve onun yansımalarına vurgu yaparak hayatını sürdürdü. Diğer bütün unsurlar (başta Kürtler olmak üzere...) ve bizzat kendi unsurunun da kendince benimsenmeyen özellikleri (Müslümanlık) inkâr edilip gelişmeleri önlendi. Vatanseverlik, kuru milliyetçiliğe endekslendi ve cemiyetimizin unsurları 'ötekileştirilerek' ayrıştırıldı ki, bu, yapılabileceklerin en kötüsü idi. Örnek aldığımız ülkelerin hepsi, her şeyin ilacının demokraside, insan hak ve hürriyetlerinde olduğunu görüp; sistemlerini bunlarla takviye ettiler. Bizde ise, jandarma dipçiği ile sürdürülen onca baskı ve dayatmalarla; eşyanın tabiatına aykırı hareket edildiği, çok geçmeden anlaşılsa da; iş işten geçmişti bir kere! Akıl, yerini dipçiğe terk etmiş olduğundan; şeklen geçilen demokrasi döneminde de aynı aymazlık; bu kez askerî vesayet marifetiyle sürdürülerek bugünlere gelindi. 80'li yıllarda âdete bir volkan gibi infilak eden bölücü terörü bile; 'üç-beş çapulcu işi' denilerek görmezlikten gelindi. Yükselen trendiyle gözlere girince de; yalnızca güvenlik boyutu görülüp o şekilde üzerine gidilmeye çalışıldı. Bataklıkları kurutmak yerine tek tek sivrisinek avına çıkmayı marifet sayan vesayet erbabı; dağa çıkmalar çoğalıp bütün bir bölgenin bataklık hâline gelmesiyle, gidilen yolun çıkmaz olduğunu ancak duvara toslayınca fark etti! 90 sene boyunca yürütülen baskıcı-inkâr politikaları ile mütemadiyen sular sıkıştırılmaya çalışıldı. Suların sıkıştırılamayacağı ve er ya da geç bir gün mutlaka infilak edeceği düşünülemedi. Tanklar yürütülerek, rejime balans ayarı yapılabileceği vehmedildi ki; bu kafalar kendilerini hâlâ 1920'li, 30'lu senelerde zannediyor. Bu kafanın ne kendi halkından ve ne de dünyanın bugün geldiği noktadan haberi var!.. Demokratik (sivil) irade (ANAP, SHP-DYP) ne vakit gerekli tedbirleri almak istediyse; askerî vesayet karşılarına dikilip adım attırmadı. Bu günkü siyasi irade bu adımları kararlılıkla atmaya çalışıyor; her vatanseverin bu hayırlı işe yardımcı olması gerekmektedir.
16.01.2013
Türk halkının demokrasi ile imtihanı!
Dünyanın tüm demokrasilerinde iktidarlar, halkların refahı için çalışırlar. Az ya da çok hizmetlerini gerçekleştirip, yeniden milletin terazisine çıkarlar. Bu tabii durum, normal demokrasilerin gereğidir. Bizde ise, demokrasiye geçtiğimizi iddia ve ilan ettiğimiz 1946 seçimlerinden itibaren; devlet ve millet hayatımızda sürekli anormallikleri yaşadığımızdan; bahse konu terazinin topuzu hep kaçmıştır!
Sebebi gayet açıktı: Asla, milletin seçtikleri iktidara gelmemeliydi! Bir yandan; milletin önüne sandığı koyup, diğer yandan onun iktidarı nasıl engellenecekti? Dünyaya rezil-rüsva olma pahasına; bunun formülünü 1946 seçimlerinde şu kanunla buldular: 'Açık oy, gizli tasnif!' Millete oy verdirmeyerek ve verenlerin de oylarını saymayarak; milletin iktidarını engellediler. Hırsızlık oyları ile CHP'yi iktidar yaptılar.
Demokrasi tarihimiz boyunca, dikkat ediniz; millete karşı olarak ne yapılıyorsa CHP için yapılıyordur! Bu yüzden CHP, salt anlamda yalnızca bir siyasi parti de değildir. Kâh rejimdir, kâh askerî ve sivil bürokrasidir, kâh Cumhurbaşkanlığı makamıdır, kâh vesayet anayasalarıdır veya kâh anayasal kurum ve kuruluşlardır.
Nitekim; milletin iktidarını alaşağı eden 60 darbesi; gedikli İnönü ile onun CHP'sini iktidara taşımıştır. Ara rejimlerin partilerüstü (!) hükümetlerine bakın, hepsi CHP kökenlidir. Amaç, hep aynıdır: Devleti, CHP'nin elinden çıkarmamak!..
CHP dışında iktidara hangi parti ve lider gelirse gelsin; rejim karşıtıdır, cumhuriyet düşmanıdır, şeriatçıdır, bölücüdür, despottur!
Devleti CHP'nin elinden çıkarmamak adına, iktidarları alaşağı ettik ve en hafif tabiri ile onların ellerini kollarını bağladık da, ne mi oldu? Hayatımıza kasteden devasa sorunlarımızdan hiçbirisini çözemediğimiz gibi hepsini halının altına süpürdük.
Neticede; 2000'li yıllara geldiğimizde, maddede ve manada bitip duvara tosladık!
Milletimiz, engin sağduyusu ile; zifiri karanlığın içinden Tayyip Erdoğan'ı ve onun AK Partisi'ni çekip iktidara taşımasaydı; daha uzun yıllar darbecilik oynardık!
İlk defa bir siyasi iktidar, vesayeti sona erdirecek önlemleri hayata geçirdi ve özellikle de 2010 referandumu ile demokrasimiz derin bir 'oh!' çekti! Böylece; her türlü raydan çıkan devlet, demokrasi rayına oturtuldu!
Yazar Yağmur Atsız dostumuzun ifadesiyle: "Peki, Türkiye bir uçak gibi havalandı mı?
Bana kalırsa start pistinde gitgide hızlanarak ilerliyor ama tekerlekler henüz yerden kesilmedi.
Birkaç 'saniye' daha sabır!"
16.12.2013
Muhalefetin böylesi! -1-
Türkiye'miz yakın tarihinde olmadığı kadar zor bir dönemden geçiyor. Ta Osmanlı'nın yıkılış sürecinden itibaren; en açık ve baskıcı şekilde başlatılıp sürdürülen 'Türkiye için edilgen politika', inişli-çıkışlı periyotlarla bu günlere kadar geldi.
Adı, sanı, partisi ne olursa olsun; bu millet için iktidar olup da, bu millet için taş üstüne taş koymak isteyen herkes; mahut kesimler tarafından ve onların içimizdeki tabii uzantıları konumundaki muhalefet tarafından ademe (yokluğa) mahkum edilmiştir. Bu cümleden olarak; iktidarlar al aşağı edilmiş, başbakan ve bakanlar i'dam sehpalarına gönderilmiştir.
Darbelerle, alaşağı edilen iktidarlarla, gerçekte milletin kendisine gözdağı verilmiş ve ayağını denk alması istenmiştir! Millet ise; onurunun ve hukukunun ayaklar altına alındığını gördükçe; kendisini aşağılayan yapının üstüne üstüne gitmiş ve; önüne konan sandıkları, darbecilere inat, adeta patlatmıştır!
Türkiye'ye biçilen 'edilgen' yapıdan maksat, iktidarları muktedir kılmamaktır. Daha açık ifadesiyle; iktidarları, bayındırlık hizmetleri ile sınırlı tutup, devletin mekanizmalarına el uzatmasına müsaade etmemektir. Şu halde; demokrasi ve onun kurumları yalnızca kağıt üzerinde var olacaktır ve kuvveden fiile çıkmalarına asla müsaade edilmeyecektir.
Örneğin: MİT, Başbakan'a bağlı bir kurum olmasına karşın; yapılan onca darbelerin hiç birisinden Başkanlar haberdar edilmemiştir!
Demokrasi tarihimiz boyunca ilk defa bir siyasi iktidarın muktedir olmaya soyunduğunu görüyoruz. Geçen onca iktidardan bir kaçı, birazcık muktedir olmaya yeltenince, başlarına gelmeyen kalmadı. Böylece, gelip geçen tüm iktidarlar hizaya çekilmiş oldu! Onlar da, iktidarcılık oyunu oynayarak gittiler.
AK Parti iktidarı, ülkenin el atılmadık, asırlık sorunlarına el atarak; yeniden 'Büyük Türkiye'nin' inşasına girişti. Maddede ve manada büyük hamleler başlattı. Hepsinden önemlisi; birike birike kangrenleşen ve neredeyse 'iç savaş' boyutuna ulaşan terör konusunda 'ÇÖZÜM' işlemini başlattı.
Ülkemiz için hayati önemi haiz 'çözüm süreci'nde; muktedir olmanın gereğini yaptı ve MİT'i devreye soktu. Sen misin; Türkiye'nin ayağındaki prangayı kırmaya çalışan; mahut güç odakları, MİT'in başındakileri ve tabiatıyla onlara o görevi veren Başbakan'ı hesaba çekmek istedi! Çıkarılan bir kanunla olay, o an için geçiştirildi ama, hedefe konulan Başbakan için tehlike geçmedi!
Nitekim, art arda darbe planları yürürlüğe kondu. (Yarın devam)
26.01.2014
Muhalefetin böylesi! -2-
Türkiye'mizin ebedi düşmanları şunu çok iyi biliyor: Ülkemiz terör belasından kurtulursa, bir daha durdurulamaz! Bu yüzden uykuları kaçıyor ve ne yapıp edip Türkiye'nin önünü kesmek için, akla hayale gelmeyen senaryoları tatbik mevkiine koyuyorlar.
Bizdeki duyarsız, sorumsuz ve de yıkıcı muhalefet ise, şimdiye kadar yapılan onca darbelerde hep darbecilerin yanında yer almış; iktidar düşsün de ne olursa olsun aymazlığını yeğlemiştir. Müzmin muhalefet hali, onları cinnet noktasına getirmiş ve millî meselelerde bile, iktidarla ayrı düşmeyi maharet bilmişlerdir.
Böylesi düşman başına diyeceğimiz muhalefet, dünya üzerinde yalnızca bize mahsustur.
İsrail, uluslararası sularda sivilleri taşıyan gemimize müdahalede bulunuyor ve bir kısım insanımızı katledip bir kısmını yaralıyor. Bütün dünya, İsrail'in bu tutumunu kınarken, bizim muhalefet, İsrail'in yanında yer alıyor!
Tarihin ender kaydettiği insan kasaplarından Beşar Esad'a milletvekillerini gönderiyor ve onu; Türkiye iktidarına tercih ediyor.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin en hayati kurumlarından olan MİT'i silah kaçakçısı olarak ilan ediyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni, terörist El-Kaide örgütüne silah göndermekle suçluyor. Türkiye Devleti'nin resmî makamlarının açıklamalarına inanmıyor, insan kasabı Esad'a inanıp; onun ağzıyla Türkiye'yi dünyaya jurnalliyor.
Bizdeki muhalefet, insan kasabının envaiçeşit işkencelerle katlettirdiği binlerce insanın ceset fotoğrafları yayınlanınca; "bunlar Tayyip Erdoğan'a yaradı!" diyen zavallı bir zihniyettir.
Bu zihniyet, bugünkü kalkınmış Türkiye'yi istemiyor ve hazmetmiyor; bütün bu yapılanları, ülkenin bir baştan öbür başa şantiyeye döndüğünü görmüyor; dünkü Türkiye özlemi içinde kıvranıyor. Neydi dünkü Türkiye? Dört bir yanı düşmanlarla çevrili, içine kapanık; bütün bu olumsuzluklar yetmemiş gibi, içeride de envaiçeşit düşmanlıklar üreten ve kardeşi kardeşe düşman belleten, evlere şenlik bir yapı!
Dünkü Türkiye'de içerideki ve dışarıdaki düşmanlıklar, ha bire körüklendi ve âdeta bir maden gibi işletildi. Böylece millete haddi bildirildi ve yalnızca sözde iktidar kılındı.
Önümüzdeki üç seçimde de (mahalli, cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler), sandıkta, eski ile yeni Türkiye'nin hesabı görülecek! Muhalefet, bu hesabı lehine çevirmek için; içerisi ve dışarısı ile birlikte,KAOS İTTİFAKI hâlinde hareket ediyor.
Herkesin bir hesabı var, muhalefetinki bu; bir de hesabı çok seri şekilde gören Rabbimizin hesabı var ki, bu hesap bütün hesapların üstündedir!
27.01.2014
Tersine ehram!
Milletin teşkilatlanmış şekline devlet deniyor. Tarih boyunca çeşitli vetirelerden (süreç) imbiklenen devlet; insan aklının, en iyi diye vasıflandırdığı şekli ile demokrasi adını alıyor ve üç erk'e (güç) bina ediliyor: Yasama, Yürütme Yargı... Yani, Meclis, Hükümet ve Mahkemeler... Bu erk'lerin hepsi de millet adına hareket eder ve karar verirler. Doğrusu bu, ancak; milletten korkulduğu, millete saygı duyulmadığı ve milletin kaale alınmadığı bizdeki yapılarda bu ehram (piramit), özellikle 1960 ihtilalinden ve ona paralel yapılan 1961 anayasasından sonra tersine işletildi!
Zira, artık vesayet söz konusu idi! Millet, rüştünü ispat edememiş (!) olduğundan; kendi lehine ve aleyhine olacakları bilemeyeceğinden (!) onun yerine karar vericiler tayin edildi. Vasiler; öncelikle asker olmakla birlikte; Süleyman Demirel'in de; önceleri yakındığı, sonradan emirlerine girdiği, meşhur 'tay'lar; yani o anayasaya göre oluşturulan kuruluşlar..
1960 askerî darbesini destekleyen ve o darbenin kurduğu yüksek (!) mahkemede yer alan zevat; başta anayasa mahkemesi olmak üzere, bütün 'tay'larda yerlerini aldılar. Ve, hukuk; al gülüm-ver gülüm misillü; bu zevatın elinde 2010 senesine kadar işletildi. Öyle ki, koca Türkiye, altı (rakamla 6) kişinin elinde oyuncaktı! Milyonların oy verdiği partiler, Anayasa Mahkemesi üyesi altı kişinin oyuyla kapatılıyor; bu zihniyetçe istenmeyen kişiler, siyasetten menediliyordu.
2010 senesinde bu vesayete son vermek üzere bir anayasa değişikliği yapıldı. Orada HSYK'yı düzenleyen madde; YARSAV'ın isteği doğrultusunda CHP'nin girişimi ile Anayasa Mahkemesince iptal ettirildi. Böylece; binlerce yargı mensubunun ayrı ayrı kişilere oy vermesi engellenmiş ve yalnızca bir listeye oy vermesi zorunlu kılınmıştır. Bu kez; Kemalist YARSAV blokunun karşısında blok olarak başka bir yapı yer aldı. Ve, o yapı seçimleri kazandı!
İşte, çekilen sıkıntı, bunun sıkıntısıdır. Organize olan başka bir yapı; 'vesayet' konumunun yeni patronu oldu!
Görüldüğü gibi, AK Parti'den şikayetçi olup; 'siz yapmadınız mı, bu anayasa değişikliğini, şimdi neden rahatsız oluyorsunuz?!' demelerinin bir kıymeti harbiyesi yoktur. Bu, yeni 'vesayet' oluşumunun da müsebbibi CHP'dir!
CHP, eski alışkanlıklarından bir türlü kurtulamıyor. Millete ve milletin seçtiklerine güvenmiyor. Eskiden olduğu gibi; Yürütme'nin (hükümet) başına 'tay'ları, Yasama'nın (Meclis) başına Anayasa Mahkemesini, Demokles'in kılıcı misillü tutmak istiyor!
Geç de olsa; ayrı bir 'vesayet' oluşumundan haberdar olan hükümet; tersine ehramı, düzeltip yerli yerine oturtma gayretine girişti!
Geç olsun (oldu) ama, güç olmasın!
10.02.2014
Asıl hedef, milletin ta kendisi!
Ta Osmanlı'nın son dönemlerinden bugüne değin; millete hizmet için değil, millete rağmen rejim dayatırsanız; dışarılarda hiç öyle düşman falan aramanıza gerek yoktur. Sizin düşmanınız bellidir ve o da milletin ta kendisidir!
Milleti ve onun değerlerini düşman belleyen bu zihniyet, o gün bugündür bu aziz milletin ensesinde boza pişirmektedir. Dışarısının telkiniyle; istemeye istemeye milletin önüne koydukları sandıktan, devamlı suretle karşılarındaki partilerin çıkması, mahut zihniyet erbabını çılgına çevirmiş, onlar da buna karşılık olarak; yüz yıl boyunca, bir gün dahi ara vermeden milletin ekmeğine kan doğramışlardır!
İttihat Terakki ve onun devamı konumundaki CHP yüzünden, bu aziz millet bir gün olsun rahat nefes alamadı; âdeta lanetlenmişçesine bir gün olsun, huzur yüzü görmedi.
CHP'nin İnönü iktidarlarında millet, ağaç kabuklarını yedi; Yol Vergisini veremediğinden ya, hapislerde yattı; ya da taşocaklarında esir muamelesine tabi tutuldu. Manen köreltilip; cenazeleri dinî usullere uygun defnedecek hocaların köküne kibrit suyu ekildi!
Muhalefetini de görüp yaşıyoruz, zaten.. En son; on bir senedir iktidarda olan AK Parti'nin; onlarca, binlerce yaptığı hayırlı hizmetlerden yalnızca bir tanesine 'iyi' dediği görüldü mü? Beyinlerinin içi katran dolu olanlar, her şeyi ancak bu denli zifiri karanlık görebilir!
Geçen hafta mahut gazetelerinden birinde; Başbakan Erdoğan'ın, boynuna ilmik geçirilmiş bir resmini yayınladılar. Resmin altında da: 'Asılacak adamsın! Lan!' diye yazdılar. Bu alçaklığı da, basın hürriyetinin olmadığını söyledikleri Türkiye'de yapıyorlar!
Dün de Menderes ve Özal için aynı şeyleri yapmışlardı. Hatta, son dönemlerinde kendilerine medyun kılıp hizmet ettirdikleri Demirel'e bile; vaktiyle tahammülleri olmadı. O Demirel ki; tufanı andıran yıkıcı CHP muhalefeti karşısında yapabildiği hizmetleri; 'selden kütük kaparcasına!' diyerek ifade edebilmişti!
Geçen asrın başlarından beri, maddede ve manada koparılan bu sel, el-an devam etmektedir ve önüne ne gelirse süpürüp götürmektedir! Millete hizmeti şiar edinen tüm iktidarların başında, bu meş'um (uğursuz) ve yıkıcı muhalefet, her daim Demokles'in kılıcı gibi durmaktadır!
Başbakan Tayyip Erdoğan'ın hedefe konmasına bakmayın; asıl hedef milletin ta kendisidir. Milleti dillendiremedikleri için, onun seçtiği lideri hedef almaktadırlar. Çok şükür, millet bunun farkında ve asla, onlara iktidar yüzü göstermiyor!
İktidar yüzü gösterse; tıpkı İnönü'nün gününde olduğu gibi; değil milletin fertlerinin, ineklerinin bile kelepçeleneceğini çok iyi biliyor! (Hayvan Vergisini veremeyen köylünün inekleri derdest edilir ve kelepçelenip köy meydanlarında teşhir edilirdi!)
***
Günün fıkrası: Kulaklarını kısaltan sıpa annesine dönüp sorar: Nasıl, beğendin mi anneciğim; tilkiye benzedim mi? Karşısındakini hayretle süzen anne: Yavrum! Sen artık eşek bile değilsin! der. Anlayana...
16.02.2014
O kafa yeni değil!
O kafa'nın içine "vesayet" algısı işlemiş bir kere; âdeta kumaşın boyayı emmesi misali, "vesayet"le bütünleşmiş. Öyle ki, askerî, yahut sivil (yargı-emniyet) olması önemli değil; mühim olan, millî iradenin yerine başka şeyin ikame edilmesidir!
O kafa'nın çeşitli fraksiyonlar hâlinde (parti, kurum, kuruluş vb.) temsil edilmesi size, ayrı ayrı olduklarını zannettirmesin. Tıpkı bir elin parmakları gibi; görünüşte her biri ayrı bir görüüş ve değişik bir fraksiyonu yansıtıyorsa da; gerçekte her biri tek bir bileğe bağlıdır. Bileği takip edin; kola, oradan omuza ve beyne gider! Kol ve parmaklar, her ne kadar ülkenin içinde melanetlerini sergilese de; beyin, hep dışarıdadır!
Dışarının manivelası, içerideki o kafayı öylesine karıştırıp tarumar etti ki, artık "vesayetsiz" yaşayamaz oldu! Ve hatta zaman zaman kendisini "vesayet" zanneder oldu!
Tıpkı fıkrada olduğu gibi: Kendisini darı zanneden adam, tavuk ve horoz gördüğü zaman, derhal tabanları yağlar! Kendisini yakalayıp; darı olmadığı ne kadar söylense kâr etmez. Neticede akıl hastanesine götürmüşler; aylar süren tedaviden sonra, darı olmadığına kendini de doktoru da inandırır. Yapılan onca testlerden başarı ile çıkar. İyileştiğine kani olan doktor, salıverilmesini ister. Hastanenin dışına çıkarılan hasta gizlice gözetlenmektedir. Aaa! Bir de ne görsünler? Hasta, karşılaştığı ilk tavuk grubundan şeytan görmüş gibi kaçmaya başlamış. Yakalanıp doktorun huzuruna çıkarmışlar. Doktor: "Bu ne hâl; hani darı değildin; neden yine sırra kadem bastın?!" Hasta, gayet sakin bir tavırla: "Doktorum, ben elbette iyileştim ve artık darı değilim; bunu adım gibi biliyor ve inanıyorum. Ama, bana söyler misiniz, benim darı olmadığımı o tavuklar biliyorlar mı?!!! Neden kaçmayayım?!"
O kafa'nın zırvalarına bakın (Zırvalayanların hemen tamamının, isminin önünde yazar, gazeteci, Prof., siyasetçi, sanatçı vb. unvanları var!): "İktidar üç dönemdir ülkeyi yönetiyor. Artık iyice yoruldu. Yeniden yüzde 50 dolayında seçilseler bile, ülkeyi rahahatlıkla idare edemezler!" Bu kafaya sormak gerekmez mi?: "Ayol, bu iktidar on iki yılda yoruldu diyorsun; mahut muhalefet ise, sittin (60) senedir, kazma-kürekle tüm yapılanları kırmakla ve yıkmakla meşgul. Asıl o yoruldu, ona yeni iş bulman gerekmez mi?!"
Bir diğeri: "HSYK kanunu Meclis'ten çıkar çıkmaz ve kanun, daha Cumhurbaşkanı'na gitmeden; derhal, Anayasa Mahkemesine gitmeli ve iptali sağlanmalıdır. Zira Türkiye'nin o süreçte yapılacaklara tahammülü yoktur! Bu durum, vaktiyle ABD'de de uygulanmıştı!"
Bunlara sormak lazım; hukuk devletinde mi yaşıyorsunuz; dağ başında mı?! Kanun mu çıkarıyoruz; yangından mal mı kaçırılıyor?! Kanun, Cumhurbaşkanı'nca onaylanıp Resmî Gazete'de yayınlanmadıkça hüküm ifade etmez. Bu kuralları da vaktiyle siz koymuştunuz; şimdi ne oldu da; kanunları ananızın örekesi zannedip, bir oraya bir buraya bükmeye çabalıyorsunuz?!
17.02.2014
Osmanlı şamarı yetecek mi?
Tayyip Erdoğan'ın ve AK Parti'nin bu denli başarısına, en az Türkiye'deki halk kadar; Osmanlı coğrafyasındaki halklar da sevindi...
Şeklen mahalli olan, gerçekte ise, hükümete 'güvenoyu' niteliğindeki seçimleri Tayyip Erdoğan'ın ve lideri olduğu AK Parti'nin zaferi ile geride bıraktık.
İçeride ve dışarıda ne kadar dost-düşman varsa; hemen hepsinin gözleri üzerimizde idi. Allah saklasın; şom ağızların iddia ettikleri gibi, AK Parti şayet, yüzde 30-35 aralığında bir oy alsaydı; gök kubbe kafasına yıkılır ve iktidar kendisine dar edilirdi! Türkiye, yeniden bir siyasi krize sokulur; kendisiyle birlikte, kendisine bel bağlayan onca mazlum milletin umutları başka baharlara (!) kalırdı.
Tayyip Erdoğan'ın ve AK Parti'nin bu denli başarısına, en az Türkiye'deki halk kadar; Osmanlı coğrafyasındaki halklar da sevindi. Zira; el ele veren iç ve dış şer odaklarına inen 'Osmanlı şamarı'ndan başkası değildi. Bu şamarın, onların akıllarını başlarına devşireceğine hiç ihtimal vermiyoruz. Çünkü; dün de bu şamara teşne idiler, bugün de.. Yarın da öyle olacaklar!
Nereden biliyorsunuz, diye sormayın; bunca üst üste yenilgilerden sonra bile; istifayı düşünmeyip, pişkin pişkin koltuğa yapışanlar, tek kelime ile 'şamar oğlanı' olmuşlardır ve onlara hiçbir yenilgi kâr etmemektedir. Baksanıza; medeni itirazlarla yetinmeyip, topluca seçim kurullarının önünde gösteri yapıp halkı, Gezi eylemleri gibi sokağa dökmek için çırpınıp duruyorlar. Yenilen pehlivan, bu yüzden güreşe doymazmış!
AK Parti üst üste; sekiz seçimi de kazandı; üstelik, devamlı olarak oylarını da artırdı. Bu başarı; siyaset bilimcilerinin, sosyologların incelemesi gereken ve üzerinde tez çalışması yapılması gereken bir konu. Bu tarafta ne kadar büyük bir başarı varsa; karşı tarafta da o nispette bir yenilgi ve hezimet söz konusudur. Batıda, insanlar, bir seçim yenilgisi ile koltuklarını terk ediyorlar. Bizde ise, yenildikçe biraz daha koltuğa yapışıyorlar!
Böyle yapmakla; Tayyip Erdoğan'ın ve AK Parti'nin ekmeğine yağ sürüyorlar ve olan; kendi yandaşlarına, partilerine ve demokratik sistemin işleyişine oluyor. Demokrasilerde güçlü ve sorumlu muhalefet partileri, iktidarlar için 'kamçı' görevi görürler. Hem daha iyi hizmet yaptırırlar ve hem de daha sıkı denetlerler.
Bir türlü kendileri olamayan muhalefet partileri; 'Paralel'in alametine binerek, kıyamete doğru yol aldılar ve ilk seçimde de kıyametlerinin kopmasına sebep oldular!
06.04.2014
Muhalefetin böylesi
CHP oldu olası, millete ve milletin değerlerine terstir; ters gitmeye de ısrarlıdır. Onca seçim yenilgilerinden sonra bile yanlışta ısrarını sürdürmektedir.
Demokrasimizin problemi; gelip geçen onca iktidarlar değildir. Demokrasilerin olmazsa olmazı muhalefettir. Bu da, muhalefetimizin gediklisi olan CHP'den neşet etmektedir.
CHP oldu olası, millete ve milletin değerlerine terstir; ters gitmeye de ısrarlıdır. Onca seçim yenilgilerinden sonra bile; bu hâlinden bir türlü ibret alamamakta ve yanlışta ısrarını sürdürmektedir. Halbuki, tipik bir örnek olarak AK Parti önlerinde duruyor; ondan kopya çekseler, olacak gibi ama..
Siyasi partilerin millet nezdindeki en önemli görevleri, politikalarında tutarlı olmaları ve güven vermeleridir. CHP, başından beri; 'Ergenekon' davasının avukatlığına soyunmamış mıdır? Bu yüzden; 'paralel' yapının savcı ve hakimlerine demediğini bırakmıyordu. Genel başkanı ve milletvekilleri, Silivri'yi komşu kapısı yapmamışlar mıydı?
Yargının içine çöreklenen mahut yapıdan dolayı; Türkiye'nin hukuk devleti olmaktan çıktığını; bu yargı mensuplarınca adaletin tesis edilemeyeceğini, her seferinde dillendirmiyor muydu? Hükümeti, bu yapıyla iş birliğinden olayı eleştirip; yerden yere vurmuyor muydu?
ABD'ye olan son ziyaretlerinde; genel başkanlarının ve bir kısım milletvekilinin başlarına taş mı düştü ki; bütün bu söylemlerinden vazgeçip; 'paralel' yapının emrine girdiler?! Düne kadar 'tu-kaka' ettikleri'cemaat'le kol kola yürümelerini ne ile izah edebilirler?
CHP, seçimlerde ileri sürebileceği argümanların hepsini unutup; yalnızca 'tape'lere sarıldı. Oysa, bunların çoğu montajdı, dublajdı ve hepsinden önemlisi hukuksuzdu. 'Paralel' yapının ürettiği 'dedi-kodu'lara bel bağlayan ve bütün seçim propagandasını bunun üzerine bina eden bir muhalefet partisi, ne kadar inandırıcı olabilir ve halka güven verebilir?
Halka ve Grubu'na söyleyecek bir şey bulamayan Kılıçdaroğlu; mahut 'tape'leri hukuksuz bir şekilde, Parti Grubu'na ve oradan da televizyonlar vasıtasıyla halka dinlettiriyor. Ana muhalefet partisinin düştüğü bu 'dereke'yi izah, akıldan varestedir.
İşin bundan da vahimi, CHP, diğer muhalefet partisini (MHP), kendisine benzetmesi yetmemiş gibi bir de yedeğine almıştır! Bir çok yerde, MHP'li seçmene; CHP'li adaya oy verdirilerek başkanlar seçtirilmiş; aynı başkanların Meclis'lerinde MHP'li üyelerin ise esamesi okunmamıştır!
Kendisini inkârla MHP, nereye varacağını hesap etmektedir? Hadi, mahalli seçimlerin karakteri bu durumu biraz kaldırdı diyelim; aynı hatanın genel seçimlerde işlenmesi hâlinde; MHP kendini büsbütün bitirir!
Bizden, dostça hatırlatması...
13.04.2014
Sinsi İslam düşmanları
Adnan Menderes'e rakip olabilecek ve kendilerince dindar (!) olan bir kişiyi CHP'nin başına getirip başvekil yaptılar!..
CHP, devleti kuran parti biziz diyor. Dolayısıyla CHP'liler kendilerini, devletin öz evlatları olarak görüyorlar. Bundan da kendilerine bir üstünlük ve amirlik hâli vehmediyorlar.
CHP, kurduğunu iddia ettiği devlet modelini Batı'dan aldığını söylüyor ama, Batı ile kendi arasındaki mantalite farkını görmezden geliyor. Batılı yönetici, ekmek bulamayan halkına 'pasta yesinler!' derken; şehirlerine gelen (Kayseri) CHP'li başvekil; 'açlıktan kırılan ve açız, ekmek bulamıyoruz, ne yiyeceğiz?!' diye bağıran halka; 'b...k yiyin!' diyebiliyor.
İşte CHP, bu millete seneler senesi bu gözle baktı ve öylece muamele etti. Bu kepaze hâl, İnönü'nün cumhurbaşkanlığı devrinde daha da katmerlenerek 27 sene sürdü.
Dışarıdan çok partili hayat dayatılınca; CHP yöneticilerini bir korku aldı ve kara kara düşünmeye başladılar. Öyle ya, bunca zamandır; maddesiyle ve manasıyla aç bıraktığımız ve ağaç kabuklarını kemirttiğimiz ve inandıkları Kur'anı jandarma çizmesi altında çiğnettiğimiz; camileri talan edip haraç-mezat sattığımız ve hocalarını darağaçlarında sallandırdığımız bu millete ne yüzle gidip oy isteyebilecektik?!.
Tıpkı bugünkü gibi, onun da kolayını buldular! Adnan Menderes'e rakip olabilecek ve kendilerince dindar (!) olan bir kişiyi CHP'nin başına getirip başvekil yaptılar. 40'lı yılların sonunda bu makamlara getirilen Şemsettin Günaltay da, sözde bilim adamı ve ilahiyatçı idi. Olmayan İslam felsefesinin profesörü geçiniyordu.
La-dini (dinsiz) bir eğitimin sonucunda bütün bir memleket sathında cenaze yıkayabilecek imam kalmadığından; bu görevleri ifa edebilecek kişileri yetiştirmek üzere iki yıllık imam-hatip okulları bu devirde açıldı. Asıl gayeleri ise, bir türlü kökünü kazıyamadıkları dini, açacakları bu uyduruk mekteplerde yetiştirecekleri din adamları marifetiyle büsbütün yok etmekti!
Yani, dini, kendi içinden ve kendi din adamları eliyle bitirmek! Cenâb-ı Hak, bunlara fırsat vermedi ve 1950 yılında iktidardan alaşağı etti.
Dindar (!) diye CHP'nin başına ve başvekalete getirilen Şemsettin Günaltay kimdi? Onu da zamanın sahibinden; mazlum ve şehid olan bir evlad-ı Resul'den dinleyelim:
"İslam'ın dışındaki milletler; İslamiyet düşmanı olup ona, şu veya bu şekelde; az ya da çok zarar vermek isterler. Ama, İngilizler öyle değildir. İslamiyet dostu gözükürler. İslam'ı bir fidana benzetirsek; diğer milletler, bu fidanın dalını, budağını keser. Ama, yine de, bu fidanın bir daha filiz verme ihtimali vardır. İngilizler ise, bu İslam fidanını, kazar, gübreler ve sular. Bakan da onu İslamiyet muhibbi zanneder. Geceleyin, o fidanın dibine kezzap döker ve bir daha sürgün verme ihtimali ebediyen körelir! İşte, İngilizlerin bu denli İslam düşmanlıkları, diğer hiçbir milletin düşmanlığı ile mukayese edilemez!.. Şemsettin Günaltay ise, İngilizlerden de beter İslam düşmanıdır!"
Milletimize oynanan ve milletimizin atlattığı bu oyunları görüp; bu günlerimize baktığımızda ne kadar şükretsek az değil mi? Sevgili okuyucularım!..
25.08.2014
Böyle siyasetin yüzüne tükürün! -1-
İslamiyet'e duyulan kin ve hınç; bir araya gelmeleri muhal üstü muhal olan, birbirine en düşman ülkeleri bile bir araya getirdi!..
Önce; Arap ülkelerine sözde demokrasi kisvesi altında 'Arap Baharı' eylemlerini başlattılar. Baktılar ki; işin sonu, İslami eğilimlerle neticeleniyor; derhal baharları kışa tahvil ettiler. Öyle ki; ilk defa Mısır'da demokratik bir seçimle işbaşına gelmiş, meşru iktidarı alaşağı ettirerek; yerine, askerî darbe yönetimini tercih ettiler.
Başta ABD olmak üzere, mahut dış güçlerin korkuları; Arap ülkelerindeki yönetimlerin İslamiyet'e yönelmeleri ve bağımsız politika izlemeleri ve hepsinden önemlisi, bütün bu ülkelerin gerçek anlamda bir araya gelip birlik oluşturmalarıdır.
Nitekim Mısır'daki demokratik idare, derhal Türkiye ve Filistin ile yakınlaştı ve kapalı tutulan Gazze Tünellerini açtı. Mısır'ın bu kadarcık bağımsız hareketi, sonunu hazırladı ve İsrail ile ABD, gök kubbeyi Mısırlıların başına yıktı.
Suriye'de ise, normal seçimlere bile fırsat vermeden icabına baktılar! Gösterileri, cellat Beşar eliyle; topla, tankla, uçakla ve zehirli gazla bastırmaya yeltendiler. Kendi sivil halkını, bu şekilde toplu kıyımlara maruz bırakan Suriye yönetimi karşısında; Türkiye'nin teşviki ile dünya ayağa kaldırılmak istendi.
ABD'nin de içine dahil olduğu 48 ülkeden mürekkep bir koalisyon oluşturuldu. Koalisyonca, Suriye'de baş gösteren iç savaşta, ÖSO (Özel Suriye Ordusu) desteklenme kararı alındı. Daha ilk toplantının ardından Obama, Beşar Esad'a ve yönetimine birkaç haftalık ömür biçtiğini tüm dünyaya ilan etti.
Çok geçmeden kazın ayağının, hiç de öyle olmadığı görüldü. Suriye'de zulüm ve baskı arttıkça; ölü sayısı on binleri, yüz binleri buldu ve ülke nüfusunun yarısına yakını (beş milyondan fazla) komşu ülkelere mülteci olarak aktı ve elan da akmaya devam ediyor.
Suriye'nin arkasında kimler yoktu ki!
İslamiyet'e duyulan kin ve hınç; bir araya gelmeleri muhal üstü muhal olan, birbirine en düşman ülkeleri bile bir araya getirdi. Düşünebiliyor musunuz; İsrail-İran ve ABD, Esad'ın zulümlerinin devamı için ortak hareket ediyor ve bu zalime destek veriyor.
Başta Rusya olmak üzere, Çin, Fransa, Almanya ve İngiltere; aleni ya da gizli olarak Esad'a destek verdi ve vermeye devam ediyor.
Mahut koalisyon, fiili olarak dağıldı ve Türkiye; işin maddi ve manevi külfetlerine en ağır şekilde muhatap olarak, tek başına kaldı.
ABD ve İran'ın resmen destekledikleri Irak'taki Şii Maliki yönetiminin ve Suriye'deki Esad'ın zulümleri IŞİD canavarını doğurdu. IŞİD, asla Sünni değildir; Vehhabidir. Ve; Irak ile Suriye topraklarında cereyan eden savaş, gerçekte İran ile Suudi Arabistan arasında olan bir mezhep savaşıdır ve bunun tüm bölgeyi kaplama ihtimali ve istidadı vardır. (Bu mühim konuya; içimizdeki yansımaları ile yarınki makale ile devam... F.B.)
12.10.2014
Tükürün böyle siyasetin yüzüne! -2-
İpe sapa gelmez hezeyanları, siyasi beyanat olarak ileri süren mahut nadan güruhu, belli ki, akıl tutulmasına uğramış.
Meselenin cahilleri, IŞİD'i Sünni diye lanse ediyor. "Peygamber kabirlerini hangi Sünni zihniyet tahrip edebilir?" diye kimse düşünmüyor! Bölgede şu an, görünürde; Suudi Arabistan (Vehhabi) ile İran (Şii) savaşı sürüyor.
IŞİD, Maliki'nin elindeki Amerikan silahlarına el koydu ve onlarla ilerliyor. Arkasında, başta Suudiler olmak üzere, bir kısım Körfez ülkeleri var. Bunların da arkasında ABD var. Ama, gelin görün ki, "IŞİD'i Türkiye destekliyor" yalanına sığınılarak; içte ve dışta politika üretiliyor. ABD, her daim yaptığı gibi; tavşana kaç, tazıya tut, diyor!
IŞİD, Irak topraklarından Suriye bölgesine girdi. Bu esnada onca Türkmen beldesini yerle bir etti. Ne Şii bıraktı, ne Yezidi ve ne de Sünni... Bütün bu katliamlar yapılırken Türkiye'den başka kimsenin sesi çıkmadı. Türkiye, onların on binlercesini, yüz binlercesini ülkesine kabul ederek; kendilerine her türlü hizmeti yapmaktadır.
Türkiye, tüm uluslararası platformlarda; tüm bu vahşetleri dile getiriyor ve yapılması gerekenleri muhataplarının yüzüne haykırıyor. Kimselerden çıt çıkmıyor. Ne vakit IŞİD Komani'ye dayanıyor; düne kadar zalim Esad ile ortak iş tutan PYD başta olmak üzere, Kürt kuruluşlar feveranı basıyor ve dünyayı da ayağa kaldırıyorlar.
ABD; "yalnızca havadan bombalarım, asla askerimi cepheye sürmem" diyor. Başta NATO olmak üzere, ABD ve Türkiye'nin dost ve müttefik bildiği hemen tüm ülkeler; 'Türkiye, bu işin en çok zararını çeken ülkedir. Yaptıkları her türlü takdirin üzerindedir. Dolayısıyla Türkiye, tek başına karadan müdahale etmelidir. Bizler ise, kendisine her türlü desteği sağlamaya hazırız!' diyerek; Türkiye'yi tek başına ateşe atmak istemektedirler!
Hadi, bunlar dışarıda ve bize hayırlı rüya görmezler diyelim; ya, içeridekilere ne oluyor? CHP ve HDP, Tezkere'ye hayır dediler. Şimdi de; Türkiye niçin Komani'ye girmiyor diye yaveliyorlar! Bu aymazlık yetmiyor; IŞİD'in Komani'de ilerlemesini bahane ederek, halkı sokağa davet ediyorlar! Üstelik bunu hem HDP ve hem de CHP milletvekilleri eliyle yapıyorlar.
Ortalık kan gölüne dönünce de; 'biz sokağa inin dedik; yakın, yıkın demedik' şeklinde beyanat veriyorlar. CHP, bununla da yetinmiyor ve yalnızca Kobani ile sınırlı bir Tezkere için, hükümete davetiye çıkarıyor.
Bunlar siyasetçi ve bunlar da siyaset öyle mi?!
Bir insan veya kurum, kendi olmadığı ve kendi hesabına karar veremediği zaman ne denli maskara olabiliyor; buyurun görün!
Ne günlere kaldığımızı varın siz hesap edin ki sevgili okuyucularım; İmralı'daki adam bile bunlardan daha tutarlı beyanda bulunabiliyor!
İpe sapa gelmez hezeyanları, siyasi beyanat olarak ileri süren mahut nadan güruhu, belli ki, akıl tutulmasına uğramış.
Ülke yanıyor, bunlar taranıyor!!!
13.10.2014
Kurt dumanlı havayı sever! -1-
Aynı oyunu; ülkede maddi ve manevi kalkınmayı başlatan Adnan Menderes'e ve Turgut Özal'a oynadılar. Şimdi sıra Tayyip Erdoğan'a geldi...
Cihan Devleti'miz yıkıldıktan sonra da, düşmanlar yakamızı bırakmadı. Osmanlı postundan otuza yakın devlet çıkardılar ve her birinin sınırını; her daim sorunlara gebe çıbanbaşları olarak işaretleyip çizdiler. Düşmanın hedefi gayet açıktı: Paramparça edilen bu kadim kardeşler, asla bir daha bir araya gelmesin, gelemesin!
İngiliz, şeytani siyaseti ile; cini şişeden çıkarmış ve onun marifetiyle; aynı dinden-kültürden ve aynı ırktan Arapları bile, lime lime edip; birbirlerine düşman kardeşler hâline getirmişti.
Halkının çoğunluğu Sünni ise, başlarına Şii yöneticiler; çoğunluk Şii ise, onlara da Sünni yöneticiler atamak suretiyle; ister istemez ceberut (zorba) rejimleri ikame ettirdiler. Böylece; hudutları cetvelle çizilen hiçbir ülkenin halkı devletinden hoşnut olmayacaktı; nitekim olmadı da..
Birlik ve bütünlük zamanında kararlar; bütün bu beldelerin başı ve merkezi konumundaki İstanbul'da alınıyor ve bu kararlara başkalarının müdahalesine müsaade edilmiyordu.
İngiliz, işe önce; dini kutsal mekânların merkezi olan Mekke ve Medine'den başladı. Bu mukaddes beldeleri; İslamiyet'in içinden ayrık otu misali ayırıp yeşerttiği Suud Ailesi eliyle Vehhabilerin işgaline tahsis etti.
Sıra, İstanbul'daki Halife'ye gelmişti; onu da; Lozan'da aldıkları söz mucibince Ankara hükümetine hallettirdiler.
Artık her bakımdan başsız ve güçsüz kalıp darmadağın olan bütün bir İslam Âlemi; kendilerine va'dedilen bağımsızlık yerine -sözde öyle olmasına karşılık- gerçek bir esarete ram olmuştu.
Böylece; geçen bir asır boyu; ağababalarının önünde diz çöküp, onlardan talimat aldılar ve onları harfiyen uyguladılar. Birazcık olsun; talimatların dışına çıkanları; şiddetle te'dip edip hizaya soktular.
Şimdilerde hedeflerinde, güçlenmek isteyen ve bu uğurda yoğun gayretler içine giren Türkiye var. Türkiye'yi, son otuz senedir PKK belası ile; meşguliyetle tedaviye tabi tutuyorlardı!
Aynı oyunu; ayaklarındaki prangalardan kurtulmak isteyen ve ülkede maddi ve manevi kalkınmayı başlatan Adnan Menderes'e ve Turgut Özal'a oynadılar. İkisine de ölümlerden ölüm beğendirdiler!
Şimdi sıra; her iki merhum liderin yolundan giden Tayyip Erdoğan'a geldi. Üstelik Erdoğan; her iki liderden de daha uzun süre tek başına iktidarda kaldı ve kalmaya da devam ediyor.
Erdoğan'ı merkezden yıkmak için onca oyunlar sahnelemelerine karşın; o, dimdik ayakta kaldı ve eskisinden daha da güçlendi. Erdoğan'ın başlattığı Türk-Kürt kardeşliği projesi, mahut dış ve onların uzantıları olan iç çevrelerin akıllarını başlarından aldı.
Dışarısı ile içerisi el ele vererek onca darbe teşebbüsünde bulundular; seçim ittifakları yaparak Erdoğan'ın karşısına dikildiler. Bu kirli oyunlarından hiçbirisi tutmadı. (Dumanlı havanın yeni stratejilerine ve oyunlarına yarınki makale ile devam edeceğiz. F.B.)
19.10.2014
Kurt dumanlı havayı sever! -2-
Muhalefetin her çeşidinden ümidini büsbütün kesen mahut çevreler yeni bir arayışa girdi ve yeni bir parti kurma kararı aldı!..
Şer güçlerin içeride oynadıkları onca oyunlar tutmayınca, bu kez; sınırlarımızdaki ülkeleri yangın yerine çevirerek; aynı yangınla içerisini tutuşturmaya yeltendiler. Bu yüzden; PKK-PYD, IŞİD ve Esad terörlerine seyirci kalıp; ateşe, Türkiye'nin tek başına gidişini teşvik ettiler ve el an da etmekteler.
Tüm dünya, burnumuzun dibinde cereyan eden bunca mezalime seyirci kalırken, Türkiye; bir yandan 1.5 milyon mülteciye kapılarını açtı ve onların ihtiyaçlarını karşılıyor, diğer yandan da TIR'lar dolusu insani yardımı savaş bölgelerine gönderiyor. Türkiye'nin bu fedakâr tavrı karşısında dışarısı bile insafa gelip; 'Türkiye çok ağır yük çekiyor' derken, içerideki nadanlar; Türkiye'nin bu kadar mülteciyi kabul etmesini vatana ihanet olarak değerlendiriyor!
İçerisi evlere şenlik! Türkiye'nin güvenliği tehlikeye düştüğünde; Türk askerinin sınır ötesi harekâtına izin veren 'Tezkere'ye evet dediği için; iktidar, bu hareketiyle vatana ihanet ediyor! Ve; yine aynı muhalefet anlayışına göre; iktidar, Kobani için sınırlı bir Tezkere'ye evet deyip; derhal sınır ötesi harekâta girişmeliydi!
Yukarıdaki satırları tarafsız bir gözle okuduğunuzda varacağınız sonuç; bu muhalefetin aklından zoru olduğudur!
Muhalefetin her çeşidinden ümidini büsbütün kesen mahut çevreler yeni bir arayışa girdi ve yeni bir parti kurma kararı aldı! Onlara göre; bu işin tam zamanı.. Zira, korktukları ve bir türlü alt edemedikleri Tayyip Erdoğan, partisinden sıyrılarak Köşk'e çıkmış ve meydan -tabir caizse- boş kalmıştı!
Kurulacak parti geniş tabanlı olacak ve mevcut siyasi partilerin hepsinden ve eski siyasilerden kişiler devşirecek! Bu iş için de; Tayyip Erdoğan'ın ve AK Parti'nin karşısında kim varsa; hemen hepsine roller biçildi!
Amaçları; tıpkı Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde olduğu gibi, her çeşit muhalefeti tek çatı altında toplamak ve bundan da önemlisi, AK Parti'den de önemli kopuşu temin etmek. Yine onlara göre; AK Parti'yi bölmenin tam zamanı; zira, üç dönem milletvekilliği yapan onca AK Partili vekil, böyle bir teklife teşne!!!
Mahut işveren çevreleri de, şimdiye kadar olmadığı şekliyle; keselerini seferber ediyorlar. Arkalarında ve yanlarında; Ankara'nın karar merkezi olmasını istemeyen mahut dış çevreler; 'dikey' ve 'paralel' halleriyle, tam kadro ve tüm imkânlarıyla yer alıyorlar!
Bütün bu çalışmalar yürütülürken, Türkiye, süratle kaotik bir ortama sürüklenecek! 17-25 Aralık ve Kobani ayaklanmalarına benzer kalkışmalar, yaygınlaştırılarak millet, yılgınlığa ve bezginliğe itilecek! Böylece; Tayyip Erdoğan'dan ve AK Parti'den soğutulacak millet, kurulacak yeni partiye kanalize edilecek!
Ankara'nın siyasi kulislerinde bunlar, hararetle konuşulup tartışılıyor.
Demek oluyor ki, mahut muhalefetin gözleri karardığı gibi, vicdanları da, kaskatı ve simsiyah kesilmiş!
20.10.2014
Asıl hedef milletin ta kendisi! -1-
Düşünüyorum da; acaba, dünyada bizim kadar; devletine ve milletine düşman olan ikinci bir toplum var mıdır?
Bizdeki muhalefet anlayışının dünya üzerinde bir benzeri yoktur. İçerideki iktidarı alaşağı etmek adına; dışarıdaki düşmanla bile iş birliğinden çekinmez! Nitekim; Üstad Necip Fazıl Kısakürek, seneler önce aynı mahut muhalefet için; '... bunlar, iktidarı düşürmek pahasına; vatanın düşmesine bile razıdırlar!' diyerek, bu gerçeğe işaret etmişti.
Devlet ve millet hayatımızın son iki yüz senelik hayatının dönüm noktalarına; ibretli bir nazar etmemiz bile gerçeği, bütün dehşetiyle gözler önüne sermektedir.
'Çare' üretmek adına alınan tüm kararlar, dışarısının telkinleriyle ve hatta dışarısıyla birlikte alınır. Bütün bunlarla; sadra şifa kabilinden en ufak bir iyileşme şöyle dursun; saplanılan bataklığa biraz daha gömüldük.
Ta Sultan Mahmud devrinden beri, tatbik mevkiine koyduğumuz, meşrutiyetle sürdürmeye çalışıp, cumhuriyetle doruğa ulaştırdığımız reçetemizin temelinde 'Batı taklitçiliği!' yatmaktadır.
Bizi biz yapan değerlerimizden uzaklaşıp koparak; 'değerli'yi bulabileceğimizi vehmettik. Neticede; başkalarının değerlerini emanet aldık; böylece, onlar gibi olabileceğimizi zannettik. Onlar gibi olamadığımız gibi; kendimiz olmayı da yitirdik! Böylece ne batılı olabildik ve ne de doğulu kalabildik.
Batıya benzemek adına; batı, bize kavanozu sürekli dışından yalatıp duruyor! Asla, ruhuna nüfuz ettirmiyor. Bakınız; sittin (altmış) senedir, Avrupa'nın kapısında bekliyoruz; içeriye alınma adına en ufak bir ışık huzmesine malik değiliz.
Dışarısının hedefi, asırlardır belli; bizi dize getirip çökertmek ve; maddemizle ve manamızla topyekûn değerlerimizi sömürmek..
Bütün bunlar için, birliğimizi bozup; bizi bize düşürdüler. Biz de; sağ-sol deyip, Sünni-Alevi deyip, Türk-Kürt, ezen-ezilen, laik-anti laik deyip, sürekli olarak birbirimizin gözünü oyduk. Bizi, iktisaden ya da kaosa sürükleyerek çökertip, emirlerine amade kıldılar. Böylece, ne oldurup, ne de öldürdüler!
Oldurmadılar; kendimize gelip, eski mutantan günlerimizden korktular. Öldürmediler; süründürüp, iliklerimizin son damlasına kadar emip, sömürmek istediler.
Dışarısının bütün bu emellerini anlamak, bir dereceye kadar mümkün ama; ya içimizdeki işbirlikçilere ne demeli? Bu satılmış ruhu anlayabilmenin imkânı var mı?
Düşünüyorum da; acaba, dünyada bizim kadar; devletine ve milletine düşman olan ikinci bir toplum var mıdır?
Kendi milletinden ve o milletin değerlerinden iğrenip tiksinen; daha da vahimi, kendi devletini ve onun yönetimlerini yabancı ülkelere gammazlayan ve onların müdahalesini davet eden başkaca bir aydın(!) tipi var mıdır?
Dünya üzerinde bizim kadar, haini bol olan başkaca bir ülke var mıdır? (Yarın devam.. F.B.)
11.01.2015
Asıl hedef milletin ta kendisi! -2-
Yapılan ve yapılması düşünülen tüm darbe girişimleri, iktidarlara karşı gibi gözükse de; gerçekte, milletin ta kendisinedir.
Düşman, Türkiye'de asla siyasi istikrar istemez. Siyasi istikrar, hemen her şeyin olduğu gibi, ekonomik istikrarın da temelidir. Daha dün, Türkiye'miz, asma köprülerini, barajlarını, havaalanlarını hep yabancı ülkelerin firmalarına yaptırırdı.
Tankımızı, topumuzu ve hatta askerimizin eline vereceğimiz piyade tüfeğimizi hep dış ülkelerden ithal eder idik. Dışarısı âdeta bize şöyle diyordu ve öyle olmamızın şartlarını hazırlıyordu: Tek başına iktidar, sizin neyinize?! Çok partili koalisyonlara devam edin; hükümetlerin kısa ömürlü olmaları hiç mühim değildir! Sizin neye ihtiyacınız varsa; size vermeye amadeyiz!
Gelip geçen onca 'vesayet iktidarları' (asker ve sivil), bu tavsiyeleri dikkatle dinledi ve harfiyen uyguladı. Böylece; yıllar yılı IMF'ye avuç açıp, huzurlarında el pençe divan durduk! Hepsinden önemlisi; onlardan alınan talimatlarla iç ve dış politikamızı yönlendirdik!
İlk defa; bu milletin bağrından çıkan (Anadolu'nun gerçek çocukları ve sahipleri) bir iktidar; milletin kendisine tevdi ettiği emanete hıyanet etmeyerek, milletin dinamiklerini harekete geçirdi. Bu ülke insanına güvendi ve onların önünü açtı.
On sene gibi çok kısa bir zaman içerisinde, bu iktidar Türkiye'yi avuç açıp 'alan el' konumundan; IMF'yi kapı dışarı edip, 'veren el' konumuna çıkardı. Türkiye'nin dev projelerini (dünyanın en büyük havaalanı, 3. Boğaz Köprüsü, Kanal İstanbul, Körfez Asma Köprüsü, yüksek hızlı tren hatları, onlarca ve hatta yüzlerce barajı vb.) bu ülke insanının kurup geliştirdiği firmalar gerçekleştiriyor.
Bu hal, Türkiye'nin 'çook olması' manasına geliyordu ve iç ve dış mahut çevreleri, ister istemez rahatsız edecekti. Çünkü; böyle bir Türkiye, laf dinlemediği gibi; yeri geldiğinde lafı, âdeta bir Osmanlı tokadı gibi muhataplarının yüzüne haykırıyordu!
Koca bir milletin evlatlarının; beyinlerini ve gönüllerini köreltip, ellerini-ayaklarını prangalara vuran mahut dış güçler, oluşturdukları 'vesayet' sistemi ile ağalıklarını sürdürdüler!
Ağalar çok güçlü ve yalnızca Türkiye'yi değil, bütün dünyayı idare ediyorlar! Dolayısıyla, öyle kolay kolay pes etmeyecekleri belli idi. Nitekim, bir vesayetin çanına ot tıkanırken, bir diğeri (paralel) tüm haşmetiyle hortlatıldı!
Dünkü vesayet, dışarıdaki ağa-babalarına gidip; bu milletin iktidarlarını 'irticacı' diye gammazlar ve darbe için destek isterlerdi. Bugünkü vesayet ise, aynı ağa-babalarına Türkiye'yi; bu ülkede basın hürriyeti yok, masum gazeteciler zindanlarda çürütülüyor diyerek; İngilizce pankartlarla gammazlıyor ve darbeye davetiye çıkarıyor!
Bu cümleden olarak: Gezi olayları, MİT müsteşarının tutuklanma talebi, yurt dışına insani yardım götüren MİT TIR'larına yapılan baskın, 17-25 Aralık operasyonları ve Kobani ayaklanması hep, milletin iktidarını devirmeye matuf darbe girişimleri idi...
Yapılan ve yapılması düşünülen tüm darbe girişimleri, iktidarlara karşı gibi gözükse de; gerçekte, milletin ta kendisinedir. Çünkü; o iktidarı seçen millettir ve yapılan darbelerle de okka altına giren yine millettir. Zira, bedeli hep, millet ödemektedir.
12.01.2015
Eski Türkiye'nin yenisi ile kavgası! -1-
Eski Türkiye ile yeni Türkiye kıyasıya bir savaş içinde.. Yeni Türkiye, bütün cepheleri ile dayatırken; eski Türkiye tüm kurum ve kuruluşları ile direniyor. Son söyleyeceğimizi baştan ifade edelim; şayet, eskiye rağbet olsaydı, 'Bit Pazarı'na nur yağardı!
Eski Türkiye'de ısrar edenlere dikkat edin; İttihat Terakki zihniyetinin temerküz ettiği bir dizi siyasi partileri görürsünüz. Bunların başında da; 'yazı ile tura' misali, bir bütünü teşkil eden CHP ile MHP yer almaktadır.
Eski Türkiye'de ısrar etmelerinin sebebi gayet açıktır: Sosyolojide 'keyif hırsızlığı' denilen bir olguyla; mahut zihniyet mensuplarının fildişi kuleleri yıkılmış; horlayıp tepeden baktıkları halkla karıştıkları için keyifleri bozulmuş, rahat ve huzurları kaçmıştır!
Düne kadar, başörtülüleri, köylerde tarlalara mahkûm etmişlerdi. Şehirlerde varoşlarda, devlet dairelerinde ise, ancak yardımcı hizmetli sınıfına (hademe, bahçıvan, maraba, aşçı yamağı vb.) layık görülmüşlerdi. Mahut zihniyet, cumhuriyetin kurucu iradesi olarak kendilerini görüyor ve bu yüzden kendilerini 'beyaz Türk' addediyorlardı. Yine bu yüzden, 'elit' yalnızca kendileri idi.
Dün, 'halk plajlara hücum ediyor, vatandaş rahatsız oluyordu!' Bugün ise, halk uçaklara hücum ediyor, vatandaşın keyfi kaçıyor!
Halktan kopuk muhalefet, zaman tünelinde kaldı. Halk, onlardan fersah fersah ileride.
Muhalefet, iktidarın tüm icraatlarını toptancı bir yaklaşımla karalayıp inkâr ediyor. Halbuki, kendileri siyasete soyunmuş ve millet onları, çözüm üretsinler diye seçmişti. Tüm hizmetleri, toptancı bir yaklaşımla inkâr etmeleri neticesinde, millet de onları toptan inkâr ederek sandığa gömüyor!
Seçimlere 4 aylık, çok kısa bir süre kalmış olmasına rağmen; sandıktan ve milletten ümitlerini yitiren muhalefet parti liderleri; bakınız, ne hezeyanlar sergiliyorlar. Kılıçdaroğlu; "...Devletin parlamentosu, Yürütme'nin baskısı altında.. Yargı, Yürütme'nin kontrolü altında.. Bu süreç biraz daha hızlanarak giderse, halkın direnme hakkı ortaya çıkacak. Ulusal kurtuluş savaşı başlatmalıyız!" derken, Bahçeli; "Aziz milletim! Yeter artık demek için neyi bekliyorsun?!" diyerek; her ikisi birden halkı sokağa davet ediyor!..
Milleti de, kendileri gibi; aklını peynir-ekmekle yemiş zannediyorlar!
Dün, halkın iradesine karşı bürokratik oligarşiyi dikip; iktidar olamadan muktedirliklerini sürdürdüler. Bugün de aynı oyunu çok pis şekillerde sergilemek istiyorlar. Girişilen onca darbe teşebbüsünden bir sonuç alınamayınca da; bu kez, milleti sokağa dökmek istiyorlar.
Bu hâl, siyaseten tükenmişliğin ve bitişin resmidir.
Muhalefet, aymazlıktan kurtulup; milletin, Müslüman mahallesinde salyangoz satan partilere iktidar vermeyeceğini bir an önce görmelidir. Bunun için de yapacakları şey; bugüne kadar olduğu şekliyle milletin karşısında değil, yanında yer almaktır.
Onlar ise, milletin yanında yer alacaklarına; milletin kanını emen ve dışarıya pazarlayan 'paralel yapı'nın yanında yer alıyor! Böylece, hem kendilerini inkâr ediyorlar ve hem de önlerine gelen iktidar olma şansını tepiyorlar.
Bakın nasıl? (Yarın... F.B.)
Eski Türkiye'nin yenisi ile kavgası -2-
Duran saatin, günde iki kez doğruyu göstermesi gibi; bizdeki muhalefet de, dün doğru bir şey söylüyordu. Hem Kılıçdaroğlu ve hem de Bahçeli, iktidarı 'Paralel Yapı' ile iş tutmakla, birlikte hareket etmekle suçluyordu. Bu cümleden olarak; her iki muhalefet partisi de, iktidarı; yargıyı ve polis teşkilatını 'Paralel Yapı'nın emrine vermekle itham ediyor ve özellikle bu yapının içeri tıktığı askerî vesayet erbabının avukatlığını üstleniyordu.
Muhalefet partileri, 'Paralel Yapı'ya karşı takındıkları bu tavrı, aynen sürdürüp, onunla mücadelede iktidara destek verselerdi; kendileri çok şey kazanıp, iktidara çok şeyler kaybettirebilirlerdi. Bu tarihî fırsatı, ellerinin tersiyle iterek, mahut yapının yanında ve böylece; iktidarın sözde karşısında yer almış oldular.
Üstelik her iki muhalefet partisi de, mahut yapının mağduru idi. Daha canhıraş bir şekilde onunla mücadeleye girişmeleri gerekirdi. Oysa, tam tersini yaptılar; âdeta; kaset şantajıyla koltukları kendilerine sunan bu yapıya bedel ödediler ve el an da ödemeye devam ediyorlar! Ediyorlar ki, bu yapının safında yer alıp; Türkiye'yi akla hayale gelmedik iftira ve yalanlarla dünya-âleme gammazlıyorlar!
İbret alınmadığından, tarih, sürekli tekerrür ediyor. Aynı CHP zihniyeti dün, Yassıada'da Menderes'i suçlarken; onu, Cezayir'e gizlice silah yardımı yapmakla itham ediyordu. Tamamen Başbakan'ın tasarrufunda olan Tahsisat-ı mesturenin (örtülü ödenek) bu yönde kullanıldığının ifşası isteniyordu. Bu durum ise, Başbakan Menderes'ten ziyade Türkiye'nin dünya-âleme rezil edilmesi demekti. Bütün baskılara ve karalamalara rağmen merhum Menderes, bu devlet sırrını vermedi ve o sırla mezara gitti. Ama, tarihler onu kahraman ve şehid Başvekil olarak anarken; ona o ithamlarda bulunanları ise lanetle yad ediyor!
Güney komşumuzun emrindeki mahut yapı; Suriye'deki Bayır-Bucak Türklerine yardım götüren "MİT TIR'ları"nı durdurup; içlerindeki malzemelere sözde suçüstü yapıp; Türkiye'yi dünya-âleme terör örgütlerine yardımcı gibi göstermek istedi. Aymaz muhalefetimiz de aynı yapının yanında yer aldı.
Aynı saatlerde muhalefet partileri, özellikle MHP milletvekilleri Meclis kürsüsünden; Suriye'deki Türklere yardım etmiyor diye iktidarı suçluyor ve milliyetçilik adına mangalda kül bırakmıyordu! Böylesine tutarsız bir muhalefeti millet görüyor ve bunlarla bir yere gidilemeyeceğini çok iyi biliyor. Biliyor ki, onlara iktidar yüzü göstermiyor.
Bakınız, iktidar, yüzyılın problemini çözmek için gecesini gündüzüne katarak ve yalnızca ellerini değil, tümüyle bedenlerini taşın altına koyarak bir mücadele yürütüyor. Türk-Kürt kardeşliğini yeniden tesise çalışıyor. Bundan en ziyade rahatsız olacak olan kimler? Elbette Türklüğün ve Kürtlüğün düşmanı olan ülkeler değil mi?
İyi de; size ne oluyor? Neden düşmanın safında yer alıyor ve onların, mahut yapıyla el ele vererek düzenledikleri darbelerde, onların yanında yer alıyorsunuz?!
Bu mu ulusalcılık; bu mu milliyetçilik?!
Yahu! Darbenin savcısı; bir numara Erdoğan'dı diye haykırıyor; sizse, hâlâ yolsuzluk çamurunda debelenip duruyorsunuz!
Ey idrak ve iz'an! Neredesin?
09.02.2015
Vaki olanda hayır vardır ama!.. -1-
Vaki olanda hayrın olabilmesi için, iyi niyetin bulunması şarttır! Niyet hayır, akıbet hayır diye boşuna söylememişler. Gerçeği, Rabbani tesirle ifade eden sevgili Peygamberimiz (aleyhisselam): "Mü'minin niyeti, amelinden (iş, eylem) efdaldir (üstündür)" buyuruyor. Nasıl üstün olmasın ki; Cenab-ı Hakk'ın: "Ben sizin suretlerinize ve amellerinize değil; kalplerinize bakarım. Yani, onları hangi niyetle yaptığınıza bakarım!" şeklindeki ilahi tespiti; hadis-i kudsi olarak, O'nun (aleyhisselam) mübarek ağzından gönüllere nakşolmuştu.
Türkiye'miz; son 40 yıldır geometrik büyüme ile urlaşan ve ülkemizin sivil-resmî tüm kurum ve kuruluşlarının en kılcal damarlarına kadar yayılan 'Parelel' bir devlet yapılanmasının tehdidi altında! Öyle ki; devletin bizzat kendisi, mahut yapıyla mücadele adına; 'yeniden kurtuluş savaşı' başlattı! Savaşın öncülüğünü de, bizzat Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yapmaktadır.
Makyavel; "Osmanlı gibi devletlerin kurulmaları çok zor, ama; idareleri çok kolaydır. Fransa gibi devletlerin kurulmaları çok kolay, ama; idareleri çok zordur" der. Bu tespit 15. Asırda yapılmıştır. Dikkat edilirse; Osmanlı Devleti'nin kurulup kurumlaşması (1299-1413) yüz seneyi aşkın bir zaman sürmüştür. Uzunca süren bu 'fetret' devrinden sonra alınan gerekli tedbirlerle Cihan Devleti doğmuştur.
Cihan Devleti'mizin yıkılışı da tıpkı, kuruluşu gibi yüz yıl sürmüş ve onun enkazı üzerinde Türkiye Devleti filizlenmiştir. O da, bir yüz yıl sonra; 'fetret'ini tamamlamakta ve yeni bir oluşumun eşiğine gelmiş bulunmaktadır.
Türkiye, tercihini demokrasiden yana yaptığına göre; yeniden büyük Türkiye'yi inşa için, gerçek demokrasiye (halkın, doğrudan katılımı ile gerçekleşen) geçmekten başka çare yok gibidir. Başkanını doğrudan milletin seçtiği devlette, 'Başkanlık Sistemi'nin olmasından daha doğal ne olabilir? Yarın, yeni anayasa ile birlikte; vali ve belediye başkanları da aynı şahıs olmak üzere; yine, doğrudan halk tarafından seçilsin.
Türkiye; Tayyip Erdoğan'la birlikte; yüz yılda bir gelebilecek bir liderle buluşmanın talihini yaşamakta olduğundan; bu tarihî fırsatı çok iyi değerlendirmelidir. Ne olur; gelip geçen onca liderlerimizin sağlıklarında kıymetlerini bilip takdir edemedik; bari, ancak yüz yılda bir gelebilen böyle bir liderin kadr-ü kıymetini, onun sağlığında bilelim ve ondan gerekli istifadeyi yapabilelim.
Aksi halde; sonraki pişmanlık fayda vermeyecek; ancak yüz yılda gelebilecek böylesine tarihî bir fırsat da elimizden uçup gidecektir!
Devletin bu hantal yapısı; doğrusu, bize yakışmıyor. Bizdeki sistem, eski Fransız sistemidir. Fransa bu sistemden 60 sene önce vazgeçti. Hatta; bu sistem gayr-i insanidir diyerek; sömürgelerini bile vazgeçirdi.
Evet; Fransa'nın değil kendisine, sömürgelerine bile reva görmediği bir sistemle idare ediliyoruz!
Mevcut sistemde; üst düzey bir memur tayininde bile 'üçlü kararname' gerekiyor. Yani, ilgili bakanın, başbakanın ve cumhurbaşkanının imzaları gerekiyor. Halkın seçip iktidara taşıdığı hükümet, böyle bir tayini arzu ediyor. Yani, hem bakan ve hem de başbakan imzalıyor. Ama, gelin görün ki, cumhurbaşkanı da imzalamayınca bu tayin gerçekleşemiyor!
Hani, mevcut sistemde cumhurbaşkanları sorumsuzdu? Bu ne menem sorumsuzluk ki, imzası olmadan, iktidar adım atamıyor?! (Paralel yapı vak'asında bile hayır var. Bakın nasıl? Yarın.. F.B.)
Vaki olanda hayır vardır... -2-
Yeni Türkiye'nin, yeniden yapılanmaya ihtiyacı yok mu? Elbette var. Peki; bu, yeniden yapılanma; mevcut çürük 'paralel yapı'nın üzerinde mi olmalı?
Dünya ülkelerinin birbirleriyle füze hızıyla yarıştığı bir dönemde, Türkiye, yoluna kağnı hızı ile devam edemez!
Biz, Fransa'nın sömürgelerine bile reva görmediği bir sistemle idare edilsek iyi; onun üzerine bir de 'vesayet' rejimi bina ettik. Böylece; iktidarların elini kolunu bağlayıp, onları, tamamen devlet işlerinin dışına ittik. 61 ve 82 anayasaları ile yapılan; iktidarları, belediye hizmetleri ile sınırlı kılıp; devlet idaresini, tamamen sivil ve askerî bürokrasinin emrine vermekten ibarettir.
İktidar, tabir caizse; sürekli iktidarcılık oynuyor; futbol tabiri ile ortada, sürekli top çeviriyor. Gol olmasının imkân ve ihtimali, tamamen ortadan kaldırılmış.. Gayesiz; kalkınma ve hamle yapma idealleri köreltilmiş partiler, iktidara gelse ne, gelmese ne?
Böyle bir toplumda demokrasi yerleşip, kökleşip gelişir mi?
Demek ki; demokrasi konusunda samimi isek; yani, niyetimiz düzgünse; öncelikle yapmamız gereken iş, demokrasiyi kuvveden fiile çıkarmaktır. Her şeyin merkezine milleti oturtmaktır; doğrudan, katılımcı demokrasiyi hayatımıza sokmaktır.
Niyeti bu şekilde düzelttikten sonra ise; 'paralel devlet yapılanması'nda bile bir hayır vardır.
Bakın nasıl?
Yeni Türkiye'nin, yeniden yapılanmaya ihtiyacı yok mu? Elbette var. Peki; bu, yeniden yapılanma; mevcut çürük 'paralel yapı'nın üzerinde mi olmalı? Asla! O halde; mevcut bu 'paralel yapı'yı kökünden kazıyıp; yeni yapıyı sağlam temeller üzerine inşa etmeliyiz.
Krizi, fırsata dönüştürüp; devleti, yeniden ve istenildiği doğrultuda inşa etmenin arifesindeyiz.
Çürümüşlük (paralel yapı) bir vakıa; bunu tespit ettik. Bu yapıyı yıkıp, yerine sağlamını inşa etmek imkân ve fırsatı elimizde.. Daha ne duruyoruz?
Bu mesele, yalnızca sayın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın meselesi değildir. Topyekûn milletin, yani hepimizin meselesidir. Üstelik, milletçe varlık ve yokluk meselemizdir. Paralel yapıyla olan mücadelede; milletçe Tayyip Erdoğan'ın arkasında durduğumuz gibi; tüm sivil ve resmî kurum ve kuruluşlar da Cumhurbaşkanı'nın yanında yer alıp, mücadeleye girişmelidir.
Muhalefet; ana ve yavrularıyla 'paralel'in safında yer aldığını açıkladı. Mücadelede onlardan yardım beklemenin manası yoktur. Bu mücadele, milletin kahir ekseriyeti ile beraber devletiyle birlikte olacaktır. Hem de; ya devlet başa, ya kuzgun leşe; idraki içinde!..
Unutmayın; şafağın söküp ortalığın aydınlanması, zifiri karanlığın basmasından sonradır. Zifiri karanlıklar bizleri ürkütmesin!
Zira bilelim ki; "... kâfirler istemese de Allahü teala nurunu tamamlayacaktır!"
16.02.2015
Yakışıyor mu? -1-
Her zaman söylüyoruz; Türkiye'nin en büyük sorunu muhalefettir. Muhalefeti de yalnızca Meclis'teki muhalefet partileri sanmayın. Mahut partilerle, âdeta bir emme-basma tulumba gibi birbirlerinden beslenen sorumsuz medya; algı oluşturmada başı çekmektedir. Demokrasi tarihi boyunca, CHP'nin kahreden-yıkıcı muhalefeti, iktidarların olduğu kadar milletin de iflahını kesmiştir.
CHP; tarih boyunca bir örneği görülmemiş bu halini, İttihat-Terakki'den tevarüs etmiştir. İttihat-Terakki zihniyeti; kendilerini memleketin asıl sahibi görür ve kendilerinden olmayanları ötekileştirir ve onlara tepeden bakar. Cahil, maceraperest ve gözü kara olan bu güruhun; yalnızca on yıllık bir yönetimleri ile koca imparatorluğumuz, paramparça edilerek yıkılıp gitmiştir.
Bu zihniyete sorarsanız; kendilerinden ziyade vatanlarını seven yoktur! Sevgileri, vatanı batırdığına göre; nefretlerinin ne yapacağını varın, siz hesap edin!
Nefretlerinin ne yaptığını; ruhlarının tecessüm ettiği CHP'nin muhalefet anlayışında pekâlâ görülmektedir. Yazı-tura misali; biri ulusalcı, diğeri milliyetçi olarak; CHP ile MHP de; son günlerdeki ortak tutumları ile ruh ikizleri olduklarını sergilemektedirler.
Şimdi bunlara, bir de 'Okyanus medyası' eklendi.
Bakınız; Meclis'te geç kalmış bir güvenlik paketi kanunu çıkarılmak isteniyor. Daha dün; 6-7 Ekim olayları ile insanlarımızın nasıl öldürüldüğünü ve şehirlerimizin nasıl tahrip edildiğini, esnafımızın dükkânlarının nasıl yıkılıp yakıldığını gördük. Çıkarılacak kanunla; polis; okul, kamu binası, ibadethane gibi yerlere Molotof, patlayıcı, yanıcı, yakıcı, boğucu, yaralayıcı ve benzeri silahlarla saldıranlara karşı silah kullanabilecek. Toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde havai fişek, Molotof, demir bilye ve sapan bulundurulmayacak ve taşınmayacak. Terör örgütünün propagandasına dönüştürülen yürüyüşlerde, yüzünü tamamen veya kısmen kapatanlara 5 yıla kadar hapis cezası verilebilecek. Bonzai ve türevi uyuşturucu maddeler de TCK kapsamına alınacak. Kolluk amirinin yazılı, acele hallerde sözlü emriyle kişinin üstü, eşyası, aracı aranabilecek. Bu yapılırken arama gerekçesini de içeren belge verilecek.
Yukarıdaki maddelerin görüşülmesi sırasında; HDP'li milletvekili Meclis kürsüsünde yüzünü poşu ile sararak konuşuyor; kendi partisinin milletvekilleri de; yine yüzlerini örterek arkadaşlarını dinliyorlar. Sözde; bu tavırları ile kanunu protesto ediyorlar. Bunların hallerini bir dereceye kadar anlamak mümkün. Ama; ya MHP'lilerin tavrı? İnanılır gibi değil!
MHP'li milletvekili; "Polis, başörtülü bir bacımıza; açıl, ben seni arayacağım! Soyun bakalım, seni arayacağım!" diyebilecek diye; olaya dürbünün tersinden bakıyor. Onun bu beyanını alan 'Okyanus medyası' ise: haberi, şu çarpık başlıkla verip; aklı sıra hükümetin aleyhinde algı oluşturmaya çalışıyor: Başörtüsüne yasa tehdidi!
Kendileri, başörtüsünü 'füruat' görüp önemsemezken; iftira atmaya çalıştıkları iktidarın başörtüsü için yaptıkları ortada değil mi?
Bütün bunları millet görmüyor mu?..
Ya; Süleyman Şah'ın kabrinin naklindeki tutumlarına ne demeli; Allah, akıl fikir versin! (yarın devam F.B.)
01.03.2015
Yakışıyor mu? -2-
Dedik ya; dünyada emsali olmayan bizdeki muhalefet, düşman başına!
Osmanlı'nın son dönemlerinde; Mora İsyanı vuku bulmuş ve bunun neticesinde Yunanistan, bağımsızlığını ilan etmişti. Batı'nın himayesindeki Yunanistan; başta Fransızlar olmak üzere birçok ülkeden savaş gemileri almış ve deniz kuvvetlerini geliştirmişti. Her zamanki şımarıklığı ile Osmanlı donanmasına saldırdı. Karadan ve denizden te'dip edilen Yunanistan'a gerekli ders verilmişti.
Savaş gemileri bir bir batırılıp; sıra, 'Yarım Dünya' denilen Kraliyet savaş gemisine gelince; o da batırılıp, başarı İstanbul'daki hükümetin hanesine yazılacak endişesiyle (!) kovalamayıp, kaçışına fırsat verilir! Yakın tarihimiz bilinmediği ve özellikle saklandığı için; son iki yüz yıllık olayların muhasebesi yapılabilmiş ve tarih, henüz hükmünü vermiş değildir.
Mesela: Balkan Savaşları sırasında; düşmana tek kurşun atmadan teslim olan paşalar, ordular ve teslim edilen onca vilayetler var!
O gün bugün; değişen bir şey yok; günümüz muhalefeti de aynı aymazlık içinde!..
Bakınız; Türkiye, çok önemli bir operasyon düzenleyerek; Süleyman Şah'ın nakl-i kubur olayını gerçekleştirdi. Bunu yaparken, elbette ki, uluslararası hukuktan doğan hakkını kullandı. Nitekim, daha önce de; aynı olay iki kez değişik zamanlarda gerçekleştirilmişti. Birincisini Bülent Ecevit gerçekleştirmişti. Hafız Esad; kabrin bulunduğu Ca'ber Kalesi'nin, baraj sularının altında kalacağını söyleyerek naklini talep etmişti. Yüz dönümlük Türkiye toprağı olan mahut arazi terk edilerek, bir dönümlük başka bir yere nakledildi. Oysa, Ca'ber Kalesi hâlâ dimdik ayakta ve baraj gölüne tepeden bakıyor. İkinci nakil meselesi de; Süleyman Demirel döneminde; Alpaslan Türkeş'in koalisyon ortağı olduğu hükümetle gerçekleştiriliyor.
Şimdi ise; çok daha mücbir bir sebeple hükümet, üçüncü kez olarak; nakl-i kubur operasyonu gerçekleştiriyor ve; birinci ve ikinci nakilleri yapan liderlerin devamı olan partiler, yeri göğü inleterek; savaşta ric'at edildiğini ve vatan toprağının peşkeş çekildiğini ileri sürüyorlar.
Hükümetin bu başarısını tüm dünya gıpta ile izleyip takdir ediyor; yalnızca iki ülke hariç. Bunlardan bir tanesi Suriye, diğeri ise, İran. Yani, bölgemizdeki politikalarda, karşımızda olan ve bizimle hasmane ilişkiler içinde bulunan ülkeler. İşte; bizdeki muhalefet partileri, bu ülkelerin yanında yer alarak; Türk Hükümeti'ne karşı duruyorlar.
Ta Gezi olaylarından beri, her ayaklanmada olduğu gibi; bu denli millî bir olayda da, hükümetin karşısındalar. Üstelik 'paralel'in yedeğinde ve hep birlikte; 'alesta!' olarak!
Kaostan, kandan ve gözyaşından beslenen; bunların olmadığı yerde rahatsızlanan ve bunların, daniskasının olması için çırpınıp yırtınan bir muhalefet, bu coğrafyadan başka nerede görülebilir?
Önce; 'Tezkere'ye, Türkiye savaşa sokulacak diye karşı çıkan; şimdi ise, operasyona karşı gelip; Türkiye'yi ateşe atmak için yırtınan bir muhalefetin neresi millî ve tutarlı?
Bunların hâli; Tayyip Erdoğan'ın düşmesi pahasına vatanın düşmesine razılar gibi, değil mi?
Bizden ırak olsun; düşman başına! demekten gayri çare var mı?
02.03.2015
Neden en önemli seçim?! -1-
7 Haziran 2015'te yapılacak seçimler, cumhuriyet tarihi boyunca yapılan en önemli seçimler olacaktır. Çünkü, ilk defa bu seçimle millete, gerçek egemenliği sunulmaktadır! Şimdiye kadarki seçimlerde; resmen ve alenen gözbağcılık yapılmış ve millet aldatılmıştır! Zira, bugüne kadarki seçimlerde millete idarecileri seçtirilmemiş; seçtirildiği zannettirilmiştir.
Millet, aldatıldığının şuurunda; lakin, elinden başka bir şey gelmemiş; sandığa git demişler gitmiş, gitme demişler gitmemiş. Sandıktan çıkacakları; yapılan darbe anayasaları ile 'iğdiş' etmişler! Sandıktan tek başına hükümetler de çıkarsalar, netice değişmemiş; zira, davul mahut hükümetlerin boyunlarında asılı iken, tokmak hep başkalarının elinde olmuştur.
Millet, seneler senesi bu psikozu yaşadı. Sürekli olarak, kendini devleti tarafından aldatılmış hissetti. Nasıl hissetmesin ki; devlet, kurulduğu günden beri millete verdiği sözleri tutmadığı gibi, çoğu kez tersini yaptı. 'Dinimiz elden gidiyor, imanımız çalınıyor; vatanımız düşman çizmesi altında çiğneniyor!' nutukları atılarak savaşa davet edilen milletle; İstiklal Savaşı yapılıyor ve düşman ülkeden kovuluyor.
Cumhuriyeti kurmakla övünen CHP (o vakitler adı: Halk Fırkası) 1923-1950 arası, 27 sene tek başına ve tek parti yönetimi olarak iktidarda kaldı. Dini-imanı kurtarmak yerine, milletin dini ve imanı ile oynadı. Ezanı Türkçeye çevirdi, ibadet dilinin Türkçe olması için yoğun gayretler sarf edildi. İmam ve hatip yetiştiren okullar kapatıldı. Kılıçdaroğlu, utanmadan "İmam-Hatip okullarını CHP açtı" diyor. Halbuki 1950 senesine gelindiğinde ülke çapında cenaze yıkayıp defnedecek hoca kalmamıştı. Cenazeler ortada kalmasın diye, 1948 yılında (1946 seçimlerinin acı yenilgisini bildiklerinden!) 6 aylık imam-hatip kursları açtılar; 1950'de Demokrat Parti iktidara gelince, bu okulları açtı ve sayılarını gittikçe arttırdı.
Mahut anayasalarla (1961 ve 1982) bize dayatılan parlamenter rejim tam bir aldatmacadır ve tabir caizse, 'maskeli yönetim'dir. Bu yönetim çeşidi ile Ankara'da demokrasi tiyatrosu oynanmaktadır. Vesayet erbabı, demokrasi piramidini, bilerek ve isteyerek tersine çevirdiler. En üstte ve amir konumunda olması gereken millet, en alttadır ve kimsenin umurunda değildir. Hatta, milletin seçtiği iktidarlara bile, elleri kolları bağlı olarak hükümetçilik oynattırılmaktadır!
Koskoca olması gereken bir devlet sisteminin; ne denli pamuk ipliklerine bağlı olduğunu, bugün bile dehşetle görmekteyiz! Bu nasıl bir devlet sistemidir ki, iki polis amiri, iki asker ve yahut iki savcı ve hakim bu rejimi kökünden yıkmaya cüret edebilmektedirler!
Hangi meslekte olurlarsa olsunlar; üç-beş pervasızın yıkmaya cüret edebildiği devlete devlet denir mi? 1960 İhtilalini Üstad Necip Fazıl; 'yoğurttan bir hükümete mukavvadan bir hançer!' diye anlattığında çoğumuz anlamamıştık; ama şimdi, bu son olayları görünce iliklerimize kadar anlıyoruz.
7 Haziran seçimleriyle milletçe, bu piramidi yerli yerine, yani düz olarak oturtmalıyız. Bunun için de bir partiye anayasayı değiştirebilecek sayıda milletvekilliği vermeliyiz. Bu durumu önleyebilmek için tüm muhalefet partileri âdeta söz birliği etmişçesine, millete yıldızları vadetmekteler.
Bunun sebebi ve iktidar ile muhalefet partilerinin isteği nedir? (Yarın devam. F.B.)
03.05.2015
Neden en önemli seçim?! -2-
7 Haziran seçimleri için; esas itibariyle iki görüş yarışıyor: Biri, tüm muhalefet partilerinin temsil ettiği eski Türkiye, bir diğeri ise iktidar partisi olan AK Parti'nin temsil ettiği yeni Türkiye.. Eski Türkiye'den memnun olanlar, muhalefet partilerinden herhangi birisine oylarını verebilirler! Zira onların hemen hepsinin, bir yıldızları vadetmedikleri kaldı!
Bakınız; bendeniz bütün yazılanların aksine; muhalefet partilerinin vadettiklerini millete vereceklerini düşünüyorum! Hatta elleri mahkûm; mutlaka verecekler! Nasıl olsa Ak Parti hükümetleri hazineyi doldurdu; süratle onu boşaltacaklardır.
Milletimiz için bunlar yeni değil; eskiden de bunları ve hatta ağa-babalarını görmüştük. Girdikleri vaat yarışında kalemler tükenince; bir tanesi hepsini atlatarak; kim ne veriyorsa 'beş' fazlası benden demişti.
Mahut zihniyet, milletin aynasına bakıp bizzat kendilerini görüyor ve tabir caizse milleti 'salak' zannediyor! Belli ki, tüm muhalefet partileri gözlerini karartmışlar; (9) seçimi üst üste kaybetmenin şokunu yaşıyorlar ve o şokla vaatlerini sıralıyorlar.
AK Parti iktidarları 13 senedir bir yandan eskilerin yaptıkları borçları öderken bir yandan hazineyi dolduruyor. Muhalefet işte, o dolu olan hazineye gözlerini dikti. Yukarıda belirttiğimiz gibi; iktidarlarının ilk üç ayında dediklerini yaparlar ama ondan sonrasını ne siz sorun, ne de ben söyleyeyim!
Bu zihniyet, benden sonrası tufan zihniyetidir. Bütün gayeleri, eskiden olduğu gibi, Türkiye'yi bir an önce borç sarmalına düşürüp IMF'nin kucağına oturtmaktır! Zira, dışarıdan borç alıp, sürünerek geçinmek bunların genlerinde var! Borç alacaklar ki emir alsınlar! Borç verecekler ise, Türkiye'ye emir verebilmek için kapıda bekliyorlar!
Zaten, paralel eşliğinde tüm bu akılları, mahut muhalefet partilerine veren de; işte, o 'Üst Akıl'dan başkası değildir. Eski sistemde olduğu gibi, veren de alan da memnundu; memnun olmayan yalnızca milletti, o da kimsenin umurunda değildi.
7 Haziran seçimleri ile millet, ya; el ele tutuşan iç ve dış vesayet odaklarının; borçlandırılmak suretiyle güdülen bir Türkiye'ye evet, ya da; bütün bu vesayet odaklarının çanına ot tıkamış, bağımsız ve bağlantısız hür ve başı dik bir Türkiye'ye evet diyecektir!
7 Haziran'da söylenilecek 'evet' ile Türkiye ya, zalimlerin yanında yer alacak ya da, mazlumların!..
Bu hâlin tipik örneği Mısır'dır. 'Üst Akıl'ının yaptırdığı darbe ve verdiği borç paralarla hem kendi halkına ve hem de Filistinlilere kan kusturuyor! Türkiye'nin de öyle olmasını ve bir an önce İsrail'in safında yer almasını istiyorlar!
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de aynı Üst Akıl, Türkiye'nin başına 'genel vali'lik yapacak birisini getirebilmek için tüm muhalefet partilerini bir araya getirmişti. Milletimiz her zamanki basiretini göstermiş ve o zillete düşmekten kurtulmuştu.
Ne demişler: Eskiye rağbet olsaydı, bit pazarına nur yağardı!
04.05.2015
CHP ve İmam-Hatip Okulları -1-
CHP genel başkanı Kılıçdaroğlu; İmam-Hatip Okullarının CHP tarafından kurulduğunu söyledi. Acaba hangi İmam-Hatip Okullarını kurdu biliyor musunuz sevgili okuyucularım? CHP'nin kuracağı okulların ne menem şey olduğunu bilmek için; evvelemirde CHP'nin İslamiyet'e bakışını bilmek lazımdır.
CHP, Cumhuriyeti ilan ettikten sonra ilk iş olarak; dine, din adamlarına ve dînî müesseselere karşı amansız bir savaş açtı. Bu cümleden olarak; Meclis'te, "bizi İslamiyet geri bıraktı; bu yüzden topluca Hıristiyanlık dinine girmemiz gerekir" şeklinde konuşmalar yaptılar. Parti sözcülüğüne soyunan sözde şairleri ise; 'Kâbe Arap'ın olsun; Çankaya bize yeter!' diye yaveliyordu!
Önce; bütün eğitim kurumlarından (her çeşit okuldaki) din dersleri müfredattan kaldırıldı ve bu derslerin bütün hocalarının işlerine son verildi. 1926 senesinde Halıcıoğlu Askerî Lisesi'nde okuyan bir büyüğümüzden bizzat dinlemiştim: "... Hocalarımızın çoğu dinsizlikte yarış hâlinde idi. Bu yüzden talebelerin çoğu namazlarını terk ettiği gibi; inkâra sürüklendi. Özellikle felsefe hocası ateizmi işliyor; dinle ve din adamları ile alay ediyordu. Din dersinde iken, sınıfın kapısı açıldı ve okulun müdürü ile tanımadığımız bir kişi içeriye girdi. Sert bir ses tonuyla din dersi hocasına: 'din dersleri müfredattan kaldırıldı; siz de tekaüde (emekliye) sevk edildiniz!' diyerek sınıfı ve okulu terk etmesini söylediler. Yaşlı gözlerle öğrencilerini son defa süzen din dersi hocamız, gelenlerle birlikte çıkıp gitti!.."
Ardından; din adamı yetiştiren okullar kapatıldı, yetmedi; Türkiye'nin dört bir yanındaki din adamları, akla hayale gelmedik bahane ve iftiralarla İstiklal Mahkemeleri'nde yargılanıp asıldı veya sürgün edildi.
Bu arada; din dersinden mahrum kalan nesiller, çeşitli tahsil kademelerinde nasıl yetiştiriliyordu biliyor musunuz?
Buyurun; 1931 tarihli, ortaokulların ikinci sınıfında okunan tarih kitabında bakın neler yazıyor
"... Kur'an ve vahiy: Muhammed'in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kur'an denir... Muhammed birdenbire 'Allah'ın Resulüyüm' diyerek ortaya çıkmamıştır. O, Arapların ahlak ve âdetlerinin pek fena ve pek iptidai ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunları ıslah için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur.
...Muhammed de Mekke'den kalkıp Medine'ye kaçtı (622) buna 'hicret' denildi.. Muhammed Medine'ye yerleştikten ve az çok teşkilat yaptıktan sonra Mekke ile Suriye arasında gelip giden tüccar kervanlarına tecavüzlere başlamıştı..."
vet; CHP, din derslerini kaldırıyor ve tarih derslerinde bu milletin çocuklarına yukarıdaki iftiraları ve hezeyanları okutuyor. Peygamberimiz aleyhisselam hakkındaki bu galiz ifadeleri bir müsteşrik (İslam araştırmacısı Hıristiyan veya Yahudi) asla kullanmaz. Ancak bir İslam düşmanı zındık kullanabilir.
Ezan asli hüviyeti ile yasaklandı; hutbeler Türkçeleştirildi; hutbeleri din adamları değil din filozoflarının okumaları ve camilere sıralar konulması; CHP Diyaneti'nce teklif edildi. 1948 yılına gelindiğinde ülke genelinde cenaze yıkayacak ve defnedebilecek imam kalmamıştı.
10.05.2015
CHP ve İmam-Hatip Okulları -2-
CHP'nin varlık sebebi toplumu dizayn etmektir. Yani, hangi hususta olursa olsun topluma dayatmaktır. CHP'ye göre; tabir caizse, halk kendi hâline bırakılırsa, ya davulcuya ya da zurnacıya varır! Bu hâle asla rıza gösterilemez! Biz nasıl istiyorsak halk o şekilde giyinecek; biz nasıl diyorsak halk o şekilde inanacak ve biz neyi beğeniyorsak halk onu beğenecek, biz neyi reddediyorsak halk onu reddedecektir!
1948 yılında; 46 seçimlerinin hezimeti ile CHP, din konusunda önemli bir karar aldı! Bu karara göre; 3-5 aylık cenaze yıkama kursları açılacak ve buna İmam-Hatip Okulu denecek! Bu kurslara katılanlara, felsefe hocalarının eşliğinde dinsizlik aşılanacak! Vaktiyle İngiliz casuslarının yaptıklarını bunlar yapacak ve böylece din kökünden silinecekti!
CHP'nin bu planı tutmadı; zira 1950 seçimleriyle Adnan Menderes iktidara geldi ve İmam-Hatip Okulları gerçek hüviyetlerine kavuşturuldu.
1960 senesinde yapılan ve ondan sonraki tüm ihtilal ve darbelerde hep; CHP zihniyeti hortlatılmıştır. Mesela; 60 İhtilali'nde, Türkiye'nin onca kurum ve kuruluşu dururken; Devlet Başkanı Cemal Gürsel, İstanbul İmam-Hatip Okulu'nu ve İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'nü teftişe gelmiştir. Her darbeden sonra İmam-Hatip Okullarının orta kısımları kapatılmış ve Türkiye'deki dînî müesseselerin ve özellikle Kur'an kurslarının üzerine gidilmiştir.
Bu zihniyetin son örneklerini 28 Şubat sürecinde gördük. On beş yaşına kadar Türk çocuklarına din dersi ve Kur'an-ı kerim öğretilmesi yasaklanmıştı. İlahiyat fakültesi mezunlarının din dersi hocalığı yapmalarının önü kesilmiş ve bu mühim iş; yalnızca dinler tarihi, din sosyolojisi ve din psikolojisi derslerinin verildiği eğitim fakültesi mezunlarına verilmişti. O günkü YÖK'ün aldığı ve uyguladığı bu karar; dinsiz din adamı yetiştirmek istemekten başka bir şey değildir! Çünkü; dinin temel ilimlerinin tahsil edilmediği bir okulun mezunlarına din dersi verdirirseniz; ancak dinsizliği aşılamış olursunuz.
Vaktiyle, tek parti döneminde CHP'nin yapmak isteyip de yapamadığını; 28 Şubat süreci yöneticileri de yapmak istemiş; tıpkı o vakitler Menderes'in gelişi gibi, bugün de Tayyip Erdoğan'ın gelmesiyle; bütün bu kötü emeller akamete uğramış ve o zifiri karanlıklardan aydınlığa çıkılmıştır.
Uzun yıllar CHP'nin genel sekreterliği görevini yapan Önder Sav'ın; Hacca gitmek isteyen bir vatandaşa söyledikleri hâlâ hafızalardadır: "... Ne işin var orada? Gidip Araplara para kaptırma! Hem, bakarsın Muhammed seni bırakmaz; boş ver gitmeyi..."
Bu kafanın, dini dizayn etmesini düşünebiliyor musunuz?
CHP asla değişmez; dün ne idiyse bugün de odur. Dün, Kur'an-ı kerim okutmaya çalışan köy hocalarının peşlerine jandarma takıyor; yakaladıklarını işkencelerden geçirip kodeslere tıkıyordu; bugün de Müslüman kızların başörtüsünü yasaklamak için Anayasa Mahkemesi'nin kapısını aşındırıyor!
Unutulmamalı ki; 'onlar istemese de Allah celle celalühu nurunu tamamlayacaktır!'
11.05.2015
Aydın sırra kadem basalı kaç asır oldu?!
Kerametleri kendilerinden menkul, mahut aydın (!) taifesinin; bebek katiliterör örgütünü görmezden gelip devleti suçlamalarını ibretle izledik. Doğrusu bu trajik hâle biz hayret etmedik.
Çünkü biz, bu toprakların mayasının karıştığını ve bu karışımdan bu milletin öz değerlerine; başta mukaddesatı olmak üzere, irfanına, kültürüne ve millî değerlerine düşman nesiller yetiştirildiğini biliyoruz.
Osmanlı’nın yıkılış sürecinde -ki, devlet hayatındaki en uzun asırdır- başlayıp, İttihat ve Terakki ile ivme kazanıp, Cumhuriyetle birlikte şaha kaldırılan; bu denli yabancılaştırılma ve öz köklerine ihanet çabaları elbette sonuçsuz kalmayacaktı. Kalmıyor da!
Devlet ve millet hayatımızın son bir asırlık serencamına, şöyle kuş bakışı bir nazar attığımızda; bu hâlimizle, bugünlere kalabildiğimize bile şükretmeliyiz! Asrın başlarında Osmanlı, Cihan’a karşı savaştı. Sadece yenilgi ile bırakılmadı; başta okumuş insan gücü olarak; maddesi ve manası ile bitirildi.
Osmanlı’nın külleri üzerinden yeni bir devlet kuruldu. Cumhuriyet, bir dizi devrimlerle; eski döneme ait ne varsa hepsini devirdi! Maziyi inkâr ve iptalle işe koyuldu ve Batı’nın güdümünde yeni nesiller vadetti! Bir imparatorluk bakiyesi olan cemiyet, kısa zamanda bütün dinamikleri ile yerle bir edildi.
Münevverin adını aydın almış; onu da ecnebi sefaretlerin kapılarında bulur olmuştuk! Artık sadrazamlar, ya Rusya yanlısı, ya İngiltere yanlısı, ya Fransa veya bilmem ne yanlısı olarak ve asla kendi devlet ve milleti taraftarı olmayan haramzade herif-i na şerif tipler eliyle idare edilecektik!
Osmanlı’nın son dönemindeki münevver (aydın) tipini -ki bunlar, İngilizlerin, Fransızların kurdurdukları eğitim sistemine rağmen, imalat hataları olarak yetişebilmiştir- devletin de inkırazına sebep olan onca savaşlar bitirdi.
Cumhuri rejimin imalat hataları olan münevver (aydın) tiplerini ise, onca darbeler ve en son ve en ağır darbe olarak da ‘Paralel’ örgütlenme macerası bitirdi ve bitirmekte!
Düşünsenize; son 40 senenin ışıltılı beyinleri, onca emeklerle yetiştirilip işbaşına getirtiliyor. Bir de bakıyorsunuz ki; silahla donatıp, güvenlikçi yaptıklarınız namluları size doğrultmuş! Devletin hemen her kademesine yerleştirilen mahut zevat, devlet ve milletinin aleyhinde çalışıyor!
Bu durum; yeni bir Çanakkale Savaşı, yeni bir Cihan Harbi ve yeni bir İstiklal Savaşı (Sakarya, diğer adıyla Yedeksubay Meydan Muharebesi) yapıp, nesilleri kırdırmaya gerek yok! Ondan daha vahimi olarak; ışıltılı beyinleri devşirerek; ‘Paralel’ adı altında devlet ve millet aleyhinde kullanmak var!
Dolayısıyla, 1128 akademisyenin bildirisi; bu vahim tablo karşısında, sivrisinek vızıltısı bile değildir. Ayrıca bunların işgüzarlığını öyle abartıp reklamlarını yapmaya da lüzum yoktur. Hele devlet eliyle egolarının şişirilmesine hiç gerek yoktur
Hele hele bir kısım karanlık tiplerin söylediği gibi, kan banyolarına hiç mi hiç gerek yoktur
Zira mahut tiplerin şayet birazcık vicdanları varsa, mazlum bebeklerin kanları onları zaten boğacaktır!
18.01.2016
Aydın mı, hain mi?!
Son iki asırdır cemiyetimize arız olan hastalık; diğer bir deyimle baş belamız, kaht-ı ricaldir, yani aydın yokluğudur. Üstad Necip Fazıl, bu hâlin sebebinin "çürütücü taklitçilik" olduğunu söylerdi.
Kendi değerlerimizden koptuk; yeni değerler edinmek için de Batı'ya, Batı'nın değerlerine yöneldik. Ne kendi değerlerimizden büsbütün kopabildik ve ne de tam manası ile batılı olabildik; ikisi arası bulamaç bir hâl aldık ve artık; ne kendimizdik ve ne de Batılı olabilmiştik.
Böylece hainlerin mantar gibi türeyebileceği mümbit tarlalar hazırladık. Ta Sultan Abdülmecid’den beri yetişen askerî ve sivil üst düzey bürokratların (paşaların) birçoğu mason olup; kendi ülkesinden ziyade ya İngiltere’nin, ya Almanya’nın, ya Rusya’nın, ya Fransa’nın ve son dönemde de moda şekliyle ABD’nin taraftarı olmuşlardır.
Dün, Padişah’a baş kaldıranlar, sıkışınca soluğu mahut ülkelerin sefaretlerine sığınmakta alıyordu. Bugün ise, aynı ülkelere kaçarak; hıyanetlerini oralardan ve oralarda kendilerine sağlanan imkânlarla sürdürmektedirler.
Sol gelenekten gelmesine rağmen, yerli ve millî kalabilen Attila İlhan, çıktığı bir televizyon programında aynen şunları söylemişti:
"... Türkiye’nin hain kontenjanı var. Bu, nüfusun yüzde onudur. Türk aydını dediğimiz kişi, Batı'nın manevi ajanıdır. Şimdi aydınlar, haysiyetten önce banka hesabına dikkat ediyor. Türkiye’de üç şey millî olmalıdır. Eğitim, savunma ve ekonomi.. Bu üçü millî olmadığı takdirde Sevr olur. Batı, televizyonu uyuşturucu gibi kullanıyor. Türkiye’de basın Türk değildir çünkü Türk basını Türkiye’nin çıkarlarını korumuyor. Türkiye’de özel kanallar özgür değildir çünkü özel kanallar sermaye kanalları olmuştur…"
Attila İlhan’ın bu tespitleri yaptığında; internet ve sosyal medya bu kadar yaygın değildi. Televizyon yayınlarına bir de bu günkü sosyal medyayı eklerseniz; uyuşturucuya ne denli müptela olduğumuzu görürsünüz!
Dün, Paris ve Londra elçiliği görevleri yanında, Dışişleri Bakanlığı ve (yanlış değil) tam altı kez Sadrazamlık (Başbakanlık) yapmış olan Mustafa Reşit Paşa masondu ve Londra'da ikamet ederek Osmanlı ülkesini yönetmişti.
Hazırlayıp ilan ettirdikleri Tanzimat Fermanı ile Padişah’a bile haddini bildiren bu had tanımaz güruhun başındaki bu adam, tarihte ‘Büyük’ diye anılmakta kahraman olarak okutulmaktadır.
Aynı zihniyet bugün de işbaşındadır ve hareketin başı ‘Kainat İmamı’ olarak ABD’nin Pensilvanya şehrinde ikamet etmekte ve oradan; Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a had bildirerek, içerideki avaneleri ile Türkiye’yi yönetmeye kalkışmaktadır.
Niyetleri çok açık; Sevr’i gerçekleştirmek; bin yıllık Türk yurdunu, bütünüyle düşmanlara peşkeş çekmek.
Geç de olsa Tayyip Erdoğan uyandı, tehlikeyi gördü ve duruma vaziyet için elinden geleni yaptı ve yapmaya devam ediyor.
Ama bürokrasi (bakanlıklar-belediyeler) ve AK Parti teşkilatlarının aynı duyarlılıkta olduğunu söyleyebilmemiz, maalesef mümkün değil.
Ne diyelim: Allahü teala akıl ve şuur versin!
14.03.2016
Muhalefetin acizliği ve düştüğü dereke!
Demokrasinin olmazsa olmazı muhalefettir. Bizdeki demokrasinin şanssızlığı, cumhuriyeti kurduğunu iddia eden bir partinin muhalefet olmasıdır. Bu, bir siyasi partiden ziyade; "kifayetsiz muhterisler"in bir araya geldiği ve âdeta "dinim kinimdir" diyen ve ne olursa olsun; kurulu tüm düzenlere karşı olmayı maharet bilen ve bu uğurda sergiledikleri ile şeytanlara taş çıkartan bir lonca görünümündedir.
Mahut zihniyetin hedefi millet ve milletin değerleridir. Köksüz olmaları hasebiyle, köklü gördükleri her şeye düşmandırlar. Aydın geçinenleri; bilmediğinin düşmanı olmanın çaresizliği içinde daha da saldırgandır.
Öz köklerinden iğrenir ve kurtuluşu Avrupa’nın kusmuğunda ararlar. Halbuki; uğrunda öldükleri Avrupalı bile bunları kendinden saymamış ve elindeki kavanozu dışından yalatarak cemiyet arenasına salmış; bunlar da asriliği-ilericiliği rakı içmekte bulmuş, içmeyenleri gericilikle suçlamışlardır.
Mahut tipler; ne doğulu ve ne de batılı olamamış, bulamaç tiplerdir. Allah, Peygamber, din, iman, Kur’an, cami, Müslüman vb. kelimeleriyle karşılaşınca; "e’üzü" duymuş şeytan gibi sırra kadem basarlar!
Çeyrek asırlık tek partili iktidarları boyunca; başka bir partinin varlığına bile asla tahammül edememiş; hem çalıp-hem oynayarak, milletin beyninde boza pişirmişlerdir.
İlk serbest seçimle alaşağı edilen mahut zihniyet boş durmamış; fesat ocaklarını körükleyerek; ihtilallere zemin hazırlamış ve bunların marifetleriyle yaptırdığı anayasalarla sürekli iktidarda kalmayı başarmışlardır. Böylece, karşılarındaki hiçbir oluşuma gerçek iktidarın yüzünü bile göstermemiş; onları, idare-i maslahatçılıkla oyalamıştır.
Bu cümleden olarak: Menderes’i idam ettiler, Demirel’i kendilerine benzettiler; Özal’a ölümlerden ölüm beğendirdiler, Erbakan’ı tu-kaka ederek alaşağı ettiler… Ve; kendilerinin gerçek iktidar oluşlarına hiçbir halel getirmediler. Yani davul kimin boynunda olursa olsun, tokmak hep bunların elinde kalmıştır.
Dün yaptıkları ve bugün sergilediklerinin hepsi de, gerçek muhalefet olamamanın, yani kifayetsiz muhteris olmalarının gereğidir. Bu denli acziyetleri, onları; seviye sınırlarını tüketerek çukurlaştırmış ve Sn. Tayyip Erdoğan’ın pek yerinde tespitiyle; "siyasi sapıklık" derekesine indirmiştir.
İsmini vererek ve ne söylediğini yazarak reklamını yapacak ve yazımı kirletecek değilim.
Müzmin muhalefette kalıp; ruhi bunalımlara düşmelerinin sebeplerini aramak ve bulmak yerine ve dönüp kendilerine ve ne yapıp ettiklerine ve ne söylediklerine bakacaklarına; ufunet ve hezeyan kusmaya devam ediyorlar.
Ne diyelim: Her kaptan içindeki sızar!
Bu kafayla giderlerse; sittin sene iktidar yüzü göremedikleri gibi, bir sittin sene daha ancak iktidar hayaliyle yaşarlar! Zira, Sn. Tayyip Erdoğan ve AK Parti iktidarlarından sonra; mahut iktidar yolları kapatılmış ve yalnızca milletin iktidarına yol açılmıştır.
Artık iktidar için millete gitmekten, milleti baş tacı etmekten ve milletin değerlerini yüce bilip onlara saygı göstermekten başkaca çare yoktur.
Demokrasi, milletin idaresi ise, işte millet ve işte idare!
Millet, kendine ve değerlerine saygı duyanları ve kendisine hizmet edecekleri işbaşına getirir; kendine, seçtiklerine ve değerlerine sövenleri ise, kubur farelerine denk muameleye tabi tutar!
11.04.2016
Adaletin bu mu dünya?
Geçen gün, Adalet Bakanı'nı, kanım donarak izledim. Anlattığı şeyler; yaşadığım ülkem adına içimi acıttı. Şayet; bir sömürge ülkesi olsaydık, ancak bu kadar aşağılanabilirdik! Meğerse bu ülkede; kendilerini seçkinci olarak konumlandıran bir güruh; askerî ve sivil bürokrasi adına bu milletin ensesinde boza pişirmeyi kendilerine vazife bilmiş ve bu cinayetlerini seneler senesi, utanmadan sıkılmadan icra etmişlerdir. Ve yine, meğerse bizim ülkemizde yürürlükte olan hak-hukuk ve adalet anlayışı; 1960 İhtilali'nden sonra kurulan ve hafızalarda; 'Sizi buraya tıkan güç, bu şekilde cezalandırılmanızı istiyor!' kepazeliğini kazıyan Yassıada Mahkemesi'nden kaynaklanmaktaymış. Zira, o mahkemelerin çeşitli kademelerinde görev alan savcı ve hakimler terfi ettirilerek; yüksek yargının her kademesinde (Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Yüksek Seçim Kurulu vb.) konumlandırıldı. Ve o gün bugündür bu zevatın dağıttığı ve dağıttırdığı hukuk(!) cümle âlemin malumudur. Kendi ülkesinin mahkemelerinin vermiş oldukları kararlarla tatmin olmayıp AİHM'ye başvuran dünyada ikinci ülkeyiz! Kararları adaletsiz görülüp cezaya çarptırılan ülkeler arasında da birinci sıradayız! Hükümet çareyi; kararlarıyla Türkiye'yi bu şekilde cezalandıran hakimlerin terfilerini durdurmakta buldu! Yüksek yargı mensubu bir kişinin kanun metnini değerlendirmesine bakın: 'Siz kanunda ne yazarsanız yazın. Bu yazdığınız verilecek karara ancak yüzde beş oranında etki eder! Yüzde doksan beş bizim (hakim) kanaatimiz etkilidir!' Son yıllara gelinceye kadar; her Adli Yıl açılışında Yüksek Yargı başlarının konuşmalarını hatırlayınız. Yasama (Meclis) ve Yürütme'yi (Hükümet) yerden yere vururlar ve bu densizlikleri ertesi günkü gazete manşetlerinde; 'Yargıdan hükümete şamar!' olarak yerini alırdı! Askerî ve sivil bürokrasinin gemi azıya aldığı böyle bir ülkede demokrasiden veya demokrasinin kuvvetler ayrılığından bahsedilebilir mi? Dikkat edilirse tüm bunlar; milletle millî irade ile savaş adına yapılıyor ve böylece millet sindirilmek isteniyor! Anayasa'nın 26 maddesinin referandumla değiştiği 2011 yılına kadar da bu savaş devam etti. Bu savaş; milletin ve millî iradenin yani hükümetin ve meclisin aleyhine olarak sürdürüldü. Lenin, devleti tarif ederken; egemen güçlerin baskı aracıdır der. Bizim hakimlerimiz de, yine kendilerinin ifadeleriyle; kararlarında devletten yana tavır almayı maharet bilirler! Birey veya bireyler mi? Bu anlayışa göre; altta kalanın canı çıksın!
07.02.2013
Adaleti ararken
Milletle devlet arasındaki sözleşmeyi ihtiva eden anayasamızı bir türlü sivilleştiremiyoruz. Daha açık söyleyelim: Şimdiye kadar sahip olduğumuz 61 ve 82 anayasaları askerî yönetimler tarafından yazdırıldığından; birey yerine devleti önceliyorlar. Bu kadarla da kalmayıp; demokrasi ile taban tabana zıt bir işleyişle; millî iradeyi ortadan kaldıran ve onun yerine 'vesayet' rejimini yerleştiren ve seçilmişlerin yerine atanmışların hükümran olduğu tuhaf bir sistemi yansıtıyorlar. Bu tuhaflıklarla yaşarken, geçen 61 sene içerisinde; bu anayasalardan memnun olan kimse çıkmadı; iktidarları ve muhalefetleri ile hemen tüm partiler bu anayasalardan şikayetçi oldular. Hem 61 ve hem de 82 anayasaları değiştirile değiştirile; âdeta kevgire çevrildiler ama, yine de onlardan bütünüyle kurtuluş mümkün olmadı, olamadı. 23. Dönem Parlamentosu, tarihî bir başarıya imza atarak; anayasanın 26 maddesini millete götürerek değiştirdi ve tabir caizse; böylece 'vesayet'in belini kırmış oldu! 24. Döneme girildiğinde; Meclis Başkanı'nın başkanlığında, Meclis'te grubu bulunan partilerden bir komisyon kuruldu ve AK Parti, özveride bulunarak bu komisyona partilerin eşit sayıda üye ile katılabilmelerine imkân tanıdı. AK Parti'nin bu denli iyi niyetine rağmen, bugün gelinen noktaya bakıldığında; muhalefet partilerinin ipe un sermekte olduğunu görmekteyiz. İyi niyet olmadan bu işin bitirilemeyeceğini herkes söylüyordu; nitekim öyle de oluyor. Peki; bundan sonra ne olacak? AK Parti'nin görüşü o ki; tek başlarına da kalsalar; daha evvel hazırladıkları anayasa metnini, gerekli desteği bulurlarsa; yine millete götürmeyi (referandum) düşünüyorlar. O metin; Başkanlık sistemine göre kurgulandığından, Meclis'teki muhalefet partilerinin tepkisine sebep oluyor. Muhalefet partilerinin; bu şekildeki bir metnin millete götürülüp kabul görmesi korkusu; ayaklarını yere indirebilir mi? Bu korku onları makul çizgiye çekebilir mi? Bekleyip göreceğiz. Belli ki, AK Parti; üçlü ikili ve hatta tek başına ve referandum sayısına ulaştıran milletvekili destekli her yolu deneyecektir. Milletimiz; kendi adına yapılacak sözleşmede (anayasa) vekil ettiklerinin hallerini büyük bir dikkatle izlemektedir. Kimlerin iyi niyetli, kimlerin art niyetli olduklarını görüyor. Milletimiz, kendisine demokratik bir anayasayı çok gören zihniyetlere gerekli cevabı sandıkta verecektir. Siyasi partilerimiz; bu sualin cevabını bularak ve bilerek milletin huzuruna çıkmalıdır. Aksi halde; bu olumsuz tavırları, o sandığa gömüleceklerinin resmidir!
13.02.2013
Millete tepeden bakmak -1-
Cumhuriyeti kurarken Meclisin duvarına; 'Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir!' yazarak, yönetimi millete vereceğimizi vadetmiştik. Yani, bir kişinin veya bir zümrenin değil, topyekûn bir milletin kendi kendisini idaresini gerçekleştireceğimizi söylemiştik. Bu ise, nasıl olacaktı? Elbette; milletin seçtiği temsilcileri eliyle olacaktı. Bunun gerçekleşmesi için de, birden fazla siyasi partiye ihtiyaç vardı. 1923'ten 1946'ya kadar, birden fazla partinin yaşamasına müsaade edilmedi. Dolayısıyla; o devirde, her ne kadar rejimin adı Cumhuriyet ise de; yönetim tek kişinin iki dudağı arasında kalmıştır. Tek parti olarak CHP vardı ve onun adaylarını ve hatta illerdeki vali ve belediye başkanlarını aynı kişiler olarak, bir tek kişi belirliyordu. Dışarısının telkin ve baskıları ile; 1946'da birden fazla partiye müsaade edildi ve 46 seçimlerine CHP ve DP olarak; iki partiyle gidildi. Gidildi, gidilmesine ancak; CHP yönetimi 'şark kurnazlığı' yaparak; el çabukluğu ile; 'açık oy, gizli tasnif!' kanununu çıkardı. Böylece seçimler şeklen yapılmış olacaktı; zira, davulu milletin boynuna asıp, tokmağı kendi elerinde tutacaklardı. Nitekim öyle de yapıldı. Seçim sandıkları kaçırıldı, yakıldı, denize atıldı; yetmedi DP'nin oyları (gizli tasnif sayesinde) CHP hanesine yazıldı ve hile ile; iktidara yine CHP oturtuldu. Cihan Devleti'miz olan Osmanlı İmparatorluğu'nu askerin siyasete karışması yıktı. Cumhuriyet tarihimiz boyunca ise, İsmet İnönü'nün tek parti ile iktidarda olduğu 27 sene süresince (14 sene başbakanlık, 12 sene cumhurbaşkanlığı) askerî ve sivil bürokrasiyi tepeden tırnağa kadar kendi zihniyetinden ve yandaşlarından seçip belirledi. Millete tepeden bakan ve onu asla adam yerine koymayan bu zihniyetle, milletle devletin (askerî ve sivil bürokrasi ile CHP parti örgütü, hükümeti ve onların meydana getirdiği TBMM) arası açıldı. Mahut bürokrasi ile CHP örgütü el ele vererek, on yıllık (1950-1960) DP iktidarını, ihtilalle alaşağı ettiler ve milletin seçtiği Başbakan ve bakanları darağaçlarında sallandırdılar. Bütün bu kepazelikler yetmeyecek ve işbaşına getirdikleri en üst düzey bürokrat temsilciler, İnönü'ye; 'Emirleriniz bizim için peygamber buyruğudur!' deme alçaklığını gösterecektir! Sakın; bu sözleri ile Hz. Peygamberi ve onun buyruklarını üstün bildikleri sanılmasın! Zira Hz. Peygamber'e karşı tavırları, hayatları boyunca bellidir! O halde bu sözle şunu demek isterlerse gerektir: Sen yeni bir din getirdin ve onun peygamberisin; biz de sana inananlarız; şu halde senin buyrukların bizim için peygamber buyruğudur! Baktılar ki, yapılan onca seçimle (1950-1954-1957), kendilerinin iktidara gelmeleri muhal üstü muhal; şeytani bir hile ile 61 anayasasını yapıp; böylece gelecek tüm iktidarları muktedir kılmamanın yolunu buldular!
Neydi; bu 61 anayasası; hatta aynı paralelde ve millet için; 'geniş geldi, biraz daha daraltalım' denilerek yapılan 82 anayasaları? Bu anayasaların en bariz vasıfları; iktidarı milletin, milletin seçtiklerinin elinden alıp askerî ve sivil bürokrasiye verme özelliğidir. Diğer bir ifade ile; millet yerine devlet öncelikli anayasalar marifetiyle, milletin ve milletin seçip iktidara taşıdıklarının enselerinde devamlı olarak boza pişirilmiştir. Böylece her on yılda bir ihtilal meşru görülmüş; milletin seçtikleri iktidardan uzaklaştırılmış ve siyasi partileri pırasa gibi doğranarak bir bir kapatılmıştır. Bunlardan en kepaze örneği AK Parti iktidarında yaşandı ve 17 milyon oy alarak tek başına iktidara gelen bir siyasi parti kapattırılmak istendi. Bu darbe anayasaları sayesinde yapılan onca ihtilallerle, bir avuç seçkinci zümre alabildiğince zengin edilmiş; millet ise, her seferinde fukaralığın girdabına itilmiştir. Battıkça IMF bataklığına saplanılmış ve millete yalnızca kemer sıkma hürriyeti tanınmıştır. Peki; diyeceksiniz ki; bu CHP zihniyeti neden milleti değil de devleti önceliyor; onlar için insan hak ve hürriyetlerinin hiç mi önemi yok?! Aynen öyle.. Sebebi şu; devlet, kendileri de ondan!.. Asker ve sivil bürokrasi, anayasal kurum ve kuruluşlar hep kendilerinden yana; al gülüm ver gülüm hokkabazlığı içerisinde gününü gün ediyor! Senin partin istediği kadar oy alıp tek başına iktidara gelsin; sen asla hikmetinden sual edilemeyecek devlete ve devlet organlarına ve onların kararlarına karışamazsın! Onlar, gel dediği zaman gelecek ve git dediği zaman gideceksin! Bakınız aynı zihniyet; bir sivil anayasa yapma konusunda; yine millete güvenmiyor! Çünkü, seneler senesi kendileri millete dayatmaya alışmışlar! Millet anayasanın 26 maddesini değiştirince; fildişinden kuleleri yıkıldı; ayaklarının altındaki halılar kaydı ve tek kelime ile çılgına döndüler! Seneler senesi millete yaptıklarını biliyorlar ki, milletten, milletin vereceği kararlardan bu denli korkuyorlar! Milletin önüne sandığın konulduğu ilk seçimle (1950) iktidardan uzaklaştılar ve bir daha milletten iktidar yüzü görmediler. Ama hiç iktidardan gitmediler! Bunu da ihtilaller ve yaptırdıkları anayasalar sayesinde sürdürdüler. Bundan dolayıdır ki, güvendikleri bu dağların kıllarına dokunulmasın istiyorlar! Onlar istemeseler de millet rüştünü ispatladı. Artık bundan böyle iktidar yolu, yalnızca milletten, milletin azim ve kararından geçmektedir. Artık iktidara talip olanlar (hangi parti olursa olsun) ya bunu öğrenecek ve gereğini yapacak; ya da kendilerine başka iş bulacaklar!
07.03.2013
Milleti düşman etmek!
Kurtuluş Savaşı'ndan önce, İstanbul'da Sultanahmet Mitingi için dağıtılan el ilanı şöyle idi:
"Müslüman! Önümüzdeki Cuma günü resmî dua günüdür. Yevm-i mezkürda (anılan günde) Fatih, Sultanahmet, Bayezid camilerinde Cuma namazından sonra Müslüman ve Türk yurtlarının halası (kurtuluşu) için dua edilecektir. Vatanını seven her Müslümanın bu ictimalarda (toplantılarda) bulunması vecibe-i diniyedir (dini gerekliliktir). Camilerde, evlerde tazarru et! (Allah'a yakar, dua et) Duadan sonra Allah'a yükselen kalbinle Sultanahmet'e, bütün Türk ve Müslümanların koşacağı büyük ve umumi ictima'a gel! (büyük mitinge gel!) Sevgili vatanın parçalanıyor. Öldürücü felaketler yağıyor. Camilerini, mukaddesatını çiğneyecekler! Gözlerini aç, düşmanlarını, milletini düşün! İzmir facialarını öğren! Anadolu senin de kararını bekliyor. Haksızlıklara karşı feryat et! Âlemin vicdanına hitap eden heyecanlarla hakkını müdafaaya ve parçalanan vatanının imdadına koş!
Bu mitingde kurtarıcı kararlarını ver ve halasın (kurtuluşun) için çalışmaya yemin et! Müslüman!"
Beyannamenin; Müslüman diye başlayıp Müslüman diye bitişine dikkat ettiniz mi sevgili okuyucularım?!. Düşmanın hedefinde Müslüman, Müslümanlık Dini ve Müslüman vatanı vardı; tehlikede olan bunlardı ve hitap da Müslümana idi.
O gün yaşayan Müslümanlardan hiçbirisi etnik kökenine bakmadan; vatan, din ve namus müdafaasına girişti. Hatta dünyanın birçok yerindeki Müslümanlar, bu harekete para ve silah yardımlarında bulundular.
Düşman denize dökülüp; Anayurttan sökülüp atıldıktan sonra; milleti savaşa teşvik için dağılan beyannamede yazılanlar âdeta unutuldu! Düşmanın yapamadığını; içimizdeki bir azınlık grup millete karşı yapmaya başladı. Ve; işte, ip orada koptu! Milletle devletin arası giderek açıldı. Öz evlatları eliyle, milletin camileri ve mukaddesatı çiğnenmeye başlandı!
Devletin bütün dinlere eşit mesafede olmasını gerektiren laiklik, bizde din düşmanlığı şeklinde yorumlanıp dindarların üzerine silindir gibi gidildi. Medeniyetimizi temsil eden vakıf eserlerimiz talan edilerek, ta'rumar edildi!
Müslümanlık unutturulup; Türklük ayyuka çıkarıldı. Müslüman olmayan Türk'ün ayyuka çıkarılması neticesinde; imparatorluğun diğer etnik kökenlileri de asimile edilerek Türkleştirilmek istendi. Bunun neticesinde de pek tabii olarak; devlet düşmanlığının yanında diğer ırki unsurlar ayaklanmaya başladı. Etki, tepkiyi doğurmuş ve İslam kardeşliğimiz uçup gitmişti.
Geçenlerde devletin en yetkili ağzı; Anayasa Mahkemesi Başkanı konuştu ve dedi ki: "90 yıllık Cumhuriyet döneminin 45 senesini terörle geçirmişiz!"
Bunca acı tecrübelerden sonra; yöneticilerimiz, biz nerede yanlış yaptık diyorlar mı; acaba?!.
21.03.2013
Samimiyet testi
Siyaset, gerçekten zor zenaattir sevgili okuyucularım. Siyasetten başka hiçbir meslek ve meşrep erbabının 24 saati milletin gözleri önünde cereyan etmez. Sınavların okul hayatımızdaki yeri ve önemi herkesçe bilinir; siyasetçi toplum önünde her an sınavdadır.
Siyaset, millet için yapılmasına karşın; ille de millet tarafından karşılığı verilecektir diye bir kaide yoktur. Hatta çoğu zaman; siyasetçinin onca gayretleri, millet tarafından görülüp değerlendirilmediği olur.
Siyasetçilerin en çok eleştirildikleri konu; dün söylediklerini bugün söylememeleri ve hatta tam tersini söyler olmalarıdır. Bu hale; Süleyman Demirel'in veciz bir cevabı vardır ama, o da tam manasıyla anlaşılamamıştır: 'Dün dündür; bugün bugündür!'
Ana muhalefet partisi CHP'ye bakın; iktidarı, çözüm konusunda samimi olmamakla eleştiriyor ve samimiyete davet ediyor! Ve devam ediyor; '... görüşmeler konusunda şeffaf olunmalı ve gelişmelerden muhalefet bilgilendirilmeli...'
Bu yaklaşımda, samimiyetin zerresi olabilir mi? İktidar partisi, 35 senedir hiçbir iktidarın göze alamadığı çözüm sürecini başlatıyor ve kelimenin tam anlamıyla ölüm-kalım riski alarak bu büyük işe girişiyor ve bunun adı samimiyetsizlik oluyor! Hoppala!..
Adamlar, parmaklarını değil, gövdelerini bütünüyle taşın altına koyuyorlar ve yeter ki barış gelsin; biz baldıran zehri içmeye razıyız diyorlar. Gereklerini de her türlü riski alarak yerine getirmenin gayreti içindeler ve hepsinden önemlisi; sergilenen bütün bu gayretler milletimiz tarafından tasvip ve teşvik görüyor. Biraz olsun; milletini seven ve millet adına siyaset yapan muhalefete düşen; bu tarihî sürece destek vermek değil midir?
Değil destek vermek; muhalefetin bu köstek hâli, samimiyetsizliğin dik alası değil de nedir?
Ayrıca; işin tabiatının gereği, görüşmelerin mümkün olduğunca gizli sürdürülmesi lazım. Muhalefeti, dolayısıyla milleti bilgilendir demenin; daha açık ifadesiyle, işi, başlamadan olumsuz yönde bitirmenin neresi samimiyettir? Demokrasilerde, elbette çözümün yeri Meclis'tir ama; iş, o aşamaya geldikten sonra; elbette her şey Meclis'te şekillenip sonuçlanacaktır.
Hem, dünyada bu işi ilk defa biz yapmıyoruz ki; oralarda da, görüşmeler gizlilik içinde yürütüldü; belirli ve olumlu bir noktaya gelindikten sonra iş, parlamentolara intikal ettirildi.
Diğer bir muhalefet partisi de Başbakanı, teröre karşı; eskiden olduğu gibi sert söylemlerde bulunmamakla suçluyor! Bu yaklaşım; asla üzüm yeme yaklaşımı değildir. Bugüne kadar hep bağcıyı dövdük de ne oldu?
Ayrıca; teröristlerin muhatap alınmasını içlerine sindiremediklerini söyleyen bir muhalefet anlayışı var ki; evlere şenlik! Hani, düz ovada siyasetti?! Konuşulmadan; yani muhatap alınmadan, kendiliğinden mi olacak, düz ovada siyaset?!
İlle de samimiyet aranacaksa; muhalefetin aynaya bakması gerekmiyor mu?
27.03.2013
ağda değil, düz ovada siyaset...
Türkiye muhalefetini anlamak gerçekten mümkün değil! Bu nasıl bir muhalefet anlayışıdır ki; bir yandan, mevcut rejim üzerine titrediklerini söylerken diğer yandan, rejimi silahla ve kanla yıkmaya matuf hareketi bitirecek 'barış süreci'ni desteklemiyor.
CHP'yi ve MHP'yi içine alan bu denli bir muhalefet anlayışına dikkat edin; bu hâl, Cumhuriyet'in kuruluşundan beri; yönetim erkinin millete bakış açısını yansıtmaktadır! Yönetim erki; yönetim şeklinin adı her ne kadar cumhuriyet ise de; ceberutluğu (zorbalığı) öne çıkaran bir uygulamayı sergilemiştir. Hem de yalnızca Kürtlere değil, bütün bir millete karşı aynı aymazlık ve zorbalık içinde olmuştur. Bu zulümden en ziyade payını alan kesimler ise, dindarlar ve Kürtlerdir.
Cumhuriyet'in başından beri, hasbelkader bu milletin başına geçenlerin en bariz vasfı; bu milletin henüz rüştünü ispat etmiş olmadığına inandıklarından, demokrasiyi millete lüks görmesidir. Bu halin tipik göstergesi de; millete rağmen yapılan 1961 ve 1982 anayasalarıdır.
CHP ve MHP de demokratik anayasa diyor ama; böyle bir anayasanın yolunun; öncelikle kanın durmasından sonra geleceğini bilmiyorlar mı? Bildiklerine göre; barış sürecine karşı çıkmaları ne ile izah edilebilir?
Yoksa; barış sürecine muhalif olan bu zihniyet; Türkiye'yi hâlâ 1920'lerin Türkiye'si mi zannediyor?
Bakınız; yeni devlet kurulurken; Misak-ı Millî'nin gereği, tam manası ile yerine getirilememiştir. Getirilememesinin en önemli sebebi ise; devletimizin o günkü zayıf halidir.
Bugün ise, tarihi bir fırsat ayağımıza gelmiştir. Bunu dışarısı görüyor ve açıkça dillendiriyor. Türkiye'nin, Orta-Doğu'daki (İran-Irak-Suriye ve Türkiye) Kürt oluşumunu yönlendirmek konumunda olduğu yazılıp çizilmektedir. İçeridekiler ise, bölünmekten dem vuruyor. Türkiye en zayıf gününde bölünmedi; bugünkü güçlü gününde mi bölünecek?
CHP'nin bugünkü tavrı, vaktiyle cari olsaydı; Hatay, bugün millî sınırlar içinde olabilir miydi? MerhumÖzal, bu tarihî fırsatı gördü ama; devlet bürokrasisine ve hatta kendi arkadaşlarına bile anlatamadı. O gün, o fırsat göz göre göre kaçırıldı.
Aynı tarihî fırsat; bu kez daha büyük imkânlarla önümüze geldi. Bu fırsatı; Türk-Kürt ve sahip olduğumuz tüm etnik kökenlilerin kardeşliği adına, en olmayacak insanlar gördü, dillendirdi ve gereğini yapalım diyor ama; mahut muhalefetimiz ise, karşı gelmeyi ve ayak sürümeyi maharet biliyor!
Belli ki muhalefet; dağda çarpışmaya devam diyor; düz ovada siyaset istemiyor! Bunu söylerken geçen 30 seneden ve 40 bin cana mal olan yıkımdan ibret almıyor. Şayet; bir nebze olsun ibret alsalardı; geçen bunca sene zarfında, çözüm adına bir görüşleri, bir projeleri olurdu!
Muhalefet bu yaklaşımı ile, Nasreddin Hoca'nın evine giren hırsızı andırıyor. Hırsızı yakalayan oğluna; getir diyor gelmiyor. Bırak gitsin diyor gitmiyor!
10.04.2013
Tabela partisi kalmak korkusu! -1-
Ülkemizde siyaset,çok netameli bir süreçten geçiyor. Dört partili parlamentoda iki parti (AK Parti ile BDP), bu süreci desteklerken; diğer iki parti ise (CHP ile MHP), karşı çıkıyor. Gerçi, CHP, katılıp katılmama konusunda; başından beri yalpa yapıp durdu ama; sonunda, ulusalcıların dediği oldu ve ana muhalefet partisi de sürecin karşısında pozisyon aldı. Her bir siyasi parti; kuruluşuna uygun tarzda hareket ederek, kökleri üzerinde durdu.
Demokrasilerde siyasi partiler, toplumun öncü kuruluşlarıdır. Geniş halk kitleleri, siyasi partiler eliyle temsil edilirler. Toplum adına karar verecek siyasi kişilerin zamanı çok iyi okumaları; zamanın ihtiyaç ve gereklerine göre, isabetli karar alma sorumlulukları vardır. Aksi halde; yalnızca kendi başlarını yakmakla kalmazlar; hakkında karar aldıkları toplumu da batırırlar.
Yakın tarihimizde, bu halin tipik örneği; imparatorluğumuzun başına musallat olan İttihat ve Terakki Parti yöneticilerinin maceraperest hevesleri istikametinde vermiş oldukları yanlış kararlar yüzünden Cihan Devleti'mizi kaybetmiş olmamızdır.
Eski tas, eski hamam havası içinde, statükodan beslenen siyasi partiler; barış sürecine karşı olmalarına gerekçe olarak ülkemizin bölüneceğini gösteriyorlar. Bunu söylerken; otuz senedir boğuştuğumuz 'düşük yoğunluklu savaş'tan bile ibret almıyorlar.
Bu zihniyete göre; Kürtleri yok saymak yetmemiş; ihtilal yönetimiyle halk, işkencelerden geçirilmiş ve sayıları binleri bulan kesimi ise faili meçhul cinayetlere kurban edilmiştir. Diyarbakır işkence hanelerinden yakayı kurtaranlar ise, soluğu dağda almış ve o hayatı benimseyerek mücadeleye girişmişlerdir.
Terör Örgütü bu mücadelesinde hiç yalnız kalmamış; başta Türkiye'nin müttefikleri olmak üzere, tüm komşularını ve hatta bütün bir dünyayı yanında bulmuştur.
Türkiye bu belayı; evvela Kürtleri yok sayarak ve ardından da demokrasiyi (insan hak ve hürriyetlerini) onlara (ve tabii bütün halkına) çok görerek kendi başına sardı. Bu durumu fırsat bilen Türkiye düşmanları da bunu bir maden gibi işleyerek; örgüte her türlü desteği vererek üzerimize saldı. Bu, böyle 30 yıl devam etti. Başta genç fidanlar olmak üzere; ülkemizin maddi ve manevi kaynakları, 30 yıl boyunca heba edildi.
Geçen bu otuz yıl boyunca, terörle mücadele yalnızca polisiye tedbirlerle yapılmaya çalışıldı. İşin köklerine inmeden, sebepleri araştırılmadan; silaha yalnızca silahla karşılık verildi. Terörün kökünün kazınması şöyle dursun; her geçen gün artan eylemlerin yanı sıra; dağa çıkan terörist sayısı da artmaya devam etti.
Barış sürecini tıkamak isteyen muhalefet partileri ne yapmak istiyor? Dünyanın geldiği bugünkü konjonktürde; halklara demokratik hak ve özgürlükleri vermek mi ülkeyi böler; yoksa vermemek mi?
Barış sürecinden sonra tabela partisi olarak kalmamak için, yukarıdaki sorunun şimdiden cevaplandırılması ve gereğinin yapılması lazımdır...
24.04.2013
Tabela partisi kalmak! -2-
Ne yani; bu anlamsız terör bir otuz yıl daha mı sürsün? Bir o kadar daha mı, ciğerparelerimiz hayatlarının baharında toprağa düşsün? Bu uğursuz savaşın kazananının olmayacağını, otuz senedir göremeyenler; bir otuz sene daha geçse de göremeyeceklerdir.
Seneler senesi bu ülkede tatbikat mevkiine konulan yönetim şekli; tavşana kaç tazıya tut modelidir. Zaman tünelinde kalan bu köhne zihniyet erbabı, PKK terör hareketini de tavşan zannedip kovalamak istedi. Öylesine görmedi ki; daha işin başında 'üç-beş çapulcu eylemi!' denilerek geçiştirilmek istendi. Ama çok geçmeden; kazın ayağının hiç de öyle olmadığı görüldü!
Bataklık görülmeden, hesap edilmeden; tek tek sivrisinek avına çıkmayı maharet bilip; böylece terörle mücadele edileceğini zannettik. Bataklığı ilk fark eden siyasetçi merhum Özal oldu. Kurutmaya kalkınca da, dünyayı başına yıktılar.
İkinci olarak fark eden siyasetçi ise, Tayyip Erdoğan oldu ve işe, bataklığı kurutmaya çalışarak girişti. Kürtlerin yok sayıldığı bir Türkiye'de Kürt TV kanalı açtı ve hem de devlet kanalı olarak. İktidara gelir gelmez; olağanüstü hal yönetimine mahkûm edilen Kürtler üzerinden bu hali kaldırarak onlara insanca bir hayat sundu. Ve her geçen gün demokrasi çıtasını daha yükseğe çıkardı. Böylece teröre sebebiyet veren ana damarları kuruttu.
Böyle yaparak Kürtlerin kahir ekseriyetini yanına aldı. Yaralı, moralsiz ve umutsuz bir toplumun güvenini kazanmak; öyle her babayiğit siyasetçinin harcı değildir. Bu güveni temin ettikten sonra 'barış ve kardeşlik süreci'ni başlattı.
CHP ve MHP'nin üst düzeyleri hariç; toplumun her kesiminden destek gördü. Âkil insanlar heyeti bunun tipik örneğidir. Nitekim 63 kişilik heyette toplumun her kesiminden insanlar yer aldı; bu insanlar büyük bir özveri ile ellerini taşın altına koydular.
CHP ve MHP, barış olursa statükonun sona ereceğini çok iyi biliyor. Statükonun sona ermesi demek, her iki partinin de tabela partisi olarak kalması demektir. Bu durumu bir kısım CHP'liler daha işin başında gördü ve 'yeni CHP' diyerek yola çıkmak istedi ama, ulusalcı ve tutucu kanat onları da boğdu!
Belli ki, barıştan sonra Türkiye siyaseti yeni oluşumlara gebedir. Statüko partilerinin aynı anlayışla yollarına devam etmeleri mümkün değildir. Marjinal olarak ve tabela partisi şeklinde kalmaya mahkûmdurlar.
Statüko partilerine bakınız; bizzat kendi oluşumları ülkeyi bölmüş durumda! Her iki parti de Sivas'tan ötede yalnızca tabela ile temsil ediliyor. Bölge halkını yanına alan AK Parti'ye teşekkür edeceklerine, onu bölücülükle itham ediyorlar!
Bu köhne zihniyet kendilerini hâlâ 1940'ların Türkiye'sinde zannediyor.
Kendi kendilerini pekâlâ tanıyor ve layık gördükleri yerde de konumluyorlar. Ancak tanımayıp göremedikleri; milletin kendilerini fersah fersah aşıp geçtiğidir.
25.04.2013
Muhalefet sorunu
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Türkiye demokrasisi, sorumsuz muhalefetle ma'lüldür. İnkâr edici, karalayıcı, yıkıcı muhalefet, bizde CHP'nin eseridir. 27 senelik tek parti devrinde, mutlak iktidarı elinde bulunduran CHP; ilk gerçek seçimle muhalefete düşünce, bu durumu bir türlü içine sindiremedi ve; lideri İsmet İnönü'nün beyanıyla; 'milleti cezalandırma' adına, mahut muhalefeti ihdas etti. Öyle ki, darağacında sallandırdığı şehit Başvekil Adnan Menderes'e, son nefesinde; 'Allah, bu milletin iktidarına CHP gibi bir partinin muhalefetini göstermesin!' dedirtmişti.
Demokrasilerin olmazsa olmazlarının başında elbette muhalefet gelir, ancak; bu muhalefet anlayışı yapıcı, yol gösterici ve eleştirel bir üslubu esas alır. İktidarlar da bu muhalefet yönlendirmesinden ders alır ve kendisine yön belirler.
CHP'nin uzunca iktidar yıllarında, millet kaale alınmadığından; muhalefet icrasında da millet dikkate alınmaz. Bu muhalefet anlayışında; iktidarın millete hizmet yolunda yapmaya çalıştığı hiçbir icraatın bir kıymeti yoktur; baştan aşağıya hepsi yanlıştır, yalandır ve milletin zararınadır!
Bu denli sorumsuz, yıkıcı muhalefet anlayışı; keskin sirke kabına zarar verir misali, hep kendini tahrip etmiş ve millet üzerinde gerekli tesiri hiçbir zaman gösterememiştir. Gösterememiştir ki, ilk serbest ve dürüst seçimle (1950) iktidardan uzaklaşan CHP, aradan geçen bunca zamana rağmen, bir daha tek başına iktidar yüzü görememiştir. Ancak, teşvik ettiği ihtilallerle ve yaptırdığı vesayet anayasaları ile, resmen ve alenen iktidar olamazsa bile 'muktedir' olmayı sürdürmüştür!
Statükonun yegane mümessili olan CHP'nin Türkiye siyasetine, yıkıcı muhalefetinin yanında bir diğer büyük kötülüğü ise; solun temsilciliğine soyunmuş olmasıdır. Kendi donuk anlayışı ile, solu boğarak gelişmesine imkân tanımamıştır.
Buna, eskilerin tabiriyle; 'ne kendi etti rahat; ne âleme verdi huzur!..' denir. Yani; ne iktidara gerçek bir alternatif olabildi ve ne de; başkaca alternatif olabileceklere imkân tanıdı!
Bu durumda da olan, yine millete oluyor; zira bu yüzden demokrasi çıtası yukarılara çekilemiyor.
Halbuki, sağlıklı bir demokraside tam tersidir; yani demokrasi çıtasını yukarılara çekmeyi, muhalefet isteyip zorlar. Bizde iktidar istiyor, muhalefet köstekliyor! Bu yüzden; siyaset eleştirmenleri, Türkiye'deki sağı sol, solu sağ olarak görüp değerlendirirler!
Şu barış sürecinde, muhalefetin eline tarihî bir fırsat geçti. İktidarla el ele verip bu süreci başarıyla sonuçlandırsalar; otuz yıldır yapılamayan, onların sayesinde gerçekleşmiş olacak. Böyle bir başarıya ortak olmaları; millet nezdinde kendilerine büyük itibar kazandıracak ve bu durum kendilerine, şimdiye kadar başaramadıkları iktidar yolunu açacaktır.
Mütemadiyen yaptıkları hataları tekrar ediyor ve ellerine geçen bu tarihî fırsatı tepiyorlar. Âdeta iktidar olmaktan kaçıyorlar. Eh; ne demişler; eden kendine eder ve insanın kendisine verdiği zararı başkaları ona veremez!
02.05.2013
Kemal'lerin farkı
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Geçen hafta içinde hem Kemal Kılıçdaroğlu'nu ve hem de Kemal Derviş'i izleme imkânımız oldu. İki Kemal arasındaki fark da böylece ortaya çıkmış oldu. Kemal Kılıçdaroğlu CHP'ye genel başkan olduğunda bayağı umutlanmıştık. Zira yenilikçi diye gelmişti ve CHP'nin arızası da statükoculuktan kaynaklanıyordu. Kılıçdaroğlu tüm uğraşılarına ve parti yönetimini değiştirmesine rağmen; CHP'yi yenilikçiliğe alıştıramadığı gibi, kendisi de eski CHP anlayışına uydu.
Bilindik CHP anlayışına göre bildirgesini okudu ve yine bilindik yıkıcı ve uzlaşmaz muhalefetini sergiledi. AK Parti'yi ve Başbakan'ı suçlayarak; 'barış' sürecinin altında kalacaklarını iddia etti. Ve; '... İktidar, başarısızlığına bizi ortak etmek istiyor' dedi. Ayrıca ilave etti: 'İktidar, tek başına başaracaksa; neden CHP'yi ortak etmek istesin ki?!'
Bu sözler bir ana muhalefet parti başkanının edeceği laflar mı? Bu insanlar, otuz senedir kanın akmakta olduğu bu ülkede yaşamıyor mu? Baş belası bu terör konusu, yalnızca iktidar partisinin meselesi mi? Başbakan, bütün riskleri alarak gövdesini taşın altına koydu; size ne oldu ki; yalnızca parmağınızı koymaktan imtina ediyorsunuz?
MHP ile beraber sığındıkları ve savundukları en büyük argümanları da Abdullah Öcalan'ın muhatap alınması..
Kemal Derviş de bir sosyal demokrat ama; kendisi ifade etti: 'Piyasa ekonomisine inanan bir sosyal demokratım.' Ve; çıktığı televizyon programında bir ufuk turu yaptı. Dünyadaki dev ekonomilerin ne berbat halde olduklarını dillendirdi. ABD'nin yüzde 2-2.5, Japonya'nın yüzde 1, AB ülkelerinin yüzde 0, Türkiye'nin ise yüzde 4 büyüdüğünü söyledi ve ilave etti: 'Dünya, gelişmiş ekonomilerin krizini yaşıyor!'
İktidarın ülkeyi iyi yönettiğini; seçim ekonomisi uygulamadıklarını, alınan kararları taviz vermeden uyguladıklarını ve hepsinden önemlisi; kamu borcunu millî gelire oranla yüzde 90'dan yüzde 38'lere indirdiğini ifade etti.
Gelişmiş ekonomilerdeki insanların yüzde 35'lik tasarruflarına karşılık; bizim yüzde 15'lik tasarruflarımızla yaptığımız yatırımların parmak ısırttığını vurguladı.
Can alıcı 'çözüm' süreci ve Abdullah Öcalan ile görüşmeye ise şu cevabı verdi: 'Bütün toplumların tek ideali barış içinde yaşayabilmektir. Eninde sonunda barış düşmanla yapılıyor. Şiddetin bitmesi, geçmişin intikamından çok daha önemlidir. Türkiye güçlendi; artık eski Türkiye değil; bu Türkiye'de artık her şey tartışılabilir. Yeter ki silah olmasın; kimin hangi düşüncesi varsa, rahatlıkla ortaya koysun ve tartışılsın.'
İki Kemal arasındaki farkı; sanırım siz de gördünüz sevgili okuyucularım.
CHP iktidar arıyorsa, öncelikle gerçek Kemal'i bulmalı değil mi?!.
16.05.2013
Öncekiler suçlu!
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Önce; hepimizin uymak zorunda olduğumuz ve gereğini yapmak ve yaptırmakla mükellef bulunduğumuz; yürürlükteki anayasanın 58. maddesine bakalım: 'Devlet, gençleri alkol düşkünlüğünden, uyuşturucu maddelerden, kumar ve benzeri alışkanlıklardan korumak için gerekli tedbirleri alır.'
Görüldüğü gibi; alkol ile ilgili düzenlemeyi yapmak bir anayasa emridir. Bunu, şimdiye kadarki iktidarlar yapmamışsa -ki, yapmamışlardır- anayasal suç işlemişlerdir. Başbakan Tayyip Erdoğan bu işe öncülük etti ve TBMM çok gerekli olan bu düzenlemeyi yaptı. Kanun metni, daha Komisyonda iken; başta CHP ve mahut çevrelerce; bir bardak suda fırtına koparılmaya çalışıldı.
CHP böyle yapmakla seçmenin gözüne mi girdiğini zannediyor? Oysa içki içenler ve hatta alkolikler bile bu zıkkımın zararını pek iyi biliyor/görüyor ve bu illetten kurtulmanın çarelerini arıyor ama... Alışkanlıktan dolayı bırakamasalar bile, başkalarının aynı batağa düşmemesi için gayret sarf ediyorlar.
Bilindiği gibi; bu konuda ülkemizde tam bir başıbozukluk mevcuttu. Hatta bazı durumlarda alkol, himaye görüp teşvik bile ediliyordu. Mesela; alkollü bir sürücünün, kullandığı araçla kaza yapıp ölüme veya ölümlere sebebiyet vermesi suç değil mi? Elbette suç ama; kişinin alkollü olması; alacağı cezada hafifletici bir unsur olarak mütalaa ediliyordu.
Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir kepazeliğe yer yoktur.
Ayrıca; dünyanın en gelişmiş demokratik ülkelerinde bile alkol satışı ve kullanımı konusunda belirli düzenlemeler ve kısıtlamalar söz konusudur.
Bizde; yine aynı iktidar döneminde sigaraya belirli yasaklamalar geldi. Peki soruyorum size sevgili okuyucularım; kötü mü oldu? Artık araçlara ve kahvehanelere; ciğerlerimizi temiz hava doldura doldura girmiyor muyuz? Neydi o eski hal? İnsan düşündükçe bir tuhaf oluyor ve inanın; tıkış tıkış o minibüslerin sigaralı halini düşündükçe hafakan basıyor!
Dünyada hiç kimse; alkolün ya da sigaranın faydasından bahsedemez. Bunların kötülükleri apaçık ortada. Bütün dünyada olduğu gibi bizde de; hastanelere gidin; hastalıkların kahir ekseriyetinin alkol ve sigaradan olduğunu görürsünüz.
Yeni düzenlemeyle; alkollü araç kullanmaya para cezasının yanında hapis cezası ve ilgilinin ehliyetine el koyma yaptırımı getiriliyor ki; doğru olan da budur. Zira hiçbir masumun canı, birilerinin alkol keyfine feda edilemez!
Bundan dolayı; değil başbakanı ve onun iktidarını eleştirmek; şimdiye kadar kimsenin cesaret edemediği konuları gündeme alıp; gerekli kanunları çıkardıkları için, kendilerine teşekkür etmemiz gerekmektedir.
30.05.2013
Pes dedirten yaklaşımlar -1-
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Gezi Parkı bahane edilerek sürdürülen eylemler, turnusol kâğıdı misali toplumun ciğerlerini, tüm açıklığı ile gözler önüne serdi. Arenada yer alan herkes; kendi meşrep ve cibilliyetinin gereğini yaptı ve yapmaya da devam ediyor...
Tekrar tekrar belirtelim ki, bizim hükümete ve hükümet politikalarına karşı sürdürülen tenkit ve tepkilere en ufak bir itirazımız olamaz. Yeter ki, yapılanlar hukuk dairesinde ve demokrasi çerçevesinde icra edilsin. Bu tür tenkit ve tepkiler; demokrasinin olmazsa olmazıdır ve iktidar için hem kamçı ve hem de ikaz mahiyeti taşır.
Seçimlerden çıkalı henüz iki sene olmuşken; hadi seçime gidelim; seçimden başka bu işi paklayacak yoktur; teraneleri, niyetin bozuk olduğunu bütün çıplaklığı ile haykırıyor. İktidar, dört yıllığına milletten yetki almıştır; iki senesi dolmadan seçim istemek; senin partin kazanıncaya kadar seçimleri yenileyelim demektir. Bu denli boş, beleş ve beyhude hayallerin peşinde koşacak insanlar her daim vardır ama, bunlar hiçbir zaman dikkate alınmazlar. Bunlara dikkat edin; seçimin hemen ertesi günü seçim isteyen ucube tiplerdir!
Özellikle; mahut kesim tarafından gözden kaçırılmak istenen bir husus var. Bunlar, şeytanın ağababaları olup; her şeyi en ince teferruatına kadar bilmelerine rağmen bilmezlikten gelerek saf ayaklarına yatıyorlar. Ve, "ne var ki bunda; bunlar doksanlar kuşağı; masumane bir eylem gerçekleştirdiler; bunu niye en ağır şekilde ve ölümlere vardıracak biçimde sindirmeye kalktınız?!" diyerek; madalyonun yalnızca bir yüzünü göstermektedirler. Sanki, madalyonun bu yüzü ile derdi olan varmış gibi; kafa ütülemeye ısrarla devam ediyorlar.
Gezi Parkı eylemi bahane edilerek; bu ülkede âdeta bir kalkışma yaşandığının üstünü de yine ısrarla örtmeye çalışıyorlar! Bakınız; Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım ne diyor? "... O sürelerde bütün kritik altyapımıza saldırı yapıldı. Vahim sonuçlar doğuracak, bütün ülkeyi elektriksiz bırakacak, bütün ülkenin finansal sistemini çökertecek, güvenlik altyapısını çökertecek, polisi kilitleyecek saldırılar yapıldı. Bütün bunların mücadelesi yapıldı. Bu işten herkes fırsat kolluyor. Aman Türkiye'de bir olay çıksın da... Nasıl zayıflatırız... Nasıl diz çöktürürüz?!..."
Ciddiyetiyle temayüz etmiş bakan Binali Yıldırım böyle diyor. Bütün bunlar iktidarın uydurmaları... Yok, faiz lobisi imiş, iç ve dış mihraklar imiş... Kalkışma imiş.. Kardeşi kardeşe düşürmekmiş... Bütün bunlar safsata; bunlara inanmayın diyen kesim ise, bakın ne diyor? "Başbakan istifa!" Bunu, kime dedirtiyorlar biliyor musunuz sevgili okuyucularım? Kendisini müftü eşi olarak tanıtan ve beş vakit namaz kıldığını söyleyen, örtülü (!) bir kadına söyletiyorlar. En büyük (!) gazetemizde köşe yazarlığı yapan birisi, sosyal medyada bunu servis ediyor...
Sonradan anlaşıldı ki, bu kadın; bir bar işletmecisi ve CHP'li bir ilçe başkanının hanımı! Yakalanıp ifadeye çağırıldığında ise yaptığı savunma; "Şaka yaptık" şeklinde idi. Yayını ise kendisinden habersiz 10 yaşındaki yeğeni tarafından yapılmıştı... Bu iddia da, yaptıkları tüm eylemleri ve bizzat kendileriyle beraber birer şaka mıydı acaba?!.
Gazetesi, gazetecisi, barmeni, partisi ve partilisi ile tüm bu "çapulcular"ın bugüne kadar yorganları hep kalındı! Görüldüğü üzere; bundan böyle yorganlar hep çekilmiş olacak! Ve; tüm âlem onlara bakıp da ibret alacak!
26.06.2013
Pes dedirten yaklaşımlar -2-
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Olayların canlı şahidi olan ve sol ve demokrat kimliği ile tanınan Halil Berktay bakın ne diyor: "... Polisin bütün mevzilenişi, kimseyi Nişantaşı kavşağının ötesine geçirmemek, Taksim'e ilerlemelerine olanak vermemek üzerineydi. Polisin, protestocuların fazla ilerlemesini önlemek için zaman zaman gaz fişeği atmak dışında bir güç kullanmama talimatı aldığı çok açıktı ve nitekim öyle de davrandılar... Ben Gezi Parkı direnişinin başından değil, ilk haftasından da değil. Bugününden, 15-16 Haziran'ından bahsediyorum. Bu ölçüler içinde, aşikâr olan, bütün saldırganlık ve şiddet inisiyatifinin eylemcilerden geldiğiydi. Artık Taksim'e ulaşmak ve tekrar işgal etmek gibi bir umutları da yoktu; sadece ve sadece, nerede ve ne ölçüde olursa olsun polisle çatışmak istiyorlardı... Biliyorum ki, bunları çıkıp söylemem ve yazmam, şimdi gene bir tepki dalgasına yol açacaktır. Aldırmıyorum. Ben bıktım artık. Bir solcu ve demokrat olarak, on yıllardır sol adına söylenen yalanlardan bıktım. 'Kol kırılır yen içinde' anlayışından bıktım. Bütün oportünist faydacılıklardan bıktım. Geçmişte ve bugün, benim kendi kuşağımda ve şimdiki kuşaklarda, maksimalist boy ölçüşmeci, saldırgan ve şiddet kullanan kesimlere 'masum gençlerdir' veya 'barışcıl protestoculardır' veya 'meşru savunma halindedirler' diye kol kanat germekten bıktım. Vakti zamanında bana ve bizlere kol kanat gerilmiş olmasından da, şimdi başka gençlere kol kanat germeye çağrılıyor olmaktan da bıktım ve utanıyorum. Günlerdir okuduğum 'polisin inanılmaz vahşi saldırıları' teranelerinin (ki, yok böyle bir şey; polis kullanabileceği şiddetin belki en fazla yüzde 10-15'ini kullanıyor) yanı sıra, eylemcilerin şiddetinden zerrece bahsedilmemesinden bıktım ve utanıyorum..."
Görüldüğü gibi; 'vicdan' yalnızca bir kelimeden ibaret değilmiş.
Yükselen Türkiye; uluslararası boyutta 'siber savaş'a muhatap kılınmış ve hedefe Başbakan Tayyip Erdoğan oturtulmuştu! Aynı anda; İstanbul'daki çalışma ofisine, Ankara'daki Başbakanlık merkez binaya ve Keçiören'deki evine saldırı ve işgal hamleleri yapılmış; herhangi birisinin işgali dünyaya servis edilerek Türkiye'nin itibarı ayaklar altına alınacaktı! Elektriği kesip; Türkiye'nin elektronik ağını iptal ettirmekle; devleti güçsüz kılacak ve meydanı resmen ve alenen çapulculara(!) teslim edeceklerdi!
İçeride Türkiye'yi bu dertlerle boğuştururken; dışarıda, G8 Zirvesi'nde Suriye için havanda su dövülmeye devam ediliyor; İran, Kuzey Irak'ta ekonomik olarak önemli köşebaşlarını tutuyor; Almanya ve Hollanda, AB üyeliğimiz yolunda açılması gereken 'fasıllar'ı veto ederek engelliyor!
Dikkat edilirse; Türkiye'yi başlattığı 'barış süreci'nde başarısız kılmak için; bir badireden diğerine sürüklüyorlar. Zira, Türkiye'nin sürüklenebileceği badire dosyaları ellerinde mevcut! Şimdiye kadar hangisini indirdilerse muvaffak oldular. İlk kez yeniliyorlar; bunu da onlara Tayyip Erdoğan tattırdı.
27.06.2013
Bütün mesele: 'Suyumu bulandırıyorsun!'
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Kurt, kuzuyu yemeyi kafaya koymuş; 'suyumu bulandırıyorsun!' demiş. 'Nasıl bulandırabilirim ki; ben aşağı tarafta su içiyorum; yukarıda içen sensin' demeğe kalmamış, kendini kurdun sivri dişleri arasında bulmuş...
1960 ihtilalini yapan aşağılıklar da; bu cinayetlerini, seçimlere bir yıl kala işlemişlerdi. Bir yıl daha sabredip sandığı bekleyemezler miydi? Elbette bekleyemezlerdi; zira, sandıktan ümitleri yoktu; o halde sandık ne işlerine yarayacaktı ki?!
Şimdi de öyle değil mi? Türkiye, kelimenin tam anlamıyla seçim sath-ı mailine girdi; önümüzdeki sene yerel seçimler, akabinde Cumhurbaşkanlığı seçimi ve onun ardından da genel seçimler yapılacak. Maksat demokrasi; yani halkın diyeceği ise, bu seçimleri beklemekten başkaca çare yoktur.
Ama, başını CHP'nin çektiği mahut zihniyetin sandıktan çıkma şansları olmadığı için, bu denli anti demokratik yollara başvuruyorlar. Daha önceleri tutundukları en kalın dal, askeriye idi. Askeriyeyi kullanarak iğrenç emellerine nail oluyorlardı.
Kullanılma konusunda; askeriyenin sicili hiç de iyi değil; üstelik ta Osmanlı'dan beri kullanılıyorlar. Onlar da; kullanıla kullanıla kullanılmamasını öğrenmiş olacaklar ki; ne işiniz varsa görün diyerek kışlalarına çekilip seyrediyorlar!
Askeriyeden ümidini kesen bu nadanlar; bu sefer kurtuluşu, dışarıda aramaya başladılar! Dışarısı, zaten Türkiye'nin her türlü hamlesini kesmeye amade; bu yüzden el ele vermeleri zor olmadı. Dışarısı da kesenin ağzını açarak ve her türlü lojistik desteği sağlayarak; Türk Hükümeti'ne yüklenmeye başladı.
İçeridekilerin öylesine gözleri dönmüş ki; Başbakanın dediği gibi; 'bizim gitmemizle ülke işgal edilse; bunlar düğün bayram yapar!' Çok doğru; çünkü, düşmanla bu zihniyetin idealleri birdir!
Akılları sıra; bütün dertleri, çoğunluğun dayatması olamayacağı yönünde.. Eyvallah; buna hayır diyen mi var? Ama yapılanlara ve takip ettikleri metotlara bakınca; azınlığın tahakkümünü istedikleri görülüyor. Bu mudur demokrasi? Neymiş efendim; azınlığız ama, güçlüyüz ve o yüzden de istediğimiz gibi davranırız! Yani, her türlü kanunsuzluğu yaparız! Dahası; yakarız yıkarız!
Dağ başı mı burası? Hukuk devletinde; herkes kurallara uymakla mükelleftir. Demokrasilerde iktidara gelişin ve gidişin yolu sandıktır. Sandıktan başkaca hevesler kursaklarda kalmaya mahkûmdur!
Bundan önceki; 'suyumu bulandırıyorsun!' diyenlerin hallerine bakıp da ibret almayanlar, aynı akıbetlere uğramakla mükelleftirler!
Zira, kanun önünde herkes eşittir! Asker de, sivil de, sanatçı da, yazar ve çizer de!..
07.08.2013
Gezi olaylarının düşünce platformuna yansıması -1-
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Öğretim görevlisi olmaktan onur duyduğum İstanbul Aydın Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı sayın Mustafa Aydın tarafından kurulup başlatılan ve oluşmasında büyük gayretler sarf edip başkanlığını yürüten değerli dostum Prof. Dr. Necat Birinci, ülkemizin seçkin bilim insanları ile birlikte 'Aydın Düşünce Platformu'nda, her ay güncel bir konuya işaret ediliyor, belirli tespitler yapılıp, kamuoyunun dikkatlerine sunuluyor.
Geçen ayki konu Taksim Gezi olayları idi; görüşme sonunda, birtakım sorularla birlikte bazı görüşler ortaya çıktı:
-Gezi Parkı olayları masum bir çevre duyarlılığı mıdır?
-Çevre duyarlılığı bahane edilip bir siyasi hareket mi başlatılmak istendi; yoksa bu, bir hak arama eylemi midir?
-Bu hareketler haksızlığa karşı bir kalkışma mıdır?
-Seçilmiş hükümete 'Sen de kimsin, biz varız!' denmek mi isteniyordu; Gezi Parkı olayları hükümetle sokakta hesaplaşma mıydı? Doğrudan hükümet mi hedef alınmıştı?
-Bu hareket Türkiye'yi bir türbülansa sokma girişimi mi idi?
-Bu olaylar doğrudan sayın Başbakan'a mı yönelikti; olaylarla siyaset dışı mı bırakılmak isteniyordu? Bu, bir 'kelle alma' hareketi mi idi?
-Bir polis devleti mi ortaya çıkmıştı; bu devlete karşı bir demokrasi savaşı mı başlatılmaştı?
-Gezi Parkı olayları bir diktatöre karşı direniş mi idi?
-Ortada bir halk hareketi mi vardı?
-Hareketin içinde halk var mıydı?
-Otoriter davranışa daha otoriter davranışla mı tepki verilmeliydi; yoksa müzakere kapısı sonuna kadar açık mı bırakılmalıydı?
-Durum kiminle müzakere edilecekti; illegal örgütlerle mi?
-Bu olaylar önceden planlanmış bir senaryonun uygulaması mıydı; dış mihraklar bu olayda yer aldı mı; yabancı stratejistlerin düzenlediği bir hareket mi idi?
-'Bileklerinize kan gruplarını yazın ve eyleme öyle gelin!' ne demekti?
-Dünyada bu eylemlerin benzerleri görülüyor muydu; görülüyorsa bunlarla ortak dil, tavır ve semboller kullanıldı mı?
-Birkaç ağacın nakli ile 'hükümet istifa' sloganı arasında nasıl bir ilgi kurulabilir?
-TOMA'nın sıktığı suya karşı duran yabancı uyruklu siyah elbiseli kadın, ayakta hareketsiz duran, yatan, soyunan insan, müzik, konser, kitap, kütüphane, ortak yaşam, piyano, dua, ibadet; eylemlerin ortak dilini mi gösteriyordu? Bunlar dünyada hangi legal ya da illegal örgütlerin ortak eylem sembolleridir? Bunlardan hangileri devrim stratejisti ve taktisyeni Gene Sarp'ın kitabından alınmıştı? CIA'nın devrim koçları burada görüldü mü?
-Gezi Parkı eylemlerinde yenen pizzaların ücretinin Meksika'da bir kredi kartı ile ödenmesi neyi ifade ediyordu? Bu olayları kimler finanse etmiş ve lojistik destek sağlamıştı? Olayların ilk günleri Taksim esnafının bozmakta zorlandığı sayısız 200 TL'lik banknotların anlamı neydi?
13.10.2013
Gezi olaylarının düşünce platformundaki yansımaları -2-
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
"Aydın Düşünce Platformu"nca değerlendirilen Gezi Parkı olayları hakkındaki görüş ve önerilere devam edelim:
-Mayıs ayı içerisinde Türkiye'yi ekonomik performansı ile yere göğe sığdıramayan yabancı medyanın; geçen ay sonundan itibaren takındığı olumsuz tavrı nasıl açıklamalı? Bunda 3. Boğaz köprüsü, İstanbul'a 3. havalimanı, Kanal İstanbul, Körfez Geçişi, nükleer santral gibi yüz milyar doları aşkın yatırımların payı var mıydı?
-Birtakım yerli ve yabancı medyanın olayları, daha büyümeden maç nakleder gibi, gergin ve heyecanlı bir dille vermesinin amacı neydi?
-Bu bir siber savaş mıydı?
-Olay planlı, finansmanı hazırlanmış, lojistik noktaları belirlenmiş, sadece bir kıvılcım bekleyen bir kalkışma hareketi mi?
-Sosyal medyadaki kirlilik, yalan haberler toplumu tahrik etti. 'Yüzlerce ölü.. Binlerce yaralı..' yalan haberleri sosyal medyada yayıldı. Bu yolla tırmandırılacak olaylara psikolojik zemin hazırlandı. Dış medya da aynı şekilde destek verdi. Okuyan, dinleyen inandı; ortam gerildi. Tıpkı 1960'da; 'gençlerin öldürülüp kıyma makinelerinden geçirildiği' ve; 'yeni yapılmakta olan Topkapı yolunun asfaltı altına gömüldüğü!' yalan haberleri gibi..
-Gezi Parkı olayları, üçüncü gün; siyaset kurumu içinde kendilerine demokratik yollardan yer bulamayanların, bunu şiddet yolu ile elde etmeye çalışma hareketi şekline dönüştü ve kolluk kuvvetleri ile çatışma halini aldı. Şiddet yolu, bu kesimler için sandık yolundan daha kolaydır.
-Bu olaylarda, çevreci kisvesi altında; Taksim ve çevresinde yuvalanmış illegal parti ve derneklerin önemli yeri vardır. Bu gruplar içinde; yabancı güçlerin elinin olmaması düşünülemez. Bu açıdan bakınca; bu olaylar ideolojik devlet güçlerinin hamlesi olarak görülebilir. Zira olaylar çok boyutludur. Olayların çevre, sosyal, siyasi, diplomatik, psikolojik ve ekonomik boyutu vardır. Yalnızca ekonomi boyutuna bakıldığında; bir anda 7 milyar dolar yurt dışına çıktı. İçeride dolar yüzde 20 değer kazandı. Türkiye yüzde 7 küçüldü. Esnaf günlerce siftah yapamadı. En önemlisi altı canımız gitti. Yalan haberlerle ülke itibarsızlaştırıldı.
-Bu olaylarda bir istihbarat zaafı olduğu anlaşılıyor.
-Bu olaylarda dış tehdit unsurlarını görmezden gelemeyiz. Türk bayrağının yakıldığı, Taksim Anıtı'na, AKM'ye PKK ve başka illegal örgütlerin flama, döviz ve sembollerinin asıldığı; dükkanların ve çevrenin yakılıp yıkıldığı ve kolluk kuvvetleri ile şiddetli çatışmalara girildiği bir ortamda; planlanmış bir senaryo ile karşı karşıya olduğumuz apaçık ortadadır.
-Kriz yönetimi önemlidir. Ortaya çıkış sebeplerini ve takip ettiği seyri iyi tahlil etmek gerekir. Bu yapılmadığı takdirde, toplum bünyesinde çatlaklar oluşur; varsa derinleşir; gerilim ve kutuplaşma artar. Gezi Parkı olaylarında kriz iyi yönetildi mi? Bunun cevabı araştırılmalıdır.
Zira ne demişler: Bir musibet bin nasihatten yeğdir!
***
Sevgili okuyucularımızın mübarek Kurban Bayramını tebrik eder, hayırlara vesile olmasını dilerim...
14.10.2013
Çok oluyoruz, çook! -1-
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Geçen hafta boyunca; Türk Milli İstihbarat Teşkilatı'nın başında bulunan Hakan Fidan'ın şahsında Başbakan Tayyip Erdoğan'ı ve onun icraatlarını tartıştık. Zira, dış mahfiller; Hakan Fidan'ın, bir sabah yatağında 'ölü'bulunması gerektiğini söylemişlerdi.
Malum; dost ve müttefiklerimizin (!) bize oluşturdukları 'vesayet' rejimimizle, onların uyduları konumunda idik. Onlar, bizim güneşimizdi; nereye giderlerse peşlerinden gitmemiz, âdeta bir tabiat kanunu idi!..
Ta Osmanlı'nın gününden beri, dünyada hatırı sayılır istihbarat teşkilatına sahiptik. Ama, ne zaman ki millete güvenmeyip; ona 'vasi' tayin ettik; başta istihbarat teşkilatımız olmak üzere hemen tüm kurum ve kuruluşlarımızı da'vesayet'e peşkeş çektik!..
NATO ile birlikte ülkemiz, nasıl; müttefiklerin ileri karakolu konumunda ise, istihbarat birimimiz gibi diğer kurumlarımız da onların istasyonları şeklinde vazife ifa ettiler. Evet, NATO'ya girmeliydik ama, nimetle külfetini dengeleyerek girmeliydik. Geçen süre içerisinde hiç de öyle olmadığını gördük. Davul bizim boynumuzda ama, tokmak hep başkalarının elinde kaldı!
Mesela: Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı'nın görevi nedir? Elbette Cumhurbaşkanını korumaktır değil mi? Korumak şöyle dursun; bizzat kendileri gidip, Cumhurbaşkanını aşağılayarak, teslim alıp esir etmediler mi?
Aynı şekilde; MİT, Başbakan'a bağlı değil mi? Peki; onca Başbakanlara karşı yapılan darbelerin hangi birisinin bilgisi Başbakanlara verildi?! MİT, bürokratik bir kurum olduğuna göre; bir yerden talimat alıp ona göre iş görecek. Kâğıt üzerinde bu yer, Başbakanlık olduğuna ve de Başbakandan habersiz bu işleri çevirdiğine göre; başka yer veya yerlerden talimat alıyor demektir.
Otuz sene, kırk sene sonra öğreniyoruz ki, falan darbenin arkasında ABD var, filanınkinde İngiltere; yok Almanya!.. Hani bağımsızdık?!. Bu adamların istihbarat elemanları içimizde cirit atıyor; seneler senesi Türkiye, yol geçen hanına dönmüş; kimin eli kimin cebinde belli değil!
İlk defa adam gibi adam olan bir Başbakan geldi ve bu 'vesayet' rejiminin çanına ot tıkadı!
Havada uçuşan kurum ve kuruluşları yerli yerine oturtmaya başladı.
Demokrasi adına; 'kepazelik' arz eden bu durum; ilanihaye devam edemezdi. Kendimizi ve dışımızdaki dünyayı daha ne kadar aldatacaktık? Daha doğrusu, aldatacağımızı zannedecektik? Zira, dışımızdaki dünya, aldanmıyor, yalnızca gülüp geçiyordu. Ve hatta, bizim bu absürt halimizden memnundular! Çünkü, hep kendilerinin dedikleri ve istedikleri oluyordu!
Yalancının mumu yatsıya kadar yanabilirdi; nitekim, öyle oldu ve bir Molla Kasım geldi!
Çook olmaya yarınki makalemizle devam edeceğiz.
27.10.2013
Çok oluyoruz, çook! -2-
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Hakan Fidan'ın, daha doğrusu Başbakan Tayyip Erdoğan'ın hedef alındığı adli kovuşturma girişimi, hafızalarda hâlâ tazeliğini korumaktadır. Şimdiki ve önceki; tüm bu linç girişimleri belli ki aynı merkezlerden kaynaklanıyor!
Devletlerin olmazsa olmazı, kendi istihbaratlarıdır. Zira güvenlik, istihbarat eksenlidir.
'Vesayet' sisteminin eğitimiyle, bünyelerimizin tahrip edildiği ve; dimağ, kalp ve dillerimizin her biri ayrı istikametlere yönlendirildiği gibi; istihbaratımız da tıpkı onun gibi, çok başlı ve ne idüğü belirsiz bir konumda idi. Milli İstihbarat Teşkilatı, Genelkurmay İstihbaratı, Jandarma İstihbaratı, Emniyet İstihbaratı.. Çok başlı, birbirlerinden kopuk ve habersiz ve hatta birbirlerine karşı; 'çorba'bir oluşum içerisindeydiler.
Her şeyden önemlisi; dışa karşı konumlanması gereken Milli İstihbarat Teşkilatı içe dönük operasyonlar düzenliyor; bu yüzden dışa karşı aktif olması lazım gelirken, ister istemez pasif duruma düşürülüyordu?
Bu durum ise, ziyadesiyle dışarıdaki düşmanın ekmeğine yağ sürüyordu.
Düşman olmayan bir kısım dış güçler, demokrasiden dem vurduğunda ise; derhal kapılarına gidilip içerideki 'Şeriat' hayali tehlikesinden bahsedilip,'ufunetleri' önlenmeye çalışılıyordu!
Dışarısı ile içerisi; emme-basma tulumba gibi; al gülüm-ver gülüm hesapları içinde ve her birisi de hayatlarından memnun yaşıyordu. Hedef; Türkiye'nin belirlenen ülke olması ve asla belirleyenolmaması idi! Zira, belirleyen olursa, Osmanlı'yı hatırlatırmış!
Tarihin cilvesine bakın ki, Osmanlı'dan hem içerideki ve hem de dışarıdaki 'hakim' güçler korkmaktaydı!
Başbakan Tayyip Erdoğan, 'vesayet' rejimini kaldırarak; Türkiye'yi şahsiyetini müdrik hale getiriyor ve bu cümleden olarak; devletin istihbarat kanallarını bir havuzda toplayarak; birbirleriyle uyumlu ve birbirine yardım eder hale getirdi. Hepsinden önemlisi; kağıt üzerinde yazan; 'Başbakana bağlıdır'ifadesini kuvveden fiile çıkararak; başta Türkiye'yi ve kurumlarını 'kendileri oluş' haline getiriyor!
Bundan dolayıdır ki, bölgesel güç haline gelen Türkiye, birilerini ve en başta dost ve müttefik (!) bildiğimiz ülkeleri ürkütüyor. Zira, Türkiye'nin adım attığı her yerden, onların ayakları kesiliyor!
Bize 'kefen biçilen' Lozan masasını hatırlayın; yağmalanan Cihan imparatorluğumuzun külleri üzerine kurulmaya çalışılan devletin; gözü dönmüş yağmacılarla pazarlığı, kasap dükkanlarındaki, 'ceylan yavrusuna saldıran onlarca sırtlan' tablosunu çağrıştırıyordu!
Unutulan ve hesap edilemeyen ise, şafağın; zifiri karanlıktan sonra sökeceği gerçeği idi!
28.10.2013
Yanlış nerede?..
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Demokrasimizin en büyük eksikliklerinden biri, şüphesiz sağlıklı bir muhalefet partisine sahip olamayışımızdır. Sağlıklı derken; milletin özlem beklentilerine cevap verebilecek, iktidarlara alternatif olabilecek plan ve programlara sahip parti demek istiyoruz. CHP, Cumhuriyetle yaşıt ve hatta Cumhuriyeti kuran parti olarak övünüyor. Ama, çok partili hayata geçtiğimiz günden beri, tek başına iktidar yüzü görmeyen bu parti; başını elleri arasına koyup bir durum muhasebesi yapıyor mu acaba? Ben nerede hata yaptım ve yapmaya devam ediyorum ki, milletimiz bana iktidar yüzü göstermiyor, diyor mu? Seneler senesi milletin ensesinde boza pişirip, milletin değerleriyle alay eden ve ona tepeden bakan bu parti; demokrasicilik oyununda iktidarı hep milletin dışındaki sahalarda aradı. Çoğu kez buldu da. Bu durum onu milletten büsbütün uzaklaştırdı. Millet yerine bürokrasiye güveniyor; partisi iktidarda olamasa bile mahut bürokrasi eliyle gerçek iktidarını sürdürüyordu. Referandumla gerçekleştirilen son anayasa değişikliklerinden sonra, demokrasicilik oyunu, ister istemez bitmeye yüz tuttu. Hele 12 Haziran seçimlerinden sonra bir de demokratik anayasa hayata geçirilebilirse, bu oyun tamamiyle bitmiş olacak! Böylece bizim milletimiz de millet addedilip gerçek demokrasiyle idareye kavuşacak. CHP, 12 Haziran seçimleri için geç kalmış sayılmaz. Hazır eski genel başkanını değiştirmiş; yenisiyle yeni bir ruh ve anlayışla milletin önüne çıkarsa bu şansı yakalayabilir. Ama, yeni genel başkanın da eskisinden beter olduğunu görmek milletin ümitlerini büsbütün tüketiyor. Millet değişim beklerken, o, statükodan yana olduğunu ilan ediyor. Millet, kangren haline gelmiş sorunlarla bir an evvel yüzleşmek isterken, o, sorunları hâlâ görmezden geliyor. Sade suya tirit kabilinden; milletin gözlerini boyamaya matuf bir iki abartılı söylemin dışında; elle tutulur, gözle görülür, millete umut vaat edecek; ayağı yere basan bir tek proje bile görünürlerde yok! Bu kafayla mı iktidara alternatif olacaklar? Güldürmeyin insanı!
30.03.2011
Vesayet ve güven
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Güven, çok zor elde edilen ama, çok çabuk kaybedilen bir olgudur. Bizde; devlet-millet kaynaşması gerektiği gibi sağlanamadığından, olumsuzluklarımızın temelinde güvensizlik yatmaktadır. Bu durumu evvelemirde devletin kendisi başlattı ve milletine güvensizliği esas aldı. Öyle ki, hemen her devlet dairesinin her kademesinde devlet, vatandaşının beyanını esas almaz. Bizim sistemimiz devlet odaklı olduğu için, hemen her şey devlete, devletin âli menfaatlerine göre dizayn edilmiştir. Devletle millet arasındaki şözleşmeyi yansıtan anayasalarımıza dikkat edin; milletin devlet için olduğunu görürsünüz. Oysaki, modern ve ileri demokrasilerde anayasalar fert odaklıdır ve her şey ferdin mutluluğu için dizayn edilmiştir. Dolayısıyla oralarda devlet millet içindir. Bizde işin temelinde güvensizlik yattığından, toplumsal olaylardaki en ufak bir yanlışlık, beceriksizlik veya aymazlık; derin ayrışmalara ve büyük infiallere sebep olmaktadır. YSK'nın beceriksizliğini gördük; önce 'veto' dedi; sonra bu kararından rücu etti. Veto kelimesini hem yanlış kullandı ve hem de bir vesayet ürünü olan bu veto kelimesine milletin derinden nefreti ve öfkesi vardı. Bu, hesap edilemedi ve ortalık birden savaş alanına döndü! Halbuki devlet adamlarının çok düşünüp az konuşmaları lazım gelir. YSK'nın üyeleri hakim ama, kurum olarak bir mahkeme değil. Üstelik kararları kesin ve hiçbir mercie götürülemiyor. Bu durumun yanlışlığına Anayasa Mahkemesi Başkanı işaret etti ve YSK kararları da denetime açık olmalıdır dedi. Ne denir; bir musibet bin nasihatten yeğdir, diye boşuna söylememişlerdir! Güven bunalımını çözmenin yegane yolu vesayet sisteminden kurtulup; yönetimde milletin ana eksende yer almasını sağlamaktır. Bu da, elbette ki tam demokratik anayasadan geçmektedir.
04.05.2011
Bedeli ödeyen kim?
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Yarım asrı aşkın demokrasi tarihimiz, ibretlerle dolu hazin bir hikâyedir. İlk serbest sandık 1950 yılında milletin önüne konduğunda, millet, tercihini CHP'nin karşısındaki partiden yana kullandı. Bu durum, CHP'den açık bir nefretin işaretiydi. Oysa CHP, yalnızca bir siyasi parti ve onun kendi içindeki kadrolarından ibaret değildi. Asker-sivil tüm bürokrasiyi kuşatan ve onları kendinden kılan bir siyasi oluşumdu. İktidara gelen partiler bu yüzden muktedir olamıyorlardı. Zira, davul, milletin seçtiği iktidarın boynunda, tokmak ise ezel-ebed CHP'lileşen bürokrasinin elindi idi. Nitekim; 1960 İhtilali, ordu+CHP:?iktidar şeklinde tecelli etmiştir. Bundan sonraki hemen on senede bir yapılan ihtilal ve askerî muhtıralarda da aynı asker ve sivil bürokrasiyi fonksiyonel olarak görürsünüz. 1971 Askerî Muhtırası'nın gerekçesi; 'mevcut iktidar tarafından ülkenin uçurumun kenarına getirilmiş olmasıdır.' Oysa 1965-1971 arası idareye baktığımızda; yüzde 7 kalkınma hızı ile yüzde 5 oranında bir enflasyon görülmektedir. Bu tabloyu uçurum olarak nitelendiren kafada beyin yerine ur vardır. Bakınız, Türkiye'miz o tablolara erişebilmek için tam 40 senesini vermiştir. 40 senelik bu gecikmenin bedelini kim ödemiştir. Asker ve sivil bürokrasi mi; asla! Bu fakir millet ödediği gibi; el an da ödemeye devam etmektedir! Şayet, merhum Özal gibi bir lider ve onun kadroları iş başına gelmeseydi; bugünkü Tayyip Erdoğan iktidarından da bahsedilemeyecekti! Tıpkı Suriye, Mısır, Tunus, Yemen vb. gibi totaliter baskı altında inim inim inletilen, içine kapalı ekonomisiyle; hâlâ sabanla çift süren fakir bir köylü toplumu olarak kalacaktık. Abartmıyorum; 1990'da Sovyetler Birliği'ne gittiğimizde ülke, 1950'lerin dünyasını yaşıyordu! Bütün bu ihtilalleri yapanlar ve o muhtıraları verenlerle onların yandaş ve yardakçıları; kul hakkından da öte; topyekûn bir milletin hakkını nasıl ödeyecekler?!. Dünyadaki mahkemelerden kaçsalar bile; 'Mahkeme-i Kübra'da nasıl hesap verecekler?
28.04.2011
Hırs aklı örtüyor
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Siyasi liderlerin meydan mitinglerinde birbirlerine karşı etmekte oldukları lafları ibretle izliyoruz. Seviyenin hiç bu kadar düştüğüne şahit olmamıştık. Milletin önüne düşmüş ve örnek olması gereken bu liderlere bakınca; vah benim talihsiz milletim, demekten kendimizi alamıyoruz. Her şeyin çakması ne kadar olabiliyorsa liderin çakması da bu kadar olabiliyormuş zahir! Şu lider tipine bakın ki; bir milyon yedi yüz elli bin gencin istikbalini ilgilendiren üniversite imtihanında usulsüzlük bulamadı diye savcıya çıkışıyor! Felaket tellalına bakın ki, kendi insanının ızdırabından siyasi çıkar ve medet umuyor. Belli ki iktidar hırsı akılları örtmüş. Halbuki CHP gibi ebedi muhalefete mahkûm edilmiş partiler; felaket tellallığı yapacağına, öncelikle kendi iç muhasebesini yapması gerekir. Ben bu millete ne yaptım ki; sandık milletin önüne konduğu günden bugüne, ebediyen iktidardan tard edildim?!. Milletten iktidar yüzü göremeyeceğini çok iyi bilen bu zihniyet, bu yüzden olacak ki iktidarı sandığın dışında aramış; bu şekilde bulduğu iktidarla da milletin ensesinde boza pişirmiştir! Yine bu yüzden olacak ki, bu zihniyetin millet adına dikili tek bir çubuğu yoktur! Hizmet erbabının aklı, hırsından önce gelmesi gerekir. Liderler, ısınan meydanların heyecanına kapılmayıp teenni ile hareket etmeli ve mutlaka ve mutlaka söylediği sözleri kulaklarının işitmesi gerekir. Düşünün ki, bir lideri ardından milyonlarca insan takip ediyor ve bunların çoğu da genç. Liderin, muhatabına küfrettiği yerde onu öncü bilip takip eden gençliğin neler yapabileceğini iyi hesap etmek lazımdır. Hakaret, iftira ve küfür sahibine hiç ama hiçbir şey kazandırmadığı gibi; kendisi farkında olmasa da birçok şeyi de alıp götürür...
26.05.2011
CHP kendini inkâr ediyor!
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Seçimlerde millet, yüzünün akıyla görevini yaptı. Seçimlere katılım oranıyla Meclis'in temsil oranı Avrupa demokrasilerine bile parmak ısırttı. Ama, gelin görün ki aynı durumu seçilenler hakkında söyleyemiyoruz!.. CHP ve BDP'li vekiller yemin etmeyerek âdeta Meclis'i boykot ediyorlar. Neymiş efendim; seçilmiş bazı arkadaşlarını mahkemeler salıvermemiş. Ve; neymiş efendim; Kılıçdaroğlu'nun beyanına göre, iki hakimin kararına teslim olamazlarmış! Teslim olmaları için acaba kaç hakimin kararı gerekliydi?!. CHP'nin bu aymaz tavrı yeni değildir. Yenilgiyi alır almaz, lider kadrosunun yaptığı değerlendirme toplantısında varılan kararı, yine Kılıçdaroğlu'ndan dinlemiştik: Stockholm sendromu!.. Yani bu milletin, kahir ekseriyetiyle ve üçüncü kez AK Parti'yi iktidara getirmesi; kendisine yapılan eziyetlerden zevk alması sebebiyleymiş! O zevki de, ziyadesiyle AK Parti tattırdığı için(!) iktidarda kalmalıymış. Bahse konu eziyet de; kalkınmada yüzde 11'i gerçekleştirerek dünya rekoru kırmak suretiyle oluyor zahir! Nihat Erim'in Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan hatıralarında şu ifadelere yer verilmişti: 'Paşa Baba'ya (İnönü) Trabzon'un seçim sonuçları da aleyhimize neticelendi dediğimizde; "bu milleti cezalandırmalıyız!" şeklinde mukabele etmişti' Görüldüğü üzere CHP, dün ne ise, bugün de o. Bir yandan; Cumhuriyet'i biz kurduk, bu Meclis gazi meclistir; Kurtuluş Savaşı'nı an be an yönetmiştir... diyeceksiniz. Öbür yandan da yemin etmeyerek; aklınız sıra Meclis'i boykot edeceksiniz. Yani sayınız yetseydi, Meclis'i tıkayarak çalışamaz hale getirecektiniz öyle mi? Millet size sorun üretin diye mi, yoksa sorun çözün diye mi oy verdi? Yemin etmeyerek; yasama faaliyetlerine katılmayarak hangi sorunun çözümüne katkınız olabilir ki? BDP'nin bu yakışıksız tavrını biraz olsun anlamak mümkün ama; CHP'ye doğrusu bu aymazlık hiç yakışmıyor! Bu durum; CHP'nin kendisini inkârla aynı manaya gelir. Bu anlaşılmaz tavır, CHP'nin tarihî süreciyle ve söylemleriyle taban tabana zıttır. Bu akılları Kılıçdaroğlu'na kim veriyorsa, bindiği dalı kestiriyor; farkında değil!
07.07.2011
CHP nereye?!.
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
CHP, isminde halk sözcüğü olmasına karşın, oldu olası; halka karşı olmayı ve 'halka rağmen'ciliği ısrarla sürdürmeyi maharet bilmiştir. 'Kırk yıllık Yani, olun mu Kani?' kabilinden aynı aymazlığı; çok şeyler vehmedip sükût-u hayale uğradığı 'Dersim' asıllı genel başkanı döneminde de sürdürüyor. Halbuki Kılıçdaroğlu 'yeni CHP' vadederek gelmişti. CHP'de hiçbir şeyin değişmediği ve hatta değişemeyeceği; Genel Başkan'ın kendi ailesinin de dahil olduğu 'Dersim olayları'na yaklaşımından anlaşılmıştır. Hemşehrisi Tunceli milletvekili Hüseyin Aygün'ün, CHP'nin tarihiyle yüzleşmesi gerekliliğinden hareketle: 'Dersim'de katliam yapıldı ve Atatürk'ün bilgisi vardı' şeklindeki sözlerine bile tahammül edemedi. Herkes genel başkan olabilir ama, lider olamaz. Kılıçdaroğlu ayağına gelen bu tarihî fırsatı tepti ve genel başkanlığı bile koruyamayacağını gösterdi. Halbuki bu tarihî gerçeği kendisi de dillendirip, hemşehrilerinden özür dileseydi çok şey kazanırdı. CHP'de bir ilki başlatan olurdu. Dünyada iletişim araçlarının geldiği bu noktada; en ücra köşelerde yaşayanlar bile gerçeklere kolayca ulaşabiliyor. Artık herkesin bildiğini saklamaya gayret etmenin manası kaldı mı? Milleti kandırarak ve uyutarak iktidar olabilmenin yolu yöntemi çok eskilerde kaldı. CHP, millete rağmen iktidar olunamayacağını bilmeli artık! Bu inkârcı politikalar, yüzde 25'lik oyu bile bir arada tutamaz ve yeni parçalanmalara yol açar. Tevekkeli, 'kutsal ittifak'tan ve Mustafa Sarıgül'ün liderliğinden boşuna bahsedilmiyor!.. Ne diyelim; eden kendine eder. Söz buraya gelmişken Kılıçdaroğlu'na bir tavsiyemiz var. Trabzon'daki Atatürk Köşkü'ne gitmişliği yoksa; oradaki teşkilattan birisini oraya göndersin ve duvarda asılı Türkiye haritasının altındaki yazıyı kendisine okusunlar. Zira orada; "Dersim harekâtını Atatürk'ün üzerinden takip ettiği harita" diye yazar. Tıpkı: Yıldız Sarayı'nın girişindeki sağdaki odanın girişinde: "Sultan Vahdettin Han'ın Kurtuluş Savaşını başlatmak için Mustafa Kemal Paşa'yı çağırıp görüştüğü ve ikna ettiği oda" yazdığı gibi...
23.11.2011
Gerçekleri örtmenin sonu
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Bugün; içeride ve dışarıda haklı-haksız ne tür ithamlara maruz kalıyorsak, bilmeliyiz ki, bu durum başımıza gerçekleri gizlemekten geliyor. Öyle nesiller yetiştirme gayretine giriştik ki, onlar, devlet ve millet hayatımızın neredeyse miladi 1923'ten itibaren başladığına inanmaktadırlar. Kendi ellerimizle yetiştirdiğimiz BU KAFA, 1923'ten önceki tüm oluşumları; maddesi ve manasıyla birlikte temelinden inkâr etmektedir. BU KAFA'ya göre Osmanlı, esatir-i evvelden; çok eskilerin anlattığı masalsı bir ülkenin adıdır. Onlara göre; Batı'nın adını 'Hasta Adam' olarak tanımladığı ülke, her şeyi ile yıkılıp buharlaşmış ve yok olmuştur. 'Hasta Adam'dan geriye maddi ve manevi olarak en ufak bir miras kalmamıştır. BU KAFA'ya göre, o ülke; toprağı ve o toprak üzerinde yaşayanları, tüm yaşattıkları ile birlikte artık, Kaf Dağı'nın ardında idi. BU KAFA, babasının-dedesinin, annesinin-ninesinin kabirlerine gidip mezar taşlarını okuyamamaktadır. BU KAFA, kütüphanelerine gidip asırların birikimi olan yazılı ve basılı kitapları okuyamıyor. Bunların yazılarına yabancı; bu yazılarla okuyup yazabilmesi kanunla; evet yanlış okumadınız kanunla yasaklanmış! Halbuki, ilmi olarak bedahet ölçüsüyle bilinen gerçek; milletlerin hayatlarının canlı bir organizma olup, süreklilik arz ettiğidir. Bunu bir kurtlu peynir topağı zannedip ortasından ayırırsanız; kurtsuz zannedip sakladığınızı da muhafaza edemezsiniz. Zira, oluşturduğunuz bu 'prematüre'nin yaşama şansı olabilir mi?
29.12.2011.
Bu nasıl siyaset?
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Dünkü makalemizde bir kısım medyamızın; olay ve hadiseleri veriş ve değerlendirmesindeki sorumsuzluğuna değinmiş ve bu durumun topluma nelere mal olacağına işaret etmiştik. Medya mensubu olarak, öncelikle iğneyi kendimize batırmıştık. Bugün de sıra siyasette; bir kısım mahut siyasetçide... Toplumu derinden etkileyen vahim olaylar karşısında; tıpkı bir kısım kendini bilmez kalem erbabı gibi; başta ana muhalefet partisi ve bölge insanını her fırsatta tahrik etmeyi maharet bilen BDP akıl almaz sorumsuzluklarını bir kez daha sergilediler. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu; "... Bu durum AK Parti'nin 33 kurşunudur!" derken; vaktiyle yapılan iğrençlikleri hatırlatarak, onları da iktidar partisine mal etmeye kalkıştı. Aklı sıra; kendi partisinin üzerine oturduğu; topyekûn bir milleti maddesiyle ve manasıyla, üzerinden silindir gibi geçip pestilini çıkardığı rezilane halleri unutturmuş olacak! CHP zihniyeti pek iyi bilmelidir ki; bugün olan ve yarın olacak ne denli olumsuzluk, iğrençlik ve pespaye hal varsa ve olacaksa, bunların hiçbirisi; CHP'nin bu millete karşı işlemiş olduğu cinayetlerin karşısında anılmaya bile değmez. Bugün yapılan ve yarın yapılacak tüm iğrençliklerin yekûnu; CHP'nin iktidarları boyunca sergilediği onca millet düşmanlıklarından yalnızca bir tanesinin bile eline su dökemez! Şu veya bu sebeple meydana gelen elim bir olayı, devlet adamlığı ciddiyeti ile ve serinkanlılıkla anlamak ve değerlendirmek yerine; daha olayın ne olduğunu ve nasıl olduğunu anlamadan, yangına körükle gitmek ve bundan siyasi rant beklemek; yürekleri dağlı cenaze evlerinden ve aynı şekilde yürekleri buruk bütün bir milletten, en hafif tabiriyle rüşvet istemek değil de nedir?!. Zamanın mütefekkiri 1974'teki Kıbrıs Barış Harekatı'nda CHP'yi değerlendirirken; "... Savaş kararını MSP (Erbakan ve arkadaşları) ile birlikte aldılar. Zaferi kendi lehlerine çevirmek için önce hükümeti yıktılar ve ardından erken seçime gittiler. Bu durum; annesinin namusunu kurtaran kişinin, dönüp annesinden rüşvet istemesinden başka ne mana ifade eder ki?!." demişti. Bugün de değişen bir şeyin olmadığını; kırk yıllık Yani'nin, Kani olamayacağını görmekteyiz. Kaostan ve kandan medet uman ve bölgede cereyan eden her olumsuzluğu tahrik ve istismar eden ve kurulduğu günden beri ateşle oynayan BDP'yi, başka bir günün makale konusu olarak ayırıyor ve şimdilik erteliyorum...
05.01.2012
Kazdıkları kuyuya düşüyorlar! -1-
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Demokrasi, halkın idaresi değil miydi? Peki, bu 'vesayet' neyin nesidir; demokrasi ile bağdaşır bir tarafı var mıdır? Bir ülkede demokrasi ya vardır ya da yoktur. Demokrasi varsa, orada 'vesayetten' bahsedilemez. Bahsedilirse; bizdeki gibi olur ve o demokrasi değil; demokrasicilik oyunu olur. Tıpkı resmî tarihimiz gibi; ilkokul çağındaki çocuklarımıza binlerce yalan ve yanlışı, papağan gibi okutup ezberletiyoruz. Üniversite çağına (kimisi daha erken) gelindiğinde, gerçekleri öğreniyor ve aldatılmış olmanın derin üzüntüsü içinde eziliyoruz. Çoğu kez ana-babalarımızla ters düşüyor; onlarla devletin öğrettikleri arasında gelip gidiyoruz. Yıllar sonra; ana-babalarımızın haklı, devletimizin ise haksız olduğunu görüyoruz. Çocukluğunu yalanlarla dolduran ve şahsiyetli gelişimine engel olan böyle bir devlete nasıl güvenilir? Demokrasicilik oyunumuz da böyle; 'egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir' diyeceksin ve onu binbir kayda bağlayarak; milletten başka herkesin keyfine bırakacaksın! Tabiatıyla bu keyif sahipleri evvel emirde, silahı elinde bulunduranlar oluyor. Bu oyunda; silahlı güçlere verilen 'liderlik' rolü, aksatılmadan devam ettirildi. Burada dikkate şayan konu; bize demokrasiyi, daha doğrusu demokrasiciliği ve bu oyunda beş aktörlük rolünü üstlenen cihet-i askeriyeye veren, başta ABD olmak üzere dışarısı olmuştur. Nitekim; Amerikan askerleri haftalarca gemilerde beklettirildikten sonra; mahut 'tezkere' çıkmayınca; ABD yetkililerin yaptığı açıklamayı hatırlayın: 'Türk askeri liderlik rolünün gereğini yapmamıştır!' Yani demek istiyor ki; hükümete ve Meclis'e emredilip, istediğimiz doğrultuda karar çıkarılmamıştır. Demek ki, o zamana kadar hep öyle yaptırılmış öyle mi?!!! Demokrasi tarihimizdeki gelip geçmiş bütün ihtilallere veya kendi tabirleriyle, 'post-modern' darbelere dikkat edin; hepsinin arkasında ABD olduğunu görürsünüz. Yarım asrı geçen bu ahbap-çavuş ilişkisine ne olmuştu da; bu kez 'tezkere' geçmemiş ve ABD, onca süper gücüyle dünya kamuoyu önünde rezil ve rüsva olmuştu?! Bu rezil-rüsvalıkla da; seneler senesi güvenip, bel bağladığı ve lider addettiği askeriyenin kalemini kırmıştı! Önce ABD kazdığı kuyuya düşmüştü; ardından sıra, lider addedip bel bağladıklarına gelmişti! (Konuya yarınki makalemizle devam edeceğiz.)
11.01.2012
Kazdıkları kuyuya düşüyorlar! -2-
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Evet... Ahbap-çavuş ilişkisine ne olmuştu da; işler eskisi gibi 'emir-komuta' dahilinde gitmedi; gitmiyordu ve evet; öyle anlaşılıyor ki, bundan böyle de gitmeyecektir?!. 2002 seçimleri, Türk demokrasi tarihinin dönüm noktası olmuş ve tam yarım asır sonra 'aranan kan' bulunmuştur! Artık bundan böyle Türkiye, hakkında verilen kararlara uymayacak; kararlarını kendisi belirleyip verecektir. Türk milletine sandık hakkı tanındığı daha 1950'de bu karar verilmişti ama, o günün millet temsilcileri dahili ve harici düşmanın karşısında dik durup direnemedi ve millet adına hizmet etmenin bedelini canlarını darağaçlarında vererek ödediler! Yer ve konumlarını; demokrasi içinde demokrasiyi katlederek sözde sağlamlaştırdılar. Akıllara ziyan anayasalarla (1961 ve 1982) ve kanunlarla (mahut 35. madde vb.) askerî darbelere zemin hazırladılar. Bütün bunları da 'Cumhuriyeti koruma ve kollama' gereğinden hareketle, kendilerine vazife çıkardılar. Zaman tünelinde kalarak; başta ABD'nin okuyup anladığını, göremeyerek ve anlamayarak; 'kör kör parmağım gözüne' misali eski alışkanlıklarına devam ettiler. Halbuki, 2002'de gelen ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri için uydurulan 367 garabeti ile 2007 seçimleri ile güçlenerek yenilenen halk iradesi öyle demiyordu! Zamanı kokutanlara dur demek için gelen Recep Tayyip Erdoğan ve onun AK Parti kadroları, diklenmeden dik duruyor ve milletin emanetine sahip çıkılacağını vazediyordu. Bu cümleden olarak da; Anayasa'da referandumla köklü bir değişikliğe gitti. Milletin kahir ekseriyetiyle kabul gören bu değişiklikle artık; 'al gülüm, ver gülüm' devri kapanacak ve tam ve kâmil manada olmasa da; adları ve sanları ne olursa olsun kişi ve kurumlar hak ve hadlerini bilmeye başlayacaktı! Demokrasimizin bilmediği ve alışık olmadığımız günümüz manzaralarına bu yüzden şahit olmaktayız ve daha işin başlangıcındayız. Zamanı okuyanlar ve kendilerine, demokrasilerde olması gereken rolü biçip, kenara çekilenler rahat edebilecek. Aksine tutum takınıp, eski alışkanlıklarını sürdürmeye çalışanların işi ise, gerçekten zor olacaktır. Nitekim olmaktadır da! Ne demişler: Anlayana sivrisinek saz...
12.01.2012
Terör neden yenilemedi?
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
30 senedir terörle savaşıyoruz. Evet; dünyanın en kanlı, en acımasız ve en çok dış destek gören terör örgütü ile savaşıyoruz ama; biz de, 800 bine yaklaşan dev kadrosu ile dünyanın sayılı en modern ve vurucu güce malik ordularına sahibiz. İşin başlangıcında, yetkililerce olayın boyutları gereği gibi görülüp değerlendirilemedi ve; 'üç-beş baldırı çıplağın eylemi..' diye geçiştirilmek istendi ancak, kısa zamanda; kazın ayağının hiç de öyle olmadığı görüldü. Olmadığı görülünce de, ister istemez mücadeleye girişildi. Aradan çeyrek asrı aşan bir zaman geçtiği halde; terör örgütü hâlâ gücünü koruyor ve eylemlerine devam edebiliyorsa; takkemizi önümüze koyup düşünmenin ve nerede yanlış yaptık ve yapıyoruz demenin zamanı çoktan geçmiş demektir! Bu süreç içerisinde görünen o ki; terörden beslenen çeşitli kesimler, derhal köşebaşlarını tuttular ve bu kirli oyunda kendilerine vazife çıkardılar. Beslendikleri bu kanın durmaması için de ellerinden geleni artlarına koymadılar. Yine bu süreç içerisinde; cihet-i askeriyenin Ankara-İstanbul gibi yurdun batısındaki boyutlarına baktığımızda; tek kelime ile insanın kanı donuyor. Zira; buralardaki Genelkurmay ve ordu merkezlerine bakıldığında, askerliğin dışındaki hemen her işle iştigal edildiği hayret ve dehşetle görülüyor! 60 senelik demokrasi sürecimize baktığımızda; demokratik idareden ziyade darbeler zincirinden ve bunların baskıcı ve zalimane yönetimlerinden bahseden tarihe tanıklık edebiliyoruz. Bu acı ve acı olduğu kadar üzücü halin baş müsebbipleri de maalesef askerlerdir. Daha işin başlangıcında (1950 yılında) askerler; seçimi kaybeden CHP lideri İnönü'ye gelip; 'isterseniz iktidarı DP'lilere teslim etmeyelim!' telkininde bulunurlar. İşte bu telkini doğuran zihniyet; o gün bugündür hiç değişmedi! Bu zihniyete göre; bu ülkede tek meşru yönetim CHP iktidarıdır! Bunun dışındakiler; adları ve sanları ne olursa olsun; askerî müdahalelerle düşürülmeye mahkumdurlar! Bu zihniyetin ilham kaynağı da İsmet İnönü'dür. Zira; 1960 darbesi öncesi söylenen şu talihsiz söz; bizim demokrasi kahramanımıza (!) aittir: 'Sizi ben bile kurtaramam! Bunları yapmaya devam ederseniz ihtilal meşru olur!' Asker, bu meşruiyet çizgisi içinde kendisine iş aradı ve buldu: CHP karşıtı iktidarları alaşağı etmek! Bunu da yaptığı onca darbelerle bir güzel becerdi! Asıl iş bu olunca; terör, 'bahs-i diğer' olarak kaldı ve ancak bu kadar mücadele edilebildi! Anlatmam o ki, sevgili okuyucularım; terörle dört dörtlük mücadele daha yeni başlıyor!
19.01.2012
Ötekileştirmek
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Cihan Devleti (imparatorluk) bakiyesi olduğumuz gerçeğini göz ardı ederek yeni devletimizi kurduk. Geçmişle olan ilişkimizi inkâr, iftira ve karalama üzerine bina ederek; geleceğe daha rahat yelken açabileceğimizi vehmettik. Dünya sahnesindeki devlet hayatının devamlılığını unuttuk. Bizi biz yapan değerlerimizi bir gecede inkâr ve iptal ederek modernleşeceğimizi ve bu yeni halimizle de; muasır medeniyetin üstüne çıkacağımızı zannettik. Zira, muasır medeniyetten bize anlatılan ve anlamamız gereken; eskiye ait ne varsa atılması gerektiği keyfiyeti idi. Öyle yaptık ve bu şekilde yapmayı nesiller boyu sürdürdük. Toplum hayatında girişilen bu denli sun'i dikişleri tutturmak kolay olmadı. Kendilerini merkeze oturtanlar; dışarıdakileri ötekileştirerek işe koyuldular. Oysa; dışarıdakiler olarak addedilenler, en az içeridekiler kadar asli hüviyet idi ama bunu sağlayan değerler manzumesi örtülmüştü. Bu örtü 'tabu' ilan edilmişti ve bunu kaldırmak kimsenin aklına gelmiyordu! Ötekileştirmeyle milleti onlarca kamplara böldüler. Yönetim (merkez) sıkışınca, kendine en yakın dosyayı rafından indiriyor ve bir anda aynı milletin fertleri birbirini boğazlamaya başlıyor. Böylece aranan kan bulunuyor. Merkezin elindeki silah, bu kez millete çevrilerek; millet içine düştüğü bu halden kurtarılıyor! Emme-basma tulumbası misali; her on yılda bir, bu köhne filmi bize tekrar tekrar seyrettirdiler. Menderes, 'tabu' olan bu örtünün yerini işaret etti; Özal, hafifçe kenarından kaldırdı; Tayyip Erdoğan ise, bu örtüyü bütünüyle çekip almaya çalışıyor! Ötekileştirilmekten kurtulmanın yegane çaresi; millete unutturulmaya çalışılan değer yargılarına yeniden dönmektir. Böylece; birbirlerine düşman gözüyle bakanlar; kardeş olduklarını görüp anlayacak ve mahut hallerine esef edeceklerdir. Hak ve hakikati devirerek gelenler; güneşi balçıkla sıvamanın gayretine girişti. Zaman tünelinde, küflü inlerinde kalanlar; fersah fersah milletin gerisine düştüler. Dün, bütün melanetlerini 'ilericilik' adına yapıp millete dayatıyorlardı. Bugün aynı şekildeki söylemleri ile yalnızca gülünç olmakla kalmıyor; milletin nefretini de kazanıyorlar. Dünya efkar-ı umumiyesinde ise, maskaralaşıyorlar!
26.01.2012
Merd-i Kıpti...
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
'Merd-i Kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler!' CHP liderinin; yapılan seçimler boyunca, milletimizin CHP'nin karşısındaki partileri iktidara getirmesini "Stockholm sendromu" olarak değerlendirmesini hatırlıyorsunuz sevgili okuyucularım. Yani denmek isteniyor ki; bu millet iyi ile kötüyü ayırt etmekten acizdir; yaptığı onca seçimle iktidara taşıdığı partiler devamlı surette kendisine baskı yapıp eziyet etti. Millet de bu eziyetlere öylesine alıştı ki, artık onlarsız yaşayamaz oldu. Ve neredeyse eziyetten zevk almaya başladı. Bundan dolayı da aynı partileri sürekli iktidara taşıyor! Bu zihniyeti pek iyi anlıyoruz; bunlara göre millet cahildir ve hastadır. Kendileri ise, âlim ve doktor.. Onlar istedikleri şekilde dayatacaklar; milletin ensesinde boza pişirecekler; bütün bu yaptıkları milletin lehinde işler olacak. Zira millet; kâr ve zararının nerede olduğunu bilemez.. Nitekim; bu cümleden olarak: CHP'nin tek başına iktidar olduğu uzun zaman zarfında; millet adına karar verirken hangisinde milletin isteklerine kulak verdiler? Milletin vekillerini (!) belirlerken bile; bir kere olsun millete sordular mı? Seneler senesi oluşturdukları vesayete dayalı korku imparatorluğunun zulüm ve akıl almaz baskı ve işkencelerini öylesine sistemleştirdiler ve bu durumu öylesine kanıksadılar ki; bu halden kurtulup normalleşmeyi, demokratikleşmeyi asla içlerine sindiremiyorlar. Kendi sultalarından kurtulup hukukun emrine giren yargıyı; iktidarın yargısı olarak nitelendiriyorlar. Çünkü bunların yargıdan anladığı; oluşturdukları Yassıada mahkeme heyetinin, mazlum sanıklara söylediği: "Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor!" anlayışıdır. Bakınız; CHP'li vekiller, üniversite imtihanlarında katsayı farkını ortadan kaldıran ve öğrenciler arasında eşitliği getiren düzenlemenin iptali için Danıştay'a başvurdu. Kim bunlar biliyor musunuz; başörtülü öğrencileri ikna odalarına alıp baskı uygulayan İstanbul Üniversitesi eski öğretim üyeleri. Milletten böylesine kopuk bir CHP, millet eliyle iktidar olamayacağını bildiğinden, vesayet rejiminin üzerine titriyor. Bundan dolayı "Ergenekon"a arka çıkıyor; vesayetçilerin avukatlığına soyunuyor! Haddizatında, millete yakıştırdığı "sendrom"a kendisi müptela olmuştur. Zira, bütün savundukları millete eziyet vermekten öte bir mana ifade etmiyor...
01.02.2012
Taşların yerine oturması -1-
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Devletin A'dan Z'ye kadar ve ince kılcal damarlarına değin yerleşmiş olan vesayetten kurtulması; taşların yerli yerine oturması; öyle akşamdan sabaha olacak şey değildir. Kolay değil; asırlık bir pislik temizlenmeye çalışılıyor! Zaten kolay olsaydı; iyi niyetlerinden şüphe etmediğimiz, Adnan Menderes ve Turgut Özal'ın başbakanlıkları dönemlerinde bu iş halledilebilirdi... İstihbarat, bir devletin olmazsa olmazıdır. Demokratik idarelerde bu kurum, elbette ki seçilmiş başkan veya başbakana bağlıdır. Bizdeki, adı demokratik idare olan yapıda, bu kurum (MİT); tıpkı Genelkurmay Başkanlığı gibi, Başbakan'a sözde bağlı idi. Nitekim, defaatle gördük ki; asker, hükümete karşı darbe yaptı ve bunların hiç birisi, istihbarat teşkilatı tarafından bağlı (!) olduğu mercie (Başbakan'a) bildirilmedi! Sistemin adı ne olursa olsun; vesayet söz konusu ise, karar mercii seçilmişler olmayıp atanmışlardır. Daha açık ifadesiyle: Devletin gerçek idaresi askerde olup; seçilerek iktidara gelen hükümetlere yalnızca belediye hizmetleri gördürülür! Bundan dolayıdır ki; yürürlüğe sokulan anayasalar vesayet anayasalarıdır. Cumhurbaşkanlığı ve istihbarat başkanlığı gibi önemli görevlere hep askerler getirilmiş; bunca önemli görevlerde sivillere güvenilmemiştir! Hükümetleri "meşguliyetle tedaviye" tabi tutabilmek için de; istihbaratı paramparça edip, burada da ağırlık askerî kanada yüklenmiştir. (Genelkurmay İstihbarat, Jandarma İstihbarat, Emniyet İstihbarat, MİT) Bütün bu istihbarat örgütleri elde ettikleri bilgileri, birbirleri ile paylaşmadıkları gibi, belli bir merkeze de toplattırılmıyordu. Ve hatta, birbirlerine karşı kontra gidebiliyorlardı! Bütün bu herc-ü merç içinde; düşe kalka bugünlere kadar geldik. İlk defa bir Başbakan (Tayyip Erdoğan) geldi ve arı kovanına çomak soktu! Büyük bir cesaret ve kararlılıkla vesayet anayasasının 26 maddesini değiştirerek; gerçek demokrasi adına yeni bir başlangıç (Milat) yaptı. Artık tüm istihbaratlar bir merkezde toplanacak ve seçilmiş Başbakan'a karşı sorumlu olunacaktı. Yani her kafadan bir ses çıkmayacak ve istihbarat örgütleri birbirlerine rağmen iş göremeyecekti. Sistemin kılcal damarlarına kadar işlemiş "derin" yapılanmanın birden çözülmesini ve yeni yapıya ayak uydurmasını beklemek safdillik olur. Çomak sokulan kovandan uçuşmakta olan ve bir o yana, bir bu yana saldıran arıları görüyoruz ki; meheldir!
22.02.2012
Taşların yerine oturması -2-
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Önümüzdeki 8-10 yıllık süreç; çomak sokulan kovanın dağıldığı, yani suların bulandığı kritik bir dönemdir. Zira doğanın kuralı bu; sular bulanmadan durulmaz! Bu süreci taçlandıracak ve her taşı yerli yerine oturtup, herkese haddini bildirip hududunu çizecek; yegane eksiğimiz olan toplumca susadığımız; vesayetten arınmış demokratik bir anayasadır. Artık 28 Şubat "Post Modern Darbe"siyle, onurları ayaklar altına alınan ve şirazesinden çıkarılan; başta "yargı, üniversite ve medya" olmak üzere, demokrasimizin olmazsa olmazları kendi mecralarında, kimseden emir ve talimat almadan görevlerini yerine getirebilecektir. Artık asker, cumhuriyeti koruma ve kollama bahanesiyle toplumu dizayn etmeye yeltenmeyecek; toplumla psikolojik savaşların yöneticiliğini terk edip kışlasına çekilecektir. Bundan böyle; siyasi parti liderlerine cihet-i askeriyeden telkin ve tehdit telefonları edilip, istedikleri istikamette yönlendirilemeyecek.. Medya sahip ve yöneticileri Genelkurmay'a çağrılıp; hangi yazarların kalemlerinin kırılacağının telkini ve yapacakları yayınların hangi düzlemde olacağının ikazı yapılamayacak. Aynı mahfile; üniversite rektörlerini çağırıp; başörtüsüyle mücadele yöntemleri anlatılamayacak ve bu cümleden olarak; "ikna odaları" kepazelikleri sergilenemeyecek.. Bundan böyle; devletin zirve makamını işgal eden Cumhurbaşkanları; cumhurun başörtülü öğrencilerini Suudi Arabistan'a gitmelerini salık verip; öz vatanlarında öğrenim görmelerine mani olamayacak... Bütün bu melanetleri sergileyebilmek için, sudan bahanelerle; bu ülkenin evlatları birbirine düşürülemeyecek; ordu karargâhlarında, ülkenin camilerinin bombalanmasının ve denizaltı ziyaretinde bulunan askerî öğrencilerin havaya uçuruluş sempozyumları yapılamayacak!.. Her kişi, her kurum ve kuruluşun kendi hinterlandına çekilip; işiyle-gücüyle meşgul olduğu ve her birinin diğerine saygı duyduğu ve umutla istikbale baktığı böyle bir ülkenin sabahında uyanmanın sabırsızlığı ile bugün herkes kendi üstüne düşen görevi fazlasıyla yapmalıdır. Başka Türkiye yok ve bu ülke hepimizin.
23.02.2012
Eğitim çıkmazı
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Eğitimimizdeki yanlış bugünün değil, başlangıcından beri sürüyor. Hani nasıl denir; ilk düğme yanlış iliklendiğinden, ondan sonra gelen bütün düğmeler ne kadar itina ile iliklenirse iliklensin hepsi yanlış olacaktır. Yanlışın büyüğü 'tevhid-i tedrisat' ile yapıldı. Eğitimdeki bu sistemle, tıpkı totaliter rejimlerde olduğu gibi tek tip insan yetiştirilmesi hedeflenmiştir. İnsan tabiatına; pedagojiye, psikolojiye ve sosyolojiye taban tabana zıt bu modelle; özgün düşünen ve farklı üretebilen beyinler yerine, tek düze şekilde programlanmış 'robot' insan tipi amaçlanmıştır. Demokrasi tarihimiz boyunca gelip geçen her milli eğitim bakanı döneminde yapılmak istenen onca değişiklik ve reform gayretleri; başlangıcı 'düşük' olan bu sistemde, ölü yüzüne pudra sürmekten öte bir mana ifade etmemiş ve eğitim yaramız kan kaybetmeye devam edegelmiştir. En son yapılan tahribat ise, 28 Şubat sürecinde icra edilmiş ve bu cümleden olarak; tek hedef seçilen İmam-Hatip Okullarını bitirmek adına, ülkemizdeki tüm meslek okulları gözden düşürülerek, mesleki eğitimin geleceği köreltilmiştir. Generaller tarafından dayatılan, mesleki eğitimin önünü tıkayan kesintisiz 8 yıllık zorunlu eğitimi; bu iktidar, 4 artı 4 artı 4 yani 12 yıl ve fakat esnek bir model olarak değiştirmek ve böylece mesleki eğitimin önünü yeniden açmak istiyor. Ama gelin görün ki, tüm muhalefet partileri ve bir kısım mahut yandaş sivil toplum örgütleri hop oturup hop kalkıyorlar. Bu zihniyetin temsilcilerini televizyonlarda izleyince ve onların hiçbir bilimsel esasa dayanmayan hezeyanlarını dinleyince; insan, 'işte, tek tip eğitimin yetiştirdikleri; bu kadar düşünebiliyor ve dünyayı bu kadar tanıyabiliyor ve muhasebe ve mukayeseden bu kadar yoksunlar' demekten kendini alamıyor. Neymiş efendim; çocukların küçük yaşlarda mesleki eğilimlerinin belirlenip yönlendirilmeleri pedagojiye aykırıymış! O zaman koskoca Almanya, seneler senesi eğitimde bu şekilde yaparak, kendi nesillerini heba ediyor öyle mi?! Bugünkü teknolojik çağda; zekâ ölçüm-belirleme ve değerlendirmede, asırların gerisine düştüğümüzün farkında mıyız? Bütün bunlar da ilericilik ve modernlik adına yapılıyor. Böyle ilericilik ve modernlik düşman başına! TÜSİAD da aynı aymazlıkla mesleki eğitime karşı çıkıyor; hava-su kadar ihtiyaçları olan ara elemanın yetişmesine mani olarak, bindiği dalı kesiyor! Delilerin kuyuları taşlarla doldurduğu ve akılların bitimsiz tatillere çıktığı tuhaf bir ülkede yaşıyoruz; vesselam!
29.02.2012
CHP demokrasisi!
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Merhum Özal'la birlikte Türkiye'de bozulan onca ezberlerden biri de; sivil bir Cumhurbaşkanına alışabilmekti! Her ne kadar kendisinden sonra aynı makamı işgal eden S. Demirel, uygulamalarıyla askeri aratmadıysa da; o da netice itibariyle sivildi ve mahut kesimleri alıştırma konusunda onun da katkısı olmuştur! Türk Cemiyeti'nin gerçek hastalığının adı ise; kendisini, ama yalnız kendisini devletin yegane kurucu üyesi gören CHP'nin ülkeyi yönetme yetkisini; her hal ve şartta, tek başına elinde tutmak istemesi ve kendisinin dışındaki partilere bu işi reva görmemesidir. CHP'nin, bu jakoben ve baskıcı zihniyeti; milleti aşağı görüp horlaması-öteleştirmesi; kendi hempalarını ise, sözüm ona seçkinci vehmetmesinden ileri gelmektedir. Böyle bir zihniyetin, demokrasiyi kendiliğinden hazmetmesini beklemek safdillik olsa gerektir. Şeklen de olsa; demokrasiye geçtiğimiz 1946 senesinden sonra yapılan her genel ve yerel seçimde, milletten gerekli şamarı yiyip sandığa gömülmesine rağmen CHP, asla uslanmamış ve bu aymaz halinden vazgeçmemiştir. Dürüste yakın ilk sayımların yapıldığı 1950 seçimlerinde; her ilden kara haberlerin geldiği CHP genel merkezindeki durumu; gedikli bir CHP'li Nihat Erim'in hatıralarından öğreniyoruz: "... Ağır yenilgiye uğradığımız her ilin sonuçları geldikçe moralimiz bozuluyor; birbirimizin yüzüne bakamıyorduk. Hiddetlenen İsmet Paşa, gecenin üçünde istirahate çekildi ve 'yalnızca Trabzon'un seçim sonuçlarını bana bildirin' dedi. Trabzon kalemizdi, orasını kaybetmek seçimleri bütünüyle kaybetmek demekti. Sabaha karşı Trabzon'un sonuçları geldi ve orada da seçimi DP'ye kaptırmıştık. Korkarak Paşa'nın kapısını çaldık; Trabzon sonucunu öğrenince yüzü asıldı ve; 'bu milleti cezalandırmalıyız' diyerek hiddetle kapıyı yüzümüze çarptı!" Şimdi daha iyi anlaşıldı değil mi, sevgili okuyucularım; CHP'nin demokrasiyi nasıl anladığı ve nereden, hangi zihniyetten tevarüs ettiği?!.. Her şey, herkes değişebilir ama CHP zihniyeti asla! Bakınız; aradan sittin (altmış) sene geçmiş CHP aynı yerde duruyor. Halkın yüzde elliden fazlasının oyunu alarak tek başına iktidar olan AK Parti'nin uygulamalarını içine sığdıramıyor. Meclis Danışma Kurulu Toplantılarına katılmıyor; akılları sıra Grup Toplantılarını sokaklara taşıyor ve bunun adı da millete gitmek oluyor! CHP, kesintili ve on iki yıllık zorunlu eğitimi, içine sindiremese de alışacak; tıpkı zor da olsa Özal'a alıştıkları gibi.
28.03.2012
Statüko ittifakı
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Kısmi bir anayasa değişikliği için TBMM yoğun mesai sarf etti. Milletvekilleri, günler boyu sabahlara kadar çalıştı. Ortada bir darbe anayasası vardı ve bu anayasa; herkesin ittifak ettiği şekilde, millete rağmen yapılmıştı ve millete dayatılmıştı. İsmi üzerinde; darbe anayasalarında fert ve onun mecmuu olan millet, devamlı olarak geri plandadır ve tabiatıyla asıl ve öncelikli olan devlettir. AK Parti iktidarı, milletimizden aldığı emanetin hakkını vermek adına; onu, bu vesayet rejiminden kurtarmak ve gerçek demokrasiye kavuşturmak için anayasayı tümden değiştirmek istedi. Bu yüzden başına neler getirildiği cümle âlemin malumudur. Parlamentoda yüzde 65 ile temsil edilen iktidar partisi, kapatılmaktan kıl payı kurtuldu! Sadece bugünkü iktidar değil; darbe anayasalarının (1961-1982) cari olduğu dönemlerdeki gelip geçen tüm iktidarlar, şeklen iktidarda olup, asla muktedir olamamaktadırlar. Dolayısıyla her gelen iktidar, ister tek başına olsun isterse koalisyon şeklinde olsun, iktidarcılık oynayıp gitmektedir. Tüm iktidar partileri, yetki ve sorumluluk arasında bocalayıp durdular. Daha doğrusu durduruldular; çünkü, yetkileri olmamasına rağmen, milletin karşısında sorumlu gösterildiler ve bu durumun hesabını, seçimlerde millete verdiler. Bu anlamsız işe son vermenin zamanı çoktan geçmiş olmasına rağmen; bunun izalesi için, hiçbir siyasetçi risk almıyordu. Bu ülke düzelmez, bu denli bürokratik engelleri aşmanın imkânı yoktur, bu iş böyle gelmiş böyle gider diyerek, gelen tüm siyasetçiler, günlerini gün etmenin derdine düştüler! İlk defa bir siyasi lider ve onun etrafında halelenen bir siyasi kadro; bu iş böyle gelmiş ama böyle gitmez, diyerek risk aldı; mini bir paket hazırlayarak TBMM'ye sundu. Bir de ne görelim; tüm muhalefet partileri statükodan yana tavır alarak; milletin hak ve hürriyetlerinin karşısında yer aldılar. Hepsi birden, devamlı şikâyetçi olduklarını iddia ettikleri darbe anayasasının yanında yer aldılar. Her şey, TBMM'de milletin gözleri önünde cereyan etti; kim demokrat kim sahte demokrat gördü. Şimdi sıra; bu takınılan tavırların hesabını millete vermekte; önce referandumda, sonra da genel seçimlerde!..
20.05.2010
CHP değişir mi? -1-
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Kurulduğu günden beri statükoyla özdeşleşmiş CHP değişir mi? Ve, yine kurulduğu zamandan çok partili hayata geçtiğimiz 1950 senesine kadar 27 yıl müddetle devlet ve milleti tek parti sultası ile idare eden; böylesi bir yönetimde devletin valilerini CHP'nin il başkanları ve CHP'li belediye başkanları olarak tanımlayan diktacı bir anlayış demokrasiye yaklaşabilir mi? Daha açık ifadesiyle halka rağmen kurulmuş bir parti, halk için olabilir mi? CHP, bununla da yetinmemiş; 60'lı yıllarda itibaren 'ortanın solunu' benimsediğini iddia ederek, solu da çığırından çıkararak kendine benzetmiştir. Milletle kavgalı CHP'nin iktidara gelemeyeceğini çok iyi bilen İnönü, iktidar yolunu milletin dışında aramış ve bunu ordu artı CHP şeklinde formüle ederek sağlamıştır. 1960 askerî darbesi ile DP iktidardan uzaklaştırılmış; Başbakan Adnan Menderes ile iki bakanı idam edilerek CHP'ye iktidar yolu açılmıştır. Tabii bu iktidar seçime kadar sürmüş; ilk seçimlerde CHP, milletten gerekli silleyi yiyerek tekrar muhalefete düşmüştür. Türkiye, 1965-1970 arası; yüzde 7'lik kalkınma ve yüzde 5'lik enflasyon ile çok iyi giderken yine bir askerî muhtıraya muhatap olundu. CHP lideri İnönü, askerlerin safında yer aldı; parti genel sekreteri olan Bülent Ecevit, muhtırayı tanımayarak görevinden istifa etti. Ecevit'in bu hareketi CHP'nin içinden millete dönük ilk harekettir ve Ecevit bunun mükafatını, önce CHP'ye lider ve ardından da gelen ilk seçimlerde yüzde kırklara varan bir oyla iktidara gelerek gördü. 1980 askerî darbesinden sonra ise, Ecevit bir şeyi daha gördü; bu ordu ve CHP değişmeyecekti. Bundan dolayıdır ki Ecevit, kurtuluşu CHP'den ayrılarak yeni bir parti kurmakta bulmuştu. CHP, 1960 ihtilalinden sonra yaptırdığı anayasa ile vesayet sistemini yerleştirmişti. Artık, iktidara kim gelirse gelsin, gerçek iktidar CHP ve onun oluşturduğu bürokratik kuruluşlardır. İktidarlar bir adım ileri attıklarında, ardından iki adım geri atmak zorundaydılar. Zira, iktidarı paylaşan ve aslan payını elinde bulunduran bu kurum ve kuruluşlar, iktidarları parmaklarında oynatmaktaydılar. CHP, enayi mi; yokuştan aşağı ittirdiği kamyona niye omuz versin ki?!.
02.06.2010
CHP değişir mi? -2-
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
El çabukluğu marifetiyle CHP genel başkanının değiştirildiğini gördük. Sabık genel başkan Deniz Baykal giderayak iktidarı suçladı ve mahut seks kasedini hükümet çevrelerinin ortalığa saçtığını söyledi. Zavallı Deniz Baykal; 40 yılı aşkın siyasetin içinde ve onca senedir CHP genel başkanı ama, hâlâ daha dostunu düşmanını öğrenebilmiş değil! Ayol! O mahut kasedin hedefinde AK Parti ve onun genel başkanı Tayyip Erdoğan var. Sen, bu büyük resimde yalnızca bir figürden ibaretsin; bu durumu nasıl göremiyor ve iktidarı suçlayabiliyorsun?!. Hayatın bir gerçeği de; zalimlere hizmet edenin, bizzat o zalimlerin zulmüne uğramadan ölmeyeceği keyfiyetidir. Bir ömür boyu o karanlık mahfillere hizmet ettin; onların sözcülüğüne soyundun; âdeta onlarla bütünleştin. Bir gün dahi düşünmedin ki, o karanlık mahfiller için sen de limondan ibaretsin; sıkarlar ve kaldırıp atarlar! Bir ömür boyu seni sıktılar ve baktılar ki, artık bir posadan ibaretsin; kaldırıp attılar! En yakınında bildiğin ve baş tacı ettiğin dostların (!) bil, seni terk etmekte asla tereddüt etmediler! Bunca organize işi göremiyorsan; sen, gerçekten körmüşsün! Değişim (!) adına yerine seçtirdikleri adama bak! Her şeyiyle ısmarlama! Beyaz bir poşetten çıkarılıp kendisine verilen kasketi başına takıp arz-ı endam etmekle halkçı olduğunu zannediyor! Belli ki, aynı karanlık mahfiller bir süreliğine de onunla oyalanacaklar! Daha açık ifadesiyle milleti oyalamaya çalışacaklar! Yalnız, unuttukları ve hesap edemedikleri bir husus var; bu millet, seneler senesi istiskal ettikleri millet değil artık. Kendi aranızda Ali-Cengiz Oyunu oynayabilirsiniz ama, aynı oyunu; her şeyi gören ve yerli yerinde değerlendirebilen millete, artık oynayamazsınız. Zaten, yeni lideriniz daha ilk konuşmasında kimlerin sözcüsü olduğunu ilan etti. Kasket takmakla milletin yanında yer alınmıyor; milletin ensesinde boza pişirenlerden hesap sorabilecek misin; bunu söyle! Halka rağmencilerin yanında olarak ve onların borusunu öttürerek halkçılık mı yapılırmış? Belli ki zaman tünelinde kalmışsınız! Hâlâ havuzlu bir eve sahip olmayı insana fazla gören ve kelimenin tam anlamıyla ilkel komünistler gibi yoklukta eşitlik peşinde koşan ve onu arzulayan bir anlayışın ürünüsünüz! Sizin gibilerin müşterisi Türkiye'de değil, Rusya'da bile kalmadı!
03.06.2010
Asıl kavga milletle! -1-
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Demokrasi karşıtlarının asıl kavgaları; ne şu partiyle, ne bu iktidarla ve ne de şu veya bu siyasi oluşumla değildir; yalnızca ve yalnızca milletledir. 'Millete rağmen'ci mahut zihniyetin yegane hedefi, topyekûn milleti kendilerine benzetmektir. Bu zihniyete göre; seçimleri hangi partilerin kazanmaları çok önemli değildir. Zira hangi parti ya da partiler iktidar olursa olsun; bunlar şu veya bu şekilde istiskal edilecek ve asla muktedir olmalarına müsaade edilmeyecektir. Bunu da oluşturdukları 'vesayet rejimleri' ile pekala yerine getirdiler. 'Vesayet rejimleri'ne; darbe sonlarında yaptırdıkları anayasalarla (1961-1982) ve çıkarttıkları çeşitli kanun ve yönetmeliklerle vücut verip güç kattılar. Yapılan bu anayasalar ve çıkarılan bu kanun ve yönetmeliklerle sivil ve askerî bürokrasi; mahut medyanın da telkin ve teşvikleriyle hükümetlerin karşısına dikilip onların adım atmalarına müsaade etmediler! Milletin kahir ekseriyetinin kendileri gibi düşünüp davranmadığı müddetçe, oluşturulan bu 'vesayet rejimi'nin sürdürülmesini kararlaştırdılar. Görünüşte; siyasi iktidarlar alaşağı ediliyor, siyasi partiler kapattırılıyordu ama asıl hedef, milletin ta kendisiydi; milletin sahip olduğu değerleri idi. Bu değerlerden milleti soğutmak ve koparmak için hudutsuz gayretlere girişildi; ne yapıp ettilerse, arzu ettikleri sonuca bir türlü ulaşamadılar! Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın da pek yerinde belirttiği gibi; yapılan her darbe ve verilen her muhtıra ekonomiyi allak-bullak etmiş; uğranılan milyarlarca liralık faturaların bedelleri hep millete ödettirilmiştir! Çok açık ifadesiyle; bu zihniyete göre, millet, kendileri gibi düşünüp yaşamadığı müddetçe demokrasiyi hak etmiyor! İnsan bilmediğinin düşmanıdır. Milleti ve onun değerlerini tanıyamadıkları için düşman oluyorlar. Ama millet bunları hücrelerine kadar tanıyor ve her seçimde şamarı patlatıyor!..
02.05.2012
Asıl kavga milletle! -2-
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Milletimiz kendisiyle kavga yapanları pek iyi tanıyor; her ferdiyle, otuz iki dişini sıkarak derin bir sessizlik içinde, kendisine ve değerlerine karşı yapılanları ibretle izliyordu. Bardağı taşıran son damla ise, Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığı seçimlerinde; milli iradenin önüne konan akıl almaz engellemelerdi. Yapılan kanuni değişikliklerle Anayasa Mahkemesi önüne gelen davaları yalnızca şekil yönünden inceleme yetkisi varken; yetkisinin dışına çıkarak, 'yerindelik' yönünden inceleme yaparak hukuk adına skandal üstüne skandallara imza attı. Bütün bu hukuksuzluklara çanak tutan ve onları yargıya (!) taşıyan parti ise hep CHP olmuştur. Meclis'in 367 oyla açılabileceği safsatası ile aynı Meclis'in 411 oyla aldığı kararı iptal etmesi; ülkede hukuk adına tek kelime ile komedi oynandığının açık göstergesi idi. Mahut medya da, asli görevi olan yangına körükle giderek; 'Kaosa kalkan 411 el!' diyebiliyordu. Hukukun gözü öylesine körelmişti ki; 367 garabetiyle vermiş olduğu kararla yalnızca siyasete müdahale etmekle kalmıyor, aynı zamanda hukuka da müdahale ediyordu; kendi bindiği dalı kesiyordu! Malum zihniyet millete yüklendikçe, milleti aşağılayıp-horladıkça millet bilendi ve bunlara indirdiği şamarın şiddetini arttırdı. Son olarak; 12 Eylül 2010 tarihinde gerçekleştirilen referandumla, bunlara iflah olamayacakları dehşetli şamarı indirdi! Bundan böyle milletimiz, seneler senesi susayıp özlemini çektiği demokratik anayasasını bekliyor. Her siyasi parti, seçimlerden önce bunun sözünü vererek milletten oy alıp Meclis'e geldi. Oyunbozanlık edip milleti bu haktan mahrum edenler asla unutulmayacak ve gelen ilk seçimlerde hadleri bildirilecektir! Zira artık, iktidarların yolu yalnızca milletten geçecek; millete ulaşabilen, kendilerini milletin seviyesine çıkartabilenler vize alabilecek. Millete demokrasiyi çok görenler; 'vesayet rejimlerini' milletle kavga ile sürdürdüler. Ama, sonunda onlar da gördü ki, bu anlamsız kavganın galibi yoktur; mağlubu ise, kendilerinin de içinde bulunduğu bütün bir millettir...
03.05.2012
Bu kafa ile muhalefet...
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Evlere şenlik bir muhalefet anlayışımız var! Yapılmış olan her şeyi inkâr ve yapılmakta olan her şeye 'hayır!' diyerek karşı gelmeyi muhalefet etmek bellemişiz. Demokratik hayata, diğer bir deyişle; muhalefetli hayata başlamamızın üzerinden 'sittin' (altmış) seneyi aşkın bir zaman geçmesine rağmen, aynı minval üzere; inkârcı ve yıkıcı muhalefete ısrarla ve inatla devam etmekteyiz. Halbuki bu yolun, çıkar yol olmadığı yapılan onca seçimle görüldü ama; seçim dışı yollarla iktidar arayan CHP, inatla münkir politikasını sürdürdü ve elan da sürdürmeye devam etmektedir. Onca bedeller ödenerek, demokrasi adına gelinen bu noktada; seçim sandığının dışında iktidar arayışları tarihe karışmış olup, ham hayalden ibarettir. Artık; her hal ve şartta iktidarın yolu milletten ve seçimden geçtiğine göre; muhalefetin de milletin yoluna girmesi ve onun özlem ve beklentilerine cevap bulması gerekmektedir. İktidarın yaptıklarını inkârla değil; yapılanları az bularak ve de; daha öncesinden yapılmalarını isteyerek ön alması gerekir. Bunca senedir; her şeye olumsuz bakarak ve inkâr ederek; çatık kaşla ve kötüleyen bir dille, bir yere varılmadığı görüldü. Bundan böyle; her şeye olumlu bakarak ve yapılanları az bularak; tatlı dille ve gülümseyen bir eda ile meselelere yaklaşım denenmelidir. Bugüne kadar yapılan şekliyle; yani çatık kaş, inkâr ve karalama ile bizzat muhaliflerin şahsiyetleri zedelendi ve hasta ruh hâlini aldılar! Her an kötümserlik insanı hasta yaptığı gibi, sahibinin davranışlarını olumsuz yönde etkileyeceğinden; milletle iletişimleri de ister istemez sağlıklı olamayacaktır. Nitekim; bu durumun ispatı ortada; zira yapılan her seçimden muhalefet kan kaybederek çıkıyor! Normalde; iktidarlar zamanla yıprandığından oy kaybına uğrarlar ve muhalefet partileri oylarını arttırırlar. Bunun tam tersi olduğuna göre; muhalefetin kendisini hesaba çekmesi ve 'nerede yanlış yapıyorum?' demesi ve ona göre tedbirler alıp yeni yollar ve yöntemler denemesi gerekir. Aksi halde; bir sittin sene daha geçer ve biz aynı şeyleri; aynı muhalefetle beraber tekrar eder dururuz!..
06.06.2012
Bu kafayla muhalefet...
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Halkın önüne; seçim sandığını gerçekten koyduğumuz 1950 yılından beri CHP, tek başına iktidar yüzü görememektedir. Halkın CHP'ye karşı bu öfkesi; onun 27 yıllık tek başına sürdürdüğü yönetiminden kaynaklanmaktadır. Nitekim; bu yönetimin icraatları; maddede ve manada milletimizi öylesine bitirmiş ve canından bezdirmiştir ki, aradan 'sittin sene', yani altmış sene geçmesine rağmen, millet hâlâ CHP karşıtı partileri iktidarlara taşımaktadır. Bugünkü nesiller CHP'nin zulmünü yaşamadı ama; yaşayanların nesiller boyu anlatıp, yazıp çizdikleri, yeni nesillerin de kanlarını dondurmaya yetiyor. Zaman zaman Başbakan; CHP'nin, milletin ruh köklerine nasıl kezzap döktüğünü örnekler vererek ve resmî belgeler göstererek anlatıyor. Ne kadar anlatsa, ne kadar anlatılsa, yazılıp çizilse azdır. CHP'nin halka tepeden bakan ve ona dayatan anlayışından, askerî ve sivil bürokrasi de, yeterli şekilde nasibini almış olmalı ki; oluşturulan demokratik (!) yapı ve yapılan anayasalar 'Vesayetçi' olmaktan kurtulamamıştır. Daha açık ifadesiyle; iktidara hangi parti gelirse gelsin, gerçek muktedir hep CHP olmuştur! Çünkü, bürokrasi sürekli olarak, CHP'nin borusunu öttürmüştür. Devlet çatısının dört ana direği; güvenlik, adalet, eğitim ve sağlıktır. CHP zihniyetinde devletin güvenlik teşkilatlanması; dışarıdan ziyade içerideki kendi halkına karşıdır. Bu yüzden; İnönü devrinin bir uzatmalı çavuşu kırk pare köyü titretirdi. CHP zihniyetinin adaletini, yaptırdığı anayasalardan pekâlâ anlamak mümkündür. Eğitim anlayışları ise, tek tip, ruhsuz-robot insan tipidir. Aynı zihniyetin sağlıkta; devletin kimlere nasıl hizmet ettiği ve milletin sağlık hizmetlerinden nasıl dışlandığı cümle âlemin malumudur. Millet; Başbakan Tayyip Erdoğan'ın sağlıkta yaptığı devrimler sayesinde hem hizmet gördü ve hem de insan ve vatandaş olduğunu anladı! Bakınız; aynı CHP, Hükümet Tezkeresi'ne karşı çıktı. Gerektiğinde bile, T. Silahlı Kuvvetleri sınır ötesine harekât yapmasın istiyor. Neymiş efendim; zalim de olsa; kendi halkını kesip doğrasa da; değil mi ki, laik; o halde Beşar Esed rejimine bir halel gelmesin!.. Mahut rejime halel gelirseymiş; Suriye'de de, tıpkı Mısır ve Tunus'ta olduğu gibi 'İhvan-ül Müslimin' iktidar olurmuş... Peki, bu durum, onların iç işlerine karışmak olmuyor mu?!. CHP bu kafayla giderse; 'sittin sene' iktidar olamadığı gibi, bir 'sittin sene' daha iktidar yüzü göremez... Bizden söylemesi...
10.10.2012
Pişmanlık erdemliliktir ama...
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Şu veya bu şekilde, 28 Şubat sürecine karışanların Meclis Araştırma Komisyonu'ndaki ifadelerini ve daha sonra da medyada çıkıp yaptıkları açıklamaları ibretle izliyoruz. İfadelere bakınca, böyle bir süreç yaşanmamış gibi!.. Ne; en adi insanlık suçu olan işkenceyi yapan ve yaptıranlar özür diliyor ve ne de; yangına körükle giden medya mensuplarında en ufak bir pişmanlık emaresi görülüyor. Bütün bunlara bakınca; değil sade vatandaşın, topluma yön verdiklerini iddia eden ve aydın geçinen kesimlerin demokrasiye ne kadar uzak olduklarını dehşetle görmekteyiz. Anlı-şanlı (!) medya mensuplarının ifadelerine bakınca; mesleklerini kamu adına icra ettiklerinin farkında bile olmadıklarını görüyoruz. Biz olanı yazdık; olmayan bir şeyi değil, askerin söylediği şeyi manşete çektik, diyorlar. Evet, asker; demokrasiyi katledip ihtilalin ateşini yakıyor da; medya da bu ateşe körükle gidiyor. Yani askerin suçuna ortak oluyor. Asker, tank yürüttü diye, ona alkış mı tutmak lazım?!. Medyanın yaptığı buydu. Askerin en absürd söylemlerini manşetlere taşıyarak onlara cesaret verdi ve hepsinden önemlisi, medya; bu tavrıyla halkın sindirilmesinde başrolü oynadı. Bizim gibi; ağır aksak işleyen demokrasilerde ihtilal kime karşı yapılır? Tabii ki seçilmiş ve işbaşında bulunan hükümete ve onu iktidara taşıyan millete karşı yapılır. Asker bunu elbette tek başına yapmaz, yapamaz. Yanına bir kısım siyasi parti veya partileri ve bir kısım medyayı alır. Bütün darbelere dikkat edin; CHP ve mahut medya askerin yanında olup, ortaklaşa hareket ettiler. Hatta medya, çok önceden askeri ihtilale hazırlayan ve teşvik eden manşetleri yağdırır. 28 Şubat sürecinde; Fadime Şahin'lerin, Ali Kalkancı'ların; Müslüm Gündüz'lerin kurgu filmlerini sahici diye, üstelik tekrar tekrar akranlarda oynatan ve manşetlere çeken bu medya değil miydi? Almanya'daki bir meczubun avaneleri ile ve tahta kılıçlarla sergiledikleri manyaklıkları ekranlara taşıyıp; '...Silahlı şeriatçı güçler, Anıtkabir'i basacaklar!...' derken; bütün bunların düzmece olduklarını bile bile bu herzeler yenmedi mi?.. Pişmanlık duymak ve özür dilemek erdemliliktir ama unutmayın ki, erdem yalnızca insanlarda bulunur!
31.10.2012
Bizim aydınımız aydınlanmaya muhtaç
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Milletin değerleriyle taban tabana zıt ve hatta onlara düşman olarak yetiştirilen bir aydınımız var. Bu aydın tipi Tanzimat'tan beri milletimizin başına musallat olmuş, o gün bugündür, milletin ensesinde boza pişirmeyi iş edinip, marifet bilmişlerdir. Bu kafanın en ziyade düşman olduğu şey, hiç bilmediği ve yakınından uzağından geçmediği din konusudur. Cemaatle namazın ne olduğunu bilmediğinden; ramazanlarda otellerde yapılan iftarlarda kılınan namazları görüp; toplu eylem dercesine 'toplu namaz!' diyerek, ihbara yeltenir! Bu sene hac, kurban günlerine denk geldi, der ve Kâbe'yi anlatırken, içinde Hz. Peygamberin yattığını ileri sürer. Bir dostunun veya yakınının cenaze namazı için camiye gidince içeri girmez, dışarıda bekler; dışarıda kılınan cenaze namazına da iştirak etmez. Kenardan seyredince, ona karşı görevini yerine getirdiğini zanneder. Hiç alakaları olmamalarına rağmen, din hakkında ahkam kesmeyi kimseye bırakmazlar. Hayatlarında bir kere bile camiye girmemelerine rağmen, cami adabına nizamat vermekten geri kalmazlar. Mesela; namazlardaki dualar Türkçe okunsun ve namaz beş vakit yerine üç vakit kılınsın, derler. Bu kafaya göre; bizi geri bırakan dinimizdir. Bu iftiralarını; 'İki günü eşit olan aldanmıştır' diyen İslamiyet'e atmaktan utanmıyorlar. O İslamiyet ki, rütbelerin en üstünü olarak ilim rütbesini kendi Peygamberinin mübarek ağzından tescillemiştir. Seneler senesi 'millete rağmen' yaşayan ve gününü gün eden bu kafa, milletten ilk şamarı, çok partili hayata geçip, sandık milletin önüne konduğu zaman yedi. O gün bugündür, bir daha hiçbir sandıkta iflah olmadılar. Millet, o kafaya yolu yordamı gösteriyor ama, o kafa bunu bir türlü almıyor, alamıyor. O kadar korktukları şey başlarına geldi. Bakınız; hem Cumhurbaşkanı, hem Başbakan ve hem de Dışişleri Bakanı namazında niyazında insanlar ve üstelik hanımlarının başları kapalı. Ne laiklik kalktı ve ne de rejime bir şey oldu! O kafa, artık boş yere korktuğunu anlamalı ve halktan oy isteyecekse, asgariden halkın değerlerine saygılı olmalıdır. Zira millet, kime ve niçin oy vereceğini çok iyi biliyor. Hâlâ tek parti rejiminde yaşadığını zanneden o kafalara söylenecek söz; 'uyanın da balığa çıkalım'dır!
01.11.2012
Bitli yorgan!
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Milleti ve milletin seçtiklerini aşağı gören kendince seçkinci zümre; İttihat Terakki günlerinden beri yönetim şekli olarak millete reva gördükleri dayak ve dayatmalara; çok partili demokrasi devrinde de devam edebilmenin yolunu; milletin iktidarını alaşağı edip Başbakan ve iki bakanını asıp diğer milletvekillerini hapse göndererek ve ardından da vesayet anayasasını çıkararak buldu! Çıkarılan 1961 ve 1982 anayasaları ile iktidar gücü milletin seçtiği parlamento ve hükümetten alınarak; başta cumhurbaşkanlığı olmak üzere çeşitli kurum ve kuruluşlara verildi. Artık; seçimler sonucunda partiler, tek başına iktidara gelmiş olsa da; elleri-kolları bağlı bulunduğundan; davul kendi boyunlarında asılı dururken, tokmak hep başkalarının ellerinde olmuştur. İktidarların millete hizmet yolunda attıkları hemen her adım, mahut çevrelerce engellenerek, bir taşla iki kuş vurulmuş; bir yandan seçilenler milletin gözünden düşürülürken diğer yandan da, maddede ve manada milletin yükselmesinin önü kesilmiştir. Millete karşı yürütülen enva-ı çeşit psikolojik savaşlarla; yapılan onca melanete sözde meşruiyet aranmış ve kasıtlı şekilde cahil bıraktıkları milletten de bekledikleri karşılığı bulmuşlardır. Bu kısır döngü, âdeta bir emme-basma tulumbası gibi işletilerek, iki binli yıllara gelindi. İki binli yılların başında iktidara gelen AK Parti'nin ilk dönemindeki hamleleri, o günkü cumhurbaşkanı tarafından engellenmiş ve âdeta kendisine yerinde patinaj yaptırılmıştır! Mahalli İdareler ve 2B olarak bilinen ve millet ve devlet hayatımızı yakından ilgilendiren önemli kanunlar ve bunlar gibi onlarcası, o dönemde aylarca uğraşılarak Meclis'ten çıkartılmış olmasına rağmen, o günkü cumhurbaşkanı tarafından veto edilmiş; yetmemiş Anayasa Mahkemesi'ne götürülerek iptalleri sağlanmıştı... Bugün gelinen noktada, Başbakan, hâlâ bürokratik oligarşiden şikayet ediyor ve altı senedir üzerinde çalıştığı 'şehir hastaneleri' projesine imkân tanınmıyorsa; bütün bu olumsuzlukların kaynağı elbette ki mevcut vesayet anayasasıdır. Değiştirile değiştirile yamalı bohça haline getirilen bu yorganın bitleri, tek tek ayıklamakla bitecek gibi gözükmüyor. Zira bitler, öylesine yoğun ki, yorganın yüzünü bile göstermiyor! Bundan kurtuluş da; tek tek ayıklamak yerine toptan yakılması olsa gerektir!
26.12.2012
Bu kafa değişmez!..
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Türkiye'mizde hemen hiçbir kurum ve kuruluş, müesseseleşerek (kurumlaşarak) yerli yerine oturmamıştır. Ana etken elbette ki; her şeyi zenci saçı gibi karmaşık kılan mahut vesayet anayasasıdır. Bir de o anayasayı, o şekilde dizayn eden ve onu yerli yerinde görüp bundan razı olan mahut kafadır ki; milletçe ne çekiyorsak bu kafadan çekmekteyiz! Bu kafa, milleti kelimenin tam anlamıyla 'sürü' görür. Kendisini ise, Kafdağı'nda farz etmektedir. Böylesi bir kafanın hiçbir hayırlı işe öncü olabileceği düşünülemez. Zira, Bu halleri (kibirleri) her türlü iyiliğe engeldir. Bunların niyetleri bozuk olunca, yaptıkları işlerin akıbetleri de bozuk oluyor. Bu kafa, bir yandan milleti cahil bırakır, diğer yandan da milletin o cahilliği ile hem alay eder ve hem de ondan istifade ile, akla gelmedik hıyanetleri işler! Bunların devirlerinde; milletin hafızası bir gecede silindiğinden; okuma yazma bilmeyen halk dilekçe dahi yazamazdı. Bu cümleden olarak 'dilekçe-istida memurluğu' mesleği doğmuştu! Halk bunların yanına gider, sıkıntısını anlatır; parasını vererek ilgili kuruma dilekçe yazdırırdı. Bu kafaya göre halk, bunların istediği şekilde giyinecek, bunların istedikleri şekilde inanacak veya inanmayacak! Bu kafaya göre oturup, bu kafaya göre kalkacak! Bu kafanın özeti; halk ve halkın değerlerinin düşmanlığıdır! Bu kafa, sözde batıcı geçinir ama, batının kusmuğuna teşnedir; asla bilim ve teknolojisine değil.. Laikliği batıdan aldığını söyler ama, asla batıdaki anlamıyla yetinmez ve ona din düşmanlığı anlamı yükler. Yani; senin dinin sana, benim dinsizliğim bana dahi diyemez! İlla; sen de benim gibi dinsiz olacaksın der! Geçen gün bu kafanın gazetelerinin birinde bir haber başlığı gördüm: 'Laik ülkede mescitli okul' deniyordu. Evet; doğru yazıyordu; bu kafa budur ve ona göre okullarda, havaalanlarında, bakanlıklarda, dairelerde, belediyelerde vb. mescit yapılamazdı. Yapıldığı takdirde, laikliğe aykırı olurdu! Zira aynı kafa Milli Eğitim Bakanının açıkladığı; üniversite giriş sınavında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinden de soru sorulacağı beyanına da karşı gelmiş ve 'Bu ülkede Alevi vatandaşlar var, onlara Sünni din dersinden sual sorma da laikliğe aykırıdır' demiştir. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin anayasal bir zorunluluk olduğunu unutan bu kafa, değil İslamiyetin içindeki bir mezhebi bütün semavi dinleri kapsadığını da unutuyor! Görüldüğü gibi bu kafa, devletle bireyi karıştırmaktadır. Üstelik bu yanlışlığı bile bile, inatla sürdürmektedir. Bu kafanın biz, cemaziye-l evvel'ini de biliriz. İnönü devrinde, yine laiklik gereği; gazetelere gönderilen emirde: 'Allah'tan ve ahlaktan bahsetmek yasaktır!' deniyordu. Bu kafa değişmez sevgili okuyucularım. Dünya kurulduğu günden beri bu kafa vardır ve Kıyamet'e kadar da olmaya devam edecektir. Mesele; kimin nerede durup ve nasıl mücadele ettiğidir!
27.12.2012
İbret alınsaydı...
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Hikâye bu ya; zenginin biri, öleceğine yakın, tek vârisi olan oğluna vasiyet etmiş. "Yavrum, benim ahdim var; servetimin yarısını dünyanın en ahmak adamına adamışım. Senden tek isteğim, bu vasiyetimi yerine getirmendir..." Gün gelir, emr-i Hak vaki olur; çocukcağız servete konar. İşi gücü bırakır, babasının vasiyetini yerine getirmek için yeryüzünü dolaşır. Dünyanın en ahmak adamını aramaya koyulur... (Biliyorsunuz sevgili okuyucularım; her hastalığın tedavisi vardır ama, ahmaklık şifa bulmaz bir illettir. Öyle ki, İsa aleyhisselama mu'cize olarak hastaları iyileştirmek meziyeti verilmişti. Her türlü hastalığın şifasını buluyor; amaları ve sağırları iyileştirdiği gibi, ölüleri bile diriltiyordu. Günün birinde kendisine bir hasta getirdiler; görünüşte sağlam gibiydi, ama İsa aleyhisselam bu kişiyi görünce, ondan kaçmaya başladı. Sebebini sorduklarında; bu kişi ahmaktır ve bunun ise, ilacı yoktur, buyurdu...) Zengin çocuğunun yolu bir köye düşer. Bu köyde, unutamayacağı sahnelerle karşılaşır. Bakar ki, kalabalık bir topluluk, bir kişiyi sille-tokat dövüp; binbir hakaretle kovuyorlar. "Kimdir bu; ne yaptı size?" diye sorunca; "Bu bizim eski muhtardır, yerine yenisini seçtik, bundan intikamımızı alıyoruz" dediler. Zengin çocuğu aynı anda bir de ne görsün; yeni muhtarı da başka bir kalabalık omuzlara almışlar, alkış ve ıslıklarla meydan yerine doğru taşıyorlar. Eski muhtarın hâlini görüp ibret almayan ve kendi hâlinden pek memnun gözüken yeni muhtarın yanına gider ve babasının vasiyeti olan parayı ona verir. "Bundan daha ahmağı olamaz" der. Öyle ya; üç, bilemediniz beş sene sonra, giden muhtarın akıbeti yenisini beklemektedir zira. Ne demiş şair? "Tarih'i tekerrür diye tarif ediyorlar; Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?" İnsanlığa arız olan gaflet; işte böyle bir şey; insanın gözünü kör, kulağını sağır ve kalbini duygusuz yapıyor. Ve, ne hazindir ki, en büyük kötülüğü, insan kendisine yapıyor. Eden kendine ediyor da; bu kişi, yalnız kendinden sorumlu ise, ateş düştüğü yeri yakıyor. Bu kişiler, toplumların sorumluluklarını yüklendiklerinde ise; yandı gülüm keten helva!
09.06.2010
Türkiye değişiyor -1-
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Genel seçimlere dört ay gibi az bir zaman kaldı. Demokrasimizin en büyük eksiği gerçek manada muhalefet partilerinden mahrum kalışıdır. Muhalefet partilerinin görevi, iktidar partisinin her yaptığını karalamak olmadığı gibi; iktidarın yaptıklarına veya yapmak istediklerine alternatif politikalar üretip halka arz etmektir. Demokrasimizin en büyük şanssızlığı da, muhalefet olarak CHP'yi örnek almasıdır. CHP; demokratik olmayan ortamda tek parti iktidarı olarak, millete, tam 27 sene baskı kurarak ve dayatarak siyasi faaliyette bulundu. Millet, bu baskıcı sistemi hiçbir zaman unutmadı ve demokrasiye geçtiğimiz 1950 senesinden beri, CHP'ye, yapılan hiçbir seçimde tek başına iktidar vermedi. CHP, sadece bu durumun muhasebesini yapsa; her şeyden önce kendini tanıyacak ve millete yaptıklarına karşılık olarak, işe özür dileyerek başlayacak ama!.. Görünen o ki, CHP'nin ne kendini tanımaya ve ne de iktidara alternatif olmaya niyeti var! Bu yüzden olacak ki CHP, kendisini iktidara taşımak için milletten başka yollara tevessül etmiş; başta orduyu, yargıyı ve bürokrasiyi kullanarak ihtilallere zemin hazırlamıştır. Her on senede başvurulan; sözde partilerüstü zorlama iktidarlar ise, milletin nefretini ziyadesiyle kazanmaktan başka bir işe yaramamış; CHP bu hâlin bedelini, bazen barajın altına düşerek ve her seferinde de sandığa gömülerek ödemiştir. Sandıktan iktidar ümidini ebediyen kesen CHP, yaptırdığı anayasalarla; millet iktidarını, her seferinde önlemiş ve gelip geçen tüm iktidarlar, muktedir olamadan geçip gitmişlerdir. Başka bir deyişle CHP, ordu-yargı-bürokrasi marifetiyle gizli iktidarını sürdürmüştür. Merhum Turgut Özal ile başlayan değişim ve dönüşüm, Recep Tayyip Erdoğan'ın AK Parti iktidarı ile ivme kazanmış; yapılan anayasa değişiklikleri ile de CHP'nin güvendiği dağlara büsbütün kar yağmıştır. Statükonun temsilcileri el ele vererek; kaset marifetiyle CHP genel başkanını görevinden uzaklaştırdı ve halka ulaşmak için; 'benim adım Kemal' demekten başka marifeti olmayan birisini işbaşına getirdiler. Halbuki görüp anlamadıkları bir şey vardı ki; atı alan, çoktan Üsküdar'ı geçmişti!
09.02.2011
Türkiye değişiyor -2-
AK Parti iktidarları öncesi Anadolu büsbütün ihmal edilmişti. Başkentimiz Ankara bile koca bir köy görünümündeydi. Utancımız; yabancıların ayak bastığı Esenboğa Havalimanından başlıyor ve Ankara'nın merkezine gidildikçe artarak devam ediyordu. Zira, yol boyunca iki taraflı gecekondular ve şehrin hemen her tarafındaki aynı ilkel görüntü; bu ülkenin kalkınmışlığının yanında ülke insanına verilen değeri gösteriyordu. AK Parti iktidarları değil yalnızca Ankara'yı Anadolu şehirlerini bir baştan öbür başa yeniden inşa gayretlerine girişti. Başbakanımız doğudan batıya; her gittiği şehirde onlarca tesisin açılışını yapıyor; bugüne değin taş üstüne taş konulmamış şehirler medeniyetle buluşturuluyordu. AK Parti iktidarları döneminde doğu ve güneydoğuya yapılan yatırımların toplamı 20 milyar lirayı geçiyor. TOKİ tarafından 470 bin konutun inşasına başlanıyor ve bunlardan 350 bininin teslimi gerçekleştiriliyordu. AK Parti iki dönemlik iktidarı döneminde rekor üstüne rekorlar kırıyor ve hemen her işte ve hizmette bütün cumhuriyet tarihi boyunca yapılanları ikiye katlıyordu. Bu cümleden olarak sekiz yılda 13.600 kilometrelik bölünmüş yol milletin hizmetine sunuluyordu. TOKİ'nin bu başarıları yalnızca yurt içinden değil yurt dışından da takdirle izleniyor; Venezuela devlet başkanı 20 milyar dolarlık petrol karşılığında ülkesinin konut açığını TOKİ marifetiyle gidermek istediğini Türk yetkililere iletiyordu... Görünen o ki, birileri Türkiye'yi ve Türk insanını kalkındırmak için gecesini gündüzüne katarak çalışıyor; başarılarına başarı katıyor, birileri de, bütün bu hizmetleri görmezden gelerek nankörlük edip, Türkiye'yi paçalarından tutup aşağı doğru çekmeye çalışıyor. Zira, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın güneydoğuda açmak istediği yüzlerce eser, terör örgütü marifetiyle engellenmek isteniyor ve halkın törenlere iştirak etmemesi için yoğun çaba sarf ediliyor! Terör örgütünün tehditlerine pabuç bırakmayan halk, Başbakan'ı bağrına basıyor ve tören alanlarına akın ediyor...
10.02.2011
Yeniden yapılanma -1-
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Milenyum çağına girerken dünyamızın fevkalade olaylara gebe olacağını biliyorduk. Zira bu durumun habercisi; geçen yüzyılın son on yılında Sovyetlerin yıkılması idi. Adalet ihtiva etmeyen, insana zulmeden ve dayatan rejimlerin ömürleri, elbette ki ilanihaye olamazdı. En katı ve zalimane rejim olan komünist Rusya'nın yıkılışı, zalimler güruhuna ibret olmalıydı ama, nerede?!. Özellikle İslam ülkelerinin başlarındaki sergerde güruhu, ellerindeki müthiş sermaye gücünün etkisi altında âdeta sarhoş olmuştu. Dünyada olup bitenden habersizlerdi. Yalnız kendilerini açıkgöz, âlemi kör, milleti ise sersem addediyorlardı. Vaktiyle merhum Özal; zamanın çok değiştiğini ve şaşırtıcı bir hızla ilerlediğini söyleyerek; iyi okunması ve ona göre tedbir alınmasını isterdi. Bunu söylediği zamanda ise, Türkiye'de alışılagelen sistem, tamamen seçkincilere endeksliydi. Milletin en ufak bir kıymet-i harbiyesi yoktu. Bürokratik oligarşik bu sistemde emekli olanların yerlerine kendi çocukları veya yakınları getiriliyordu. Zira, bu yapıda hukuk, devleti koruyor; ferdi kaale bile almıyordu. Asker-sivil bürokrasisinin oluşturduğu bu yapı, desteklediği kişilerle bir avuç seçkinciyi de olabildiğince zenginleştirdi. Milletin kahir ekseriyeti zaten köylü idi ve yalnızca bir sömürü vasıtası idi. Yalnızca ekmeğinin peşinde koşturulan ve canıyla uğraşan halkın en ufak bir talebi elbette olamazdı. Menderes ve Özal'la birlikte milletin karnı doyduğu gibi; ekonomik yönden bir ortadirek oluşturuldu ki; bu durum müthiş gelişmelere gebe idi. Nitekim öyle de oldu: Bir avuç İstanbul dükalığına karşı Anadolu kaplanları çığ gibi büyüdü; çoğaldı, Türkiye'yi olduğu kadar dünyayı da etkiledi. Yeniden yapılanma isteyen millet 2002 seçimlerinden itibaren AK Parti'yi tek başına iktidara taşıdı. Tayyip Erdoğan öncülüğündeki AK Parti kadroları, milletin yüreğine su serpercesine; insan hak ve hürriyetleri ve gerçek demokrasi adına âdeta seferberlik başlattı. Tayyip Erdoğan ve AK Parti kadrolarının millet adına başlattığı bu demokrasi mücadelesi yalnızca Türkiye'de değil; tüm ezilen ülkeler için de örnek teşkil etti ve birçok ülkede ma'kes buldu. Daha da bulmaya devam edecek!
16.02.2011
Yeniden yapılanma -2-
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Filistin ve Kudüs konusu yalnızca Türkiye'nin meselesi midir ki, onca Filistinli, İsrail'in zulmü altında inim inim inletilirken yalnızca Türkiye Başbakanının sesi çıkıyor? Tayyip Erdoğan, bu zulmü hemen her platformda dile getiriyor ve âdeta tüm dünyada ezilen milletlerin sözcüsü kesiliyor. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın, bu zulmü dünyanın gözü önünde, İsrail'in devlet başkanının yüzüne karşı haykırması âdeta milat oldu. Birçok İslam ülkesinde; kendi ülkelerinin aleyhinde, Türkiye Başbakanının ise lehinde dövizler taşındı sloganlar atıldı. Eskiden bizde ve başka ülkelerde haberleşme (muhaberat) yalnızca devletlerin ellerinde bulunuyordu. Yapılan her türlü zorbalık, devletlerin yanına kâr kalıyor; halklar çektikleri ile kalıyordu. Zira; ateş düştüğü yeri yakıyor; yangınlardan geniş halk kitlelerinin haberi olmuyordu. Bir avuç zorba kendi halklarını 'göbeğini kaşıyan adam' veya 'bidon kafalı' olarak görüyor ve onlara her türlü hakareti ve eziyeti yapmakta en ufak bir beis görmüyordu. Bu bir avuç sergerdenin akıldaneleri, hemen her fırsatta; 'şartlar oluşunca ihtilal meşru olur!' diyecek kadar alçalabiliyordu. Osmanlı'dan koparılan bu coğrafyadaki ülkelere dikkat edin; hemen hepsinin bağımsızlığı (!) sömürgeci devletler eliyle verilmişti. Ortada savaşı verilmiş ve kazanılmış bir bağımsızlık söz konusu değildi. Bu devletlerin başlarındaki kukla yönetimlerin ipleri, dışarıdaki ağa-babalarının ellerinde bulunuyordu. Oluşturdukları ihtilal yönetimleri 30, 40 ve hatta 50 sene sürebiliyordu. Gelişen iletişim araçları, devletlerin muhaberatlarının pabuçlarını dama attı! Özellikle elektronik haberleşme; yapılan her şeyden herkesi haberdar kılarak; geniş halk kesimlerini bir anda sokağa döktü. Böylece; zulüm düzenleri birer, ikişer yıkılmaya başladı. Fakat, görünen o ki, oralarda kurulacak sistemler askerî vesayet rejiminden başkası değildir. Biz bile; 60 senedir demokrasiye geçmemize rağmen, vesayetten yeni yeni kurtuluyoruz!
17.02.2011
Bulanık suda avlanmak...
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Bu millet, Osmanlı günündeki İttihat ve Terakki'den beri; devlet adına bulanık suda avlananları ibret ve dehşetle izliyor! Kerameti kendilerinden menkul bu kraldan fazla kralcılar yüzünden Cihan Devletimizden olduk. Oysa, bu maceraperest sergerde güruhu; 'her şey devlet için!' diyerek yola çıkmıştı. Lider kadroları ülkeyi terk etti ancak; devletin derinliklerinde inşa ettikleri karanlık yapı, değişik isimler altında bugünlere kadar geldi. Toplumun bütün kesimlerini âdeta bir ahtapot gibi saran bu yapı; icra-i faaliyetlerini hep sözde devlet adına yaptı. 'La yüs'el' olmalarından ötürü yaptıkları hep yanlarına kâr kaldı. Halkı, bilerek ve isteyerek şuursuzlaştırmışlardı; dolayısıyla, hiç kimsede bunların hikmetinden sual edecek mecal yoktu! Olanlar da, hangi kesimden olurlarsa olsunlar; mutlaka devlete karşı gelen 'hainler' damgasını yiyordu! Bu durum, bütün totaliter sistemlerin ortak özelliğidir. Yaldızlı sözcüklerle halkı oyalamak ve milli bayram günlerinde en korkunç silahlarını teşhir ederek halka gözdağı vermek.. Bu sistemde her şey, halka ve halkın devletine göre değil; halka rağmen olan karanlık devlete endekslidir. Yüz yılı aşkın bir tarih boyunca ilk defa; derin ve halka rağmen kurulu bu devletin üzerindeki şal çekilmeye çalışılıyor. Statükonun nasıl direndiğini hep birlikte görüyoruz. Legal devlete ve onun legal derinine kimin ne diyeceği olabilir? Ama şalı çektikçe; devletin içinde bir çürümüşlüğün, kokuşmuşluğun olduğunu görüyoruz. Bu ur temizlenmesin mi? Bu pisliğin temizlenme faaliyetlerini devleti yıkmakla eş tutan zihniyet bilmelidir ki, asıl bu pislik temizlenmediği takdirde, devlet bütünüyle zaafa uğrayacaktır. 'Ya kuzgun leşe; ya devlet başa!' durumuna düşmeden, devlet; içindeki leş kargalarını temizlese olmaz mı?!. Belli ki, birileri hâlâ bulanık suda avlanmayı kendilerine şiar edinmiş; ama hesap edemedikleri bir şey var; 'bilişim' çağında sular ak-pak ve yapılan ve yapılmakta olan tüm kirli işler, herkesin gözleri önünde!
23.02.2011
Muhalefetin aklı tutulmuş!..
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Demokrasimizin en büyük eksikliği, gerçek muhalefet partilerinden yoksun oluşudur. Bizdeki muhalefet inkâr ve imha üzerine kurulmuş ve asla bir yol göstericilik, bir yapıcılık yoktur. Milletimiz sekiz yıldır bir AK Parti iktidarını yaşıyor. Bu sekiz yıllık iktidarda, bütün cumhuriyet tarihi boyunca elde edilen kazanımlar ikiye-üçe katlanmış durumda. Bunu görmezlikten gelerek ve yapılan onca hizmeti inkâr etmekle muhalefet ne yapmak istiyor? Milletimiz, yapılanları görüyor ve bu hizmetlerle yaşıyor. İnsan, gördüklerine ve yaşadıklarına mı inanır, yoksa bunları karalamaya çalışan yalanlara mı?!. Ana muhalefet partisinin genel başkanı geçmiş milletin önüne konuşuyor: 'Bunlar, her gittikleri ilde onlarca hizmeti açıyorlarmış. İnceledim; bir de baktım ki bunların hizmetle yatırımla alakası yok; çatı aktarımı veya binaların badanasından ibaret!..' Bunları pişkin pişkin söylerken, arkasındakiler de; yalanın bu kadarına pes dercesine hayretle izliyor. Oysa milletimiz, Başbakan'ın 60 parkı yalnızca bir hizmet adı altında söylediğini görüyor. Türkiye'mizin her yanı şantiye; yükselen binaları, tesisleri, otoyolları, hızlı trenleri, havaalanlarını, rıhtımları, enerji santralleri, barajları... bu millet görmüyor mu? Bunların hangi birisini inkâr edebilirsiniz? Bizdeki muhalefetin cibilliyeti böyle, inkâr ve imha üzerine kurulmuş. Vaktiyle, iktidarların tüm hizmetlerini görmezden gelerek inkâr etmeleri üzerine, zamanın başbakanının bunlara güzel bir cevabı vardır: "Muhalefet bizim tüm hizmetlerimizi yok farz ederek inkâr ediyor. Ama bir hizmeti görmezden gelemez ve inkâr edemezler. O da, iki kıtayı birbirine bağlayan Boğaz Köprüsü'dür. Neden diyeceksiniz; onun ayakları o kadar büyük ki, onları sokacakları, saklayacakları yer bulamazlar?" Bakınız; her şeyi bir kenara bırakıp, yalnızca tarihe duyulan saygıyı ifade etmek istiyoruz. AK Parti'den önceki iktidar döneminde (1999-2002) yalnızca 46 vakıf eseri onarılmış. Oysa 8 yıllık AK Parti döneminde; tarih yeniden dirilircesine ve sanki o eserlerin sahipleri dünyaya gelmiş gibi tam 3484 eser onarılarak insanlığın hizmetine sunulmuştur. TİKA, Vakıflar Genel Müdürlüğü, Kültür ve Turizm Bakanlığı el ele vererek; bunlara, Orta Doğu, Afrika, Türk Cumhuriyetleri, Kafkaslar ve Balkan ülkelerindeki onarımlar da ilave edilmiştir...
24.02.2011
IMF sarmalından kurtulmak
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Milletin seçtiği iktidarları alaşağı eden ihtilaller yüzünden; binbir emek ve zahmetle yapılan tüm iktisadi, sosyal ve kültürel hamlelerin yanında; insan hak ve hürriyetleri adına atılan tüm adımlar bir çırpıda yok edilmiş ve her ihtilal girişiminin ardından işe sıfırdan başlanmıştır. Yüz bin kişilik bir orduda komutan; askere, herkesin silahını kafasına dayayıp ateş etmesini emrediyor ve emir yerine getiriliyor. Bu komutanın kendi ordusuna verdiği zararı hangi dış düşman verebilir? İşte; demokratik idarelere askerî ihtilallerin zararı, yukarıdaki emrin neticesinden az değildir! İhtilallerin başa geçirdiği güdümlü yönetimler çareyi, IMF'nin kapısında aramış; IMF de gökte aradığı fırsatı yerde bularak; ancak sömürgelere uygulanabilecek şartları dayattıkça dayatmıştır. Çaresiz şekilde kabul edilen bu anlaşmaların bedelini bu fakir millet, onlarca seneler boyu öde öde bitirememiştir. İhtilaller sonucunda siyasi istikrar öylesine bozulmuştur ki; gelip geçen hükümetlerin ömürlerinin ortalaması yalnızca bir buçuk yıldır. Dolayısıyla hiçbir hükümet, IMF ile yaptığı anlaşmasının sonunu getirememiş; yeni gelen ise, daha ağır şarları kabule mecbur olmuştur. Netice nereye varmıştır, biliyor musunuz sevgili okuyucularım; ülkemizin bütün geliri, alınan borçların ancak faizini karşılar duruma düşürülmüştür. Ana borç aynen kalmış ve en ufak bir azalma olmamıştır. İhtilaller yüzünden, elin oğluna avuç açan bu millet, parayı verenden emir alma derekesine itilmiştir. Bu rezil halin faturası da, suçları olmadığı halde siyasilere kesilmiştir. Kanaatimize göre; bütün bu gaileler milletimizin başına bilerek getirtilmiştir. Milletin zenginleşmesi ve ülkenin kalkınması, birileri tarafından istenmemiştir. Kemer sıkmaya ve canıyla uğraşmaya terk edilen milletin herhangi bir demokratik talebi olamayacağına göre; statükonun sahipleri, tuzu kuru hayatlarına engelsiz devam edebileceklerdi; nitekim ettiler de!.. Milletimizi mahkûm eden bu fasit daireden ilk defa Tayyip Erdoğan ve onun AK Parti kadroları kurtardı. IMF'den devralınan borcun yüzde 80'ini ödedeği gibi yeni bir anlaşmaya da yanaşmadı...
02.03.2011
Her şey sil baştan!
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Askerî ihtilaller her şeyi çığırından çıkardı. Ehram, âdeta tersine çevrildi; hiçbir kurum ve kuruluş yerli yerinde olmadığı gibi hiç kimse de kendi işiyle uğraşmıyor! Bir ileri-iki geri götürülen bu ülke, medeni âlemdeki yarıştan koparıldığı gibi; kurtuluş reçetesi olarak da her on yılda bir yeni ihtilallerle yüz yüze getirildi. Dünyanın her milleti yöneticileri tarafından az-çok aldatılmış olabilir; ama, bizdeki gibi bir aldatmanın dünyada misali olamaz. Bu ülkede yapılan ihtilalle, milletin seçtiği başbakan ve bakanlar asıldı ve bunun adına demokrasi bayramı denilerek aynı millete kutlandırıldı! Demokrasiyi rafa kaldıran hareketi, demokrasi bayramı olarak yaftalayan bizden başka bir ülke var mı yer yüzünde?!. Askerî ihtilallerin yaptıkları anayasalara bakın; yargı ve bilmem ne adına kurdukları kurum ve kuruluşlarla, seçilecek iktidarların başlarında Demokles'in kılıcı gibi duran oluşumlar. Bu durumun ne denli bir zihniyet bozukluğuna sebep oluşuna bakın ki; parlamentoda 411 oyla yapılan anayasa değişikliği "411 el kaosa kalktı!" şeklinde basında yer alabiliyordu. Askerî ihtilallerin kuracakları demokrasi(!)nin nasıl olabileceğini şöyle izah edebiliriz: Bir film seti düşünün; bir mahalle kurulmuş, birkaç sokakta her çeşit kurum ve kuruluş mevcut. Hepsinin tepesinde de, kendilerini ifade eden tabelalar var. Fakat, her kurum ve kuruluş, tabelasında yazılanın dışında her türlü işin görülebildiği bir yer durumunda. Mesela; tabelasında banka yazan yer, bankacılıktan başka her işin görüldüğü ve asla bankacılık yapılmayan bir mekândan ibaret! Böyle bir gecenin sabahında hangi hayır umulabilir? Böyle bir ülkede; hak yerine enva-i çeşit haksızlık, hukuk yerine hukuksuzluk, adalet yerine zulüm, insanlık yerine vahşet, namus yerine namussuzluk, demokrasi yerine baskı ve dayatma, şeref yerine şerefsizlikten vb. başka ne beklenebilir?!. Söyleyin; etrafınıza bakın ve söyleyin; ne beklenebilir?!.
03.03.2011
Devletle milletin yeri
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Devlet, milletin teşkilatlanmış şeklidir. Asıl unsur millettir; dolayısıyla devletin millete göre, milletin özlem ve taleplerine göre dizayn edilmesi gerekir. Yani devletin milleti için varlığını sürdürmesi gerekir. Millete rağmen; milletine baskı ve dayatma uygulayan, zulmeden devletlerin ömürleri uzun olamaz. Devletin olmazsa olmaz özelliği adalettir. Adaleti sağlayacak olanlar ise devleti yönetenlerdir. Bunun biricik şartı da; milletin vergilerinden maaşlarını alan her kademedeki devlet yöneticilerinin (tabiatıyla tüm memurların) kendilerini milletin hizmetkârı bilmeleri ve ona göre davranmalarıdır. Bizdeki İttihat Terakki geleneği maalesef devleti kutsamış, milleti ise yığın addetmiştir. Her kademedeki devlet memurları, millete hizmeti şiar edineceklerine; millete tepeden bakmayı, onun en basit işlerini bile zora sokmayı, onu horlayıp aşağılamayı maharet bilmişlerdir. Memur, bu zorbalıklarını sistemleştirmek adına bürokratik oligarşiyi, devleti yönetim şekli olarak o gün bugün işletegelmiştir. Millet, bu horlanmışlıktan bizar olmuş ve devleti her daim zorba görerek ondan soğumuş ve böylece devletle milletin arası açılmıştır. 1950 senesine kadar, yani tek parti devrinde millet, bir jandarma gördüğü zaman cin çarpmışa dönüyordu! Devlet, halkına korku salar mı; kendini milletine korkunç gösterir mi? Seneler senesi jandarma dipçiği ile sindirilmiş bu millete CHP'nin reva gördüğü demokrasiyi biliyor musunuz, sevgili okuyucularım? Dışarısının telkin ve dayatmasıyla çok partili hayata zorlanan CHP'nin bulduğu formül; 'açık oy, gizli tasnif' garabeti idi. Milletin sindiriliş boyutuna bakın ki, o korku ve jandarma gözetiminde yapılan seçimde bile millet CHP'yi sandığa gömmüştür. Ne CHP bu anlayışından ve ne de millet CHP'yi sandığa gömmekten vazgeçmiştir. Tayyip Erdoğan ve onun AK Parti kadroları devletle milleti yerli yerine oturtmanın savaşını veriyor! Başta, bizzat kendisini hizmetkâr addederek, herkese örnek olmak istiyor. Millet odaklı olmayan sistemde demokrasiden bahsedilemez...
10.03.2011
Milleti anlamak -1-
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Demokratik idarenin vazgeçilmezleri siyasi partilerdir. Siyasi partiler güçlerini milletten alırlar. Varlık sebepleri millete hizmettir. Millet, kendisine yapılan hizmetlerden memnun ise, siyasi partinin devamına karar verir; aksi halde onu sandığa gömer. Altmış seneyi aşkın demokratik hayatımızda, bu durumun çeşitli örneklerine şahit olduk. Bizde asıl sıkıntı CHP'nin varlığı ve onun demokratik sisteme olan yaklaşımıdır. Tek parti ve değişmez genel başkan geleneğinden gelmesi ve en radikal uygulamalarını bile millete danışmadan, milletin olurunu almadan millete dayatması; kısaca, 'millete rağmen' bir idare tarzını benimsemesi onu demokrasinin çok uzağında bir yerlerde tutmuştur. Aradan bir asra yakın zaman geçmesine rağmen; ne kendi içinde ve ne de idare tarzında, demokrasiyi bir türlü içlerine sindirememektedir. Halbuki, milletin onu iktidardan uzaklaştırmasının ve bir daha iktidar yüzünün gösterilmemesinin yegane sebebi budur. Yani milleti anlamamak, millete tepeden bakmak, millete dayatmak; kısaca millete rağmen iş görmeye yeltenmektir. CHP kendi içinde de bu halin kavgasını veriyor. Statükonun temsilcileri ile değişimciler arasındaki bu kıyasıya kavganın temelleri 1930'lara, 'Serbest Fırka'lara kadar gider. O günlerdeki iki deneme de; görülen tehlike (!) yüzünden akamete uğratılmıştı. Zira, o gün fırsat verilse, CHP sandığa gömülecekti. Nitekim, bu durum; verilen ilk fırsatta (1946 ve 1950) gerçekleşti. CHP'nin tarihî yanılgısı, kendisini iktidardan uzaklaştıran milletin bu halini iyi okuyamamasından kaynaklanıyor. Millet, partisini ve onun her kademedeki temsilcilerini kendi yanında istiyor; tepesinde değil! CHP, milletin değerlerinden kopuk bir yaşantının temsilcisi olduğundan, hiçbir yerde milletle yan yana gelemedi ve gelemiyor. Bu hal, evvelemirde ilmi (sosyolojiyi) inkârdır. CHP bununla yetinmeyip; milletle alay edercesine bir de sosyal demokrasiyi benimsediğini ileri sürdü. Halbuki gerçekte ne demokraside ve ne de milletin sosyal yapısında CHP yoktu. Nasıl olsun ki; milletin kadınlarının yüzde 70'inde baş örtüsü varken, CHP, üniversitede bile buna karşı tavır almayı siyaset bellemişti. (Bu konuya yarınki makalemizle devam edeceğiz. F.B.)
24.11.2010
Milleti anlamak -2-
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Demokrasilerde millete rağmen politika üretilirse, millet bunun bedelini ödettirir. Bu halin tipik örneği CHP'dir. Millet, Mersin'e giderken, CHP tersine gitmeyi maharet bilmiş ve bunun adına (Halkçılık) diyerek millete yutturmaya kalkmıştır. Seneler senesi, bunu yutturmayı başardılar! Çünkü; bu seçkinci zevat, milletten kopuk yaşıyor, milletse yapılanların ancak binde birinden haberdar olabiliyordu! Bugün öyle mi? Gelişen iletişim araçları sayesinde siyasetçiler her an, milletin karşısında, âdeta boy aynasındalar. Milletten bir şey saklamanın ve millete rağmen bir şey yapmanın bedeli çok ağır oluyor. Dolayısıyla, siyasi partilerin üretecekleri ve dillendirecekleri politikalar, milletin talep ve ihtiyaçları doğrultusunda olmak zorundadır. CHP dün, bu ihtiyaçları kendi belirliyordu; zira ona göre milletin bunları belirleme ve dillendirme kabiliyeti yoktur! Yani millet hasta gibidir; hastaya ilaç sorulmaz, tatbik edilir! CHP'de zaman tünelinde kalanlar, hâlâ bu duruma direniyorlar. Bu yolun çıkmaz olduğunu göremiyorlar. Neyse ki, birileri geldi ve bu durumu görerek; eskilere, 'şöyle bir durun bakalım' dedi. Demesine dedi ancak, bu deyişin samimiyeti henüz test edilmedi. Bu deyişin öncüsü konumundaki Kemal Kılıçdaroğlu, şimdiye kadar neyi dillendirdiyse geri adım attı. Onu bu hale birileri zorla düşürmediyse(!); o da lafla peynir gemisinin yüzemeyeceğini ilk seçimlerde görecektir. Zira, millet artık lafa bakmıyor, icraata bakıyor. Muhalefetin de icraatının olduğu; en basitinden baş örtüsü konusunda takınacağı tavırla bellidir. Seneler senesi CHP tarafından tabu haline getirilen ve sürekli olarak halının altına süpürülen onlarca meselenin çözümü; muhalefette iken bile, CHP'nin elindedir! Bu yaklaşımlarla millet, kendisini görecek ve değerlendirecektir. Millet bu fırsatı 1970'lerin başında; o zamanki CHP lideri olan Bülent Ecevit'e tanıdı; ancak, tanıyacağına bin pişman oldu! Aynı film bir daha vizyona girerse, yandı gülüm-keten helva!
25.11.2010
Herkes ileri biz geri!
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Dünya üzerindeki demokrasilerle bizi bir kıyaslayın bakalım; göreceğiniz şey onların her daim ileri gidip demokrasilerini daha da geliştirdiklerini, bizim ise, yerinde saymak şöyle dursun daha da geri gittiğimizden başka bir şey değildir. Şu hale bakın; 1960 anayasası 1924 anayasasından daha geri; 82 anayasası ise hepsinden geridir. Dünya nereye gidiyor; biz nereye? Kim demiş, bu toplum bunları hak ediyor diye? Böyle söyleyen yok mu; elbette var ama, inanın bunlar toplumun fersah fersah gerisinde. Milli Eğitim eski bakanlarımızdan Kahramanmaraş milletvekili Mehmet Sağlam, Meclis'in gündeminden bir maddeyi işaretleyerek bana gösterdi. Bu maddede; Irak Savunma Bakanlığı ile Türkiye Genelkurmay Başkanlığı arasında bir mutabakattan söz edilmekte idi. Irak'ın demokrasisi daha dün teşekkül ettirildi; henüz emekleme devresinde bile değil. ABD, oraya böyle bir demokrasiyi ön görürken biz, kendimize bundan daha geri bir demokrasiyi reva görüyoruz. Bizim Milli Savunma Bakanlığımızın esamisi bile okunmuyor. Bizde Cumhuriyet altı temel (CHP'nin 6 oku) üzerine bina edildi; bu altı umdenin içerisinde demokrasi yoktur. Düşünebiliyor musunuz; 1924 anayasasında demokrasi yok; böyle olduğu halde, içinde demokrasi olduğunu iddia eden 1960 ve 82 anayasalarından daha ileride! Ne bakımdan? 1924 anayasasını yapanlar, hiç değilse demokrat olduklarını söyleyerek bir açmazın içine düşmediler. 60 ve 82 anayasaları ise, milletin gözünün içine baka baka yalan söylüyor; demokratik olduklarını ileri sürüyor ancak, vesayetin adını demokrasi koyduklarını bir türlü itiraf etmediler ve el an da etmiyorlar. Etmedikleri gibi, o vesayetin üzerine titriyorlar. Görünen o ki; askeri ve sivil hiçbir vasi konumunu kaptırmak istemiyor ve direniyor. Bu denli bir ucube demokrasi anlayışı ve tatbikatı ile nereye gidebiliriz? Dünyaya bu halimizi nasıl anlatabiliriz? AB, bize fasıl açmıyor diye 'çifte standart' arıyoruz! Onların arayışlarıyla, bizim anlayış ve tatbikatlarımız örtüşüyorsa; yalnızca onlar mı haksız olur?! Bu garip halimizle; sütten çıkmış ak kaşık olduğumuzu söyleyemeyiz herhalde!
01.12.2010
Adam olmak varken
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Yiğitlik bizde kalsın diyerek adam olmak varken, başkaları tarafından adam olmaya zorlanmak, hoş bir şey olmasa gerek! Avrupa'nın kanunları ileri ve medeni insanlar içindir diye karar verdik ve bunları alıp tatbik etmek için AB' ye giriş için müracaatta bulunduk. Ya bu müracaattan vazgeçeceğiz veya gereğini yapacağız değil mi? Yani, ya bu deveyi güdeceğiz veya bu diyardan gideceğiz. Hep Avrupalıya kabahat buluyoruz da, kendi hal-i pür melalimize pek bakan yok. Bu anayasa ile AB'ye kabulümüzü zannetmek kadar saflık olabilir mi? O halde Avrupalıya kabahat aramadan önce, kendi eteklerimizdeki taşları bir dökmeliyiz. Demokrasinin biricik vasfı ve şartı seçilmiş olmaktır. Bizim ülkemizdeki seçilmişlerin nasıl istiskal edildiklerini ve atanmışların nerelerde bulunduğunu cümle âlem görüyor ve biliyor. Bu anti demokratik halimizle kimleri kandırabileceğimizi zannediyoruz?!. Atanmış eskileri çıkıp televizyonlara ahkam kesiyorlar: Cumhuriyetin bekçilerinin yalnızca kendilerinin olduğunu ve seçilmişlerin ihanet içinde olabileceklerini söylüyorlar. Halbuki seçilmişler, her hâl ve şartta halkın önünde; yapıp ettikleri de öyle. Üstelik; bütün bu yapılanların hesabını da millete veriyorlar. İhanet olsa olsa karanlık odalarda, 'la-yüsel' kişilerde olabilir. Seçilmişlerin böyle halleri söz konusu bile edilemez. Atanmışların bu denli pervasız tavırları, en iyi müdafaa hücumdur anlayışından kaynaklanıyor olsa gerek! Demokrasinin yolu şeffaflıktan geçer. Zira demokraside her şey halk içindir. Halka rağmen değildir. Halk için olan, halkın bilgisi ve isteği doğrultusunda olur. Halka rağmen anlayışında dayatma söz konusu olduğundan, halkın ne bilgisi ve ne de talebi vardır. Gerçekte adam olmayan bu zihniyet, aklınca milleti adam etmeye kalktı! Halbuki, görüldüğü üzere, kendilerinin adam olmaya ihtiyaçları var.
02.12.2010
Ne zaman adam oluruz?
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Çok şükür, dünyamızda adam gibi adamlar var. Kıyamet kopup dünyamız yıkılmadıysa, bu adam gibi adamlar sayesindedir. Adam olmak, evvelemirde insan olmayı gerektirir. Şeklen insan suretinde gözüküp, insandan başka her şey olan nice tipler, günümüz dünyasının kahir ekseriyetini teşkil etmektedir. Adam olmak erdemli olmayı gerektirdiğinden; erdemse, günümüz insanınca enayilik addedildiğinden, meydan yeri insan müsveddelerine kalmıştır. Hemen her yerde ve her işte onların boruları ötmekte, düzen (düzensizlik) onların arzuları istikametinde şekillenmektedir. Artık, adam gibi adamlar kibrit-i ahmer misali yok denecek kadar azdır ve tabiatıyla her zamankinden daha değerlidirler. Adam olmayı ceket astarlarının içinde unutan nadanlar, ne zaman adam oluruz diye; bir dizi prensibi vazedip dururlar. Bilmezler ki; 'ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz; kişinin görünür rütbe-i aklı eserinde!' Bir kısım nadanlar da, işgal ettikleri yüksek mevkiler yüzünden adam olduklarını zannederler. Bunlar bilmezler ki, makamlar, orada oturana bir şeref bahşetmezler. Şerefli kişiler (adam gibi adamlar) makamları şereflendirirler. Ab-ı hayatın balta girmemiş ormanlarda bulunması misali; adam gibi adamları da Kaf Dağı'nın ardında aramak lazım! Demek oluyor ki, iyiler, iyilikleri de beraberlerinde götürüp gittiler. Bu hususu şair ne güzel dillendirmiş: 'Fabrikam! Mühendisin kaçtı; ya dur, ya çatla!' Eskiden makam ve mevkiler; meslek ve meşrepler hep insanlığın hizmetinde kullanılır ve bu kullanım ölçüsünde değer bulurdu. Şu ibretlik söz, eskiden binde bir kişi için kullanılırken, bugün, ölenlerin kahir ekseriyeti için kullanılmakta: 'Ne kendi etti rahat, ne âleme verdi huzur; geberdi gitti dünyadan, dayansın ehl-i kubur!'
08.12.2010
Kim demokrat?
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
CHP, malum Cumhuriyetle yaşıt. Kurulduğu günden 1946 senesine kadar hep tek parti olarak ve tek başına iktidarda kaldı. Hem de ne iktidar! Yirmi seneyi aşkın bu süre zarfında, kendisinden başka hiçbir siyası partinin oluşumuna fırsat vermedi. Kendinden önceki (Osmanlı Devleti'nin yıkılışını hazırlayan) İttihat ve Terakki geleneğini; astığı astık-kestiği kestik bir şekilde sürdürdü. Onca yıllık CHP iktidarları gücünü milletten almadığı gibi, millete hesap verme gibi bir sorumluluktan da uzaktı. Kerameti kendinden menkul olarak, ben yaptım oldu anlayışını seneler senesi sürdürdü. İllerin valileri, belediye başkanları ve CHP il başkanları aynı şahıslardı. Bu anlaşılamaz ve anlatılamaz hâl, CHP'de alışkanlık yaptı. Halk üzerindeki baskıcı ve dayatmacı tavır, oldu olası CHP'nin şiarıdır. Bundan dolayıdır ki; çok partili hayata geçtikten sonra da CHP, bir türlü demokratikleşememiştir. Böylesine ceberut bir partinin, bir de muhalefete düştüğü görülünce; nasıl hırçınlaşacağını varın siz hesap edin! İdam sehpasına gitmekte olan Başvekil Adnan Menderes'in son dileği; 'Allah, bu milletin iktidarlarına CHP gibi muhalefet vermesin!' olmuştur. İnkâra dayalı bu azgın muhalefet, yıkıcılık, iftira ve imha etmeyi esas alır. CHP'nin muhalefeti uzadıkça, bütün bu olumsuz sıfatlar katmerleşerek devam etmiş ve gelip geçen ve hâlihazırdaki tüm iktidarlar bundan nasibini fazlasıyla almıştır. Bu zihniyete göre, kendileri iktidara gelmediği müddetçe her yapılan demokrasi dışıdır. Kendi partileri kazanırsa demokrasi vardır. Kendileri, yüzlerce maddelik anayasayı halkoyuna sunarken, bu hâl demokratik olur; yalnızca 26 maddelik bir paketin iki maddesini beğenmiyorlar diye bu sunuş ant-i demokratik olur! Kendilerinin çoğunlukta olduğu parlamento veya kendilerinin seçtiği Cumhurbaşkanının atadıkları meşru ve demokratik; başkalarının atadıkları gayrimeşrudur! Bu yüzdendir ki, Türkiye'nin iktidarları iş yapmaktan ziyade, bu denli amansız muhalefetle uğraşmak zorunda kalmışlardır.
09.12.2010
Muhalefetin rolü
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Muhalefet, demokrasinin olmazsa olmazıdır. Gelişmiş bütün demokrasilerde muhalefet, yapıcı tenkit, alternatif yol gösterme ve olma durumundadır. Halk da; iktidarların yaptıklarıyla, muhalefetin alternatif yaklaşımını birlikte görür, değerlendirir ve kararını verir. Yine gelişmiş demokrasilerde, gelecek seçimlerdeki halkın kararında esas olan, muhalefetin nasıl yol gösterdiği, programının ne olduğu ve hepsinden önemlisi; bütün bu alternatif duruşlarındaki kararlılığıdır. Bu husustaki bizim karnemiz hiç de iç açıcı değildir. Bunda da en büyük amil, CHP ve CHP'nin yerleştirmiş olduğu muhalefet anlayışıdır. Bu anlayış; yıkıcılığı, inkârı ve imhayı esas alır ve asla alternatif sunmaz. Sunmamasına gerekçe olarak da, iktidarın kendilerinden kopya çekebileceğini (!) gösterir. Millet için, bundan daha ne iyi olabilir diyeceksiniz ama. Son zamanlarda muhalefetin bu olumsuz tavrına yeni bir şey eklendi ki evlere şenlik! Ana muhalefet partisindeki şaibeli genel başkan değişikliğinden sonra; yeni genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu partinin siyaset anlayışına, kendisi gibi yeni bir yol çizdi. Bu ise, bugün evet dediğine yarın hayır deme modelidir! Malum; ülkemizde kronikleşmiş meseleler vardır. Öyle ki, bir siyasi parti tek başına iktidara gelse bile, bu sorunları çözemiyor. Üniversitelerde okumak isteyen kızların başörtüsünden tutun, Kürt meselesine kadar, bu denli yığınla sorun var. Bugünkü şartlar muvacehesinde, bu sorunların çözümü için, muhalefetin desteği elzemdir. Muhalefetin böylesi bir yardımı ile sorunların çözümü, kendilerine iktidar yolunu açar ama. Bu idrak ve yaklaşım nerede? Hemen her va'dinden (U) dönüşü yapan bir siyasi lider, halkın umudu olabilir mi? Halkın büyük çoğunluğunu ilgilendiren, çözüm bulamamış sorunlarda umut verip dikkat çekecek ve hemen akabinde de geri çekileceksin! Bu durumda milletin size söyleyeceği; 'hayırlı işler!'den başka ne olabilir?
15.12.2010.
Demokrasi süreci
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Türk cemiyetinde demokrasinin yerleşip kökleşememesinin en büyük sebebi; kendisini devletin kurucusu olarak gösteren ve; şeklen de olsa, demokrasiye geçtiğimiz günden beri bu durumu bir türlü içine sindirememiş olan CHP'dir. Bir kere şu gerçeğin altını hemen çizmekte fayda var; Cumhuriyetin kurucusu CHP değil, TBMM'dir. Ayrıca şu gerçeği de ifade etmekte fayda var; demokrasi, bize CHP'nin bir lütfu değildir. 1945 yılında, ABD'nin San Fransisko şehrinde alınan karar gereği Türkiye'mize demokrasi telkin edilmiştir. Cebri (zoraki) olan bu telkine, o vakitler yönetici olan İ. İnönü, ister istemez evet demek zorunda kalmıştır. Yoksa, İnönü, seneler senesi işgal etmiş koltuğunu, üstelik de altın tepside rakiplerine sunmuş değildir. 1950 senesine gelinceye kadarki 27 yıllık CHP'nin tek partili iktidarında İnönü, ya başbakan veya cumhurbaşkanı olarak görev yapmış ve bu uzun süreli ve tam yetkili görevinde, ülkenin her çeşit bürokrasisini CHP'li olarak dizayn etmiştir. Öyle ki, illerin valileri, aynı zamanda belediye başkanı ve o ilin CHP il başkanlığı görevlerini yürütürlerdi. Bundan dolayıdır ki, demokrasiye geçtiğimiz 1950'den bugüne değin, CHP, iktidar yüzü görmemesine rağmen, devamlı surette muktedir olan kendisi olmuştur. Demokratik usullerden ümidini kesen CHP, iktidara gelmeyi değil; iktidarda gözükeni al aşağı emenin metotları üzerinde yoğunlaşmıştır. Demokratik idarelerde, iktidar kadar muhalefet de önem arz eder. Ana muhalefet partisinin bizdeki bu tuhaf hali, gerçek manada demokratikleşmememizin en önemli engelidir. Bakınız; cümle âlemin demokratik bulmadığı Anayasa'nın değişikliği konusunda CHP; anlaşılmaz bir direnç göstermiş ve elan da göstermeye devam etmektedir. Öyle ki, Anayasa'da kısmi değişikliğe bile karşı.. Bu konuda kelimenin tam anlamıyla statükocu. Partiler arası uzlaşma komisyonlarına eleman dahi göndermiyor. Nasıl olsa, kendi dışında yapılacak değişiklikleri iptal ettirmek için güvendiği dağlar var! Şimdi anladınız mı; bir ileri adım atılınca, iki adım geriye götürülmemizin sebebini? Peki biz, nasıl demokratikleşebileceğiz?
13.05.2009
Vesayet rejimi
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Belli ki, içeride ve dışarıda birileri, demokrasiyi; insan hak ve hürriyetlerini aziz milletimize çok görüyor; insanca idareye layık görmüyor. Millete yapılabilecek en büyük ihaneti, dışarının desteğiyle 1960 darbesiyle gerçekleştirdik. Halbuki, demokrasi tecrübemizin üzerinden henüz on yıl geçmişti. Yani demokrasimiz, emekleme devresindeydi. Bu fidan, doğar doğmaz doğrandı. Halkın idaresini, halkın seçtiklerinin (Meclis ve Hükümet) elinden almak için, evlere şenlik bir anayasa yaptılar. Böylece, Meclis'in ve gelebilecek her türlü hükümetin yetkilerini ellerinden almış oldular. Kelimenin tam anlamıyla 'vesayet rejimi' ihdas ettiler. Artık, bundan böyle; davul, hükümetlerin ve Meclislerin boynunda, tokmak ise vesayeti ellerinde bulunduranlarda olacaktı. Nitekim öyle de oldu ve elan da olmaya devam etmektedir. Çünkü, bu anayasayı takip eden 1982 anayasası ile bu durum daha da perçinleşmiştir. Bu kapan, milletten (demokrasiden) ümidini kesenlerin millete karşı oluşturdukları bir oyundur. Bunun temelinde de belirttiğimiz gibi, millete güvensizlik vardır. Onlara göre milletimiz, demokrasi yani, kendini idare etme açısından henüz rüştünü ispat etmiş değildir. Dolayısıyla vesayetle idare edilmelidir. Siyaset, blok halinde, bu olumsuz tabloyla mücadele edebilirdi. Ancak, bu olumsuz tablonun baş aktörü siyaset olunca (CHP), işin zorluğu ortadadır! CHP'nin samimiyetsizliğine bakın ki; bir yandan demokrasi havarisi kesilerek 12 Eylül darbesini yapanları yargılamak için Anayasanın geçici maddesini değiştirmeye çağrı yapıyor. Diğer yandan ise, tamamen 12 Eylül ürünü olan ve tamamen anti demokratik bir görünüm arz eden Anayasasının değiştirilmesine, asla ve kat'a yanaşmamaktadır. Neden? Çünkü vesayetle idare, onların da işine geliyor. Böylece, muhalefette iken bile iktidarlarını yürütebiliyorlar! Zira, vaktiyle demokratik olması gereken cumhuriyeti, bürokratik cumhuriyet haline getirip, millete dayatan zihniyete sahiptirler. Bunu da 1960 darbesiyle ve hemen ardından oluşturdukları anayasa ile tescillettirdiler.
16.12.2009
Huzura kastedenler
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Yazık ki, bu ülkede akıllar tatile çıkmış! Özellikle muhalefet cephesinden durum böyle... CHP ve MHP, 'demokratik açılım' sürecinin başından beri; iktidar partisi ile DTP'yi aynı kulvarda mütalaa ediyordu. İktidarın; 'anaların gözyaşı dursun' feryatlarını, hainlikle suçladılar ve halen de suçlamaya devam etmekteler. Oysa iktidar partisi, barışı sadece dillendirmişti; bununla birlikte kızılca kıyamet koptu! Bu ülkede neden barış istenmiyor? Bu ülke insanı devamlı savaşla mı yaşamak zorunda? Bu kirli savaştan kimler nemalanıyor? Evet, bu kirli savaşın üzerinden çeyrek asırdan fazla zaman geçti. Bu kirli savaştan beslenenler, âdeta müesseseleştiler. İçeride ve dışarıda tam anlamıyla bir savaş endüstrisi kurulmuş... Bu endüstrinin yaşayabilmesi için kaotik ortama ve şehit kanına ihtiyaç var. Zira kurt, dumanlı havayı sever! İşte, en son yine böyle dumanlı (sisli) bir havada, alçakça kurulan bir pusu sonucunda ciğerlerimiz yeniden dağlandı. Tokat'ın Reşadiye ilçesi aziz şehitlerimizin al kanıyla boyandı. Ana kuzularımız, rütbelerin şahika noktası olan şehitlik şerbetini içip Hakk'a yürüdüler. Bunun akabinde şom ağızlar; biz dememiş miydik; ne açılımı?! demeye başladılar. İşe bakın ki, şehit yakınları acıyla kıvranırken bile, bunlardan daha aklıselimle düşünebiliyor ve bu cümleden olarak: 'Artık bu anlamsız savaş sona ermeli... Daha ne Cengizler gider, giden geri gelmiyor. Savaşı yapanlar da, ölenler de, kurşun sıkanlar da bu ülkenin çocukları. Demokratik açılıma destek veriyorum. Devlet Bahçeli de Deniz Baykal da elini taşın altına koysun. Bu terörü birlikte bitirmeliyiz' diyebiliyorlar. İşte, bizim milletimizin derin hoşgörüsü ve engin merhameti budur. Bütün sıkıntımız da milleti yönetenlerin milletimizi anlamamalarından kaynaklanmaktadır. Hatta, milletimizi hor görmelerindendir. Halbuki, kendileri, o hor gördükleri milletin fersah fersah gerisindedir. Devlet projesinde bir araya gelip çözüm üretemeyen partilerin birlik ve beraberlikten dem vurmalarının manası var mıdır? Bununla milleti kandırabileceklerini zannediyorlarsa yanılıyorlar. Yanılgılarının ispatı da, işte yukarıdaki bir şehit yakınının haykırışıdır...
17.12.2009
İz'an nerede?
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
En kötü şey, sorumluluk mevkiinde olanların sorumsuz davranmalarıdır. Muhalefet olmak, asla sorumsuzluğu gerektirmez. Hatta gerçek demokrasilerde en az iktidarlar kadar önemli ve lüzumludur. AK Parti iktidarı, ülkemizdeki insan hak ve hürriyetleri çıtasının yukarılara çekilebilmesi için aylardır yoğun bir gayretin içindedir. Açıkça su hususu dillendiriyor: Terörle mücadele yalnızca güvenlik kuvvetleriyle yapılamaz. Yapılamadığını geçen otuz sene içerisinde gördük. Konuyu bütün boyutları ile ele almak ve bunun için gerekli bütün tedbirleri almak gerekir. Zira, konunun siyasi boyutları var, ekonomik sebepleri var; sosyolojik, psikolojik ve kültürel yönleri var. Hepsinden önemlisi ortada anti demokratik bir anayasa var. Gelin, bütün bunları AB kriterlerine uyduralım. Milletimize güvenelim; diyor. Muhalefet partilerinden hiçbirisi bu sese kulak vermedi. Kulak vermek şöyle dursun; bu durumu ülkenin bölünmesinin sebebi olarak gösterdiler ve bu adımları atmak isteyen iktidar partisini de hainlikle suçladılar. DTP ise, sorumsuzluğun emsalsiz örneklerini vererek hem süreci baltaladı ve hem de kendi başını yedi! Ülkede tüm bu olumsuzluklar; muhalefet partileri tarafından, âdeta birbirleriyle yarışırcasına sergilenirken, Tokat-Reşadiye'deki elim hadise meydana geldi. Sorumsuzluğun mümessilleri bu hadiseye mal bulmuş Mağribi gibi yapıştılar ve; 'işte açılımın sonu!' dediler. Halbuki aynı olayın onlarca benzeri ve hatta binbir beteri; açılımdan çok önceleri defaatle meydana gelmişken; böylesine sefil bir mantık dile getirilebilir mi? Öyle ya; o vakitler açılım mı vardı ki, o olaylar meydana geliyordu? Burası tuhaf bir ülke; haddizatında iktidarın savunduklarını muhalefet partilerinin savunması gerekirken, bu durumun tam tersine şahit oluyoruz. Demek ki, statükodan beslenen bir yapıları mevcut ve tüm güçleri ile statükonun sarsılmaması için çırpınıyorlar. Tabiatıyla, bu arada unuttukları bir şey var; o da çağı, çağın gereklerini okumaktır. Dünya Mersin'e giderken onlar tersine gidiyor!
23.12.2009
Siyasette kavga -1-
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Merhum Turgut Özal'ın siyasi bir tespiti vardı; daha doğrusu bir temennisi... Ona göre; çok partili demokratik sistem, esas itibariyle "iki buçuk parti"de vücut bulmalıydı. Siyasetin ana eksenini biri sol, bir diğeri liberal sağ parti oluşturmalıdır. Kamil manada demokrasinin uygulandığı ülkelerde, mesela ABD ve İngiltere'de durum bu şekildedir. Bu iki büyük partiden birisi iktidar diğeri ana muhalefeti oluşturur; dolayısıyla birbirlerinin konumlarına alternatiftirler. Çok partili siyasi hayata geçtiğimiz 1946 senesinde; tek parti olan CHP'den kopan DP, 1950 seçimlerinde iktidarı elde ederek, siyaseti iki gövde üzerine oturtmuştu. Bu sağlıklı yapı, ancak on sene sürebildi. 1960'ta gelen askerî darbe; henüz yeni yeni filizlenmeye başlayan demokrasimizi ve onun paralelinde hemen her şeyimizi kökünden biçti. Utanmadan, sıkılmadan; demokrasiyi bu denli katledişlerini 'demokrasi bayramı' olarak ilan ettiler. Türk Cemiyeti bu kepazeliği ta merhum Özal'ın iktidar günlerine kadar yaşadı. Neyse ki, bir akil adam geldi de; bu kepazeliğe son verdi. 1960 askerî darbesiyle Türk siyasetinin bilyesi dağıldı. Siyasette iki ana eksen gitti; paramparça oldu. O gün bugündür, bir daha derlenip toparlanamamaktadır. 60 İhtilali'ni 71 askerî muhtırası, onu da 80 darbesi takip etti. Böylece demokrasi, yırtıcı hayvanların inlerine gönderilerek, yerine 'ucube hükümetler' ikame edilmek istendi. Millet adına ve millet için yapıldığı iddia edilen tüm bu absürd hareketlerde olmayan tek şey milletin kendisi idi! Zira, onlara göre bu millete dayatılmalıydı. Bu millet, henüz rüştünü ispat etmiş değildi. Dolayısıyla ne isteyip istemeyeceğini bilmezdi! O halde, dayatalım gitsindi! Öyle de yaptılar. Buna öylesine alıştılar ki, bugün bile aynı hayalle yanıp tutuşanlar var! Siyasetteki kavgayı, sakın ha; yalnızca dışarıdan yapılan bu müdahaleler olarak bilmeyin; asıl kavga siyasetin içinde... Nedeni ve niçinine yarınki yazıyla devam edeceğiz...
30.12.2009
Siyasette kavga -2-
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
1960 askerî müdahalesinden sonra CHP kendini 'ortanın solu' olarak ifade etti. İsmet Paşa'nın bu eksen belirlemesi, elbette siyasi bir manevra idi. Dünyadaki solla, CHP'nin solculuğunun yakından ve uzaktan hiçbir alakasının olmadığını; lise ve üniversite yıllarında sola meyleden gençler, neden sonra ve çok acı tecrübelerin akabinde öğrenmiş olacaklardı ama... Basit bir dikkatle, Türkiye'de kurulmuş bütün siyasi partilerin, ana eksenleri (ideolojileri) itibariyle birbirlerinden ayırt edilemezler. Gerçekte birbirlerinin aynı olan bu partilerin mücadelesi nasıl olabilecektir? Ne diyerek birbirleriyle rekabet edebilecekler? Daha açık ifadesi ile soralım: Şimdiye kadar gelip geçenler dahil ve hâlihazırdaki partiler, rakiplerine karşı, ideolojik bir alternatif fikir veya program sunabilmişler midir? Hayır. Sunabilmelerine imkân yoktur, zira en ufak bir fikir veya ideolojik program, karşısında Anayasa Mahkemesini bulur! Böyle bir durumda, muhalefet partilerine tek seçenek kalıyor; o da, iktidarın her dediğine ve yaptığına 'yanlış' demektir. Bu durumda rekabet nasıl sürdürülecektir? Elbette ki kavgayla! Ta 1946 senesinden beri; çok partili hayata geçtiğimiz günden bugüne gelin; siyasi parti liderlerimizin birbirleriyle kanlı-bıçaklı olduklarını görürsünüz. İşte; İnönü-Bayar, İnönü-Demirel, Demirel-Özal, Çiller-Yılmaz, Erdoğan-Baykal'ın bitimsiz kavgaları... Öyle ya; fikir ve ideoloji ileri sürülemeyince; liderlerimiz, kendilerini ifade için tek çıkar yol buluyorlar o da kavga etmek! Kavga ederek, arkalarındaki kitleleri canlı tutabiliyorlar. Bunların kavgaları yüzünden, arkalarındaki kitlelerin birbirlerine kastetmeleri, kendilerini hiç mi hiç ilgilendirmiyor! Mühim olan şey, koltukta kendilerinin oturmalarıdır. İletişim araçlarının gelişip yaygınlaşması neticesinde, perçem düşmüş ve kel görünmüştür. Bugün, yurdun en ücra köşesindeki sade vatandaş bile; siyasi yelpazedeki sağ ve sol'un bir yutturmacadan ibaret olduğunu pek iyi bilmektedir...
31.12.2009
Muhalefet halkın gerisinde
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
İlerlemenin en büyük düşmanı statükoya, körü körüne takılmak ve onu kaybetmemek için varını yoğunu ortaya koymaktır. İşte CHP'nin yaptığı budur. Muhalefet görevini yapacağım diye ortaya koyduğu yalnızca inkâr ve karalamadır. Halbuki zaman ilerliyor; halkın ihtiyaçları, özlem ve beklentileri değişiyor. İşin tuhafı, CHP, hem kendisini çağdaş gösteriyor ve hem de çağdaş normlara karşı direniyor. İki buçuk senedir Meclis'teyiz. Üzerinden 60 sene, 70 sene geçmiş eskimiş ve artık ihtiyaçları karşılayamaz olan bir sürü kanunu, günün şartlarına uydurmak için mesai sarf ediyoruz. Bu kanunlardan birçoğunu milletimiz dört gözle beklemektedir. CHP'nin muhalefet anlayışı, iktidarın getirmiş olduğu kanunlara; milletin özlemle bekledikleri de olsa, karşı çıkmaktır. Kör inat ve taassupla karşı gelmeyi muhalefet etmek zannediyorlar. Bununla milletimizden aferin alacağını vehmediyorlar. CHP muhalefetinin istisnasına; Bütçe müzakereleri sırasında CHP adına konuşan İlhan Kesici dostumuzun konuşmasıyla şahit olduk. İlk defa yapıcı bir muhalefet söylemiyle karşılaştık ve doğrusu; iktidar sıralarından bile alkışlandı. İlhan Kesici dostumuzun CHP'nin içinde iğreti durduğunu biliyoruz. Oraya yakışmadığını da... Memlekette taş üstüne taş koyan eski siyasileri hayırla andı ve aynı şekilde, bugün bu denli hizmette bulunanlara da teşekkürü bir borç bildi. Az yapıyorsunuz, biraz daha gayret etmelisiniz dedi. Belli ki, İlhan Kesici partisinin çok ilerisinde... CHP'den muhalefeti öğrenmeye çalışan ve onun kötü yanlarını taklide yeltenen MHP ise, Türkiye'de iktidarın duble yollar yapmadığını, yapılmış eski yolların ortasından çizgi çekmek suretiyle bölünmüş yol yaptık iddiasının olduğunu söyledi. İşte buna, kötü muhalefette boynuz kulağı geçti derler! Ülkemizin dört bir yanı şantiye... Milletimiz duble yolların nasıl yapıldığını yaşayarak görüyor. Ortasından çizik çizerek mi yoksa dağları devirerek mi olduğunu pek iyi biliyor. O halde milletin gözünün içine baka baka yalan söylemenin manası var mı? Yalanla ve inkârla muhalefeti CHP'de bilirdik. Şimdi ona başkalarının da eklenmiş olduğunu üzülerek görmekteyiz.
13.01.2010
Milletle alay etmek
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Evvela sisteminizin adını koyacaksınız. 1946'dan beri çok partili demokratik hayata başladığımızı ilan ettik. Ancak, daha ilk seçimde (1946 seçimleri) milletin oyunu, önce kanunla; 'açık oy, gizli tasnif' diyerek, ardından da sandıkları kaçırarak ve listeleri tersyüz ederek milletimizi adam yerine koymadık. 1950-60 arası yapılan her üç seçimde millet, kendisini hafife alanlara gerekli dersi vererek; CHP'yi muhalefete ve DP'yi de tek başına iktidara taşıdı. 1960 ihtilali ile, yalnızca milletin seçtikleri alaşağı edilip iktidardan uzaklaştırılmadı. Hemen arkasından yapılan anayasa ile, göstermelik bir iki hürriyetin yanında esas olarak; milletin iktidarını elinden alıcı ve hukuk devleti yerine kanun devletini ikame eden bir anlayış getirildi. Bu durum düpedüz milleti aşağılamaktı. Bununla da yetinilmedi; 1980 askerî darbesinin ardından yapılan 1982 anayasası ile ise; bizzat kendilerinin oluşturdukları kaotik sürece misilleme yaparcasına, 'güvenlik' ağırlıklı ve kelimenin tam anlamıyla 'darbe'yi her hâl ve şartta güncelleştirdiler. Öyle ki, bu anayasanın yansıması olan 28 Şubat 1997 post-modern darbesiyle dillendirdikleri; 'bu süreç bin yıl devam eder' keyfiyeti idi. Şimdi daha iyi anlaşılıyor değil mi, CHP neden statükodan yana?!. Bu işin temelinde gerçek bir demokrasi kavgası var ve bu mücadele, dikkat edin CHP ile milletin arasında olmaktadır. Böylece CHP, iktidarı kaybettiği 1950 serbest seçimlerinden sonra; muktedir olmayı elinden kaçırmamak için darbe anayasaları ve onun kurum ve kuruluşları üzerine âdeta titriyor. Hiçbirisinin kılına dokunulsun istemiyor. CHP'nin sözcülüğüne soyunan hukukçu (!) müsveddeleri de; 'bu parlamento anayasa değiştiremez' diyor. O vakit, adama sormazlar mı; bu parlamentonun çıkarmış olduğu kanunlar nasıl meşru olabiliyor?!. CHP'nin lideri de bakın ne diyor: Anayasa yapmak istiyorsan önce ihtilal yapacaksın. Neden böyle söylüyor, biliyor musunuz? Çünkü, bundan önceki anayasaları hep ihtilalciler yapmış da ondan!.. Milletle, milletin seçtiklerini hiçe sayan bu anlayışın alay etmedeki cüretini görüyor musunuz?!. Böylesi bir anlayışa 'halkçı' mı denir, yoksa 'haltçı' mı?
04.02.2010
CHP zaten iktidarda... -1-
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
CHP'yi millet muhalefet partisi zannediyor; ne münasebet; CHP, kurulduğu günden beri, bu ülkenin gerçek iktidarıdır. 1950 senesinden bugüne kadar iktidarda gözüken CHP dışındaki partilerin iktidarları yalnızca görünüşte olup; asıl iktidar, yani muktedir olan hep CHP olmuştur. CHP bu konumunu; önce tek parti iktidarı ile, bilahare 1961 anayasası ile ve onu takip eden 1982 anayasası ile perçinlemiştir. Artık iktidara hangi parti ve ne şart altında gelirse gelsin; isterse tek başına gelsin; yine de CHP iktidarı söz konusudur. İktidarda gözüken partinin iktidarı sadece görünürdedir; işlevsellik yani fonksiyonel muktedir olmak CHP'nin elindedir. Bu durumu ilk defa İsmet İnönü; uzun iktidar yıllarında dizayn etti. Ülkenin tüm bürokratlarını (asker-sivil, yargı dahil) CHP tandanslı olarak dizayn etti. Öyle ki; şehirlerin valileri aynı zamanda belediye başkanlarıdırlar. Peki kimdir bu zevat biliyor musunuz? CHP'nin il başkanları! Bununla iş bitiyor mu? Ne gezer! Ülkenin en ücra köşesindeki uzatmalı çavuş bile CHP'nin (İnönü'nün) bürokratı idi. CHP, 1961 anayasası ile ve o anayasanın oluşturduğu kurum ve kuruluşlardaki insanları tamamen kendi yandaşlarından seçti. Ilımlı CHP'lilere bile tahammül etmedi ve hepsini görevlerinden uzaklaştırarak yerlerini militanlarını yerleştirdi. 1950 senesinden beri gelip geçen bütün iktidarlar, hep bu bürokratik oligarşiden şikayet etmedi mi? Her hükümetin önündeki en büyük engel, bu bürokratik oluşum değil midir? 1965 senesinde; CHP'nin ihtilaline ve iktidarı gasbına rağmen; ilk seçimde tek başına iktidar olan Süleyman Demirel'in en çok müşteki olduğu konu bürokrasi idi. Hatta, bu hususta şöyle derdi: Davul bizim boynumuzda, tokmak başkalarının elinde! En açık ifadesi ile; görüntü iktidarlarına şu söyleniyordu: Senin görevin yol-su elektrik yani belediye hizmetleri; bunun yanında ziraat ve hayvancılık da yapabilirsin!.. Valilermiş, büyükelçilermiş, emniyet müdürleriymiş, yargı mensuplarıymış vb. senin neyine?!. Bunlara dokunma; dokunursan cız diye yanarsın! Sakın bunlarla yarışa girme! İstersen gir; daima kaybeden sen olursun! Bunca sene böyle olmadı mı; sevgili okuyucularım?
17.03.2010
CHP zaten iktidarda... -2-
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Milletimiz, seneler senesi oluşturulan CHP bürokrasisinden çok çekti. Bu bürokrasinin temel felsefesi 'millete rağmen' anlayışıdır. Diğer bir deyişle dayatmacıdır. Bu zihniyet milleti adam yerine koymaz. CHP zihniyeti evlere şenlik bir sistem kurup adına demokrasi dedi. Bu sistemin gerçek demokrasi ile yakından ve uzaktan hiçbir alakası yoktur. Bakınız; anılan sistemde mahkemeler millet adına karar verirler. Bu husus, kâğıt üzerinde böyledir. Millet adına karar verdiğini iddia eden bu sistemin tepe noktalarındaki bir kısım zevatı, milletin kendisi veya temsilcileri tayin etsin dendiğinde, kızılca kıyamet koparılıyor. Bütün demokratik ülkelerde durum böyle diyorsunuz; orası başka biz başkayız diyorlar! Anlayacağınız burası CHP demokrasisi!.. Burada Meclis'in duvarında 'Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir' yazar ama; sistemin oluşumunda ve işleyişindeki en hayati kararlarında milletin esamisi dahi okunmaz. Yine bakınız; anayasa değişikliğinde, Meclis'in kahir ekseriyetinin oylarıyla (411 oy) yapılan düzenlemeyi Anayasa Mahkemesi iptal etti. Dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde böyle bir tasarruf yoktur. Mahkeme, konuyu yalnızca usul yönünden inceler. Bizde ise esastan inceleyip karar veriyor. O zaman, adama sormazlar mı; bu Meclis'e ne gerek var?!. Buradaki 550 kişinin yaptığını, mahkemedeki 11 kişi yapacaktı ise; bu seçimlere ne gerek var?!. Milletten ürken ve milletten kaçan CHP zihniyetine bakınız ki, referandum, yani milletin oyuna başvurmak söz konusu edildiğinde, yine kızılca kıyamet koparılıyor. Daha içeriğini görmeden 'istemezük!'le direniyorlar. Millet de, her seferinde bunların defterini dürüyor. Bu durumu çok iyi bilen CHP'lilerin de; seçimle iktidar diye bir dertleri yok. Onlar zaten her daim iktidardalar. Hem de nasıl bir iktidar! Mevcut iktidarın (AK Parti veya CHP'nin dışındaki herhangi bir partinin iktidarı) usulüne ve kanunlara uygun düzenlemeleri geçer akçe olamazken; CHP'nin usulsüz ve kanunsuz müracaatları yerine getiriliyor! Sorumsuz iktidar gücü varken, ne diye sorumluluğun altına girsinler ki!
18.03.2010
Vesayet savunucuları -1-
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Günlerdir anayasa değişikliklerinin münakaşasını yapıyoruz. Dünyanın bütün demokratik ülkelerinde böyle tartışma, ancak ve ancak, sen daha az özgürlük istedin. Ben daha fazlasını isterim şeklinde olur. Bizde ise, evlere şenlik (!) bir muhalefet yüzünden; iktidar partisinin sivilleşme-demokratikleşme ve özgürleşme yönünden atılmak istenen adımları engellenmektedir. Öyle ki, iktidar partisi, bu kanunları milletin oyuna havale edeceğini söylese de; CHP muhalefeti tarafından Anayasa mahkemesine götürülüp iptal edileceği dillendirilmektedir. CHP, daha işin başından beri; "bu Meclis anayasa yapamaz!" diyerek rengini belli etmişti. Bu Meclis'in anayasa yapamayacağını söylemek, her şeyden önce CHP'nin kendisini inkâr etmesidir. Bu hal, milletin seçtiği parlamentoya, daha açık ifadesiyle milletin kendisine ne gözle baktıklarının resmi değil de nedir? CHP'nin milletten sıdkı sıyrılmıştır; millet tarafından iktidara getirilebileceğini hayal bile edememektedir. Bu yüzden iktidarı hep milletin dışındaki mahfillerde aramıştır ve elan da aramaktadır. Dün, orduyla el ele vererek bu işi gerçekleştirmişti. Hem de vesayet anayasaları ile iktidarını perçinleyerek!.. Öyle ki, kim iktidara gelirse gelsin, gerçek muktedir CHP zihniyetidir. Bu hâlin tipik örneğini 28 Şubat 1997 sürecinde alenen yaşadık. Yüksek yargı mensuplarının asker huzurundaki hal-i pür melalleri hâlâ hafızalarda tazeliğini korumaktadır. Yapılarının değişmemesi için üzerinde titredikleri yüksek yargı kurumlarının ne denli yansız ve bağımsız (!) olduklarını cümle âlem bilmektedir. Bu haliyle CHP ateşle oynamaktadır. Çünkü, söz konusu olan milletin özgürlüğüdür; daha ziyade demokrasidir, hak ve hukuktur; sivilleşmedir. 367 garabetinin kâşifi bu yüksek yargı mensupları değil midir? CHP için yargının tarafsızlığı, nalıncı keseri misali kendi tarafına yontmasıyla anlaşılmaktadır! Aynı şekilde; A. Necdet Sezer cumhurbaşkanı olunca tarafsız; Abdullah Gül olunca tarafgir! Ne yaparsanız -seçimlere şunun şurasında bir seneyi çok az aşkın bir zaman kaldı- millet, bütün bu yaptıklarınızın hesabını sandıkta soracaktır.
31.03.2010
Vesayet savunucuları -2-
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Türk insanı kelimenin tam anlamıyla vesayet rejimi altında yaşamaktadır. Bunun aksini kimse iddia edemez. 1982 anayasası vesayet rejiminin tipik örneğidir. Bunu da, ta yapıldığı günden beri, toplumun her kesiminden ve her çeşit görüşteki insanlar dile getirmişler ve halen daha da getirmektedirler. Çeşitli kereler onlarca maddesinde yapılan değişikliklerle bu anayasa yamalı bohça hâlini almıştır. Bu anayasayı yaptıran askerî zevat, önceki elbise (anayasa) bol geldiğinden dar olanını zorlamayla yenisini yaptırmıştır. CHP zihniyetine bakın ki, iktidar partisi toptan yeni bir anayasa için kolları sıvadığında; 'ancak ihtilal yaparsan bir anayasa yapabilirsin!' mantıksızlığı ile karşılaşmıştır. Daha açık ifadesiyle, anayasayı ancak ihtilal yapanlar değiştirebilir demeğe getirdiler. Neden böyle diyorlar; bunlar seçilmiş insanlar değil midir diye bir soru sormayın! Çünkü, hem 961 ve hem de 82 anayasaları kendi zihniyetlerinin ürünüdür. Bu anayasalara göre millet, kendi işini tek başına göremez. Mutlaka bir vasiye ihtiyacı vardır. Onlar da atanmış bürokrasidir. Bu bürokratların da göreve gelip gitmeleri bizzat kendileri marifetiyle olur! Seçilmişlerin en ufak bir dahli olamaz zira, seçilmişleri seçen millettir; millet ise henüz rüşdünü ispata mezun değildir! Parti kapatmalarla Türkiye âdeta partiler mezarlığına dönüştürülmüştür; bu ayıptan ülkeyi kurtaralım dediğinizde; 'ayıp' kelimesinin manasını sorarlar! YAŞ ve HSYK kararları insanımızı incittiği gibi, batıda da bizi rezil ediyor; buna bir çekidüzen verelim; bu kararları yargıya açık hâle getirelim dediğinizde; 'keyfiliği' tercih etmelerinin sebebi ne olabilir? Kısmi anayasa değişikliğinde parlamento içi ve parlamento dışı bütün siyasi partiler büyük bir sınava tabi tutulmaktadırlar. CHP, kendi narına MHP'yi yakmak istemektedir. MHP, AK Parti ile birlikte hareket edip, önceki anayasa değişikliğindeki; 'kaosa kalkan 411 el'i unutmamalıdır! Milletin hak ve özgürlükleri için girişilen bu anayasa değişiklikleri, hangi partilerin millete rağmen ve hangi partilerin de millet için olduğunu göstermesi bakımından kelimenin tam anlamıyla turnusol kâğıdı hüviyetindedir.
01.04.2010
Asıl olan millet
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Milletimiz sistemli bir şekilde cahil bırakıldı. Dışındaki dünya ile tecrit edilerek, gelişen dünyadan bihaber bırakıldı. Bilmeyen ve üstüne üstlük baskı ve dayatmalarla inletilen ve dahi fukara bırakılan bir milletin yeni talepleri, özlem ve beklentileri olabilir mi?!. Böyle bir millet canının derdine düşmüştür. Lokmasının peşinde koşar ve başını kaldırıp etrafına bakınamaz. Hem baksa da ne görebilecektir ki?!. Bütün bu gayr-i insani muameleler, hep birilerinin sultasının devam ettirilebilmesi içindi. Her on yılda bir yapılan askerî müdahalelerle de bu durum pekiştirildi... Merhum Özal, gelişen teknoloji ile birlikte milletimize âdeta bir kurtarıcı olarak geldi. İşe tabuları yıkarak başladı ve milletin ayağındaki prangaları bir bir kırarak yoluna devam etti. Milletimiz merhum Özal sayesinde dünyada ne olup bittiğini, yerinde inceleyerek görebildi. Ondan önce dış dünya Türk insanı için tam bir muamma idi. Özal sayesinde, dünyanın hemen her tarafına uçmakta olan uçaklarda, elinde çantası ile bir ve birkaç Türk'e rastlamak mümkün olabildi. Özal çok iyi biliyordu ki, ekonomik özgürlüğü olmayan milletlerin, demokrasi adına yeni talepleri olamazdı. Yine Özal çok iyi biliyordu ki, dünya ile ekonomik yönden entegre olmuş bir milleti baskı altında tutabilmenin imkân ve ihtimali olamaz. Özal, ayrıca tek başına iktidara gelmekle muktedir olunamayacağını görerek yaşadı. Millete dayatılan vesayet anayasaları ile, siyasi iktidarlar, sisteme göre gerçekte muhalefet konumunda bulunmaktaydı! Bugün bile öyle değil mi; iktidar bir adım atmak istiyor, yirmi adımla karşı mukabele görerek geriye itiliyor! Her şeyin yerli yerine konulabilmesinin birinci şartı anayasayı, gerçek demokrasinin normlarına çekmektir. Herkesin hakkını, hukukunu ve haddini bilmesi de, yine ancak böyle bir anayasa ile mümkündür.
19.05.2010
Millet hesabını sorar!
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Haftalardır Meclis'te boğuşuyoruz! İktidar partisi, millet adına muhalefet partileri ile boğuşuyor! Neden millet adına boğuşuyor biliyor musunuz? İktidar partisi; millet adına yapılacak değişiklikleri millete göndermenin derdinde; muhalefet ise, millete gitmemek için çırpınıyor. Demokrasi ne demektir? Milletin kendisini idaresi değil midir? Anayasa ne demektir? Milletle devlet arasında yapılan sözleşmedir. Yapılacak sözleşmeyi millete sormaktan daha tabii ne olabilir? Asıl bunu millete sormamak ve dayatmak zorbalıktır; yani anti demokratiktir. Anayasa değişikliklerini engellemek için yoğun çaba harcayan muhalefet partileri er ya da geç milletin önüne gelmeyecekler mi? Bunun hesabını nasıl verebileceklerini zannediyorlar? Yoksa bu milleti hâlâ 1940'ların milleti mi zannediyorlar? CHP muhalefetini biliyor ve anlıyoruz; onlar, mevcut sistemle zaten muktedirler. Yani gerçek iktidarlar. CHP, bu denli gizli iktidarını, vesayet rejimi sayesinde elinde bulunduruyor. Bu yetkiyi kaybetmemek için direndikçe direniyor. Peki, MHP'ye ne oluyor? Onun direnmesinin sebebini anlayan var mı? MHP'nin tabanı anlamadıktan sonra; MHP bu halini, yarın seçimlerde nasıl izah edebilecek? MHP; 367 garabetini ve bunun sonucunda yapılan seçimleri ne çabuk unuttu? Milletimizin ANAP'ı ve DYP'yi nasıl yokluğa mahkum ettiğini bilmiyorlar mı? Aynı akıbete uğratılmaktan korkmuyorlar mı? MHP, neden CHP'nin dümen suyunda gidiyor; bu hal onlara yakışıyor mu? Ne zamandan beri; demokratik idarelerde millete gitmekten korkulur oldu? Bırakınız; millete gidelim; millet kendi hakkındaki kararı bizzat kendisi versin. Bunu engellemekle ne elde edebileceksiniz? Milletten korkanların oyununu bizzat milletin kendisi bozacaktır; bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın!
13.05.2010
Hamasetle milliyetçilik olmaz!
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Türkiye'miz, tarihinin çok netameli bir sürecinden geçmektedir. Bu süreç, maharetli bir kaptan tarafından iyi yönetilirse; tıpkı küresel krizde olduğu gibi, fırsata dönüştürülebilir. Bunun için de kaptanın yanında akil adamlar (yöneticiler) gereklidir. Yakın zamanda, böyle bir fırsatı kaçırmıştık. Birinci Körfez Savaşı yıllarında merhum Özal, ileriyi gördü ve gerekli tedbirleri almak istedi ama; bunu ne askere ve ne de kendi hükümetine anlatabildi! O günkü Genelkurmay Başkanı istifa etti, Başbakan Akbulut da direndi. Oysa, Saddam zulmünden kaçan bir buçuk milyona yakın Kürt, Türkiye'ye iltica etmiş, sığınmıştı. Bu tarihî sürecin iyi yönetilemediği ortadadır. Özal'ın talebi yerine gelseydi, hem Kuzey Irak ve hem de Kürtler Türkiye'nin kontrolünde olabilecekti. Dolayısıyla bunca kan akmayacak ve ülkemiz, kaynaklarını teröre tüketmeyecekti. Özal'ı dinlememenin bedelini çok ağır ödedik. Dikkat edin, bu denli fırsatlar karşısında bizlere devamlı suretle hamaset nutukları attırılıyor. Tezkere Krizi'nde de aynı hataya düştük. ABD askerleri, haftalar boyu gemilerde beklettirilip yüz geri edildi. O vakit de sürekli olarak ve hem de koro halinde (Cumhurbaşkanı, muhalefet partileri, sivil toplum kuruluşları vb.) hamaset nutukları attık. ABD'nin ülkemizi işgal edeceği vehmine bile kapıldık. Bütün bu kaçırdıklarımızdan daha büyük bir fırsat, bugün kapımızdadır. Adına ne denirse densin; bu kardeşlik projesi mutlaka hayata geçirilmelidir. Bu konjonktür, bir daha kolay kolay ele geçmez. Zira; yansımalarından bir tanesi terör olan Kürt meselesi, Türkiye'nin tek başına halledebileceği bir konu değildir. Çünkü; Kürtler Türkiye, İran, Irak, ve Suriye devletlerinin topraklarında yaşıyorlar. Terör örgütü, elemanını, bu dört devlette yaşamakta olan Kürtlerden temin etmektedir. Terörü bitirebilmek için, Türkiye, kendi dışındaki bu üç devletle anlaşmak zorundadır. ABD'nin Irak'tan çekilme takvimiyle birlikte, bu anlaşmalar yapıldı. Artık bölgede, tek belirleyici güç kalıyor; o da Türkiye'mizdir. Başta ABD olmak üzere, tüm bölge ülkeleri, bize muhtaçtır. Bu fırsatı da kaçırırsak tarih bizleri affetmeyecektir!..
18.11.2009
Muhalefetin anlaşılmaz tavırları
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Muhalefet, çok partili demokratik hayatın vazgeçilemezidir. İktidarları uyarır ve yol gösterir. İktidarların icraatları paralelinde ortaya konulan, muhalefetin bütün bu uyarı ve yol göstermeleri; milletin zihninde gelecekteki iktidara zemin hazırlar. Daha açık ifadesiyle millet, yapılanları ve muhalefet tarafından yapılması gerekenleri öğrenip siyasi partileri değerlendirir. Verdiği notların ortalamasını ise, gelecek seçimlerde oy olarak sandığa yansıtır. Normal demokrasilerde olması gereken ve olan budur. Ancak, bizde ise durum; tamamen kendimize hastır ve âlemde ikinci bir örneği yoktur. Bizde muhalefet denilince akla CHP ve onun yıkıcı, inkâr edici ve hatta imha edici siyaset anlayışı gelir. Böyle olunca da millet, bir türlü muhalefetin ne yapmak istediğini; yani iktidara alternatif görüşü bilip öğrenemez. Son zamanlarda CHP, diğer muhalefet partisi MHP'yi de kendisine benzetmiştir. Yıkıcılık, inkârcılık ve hatta imha etmekte âdeta CHP ile yarış halindedir. Evet, iktidarların görevi Meclis'i çalıştırmak ve milletin ihtiyaç duyduğu kanunları çıkarmaktır. 1930'lu, 40'lı senelerden kalma kanunlarımız var. Bugünün ihtiyaçlarına, 70, 80 sene önce çıkmış kanunların cevap vermesi beklenemez. Güncel olması sebebiyle arz ediyorum: Meclisimizin gündeminde 'Borçlar Kanunu' var. Behemehal değiştirilmesi ve günümüz şartlarına uygun hale getirilmesi lazım gelen bir kanun. Gelin görün ki, muhalefet, kanunun her maddesinde çeşitli önergeler vererek engelleme yapmakta ve yüzlerce maddeden oluşan bu kanun, bu gidişle Meclis'in gündemini aylarca işgal edecektir. Bu sürat çağında, milletimizin zamanının kıymetini bilmek ve onu boşa geçirmemek, iktidarlar kadar muhalefet partilerinin de görevidir. Aksi halde, muhalefet, bizzat millete karşı yapılmış olur. Millet de; iktidarda olsun, muhalefette olsun parlamenterlerini kendisine muhalefet etmeleri için oraya göndermemiştir...
19.11.2009
Bizdeki sol
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Hemen her şeyi kendimize benzetmekte üstümüze yoktur! Yeni bir şey bulsak bile, onu derhal kendimize benzetiriz. Bu durum, paylaşma kültürümüzün noksanlığından kaynaklanıyor olsa gerektir. Vaktiyle bizde de böyle bir kültür vardı ama, o, çok eskilerde kaldı! Bizdeki solun en önemli açmazlarından birisi de, kavramları eğip bükmesi ve kendisine özgü tanımlamalar yapmasıdır. Mesela: Sosyal adalet kavramı, sığındıkları bir limandır. Oysa; adalet adalettir. Adaletin az sosyal olanı var mı ki; sosyali olsun! Zamanında Üstad Necip Fazıl da bu sosyal-sosyalizm kelimelerini; herkesle düşüp kalkan bir fahişeye benzetmişti! Bizdeki solculara dikkat edin, hemen her kelimenin önüne bir sosyal eklemeyi marifet bilirler. Sosyal devlet, sosyal hukuk, sosyal siyaset vb... Dünyadaki solla bizdeki sol taban tabanı zıtlık arz eder. Dünyadaki sol, yeniliğin adıdır. Köhnemiş devlet yapılarına karşı ferdi, ferdin hak ve özgürlüklerini savunur. Emekten yanadır ve emekçinin yanındadır. Bizdeki solda ise, bunların yalnızca yaldızlı sözleri vardır. İcraatta ise bunların aksi vardır. Solcu geçinen CHP'ye bakınız; ondan daha tutucu ve statükocu ve bunların savunucusu başkaca bir solcu parti var mı? Körü körüne ve inatla bir şeyi savunmak diye buna denir. Açılım, Meclis'te tartışılırken, CHP Genel Başkan Yardımcısı Öymen: 'Dersim'de anaların gözyaşına mı bakıldı?' deyiverdi! Halbuki CHP'nin tavanı da tıpkı tabanı gibi, Dersim'de hata yapıldığına inanıyor. Ama, görüyorsunuz ki, statüko aşkına bunu dillendiremiyorlar. Bu denli tutucu ve bağnazlığa da pes doğrusu! Dünyadaki sol, işe, tarihleriyle yüzleşerek başladı. Solcu geçinen CHP ise, tarihî hakikatlerin üstünü örtmekle ve her daim yalan söyleyen tarihe sığınmakla, meselelerden kurtulabileceğini vehmediyor! Halbuki, dünyada hiçbir şey, ilanihaye gizli kapaklı kalmaz, kalamaz. Er ya da geç, gerçekler gün yüzüne çıkar. Öymen, baltayı öylesine taşa vurdu ki; ilk tepkiyi, seneler senesi oy deposu olarak kullandıkları ve yandaş bildikleri Alevi kesimden gördü! Ne diyelim; bazen bizim şer bildiklerimizden de hayır çıkabiliyormuş!..
02.12.2009
İstemezük!"
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Başlıktaki ifade, başıboş, sorumsuz ve benden sonrası tufan idraksizliğindeki Yeniçeri taassubudur. Neyi ve niçin istemediklerini bilmezler. Bu durum, kendi zararlarına da olsa aynıdır. Çünkü, bu bir yaradılış, yani cibilliyet meselesidir ve; buyurulduğu şekliyle; her kap içindekini sızdırır. Bundan dolayıdır ki, millete hizmet yolunda çırpınıp gecesini gündüzüne katanlar, bu denli çıkışlara aldırmadan yollarına devam etmelidirler. İktidar partisi, bir kardeşlik projesi geliştirerek ortaya koydu. Bu projenin şimdiye kadar ortaya konmaması, devlet ve millet hayatımızda bizlere nelere mal oldu; cümle âlemin malumudur. Bizim gibi öz kaynakları kendi insanının ihtiyaçlarına yetmeyen bir ülkenin, çeyrek asırda 300 milyar doları heba etmesi ne anlama geliyor; hiç düşünüldü mü? Bu "istemezükçüler" heba edilen bu 300 milyar dolarla on tane GAP projesinin bitirilebileceğini ve yalnızca Güneydoğu Bölgemizin değil, bütün bir Türkiye'nin, göz kamaştırıcı bir şekilde kalkınacağını bilmiyorlar mı? Ben size, bu "istemezükçüler"in neleri istemediğini söyleyeyim. Bunlar her şeyden önce, akmakta olan kanın durmasını istemiyorlar. Acı ve gözyaşlarını gömmek istemeyenler, acı ve gözyaşlarının daha da artmasını arzu etmektedirler! Bunun başka türlü bir izahı olabilir mi? Bütün dünyanın bildiği gibi orada dönmekte olan büyük bir uyuşturucu rantı var. Bu ranttan geçinenler, elbette bu kanın durmasını istemezler. Avrupa'yı haraca kesenler, bu rantlarının bitmesini elbette istemezler. 300 milyar dolar sokağa atılmasaydı; bu ülkenin üniversitelerini bitirmiş gençleri böyle işsiz mi kalırdı? Ülkemizdeki işsizliği dillerine dolayıp istismara kalkışan şom ağızlılara bakınız; bunlar söylemlerinde asla samimi değillerdir. Samimi iseler, "istemezük!" diyemezler. Allahü teala akıl ve iz'an versin!
03.12.2009
14 Mayıs 1950
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Bundan tam 59 sene önce (14 Mayıs 1950), genel seçimler yapıldı ve DP iktidara geldi. Gerçi, dışarısının cebri telkini ile, ilk demokrasi denemesi 1946 yılında yapıldı ama; o seçimlerde akıl almaz oyunlar yapılarak halkın iktidarı önlenmişti. Mesela; 1946 seçimlerinde, "açık oy-gizli tasnif" gibi bir garabet yaşandı ki, bu durum anti demokratik olunmanın şahika noktasıdır. Bu garabet hal bile yetmemiş olacak ki, sandıklar yakılmış, kaçırılmış ve denize atılarak seçimler, zorla CHP'nin lehine ilan edilmiştir. CHP, bu denli ağır yenilginin sebeplerini ararken; içlerinden bazıları; "dinin ve dindarların üzerine fazla gittik" deyince, İnönü, kendince dindar bildiği Şemsettin Günaltay'ı başbakanlık koltuğuna oturtmuştur. Bu ise, ne CHP'ye ve ne de dine ve dindarlara yaramıştır. Zira, Günaltay'ın din anlayışı "felsefecilik"ten ibarettir. CHP, hemen her şeyi olduğu gibi, dini de kendi anladığına göre, millete zorla dayatmak istemiştir ancak bu durum asla gerçekleşmemiştir. Milleti hasta, kendisini doktor konumunda gören CHP zihniyeti halka devamlı surette tepeden bakmış ve bugün bile bu sakat anlayışını değiştirebilmiş değildir. Millet, kendisine rağmen olan bu sakil durumu, her seçimde sandığa gömerek cevaplandırmış olmasına karşılık, şikayetini, bir türlü CHP'ye anlatamamıştır! Daha doğrusu; millet anlatmış anlatmasına, ama, her seferinde CHP, anlamamazlıktan gelmiştir. Para kazanmanın zorluğunu dillendirmek için; "para, aslanın ağzında" derler ya; hürriyete erişebilmenin zorluğu için de pekala; "demokrasi CHP'nin karnında" denilebilir. İste, aziz milletimiz, 14 Mayıs 1950'de "Yeter Söz Milletin!" diyerek sandıktan DP iktidarını çıkarmıştır. Milletin bu denli yaklaşımına karşı, CHP'nin tutumu ise; "bu halkı cezalandırmalıyız" olmuştur. Sandığın üzerinden 59 sene geçmiş olmasına rağmen, Türk halkı olarak biz, hâlâ demokrasinin gerçek manasını arıyor ve bulamıyorsak, bunun yegane müsebbibi CHP zihniyetidir.
14.05.2009
Gerçek kavga milletle
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
49 sene önce bugün (27 Mayıs 1960) demokrasi tarihimizin ilk askerî müdahalesini yaşadık. Oysa, demokrasi ile tanışalı daha on yıl ancak olmuştu. Ne diye suçlanmıştı Demokrat Parti mensupları, biliyor musunuz sevgili okuyucularım? DP'liler Atatürk karşıtı imiş, laiklik karşıtı imiş, toplumda ayrışmaya sebep oluyorlarmış. Halbuki DP'liler, başta Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Atatürk'ün en güvendiği devlet ve siyaset adamlarındandı. İsmet İnönü'yü tard ederek, Celal Bayar'ı Başbakanlık makamına getiren bizzat Atatürk idi. Ayrıca, bu yeni siyasi hareketi başlatan Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü, CHP saflarından ayrılarak DP'yi kurmuşlardı. Üstüne üstlük, İnönü, paralardan Atatürk'ün resimlerini kaldırtıp kendi resimlerini koydurmuştu. DP iktidara gelir gelmez, bu uygulamaya son verdi ve Etnografya Müzesi'nde bekletilmekte olan Atatürk'ün naaşını Anıtkabiri yaptırarak, oraya defnettirdi. Yetmedi; bugün bile mevzuatımızda yer almakta olan Atatürk'ü koruma kanununu çıkaran da DP iktidarı olmuştur. Hal böyle iken, bu zevat, Atatürk düşmanı olmakla suçlanmıştır. O meşum günleri yaşamamış ve gerektiği gibi incelememiş ve ahkam kesmeye bayılan bir kısım zevat, DP'yi laiklik karşıtı olarak göstermek gayretindedir. Buna gerekçe de, ezanın Arapça okutulmasını ve din mektepleri (imam-hatip okulları) açılmasını gösteriyorlar. Halbuki CHP iktidarının son dönemlerinde (1946-1950) yapılan yanlışlığın farkına varılmış ve cenaze işlerini görecek imam kalmadığını fark ederek; imam-hatip okullarının açılmasını bizzat CHP'liler kendi iktidarlarında başlatmışlardır. Ezanın asli lisanıyla okutulmasına ise DP'lilerle beraber bir kısım CHP'liler de oy vermişlerdir. 1960 ihtilalini, 1971, 1980, 1997 müdahalelerine bakarak daha rahat değerlendirebiliriz. Bütün bu hareketlere bakıldığında görülecektir ki, asıl hedef millettir; milletin istekleridir ve onun özlem ve beklentileridir. Bu kafanın illa asker olması şart değildir; en az bir o kadar da aynı kafada sivil vardır. Bu kafa sahiplerine en güzel cevabı ise, önceki Genelkurmay Başkanlarından Hilmi Özkök Paşa vermiştir. Kendisini müdahaleye zorlayan zevata aynen şu şekilde mukabelede bulunmuştur: Ne yani, müdahale edelim de, mevcut siyasi partinin oylarını on puan daha mı artıralım?!. Millete hizmet yolunda canlarını vermiş olan Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan ile daha nice yiğit vatan evlatlarına Cenab-ı Haktan mağfiretler diliyorum.
27.05.2009
Muhalefetin anlaşılmaz tavrı
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Her zaman ifade ediyoruz; bir demokraside muhalefet, en az iktidar kadar önem arz eder. Tenkitleri ile iktidarı uyarır ve millete hizmette yol gösterici olur. Tabiatıyla bu durum, normal demokrasilerde söz konusudur. Bizde ise, bu hal, tam tersine bir süreçle işleye gelmiştir. Bunun sebebi de CHP'nin kendine özgü; iflah olmaz, yıkıcı muhalefet anlayışıdır. Çok partili hayata geçtiğimiz 1950 senesinden beri milletimiz, CHP'yi muhalefete iterek cezalandırmış olmasına karşın; 27 sene kesintisiz ve tek başına, muhalefetsiz iktidara alışmış CHP'liler, bu durumu hiçbir zaman içlerine sindirememişlerdir. Paralara resmini koydurup, kendisini "Milli Şef" ilan eden İsmet İnönü, 1950 seçimleriyle, iktidardan tepetaklak gidince şu manidar sözü etmekten kendini alamamıştır: "Bu milleti cezalandırmalıyız!" Yani demek istemiştir ki; millet bizim kıymetimizi bilememiştir! Arka arkaya yapılan üç genel seçimde de muhalefete mahkum edilince; CHP'nin gerçekte, millet tarafından ebedi muhalefete itildiğini anlayacak ve bundan böyle iktidarı, sandığın dışındaki yollardan arama gayretine girecektir. Nitekim, milletin oylarıyla seçip iş başına getirdiği DP iktidarı, askerî müdahale ile zorla alaşağı edilerek CHP'ye ve İnönü'ye iktidar, altın tepside ikram edilmiş oldu. 1965 senesinde sandık, tekrar milletin önüne konduğunda; İnönü, ölünceye kadar bir daha iktidar yüzü göremedi. Uzun seneler, tek başına ve muhalefetsiz iktidara alışmış olanın, muhalefete intibak etmesi bir türlü mümkün olmadı. Benden gayrısı tufan zihniyetiyle yıkıcı muhalefetin temellerini attı ve o gün bugündür aynı muhalefet anlayışı, maalesef sürmektedir. Bu nasıl bir muhalefet anlayışıdır ki, 1950'den beri iktidarın her "ak" dediğine, "kara" demeyi maharet bilmiştir. Gelip geçen bunca iktidarların, millet lehine hiç mi icraatları olmadı? İyiye iyi deyip, daha iyisini işaret etse ne kaybeder? Kaybetmek bir yana, çok şey kazanacak ama; bu gidişle, nasiplerinde pek kazanç gözükmüyor!
03.06.2009
Belden aşağı muhalefet
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Malum, bizde muhalefet denilince akla CHP'nin yıkıcı muhalefeti gelir. Bu yıkıcı muhalefetin temelinde, ret ve inkâr vardır. Siz, vatan ve millet adına ne kadar güzel şeyler yaparsanız yapınız, CHP muhalefetine yaranabilmenin imkân ve ihtimali yoktur. Her şeyden önce şu husus iyi bilinmelidir ki, CHP demek, yalnızca yüzde 20 dolayında oy alıp, TBMM'de 90 dolayında milletvekili ile temsil edilen bir siyasi parti değildir. Milletin kahir ekseriyetiyle işbaşına gelen iktidarları, muktedir olmaktan alıkoyan her şey (millet ve devletin aleyhine yorumlanabilen kanun, anayasa maddesi ve millet ve devlet aleyhine iş yapan kurum-kuruluş ve bürokrasi...) mahut yıkıcı muhalefet anlayışının ta kendisidir. Halbuki, bütün demokratik idarelerdeki ana muhalefet partileri, iktidarlara yol göstererek (yapılmak istenilenin daha güzelini sunarak) iktidara alternatif olurlar. Yalnızca inkâr etmeyle ve karalamayla bir yere varılamayacağını hep gördük. Yapıcı ve yol gösterici muhalefeti, bizim demokrasimiz henüz tatmadı. Bu duruma, CHP'nin kötü örnek oluşu sebep olmaktadır. Bakınız, son çıkarılan; Suriye sınırındaki mayınları temizleme yasasındaki muhalefet tavrı evlere şenlikti! Üstelik, CHP, yanına diğer tüm muhalefet partilerini de alarak, o denli bir karşı koyuş sergilediler. Bu ise, kelimenin tam anlamıyla belden aşağı vurmaktı. Nitekim, CHP, MHP, DTP ve DSP hepsi birden el ele vererek, aynı şeyi dillendirdiler. İktidar partisi, bu yasayı çıkarmakla vatana ve millete ihanet etmekteydi! Kendileri ise, karşı koymakla vatan ve millet sevdalısı idi! Tribüne oynamak için çok iyi bir malzeme bulmuşlardı. Sanki iktidar partisi, Suriye sınırını kaldırıyor ve boydan boya bu yeri yabancılara, üstelik İsrailli firmaya ve yarım asırlığına kiraya veriyordu. Bunu, bu şekilde dillendirmeyi maharet bildiler ve hepsi birden batarya ile ateş ettiler. Hedefleri kanunu çıkartmamaktı. Çünkü vakt-i iktidarlarında, önlerine gelen bu mühim konuyu halının altına atarak, hallettik farzetmişlerdi. Hangi meseleyi böyle yapmamışlardı ki! Önümüzde duran yığınla mesele; hep halının altına atılarak hallettik farzedilenler değil midir? Hem kendisi yapmıyor, üstelik yapana da iftira atmaktan geri kalmıyor. Pes doğrusu!
10.06.2009
CHP neden eriyor?
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Meclis'teki iki partiden biri; anamuhalefet partisi olmasına rağmen CHP neden eriyor? İddia edildiği gibi; 29 Mart sabahı CHP yönetimini yeni bir hesaplaşma mı bekliyor? 1950 senesinde fiilen başlayan demokrasi hayatımızda CHP, devamlı olarak muhalefeti temsil edebilmiştir. Kâh askerî darbeler sonrası ve kâh Ecevit'in "Karaoğlan" dönemlerinde elde ettiği başarılarla iktidara gelmedi değil. Ama; "ortanın solu"nda yer alan CHP'nin tüm iktidar deneyişleri: (Azınlık olarak tek başına veya koalisyon ortağı olarak) hep hüsranla sonuçlanmıştır. Halbuki normalde; iktidarda hep merkez sağ partiler olduğuna göre; zamanla bunların yıpranmaları sonucu CHP'nin iktidar alternatifi olması gerekirdi. Bu durum hiçbir zaman gerçekleşmedi.. Bunun sebepleri üzerinde derinliğine durmakta fayda var. Bir kere CHP, taşıdığı isminin zıddına olarak; hiçbir zaman halkın partisi olmadı, olamadı! Bildiği yoldan hiç şaşmadı Hep "halka rağmen"ciliği yeğledi. Demokrasi ile taban tabana zıt olan bu çelişkili halin bedelini defaatle ödemesine rağmen; ben ne yapıyorum, ne yapmalıyım, muhasebesini yapmadı. Bildiği yoldan şaşmadı; böylece bir türlü milletin teveccühüne mazhar olamadı. İkinci ana sebep ise; CHP'nin bilinen "yıkıcı" muhalefet anlayışıdır! Normal şekilde sabretse, yapıcı muhalefetini sürdürse; iktidar zaten yıpranacak ve sıra kendilerine gelecektir! Ama CHP, devamlı şekilde sabırsız davranarak, "yıkıcı" muhalefeti yeğlediğinden; rakibi bulunan iktidarlara yıpranma olgusunu yaşatmamıştır. Muhalefette iken bile eriyen kendisi olmuştur! "Kurultaylar partisi!.." Diğer bir önemli sebep de; CHP'nin bir hizipler ve bunun sonucu olarak da "kurultaylar partisi" olmasındandır. Bu haliyle parti, millete güven vermekten uzak oluyor. Millet, partinin içinde dirlik düzenlik ve bir istikrar göremediğinden; bütün bu olumsuzluklar, yıpranmış olmasına rağmen iktidardaki rakiplerinin ekmeğine yağ sürüyor. Ayağına gelen fırsatları; milleti tedirgin edici muhalefet anlayışı ve icrası yüzünden bir türlü değerlendirememiştir. Halbuki, sabırla beklese belki de muradına erecek ama!.. Hırçın muhalefeti ile muhalefet ettiği konular halkın özlem ve beklentileri olunca; durduk yerde kendi kalesine gol atıyor ve erimesi mukadder oluyor. Kemal Derviş gerçeği!.. Nedense bu durumu CHP'liler bir türlü görememekte, aynı yanlışı ısrarla sürdürmektedirler! Mesela; Sn. Kemal Derviş'i, bir gazeteci gözüyle yakından izlemekteyiz. CHP'li bir ailenin köklerinden gelmesine rağmen; uzun süre yurt dışında kaldığından olsa gerek, klasik CHP'lilere benzemiyor. Devamlı yapıcı muhalefet tavrı sergiliyor. Onun bu tavrı, partili partisiz her kesim tarafından takdir ediliyor. Diyeceksiniz ki, Sn. Kemal Derviş veya onun janrında bir kişi, CHP'ye lider olduğunda; partinin trendini yukarıya doğru çıkarabilir mi? Evet ama, partideki hizipler buna imkan verir mi?
23.03.2004CHP'nin kaleleri düştü!
28 Mart Mahalli Seçimlerinde tek sürpriz CHP'de oldu. Henüz yıpranmamış, on yedi aylık iktidar partisinin oylarını artırması zaten bekleniyordu. Ama, doğrusu; seneler senesi 'Sol'un kalesi durumundaki yerlerin AK Parti'ye kaptırılacağı pek tahmin edilmiyordu. Çünkü; CHP netice itibariyle 'ana muhalefet' partisiydi ve ne olursa olsun muhalefet partileri her daim oylarını artırırdı. CHP, İzmir'in dışında kazandığı yerleri de kılpayı elde etti. Yani kazanmış olduğu yerler de sallantıda! Gaziantep, Antalya, Hatay, Kocaeli gibi önemli kalelerin düşüşü yanında, CHP oylarının 3 Kasım Seçimlerinin bile altında kalışı, partide; yönetim kadrolarını sorgulama ve 'olağanüstü kurultay'ı gündeme getirebilir. Batı'nın gelişmiş demokrasilerinde böylesine bir durum, liderin ve yönetim kadrolarının derhal istifaları ile sonuçlanır. Bilindiği üzere, bu işler bizde tam tersine tecelli ediyor; kaybeden lider koltuğa daha fazla yapışıyor. Seçimden önce belirtmiştik... Seçimden önce CHP'nin, muhalefette olmasına rağmen neden eridiğini açık seçik ortaya koymuştuk. CHP'nin sıkıntısı; hâlâ kendisini Cumhuriyet'in kurucusu olarak görmesi ve bu resmi söylem üzerinden politika yürütmesidir. Yani, halka rağmen olan tutumudur. Halbuki Cumhuriyet, topyekûn milletçe ortak şemsiyemizdir; asla bir siyasî partinin inhisarında olamaz. Bu durumu böyle düşünmek, yani tek partiye endekslemek, binilen dalı kesmekle eş anlamlıdır. Buna paralel olarak, bir gözlemimizi burada ifade edelim. İstanbul'un Şişli ilçesindeki CHP'li Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, parti söyleminin aksine halka dönük, halkla iç içe politikalarıyla bilinen ve sevilen bir başkan... Seçim öncesi gazetemizi ziyaretinde, yüzde altmışbeşin üzerinde oy alacağını ifade etmişti. Neticede beklediği oyu da aldı. CHP yönetiminin Mustafa Sarıgül örneğinden çıkaracağı çok dersler olsa gerektir. 28 Mart Mahalli Seçimleri, muhalefet partilerince adeta genel seçim havasına sokuldu. Bir iki istisnası hariç; hemen hepsi statükonun temsilcisi olarak; yenileşmenin mümessili AK Parti ile mücadele etti. Neticede yirmi küsur partinin aldığı oylar AK Parti'nin tek başına aldığı oylara erişemiyor! Bununla birlikte Türk siyaseti yeniden şekillenme sürecine girdi. Dünün köklü partileri ANAP-DSP-SP ile 3 Kasım Seçimlerinin sürpriz partisi GP tamamen silinirken; Mehmet Ağar liderliğindeki DYP ile MHP yeniden toparlanma sürecine girdi. Bundan böyle iki parçalı parlamento yerine dört; en az üç parçalı bir parlamento ile siyaseti taşıyacağız. Bu durum, bir yerde; darmadağınık olan 'Merkez Sağ' için bir arayışın sinyallerini de veriyor. Ayrıca, burada AK Parti'ye de bir ikaz var! Seçmen, AK Parti'ye diyor ki: Sana gösterilen bu teveccühün kıymetini bil! Milleti, bütün katmanlarıyla bütünüyle kucakla ve beklenilen 'Merkez Sağ' partisi ol. İdeolojik kalıplardan çık ve kitle partisi hüviyetine bürün! Hizmet yarışı şimdi başlıyor... Netice itibariyle millet, genel seçimlerde tek başına iktidara taşıdığı AK Parti'ye mahalli idarelerde de yetki vermekle ağır bir sorumluluk yüklemiştir. Artık AK Parti'nin her bakımdan eli güçlüdür; hiçbir bahanesi kalmamıştır. Nitekim seçim öncesi kendilerinin de ifade ettiği gibi, esas yarış; hizmet yarışı şimdi başlıyor! AK Parti'nin başarısı yalnızca CHP'nin kalelerini düşürmekle kalmadı; aynı zamanda Doğu ve Güney Doğu'da "etnisite"ye dayanan sol ağırlıklı kaleleri de düşürdü. Van, Siirt, Bingöl ve Ağrı'da da seçimi AK Parti kazandı.
30.03.2004
CHP muhalefeti
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
CHP'nin hizipler ve kurultay partisi olduğu cümle âlemin malûmudur. Muhalefete düştüğü 1950 senesinden beri bu durumu hiçbir zaman içine sindirememiş; bu yüzden olsa gerek sürekli kavga yapmayı politika haline getirmiştir. Öyle ki; kavga edecek rakip, ortam ve konu bulamayınca; bunu kendi içinde sürdürmeyi marifet bilmiştir. Sistemin kurucu partisi olmakla övünen CHP, altmışlı senelerden sonra "ortanın solu"nu ve nihayet "sosyal demokrat"lığı benimsemiş gözükmesine rağmen nedense ismindeki kelimelerden "halk"ı bir türlü kucaklayamamış ve halkın partisi olamamıştır. "Cumhuriyet'i" benimseyip halkı benimsememek olabilir mi? Cumhur halk demek; Cumhuriyet de halkın benimsediği, istediği, şekillendirdiği sistem demek. Böyle olduğu halde; halkına tepeden bakmak, halka rağmen politika üretmek ve herşeyden önemlisi halkın değer yargılarına sırtını dönerek ona ters düşmek ne mene halkçılıksa, CHP, işte bu anlayışı ve politikayı tatbik mevkiine koyduğundan bir türlü benimsenememiş ve devamlı surette muhalefette tutulmuştur. Halbuki bir toplumda; demokratik bir toplumda siyasi partilerin mevcudiyeti, o toplumun arzu ve beklentilerinin karşılanabilmesi ve problemlerinin izolesi içindir. Muhalefet politika üretemiyor!.. CHP'ye ve ürettiği daha doğru ifadesiyle üretemediği politikalarına bakılınca, halkın problemlerini çözmek şöyle dursun adeta onları kaşımanın ve yarayı daha büyütmenin derdinde olduğu görülüyor. Böylece; aklı sıra iktidar partisini, bu denli problemlerle yıpratacak ve onu alaşağı edebilecektir. Tabiatıyla bunu da "manivela" gücüyle yapacağına inanmaktadır. Zira, kendisi, halkın derdiyle dertlenmediğinden ve o dertleri çözecek politikalar üretemediğinden, mütemadiyen başkalarından destek ve yardım ister! Bu tür yardım ve desteklerle mevcut iktidarı alaşağı ettirebildiyse de, muvazaalı iktidarları, halk desteğinden yoksun olduğundan kısa ömürlü olmuştur. Dolayısıyla CHP, bir an evvel eski alışkanlıklarından kurtulup; halka rağmen iktidar olunamayacağını anlamalıdır! Daha açık ifadesiyle, iktidar olabilmenin yolu millete hizmet ve milletin problemlerinin çözümüne yönelik projeler olduğunu bilmelidir! Bakınız; 3 Kasım 2002 Seçimlerinden sonra Meclisimiz iki partiyle şekillendi. AK Parti tek başına iktidar oldu. İktidar partisinin, yapabildiği ve yapamadığı icraatlarına şahit oluyoruz. Yeri gelince takdir ediyor veya; uygun görmediğimiz takdirde eleştiriyoruz. Her şeye hayır demek!.. Genel seçimlerden bir buçuk sene sonra da; iktidar ve muhalefet partileri mahalli seçim sınavından geçtiler. İktidar partisi oylarını artırırken, muhalefetteki CHP oy kaybına uğradı. Bu devirde muhalefetlik, her şeye hayır demekle olmuyor. Millet, "neden hayır; o halde doğrusu nedir" diye merak ediyor. Siz, CHP'nin hayır dediği konularda "doğrusu budur iktidar, millet lehine böyle yapmalıdır" dediğini duydunuz mu? Mesela; başörtüsü bu ülkede bir problemdir. Özellikle üniversitelerde bir problemdir. Bu konudaki CHP'nin çözümü nedir; bilen var mı? Bırakın İmam-Hatiplileri; bu ülkede diğer meslek liselilerin üniversitelere girişte büyük bir engelleri ve problemleri var. Bunlar için CHP ne önerdi? Hiç! Dokuz yüz bin meslek liseli arasında yüzde iki nispetinde yer alan İmam-Hatiplileri diline doluyor ve olmaz da olmaz diyor! Neticede millet de CHP'yi oldurmuyor! Görüldüğü üzere CHP'de yeniden kazan kaldırıldı. Dileriz CHP de millete yönelik yönetime ve milletin çözüm bekleyen problemlerine proje üreten kadrolara bir an evvel kavuşur ve iktidar için aranılan alternatif olur...
20.05.2004
Dünyanın gözü üzerimizde!
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Meselelere, siyasi partilerin dar kalıplarından bakarsak yanılırız. Çünkü, hiçbirisi ayranının ekşi olduğunu söylemiyor. Ama, ortalıkta, dünya âlemin gözleri önünde cereyan eden hadiseler var ki, bunları öyle eğip bükmenin, süsleyip yaldızlayarak söylemenin kimseye faydası yoktur. Demokrasi tarihimizin en çetin imtihanından geçmekteyiz. Bugüne kadar bu sınav, mahut siyasetçilerin davranışları yüzünden başarılamadı. Daha açık ifadesiyle milletimizin hak ve hukuku gerektiği gibi korunamadı. Dikkat edilirse, ana muhalefet partisinin hedefi AK Parti değildir. Bu durumu Deniz Baykal çok açık ve net şekilde ortaya koydu: "... Anayasa Mahkemesi 367'ye gerek yok doğrultusunda bir karar alırsa, bu Türkiye'yi çok tehlikeli bir çatışmaya götürecektir!" Dava, henüz muhakeme safhasında iken, davayı yönlendirebilecek böylesine bir beyanatın suç olması bir yana; bu sözle Yüce Mahkeme tehdit edilmektedir! Aynı günkü açıklamasında Deniz Baykal daha da ileri giderek, aklı sıra milletimize de gerekli ikazı yapmaktadır! Şu üslûba bakın; bu kafanın demokrasiden nasiplendiği söylenebilir mi; "... Erken seçim krizi çözmez ama krizi çözme şansını getirir, bu şansı kullanacak olan halkımızdır!" Yani demek istiyor ki, Deniz Baykal; AK Parti'ye oy vermekle demokrasi olmaz; ancak CHP'ye oy verirseniz, hem de âlâsından demokrasi olur!.. AK Parti'nin vermesi gereken ders Şimdi burada AK Parti'nin bir demokrasi dersi daha vermesi gerekiyor. O da Cumhurbaşkanı'nı millete seçtirmek!.. Mademki; CHP, milletten bu denli korkuyor ve kaçıyor... O yüzden millete gitmek veya milletin seçtiklerine kulak vermek yerine mahkemeye gitmeyi tercih ediyor. Ayrıca CHP'ye sormak gerekmez mi, acaba seçim sandığını nereye koymayı düşünüyorlar? Yoksa onu da mı, mahkemelerde halletmeyi düşünüyorlar?!.. AK Parti, Anayasa Mahkemesi'nden çıkacak karara göre; CHP'nin korktuğunu başına getirmek için, Cumhurbaşkanını millete seçtirmelidir. Bir çırpıda milyonları meydanlara topladıklarına ve bu kalabalıklarla övünüp rakiplerine caka satacaklarına; demokrasinin gereği olan o kalabalıkları kuvveden fiile çıkarmak için, kendilerine "hodri meydan!" denilip millete gitmelidir. Siyaset sorumluluk ister. Siyasetçi benden sonrası tufan diyemez ve bu durumu çağrıştıracak sözleri sarf edemez, davranışları sergileyemez. Ederse, bugünkü kaotik ortam olur. Ve bunun bedelini bütün bir millet öder. Piyasalara bakınız; ne idi ne oldu? Daha da ne olacağı belli değildir! Bütün bunlar seçim sandığında cevabını buluyor ama, Basra harap olduktan sonra!..
02.05.2007
Hakimler yalnızca Berlin'de varmış!..
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
367 konusu tartışmaları sürerken bir yazı yazmış ve orada "...hakimler yalnızca Berlin'de yok!" diye bir ifadede bulunmuştum. Ne kadar yanılmış olduğumu gördüm!.. Bunu yazarken Kinyas Kartal'a atfedilen bir cümle hatırıma geldi. Ulus'tan bir öküzün havalandığını ve uçarak Kızılay'a indiğini birisi gülerek ve aklınca mübalağa edip söylediğinde Kinyas Bey; "Hiç gülmeyin o anlatılan yer Türkiye ise, ben inanırım!" demiş... Anayasa Mahkemesi hukukî olmaktan ziyade siyasi bir karar verdi. Bu siyasi kararın yansımalarını ise, önümüzdeki süreçte, hep beraber yaşayıp göreceğiz. Bir kere mevcut Anayasamıza bu maddeler cumhurbaşkanlığı seçimini kolaylaştırmak için konulmuştur. 367 sayısı ile Meclis toplanabilir demek; çoğunluğu azınlığa mahkum etmektir. Zira, bundan böyle 184 milletvekilini elinde bulunduran herhangi bir parti; cumhurbaşkanlığı seçiminin yapıldığı Meclis'e gitmediği takdirde o Meclis toplanmış olmayacaktır. 184 milletvekilini elinde bulunduran parti, kendi adayında ısrar ederse ne o Meclis'i toplatır ve ne de cumhurbaşkanını seçtirir! Başka çare yok!.. Dolayısıyla bundan böyle TBMM'nin cumhurbaşkanını seçebilmesi siyasi parti gruplarının bir aday üzerinde anlaşmaları ile ancak mümkün olabilecektir. Anlaşamadıkları takdirde ise cumhurbaşkanı asla seçilemez. Bütün bunlardan çıkan netice artık bundan böyle cumhurbaşkanını halka seçtirmekten başka çare yoktur. Cumhurbaşkanlığı seçimi iki turlu olur. İkinci seçime en çok oy alan iki aday kalır ve onlar arasında yüksek oyu alan seçilmiş olur. Ki, bunun oyu da asgariden yüzde 50'den fazla olur. Milletin seçtiğine de kimsenin bir şey demeğe hakkı olmaz. O vakit ne oluyor? Millet, gökte aradığını yerde bulmuş oluyor! "Hak, şerleri hayreyler!" diye boşuna dememişler. Bu kısa sürede, böylesine önemli Anayasa değişiklikleri yetiştirilir mi; bilmiyorum. Bu işi öteden beri dillendirmekte olan Anavatan Partisi, cumhurbaşkanını millete seçtirmenin yanında ayrıca bir demokrasi paketinden de bahsediyor ama, bütün bunların gerçekleştirilme şansını doğrusu çok az görüyoruz. Başından beri söyleniyor. Mevcut parlamenter sistemde, bu yetkiler Cumhurbaşkanı'na çok fazladır. Bu fazlalık sistemi tıkamakta ve Başbakan'la Cumhurbaşkanı'nı çatışma ortamına sürüklemektedir. Mevcut iktidar, Cumhurbaşkanı'nın arzu etmediği bir parti ise, (şimdi olduğu gibi) üçlü kararnameler bile problem olmakta ve neticede ülke yönetim zaafına sürüklenmektedir. İktidarın en çok tenkit edildiği konuların başında, çeşitli görevlerin başındakilerin vekaletle o görevi sürdürdükleri gelmektedir. Asil olabilmeleri için kararnameleri cumhurbaşkanının da imzalaması gerekmektedir. İmzalamıyor; dolayısıyla iktidara kendi kadrosu ile çalışma imkânı tanımıyor! İktidar da çareyi görevleri vekaletle yürütmekte buluyor. Neden el ele veremezler?.. Bu ülkede Cumhurbaşkanı ile Başbakan neden el ele veremezler? Bu denli kısır çekişmeler değil midir ki, bizi Yunanistan'ın 4'te 1'lik gerisinde bıraktı. Onlarda kişi başına milli gelir 20 bin dolar, bizde 5 bin dolar!.. Bu durum, birilerini rahatsız etmeyebilir ama, bundan rahatsızlık duyan ve Türkiye'yi Atatürk'ün belirttiği çağdaş uygarlık düzeyine taşımak isteyenlerin de önü tıkanmasın!.. Madem siz yapmıyor veya yapamıyorsunuz, müsaade edin de birileri yapsın...
03.05.2007
Neden siyaset?
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Sevgili okuyucularım, çok sevdiğim gazetecilik mesleğimin yöneticilik kısmını siyaset uğruna bırakıyorum. Bundan böyle; yazar olarak mesleğimi sürdürmenin yanında asıl mücadelemi ve hizmetimi siyasette AK Parti kadrolarıyla birlikte el ele, gönül gönüle verme kararı aldım. Sadece tenkid etmek veya yol göstermek kafi mi? Her ikisinde de neticeye ulaşamazsanız ne yaparsınız. Argo bir tabir olacak ama, bağışlanmamı dileyerek belirtmek isterim ki, bu işler öyle; "Hariçten gazel okumakla olmuyor"sa, demek ki iş başa düşüyor. Neden böyle bir karar aldığımızın cevabı bu günkü flu siyaset tablosudur. Her şey normalinde ve rayında giderken; cumhurbaşkanlığı seçimi ile birlikte aniden ortalık toz duman oldu. Yıkıcılık üzerine kurulmuş muhalefet CHP'nin Meclis'in içindeki ve dışındaki muhalefetini toplum olarak biliyoruz. Yıkıcılık üzerine kurulmuş bir muhalefet anlayışıdır ki; dar ağacına gönderdiği merhum Başbakan Adnan Menderes'e, "Cenab-ı Allah, bu millete CHP gibi bir muhalefet göstermesin!" sözünü söyletmişti. CHP'nin, Meclis'in en az 367 milletvekili ile açılmasını temin için Anayasa Mahkemesi'ne gitmesini ve yüksek mahkemenin o doğrultuda karar vermesini bir noktaya kadar, anlayışla olmasa bile anlamış bulunuyoruz. Ama, demokrasi kökünden geldiğini iddia eden ve o uğurda şehitler vermiş bir siyasi geleneğin devamı olduğunu iddia eden DYP ve ANAP'ın Meclis'e girmemek suretiyle sergiledikleri tavrı anlamak mümkün değildir. Dikkat edin, bu partiler Meclis'e girip Abdullah Gül'ün adaylığını desteklesinler demiyoruz. Onlar da birer muhalefet partisi; oy verirler veya vermezler kendi bilecekleri iş. Ama, Meclis'e gelmemek ne demek? Üstelik Anayasa Mahkemesi'nin böyle bir kararından sonra! Milletvekillerinin en birinci görevi, çatısı altında bulundukları Meclis'in vakarını korumaktır. Zira, bu Meclis Milli Mücadeleyi yapan meclistir. O zor şartlarda bile meclis kapanmamış; boykot edilmemiş, fonksiyonunu ifa etmişti. CHP'nin peşine takılan zihniyetler Bugün; demokrasinin üzerinden 60 seneye yakın süre geçmiş; bu süre içerisinde onca badireler atlatıp için için olgunlaşarak çok şükür belirli bir mesafe ve merhale kat etmişken bu denli anti demokratik tutum ve davranışlar neyin nesidir? Bu halin temsilcileri, millete mutlaka hesabını vermek durumundadırlar. Sergilenen bu denli anti demokratik tutumlar AK Parti'ye veya onun belirlediği adaya karşı mı yapılıyor? Onların şahsında gerçek muhatap millettir. Milletimiz, kendisine yapılanları bütün çıplaklığı ile görmektedir. Türkiye eski Türkiye değildir. Bütün bu olumsuzluklara imza atanlar yani daha açık ifadesiyle CHP'nin peşine takılan zihniyetler, AK Parti'ye seçimleri Temmuz'un 22'sinde yaptırıyor diye ateş püskürmekteler. Neymiş efendim; o tarihte herkes tatilde olacakmış. Oy vermeye çok az kişi katılabilirmiş. Ayol; buna asıl sebep sizler değil misiniz? AK Parti seçimleri normal zamanında yani 3 Kasım'da istemiyor muydu? Cumhurbaşkanının seçimini sizler engellediniz. Bu durumda Anayasa'nın emri gayet açık; "derhal seçim" diyor. Bu emre istinaden AK Parti 24 veya 30 Haziran dedi ama YSK, seçimlerin ancak 22 Temmuz'da yapılabilirliğine hükmetti. Şimdi söyler misiniz; bu baskın seçimin vebali kimindir? Dikkat edilirse onlar, gerçekte seçimden yani milletten kaçmaktadırlar. Çünkü yaptıkları ile milletin yüzüne bakamayacaklarını onlar da biliyor. Biraz daha vakit geçsin ki, belki millet unutur hayalindeler!.. Görelim Mevlam neyler; Neylerse güzel eyler!...
11.05.2007
Egemenlik kimin?
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Daha önceleri egemenlik, bütün dünyada Allah'a aitti. Batıda kilise kendisini Allah'ın vekili görerek bu yetkiyi asırlar boyu kullandı. Sorumsuzca kullandığı bu yetkiyle insanlara zulmetti. Zamanla bu zulümlere başkaldıran insanlar yetkiyi kiliseden alarak halka verdiler. Türkiye Cumhuriyeti devleti de bu anlayışla kuruldu. Türkiye'mizin demokrasi tarihi, maalesef hep "egemenlik kime aittir?" münakaşaları ile geçti ve el-an da geçmektedir. Halbuki Devletimizin, ta kurulduğu günden beri Meclisinin duvarlarında; "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ifadesi yer almaktadır. Bununla da yetinilmemiş; okul kitaplarından, okul ve resmi daire duvarlarını ve hatta sokaklarımızı adeta zafer takı şeklinde süsleyen ve mahyalaştıran bu ifade milletimize anlatılmak istenmiştir. 1960 ihtilaline kadar, milletimiz bu egemenliğini seçtiği vekiller vasıtası ile yani TBMM'de kuvveden fiile çıkararak kullanıyordu. Parlamenter demokratik sistemin gereği de bu idi zaten. Ama, ne zaman ki 1960 askeri müdahalesi ile seçilmiş iktidar (DP) al aşağı edildi, TBMM'nin kapısına kilit vurulup, iktidar partisine mensup milletvekilleri toptan Yassıada zindanlarına sürüldü; yapılan 1961 Anayasa'sı ile siyasi sistem yeniden inşa edildi. Öyle olsa idi O günkü "CHP artı ordu, eşittir iktidarı"nın hesabı şu idi: Bu millet, henüz demokratik rüştünü ispatlamış değildir! Öyle olsa idi, CHP'yi iktidara getirirdi! Bakınız onca seçimler yapmamıza rağmen, millet mütemadiyen CHP'nin karşısındaki partilere teveccüh ediyor, onları iktidara getiriyor. Nasıl yapalım ki, milletin seçtiği bu iktidarları muktedir kılmayalım? Yasama (TBMM) ve Yürütme (hükümet) erklerinin yetkilerini ellerinden alıp, oluşturacağımız kurum ve kuruluşlara verelim! 1961 Anayasa'sına bu dediklerini koyarak gelecek iktidarın elini kolunu bağladılar! 1965 ve 1969'da iktidara gelen Süleyman Demirel bu durumdan devamlı şikayetçi olmasına karşın, sözünü kimselere dinletememiş; 1971 Askeri Muhtırası ile iş başına getirilen "ara rejim iktidarları" kurtuluşu, bu maddelerin bir kısmının değiştirilmesinde bulmuş, böylece biraz olsun iktidara nefes aldırabilmişlerdi. 1980 Askeri müdahalesinden sonra ise, 1961 Anayasa'sı topyekûn rafa kaldırılmış ve yine askeri yönetimin telkiniyle bu defa "1982 Tepki Anayasası" meydana getirilmiştir ki, onun da nice olduğu ortadadır! Anlayabilenin keyfine kalmıştır! Meclis iç tüzüğünde yer alması gereken, çok basit usule ait hükümler bile çetrefilleştirilerek Anayasa'ya konulmuş artık onu uygulamak okuyup anlayabilenin keyfine kalmıştır! Bu iddiamızın tipik ispatı; 1982 Anayasa'sının 102. ve 106. maddeleridir. Buyurun hep beraber okuyalım ve işin içinden öyle kolayca çıkılamayacağını hep birlikte görelim. Madde 106- Cumhurbaşkanının hastalık ve yurt dışına çıkma gibi sebeplerle geçici olarak görevinden ayrılması hallerinde, görevine dönmesine kadar; ölüm, çekilme veya başka bir sebeple Cumhurbaşkanlığı makamının boşalması halinde de yenisi seçilinceye kadar, TBMM Başkanı Cumhurbaşkanlığına vekillik eder ve cumhurbaşkanına ait yetkileri kullanır. Madde 102- (sonu)... Seçilen yeni Cumhurbaşkanı göreve başlayıncaya kadar görev süresi dolan Cumhurbaşkanının görevi devam eder. Bu basit meselede bile; kimimiz TBMM Başkanı vekalet etmeli, kimimiz ise, görev süresi bitmiş olan Cumhurbaşkanı görevine devam eder diyor! Bugün geldiğimiz noktada TBMM, '367' kararıyla tıkanmış durumdadır. Bu tıkanıklığı giderecek, bu kilidi açacak anahtar milletimizin elindedir. Bundan dolayıdır ki, 22 Temmuz seçimleri demokrasimizin yani egemenliğin milletimizin olduğunu izhar ve ispat etmek için tarihî bir fırsattır. NOT: Sevgili okuyucularım malumunuz olduğu üzere, AK Parti'den İstanbul üçüncü bölge milletvekilliği için adaylığımı açıkladım bu haberimi okuyan veya herhangi bir vesileyle duyan okuyucularımızın ve dostlarımızın tebrik yağmuruna tutuldum nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum; tek kelimeyle mahcubum sizlere layık olmaya çalışmak bizden, başarı Allah (c.c.)'dandır. Gönül dolusu teşekkür, muhabbet ve saygılarımla... F.B.
14.05.2007
Ayrışmadan medet umanlar
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Milletimizin bir kısmı, şu ya da bu şekilde bir araya getirilerek çeşitli mitingler düzenleniyor. Bunları bir partiye veya bir örgüte mal etmenin imkanı yoktur. CHP lideri Deniz Baykal, bu mitinglere giderek parsadan nemalanmak istese de, kazın ayağının hiç de öyle olmadığını görüyor. Zira, kalabalıkların, bizzat Deniz Baykal'ın şahsına haykırdığı aleyhte tezahüratlar öyle yenilir yutulur cinsten değildir! Deniz Baykal, mitinglerde meydana getirilen kalabalıkların kendi partisine teveccüh etmeyeceğini bildiğinden; ayrıca soldaki birleşmeyi temin edememenin kızgınlığı ve hırçınlığı ile ağzına geleni söylüyor. Halbuki, demokrasilerde Ana Muhalefet partileri de en az iktidarlar kadar etkindirler ve bundan dolayı da aynı derecede sorumlu davranmaları gerekmektedir. Sözlerin nereye gittiğini çok iyi tartarak ve hesap ederek söylenilmesi gerekir. Deniz Bey'in son günlerde oynadığ en tehlikeli oyun, kanaatimizce mevcut kalabalıkları ayrıştırarak onlardan medet ummasıdır! İki de bir rejim tehlikesinden ve darbeden bahsetmesi buna işarettir. Deniz Bey'e sormak lazım Meclis, Anayasa değişikliği yapıyor; buna göre bundan böyle Cumhurbaşkanını millet, doğrudan seçsin istiyor. CHP ve tabii onun genel başkanı Sn. Deniz Baykal buna şiddetle karşı çıkıyor. Cumhurbaşkanını seçemeyen bir Meclis, böylesine önemli bir konuda karar alamaz demeye getiriyor. Peki, bu durumda Meclis, kendisini feshetmiş mi sayılıyor? Ona da hayır diyor ve ekliyor; "... eh işte öyle idare edip duracak!..." Sormak lazım Deniz Bey'e bu Meclis, gerektiğinde; milletimiz için çok hayati bir karar olan savaş kararını alabilir mi? Alabilir demekten başka şansı var mı Sn. Baykal'ın? O halde; savaş kararı alabilen bir Meclis, neden kanun çıkaramasın ve gerekli Anayasal değişiklikleri yapamasın? Zira, Anayasal değişikliklerin nasıl yapılacağı yine Anayasa'da bellidir. Deniz Baykal, böylesine önemli konular, dar vakit aralığına sıkıştırılamaz diyor. Bu konuları ta merhum Özal'dan beri konuşup tartışmıyor muyuz Allah aşkına?! Hangi dar vakitten bahsediyorsunuz? Toplanan mitinglerde bazılarının ne denli provokatif konuştuklarına ve halkı nasıl kışkırttıklarına şahit olmaktayız. Allah'tan milletimiz sağduyulu ve teennili de bunlara papuç bırakmıyor. Kendi bindiği dalı kesmek olur Ama, Sn. Baykal'a sorarsanız milleti bölen ve kışkırtan iktidarın ta kendisi! Sanırız, şaşkınlıkla söylenen sözler bunlar. Zira her akıl sahibi asgariden kabul eder ki, iktidarlar bölmekten ve kışkırtmaktan yana olamazlar. Böylesi bir hal, kendi bindiği dalı kesmek olur. Görüyorsunuz sevgili okuyucularım; bu durum tipik bir CHP muhalefetini yansıtıyor. Sana vururken kendisi ağlar! Yani gören ve tanımayan da der ki, vah zavallı vah!.. Milletimizin fakru zaruret içinde olduğu ve iletişim araçlarının hiç olmadığı veya çok az olduğu eski devirlerde, yapılan haksızlıklar, milletten saklanabiliyordu. Dolayısı ile yapanın yanına kâr kalabiliyordu. Artık öyle değil; milletimiz her şeyi çok açık şekilde görüyor ve ona göre değerlendiriyor. Zaten ondan dolayı, yani milletten korkularından dolayı değil midir ki, cumhurbaşkanını millet seçmesin istiyorlar! Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın dediği gibi, bunların partilerindeki cumhuriyet ve halk kelimeleri yalnızca, kelime olarak var. Ne manaya geldiklerini kendileri de bilmiyorlar! Bilseler di, her iki kelimenin de cumhur'a yönelik olduğunu; milletten böylesine kaçarlar mıydı?
15.05.2007
Millet, bunlardan çok ileride
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Bugün de meydanların görünen yüzünü irdelemeye çalışalım. Yazının başında hemen belirtelim ki, fikir ve fikirleri sergileme özgürlüğünün sonuna kadar destekçisiyiz. Yeter ki, bütün bunlar kanunu zedelemeden yani, kanun diresinde yerine getirilsin. Dolayısıyla yapılan mitinglere, yapılışları itibariyle kimsenin bir şey diyeceği olamaz. Demokratik bir haktır ve milletimiz bu hakkını mutlaka kullanmalıdır. Bizim itirazımız; kendilerini taraf gösterip de milletin ortak değerlerini yalnızca kendi mallarıymış gibi sahiplenip, diğerlerini yani milletin kahir ekseriyetini ise karşılarındaymış gibi gösterme çabasıdır. Böyle bir şey yok; bayrak veya sıkça dillendirdikleri laiklik ilkesi bu milletin ve devletin ortak paydasıdır. Bunları, hiç kimsenin kendi babasının öz malıdır gibi göstermeye hakkı yoktur. Ateşle oynanmaktadır!.. Yalnız burada çok tehlikeli bir durum söz konusudur. Bu durumu, ilgililerin bilerek mi yoksa bilmeyerek mi oynadıklarını doğrusu biz de merak ediyoruz. Zira ateşle oynanmaktadır ve bu ateş başta oynayanlar olmak üzere herkesi yakar! O da, daha önceki yazılarımızda da ifade ettiğimiz üzere toplumu ayrışmaya, bölmeye, gruplaştırmaya ve bu grupları birbirlerine karşı kışkırtmaya yeltenmektir! Nitekim, bu tür yaklaşımları mitinlerde gördük. Toplum psikolojisi son derece hassastır. Bundan dolayıdır ki, mitingleri yönetenlerin ve mitinglerde konuşma yapanların, her yaptıklarına ve söylediklerine dikkat etmeleri ve özen göstermeleri gerekir. Allah saklasın, böyle kalabalıklarda en ufak bir kıvılcım facialara sebep olabilir! Zira kurt, dumanlı havayı sever! 70'li yıllar boyunca ülkemizde sergilenen mitingler, hâlâ hafızalarımızda tazeleğini korumaktadır. O netameli günlerde, öğretmenlerimiz, hatta polisimiz dahi bölünmüştü! İşçiler, çalıştıkları fabrikaların tezgâhlarını yakıp yıkıyor, sokak mitinglerinde kardeş kardeşi gırtlaklıyordu! Zira, provokatörler iş başında idi! Hele bir "Taksim Mitingi" vardır ki, açılan ateş sonucu 50'ye yakın vatandaşımızı kaybetmiştik. Çok şükür, o netameli günler gerilerde kaldı. Ama, hiç kimse toplumun hassas olduğu konuları ve birliğimizin, beraberliğimizin simgesi olan değerlerimiz üzerinden ayrıştırıcı ve bölücü çığırtkanlık yapmasın! Bunun kimseye faydası olmadığı gibi zararı bütün bir toplumadır. Meslektaşımız Umur Talu'nun değerlendirmesi ile; "... Bu mitingleri düzenleyenler halktan hazzetmiyorlar." Doğru, bu mitingler halka, halkın kahir ekseriyetine karşı; onların özlem ve taleplerine karşı yapılmaktadır. Halbuki bunlar bilmiyorlar ki, o beğenmedikleri millet kendilerinden fersah fersah ileride. "AB'ye hayır" diyorlar! Zira, neredeyse küçük bir köy haline gelen, küreselleşen dünyamızda milletimiz çoktan yerini aldı bile. İhracatçılarımız dünyanın muhtelif ülkelerinde rakipleriyle boy ölçüşüyor. Avrupa'da 4 milyona yakın Türk var ve bunların on binlercesi işveren konumunda. Artık insanımız masasının üzerindeki bilgisayarla dünyanın öbür ucundaki firma ile çok rahat alışveriş yapabilmekte. Milletimiz bütün bunları aştı da; milleti yönetme ve yönlendirme gayretinde olan kimileri hâlâ kendisini ve yaşadığı toplumu Enver Hoxa'nın Arnavutluk'unda olduğunu zannediyorlar. İçine kapalı, dış dünya ile bütün bağları kopan ilkel bir Türkiye hayal ediyorlar. Neden ilkel biliyor musunuz? Millet zengin olunca, özlem ve talepleri artacak ve onlar bundan korktukları için, AB'ye hayır diyorlar. Bu ifade aynen bu mitinglerdeki dövizlerde yer aldı. Rivayet muhtelif olsa da, niyetleri ve maksatları birdir, o da Türkiye'yi Atatürk'ün özlemini çekip dillendirdiği muasır medeniyetin üzerine çıkarmak arzusunu yerine getirmemektir. Bunların ne denli Atatürkçü olduklarını görüyorsunuz değil mi?..
20.05.2007
İstikrarın kıymetini bilelim
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Koalisyonlar, demokrasi kültürünün meyveleridir! Koalisyonla yaşamaya alışalım. Koalisyon hükümetleri, kendi içinde rekabeti getireceğinden; yarış halinde bir çalışma olacak; dolayısıyla ülkenin kalkınma hızı o nispette artacaktır! Bu lafların hepsi laf-ı güzaftır; yani palavradır. Merhum Turgut Özal'dan sonra hemen her türlü koalisyonu deneyip yaşadık. Hangi birisinden bir fayda görebildik? On yılı aşkın bu süre (2002 seçimlerine kadar) Türkiye'mizin kayıp yıllarıdır. Neredeyse devletimizin kurum ve kuruluşları (özellikle devlet bankaları) koalisyon ortaklarınca kapanın elinde kaldı! AK Parti hükümetinin 2002 senesinin sonunda devraldığı ülke ekonomisinin, kelimenin tam anlamıyla "İFLAS" hali sözümüzün vesikasıdır. Ülkemiz kaynakları öylesine soyulmuş veya soyulmasına göz yumulmuş, yani talan edilmiş ki, bunun neticesinde devlet ve milletçe gırtlağa kadar borç batağına batırılmıştık. Öyle ki, ülkemizin tüm gelirleri, borçlarımızın yalnızca faizinin yüzde 98'ine tekabül ediyordu. AK Parti iktidarı hırsızlıkları önledi İşte AK Parti iktidarı, sadece hırsızlıkları önlemek ve tasarruf yapmakla, 4.5 senedir yara sararak ülkemizi bu günkü konumuna getirebilmiştir. Bu günkü durum, elbette çok mükemmel değildir. Ama, ülke borç sarmalından kurtularak millete önemli oranda nefes aldırılmıştır. Ülkenin dört bir yanında başlatılan duble yollarla TOKİ'nin başlattığı konut hamlesi ile ülkemiz adeta şantiyeye dönmüştür. İnşaat hamlesi, çok iyi düşünülmüş ve tatbik mevkiine konulmuş bir projedir. Her iki projenin arkasında bizzat Başbakan Tayyip Erdoğan var. Gün be gün tüm gelişmeleri kontrol edip işleri yönlendiriyor. Onlarca senedir bitirilemeyen ve hatta terkedilmiş projeler bu iktidar döneminde, çok kısa bir sürede bitirilerek milletimizin hizmetine sokuldu. Bütün bunlar yapılırken, ülkemizin belirli bölgeleri; şimdiye kadar hep olduğu gibi ihmal edilmedi. Hizmetler yurdun dört bir bucağına serpiştirildi. Milletimiz, kendisine yapılan iyi şeyleri de kötü şeyleri de çok iyi görür ve değerlendirir. 1967 Varto depreminde evleri yıkılan vatandaşlarımıza, devlet tarafından konut üretilip verilecekti. Aradan tam 40 sene bir o kadar iktidar gelip geçti; evler yapılmadı. Konutları yapıp, ilgililere (belki de torunlarına) teslim etmek bu iktidara nasip oldu. TÜSİAD'ın eli taşın altında Peki AK Parti iktidarı bunca yaraları sarıp, onca hizmeti nasıl üretebildi biliyor musunuz? Bu sualin tek bir cevabı vardır; o da tek başına iktidar yani siyasi istikar sayesindedir. Şayet AK Parti, tek başına iktidara gelmese ve ondan önce olduğu gibi; ülkemiz yeniden koalisyonlara mahkum olsa idi, bu hizmetlerin hiç birisi olmayacaktı, olamayacaktı. Hatırlayın sevgili okuyucularım; erken seçim teraneleri yapılırken TÜSİAD, hükümetin yanında yer alınca mahut çevrelerce eleştirilmişti. TÜSİAD'ın eli taşın altında; vaktiyle neler çektiğini biliyor. Dolayısıyla bu günkü istikrarın kıymetini yine en iyi kendileri biliyor. Özellikle sol çevreler ve muhalefettekiler bu memlekete taş üstüne taş koymadıkları için, daha doğrusu üretmenin ne olduğunu bilmedikleri için, elbette eleştirecekler. Zira onlar devletin verdikleri ile geçinmeye alışmışlar; sırtlarında yumurta küfesi de yok! Her kap içindekini sızdırır; elbette eleştirecekler ve tabiatları gereği yıkıcı muhalefet yapacaklardır! Kaybedecekleri ne var ki?!
23.05.2007
Sağda ve solda birleşmeler
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Solun ne manaya geldiğini milletimiz yakından biliyor. Dünyadaki sol partilere ve onların programlarına bakıp da kendilerinin değerlendirileceğini zannediyorlarsa aldanıyorlar. Zira bizdeki solun dünyadaki solla uzaktan yakından bir alakası yoktur. Bizimkiler sadece işin edebiyatını yapar. Yani istismarını... Doğrusu bunu yaparlarken de üzerlerine yoktur. Dünyadaki solla bizdeki solun ayrıştığı ana ilke; biri halktan, üstelik halkın ezilmişlerinden yanadır, bizdeki ise; halka karşı, halkın değer yargılarına karşı ve ve kelimenin tam anlamıyla statükodan yanadır. Dolayısıyla halkına karşı dayatmacıdır. Halkının istekleri, özlem ve beklentileri onun umurunda değildir. Bundan dolayıdır ki bizdeki solun dünyada emsali yoktur. Bütün dünyadaki sol partilerin programları vardır. Yani iktidara gelince ne yapacaklarını halklarına deklare ederler. Bizdeki sol partilerden şimdiye kadar herhangi bir proje duyan veya bilen oldu mu? Duyamazsınız ve bilemezsiniz çünkü, bizdeki sol siyaset tamamen yıkıcı muhalefet anlayışı üzerine bina edilmiştir. Bundan dolayı da müzmin muhalefet olmaya adeta kendisini mahkum etmiştir. Bizdeki solun halka rağmenci bu zihniyeti, her seçimde milletten şamar yiyerek muhalefete itilmiş; meşru şekilde iktidara gelemeyeceklerini anladıklarında da, demokrasi dışı yollara tevessül etmişlerdir. El an da etmektedirler. Baksanıza, daha şimdiden; AK Parti iktidara gelirseymiş ihtilal olurmuş yaygarasını, her fırsatta yaymaya başladılar bile!.. Sol, göstermelik olarak birleşti Sol, göstermelik olarak birleşti. Seçimlerden sonra DSP ayrılıp kendi yoluna gidecek. Milletin gözünün içine baka baka nasıl birleştik diyebiliyorlar? Pes doğrusu! Yalnız, bizdeki solun hesap edemediği bir şey var; o da milletimizin hâlâ 1940'larda yaşadığını zannediyorlar. Yaptıklarından kimsenin haberi yok biliyorlar! Aba altından sopa göstererek, milleti hizaya getirebileceklerini vehmediyorlar. Doğrusu bizdeki sol, ne kendisini, ne milletimizi ve ne de dünyanın geldiği yeri biliyorlar. Batı'da bir lider, bir seçim kaybedince derhal istifa eder. Bizde liderler seçimleri kaybettikçe koltuklarını sağlamlaştırırlar! Soldaki partilerin rakiplerini suçladıkları konulara bakınız: Rakip partilerde parti içi demokrasinin olmadığından, kadınlara yer verilmediğinden, katılımcı demokrasinin önünü kestiklerinden vb dem vururlar. Kendi partilerine bakınız, bunların daniskasının olduğunu görürsünüz. 40 yıllık CHP'liler partilerinden mahkeme kararları ile dışlatılıyor. Mevcut genel başkana veya onun politikalarına muhalif hiç kimseye partide göz açtırılmıyor; böyleleri kongrelerde salona bile alınmıyor! Rakip parti kazanmışsa, millet yanılmıştır Evet; bizdeki solun demokrasiden anladığı budur. Kendi partileri kazanmışsa, bu durum demokrasinin gereğidir. Rakip parti kazanmışsa, millet yanılmıştır, yanıltılmıştır ve bu durum yeni bir ihtilale zemin hazırlamaktadır! Milletten yüz göremeyip, destek bulamayınca; mahut yüzlerce sivil toplum örgütünün oluşturduğu mitinglerden medet umar hale geldiler. Bu mitinglere gelenlerin kendi partilerine oy vereceği zehabına kapıldılar. Ve, bizi bu mitingler birleştirdi demeye başladılar. En son Samsun mitingine de bu iki sol partinin liderleri kolkola gittiler. Millete sözde birlik ve beraberlik mesajı vermiş olacaklar. Yalnız unuttukları bir şey var; o da milletin bunların cemaziyel evvelini bildiğidir. Yarınki yazıda sağdaki birleşmeleri konu edeceğiz.
24.05.2007
Muhalefetin önemi
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Demokrasilerde muhalefet, hele anamuhalefet neredeyse iktidar kadar önemlidir. Bundan dolayıdır ki, muhalefet de iktidara yakın sorumluluk duygusu içinde olmalıdır. Bizdeki gibi yıkıcı muhalefetin zararını yalnız iktidar değil bütün bir millet çeker. Bu duruma en önemli örnek; yakın tarihimizdeki 2. Tezkere olayıdır. Müzakereleri yürüten heyette yer alan sorumlu kişilerden Deniz Bölükbaşı, pazarlıkların perde arkasını açıkladı. Hükümetimiz; Amerikalılarla çetin pazarlıklar sonucunda her istediklerini elde eden anlaşmaları sağladılar. Buna göre; Türkiye, Türk-Irak sınırından 20 km içerilere girebilecek; kendi askeri komutasında PKK'ya gerekli dersi verebilecekti. Bunu yapmadığımız için, bugün her bakımdan başımız beladadır! Terör örgütü mensuplarının sınırlarımızdan sızıp, ülkemizin muhtelif yerlerinde yaptıkları eylemleri ile Kuzey Irak'ta kurulmakta olan Kürt Devletinin ülkemize vaki yansımaları başımızdaki püsküllü belalardır! O gün Tezkere'nin icabına bakıp... O gün Tezkere'nin icabına bakıp sınır ötesi harekatı yapabilseydik; yukarıda saydığımız iki püsküllü bela da olmayacaktı; olamayacaktı. Nasıl olsun ki, bügün itibariyle bölücü örgütün üsleri, silah ve mühimmatının saklandığı yerler, hep bu 20 km alan içinde olmaktadır. Türk subayının komutasındaki Mehmetçiğin güvenliği sağlamakta olduğu bölgede Kürt devletinin oluşumunun imkan ve ihtimalı var mıydı? Tezkere'nin gereğini yerine getirememekle bütün bu bölgeleri, inisiyatifimizin dışına çıkarmış olduk. Kendi başına kalan terör örgütü ile Kuzey Irak'taki Kürt siyasi partileri, böylece o yerleri gönüllerince dizayn ettiler. ABD gibi bir cihan devletinin, üç-beş baldırı çıplak Kürdü, bölgenin en güçlü ve istikrar unsuru, üstelik kendi dost ve müttefiği Türkiye'ye tercih etmesi akıl alır gibi değildir. ABD bunu yapmışsa; mecbur olduğu ve başka yapabilecek şeyi olmadığı içindir. Peki, o vakitler ne oldu da hükümetimiz gerekli olan bu kararı alamadı? Bir kere bütün dünyada ABD'nin aleyhinde bir hava vardı ve bu Afganistan'ı ve Irak'ı işgalinden kaynaklanıyordu. İşte, CHP'nin önderliğindeki muhalefet de bu havayı körükleyerek amacına ulaştı. Bu arada, muhalefetin yanında yer alan Cumhurbaşkanı Sezer ile Meclis Başkanı Arınç ve AK Parti'nin içinde bir kısım insanlar; özellikle doğu ve güneydoğulu milletvekilleri Tezkere'ye yeşil ışık yakmadılar. Asker ise, kendisini direkt ilgilendiren böylesine hayati bir konuda ilk defa sessiz kaldı! Amerikalıların ifadeleri ile 'liderlik görevi'ni üstlenmediler! Medyamız muhalefetin yanında Bu arada medyamızın sol-sağ demeden büyükçe kısmı da muhalefetin yanında yer almıştı. Bizler, gazetelerimiz ve aynı görüşü savunan birkaç kalem erbabıyla birlikte adeta kelaynak kuşları gibi kalmıştık. Köşelerimizden haykırıyor, lakin sesimizi kimselere duyuramıyorduk! Onca yırtınmamızın ve avazımızın çıktığınca bağırmamızın sebebi, bugünleri o günden gördüğümüz içindi! Birinci Körfez Harekatı sıralarında yine böyle bir fırsat ayağımıza gelmiş; merhum Özal bu tarihi fırsatı kullanmak istemiş ancak, o günkü hükümete ve askere laf anlatamamıştı! Yanlış anlaşılmasın, bizim kimsenin toprağında gözümüz yok! Yalnız öz topraklarımızı korumak ve gerekli güvenlik tedbirlerini alabilmek için böyle bir harekata ihtiyaç vardı. Muhalefet o zaman ne diyordu? Irak'a girersek, oradan gelecek tabutların hesaplarını hükümet veremezmiş! Peki, şimdi içerideki şehit tabutlarına ne diyecekler? Bunlarda hiç mi veballeri yok? Çok merak ediyorum; o kararı aldırmayanların bugün acaba vicdanları hiç sızlamıyor mu?
29.05.2007
CHP muhalefeti
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
CHP, kendisini sistemin partisi saymaz; bilakis sistemin ta kendisiyim der! Parti yetkililerinin söylem ve demeçlerine dikkat edin; partilerini Cumhuriyeti kuran, dolayısıyla devletin banisi olarak görürler. Halbuki Atatürk'ün CHP'si kendisi ile beraber bitmişti. İsmet İnönü'nün CHP'si bile Atatürk'e karşı idi! Öyle olmasa idi; paraların üzerinden Atatürk resminin çıkartılıp yerine İnönü'nün resimlerinin konmasının sebebi ne olabilirdi ki? Ayrıca; CHP'lilerin bu söylemlerindeki en büyük hata; Atatürk'ü bir siyasi partinin dar kalıpları içine hapsetmek istemeleridir. Şayet onların dedikleri olsa idi; dün ve bugün CHP sürekli iktidarda olmalıydı! Diğer bir ifadeyle Celal Bayar'dan başlayan süreç içerisindeki, CHP karşıtı bütün siyasi partilerde Atatürk'çü yok mu diyeceğiz? Böyle bir mantık olabilir mi? O halde CHP'nin evvelemirde yapması gereken şey, Atatürk'ü ve Atatürk'çülüğü rahat bırakmasıdır. Bütün millete malolmuş tarihi şahsiyetleri, kendi parti inhisarlarından (tekel) kurtarmaları gerekir. Diğer bir deyişle Atatürk'ü yanlış anlayıp o şekilde değerlendirenlerden kurtarmalıyız! Bu, en ucuz politika şeklidir. CHP'yi Atatürk'ün partisi, ona oy verenleri de gerçek Atatürk'çü ilan et; oh; ne alâ memleket! Peki, CHP'ye oy vermeyenler ne olacak? Bunlar Atatürk karşıtları mıdır? Atatürk'ü yanlış anlayanlar Atatürk'ü yanlış anlayanlar, onu 1938'de donduranlardır. Halbuki Atatürk, akıl ve bilimin öncülüğünde hep istikbali işaret etmişti.O halde gerçek Atatürk'çüler demokrasiyi baz alıp milletin yanında yer alan; milletin özlem ve taleplerini dikkate alan partilerdir. AK Parti'sini veya her hangi bir partiyi beğenmeyebilirsiniz. Bütün bu beğenmediğiniz partilerin karşısına acaba CHP'yi koyabilir misiniz? Koyabilmemiz için; beğenmediklerimize alternatif programları olması lazım gelmez mi? CHP, kendisini sol parti olarak takdim ediyor ki, bu durumun gerçekle yakından ve uzaktan bir alakası yoktur. Bunca geçmişi olmasına rağmen, milletimiz, kendi lehinde olabilecek tek bir hususu; CHP programlarından hatırlıyor mu? Partinin isminde halk kelimesi var ama, o kadar! Halka dönük tek bir icraatları yok! Böyle halkçı parti olabilir mi? CHP, isminde halk kelimesi olmasına rağmen, halka inanmadığı için; demokrasi dışı güçlerle iktidar olmak ister. Halka dayanarak, halka güvenerek iktidar olamayacaklarını bilirler zira! Son günlerdeki, ortamı gerici ve yıkıcı muhalefetlerine bakın; yine orada halk yani millet yoktur. Başka güçler vasıtası ile iktidarı alaşağı etmek ve aynı güçleri kullanarak iktidara gelmek hevesindeler! Asla demokrat olamazlar 1960'ta bu durumu denediler ve muvaffak oldular. Onlar (ordu-millet) diyor ama gerçekte (CHP-ordu) el ele vererek; milletin iktidarını alaşağı etmişlerdi. Milletin seçtiği Başbakan'ı ve iki bakanı astılar! Bütün bu yaptıklarının adına da bayram diyerek ilan ettiler! Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, CHP, iktidarda olsun, muhalefette olsun esas itibariyle halka rağmencidir: Yani millete dayatmacıdır! Bundan dolayıdır ki asla demokrat olamazlar. Vaktiyle (valilerin CHP'nin il başkanları olduğu seneler) gençlerin komünizan fikir ve eylemlerine karşı mahut Ankara valisi (Tandoğan); canım bu gençler de ne istiyor? Kömünizm, halkımız için faydalı ise, onu biz getiririz zaten; bunlara ne oluyor ki, demişti! Aynı zihniyet el an devam etmektedir. Onlara göre milletimiz henüz demokratik erginliğe erişememiştir. Bundan dolayıdır ki, Cumhurbaşkanı'nı millete seçtirmek istemiyorlar. Baksanıza yeri göğü nasıl da inletiyorlar?! CHP'liler bilmiyorlar ki, milletimiz onları fersah fersah sollayarak ileri gitmiştir. Peki, CHP'nin, Cumhurbaşkanlığı seçimi için milletten korkusu nedir biliyor musunuz? CHP'nin istediği oraya millete rağmen yani dayatmaçı birisinin gelmesidir. Millet seçerse kendinden birisini getirir ki, bu da millet için icraat yapacağından; bu durum CHP'yi ürkütür!
01.06.2007
Gerginlikten medet ummak
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Anlı şanlı gazetelerimizin manşetlerine ve ulusal yayın yapan televizyonlarımızın ana haber bültenlerine baktığınızda; gerçekte incir çekirdiğini doldurmayan adinin bayağısı basit komplo yöntemleri dillendirilerek toplumda ayrışmaya gidilmek istenmekte ve bu durumun sorumlusu olarak da hükümet gösterilmektedir. Bizim bir kısım medyamız ise, bu denli komplolara öylesine amadedir ki, neredeyse hep bir ağızdan yani batarya ile ateş etmekteler! Sözde toplumu yönlendirmeye hizmet eden bu denli psikolojik taktikler artık tutmuyor ve inanın yapanlar ve yapanlara çanak tutanlar toplumun gözünde çok gülünç oluyorlar! Hele kerli ferli adamların televizyon ekranlarına çıkıp da; bir okulda namaz kılma sahnelerini dillerine dolamalarını ve bu işin vahametini izah ederlerken rejimin nasıl tehdit edilip yıkılmayla karşı karşıya geldiğini söylemeleri yok mu; en sade ve sakin vatandaşın bile tepesini attırıyor. Bunlar, ya namazın ne olduğunu, günde kaç vakit kılınması gerektiğini; muhalfarz herhangi bir okulun bodrum katında namaz kılan öğrencilerin ne rejim adına ve ne de başka bir şey adına tehlike arzetmeyeceğini bilemeyecek kadar ahmak ve zavallı mıdırlar? Hiç zannetmiyoruz. Türkiye gibi halkının yüzde 95'inden fazlasının Müslüman olduğu bir ülkede böyle bir şeyi bilmemelerine imkan ve ihtimal yoktur. Üstelik bunlar kendilerini aydın görüyorlar. Peki, o çocukların namaz kıldıklarını farzedelim; bu durumun halkımızı devletimizle düşmanlığa sevketmesini nasıl izah ediyorsunuz? Bu sualin tek bir cevabı vardır Yani namaz kılanların devlet düşmanlığı içinde olduğunu mu söylemek istiyorsunuz? Buna kargalar bile güler. Bakınız, bir insanı, üstelik hayatının baharını yaşamakta olan genci vatanı uğruna savaşmaya, icabında ölüme götürmeye nasıl ikna edersiniz biliyor musunuz? Bu sualin tek bir cevabı vardır; o da şehitlik duygusudur. Bu duygu ise ziyadesiyle inançlı ve namaz kılan insanlarda son derece gelişmiştir. Bu da demek oluyor ki namaz kılmak veya namaz kılan insanlar, değil devlet düşmanı olmak; bilakis devlet ve milletinin emrinde yaşamayı ve gerektiğinde o uğurda seve seve ölüme gitmeyi, yani şehadet şerbetini içmeyi gerektirir. Asıl böyle söylemek ve milletin manevi değerlerini hiçe saymak ve onları rejim için tehlikeli göstermek, devlet ve millet düşmanlığı yapmaktır. Toplumu ayrışmaya asıl sevkedenler bunlardır. Millet, onların umurlarında değildir 28 Şubat öncesi de aynı bayağı oyunlara tevessül edilmişti. Mübarek Ramazan günleri neydi o ekran kirlilikleri? Fadime Şahin'lerin, Müslüm Gündüz'lerin o pespaye hallerini hatırladıkça hâlâ tüylerimiz ürperiyor! Onlar şimdi neredeler acaba? Peki, bütün bunları milletimiz unuttu mu zannediliyor? Bu aziz milleti böylesine hafife almakla bir yerlere varmayı mı hayal ediyorlar? Yine bakınız aynı duygu ve düşünce içinde olan siyasi partiler, sittin sene de geçse iktidar yüzü görememekteler! Bu durumlarından da ibret almıyorlar mı? Elbette almıyorlar; alsalardı böyle mi davranırlardı? Millet, onların umurlarında değildir. Çünkü millet iktidarına inanmamaktalar. Onlar, millet yerine başka kurumları harekete geçirerek iktidar olmaya alışmışlardır! Bunu yapabilmenin yolu, işte böylesine karanlık tezgahlardan ve komplolardan geçer! Yani hep dumanlı havayı severler. En büyük düşmanları açıklık ve şeffaflıktır. Millet kimleri seviyor; kimlerin yanında sandıkta ortaya çıkacaktır. Daha doğrusu şimdiye kadar onlarca kez ortaya çıkmasına rağmen, bu durumu gözleri körlere gösteremez, kulakları sağır olanlara işittiremezsin!
05.06.2007
Demokrasiyi içlerine sindiremeyenler!..
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
1946 senesinden, yani birden fazla (çok partili) hayata geçtiğimiz günden beri, demokrasiyi içlerine sindiremeyenler var. Bu işin başını da, seneler senesi tek parti sultası ile milleti idare eden CHP zihniyeti çekmektedir. Halbuki aynı zihniyet, kendilerini demokrasiyi Türk milletine bahşetmiş insanlar olarak takdim ederler. Bunun şerefi siyasi kadro olarak bizdedir derler. Gerçekler ise, hiç de öyle değildir. O vakitler, yani 2. Cihan Savaşı sonrasında dünya yeniden şekillenirken Türkiyemiz demokrat ülkeler safına düştü. Hemen burnumuzun dibindeki Bulgaristan ise Demirperde mensubu oldu! Dolayısıyla Türkiyemize demokrasi, içerideki saikler neticesinde değil, dışarısının telkin ve baskıları sonucunda gelmiştir. O günkü CHP yöneticileri bu oluşuma (birden fazla parti ile seçimleri yapmak) zoraki evet demişlerdir. Nitekim demokrasi tarihine kara bir leke olarak geçecek; "açık oy, gizli tasnif!" 1946 seçimlerine damgasını vurmuştu. Milletin oyu ile iktidara gelemeyeceklerini bilen CHP zihniyeti, bu şekilde resmen ve alenen hile yoluna gitti. Açık oy, gizli tasnif! "Açık oy, gizli tasnif!"le yapılan 1946 seçimlerinin sandıkları kaçırıldı; denizlere atıldı, yakıldı ve imha edildi! Hür dünya, böylesine kepazeliklerle seçim olmaz diyerek dayatınca, CHP'li yöneticilerimiz "açık oy, gizli tasnif" işinden vaz geçmek zorunda kaldılar. Dışarıdan müşahitler de gönderilince; ilk defa 1950 yılında demokratik bir seçim yapabildik. 1950 seçimlerinde DP 411, CHP ise ancak 39 milletvekilini Meclis'e sokabilmişti. Bu durum, siyasette barajların patladığına işaretti. İşte o gün bugün CHP zihniyeti, millet eliyle yani sandıkla, seçimle iktidara gelemeyeceğini çok iyi anlamış ve işe demokrasi dışı yollarla koyularak iktidar hesapları yapmaya başlamıştır. İlk emeline 1960 ihtilalini yaptırarak ulaşmıştır. İhtilalle idareye el koyan askerler, CHP lideri İsmet İnönü'yü Başbakanlık makamına çıkarmışlardır. Artık bir daha demokrasiye geçiş ancak 1965 seçimleri ile olabilmiştir ki, CHP'nin karşısındaki Adalet Partisi oyların yüzde 52'sini alarak tek başına iktidar olmuş ancak; 1961'de millete dikte ettirilen Anayasa ile iktidarın muktedir olabilmesinin önü büsbütün kesilmişti. Demirel yüzde 52 ile Tıpkı 1982 Anayasası gibi; güç ve kudret milletten, milletin seçtiği Meclis ve Hükümet'ten alınarak başka Anayasal kurum ve kuruluşlara veriliyordu!. Nitekim Süleyman Demirel 1965'de yüzde 52 ile tek başına iktidar oldu ama, bir Ankara Emniyet Müdürü'nü atayamıyordu! Bütün bunları yazmamızın sebebi sevgili okuyucularım, tarihimize bakıp ibret almamız içindir. 2007 senesinde yine bir genel seçimler arifesinde bulunmaktayız. AK Parti 355 milletvekili çoğunluğu ile tek başına iktidarda bulunmasına rağmen, eli kolu bağlı duruyor! Millete dönük icraatlarını kuvveden fiile çıkaramıyor. Bir sürü Anayasal güç (kurum ve kuruluş) hükümet icraatlarının önüne set çekiyor! Yapılabilecek tek şey kalıyor, yeni seçimlerle birlikte bu gücü, Anayasayı değiştirebilecek çoğunluğa çıkarmaktır. O da 367'nin üzerinde bir milletvekili demektir. Ancak bu sayede milletin, demokrasinin önü açılabilir; milletin beklentilerine cevap verilebilir! 2002 seçimlerinde bu çoğunluğa kavuşmaya ramak kalmıştı; demek ki, kısmet 2007 seçimlerine imiş! Şu veya bu şekildeki milletin tercihine herkes saygı duymalıdır. Demokrasinin asgari şartı da budur. Ama ne yazık ki, ilk mektep çocuklarının bildiği bu şartı, aradan 60 sene geçmesine rağmen CHP'nin koca adamlarına bir türlü kabul ettiremedik!
20.06.2007
Siyasette kalite
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Genel olarak Türk siyasetinde normalin üzerinde bir kalite olmadığını gözlemlemekteyiz. Bunun suçunu siyasetçiye atarak bir yere varamayız. Evet, işin böyle olmasında siyasetçinin de kabahati vardır ancak yegane sorumlu o değildir. Üstelik her siyasetçi değildir. Sözü eğip bükmeden hemen belirtmeliyiz ki; bu kabahati yüzde 50 siyaset içi ve yüzde 50 siyaset dışı mütalaa etsek bile; yezde 50'lik siyaset içindeki kabahati tek başlarına milletine inanmayan, milletine güvenmeyen ve milletine dayanmayan partilerin ve bu parti mensuplarının taşıdıklarını görürüz. Siyasetteki kalite tılsımı 1960 darbesi ile bozulmuştur. TBMM'nin kahir ekseriyetini elinde bulunduran DP milletvekillerinin hemen hepsi Yassıada'ya tıkılmış; aylarca süren trajikomik yargılamalardan sonra, milletin sevgilisi ve baş tacı Başbakan Adnan Menderes ile iki bakanın (Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan) idamları infaz edilerek onlarca kişi de çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı. Bütün bu zevat ömür boyu siyasetten men edildi. Neden sonra, Süleyman Demirel hükümetleri döneminde, ömürlerinin sonunda bu cezadan kurtuldular. Demokrasimize kan bulaştı! 1960 İhtilali ile birlikte Türk demokrasisine ilk defa kan bulaşıyordu. Merhum Menderes o kadar nazik ve öylesine millet ve memleket aşığı bir kişiliğe sahipti ki, idam sehpasına giderken bile; "...kimseye kırgın değilim. Allah (cc) devletimize zeval vermesin... Milletime saadetler diliyorum..." diyerek şehadet şerbetini içti. Dikkat ediyor musunuz sevgili okuyucularım; bizler, milletini böylesine seven ve adeta milletine tutku derecesinde aşık olan bu adamı bile astık. O ise, bizim birbirimize düşmememizi temin maksadıyla, ayrılık, gayrılık; kin ve garez sözü etmiyor; "...kimseye kırgın değilim... Milletime saadetler diliyorum..." demek basiretini gösteriyor. Başkaları gibi; "Benden sonrası tufan!" demiyor. İntikamımı alın da demiyor. İşte devlet adamı bu!.. DP milletvekilleri, yüzlercesi ile hapishanelerde ve emniyet birimlerinde akla hayale gelmedik hakaretlere ve işkencelere maruz bırakılıyorlar. Bunların kadir ve kıymetini bilmeliyiz Milletin seçip TBMM'ye gönderdiği bu zevat, böylesine muamelelere tabi tutulunca milletin kendisi de ister istemez korkuyor, siniyor ve hatta siyasetten tiksinir hale geliyor. 1960'taki darbe yetmiyor, onu takip eden on sene içinde 1971 Muhtırası veriliyor; yetmiyor bir on sene sonra da 1980'de yine askeri ihtilal yapılıyor. Bu kez bütün siyasi partiler kapatılıyor ve TBMM tatil ediliyor. Siyasi parti liderleri gözaltında tutuluyor; parti kadroları aylarca yargılanıyor. Şimdi sorarım size; siyaset fidanının dibine bunca kezzap dökme ameliyesinden sonra, bu siyaset fidesinin sürgün verme, yeşerme ve meyve verme ihtimali olabilir mi? Bugünkülere şükretmeliyiz ve bunların kadir ve kıymetini bilmeliyiz. AB sürecinde aday ülke olarak hızla yolumuza devam ederken en çok dikkat etmemiz gereken husus, siyasetin önünü kesmemektir. Zaten bu saatten (2007) sonra kesmek de bir şey ifade etmemektedir! Nitekim önü kesilmek istenen her siyasi parti, bir sonraki seçimlerde çok daha güçlü arz-ı endam etmektedir.
21.06.2007
Sağ ve Sol
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Önceleri Fransa Meclisi'nin sağında oturanlara sağcılar, solunda oturanlara, solcular denildi. Siyasette bu kavramların kullanılışı ilk defa böyle doğdu. Zaman geçtikçe bu kavramlar etrafında ideolojiler örüldü. Günümüze gelindiğinde ise, siyasi yelpazenin sağında ve solunda, sağ ve ve sol ideolojilerin her rengine rastlamak mümkündür. Sol, envai çeşit sosyalizmden komünizme kadar çok çeşitli ve kendi içinde bile tutarsız ve solla çelişkili ideolojileri içinde beslemektedir. Nasyonal sosyalizm gibi.. Sağ da aynı şekilde en baskıcı ve totaliter rejimlerden (faşizmden) en saf ve sade liberale değin her çeşit oluşuma imkan tanımıştır. Sağ da sol da artık bir yamalı bohçadır. Yahut her yanı ile bitlenmiş bir yorganı andırmaktadır. Kamil manada demokrasinin hakim olduğu ülkelerde hem sağda ve hem de solda her renkteki siyasi parti faaliyetine izin vardır. Bizdeki siyasi yapılanma Bizdeki siyasi yapılanmaya gelince; sağ ve sol kavramları üzerinde tam bir garabet yaşanır. Türkiye'deki sol ideologlar, Türkiye'deki solun gerçekte sağ siyaset olduğunu ileri sürerler ki, el hak doğrudur. Bugün bile bakınız; solda öyle partilerimiz vardır ki, dünyada benim diyen faşizan partiler bunların eline su dökemez! Mesela; ırka dayalı sol parti olur mu? Eğer o yerin adı Türkiye ise bal gibi olur! Bizim milletimiz sağ ve solu, askerlikteki sağa dön, sola dön olarak bellemişken; 60'lı yılların başında İsmet İnönü, CHP'yi ortanın solunda bir parti olarak ilan etti. Bu ilan, gerçekte eşyanın tabiatına aykırı idi. CHP'nin kuruluş felsefesi olarak sol bir parti olmasının imkan ve ihtimali olamazdı. Nitekim bugün bile en dayatmacı ve resmi ideolojiden yana tavırlarıyla bu sözümüzü ispat etmektedir. Aksine bizde sağda mütalaa edilen siyasi partiler, halktan yana politika geliştirmiş ve uygulamışlardır. Bizde sol, halkın özellikle fakir halkın yalnızca edebiyatını yapmış; başta işçiler olmak üzere halkın yoksul kesimini oluşturan köylüyü, dar gelirliyi ve varoş insanını olabildiğine istismar ederek sömürmüştür. "Ezilenlerin partisiyiz" ve "hakça bir düzen" derler; iktidarlarında ezilenin, yoksulun semtine bile uğramazlar, hakça düzeni ise yandaşlara peşkeş çekmek olan bu icraata geçirirler. Solculara göre halk bilmez Bunların hepsini ayniyle görüp yaşadık. Özellikle büyük şehirlerimizi (İstanbul, Ankara, İzmir) belediyelerini elinde bulunduran sol partiler memleketi kurutarak (taş üstüne taş koymadan) çekilip gitmişlerdir. Dünyadaki sol, halkların yanında, onunla birlikle, onun talep ve özlemlerine cevap verebilmek için politikalar üretir ve tatbik eder. Bizdeki sol ise, halkına tepeden bakar, halkının değer yargılarına sırtını döner, onlarla alay eder. Bizdeki solculara göre halk birşey bilmez; dolayısıyla ona sadece dayatılır... Bu kafayla sittin sene iktidara gelemiyorlar ve bunun sebebini merak ediyorlar! Halbuki sebep ortada; iktidarı halkın (milletin) dışında aramayacaksın! Milletin iktidarı olabilmek için de milletle bütünleşeceksin.
27.06.2007
Siyasetin çirkin yüzü (2)
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
CHP lideri sayın Deniz Baykal, uzun yıllar iktidara gelememenin ve ufukta da bir iktidar gözükmemesinin hırs ve kinî ile mütemadiyen gerilim politikası izliyor. Halbuki bunun ne kendisine ve ne de partisine bir faydası var. Bilakis zararı var; üstelik bu zarar millete de yansıyor. Mesela: "Türkiye'yi böldürmeyeceğiz!" sloganını hem parti minibüslerinin üzerine yazdırdı ve hem de sık sık buna vurgu yaparak kendisi; ve parti mensupları bunu dillendiriyor. Sayın Başbakan'ın dediği gibi; "...CHP lideri neden böyle söylüyor? Bu ne demek? Böyle bir iddiada olan mı var? Yoksa, CHP lideri milli iradeyi bölücü olarak mı görüyor?!" Dedik ya; siyaset, bizde maalesef belden aşağı vurmak şeklinde tecelli eder. Bu adice vuruşlardan bir tanesi de, muhalefette yer alan bütün siyasi partilerin söz birliği etmişcesine dillendirmiş oldukları mevcut iktidarın Türk topraklarını yabancılara peşkeş çektiği iftirasıdır. Saadet Partisi'nin başı çektiği bu iftira kampanyasını, halkımız arasında sinsice yürütüyorlar ve şunları söylüyorlar. "Bu iktidar döneminde İsrailliler (Yahudiler) GAP bölgesindeki arazilerin büyükçe bir kısmını satın aldılar. Yarın o bölge şu veya bu şekilde elimizden çıkınca İsrail'le komşu olacağız!.." Resmî kayıtlara göre GAP... Yalanın daniskasıdır bu. Türkiye Cumhuriyet Devleti'nin İsrail ile Suriye Devletleri arasında karşılıklı olarak mal edinme anlaşması yoktur. Yani, ülkemizde yabancı gerçek kişilerin mal edinebilmelerinin ilk şartı o ülke ile karşılıklılığımızın bulunmasıdır. Diğer bir ifade ile T.C. vatandaşlarına mal edinme imkanı vermeyen hiçbir devletin mensubuna Türkiye'de mal edinmeye müsaade edilemez. Resmî kayıtlara göre GAP bölgesinde yabancılar adına kayıtlı 2050 taşınmazdan 1886'sı Suriye uyruklulara aittir. Yani Suriye uyrukluların dışında yabancıların tasarrufu altında sadece 164 taşınmaz bulunmaktadır. Suriye uyruklulara ait olan bu taşınmazlar da 1939 yılından önce sınır anlaşması ile belirlenen taşınmazlardır. Dolayısıyla 1939 yılından bu yana Suriye uyrukluların taşınmaz mal edinimi mümkün değildir. Ayrıca İsrailliler adına GAP bölgesinde taşınmaz kaydı bulunmamaktadır. Ülkemizde İsrail uyruklu gerçek kişiler adına 99 taşınmaz bulunmakta olup, bunlar ise, Antalya, Adana, Ankara, Çanakkale, Hatay, İstanbul, İzmir, Muğla, Tekirdağ ve Yalova illerinde bulunmaktadır. İsrail vatandaşlarının GAP bölgesinde gayr-i resmi yollardan veya bir kısmı T.C vatandaşı adına taşınmaz edindiği iddiası, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü ve ilgili kamu kurumlarınca değerlendirilmiş olup iddiaları doğrulayacak hiçbir delil ve olaya rastlanılmamıştır. Bir yalan ve iftira da stratejik maden Bir yalan ve iftira da stratejik maden, petrol, tarım ve benzeri alanların yabancılar tarafından satın alındığı keyfiyetidir. Maden kanununun 4. maddesine göre madenler devletin hüküm ve tasarrufu altında olup üzerinde bulunan, arazinin mülkiyetine sahip değildir. Dolayısıyla madenlerin ve petrol sahalarının yabancılar tarafından edinilmesi söz konusu değildir. Madenler için ancak malikin izni alınmak suretiyle yalnızca işletme ruhsatı verilebilir. Bu konuda önceki hükümetlerle AK Parti hükümetinin farkına gelince; Karşılıklılık esasına göre Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu güne kadar rutin bir şekilde devam etmekte olan yabancıların taşınmaz edinimi konusunda, AK Parti hükümetinin yaptığı en son yasal düzenlemeler şöyledir; 1- Herhangi bir yabancı gerçek kişinin daha önce 30 hektar olan taşınmaz mal edinim hakkı, 2.5 hektar ile sınırlandırılmıştır. 2- Önceki dönemlerde hiçbir sınırlama olmayan taşınmaz edinimi, sadece planlı alanlar ile sınırlandırılmıştır. 3- Daha önce hiçbir sınırlama bulunmayan yabancıların il bazında toplamda edinebilecekleri taşınmaz alanları için %0.5 sınırlaması getirilmiştir. Baskın hırsızın kimler olduğunu görüyorsunuz değil mi sevgili okuyucularım?!.
18.07.2007
CHP'nin uslanmaz tavrı
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
CHP, öyle; bilinen sıradan bir muhalefet partisi değildir. Müzmin (akut) muhalefetinin kökleri çok derinlerdedir. Bu azgın muhalefet, demokrasi tarihimizle başlar ve her geçen gün daha da kronikleşerek günümüze kadar gelir. Bundan dolayıdır ki, CHP'nin Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığı adaylığına karşı çıkması ve hatta Sayın Gül Cumhurbaşkanı olursa bile, parti olarak onunla münasebet kurmayacaklarını açıklamış olması kimseyi şaşırtmamalı. CHP, oluşumunun (cibilliyetinin) gereğini yapmıştır ve yapmaktadır. CHP, milletin iradesine saygı duyup Sayın Gül'ün adaylığını destekleseydi asıl o zaman hayret etmek gerekirdi! CHP'nin muhalefet anlayışında bir husus var ki, bu durum çok zaman gözden kaçmaktadır. Öyle zannedildiği gibi; CHP muhalefeti eşya ve hadiselerin yansımasına veya şahısların görüş ve kararlarına değildir. Yani bu muhalefet mevzii bazda değildir. Ya nedir? Milletin değerlerine karşı... Topyekun millete, milletin değerlerine, onun özlem ve beklentilerine, taleplerine karşı olmaktır. Bakınız, daha seçimlerden yeni çıktık. Milletimiz, mevsimin bu sıcak günlerinde çok büyük fedakarlıklarda bulunarak sandıklara hücum etti ve bilinen sonuçlar elde edildi. Buna göre; milletimiz kahir ekseriyetiyle AK Parti'ye teveccüh etti. CHP'yi ise; muhalefette olmasına ve DSP ile birleşip seçimlere girmesine ve hepsinden önemlisi mahut yerlerin oluşturduğu milyonluk kalabalıkların sergilendiği mitinglere rağmen, 2002 seçimlerinde elde ettiği 181 sandalye sayısını 2007 seçimlerinde 99'a düşürdü. Bu hezimet tablosunu bile, başta Deniz Baykal olmak üzere CHP yöneticileri başarı olarak tanıttılar. Gözbağcı meşhur Zat-ı Sungur bile bu kadarını hayal edemezdi. Pes doğrusu! CHP'siz balo'nun eksikliği Bu manzara Batılı ülkelerde olsa, CHP lideri ve onun etrafındaki yönetici kadro kaçacak delik ararlardı. Bir saniye bile beklemeden, değil partiden siyasetten istifa ederlerdi. Ama, bizimkiler asla böyle birşey yapmaz, yapamazlar! Bunun sebebi nedir, biliyor musunuz? Onlara göre millet yanlış yaptı! CHP'yi tanıyıp yeterince değerlendiremedi! Zaten onu tanıyıp değerlendirecek demokratik olgunluğa henüz ulaşmış değildir! Böyle bir zihniyet, halkın içinden çıkmış, halk gibi yaşayan, halkın değerlerine sahip birisinin Cumhurbaşkanlığı makamına çıkmasını içlerine sindirebilir mi? Peki bu, nasıl halk partisi? CHP'nin adındaki halk, halk için değil; halka rağmen yani ona karşı olmak içindir. CHP'nin demokrasi içindeki tarihine şöyle bir bakın, ne demek istediğimi görürsünüz! CHP yetkilileri yaptıkları açıklamalarda bundan böyle, yani sayın Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olursa imiş, parti olarak Cumhuriyet Baloları'na katılmayacaklarmış. Ve de, Cumhurbaşkanı'nın davetlerine icabet etmeyeceklermiş. Vah vah!.. Son derece elim ve üzücü bir durum! CHP'siz balo'nun eksikliğini, farz-ı muhal Ms. Rice sorarsa ne diyeceğiz diye şimdiden kara kara düşünmeye başladık!
16.08.2007
CHP kendini bitiriyor
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
20 Ağustos Pazartesi günü, TBMM'de cumhurbaşkanlığı seçimi için ilk tur oylama yapıldı. Milletimizin AK Parti'ye göstermiş olduğu yüksek teveccühle elde edilen 341 milletvekilinin (Biri Meclis Başkanı seçildiğinden 340), MHP'li 70, DSP'li 13 ve DTP'li 20 ve ayrıca 3-5 bağımsız milletvekilinin katılımıyla toplam 448'le ilk tur gerçekleşti. Böylece, CHP'nin müracaatıyla oluşturulan 367 engeli aşılmış oldu. Yine böylece; hukuk kitaplarına trajikomik halde görmekten de kurtulmuş olduk! TBMM'deki 98 kişilik CHP sıraları bomboştu. Mesut Yılmaz'la Kamer Genç ve DTP'liler boş oy kullandılar. Burada asıl üzerinde durulması gereken husus CHP'nin uzlaşmaz tavrıdır. Hem uzlaşmadan bahsediyorlar ve hem de Meclise gelmiyorlar. Ne aday gösteriyorlar, ne de gösterilen üç adaydan herhangi birisine destek veriyorlar. Ki; DSP'li cumhurbaşkanı adayı CHP listelerinden seçilerek Meclise girdi. Meclise gelmemek ne demek? Sayın Abdullah Gül'ü destekleme ama, Meclise gelmemek ne demek? CHP, böyle bir hakkı, nasıl kendinde görebilir? Millet, CHP'ye Meclise girsin ve millet adına icra-i faaliyette bulunsun diye oy verdi. Üstelik anamuhalefet partisi yaptı. Meclise girmemekle milletin hak ve hukuku korunabilir mi? Doğrusu CHP kendisine yakışanı daha açık ifadesiyle mazisine yakışanı yapıyor! Nitekim CHP, hep böyle değil midir? Nerede millete rağmen bir politika varsa CHP oradadır. Bu durum dün böyle idi bugün de aynen devam etmektedir. Geçenlerde CHP'nin bir araştırması yayınlandı. Bu araştırmaya göre; CHP'nin tek başına iktidara getirilmemesinin suçu CHP ve onun yöneticileri hariç, diğer herkesindi! Gerçeği tam itiraf edemiyorlar. CHP'nin asıl derdi milletledir! Millet, onları gereği gibi anlayıp değerlendiremiyor! Daha doğrusu, milletimiz henüz onları anlayabilecek olgunlukta değildir. "Bu milleti cezalandırmalıyız!" Nihat Erim'in Cumhuriyet'te yayınlanan anılarında okumuştum. 1950 seçimleri... Her ilden çok fena sonuçlar geliyor. Canı sıkılan İsmet İnönü "Ben yatıyorum. Yalnız Trabzon ilinin sonucu gelirse, saat kaç olursa olsun beni uyandırın" der. Saban 05:00'e doğru Trabzon'un sonucu da gelir, ama, durum sanıldığı gibi değildir. Orada da seçimi DP kazanmıştır. Paşa baba yatağından uyandırılıp durum arz edilince dudaklarından şu cümle dökülür: "Bu milleti cezalandırmalıyız!" İşte, CHP'nin o gün milletimize bakış açısı!.. İşte, CHP'nin bugünkü uslanmaz tavrı!.. Hâlâ seçimleri neden kaybettiklerini anlayamıyorlar; bu kafayla gittikçe de sittin sene geçse bile yine anlayamayacaklar ve muhalefette kalmaya mahkum olacaklardır. Bizden söylemesi!..
22.08.2007
Muhalefetin zoru!
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Genel seçimlerin üzeriden beş ay geçti. Milletimizin tek başına iktidara getirdiği AK Parti hükümeti ve AK Parti çoğunluğundaki TBMM, gecesini gündüzüne katarak çalışmalarını sürdürüyor. Malum, Türkiye'miz dünyanın en netameli bölgesinde bulunuyor. Böylesine netameli bir coğrafyada yaşayabilmek için güçlü olmak zorundasınız. Bundan dolayıdır ki el, bir çalışıyorsa siz iki çalışmak mecburiyetindesiniz. Aksi halde, bu nazik coğrafyayı size yâr etmezler. Parlamentoyu çalıştırmak, elbette çoğunluk partilerinin yani iktidarların görevidir. Bu meyanda muhalefet de boş oturmayacak; yapıcı (!) tenkitleri ile iktidara yol gösterecektir. Beş aydır parlamentonun içindeyim ve çalışmaları büyük bir dikkatle takip etmekteyim. İktidar, geçen beş sene süre içerisinde kendisine (milletimize) kaybettirilen zamanın telafisi içinde, gerçekten gecesini gündüzüne katmış yoğun bir gayretin içinde faaliyetlerini sürdürmektedir. İktidara adım attırmadı! Herkesin bildiği gibi, A. Necdet Sezer, cumhurbaşkanlığı yerine; AK Parti iktidarına karşı âdeta muhalefet görevini tek başına yüklenmişti! Hem de koyu bir CHP'li olarak malum CHP muhalefetini yürütmekteydi. İktidara adım attırmadı desek aşırı gitmiş olmayız. İktidarın çıkarmak istediği mühim kanunların hemen hepsini veto ederek geri çevirdi. Yapılan genel seçimlerden sonra, parlamento dört siyasi parti grubu ile şekillendi. Herhangi bir kanunun müzakerelerinde, dört siyasi parti grubunun ayrı ayrı söz hakları var. Bir kanun maddesinin görüşülmesi en az iki saati almaktadır. Onlarca maddelik kanunları düşünün; hele bir de buna muhalefetin, iç tüzükten doğan engellemelerini eklerseniz işin zorluğu daha rahat anlaşılır. Biz, iktidar partisi olarak parlamentoyu verimli kılmak; milletimizin ihtiyaç duyduğu kanunları, bir an önce çıkarıp hizmete sunmak istiyoruz. Bu beş aylık süre içerisinde muhalefet partilerinin yaklaşımına bakıyoruz; hiçbirisi yapıcı muhalefet gütmüyor. Kelimenin tam anlamıyla muhalefet olsun diye muhalefet yapıyorlar. İbretlik manzara... Parlamento içinde, her türlü engellemelerle kanunun çıkmasını istemeyen muhalefet partilerinin parlamento içindeki davranışları gerçekten seyretmeye değer! Hemen her tutumları birer ibretlik manzara arz ediyor. Çoğu kez muhalefet partileri el ele vererek, ortaklaşa hareket ediyorlar. Mesela; geçenlerde çok önemli; ülkemiz için hayati öneme haiz bir kanunu parlamentodan çıkarttık. Türkiye'mizin, üzerinde yarım asırdır kafa yorup da bir türlü kuvveden fiile çıkaramadığı malum "nükleer enerji" kanunu... Böylesine "millî" konularda iktidar ve muhalefet ortak hareket etmeli diye düşünüyorsunuz değil mi, sevgili okuyucularım. Aksine, bu mühim kanunun çıkmaması için bütün muhalefet partileri ellerinden gelen tüm engellemeleri gösterdiler. Aralarında anlaşarak Meclis'i terk ettiler ve içeride bıraktıkları bir avuç kişiye, devamlı surette "karar yeter sayısı" arattılar. İktidar partisi diretip, geceler boyu çalışıp kanunu çıkartınca bir de ne görelim! Muhalefet partilerimizden birinin sözcüsü, söz alıp Meclis kürsüsünden, milletin gözünün içine baka baka; biz, milletimiz için çok gerekli bu yasayı elbette destekliyoruz ve kanuna evet diyoruz, şeklinde konuşmaz mı? Bu mesaj canlı yayınla millete, bu şekilde duyuruluyor ancak, bunu söylerken bile, kanunu desteklemek için mahut muhalefet partisine mensup, bir tek milletvekili, genel kurulda bulunmuyordu! Millete öyle gösteriyorlar ama, Meclis'te gerçekte işin tam tersini yapıyorlar! Konumuza yarınki makalemizde devam edeceğiz...
02.01.2008
Muhalefetin sorumluluğu yok mu?
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Dünkü makalede, muhalefet partilerinin nasıl çalıştıklarından bir nebze bahsetmiştik. Nasıl ak'a kara, karaya ak dediklerini; kanunların çıkmaması için bütün güçleri ile çalıştıklarını ama; millete şirin gözükmek için de, bütün engellemelere rağmen çıkan kanunu desteklediklerini Meclis kürsüsünden dillendirmelerini, oysa, kanunu kösteklemek için partili bütün arkadaşlarının Meclis'i terketmiş durumda olduğunu yazmıştık. Şimdi bakınız, bütün muhalefet partilerimiz, başta CHP olmak üzere iktidar partisine sınır ötesi harekâta girişmiyor diye ateş püskürüyorlardı. CHP, bu konuda o kadar ileri gitti ki, Başbakan Erdoğan'ın ABD Başkanı Bush'a harekât yapılmayacağına dair söz verdiğini (!) dillendiriyordu. CHP, bu anlaşılmaz ve sorumsuz tavrıyla, akılları sıra belli kesimlere mesaj vermek istiyordu. Hükümet iktidar partisi her vesile ile kararlılığını açıklıyor, ama muhalefeti bir türlü inandıramıyordu. Beklenilen oldu ve sınır ötesi harekât başlayınca; aynı muhalefet, onca istedikleri şey gerçekleşmekte olup, destekleyeceklerine bu kez de; Başbakan bu harekâtı hangi tavizleri vererek gerçekleştiriyor demezler mi? Şu bizim muhalefetin tutarsızlığını ve sorumsuzluğunu görüyorsunuz değil mi sevgili okuyucularım? Sergiledikleri bu tutarsız ve sorumsuz davranışları milletimiz görmüyor mu zannediyorlar? Muhalefet partilerimizin yanıldıkları nokta da burası, milletimiz her şeyi inceden inceye takip edip değerlendiriyor. İşte, bu değerlendirmelerin neticesi sandığa yansıyor. Muhalefet partileri, sadece seçim sonuçlarına bakıp ibret alsalar ve ona göre adımlarını daha dikkatlice atsalar... Yanlış anlaşılmasın; biz demiyoruz ki, muhalefet iktidar partisiyle birlikte hareket etsin. Onların işi muhalefet; elbette iktidarın yapmak istediklerine, kendileri açısından milletin zararına olabilecek hususlara karşı çıkacaklardır. Çıkmalıdırlar da, bu durum onların en tabii haklarıdır. Ama bir şartla. Tutarlı ve sorumlu olmak şartıyla. Yukarıda örneğini verdik. Harekât yapmıyorsunuz suçlanıyorsunuz; yapıyorsunuz yine suçlanıyorsunuz! Hem de, hiç de yakışık almayan, iğrenç benzetmelerle bu durumu dillendireceksiniz; bunun adına da demokrasi var, o halde muhalefet de var diyeceksiniz. Bu kafayla.... Muhalefet partileri bu kafayla seçime girsinler, bu günkü güçlerini de ararlar! Bizdeki muhalefeti anlamak mümkün mü? CHP, anamuhalefet partisi olarak, geçen dönemde Meclis'te (181) sandalyeye sahipti. Bu dönemde iki parti olarak (DSP ile birlikte) seçimlere girdiler. CHP'nin Meclis'teki sandalye sayısı 100'ün altında!.. Sayın Baykal, apaçık olan bu hezimet tablosunu bile, milletin huzuruna çıkarak, başarı olarak takdim etti! Aslına bakarsanız; böyle muhalefet anlayışına böyle değerlendirme yakışır! Pes doğrusu demek yerine; biraz daha devam deyip, baraja doğru sürüklenmelerini seyretmek lazım! Nasıl bilirsin? Tekrar başa dönecek olursak; harekât birkaç gün gecikince, ABD'nin aldattığı iktidar, harekât başlayınca da, ABD ne karşılığı bu bilgileri veriyor ve harekâtı destekliyor diyorlar. Başbakan bunlara gerekli cevabı verdi ancak; insan demeden edemiyor. Ey muhalefet! Hani demişler ya; muhatabını nasıl bilirsin? Kendim gibi!..
03.01.2008
CHP'nin anlayamadığı!..
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Çok partili hayata geçtiğimiz günden beri CHP, bir kere olsun halkın oyları ile iktidar olamamıştır. Ama buna rağmen, iktidara hangi siyasi parti gelirse gelsin, CHP zihniyeti devamlı iktidarda kalmıştır. Yani, iktidara gelen partiler bir türlü muktedir olamamışlardır. Bu durumun iki ana sebebi vardır. Birincisi, halkın oyları ile, ebediyen iktidara gelemeyeceğini anlayan CHP, yaptırmış olduğu 1960 ihtilali ve onun paralelindeki yeni anayasa ile, gelecek iktidarların muktedir olma güçlerini ellerinden alarak başka başka kurum ve kuruluşlara verdirerek, iktidarın gücünü kuşa çevirmiş olmasıdır. Bu hususta öylesine ileriye gidilmiştir ki, Meclis'in Yasama (kanun yapma) ve hükümetin Yürütme (icra) yetkileri bile ellerinden alındı. Şeklen var gibi gözükse de, belirli kurum ve kuruluşlar marifetiyle onların iktidarlarına set çekilmiştir. Öyle ki, 550 kişilik parlamentonun "evet" dediğine 11 kişilik Anayasa Mahkemesi üyelerinden 6 kişinin "hayır" demesi, parlamentonun gücünü sıfıra indirmektedir! Parlamentoda dikkat ediyorum, CHP, çıkarılmakta olan kanunların yüzde 99'una muhalefet ediyor. Her ne yapılmak isteniyorsa, CHP'ye göre rejimin temelinden bir şeyler sökülüp götürülüyor ve bu CHP'ye göre, parlamento böyle yapmakla "haddini aşmakta!"dır. Ve, yine bu CHP'ye göre yeni, çağdaş modern, demokratik; insan hak ve hürriyetlerine dayalı bir anayasa yapmak için, "... ihtilal yapmak.. rejimi yıkıp yerine yenisini kurmak ve onun için de ölümü göze almak.. şartmış!.." Belli ki; hâlâ İttihat-Terakki'nin "komitacılık" zihneyeti ayniyle sürmektedir!.. İkinci sebep ise, bizzat Süleyman Demirel ve onun hem uzun iktidar yılları ve bir dönemki cumhurbaşkanlığı yönetimidir! Süleyman Demirel, "ürkek" (korkak demeye dilim varmıyor!) kişiliği ile statükonun şaheser numunesidir. En ufak bir arayışın içine girmemiş ve "yeni" ile asla tanışmamıştır. Ürkek kişiliği ona, hiçbir zaman risk aldırmamış ve her "höt" denilmesinde şapkasını kaptığı gibi kaçmıştır. Böyle bir idareci elindeki toplum nereden nereye gidebilir ki? Nitekim, merhum Özal gibi bir deha gelmeseydi, bizler Türk toplumu olarak hâlâ Enver Hoca'nın Arnavutluk'u misali sapanla avlanmaya devam edecektik! Bir yanda CHP'nin bu zihniyeti, diğer yanda Süleyman Demirel'in bu denli ürkekliği ve statükoculuğu!..
06.03.2008
CHP hep aynı
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
CHP, dün ne ise bugün de o. CHP, demokrasi tarihimiz boyunca bir gün olsun milletin yanında yer almadı. Yani millet için olmadı; mütemadiyen millete rağmen yaşadı. Millete rağmen politikalar (politikasızlıklar) üretti! Gerçekte, CHP'nin muhalefeti mevcut iktidarlara olmayıp bizzat milletin kendisinedir. Bundan dolayıdır ki, CHP bir türlü demokrat olamamaktadır. Milletin değer yargılarını paylaşmamaktadır; bilakis onlara sırt dönmektedir. Hatta zaman zaman bunlarla çatışmaktadır. Bu durum ise, CHP'yi milletten uzaklaştırmaktadır. Bunu bilen CHP de iktidarı sandıkta değil, başka yerlerde aramaktadır. Geçenlerde CHP'li bir milletvekili Meclis kürsüsüne çıkıp, 1939-1950 arası İnönü yönetimini eleştiren bir iktidar milletvekiline sözde cevap verdi. Hayretler içerisinde, ağzım açık dinledim. Türk insanı için yüzkarası olan bu dönemi neredeyse göklere çıkardı. Sanırsınız böyle bir mutlu devir ne geldi; ne de gelir! Halbuki o devirde millet tam bir perişanlık içinde idi. Ekmek bile karne ile veriliyordu. O günlerin nüfus cüzdanlarını taşıyanlar, bezi, gazı, tuzu vb. ancak vesika ile ve son derece mahdut miktarda edinebilirlerdi. Halk arasında ayırım yapılır, şeker memura kuruşla verilirken, halka birkaç lira karşılığında satılırdı. "Varlık vergisi"ni ödeyemeyen gayr-i müslim vatandaşlar, Aşkale'ye sürgüne gönderilip taş kırdırılırdı. Kendi halkına da "yol vergisi" adı altında ödeyemeyecekleri vergiler koydu. Bu vergiyi ödeyemeyenleri ise, topluca yol inşaatlarında taş kırma işlerinde kullandı ki, bu hâl, "SS Kampları"nı andırıyordu. O devirde milletimiz sıtmadan kırılmıştır. Sebebi "kinin" yokluğudur. Aynı şekilde bit ve pire her yanı kaplamıştı. Sebep "DDT" yokluğu idi! Evlerdeki ve otellerdeki yataklar samandan yapılabilirdi. Pamuk ise İnönü'nün kardeşi "Kambur Rıza"nın tekelinde idi! Bir yere düğüne gideceksen, giyinmek gerekmektedir. Oysa, üst-baş, ayakkabı kimsede yoktu. Bunlar belirli kişilerde, üstelik ayrı ayrı tedarik edilerek giyilir ve öylece düğünlere iştirak edilebilirdi. Ayakkabı nerede? Milletin kahir ekseriyeti çarık giyiyordu. Her şeyden önemlisi milletin aşı kaynamıyordu. Koskoca bir millet aç biilaçtı. Milletin karnı, ancak DP iktidarında merhum Menderes'in gününde doyabildi. Bu denli bir sefalet dönemini ballandıra ballandıra anlatabilen CHP'liye cevap vermeye elbette değmez. Ama görülen o ki; CHP ve CHP'li dün ne ise bugün de aynı.
10.04.2008
Statüko direniyor!
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Biliyorsunuz, sevgili okuyucularım; bizim demokrasimiz henüz emekleme devresindedir. Kolay değil; onca İslam ülkesi arasında yalnızca Türkiye'mizin anayasasında devlet, sosyal-laik, demokratik ve hukuk prensipleri paralelinde işleyeceğini vadediyor. Ülkemizde, zaman zaman bu prensiplerden birini ve birkaçını diğerlerine tercih edenler oldu. Hatta diğerleri, çoğu kez görmezlikten gelindi. Mesela; mahut bir kesim, laikliği sürekli baştacı eder gözüktü ama bunun yanında demokratikleşmeyi ve hukukun üstünlüğünü sürekli olarak es geçtiler. Laikliği de kendi anlayışları doğrultusunda yorumlayıp, millete dayatma şeklinde uyguladılar. Bu ise sürekli gerginliğe sebep olmuştur. Daha açık ifadesiyle milletle, yöneticilerinin arasını açmıştır. Halbuki, bu prensipler öyle gelişi güzel anayasaya konulmamıştır. Bu değerlerden hiçbiri, bir diğerine feda edilemez ve her birinin atbaşı (birlikte) yürütülme zorunluluğu vardır. Tuzu kuru olanlar; diğer bir deyişle sistemden beslenenler, mevcut durumu yeterli görürler. Asla demokratikleşmeyi istemezler! Bu zihniyet, milletin zengin olmasını da istemez. Ellerinde kullandıkları kalkanlarla milletin üzerine üzerine gelirler. Milleti canından bezdirirler. Millet, canıyla uğraşırken, bunlar kendi işlerini yürütürler. Dolayısıyla statükonun, gelişmeye ve demokratikleşmeye direnmesinden daha tabii birşey olamaz. Kendi saltanatları bitecek; isterler mi?! Bunlara dikkat edin; başta AB'ye karşıdırlar. Karşı olmalarının sebebi açık. Foyaları ortaya çıkacak ve altlarındaki halı kayacak. Bu zavallılar, gerçekte zaman tünelinde kalmış; kelimenin tam anlamıyla statükocu yani gerici zihniyette olanlardır. Kendilerine ilerici yaftası yakıştırmalarına bakmayın. Tarih, onları bu şekilde anıp lanetleyecektir. Yine bunlara dikkat edin; en ufak bir fikrî dayanakları yoktur. Sürekli olarak hamaset yapalar. Bayrak ve milliyetçiliğe vurgu yaparlar. Bağımsızlığımız elden gidiyor; topraklarımız peşkeş çekiliyor derler... Gerçekte öyle mi, yarınki makalemizde devam edelim.
16.04.2008
Kim gerçek milliyetçi?
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Şimdi izler de birbirine karıştı! Kimin ne olduğu belli değil! Milliyetçiliğe, son zamanlarda bir de ulusalcılık eklendi! Yalnız ulusalcılar mı; daha düne kadar karşıt gruplarda gözüküp, birbirleriyle kanlı-bıçaklı olan (!) bir sürü grubun, gerçekten can-ciğer-kuzu sarması oldukları görüldü. Peki, o halde; bunca zamandır milleti kamplara bölüp birbirine kırdırmanın manası ne idi? O vakitler birbirlerine düşman bilinip milleti kamplara bölenlerin, şimdilerde kol kola girmesini millet nasıl anlayacak?! Milliyetçi-ulusalcı; aynı hamasetin peşinde takılıp milletin gözünün içine baka baka bu milleti aldatmaya çalışan mahut zihniyetlere dikkat edin; hemen hepsi vatan-millet edebiyatı yapıp, suret-i hakdan gözükürler. Zaman tünelinde kalan bu tipler asla zamanı (çağı) okuyamazlar. Bu yüzden, kendi geleceklerine ve milletlerine karşı en büyük kötülüğü yaparlar. Ne yazık ki; bunların kahir ekseriyeti saf Anadolu çocuğudur. Gerçek milliyetçilik uğruna bu nâdanların peşine takılmışlardır. Yalanla- dolanla, hamasetle karın doyuyor mu, sevgili okuyucalarım? Gerçek milliyetçilik, millete hizmetle, milletin değerlerine sahip çıkmakla, miletini, milletler topluluğunun şerefli bir üyesi yapmakla anlaşılmaz mı? Peki, bunların yaptıkları nedir? Millete hizmet etmek isteyenlerin önünü kesmekle nereye varılmak isteniyor? Merhum Özal'dan sonra; senelerimiz boşa geçti. Onca sene sonra, mumla aradığımız siyasi istikrara kavuştuk. Siyasi istikrar olmadan ekonomik istikrar sağlanabilir mi? Tam işimizi, aşımızı artırmaya uğraştığımız şu dönemde, birileri ön kesip; milletimizi yeniden o karanlık günlere geri götürmek istiyor! Türk toplumunu yeniden kaotik ortamlara sürüklemek isteyen bu nâdanlar, gerçekte milliyetçi veya ulusalcı olabilirler mi? Kendi milletinin işine, aşına ve şerefine musallat olanlara ne denir? Onu da siz söyleyin sevgili okuyucularım!..
17.04.2008
Dayatma ile nereye kadar?
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Bugün 23 Nisan 2008, TBMM açılalı seksen sekiz sene oldu. Seksen sekiz senenin (yaklaşık) otuz senesini (27 yıl) tek parti yönetimi ile geçirdik. Elli sekiz senedir de, çok partili demokrasi ile yönetiliyoruz. Meclis açılırken duvarına; "Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir" prensibi (düsturu) yazıldı. Tek parti rejimi köklü yapısal reformlara giriştiğinden; ister-istemez hemen her şeyi millete yukarıdan dayattı. Başka türlü de inkılapları yerleştiremezdi. Dolayısıyla bu devri (1923-1950) kendi şartları içerisinde düşünüp değerlendirmek gerekir. Bizim işimiz demokrasi dönemi ile... Yani 1950 senesinde, çok partili hayata geçtiğimiz dönemle alakalı.. Elli sekiz senedir, bir türlü gerçek demokrasiye kavuşamadık. Statüko, bütün gücüyle direniyor. Eski alışkanlıklarımızı (tek parti devrinden kalma) bir türlü bırakamıyoruz. Dolayısıyla, Meclis'in duvarındaki düstur, yalnızca yazı olarak kaldı. Bir türlü kuvveden fiile erişemedi. Gelip geçen bütün iktidarlara bakın; (Menderes'in DP dönemi, Demirel'in AP dönemi, Özal'ın ANAP dönemi ve son olarak Erdoğan'ın AK Parti dönemi) her türlü muhalefet tarafından (partiler ve bürokrasi) vatan hainliği ile suçlandı! Gelip geçen bütün bu iktidarlar, rejimi yıkmakla (yıkmaya teşebbüs etmekle veya rejime aykırılığın odağı olmakla) itham edildiler. Elan da edilmeye devam edilmektedir! Bunun için (rejimi koruma adına) her on yılda bir askerî darbeler yapıldı. 28 Şubat 1997'den itibaren ise, darbelerin şekli değiştirildi. Bütün bu darbeler karşısında demokrasimiz çok cılız kaldı. Zaman zaman bütünüyle rafa kaldırıldı. Her zaman yaptığımız gibi siyasetçiyi suçlayalım da; şu suali hep birlikte sormayalım mı? Hırsızın hiç mi kabahati yok?! Unutmayın; sular ve vicdanlar sıkıştırılamaz!
23.04.2008
AB karşıtı olmak...
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
AB'ye (o günkü adı ile Avrupa Topluluğu) ilk defa 1963 senesinde İnönü'nün imzasıyla müracaat ettik. Aynı İnönü'yü baş tacı ettiğini söyleyen bugünkü CHP en büyük AB karşıtı ve düşmanı!.. Üç-beş sene öncesine kadar Türk Toplumunun yüzde 80'lere varan kahir ekseriyeti AB taraftarı idi. Şimdilerde ise, bu oran yüzde 50'lere düşmüş gözüküyor. AB bir medeniyet projesidir. Siyasi olarak AB'ye girmek istemeyebilirsiniz ama, bu prensiplerden asla vazgeçemezsiniz. Bizdeki AB karşıtlarına dikkat edin (başta CHP-MHP-Ulusalcılar ve her türlü bürokrasi), bunlardan hiçbirisi AB'nin sahip olduğu sosyal, siyasal ve ekonomik kriterlere sahip olmalıyız demiyor, diyemiyor. Belli ki bütün bunlar, hukuku, insan hak ve hürriyetlerini milletimize fazla görüyorlar! Hukuk devleti yerine kanun devleti olmamızı istiyorlar. Mahut zihniyetin tezlerine bakınız: Bizler 200 seneden beri Batı, Batı diye diye battık! Bu yüzden imparatorluğumuzu kaybettik! Şimdi de AB'ye girersek T.C. Devletimizi kaybetmiş olacağız! Üstelik bütün bunları Atatürkçülük adının arkasından yapmaktalar. Bu zihniyet Atatürk'ü 1938'de dondurmuştur. Kendileri de, o gün bugündür zaman tünelinde kalmışlardır. Öyle anlaşılıyor ki, bu tünelden dışarı çıkmaya hiç niyetleri yoktur. Bütün bunları kendi halinde bırakıp bizler, Atatürk'ün gösterdiği; "muasır medeniyet" yolunda yürümeliyiz. Muasır medeniyet bugün itibariyle AB'nin oluşumunu teşkil eden Kopenhag Kriterleridir. İster AB'ye girelim, ister girmeyelim ama, bu kriterleri almaya mecburuz, hatta mahkumuz... Yine dikkat edin; AB bize dayatmıyor. Biz AB'ye girmek istiyoruz. AB kendi kriterlerini hatırlatıyor ve; "Bunlara uyulmadıkça giremezsiniz" diyor. Bundan daha tabii ne olabilir? AB'nin çifte standartlı yaklaşımları yok mu? Elbette var. Müzakereler de bunun için yapılmıyor mu? Türkiye, dün güçsüz olduğu zaman haklılığını haykırdı. Bugün güçlü hâlinde ise haydi haydi haykırır!..
24.04.2008
CHP muhalefeti
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
"CHP muhalefetini Allah, düşmanın başına bile vermesin!" diye boşuna dememişler. CHP muhalefetinin dünyada örneği yoktur. Şahsi kanaatime göre, CHP'nin bu denli bir siyaset gütmesinin iki sebebi var. Birincisi, demokrasiye (çok partili hayata) geçildiği andan itibaren; ebediyen muhalefete itilmenin hırçınlığı ve huysuzluğu ile milletle hesaplaşmaya girişmesi!.. Daha açık ifadesi ile bu şekilde; kendisini iktidardan uzaklaştıran milleti cezalandırmak istemesi. İkincisi ise, muhalefet mefhumundan kelime manasını anlamış olması!.. Dolayısıyla milletin hayrına da olsa ne kanun çıkarılırsa ve ne denli icraat yapılırsa yapılsın hepsini baştan, peşinen karalamak ve kötülemek. Bu durum CHP'nin eski siyaset etme anlayışıdır. Bunda muvaffak da olmuştur. Çünkü, CHP'nin yapmış olduğu imhaya yönelik muhalefeti milletin içinden küçük bir azınlık biliyor; bunların da çoğu kendi yandaşı olduğundan; doğrusu milletten gerekli tepkiyi görmüyordu. Ama, şimdi öyle değil; gelişen iletişim vasıtaları ile, hemen hemen her şey milletimizin gözleri önünde cereyan etmektedir. Milletimiz akı da karayı da görüyor. CHP'nin bu hırçın ve yıkıcı muhalefeti, iktidarlara gün yüzü göstermemiş ve gelip geçen tüm iktidarlar yazımızın başındaki cümleyi söylemiştir. TBMM kanalını izleyen vatandaşlarımızın da yakından görüp takip ettiği üzere CHP, iktidarın her ak dediğine kara demeyi muhalefet etmek olarak bellemiş. Doğrusu bunu da bihakkın yerine getiriyor. Bütün bunlardan anlaşılan husus şudur ki, CHP, tıyneti icabı; her yeniliğe, her güzelliğe ve her türlü hizmete karşı duracak ve iktidara çelme takıp bunları engelleme yoluna gidecektir. Gelmiş ve gelecek bütün iktidarlar, CHP'nin bu tavrını bilip adımlarını ona göre atmalıdırlar!
30.04.2008
Meğer, Özal neler çekmiş!
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Bu millete hizmet etmek kadar zor bir şey yoktur! Bu sistem ile (yani bu bürokrasi ile) mevcut hizmetleri başarabilmek, doğrusu, her babayidiğin harcı değildir. Bir kere; bu muhalefet ve bürokrasi engelleri karşısında yılmadan mücadele edip hizmete devam etmek için millete sevdalı ve aynı zamanda da kelimenin tam anlamı ile sabır taşı olmalısınız! Çünkü; millete yapılacak her hizmet, her çeşit iftiraya, karalamaya ve inkâra açıktır. Siz, bütün iyi niyetinizle; gecenizi gündüzünüze katarak yırtınıyor ve çırpınıyorsunuz. Öyle oluyor ki; sonunda ihanetle dahi suçlandığınız oluyor. Bakınız merhum Özal'dan sonra tam (15) sene geçti. Özal'ın başlattığı hamleler, açtığı ufuklar; çıkarttığı her biri devrim niteliğindeki kanunlar ve ülkemizin dört bir yanının âdeta şantiye görünümüne döndürülmesi kolay mı oldu sanıyorsunuz? Özal, bu toplumun ön yargılarını kaldırdı, tabularını yıktı. Bugün (AK Parti iktidarları dönemlerinde) ne yapılabiliyorsa, hep merhum Özal'ın açtığı çığırlar sayesindedir. Siyasetin kötü talihine bakın ki, merhum Özal, bütün bu yaptıkları ile, onca sene yanında çalıştığı Süleyman Demirel'e bile yaranamamıştır. Yaranmak ne kelime; belki de en acımasız ve yıkıcı muhalefeti Süleyman Demirel'den görmüştür. Demem o ki sevgili okuyucularım; merhum Özal, demokrasi tarihimizin miladı olmuş, onun sayesinde başta gençlerimiz olmak üzere milletimiz, yaşanan dünya ile tanışabilmiştir. Özal, o yaşında bilgisayarla tanışmış ve onu halkına tanıtıp sevdirmişti. Özal'ın ABD Başkanı baba Bush'la geliştirdiği dostluk ve onunla birlikte oluşturmuş oldukları, dünya üzerindeki siyasi hamleleri idrak edememenin bedellerini bugün bile ödemekteyiz! Vaktiyle, bu toplum Özal'ı dinlemiş olsa idi, bugün ne Kuzey Irak ve ne de PKK diye bir derdimiz olmayacaktı! Belki de Musul ve Kerkük bizim kontrolümüzde olacaktı. Bütün bu hayırlı gelişmeleri istemeyen mahut güçler; Kürt realitesini tanıyalım diyen Özal'a nasıl bir iftira atmışlardı; biliyor musunuz? "Kürtçü!" evet; "Kürtçü!" demişlerdi. Ne diyelim, Allah müstehaklarını versin!
01.05.2008
Muhalefetin sorumsuzluğu!
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Demokrasilerde muhalefet, en az iktidar kadar önemlidir. Demokrasiye geçtiğimiz 1950 yılından beri ne çektiysek sorumsuz muhalefetten çekmekteyiz! Bizde, muhalefeti İsmet İnönü, iktidarın her türlü icraatına karşı gelmek, onu karalamak şeklinde anlamış ve CHP'lilerin de böyle anlamaları gerektiğini öğütlemiştir. Hatırlayın; oğlu Erdal İnönü de Özal'ın icraatlarına devamlı karşı olunca, gazeteciler kendisine sorarlar: "Efendim; Özal'ın yapmakta olduğu şu şu hususların yanlışlığını söylüyorsunuz ama doğrusunu açıklamıyorsunuz!" Erdal İnönü kendi üslûbuyla cevap verir: "Eee... Ne yani; doğrusunu söyleyelim de iktidar bizden kopya mı çeksin?!." İşte, bizdeki muhalefet anlayışı budur. Bu muhalefet duruşunun millet tarafından anlaşılma derdi yoktur! Zira bizdeki muhalefetin (CHP) iktidara gelme hesabı yoktur. Onların işi gücü kara çalmak ve iktidarların yaptıklarını kötülemektir. Bundan dolayıdır ki, şu denli fıkralar boşuna söylenmemiştir. İsmet İnönü ile Osman Bölükbaşı aynı uçakta seyahat etmektedirler. İnönü, torununu Bölükbaşı'ya gönderir ve "Dedem, aşağıya bir para atmanızı rica ediyor. Bir köylü bulunca sevinir diyor; efendim!" deyince Osman Bölükbaşı şöyle cevap verir: "Dedene söyle; kendisini uçaktan atsın da bütün bir millet sevinsin!.." Dün olduğu gibi bugün de toplumumuzun ayrışmasından şikayet ediyoruz. Bu ayrışmanın müsebbibi (sorumlusu) olarak da iktidarla muhalefet devamlı olarak birbirlerini suçluyorlar. Halbuki, hiçbir demokratik iktidar bu yönde eylem ve söylemde bulunmaz, bulunamaz! Öyle olunca; iktidar binmiş olduğu dalı kesmiş olur. Ama, sorumsuz muhalefet bunu pekala yapar. Nitekim yapmaktadır da... Düzgün işleyen demokrasilerde iktidar ve muhalefet sorumluluk duygusu içinde hareket etmeli ve asla birisi; "benden sonrası tufan" ve diğeri de "benim olmadığım yerde kimseye hayat hakkı yoktur" dememelidir. Bu ülke hepimizin ve bizler burada birlikte yaşamak zorundayız...
05.06.2008
Ne zaman doğrulsak!..
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Türkiye, ne vakit ayaklarının üzerine doğrulmaya yeltense darbelere maruz kalır! Dün, böyle oldu; bugün de aynı şey gerçekleşmekte! Ülke olarak, merhum Özal'dan sonra, âdeta "fetret-yokluk" devrini yaşadık. Dünkü eyaletimiz Yunanistan, bizi fersah fersah geçti. Yunanistan'da kişi başına 20 bin dolar düşüyor ve bunun 10 bin dolarlık bölümü, yalnızca denizcilikten elde ediliyor. Bizim ise, daha AK Parti hükümetine kadar bu sektörde esamimiz okunmuyordu bile! İlk defa AK Parti hükümetleri döneniminde Türk Denizciliği ivme kazandı. Tuzla Tersanelerinde gerçekleşen ölümlü iş kazalarını bahane ederek, Türk denizciliğini yokluğa mahkum etmek isteyen, kelimenin en hafifinden bazı gafiller var. Maalesef bunlara çanak tutan, aynı duyarsızlıkta bir kısım medyamız da mevcut. Bunlardan, çok satan bir gazetemiz; dünyadaki tersanelerde meydana gelen ölümlü iş kazalarının istatistiğini verirken, İngiltere'yi "0" (yazıyla sıfır), Türkiye'yi ise on binde üç olarak gösterdi. Halbuki, İngiltere, tersaneciliği terk etmişti. Çalışılmayan yerde, hangi ölümlü veya ölümsüz iş kazası olabilir ki?!. Aynı duyarsızlığa başka bir örnek: Kapatılan bir tersanemizin önündeki kalabalığa (işçilere) gazeteci mikrofon tutup soruyor: -Ne istiyorsunuz? -İçeri girip çalışmak... -Ne var içeride; pasta mı var? Ölüm var ölüm!!! Bu genç gazeteci, böyle söylemekle, kendi sanayiini öldürmek ve orada çalışmakta olan 40 bin (aile fertleriyle en az 200 bin) kişinin ekmeğine kan doğramak istediğinin farkında mıdır? İş güvenliği konusunda en radikal tedbirleri alıp uygulayarak ve bunları çok sıkı denetleyip asla taviz vermeyelim. Ama, bunları yaparken; kaş yapalım derken göz çıkarmayalım! Aksi halde, şu okullar olmasa, maarif nezareti (Milli Eğitim Bakanlığ) ne iyi idare edilir (!) diyen adamın derekesine düşülmüş olur!
12.06.2008
CHP'nin anlamak istemediği
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
CHP, yalnızca Türk siyaseti için değil dünya siyaset tarihi için derin bir laboratuvardır. Kendisine "Milli Şef" sıfatını takan müteveffa İsmet İnönü'ye, "...Çok partili siyasi hayata geçeceksin!" dış telkini yapılınca, 1946 seçimlerini bu şekilde yapmak zorunda kaldı. Tabiatıyla bu ilk demokrasi denemesi, mevcut CHP yönetiminin "şark kurnazlığı" paralelinde gerçekleştirildi. Şöyle ki; çıkarılan yasa gereği seçimler, "açık oy, gizli tasnif!" yöntemiyle yapılacaktı. Seçim sandıklarının çoğu insafsız CHP'li ağaların bacaklarının arasında iken, vatandaş onlara hangi partiye oy verdiğini göstererek oyunu kullanabilecek. Seçim sandıklarındaki oyların sayımı ise yine CHP'li memurlar marifetiyle yapılıp zapta geçirilecekti! Evet; CHP'ye kalsa, seçim bu şekilde yaptırılır! Buna da hukuk dediler. İşte CHP'nin hukuk anlayışı budur. Böyle bir seçimde bile kaybeden CHP, sandıkları, yakarak, kaçırarak, denize atarak ve tutanakları istedikleri şekilde düzenlemek suretiyle kendilerini galip ilan ettiler. Bu şekilde, düzmece bir seçim sonucunda kazandık dediler ve bir dört sene daha milletin ensesinde boza pişirmeye devam ettiler. 1950'ye gelindiğinde ise, o yüz karası kanunu, yine dışarısının telkini ile değiştirmek zorunda kaldılar. Artık oylar gizli verilecek ve tasnif açık yapılacaktı. Seçim sonuçları CHP için tam bir yıkım olmuştu. 450 kişilik parlamentoda ancak 39 kişi çıkarabilmişti. 411 milletvekilini Demokrat Parti çıkarmıştı. Millet, kendisini adam yerine koymayanlara âdeta bir şamar indirmişti! CHP, o zamana kadar, tek partili sistemle seçimleri (!) kazanmaya alışmıştı. Ama, bundan böyle çok parti ile seçimlere girilecekti. Bunun için de millete gidip oy istenecekti. Millete hizmet yapılacaktı. Millet, yapılan hizmetlere göre partileri değerlendirecekti. CHP; millete tepeden bakmaya, ona dayatmaya alışmıştı. Bir türlü milletle barışamadı ve ona kendisini iktidara taşıttıramadı. Bu yüzden olacak ki, iktidarı sandıkta (millette) değil başka yerlerde aradı. CHP'nin bu huyu hiç değişmedi. Bakınız; milletin iktidarını devirmek ve kendisini orada söz sahibi kılmak için hâlâ değişik kombinezonların peşinde!..
18.06.2008
İttihatçı zihniyeti
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
AB ile maceramız üzerinden neredeyse yarım asır geçti. Geçen bu süreç, çoğu inişli çok azı (Özal devri) çıkışlı bir manzara arz etti. Öyle zamanlar oldu ki, bazen, sağdaki, soldaki ve ortadaki partilerin hemen hepsi bir ağızdan AB için "tu-kaka!" dediler. Belli bir zaman sonra, evvelce böyle diyen partilerin ve liderlerinin hemen hepsi bu kez AB yanlısı kesildiler! Maalesef, bizim milletimiz de kuzu kuzu, partilerinin ve liderlerinin peşinden giderek bu konuda saf tutuyor. Önceleri yüzde 80 dolayında halkımız AB'ye karşı idi. Sonraları yüzde 80 dolayında AB yanlısı oldu. Şimdilerde ise yüzde 40-50 arasında bocalama süreci yaşanmakta. Geçen asrın başlarında bizler bir imparatorluk kaybettik. Üç kıtaya yayılmış bu imparatorluğu kaybedişimiz kolay olmadı. Bu hâl milletimizin ruhunda derin travmalara sebep oldu. İmparatorluğumuzun yıkılmasına sebep olan zevat; içeride İttihat ve Terakki Partisi mensupları, dışarıda ise, Türk'ün amansız düşmanları olan malum devletlerdi. Türk milletine hangisi daha büyük kötülük yapmıştır diye sorarsanız verilecek cevabım; içeridekilerdir. Bu durum için şöyle bir örnek verilir: "Türk'ün amansız düşmanı İngilizlerdir. Türk milletini bir fidana benzetecek olursak; İngilizler bu fidanı besler gibi gözükürler. Diğer Türk düşmanı olan bütün milletler (devletler) bu fidanın dallarını keser. Belki gövdesini de keser. Her hal ve şartta o fidanın, şu veya bu şekilde sürgün verme imkanı olabilir. Ama İngiliz öyle değildir. O, fidanın dibini çapalar, gübreler, sular. Bu hizmetleri yaparken bizden gözükür. Ama, kimsenin olmadığı bir ortamda, gizlice dibine kezzap döker ve fidanı kurutur. Sonra da; 'a eyvah, nasıl oldu da kurudu?!.' diye feryadı basıp başında gözyaşı döker!" İttihat Terakki zihniyetinin Türk'ün ruh köküne verdiği zarar ise, İngilizinkinden çok daha büyüktür. Çünkü bu zevat, yalnızca Cihan Devletimizi yıkmakla kalmadı, aynı zamanda Türk'ün ruh kökünü de kurutmaya giriştiler! Ve, bunda maalesef hudutsuz mesafeler katettiler! AB kapılarında işte bu kaybettiklerimizi arıyoruz!
25.06.2008
Milletle alay edilmez!
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Bir vakitler (1950 öncesi-İnönü devri), Meclis'in duvarında; "Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir" asmamıza karşın, yapmış olduğumuz seçimlerde (1946 seçimleri), "Açık oy; gizli tasnif!" kararı alabiliyorduk. Böylesine anti demokratik bir ortamda yapılan ve buna rağmen kaçırılan ve imha edilen sandıklar sonucunda bile seçimi Demokrat Parti kazandı ama, kazanan CHP diye ilan edildi! Öyle ya; gizli tasnif vardı! Kim, neye itiraz edebilirdi ki? Millet, kendisine yapılanları, otuz iki dişini sıkmış, derin bir sessizlik içinde bekledi. 1950 seçimleri gelince CHP'ye öyle bir sille (şamar) indirdi ki, CHP o gün bu gündür kendisine gelemiyor. İlelebet geleceğe de benzemiyor! Çünkü, CHP'nin o günkü zihniyeti nasılsa bugün de aynı. Bugün de millete tepeden bakıyorlar. Milletin değer yargıları ile alay ediyorlar! En son olarak; medyada okumuşsunuzdur. CHP genel sekreteri Önder Sav'a yaşlı bir partili geliyor ve hacca gitmek istediğini söylüyor. Önder Sav 80 yaşındaki adamı neredeyse azarlıyor: "Ne işin var orada? Araplara para mı verilir?..." Bay Önder Sav, dünyanın dört bir yanına giden her yaştaki Türk insanına bir şey demiyor da; yalnızca ibadet (hac) gayesi ile Arabistan'a gitmek isteyen adama gitme diyor? Bakınız; bu adam yani Önder Sav bir siyasetçi. Halkına ve halkının değer yargılarına karşı tavır halinde. Böyle bir CHP, bu halktan oy alabilir mi? Onlar, kendilerini hâlâ 1946 şartlarında görebilirler. Ama Türkiye'yi ve Türk halkını kendileri gibi zannedip 1946 şartlarında değerlendirirlerse -ki, öyle yapıyorlar- bunun bedelini öderler. Şimdiye kadar ödediler, bundan sonra da ödemeye devam ederler! Bizim milletimiz, başka milletler gibi çığırtkan değildir. Ağır başlıdır; sabırlı ve tahammüllüdür. Terbiye sahibidir; münasebetsiz muhatabının suçunu hemen yüzüne vurmaz. Sabır ve sükunetle zamanını bekler. Fırsat eline geçtiğinde (mesela seçim sandığı ortaya konulunca) onu en iyi şekilde değerlendirir! 22 Temmuz seçimlerinde; onca zorlama (mitinglere) metotlara rağmen yüzde 18 oy alabilen CHP bu gidişle, yapılacak ilk seçimlerde parlamento dışında kalabilir! Bizden hatırlatması!...
26.06.2008
Muhalefetin böylesi...
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Elbette demokrasilerde muhalefetsiz olmaz. Ama hangi muhalefet? Bizdeki muhalefet anlayışı, tek kelime ile "yıkıcı" olup, iktidarın her ak dediğine kara demeyi marifet bilir. Bununla yetinse, muhalefet görevini yapıyor dersiniz. Bizde hiç de öyle değil; muhalefet, tek parti devrinin dayatmalarına alıştığından, aynı alışkanlıklarını 2008 Türkiye'sinde de sürdürmek ister. CHP muhalefetinin tabiatında halka ve onun değerlerine karşı olmak vardır. Bundan dolayıdır ki, hiçbir zaman halk için politika üretmemiştir. Tek parti iktidarları döneminde alıştıkları üzere hep halka rağmen politika güderler. Dolayısıyla sandıkla iktidara gelmeyi düşünmezler. Daha açık ifadesiyle CHP, Türk halkının kendisini iktidara getirmeyeceğini pek iyi bilmektedir. Zira o treni kaçırdığını, 1950 senesinde, çok partili siyasi hayata geçmek mecburiyetinde bırakılınca anlamış ve pir anlamıştır. Öyle ki, CHP, demokratik usullerle asla iktidara getirilmeyeceğini bilir. Bu bilişi; ona, iktidarı başka yollarla ele geçirmeyi vehmettirmektedir. CHP zihniyeti, bir ilin hem CHP il başkanlığı görevini, hem belediye başkanlığını ve hem de valiliği aynı şahıs üzerinden yürütmeye alışmıştır. Onlara göre, halkın beklentileri, özlem ve talepleri olamaz. Bakınız, bugün bile CHP liderinden aynı zihniyeti paylaşan sokaktaki insanına kadar hemen hepsi darbecilerin yanında yer almaktadır. Bunun için savcının iddianamesini veya mahkeme kararlarını beklemelerine gerek görmezler. Hırsları, akıllarını öylesine örtmüş, gözlerini öylesine kör etmiştir ki, yargının icraatlarında hükümetin bir dahli olamayacağını ve olmadığını bilmelerine rağmen, bundan dolayı Başbakan'ı ve hükümeti karalamayı vazife edinirler. CHP, bu şekilde çağ dışı alışkanlıklarını bir an evvel bırakmalı ve halkın yanında yer almalıdır. İktidara sandıkla gelip gitmesini öğrenmelidir. Aksi halde, 2008 Türkiye'sinde darbecilerden daha komik duruma düşüyorlar...
09.07.2008
CHP, solu da bitirdi!
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Bir siyasi lider veya onun yönettiği hareket, bütün kesimlerin eleştiri oklarına hedef oluyorsa, bu siyasi liderin ve aynı hareket içinde yer alan diğer insanları bütün bu kesimleri suçlayacaklarına; bir an olsun durup kendilerine (söylem ve eylemlerine) bir bakmaları gerekmez mi? Bütün âlemi sersem, yalnız kendilerini akıllı görmeleri karın doyurmuyor. Bu tavrı ile CHP, üyesi, hatta yöneticisi konumunda bulunduğu sosyalist enternasyonale bile gidemiyor! Neden gidemiyor, biliyor musunuz? Dışlanmak ve alay edilmekten korkuyor. Çünkü; Deniz Baykal'ın CHP'si solu da bitirdi. Partisinde öylesine antidemokratik yapı oluşturdu ki, yüzde 25'lik delege barajı ile lidere karşı aday olabilmenin bile önünü tıkamıştır... CHP'nin solculuğu yalnızca dilindedir. Gerçek solculukla yakından ve uzaktan bir ilgisi yoktur. Dünyadaki sol, insan haklarına, hatta tek kişilik fert hakkına bile riayeti esas alırken bizdeki CHP solu, milyonlarca insanımızın konuştuğu Kürtçe diliyle yayını TRT'ye çok görmektedir. İçimizdeki bir avuç kalan azınlığın vakıf haklarına karşı gelerek ne mene solcu olduklarını bütün dünyaya göstermişlerdir. Bir senedir TBMM'nin çatısı altında CHP'lilerle ortak mesai yapıyoruz. Her hareketlerini dikkatlice takip ediyorum. Doğrusu, bendeniz CHP kadar tutucu ve halkına karşı baskıcı bir parti görmedim! AK Parti'nin parti programı ve hükümet icraatları CHP'den daha solcu... Bakınız, işçi sağlığı ve iş güvenliği yasasını bile AK Parti hükümeti çıkartıyor. Her kesimden solcularla konuşuyoruz. Deniz Baykal'ın liderliğindeki CHP'den tamamen ümitlerini yitirmişler. Bunlar, Baykal'ın yüzünden sandığa bile gitmiyorlar. CHP, bu kafa ile sittin sene iktidar yüzü göremez. O, hâlâ kendisini 1950 senesinin öncelerinde yaşıyor zannediyor! CHP, 1950'nin öncesinde yaşayabilir de; milletimiz ve dünya 2008'lerde yaşıyor! Gerçekte en tutucu siyaseti sergileyen CHP, kendisini solcu ve en ilerici parti olarak görüp ilan ediyor. Yani kendisi söyleyip kendisi oynuyor. Bu saatten sonra; hiç kimsenin bostan kuyusunu Galata Kulesi olarak göstermeye hakkı olmasa gerektir. Zira lafa değil, icraata bakılıyor.
10.07.2008
Halka rağmen siyaset!
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Dünyanın çeşitli ülkelerinde "halka rağmen" siyaset yapılmaktadır. Bizde, "halka rağmen" siyasetin yegane temsilcisi CHP'dir. Onun kökleri de ta Osmanlı devrindeki İttihat ve Terakki'ye dayanmaktadır. CHP zihniyetindeki halka rağmenciler, birazcık olsun; hadiseleri ibretle izleyebilseler, mesela Sovyetler'in başına geleni sebep ve sonuçları ile adam akıllı bir değerlendirebilseler. Tarihi iyice tetkik edin; İttihat ve Terakki ileri gelenleri de "ulusalcı" idiler. Bağımsızlıktan yana idiler. Onlar da kardeşliği, birliği ve dirliği savunuyordu. Ama, hırsları akıllarını örtmüştü. Onların bu denli akılsız ve ölçüsüz hareketleri, on sene gibi çok kısa bir zaman diliminde koskoca bir imparatorluğumuzu yıkmakla noktalandı. Siyasetçinin en önemli görevi zamanı çok iyi okuyabilmesi ve onu milleti adına en iyi şekilde kullanabilmesidir. 2008 senesinde, yüz sene önceki siyaset yürür mü? O günün şartları ile bugünküler aynı mıdır? Halka rağmencilik, halka güvenmemenin bir sonucudur. Bu zihniyeti iyi tahlil edin; şayet halk kendilerinin istekleri doğrultusunda bir karara varmamışsa, bu halka karşı düşmanlık edilmeli ve bu halk mutlaka cezalandırılmalıdır! İşte bu zihniyetin demokrasiden anladığı budur. Bunlara göre, halk ne istediğini ve neleri isteyebileceğini de bilmez. Bundan dolayıdır ki, halka ancak dayatılır. Peki, halkın iradesiyle sandıktan nasıl çıkılacaktır. Halkı karşınıza alarak bunu temin etmeniz mümkün olamayacağına göre, iktidarı başka yollarda aramak zorundasınız! Şimdi anlaşıldı mı, sevgili okuyucularım; bu zihniyet neden hep ihtilalleri destekler?!. Bütün bu yapılanlarla demokrasinin ne alakası olabilir? Demokrasilerde siyaset halk için, halkla beraber yapılır. Halkın içine girmek, onun dertlerine ortak olmak, özlem ve beklentilerini bilip onlara hâl çaresi aramak ve üretmek çileli bir iştir. Ve her babayiğidin başarabileceği bir mesele değildir. Dünkü kapalı toplumlarda (biz de öyle idik), "ben yaptım oldu" anlayışı ile bir yere kadar gidilebiliyordu. Bugünkü iletişim çağında, bu şekilde bir adım atabilmenin ve bir yere varabilmenin imkan ve ihtimali yoktur. Bunu bir görüp anlayabilseler!..
17.07.2008
Vesayet demokrasisi!
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Vesayet, hukukta kullanılan çok eski bir tabirdir. Terim olarak manası; "yerine kâim olunmak"tır. Meselâ, aklî melekeleri olmayan bir kişinin; ya doğuştan veya sonradan (kaza veya yaşlanma ile beliren) bu hâle düşmesiyle onun tasarruflarını yapmak üzere bir "vasi" tayin edilir. "Vasi" aklı başında, yetkin kişiliğe sahiptir. Tayini mahkeme gerçekleştirir. "Vasi", vesayeti altındaki kişi adına tasarrufta bulunup, hareket eder. Bu durum, ilgilinin hak ve hukukunu korumak adına yapılır. "Vesayet demokrasisi" de tıpkı bunun gibi, halkı ve halkın temsilcilerini (seçilmişleri) yetkin (aklî melekeleri sağlam) görmeyerek, onlar adına icra-i faaliyette bulunmaktır. Bu ise, çoğu kez denetim mekanizmaları marifetiyle yapılır. Demokrasilerde denetim olmayacak mıdır? Elbette olacaktır. Ama, denetleyen müessese, denetlediği müessesenin fonksiyonlarını iptal edip onun yerine geçmeyecektir! Bu duruma en güzel (tipik) örnek Anayasa Mahkemesi'nin son zamanlarda vermiş olduğu tartışmalı kararlarda görülebilir. Meclis'in açılması için öngörülen "367" şartı ve en son olarak 411 milletvekilinin oyu ile gerçekleştirilen anayasa değişikliklerinin iptali ile, mahkeme kendisini "Yasama" gücünün yerine koymuştur. "Vesayet demokrasisi!" halka dayatmanın, kendilerince; birazcık üstü örtülü biçimidir. Yani, bu şekilde hareket etmekle halkın çoğunluğunun gözünden gerçekler saklanır! Gelişen iletişim araçları, bu hâlin de ipliğini pazara çıkardı! Artık hemen herkesin her şeyden haberi var! Hiçbir şey gizli kalmıyor. Görüldüğü üzere; vesayet demokrasilerinde yetki karmaşası ve hatta yetki gasbı olayları yaşanmaktadır. "Vesayet demokrasisi"ne, halkına ve halkının seçtiklerine güvenmeyen idarelerde rastlanır. Bu ise, gerçek demokrasilerde son derece ayıplı bir kusur, bir eksikliktir. Asla kabul ve tasvip edilemez. Daha açık ifadesiyle söyleyelim: "Vesayet demokrasisi", âlemi kör ve sersem, kendisini ise akıllı görmenin trajikomik bir yansımasıdır ki, demokrasi adına bundan beter bir rezalet ender bulunur...
23.07.2008
Ne zaman adam olunur?
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Adam olma meselesi, son zamanların gözde konularındandır. Önüne gelen, bu hususta ahkam keser!.. Şunu şunu yaptığımızda ancak adam oluruz veya şunları yapmayınca asla adam olamayız, şeklinde yazılı ve sözlü ikazlarla karşılanmak son zamanların moda konusudur. Acizane, bizim kanaatimize göre ise, adam olabilmenin yegane yolu (hem de her hususta) kendisini başkalarının yerine koymaktan geçer. Yani kişi kendi (nefsi) için istediği şeyi bir başkası için de pekala isteyecektir. Öyle, "benim partim kazandıysa, yaşasın demokrasi! Yok, eğer kaybettiysek; böyle demokrasi yerin dibine girsin!" demekle olmaz... Evet, adam olabilmenin yolu, kendimiz için ne istiyorsak, başkaları için de aynı şeyleri istememizden geçiyor. Ne bir eksik, ne bir fazla... Demokrasi havariliğine soyunmak, yazar ve çizerlerin işlerinin gereğidir. Kim olursa olsun, hangi sıfatı taşırsa taşısın; herkesin samimiyet sınavından geçme zorunluluğu vardır. Öyle, âleme nizamat verip, kendisi veya kendileri nizamsızlık içinde yaşamak olmaz! Bir kısım yazar ve çizer (kalemşorlar), bir yandan demokratlığı kimseye bırakmazlarken diğer yandan da pekala "Ergenekoncu!" gözükebiliyorlar! "Ergenekoncu"ları savunabiliyorlar! Pes doğrusu! Hem de peşin peşin!.. Daha iddianameyi görmeden, bu şekilde afra tafra atmaya başladılar. İşin kepazeliğine bakın ki, üstelik bu durumu demokrasi adına yapıyorlar! Bu kadar "pişkin" olabilmek için, doğrusu hangi ateşte yanılacağını biz de bilmiyoruz! Maalesef, bu zevatın da demokrasiden anladığı, "vesayet demokrasisi"dir. Yani halk bilmez, bunlar bilir! Bunlara göre halkımız henüz rüştünü ispat edememiştir. Dolayısıyla kendi lehine veya aleyhine olabilecekleri bilmez, bilemez. Bu kararları tek başına alamaz! Alsa da yanlış alır! O halde ne yapılması gerekir? Halkın veya halkın seçtiklerinin (hükümet ve parlamento) yapmak istediklerini engellemek, yaptıklarını ise boşa çıkarmak lazımdır. Ne zamanı bırakalım; bu kafalar değişmediği müddetçe, bunların adam olmasını beklemek ham hayal değil mi?
24.07.2008
Baykal'ın açılımı
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın, son zamanlardaki 'çarşaf' açılımı kendisinin ve partisinin başını epeyce ağrıtacağa benziyor. Her şeyden önce şu hususun altını çizmekte fayda var; Deniz Bey'in yapmak istediği şey ve buna gösterdiği gerekçelerin hemen hepsi doğrudur. Yani Türkiye'de yaşamakta olan kadınların yüzde 80'e yakını başını şu veya bu şekilde örtüyor. Bu durum sosyolojik bir vakıadır. Bunu görmezlikten gelen, başını kuma gömmüş olur. İyi de; bu durum bugünün meselesi midir? Diğer bir ifade ile sayın Baykal şimdiye kadar nerede idi? Aynı Deniz Baykal, daha dün; TBMM'nin 411 milletvekilinin oyları ile yapmış olduğu anayasa değişiklerini; üniversitelere baş örtülüler de gidebilecek kaygısıyla iptal ettirmedi mi? İnsanın, neredeyse yaşama hakkı kadar doğal bir hak olan öğrenim haklarını; baş örtüsünü bahane göstererek ellerinden almadı mı? Bu hakkı kız çocuklarına vermemek için bir ömür boyu çetin bir mücadelenin içinde değil mi, Deniz Baykal? Şimdi ne oldu da birdenbire 'çarşaf' savunur oldu?! Deniz Bey, son mahareti olan bu yasaklamadan sonra; ayağının altındaki halının kaymakta olduğunu gördü! Önümüzdeki Mart ayında yapılacak yerel seçimler, Deniz Bey'in sonu olabilir! O da yaptığı hatayı anladı ve şimdi pirincin taşını ayıklamaya çalışıyor ki; ba'de harab-ül Basra! İşin bir diğer vahim tarafı ise, kendilerini 'sosyal demokrat' olarak tanıtan bir partinin mensuplarının; 'istemezük!' feryatlarıdır. İşte, bu zihniyetin 'sosyal demokrasi'den anladıkları ve sosyolojik bir vakıa olan Anadolu kadınının giyim tarzını görmezlikten gelmeleri ve kendi içlerinden görenlere karşı takındıkları tavırları! Partiden ayrılma ve belki de partiyi bölme pahasına sergilenen bu tavırlar, Anadolu kadınına bakış açısını sergilemektedir ki, eyvah ki eyvah! Milletimiz, otuz iki dişini gömmüş; CHP'deki bu trajikomik kavgayı, ibretle seyrediyor...
24.12.2008
Baykal'ın çıkmazı
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Aklı başında sosyal demokratlarla konuşuyoruz; bunlardan hemen hiçbirisi Baykal'ı desteklemiyor. Deniz Baykal'ın CHP'nin başında bulunuşunu bir talihsizlik olarak görüp değerlendiriyorlar. Bunlara göre; Baykal'ın başında olduğu bir ana muhalefet, iktidar partisi için biçilmiş kaftan! Tayyip Bey, yatıp kalkıp dua etsin; Deniz Baykal sakın CHP'nin başından gitmesin! Deniz Bey'le birlikte bizdeki siyasetin bir çıkmazı var; o da yenilen pehlivanın güreşe doymamasıdır! Batıda bir siyasi lider seçimi kaybettiği an, derhal istifa ediyor. Bizde ise, kaybettikçe daha da koltuğa yapışılıyor. 1950 senesinden beri demokrasi ile tanışmamıza rağmen, siyasî partilerimizin başlarındaki liderler, sanki kaydı hayat şartıyla seçilmişler gibi, ölünceye kadar genel başkanlık makamında kalıyorlar. Halbuki onlarca kez seçim yenilgisine uğramışlar. Deniz Baykal'a tahammülsüzlüğün derecesine bakın ki, koskoca ana muhalefet partisi Başkentte, kendi içinden bir aday çıkaramıyor! Kendisine rakip olan başka bir siyasi partinin genel başkanını istifa ettirip, aday gösteriyor! Aklı başında olan hiçbir sosyal demokrat Deniz Baykal'ın eritip bitirdiği CHP saflarında yer almak istemiyor! Baykal hakkında yapılan yorumların özeti şudur: Sayın Baykal'ın iktidar olma ve o uğurda bütünleşip çalışma gibi bir derdi yoktur. Onun zihniyeti; az olsun benim olsun ama, isterse sittin sene muhalefette kalalım önemli değil! Dolayısıyla, Baykal'ın 'çarşaf açılımı' da bu kişiler tarafından samimi bulunmuyor. Denize düşen Baykal, yılana sarılıyor, diyorlar! Her insanın siyasetçilik oynama hakkı vardır. Ama, hiç kimsenin, bir siyasî partinin başında bulunup siyasetçilik oynama hakkı olamaz. Hele de bu oyunu bir ömür boyu sürdürmek!.. Baykal'ın asıl çıkmazı; sosyal demokrat gözüküp, faşizan uygulamaları savunmasıdır! Dünyanın bütün sosyal demokrat partileri yeniliğe açıktır. Hiçbirisi statükodan yana değildir. Ve, hemen hepsi de fakir kesimlerden, şehirlerin varoşlarından kitlesel oy alırlar. Bizdeki sosyal demokrat iddiasındaki CHP'ye bakın ki, tüm yeniliklere kapalı, statükodan yana, yandaşları ise, ziyadesiyle zengin kesimi!
25.12.2008
CHP'nin açılımları!
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
CHP'nin isminde 'halk' var; ancak, siyaset anlayışı, iktidara geldiğindeki uygulamaları ve parti yönetim kadrolarının (milletvekilleri dahil) yaşantıları halkın yaşantısı, özlem ve beklentileri ve hatta değer yargıları ile taban tabana zıtlıklar arz etmektedir. Bu yüzden olmalı ki; demokrasiye geçtiğimiz 1950 senesinden beri CHP, hiçbir seçimde halkın oyları ile iktidar olmamıştır. Olamamıştır. Halkın, CHP'ye olan bu nefreti; kendisini aşağılanmış hissetmesindendir. CHP zihniyeti, kendilerini seçkinci bir zümre addederek, halka tepeden bakmayı ve ona dayatmayı maharet bilirler. Bu yaptıklarını da 'halkçılık' adına yaptıklarını ilan ederler. Bu zihniyet her ne kadar kendinden önceki 'Padişahlık dönemi'ni, halkı tebaa; -bu zihniyete göre- 'sürü' olarak gördüğünü iddia etse de, gerçekte ise, bizzat kendilerinin halkı bu gözle gördüğü su götürmez bir gerçektir. Zira, CHP anlayışına göre halk cahildir, ne istediğini ve ne isteyeceğini bilmez. Âdeta hastadır. Hastaya ilaç sorulmayacağına göre, böyle bir halka ancak tepeden dayatılır! Bu seçkinci zümre, yani CHP'liler, halkın ihtiyaçlarını bilirler; dolayısıyla halk için değil halka rağmen bir siyaset güderler. Ama, gelinen bu noktadan sonra (demokrasi ile idarede, 60'a yakın sene sonra), CHP lideri Deniz Baykal'a bir şeyler malum olmuş ki, birilerinin telkinine uyarak, önce 'çarşaf', sonra da 'Kur'an kursu' açılımına yeşil ışık yaktı. Halkın kahir ekseriyeti, CHP'yi samimi görmedi. Çünkü daha dün, TBMM'nin 411 oyla çıkarmış olduğu, başörtülü üniversiteli kız öğrencilere de öğrenim hakkı tanıyan anayasa değişikliğini iptal ettiren aynı CHP değil miydi?!. Yine aynı şekilde; 'Türk çocuklarına 14 yaşına kadar, Kur'an-ı kerim okumayı yasaklayan kanuna 'evet' diyen CHP zihniyetini bu halk nasıl samimi bulsun? Nitekim; ağababaları bile, CHP'nin bu denli açılımlarını 'vatan hainliği' olarak yaftaladı. Zaten, 'mum da yatsıya varmadan' söndü ve bizzat 'çarşafçılar' işi çarşafa dolayarak gittiler!
11.02.2009
Malûmu ilan
Fuat Bol
fuat.bol@tg.com.tr
Facebook
Başbakan Tayyip Erdoğan Londra'daki temasları sırasında İngiltere Başbakanı Tony Blair ile ağırlıklı olarak Kıbrıs ve Türkiye'nin müzakerelere başlaması konularını görüştü. Türkiye, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'ni AB'de gümrük kapsamına alacak "ek protokolü" imzalayacağını açıkladı. Başbakan Tayyip Erdoğan burada üzerine vurgu yaparak bir hususu ifade ediyor ve diyor ki: "... Biz 17 Aralık'ta AB'den 3 Ekim için müzakerelere başlama tarihini aldığımızda kesin olarak ifade etmiştik ki, Türkiye'nin "ek protokolü" imzalaması Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'ni tanımak manasına gelmez; gelmeyecektir. AB'nin üst düzey yetkilileri ve İngiltere başta olmak üzere AB'nin önemli ülkelerinin devlet ya da hükümet başkanları da bizim bu talebimizi normal karşılamış; bizim bu denli imzamızın tanıma olmayacağını teyid etmişlerdi. Kıbrıs'ta çözüm olmadan "Bugün burada Sayın Başbakan'la aynı konuları teyiden görüşüyor ve sürecin nasıl hızlandırılabileceği hususunda görüş alışverişinde bulunuyoruz. Basın toplantısında hem benim ve hem de Blair'in ağızından bunun böyle olacağını dinlediniz. Yani bizim yaptığımız malumu ilandır. Kıbrıs'ta çözüm olmadan, bizim Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'ni tanımamız asla söz konusu olamaz..." Başbakanın bu sözlerini Avrupa Birliği ülke liderleri ve hatta dün de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi lideri Tasos Papadopulos doğrulamasına rağmen, bizdeki muhalefet, başta anamuhalefet partimizin lideri Deniz Baykal olmak üzere, diğer muhalefet liderleri ve de KKTC'nin eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, böyle bir imzanın atılmaması gerektiğini aksi halde, bu durumun Kıbrıs'ı elden çıkaracağımız manasına geleceğini ifade ettiler. Millî çıkarlarımız sekteye uğratılıyor İnsan üzülmeden edemiyor. Kıbrıs gibi milli bir davada bile biz, iktidarı ve muhalefetiyle bir araya gelemiyorsak yazık! Önceki gece bir televizyon programında CHP eski Genel Başkanlarından Altan Öymen'i izledim. Engin siyasi tecrübesiyle CHP'nin bu günkü tavrını suçluyordu: "... CHP bu yaklaşımı ile Türkiye'nin millî çıkarlarını sekteye uğratıyor. Sosyalist Enternasyonale üye olan anamuhalefet partimiz; bu imzanın Güney Kıbrıs'ı tanımak manasına geldiğini söylerse, aynı sözü, bugün Avrupa'da iktidarda olan ve yarın iktidara gelecek liderlerin bu durumu hatırlatmaları Türkiye'yi zor duruma sokmaz mı?..." Aklı selim CHP'li böyle söylüyor. İşte, CHP bu yüzden iktidar alternatifi olamıyor. Hiçbir konuda çözüm üretmiyor. Ya da üretiyor da bunu halka anlatmıyor, anlatamıyor! Belli ki, Türkiye'mizin medeniyet projesi olan AB'ye girmesini istemeyen bir kısım çevreler, millî meselelerimizi dahi kendi kör inatları uğruna ihmal edebilmektedirler. "Statükocu kafa"ya özelleştirme diyorsun; ülkeyi satıyorlar diye feveran ediyor, Kıbrıs'ta çözümü görüşelim diyorsun, Kıbrıs satılıyor diye hop oturuyor hop kalkıyor! Peki sizlerin bu konulardaki fikriniz nedir diye sorulduğunda ise, cevap veremiyorlar! Dünyayı, dünyanın gidişatını okumadan; "böyle gelmiş böyle gitsin!" demeğe getiriyorlar. Ve, üstelik bu zevatın bir çoğu çağdaş geçiniyor! Böyle gelmiş ama; böyle gitmediği, gidemeyeceği ortada!
29.07.2005
Bugün 456 ziyaretçi (3011 klik) kişi burdaydı!
Kendini bitirdi!
12 Haziran 2019
CHP’nin İstanbul Büyükşehir adayı Ekrem İmamoğlu’nu düne kadar kimse tanımıyordu. İstanbul’un Beylikdüzü Belediye Başkanlığı’na hasbelkader getirilmişti. Hasbelkader dememizin sebebi, İmamoğlu önce başka partilerin kapısını çaldı, yüz bulamayınca CHP’de karar kıldı.
Beylikdüzü ilçesinde gayet başarısız bir belediyecilik sergiledi. Zira bizzat kendisi de müteahhitti ve diğer müteahhitlerle el ele vererek, bu güzide beldeyi de betonlaştırarak çığırından çıkardı.
Beylikdüzü’nde ikamet eden birisi olarak söylüyorum: İstanbul’daki belediyecilik tamamen inşaat rantına dayalıdır ve bu ranttan en büyük nasibini alan ilçelerin başında Beylikdüzü gelmektedir.
Zaten E-5’ten geçen herkes, yolun iki tarafındaki ilçelerin (Beylikdüzü-Esenyurt) nasıl betonlaştırıldığını, doğru dürüst yolu ve altyapısı bulunmayan beldenin dikey mimariyle nasıl yaşanılmaz hale geldiğini görüyor ve sebep olanlara lanet ve beddua etmeden yapamıyor.
Hangi akla hizmettir bilinmez; Beylikdüzü’nü perişan eden bu kişi mükâfatlandırılarak İstanbul Büyükşehir’e aday yapıldı.
Meğerse aranan kanmış. Tıpkı Ekmeleddin İhsanoğlu ve Abdullah Gül gibi, sağdan bulunup Erdoğan’a karşı kullanılmak üzere kurgulanan kişiymiş.
İç ve dış çevreler derhal algı operasyonlarına girişti, malum kişi parlatıldıkça parlatıldı. Bunca algıya, belli ki kendi de dayanamadı ve “Ben neymişim!” diyerek havalara girdi.
Kuzu postuna bürünerek üstlendiği rolünü fazla sürdüremedi; zira şöhreti her bünye kaldıramazdı.
Nitekim kaldıramadı da... Çekirge bir sıçradı, iki sıçradı sonunda yakayı ele verdi.
Bir yandan musakka olgusu oluştururken, diğer yandan özel uçaklarla seyahat edip, hakkı olmayan VIP’i kullanmayı zorlaması ve buna mani olmak isteyen devletin valisine ‘it’ demesi tılsımı bozdu.
Eden kendine eder ve her kaptan içindeki sızar. İmamoğlu’nun kabından da içindeki sızıyor.
Hem de bizzat kendini helak edercesine!
Daha sonra basın toplantısı yaparak söylediği, “Vali bize tuzak kurdu, bizden özür dilemelidir!” sözü ise, pişkinliğine tüy dikmiştir. Küfreden kendisi, özür dilemeyi bekleyen de!
Ya Birinci Dünya Savaşı hiç yaşanmamış olsaydı? Strateji oyunu tarihi senaryoları simüle ediyor
Halbuki sen, halka, halkın oyuna talipsin; hakkın olmayan VIP’i zorlamanın manası var mı? Hem VIP’te halk ne arasın?
Pontus ifadesini kullanan Yunan gazetecinin üzerine gideceğine, bu ifadeye neden cevap vermiyorsun diyenleri, “Bana ve hatta daha ileri giderek Trabzonlulara Pontus dediler!” diye algı oluşturmaya yeltendin. Pişkinliğin bu kadarına pes doğrusu!
Bu konuda madem bu kadar hassastın; CHP Tekirdağ milletvekili Özcan Aygün Trabzonlulara resmen ve alenen ve üstelik televizyon ekranlarında ve tüm dünyanın gözleri önünde Pontus derken neden sustun?
Halkı aptal sanmayın, halk her şeyin farkında. Adayları adım adım izliyor, değerlendiriyor ve tüm hareketlerini not ediyor!
Onca kamuflaja rağmen, kısa sürede takke düşmüş ve kel görünmüştür. Bundan böyle İmamoğlu ağzıyla kuş tutsa halka yaranamaz.
Ne diyelim; kendi düşen ağlamaz!
.
Kutuplaşma
22 Mayıs 2019
Ayrışmalara, ötekileştir-melere doyamadığımız şu zamanda, sıklıkla kullandığımız bir kavram ‘kutuplaşma’.
Malum, bizim ülkemiz bir imparatorluk bakiyesi; bundan dolayı da farklı din, dil, ırk ve mezheplere sahip insanların yaşadığı netameli bir coğrafya. Dolayısıyla, bu toplumu oluşturan bireylerden ‘tek tip’ olmalarını beklemek, istemek, dayatmak gerçeğe uygun olmamakla birlikte eşyanın tabiatına da aykırıdır.
Aslında eşit paydada payların çeşitliliği, olması gereken bir zenginliktir ve tüm toplumsal yapıların kaçınılmaz gerçeğidir.
Lakin ta Cumhuriyet’in başından beri, bizde, toplumu tek tipleştirmek üzerine beyhude çabalar sarf eden bir güruh hep oldu. Kendilerine göre de böyle olmak zorundaydılar zira bunlar, çatışma ortamından beslenip serpiliyorlar.
Bu kafa dün olduğu gibi bugün de kendi doğrularını ve değerlerini tepeden dikte etmeyi maharet bilir. Empatiden, anlayış ve başkalarına tahammülden fersah fersah uzak olan bu denli toplum mühendisleri başımızın en büyük belasıdır.
Hemen her kesim,
sınıf, karşı tarafı suçlayıp linç ederek, kendisinin barış ve toplumsal bütünlükten yana olduğunu dile getiriyor. Oysaki bu tavır, kutuplaşmayı tırmandırıp ‘öteki’ kavramını güçlendiriyor.
Durkheim, toplumu birbirlerine bağımlı parçalar olarak görür. Toplumun varlığını sürdürebilmesi ve gelişmesi, bu parçalar arasındaki iş birliğine ve koordinasyona bağlıdır. Bundan dolayıdır ki sosyal ve siyasal alanda ortak genel değerler konusunda çatışmak yerine uzlaşmak zorundayız.
Demokrasinin gereği de budur. Ama galiba bizler henüz demokrasinin alfabesindeyiz. Zira ne demokrasi kültürünü özümseyip benimsedik, ne kendimizden olmayana bir saygımız var, ne ötekinin hakkını gözetiyoruz ve hatta tartışmayı bile doğru dürüst yapamıyoruz.
Yunan gazetesi İstanbul Büyükşehir Belediye başkan adayı Ekrem İmamoğlu için başlık atmış ve “İstanbul’u Yunan kazandı” demiş.
AK Partili Esenler Belediye Başkanı Tevfik Göksu da: “Bu arkadaş nereli? CHP’nin adayı nereli? Nasıl oldu da Yunan medyasının bu sözüne karşı bir ses çıkmadı?” diye sordu.
Tevfik Göksu’nun bu sözü, “Trabzonlulara Yunan diyen başkan derhal görevden alınmalıdır!” şeklinde çarpıtılıp algı oluşturuldu. Şu hale
bakar mısınız?
Halbuki CHP’li milletvekili İlhami Aygün, daha dün şu rezil sözü ettiğinde kimseden ses seda çıkmamıştı: “Diyanet İşleri Başkanı gidiyor Atatürk’e laf atan fesli Mısıroğlu’nu ziyaret ediyor. Mısıroğlu nereli dersiniz? Trabzonlu. Kurtuluş Savaşı zamanında Trabzon kimlerin elindeydi? Pontus Rum Devleti’nin.”
Cehalet ve kin tüten bu pespayeliğin neresini düzeltirsiniz?
AA muhabiri Bayburt’taki dağ yollarının fotoğrafını çekerken uçurumdan yuvarlanıyor; kişi hakkında sosyal medyada ağza alınmayacak laflar ediliyor. Neymiş efendim; seçim akşamı AA sabaha karşı yayını kesmişmiş de.
Velev ki AA hata bile yapmış olsa, bu garip muhabirin suçu ne?
Bunca kin ve nefreti o küçücük kalplerine nasıl sığdırabiliyorlar?
Biz ne ara böyle olduk?
.
Ayrık otları!
29 Nisan 2019
Tıpkı tarihimiz gibi, demokrasi serencamımız da ihanetlerle doludur. Malum, demokrasinin olmazsa olmazı siyasi partilerdir. Siyasi partiler de genel olarak; ideolojik partiler ve kitle partileri olarak ikiye ayrılır.
Demokrasiye geçmeye karar verdiğimiz 1946 yılında; mevcut olan CHP’ye, yine kendi içinden alternatif bir parti (DP) doğdu. İşte bizim demokrasimiz bu iki ana damar üzerinden bugünlere geldi.
Daha doğrusu, gelmeye çalıştı. Zira geçen bu 70-80 sene esnasında her on yılda bir yapılan askeri darbelerle demokrasimiz doğrandı; kuşa çevrildi.
Kamil manada demokratik bir gelenekten gelmiyorduk ve demokrasinin çilesini çekmemiş, onun için her hangibir bedel ödememiştik.
Çok partili demokratik sistem bize dışarıdan dikte edildi ve dışarısının arzusu istikametinde yapılandırıldı (vesayet). Bu çarpık durum 1960 darbesi sonucu yapılan anayasa ile kurumsallaştırıldı. Artık iş, askerin, rejim için tehlike görmesine kalmıştı (35. Madde).
Her kafası estiğinde, bu tehlikeyi görüp darbe yaptı.
Dış güdümlü mahut askeri vesayet( gerçekte ise, dışarısının NATO), seçilmişlerin başları üzerinde Demokles’in kılıcı misali her daim sallandırıldı.
Her on yılda bir tu-kaka edilen siyasetin gelişmesi, kurumsallaşması ve topluma yayılması ve toplumca sindirilmesi önlendi. Öyle ki, aklı başında aileler, çocuklarına siyasete girmemeleri yönünde telkinde bulundu.
Böylece siyaset çığırından çıkarılmış, siyasetçiye ülkeyi idare etmek yerine idare-i maslahatçılık yapması kalmıştır.
Bize bu denli telkinde bulunan batı, biz dahil hiçbir İslam ülkesinin gerçek manada demokratik-leşmesini istemez. Onların istediği; rejimleri ne olursa olsun, ülkelerin kendilerine uydu olarak bağlı kalmalarıdır.
Bizim gibi; ille de demokrasi olacaksa, vesayet odaklı yani yine kendi güdümlerinde olması şarttır.
Görüldüğü gibi, Türkiye, gerçek bir demokrasi mücadelesi verecekse, bunu, hem içeride hem de dışarıya karşı vermesi gerekir.
Daha açık ifadesiyle tam bağımsız olup kendi kararlarını kendisinin vermesi gerekir.
Bunun için de ekonomik yönden güçlü olması, savunmasını yapabilmesi ve hepsinden önemlisi, yerli ve milli bir siyasi iradeye sahip olması gerekir.
Türkiye ne zaman kendi ayakları üzerinde doğrulmak isterse, içimize yerleştirdikleri ayrık otları devreye girer. Ahtapot misali hem içimizden hem de dışımızdan bizi sarmalayıp kuşatırlar.
Tehditlerine maruz kaldığımız, içerideki ve dışarıdaki terör örgütlerine ve bunların arkalarındaki güçlere (devletler) bakın; ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır.
Ve yine bakınız; yeniden bağımsızlık savaşı veren Türkiye, hala devletin içine sızmış ve dışarıdan her türlü tehdidi yapmakta olan ayrık otlarını ayıklamakla uğraşıyor. (FETÖ vb.)
Yılmadan, bıkmadan, usanmadan mücadeleye devam!
Zira ya devlet başa, ya kuzgun leşe!
.
Denetimin böylesi!
26 Nisan 2019
Ekrem İmamoğlu şaşırtmaya devam ediyor. Seçim kampanyasında da şaşırtmıştı; zira CHP’nin alışılagelen, karalayıcı, inkâr edici ve yıkıcı dilini kullanmaktan özellikle kaçınmıştı. Her söz ve davranışıyla adeta muhafazakâr demokrat (tipik AK partili) profili çizmişti.
Bunda da son derece başarılı oldu ve karşı kesimlerden umulmadık oylar aldı.
Lakin seçimlere şaibe karışması iddialarına karşı tutumu ve daha önemlisi, bu haliyle bile oyların birbirine çok yakın çıkması ve kendisinin bir tık önde ilan edilmesi durumunda sergilediği tavırlar da çok şaşırtıcı olmuştur.
Bu demektir ki Ekrem İmamoğlu başkan olsa da, olmasa da şaşırtmaya devam edecek!
Seçildiği takdirde işinin zorluğunu kendisi de biliyor; zira kendisini seçen çok değişik yapılara diyet borcu var! Bakınız, bunlardan bir tanesi için dillendirdiği, “Demirtaş’ın çizgisini beğeniyorum!” tarzındaki çıkışıdır.
Oysa çizgisini beğendiği Demirtaş, “Abdullah Öcalan’ın heykelini dikeceğiz” diyen kişidir.
YSK daha kesin kararını vermeden Büyükşehir Belediye’sinin veri tabanını kopyalatmaya girişmesi ise akla FETÖ’nün ‘Kozmik Oda’ baskınını getirdi!
Üstelik bunu kurum dışından, güvenlik soruşturulmaları yapılmamış kişilere yaptırması şüpheleri büsbütün artırdı. Bunca resmi veya özel, yerli ve uluslararası denetim kuruluşları varken, ülkemizin güvenliğini de ilgilendiren verilerini ne idüğü belirsiz kişilere kopyalatmak hangi akla hizmettir?
Veriler zaten yerli yerinde duruyor ve korunuyor. İdari mahkemenin yürütmeyi durdurmasına rağmen, tebligat henüz ulaşmadı diyerek kopyalamaya devam etmek, tedirginlikten öte, son derece rahatsız edici ve şüpheleri artırıcı bir durumdur.
Belediyeler zaten Sayıştay denetimindedir; ayrıca her belediyenin teftiş kurulu vardır. Kimse size denetim yapmayın demiyor ve hatta bu iş için resmi kurumları da kullanmayabilirsiniz. Ama her işin bir yolu yordamı vardır.
Kim bu üç kişi? Hiçbir resmi sıfatı ve görevi olmayan bu kişilere devletin en mahrem bilgileri nasıl verilebilir? Bu durum, devlet deneyimsizliği yani acemilikle açıklanabilir mi?
Kullanılan dille, yapılmaya çalışılan icraatlar taban tabana zıttır ve durum, akla, vaktiyle CHP’nin iktidara geldiğinde devlet dairelerindeki pervasız davranışlarını getirdi.
Bakanlıklarda ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarındaki en alt görevliden en üst görevliye kadar her kademedeki devlet memurlarını kollarından tuttukları gibi odalarından dışarı atarlar ve bütün bu kepazelikleri kahramanlık olarak sergilerlerdi.
Daha sonra çıkarılan kanunlarla memurlar güvence altına alındı ve her gelen iktidarın elinde oyuncak olmaktan kurtuldular.
Ama öyle anlaşılıyor ki, ‘bedel ödemek’ işinden birileri epeyce bedel ödeyecek!
Dileriz devlet aklı galip gelir ve taçlanan başlar akıllanır!
.
S-400
22 Nisan 2019
Türkiye gibi çok kritik bir bölgede bulunan ülkenin hava savunma sistemine sahip olması zorunludur. Aksi halde, şimdiye kadar yaptığımız ve bundan böyle de yapacağımız yüz milyarlarca dolarlık yatırımlarımızın en ufak bir güvenliği olmaz.
Evet; Türkiye bir NATO ülkesi ama şimdiye dek, NATO’nun her türlü külfetine katlandı. Bunun yanında NATO’nun nimetlerinden istifade etmek şöyle dursun, en gerekli zamanlarda bile ya yüz üstü bırakıldı, ya da düşmanca (yanlış okumadınız) tavır gördü.NATO üyesi olan Türkiye onlarca senedir terörle boğuşuyor; NATO ülkesi olarak müttefik bildiğimiz ülkeler, bizimle savaşan terör örgütlerinin safında yer aldılar ve halen de almaya devam ediyorlar.
Terör örgütü mensupları (FETÖ-PKK) NATO ülkelerinde cirit atıyor; elebaşları, yine bu ülkelerde el üstünde tutulup, korunaklı malikânelerde yaşatılıyor.
15 Temmuzdaki darbe girişiminden sonra, NATO’da görevli subaylarımız, ülkelerine dönmedikleri gibi, dost ve müttefik (!) bildiğimiz NATO ülkelerine iltica ettiler.
Son olarak; Brüksel İddianame Odası, aralarında PKK’nın üst düzey yetkililerinin de olduğu 30’dan fazla kişi ve kurumun terörle mücadele kanunları çerçevesinde yargılanamayacağına hükmetti.
Türkiye, kendi hava sahasını savunmak için, ABD’den Patriot Füze Sistemini satın almak istedi. Tam 17 ay sonra cevap verdiler ve verdikleri cevapta da netlik yok.
Ortaklaşa yapım yok, yazılımı vermek yok; peki ne var?
Türkiye, Rusya’dan S-400 Füze Sistemini almaya kalkışınca; tehdit var!
Patriotları vermeyeceklerinin yanında; Türkiye ile ortaklaşa yürütülen (Türkiye 800 milyon dolar yatırdı) F-35’leri de göndermeyeceklerini çeşitli ağızlardan açıklıyorlar.
Hatta bir kısım ABD yetkilileri daha da ileri giderek, Türkiye’nin NATO’dan çıkarılmasını talep etti. Neymiş efendim; Türkiye NATO karşıtı bir ülkeden silah alıyormuş!
Aynı silahın S-300 modelini, aynı NATO üyesi Yunanistan yıllar önce aldı; neden ses çıkarmadınız?
Yahu! Bırakın ötesini berisini! Türkiye’nin savaş halinde olduğu terör örgütlerine (YPG-PYD) hava savunma sistemi veren ABD’nin Türkiye’ye hangi gözle baktığı belli değil mi?
Benim düşmanıma parasız verdiğini bana paramla vermiyor!
Böyle dost ve müttefiklik düşman başına!
Belli ki, ABD, Türkiye’yi uydusu konumundaki Güney Amerika ülkeleriyle karıştırıyor.
Oysaki, Türkiye’nin ne tarihi, ne coğrafyası ne kültürü buna imkân vermez. Vermediği içindir ki, yedi düvele karşı Kurtuluş Savaşı’nı yapmıştır.
Nitekim şu anda içeride ve dışarıda verilmekte olan savaş da, tipik bir kendine geliş ve kurtuluş mücadelesidir.
Bu mücadelede kimseye boyun eğme durumunda değildir; kendisine gerekli silah ve mühimmatı istediği ülkeden temin etme hakkına sahiptir.
Türkiye artık bölgesel güçtür ve asla parmak sallayıp hizaya getirilebilecek bir ülke değildir.
.
Haydut devletler!
17 Nisan 2019
Düne kadar devletler saman altından su yürütürlerdi. İki kutuplu dünyada kendini şirin ve vazgeçilmez, muhatabını kötü ve çekilmez göstermek asıldı.
Soğuk Savaş dönemi baştan sona propagandalarla geçti. Enformasyon kanallarını, medyayı ve sinemayı elinde bulunduran ABD’nin yalanlarına tüm dünya kandı.
Zira kendisini demokrasi ve insan hakları savunucusu olarak takdim ediyordu.
Buna göre, ABD özgürlükler ülkesiydi; onun iyi dediği iyi, kötü dediği kötüydü. Bu cümleden olarak, ‘haydut devletler’ listesi yapıp ilan ediyor ve bunları dünyadan tecrit etmeyi başarıyordu.
Sömüremediği ülkeleri hedef tahtasına koyuyor; biz de o ülkeleri demokrasi ve insan haklarından yoksun, zorba yönetimler olarak tanımlıyorduk.
Sömürebildiği onca zorba yönetimleri ise, ne o gösteriyor ve ne de biz görebiliyorduk!
Sovyetler’in yıkılışından sonra, dünya tek kutuplu kaldı. Tek başına bu kalış, ABD’yi önce pervasızlaştırdı, daha sonraları ise, küstahlaştırdı.
Bizde yapılan onca darbenin arkasında ABD vardı ama ağaca baktırılmaktan ormanı görememiştik! Görenlerimizi de yine ABD’nin marifetiyle tu kaka ediyorduk.
Trump, ABD’yi adeta haydutların kralı olarak göstermek, malumu ilam etmek için geldi. İsrail’in yaptığı devlet terörünü alenen desteklemekle kalmadı; Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdı ve şimdi de İsrail’in işgali altındaki Golan Tepeleri’nin İsrail’in toprağı olarak ilan etti.
ABD’nin kurduğu uluslararası anlaşmalardan çekildiğini duyurdu.
Belli ki Trump dünyanın çivisini çıkarmak için gelmişti!
Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması’ndan tek taraflı olarak çekilerek, dünyayı nükleer savaş tehdidiyle karşı karşıya bıraktı.
İran’ın legal olan ‘Devrim Muhafızları’ askerlerini terör örgütü olarak ilan etti; buna karşılık İran da tüm ABD ordusunu terör örgütü saydığını duyurdu.
ABD, ya benimlesiniz ya da karşımdasınız diyerek tüm dünyaya meydan okuyor.
Artık ya dünya aklını başına alacak ya da ABD akıllanacak.
Dünyanın akıllanması demek, Sayın Erdoğan’ın da işaret ettiği gibi, ‘5’ten büyük’ olduğunu idrak edip gereğini yapması demek.
Burada, her devlete, kendini sağlama alma görevi düşüyor; zira bu gidişle yarın sıranın kendilerine gelmeyeceğinin garantisini kimse veremez.
ABD’nin akıllanması ise, haddini bilmesidir!
ABD’nin içinden birileri bu haddi bildirirse, dünya rahat bir nefes alır. Aksi halde, yani bu haddi dünya ABD’ye bildirmeye kalkarsa, işte o vakit kıyamet kopar!
.
Herkes için hukuk
12 Nisan 2019
Yargıya bakış açımız, demokrasiyi ne denli hazmettiğimizin tipik göstergesidir.
CHP Genel Başkanı’nın YSK’nın vereceği kararına yaklaşımı hakikaten endişe vericidir. Karar Türkiye’yi ya aydınlığa ya da kaosa çıkaracak ne demektir? Yani yüksek mahkeme kendi lehlerine karar verirse, Türkiye aydınlığa çıkacak, aksi halde kaosa sürüklenecek.
Peh! Peh! Peh!
Biz bu kafanın cemaziyülevvelini biliriz; nitekim kendi partileri kazanınca yaşasın demokrasi; kaybedince de, cahil cühelanın seçtiklerinden ne olur ki anlayışı hâkimdir.
Bakınız Artvin ilinin Yusufeli gibi küçücük bir ilçesinin seçim sonuçları itirazlar yüzünden ancak on gün sonra karara bağlanabildi ve seçimlerin 2 Haziran’da yenilenmesine hükmedildi.
İstanbul gibi on milyon oyun sayıldığı büyük bir kentte de birbirine yakın sonuçlar söz konusudur ve bundan da önemlisi, bilerek veya bilmeyerek yapıldığı öne sürülen fahiş hataların (!) varlığı iddia edilmektedir.
İtirazlar da seçim sürecine dâhildir. Bunlar, sırasıyla, ilçe ve il seçim kurullarıyla YSK’ya yapılabiliyor. Her bir itirazın ve değerlendirilip karar verilmesinin belirli süreleri var.
Durup dururken de itiraz yapılamıyor; her bir itirazın müdellel (delilli, mesnetli) olması gerekir. Tüm bu itirazlar, her bir siyasi parti için haktır; bir lütuf değildir.
Demokratik hakkını kullandı diye de kimse kınanamaz; bilakis, bu hakkı kullanma dığında seçmene, seçmenin kararına saygısızlık yapılmış olur.
Verilen oylara her siyasi partinin sahip çıkması, kendilerinin namus borcudur.
Seçim süreci bitmeden, yani YSK kararını vermeden mazbata peşine düşmek, hafiflikten öte, had bilmezliktir. Zira mazbata yerinde duruyor, kimsenin alıp bir yere götürdüğü yok.
Burada YSK Başkanı Sadi Güven’in yaklaşımı (yargıya intikal etmiş konu hakkında hiç konuşmaması) takdire şayandır. Siyasi parti temsilcileri, ileri sürdükleri iddiaları ve bunlara karşı tezleri dillendirebilir ama mahkeme kararına yönelik, şu veya bu şekildeki bir değerlendirmede bulunamazlar.
Bulunurlarsa suç işlemiş olurlar.
Vaktiyle (2007 yılında) Meclis’in açılabilmesi için 367 garabetini Anayasa Mahkemesi’ne götüren aynı zihniyet; verilecek karar hakkında da ileri geri konuşmuş ve lehte çıkarsa ne âlâ, aksi halde kaos olur denilmişti.
O gün o lafı eden, CHP’nin o günkü genel başkanı Deniz Baykal, aba altından sopayı kime ya da kimlere göstermek istemişti?
Yeter artık!
Sadece Berlin’de hâkimler olmasın; Türkiye’de de hâkimler olsun!
Bunun da asgari şartı; herkesin hukuka saygılı olması ve hukukun kestiği parmağın acımadığının bilinmesidir.
.
Postmodern faşistler!
27 Şubat 2019
Bin yıl sürecek denilen 28 Şubat postmodern faşist darbesinin üzerinden 22 sene geçti.
Zorbalığı beş yıl bile sürmese de, diğer darbeler gibi, bu da toplumda derin travmatik izler bıraktı. Halkın bir kısmını ötekileştirdi ve bunları devletiyle karşı karşıya getirdi.
Ne kendileri rahat ettiler ve ne de topluma huzur verdiler.
Bütün darbelere ve onları yapanlara dikkat edin; Atatürkçü olduklarını söylerler ve darbeleri de onun adına yaptıklarını ilan ederler. Halbuki Atatürk, Meclis’in üstünde güç tanımazdı; bunlar ise, Meclis’i işlevsiz kılarak, kendileri yönetmeye kalkışırdı. Ne menem Atatürkçülükse...
Genç bir bayan akademisyenden aldığım e-mail’i aynen aktarıyorum:
“İlkokuldaydım. Televizyonun ana haber bülteninde heyecanlı bir sunucu, baskınla (!) yakalanan sakallı bir adamı sürekli teşhir ediyor. Konuk ettiği, iki gözü iki çeşme, sözde mağdur olmuş bir bayan ise hıçkırıklara boğularak ağlıyordu.
Söz birliği etmişçesine tüm televizyon kanalları ‘irtica’ yaygaralarıyla yeri göğü inletiyordu.
Anlı şanlı sunucuların irtica diye ekranlara getirdikleri manzaralar ise, lisede namaz kılan çocuklar, üniversite diploma törenlerine katılan başörtülü kızlar, İmam Hatip Lisesi’nde Kuran-ı Kerim dersindeki başörtülü kız çocukları...
Kısaca, Cumhuriyeti ve laikliği tehdit unsuru olarak, benim, annemin ve bizim gibi milyonlarca insanın başörtüsü gösteriliyordu.
Öğretmenim başörtülü bir kadındı. Yasak sonucu, önceleri sadece derste başını açmaya başladı; daha sonra aynı yasak okulun dış kapısına taşındı. Öğretmenimiz istifa edip görevinden ayrıldı.
Üniversiteye geldim; kampüse giren belediye otobüsündeydim. Ana kapıdan geçerken otobüs durduruldu, güvenlik görevlisi geldi ve başımı açmam gerektiğini söyledi. Aksi halde giremezsin dedi. Suçumun ne olduğunu sordum; başörtümle güvenliği tehdit ettiğimi söyledi.
İrkildim ve kendimi canlı bomba sandım. Başımı açıp içeri girdim; okulun güvenliği sağlanmıştı!
Güvenlik görevlileri ve otobüs şoförleri, her müdahalede biraz daha mahcup bir edayla, kendilerinin ailelerinin de başörtülü olduğunu dile getirip, emir kulu olduklarını söylüyorlardı.
Mezun oldum. Başörtüsü yasağı yalnızca kamu kuruluşlarında yoktu. İş için başvurduğumuz özel kuruluşların yetkilileri de başörtülü bayan çalıştıramayacaklarını, bazen kibarca, bazen de pervasızca dile getiriyorlardı.
Siz vebalı olmasanız da, muhataplarınızın söz ve davranışları size vebalı olduğunuzu hissettiriyordu.
Peki, ben ne yapmıştım? Benden neden rahatsız oluyorlardı? Ben niçin böylesine bir tehdit unsuru olarak addediliyorum? Bu sorulara hiçbir zaman doğru dürüst bir cevap bulamadım.
Koca koca adamlar, modern-özgürlükçü kadınlar yıllarca başörtüsü yasağını tartışıp durdular. Usanmadılar, uslanmadılar, utanmadılar...
Üniversitelerde ikna odaları kurup, faşistlikte rakip tanımadılar.
Gelinen bugünde, tüm bu kepazeliklere son verildi. Postmodern faşistlerden hiçbirisi pişman olmadı ve özür dilemedi.
Demek ki konu başörtüsü değildi; Müslümanca inançtı. İnançla savaştı.
Ancak bilmiyorlardı ki inançla savaşılamazdı.
.
Laiklik nedir? Ne değildir?
20 Şubat 2019
Biz Türkler, Doğulu bir kavim olmamıza rağmen, tarih boyu hep Batı’ya doğru yürümüş ve Batı’yı kendimize yurt edinmişiz.
Buharlı makinenin keşfiyle birlikte, Batı, maddeyi hükmü altına alarak güç elde etti. Elde ettiği bu gücü de sömürü aracı olarak kullandı ve zenginliğine zenginlik kattı.
Bu zenginliğine rağmen, Batı, kendi içindeki değişim ve dönüşümü uzun süreli savaşlar yaparak, çok kan dökerek ve çok ağır bedeller ödeyerek gerçekleştirdi.
Tüm bu zorlamaların sonucunda, Batı, asırlar boyu boyunduruğunda inim inim inlediği kilisenin hegemonyasından kurtuldu.
Kilise baskısından kurtulan Batılı toplumlarda laikliğin uygulanması zor olmadı. Çünkü Hıristiyanlığın dünyaya ait, dünya nizamına ait bir söylemi yoktu. Bu yüzden olsa gerektir ki laiklik, usuletle ve suhuletle (kolaylıkla) uygulanabilmiştir.
Avrupa’da en katı laiklik Fransa’da vardır; orada bile okullar kiliseye bağlıdır. Dolayısıyla, Avrupa’da kimsenin dinine, inancına, dini ritüellerine ve dinsel hayatına karışılmamıştır.
Kısaca, laiklik, orada dindarlar üzerinde bir baskı ve hatta zulüm aracı olarak kullanılmamıştır.
Biz de ise bütün bunların tersi oldu; laiklik gibi uygulamalar toplumumuza tepeden dayatılıp giydirildi ve bundan da önemlisi, bunlar birer zulüm aracı olarak kullanılarak toplum ayrıştırıldı.
Malum, milletler dilleriyle anılır. Cumhuriyet öncesi dönemde, asırlar boyunca Osmanlı Türkçesini kullandık. (Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan çeşitli unsurlar kendi dillerini kullanırlardı; ancak devletin dili Osmanlı Türkçesi idi.)
Bu dilin alfabesi de Arap elifbasıydı. Cumhuriyetle birlikte Latin alfabesine geçtik; dolayısıyla geçmişle bağımızı kopardık. Neden biliyor musunuz? Çünkü Osmanlı Türkçesini de yasakladık; Osmanlı Türkçesi ile yazılmış milyonlarca kitabı okuyamadığımız gibi, Osmanlı Türkçesi ile yeni kitap basımına da müsaade etmedik.
Bu yapıp ettiklerimizle bugün geldiğimiz noktaya bakın; gençliğimiz, (üniversite) İstiklal Marşı şairimizin (M. Akif Ersoy) ve yakın dönem edebiyatçı-larımızın (Yahya Kemal, Necip Fazıl, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar, Falih Rıfkı, Refik Halit Karay, Ömer Seyfettin, vd.) dilini anlayamıyor.
Bırakın daha ötesini, Atatürk’ün söylem ve söylevlerini anlayamıyor.
Özal’ın gününe kadar bu ülkede fikir ve ifade hürriyeti ile din ve inanç hürriyeti yoktu. Vardı diyen yalan söylüyor. 141, 142. ve 163. maddeler kaldırıldı da millet bir nefes aldı.
O maddeler yüzünden, sağcısı, solcusu ne kadar fikir üreten veya fikrini ifade eden aydın varsa hapsi boyluyordu. Üç beş dindar kişi bir araya gelip kitap okuduklarında, yakalanıp, tarikatçı muamelesi görüyor ve laikliğe aykırı davrandı diyerek, irticai faaliyetten dolayı bunlar da hapsi boyluyordu.
İslam dini, kendi müntesiplerinin (Müslüman) hayatını ana rahmine düştüğü andan, doğup-büyüyüp-yaşayıp-ölünceye kadar kuşattığından, birey bazında kişinin laikliği düşünülemez.
Müslümanların yaşadığı bir devlet laik olur, nitekim oldu. Ama inanç veya inançsızlık yönünden devlet bireye bir şey dayatamaz ve bireyin de bu şekildeki hayatına müdahale edemez.
Maksat laiklikse, Batı’da uygulanan şekli budur. Ama bizde maksat üzüm yemek olmayıp, bağcıyı dövmek olduğundan, devlet, dindar vatandaşını laiklik sopasıyla dövmüştür.
Bir başörtüsü yüzünden çekilmeyen zulüm kalmadı.
Neden sonra, bu yönde adımlar atıldı ve nihayet, eğitimde ve kamuda başörtüsü serbest kılındı.
Ama görüyorsunuz, ABD ordusunda bile başörtülüleri laikliğe sığdıran mahut zihniyet, Türk ordusu içindeki başörtülüleri pekâlâ laiklik karşıtı eylem olarak görüp değerlendirebiliyor.
Bu denli köhnemiş bir mütalaayı veren savcı, zaman tünelinde kalarak, belli ki eskiyi hortlatmak istiyor! Neyse ki Danıştay’ın 2. Dairesi, savcının görüşünü dikkate almayarak, davanın reddine karar verdi.
.
Yol ayrımı!
13 Şubat 2019
Demokrasimizin üzerinden 70 küsur sene geçmesine rağmen, birey ve devlet bazında gerçek demokrat olamadık. Bunun da başlıca sebebi, demokrasinin, bize dışarıdan zorla telkin edilmesi ve telkin edici zorbaların iplerimizi ellerine almaları ve kukla oynatır gibi bizi oynatmalarıdır.
Çok kritik bir coğrafyada bulunmamızdan dolayı bize biçtikleri rol, ‘uydu devlet’ modelidir.
Evet... 1946’dan bu günlere, bu anlayışla yani, sürünerek geldik.
Önümüze konulan sandığın hakkını hemen her seferinde verdik ama iktidar diye seçtiklerimiz hiçbir zaman muktedir olmadılar, olamadılar. İktidar yapılmadılar.
İngiltere veya ABD bizi işgal edip, başımıza bir genel vali tayin etseydi; bu yaptıklarının yüzde birini yapamazlardı. Nitekim birinci büyük savaştan sonra, işgal ettikleri yurdumuzda bunu denemek istediler.
Karşılarında; ‘Ya istiklal ya ölüm!’ diye yola çıkılan Kurtuluş Savaşı’nı ve onun destansı ordularını (kahraman kumandan ve kahraman askerlerini) buldular.
Zaferle sonuçlanan savaşın bitiminde, eskinin külleri üzerine yeni bir devlet kuruldu.
Eskisini yıkanlar, iki ana sebepten ötürü yıktılar. Birincisi maddi idi; başta petrol olmak üzere, yer altı ve yer üstü kaynaklarını Türklerin elinden almak. İkincisi ise, maneviydi; Türklerin elindeki kutsal kitabı (Kuran-ı Kerim) almak, Türklerin başındaki halifeliği ortadan kaldırmaktı.
Eski devletimizi yıkıp, tüm emellerine kavuşmalarına rağmen, yeni kurulana da hep kuşkuyla baktılar. Bunlar yeniden güçlenip, eski kuvvet ve kudretlerini elde ederler mi diye, sürekli endişe ettiler. Sürekli kontrol altında bulundurmak istediler.
Bundan dolayı da yeni devletimizin kodlarını ele geçirmek için akla hayale gelmedik yol ve yöntemleri denediler.
Başımıza genel valilerini atamak yerine, bu kez, içimizdeki beyinsizleri devşirme yoluna gittiler.
Oyunun ikinci perdesi demokrasi telkiniyle başladı, NATO ve uluslararası mali kurum ve kuruluşlarla (IMF, Dünya Bankası, derecelendirme kurumları, vb.) devam etti.
Ülkeyi kalkındırmak ve kendi ayakları üzerinde tutmak isteyen siyasetçiler darağaçlarını boyladılar. Sürekli olarak darbelere muhatap kılınıp istiskal edildiler.
Sürünerek gelebildiğimiz 2014 yılında bir de ne görelim? Ülkemiz tüm kurum ve kuruluşlarıyla FETÖ’ye teslim edilmiş! Birçoğumuz daha olayın vahametin kavramadan, mahut örgüt, altın vuruşunu yaptı (2016). 15 Temmuz’da, aşağılık bir darbe girişimiyle kardeşi kardeşe kırdırmak istediler.
Başarabilselerdi Türkiye bugünün Suriye’si olurdu.
Yol ayrımına gelen Türkiye, radikal kararlar aldı, idari sistemini değiştirerek başkanlık modeline geçti. Böylece daha etkin ve daha süratli kararlar alabilecek, bir yandan terörle mücadele ederken, diğer yandan yeniden kuruluşunu süratle tamamlayacak.
Artık kim ne derse desin, ne yaparsa yapsın; ya olacak, ya olacak!
Başka yolu yok!
Yok böyle siyaset!
21 Aralık 2018
Türk siyasetinin en büyük açmazı, kapı gibi güvenilir bir ana muhalefetinin olmamasıdır. Öyle ya; iktidarın yegâne alternatifi odur. Bir bakıma, böyle bir ana muhalefet olmadığı içindir ki vesayet odaklarına gün doğmuş ve demokrasiden ümit keserek darbe yapmayı maharet bilmişlerdir.
Vesayet odaklarının, ana muhalefetten iktidar umutları olsaydı, seçim dönemini bekler ve darbe gibi bir kepazeliğin öncüsü olmazlardı. Nitekim 60 ihtilalini yapanlar, muhalefet liderini başbakanlığa getirmekle kalmamış, kendisine bağlılıklarını şu meşum (uğursuz) cümleyle dile getirmişlerdi: “Paşam, emirleriniz bize Peygamber buyruğudur.”
Toplumsal olarak diğer bir şanssızlığımız da, ortanın solu diyerek yola çıkan ana muhalefetimiz, solu da kendine benzetmiş ve dünyada emsali bulunmayan, ne idüğü belirsiz bir yapıya bürünmüştür.
Halkçı geçinip emekten yana olduklarını iddia etmelerine karşın, fildişi kulelerde oturup, viski yudumlayarak, halkla alay etmeyi ve kafalarındaki cinlikleri halka dayatmayı solculuk bilmişlerdir.
FETÖ’nün borazanlığında gemi azıya almış, evlere şenlik bir muhalefet anlayışımız var. Bakınız, ana muhalefetin lideri olacak kişi, ülkenin seçilmiş başbakanı hakkında uyduruk (montaj) ses kasetlerini (FETÖ imalatı) Meclis’in çatısı altında, parti grubuna ve tüm Türkiye’ye yayınladı.
Araştırmadan, etmeden, bilmeden (bilmiyoruz, belki de bilerek!) eline tutuşturulan o kasetleri yayınlamak ve onlara dayanarak başbakanı ‘başçalan’ diye yaftalamak, siyaset kitabının neresinde yazıyor? Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir siyaset yok!
Atılan onca iftira ve yapılan hakaretler mahkeme kararlarıyla tespit ve tescilli, zira ödenen tazminatlar ortada. Ama hiçbir şey olmamış gibi aynı tezvirat gırla gidiyor.
Aynı adam, dün de Almanya’ya gittiğinde Türkiye’yi jurnallemiş ve Türkiye’de can güvenliğinin olmadığını söyleyerek turist olarak seyahat edilmemesini salık vermişti.
Bugün de aynı yere gittiğinde, Türkiye ve Türk düşmanlarıyla görüştü ve Türkiye’yi karaladı.
Bu ne menem bir muhalefettir ki hep bir ağızdan, bir Saray edebiyatıdır tutturmuş gidiyorlar. Ayol! Bu Saray denilen mekân, Türkiye’nin temsil mekânı olup milletin malı mıdır, yoksa Sayın Erdoğan’ın şahsi mülkiyeti midir?
Ayıptır, ayıp!
Bakınız, İstanbul’daki vilayet binasını Osmanlı yaptı ama şimdi orayı Cumhuriyet’in valisi makam olarak kullanıyor. Osmanlı’nın esamisi ve hatta gelip geçen onca validen hiçbirisinin esamisi okunuyor mu?
Demek ki neymiş? Şahıslar geçici, mekânlar ve devlet devamlıdır.
Orası, milletin parasıyla yapılan, milletin temsil makamından başka bir şey olmayıp, şahıs planında kimsenin mülkü değildir. Hele hele orada temsilci ve geçici olarak bulunanların hiç değildir.
Hangi mahkeme kadıya mülk kalmıştır?
Sayın Erdoğan bugün var, yarın yok. Gidince, ağzınızda pelesenk ettiğiniz ‘Saray’ı beraberinde mi götürecek?
O Saray denilerek karalanmak istenen yerden 82 milyonluk Türkiye idare ediliyor. Bin bir odası var diyerek, ağızlardan salya akıtmanın manası var mı? Zira onlar yatak odaları değil, hepsi çalışma odası yani ofis. Bu millete hizmet üreten mekânlar; bin değil, beş bin olmadığına dertlenin asıl.
Muhalefet dediğin, iktidara karşı yeni ve çok daha cazip politikalar üretir, projeler yapar, teklifler sunar. Bizdeki gibi ‘işkembe’ siyaseti yapmaz!
Bilinmelidir ki siyasetçinin yaptığı küfür ve hakareti millet üzerine alınıyor, zira onları kendisi seçiyor.
Millet de küfür ve hakaretin karşılığını sandıkta veriyor, başka ne yapsın?
Hâlâ akıllanmayacak mısınız?
Solculuğa da, solculara da, muhalefete de yazık ettiniz!
Bu kafayla, tek başarınız olan, sittin senedir iktidar olamamaktan da ibret almıyorsanız, biz daha ne diyelim?
.
Adaylar ve ittifaklar
30 Kasım 2018
Belediye başkanlığı makamı çok özveri isteyen, meşakkatli ve aynı oranda da kutsal bir görevdir. Zira halkın efendisi, halka hizmet edendir.
Yerel makamlar halkla iç içe olduğundan, bu yöneticiler, yapıp ettikleriyle, tavır ve davranışlarıyla her an halkın gözleri önündedirler. Bundan dolayı da temsil ettikleri partilerinin barometreleridirler.
En kötü yönetici, kibirli olup yanına yaklaşılamayan kişidir; o, bu haliyle derhal halkın nefretini kazanır ve artık ne yapsa beyhudedir (boş).
Demokrasi tarihimiz boyunca halkımız, seçip makama getirdikleriyle pek müşerref olamadı. Zira seçildikten sonra halktan koptular ve makam kapıları halka duvar oldu.
Halka sürekli tepeden baktılar; halkı, halkın ihtiyaçlarını dinleyip tespit etmek ve gereğini yapmak yerine, fildişi kulelerinde ‘vur patlasın-çal oynasın’la zaman öldürdüler.
Belediyelerin kapılarını halka açan ve halka dönük politikalar üreten ilk parti Refah Partisi olmuştur. Özellikle, çöp dağlarının sıralandığı, halkının susuzluk ve havasızlıktan kırıldığı İstanbul şehrinde sergilenen belediye hizmetleri, mahut partiyi merkezi yönetimin iktidarına taşımıştır.
Halk, kendisine yapılan hizmetleri bire bir görüp, tercihini o yönde kullanmıştır. Hizmet yerine burnu havada gezen, halktan kopuk ve hizmetten yoksun başkanları da ‘istenmeyenler’ olarak değerlendirmiş ve sandıklara gömmüştür.
Sayın Erdoğan buna ‘gönül belediyeciliği’ diyor ki, doğrudur. Halkın gönlünde taht kurmayan başkanlar, yalnız kendi seçilemeyişleriyle kalmıyor, partilerine de zarar veriyorlar.
Yerel seçimlerin kendine mahsus şartları vardır; seçim kazanmak isteyen partilerin bunları dikkate alıp özen göstermesi gerekir. Ben yaptım oldu mantığı, yerel seçimler için tek kelimeyle mantıksızlıktır ve halkla alay etmektir.
Bundan dolayıdır ki halkın nabzını tutmak ve sağlıklı anketler yapmak ve tarafsız kanaat önderlerinin gözlemlerine değer vermek çok önemlidir.
Parti teşkilatını kale almayan, teşkilata rağmen seçim kazanırım diyen zihniyet iflasa mahkûmdur. Seçimi kazanmak isteyen partiler, halkın tercihleri doğrultusunda, teşkilatla tecrübeyi ve dinamizmi harmanlayarak aday belirlemek zorundadır.
Zira tüm siyasi partilerin son genel seçimlerdeki oy oranları gerçeği, gerçeğin ta kendisini haykırdı ve herkesin aklını başına devşirmesine neden oldu!
Büyükşehirler dâhil birçok şehrin belediye başkanları, kendi seçimi değil diye veya sevmediği adaylar var diye genel seçimlerde çalışmadı ve partilerinin oy kaybetmesine neden oldular.
Büyükşehir belediye başkanı olup, kendi partisinden olan ilçe belediye başkanlıklarını ziyaret etmeyen başkanların varlığı biliniyor ve bunlar, bir bir not edildi!
Yapılan anketler de yerel seçimlerin, yalnız başına ‘lidere endeksli’ olarak ve hatta tek bir partinin kazanamayacağını gösterdi. Bundan dolayı da ittifak şart oldu.
Nitekim CHP de MHP dışındaki muhalefet partileriyle ittifak yapmak zorunda kaldı.
Beri tarafta da Sayın Bahçeli, Cumhur İttifakı’nın gereğini yaptı ve sürpriz bir kararla üç büyük şehirde aday çıkarmayıp AK Parti’nin adaylarını destekleyeceklerini açıkladı. Sıra AK Parti’de; o da gerekeni yapmalı ve MHP’nin güçlü olduğu illerde MHP’li adayları desteklemelidir.
Zira ittifakın gereği, jeste karşı jesttir.
.
Türkiye yol ayrımında!
28 Kasım 2018
Malum, demokrasi hayatımızda parlamenter sistemi işletemedik. Sistem, sürekli kaos ve istikrarsızlığa neden olan koalisyonlar ve daha da vahimi, her on yılda bir darbe üretti.
Dünyadaki diğer parlamenter sistemler darbe üretmiyor da Türkiye’deki sistem neden üretiyor biliyor musunuz? Bizimkisi gerçek manada sistemsizlik de ondan.
Bizdeki ne menem demokratik parlamenter sistemse, halkın seçip başına geçirdiği başbakanı ve bakanlarını asıp, adına da “demokrasi bayramı” demeyi maharet bilmiş.
Halkın liderinin katledilmesi ve kahir ekseriyetinin kan ağlaması, “bayram” olarak ilan ediliyor.
Darağacında sallandırılanlar, gerçekte ne başbakan ve ne de bakanlarıydı; halkın kendisiydi ve halkın yarınlara ait umutlarıydı. Zira bundan böyle gelecek başbakanların makam odaları darağaçlarının gölgesinde kurulacaktı!
Bu halin tipik örneğini, uzun yıllar başbakanlık koltuğunda oturan Süleyman Demirel’in şahsında ve herkesi şaşırtan savrulmuş icraatlarında görmekteyiz.
O Süleyman Demirel ki kâh kömürden elmasa, kâh elmastan kömüre dönüşerek, kendi tabiriyle rodeoculuk oynadı. Huysuz atın üzerinde durmak için çok zorlandı ve çok kez düştü, düşürüldü.
Onca acı tecrübelerden sonra Türkiye, sırtındaki deli gömleğini yırtıp Başkanlık sistemine geçti. Bu sistemde, Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerinden sonra, ilk defa yerel seçimler yapılacak. Bu seçimler de kazasız belasız atlatılınca, Türkiye, 4-5 yıl sakin ve istikrarlı yönetimlere kavuşmuş olacak.
Daha da önemlisi, bu süre içerisinde, Başkanlık sistemi kuvveden fiile çıkmış olacak. Yani beklentiler gerçekleştirilmiş olacak.
Bundan dolayıdır ki Türkiye kelimenin tam anlamıyla yol ayrımındadır.
Zira içimizde ve dışımızda birileri bu sistemi çalıştırmamak ve Türkiye’nin yeniden kaotik ortama sürüklenmesini istemektedir. Bunlar sistemin çalışmaması ve tıkanması için her yolu deniyorlar, denemeye devam edecekler.
Onlar da biliyor ki sistem kökleşip yerleşince, çanlarına ot tıkanacak ve sürekli arzu ettikleri kötü emelleri bir daha gerçekleşmeyecektir.
Oynanmak istenen oyunları ve açık söyleyelim, yapılmak istenen envaiçeşit darbeleri gören ve Türkiye’nin beka sorununa işaret eden yegâne siyasetçi Sayın Devlet Bahçeli olmuştur.
Başkanlık sistemi de onun eseridir; bu sistemin kökleşip yerleşmesi için çalışan, çırpınan, özveride bulunan ve milletten takdir toplayan da kendisidir.
Hiçbir ön şart öne sürmeksizin İstanbul, Ankara ve İzmir’de aday çıkarmayacaklarını ve AK Parti’nin adaylarını destekleyeceklerini söylemesi, onun devlet adamlığı kumaşına sahip olduğunu gösterir.
Bu şekildeki hareket, önce vatanım, sonra partim ve en sonra ben diyen vatanseverlik göstergesidir. Kendi söylemiyle, üstünü bir daha çizerek belirtmeliyiz ki “Vatan elden çıktıktan sonra, bütün belediye başkanlarını kazansak bile, bu ne ifade eder?”
Not: AK Parti’nin Cumhur İttifakı’na yaklaşımı ve adayları cuma yazısında
.
Yine bürokrasi!
17 Ekim 2018
Ta İttihat ve Terakki’den, ondan bire bir tevarüs eden CHP’nin tek partili yönetimlerinde devlet, hükümet ve bürokrasi iç içeydi. Yani bir ilin CHP’li il başkanı ile belediye başkanı ve valisi aynı kişiydi.
Uzun müddet süren tek partili sistem, bürokrasiyi A’dan Z’ye kendinden yapmıştı. Bundan dolayıdır ki eskiler CHP’ye memur partisi derlerdi. Çok partili hayata geçince de CHP’nin karşısında yer alan (CHP’nin içinden çıkmış olmasına rağmen) DP’ye de köylü partisi denilirdi.
Nasıl denilmesin ki? CHP’nin iktidarında şekerin kilosu memura on kuruştan verilirken, vatandaşa beş liradan satılıyordu. Böyle bir memur rakip partiyi hazmedebilir mi?
Bürokrasi kelimesi de Fransızca kökenli olup, ‘büro’ (daire-memurlar) ve ‘krasi’ (güç-iktidar) kelimelerinin bileşiminden oluşur ve büroların iktidarı anlamına gelir.
Bu güç (bürokrasi), yönetim erkiyle (devlet-hükümet) de birleşince, ortaya bizdeki gibi, halkına zulmeden, halkına rağmen iş gören (görmemek için bin bir dereden su getirten) devlet anlayışı çıktı.
1950 seçimleriyle halk, CHP’yi iktidardan uzaklaştırdı ama bürokrasi olduğu yerde kaldı. İşte bu bürokrasi, CHP’nin dışında gelen tüm iktidarları düşman belledi ve onlara ayak diredi.
Bürokrasi, kendi partisini seçmeyen halktan adeta intikam aldı.
Böylece devletle milletin arası açıldı. Bu durumu fırsat bilen odaklar, devletine düşman olan halktan, her çeşit terör örgütüne militan bulmakta zorlanmadı.
Bütün bu olumsuzluklara ilaveten, gelen iktidarları ‘iğdiş’ etmek üzere ‘vesayet anayasaları’ yapılınca, devletinin karşısındaki halk, dokuz kocalı Hürmüz’e döndü.
Vesayet rejimini ortadan kaldırmak için yoğun gayretler sarf edildi. MHP’nin tarihe geçen desteğiyle Başkanlık sistemine geçilerek, devletin tepe yönetimindeki vesayet ortadan kaldırıldı.
Yasama (TBMM) ve Yürütme (Hükümet) istedikleri kadar kanun çıkarsın veya KHK ve yönetmelikler çıkarsın, bunları halka tatbik edecek (uygulayacak) bürokratlardır.
Bürokratlar eskinin alışkanlıklarıyla, hem hükümete ve hem de halka ayak diremeye devam ediyorlar. Daha doğrusu, zihniyetlerinin gereğini yapıyorlar.
Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan, kamu hizmetlerinde bürokrasinin azaltılmasına ilişkin bir genelge yayımladı. Resmi Gazete’de yayımlanan genelgede: “Milletimize hizmetlerin süratli ve en iyi şekilde sunulması, devlet ve millet bütünleşmesini zedeleyen davranışlardan kaçınılması gerekmektedir. Bu itibarla, kamu kurum ve kuruluşlarına yapılan tüm başvurularda, talebin sonuçlandırılması, başka bir idari makamın görev alanında kalsa dahi başvurular anında incelenerek takip edilecek, talebin ilk başvuru yerinde neticelendirilmesine özen gösterilecek, başvuru sahibine yapılan işlemler hakkında gecikmeksizin nihai ve kesin bilgi verilecek” denilmektedir.
Kırk yıllık Yani, olur mu Kani; ne dersiniz?
Hidayete ererse olur değil mi; o da zihniyet değişmesinden başkası değildir.
Asıl mesele budur, bu da ‘atomu parçalamaktan zordur!’
.
Muhalefet nereye? -1-
6 Ağustos 2018
Başından beri söylüyoruz; Türk siyasetinde asıl sorun muhalefette. Zira ana muhalefeti temsil eden parti, bir türlü iktidara alternatif olamamaktadır.
Onca muhalefet partilerinin onca yenilgilerden sonra da ders çıkaramadıklarını ve gerekli önlemleri alamadıklarını ibretle izliyoruz.
İşin bundan da vahimi, muhalefet partileri daha kendi içlerindeki düzeni kurabilmiş değiller.
Kendi tabirleriyle ‘içten yanmalı motor’ görüntüsündeler ama sözü edilen motorlarda bir itme gücü var; bunlar da o da yok. Sadece kendilerini yakıp bitiriyorlar.
Muhalefet partisi olup da yeni sistemi okuyabilen ve kendisini ‘doğru’ yerde konumlandırabilen yegane parti MHP’dir. Çünkü yeni sistem yüzde 50 artı 1’i şart koşuyor.
Buna göre konumlanıp; iktidar yahut muhalefet bloğunda yer alma zorunluluğu var. Artık eskisi gibi; küçük olsun benim olsun anlayışıyla siyasetçilik oyunu oynamanın manası kalmadı.
Örneğin: Başkan (tek parti veya ittifak) yüzde 52 ile seçilmişse; alternatifi (rakibi) olan adayın da (tek başına ya da ittifak) yüzde 48 bandında olması gerekir.
CHP, 24 Haziran seçimleri öncesinde şark kurnazlığı yaparak birkaç tavşanın peşine birden düştü; umulanın aksine hiç birisini yakalayamadı.
Partinin lideri Cumhurbaşkanlığına aday olmayıp başkasını çıkardı; bu da başına bela oldu. Halbuki böyle yapmakla, adaylık yarışında ondan kurtulmayı umuyordu.
Tam tersi oldu; Kılıçdaroğlu, istifa etmeyip liderlikte direnince parti, ortasından ikiye bölünmüş oldu. Karşılıklı iki taraf, vuruşarak yerel seçimlere gidiliyor.
Kavganın temelinde ‘ben’ var; halbuki nice ‘ben’ler geldi; ne kavga bitti ve ne de istenilen sonuca gidilebildi.
Diğer muhalefet partilerinin de CHP’den aşağı kalır tarafları yok. Benzemezlerin zoraki birlikteliği pazara kadarmış.
İYİ Parti’deki liderlik konusu; bir şöyle bir böyle demelerin ardından Sayın Akşener ikna edildi! Akşener zaten liderdi; asıl merak edilen; Akşener’in, parti içindeki benzemezleri ne şekilde ikna edip bir arada tutup tutamayacağı sorunu idi.
Daha doğrusu parti içindeki CHP’lilerle MHP’lilerin doku uyuşmazlıklarının nasıl giderileceğiydi.
İşte bu uyuşmazlığın giderilip giderilememesi veya nasıl giderilmesi; İYİ Parti’nin ömrünü, ‘bugün mü, yarın mı’ şeklinde belirleyecektir.
Hiç kimse; ilk seçimde alınan 5 milyon oya güvenip de gelecek hesabı yapmasın; zira o, bir proje idi ve tutmadı. 5 milyon oy ise, geldiği gibi gider!
Nereye gider diye sormayın, elbette ki geldikleri yere gider.
Gelinen ve gidilen yerlerde de, eskisi gibi fazla alternatif olmayacak; ya muhalefet, ya da iktidar bloğu var artık.
Zira yeni sistemde ‘küsurat(arta kalan parça) partileri tabela olarak kalmaya mahkumdur.
Dikkat ederseniz; muhalefet partilerini daha içlerini düzene sokamadılar; halbuki asıl işleri dışarıda, halkla..
Malum; seçimler delegenin oyuyla değil halkın oyuyla kazanılıp kaybediliyor.
.Bizdeki muhalefet partilerinin en büyük açmazı, içlerinde yapısal problemlerle enerjilerini tüketmeleridir.
Örneğin: CHP, demokrasiye geçtiğimiz günden beri sürekli seçim kaybediyor. Yetmiş yıla yaklaşan bir zaman diliminde, halkın oylarıyla iktidara gelememiş bir partiden söz ediyoruz.
Onca lider değişimine karşın, problem devam ettiğine göre; çareyi yine lider değişiminde aramanın manası var mı?
Ha Kılıçdaroğlu olmuş, ha İnce olmuş ne fark eder?
Doğrusu; Sayın Kılıçdaroğlu, bir, bilemediniz iki seçim kaybedince istifa etmeliydi. İstifa etmeyip direnmesi, hem partiyi ve hem de kendisini yıprattı ve elan da yıpratmaya devam ediyor.
CHP’deki delege savaşı, belli ki mahkemeye gidecek.
Mahkemeli veya mahkemesiz; partinin bu haliyle ortadan ikiye bölünmüşlüğü hayra alamet değil.
Parti merkezinin delege imzalarını yetersiz görüp Kurultaya gitmemesi; parti içindeki sorunu giderek büyütür ve partiyi bölünmenin eşiğini getirir.
Parti içindeki sıkışan gazı almanın yegane yolu Kurultaydır. Kimse, mahalli seçimleri bahane edip Kurultaydan kaçamaz. Sakıncası olsaydı, diğer partiler Kongrelerini toplamazdı.
Kurultaylar, parti yöneticilerine güvenin tazelendiği yerlerdir. Çekişme halinde olan, birbirlerini suçlayıp duranların ne kendilerine ve ne de muhataplarına güvenleri vardır.
Böylesine güven telkin etmeyen kişilere halk nasıl güvenip oy verecek?
CHP’nin asıl derdi, liderden ziyade, zihniyet meselesidir. Halka rağmen politika üretmeyi maharet sayıyorlar. Kendileri itiraf ediyor; iktidarın halk için, halkın menfaatine ürettiği politikalara bile karşı gelmeyi muhalefetin gereği biliyorlar.
Partinin köklerinden gelen ve parti genel sekreteri iken İnönü gibi tarihi bir şahsiyeti, liderlikten istifa ettirip genel başkan olan Bülent Ecevit bile, CHP’nin kodlarını değiştirememiştir. Çareyi ise, başka parti kurmakta bulmuş; zihniyet değişikliğine gittiği yeni partisiyle iktidar olabilmişti(DSP).
Zihniyet değişikliği derken; Ecevit, yalnızca dine ve dindara saygılı olacaklarını parti programına yazıp, dillendirerek iktidar olabilmişti.
Burada bir kısım okuyucularımız; CHP zaten dine ve dindarlara saygılı değil mi diye sorabilir.
CHP’nin dine ve dindara saygılı olmasını bir kenara koyun; CHP’nin kodlarında dine ve dindara karşı oluşun yanında, illa ki, din ve dindar olunacaksa; o da İslamiyet’in anlattığı şekilde değil, kendilerinin halka zorla dayattıkları bir din ve dindarlık anlayışı olmalıdır.
Zira CHP’nin tek başına iktidar olduğu yıllarda, okullarda okutulan tarih dersi kitaplarında (Din dersi zaten kaldırılmıştı); Kur’an-ı kerim ayetlerinin (vahyin) Allah tarafından indirilmediği ve haşa Hz. Muhammed’in bunları söylediği yazılıdır.
Yine bu cümleden olarak; CHP’nin içinde, kendilerince sözde en dindarları olan Şemsettin Günaltay ( Başbakan), Kur’an-ı kerimin ayetlerinin Mekki ve Medeni olduğunu, bunlardan yalnızca Mekki (Mekke’de nazil olan ayetler) olanlarını dikkate alınabileceğini, Medeni (Medine’de nazil olan ayetler) olanların ise, kale alınmaması gerektiğini söylemişti.
Görüldüğü üzere; kendisine din dayatan CHP’ye bu halk, neden ve nasıl oy verecekti?
Vermedi ve sittin senedir de vermiyor!
CHP, bu yanlıştan süratle dönmeli ve halktan özür dilemelidir
.Demokrasimizi, ta kurulduğu günden günümüze değin vesayet altında tuttuğumuzdan olacak, kâmil manada bir siyasi partiler kanunu çıkarıp yürürlüğe koyamadık.
İktidarda olsun, muhalefette olsun, herhangi bir partinin veya parti mensubu olan bir milletvekilinin Siyasi Partiler Kanunu’nu değiştirelim diye bir teklifi neden olmadı ve olmuyor?
Siyasi parti liderleri ve etraflarındaki kişiler (parti yönetimleri, genel merkezler), bir şekilde işgal ettikleri bu makamlardan öylesine memnun ve mutludurlar ki bu denli antidemokratik kanunu değiştirmeyi akıllarının ucundan geçirmedikleri gibi, ondan daha beter bir tüzük çıkarmayı ve onunla idare etmeyi yeğlerler.
Böylece, siyasi parti genel başkanları ve parti merkezleri kraldan daha fazla yetkiyle donanırlar.
Mevcut kanun ve parti tüzüklerine göre, parti liderleri isterlerse (istemem derken bile yan cebime koy derler!) tüm teşkilatı (milletvekilleri, delegeler, il-ilçe ve genel merkez örgütleri) tek sesli hale getirip, kendilerine bağlı ‘kurşun asker’ haline getirebilir.
Vesayet oluşumu yalnızca devlet yönetimimizde yok; siyasi partilerimizde bunun daniskası var.
Herhangi bir il ya da ilçe örgütü, liderin veya genel merkezin aleyhinde en ufak bir serzenişte bulunsun, anında kapıya konulurlar. Örgüt halindeyseler, derhal iptal edilip yenisi belirlenir.
Seçimle işbaşına gelen il ya da ilçe örgüt mensupları, parti liderinin veya parti yönetiminin istediği kişilerden oluşmamışsa, o kongreler yok sayılıp, önce atamayla belirlenir ve daha sonra yine seçim yapılır. İstenilen kişiler iş başına getirilinceye kadar bu seçimler (kongreler) yenilenir.
Kısaca, hiçbir siyasi partide aykırı seslere tahammül edilmez.
İşte bu yüzden, delege sayısının beşte bir oyuyla (225 kişi) kurultay toplama imkânı varken, parti tüzüklerinde yapılan değişikliklerle seçimli kurultay için, salt çoğunluk kararı getirilmiştir.
Salt çoğunluğu bulsanız bile, kurultayı toplamamak için kırk dereden nasıl su getirildiğini hepimiz görüyoruz.
İşte bu yüzden, partinin önünde açlık grevine gitmekten ve parti önüne koltuk atmaktan başka çare görülemiyor!
Bu mudur demokrasi?
İçin için kaynayan muhalefet partileri her geçen gün kan kaybediyor. Hakkını teslim edelim; Muharrem İnce doğru söylüyor: “Kurultay bir gün bile geciktirilmeksizin yapılmalıdır.”
Sayın Kılıçdaroğlu kendi delegesine güvenemiyorsa, bu halk kendisine ve partisine nasıl güvenecek?
Kılıçdaroğlu, MYK üyelerini değiştirerek kurultayın önünü şimdilik kesmiş oldu. Halbuki partiye yenilgiyi tattıran eski MYK üyelerini de kendisi belirlemişti.
Şu halde değişmesi gereken, belirleyen mi, belirlenenler mi?
Muharrem İnce ve arkadaşlarının bu oldubittiye ‘tıpış tıpış’ evet diyeceklerini hiç sanmıyoruz.
Kılıçdaroğlu’nun şahsi koltuk hırsı, Cumhuriyet’in bu en köklü partisini ‘kayyum’a doğru sürüklüyor!
.
CHP’de sular durulmaz!
6 Temmuz 2018
CHP’nin asıl problemi, kronik muhalefet olması ve asla iktidar ümidi vermemesidir.
Partinin sürekli muhalefette kalması ve parti yönetiminin bu hali kanıksayıp kabullenmesi anlaşılır gibi değildir. Ve bu hal gerçek CHP’lileri çileden çıkarmaktadır.
Türkiye’mizin de en büyük şanssızlığı, ülkemizde gerçek bir sol partinin bulunmayışı ve CHP gibi halktan kopuk sözde seçkinci bir partinin solcu olarak piyasaya çıkmasıdır.
Zavallı solcular seneler senesi CHP’nin sözde solculuğuyla boşuna avundular.
CHP’nin bu denli jakoben ve kendi içinde hizipçi anlayışına, ömrünü bu partiye veren Bülent Ecevit bile yaranamamış ve partisinden ayrılarak ayrı bir siyasi parti kurmuştur.
İsminde halk kelimesinin yer alması bir siyasi partiyi halkçı göstermez. Halkçı olabilmek için halkı tanımak, halkın değerlerini paylaşmak ve halkla bütünleşmek gerekir.
Solculuğun ve halkçılığın olmazsa olmazı, halka, halkın değerlerine saygılı olmaktır.
Gençler hatırlamaz ama yaşlılar çok iyi bilir; eskiden CHP’ye memur partisi denirdi. Yani devletten geçinen bürokratların partisi. Bunlar halka tepeden bakar, halkı insan yerine koymaz, halkın üç kuruşluk işini görmek için on kuruşluk canını alır, halkı kapısında süründürmekten zevk alır, bunun için de bugün git yarın gel demeyi diline pelesenk ederler.
Daha eskilerde ise, şekerin kıtlığında memura kilosu on kuruşa verilen şeker, halka kilosu beş liradan dayatılmıştır. Oysaki kendisine beş liraya dayatılan o halk, delikli kuruşa, meteliğe kursun sıkıyordu.
Yine kendine dayatılan 5 lira yol vergisini ödeyeme-diğinden, bu halk, aylarca taş ocaklarında çalışmaya mecbur ve mahkûm edilmiştir.
Yine eskiler çok iyi bileceklerdir; CHP, milli bayramlarımızı halktan kopuk olarak, balolarda kutlardı. Redingotlu, papyonlu, fötr şapkalı bu kişileri, kasketli, başı açık, serpuşlu, vb. geniş halk kesimi tiyatro seyreder gibi uzaktan, hayret ve ibretle izlerdi.
Daha sonra anladılar ki bu tip baloları, müstevlilerin (işgal güçlerinin) genel valileri halka rağmen ve halka gözdağı vermek için yapıyor ve halkta aksi tesir yapıyor, bundan vaz geçtiler!
Solcu ezilenden, garip gurabadan, fakir fukaradan yana olur; onların hakkını hukukunu savunur. Bizde ise, daha çok tuzu kurular ve halktan, halkın değerlerinden ayrı yaşayanlar solcu geçiniyor.
Halkın nabzını kısmen de olsa ancak Bülent Ecevit tutabilmiş ve ilk defe işçinin, varoşlardaki garip gurabanın oyunu alabilmişti.
Şimdi iş tam tersine döndü; varoşlardan AK Parti oy alırken, Kadıköy, Beşiktaş, Bakırköy, şişli gibi tuzu kuru semtlerden CHP oy alıyor.
Mahut semtlerden alınan bu oylar sosyolojik izaha muhtaçtır.
CHP şunu çok iyi bilmelidir ki iktidara giden yol bir avuç azınlığın cebinden (zenginlik) değil, geniş halk yığınlarının kalbinden geçmektedir.
İşte asıl bu kalbe giden yol yordam bulunmalıdır.
Aksi halde, daha çok kendi aranızda yarışır, kongre üzerine kongreler yapar ve lider değiştirirsiniz ama!..
.
Ağzı olan konuşuyor!
4 Temmuz 2018
Türkiye’miz müthiş bir demokrasi sınavından geçti. Milletimiz bu sınavı yüzünün akıyla verdi.
Yenilen pehlivan güreşe doymaz diyeceğiz ama bizdeki öyle de değil. Yenilgiyi galibiyet gibi sunan, yalnızca bize özgü anlayış ve hatta bir geleneğimiz var. Mahut geleneği İttihat Terakki’den tevarüs ettik.
İttihat Terakki paşaları, düşman karşısında emsali görülmedik hezimetlerini milletten gizler; zafer kazanmış gibi görkemli törenlerle başkente (İstanbul) girmeyi maharet bilirlerdi.
Duayen meslektaşlarımızdan Rauf Tamer’in ironiyle vurguladığı gibi, hem diktatör ve hem de seçimin kaybedeni... Bari seçimlerin hakkını verin ve diktatör(!) kazandı deyin ki lafınızın bir tarafından tutulabilsin! İşin tuhafına bakın ki yüz kızarmadan edilebilen bu lafın dinleyeni ve hatta alkışlayanı olan bir ülkede yaşıyoruz.
AK Parti’yi, bir önceki seçimlerde aldığı oylarla kıyaslayıp (49-42) seçimlerin mağlubu ilan ediyorlar. Kime yenilmiş, hangi rakibi yüzde 42’nin üzerinde bir oy alabilmiş? Böyle bir parti yok; kendisine en yakın partiyle arasında 20 puanlık, açık ara fark var.
Muhalefet, dokuz seçimdir üst üste kaybedip bunun muhasebesini yapacağına, iktidarın ezici çoğunlukla değil de çoğunlukla yenmesinden medet umuyor.
Ayrıca Cumhurbaşkanlığı için verilen oyları ittifak içinde değerlendirip, yüzde 52.6 ile seçilene bir lafınız olmuyor, olamıyor ama aynı ittifakın Meclis’teki yüzde 53.7 (344 milletvekili) görmezden geliniyor. Tek başına AK Parti’nin aldığı oy küçümseniyor. Burada da en yakın partiyle arasında 20 puan fark var.
Değerlendirme neye göre? AK Parti’nin bir önceki seçimlerde aldığı oya göre. AK Parti AK Parti’yle mi yarışıyor ki böyle bir yaklaşım tarzı sergileniyor?
Bu tabloda, muhalefetin kendi derdine yanmaktan gayri çaresi yoktur; bunun yanında AK Parti’ye kendi içinden söylenecek laf çoktur!
Dışarıdan gazel okuyanlar olarak bizler, dost acı söyler kabilinden düşüncelerimizi samimiyetle dile getirelim: Yandaşları ve karşıtları bir tarafa bırakarak, siyaseti yansız ve objektif değerlendirmeleriyle öne çıkan Rauf Tamer’in, kitaplık çaptaki bir tespitine yer vermek zorundayım.
"Tayyip Erdoğan tek adam mı, tek başına mı?!"
Sayın Erdoğan’ın şahsının aldığı oyla, partisinin aldığı oy kıyaslandığında, çalışkanlıkta ve başarıda liderin ne denli yalnız bırakıldığı ve tüm bu başarıları neredeyse tek başına elde ettiği ve partiyi de bizzat peşinden sürüklediği apaçık ortadadır.
Mesleğimiz icabı konuştuğumuz onlarca, yüzlerce kişi, AK Partili oldukları halde, belediyelerden (!) ve milletvekillerinden ve teşkilattan dolayı MHP’ye oy verdiklerini ama reisten şaşmadıklarını ifade ettiler.
Sayın Erdoğan "Gerekli mesajı aldık" dedi. Ne diyelim; bir musibet bin nasihatten yeğdir.
.
Takke düştü, kel göründü!
29 Haziran 2018
Türkiye, demokrasi tarihinin en önemli seçimini yüzde 88 gibi yüksek bir katılımla ve yüzünün akıyla geride bıraktı.
Birinciye “kuruluş”, ikinciye “demokrasiye geçiş”, bu üçüncüye ise “demokrasi-milli irade” deyip, cumhuriyeti üç evrede değerlendirebiliriz.
Daha ilk günden Meclis’in duvarına “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyerek yola çıktık ama milletin egemenliğinin önüne sayısız şartlar ve engeller koymayı maharet bildik.
Bunu da vesayet anayasaları ve vesayet odakları marifetiyle gerçekleştirdik.
Demokrasilerde baş tacı yapılması gereken milleti öylesine aşağıladık ve öylesine adam yerine koymadık ki bizzat cumhuriyeti bile demokrasi diye ona yutturmaya çalıştık!
24 Haziran seçimleriyle millet, kendi adına (milli irade) taze bir başlangıç yaptı. Bu güne kadar hep amatör ligde oynatıldı. 24 Haziran’da ilk defa milli oldu.
Önüne konulan sandıkla, bizzat (doğrudan) hem cumhurbaşkanını ve o cumhurbaşkanının başkanlık edeceği hükümeti (yürütme erkini) belirledi. Artık ne koalisyon hükümetleri, ne “güvenoyu” ve ne de “gensoru” handikapları var.
Bundan böyle siyaset kurumu, kendini(!) ve halkını kandıramayacak. Tersine çevrilen demokrasi piramidi düzeltilip kaidesi üzerine oturtulacak.
Eskiden (vesayet dönemlerinde) tersine çevrilen piramidin en altında millet vardı ve altta kalanın canı çıksın deniyordu.
Ayrı oldukları şeklinde millete yutturulan; Yasama (Meclis) ve Yürütme (hükümet), gerçekte iç içe idi ve hatta Meclis, hükümetin emrindeydi.
Halkın seçtiklerinin tümü ise, vesayet dolayısıyla askeri ve sivil bürokrasinin elinde adeta oyuncaktı. Örneğin, millet seçtikçe onlar kapatıyor ve ülkeyi siyasi partiler mezarlığı haline getiriyorlardı.
Mahut bürokrasi öylesine pervasız davranıyor ve öylesine gemi azıya alıyordu ki tek başına iktidarda olan AK Parti’yi bile “laikliğe karşıt eylemlerinin odağı haline gelmek!”le suçluyor ve kapatılmasını istiyordu.
Bakınız, AK Parti suçlandığı konuların hemen hepsini hayata geçirdi, laiklik ise hâlâ yerinde duruyor! Kimsenin laiklikle bir problemi yok; lakin laikliği dine ve dindarlara baskı aracı olarak gören ve bu şekilde uygulamaya kalkışanlarda problem var.
Evet, Atatürk Türk kadınının başını açtı ama başını açanı medeni, açmayanı öcü ilan etmedi. Başta kendi annesi ve eşi olmak üzere kimseyi buna zorlamadı.
Kraldan fazla kralcı kesilenler ise, başörtüsü gördüklerinde cin çarpmışa dönüyorlardı.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile demokrasi piramidinin en üstüne, yani olması gereken yere millet konularak, gerçek belirleyici oldu.
24 Haziran seçimleriyle milli irade şahlanmış ve millet, dosta ve düşmana, demokrasinin ne olduğunun ve ne olması gerektiğinin dersini vermiştir.
Kimilerince “kıllı”, “göbeğini kaşıyan” ve “cahil” diye yaftalanıp güdülmesi gerektiği söylenen bu millet, 24 Haziran seçimleriyle kendini ‘güdücü’ olarak konumlandırmış ve mahut zevatı önüne katmış ve sandığa gömmüştür.
.
Evlere şenlik demokrasi!
13 Haziran 2018
Demokrasi, halkın idaresi ama bizim demokrasimizde halk yalnızca dekor olarak kullanıldı.
Halkın seçip iktidar yaptığı, lakin bir türlü muktedir olmayan iktidarların boyunlarına davulu astık ama tokmağı hep başkalarının eline verdik.
İçeride yapılan ihtilalleri “Bizim çocuklar başardı” diyerek ülkesine jurnalleyen CIA ajanı (CIA Ankara büro şefi- Paul Henze), Kasım Gülek’le Enver Altaylı’nın sıkı dostuydu.
ABD’nin CHP kanalıyla içimize yerleştirdiği Kasım Gülek, Moon tarikatından olup, Fitnetullah Gülen’in hamisiydi.
CIA ajanının ‘bizim’ dedikleri, içimizden devşirdikleri TSK’ya mensup(!) generallerdi.
Daha sonraları aynı subaylar, FETÖ bireyleri olarak devşirilecek ve darbe üstüne darbelere yeltenip, kendi Meclis’lerini bombalayacaklardı.
Paul Henze ile Kasım Gülek öldüler, Enver Altaylı ise, Ankara’da tutuklu; F. Gülen de terörist başı olarak ABD’den talep edilenlerin başında geliyor.
Evlere şenlik demokrasimizle sözde iktidarlarımız, iç ve dış vesayet odaklarıyla köşe kapmaca oynayıp durmuş ve böylece ülkeyi yönettiklerini zannetmişler.
Türk siyasetinin 40 yılına damgasını vurmuş olan Süleyman Demirel, tek başına da olsa, iktidarlarının icraatını “Selden kütük kapma!” olarak ifade ederdi.
Türk demokrasinin önündeki sel, gerçekte tufan olup, hakikati bize ceket astarımızın içinde unutturdu.
Unuttuğumuz gerçeğimizi ve unutturulan tüm gerçekleri, dilenci misali Avrupa’nın kapılarında arar olduk.
Halbuki tüm insanlık şahsiyete meftundur; asıl varken de kimse taklitlere ve hatta müsveddelere itibar etmez.
Etmedi de nitekim. Biz onlardan gözüktükçe sırıttık; onlar da sürekli ellerinin tersiyle ittiler.
Ve asla bizden değilsin ve olamazsın dediler, diyorlar.
Hakikati tersyüz edip örtenlerin (küfrün) tek bir millet olduğunu geç de olsa anlayacak ve lakin bu kez de anlamamakta ısrar eden içimizdeki beyinsizler aynı küfür seli olarak karşımıza dikilecekti.
Demokrasi adına bizlere sözde insan hak ve hürriyetlerini aratırlarken, bizim birbirimize ve devletimizle olan güvenimizi sarstılar, kamplaştırıp ayrıştırdılar.
Kişilerin birbirine ve devletine, devletin de halkına adeta düşman edildiği bir toplumdan hayır gelir mi?
Bunlar ayyuka çıkıp kardeş kardeşi boğazlamaya başladığında da aynı vesayet odakları bu kez, “barışı temin amacıyla” sökün ediyor ve bizlere, evlere şenlik demokrasiyi bile çok görerek darbe yapıyordu.
Kendisine kanser gösterilen halk ise, vereme razı oluyordu!
Kaos, darbe ve faşizm üreten mahut sistemle buraya kadar!
.
Siyasi irade
1 Haziran 2018
İdari sistemimizin adına demokrasi deyip, Meclis’in duvarına “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!” diye yazmışız ama bu halin, gerçek manada uygulamasını hep gelecek baharlara bırakmışız!
Buna gerekçe olarak da kendimize göre bir sürü bahaneler uydurduk.
“Rejim yeni” dedik, “Halk cahil” dedik, “Bir sürü reform yaptık, bunların benimsenmesi zaman alacak” dedik, “İç ve dış tehdit var” dedik, “Bu kış komünizm gelebilir” dedik, “Profesörle çobanın oyu aynı olabilir mi?” dedik. Bunlar ve bunlar gibi daha nece bahaneler yetmezmiş gibi, iktidar gücünün yalnızca yüzde 20’lik kısmını kullanabilen hükümetleri, “Çizmeyi aştın!” diyerek alaşağı ettik.
Bütün bunlarla da yetinmeyip, içimizdeki vesayet odaklarının iplerini dışarıdaki ağababalarının eline verdik. (NATO-Avrupa-ABD)
Halkı (STK’ları) küçümseyip, umursamadık. Peki ya devlet aklı?
O, gerçekleri en yalın şekilde görmesine rağmen neden önlem almadı?
Bel bağladığımız ABD’nin Kıbrıs konusundaki düşmanca tavrını (Johnson mektubu, silah ambargosu), YPG/PYG/PKK’ya silah-mühimmat ve personel verip üzerimize salmasını, bu örgütlere envaiçeşit silahları verdiğini, Cumhurbaşkanımızın koruma polislerinden tabancaları bile esirgediğini, kendisiyle ve başkalarıyla yapmak istediğimiz hava savunma sistemlerini engellediğini, FETÖ elebaşını elinde tutup bize vermediği gibi, aleyhimizde olabilecek her işte kullandığını, PKK’nın beyninin bulunduğu Kandil’e, ABD’den habersiz hava taarruzları düzenleyip sonuç alacakken, üst üste tehditler savurup kendilerini karşımızda bulacağımızı söylediklerini ve daha nice kalleşliklerini, kahpeliklerini görüp, bilip, yaşamamıza rağmen, biz
hâlâ onlarla dost ve müttefikliğe (!) devam
etmedik mi?
İçimizdeki tüm bu olumsuzluklara, bizi birbirimize düşürerek, küstürerek, düşman ederek ve asla bir araya getirmeyerek sebep oldular. Daha açık ifadesiyle, devlet-millet birliğimizi dağıttılar.
Siyaset (iktidarı ve muhalefetiyle), bürokrasi (askeri ve siviliyle) ve tüm kurum ve kuruluşlarıyla herkes ayrı telden çaldı. Tek ortak noktaları, birbirlerine olan düşmanlıktı.
Adına demokrasi deyip, davulu siyasi iktidarın boynuna astık, lakin tokmağı sürekli başkalarının eline verdik.
Yetkisi ve sorumluluğu olmadığı halde, siyasetten en acımasız şekilde (idam ederek) ve en hafifinden sandıkta hesap sorduk ama suçun yüzde 80’lik kısmını icra edenler hep unutuldu, unutturuldu!
Cici demokrasimizin şu haline bakın ki kanunla ve anayasayla sorumsuz kıldığımız cumhurbaşkanlarını yargılayacak şart ve usulleri vazettiğimiz halde, silahlı ve silahsız gücü eline verip, o da gücünü iktidarları alaşağı etmede kullanan ve gerçek iktidar gücü olan Genelkurmay başkanlarını yargılamayı
akıl edememişiz!
Yargıladığımızda da guguk haline getirdiğimiz hukukla yargılayabilmişiz.
İşte, içeride ve dışarıdan verdiğimiz demokratik savaşın özünde, iradenin ‘iktidarın’ gerçek sahibini (halkı) arayış vardır. Zira mevcut haliyle, kimin eli kimin cebinde
olduğu belli değil.
Getirilmek istenen yeni sistemle, Sezar’ın hakkı Sezar’a verilecek ve bundan böyle gerçek sorumlulardan hesap sorulabilecektir.
.
Vekil pazarı!
14 Mayıs 2018
Milli iradenin istiskali adına yüz karası bir hali yaşadık; yaşıyoruz.
CHP’li 15 milletvekili, parti lideri tarafından emirle İP’li yapıldı; oradaki ipsizlik (lüzumsuzluk) fark edilince de, yine emirle geri döndürüldü.
Bu kepaze hali demokrasi adına yaptıklarını söyleyenler; adeta bir meta (mal) gibi alınıp verilen milletvekillerini de ‘demokrasi kahramanı’ ilan ettiler.
Yeni nesiller görsünler ve CHP’nin hali pür melalini anlasınlar.
Bizler, eski kuşaklar CHP’nin cemaziyelevvelini zaten biliyoruz. Bu zihniyet, halka tepeden bakar ve halkın kararlarının bunların gözünde hiçbir değeri olmayıp esamisi okunmaz..
Mahut zihniyete göre halk, adeta hastadır; hastaya hangi ilacı kullanacağı sorulmaz; tatbik edilir. Bundan dolayıdır ki, halkın CHP’li olarak seçip Meclis’e gönderdiği milletvekilleri, bir anda başka partili olabiliyor.
Belli ki, erken seçim kararı, bazılarının aklını başından almış ve şaşkına çevirmiştir. Buna bir de zamanın fevkalade darlığı da eklenince; yalancının mumu yatsıya kadar bile sürmemiş; pat diye aniden sönüvermiştir.
Yine bundan dolayıdır ki, CHP isminin tersiyle müsemmadır. Halk partisi değil, halka rağmen bir parti olduğunu göstermiştir.
Yine belli ki: Birileri bir oyun kurguluyor ve başrolü CHP lideri Kılıçdaroğlu’na veriyor. Başroldeki adamın en önemli görevi, kendisine üflenen çatı adayını (Abdullah Gül) müttefiklerine kabul ettirmektir.
Bunun için de her şeyi ama her şeyi yapabileceklerini bizzat kendileri ifade etmiştir.
Hedeflerinde; referandumda alınan yüzde 48,5 dolayındaki oy vardı. Bunu yüzde 50’nin üzerine çıkarmanın hesabı içindeydiler. Deniz Baykal da buna ikna edilmişti. CHP’nin içindeki bir kısım muhalif ise, öyle veya böyle ikna edilecekti.
Çünkü; yüzde 48,5’i yüzde 50’nin üzerine çıkarabilmenin tek yolu AK Parti’den oy devşirmekti. Bunu da; her bakımdan ‘kullanışlı’ gördükleri Abdullah Gül ile başarabilirlerdi.
Yani hesap; AK Parti’nin bölünmesi üzerine kurgulanmıştı.
Ama gel gelelim evdeki hesap çarşıya uymadı; İP genel başkanı Meral Akşener’i ikna edemediler. Partisine grup kurdurulması (15 milletvekili transfer) karşılığında bile ikna edemediler.
Edemediler; çünkü ona da birileri ‘Cumhurbaşkanı’ olacaksın diye üflemişlerdi.
Bu yüzden ‘çatı’ adayına değil, kendine oynadı ve Kılıçdaroğlu’nu; Karamollaoğlu ve Gül’le baş başa bırakarak yüzüstü bıraktı.
İmza destekli adaylığında ısrar edip, pazara sürülen vekilleri ve ‘çatı adayı projesini’ boşa çıkardı.
Sonuçta; sepeti koluna herkes yoluna; da, bütün bunlar gitmiyor milletin hoşuna!
Gitmez ve gitmeyecek de…
.
Dağ fare doğurdu!
7 Mayıs 2018
CHP’nin, günlerdir sözde gizlenen ve açıklandığında rakiplerini çıldırtacak Cumhurbaşkanı adayının ismi Muharrem İnce olarak açıklanınca; hemen herkesin ortak kanaati; ‘dağ fare doğurdu!’ oldu.
Malum; haftalar boyu ‘çatı aday’ üzerinde çalışılmış; bulundu zannedilen Abdullah Gül projesi fos çıkınca; derin hayal kırıklığı içindeki partiden homurtular yükselmiş ve adayın mutlaka CHP’den olması gerektiği vurgulanmıştır.
İktidar alternatifi olan ana muhalefet partisinin; bu denli hayati bir konuda kendisini edilgen kılması ve Cumhurbaşkanı adayını başka kapılarda araması, doğrusu anlaşılır gibi değildi.
Kılıçdaroğlu, ‘Gül’ projesi ile aklı sıra; iktidar partisinin oylarını devşirecekti. Halbuki ‘Gül’ projesine CHP’lilerin büyük çoğunluğu oy vermeyecek ve pirince giderken evdeki bulgurdan da olunacaktı.
Mesele sonunda; ‘Gül’ olmadı, Muharrem İnce verelim! şeklinde noktalandı.
Yeni sistemde ülkeyi, halk tarafından seçilen Cumhurbaşkanı yönetecek; zira Bakanlar Kurulu’nu (hükümet) bizzat Cumhurbaşkanı belirleyip atayacak.
Ülke yönetimini partideki bir arkadaşına bırakan bir siyasi, kendi partisinin genel başkanlık koltuğunu ne kadar devam ettirebilir?
Belli ki, ‘zoraki’ aday yapılan Muharrem İnce Cumhurbaşkanlığı için aranan ve bulunan bir kişi değil. Zira Muharrem İnce’yi CHP genel başkanlığına layık görmeyenler, nasıl olur da Türkiye’nin idaresini onun eline verirler; o yüce makama layık görürler?
Demek ki hesap başka; Kılıçdaroğlu açısından kazanamayacağı belli bir adaydan, parti içinden de büsbütün kurtulmak ve genel başkanlık koltuğunda oturmaya devam etmek...
Ama kazın ayağı öyle mi; şayet Muharrem İnce CHP’nin oylarını arttırırsa, Cumhurbaşkanlığı seçimini kaybetse bile Kılıçdaroğlu artık o koltukta oturabilecek mi?
Yine belli ki, Kılıçdaroğlu; her ne kadar Muharrem İnce’yi CHP’nin adayı olarak ilan etse de; bilerek veya bilmeyerek (!) İYİ parti genel başkanı Meral Akşener’in adaylığına göz kırpmaktadır.
Nitekim görünen köy kılavuz istemez. İYİ parti’nin seçime girmesi için elinden geleni ardına koymadı; 15 milletvekili arkadaşını emirle mahut partiye gönderdi.
Halbuki Kılıçdaroğlu’nun, ‘Gül’ oyununu bozan bizzat Meral Akşener’di ve bunu, bizzat kendi Cumhurbaşkanlığı adaylığı adına yaptığını söylüyordu.
Kılıçdaroğlu bununla yetinmedi; Meral Akşener’in Cumhurbaşkanlığı adaylığı için gerekli yüz bin imzanın ‘FETÖ’ ile dillendirilmesi karşısında kızıp, bu yüz bin imzanın da CHP’li vatandaşlar tarafından verilmesini istedi.
Dışarıdan adayımız Muharrem İnce diyor ama el altından Meral Akşener’e mi çalışıyor ne?!
Bütün bunlardan da anlaşılıyor ki, Kılıçdaroğlu o çok arzuladığı ve üzerine titrediği ana muhalefet koltuğuna daha fazla oturamayacak.
Dikkat edilirse kendisi o makama, liderinin kazılan kuyuya düşürülmesi ile gelmişti. O gün bugün kendisi de devamlı kuyu kazmakta ve koskoca ana muhalefet partisini ‘edilgen’ kılmaktadır.
Bu da; bizzat kendisinin kazdığı kuyulardan birine, er ya da geç düşeceğinin işaretidir.
.
Kılıçdaroğlu havlu attı!
4 Mayıs 2018
İçimizde hâlâ 24 Haziran seçimlerinin ne manaya geldiğini ve bu seçimlerin ülkemize neler getireceğini bilmeyenlerimiz var.
Cumhuriyet kurulduktan sonra yapılan onca seçimin içinde en önemlisi 24 Haziran seçimleridir. Çünkü bu seçimler ülkeye kulvar (yarış şeridi) değiştirecek, ülkeyi kara tren yolundan hızlı tren yoluna sokacaktır.
Malum, 1946 yılına kadar tek partili bir sistemle idare edildik. 46’da çok partili sistemle birlikte parlamenter modeli benimsedik. Tüm bunlar halka sorulmadan (tepeden dayatılarak) yapıldı.
Tek partili ve çok partili parlamenter sistemi bir asra yakın bir müddettir denedik. Bunca zaman içerisinde ne badireler atlattığımız cümle âlemin malumudur.
Bu müddet zarfında üç askeri darbe olmuş, bir başbakan ve iki bakan idam edilmiş, iki defa sil baştan anayasa yapılmış, yetmemiş, mahut anayasaların onlarca maddelerinde değişikliğe gidilmiş.
28 Şubat ‘postmodern’ darbesi yaşanmış, halkın seçtiği iktidar alaşağı edilmiş, 27 Nisan muhtırası verilmiş ve tek başına iktidarda olan bir partiye kapatılma davası açılmıştır.
Sonuç olarak, vesayet altındaki parlamenter sistemin bir hayrını görememişiz. Bir ileri gitmişsek, iki geride kalmışız.
Halkımıza mahut vesayet rejimi bile çok görülmüş olmalı ki 367 garabetiyle Meclis’in önü tıkanmış ve ona, cumhurbaşkanlığı seçimi yaptırılmamıştır. Demokrasiyi katleden bu durum şimdiye kadar zaten sorunlu olan cumhurbaşkanlığı seçimlerine tüy dikmiştir.
Halka gitmekten başka çare bırakılmayınca, halka gidilmiş ve cumhurbaşkanını halk bizzat seçmiştir. 1981 Anayasası ile yetkili ve lakin sorumsuz kılınan cumhurbaşkanını, üstüne üstlük bir de halkın kendisi doğrudan seçince, sistem otomatikman ve kendiliğinden değişmiş oldu.
Bir kısım siyasiler ve onların medyadaki kalemşorları “AK Parti rejimi değiştiriyor!” diye söyleyip, yazıp çiziyor ama işin doğrusu, sistem değişikliğinin müsebbipleri sistemi tıkayanlar ve onu çalışamaz hale getirenlerdir.
Halkımızın yapmış olduğu en son anayasa değişikliğiyle de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne (Başkanlık) gidilmiş, yetkilerle donatılan cumhurbaşkanlığı makamı, icraatlarından sorumlu kılınmıştır.
Önümüzdeki beş yıl için hükümeti ve üst düzey bürokrasiyi bizzat belirleyecek bir cumhurbaşkanını seçmek için sandığa gidiyoruz. Yani devlet başkanı aynı zamanda başbakanlık görevini de yürütecek.
Siyasi partiler iktidar olmak için vardırlar. Parlamenter sistemde iktidarı (hükümeti) başbakan belirler; Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde ise Cumhurbaşkanı belirliyor.
Şu halde, iktidara talip olan bir siyasi partinin gelen başkanının Cumhurbaşkanlığına adaylığı kadar tabii bir şey olamaz. Bunun aksini yapmak, ben iktidar olayım ama muktedir olmayayım demektir.
Diğer bir ifadeyle, davul benim boynumda, tokmak başkasında olsun demektir.
Bu durum, daha işin başında havlu atmak
değil de nedir?
Bu tuhaf halin tek ve belki de son örneği Sayın Kılıçdaroğlu’dur. Sayın Kılıçdaroğlu kendinden başka kimi aday gösterirse göstersin, o aday kazansa da kaybetse de işin kaybedeni kendisi olacaktır!
Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olacak!
.
FETÖ’nün ayakları!
6 Nisan 2018
Ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu’nun “FETÖ’nün siyasi ayağının başı Cumhurbaşkanlığı makamını işgal etmekte olan Recep Tayyip Erdoğan’dır” şeklindeki sözü, FETÖ’nün siyasi ayağı tartışmalarına tek kelimeyle tüy dikti!
Bu söz, 17-25 Aralık darbe teşebbüslerinin öncesini kapsıyorsa, o takdirde maksadını aşmış olur. Zira Sayın Erdoğan’ın, bu yapıyla ‘cemaat’ diye adlandırıldığında bile organik bir bağı yoktu; herkes gibi o da ‘iyi niyetli’ olmuştu.
Aldatılmışlık veya kandırılmışlık noktasında ise, evet doğrudur; dünyanın bu en gizli örgütünün aldatmadığı ve kandırmadığı insan yok gibidir. 50-60 yıllık geçmişe baktığımızda, Türkiye’de kandırılmadık asker, sivil bürokrat, iş adamı, siyasetçi, parti lideri yoktur.
(Erbakan hariç)
Bunu da Sayın Erdoğan gizlemiyor; “Aldatıldık, Allah ve millet bizi affetsin” diyor.
Yok eğer, 17-25 Aralık’tan sonrası kastediliyorsa, bu takdirde de Sayın Erdoğan’ın düşman ilan edilip yalnızlığa itildiği ve Sayın Erdoğan’ın bu yapıyla tek başına bu mücadeleye giriştiği apaçık ortadadır.
Sayın Kılıçdaroğlu’nun da böyle bir iddiada bulunup, kendisini kargalara bile güldüreceğini zannetmiyoruz!
FETÖ PDY ortaya çıktıktan sonra, iş esas çığırından çıkıyor. Vaktiyle sözde cemaatin yanında olmayan CHP, bu kez devletin kırmızı kitabında suç örgütü olarak yer alan FETÖ PDY ile paralel hareket etti ve FETÖ’nün uyduruk materyalleriyle siyaset üretti.
TBMM kürsüsünden FETÖ’nün düzmece ses kayıtlarını yayınladı.
Toplumun her kesimine nüfuz etmiş böyle bir yapının siyasete nüfuz etmemesi düşünülebilir mi? Elbette siyasi ayağı var;
hem de her siyasi partide var.
Siyasi ayağı hariç, FETÖ’nün diğer ayakları ortaya çıkarıldı, çıkarılıyor. Peki, siyasi ayağı ortaya çıkarılabilir mi? Bu sorunun cevabını vermek için FETÖ’nün insan devşirirken kullandığı metotları bilmek lazım.
İnandırıp devşirdikleri siyasetçiler ya kendiliklerinden ya da deşifre edilerek parti bünyelerinden çıkarılıp atılabilir ama kriptolar, gizli olarak görevlerine devam ederler!
Şantaj ve diğer baskı metotlarıyla kullanışlı hale getirilen kripto siyasi FETÖ’cüler, kendilerini gizlemek zorundadırlar! Bu gibi siyasileri veya diğer meslek mensuplarını ancak FETÖ ile mücadelede ayak sürümelerinden tahmin edebilirsiniz!
!
Daha ileriye gidebilmek, FETÖ’nün tamamen bitirilmesi ve merkezindeki bilgi bankasının ele geçirilmesiyle mümkün olabilir.
Şu halde, ana muhalefet partisinin bu çıkışı, tamamen FETÖ ile yapılmaya çalışılan mücadeleyi sulandırmaya matuftur.
Bu da terör örgütünün ekmeğine yağ sürmekten başka bir mana ifade etmez
.
Fitnetullah!
4 Nisan 2018
Bir kısım yazar arkadaşlarımız, malum şahsa ‘Fethullah’ dememek için Fetullah diye yazıp çiziyor
Bir kısım yazar arkadaşlarımız, malum şahsa ‘Fethullah’ dememek için Fetullah diye yazıp çiziyor. Bir kısmı da F.G. şeklinde yazıp, o mübarek ismi lekelemek istemiyor.
Bela, imtihan, bozgunculuk, bölücülük, insanları isyana kışkırtmak gibi anlamlara gelen fitne, haksız yere insan öldürmekten çok daha kötü ve çok daha büyük günahtır.
Fitne, bireysel günahların yansımasından öte, toplumu ve hatta toplumları kaosa, kargaşaya sürükleyeceğinden, insanoğlunun başına gelebilecek en büyük bela olarak görülmüştür.
FETÖ’nün dehşetengiz serencamına bakın ki din temelli gözükmesine ve dinsel örgütlenmesine rağmen, din, onların kötü emelleri için yalnızca bir araçtan ibarettir.
Nitekim dikkatle incelendiğinde, asıl işlerinin dinleri bozmak (tahrif), her bir dinden bir şeyler alıp karıştırarak, ortaya tamamen karakuşi, yapay bir din koymak oldukları anlaşılır.
Ortaya koydukları sözde dinin rükünlerinin (asıl, cüz) tamamı narkoza endekslidir. Narkozla (Fitnetullah’ın eylem ve söylemleri) beyinler uyuşturuluyor ve ruhlar esir alınıyor!
Bundan dolayadır ki kötü din adamı, kötülerin en kötüsüdür. En azılı kötü bile kötü din adamının eline su dökemez. Kıyamet de zaten bu denli kötü din adamlarının yüzünden kopacaktır!
Zira bunlar, insanı Allah’a (c.c) götüren sayısız yolları tıkayanlardır. Yine bundan dolayı da kötü din adamları cehennem ehlinin köpekleri olacaktır. Bunların böyle olduğunu bizzat Hz. Peygamber buyuruyor.
Bu fesat ocağının Türkiye’yi merkez üs seçmesi de dikkate değerdir. Neden bir başka İslam ülkesi değil de Türkiye? Çünkü yiğit düştüğü yerden kalkar! Bir daha kalkamaması için yiğidin başının koparılması istenmiştir!
O yiğit de tüm mazlum milletlerin hamisi ve tüm dünya ülkelerinin gözlerini diktiği Türkiye’den başkası değildir!
Bundan dolayıdır ki pergelin sivri ucu Türkiye’ye batırılıp, hedefteki daire çizilmek istenmiştir. Daha sonra, o daire tüm dünyayı kapsayacak şekilde tamamlanmıştır.
Fitnetullah, elli yıl boyunca mazlum ve mağdur rolünü oynamış, eğitim gibi masum bir şemsiyenin altında gerçek yüzünü gizlemiştir.
Görevi ise, fitne ateşini yakmak ve tüm insanlığı (!) o ateşin içinde boğmaktır. Bu ateş kıyamet ateşidir; zira insanoğlu yaratılalı beri böyle bir fitne, bu büyüklükte bir yangın görmemiştir!
Ne demek istediğimizi ve dünyanın yarınki halinin nasıl olacağını, ahtapot gibi sarmalanıp zehirletilen Türkiye’ye ve Türk insanına bakıp anlayabiliriz!
Kazdıkça yerin dibinden fışkırıyorlar; hafta geçmiyor ki onlarca Fitnetullah örgüt mensubu hakkında yakalanma kararı verilmiş olmasın!
Şayet farkına varılıp beli kırılmasaydı, ‘yecüc-mecüc’ taifesi gibi her tarafı kaplayacak ve hak ve hakikat namına ne varsa hepsini ve her şeyi kurutacaklardı.
Cenab-ı Allah milletimize acıdı ve bu melunun şeytani yüzünü bize gösterdiği gibi, onunla mücadele gücü ve kararlılığını da verdi.
.ÖSO düşmanlığı
9 Şubat 2018
Özgür Suriye Ordusu, ülkelerini her çeşit terör örgütünden temizlemek için çarpışan ve Suriyelilerden oluşan bir milis gücüdür. Her çeşit terör örgütü derken, bunların başında, kendi halkına savaş açan ve bunun için de kimyasal silah dâhil en aşağılık yöntemlere başvuran Beşar Esed ve onun içerideki ve dışarıdaki avaneleri gelmektedir.
Suriye iç savaşı başladığında, Esed’in yanında olan Rusya ve İran gibi birkaç ülke hariç, hemen hemen her ülke ÖSO’nun destekçisiydi.
Yedi sene sonunda bugün gelinen noktada saflar netleşti ve gizlenen art niyetler
açığa çıktı.
Bütün bu hengâmede Suriye’ye karşı samimi ve içten olup, ülkenin bölünmesine karşı olan tek bir ülke var; o da Türkiye’dir. Ayrıca Suriye topraklarında asker bulundurup da işgal amacı gütmeyen yegâne ülke de Türkiye’dir.
Türkiye’nin ikircikli gibi gözüken politikalarının sebebi, dost ve müttefik bildiği ülkelerin kendisine karşı kalleşçe davranması ve Türkiye’nin bütün oyunlara karşı gardını almasıdır.
Türkiye, güya NATO ülkesi ama kırk yıldır terörle savaşmasına rağmen, NATO ülkelerinden değil yardım görmek, onları düşmanla işbirlikçi görmenin dehşetini yaşadı ve yaşıyor!
Belli ki Türkiye sınırlarını oluşturan Suriye ve Irak toprakları, önüne gelenin yolgeçen hanı olduğu müddetçe, bu olumsuzluklardan ziyadesiyle etkilenen ülke Türkiye olacaktı ve oldu.
Güvenliği tehlike arz eden ve beka sorunuyla karşı karşıya kalan Türkiye, yapılması gerekeni yaptı ve kendi göbeğini kesti, kesmeye devam ediyor ve edecek.
Türkiye, Suriye iç savaşının başladığı yerde duruyor ve askeri harekâtını ÖSO ile birlikte yürütüyor. Nitekim Cerablus’ta da bunun örneğini vermiş ve o yerlere Suriyelileri iskân etmişti.
Birileri ÖSO ile ortak hareket etmemizden dolayı pek hayıflanıyor! Belli ki bunların niyetleri bozuk ve başkalarının ağzıyla konuşuyorlar. ÖSO’nun Türkiye’nin yanında savaşması, her şeyden önce, Türkiye’nin işgalci güç olmadığını gösterir.
Malum, en çok zayiatı da ÖSO veriyor. Yoksa birileri, tüm bu zayiatları Türk ordusu tek başına versin de bunun olumsuz yansımalarından içeride nemalanmak mı istiyor?
AVVA Marka Günleri'nde Büyük İndirim Heyecanı
AVVA
E-Fatura Zorunluluğunuz 1 Temmuz'da Başladı Mı?
DİA Yazılım
by Taboola
Vaktiyle ÖSO’nun yanında olup, sonrasında onlara ihanet edip Türkiye düşmanı PKK/PYD/YPG gibi terör örgütleriyle iş tutan ABD ile birlikte olamayacağımıza göre, ne yapmalıydık?
ÖSO kim? PKK/PYD/YPG’nin, dolayısıyla bunlarla iş tutan ABD’nin ve ülkesinde bir milyon insanın kanından sorumlu Esed’in düşmanı
değil mi?
O halde, ÖSO’yu Türkiye’nin yanında istemeyenler, müstevlilerin borusunu öttürüyor, Türkiye’yi Suriye masasında istemiyor!
Ayrıca neden gocunuluyor ki? Bugün ülkesi için savaşan Özgür Suriye Ordusu, yarınki özgür Suriye’nin silahlı kuvvetlerini oluşturacak.
Bu kafa, okyanus ötesinden, her türlü silah ve mühimmatıyla sınırlarımızda mevzilenen işgalci ABD ve terörist yandaşlarını görmez, ülkelerinin savunması için can veren pervaneleri görür ve utanmadan onlara laf eder!
Sahibinin sesi! Sen git, sahibin gelsin!
.
Millet ve zillet!
7 Şubat 2018
Toplumca müthiş bir kültür erozyonuna uğradık!
Yalan yanlış, aslı astarı olmayan algılar bizi bizden kopardı. Birbirimize ve özellikle de dünümüze, tarihimize ve değerlerimize düşman kesildik. Halbuki devlet-millet hayatında asıl olan şey devamlılıktır. İdari sistemler ve hatta rejimler değişebilir; bu demek değildir ki yeni devletin eskisiyle bir irtibatı yoktur.
Devlet denilen nesne ot değildir ki hüdayinabit olarak yerden fışkırsın! Devleti meydana getiren ana unsur millet olup, onun teşkilatlandırmasıyla meydana gelir. O teşkilat şu veya bu şekilde olabilir; asıl olan millettir ve o da tarihin süzgecinden adeta imbiklenerek gelir.
Tıpkı Rus halkı, Rusya İmparatorluğu (Çarlık Rusya’sı), Sovyetler Birliği ve Rusya Federasyonu’nda olduğu gibi... Burada asıl olan, çeşitli rejimleri ihtiva eden Rusya devletinden ziyade, o devletlere vücut veren Rus halkıdır.
Rus halkını millet yapan ise, onun tarihi ve kültürel değerleridir.
Rus halkı, imparatorluk döneminde de milletti, komünizm döneminde de şimdiki federal sistemde de millettir.
Millet olmayı, sahip olduğu devletlerinin rejimleri veya sistemleriyle kazanmamıştır. Bilakis, millet olarak teşkilatlanırken şu veya bu sistem veya rejimi devlet modeli olarak belirlemiştir.
Bizdeki bir kısım köksüzler ve köklerine düşman olanlar (zira insan bilmediğinin düşmanıdır!) imparatorluk dönemimizdeki milletimizin varlığını inkâr ederler. Millet, bir Cumhuriyet kazanımıdır diyerek kendilerini güldürüyorlar.
Bu gülünç tiplerin sığlıklarına bakın ki kelimeleri yalnızca sözlükteki manasıyla bilirler. Halbuki bir de terim (ıstılah) manası vardır ve üstelik aynı kelime ait olduğu bilim dalında farklı anlamlar ifade eder.
Mesela zalim kelimesi (zulmeden) hukuk ilminde farklı, tefsir ilminde farklı manaya gelir.
Reaya halk demek; sözlükteki anlamı ise sürüdür. Şimdi kalkıp da halka (millete) sürü diyebilir misiniz? İşte o kafa, bilmeden etmeden, utanmadan sıkılmadan bu şekilde söyleyebiliyor. Ne hazindir ki taraftar da buluyor. Mesela hadis-i şerifte: “Hepiniz çobansınız; hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz” buyurulur.
Edebi sanatlardan anlamayan ve yalnızca kelimenin sözlükteki anlamıyla yetinen köksüzler ve köklerine düşman olanlar buradaki çobana kepenekli koyun-sığır bekçisi, sürüye de koyun-sığır topluluğu manası verirler ve daha vahimi olarak, kendi atalarını da ‘reaya/sürü’ diye nitelendirirler.
Hadisin devamında devlet reisinden aile reisine kadar önder (yönetici) olan herkesin, önderi oldukları topluluktan(yönetilenlerden-yönettiklerinden) sorumlu oldukları vurgulanıyor. Teşbihte hata olmaz lakin yapılmak istenen hatadan öte, katmerli cehaletin zillet halidir.
Bizim kültürümüzde millet kavramı çok eskilere, millet-i İbrahim’e dayanır. Millet-i İbrahim mensupları Hanif dininin salikleridir. Yani Tevhit ehli (Bir olan Allah’a iman edenler).
Batılılar, bizdeki köksüzlerden daha bilinçli ki Türk dendiğinde Müslüman anlarlar!
Nitekim bir imparatorluk bakiyesi olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş anlaşmasını belirleyen Lozan’a göre de Türkiye sınırları içinde yaşayan tüm Müslümanlar (Türk, Kürt, Çerkez, Abaza, Gürcü, Arnavut, Boşnak, vb.) asli unsur sayılmış, Yahudi (Musevi) ve Hıristiyanlar (Rumlar) azınlık olarak addedilmiştir.
Millet: kavim (Türk milleti, Alman milleti), topluluk (kâfirler tek bir millettir), sınıf, cins, taife (şoför milleti, kadın milleti), halk (Türk halkı), din (millet-i Resulullah), ümmet (İslam milleti, Yahudi milleti) gibi çeşitli manalara gelmektedir.
Millet mefhumunu, bunlardan yalnızca kavim (dil, din, gelenek, tarih, kültür, ideal ve vatan birliği olan topluluk) manasına indirgeyip, diğerlerini yok saymak, mantıkla ve tarihi gerçeklerle bağdaşmaz.
Ey izan, neredesin?!
.
Yalan devleti!
2 Şubat 2018
Meşhur hikâyedir: Gece gündüz sarhoş olan Bekri Mustafa, her gün değişik kılıkla dolaşırmış. Cübbeli ve sarıklı (imam kıyafeti) olarak giderken yolu, caminin bitişiğinde cenaze namazı için bekleyen kalabalığa çıkar. Bekri’yi imam sanan cemaat onu apar topar tabutun başına getirirler ve “Hadi hoca efendi, geç kaldık” deyip namazı kıldırmasını isterler.
Cenaze namazından sonra, hocanın (!) tabutu açıp, mevtanın kulağına bir şeyler söylemesi cemaatin dikkatini çeker. Meraklı birisi ne dediğine sorduğunda, Bekri Mustafa şu cevabı verir: “Öbür tarafa gittiğinde bu dünyanın halinden sorarlarsa, Bekri Mustafa’nın imam olduğunu söylersin, onlar gerisini anlarlar!”
Bekri Mustafa kendi imamlığından maada, bu günkü dünyada medeniyetin (!) temsilcisi olarak ABD’nin hallerini görseydi ne derdi acaba?
Belli ki dünyanın tek bir çivisi kalmıştı, onu da ABD çıkarıyor ve çıkaracak.
Dün (Soğuk Savaş dönemi), bu yalanlarla yatsıya kadar gidebilirdiniz ama bugün iletişimin baş döndürücü hızıyla birlikte yalanınız anında ortaya çıkıyor.
Dün yalan ortaya çıkıncaya kadar atı alan Üsküdar’ı geçiyordu. Bugün ise anında rezil ve rüsva olunup, yalanı yüzüne çarpılıyor.
Adalet mülkün (devletin) temelidir. Devlet adaletle ayakta durur ve adalet olduğu müddetçe yaşar. Zulüm payidar olmaz.
ABD’nin tarihteki zalimlerden farkı, zulmünü yalanlar üzerine kurmasıdır. Böylece aklı sıra, suret-i haktan gözükecek.
Dünya kamuoyunun gözünde en güvensiz ve dolasıyla en itibarsız ülke ABD’dir.
ABD, bu çukura ardı arkası kesilmeyen yalanlarıyla ve sürekli işlediği zulümleriyle düştü.
Onları itiraf etmeden ve herkesten özür dilemeden ve daha da önemlisi, yapmakta olduğu zulümlerden vazgeçmeden alnındaki kara lekeyi silemez.
Neymiş efendim; istikrarı temin maksadıyla Suriye’deymiş ve PKK/PYD’yi bu amaçla silahlandırıp eğitiyormuş. PKK/PYD ile İran’ı ve DEAŞ’ı dizginleyecekmiş. ABD, PKK/PYD’ye verdiği silahları Türkiye’ye karşı kullandırtmayacakmış.
Kendini akıllı, âlemi sersem sanmak buna denir işte! Bırakın Suriye’deki PKK/PYD’nin elindeki silahları, Türkiye’nin içinde savaşmakta olan PKK’ya 40 yıldır o silahları sen veriyorsun, sen!
Bunu görmediğimizi ve bilmediğimizi mi sanıyorsun ey ABD?!
Senin foyan yıllar öncesinden ortaya çıkmıştı ama sana karşı koyacak güç ve iradeden maalesef yoksunduk! Yıllar yılı birbirimizin yüzüne acıyla güldük; yalnızca dişlerimizi gıcırdatmakla yetinebildik!
Ama artık bıçak kemiğe dayandı ve ok yaydan çıktı!
Bunca zamandır ya sabır dedik; sabrın da bir sonu var. Zira bitmez tükenmez yalanlarınla ve düşmanca eylemlerinle sabır taşını çatlattın!
Türkiye’yi Irak’la ve Suriye ile karıştırdığına çok pişman olacaksın!
Unutma ki mazluma kefen biçenin ölümü korkunç olur!
.
Zor süreç
5 Ocak 2018
Numan Kurtulmuş Hoca’yla kültür ve turizm hakkında sohbet ederken, ister istemez eskilere daldık.
1946’da başlattığımız demokrasi hayatımızı üç hatta dört evrede değerlendirebiliriz. Sürünme, emekleme, adım atma ve yürüme şeklinde özetleyebileceğimiz maceramıza, koşmayı ekleyemezsek yarım kalırız. Bunu biz değil, demokrasiyle aramızdaki mesafe söylüyor!
Bir kısım aklıevveller, demokrasilerde seçim her şey demek değildir diyerek seçilmişleri hizaya getirmek istiyorlar. Doğru olan bu yaklaşımın bizdeki karşılığı nedir?
Bizde daha düne kadar, seçilmişler atanmışların vesayetinde idi. Şu halde seçimin ne menem şey olup olmadığına bakabilmek için, öncelikle onun bir şey olup olmadığına bakmak lazım!
Topyekûn siyaseti ‘dar alanda paslaşmaya’ mahkûm edip, onu bile on yıllık aralarla kesintiye uğratırsanız.
Başbakan asıp, idam ipini gelecek başbakanlarının gözünün içine sürekli sokarsanız.
Siyaseti ve siyasetçiyi ve hatta onu seçen halkı, sürekli aşağılayarak karalarsanız.
Demokrasi adına, daha çok alçak sürünmeye devam eder, ‘hiç’i hep, ‘hep’i hiç diye tartışıp durursunuz!
Bunca tarihi ve kültürel zenginliğe sahip olmamıza rağmen, bir türlü arzu edilen seviyeye gelemiyoruz.
Evet dünyada, hemen her alanda global savaşlar var, Türkiye de bundan nasibini fazlasıyla alıyor.
İçimizdeki kavgayı bitirmeden dışarıyla nasıl mücadele edebiliriz? Üst üste yaşanan krizlerle ülkemize yeterli sayıda turist gelmiyor. Bu duruma üzüleceğine sevinenlerimiz var; “Türkiye’ye gelecek turistlerin can güvenlikleri tehlikede!” diyen parti liderlerimiz var!
Yürümeye başlayan demokrasimizi el birliğiyle koşturmaya çalışacağımıza, içimizden birileri tekerimize sürekli takoz koyuyor!
Yılan hikâyesine dönen şu Taksim’deki AKM’nin serencamına bir bakın hele! Yıllar boyu havanda su dövdük; birbirimizi hırpaladık; elimize bir şey geçmediği gibi, biz AKM’ye, AKM bize bakıp durduk.
Geçen bunca yıl AKM’yi biraz daha çürüttü, sözde kavgasını verenler ise, ruhen ondan daha fazla çürüdüler!
Var olan üç kuruşluk enerjimizi de bu aymazlıklarımız yüzünden toprağa veriyoruz.
Turizmi merhum Özal’la tanıdık; malum, ondan öncesinde üzerinde döviz bulundurmak bile suçtu! Legal dövizi de sınırlı miktarda olmak koşuluyla ancak Merkez Bankası’ndan alabilirdiniz!
Merhum Özal’la başlayan turizm hamlelerini Sayın Erdoğan devam ettirdi.
Yaşanan bu zor süreçte Sayın Bakan, turizmde iki temel strateji benimsediklerini, bunların da ürün çeşitlendirilmesi ve pazar çeşitliliği olduğunu söyledi. Geleneksel pazarlar korunarak; Çin, Hindistan, Malezya, Endonezya, Japonya (bu beş ülke dünya nüfusunun yarısını oluşturuyor) gibi yeni pazarlara açılım gerçekleştirilirse turizmde hedeflenen 50 milyon turist, asla hayal değil.
Değil ama...
.
Tıynet bozukluğu!
13 Eylül 2017
Ta Osman-lı’nın gününden beri tevarüs ettiğimiz hastalıklı bir ruh halimiz var ve bu, bizde tıynet bozukluğuna sebep olmuştur
Ta Osman-lı’nın gününden beri tevarüs ettiğimiz hastalıklı bir ruh halimiz var ve bu, bizde tıynet bozukluğuna sebep olmuştur.
Siyaset iklimindeki bu dalgalanma yine Osmanlıdan devşirdiğimiz katı bürokrasiyle el ele vererek; Cumhuriyet kadrolarına yansımış ve bundan da tüm kurum ve kuruluşların çalışanları nasiplerini fazlasıyla almıştır.
Yetkinin veya olmayıp da vehmedilen yetkinin kibirle bezenmiş bu haliyle hemen her gün bürokraside karşılaşırız. Masanın duvar tarafında oturan, derhal kişiliğinden soyutlanır ve bambaşka bir kişi olur ve artık babasını bile tanımaz!
Siyasette ise bunun daniskası var. Makamdan ve unvandan şeref uman ve kibirli haliyle yanına kimseyi yaklaştırmayan ve hepsinden önemlisi topluma tepeden bakan ve dayatandan kime ne hayır gelir?
Hz. Mevlana bu tipleri köpek tıynetli olarak niteler; başıyla dikleşip havlarken, aynı anda kuyruk sallar (yaltaklanır). Eski tabiriyle söyleyelim: “Ma-fevkine mütebasbıs, madununa müstebit” yani, üstekine yaltaklanıp alttakini ezmek.
Bu kafa her şeyin iyisini ve doğrusunu kendisi bilir; bu kafaya göre halk cahildir ve hasta kabul edilmelidir; hastaya ilaç sorulmaz tatbik edilir. Şu halde cahil olan halkın doğruları olamaz ve ona bilmediği veya yanlış bildiklerinin doğruları (!) zorla da olsa dayatılmalıdır.
Bütün bu hoyratlıkları yapabilmek için halkı korkutmak ve sindirmek lazımdı; zorbalıkla bunu başardılar ve halkı istedikleri gibi eğip bükerek yönlendirdiler.
Bu kafa dün, halkın diniyle imanıyla oynadı ve okul kitaplarında şöyle dedi: “... Kuran, Allah tarafından gönderilmiş değildir. Muhammed’in insan olarak söyledikleridir. Onun bu söyledikleri de iki kısımdır; bunlardan Mekki olanlara bugün de itibar edilir ama Medeni olanlara itibar edilmez, edilmemelidir!..”
Dün bunları söyleyen, sözde dindar gözüken başbakandı (Ş. Günaltay).
Aynı kafa bugün yok mu zannediyorsunuz? Daniskası var ve üstelik hemen her yerdeler (siyasette, Diyanet’te, üniversitede, bürokraside).
Bu milletin tertemiz inancına atılan bu iftirayı Batılı müsteşrikler bile atmamıştır.
Demokrasi, insan hakları ve inanca saygı derler, oysa bunların hiçbirinin değil yanından, semtinden bile geçmemişlerdir.
Halk, otuz iki dişini sıkarak bütün bunlara sabretti ve sabrettikçe bilendi.
Dikkat ediniz! Halkımız, kendisine kaybettirilmek istenen değerlerinin davacısı olarak meydan yerindedir ve o dava bilinciyle hareket etmektedir.
İşte 15 Temmuz bu bilincin şahlanışıdır!
Siyasetçi de bürokrat da eskisi gibi at oynatamaz; oynatmaya kalkarsa kendisini oynatırlar!
Bu güne kadar davalı bilinen halk, bundan böyle davacıdır ve artık sanık ayağa kalkmalıdır!
.xxxx
VATAN GAZEYESİNDEKİ YAZILARI
Merhaba!..
20 Şubat 2017
Duyguları kalıplara döküp, onlara engin manalar kazandıran şairlerdir. Şairlerdir ki, insanlara dipsiz kuyulardan sular içirir ve yepyeni dünyalar kazandırır. Onlardan bir tanesi ne güzel söylemiş: ‘ Yılları sevgilimle geçirdim; ne kadar şen ve huzurluydum! Yıllar gün gibi akıp gidiyordu..
Sonra; sıkıntılı günler geldi, öyle ki; günler seneler gibi geçmek bilmiyordu!
Daha sonra ise, hem seneler gibi olan günler ve günler gibi olan senelerin hepsi geçti; hepsi hayal oldu..
Diğer bir ifade ile eskiler; dünya hayatı iki günden ibarettir derler. Biri sevinç günü, diğeri hüzün günüdür. Ne sevinç, ne de hüzün kalıcı olmayıp geçicidir.
İşte bu geçiciliğe ve gerçekliğe işaretle, Yunus’umuz; ‘Ne varlığa sevinmeli, ne yokluğa yerinmeli’ der.
Malum; Bab-ı alinin yokuşu diktir; zor çıkılır ama kolay inilir!
Otuz sene önce, bendeniz Türkiye Gazetesi yazı işleri müdürü iken, Okay Gönensin Cumhuriyet’in yazı işleri müdürü idi; ömrümüzün bitimine bir mızrak boyu kalmışken; kader, bizi Vatan Gazetesi’nde sütun komşusu olarak buluşturdu.
Haberin Devamı
Türkiye’den ayrılırken yazdığım veda yazım epeyce ilgi topladı; medyada ve sosyal medyada yankılandı. Peşinen şunu söylemeliyim; üniversitede dersini vermeme rağmen; benim kişisel olarak sosyal medya dünyam yoktur. Arkadaşların aktarması ile biliyorum.
Zahmet edip, değerlendirmelerde bulunan tüm meslektaşlarıma teşekkür ediyorum. Yeri gelmişken şu hususa işaret etmeliyim: Gazetecilerin ve okuyucuların bir kısmı, kastetmediğim değişik teviller yaptılar. Şairin ‘uğursuz yapı’ diye tanımladığı ‘dünya’yı bile başka türlü anlayanlar var ki; bendeniz onlardan ırağım.
Ne diyelim; her kap içindekini sızdırıyor!
Sadede gelecek olursak; yine malumdur ki; asaletin ayarı iki şeyle ölçülür: Birincisi makam ve şöhret, ikincisi ise para, yani zenginliktir. Bu iki şeyin değiştirmeyeceği ve çığırından çıkarmayacağı insan az bulunur. Değiştirmedikleri ise, 24 ayar altın gibidir.
Bir de; fakir ve hatta borçlu olduğu halde, kibirlenen ve yanına yaklaşılamayanlar var ki, onların hiçbir kitapta yeri yoktur. Aslandan kaçar gibi onlardan kaçmalıdır!
Zenginliğin ve şöhretin değiştirmediği merhum Enver Ören’den Demirören’lere geldim. Kaderin cilvesi… Ailenin çınarı hüviyetindeki sayın Erdoğan Bey’e, dostum sayın Yıldırım Bey’e ve nezaket abidesi sayın Meltem Hanım’a kalbi şükranlarımı sunuyorum.
Ören’i Demirören’le perçinleyen sevgili Mehmet Soysal’a gelince…
Anadolu’muzun, bu yiğit ve altın kalpli evladı ile kırk yıllık dostuz ve bu dostluğumuz iki cihana şamildir. Ören’de de, Demirören’de de neler yaptığının ve yapmakta olduğunun dünya ahiret şahidiyim!
Haftanın üç günü (Pazartesi, Çarşamba, Cuma) siz, Vatan’ın saygıdeğer okuyucularıyla buluşmak dileğimle saygılarımı sunuyor ve esenlikler diliyorum.
Tekrar merhaba!
.İyi polis kötü polis!
22 Şubat 2017
Dünyamız hızla yeni bir ‘Cihan’ savaşına doğru sürükleniyor. Öncekilerin olduğu gibi, bu savaşın müsebbipleri de; doymak bilmeyen sömürgeci güçler...
Bu uğursuz günün işaretlerini; demokrasinin öncüleri gözüken ülkelerde baş gösteren ulusalcılık ve hatta daha ilerisi otoriter yönelimlerde görmekteyiz. Artık dünün demokratik başkanları, yerlerini süratle ‘diktatör’ başkanlara devretmenin hazırlığında...
Düne kadar Çin ile Rusya, bu denli eğilimin öncüsü iken; başta ABD olmak üzere, bir kısım AB ülkeleri de; aynı yarışta yerlerini aldılar. Avrupa’da bu eğilimin başını; AB’yi çatırdatan İngiltere çekmekte ve onu da Fransa takip etmektedir.
Dünkü iki kutuplu dünyada Çin, için için oluşan gizli bir devdi; bundan dolayıdır ki, ABD o gün için, Rusya’ya karşı Çin’in yanında yer almıştı. Bunu da Yahudi kökenli ABD’li diplomat, dışişleri bakanı Henry Kissinger sağlamıştı.
O gün-bugün Çin, oluşumunu tamamladı; devleşip, ABD için yegane tehdit unsuru oldu.
ABD nereye el atsa, hemen her taşın altından Çin ve Çin’li firmalar çıkıyor. Öyle ki, bu firmalar, diğer ülkelerin firmalarından çok farklı.. Her birisi devlet destekli ve akıl almaz meblağlara ulaşan sermayeleri ile ortalığı kasıp kavuruyorlar!
İsrail eksenli politikaları ile öne çıkan ABD yönetimleri; demokratlarla cumhuriyetçiler arasında iyi polis-kötü polis rolünü oynayarak, dünyanın gözünü boyamaya çalışırlar. Çoğu zaman da bunu başarırlar. Çünkü; algı operasyonlarını sağlayan medya ve sinema gücü bunların elindedir ve bunları biteviye çalıştırırlar.
ABD’de kötünün de kötüleri olan Bush’lar ve Obama dönemlerinden sonra; beyanatlarıyla dünyayı şaşırtan Donald Trump’ın yapacakları merakla beklenmektedir.
Trump’ın Putin yanlısı danışmanının görevine son verilmesine rağmen; dünün aksine; Çin’e karşı ABD-Rusya yakınlaşması hiç te şaşırtıcı olmayacaktır. ABD’nin bu denli açmazını bilen Putin, bundan dolayıdır ki, pervasızca oynamaktadır.
Dünyanın gözleri önünde Kırım’ı ilhak ettiğiyle yetinmeyip, Ukrayna ile didişmekte ve hepsinden önemlisi; asırların hayalini gerçekleştirerek Suriye’ye yerleşip Akdeniz’e (sıcak denizlere) postu sermektedir!
ABD’nin iyi polis-kötü polis rolünden şüphesiz ziyadesiyle etkilenen bölge Orta-Doğu’dur. Sudan bahanelerle Irak’ı işgal etti; bölgede uyguladığı kardeşi kardeşe kırdıran politikalarla insanları kardeş kanında boğdu. Halen de boğmaya devam ediyor.
Dün iyi dediği İran’ı bugün tu-kaka ilan ediyor ve adeta bir İsrail-İran savaşının fitilini ateşliyor!
Bölgemizde atılan her yanlış adımdan en ziyade olumsuz etkilenen şüphesiz ki Türkiye’mizdir. Türkiye, oynanmak istenen oyunu önceden fark ederek, Fırat Kalkanı Harekatı’nı başlattı ve güney sınırımızda kurulması hayal edilen PKK/PYD Kürt Devleti’nin önüne geçmiş oldu.
Oyununun bozulduğunu gören ABD ise, bir yandan PYD’ye ağır silahlar verirken, diğer yandan da Türkiye ile iş birliği yapacağını açıklıyor.
Yani tavşana kaç, tazıya tut demeye devam ediyor; lakin tavşan kim, tazı kim; bunu bir türlü açıklamıyor! Daha açıkçası, dünya alemin bildiğini bilmezden geliyor
.ers piramit!
24 Şubat 2017
x-logo
Avrupa’ya kıyasla geç de olsa, demokrasiyle tanışalı epeyce zaman oldu. Üzülerek ifade etmeliyiz ki; halkın kendini idaresi demek olan bu sistemde idare, bizde hiçbir zaman halka verilmedi.
Bunun yegane sebebi ise, kendini seçkin gören idareci zümrenin, halkı aşağı görmesi ve ona tepeden bakmasıdır. Onlara göre halk, çok cahil ve rüştünü ispat etmekten çok uzakta olan yığınlar mesabesindedir. Dolayısıyla böyle bir halk neyi ve kimi seçeceğini bilemez. Onun seçeceklerini bizlerin (seçkinlerin) belirlememiz lazım.
Demokrasiye geçiş sürecinde yapılan anayasalara dikkat edin; bunların vesayet anayasaları olduğunu görürsünüz. Bunun da manası; davul, halkın seçtiklerinin boyunlarında asılı olacak, tokmak ise, vasilerin elinde bulunacak!
Bu vasiler mi, kim? Elbette atanmış askeri ve sivil bürokratlar..
Bizdeki bürokrat kendini, sürekli olarak hancı görmüş, seçilmişleri ise, hana konaklamaya gelen misafirler olarak değerlendirmiştir. Aynı anayasalara göre oluşturdukları vesayetçi-parlamenter sistemi sittin seneyi aşkın bir zamandır deniyoruz.
Haberin Devamı
Bir de ne görelim? Kurulan ve işletilebilen hükümetlerin ortalama ömrü 16 aydan ibaret. Tam da bürokratın istediği şekilde.. Seçilen kişi daha makamını, işini ve mesai arkadaşlarını tanıma fırsatı bulamadan; geldiği gibi gidiyor!
Hasbelkader, her hangi bir iktidar, bir çivi çakmış olsa bile; diğeri gelip onu da iptal ediyor.
Böyle bir istikrarsızlığın kol gezdiği bir ülkede, hangi kalkınmadan ve başarıdan söz edilebilir?
Malum; hukukta vasi, çocuğa-bunağa-akli melekesi sağlam olmayan, yani deliye atanır. Bizim halkımıza vesayet sistemi reva görüldüğüne göre; acaba hangi kategoride değerlendirilmiştir?!
Doğrusu insan merak ediyor.
Cumhurbaşkanı sayın Erdoğan açıkladı: Bu sistemde başbakanlar bile birlikte çalışacağı kabine arkadaşlarını (bakanları) belirleyemiyor. Madem ki seçilmişlere bu kadar güvenmeyecektiniz; neden seçim yapıyorsunuz?
Normal demokrasilerde piramidin en üstünde halk vardır, halkın emrinde Meclis, Meclis’in emrinde hükümet ve hükümetin emrinde de (elbette ki yasalar çerçevesinde) bürokrasi vardır.
Haberin Devamı
Havuzlu Oda Ayrıcalığı Jolly’de!
Jolly Tur
Yeni C3 Aircross SUV Konforu
Citroën
by Taboola
Kendimize benzettiğimiz bizim demokrasimizin piramidi ters duruyor! Şöyle ki; en üstte atanmışlar, yani bürokrasi, onun emrinde hükümet, hükümetin emrinde Meclis ve bunların hepsinin umurunda bile olmayan zavallı halk, yani millet!
İşte şimdi yapılmak istenen; bu piramidin doğru olarak oturtulmasıdır. Adına Cumhurbaşkanlığı sistemi dinilen yönetim biçimi ile halkın dediği olacak. Halkın dediğinin olmasıyla siyasi kavgalar sona erecek; hükümetlerin kurulması için aylarca münazara ve mücadele edilmeyecek.
Meclis, asli işine, yani kanun yapmaya ve gerçek denetime yönelecek. Şimdiki gibi; iktidardaki bir bakanı, bakanları veya tüm bakanlar kurulunu (hükümeti) düşüremeyeceğini bile bile gensorular vererek, Meclis günlerce meşgul edilemeyecek.
Ve yine şimdiki gibi; sade suya tirit kabilinden denetim mekanizmaları ile Meclisin havanda su dövmesine imkan verilmeyecek.
Öyle ya; şimdiye kadar, hangi sözlü veya yazılı soru önergesinden veya hangi Meclis araştırmasından ne gibi bir sonuç alındı?
Haberin Devamı
Zaman bu kadar ucuz mu; yazık değil mi bu millete?.
.Şehadete giden genç!
26 Şubat 2017
x-logo
Türkiye’miz tarihinin en netameli günlerinden geçiyor. Zira Türkiye’miz, tarihinde hiç olmadığı kadar büyük tehlikelere maruz bırakıldı; üstelik bu denli tehlikeler, henüz geçmiş değil.
Evet; Birinci Cihan Savaşı’nda yedi düvele karşı savaştık ve koskoca İmparatorluğumuzu kaybettik lakin; bu günkü tehlike ondan da büyüktür. O zamanki düşmanların hepsi dışımızda idi; yıkılmamıza rağmen, içerideki birliğimiz sayesinde Kurtuluş savaşı verip, yeni devleti kurabildik.
Şimdi ise; aynı düşmanlar, daha fazlasıyla el ele vererek dışarıdan saldırırken, içimizdeki işbirlikçiler de onlara destek vermektedir. Bu işbirlikçiler ise, öyle üç-beş aymaz olmayıp; ülkemizin yetiştirdiği en ışıltılı beyinler olup; yarım asırlık bir yapılanma ile ülkemizin hemen tüm kurum ve kuruluşlarını ele geçirmişlerdi!
Onca temizlenmelerine rağmen; kazdıkça, her kurum ve kuruluştan adeta fışkırıyorlar!
15 Temmuz, 2. Kurtuluş Savaşı’nın başlangıç tarihidir. Birincisinde olduğu gibi, bunda da savaşı halkın kendisi; üstelik, silahlı güçlerin karşısına silahsız olarak dikilerek ve canını ortaya koyarak başlatmıştır. Milletin azim ve kararlılığı, halk düşmanlarının kalkışma hamlelerini önlemiş ama iş bununla bitmemiştir.
Haberin Devamı
İsveç Kralı Demirbaş Şarl’ın dediği gibi; ‘ bu halk, yenile yenile yenmesini öğrendi!’. Eskiden darbeler, radyo ve Televizyonlardan duyurulur, halkın sokağa çıkması yasaklanırdı; milletçe bu emre uyulurdu.
Şimdi ise; ‘sağına-soluna bakmadan meydan yerine koşan’ bir gençlik var ve bu gençlik 15 Temmuz günü; ‘ben şehadete gidiyorum!’ diyerek vatan savunmasına koşmuştur. Evlendirip yuva kurdurduğumuz, yeri geldiğinde müebbet hapisle yargıladığımız (dün ise, yaşını 18’e çıkartıp astığımız), imzaladığı tüm mali mükellefiyetleri ile sorumlu tuttuğumuz bu gencin seçme ve seçilmesini çok görüyoruz.
Daha dün, gençlere seçme imkanı tanındı; bu anayasa değişikliği ile de seçilme imkanı tanınacak. Cumhurbaşkanı sayın Erdoğan’ın işaret ettiği gibi; ‘seçme, seçilmeden zordur’. Parlamentoda gençliğin dinamizmi ile yaşlıların bilgeliği bir araya gelecek ve arzu edilen sonuçlara daha kolay erişilebilecektir.
Haberin Devamı
Havuzlu Oda Ayrıcalığı Jolly’de!
Jolly Tur
Yeni C3 Aircross SUV Konforu
Citroën
by Taboola
Ayrıca toplum olarak gençliğimize güvenmek zorundayız. Gençlerimize güvenmesek yarınlarımız olabilir mi?
Muhalefetin, anayasa değişikliği için; ‘neden şimdi?’ diye itirazı var. Bir şey gerekli ise ki, bu gereklilik, cumhuriyet tarihinin en büyük reformudur- o halde; şimdi değilse ne zaman?!..
2011 yılında da, kısmi anayasa değişikliği yapılmıştı; o zaman açılan parantez, 16 Nisan halk oylaması ile kapatılmak istenmektedir.
15 senedir, bir siyasi parti tek başına iktidardadır; buna rağmen mevcut sistemle (parlamenter sistem) ancak, iki ileri bir geri yapabildik. Oysa ki, dünyanın geldiği noktaya baktığımızda, sıçramak zorundayız. Artık daha fazla zaman kaybına tahammülümüz kalmamıştır.
Bunca tecrübe ile, sistemin aksayan yönlerini gördük; bunların giderilmesi için Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi bir model olarak milletin önüne kondu.
Endişeye mahal yok; zira iş, asıl sahibinin yani halkın elinde..
Haberin Devamı
Halk, dün cumhurbaşkanını bizzat seçti, bugün de sistemini bizzat belirleyecek
.Erdoğan’ın farkı!
7 Mart 2017
x-logo
Türk tarihinin gelmiş ve geçmiş en büyük fitnesi FETÖ hareketidir. 60’lı yıllarda başlatılan fitne ateşi; dış güçlerin gizli servislerinin telkinleriyle ve bizzat yönlendirmeleriyle; bir üst düzey MİT mensubunun ifadesiyle; CIA’nin Orta-Doğu bürosu vasıtasıyla yaktırıldı.
Dış güçler, bu coğrafyada; asrın sonlarına doğru yükselen değerin ‘din’ olduğunu biliyordu. Bundan dolayıdır ki, ‘din’i, oyun sahaları olarak kullandılar. F. Gülen ise, tam istedikleri gibi bir din adamı idi.
Kendisini ve hareketini; herkesin gıpta ile bakıp rağbet edebileceği ‘eğitim’ şemsiyesi altında gizlediler. Aynı oyunu; Gülhane Hatt-ı Hümayünu’ndan sonra imparatorluk topraklarının dört bir yanında pıtrak gibi açılan yabancı okullarında görürüz. Bu okullardaki öğretmenleri ve bunların yetiştirdikleri casusları, içimizdeki ajanlar olarak; Balkan savaşlarında ve Birinci Dünya Savaşı’nda kullandılar.
Darbe ile imparatorluğun başına çöreklenen İttihat Terakki mensubu, maceraperest bir avuç sergerde, bunlarla el ele vererek koca Cihan Devleti’mizi yıktılar. Resmi orduları teslim ve terhis edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş ve ülke toprakları, yedi düvel tarafından işgal edilmişti.
Haberin Devamı
Yıkılan devletin külleri üzerinde, halk, her tarafta ayaklanarak Kurtuluş Hareketi’ni başlattı. Kurtuluş hareketinin başına da; Şehsüvar-i yaveri olan Mustafa Kemal Paşa tayin edildi. Üç yıl süren Kurtuluş Savaşı sonunda, düşman İzmir’den denize dökülerek kesin zafer kazanıldı.
Atatürk liderliğinde genç Türkiye Cumhuriyeti devleti kurularak, yeniden; tarih ve coğrafya sahnesinde yer aldık.
Atatürk’ten sonra NATO’ya girmeye zorlandık. Bir bakıma mecburduk; zira Sovyet tehdidi altındaydık. Böylece Batı (ABD) hinterlandında, resmen ve alenen yerimizi aldık.
O gün elimizi verdik; seneler senesi kolumuzu kurtaramadık. Bugün geldiğimiz noktada ise; FETÖ hareketi ile kılcallarımıza kadar girilerek; gövdemizi versek kurtaramaz hale geldik!
Asrın başlarındaki yedi düvelin işgalinden daha korkunç bir işgal, kalkışma ve iç savaş tehdidi ile karşı karşıya kaldık. Üstelik şimdiki düşman, yalnızca dışarıdan değil; dışarıdan manivelalı ve fakat içeriden saldıran şekliyle tarihte emsali görülmemiş alçaklıklar sergiledi ve sergilemeye devam ediyor.
Haberin Devamı
14.350 TL Taksitle Tamamlanmış Projelerde Yer Alın, Değer Artışıyla Avantaj Sağlayın!
Sinpaş Paylı Gayrimenkul
Yeni C3 Aircross SUV Konforu
Citroën
by Taboola
Bunların üzeri, dışarısının örttüğü kalın şalla örtüldü ve görünmeleri önlendi. S. Demirel’in dediği gibi; ‘Patagonya’daki ihtilalden haberimiz oluyor ama; Ankara’da burnumuzun dibindeki darbeden haberimiz olmuyor!’ Nasıl olsun ki; senin istihbaratın CIA endeksli çalışıyor; o ne derse o kadarını bilebilirsin!
N. Erbakan’ın günahını almayalım; onun dışındaki tüm siyasiler ve dahi hem sivil ve hem de askeri bürokrasi F. Gülen’e ve hareketine yardımcı oldu. Az ya da çok, ama hepsi elinden tuttu; kimisi ayağa kaldırdı, kimisi ise sırtına alıp taşıdı!
Sayın Erdoğan da bunlardan bir tanesidir. O ve tek başına iktidar olan partisiyle belki de en ziyade yardımcı olandır. Bir farkla ki, bütün bunların içinde işin farkına varabilen yegane lider Sayın Erdoğan’dır. Diğerleri ya farkına varmadılar veya farkına varıp cesametinin büyüklüğünden ürktüler! Özellikle cumhurbaşkanlarına devletin bütün sırlarının açıldığını biliyoruz!
Haberin Devamı
Sayın Erdoğan’ın bir diğer en büyük farkı ise, bu yapının devasa büyüklüğünü görüp te bunlarla mücadeleye girişmesidir. Üstelik tek başına! Bu adamda ya mangal gibi yürek var; ya da bu adam bir deli! Evet yanlış okumadınız; bütün dünyayı, tek başına karşına alıp mücadele eden adama başka ne denir ki?!
Ama bilinen manasıyla deli değil; ‘bir insana deli denmedikçe, onun inancı (imanı) kamil (olgun) olmaz’ kabilinden bir delilik bu... Serdengeçti...
Milletçe; serden geçercesine bu mücadeleyi kazanmak zorundayız. Bunun için de herkesin elini, taşın altına koyması ve bu mücadele yer alması gerekir.
Ya hep birlikte kazanacağız; ya da, Allah saklasın, hep birlikte kaybedeceğiz
.Kurt dumanlı havayı sever!
9 Mart 2017
x-logo
Evvela şu tespiti yapmakta fayda var: İdarecinin despotu, demokratı nasıl belli olur? Herkesin kişisel doğruları olabilir. Bir de milletin, geniş halk kitlelerinin, halkların genel kabulleri vardır ki, bunlara evrensel değerler denir.
Bir Çin atasözünde: ‘ Körlerin ülkesine gittiğinde, bir gözünü kapatıp git!’ denir; aksi halde sahip olduğun iki gözünü de çıkarırlar!
Bir kısım siyasi partilerimiz, halka rağmen siyaset yapmayı maharet bilirler Gerçek despotizm budur. Bunun sonucunda her seferinde avuçlarını yalarlar ama bir türlü akıllarını başlarına devşirip; halk için politika üretmezler. Daha doğrusu; biz nerede-nasıl yanlış yaptık deyip bir muhasebeye girişmezler.
Bu duruma nasıl geldiklerini doğrusu merak etmiyor değilim. Çünkü bu hal, ülkeleri işgal edenlerin (mütegallibe) siyasetidir. Onlar halka tepeden bakar, halkın değerlerini beğenmez ve halka rağmen iş görürler. Halkla, karşılıklı olarak birbirlerine diş bilerler!
‘Bu halk yüzde 95’le seçse ne olur?!’, ‘Bu halkın seçtiğinden ne olur?!’, ‘Üç tane kazı güdemeyen halkın seçtikleri neye yarar?!’, ‘Kıllı, (hayvan diyecek ama korkusundan bu kadarını diyebiliyor) göbeğini kaşıyan!’, ‘Bizi seçmeyen bu halk her türlü cezayı hak ediyor!’
Haberin Devamı
Bütün bunları ve bunlar gibi daha nicelerini halkın bir kenara yazıp not etmediğini mi zannediyoruz? Bundan sonra halkın huzuruna çıkıp, sözüm ona halkçılık yaparsanız; sizi samimiyetsiz görür ve asla size inanıp prim vermez. Sittin senedir de vermiyor; neden acaba?!
Halkla iç içe olamayıp onunla bütünleşmeyen; halkın derdiyle dertlenmeyen, halkın değerlerini üstün bilip onlara saygı duymayan siyasetçi halka asla güven vermez.
Halktan (sandıktan) iktidar ümidini yitirenler; iktidarı, halkın dışındaki güçlerde vehmederler. Onlarla el ele verip, iktidarı alaşağı ederler ve böylece demokrasinin çanına ot tıkarlar. Artık kurdun istediği dumanlı hava oluşmuştur. Karanlıktan ve kaostan beslenen fırsatçılara gün doğmuştur.
Demokrasi tarihimiz bu denli fırsat günleri ile doludur; bu günlerin fırsatçıları ise, bir gecede zengin olan şürekadır...
Haberin Devamı
Hemen Teslim Projelerde 14.350 TL'den Başlayan Taksitlerle Yeriniz Alın!
Sinpaş Paylı Gayrimenkul
Yeni C3 Aircross SUV Konforu
Citroën
by Taboola
Ve ülke rahatlıkla soyulabilir; ülkenin tüm kaynakları istenilen yöne kanalize edilebilir.
Darbe sever siyasetçi, bürokrat ve iş adamı üçlüsü, hırsızlığa ve yolsuzluğa sacayağı olup, günlerini gün ederler; 28 Şubat’ta REFAH-YOL iktidarı alaşağı edilerek, yapılanlar gibi...
Cumhurbaşkanı Sezer’in anayasa kitapçığını Başbakan Ecevit’e fırlatıp ülkeyi kaosa sürüklediği gibi... Ne mi oldu?
22 banka battı. Kamu bankalarından alınan kredilerle özelleştirme ihalelerine girildi; krediler battı. Batan krediler görev zararı (!) kapsamına alındı. Merkez Bankasının hazineye açtığı kısa vadeli avans (genel bütçe ödeneklerinin yüzde 15’i kadar) son kuruşuna kadar kullanıldı.
Hazine dünyada eşi görülmemiş faizlerle bono ve tahvil ihracına devam etti.
2001 krizinden sonra konsolidasyon ve moratoryum dedikoduları ayyuka çıktı.
Bütçenin en büyük harcama kalemi faiz ödemeleri olarak yansıdı.
Halk öylesine perişan edilmişti ki, hıncını ilk seçimlerde aldı ve iktidar partilerini yüzde birlere kadar indirerek sandığa gömdü.
Haberin Devamı
2002 seçim sandığı, siyaset dünyamız için çok büyük dersti ama belli ki birileri hala tembellik edip dersini çalışmıyor!
.Avrupa çatırdıyor!
12 Mart 2017
x-logo
1950’li yıllarda, Almanya ile Fransa arasında, tamamen iktisadi gereksinimler sonucu kurulan ‘Avrupa Demir-Çelik Topluluğu’ ; zamanla genişleyerek önce AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) ve daha sonra da bütün Avrupa’yı kapsayacak şekilde; sosyal, siyasal ve ticari birlikteliğe dönüştü (AB).
Türkiye ise; 1963 Ankara anlaşması ile giriş başvurusunu yapmış ve 1978 yılında Yunanistan ile birlikte o günkü AET’ye davet edilmiş; Yunanistan’ın kabul ettiği daveti Türkiye elinin tersiyle itmiştir.
Bu aymazlığı yapan hükümetin başında Bülent Ecevit bulunsa da; o günün siyasi liderlerinin hemen hepsi; ‘onlar ortak, biz Pazar!’ anlayışıyla ‘istemezük’çü idiler.
Turgut Özal’la birlikte anlayışımız değişti lakin, bu sefer de AB işi yokuşa sürmeye başladı. O gün bugündür, mahut yokuşu çıkmaya çalışıyor; ama görünen o ki, çıktığımızdan fazla geriye düşürülüyoruz!
Doğu Avrupa’nın aç-biilaç olan Demirperde ülkelerini Birliğe aldılar; yetmedi; Birlik anayasalarına aykırı olmasına rağmen, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni içlerine alıp Türkiye’yi sürekli dışladılar. Bunca istiskal karşısında Türkiye; Kopenhag Kriterleri yerine Ankara Kriterlerini belirleyip; yola, tek başına yürüyebileceği ikazında bulundu.
Haberin Devamı
AB, en büyük sınavını Bosna savaşında vermiş ve sınıfta kaldığını dünyaya ilan etmişti.
İlk çatırtı; başından beri ulusal parasında ısrar eden İngiltere’den geldi; halkoylamasında çoğunluk, Birlikten çıkma yönünde oy kullandı.
AB’nin son yıllarda vermekte olduğu sınav ise, savaş bölgelerinden kaçan mültecilere uyguladığı yöntemdir ki; bu durum, Birliğin söylemleri (kriter) ile eylemleri arasındaki zıtlığı ortaya koymaktadır.
Ayrıca epeyce zamandır; Avrupa ülkelerinin hemen hepsinde bir çalkalanma ve aşırı sağa kayış gözlenmektedir. Fransa’da Ulusal Cephe Partisi’nin lideri Marine Le Pen’in: ‘ AB, Fransa’nın milli menfaatlerine aykırıdır!’ söylemine destek gittikçe artmaktadır.
Le Pen ayrıca, Fransa’da Ulusal Cephe’nin Cumhurbaşkanı adayıdır; onun kazanmasıyla, AB’nin dağılacağı öngörülmektedir. Bu da, saklanmıyor ve hemen her platformda dile getirilmektedir.
Haberin Devamı
Hemen Teslim Projelerde 14.350 TL'den Başlayan Taksitlerle Yeriniz Alın!
Sinpaş Paylı Gayrimenkul
Yeni C3 Aircross SUV Konforu
Citroën
by Taboola
Artık Avrupa’nın yükselen değerleri (doğrusu, değersizlikleri) arasında yabancı düşmanlığı ve İslamofobi bulunmaktadır. Bu tip gayr-i insanı olguların, sosyo-politik bir zemin bulduğu Avrupa, evvel emirde şimdiye kadar dillendirdiği kendi öz değerlerinden soyutlanmış demektir.
Avrupa’yı ayakta ve bir arada tutan bu değerler manzumesi idi; onları yitirince, çöküş ve dağılma mukadderdir.
En son olarak; Türkiye’ye karşı sergilenen başta Almanya olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerindeki; Türk siyaset adamlarına getirilen miting ve konuşma yasağı, hepsinin üzerine tüy dikmiştir.
Bu durum, Avrupa’nın yöneldiği gerçek yüzünün, bütün çıplaklığı ile gözler önüne serilişidir.
Türkiye düşmanlarına (bölücüsünden FETÖ’cüsüne kadar) kucak açan Avrupalı birçok devlet ve siyaset adamı ve hatta Almanya gibi bir ülkenin yerel ve Anayasa Mahkemesi, sayın Erdoğan’ın tele-konferansla oradaki insanımıza hitap etmesine mani olmuşlardı.
Aynı aymazlıklarına bugün de devam ediyorlar ve Türkiye’nin iç işlerine karışarak; referandumda ‘hayır’ çıkması için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar. Türk bakanların salon toplantıları sudan sebeplerle iptal ediyor, uçuş güvenliğini ileri sürerek bakana uçuş izni verilmiyor, diğer bir bakanın ise, kendi toprağı olan büyükelçiliğine gidişine izin verilmiyor, diplomatik pasaport sahipleri sınır kapılarında saatlerce bekletiliyor; bütün bu utanç tabloları sergilenirken AB’den ve hatta Avrupa ülkelerinin medyasından tek ses çıkmıyor.
Haberin Devamı
Rus dışişleri bakanı Lavrov’un işaret ettiği gibi; ‘ Batı sonrası bir döneme mi geçiyoruz?’ Değerlerini yitiren Avrupa’nın 3. Dünya Savaşı’nın fitilini ateşleyebileceği neden görülmüyor?
Avrupalının bu faşistçe tavırları; Türkiye’de ‘evet’çilerin ekmeğine yağ sürüyor ve Türk insanını kendilerine karşı biliyor.
.Dinini bilmeyen şeytanın maskarası olur
15 Mart 2017
İslam alemindeki dini sapkınlıkların tarihi çok eskilere gitmektedir. Ama son 200 senenin İslam coğrafyasına bakıldığında; sapkın cereyanların hemen hepsinin arkasında İngiltere’nin Sömürgeler Bakanlığı’nın olduğunu görürüz.
Kendinden olmayan tüm Müslümanları ‘kafir’ bilen Vehhabilik, İngiliz eseridir.
Geçen asrın başlarında yegane İslam devleti olan Osmanlı’daki şeyhülislamları masonlaştırıp; artık nakli esas almayan ve herkesin aklına göre bir İslamiyet uydurulmasına imkan tanıyıp fırsat veren yine İngilizlerdir.
ABD’yi İngiltere’den ayrı düşünmemek lazım; zira ABD de İngiliz kumaşından dokunmuştur.
Dün (1920’lerde) aynı oyun Afganistan’da; Emanullah Han’a karşı oynandı. İngilizler Topal Molla isimli bir ajanlarını, tıpkı bizdeki F. Gülen gibi allayıp pulladılar; derin alim, evliya dedirtip ününü ülkenin dört bir tarafına yaydılar. Müritleri, yarım milyona yaklaşınca ülkede iç savaş çıkarttı ve hükümet güçlerini yendi.
Emanullah Han ülkesini terk ederken sınırda yanına bir kişi yanaşıp, kendini takdim eder. Ona der ki: ‘Ben Topal Molla’yım! Görevimi tamamladım, şimdi de ülkeme dönüyorum.’ Cüppeyi, sarığı çıkarıp atmış; sakalı kesmiş ve artık bir İngiliz asilzadesi görünümündedir.
Haberin Devamı
Emanullah Han’ın ağzından şu cümleler dökülür: ‘ Ben senin bir ajan ve hain olduğunu biliyordum ama; gel gör ki, buna halkıma anlatabilmenin imkan ve ihtimali yoktu! Çünkü sen evliya biliniyor ve kandırılan halkım, sende ‘ilahi güç’ vehmediyordu...’
Daha dün ise, Irak’ta (2000’li yıllarda); Kadiri tarikatından olan babasının yerine geçen oğlunu, CİA-MOSSAD, tıpkı F. Gülen’e yaptıkları gibi devşirirler ve bozuk tarikatla (Kesnizani- Kimse bilmiyor tarikati) ortaya; semavi dinlerin karışımını çıkarırlar. Burada eğittiklerini istihbarata ve askeriyeye nüfuz ettirirler.
Böylece; yenilmez denilen Saddam’ın orduları, tek kurşun atmadan düşmana teslim olur!
Bizde de, dozajı arttırılarak çeşitli denemeler yapıldı. 15 Temmuz’da ise, nihai hedef için düğmeye basıldı. Tüm bu kalkışmaları, halkımız ve halkımızı ardına alan siyasi liderlerimizin çağrıları durdurdu.
Nedense bizim devletimiz, dinden hep ürktü. Zaman zaman da yasakladı. Yasaklanan din, yerin altına girdi ve F. Gülen gibi psikopatlara gün doğdu.
Halbuki inanca demokratik bir tavır sergilenebilseydi; isteyen herkes, inancını devlet eliyle doğru bir şekilde öğrenebilseydi; bu psikopatlara kanılmazdı.
Adam, televizyonlara çıkıp beddualar ediyor; insanların ocaklarına ateşler düşsün diyerek ağzından salyalar akıtıyor. Böyle birine Müslüman ve hatta evliya gözüyle bakılıyor.
Yahu! Dinin en yüce kişisi olan Hz. Peygamberi (aleyhisselam) kovalayıp taşa tuttukları ve yara-bere içinde bıraktıkları anda bile, beddua edilmeyip rahmet dilenmiştir. Rahmet dini olan İslamiyet’de böyle insana değil evliya, ancak şeytan denir.
Ama dedik ya; dinini bilmeyen şeytanın maskarası olur!
.Asıl eksiğimiz muhalefet!
16 Mart 2017
x-logo
Genç Cumhuriyet, kuruluş yıllarında muhalefet partilerine imkan tanımadı. İki kez yapılan denemeler, büyük hüsranlarla sonuçlandı. Dolayısıyla 1923-1946 arası resmen, 1946-1950 arası ise muvazaalı olarak tek parti sistemi ile yaşadık.
46 seçimleri neden tartışmalı? Çünkü o seçimlerde; ‘açık oy, gizli tasnif!’ vardı ve seçim sandıkları, her bakımdan korunaksızdı! Demokratik açıdan; rezilliğin bini bir para olarak, sözde seçim yapıldı ve iktidar partisinin tayin ettiği memurların tasnifi (oyların sayımı) sonucu CHP’nin kazandığı ilan edildi.
Şu halde; ilk demokratik seçimleri ancak 1950 yılında yapabildik ve muhalefet partisi olan Demokrat Parti seçimleri kazanarak; 487 sandalyeli Meclis’in 408’ini alarak (yüzde 55,2 oy) tek başına iktidara geldi. Yalnızca 69 milletvekili çıkaran CHP, 27 yıllık iktidarını kaybetti.
DP de CHP’nin içinden çıkmış olmasına rağmen; kendilerini Cumhuriyetin kurucusu ve seçkinleri gören ve hepsinden önemlisi, halka tepeden bakan bu kişiler, bu hezimeti hiçbir zaman kabullenmediler.
Haberin Devamı
Zira onlara göre; millet, gerçekleri görememiş ve haklarını gasp etmişti!
Bu halet-i ruhiye içerisinde öylesine bir muhalefet geliştirdiler ki, bunun, dünyanın hiçbir ülkesinde örneği yoktu. İktidarın her söylemini ve her türlü icraatını görmezden gelme, inkar etme ve karalama üzerine kurulan ve tek kelime ile muhatabını ikazdan ziyade imhaya yönelik bir muhalefet anlayışı!..
Öyle ki; idama götürülen Menderes bile, son sözlerinden biri olarak; ‘Allah, bu millete CHP gibi bir muhalefet vermesin!’ demek zorunda kalmıştır.
CHP’yi iktidardan uzaklaştıran iki ana sebep var; bunlardan birincisi, özellikle 2. Dünya Savaşı yıllarındaki uygulamalardır. Bu cümleden olarak, paradan Atatürk’ün resimleri kaldırıldı. Baskıcı bir sistem kuruldu. Gayr-i Müslim vatandaşlara yönelik ‘varlık vergisi’ çıkarıldı; ağır vergiler altında ezilen ve borcunu (!) ödeyemeyenleri Aşkale’ye, çalışma kampına sürüldü.
Aç-biilaç ve beş parasız yerli halka yol ve hayvan vergisi tahakkuk ettirildi; halkın çoğunluğu bunları ödeyemedi; ödeyemeyenler, yol inşaatlarında ve taş ocaklarında mecburi çalışmaya tabi tutuldu. Ekmek, tuz, şeker, bez, gazyağı karneye bağlandı. Şekerin kilosunu memura 10 kuruştan, halka ise 5 liradan (oysaki, millet delikli kuruşa muhtaçtı) satıldı. Dolayısıyla halk, şekeri ancak rüyasında görürdü.
Haberin Devamı
Yeni Citroën Elektrikli ë-C3
Citroën
14.350 TL’den Başlayan Taksitlerle Payınızı Şimdi Alın, Değer Artışını Kaçırmayın!
Sinpaş Paylı Gayrimenkul
by Taboola
Sütunum elvermiyor; daha neler ve neler... Tek cümle ile millet madde ve manasıyla bitirildi.
İkincisi ise, mahut partinin muhalefet anlayışıdır. Her şeye ama her şeye karşı olmak; hiçbir şeyi ama hiçbir şeyi beğenmemek ve her şeyi karalamak, partiye oy verecekleri de ürkütüyor. Böylesine simsiyah bir tablodan aydınlığın çıkabileceğini kimseler düşünemez; düşünemiyor da zaten!
İnsanın doğası pozitif olmaktan yanadır; negatiflikten pek haz etmez.
Muhalefet yapacağız diye sürekli asık suratlı olmak ve rol icabı bile olsa; kızıp, bağırıp gürlemekten kim hoşlanır? Keskin sirke küpüne zarar veriyor ve yapmak istedikleri tahribatı gerçekte kendilerine, kendi partilerine veriyorlar. Atom bombasından daha tesirli olan silahın; güler yüz ve tatlı dil olduğunu bir türlü göremiyorlar.
Haberin Devamı
Bakınız demokrasiye geçtiğimiz günden beri, halk, CHP’ye iktidar vermedi. İktidarların onca yıpranmışlıkları bile, CHP’yi iktidara alternatif yapmıyorsa; bunun kabahatini halktan ziyade kendilerinde aramalıdırlar.
Tüm demokratik sistemlerde en az iktidar kadar muhalefet de önemlidir; hatta demokratik iktidarın olmazsa olmazıdır. Yol gösterici ve iktidara ışık tutucu bir muhalefetle; gerçek demokrasiye kavuşacağımız gibi; aynı muhalefetin iktidar alternatifi ve iktidar olabileceğini neden görmüyoruz?
Dileyelim bütün bunlar dostça ikaz addedilir ve gereği yapılır.
.Avrupa asla samimi değil!
20 Mart 2017
x-logo
Avrupalıların, yarım asırdan fazla bir zaman kapılarında bekletip (doğrusu, süründürüp); verdikleri onca sözlere rağmen, bugün gelinen noktaya bakın!
Daha geçen sene vizeyi kaldıracaklarının sözünü vermişlerdi. Bu sözlerini, T.C. Devleti’nin bakanlarını ülkelerinde kabul etmeyerek ve girenleri de; kendi toprağı olan Büyükelçilik binalarına sokmayarak ve sınır dışı ederek tuttular!
Görünen o ki; AB kümesinde iki tane horoz vardı; bunlardan biri Almanya, diğeri İngiltere idi. Tavukların Almanya horozuna ilgisi artınca; daha doğrusu Almanya onları hizaya sokunca, İngiltere bundan rahatsız oldu ve birlikten çıkma kararı aldı.
Meydan Almanya’ya kalmıştı ve birliğin diğer ülkeleri kahir ekseriyeti ile Almanya’nın arka bahçesi konumundaydı. Bize karşı işlenen rezilliklerin fitilini Almanya ateşledi; tüy diken Hollanda’nın arkasında da Almanya vardı.
Almanya’nın hık deyicisi olan Fransa da, destekte gecikmedi!
Avrupa’nın, hatta tüm Batı’nın yanılgısı, Türkiye’yi eski Türkiye olarak görmelerinden kaynaklanıyor.
Haberin Devamı
Bir kere şunu bilelim ki; Batı’nın derdi ve gayesi asla ve asla demokrasi değildir. Onun hesabı; en kolay nasıl sömürebilirim düşüncesidir. Baş tacı ettikleri Sisi’nin Mısır’ına bakın; demokrasi hak getire!
Veya içimize bakalım: Yapılan onca darbelerin arkasında Batılı güçler vardı; işlemekte olan demokrasiyi biçip, faşizan yönetimleri getirmediler mi?
Acaba Türkiye ne kabahat işledi de iki de bir darbelerle önü kesildi? Bu sorunun cevabını verebilmek için Batının bize hangi gözle baktığını bilmek lazım. Batı, sömürmekte olduğu tüm ülkelere şu gözle bakar: ‘Ey filan ülkenin yöneticisi! Halkın senin elinde ama unutma; sen de bizim elimizdesin!’
Ne zamanki, Türkiye ele avuca gelmeyip, çok olmaya başladı; darbeyi yedi!
Bunu neden yapıyor derseniz; bunun kökeni çok eskilere gider. Batı, asırlar boyu Osmanlı üzengisi öpmenin intikamını alıyor!
Her bakımdan güçlü olmak ve batıya karşı anladığı dilden konuşmak zorundayız. Vize sözünde durmuyorlarsa, Mülteci Anlaşması’nı iptal ettiğimizi derhal açıklamalıyız!
Haberin Devamı
Yeni Citroën Elektrikli ë-C3
Citroën
14.350 TL’den Başlayan Taksitlerle Payınızı Şimdi Alın, Değer Artışını Kaçırmayın!
Sinpaş Paylı Gayrimenkul
by Taboola
Hatta mültecilere vadettikleri yardım sözünde durmamaları bile bize bu hakkı çoktan vermiştir.
Avrupa’nın tüm bu hırçınlıklarının altında, Türkiye’nin kalkınma hamleleri yatmaktadır. Gezi’yi bahane ederek yapılan ayaklanmada; sözde sözcülerinin ileri sürdüğü şartlar hala hafızalardadır: 3. Köprüye ve yeni havalimanına hayır diyorlardı!
Zira bütün bu hamleler Avrupa’nın ekonomisini tehdit etmekteydi; İstanbul ulaşımın kavşak noktasındaydı ve Frankfurt’a göre 3,5 saat avantajlıydı. Bu durum ise, Almanya’nın kolunun kanadının kırılması demekti.
Avrupa asla samimi değil; sittin senedir kapısında oyalıyor; yeni bir sittin sene daha gözünü kırpmadan ve utanmadan oyalar!
Bundan dolayıdır ki, her ne olursa olsun; kendi göbeğimizi kendimiz kesmeliyiz
.FETÖ ile mücadele için 'EVET!'
21 Mart 2017
x-logo
FETÖ denilen Haşhaşi fitnesi tüm ufkumuzu tutmuştur, benliğimizi tahrip edici yankıları gelecek asırları bile kuşatacak boyuttadır. Devlet ve milletimiz ve hatta dünyanın pek çok devlet ve milletleri için büyük tehlikeler arz eden bu durum; maalesef, içeride ve dışarıda tam manasıyla anlaşılmış değildir.
Yapının vahametinin büyüklüğünü; çeşitli illerdeki mahkemelerce hazırlanan iddianamelerde görüyoruz. Görünen o ki; bunlar, tüm hayati kurumlarımızın kılcallarına kadar nüfuz etmişler ve buraların en tepe noktalarındakileri devşirmişler.
Takiyye, kendini belli etmemek ve bunun için de her yolu mubah görmek bunların şiarı. Dolayısıyla fark edilmeleri son derece güç, hatta imkansız!
İddianamelerden öğrendiğimize göre, piramit şeklinde örgütlenmişler. En altta halk kesimi var; bunlar dinle uyutulup sömürülüyor. Parayı herkesten; eğitecekleri çocukları ise, yarayışlılarını ( zeka, zenginlik ve itibar) seçerek alıyorlar.
Polis-savcı-hakim el ele vererek istediklerini içeri tıkıyor ve böylece; karşılarında oluşabilecek cepheyi sindirip, susturuyorlar.
Haberin Devamı
Kurum ve kuruluşların istihbarat ve dinleme birimleri bunların elinde; istediklerini dinleyip, filme alıp veya kurgulayarak şantaj yapıyorlar!
Maliye müfettişleri vasıtasıyla gözlerine kestirdikleri firmalara ceza kesip; en güçlülerini bile bitirebildikleri gibi, isterlerse himmet talebiyle borçlarını silip, kendilerine bağlayabiliyorlar.
Devletin valisi, emniyet müdürü ve maliye memurları el ele verip (defterdarından müfettişine kadar) aynı kumpasla esnafı soyuyor!
Belediyeler dahil; hemen her kurum ve kuruluşta para dönen yerlerde bunların adamları yerleştirilmiş ve bu zavallı milletin paraları oluk oluk Pensilvanya’ya akıtılıyor!
Yetiştirip işe yerleştirdikleri her kademedeki işçi- memur ve sözleşmeli personelden, her ay belirli bir miktar ‘himmet parası’ topluyorlar!
Müteahhitleri haraca bağlayıp; belediyelerin imar müdürlüğü yetkilileri ile emme-basma tulumba gibi çalışıyorlar!
Dikilen hemen tüm yüksek binaların evraklarında bunlarla irtibatlı memurların imzaları var ve hemen bütün bu çok yüksek binaların sahipleri de yine bunlardan veya bunlarla irtibatlıdır.
Haberin Devamı
Yeni Citroën Elektrikli ë-C3
Citroën
Havuzlu Oda Ayrıcalığı Jolly’de!
Jolly Tur
by Taboola
Şu halde; tüm hırsızlar, irtibatlı oldukları hırsızlık şebekeleri ile cascavlak orta yerdedir!
ABD ve İngiltere gibi ülkeler, bu yapıyı bir gergef gibi işleyerek devletimize nüfuz ettirdiler. İçeride susuyorlarsa; sayın Erdoğan’dan korkularından ve ‘takiyye’ gereğidir. Dışarıdaki, özellikle Avrupa’daki, ABD’deki güçlerine bakıp içerideki güçlerini hesap edebilirsiniz!
Bu şeytan üçgeni ile mücadele, güçsüz hükümetlerle, koalisyonlarla asla gerçekleşemez. Gözü kara ve mücadele kararlılığı olan tek başına iktidarlar ancak bu mücadeleyi yürütebilir.
Halkımızın onayına sunulan 18 maddelik; hükümet etme sistemi değişikliğini içeren referanduma ‘EVET’ demekle güçlü hükümetlerin ve hepsinden önemlisi, vesayet altında olmayacak muktedir hükümetlerin önü açılacak ve bir daha kapanmayacak.
FETÖ ve avaneleri, bundan dolayı ‘hayır’ kampanyasına destek veriyor ve Avrupa basınını üzerimize kışkırtarak onları da aynı koroya iştirak ettiriyor!
Haberin Devamı
Dün, iktidarı oyuna getiren FETÖ, bugün muhalefeti kullanıyor!
Aman Dikkat!
.HDP yazık etti!
24 Mart 2017
x-logo
Siyasi partiler, demokrasinin olmazsa olmazıdır. Diğer bir ifadeyle; siyasi partilerle demokrasi, yumurta ile tavuk misalidir. Birbirlerini tamamlayıp geliştirirler.
Bizdeki siyasetin ve dolayısıyla demokrasimizin yerleşip gelişememesinin başlıca sebeplerinden biri; her on yılda bir yapılan darbelerdir. Bunlarla, tabir caizse; siyaset ve demokrasi biçilmiştir.
Haksızlıkları, baskı ve dayatmaları gören insanlar; özellikle yetişmiş kalifiye elemanlar, hep siyasetten geri durmuşlardır. Ve yine; kesinti devrelerinden (darbelerden) sonra, siyasetteki meydan yeri adeta işsiz-güçlere kalmıştır!
Bir diğer sebebi de; adayları, liderlerin belirlemiş olmalarıdır. Yalnızca kendini düşünen lider de, iş yapacak adaydan ziyade, kendisi için ‘kurşun asker’ olacak adayları seçer. Bunun baş amili ise, bizdeki mevcut Siyasi Partiler Yasası’dır.
Onca partiler gelip geçmesine rağmen, hiçbirisi, mahut kanunu; lider sultasını sona erdirecek bir şekle sokamamıştır.
AK Parti, kuruluşundan beri; demokratik kazanımlarımız için adeta bir lokomotif görevi üstlenmiştir. Bitti mi; elbette ki hayır ama yaptıklarına bakınca; uzunca bir mesafe kat ettiğimiz ortadadır.
Haberin Devamı
AK Parti’nin samimiyetle başlattığı ‘kardeşlik’ projeleri; birilerinin engellemeleri yüzünden karşılık bulmadı. Esas rolü üstlenmesi gereken HDP ise, topu devamlı taca attı.
Halbuki halk, HDP’ye tarihinde görülmemiş şekliyle 80 milletvekili vererek Parlamento’ya gönderdi. Ve ona; bu işi siyasetle Meclis’te çöz veya çözüme yardımcı ol dedi.
HDP ise, bu demokratik kazanımı; dağdaki teröristlerin ve onların iplerini ellerinde tutan ağa-babalarının emrine girerek heba etti. Bir siyasi parti gibi değil, adeta bir terör örgütü gibi davrandı.
Yalnızca kazandığı belediyelerle halka hizmet edebilseydi bile iktidar kapısını aralardı. Nitekim AK Parti’yi iktidara taşıyan olgu; önceden belediyelerde sergilenen başarılı hizmetlerdir. Sayın Erdoğan’ın ‘çekirdek’ kadrosu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin çalışkan elemanlarıdır.
HDP, halka hizmeti çok gördüğü gibi; üstüne üstlük halka hayatı zehir etti. Halk, belediyelerin yol yapmasını; bozulmuş yolların tamir edilmesini beklerken; yolların tahribiyle, hendeklerle ve tünellerle karşı karşıya kaldı.
Haberin Devamı
Havuzlu Oda Ayrıcalığı Jolly’de!
Jolly Tur
14.350 TL’den Başlayan Taksitlerle Payınızı Şimdi Alın, Değer Artışını Kaçırmayın!
Sinpaş Paylı Gayrimenkul
by Taboola
Dağın emrine girmeyip, iktidar partisiyle ortak hareket edebilseydi; Türkiye’de çok şey değişecek ve demokrasimiz sınıf atlamış olacaktı.
Terör örgütü ile ortak hareket ederek; ne kendileri rahat ve ne de halka huzur verdiler.
Vaki olanda hayır vardır; böylece halk, bunların gerçek yüzlerini gördü ve bunlardan yüz çevirdi. Hele terör örgütünün; Kürt halkıyla yakından ve uzaktan bir ilişkisinin olmadığını; Türk ile Kürdün ortak düşmanlarının emellerine hizmet ettiğini yaşayarak gördü.
Sükut-u hayale uğrayan bölge halkı, gerçeği gördü ve devletine sığındı. Nasıl sığınmasın ki; yüz seneden beri, başta ABD olmak üzere Batılı devletler, Kürtleri kan ve gözyaşından başka ne verebildiler? Devamlı kullanıldılar; her kullanılışta harcanan; ölen ve göz yaşı döken Kürtler oldu.
Sonuç itibariyle Kürt halkıyla, sözde temsilcilerinin ve terör örgütünün niyet ve eylemleri birbirinden çok farklı.
Haberin Devamı
Halk üzüm yemek istiyor; diğerleri ise, bağcıyı dövmek istiyor!
İp de burada kopuyor!
.Yeni savaş konsepti
26 Mart 2017
x-logo
Son yüzyıl içinde insanlık, iki büyük dünya savaşı yaşadı. Bunların sonucunda milyonlarca insan ölüp, onlarca şehir yerle bir olmasına ve onca ülkenin ekonomileri sıfırlanmasına rağmen, insanlık, akıllanıp savaşsız yaşamayı öğrenemedi.
Aklımız sıra insanlığın medenileştiğini zannetmiştik! Medeniyetin ‘tek dişi kalmış canavar!’ olduğunu gördük ve bu gidişle daha çok görmeye devam edeceğiz. Zira en medeni olduğunu iddia eden ülkeler, belki kendi aralarında savaşmıyorlar ama tüm savaşların arkasında bunların olduğu apaçık bir gerçektir.
Bir kere şunu bilelim; bütün savaşların temelinde ekonomik çıkarlar yatmaktadır.
Dünyanın ekonomik paylaşımında, güçlüler, güçleri oranında pay istiyorlar; kurt taksimi yani... Kavga da buradan çıkıyor zaten.
Bu bitimsiz savaşların yeni konsepti; vesayet savaşları şeklinde cereyan etmesidir.
İnsan, dün ne idiyse bugün de aynıdır; dün, putunu kendi elleriyle yapıp ona tapınıyor, acıkınca da bir güzel yiyordu. Bugün de en medeni gözüken ülkeler; terör örgütlerini önceleri kurtarıcı olarak kurup geliştiriyorlar ve arzuları yönünde kullanıyorlar; işleri bitince de tu-kaka addedilip insanlığın başına bela ediliyorlar!
Haberin Devamı
İnsan doğası gereği hayvandır ama düşünen hayvan... Kendisine bahşedilen manevi meziyetleri (ruh, nefs, akıl, kalp-gönül denilen latife) sayesinde yükselmiş ve hayvandan ayrılarak insan olmuştur. Bu şekliyle de; eşref-i mahluk, yani en şerefli-üstün yaratık konumuna ulaşmıştır.
Doğanın kuralı; büyük balığın küçüğünü yemesidir. Bu durumu hayvanlar aleminde görüp, kanıksıyoruz ve asla yadırgamıyoruz. Onlar hayvandır ve hayvanlıklarının gereğini yapıyorlar diyoruz. Aynı şeyi insan yaptığında ki, sürekli yapıyor- bunları, bin bir çeşit yalan ve hile ile kamufle ederek yapıyor.
Güçlü de olduğu için, yapanın yaptıkları yanında kar kalıyor! Böylece insan; sahip olduğu onca değerlerini, ayaklar altına alarak hayvandan daha aşağı bir yaratık oluyor!
Zira hayvanların atom bombası yahut kimyasal bomba kullanma güç ve imkanları yoktur. Şu halde; bu denli silahları kullanan insanlara hayvan demek, hayvanlara hakaret olmaz mı?
Haberin Devamı
14.350 TL’den Başlayan Taksitlerle Payınızı Şimdi Alın, Değer Artışını Kaçırmayın!
Sinpaş Paylı Gayrimenkul
Yeni Evinize 120 Aya Kadar Vade Seçeneği
Sinpaş Konut
by Taboola
A’dan Z’ye bütün terör örgütlerine bakın; hemen hepsinin arkasında bu büyük medeni (!) güçler var.
Uzağa gitmeyelim ve bize musallat olan PKK, FETÖ ve DAEŞ terör örgütlerini kim kurdu? Kim finanse ediyor? Kim ve kimler silah ve lojistik desteği sağlıyor? Hangi ülkelerde ve kimler tarafından eğitilip üzerimize saldırılıyorlar?
Dost ve müttefik bildiğimiz en medeni ülkeler!..
Böyle dostlar düşman başına!
Dost ve düşman, asıl kara günde belli olur; NATO ülkesiyiz; en kritik günlerimizde NATO ülkelerinden yardım yerine ambargo ile karşılaşıyoruz.
Bu ne menem dostluk ve müttefiklik ki; ülkemizde yapılan bütün darbelerin arkasında ve hatta içinde ve tam ortasında bunlar ve bunların içimizdeki işbirlikçileri var!
Dost bilip, koynumuzda yaşattığımız bunca yılanla nereye kadar?
.Koalisyon bize göre değil!
28 Mart 2017
x-logo
Vaktiyle sanayi devriminin gerisine düştüğümüz; iki yüz seneden beri yapageldiğimiz onca reformlarla da ‘muasır medeniyeti’ yakalamaya çalıştığımız bir gerçektir. Aradaki açığı telafi edebilmemiz için durmamamız, çok çalışmamız ve hepsinden önemlisi, boş şeylerle uğraşıp patinaj yapmamamız gerekir.
Bunun için de her şeyden önce tıkır tıkır işleyen siyasi bir sisteme ihtiyacımız var. Denemiş olduğumuz parlamenter demokratik sistem; 70 yılda bize şunu gösterdi ki; koalisyonlar bize göre değil!
Avrupa’da koalisyonlarla idare edilen ve üstelik iyi idare edilen ülkeler yok değil; onların ya demokratik kültürleri yüksek veya birçoğunun nüfusu, bizim İstanbul ilimiz kadar bile değil.
Biz Türkiye olarak bir Akdeniz ülkesi olduğumuzu unutmayalım; Kuzey ülkeleri gibi olmayıp, sıcakkanlı insanlarız. Bu coğrafyada bize en çok benzeyen ülkelerden biri İtalya’dır; onların başı koalisyonlarla dertte idi. Seneler senesi; ülkelerinde bir türlü siyasi istikrarı sağlayamadılar. Çok partili koalisyonları denedikçe, olmadığını gördüler.
Haberin Devamı
En sonunda kurtuluşu koalisyonu yasaklamakta buldular!
Üstelik İtalya, sanayi devrimini başarmış bir ülke olarak, bu kararı almak zorunluluğunu hissetti.
Bizim ise, çoktan almamız gerekirdi ancak; böylesine radikal kararları alabilecek, halkın büyük desteğine sahip siyasi lider yoksunluğumuz bu durumu engelledi.
Bizde koalisyon demek: IMF’ye avuç açmak demek; devlet bankalarını ortaklar arasında bölüşüp, yandaşlara peşkeş çekmek demek; Güneş Motel gibi siyaset panayırlarından milletvekili devşirmek demek; asgari müşterekte birleşmek demek; azamisi varken ve o gerekli iken neden asgaride (en azda) buluşalım? Asgari müşterek demek, iki insanda bir tek gözün olması demek! Kim, ne yapsın bunu?
Bizde kurulmuş olan koalisyon hükümetlerinin hiç birisi iyi niyetle kurulamadı; taraflar, birbirinin kalesine gol atabilmek için sürekli fırsat kolladı! Parsayı daha önce topladığını gören taraf, derhal hükümeti yıkmaya kalktı. (1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nı oya tahvile yeltenen B. Ecevit, CHP-MSP hükümetini yıkarak erken seçime gitti.)
Haberin Devamı
Havuzlu Oda Ayrıcalığı Jolly’de!
Jolly Tur
14.350 TL’den Başlayan Taksitlerle Payınızı Şimdi Alın, Değer Artışını Kaçırmayın!
Sinpaş Paylı Gayrimenkul
by Taboola
Kısacık ömürlü hükümetlerle istikrarı sağlayabilmenin ve kalkınmayı gerçekleştirebilmenin imkan ve ihtimali olmasa gerektir.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, bütün bu aksaklıkları gideriyor ve tek başına iktidar imkanı getiriyor; bunu ise, doğrudan milletin kendisi belirliyor. Bu sistemi istemeyenlerin asıl korkuları milletten lakin korkunun ecele faydası yok!
Bu sistemde Meclis’in yetkilerinin ortadan kaldırıldığı ve Cumhurbaşkanına Meclis’i feshetme yetkisi verildiği iddia ediliyor ki, bu, tamamen yanlıştır ve yalandır.
İyi incelenirse; iddia edilen durumun bugünkü Parlamenter (!) sistemde olduğu görülür. Çünkü bu günkü sistemde Cumhurbaşkanı, üstelik tek taraflı olarak Meclis’i feshedip seçime gidebiliyor. 7 Haziran seçimlerinden sonra bunu yaşadık. Getirilecek sistemde ise, Cumhurbaşkanı böyle bir karar alırken kendisini feshedip seçime girmek zorunda. Ayrıca, Meclis’ten de bu yetki alınmış değil...
Bizdeki mevcut parlamenter sistemdeki Meclis’in yetkileri, yalnızca kağıt üzerinde ve şeklendir; yani pratikte hiçbir değerleri yoktur. Meclis’i çalıştırmamaya ve patinaj yaptırmaya yönelik ucube bir sistemdir. Bir an evvel kalkınıp, Batı ile arayı kapatmanın yolu; Türk tipi olarak geliştirdiğimiz Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’dir.
.Kendimize güveni yitirdik!
31 Mart 2017
Geçen asrın başlarında sürdürdüğümüz ve maalesef yenilgiyle bitirdiğimiz uzun savaş yıllarından sonra; devletimizle beraber, kendimize güvenimizi de kaybettik. Özgüveni; zaferle sonuçlandırdığımız Kurtuluş Savaşı’ndan sonra da kazanamadık.
Bunun sebebi; Tanzimat’la beraber yürürlüğe koyduğumuz eğitim sistemimizdir. O güne kadarki tüm okullarımızda; pozitif bilimlerle beraber dini ilimler de birlikte okutulmaktaydı. Böylece insanlar, hangi meslekte yetişmiş olurlarsa olsunlar; beraberinde dinlerini de ve hatta genel olarak diğer dinleri de öğrenerek yetişmiş oluyorlardı. Beden, dimağ ve ruh birlikte eğitilip geliştiriliyordu.
Tanzimat’la buna son verildi ve pozitif bilimleri okuyanlara din öğretilmedi; dini tahsil görenlere de pozitif bilimler gösterilmedi. Böylece her iki tarafta da yetişenler tek kanatlı olarak yetişti ve hiç birisi uçamadı; çift kanatlı olamadılar.
Hatta bu hal; İttihat ve Terakki ve dahi Cumhuriyet devrinde öyle bir şekil aldı ki; önceleri, öğretmenlikle imamlığı aynı kişinin yapmasından, ayrı kişilere verilip birbirine düşman edildi. Artık aynı köyün öğretmeni ile imamı; biri diğerini yobazlıkla, öbürü de dinsizlikle suçlayıp; öğretmenin yanındaki çocukla, imamın yanındaki aynı çocuğun babasını birbirine düşman ettiler.
Haberin Devamı
Oğul babasına, moruk ve yobaz dedi; baba ise oğluna, hayırsız ve dinsiz-imansız gözüyle baktı.
Yüz seneden beri eğitim sistemimizi; gelip geçen hemen her bakanla birlikte bozup yeniden yapıyoruz ama temel olarak bir türlü ezbercilikten ve ruhsuzluktan kurtaramadık.
Ve hepsinden önemlisi; eğitimimizi, kendimize özgüvenimizi kazandıracak bir şekle sokamadık. Nesillerimizi müthiş bir aşağılık kompleksi ile yetiştiriyoruz. Bu da Batıyı körü körüne taklitten kaynaklanıyor.
Çilesini çekmeden sadece körü körüne taklit; bizi kendimizden kopardığı gibi, batılı da yapmadı. İki arada bir derede kalıp ‘bulamaç’ insan tipleri olduk.
Geçmişimizden koparak ve hatta geçmişimizi karalayarak, düşmanlık ederek ileri gidebileceğimizi vehmettik; bu kez, hüda-i nabit gibi, köksüz olarak orta yerde kalakaldık.
Haberin Devamı
14.350 TL’den Başlayan Taksitlerle Payınızı Şimdi Alın, Değer Artışını Kaçırmayın!
Sinpaş Paylı Gayrimenkul
Yeni Evinize 120 Aya Kadar Vade Seçeneği
Sinpaş Konut
by Taboola
Bir Japonya, bir Çin ve bir Hindistan Doğulu kalarak Batılı olabildi; biz ise, ne Doğulu kalabildik ve ne de Batılı olabildik.
Böylece kendimize saygımızı yitirdik; kendisine saygısı olmayana başkalarının saygı duymayacağı aşikardır.
Bunca tahribattan sonra; kendimize ve birbirimize soruyoruz: Bu ayrışma, kapışma ve çatışma neden?!
‘Ötekileştirmek’ üzerine kurulmuş bir eğitim sisteminden başka ne beklenebilir ki?
Yüksek yüksek binaların, yolların, köprülerin inşasında yarıştık ama insanımızın yetişmesini sokağa, televizyona ve telefonların ekranlarına havale ettik! Oysa ki bütün bunların ipleri, yabancı ve bize düşman kültürlerin güdümündeydi.
Şahsiyet erozyonuna uğrattığımız nesillerimizi bozuk para gibi harcıyoruz; yarınlarımızdan nasıl emin olabileceğiz? Vakti, çoktan gelip geçen bu hayati meselemize neşter vurup bir yerden başlamak gerekmez mi?
Şimdi değilse, ne zaman?!
.Damdan düşene sor!
2 Nisan 2017
Yeri geldiğinde ‘Gazi Meclis’ deyip övünüyoruz; haklıyız; çünkü Kurtuluş Savaşı’nı bu Meclis’ten idare ettik. Bu çatı altında kanla yazılan tarihi kararlar alınırken, Polatlı’dan top sesleri duyuluyordu.
Demokrasimiz, vesayetle baskılanırken, üst üste yapılan askeri darbeler sonucunda tel örgülerle sarmalanmış ve topyekun siyaset dünyamız karartılmıştır. Güdük hale getirilen bu karanlık dünyada başbakan ve bakanlar asılmış; siyasi partiler peş peşe kapatılarak, liderleri ve üst düzey kadroları sürgüne gönderilerek bütün bir siyaset tu-kaka edilmiştir.
Eskilerin ‘ benim oğlum bina okur, döner döner yine okur!’ şeklinde bir deyişleri var ki, bizim siyasetimizi çok güzel özetliyor. Kapattığımız partilerin çokluğundan, demokrasimiz, partiler mezarlığı olarak anılır oldu. Her seferinde; ‘sil, baştan başla!’ demokrasi yolunda; bir ileri giderken iki geriye düştük!
En kahpe darbede bile; canilerin aklına Meclis’i bombalamak gelmedi; yalnızca kapatıp tatil etmeyle yetindiler. 15 Temmuz Kalkışması’nda ise, demokrasinin kalbi olan Meclis bombalandı. O Meclis’te her partiden vekiller olmasana karşın; işin vahametini kavrayanlar; yalnızca bir kısım Ak Partililer ile bir kısım MHP’li milletvekilleridir!
Haberin Devamı
Diğer iki parti mensupları ki, biri Ana muhalefet partisidir- ya bilmeyerek bu vahametini kavrayamadılar, ya da bilerek terör örgütü FETÖ’nün borusunu öttürmekteler!
Bütün şer odaklarının gayesi, Meclis’i çalıştırmamak; şu veya bu iktidar partisinin, millet lehine çıkarmak istedikleri kanunları engellemektir.
Bendeniz, damdan düşen biri olarak bu durumu, bizzat yaşayarak gördüm. İçinde bulunduğumuz Parlamenter sistemde; halkın ihtiyacı olan kanunlar, ya milletvekillerinin teklifi ile veya bakanlar kurulunun (hükümet) tasarısı ile Meclis’e gelir.
Yasama (Meclis) ile Yürütme (hükümet) iç içe girdiğinden; daha doğrusu koca Meclis, hükümetin emrinde (!) iş gördüğünden, tasarılar geldiği gibi yasalaşır. Dikkat edilirse burada; ne Meclis ve ne de hükümet kendi işini yapıyor; hükümet emrediyor, Meclis onaylıyor!
Haberin Devamı
Hemen Teslim Projelerde 14.350 TL'den Başlayan Taksitlerle Yeriniz Alın!
Sinpaş Paylı Gayrimenkul
İstanbul’a 2 Saat Uzaklıkta Tatil Evi!
Sinpaş Kasaba
by Taboola
Hiçbir milletvekilinin verdiği kanun teklifinin kanunlaşabilme şansı yoktur! Böyle bir milletvekili, Grup’tan habersiz iş yaptın diye azarlanır da! Hele hele muhalefet milletvekillerinin verdikleri teklifler ise, havanda su dövmekten öte bir mana ifade etmez!
Getirilmekte olan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde ise, bakanlar, Meclis’in dışından olacak (milletvekili ise, vekillikten ayrılacak) ve Meclis’in çıkardığı ve çıkaracağı kanunlar paralelinde hükümet edecekler. Yani Meclis meclisliğini, hükümet hükümetliğini bilecek; kimse kimsenin işine karışmayacak.
Getirilmek istenen sistemde; Cumhurbaşkanını KHK çıkarma yetkisinin verilmesini ‘tek adam’lığa yoranlar var ki, bu, tamamen yanlıştır. Bir kere Cumhurbaşkanı’nın çıkaracağı Kararnameler, insan hak ve hürriyetleri ile ilgili olamayacağı gibi, Meclis’in çıkaracağı kanun konuları ile de ilgili olamaz.
Aklı örtülü bir kısım zevat, Cumhurbaşkanlığı makamı ile belediye zabıta müdürlüğünü karıştıranlar var! ‘Bundan böyle; Cumhurbaşkanı bakkal kapatacak!’ deyip, yalan söyleyenleri millet görüyor!
.Başa bağlı millet!
5 Nisan 2017
x-logo
İnsan sosyal bir varlıktır; hemcinsleriyle birlikte yaşar. Dünyanın neresine giderseniz gidin; şu veya bu inançta olan insanların, dünü ve bugünü ile bir mabet etrafında kümelendiğini görürsünüz.
İnanç, insanın doğasında vardır. Maneviyattan haz duyan insan, kendini mutlu hisseder.
Bundan dolayıdır ki şair: ‘İmandır o cevher ki, İlahi ne büyüktür. İmansız olan paslı yürek sinede yüktür!’ tespitini yapmıştır.
Türklerin, İslamiyet’ten önceki dinleri Göktanrı inancıydı; istihale ede ede (değişim geçirerek) birden Mutlak Bir’e kavuştular.
Tüm semavi din mensuplarının, yerleşik düzende oldukları gibi; Türkler de, semaya yükselen minare etrafında kümelenip yerleşmişlerdir.
Göklerden yeryüzüne inen ve Türk insanın bedeni ile ruhunu kuşatan inançları, onları birden Mutlak Bir’e yöneltmiş ve en eski zamanlardan beri başa bağlı bir millet yapmıştır.
Dikkat edilirse en son benimsedikleri din olan İslamiyet’in bir manası da gerçeğe, hakka iman ve ona teslimiyetle dünya ve ahiret esenliğine kavuşmaktır.
Türklerin genlerine işlemiş bu özelliklerinden dolayı; lider olgusu onlarda hayati öneme sahiptir.
Haberin Devamı
Türk milletinin diğer bir adı da; ordu-millettir!
Yine dikkat edilirse; yazılan tüm tarih devirlerimiz, ister yükseliş, ister çöküş dönemleri olsun; hep liderlerinin isimleri ile anılmıştır. Bu millet, Fatih Sultan Mehmet gibi bir lideri bulduğunda şahikalar oluşturan, lideri ile beraber topyekun askeriyle de Sevgili Peygamberinin (aleyhisselam) övgüsüne mazhar, kutlu bir ünün sahibi olabiliyor.
Bugün geldiğimiz noktada, idare şekli olarak demokrasiyi benimsemişiz. Onca emeklemelerden, toslamalardan; düşüp kalkmalardan sonra, hiç de azımsanmayacak kadar demokrasi deneyimi kazandık. Zira, bizim başımıza gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiştir!
Artık bunca tecrübelerden sonra, sıra, gerçek demokrasiye geçmemize ve onu taçlandırmaya geldi.
Biz de; Türk tipi hükümet sistemini bularak, halkımızın onayına sunuyoruz. Bu sistemle demokrasinin özüne dokunulmuyor; onca tecrübelerimizin ışığında, tıkanan damarlarını açarak beyne bol oksijen temini sağlanacak.
Haberin Devamı
Hemen Teslim Projelerde 14.350 TL'den Başlayan Taksitlerle Yeriniz Alın!
Sinpaş Paylı Gayrimenkul
İstanbul’a 2 Saat Uzaklıkta Tatil Evi!
Sinpaş Kasaba
by Taboola
Mevcut sistemde ise, ülkemiz, aradığı liderini bulsa da; elleri-kolları ve hatta ayakları bağlı olduğundan; kalkınma için gerekli hamleleri yapamıyor. Siyasetçiye yolcu gözüyle bakılıyor, bürokrat ise, kendini hancı bilerek bürokratik oligarşiye yol açıyor.
Halk, seçtiği siyasetçiden hizmet bekliyor; hizmeti alamayınca da hesabını soruyor. Boynuna asılı davuluyla siyasetçiyi halkın yedi kere getirmesine karşın, birileri (vesayet) altı kere götürüyor!
Aynı vesayet odakları telefon emriyle parti liderlerini ve gruplarını Meclis’e sokmuyor!
Vesayet karşısında ‘şapkasını alıp gitmekle’ ünlü Süleyman Demirel, mahut sistemi; deli atın üzerinde durmaya (rodeo) benzetirdi ki durabilene aşk olsun!
16 Nisan Referandumu, vesayet sistemine son vermenin tarihi fırsatıdır.
Aman dikkat!
.Kepazelik!
7 Nisan 2017
x-logo
Siyaset zor zenaattir. Devlet adamı kumaşına sahip olmayı gerektirir. Bundan dolayıdır ki, siyaset arenasında; kimileri siyasetçilik oynar, kimileri ise, gerçek siyaset sergiler.
Para, makam, şöhret, insanoğlu için turnusol gibidir; insanın foyasını anında ortaya koyar.
Zavallı insan! Kendini, tulum gibi ne kadar şişirirse şişirsin; onu patlatıp söndürecek yalnızca bir toplu iğnedir! İnsanın diğer mahlukattan farkı; bu durumu bilmesine rağmen, şişinip caka atmasıdır!
Mahut tipler, ne oldum delisidir; öne çıkmak ve parmakla gösterilmek için adeta yarışırlar. Televizyon ekranı, arayıp da bulamadıkları şeydir; lakin ondaki tehlikeyi bilmezler! Ekran, insanı vezir ettiği gibi rezil ve rüsva da eder.
Asaletten nasibi olmayan insan, ekranda mal bulmuş Mağribi gibi sevinir ve fırsatını bulduğunu zannederek, içindeki ufunetini kusar!
CHP Konya milletvekili de, ekranı bulduğunda; merd-i kıpti misali, şecaatini arz ederken, sirkatini söyleyivermiş! Yani, sözde kahramanlıklarını anlatırken, hırsızlıklarını sergilemiş!
Haberin Devamı
Referandumda ‘evet’ oyu verecekleri İzmir’den denize dökeceklerini yavelemiş! Hatta, bunun için de önce Samsun’a çıkacaklarını, Amasya’ya, Sivas’a, Ankara’ya gideceklerini; İnönü’yü Dumlupınar’ı yaparak, önlerine kattıklarını İzmir’den denize dökeceklermiş!
Yani CHP’li bu milletvekili aklınca (hani nerde?!) ‘evet’ oyu veren Türkiye’nin yarıdan fazlasını; Yunan gibi düşman belleyip denize dökecekmiş. Bu, deli saçması sözleri de alkışlandı iyi mi?!
Bölücülük yapmak, halkı kin ve düşmanlığa sevk etmek suçtur; bunu basın-yayın yoluyla yapmak iki misli cezayı gerektirir. Bütün bu kepazelikleri önlemek için kurulan RTÜK ne yapmaktadır?! Kin ve nefret kusan bu ekranlara, gerekeni neden yapmıyor?
Daha vahimi ise; bu kişinin ait olduğu partinin Genel Başkanı’nın sergilediği vurdumduymaz tavrıdır. Bu kepazeliği tevile kalkışmasıdır. Dedik ya; siyaset adamı için devlet adamlığı kumaşı elzemdir. Hangi partide olursa olsun; böyle hastalıklı bir beynin; kesin ihraç talebi ile derhal disipline sevk edilmesi gerekir.
Haberin Devamı
Havuzlu Oda Ayrıcalığı Jolly’de!
Jolly Tur
Hemen Teslim Projelerde 14.350 TL'den Başlayan Taksitlerle Yeriniz Alın!
Sinpaş Paylı Gayrimenkul
by Taboola
Bizim de; dilimizde tüy bitercesine anlatmaya çalıştığımız ve bir türlü anlatamadığımız gerçek budur. CHP, alışılagelmiş bir siyasi parti değildir; zira, siyasi partiler rakiplerini ekarte etmeye çalışırlar. CHP’nin siyaseti ise, rakibini imhaya yöneliktir. Ya ben; ya hiç diye siyaset mi olurmuş?
Kendisine oy vermeyenleri Yunan gibi düşman bilmek ve onları denize dökmekle tehdit etmek, siyasetçinin yapacağı iş midir? Halkını düşman belleyen bir siyasetçi için iktidar, hayal ötesidir.
Girdikleri her seçimde sandığa gömüldüler. Bu durumun sebeplerini kendilerinde değil de halkta arayanların; ebedi muhalefet psikozu içerisinde saçtıkları bu denli hezeyanların halktaki karşılığını hala görememişlerse, ebediyen göremeyecekler demektir!
Millet, bu kafayı ve bu köhnemiş zihniyeti halk gayet iyi biliyor ve yakinen tanıyor. Vaktiyle eski genel başkanlarının; seçimleri kaybetmeleri üzerine sarf ettiği; ‘...Bu milleti cezalandırmalıyız!’ hezeyanından biliyor ve tanıyor.
Haberin Devamı
Peki; size oy vermiyor diye cezalandırmak istediğiniz ve düşman belleyip denize dökmekle tehdit ettiğiniz bu milletten ne bekliyorsunuz?
Milletin, sizi iktidara taşımadığına değil; tımarhaneye hademe yapmadığına dua edin!
.Mazlumun kanı!
10 Nisan 2017
x-logo
Kimse medeniyetten, insanlıktan, insan hak ve hürriyetlerinden dem vurmasın!
Eski çağlardaki vahşetin, bugün daniskası yapılmakta; tüm bu vahşetler karşısında sergilenmesi gereken insani duyarlılık, bugün, eskisinden çok daha körelmiş durumdadır.
Bunun en büyük sebebi; şüphesiz ki, ipin ucunun p..tun elinde olmasıdır! Dünyaya nizamat veren süper güçler; adalet yerine kan ve gözyaşı dağıtıyorlar. İmkanları paylaşacakları yerde, daha çok almanın ve bunu zorbaca yapmanın derdindeler.
Evrensel hukukun, insan hak ve hürriyetlerinin geldiği noktayı; kağıt üzerinde yazılanlara ve hukuk fakültelerinde ezberletilen maddelere bakıp anlayamayız. Oralarda ne yazarsa yazsın; mühim olan uygulamadır, icraattır.
Önceki gün; Afganistan ve Bosna, dün Irak, bugün ise Suriye’de insanlık trajedisi yaşanmakta; altı yıldır oluk oluk kan akmakta ve mazlumların feryadı Arş’a ulaşmaktadır.
Çoğu masum çocuk ve sivil olmak üzere 600 bin insan hunharca katledildi. On bir milyon insan ülkesini terk etti; bunlardan 4 milyonunu Türkiye’miz bağrına basıp bakmakta...
Haberin Devamı
Ülkenin belli başlı şehirleri yerle bir edilmiş olup; izbe sokaklarında korku ve ölüm kol gezmekte...
Ölüm koridoru haline gelen Akdeniz’in suları insan yutmakta, sahilleri ise, insan cesetleri dolup taşmakta...
Ülkesinin bu hale gelmesinin baş sorumlusu katil Esad, dipdiri durmakta ve başta Rusya olmak üzere İran ve Irak gibi avaneleri de, bu zalime desteklerini arttırarak sürdürmekteler.
Obama döneminde de, Suriye’de kimyasal silah kullanıldı; Esad’ın safında savaşan Rus uçakları, sivil yerleşim yerlerine misket bombaları yağdırdı. Obama, sürekli ikili oynadı; kimden yana tavır aldığını belli etmedi. Daha doğrusu; Kürtlerden (PKK-PYD v.b.) yana tavır alıp; idare-i maslahatçılıkla işi oluruna bıraktı.
ABD’de başkan değişmiş lakin Suriye’de katliam durmamıştı. Bir taraftan Rus, bir taraftan ABD uçaklarıyla kasıp kavrulan Suriye’de Esad, karambolden istifade ederek, bir kez daha cibiliyetinin gereğini yaptı ve sivillerin üzerine kimyasal bomba yağdırdı.
Haberin Devamı
İstanbul’a 2 Saat Uzaklıkta Tatil Evi!
Sinpaş Kasaba
Hemen Teslim Projelerde 14.350 TL'den Başlayan Taksitlerle Hemen Paylı Ev Sahip Olun! Kazanın!
Sinpaş Paylı Gayrimenkul
by Taboola
Kan-revan içindeki çocukların yürek burkan fotoğrafları televizyonlarda gösterildi; bir iki cılız ses dışında, dünya yine sessiz kaldı. Vahşet, adeta kanıksanır olmuştu.
Çok ama çok geç de olsa ( tıpkı Bosna’da olduğu gibi) ABD harekete geçer gibi yaptı ve Akdeniz’de bulunan uçak gemisinden ateşlenen tomahawk füzeleriyle, Suriye’nin kimyasal silah yüklü uçakları kaldırdığı askeri havaalanını vurdu.
ABD, altı senedir süren Suriye iç savaşı boyunca, kedi olalı bir fare yakaladığını bütün dünyaya ilan etti; bakalım devamı gelecek mi ve gelecekse nasıl gelecek?!
Ve yine bakalım, bu yeni dönemde, ABD aklını başına devşirebilecek mi? Zira ABD’nin, Kürtlerin tüm terör örgütlerini de sarmalayan Kürdistan (!) aşkı, aklını örtmüş gözüküyor! Aklı örtülü olmasa; çapulcu sürülerini, dost ve müttefiki (!) olan koca Türkiye’ye tercih eder miydi?!
Üzerine ölü toprağı serili İslam Alemi’nin ise, hiçbir şekilde uyanacağı yok! Belli ki, onlar uyanmak için Kıyamet’in Sur’unu beklemekteler!
Korkarım, ona da geç kalacakları!
.Sahibinin sesi!
12 Nisan 2017
x-logo
15 Temmuz askeri darbe kalkışmasına; toplumumuzun bütün kesimlerinde bulunan kahraman insanımızla karşı koyduk ve bu kalleşçe ve kahpece yapılmak istenen kanlı girişimi önledik.
O karanlık gecede, kimsenin aklına; şu veya bu kökenden geldiği, şu veya bu partili olduğu, şu veya bu düşüncede olduğu gelmediği gibi; aziz milletimiz kendine yakışanı yaptı; tek vücut, tek kalp olarak tek hedefe kilitlendi.
Milletimiz, milli birlik ve bütünlüğünü; iktidar ve muhalefetiyle bir araya gelip, mahşeri bir görüntü veren Yenikapı Mitingi ile de tüm dünyaya gösterdi.
Dünyanın hayret ve gıpta ile izlediği bu hal, ne yazık ki uzun sürmedi.
Her darbede olduğu gibi, bu darbede de taşeron kullanıldı. Taşeron bu kez; uğruna, yarım asırdır emek verilen ve yetiştirdikleri ile ülkemizdeki tüm kurum ve kuruluşların kılcallarına kadar nüfuz ettirilen, içimizden devşirdikleri, sahibinin sesi FETÖ idi.
F. Gülen yapılmak istenen inşaatın kalfası idi; mimar ve başmühendis ile şantiye şefi, her zaman olduğu gibi arka plandaydı. ABD ve Almanya’nın öncülüğünde ve birçok Batılı devletin de desteğiyle gerçekleştiren bu kanlı eylemin hedefi, Türkiye’yi iç savaşa sokmak, bölüp parçalamak ve bu koca ülkeyi; içimizdeki beyinsizlerin yularını ellerinde tutan ülkelere peşkeş çekmekti.
Haberin Devamı
Bunun için de önce sayın Cumhurbaşkanı’nı infaz edeceklerdi. Tarihimizde böylesine sinsi, alçakça ve soysuz bir kalkışma görülmedi; zira, canımıza kast eden düşman içimizde idi üstelik bizden görünüyorlardı. Öyle ki, aynı evin içinde; anasını, babasını, kardeşini infaz edecek tipte canavar ruhlu, kudurmuş; bir o kadar da sinsi, satılmışlar vardı!
Taşeron kalfa daha o gün ‘senaryo’ diyerek, cibilliyetinin gereğini yapmış ve algı oluşturmaya başlamıştı. Onun kulağına üfleyen ağa-babaları olan mahut devletler; darbe karşısında üç-dört gün sessiz kaldılar. Daha sonra da kınar gibi yaptılar, üstelik kerhen...
Sayın Erdoğan’nın, topyekun milleti arkasına aldığını, böylece; daha da güçlendiğini görünce çılgına döndüler. Bu kez koro halinde, aynı büyük yalanı dillendirmeye başladılar. İçerde de; onların sahipliğine amade ve aportta bekleyen birileri; başta Kılıçdaroğlu olmak üzere hep birden FETÖ’nün kuyruklu yalanının peşine takıldılar.
Haberin Devamı
Yeni Citroën Elektrikli ë-C3
Citroën
İstanbul’a 2 Saat Uzaklıkta Tatil Evi!
Sinpaş Kasaba
by Taboola
...Ve; ‘konrollu darbe!’ diyerek bu milletin aklıyla alay etmek istiyorlar. 171 general tutuklu (ordudaki mevcudun yarısı); 5 bine yakın hakim ve savcı açığa alındı; çoğu yargılanıyor. On binlerce asker ve sivil memur işten el çektirildi; hala çektiriliyor.
Hepsinden önemlisi; dile kolay iki yüz kırk sekiz şehit verdik. Hangi tiyatroda canlar veriliyor a Kılıçdaroğlu?! Hazırlanan ve hazırlanmakta olan ve her satırı insanın kanını donduran bunca iddianameler şaka öyle mi?!
‘Kontrollü kaçışla’ saklandığın evde, televizyon da mı izlemedin? Meslektaşlarımız canları pahasına sabaha dek canlı yayın sürdürdü. Sen hariç herkes görevinin başında kahramanca görev yaptı; sokaklara dökülüp, gövdelerini tanklara siper eden aziz milletimiz destan yazdı.
Beyninde tek kıvrımı olan yaratık bile, böylesine aşağılık ve iğrenç yalana prim vermez; Batının ve hempalarının bu yalanını da görmüş olduk: Darbe başarılı olunca, ‘ Bizim çocuklar iyi iş başarmış!’ ve lakin başarısız olunca, ‘ Senaryo’, ‘Kontrollü darbe’ öyle mi?
Haberin Devamı
Ah Kılıçdaroğlu! Vah Kılıçdaroğlu! Bir türlü sahiplenemediğin hemşehrin Seyit Rıza’nın darağacına giderken dillendirdiği gibi; ‘...ayıptır, günahtır, cinayettir!’ Millete karşı saygısızlığınızı kanıksadık ama canlarını vatan için feda eden aziz şehitlerimizi inciteceğiniz, onları mezarlarında bile rahat bırakmayacağınız doğrusu aklımıza gelmezdi. Pes doğrusu!
İnsan, ya Allah’tan (c.c.) korkup kuldan utanmalı... En azından, bu duygulardan birine sahip olmalı... İkisinden de yoksun insana ise, tek kelime ile acımalı ve eski liderinizin sözüyle: ‘ Hadi oradan!’ denmeli.
.‘İnsan denen meçhul!’
17 Nisan 2017
x-logo
Alexis Carrel insanı tanımlamaya çalışırken, onun tanımlanamayacağını; ‘ insan denen meçhul!’ vurgusuyla ifade eder.
Evreni kendi emrinde görüp, onu, adeta bir kanaviçe gibi işleyen insan; kendinin kim ve neye memur olduğunun idrakinden maalesef yoksundur!
Bizzat kendine bu denli kör olan insan, başıboş bırakıldığını mı sanıyor? Oysa; her nereye ve neye baksa, hepsinin bir sebep için ve hepsinin birer sebeple var edildiğini görüp değerlendiriyor.
Hepsinin üstünde ve amir konumundaki insanın da, sebepsiz yere var edilmeyeceği açık değil mi?
İnsan, nereden gelip nereye gittiğine ve bu hayat (canlılık) denilen süreçte rolünün ne olduğuna bakıp düşünmeli ve muhasebe yapmalı. Hiçbir dahlinin olmadığı bu geliş ve gidişte ve bu ikisi arasında kalan yaşam sürecinde, iradesi ne idi; ne oldu?
Büyük bir Velinin yerinde bir tespitiyle: ‘...’ Sofrana, sevdiğin yemekler gelmediği zaman, eline geçirebileceğin kuru ekmeği yemekle, yemeyip açlıktan ölmek arasında hür ve serbest bulunduğun ve kuru lokmalar, ağzına zorla tıkılmadığı halde, elini, dilini uzatır, onları yersin. Fakat böyle mecbur olduğun zamanlarda bile, iradene malik olduğun halde, seni aciz bırakan harici kuvvetler karşısında kendini mecbur, esir, hasılı bir hiç bilirsin.
Haberin Devamı
Yahu! İşin yolunda, başarı ve zafer yanında olunca (Hep), işlerin aksi, ters olduğu zamanında ise, kaderin zorlaması altında oyuncak bir (Hiç) diye iddia ettiğin o sen, bunlardan hangisisin? Hep misin, hiç misin?
... Ey noksanlık ve taşkınlık içinde yüzen insan! Siz, ne hepsiniz, ne de hiçsiniz... Her halde ikisi arası bir şeysiniz... İlim ve fen ilerlediği halde, insanlığın ufuklarını sarmış olan fesat karanlığı, hep şirkin (Allah’a ortak koşmanın), imansızlığın, vahdetsizliğin ve sevişmezliğin neticesidir. Beşeriyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın, sevip sevilmedikçe, Hak tealayı hakim bilip, O’na kulluk etmedikçe, insanlar birbiri ile sevişemez!..’
Kendini bilmeyen ve tanıyamayan insanın, başkaları tarafından bilinip tanınması imkansızdır. Bunu da en güzel şekilde Hz. Mevlana dile getirir: ‘ ...Bir ömür boyu, insanlar arasında inleyip durdum (ah çektim). İyilerle de, kötülerle de birlikte oldum. Hepsine karşı tatlı dilli, güler yüzlü oldum; ben insanlığımı yaptım ve böylece onların her birisi beni, kendi dostu sandı. Hemen hepsi, dış görünüşüme baktı. Hiç birisi benim kalbime, gönlümün derinliklerine bakıp, oradaki esrarı bilip öğrenmedi, öğrenemedi.
Haberin Devamı
Yeni Citroën Elektrikli ë-C3
Citroën
14.350 TL Taksitle Tamamlanmış Projelerde Yer Alın, Değer Artışıyla Avantaj Sağlayın!
Sinpaş Paylı Gayrimenkul
by Taboola
... Aynı dili konuşmak, akrabalık ve bağlılıktır. İnsan, yabancılarla birlikte kalırsa mahpusa benzer. Nice Hintli ve nice Türk vardır ki, dildeştirler (aynı dili konuşurlar). Nice iki Türk vardır ki, birbirine yabancı gibidirler. Şu halde; ‘mahremlik-yakınlık dili’ bambaşka bir dildir. Gönül birliği (gönüldaşlık) dil birliğinden daha iyi ve daha üstündür. Zira gönülden sözsüz, işaretsiz, yazısız yüzbinlerce tercüman zuhur eder.’
Bugün insanlığın geldiği noktada ise; değil sözsüz, işaretsiz ve yazısız anlaşabilme; sözlü, yazılı ve işaretle bile anlaşılamıyor ve böylece; kendinin ve başkalarının meçhulü oluyor.
Haberin Devamı
Oysa; insanı insan yapan ve en yüce yaratılan kılan şey bilmektir. Nereye kadar bilmek? Nasıl bilmek? Niçin bilmek?
Tüm bu ifritten suallere cevabı, Yunus’umuz ne güzel veriyor: ‘ İlim ilim bilmektir. İlim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsin; Ya nice okumaktır. Okumaktan murat ne? Kişi Hak’kı bilmektir!..
Dünya ile farkımız! -1-
8 Mayıs 2017
x-logo
İnsan ve insanların topluluğu olan cemiyetler, karakterlerini zengin olduklarında, güç ve kudreti ellerinde bulundurduklarında belli ederler. Nitekim zengin olup da bozulmayan insan ve toplum pek azdır. Zenginlik, insanın mayasının turnusol kağıdı gibidir; derhal foyasını ortaya çıkartır.
Biz de dünün, bu günkü Amerika’sıydık; güç ve kudreti asırlar boyu elimizde tuttuk.
İnsanı ve insan topluluklarını diğer varlıklardan ayıran özellik; Alemi medeniyetle inşa etmekle görevli kılınmalarıdır. Bunu da ancak zengin ve güçlü oldukları zaman yapabilirler. Zira aç insanın yegane yapabileceği şey karnını doyurmaktır.
Dün, bir kısım Avrupa ülkeleri de zengin ve güçlü idi; tıpkı bu günkü gibi...
Onlar, dün olduğu gibi bugün de; güçlerini ve zenginliklerini, güçsüzleri ezmekte ve onları sömürüp, sözde kendi medeniyetlerini inşada kullandılar ve kullanıyorlar. Dolayısıyla Batı medeniyeti, kan ve gözyaşının, yani zulmün üzerine kurulmuştur.
İngiliz siyasetçi Margaret Thatcher’in işaret ettiği gibi: ‘... İnşa ettiğimiz medeniyetimiz incecik bir sırla kaplıdır; asla çizilmeye gelmez. En ufak bir çizikte altından çıkacak olan serapa vahşettir ve bu durum hepimizi utandırır!’
Haberin Devamı
H
Batı’da ve Batı’nın elindeki dünyanın her yerinde yükselen gökdelenlerin temellerinde, mazlum milletlerin kanları, canları, malları ve kan terleyen iskeletleri vardır.
Batı, dün olduğu gibi bugün de; elinde bulundurduğu güç ve zenginliği, güçsüzleri iliklerine kadar sömürmekte kullanmış ve onlara, sahip oldukları maddi ve manevi servetlerden zırnık koklatmamıştır.
Batı’nın bugün eriştiği yaldızla kaplı medeniyete; o medeniyetin ürünü olan insan hak ve hürriyetlerine bakıp aldanmayın! Onlardan değilseniz, insan bile değilsiniz; yalnızca insan tipinde birer sömürü vasıtasısınız!
Batı medeniyetinin lugatında yalnızca almak kelimesi vardır; vermek diye bir şey yoktur! Her hal ve şartta yalnızca almak... Tek kollu kumar makinesi gibi; hep yutmaya kurgulanmış...
Güç ve kudreti ellerinde bulunduran; günümüz medeni (!) ülkelerinin Afganistan’da, Bosna’da Irak’ta, Suriye’de... sergiledikleri ve sergilemekte oldukları medeni (!) tavırları gözler önündedir.
Haberin Devamı
Yeni Citroën Elektrikli ë-C3
Citroën
14.350 TL Taksitle Tamamlanmış Projelerde Yer Alın, Değer Artışıyla Avantaj Sağlayın!
Sinpaş Paylı Gayrimenkul
by Taboola
Bunların amaçları, asla terör örgütlerini bitirmek değildir; bilakis onları diri tutup, hedef tahtasına koyduklarına saldırtmaktır. ABD’nin tavrına bakın; dün gizliyordu, bugün aleni olarak terör örgütleriyle birlikte hareket ediyor. Sağ-sol fark etmez; yeter ki kendi emellerine hizmet etsin ve hedefindeki ülkelere zarar versin!
Kendine olunca (11 Eyül İkiz Kulelerin vurulması) NATO ülkesi olarak; İttifakın 5. Maddesini (savaş ilanı) eyleme geçiriyor; NATO üyesi, müttefiki Türkiye olunca; ilgili maddeyi işletmek veya Türkiye’nin yanında yer almak şöyle dursun, savaş halinde olduğumuz, üstelik bir terör örgütü ile ittifak ediyor!
Modern dünyanın medeniyet algısını görüyor musunuz? Gözümüzün içine baka baka bu denli densizlikleri yapıyorlar, üstüne üstlük Türkiye’ye dönüp; olağan üstü hali bitir, terörle mücadele etme diyorlar!
Enva-i çeşit vahşetin sergilendiği kavanoz dipli dünyanın çivisi çoktan çıktı; belli ki, dünya da dünya üzerinde yaşayan bizler de uzatmaları oynuyoruz
Dünya ile farkımız -2-
10 Mayıs 2017
x-logo
Batı medeniyeti almak üzerine kurulmuş, hem de nasıl olursa olsun!.. Bizim medeniyetimiz ise, isminden de anlaşılacağı üzere; ‘ vakıf medeniyeti’ olduğu için, vermek üzerine kurulmuştur.
Anlaşılması ve anlatılması gerçekten zor; zorluğu, Cemil Meriç’in işaret ettiği gibi, 20.Yüzyıla arız olan ve ‘ idrakimize giydirilmiş olan deli gömlekleri izmler’ yüzünden!
Dünya üzerinde; bir gecede hafızası silinen yegane millet olarak, geçmişimizle bağlarımız koparıldığından kendimizi tanıyamıyoruz. Öyle ki, başkalarının ve hatta düşmanlarımızın anlattıkları kadar kendimizi bilebiliyoruz!
Hiç öyle uzaklara gitmeğe gerek yok; Batılı ülkelerin daha dün işgal ettikleri Cezayir, Tunus gibi ülkelerde yarım asır dolayında kalarak; kendi dillerini zorla dayattıkları tarihi vakıadır. Bu beldelerde hala Fransızca konuşulur ve aynı dille eğitim gördürülür.
Biz ise; aynı yerleri ve başkaca yerleri asırlar boyu hakimiyetimizde bulundurduk; hiç birisinin dili ile, dini ile, canı, malı, ırzı ile oynamadık. Herkes inancında ve dilinde serbest kaldı. Her toplum; kendi dinini, dilini, kültürünü geliştirerek yaşadı.
Haberin Devamı
Doksanlı yılların başında; Türkleri ülkesinden kovan Bulgaristan devlet başkanı Jivkov: ‘ Tarihte Türklerin düştüğü hataya biz düşmeyeceğiz. Türkçeyi ve Türklüğün sahip olduğu bütün değerleri yasaklayacağız ki, bunlar zamanla tamamen unutulsun! Aksi halde, gün gelir; bunlar yine diş bilerler! Tıpkı dün, tüm değerlerimize sahip olarak; ayaklanıp bağımsızlığımızı kazandığımız gibi!..’
Biz, gittiğimiz yerleri değil sömürmek; oraları Anadolu’dan ziyade abad etmişiz. Bir aldığımız yere en az beş vermişiz. Tarih de bunun şahididir, coğrafya da...
Batılı Hıristiyan ülkeler, Musevileri insan saymayıp ateşe atarken; onlara elini uzatan ve gemilerle ülkesine davet eden ve getirdiklerini de İmparatorluğun en mümbit yerlerine yerleştiren bizim ecdadımız olmuştur. Musevilerin kendileri yazıp söylüyorlar: ‘... Binlerce yıllık tarihte Musevilerin en rahat yaşadıkları, huzurlu dönemleri Türklerin idaresinde olmuştur.’
Haberin Devamı
Yeni Citroën Elektrikli ë-C3
Citroën
14.350 TL Taksitle Tamamlanmış Projelerde Yer Alın, Değer Artışıyla Avantaj Sağlayın!
Sinpaş Paylı Gayrimenkul
by Taboola
Müslüman Türk’ün devlet felsefesi; Alemdeki tüm mazlumların (rengine, diline, dinine bakılmaksızın tüm insanların, her çeşit hayvanın ve hatta bitkilerin) koruyup, kollayanı ve gözetenidir. Bizim düşmanlığımız zalime karşıdır.
Bizim savaşlarımız; ‘ kuru bir Cihangirlik’ davası olmayıp, mazlumların imdadına yetişmek içindir.
Bizim dinimizde zorlama yoktur; herkes dinini seçmekte ve yaşamakta hürdür. Bu durum bir iane (yardım) değil, dini bir zorunluluktur. Kim ya da kimler bunun tersini yapmışsa, yapılanın İslamiyet’le bir ilgisi yoktur.
Bütün bunlardan dolayıdır ki; bizim inşa ettiğimiz medeniyetin adı ‘ Vakıf Medeniyeti’dir. Müslümanların bu günkü hallerine bakıp da; onların dinlerini ve inşa ettikleri medeniyetlerini değerlendiremeyiz.
Vakıf medeniyetinde gerçek Müslümanlar bulunur ve onlar, salt nefisleri için yaşamazlar. Bilakis kurtuluşlarını başkalarının dualarında bilirler ve bu yüzden herkes, adeta yekdiğeri için yaşar.
Vakıf Medeniyeti’nin insanları almaktan değil vermekten zevk alırlar. Sahip oldukları malların vakıf olması gibi, bizzat kendilerini de vakıf aracı görür ve bilirler. Tıpkı vakıf malları gibi onlar da alınıp satılamaz!
Haberin Devamı
Cemiyetimizin bu günkü haline baktığımızda; yukarıda anlatmaya çalıştığımız ‘Vakıf Medeniyeti’ ile taban tabana zıt bir hayatın içinde olduğumuzu görürüz. Zira artık kimse; sen veya siz demez oldu; herkes ben illa ben diyor!
Bunun sonucunda da insani değerleri kaybediyor ve birbirinin ekmeğine musallat oluyoruz!
Huzur mu? Kaf Dağı’nın ardında!!
.Dünya ile farkımız -3-
12 Mayıs 2017
x-logo
Batı’nın emperyalist emelleri yalnızca, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini kapsayan maddi değerler olmayıp; hedeflerine koydukları cemiyetlerin, milletlerin manalarını da törpüleyerek aşındırmak ve en sonunda da yok etmektir.
Dünyadaki tüm cemiyetleri bir arada ve ayakta tutan, onların sahip olduğu kültürel değerlerdir, bunların başında da dil ve din gelmektedir. Bundan dolayıdır ki, emperyalistlerin, tahrip için öne aldıkları ve üzerlerinden adeta silindir gibi geçtikleri, milletlerin dilleri ve dinleri olmuştur.
Dünün, üzerinde güneş batmayan ülkesi olan İngiltere; güneşin ışığını yalnızca kendine yansıtmış, işgal ettiği tüm ülkelerde ise, güneşi gizleyerek onları zifiri karanlıkta bırakmıştır.
Büyük bir İslam bilgininin çok yerinde bir tespiti vardır: ‘… Batılı ülkelerin İslamiyet’e verdikleri zararlar çeşitlidir. İslamiyet’i bir fidana benzetecek olursak; mahut ülkeler bu fidanı, punduna getirdiğinde kesmek isterler; keserler de... Ne kadar kesilip budanırsa da, o fidanın yeniden filiz verme imkanı vardır. Ama İngiliz öyle değildir. İngilizler, bu İslam fidanına adeta gözü gibi bakar; dibini çapalar, sular, gübreler ve olabildiğince büyütür. Onu gören de; İngiliz’i, müthiş bir İslamiyet muhibbi, sevdalısı sanır. İngiliz, sinsice bekler, pundunu bulduğu an; fidanın köküne kezzap döker. Onu zehirle kurutur ve bir daha ebediyen o fidanın filiz verme imkanı kalmaz. Bütün bu yapılanlardan sonra İngiliz’in yaptığı ise, daha da trajikomiktir; vah vah deyip herkesten fazla timsah gözyaşı döker! İngiliz’in bu denli amansız düşmanlığından daha şiddetlisi ise; içimizden devşirdikleri yerli işbirlikçi sahte din adamlarıdır!..’
Haberin Devamı
Bundan tam 70 sene öncesinin sözde din adamı; ‘Kur’an-ı kerimdeki Mekke’de inen ayetleri çıkaralım, yalnızca Medine’de inenlerle amel edelim!’ diyen ve kendini Tanrı yerine koymaya çalışan ‘çukur’ ile bu günkü F. Gülen denilen satılmışın ne farkı var? Bunlar var olduğu müddetçe, İngiliz kezzap harcar mı?
Hemen her toplumda vakıf malı olmayan çok çeşitli insan malzemesi vardır ve bunların pazarı bulunmaktadır. Pazarın simsarları, insan nefsinin hayır diyemeyeceği karşılıklarla (para, mal, mevki-makam, kadın ve her türlü şantaj malzemesi) bu kişileri satın alırlar. Onların marifetiyle kaleyi içten içe çökertirler.
Haberin Devamı
14.350 TL Taksitle Tamamlanmış Projelerde Yer Alın, Değer Artışıyla Avantaj Sağlayın!
Sinpaş Paylı Gayrimenkul
Şimdi Al, Her Mevsim Tatil Senin Olsun
Sinpaş Kasaba
by Taboola
Nefislere hoş gelen yeni şekilleriyle dil ve din, özellikle gençler arasında beklentiler doğrultusunda yaygınlaşır. Böylece dilini ve dinini kaybeden yeni nesillerin kalp ve dimağlarında iki büyük gedik açılmış olur. Buralardan giren yabancı baskın kültürler ise, içerisini kolayca talan edip kendi putlarını diker!
İçeridekiler, yalanı, yanlışı ve sahteyi öylesine benimserler ki; düzgün ve doğrular kendilerine yer bulamaz olurlar. Artık dışarısının empoze etmesine gerek kalmadan; içeridekiler, eroin krizine tutulurcasına talepte bulunurlar.
Şeytan(lar) boşa çıkmıştır!
Gerçek şeytanı; günah kovalamayı bırakıp boş oturmakta görenler şaşırıp sorarlar: Ayol! Sen uslandın mı yoksa; neden insanları günaha sokmak için gayret etmiyorsun? Şeytan büyük bir keyifle, yattığı yerden şöyle der: ‘ zamanımızın din adamları benim işimi; beni bile hayrette bırakacak şekilde öyle bir maharetle yerine getiriyorlar ki, bana iş kalmıyor!’
Haberin Devamı
Batı’ın kurup geliştirdiği, destekleyip İslam ülkelerine saldığı; PKK, YPG, PYD, FETÖ, DEAŞ, TALİBAN, EL-KAİDE, DHKP-C, HİZBULLAH vb. terör örgütleri, şeytanın işini yapınca, şeytana seyretmek ve avuç oğuşturmak kalıyor!
Bizim, bütün bunlardan fakımıza gelince; biz hep birlikte, ‘hakikati ceket astarımızın içende unutmuş’ olarak; köşe-bucak her yanı didik didik ediyor ve kaybettiğimiz hakikati arıyoruz!
Bulabilene aşk olsun!
.Halk ihtilali!
21 Mayıs 2017
x-logo
Demokrasimizin başı her zaman ve her çeşit ihtilallerle dertte olmuştur. Bundan dolayı da bir türlü gelişip olması gereken olgunluğa erişemedi. Bunun da en büyük sebebi; 1940’lı yılların sonunda, tek parti diktatörlüğünden çıkıp, demokrasiye yelken açarken sergilediğimiz niyet bozukluğudur!
Kötü niyetle girişilen işlerin sonucunun iyi olması beklenemez.
Halkından korkan ve halkına rağmen iş gören bir sistem; halkını önceleyen, halkın özlem ve beklentilerine cevap veren ve hepsinden önemlisi; devlet-millet ilişkilerinde milleti efendi yapıp devleti onun emrine verir mi?
Ama gelin-görün ki, demokrasiye geçilme zorunluluğu vardı; bağlanmak zorunda kaldığımız Batı ittifakı bunu istiyordu. O halde, bu cahil halka (!) demokrasi yutturulmalıydı! Yutturuldu da; kurulan vesayet sistemi ile çok partili hayata geçilecek lakin iktidarlar asla muktedir yapılmayacaktı!
Bunun da formülünü vesayet anayasaları ile teminat altına aldılar.
Bu absürt hal Batı’nın da hoşuna gitti; zira içerideki vesayet odaklarının ipleri kendi ellerindeydi. Sisi’nin Mısır’ı gibiydik; milletin ensesinde boza pişiriliyor; alan da veren de razı olduğundan mahut hal şikayete konu olmuyordu.
Haberin Devamı
Bu bozuk düzeni bir kısım siyasetçiler görüyor; düzeltmeye kalkışanların kendi düzenleri bozuluyordu! Onlar da; ‘ böyle gelmiş, böyle gider!’ diyerek, gününü gün etmeye bakıyor ve ülkede; hak ve hakikat, istikrar ve huzur namına yaprak kımıldamıyordu!
Saadet zinciri; AK Parti döneminde, 2003 yılındaki ‘ Tezkere’ oylamasında koptu. İlk defa ‘ordu, liderlik rolünü üstlenmedi’ ve hem içerideki ve hem de dışarıdaki vesayet odaklarının çanına ot tıkıldı! Türkiye’nin bilerek veya bilmeyerek yaptığı bu hareketle arı kovanına çomak sokulmuş oldu ve Pandora’nın kutusu açıldı!
Vesayetin ağa-babaları artık intikam peşindeydi; dur-durak bilmeksizin bu kinlerini kustular ve halen daha kusmaya devam ediyorlar. Önce; seneler senesi yetiştirdikleri ve ellerinin altında bulunan FETÖ’cü yargı mensupları marifetiyle; zaten sicilleri darbeyle bozuk olan askerler içeri tıkıldı ve sindirildi. FETÖ’cüler bununla yetinmedi; üst üste darbe girişimlerinde bulundular.
Haberin Devamı
Havuzlu Oda Ayrıcalığı Jolly’de!
Jolly Tur
14.350 TL Taksitle Tamamlanmış Projelerde Yer Alın, Değer Artışıyla Avantaj Sağlayın!
Sinpaş Paylı Gayrimenkul
by Taboola
Önce askerin ve ardından FETÖ’nün darbe girişimlerine maruz kalan AK Parti iktidarları bunların hiç birisine pabuç bırakmadı. Bunu yaparken; bir vesayet odağı hırpalanırken diğerinin yanında yer almadı; yalnızca Hakk’ın ve halkın yanında durdu ve onların desteğini aldı.
Vesayet darbelerinden bıkmış halk; kendi oyunu koruyan ve dik duran iktidarına sahip çıktı ve yapılmak istenen tüm darbeler boyunca tarih üzerine tarih yazdı!
Halkın gerçekleştirdiği bu beyaz ihtilal, Sayın Erdoğan’ın sevgisiyle ve onun milletin önüne düşmesiyle vuku buldu. Böylece millet, demokrasiye de el koydu; daha doğrusu demokrasinin ne idüğünü ve ne olması gerektiğini gösterdi ve onunla birlikte kendi yolunu açtı.
Sistem değişikliği ile getirilen ‘Başkanlık’ modeli ve ona paralel olarak partili Cumhurbaşkanlığı; dün düzenlenen AK Parti’nin 3. Olağanüstü Kongre’si ile resmiyet kazandı. Böylece halk, hem demokrasisine ve hem de liderine sahip çıktı.
Haberin Devamı
Farkında olanlarımız var, olmayanlarımız var ama Türkiye’miz hem içeriden ve hem de dışarıdan kuşatılırcasına terör örgütleriyle amansız bir mücadele vermektedir. Sayın Erdoğan’ın ismi sürekli dillendiriliyor ancak, asıl hedefte olan Türk milleti ve onun devletidir!
Not: Bir sonraki yazıda; Yönetimi yeniden şekillenen AK Parti neye memurdur
.O kafa
26 Mayıs 2017
x-logo
‘İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizleri helak eder misin Allah’ım?!’ (A’raf Suresi 155. Ayet meali).
İçimizde öylesine düşüncesiz insanlar veya yalan ve yanlış girdabına sürüklenen öyle tipler var ki; bunlar, sahip oldukları değirmenlerini kaybettiklerinin farkında olmayıp; kayıp değirmenin gürültüsünün hayaliyle yanıp tutuşmakta olan zavallılardır!
Bu tipler; Kostantiniyye (İstanbul) surlarını dövmekte olan top seslerini duymak ve gerekli önlemleri almak yerine; Bizans Sarayı’nda ‘meleklerin cinsiyetini’ tartışıp duran, gafletten öte hıyanet içinde bulunan ve beyin yerine zift taşıyan bir kısım aymaz papazlara benziyor!
İçimizdeki ziftli kafalar 15 Temmuz Darbe girişimini hala anlayabilmiş değiller. ‘Kontrollü darbe!’ diyerek, milletin aklıyla alay ediyorlar. Şaka gibi değil mi? Bu kafayı tanıyoruz; maalesef böyle bir damar bu toprakların mayasında var!
Bu kafa vaktiyle; ‘Edirne’yi Enver (Paşa) alacağına, Bulgar alsın!’ diyen zihniyettir. Bu kafa; vaktiyle (Kurutuluş Savaşı öncesi), İngiliz yahut ABD mandalığını tasvip edip öneren zihniyettir.
Haberin Devamı
Bu kafa din veya dini değerler dillendirildiğinde, cin çarpmışa dönen ve yine vaktiyle (Cumhuriyet’in ilk yıllarında); ‘bizi İslam geri bıraktı, illa bir din seçeceksek bari Hıristiyan olalım!’ diyen zihniyettir.
Bu kafanın en bariz özelliği, niyet okumak ve okuduğu bu uğursuz niyetlerine göre de; muhataplarına çamur atmak ve onları yaftalayıp suçlamaktır.
Ne Adnan Menderes, ne Süleyman Demirel, ne Turgut Özal, ne Necmettin Erbakan ve ne de Tayyip Erdoğan; mahut kafanın ‘Şeriatçı’ yaftalamasından kurtulamadı. Bu kafaya göre; CHP’nin karşısında güçlü kim varsa; hangi parti tek başına iktidara gelmişse, onun liderinin gizli gündemi vardır ve o gündem de Şeriat’tır!
Bu kafa; demokrasinin gereği olan, din ve vicdan hürriyeti için sağlanan imkanları; derhal ‘Şeriatçılık’lairtibatlatıp; rejim elden gidiyor yaygarasını basar! Nitekim sistem değişikliğini de rejim değişikliği olarak yaftalamadılar mı?
Hatta bazıları, Cumhuriyet’in kaldırılacağını yaveledi. Yahu! Cumhuriyet’le Türkiye’de sorunu olan mı var? Bunuaklı başında olan tek bir kişiden duydunuz mu? O halde; Cumhuriyet kadar taş düşsün başınıza!
Haberin Devamı
Mardin Göbeklitepe Turlarıyla Kültürel Mirasları Keşfedin
Jolly Tur
Hemen Teslim Projelerde 14.350 TL'den Başlayan Taksitlerle Yeriniz Alın!
Sinpaş Paylı Gayrimenkul
by Taboola
Bu kafaya göre; devletle fert birbirine karıştırılır; laik devlet yapısından laik fert sonucunu çıkarır ve bu kişi özellikle devlette ise; şahsi hayatı ile de dine kayıtsız kalmalıdır! Dinsiz olmalıdır diyemiyorlar; bu şekilde ifade ediyorlar.
Bu kafa; dinsizlikle yetinse iyi; din düşmanlığı yapıp, onun kökünü kurutmakla görevlidir adeta..
Adnan Menderes 10 yıl, Süleyman Demirel bir o kadar, Turgut Özal iki dönem ve en nihayet Tayyip Erdoğan 15 yıldır tek başına iktidar… Bunlardan hangisi Şeriat’ı getirdi? Hangisi, her hangi bir kişinin özel hayatına karıştı?
Mahut kafanın yasakladığı bir kısım insan hak ve hürriyetlerini temin maksadıyla mücadele etmeleri ve bunu başarmaları demokrasinin gereği değil mi? Demokrasinin gerekleri ne zamandan beri suç oldu?
Yahu! Akıl hastanesindeki deliler bile, zaman zaman akıllı uslu laflar ediyor ve gerçeği söylüyorlar. Bozuk saat bile günde iki kez doğruyu gösteriyor. Bu kafada o da yok!
Haberin Devamı
Dedik ya; din denilince cin çarpmışa dönüyorlar ve sürekli olarak öz ciğerlerindeki ufuneti kusuyorlar!
En ağır hastaları iyileştirebilen, hatta Allahütealanın verdiği güçle ölüleri dirilten Hz. İsa aleyhisselam, ahmağı görünce boşuna kaçıp gitmedi! Neden? İflah olmayacağını biliyordu da ondan..
Evet, ne desek diyelim; bu kafa iflah olmaz ve olmayacak!
Ama bu mübarek günler hürmetine, biz, yine onlar için dua edelim; zira kalpleri çeviren Allahütealadır ve O her şeye kadirdir.
Not: Sevgili okuyucularımın rahmet ayı olan Ramazan-ı şeriflerini tebrik eder, hayırlara vesile olmasını dilerim. F.B.
.Batı’nın istekleri biter mi?
30 Mayıs 2017
x-logo
AB maceramızın kabak tadı verdiğini bilmeyenimiz yoktur. Yarım asrı aşkın giriş talebimiz, çeşitli bahanelerle sürekli yokuşa sürülüyor. Zaman zaman müzakereler kesiliyor ve şimdiye kadar açılması gereken fasıllar bir türlü açılmıyor.
Tüm iyi niyetimize ve onlarla ortaklaşa arzu ettiğimiz yasal ve anayasal değişiklikleri yapmamıza karşın; aynı iyi niyeti ve ülkemize karşı olumlu adımları göremiyoruz.
En son olarak bize dayattıkları konu ise, Terörle Mücadele Kanununu değiştirmemiz ve ülkemizde uygulanmakta olan Olağanüstü Hal’in kaldırılması keyfiyetidir. Buradan da anlaşılacağı üzere AB, Türkiye’ye karşı tam bir çifte standart içindedir ve asla iyi niyetli değildir.
Zira kendi ülkelerinde en ufak bir terör eylemi olduğunda, derhal olağanüstü hal ilan ediyorlar; ayrıca, terör eylemlerine karşı kendi güvenlik güçlerince en sert şekilde mukabelede bulunuluyor.
Bırakınız teröristlere karşı acımasızca davranışlarını; kendilerinin istemediği en demokratik haklara bile izin verilmiyor. Misafir bakanın kendi Büyükelçiliğine gidişi engelleniyor; sokakta toplanan sivil halkın üzerine atlarla-köpeklerle gidilip, insanlar köpeklere ısırttırılıyor.
Haberin Devamı
Bu meyanda; Türkiye’nin düşmanı, Türkiye ile savaş halindeki bütün terör örgütlerine ve onların mensuplarına kucak açılıyor ve kendi ülkelerini Türkiye’ye karşı adeta üs konumuna getiriyorlar.
Türkiye’de terör suçlusu olup AB ülkelerine sığınanların isimleri ve iade talepleri kendilerine iletiliyor; bir kulaklarından girip öbüründen çıkıyor!
Tüm bu hasmane tavırlar, aleni bir şekilde sergilenmeye devam ederken; kurulmak istenilen dostluğun realitesi olabilir mi?
Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan’ın son yaptığı ziyarette; AB ile karşılıklı olarak bir senelik iyi niyet süreci işletilmesine karar verildi ki, perşembenin gelişi çarşambadan bellidir!
2005 yılında Türkiye’ye, Simon Anholt isimli bir İngiliz imaj uzmanı gelmişti ve verdiği konferansta aynen şöyle demişti: ‘... Ey Türkler! Sizler, dedeleriniz olan Osmanlı’yı tarif ederken; ‘ evet bir Osmanlı ışığı ve o ışığın bir yansıması var; ancak o ışığın kaynağı olan yıldızın ateşi milyonlarca yıl önce sönmüş ama ışığı daha yeni geliyor!’ tespitini yapıp, dünyayı buna inandırmalısınız!..’
Haberin Devamı
Mardin Göbeklitepe Turlarıyla Kültürel Mirasları Keşfedin
Jolly Tur
Şimdi Al, Her Mevsim Tatil Senin Olsun
Sinpaş Kasaba
by Taboola
Yani aslımızı inkar edip; dinimizden ve tüm kültürel değerlerimizden soyutlanacağız; kökümüzü kurutarak ve adeta hüdai nabitler olarak arz-ı endam edince, Batı’nın gözünde kıymetimiz olacak!
Anlaşılan o ki; Batı, karşısında şahsiyetini müdrik insan tipi istemiyor. Kendi aralarında isteseler de, biz Türklerden istemiyorlar. Bize köksüz ve şahsiyetsiz olarak gelin diyorlar.
Geçmişten bağınızı bütünüyle koparın diyorlar; medeniyetinizi ve kendinizi inkar edin; bize öyle gelin diyorlar.
Bir an için öyle olduğunu düşünsek bile; o zaman bizden eser kalmayacağına göre; sizler kimi kabul etmiş olacaksınız?
AB’nin kendi içinde de ne mene birlik olduğuna gelince; birileri girmek için zorlanırken, bir diğerinin çıkmak için zorlandığı ve sonucunun ne olacağını kendilerinin de bilmediği karakuşi bir örgüt!
Sonuç; ne varlığına sevinelim ve ne yokluğuna yerinelim!
.
Oruca dair
5 Haziran 2017
x-logo
İbn-i Arabi Fütuhat-ı Mekkiyye’sinde orucu, örneği olmayan (misilsiz) bir ibadet olarak tanımlar ve şöyle der: ‘... Allahü teala kendisi hakkında şöyle buyurur: ‘O’nun bir benzeri yoktur.’ (eş-Şura 42. Ayet meali) Allahü teala kendisinin bir benzerinin olmasını reddetmiştir. Şu halde Allahü teala; dini ve akli kayıtlara göre benzeri olmayandır (misilsiz).
Nesai Ebu Ümame’den şöyle aktarır: ‘ Sevgili Peygamberimize (aleyhisselam) geldim ve bana yapacağım bir emir verir misin?’ dedim. Peygamber de ‘Oruç tutmalısın, çünkü oruç misilsizdir’ buyurdu. Böylelikle Hz. Peygamber, Allahü tealanın kullarına emrettiği ibadetler içinde orucun bir benzerinin olmadığını belirtti.
...Müslim’in es-Sahih’te Ebu Hureyre’den aktardığı bir (kudsi) hadiste Allahü teala şöyle buyurur: ‘Orucun dışındaki bütün amelleri kuluma aittir. Oruç ise bana aittir ve onun ödülünü ben vereceğim. Oruç bir kalkandır. Aranızdan birisi oruçlu olduğunda, kavga yapmasın ve kızmasın. Birisi kendisine sataşırsa veya kavgaya tutuşursa ben oruçlu bir insanım’ desin. Muhammed’in canını elinde tutan Allah’a yemin olsun ki, oruçlunun ağız kokusu kıyamet günü Allahü teala nezdinde misk kokusundan daha güzeldir. Oruçlunun iki sevinci vardır: Orucunu açtığında sevinir. İkincisi ise Rabbiyle karşılaştığında oruç tuttuğu için sevinmesidir.’
Haberin Devamı
...Müslim, Sehl b. Sa’d’ın rivayet ettiği bir hadisi eserine almıştır. Peygamber aleyhisselam şöyle buyurur: ‘Cennette ‘reyyan’ denilen bir kapı vardır. Kıyamet günü oruçlular oradan girecektir ve onlarla birlikte başka kimse girmeyecektir. Şöyle duyurulur: ‘Oruçlular nerede?’ Bunun üzerine oruçlular o kapıdan girerler. Sonuncu kişi girdiğinde, kapı kapanır ve bir daha kimse o kapıdan içeri girmez.’ Orucun dışında, yasaklanan veya emredilen ibadetlerin hiç birisiyle ilgili böyle bir şey söylenmemiştir.
Hz. Peygamber (aleyhisselam) (hadisinde) ‘reyyan (kanmak, doymak)’ kelimesini kullanarak oruçluların, yaptıkları işle kemale erdiklerini açıklamıştı. Onlar, daha önce belirttiğimiz gibi misli olmayan bir şeyi yapmıştır. Misilsiz ise gerçekte kamil olandır. Kamil arifler, dünyadayken o kapıdan girerken orada ‘ahirette) bütün yaratıkların bileceği şekilde (açıkça) gireceklerdir...’
Haberin Devamı
14.350 TL Taksitle Tamamlanmış Projelerde Yer Alın, Değer Artışıyla Avantaj Sağlayın!
Sinpaş Paylı Gayrimenkul
Sinpaş'ta Krediyle Ev Sahibi Olmak Çok Kolay
Sinpaş Konut
by Taboola
Her ibadette olduğu gibi, oruç da yalnız Allah (c.c.) için tutulur. Oruç arınmaktır; oruç tutan günahlarından arınıp (oruç onları yakıp kül eder) tertemiz olur.
Orucun farzı üçtür; niyet etmek, niyeti ilk ve son vakitleri içinde yapmak (niyet vakti akşam ezanından (iftar) ertesi günün öğlen ezanına bir saat kalıncaya kadar) ve orucu bozan şeylerden sakınmaktır.
İnsan kelimesi nisyan (unutmak) kelimesinin öznesidir. İnsan, yaratılışı gereği unutabilendir. Şu halde, unutmak dinde özür sayılmıştır ve unutmakla yapılan orucu bozmaya yönelik eylemler bağışlanmıştır.
Allahü teala insanları ve cinleri kendisini tanıyıp ibadet etsinler diye yarattı. İşte bu tanıma ve ibadet etmede dikkat edilecek husus; O’na ortak koşmamak ve ibadetleri, yalnızca O’nun emri olduğu için ve Allah için yapmaktır.
Allah için olmayan hiçbir ibadetin (ne denli meşakkat çekilirse çekilsin) kıymeti yoktur. Örneğin: Desinler diye, gösteriş ve riya ile tutulan oruç, akşama kadar boşuna aç ve susuz kalmaktan başka bir mana ifade etmez.
Haberin Devamı
Zira İslamiyet’te ‘niçin’ önemlidir. Yarın kıyamet gününde; ‘niçin oruç tuttun?’ sorusunun cevabı ‘insanlar oruç tutuyor desin diye!’ söyleyenlere; dünyada iken ‘oruç tuttu’ dediler, o halde şimdi ne istiyorsun? Sen yaptığının karşılığını, yaptığın niyete göre almışsın!..’ denilecektir.
Yine Muhyiddin İbn Arabi’nin tespitine göre; bir de kalbin orucu vardır. Allahü teala kudsi hadiste ( manasını Allahü tealanın kalbine indirdiği, lafızlarını (kelimelerini) Hz. Peygamberin söylediği söz): ‘Beni kulumun kalbi sığdırdı!’ buyurur. Kalbin orucu, bu genişliği Yaratanından başkasının doldurmasına izin vermemektir. Yaratanından başka birisi kalbi doldurursa, Rabbinin rızası uğruna oruçlu olması gereken bir vakitte orucunu açmış demektir.
Sevgili okuyucularımın Ramazan-ı şeriflerini tebrik ederim.
.Peygamberliğin önemi
7 Haziran 2017
Peygamberler, Yeryüzünde Allahütealanın elçileri olup, kurtuluş rehberleri olarak gönderilmişlerdir. Büyük bir velinin tespitiyle; bütün Peygamberler yaşadıkları devirde, kavimlerinin her bakımdan en üstün şahsiyetleridir. Bizim Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam ise, geçmiş ve gelecek, bütün zamanlarda yaşamış ve yaşayacak olan insanların her bakımdan en üstünüdür.
Sevgili Peygamberimiz bütün Alemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Nitekim evliyanın büyüklerinden Muhammed Masum Hazretleri, Mektubat’nın 4. Cilt, 10. Mektubunda: ‘…Dünyada ve ahirette bütün saadetlere kavuşmak, ancak, dünya ve ahiretin en üstün insanına uymakla olur.
Cehennem ateşinden, ancak O’na uyanlar kurtulur. Cennet nimetlerine kavuşmak, seçilmişlerin, sevilenlerin en üstünü olan, O Peygambere uyanlara mahsustur. Allahütealanın sevgisine kavuşmak, O’na uyanlar içindir.
…Peygamberler, O’nun hayat çeşmesinden bir damla içmekle, o makamlara yükselmişler. Evliya, O’nun sonsuz deryasından bir yudum içmekle kemal bulmuşlardır. Melekler O’na uymakla şereflenmiş, gökler onun emirlerini yapmakla görevlendirilmişlerdir. Herşey O’nun için yaratılmış, bütün varlıkların reisi olmuştur.
Allahütealanın varlığı O’nunla belli olmuş, her şeyin yaratanı, O’nun rızasını istemiştir. Aklı olan, saadete kavuşmak isteyen herkes, bedeni ile, ruhu ile O’na uymaya çalışmalı, bu nimete mani olan şeylere inanmamalı, aldanmamalıdır…’ diyerek mühim ikazlarda bulunur.
Allahüteala, Kur’an-ı kerim’de şöyle buyurur: ‘Habibim Muhammed! Ümmetine de ki; Allah’ı seviyorsanız bana uyun.’ Dikkat edilirse, Allahüteala uymayı delil saydı. ‘ Allah da sizi sevsin.’ Yani Allahütealayı sevebilmek ve O’nun sevgisini kazanabilmek için, sevgili Peygamberimizi sevmek, O’na uymak ve O’na sevgili olmak gerekir.
Uyulması gereken Peygamberde (aleyhisselam) en üstün ahlakın ve örneğin olduğunu Allahüteala bildiriyor: ‘ Sizin için Allah’ın Peygamberinde en güzel örnek vardır.’
İbn-i Arabi Hazretlerinin Fütuhat-ı Mekkiyye’sinde; yukarıdaki ayet-i kerimeyi açıklarken; ‘bu ise (yani güzel örnek olma), uymayı gerekli kılar. Başka bir ayet-i kerimede ise; ‘Ahdinizi (verdiğiniz sözü) yerine getirin’ ki kast edilen Allah’ı sevmek iddiasıdır- ‘Ben de size olan ahdimi yerine getireyim’. Bu ise Hakkı sevme iddianıza karşı, O’nun da sizi sevmesidir.
Allahüteala onların doğru sözlü olmalarının delilini, Allah’ın kendilerini sevmesi saymıştır.
Allahütealanın onları sevmesi ise, uymanın (Peygamber aleyhisselama) delilidir. Uymak ne kadar eksikse, sevgi de o kadar eksilir…
…İçimizden her birinin Hz. Peygamberden bir payı vardır. Bu ise insanın batınında bulunan surettir. Başka bir ifadeyle her insanın batınında Peygamberden (a.s.) bir parça vardır. Peygamber (aleyhisselam), her nefse o şahsın kendisi hakkındaki inancına göre bulunur. Bu sebeple herkes, Peygambere salavat getirerek (Allahümmesalli ve barikleri okuyarak) dua eder. Ondaki Muhammedi suret ise yapılan o duayla ve salavat ile dua edilen hali elde eder. Bu yönden Hz. Peygamber ancak her nefsin duasından sonra dostluğu elde edebilir.
Din büyükleri: ‘Sevgili Peygamberimize zerre kadar benzerlik, dünyanın bütün nimetlerinden ve ahiretin bütün zevklerinden daha kıymetlidir’ buyuruyo
..Tarih tekerrürden ibaret!
12 Haziran 2017
x-logo
Eskilerin tabiri ile şuurlu insan ve cemiyet vardı; yeni tabirle bilinçli birey ve toplum... Bu, öyle kolay elde edilen bir şey değildir; emek ister, eğitim ister, zaman ister.
Cereyan eden olay ve hadiselerin ibretlik yansımaları ancak eğitilmiş toplumlarda görülebilir. Bilinçsiz toplumu, yılan, aynı delikten yüz kere de ısırır, bin kere de!..
Avrupa mezhep savaşlarını, en son 17. Yüzyılda; otuz yıl boyunca (Otuz Yıl Savaşları) yaptı ve akıtılan onca kan ve gözyaşının, sönen onca ocakların, yakılıp yıkılan onca şehirlerin sonunda; bu yüzden savaşmamayı öğrendi.
Kimse mezhebinden vazgeçmedi; karşısındakine düşmanlığı varsa bile, onu içinde sakladı ve dışa vurup eyleme dökmedi. Yakmayla, yıkmayla, öldürmeyle mezheplerinin dayatılamayacağını gördüler ve ibret aldılar.
Bilinçsiz toplumlarda ise, aynı durum (çatışma-yıkım, kan ve gözyaşı), düşmanlıkların biteviye sürmesine sebep oldu ve olmaya devam ediyor. Yani hiçbir zaman ibret alınmıyor.
Yüz yıl öncesinin oyunları aynen sahneleniyor; dekor aynı, sahne aynı, senaryo aynı; yalnız oyuncular farklı.
Haberin Devamı
Daha dün, sahnelenen Irak’ın yerine bugün İran konuluyor. Efendim; İran, Irak’a benzemez; tarihin derinliklerinden gelen bir devlet gelenekleri var; aynı coğrafyayı yüz yıllar boyu sahiplenip korudular. Osmanlı bile en güçlü zamanında onlarla baş edememiş…
İbret alamadıktan ve hepsinden önemlisi kullanışlı olduktan sonra; bütün bunların hiçbir değeri yoktur. Böylesi bir durum, yani güçlü ve tecrübeli olmak; daha fazla kan ve bir o kadar da yıkım demek! Nitekim Irak’la sekiz yıl boyunca nasıl manasız bir savaşı yaptığını gördük.
ABD dün Irak’ı kullandı; silahlandırdı ve komşularına saldırttı. Sonunda gelip Irak’ı işgal etti. Irak, ne kendisinin savaştırıldığı ve sekiz yıl süren İran-Irak savaşından ve ne de Afganistan işgallerinden ibret aldı. Kendisine verilen role bodoslamasına daldı ve ülkeleri bu günkü gibi tanınamaz hale geldi.
Paramparça edilmekte olan ülkenin kaynakları, başta ABD olma üzere Batılı devletlere akıyor!
Obama döneminde ABD, aynı oyunu bu kez İran’a oynadı; onun Şii yayılmacılığına göz yumdu; o da aklı sıra Şii hilalini gerçekleştirmek hayaline kapıldı. Aynı hayalle Körfez boyunca yayılmayla yetinmeyip, Yemen’deki mezhep savaşını körükledi.
Haberin Devamı
Mardin Göbeklitepe Turlarıyla Kültürel Mirasları Keşfedin
Jolly Tur
Şimdi Al, Her Mevsim Tatil Senin Olsun
Sinpaş Kasaba
by Taboola
ABD’nin yeni yönetimi ise, her zamanki gibi; tavşana kaç tazıya tut diyerek, Suud’un yanında durdu ve İran’ı hedef aldı. O Suud ki, daha dün kendisine biçilen İkiz Kulelerin faturasını unutarak, ABD ile aynı büyücü küresinin etrafında buluştu. Kral ve avaneleri el ele tutuşarak, Trump’la kılıç dansı yaptı!
Yanlarına Mısır’ın kullanışlı liderini de alarak, sözde Sunni bir blokla karşıt cephe oluşturdular.
Yalnızca Müslüman kanı akıtmaya ve İslam beldelerini yakıp yıkmaya yönelik envanteri çıkarıp; yüz milyarları bulan silah anlaşmalarını imzaladılar!
Katar, tasarlanan mezhep savaşlarının yalnızca çerezinden ve bir çıbanbaşından ibaret.
Ah! İslam Alemi! Vah İslam Alemi! Sen ne büyük günah işedin ve işlemeye devam ediyorsun ki; bedel ödedikçe faturan kabarıyor?
.Vekalet savaşları
14 Haziran 2017
x-logo
Köroğlu’na mal edilen; ‘delikli demir çıktı, mertlik bozuldu!’ sözü geçerliliğini her geçen gün arttırıyor.
Bu denli sakil halin daniskasını; Sayın Cumhurbaşkanımızın her daim işaret ettiği; ‘dünya 5’ten büyüktür!’ şeklindeki dosdoğru tespitinin karşılık bulmamasında görmekteyiz.
Nasıl karşılık bulsun ki; yaşamakta olduğumuz dünyada, alan da veren de razı durumda! Alanın emperyal güçler olduğunu ve aldıklarının keyfini sürdüğünü anlıyoruz da; verene ne oluyor derseniz?..
Verenler de emperyalistlerin genel valileri konumunda olduğu ve efendileri tarafından o makamlara, kör nefislerini tatmin uğruna oturtulduğu için; alma-verme işlemi emme-basma tulumba gibi çalıştırılıyor. Ülkeler, koltuk sevdalısı bir avuç insanın keyfi için peşkeş çekiliyor; buralardaki despot yönetimler ve insan hakları ihlalleri kimseyi rahatsız etmiyor!
Bir İngiliz’in mahut genel valilere söylediği gibi: ‘halklarınız sizin elinizde esir ama siz de bizim elimizde esirlersiniz; unutmayın!’
Haini bol, dünyanın bu en eski coğrafyasında; ne Afganistan’daki Topal Molla’lar, ne Irak’taki Kestizani Mollaları ve DEAŞ’ın Bağdadileri, ne Türkiye’deki F.Gülen ve Abdullah Öcalan hainleri ve daha niceleri biter.
Haberin Devamı
Orta-Doğu coğrafyasını, Osmanlı’dan sonra; her köşede bir çıbanbaşı bırakmak ve günü geldiğinde fitne çıkarmak için İngilizler dizayn etti.
İki ana hedeften bir tanesi, İsrail’in güvenliğini sağlamak; onun için tehdit unsuru olabilecekleri önlemek ve bölgenin kaynaklarına ulaşmak…
İkinci Cihan Savaşı’ndan sonra, bölgeye ABD dadandı. ABD bunu İngilizler gibi sinsice yapmadı; Amerikanvari yani, yankimetotlarıyla yaptı; üstelik İngiltere’yi de yedeğine aldı.
Böylece İsrail, çelikten şemsiyeye kavuştu; o da bu denli güvenle; Arz-ı mev’ud’a (Fırat’tan Nil arası) yelken açmanın hesaplarına girişti.
Arap Baharı olarak başlatılan sözde demokrasi arayışları fiyasko ile bitti. Hedef, taşları yerinden oynatmak ve bölge ülkelerini hem içeriden ve hem de dışarıdan savaşlara sokmaktı.
Bunun için de; tarih boyu geçer akçe olan din (mezhep) ve etnisite (ırkçılık) maden gibi işletildi. Onlar da biliyor ki; bu iki maden ocağının her daim müşterisi vardır ve mebzul (bol) miktardadır.
Haberin Devamı
Mardin Göbeklitepe Turlarıyla Kültürel Mirasları Keşfedin
Jolly Tur
Şimdi Al, Her Mevsim Tatil Senin Olsun
Sinpaş Kasaba
by Taboola
Vaktiyle cetvelle sınırlarını çizdikleri sun’i devletçikleri, bu denli iç ve dış savaşlarla parçalamak ve küçük dilemler halinde İsrail’in önüne sürmek istiyorlar. Böylece bir taşla kaç kuş vurmuş oluyorlar?
Belli ki şeytan, bu emperyalist güçlerin eline su dökemez. Zira öylesine kirli savaşlar icra ediliyor ki; karşılıklı olarak milyarlarca dolarlık silah satarak Müslümanı Müslümana kırdırdıkları yetmiyor; üstüne üstlük bir de savaş tazminatı adı altında kendileri haraca bağlanıyor!
Allah’ın on pulunu bekleye dursun on kul;
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.
‘Bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa;
Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!..’ (N.Fazıl
.Hükmü galip olan belirler
16 Haziran 2017
x-logo
Dünya kuruldu kurulalı değişmeyen ve kıyamete kadar da değişmeyecek bir kaide vardır; hükmü galip olan belirler. Savaşların sonlarında yapılan antlaşmalara bakın; galip gelen taraf kurallarını dayatır ve kabul ettirir.
Vaktiyle gazeteler Bab-ı ali’de iken; biz gazetecilerin dillerimize pelesenk ettiğimiz (etmek zorunda olduğumuz) bir deyişimiz vardı ve bu, patron ile çalışanların hak ve yükümlülüklerini içeriyordu. Birinci madde: Patron her zaman haklıdır. Diğer maddelerden birsi ise şöyleydi; Patronun en haksız olduğu yerde birinci madde geçerlidir!
Dünya da böyledir; onun da bir veya birkaç patronu vardır ve böylece dünya 5’ten büyük olmaz, olamaz!
Ta ki, o patronu veya patronları sigaya çekecek bir Molla Kasım gelinceye kadar... Molla Kasım olup hesaba çekebilmenin de olmazsa olmazı; Molla Kasım’ın bir gücün veya güçlünün tezahürü olmasıdır. Yani iş, dönüp dolaşıp; her hal ve şartta güce, güçlü olmaya dayanıyor.
Hele bu netameli coğrafyada güçlü değilseniz; onun-bunun oyuncağı olursunuz ve ülkeniz, önüne gelenin yolgeçen hanı olur!
Haberin Devamı
Dünyanın süper gücü olan şu ABD’nin haline bakın; hiçbir zaman suçlu ve haksız olduğunu gördünüz mü?! El- Kaide’yi kurarken de haklı; tu-kaka edip terör örgütü ilan ederken de... Halbuki kuruluşunda ‘mücahit’ addedilmişti.
Aynı ABD, Obama döneminde İran’ı parlatıp; Şii yayılmacılığının önünü açarken iyiydi; hemen akabindeki Trump döneminde ise, İran bir anda terör devleti oluverdi!
Tıpkı bir gecede Katar’ın terör destekçisi devlet ilan edilmesi gibi...
Yine aynı ABD, dün Suudi Arabistan’ı terörü destekleyen ülke olarak suçlayıp tazminatlara boğarken; bugün, süttün çıkmış ak kaşık olarak teröre karşı ülkeler(!) birlikteliğine dahil edebiliyor.
İsrail ,orada seneler senesi çocukları ve sivilleri katlederek devlet terörü işliyor; görmezlikten geliniyor. İsrail aleyhinde alınan onca BM kararı ya VETO ediliyor veya sümen altı ediliyor. İsrail’in arkasında ABD olduğundan; zenginin hırsızlığı, şaka ya da en ağırından yaramazlık olarak görülürken, simit çalan fakirin eli kesiliyor!
Haberin Devamı
Mardin Göbeklitepe Turlarıyla Kültürel Mirasları Keşfedin
Jolly Tur
Şimdi Al, Her Mevsim Tatil Senin Olsun
Sinpaş Kasaba
by Taboola
15 Temmuz aşağılık darbesini, milyarlarca dolar vererek destekleyen Birleşik Arap Emirlikleri; yalnızca ABD’nin güdümünde olduğundan, değil teröre destek veren ülke, bilakis terörün karşısında (!) kümelenen ülkeler arasında yer alabiliyor.
Dikkat edilirse süper güçlerin karşısında ülkelerin hiçbirisi avara kasnak konumunda değildir; hepsi kullanılmaya elverişlidir ve nerede ve nasıl kullanılacaklarına karar veren merci, onların renklerini belirler! Dün ak dediği bugün karadır; yarın bunun tam tersidir; hiç önemli değildir. Çünkü; Süleyman Demirel’in tabiriyle: kimse onları, ‘dünün çamaşırlarını bu günün güneşiyle kurutmaya’ zorlayamaz! Yani yaptıkları, hep yanlarında kar olarak kalmıştır. Dedik ya, patronun en haksız olduğu yerde birinci kural geçerlidir!
Bütün mesele algıdır; onu da, eksik olmasınlar bizim meslektaşlarımız, tereyağından kıl çeker gibi yerine getiriyorlar! Biraz masraflı oluyor ama olacak o kadar!
Kaz gelecek yerden, tavuk niye esirgesin ki?!!
.Kadir Gecesi
21 Haziran 2017
x-logo
Sevgili okuyucularımın mübarek Kadir Gecelerini tebrik ediyor ve bağışlanmamız için vesile olmasını diliyorum.
Aşağıdaki değerlendirmeler evliyanın kutuplarından İbn-i Arabi hazretlerinin Fütuhat-ı Mekkiyye eserinin 5. Cildinden alınmıştır:
‘...Bilmelisin ki, insan, Kadir Gecesi’ne tesadüf ederse, bu, Allahü tealanın kendisine ihsanda bulunduğu bin aydan daha hayırlıdır.
... Allahü teala Kadir Gecesi’nin bin aya bedel olabileceğini söylememiş, her hangi bir vakit belirtmeksizin bin aydan daha üstün saymıştır. Bu geceye ulaşan kul, bin seneden fazla (ama) belirsiz bir sürede ihlaslı bir halde Rabbine itaat etmiş gibidir. Başka bir örnek ise, doğal ömrü aşarak, ölümü zorunlu olsa bile bilinmeyen bir ömre ulaşan kimseye benzer. Fakat bu ölümün doğal ömrü aştıktan sonra tek bir nefesle mi, ya da binlerce yıl sonra mı gerçekleşeceği bilinemez. Sınırlı sayılmadığından Kadir Gecesi’nin durumu da böyledir.
... Peygamber (aliyhisselam) bize ‘Kadir Gecesi’ni arayın’ diye emretti. Bunun amacı, yolculuktan gelen kişi gibi Kadir Gecesi’ni beklememizdir. Yolcu yolculuktan dönerken hali vakti yerindeyse- kendisini karşılayan ailesine hediye getirmelidir. İnsanlar onu karşılayıp bir araya geldiklerinde, onlar için hazırladığı hediyeleri verir, çünkü bunlar, onların hakkındaki kaderlerdir. Bu sebeple onlar sevinir. Bir kısmının hediyesi Rabbine kavuşmak, bir kısmının hediyesi ilahi yardım ve korunmadır. Herkes, takdir edenin vermeyi ve ihsan etmeyi dilediği şeye göre hediyesini alır.
Haberin Devamı
... Allahü teala Peygamberine şöyle hitap eder: ‘Senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetsin diye...’ Müslim ve Nesai, Ebu Hureyre’den Peygamberin (aleyhisselam) şöyle dediğini aktarır: ‘Kim Kadir Gecesi’ni ayakta geçirirse...’ (Geceyi ayakta geçirmek, namaz kılmak demektir. Dini terminolojide geceyi ayakta geçirmenin bilinen anlamı budur.) Müslim’de şu ifade vardır: ‘İman ederek ve Allahü tealadan umarak kim o geceye ulaşırsa..’ ‘Onun geçmiş ve gelecek günahları bağışlanır.’ Şöyle der: ‘Onun günahı, mahcup olmayacak şekilde örtülür.
Haberin Devamı
Yeni Citroën Elektrikli ë-C3
Citroën
Mardin Göbeklitepe Turlarıyla Kültürel Mirasları Keşfedin
Jolly Tur
by Taboola
...Güvenilir bir rivayette: ‘Kul bir günah işleyip bu günahı bağışlayacak ve onu cezalandıracak bir Rabbi olduğunu bildiğinde, Allahü teala üçüncüde şöyle der: ‘Dilediğini yap, seni bağışladım.’
...Sevgili peygamberimiz (aleyhisselam) şöyle buyurur: ‘Onun iyiliğinden mahrum olan kişi, mahrum kalmıştır.’ Engellemenin kalkmasından daha büyük hayır olabilir mi? İşte bu, dünyadaki Cennettir.
...Kul, her ne vakit kulluğuyla özdeşleşmek isterse, kendi değeri küçülür ve en sonunda kendisini aslı olan yokluğa katar. Bundan daha değersiz bir şey de yoktur. O halde, yaratılmışın nefsinden değersiz bir şey yoktur.
Bu gece, aynı zamanda ‘Kadir Gecesi’ diye isimlendirildi. Bunun amacı, huzur sahiplerinin o gecede kendi değerlerini, başka bir ifadeyle değersizliklerini öğrenmelerini sağlamaktır. Varlıkların en yoksulu, bir muhtaca muhtaç olan kimsedir. Öyleyse insandan yoksulu yoktur, çünkü Allahü tealayı ondan daha iyi bilen yoktur(yoksunluk ve izzet çelişkisi). Bu bilginin nedeni ise insanın toplayıcılığı, aklı ve kendini bilmesidir
.Medyanın gücü
23 Haziran 2017
x-logo
Medya, demokrasilerde dördüncü erk (güç) olarak bilinir; bizde ise, bizzat medyayı kurup yönetenlerin de belirttiği gibi birinci ve en önemli güçtür. Bu iddia sahiplerine göre; diğer erkleri de yönlendiren güç, medyadır.
Böyle olunca da, medya; başta siyaset kurumları olmak üzere, diğer tüm erklerin korkulu rüyası haline geliveriyor. Halkın moralinin yüksek tutulması veya bozulması, esin kaynağı olan medyanın elindedir. Bundan dolayıdır ki, medya, psikolojik savaşların birinci aracıdır.
Bu denli mühim bir olgunun, sorumluluğunun da aynı ölçüde büyük olması gerekir.
Gazetecilik mesleğinin her kademesinde yıllarını vermiş birsi olarak; bendeniz medyayı, mermisi namluya sürülmüş silah gibi görürüm. İnsanı katil de yapar kahraman da...
Pazar günü, Cumhurbaşkanı’nın davetlisi olarak Huber Köşkü’nde iftardaydık. Medyamızın seçkin simaları da oradaydı.
Cumhurbaşkanı yaptığı konuşmada bazı tespitler yaptı; belli ki, her iktidar gibi o da medyadan yana dertli idi. Nasıl olmasın ki; Başbakan Süleyman Demirel’i hırsız, hanımefendisini ayakkabıcısıyla fahişelik yaptıran bu medya değil miydi? Ülkenin başbakanı Özal’a sürmanşetten hakaretler yağdırıp, tehdit eden ve; sen yolcusun biz hancıyız diyen bu medya değil miydi?
Haberin Devamı
Bütün sağ iktidarları (Menderes, Demirel, Özal, Erbakan, Erdoğan) dincilikle (ne demekse) suçlayıp; olmayan ipliklerini pazarlarda teşhire yeltenen ve bu şekilde pazarlayan bu medya değil midir? Bu medyanın yazıp çizdikleriyle partiler kapatıldı, hükümetler düşürüldü, bakan ve başbakanlar darağaçlarına gönderildi.
Cumhurbaşkanı, konuşmasında şunların altını çizdi: ‘...Haber peşine koşmakla ihanetin peşinde koşmak farklıdır. Terör örgütü ile paralel hareket edip hukuku çiğneyerek devlet sırlarını ele geçirmek ve bunları eğip bükerek ifşa etmek kimsenin haddine değildir...
... 15 temmuz hainleri ile daha çok mücadelemiz var; virüs bütün bünyeyi sarmış durumda!
Bizim de yanlışımız, eksiğimiz olabilir; ama fark eder etmez üzerlerine üzerlerine gidiyoruz!
... Senelerce haber yerine dezenformasyonla karşı karşıya kaldık. Medya, halk adına bir kuvvet olmaktan ziyade, kendisini yargının, siyasetin yerine koymuştur!
Haberin Devamı
Yeni Citroën Elektrikli ë-C3
Citroën
Mardin Göbeklitepe Turlarıyla Kültürel Mirasları Keşfedin
Jolly Tur
by Taboola
Medya kendi ideolojisini dayatmıştır!
... Çoğulcu medyaya sahibiz. Hiç kimse milli iradeyi yok sayamaz! Nasıl ki siyasetçiler hukukun içinde hareket etmek zorunda iseler, medya da aynı şekilde...
Özgürlük sınırsız değildir. Hapisteki gazetecileri dillerine doluyorlar. Mesleğini gazeteci olarak yapan, içerideki 177 kişiden yalnızca ikisi sarı basın kartı sahibidir. Bunlardan birisi cinayetten, diğeri terör örgütü mensubu olmaktan tutukludur...’
Bizler medya mensupları olarak; iğneyi kendimize çuvaldızı başkasına batıralım! Hepsinden önemlisi insaflı olalım. Zira ülkemizin hangi badirelerden geçmekte olduğunu, etrafımızdaki ateş çemberini ve ülkemize oynanmak istenen oyunları en iyi biz biliyor ve görüyoruz. Zira Cumhurbaşkanı; ‘virüs (FETÖ) BÜTÜN BÜNYEYİ SARMIŞ DURUMDA!’ derken; biraz durup düşünelim ve buna göre davranalım.
Bu mesele Sayın Erdoğan’ın yanında veya karşısında olmak meselesi değildir; ülkenin ve milletin yanında veya karşısında olmak meselesidir. Sayın Erdoğan bugün var, yarın yok.
.Bayramı ne kadar hak ediyoruz?
27 Haziran 2017
x-logo
Bütün Alemi, manto gibi rahmetle bürüyen mübarek Ramazan ayı, göz açıp kapayıncaya kadar gelip geçti. Onu gerektiği şekilde idrak eden ve onun feyiz ve bereketlerinden istifade edenler; kısaca, günahlarını yakıp dökenler ve tertemiz bir şekilde arınmış olanlar elbette bayramı hak ediyor.
Ama İslam Alemi’nin hal-i pür melaline baktığımızda; fert bazında bayramı hak etmiş olsak bile; sevincimiz kursağımızda kalıyor. Zira sevinçler, ortak günlerdir ve onlar paylaşıldıkça çoğalırlar.
Oysa ki, günümüzdeki gibi, birilerinin, aksırıncaya-tıksırıncaya kadar yiyip, diğerlerinin baktığı yerde kıyamet kopsa gerektir.
Kopuyor da zaten...
Vaktiyle bir büyük veliye; ‘Efendim! Ne olur dua edin de Müslümanlar kurtulsun!’ dendiğinde; ‘Siz bana Müslümanları gösterin; onların behemahal (kesinlikle-mutlaka) kurtulmuş olduklarını size müjdeliyeyim!’ buyurmuş.
Aynı büyük veli, günümüz Müslümanlarının sahip oldukları imanı şöyle açıklamış ve demiş ki; ‘ günümüzdeki insanları işaretleyerek, onlarda iman yoktur denemez. ( Bu, hem çok zor ve çok tehlikeli bir iştir. Zira imansız denilen kişi iman sahibi ise, Allah saklasın söyleyenin imanı gider!). Lakin günümüz imanları, insanların burunlarına konan sinek misalidir; en ufak bir hareketle uçup kaybolurlar. Zoru veya menfaati gördüğünde yok olmaya mahkum bir iman!’
Haberin Devamı
İman temenni etmek değildir; kalpte karar kılmasıyla vücut bulur.
Kalp ise oynaktır ve her an halden hale girer; kalbin, bu denli bir kararda kalmama halinden Peygamberler bile korkmuş ve sevgili Peygamberimiz (aleyhisselam) şöyle dua etmiştir: ‘Ey! Kalpleri halden hale çeviren Allah’ım! Kalbimi dinin üzere sabit kıl!’
Dinimizden ne kadar uzaklaştığımızın resmi; merkezden çevreye doğru dalgalanması gereken nuru, merkeze hapsedip şahsileştirmiş olmamızdır. Müslümanlık birbirleri için yaşayanların dinidir; bu hal dalga dalga genişleyerek tüm toplumu ve İslam toplumlarını kuşatır.
Halbuki günümüz Müslümanlarını, fert ve cemiyet bazında değil birbirleri için yaşamak ve yaşatmak; birbirlerinin kemiklerine musallat olan ve bu uğurda birbirlerini boğazlayanlar olarak görüyoruz.
Haberin Devamı
Mardin Göbeklitepe Turlarıyla Kültürel Mirasları Keşfedin
Jolly Tur
Şimdi Al, Her Mevsim Tatil Senin Olsun
Sinpaş Kasaba
by Taboola
İşin vahametine bakın ki; yapılmakta olan tüm bu canilikler ve vahşetler, sözde İslamiyet adına yapılıyor ve bir Müslüman diğer bir Müslümanı ‘Allahü ekber’ diyerek öldürüyor!
Tevhid (Birlik) sancağını tuttuğunu iddia eden; enva-i çeşit terör örgütleri şeytan sürüleri halinde İslam beldelerinde terör estirmekte; masum ve mağdurların ahı Arş’ı titretmektedir.
İslamiyet, sözden ziyade yaşamak dinidir; sen dinini öylesine içten ve samimi yaşayacaksın ki, sana ölü gelenler dirilecek! Senin yaşantına bakıldığında; imrenilecek halde değilsen; imanını gözden geçirmen gerekir.
Birbirlerinin kanlarında boğulan günümüz Müslümanları, kötü örnekte emsalsiz olup; tebliğ yerine, insanları Müslümanlıktan soğutma ve ondan nefret ettirmek için yarışıyorlar.
Sahi, biz Müslümanlar bayramı ne kadar hak ediyoruz?!
***
Sevgili Vatan gazetesi okuyucuları; dört ayı aşkın bir zaman diliminde sizlerle birlikte oldum. Bundan böyle; aynı gruba ait, kardeş gazete Milliyet’te yazılarıma devam edeceğim. Sürçü lisan ettiysek af ola diyerek, sağlıcakla kalmanızı diliyorum.
Haberin Devamı
Ayrıca; Demirören ailesine gösterdikleri yakın ilgi ve tensiplerinden dolayı; İcra Kurulu Başkanı sevgili kardeşim Mehmet Soysal’a ve Vatan gazetesi çalışanlarına (Genel Yayın Yönetmeninden matbaadaki işçi kardeşime kadar) en kalbi şükranlarımı sunuyorum.
Allah’a ısmarladık!
.
Bugün 461 ziyaretçi (3020 klik) kişi burdaydı!
.Herkesin bir hesabı var
#Osmanlı#Birinci Cihan Savaşı#Nuri Killigiller
Temmuz 05, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
Malum, uluslararası ilişkilerde duygusallığa yer yoktur.
Haberin Devamı
Uçak Biletine Anında 100TL İndirim!
Bilet Dükkanı
|
Patrocinado
Zira tüm ilişkiler karşılıklı çıkar esasına dayanır. Buradaki ‘karşılıklı’ kelimesinin manası, al gülüm ver gülüm şeklinde, duygusal olmayıp güce göredir; yeni adıyla kazan-kazan.
Bu demektir ki güçsüzseniz, bu durum ‘karşılıksız’ olabildiği gibi, biteviye borçlu kalmak şeklinde de olabilir. Nitekim ‘vahşi Batı’nın, güçsüz ülkeler üzerindeki yöntemi budur ve tam manasıyla kurt kanunu caridir.
Hakkın ve adaletin temsilcisi Osmanlı güçlü iken, bu denli pervasızlıklar zor sergilenirdi. O vakitler, mazlumların hamisi vardı ve zalimlerden hesap sorardı.
Osmanlı, tarih sahnesinden silinince, meydan yeri sırtlanlara kaldı.
Osmanlının bakiyesi ülkeler, sömürülmekle kalmadı, bitimsiz bir intikam duygusuyla ademe (yokluğa-ölüme) mahkûm edildi.
Vahşi Batı’nın, Türklere (Müslümanlara) reva gördüğü intikam hıncı, 1412 yıllık tüm İslam dönemini kapsamaktadır. Diğer bir deyişle, Türkler, yalnızca kendilerinin değil, tüm Müslümanların ve Müslümanlığın bedelini ve hesabını vermek durumuyla karşı karşıyadır.
Mahut sırtlan sürülerine göre ‘altın vuruşu’ Birinci Cihan Savaşı’nda yaptılar ve ezeli düşmanları olan Türklere ölümcül darbeyi indirmişlerdi.
Batılılara göre; Haçlı Seferleri ile açılan parantez, Osmanlının inkırazı (çöküşü-yıkılışı) ile kapatılmıştı. Zira Türklere biçilen kefenden kurtuluşun ve yeniden doğuşun imkân ve ihtimali yoktu.
Batı’nın, burada iki büyük hatası oldu: Biri eylemde, diğeri ise yanlış bilgideydi. Eylemdeki hataları, aslanı (düşman belledikleri Türk’ü) yaralı bırakmalarıydı. Bilmedikleri yahut yanlış bildikleri de, aydınlığın zulmetten çıkacağı keyfiyeti idi.
Bundan dolayıdır ki, Batı’nın kapattık dediği parantezi Türkler daha o gün açmıştı!
Küllerinden doğmak üzere yapılan tüm girişimler (uçak, silah ve mühimmat yapımı) engellendi ve girişimciler (Vecihi Hürkuşlar, Nuri Demirağlar, Nuri Killigiller vb.) doğduklarına pişman edildi.
Türkiye’mizde imal edilen uçaklar, Kayseri’de yere gömülerek, üzerleri betonla kapatıldı.
Yiğit, düştüğü yerden kalkacaktı; çeliğe yeniden su vermek için biraz zamana, zemine ve tıpkı dün olduğu gibi kadırgaları karadan yürütecek çelikten bir iradeye ihtiyaç vardı.
Tam bir asır boyunca; kömürün elmasa dönüşmesi veya incinin, istiridyenin bağrında meydana gelmesi gibi için için oluştuk. Milletçe otuz iki dişimizi sıkarak, metanetle çalıştık, sabırla bekledik.
Yaralı aslanın ölmediğini gören Batı, onu sürünmeye mahkûm etti. Terör, envai çeşit darbe ve ambargolarla ona had bildirmeye kalktı.
Düşündükleri ve uyguladıkları tüm fenalıklar, aksi tesir yaptı; bilendikçe bilendik, vermediklerinin daha iyilerini ürettik. Savaşın konseptini değiştirerek üstünlük elde ettik.
Dünya üzerinde, Türk ordusundaki savaş tecrübesine sahip başka bir ülke yok.
Ok yaydan çıktı, şairin dediği gibi: “... Hey gidi Küheylan koşmana bak sen! Çatlarsan kısrak utansın!”
Parantezin kapanmasına az kaldı. Herkesin hesabı olduğu gibi, tüm hesapların üstünde de bir hesap vardır.
İşte o hesap sahibinin dünyadaki vaadi, ‘nurunu mutlaka tamamlayacağı’ yönündedir.
Şaşkın muhalefet
#CHP#Meral Akşener#İYİ Parti
Haziran 26, 2023
DÜZGÜN işleyen demokrasilerin olmazsa olmazı muhalefet partileridir ve en az iktidar kadar önemlidirler.
Haberin Devamı
Ülke olarak şanssızlığımız; CHP gibi ‘kurucu’ olduğunu iddia ettiği devleti, tek başına 27 sene yöneten bir partinin, ilk serbest seçimlerle muhalefete düşmesi ve bu durumu asla hazmedememesidir.
Sittin senedir CHP’nin demokrasiden anladığı şey, halkın kendilerini iktidara getirmek zorunda olmasıdır. İktidara getirmediğinde –ki, hiçbir zaman getirmemiştir- halk ya oyunu nereye kullanacağını bilmeyecek kadar cahildir ya da bilerek getirmemiştir ki bu takdirde de halk cezalandırılmalıdır.
Böylesi bir muhalefet anlayışının en tuhaf yanlarından bir diğeri de, hangi parti olursa olsun, kendileri dışındaki iktidarları meşru görmemeleridir. Diğer bir deyişle iktidar, CHP’lilerin babalarının tapulu malıdır; gelen tüm iktidarlar, sahipli bu mülkte kurulan gecekondudan ibarettir.
Haberin Devamı
Böylesi sakil bir anlayıştan dolayıdır ki bizde iktidara alternatif olabilecek, gerçek manada demokratik bir muhalefet partisi olmamıştır.
İşte bu anlayış yüzünden demokrasimiz gelişemediği gibi, her on yılda bir menhus darbelerle kesintiye uğramıştır.
CHP, bütün bu darbelerin ya içinde olmuş, ya teşvikçisi ya da alkışlayıcısı olmuştur.
Halkın seçtiği siyasi iktidarı meşru görmeyen, göremeyen CHP bu iktidarı zorla devirip yerine geçen darbe hükümetlerini pekâlâ meşru görebilmiştir.
Şu meşum sözler İnönü’ye aittir: “Şartlar tamamlandığında halklar için ihtilal meşru bir haktır. O zaman sizi ben bile kurtaramam.”
Nitekim 60 İhtilali oldu. Darbenin başındaki general İnönü’ye gelip “Sizin emriniz bizim için (haşa) Peygamber buyruğudur” demiştir. Aynı İnönü, Menderes ve arkadaşlarının idamlarını önleyebilecekken, sessiz kalmış ve o uğursuz sözünü (Sizi ben bile kurtaramam) yerine getirmiştir.
CHP’den ne köy ne de kasaba olamayacağını gören İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, Türkiye’deki ana muhalefet boşluğunu doldurmak için yola çıktı. ‘Başbakan olacağım’ diyerek bu durumu dillendirdi de.
Ama Erdoğan düşmanlığı onun da aklını örttü; CHP’nin yerine oynamak isterken CHP’nin kuyruğuna takılmayı maharet bildi.
Yanlışının farkına varıp masadan ayrıldı. Ayrılıp kendi adaylığını açıklasaydı şansı devam edecekti lakin tükürdüklerini yalayarak masaya dönmesi onu bitirdi.
Bu kez, Kılıçdaroğlu’nun kuyruğuna iki CHP’li belediye başkanıyla birlikte takıldı. Sözüm ona onları cumhurbaşkanı yardımcısı yapacaktı.
Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da oldu.
Başbakanlık da cumhurbaşkanlığı yardımcılıkları da suya düştü.
Ana muhalefet değil, yavru muhalefeti de kaybetti.
Kendine de partisine de ülkeye de yazık etti.
.
Bu kafayla mı iktidar olacaklar
#CHP#Deniz Baykal#Erdoğan
Haziran 14, 2023 06:293dk okuma
Paylaş
CHP, hiçbir vakit halkın oylarıyla iktidar olmadı, olamadı.
Bu kafayla da sittin sene sonra yine olamazlar. CHP, bu ülkede iktidar olmadı mı? Elbette oldu, hem de uzun yıllar boyu (27 yıl) tek başına oldu. Ama o vakitler, CHP’den başka bir parti yoktu. CHP yöneticileri, kendilerinden başkasının, ayrı bir parti kurmalarına da müsaade etmediler.
Ne zaman ki halkın önüne serbest sandıklar kondu (1950), CHP boyunun ölçüsünü aldı. Hem öyle bir aldı ki o gün bugündür yapılan tüm serbest seçimlerin hiçbirisinde CHP, seçim kazanmadı.
Bu müddet esnasında (tam 73 yıldır), CHP iktidar olamadı ama muktedir oldu. Kendisinden yaptığı bürokrasi sayesinde, CHP zihniyeti muktedir olmayı hep sürdürdü.
Ayrıca her on yılda bir yapılan darbelerle de, CHP zihniyeti iktidara taşındı. CHP, milletten oy alamıyor ama silah zoruyla pekâlâ iktidar olabiliyordu.
Haberin Devamı
Enerjisine yükseleceksin
Opel
Yeni C3 Aircross SUV
Citroën
by Taboola
Bundan dolayıdır ki, CHP’nin halkın oylarıyla iktidara gelmek gibi bir niyeti olmadı. Halktan karşılık göremeyeceklerini bildiklerinden, halka rağmen iktidar olmanın peşine düştüler.
Vaktiyle oluşturdukları bürokratik oligarşi ve darbeler sayesinde, mahut iktidarlarını sürdürdüler.
İşte bu denli demokrasicilik oyunu, 2002 yılında iktidara gelen AK Parti dönemine kadar sürdü. Baktılar ki Sayın Erdoğan’ın liderliğindeki AK Parti hükümetleri, eski liderlere ve hükümetlere benzemiyor. Hem iktidar ve hem de muktedir olmak için siyaset üretiyor ve bunda da başarılı oluyorlar.
Mecburen iktidar arayışına girdiler; bu yüzden Deniz Baykal’a kaset kumpası kurup görevden el çektirdiler. Yerine de, işte bu Kılıçdaroğlu’nu (Kasetle gelen Genel Başkan) buldular.
Ona, CHP’yi dönüştürttüler; takıyye de olsa halka ve halkın değerlerine saygılı politika üret diye sıkı sıkıya tembihlediler. O, denilenleri harfiyen yaptı ve CHP’yi çığrından çıkardı.
Öylesine bukalemun gibi davrandı ki, hangi görüşte olurlarsa olsunlar tüm Erdoğan düşmanlarını yanına almayı becerdi. Zira artık o, çiftçi Kemal’di, demokrat amcaydı, Gandi Kemal’di, Aleviydi, Cuma namazına giden Sünni görünümlüydü, başörtüsü sorununu çözendi, oruçsuz da olsa, oruçlu Saadet Partililerin iftarında oruç açandı, kandil gecesinde aynı Müslümanlar tarafından Cumhurbaşkanlığı’na adaylığı ilan edilendi, FETÖ’cülere ve bölücülere kol kanat gerendi.
Kılıçdaroğlu zoru başarmıştı, içerideki ve dışarıdaki tüm destekleri sağlamış ve iktidar yolunu açmıştı.
Anket şirketleri, müjdeli sonuçları verme yarışına girmişti. Kılıçdaroğlu’nun kendisi de etrafı da kesinkes kazanacaklarına inanmıştı.
Hatta seçim gecesi, Ankara ve İstanbul’un belediye başkanları, dereyi görmeye bile tenezzül etmeden, ekranlara çıkıp Kılıçdaroğlu’nu ‘13. Cumhurbaşkanımız’ olarak ilan ettiler.
Seçim sonuçlarından öylesine emindiler ki, utanmadan hak gaspçılığını göze alabildiler.
Bu kez de ‘Adam kazanınca’, Kılıçdaroğlu fabrika ayarlarına dönmekten başka çare bulamadı ve suçu yine seçmene, köylü ve kasabalı seçmene yükledi. Yine halka tepeden baktı ve kendisine oy vermeyen milyonlarca insana hakaret etmeyi maharet bildi.
Haberin Devamı
Bu demektir ki Kılıçdaroğlu’yla da olsa CHP bir sittin sene daha iktidar yüzü görmek istemiyor.
Sayın Erdoğan sayesinde ‘muktedir’ olmaları da ellerinden gidince, artık sıradan bir muhalefet partisi olabilirler.
Meral Akşener, Kılıçdaroğlu eliyle CHP’nin bu durumlara düşeceğini görmüş ve ana muhalefete oynamıştı ancak yersiz ve tuhaf oynamaları, onun da hevesini kursağında bıraktı!
.
Halk yalancıya güvenmedi güvenmez
#CHP#Kemal Kılıçdaroğlu#Mehmet Moğultay
Mayıs 24, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
MUHALEFET, gökteki yıldızları vadetmesine rağmen yaranamadı ve halktan beklediği karşılığı bulamadı; bulamaz.
Deprem konutlarını halka bedava vereceğim dedi, buna karşın, deprem bölgelerinden en fazla oyu AK Parti ve Sayın Erdoğan aldı.
Bunun tek bir sebebi olabilir, o da bedava vereceğim diyen kişinin güven vermemesidir. Diğer bir deyişle, bu denli vaatlerde bulunanın ‘yalancı’ bulunmasıdır. Nitekim aynı kişi ya da kişiler, mahalli idareler seçimlerinde de benzer vaatlerde bulunmuşlardı. Ve hatta namus sözü vermişlerdi.
Lakin hiçbir sözlerinde durmadıkları görüldü. Bir tek işçi, işten çıkarılmayacaktı, binlerce kişi kapının önüne kondu. Bedava vereceklerini vadettikleri hizmetlere zam üstüne zamlar yaptılar.
Bu millet, Hazreti Mevlana’nın dediği gibi; ‘lafa laf mı diye bakar, söyleyene de adam mı diye bakar!’ ve ona göre değerlendirir.
CHP zihniyeti, sittin senedir bu millete tepeden baktı ve değer yargılarıyla alay etti. Ondan sonra da gidip kendisinden oy istedi. Bu millet, şayet celladına âşık değilse, CHP’yi iktidara taşımadı, taşımaz da.
Haberin Devamı
Uçak Biletine Anında 100TL İndirim!
Bilet Dükkanı
Elegans İç Cephe Boyalarında Sepette %20 İndirim
Polisan Home Cosmetics
by Taboola
Kılıçdaroğlu, yeri gelince, ‘Başörtüsü konusunu ben hallettim’ dedi. Oysa yalan söylediğini milletimiz bilmektedir. Nitekim vaktiyle, başörtüsüne serbestlik tanıyan kanunu iptal etmek için Anayasa Mahkemesi’ne götüren CHP’li milletvekillerinin arasında Kemal Kılıçdaroğlu da var.
Hem kanunun iptali için imza vereceksin ve hatta o imzalar dikkate alınarak mahut kanun iptal edilecek ve hem de çıkıp ‘Başörtüsünü ben serbest bıraktım!’ diyeceksin.
Halkımız buna; ‘pişkin yalancı’ tabirini kullanır.
Bakınız; 90’lı yıllardaki koalisyon hükümetlerinde (SHP-DYP ve CHP-DYP) Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yapan Mehmet Moğultay, bir bayram arifesinde, işçi ve emekli maaşlarına dönük aynen şu ifadeleri kullanmıştı: ‘Size bayramdan önce maaş ödemeyeceğim. Çünkü benden alacağınız maaşlarla gidip kurban keseceksiniz. Maaşlarınızı bayramdan sonra vereceğim.’
İşçiye ve o işçinin inançlarına tepeden bakan ve onları aşağılayan şu iğrenç bakış açısına ne demeli?
İşçinin, anasının ak sütü gibi hakkı olan maaşının ödenmesi konusundaki şu hadsizliğe, şu fütursuzluğa, şu kepazeliğe bakar mısınız?
İşçinin hakkını vermediği gibi, nasıl ve nerede harcayacağına da karışıyor. İnsan babasının parasını bağışlasa bile bu denli küstahça davranamaz.
Aynı zihniyet, bugün de kalkmış; ‘emekliye 15 bin lira bayram ikramiyesi’ vereceğinden dem vuruyor.
Yukarıda ifade ettik; bu zihniyet daha işçinin maaşını bayramdan önce ödemiyor; nerede kaldı ki ikramiye ödesin!
Yine vaktiyle CHP’nin Genel Sekreteri olan bir kişi (Önder Sav), hacca gitmek için kendisinden yardım isteyen bir vatandaşa, şu küstah ifadelerle cevap vermişti: ‘Boşver, Araplara para kaptırma. Bakarsın orada Muhammed bırakmaz seni, buraya göndermez.’
Bu iğrenç kişiliğin, âlemlerin övüncü olan sevgili Peygamberimiz ve kutsal hac ibadeti için kullandığı küstahça ifadelere bakar mısınız?
Haberin Devamı
Bu pişkin, utanmaz ve edepsiz yüz, bir de dönüp bu milletten, binbir yalan ve dolanla oy istiyor.
Yalandan kimse ölmemiş ama tüm kötülüklerin başı olan yalandan da kimse iflah olmamıştır.
Bilakis hüsran üstüne hüsrana uğramıştır.
.
Sözün bittiği yerdeyiz
#CHP#Cumhurbaşkanı Erdoğan#Cumhur İttifakı
Mayıs 22, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
Her zaman söylüyoruz lakin derdimizi bir türlü anlatamıyoruz. CHP, halka rağmen, halkın değer yargılarını hiçe sayarak kurulduğu için asla gerçek demokrat olmadı, olamadı.
Bu kafayla olamaz da...
Zira demokratlık, CHP’nin genlerine aykırı bir oluşumdur. CHP’lilere göre; kendi partileri kazanmışsa: ‘Yaşasın demokrasi!’ Kendi partileri hezimete uğramışsa:, ‘Bu halk cezalandırılmalıdır’, ‘Göbeğini kaşıyan tiplerin oy verdikleri partiden ne hayır gelir!’, ‘Köylü Mehmet efendinin oyu ile üniversitedeki profesörün oyu eşit tutulunca olacağı budur.’
Zorbaca bu anlayıştan dolayıdır ki bu ülkede demokratik seçimler yapıldığı günden beri, halkın seçtiklerine itibar edilmemiş ve sürekli olarak istiskale uğratılmışlardır. Tek başına iktidara gelseler bile buna rıza gösterilmemiş ve çeşitli hile ve desiselerle alaşağı edilmişlerdir.
Ne demişti İsmet İnönü? Hatırlayın: ‘Şartlar tamamlandığında halklar için ihtilal meşru bir haktır. O zaman sizi ben bile kurtaramam!’ CHP, işte bu gelenekten geliyor. Mahut geleneğin demokrasi(!) anlayışı budur.
Haberin Devamı
Enerjisine yükseleceksin
Opel
Yeni C3 Aircross SUV
Citroën
by Taboola
Demokrasilerde, darbe en büyük suç olacakken, bu zihniyet, demokrasi ile darbeyi pekâlâ bir arada düşünebiliyor.
Bu anlayışsızlık yüzünden; bu ülkede her on yılda bir darbe yapıldı ve bunun sonucu olarak Türk demokrasisi, en eski demokrasilerden biri olmasına rağmen kemale erememiştir.
Düşünebiliyor musunuz, hâlâ darbe zihniyetinin yaptığı bir anayasa ile idare edilmekteyiz.
Demokrasi varsa, milli iradenin üstünde güç olmaması gerekir. CHP’nin sakil anlayışı yüzünden bizde, hem demokrasi var deniliyor ve hem de milli irade hiçe sayılıyor.
Bütün bu demokratik hazımsızlıklar, toplumsal anlayış bakımından, bizi korkunç bir derekeye indirdi.
Deprem bölgesinde yaşayan vatandaşlarımızın kahir ekseriyeti, oylarını Cumhur İttifakı’na ve Sayın Erdoğan’a verdiler diye kızılca kıyamet koparılmakta ve depremzedelere ağza alınmayacak hakaret ve küfürler yağdırılmaktadır.
Erdoğan’a ve Cumhur İttifakı’na oy verdikleri için, maruz kaldıkları depremleri hak etmişlermiş! Ve onlara verdikleri üç kuruşluk yardımları da zehir zıkkım olsunmuş. Ve onlar kendi pisliklerinde boğulsunlarmış.
Bu anlayıştakiler elbette insan olamazlar ve kendilerine insan tesmiye edilemez. Düpedüz yaratıktır bunlar.
Söz buraya gelmişken, bir hususu hatırlatmak zorundayız. İnsanların başına gelen musibetlere asla sevinmemeli; oh olsun denmemelidir.
Sevinildiği ve oh olsun denildiğinde ise, diyenler, aynı musibete uğramadan ölmezler!
İnsanlıktan nasibini alamamış bu mahut kitle, bir yandan en iğrenç hakaretlerini yaparken diğer yandan da deprem bölgesinde yaptıkları yardımları depremzedelerin başına kakıyorlar.
Aşağılıkların şu çukur ifadelerine bakar mısınız? ‘Siz zavallılara, bizler bu kadar yardım yolladık ama siz sefiller ne yaptınız? Götürüp oylarınızı Tayyip Erdoğan’a verdiniz!’
İşte CHP’nin bu ülkeye yerleştirdiği demokrasi anlayışı budur.
İnsanlığın da sözün de bittiği yerdeyiz.
.
Kazdıkları kuyuya düştüler
#CHP#Muharrem İnce#Kemal Kılıçdaroğlu
Mayıs 17, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
Malum, mahut muhalefetimizi dışarısı dizayn etmişti.
Haberin Devamı
Hemen her şeyi en ince teferruatına kadar hesap etmelerine rağmen, bir yerde, çok büyük bir hata yaptılar.
Dokuz benzemezi bir araya getirip istedikleri gibi yönlendirdiler lakin bu ülkenin asıl sahiplerini unuttular ve bu unuttukları ana unsura rağmen politika üretmeye kalkıştılar.
Öyle, “CHP’nin 6 okundan biri de milliyetçiliktir; kimse bizim milliyetçiliğimizi sorgulayamaz” gibi beylik laflarla peynir gemisi yürütülemez. Nitekim yürütülemedi.
Türkiye’yi bölmeyi hedeflemiş terör örgütleriyle ortak hareket edeceksin ve buna paralel olarak, onların emirlerine uyup teröristleri salıvermeyi vadedeceksin.
Şom ağızlar “15 Mayıs sabahı İmralı’nın kapıları kırılacak!” diyecek ve sen, o koltuk uğruna bütün bu kepazelikleri sineye çekecek ve tek bir laf etmeyeceksin.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun sükûtu, ikrardan başka bir mana ifade etmedi ve Türk milliyetçileri, kendisine gerekli cevabı verdi.
Aklı sıra, Muharrem İnce’yi saf dışı bırakarak, milliyetçi oyları kendine çekecekti. Bunun için de, ağababaları, aşağılık bir kumpasla İnce’yi oyun dışına itti. Kılıçdaroğlu, önce kendisi için bir kaset çıkarılacağının işaretini verdi. Dikkatleri oraya toplayarak mağduru oynadı; ardından, o aşağılık kasetler zincirini devreye sokmaya yeltendi.
Muharrem İnce, ister istemez havlu attı. Bunun üzerine Kılıçdaroğlu, meydan yerinin kendisine kalacağını vehmetti. Bir de utanmadan, vaktiyle “Gel bakalım Muharrem!” diyerek bitirdiği İnce’yi, Halil İbrahim sofrasına davet etti.
Ne Muharrem ve ne de Muharrem’in taraftarları bunu yemedi. Kılıçdaroğlu’nu, yanındakilerle, arkasındaki güçleri, önce Allah’a, sonra da millete havale ettiler.
Muharrem İnce’nin ‘milliyetçi’ oyları, CHP’ye ve Kemal Kılıçdaroğlu’na inat, Sinan Oğan’a gitti.
Giden bu oyların miktarı da; Erdoğan’la Kılıçdaroğlu’nun aldıkları oyların farkını belirledi!
Kılıçdaroğlu, çekirge misali bir sıçradı, iki sıçradı, üçüncüde yakayı ele verdi.
Ona kalsaydı, milliyetçi oylarla, bölücülere bayram yaptıracaktı.
Ava giderken avlandı.
Foyası ortaya çıkan, üstüne üstlük, Meclis’teki çoğunluğu da yitiren Kılıçdaroğlu’nun ve avenelerinin (Millet İttifakı) cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunda, en ufak bir şansları kalmadı.
Kemal Kılıçdaroğlu, uğradığı hezimetle; başbakanlık bekleyen Akşener’in, stratejik derinlik hesapları yapan Ahmet Davutoğlu’nun, İHA ve SİHA’lara dokunmayı arzulayan Ali Babacan’ın, devletin kılcallarına yeniden nüfuz etmeyi dört gözle bekleyen FETÖ’cülerin ve ‘Kürdistan’ hayalleri kuran bölücülerin tüm heveslerini kursaklarında bıraktı.
Bu arada, unutmadan söyleyeyim; Kılıçdaroğlu’nun hüsrana uğrattığı kişilerin başında, ABD Başkanı Biden gelmektedir. Zira Türkiye’deki seçim sonuçlarını öğrenince, yüzü düştü ve içinden; “Bu adamla kazanamayız” diye yırtınan Meral Akşener’e hak verdi.
Dileriz, Kılıçdaroğlu şunu öğrenmiştir: Birileri, partini peşkeş çekmene göz yumabilir ama vatanı peşkeş çekmene kimse göz yummaz ve bunun hesabını sorar.
.
Bu muhalefetin örneği yok
#Karlofça Anlaşması#Osmanlı#Erdoğan
Mayıs 06, 2023 06:293dk okuma
Paylaş
1699’da imzalamak zorunda kaldığımız Karlofça Anlaşması, Türk tarihinin kırılma noktasıdır.
Osmanlı Cihan Devleti, kuruluşundan itibaren dört asır boyunca, üç kıta yedi iklimde at koşturmuş; “İ’la-yı Kelimetullah” (Tevhit inancını yüceltip insanlara ulaştırmak) davasının öncüsü ve yılmaz savunucusu olmuştur.
Müslüman Türk’ün kaderi, hep ittifak halindeki birçok düşmanla aynı anda savaşmak olmuştur.
Haçlı Seferleri, bu durumun tipik örneğidir. Karlofça Anlaşması’ndan önce de, meydana gelen savaşlarda, Haçlı ittifakı, Rusları da yanlarına alarak, Osmanlı’yla savaşmışlardı.
Kaybettiğimiz bu savaşlarla Osmanlı, gerileme dönemine girmiş; elimizden çıkan bu ilk toprak kayıplarının ardı arkası kesilmemiştir. Batı ittifakı, Osmanlı’ya karşı, altın vuruşunu Birinci Cihan Savaşı’nda yaptı ve böylece, asırlardır bekledikleri emellerine ulaşmış oldular.
Haberin Devamı
Enerjisine yükseleceksin
Opel
Değerini merak ediyorsan bize arabanı söyle.
Carvak
by Taboola
Kurtuluş Savaşı ile küllerimizden doğduk lakin hemen akabindeki 2. Büyük Savaş’ın bitimiyle dahil edildiğimiz NATO ile yeniden edilgen bir ülke konumuna getirildik.
O gün bugündür, hakkımızdaki kararları, onlar (güçlü ve galip olanlar) veriyor ve maddede ve manada güçlenmemize asla müsaade edilmiyor.
Demokrasiye geçtiğimiz günden beri, hangi başbakan, bize özgü, bizim lehimize bir karar almak istemiş ve bizi maddede ve manada kalkındırmak istemişse, darbeyle alaşağı edilmiştir.
Aynı darbelerin envaiçeşidi ve hatta bunların daniskaları, Sayın Erdoğan’a ve hükümetlerine de yapıldı. Bunun da yegâne sebebi, Sayın Erdoğan’ın, Türkiye’yi dört koldan ayağa kaldırmak istemesidir.
Sayın Erdoğan kefeni giyerek, bu denli kararları aldı ve tüm karşı koyuşlara rağmen geri adım atmadı.
Sayın Erdoğan’ın yirmi yılda bu ülkeye yaptıklarıyla, 300 yıllık gerileyişe son verildiği gibi, tam bağımsızlık yönünde devasa adımlar atıldı.
Batı’nın ve Batı’nın emrindeki ülkelerin tüm engellemelerine rağmen, Türkiye, kendi savaş uçağını, kendi tankını, kendi topunu, kendi tüfeğini, kendi tabancasını, kendi füzesini, kendi İHA’sını, kendi SİHA’sını, kendi SİDA’sını, Kızılelma’sını, kendi SİHA gemisini, kendi lokomotifini, kendi helikopterini, kendi otomobilini, kendi uydusunu, kendi doğalgazını, kendi petrolünü vb. üretti ve üretmeye devam ediyor.
Çok açık söylüyorum; bunların bir tekini, eski başbakanlardan birisi yapmaya kalkışsaydı başını yerlerdi.
Türkiye, üç asır sonra, yeniden bölgesel ve hatta küresel güç olma yolunda hızla ilerliyor. Bu durum, başta ABD ve İngiltere olmak üzere Batı’yı çileden çıkarıyor. Ne yapsalar, Sayın Erdoğan’ı, Erdoğan’ın sürdürmekte olduğu kalkınma hamlelerini durduramıyorlar.
Son bir umutları kaldı, 2023 seçimlerinde muhalefeti destekleyip Erdoğan’ı alaşağı etmek.
7’li Masa diye adlandırılan bizdeki muhalefetin örneğini dünyada göremezsiniz. Zira bütün ülkelerdeki muhalefet partileri yerli ve millidir. Daha açık ifadesiyle; Erdoğan’ın, bağımsızlık yolunda yapmakta olduğu tüm bu hamleleri desteklemeleri gerekirdi.
Desteklemedikleri gibi, köstek olmak için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar.
Bunlarla övüneceklerine, üzülüyorlar. Kelimenin tam anlamıyla, düşmanın yapması gerekeni yapıyorlar.
Şu şom ağızlara bakar mısınız: “Doğalgaz, Putin’in kıyağı olmasın!” (Meral Akşener), “Togg diye bir araç üretimi yok; fabrika da yok. Üretilen araç, İtalya’dan getirildi.”, “SİHA gemisi diye bir şey yoktur; onu biz uydurduk. Onun da iki bombalık canı var!”,“İHA’lar, SİHA’lar, bunların her biri oyuncak maket!”, “Tank fabrikasını Katarlılara sattılar, zaten tank üretildiği de yok!”, “Mavi Vatan da neymiş? Ne işimiz var Libya’da?!” , “YPG-PYD (PKK) bize mi saldıracak? Onlar kendi ülkelerini savunuyorlar. Bizim ne işimiz var Suriye’de?”...
Bu denli uğursuz ağızlar olduğu müddetçe, bu ülkenin başkaca herhangi bir düşmana ihtiyacı olmasa gerektir!
.
Stratejik derinlik neymiş?
#Kemal Kılıçdaroğlu#CHP#AK Parti
Nisan 19, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’yi zaten çığırından çıkarmıştı.
Zira ömürleri boyu CHP’de siyaset yapanlar, dönüştürülmüş CHP’de kendilerine yer bulamadıkları gibi, bu haliyle de partilerini tanıyamadıklarını söylüyorlar.
Millet İttifakı olarak, diğer partilerle ortak liste belirlemesi ise bu denli tanınmazlığa tüy dikti!
CHP milletvekili listelerini görenler, seçimlerde eski ve şaibeli AK Partililerle (FETÖ yardakçılarıyla), malum AK Partililerin yarışacağını görürler.
Burada olan, CHP’li seçmene oldu. Ya iddia edildiği gibi, gidip ‘tıpış tıpış’ oy kullanacaklar ya da sonradan ellerim kırılsaydı da vermeseydim dememek için sandığın semtine bile uğramayacaklar.
Her şeye rağmen, sandığa gidecek bir kısım CHP’li seçmen de oylarını ya Memleket Partisi’ne ya da TİP’e vereceklerdir. Zira aradıkları adayları, bu partilerin listelerinde göreceklerdir.
Büyük hayallerle meydan yerine atılan Ali Babacan’ın DEVA Partisi ile Ahmet Davutoğlu’nun Gelecek Partisi, tam da söyledikleri gibi, siyasette stratejik derinliklerini sergiliyorlar!
Hem de öylesine derin ki, mahut partilerin liderlerinin listelerde esamisi okunmuyor. Bu liderler, milletin terazisi olan sandıktan neden kaçıyorlar acaba?
Hani millet, onları kahir ekseriyetle iktidara taşıyacaktı?
Şimdi yüzleri olmadığı için mi milletle yüzleşemiyorlar?
Kendileri olmadığı gibi, partilerinin logoları da yok; yalnızca belirledikleri birkaç şaibeli ismi CHP listelerinden göstermişler, o kadar. Yani CHP’ye oy veren halk, bunların adaylarını da seçmiş olacak!
Peki, bu partilerin kaç oy alabildikleri bilinebilecek mi?
Hayır!
Kazanırlarsa, CHP’nin oylarının kendilerine ait olduğunu ileri sürecekler, kaybederlerse, kaybeden CHP olacak!
Kendilerini gizlemişler.
Kimsenin bilmemesi için...
Oysa millet, onların cemaziyel evvellerini biliyor. Davutoğlu ile Babacan, savruldukları yerin gözünde, gelmiş geçmiş en kötü dışişleri bakanı ve Yüce Divan’a gönderilecek kişiler olarak tanımlanıyordu.
Tu-kaka edildikleri kapıda ikbal aramalarını kendilerine yakıştırdılar.
‘Sığıntı’ olarak bulundukları yerde de kendilerini, isim ve cisim olarak saklıyorlar.
Bundan ala ‘takıye’mi olur?
Okyanus ötesi bu taktiği kimden almış olabilirler acaba?
Muhalefetin nasıl dizayn edilmesi gerektiğini ABD Başkanı Biden açıklamıştı. Belli ki, bizim muhalefet de ‘ayı’ ile yatağa girmeye hazırlanıyor!
Ne diyelim; sonuçlarına katlanır!
.
Millete inat adaylar
#Kemal Kılıçdaroğlu#FETÖ#CHP
Nisan 15, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
Her meslek ve meşrep için geçerli bir kural vardır ki bunun istisnası yoktur.
Kibir, benlik (enaniyet), büyüklük taslamak her iyiliğe, her ne çeşit iyilik varsa hepsine manidir. Kibir, ahlaki zafiyetlerin içindekilerin en kötüsüdür.
Ve maalesef bu hastalık, en çok da siyaset sahnesinde görülmektedir. Zira orası, kelimenin tam anlamıyla ‘ölüm’ arenasıdır. Baba oğlu, evlat babayı, gözlerini kırpmadan öldürürler de gözleri hiçbir şeyi görmez. Birebir yaşadığım için yakından biliyorum. Seçilmeden önceki milletvekili adayı hali ile seçildikten sonraki milletvekili halini görseniz şaşarsınız. Seçildikten sonra, çoğu milletvekilinin ayakları yerden kesilir, havada yürüyorlar zannedersiniz.
Hele bir de; partinin veya partileri adına Meclis’in yönetiminde görev almışlarsa havada yürümek yerine uçuyorlardır. Artık onları tutabilene aşk olsun!
Haberin Devamı
Enerjisine yükseleceksin
Opel
Yeni C3 Aircross SUV
Citroën
by Taboola
Sözümüz, elbette kendini bilenler için değildir. Kibir hastalığı, aşağıdan yukarıya doğru katlanarak büyür ve en tepedeki liderde en tehlikeli hale dönüşür.
Bu tip liderlerde, en yakınlarını bile görememe körlüğü oluşur (lider körlüğü).
Benliğini, kibir (enaniyet) kaplayan lider, ‘Ben yaptım, oldu!’ der. Oysa olan sadece oldu gibi gözükenden ibarettir ve hak ve hakikat namına bir şey olduğu yoktur.
Liderlerin evlatlarını seçme şansları yoktur lakin kadrolarını seçmek ve onların sorumluluğunu taşımak mevkiindedirler.
Lidere endeksli bir siyasi partiler kanunumuz var. Bundan dolayı da ‘siyasette lider oligarşisi’ yaşanmaktadır. Lider, partiyi A’dan Z’ye kadar kurşun askerlerden dizayn ediyor. Artık o lider, kaç seçim kaybederse kaybetsin, partideki liderlik koltuğundan olmuyor.
Bu durumun tipik örneği ana muhalefet partisi CHP ve onun genel başkanı olan Kemal Kılıçdaroğlu’dur. Seçim kaybettikçe koltuğunu sağlamlaştırdı.
Böylesine bir güce sahip olan liderler de partilerini istedikleri gibi dönüştürebiliyorlar. Bu durumun da tipik örneği, yine aynı parti yani CHP ve onun başındaki Kılıçdaroğlu’dur.
Devletin kurucusu olduğunu iddia eden bu parti gitti, devleti ve Cumhuriyet’i yıkmak isteyenlerin yörüngesine girdi. Daha açık ifadesiyle Okyanus ötesinin yörüngesine... Partiyi de, bilinen CHP şirazesinden çıkarıp anlaşılmaz (bulamaç) hale getirdi.
CHP’deki bu denli lider tahakkümü, diğer ittifak ortaklarına da sirayet etti. CHP’nin olsun, İYİ Parti’nin olsun, diğer ‘küsurat’ partilerinin olsun, çıkardıkları adaylara bakın; büyük çoğunluğunun millete rağmen, millete inat ve hatta partilerine inat olduklarını görürsünüz.
FETÖ’ye methiye düzenleri ve FETÖ’nün emrinde siyaset yapanları, bölücü örgüt yardakçılarını, şehit yakınına ‘sinkaf’lı küfredenleri ve hatta bizzat kendilerine küfredenleri bile liste başlarına veya kazanacak yerlere yerleştirdiler.
Onca aykırı vekil adaylarına, partilerin içinden çıkan birkaç itiraz dışında kimseden itiraz çıkmadı, bu partiler kanunu olduğu müddetçe de çıkamaz.
Haberin Devamı
Dedik ya lider tahakkümü var. Bu kafadaki liderlere göre, kendileri ne yaparsa yapsınlar, ‘tıpış tıpış’ gidilip oy verilecektir.
Kazın ayağının öyle olup olmadığını 14 Mayıs’ta göreceğiz!
Hatta daha şimdiden görmeye başladık bile; son anketlere göre İYİ Parti ve CHP erirken, Muharrem İnce’nin Memleket Partisi, beklenmedik şekilde büyüyor!
Eden kendine eder ve kişinin kendine ettiğini kimse ona edemez
.
Hayırsız mirasyediler
#Ahmet Davutoğlu#Ali Babacan#Temel Karamollaoğlu
Nisan 12, 2023 06:292dk okuma
Üstat Necip Fazıl, davadan dönenleri, şirazesinden çıkanları, yolunu sapıtanları ‘Büyük Doğu’nun düşük çocukları’ şeklinde tesmiye ederdi (adlandırırdı).
Bugün aynı adlandırmayı kimlere yapacağımızı şaşırmış durumdayız. Zira dün ak dediğine bugün kara diyen, dün yücelttiklerini bugün yerin dibine batıran, dün düşman belleyip, bellettikleriyle bugün sarmaş dolaş olan yığınla insanın karşısında ne diyeceğimizi, doğrusu biz de bilemez olduk!
Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan, Temel Karamollaoğlu ve Ahmet Özal, liderlerinin veya babalarının sayesinde ikbal sahibi oldular. Bu kişilerin murisleri olan Erdoğan, Erbakan ve Turgut Özal’ın ömürleri CHP zihniyeti ile mücadeleyle geçti.
Bu kişiler de daha düne kadar, kendilerini, aynı zihniyetin karşısına dikilmiş cengâverler olarak tanıttılar. Milletimiz de kendilerini böyle tanıdı. Öyle tanıdığı için de oy verip baş tacı yaptı.
Bugünkü savruldukları yere bakınca, hemen hepsinin birer hayırsız mirasyedi olduklarını görüyoruz.
Karamollaoğlu ile Özal, biri merhum liderine, bir diğeri de merhum babasına mezarda adeta ‘kan terletiyorlar’!
Liderlerinin veya babalarının bir ömür boyu mücadele ettiği CHP’yi iktidara taşımak ve onun liderini cumhurbaşkanı yapabilmek için yırtınıyorlar.
Sinek ufak da olsa mide bulandırır kabilinden, şu Ahmet Özal’a bakar mısınız? Kurduğu partiyle yüzde 25 oy alacağını iddia edebiliyor lakin cumhurbaşkanlığı adaylığı için ancak 1300 oy toplayabildi.
Toplayabildiği 1300 oyla da, boyuna posuna bakmadan ve de utanıp arlanmadan Kemal Kılıçdaroğlu’nu destekleyeciğini ilan edebiliyor.
Her tarafı destek olsa, ne yazar demeyin; savrulduğu yere ve babaya ihanet edercesine söylediği şu lafa bakar mısınız: ‘Babam, Kılıçdaroğlu’nu severdi!’
İnsan ister istemez merak ediyor; bayram değil seyran değil, Ahmet Özal, Kılıçdaroğlu’nu niçin ‘öptü’? Neden kendisine bu güzellemeleri yaptı?
ABD Büyükelçisinden aldığı bir ‘sırrı’ mı kendisine verdi? Gerçi ABD Başkanı, Türkiye muhalefetine ‘sır’ yerine, alenen destek vereceklerini söylemişti!
Kasetle işbaşına gelmiş olan Kılıçdaroğlu’na, bol keseden dağıtmış olduğu bu ulufelerin (sınırsız maddi vaat ve makamların) bedellerinin nasıl ödetileceğini bildiğini sanmıyoruz.
Diğer bir hayırsız mirasyedi de Karamollaoğlu olup o da, merhum Erbakan’ı mezarında rahat bırakmıyor. Zira Erbakan’ın tüm hayallerini Sayın Erdoğan gerçekleştirdi. Bu zevatın niyetleri bozuk değilse ve davalarının sahipleri iseler, Erdoğan’a teşekkür etmeliler.
Oysaki bunların niyeti üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek!
Peşinden gittikleri Kılıçdaroğlu’nun aile kökenleri Horasan’a uzanıyordu ve (Şeceresi ve Osmanlı devlet kaydı olamasa da) peygamber soyundan geliyordu!
Öyle ya, yalandan kim ölmüştü ki?
Ayrıca, yandaşları, onun ‘Kuran’ı, içindeki ayetlerle birlikte ezbere bildiğini, (Kuran’ın içinde ayetten başka şeyler var da biz mi bilmiyoruz?) ileri sürüyor.
Kılıçdaroğlu da meydanı boş bulunca, Ayet-i Kerime mealini, Erbakan’ın sözü diye dillendirecek ve başta Karamollaoğlu olmak üzere, salondaki tüm Saadet Partililerden alkışı hak edecekti!
Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuştu ancak o ‘sakal’ var ya, hani kuşu kandıran dervişin cübbesini andıran o ‘sakal’, sahibine hiç yakışmıyor!
Milletimiz 14 Mayıs 1950’de CHP’nin maskesini yırtmıştı; 14 Mayıs 2023’te de, hepsinin maskelerini yırtmış olacak!
.
Bunları da mı görecektik
#Kemal Kılıçdaroğlu#Joe Biden#14 Mayıs 2023 Seçimleri
Nisan 10, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
ŞİRAZESİNDEN çıkmış siyasetçiler yüzünden tuhaf bir seçim atmosferi yaşıyoruz.
Haberin Devamı
Siyasi parti liderlerine verilen ya da kendiliklerinden edindikleri rollere bakınca, tam bir maskeli balo oynandığı kesin!
Malum 14 Mayıs 2023 seçimleri, Türkiye için bir dönüm noktası ve bundan dolayı da bir beka seçimi. Başta ABD olmak üzere tüm emperyalist ülkelerin gözleri, pardon, ‘karanlık elleri’ Türkiye’de yapılacak cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimlerinde.
ABD Başkanı (bunak) Biden’ın; ‘Erdoğan’a bedel ödetmeliyiz. Muhalefeti desteklemeliyiz’ demesi, gerçeği tüm hakikati ile gözler önüne sermiyor mu? Bu sözlerle ABD diyor ki, Erdoğan yüzünden Türkiye elimizden çıktı; bağımsızlık yönünde hızla yol alıyor; bir beş sene daha böyle giderse, Türkiye’yi biz dahil kimse tutamaz; ne yapıp edip Erdoğan’ın önü kesilmelidir.
Kurdurulan 7’li masada dağıtılan rollere bakar mısınız?
Saadet Partisi’ne, Kemal Kılıçdaroğlu’nu ‘mücahit’ belletme; ayakkabılarıyla seccadeye basan fotoğraf verse de bu durumun karşı tarafın bir oyunu olduğunu gösterme görevi verilmiş.
Kılıçdaroğlu’nu, sözde dindarlara ‘kanka’ gösterebilmek için, onu, oruç tutmasa da iftarlarına davet ediyor; birlikte oruç açıyor (nasıl oluyorsa?) ve onu kürsüye davet edip, sözde, ayetli-hadisli konuşturuyorlar.
O da kürsüye çıkıp; “Erbakan’ın dediği gibi, ‘Hak geldi, batıl zail olacak’” vurgusuyla, başta Karamollaoğlu olmak üzere tüm Saadet Partililerin alkışlarını topladı.
Kılıçdaroğlu’nun, Erbakan’ın sözü dediği ifade, gerçekte, İsra Suresi’nin 81. ayeti kerimesinin mealiydi. Necip Fazıl üstat için, ‘Şair miydi?’ diyen Kılıçdaroğlu’ndan, bu denli gaf beklemekten daha doğal ne olabilirdi?
İşin asıl tuhaf yönü ise, bu gaf üzerine, Karamollaoğlu ve avenelerinin coşkulu alkışlamalarıydı.
Kılıçdaroğlu ‘Hak gelecek’ derken, onun kastettiği ve üzerine iman ettiği, CHP’nin altı okundan başkası değildi.
Kılıçdaroğlu’nun ‘Milli Görüş’ü kastetmediği apaçık ortada iken, Karamollaoğlu ve avenelerine ne oluyordu? Alkışladıklarına göre, onlar da mı ‘6 ok’u hak bellemişti?
CHP’nin amentüsü altı ok olduğuna göre, gelmesi için envai çeşit kumpaslar kurulan ve gelmesi beklenen odur.
Haberin Devamı
Karamollaoğlu, yoksa beğenmediği ve eksik bulduğu Ayasofya açılışını; caminin bir kısmını iptal edip, yeniden, müze olarak, Kılıçdaroğlu’na açtırmayı mı düşünüyor?
Karamollaoğlu, CHP’li Kaboğlu’nun, değil yalnızca Ayasofya’yı, Sultanahmet Camisi’ni de müzeye çevirmek istediklerini bilmiyor mu?
Peşinde olduğunu iddia ettikleri Necmettin Erbakan, bir ömür boyu CHP’nin dine ve dindarlara zulümlerini anlatmadı mı? Camileri ve vakıf mallarını nasıl yıktığını ve sattığını haykırmadı mı?
Karamollaoğlu, Kılıçdaroğlu’na (Erbakan’ın ifadesiyle, şerre) payanda olarak, Erbakan’a kabrinde bile huzur vermiyor.
Hayırsız evlat icraatlarıyla mirasyediliğe soyunuyor ama bu necip millet, hakkını, ona ve diğer hayırsız evlatların hiçbirisine yedirmeyecektir.
Zira kişi, sevdiği ile beraberdir; Karamollaoğlu, Kılıçdaroğlu ile beraber olabilir.
Ama alnı secdeye gelen hiçbir kimse, seccadeye ayakkabıyla basanla bir ve beraber olmak istemez!
.
Gözleri var görmezler
#CHP#Yavuz Sultan Selim Köprüsü#Togg
Nisan 05, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
CHP, dünya üzerinde alışılagelinen siyasi partilere benzemez: Uzun, çok uzun yıllar, muhalefette kalmanın hırçınlığıyla; kendi şahsına münhasır ve tamamen inkâra, yalana, iftiraya ve algıya dayalı bir siyaset anlayışının temsilcisi olmuştur.
Haberin Devamı
Normalde, siyasi partiler birbirleriyle hizmet yarışında olmalıdırlar. Birinin yaptığını, diğerinin az görmesi, daha çoğunu ve daha iyilerini kendilerinin yapacağını vurgulamaları gerekir.
Bizde ise, CHP muhalefeti yüzünden tam tersi yapılıyor; kendileri en ufak bir hizmet üretmedikleri gibi, yapılan tüm hizmetleri görmezden gelip inkâr etmeleri yetmiyor, üstüne üstlük, bir de, yapanları suçluyorlar.
Bu durumun tipik örneklerini, Türkiye’nin ilk yerli elektrikli otomobili olan Togg’da, yerli ve milli tankta, İHA’larda, SİHA’larda, uçaklarda, füzelerde, akıllı mühimmatlarda, Karadeniz Sakarya Havzası’nda keşfedilen doğalgaz rezervlerinde, Marmaray’da, Avrasya’da, Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nde, İstanbul Havalimanı’nda vb. gördük ve görmeye devam ediyoruz.
Türkiye, siyasi iradenin tam desteğiyle, varını-yoğunu ortaya koyarak, ülkemizin en önemli kurum ve kuruluşlarından beş tanesi bir araya getirilerek yerli ve milli otomobil üretimine girişti.
Hummalı bir çalışmanın sonucunda, Türkiye’nin yüz akı olan elektrikli otomobil Togg’un, banttan indirilerek seri üretimine başlandı. Şimdi de siparişleri alındı. Mart-nisan itibarıyla, yollarımızda binlercesini göreceğimiz otomobil, görkemli bir açılışla tanıtıldı.
İlk yerli elektrikli otomobilin tanıtımını Sayın Erdoğan yaptı diye, muhalefet önce görmezden geldi; akabinde de inkâr cihetine giderek, ‘Tanıtımı yapılan otomobilin sadece bir adet olduğunu ve onun da İtalya’da üretilmiş olduğunu’ ileri sürdü.
Sipariş sağanağını görünce de, ‘Bunun hepsi, yüzde 100 yerli değil’ deyip ufunetlerini kustular. (Ali Babacan)
Dünya üzerinde veresiye yalan söyleyen ve yalanı ortaya çıkınca de yüzü kızarmayan ve de asla özür dilemeyen muhalefeti ancak bizde görürsünüz.
Aynı yalanı bu kez Karadeniz’de, Sakarya Havza’sında keşfedilen doğalgaz rezervleri için, utanmadan dillendirdiler.
Mevcut iktidar, yerli otomobil ile doğalgaz keşiflerini, seçim öncesinde milleti aldatmak için söylüyormuş. Koskoca partilerin Grup başkan vekilleri sıkılmadan, fütursuzca bu iddiaları ileri sürebiliyor ve akıllarınca politika yaptıklarını sanıyorlar.
Yahu! Bu iletişim çağında, yalancının mumu yatsıda değil, söylendiğinin hemen akabinde sönüyor. Bu acınacak hallerini görmelerine rağmen, ısrarla yalanlarını sürdürmelerine ne demeli?
Doğrusu, bunların bu hallerine hiç şaşırmıyoruz. Zira bunların, yapılanlara hayalleri bile erişmiyor.
Maalesef Sanayi Devrimi’ni es geçen Türk toplumunda insanımız, adeta bir elmanın yarısı gibi ortadan ikiye bölündü. Bunlardan bir kısmı, Batı’ya körü körüne teslim olmuş ve Türk insanının bir şey yapamayacağına inandırılmıştır. Bunlara göre, Türkiye’nin bir şey üretmesine gerek yok, ne lazımsa Batı bize verir. Bunların yegâne özelliği, derin bir aşağılık kompleksi içinde debelenip durmalarıdır.
Bu zihniyetin gözleri var ama görmez. Nitekim günümüz Türkiye’sinde dünya çapında yapılan ve yapılmakta olan hamleleri görmüyorlar, görmek istemiyorlar.
Daha açık ifadesiyle, gördüklerine inanmıyorlar.
Yakında Togg’a binip seyahat edecek, Sakarya Havzası’ndan gelen gazı evlerinde yakacak ama yine de bunları Türk insanın yaptığına inanmayacaklardır.
Ama onlar, görseler de, görmeseler de, görmezden gelseler de ’21. Asır Türk asrı olacaktır’.
Türkiye’nin yükselişinin önünü ne kendileri ve ne de dışarıdaki ağababaları kesemeyecektir.
.
14 Mayıs milattır
#14 Mayıs#CHP#DP
Ocak 28, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
GÜNÜMÜZ gençleri hatırlamazlar ama yakın tarihi, özellikle demokrasi tarihimizi çok iyi okumalı, ibret almalı ve adımlarını ona göre atmalıdırlar.
14 Mayıs 1950, Türk demokrasi tarihinin miladıdır. Zira ülkemiz, 1950 yılına kadar tek parti (CHP) sultası ile gelmiştir. Öyle ki, o dönem Türkiye’sinde, CHP’nin il başkaları, o illerin hem valisi ve hem de belediye başkanlarıdır.
1946’daki şaibeli seçime kadar, hep tek parti seçime katılırdı. 1946’da ise, ‘Açık oy gizli tasnif’ karakuşi (mantık dışı) kanunu ile ilk defa birden fazla parti ile seçimler yapılmış; bunun sonuçlarına bile tahammül edilmeyip sandıklar kaçırılmış, yakılmış, tasnifleri (oy sayımları) CHP’lilerin keyfine göre düzenlenmiştir.
Demokrasi adına; tüm bu ve daha nice kepazeliklerden, ilk kez 14 Mayıs 1950 seçimleriyle kurtulduk. Bu seçimlerle birlikte 27 yıllık CHP’nin tek partili iktidar yönetimi sona erdi. Yüzde 90 katılım oranıyla DP 419 milletvekili, CHP ise 69 milletvekili çıkardı.
1950 seçim sonuçlarına tüm Türkiye halkı ağlıyordu, kimileri kaybetmenin hüznü ile kimileri de kazanmanın sevinciyle ağlıyordu!
Asli lisanıyla okunması yasaklanan ezanlar, on sekiz yıl sonra ilk kez ‘Allahü ekber’ nidalarıyla semada yankılanıyor ve bunu duyan Müslüman ahali, gözyaşları içinde şükür secdesine kapanıyordu.
1950’den günümüze kadar geçen 73 yıl boyunca hep bu tabular yıkılmakla uğraşıldı.
Malum en büyük tabu vesayet sistemi idi; başkanlık sistemine geçmekle vesayetin çanına ot tıkadık lakin tortuları, bugün bile gücümüzü ve enerjimizi boş yere harcamamıza sebep oluyor.
Meclis’in gündemine bakın; en doğal insan hakkı olan kadınların giyim kuşamında bile anlaşma sağlanamıyor; biri kanun, bir diğeri anayasa değişikliği isterken, kapılar birbirlerinin yüzüne kapatılıyor.
Belli ki, hâlâ birilerinin niyeti üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek.
Birileri utanmadan, Sayın Erdoğan’ın başörtüsü konusunu istismar ettiğini ve seçimlerde malzeme olarak kullanmak istediğini ileri sürebiliyor.
Eğer bunlarda samimiyetin zerresi varsa, başörtüsü konusunu, hep birlikte Meclis’te hallederler. Dolayısıyla bu şeref, değişikliğe ‘evet’ diyen tüm partilere ve milletvekillerine ait olurdu.
Böylece hem kadınlarımız anayasal güvenceye kavuşmuş ve hem de bunu, seçimlerde herhangi bir partinin kullanmasının önüne geçilmiş olurdu.
CHP olarak milletten helallik istiyorlar ya; işte tam fırsatı, lafla olmaz, göstersinler kendilerini!
Zira üniversitelerde başörtülü kızlarımız için ikna odaları kuranları, milletvekili yapıp Meclis’e taşıyan CHP’dir.
Başörtülü kızlarımızı ikna odalarından çıkarıp başı kapalı veya açık olarak da milletvekili yapıp Meclis’e sokan da Sayın Tayyip Erdoğan’dır.
Bütün bunlar, milletin gözlerinin önünde cereyan ediyor.
14 Mayıs 2023 seçimleri de, ister istemez yeni bir milat olacak. Türkiye’mizin 2. yüzyıldaki kalkınma hamlelerinin, patinaj yerine ileriye, en ileriye gitmenin, keşfetmenin ve hepsinden önemlisi, maddede ve manada halkını müreffeh kılmanın miladı olacak.
.
Darbeci zihniyet
#Erdoğan#HDP#Kılıçdaroğlu
Ocak 14, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
Erdoğan korkusu dağları sardı.
Bu korku; her biri ayrı ayrı kifayetsiz muhteris kumkuması olan muhalefet parti liderlerinin akıllarını ise, büsbütün örttü ve bunun sonucunda da, ne yapıp edecekleri konusunda nereye savrulduklarını, savrulacaklarını kendileri bile bilmez oldu.
Onlara ve özellikle dışarıdaki işbirlikçilerine göre, Erdoğan diktatörmüş ve ondan bir an önce kurtulmak elzemmiş.
Bunu koro halinde ifade ederlerken, ‘sirkatin’ söylüyorlar; zira söz söyledikleri kişinin aynasında kendilerini görüyorlar! Sözde, bir diktatörü fazla gören bu zihniyet, gerçekte 6’lı, 7’li diktatörlük sisteminin peşinde yırtınıyor.
Üstelik bu yapmak istedikleri sivil ‘cunta’yla darbe suçu işlediklerinin farkında değiller!
Kahrolası darbelerin, demokrat olması gereken siyasilerimizin ruhlarında açmış olduğu rahneleri (gedik) görüyor musunuz? Sivil generaller olarak (adeta SSCB’deki Politbüro), cumhurbaşkanlığı makamının üzerinde ‘konsey’ oluşturarak, yapması gerekenleri kendisine dikte edeceklerini dillendiriyorlar.
Bu dillendirmeyi yaparlarken, Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu unutuyorlar.
Masanın 6’lı kesimi, istediği kadar gelin-güvey olsun; kanuni ve kanun dışı ve hatta Anayasa dışı olarak aldıkları ve alacakları kararların hiçbir kıymeti yoktur.
Onların bu denli bir acziyet içindeki hallerini en iyi bilen ve onlarla kedinin fareyle oynaması gibi oynayan ve bu cümleden olarak, pazarlıkta elini güçlendirmek için aday çıkaracaklarını ortaya atan HDP’dir.
6’lı Masa’daki liderlerin zavallı hallerine bakar mısınız? Daha şimdiden, koro halinde HDP’ye güzelleme yarışına girdiler.
Anayasa Mahkemesi’nin HDP’ye yapılması gereken Hazine yardımına konan tedbirin hukuksuz olduğunu ileri sürdüler. Bir diğeri ise zavallılığın daniskasını yaparak, Anayasa’dan ‘Türk’ kelimesinin çıkması gerektiğini zırvaladı.
CHP liderinin danışmanlık payesi verdiği kişi, devletin kurucusu olduğunu iddia eden partinin genel merkezinde mülakat verirken, mahut mekândaki Türk bayrakları kaldırıldı.
Aynı danışman, ‘Kuzey Kürdistan’ ve ‘Özerklik’ teranelerini yavelerken 6’lı Masa mensuplarından çıt çıkmadı.
Görünen o ki, Kılıçdaroğlu, CHP’yi çığırından çıkardığı gibi, kurmuş olduğu 6’lı Masa’yı da HDP’ye esir etti.
Öyle ki, HDP’liler, müstakbel cumhurbaşkanı adayı arayışında, Akşener ile Mansur Yavaş isimlerinin asla olamayacağını vurguluyorlar.
Anayasa Mahkemesi’nce kapatılma ile karşı karşıya olan bir partinin şu cüretini bakar mısınız?
Muhalefet ittifakının anahtarı HDP’nin elinde olduğuna göre, turpun büyüğü heybede!
Bu daha başlangıç; yarın ve öbür gün, birinci ve ikinci turda neleri dayatacaklarını hep birlikte göreceğiz.
Ne diyelim, Allah akıl fikir versin!
Bugün 465 ziyaretçi (3027 klik) kişi burdaydı!
.
|
| Bugün 0 ziyaretçi (0 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|