 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
İki ateş arasında bir Şair: Mehmed Âkif
Son güncelleme: 01 Ocak 2016 06:30
“Hayatı, şiirlerinden daha mükemmel bir şiir” (dünya görüşü olarak Âkif’in tam karşısında olan Hüseyin Cahid Yalçın’ın sözüdür) olan şairimizi kaybettiğimiz günün üzerinden 79 yıl geçti (27 Aralık 1936). Ama hâlâ aramızda yaşıyor gibi onu içimizde hissediyoruz. Hâlâ yaşıyor, yazıyor, konuşuyor; uyarılarıyla hâlâ güncel tartışmalarımıza çözüm üretiyor sanki.
Meselâ, içinden geçtiğimiz karmaşık günlere kendini fazla kaptırıp umutlarını tüketenlere umut veriyor:
Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz,
Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz.
Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çaldırsa,
Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa;
Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar,
Taşıp da kaplasa afakı bir kızıl sarsar…
Değil mi cephemizin sinesinde iman bir…
Sevinme bir, acı bir, gaye aynı vicdan bir…
Değil mi sinede birdir vuran yürek, yılmaz;
Cihan yıkılsa emin ol, bu cephe sarsılmaz!
Zaman zaman bu şiirdeki gibi kükremiş, zaman zaman içine kapanmış; zaman zaman, “Ağlarım ağlatamam, hissederim söyleyemem/ “Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzarım” diye yakınmış, zaman zaman da,“Yoktur elemimden şu ağır kubbede bir iz/ İnler, Safahat’ımdaki hüsran bile sessiz!” diye inlemiştir.
Onu hâlâ anlamadığımızı düşünüyorum. Ne Sultan II. Abdülhamid’e muhalefeti, ne Mısır’a gidişi, ne Meclis’te vekil sıfatıyla oturduğu yıllardaki suskunluğu doğru okunamamış, “mutlak taraf” ya da “kesin karşı” olma tutkumuz onu tüm gerçeğiyle tanımamızı engellemiştir.
Abdülhamid müptelâlarına göre “kötüdür, çünkü sert sözlerle Padişah’ı eleştirmiştir”…
Abdülhamid düşmanlarına göre ise; “İyidir çünkü Padişah’ı eleştirmiştir”…
Ha bir de “Allah, Mustafa Kemal’e ömrümden ömür versin” dediği rivayet ediliyor ki, külliyen bühtandır. Canından çok sevdiği vatanından 11 yıl ayrı kalmasına sebep olanları tezkiye ettiği iddiası saçmalığın dik âlâsıdır! Kaldı ki o, Atatürk’e methiye yazmayan iki şairden (ötekisi Nazım Hikmet) biridir. Bu yüzden başına bunca iş gelmiş, sivil polisler tarafından izlenmekten defalarca yakınmış, “İstiklâl Marşı şairinin İstiklâl Mahkemelerinde yargılanma utancını milletine yaşatmamak için” kendini gönüllü sürgüne mahkûm etmiştir.
Dahası var: Muhalefet partileri kapatıldı muhalif milletvekilleri susturuldu. Muhaliflerin lideri konumunda bulunan arkadaşı Ali Şükrü Bey öldürüldü. Nihayet ilk Meclis de feshedildi (1923). Mehmet Akif dâhil, muhalif milletvekillerinin hiçbiri İkinci Meclis’e alınmadı. Geçinmek için devlet memurluğu istedi, ama egemenler onu da çok gördüler. Üstelik üç kuruş mukabili yazı yazdığı Sebilürreşad Dergisi de kapatıldı ve tamı tamına açlığa mahkûm edildi.
Yani Mehmed Âkif için hem maddi, hem de mânevi anlamda deniz bitmişti! O da dostu Mısır Hidivi Abbas Halim Paşa’nın dâvetini kabul ederek Mısır’a “hicret” etti. Kahire Üniversitesi’nde Türkçe müderrisliği yaparak ve Kur’an mealiyle meşgul olarak 11 sene geçirdi.
“11 saat daha kalamazdım” diyerek İstanbul’a döndüğünde çok hasta idi. Kısa bir süre sonra da, tam Peygamber Efendimiz’in vefat yaşında vefat etti (63).
Ne bayraklar yarıya indi, ne radyolar tangolarına ara verdi, ne resmi demeçler verildi, ne de gazetelere manşet oldu. Çünkü devrin hükümeti, Milli Şair’in ölümüyle ilgilenilmemesini emretmişti…
Üniversite gençliği sahip çıkmasaydı, az daha cenazesi ortada kalıyordu.
Sanki böyle olacağını sezmiş, yıllar önce bir fotoğrafının arkasına şu dörtlüğü yazmıştı:
Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,
Günler şu heyulâyı da er-geç, silecektir…
Rahmetle anılmak, ebediyyet budur amma,
Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?
Şükür ki, bilen biliyor. Allah rahmet eylesin.
Hacı Bayram ve Sultan II. Murad
Son güncelleme: 02 Ocak 2016 06:19
Biliyorsunuz, Anadolu’nun İslâmlaşmasında ve “ebedî vatan” olmasında emeği geçenlerin başında “Yürek Adamlar” gelir.
Küçük bir aşiret (boy) olarak Anadolu topraklarına giren Kayı Aşireti’ne ilk mefkûre aşısını yapan ve onları Bizans fethine hazırlayan yürek adamlardır. Konstantiniyye’nin fethi sırrını Kayı Hanlı yiğitlerin kulağına fısıldayıp fetih aşkını yalımlatan onlardır. Kısaca onlar, Osmanlı Devleti’nin manevî mimarı, Anadolu Müslümanlığının manevî bekçisi ve son Peygamberin mirasçılarıdır.
Âlimin ölümünü âlemin ölümünden farksız gören bir anlayışla yaşayan bir ümmet, elbette âlime gerek sevgi ve saygıyı gösterecek; elbette ümmeti idare edenlerin başında gelen padişahlar, âlimin kıymetini herkesten iyi bilecekti.
Hele de Sultan II. Murad gibi ilme âşık bir padişah ise…
Biliyoruz ki, Sultan II. Murad gerçekten ilme âşık, âlime meftun bir padişahtı. Seferde iken bile kıymet verdiği âlimlerden bir kaçını yanına alır, yakınında bulundurur, müşkillerini danışır, münazara ettirip dinler, sık sık tertiplediği sohbet ziyafetlerinde kemalât arardı.
Hele de Hacı Bayram-ı Velî ki, Ak Şemsüddin gibi bir deryaya şeyhlik yapmıştır...
Ama Sultan II. Murad’la arasına “fitne” girmiş, Padişah’ın kafası karışmıştı.
Aslında “hizmet”i Allah rızası ile taçlandıranlardan devlet zarar görmez: Ama hizmetin hangi mülâhaza ile olursa olsun ticarete ve siyasete âlet edilmesi, devleti de ümmeti de muzdarip kılar.
Veli’nin “hizmet ahlâkı”nda ve dünyasında “devlet” yoktu. Padişah ve devlete dua eder, hizmetin en iyisini vermeye çalışırdı. Tek hedefi insandı: Doğru insan, yani “Yürek Adam”…
Fakat dedikodular dur durak bilmiyordu. Güya Şeyh Efendi’nin etrafı dolmakta, giderek güçlenmekte, gücünü devlet aleyhine kullanmak için hazırlanmaktaydı.
Sultan II. Murad kuşkulandığından mı, yoksa söylentilere bir son vermek istediğinden mi, bilinmez, Hacı Bayram-ı Veli’yi Edirne Sarayı’na dâvet etti:
“İlminizden müstefid olmak isteriz”...
Davete icabet eden Hacı Bayram’la Edirne sarayında defalarca görüştü. Halis niyetinden emin olur olmaz da ezeli derdini açtı.
“Ah Konstantiniyye, ah Peygamber müjdesi! Muhasara ettik, alamadık. İçimize dert düştü: Hocam oraya ulaşmanın bir yolu var mı?”
Geleceğin Fatih’i Şehzade Mehmed odanın bir köşesinde oynuyordu. Ama henüz neyin ne olduğunu idrak edebilecek bir yaşta değildi.
Sadece Hacı Bayram Velî’ye çocuksu tortusuz saflığın berraklaştırdığı civan gözlerle bakmakta, merakını yutkunup mânâsını anlamadığı konuşmalara kulak kabartmaktaydı. Velî’nin aydınlık yüzünde sankiKonstantiniyye’nin anahtarını arıyordu. O sıralar Akşemseddin henüz genç bir medrese talebesiydi ve şeyhi ile birlikte gelmişti. Köşede tazim duruşuyla emir bekliyordu.
Sultan II. Murad’ın yüreğini Konstantiniyye’yi fetih ateşi nicedir tutuşturur, Peygamber müjdesine ulaşmanın rüyalarını görürdü ya, Şeyh Efendi’de hasretinin müjdesini arıyordu.
“Duanız berekâtıyla fetih bize müyesser olsa...”
Koca Velî, tefekkür ummanında kerametle buluşuncaya kadar sustuktan sonra, parıltılı gözleriyle küçük Mehmed’i sarmalayıp gülümseyerek konuştu:
“Mahzun olmayınız Hünkârım, Kostantiniyye’yi senin Mehmed’le benim Köse fethedecekler.”
Keramet aynen tahakkuk edecek, onca istemesine rağmen fetih Sultan II. Murad’a değil, oğlu II. Mehmed’e nasip olacak, Velî’nin “Köse” dediği şanlı müridi Akşemseddîn de “manevî fatih” olarak asırlarca selâmlanacaktı.
Hacı Bayram’lardan ve “Köse”lerden mahrum olmak, bize kendimizi kaybettirdi!
Anadolu’nun yüreği
Son güncelleme: 04 Ocak 2016 07:21
Yazmıştık ya, Anadolu Müslümanlığının manevî muhafızı olarak rahmetle yâd ettiğimiz Hacı Bayram-ı Velî, Koyunluca Ahmed isimli bir köylünün oğludur.
Asıl ismi Numan olduğu halde, mürşidi Hamid-i Aksarayî ile ilk defa bir kurban bayramında karşılaşmasının hatırasına, mürşidi tarafından“Bayram” mahlası verilmiştir. “Bayramiyye Tarikatı”nın kurucusudur. 1429’da, 78 yaşlarında vefat etmesi yalnız Sultan II. Murad’ı değil, bütün İslâm âlemini derin bir eleme gark etmiştir. Türbesi Ankara’da Zülfazıl(şimdiki adı Solfasol) semtindedir. Eksilmeyen şükran duygusuyla millet, türbesini ziyaretgâh yapmıştır.
Ölümünden sonra tarikat, müridleri Akşemseddin ve Bıçakçı Ömer Dede(Şeyh Emir Sikkinî) tarafından iki kol üzerinden devam etti.
Hacı Bayram-ı Veli, “zenginler ve yoksullar” olarak toplumu iki sınıfa ayırır ve iki sınıfın arasında köprü olma görevini kanaat önderlerine verir.
Kendi döneminde yoksulların sosyo ekonomik güvenliğinin sağlanmasını bizzat üstlenmiştir.
Özellikle üç aylarda müridleriyle birlikte Ankara’nın ticaret merkezlerini dolaşır, dükkân sahiplerinden zekât ve sadaka toplardı.
Toplanan paralar bir yardım sandığında biriktirilir, ramazan örtalarında önceden belirlenmiş kimsesizlere, yaşlılara, dul ve yetimlere, evlenme çağına geldiği halde yoksulluktan evlenemeyenlere, kitap alamayacak kadar fakir öğrencilere, kısacası ihtiyaç sahiplerine dağıtılırdı.
Ayrıca, Hacı Bektaş-i Veli geleneğine uyarak, o da, tekkesinde günün her saatinde kazan kaynatır, burçak çorbası pişirirdi.
Gelen geçen, zengin fakir, büyük küçük, kadın erkek herkes buyur edilir, çorba verilirdi.
Hacı Bayram tekkesinde her gün sabah ve yatsıdan sonra zikir meclisi kurulur, öğle namazından önce ve sonra ise tekkeye gelen herkese tefsir, fıkıh, hadis, kelam hatta tasavvuf dersleri verilirdi.
Toplumun eğitimi bu şekilde gerçekleştirilir, Peygamberimizin, “Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz” emri hayata geçirilirdi.
Biliyorsunuz, Sultan II. Murad, Hacı Bayram-ı Veli’nin namını duymuş Edirne’ye davet edip, ilim ve maneviyatına fevkalade hürmet göstermiş, Eski Cami’de vaazettirmiş daha sonra da tekrar Ankara’ya uğurlamıştı.
Hacı Bayram-ı Velî, giderayak Sultan II. Murad’a bir mektup verdi. Özetle şunlar yazıyordu:
“Teb’an içinde herkesin yerini tanı, ileri gelenlere ikrâmda bulun. İlim sâhiplerine hürmet et. Yaşlılara saygı, gençlere sevgi göster. Halka yaklaş fâsıklardan uzaklaş, iyilerle düşüp kalk. Hiç kimseyi küçümseme ve hafife alma. İnsanlığında kusûr etme, sırrını hiç kimseye açma, iyice yakınlık peydâ etmedikçe, kimsenin arkadaşlığına güvenme. Cimri ve alçak insanlarla ahbaplık kurma. Kötü olduğunu bildiğin hiçbir şeye ülfet etme. Seninle başkaları arasında bir toplantı akdedilir veya insanlarla aranızda bâzı meseleler görüşülürse, yâhut onlar bu meselelerde senin bildiğin hilafını iddiâ ederlerse, onlara hemen muhâlefet etme. Sana bir şey sorulursa, ona herkesin bildiği şekilde cevap ver. Sonra bu meselede şu veya bu şekilde görüş ve delillerin de bulunduğunu söyle. Senin bu türlü açıklamalarını dinleyen halk, hem senin değerini, hem de başka türlü düşünenlerin değerini tanımış olur. Sana bu görüş kimindir? diye sorarlarsa, fakîhlerin bir kısmınındır, de. Onlar, verdiği cevâbı benimserler ve onu sürekli olarak yaparlarsa, senin kadrini daha iyi bilir ve mevkiine daha çok hürmet ederler. “Seni ziyârete gelenlere ilimden bir şey öğret, böylece faydalansınlar. Herkes, öğrettiğin şeyi belleyip tatbik etsin. Onlara umûmî şeyleri öğret, ince meseleleri açma. Onlara güven ver, ahbaplık kur. Zîrâ dostluk, ilme devamı sağlar. Bazen de onlara yemek ikrâm et. İhtiyaçlarını temin et. Onların değer ve îtibârlarını iyi tanı ve kusurlarını görme. Halka yumuşak muâmele et, müsâmaha göster. Hiçbir kimseye karşı bıkkınlık gösterme, onlardan biri imişsin gibi davran.”
Hey gidi günler hey!..
Âlimlerin yöneticilere nasihat ettiği, yöneticilerin âlimleri can kulağıyla dinlediği muhteşem günler geride kaldı…
Şimdi herkes bildiğini okuyor. Bendenize de, “Keşke bilmediklerimizi okusak” demek kalıyor!
Demokrat Parti’nin 70. Kuruluş Yıldönümü
Son güncelleme: 08 Ocak 2016 08:01
07 Ocak 2016, milleti tek parti sultasından kurtarıp devletle buluşturanDemokrat Parti’nin 70. kuruluş yıldönümüydü. Gençler Demokrat Parti’nin ne demek olduğunu pek bilmez. Herhangi bir siyasi parti gibi görürler. Oysa Demokrat Parti demek, o günleri yaşayanlar açısından, “refah”demektir, “ferah” demektir, “felah” (kurtuluş) demek olduğu kadar, “emek”demektir, “ekmek” demektir, en önemlisi de “devlet korkusunu yenmek”demektir!..
Manevi dünyamız açısından ise “ezan” demektir, “Kur’an” demektir, “dini eğitim” demektir...
Vaktiyle satılan, kiralanan yahut yıkıma terk edilen camilerin ihya edilmesi, ecdad türbelerinin açılması, inkâr fırtınalarının ders kitaplarından çıkarılması, okullara din derslerinin konulması, 18 sene müddetle “Türkçe ezan” adıyla minarelerden bağırtılan “tangır-tungur”çığlıklarının son bulması, “Ezan-ı Muhammedi”nin tekrar minarelerle buluşması demektir (16 Haziran 1950).
Bu yüzdendir ki, devrin Başbakanı Adnan Menderes, tüm ömrünü dini hizmetlere vakfeden ve hayata salt “din” perspektifinden bakanBediüzzaman Said Nursi tarafından, başka bazı zaaflarına ve kişisel birtakım hatalarına rağmen, “İslâm kahramanı” olarak selâmlanmıştır.
“Menderes bir din kahramanıdır. Dine büyük hizmetleri olmuş ve olacaktır. Fakat Adnan Bey arzu ettiği hizmetinin semeresini göremeyecektir”.
Menderes’in inanca hizmetleriyle, Bediüzzaman gibi, inancını varlık sebebi yapan isimlere hürmetle yaklaşımı CHP lideri İsmet İnönü’yü çok rahatsız etmiş, Başbakan Menderes’i “mürtecileri himaye” etmekle, hatta bizzat “irtica” ile suçlamıştır.
Bu cümleden olarak Bediüzzaman’ın Ankara ziyareti bile muhalif yayın organlarında çok sert eleştirilere sebep olmuştur. Hatta İnönü, buna dayanarak Meclis kürsüsünden Menderes’i tehdit etmiştir:
“Siz şeriatı hortlatıyorsunuz! İrticayı hortlatıyorsunuz! Bediüzzaman’ı gezdiriyorsunuz...”
İnönü’nün “irtica” algısı o kadar geniş kapsamlıydı ki, Bediüzzaman’ın bir yerden bir yere gitmesini bile “suç” sayıyordu! Belli ki, dindarların neredeyse nefes almasını bile yasaklayan eski dönemi sürdürmeye çalışıyordu (hâlâ da aynı zihniyette olanlar var).
Menderes ise suçlamalara şu cevabı verecekti:
“Allah aşkına, Paşa niçin bu kadar dinden, dindarlardan rahatsız oluyor? Öleceğini bilmiyor mu? Şimdiye kadar kendisine ne zararları dokunmuştur? Bütün hayatını dine vakfetmiş bir pir-i faniden (Bediüzzaman) ne istiyor? Niçin eziyetinden hoşlanıyor, niçin meşakkat çekmesinden hoşlanıyor, niye bu kadar dine ve dindarlara karşıdır, anlayamıyorum?”
Bu kez İnönü başka bir noktadan saldırıya geçti:
“Efendim siz, Atatürkçülerle istihza ediyorsunuz?”
Ve demokrat birinin ağzına almayacağı bir tehdit savurdu:
“Öyle zaman gelecek ki, sizi ben dahi kurtaramayacağım!”
O “zaman”, İsmet Paşa ve CHP kurmayları ile yazar-çizer takımının orduyu kışkırtmalarıyla 27 Mayıs 1960’da geldi. Başta Menderes olmak üzere bütün Demokrat Partililer “Yassıada” denilen “ölüm Adası”na tıkıldı. Envai çeşit isnat ve iftiralar eşliğinde “usulen” yargılandılar. “Bebek Dâvası”, “Köpek Dâvası” derken, Yassıada’nın sözde yargıçları, “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” diyerek iki bakan arkadaşıyla birlikte (Dışişleri Bakanı Zorlu ve Maliye Bakanı Polatkan) idama gönderdiler.
İsmet Paşa isteseydi eski arkadaşlarını (CHP’den ayrılıp Demokrat Parti’yi kurmuşlardı) ipten alabilirdi. Çünkü darbecilerin lideri Orgeneral Cemal Gürsel, daha en başında “Emrinizdeyiz” demişti. İnönü’nün verdiği cevap ise şöyle olmuştu: “Büyük bir iş başardınız, asıl ben sizin emrinizdeyim.”
İnönü’nün “iş” dediği, millî iradenin çöpe atılması, milletin her seçimde oylarıyla biraz daha yücelttiği Menderes’in asılmasıydı!
Kılını bile kıpırdatmadı. Asılmalarını sadece seyretti. Siyasi ihtirasın ve intikamın bu seviyesini hâlâ da anlayabilmiş değilim.
Yarın, Adnan Menderes’in, günümüze de ışık tutan bir radyo konuşmasını yazacağım inşallah.
.
Bazı yazarlarla okurlarının ispiyon ve ihbar alışkanlığı!
Son güncelleme: 09 Ocak 2016 07:43
Özellikle darbe dönemlerinde gazeteciliği ihbarcılığa, haberciliği“muhbir”liğe, köşe yazarlığını “ispiyon”culuğa dönüştüren bazı gazeteler, muhabirler ve köşe yazarlarının “gammazlama” alışkanlığı zaman zaman nüksediyor.
Hâlbuki yaşanan bunca olaydan sonra bu tür faaliyetlerin geçmişte kalması gerekirdi. Geçmiş gazetelerde öyle yalanlar, iftiralar, isnatlar, misansenler var ki, dudak uçuklatır, “Bu kadarı da olmaz” dedirtir…
Fakat oldu: Çarşaflı karısı ve üç kızıyla Bayezid Meydanından geçen sakallı vatandaşı fotoğraflayıp, “Dört karısıyla gezmelerde” diye “haber”yaptılar…
“Menderes dört uçak dolusu altınla kaçarken yakalandı”, “Polatkan’ın hesabından dört milyon lira çıktı” diye, “Üniversite öğrencilerinin cesetleri yem makinelerinde kıyma yapıldı” diye yalanlar attılar…
Kendi meslekdaşlarını kıskançlık saikiyle devrin kudretli generallerine gammazladılar. “Zinde kuvvetler”e yahut “Genç subaylar”a atfen uydurma haberler yayınladılar, şiir okuduğu için hapse atılan Cumhurbaşkanımız sayın Erdoğan hakkında, “Artık muhtar bile olamaz” manşeti çektiler, 28 Şubat sürecinde, “Fadime” isimli kıza ezberlettikleri metinleri kanal kanal dolaştırıp bile bile milleti aldattılar… Kendi tarihleri boyunca yalanın-dolanın, mizansenin, isnadın, iftiranın, fitnenin envai çeşit örneklerini verdiler…
Yani bir kısım medyanın tarihi yalan-dolan tarihidir. İnanmayan girsin arşive baksın.
“Gelmiş geçmiş, olmuş bitmiş” diyeceğiz de, anlaşılan o ki, eski alışkanlıklar zaman zaman nüksediyor. Bazı gazetelerle yazarlarında (hatta okurlarında) eski “ispiyon ve ihbar” alışkanlığı (maalesef) sürüyor.
Bu cümleden olarak, Almanya’dan bir okuyucusu, Hürriyet yazarı Yalçın Bayer’e beni ispiyonlamış, o da ciddiye alıp herkese duyuruyor (Hürriyet, 8 Ocak 2016)...
Ne yapmışız? TRT Türk televizyonunda bir süredir devam eden “Nasıldı, Nasıl Oldu?” (her pazartesi s. 22.30-23.00 arası) isimli kısa programımızda, kuruluş yıldönümü münasebetiyle Demokrat Parti’yi, tarihsel çizgisi içinde anlatmışız…
Ne demişiz peki? Demokrat Parti iktidarı öncesinde “Ezan-ı Muhammedî yoktu… Bazı camiler satılıyor, kiraya veriliyor, yıkıma terk ediliyordu… Radyodan Kur’an okunmuyordu… Din eğitimi kaldırılmıştı… Elif ba öğretmek yasaktı… Camiler jandarma ve öğretmenler tarafından basılıyordu… 1923’te ilan edilen Cumhuriyet demokratik değildi… Devletin ve milletin kıblesi farklıydı… “Tanrısızlığın ilmihali” yayınlanmıştı… Ders kitaplarında vahiy (dolayısıyla Allah) inkâr ediliyor, Kur’an; “Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kur’an denir” şeklinde tanımlanıyordu… CHP dönemi ekmek karnesi dönemidir… Çarşafla Mücadele Haftası vardı… Millete ideoloji dayatılıyordu… Türbeler kapalıydı… DP bütün bunlara son verdi… Darbe ile de DP iktidarına son verildi. Vs.”
Bunların hangisi gerçeğe aykırı? Hangisi yalan? Hangisi iftira? O programda hepsinin belgelerini tek tek gösterdim. RTÜK’e neyi ihbarlıyorsunuz, neyi soruşturacak RTÜK; söyleyemediğimiz daha vahim gerçekleri mi?..
Hakikaten de zaman darlığı ve Koruma Kanunu’nun hâlâ yürürlükte olması sebebiyle, her şeyi söyleyemedim. Hatta 6 okun “iman şartı” yerine konduğunu, “Atatürk’e esselat” diye uyduruk “mevlid” yazıldığını, camilere sıra ve org konularak kiliseye benzetilmesi şeklinde “Dinde Reform Lâyhası” hazırlandığını, en basit ilmihal bilgilerini ihtiva eden “Mızraklı İlmihal”in bile yasaklandığını, “Otuz sene sonra gençliğin kafasını Allah ve Peygamber gibi (haşa) boş laflardan ve mefhumlardan kurtarmış olacağız”dendiğini, Milletvekili Ruşeni Barkan’ın “Din Yok Milliyet Var” isimli kitabını Reisicumhur’a takdim ettiğini ve “aferin” aldığını, MilletvekiliYunus Nadi’nin çıkardığı “Hayat Ansiklopedisi”nde Allah’a “korkunç” (haşa) dendiğini ve reddedildiğini, kâinatın tesadüfen oluştuğunu, SüleymaniyeCamii’ne imam bulunamadığını, “İkra’ bismi safsatası” diye âyete saldırıldığını, “Türk’ün Amentüsü” diye safsatalar uydurulduğunu,“Mustafa Kemal’e, onun cengaver ordusuna, yüce kanunlarına… ve Türkiye için ahiret günü olmadığına iman ederim” denilerek iman esaslarıyla dalga geçildiğini ifade edemedim (Hepsi kaynaklı, ispatlı, şahitli: Merak edenler Nesil Yayınları’nda çıkan “Kemalist Yalanlar” isimli kitabıma bakabilirler.
Sayın muhbirlere duyururum!
“Kadı-ul Kudat” nasıl “Ombudsman” oldu?
Son güncelleme: 06 Ocak 2016 07:23
“Ombudsman” kelimesini duymuşluğunuz vardır. “Arabulucu” anlamına gelen “ombuds” ve “kişi” mânâsına gelen “man” kelimelerinden oluşan bu terkip, kabaca “arabulucu” anlamında kullanılır.
Oryantalistlerin iddiasına göre, ombudsmanlık, 1713 yılında İsveç’te görülmeye başlamış, 1809’da ise Anayasaya girerek anayasal bir kurum halini almıştır.
Aslında Osmanlı Devleti’nde aynı işlevi gören bir kurum, devletin kuruluşundan beri mevcuttur. Adına da “Kadı-ul Kudat” (Kadıların Kadısı-Büyük Kadı-Şeyhülislâm veya Kazasker) denmektedir. Görevi, padişah dâhil olmak üzere yüksek devlet memurlarını denetlemek, daha da önemlisi halkın birbirleriyle ve devletle olan ilişkilerinin makul ve âdil ölçüler içinde düzenlenip düzenlenmediğini kontrol etmektir.
Haksızlık, uygunsuzluk ya da usulsüzlük tespit etmesi halinde uyarır, olmazsa cezalandırır, böylece halkın haklarını korur, gücün zulme dönüşmesini engeller, memurların adaletsizliğini önlerdi.
Yani “Ombudsmanlık” denen mekanizmayı ilk Osmanlılar buldu ve devletin ayrılmaz parçası yaptı.
Yeni usuller denemekte oldukça mahir olsak da, kendi meziyet ve kabiliyetlerimizi keşfetmekte pek mahir değiliz…
Nitekim bu meziyetimizi, Osmanlı tarihine “Demirbaş Şarl” ismiyle geçenİsveç Kralı meşhur XII. Charles keşfetti.
XII. Charles, 1709’da giriştiği Polta Savaşı’nda Rus Çarı Deli Petro’ya yenilmiş, 1500 civarında subay ve askeriyle birlikte kılpayı kaçıp Osmanlı Devleti’ne sığınmıştı. Beşyıl kadar Edirne yakınlarındaki Demirtaş Paşa Konağı’nda misafir edilip ağırlandı (bu konuyu ayrıca ele almayı düşünüyorum).
İşte bizdeki “Kadı-ul Kudat” sistemini o zorunlu misafirliğinde fark etti. Fark eder etmez de kendi yokluğunda devletinin iyi yönetilmesi için bir“Kadı-ul Kudat” tayin etti, ama tabii ismi böyle değildi. Osmanlı’nın “Kadı-ul Kudat”ına İsveç’te “Ombudsman” deniliyordu.
Gariptir ki, bu kurum dünyaya Osmanlı’dan değil, İsveç’ten geçti.
Bugün Avrupa Birliği de “Ombudsman” kullanıyor. Bunlardan biri YunanlıNikiforos, diğeri Fransız Jean Paul Delevoye’dir. Bereket versin bu isimler zaman zaman ombudsmanlığın bir Türk müessesi olduğunudillendiriyorlar.
Ama kimin umurunda? hepimiz siyasetle öylesine doluyuz ki, kültür ve medeniyetle ilgilenecek vaktimiz yok!
Şimdi size “Kadı-ul Kudat”ın ne anlama geldiğini çarpıcı biçimde ortaya koyan bir olay nakledeceğim…
Devir Yavuz Sultan Selim devri…
Yavuz, suçlu bulduğu hazine muhafızlarından 150 kişinin öldürülmesini emrediyor. Bunu duyar duymaz, Şeyhülislâm Zembilli Ali Cemali Efendi,hışımla saraya gidiyor.
Padişah’tan idam emrini geri almasını istiyor: “Duydum ki, 150 adamın öldürülmesini emretmişsiniz. Onların öldürülmesi şer’an (dini hukuka göre) caiz değildir.”
Yavuz Sultan Selim: “Dünya işlerine fazla karışma” diye uyarınca da, Hoca, tehditkâr bir üslupla kükrüyor: “Ben senin ahiret işlerine karışıyorum. Bu benim vazifemdir. Eğer affederseniz kurtuluş bulursunuz, aksi takdirde büyük bir cezaya çarptırılırsınız!”
Padişah bu tehdide kızacağına, yumuşuyor: “Tamam, dediğin gibi olsun.”
Birliktelikleri sohbet kıvamında sürerken, Zembilli bir teklifte bulunuyor:
“Az önce söylediklerim ahretinize aitti, şimdi de mürüvvetinize ait bir söz söyleyeyim.”
“Nedir, söyle bakalım.”
“Saltanatınıza yakışan odur ki, affettiğiniz bu insanları eski görevlerine iade edesiniz.”
Padişah gülümsüyor: “Tamam. Ancak hizmetlerinde kusur ederlerse, tazir cezası ile cezalandırırım haberin olsun.”
Şeyhülislâm Zembilli de gülümsüyor: “İslâm hukuku tazir cezalarını, sultanın takdirine bırakmıştır.” (“Şakâyık-ı Nu’mâniyye”den naklen “İlmiye Salnâmesi”, İstanbul 1334, s. 310-311).
Türkiye’ye “Ombudsmanlık” lâzım mı, değil mi, siz söyleyin.
Siyasi mizah ve hiciv
Son güncelleme: 12 Ocak 2016 07:32
Timur Han’la Nasreddin Hoca gerçekte hiç görüşmemişler, ama zamanın hafızası ve toplumun şuuru onları buluşturup Anadolu’yu yerle bir edenTimur Han’dan “hiciv” sanatı üzerinden hesap sormuş, intikam almış...
Nasreddin Hoca üzerinden anlatılanlardan biri şöyle:
Timur’la Hoca birlikte hamama gitmişler. Timur kafasına takılan bir soru sormuş:
“Bunca beldeler fethetmiş bir cihangir olarak, sence kaç akçe ederim?”
Nasreddin Hoca şöyle bir baktıktan sonra, fiyatı söylemiş: “Kırk akçe.”
Timur celallenmiş: “Be hey nâdan! Yalnız belimdeki futa (peştemal) kırk akçe eder.”
İşte o an Nasreddin Hoca, taşı gediğine koymuş: “Zaten ben de ona değer biçmiştim.”
“Beş para etmezsin!” demenin sanatsal ifadesi...
İşte buna “hiciv” diyoruz. İnsanlık tarihi kadar eski olan bu sanat (sanat mı değil mi, tartışılsa da) dalında pek çok usta “heccav”ımız (hicveden) var. Hatta bu uğurda kelleyi verenler bile olmuş. Yani hiciv üstadı kellesinden vazgeçmiş, ama iğnelemesinden vazgeçememiş.
En iyi örneklerden biri, meşhur şairimiz Nef’i’dir. Hicivlerini Sultan Dördüncü Murad’a sunar, ondan bahşiş ve övgü alırmış.
Fakat zamanla Padişah’a o kadar şikâyet gelmeye başlamış ki, geçinebilmesi için Nef’i’ye bir kâtiplik işi verip hiciv yazmasını yasaklamış.
Hikâyenin gerisini meşhur tarihçimiz Naima’dan okuyalım:
“Sultan Murad Han hazretleri hususî meclislerinde latifelerden hoşlanmakla bazen Nef’î’yi getürüp bazı hecvlerini dinlerdi. Hatta bir gün 1039=1629 senesinde Beşiktaş’ta padişah Sultan Ahmed’in köşkünde Nef’î’nin Sihâm-ı Kazâ adlı hecv mecmuasına bakarken, havada gök gürültüsü ve şimşek zuhur edip pâdişahın tahtı yakınına bir yıldırım düşünce mecmuayı pâreleyüp, o çeşit saçmalıklara bakmaktan tövbe edip, terbiye olsun diye de, Nef’î’yi olduğu memuriyetten azledip hecve de tövbe ettirmişlerdi...”
Fakat “huylu huyundan vazgeçmez” denmiştir. Nitekim Nef’i Efendi de vazgeçememiş. Sadrazam Bayram Paşa hakkında, çok sert bir hicviye yazmış ve Padişah meclisinde bunu okumuş... Bayram Paşa, Padişah’tan şairin idamını istemiş. Bunun da devamını yine “Naima Tarihi”nden okuyalım:
“Zavallı fakiri çağırıp, o da hiçbir şeyden habersiz geldikte pek çok azarladıktan sonra, “Kaldırın!” denilerek saray odunluğunda hapsedilmiş ve orada boğularak denize atılmıştır.
Asrın bilginleri ve büyükleri, Nef’î’nin öldürülmesinden dolayı sevinip, bilhassa dilinin uzunluğundan yaralanmış olan büyükler ve âyân bu hususta Bayram Paşa’ya pek çok dua ettiler!
Maan-zâde Hüseyin Bey’den işittim. Bayram Paşa Nef’î’yi yakalamak için ferman edip taşra çıkardıklarında Boynueğri, Çavuş-başı imiş, bir Türk âdemisi olmakla, önüne düşüp: ‘Gel Nef’î Efendi, odunlukta bir hiciv düzecek kişi vardır, gel gör!’ deyû Türkvarî târiz etmiş. Nef’î hayattan meyus olup: ‘Yürü, bildiğinden kalma bire mel’un ...demiş. Aşağıya yukarıya pek çok sövüp saymış...” (Nâimâ Mustafa Efendi, Nâimâ Târihi, Cilt 3, Çev. Zuhuri Danışman, İstanbul, Zuhuri Danışman Yayınevi, 1968, s. 1283).
Bu olaydan sonra İbrahim Vehbî tarafından şu meşhur beyit söylenmiş derler:
“Gökten nazire indi Siham-ı Kazasına,
“Nef’i diliyle uğradı Hakk’ın belâsına!”
Nef’i Efendi’nin ölmeden hemen önce şöyle bir rubai söylediği rivayet ediliyor:
“Ey dil hele âlemde bir âdem yoğ imiş,
Var ise de ehl-i dile mahrem yoğ imiş...
Gam çekme hakikatte eger ârif isen,
Farz eyle ki elân yine âlem yoğ imiş.”
Ve derler ki, Nef’i son anda affedilip infazı gerçekleştirmeye memur olan zenci saray görevlisine bildirilmiş. Görevli affına ilişkin tezkereyi yazarken, kalemin simsiyah mürekkebi kâğıda damlamış. Nef’i, kendini yine tutamamış ve “Mübarek teriniz kâğıda damladı” deyivermiş. Bu onun son sözleri olmuş. Oracıkta infaz edilmiş. Hiciv merakı koskoca şairin başını yemiş.
Ama şimdiki zaman başka: Kimse hicvediyor diye ölmüyor. Ne çare ki o ince hiciv zekâsından eser kalmamış. İnsanlar kaba-saba kelimelerle birbirlerini hâk ile yeksan etmeye çalışıyorlar.
Düşünüyorum da, politikacılarımızda bir miktar hiciv-taşlama kültürü olsa, birbirlerine ağıza alınmayacak sözlerle eminim saldırmazlar, daha sanatsal, daha ustaca benzetmeler yaparlar, biz de keyifle izlerdik.
Eğitim-öğretim babında
Son güncelleme: 18 Ocak 2016 07:44
“Büyük milletiz” dedik bir yazımızda ve neden “büyük” olduğumuzu açıklamaya çalıştık…
Şimdi diyeceğim şu: Eğitim-öğretimimiz de büyük milletlere yakışır biçimde olmalı… Bu iş “okula git-gel” mantığıyla olmaz!
Eğitimde amaç çocuğa “kimlik” ve “kişilik” kazandırmaktır. Bunlar olmadan hiçbir şey olmaz.
Konu son derece önemlidir: Çünkü bu konu, Türkiye’nin geleceğini inşa etme konusudur…
Okul temel sorunumuzu çözmese de, çocuklarımızın okula başlaması, pek çoğumuzu rahatlatır. Bu rahatlamanın temelinde, öğretmenlerin, çocuklarımızı bizden daha iyi yetiştireceklerine inanmak yatıyor…
Bu çok da doğru bir yaklaşım değil!.. En yetenekli, en idealist öğretmen bile, anne-babaların çocuklara verdiğini veremez.
Evlâdımızı dünyanın en iyi öğretmenlerinin bulunduğu bir okula versek dahi, anne-baba olarak bizim yapmamız gereken çok şey var.
Sırtına marka elbise, cebine bol para koyup özel okula uğurlamak da sorunu çözüyor maalesef! Kaldı ki, öğretmen ne kadar iyi niyetli olursa olsun, genel müfredatın dışına çıkamaz. Sistemin belirlediği çerçeveyi çocuğun kafasına ekmek zorunda kalır. Öğretilenlerin çoğu da, maalesef, çağın ihtiyaçlarıyla örtüşmüyor!
Sistemin her tarafı ideoloji: Biraz lâiklik, biraz şiir, biraz marş, birkaç tavsiye ve tepeleme slogan. Sistem “insan”dan ziyade, “robot”yetiştirmeye ayarlı: Çocuğu salt sisteme teslim ederseniz, ummadığınız, beklemediğiniz sonuçlarla karşılaşabilirsiniz. Böyle olmaması için çabalamanız gerekiyor.
Her akşam fazla belli etmeden çocuğu denetleyin. Öğrendikleriyle ilgilenin. Öğrendiklerinin hayatla, çağla ve inançla çelişen yönlerini törpüleyin. Sabırla işleyin çocuklarınızı, onlara vakit ayırın.
“Çok zor” demeyin. İyi anne-baba olmak tabii ki zordur…
Ayrıca, annelik-babalık görevi, emekliliği ve istifası olmayan görevlerdir.
Malum:Toplumda iyi insan örneği az. Onlar da zaten köşelerine çekilmiş durumda. Vitrine (ekrana) çıkanların çoğu ise kötü örnek…
Politika ve sanat dünyasından tanınmış bazı isimlerin gerek yaşama biçimi, gerekse hayatlarındaki karanlık noktalar, gelişme çağındaki gençlerimizin şuurunu bulandırıyor.
Şöhret oldukları için onları “örnek” alıyorlar. Giyimleri-kuşamları, davranışlarıyla birlikte onları taklide çalışıyorlar. Onlara özeniyorlar. Onlar gibi olmaya çalışıyorlar.
Aile büyükleri yerli yerinde uyarılar yapmazsa, iş git gide çığırından çıkabilir. Ekrandaki hayatla gerçek hayat karşılaştırması gençleri aileden soğutabilir. Zira ekrandaki parıltılı hayata karşılık normal aile hayatı ergenlik çağını yaşayanlar açısından hiç eğlenceli değildir.
Çok heyecansız ve monotondur. Hergün hemen hemen aynı şeyler yaşanır. Bu da çocukları tatmin etmez. Hırçınlık, hatta isyan başlar.
Benden bu kadar: Bunun ötesini pedagoglar ve psikologlarla konuşursunuz artık…
Ricam şu: Çocuklarınızla yakından ilgilenin. Bunu bir müfettiş edasıyla değil, birlikte hayatı paylaşırken yapın ve arkadaşça davranın. Ama bunu yaparken, anne-baba otoritesini de kullanın. Unutmayın ki, çocuklarınızın arkadaştan ziyade iyi anne-babaya ihtiyaçları var.
Biliyorsunuz sokaklar tehdit ve tehlike dolu: Adımbaşı birahane, meyhane, diskotek… Çocuk yaşta birahanelerin loşluğunda başlayıp diskoteklerde aşırı alkolle süren, nihayet uyuşturucunun koyu karanlığına yuvarlanarak ya hastahanede ya hapishanede ya da mezarlıkta biten gençlik macerasını gerek devlet, gerekse aileler olarak artık ciddiyetle düşünmek zorundayız.
Terörün bulaştırdığı ahlâksızlık virüsü da cabası…
Âdeta her sokak arasında bir Nemrut ateşi yanıyor. Kıvılcımlardan birinin çocuklarımıza sıçrayıp yakmaması için çabalamamız lâzım.
Allah yardımcımız olsun!
“Zengin” ve “meşhur” olmak mı, “adam olmak” mı?
Son güncelleme: 19 Ocak 2016 07:30
İki üniversite bitirdiğini ve dört lisan bildiğini söyleyip böbürlenen birine“keşke biraz da haddini bilsen” demek zorunda kalmıştım...
Âlime sormuşlar: “Efendim en iyi neyi bilirsiniz?”
Âlim iki kelimeden oluşan kitaplık bir cevap vermiş: “Haddimi bilirim!”
Haddini bilmeyen nice âlimin silinip gittiğine şahidim. Bunun sebebini bizeYunus Emre açıklıyor:
“İlim ilim bilmektir/İlim kendin (haddin) bilmektir/Sen kendini bilmezsin/Ya nice okumaktır?”
Bu konuda Sultan II. Abdülhamid’e izafe edilen bir söz var ki, hakikatin tâ kendisidir: “Bilmek güzeldir: Haddini bilmek ise daha da güzeldir!”
“Adam olma”nın kuralları aslında çok basit: Saygını koruyacaksın, sevgini göstereceksin ve haddini bileceksin!
“Haddini bilmek gibi irfan olmaz” demişler. Had bilmeye “İslâm’ın altıncı şartı” da derler ya hani, o kadar önemli.
Haddini ve kadrini bilene Hz. Âli Efendimiz’in duası var: “Kadrini bilene, haddini bilene, aczini bilene ve sözünü bilene Allah Rahmet eylesin!”
“Adam” olmayaen büyük engel, gurur:Gurur aynı zamanda insanı had bilmezliğe de sevk eder.
Toparlayalım: İlminiz var da irfanınız yoksa, paranız var da şükrünüz yoksa, şöhretiniz var da hikmetiniz yoksa, makamınız var da kıymetiniz yoksa, yok sayılırsınız!
Meşhur kıssadır: Kendisinden bir şey isteyip istemediğini soran İmparatorİskender’e, “Gölge etme başka ihsan istemez” diyen meşhur filozof Diyojen(Diogenes), gün ortası elinde fenerle dolaştığını görenler hayretle sormuşlar:
“Ne yapıyorsun?”
Cevap ezeli hasretimizi arayışın simgesi gibidir: “Adam arıyorum!”
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri de aynı gerçeği daha mütevazı ve Müslümanca ifade etmiyor mu? O da gün ortası sokaklara düşmüş, o köşe senin bu köşe benim, fellik fellik bir şeyler arıyor...Koskoca âlimin bu arayışını merak edip, sormuşlar: “Hayrola, ne arıyorsun?”
“Kendimi” demiş, “kendimi arıyorum, gören var mı?”
Eski insanla yeni insan arasındaki asıl fark burada sanırım: Zamane insanları başkalarının kusurlarını aramaktan, kendilerini aramaya (düşünmeye ve idrak etmeye) fırsat bulamıyor. Dolayısıyla kendini de bulamıyor... Dünya, kendini kaybetmişler dünyası!
Eski insanımız yine de talihliydi, hiç olmazsa önlerinde örnek alınabilecek seviyeli insanlar vardı. Şimdiki insanımızda bu da yok. El yordamıyla yaşıyoruz!
Politikacılar kavgalarıyla terör estiriyor... Terör ise her türlü ahlâksızlığa çanak tutuyor. Medya siyaset, futbol, magazin, terör ve ekonomi tartışmaktan, bunların üreten olgulara değinmeye fırsat bulamıyor!
Oysa dünyanın temel sorunu, insan! Ülkeler “adam gibi adam”yetiştiremiyor.
Maddî mülâhazalar mânevî dünyayı aşındırmış. Manevi dünyası aşınmış toplumlarda “her yol mübah”, “her şey meşru” anlayışı yaygınlaşır:“Günah-sevap”, “meşru-gayrimeşru”, “iyi-kötü” ayırımı ortadan kalkar...
“Çok para kazanmak” tek değer ve tek amaç haline gelir. Tabiatıyla uyuşturucu kaçakçılığı ile silâhlı terör dâhil tüm uygunsuzluklar ve yolsuzluklar artar.
Her şeyi para belirliyor. Fazilet bir eski zaman hasreti gibi: Etrafımız tümüyle endeks. Dindar ailelerin ağzında bile ekonomik terimler dolaşıyor.
Artık “adam olmak” değil, “zengin” olmak önemli!
Başta komşuluk olmak üzere temel hasletlerimiz bir biri ardına ölüyor. Aile içi ilişkilerimize bile menfaat hâkim: Zaten evlilikler de ekranlarda yapılıyor.
Eskiden böyle miydik?.. Ne daracık evlerde ruhu sıkan eşyaların saltanatı, ne başköşede zehir kusan televizyon, ne tüm varlığımızı kontrol eden internet ve cep telefonu, ne görenek belâsı alınıp vitrinlere dizilen incik-boncuklar, ne hızlı, ama sorumsuz hayatın getirisi olan trafik kazaları, ne uyuşturucu bağımlılığı, ne birahane-diskotek tuzağı vardı...
İki kilim, üç somya, birkaç sandalye ile daha mutluyduk! Otomobilimiz yoktu, ama bacaklarımız sağlam, havamız temizdi...
Şimdiki “Site”lerin ve “Rezidans”ların yerinde, cephesi kıbleye bakan bahçeli, evlerden oluşan mahallelerde otururduk...
Birbirimizi tanır, selâmlaşır, dertleşir, “mahalleli” kavramının tadını çıkarırdık... Birbirimizin gırtlağına basmaz, “imece” usulüyle zorlukların üstesinden gelirdik... İlâç nedir bilmez, stresi, depresyonu, panik atağı tanımazdık...
Asfalt yerine çamura basardık, ama çevre yeşildi; ağaç altında yemek yeyip buz gibi pınar suyu içerdik. Elbiselerimiz son moda değildi belki, ama içimiz-dışımız birdi; riyakârlık, had bilmezlik yapmazdık.
“Bize kâfir demiş Mütfî Efendi”
Son güncelleme: 20 Ocak 2016 06:44
“Şimdi hayli sühan-verûn içre,
Nef’î mânendi var mı bir şair?..
Sözleri Seba-i Muallâka’dır,
İmrülkays kendidir kâfir!”
¥
Günümüz diliyle: Şairler içinde Nef’i’nin bir eşi yoktur. Şiirleri, cahiliye devrinde Kâbe’nin duvarlarına asılan şiirler gibi güzeldir. Sanki o kâfir (Nef’i), İmrülkays’ın ta kendisidir!
İzah: Kâbe henüz putperestlerin elinde iken, Kâbe duvarına asılan şiirlere“Seba-i Muallaka” deniyor. “İmrülkays” ise şiirleri Kâbe duvarına asılan putpereset bir şairdir.
Kısaca: Şeyhülislâm Yahya Efendi, ince, derin ve zeki dokundurmalarla çağın büyük şairi Nef’i Efendi’ye “kâfir” diyor.
Nef’i bu taşın altında kalır mı hiç? Cevabı anında yapıştırıyor:
“Bize kâfir demiş Mütfî Efendi,
Tutayım ben ana diyem Müselmân,
Vardıkda yarın Rûz-i Cezâ’ya,
İkimiz de çıkarız anda yalan!”
¥
Günümüz diliyle: Şeyhülislâm bana kafir demiş. Hadi ben ona Müslüman diyeyim. Ama yarın mahşerde ikimiz de yalancı çıkarız: Zira ne ben kâfirim, ne o Müslüman!
Sayın Kılıçdaroğlu, CHP Kurultayı’nda Sayın Cumhurbaşkanı’na “Diktatör”deyince, bu hicviyeleri hatırladım.
Fark ettim ki…
Eskiden naziktik, şimdi değiliz!..
Eskiden zekice dokundurmalar yapardık, şimdi kaba-saba benzetmeler yapıyoruz…
Eskiden bir kelimeye birkaç anlam yüklemeyi bilirdik, şimdi bilmiyoruz…
Eskiden söylediklerimiz kalıcı olurdu, şimdi geçici oluyor…
Kısacası, eskiden daha ince, daha zeki, daha derin, daha anlamlı, daha tutarlı, daha bilge konuşurduk.
Meselâ diktatoryal bir geçmişimiz varsa, en azından bu konuda susar, geçmişimizi hatırlatmamaya çalışırdık.
CHP’nin dününde ve bugününde, halka umut olacak, ufuk açacak hiç bir şeyinin olmaması, CHP’yi çarnaçar polemiğe ve saldırganlığa itiyor…
Ve olmadık ithamlara yöneltiyor.
Biri çıkıp, “Diktatörlük görmek istiyorsanız, kesintisiz, muhalefetsiz ve alternatifsiz iktidar olduğunuz döneme bakın” dese (ki Başbakan aynen söyledi) ne cevap vereceksiniz?
Geçmişinizde baskı, şiddet, jandarma-polis copu, tahsildar korkusu,Faşizm tutkusu, Nazizm sevgisi dışında ne var, Allah’ınızı severseniz?..
Hizmet mi var, himmet mi var, merhamet mi var, şefkat mi var, yatırım mı var, kalkınma mı var, bolluk mu var, refah mı var?..
Demokrat Parti’ye ezansız, Kur’an’sız, camisiz, imamsız, cemaatsiz, maneviyatsız bir Türkiye devretti CHP…
Milleti öyle bir bıktırma bıktırdı ki, 14 Mayıs 1950’de yapılan ilk hür seçimde kaybettiği iktidarı bir daha ele geçiremedi. Yüzde 25’lik oy oranıyla sahillere hapsoldu gitti.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın yönetim biçimini sorgulamadan önce bunun, yani “ebedi muhalefete mahkûm” olmanın sebeplerini sorgulasalar, kendileri açısından daha faydalı olur.
CHP, zihniyet olarak değişmediği, halkı “köle”, kendini “efendi”, millet tarafından seçilmiş olanları “diktatör”, devleti “müktesep hakkı”, saymaktan vazgeçmediği müddetçe, geçmişi sürekli ayakbağı olmaya ve partiyi tökezletmeye devam edecektir.
Benden söylemesi…
Bir bayrak, bir de Arif Nihad Asya
Son güncelleme: 23 Ocak 2016 07:13
Şehitler tepesi boş değil, biri var bekliyor...
Ve bir göğüs, nefes almak için, rüzgâr bekliyor!
Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye;
Yattığı toprak belli, tuttuğu bayrak belli,
Kim demiş “meçhul asker” diye?..
Destanını yapmış, kasideye kanmış,
Bir el ki; ahretten uzanmış...
Edeple gelip birer birer, öpsün diye fâniler!
Öpelim temizse dudaklarımız,
Fakat basmasın toprağa temiz değilse ayaklarımız...
Rüzgarını kesmesin gövdeler,
Sesinden yüksek çıkmasın nutuklar, kasîdeler;
Geri gitsin alkışlar geri,
Geri gitsin ellerin yapma çiçekleri!
Ona oğullardan, analardan dilekler yeter...
Yazın sarı, kışın beyaz çiçekler yeter!
Söyledi söyleyenler demin,
Gel süngülü yiğit alkışlasınlar,
Şimdi sen söyle, söz senin...
Şehitler tepesi boş değil,
Toprağını kahramanlar bekliyor!
Ve bir bayrak dalgalanmak için;
Rüzgâr bekliyor!
Destanı öksüz, sükûtu derin, meçhul askerin;
Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye,
Yattığı toprak belli,
Tuttuğu bayrak belli...
Kim demiş, meçhul asker diye?
¥
Ocak, ah Ocak! Meşhur edibimiz, muallimimiz, şairimiz Arif Nihad Asya Ocak ayında (5 Ocak) dar-ı cinana irtihal etmişti (1975)...
Bizim köşe yazarları böyle şeyleri pek hatırlamazlar. Varsa da siyaset, yoksa da siyaset! Arada bir kültür yazıları yazsalar ölürler sanki! (Kültür olmadan siyaset nasıl olur? Ayrı mevzu)...
Her zamanki gibi yine herkes unutulmaması gerekeni unuturken, bendeniz yoğun seyahatlerim ve sağlık problemlerim sebebiyle günü gününe yazamadım, buna da şükür diyelim...
Hani ülkemizin gençleri her daim imkânsızlıktan ve fırsatsızlıktan yakınırlar da başarısızlıklarının sorumluluğunu başkasına yüklemeye çalışırlar ya, “Bayrak Şairi” olarak edebiyat dünyamıza altın harflerle adını yazdıran Arif Nihad Asya onlardan değildi.
Annesi Tırnovalı Fatma Hanım, babası Tokatlı Zîver Efendi. Babasını bir aylıkken kaybeden Ârif Nihad, akrabalarının himayesinde büyüdü. Devlet okullarında parasız yatılı okudu. Bunun için çocuk yaşta gurbete çıktı. Büyük zorluklar çekti. Ama yılmadı ve hiçbir mazerete sığınmadı. Nihayet 1928 yılında Darülmuallimin-i Âliye’den (Yüksek Öğretmen Okulu) edebiyat öğretmeni olarak mezun oldu. Çeşitli liselerde edebiyat öğretmeni ve yönetici olarak çalıştı. Adana ve Eskişehir milletvekilliği yaptı. Birçok dergi ve gazetelerde yazılar yazdı. Şiirlerinde hece, arûz ve serbest vezinleri rahatlıkla kullandı. Nazmın her tür ve şekliyle eserler verdi.
Bazı şairler (meselâ Nazım Hikmet) güzel, ama bize özel olmayan şiirler yazarken, Ârif Nihad Asya hem çok güzel, hem de bize özel şiirler yazdı. Her daim “millî” ve “yerli” oldu. İşte bu yüzden her mısrası hayat tarzımızın ve tarihsel duruşumuzun izlerini taşır. Her mısra bu toprakların sesini, soluğunu, kokusunu verir. Asya, asıl bunun için önemlidir.
Allah rahmet eylesin!
Bu kaçıncı kurultay, bu kaçıncı ‘Yeni CHP’?
Son güncelleme: 17 Ocak 2016 07:42
Biliyorsunuz: 4 Ocak 2016 Pazartesi gecesi TRT Türk’te yayınlanan “Ne Oldu, Nasıl Oldu” isimli programım, Hürriyet yazarı Yalçın Bayer’in jurnallemesi sonucu, CHP yönetiminin kulağına gidince, fena halde celâllenmişler...
Beklerdim ki, program boyunca gösterdiğim belgelere ve CHP’nin geçmişine dair söylediklerime itiraz etsinler! “Öyle değil, böyle” diyerek belgelerini ortaya koysunlar. “Camileri satmadık, kiraya vermedik, yıkıma terk etmedik, banka ardiyesi, hatta CHP Merkezi yapmadık, ezanla, Kur’an’la uğraşmadık, din okullarını kapatmadık, din eğitimini yasaklamadık, dini kitapları toplatmadık, ders kitaplarında vahyi inkâr etmedik”...
“Cumhuriyet döneminin ilk partileri olarak ortaya çıkan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (kuruluş tarihi 17 Kasım 1924, kapatılma tarihi 3 Haziran 1925, Genel Başkanı Kâzım Karabekir Paşa), ile bizzat Atatürk’ün emriyle kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı (kuruluş tarihi 12 Ağustos 1930, kapatılma tarihi 18 Aralık 1930, Genel Başkanı Fethi Okyar) biz kapattırmadık”...
“Ekmeği karneye bağlamadık, Atatürk’ün fotoğraflarını paradan-puldan kaldırmadık, milleti sefalette bırakmadık, tam tersine şu şu şu yatırımları yaptık, ülkeyi cennete çevirdik” deyin...
Tabii demediler. Diyemezler, çünkü belgeler ortada: 27 sene müddetle muhalefetsiz ve kesintisiz (birkaç kere de koalisyonlarla) ülkeyi yöneten CHP’nin bu ülkede dikili ağacı yok!..
Bunun yerine TRT’yi basmışlar. Görevlileri itip kakmışlar. Hakaretler yağdırmışlar. Sonra da Genel Müdür’ün odasını işgal edip, “Cami ağzıyla konuşuyorsun, Tayyip Erdoğan ağzı kullanıyorsun” gibisinden suçlamışlar...
Ağızlarının payını almışlar, başka! Yalnız önemli bir nokta var: Bu münasebetle bir kere daha gördük ki, CHP eskisiyle, yenisiyle hep aynı CHP! Kendinden olmayana tepeden bakar, “Devlet benim, kimse beni eleştiremez” havaları atar, şiddet dili kullanır; bu yüzden de, Türkiye’de gerçekleşen ilk demokratik seçimden (14 Mayıs 1950) bu yana girdiği tüm seçimleri kaybeder...
Genel Başkanını yahut parti yönetimini değiştirmesi, sık sık “olağanüstü kurultay”lar (bu sebepten dolayı CHP’ye “Kurultay Partisi” da denir) toplaması bir işe yaramaz. Çünkü sorun genel başkan ve parti yönetimi sorunu değil, “beslenme sorunu”dur!..
CHP milletten değil, başka güçlerden beslenmeye alışmış! Zaman içinde, milletle aralarında “kan uyuşmazlığı” oluşmuş!
Her kurultaydan sonra, “Yenilendik” mesajları verilmesine rağmen, bir türlü yenilenemiyor...
Genel Başkan değişiyor, parti yönetimi değişiyor, ama CHP “eski hamam eski tas” görüntüsüne çabucak dönüyor...
Yeni bir “Olağanüstü kurultay” yaptı...
Yine “Değiştik-yenilendik” mesajları verdi.
Bugüne kadar, “olağan”ı ve “olağanüstü”süyle her kurultaya “değişim”sloganıyla girdiğini, “Ortanın Solu”, “Anadolu Solu” gibi sloganlarda varlık aradığını, nihayet “değişim” uğruna “çarşaf açılımı” bile yaptığını, ama hiçbirinin CHP’nin derdine derman olmadığını biliyoruz.
“Başarı için her yol mübah” anlayışıyla yola çıksa da CHP’yi hiçbir yolun başarıya taşımadığını gördük.
Son kurultay da taşımayacak. Çünkü bir türlü değişemiyor. Genlerine işlemiş devletçi mantığı, statükocu yaklaşımı, askerci tavrı, dine mesafeli duruşu, dindara “irticacı”, kaymak tabaka dışında kalan halka tepeden bakışı ve sadece kendine demokrasi isteyen duruşu yerli yerinde kalıyor.
Bu işe, usta-çırak ilişkisi içinde öteden beri CHP’yi tutan “yoldaş” yazarlar bile şaşırıyor, ama yapacak bir şey yok: “CHP’den ne köy oluyor, ne kasaba!”
Her seçim sonrasında CHP’ye mazeret üretmekten ve her kurultay öncesinde: “Bu sefer tamam” havası basmaktan onlar da yorgun düştü...
Geçen kurultaya “Yeni CHP” sloganı eşliğinde girmişlerdi, ondan öncekine de...
Garip, ama bu kurultaya da aynı sloganla girip kurultaydan “Yeni CHP”çığlıklarıyla çıktılar...
Nasıl derin bir eskimedir ki bu, yenile yenile bitmiyor! Bir türlü yenilenemiyor! Bu yüzden de hep yeniliyor!
Yanılmışım: CHP büyük icraatlar yapmış!
Son güncelleme: 13 Ocak 2016 07:42
4 Ocak 2016 Pazartesi gecesi TRT Türk’te yayınlanan “Ne Oldu Nasıl Oldu” isimli programım, Hürriyet yazarı Yalçın Bayer’in jurnallemesi (bunlar topyekûn “basın özgürlüğü”nü mü savunuyorlardı, yoksa salt kendi fikirlerine özgürlüğü mü?) sonucu, CHP yönetiminin kulağına gitmiş…
Hey heylenmişler: “Bizi eleştirirken Demokrat Parti’yi göklere çıkardı”diyerekten, TRT önünde gösteri yapmaya karar vermişler (yapmışlar mı bilmiyorum, çünkü milletin ilgilenmediğiyle ben de ilgilenmiyorum)...
Bir kere o program CHP’yi anlatmak için değil, kuruluş yıldönümü münasebetiyle CHP’nin ilk ciddi rakibi Demokrat Parti’yi (DP) anlatmak için yapıldı…
Tabii olarak DP’nin nasıl bir Türkiye devraldığını ve Türkiye’yi nasıl dönüştürdüğünü, bu yüzden de darbe yapılıp bütün parti yöneticilerinin nasıl Yassıada’ya tıkıldığını ve Başbakan Adnan Menderes’le iki bakan arkadaşının nasıl asıldıklarını anlattım.
Bu arada adı geçen gazetenin “Harbokulu öğrencileri dev kıyma makinelerinde kıyma yapıldı” türünden, Demokrat Parti yöneticilerine manşetten attığı iftiraları da tek tek gösterdim (zaman darlığından gösteremediğim bir sürü belge daha var, onları da bir gün gösteririm inşallah)…
Bu durumda, “Yavuz Bahadıroğlu’nun anlattıklarını devr-i iktidarımızda yapmadık, kimseyi aç-açık bırakmadık, milletin ezanıyla-Kur’anıyla uğraşmadık” diyemediler. Çünkü süper bir yalan olur! Onlar da ne yapsınlar, algı oluşturmak için sokağa inme kararı aldılar.
“Sokaklar yürümekle aşınmaz” (Demirel’in sözü) diyelim! Buyurun yürüyün. Lakin 27 yıllık kesintisiz ve muhalefetsiz iktidarınızdan günümüze kalan güzel bir şeyi de lütfedip gösterin artık.
Hangi yolları, limanları, havaalanlarını, tesisleri, köprüleri, tünelleri, hastahaneleri, okulları, üniversiteleri, vs. yaptınız?
CHP sitesine girdim ve “icraat” olarak övündükleri kalemleri yıl yıl çıkardım:
1923: Cumhuriyet ilan edildi…Fakat muhalefet partisine izin verilmediği için “cumhuriyet” cumhursuz (halksız) kaldı. Dolayısıyla yapılan tüm seçimler “tasdik”ten ibaret oldu. Meclis’teki muhalifleri temsil eden İkinci Grub’un en etkili ismi Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey öldürüldü (27 Mart 1923). Milli Mücadele kahramanlarından Giresunlu Topal Osman Ağa, yargılanmaksızın “suçlu” ilân edildi ve öldürüldü. Başı kesildi. Başsız olduğu için ayaklarından Meclis kapısına asıldı.
1924: Hilafet kaldırıldı… Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) Kanunu kabul edildi… Lozan Antlaşması yürürlüğe girdi (bunu sağlamak için Birinci Meclis’i kapatıp alelacele İkinci Meclis’i kurdular)… Şer’iyye Mahkemeleri Kapatıldı… Türkiye İş Bankası, Kadınlar Birliği, Cumhurbaşkanlığı Orkestrası, Türkiye Tütüncüler Bankası, Ankara’da Milli Sahne (ilk tiyatro sahnesi) kuruldu… Atatürk’ün önerisiyle ismini kendisinin verdiğiCumhuriyet Gazetesi yayına başladı… Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele ve Adnan Adıvar’ın öncülüğünde 17 Kasım 1924’te kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 5 Haziran 1925’te kapatıldı.
1925: Gazi Orman Çiftliği’nin kuruluş çalışmaları başladı… İlk Cumhuriyet altını basıldı…Şapkadan başka başlık giyilmesi yasaklandı… Tekkeler, Zaviyeler ve türbeler kapatıldı…
1926: “Saat devrimi” yapılıp “Alafranga” (Avrupai) saat uygulamasına geçildi…Medreselere kilit vuruldu… Almanya, İtalya, İsviçre gibi devletlerdenkopya edilen “Türk Medeni Kanunu” yürürlüğe girdi…Kâğıt üstünde kadın-erkek eşitliği sağlandı… Alpullu Şeker Fabrikası işletmeye açıldı (tüm ders kitaplarımızda fotoğrafı vardı)… İskilipli Atıf Hoca, şapka inkılabından birbuçuk sene önce kaleme aldığı “Frenk Mukallitliği ve Şapka” isimli kitaptan dolayı 4 Şubat 1926’da idam edildi.
Eski CHP’nin devr-i iktidarından kalma öyle çok “icraat”ı var ki, gerisi bir sonraki yazıya kaldı.
Yanılmışım: CHP büyük icraatlar yapmış! 2
Son güncelleme: 15 Ocak 2016 07:59
Önceki günkü giriş cümlelerimizi tekrarda fayda var…
Dedik ki: “4 Ocak 2016 Pazartesi gecesi TRT Türk’te yayınlanan “Ne Oldu Nasıl Oldu” isimli programım, Hürriyet yazarı Yalçın Bayer’in jurnallemesi (bunlar topyekûn ‘basın özgürlüğü’nü mü savunuyorlardı, yoksa salt kendi fikirlerine özgürlüğü mü?) sonucu, CHP yönetiminin kulağına gitmiş…
“Hey heylenmişler: “Bizi eleştirirken Demokrat Parti’yi göklere çıkardı”diyerekten, TRT’yi basmışlar.
CHP yönetimine bir teklifte bulunalım: “Yavuz Bahadıroğlu’nun anlattıklarını devr-i iktidarımızda yapmadık, kimseyi aç-açık bırakmadık, milletin ezanıyla-Kur’anıyla uğraşmadık” diyebiliyor musunuz?
“27 yıllık kesintisiz ve muhalefetsiz iktidarımızdan günümüze kalan şu şu güzel eserler var” diye sayabiliyor musunuz?
Hangi yolları, limanları, havaalanlarını, tesisleri, köprüleri, tünelleri, hastahaneleri, okulları, üniversiteleri, vs. yaptınız?
CHP sitesine girdim ve “icraat” olarak övündükleri kalemleri yıl yıl çıkardım (ilk bölümü önceki gün yayınlandı):
1927: Ankara – Kayseri demiryolu açıldı (“Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” diye şiirler yazıldı)…Emlak ve Eytam Bankası kuruldu (ne de çok banka kurulmuş değil mi?)…İstanbul Radyosu yayınlarına başladı (propaganda ve batı müziği ağırlıklı… 1950’ye kadar radyoda hiç Kur’an okunmadı)… Bursa Dokumacılık Fabrikası açıldı (Hele şükür)… Eskişehir Bankası kuruldu…Okullarda kız-erkek karışık eğitime geçildi (karma eğitim)... İlk basketbol ligi düzenlendi…Köy Öğretmen Okullarından ilki Kayseri’de açıldı…Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kâğıt parası tedavüle çıkarıldı…
1928: Türk Halkına okuma-yazma öğretmek için “Millet Mektepleri” açıldı (ama bir türlü öğretilemedi)… Türk Vatandaşlığı Yasası kabul edildi (buna göre, etnik kökeni ne olursa olsun “herkes Türktü)... Latince alfabeye geçildi. Binlerce yıllık Latin alfabesi “Türk alfabesi” ilân edildi… Kadınlara avukatlık yapma hakkı verildi… Ankara’nın ilk büyük oteli “Ankara Palas”büyük bir törenle açıldı...
1929: Paşabahçe Rakı ve İspirto Fabrikası hizmete girdi. Yeni Türk harfleriyle ilk posta pulları basıldı… Mecidiyeköy Likör ve Kanyak Fabrikası açıldı.
1930: Tekel Genel Müdürlüğü ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası kuruldu… Ölçü-tartı Devrimi yapıldı (Okka “kilo” oldu vatan kurtuldu!)... Atatürk’ün zorlamasıyla 12 Ağustos 1930’da Fethi Okyar’ın başkanlığında kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası (partisi), halkın yeni partiye yönelmesi üzerine, 17 Kasım 1930’da kapatıldı.
1931: Türk Tarih Kurumu kuruldu, geçmişe sövme ve geçmişi inkâr hızlandı! (Sümerler, Etiler “atamız” yapıldı)…
1932: “Herkes anlasın” gerekçesiyle “felah” kelimesi hariç, ezan Türkçeleştirildi (felah “kurtuluş” demektir, bunu anlamasak da olurdu)… Diyarbakır Tekel Rakı Fabrikası işletmeye açıldı… Türkiye Sanayi Kredi Bankası kuruldu… Halkevleri açıldı (karnı aç, hastası bîilaç halkımız, bu evler sayesinde çatal hangi elde, bıçak hangi elde tutulur, hangi kadehle hangi içki içilir gibi konularda bilgilendirilmeye başlandı)… Türk Dil Kurumu kuruldu, “uydurukçacılık” dönemi açıldı, dilimiz “çıtakça”ya döndü...
1933: Sümerbank faaliyete geçti… İller Bankası, Zonguldak Yatırım Bankası, Kayseri Milli İktisat Bankası ve Halk Bankası kuruldu.
1934: İlk Türk Operası sahnelendi… Kadınlar (başı açık olanlar) genel seçimlerde seçme/seçilme hakkı kazandı (ama 1946 seçimlerine kadar ne kadının ne erkeğin gerçekte seçme hakkı yoktu, sadece CHP listesini onaylama hakkı vardı)…Kılık-Kıyafet Devrimi yapıldı.
1935: Hafta tatili cumadan pazara alındı… Ayasofya müzeye çevrildi (o gün bugündür başta Fatih, Ak Şemseddin ve Molla Gürani olmak üzere, tüm fetih ordusunun secde ettiği yere ayakkabıyla basıyor, öte yandan Mescid-i Aksa’ya İsrail askerleri ayakkabıyla giriyor diye şikâyet ediyoruz)...
1936: Ankara’da Devlet Konservatuarı açıldı…
1937: Laiklik, CHP’nin altı okunda simgelenen diğer umdelerle birlikte“Cumhuriyetin temel ilkesi” olarak anayasaya girdi…İstanbul Resim Heykel Müzesi açıldı… Ankara’da ilk Bira Fabrikası ile Denizbank kuruldu… Ankara Radyoevi hizmete girdi ama Türk müziği çalması yasaklandı…
1939: Milli Piyango İdaresi kuruldu… Tekirdağ Şarap Fabrikası açıldı… CHP’ye “yandaş” yetiştirmek üzere Köy Enstitüleri faaliyete geçti.
Gerisini siz tamamlayın diyelim ve noktayı koyalım.
“CHP kendini kitlelere anlatamıyor”muş!
Son güncelleme: 22 Ocak 2016 07:34
Kılıçdaroğlu yine yenileşmekten, değişmekten söz etti ve her zamanki yakınmasını yine dillendirdi:
“CHP kendini kitlelere anlatamıyor”...
Neden acaba? Usta-çırak ilişkisi içinde öteden beri CHP’ye kayıtsız-şartsız destek veren aydınlar, sanatçılar, televizyonlar, radyolar, gazeteler, gazeteciler, köşe yazarları olmasına rağmen, CHP neden hâlâ kendini anlatamamaktan yakınıyor?...
Acaba anlatamıyor mu, yoksa anlatacak bir şey bulamıyor mu?
Olmayanı nasıl anlatacaksınız?
CHP’nin asıl problemi kendini anlatamaması değil, dağarcığında anlatmaya değer bir şeyinin bulunmaması...
Kadim partimizin dününde, “referans” sayılabilecek bir şey yok! Bugüne ilişkin projeleri de olmayınca, neyi anlatacaksınız?
Geriye kala kala iktidara saldırmak kalıyor ki, CHP de zaten bunu yapıyor. Lakin burada da “inandırıcılık” sorunu çıkıyor.
Bu da tabiidir: Yüzde elli iki oy oranıyla seçilmiş bir Cumhurbaşkanı’na “diktatör”, AK Parti iktidarına “diktatörlük” derseniz, inandırıcı olamazsınız!
Hele bir de iktidar geçmişinizde parti kapatmalar (Genel Başkanlığını Karabekir Paşa’nın yaptığı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Genel Başkanlığını Fethi Okyar’ın üstlendiği Serbest Cumhuriyet Fırkası) varsa...
Devr-i iktidarınızda “yargısız infaz” kurumu (İstiklâl Mahkemeleri) oluşturulmuş, Genel Başkanınıza, Hitler’in “Führer”, Mussolini’nin “Duçe”unvanlarına benzer şekilde “Milli Şef” unvanı (1946’da kaldırıldı) vermiş, din kitaplarını yasaklamış, daha sonraki yıllarda darbelere destek vermişseniz...
Halka kendinizi anlatamazsınız!
Demokrat Parti, CHP’ye nispetle çok daha genç olmasına rağmen kendini halka anlatabilmişti...
Benimsendi ve iktidar oldu. 27 Mayıs 1960 askeri darbesiyle “cebren ve hile ile” devrilmeseydi kim bilir kaç seçim daha kazanır, kaç yıl daha iktidarda kalırdı...
Adalet Partisi aynı boşluğa yerleşti. O da kendini halka anlatmakta zorlanmadı. O da darbeyle devrildi ve o darbe de CHP tarafından desteklendi...
Bu kez Anavatan Partisi aldı bayrağı. Rahmetli Turgut Özal’ın liderliğinde Türkiye çağ atladı...
Ve AK Parti dönemi...
AK Parti’nin kendini kitlelere anlatamadığından yakındığını gören, duyan var mı?..
Neden derseniz, siyasi partileri kuru laf kalabalığı anlatamaz: İcraatları ve projeleri anlatır...
CHP’nin sorunu tam da burada ortaya çıkıyor: “Referans” alabileceği,“Geçmişimiz geleceğimizin teminatıdır” diyebilecek parlak bir geçmişi olmadığı gibi, geleceğe ilişkin projeleri de yok...
Geriye “lâf salatası” kalıyor ki, bunu en iyi yapan CHP camiasıdır. Fakat halkın bir kulağından girip öbür kulağından çıkıyor.
Zaten CHP ayağına gelen fırsatları bile değerlendiremiyor...
7 Haziran 2015 genel seçimleri sonrasında ortaya çıkan tabloyu bile değerlendirememiş, kırk yılda bir gelen iktidar ortağı olma şansını böylece kaybetmişti.
Bu yüzden tekrarlanan seçimin kaybedeni oldu. Ona bir ara güvenmek isteyenler bile güvenini geri aldı.
CHP’nin elinde de kala kala yakınmak kaldı!
CHP, faşizmi çok sevmişti
Son güncelleme: 25 Ocak 2016 07:45
CHP’nin tarihi hakkında söylediklerime itiraz edemedikleri için çareyi TRT kurumunu basıp Genel Müdür odasını işgalde bulan CHP’lileri biraz daha kızdıralım bugün…
Yıl 1936… CHP (zaten başka parti yok) Edirne Milletvekili Şeref Aykuttarafından “Kamalizm” isimli bir kitap yayınlanıyor…
Üst başlığı “Kamalizm” olan kitabın alt başlığında şu bilgiye yer veriliyor:“CHP Partisi Programının İzahı”…
CHP’nin anlı-şanlı milletvekili bu kitapta şöyle diyor:
“Türk devrimini son asırların değişikliklerini hazırlayan fikirlerle ve daha sonraları yürüyen göğdelen Rasyonel, Sosyolojik, Marksist, Faşist rejim ideolojileri ile izaha çalışmak da fazla iş olur.
Kamalizm bunların üstünde, yalnız yaşamak dinini aşılayan ve bütün prensiplerini ekonomik temeller üzerine kuran bir dindir.
Ötekilerinde (komünizm ve faşizmi kastediyor) uluslara ve insanlığa zorla ve ağır basarak sarkan ve seken yerler pek çoktur. Kamalizm, inana damga vurarak kalkınmış değildir. İnanı gönülleri kazanarak yaratmış ve yükselttiği için yükselmiştir. Amaçladığı gaye de ulusun kalkınma davasıdır. Bunu yürüten de hiç şaşmıyan ve şaşırtmıyan sağ duyu, selim akıldır.”
***
Oldu olacak biraz daha kızdıralım…
Bu seferki örneğimizi CHP’nin meşhur ideologlarından, değişmez milletvekili, partinin resmi organı Hakimiyet-i Milliye (Ulus) gazetesi başyazarı Falih Rıfkı Atay…
“Türk İnkılâp Fırkası’nı, eski bir nizamdan yeni bir nizama geçen komünist ve faşist memleketlerin partilerinden örnek alarak kurmak” gerektiğini söyledikten sonra, baklayı ağzından çıkarıyor:
“Türk yığınlarının terbiyesi için Moskova’nın yığın terbiyesi metodları, devletçi Türk iktisatçılığı için Faşizmin korporasyon metodları benimsenmelidir.” (Faşist Roma, Kemalist Tiran, 1931, s.171; Moskova-Roma, 1932, s. 5; aktaran Mete Tunçay, Türkiye’de Tek Parti, s. 313).
Gelelim CHP İdare Meclisi Azası Feridun Fikri Düşünsel’in düşüncelerine…
Yazısının özü ve özeti şu: “İtalyan faşizmi yeni kurulan cumhuriyet için iyi bir modeldir”…
Şöyle diyor: “Bütün Avrupa, faşizmin cihana getirdiği emniyet ve neşe ile ona doğru atılırken, faşizmin bu suretle, sanki pek tehlikeli bir şeymiş gibi görülmesi beni derin düşüncelere sevketti. Faşizm korkulacak bir şey addolunamaz. Bilakis bizim gibi inkılâp yapmış ve onu yaşatmaya azmetmiş milletler için faşizmden çıkarılacak düsturlar vardır. Başlıcası vatanın ihtiyaçlarını hiçbir vakit şekli mülahazalara, indî nazariyelere feda etmemektir.” (Yenigün, 22.4.1923; aktaran Demirel, Birinci Meclis’te İkinci Grup, s. 529-530).
Sıra Türk Ocakları Büyük Reisi, CHP milletvekili ve iki kez Maarif Vekili(Milli Eğitim Bakanı) Hamdullah Suphi Tanrıöver’de… Bakalım “faşizm”konusunda o ne buyurmuş?..
“Faşizm, bir vatan ideali etrafında iktisadi refahı, siyasi ve içtimai ahengi tesis etmeyi düşünür. Bu milliyetçiliğin farikası (ayırıcı özelliği), milletin hâkim ve mahkûm sınıflara ayırmak değil, her meslek erbabının umumi bir işbölümü içinde çalışma hakkını tanımak ve onun yükselmesini temin etmektir... Münevver ve milliyetperver bir gençliğin, İtalya toprakları üzerinde, sınıf gayz ve kininden doğan hareket karşısında derhal kendini toparlamasını ve Büyük Vatanperverin (Mussolini’yi kastediyor) doğru yolu gösteren emri altında, arzın medeniyet membalarından biri olan güzel memleketlerini siyanet edebilmelerini, hürmet ve takdir ile görmüşüzdür. Biz Faşist milliyetperverliğin dünkü galeyanında, hem mazimizi hem istikbalimizi görürüz.” (Türk Yurdu Dergisi, Mayıs 1930; aktaran Tunçay, Türkiye’de Tek Parti, s. 297).
TRT’yifaşizan metodlarla basanların geçmişi bu…
Bitmedi: Yarın da kızdırmaya devam…
Bir zamanlar devlette “Hitler modası” vardı
Son güncelleme: 26 Ocak 2016 07:47
Tek parti döneminin yarı resmi gazetesi Cumhuriyet’in, 3 Kasım 1930 tarihli sayısında M. Nermi imzalı başyazıdan bir cümle alalım...
“Modern devletin ilk zamanlarında, mazinin hukuk zihniyetinden kendini kurtaramamış bazı milletvekilleri, Avrupa’da devletle milleti iki ayrı yapı şeklinde muhakeme etmişlerdi. Üstünden yıllar geçmiş, yosun bağlamış fikirler ile bugün iş görmek imkânsız bir şeydir. Modern devlet tam sözü ile hâkim bir müessesedir. İçilen suya, oturulan yere, tavanın yüksekliğine, pencerenin genişliğine, hülâsa her şey karışır. Modern devlet, zaten her şeye karışmak için kurulmuştur.”
Not: Bu yazıdan birkaç gün sonra Serbest Cumhuriyet Fırkası kapatılmış, tekrar tek parti sistemine, yani “Parti=Devlet” formülüne dönülmüştür.
•
Tekin Alp=Safî=Moiz Kohen…
Yahudi asıllı ilginç bir kişiliktir. Yapılan bütün devrimlerin savunuculuğunu üstlenmiş, hatta öncülüğünü yapmış, vakit buldukça da “Türk’ün Yeni Amentüsü” türünden kitaplar yazmıştır (“Atatürk Mevlidi”ni yazanın adı ise Behçet Kemal Çağlar’dır)…
O kitaptaki ismi “Safî”dir. Kendisi bazen bu isimle, bazen Tekin Alp ismiyle karşımıza çıkan bu zatın asıl ismi Moiz Kohen’dir. Demokrasi isteklerine son noktayı şöyle koyuyor:
“Filhakika klasik demokrasinin artık modası geçtiği inkâr edilemez. En kültürlü milletler arasında birçokları klasik demokrasiyi silkip atmışlar ve mutlakiyet, diktatörlük ilh. gibi şekiller kabul etmişlerdir. Demokratik devlet telakkisine sadık kalan milletler arasında, bundan memnun bulunanlar nadirdir. Demokrasi, bazan oligarşi, bazan avamferiblik(popülizm) halinde tereddiye uğramakta (yozlaşmakta) ve o zaman, devlet, artık ne milletin hakiki mümessilleri tarafından, ne de milletin hakiki menfaatlerine uygun olarak idare edilmektedir... Yüz binlerce kahraman, İnönü’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da, kanını, akıbet bu neticeye varmak için dökmemiştir. Bunca fedakârlıklar bahasına yaptığımız inkılâbı, medeni milletlerin büyük bir kısmında iflas etmiş olan (...) bir devlet şeklinde karar kılmak için yapmadık.” (Tekin Alp, Kemalizm, s. 206-207).
•
Eskiden Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yöneten CHP’li politikacıların fotoğraflarında ilginç bir benzerlik var…
Bıyıklar ve saç tarama şekli aynı…
Nereden esinlendiklerini anlamak için Hitler’in fotoğraflarına bakın…
Bir zamanlar onu çok sevdiler. O kadar ki, heyetler halinde ziyaretine gittiler. Dönüşlerinde ise “Faşist Almanya hatıraları”nı yaza yaza bitiremediler.
Hatta, Cumhuriyet’in 10. yıldönümü münasebetiyle yayınladıkları bir propaganda broşürüne, Almanya’nın faşist diktatörü Hitler’in şu sözlerine yer verdiler:
“Alamanya ve Türkiye ayni zamanda ve ayni derecede çökmüşlerdi. Türkiye mukaddes bir hamle ile kurtuldu. Bu netice, Alamanya’nın kurtuluşu için başlattığımız milli hareketin mes’ut netice vereceği hakkında bize derin kanaat vermiştir. Filhakika Türkiye’de doğan ve parlayan yıldız bize yolu gösteriyordu.” (Cumhuriyet’in Şeref Kitabı, der. A. Dilipak, son sayfa).
Abdullah Cevdet ve “Tanrısızlığın İlmihali”
Son güncelleme: 27 Ocak 2016 07:28
Arapgirli (Malatya) Dr. Abdullah Cevdet’i (d. 9 Eylül 1869, Arapgir/Malatya-ö. 29 Kasım 1932, İstanbul) bilen bilir. Kendileri göz doktorudur, ama mesleğiyle değil, daha ziyade siyasetle ilgilenmiştir.
Osmanlı ve Türkiye’de Batılılaşmayı savunmuştur. Din üzerine yazdığı kafa karıştırıcı yazılarından dolayı “dinsiz” olarak tanınmış, halkın nefretini kazanmıştır. O kadar ki, öldüğünde Ayasofya Camii’ne getirilen cenazesi sahipsiz kalmış, ne imam ne cemaat namazını kılmaya yanaşmamış, ancak halkın sevdiği başka bir yazarın (Peyami Safa) ricası üzerine namazı kılınmış, birkaç belediye görevlisi tarafından Merkezefendi Mezarlığı’na gömülmüştür.
Eski dostum Burhan Bozgeyik’in “Meşhurların Son Anları” isimli kitabında, cenazesini taşıyacak araba bulunmadığı için Fener Rum Patrikhanesi’nden araba istendiği ve haç sembolü taşıyan bu cenaze arabasıyla mezarlığa götürüldüğü belirtiliyor.
Abdullah Cevdet’in, Sultan II. Abdülhamid’e karşı kurulan ve sonradan İttihad-Terakki Fırkası’na dönüşen gizli İttihâd-ı Osmânî Cemiyeti’nin beş tıbbiyeli kurucusundan biri olduğunu da belirtelim... Yazdıklarıyla II. Meşrutiyetdönemi ile cumhuriyet dönemi idarecilerini derinden etkilemeyi başardığını da...
1908’de Reinhardt Dozy’nin “Essai sur l’Histoire de l’Islamisme” (İslam Tarihi Üzerine Deneme) isimli iki ciltlik çalışmasını “Tarih-i İslamiye”ismiyle Türkçeye çevirip yayınladığında yer yerinden oynamış, İslam’a ve Peygamber Efendimiz’e yönelttiği çok ağır saldırılar hem milleti hem de yönetimi son derece rahatsız etmiştir.
Kitap yasaklanmış, toplatılmış ve kendisi de yargılanmıştır. Ne var ki söylediklerinin arkasında durmamış, “Bu eseri Müslüman tarihçilerin Dozy’nin yanlışlarını düzeltmelerine imkân tanımak için çevirdiğini” iddia etmiştir. Ancak sürülmekten kurtulamamıştır.
1910’da tekrar İstanbul’a dönmüş, “İçtihad Evi” adıyla kendi matbaasını kurmuştur. Bir Fransız gazetecinin “İslâm Dünyası nasıl kurtulur?”şeklindeki sorusuna, “Kur’ân’ı kapa, kadınları aç!” (Abdullah Cevdet, Umûm Müslümanlar Kongresi, İçtihad, s: 4, sy. 287, Eylül 1907) demesi meşhurdur.
Cenazesinin ortada kalmasına sebep olan asıl kıyamet, “Tanrısızlığın İlmihali” isimli kitabı tercüme ederek, “Akl-ı Selim” ismi altında yayınlamasıyla kopmuştur. Bu kitap, ateist olduğu ancak öldükten sonra yayınlanan “Tanrısızlığın İlmihali” isimli kitabıyla anlaşılan Fransız papaz Jean Meslier’e aittir. Kitapta Allah’a, peygamberlere ve bütün dinlere saldırılmakta, hakaretler yağdırılmaktadır. Fakat Cevdet bunu Gazi’nin isteğiyle yaptığını söylemiştir.
Zaten kitap kendi matbaasında değil, devlet matbaasında basılmış, Milli Eğitim Bakanlığı yayınları arasında çıkmış, okullara dayatılmıştır.
İlk baskısı 1928 yılında Arap Alfabesi’yle yapılmış, bir yıl sonra (o arada harf inkılâbı gerçekleştiği için) da Lâtin alfabesiyle tekrar basılmıştır (günümüzde Kaynak Yayınları’nca yayımlanmaktadır).
Abdullah Cevdet, kitabının ilk baskısından bir nüshayı Gazi’ye “En büyük acizden en büyük iktidara” diye imzalamıştır.
Bugün Çankaya’daki Atatürk Müze Köşkü Kütüphanesi’nde 146 numarayla kayıtlı bulunan kitabı Atatürk’ün altını çize çize okuduğu anlaşılmaktadır.
Şimdi biraz da bu “hezeyanname”nin bölüm başlıklarına bakalım...
Bir Allaha inanmak zarurî değildir, en makulü onu düşünmemektir...
Din bir sahafettir (zayıflık, bozukluk)...
Din, cahilleri mucize ile iğfal eder...
Her din tahakküm arzusundan doğmuştur...
Allahın mevcudiyeti ispat edilmemiştir.
Ruhaniyet bir ham hayaldir...
Her mevcut olan şey, maddenin sinesinden çıkmıştır.
Allaha tapmak mevhuma (vehim) tapmaktır...
Havarıki tabiat (tabiat harikaları) Allahın varlığını ispat etmez...
Cihan yaratılmamıştır...
Kâinattaki nizam da Allahın varlığını ispat etmez...
Din ile hurafeler arasında fark yoktur...
Allahın insanı cezalandırma hakkı yoktur...
Mucizelerin doğru olduğu ispat olunamaz...
Allah aklın ve zekâ nurunun düşmanıdır...
Din, ahlâk ve fazilet için lâzım değildir...
Sofu bir hükümdar bir memleket için belâdır...
Din ahlâkı felce uğratır...
Allahcılığı vücude getiren korkudur!
Eminim bu saçmalıklar hepinize fazla “çocuksu” gelmiştir. Ama kitabın yayınladığı günlerde etkisi müthiş olmuştu: Pek çok genç dinden çıkmıştı. Acısını bugün bile çekiyoruz.
Osmanlı Devleti ve kurucuları
Son güncelleme: 30 Ocak 2016 06:30
Tartışmalı olmakla birlikte, Osmanlı Devleti’nin 27 Ocak 1299’da kurulduğu genel olarak kabul edilir...
Bu hesapça, şanlı devletin kuruluş günlerindeyiz. Mübarek olsun.
Bazı devletler gibi, kuruluşuna başkaları karar vermedi, sınırları cetvelle çizilmedi, nice imanlı, kararlı, idealist insanın emeği, kanı, canıyla kuruldu. Hepsine selam olsun.
Devletin temellerini atan Kayı Boyu mensupları Van bölgesinde Anadolu’ya girdiler. Ahlat civarında sekiz sene kadar dinlenip “devlet tefekkürü”nü demledikten sonra, Ankara istikametine yöneldiler ve nihayet Söğüt-Domaniç bölgesine yerleştiler.
Civardaki Bizans kalelerini bir bir düşürüp İstanbul’a yöneldiler. Zaten bu gelişin amacı İstanbul fethiydi.
Asıl amaç Allah adını ilâ etmek, yaymak ve yüceltmekti (İ’lâ-yı Kelimetullah). Bunu bilen gazi dervişler, abdallar, Alperenler, kısacasıyürek adamlar kitleler halinde Osmanlılara katılıyor, Osmanlı ordusu git gide evliyalar ordusuna dönüşüyordu.
Cihan hâkimiyeti mefküresi önce yüreklerde tutuşuyor, zaman içinde ise bütün dünyayı kuşatıyordu.
Öyle ki, Yavuz Sultan Selim döneminde “dünya bir padişaha çok, ama iki padişaha az” (Yavuz’un sözüdür) geliyordu.
Yeni kurulan “Yürek Devleti”nin özü Peygamber-i Alişan Efendimiz’in“fetih” müjdesiydi. Maksat mal- mülk biriktirmek, şan-şöhret kazanmak değil, Peygamber-i Alişan Efendimiz’in müjdesine ulaşmak, “övülmüş ordu-övülmüş millet” olmaktı.
Kurulan bir “Sünnet Devleti”ydi kısacası...
“Sünnet Devleti”, özü “insan” (kurulan deletin maneviyat önderi Şeyh Edebali, “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” demişti) olan büyükbir “Sünnet Medeniyeti” inşa etti. Çeşitli inançlara sahip topluluklar bu medeniyet algısı içinde asırlar boyu huzur içinde yaşadılar.
Ne zaman ki, kuruluş gayesini unutup, başkalarına (Avrupalılara) benzemeye başladılar, içlerine “fitne” girdi. Yükselme-yücelme dönemi kapandı. Gerileme başladı.
Artık Şeyh Edebali gibi maneviyat önderleri de yetişmiyordu.
Gelin onu Neşri tarihinden (Cihannüma) okuyalım:
“...Osman Gazi’nin halkı arasında bir Şeyh-i Aziz var idi: Edebali derlerdi. Gayret Sahibi kimselerdendi. Halkın itimadını almış tüm illerde meşhur olmuş idi. Dünyası sonsuzdu. Kendine derviş yolun tutarlardı. Hatta derviş deyü lâkap iderledi. Bir zaviye yapıp gelen ve gidene hizmet ederdi. Zaman zaman Osman Gazi dahi ona misafir olurdu.”
Zaviyede misafir kaldığı bir gecenin sabahında, Osman Gazi’yi namaza kaldırmaya gidenler, yatağını bozulmamış, kendisini ise ihtiram duruşunda bekler buldular.
Gözleri rahledeki Kur’an’daydı. Kur’an’a saygısından dolayı sabaha kadar ayakta beklemişti. Durumu Şeyh Edebali’ye bildirdiklerinde, Osman Bey’e sordu:
“Neden uyumadın?”
Osman Bey boynunu büktü, içten gelen bir teslimiyetle fısıldadı:
“Kelam-ı Kadim karşısında ayaklarımı uzatıp uyumayı içime sindiremedim.”
Rivayete göre, Şeyh, “Kelam-ı Kadim’e duyduğun bu hürmet yüzünden Allah neslini aziz edecek” diyerek, kızını Osman Gazi’ye nikâhlamaya, bu olay üzerine razı oldu.
Yani Osmanlı Devleti’ni kuranların Kelam-i Kadim’le ilişkileri sapa sağlamdı. Osman Gazi, bunu oğluna da yansıtacak ve ölüm döşeğinden şöyle vasiyet edecekti:
“Allah’ın emirlerine aykırı işler işlemeyesin... Bilmediklerini ulemadan sorup öğrenesin... Farklı inançlara mensup olanları hoş tutasın... Zalim olmayasın... Alemi adâletle şenlendiresin... Allah için cihadı terk etmeyesin... İlim ehlini el üstünde tutasın.”
Yeniden büyümek istiyorsak, yol belli, yöntem belli...
Vurun kadına! Vurun kadını!
Son güncelleme: 02 Şubat 2016 07:19
Araştırmaya göre bir ev hanımının günde ortalama 2 saat 22 dakikası mutfakta, 2 saati çamaşır ve ütüde, 1 saat 30 dakikası çocuk bakımında (her çocuk için bir bu kadar daha), 30 dakikası diğer aile bireyleri için çabalamada, 1 saati temizlikte, 45 dakikası alışverişte olmak üzere, günde 8 saat 32 dakikası “ağır işçi” statüsünde çalışarak geçiyor...
Bu yoğun çabaya rağmen, biz erkekler, “kadın”ı cezalandırmaya bayılıyor, bunu da çeşitli şekillerde yapıyoruz!
Çünkü kafalarımızdaki “kadın” imajı olumsuz çağrılar yapıyor.
Gelin şimdi birkaç örneğin ışığında erkek kafalardaki “kadın” imajına bakalım...
Hazret-i Âdem’i “Yasak Meyve”yi yemek için Hazret-i Havva kışkırtmıştır!..
Yanlış: Kur’an’a göre, ikisini de şeytan kandırmıştır...
Hz. Hatice ilk kadın Müslümandır!..
Yanlış: Çünkü Hz. Hatice kadınlar ve erkekler arasında ilk Müslümandır...
Hürrem Sultan, Kanuni’yi kandırıp oğlu Şehzade Mustafa Beyi katlettirmiştir!..
Yanlış: Zira hüküm mevkiinde bulunan Hürrem Sultan değil, Kanuni Sultan Süleyman’dır. Bütün icraatlardan o sorumludur (çocuk mu ki kandırılsın?).Hürrem Sultan ise, oğlunu hayatta tutmak için çırpınan bir annedir.
Mahpeyker Kösem Sultan devlet yönetmek için fitne-fesat çıkaran bir kadındır!..
Yanlış: Oğlu IV. Murad küçük yaşta olduğu için “Naibe” sıfatıyla onun adına devleti yönetmek zorunda kalmış dirayetli bir “Valide Sultan”dır.
Manzaraya bakın: Devletin her yerinde yüzlerce “erkek” yönetici olmasına rağmen, Osmanlı Devleti’nin çöküşünün en önemli sebeplerinden biri olarak birkaç kadın gösterilıyor.
Erkekler masum: Tümüne toptan beraat!
Ne de olsa tarihi erkekler yazıyor! Ve ne hikmetse, erkek tarihçi, tarihin içinde de hayatın içinde de “dirayetli kadın” görmeye tahammül edemiyor.
Hıristiyan/Batılılar açısından bu yaklaşımı anlamak mümkündür, ama Müslüman/Türk tarihçilerinin “tarihteki kadın” konusunda biraz daha“insaflı” olmaları lâzım...
Çünkü, Peygamber Efendimiz, vahye dayalı “Yürek inkılâbı”nı “kadın hakları” üzerinden gerçekleştirmiş; Risaletten önce diri diri gömülen kadını kurtarıp hayata katmış, saygınlık kazandırmış, eşlerine daima saygı ve sevgi çerçevesinde yaklaşmış, onları övmüş, onlara yük olmamak için de kendi işini kendisi görmüştür.
Peygamberimizin herhangi bir eşine bir fiske vurduğunu, hatta onlara bağırdığını, azarladığını söyleyen tek bir rivayet dahi yoktur...
Bu yüzden eşlerini döven dindar Müslümanların referansı Peygamber Efendimiz değildir.
¥
Kadın-erkek muvazenesini, bence bu olgu üzerinden yeniden kurmamız gerekiyor. Bunun için de kadim değerlerimizden oluşmuş sağlam bir zemine ihtiyacımız var.
Bence Resul-i Alişan Efendimizin Veda Hutbesi’nde billurlaşan “manifesto”bu iş için en uygun zemindir...
Buyuruyor ki: “Ey İnsanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim... Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakları vardır...”
Bilmem başka söz gerekiyor mu?
“Dost acı söylese de doğru söyler!”
Son güncelleme: 05 Şubat 2016 07:45
Melikşah’ın büyük veziri “Nizamülmülk” namıyla meşhur Ebu Ali Kıvamuddin Hasan bin Ali bin İshak et-Tûsî-ki, Selçuklu Devleti’nin müesseseleşmesini sağlayan, bu arada Osmanlı üniversiteleriyle birlikte Batı üniversitelerine de örnek olan Nizamiye Medreseleri’nin kurucusu (Bağdat’taki medresenin başına Gazali’yi getirmişti), ilk burs ve yurt sistemiyle toprak sisteminin, devlet bütçesinin, istihbarat teşkilâtının ve daha pek çok yeniliğin mucididir-kendisi kadar meşhur şaheseri“Siyasetname”sinde geleceğin devlet yöneticilerine şöyle sesleniyor:
“Doğru işler yapmak isteyen yöneticiler, herşeye kafa sallayıp, ‘İsabet buyurdunuz’ diyen dalkavuklara değil, samimi dostlarının tenkitlerine kulak vermeli... Dost acı söylese de doğru söyler!”
Soru 1: Günümüz Türkiye’sinde “doğru”yu duymak isteyen kaç “idareci” var?
Soru 2: Kaç “doğrucu” sesini “idareci”lere ulaştırabilir?
“İdareci”nizi arıyorsunuz, çalıyor çalıyor açılmıyor! O zaman çarnaçar çevresinden birini arıyorsunuz, “Aradığınızı arzederim” diyor, arzetmiyor...
Yahut arz ediliyor, ama boş veriliyor...
Neyse, bu konuda çok dertli olduğumu söyleyerek parantezi kapatayım ve Nizamülmülk’ün tavsiyelerine yorumsuz devam edeyim...
“Yönetici hiçbir zaman memurlarının durumundan gafil olmamalı, devamlı kontrol etmeli, zulüm ve hıyanet zuhur ederse, memuriyetten derhal almalı...
“Yönetici, yüksek makama bir memur tayin ettiğinde, peşini asla bırakmamalı, onun ardından mutlaka bir müfettiş göndermeli...
“Yönetici, inkâr ve küfürle ayakta kalabilirse de zulümle ayakta kalamaz, idareci idare ettiklerine asla zulmetmemeli, âdil olmalı...
“Hükümdar, memleketin yıkılmasına çalışan, haram iş işleyen, devlet sırrını açıklayan, diliyle hükümdara dalkavukluk ederken, kalbiyle düşmanlık eden suçluları bağışlamamalı.”
“Yönetici, dünyanın dört bir köşesine elçiler ve casuslar göndermeli, ülkenin meşhur yollarının üzerine haber alma merkezleri kurmalı...
“Yönetici, maaşların ve yollukların vaktinde ödenmesine dikkat etmeli...
“Devlet işlerini ehline danışarak yürütmeli, kendi başına iş görmemeli; herkesin, zıt da olsa fikrini açıkça ortaya koymasını sağlamalı...
“Yönetici, yetişmiş insanları kolayca harcamamalı, ama yaptıkları hatayı tekrarlamamalarına da izin vermemeli...
“Yönetici, gösteriden, gösterişten, kısacası zevk u sefadan uzak durmalı, devlet kaynaklarını kullanırken kılı kırk yarmalı...
“Bu dünya hükümdarların amel defteridir; iyi olurlarsa rahmetle, kötü olurlarsa nefretle anılırlar...
“Haksız yere kan dökülmesine mani olmak yöneticilerin üzerine farzdır...
“Vergi memurları ve işlerini denetlemek, gelirini giderini bilmek, devlet mallarını korumak, hazine ve ambarın doluluğunu, boşluğunu ölçmek, düşmanın zarar vermesini önlemek de vazifeleridir...
“Peygamber Efendimiz’in buyurduğu gibi, ‘İşlerin hayırlısı orta yolu takip etmektir...’
“İdareci, yapacağı her işte Allah’ın rızasını gözetmeli, O’nun emrine boyun eğerek, yoluna ve kuluna hizmet etmelidir...”
Ne dersiniz? Tavsiyeler bugün için de tazeliğini korumuyor mu?..
¥
Nizamülmülk’ün akıbetini merak edenler için söyleyeyim ki, algı operasyonuna tabi tutulup Sultan Melikşah’la arası açılmış, o süreçte, dilekçe verme bahanesiyle yanına sokulan bir Haşhaşî tarafından şehid edilmiştir (Ekim 1092).
İsfahan’ın(İran) kenar mahallelerinin birinde bulunan türbesi, oldukça bakımsız bırakılmıştır.
Osmanlı kadınının örnekleri
Son güncelleme: 03 Şubat 2016 06:29
Daha önce de bu anketten bahsetmiştim sanırım: Pek çok kadına “kendine kimi örnek alıyorsun?” diye sormuşlar, sinema ve Tv. oyuncusu bir kadın çıkmış…
Oysa eski kadınlarımızın önünde “gerçek” örnekler vardı: Birkaçını sıralayalım…
1. Hz. Havva: Cennetten çıkarıldıktan sonraki hayatıyla sabrın, dirayetin ve direncin timsali olmuş, tamamen yabancısı olduğu bir dünyada, duyguları sayesinde hayatta ve ayakta kalabilmeyi başarmış, Bu bağlamda her kadın biraz Hz. Havva’ya dönüşmüştür.
2. Hz. Hacer: Bebeğiyle çölde yalnızlaştırıldığı demde umudunu yitirmeden bebeğine su aramaya çıkan ve bu canhıraş çabası Zemzem’le ödüllendirilen “anne”…
Osmanlı annesi, hayata Hacer’ce yaklaşır, pes etmeyi, vazgeçmeyi bilmezdi.
3. Hz. Asiye: Firavun’un sarayında Hz. Musa’yı büyüten aklın ve iradenin timsali olarak büyük bir örnektir…
Hz. Asiye, Firavun gibi kuşkucu birinden kaynaklanan tüm zorlukların üstesinden gelmiş, aklı ve zekâsıyla sorunları aşıp bir büyük Peygamber’e “annelik” etmişti… Her Osmanlı kadını Asiye gibi olmak ister, o örneğin ışığında ailesine yönelik tüm saldırıları püskürtmeyi başarırdı…
4. Hz. Meryem: Horlanıp dışlanmasına rağmen, oğlunu doğurup büyütmüş, “kadın” kimliğiyle tüm hayata meydan okumuştu. Osmanlı kadını da, yeri geldiğinde tüm hayata meydan okur, bir anda Meryemleşip tüm tehdit ve tehlikeleri göğüslerdi…
5. Hz. Hatice: Efendimiz’in Peygamberliğini ilk o öğrenmiş, ilk o tabi olmuş, maddi-mânevi tüm varlığını Peygamber-i âlişan’ın emrine tereddütsüz tahsis etmiş, bu teslimiyeti ve kararlılığıyla da Allah’ın selâmına mazhar olmuştu…
Efendimiz, ondan şöyle bahsediyor: “Bütün insanlar beni yalanlarken, o beni tasdîk etti; insanlar benden kaçarken, o beni malı ile destekledi...”
Kız çocuklarının “ihtiyaç fazlası” sayılarak diri diri toprağa gömüldüğü bir dünyada, Hz. Hatice âşık olduğu erkekle evlenme iradesini gösteriyor…
Hz. Hatice Validemiz’in bu tavrı, erkek egemen bir dünya düzenine derin ve anlamlı bir meydan okuyuştur; bu bakımdan, sadece Müslümanlığıyla değil, meydan okuyan kadınlığıyla da Osmanlı kadınına örnek ve önder olmuştur.
6. Hz. Ayşe: Erkeklerin iftirasına (meşhur Ifk Olayı) uğrayıp herkes tarafından terk edildiği dönemde bile dimdik ayakta kalabilmiştir.
7. Hayme Ana: Vefakâr, fedakâr, zeki Türk anasının en büyük timsalidir.
Onun tarih içinde yüklendiği misyon pek az anneye nasip olmuştur.Hayme Ana Kutlu Kayı Boyu’nun lideri, komutanı derleyicisi, devlet kurucusu gibi pek çok özelliği şanlı kişiliği ile birleştirmiştir. O devlet evinin direğidir.
Kocası Gündüz Alp’in vefatından sonra dağılma noktasına gelen Kayı Boyu’nu önce Aşağı Sakarya Vadisi’ne, daha sonra da Domaniç’e salimen getirerek cihanın en büyük devletinin temellerini atmıştır.
Oğlu Ertuğrul Gazi’yi hep büyük olma, cihana hükmetme telkinleriyle yetiştirmiş, torunu Osman Gazi’nin elinden tutarak geleceğin devletinin nasıl kurulacağını nasıl olması gerektiğini Çarşamba Ova’sının yüksek tepelerini göstererek hayal etmiştir.
Hayme Ana, Kayı Boyu’nun diğer anaları gibi koyundan süt sağmış, yoğurt, peynir yapmış, ip eğirmiş, aba dokumuş, ama yeri geldiğinde de kılıç elde savaşmıştır.
Bu itibarla Hayme Ana, önce Kayı Boyu’nun, sonra da bütün Türklüğün kutlu anasıdır ve eski kadınımızın şaşmaz önderidir.
“Şimdiki örnek kim?” diye sormuyorum bile…
“Şuur”dan “bilinç”e, “sıra”dan “sürü”ye!
Son güncelleme: 06 Şubat 2016 07:05
Eskiden “ümmet” kavramı içinde muhteşem bir “şuur” birliğimiz vardı:“Tarikat” ve “cemaat” halinde yaşar, farklı yollardan aynı noktaya yürümenin tadını çıkarırdık...
Sonra tarikatlar kapatıldı, cemaatler dağıtıldı, “dergâh”ların kapısına kilit vuruldu ve hepsinin yerine kaim olmak üzere “Halkevleri” açıldı...
Halkevlerinde aynı kitapları okuyup, aynı nutukları dinleyecek, aynı müzikler eşliğinde aynı şarkıları söyleye söyleye “millet bilinci”oluşturacaktık...
İşe ilkokullardan başlamak lâzımdı. Öyle de yapıldı. Her sabah okulun bahçesinde bizi sıraya soktular. Gırtlağımız patlayana kadar, “varlığım Türk varlığına armağan olsun!” diye yıllar yılı bağırttılar (çok şükür kaldırıldı).
Hesaba göre, bağıra bağıra herkes Türk olacaktı!
Tabii olmadı! Kürtler “Kürt”, Lazlar “Laz”, Araplar “Arap”, Çerkezler“Çerkez”, Arnavutlar “Arnavut” kaldı. Ders kitapları vasıtasıyla kafalarımıza ekilen “Güneş Dil Teorisi” (özetin özeti: Tüm dünya milletleri Türk’tür) masaldan ibaret kaldı.
Netice olarak, “ümmet şuuru”nda birleşen kitleler, “Türklük bilinci”nde çözüldü! Her birimiz kendi yalnızlığımızda savrulduk!
Bugünkü sorunlarımızın temelinde işte bu savrulmanın izleri var: Büyük bir hatanın bedelini ödüyoruz...
Hâlâ çocuklar yağmur altında okul bahçelerinde “sıra” oluyor. Hâlâ bir ağızdan o eski şarkıları söylüyorlar. “Sıra”dan “sürü” çıktığını bir türlü öğrenemedik! “Sürü” olmak başka, “millet” olmak başkadır.
Milletlerin “ortak hedef”i olur, “sürü”lerin olmaz!..
Milletlerin “ortak gaye”si olur, “sürü”lerin olmaz!..
Milletlerin “ortak tarih”i olur, sürü”lerin olmaz!
“Ortak hedef”, “ortak gaye”, “ortak tarih” Osmanlı’nın en büyük gücüydü.
Unutmayın: Gücünüzün büyüklüğünü hedefinizin büyüklüğü belirler!
Dini hedef: “İ’lâyı Kelimetullah”...
Millî hedef: “Kızılelma” şeklinde özetlenmişti.
Bu hedeflere, “ümmet şuuru”ndan beslenen muhteşem bir fedakârlık ve“birlik-beraberlik” anlayışı içinde yürünüyordu...
Biz “sürü mantığı” ile yetiştirildiğimiz için, aynı senkronizasyonu bir türlü tutturamıyoruz...
Bu savrulmuşlukla tutturamayacağız da...
¥
Okul yıllarımız “tek yol”la, “tek doğru” ile şekillendi...
“Atatürk diyor ki”ler kemirdi “farklılık içinde bütünlüğü”müzü!
“Ötekiler”in ne dediğini umursamadık...
Gazali’ler, Rabbani’ler, Sina’lar, Bediüzzaman’lar kelepçelendi!..
Tarihimiz Cumhuriyetle başladı, birikimimiz üç cilde hapsoldu...
“Nutuk yeter!” dediler, gerisini “harf inkılâbı”na kurban ettiler.
“Cumhuriyet/hürriyet” kafiyeleri doldurulmuş (özgürlük geri dursun) beynimize, laiklik nutku eşliğinde “uzanan elleri kırıp dilleri koparmaktan”söz eden büyüklerimizi dinleye dinleye eğitimimizi tamamladık.
Sonunda “aydın”-maydın, “Profesör”-mrofesör, “yazar”-mazar,“akademisyen”-makademisyen, “siyasetçi”-miyasetçi olduk gerçi, ama“adam” olmaya, hele de “millî ve yerli” olmaya daha çok var!
“Akademisyen” olduk da ne oldu? Bilimsel çalışmalara atmamız gereken imzayı “PKK tadında bildiri”lere attık!
Allah encamımızı hayreylesin!
Kendi Kendimizi Aşağılamak
Son güncelleme: 08 Şubat 2016 07:49
Ne zaman okullarımızda okutulan tarih kitaplarına baksam, Cemil MeriçHocam’a bir Fatiha gönderirim…
Muhteşem bir mütefekkirdi (artık Cemil Meriç’ler yetiştiremiyoruz) ve Osmanlı’nın Avrupa’dan farkını çok iyi özümsemişti.
Şöyle diyor: “Hiç şüphesiz Haçlıların en büyük zaferi, bizim tarih kitaplarımızdır!”
Sanki ders kitaplarını onlar yazmış. Benim öğrencilik yıllarımdaki gibi galiz ifadelerle ecdadımıza saldırı azalmış olsa da satır aralarında “onlar büyük, biz küçüğüz” aşağılaması hâlâ okunabiliyor.
Ve bu yaklaşım çocuklarda “aşağılık sendromu” oluşturuyor: Kendilerine ve mensubu oldukları topluma karşı güvensiz yapıyor. Dolayısıyla Batı’nın 3-0 gerisinden hayata başlıyor ve kaybediyoruz.
Bir zamanlar “İlim ve Müslüman âlimler” konulu bir konferans vermiştim. Hiç unutmam, konferanstan sonra yanıma gelen bir hanımefendi, “Ben şu ana kadar bütün bilimsel bulguları Batı’nın eseri zannederdim” dedi.
Konuya özel ilgi duymayan ve işin esasını merak etmeyen herkes böyle zannediyor. Çünkü beynimiz yıkanmış. Ders kitaplarımız Batı’ya övgüden ibaret. O kadar ki, terbiye metodumuzu bile Avrupa ve Amerika’da yazılmış“kişisel gelişim” kitaplarına göre belirliyoruz.
Hâlbuki bizim “bize has” bir terbiye metodumuzun olması lâzım. Olmasaydı onca muhteşem insanı nasıl yetiştirecektik?
Bazı Batılı gezginler bunu yerinde görüp övmüşler. Ama ilhamımızı onlardan değil, “Haçlı zihniyeti” ile yazılmış (yazanın isminin “Ahmed-Mehmed” olması ya da kimliğinde “Müslüman” yazması bir şey değiştirmez) kitaplardan alıyoruz.
F.H.A. Ubucini’nin iki ciltlik “La Türkiye Actuelle” (Türkiye Günlüğü) isimli bir kitabı var. 1855’te gelip incelediği insanımızın yetiştirilme tarzını şöyle anlatıyor:
“Çocuklarını daha fazla şefkat ve alâka içinde yaşatan bir memleket de bilmiyorum. Sokaklarda çocuğunu omzuna, kucağına alarak yürüyen, onu fazla yürütmekten, yormaktan sakınan çok baba görülür. Ama büyüyen çocuk, babasına büyük saygı gösterir. Emretmedikçe oturmaz. Yalnız ‘Baba’şeklinde değil, babasının unvanı neyse ‘Efendi Baba’, ‘Ağa Baba’, ‘Bey Baba’, ‘Paşa Baba’ diye hitab eder. Küçük kardeş, büyüğüne saygı gösterir. Büyük kardeş asla ismiyle çağırılamaz, ‘Abla’ veya ‘Ağabey’ denir ki, bizim dilimizde bu kelimeler meçhuldür.”
Sık sık sözkonusu ettiğim Fransız yazar A. Brayer ise şunları yazıyor:
“Erkeklerde de, kadınlarda da evlât sevgisi çok barizdir. Türklerin hafta tatiline tesadüf eden Cuma günü ve bilhassa Ramazan ve Bayram günleri sokaklarda Müslüman-Türk’ün göğsünü kabartan oğlunun elinden tutup ağır ağır gezdirdiği, çocuk yorulunca kucağına aldığı, daima devam ettiği kahvenin peykesinde yanına oturtup şefkatle hitab ettiği, evlâdına tam bir ana şefkatiyle baktığı görülür.” (Neuf annees â Constantinople, 1836 Paris, c.1, S. 224).
“…Osmanlı’da çocuklar yetişip adam oldukları zaman analarıyla babalarını yanlarında bulundurmakla iftihar ettikleri ve küçükken onlardan gördükleri şefkate mukabele etmekle bahtiyar oldukları hâlde, başka memleketlerde çok defa çocuklar olgunluk çağına girer girmez, analarıyla babalarından ayrılmakta, mali menfaatleri hususunda onlarla çekişe çekişe münakaşa etmekte ve hatta bazen kendileri refah içinde yaşadıkları hâlde onları sefalete yakın bir hayat içinde bırakmakta ve zavallılara karşı adeta yabancılaşmaktadırlar.” (a.g.e, S. 225- 226).
Sultan II. Abdülhamid döneminde İstanbul’da bulunan İtalyan yazarEdmondo de Amicis, iki ciltlik “Constantinopoli” (1877) isimli eserinde bizi şöyle anlatıyor:
“Paşasından sokak satıcısına kadar, istisnasız her Türk’te vakar, ağırbaşlılık ve asillik ihtişamı vardır. Hepsi, derece farkları olmasına rağmen, aynı terbiyeyle yetişmişlerdir. Kıyafetleri farklı olmasa, İstanbul’da bir başka tabakanın olduğu belli değildir. İstanbul’un Türk halkı, Avrupa’nın en nazik ve kibar cemaatidir… Kahkaha ve kadın sesi duyamazsınız… Sokaklarda bir yerde birikmek, yolu tıkamak, yüksek sesle konuşmak, çarşıda bir dükkânı lüzumundan fazla işgal etmek, ayıp sayılır...”
Son söz: Ders kitapları yeniden yazılmalı ve çocuklarımız geçmişleriyle barıştırılmalı!
“Atatürk fotoğrafı”nı indirme tartışması
Son güncelleme: 09 Şubat 2016 08:11
Konu malum: İsmi bir türlü açıklanmayan bir CHP milletvekili, TBMM’deki bürosunun duvarından Atatürk fotoğrafını indirmiş. Başka bir CHP milletvekili de şahit olduğunu iddia ettiği bu olayı açıklamış.
CHP içinde kıyametler koptu: “Vay efendim! Atatürk’ün partisine mensup bir milletvekili Atatürk fotoğrafını nasıl kaldırır?”
İtiraf etmeliyim ki, bu şaşkınlığa çok şaşırdım!..
Neden derseniz, CHP tarihinde bu bir “ilk” değil. Daha önce CHP’lilerin“Milli Şef” unvanı verdiği İsmet İnönü bunu yapmış ve Atatürk’ün fotoğraflarını paradan-puldan (posta ve damga pullarını kastediyorum) ve devlet dairelerinden kaldırmıştı...
Yerlerine de kendi fotoğraflarını koydurmuştu... Hem de alelâcele: Cumhurbaşkanlığına geldikten sadece bir ay kadar sonra!..
Aç- bîilaç milletin en büyük ihtiyacı buymuş gibi Atatürk resimlerini kaldırdı, yerine kendi resimlerini koydu. Bugünkü CHP’lilerin dedeleri de bu değişikliği alkışlarla kabul ettiler.
Paraya-pula tekrar Atatürk resimlerini basan ve devlet dairelerine yeniden Atatürk fotoğraflarını asan Demokrat Parti’dir. Daha da özeti, BaşbakanAdnan Menderes’tir (bunun şükran nişanesi olarak astılar).
Bu konu ne zaman gündeme gelse, CHP yönetimi şöyle bir savunma yapar: “Biz o işi kanun gereği yaptık!”
Bu savunma İsmet Paşa’dan kalmadır: Paraların ve pulların üzerindeki resimleri ilk kez 1957’de Mecliste tartışma konusu yapıldığında, kürsüye çıkmış ve kendisini “yaptığım yasaldır” diye savunmuştu.
Vakıa yasaldı: 30 Aralık 1925 tarihli 701 sayılı “Mevcut Evrak-ı Nakdiye’nin Yenileriyle İstibdaline Dair Kanun” buna izin veriyordu. Ama bu kanun, Atatürk fotoğraflarının kaldırılması için değil, Osmanlı paralarının tedavülden kaldırılarak yeni paralarla değiştirilmesi için, yani bir bakıma, Reisicumhur olarak Atatürk fotoğraflarının paraya-pula basılması için çıkarılmıştı.
Atatürk ölür ölmez, para ve pul basımı durduruldu, 16 Mart 1926 tarihinde çıkarılan 3322 sayılı kararname ile de İsmet İnönü resimleri basılmaya başlandı.
Bu durumda “kanun gereği yaptık” demek doğru olsa bile eksik kalıyor. Zira o muhalefetsiz ve rakipsiz siyasi ortamda, istenseydi bir kalemde kanun değişir, Atatürk fotoğrafları olduğu yerlerde kalırdı. Nitekim Menderes, kanunu değiştirdi. Bu kez İsmet İnönü fotoğrafları kaldırıldı, Atatürk fotoğrafları kondu.
Anlaşılan dönemin CHP’lileri Atatürk’ten ziyade İsmet Paşa’yı istediler: Kral öldü, yaşasın Kral!
İnönü, bakalım ki, devrin Başbakan Yardımcısı Kemal Satır’a bu durumu nasıl açıklamış?
“Benim için en büyük tehlike onun (Atatürk’ün) gölgesi altında erimek ve ezilmek idi. Devlet icraatının bütün sorumluluğu bana ait olmalıydı. Bunun için de kudretim neyse benim damgamı taşıyacak bir dönemin başladığının belli olması gerekiyordu. Paralara resim nakşedilmesi tarihten gelen bir devlet kudreti ve hâkimiyeti geleneği idi. Parada pulda yapılanların başka türlü manalandırılması bir istismardır.”
İsmet İnönü’nün “Milli Şef”lik döneminde basılan ders kitaplarında da Atatürk, değil İsmet İnönü göklere çıkarılıyor, vaktiyle Atatürk’e övgüler yağdıran şairler, İnönü’yü övmekte yarışıyordu:
“İnönü’dür yurdun temel taşı/ O ulusumun başı,
“O bize can yoldaşı/ Şanlı İsmet İnönü!
“Atatürk’ün eşidir/ Dünyanın güneşidir,
“Türklüğün ateşidir/ Şanlı İsmet İnönü!”
“Atatürk’ün partisine mensup bir milletvekili Atatürk fotoğrafını nasıl kaldırır?” diye şaşıran CHP’lilere neden şaştığımı şimdi anladınız mı, dostlarım?
Daha önce de anlatmıştım galiba, ama şimdi tam zamanı, yarınki yazımda size “İnönü’lü ikibuçuk liranın hikâyesi”ni anlatayım...
CHP’den ikibuçuk lira alacaklıyım!
Son güncelleme: 10 Şubat 2016 07:33
Devir, Demokrat Parti devri…
1950’de Ankara’da demokratlar (Demokrat Parti) iktidar olmuş, kendisini“Devlet Partisi” sayan CHP’nin sert ve acımasız yönetimi çoktan bitmişti, ama tortuları hâlâ yaşanıyordu.
Rize’nin Pazar İlçesi’ne demokrasinin “D”si bile gelmemişti henüz. Hâlâ fukaralık kol geziyor, eski “Halkçı önder”ler, dediği dedik tavırlarda hâlâ halkı küçümsüyorlardı. Öyle bir bakma bakıyorlardı ki, bakışlarıyla sanki,“Partiniz iktidar oldu da ne oldu, asıl muktedir olan biziz, çünkü biz devletiz” demeye getiriyorlardı.
Ekâbir Halk Partiliydi, köylü Demokrat Partili (nedense çoğu fötr şapka giyerdi, biz de arkadaşlarla “kim hangi partiden” oyunu oynardık: Fötr giyenler Cumhuriyet Halk Partili, kasket, yün başlık filan giyenler Demokrat). Ne çare ki Demokrat Parti iktidarı bile Halkçılara yaramış, işlerini aşırıp daha fazla zenginleşmişlerdi. Köylü ise hâlâ kör kuruşa kurşun sıkıyordu. Hayatında olup biten tek değişiklik, mısır ekmeğinin yanı sıra “somun ekmeği”ni tanıması olmuştu. Yoksa hâlâ çok yoksuldu.
Rahmetli babam denizciydi. Ekmeğini rahat kazanıyordu. Sürekli çalışması sayesinde yokluğun, kıtlığın yüzünü görmedik. Ama babamın da yüzünü pek göremezdik: O deniz senin, bu liman benim, dolaşır dururdu.
İşte böyle bir dönemde ortaokula başladım. Başımda subay kasketine benzer bir kasket (kasket takmak o kadar mecburiydi ki, müdürümüz giriş kapısının önünde durur, her sabah kasket ve kravat muayenesi yapar, hasbelkader unutanların ya kulaklarını kepçeye döndürür yahut geri gönderirdi. Anlayacağınız, benim çocukluğumun ortaokullarında kasket ve kravat takmak bir şeyler öğrenmekten daha çok önemsenirdi).
Köyümüz ilçeye uzak olduğu için, üç arkadaş birleşip bir oda tutmuştuk. Bu odada yatıp kalkıyor, yemek yapıyor, ders çalışıyorduk.
Sadece hafta sonları eve giderdim. Arada bir de annem gelir, yatak çarşaflarını filan değişirlerdi.
Annemin ilçeye geldiği günlerin birinde bana ikibuçuk lira harçlık verdi. Onunla bir hafta idare edecektim. O zamanki ikibuçukluklar kâğıttandı ve oldukça büyük para sayılırdı. Akşam vakti fırına gittim. Güzel bir karadeniz pidesi yaptırdım. Cakalı cakalı uzattım ikibuçukluğu. Aldı. Ama bakmasıyla, suratıma fırlatması bir oldu:
“Git bunu babana yuttur!” dedi.
Neden böyle davrandığını anlayamamıştım, ama çok şaşırmış ve çok incinmiştim. Ağlamaklıydım. Tüm cesaretimi toplayarak ne olduğunu sordum:
“Verdiğin paraya baksana” dedi.
Baktım, ama bir şey göremedim. Bu defa, “Üzerindeki fotoğraf kimin?”diye sordu. “Atatürk’ün” dedim, ama Atatürk’ün olmadığını da o an fark ettim. Fotoğraf İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye aitti. Meğer Atatürk ölüp Cumhurbaşkanı seçilir seçilmez kendini “Milli Şef” ilan ettirmiş, paradan puldan ve resmi dairelerden Atatürk’ün fotoğraflarını kaldırtmıştı(14 Mayıs 1950 tarihinde yapılan ilk özgür genel seçimler sonunda iktidara gelen Demokrat Parti, paraya, pullara ve resmi dairelere Atatürk’ün fotoğraflarını tekrar yerleştirdi).
Bu gerçeği o gün yaşlı bir fırıncıdan öğreniyordum, ama bu bilgi bana tamı tamına ikibuçuk liraya patlıyordu. Meğer o geçersiz ikibuçukluğu birileri muhtemelen farkında olarak anneme, annem farkında olmadan bana, ben farkında olmadan fırıncıya vermiştim…
O geceyi aç geçirdiğimi unutamam…
CHP’den hâlâ ikibuçuk lira alacaklıyım. Satınalma paritesi açısından hesaplayıp bana borçlarını öderlerse ne âlâ, ödemezlerse ruz-ı mahşerde hakkımı alacağım.
Yoksa paranın üzerinde ha Atatürk’ün fotoğrafı olmuş, ha İnönü’nün, benim açımdan zerre kadar fark etmez! Tercihim paranın resimsiz olmasından yana…
Biz ve geçmişimiz
Son güncelleme: 12 Şubat 2016 07:06
Rahmetli annem aynaya bakarak şükrederdi...
Ben aynaya surat asıyorum!
Annem yoksul kimseleri eve dâvet eder, yedirir içirirdi...
Ben görmezden geliyorum!
Annem beni de alıp sık sık komşu ziyaretlerine giderdi...
Ben komşusuzum!
Annem bütün mahalleyi kendi evi, bütün mahalleliyi kendi ev halkı gibi görürdü...
Ben mahallesizim!
Annem dertlerini güvenilir dostlarıyla paylaşır, sorunlarını arkadaşlarıyla birlikte aşardı...
Ben dostsuzum, arkadaşsızım!
Annem zamanında bütün mahalleli bir birine sahip çıkar, sıkıntılar birlikte aşılırdı...
Ben sıkıntılı, stresli, ama yalnızım!
•
Rahmetli babam yerde bulduğu kâğıdı saygıyla alır, “Bununla ilim yapılır, buna Kur’an yazılır” diyerek ayak basılmayan bir yere kaldırırdı...
Ben kâğıda çöp muamelesi yapıyor, yerlere kâğıt atıyorum!
Babam karşısına kim çıkarsa çıksın, “İnsan türdeş olarak kardeştir” (Hz. Âli) anlayışı içinde selam verir, tanıdıklarına da hâl-hatır sorardı...
Ben yan verip gidiyorum!
Babam, nezaket kurallarına dikkat eder, kendisinden büyüklere asla “sen”diye hitap etmezdi...
Ben nezaket kurallarını umursamıyorum!
Babam güne “Bismillah” ile başlamayı sever, “İnşallah-maşallah” demeyi dilinden düşürmezdi...
Benim aklıma bile gelmiyor!
Babam, şaşırdığında “Allah Allah”, “Fesubhanallah” derdi...
Ben İngiliz ağzıyla “Vaaavvv yaaa” çekiyorum!
•
Daha neler neler: Ne yaman farklar, ne yaman çelişkiler...
Konuşmayla, yazmayla bitecek gibi değil...
Özetin özeti şu ki dostlarım, biz çoktan beri eski “biz” değiliz: Çok değiştik.
Bir zamanlar Londra Ticaret Odası’nda şöyle bir yazı asılıydı: “Türklerle alış veriş et!”
Aynı yıllarda Hollanda Ticaret Odası’nda yapılan herhangi bir oylama eşit çıkarsa, Osmanlılarla ticaret yapan tüccarın oyu iki sayılır ve onun oy verdiği taraf kazanırdı: Yani bizimle salt ticari münasebeti bulunanların bile Avrupa’da böyle bir ağırlıkları olurdu.
1700’lü yılların İstanbul’unda uzun süre yaşayan Fransız yazar Motray,eski ticari ahlâkımızın ve dürüstlüğümüzün altını şöyle çiziyor:
“Türk dükkânlarında, hiçbir zaman tek meteliğim kaybolmamıştır. Ne zaman bir şey unutsam, hiç tanımadığım dükkâncılar arkamdan adam koşturmuşlar, hattâ birkaç kere Beyoğlu’ndaki ikametgâhıma gelmişlerdir.”
Comte de Marsigil, “İstanbul’dan bir şey satın alırken tüccarın menşeine dikkat ediniz” diyor: “Tüccar Yahudi ise istediği fiyatın üçte birini, Rum ise yarısını, Türk ise tamamını veriniz!” diyor.
Du Loir ise 1650’lerde incelediği toplumumuzu şöyle anlatıyor:
“Hıristiyan memleketlerinde pek yaygın olan küfürbazlık, öfke ve intikam hissi, Türklerde yoktur... Türkler bazı kötülükleri değil işlemek, o kötülüklerden haberdar bile değillerdir.”
Son noktayı da şu cümle ile koyuyor: “Hiç şüphesiz ki, ahlâk bakımından Türk medeni hayatı bütün cihana örnek olabilecek vaziyettedir.”
Söyleyin lütfen: “Ah Osmanlı” demekte, haksız mıyım?
Ayasofya ve millî hafıza
Son güncelleme: 13 Şubat 2016 08:27
Bugün Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nde bulunan Ayasofya ile ilgili vakfiyenin içeriği günümüz Türkçesiyle şöyle ifade edilebilir:
“İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirlerse, bir maddesini tebdil ederlerse, onu iptal veya tadile giderlerse, fasit veya fasık bir teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya Camii’nin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederlerse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirlerse ve hatta yardım ederlerse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkarlarsa, camilikten çıkarır ve sahte evrak düzenleyerek, mütevellilik hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterlerine kaydederler veya yalandan kendi hesaplarına geçirirlerse, huzurunuzda ifade ediyorum ki, en büyük haramı işlemiş ve günahlar kazanmış olurlar.
Bu sebeple, bu vakfiyeyi kim değiştirirse, Allah’ın, Peygamber’in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyen lâneti onun ve onların üzerine olsun! Azapları hafiflemesin, haşr gününde yüzlerine bakılmasın!
Kim bunları işittikten sonra, hâlâ bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır. Allah’ın azabı onlaradır. Allah işitendir, bilendir.” (Fatih Sultan Mehmed Han, 1 Haziran 1453).
Ayasofya’nın müzeye dönüştürülme sürecinde işte bu “vakıf senedi” yok sayılmış, Evkaf Umum Müdürlüğü’ne(Vakıflar Genel Müdürlüğü) yazılan 7.11.1934 tarih ve 153197/107 sayılı mütalâanamede:
“Bu camiin Bizanslılardan kalma bir eser olması hasebiyle hiç bir vakfı olmadığı ve her ne kadar cami olduktan sonra, sultanlar ve halk tarafından bazı gelirler bağışlanmışsa da bunlardan âşar olarak bağlanan sultan gelirlerinin kaldırılmış olduğu ve halk tarafından bağlanan gelirlerin ise Kur’an okumak ve buna benzer belli ve nerede olursa olsun yapılabilir dini emekler olup müzeye çevrilmesi ve korunması için verilecek bir geliri bulunmadığı ve şimdiye kadar tamiri, gelirine bakmadan diğer vakıflarla bir arada yapılagelmekte olan bu bina, cami olmaktan çıkınca artık buna imkân kalmayacağı ve bütçelerinin bugünkü vaziyeti herhangi bir yardıma da yol bırakmamakta olduğu ve çevresindeki yapılardan evkafa ait olanları yıkmak ve kaldırmak elden gelirse de ötekine berikine ait olanların evkafça satın alınmasına imkân bulunmadığı bildirilmiştir”.
Ne gariptir ki, Ayasofya’nın vakfının olmadığı, vakıf geliri bulunmadığı resmen ifade edildikten sadece dört yıl sonra, 1938 yılında Fatih Sultan Mehmed’in Ayasofya Vakfiyesi, yine Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yayınlanmıştır.
Buna bile bile lâdes derler!
Evet, ama neden böyle bir şeye gerek duyuldu? Sorunun cevabı,2/1589 sayılı Bakanlar Kurulu “Kararname”sinde veriliyor, ancak hiç inandırıcı değil. Şöyle deniyor:
“Maarif Vekilliği’nden yazılan 14.11.1934 tarih ve 94041 sayılı tezkerede; eşsiz bir mimarlık sanat âbidesi olan İstanbul’daki Ayasofya Câmii’nin tarihi vaziyeti itibari ile müzeye çevrilmesi bütün şark âlemini sevindireceği ve insanlığa yeni bir ilim müessesesi kazandıracağı cihetle bunun müzeye çevrilmesi, çevresindeki evkafa ait dükkânların yıktırılması ve diğerlerinin de evkafça istimlâk edilmesi sureti ile güzelleştirilmesi ve tamiri ve daimî muhafazası masraflarına karşılık da evkafça bu sene ve gelecek seneler bütçelerinden muayyen bir para ayrılması hakkında bir karar ittihazı istenilmiş ve Evkaf Umum Müdürlüğü’nden yazılan 7.11.1934 tarih 153197/107 sayılı mütalâanamede, bu camiin Bizanslılardan kalma bir eser olması hasebi ile hiç bir vakfı olmadığı ve her ne kadar cami olduktan sonra Sultanlar ve halk tarafından bazı gelirler bağlanmışsa da bunlardan âşâr olarak bağlanan Sultan gelirlerinin kaldırılmış olduğu ve halk tarafından bağlanan gelirler ise Kur’an okumak ve buna benzer belli ve nerede olursa olsun yapılabilir dinî emekler için olup müzeye çevrilmesi ve korunması için verilecek bir geliri bulunmadığı ve şimdiye kadar tamiri, gelirine bakmadan diğer vakıflarla bir arada yapılabilmekte olan bu bina cami olmaktan çıkınca artık buna da imkân kalmayacağı ve bütçelerinin bugünkü vaziyeti herhangi bir yardıma da yol bırakmamakta olduğu ve çevresindeki yapılardan evkafa ait olanları yıkmak ve kaldırmak elden gelirse de, ötekine berikine ait olanların evkafça satın alınmasına imkân bulunmadığı bildirilmiştir.
Bu iş İcra Vekilleri Heyeti’nde 24.11.1934’te görüşülerek, camiin çevresindeki evkafa ait binaların Evkaf Umum Müdürlüğü’nce yıktırılarak temizlettirilmesi ve diğer binaların istimlâk, yıkma ve binanın tamir ve muhafazası masrafları da Maarif Vekilliğince verilmek sureti ile Ayasofya Câmii’nin müzeye çevrilmesi tasvip ve kabul olunmuştur. 24.11.1934”.
Ayasofya Camii’nin müzeye çevrilip (01 Şubat 1935) kimliksizleştirilmesinin 81. yıldönümünde hafızaları tazelemek istedim.
Buraya gelen süreci ve Ayasofya’nın minarelerini nasıl yıkmaya kalkıştıklarını da yarın konuşalım inşallah.
Oniki Ada’yı Yunanistan’a nasıl kaptırdık?
Son güncelleme: 16 Şubat 2016 05:54
Oniki Ada’nınYunanistan’a nasıl terk edildiğini, hatta “terk” ötesi “hibe”edildiğini anlatıyorduk...
İkinci Dünya Savaşı sona ererken, Almanya saflarında dövüşen İtalya,savaş sonunda yenilince, nasılsa elinden çıkacağını bildiği adaları,Almanya’nın da tavsiyesi üzerine Türkiye’ye teklif etti...
Zaten Lozan görüşmelerine kadar, adalar, “işgal altında Türk toprağı”sayılıyordu.Yani tarihi referanslarımız sağlamdı.
Osmanlı adaların fethi için vaktiyle on binlerce şehit vermişti.SadeceKanuni Sultan Süleyman döneminde, 50 bine yakın şehidimiz vardı. BaştaRodos olmak üzere, adaların fethi uğruna ölmüşlerdi.
Ancak kendisine “Milli Şef” dedirten İsmet Paşa yönetimindeki Türkiye,İtalya’nın teklifini hiç dikkate almadı. Tartışmadan ve tartıştırmadan reddetti...
Paşa’ya göre, “Ne kimseye bir karış toprak verirdik, ne de kimsenin bir karış toprağını alırdık. Misak-ı Millî sınırları dışında hiçbir iddiamız yoktu”...
Oysa adalar Misak-ı Millî sınırlarının içindeydi. Sadece adalar mı? Batum, tüm Trakya, Musul, Kerkük de öyleydi.
Bir kez daha içimize büzüldük, öylece kala kalırdık!
Gelin bu hikâyeyi 1942 yılına kadar Fethiye İl Genel Meclisi üyesi olanSüleyman Harmanlar’ın anılarından okuyalım:
“1942 sonlarına doğru bir gün yüksek rütbeli üç Alman subayı ve bir sivil(İstanköy’lü Nazım Bey), Vali İbrahim Edhem’i (Akıncı) ziyaret ettiler. Şüphelendim. Onlar gittikten sonra vilayet makamına gittim: ‘Hayrola Vali bey, bu yüksek rütbeli Alman subaylarının ziyaret sebebi ne?’
“ ‘Çok mühim’ dedi. ‘Oniki Ada Başkumandanı mektup göndermiş, Oniki Ada’yı size teslim edelim. Yalnız Yunanlılar dâhil, Yahudilere vermeyeceğinize dair imza verin, dedi. Ben de acele Ankara’ya yıldırım telgrafı ile durumu bildirdim. Ankara’dan, ‘Bir karış yer istemeyiz! Bir karış da yer vermeyiz’ diye cevap geldi. Ben de içim sızlayarak Almanlara durumu bildirdim” (Adviye Fenik, “Ya şu Oniki Ada”, Son Havadis Gazetesi, Kasım 1971).
Böylece Oniki Ada 1945 yılında müttefiklerin eline geçti.
İtalya ve Almanya, II. Dünya Savaşı’nın mağlupları olarak tasarruf hakkını kaybetmişlerdi. Türkiye’nin ise yaklaşık dörtyüz sene hâkimiyeti altında kalan adalar konusunda ne bir itirazı ne de talebi sözkonusuydu. O kadar ilgisizdi ki, adaların akıbetinin tartışılacağı Paris görüşmelerine bırakınız“taraf” olarak katılmayı, “gözlemci” olarak bile katılmamıştı. Galipler tarafından resmen davet edildiği halde, İsmet Paşa, katılmayı uygun bulmamıştı. Gerekçesi de oldukça duygusaldı:
“Savaşa girmeyen Türkiye’nin savaş sonunda herhangi bir çıkar peşinde koşması uygun olmaz!”
Bu yaklaşım Yunanistan’ın ekmeğine kaymak oldu. Adalarda yaşayan nüfusun çoğunluğunun Rumlardan oluştuğunu bahane ederek, tezini güçlendirdi. Ve tabii ki karar, tam mânasıyla Yunanistan’ın istediği şekilde çıktı.
Bize de kala kala “Adalardan modalara geçilir/ Yar elinden zehir olsa içilir”türküsünü çığırmak kaldı. Zehir içtik!
Paris görüşmelerine Türk hükümeti katılsaydı, belki Oniki Ada’yı alamazdı, ama sahillerimizin çok yakınında (tabir caizse burnumuzun dibinde) bulunan bazılarını alabilir, o zaman, “Yunanistan adaları silâhlandırıyor”diye endişeye mahal kalmazdı.
Olmadı. Bizim “dış politika dâhimiz” dünden bugünleri kestiremedi! Ve İtalya 10 Şubat 1947’de Paris Antlaşması’nı imzaladı. Yunanistan da Nisan 1947’de Oniki Ada’yı resmen devraldı.
Yalnız Kanuni Sultan Süleyman’ın fetih seferi esnasında canlarını veren 50 bin şehidimizin kemikleri hâlâ sızlıyor ve CHP bu hatanın hesabını vermeden hâlâ bağırıyor: “Yanlış dışpolitika uyguluyorsunuz!”
Asıl büyük yanlış Lozan! Sınırlar öyle yerlerden çizildi ki, kontrol imkânsız.
Şunu söyleyin bari: Biz Lozan’a, savaşı kaybetmiş olarak mı gittik, kazanmış olarak mı?
Bu bile malum değil: Zira “kazanmış gibi” gittik, “kaybetmiş gibi” döndük!
Müze yapım sürecinde Ayasofya’nın minarelerini az daha yıkıyorlardı
Son güncelleme: 17 Şubat 2016 08:18
Yıl 1928: Bazı İlâhiyat Fakültesi hocalarına (fakülte henüz açıktır, 932’de kapatılacaktır) hazırlatılan “Islâhat Lâyihası”nda “Dinde reform”unilkeleri tespit edilmiş, “Camilere sıralar, elbiselikler tesis edilmesi ve temiz ayakkabılarla girilmesi... Mûsîki âletlerinin konması... Asrî ve enstrümantal mûsîki eşliğinde ibadet edilmesi... İbadet dilinin Türkçe olması, âyetlerin, duaların, hutbelerin Türkçe okunması (O. Nuri Ergin’in Türkiye Maarif Tarihi isimli eserinin beşinci cildinin 1639-40-41. sayfalarından özetle) teklif ediliyor.
Yıl 1932: Cumhuriyetin ilânının üzerinden dokuz yıl geçmiştir, ama memlekette ne iş, ne de aş vardır. Millet sözün tam mânâsıyla “bir lokma bir hırka”ya muhtaçtır.Hastane yoktur, doktor yoktur, ilaç yoktur, okul yoktur.Sıtmadan çocukların karnı şişmekte, her hastalığa “kinin”verilmekte, ölüyü saracak kefen bezi dahi bulunamamaktadır.
Buna karşılık bazı camiler satılıyor, bazıları kiraya veriliyor, kimi camiler ise banka ardiyesine yahut CHP merkezine dönüştürülüyor.
Aynı yıl Ezan Türkçeleştirilmiş, dini eğitim yapan kurumlar birbiri ardına kapatılmış, Sultanahmet Camii’nin “Resim Heykel Müzesi” haline getirilmesi düşüncesi iktidar yandaşı gazetelerde seslendirilmeye başlanmıştır.
Ayrıca okul kitaplarında inkâr fırtınaları estirilmekte, “Kâbe tavla zarı”na benzetilmekte, Kur’an, “Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitap” denilerek “insan kelamı” ilân edilmekte, Hacerülesved “efsane” (Lise ikinci sınıflarda okutulan “Tarih II”, TTTC, 1931 ve 1942 tarihli baskılar) sayılmaktadır.
Aynı yıllarda türbelere, tekke ve zaviyelere kilit vurulmuş, “Hoca, hacı, seyyid, mürşid, mürid, şeyh” gibi, unvan ve lâkaplar kaldırılıyor, bin yıl müddetle kullandığımız alfabe “Arap Alfabesi” denilerek ötelenip yüzyılların “Lâtin alfabesi”, “Türk alfabesi” olarak dayatılıyor, asırlarla oluşan “millî hafıza” (kütüphaneler) bir kalemde siliniyor, toplum“hafızasız” hale getiriliyor.
Yıl 1933: Geçmişin izlerini silme işlemine devam ediliyor...
Ve yıl 1934: Devrin Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) Abidin Özmen’in kulağına bir cümle fısıldanıyor: “Ayasofya’nın müze yapılması için çalışma başlatılsın!”
Maarif Vekili Abidin Özmen “başüstüne” çekip işe koyuluyor. Sıcağı sıcağına Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürü Dr. Hamit Zübeyr Koşay’ı makamına çağırarak, Ayasofya’nın müze olması için bir gerekçe hazırlamasını emrediyor.
“Minareye kılıf” bulma süreci böylece başlıyor. Bu görevi Dr. Hamit Zübeyr Koşay, İstanbul Müzeleri Genel Müdürü Aziz Ogan, Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Tahsin Öz, Osman Ferid, Niyazi Kemal, E. Ogan, Nihat Bey, Ağa Ziya ve Efdaluddin beylerden meydana gelen komisyon üstleniyor ve emrolunduğu gibi, “Ayasofya Camii’nin müzeye çevrilmesine” karar veriyor.
Bu arada; bir “cinayet”e daha teşebbüs ediliyor: Ayasofya’nın minareleri yıkılacaktır!
Gerisini İbrahim Hakkı Konyalı’dan dinleyelim (ben onun ağzından da dinlemiştim):
“Bir gün İstanbul Müzeler Müdürü Kemal Altan bana geldi, iki gözü iki çeşme ağlıyordu. Hayretler içinde kaldım. Türk-İslam Eserleri üzerinde fevkalade hassasiyete sahip, ecdadını cidden seven insan olan Kemal Bey’in böyle ağlaması için çok önemli bir sebep olmalıydı. ‘Nedir, ne oldu?’ diye sordum.
“ ‘Yıktılar, bu gece yıktılar! Sülün gibi minareyi bir gecede yerle bir ettiler’ dedi ve kırık bir sesle devam etti: ‘İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürü Aziz Ogan, evvelki gün beni çağırdı. Ayasofyalar’ın, Büyük ve Küçük Ayasofya minarelerini yıkacağız dedi. Dün gece sabaha kadar Kadırga civarındaki Küçük Ayasofya Camii’nin şerefe altı istilastikli, muntazam kesme taşlarla yapılmış Türk mimarisinin şaheser bir örneği olan minaresi temeline kadar yıkıldı yok oldu. Bu gece de Büyük Ayasofya’nın minareleri yıkılacak bir Bizans kilisesi haline getirilecek.’
“Kemal Altan’ın yanan kalbine teselli suyu serptim. ‘Otur’ dedim. ‘Büyük Ayasofya’nın minarelerini yıkamazlar. Bir rapor hazırlayalım. Ben söyleyeceğim, sen yaz.”
“Merhum Kemal Bey’e dikte ettirdiğim rapor şu idi: ‘Bizans İmparatoru Justinyen’in miladi 537 senesinde ibadete açtığı Ayasofya, Bizans’ın çökme ve çözülme devrinde çok haraptı. Bizans’ta bunu tamir edecek kudrette mimar yoktu. İmparator Sultan II. Murad’a müracaat ederek bir mimar istemişti. Padişah da Neccar vasfı ile anılan Ali isminde bir mimarı göndermişti. Mimar Ali, çökmek üzere olan mabedin etrafına payandalar ve göğüsleme duvarları yaparak ömrünü uzattı. Rivayete göre Bizans’ın Türkler tarafından alınacağına inandığı için kıble tarafının sağındaki bir payandayı minare temeli ve kaidesi olarak yapmıştı.”
“Fatih İstanbul’u aldıktan sonra bu mabedi esaslı bir surette tamir ettirdi. Daha sonraları ilk tahta minarenin yerine tuğla minareler yapıldı. Hasılı her Osmanlı padişahı, bu ilk fetih yadigârını ayakta tutmak için tamirat yaptırmıştır.”
“II. Selim zamanında mabed 1037 yaşını dolduruyordu. Bir tarafına bir buçuk arşın kadar eğilmişti. Binanın dört tarafına kırlangıç yuvaları gibi evler yapılmıştı. Padişah, mimarbaşı Koca Sinan Ağa’yı çağırdı. Beraberce mabedi incelediler. Ve esaslı bir tamir yapılmasına karar verildi. Sinan, derhal işe başladı. Etrafı saran köhne yapılar yıkıldı. Mabed, kalın payandalarla desteklendi. Ana kubbeyi desteklemek için kubbe ile mütenasib olarak kuzey ve batı tarafına iki kalın minare yapıldı.”
“Şimdi bu ihtiyar mabedin yaşı daha da ilerlemiştir. Minareler, ana kubbenin dayandığı son payandalardır. Eğer minareler yıkılacak olursa, kubbe tamamıyla yere serilecektir. Ve tetikte bekleyen Hristiyanlık âlemi de Türkler Ayasofya’yı yıktılar diye feryadı basacaktır.”
“Merhum Kemal Altan, aşağı yukarı bu mealdeki raporu ilgililere verdi ve minarelerin yıkılmasından vazgeçildi.” (İbrahim Hakkı Konyalı, Ayasofya Minarelerini Nasıl Kurtardım, Yeni İstiklal Gazetesi, 13 Nisan 1966).
Hülâsa, minarelerini yıkamadılar, ama 481 sene namaz kılınan Ayasofya Camii’ni 81 sene önce müzeye çevirdiler. Başta Fatih ve Fetih Ordusu olmak üzere, nice velinin secde ettiği yerlere 81 senedir ayakkabılarla basıyoruz!
Kulak verin: Menderes bize ne diyor? (1)
Son güncelleme: 23 Şubat 2016 07:02
Asker ve sivil cuntalar tarafından asılarak idam edilen Başbakan Adnan Menderes’in son radyo konuşmalarından birini dinlerken “Tarih tekerrürden ibarettir” sözü aklıma geldi…
Buna Mehmed Âkif’in verdiği cevabı da hatırladım:
“Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!
“Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi?
“Tarih”i “tekerrür” diye tarif ediyorlar;
“Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”
Bu girişten sonra, rahmetli Başbakan Adnan Menderes’in günümüze de işaret eden konuşmasını özetleyeyim:
“…Yalan şayiaların hususi maksatlarla ortaya çıkarıldığı sıralarda… Bu gibi zamanlarda memlekette karışıklık çıkarmak isteyenler ve bugünkü hadiselere teşebbüs etmiş olanlar bir taraftan, diğer taraftan da memleketin düşmanları adeta el ele vererek ortalığı her an her saat başında bir takım yalan ve maksatlarına göre uydurulmuş haberler yaymak suretiyle gayelerine erişmek istiyorlar.”
“Bu gibi haberlere inanmak katiyen caiz değildir… Memlekette kargaşalık çıkarmak maksadıyla yayınlanan bu gibi haberlerde… Yalan haberleri ve heyecan yaratmak için uydurulan hesaplı şayiaları ve dedikoduları kökünden kurutmak üzere alınacak tedbirlerin yanında hükümet çözümler veya beyanlar yayınlamak suretiyle vaziyetten vatandaşlarımızı sık sık haberdar edecektir…”
“…Tertipçi ve bozguncular tarafından şurada burada girişilecek tertipli hareketlere karşı metanet ve itidalinizi muhafaza ederek bu gibi bedbahtları cüretlerinde ve cefalarında yalnız bırakınız…”
“İstanbul’da ve Ankara’da çıkarılmak istenen hadiseler; memleketin huzuruna, asayişine ve selametine karşı girişilmiş ağır ve vahim suikastlardır. Bunların tertipçileri olduğu gibi işi iyice bilmeden ve anlamadan kendilerini tertipçilerin aleti haline sokmuş bulunanlar da vardır…”
“Bu manzara ve hadiseler memleketin bir takım genç ve masum evladının tahrikçi ve tertipçilerin nasıl aleti haline getirildiği hakkında açık bir fikir vermeye kâfidir sanırım. Fakat bu tahrikçi ve tertipçilerle bunların aleti haline getirilmiş olanların teşkil ettiği iki ayrı zümreden başka bir de üçüncü zümre vardır ki, bunu da kaydetmeden geçmeyeceğim. Bu üçüncü zümre, yine bir zamandan beri dahili tahrik ve kışkırtma politikasına maruz bırakılmış olan bir takım mutaassıp gazetecilerdir. Bunların, aynı vatanın evlatları olan kardeşlerini bir düşman gibi görme gafletine düşürüldüklerini, içlerinde tutuşturulan kin ve husumet ateşiyle gözlerine bir ihtiras ve gaflet perdesinin çekilmiş olduğunu, bu suretle de ve sun’i telkinlerle harekete geçirilmiş bir heyecanın baskısı altında hizmetlerinin büsbütün işlemez hale geldiğini görmekteyiz. Bunlar, aynı vatandaki kardeşlerini düşman telakki eden bedbahtlardır.”
“Bunların hepsi, yani tertipçiler ve tertibe ilk elden alet ve vasıta haline getirilenler de, gözü dönmüş parti mensuplarının da huzur isteyen milyonlar ve milyonların arasında ancak birer zerreden ibaret kalır. Fakat, dikkat edelim ki onlar, mühim noktalarda toplanıverdi ve suni topluluklar vücuda getirmek suretiyle, teşkilatlı hareket etmek yolundan bir şeyler elde etmenin imkanına inanmış veya inandırılmış olan bedbahtlardır.”
“Bunlar, nizam ve devlete karşı gelmenin ne demek olduğunu anlamakta gecikmeyeceklerdir. Bunlar zavallı başlarını nizamın sarsılmaz kayalarına vurarak kendilerine gelecekler ve fakat korkarım ki, bu bedbahtlar biraz geç kalmış olacaklardır. Memleketin asayiş ve selametiyle vatandaşlarımızın huzur ve iyi niyetiyle oynanamaz. Bu huzur ve iyi niyetin ve bozulmasına çalışılan sükûn ve asayişin muhafazasında hükümetimiz son derece azimli ve kararlıdır.”
Yetmedi: Çünkü “ihanet” odakları, “gaflet” ve “dalalet” içinde bulunan odaklarla birlikte dört koldan saldırıya geçmişlerdi…
Tabii bir de, kalkınma yolunda hızlı adımlar atan Türkiye’yi durdurmak isteyen yurt dışındaki merkezler vardı…
Adnan Menderes’in günümüze de işaret eden konuşmasına yarın devam edelim…
Kulak verin: Menderes bize ne diyor? (2)
Son güncelleme: 24 Şubat 2016 08:05
60’lı yılların başında birileri düğmeye basıyor ve Türkiye şehir şehir, cadde cadde, sokak sokak karışıyor…
Demokrat Parti iktidarını devirmeyi amaçlayanlar, bir taraftan da envai çeşit yalanlarla millete “algı operasyonu” yapıyorlar.
Başbakan Adnan Menderes o günlerde yaptığı radyo konuşmalarında olayları değerlendiriyor.
Sanki bugünü anlatıyor, bugünkü komplolara dikkat çekiyor…
Özet olarak şöyle diyor: “Her an ve her saat başında yalan haberle birtakım korkunç şayialar çıkarılmak suretiyle, heyecan yaratmak ve bu heyecan vasatında birtakım kışkırtmalar da yaparak hadiseler çıkartılmak istenmekte olduğunu ve bu yıkıcı faaliyetlerin belli merkezlerden idare edilmekte bulunduğunu, dünkü konuşmamda arz ve ifade etmiştim.
“Ortada hiçbir şey yokken hadiseler çıkarabilmek için ancak bu yollara ve bu usullere müracaat olunur. Kandırılması en kolay olan ve toplantı halinde bulunan zümreler seçilmek suretiyle bunların üzerinde daimi surette yıkıcı propagandalar teksif edilir ve bunlar kötü bir zümre bile olsalar, 30 milyonluk Türkiye’nin hacmine ve ebadına nispetle bir zerre dahi teşkil etmese de bunlar sanki teşkilatlı ve vurucu bir kuvvetmiş gibi ele alınarak bir memleketin kaderi üzerinde pervasızca oynayabilme imkânlarının aranmasına ve bu yolların araştırılmasına çıkılır (sanki bugünü anlatıyor)…
“İstanbul ve Ankara’mızda iki gündür yaratılmak istenen hadiselerin kısaca izahı ve manası işte bundan ibarettir. Bu memlekette birtakım ayaklanma hareketleri için vasat ve şartlar hiçbir suretle müsait değilse profesyonellerin, bu işlerin esnafı olanların tutacakları yol işte budur.Güzelim memleketimizde ayaklanmalar için hiçbir sebebin mevcut olmadığı aşikar…
“Memleketimiz eski devrin o hürriyetsizlik ikliminden çıkıp çok partili bir idareye kavuşmuştur. Binaenaleyh o hürriyetsizliğin, tek parti tahakkümünün ve seçim yapmadan iktidarda olmanın, seçim yapıldığı taktirde ise rey sandıklarını nasıl kırılıp onbinlerce mazbatanın nasıl tahrip edildiğinin ve nasıl reylerin çalınıp millet iradesinin ayaklar altında çiğnendiğinin türlü ve aşikar misallerini görmüş ve yaşamış bir memleketiz.
“Bu iklimin içinden çıkıp gelmekteyiz. Diğer taraftan sefalete mahkûm olmanın bu memleketin kaderi olduğuna inanmışçasına ve bunu kabul etmişçesine çeyrek asrın içinde memleketin meselelerine ve vatandaşın ihtiyaçlarına medeni ve ileri bir hayata kavuşmanın icaplarına nasıl omuz silkercesine lakayt kalındığını görüp yaşamış olan bir memlekettir Türkiye(Menderes çok haklı, zira CHP’nin rakipsiz ve kesintisiz iktidarda bulunduğu dönemde, ekonomimiz sürekli geriye gitmiş, 1938-1950 arasında ise Türkiye’nin GSMH’si dünya toplamının binde 6.52’sinden binde 6.43’üne düşmüştür)…
“Ve Türkiye’miz bugün asırlarca yapılamayanların on sene içerisinde nasıl yapıldığını, memleketin bir baştan öbür başa her birisi bir kıymet olan sayısız eserlerle nasıl donanmış hale geldiğini görmektedir.
“Ziraatte, sanayide, madencilik ve nakliye ekonomisinde velhasıl iktisadi hayatın bütün kollarında Türkiye’nin nasıl akla sığmaz bir süratle bir asırlık bir mesafeyi bir on sene içinde aldığını görmekteyiz. İktisadi kalkınma, içtimai düzen ve ileri bir cemiyet olmanın bütün şartlarını muayyen bir nizam ve ülkü içerisinde nasıl hep birden ele alınıp, tahakkuk yoluna konmuş olduğunu vatandaşlar görmektedir.
“On sene evvelle bugünü vatandaşlar kıyaslayabilmekte ve hükümlerini vermiş bulunmaktadırlar. İşte bu şartlar ve bu vasat, ayaklanmanın şartları ve vasatı değildir. O halde birtakım suni ve uydurma yollardan ve sözlerimin başında arz ettiğim şekilde bir ayaklanma hareketi tahakkuk ettirilebilir mi diye memleket, hazin, elim ve meşum tecrübelerin sahası haline getirilmek isteniliyor.
“Tekrar arz ediyorum: Bir veya muayyen bir zümre türlü yollardan ele alınıp, elde bulundurulacak ve bu hareket haline getirildikten sonra veya hareketin içinde yuvarlanan bir kartopu gibi büyütülmek ümidine bel bağlanılarak teşebbüslere girişilecek (Gezi olayları gibi mi?), diğer taraftan da vasata hazırlanmak için vatandaşın heyecanı her an kamçılanacak. Bu sebeple mütemadiyen yalan haberler, korkunç dedikodular, tahripkar şayialar ortalığa salınacak, her yerde vatandaşın idraki zaafa, iradesi felce uğratılacak. İşte usul bu, taktik bu…”
Menderes yalnız kendi dönemini değil, bizi de uyarıyor. Allah rahmet eylesin.
Sorularla tarih
Son güncelleme: 26 Şubat 2016 07:16
Soru: Afrika’da Osmanlı hâkimiyeti hangi padişah zamanında başlamıştır?
Cevap: Yavuz Sultan Selim devrinde başladı...
Soru: Hangi Osmanlı padişahları ikişer defa tahta çıkmıştır?
Cevap: Sultan II. Murad, Fatih Sultan Mehmed ve Sultan I. Mustafa...
Soru: Kaç Osmanlı padişahı “halife” unvanını kullanmıştır?
Cevap: Hilafeti Osmanlılara getiren Yavuz Sultan Selim’dir. O ve arkasından gelen 28 padişahın unvanı “halife”dir...
Soru: Osmanlı padişahlarının birçoklarının şair olduğunu ve isim yerine “mahlas” kullandıklarını biliyoruz. Acaba hangi padişah hangi mahlası kullanmıştır?
Muradî: II. Murat – III. Murat ve IV. Murat;
Avni: Fatih;
Adnî: II. Bayezid;
Adlî: III. Mehmet ile II. Mahmut;
Bahtî: Sultan I. Ahmet;
Farisî: Sultan II. Osman;
İkbalî: Sultan II. Mustafa;
Necîb: Sultan III. Ahmet;
Sebkati: Sultan I. Mahmut;
Cihangir: Sultan III. Mustafa;
İlhami: Sultan III. Selim.
Soru: Osmanlı tarihinde, İstanbul’un fethinden önce en çok yaşayan hükümdar kimdir?
Cevap: Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’dir. 78 yaşında ölmüştür.
Soru: Tahta çıkma açısından en yaşlı ve en genç padişah hangileridir?
Cevap: En küçük yaşta tahta geçen padişah Sultan IV. Mehmed’dir. Padişan olduğunda 6 yaşındaydı. En yaşlısı ise 64 yaşında tahta geçen Sultan V. Mehmed Reşad’dır.
Soru: Osmanlı tarihinde en uzun ve en kısa saltanat süren padişahlar hangileridir?
Cevap: En uzun hüküm süren padişah Kanuni Sultan Süleyman (46 yıl), en kısa hüküm süren Padişah ise Sultan V. Murad’dır (93 gün).
Soru: Ordu başında savaşa gitme geleneğini terk eden ilk Osmanlı padişahı kimdir?
Cevap: Sultan II. Selim’dir (Sarı Selim).
Soru: Hangi padişahlar öldürülmüştür?
Cevap: Sultan I. Murad (Birinci Kosova zaferinden sonra, merhamet gösterip huzuruna aldığı Sırplı bir asilzade tarafından kalleşçe şehid edildi), Sultan II. Osman (Ayaklanıp siyasete bulaşan Yeniçeri ve Sipahi generalleri tarafından katledildi), Sultan III. Selim (ayaklanma sonucu önce tahttan indirildi, sonra katledildi), Sultan Abdülaziz (Siyasi muarızları tarafından makasla bilekleri kesilerek öldürüldü), Sultan İbrahim ve Sultan IV. Mustafa...
Soru: Osmanlı Devleti’nin en geniş sınırlarına ulaştığı dönemin padişahı kimdir?
Cevap: “Avcı” lâkabıyla meşhur Sultan IV. Mehmed. Etki alanlarıyla birlikte 22 milyon kilometrekareyi bulmuştu.
Soru: Osmanlı tarihinde kaç padişahın ölümü bir müddet gizli tutulmuştur. Bu padişahlar hangileridir?
Cevap: 7 padişahın ölümü gizli tutuldu. Bunlar sırasıyla Çelebi Mehmed(41 gün), Sultan II. Murad (12 ya da 16 gün), Fatih (1 gün), Yavuz (9 gün),Kanunî (48 gün), Sultan II. Selim (7 gün) ve Sultan III. Murad (11 gün)...
Bazıları savaş sırasında öldüğü, bazıları da kargaşa çıkmasından korkulduğu için ölümleri bir süre saklanmış, ancak tahtın yeni sahibi “cülus” edip karışıklık çıkma ihtimali bertaraf edildikten sonra halka ve orduya açıklanmıştır.
Soru: Osmanlı padişahları arasında en fazla çocuğa sahip olan hangisidir?
Cevap: Sultan III. Murat... 100 ile 130 arası çocuğu olduğu söylenmektedir.
Soru: Osmanlı hâkimiyeti hangi padişah döneminde Okyanusa dayanmıştır?
Cevap: Sultan II. Selim döneminde.
NOT: Hayatını Kur’an ve iman hizmetine vakfetmiş Mehmed Kırkıncı Hoca’mın vefatı bendenizi derin bir teessüre gark etti. Kendilerine Allah’tan rahmet, yakınlarına ve tüm dava arkadaşlarına sabr-ı cemil niyaz ediyorum.
Osmanlı Devleti’ni tanımak...
Son güncelleme: 02 Mart 2016 07:27
İnsanın kudsiyeti “ete kemiğe bürünmüş” olması değil, “Ahsen-i Takvim”üzere yaratılmasıdır...
Sistem bu çerçevede kurulduğu için, farklı inançlar devlet tarafından da müsamaha ile karşılanmış, her dinden, her ırktan insana “özgürce yaşama”hakkı tanınmıştır.
Osmanlı’nın hayat tarzının kaynağı, kuşkusuz Kur’an’dır. Devlet dâhil, Müslüman hayatlar bu esas çerçeveye oturmuştur.
Osmanlı insanı bir niyetini mutlaka “İnşallah” diye perçinler...
Her işe, “Bismillah” ile başlar...
Her adımını, “Tevekkeltü Alellah” diye atar...
Kızınca, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh...” der...
Hayretini, “Hay Allah!..”, “Allah Allah” ya da “Lailahe illallah” diye ifade eder...
Hayreti derinleşince, “Fesübhanallâh!” çeker...
Haksızlığa uğrayınca, “Hasbünallâh!..” diyerek Allah’a havale eder...
Gözü yılınca da “Neuzubillah!” diyerek yaka silker...
Yani Osmanlı’nın hayreti de, öfkesi de zikir kokuludur. Saraylar, konaklar ve evler âyetlerle süslüdür. Meselâ bugünlerde çokça tartışılan Harem’in giriş kapısının üzerinde “Başkasının evine haberli giriniz ve selâm veriniz” anlamında bir âyet-i kerime yazılıdır.
Büyük salonun (taşlık) duvarları “Ayetel Kürsi” ile süslüdür... Ayrıca hat sanatının çeşitli karakterleriyle yazılmış pek çok hadis duvarları süslemektedir.
Bu hayat tarzını inceleyen Fransız seyyah M. de Thevenot, şunları yazıyor:
“Osmanlılar, çok dindar, çok insancıl, şefkat ve merhamet sahibidirler. Gönülleri dîn gayreti ile doludur. İslâmiyeti bütün cihana yaymayı kendilerine görev bilirler. Birbirleriyle vuruşup dövüşmezler... Bizde sıkça rastlanan düello, onlarda âdetâ bir meçhuldür. Bunun sebebi de çok sevip candan bağlı oldukları dinin, içki ve kumar gibi iki büyük kötülük ve düşmanlık kaynağını kurutan hâkimane siyasetidir.”
Osman Gazi’nin maneviyat önderi ve kayınpederi Şeyh Edebali’yi önceNeşri Tarihi’nden okuyalım:
“...Osman Gazi’nin halkı arasında bir Şeyh-i Aziz var idi: Edebali derlerdi. Gayret Sahibi kimselerdendi. Halkın itimadını almış tüm illerde meshur olmus idi. Dünyası sonsuzdu. Kendine derviş yolun tutarlardı. Hatta derviş deyü lâkap iderledi. Bir zaviye yapıp gelen ve gidene hizmet ederdi. Zaman zaman Osman Gazi dahi ona misafir olurdu.”
Zaviyede misafir kaldığı bir gecenin sabahında, onu namaza kaldırmaya gidenler, yatağını bozulmamış, kendisini ise ihtiram duruşunda bekler buldular.
Gözleri rahledeki Kur’an’daydı. Kur’an’a saygısından dolayı sabaha kadar ayakta beklemişti. Durumu Şeyh Edebali’ye bildirdiklerinde, Osman Bey’e sordu:
“Neden uyumadın?”
Osman Bey boynunu büktü, içten gelen bir teslimiyet içinde fısıldadı:
“Kelam-ı Kadim karşısında ayaklarımı uzatıp uyumayı içime sindiremedim.”
Rivayete göre, Şeyh, “Kelam-ı Kadim’e duyduğun bu hürmet yüzünden Allah neslini aziz edecek” diyerek, kızını Osman Gazi’ye nikâhlamaya, bu olay üzerine razı oldu.
Ölüm halindeyken, oğlu Orhan Gazi’ye yaptığı vasiyet de, “Kur’an insanı”kimliğinin hayata son yansıması gibidir:
“Bak oğul, Allah’ın emirlerine aykırı işler işlemeyesin... Bilmediklerini ulemadan sorup öğrenesin... Farklı inançlara mensup olanları hoş tutasın... Zalim olmayasın... Alemi adâletle şenlendiresin... Allah için cihadı terk etmeyesin... İlim ehlini el üstünde tutasın... Ulemaya riayet eyleyesin ki, din işleri nizam bulsun... Askerlerine ve dünya malına gurur getirip doğru yoldan uzaklaşmayasın... Bizim mesleğimiz Allah yoludur, maksadımız İ’la-yı kelimetullahtır. Dâvamız kuru kavga ve cihangirlik dâvası değildir.”
Yalnız Orhan Gazi değil, Kur’an referanslı bu vasiyete bütün Osmanlı hükümdarları bağlı kaldılar. Kur’an’a saygı ve bağlılıkta ise yine Osman Gazi’yi örnek aldılar. Kur’an ilimleriyle uğraşan alimleri daima koruyup gözettiler, baştacı ettiler.
Osmanlı Devleti’ni “ebed müddet” yaparak dünya önderi ve örneği haline gelmesini sağlayan sır, “Kur’an sırrı”dır!..
Bugün 7 ziyaretçi (9 klik) kişi burdaydı!
Osmanlı’da insan ve Kur’an
Son güncelleme: 04 Mart 2016 07:22
Osmanlı’da çocuk yetiştirmenin en önemli unsuru Kur’an’dı...
Hem ailede, hem de Osmanlı eğitim sisteminde Kur’an-ı Kerim eğitimi her şeyin önünde yer alırdı...
Osmanlı evlerinde akşamları mutlaka birkaç sayfa (en azından birkaç âyet) Kur’an okunur, Cuma geceleri ise sabahın ilk ışıklarına kadar sürerdi.
Amaç mübarek geceyi Allah kelamıyla iç içe geçirmek, bu konuda da çocuklara örnek olmaktı.
Belli yaşlarda mahalle mektebine gönderilen çocuklar, “besmele” ile eğitime başlar, önce Kur’an ve tecvit öğrenirlerdi.
Bu mekteplerin ders programının temeli Kur’an ve îman eğitimiydi.
Kur’an eğitimi konusunda Osmanlı devlet sistemi son zamanlarına kadar dikkat ve hassasiyet göstermiştir.
19. yüzyılda yayınlanan ferman buna şahittir. 1828/29’larda (1244) bazı ailelerin çocuklarını okuldan alıp çıraklığa vermesi yaygınlaşınca zamanın padişahı İstanbul kadısına hitaben şu mealde bir ferman göndermiştir:
“Bir müddetten beri ehl-i İslâm içinde, tâlim ve terbiye-i sıbyân hususuna ehemmiyet verilmez olduğunu, çoğunlukla insanların çocuklarını altı yedi yaşlarında mektepten alıp sanata verdiğini ve bu yüzden de halkı cehâletin istilâ eylediğini duydum. Bundan böyle herkes evlâdına buluğ çağına kadar tecvit ve ilmihâl dersleri aldırsın, çocuklar şerâit-i İslâmiyyeyi öğrensin, bunları öğrenmedikçe, mektepten alınıp ustaya verilmesin.”
Osmanlı müesseseleri ve devlet teşkilatı hakkında yedi ciltlik bir eser yazan Mouradgea d’Ohsson şöyle diyor:
“Osmanlı Türkleri, diğer fazîletleri kadar nâmuskârlık, dürüstlük ve doğruluk gibi Kur’ân’ın en kıymetli ahkâmına dayanan meziyetleri itibariyle de şayân-ı takdîrdirler. Onların medh ü senâ edilecek meziyetlerinden biri de, verdikleri söze sâdık olmalarıdır. Onlar, başkalarını aldatmaktan ve emniyeti suistimal ile bir kısım insanların saflığından istifâdeye kalkışmak ve istismar etmekten büyük bir vicdan azâbı duyarlar. Kendi aralarındaki bütün muâmelelerine yerleşmiş bulunan bu kemâli, hangi dîn ve mezhebe mensub olursa olsun, bütün yabancılara karşı da aynı şekilde gösterirler. Bu noktada müslimle gayr-i müslim arasında hiçbir fark gözetmezler. Çünkü onlar, her türlü gayr-ı meşrû kazançları İslâmiyet bakımından haram sayarlar ve meşrû olarak kazanılmamış bir servetin ne bu dünyada, ne de ahirette hiçbir hayrı olamayacağına kesin olarak îmân ederler.”
Buna benzer daha pek çok örnek var...
Hepsi için ne zemin müsait, ne de zaman.
Pek çok Osmanlı padişahının saatlerce Kur’an okuduğunu, Kanuni Sultan Süleyman’ın isminin Kur’an açılarak (Tefe’ül) verildiğini, Fatih’in Kur’an’ı dokuz yaşında ezberlediğini ve sürekli tekrarladığını, Yavuz’un Hırka-i Saadet’de 24 saat Kur’an okuyan hafızlar arasına kendi adını da yazdırdığını söyleyerek konuyu bitirelim.
Son sözüm şu olabilir: Kur’an’la irtibatımızı artırmamız lâzım.
Hilafet, Atatürk, İnönü, Türkiye...
Son güncelleme: 05 Mart 2016 07:12
Hilâfetin kaldırılışının 91. Yıldönümünde (03 Mart 1924), Atatürk’ün hilafetle ilgili konuşmalarından birini veriyorum... Şöyle diyor:
“Efendiler! Ulusumuzun uzun yüzyıllardanberi hanlar, hakanlar, sultanlar, halifeler elinde, onların baskı ve ezinci (zulmü) altında ne denli ezildiğini, onların açgözlülüklerini doyurma yolunda ne denli büyük yıkımlara ve yitiklere (kayıplara) uğradığını düşünürsek, ulusumuzun egemenliğini eline almış olması olayının tüm ululuk ve önemi gözlerimizin önünde belirir...”
Şöyle devam ediyor: “Türk ulusunun tam anlamıyla efendi olarak yaşaması, ancak o, gereksiz ve anlamsız olduktan başka, varlıkları yalnızca zarar ve yıkım getiren o makamların (saltanat ve hilafetin Y.B.)ortadan kaldırılmasıyla olanaklı olabilirdi.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Türk Inkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları 1959, sayfa 173–182).
İzmir İktisat Kongresi’nde de şunları söylüyor: “Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Romenler sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişler; bizim milletimiz de böyle fatihlerin arkasında serseriliketmiş...” (Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı, Atatürk’ün Söylev ve Demeçeri I-III... Türkiye İktisat Kongresi’ni Açış Söylevi İzmir 17 Şubat 1923).
Buna göre, İstanbul fethi bir varlık iddiası değil (Fatih’ten ve fetih ordusunun ruhaniyetinden özür diliyorum) “serserilik”tir!..
Anadolu’ya ve İstanbul’a ebedi hâkimiyetin vazgeçilmez unsuru olan Balkanlar’ı fethetmek (ki Orhan Gazi döneminde başlamış, yüzyıllar boyu sürmüştür) dahi “serserilik”ten ibaret bir “macera”dır!..
Şimdi yaşadıklarımız nedir o zaman?..
Birinci Dünya Savaşı öncesinde adım adım Balkanlar, sonrasında hızlaOrtadoğu elimizden alınmış, nihayet, 100 yıl kadar sonra, şer güçlerin gözü Anadolu’ya dikilmiştir: Anadolu’nun bir bölümünü “Kürdistan”a,bir bölümünü “Ermenistan”aikram eden haritalar, Batı medyasında yayınlanmaktadır.
Enver Paşa haklı çıkmış, Balkanlar’dan mahrum bir Anadolu’yu elde tutmak fevkalâde zorlaşmıştır. Bugün Türkiye, kendi öz varlığını koruyabilmek için, sözün tam mânâsıyla “yedi düvel”le cedelleşmektedir. Geçelim...
Atatürk, ders kitaplarına kaynak yapılan “Nutuk” isimli hatıratında ise hilâfetten şu şekilde bahsediyor: “Hilafet vaziyetine gelince, ilim ve fennin nurlara müstağrak kıldığı hakiki medeniyet âleminde gülünç telakki edilmekten başka bir mevzuu kalmış mıydı?” (M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 14).
Hâlbuki TBMM’nin hazırlık aşaması sayılan Sivas Kongresi’nde şu mealde and içmişti: “Makam-ı Celil-i Hilafet ve Saltanata, İslamiyete, Devlete, millete ve memlekete manen ve maddeten hizmetten başka bir gaye takip etmeyerek... çalışacağıma... namusum ve bilcümle mukaddesatım namına vallah, billah...” (Sivas Kongresi Tutanakları, Haz.Uluğ Iğdemir, Ankara 1969, sayfa 5, 3).
Sultan Vahideddin’e çektiği şu telgrafı da ekleyin: “Millet bağımsızlığına kavuşsun, saltanat makamı ile yüce ve büyük hilafet yok olmaktan kurtulsun. Sonsuz bağlılığımın daima artmakta olduğunu bildirerek buna inanmanızı rica ederim.” (Meclis tutanakları: TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, İçtima senesi 1, İçtima 2, 24 Nisan 1920, celse 1, cild 1, sayfa 11).
Şimdi de Lozan Andlaşması’nın mimari (mi sahi?) İsmet İnönü’yü dinleyelim:
“Tarihin herhangi bir devrinde, bir halife, zihninden bu memleketin mukadderatına karışmak arzusunu geçirirse o kafayı behemehal koparacağız!” (Aktaran: M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1969, cild 2, sayfa 843).
Oysa aynı İsmet Paşa, 15 Kasım 1922’de Crillon Oteli’nde (Paris) gazetecilerle yaptığı sohbette şunları söylemişti:
“Türk Milleti’nin kat’iyyen Makam-ı Muallâ-yı Hilafet’in (yüce hilâfet makamının) müdafii ve hadimi (savunucusu ve hizmetçisi) olmaktan bir an geri kalmayacağını söyleyebilirim. Size ve sizin vasıtanızla bütün Müslümanlara diyebilirim ki, Hilafet her zaman olduğu gibi dinen pek sıkı merbut (bağlanmış) olduğumuz gibi icab ederse onun müdafaası için son damla kanımızı dökmeye her zaman hazırız. Türk Milleti İslamiyet’in kılıncı olmakla müftehirdir.” (Müslim Standart Gazetesi, 17 Kasım 1922).
İlgisi yok gibi gözüküyor, ama Mason localarının arşivleri bir açılsa, kim bilir ne ilginç belgeler okuruz!
“Tarihe Adını Yazdıran Kadınlar”
Son güncelleme: 08 Mart 2016 07:43
08 Mart Dünya Kadınlar Günü münasebetiyle çeşitli kurum ve kuruluşların yaptığı etkinliklerin bazılarına bendeniz de dâvet edildim…
Tenezzül buyurdukları için, hepsine teşekkür ediyorum. Fakat benim bu konuda görüşlerim biraz farklı. Bu tür özel günlerin “sömürü amaçlı”olarak kapitalist ağalar tarafından uydurulduğunu düşünüyor, “Anneler Günü”, “Babalar Günü”. “Sevgililer Günü” gibi “Kadınlar Günü”nün de“ismiyle müsemma” olarak kutlanmadığına inanıyorum.
Çoğunlukla “para harcama vesilesi” yapılıyor.
Her neyse:Bu münasebetle Fatih Belediyesi “Tarihe Adını Yazdıran Kadınlar” konulu bir sergi hazırlamış…
“Türkiye’de mesleklerinde öncü 19 kadına ait ülkemizdeki ünlü ressamlar tarafından yapılan yağlı boya resimler, yine öncü kadınlara ait heykel büst ve onlara ait fotoğraflı biyografi kolajları yer alacak”mış...
“Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir’in ev sahipliğinde gerçekleşecek sergi açılışına Türkiye’nin ilk FIFA kokartlı kadın futbol hakemi (Fatihli)Lale Orta, Sinema TV Oyuncusu–Belgesel sunucusu Yasemin Balık, Polis Başmüfettişi (emekli) İnci Aksoy gibi değerli isimler katılacak”mış... (İfadeler davetiyeden alıntıdır).
“Tarihe Adını Yazdıran Kadınlar” başlığını görünce, doğrusu heyecanlanmıştım…
Sandım ki, Hz. Havva (irade timsali), Hz. Hacer (çölde en olmayanı [su] bulan kadın timsali), Hz. Meryem (erkekler dünyasına meydan okuma timsali), Hz. Asiye (Firavun’un sarayında Hz. Musa’yı yetiştiren zekâ timsali), Hz. Hatice (eşine destek timsali), Hz. Ayşe (âlim kadın timsali)Hayme Ana (Osmanlı Devleti’nin çekirdeğini yüreğinde taşıyan kadın=Ertuğrul Gazi’nin annesi)…
Hürrem Sultan, Mihrimah Sultan ve Kösem Sultan başta olmak üzere, hayır sahibi pek çok Osmanlı valide sultanı, ardından Çanakkale Savaşlarının ve Milli Mücadele’nin fedakâr, vefakâr kadınları: Hatice Hanım, Nezahat Onbaşı, Zeynep Mido Çavuş, Safiye Hüseyin, Kara Fatma, Tarsuslu Yirik Fatma, Ayşe Hanım, Gördesli Makbule Hanım, Tayyar Rahmiye Hanım, Binbaşı Ayşe Hanım, Süreyya Sülün Hanım, Nene Hatun, Nezahat Hanım…
İsimlerini gerçekten tarihe yazdırmış daha pek çok kadın kahraman!..
Davetiyenin ayrıntısını okuyunca, doğrusunu isterseniz, büyük bir hayal kırıklığına uğradım…
Elbette adı geçen hanımefendiler de son derece değerlidir, hepsine saygılarımı sunuyorum; ama Fatih gibi, hayata kubbeler serpiştirmiş, her köşesi tarih kokan ve zaten bu yüzden “Tarihi Yarımada” denen semte yakışan, “Kadınlar Günü”nde, tarihe yön vermiş kadınlarımızı hatırlamak olmalıydı.
En azından, “Adını tarihe yazdırmak” iddiası bu kadar kolay harcanmamalıydı!
Zaten “kadınlarımız” her daim, her vesile ile harcanmıyor mu zaten?..
Özel günler ve “kadına saygı” nutukları eşliğinde, kadın sömürülüyor!..
Kadın dövülüyor, hatta öldürülüyor!..
Ya tümüyle “yok” sayılıyor ya da kendi fıtratının dışında bir yaşam tarzı dayatılıyor!
“Ar” duygusu erkeklerden daha yoğun olmasına rağmen, “eğlence dünyasının çerezi” olmaya zorlanıyor…
Podyumda “askı” muamelesi görüyor!
Kumarhanede, meyhanede yararlanılıyor…
“Annelik” sıfatı bile evlilik programlarında zir ü zeber ediliyor!..
“Erkekler dünyası”nın dayatmaları yüzünden, gitgide yaradılış hikmetinden koparılıp daha çok “erkeksi”leştiriliyor!
Hâlâ onun üstünden siyaset, onun üstünden ticaret, onun üstünden ideoloji yapılıyor, onun üstünden kavgalar üretiliyor!
Demek ki, “Dünya Kadınlar Günü” kocaman bir yalandır!
Bu durumda neyi kutluyoruz, anlamadım?
“Sebep-sonuç ilişkisi”
Son güncelleme: 09 Mart 2016 06:35
“Sebep-sonuç ilişkisi” denilen bir kavram var ki, ekonomi, siyaset, sosyal hayat, tarih bu ilişki ile anlam kazanır…
Sonucu sebepten kopardığınız zaman, alabildiğine anlamsızlaşır; bu yüzden, sonuçlar, sebeplere bağlı olarak izah edilmelidir.
Basit bir misal: Diyelim ki, sınıfta kaldınız. Soracaksınız: “Sebebi ne?”
Yeterince ders çalışmamanız…
Eğer bu sebebi ortadan kaldırırsanız, sınıfta kalmanız anlamsızlaşır, izah edilemez olur.
Bu sonucu kendinize izah etmek ya da başkalarını ikna etmek için, bu kez, mazeret uydurmaya başlarsınız…
Hoca size takmıştır… Bir şekilde size düşman olmuştur… Zalimdir, gaddardır, adaletsizdir, zulmetmekten zevk alan bir tiptir!
Başka bir örnek: Diyelim ki, iflas ettiniz. Çünkü: Ya işinize dört elle sarılmadınız…
Ya yönetmeyi beceremediniz…
Ya hesabınızı düzgün tutmadınız…
Ya da bilginiz-beceriniz bu konuda yetersiz kaldı…
Sonuç: İflas…
Şimdi gelin sonucu sebepten koparıp olaya tekrar bakalım…
Ne çıkar ortaya? Hiç sebep yokken, yani durup dururken iflas çıkar!
Mantıksız ve izahsız bir durum doğar: O kadar ki, ders alma imkânınız bile ortadan kalkar.
Biz böyle izahlara bayılıyoruz. Suçu-günahı başkalarına yüklüyoruz. Kendimizi temize çıkarıyoruz.
Olay izahsız kaldığı için de ders alamıyor, ders alamadığımızdan dolayı, yanlışları sürekli tekrarlıyoruz.
Ne derler bilirsiniz: “Ders alınsaydı, tarih tekerrür etmezdi”.
Bugün yaşadıklarımıza gelirsek…
Bazı medya gruplarına, bu arada İpek ve Boydak gibi bazı holdinglere kayyım atanmasını, sebeplerden koparıp değerlendiriyoruz…
Bunun sonucu olarak ortaya bir “baskı”, hatta “zulüm” manzarası çıkıyor…
“Hükümet yayın organlarına el koymuş” oluyor!...
“Holdinglere el koymuş” oluyor!..
“Basın özgürlüğü çiğneniyor!”
“İş âlemi allak-bullak ediliyor!”
Şu halde, “Türkiye’de diktatörlük var!”
Diktatörlüğün başında ise “Tiranlar”, “Nemrudlar” var!
Nihai hüküm: “Bu iktidarı yıkmak şart!”
“Yıkılana kadar da, PKK ile, PYD ile, HDP ile ve yerli-yabancı tüm şer odalarıyla işbirliği yapmak meşru!”
Bazıları böyle bakıyor. Hâlbuki bu bir sonuç: Bu noktaya gelişin bir yığın sebebi var…
Kendinizde olmayan güçler vehmedip, size “hizmet” için verilen desteği, devlet, hatta devletler yönetme ihtirasına kurban etmeseydiniz…
Hükümet darbesi plânlamasaydınız, savcılarınıza, mevcut Başbakan’dan“dönemin başbakanı” olarak bahseden iddianameler hazırlatmasaydınız…
“Tele-kulak” yöntemleriyle devlet yöneticilerini ve ailelerini dinlemeseydiniz…
Yandaşlarınıza MİT TIR’larını bastırıp devlet sırlarını ifşa etmeseydiniz ve bu türden casusluk olaylarına bulaşmasaydınız, bugünkü sonuç ortaya çıkmayacaktı.
Gazetelere, televizyonlara, holdinglere kayyım atanmayacak, “başınız”başta olmak üzere, önemli isimleriniz yurtdışına kaçmayacak, ortalık karışmayacak, sonuç olarak ülke ve “hizmet” zarar görmeyecekti…
Zarar verdiniz, zarar görüyorsunuz! “Zulüm” diyorsanız da vaktiyle yaptığınız zulmün neticesidir!
Dünya hâlâ “etme bulma dünyası”dır.
Üzgünüm. Hem de çok. Ama çatışma başlar başlamaz uyarmış, “Bu sevdadan vazgeçin” demiştim. Cevap olarak kitaplarıma “ambargo”koydunuz. Şimdi de size “ambargo” kondu. Buna rağmen gerçekten çok üzgünüm. Büyük, dünya çapında bir “hizmet”i heba ettiniz. Umutlarımızı tökezlettiniz. Ellerimizi böğrümüzde bıraktınız.
Hâlâ bir şansınız var: “İnat”tan vazgeçip “ihlâs”a dönün!
“Atatürkçü-laik çizgi”
Son güncelleme: 11 Mart 2016 08:28
Malum: Yıllardan beri her şey “Atatürkçü-laik çizgi”de şekilleniyor...
Başta siyasi partiler olmak üzere, bu ülkede herkes “Atatürkçü”, herkes“laik”!..
Cumhuriyet “Atatürk cumhuriyeti”, Parlamento “Atatürk Meclis’i”, eğitim“Atatürkçü-laik eğitim”, ordu “Atatürk ordusu”...
Medya öyle, üniversite öyle, aydınların çoğu da öyle...
Buna rağmen kimi Kemalistler (ya da Kemalist geçinenler) Atatürk’ü anlatamadıklarından, çizgisini koruyamadıklarından, ilkelerine yeterince sahip çıkamadıklarından yakınıyorlar.
Bunda bir terslik var gibi sanki...
Devletin imkânları dâhil, kullanılan onca imkâna ve geçen onca yıla rağmen bir konu anlatılamamışsa, ortada ya bir yeteneksizlik ya da bir samimiyetsizlik aranır.
Aslında “samimiyetsizlik” hepimiz için söz konusudur. Zira hepimiz dönem dönem zindanla, dipçik arasında yaşadık, yaşıyoruz. İdeolojik dayatmalara maruz kaldık, kalıyoruz...
Her tür dayatma insanı bozar! İnsanlar resmi beyanlarında başka, özel hayatlarında başka olmak zorunda kalırlar. O zaman da gerçek düşüncelerini açıklamak yerine, resmî görüşleri tekrarlayıp dururlar. Zamanla da durum ikiyüzlülüğe dönüşür: İçi başka, dışı başka olur insanların.
Bunu taa ilkokul sıralarında öğrendik. Öğrendik mecburen, çünkü okulun kutsallarıyla ailenin kutsalları farklıydı. Ailenin kutsalları okulda, okulun kutsalları ailede geçmiyordu. İster istemez okulda farklı ailede farklı oluyorduk. Yani yaşımız küçük olmasına rağmen, “vaziyeti idare” etmeye çalışıyorduk.
Aradan yıllar geçti. Geldiğimiz noktadan ne millet memnun, ne de devlet. Sürekli krizlerle boğuşuyoruz.
Sistemin parçası olan bütün kurumlarda aşınmalar, tıkanmalar, çözülmeler, hatta çökmeler var (Tuhaflığa bakın ki, kalkınma adına Türkiye’de ne yapıldıysa, Kemalist kesimin “irticacı” saydığı iktidarlar döneminde yapıldı. Hangi yatırıma baksanız altında ya Adnan Menderes’in, ya Süleyman Demirel’in, ya Turgut Özal’ın, ya da Recep Tayyip Erdoğan’ın imzası var).
Hatta çok kısa süre başbakanlık yapmasına rağmen, rahmetli Erbakan Hoca bile “havuz sistemi” gibi önemli yenilikler gerçekleştirdi.
Kemalistlerin “Atatürkçü” saydığı ve çok sevdiklerini belli ettiği isimlerin ise taş üstüne taş koyduklarını gören yok.Ne İnönü’nün köklü bir armağanı var ülkeye, ne Ecevit’in (Mesudiye köykenti hariç), ne Baykal’ın, ne de herhangi bir “solcu” siyasetçinin: Öylesine geldiler ve gittiler. Şimdiki CHP ise umut bile veremiyor.
¥
Arada bir atağa kalkmamıza rağmen,nutuklarımızı süsleyen “Atatürkçü laik Türkiye” gerekli başarıyı nedense gösteremedi. Dünkü eyaletimiz (‘lâf ola hesabı değil, daha dün denebilecek bir tarihte, 1821’de bizden bağımsızlığını kazandı) Yunanistan’a bile “yaşam kalitesi” açısından 65 basamak alttan bakıyoruz (Dünya ülkeleri arasında ise 85. basamakta duruyoruz).
Çünkü Türkiye geçmişte (otuzlu, kırklı yıllarda) yaşıyor. Türkiye’nin yolu sloganlarla, şablonlarla sık sık kesiliyor. Gereksiz tartışmalara itiliyoruz. İfrat ile tefrit arasına sıkışmışız.
Siyasî iktidarlar hem geçmişte yaşayan etkililerle savaşmak, hem de geleceği inşa etmek açmazında, zorlanıyor...
İmam hatip okullarının önünü açtık, ama hâlâ ders kitaplarını değiştiremedik...
Başörtüsünü Meclis’e soktuk, ama anayasayı özgürleştiremedik...
Yeni bir sürü cami yaptık, ama Ayasofya’ya ayakkabılarla girmeyi engelleyemedik...
Köprüler, otoyollar, metrolar inşa ettik, ama insan inşa edemedik!
Her büyük hamlenin önü bir şekilde tıkanıyor.
Kısacası Türkiye’nin bir “büyük inkılâb”a ihtiyacı var! Başkanlık sistemi bu yolu açabilirdi, zaten bu yüzden organize bir direnişle karşılaşıyor.
Sorularla İstiklâl Marşımız
Son güncelleme: 12 Mart 2016 06:32
Biliyorsunuz 12 Mart (1921) İstiklâl Marşı’mızın TBMM’de kabulünün yıldönümüdür. Bu münasebetle çokça sorulan bazı sorulara cevap vermek istiyorum.
Milli Marş’ımız neden “Korkma” diye başlıyor? Bazıları, “Biz Türkler hiçbir şeyden korkmayız” diyorlar ve Âkif’i eleştiriyorlar?
“Kork” diye başlamıyor ya, “korkma” diye başlıyor. Neden korkma peki? Şafaklarda dalgalanan bayrağın sönmesinden (dalgalanmamasından), yerine başka bayraklar çekilmesinden, yani ülkeni ve özgürlüğünü kaybetmekten “korkma!”
Bu kelimede “Akıbet biz kazanacağız” mesajı var. Bu açıdan İstiklâl Marşı’mız, umuttur, ufuktur, tesellidir, kuvvet aşısıdır, tam bir moral-motivasyon kaynağıdır.
Başka ülkelerin marşları gibi, öyle her şeyin hallolduğu, işlerin yoluna girdiği, bağımsızlığın tam anlamıyla kazanıldığı bir dönemde yazılmadı; Yunan toplarının sesi TBMM’den bile duyulduğu ve Meclis’in Kayseri’ye taşınmasının tartışıldığı bir alacakaranlık kuşağında yazıldı.
Çanakkale ile birlikte 18 sene aralıksız savaştırılıp yorgun düşürülmüş bir milletin haykırışıdır o kelime; aynı zamanda, Medine’ye hicret sırasındaSevr Mağarası’na saklanan Peygamber Efendimiz’in, takipçilerden ürperen yol arkadaşı Hz. Ebubekir’i teselli için kulağına okuduğu âyetin ilk kelimesidir: “Korkma ey Ububekir, Allah bizimledir!”.
Yani İstiklâl Marşı’mızın ilk kelimesinde, Peygamber yüreğinin izi var!
2. “Bedrin aslanları ancak bu kadar şanlı idi” mısraında, Bedir’de savaşanlarla Çanakkale’de savaşanları eşitlemiş olmuyor mu? En büyük veli en küçük sahabiye ulaşamazken, bu nasıl mümkün olabilir?
Amaç birliği denen bir şey var: Bedr’in aslanları “Tevhid” uğruna savaşıyordu, Çanakkale aslanları da öyle. Sonuçta iki taraftan ölenler de şehitti. Yoksa bu benzetme mânevi rütbe açısından yapılmadı.
3. Neden ilk iki kıta okunuyor da, diyelim ki yedinci ya da onuncu kıtalar okunmuyor, bu seçim nasıl yapıldı?
İlk iki kıta, o tarihte henüz kafalarda bulunan, daha sonra ise yürürlüğe konulan devrimlere daha uygundu. Çünkü öbür kıtaların hemen hemen tamamında “Hakk”, “iman”, “şehit-şüheda”, “ezan”, “vecd”, “secde”, “İlahî”, “namahrem”, “din” ve “arş” gibi, din kaynaklı kelimeler yoğun biçimde geçiyor. Sanırım bu kelimeler, “Yeni Türkiye tasavvuru”na aykırı bulundu.
Yeni bir İstiklâl Marşı yazılamaz mı?
İlginçtir: Bu teklif hasta yatağında Mehmed Âkif’e de yapılmıştı, ama“Allah bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazmayı nasip etmesin!” diye tepki göstermişti.
Çünkü bu marş tuzu kuruların marşı değil, yüzyıllar boyu süren savaşların, kitlesel göçlerin, baskınların, katliamların, envai çeşit ölümlerin karanlık labirentlerinden gelen bir milletin sesidir.
Bir tane daha yazmak, aynı acılar kuşağından geçmeyi gerektirir.
Gerçi denenmiştir, hatta son yıllarda (28 Şubat sürecinde) Onuncu Yıl Marşı’nı onun yerine ikame etmeye kalkışan güçler de olmuştur, ancak hiçbiri tutmamıştır.
“Larda yüzen al sancak” gibi, yer yer heceleri bölen bir beste okuyoruz, daha iyisi yapılamaz mı?
Bugün okuduğumuz beste, Osman Zeki Üngör bestesidir ve ilk orkestra düzenlemesini, Ermeni vatandaşımız Edgar Manas yapmıştır.
Yarışmayla belirlenmiştir. 12 Şubat 1923’te yapılan beste yarışmasına 55 bestekâr katılmış, beğenilenler 1930’lara kadar kullanılmıştır. Yani bu konuda bir çeşitlilik söz konusudur.
Nihayet, Milli Eğitim Bakanlığı’nın talimatıyla, Osman Zeki Üngörbestesinde karar kılınmıştır. Elbette çok daha iyisi yapılabilir, hatta o dönemde seçilmeyen bestelerden bazıları, ses uyumu bakımından, şimdikinden çok daha iyidir. Ancak yerleşik kurallarla oynamak, kargaşa getirir. Böyle kalması daha iyi.
Cumhuriyet öncesinde Milli Marşımız var mıydı?
Yoktu. V. Murad ve Sultan Vahideddin hariç, her padişah kendi marşını yaptırmış (“Mahmudiye Marşı”, “Mecidiye Marşı”, “Hamidiye Marşı” gibi) ve dönemlerinde bu marşlar çalınıp söylenmişti.
I. Dünya Savaşı öncesinde, ısmarladığımız savaş gemilerini almak üzere Almanya’ya giden subaylarımız, devr-i teslim sırasında Almanların kendi milli marşlarını okumaları karşısında bocalamış, ardından toparlanıp,“Entarisi ala benziyor” türküsünü bir ağızdan coşkuyla okumuşlardı. Bazen de “Ay Dede” isimli çocuk şarkısı Milli Marş niyetine okunurdu.
“İhtisâb Kanunnâmeleri”nden birkaç örnek
Son güncelleme: 14 Mart 2016 06:35
Osmanlı’yı eleştirebilecekleri bir nokta bulunca, sevinçten çılgına dönen kesimlere içimden sormak geliyor: “Yahu siz hangi dinden, hangi millettensiniz?”
“Sizin mensup olduğunuz (Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Abaza, Arnavut, Arap, Romen, Sünni-Alevi, vs.) millet, Cumhuriyet kurulduktan, Atatürk başa geçtikten sonra mı var oldu?..”
“Ondan önceniz, daha önceniz, hatta çok daha önceniz yok mu?”
Öyle bir kafa yapısı ki, sanki cumhuriyetten önce yoktuk, tarih sahnesine cumhuriyetle birlikte çıktık!”
Zaten “Atatürk olmasaydı olmazdık!” diyerek kendi köksüzlüklerini tespit ve tescil ediyorlar!
Bu zihniyet açısından geçerli olabilir, ama böyle bir mazisizliği, köksüzlüğü, geleneksizliği ve basiretsizliği millete de bulaştırmaya çalışmak, en hafifinden beş bin senelik “devlet” tarihimize ve milletimize hakarettir: Kendi payıma şiddetle reddediyorum!
Öte yandan, Osmanlı’yı bir “savaş devleti” saymak da çok büyük bir yanlıştır. Osmanlı, özünden “fazilet” olan bir “Medeniyet Devleti”dir…
Hayatı (hayvanlar ve bitkilerle birlikte) kavramış, insanı hayatın özü saymış ve insanla ilgili her konu ile yakından ilgilenmiş, herşeyi kanuna-nizama bağlamıştır.
Kısacası, Osmanlı Devleti’nde “boşluk” “loşluk” ve “başıboşluk” yoktur. Bu“tüketici hakları” konusunda da böyledir.
Oysa bu konuda aldığım soruların çoğu şu şekilde başlıyor: “Osmanlı toplumu ‘tüketim toplumu’ olmadığı için tüketici hakları konusunda düzenlemeler yaptığını sanmıyorum ama…”
Aması-maması yok efendim, o konuda da bir takım düzenlemeler yapmıştır! Çünkü devletin görevi bir kişinin bile mağduriyetine göz yummamaktır.
İsterseniz Sultan İkinci Bâyezid dönemine ilişkin İstanbul, Bursa ve Edirne“İhtisâb (belediye diyelim) Kanunnâmeleri”nden bazı örnekler verelim (hatırlayalım ki, günümüzde kırmızı etin fahiş fiyata satılmasını koskoca bakanlık önleyemiyor).
“…Ve mahkeme kararıyla yiyecek ve içecek ve giyecek ve hubûbât-ki; çarşuda ve pazarda vardır-gözedilüb her meslek sahibi teftiş oluna. Eger kim terâzûda ve kilede ve arşunda (tartı ve ölçü aletlerinde) eksük bulunursa, muhtesib (belediye) haklarından gele…
“Etmekçiler (fırıncılar), uygun olarak alınan ekmeği narh üzere pâk işleyeler, eksuk ve çiğ olmaya. Etmek (ekmek) içinde kara bulunursa ve çiğ olursa, tabanına let uralar; eksük olursa tahta külâh uralar veyahud para cezası alalar. Ve her etmekçinin elinde iki aylık, en az bir aylık un buluna. Tâ ki, aniden bazara un gelmeyüb Müslümanlara darlık göstermeyeler.
“Aşçılar pişürdükleri aşı (yemeği) pâk (temiz) pişüreler ve çanakların pâk su ile yuyalar (yıkasınlar) ve tezgâhlarında kâfir olmaya. Ve iç yağiyle nesne pişürmeyeler. Ve bir akçelik eti her ne narh üzerine alurlar ise beş pare olur. Bir akçelik aş alanın aşına bir pâre koyalar. İki pulluk dahi etmek vereler. Bir akçelikden artuk alsalar ya eksük alsalar, bu hisâb üzerine vereler. Cemî Edirne’nin aşcıları ittifakiyle teftiş olundı. Ve kile ve arşun ve dirhem gözlenile; eksüği bulunanın hakkından geleler.
“Un kapanında (un kontrol istasyonunda) olan kapan taşlarını, mahkeme kararıyla muhtesib dâim görüb gözede. Tâ ki, hile ve telbîs (hile) olub un alan ve satan kimesnelere zarar ve ziyân olmaya.
“…Ve hamallar nalsuz at istihdâm etmeyüb ve dağ yükünün iki yükünden ziyâde götürmeye… Ve ayağı yaramaz bârgiri işletmeyeler ve at ve katır ve eşek ayağını gözedeler ve semerin göreler ve ağır yük urmayalar; zira dilsüz canavardır (hayvandır anlamında). Her kangısında eksük bulunursa, sâhibine tamam etdüre. Eslemeyeni (dinlemeyeni) gereği gibi hakkından gele…
“… Ve hammâllar (hayvanlara) ağır yük urmayalar (O tarihte hayvan haklarını teminat altına almak için kanun çıkartmak sadece Osmanlı ceddimize mahsus bir şefkat anlayışıdır)…
“… Ve sirke ve yoğurda su koymayalar. Su katıldığı anlaşılursa, teşhir edeler veyahud tahta külâh uralar, gezdireler.”
Yarın konuya devam ederiz inşallah…
Mutlu Hayatın Dokuz Altın Kuralı
Son güncelleme: 18 Mart 2016 07:43
Aydınlanma Çağı düşünürlerinin sanayi devrimi aşamasında oluşturdukları“hayat projesi”, kısaca söylemek gerekirse, tam anlamıyla din dışıydı.
Bunu zaten iftiharla söylüyor, “Bu projenin herhangi bir yerinde tanrıya yer yoktur” diyorlardı.
Kilise (din anlamında) devre dışına çıkarılmış, hayat bütünüyle üretim-tüketim ilişkisi üzerine oturtulmuş, para ve güç “yeni tanrı” olarak ilân edilmişti.
Çok çalışacaklar, çok üretecekler, ürettiklerini satıp paraya çevirecekler ve paranın gücü sayesinde mutlu yaşayacaklardı.
“Paranın gücü” silaha aktı, savaşlar ve terör yıkım üzerine yıkım getirdi, bölüşümdeki adaletsizlik ise yürek sızlatıcı boyutlara ulaştı: Mutluluk hâlâ kocaman bir serap, ya da masal dağının (Kaf Dağı) Zümrüd-ü Anka Kuşu...
Derin hayal kırıklığını bir süre için bilimsel buluşlarla teknolojik başarıların gölgesinde unutmaya çalıştılar...
Daha fazla kazanmak için, kendilerini başarıya kilitlediler...
Şöhret-servet peşinde bireysel başarılar inşa ettiler.
Kimileri bu anlamda çok meşhur, çok başarılı, çok zengin oldu: Ne var ki hâlâ mutlu değillerdi. Sanki bir şeyler eksikti hep. Hayatı anlamlandıran bir şeylerin yokluğu vardı...
Bilim, teknoloji, hatta servet, şöhret ve başarı hayata anlam katamıyordu. Toplumun anonim ruhunda kara bir boşluk büyüdükçe büyüyor, uyuşturucu, depresyon, terör, intihar ve boşanma olayları arttıkça artıyordu.
Hayat anlamsız gelmeye başladı. Hayata anlam katacak bir şeyler lâzımdı.
Bu aşamada dini yeniden keşfetti Batı, dedi ki: “Mutlu ve huzurlu olmak için Allah’a iman şart...”
“Yoğun stres altında yaşayan günümüz insanının Allah’a inanması direncini artırır, kendini olumsuzluklar karşısında daha güçlü ve daha iyi hisseder.” (ABD’nin Duke Üniversitesi’nden Dr. Harold Koening).
Şimdinin Batı dünyası, terör, savaş, mafya, kumar, içki, fuhuş, uyuşturucu, intihar, adaletsiz gelir dağılımı ve yoğun boşanma gibi olumsuzlukların ortasında oturmuş, başını ellerinin arasına almış düşünüyor: “Tıp teknolojisine şükran borçluyuz, ama ona tapamayız, çünkü bu konuda çok yetersiz kalır.” (Martin Marty-ABD).
Bilim ve teknoloji gelişip üretim-tüketim ilişkisi içinde zenginleşerek mutlu olacaklarına Batı dünyasında da artık pek kimse inanmıyor... (Zaten kapitalizmin çalmaya başlayan çanları, ekonomide de bir şeylerin ters gittiğini bağırıyor).
Bilim-teknoloji gelişip insanlar üretim-tüketim kıskacında zenginleştikçe dine ihtiyaç duymayacakları tezi de büyük acılar içinde iflas etti.
Şimdi vakit yeni çözümler üretme vakti...
“Yeni bir mutluluk reçetesi” arayan Batı, bulduklarını dünya ile paylaşmaya başladı.
Şimdilik ortaya “Dokuz Altın Kural” çıktı: “Mutlu Hayatın Dokuz Altın Kuralı”.
1. Allah’a iman...
2. Fiziksel (güzellik-çirkinlik-sakatlık gibi) ve ekonomik durumla barışık yaşayıp şükretmek...
3. Paraya ve dünyevi imkânlara gereğinden fazla değer vermemek...
4. Ulaşılabilir hedefler koymak (her varış bir mutluluktur).
5. Aile hayatı içinde yaşamak (İllionis Üniversitesi Psikoloji profesörü Ed Diener’in 15 yıl boyunca 30 bin Alman üzerine yaptığı deneyin sonucu).
6. İmkânları ve fırsatları başkalarıyla paylaşmak, yardımlaşmak(Vanderbilt Üniversitesi araştırması).
7. Yaşlılığı aile ortamında yaşamak (Stanford Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmayla, yaşlıların zor durumlarda daha iyi savaşabildiklerini ve belki bu sayede daha kolay mutlu olduklarını açıklıyor).
8. Zekâyı yapıcı şekilde kullanmak (cinlik-hinlik düşünmemek).
9. Başarının biraz da genlerle ilgili olduğunu bilmek ve kendini fazla zorlamamak...
Batı dünyası hayatı yeniden keşfetmeye çalışırken, biz maalesef eski Batı’nın batık metotlarıyla hayata yaklaşıp, ıskalıyoruz.
Kendimizi “başarı+para=güç” tutkusunda tüketiyoruz!
Türkiye’ye musallat olan terör örgütlerinin tarihi
Son güncelleme: 19 Mart 2016 06:48
Terörün tarihini Hz. Âdem’e kadar götürenler var. Ama biz o kadar eskiye gitmeyeceğiz. Sadece Türk varlığına musallat olan terör örgütlerinden söz edeceğiz.
“Haşhaşin” ve “Haşhaşinler” olarak anılan terör örgütü bunların ilki sayılıyor.
Onbirinci yüzyılda (1090 civarı) Şii bir “din adamı” olan Hasan Sabbah tarafından kurulmuş, önce İran, sonra Suriye civarında yayılmıştır.
Hasan Sabbah, tarihin kaydettiği en vahşi, en acımasız, aynı zamanda en plânlı-programlı terörist başlarından biridir.
1034-1124 yılları arasında yaşamıştır. Bir dönem, Büyük Selçuklu VeziriNizamülmülk’ün emrinde Selçuklu Devleti’nin hizmetine girmiş, devleti tanımış, yandaşlar edinmiş, daha sonra devletten ayrılıp Elbruz Dağı’nda kurduğu Alamut Kalesi’ne çekilmiş, dağın tepesine inşa ettiği kaleyi dünyanın ilk “Terör karargâhı”na dönüştürmüştü.
Masum gençlerin dini duygularını kullanarak ve çeşitli vaatlerde bulunarak saflarına kattı. Onları beyin yıkama operasyonundan geçirdi. Haşhaşla uyuşturup cennetle kandırarak kullandı. Kimini propagandist olarak, kimini diplomat olarak, kimini tüccar olarak, kimini de terörist olarak eğitti.
Örgütün ilk hedefi Selçuklulardı: Müritler üçer-beşer devlet kademelerine yerleşti. Selçuklu Devleti’nin şanlı veziri Nizamülmülk (Ebu Ali Kıvamuddin Hasan bin Ali bin İshak et-Tûsî [1018-1092]) başta müsamaha gösterdi. Hasan Sabbah’ın asıl niyetini fark edemedi. Bu yüzden Hasan Sabbah’ın iyi eğitimli, “dindar” görünümlü müritlerine devletin bütün kademelerini açtı. Onların devlet hiyerarşisinin emrinde değil, Alamut Kalesi’nin emrinde çalıştıklarını fark ettiğinde ise iş işten geçmiş, Hasan Sabbah’ın müritleri, çoktan “devlet içinde devlet” olmuştu.
Devlet istihbarat alamıyor, bürokrasi çalışmıyor, devletin üst kademesi hakkında, hırsızlıktan yolsuzluğa kadar envai çeşit olumsuz iddia dolaşıyor, algı operasyonlarıyla vezirler, hatta Sultan kirletiliyordu.
Bir süre sonra gerçek tüm delilleriyle ortaya çıkıp sırlar deşifre olacak,Haşhaşiler, devlet kademelerinden hızla temizlenmeye başlanacaktı. Ne var ki, bu iş hiç de kolay değildi. Kendilerini çok iyi saklıyorlar,“vatansever” görüntü altında vatana ihanet ediyorlardı.
Ancak, “Fitne gizli kaldığı ölçüde etkili olur” (Bediüzzaman). Nitekim devlet içindeki sızmalar fark edilince, Hasan Sabbah’ın etkisi kırılmaya başladı. O da dönemin en etkin terör aracı olarak suikastlara yöneldi.
İlk hedef, Selçuklu Devleti’ni siyaset ve eğitim alanında yaptığı atılımlarla ihya eden vezir Nizamülmülk’tü. Sonra sıra Sultan Melikşah’a gelecek, nihayet Hasan Sabbah Selçuklu tahtına oturup, Şiiliği ihya edecekti.
Haşhaşin Örgütü’ne müthiş bir disiplin ve katı bir hiyerarşi hâkimdi: Her grup, liderine gözü kapalı bağlıydı. Beyni uyuşturulmuş, iradesi yok edilmiş katiller, dini bir psikoloji içinde adam öldürmeye başladılar. Bunun için ok, zehir ve hançer kullanıyorlardı.
Tarihte kendilerinden önce pek görülmemiş bir askeri ve siyasi taktik geliştirmişlerdi: Propaganda silahı kullanıyorlar, “mağdur” ve “mazlum” rolü oynuyorlardı.
Etkin propaganda sayesinde, devleti ele geçirmek için operasyonlar yaptıklarını unutturmuşlar, durup dururken devletin üzerlerine geldiğine halkın bir kısmını inandırmışlardı.
Siyaseti ve dini taktik olarak kullanıp bir taraftan yandaşlarının sayısını sürekli artırırken, temel askeri taktik olarak da suikastlara yönelmişlerdi. Bu aynı zamanda bir güç gösterisiydi, bu gücün karşısında durulamayacağı inancını yaymaya çalışıyorlardı.
Zaman içinde bunun böyle olmadığı görüldü: Meşruiyetini milletten almayan hiçbir gücün ilânihaye etkili olamayacağı anlaşıldı.
Ama bu arada, başta Selçuklu Devleti’nin muhteşem veziri Nizamülmülkolmak üzere, pek çok değerli isim suikastlarda şehit edildiler.
Suikastı gerçekleştiren katil kaçmıyor, gülümseyerek öldürülmeyi bekliyordu. Çünkü mutlak mânada cennete gideceğine inandırılmıştı.
Hasan Sabah, arkasında güçlü bir silahlı örgüt ve korku bırakarak 1124 yılında öldü. Ama “Haşhaşiler” Moğol istilasına kadar ayakta kaldılar. Nihayet, Hülagü Han, “Terörist Üretim Merkezi” olarak yıllar boyu faaliyet gösteren Alamut Kalesi’ni 1256’da yerle bir etti.
Dünyaya tek büyük armağanı da bu oldu!
Türkiye’ye musallat olan terör örgütlerinin tarihi-2
Son güncelleme: 22 Mart 2016 06:43
Osmanlı yönetiminden genellikle memnun olan Ermeniler, zaman içinde yabancı devletlerin kışkırtmalarıyla “milliyetçilik” davası gütmeye başladılar.
1885’ten sonrasında üç Ermeni İhtilal Örgütü kuruldu: Mıgırdıç Portakalyan önderliğinde kurulan Armenakan Partisi bunlardan biridir.Mıgırdiç Terlemezyan (Avetisyan), Grigor Terlemezyan, Ruben Şatavaryan, Grigor Adian, Grigor Acemyan, M.Bartutciyan, Gevord Hancıyan, Grigor Beozikyan ve Garegin Manukyan gibi isimler Kurucular Kurulu’nda yer almıştır.
Mıgırdıç Portakalyan, Mikael Portakalyan’ın oğludur. Mikael, Osmanlı Devleti tarafından Paris’e eğitime gönderilmiş, okul sonrası 1858’de Bab-ı Ali Tercüme Odası’na girmiş, 1886’da Maliye Nezareti danışmanı, akabinde de Ziraat Bankası müdürü olmuş üst düzey bir Osmanlı yöneticisidir.
Zaten Ermenilerin çoğu devlet tarafından el üstünde tutulmuştur. Hatta Ermenilere “Millet-i Sadıka” (sadık millet) denmiş, Türklerden ayırt edilmemiştir.
Mıgırdıç buna rağmen baş kaldırmış, çocuk denebilecek bir yaşta siyasi faaliyetlere katılmış, “bölücü” faaliyetlere girişmiştir.
“Kan dökmeden özgürlük kazanılamaz” görüşü, kurduğu partinin gizli sloganıydı.
Mıgırdıç Portakalyan aslında öğretmendi. Bir ara Van’da okul bile açtı (1878), ancak “bölücü” fikirleri yüzünden Marsilya’ya sürüldü.
Sürgünde boş durmadı. Marsilya’da “Armenia Gazetesi”ni çıkardı, öğrencilerinden dokuzu da Armenaka Partisi’ni kurmuşlardır. Hem gazetesini, hem de Osmanlı Devleti aleyhine iftiralar içeren broşürleri Maraş üzerinden ülkeye sokuyor, gönüllü takipçileri tarafından bunlar ev ev dağıtılıyordu.
Temel gayesi bağımsız bir Ermeni Devleti kurulmasıydı.
Yurtdışında yaptığı görüşmeler sayesinde kendini Avrupa’ya tanıttı. Hatırı sayılır yardımlar aldı. “Ermeni Yurttaşlar Birliği” isimli gizli bir dernek kurdu. Yabancı devletlerin dikkatini “Ermeni meselesi” üzerine çekti.
Öte yandan Armenakan Partisi de faaliyetlerine devam ediyordu. Kitlesel bir isyan hazırlamaya çalışıyorlardı, ancak geniş kitleyi bir türlü harekete geçiremiyorlardı.
Ermeni çoğunluk Osmanlı idaresi altında yaşamaktan memnundu.
Kitlesel isyandan umudu kesince şiddete ve teröre yöneldiler.
Doğu Anadolu bölgesinde gerçekleştirdikleri terör eylemlerinde öncelikle yerel güvenlik güçlerini, zaptiyeleri, polis teşkilatlarını hedef alırken, sonraları sivil hedeflere yöneldiler…
Onlarca Müslüman önder katlettiler…
Halk “İllallah” dedi.
Bereket versin hükümet sert tedbirlere başvurdu. Üzerlerine hışımla gitti. Bir sürü şehit verdik. Buna rağmen örgüt dayanamadı ve dağılma sürecine girdi.
Hınçak, Taşnak ya da Ramgavar komitelerini doğurup tarih sahnesinden çekildi. Fakat hemen ardından, Rusya’dan sözde eğitim amacıyla Avrupa üniversitelerine gönderilip eğitilen yedi Marksist Ermeni genç tarafından“Hınçak Partisi” kuruldu.
Bunların Mıgırdıç Portakalyan ile yakın ilişkileri vardır. Yani teorisyen yinePortakalyan’dı. Onun arkasında ise İngiltere ve Fransa görülüyordu.
Bafra, Merzifon, Arnasya, Tokat, Yozgat, Eğin (Kemaliye), Arapkir veTrabzon’da örgütlendiler. Zamanla İstanbul’da da teşkilatlandılar.
15 Temmuz 1890’da Kumkapı Protestosu’nu, Ağustos 1894’te Sasun İsyanı’nı, 30 Eylül 1895’te Bab-ı Âli yürüyüşünü ve 24 Ekim 1895 tarihindeZeytun (Maraş) Ayaklanması’nı gerçekleştirdiler.
Bu isyanlarda binlerce Müslüman Türk’ün ve Kürt’ün kanı aktı. Küçük çaplı“soykırım”lar yaşandı.
Kimisinin bahanesi seslerini duyurmak, kimisinin “kimlik sorunu”,kimisinin “ağır vergiler”di. Ama bunlar “bahane”den ibaretti. Hazırlıklar önceden yapılmış, dış güçlerden silah, mühimmat ve destek alınmış, kiliseler silah deposuna dönüştürülmüştü.
İş “bahane”ye kalmıştı: Gezi olaylarındaki gibi…
Süreç Sultan II. Abdülhamid’e suikasta kadar gidecek, tarihimizin ilk“bomba yüklü araba” olayı Yıldız Camii avlusunda yaşanacak (21 Temmuz 1905), yüzlerce insan ölecek, Padişah kılpayı ölümden kurtulacaktı.
Tıpkı şimdiki “bomba yüklü araba”larda olduğu gibi, araba gövdesi bir yerden, tekerlekler başka yerden, düzenek ve bomba başka başka yerlerden gelmişti.
Ne de olsa istihbarata şaşırtmaca vermek gerekiyordu.
Türkiye’ye musallat olan terör örgütlerinin tarihi-3
Son güncelleme: 23 Mart 2016 06:46
Şimdi gelin “Kumkapı Protestosu” ve “Babıâli Yürüyüşü”nden biraz daha geriye, 1890’lara gidelim ve bir süre önce bu sütunda “Aynı oyun yine sahnede” başlığıyla yayınlanmış olan yazımızdan bazı alıntılar yapalım...
Daily News Gazetesi muhabiri Fitzgerald, İstanbul’a geliyor...
Gelir gelmez de, Mihran Damadyan’la görüşüyor...
“İngiliz gazetecisinin bir Ermeni önderiyle görüşmesinde ne gibi bir gariplik olabilir” diyeceksiniz, ama kazın ayağı öyle değil...
Damadyan, özel yetiştirilmiş bir Ermeni’dir. İtalya’nın Venedik kentinde Ermeni Katolik İlahiyat Fakültesi’nde eğitim görmüş, Fransa adına Osmanlı’yı bölüp parçalama görevi üstlenmiştir.
Öğretmenlik yaptığı Sason’da (Batman) ayaklanma tezgâhlamış (1894), yüzlerce masum Türk’ün kanını dökmüş bir komitecidir.
Terörü “araç” olarak kullanan “Hınçak Partisi” üyelerindendir. Ama Ermeni halkına değil Fransa’ya hizmet etmiştir. 1920’de kısa süreliğine Çukurova (Kilikya) bölgesinde kurulan “Bağımsız Ermeni Özyönetimi”nin (PKK da böyle bir “özyönetim” peşinde değil mi?) Fransa mandasına girmesini önermiş, Fransa’nın topraklarımıza bir şekilde yerleşmesini sağlamaya çalışmıştır.
“Gazeteci” kimliğiyle İstanbul’a gelen Fitzgerald ise aslında döneminİngiltere Başbakanı Gladstone’un Ortadoğu danışmanıdır: Ne tesadüf! (Gezi olaylarında arz-ı endam eden gazetecilerin kaç tanesinin gerçekten “gazeteci”, kaçının “kışkırtıcı casus” olduğunu kim bilebilir?)
Mihran Damadyan’a öyle tavsiyelerde bulunuyor ki, bunların uzun uzun düşünülüp plânlanmış olduğunu hemen anlıyorsunuz.
Mihran, Fitzgerald’ın kendisine şöyle dediğini naklediyor:
“Ermeniler Osmanlı topraklarında dağınık yaşadıklarından etkili bir isyan çıkaramazlar. Çıkarsalar bile Batılı devletler bunu duyana kadar bastırılır. Kanınızı boşuna dökmüş olursunuz. Eylemlerinizi İstanbul’a (Başkent) yoğunlaştırın. Kargaşa çıkarın, Payitahtın asayişini bozun. Böyle yaparsanız hem Avrupalı devletlerin dikkatini çekersiniz, hem de (Padişah’a muhalif olan) Müslümanlardan müttefikler kazanırsınız. ZiraSultan Abdülhamid’in idaresinden hoşnut olmayan Müslümanlar var. Onlardan da yardım görürsünüz yahut onların dahi teşebbüsleri bilahare size faydalı olur.
“Davanızın esasını ırkçılığa oturtmayın, hürriyet talebi üzerine oturtun ki, taraftarlarınız artsın. Islahat, adalet ve meşrutiyet isteyin. Bu amaçla hem Başkent İstanbul’da karışıklık çıkarın, hem de Sultan Abdülhamid’in idaresinden hoşnut olmadığınızı söyleyin.
“Mesela bir taraftan İstanbul’un muhtelif semtlerinde bir günde yahut birbirini müteakip günlerde büyük yangınlar çıkarın-ki bu pek kolaydır-diğer taraftan da Galata’dan Beyoğlu’na kadar nerede Osmanlı tuğrası varsa, hepsini kırıp parçalayın.” (Damadyan, 2009: 89).
Bu öğütlerden sonra Ermeni terörü tüm İstanbul’u kuşatıyor.
27 Temmuz 1890’da tertipledikleri “Kumkapı Gösterisi”nde polisle çatışıyorlar...
Çok sayıda terörist ve polis ölüyor...
Başka bir zaman diliminde Osmanlı Bankası Merkez Şubesi’ni basıp işgal ediyorlar...
Bu işgal İstanbul’da Ermeniler ve Müslümanlar arasında çatışmalara yol açıyor. İstanbul yine karışıyor.
Derken şehrin muhtelif bölgelerinde büyük yangınlar çıkarıyorlar...
Bombalar patlatıyorlar...
Osmanlı Başkentinin asayişini tarumar ediyorlar, huzur güven kalmıyor.
Bir taraftan da Ermeni çeteleri, Rusya ve İran sınırından Osmanlı topraklarına, Kafkas sınırından da Doğu Anadolu’ya silah taşıyarak propagandistlerin kışkırttığı Ermeni köylülerine dağıtıyorlar (1894 yılının Haziran ayında Bakü’den Van’a getirilen buğday çuvalları içerisinde barut, Erzurum’da pirinç çuvalları içerisinde mermiler yakalandı).
Zaman içinde kiliseler silah deposuna dönüşüyor. Dağlar Ermeni teröristlerin eğitim alanı oluyor.
“Terör tarihi”ne yakından bakmaya devam edeceğiz...
Türkiye’ye musallat olan terör örgütlerinin tarihi-4
Son güncelleme: 25 Mart 2016 07:53
Tarih, 15 Temmuz 1890...
Günlerden, Pazar...
Hınçak Cemiyeti mensubu bir grup Ermeni terörist, o gün Kumkapı Ermeni Kilisesi’ne gidiyor...
Niyetleri âyine filan katılmak değil, terör estirmek...
Âyinin tam ortasında büyük bir gürültüyle slogan atmaya başlıyorlar (tıpkı şimdilerde PKK militanlarının camilere girip slogan atması ve bildiri dağıtması gibi)...
Ortalık bir anda karışıyor...
Âyin kesiliyor...
Terörist gençlerinden biri “Ermeni hakları” hakkında bir bildiri okumaya başlıyor. İstanbul Ermeni Patrikhanesi’ni ve Osmanlı yönetimi altındakiErmeni Ulusal Meclisi’ni, Ermeni sorununa kayıtsız kaldıkları gerekçesiyle eleştiriyor.
Bu olayın elebaşısı Ermeni Patrikhanesi’ndeki Osmanlı armasını parçalıyor, Patrik, tartaklanıyor. Yetmezmiş gibi Yıldız Sarayı’na yapılan yürüyüşe katılmaya zorlanıyor. Yürüyüşün asıl amacı Avrupa’ya mesaj vermek, Osmanlı’nın güçsüz olduğunu dünyaya göstermek, bahanesi ise Sarayın dikkatini “Ermeni meselesi” üzerine çekip Ermenilerin yoğun yaşadığı bölgelerde gerekli reformların yapılmasını sağlamaktır.
Güya Ermenileri Kürt ve Çerkes gruplara karşı güvence altına alan Berlin Antlaşması’nın 61’inci maddesini bir an önce uygulamaya koyması için Padişah zorlanacaktır.
Fakat hedeflerine ulaşamıyorlar. Güvenlik güçleri tarafından kuşatılıyorlar.
Ermeni teröristler güvenlik güçlerine saldırıyor. Silahlar patlıyor. Çıkan çatışmada pek çok zabit ve gösterici ölüyor.
Bu olay tarihe “Kumkapı Nümayişi” olarak geçiyor.
Yıllar irili-ufaklı “Ermeni patırtıları” arasında geçiyor. Nihayet 1894 Ağustosunda Diyarbakır Vilayeti’nin Sasun kazasında meşhur “Sasun İsyanı” patlıyor...
İşin başında, Hınçak Cerniyeti üyelerinden ve kumkapı olayının faillerinden Saimbeylili Haçin Hamparsum Boyacıyan vardır. Tahrik ederek ayaklandırdığı bir grup Ermeni’yi Müslüman halka saldırtıyor.
İsyan bastırılıylor. Boyacıyan ise Atina’ya kaçıyor.
Sonradan tekrar Türkiye’ye dönecek ve kargaşa çıkarma yolunda tahriklerine devam edecek, bu tahrikler sonucu “Zeytun İsyanı” patlayacaktır.
Bu isyan Türk tarihinin en kanlı isyanlarından biridir. Bir tahkikat için 10 Ekim 1895’te Zeytun’un Alabaş Köyü’ne giden iki jandarma, Ermeni çeteler tarafından yakalanıp ağaca bağlanarak ağaçla birlikte yakılmaları üzerine patlıyor.
Müdahale etmek isteyen Türkler katlediliyor. Ardından çevre köylere saldırılıyor. Üzerlerine gönderilen askeri birlik isyanı bastırıyor, ama büyük kayıp veriyor. 13 bini asker olmak üzere 20 bin civarında Türk katlediliyor (Aghasi Günlüğü)...
İsyanın elebaşları yakalanıyor, ne var ki anında dış tepki başlıyor. Rusya, İtalya, Fransız ve İngiliz konsolosları devreye giriyor. “Elebaşı” olarak yakalananların “masum” oldukları iddia ediliyor. Osmanlı hükümeti bu devletlerle çatışacak durumda değildir; mecburen istediklerini yapıyor ve failleri yargılayamadan serbest bırakıyor.
Olaylar devam ediyor. 26 Ağustos 1896’da İstanbul’da Osmanlı Bankası teröristler tarafından işgal ediliyor. Bomba atılıyor. Memurlardan bazıları ölürken, bazıları yaralanıyor. Baskıncılardan da üçü ölüyor, altısı yaralanıyor. Sağ-sağlam kalanlar eylemi sürdürüyorlar. Fakat hiçbir ceza verilemiyor. Çünkü devreye yine Rus Sefareti girmiş, “savaş” tehditleri savurmuştur. Teröristler bir Fransız gemisi ile Marsilya’ya gidiyorlar.
Artık bu kadarına İstanbul’un Müslüman halkı dayanamayıp sokaklara dökülüyor. Müslümanlarla Ermeniler karşı karşıya geliyor. Kargaşa günlerce sürüyor. Kanlı olaylar yaşanıyor.
Tarihimizin ilk bomba yüklü aracı
Son güncelleme: 29 Mart 2016 06:53
Ermeni terörüne Osmanlı Devleti’nin pabuç bırakmaması, Sultan II. Abdülhamid’in politik dehası sayesinde isyan teşebbüslerinin sonuçsuz kalması, Ermeni emellerine büyük ölçüde set çekmiş, bu da Osmanlı Devleti’ne yabancı devletler hesabına bölmeye çalışan Ermeni terör örgütlerini çileden çıkarmıştı.
Son çare olarak padişahı katletmeye karar verdiler.
Bir suikast plânı hazırlandı. Buna göre, menfur emellerini, ağaç oymalarını kendisinin bizzat yaptırdığı Yıldız’daki Hamidiye Camii’nde gerçekleştireceklerdi.
Padişah, Cuma namazlarını bu camide kılardı. Namazdan sonra doğruca arabasına binip saraya dönerdi. Arabayı da bizzat kendisi kullanırdı.
Önceden camide ve cami çevresinde keşifler yaptılar. Her şeyi en ince teferruatına kadar plânladılar. Saniyesine kadar hesapladılar.
Bir at arabasına bomba yükleyecekler ve Padişah namaz sonrası arabasına binerken, patlatacaklardı.
Menfur suikastı Samuel Fayn kod adını kullanan Kristofor Mikaelyan isimli bir Rus Ermenisi planladı. Patlatma işi ise Edouard Joris isimli bir Fransız Ermenisi üstlendi. Bir de yardımcısı vardı: Herkese kızı olarak tanıttığı Robina isimli bir kadın…
Viyana’da Neseldorfer Wagenbefcu Fabriks Geselschaft firmasına özel olarak yaptırılıp parçalar halinde deniz yoluyla İstanbul’a soktukları bir faytona 20 kilo demir parçasıyla güçlendirilmiş 80 kilo patlayıcı yüklediler.
“Cehennem Makinesi” artık hazırdı. 21 Temmuz 1905 Cuma günü bombalı araba, Sultan Abdülhamid’in dört at koşulu arabasının yanına çekildi.
Son derece dakik olan padişah, camiye gireceği ve çıkacağı saatleri hiç sektirmezdi. Bu tür keşifleri çok önce yapmışlar ve suikastı buna göre plânlamışlardı.
Sultan II. Abdülhamid, caminin kapısında belirince, Kristofor Mikaelyan ile herkese kızı olarak tanıttığı Robina isimli kadın, “Cehennem Makinesi”ni çalıştırarak, bir dakika 42 saniye sonra patlayacak duruma getirdiler.
II. Abdülhamid her zamanki gibi, caminin merdivenlerinden inecek ve dört yüz metre ileride bekleyen arabasına binecekti.
Fakat bu sefer küçük bir gecikme yaşandı. Şeyhülislâm Cemaleddin Efendi,bazı konularda bilgi sunmak için padişahtan izin istemişti.
Aralarındaki konuşma biraz uzadı. Zamana ayarlı bomba o sırada korkunç bir gürültüyle patladı.
Herkes paniğe kapılmış, amaçsızca sağa sola koşuşturma başlamıştı. Aralarında sadece padişah soğukkanlılığını koruyabilmişti. Merdiven başında bir heykel gibi kıpırtısız duruyor, sakin olmalarını söylüyordu.
Bu nasıl bir metanet, kadere nasıl bir teslimiyetti.
Nihayet herkes toparlandı. Ağlayanlar vardı. Padişah, hiçbir şey olmamış gibi maiyetine emretti:
“Arabamı çekiniz, burayı kordon altına alınız, sorumluları tutuklayınız!..”
Padişaha yeni bir araba getirdiler. Ağır ağır olay yerinden ayrıldı.
Başlatılan soruşturma sonunda Edouard Joris yakalanıp yargılandı ve idama mahkûm edildi.
Fakat Sultan II. Abdülhamid’in başka plânları vardı. Bir süre sonra tetikçiyi hapishaneden aldırıp Yıldız Sarayı’na getirtti. Joris idama götürüldüğünü zannetmişti. Kendisini padişahın huzurunda bulunca, çok şaşırdı. Acaba kendi elleriyle mi öldürmek istiyordu?
Fakat hiç ummadığı bir şey daha olacak, Ermenilerin Osmanlı aleyhine yaptıkları çalışmaları saraya bildirmesi şartıyla serbest kalacaktı…
Üstelik ayda 500 lira da maaş alacaktı.
Kabul edince Avrupa’ya gönderildi ve ömür boyu, öldürmek istediği padişaha sadık kaldı.
Tarihimizin ilk “bomba yüklü aracı” işte bu suikastta kullanılanve“Cehennem Makinesi” adı verilen araçtır.
Eski ve yeni terör örgütleri
Son güncelleme: 30 Mart 2016 05:53
Avusturya Arşivlerine göre, Ermeni terör örgütleri Anadolu’nun bazı şehirleriyle İstanbul’da silah ve mühimmat yığıyorlar.
19 Eylül 1896’da Üsküdar’daki bir eve yapılan baskında evin bomba imalathanesine dönüştürüldüğü görülüyor...
24 Eylül1896’da da Galata’daki Ermeni kilisesiyle, Beyoğlu’ndaki bir evde de bombalar ve bomba yapımında kullanılan malzemeler ele geçiriliyor.
1 Eylül 1905’te Manisa’da bir eve verilen baskın sonucu 34 kilo dinamit bulunuyor...
Yakalanan patlayıcı ve silahların Avrupa ülkelerine ait olduğu tespit ediliyor.
Terörist grupların üzerlerine gidiliyor, Ancak Batılı devletler tarafından elebaşları korunuyor. Şimdi de olduğu gibi fevkalâde bir müsamahaya mazhar oluyorlar.
Hatta bazılarına Avrupa’da silahlı eğitim veriliyor. Bunlar Batılı devletlerin yüzüne vurulduğu zaman ise inkâra başvuruyorlar. Türkiye aleyhine yayınlara hız verip “diktatörlük” vurgusu yapıyorlar.
Bir taraftan da müthiş algı operasyonları yapılıyor. “Türkiye azınlıklara zulmediyor, azınlıklar da kendi varlıklarını savunuyor” algısı oluşturuluyor.
Halbuki Batı müdahale etmeden önce Türkler ve Ermeniler birbirlerini benimsemiş olarak yüzyıllar boyu iç içe yaşıyorlar. O kadar ki, 1835’te İstanbul ve Anadolu’da incelemelerde bulunan Moltke, “Ermeniler hakikatte Hıristiyan Türklerdir denilebilir” diye yazıyor.
Ne zaman ki, işin içine Batı parmağı giriyor, tahrikler yapılıyor ayrışma başlıyor. Bir sürü terör örgütü kurup Osmanlı’ya saldırıyorlar.
Rus General Mayewski, “Ermeni çetelerini Ermenilerin yaşadıkları yerlere bağımsızlık ya da özerklik getirmeye çalışan veya dinlerini savunanlar olduğunu sanmayınız” diyor, “bunların birçoğu bir şey bilmeyen şehirli gençler olup ancak ünlü komitecilerin ateşli sözleri ile alevlenen fakat en ufak sorunu çözmekten aciz cahillerdir. Çünkü hareketleri ile Ermenileri felakete sürüklemişlerdir. 1895-1896 yılları arasında Müslümanlarla Ermenilerin arasını öyle bir açmışlardır ki, bu düşmanlık hiçbir zaman giderilmez.”
Ermeni yazar Louise Nalbandian Ermeni terör örgütlerinin stratejisine dikkat çekerek şöyle diyor: “Parti, Osmanlı hükümetini terörize etmek, onun saygınlığını aşağılamak ve devleti yıkma amacı güdüyordu. Hınçaklar, aynı zamanda Türk hükümeti için çalışan ve kendi çıkarları için tehlikeli gördükleri Ermeni ve Türk unsurları ortadan kaldırmayı ve bütün bilgi sağlayıcı casusları da yok etmeyi amaçlıyordu. Büyük bir isyanın başlaması için sürekli teyakkuz halinde olan Hınçaklar asıl büyük başkaldırının yapılması için Osmanlı Devleti’nin büyük bir savaşa girmelerini bekliyorlardı.”
Bugün yaşadıklarımız da bire bir aynı değil mi?
Bu film böyle uzar gider: Ne “Batı parmağı” içimizden çıkar, ne Batı’nın ikiyüzlülüğü biter, ne de terör örgütlerinin ardı arkası kesilir!
Sultan II. Abdülhamid’in ABD Büyükelçisi’ne anlattıkları ilginçtir:
“Bizi her şeyden fazla felakete iten büyük devletlerin entrikalarıdır. Bu devletler tabiiyetimizdeki milletleri arka arkaya isyana teşvik etmek suretiyle bizi her sene daha fazla sıkıntıya düşürmektedirler. Her sene bu uğurda harcadığımız hiç faydasız sarf ettiğimiz milyonlarla ne kadar lüzumlu işler yapılabilirdi... Halkımızı geliştirme imkânı vermediler. Zayıf kalmamızın sebebi budur.
“Bize hiç değilse on senelik sulh zamanı tanınsaydı, Japonların o kadar methedilen terakkilerine biz de muvaaffak olabilirdik. Onlar Avrupalıların pençelerinden uzakta olduklarından bize nazaran bahtiyardırlar, emniyet içinde yaşamaktadırlar. Maalesef biz Avrupalı sırtlanların geçiş yerine çadırımızı kurmuşuz.”
Fakat bir avantajımız var: Tecrübe... Bunun ne anlama geldiğini Güneydoğu’da işgal edilen şehirlerimizin temizlenmesi esnasında görüyoruz. “Çanakkale Destanı”nı yazan ecdadın torunları, 101 yıl sonra ona benzer destanlar yazıyor!
Namık Kemal’in meşhur şiirini hatırlıyor, insan:
“Osmanlı adı her duyana lerze-resândır,
“Ecdâdımızın heybeti ma’rûf-u cihândır,
“Fıtrat değişir sanma, bu kan yine o kandır...
“Gavgâda şehâdetle bütün kâm alırız biz,
“Osmanlılarız can veririz nâm alırız biz!
Buyurun “Şeref Kitabı”na!
Son güncelleme: 01 Nisan 2016 08:54
Bundan önce yayınlanan yazımda cumhuriyetin onuncu yıldönümü münasebetiyle yayınlanan bir “devlet kitabı”ndan utana-sıkıla alıntılar yapmıştım...
Bugün cumhuriyetin on beşinci yıldönümü münasebetiyle devlet partisinin (CHP) “Şeref Kitabı” adıyla yayınladığı başka bir kitaptan yine utana-sıkıla bazı alıntılar sunacağım...
“Nereden nereye geldik?” sorusunun cevabını artık siz verirsiniz.
¥
Cumhuriyetin on beşinci yıldönümü münasebetiyle, Milli Eğitim Bakanlığı, okullar arasında bir yarışma düzenliyor.
Konu: “Atatürk ve Cumhuriyet”...
Gelen binlerce cevap arasından seçilen şiir ve nesirler, CHP Basın Bürosu tarafından “CHP’lilerin Şeref Kitabı” adıyla yayınlanıyor ve CHP Denizli İl Gençlik Kolu Başkanı Attilâ Sezener imzasıyla yayınlanıyor (İstiklâl Matbaası, İzmir).
Cumhuriyet eğitiminin nasıl insan yetiştirmek istediğini anlamak açısından bu kitap çarpıcı bir örnektir. En iyisi kitaptan birkaç yazı ile birkaç şiir aktarayım...
¥
“Ben Atatürk’ün çocuğu, yurdun ve ulusun kuluyum. Ata’nın bana emanet ettiği cumhuriyeti canımdan çok sevmeye; onu korumak için icabında canımı vermeye söz veriyorum.” (Osman Özyurt, Yalvaç/ Alemdar Okulu)...
¥
“Geleceği düşünüyorum: Gözümün önüne zenginleşe-cek güzel yurdum geliyor. Cennet gibi ovalar, şen, mesut yuvalar, parlak mavi göğünü fabrika dumanlarından bu-lutlar kaplamış şehirler geliyor.” (Behire, Ankara Ticaret Lisesi)...
Merak ettim: “Parlak mavi göğünü fabrika dumanlarından bu-lutlar kaplamış” olan Ankara’nın ve diğer şehirlerimizin havasının solunamaz olduğunu, bu zilletten ülkeyi doğalgazı getirenler kurtardığını, bu kurtuluşta CHP’nin hiçbir emeğinin olmadığını gördü mü? Gördüyse ne düşündü?
¥
“Ey Türk’ün yaratıcısı, Cumhuriyetin yapıcısı, kurucu ve koruyucusu! Sana yan bakacak bir göz, uzanacak bir el şunu bilsin ki : On yedi milyon Türk’ün süngüsü o gözleri keskinliklerile değil, parlaklıklarile bakamaz eder, kör eder... Türk yurduna, Cumhuriyetine yine yan gözle bakmak cesaretini eğer kendinde bulan var da denemeye kalkacaksa, şunu iyi bilsin ki: On yedi milyon aslan her biri yüz köpek, tilki boğmadan ölmez... can vermez... Ey Büyük Ata! Ey Tanrının oğlu (sümme hâşâ)! On yedi milyon yetiştirdiğin, yokken varettiğin Türk gençliği senin ve yurdum için her vakit isteyerek canını vermiye hazırdır. Hepsi senin gittiğin yoldan gitmeye, hepsi uğruna can vermeğe and içmiştir” (Kâzım Ökmen, Savur İlkokulu)...
¥
Bir de “Heykelin Karşısında” başlıklı şiirimtırak bir şey sunayım...
‘’Ufukta sonsuzluğu çizen kudretli bir el,
“Göklere yükseliyor ilâh gibi bir heykel,
“Bu varlığın önünde bir dakika dize gel,
“Bu taş daha kutsîdir o kâbenin taşından..’’
¥
‘’Selânikten yüceldi ilâhların bir eşi;
Doğuşuyla kararttı gökte sanki güneşi.’’ (Leman Çiçekdağı, Kırşehir Ortaokulu).
Hepsi ve daha fazlası “CHP’nin Şeref Kitabı”nda var.
¥
Efendim, “Terörist” mi dediniz? “Ne ekerseniz onu biçersiniz” sözünü hatırlatmakla yetineyim.
Son sözüm şu: Cumhuriyet kutsallaştırıldı, kurucusu ilahlaştırıldı, bu yüzden Türkiye bir türlü vesayetten kurtulamadı, bir türlü sivilleşemedi ve demokratikleşemedi.
Demokratik sivil bir anayasa dahi yapamaması bundandır.
Osmanlı kadınının el ve gönül hüneri
Son güncelleme: 02 Nisan 2016 06:58
Osmanlılar kadını “ince”, “temiz”, “ zarif”, “nahif”, “nazik”, “marifetli”, “mahir”, “hünerli” (bu kelimelerden bazıları çoktan unutuldu) ve“becerikli” idi…
Onaltıncı Yüzyıl gezginlerinden Canaye’e (Le Voyage de Philippe du Fresna-Canaye, ed. M. A. Hauser, Paris, 1897) bunun altını özenle çiziyor,“Osmanlı kadını ince zevkli ve beceriklidir” diyor…
Lady Montagu (meşhur Briefe aus dem Orient) ise, Osmanlı kadınının zerafet ve güzelliğine dikkat çekiyor: “Osmanlı kadınları arasında zarif ve güzel olmayan kadın görülemez; bütün Hıristiyanlık âlemi, en zarif kadınların İngiliz Kraliyet Sarayında olduğunu düşünse de, orada bile bu kadar zarif kadın yoktur.”
D’Ohsson ise, Osmanlı kadınlarının elbiselerindeki sadelik, zarafet ve asaletle iftihar edebileceklerini belirtiyor: “Güzel şekiller, siyah ve parlak gözler, sağlıklı hareketler, uyumlu renkler, aşırıya kaçmayan ziynetler ve her şeyden önemlisi zarafet, bu ülkenin kadınlarını Avrupalılardan ayırır.”
Hepsi bu kadar değil…
Julia Pardoe, Olivier, Gautier, La Borenne Durand de Fontmagne, Edmondo de Amicis başta olmak üzere, birçok Avrupalı seyyah (gezgin), yukarıdakilere benzer tespitler yapıyor.
En başta Lady Montague, Julia Pardoe ve Lucy Garnett gibi Batılı kadınların gelip görerek yazdıklarına göre, Osmanlı kadını, “Oryantalist kaynaklarda gösterildiği gibi pasif, zayıf, Harem’de tutsak, sadece bir zevk aracı değil, aksine aktif, güçlü ve toplumda çok önemli yere sahip”tir.
Bunların tümünün özeti çıkarılırsa, Osmanlı kadınlarının “özgürlük”, “incelik”, “temizlik”, “ zarafet”, “nezaket”, “marifet”, “maharet”, “beceri” ve“hüner” açısından, tüm dünya kadınlarına örnek oldukları sonucu çıkar…
Osmanlı kadınının giyim-kuşamı dönem dönem Avrupa’da “moda” olmuş, Avrupalı kadınlar Osmanlı kadın kıyafetini taklit etmişler, ancak“hüner”lerine hiçbir zaman ulaşamamışlardır.
“Hüner” kelimesi sihirli kelimedir! Bir işte gösterilen incelik ve beceriklilik, maharet, ustalık, marifet anlamına geldiği gibi, kişinin öğrenme ve kavrama yeteneğine bağlı olarak, bir işi başarma, bir işlemi amaca uygun olarak sonuçlandırma anlamına da gelir…
Osmanlı kadını böyleydi: Aile efradının giyeceklerini kendi diker, üstelik kumaşı da kendi dokurdu (rahmetli annemin bir kumaş tezgâhı vardı). Bunun için gerekli olan bitkileri elleriyle yetiştirirdi. Sonra onları harmanlar, muhtelif âletler kullanarak ipliğe dönüştürür, tezgâha yerleştirir ve şahane giysiler dokurdu…
Nihayet onları dikerdi. Hatta ayakkabı bile yapardı.
Bunlar “el hüneri” gerektiren işlerdi. Ama bir de “gönül hüneri” var ki, bunu günümüz kadınlarına anlatmak son derece zordur. Kısaca, “mutlu ederek mutlu olmak” şeklinde özetleyebiliriz.
Bu da müthiş bir “fedakârlık” gerektirir.
“Yuvayı dişi kuş yapar” sözü, bu fedakârlığın özü ve özeti gibidir.
“Özgürlük olmadan mutluluk olmaz, eski kadınlarımız özgür değildi”diyecek olanlara cevabı, 30 Aralık 1835’te İstanbul’a gelip uzun süre kaldıktan sonra, Türkiye hatıralarını “The City of the Sultan and Domestic Manners of the Turks” isimli kitabında yayınlayan meşhur İngiliz edebiyatçı Julia Pardoe (Lady Montague’dan sonra Türkiye’yi en iyi tanıyan ikinci yabancı)versin:
“Hepimizin inanmaya yatkın olduğu üzere özgürlük mutluluksa, Türk kadınları en mutlu kadınlardır, çünkü tüm imparatorluktaki en özgür insanlar onlardır.”
Bu konuda da efsaneler başka, gerçekler bambaşkadır. Gerçek şu ki, biz dahi ninelerimizi Batılı yazarların sunduğu şekilde algılıyoruz. Onlar gibi biz de Osmanlı kadınını “egzotik” ve “ezilmiş” olarak görüyoruz. “Tüm hakları Atatürk verdi” zannediyoruz.
Bu doğru değil. Çünkü Osmanlı kadını yüzyıllar öncesinden hak-hukuk sahibidir. Meselâ “evlilik sözleşmesi” yapabiliyor, boşanma hakkı dâhil olmak üzere istediği şartları sözleşmeye koydurabiliyor, kocasına dava açabiliyor (bu konuda çok örnek var), mal-mülk edinebiliyor (o kadar ki, karısından izin almayan koca, kendi malları üzerinde tasarrufta bulunamıyor). Miras hakkı da var…
Düşünün ki, 1882’ye kadar, evli bir İngiliz kadının boşanma hakkı dâhil, hemen hemen hiçbir hakkı yoktur. Mal-mülk edinmez, kocasının mirası kadına intikal etmez, kendi adına dava açamaz, eskaza boşanmayı başarsa bile çocuklar asla kendisine verilmez…
Aydınlarımız ninelerine iftira atmaktan vazgeçmeli.
Canınızı sıkmayın, moralinizi bozmayın!
Son güncelleme: 04 Nisan 2016 06:52
İşler yoluna girer gibiydi. Eski topraklarımıza bahar (Arap Baharı dedikleri) gelmiş, Türkiye küskün Arap kardeşlerimizi “sıfır sorun” politikasıyla tekrar kazanmaya başlamıştı…
Vizesiz, pasaportsuz Suriye’den girip Yemen’den çıkacaktık. Suriye ile aramızda sınırların kalkması bile konuşulmaya başlanmıştı.
Öte yandan “Barış süreci” ülkeyi rahatlatmış, yıllar boyu terörle allak-bullak olmuş moraller düzelmeye başlamıştı.
Tam bu sırada sanki birileri düğmeye bastı. Sanki takvimler 9 Mayıs 1916 tarihine döndü: İngiliz diplomat Sykes dirildi, Fransız diplomatPicot dirildi, Rus Dışişleri Bakanı Sazonov dirildi vegizli Sykes-Picot Antlaşması yeniden imzalandı…
Birinci Dünya Savaşı öncesine benzer bir süreç yaşamaya başladık.
PKK, muhtemelen bir yerlerden aldığı talimat doğrultusunda harekete geçti. Şehirleri bombalı tuzaklarla doldurdu. Bir “iç savaş”ı tetikleyecek tüm hazırlıkları yaptı. Sıra artık “Barış Süreci”ni bitirmeye gelmişti: İki polisimizi uykularında hunharca katledereksüreci de bitirdi… Gerisi bildiğiniz gibi: Bomba yüklü araçlar, canlı bombalar ve şehitler şehitler…
Türkiye’nin itidalini kaybedeceğini ve “Kürt halkı” ile “terörist” ayırımı yapmadan Kürtlere karşı topyekün saldırıya geçeceğini umuyordu…
Dersim ve Şeyh Said olaylarında böyle olmamış mıydı?..
Devletin aynı refleksi vereceğini sanıyorlardı…
Yanıldılar. Bu yanılgı “Eski Türkiye” ile “Yeni Türkiye” arasındaki farkı doğru okuyamamaktan kaynaklandı. Yeni Türkiye “halk”la “terörist”arasındaki hassas dengeyi doğru kurdu ve “mazlum”ları koruyarak yalnızca“zalim”in üzerine gitti…
Hem de hışımla!
Kahredici demir yumruğunu tepelerine çaktı! Bir taraftan dağlardaki sığınaklarını yerle bir ederken, diğer taraftan şehirlerdeki yapılanmalarını paramparça etti. PKK militanları ya teslim oluyor ya ölüyor ya da kaçacak delik arıyorlar.
Türkiye’nin Sykes-Picot dönemi Türkiye’si olmadığını bütün dünya gördü.
O dönemin Türkiye’si, İngiliz öncülüğündeki fitne odaklarının kışkırtıp organize ettiği savaşlarda tam 17 yıl savaştırılmıştı…
Bu savaşlardan beklenen, Türkiye’nin insan kaynaklarını, silah kaynaklarını ve para kaynaklarını bitirmekti…
Bitirdiğine kanaat getirdikleri an, büyük bir zevkle “Hasta Adam” ilân ettiler ve son ölümcül darbeyi indirmek üzere dünyanın en güçlü donanmasıyla Çanakkale’ye geldiler…
Bitmediğimizi, 18 Mart 1915’te tarihlenen muhteşem Çanakkale Zaferi ile gördüler…
Asla bitmeyeceğimizi ise 29 Nisan 1916 günü Kutül Amare’de beşi general olmak üzere 13.309 askeri Halil Paşa komutasındaki Türk Ordusu’na esir vererek öğrendiler…
Kimse aklından çıkarmasın: Türkümüz, Kürdümüz, Lazımız, Çerkezimiz, Boşnağımız, Arabımızla biz aynı milletiz!
“Osmanlı adı her duyana lerze-resândır,
“Ecdâdımızın heybeti ma’rûf-u cihândır,
“Fıtrat değişir sanma bu kan yine o kandır…
“Gavgâda şehâdetle bütün kâm alırız biz,
“Osmanlılarız can veririz nâm alırız biz!”
Artık ezberledik: Batı’ya rağmen kendi menfaatlerimiz istikametinde yürüdüğümüz ve işleri yoluna koymaya başladığımız zamanlarda, başımız daima derde girer…
Rahat dönemlerimiz ise, sorgusuz-sualsiz Batı’nın dümen suyunda gittiğimiz ve “iyi çocuk” olduğumuz dönemlerdir.
Öyle rahatız yerin dibine baksın!...
Öyle rahatlıktan böyle rahatsızlık daya iyidir.
Canınızı sıkmayın, moralinizi bozmayın, bu “çelik çemberi” de evelallah kıracağız!
Şöhretin bedeli
Son güncelleme: 05 Nisan 2016 06:50
Mevlâna Hazretleri uyarıyor: “Dünya malına tapıyorsun; şehvet ve şöhret peşinde koşuyorsun; istediğini alamayınca da üzülüyorsun. İçine düştüğün acıklı hali anla da aslının aslına doğru gel”…
Bediüzzaman Said Nursi hazretleri ise “Şöhret, kalbi öldüren zehirli bir baldır” diyor, “insanı insanlara abd ve köle yapar”.
Dünya saltanatını ve tüm getirilerini bir gün elinin tersiyle itipfarklı bir mutluluğa yönelen İbrahim Edhem Hazretleride aynı tehdit ve tehlikeye dikkat çekiyor: “Kalbinde şöhret sevgisi olanın, doğruyu bulması çok zordur”…
Şimdi olayı anlatabilirim artık…
Geçenlerde, uzun zamandır görüşemediğim bir yazar dostuma rastladım. Bir kuytuda yalnız başına oturuyordu. Hal hatır sorayım derken, “Bir dokun bin ah işit” faslına tosladım. Şair Âli’nin meşhur deyişini mırıldanmaktan kendimi alamadım:
“Neşve tahsin ettiğin sagar (kadeh) da senden gamlıdır,
Bir dokun bin ah işit kâse-i fağfurdan.” (Şeffaf kâseden).
Gördüm ki, genç dostum, artık kendisi olamamaktan muzdarip. “Erken meşhur olmuş bir isim kadar ağır yük olamaz” diyen Voltaire’i hatırladım.
Şöhret gerçekten de ağır bir yüktür!
Bir kez bir şekilde “meşhur” oldunuz mu, artık kendiniz olamaz, kendiniz olamayınca da kendinizi kendi içinizde çoğaltamazsınız.
Asıl yalnızlaşma da budur işte; yıpranma da budur!
“Yalnızlık, yalnız kalamamaktır” diyor, Cemil Meriç. Biz buna “Kalabalıklar içinde yalnızlık” diyoruz kabaca. Meşhurların kaderi yani…
Bu durumda “İstediğiniz gibi” olmaktan çıkıp, “İstendiği gibi” olmaya başlıyorsunuz.
Sonuçta kendi gerçeğinizi bir türlü yaşayamıyorsunuz.
Kendi varlığınızla ruhunuzu ve duygularınızı buluşturamıyorsunuz.
En basiti: Herkese tebessüm etmek zorunda kalıyorsunuz.
Bir gün herkese tebessüm dağıtmaktan öylesine sıkılıyorsunuz ki, özel hayatınızda (tabii şöhretten özel hayata fırsat kalırsa) somurtkan bir adama dönüşüyorsunuz.
Daha beteri, herkesi mutlu etmeye çalışırken, kendi mutluluğunuzu ıskalıyorsunuz!
Mesela istediğiniz gibi giyinemiyorsunuz, istediğiniz gibi yaşayamıyorsunuz, istediğinizi yapamıyorsunuz.
Önceleri insanın hoşuna gidebilir bu, ama sonrası çok sıkıcıdır inanın: Şöhretten sıkılır ve “sıradan” biri olmayı özlersiniz.
Çok meşhur ve genç bir popçuya ne istediğini sormuşlar. Ne cevap vermiş biliyor musunuz? “Sıradan biri gibi yaşamak istiyorum.”
“Sıradan biri” olmanın da insanı mutlu edebildiğini o gün fark etmiştim.“Sıradışı” olmanın mutsuzluk getirebildiğini de…
Ne var ki, bir kez “meşhur” olup sonra sıradanlığa talip oldukça, bunu tevazuunuza verir, sizi daha beter yüceltirler…
Kimi zaman “Zümrüdüanka” gibi bulunmaz bir varlık, kimi zaman Büyük Okyanus’ta sefere çıkmış bir “transatlantik” yaparlar.
Oysa siz, küçük bir yelkenlinin etrafında özgürce uçuşan küçücük bir martı olmak istiyorsunuz…
Ama bu samimi isteğinizi kimse umursamaz!..
Kimse ne olmak istediğinizi sormaz…
Kendinize ilişkin tasavvurlarınızı kimse umursamaz!
Sonunda size dayatılanı yaşamak zorunda kalırsınız.
Tükenirsiniz.
O tükenmişlikte bir sürü saçma sapanlık yaparsınız.
“Sanat çevreleri”nin saçmalıklarının çoğu buna bağlı gibime geliyor.
Şöhret ve yalnızlık
Son güncelleme: 06 Nisan 2016 06:51
Yalnız yaşamak zor, yalnızlığı yaşamak daha beter zordur…
Ne var ki, ünlü insanlar yalnızdır. Belki de bu yüzden pek çok saçmalık yaparlar.
Sizi anlayan tek kişi, sizi anlamayan kalabalıktan daha kalabalıktır!
Herkes sizinle ilgilenir gibi yaparken, aslında yazdıklarınızla, yaptıklarınızla, verdiklerinizle ilgilenirler…
Kişiliğiniz güme gider!
Herkes ne verdiğinize bakar, ne istediğiniz kimsenin umurunda olmaz.
Tıpkı onlar gibi, kendi sıradanlığınızı yaşamak istediğinizde “büyük adam”muamelesi yaparak sizi durdururlar, ardından dışlarlar, adeta paketleyip rafa kaldırırlar.
Kimse yüreğinizi paylaşmaz…
Hayatı tüm limitleriyle yaşama arzunuzla kimse ilgilenmez...
Kimse “hayat hakkı”nıza saygı göstermez.
İster istemez, büyük bir kalabalığın ortasında yalnızlığınızı sürümeye başlarsınız.
Zaten yüreğinin paylaşılmadığı yer, yazarın yalnızlığının başladığı yerdir!
Bu tavır bilinçli bir tavır değildir kuşkusuz, genelde sevgilerinden, saygılarından dolayı böyle davranırlar.
Zaten bu yüzden şöhret yalnızlaştırıcıdır…
Yalnızlığınız artar…
O yalnızlıkta mum gibi erimeye başlarsınız!
•
Şöhret sadece büyük bir yalnızlık değil, aynı zamanda da büyük bir haksızlıktır!
Pek çok insanın özgürce kullandığı hakların çoğunu kullanamazsınız…
O kadar ki, kimi zaman özgürce gülemez, kimi zaman özgürce ağlayamaz, bazen özgürce dolaşamazsınız…
Kan kusarken bile kızılcık şerbeti içtiğinizi söylemek zorunda kalırsınız.
Meşhursanız kendiniz olamazsınız, sizi kendiniz olmaya bırakmazlar!
Belki de bu yüzden “şöhretler dünyası” iğrenç bir maskeli baloya dönüştü: İçi ayrı, dışı ayrı bir avuç insan bir gün içinde âşık oluyor, ertesi gün evleniyor, birkaç saat sonra da boşanıyor!
Şöhrette aradıklarını bulamayan şaşkınlar, aykırılıkta varlık arıyor!
Ne demiş şair: “Sonuçta derin, ama sessiz bir çığlıktır yaşadığım!”
Derin, ama sessiz bir çığlık!..
Bereket versin kimse duymaz sessiz çığlıklarımızı!
•
Bunları bundan önceki yazımda size bahsettiğim meşhur yazar dostumdan dinledim…
Eminim ki, halinden şikâyet için anlatmadı bütün bunları. Kendisini anlayacağını umduğu birisiyle (benimle) yüreğini paylaşmak istedi sadece.
Anladım ki, bizim “mutlu” zannettiğimiz meşhur yazarımız bir kırık yürekmiş...
Güçlü, iradeli, diri, sağlam, sürekli moralli görünmekten yorulmuş.
Seven, küsen, darılan, barışan, üzülen, kırılan, acı çeken, incinen, sevinen etten kemikten ve sıradan biri olmak istiyormuş.
“Beni olduğum gibi görsünler ve kabul etsinler istiyorum” dedi, “yorgun, deli, çocuk, haylaz olma hakkımı tanısınlar. Bu benim yaşama hakkımdır!”
Sonunda anladım ki, hayatın gerçeği sahnelerde değil, alaca karanlıklarda yaşanır!
Ve anladım ki, hayatta kaybetmek de var, kaybolmak da!
Şiirsizlik yalnızlıktır
Son güncelleme: 11 Nisan 2016 07:17
Demiştim ya, bu memlekette şair yetişmiyor. Çünkü hem gönüllere şiir ilham eden güzellikleri tükettik, hem de güzelim Türkçemizi üç-beşyüz kelimeye indirgedik…
Güzellikler açısından alabildiğine çoraklaştırılmış bir ülkede, alabildiğine kısırlaştırılmış bir dil ile şiir yazılmaz!..
Oysa bizi bize en içten, en duru, en temiz, en duygusal biçimde şiir anlatabilir.
Şiirsiz dil renksiz gökkuşağı gibidir! Gökkuşağını gökkuşağı yapan renkler olduğuna göre, renksiz hali varlığıyla yokluğunu farksız yapar…
Öyle mi olduk dersiniz?
Bilmem. Bildiğim şu ki, bu ülkede yıllardır şair yetişmiyor. Yetişseydi solda bir Nazım Hikmet, sağda bir Necip Fazıl, dindar camiada bir Mehmed Âkifve Yahya Kemal yetişirdi. Yok!
Necip Fazıl’dan sonra, sağ cenahta, “Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar/ Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar” diyebilen, İstanbul’u hisleriyle buluşturup güçlü mısralara dökebilen bir şair daha gelmedi…
Keza sol cenahta, “Ne güzel şey hatırlamak seni/ bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin/ ve saçlarında vakur yumuşaklığı/canımın içi İstanbul toprağının” mısralarındaki güçlü ritmi yansıtabilen bir Nazımdaha çıkmadı...
Hele “yalnızlık” şairleri…
İnsanı yüreğinin en içinden yakalayıp eski bir vapur gibi “Yalnızlar Rıhtımı”na çeken şiirler artık yazılamıyor.
“Bir ben miyim perişan gecenin karanlığında?..
Yosun tuttu gözlerim yalnızlar rıhtımında;
Bütün gece ağladım dalgalar kucağında,
Yosun tuttu gözlerim yalnızlar rıhtımında.” (Erkin Koray)
Bu durumda meşhur, ama sonsuz yalnız yazarların dilinden kim anlayacak?
Kimse yüreğinizi paylaşmaz…
Hayatı tüm limitleriyle yaşama arzunuzla kimse ilgilenmez...
Kimse “hayat hakkı”nıza saygı göstermez.
İster istemez, büyük bir kalabalığın ortasında yalnızlığınızı sürümeye başlarsınız.
Zaten yüreğinin paylaşılmadığı yer, yazarın yalnızlığının başladığı yerdir!
Bu tavır bilinçli bir tavır değildir kuşkusuz, insanlar genelde sevgilerinden, saygılarından dolayı böyle davranırlar.
Zaten bu yüzden şöhret yalnızlaştırıcıdır…
Yalnızlığınız artar…
O yalnızlıkta mum gibi erimeye başlarsınız!
***
Şöhret sadece büyük bir yalnızlık değil, aynı zamanda da büyük bir haksızlıktır!
Pek çok insanın özgürce kullandığı hakların çoğunu kullanamazsınız…
O kadar ki, kimi zaman özgürce gülemez, kimi zaman özgürce ağlayamaz, bazen özgürce dolaşamazsınız…
Kan kusarken bile kızılcık şerbeti içtiğinizi söylemek zorunda kalırsınız.
Meşhursanız kendiniz olamazsınız, sizi kendiniz olmaya bırakmazlar!
Belki de bu yüzden “şöhretler dünyası” iğrenç bir maskeli baloya dönüştü: İçi ayrı, dışı ayrı bir avuç insan bir gün içinde âşık oluyor, ertesi gün evleniyor, birkaç saat sonra da boşanıyor!
Şöhrette aradıklarını bulamayan şaşkınlar, aykırılıkta varlık arıyor!
Ne demiş şair: “Sonuçta derin, ama sessiz bir çığlıktır yaşadığım!”
Derin, ama sessiz bir çığlık!..
Bereket versin kimse duymaz sessiz çığlıklarımızı!
Anlayacağınız, bizim “mutlu” zannettiğimiz meşhurların çoğu birer kırık yürektir...
Güçlü, iradeli, diri, sağlam, sürekli moralli görünmekten fena halde yorulmuş, olduğu gibi görünememekten bıkıp usanmış birer kırık yürek.
Bu yüzden seven, sevilen, sevinen, küsen, darılan, barışan, üzülen, kırılan, acı çeken, incinen etten kemikten ve sıradan biri olmak en güzeli.
“Beni olduğum gibi görsünler ve kabul etsinler istiyorum” demişti ünlülerden biri, “yorgun, deli, çocuk, haylaz olma hakkımı tanısınlar. Bu benim yaşama hakkımdır!”
Sonunda anladım ki, gerçek hayat sahnelerde değil, alacakaranlıklarda yaşanır! Bunu da en iyi şairler bilir, şiirler anlatır.
Mimar Sinan’ın kafatasını kimler çaldı?
Son güncelleme: 15 Nisan 2016 09:20
Başbakan Sayın Ahmet Davutoğlu, geçenlerde Süleymaniye’de düzenlenen “Medeniyetimizin Mimarı Sinan’ı Anlamak” konulu toplantıda yaptığı konuşmasının bir bölümünde, “Sinan’ın kafatası” mevzuuna da girdi ve şöyle dedi:
“Bu konuda bir inceleme başlatacağız. Mimar Sinan’ın bedeninin bu mübarek parçasını -kafatası demek bile ağır geliyor- böyle bir barbarlık, böyle bir vahşilik, böyle bir kültür tanımazlık, insana saygısızlık bu topraklarda yaşanmışsa, biz Mimar Sinan’ın huzuruna varamayız. Bu tek parti zihniyetini ve onun getirdiği ırkçı yaklaşımları tarihe gömmedikçe biz Mimar Sinan’ın hakkını veremeyiz. İnşallah bir inceleme başlatacağız. Elimizdeki imkânlarla DNA testleri de dâhil olmak üzere neredeyse Mimar Sinan’ın o mübarek parçasını bedeninin diğer parçaları ile buluşturup, bu kara lekeyi silmek için adım atacağız. O bütün medeniyeti birbirine eklemleyip bize bıraktı, biz onun vücudunu bile koruyamadık. Tarihimizin bu kara sayfası bir şekilde aydınlatılacak. Gereği yapılacak inşallah. Allah bize bu mekânın hakkını vermeyi nasip etsin.”
Bu konuyu çeşitli yönleriyle birkaç kere yazdığımı hatırlıyorum, ama bu münasebetle bir kez daha yazacağım. Belki kafatasının bulunmasına katkı sağlar.
Ülkeyi ırkçılığın götürdüğü 30’lu yıllarda, Atatürk, “mânevî kızı” (şu “manevi kızlar” mevzuunun ayrıca araştırılması gerekiyor) AyşeAfet’i(“Ayşe”yi hiç kullanmayan Prof. Dr. Afet İnan), eğitim için İsviçre’ye gönderiyor.
Afet, İsviçreli antropolog Prof. Dr. Eugène Pittard rehberliğinde Cenevre’de doktorasını yaparken, Türklerin vücut ölçülerinin (antropolojik özelliklerinin) iyi araştırılmadığını söyleyip bu konuda bir tez çalışması yapmak istediğini belirtiyor ve Atatürk’ten yardım istiyor.
Atatürk de “Sıhhiye Vekâleti”ne (Sağlık Bakanlığı) bir talimat geçiyor: Buna göre eski mezarlar açılacak, kafatasları toplanıpistenen adrese gönderilecektir.
Bu konuda 5 Ağustos 1935 günü Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan“hükümet tebliği” hayli ilginçtir. Şöyle buyruluyor:
“Eski Selçuklu, Danışmendli ve Osmanlı mezarları açılarak kafatasları toplanacak ve Antropoloji Müzesi’ne gönderilecektir… ” (o tarihte böyle bir müze sadece tasavvur olarak vardır, sonra da kurulamamıştır).
Böylece “kafatası avcılığı” başlıyor! Selçuklu sultanlarının ve Anadolu beylerinin mezarları başta olmak üzere, binlerce mezar açılıyor. İlk plânda 40.000, ikincisinde 60.000 olmak üzere toplam yüz bin (64 bin diyenler de var) civarında kafatası, mezarlarından çıkarılıp istenen kuruma gönderiliyor.
Afet Hanım bu sayede tezini tamamlıyor. Tamamlanan tez, 1939’da Cenevre’de, “Recherches sur les caractères anthropologiques des populations de la Turquie” (Türkiye Halklarının Antropolojik Özellikleri Üzerine Araştırmalar) ismiyle Fransızca olarak yayınlanıyor.
Memleketi “ırkçılık-kafatasçılık” götürüyor! Kafatası avcılığının gerekçesi de ilginçtir: O günlerde bazı Avrupa gazetelerinde Mimar Sinan’ın Türk olmadığına ilişkin birkaç yazı çıkmıştır. Bunun aksi ispat edilecektir.
Kafatası avcıları, Kayseri’nin Ağırnas Köyü’nde dünyaya gelen Koca Sinan’ın “Türk” olduğunu ispat etmek için, kabrine dadanıyorlar…
1 Ağustos 1935’te Türk Tarih Tetkik Cemiyeti (Bugünkü Türk Tarih Kurumu)Asbaşkanı Prof. Afet İnan, aynı kurumun üyesi Hasan Cemil Çambel ve Antropolog Şevket Aziz Kansu, Süleymaniye Külliyesi’ne gidip Sinan’ın mezarını açıyorlar.
Konu, “Mimar Sinan türbesinde araştırma” başlığıyla o zamanki Akşam Gazetesi’ne haber oluyor:
“Mimar Sinan türbesinde araştırma…
“Süleymaniye’de Mimar Sinan türbesinde yeni bir araştırmaya başlanmıştır.
“Araştırmada itfaiye de çalışmaktadır… Alâkadarlar çok ketum davranmakta ve yalnız tarihî tetkikat yapıldığını öne sürmektedirler… Bu araştırmanın zabıtayı mı, asarı atikayı (eski eserler) mı alâkadar ettiği belli değildir.”
Diğer gazetelerde de “Dahi San’atkâr’ın kafası mezarından çıkarıldı”başlığıyla yer alıyor.
Bu acı hikâyenin devamı yarına kaldı…
Mimar Sinan’ın çalınan kafatası nerede olabilir?
Son güncelleme: 16 Nisan 2016 07:17
Ne demiştik dün?.. 1 Ağustos 1935’te Türk Tarih Tetkik Cemiyeti (Bugünkü Türk Tarih Kurumu) Asbaşkanı Prof. Afet İnan, aynı kurumun üyesi Hasan Cemil Çambel ve Antropolog Şevket Aziz Kansu, Süleymaniye’deki türbesine gidip Koca Mimar Sinan’ın mezarını açıyorlar…
Dertleri, Mimar Sinan’ın “Türk” olduğunu ispat etmektir. Varsın Sinan,yüzlerce abide eseri “bizim için” yapmış olsun, fark etmiyor. İlle de damarlarında “asil Türk kanı” dolaşması gerekiyor!
Unutmayın ki o yıllar, Osmanlı Devleti’ni kurup üç kıtaya hâkim kılan özbeöz Türklerin özbeöz torunu Sultan Vahideddin’in bile “kansız” ilan edildiği yıllardır: “Çarpsaydı damarında eğer halis Türk kanı/ Satar mıydı Vahdettin keyfi için vatanı?” türünden şiirlerin ilkokul öğrencilerine bağırtıldığı yıllar...
İşte Sinan’ın kabri o yıllarda açılıyor. Şevket Aziz Kansu, mezara giripkafatasını temizliyor.Sonra da Almanya’dan ithal edilen âletlerleSinan’ın kafatasını ölçmek üzere evine götürüyor: Kafatasının azami genişliğini azami uzunluğuna bölüp 100’le çarparak “kafatası endeksi”ni çıkarıyor. “Dorikosefal” çıkarsa Avustralyalı, Güney Afrikalı ve Aborjinyerlilerine mensup sayılacak, “Mezosefal” çıkarsa ya Avrupalı veya Çinli sayılacak, apotomosefal çıktığı takdirde Ermeni olduğuna karar verilecek, ancak “Brakisefal” çıkması halinde Sinan, “Türk” ilan edilecektir!
Kısa süre sonra Kansu müjdeyi veriyor: “Brakisefal”! Yani Türk kafatası!
Böylece Sinan, “Türk” ilan ediliyor (merak ediyorum: Sinan’ın başka bir millete mensup olduğu anlaşılsaydı, eserleri yıkılacak mıydı?), ancak başka bir sorun vardır: Türklerle birlikte Moğollar, Kızılderililer, İsviçreliler, Bavyeralı Almanlar, Fransa’nın orta bölümünde yaşayan topluluklar, Boşnaklar, Gürcüler ve bir kısım Ermeniler de “Brakisefal”kafalıdır. Kimse bunun üstünde durmuyor.
Neyse: Hadi ölçtünüz-biçtiniz diyelim; peki niye çalıyorsunuz Kanuni’nin sermimarı Koca Sinan’ın kafatasını? Kurulması düşünülen (ama kurulmayan) Etnoğrafya Müzesi’ne konmak üzere Sinan’ın kafatası düpedüz çalınıyor! Sonrasını ise kimse bilmiyor. Hiçbir kayda ulaşılamıyor.
Başbakan Sayın Davutoğlu işte bunun müjdesini verdi: “Mimar Sinan’ın kafatasını arıyoruz!”
Bence CHP Genel Başkanı’na sorulsun, belki devraldığı evraklar arasında buna ilişkin bir kayıt vardır. Ne de olsa Sinan’ın kafatası, devr-i iktidarlarında çalındı!
Ne garip tecelli: 27 yıllık tek parti iktidarından akılda kala kala “kafatası avcılığı” kalmış! Başka ne bir eser, ne bir yatırım. Altın yıllarımız heba edildi.
Şimdi soru şu: Sinan’ın kafatası nerede olabilir?
“Şevket Aziz Kansu’nun kafatası koleksiyonu arasında olabilir” diyenler de var, “kayboldu” diyenler de…
Hatta “Mason localarında aransın” diyenler dahi var… Meselâ, araştırmacı-yazar Mustafa Yılmaz böyle vahim bir iddiada bulunuyor:
“Masonik inanışta kafatası önemli bir ritüeldir. Bir mason adayı masonluğa kabul edilmeden önce içinde gerçek bir kafatasının olduğu karanlık bir odaya alınır. Buraya ‘tefekkür odası’ adı verilir. Burada bir gece geçirdikten sonra masonluğa adım atar. 1935 yılında Mimar Sinan’ın mezarını açıp kafatasını alan 3 kişiden 2’si, Hasan Cemil Çambel ile Şevket Aziz Kansu üst düzey masondu. Bunlar kafatasını alıp inceledikten sonra kafatası sır oldu. 1950’de mezarı açılınca kafatasının yerinde olmadığı anlaşıldı. Peki nerede? Ben yaptığım uzun araştırmaların ardından bu kafatasının alınıp Mason Locaları’na konulduğunu ve onun hâlâ burada muhafaza edildiği sonucuna ulaştım. Bunu da kitabımda yazdım. Şu ana kadar herhangi bir yalanlama da gelmedi. Bence bu Mason Locaları’ndadır. Kaldı ki, Türkiye masonları uzun yıllar Mimar Sinan adında dergi çıkardı. Mimar Sinan adında vakıfları var. Bu isim onlar için önemlidir.”
İşin başka bir cephesine de bakalım isterseniz…
Ankara’nın kafatası avına çıktığı dönemde, millet bir dilim ekmeğe ve bir metre beze muhtaçtır. Ölüsüne kefen bezi alamamakta, herhangi temiz bir beze sarılıp defnedilmesinin mümkün olup olmadığı Diyanet İşleri Başkanlığı’na sorulmaktadır.
Millet ekmek derdindeyken, milleti yönetenler kafatası ölçme derdine düşüyor!
O günün dünyasında aynı dertle dertlenen iki “lider” daha var: Mussolinive Hitler… Faşist liderler, “arı ırk”, “üstün ırk” peşinde ha bire kafatası ölçüyorlar.
Peygamber modeli
Son güncelleme: 18 Nisan 2016 06:49
“İslâm dini’nin devlet modeli yok” diyorlar. Doğru değildir, çünkü Peygamber Efendimizin kurup yönettiği devlet, “model devlet”tir…
Ona bakarsanız Kur’an-ı Kerim’de namaz emri var, ama nasıl kılınacağına ilişkin bilgi yoktur, ümmet o bilgiyi Efendimiz’in uygulamalarından alıyor.
Aksi takdirde namaz kılamazdık.
Hadi bir an için yok sayalım. Diyelim ki, “İslâm’da devlet modeli yoktur”.Ama “insan modeli” var: Kaç âyette insanın nasıl olması lâzım geldiği anlatılıyor.
İşte o insanların kurduğu devlet “Model devlet”tir!
Devr-i Saâdet’deki devlet uygulaması bu yüzden “model”dir.
Batı’nın asırlar boyu deneme-yanılma metoduyla bulabildiği diktatörlük, faşizm ve komünizm çöktü. Kapitalizm savaş, terör, şiddet, adâletsizlik, uyuşturucu gibi olumsuzlukların tehdidi altında bocalıyor, bunalıyor…
Dünyanın yeni bir “oluş”a, yeni bir “barış modeli”ne ihtiyacı var…
Bunu öncelikle beyni kirlenmemiş “dindar Müslüman münevver”lerin düşünmesi gerekiyor…
Bir girizgâh olması bakımından, kendimize sormamız gereken sorulardan bazıları şöyle olabilir…
Peygamber Enendimiz nasıl bir model getirdi?..
Ondan önce hayat nasıldı, ondan sonra nasıl oldu?..
“Cahiliye Devri”, süreç içinde nasıl “Saadet Devri”ne dönüştü?..
“Cahiliye Devri”nin günümüzle benzerlikleri var mı?..
Bu “Yeni Oluş”un temelleri ve öncelikleri neler olmalı?..
Peygamberimizin vahye dayalı olarak gerçekleştirdiği “Yürek İnkılâbı”nın kadın öncelikli olması ne anlama geliyor?..
Peygamberimizden önce diri diri gömülen kızlar, Onun gelmesiyle nasıl hayat buldu?..
Neden dünyanın ona hâlâ ihtiyacı var?..
Osmanlılar “Peygamber Modeli”ni kendi çağlarına nasıl taşıdılar?..
“Saâdet modeli”nin insanını hangi kurumlarda hangi metodla yetiştirdiler?..
Biz Türkiye Cumhuriyeti Müslümanları olarak, sünnet hassasiyetimizle birlikte neler kaybettik, tekrar bunları kazanmamız mümkün mü?
Gelin şimdi neler kaybettiğimize kısaca bakalım…
Selam verme, selam alma alışkanlığımızı kaybettik…
“Allahaısmarladık, Allah’a emanet ol, Allah selamet versin, Allah yardımcın olsun, Allah rahmet eylesin” gibi ulvi temennilerimizi kaybettik…
Sohbet-muhabbet geleneğimizi kaybettik…
Meşveret ve istişaremizi kaybettik…
Nezaket, nezahet, nefaset, estetik gibi kaygılarımızı kaybettik…
Medeniyetimizi kaybettik…
Tebessümümüzü kaybettik…
Olumlu duruş, olumlu bakış, olumlu yorumlama ve “musibette bile rahmet” arama cehdimizi kaybettik…
Ferasetimizi, basiretimizi, idrakımızı kaybettik…
Tefekkürümüzü kaybettik…
Sanatımız ve maharetimizle birlikte, güzellikleri fark etme ve her güzellikte Sanii Zülcelâl’ı tekrar tekrar keşfetme anlayışımızı kaybettik…
Sevgimizi, duygumuzu, Mü’mince mantığımızı kaybettik…
İnfak, inşa ve ihya anlayışımızı kaybettik…
Dünya örneği ahlâkımızı kaybettik…
Sabrımızı kaybettik…
Hoşgörümüzü kaybettik…
İlmimizi, hilmimizi ve irfanımızı kaybettik…
Aile hayatımızı, terbiye metodumuzu kaybettik…
İmparatorluğumuzu, hilafetimizi kaybettik…
Amacımızı, hedefimizi kaybettik.
Galiba kaybolduk!
Vakit kendi değerlerimizde kendimizi arama vaktidir.
CHP usulü “basın özgürlüğü”!
Son güncelleme: 19 Nisan 2016 06:53
Kimi haklı, kimi haksız sebeplerden dolayı “basın özgürlüğü” tartışılırken, bazı kalemlerin ve siyasilerin tek parti döneminin bugünden daha “özgür”olduğunu ileri sürmeleri beni daima şaşırtmıştır...
“Muhalif” olmak mümkündür ve esasen muhalefet gereklidir de, ama bu kadar gerçeklerden kopuk, bu kadar havai ve hayali bir “muhalefet”anlayışına da ancak bizim ülkemizde rastlanır.
Bu derece “şaşkınlık” sadece bizim “aydınlar”a, “akademisyen”lere ve“siyasi”lere mahsus bir ilkelliktir!
Ayrıca hatırlatayım ki, milletimiz, dönem dönem kendi “milletvekilleri”nin ve aydınının ihanetine uğramış birkaç milletten biridir!
Gelelim tek parti döneminin matbuatla (sonra “basın”, nihayet yabancı ağzıyla “medya” demişiz) ilişkilerine...
Önce buyurun, gazetelere gönderilen genelgeden, tek parti iktidarının amacını açıklayan bölümü okuyun:
“Biz (iktidarda olan CHP zihniyeti) her ne şekil ve surette olursa olsun, memleket dahilinde dinî neşriyat yapılarak dini bir atmosfer yaratılmasına ve gençlik için dini bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar değiliz.” (T.C. Dâhiliye Vekâleti, Matbuat Umum Müdürlüğü, sayı 658 ve 17 Mayıs 1942).
Açık ifadesi şudur: “Biz dindar nesiller istemiyoruz!”
Bundan daha da açık ifadesi şöyle olabilir: “Din ile ilgisini koparmış nesiller istiyoruz!”
Ya da dümdüz bir ifade kullanılabilir: “Biz dinsiz nesiller istiyoruz!”
¥
Rahmetli Eşref Edib Fergan, kendisini tanımayı şans saydığım önemli gazetecilerimizden biridir. Mehmed Âkif’in de yazılarını yayınladığı Sırat-ı Müstakim (daha sonra ismini “Sebilürreşad” olarak değiştirmiştir) isimli bir dergi çıkarmış, bu yüzden zaman zaman İstiklâl Mahkemeleri’nde yargılanmıştır. Onun “Kara Kitap” isimli eseri tek parti zihniyetinin uygulamaları açısından tam bir ibret tablosudur.
Kitabında, Eşref Edib, 1945’te Başvekâlet, Matbuat Umum Müdürlüğü(Basın Yayın Genel Müdürlüğü) İç Matbuat Dairesi tarafından kendisine gönderilen bir “tamim” yayınlar. Şöyle deniyor:
“Gazetelerin son günlerdeki neşriyatı (yayınları) arasında dinden bahis bazı yazı, mütalâa, ima ve temsillere rastlanmaktadır. Bundan sonra din mevzuu üzerinde gerek tarihî, gerek temsili ve gerek mütalâa kabilinden olan her türlü makale ve fıkra ve tefrikaların (dizi yazıların) neşrinden tevakki edilmesi (kaçınılması) ve başlanmış bu gibi tefrikaların en son on gün zarfında nihayetlendirilmesi...” (Eşref Edib, Kara Kitap, Derin Tarih Dergisi, Nisan eki).
Artık meşhur gazetecilerimizden Ziyad Ebüzziya’yı dinleyebiliriz...
“Mutlakiyet devrinde bir gazeteye kapatma cezası verilince, bunun gerekçesi önce o gazetede ilân edilir, sonra diğer gazetelere yazdırılırdı. Benim gazetecilik ettiğim yıllarda ve daha sonraları ise, gazeteler, ‘görülen lüzum üzerine’ kapatılırdı ve gerçek sebep, ekseriya gazetenin kendisine dahi bildirilmezdi...
“1943-44 yıllarında bir gazetenin kapatıldığını öbür gazetelerin yazması dahi yasaklanmıştı. Gazete yeniden yayınlanmaya başladığında, ‘biz kapatılmıştık’ diyemezdi. Okuyucu ancak tefrika (yazı dizisi)numaralarından bunu anlayabilirdi...
“Mevhibe İnönü’nün (İsmet Paşa’nın eşi) fotoğrafının birinci değil, üçüncü sayfada yayınlanması hakaret kabul edilerek Tasvir-i Efkâr Gazetesi kapatıldı...
“Almanlara karşı tavır alınmamasını (İkinci Dünya Savaşı esnasında) tavsiye ederdik. Günün birinde Almanlar sınırlarımıza dayandılar. Almanlarla bir saldırmazlık paktı imzaladık. İmza gecesi Ankara’da, Dışişleri Bakanı Selim Sarper, ‘Tasvir-i Efkâr şimdi, ‘biz demedik mi diye yazar, hükümeti küçük düşürür’ dedi, altı hafta süreyle kapatıldık...
“Antep’ten gelen bir mektup koyduk gazeteye, ‘petrol yok, çocuklar çıra ışığında ders görüyor’ diye yazdık. 10 gün kapatıldık...” (Tercüman, 23 Ocak 1986).
Bu konuda örnek çok da yerimiz yok...
Şimdi, tek parti diktatoryasına “özgürlük” diyen anlı-şanlı gazetecilerimize dönüp, “Alın size lâyık ‘basın özgürlüğü’ desek, ayıp olur mu?”
Osmanlı mı “diktatör”, cumhuriyet mi?
Son güncelleme: 20 Nisan 2016 06:52
Başöğretmen Hikmet Bey, bir gün hışımla sınıfa girdi ve âdeta bağırdı:
“Çocuklar, İsmet Paşa’nın diktatör olduğunu söyleyenlere sakın inanmayın, ne Atatürk diktatördü, ne de onun şanlı arkadaşı İsmet İnönü. Zaten diktatörlüğü kaldırıp cumhuriyet ilan eden de onlardır.”
Başöğretmenimiflah olmaz bir “İnönücü”ydü, dönemin başbakanı Adnan Menderes’e ve iktidardaki Demokrat Parti’ye de çok kızıyordu…
Hışımla sınıfa girip, girer girmez o devrin ana muhalefet partisi lideriİsmet İnönü’yü savunmasından anladım ki, dışarıda birileriyle bu konuyu tartışmış, iyice damarına basmışlar.
Hem sınıfa çöreklenen ağır havayı dağıtmak, hem de sınıfın“çokbilmiş”lerinden olduğumu göstermek açısından hemen sormuştum:
“Diktatör ne demek öğretmenim?”
Hızla bana dönüp, “Yine mi sen?” der gibi yüzüme baktıktan sonra:“Sınırsız yetki sahibi yönetici demektir çocuklar” diye izah etti, “sadece padişahlar sınırsız yetkilere sahipti: Dedikleri dedik, çaldıkları düdüktü...”
Başöğretmenim böyle diyordu, ama benim o yaşta okuduğum bir kitapta,Fransız tarihçi A. Ubicini (Tanzimat döneminde Türkiye’ye gelip uzun süre kalmış, Osmanlılar hakkında yazdığı eserler, Batı’da çok büyük ilgiyle karşılanmıştı) farklı şeyler söylüyordu…
“Osmanlı hükümeti şeklen bir istibdat görüntüsü vermekle birlikte, dikkatle incelendiği zaman, dünyanın hiçbir yerinde misli görülmemiş derecede yumuşak bir idare olduğu anlaşılır.”
Başka bir Fransız ise, “Padişahın iradesi, Kur’an hükümlerinden, şeriat ulemasının içtihadlarından [yorumlarından], yahut şeyhülislâmın fetvalarından üstün değildir... Örf ve âdetlere dayanan halkın gücü padişahların iradesinden çok daha üstündür.” (A.L. Castellan) diyerek soydaşını doğruluyordu.
İngiliz sefiri Th. Thornton ise, padişahların sınırlı yetki sahibi olduklarını kesin bir dille açıklıyor, sonra da şu hükme varıyordu:
“Böyle kanunî sınırlamalar olan bir ülkede (Osmanlılarda) elbette istibdat olamaz.”
Şimdi, Başöğretmenimin “sınırsız yetki” izafe ettiği padişahlardan birkaçının durumuna bakalım isterseniz...
Bursa Kadısı Molla Fenari, devrin öfkesi burnunda padişahı Yıldırım Bayezid’ın şahitliğini “Terk-i cemaat idüğün şuyû bulmağılen şehâdetün caiz değildür”, yani “Namazlarını cemaatle kılmadığın duyulduğundan şahitliğini kabul etmiyorum” diyerek şahitliğini reddediyor, Fatih Sultan Mehmed, Molla Gürani tarafından bir yemek esnasında azarlanıyor, padişahlığı bırakıp dervişliğe dönmek istediği günlerin birinde “Senin rahmetin zahmettedir” denilerek Ak Şemseddin Hoca’sının huzurundan kovuluyor, Yavuz Sultan Selim, Zembilli Ali Cemali Efendi’nin tehdidi karşısında fermanını geri almak zorunda kalıyor, Sultan Avcı Mehmed, cuma namazı esnasında kürsü vaizi Himmetzâde Abdullah Efenditarafından “Nedir bu av merakı, nedir bu nefsi emareye uymalar, Allah’dan korkmaz mısın?.. Devlet sahipsiz kaldı… Şimdi avlanma zamanı değil ağlama zamanıdır” denilerek azarlanıyordu.
Bu padişahlar diktatör müydüler yani?..
Diktatör olsalardı, kendilerini herkesin huzurunda azarlayan insanları yaşatırlar mıydı?
Ya da Sultan IV. Murad, meşhur risalesinde kendisini acımasızca eleştirenKoçi Bey’i ödüllendirir miydi?
Bir de gelin bu gözle cumhuriyet döneminin 1950’ye kadarki kısmına bakın…
“23 Nisan” neyin bayramıdır?
Son güncelleme: 22 Nisan 2016 09:00
Her şeyi hem çok çabuk unutuyor, hem de çok çabuk tüketiyoruz. Böyle olunca da iş, tarihi mecraından çıkıp anlamsızlaşıyor.
23 Nisan Bayramı gibi...
“Çocuk Bayramı” mı, “Milli Egemenlik Bayramı mı?..”
“Meclis açıldı” diye mi kutluyoruz, “Çocuklar eğlensin” diye mi, yoksa“Hilâfet kaldırıldı” diye mi?..
Gerçekten bu bayramı çocuklara Atatürk mü armağan etti?...
“Armağan” etti ise bu nerede yazılı?..
Bir soru daha: Çocukların “Milli Egemenlik”le ne ilgisi olabilir?
Gördüğünüz gibi bu 23 Nisan işi de karışık, ama kimse işin bu tarafına bakmıyor. Bir taraf “İçinden Atatürk geçen her şey bizimdir” anlayışıyla sözde “Kemalist perspektif” kullanırken, diğer taraf “İçinden Atatürk geçen hiçbir şey bizi ilgilendirmez” mantığında...
Gazetelerin yaklaşımı da aynı çerçevede oluyor. Gazeteler sadece “AK Partililer”-“muhalifler” olarak değil, aynı zamanda “Kemalistler”, “Antikemalistler” diye bölünmüş, birbirlerini Atatürk üzerinden vurmaya çalışıyorlar.
Aslında tarihi gerçekler, hatta Atatürk, iki tarafı da ilgilendirmiyor. Onlar her vesileyi kendi “kanaat”leri istikametinde kullanıp güncel siyasetlerine âlet etmek derdinde...
Bayramlar, hatta tarihi şahsiyetler bu yaklaşım içinde hoyratça harcanıyor.
İyi ama bu doğru bir yaklaşım değil. Hiçbir tarihçi, tarihe bu anlayışla yorum getiremez. Ne var ki tarihçiler de “siyasetçi” olmuş!
Geçenlerde “Sözcü” gazetesi, “23 Nisan kutlaması iptal, Kut’ül Ammare kutlanacak” manşetiyle çıktı.
Amaç “AK Parti düşmanlığı” yapmaktı, o da bunu bol bol yaptı. Yetmedi, olayı Sayın Erdoğan’a bağlayıp “Atatürk düşmanlığı”yla suçladı, alışageldiği üzere tehditlerini bu kez “Atatürk” üzerinden savurdu, hakaretlerini “Atatürk” üzerinden sıraladı...
Öyle bir hava ki, işin aslını-faslını bilmeyen “23 Nisan Bayramı”nın tümden kaldırıldığını zanneder.
Oysa, tam olarak neyin kutlandığı bilinmese de bayram aynı bayram! Terör nedeniyle sadece resmi resepsiyonlar iptal edilmiş. Yoksa okullarda yine“saygı duruşu” yapılacak, yine “Atatürk’e methiyeler” düzülecek, “Güzel yurdum ellere bir mal gibi satıldı/ Atamın gür kaşları birden bire çatıldı/ Binerek bir hamlede şahlanan kır atına/ Haykırdı ‘alçak’ diye sultanın suratına!” türünden öğrenciler bağırtılacak...
Ama hiç kimse şunu merak edip sormayacak: “Yahu Mustafa Kemal Paşa, Padişah’tan aldığı emir, görev, yetki, harcırah, otomobil, vapur (yalandan çürütülen meşhur Bandırma Vapuru), imkân ve onun talimatıyla yanına verilen subaylarla birlikte Samsun’a doğru yola çıkmamış mıydı? Tutup ne diye, işgale karşı direnişi organize etmek üzere kendisini Anadolu’ya gönderen Padişah’a ‘alçak’ diye haykırsın?”...
O tarihlerde böyle bir şey yapmaya kalkanı dört yol ağzında asmazlar mıydı?
Hadi “şiir” deyip geçelim de asıl soruya geçelim: “23 Nisan’da ne bayramı kutluyoruz?”
Millet Meclisi’nin açılışını kutluyorsak, Türk Milleti’nin seçimle belirlenen ilk “Meclis”inin toplanma tarihi 23 Nisan 1920 değil, 31 Mart 1877’dir.Çünkü ilk “Meclis-i Meb’usan” (Birinci Meşrutiyet Meclisi) bu tarihte açılmış ve çalışmalarına başlamıştır.
İkinci Meşrutiyet Meclisi’nin toplanma tarihi ise 04 Aralık 1908’dir. 23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanan Meclis’in üyelerinin çoğu da bu Meclis’i oluşturan milletvekilleridir.
İşin “Milli egemenlik” tarafı böyle: Geriye “çocuk” tarafı kalıyor ki, öteden beri dillendirilmesine rağmen, Atatürk’ün çocuklara böyle bir armağanı yoktur. “23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı” kavramı, 12 Eylül 1980 darbesinin lideri Orgeneral Kenan Evren tarafından 1982’de icat edilmiştir.
Yarın inşallah biraz daha tafsilata girelim ki, kara cahil zevat neyi kutladıklarını öğrensinler!
Neyin bayramıdır? (2)
Son güncelleme: 23 Nisan 2016 07:36
Her 23 Nisan’da kutlanan “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı”nın,“Atatürk tarafından çocuklara armağan” edildiği şeklindeki geleneksel izah, doğru değildir…
Zaten bir birleriyle ilgisi bulunmayan “Milli egemenlik” kavramı ile“çocuk” kavramının mantıken bir araya gelmesi imkânsızdır. Bu“imkânsız”ı “mümkün” hale getiren ise 12 Eylül askeri darbesinin lider kadrosudur.
Darbecilerin söylediği her sözün “kanun” sayıldığı dönemde “Ben yaptım oldu” mantığıyla “egemenlik” ve “çocuk” kavramlarını bir araya getirerek kanunlaştırılmıştır.
Bu mantıksız ve mesnetsiz haliyle 1982’den beri kutlanmakta, kimsenin de sesi çıkmamaktadır. Çünkü “23 Nisan Bayramı”nın gerçek mahiyeti bilinmemektedir.
Bilinmediği için de, 23 Nisan’ın, Atatürk tarafından çocuklara armağan edilmiş bir “çocuk bayramı” olduğu şeklindeki “rejim efsanesi” tekrarlanıp durulmaktadır.
Az biraz zahmet edilip araştırıldığında görülecektir ki, “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” bir birleriyle çok da ilgisi olmayan üç ayrı bayramın birleştirilmesinden ortaya çıkmıştır.
23 Nisan Bayramı (baharın kutlanması babında)…
Çocuk Bayramı…
Ulusal Egemenlik Bayramı…
Bunun nasıl gerçekleştiğine bakalım…
Başkent İstanbul’daki Meclis-i Meb’usan, İngiliz işgalciler tarafından dağıtılınca, Ankara’ya geçen bir kısım milletvekillerinin 23 Nisan 1920’de ilk kez Ankara’da toplandıkları malûmdur.
1921’de çıkarılan “23 Nisan’ın Milli Bayram Addine Dair Kanun” ile 23 Nisan, oluşturulmaya çalışılan yeni Türk devletinin ilk “Milli Bayramı”oluyor. Ama ne “egemenlik”ten, ne “çocuk”tan söz ediliyor. Bunlar sonradan eklenecektir.
Saltanat 1 Kasım 1922’de kabul edilen 308 numaralı “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, hukuku hâkimiyet ve hükümranının mümessili hakikisi olduğuna dair” başlıklı kararname ile gerçekleşiyor ve saltanatın kaldırıldığı 1 Kasım (1922) günü “Hâkimiyet-i Milliye Bayramı” (Ulusal Egemenlik Bayramı) yapılıyor.
Güya “egemenlik hakkı” 1 Kasım (1922) günü Padişah’tan alınıp halka verilmiştir. Nasıl verilmişse, o halk, 1946’ya kadar “çok partili sistem”görmemiş, doğru düzgün “seçim” görmemiş, 946’da yapılan ilk çok partili seçim ise “açık oy gizli tasnif” sebebiyle “şaibeli” sayılmış, halk“egemenlik hakkı”nı ilk kez 14 Mayıs 1950’de kullanabilmış, o gün tek parti hâk ile yeksan olmuş, bir daha da halkın özgür iradesiyle iktidara gelememiştir…
İlk “Çocuk Bayramı” ise Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin (Çocuk Esirgeme Kurumu) önderliğinde 1927’de “23 Nisan Çocuk Şenliği” adıyla devreye giriyor. İşi yolunda zevatla yönetim erkini ellerinde tutan seçkin zevat çocuklarını süsleyip püsleyerek okula gönderiyorlar. Hatta okullar arasında“Kıyafet Yarışması” yapılıyor: “Bakalım hangi okulun öğrencileri daha düzgün giyiniyor?” Birinciler, ikinciler seçiliyor.
Bilirsiniz, biz öteden beri “kifayet”le değil, “kıyafet”le öne çıkmaya bayılırız!
Ama başlangıçta “resmi” bir bayram değildir, “bahar şenliği”dir.
“İyi ama” diyeceksiniz, şu “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” nereden çıktı?”
Başta da söyledim: Bu “bayram” iddia edildiği gibi, “Atatürk’ün çocuklara armağanı” filan değil (zaten olamaz, çünkü “çocuk” kavramıyla “Milli Egemenlik” farklı), 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra kendi kendilerini yetkili kılan darbeci generallerin “armağanıdır”!
Darbenin mimarı olan generallerden oluşan Milli Güvenlik Konseyi,1982’de 23 Nisan’ı, “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” ilân etmiştir.
“Darbe hatırası”, ne hikmetse “Atatürk armağanı”na dönüşmüştür!
Nitekim benim çocukluğumda 23 Nisan’lar yalnızca “Çocuk Bayramı”olarak kutlanır, ama çok da anlayamadığımız dilde padişahlar bol bol aşağılanırken, Atatürk yüceltilirdi.
“MiIIeti yüzüstü bırakıp kaçmış, canının derdine düşmüş de SuItan/ Ansızın işIerin başına geçmiş, miIIetin bağrından kopan kahraman…” (Behçet Kemal Çağlar).
Hoş hâlâ aynı.
Kültürle ilgisiz bir “Kültür Paketi”
Son güncelleme: 26 Nisan 2016 06:46
“Başbakan Ahmet Davutoğlu, Ankara Palas’ta düzenlenen tanıtım toplantısı ile ‘64. Hükümet Sürdürülebilir Kültürel Kalkınma Eylem Programı’nı açıkladı” deniyor, haberde...
Neymiş bakalım, şu “Sürdürülebilir Kültürel Kalkınma Eylem Programı”?..
Başbakan, 8 ana stratejik alandan oluşan paketin içindeki “büyük adımlar”ı şöyle açıklıyor...
İstanbul ve Ankara’da uluslararası simge olacak büyüklükte ve içerikte İstanbul Kültür Merkezi inşa edilecek (peki, içinde ne tür kültür olacak?)...
Türkiye Kültür Şehirleri Programı başlatılacak. Bu çerçevede her şehrin Şehir Kültür Yönetim Programı çıkarılacak (aynı soru geçerli)...
Müzeciliğin teşviki için gerekli düzenlemeler hayata geçirecek ve 2016 yılında 18 yeni müze açılacak (müzeye gidecek insan nereden bulunacak?)...
Tiyatro sahnesi olmayan illerin her birine en az bir tiyatro yapılacak, özel tiyatrolara verilen destek yüzde yüz arttırılacak (kültür kaynaklarımıza daha çok hakaret etsinler diye mi?)...
Belli dönemlerde SGK primlerini yatıramayan sanatçıların emekli olması sağlanacak (yaşlılıklarını düşünüp gençliklerini yaşasalardı ya)...
Senaristler, yönetmenler, bestekârlar, söz yazarları, ressamlar, yazarlar, oyuncular, şarkıcılar, yapımcı ve yayıncıların telif hakları en etkili şekilde korunacak. Korsan üretimle etkili mücadele edilecek (eh, doğru bir karar)...
Kültür ve turizm alanında bin 200 gencin 6 aylık süreyle geçici olarak istihdamı sağlanacak (iyi bari, birkaç genç ekmek yiyecek)...
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda istihdam edilmek üzere 600 kişilik yeni kadro açılacak (birkaç genç daha ekmek yiyecek).
Yalnız anlayamadığım bir husus var: Bu bir “Kültür projesi” mi, yoksa sıradan bir “istihdam projesi” mi? Doğrusu bana “istihdam projesi” gibi geldi!..
İstanbul ve Ankara’da “uluslararası simge olacak büyüklükte” kültür merkezleri yapılması, yeni müzelerle tiyatrolar ve kütüphaneler kurulması gibi maddeler herhalde kültür insanlarından önce inşaat sektörünü sevindirecektir!
Kültür insanı binalarla değil, binaların içinde yapılacak programlarla ilgilenir. Ayasofya Camii’nde “oratoryo” bile “kültür” adına yapılmıştı. Geçmişten bugüne “kültür” adına işlenen cinayetleri saymakla bitiremem!
“Yerli” ve “milli kültür”den ne haber? Ders kitaplarını değiştirmekten, Koruma Kanunu’nu kaldırıp tarihçilerin vicdanındaki kelepçeyi sökmekten,“Kıble yürekli insan” yetiştirmek için “Ak Şemseddin ruhlu muallim”yetiştirmekten, milletin şuurunu bağlayan zincirleri kırmaktan, tarihimizin fazilet sayfalarıyla safhalarını filme/diziye çekmekten, resme, tiyatroya aktarmaktan nehaber?
Yıllardır umutla gözlediğim paketten bunların çıkmasını beklerken, çıka çıka inşaatçılara ve SGK primlerini vaktinde yatırmayan “sanatçılara”müjde çıktı.
Yahu, çuvalla para kazandıkları günlerde har vurup harman savuran bu“sanatçı”lar değil mi?..
Alây-ı valâ ile evlendikten birkaç hafta sonra boşanabilmek için eski eşlerine bol keseden “nafaka” ödeyen bunlar değil mi?..
“Ruh eşimi arıyorum” diye diye gömlek değiştirir gibi “sevgili” değiştiren ve her “sevgili”ye yatlar-katlar hediye eden bunlar değil mi?..
Gençliğimize “kötü örnek” olacak “sapma”lar içinde gençliklerini tüketen ve ancak beş parasız kaldıklarında devleti hatırlayan bunlar değil mi?..
Her seçimde milletin tersine oy kullanan, her kargaşada millet-devlet düşmanlarının safında yer alan bunlar değil mi?..
Uyuşturucunun envai çeşidi de bunlarda üstelik: Uyuşturucu satmaktan yahut kullanmaktan dolayı yolu mahkemeye düşmeyen kaç sanatçı kaldı?..
Halkın kalan kültürünü de zir-ü zeber edici filmler, diziler, tiyatrolar yapmak bunlarda; milletin kadim değerlerini horlamak bunlarda; “tek adam” rejimini sürdürmeye yönelik bilimden, insaftan, mantıktan yoksun çıkışlarda bulunmak bunlarda; müstehcenlik bunlarda; başörtüsü aleyhtarlığı bunlarda; halka “cahil”, “bidon kafalı” demek bunlarda.
“Sanatçı” düşmanı değilim, ama öyle “sanatçı”larımız var ki, düşman başına! Şimdi Sayın Başbakan bunları beslemekten söz ediyorsa, “Kültürdendiğinde aklınıza bunlar mı geliyor?” diye sormak, benim hakkım...
Sanmam. Ama belli ki Sayın Başbakan onları da “yerli ve milli” yapıya entegre etmeye çalışıyor.
Bence boş gayret: Onlardan bu millete şimdiye kadar bir hayır gelmedi, bundan sonra hiç gelmez.
Ne yani, opera dinleyerek mi kültürlü olacağız, yoksa balerin veya evlilik programları seyrederek mi?
Osmanlı tüccarı ve tüketici hakları
Son güncelleme: 27 Nisan 2016 07:05
Hiç peşrevsiz söze girelim: Sultan İkinci Bâyezid, İstanbul, Bursa ve Edirne“İhtisâb Ağaları”na (belediye işlerini yürütmekle yükümlü görevliler) şöyle emrediyor:
“... Kuyumcular, sâde işi dirhemine bir akçe; minekârî işde dirhemine iki akçe ve altun sâde ise miskâline üç akçe; müşebbek işde miskâline beş akçe ve gümüş düğmeler iriyi ve hurdayı gâyet eyü hâlis işleyeler, bakır koyub işlemeyeler. İşleyenin muhtesib (belediye başkanı) gereği gibi haklarından gele.
... Ve boyacıları dahi gözedeler, kalb boyamayalar; boyarlarsa gereği gibi hakkundan geleler.
... Ve iplikçilerin ipliği tire ipliğine berâber ola. Ve astar ki, şehirde işlene, sekiz arşun ola, eksük olmaya. Olursa hakkından geleler (“İlgililer gereğini yapsın” anlamında)...
Hammâmcılar, hâmmâmları gözedeler, yunmuş (yıkanmış) ola, ıssı ve sovuk su ile ârâste (Bezenmiş, süslenmiş) ve dellâkları cest ve çâlâk (ferasetli, akıllı) ola. Usturası keskin ola. Şöyle ki, usturası altında kimesne zahmet çekmeye ve nâzır olan fotaları (havluları) pâk duta; Müslümana virdüği fotayı kâfire vermeye.
... Ve dahi hekîmlere ve attârlara ve cerrâhlara, muhtesibin hükmi vardur; görse ve gözetse gerekdur.
Bakkallar ve attârlar ve bezzâzlar ve takyeciler, 10’u 11’e satalar, ziyâdeye satmayalar. Ziyâdeye satarlarsa, muhtesib dutub te’dîb ede (cezalandırsın). Ammâ bu bâbda ve gayride mahkeme kararı bile ola (Mahkeme kararı olmadan kimse cezalandırılmamalı anlayışı)...
Berber gözlene; kâfir başın tıraş etdükleri ustura ile Müslüman başın tıraş etmeyeler. Kâfir yüzin sildikleri fota ile Müslüman yüzin silmeyeler. Usturaları keskin ola...
Tabipler dahi gözlene; bîmârhâne (hastahane) tabiplerine göstereler, imtihân edeler, kabul itmedikleri kimesneleri men edeler. Cerrâhlar dahi gözlene; sanatlarında kâmil (olgun) olalar.
Değirmenciler gözlene; değirmende tavuk beslemeyeler ki, halkın ununa ve buğdayına zarar etmeye. Ve âdetlerinden artuk almayalar ve iri öğütmeyeler ve kesmüklü buğdayı değiştirmeyeler ve illâ muhkem ve müntehî hakkından geleler...
... Ve câmilerde dilenci tâifesin yürütmeyeler... Ve her san’atı aydan aya kadı ile teftiş ede ve dahi göre ve gözede. Her kangisi (herhangisi) kim tayin olunan narhdan eksük sata, muhtesib (belediye başkanı) hakkından gelüb teşhîr ede.
Fil-cümle bu zikr olunanlardan gayrı her ne kim Allâh ü Te‘âlâ yaratmışdır, hepsini de muhtesib (belediye başkanı) görüb gözetse gerekdir, hükmi vardır.
Şöyle bileler, her kim muhâlefet ve inâd ederse, itâba ve ikâba müstahak olur.”
***
Gördüğünüz gibi, Sultan II. Bâyezid devrinde tüketici şimdikinden daha iyi korunuyor, hayvan hakları şimdikinden daha büyük bir dikkatle gözleniyor, her şeyin temiz olması için elden gelen gayret gösteriliyordu...
İstanbul, Bursa ve Edirne “İhtisâb (belediye) Kanunnâmeleri”nden alınma bu maddeler, Osmanlı duruşu konusunda bir fikir verir sanırım...
Hele bir de, bu kanunların dünyanın ilk “Tüketici Haklarını Koruma Kanunu” olduğunu hatırlarsak, nereden nereye geldiğimiz konusunda da bir fikrimiz olur.
Bir olaydan bahsetmenin şimdi tam sırasıdır sanırım...
Kanuni devrinde, yabancı bir kumaş tüccarı İstanbul’dan kumaş almaya gelir. Bir mağazaya girer ve beğendiği kumaş toplarını ayırır.
Bizim tüccar, yabancı alıcının seçtiği kumaş toplarından birini alıp kenara koyar: “Bunu size satamam, çünkü kusurludur.”
Yabancı tüccar, “Olsun, kendime alıyor değilim, ben de bir tüccara toptan satacağım, fark etmez.”
“Benim için fark eder. Bile bile kusurlu mal vermem. Parası haram olur. Çocuklarıma haram para yedirmem. Ayrıca malın kusuru günün birinde bir şekilde ortaya çıkar. Hem ben kirlenirim, hem de devletim kirlenir.”
Böyle düşünecek “dürüst”, “faziletli” ve “vatansever” tüccara bugün ne kadar da hasretiz!
Bugün “Kut Bayramı”dır
Son güncelleme: 29 Nisan 2016 07:12
Direk söze giriyor ve diyorum ki, bugün (29 Nisan günü) 1916 yılından 1952 yılına kadar coşkuyla kutlanan “Kut Bayramı”dır…
“Kut bayramı”nız mübarek olsun…
Başta Halil Paşa (Kut) olmak üzere, “Kut’ül Amare Savaşı”nı kazanıp bu günü bize armağan eden şanlı komutanlarımıza ve şerefli şehitlerimize rahmet diliyorum. Bazen aksasa da 1952’lere kadar kutlanan bu “Zafer Bayramı”nın yeniden kutlanmaya başlanmasını teklif ediyorum.
Kut’ül Amare Bayramı’nı kutlamaktan vazgeçerek İngilizleri sevindirdiğimiz yeter!.. Tekrar kutlamaya başlayarak biraz da biz sevinelim…
Çünkü bu bayram bir “armağan”dır: Bu bayram Halil Paşa’nın ve İngilizlerin işgali altında olan Kut’ül Amare kasabasını ele geçirmek için onun emrinde aralıksız 4,5 ay kanını döken kahraman Mehmedciklerin armağanıdır!
Zaferin şanlı komutanı Halil Paşa tarafından 29 Nisan 1916 tarihinde Altıncı Ordu’ya günlük emir olarak yayınlanan aşağıda metinde görüleceği gibi 29 Nisan günü “Kut Bayramı” ilân edilmiştir. Buyurun, “Orduma!”başlıklı emri okuyalım…
“Arslanlar!.. Bugün Türklere şerefü şan, İngilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın müşemmes semasında şühedamızın ruhları şadü handan pervaz ederken, ben de hepinizin pak alınlarından öperek cümlenizi tebrik ediyorum.
Bize ikiyüz seneden beri tarihimizde okunmayan bir vakayı kaydettiren Cenab-ı Allah’a hamdü şükür eylerim. Allah’ın azametine bakınız ki, binbeşyüz senelik İngiliz Devleti’nin tarihine bu vakayı ilk defa yazdıran Türk süngüsü oldu. İki senedir devam eden Cihan harbi böyle parlak bir vaka daha göstermemiştir.
Ordum gerek Kut karşısında ve gerekse Kut’u kurtarmaya gelen ordular karşısında 350 subay ve on bin neferini şehit vermiştir. Fakat buna mukabil bugün Kut’da 13 general, 481 subay ve 13.300 er teslim alıyorum. Bu teslim aldığımız orduyu kurtarmaya gelen İngiliz kuvvetleri de 30.000 zayiat vererek geri dönmüşlerdir.
Şu iki farka bakınca cihanı hayretlere düşürecek kadar büyük bir fark görülür. Tarih bu vakayı yazmak için kelime bulmakta müşkülata uğrayacaktır.
İşte Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı birinci vakayı Çanakkale’de, ikinci vakayı burada görüyoruz. Yalnız süngü ve göğsümüzle kazandığımız bu zafer yeni tekemmül eden vaziyeti harbiyemiz karşısında muvaffakiyeti atiyemizin parlak bir başlangıcıdır.
Bugüne KUT BAYRAMI namını veriyorum. Ordumun her ferdi, her sene bu günü tesit ederken şehitlerimize Yasinler, Tebarekeler, Fatihalar okusunlar. Şühedamız, hayatı ulyatta, semavatta kızıl kanlarla pervaz ederken, gazilerimiz de atideki zaferlerimizle nigehban olsunlar.
Mirliva Halil, Altıncı Ordu Kumandanı. 24 / 04 / 1916”…
Yani bu bayram, şehitlerimizin ve gazilerimizin vasiyetidir.
•
İngiliz tarihçisi James Morris, Kut’un kaybını “Britanya askeri tarihindeki en aşağılık şartlı teslimi” olarak kitabına geçirdi.
Bazıları da “1842’deki Kabil bozgunundan beri İngiliz ordusunun yaşadığı en aşağılayıcı hezimet” olarak değerlendirdiler.
Russel Braddon, Halil Paşa’nın Kut’a girişini şöyle tasvir ediyor:
“Kır bir atın üzerinde şık üniformalı, kelebek gözlüklü, dimdik duran Albay’ın komutasındaki sağlam, dayanıklı, pis haki üniformalı, sırtları çantalı, bin kilometre yürümekten postalları parçalanmış Türk askerleri, trampetlerin ritmine uygun bir yürüyüşle şehre girdiler.
Araplar alkışlıyor ve Albay’ın çizmelerini öpmeye çalışıyorlardı. Ama onları itti…
İngiliz subayları teker teker kılıçlarını teslim ettiler, o da başıyla selamlayarak alıyor ve ellerini sıkıyordu.
General Townshend’in kılıcını Halil Paşa gelerek özel olarak aldı ve kendisine iade etti.”
10 bin Kut’ül Amare şehidinin, Halil Kut, Ali İhsan Sabis, Süleyman Askeri, Sakallı Nureddin Paşa gibi komutanlarımızın ruhlarını şad etmek istiyorsak, bugün “Kut Bayramı” olarak kutlanmalı.
Ecdadımıza ne kadar benziyoruz?
Son güncelleme: 30 Nisan 2016 06:59
Dün: Bir işe niyet ettiğimizde “İnşallah” derdik...
Bugün: “Yapacağım-edeceğim” diyoruz.
¥
Dün: Her işe “Bismillah” ile başlardık...
Bugün: “Allah yokmuş gibi” yaşıyoruz (haşa)!
¥
Dün: Her güzellik karşısında “Maşallah” çekerdik...
Bugün: “Vay beee!” çekiyoruz.
¥
Dün: Hayretimizi “Allah Allah” diye ifade eder, hayretimiz derinleştiğinde“Fesübhanallah” derdik...
Bugün: İngiliz ağzıyla, “Vaavv yaaa!” diyoruz...
¥
Dün: Her adımımızı, “Tevekkeltü Alellah” diyerek atar, tevekkülü hayat felsefesi yapardık...
Bugün: Ne tevekkülden eser var, ne hayat felsefesi kaldı; sözün tam anlamıyla “yuvarlanıp gidiyoruz!”
Baktığımızı görmüyoruz, ikram edilen güzellikleri yaşamıyoruz; abuk-sabuk diziler, yarışmalar, tartışmalarla ömrümüzü heba ediyoruz!
¥
Dün: Kızınca, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” der, daha fazla kızarsak“Hasbünallah” diyerek Allah’ı vekil ederdik...
Öfkemiz bile zikir kokardı...
Bugün: En basit gerekçelerle hakaretler savuruyor, karakter zaafımızı 140 karaktere gömüp sağa-sola sözde ayar çekiyoruz!
¥
Dün: “Neüzübullah” çekerek her türlü şerden Allah’a sığınırdık...
Bugün: Belânın üzerine yürüyor, en küçük meseleyi kavga sebebi yapıyor, sürekli birbirimizle dalaşıyoruz.
¥
Dün: Haddimizi bilir, “Haddini bilmek gibi irfan olmaz” derdik...
Bugün: Başkalarına hadlerini bildirmeye çalışıyoruz.
¥
Dün: Abdestli yatağa girer, kalkar kalkmaz yine abdest alır, yere abdestsiz basmayı toprak anaya saygısızlık olarak görürdük...
Bugün: Bırakınız toprağa abdestli basmayı, namazdan namaza bile abdest almaya üşeniyoruz.
¥
Dün: Her namazda masivadan sıyrılır, “iftitah tekbiri”yle birlikte özgürleşirdik...
Bugün: Namazı ihmal ediyoruz. Kılsak bile dünyayı sırtımızdan indiremiyor, kapitalizmin ve modernitenin dayatmalarını arkaya atıp kendimizi özgürleştiremiyoruz.
¥
Dün: “Selamı yayınız” diyen Resulüllah hürmetine selam verir, “tebessüm ediniz” tavsiyesi ışığında birbirimize gülümserdik...
Bugün: Rahmet duası içeren Müslümanca selam yerine, “günaydın-tünaydın” gibi anlamsız kelimeler kekeliyor, surat asıyoruz...
Ayrılırken “Allah’a emanet” ettiğimiz insanları “esen kal” diyerek esintiye savuruyoruz!
Ölüye “rahmet-mağfiret” dileyeceğimize, yakınlarına “başsağlığı”diliyoruz...
“Nur içinde yatsın” duasını unuttuk, “ışıklar içinde” yatmasını temenni ediyoruz! “Uhrevi” kelimeler yerine dünyevi kelimeler uydurup kullanıyoruz.
¥
Dün: Yüz yüze görüşür, uzun uzun muhabbet eder, rastlaştığımızda birbirimize hal-hatır sorar, münasebetlerimizi sıcak tutardık...
Bugün: “Whatsap”tan, “Facebook”tan, “Twitter”den attığımız soğuk mesajlarla birbirimizi kaybediyoruz.
¥
Dün: Beğendiğimiz şeyleri “mübarek”, “muhterem”, “muhteşem”, “mükemmel”, “muazzam”, “müthiş”, “fevkalâde”, “âlâ”, “âliyy-ül âlâ” diye nitelerdik. Kelime dağarcığımız doluydu...
Bugün: Hepsine birden yamuk ağızla “süppeeerrr” deyip geçiyoruz!
¥
Dün: Harca besmele katar, yüzyıllara meydan okuyan âbideler (Sinan eserleri misal) yapardık...
Bugün: Harca hile-hurda katıyoruz. Bu yüzden, modern teknoloji kullanmamıza rağmen inşa ettiğimiz binalar yıkılıyor.
¥
Dün: Edepliydik. “İlle edeb” der,evlerimizin duvarlarına “Edeb yahu!”levhaları asardık...
Bugün: “Edeb”in yanı sıra “hayâ”yı, “ar”ı, “namus”u da unuttuk!
¥
Dün: Nezakette zirvede idik: Muhatabımıza asla “sen” demez, bizden yaşça ve mevkice büyük olanlara, “zatiâliniz” diye hitap ederdik...
Bugün: Yaşlılara, mevki-makam sahiplerine bile “sen” diye hitap ediyor, tanımadığımız insanlara “abla”, “abi”, “amca”, “dayı”, hatta bizden büyüklere (kızlar dâhil) “oğlum” diye hitap ediyoruz: Ortalığı kaba-sabalık götürüyor...
¥
Şimdi gelin siz söyleyin bre dostlar: Ecdadımıza ne kadar benziyoruz?
Paşam yetiş!
Son güncelleme: 02 Mayıs 2016 06:57
Ah Paşam ah!.. Mezarından kalksan da dövüversen bunları...
Neler neler yaptılar. Bayramlarımızı bile ötelediler...
“Kut’ül Amare” diye bir şey çıkardılar başımıza, telaffuz etmekte dâhi zorlanıyoruz...
Ne “Kut”u, ne “Amare”si, ne bayramı be yahu, 23 Nisan neyinize yetmiyor?..
Sonra Cumhuriyet Bayramı var, 19 Mayıs Bayramı var, Zafer Bayramı var...
Cumhuriyet var, laiklik var, neyinize yetmiyor?..
Yetmiyorsa tek gün yerine her birini üç gün üç gece kutlayın, gıkımız çıkmaz...
“Anamuhalefet her şeye karşı” diyorlar ya, böyle şeylere zinhar karşı değiliz...
Amma velâkin, Üçüncü Köprü’ye karşıyız!...
Üçüncü Havalimanı’na karşıyız...
Yeni çevre yollarına karşıyız!..
Gebze’den Yalova’ya dünyanın en uzun dördüncü köprüsünün uzatılmasına karşıyız!..
Nükleer santrale karşıyız!..
HES’lere karşıyız!..
Hızlı trene karşıyız!..
Marmaray’a ve tüp geçide karşıyız!..
Şimdi bir de yayalar için deniz altı yolu yapacaklarmış. Yaptırmam! Bunlar zararlı işler. Denizi köstebek gibi delmeye utanmıyor musunuz?
Balıkları rahat bırakın artık!
Sonracığıma, IMF’ye borçlar ödendikten başka, borç verilmesine de karşıyız!..
Ve dahi göçmenlere karşıyız!..
“Kut’ül Amare Bayramı”na da tabii ki karşıyız!
Bir Halil Paşa bulmuşlar, övünüp duruyorlar...
Bir de Sakallı Nurettin Paşa varmış...
Ali İhsan Paşa cabası...
Ve de Süleyman Askeri Bey...
Övünüp duruyorlar.
Bize sen yetiyorsun, bir de İsmet Paşa’mız; ama onlar başka paşalar bulup övüyorlar...
Neymiş, isimlerini tarih kitaplarına yazacaklar mış...
Hain bunlar paşam, hain!
Biz seni bildik, seni yazdık. Senden başka paşa tanımadık, bilmedik, sevmedik...
Şu Üçüncü Havalimanı’nı da adını taşıyan havalimanı küçük kalsın diye inadına yapıyorlar.
Yarın öbür gün “Sizin Paşa’nın havalimanı küçük, bizim paşanın en büyük”diye tafra atacaklar.
İster misiniz, “Kut’ül Amare kahramanı” dedikleri Halil Paşa’nın adını versinler?..
“Sizin o paşanız varsa, bizim de bu paşamız var” demeye getirsinler?..
Bunlar yapar. Dünyanın dördüncü en uzun köprüsüne “Osman Gazi” adını vermediler mi?
Üçüncü Köprü’ye Yavuz Sultan Selim demediler mi?..
Hâlbuki onlar “Paşa” bile değil!
Düpedüz nisbet yapıyorlar, Paşam!
Lüzumsuz işler bunlar. “Bunlarla uğraşacağınıza milletin hayrına yatırımlar yapın” diyeceğiz, ama diyemiyoruz.
Bir yandan da çok büyük yatırımlar yapıyorlar.
Ekonomi de iyi gidiyor. “Ha şimdi iflas ederler” diyoruz, biz iflas ediyoruz!
Anlamak mümkün değil. Sanki ellerinde sihirli değnek var!
Tek umudumuz terör; onu da hallederlerse, senin parti kıyamete kadar iktidar yüzü görmez. Zaten görmüyor...
Bunaldık Paşam, fena halde bunaldık!
Bir de Cumhurbaşkanı bir taraftan, Başbakan bir taraftan, bakanlar bir taraftan, dur durak bilmeden geziyorlar.
Ha yoruldular, ha duruldular diye beklerken, biz yoruluyoruz! Bunları takip etmekten nefesimiz daraldı.
Yetiş Paşam, artık dayanamıyoruz!
En güzel âdetlerimiz unutturuldu
Son güncelleme: 03 Mayıs 2016 07:30
Güzel âdetlerimiz, gelenek ve göreneklerimiz vardı. Tanzimat sürecinde düştüğümüz “Batılılaşma sendromu”, genel ve yaygın ifadesiyle “bizi biz yapan” değerlerden bizi kopardı…
Ne lâyıkıyla “biz” kalabildik, ne de “Batılı” olabildik. Sadece “Batıcı”olarak kaldık!
Başkasının yürüyüşünü taklit edelim derken, kendi yürüyüşümüzü unuttuk ve tabii ayaklarımız bir birine dolaştı, yüzükoyun kapaklandık!
Şimdi doğrulma (bir anlamda yeniden dirilme) çabamız var. Bu çabaya belki katkısı olur düşüncesiyle, bir zamanlar vazgeçilmezlerimiz olan bazı âdet, gelenek ve göreneklerimizden bir demet sunmak istiyorum…
Bir yere mahalle kurulmadan önce mescid inşa edilir, “imam evi”, “müezzin evi”, “hizmetli evi” derken, semt yavaş yavaş “mahalle”ye dönüşürdü. Her mahallenin en vazgeçilmesi “mahalle mescidi” ve“mahalle imamı” idi... Mescide “Beytullah” (Allah’ın evi) dendiğine göre, mahallelerde Allah merkezli bir hayat yaşanırdı…
Sünnet tüm ayrıntılarıyla baştacı edilirdi. 1830’larda İstanbul’a gelip dokuz yıl kalan Fransız yazar Brayer’in de belirttiği gibi, bu ülkenin Müslümanları “Peygamber Hazret-i Muhammed’e hayrandı… Hayatlarını O’na göre düzenlemeye çalışırlar, sadece O’nu örnek alır, O’nun izinden gider ve sadece O’nu taklit ederler”di…
Hayat “zikir kokulu”ydu: Her işe “Bismillah” diye başlanır, sonunda“Elhamdülillah” çekilirdi. Hatta öfkelerinde, hayretlerinde ve yılgınlıklarında bile “Allah” vardı: Her adım, “Tevekkeltü Alellah” diye atılır, kızınca, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh…” çekilir, hayret edildiğinde “Hay Allah!..”, “Allah Allah”, “Lailahe illallah”, “Fesübhanallâh!”denilir,haksızlığa uğranınca “Hasbünallâh!..” eşliğinde Allah’a sığınılır, daha olmazsa “Neuzubillah!” denilerek yaka silkinirdi…
İnsanlar yere tükürmez,sokağa çer-çöp atmazdı: Çünkü bunun “kul hakkı”oluşturduğuna inanılırdı (Comte de Marsigli, “Türkler hiçbir zaman yere tükürmezler, daima yutkunurlar. Bunun için de saçlarında sakallarında bir hararet olur ve zamanla saçları, kaşları, sakalları dökülür” diyerek atalarımızı eleştiriyor)…
Her türden bitki, özellikle de caddelerdeki ulu çınarlar “zakir” (zikreden) muamelesi görür, tüm canlılarla birlikte tabiata saygı duyulurdu. Sokak hayvanları ile vahşi hayat koruma altındaydı (İtalyan yazar Edmondo de Amicis şöyle yazıyor: “İstanbul’da, sokaktaki ağaçların kuraklıktan kurumasını önlemek için bir fakire para verip sulatacak kadar kaçık Müslümanlara bile rastlamak mümkündür.”
Her mahallenin “Avariz” adı verilen bir vakfı vardı: Mahallenin ihtiyaçlarını bu vakıf karşılar, fakir-fukara, garip-guraba hem bu vakıf, hem de mahallenin zenginleri aracılığıyla “namerte muhtaç olmadan”haysiyetleriyle yaşarlardı…
Evlerin cephesi, “Evi kıbleye dönük olmayanın gönlü kolay kolay kıbleye dönmez” anlayışı içinde, mümkün mertebe kıbleye dönük inşa edilirdi…
Bir evin önüne yeni bir ev yapılacaksa, eski ev sahiplerinden izin istenir, helâllık alınır, ancak ondan sonra yeni evin inşasına başlanırdı… Komşunun önünü kapatmak, manzarasını ve güneşini kesmek “kul hakkı”sayıldığından, bu konuda çok titiz davranılırdı…
Arsada ulu bir ağaç varsa kesilmez, ev ağaca zarar vermeyecek şekilde yerleştirilirdi…
Evlerin giriş kapısının üzeri geniş bir çatı ile kaplanırdı. Amaç hayır yapmak ve dua almaktı: Gelip geçen o çatının gölgesinde yağmurdan, kardan ve güneşten korunur, ev sahiplerine dua ederlerdi…
Evlerin kapılarının üstünde biri büyük, diğeri küçük olmak üzere iki tokmak bulunurdu. Gelen misafir kadınsa küçük tokmakla, erkekse büyük tokmakla kapıyı çalar, ev sahipleri buna göre karşılamaya çıkarlardı: Kadına kadın, erkeğe erkek…
Konu bitmeden yerimiz bitti. 12. maddeden devam edeceğiz inşallah.
En güzel âdetlerimiz unutturuldu (2)
Son güncelleme: 04 Mayıs 2016 08:00
Bize unutturulan geleneklerimizi, göreneklerimizi, güzel ve özel alışkanlıklarımızı maddeler halinde konuşuyorduk…
Önceki yazımızda 11 maddeyi bitirmiş, 12. Maddeye gelmiştik…
Hemen her evin balkonuna ya da pencere pervazına kuşlar için su kabı konurdu. Aynı incelik mezarlıklarda da görülür, mezarların başucuna mermer su kapları yerleştirilirdi. Kuşun rahmete ve berekete vesile olduğuna inanılırdı.
Osmanlı’da çiçeklerin bile dili vardı: Pencerenin önünde konmuş sarı çiçek, “Bu evde hasta var, gürültü yapmadan geçin” anlamına gelirdi. Kırmızı çiçek ise “Bekâr kızlar var, edebinizle geçin” anlamına gelirdi…
Herkes istediği mahalleye yerleşemezdi. Bir mahalleye yerleşmek isteyen aile, eski mahallesinin imamından, muhtarından ahlâklı, dürüst, temiz, dindar olduğuna ilişkin “tavsiye mektubu” getirmek zorundaydı…
Her zenaat sahibi istediği mahallede dükkân açamazdı. Ahlâklı, dürüst, temiz, dindar olduğuna ilişkin referansın yanı sıra, işinin ehli olduğuna dair Esnaf Loncası’ndan “belge” de istenirdi.
Kız istemeye gidildiğinde, şimdiki gibi, damat adayının evi-arabası sorulmaz, alnına ve şalvarının diz boğumuna dikkat edilirdi. Alnında“secde izi”, diz boğumunda ise “tahiyyat izi” aranır, namazlarında ihmalkâr olan delikanlılara kız verilmez ya da öyle bir kız gelin yapılmazdı…
Beyler, eşlerine “ayna” hediye etmeyi severdi. Bu, “Sana senden daha güzel bir hediye bulamadım” anlamına gelen, çok ince bir iltifattı.
“Komşu” demek aileden biri demekti. Yakın evlerin kapısı kilitlenmez, komşu istediği gibi girip çıkardı. Komşuların bir birlerine güveni sonsuzdu.“Duyulur” endişesi taşımadan en mahrek sırlarını bile konuşurlardı. Kadınlar sık sık bir araya gelir, ağır işleri “imece” usülüyle birlikte yaparlar, kahve molalarında dertleşip stres atarlardı. Tabiatıyla “depresyon” nedir bilinmezdi…
Mahalle esnafı itibarlıydı. Mahalle halkının onlara sonsuz güven vardı. O kadar ki, evin anahtarları mahalle esnafından birine emanet edilirdi.
Her zengin ailenin sadakalarını bıraktığı bir “Sadaka taşı” vardı. Genel olarak cami ve türbelerin en kuytu köşelerinde bulunan bu taşlara bırakılan sadakalar sayesinde, zenginler riya ve gösterişten, fakirler dilenmekten kurtulurdu. Zengin imkânı nisbetinde parayı sadaka taşının oyuğuna koyar, fakir ihtiyacı kadarını alırdı. Osmanlı’nın fakiri “fukara-i sabirin”, zengini “ağniya-i şakirin”di… Ne alan vereni, ne veren alanı tanır, bu şekilde aralarında minnet sözkonusu olmazdı.
Tanısın tanımasın herkes bir birlerine selam verir, sesini duyuramayacak uzaklıkta olan elini önce “kalbimdesin” anlamında göğsüne koyar, oradan“başımın üstünde yerin var” anlamında başına götürüp “temenna”ederdi…
Hal-hatır sorma seremonisi bile başbozuk değildi: Büyükler küçüklere hâl hatır sorarlar, ev halkına selam söylerlerdi…
Ramazan öncesinde yoğun sadaka verilir, fakir fukaranın Ramazan alışverişi yapması sağlanırdı…
Her zenginin, yaşadığı mahallede birkaç fakir ailesi vardı: Zenginler kendi aileleri dışında bu ailelerin ihtiyaçlarıyla da ilgilenir, çocuklarına kendi çocukları gibi bakarlardı…
Ramazanlar muhteşem geçerdi. Mahalle imamı ile ihtiyarlar heyeti önceden tespit ettikleri fakir-fukara için esnaftan erzak toplar, bunlar ihtiyaç sahiplerine dağıtılırdı…
Yerimiz yine bitti, ama konu hâlâ bitmedi. Devam edeceğiz inşallah…
En güzel âdetlerimiz unutturuldu (3)
Son güncelleme: 06 Mayıs 2016 07:39
Bize unutturulan geleneklerimizi, göreneklerimizi, güzel ve özel alışkanlıklarımızı maddeler halinde konuşuyorduk...
Bundan önce yayınlanan iki yazımızda 25 maddeyi bitirmiş, 26. Maddeye gelmiştik...
Devam ediyoruz...
Özellikle Ramazan ayında zenginler fakir semtlerin esnafını ziyaret eder, inanç ve ırk ayırımı yapmadan fakir mahallelinin borçlarını kapatırlardı...
Mahallenin zenginleri Ramazan’da fakir komşularını iftara davet eder, aile fertleri fakir komşularına bizzat hizmet ederdi. Böylece zengin-fakir ayırımı ortadan kalkar, arada haset olmaz, birbirlerine dua ederek kardeşçe yaşarlardı...
Konakların mutfak kapıları ramazan boyunca açık olurdu. Yolcular başta olmak üzere, oruçlu-oruçsuz herkes kolayca konağa girip karnını doyururdu. Hatta bu konuda Müslüman-geyrimüslim ayırımı bile yapılmazdı. Yemekten sonra “Bize misafir ağırlama sevabı kazandırdığın için teşekkür ederiz” anlamında bir hediye verilir (genelde altın para), bu hediyeye “diş kirası” denirdi...
Yemek şimdiki gibi alelacele yenmez, sofraya büyük saygı gösterilir, sohbet eşliğinde yemek yenirdi... Osmanlı sofrası hem estetik, hem de kültürel bağlamda bir sanat eseridir! Ayrıca Osmanlı sofrası, “tatbiki adab-ı muaşeret” (görgü) ve “temsili hayat dersleri” açısından da bir okuldu. Yani Osmanlı sofrasının, “beslenme” ile sınırlanamayan bir dini ve millî misyonu vardı. O sofra sohbetleri sayesinde tarihimiz nice “adam gibi adam”lar kaydetti...
Osmanlı halkı, ramazan dışında, kuşluk ve akşam vakti olmak üzere günde sadece iki öğün yemek yer, yemek aralarında atıştırmazdı. Sofra bezi döşemeye yayılır, üzerine bakır bir sini konur, aile bireyleri sininin etrafına serpiştirilmiş minderlere bağdaş kurarlardı.
Önce oturma ve yemeğe başlama hakkı aile reisinindi. Sofrada başköşe onundu. Çocuklar ise annenin yanında yer alırdı. Yemek yemenin kuşkusuz bir adabı vardı ve herkes buna çok dikkat ederdi...
Yemeğe aile reisi yüksek sesle besmele çekerek başlardı. Aile reisinin yüksek sesle besmele çekmesi, diğerlerinin hatırlaması içindi. Besmelesiz yemek yemenin bereketsizlik getireceğine inanılırdı...
Sağ elle yer içer, eve giriş çıkışta sağ adım atar, soldaki sağdakine yol verirdi. Bu hem sünnet, hem de görenekti...
Fazilet (manevî kuvvet, erdem, iyi ahlâk, iffet), nezaket, nezafet(temizlik), nezahet (ahlâk temizliği, saflık), necabet (soyluluk) diye özetlenen dört kural hayatın tümünü kucaklardı... Bu yüzden itiş-kakış olmaz, kimse kimsenin sözünü kesmez, kimse kimseyi aşağılamaz, asla hakaret etmezdi (Edmondo de Amicis isimli İtalyan gezgin ve yazar,1880’lerde yayınladığı kitabında, meşhur “Osmanlı nezaketi”ni şöyle anlatıyor: “İstanbul Türk halkı Avrupa’nın en nazik ve en kibar insanlarıdır. Sokakta kavga enderdir. Kahkaha sesi nadirattan işitilir. O kadar müsamahakârdırlar ki (hoşgörülü), ibadet saatlerinde bile camilerini gezebilir, bizim kiliselerde gördüğünüz kolaylığın çok fazlasını görebilirsiniz.”
Tekke, zaviye ve dergâhlar günün her saati faaldi. Günlük işlerini bitirenler bu mekânlardan birine gider, boş vakitlerini hoş sohbetler eşliğinde bir şeyler öğrenerek değerlendirirdi...
İnsanımızda kıskançlık, hased, gıybet gibi olumsuzluklar yoktu. Bunlar olmadığı için de toplumda “fitne” çıkmazdı. Mahallenin yaşlıları gençlere örnek olur, fark ettirmeden onları denetler, büyük yanlışlara meyledenleri uyarırdı...
Kahve fincanlarının üzerindeki desenlerin derin anlamları vardı. Misafire ne kadar değer verildiği fincanlardaki desenlerin ağırlığıyla gösterilirdi...
Lale desenli fincan: Lalede “Allah” lafzı olduğuna inanıldığı için, “Allah muinin (yardımcın) olsun”...
Gül desenli fincan: Osmanlı kültürü, görüntüsünün ve kokusunun güzelliği sebebiyle gülü Peygamber Efendimizle özdeştirmişti. Gül desenli fincanlar hem “Peygamber Efendimizin şefaatine nail ol”, hem de “Misafir gelmekle evimizde gül gibi açtınız” anlamına geliyordu...
Ancak gül desenli fincan, kız isteme merasimi sırasında, delikanlıya sunulan kahve için seçilmişse, anlamı farklılaşırdı...
Tek gül, “Evlenmeye niyetim yok”, başları bir birine değen iki gül (ya da lâle) ise, “Sizinle evlenmeye hazırım.”
Karışık desenli fincan: Kız istemeye gelen ailenin oğluna karşı kızın net bir kararı yoksa, karışık desenli fincan içinde kahvesini verir, böylece de“Karışığım, sana karşı kararsızım” demek isterdi...
Yüz yüze bakan kadın ve erkek figürlü fincan: “Gönlüm sende”...
Ayrı yönlere bakan kadın ve erkek figürü: Seninle bir gelecek düşünmüyorum...
Evcil hayvan figürü: Sana itaat etmeye (eşin olmaya) hazırım...
Vahşi hayvan desenli: Sevdiğim biri var, görücü geldiğini duyarsa seni parçalar!
Bugün de konuyu bitiremedik...
En güzel âdetlerimiz unutturuldu (4)
Son güncelleme: 07 Mayıs 2016 06:43
Bize unutturulan geleneklerimizi, göreneklerimizi, güzel ve özel alışkanlıklarımızı maddeler halinde konuşuyorduk…
36 madde bitti, 37. Maddeye geldik…
Kalabalık arasına bir âlim girince, herkes ilmine hürmeten ayağa kalkar, en güzel yere buyur ederler, ikramda yarışırlardı… Yahut yaşlı biri girince, yaşça küçük olanlar derhal ayağa kalkıp yaşına hürmet gösterirlerdi…
Yabancı birinin yolu mahalleye düştüğünde yatacak ve yiyecek sorunu yaşamaz, misafir almakta mahalleli âdeta yarışa girerdi…
Osmanlı’da “Bir acı kahvenin kırk yıl hatırı var”dı. İkramı severler, birbirlerine de, misafire de sık sık kahve ikram ederlerdi…
İftar sofrasında konuklara, “Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım” sözü eşliğinde önce bir kaşık bal sunulurdu… Sonra Allah ne verdiyse kaşıklanırdı…
Haberli, ya da habersiz gelen misafirlerden biri su ister ve içerse, suyu verene “Su gibi aziz ol” diye teşekkür eder ya da kendisinden genç biri su vermişse, “Berhudar ol” diye dua ederdi.
Ramazan boyunca sadece camilerde değil, konaklarda, hatta sıradan evlerde hatimler indirilir, yürekler Kur’an ikliminde yumuşatılırdı…
Kahvehaneler “Cafe” değil, “Kıraathane”, yani bir nevi “kültür evi” idi. Akşam namazıyla yatsı namazı arasında yahut yatsı sonrasında bir araya gelen mahalleli, bu kültür evlerinde edebiyat, şiir, kıssa, menkıbe dinleyerek kültürünü beslerdi. Bu yüzden Osmanlı insanı “cahil” kalmazdı. İlim sahibi olmayanlar bile “irfan” sahibiydi…
Misafire “Aç mısınız?” diye sormak ayıp sayılırdı. Bunu kahve ile test ederlerdi. Misafir önce kahvenin yanında getirilen suyu alırsa aç sayılır, kahveyi alırsa tok sayılırdı. Ona göre ya sofra kurulur ya da mevsim meyvesi ikram edilirdi…
Osmanlı insanı “Yiyeceğini değil, yedireceğini düşün” (atasözü)derdi. Toplumun en fakirleri bile “ikram” ve “ihsan” etmeyi severlerdi…
Küskünler mahallenin yaşlıları tarafından bayram öncesi tespit edilir, sorun tatlıya bağlanır, bayrama barış içinde girmeleri sağlanırdı. Hatta ufak-tefek kavgalar mahkemeye intikal ettirilmez, mahallenin yaşlıları tarafından sonuçlandırılırdı…
Bayram öncesi bayramlıklarıyla sokakta gezen çocuklara “arife çiçeği”denilirdi. Esnaf çocuklara şeker filan dağıtırdı…
Osmanlı sarayında bayram kutlaması bayramdan üç-dört gün önce başlardı. Sultanın bayram namazı için camie gelişi sırasında medrese talebeleri yolun iki yanında dizilip, “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!” diye bağırırlardı. Padişah da kadife keseler içinde harçlık dağıtırdı…
Altmış üç yaşını geçmiş birine yaşı sorulduğunda “Haddi aştık” derdi.“Had”, Efendimizin ölüm yaşı olan altmış üçtü. Onu geçmeyi “hadsizlik”sayacak kadar derin bir “edeb” anlayışı vardı…
Yolda küçük, büyüğünün önünde yürüyemez, kenara çekilip büyüğe yol verirdi…
Merdiven çıkarken, sendelerse tutabilmek için kadın daima öne alınırdı. İnişlerde ise erkek öne geçerdi. Bu görgü kurallarının gereğiydi…
Çarşı esnafı namaz vakitlerinde dükkânı kilitlemeden namaza gider, tek hırsızlık olayına bile rastlanmazdı…
Kadınlar bugünkü gibi “altın günü” toplantıları yapmaz, “sanat toplantıları” yaparlardı. Ebru, hat, çini gibi sanat faaliyetlerinde bulunurlar, enstrüman çalmayı öğrenirlerdi…
Selâtin camilerinin her sütunu üniversite kürsüsü gibiydi. Her sütunun yanında bir müderris (derin profesör) uzmanlık alanıyla ilgili ders verir, bundan hem medrese talebeleri, hem de halk istifade ederdi…
Aslında konu hâlâ bitmedi: En az yüz madde daha yazılabilir. Kısacası bunlar gibi nice güzel hasletlerimiz vardı. Çoğunu unuttuk. Unutturuldu. Ama artık yeniden hatırlayıp yaşanabilecekleri yaşama zamanıdır.
Aktif yaşlılık
Son güncelleme: 09 Mayıs 2016 06:38
Kanuni Sultan Süleyman, Zigetvar Seferi’ne hasta çıktı. Üstelik yetmişini çoktan geçmişti. At sırtında duramıyordu. Sefere çıkmasaydı, kimse onu zorlayamazdı. Buna rağmen çıktı. Zafer müjdesini yatakta bekleyemedi. Fetihten bir gün önce de öldü. İstanbul’a tabut içinde döndü…
Koca Sinan, muhteşem eseri Selimiye’yi yaptığında 83 yaşındaydı. Tek bir gün bile işini ihmal etmedi, cami inşaatının yanından ayrılmadı…
Köprülü Mehmed Paşa, Sultan Dördüncü Mehmed döneminde 70’li yaşlarda sadrazam olduğunda, “Devlete genç bir serdar lâzım” dediler,“Paşa Baba ise yerinden kalkamayacak kadar ihtiyardır.”
Ama devleti uçurumun kenarından aldı, âdeta yeniden inşa etti...
Kanije savunmasının yıldız ismi Tiryaki Hasan Paşa, Savunmayı zafere dönüştürüp destanlaştırırken, tam 71 yaşındaydı…
Cezzar Ahmed Paşa ise, Akkâ’da Napolyon Bonapart’ı yendiğinde seksenli yaşlardaydı. Genç Fransız generali ilk yenilgisini bu “ihtiyar serdar”dan aldı: “Akkâ’da durdurulmasaydım bütün doğunun hükümdarı olurdum”demek zorunda kaldı.
***
“Genç Emekliler Ordusu” gittikçe büyüyen Türkiye’nin bu isimleri, özellikle de Köprülü Mehmed Paşa’yı hatırlamasında fayda var...
Sadrazamlığa getirildiğinde yetmiş yaşı devirmişti. Devlet isyanlarla, karışıklıklarla çalkalanıyor, onbeş yaşlarında bir genç olan Sultan IV. Mehmed ise çaresizlik içinde kıvranıyordu…
Dirayetli bir sadrazam bulma ümidiyle bazen günde iki sadrazam değiştirdiği bile oluyordu.
1657 yılıydı…
Padişah, aradığını hâlâ bulamamıştı…
Devlet çarkı neredeyse durmuş, karışıklıklar sarayın içine kadar girmiş, rüşvet dal budak salmıştı.
Köprülü Mehmed Paşa bu şartlar altında sadrazam oldu…
Ne yakındı, ne de yüksündü: Bütün gücüyle icraata başladı…
Fakat daha ilk günlerde, devleti kendi ikballeri istikametinde kullanmak isteyen bir güruhun itirazıyla karşılaştı:
“Yaptıkları töresizliktir, bu gidişte ısrar ederse devletin muvazenesi bozulur” dediler.
Bozulan kendi muvazeneleriydi ve Köprülü bunu çok iyi biliyordu. Ne var ki, seslerini Padişah’a kadar ulaştırmışlar, hatta Padişah’ı kısmen de etkilemişlerdi:
“Böyle zamanda devlete genç biri sadrazam lâzımdır, oysa Köprülü Paşa’mız yerinden kalkamayacak kadar ihtiyardır; yarın öbür gün emr-i hak (ölüm) beklediği için de işleri aceleye getirmekte, bu yüzden eline yüzüne bulaştırmaktadır” diyorlardı.
Gencecik Padişah, Sadrazam Köprülü’yü huzuruna çağırdı:
Şikâyetlerin ayyuka çıkmasından söz ederek, bazı icraatlarını zamana yaymasının daha doğru olacağını söyledi…
Buna Köprülü’nün verdiği cevap son derece sertti:
“Hükûmet idaresi başkalarının (yani padişahın) elinde olunca, iş görmek mümkün değildir. Benim yaptığımı başkaları bozmak isterse, devlette fesat olur. Ruhsat verirseniz, sadrazamlıktan çekilmek isterim.”
Sadrazamlık mührünü öpüp başına koyduktan sonra, Padişah’a uzattı:
“Buyurunuz Mühr-i Hümâyununuzu Hünkârım, artık benden daha elyak olana verursuz.”
Bereket versin Sultan IV. Mehmed, yaşlı sadrazamın istifasını kabul etmeme basiretini gösterdi. Bir daha işlerine karışmayacağına dair söz verdi. Güvenini tekrar belirtti ve hattâ yetkilerini arttırdı.
Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa, dört yıl daha yaşadı. (1661’de öldü). Bu süre içinde kendisinden önce sadrazam olan nice gencin yapamadığı icraatlar yaptı. Uçurumun kıyısından aldığı devleti derleyip toparladı. Zafer yollarını tekrar açtı. Venedik Donanmasını Çanakkale Boğazı’ndan kovup Limni Adası’nı geri aldı.
Bugün hiçbir tarihçi, “İhtiyar Köprülü’nün yerine filanca genç sadrazam olsaydı daha iyi olurdu” diyemiyor.
“Kıssa” benden, “hisse” sizden olsun!
Aydın-sanatçı ve siyasetçi ihaneti!
Son güncelleme: 10 Mayıs 2016 06:53
Habere göre, “Hükümetin gidişatından aydınlar ve sanatçılar kaygılı”imiş…
Ne tesadüf: HDP yöneticileri de “kaygılı”!
Oh oh oh! Demek ki, hükümet doğru yolda…
Biliyorsunuz, bu kesimin söylediklerinin tersi doğrudur! Tarih bize bunu ispatlıyor. Her daim böyle olageldi.
Şimdi söyler misiniz lütfen, dünyada kendi aydınının, sanatçısının ve siyasetçisinin ihanetine uğramış kaç millet var?..
Biz varız: Biz kendi aydınının, sanatçısının ve siyasetçisinin ihanetine uğramış tek milletiz!
Tanzimat öncesinden başlayarak yıl be yıl sanat ve siyaset tarihimize bakarsanız, sayısız “aydın ihaneti”, sonsuz “siyasetçi ihaneti” ve limitsiz“sanatçı ihaneti” görürsünüz!
Bunlar kimi zaman “Batıcı”, kimi zaman “Rusçu”, kimi zaman “Çinci”, kimi zaman “komünist”, kimi zaman “casus”, kimi zaman “Almancı”, Amerikancı”, “Fransızcı”, kimi zaman “Gezici”, kimi zaman “terörist”, kimi zaman “faşist”,zaman zaman “laikçi” ve her zaman “darbeci”!..
Ama asla hiçbir zaman “yerli” ve “milli” değil!..
Hiçbir zaman halktan yana değil!..
Tam tersine, milleti küçümser, aşağılar, “cahil” diye dalga geçer, “bidon kafalı” diye hakaret eder, kıyafetinden ibadetine kadar her şeyinden rahatsız olurlar.
Tuhaf: Bu ülkenin “aydın” ve “sanatçı” geçinenleri, darbelerden “kaygı”duymaz, hattâ darbelere “saygı” duyup darbecileri “kahraman” ilân ederler.
Demokrasi olmadığı dönemleri (950 öncesiyle darbe dönemlerini)“demokrat” ilân ederken, demokrasi olduğu dönemlerde “demokrasi isterüükk” diye kazan kaldırırlar.
Ne zaman ki, halkın oylarıyla seçilen bir hükümet ülkede büyük yatırımlar yapar, yapısal değişikliklere gider, darbeci güruhun anayasasını değiştirmeye, askeri darbe ve müdahelelere dayanak olan maddeleri kaldırmaya kalkışır, hemen ortaya çıkıp “kaygılıyız” diye bağırmaya başlarlar.
Bu çevre, ne hikmetse, halk çoğunluğunun seçtiği hükümetlerin yönetimde olduğu dönemlerde kaygılanır…
Askeri yönetimlerin cebren ve hile ile işbaşında bulundukları dönemlerde ise zerre kaygı duymazlar!..
Bütçenin iflas ettiği dönemlerde, zerre kaygı duymazlar!..
IMF’ye yüksek faizle külliyetli miktarda borçlandığımız dönemlerde zerre kaygı duymazlar!..
Devletin-milletin “cebren ve hile ile” soyulduğu dönemlerde, zerre kaygı duymazlar!..
Enflasyonun yükselmesinden, siyasi istikrarlığın alıp başını gitmesinden, ekonomik krizlerle milletin soyulmasından zerre kaygı duymazlar!
Sadece işler yoluna girdiğinde kaygı duyarlar! “İyi kaygılanmalar” deyip,“siyasi ihanet”lere gelelim…
Birinci Meşrutiyet Meclisi “siyasi ihanet” yüzünden dağıtıldı…
İkinci Meşrutiyet Meclisi de öyle…
Bazı etkili vekiller, bazı etkili aydınları da yanlarına alarak Osmanlı Devleti’nin altını oymaya başladılar…
Şimdi aynı görevi HDP’li siyasetçiler üstlenmiş görünüyor: Sırtlarını PKK ve PYD’ye dayayıp terör örgütleriyle içli-dışlı çalışıyorlar. O kadar ki, Meclisi bile terörize ediyorlar.
Biz cemi’ cümlesini iyi tanıyoruz. Maksatlarını çok iyi biliyoruz. Ne yapmak istediklerinin farkındayız…
İşte bu yüzden çıkışları ciddiye alınmıyor, bir işe yaramıyor.
Merak etmeyin, ateş olsalar cirimleri (cüsse, hacim, büyüklük) kadar yer yakarlar!
“Nü”yü bilmek “Nun”u bilmemek…
Son güncelleme: 11 Mayıs 2016 07:06
“Çıplak” anlamına gelen, Fransızca bir kelimedir. İnsan bedeninin çıplak olarak resmedildiği resimlere “nü” denir.
Türkiye’de kaç kişi bilir bunu?..
Çırılçıplak insan resmi çizilmesine zaten karşı olan bir kültüre mensup olanların bilmemesi de zaten normaldir.
Ama bunu bilmemek küçümseme sebebi yapılabiliyor…
“Nun”u bilmeyen bir ressam, “Nü’yü bilmiyor” diye bir makam sahibiyle dalgasını geçebiliyor.
Gelin şimdi kimin neler bildiği konusunu biraz geniş-letelim…
Onlar tıpkı bir Avrupalı gibi heykel yontmasını, heykel vasıtasıyla hayatı ve sanatı dondurmasını biliyor, biz Süleymaniye örneği âbidelerde hayatı ibadete dönüştürme-sini biliyoruz.
Onlar kilise taklidi resimler yapmasını biliyor, biz bü-tün güzelliği ve canlılığıyla tabiatı çinilere geçirip cami duvarlarına taşımasını biliyoruz.
Onlar gördükleri her boş alana mânâsız ve faydasız heykeller dikmesini biliyor, biz “her varlık Allah’ı teşbih eder” inancıyla her alan ağaç dikerek ter temiz yeşillikte hayat bulmayı biliyoruz.
Onlar kilden şekiller yapmasını biliyor, biz ebediyetin simgesi olan mezartaşlarını gergef gibi işlemesini biliyo-ruz...
Onlar realizm, sürrealizm gibi Batılı akımları biliyor, biz tasavvuf gibi, hayata renk kattıktan başka ölüm ötesi-ni de aydınlatan sınırsız tefekkürün temel unsurlarını bi-liyoruz.
Onlar Bach’ı, Mozart’ı, Beethoven’i biliyor, biz Itriyi, De-de Efendi’yi, Hacı Arif Beyi biliyoruz.
Onlar Batı tarzı sinemayı, tiyatroyu biliyor, biz ortaoyununu, Karagöz-Hacıvat’ı, Meddahı biliyoruz.
Onlar komünizmi, sosyalizmi, kapitalizmi biliyor, biz İslâmiyeti, Hıristiyanlığı, Museviliği biliyoruz.
Onlar Marks’ın, Lenin’in, Mao’nun, Che Guevara’nın ha-yatını biliyor, dönem dönem birinden birini örnek alıyor; biz Allah’ın peygamberlerini tanıyor, hayatlarını ayrıntıla-rıyla birlikte biliyor ve yalnızca O’nu örnek alıyoruz.
Onlar resitali, konçertoyu, aryayı biliyor, biz Acemaşıran’ı, Rast’ı, Sultaniyegâh’ı biliyoruz.
Onlar natürmortu, peyzajı biliyor, biz tezhibi, minya-türü, ebruyu, çeşmibülbülü, hattı biliyoruz.
Onlar resim dilini, heykel dilini biliyorsa, biz Osmanlıcası Türkçesiyle kendi dilimizi biliyor, beş-altıyüz sene öncesinden kalan temel kültür kaynaklarımızı yazıldıkları şekilde okuyup anlayabiliyoruz.
Kısacası dostlarım, biz öncelikle bizim olanı öğrenme-ye çalıştık. Bizim olanı bilir, bizden olanı sever, kendi kültür ve medeniyetimize saygı duyarız.
İslâm şartını dahi bilmeyenlerin “nü’yü bilmekle hindi gibi kabarması ve bunu bilmeyenleri cehaletle suçlaması ne kadar mânâsız ve mantıksızdır.
İçinde yaşadığımız milletin kahir ekseriyeti de “nü”yü bilmez. Natürmort nedir, gravür nasıl bir şeydir bilmez, Leonardo’yu, Lautrec’i ya da Van Gogh’u tanımaz. Van Gogh’un kulağını kesip, sevgilisine postalamış deli bir ressam oldu-ğundan çoğumuz habersiz yaşarız. Çünkü öğrenmeye vakti olmadı. Çoğumuzun kıraç toprağı ekmekten, sulamaktan, ekini biçmekten, pazara götürüp üç kuruşa satmaktan, zar-zor karnımızı doyurmaktan, çocuklarımıza pabuç parası dü-şünmekten bunları öğrenecek fırsatımız olmadı.
Zatiâlileri öğrendiler de ne yaptılar acaba? Eserleri hangi dünya müzesinde sergileniyor, hangi beynelmilel yarışmayı kazandılar, insana faydalı nasıl bir esere imza attılar?
Bazıları “nü” ne demeye gelir öğrendiler, ama içinde yaşadıkla-rı milletin yapısını bir türlü öğrenemediler.
Hangisi daha büyük eksiklik acaba? İçinde yaşanan milleti öğrenememek mi, yoksa çırılçıplak insan resmine “nü” dendiğini öğrenememek mi?
Müslüman her daim umutlu insandır
Son güncelleme: 13 Mayıs 2016 08:16
Görevimiz “insan” olmak...
“İnsanca” yaşamak ve “Müslümanca” ölmek...
Bıkmamak, usanmamak, yılmamak, yıkılmamak, asla pes etmemek ve asla umut etmekten vazgeçmemek...
Şartlar olumsuz olabilir: Olumsuz şartlardan yakınmak yerine, olumsuz şartları değiştirecek adımlar atmak lâzım...
Bu konuda en büyük rehberler yine peygamberler ve Peygamber Efendimiz’dir...
Onlar şartlara tıkanıp kalsalardı, Hz. Âdem Cennet’ten çıkarıldığı için, Hz. Nuh tufana tutulduğu için, Hz. Yunus denize atıldığı, Hz. Yusuf kuyuya itildiği için, Hz. İbrahim Nemrut’la, Hz. Musa (hepsine selam olsun) Firavun’la karşı karşıya getirildiği, Hz. Âlişan Efendimiz ise Ebu Cehil gibi bir düşmanla savaşmak zorunda kaldığı için yakınır dururdu...
Müslüman’ın örnek alması gereken kadınlar cephesi de böyledir...
Hz. Havva yabancı bir dünyaya indirildiğinde pes etmedi, Hz. Asiye Firavun’la çekişe çekişe Hz Musa’yı büyüttü, Hz. Hacer susuzluğa teslim olmadı, Hz. Meryem erkekler dünyasına meydan okuma pahasına bebeğini dünyaya getirip büyüttü...
İmkânsızlıktan yakınmak yerine, mevcut imkânları sonuna kadar kullanıp yürümekten söz ediyorum.
Ancak o zaman rahmet tecelli eder ve olmazlar olur!
Hatırlayalım ki, “Yasak meyve”yi yiyen Hazret-i Âdem’le Hazret-i Havva, Cennet’ten çıkarılmışlardı...
Üstelik iki sevdalı yürek, aynı bölgeye değil, birbirlerine uzak bölgelere indirilmişlerdi...
Böylece insanoğlunun kıyamete kadar devam edecek imtihan süreci başlamıştı.
Muhtemelen dinozorların kaynaştığı, canavarların uçuştuğu koskoca dünyada artık yapayalnızdılar...
Şartlar tümden olumsuzdu. Ama tümden olumsuz şartlara rağmen asla umutsuzluğa düşmediler, hayata küsmediler...
Daima diri durdular.
Çünkü Allah’a güveniyor, başlarına gelenden Allah’ı değil kendilerini sorumlu tutuyor, yine O’na sığınıyor, tövbe üzerine tövbe ediyor, tekrar buluşturulmak ve Cennet’e döndürülmek için bir taraftan dua ediyor, diğer taraftan ellerinden geleni yapıyorlardı.
Sonunda tekrar kavuşturulup Cennet’e döndürüldüler.
Bu olgu bize diyor ki: “Olumsuz şartlardan korkmayın; bilin ki, şartlar her an değişebilir”.
Hazret-i İbrahim, kaynağı iman olan umuduyla Nemrut ateşine direndi. Kudret, kuvvet ve ihtişam karşısında paniğe kapılmadı...
Bir an bile tereddüde düşmedi. Yenilmeyeceğini umdu ve sabırla “İlâhî tecelli”yi bekledi.
“Tecelli”, ateşi gülistana çevirdi...
Hazret-i Yusuf ne kuyuya itildiğinde, ne de zindana atıldığında hayattan umut kesmedi...
Hazret-i Yunus balığın karnındayken bile umuda tutundu, duaya sarıldı ve kurtuldu (kurtarıldı)...
Hazret-i Musa’nın, Firavun karşısında müthiş iki silahı vardı: İmanlı ve umutluydu. Firavun’u bunlar sayesinde yendi.
Hazret-i Âlişân Efendimiz (hepsine selam olsun) ise umudun tâ kendisiydi: Ebu Cehil’in elindeki maddi imkânları umuduyla aştı ve zafere ulaştı.
Umudumuzu yitirmeden, olumsuz şartlar karşısında pes etmeden onları takip edersek, başarıya ulaşırız (ulaştırılırız).
“Hamdım, yandım, piştim!”
Son güncelleme: 14 Mayıs 2016 07:15
Tasavvuf ehli, insanın hayat serüvenini, buğdayın ekmeğe dönüşene kadar geçirdiği serüvene benzetir…
Önce çiftçi tarlayı hazırlar (aile çocuk yetiştirmeye hazır olmalı). Ardından tohumları toprağa serper. Toprak çeşitli vitaminlerle takviye edilir. Zamanla yağmurun ve güneşin yardımıyla buğday yeşermeye başlar. İhtiyaç olursa ilâçlanır (zararlılardan koruma). Nihayet başak verir (siz onu doğum sayın)…
Başaklar (insanlar) zaman içinde yeşerir. Toplanıp harman yerinde dövülür (feleğin çemberinden geçme). Dane ile saman ayrışır (faydalı ile faydasızın ayrışması)…
Sonra bir daha dövülür (çile ve deneyim kazanma), bu kez kabuklardan (doğru ile yanlış) ayrıştırılır. Daneler rüzgâra tutulur, ayrışan kabuklar savrulur gider, elde sadece buğday kalır.
İyice yıkanır, temizlenir ve una dönüşmesi için değirmene götürülür ve daneler iki kocaman değirmen taşının arasında un haline gelir.
Nihayet una su katılarak hamur yapılır. Ardından mayalanır. Maya tutması için bir süre bekletilir. Şekil verilir ve kızgın fırına atılır.
Bu son işlemdir. Güzelce pişip ekmeğe dönüştükten sonra, sofraya gelir, bu kez insana dönüşür!
Mevlâna’nın “Hamdım, yandım, piştim” demesi de zaten bu serüvenin bir parçasıdır.
Yanmayı bilmeyen insan olgunlaşamaz, olgunlaşamayan insan fırına girmemiş hamura benzer, her kalıba girer.
Memleketi “hamlık” götürüyor!
•
İnsanın “pişme” yeri “aşk” ve “muhabbet” fırınıdır. Düzgün aile hayatı ile mutluluk ve başarı da bence bunlara bağlıdır…
Yani aşk ateştir, insan pervane! Mevlevi dönüşüyle “Ya Hakk” diye diye ateşe atlamak, hamlıktan olgunluğa geçişin tek çaresi gibi gözüküyor.
Aşkımızı kaybettiğimiz ölçüde kaybolduk! Batılı reçeteler bizi olgunluğa taşıyamıyor. Yeniden Mevlâna’ya, Yunus’a dönmemiz halinde tekrarZüleyha’ya, Yusuf’a dönüşebiliriz.
Hamlıktan olgunluğa geçebiliriz.
İslâm Dini’ne “Sevgi Dini”, Peygamber Efendimize “Rahmet Peygamberi”diyenlerin “ham” ve “kaba” kalmak gibi bir lüksleri olabilir mi?
•
Hemen her eylemimiz içten içe aşka dönük aslında... İtiraf etsek de, etmesek de herkes bir şekilde aşkı arıyor...
Ama sadece bazıları bu arayışın şuurunda... Ayrıca sadece bazıları aradığı şeyin adını koyacak kadar cesur.
Bu yüzden kimimiz “başarı” koymuşuz aşkın adını, başarıya kilitleniyoruz; kimimiz “para” diyoruz aşkın adına, para kazanmayı aşk zannediyoruz...
Kâh “Leyla” oluyor aşkın adı, kâh “Mecnun”; bazen “Ferhad”, bazen“Şirin”; Belki Yusuf, belki Yunus, belki Mevlâna…
Bütünün kaynağı bir: Allah!..
Aşklar “Lâilahe İllallah”da soluk olur, “Muhammedün Resulüllah”da nefes alır. İşte bu yüzden Leyla’lar, Mecnun’lar, Yunus’lar ölümsüzdür. Aşk da âşıklar da sonsuzu yaşar.
Kısaca söylemek gerekirse, “aşk” olmasaydı, insan, varlığıyla var olmuş şeylerden hiçbirini yapamaz, bir anlamda yaşamazdı.
Cenab-ı Allah sevmeyi sevmeseydi, “aşk”ı yaratmaz, Efendimizi “Gel Habibim” diye Mi’rac’ına çağırmazdı.
Ve sevmeseydi Allah insanı, yaratmazdı!
Sevmeseydi arı çiçekleri, yarım kilo bal yapmak için üç milyon 750 bin sorti (iniş-kalkış) yapmaz, onca zahmete katlanmazdı.
Gördüğünüz gibi, arı çiçeğe çok büyük bir sevdayla tutkun! Yani “bal”aslında aşktır! Şifa kaynağı olması da galiba bundandır!
Padişahlar nasıl eğitilirdi?
Son güncelleme: 16 Mayıs 2016 07:19
Padişah adaylarının (şehzadeler) eğitimi, Efendimizin buyruğu istikametinde anne karnında başlardı…
Bunun ilk şartı, namazları (özellikle de sabah namazı) kaçırmamaktı (annenin uyku saatlerinin aynen çocuğa geçtiğini bugün ilim adamları söylüyor)…
İkinci şartı, her türlü haramdan kaçınmak, şüpheli yiyecek-içeceklerden uzak durmaktı…
Üçüncü şartı, “besmele”yi dilden düşürmemekti…
Dördüncü şartı, bol bol Kur’an okumaktı…
Beşinci şartı, sesi nâmahreme duyurmamaktı…
Altıncı şartı, öfkelenmemek, bağırıp çağırmamaktı…
Kendini bilen, anneliğin kudsiyetini dikkate alan olgun her Osmanlı kadını gibi, hamile padişah eşleri de bunlara her zamankinden daha fazla dikkat eder, çocuk terbiyesini hamilelikten itibaren başlatırlardı.
Şehzade (yahut sultan) dünyaya geldikten sonra ise bir sütanne (Daye) tutulur, sütanneler özenle seçilirdi. Sütannelerin şehzadeler üzerindeki etkisi o kadar büyüktür ki, Fatih Sultan Mehmed, minnetinin ifadesi olarak sütannesi Ümmügülsüm Hatun adına bir cami (“Daye Hatun” ya da diğer adıyla “Tarakçılar” Camii), öldüğünde de Bursa’da güzel bir türbe yaptırmıştır (Muradiye semtindedir).
Bundan başka padişah adayları özel hocalardan ders alır, ayrıca zaman zaman diğer öğrencilerle birlikte Enderun derslerine katılır, normal müfredattan daha ağır bir müfredat uygulanırdı.
Her şehzadeye bir “Lala” (özel hoca) tayin edilir, bunlar şehzadenin yetişmesinden birinci derecede sorumlu tutulurdu.
Okutulan derslerin başında Kur’an (tefsir), Hadis, “Siyer-i Nebi”(peygamberler tarihi), dil, tarih, coğrafya, astronomi gelirdi…
Örnek gösterilen kişiler arasında ise Hz. Âdem, Hz. İbrahim, Hz. Asiye, Hz. Yusuf, Hz. Ebubekir, Hz. Ali, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Hacer, Hz. Hatice, Hz. Ayşe, Hz. Meryem vardı…
Arkasından Eba Eyyûb el Ensarî, Tarık bin Ziyad, Selâhaddin Eyyûbi, Sultan Alp Aslan, Büyük İskender, vs. gibi isimler yer alırdı…
Diplomaside maharet ve barış andlaşmalarında örnek alınması açısındanHudeybiye Musalâhası…
Kardeşler arasında savaşın acılarını kavramaları için Kerbelâ Vak’ası…
Ve benzer bazı kişiler, olaylar daha…
Hele Harem’de yetiştirilenler arasında zekâsı, dirayeti, güzelliği, kavrama kabiliyeti, nezaketi, nezafetiyle padişahlara eş olabilecek kapasitede olduğu gözlemlenen cariyelere özellikle Hz. Havva (cennetten çıkarıldıktan sonraki metaneti, dirayeti ve kararlılığıyla); Hz. Meryem(iftiralara karşı duruşuyla); Hz. Hacer (yavrusuna su arayışı ve Zemzem ikramına mazhariyetiyle); Hz. Hatice (maddi-mânevi bütün varlığıyla Efendimizi desteklemesiyle); Hz. Ayşe (ilmi, zekâsı ve eşine bağlılığıyla) örnek gösterilir, sık sık onların hayatları, yaşantıları, karakterleri anlatılırdı…
Haremde bunların hayatlarına ilişkin menkıbeler okunur, ibret dersleri çıkarılırdı…
Buna rağmen, başarılı padişahların da zaman zaman tıkandıkları noktalar olmuştur…
Çaresizliğe düşmüşler, engellere takılmışlar, ihanetlere uğramışlardır…
Ancak ne zaman çaresizliğe düşseler, aldıkları eğitim ve terbiyenin bir gereği olarak, çaresizliği aşmanın yollarını aramışlar, asla umutsuzluğa sürüklenmemişlerdir. Bu konuda peygamberlerin hayatı onlara en iyi, en sağlam yol gösterici olmuştur…
“Enderun”u yeniden kurmak lâzım
Son güncelleme: 17 Mayıs 2016 07:02
“Akademi” kelimesi henüz dilimizde yoktu, ama Osmanlı’da bu mânada mükemmel bir “akademi” vardı…
Adı, “Enderun”du…
Osmanlı padişahları başta olmak üzere, Kâtip Çelebi, Gelibolulu Mustafa Ali, Feridun Ahmet Bey, Baltacı Mehmed Paşa, Köprülü Mehmed Paşa, Köprülüzade Mehmed Paşa, Fazıl Ahmed Paşa, Mustafa Paşa, Cezzar Ahmed Paşa, Nevşehirli İbrahim Paşa, ünlü matematikçi Matrakçı Nasuhgibi pek çok dahi bu akademiden mezundu.
Bu bakımdan, Enderun’a, “Dâhiler Mektebi” diyen tarihçiler ve eğitimciler pek çoktur…
Dünyanın ilk “Kamu Yönetimi Okulu” olarak da isimlendirilir…
Dünyaca ünlü birçok eğitimcinin dikkatini çekmiş, hakkında kitaplar yazılmış, hatta ABD tarafından taklit edilmiştir.
Amerikalı ünlü eğitimci Andreas Kazamias, “Platon’un idealindeki okul budur” derken, “Stanford-Binet” adıyla meşhurzekâ testinin mucidi Amerikalı Lewis Terman, “Öğrencilerin zekâ seviyesini ölçmek için ilk defa test yönetiminin uygulandığı eğitim kurumu Enderun’dur” diyerek referansının kaynağını bildiriyor.
Osmanlı Devleti’nin ihtiyaç duyduğu üst düzey “devlet adamı” kadrosu işte bu “akademi”de eğitilip yetiştirilmiştir.
Osmanlı’nın hızlı yükseliş sebeplerinin başında yine bu “akademi”ler gelir.
Öğrenciler, zekâ, bilgi ve yetenekleri konusunda sürekli testlerden geçirilir, bu ölçümler sayesinde en başarılı olacakları alan belirlenirdi.
Bu bağlamda dünyada, öğrencilerin öğrenme arzusunun, zekâ seviyesinin, ilgi alanlarının ölçüldüğü ve buna göre eğitime tabi tutulduğu ilk örnektir.
Amerika’da Enderun mektepleri hakkında 350’ye yakın master ve doktora çalışması yapıldığını ve Amerikan eğitim sistemi için Enderun’dan yararlanıldığını da hatırlamak gerekiyor.
20. yüzyılın başında Amerikalı Eğitimci-Psikolog John Dewey’in, “Çocuğa Göre Eğitim İlkesi” olarak dünyaya sunduğu “çağdaş eğitim metodolojisi”,aslında Enderun sisteminin kopyasından başka bir şey değildir.
Eksi bir İngiliz elçisinin Enderun Mektepleri hakkında söyledikleri de çok ilginçtir:
“Osmanlılar, aldıkları esirlere hiç kötülük yapmıyor, kardeş gibi davranıyorlar. Hangi milletten, hangi dinden olursa olsun, küçük çocukların zekâlarını ölçüyorlar. Keskin zekâlı çocuklar, ‘Enderun’ denilen mekteplerde, değerli öğretmenler tarafından okutuluyor, İslâm bilgileri, İslâm ahlâkı, fen, kültür dersleri verilerek, kuvvetli, başarılı Müslümanlar olarak yetiştiriliyorlar. Osmanlı ordularını zaferden zafere ulaştıran değerli kumandanlar, Sokullular ve Köprülüler gibi seçkin siyaset ve idare adamları, hep böyle yetiştirilen keskin zekâlı çocuklardı. Osmanlı akınlarını durdurmak için, bu Enderun mekteplerini ve bunların kolları olan medreseleri yıkmak, Osmanlıları fende geri bırakmak lâzımdır.”
Enderun’u kapattık, medreseleri yıktık, “kahtı rical” (adam kıtlığı) başladı!
Bunun üzerine duracağız, ama önci Türkiye’nin “Enderun Modeli”ne şiddetle ihtiyacı olduğunu söyleyelim.
Şu zor günlerimizde bile PKK bildirisine benzer bildiriler yayınlayan akademisyenlerden, Sinan’ın eserleri yüz yıllara meydan okurken, modern teknolojik imkânlara rağmen, binaları ilk depremde yıkılan mühendis ve mimarlardan, böbrek ticareti yapan doktorlardan, müvekkilini satan avukatlardan, adaletin icabına göre değil de mensubu bulunduğu zümrenin çıkarlarına göre karar veren hakimlerden-savcılardan, ihaleye fesat karıştıran siyasetçilerden, aldığı oyları terör örgütlerine peşkeş çeken belediye başkanlarından ve durmadan devleti söğüşleyen işadamlarından bıktıksa, başka çaremiz yok.
Tek çare, din ve fen ilimlerinin iç içe okutulduğu “Erderun Akademisi”ni yeniden ihya etmektir.
Yarın “Çıraklıktan sadrazamlığa” çıkan birkaç ünlü isme bakalım…
Umutlarınızı diri tutun!
Son güncelleme: 24 Mayıs 2016 06:44
Söylemiştim: Bendeniz, bunaldığımda tarihe kaçarım. Geçmiş zamanlarda yaşanan sıkıntıları, elem ve çileleri okumakta teselli ararım...
Bu konuda özellikle Peygamberler Tarihi bulunmaz nimettir. Çünkü Hz. Süleyman’la Hz. Davut haricindeki tüm peygamberler, birer çile yumağıdır.
Hatırlayalım...
“Yasak meyve”yi yiyen ilk babamız Hazret-i Âdem’le ilk annemiz Hazret-i Havva, Cennet’ten çıkarılmışlardı...
Üstelik iki sevdalı insan, aynı bölgeye değil, bir birlerine uzak bölgelere indirilmişlerdi...
Böylece insanoğlunun kıyamete kadar devam edecek imtihan süreci başlamıştı (Tüm yaşananlar ve şimdi bizim yaşadıklarımız, bu imtihan sürecinin parçalarıdır).
Muhtemelen dinozorların kaynaştığı, canavarların uçuştuğu koskoca dünyada artık yapayalnızdılar...
Şartlar tümden olumsuzdu. Ama tümden olumsuz şartlara rağmen asla umutsuzluğa düşmediler, hayata küsmediler...
Daima diri durdular.
Çünkü Allah’a güveniyor, başlarına gelenden Allah’ı değil kendilerini sorumlu tutuyor, yine O’na sığınıyor, tövbe üzerine tövbe ediyor, yine buluşturulmak ve Cennet’e döndürülmek için bir taraftan dua ediyor, diğer taraftan ellerinden geleni yapıyorlardı.
Sonunda tekrar kavuşturulup Cennet’e döndürüldüler.
Birinci ders: Olumsuz şartlardan korkmayın; bilin ki, şartlar her an değişebilir.
¥
Hazret-i Nuh’a “tufan” çıkacağı, karaların denize dönüşeceği bildirilmiş, kendisine inananlarla birlikte bu felaketten kurtulabilmesi için de bir gemi yapması emredilmişti...
Hz. Nuh, emre uyup gemiyi yapmaya başlayınca, karısı ve oğlu dâhil, irşada memur olduğu kavminden pek çok kişi karşı çıktı. Onlara göre Hz. Nuh hayal görüyordu, delirmişti...
“Farklı” olduğunu düşünmemeli, hele de “gemi” dediği ağaç yığınını bir tarafa bırakıp çoğunluğa katılmalı, o da “herkes gibi” olmalıydı.
Daha önce hiç “tufan” olmadığı, ninelerinden, dedelerinden böyle bir şey duymadıkları, zaten havaların çok güzel gittiği, yağmur bile yağmadığı biçiminde kendilerince “mantıklı” gerekçeler ileri sürüp Hz. Nuh’u kendileri gibi “mantıklı” olmaya çağırıyorlardı.
Fakat Hz. Nuh derin “iman”ının gereğini yapıyor, bildirilenin olacağına inanıyordu.
Ve oldu... Tufan çıktı... Karısı ve oğlu dâhil, iman etmeyen herkes, çok önemseyip bir türlü vazgeçemedikleri dünyalıklarıyla birlikte sulara gömülürken, Hz. Nuh ve inananları, “Allah’ın emri” üzerine yaptıkları gemi ile selamete doğru dümen kırmışlardı.
İkinci ders: Herkesin her şeyi anlamasını beklemeyin!
¥
Hz. Yusuf’u kuyuya, Hz. Yunus’u denize, Hz. İbrahim’i ateşe attılar... Onlara zulmedenler, işlerini bitirdiklerini zannettiler... Artık problem kalmadığını düşünerek sevindiler. Olayı çözmüşler, istediklerini yapmışlardı...
Ama Hz. Yusuf kuyudan, Hz. Yunus balığın karnından, Hz. İbrahim, Nemrut ateşinden kurtuldu... Hz. Musa Firavun’un sarayında büyüdü... Hz. İsa,Roma despotlarının gücü karşısında bile pes etmedi... Hz. Âlişan Efendimiz, Ebu Cehil’in imkânlarına teslim olmadı...
Üçüncü ders: Allah’ın bitirmediğini kimse bitiremez!
¥
Mekke’den Medine’ye göçerken (Hicret, Milâdî 622) takipçilerinden kurtulmak için sığındıkları mağarada, Hz. Ebubekir’in endişelendiğini gören Efendimiz, muhteşem yol arkadaşına dedi ki: “Korkma ey Ebubekir, Allah bizimledir!”
Ülkemizi Birinci Dünya Savaşı öncesi gibi sıkışmış hissettiğimiz bir dönemde bunu sık sık hatırlamamız ve dua makamında tekrarlamamız lâzım: Allah bizimledir!
Batı demokrasisi
Son güncelleme: 25 Mayıs 2016 09:41
“Demokrasi” diye yırtınıyoruz, ama acaba demokrasi “ideal rejim” mi? Bundan daha iyisi olamaz mı?..
Demokrasinin özü parlamentodur: Parlamenterlere “vekil” diyoruz. Vekil, kendisinden oy aldığı kitleyi hakkıyla temsil ediyor mu?..
Vekiller vicdanları istikametinde mi, yoksa parti başkanının işaret ettiği istikamette mi oy kullanıyorlar?..
Parti başkanının istediği doğrultuda oy veriyorlarsa, tüm oylar tek oy haline gelmiyor mu?..
Bu durumda “diktatörlük”le “demokrasi” arasında ne fark oluyor?
Sözün burasında Comte de Marsigli’nin (diplomattır) tespitleri dikkate değer. 1732’de La Haye’de yayınladığı hatıratının birinci cildinin 28-29. sayfalarında Osmanlı idaresinden şöyle bahsediyor:
“Tarihçilerimizin hepsi Osmanlı padişahlarının diktatör olduklarını dünyaya ilân ediyorlar. Hâlbuki Osmanlı Devlet sistemiyle diktatörlük arasında en ufak bir bağ yoktur.”
Bu görüşü Osmanlı Devleti’ni ziyaret eden yahut diplomat olarak yıllarca içimizde yaşayan pek çok Avrupalı da paylaşıyor.
Şimdi gelin kendimize şöyle bir soru daha soralım: “Demokrasi” dediğimiz ve “nimet” saydığımız durumdan halkın çoğunluğu yararlanabiliyor mu?..
Meselâ sokaklarda yatmak zorunda kalan çulsuz biriyle bir iş adamına ya da mevki-makam sahibi birine, demokrasi, aynı imkânları mı sunuyor?
Ya da şöyle düşünelim: Demokrasinin sıradan bir vatandaşa yansımasıyla seçkin birine yansıması bir midir?
Kitapları ülkemizde de yayınlanmış olan meşhur Fransız tarihçi Ch. Seignobos, bu soruya kesin biçimde “Hayır” diyor ve şöyle izah ediyor:“Batı’nın eşitliği nisbidir. Aslında her alana müthiş bir eşitsizlik hâkimdir. Ülkemi (Fransa) ele alacak olursak evvela “asiller” ve rahipler” sınıfını görürüz. Onların alt katında üç sınıf daha var: Burjuva (Bourgeosie), Vilen(Vilain) ve Sarf (Serf yani esir, ya da köle)...
Asillerle rahipler, eski dönem boyunca tüm haklardan ve nimetlerden yararlandılar. Yeni döneme gelince: Demokrasi yine bu zümrelere çalıştı, çünkü mekanizmaya hâkimdiler, geçişi diledikleri gibi ayarlayıp, mekanizmayı istedikleri gibi işlettiler.” (Ch. Seignobos, Le Moyen Age, Paris 1907).
Böylece asiller ve rahipler sınıfı hem yönetime hâkim oldular, hem de ekonomiye. Bazı istisnalar hariç tutulursa, alt tabakaların başarı şansları hiç olmadı.
Hatta bazı sınıfların hayvanlar kadar bile hakları yoktu. Bütün angaryalar alt sınıfların boynundaydı. Derebeyleri topraklarını satmak istediklerinde“kelle” hesabıyla köylüleri de satışa sunarlardı.
Köylü, derebeylerine ait topraklarda bedava çalışmak zorundaydı. (Buna Corvé=angarya denirdi) Kaçmak istediklerinde dövülür, işkenceye tabi tutulur, hatta vurulurdu (Amerika’da zenciler ve Kızılderililer de yıllar boyu aynı muameleye tabi tutuldu).
“Köylüler, köylerinin sahibi olan derebeyinin her arzusuna, hiç bir savunma hakkı olmaksızın, boyun eğmek zorundaydılar. Çünkü isterse derebeyi onları yargılayabilirdi ve hüküm kesindi. Köylülerin ise başvurabilecekleri bir merci yoktu.”
“Savaş güncel işlerdendi. Prensler, asilzadeler, şövalyeler durmaksızın birbirlerine savaş ilân ederler, savaş sebebiyle köylülerin ekinlerini mahvederler, hayvanlarına ve kalan ürünlerine el koyup kalelerine çekilirlerdi.” (a.g.e, s.236).
“Derebeyinin kendi malikânesindeki köylüler üzerinde ne gibi hakları varsa, şehirliler üzerinde de aynı hakları vardı. Bu haklar içinde halkın gözlerini oydurmak, burunlarını kestirmek, elleriyle ayaklarını kestirip o vaziyette kalabalığa teşhir etmek gibi kanlı uygulamalar olağan sayılırdı.”(a.g.e, s. 241).
Fransız Enstitüsü üyesi Funck-Brentano, “La société au moyen âge” isimli eserinde köylülerin “namuslarına sahip çıkma özgürlüğü” bile olmadığını yazar.
Bu “Demokratik Avrupa”nın hali, yarın “Osmanlı diktatörlüğü”ne bakalım…
Osmanlı demokrasisi
Son güncelleme: 27 Mayıs 2016 08:03
Osmanlı Devleti’ne “demokrasi” demenin garip karşılanacağını biliyorum, ama benden önce bunu söyleyen pek çok Avrupalı tarihçi, asker ve âlim var…
Yüzyıllar boyu Osmanlı ülkesine gelip tetkiklerde bulunan Avrupalı gezginler, Avrupa ile mukayese kabul etmez insan hakları uygulamaları karşısında şaşkınlıklarını dile getirmekten kendilerini alamamışlar, kendi toplumları için de böylesine “hakça” ve “insanca” bir yönetim temenni etmişlerdir.
İsmin ne önemi var? Önemli olan insanların huzuru değil midir?
“Mutlakıyet” dersiniz, “demokrasi” uygularsınız, “Cumhuriyet” dersiniz, diktatörlük yaparsınız!
Buyurun, meşhur Marsigli, “Osmanlı Devleti adı konmamış bir demokrasidir” diyor. “Mutlakıyet” padişahların “mutlak” olmadıklarına dair pek-çok örnek verdikten sonra kitabının 31. sayfasına şu hüküm cümlesini yerleştiriyor:
“Buraya kadar verdiğim örneklerden de anlaşılacağı gibi, Osmanlı Devleti bir aristokrasi değil, adı konmamış bir demokrasidir.”
M. Porter, “Kur’an hükümleri zulüm ve istibdada karşı çok kuvvetli bir engeldir” diyerek onu perçinliyor; “Savaş ya da barışla Osmanlı hâkimiyetine giren Hıristiyan milletlerin malları ve mülkleri güven altına girer. Padişah, Hıristiyan ahalinin haklarının da muhafızlığını yapmak zorundadır. Bu durumda keyfi bir istibdat manzarası görmeye imkân yoktur.”
İngiliz yazar Th. Thornton, 1800’lerde gezdiği Osmanlı Devleti’nin halkla bir bütün olduğunu belirtiyor ve halkın durumunu şu çarpıcı cümle ile özetliyor:
“Osmanlılarda insan en değerli varlık. Çünkü Kur’an böyle diyor. Bu durumda insana baskı ve şiddet uygulanabilir mi?”
Meşhur Fransız gezgini ve yazarı A. L. Castellan padişahın yetkilerinin sınırlı olduğunu belirtiyor:
“Teb’asının hayatına, namus ve haysiyetine, malıyla mülküne hakim sayılan padişahın iradesi Kur’an hükümlerinden, şeriat ulemasının kararlarından veyahut Şeyhülislâmın fetvalarından üstün değildir.”(Moeurs, usages, costumes, des Othomans et abrégé de leur historie 1812, c.3, s. 14-15).
Kitabının 28-29. sayfalarında ise bir olaydan bahsediyor:
“Sultan Birinci Mahmud (gerçi yanlışlıkla Üçüncü Osman diye yazmıştır, ama verdiği tarihte Osmanlı tahtında Birinci Mahmud oturmaktadır)hastalığı sebebiyle bir cuma günü camie gidemediği için halk galeyana gelmiş, taşkınlık yapmış, bundan dolayı Padişah’ın hastalığı artmış, buna rağmen ertesi cuma Ayasofya’ya namaza giderek halkı memnun etmeye çalışmıştır.” Yani halk denetim görevi yapıyor. Halk padişahtan değil, padişah halktan korkuyor.
Şimdi de A. Ubicini’ nin yazdıklarına bakalım:
“Osmanlı Devleti şeklen mutlak bir saltanat olmakla beraber, esasına bakıldığı zaman her şeyden önce müesseseleriyle saltanatın tabi olduğu şartlardan ve ondan sonra da dünyanın hiç bir yerinde misli görülmemiş derecede hükümet yetkililerini tadil ve hattâ sınırlandıran örf ve âdetlerinden dolayı yumuşak bir idaredir.” (La Turquie actuelle, 1855 Paris, s.12)…
Şöyle de bir tespit yapıyor:
“Bütün Osmanlılar içinde hayat şartlarının eşitsizliğinden şikayet edebilecek yegane insan padişahtır. Aynı zamanda hem herkesten üstün, hem herkesten aşağı bir vaziyette bulunan padişah istediği gibi bir evlilik yapma yetkisinden bile mahrumdur.” (S. 122)
Yarın meşhur Batılı tarihçilerden “Osmanlı Demokrasisi” dersleri…
Batılı tarihçilerden “Osmanlı Demokrasisi” dersleri
Son güncelleme: 28 Mayıs 2016 08:07
Eski Romanya Başbakanlarından meşhur tarihçi Yorga (Iorga), onbeşinci asırdan ondokuzuncu asra kadar Osmanlı Devleti’ni gezen seyyahların hatıralarını değerlendirdikten sonra, dürüst bir tarihçi vicdanıyla şu hükmü veriyor:
“Bugün Doğu’nun son derece geniş sahalarıyla Hıristiyan Batı’nın bir çok zengin eyaletlerine hâkim olan Osmanlı cemiyetine demokrasi zihniyetinin hâkimiyeti ilk günlerinden itibaren hiç bir fasılaya uğramadan devam etmiştir.” (Les voyageurs français dans l’Orient européen, Paris 1928, s. 44)…
Chalcondyle:
“Osmanlı ülkesinin hiç bir tarafında halktan üstün sayılabilecek beylerle asilzâdelerden oluşmuş hiç bir yüksek tabaka yahut soylular sınıfı yoktur.”(Histoire générale des Turc, Paris, 1662)…
James Baker:
“Osmanlı memleketini gezerken, bütün insanların eşit olduğunu ilân eden İslâm kanununun dürüstçe uygulanışı karşısında derin düşüncelere daldım.” (Turkey in Europe, Londra, 1877)
Lois Gardet:
“Bütün mü’minler kanun nazarında eşittir, çünkü kardeştirler.”
Bunun kolayca sağlanmasının sebebini inanç sisteminde aramak lâzım: İnancın gereği olarak Osmanlılarda “imtiyaz=ayrıcalık” yoktur. Tabiatiyle“asiller sınıfı”ndan ya da Hıristiyanlıktaki gibi “ruhban sınıfı”ndan söz edilemez.
Bu yüzden Selçuklu ve Osmanlı terkibinde, Avrupa tarihinde gördüğümüz insanlık dışı uygulamalara rastlamak imkânsızdır. “Kanun önünde eşitlik ilkesi” hayata öylesine derinden hakimdir ki, sıradan insanlar kimi padişahları mahkemeye verip yargılatmış, hatta mahkûm ettirmişlerdir (Fatih’le Mimar İpsilantı dâvası gibi)…
Bunu yapabilmek bugünün demokratik anlayışı içinde bile zordur.
Bu anlayışın temelinde, kuşkusuz, İslam’ın “kul hakkı” titizliği yatar. Allah’ın kul hakkını bağışlamayacağı inancı, yöneticileri hamiyetli, yönetilenleri emniyetli yapmıştır.
Böyle bir ortamda diktatörlüğün herhangi bir versiyonunun yeşermesi neredeyse imkânsızdır. Zaman zaman diktatoryal yansımaları olan bazı uygulamalar ise, bugünün anlayışıyla değil, dönemin zaruretleriyle birlikte düşünülmelidir.
Osmanlı toplumu kendine öz güveni yüksek, moralli ve umutlu bir toplumdur. Yenilse bile umutlarını yitirmemekte, mağlubiyetin kendisinde bir aşağılık duygusu oluşturmasına izin vermemektedir.
“Harp talih işidir, kaderdir, başarı ve başarısızlık ebedi değildir” anlayışı içinde başarıdan şımarmayan, başarısızlığa ise teslim olmayan sağlam bir karaktere sahiptir.
İstanbul incelemeleriyle tanınan İngiliz yazar Georges Young, bu karakteristiği şöyle bir cümle ile özetliyor:
“En fakir Türk köylüsü bile kendini Ermeni bankeriyle Rum tüccarından üstün görür.” (Constantinople, Paris, 1934)…
Yüzyıllar boyu Osmanlı ülkesine gelip tetkiklerde bulunan Avrupalı gezginler, Avrupa ile mukayese kabul etmez insan hakları uygulamaları karşısında şaşkınlıklarını dile getirmekten kendilerini alamamışlar, kendi toplumları için de böylesine “hakça”, “insanca” ve “özgürce” bir yönetim temenni etmişlerdir.
Batılı düşünürlerin, seyyahların, diplomatların ve âlimlerin görüşlerini pazartesi toparlayalım inşallah.
Osmanlı’nın insan merkezli yönetimi
Son güncelleme: 30 Mayıs 2016 07:40
Osmanlı yönetim biçiminin adı ne olursa olsun, “insan merkezli”dir. Sistemin temeli, Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye yaptığı tavsiye ile atılmıştır:
“Oğul Osman! İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın…”
Bu sistemi inceleyen Batılı düşünürlerin, seyyahların, diplomatların ve âlimlerin ortak görüşlerini birkaç maddede özetleyebiliriz…
***
* Osmanlı bir “Töre Devleti” kurmuştur. Başta padişahlar olmak üzere,“töre”, herkesi bağlar. Hiç kimsenin kudret ve kuvveti “mutlak” değildir. Özellikle padişahlar denetim altındadırlar ve kanunlarla törelere uymak zorundadırlar.
* Padişahlar savaş ve barış ilanı hakkından bile mahrumdurlar. Bunun için ulemanın onayını almak zorundadırlar (Sultan Dördüncü Mehmed, Macaristan savaşını erteleyememiştir)…
* İsrafa ve sefahate meyleden padişahlar, ulema fetvasıyla halledilir. (Tahttan indirilir). Avrupa’daki gibi istibdat ve mutlakıyet yoktur, insanlık vardır.
* Osmanlı Devleti, insan, hayvan ve bitkiye yönelik hizmetler üreten büyük bir hayır kurumuna dönüşmüştür. Padişahlar bu büyük hayır kurumunun garsonlarıdır!
* Yükselme devrinde padişahların şeyhülislâmları görevden alma yetkileri yoktur, ama şeyhülislâmlar padişahları azletme yetkisine sahiptirler.
* Osmanlı Devlet sistemi “mutlakıyet” değil, insanı merkez alan ve insana değer veren, bugünkü anlayışa yatkın demokratik bir yapıdır.
* İnsanı merkez alan anlayışın kaynağı Kur’an’dır ve Kur’an hükümleri zulüm ve istibdat meyline karşı en büyük engeldir. Bu yüzden padişahlar ve yöneticiler zulmü bir yöntem olarak benimsememişler, bu yoldaki bazı münferit hareketleri ise şiddetle cezalandırmışlardır.
* Her padişah, tahta çıkar çıkmaz, Kur’an’a ve töreye bağlı kalacağına yemin eder.
* Halkın iradesi padişahın nüfuz ve kudretinden üstündür. Bu yüzden padişahlar zaman zaman kıyafet değiştirip halk arasına karışmakta, talep ve değerlendirmeleri birinci elden almaya özen göstermektedirler.
* Sultan Birinci Mahmud Devri Reis-ül-Küttablarından (Dışişleri Bakanı diyebiliriz) Emârzâde Hacı Mustafa Efendi’nin Fransız Sefiri Marquis Villeneuve’e söyledikleri meşhurdur: “Aslına bakarsanız, Osmanlı Devleti, adı henüz konmamış bir cumhuriyettir.”
* Osmanlılarda en nüfuzlu insan padişah değil, Şeyhülislâmdır. Şeyhülislâmın herhangi bir kararına padişahın itiraz etmesi sözkonusu bile olamaz. Padişahların isteğini reddeden pek çok şeyhülislâm vardır.
* Osmanlı Devleti’nde, bugünkü anlamda olmasa bile, bugüne yakın anlamda “kuvvetler ayrılığı prensibi” mevcuttur. Padişah, idari işlerde hükümete karışamaz, tahakküm edemez. Yalnızca tavsiyelerde bulunabilir.
* Avrupa’da hiç bir insan hakkı yokken, Osmanlı’da padişahların ve diğer yöneticilerin, insan haklarına riayetleri diplomatik belgelerden anlaşılmaktadır.
* Halk, padişahı açıktan açığa tenkit etmek, devlet ve hükümet adamlarını alaya almak hakkına sahiptir. Vaizler vaazlarında, halk hatipleri meydanlarda tenkit hakkını kullanırken, zabıta müdahale etmez. Özgürce konuşurlar. Bunun sayılamayacak kadar örneği var.
* Padişahlar yalnız Müslüman milletin değil, yönetimi altında bulunan gayrimüslim milletlerin de hakkını-hukukunu muhafazaya mecburdur.
* Osmanlı Devleti’nde Müslüman olmayan insanların dinlerini özgürce yaşama hakları mevcuttur. Kimse onlara baskı yapamaz, kimse kem gözle bakamaz (Fatih’in “Amannâme”si), kimse onları aşağılayamaz ve asla kınayamaz.
Yemeklerini yer sofrasında yiyen padişah
Son güncelleme: 31 Mayıs 2016 08:09
Bize padişahların ısraf içinde yüzdüklerini, tantanalı bir hayat yaşadıklarını, çatlayana kadar yeyip içtiklerini öğrettiler…
Bu bilgi doğru değil. Avrupalı kralların gösterişli hayatları ile karşılaştırıldığında, bizimkiler “gariban” bile sayılabilir.
Her türlü maddi imkâna sahip olmalarına rağmen ısraftan kaçınmışlar, imkânlarını kendilerine harcamak yerine hayır eserleri vücuda getirmek suretiyle hem geleceğe, hem de ahirete yatırım yapmayı tercih etmişlerdir.
Meselâ bizim padişahlar Avrupalı krallar gibi son derece değerli tâçlar giymez, maddi kıymetleri başlarının üstünde taşımazlardı. Basitçe bir sarık sarar, sadece alın kısmına “sorguç” adı verilen bir broş takarlardı.
Çoğu bunu bile yapmazdı. Meselâ Yavuz Sultan Selim, broş yerine minyatür bir süpürge takar, bununla “milletin hizmetkârıyım” mesajı verirdi. Sultan I. Ahmed ise Peygamber sevgisinin nişanesi olarak, Efendimizin ayak izini (Kadem-i Şerif) sarığında taşırdı.
Batılı kralların kuvvet-kudret alâmeti, gösteri ve gösterişin simgesi olan taç, Osmanlı padişahlarının ise cihad farizasının sembolü kılıçtı. Sırası gelen şehzade tercihan Eyüp Sultan Camii’nde kılıç kuşanıp padişah olurdu.
Taçla kılıç arasındaki fark iki dünya görüşü arasındaki farktı: Avrupalılar gösterinin, gösterişin, şaşaanın, gururun peşinde, Osmanlılar ise kulluğun derdindeydi. Dünyadaki nimetleri, Cennet’teki nimetlerin yansıması olarak görür, ehemmiyet vermezlerdi. Bu yüzden de tevazuu elden bırakmazlardı.
Biraz gösterişli giyinmesini tavsiye eden Sadrazam’ına Yavuz Sultan Selim’in söyledikleri meşhurdur: “Vezirler, sultanlarına şirin göstermek için güzel giyinirler, amma ki benim Sultan’ım (Allah), kulunun kılığına değil, yüreğine bakıyor. Daha kimin için giyineyim?”
Padişah sofrası da mütevazı olurdu. Yemeklerini muhteşem sofralarda değil, yer sofrasında yerlerdi. Sofralarında, Batılı kralların sofralarını süsleyen altın-gümüş kaplar, mücevherlerle süslü bardaklar yer almazdı.
Müslüman olup saraya intisap ettikten sonra Ali Ufki adını alan Polonya asıllı müzikolog Wojciech Bobowski (Sultan III. Murad’ın bir sabah namazına kalkamamasının pişmanlığını diye getiren meşhur “uyan ey gözlerim gafletten uyan” güftesini besteleyen bestekâr), 17. Yüzyıldaki saray âdetlerini anlattığı eserinde, “Padişahın Hasoda’da veya teras ve bahçelerde yalnız başına yemek yediğini, yemek için kaşık ve parmaklarını kullandığını daha sonra ellerini sabunla yıkadığını” belirtiyor, ki aynı tarihlerde Avrupa saraylarında yemek öncesi ve sonrası el yıkama âdeti yoktur. İmparatorlar ve imparatoriçeler yemekten sonra ellerini üzerlerine sürerlermiş. Sık banyo yapmadıkları ve “necasetten taharet” kavramını bilmedikleri için de kokarlarmış. “Parfüm” dediğimiz ağır koku, vücut kokusunu bastırma ihtiyacının bir gereği olarak icad edilmiştir.
Bütün Osmanlı tarihi boyunca tek bir kere gösterişli sofra kurulmuş, o daFatih’in hocası Molla Gürani’nin hışmıyla hemen kaldırılmıştır.
Bu sofranın hikâyesi özetle şöyledir…
Fatih Sultan Mehmed, “feth-i mübin”e en az kendisi kadar yüreklerini ve desteklerini koyan hocalarına, vezirlerine, komutanlarına bir iftar vermek istiyor…
Bu iş için Padişah’ın talimatıyla Vlakerna Sarayı (Bizans imparatorluk Sarayı) kullanılacak ve Bizans sarayında bulunan altın sofra takımları kullanılacaktır…
İftara doğru konuklar geliyor. Hep birlikte sofra odasına geçiliyor. Sofrayı görür görmez, Molla Gürani tuhaflaşıyor. Bakınıyor. Gözleri Ak Şemseddin’le karşılaşınca, başını hafifçe iki yana sallayıp memnuniyetsizliğini belirtiyor. Ak Hoca da hafif tebessüm ederek, Molla’yı onaylıyor. İki derya, boşlukta buluşmuş, kimseye fark ettirmeden bakışlarla anlaşmıştır: Öğrenciye (Fatih’e) bir ders daha verilecektir…
Ezan okunuyor. Sofranın en yaşlısı olarak yemeğe önce Molla Gürani’nin başlaması gerekmektedir; fakat Molla Gürani, kıpırtısız oturmakta, zikrini mırıldanıp tespih şakırdatmaktadır. Dakikalar geçiyor…
Padişah, sofradakilerin en gencidir ve çok acıkmıştır. Önce sabırsızlıkla kımıldıyor. İftar ezanı verildiği halde beklenmesini anlamsız buluyor. Bakınıyor. Nihayet dayanamıyor. Molla Gürani’ye dönüyor: “Efendi Hazretleri, buyurun taam idelum (yemek yiyelim), merak buyrulmasun, soframuzda haram lokma bulunmaz.”
Molla Gürani o zamana kadar sanki bunu bekliyor. Hışımla Padişah’a dönüp azarlar gibi konuşuyor: “Ümmete haram olan Mehmed’e ne zaman helâl oldu? Bu altın sofra neyin nesidir? Sen Bizans imparatorlarına mı benzemeye çalışıyorsun? Bil ki, Bizans’ı bu gösteri ve gösteriş merakı batırdı.”
Padişah ağlamaklı olmuştur. Yine de halis niyetini izaha kalkışmıyor. Sadece sofracılara dönüp beklenen talimatı veriyor: “Kaldırın!”
Altın sini, üzerindeki altın taslarla, tabaklarla, kaşıklarla birlikte kalkıyor. Yerine geleneksel toprak ve porselen çanaklar, tahta kaşıklar geliyor.Molla Gürani ancak ondan sonra, besmele eşliğinde iftarını açıyor.
Padişah sofrası
Son güncelleme: 01 Haziran 2016 07:07
“Yediğine değil, yedirdiğine bak
(Atasözü)
Osmanlı ceddimiz, ilki kuşluk vakti, ikincisi gün batımında olmak üzere günde sadece iki öğün yemek yerlerdi: Bu sisteme saraylılar ve padişahlar da dâhildi.
“Kahvaltı” kavramı yoktu…
11 Haziran ile 09 Temmuz 1469 tarihleri arasında (Hicri 873 Zilhicce) İstanbul’da bulunan Fatih Sultan Mehmed’in akşam yemekleri çorba, etli yemek, yoğurt ve çeşitli otlardan oluşan salatadan ibaretti.
Fatih mantıyı, Kanuni hamsiyi severdi. Ayrıca ikisi ve bu arada Sultan II. Abdülhamid yumurtaya düşkündü. Yumurtanın envai çeşidi yapılır, neredeyse yumurtasız sofra kurulmazdı.
Yemeklerin “mugaddi” (besleyici) ve vücuda faydalı olmasına özen gösterilirdi. Bu işe doktorlar nezaret ederdi. Sultan Dördüncü Murad’ın Edirne Sarayı’ndaki hekimbaşısı Muhammed Bin Mahmut Şirvane’nin görev yeri mutfaktı. Görevi, faydalı ve şifalı yemekler hazırlanmasına nezaret etmekti. 15. Yüzyıla ait bir yemek kitabında yemeklerin vücuda olan faydaları anlatılıyor.
Sarayda yemek listesi sık değişmezdi.Meselâ Fatih Sultan Mehmed, ayın onbeş günü sarı erik çorbası, şalgamlı-yumurtalı kuzu, diğer onbeş günü ise soğanlı tavuk kebabı yerdi. Zaman zaman sarı erik çorbasına hıyar ya da maydanoz doğranırdı. Balkabağı çorbası da yemek listesinde sık sık yer bulurdu.
Padişahın sofrasında otlar eksik edilmezdi. Bunlar mevsime göre değişirdi. Otlar yağsız ve tuzsuz tüketilir, sirke ve sos da katılmazdı.
Bazen de Fatih, ot yerine (26 Haziran akşamında yaptığı gibi) salatalık turşusu, kimi zaman da limon turşusu tercih ederdi.
Fatih Sultan Mehmed’in 12 Haziran tarihli sabah sofrasına baktığımızda şunları görüyoruz: Yumurtalı lapa, mantı ve yoğurtlu erişte... Ertesi gün yine mantı, kestaneli bulgur ve muhallebi...
Yani bize anlatıldığının aksine, padişah yemekleri çok sade ve az çeşitlidir. İsraf sözkonusu değildir. Ayrıca padişahlar kalabalık sofralarda değil, tek başlarına yahut aile bireyleriyle yemek yemeyi tercih etmişlerdi.
Bu kanundur ve Fatih Sultan Mehmed tarafından konmuştur. Fatih’in saray ve devlet protokolünü de düzenleyen meşhur “Kanunname”sinin 35. Maddesinde şöyle deniyor: “Cenab-ı şerifim ile kimesne taam yemek kanunum değildir, meğer Ehl-i iyalden ola, Ecdad-ı izamım vüzerasiyle yerleşmiş. Ben refetmişimdir”…
Özet olarak: “Benden önceki padişahlar vezirleriyle (devlet adamlarıyla)yemeklerini yerlermiş, ben aile fertlerim dışında kimseyle yemek yemeyeceğim. Benden sonrakiler de böyle yapsın?”
“En azından yemekte ailemle buluşup çocuklarımla birlikte olmak istiyorum” demenin başka şekli… Bu zaman diliminde ailesiyle sofrada buluşacak, aile konularını konuşacak, güçlüklerini dinleyecek, çocuklarını eğitecektir…
Sorumlu bir baba kaygısı: Neticede padişahlar da babadır!
Hayatları son derece sıkıcı geçmektedir. Görüştükleri insanlar bellidir. Devlet işlerinden fırsat bulup aile fertleriyle görüşemezler…
Bu durum sadece padişahlar için değil, onunla sofraya oturmak zorunda olan üst düzey devlet yöneticileri için de geçerlidir. Onlar da devlet işlerinden vakit bulup görüşemedikleri aileleri ile akşam yemeğinde, yahut iftar münasebetiyle birlikte olurlar.
Bunun bir sebebi daha olabilir ki, o da yemeği huzur içinde yeme arzusudur. Bu duygu özellikle iftar vakitleri insanın içine düşer. İnsan nasıl rahat ediyorsa, iftar sofrasına o şekilde oturmak ister. Sofrada (hele de iftar sofrasında) rahat ve huzur esastır. Ancak ne padişah kendini devlet adamlarının bulunduğu bir sofrada rahat hisseder, ne de vezirler padişahın karşısında huzur içinde yemek yiyebilirler.
Ayrıca sofra anı, Allah’ın verdiği nimetleri, görme, işitme, koklama, dokunma, tat alma gibi, tüm duyularla algılayıp nimeti vereni tefekkür ve ona teşekkür etme anıdır… Bu da zaman zaman yalnızlaşmayı gerektirebilir.
Yumurta-yı Hümayun
Son güncelleme: 03 Haziran 2016 06:26
Soğan halka şeklinde kesilir, Halep yağında iyice kavrulur, sonra ince dilimlenmiş pastırma ilave edilip biraz su, yeteri kadar şeker ve sirke katılır. Bir iki taşım kaynatıldıktan sonra, açılan yuvalara günlük yumurta kırılır, kapağı kapatılarak kaskatı olmayacak derecede pişirilir...
Niyetim elbette yemek tarifi vermek değildir. Osmanlı’dan bize nasıl muhteşem bir arşiv kaldığını anlatmak istiyorum. Bu arşivde yemek tarifleri bile yer alıyor ve bu sayede padişahların sofrası hakkında bilgi sahibi oluyoruz.
Yukarıdaki tarif de “Yumurta-yı Hümayun” tarifidir. Padişahlar, bu tarife göre yapılan yumurtayı pek severlermiş.
Biliyorsunuz, Osmanlı Devleti’nin sonlarına doğru padişahlar Topkapı Sarayı’nı terk edip Dolmabahçe Sarayı başta olmak üzere diğer dış saraylarda yahut mevsimlik köşklerde otururlardı.
Ancak Kadir geceleri mutlaka Topkapı Sarayı’na gelip atalarının evinde iftar eder, yatsı ve teravih namazlarını da, Şeyhülislâm hazretlerinin arkasında Topkapı Sarayı’nda kılarlardı.
Ardından yapılan Kadir Gecesi duasına katılır, hatta bazen Topkapı Sarayı’nda gecelerlerdi.
İftarda da yukarıda tarifini verdiğim yumurta yemeğini yerlerdi.
Bu bir hanedan geleneğiydi.
Bu yumurtaya “Yumurta-yı Hümayun” (Padişah yumurtası) denir, özenle hazırlanırdı.
“Yumurta-yı Hümayun” yendikten sonra sıra çöp veya fırın kebabına gelirdi. Ardından kıymalı, peynirli, ıspanaklı kol, bohça ya da talaş kebabı yenirdi.
Sonrasında elmasiye tatlısı, muhallebi veya güllaç gibi sütlü tatlılar alınırdı.
Nihayet ekşili bamya sofraya gelirdi ki, bu, yemekte birinci turun bitip ikinci turun başladığına işaretti.
İkinci tur, tavuk veya fırında hindi ile başlardı. Bunlar, fıstıklı, üzümlü, kestaneli, ciğerli, katılı ve baharlı ala iç pilavı ile doldurulmuş olurdu.
Bundan sonra bol etli mevsim sebzeli, yine mevsimine göre zeytinyağlı barbunya enginar, imambayıldı, taze veya çalı fasulye gibi yemekler yenir, nihayet ortaya kat kat bıldırcınlı, beyinli halis amberbu pirinçten, mutlaka Vakfıkebir yağı ile pişmiş tepeleme pilav tepsisi gelirdi.
Topkapı Sarayı’ndaki geleneksel iftar ziyafeti en sonunda sofraya gelen cevizli, fıstıklı veya kaymaklı baklava ile son bulurdu.
Bir insanın ne kadar obur olursa olsun midesine bunca nevaleyi doldurması mümkün olmadığına göre, acaba bu kadar çeşit yemek pişirilmesinin sebebi ne idi?
Osmanlı insanını hayata bağlayan yardım bağının başka bir çeşidi, sevgili dostlarım.
Sofraya gelen her çeşit yalnızca tadılır, yemek neredeyse hiç dokunulmadan olduğu gibi saray hizmetkârlarına, nöbetçilere, halayıklara, beslemelere gönderilirdi.
Böyle bir ziyafete alışık oldukları için Kadir Gecesini dört gözle bekler, envai çeşit yemekle tıka basa doyarlardı.
O gece padişahlar Hırka-i Saadet ziyareti yapar, daireyi bizzat gülsuyu ile yıkarlardı.
Fatih döneminde mutfak kayıtlarından anladığımız kadarıyla, Fatih’in sefer yemekleri de oldukça sade idi.
Otlukbeli Savaşı’na giderken takip ettiği güzergâhta dokuz gün zarfında yediklerinin çeşitleri arasında sadece koruklu ekşili çorba, baş, paça, peynirli tarhana ve börek var.
Bayram yemeklerinin de çok sade olduğunu kayıtlardan öğreniyoruz. Ne var ki, Edirne ve İstanbul’daki saraylarında kendisi sade bir hayat sürenFatih Sultan Mehmed, pazartesi ve perşembe günleri fakirlere 250 akçe dağıtır, sık sık kıyafet değiştirip şehrin varoşlarında gezmeye çıkar, bizzat tespit ettiği garip-gurabaya ihsanlarda bulunurdu.
Büyük fethin 562. Yıldönümünde ruhları şad olsun.
Padişahlık mı, dervişlik mi zor?
Son güncelleme: 04 Haziran 2016 07:45
Padişahlar zaman zaman talebeliği ve dervişliği özlemiş, Sultan II. Muradbu uğurda tahtı terk ettiğini belirtmiştir: “Manisa Sarayı’na gidip ömrümün son yıllarını ibadetle geçireceğim!”
En verimli çağındaydı. Çok başarılıydı. Çok seviliyordu. Ama bunları umursamadı: Dünya nimetlerinin geçici olduğunu bildiği için kırklı yaşlarda tahtı terk etti (Osmanlı tarihinde tek örnektir), dervişliğe yöneldi.
Onun oğlu Fatih Sultan Mehmed ise büyük fetihten bir süre sonra tekrar talebe kimliğine dönmek istedi. Hocası Ak Şemseddin’in dergâhına giderek, “Ayruk padişahluk bana bârdur! Beni dersune alub eskisin gibi irşad idesün… Bir dem senun dersunde bulunma lezzeti cihan padişahlığından ağlebdur” deyiverdi.
Yani, “Padişahlık artık üstüme yüktür, istemiyorum. Ben sana talebe olmayı seçtim. Sana talebe olmak dünyaya padişah olmaktan çok daha güzeldir. Eskisi gibi, beni tekrar dersine alıp irşad et.”
Fatih’e “gurur” isnat eden çakma tarihçiler utanır mı bilemem, ama bu davranışı “gurur” değil, “şuur”dur: Kulluk şuuru…
Hoca ile talebenin o gün yaptıkları konuşmayı “Şekaayık-ı Nûmâniyye Tercümesi”nden okuyalım:
“...mülâkat eyledikte Şeyh Hazretleri yan yatur bulunub asla vaziyetini değiştirmedi. Padişah, Şeyh Hazretleri’nin elini öpüp, ‘Sana bir hacet içün geldüm ki birkaç gün beni halvete koyup (dersine alıp) irşâd eyleyesün. Bir dem senun dersunde bulunma lezzeti cihan padişahlığından ağlebdur’(öğrencilikteki lezzet padişahlıktaki lezzetten fazladır) deyicek, Şeyh Hazretleri, Padişahın bu kelâmını sem’-i kabule almayub rıza kulağı ile dinlemedi (Padişahın öğrenciliğe dönme isteğini kabul etmedi).
“Padişah sâmî-makam, ısrar ve ihrâm idüp üç dört kerre ‘Elbette umup beklediğim hâsıl olıcek ve istedüğüm yerine gelecektür’ dedikte, Şeyh Hazretleri yine raddeyleyüb bu hususa müsaade eylemedi.
“Nihayet Padişah Hazretleri gazaba gelüb, ‘husûs-ı mezbûr (bahsi geçen husus) için, ‘Bir Türk (herhangi biri) bir kere söylese kabul edüb halvete idhal edersin (dersine alırsın), ben sana nice kere söylemişken sözümü kabul itmezsün’ dedikte Şeyh Hazretleri cevap virüb: ‘Meşâyih-i izâmın halvetinde (şeyhlerinin dersinde) bir lezzet vardır ki, ana dâhil olan emr-i saltanat gözünde olmayub, dünya gözünden silinub saltanat geçub gitmek ister.”
Kısacası “Git padişahlığını yap, böyle şeyler düşünme” diyerek neredeyse kovdu. Sık sık gelmeye başladığında ise İstanbul’dan kaçıp Göynük’e yerleşti ve orada öldü.
Derviş padişahlardan biri de Fatih’in oğlu Sultan II. Bayezid’dir. Tüm sünnetleri kıldığından bahsedilir. Çeşitli kitaplarda envai çeşit kerametleri anlatılır. Zaten ünvanı “Veli” ve “Sofu”dur.
Onun bir “Tuğla” hikâyesi var ki, beni derinden etkilemiştir.
Sultan İkinci Bayezid, ne zaman savaştan dönse, daha hareme (sarayın ev olarak kullanılan bölümü) bile uğramadan, daima kilitli tuttuğu küçük bir odaya kapanır, saatlerce çıkmazmış...
Çıktığında ise çok mutlu ve huzurlu görünür, gülümser, rastladığı hizmetkârlara ihsanda ve iltifatta bulunurmuş.
Eşlerinden Gülbahar Sultan (Sultan İkinci Bayezid’in hanımı-Yavuz Sultan Selim’in annesi), kendisinden büyük bir sır saklandığını düşünüp bu sırrı çözmeye karar vermiş. Padişah’ın sefere çıkmasını fırsat bilip odaya girmiş. Tek eşya olarak duran sandığı açmış. Sandıktan yazılı bir tuğla çıkmış. Dikkatle okuyunca âyet olduğunu anlamış: “Eğer bir kimsenin ayakları Hak yolunda tozlanmışsa, Allah o ayakları Cehennem ateşinden korur.”
Hiçbir şey anlamamış. Sefer dönüşü Padişah’a sormuş: “Sandıktaki yazılı tuğla neyin nesidir Hünkârım?”
Sultan İkinci Bayezid gülümseyerek anlatmış: “Sonunda merakınıza yenildiniz demek?”
Anlatmış: “Allah yolunda yaptığım savaşlarda üzerime bulaşan tozları biriktirip gördüğün tuğlayı yaptım. Allah’ın huzuruna o tuğla ile çıkmak istiyorum.”
Öyle yaptılar: Öldüğünde, tuğlasını sol koltuk altına koyup defnettiler.
Ramazan Yürekli Müslümanlık
Son güncelleme: 06 Haziran 2016 04:59
Ramazanınız mübarek olsun, kadim dostlarım…
Bu Ramazanda Ramazan-ı şerifle biraz daha özdeşleşip Ramazanlaşmaya ne dersiniz?
Biraz daha yumuşak yürekli, biraz daha sevecen, biraz daha müsamahakâr, biraz daha şefkatli ve merhametli…
Eski halimizle hallenmekten söz ediyorum…
Biliyorsunuz, eskiden daha yumuşak yürekliydik: Çünkü “Yürek Müslümanı” idik. İnsan hem Müslüman olup, hem de inancını yüreğinden yaşarsa, Allah onu tepeden tırnağa merhamete dönüştürür…
İnsan “merhamet”e dönüşünce…
Kendine merhamet eder: İçki, kumar, uyuşturucu, hatta sigara gibi zararlı alışkanlıklardan kendini de, yakınlarını da uzak tutmaya çalışır…
Ailesine merhamet eder: Eşine, çocuklarına ve tüm aile efradına sevgiyle yaklaşır…
Akrabalarına merhamet eder: İmkânları nispetinde onları korur, gözetir, ihtiyaçlarına koşar…
Komşularına merhamet eder: Komşuları açken, muhtaçken, “Rabbana hep bana” anlayışı içinde salt kendine yaşamaz!..
Fakirlere merhamet eder: Tüm kazandığını kendine harcamaz… Sadece mecbur olduğu fitreleri, zekâtları değil, “gönlünden kopan”ları da verir…
Hayvanata, nebatata ve tüm kâinata merhamet eder: Ne havayı kirletir, ne de çevreyi. “Canlı cansız her şey Allah’ı tesbih eder” hükmünce, hayvanları aç, bitkileri susuz bırakmamaya özen gösterir. Kâinatın gelecek nesillerden ödünç alınmış bir emanet olduğunu bilir, ona göre davranır.
Herkese merhamet eder: Yalnızca “farz” ibadetlerle inancını sınırlamaz, sınırsız bir idrak ile sosyal hizmetlerde de bulunur: Meselâ kitap dağıtır, öğrenci okutur, parasızlıktan evlenemeyen sevdalıları evlendirir, v.s.
Kendi hakkının-hukukunun yanı sıra, başkalarının hakkını-hukukunu da korur…
Herkese karşı nazik olur. Trafik kuralları konusunda hassas davranır…
Elbisesi, çorabı, dişleri, saçları ve bedeni daha temiz olur, daha düzgün yaşar…
Yerken, içerken, çevresindeki insanları da dikkate alır; onları iğrendirecek hareketler yapmaktan sakınır…
İnandığı dinin, insanı “hayatın merkezi” saydığını bilir ve nasıl bir inanca sahip olursa olsun, her insana “insan” olarak saygı duyar…
Başkalarını yargılayacağına kendi olumsuzluklarını yargılar… Başkalarını suçlamak yerine kendi nefsini suçlamayı seçer… Başkalarını yadırgamaz, kendini yadırgar… Başkalarını çekiştirmekten uzak tutar nefsini; cihadı“Kendi nefsiyle mücadele” olarak algılar… “Mü’minin mü’mine gülümsemesi sadakadır” hükmü çerçevesinde her bakışını tebessümle süsler.
Anne-babasının değerini bilir, onları yalnızca “Anneler Günü”nde, “Babalar Günü”nde değil, tüm zamanlarda hatırlar…
Şeyh Edebali’nin, “İnsanı yaşat ki, devletin yaşasın” öğüdünde, “Her insan kendi varlığı içinde bir devlettir” anlamını okur, hikmetine ulaşır, sırrını çözer ve her insana “devlet” gibi davranır…
Önemli olan Ramazanı yürek boyutunda da sonsuz ve sınırsız yaşamaktır.
•••
Ramazan yüreklerimize de gelirse, sağnak sağnak rahmet yağar üstümüze…
Ramazan yüreklerimize de gelirse, tüm günahlarımız dökülür…
Ramazan yüreklerimize de gelirse, yüreklerimiz “kardeşlik” duygusuyla birleşir…
Ramazan yüreklerimize de gelirse, hem yüzümüz, hem de yüreğimiz gonca gonca çiçek açar…
Ramazan yüreklerimize de gelirse, Ramazanlaşırız, insanlaşırız, vicdanlaşırız da, kendi içimizden taşıp bir birimize karşı zaman zaman hissettiğimiz tüm olumsuzlukları aşarız…
Tüm hayatımızı “adam gibi” yaşamaya başlarız!
Hadi bir niyyet, bir gayret!
Ramazanınız mübarek, orucunuz kabul ola!
Son güncelleme: 07 Haziran 2016 08:09
Sevgili dostlarım, hepinize tekrar tekrar hayırlı ramazanlar diliyorum…
Emr olundu ki, “Ey iman edenler!.. Sizden evvelki (ümmet)lere yazıldığı gibi, sizin üzerinize de oruç yazıldı (farz kılındı). Ta ki, korunasınız.”(Bakara, 2/183)
Demek oluyor ki, oruçta amaç, ayette ifade buyrulduğu üzere, “korunmak”tır…
Şeytanın şerrinden korunmak…
Nefsanî arzulardan korunmak…
Gururdan, enaniyetten korunmak…
Bencillikten korunmak…
Gösteri ve gösterişten korunmak…
Gıybetten, fitne-fücurdan korunmak…
Dünyevileşmekten korunmak…
Kısacası, içinden Cehennem geçen her türlü günahtan korunmak.
Bunlar ramazanda “Ramazanlaşmak”la mümkündür…
Ramazanlaşmak, tövbe ile arınıp ibadetle temizlenerek, bir bakıma melekleşmek anlamına gelir.
Bir “Bismillah”ta yeniden dirilir, yeşerir, taze bir niyetle oruca başlarsınız.
“Bismillah” deyip geçmeyin: Bir kere, “Bismillah her hayrın başıdır”!.. (Bediüzzaman).
Öyleyse, “Allah’ın adı zikredilmeden başlanan her işin sonu bereketsiz olur” diyen Resul-i Ekrem aşkına bismillah!
Hz. Âdem ile Havva’yı cennette var eden Evvel ve Âhir aşkına, Bismillah!..
Hz. Nuh’u tufandan, Hz. Yunus’u denizden kurtaran Rahim aşkına,Bismillah!..
Belkıs’i Hz. Süleyman’ın (aleyhisselam) huzuruna taşıyan Kerim aşkına,Bismillah!..
Hz. İsa’yı babasız var eden Rahman aşkına, Bismillah!..
Hz. Yusuf’u kuyudan kurtaran ve Züleyha’ya Yusuf’u ilham eden Âlimaşkına, Bismillah!..
Nemrut ateşini gülşene çeviren Mü’min aşkına, Bismillah!..
Ebucehil hâkimiyetini mağlubiyete döndüren es-Selâm aşkına, Bismillah!..
Bağışlanmamız için mübarek ramazanı ikram edip, bir de içinden af gecesiLeyle-i Kadr geçiren Zülcelâlı vel-İkram aşkına, Bismillah!
“Ramazan-ı mübarek”in en başında, irade imtihanının en içinde, kulluk ve dua kapısının hemen önündeyiz…
Şu an tam da, “Biz Senin orucunu tutalım ey Allahım, Sen bizi tut!” diye dua etme vaktidir…
Tut ellerimizi: Ellerimizi tut ki, sana gelen yolu bulabilelim!.. Tut ki, “veren el” olabilelim… Tut ki, rızana ulaşabilelim.
Tut kalbimizi: Kalbimizi tut ki, sevmeyi, vermeyi, görmeyi, hoş görmeyi öğrenebilelim…
Tut ruhumuzu: Ruhumuzu tut ki, günahlarla kirlenmesin artık…
Tut mantığımızı: Yanlışlara meyletmesin, umutsuzluğa düşmesin, hayatı dünyadan ibaret sanmasın…
Tut gözümüzü: Gözümüzü tut ki, hayrı görsün şerri görmesin, güzeli görsün çirkini görmesin; namahreme bakmasın…
Ülfet ve ünsiyet perdesi inmesin gözümüze; inmesin ki, hayatın tüm güzelliklerini görüp idrak edelim; idrak edelim ki, Seni yeterince zikredelim, fikredelim, dolu dolu şükredelim…
Tut nefsimizi: Tut ki, Sana isyankâr olmasın, bizi şeytanın peşinden sürüklemesin…
Tut aşkımızı: Aşkımızı tut ki, fani şeylere meyletmesin, tüm varlığımız Seninle ve Peygamberinle dolsun…
Tut bizi Allahım!.. Bizi tut ki, kötü alışkanlıklarımızdan kurtulalım, iyi alışkanlıklar kazanalım…
En yüreğimizden tut, en gönlümüzden tut, en kalbimizden tut, en ruhumuzdan tut, imanımızın en imanından tut!
Bizi ramazanlaştır! Ramazanımızı, ümmetin oruç tuttuğu ilk ramazana dönüştür.
Eskiden Ramazan nasıl karşılanırdı?
Son güncelleme: 08 Haziran 2016 08:03
Osmanlı asırlarında Ramazan, şimdiki gibi, coşkuyla karşılanırdı…
Ama tabii dönemin şartlarından kaynaklanan bazı farklar vardı. Mesela marketler olmadığı için, ramazana on, onbeş gün kala ramazan alışverişi yapılır, kilerler (ki her evde bir kiler mutlaka vardı) ramazanlıklarla doldurulurdu.
Sonra çamaşırlar yıkanır, evler köşe bucak süpürülür, tahtaları fırçalanır,sultan misafirliğe gelecekmiş gibi hazırlanılırdı.
Bir anlamda gelmesi beklenen de bir sultandı: Onbir ayın sultanı!
Hikmet, himmet, rahmet, merhamet, bereket, mağfiret sembolü geliyordu…
Osmanlı asırlarında ramazan hilâli gözükmeden oruca başlanmazdı. Buna“rü’yet-i hilâl” denirdi.
“Rü’yet” görme mânâsına gelir. Dolayısıyla, “rü’yet-i hilâl”, “hilâlin görülmesi” anlamında bir fıkıh terimidir.
Devr-i Saadet’de, yahut Osmanlı asırlarında, şimdiki gibi elektronik teleskoplar olmadığından, ramazana giriş ve çıkışı tespit edebilmek için memleketin müsait bölgelerinden hilâl gözlenirdi…
Çıplak gözle hilâlin görülmesi ramazanın yahut bayramın başladığına delildi. Bu iş öylesine ciddiye alınırdı ki, bizzat İstanbul Kadılığı ilgilenirdi.
İstanbul Bayezid’deki yangın kulesi, aynı zamanda hilâl gözlemekte de kullanılırdı. Ayrıca Süleymaniye, Fatih, Cerrahpaşa, Sultan Selim veEdirnekapı camilerinin minareleri de aynı amaca hizmet ederdi.
Kadılık makamına mensup güvenilir bazı memurlar, bu gözlem yerlerine gönderilir, ayı gözlemeleri istenirdi…
Aynı zamanda, adı geçen camilerin hizmetlileri ile halk da gönüllü olarak gözlemlere katılırdı. Bu aynı zamanda halkın eğlencesiydi.
Genellikle sadrazamlar, zaman zaman da bizzat padişahlar, ramazan başlamadan önce, Şaban ayında “Ramazan Tembihnamesi” adı altında halka yönelik bir dizi “tembih” yayınlarlardı.
Tembihnamelerde, ramazan boyunca ramazanın ruhuna uygun yaşanması, halkın dini emirlere daha sıkı sarılıp, ibadetle meşgul olması, temizliğe çok dikkat edilmesi, herkesin edep içinde hareket etmesi ve fiyatların suni şekilde arttırılmaması istenirdi.
İmam ve vaizler camilerde, bekçiler ve tellallar mahallelerde, işletmeciler tarafından da hanlarda devletin Ramazan tembihleri halka duyurulurdu.
19. yüzyılın ilk yarısında, Sultan İkinci Mahmud döneminden itibarenRamazan Tembihnameleri Osmanlı Devleti’nin resmi gazetesi olanTakvim-i Vekayi’de ilân edilmeye ve ayrıca broşür olarak bastırılıp, halka dağıtılmaya başlandı.
Tembihnamelerde, Ramazanı ilgilendiren düzenlemelerin yanı sıra şehir hayatıyla ilgili düzenlemeler de yer alırdı.
Meselâ beş vakit farz namazın camilerde cemaatle kılınması, mazereti olanlar dışında bütün Müslümanların oruç tutması, herkesin teravih namazına gitmesi, teravih saatinde dükkânların kapatılması, camilerde kadın ve erkeklerin ayrı yerlerde bulunması, gayrimüs-limlerin gündüzleri umumi yerlerde yiyip içmemesi, padişahın ramazan boyunca çeşitli camilerde teravih namazına katılacağı, bunun için hal-kın arasına karışacağı, bazen “tebdil-i kıyafet” (tanınmamak için kıyafet değiştirmek) edeceği, tanıyanların padişahı açık etmemesi ve ona saygılı davran-ması belirtilirdi.
Tembihnamelerde üzerinde titizlikle durulan bir diğer önemli konu da fiyatlardı: Durumdan istifade ederek yiyecek fiyatlarını keyfi artıranların cezalandırılacağı özenle vurgulanırdı.
Gıda maddelerinin fiyatı, unlu mamullerin gramajları ve içlerine nelerin konulacağı devlet tarafından ilan edilir ve sıkı sıkı emirlere uyulup uyulmadığı takip edilirdi. Denetim görevi kadılarındı. Adamları sık sık çarşı-pazarı gezer ve yanlış yapana aman vermezlerdi.
Ramazana “tefekkür” katmalı
Son güncelleme: 10 Haziran 2016 06:30
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın geçen ramazanda yaptığı “Dini Hayat Araştırması”na göre, Türkiye’nin yüzde 99,02’si Müslüman…
Beş vakit namaz kılanların oranı yüzde 42,05 (kadınlarda yüzde 49,08, erkeklerde yüzde 34,08), düzenli oruç tutanların oranı ise yüzde 83,04 (“Hiç oruç tutmam” diyenler yüzde sadece 2,5). Yüzde 71,09’umuz her yıl zekât veriyor. Kadınlarımızın yüzde 71,06’sı da başını örtüyor, tesettür kurallarına riayet ediyor.
Bu araştırmanın sonuçlarına bakılırsa, “İslâm Şartı Müslümanlığı” artmış: Köy camiinde Oflu Hoca’dan ezberlediğim, “savm” (oruç), “salât” (namaz), “hac”, “zekât”, “Kelime-i Şahadet” tamam…
Yani, “şekil ve görüntü İslâmı” açısından bir sıkıntımız yok!.. Ancak beş“farz”ın kalıplarına sıkıştırılmış bu “İslâm” algısı, Müslümanı (kişiyi) belki Cennet’e götürebilir (Allah’a ait bir tasarruf), ne var ki, İslâm’a ve insana katkı yapmaz.
İnsana ve İslâm’a katkı yapması için “tefekkür” katılması lâzım: Tefekkürsüz İslâm bizi getirse getirse kıssaya, menkıbeye, siyasete getirir! Öyle de oldu zaten.
Ramazan ekranlarına bakıyorum da, bizim “gerçek İslâm”ı ne anlatmaya, ne anlamaya, ne de yaşamaya niyetimiz var.
Yüzyıllardır hocalarımız (elbette bazıları müstesna) minberlerden ve kürsülerden ümmete işte böyle bir İslâm’ı telkin ediyor.
Ramazan ekranlarında döndüre döndüre bu kalıpların ayrıntılarını anlatıyorlar. Kur’an’ın “tefekküre çağrı”sını okumamışlar, duymamışlar zannedersiniz. Bu durum, aynı zamanda, “Asr-ı Saâdet Müslümanı” ile“Çağın Müslümanı” arasındaki farkı oluşturuyor.
En büyük fark tefekkürde: Asr-ı Saadet Müslümanı, İslâm’ı tefekkür boyutuyla da yaşarken, asrın Müslümanı sadece konuşuyor. Ayrıca Asr-ı Saâdet Müslümanının Müslümanlığı beş farzla sınırlı değildi, İslam’ın yürek boyutu tüm hayatı kuşatıyor, en dinamik biçimde hayata geçiyordu. Dolayısıyla hayatın tüm evrelerine İslâm’ın ruhu hâkimdi. Ne ibadet bunun dışındaydı, ne siyaset, ne ticaret…
İslâm her türlü “hamle”nin (savaşlar ve fetihler dâhil),“dinamizm”in,“gayret”in kaynağı olduğu gibi, “feraset”in, “fazilet”in, “merhamet”in,“şefkat”in, “himmet”in, “infak”ın, hatta sevginin de kaynağını teşkil ediyordu.
Yani Müslüman, İslâm’ın ruhuyla ruhlanmıştı.
Elbette onlar da namaz kılıyor, oruç tutuyor, hacca gidiyor, zekât veriyor, bol bol da Kelime-i Şahadet getiriyorlardı, ama bunları daha büyük bir“amaç” için, kısaca, İslâm inancının ruhuna yolculuk için yapılıyordu…
Bedensel ibadetler “kitlesel bilinç”in, kitlesel bilinç, “Yürek Müslümanlığı”nın yolunu açar, nihayet Müslümanı “tefekkür” ummanıyla buluşturup evrenselleştirirdi.
Bizim İslâm algımızda “tefekkür” yok… İçinde tefekkür olmayan ibadette“lezzet” olmaz. İşte bu yüzden, teravih ve cuma namazlarında bile sürekli çalan cep telefonları, “Allah’ın huzurunda olduğum anlarda bile dünya doluyum” mesajı veriyor. Ne huşu’, ne huzur: Sadece kalıplar ve kalıplaşmış Müslümanlar var!
Hacca gidişlerde “Hacı” unvanı alma sevdası, doksan dokuzluk tesbih sallamalarda “Çok iyi Müslümanım” gösterisi, “Umre”ye “tatil” muamelesi (beş yıldızlısı, yaldızlısı, hatta ekstrası bile var şükür), oruca “zayıflama kürü”, namaza “beden eğitimi” muamelesi de bu yüzden yapılıyor…
“İnsanca” yaşamaya yönelik binlerce sünnete sırt çeviren ümmetin, sünnete bağlılığını, gömleğinin üst cebinde misvak taşıyarak göstermesi, ne kadar acıdır!
“Kul” kimliğine ve “ümmet” algısına az biraz “tefekkür” katabilseydik, Müslümanların bugünkü hicran haline belki yeni çözümler üretebilirdik.
Kısacası dostlarım, Müslüman, İslâm’ın “tefekkür” manzumesinden kopmakla, esasen kendi yüreğinden koptu. İslâm Âlemi’nin savruluşunun hikmeti budur.
NOT: “Padişahlık mı, dervişlik mi zor?” başlıklı yazımda bir hadis-i şerife “âyet”dedim. Affa mazhar olmayı diler, iyi niyetle ikaz eden dostlara teşekkür ederim.
Her ramazan güzellikleriyle gelir
Son güncelleme: 11 Haziran 2016 07:12
Oruç eskiden de güzeldi, şimdi de güzeldir...
Teravihler eskiden de güzeldi, şimdi de güzeldir...
Fitreler eskiden de güzeldi, şimdi de güzeldir...
“Nerede o eski ramazanlar” diye iç çekmek yerine, mevcut ramazanı en iyi şekilde yaşamak en güzelidir.
Eskiden teravih saatinde selâtin camileri bayram yerine dönüşürdü: Şimdi de öyle...
Osmanlı dönemi seyyahlarının ilettiğine göre, ramazanlarda camiler dolar, taşardı. Camilerde, büyük konaklarda ve bazı evlerde topluca “mukabele”okunurdu. (Bu güzel gelenek de hâlâ da geçerliliğini koruyor)...
Günümüzde de evler Kur’an kursuna, mahalleler “sevda çeşmesi”nedönüşüyor.
Eski insanımız ramazan boyunca imkânları ölçüsünde güzel giyinir, sandıklarda özene-bezene sakladıkları giysileri ramazan hürmetine çıkarır, bayram kıyafetiyle camileri dolaşırlardı...
Söylemek istediğim şu ki, Ramazan, bu topraklarda daima “sultan”muamelesi görmüştür: Şimdi de aynı muameleyi görüyor...
Çünkü bu topraklarda yüzyıllardan beri yaşayan millet aynı millettir: Öyle olduğu için aynı ortak duyarlılıkların asırlar boyu yaşamasına şaşmamak lâzımdır.
Eskilerimiz iftarlarda soğan-sarmısak yemekten ve ter kokusu yaymaktan kaçınırlardı. Teravihte omuz omuza saf tutacak mü’min kardeşlerinin huşu ve huzurunu bozmamak için, böyle bir fedakârlık yaparlardı.
Camilerdeki halılar yündü. Bu yüzden camiler ter ve çorap kokmazdı.
Padişahlar her ramazan öncesinde, adına “Tambihnâme” denilen bir “hatt-ı Hümâyûn” yayınlar, keyfi fiyat artışlarının engellenmesini isterlerdi (aynı işi hükümet yapıyor).
“Tembihnâme”lerden biri de Sultan IV. Mustafa’ya aittir.
Başbakanlık Arşivi’nde 53351 numara ile kayıtlı bulunan 1807 tarihli fermanda, Sultan IV. Mustafa, ramazan öncesinde oluşabilecek keyfi fiyat artışlarına dikkat çekip hem esnafı, hem de halkı uyarmaktadır.
Herkesin narha (hükümetin belirlediği fiyat) dikkat etmesini, tamahkârlık edilmemesini, bakkalların fiyatları keyfi olarak artırmaktan kaçınmalarını, bu konuda imamların halkı ikaz etmelerini isteyen Padişah, bereketiyle gelen ramazanın “lâyıkı vechiyle” karşılanmasını da istemektedir.
Ramazan öncesinde, yalnızca padişahlar değil, Osmanlı hükümetleri de“tambihnâme”ler yayınlarlardı...
Bu tembihnâmelerde evlerin, camilerin, dükkânların ve sokakların, ramazan hürmetine temizlenmesi istenir, uyulması gereken kurallar hatırlatılır, ramazanın huzurunu bozacak davranışlardan kaçınılması tembihlenirdi...
Tabii ki amaç halkın ramazan ayını huzur ve güven içinde yaşamasıydı.
19. yüzyılın ilk yarısında, Sultan II. Mahmud döneminden itibaren“Ramazan Tembihnâmeleri” Osmanlı Devleti’nin resmi gazetesi olanTakvim-i Vekayi’de ilân edilmeye ve ayrıca broşür olarak bastırılıp, halka dağıtılmaya başlandı.
Tembihnâmelerde, Ramazanı ilgilendiren düzenlemelerin yanısıra şehir hayatıyla ilgili düzenlemelere de yer verilirdi.
Halkın yiyecek sıkıntısı çekmemesi ve fiyatların artmaması için sıkı sıkı önlemler alınırdı. Yiyeceklerin fiyatı, özellikle unlu mamullerin gramajları ve içlerine nelerin konulacağı devlet tarafından ilan edilir ve emirlere uyulup uyulmadığı takip edilirdi.
Gayrimüslimlerin (Müslüman olmayanların) yoğun olarak yaşadığı Fener, Balat, Hasköy gibi semtlerde bile meyhaneler, ramazana hürmeten kapanır, kapıya, o meyhanenin ramazan boyunca kapalı kalacağına ilişkin bir kâğıt yapıştırılırdı...
Hiçbir gayrimüslim yahut Müslüman açıkça oruç yemezdi. Bunun yasak olması bir yana, bu davranışın özünde, oruç tutanlara karşı duyulan saygı vardı (şimdi pek yok).
Eskiden farklı dinlere mensup vatandaşlar bir birlerinin inancına böyle saygı gösterirken, şimdi aynı dinin mensupları asgarî bir saygı kırıntısı bile göstermeyip ramazanda oruçlunun suratına sigara dumanı üflüyor...
Ne diyelim? Zaten Osmanlı ceddimiz en güzelini söylemiş: Edeb yahu!
Edeb yahu!
Son güncelleme: 13 Haziran 2016 06:44
Biliyor musunuz, Osmanlı asırlarında ramazanlar, sadece Müslümanlar tarafından değil, azınlıklar tarafından da yaşanırdı.
Ramazanlarda son derece saygılı davranırlar, kesinlikle sokakta yiyip içmezlerdi. Hatta sırf Müslüman komşularına duydukları saygıdan ötürü, ramazanların bazı günlerini oruçlu geçiren Rum, Ermeni ve Musiveler bile vardı.
Şimdi bazı “Müslüman”lar aleni oruç yiyor. Bu bir tarafa, “sosyal medya”dedikleri sorumsuzluk alanında oruçlu Müslümanlarla dalga geçiliyor.
İşte böyle zamanlarda, Hz. Ömer’in, “Edeb, ilimden önce gelir” sözünü hatırlıyorum ve ondan ilham ile Yunus Emre’nin yaptığı o şahane “edeb”vurgusunu paylaşmak istiyorum:
“Gezdim Halep’le Şam’ı, eyledim ilmi taleb,
“Meğer ilim bir hiç imiş, illa edeb illa edeb.”
Edebsizliği ele alan insandan zaten “insan” olmaz. Zira “İnsanla hayvan arasındaki en büyük fark edebdir” (Mevlâna).
Bu vurguyu “İnsanlık âdâbını, ilimden evvel, öğrenmek lâzımdır” diyerek İmam Malik de yapmış:
Mehmed Âkif, “Edepsizliğin başladığı yerde edebiyat biter” derken, Dar’ül Hikme’den arkadaşı Bediüzzaman, “Edipler edepli olmalı, hem de edeb-iİslâmiye ile müeddeb olmalı” diyor…
Çünkü temiz ve dürüst hayatın önsözü, had bilmenin yıldızı “edeb” ve“hayâ”dır. Bunlarsız değil “Müslüman”, “insan” bile olunamaz!
Osmanlılar, bu kavramları “hayatın sırrı” saymışlar, tekkelerine, zaviyelerine, dergâhlarına, mescidlerine, camilerine, hatta evlerine “Edeb Yahu” yazılı levhalar asmışlardı.
Bazı eski konaklarda hâlâ durur. Ancak levhasını bulsak da kendisini mumla arıyoruz! Zira ortalığı “edebsizlik” ve “hayâsızlık” götürüyor!
Ramazanlarda ve özellikle kandil gecelerinde gayrimüslim komşular pişirdiklerinden Müslüman komşularına da verir, Müslümanlar gayrimüslim komşularının mutfağında pişen lezzetli yemekleri hiç tereddüt etmeden afiyetle yerlerdi.
Çünkü gayrimüslim komşuların “edeb” ve “hayâ” anlayışı, Müslümanın haram saydığı yiyecekleri ikram etmeye engeldi. Bu konuda sessiz yüreklerde mühürlenen bir anlaşma var gibiydi
Buna karşılık Müslümanlar da gayrimüslim komşularının kutsal günlerini tebrik etmeyi görev sayarlardı. Asla kimse kimsenin dinine kem söz söylemez, kimse kimsenin kıyafetine yan göz bakmazdı. Bu yaklaşım bir anlamda “Fatih Fermanı”nın gereğiydi: İstanbul fethini müteakip günlerde yayınladığı fermana göre, “kimse kimseye yan göz bakmayacak, kem söz söylemeyecek”ti.
Çok şey bozuldu maalesef. Önce bir birimize “yan göz” bakıp “kem söz”söylemeye başladık… Siyaset tartışmasına, kıyafet kavgasına girdik.
Evvelce “Müslüman” olmak herkese yeterken, şimdi nedense yetmiyor! Herhalde yetmiyor ki, “Türk”, “Kürt”, “Laz”, “Çerkez”, “Arnavut”, v.s. diye bölünüyoruz!
Bu bile yetmiyor, kimimiz “mürteci”, kimimiz “hilafetçi”, “cumhuriyetçi”, “tarikatçı”, “cemaatçi”, “siyasetçi”, “Atatürkçü” ya da “ulusalcı” oluyoruz! Farklılıkları hazmetmiş bir toplumsal yapıdan geldiğimizi unutup, farklılıklarımızı “aşağılama” sebebi yapıyoruz.
Ramazan-ı mübarek, bu tür yanlışlarımızdan da kurtulmak için büyük bir fırsattır. Düşünün ki, bu ülke nüfusun yüzde 83’ü oruç tutuyor. Bu kadar büyük bir ekseriyeti başka hiçbir konuda birleştiremezsiniz.
Sahi neden mutsuzuz?
Son güncelleme: 14 Haziran 2016 06:40
Asr-ı Saâdet insanı mutluydu...
Oysa bizim sahip olduklarımızın yüzde birine bile sahip değillerdi...
Selçuklu/Osmanlı insanı da mutluydu...
Onlar da bizim sahip olduklarımızın yüzde birine bile sahip değillerdi.
Söyler misiniz lütfen, mutluluk çok şeye sahip olmakta mı, yoksa sahip olduklarımızın kıymetini bilmekte mi saklı?
Osmanlı Devleti ve Osmanlı insanı üzerine gözlemleriyle meşhur Fransız yazarlardan (1830’larda İstanbul’da dokuz yıl kalmış, hatıralarını “Neuf anne’es a Constantinople” ismiyle kitaplaştırmıştır) A. Brayer diyor ki: “Osmanlı insanının yakındığını hiç görmedim. Hangi halde iseler şükrederler. Bu yüzden de istikbal endişesi taşımazlar.”
Osmanlı’nın torunları (bizler) için bugün aynı şeyleri söylemek sanırım mümkün değil. Şükrün yerini şikâyet aldı. “İstikbal endişesi” ise Allah’ın her güne serpiştirdiği güzellikleri algılamamızı ve yaşamamızı engelliyor...
Durmadan şartlardan yakınıyoruz. Zaaflarımızı, yenilgilerimizi, korkularımızı şartlarla izah etmeye çalışıyoruz...
Bence bu, mağlubiyetimize mazeret uydurma çabasıdır! Çünkü aynı şartları yaşayıp paylaşan başka insanlar pekâlâ şartların esiri olmadan yaşayabilmekte, hedeflerine ulaşıp başarılı olabilmektedirler.
Daha açık ifade etmeye çalışayım...
Eğer Peygamberlerimiz şartlardan yakınıp dursalardı, Hz. Âdem’in ömrü Cennet’ten çıkarıldığı için, Hz. Nuh’un ömrü tufana tutulduğu için, Hz. Yunus’un ömrü denize atıldığı için, Hz. Yusuf’un ömrü kuyuya itildiği için,Hz. İbrahim’in ömrü Nemrut’la, Hz. Musa’nın ömrü (onlara selam olsun)Firavun’la karşı karşıya getirildiği, Hz. Âlişan Efendimiz’in ömrü iseEbucehil gibi bir düşmanla savaşmak zorunda kaldığı için, Hz. Havva’nın ömrü yasak meyveyi yediği için, Hz. Asiye’nin ömrü Firavun’la evlendiği için, Hz. Hacer’in ömrü çölde aç-susuz bırakıldığı için, Hz. Meryem’in ömrü iftiraya uğradığı için yakınmayla geçerdi...
Hâlbuki içlerinde mevcut imanı ve iman eksenli enerjiyi harekete geçirip ortaya atıldılar: “Allah Kerim” diyerek olumsuz şartların üzerine yürüdüler ve şartlar değişti...
Unutmayalım: Hz. İbrahim’i, Nemrud gibi, kendini “tanrı” sanan bir “gurur âbidesi” karşısında galip getiren Kudret, Hz. Musa’yı Firavun’un sarayında büyüten Kudretin tâ kendisidir!
Aynı Kudret, Efendimiz’in üzerine de tecelli edince, Efendimiz, bir süre önce kovulduğu Mekke’ye, muzaffer bir komutan olarak döndürüldü...
Ramazanı bu açıdan da yaşamamız gerekiyor. Ama hayır! Yakınmaya devam ediyoruz. “Bir dokun bin ah işit kâse-i fağfurdan...” (Şair Âli Efendi) modunda yaşıyoruz.
Kiminle konuşsanız dert döküyor... Herkesin bir çözülmezi, bir girifti, bir hallolmazı mutlaka var şu dar-ı dünyada... Kime sorsanız “işler kötü”demeye getiriyor.
Caddeler dolusu araba (en lükslerinden), arabalar dolusu cep telefonu (en akıllısından ve pahalısından), cep telefonlarında envai çeşit ulaşım düzeneği...
Her biri şu kadar aylık masraf...
Evlerimiz tıkış tıkış eşya, bir sürü gereksiz incik-boncuk...
Bilin bakalım: Az mı kazanıyoruz, yoksa çok mu harcıyoruz?
Neyse: Bu hamur çok su götürür, iyisi mi noktayı koyalım.
Büyükşehir yalnızlığı
Son güncelleme: 15 Haziran 2016 07:43
İstiklâl Caddesi’nde yürüyorum. Vakit yatsı sonrası... Cadde alabildiğine kalabalık... İnsanlar bir birlerine sürtünerek geçiyor.
Kimse kimseye gülümsemiyor, kimse kimseye selâm vermiyor, kimse kimseye hâl-hatır sormuyor...
Birbirlerine çarptıklarında söyledikleri tek kelime, “Pardon!”
Fransızca kökenli bir kelime: “Bağışlayın, affedersiniz, özür dilerim”anlamında kullanılıyor...
“Affedersiniz” sözcüğünü duymayalı çok oldu. Kimse kimseden “özür”dilemiyor. Ters ters bakıp geçiyoruz.
Büyük şehrin en kalabalık caddesinde yaşadığım yalnızlık ruhumu ürpertiyor. Ben ki, köy çocuğuyum: Dağ yalnızlığını bilirim, deniz yalnızlığını bilirim, orman yalnızlığını bilirim, ama büyük şehir yalnızlığını bu şehirde öğrendim.
Ortamın kalabalık olması işe yaramıyor. Herkes kendi yapayalnızlığını sürüklüyor. Aynı şehirde yaşayan insanlar bir birlerini “dost”, “kardeş”, “komşu”, “arkadaş”, “hemşehri”, ne bileyimen azından “insan”gibigöreceklerine, “tehdit” gibi görüyor.
Gecenin bir vakti, dağın başında yahut denizin ortasında hissetmediğim derin yalnızlığı İstiklâl Caddesi’nde hissediyorum...
Diyeceksiniz ki, terördendir! Değil. Terör öncesinde de aynı yalnızlığı defalarca hissetmiştim.
Belki de modern hayatın getirisidir!
Nostaljik tramvay zillerini öttüre öttüre önümden birkaç kez geçiyor. Her geçişinde dikkat kesiliyorum: Bakalım birbirleriyle sohbet edenler var mı? Yok. Tramvayın içindeki kalabalıkta sohbet eden kimse yok. İnsanlar ya amaçsızca caddeye bakıyor, ya uyukluyor ya da telefonla oynuyor (bir çuval parayla satın alıp cebe koymaya kıyamadıkları ‘cep telefonu’yla neler yaptıklarını gerçekten merak ediyorum). Onlar da yapayalnız. Eğlenmek için bindikleri nostaljik tramvaydaki yolcular, kendi yalnızlığını taşıyor.
Kalabalıklaşmak için Ağa Camii’ne sığınıyorum. Ağa Camii avlusunda gencecik Nazım Hikmet karanlığa saklanarak, “Ağa Camii” şiirini yazıyor (1921):
Havsalam almıyordu bu hazin hali önce,
Ah, ey zavallı cami, seni böyle görünce...
Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım;
Allah’ımın ismini daha çok candan andım.
Burda bütün gözleri bir siyah el bağlıyor,
Yalnız senin göğsünde büyük ruhun ağlıyor.
Kendi elemim gibi anlıyorum ben bunu,
Anlıyorum bu yerde azap çeken ruhunu.
Bu imansız muhitte öyle yalnızsın ki sen
Bir teselli bulurdun ruhumu görebilsen!
Şairler tuhaftır: Necip Fazıl “bohem hayat”tan “mânevi hayata” geçiş yaparken, Nazım maneviyattan komünizme geçmiş...
Camie giriyorum. Teravih namazını kılan cemaat çoktan dağılmış. Ağlamaklıyım. Ortaya çöküyorum. “Ya Hakk” çekiyorum içimden. Çok tuhaf, burada kendimi yalnız hissetmiyorum. Ruhum sükünet buluyor. Bakınıyorum...
Necip Fazıl, Abdülhâkim Arvasi’nin dizinin dibine çömelmiş, gülümsüyor.
1978’de “O’na” yazdığı muhteşem şiirin giriş mısraları akıyor kulaklarıma:
Benim Efendim!
Ben sana bendim!
Bir üfledin de
Yıkıldı bend’im.
Ben ki, denizdim.
Dağ başı bendim.
Şimdi sen oldun,
Âleme pendim.
Benim Efendim.
Cehennemin ortasından Cennet fışkırıyor. Gülümsüyorum.
Cami merkezli hayattan AVM merkezli hayata
Son güncelleme: 17 Haziran 2016 07:42
Osmanlı ahlâkında, camiler gibi, evler de “Beytullah” (Allah’ın evi) idi: İnançlı insanlar, o mekânlarda Allah’ı zikrediyor, fikrediyor, Allah’a şükrediyor, aynı mekânlarda “kulluk” bilinciyle secdeye gidiyordu...
Bu yüzden mekânın mimarisi insanla doğrudan ilişkiliydi. Maksat mekânı kutsamak değil, insanın kudsiyetinden mekânı hissedar etmekti.
Eskiden, kıbleye dönük evlerden oluşan “mahalle”lerde “Kıble Yürekli insanlar” yaşardı.
Çünkü mahalleler camilerin etrafında kurulurdu.
Yani hayatın merkezinde “beytullah” yer alırdı.
Bu çerçevede eski hayatımızı hayal edin: Merkezde (Mahallenin yani hayatın merkezinde) cephesi kıbleye dönük bir cami, camiin yanında,“Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz” buyruğu istikametinde yaşamanın gereği olarak mutlaka bir (veya birkaç) mektep, mektebin yanına “temizlik imandan gelir” anlayışının ürünü olarak hamam, “infak”(yardımlaşma)ahlâkının yansıması olarak imaret ve misafirhâne inşa edilir, evler bu sistemin çevresini sarardı...
Daha doğrusu evler içindekilerle birlikte bu cami ve yardımlaşma eksenli sisteme sarılırlardı.
Böylece “cami” merkezli mahalleler oluşurdu.
Aynı mahalleden olmak, akrabalıktan daha öte bir yakınlık sebebiydi. Bu bağlamda “mahalleli” birbirini gözetir, sever ve sayardı. Kısacası merkezinde “Beytullah” olan mahallelerde oturanların hem yüreğinde, hem de gündeminde “Beytullah” olurdu.
Osmanlı’nın “mahalle” dediği küçük hayat alanları “cevher insan”üretiminin merkezleriydi. Bu küçük yerleşim birimlerinde, herkes bir birini yakından tanıdığından, çocukların “tanıdık biri görmeden yaramazlık yapma” ihtimalleri son derece azdı.
Ufak tefek kusurlar genelde nazar-ı müsamaha ile karşılanırdı, ancak büyücek hataların bir bedeli vardı: Hiçbir çocuk (ya da genç) böyle bir bedel ödeyip mahalleye “rezil” olmayı göze alamazdı. Bu yüzden adımlar dikkatle atılır, “mahallenin namusu”na toz kondurulmaz, herkes kendi alanı içinde mutlu olmaya çalışırdı. Bu da zaman içinde karaktere dönüşür ve toplum “cevher insan”larla beslenirdi.
Kısacası, eskiden bir “mahallemiz” vardı. Mahalleler “cami, mektep, aile”üçgeninde oluşurdu.
Evler bahçe içinde müstakil yapılardı. Çocuklar bahçede özgürce oynarken, hayvanlar ve bitkilerle tanışır, onlarla dostluklar kurar, çevresini paylaşmayı ve çevresiyle barışmayı yaşayarak öğrenirdi. (“Topraktan geldik toprağa döneceğiz” anlayışı, insanı toprağa ve ürettiği her şeye karşı saygılı olmaya çağıran müthiş bir motivasyondu).
Bağımsız evlerin yerini çok katlı “apartman”lar aldığından bu yana, aileler bahçesiz küçük mekânlara tıkıştı. “Apartman”ın yüksekliği ölçüsünde insan topraktan ve toprakta üreyen her şeyden koptu. Zaman içinde toprakla aralarındaki sevgi bağı da yok oldu. Sonuçta insan çevreye “düşman” olup yeşile savaş açtı. (Villa yapmak ya da tarla açmak için orman yakan insanlara dönüştük. Her şey bir birine o kadar bağlı ki, bir anlamda insan kendi kendisiyle zıtlaşıp savaşıyor).
Eski evler birbirlerinden bağımsız olduğu için, bir birlerinin üzerine halı-kilim silkme, ya da gürültü yapma derdi olmayan komşular rahatça dostluklar kurulabiliyorlardı.
Bir başka deyişle, eski evlerin kapı ve pencereleri komşuluğa açılırdı.Şimdiki apartman dairelerinin alt alta, üst üste balkonları ise kavgaya açılıyor (halı kilim silkme savaşları) Çocuklarımız baskıcı, kavgacı ve şiddete eğilimli muhitlerde yetişiyor. Tabiatıyla bundan olumsuz etkileniyorlar.
Sarayda iftar ve teravih namazı
Son güncelleme: 18 Haziran 2016 06:44
Ramazan boyunca sarayda pişen yemeklerin bir bölümü fakir fukaraya dağıtılır, bu sayede garibanlar da padişah yemeğinden nasiplenirdi.
İftar sofraları çoğunlukla “mütevazı” idi: Devlet ne kadar zengin olursa olsun tasarrufa riayet edilirdi. Öyle ki, 11 Haziran ile 09 Temmuz 1469 tarihleri arasında, neredeyse bir ay boyunca, Fatih Sultan Mehmed’in yediği akşam yemekleri çorba, etli yemek, yoğurt ve salatadan ibarettir.
Çünkü Molla Gürani hocasından vaktiyle işittiği azarı unutamamıştır. Bu hikâyeyi kısaca hatırlayalım…
Fetihten sonraki ilk ramazanın ilk iftarı… Gencecik Padişah, “feth-i mübin”e en az kendisi kadar yüreklerini ve desteklerini koyan hocalarına, vezirlerine, komutanlarına bir iftar yemeği vermek istiyor. Bizans sarayında bulunan altın sofra takımlarıyla mükellef bir sofra kuruluyor.
Fatih Sultan Mehmed’in niyeti, kendisine yetiştiren hocalarına gösteriş yapmak değil, onlara verdiği değeri göstermektir, ama Molla Gürani farklı yorumluyor. Padişah’ın gurur yapma ihtimalini düşünüp, kükrüyor:
“Ümmete haram olan Mehmed’e ne zaman helâl kılındı? Sen kime özeniyorsun? Eğer Peygamber’i Zişan’a özeniyorsan, bil ki, O’nun en iyi yemeği birkaç hurmadan ibaretti, hal-ı hayatında altın yemek takımı görmemişti. Ona değil de, Bizans imparatorlarına özeniyorsan, bil ki, Bizans’ı bu gösteri ve gösteriş merakı batırdı…”
Altın sofra Padişah’ın bir işaretiyle kalkıyor. Her zamanki gibi yere sofra bezi seriliyor. Ondan sonra Molla Gürani iftarını açıyor.
Yani, geçmişte de iftar verme geleneği vardı, ama iftarlar “gösteri”, “gösteriş” ve “israf”tan uzaktı. İftar sofraları “ibadet” huzuru ve “kardeşlik”şuuru oluşturma amacıyla kurulurdu. “Gösteri”, “gösteriş”, “israf” gibi hususlardan kaçınılırdı.
Ramazanın on beşinden sonra belirlenen bir gecede bütün nazırların (bakanlar) ve üst düzey bürokratların iştirakiyle, Babıâli’de (hükümet merkezi) iftar verilirdi…
Babıâli iftarından bir gece sonra ise, şeyhülislâm konağında topluca iftar edilirdi. Ramazanın yirmi birinci akşamı da padişah, sadrâzama iftariye yollardı…
Ayrıca bütün üst düzey memurlar, maiyetlerindeki memurları, hısım, akraba, ahbap ve komşularını mutlaka iftara dâvet ederlerdi…
Sultan sarayları, şehzade daireleri, kadınefendilerin yalıları, vezir, sadrazam ve şeyhülislam konakları zaten her sınıf halk ve özellikle talebe i ulûm (üniversite öğrencileri) için sabaha kadar açık tutulurdu.
Medrese talebeleri ve fakir dervişler zengin konaklarına iftira gider, derecelerine göre, “diş kirası”nı (iyi ki bana misafir geldin anlamında misafire verilen hediye ve para) alırlar, isterlerse teravihe, hatta sahura da kalırlardı.
Osmanlı sarayında yaşayan herkes (sultanlardan cariyelere kadar) oruca büyük ilgi gösterir, teravihler asla kaçırılmazdı.
Ramazanlarda teravih kıldırmak üzere hareme imam tayin edilir, teravih sonrasında hafıze hanımlar kadın kadına Kur’an ve ilâhi okurlar, saray bir bakıma tekkeye dönüşürdü.
Padişahlar ise maiyetleriyle çeşitli camilere giderlerdi. Kendi yaptırdığı cami varsa, padişah kendi camiine giderdi. Yoksa, Ayasofya, Sultan Ahmed, Süleymaniye, uzak olması itibariyle nadiren de Eyüp SultanCamileri tercih edilirdi.
Padişah ve maiyeti namazlarını “Hünkâr Mahfili” denilen özel bölümde kılarlardı. Güvenlik açısından bu bir zaruretti: Zira Hz. Âli ve Hz. Ömer gibi halifelerin namaz esnasında katledildikleri unutulmamıştı.
Padişahların camie gidişi merasimle olurdu. Bu gidiş esnasında öğrencilerle halk yolun iki tarafına birikir, “Padişahım çok yaşa” diye tezahürat yaparlardı. Kimi zaman da, “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var” diye uyarı işlevi görürlerdi.
O sırada kalabalık arasından dilekçe vermek isteyenler dilekçelerini havaya kaldırıp gösterir, padişahın maiyetindeki çavuşlar bu dilekçeleri toplayıp padişaha arz ederlerdi. Sonradan bu yöntem değiştirildi: Dilekçeler, camide, cemaat arasında dolaşan görevliler tarafından toplanmaya başlandı.
Yöntem değişti, ama halkın en yetkili makama kadar ulaşıp dertlerini anlatma yolu hiç kapanmadı. Bugün bunu hayal etmek bile zor: Korumalar nefes aldırmıyor.
Padişahların camiden dönüşü esnasında merasim yapılmazdı. Serbest yürüyüş esastı. Sarayda genel olarak sahura kadar uyunmaz, ibadetle meşgul olunurdu.
Osmanlı Sarayında “Ot Gecesi”
Son güncelleme: 20 Haziran 2016 07:07
Bize anlatıldığının aksine, padişah yemekleri çok sade ve az çeşitlidir. İsraf söz konusu değildir. Ayrıca padişahlar kalabalık sofralarda değil, tek başlarına yahut aile bireyleriyle yemek yemeyi tercih etmişlerdir.
Bu kanundur ve Fatih Sultan Mehmed tarafından çıkarılmıştır. Fatih’in saray ve devlet protokolünü de düzenleyen meşhur “Kanunname”sinin 35. Maddesinde şöyle deniyor:
“Cenab-ı şerifim ile (benimle) kimesne taam (yemek) yemek kanunum değildir, meğer Ehl-i iyalden (aileden) ola, Ecdad-ı izamım (atalarım)vüzerasiyle (bakanlarıyla) yerleşmiş. Ben refetmişimdir (yasakladım)”…
Müslüman olup saraya intisap ettikten sonra Ali Ufki adını alan Polonya asıllı müzikolog Wojciech Bobowski (Sultan III. Murad’ın bir sabah namazına kalkamamasının pişmanlığını dile getiren meşhur “uyan ey gözlerim gafletten uyan” güftesini besteleyen bestekâr), 17. yüzyıldaki saray âdetlerini anlattığı eserinde, “Padişahın Hasoda’da veya teras ve bahçelerde yalnız başına yemek yediğini, yemek için kaşık ve parmaklarını kullandığını daha sonra ellerini sabunla yıkadığını” söylüyor.
Oysa aynı dönemde Avrupa saraylarında yemek öncesi ve sonrası el yıkama âdeti yoktur. İmparatorlar ve imparatoriçeler yemekten sonra ellerini üzerlerine sürerlermiş. (Sık banyo yapmadıkları ve “necasetten taharet” kavramını bilmedikleri için de kokarlarmış. “Parfüm” dediğimiz ağır koku, vücut kokusunu bastırma ihtiyacının bir gereği olarak icad edilmiştir).
Padişaha, “matbah-ı Âmire”de (Padişah Mutfağı), haremin üst düzey kadınlarına “Valide Sultan Mutfağı”nda, Harem ağalarına, “Kızlarağası Mutfağı”nda, Kapı Ağaları ve Divan memurlarına, Hazinedarbaşı, Kilercibaşı, Saray Ağası ve maiyetlerine ayrı ayrı mutfaklarda yemek pişirilirdi.
Padişah için pişirilen yemekler “gurme” diyebileceğimiz görevliler tarafındantadılır, “Çaşnigirler” (Zevvakin-i Hassa da denir) tarafından“Çaşnigirbaşı” nezaretinde servis edilirdi. (Yabancı kaynaklar, Sultan II. Abdülhamid döneminde Yıldız Sarayı’nda, Sultan Mehmed Reşad döneminde ise Dolmabahçe’de Çaşnigirlerin yabancı devlet başkanları ve maiyetlerine verdikleri servisten övgüyle bahseder). Padişah sofrasının kuruluşu esnasında çaşnigirlere mehteran eşlik ederdi.
Fatih’in mantıyı, Kanuni’nin hamsiyi çok sevdiğinden bahsedilir. Her iki büyük padişahla birlikte Sultan II. Abdülhamid’in de yumurtaya aşırı düşkün olduğu söylenir. Padişah mutfağında yumurtanın envai çeşidi yapılır, neredeyse yumurtasız sofra kurulmazmış.
Sarayda günde yaklaşık olarak dört bin kişiye yemek hazırlanırdı. Ulüfe günlerinde (yeniçerilere üç ayda bir dağıtılan maaş), ayrıca on bin yeniçeriye çorba, pilav ve zerde pişirilirdi.
Padişah mutfağının ustalarına “Üstüdan-ı Matbah-ı Has” denirdi. Alt kadrolarında kalfalar (daha sonra bölük başları ve şagirtler) yer alırdı.
Mutfak hizmetlilerin sayısı zaman zaman değişmekle birlikte 18. yüzyılda 500 kadardı. 400 civarında da helvacı ve şerbetçi bulunurdu.
Padişah için, “kuşhane” denen tek kişilik tencerelerde (bunadeniyordu) yemek pişirilirdi.
Padişah sefere çıktığında, mutfak görevlilerini de beraberinde götürürdü. Aşçıların ve sair hizmetlilerin Haçova Savaşı’nda savaştıklarını ve hezimetin zafere dönmesinde önemli katkılar yaptıklarını biliyoruz.
Topkapı Sarayı’nda mutfaklara bitişik ayrı bir helvahane vardı. Helva, macun, hoşaf gibi tatlılar burada yapılır, helvahanede çalışanlara“Helvacıyan-ı Hassa” denirdi.
İşlerinde başarılı olanlar Helvacıbaşı, Çaşnigirbaşı veya Hoşafçıbaşı olup itibar kazanırdı. Hevahanede yalnız tatlı çeşitleri yapılmaz, bazı otlardan hekimbaşı denetiminde ilaçlar da yapılırdı.
Hatta sarayda yılda bir kez “ot gecesi” düzenlenir, daha önce yapılan şifalı macunlar bütün saray halkına dağıtılır, bu münasebetle de eğlenilirdi.
Eski ramazanlarda “Atiyye” ve “huzur dersleri” geleneği
Son güncelleme: 21 Haziran 2016 07:08
Söylemiştim: Osmanlı ramazanlarında saray ve paşa konakları başta olmak üzere, Müslümanlara ait evler âdeta ramazanlaşır, bir bakıma camileşirlerdi!
Saray ve konaklarda güzel sesli, mûsîki bilen imam ve müezzinler ikindi sonrası mukabele okur, isteyen gelir dinler, isteyen iftara, hatta sahura kalırdı. Kimseye Müslüman olup olmadığı, Müslümansa oruç tutup tutmadığı sorulmazdı.
Teravih namazı için her akşam konakların geniş divanhânelerine halılar, seccâdeler serilir, etraf beş kollu şamdanlarla ışıl ışıl aydınlatılırdı. Kadınların da imama uyabilmesi için haremle selamlık arası ahşap kafeslerle ayrılırdı.
Yatsı vakti gelince, müezzinler çifte ezan okurlardı. Sonra cemaatle namaz kılınır, zikredilirdi. Bazı müezzinler gece yatıya kalırdı. Ev sahipleri teravihten sonra bunlara güzel fasıllar okutturur, sahurdan sonra da ikinci mukabeleye oturulurdu.
İftar eden konuklara “diş kirası” denen bir “atiyye” (bahşiş-hediye)verilirdi. (Bir de bebeğin ilk dişini görenin çocuğa aldığı hediyeye “diş kirası”denilmektedir).
Tanınsın tanınmasın, dâvetli olsun olmasın, ramazan boyunca konağın kapısını çalan herkes içeri buyur edilir, iftara alıkonurdu. Bir bakıma zengin evleri bugünkü iftar çadırlarının yaptığını yapar, muhtaçlara ulaşırdı.
Konaklarda konuklara sadece yiyecek içecek verilmez, ayrıca adına “diş kirası” denen bir miktar para yahut hediye de verilirdi. Bu gelenek, “İyi ki evime geldin bana misafir ağırlama sevabı kazandırdın” demenin kibarcasıydı…
Ayrıca incitmeden insana yardım anlayışının da hayata yansımasıydı. Böylece, sosyal konumu ne olursa olsun, insan olma hasebiyle çok değerli olduğu misafire hissettirilir, “kardeşlik” bilinci ile “infak” (yardımlaşma) ahlâki vurgulanırdı.
Ramazan ayında devletin vezir ve yüksek memurlarının konaklarında her akşam iftâr yapılması âdet hâline gelmişti. Bu âdet İkinci Meşrûtiyet’in îlânına kadar sürdü. İkinci Meşrutiyet’in ilânıyla Batılılaşan aydın, oruçla birlikte bunu da rafa kaldırdı.
Ve “Huzur Dersleri”…
Kuruluş yıllarından beri ilim Osmanlı Devleti’ni yönetenlerin baş tacı olmuştur. O kadar ki dönemin en yetenekli âlimlerini Osmanlı başkentinde toplamak ve gerektiğinde onlarla ilmi meseleler konuşmak usulden olmuştur.
Fatih Sultan Mehmed bunu da yeterli bulmamış olacak ki, “huzur dersleri”ni başlatmış ve mutat hale gelmesini istemiştir. Buna rağmen ilk sistemli uygulamayı Sultan III. Ahmed’in meşhur sadrazamı Nevşehirli Damad İbrahim Paşa gerçekleştirmiştir.
İbrahim Paşa, devrinin tanınmış âlimlerini Hicri 1140 Ramazanında (Nisan 1728) kendi sarayında toplayarak Kur’ân’dan bazı âyetlerin tartışmalı tefsirini yaptırmış, oturumların birine de Padişahı dâvet etmiştir. Oturumu baştan sona takip eden Sultan III. Ahmed durumdan o kadar memnun kalmıştır ki, ikinci gelişinde oğlu Şehzade Mustafa’yı da getirmiştir.
Şehzade Mustafa, Osmanlı tahtına geçip Sultan III. Mustafa olur olmaz, babasıyla birlikte katılıp etkilendiği huzur derslerini sisteme kavuşturmuştur. Daha sonraki padişahlar da bu geleneği sürdürmüşlerdir.
Ramazanın ilk on günü yapılması âdet olan huzur derslerinde dersi veren âlime “mukarrir”, müzakereci durumunda olan âlimlere önceleri “talip”,daha sonra “muhatap” denmiştir.
Padişahın huzurunda ilmi meseleleri kıyasıya tartışacak olan hocalar bizzat şeyhülislâm tarafından seçilip saraya önerilir, sarayın tasdiki alındıktan sonra muhataplara çağrı gönderilirdi.
Düşünün: Ülkenin dört tarafından ilim adamları akın akın İstanbul’a geliyor ve ramazanın ilk günü Padişahın huzurunda önemli bir meseleyi dolu dolu tartışıyorlar. Padişah da tartışmalara katılıyor. Böylece hem belli etmeden Padişahı eğitiyorlar, hem de yeni fikirler üretiyorlar.
Müslüman sürekli kendini yeniliyor. Üstün düşünce ürünleriyle donanıyor. Üstelik tartışmalar tam bir ilmî özgürlük içinde cereyan ediyor. Herkes özgürce fikrini söylüyor. Hadi bakalım, darısı başımıza!
Eski iftar ziyafetleri
Son güncelleme: 22 Haziran 2016 06:56
Osmanlı Devleti’de her şey kurallara bağlı olarak yaşanırdı. Başıboşluk, başıbozukluk yoktu...
Tabii Ramazan da töresi ve kurallarıyla birlikte yaşanırdı.
Kuralların en önemlilerinden biri devlet büyüklerinin iftar vermesiydi. Ama bu iftarlar sadece devlet adamlarıyla sınırlı tutulmaz, garibanlara, talebe-i uluma (üniversite öğrencileri) ve saray hizmetlilerine de teşmil edilirdi.
Fatih Sultan Mehmed’e gelinceye kadar padişahlar da iftar verirlerdi. Ancak Fatih bu geleneği kaldırdı: Padişahların yemeklerini yalnız yemeleri kuralını getirdi:
“Cenab-ı şerifim ile kimesne taam yemek kanunum değildir, meğer Ehl-i iyalden ola, Ecdad-ı izamım vüzerasiyle yerlermiş. Ben refetmişimdir.”(Kanunna, Madde, 35).
Ancak devlet büyüklerinin devlet kesesinden iftar verme geleneği sürdü…
Zaman içinde iftarlar şaşaalı olmaya başladı. Hele de Sadrazamların diğer devlet erkânına iftar vermeleri günlerce sürüyordu. Ayrıca padişaha, valide sultana, harem ağasına, sarayın diğer üst düzey yöneticilerine, şeyhülislama ve ulemanın önde gelenlerine “iftariyelik” denen hediyeler göndermeleri de âdetti.
Bu yüzden Ramazan ayında hükümet giderleri önemli ölçüde artıyor, sadaretin (başbakanlık) mutfak masrafı fevkalâde yükseliyordu.
Bunu dikkate alan Sokollu Mehmed Paşa, (Kanuni Sultan Süleyman, İkinci Selim ve Üçüncü Murad dönemlerinde 1564 ile 1579 yılları arasında 15 yıl sadrazamlık yaptı) devlet içinde iftar geleneğini yasaklamak, en azından azaltmak istedi, ancak başarılı olamadı…
Yerleşik kuralları değiştirmek çok zordur.
Dönemin tarihini yazan ünlü tarihçimiz Selanikî Mustafa Efendi, “Yıldan yıla terk olunmaz eski bir âdettir, büyük ziyafet ve aşırı masraftır” diyerek iftar ziyafetlerini eleştirmiştir.
İftar ziyafetleri, ramazanın dördünden sonra başlardı…
Bunun sebebi herkesin ramazana alışmasını sağlamaktı. Bu yüzden ilk iftarlar ailelere ayrılırdı. Bu bir incelikti.
Sadrazam ve diğer üst düzey devlet adamları, ramazanın dördünden itibaren protokol sırasıyla önce âlimleri, sonra bürokratları ve generalleri iftara davet ederlerdi.
Sadrazamın davetine katılacak devlet adamlarının listeleri önceden çıkarılıp padişahın onayına sunulur, ancak ondan sonra dâvet vuku bulurdu. Sadrazam iftarına dâvet edilmemek gözden düşmek anlamına geliyordu ki, büyük etkisi vardı.
Ramazan’ın dördüncü gününde selâtin (Sultanlar demektir) camilerinin şeyhleri, beşinci gününde şeyhülislam, altıncı gününde Rumeli ve Anadolu kazaskerleriyle, Peygamberimiz’in soyundan gelenlerin kayıtlarını tutan“nakibüleşraf”, sadrazamın iftarına davet edilirdi.
Daha sonra sıra ordu mensuplarına ve bürokratlara gelirdi. İftarlara geliş gidişler de törensel kurallar çerçevesinde gerçekleşirdi.
Nihayet ramazanın 24’ünde saray hizmetlileri çağrılırdı. Mirahurlara, bostancıbaşına ve kapıcılar kâhyasına verilen iftar yemeği ile iftar ziyafetleri sona ererdi.
Ramazan’ın 25’i boş geçirilir, daha sonra ramazanın son günlerinde devlet adamlarının birbirlerine bayram tebriki ziyaretleri başlardı.
Osmanlı padişahları iftarlarını genelde sarayda açarlardı. Padişahların saray dışında iftar yapmaları çok rastlanan bir durum değildir. Bununla birlikte, 19. yüzyılda bazı padişahların veziriazamlara veya şeyhülislâma haber vermeden iftara gittikleri de olmuştur.
Tabii elleri ayaklarına dolaşmış, lakin bunu Padişah’a hissettirmemeye çalışmışlardır.
Sultan İkinci Abdülhamid, öğrencileri iftar için Yıldız Sarayı’na davet ederdi. “Diş kirası” olarak da onlara kadife kese içinde bir miktar para verirdi.
İftar vermek güzeldir, ama bunu gösteri ve gösterişe dönüştürmeden yapmak lâzım. Aksi taktirde ramazanın hikmetine ters düşer.
İttihad ve Terakki usûlü algı operasyonları
Son güncelleme: 25 Haziran 2016 07:01
Bundan 127 sene önce (kuruluş tarihi: 02-03 Haziran 1889) “İttihad-ı Osmanî” adıyla birkaç askeri tıbbiye öğrencisi tarafından kurulan İttihad ve Terakki Cemiyeti, basın-yayına aşırı önem veriyor. Bu kanalla “algı operasyonları” gerçekleştiriyor.
Parti yayın organlarıyla dış destekli yayın organları tarafından sürekli olarak şunlar tekrarlanıyor...
Sultan Abdülhamid kötüdür!..
Sultan Abdülhamid diktatördür!..
Sultan Abdülhamid hırsızdır!..
Sultan Abdülhamid ürkek ve korkaktır!..
Sultan Abdülhamid vefasızdır!..
Sultan Abdülhamid cimridir!..
Sultan Abdülhamid kavgacıdır! (Onun yüzünden bütün dünya, Osmanlı Devleti’ne düşman olmuştur)...
Böylece, “O gitmeden hiçbir şey düzelmez” düşüncesini topluma hâkim kılmaya çalışıyorlar. Çünkü toplum, Padişah’ı seviyor. Ekonomik durum ise hiç kötü değildir. Özellikle eğitim, sağlık ve ulaşım alanlarında çağ atlanıyor (neye benziyor?).
Selânik’te çıkan İttihat ve Terakki, Hürriyet, Rumeli ve İstanbul’da yayınlanan Tanin, Şûrâ-yı Ümmet gibi cemiyetin sözcülüğünü yapan gazeteler başta olmak üzere, Tasvîr-i Efkâr, Tercümân-ı Hakîkat, İstiklâl, Hak, Hâdisât, Vakit, Kalem, Karagöz, Şûrâ-yı Ümmet, Türk Yurdu, İslâm Mecmûası, Yeni Mecmûa gibi yandaş gazete ve dergiler Sultan II. Abdülhamid’i iftira yağmuruna tutuyor. Yasalarla belirlenmiş cezalara çarptırıldıklarında ise “Matbuata (medya diyelim) baskı var!” diye ortalığı ayağa kaldırıyorlar (peki, bu neye benziyor?)...
Garip, ama İngiltere ve Fransa başta olmak üzere, Avrupa hükümetleri ile medyasından da büyük destek görüyorlar.
Zaten Cemiyet, Fransız mason locaları tarafından finanse ediliyor.
Kısacası, İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin özünü oluşturan “ihtilâlcilik”dünya masonluğunun kontrolünde bulunan medyadan çok büyük destek görüyor. Diyebiliriz ki, Osmanlı üstüne hesap yapan dış güçlerin gözdesi haline geliyor.
Bu sayede 1908 seçimlerinde iktidar oluyor. İktidar olur olmaz da dış yardımlarla 31 Mart Olayı’nı tezgâhlayıp Sultan II. Abdümhamid’i tahttan indiriyor (27 Nisan 1909).
Ama hiçbir şey düzelmiyor. Tam tersine her şey karmakarışık hale geliyor. Ne de olsa iktidar olmak muhalefet yapmak kadar kolay değildir: Çabucak tökezliyorlar.
Baskılar, baskınlar ve fail-i meçhul cinayetler arasında yıllar geçiyor. Ekonomik dengeler altüst oluyor. Yatırım hamleleri duruyor. Onlara“himaye” sözü veren Avrupalı büyükler, Sultan Abdülhamid sonrasında himayelerini çekiyorlar ve dımdızlak ortada bırakıyorlar.
Birinci Dünya Savaşı yaklaşırken, İttihad ve Terakki iktidarı için tüm çareler tükenmiş, eski dostları İngiltere ve Fransa sırt çevirdiği için, Almanya saflarında savaşa girme dışında alternatif kalmamıştır. AmaBirinci Dünya Savaşı, sadece Osmanlı İmparatorluğu’nun değil, İttihad ve Terakki’nin de sonunu getirecektir. Önder isimler memleketi terk etmek zorunda kalıyorlar.
Açıkçası, üç kıtaya yayılmış altı yüz senelik koca Osmanlı Devleti, İttihad ve Terakki’nin iktidarı döneminde çöküyor...
En az iki milyon vatan evlâdı, cephelerde şehit oluyor. Beş milyon kilometre kare olarak devraldıkları memleket coğrafyası, birkaç yüz bin kilometrekareye düşüyor.
“Abdülhamid giderse vatan kurtulur” tezi, hem onlara, hem millete pahalıya patlıyor. İttihadcılar, Avrupa’ya güvenmenin ne anlama geldiğini sonunda anlıyorlar, ama iş işten geçiyor.
Siyasi tarihimizin ilk siyasi partisi olan İttihad ve Terakki’nin son kongresi,Birinci Dünyâ Savaşı sonrasında, 14 Kasım 1918’de gerçekleşiyor. Bu kongrede parti kendini feshederek, tarihe karışıyor.
Bu da geçer yahu!
Son güncelleme: 30 Haziran 2016 08:25
Bu kez havalimanına saldırdılar. Kadın-erkek, çoluk-çocuk yine öldük, ama pes etmedik! Asla pes etmeyeceğiz! Ölenlere rahmet, yaralılara şifa…
Bu millet Haşhaşiler’den beri terörle boğuşuyor. Haşhaşi Örgütü1090’larda gözlerden ırak Elbruz Dağı zirvesindeki Alamut Kalesi’nde kuruldu. Liderlik koltuğuna Hasan Sabbah oturdu. Hasan Sabbah tüm cerbezesini kullanarak Cennet vaadiyle kandırdığı gençleri Büyük Selçuklu Devleti’nin üst düzey yöneticilerine musallat etti. Başta Büyük VezirNizamülmülk olmak üzere, devletin önder isimlerine suikastlar yaptılar:Nizamülmülk’ü katlettiler.
¥
O bitti, “Cavlakiler” ortaya çıktı. Sakal-bıyık dâhil, vücutlarındaki tüm kılları tıraş ettiklerinden dolayı “Cavlaki” olarak isimlendirilen bu örgüt de tıpkı Haşhaşiler gibi Şia’nın bir koluydu ve toplum için suç makinesi gibiydiler.
Varlıklarını bir şekilde 13. Yüzyıla kadar sürdürdüler. Çok insan öldürdüler, çok kan döktüler, millete “el aman” dedirttiler…
Yine de devlet-millet hayatı devam etti, kendileri ise yok olup gittiler.
¥
Osmanlı Devleti de dönem dönem hortlayan isyanlarla, terörü araç olarak kullanan isyancılardan çok çekti…
Bunlar görünüşte devlete başkaldırmışlardı, ama bedelini en çok millet ödüyordu. Hiçbir ilke, hiçbir ahlâki kural tanımadan köyleri basıyor, önlerine geleni katlediyorlardı. Güya devlete mesaj veriyorlardı, ama milletin canı yanıyordu…
Hepsi bir şekilde yok oldu, devlet ve millet hayatı ise devam etti gitti.
¥
İkinci Meşrutiyet’e giden yıllarda bizzat devletin subayları isyan etti:Kolağası Resneli Niyazi ile Binbaşı Enver (geleceğin Enver Paşa’sı) birlikleriyle dağa çıktılar.
Amaçları güya Sultan II. Abdülhamid’i Meşrutiyeti ilân konusunda zorlamaktı. Fakat birliklerinde bulunan bazı askerler onlara da isyan edip kendi emelleri istikametinde çeteler kurdular ve eşkıyalığa başladılar. Ayrılıkçı Ermeni isyancılarla işbirliği yapıp halk içinde terör estirdiler. Çok insan öldü.
¥
Derken, Van’da “Ermeni patırtısı” başladı. Portakalyan, Mıgırdiç Terlemezyan (Avetisyan), Grigor Terlemezyan, Ruben Şatavaryan, Grigor Adian, Grigor Acemyan, M.Bartutciyan, Gevord Hancıyan, Grigor Beozikyanve Garegin Manukyan tarafından kurulan “Armenakan” isimli terör örgütü,“Kan olmadan hürriyet olmaz” sloganı etrafında toplayıp eğittikleri genç Ermenileri 1885’te saldırıya geçirdi.
Önceleri Güneydoğu’daki yerel güvenlik güçleriyle tanınmış sivilleri hedef alan örgüt, daha sonra hedef gözetmemeye başladı. Çoluk-çocuk, Müslüman Hıristiyan pek çok masumun canını yaktılar. Avrupalı büyük devletler tarafından sağlanan silâhları halka ve devlete çevirip öldürebildikleri kadar çok insan öldürdüler.
Zaman içinde Osmanlı hükümetlerinin aldığı tedbirlerle etkisi azaldı, ama cin şişeden çıkmış, Portakalyan Terör Örgütü, Hınçak, Taşnak ve Ramgavarterör örgütlerini doğurmuştu.
Başta hükümet merkezleri, güvenlik güçleri ve bürokratlar olmak üzere, herkese saldırmaya yöneldiler. Türkiye feryat ediyor, Avrupalı devletlerin terör örgütleriyle işbirliği yapmasını önlemeye çalışıyor, ama Avrupa, “üç maymun”u oynuyordu: “Görmedim, duymadım, bilmiyorum”!
Saldırılarda sadece Türkler ve Kürtler değil, Ermeniler de ölüyordu. Fakat dünya duymuyor, görmüyor, derdimizi anlamıyordu.
Nihayet işi Sultan II. Abdülhamid’e suikasta kadar vardırdılar. Padişah, bomba yüklü araçla (bu iş için Avrupa’da özel yapılarak Türkiye’ye parça parça sokulan at arabası) yapılan suikasttan kılpayı kurtuldu.
Rus General Mayewski, Ermeni terör örgütlerini şöyle anlatıyor:
“Ermeni çetelerini Ermenilerin yaşadıkları yerlere bağımsızlık ya da özerklik getirmeye çalışan veya dinlerini savunanlar olduğunu sanmayınız. Bunların birçoğu bir şey bilmeyen şehirli gençler olup ancak ünlü komitecilerin ateşli sözleri ile alevlenen fakat en ufak sorunu çözmekten aciz cahillerdir. Hareketleri ile Ermenileri felakete sürüklemişlerdir. 1895-1896 yılları arasında Müslümanlarla Ermenilerin arasını öyle bir açmışlardır ki bu düşmanlık hiçbir zaman giderilmez.”
DAEŞ, PKK, PYD, vesaire: Tümü aynı tarifin içine girer. Neyi niçin yaptığını bilmeyen bir sürü serseri, efendilerinin kuklası olarak terör estiriyor.
Öncekiler nasıl bittilerse, bunlar da bitecek, ama devletimizin ve milletimizin varlığı kıyamete kadar devam edecek.
Arefeden bayrama
Son güncelleme: 04 Temmuz 2016 06:53
Bayram namazından önce, “...kimin bir düşmanı varsa gidip ondan af dilemekle mükelleftir. Öteki de el öpmeden ve musâfaha (el sıkışma) da etmeden evvel affettiğini söylemek mecbûriyetindedir. Aksi takdirde bayramlarının mübârek olması mümkün değildir. Bu esasa riâyet etmeyen kimseler ise neredeyse fâsık telâkkî edilirler” diyor, meşhur Avrupalı gezgin Jacques de Villamont…
“Barış toplumu”nun bayramları “Barış Günü” yapmasından daha doğal ne olabilir. Osmanlı bir “barış toplumu”ydu. İnsan, başka bir insana baktığında Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Rum, Ermeni, yahut Müslüman, Hıristiyan görmez, sadece “insan” görürdü.
Yani “insan insanın kurdu” değil, “dost”u ve “kardeşi”ydi.
Ramazanlar, cumalar ve mübarek geceler toplumsal barışın vesileleriydi.
“Her bayramın birinci günü Türkler için umûmî bir barış günüdür. Birbirlerine rastladıklarında musâfaha ederler ve küçük olan büyüğünün elini öptükten sonra alnına koyup ‘Bayramın mübârek olsun!’ der.” (Du Loir; Les voyages du sieur)…
İnsaflı müsteşriklerin (Oryantalist) anladıklarını “bizden bazıları”nın hâlâ anlamamakta direnmesi ve “kan dökülüyor” diye feryat etmesi, hayvan sevgisinden değil, gelse gelse “din mantığı” yoksunluğundan geliyor olmalı.
***
Osmanlılar Ramazan Bayramına “Iyd-i Said-i Fıtr”, Kurban Bayramına ise“Iyd-i Adha” (kurbanlar) derlerdi…
Son zamanlarda bayram tebrik kartlarına, “Iydiniz said, ömrünüz mezid, makamınız cennet olsun!” diye yazılırdı, “bayramınız mesut, ömrünüz uzun, yeriniz cennet olsun” anlamında...
Osmanlı sarayında bayram kutlamaları Ramazanın 27. günü başlardı. Buna“Arefe muayedesi” denirdi…
“Arefe muayedesi” şeyhülislamın “Paşakapısı”nda sadrazamı kutlamasıyla başlar; o gün ve ertesi gün boyunca vezirler, devlet ricali, Ocak ağaları sadrazamı ziyaret ederlerdi.
Ramazanın son gününde ise sarayda “Arefe Divanı” yapılırdı.
***
Mübarek arefe günü zihninizi fazla yormadan, Tahirü’l Mevlevi’den 1921 tarihli bir yazı ile eski bayramları hatırlayalım…
“Başta İstanbul olmak üzere her şehirde Arife günü hamamlar sabaha kadar açık olurdu. Genelde hamam işi son güne bırakıldığı için, hamamlarda iğne atsan yere düşmezdi.
“Şekerci dükkânları da geç vakte kadar çalışırdı. Bayram sabahı gün ağarmadan davulcular namaz için halkı uyandırırlardı. Ardından toplar atılarak halk sabah namazına çağrılırdı.
“Aile reisleri erkek çocuklarını da alarak camiye gider ve sabah namazını kılarlardı.
“Daha sonra camilerde kürsüye çıkan vaizler, bayram namazı vakti gelinceye kadar camide bulunanlara vaaz ederlerdi.
“Namazdan sonra genelde birbirini tanıyan insanlar bayramlaşıp mezarlıkların yolunu tutarlardı.
“Mezarlık ziyaretlerinde, ölmüş büyüklere dualar edildikten sonra herkes evine giderdi.
“Büyüklerin ellerini öpen çocuklar, daha sonra yeni elbiseleriyle komşuları dolaşırlardı. Bu ziyaretlerde el öpen çocuklara bayram harçlığı ve mendil verilirdi”.
O günden bugüne âdetlerimiz çok fazla değişmedi galiba, ne dersiniz?
Recep, Şaban, Ramazan derken, işte bayram!
Son güncelleme: 05 Temmuz 2016 06:09
“Recep, Şaban, Ramazan derken, işte geldi mübarek bayram” diye başlardı eski bayram hutbeleri…
Eski bayramlar daha mı güzeldi bilemeyeceğim, ama daha içten yaşandığını söyleyebilirim.
Eskilerimiz “Sayılı günler çabuk geçer” der, bayram hazırlıklarına ramazanın başında başlarlardı…
Bu bir zaruretti, çünkü hazır giyim denen nesneden eser yoktu: Her şey“ısmarlama” yapılırdı. Kumaş alınır, terziye gidilir, ölçü verilir, oradan ayakkabıcıya gidilir, ayak kalıbı çıkarılırdı.
Bana ilk bayramlık ayakkabı ısmarlandığında sanırım sekiz yaşlarındaydım. Müthiş heyecanlanmıştım. Ayakkabıcı Nedim Usta tonton bir adamdı. Sağ ayağımı beyaz bir kartona bastırdı ve etrafını çizdi. Ona göre kalıp çıkaracak ve bana ilk “ısmarlama” ayakkabımı yapacaktı.
Ayakkabımın yapımı bitip almaya gidene kadar nasıl sabırsızlandığımı anlatamam. Hele son geceyi hemen hemen bütünüyle uykusuz geçirdiğimi söyleyebilirim.
Şimdiki çocuklar her şeyi elinin altında hazır buluyor. Yeni bir bayramlık ayakkabının heyecanını yaşayamayan çocuklara bakıp bakıp iç çekiyorum.
Eskilerimiz, bayramlarda yalnız kendi çocuklarına yeni giysiler almaz, mahallenin yoksul çocuklarına da bayramlık ayakkabı ya da elbise ısmarlarlardı.
Ayrıca el öpmeye geleceklere verilecek bayram harçlıkları ayrı renklerde kadife keselere konur, Kapalıçarşı’dan alışverişler yapılır, evde yeni esvaplar dikilir, yakın akrabalar için işlemeli mendiller, yemeniler ve iç çamaşırları bohçalanırdı.
Bayramlarda zengin sofraları günün her saati misafire açık olur, isteyen destursuz içeri girip karnını doyururdu.
Yani bayram günleri, İslâm’ın “kardeşlik” esasının hayatı tamamıyla kuşattığı günlerdi.
Her bayram sabahı, sabah ezanı vaktinde mahalle bekçisi mani söyleyerek mahalleyi uyandırırdı: “Bu sabahın ayazına/ Kalkın Hakkın niyâzına/ Abdest alın ey komşular/ Gidin bayram namazına.”
Eski bayramları yaşatamayız. Ama eski bayram tadını alabilmek için hâlâ vaktimiz var: Çünkü hâlâ hayattayız.
Unutmayalım: Şartlar ne olursa olsun, her bayram bir muştudur, yeni bir başlangıç, taze bir umuttur...
Dünyanın pek çok yerinde savaş, pek çok yerinde zulüm, pek çok yerinde baskı, pek çok yerinde açlık, âfet, sefalet, felaket, göç hüküm sürüyor. Bölgemiz sıkıntılı: Havaalanımızda canlı bombalar patlıyor. Yani biz de milletçe stresli bir zaman diliminden geçiyoruz.
Ama bayramlarımızı kutlamak için her şeyin düzelmesini bekleyemeyiz. Beklersek kıyamete kadar bayramsız kalırız. Çünkü dünya “mutlak adalet”ve “mutlak saadet” dünyası değil.Dünya adaletsizliklerin, haksızlıkların kol gezdiği bir yer. Bu da aslında “imtihan sırrı”nın bir parçası.Adaletsizliklerin içinde adaleti, haksızlıkların ortasında hakkı, yanlışların arasında doğruyu, yoklukların merkezinde varlığı yaşamaya da hakkımız var…
Önemli olan, elimizdeki güzelliği, varlığı paylaşmaya çalışmaktır. Bilin ki, ne kadar paylaşırsak, o kadar “insan” oluruz. Ne kadar “insan” olursak, hayatımız o kadar bayrama dönüşür.
“Dini bayramlar mı, millî bayramlar mı?..” tartışmasına hiç girmeden belirtmeliyim ki, bendeniz, hangi türden olursa olsun, bayramların kültürel yansımalarını pek severim. Ayrıca, bayramların “buluşma”, “bölüşme”, “barışma” ve “kaynaşma” yönlerine de bayılırım.
Bayramlarımızı yitirirsek umutlarımızı da yitiririz. Bayramlarımızı ve umutlarımızı yitirmeme dileğiyle, bugününüz, yarınınız ve ondan sonraki günleriniz mübarek olsun, sevgili dostlarım.
Hızlı geçen ömrün işaret taşları: Bayramlar
Son güncelleme: 06 Temmuz 2016 07:37
Bayramlar, hızlı geçen ömrümüzün işaret taşlarıdır, bir bakıma... Her bayramın ayrı bir anlamı, farklı bir derinliği vardır...
Hele bir de çocuklaşırsanız, bayramlar bambaşka bir halete bürünüp hatıraya dönüşüverir.
Çocukluğumun bayramları bir köyde geçti. Geçmedi aslında, tüm tazeliğiyle köyümde yaşıyor. Her yıl gidip çocukluğumla buluşuyorum.
Bu bayram da niyetlenmiştim, fakat televizyon programım vardı, gidemedim. İnşallah bayramdan sonra gideceğim…
Hasretimi yapraklarındaki şebnemlerde saklayan ıhlamurların altında gölgelenip, aradan geçen bunca seneye rağmen diri kalabilen hasretime şaştıkça şaşacağım yine...
Şebnemler, özlem dolu hatıraları uzatır kollarıma: Çocuksu heyecanları yeniden yaşarım...
Çok gerilerde kaldığını sandığım çocuksu heyecanları yeniden yaşamak, sonsuz bir haz verir bana. Dünden güne gelen zamanın her kavşağında dikili ağaçların yapraklarına yazılı kitabelerde kendimi okumaya çalışırım. Ömür takviminin her silik satırı yüreğimde ürperir. Attığım her adım, çocukluğumun bayramlarına taşır beni.
İşte rahmetli anacığımın kucağında kim bilir kaç kez çıktığım kaldırımlar (asfalt olmuştur)…
İşte Maksut Hoca’nın minare yerine kullandığı kiraz ağacının yeri (çoktan kesilip yakılmış, yeri bile betonlanmıştır)…
İşte saklambaç oynarken, varlığımı sır perdesine sarıp sarmalayan otluk (yerine iki katlı beyaz badanalı bir ev dikilmiştir)…
İşte babamın buruşuk kravatını takıp gittiğim son bayram yeri…
İşte çift sürdüğüm tarla (önce çay ekilmiş, sonra da parsellenip satılmıştır)…
İşte hatıraları yüreğimde yumak yumak sakladığım ilkokulum: Her şey o kadar canlı ki, her seferinde Başöğretmen Hikmet Bey bir yerlerden çıkıp,“Lazca konuşanın dişlerini sökerim” tehdidini savursun diye bakarım...
Ve her milli bayramda altı delik lastik ayakkabılarımı vura vura“cumhuriyet/ hürriyet” şiirleri okuduğum giriş kapısı…
Karşımda yine Başöğretmenim Hikmet Bey’in hayali:
“Çocuklar” diyor, “bayramınız kutlu olsun!”
Neden “mübarek olsun” yerine “kutlu olsun” demeyi tercih ettiğini bir kez daha anlamaya çalışıyorum.
Hayat girift, ama kısa bir mektup aslında: Çabucak okunuyor, fakat çabucak kavranamıyor, özüne kolaylıkla ulaşılamıyor. Hayatın özüne ulaşıncaya kadar yalpalıyor, insan... Her mükemmele bir “tesadüf” kulpu takıyor.
İlk bakışta “tesadüf” gibi görünen kimi olguların, aslında tüm ayrıntıları hesaplanmış ince bir plân olduğu gerçeğine ulaşıncaya kadar yalpalayan gençliğimin bir bölümüne yüreğim hâlâ yanar.
Nihayet ekolojik dengede kendini açığa vuran ezeliyet sırrının tesadüflerle örülmüş değil, derin bir ilim ve hikmetle oldurulmuş fevkalâdelikler olduğunu fark ettim. Hayatın sırrı çözülür gibi oldu. Yaradılışın özündeki mucizeyi gördüm: Meğer hayat zincirleme yardımlaşma imiş…
Hayatı, “salt mücadele” sayan anlayışın beyninize ve yüreğinize pompaladığı “iç savaş”lar, bunu fark edince, biter. Kâinattaki mânâsızlıklar, mânâya kavuşur ve insan olarak yaratıldığınıza, şükretme ihtiyacı duyarsınız.
Bayramlar bu gerçekleri idrak için de önemli fırsatlardır. Bayramınız mübarek olsun. Dualaşalım.
Eski bayramlar nasıl kutlanırdı?
Son güncelleme: 08 Temmuz 2016 06:48
İşte bir yabancının gözüyle, 1852 yılı İstanbul’unun bayram gecesi...
“Türkler barut yapmayı pek sevdiklerinden top atışları durmadan birbirini kovalıyordu ve her yandan patlayarak kulakları, şenlikli bir gürültü içinde, hırpalıyordu...
“Cami minareleri birer fener gibi yanıyordu; Kur’an ayetleri gecenin koyu mavisine ateşli harflerle sanki kazılmıştı...
“Tophane çeşmesinin çevresinde kümelerce ışık ateş böcekleri gibi parıldıyor, Sultan Mahmud Camii’nin minareleri, uçları ateşli demirle çizilmiş gibi göğe doğru fışkırıyordu...
“Kırmızı ve yeşil ışıkların bir rüya gibi aydınlattığı Tophane ışıl ışıl yanarken zaman zaman top ağızlarından fışkıran alevler beliriyor, hava fişeklerinin, bombalarının yılankavi ya da parçalı ışıltıları karanlığı deliyordu...
“Yeşil, mavi, kırmızı, sarı kandillerle direklerini, ip ve bordalarını ışıklandıran demirli gemiler alevden bir okyanus üstünde yüzen elmastan teknelere benziyor, Boğaz’ın suları bu kandil, fener yanar söner ışık ve parıldayan harflerin akisleriyle sanki tutuşuyordu...
“Sarayburnu, zebercetden bir promontoire gibi uzanıyor ve bu burun üstünde Ayasofya, Sultanahmet, Osmaniye Camilerinin ateşten bilezikle çemberlenmiş gümüş minareleri fışkırıyordu.
“Asya Kıtası’nda Üsküdar binlerce ışıklı kıvılcım saçıyor ve Boğazın alevler içinde yanıyor görünen iki rıhtımı göz alabildiğine kayık küreklerinin durmadan kırbaçladıkları bir ışıklı pul nehrini çerçeveliyordu. Renkli camlar, fenerlerle süslü buharlı gemiler gidip gelirken güvertelerinde çalan bandoların nağmeleri hafif rüzgarla çevreye dağılıyordu.
“Avusturya gemisinde bir iki saat kalarak dünyada eşi bulunmaz bu muhteşem gösteriyi seyretmekle sanki sarhoş oldum...
“Elmasların, zümrütlerin, yakutların patladığı, parıldadığı üç dört fersah uzunluğunda su üstünde söneceği yerde daha parlak, daha göz alıcı olarak yeniden canlanan bu şenliklere kıyasla birkaç düzine fenerin yandığı Concorde Meydanı’ndaki zavallı donanmalarımız nedir ki?” (T. Gautier).
Gautier’in ne kadar etkilendiği açıkça belli oluyor. Âdeta büyülenmiş.
Demek oluyor ki, Osmanlılar, yani ninelerimiz ve dedelerimiz, bazılarının iddia ettiği gibi, “eğlenceden habersiz” ve “nasipsiz” değildi. Tam tersine, “meşruiyet içinde eğlenme”yi çok iyi biliyorlardı.
Osmanlı Sarayı da bu eğlencelere katılıyor, hatta halkın eğlenmesi için bizzat organize ediyordu.
Osmanlı Sarayında Bayram kutlamaları Fatih Sultan Mehmed döneminde hazırlanan “Kanunname” çerçevesinde yapılırdı. Hükümet erkânının bayramlaşma merasimine “Muâyede”, padişaha tebrik arzına ise “Rikâb-ı Hümâyun” ya da “Muayede-i Hümâyun” denirdi.
Hükümet Muayedesi bayrama dört gün kala sadrazamın şeyhülislâmı tebrike gitmesiyle başlar, devlet önderlerinin karşılıklı ziyaretleşmeleriyle arife gününe kadar sürerdi... Arife günü ise “Arife Divanı” toplanırdı. Padişah da divana katılır, kutlamaları kabul ederdi.
Bayram sabahı, bayram namazından önce, vezirler, paşalar ve tüm üst düzey yöneticiler, yani, o günlerin deyişiyle, “ekâbir-i rical”, “Rikâb-ı Hümâyun Resmi” için, merasim kıyafetlerini giyip sarayın yolunu tutarlardı.
“Muayede-i Hümâyun” ya da “Rikab-ı Hümayun” merasimi, Osmanlı Devleti’nde cülûs (yeni bir padişahın tahta çıkması) merasimlerinde ancak görülebilen bir şatafatla gerçekleşirdi.
Daha sonra “ekâbir-i rical” padişahın arkasında bir “Bayram Alayı”oluşturur, Sultan Ahmed veya Ayasofya gibi büyük camilerden birine giderlerdi...
Bayramınız mübarek ola...
Konaklarda bayram
Son güncelleme: 09 Temmuz 2016 07:20
Dünkü yazımızda padişah ve beraberinde bayram namazına giden “ekâbir-i nical”i (üst düzey yöneticiler) camide bırakmıştık…
Devam edelim: Namazdan sonra yine düzenli bir şekilde saraya dönülür, Kubbealtı’nda hazırlanan ziyafet sofrasına oturuldu. Yemekten sonra ise padişahın bayramını tebrik faslı başlardı. Üst düzey görevlilerin tebrik merasimi bitince sıra yabancı devletlerin büyükelçilerine gelirdi. Padişah hazretleri her biriyle sadece birkaç kelime konuşur, sözü uzatmazdı.
Bu kuraldı: Normalde padişahla görüşmeleri hemen hemen imkânsız olan bazı büyükelçilerin, bayram tebriğini fırsat bilerek padişaha sırnaşmalarından çekinilirdi. Bu yüzden de kural dışına çıkmalarına asla izin verilmezdi.
Resmi tebrikleşme faslından sonra padişah harem dairesine (yani evine) geçer, eşlerinin, çocuklarının ve diğer harem sakinlerinin tebriklerini kabul ederdi. Bu kabul sırasında münasip armağanlarla gönüllerini ve dualarını alırdı. Sonra da istirahate çekilirdi.
Padişahın istirahate çekildiği üst düzey yöneticilere duyurulur, onlar da birer ikişer sarayı terk ederlerdi.
Padişah sarayından kendi konağına gelen paşa, doğruca harem kısmına geçip resmi kıyafetini değiştirir, bir fincan kahve içer, azıcık dinlenir, sonra da eşinin, evlatlarının, gelin ve damatlarının tebriklerini kabul ederdi...
Evlatları elini, diğerleri eteğini öperler ve bayramını tebrik ederlerdi. Onlara saat, yüzük, elmas iğne gibi hediyeler ve kırmızı atlas kese içinde bahşişler verir, evlatlarını yüzlerinden öperlerdi.
Haremdeki tebrikleşmeden sonra, paşa, konakta çalışan erkeklerin tebriklerini kabul etmek için konağın selamlık kısmına geçerdi. Hizmetliler tebrik için sıraya girerdi: Önde Kâhya Efendi, arkasında Divan Efendisi, Kitapçı Efendi (her konakta bir kütüphane ve kütüphaneye bakan bir memur vardı) ve Mühürdar Efendi olmak üzere, sıra ile gelir, etek öperlerdi.
Ardından konağın gedikli ağaları maiyetleriyle birlikte gelir, tek tek tebriklerini sunarlardı.
Derken İmrahor Ağa (emir-i ahur ağa) ve aşçıbaşı maiyetleriyle birlikte tebriklerini sunarlardı.
Paşa her birine daha önce hazırlanmış bahşişlerini verirdi.
Nihayet herkes birbiriyle bayramlaşırdı.
O gün evin hanımı, ebe hanımın, nedime hanımların ve çocukların mektep hoca ve halifelerinin, çırak olup evlendirerek konaktan çıkmış olan eski kalfaların evlerine süslü sepetler içinde tatlılar ve rengârenk şekerler gönderir, bu suretle hatırlarını sormuş olurdu.
Bu sırada konağa misafirler gelmeye başlardı. Misafirleri bizzat kâhya efendi karşılar, usulen koltuğuna girer, Paşa’nın odasına götürürdü.
Misafirlere kilercibaşı ağa ve maiyeti tarafından son derecede süslü gümüş tepsilerle tabaklara konmuş “rahat-ı hulkum” denen şeker, badem ezmesi ve miskli akide şekeri ikram edilir, misafir hangisinden isterse bir tane alır, ağzına atar, sonra başka bir tabakta duran ıslak peçete ile dudaklarını silerdi.
Tebrikleşme faslından sonra, Tütüncübaşı Ağa ve maiyetindeki hizmetliler, gümüş tütün tablalarıyla elmaslı imameli nefis çubuklar getirirler, Kahvecibaşı Ağa ile maiyetindeki ağalar sırma örtülü gümüş tepsilerle, altın mineli veya gümüş zarflı fincanlar içinde kahve ikram ederlerdi.
Misafirler gideceği zaman yine Kâhya Efendiye haber verilir, gelişlerindeki gibi bir seremoni eşliğinde uğurlanırlardı.
Varlıklı misafirler, Paşa’nın evinde çalışan görevlilere verilmek üzere, bir miktar para bırakırlardı. Buna “orta bahşişi” denirdi.
Hadi bu kez, hiç geçmeyen bayramınız mübarek olsun.
Ayasofya’da “organize işler”!
Son güncelleme: 02 Temmuz 2016 07:17
4 Şubat 1932 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin manşeti şöyle: “70 bin kişinin iştirak ettiği Kadir Gecesi…”
Ara başlıklara da bakalım…
“Dün gece Ayasofya Camii şimdiye kadar tarihin kaydetmediği emsalsiz dinî tezahürata sahne oldu.”
“Ayasofya’da 40 bin kişi vardı… Camiye sığmayan 30 bin kişilik bir halk kütlesi meydanları doldurmuştu”.
“Namaz kılınırken secde edilemiyordu, Türkçe tekbir halkı ağlatıyor, âmin sadaları asumana yükseliyordu.”
Şimdi de virgülüne dokunmadan haberi özetleyelim…
“Dün gece Ayasofya Camiinde toplanan elli bine yakın kadın erkek Türk Müslümanlar on üç asırdan beri ilk defa olarak Tanrılarına kendi lisanları ile ibadet ettiler.
“Ulu Tanrı’nın ulu adını semaları titreten vecd ve huşu ile dolu olarak tekbir ederken her ağızdan çıkan bir ses vardı. Bu ses Türk dünyasının Tanrı’sına kendi bilgisiyle taptığını hatırlatıyordu.”
Cumhuriyet Gazetesi’nin Kadir Gecesi’ne ilgi göstermesinin sebebi Kadir Gecesi’ne bayılması değil, “Türkçe ibadet”e bayılmasıymış…
Biliyorsunuz, Türkçe ezan, Türkçe Kur’an, Türkçe kamet, Türkçe hutbeuygulaması 1932 Ramazan’ında başladı. Maksat yapılan işin ne kadar “doğru” olduğunu gösterip cılız çıkmakla birlikte yönetimi rahatsız eden itirazları da susturmak…
İşte bu amaçla 03 Şubat 1932 tarihinde, bizzat Atatürk’ün talimatıylaAyasofya’da bir “Kadir Gecesi Gösterisi” tertiplendi.
Belki de devlet eliyle ilk dini organizasyon olan bu toplantı, günler öncesinden reklamı yapılmış, gazete manşetlerine çekilmiş, köşe yazıları aracılığıyla halka duyurulmuş, hazırlıkları ise günlerce sürmüştü.
Devlet radyoları, vatandaşları, Kadir Gecesi münasebetiyle 03 Şubat gecesi Ayasofya Camii’nde yapılacak mevlid merasimine çağrıyordu.
Türkiye’nin en ünlü mevlidhanları ile en güzel sessi hafızları bu mevlidde buluşacaktı.
Atatürk, o hafızları ve mevlidhanları defalarca Dolmabahçe Sarayı’nda huzura kabul etmiş, onları tek tek ve koro halinde dinlemiş, en ince ayrıntısına kadar meşgul olup prova yaptırmıştı. Ayasofya’da Kadir Gecesitam bir “gösteri” havasında geçmeliydi.
Yabancı diplomatlar eşleriyle birliikte camie davet edilirken, papazlar da unutulmamış, ısrarla çağrılmıştı.
Cumhuriyet’ten okuyalım:
“Fransız kilisesine mensup papazlar, mehafil-i ecnebiyeye (yabancı çevrelere) mensup kadın-erkek binlerce zâir (ziyaretçi) vardı.
“Cami-i şerîfin gerek içinde ve gerekse dış tarafında jandarma, polis müfrezeleri ve merkez kumandanı beyefendi ile maiyetlerindeki zâbitan(subaylar) ve inzibat neferleri her tarafta intizamı muhafaza ediyorlardı.
Bu resmi bir organizasyondu ve amaç ibadet değil, “devrimin sesi”ni tüm dünyaya duyurmaktı ve “Biz artık Osmanlı değiliz” mesajı vermekti.
İhtimal bu şekilde Avrupa’ya “şirin” gözükeceğimiz düşünülüyordu.
“Resmi ibadet” (yahut âyin), bütün dünyanın dinleyebilmesi için radyodan canlı yayınlandı…
Ayrıca, başta Ankara’nın Ulus Meydanı’ndaki Atatürk heykelinin etrafına olmak üzere birçok şehir meydanına ve halkevlerine hoparlörler yerleştirilerek canlı dinletildi… Başka neler olduğuna bir dahaki yazıda bakalım inşallah…
Not: Kadir Gecesi Ramazanın son on gününde saklı olduğuna göre, vakit geçmiş sayılmaz: Geceniz mübarek olsun, dostlarım.
Ayasofya’da “organize işler”! (2)
Son güncelleme: 11 Temmuz 2016 07:02
03 Şubat gecesi, gazetelerin haberine göre, Ayasofya Camii’nin içi-dışı dolmuştu. Katılımcıların çoğu memur ve polisti, talimatla gelmiş, yoklama vermişlerdi…
Ama halk da vardı. Kur’an’ın Türkçe okunacağı, tekbir ve telmihlerin Türkçe olacağı duyurulmamıştı: Normal bir Kadir Gecesi sanıyorlardı.
Bir şeylerin ters gittiğini fark edenlerden bazıları çıkmayı denedi. Fakat kapılar polis tarafından tutulmuş, kimseyi dışarı bırakmamaları emredilmişti. Bu yüzden çıkmak isteyenler çıkamadı. Çarnâçar sonuna kadar kaldılar.
Cemaatten ağlayanlar vardı. Ertesi gün çıkan gazeteler, bu gözyaşlarını“Türkçe ibadetin sevinci”ne vereceklerdi, fakat öyle değildi: Muhtemelen“Ne hale geldik?” diye ağlıyorlardı.
Mevlitten sonra Hafız Yaşar Bey, Türkçe Kur’an’a başladı; Tebareke suresini okudu. Müteakiben Hafız Rıza, Hafız Seyit, Hafız Kemal, Burhan, Fethi, Turhan Beyler, sıra ile Türkçe Kur’an okudular.
Her sureden sonra Türkçe tekbir alınıyordu. Halk hıçkıra hıçkıra ağlıyordu…
Merasimin sonunda Hafız İsmail Hakkı Bey’le Hafız Yaşar Bey dua ettiler...
Duanın sonlarına doğru, Hafız Yaşar Bey iyice coştu. O tarihte Dolmabahçe Sarayı’nda olmasına rağmen, kendi organize ettiği mevlide katılmayanAtatürk’e ve kurduğu cumhuriyete şöyle dua etti:
“Millet hâkimiyetinin tecelligâhı olan Türkiye Cumhuriyeti’ni ilelebet pâyidar eyle Ya Rabbi! Ulu Gazimiz Mustafa Kemal Hazretleri’nin vücudunu sıhhatte dâim eyle Ya Rabbi!..”
Duaya bir miktar siyaset katmaktan zarar gelmezdi. Nasılsa laiklik henüz anayasaya girmemişti (1937’de girdi).
Cami bahçesinde toplananlar için camiye hoparlörler takılmış, radyo geceyi naklen vermiş, şehrin çeşitli noktalarına hoparlörler yerleştirilmişti.
Ertesi gün bütün gazeteler cafcaflı Kadir Gecesi manşetleriyle çıktılar…
Cumhuriyet Gazetesi günün en “coşkulu” gazetesiydi. Konuyu bilmeyen biri, Cumhuriyet’in manşetinde kullanılan fotoğrafa bakıp, konunun“şapka ile ilgili” bir konu olduğunu düşünebilir, hatta “şapka gecesi”zannedebilirdi.
Cemaat arasında o kadar çok fötr şapkalı vardı ki, ilk bakışta klasik birKadir Gecesi kutlaması olmadığı anlaşılıyordu.
Cumhuriyet Gazetesi de bunu özenle vurguluyordu:
“Ayasofya’nın üst kısmı da ecnebiler ile süferaya (sefirler) tahsis edilmişti. Burası da üç dört bin kişi tarafından işgal edilmişti. İngiliz, Fransız, Alman, Macar, Romen sefirleri ile birçok sefaret erkânı refikalarıyla birlikte gelmişlerdi.”
Gazetenin sahibi ve başyazarı Yunus Nadi, mezkûr geceyi anlatan “Çok ruhani bir Kadir Gecesi” başlıklı başyazısında, “adam birden dindarlaştı mı?” dedirtecek kadar coştu:
“Asırlar ve asırlar sonra Türkler ilk defa olarak yeniden kendi dillerinde bir Kadir Gecesi ihya etmekle şüphesiz her zamandan ziyade bahtiyar oldular.”
Bu tarihten çok değil, sadece iki yıl sonra, 24 Kasım 1934’te, Atatürk’ün emri ve Bakanlar Kurulu kararıyla Ayasofya Camii müzeye çevrildi…
1 Şubat 1935’te açılan müzeyi, Atatürk beş gün sonra ziyaret etti.
Ayasofya’daki “Kadir Gecesi” kutlamalarını öven Cumhuriyet, bu kez açık düşmüştü. Çaktırmadan dönüş yapması lâzımdı.
“Kendi kendimizi tenkit” köşesinde, “Ayasofya Müze?” başlıklı bir yazıda şöyle dedi:
“Ayasofya’yı müze haline çevirmeğe çalışmakta bizce onun abideliğine halel veren bir hata vardır.”
Eski Cumhuriyet, daha mı “cumhuriyet”ti ne?
İbrettir: Sultan İkinci Murad’ın vasiyeti
Son güncelleme: 12 Temmuz 2016 07:22
Fatih’in babası Sultan İkinci Murad hakkında, Avusturyalı tarihçi, diplomat ve Doğu bilimleri uzmanı Joseph von Hammer (1774–1856) diyor ki: “30 yıl boyunca, Murad, imparatorluğunda şeref ve hakkaniyetle saltanat sürdü. Teb’ası olan muhtelif kavimlerde, dindar, hayırhah, âdil ve kudretli bir hükümdar hatırası bıraktı. Harpte ve sulhta sözünün sadık eriydi. Sakin hayata aşkla bağlıydı. Kendi arzusuyla, bu aşk yüzünden, tahttan feragat etmesi, bütün Osmanlı tarihinde misli görülmemiş bir hâdise teşkil eder.”
Meşhur Bizanslı tarihçi Ducass (1400 –1462 civarı) şunları yazıyor:“Faziletli ahlâka malik ve vicdanı pâk idi. İyi bir zat olduğu gibi, kalbinde hiç hilesi yoktu… Allah biliyor ki Murad, halka karşı dâimâ teveccühkâr ve fukaraya karşı cömertti. Bu lütuflarını yalnız kendi ırkından ve dininden olanlara değil, Hıristiyanlara da ibzal ederdi. Herhangi bir milleti sonuna kadar mahveylemek istemezdi.”
Daha pek çok yerli ve yabancı tarihçi benzer ifadeler kullanıyorlar.
İşte bu Padişah’ın hepimize miras olarak bıraktığı muhteşem bir vasiyet var. En dikkat çeken bölümlerinden biri, Kur’an ve Sünnet’e gösterdiği bağlılık ile henüz topraklarımıza katılmayan mübarek topraklara karşı duyduğu sevgi…
Vasiyetinde şöyle diyor:
“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla: Salat ve selam Efendimiz Muhammed Mustafa’nın ve O’nun iyi, güzel ve temiz soyundan gelenlerin üzerine olsun…
“Her türlü noksandan münezzeh olan Cenab-ı Hak, yüce sultan, büyük hakan, ümmetlerin iradesine malik, Arap ve Acem meliklerinin efendisi, gazi ve mücahitlerin yardımcısı, kafir ve müşriklerin düşmanı, azgın ve inatçıların kahredicisi, zayıf, miskin ve fakir Müslümanların yardımcısı, denizlerin ve karaların sultanı, fetih babası, şehit Sultan Beyazıd oğlu, Sultan Mehmed oğlu Murad Han’ı, herkesin ölümü tadacağını ve ancak celal ve ikram sahibi Allah’ın baki kalacağını bilmeye ve Cenab-ı Allah’ın ‘Sizleri dünya hayatı mağrur etmesin, gurur Allah’a mahsustur’ âyetini mülahaza etmeye, Peygamberimizin, ‹Vasiyet edecek mülkü bulunan Müslümanın vasiyeti yanında yazılı bulunmadıkça iki gece yatmaya hakkı yoktur› hadis-i şeriflerini sıkı sıkıya tutmaya muvaffak etti…
“Üç bin beş yüz filori (altın para) Mekke fukarasına; diğer üç bin beş yüz filori Peygamber Efendimizin şehri Medine fukarasına harcansın ve ondan beş yüz filori yine Mekke ahalisinden Kâbe ve hatim arasında toplanarak yetmiş bin kere ‘la ilahe illallah’ kelime-i tevhidini zikredip, sevabını adı geçen vasiyet sahibine ita edenlere harcansın…
“Geri kalan iki bin filoriden beş yüzü Mescid-i Aksa’da Sahra kubbesinde yetmiş bin kere la ilahe illallah kelimesini ve defalarca Kur’an-ı Kerim’i okuyanlara harcansın.
“Yedi bin filorisi, vakfeden için her gün ve her gece, bu filori bitene kadar tecvitle Kur’an-ı Kerim okuyanlara ve sevabını vasiyet edene ita edenlere harcansın...
“Ayrıca bin filori de yetmiş bin kere la ilahe illallah kelimesini zikredenlere ve sevabını vasiyet edene ve ita edene harcansın.
“Ve dahî vasiyet eyledik ki: Bir yakut yüzüğümüz vardır, bir yanında deliği olup, 95 bin akçeye alınmıştır. Vezni bir miskâlden ziyâdedir. Anı satalar ve kabrimiz yanında Kur’ân-ı Kerim tilâvet edenlere sarf edeler, ta ki tükeninceye dek…
“Ve dahi vasiyet ederim ki: Bir elmas taşlı yüzüğümüzü dahi satıp, günde 70 bin kerre kelime-i tevhid çektireler. Bir nice gün buna devam edeler. Badehu satıp borcumuzu ödeyeler…
“Vücûdumu doğrudan doğruya toprağa gömün. Cenâb-ı Hakk›ın rahmeti, yağmuru üstüme yağsın. Hükümdarlar gibi üstüme kubbe yapmayın. Mezarımın çevresine Kur’ân-ı Kerîm okuyanların oturması için yerler yapsanız yeter. Cuma günü defnolunmak arzumdur.”
Vasiyetine uygun olarak, yüzyıllarca kabri başında her gün 24 saat okunan Kur’an, imparatorluğun dağılmasıyla birlikte kesilmişti. Bursa Büyükşehir Belediyesi yeniden başlattı. Üstelik Muradiye’deki türbeleri de güzelce onardı. Bu duyarlılığından dolayı Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı SayınRecep Altepe’yi gönülden tebrik ediyorum.
Kanuni’den Bali Bey’e mektup
Son güncelleme: 13 Temmuz 2016 07:18
Osmanlı- Lehistan Savaşı’nın (1498) serdarlığı, Rumeli Beylerbeyi Yakup Paşa’dan sonra Vezir Mesih Paşa’nın da başarısız olması sonunda Silistre Sancak Beyi Malkoçoğlu Bali Bey’e verilmiş, Bali Bey 40,000 akıncı ile Osmanlı tarihinin en büyük akıncı seferini gerçekleştirip zafere taşımıştı…
Bu büyük başarı sonucu Gazi Bali Bey, Kanuni Sultan Süleyman tarafından beylerbeyliği verilerek ödüllendirildi, lâkin Bali Bey bunu yeterli bulmamıştı. Mevcut iki tuğa üçüncü bir tuğ ilâve edilmesini de istiyordu.Kanuni Sultan Süleyman’a bu talebini bir mektupla iletti. Kanuni de ona bir cevap yazdı.
Kanuni’nin yazdığı cevabi mektup önemlidir, çünkü hem Kanuni’nin, hem de o dönem insanının yapısını özetliyor….
Meşhur mektup şöyle başlıyor:
“İftihar ul havass il mukarrebin mu’te-mid ül-mülûki ve’s-salâtin katilu’l kefereti ve’l-müşrikin Lala-i zi itibarum Gazi Bali Beg’e
“Tevki-i refi-i hümayunum (padişahın yüce buyruğu) vasıl olıcak, malum ola ki, tarafınuzdan irsal olman (gönderilen) mektub vusul bulub kıraet olunduktan sonra (mektubun okunduktan sonra) mefhumu malumumuz olmuşdur. On sekiz pare kal’a feth itmişsün. Otuz bin kızak Tersane-i âmireme gönderüb, altmış bin baş göndermişsün. Berhudar olasun. İki cihanda yüzün ak, ekmeğüm sana helal olsun.
“Bir tuğ reca eylemüşsün. Ya Gazi Bali Beg, daha bir tuğ zamanı degüldür. Gerçi sen bize bu hizmeti ve eyüliği eyledün. Ben dahi senün eyüliğün mukabilinde üç eyülik eyledük…
“Biri budur ki: Size ‘Emirü’l Müminin’ hitabetiyle hitap eyledük. İkincisi budur ki: Sana hil’at-i fahire gönderdük. Üçincisi: Hazret-i Rasulü Ekrem sallal-lahü teâla aleyhi ve sellem efendimüzün tuğın virdük. Nefsine gurur getürmeyesin.
“Seni bu üç nesne ile ta’zim ü tekrim eyledük (yücelttik). Bunların üzerine asla bir ihsan olmaz. İmdi sen dahi bu eyüliklerin şükrini yirine getürmeye sa’y eyleyesün (çalışasın) ve her iş Allah’dan bilesün ve zinhar (katiyyen)nefsüne gurur getürmeyesün. ‘Kendü kılıncum ile bu kadar memleket feth eyledüm’ dimeyesün.
“Memleket Allah’undur. Saniyen Hazret-i Peygamberündür. Salisen emr-i Hak ile Halifenündür ve Beg (bey) olmak iki kefelü bir terazidür. Bir kefesi cennet bir kefesi cehennemdür. Şunlardan olagör ki, gözleri uyur ise kalpleri uyanukdur. Cümlenin ser-çeşmesi (başı) adidur. Anı idegör ki, bir günün ibadete sayılur. Hak subhanehu ve teâlâ cümlemüzi adil kullarından eyleye. Ser’asker ve Beglik hesabiyle hükmün yüridüği yerlerde olan zulm ü ta’addiden (tecavüzden) ruz ı mahşerde bize itab olur ise senün damenüne (yakana) yapışam. Ola ki, ol günde şerm-sâr (mahcûb) olmayub yakanı selamet ile alasun ve bir âdemi hizmete kullanmak murad idünürsen zinhar zahiri haline itimad eylemeyesün. Çok kimseler var ki, elinde fursat olmadığı vakit salah yüzini gösterirler. Eline fursat girdüği vakitde Nemrud olur.
“Velhasıl âdemleri tecrübe ile kanaat etmeyüb behemehal aldanmayasun. Göz kulak tutasın. Kaçan begler ve vekiller eyü âdem olsa reayamın hakki hali eyü olur. Reaya beglerün çerağı gibidür, her kimün dikilür hali yaman olur ve bazı kimseler vardur ki, gündüz saim (oruçlu) gice kaimdürler (namaz kılarlar). Amma putperestlerdür. Şunlardır ki, mala muhabbed idenlerdür. Halkı mal sevmekten özge azdırıcı nesne olamaz. İmdi sen daha fâni olan şeye meyl ü muhabbet eylemeyesün. Nimeti amme-i ibadullah üzerine mebzul (bol) idesün. Kerem elin açasun. Hased üzere olmaktan begayet (pek çok) ihtiraz idesün (çekinesun). Nisabımız mahsuli harcümüze vefa itmez (gelirimiz giderimizi karşılamaz) deyü bî-huzur (huzursuz) olmayasun. İhtiyaç ü zaruret vâki olur ise buraya bildiresün. Mevcud bulunan hazineden sana üç dört yüz kese harçlık virmeye aczim yoktur. Fetholunan kal’alarun emvalü erzaklarını Beyt-ül mâl-i müslimin içün ahz ü kabz (kendine mal etmek) eylemeyesün. Zinhar rızayı hümayunum yokdur. Beyt-ül-mâl içün bir mikdarını alüb bakisin Asker-i İslâm’un hakkıdur ve askere riâyet eyleyesün…”
Yerimiz bitti, mektubumuz bitmedi, devam edeceğiz inşallah…
Kanuni’den Bali Bey’e mektup 2
Son güncelleme: 15 Temmuz 2016 08:10
Kanuni Sultan Süleyman’ın Malkoçoğlu Gazi Bali Bey’e yazdığı ilginç mektuba bugün devam ediyoruz:
“Halka şefkatle muamele idub ihtiyarlarını baba bilesün. Daha aşağıların (küçükleri) kardeş bilesün. Daha aşağıların oğul bilesün. Oğullarına merhamet ve şefkat idesün. Karındaşlarına ikram eyleyesün. Babalarına ta’zim ve tekrim (hürmet) eyleyesün…
“Asker-i İslâm’a bir vech ile müzâyeka (sıkıntı) çekdüremeyesün. Ve ol diyarlarda mütemekkin olan (oturan) ibadullah (Allah’ın kulları) fukarasın gözleyesün. Sadakaya muhtaç bulunanlarun beyt-ül-mâl-i müzminden kisvetlerin (elbise)… zahirelerin (yiyecek) göresün.
“Fukara Hakk Teâlâ’nın kulıdur. Beyt-ül-mâl-i müslimin ibadullah hakkıdur ve sadat-ı kiramdan ve seyyidlerden (Efendimizin akrabalarından) mütemekkin olmış (yerleşmiş) var ise ism ü resmi ile asitaneme (payitahta) arz idüb bildiresün…
“Miri tarafından vazife tayin olınub Evlâd-ı Resule bir vech ile müzâyeka(geçim sıkıntısı) cekdirmeyesün ve reaya fukarasına ester ve şiiri saf zahirelerinden maada yarını akçe teklif ve rencide olınduğuma kat’a rızam yokdur ki, bizim reâyamuzun rahat-ı halini küffarun reayası görüb reşk eylesünler (kıskansınlar).
“Meyl ü muhabbetleri bizüm canibimize olsun ve kıdvetül kuzatı vel mekarim madin ül fazlı vel kelam mevlana Mustafa Efendi’yi ordu kadısı nasbedüb gönderdim. Vardukda kemal-i mertebe şer-i şerife itaat ve inkıyad idesün. Nucum ül ülema-i mascumun muktezasınca hatir-i atirin rencide eylemeden begayet ittihaz idesün. Zira ulema varis-i enbiyâdur ve bazı kura vakf murad eylemişsün.
Vallahil azim feth olman kurâlarun (köy ve kasabaların) cümlesin vakf bağlarsan makbulümdür. Vakfı murad olınan kurâlarun müfredat defterleri gönder ve senden sonra nesl-i Osmaniyye evlâdından gelen padişahla ve vüzera-yı izam ve mir-i miran ve mir-i liva ve kuzat ve bil cümle ehl-i İslâmdan her kim ki senün evlâduna riayet eylemeye, lânetullahi aleyhim ecmain üzere olsun. Ruz-i mahşer’de davacısı olub husûmet iderüm.
“İmdi ya Gazi Bali Beg! Sen dahi etek dermiyan idüb (ortaya koyup) din-i mübin uğruna ve umur-ı saltanata bezl-i makdur sarfidesün (elinden gelen gayreti göster). Yigidün bahadırlarun saklayasun. Atun yüğriğin besleyesün ve külcün hıfzedesün. Kerem babın güşad eyleyesün (açasın).
“‘Ni’mel Mevla ve ni’men-nasir’ zikrini tekrardan hâli olmayub zahir erenlerün bâtın erenlerün himmetlerini yoldaş kılüb ‘üdü rabbakum tazarru-an ve hufya’ ayetin boynuna hamail (muska) idüb ve benüm hayr-i duam mülahza eyleyüb Hak Sübhanehu ve Teâlâ uğurun açuk eyleye ve ada-i din üzerine daima Asker-i İslam ile seni muzaffer eyleye. İki cihanda yüzün ak ola. Şöyle bilüb Emr-i Şerifümle âmil olasun. Amin, bi Hakkı Seyyiü’l mürselin. Sene 983 (1532)”.
¥
Malkoçoğlu Bali Bey; Sultan II. Bayezid’in kızı Hûma Sultan’ın oğludur. Yani Kanuni’nin yakın akrabasıdır. Üstelik çok başarılı bir komutandır. Böyleyken kayrılmamış, istediği tuğ derrerilmiş, bunun da sebebi detaylarıyla anlatılmıştır.
Kanuni işte bunun için büyüktür, çevresine de işte bu yüzden değerli insanları toplayabilmiştir.
1543 yılında vefat etmiştir. Mezarı Bursa/Yenişehir’de Balibey Camiiavlusundadır. Ruhu şâd olsun.
Avrupalılaşma serüvenimizde kılık-kıyafet süreci
Son güncelleme: 16 Temmuz 2016 10:44
“57 yıldır Avrupa Birliği (AB) bizi kapısında bekletiyor” diyorlar, amabu tamdoğru değil. Doğrusu şu ki, Avrupa Birliği bizi tam 190 yıldır kapısında bekletiyor!..
Hatta daha öncesi de var, amafiilen Batılılara “Biz de sizdeniz” mesajı verdiğimiz tarih, 1826. Sultan II. Mahmud, yüzyıllar boyu Avrupa’ya kan kusturan Yeniçeri Ocağı’nı bu tarihte kaldırdı (15 Haziran 1826): Amaç Avrupalı gibi “modern” olmaktı.
Acımasız “yeniçeri avı”nı bunun için başlattı. Yeniçeri mezarlıklarına adamlarını saldırtıp bunun için kahraman yeniçerilerin taşlarını kırdırdı, mezarlarını hâk ile yeksan ettirdi…
Bu bir tür Avrupa’nın yeniçeriden intikamıydı: Tarih boyunca Haçlı ordularını tar u mar etmesinin, İstanbul’u fethetmesinin, Niğbolu, Kosova, Varna, Preveze derken, yapılan tüm savaşlarda yenilmesinin intikamı…
Bu ordu “Türk başarısı”nın simgesi olduğu kadar, Avrupalıların içinden bir türlü çıkmayan “Türk korkusu”nun (bu korkunun hâlâ yaşadığını söylersem mübalâğa ettiğimi düşünmeyin) da kaynağıydı…
Meşhur “Osmanlı tokatı”nın da simgesiydi.
Yeniçeri Ocağı’nın varlığı sürdükçe, Avrupalılar, “Türk korkusu”nu içlerinden çıkaramıyor, sonuç olarak, korkuyla karışık bir saygı duymaktan kendilerini alamıyorlardı.
Yeniçeri Ocağı kalkmalı, son yeniçeri de ölmeliydi: Ancak ondan sonra Avrupa rahatlayıp derin bir nefes alacaktı.
Zira her yeniçerinin duruşunda Fatih’i (ve tabii kaybettikleri İstanbul’u),Yavuz’u (ve tabii hilâfetin gücünü), Kanuni’yi (ve Rodos’u, Girit’i, Belgrad’ı, Viyana’dan tavuk gibi kaçışlarını) görüyor, içten içe ürperiyor, sürekli mağlûbiyetlerini hatırlayarak kahroluyorlardı.
Dışarıdan gönderilen casuslar, içeriden tutulan hainlerle el ele verip“modernleşme” denen “yıkım süreci”ni yeniçerilerden başlattılar.
Müteakip günlerde memurlara sarık-cübbe yasaklandı (aynı yıl). Ordu mensuplarına pantolon ve ceket giyme mecburiyeti getirildi.
Osmanlı kılık kıyafette de Avrupalılaşmaya başlamıştı. Gerçi sarığın yerine tercih edilen “fes”in siperi olmadığı için “gâvurlaşma” eksik kalmıştı, ancak bir “sath-ı mail”e de girilmişti. Bu “taklitçiliğin” sonunda, kaçınılmaz olarak “şapka” görünüyordu.
Sultan Abdülmecid sadece ordu mensuplarının değil, bütün memurların pantolon giymesini emretti. Kendisi de kravat takarak fotoğraflar çektirdi.“Modernleşmeye öncülük” etme şerefini kimselere bırakmak istememiş olmalıydı.
Lâkin her “yenileşme” adımında biraz daha kendimizden kopuyor, biraz daha kendimize yabancılaşıyor, kendimizi tanımakta zorlanıyorduk. İstanbul “altı kaval üstü şeşhane” kıyafetli insanlarla dolmuştu. Cadde-i Kebir (İstiklâl Caddesi) Avrupa başkentlerindeki karnaval günlerine dönmüştü. Kimse kendisi değildi. Yaşlı ve şuurlu Osmanlılar düşülen“taklitçilik” hastalığına için için ağlıyordu.
Birinci Dünya Savaşı bittiğinde, en başta Padişah ve Sadrazam olmak üzere tüm devlet memurları kravatlıydı, ama mağlûp olmuştuk: Altı yüz senelik imparatorluk kendilerine benzemeye çalıştığımız Avrupalı“dost”larımız tarafından yağmalanıp bölüşülmüştü. Kimse kravatımıza ve kıyafetimize bakmamıştı.
Hiçbir taahhütlerini yerine getirmemişler, hiçbir sözlerinde durmamışlar, sürekli bizi aldatmışlardı.
Karai Köy çevresinde ikamet eden Karaim Yahudileri İstanbul’a ilk“apartman”ı dikip “mahalle” hayatımıza çomak sokarken, Beyaz Ruslar daPera’da (Beyoğlu) ilk şapka mağazasını açtılar. Öte yandan, Avrupa’nın arzuları istikametinde (onlar kendi arzuları sanıyordu) Osmanlı’yı dışarıdan kemirmek için Avrupa’nın çeşitli başkentlerine kaçan Jön Türklerşapkayı ilk giyen “Müslümanlar” olarak tarihe geçtiler.
İsmet İnönü ve ekibi 1923 yılında Lozan’a gitti. Milletin geleceği ona emanetti: Ya haysiyetimizle yaşayacak ya da savaşarak ölecektik! Büyük Millet Meclisi böyle buyurmuştu. İnönü kendisine emanet edilen “milli haysiyet”i nasıl koruyacağını düşüneceğine, eşiyle birlikte gitti, Lozan’ın en lüks mağazasından bir “silindir şapka” aldı (halk buna “lengeri fötr” diyordu). Fransa’dan da “frak” ısmarladı. Gelen frak minyon bedenine oldukça büyük gelmişti, “silindir şapka” da kulaklarına kadar iniyordu. Ama önemli değildi: Önemli olan “Frenk” kılığına girmekti. O da düşmanlarına “sizdeniz” mesajı vermeye çalışıyordu.
Eşi Mevhibe Hanım ise “İngiliz leydileri” gibi giyinmişti. İddiaya göre, ikisi kol kola caddelerde volta atarken, “Lozanlılar hayran hayran onlara bakıyordu”.
Acaba “hayran hayran” mı, yoksa “tuhaf tuhaf” mı?..
Neyse, kılık-kıyafet olayına Mustafa Kemal, 24 Ağustos 1925’te Kastamonu’da, elindeki Panama şapkasını sallayarak son noktayı koydu.
“Redingot gibi, bonjur, smokin gibi, işte şapkanız! Buna câiz değil, diyenler vardır. Onlara diyeyim ki, çok gafilsiniz ve çok câhilsiniz…”
Zindanlar açıldı, hattâ sehpalar kuruldu ve Türk milleti kılık kıyafette Avrupa’ya benzeme sürecini tamamlamış oldu! Hâlâ kapıları neden açmıyorlar ki!..
Avrupalılaşma serüvenimizde Tanzimat süreci
Son güncelleme: 18 Temmuz 2016 09:39
1800’ler kötü başlamış, yüzyıllarca zirvede kalmayı başarmış olan Osmanlı Devleti, kendi Rönesans’ını gerçekleştirip reformlarını yaparak sosyolojik ve teknolojik atılımlara hazır hale gelen Avrupa’nın gerisinde kalmıştı.
Osmanlı Devleti her anlamda güçlenmek zorundaydı, çünkü Avrupa’yı etkisine alan aşırı milliyetçi akımlar, Avrupa genelinde, tabir yerindeyse bir “haçlı zihniyeti” hortlatmış, öteden beri “düşman” belledikleri Osmanlı’yı yere serme planları yapılmaya başlanmıştı.
Asırlar boyunca Osmanlı himayesi sayesinde ayakta kalabilmiş bazı devletler bile gizli-açık Haçlı ittifakının içinde yer almıştı. Bir“Medeniyetler çatışması” mantığıyla Osmanlı’yı zorluyorlardı.
Osmanlı Devleti’nin vatandaşı olan ve yıllar boyu Müslümanların içinde adeta imtiyazlı bir sınıf olarak yaşayan Hıristiyan azınlıklara bu meyanda el atılmış, dinî ve millî duyguları galeyana getirilmiş, kendi içinde de Osmanlı aleyhine ittifaklar oldurulmuştu.
Osmanlı Devleti’ni yönetenlerin basiretsizliği dış güçlerin ekmeğine yağ sürüyordu. Üst düzey yöneticiler kendi aralarında sık sık ihtilafa düşüyor, şahsi çekişme, kin, garez, haset kol geziyordu.
Devletin mevcut gücü ve imkânları da böylece heba oldu. Koskoca bir geçmişten elde avuçta sadece şanlı bir tarih kalmıştı. Ama onun yenileşme ile beslenmesi gerekiyordu. Yoksa tek başına tarih, hiçbir işe yaramazdı.
Basiret sahibi yöneticiler durumun vehametini görmüyor değildi, ancak bu çıkmazdan nasıl sıyrılacaklarını kestiremiyorlardı. Her şey çok karışıktı; koskoca imparatorluk göz göre göre çöküyordu. Tepenize devletiniz çökerken sağlıklı düşünemezdiniz.
Tedbir mahiyetinde, gerçi, daha önceden bazı değişiklikler yapılmış, mesela kılık kıyafete yeni düzen getirilmiş, eğitim müesseselerinde yenileşmeye gidilmiş, Avrupa tekniğini ülkeye getirme çabaları yoğunlaştırılmış, ayrıca Yeniçeri Ocağı kaldırılıp yerine Nizam-ı Ceditkurulmuştu, ancak bunlar topluma ve devlete umulan hareketliliği getirememişti. Daha köklü dönüşümler gerekiyordu.
Avrupalılar, özellikle de İngilizler; Osmanlı Devleti’nde yapılacak ıslahatın, devletin temellerine nüfuz etmesini, kadim Osmanlı müesseselerinin temelinden yıkılmasını, boşlukların Avrupaî müesseselerle doldurulmasını, devlet yapısının tümüyle değiştirilmesini, azınlıkların devlet içinde devlet oluşturacak bir düzenleme ile özgürleştirilmesini talep ediyor, hatta dayatıyorlardı. (Bugün de sürekli bir şeyler dayatmıyorlar mı?).
Maksat, Osmanlı Devleti’ni bölüp parçalamak, böylece, tarih boyunca yapamadıklarını yaparak, Haçlı seferleri sırasında yedikleri “Osmanlı tokadı”nın acısını çıkarmaktı.
Çarklar dönmeye başlamış, başta Mason Locaları olmak üzere, uluslararası etkin güçler devreye çoktan girmişti. Tabii kesenin ağzı da sonuna kadar açılmıştı. Osmanlı Devleti’nin satın alınmaya müsait bazı üst düzey yöneticileri parayla, bazıları şöhret vadiyle, bazıları daha yüksek makam sözüyle ele geçirilmişti. Tabii bazıları da, etkili propaganda metodu kullanılarak, öyle olması gerektiğine inandırılmıştı.
Padişah da kandırılanlar arasındaydı: Tamamıyla Batıcı bir kafa taşıyan Mustafa Reşid Paşa’yı bir “Islahat Projesi” hazırlamakla görevlendirdi.
Daha önce Paris ve Londra elçiliklerinde bulunmuş, Mustafa Reşid Paşa, Batı kültürü ve medeniyetine hayran, millî meziyetlerden ve İslâm kültüründen mahrum bir kişilikti. İngiltere’nin İskoç Mason Locası’na kayıtlı İstanbul sefiri Lord Rading’in ısrarlı tavsiyeleri üzerine sadrazamlığa (başbakanlığa) getirilmişti.
Tanzimat Fermanı, 3 Kasım 1839 tarihinde, Gülhane Parkı’nda, yabancı devlet sefir ve konsolosları, bütün saray erkânı ve devlet ricali ile büyük halk kalabalığı önünde, bizzat Reşid Paşa tarafından okunup, ilan edildi. Oldukça uzun bir metin olan bu ferman, ihtiva ettiği fikirler itibariyle, beş kısma ayrılabilir:
Birinci kısım: Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren, şeriat kanunlarına uyulduğundan, devletin güçlendiği ve halkın refah seviyesinin yükseldiği anlatılıyor…
İkinci kısım: Yüz elli yıldan beri türlü gaileler ve türlü sebeplerle dine ve kanunlara riayet edilmediğinden, devletin zayıfladığına işaret ediliyor...
Üçüncü kısım: Allah’ın inayeti ve Peygamberin yardımları ile devletin iyi bir şekilde idaresini sağlamak gayesiyle yeni kanunların konulmasının gerekliliği izah ediliyor...
Dördüncü kısım: Kanunların yapılması ve tatbiki için gereken tedbirlerin alınacağı belirtiliyor…
Beşinci kısım: Yeni kanunların dayanacağı prensipler açıklanıyor:
Müslüman ve Hıristiyan bütün tebaanın ırz, namus, can ve mal güvenliğinin temini;
Vergilerin uygun bir sisteme göre toplanması;
Askerliğin yeniden düzenlenmesi;
Azınlık hakları…
Fermanın okunmasında hazır bulunan halkın çoğu işin özünü hemen kavrayıp ilân etti:
“Bundan sonra gâvura gâvur denmeyecek!”
Konu kapanmadı. Yarın devam inşallah…
Avrupalılaşma serüvenimizde ıslahat süreci
Son güncelleme: 19 Temmuz 2016 08:58
Dedik ya, “Avrupalılaşma” maceramızın tarihi oldukça eskidir. Aslında Avrupa topraklarına ayak bastığımız ilk günden beri (Orhan Gazi dönemi) Avrupalıydık...
Avrupa’da geniş topraklarımız vardı. Ama yetmiyordu. Avrupalı yöneticiler bizi kendilerinden saymıyor, sebebini de dobra dobra açıklamıyor, kem-küm arasında “Yeterince bize benzemiyorsunuz” gibisinden kekeliyorlardı:“Kılık-kıyafetinizi değiştirin de gelin...”
Sultan II. Mahmud’dan bu yana değiştirdik, geldik: Sarık yerine önce fes, sonra şapka... Şalvar yerine pantolon, cübbe yerine ceket, içlik-dışlık yerine gömlek... Yetmedi, Sultan Abdülmecid döneminde kravat...
“Kanunlarınızı değiştirin, modernleştirin” dediler...
Hemen hemen tamamı İngiltere Sefareti’nde oluşturulan “Tanzimat Fermanı”nı ilân ettik, burun kıvırdılar.
Avrupa’nın büyükleri bazen Londra’da, bazen Paris’te toplanıyor, arada bir Rusya’yı da yanlarına alarak “bizi” konuşuyorlardı...
Her görüşme sonunda “mızıkçılık” çıkıyordu: “Önemli değişiklikler yaptığınızı görüyor ve takdir ediyoruz, ancak Avrupa Konseyi’ne (o tarihte Avrupa Birliği yerine Avrupa Konseyi vardır) girmek istiyorsanız şunu şunu şunu da yapmalısınız.”
Bu dayatmalar sonucu Türkiye, kendini Avrupa’ya kabul ettirmek için, 1839’da yayınladığı meşhur “Tanzimat Fermanı”ndan onyedi yıl sonra, 28 Şubat 1856’da “Islahat Fermanı”nı yayınladı...
Üstünde Sultan Abdülmecid’in anlı-şanlı tuğrasının bulunduğu fermanın altında ise Sadrazam Âli Paşa’nın mührü ve imzası vardı. Aslında ise İngiltere ve Fransa’nın damgasını taşıyordu.
Özetle şunlar taahhüt edilmişti...
Kiliselerin tamirine, yahut yenisinin inşasına izin verilecek...
Hıristiyan ve Musevileri küçük düşüren deyim ve sözlerin kullanılması yasaklanacak...
Hıristiyanların da Türk ve Müslümanlar gibi devlet memurluklarına atanmaları ve her çeşit okullara gidebilmeleri sağlanacak...
Mahkemeler açık olacak, herkes kendi dinine göre yemin edecek...
Hapishaneler ıslahı edilecek, kanunlar Hıristiyanların da anlayacağı dillere çevrilecek...
İşkence, dayak ve angarya kaldırılacak (çok eski bir hikâyedir bu)...
Askerlik için nakdi bedel kabul edilecek, Hıristiyanların ne şekilde askerlik yapacağı belirlenecek...
Hıristiyanlar il meclislerine üye olabilecek...
Yabancı uyruklu kimselerin de, vergilerini vermek suretiyle mal ve mülk sahibi olabilmeleri temin edilecek (toprak alımları)...
Herkes (tabii bundan kasıt yine Hıristiyanlar) kolayca şirket ve banka kurabilecek, serbest ticaret yapabilecek.
Avrupalı büyükler “mükemmel” dediler ve bu tarihten bir hafta kadar sonra düzenledikleri Paris Konferansı’nda “bizi” değerlendirmeye aldılar.
Konsey, Osmanlı Devleti’nin yeni ıslahat (iyileştirme) projesini değerlendirecek, ancak ondan sonra Avrupa Konseyi’ne girip giremeyeceğimize karar verecekti.
Verdiler: “Güzel, ama yeterli değil.”
Osmanlı Devleti, özellikle gayrimüslim azınlıklara, daha ileri haklar (daha doğrusu imtiyazlar) vermeliydi.
Büyük Avrupa devletleri, büyükelçileri vasıtasıyla çoktan Osmanlı Devleti’nin önüne bir proje konmuş, “Hadi bakalım, Avrupalı olmak istiyorsanız bunlara biraz çalışın” denilerek sırtı sıvazlanmıştı.
Toplantılar, konferanslar, mızıkçılıklar, döneklikler, söz verip tutmamalar derken, Konsey Başkanı müjdeyi verdi:
“Hadi gözünüz aydın! 30 Mart 1856 tarihi itibariyle “Avrupa Konseyi”ne dâhil edildiniz...... Ama...”
Avrupa’dan hâlâ da gelen “ama”ların ne bela olduğunu herhalde bilmeyenimiz yoktur. Artık yarın bakarız...
NOT: Bu millet Çanakkale şehitlerinin torunları olduğunu gösterdi. İğrenç darbeye karşı malıyla ve canıyla direnip vatanını bir kez daha işgalden kurtardı. Şimdi kimsenin gözünün yaşına bakmadan tüm darbecileri devlet kademelerinden ayıklama vaktidir. Bu görev de iktidarı ve muhalefetiyle siyasete düşüyor. Allah (c.c.), Türkiye’yi korusun. Şehitlerimize rahmet, yaralılarımıza acil şifa diliyorum.
Avrupalılaşma serüvenimizde Islahat süreci -2-
Son güncelleme: 20 Temmuz 2016 07:32
Osmanlı yönetimi, özellikle de Sultan Abdülmecid ile Batı hayranı Sadrazamı Âli Paşa, yayınladıkları Islahat Fermanı’ndan sonra, Osmanlı Devleti’nin 30 Mart 1856 tarihi itibariyle “Avrupa Konseyi”ne dâhil edildikleri müjdesini alınca bayram ettiler…
Avrupalı olunacak ve sıkıntılar bitecekti. Gerçi Avrupalı büyükler yine“ama” demişti, “ama” nasılsa aşılırdı…
Bu meş’um “ama” Paris Konferansı’nın sonuç bildirisine öyle bir madde olarak eklendi ki, aşılamadı. Bildirinin yedinci maddesinde Osmanlı Devleti’nin “Avrupa Konseyi’ne dâhil” edildiği ifade ediliyor, ancak müteakip madde her şeyi berbat ediyordu…
İsterseniz önce Osmanlı Devleti’ni “Avrupa Devleti” sayan yedinci maddeyi özetleyelim:
“Avusturya İmparatoru, Fransız İmparatoru, Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Kraliçesi, Prusya Kralı, Sardunya Kralı ve Rusya İmparatoru,Osmanlı Hükümeti’nin bir Avrupa Devleti sayılmasını, Avrupa devletlerinin haklarından ve Avrupa Devletleri Konseyi’nden faydalanmasını kabul ettiklerini duyururlar. Bu hükümdarlardan her biri, Osmanlı Devleti’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı göstermeyi kabul ederlerken, bu saygının devamı konusunda birbirlerine kefil olurlar.”
“Bozacının şahidi şıracı” deyip geçelim…
Yukarıdaki madde, bir tehlike arzetmiyor gibiydi. Ama sekizinci madde felaketin tâ kendisiydi…
Bu maddeye göre, Osmanlı Devleti, Paris Anlaşması’nı imzalayan herhangi bir Avrupa devleti ile ihtilafa düşerse, kendi çıkarları istikametinde hareket edemeyecek, anlaşmazlığı Avrupa’nın hakemliğine bırakacaktı… Buna “ipotek koyma” da diyebilirsiniz.
“Madde-8: Osmanlı Devleti ile bu anlaşmayı imzalayan devletlerden biri veya birkaçı arasında anlaşmazlık çıktığı takdirde, Osmanlı tarafı ve Osmanlı ile ihtiláflı olan taraf kuvvete başvurmadan önce bu anlaşmayı imzalamış olan diğer devletlerin aracılığına başvuracaklardır.” (Saklı işgal tehdidi).
Anlayacağınız, Avrupa ittifakı, öteden beri nalıncı keseri kullanıyor: Aramızdaki tüm ilişkilerde hep kendine yontuyor.
Son 57 yıllık Avrupa Birliği maceramıza baktığımızda da durum çok farklı değil: Zaman zaman iyi haber, zaman zaman kötü haberler gelir…
Yüzümüze başka söylerler, aralarında başka konuşurlar. Bazen biri baklayı ağzından çıkarıp “Almayız, çünkü Müslümansınız” deyiverir. Ancak bir türlü inanmayız: “Canım medeni Avrupa din farkına takılır mı?”
Hem de nasıl: Hem din farkına takılır, hem ırk farkına takılır, hem kıta farkına takılır, hem de Osmanlı’ya takılır. Görmüyor musunuz, “Serbest dolaşım hakkını aldınız” dedikten bir hafta sonra,“ama”yı bastılar, “ama alamadınız!”
Tanzimat ve Islahat Fermanları sonrasında Londra’dan, Paris’ten gelen“ama”lara ne kadar da benziyor: “Hık” demiş, burnundan düşmüş sanki…
Sanki aradan ikiyüz yıla yakın bir zaman geçmemiş…
Avrupa hep aynı, ama asıl soru şu: Biz ne kadar “aynı” kaldık ve Avrupa ile ilişkilerimizden ne kadar ders aldık?
Cevdet Paşa merhum, “Tarih bilmeyen diplomat (ve tabii politikacı),pusula bilmeyen kaptana benzer, ikisi de gemiyi karaya oturtur” diyor. 11 Aralık 1999’da çıkan “Helsinki kararları”na ne sevinmiştik, hatırlıyor musunuz? Ve “Serbest dolaşım hakkı”na ne sevinmiştik?
Artık fark edelim ki,Batı dünyasının tüm hikâyeleri aynıdır: Tümü kendi çıkar hesaplarını yansıtır. Taleplerinin tümünü, hatta fazlasını gerçekleştirseniz bile, sizi kendi camiasından uzak tutmanın bir yolunu mutlaka bulur. Nedeni belli: Müslümanız ve de Osmanlıyız!.. Derin bir“Elhamdülillah” çekelim ve artık işimize bakalım.
***
Merak edenler için söyleyeyim: 30 Mart 1856’da girdiğimiz ‘‘Avrupa Devletleri Konseyi’’ (o zamanın Avrupa Birliği) hiçbir işimize yaramadı. Zira Avrupa’da dengeler hızla değişti, İtalya ile Prusya yani o zamanın Almanya’sı güçlendi, Fransa ve Avusturya eski kuvvetini kaybetti, bu değişiklik Rusya’ya yaradı ve Paris Andlaşması’nın bazı maddelerini tek taraflı iptal etti. (Şimdi İngiltere aynı şeyi yapmıyor mu?).
Derken ‘‘93 Harbi’’ denilen 1876’daki Türk-Rus savaşı çıktı, cephede müttefiksiz ve yalnız kalan Türkiye yenilip daha da küçüldü, bunu Balkan ve dünya savaşları takip edince de bir zamanlar resmen Avrupalı olduğumuz unutuldu gitti...
Ah eski dükkânlarımız
Son güncelleme: 22 Temmuz 2016 07:11
Eskiden, orta yerinde cami olan külliyeler “Hayat Merkezi”ydi. Şimdi AVM’lerin üzerinde “Yaşam Merkezi” yazıyor…
Çalınan müzikten merdivenlere, kullanılan renklerden vitrin düzenlemesine kadar her şey cebinizdeki paranın daha fazlasını almak üzere tuzaklanmış…
Belki de bu yüzden eski mahalle aralarına serpiştirilmiş bakkalları, manavları, züccaciyeleri, terzileri, berberleri çok özlüyorum.
Mahalledeki dükkânlardan birine alış-veriş için giren herkes, tanıdık olsun olmasın, mutlaka selam verirdi. Güler yüzle selâmı alınır, “hoş geldiniz”eşliğinde “buyur” edilir, altına hemen bir tabure çekilir, ısrarla oturtulur, çay-kahve ikram edilirdi… Ardından hâl-hatır sorulurdu.
Siz konuşurken, başka müşteriler de gelir, sohbete katılırlardı. Böylece müthiş bir muhabbet sofrası oluşur, muhabbet sofrası yemek saatlerinde yemek sofrasına dönüşürdü…
O ana kadar birbirlerini belki hiç görmemiş insanların arasında dostluklar kurulur, adresler alınır verilirdi. Zaten alış-veriş için “Muhabbeti kuvvetli”sahipleri olan dükkânlar tercih edilir, “tezgâhtar” nedir bilinmezdi. Muhabbet-sohbet, hayatın belirleyici unsuruydu.
İnsan o dükkânlarda kendisini “müşteri” gibi değil, “misafir” gibi hissederdi… Zaten “misafir” gibi de ağırlanırdı. Bu seremoniden sonra, sıra alış-verişe gelirdi…
Dükkân sahibi müşterisini yönlendirir, malın iyisini ucuza almasını sağlamaya çalışırdı… Orada mahallede kalıcı olduğu için, dükkân sahibine güvenirdiniz.
Bu güven duygusunun huzuruyla alış verişinizi yapardınız (Oysa AVM’lerde mağazalar sık sık el değiştiriyor).
Hemen her dükkânın girişinde “Ya hafız” (Allah korusun) içinde ise“Errizku Alellah” (rızkı veren Allah’tır) yazılı bir levha bulunurdu (Bu levhalar, sahibi Hıristiyan olan dükkânlarda bile vardı). O kadar büyük bir ilgi ve sevgiyle karşılanırdınız ki, dükkândan çıkmak istemezdiniz.
Şimdiki alış veriş merkezlerinde ruhum sıkılıyor. Çünkü hiçbir insanî boyutu yok. Her şey daha fazla para kazanmaya yönelik olarak tasarlanmış… Her şey hızlı, her adımda bir para tuzağı! Mağazaların tercih ettiği müzik bile insanı acele etmeye zorluyor…
Formül belli: İnsanları en kısa sürede en çok alış verişi yapmaya zorlamak…
İster istemez etkileniyor, acele ediyorsunuz. O acele içinde de ihtiyacınız olmayan bir sürü şey satın alıyorsunuz.
Oysa eski dükkân sahipleri, almak istediğiniz şeye gerçekten ihtiyacınız olup olmadığını sorgular, sizi uyarırlardı.
Şimdi bırakınız mağaza sahibiyle görüşüp konuşmayı, ince belli cam bardaktan karşılıklı bir çay içmeyi, ortada tezgâhtar bile göremiyorsunuz.
Gördüğünüz tek yüz kasiyerin yüzü: O da birkaç dakika sürüyor. Hızlı yaşam, insani ilişkilerimizi çözdü. Fena halde yalnızlaştık!
Elbette eski dükkân sahiplerinin de “para kazanmak” gibi bir dertleri vardı, ama şimdikiler kadar “aç gözlü” değillerdi. Servet yığmak için değil, geçinmek için çalışırlardı. Saadetlerini başkasının sefaleti üzerine inşa etmeye çalışmazlardı.
Kısacası onlar, şükretmeyi bilen kanaatkâr insanlardı. “Rabbena-hep bana”anlayışı bize sonradan musallat oldu!
Aldığınız malın parasını ödediğinizde “Bereket versin” derlerdi. Siz“Bereketini gör” diye mukabele eder, bir anlamda helâlleşirdiniz.
Acele işiniz yoksa bir süre daha oturur, dereden tepeden konuşurdunuz. Çünkü kimsenin şimdiki gibi acelesi yoktu.
Belki de bu yüzden dostluklar uzun soluklu olur, akrabalar, komşular, dostlar asla ihmal edilmezdi.
Artık yemeğe bile vaktimiz yok: Onu da aradan çıkarıyoruz…
Yemeği aile ile birlikte ağır ağır yemeyi öneren Peygamber’in ümmeti, çoktan beridir sofraya dahi oturmuyor…
Karnımızı ayaküstü (döner ekmek, lahmacun, pizza, hamburger, vs.) doyuruyor, birbirimizle ayaküstü görüşüyoruz...
Sultan IV. Murad yöntemi
Son güncelleme: 27 Temmuz 2016 07:52
Tarihlerimizin “Bağdat Fâtihi” olarak andığı Sultan Dördüncü Murad on bir yaşlarında iken padişah olup atalarının tahtına oturdu. Arkasında Genç Osman gailesi, önünde ise bir kısım yeniçeri ağalarınınemrinde ayaklanmış yeniçeriler vardı. Devleti ne Padişah yönetiyordu, ne de“Padişah Naibi” sıfatını taşıyan annesi Mahpeyker Kösem Sultan: İpler fiilen isyancı yeniçeri generallerinin (Yeniçeri Ağaları) elinde idi.
Zaten tarihimizin bu dönemine “Ağalar Saltanatı Dönemi” deniyor.
Ağalar Saltanatı döneminde her şey başıboş kalmış, rüşvet alıp başını gitmişti. Devlet israf içinde yüzerken, halk ağır vergiler altında eziliyor, hukuk işlemiyor, ekonomi yürümüyor, kargaşanın müsebbibi olan isyancı generaller ise keyiflerine bakıyor, askerlikten başka her şeyle ilgileniyorlardı...
Camilerde tütün içiliyor, âlem yapılıyordu. Esnaf haraca bağlanmıştı: Askerler generalleri adına haraç topluyordu.
Âsi yeniçeri ağaları ve yandaşları yüzünden ordu şirazesinden çıkmış, kılıçlarıyla devlet kuran Yeniçeri Ocağı’nın kılıcı devletin böğrüne saplanmıştı.
İşi o derece ileri götürdüler ki, yaptıklarını hoş karşılamayan Sadrazam Hafız Ahmed Paşa’nın kellesini istediler. Buna razı olmayan çocuk Padişahın yüzüne karşı, “Virmez isen vaziyet başkaca olur” şeklinde, kendisini de öldürebileceklerine ilişkin tehditler savurdular. (Sultan Genç Osman’ı daha az geçerli sebepler yüzünden paralamamışlar mıydı?).
Sonuçta devlet yönetiminde pişmiş, son derece deneyimli Sadrazam Hafız Ahmed Paşa’nın kellesini aldılar. Topal Recep Paşa sadrazamlık makamına kuruldu. İlk işi, zaten son derece ağır olan vergileri daha da ağırlaştırıp israfı ve irtişaı (rüşvet) yaygınlaştırmak oldu.
Ocağın serkeşliklerine dayanamaz hale gelen İstanbul esnafı bıkkın, yılgın, yorgun ve perişandı. Bıçak kemiğe dayanmış, sabırtaşı çatlamıştı. Hemen bir şeyler yapılmazsa ortada ne İstanbul kalacaktı, ne devlet.
Yeniçeri Ocağı’nın aklı başında serdarları ise kara kara düşünüyor, bir çıkış arıyorlardı. Bu böyle gitmezdi, gitmemeliydi. Bozulmuşluğun gayyasında çırpınan Yeniçeri Ocağı’nı, devlet düzeniyle birlikte yeniden inşa edecek bir himmet eli uzanmalıydı.
Öte yandan çocuk Padişah da durumun farkındaydı. Annesinin ve ağaların zoruyla Sadrazam yaptığı Topal Recep Paşa’ya sık sık hesap soruyor, ancak her seferinde annesinin savunmasına tosluyordu:
“Sen bu işlerle kafanı yorma aslanım, hamdolsun Sadrazam’ın ve ağaların (dönemin generalleri) teb’anı (milletini) gül gibi idare ediyorlar.”
Hâlbuki güller yolunmuş, ortalıkta salt dikenler kalmıştı. Ve generaller tarafından üretilen dikenler halkın artık yüreğine batıyor, yürekleri kanatıyordu. Sultan Dördüncü Murad bu gerçeği görüyordu ya, neye yarar; yaşı küçük olduğundan eli mahkûmdu: Çaresiz büyümeyi bekliyordu.
Derken, delikanlılık çağı… İlk irade imtihanları ve tebdil çıkmadenemeleri...
Genç Hünkâr sık sık kıyafet değiştirip İstanbul’da dolaşmakta, bununla da yetinmeyerek “Ayak Divanı” denilen halk divanında halkıyla yüz yüze konuşmakta idi. Artık sarayın taş duvarlarıyla birlikte etten-kemikten oluşan dalkavuklar duvarını da aşmış, halkıyla kucaklaşmıştı.
“Bakın a” diyordu, “günün birinde size ihtiyaç duyup haber saldığımda, meydanlara çıkın, saraya gelin, nâbeca taifenin birlikte hakkından gelelim.”
Bir gün halktan aldığı güçle annesini saltanat naibliğinden azledip Eski Saray’a gönderdi, yeniçeri generallerinin baskısıyla sadrazamlığa getirdiğiTopal Recep Paşa’yı ise cellâta verdi: Padişah’ın, milletin iliğini sömüren eski sadrazamı cellata vermeden önce, “Beri gel bre topal zorba başı!”diye seslenmesi meşhurdur.
Osmanlı Devleti’ni o günlerde yıkılmaktan kurtaran saik, genç Padişahın işte bu çıkışıdır.
Sonrasında isyancı subayları ve taraftarlarını devlet kademelerinden bir bir ayıkladı, Yeniçeri Ocağı’nı hızla siyasetten arındırdı, eğitti, yeniden yapılandırdı ve günü gelince gitti Bağdat’ı feth etti.
Sayın Cumhurbaşkanımızın tarihten ders aldığı o kadar belli ki…
Cuntalar-cuntacılar
Son güncelleme: 02 Ağustos 2016 06:47
“Cunta”ların temelinde, millete saygısızlık var: Çünkü bazı çevreler milletin seçtiklerine tahammül etmeyi bir türlü öğrenemedi…
Milleti “cahiller sürüsü” olarak gördükleri için, hep “hatalı” seçim yaptığına inandılar ve kendilerini bu “hata”yı “düzeltme”kle mükellef saydılar…
Bu mükellefiyet, “Durumdan vazife çıkarma” anlayışını doğurdu. Cuntalaşma bu anlayışın sonucudur! Artık gelsin envai çeşit darbe…
Gelsin, 27 Mayıs 1960, 22 Şubat 1962, 20 Mayıs 1963, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997, 27 Nisan 2007… Nihayet 15 Temmuz 2016…
Milleti sevmeyenler milletin sevdiklerini sevmez. Milleti beğenmeyenler milletin beğendiğini beğenmez! Ve milletin kendilerine verdiği gücü millete karşı kullanmaya başlarlar.
Bu anlayışın-cumhuriyet dönemi itibariyle-başlangıç tarihi 27 Mayıs 1960’dır…
Bazı subaylar, 14 Mayıs 1950’de yapılan ilk demokratik seçimde iktidara gelen Demokrat Parti’nin iktidara geldiği gün itibariyle memleketi adım adım uçuruma götürdüğüne inanıp (bu inancın pekişmesi ezanın aslına döndürülmesidir) 27 Mayıs 1960’da bir darbe yaptılar.
Oysa memleket, tek parti dönemiyle kıyaslanamayacak kadar iyi durumdaydı…
Siyaset ilk defa halka indirilmiş, devlet-millet ilişkileri tepeden inme direktifler yerine aşağıdan yukarıya ulaştırılan talepler ve dileklerle şekillenmeye başlamıştı. Kasaba ve köylerde zabıta, jandarma, özellikle de tahsildar korkusu dağılmış, tek parti döneminde sık sık başvurulan baskı ve yasadışı şiddetin yerini anlayış almıştı.
Ekonomik durum da iyiye gidiyordu. 1953-1954’te Türkiye, dünyanın sayılı hububat üreticisi ülkelerinden biri konumuna gelmişti. 1950’ye kadar yüksek yükleme ve boşaltma kapasitesine sahip modern limanlardan, barajlardan, santrallerden mahrum olan Türkiye, bu alanlarda büyük atılımlar yapıyordu. (1950’de devlet bütçesinden yatırımlara sadece 260 milyon TL ayrılabilmişken, 1960’ta bu miktar 2 milyar 260 milyon TL’ye çıkmıştı)Yatırımlar tabiatıyla millî gelire yansıdı:Türkiye’nin gayrîsafî millî hasılası 1950 yılında 10 milyar TL iken, 1960’ta beş misli artarak 50 milyar TL’ye yaklaştı.
Bunun sonucu olarak köylünün ürünü, zenaatkârın emeği değerlendi, halkın refah seviyesi arttı ve yüzü gülmeye başladı. Kırsaldan şehre doğru bir nüfus akışı meydana geldi. Şehirlerimizin nüfusu bunun sonucu olarak hızla arttı. Şehirleşme hız kazandı. Ama muhalefet, tıpkı şimdi yaptığı gibi, işlerin çok kötü gittiğini, hattâ durumun ümitsiz olduğunu ilân ediyor, uygulanan ekonomi-politikaları mantık ve bilgiden nasipsiz bir şekilde eleştiriyordu.
İstanbul’da ve Ankara’da açılan yeni yollarla bulvarlar CHP yöneticilerini en çok kızdıran yatırımlardı. Bu kadar geniş yolları kafalarına sığdıramıyor,“Adnan Menderes bu yollara uçak indirecek” diye alay ediyorlardı. Çimento fabrikalarını israf sayıyor, şeker fabrikalarının yapıldığı alanlarda pancar yetiştirilemeyeceğini iddia ediyor, dolayısıyla bu fabrikaların atıl kalacağını söylüyorlardı. Barajlar ve elektrik santralleri konusunda söylenenler ise akla ziyandı: CHP sözcüleri üretilecek elektriğin Türkiye’ye fazla geleceğini, bu fazlalığın toprağa verileceğini ve böylece israf edileceğini öne sürüyorlardı. Muhalefet sözcülerine göre, Başbakan Adnan Menderes “önünü görmek”ten âcizdi. “İrticaı yüreklendirme” dışında bir şey yapmıyordu.
İlk Yabancı Sermaye Kanunu 1954 ilkbaharında yürürlüğe girdi.Bu yüzdenCHP Genel Başkanı İsmet Paşa (İnönü) Demokrat Parti iktidarını, “vatanı yabancılara satmak”la suçladı.
Bütün bunlardan etkilenen bazı genç subaylar DP’yi darbeyle devirmeye karar verdiler. Onlar gördüklerine değil, CHP’nin sözcülerine inanıyorlardı. Onlara göre Türkiye, 1950’den beri yarı feodal bir sisteme girmişti. Ankara’da iktidarda derebeyler vardı. Siyasi bir keşmekeş mevcuttu. Türkiye uçurumun kenarına getirilmişti. Ülkeyi uçurumun kenarından“köhnemiş politikacılar” değil, “…Atatürk’ün projektör kafasının ışığını almış, Türkiye’yi tanıyan ve Batı görgülü yepyeni bir ekip” kurtarabilirdi. Bu amaçla cuntalar oluşturuldu.
Bazı subaylar “Halaskâr-ı Zabitan” sendromuyla “kurtarıcı”lığa soyunurken, Demokrat Parti iktidarı zirveyi tutmuş, 1954’de yapılan genel seçimlerde 503 milletvekili ile ezici bir zafer kazanmıştı. Cuntacıların gözdesi CHP ise yalnızca 31 milletvekili çıkarabilmişti.
Halktan umut kesenler cuntalara umut bağladı. “Halka rağmen halk için”mantığıyla kimi askerlerle siviller el ele verip 27 Mayıs darbesini yaptılar (1960).
Arkasından “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” mantığıyla Yassıada’da yargıladıkları yüzlerce Demokrat Partili politikacıdan Başbakan Adnan Menderes’i, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’yu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ı İmralı Adası’nda astılar.
Sonra “pardon” deyip İmralı’daki yalnızlıklarından aldılar, İstanbul’un Topkapı semtinde inşa ettikleri türbelerine devlet töreniyle defnettiler.
Şu günlerde halkın ağzından düşmeyen “Menderes’i yediler, Özal’ı yediler, Erdoğan’ı yedirtmeyeceğiz” sözü var ya, sıradan bir “slogan” değil, içimizdeki “ukde”lerden ve acı tecrübelerin imbiğinden süzülüp gelen hakikatli bir tepkidir.
Halife Harun Reşid ve Bermeki Kabilesi
Son güncelleme: 03 Ağustos 2016 06:40
Abbasilerin beşinci halifesi Harun Reşid (763-809) Bermeki Kabilesimensuplarına çok değer verir, tüm kademeleri ile ordu onlarla dolmuş, devlet âdeta onlardan sorulmaya başlanmış. O kadar ki, başka kabilelere mensup insanlar, iş bulabilmek için Bermeki Kabilesi önderlerinden referans bulmak zorunda kalmışlar.
Bu ortamda Halife Harun Reşid, çok sevdiği ve değer verdiği veziri Yahya el-Bermeki ile sarayının bahçesinde dolaşırken, elma ağacındaki bir elma dikkatini çekmiş. Çok güzel görünüyormuş. Koparmak için birkaç hamle yapmış, ama başaramamış. Vezirine dönmüş: “Bir de sen dene bakalım.”
Vezirin de boyu yetmeyince, bir teklifte bulunmuş: “Şöyle çömeliverseniz de omuzlarınıza bassam elmayı kolayca koparabilirim.”
Harun Reşid tereddüt etmeden çömelmiş. Vezir Yahya el-Bermeki,Halife’nin omuzlarına basarak elmayı koparmış: “Buyrunuz efendim, âfiyet olsun.”
Harun Reşid elmayı ısırmış. O kadar lezzetliymiş ki, onu yetiştiren bahçıvanı tebrik etmek istemiş.
Bir çalının arkasından olup bitenleri hayretle seyreden orta yaşlı bahçıvan, huzura varıp temenna etmiş.
“Hangi kabiledensin?” diye sormuş Halife…
“Bermekilerdenim, Efendim.”
“Belli, Bermekiler her işi böyle doğru düzgün yapar.”
Sonra şöyle devam etmiş: “Seni kutlarım. Muhteşem bir meyve yetiştirmişsin. Dile benden ne dilersin?”
Bahçıvan hiç düşünmeden cevap vermiş:
“Önce sağlığınızı, sonra da beni Bermeki Kabilesi’nden çıkarmanızı dilerim.”
Halife şaşırmış, veziri şaşırmış, bu adam neler söylüyormuş böyle? HerkesBermeki Kabilesi’nden olmaya can atarken, bahçıvan neden kabileden çıkmak istiyormuş? Bahçıvana sormuş:
“Bermeki Kabilesi’ndensin ama ayrılmak mı istiyorsun?”
“Aynen öyle efendimiz, ayrılmak istiyorum. Lütfen kendi rızamla kabileden çıktığıma dair mühürlü bir belge verin bana…”
“Peki ama neden?”
“Dile benden ne dilersen dediniz ben de diledim, sebebi sonra ortaya çıkar, siz o belgeyi lütfedin yeter.”
Halife, bahçıvanını iknaya çalışmış, fakat dinletememiş. Sonunda belgeyi vermiş: “Sarayımın bahçıvanı filan oğlu falan bu tarihten sonra Bermeki değildir.”
Atmış tarihi, üstüne basmış hilafet mührünü, uzatmış belgeyi bahçıvana:
“Al bakalım, ne işine yarayacak?”
Aradan yıllar geçmiş. Bermekiler şımarmış, azıtmış, halka zulmetmeye, devleti kendi çıkarları için kullanmaya başlamışlar. Bu yüzden hem halkla, hem de Halife Harun Reşid’le araları açılmış. Nihayet ordu içindeki adamları vasıtasıyla Halife’yi devirmeye çalıştıklarında, halkın ve Halife’nin hışmına uğramışlar. Bir bir yakalanıp idam edilmeye başlanmışlar.
Bermeki temizliği günlerce sürmüş. Ordudan ayıklanmışlar, sivil bürokrasiden temizlenmişler, topluca lânetlenmişler. En sonunda sıra kenar köşede kalan Bermekilerin de bulunup cezalandırılmasına gelmiş. Dikilmişler bizim bahçıvanın tepesine: “Sen de Bermeki’sin!..”
“Hayır değilim” diye basmış itirazı bahçıvan, “ben çoktan o kabileyi terk ettim, elimde Halife’nin bizzat mühürlediği kapı gibi belgem var.”
Bakmışlar ki, doğru söylüyor. Dokunamamışlar. Yine de alıp Halife’ye götürmüşler. Halife sormuş:
“Böyle olacağını nereden biliyordun?”
Bahçıvan anlatmış:
“Bir Bermeki, Halife’nin omuzlarına basınca, ‘eyvah dedim, bu işin sonu kötü!’”
“Amma ben izin vermiştim?..”
“Siz tevazuunuzla izin verebilirsiniz, ama veziriniz Yahya el-Bermeki böyle bir hadsizlik-edepsizlik yapmamalıydı. Akıbet tahmin ettiğim gibi oldu.”
Bu kadar. Yorum serbest!
Türkiye üzerine İngiliz Projeleri
Son güncelleme: 06 Ağustos 2016 08:04
1800’lerde, dönemin süper devleti İngiltere, uzun soluklu ve iki aşamalı bir plan yaptı...
Planın özü ve özeti, yüzyıllar boyu Batılı devletler tarafından sömürüle sömürüle zengin kaynakları bitmeye yüz tutan eski sömürgelerin yerine yeni sömürgeler bulmaktı.
İslâm dünyası bu iş için biçilmiş kaftandı: Zaten buhar gücünün yerini yavaş yavaş petrol almaya başlamıştı ve Ortadoğu petrol yatakları bakımından oldukça zengindi. Fakat bir engel vardı: Osmanlı...
Osmanlı fiilen Ortadoğu’ya ve Balkanlara hâkimdi. Hilafet gücü ile de tüm İslâm dünyasını kontrol ediyor, etkisini her anlamda hissettiriyordu. Hindistan Müslümanları, Malezya ve Endonezya bu etkinin altındaydı. Ayrıca Osmanlı Devleti hâlâ güçlüydü ve İslâm âleminde ona rağmen oyun kurmak imkânsızdı.
Osmanlı’dan kurtulmak lâzımdı. Bunun için de Osmanlı İmparatorluğunun önce zayıflatılması, ardından parçalanıp bölüşülmesi gerekiyordu...
Bu, plânın birinci aşamasıydı...
Fakat yetmezdi: Çünkü imparatorluk dağılsa bile, Osmanlı Hanedanı’nın elinde bulunan hilâfet gücü, İslâm dünyasını kontrole devam edecekti...
Sadece imparatorluk (dolayısıyla saltanat) değil, hilâfetin de Osmanlı Hanedanı’ndan alınması ve bitirilmesi lâzımdı.
Böylece, “birleştirici unsur”dan mahrum kalacak olan İslâm âlemi (hilâfetten) savrulup her türlü sömürüye açık hale getirecekti.
İngiltere, birtakım devletleri de yanına alıp (Fransa ve dönem dönem Rusya) güçlendikten sonra, düğmeye bastı: 1800’lü yılların başında operasyonu başlattı...
Bu plan da iki aşamalıydı: O zamana kadar Osmanlı Devleti şemsiyesi altında sorunsuz yaşamış azınlıklar kışkırtılıp ayaklandırılacak, bir taraftan da ordu içine ve saraya kadar girilip hem subaylar arasında hem de hanedan üyeleri arasında “fitne” çıkarılacaktı.
Bu çerçevede, Batı’nın hoşuna gideceğini düşündüğü reformları yine Batı’nın dayatmasıyla bir bir yürürlüğe koyan Sultan II. Mahmud’u dikkate almadılar.
Tahtta kaldığı 31 yıllık zaman diliminde ülke rahat yüzü görmedi: Padişah bazen içeride bazen dışarıda karışıklıklarla uğraşmak zorunda kaldı.
Bir yandan Balkanlar, Sırp ve Yunan isyanlarıyla çözülürken, bir yandan da Rus, İngiliz ve Fransız donanmalarıyla uğraştı. Navarin’de Osmanlı donanması imha edildi. Bu felaket yetmezmiş gibi, Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’yı isyana teşvik ettiler. Ali Paşa’nın ordusu Suriye ve Anadolu’yu geçerek Kütahya’ya dayandı.
Sultan II. Mahmud, bir taraftan isyanlarla boğuşurken, diğer taraftan, yine Batı’nın öngördüğü reformları arka arkaya gerçekleştiriyor, bu arada Islahı mümkünken, Batı’nın telkinlerine kapılıp Yeniçeri Ocağı’nı topa tutuyor, hatta sokaklarda ve dağlarda “Yeniçeri Avı” başlatıyordu...
Öylesine dehşetli günlerdi ki, yeniçeri mezarlıkları tahrip ediliyor, mezartaşları kırılıyordu (bu yüzden günümüze çok az sayıda yeniçeri mezartaşı kaldı).
Çünkü tüm Avrupa’nın Yeniçeri Ocağı’na derin bir kini vardı: Haçlı ordularıyla Anadolu’nun üzerine ne zaman yürümüşlerse, her seferinde“Osmanlı Tokadı” yemişler, geldiklerinden beter dönmek mecburiyetinde kalmışlardı.
O tokadı atan ordunun en vurucu gücü Yeniçeri Ocağı idi.
Sultan II. Mahmud’u, taraftarları devleti tekrar ihya etmek üzere her yüzyılda bir gelmesi beklenen “müceddid” olarak görürken, halk ekseriyeti, Batı yanlısı reformlarına bakarak, “Gâvur Padişah” ilân etmişti.
Devam edeceğiz inşallah...
Türkiye üzerine İngiliz Projeleri (2)
Son güncelleme: 08 Ağustos 2016 07:21
Önceki günkü yazımızın son cümlesini hatırlayalım: “Reformcu Padişaholarak tarihimize geçen Sultan II. Mahmud’u, taraftarları devleti tekrar ihya etmek üzere her yüzyılda bir gelmesi beklenen “müceddid” olarak görürken, halk ekseriyeti, Batı yanlısı reformlarına bakarak, “Gâvur Padişah” ilân etmişti.”
Aslında o, devletini kurtarmaya çalışan ve bu arada bazı büyük hatalar da yapan bir siyasetçiden başka bir şey değildi. İki ateş arasında kalmaktan vereme (dönemin deyişiyle, “ince maraz”) yakalanmıştı.
1839 yazında, rahatsızlığı arttı. Hekimler Çamlıca havasının hastalığına iyi geleceğini söylediler. O da eşi Bezmialem Sultan’la birkaç yakınını daha yanına alarak kızkardeşi Esma Sultan’ın Çamlıca’daki kasrına yerleşti.
Padişah’ın ölümünden, ölür ölmez haberdar olmak ve padişahlık sırasının kendisine geldiğini herkesten önce haber verip bu yolla sadrazamlığa gelmek isteyen Meclis-i Valâ (Yüce Meclis) Reisi Hüsrev Paşa (Koca) daEsma Sultan Kasrı’nın bir odasına yerleşmişti.
Fakat Padişah’ın ölümü gecikti. Bazı makamlara gelmek isteyenlerin ise acelesi vardı. Koca Hüsrev Mehmed Paşa ve yandaşları, “Bu kargaşa zamanında devlet işleri beklemez” bahanesine sığınarak, Padişah’ın tahttan indirilmesine dair fetva aldılar. Asıl amaç Şehzade Abdülmecid’i bir an önce tahta geçirip hayallerindeki makamlara kavuşmaktı (Koca Hüsrev Mehmed Paşa [1769 – 3 Mart 1855], çok istediği sadrazamlığa 2 Temmuz 1839’da Sultan Abdülmecid döneminde kavuşacak, ne var ki, bu görevde sadece on bir ay yedi gün kalabilecek, 29 Mayıs 1840’da azledilecektir).
Niyetleri duyulunca, Sultan Mahmud’a gönülden bağlı saray erkânından bir grup, “Hekimlerin Padişah’ı kasten tedavi etmedikleri” inancıyla müdahale ettiler.
Koca Hüsrev Paşa’nın siyasi rakibi Kaptan-ı Derya Müşir Ahmed Fevzi Paşa’nın etrafında toplandılar. Olup bitenlerden Padişah’ın oğlu Şehzade Abdülmecid’i ve Hüsrev Paşa’yı sorumlu tutuyorlardı. Güya Şehzade Abdülmecid, “Babası bir an önce ölsün de bir an önce tahta kavuşayım”diyor, Hüsrev Paşa da kendi ikbali için ona yardım ediyordu.
Şehzade Abdülmecid’i öldürmeye bile karar verdiler: Hüsrev Paşa’nın bulduğu doktorlar belki o zaman Sultan Mahmud’u gerçek anlamda tedavi ederlerdi.
Hüsrev Paşa bu “kumpas”tan, saraydaki adamları vasıtasıyla, hemen haberdar oldu. Haberdar olur olmaz da Şehzade Abdülmecid’le annesiBezmialem Valide Sultan’ı haberdar etti.
Öte yandan, birileri de ölüm döşeğinde son anlarını yaşayan Padişah’ın kulağına bütün bu yaşananları fısıldadı.
Sultan II. Mahmud, bu yüzden eşine ve oğluna küskün öldü. O kadar ki, Şehzade Abdülmecid, babasını son kez görmek için odasına girip ağlayarak ayaklarını öpmeye başlayınca, kalan son gücünü oğlunun yüzünü tekmelemek için kullandı.
Nihayet 2 Temmuz 1839 pazartesi günü sabaha karşı vefat etti. Cağaloğlu’na defnedildi. Bir yıl içinde de türbesi yapıldı (türbenin projesi Hassa Mimarı Garabet Amira Balyan’a aittir ve Abdülhalim Efendi’nin nezaretinde inşa edilmiştir).
Osmanlı tahtına geçme sırası Abdülmecid’e gelmişti.
Şu kadarını ifade etmeliyim ki, Sultan Abdülmecid de birtakım yenileşme hareketlerine imza attı. O kadar ki, “olmaya Osmanlı’ya yeni soluk getirir”korkusuyla, Batı’dan (o tarihte “Batı” demek, İngiltere demektir) borç almaya alıştırıldı. Ne var ki, bu borç şartlı verilmişti: Yatırıma dönüştürmeyecek, kendisine en görkemlisinden bir saray (Dolmabahçe Sarayı) yaptıracaktı.
Yaptırdı…
Saray yapması şartıyla borç para veren İngiltere, o sırada öyle bir “algı operasyonu” başlattı ki, halk padişahından soğudu, bedduaya başladı:
“Millet yarı açken kendisine altın saraylar yaptıran padişahı biz istemezük!”
İngiliz plânı tıkır tıkır işliyor, halk bin parçaya bölünüyordu.
Gerisi yarına kaldı…
Türkiye üzerine İngiliz Projeleri (3)
Son güncelleme: 09 Ağustos 2016 07:26
Sultan Abdülmecid döneminde Osmanlı, son derece büyük sarsıntılar geçiriyordu. Batı dünyası, İngiltere önderliğinde her fitneyi deniyor, projesini adım adım yürürlüğe koyuyordu.
Batı baskısıyla ilân etmek zorunda kaldığı “Tanzimat Fermanı” bile onu kurtaramadı. Kırk yaşını göremeden kahrından öldü. Yerine Sultan Abdülâziz geçti.
O da Avrupa’ya yaranmaya çalıştı. Avrupa gezilerine çıktı. İngiltere ve Fransa’ya gitti. “Sizdeniz” mesajı veriyordu, ama mesajı alan yoktu. Duymuyor, görmüyor, bilmiyorlar, varlığımızı bir türlü kabullenemiyor, verdikleri hiçbir sözü tutmuyorlardı.
Sultan Abdülâziz, 30 Mayıs 1876 darbesi sonucu tahttan indirildi. Gözaltında bulundurulduğu Feriye Sarayı’nda 4 Haziran 1876 tarihinde bilekleri kesilmiş olarak ölü bulundu. Dış mihraklarla hainlerin işbirliği sonucu katledilmişti. Yerine geçen Sultan V. Murad iseüç ay içinde “deli”damgası vurularak tahttan indirildi.
Sıra II. Abdülhamid’i denemeye gelmişti. Çeşitli pazarlıklar sonucu tahta çıkardılar (1876). Bu, komplocuların en büyük hatası oldu: Amaçlarına ulaşmaları 33 sene gecikti.
Sultan II. Abdülhamid döneminde, İngiliz oyunu ilk kez sekteye uğrayıp durakladı. Osmanlı bir ölçüde toparlanmaya başladı.
Hemen tahttan indirilmesi lâzımdı, ama bu iş hiç de kolay değildi. Çünkü Padişah hem çok zeki, hem de sezgisi çok yüksek bir siyasetçiydi. Çok iyi de istihbarat alıyordu.
Dört askeri tıbbiyeli öğrenciye hemen bir cemiyet kurdurdular. İlik ismi “İttihad-ı Osmani” olan bu cemiyet kısa süre sonra İttihad ve Terakki Cemiyeti’ne dönüşüp baş döndürücü bir hızla büyüdü, son derece etkili bir siyasi oluşum haline geldi.
Tek amacı Sultan II. Abdülhamid’i tahttan indirmekti. Bu yolda meşru yöntemlerin yanı sıra her türlü gayri meşru yöntemleri de kullanıyordu.
Bu arada; padişah, hilafet gücünü de kullanarak İslâm dünyası üzerindeki etkisini artırmış, Filistin’de bir Yahudi Devleti kurulmasını kesin bir dille reddetmekle kalmayıp, İngiltere vatandaşlarına ve Yahudilere toprak satışını yasaklamış, hatta bölgeyi üzerine tapulamıştı.
İngiltere’nin böyle bir gecikmeye tahammülü yoktu. Padişah (Sultan Abdülâziz) katletmeyi bile göze alan fitne, bu kez Abdülhamid’i bertaraf etme kararı vermişti.
İttihad ve Terakki sayesinde orduya fitne soktular. Kolağası Resneli Niyazi Bey’le Enver Bey (sonra Paşa), Sultan II. Abdülhamid’e karşı savaşmak üzere isyan edip dağa çıktılar: Ortalık karman-çorman oldu.
Ne yaptılarsa, siyaset allamesinin “idarî dehâ” olarak tescil ettiği Sultan II. Abdülhamid’i aşamadılar. Dönemin gazeteleri ile dini hassasiyetlerini kullanarak çeşitli dezenformasyonlarla Abdülhamid aleyhine yaptıkları propagandalar işe yaramadı.
“Diktatör” dediler tutmadı, “hırsız” dediler olmadı; nihayet “eli kanlı katil”anlamında “Kızıl Sultan” (Sultan le rouge) diye saldırdılar, “Ermeni patırtısı” çıkardılar, hatta defalarca suikast tertiplediler; yine deAbdülhamid Han’ın padişahlık ve halifelik sıfatlarından beslenen iradesini aşamadılar.
Ne var ki, “İngiliz oyunu” sınır tanımıyordu. Bu kez de ordu içindeki veMeclis-i Meb’usan’daki yandaşları vasıtasıyla “31 Mart Olayı”nı tezgâhladılar. Bu işi tezgâhlamak için İngiltere çok para saçtı.
31 Mart Olayı, Selanik (Hareket) Ordusu ve nihayet tahttan indirme oyunu…
Ne yazık ki “hâl fetvası” İngilizler tarafından değil, bizden birileri tarafından yazıldı, mühürlendi, imzalandı, “dindar” padişah “dinsizlik”le suçlanarak tahttan indirildi.
Türkiye üzerine İngiliz Projeleri (4)
Son güncelleme: 10 Ağustos 2016 06:42
Sultan II. Abdülhamid’i tahttan indirenler, İngiliz projeleri istikametinde, Osmanlı’yı ayakta tutan iç ve dış siyaset dengeleriyle oynadılar. Katolik ve Protestan kiliselerinin arasındaki ihtilaf giderilip kiliselerin birleşmesi sağlandı. Birleşince topyekûn Osmanlı’ya yüklendiler.
Bu süreçte Osmanlı, İngiltere ile müttefiklerinin kışkırtmaları sonucu patlayan isyanlarla ve savaşlarla boğuşa boğuşa, toprak ve nüfus kaybede kaybede küçüldü. İnsan kaynaklarını, para kaynaklarını, silâh kaynaklarını tüketti. Nihayet Batı (önce Rus çarlığı) alnımıza “Hasta Adam” damgasını vurup, son öldürücü darbeyi indirmek üzere, ordularını Çanakkale’ye yığdılar: Fakat olmadı: 250 bin şehit vererek Çanakkale Savaşı’nı kazandık.
Ardından Kut’ül-Amare Zaferi geldi...
Akılları durduran bu başarılarımız, İngiltere ile müttefiklerini birazcık sarstı, ama tümüyle durduramadı.
En sonunda Mondros Mütarekesi’ne dayanarak Osmanlı Başkenti’ni işgal ettiler... Fakat 20 yıla yakın zamandan beri cephelerde çelikleşen Osmanlı Ordusu’yla savaşmanın ne anlama geldiğini Çanakkale’de görmüşlerdi; bunu göze almak yerine taşeron kullanmayı tercih ettiler ve Yunanistan’ın İzmir’e çıkmasını sağladılar. Ne de olsa, maşa varken, ateşi elle tutmanın mantığı yoktu.
Yunan’ı çağırdılar. Ateşi ona tutturacaklardı, fakat Yunan’ın yalnız eli değil, yüreği de yandı...
Yunan Başbakanı Venizelos, kullanıldığını ancak Lozan’da fark edecek, niye mağlûp tarafta oturduğunu anlayamayacaktı: Zira İngiliz’in verdiği“destek” sözü üzerine İzmir’i işgal etmişti.
Milli Mücadele (bazıları buna “İstiklâl Savaşı” diyor, ancak istiklalini kaybetmemiş bir ülkenin “İstiklâl Savaşı” yapması mümkün değil) ve Lozan...
Galip mi, mağlup mu oturduğumuz belirsiz Lozan masası...
“Misak-ı Millî” yemininin bozulması, Batı Trakya, Ortadoğu, Filistin, Ege Adaları, Musul ve Kerkük’ün elden çıkması...
Saltanatın kaldırılması, Cumhuriyetin ilânı ve halifeliğin “ilga”sı...
Ve tuhaf bir tesadüf: Türkiye parlamentosu, hilafeti kaldırmadan, İngiliz parlamentosu Lozan Andlaşması’nı çeşitli bahaneler öne sürerek imzalamadı.
Andlaşma hilâfet kaldırıldıktan sadece üç gün sonra imzalandı: Gerçekten de tuhaf bir tesadüf!
Süreç içinde İsrail kuruldu, Balkanlar’daki topraklar elden çıktı, Arap âlemi paramparça edildi, petrol yataklarına el konuldu. Böylece İngiltere ve müttefikleri ilk büyük hedeflerine ulaşmış oluyorlardı.
Sıra en büyük hedefi vurmaya gelmişti: Müslümanların rahatça sömürülebilmesi için, bir türlü kontrol edemedikleri hilafetin artık kökünün kazınması gerekiyordu.
***
Şimdi sıkı durun: AK Parti kurulduğundan beri tarih “tekerrür” ediyor...
Önce Recep Tayyip Erdoğan’ın önünü kesmek istediler: Bir şiir yüzünden cezaevine attılar, “Muhtar bile olamaz” manşetleri çektiler. İftira kampanyaları yürüttüler...
Buna rağmen, ilk seçimde AK Parti iktidar (Abdullah Gül’ün kısa süren başbakanlığından sonra) Erdoğan başbakan oldu.
Dış güçler kartları yeniden kardılar ve “kapatma davası” açtırdılar. Erdoğan uzun süre bu tehdidin altında yaşama mücadelesi verirken, 28 Şubatçılar baskıları artırdılar. Özellikle başörtüsü ve imam hatiplere yoğunlaşıp Sayın Erdoğan’ı yıpratmaya çalıştılar.
Sonrasında 17-25 Aralık darbesi geldi. Milletin en hassas olduğu akçeli işlerden vurmaya çalıştılar. Tutturamayınca da “Gezi Olayı” patlak verdi cepheden taarruza geçtiler.
Sayın Erdoğan bu darbelerin merkezini kesinkes tespit etmişti: “Paralel yapı”... Bu yapı sadece sivil bürokraside etkin değil, askeriyede de etkindi. Ne pahasına olursa olsun ayıklamaya karar verince, biraz erken düğmeye basıldı.
İşin şakası yok: 15 Temmuz gecesi Cumhurbaşkanı’nın ve ailesinin hayatına kastedildi. Parlamento bombalandı. Ama millet bu darbenin başarıya ulaşmasını önledi.
Sultan II. Abdülhamid’i yıkan yöntemler, Allah’a hamdolsun ki, Tayyip Erdoğan’ı yıkamadı. Yoksa bugün bambaşka bir Türkiye manzarası olurdu.
Keçecizade Fuat Paşa’dan güncel dersler
Son güncelleme: 12 Ağustos 2016 06:43
Sultan Abdülaziz döneminin önder siyasetçilerinden biri olan Keçecizade Fuat Paşa (1814 İstanbul-1868 Nice), Keçecizade İzzet Molla’nın oğludur. Babası son derece nüktedan bir insan ve önemli bir şairdi.
Bir gün, İzzet Molla, Fenerli Rumlardan Hançerli Bey’in İslamiyet hakkındaki derin bilgisinden hayranlıkla söz ederken, cahil bir Müslüman, hayretler içinde sordu:
“Madem İslâmiyeti bu kadar iyi biliyor, neden hâlâ Müslüman olmuyor?”
“Bilmek”le “olmak” arasındaki farkı çözemeyen adama, İzzet Molla öfkeyle bakarak şu nefis cevabı verdi:
“Sen bu cehaletinle hâlâ neden Hıristiyan olmuyorsun?”
Keçecizade Fuat Paşa’nın nüktedanlığını ve şairliğini babasından aldığını söylerler: Zira son derece nüktedan bir şair, aynı zamanda hekim, din âlimi ve mütefekkirdir. İki kez sadrazamlık, beş kez dışişleri bakanlığı yapmıştır.
İstanbul sokaklarına parke taşları onun Sadrazamlığı döneminde döşenmeye başlanmış, ancak bu icraatı, her zaman olduğu gibi,“yolsuzluk” söylentilerini de beraberinde getirmiştir…
Bir gün Meclis’teki muhaliflerinden biri bunu söz konusu edip, “Sokaklara döşediğiniz bu taşları nereden buldunuz?” diye sorunca, Fuat Paşagülerek taşı gediğine koymuştur: “Bunlar, sizin gibi muhaliflerimizin bize attığı taşlardır!”
Siyasetçilerden uzun zamandır böyle zarif dokundurmalar duyamıyoruz.
***
Osmanlı insanı, inancını levhalara yazar ve evlerinin muhtelif yerlerine asardı. Bu levhaların en yaygını da kapı başına asılan ve “Allah korusun”anlamına gelen “Ya Hafız” levhasıydı…
Keçecizade Fuat Paşa, İngiliz elçisine İstanbul’u gezdirirken, hemen hemen her evin kapı başına asılmış bu levhaların ne anlama geldiğini sormuş, Fuat Paşa ise hiç teklemeden şu cevabı vermişti:
“Bunlar Osmanlı sigorta şirketlerinin levhalarıdır, ekselans!”
Günümüz siyasetçileri böyle hazırcevap değil maalesef.
***
Bir şiir meclisinde, Paşa’ya gerçek dostlarını sormuşlar:
“Şimdiki gerçek dostlarımın kimler olduğunu bilemem” diye cevap vermiş,“zira ikbaldeyim (iktidardayım), ikbalden düştüğümde arayıp soranlar gerçek dostlarımdır.”
Bu durum özellikle politikacılar için son derece geçerlidir.
***
İçinden geçtiğimiz karmakarışık günlerde, Keçecizade Fuat Paşa’nın III. Napolyon’a söyledikleri hiç aklımdan çıkmıyor.
Hikâye şu: Keçecizade Fuat Paşa, Sultan Abdülaziz’in meşhur Paris gezisine Dışişleri Bakanı olarak katılıyor…
Yarı resmi bir toplantıda Fransa İmparatoru III. Napolyon, Fuat Paşa’ya yaklaşıyor:
“Süveyş Kanalı açılmalı, Girit, Osmanlılardan alınıp Yunanistan’a verilmeli, Kudüs’teki kutsal yerlerden Katoliklere ait olanların yönetimi Fransızlarda olmalı”...
İmparator, Osmanlı Devleti’nin bunlara kolay kolay razı olmayacağını bildiği için de aba altından sopa gösteriyor:
“Zaten bu sorunlar sizin için büyük bir dert... Yorgun omuzlarınızdan bunları atıp hafifleyiniz...”
Buna karşılık Fuat Paşa gülümsüyor ve hiç istifini bozmadan cevap veriyor:
“Biz hâlâ çok güçlüyüz Haşmetmeab. Tehditlere boyun eğmeyiz.”
İmparator bir kahkahadan sonra:
“Yapmayın” diyor, “devletinizin ne kadar zayıfladığını bütün dünya biliyor.”
Yani “Sizi vururuz” demeye getiriyor.
Bu tehdit karşısında, Fuat Paşa’nın verdiği şu cevap tarihe geçiyor:
“Haşmetmeab, bendenize, başka bir devlet gösterebilir misiniz ki, üç yüz senedir, siz (yani dış devletler) dışarıdan, biz (yani hainler) içeriden devamlı tahribine direnebilmiş olsun! Evet, üç yüz senedir, siz dışarıdan, biz içeriden, Osmanlı’yı yıkamadık!”
Dışarıdaki oyun kuruculara da, içerideki işbirlikçilerine de ibret olsun! 15 Temmuz şahit ki, biz yıkılmayız!
Lozan’da imparatorluk verdik devlet aldık!
Son güncelleme: 04 Ekim 2016 07:15
Elimde olmayan bazı sebeplerden dolayı biraz uzayan tatilden döndüm hamdolsun. Döner dönmez de kendimi bir Lozan tartışmasının içinde buldum…
Birkaç gün önce yaptığı bir konuşmada, Sayın Cumhurbaşkanımız, öteden beni tartışılan Lozan Andlaşması konusuna değinmiş ve çarpıcı bir ifade kullanmıştı:
“Bize Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştılar”…
Sayın Cumhurbaşkanımıza göre, Lozan bir zafer değil, “Hem projenin gerisindeki silüetler, hem darbenin başarılı olması halinde eyleme geçirilecek plan itibariyle… 1912’den 1923’e kadar kısa sürede 5’te bire düşen topraklarımızdan geri kalanının işgali teşebbüsü”dür.
“1920’de bize Sevr’i gösterdiler, 1923’te Lozan’a razı ettiler… Şöyle bağırsan sesinin duyulacağı adaları biz Lozan’la verdik. Kıt’a sahanlığı ne olacak, havada ne olacak, karada ne olacak hâlâ bunun mücadelesini veriyoruz.
İşte bunun nedeni, o anlaşmada masaya oturanlar. O masaya oturanlar bunun hakkını veremediler, veremedikleri için onun sıkıntısını şimdi biz yaşıyoruz. Herhalde bu darbe (15 Temmuz darbesi) başarılı olsaydı, Sevr’i bile aratacak bir anlaşmayla karşımıza çıkacaklardı.”
İçinde Atatürk geçen hiçbir konunun hiçbir şekilde eleştirilmemesi, yalnızca tasdik ve tasvip edilerek alkışlanması gerektiğine inanan çevreler, alışageldikleri üzere yine ezberlerini boşalttılar: Büyük bir öfkeyle Sayın Cumhurbaşkanımıza karşı çıktılar, Lozan Andlaşması’nı göklere çıkardılar, “istiklâlimizin belgesi” türünden büyük lâflar ettiler, ancak takip edebildiğim kadarıyla, “akademik” değerde bir şey söyleyemediler.
Bunu hep yaparlar. Ne var ki, havai ve hayali olmaktan öteye geçemezler.Lozan tartışması devam edip gider. Çünkü bu konuda milli vicdan tatmin olmamıştır.
Lozan’a ilişkin ağır eleştiriler bugün başlamadı. Lozan sürecinde başladı ve devam ediyor.
Meselâ Atatürk’ün Başkanı bulunduğu Meclis’te İzmit Milletvekili olanSırrı Bey, Musul’un konferans dışı bırakılması üzerine, Meclis kürsüsünden şunları söylüyor:
“Lozan’da Misak-ı Milli’den feragat ettiler… Arazi meselesinin hiçbir noktası temin olunamadı ve binaenaleyh milletin senelerden beri etrafında dönüp dolaştığı ve âleme ilan edilen Misak-ı Milli çiğnendi, heba edildi, iptal edildi, battal edildi…” (Prof. Dr. Mustafa Budak, İdealden Gerçeğe, Misak-ı Milli’den Lozan’a Dış Politika, Küre Yayınları, İstanbul 2002, sayfa 383, 384).
Birinci Meclis’in Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey (ki bir süre sonra katledilmiştir) ise aynı kürsüden avazı çıktığı kadar bağırıyor:
“Mehmetçiğin süngüsü ile kazanılan muazzam zafer, Lozan’da heba edilmiştir!” (Ali Fuad Cebesoy’un Siyasi Hatıraları, İstanbul 1957, sayfa 281).
Milli Mücadele kahramanlarından Rauf Orbay inim inim inliyor:
“Misak-ı Milli yarım kaldı.”
Milli Mücadele’yi başlatıp yöneten Birinci Meclis’in Lozan’ı onaylaması zora girmişti. Mustafa Kemal ve arkadaşları bunun da çaresini buldular. Meclis feshedildi. Ama bu olay millete, “Meclis kendini feshetti” diye açıklandı.
İkinci Meclis, Mustafa Kemal’in onayladığı isimlerden oluşturuldu. Muhaliflerden tek bir kişi dahi aday gösterilmedi (Mehmed Âkif dâhil).
Dönemin “inkılâpçı” gazetecilerinden İsmail Habip Sevük, Mustafa Kemal’in “Kız gibi bir meclis yapacağım” dediğini aktarıyor. (İsmail Habip Sevük, Atatürk İçin, cild 1, sayfa 274).
Yani Lozan defteri hâlâ kapanmadı. Bu pranga hâlâ Türkiye’nin ayaklarına dolaşıyor. Korunması zor dağlık bölgelerden çizilen sınırlar yüzünden kaçakçılık ve terör tehdidi altında yaşıyoruz. Yunanistan’la Kıta Sahanlığı problemi ve Kıbrıs sorunu devam ediyor. Kısacası Türkiye’nin hareket kabiliyeti kısıtlanıyor.
Ezbere atılan “zafer” çığlıklarından gına geldi. Artık Lozan özgürce tartışılmalı ki, akla kara ortaya çıksın. Bu bakımdan Sayın Cumhurbaşkanımızhaklı.
Yarın, “Kız gibi” denen İkinci Meclis’teki tartışmalara bakalım.
İkinci Meclis’te bir Lozan değerlendirmesi
Son güncelleme: 05 Ekim 2016 07:17
İlginçtir: Büyük Millet Meclisi’nde (Birinci Meclis-Kurucu Meclis) Lozantartışmaları sürerken, İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Sir Rumbold 3 Nisan 1923 tarihinde hükümetine gönderdiği raporda, “Barış için çok istekli bulunan Mustafa Kemal, kendi programını destekleyen bir Meclis oluşturabilirse, barış şansı artacak” diyordu (Bilal Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1992-2005, cilt 5, sayfa 166-172).
Bu çerçevede Birinci Meclis lâğvedilip İkinci Meclis oluşturulmuş, tüm muhalifler Meclis dışı bırakılmış, yine de Mustafa Kemal’ın arzuladığı “Kız gibi” bir meclis olmamıştı (dünkü yazımız).
Meselâ Mersin Milletvekili Niyazi Bey’in (Ramazanoğlu) Lozan’da verilenlere şiddetle itirazı vardı. Uzun konuşmasında eleştirilerini özetledikten sonra, sözlerini şöyle tamamlıyordu:
“Bu muahedename (Lozan) bu şekli ile bence gayrikabili kabuldür (kabul edilmesi imkânsızdır). Hepinizin hissiyatı-na ve teessürlerine vâkıfım. Hepiniz de benim hissiyatıma iştirak edersiniz. Benimle hemhissiniz. Hemdertsiniz, ben teessürümün izalesini bu muahedenin tamamıyla reddinde buluyorum. Siz teessürünüzü ne şekilde iblâğ ederseniz edi-niz.”(TBMM Zabıt Ceridesi, İçtima 7, cild 1, 21 Ağustos 1339 (1923), sayfa 223 – 233).
“Efendiler!.. Önümüzde bir muahe-dename vardır. Zannediliyor mu ki bu Muahedename amali milliyemizi (milli emellerimizi) tamamen tatmin ediyor? Zannedili-yor mu ki, bu Muahedename Millî hudutlarımız dâhilinde bu devlete bir istiklâli tam veriyor?”
“Necib Bey (Mardin):Hayır, vermemiş-tir.”
“Niyazi Bey (Devamla): Herhangi bir şe-yi, herhangi bir eseri bütün fevaidi ve bütün mehaziri ile beraber tetkik edelim. Zannederim ki, arkadaşlarımızın bir kısmı sırf Muahedenamenin heyeti umumiyesiyle meşgul oldukların-dan ve Sevr projesiyle mukayese ettiklerinden dolayı fazla alkışlıyorlar (Ne garip bir tecelli: Bugün de Sevr’le mukayese edenler zafer naraları atıyor)…
“Esad Efendi (Menteşe): Antakya, Trakya kan ağlıyor…”
“Necib Bey (Mardin): Cenub hudutları ke-za…”
“Niyazi Bey (Devamla): Efendiler, Lozan Muahedenamesi şanlı büyük bir imparatorluğun hesabının tasfiyesini tazammun ediyor. Bu Muahedenamenin ahkâmı siyasiyesinde bizim Mısır ve Sudan’dan, Kıbrıs’tan, Adalardan, Trablusgarp’tan ve bütün kıta üzerindeki hukuku-muzdan, unvanlarımızdan feragat ettiğimizi ifade ediyor. Siz ki, efendiler! Bunlar için çok defa çırpındınız, siz ki Mısır için, Kıbrıs için kaç defalar didindiniz. Mısır dediniz, Kıbrıs de-diniz, dedeleriniz, atalarınız bunlar için ne ka-dar uğraştı. Efendiler! Yalnız bu kadar da de-ğil; Muahedename dünkü bir imparatorluğun tasfiyesini de ihtiva ediyor. Filistin’den–Musul hariç olmak üzere–Irak’tan, Suriye’den ve bü-tün Arabistan kıtasından el çekmemizi tazammun ediyor… Bizim de umde ittihaz ettiğimiz ve her gün yirmi defa tekrarladığımız, bağırdığımız, çağırdığımız, âle-me ilân ettiğimiz Misak-ı Millî’nin başlıca noktası bu değil miydi?.. Heyeti Murahhasa Reisi İsmet Paşa Hazretleri-ki, Fransa Hükümeti tarafından ahi-ren neşredilmiş bulunan “Sarı kitap”taki zabıt-namelerde mündemiçti-Birinci Lozan Konferansı’nın 23 Kânunusani 1923 tarihli Celsesinde bu-yurmamışlar mı idi ki, “Eski Osmanlı İmparatorluğu’nun herhangi bir kısmı üzerinde hiçbir devletin mandasını tanımıyoruz.” Halbuki efen-diler! Muahedenamenin 16’ncı maddesi beni dü-şündürüyor: “Türkiye işbu Muahedede musarrah hudutlar haricinde kâin bilcümle arazi üze-rinde ve bu araziye mütaallik işbu muahede ile üzerlerinde kendi hakkı hâkimiyeti tanınmış olan adalardan gayri cezireler üzerinde-ki bu arazi ve cezirelerin mukadderatı alâkadarlar tarafından tâyin edilmiş veya edilecektir- her ne mahiyette olursa olsun haiz olduğu bilcümle hukuk ve müstenidatından feragat ettiğini be-yan eyler. Ben, şimdiye kadar ilân ettiğimiz prensibe sadık kalarak, hak ve adalet düsturunda ısrar ederek diyorum ki, bu yanlıştır ve ka-tiyen kabul edemem. Bizden ayrılan memleket-ler kendi mukadderatını serbestçe kendi iradeleriyle tâyin edecektir.
Sonra efendiler; bu Muahedename bizden imparatorluğumuzun yalnız gayri Türk aksa-mının ayrıldığını göstermiyor. Bu Muahedename; bilhassa kemali teessürle söylerim ki, aynı zamanda oldukça mühim miktarda, öz Türk memleketlerinin de mukadderatını tehlikeye ilka ediyor…
“Bu muahedename bu şekli ile bence gayrikabili kabuldür… Ben teessürümün izalesini bu muahedenin tamamıyla reddinde buluyorum.”(TBMM Zabıt Ceridesi, İçtima 7, cild 1, 21 Ağustos 1339 (1923), sayfa 223 – 233).
Sayın Cumhurbaşkanımız da bunu söylemiyor mu?
Yarın inşallah daha şaşırtıcı bir şey söyleyeceğim…
Şükrü Kaya, Lozan’ı reddediyor!
Son güncelleme: 07 Ekim 2016 08:09
Biliyorsunuz Lozan Andlaşması’nı onaylamayacağı kesinlik kazanınca Birinci Meclis (Milli Mücadele’yi zafere taşıyan Kurucu Meclisimiz) “kendi kendisini lâğvetti” süsü verilen bir darbeyle ortadan kaldırılıp alelâcele seçime gidilmiş, Lozan’a itiraz eden hiçbir milletvekili aday gösterilmemiş, adaylar bir bir Mustafa Kemal tarafından belirlenmişti. Buna rağmen itirazların önü kesilemedi.
Şimdi olayın en şaşırtıcı yönüne geldik…
İkinci Meclis, 11 Ağustos 1923’te toplandı. Lozan Andlaşması bu tarihten 17 gün kadar önce imzalanmıştı (24 Temmuz 1923). Yani onca önemsenen ve “Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusu” sayılan andlaşma Meclis’in olmadığı bir zamanda onaylanmıştı.
Geriye Meclis’in tasdiki kalmıştı. O da 23 Ağustos’ta gerçekleşti. Lozan Andlaşması oya sunuldu. Meclis 334 milletvekilinden oluşuyordu. Bunlardan 227’si oylamaya katıldı, 107 milletvekili katılmadı. 213 kabul, 14 red oyu çıktı (Mustafa Taşyürek, Lozan’a Hayır Diyenler, İstanbul 1995, sayfa 372).
Üye tamsayısının üçte birinden fazlası ya oylamaya katılmayarak ya da olumsuz oy kullanarak antlaşmaya karşı çıkmıştı. Lozan’ı onaylamak üzere bizzat Mustafa Kemal tarafından atanmış milletvekillerinden oluşan İkinci Meclis’in bu kadar çok fire verilmesi, Lozan Andlaşması’nın bir “zafer”olmadığının açık göstergesidir.
Bu hususta başka kanıtlar da var. Atatürk’ün yakın çalışma arkadaşı olan ve tek parti döneminin en uzun süre İçişleri Bakanlığı yapma unvanına sahip bulunan Şükrü Kaya’nın konuşması bunlardan biridir ki, Lozan’a gönderilen heyeti kastederek, “Maatteessüf beklenilen neticeyi elde edemedi” demiştir.
“Şükrü Bey (Menteşe): Boğazlara hâkim olan yerlerde bâzı adalar vardır. Meselâ, bun-lardan bir kısmı İmroz ve Bozcaada’dır. Bunlar bize bâzı kuyut ve şurutla iade olunuyor. Fakat aynı derecede Boğazlara hâkim Semendirek, Limni vardır. Bunlar unutuluyor. Herkesin malûmudur ki,Boğazlara karşı olan tasallutlar, taarruzlar Limni, Mondros limanında ihzar olu-nur. Niçin bu memleketler, bu adalar Türkiye’ye iade olunmuyor? Benim fikrimce bu itibarla ve daha birçok itibarlarla Lozan Konferansı’nın doğurduğu bu Muahedename nâkıstır (eksiktir), nâtamamdır (noksandır)ve pek çok tehlikeli mevaddı (maddeler) havidir. Boğazlar-dan sonraMidilli, Sakız ve Sisam adaları vardır. Rica ederim benimle beraber tekrar haritayı göz önüne getiriniz. Bu adalar Anadolu’dan kopmuş güzel birer parçadır… Rica ederim bir kere daha haritaya bakınız. Bu ada-lar yabancı ellerde bulundukça bizim sahillerde yaşamak imkânı var mıdır? (Yok sesleri) Sa-hillerimizin temini asayişi için edeceğimiz mütevali fedakârlıklar bu adaların zabıt ve raptından daha ziyade güç olacaktır. Bugün bile Bo-ğazlardan tutunuz da İçel sahiline kadar İzmir, Menteşe, Çeşme, Kuşadası, Antalya sahilleri orada ihzar olunan çetelerle izac edilmektedir ve bugün sahildeki çiftlikler muattal bir halde kalmaktadır. Evet, görüyorsunuz ki, Muahedede bu adaların şöyle böyle gayriaskerî bir şekle konacağına dair bir kayıt vardır. Fakat efendi-ler! Bu kayıtlar haddizatında adaların ne mak-satla Yunanistan’a verildiğini bize ihbar eden bir işarettir. Adalar Anadolu’ya denizden gele-cek istilâ kuvvetlerini durduracak birer kale idi, tâbirimi mazur görünüz, ben bunlara birer sabit, donanma diyeceğim. Bu adalar sırf Ana-dolu’nun müdafaası için yaratılmıştır. Hâlbuki müdafaa ise en haklı, en meşru bir haktır. HâlbukiYunanistan’ın elindeki bu adalar, Anado-lu’ya vâki olacak, taarruzun, tasallutun, hücumun ilk karakollarıdır. Bu Muahede taarruz hakkını tesbit eden, meşru göstermek isteyen bir vesikadır. Muahedeye mâkuldür, münsiftir diyebilmek için bu adaları muhtar bir şekle sokmak icabederdi. O bile yapılmamıştır.
“Efen-diler! Yunanistan’a bahşedilen Sisam adasından aşağıya doğru gidecek olursak daha birtakım adalara tesadüf ederiz. Bunlar bizim vaktiyle Cezairi Bahrisefid vilâyetimizin birer cüzü fer-di idi. İtalya Muharebesinden sonra diplomasi lisanında bunlara 12 adalar diyorlar.Bunlar içerisinde Rodos gibi, Istanköy, Meyis gibi Anadolu’ya bitişik ve Türklerle meskûn kıymetli adalar vardır…
“Efendiler! Adaların Anadolu’ya olan müna-sebetini diğer adalarda söylemiştim. Bu ada-larda da o münasebat ve alâka maaziyadetin vardır. Bugün Kuşada’dan tutunuz da ta Mer-sin’e kadar bütün sahillerimiz bu adalarda toplanan iktisadî çetelerin mâruzu i’tisafı olmak-tadır. Harb senelerindeki gümrük varidatımıza sulh senelerimizdeki gümrük varidatımızı mukayese edecek olursak o hudutlarımızı bek-lemek için vücuda getirdiğimiz teşkilâtın bize neye malolduğu tezahür eder. Adalar, bence İtalyanların elinde Anadolu’ya doğru uyanacak bir isti’mar ve istismar siyasetinin bir mukaddemesidir. (…) Binaen-aleyh, bu tehlikeleri ben gözönünde tutarak bu Muahedeyi reddetmek mecburiyetindeyim.”(TBMM Zabıt Ceridesi, İçtima 7, cild 1, 21 Ağustos 1339 (1923), sayfa 236).
Yarın İzmir Milletvekili Mustafa Necati Bey’in değerlendirmesine bakalım…
..
Mustafa Kemal’ın yakın arkadaşı Mustafa Necati Bey’in Lozan eleştirileri
Son güncelleme: 08 Ekim 2016 07:26
Tweet
İzmir Milletvekili Mustafa Necati Bey, sıradan bir milletvekili değil,Mustafa Kemal’in hem fikirdaşı, hem yakın çalışma arkadaşıdır. Bayındırlık, Adalet ve Milli Eğitim Bakanlığı yapmıştır. Aynı zamanda da CHP’nin ideologlarındandır.
Buna rağmen, Lozan görüşmelerinde sözünü esirgememiş, İsmet Paşa’yı şiddetle eleştirmiş, andlaşmaya red oyu vereceğini açıklamıştır.
Sayın Cumhurbaşkanımız Lozan’ı hafiften eleştirince küplere binen CHP Genel Başkanı, Mustafa Necati Bey’in zehir zemberek eleştirilerine bakalım ne diyecek?
“Efendiler! Muahede nâtamamdır, katî de-ğildir (eksiktir, yetersizdir)… Çünkü bizden ayrılması im-kân dâhilinde olmayan Musul kıtası için heyet daha bir karar vermemiştir. Musul kıtası, Türk’tür ve ilelebet Türk kalacaktır!.. Musul kıtası da-imî surette Türklüğe merbuttur ve… Biz hiçbir vakitte hiçbir kuvvetle ayrılmayacağız ve bu Kürsii Muallâdân (yüksek kürsüden) tekrar arz ediyorum, ayrılmayacağız! (Alkışlar).”
“Efendiler! Bu Muahede nasıl oluyor da kabul ediliyor ve nasıl kabul edebiliriz? Efen-diler! Bu Muahedede eşhasın (şahısların) ve cemiyetlerin hukukuna da taarruz vardır… 58. maddede 1914 senesinde harb se-finelerine (gemilerine) mukabil terk edilen parayı bağışla-mış bulunuyoruz. Efendiler! Bu para kimin parasıdır? Bu para Türk Milletinin parasıdır, Türk kadınının, Türk çocuklarının gerdanından kopardığı elmaslarının parasıdır, Türklerin denizlerde gezdireceği donanmasının parasıdır. Bunu ne hakla terk ediyoruz?..”
“Sonra efendiler! Hicaz demiryolu var-dır; bu Hicaz demiryolu bütün Osmanlı İmparatorluğu’na mensup efradın ianeleriyle ya-pılmıştır… Nasıl olur da efradın ianesiyle yapılan bir müessese, şunun bunun eline terk olunabiliyor?..”
“Efendiler! Bu Muahedede kapitülâsyon ko-kusu vardır… Bilirsiniz ki, kapitülâsyon ecdadımızın ecnebilere bahşettiği bir lûtuftur. Vahidüttaraf (tek taraflı) bir mukaveledir. Bunu istediğimiz zaman kaldı-rabiliriz. Binaenaleyh, bu Muahedede bir kapi-tülâsyon kokusu kokması beni ürkütüyor, korkutuyor… Biz düveli ecnebiye tebeası gibi muamele gören Rumların zararlarını da tazmin etmeye mecbur kalıyoruz. Bu kapitülâsyon değil de nedir?..”
Ekonomik, siyasi, hukuki hükümleri yerden yere vurduktan sonra, şöyle devam ediyor:
“Efendiler!.. Muahedenin kalbleri karartan, gözleri yaşartan acı bir safhası var. Bu safha Muahedenin 59. maddesinde mukayyetdir (kayıtlıdır). Deniyor ki: Türkiye harbin temadisinden (devamından) ve onun netayicinden (sonucundan) mütevellit (doğan) Yunanistan’ın buhranı malîsini (ekonomik krizini) nazarı dikkate alarak tamirat meselesinde Yunanistan’a karşı her türlü metalibinden (tazminat talebinden) sureti katiyede feragat eder (kesin olarak vazgeçer).”
“Efendiler! Yerleri, yurtları yakılmış milyonlarca halkın hakkını cüretkârane bir surette bağışlayan bu Muahedenin bu maddesini yangın olan bir yerin Mebusu olmak itibariyle katiyen kabul edemem.”
“Efendiler! Düşmanların bilhassa Düveli Âkıdenin (İngiltere, Fransa gibi galip devletlerin) emri katîsiyle Akdeniz kıyılarına çıkan ve oradan Anadolu içerlerine kadar gelen Yunan ordusu, memleketin içerlerine gelmiş, harmanları yakmış, şehirleri yakmış, memlekette insan namına ne varsa kesmiş, doğramış bir câni sürüsüdür.”
“Efendiler! Doğrudan doğruya Düveli Müttefikanın (Müttefik Devletler) ve Düveli Âkıdenin emri katîsiyle hareket eden bu ordunun icraatından yalnız Yunanistan mesul değildir.O orduyu oraya sevkeden, o orduya emir verenler mesuldür (doğrudan İngiltere’yi kastediyor). Heyeti Murahhasamız Konferansta doğrudan doğruya onlara hitabedecekti ve Türk milletinin hakkını Düveli Âkıdeden isteyecekti; Yunanistan’dan değil (Bravo sesleri)… Sonra efendiler! Zarar ve ziyanın miktarı Heyeti Murahhasamızca 4 milyar altın Frank olarak tesbit edilmiştir. Bu dört milyar Frank hibe edilmiştir. Efendiler! Hiç olmazsa Yunanistan’ın parası yoksa efendiler bizden alıp götürdüğü mevaşinin (davar) aynen iadesini isteselerdi;bunlar küçük şeyler değildir. Elli, altmış milyon liralık bir şeydir. Bunu aynen istemek hakkımız değil midir? Bu istenmemiştir; istenmiş ise de verilmemiştir.”
“Sonra efendiler, babaları kesilmiş, valideleri kesilmiş evlâtların ah ve figanı kulaklarınıza gelmiyorsa, eğer efen-diler dul kalmış annelerin kalblerinden kopan ah ve figanları vicdanlarınızı sızlatmıyorsa, ev-leri yanmış, ocakları sönmüş eski ocakzadelerin feryadı ruhlarınıza kadar gelmiyorsa, bu mua-hedeyi kabul edebilirsiniz (TBMM Zabıt Ceridesi, içtima 8, cild 1, 22 Ağustos 1339 (1923), sayfa 246–249).
Sonunda kabul ettiler.
NOT: Bugün saat 14.00-18.00 arası Sultanbeyli Kitap Fuarı Nesil Yayınları’nda kitaplarımızı imzalayıp dostlarla muhabbet edeceğiz.
Türkiye Musul’a müdahale edebilir mi?
Son güncelleme: 10 Ekim 2016 07:15
Tweet
Bugün olanların ışığında Musul’u konuşuyorduk. Lozan’da konuyu çözemedik. BM’de çözemedik. Sonunda İngiltere ile baş başa kaldık…
Musul sorununun halli için İngilizlerle ilk kez 1924 yılında İstanbul’da Haliç Konferansı yapıldı. Bundan da bir sonuç çıkmadı. “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” derler ya, İngiltere bu taktiği uygulamış, Musul-Kerkük bir yana, bizden Hakkâri’yi de istemişti.
Tekrar Birleşmiş Milletler…Yüksek Adalet Divanı… Havanda su dövmeler… Derken sıfıra sıfır elde var sıfır.
Nihayet “ver kurtul” politikası yine devreye girdi ve 5 Haziran 1926’da Ankara’da imzalanan Antlaşma ile Musul elimizden çıktı.
Biz sağ, İngiltere selâmet! Milletlerin ağzı bir karış açık: “Türkler hiçbir şey almadan, bu kıymetli petrol yataklarını İngiltere’ye nasıl verir?”
Verdik, ama “hiçbir şey” almadan değil!Musul karşılığında İngiltere bize şapkasını verdi: 25 Kasım 1925’te “Şapka İnkılâbı” yapmıştık. Böylece şapkayı aldık, Musul’u verdik! Maksat, dostlar alışverişte görsün!
“Şapka” deyip geçmeyelim. Önemini, gelin, Atatürk’ün Adliye Vekili (Adalet Bakanı) Mahmut Esat’dan (Bozkurt) dinleyelim:
“Şapka giymek ne demek? Bütün ilerlemelerin başında bu mu gelir? Evet ve bunda hiç şüphe edilmemelidir… Şapka giymekle, ilerlemelere mâni olan bu kara engel söküldü, yıkıldı, yerin dibine geçirildi. Büyük yürüyüş yolları açıldı.”
Bir de hatıra naklediyor:
“Atatürk bir gün, lütfen, bu husustaki (şapka inkılâbı hususunda) fikrimi sormuşlardı. O sırada Musul işi, aleyhimize sonuçlandığı için, rahmetli hayli sıkıntılı idi.
“Şu cevabı vermek cesaretinde bulundum: ‘Şapka giymek, bu millet hesabına bir Musul fethinden üstündür!’
“Atatürk hafifçe gülümsedi ve başını bir kaç defa eğerek beni taltif etti.”(Mahmut Esat Bozkurt. Atatürk İhtilâli, s.154-155).
Geçelim…
Peki Musul-Kerkük konusunda bizim açımızdan her şey bitti, geçti gitti mi? Hayır. Kimse üzerinde durmuyor, ama 5 Haziran 1926 tarihli Ankara Antlaşması, Türkiye’ye “şartlı müdahale” hakkı tanıyor.
Yani Türkiye, Musul’a müdahale edebilir.
Ancak bu hakkın kullanılabilmesi için, Irak’ın toprak bütünlüğünün ortadan kalkmış olması lâzım.
Irak’ın bugünkü görüntüsünde bir “bütünlük” var mı? Yok. Bir bölümü Amerika’nın, bir bölümü DAEŞ’in, bir bölümü başka bazı unsurların ve devletlerin işgali altında…
Pek kimse dillendirmese de Irak paramparça!..
Toprak bütünlüğü yok…
Her taraf terörize olmuş, yer yer illegal oluşumların kontrolüne geçmiş…
Irak Hükümet Başkanı Amerika’nın genel valisi, Irak Parlamentosu Newyork Şehir Meclisi gibi davranıyor. Ortada “bağımsız devlet” denecek bir şey kalmamış…
Yani her şey karman-çorman…
Tam bir kaos durumu sözkonusu. Bu durumda Türkiye, Musul ve Kerkük’e müdahale hakkını gündeme getirebilir. Başika’daki varlığını da Ankara Antlaşmasına dayandırabilir.
Zira o tablo oluşmuştur.
Türk Dışişleri, antlaşmaları bir daha okumalı ve buna göre pozisyon almalıdır.
Zaten Musul ve Kerkük Misak-i Milli sınırları içindedir. Mustafa Kemal Paşa, 1923 yılında yaptığı konuşmada bölgedeki Misak-i Milli sınırlarını tarif etmiştir:
“Bu hudut İskenderun Körfezi’nin güneyinden, Antakya’dan, Halep ile Katma İstasyonu arasında Carablus Köprüsü’nün güneyinde Fırat Nehri’ne ulaşır. Oradan Deyrizor’a iner, oradan doğuya uzatılarak Musul, Kerkük ve Süleymaniye’yi içine alır.”
Peki de niçin bırakmıştır?
Tarih yakamızı bırakmıyor
Son güncelleme: 11 Ekim 2016 07:15
Tweet
Irak parlamentosu, Musul yakınlarındaki Başika’ya konuşlanmış askerlerimizi “işgalci” olarak niteledi ve geri çekmemiz için nota verdi... Türkiye karşı bir nota ile mukabele etti. ABD Irak’ı destekleyen bir açıklama yaptı. Durum gergin…
Çatışmanın merkezinde Musul var. Musul, DAEŞ denen terör örgütünün işgali altında bir Irak toprağı. “Bize ne?” diyemiyoruz. Tarih buna izin vermiyor.
Gördüğünüz gibi, biz Musul’u terk ettik, ama Musul bizi terk etmiyor. Meşhur Yunanlı tarihçi Thucydides’in (M.Ö.460-404), tarihi “sürekli bir başlangıç” olarak tarif etmesinin hikmeti de böylece ortaya çıkmış oluyor.
Bazılarının “büyük zafer” dediği Lozan’da verdik biz Musul’u. Tamı tamına orada vermedik de, “verme” süreci orada başladı.
“Komisyona havale” eder gibi, Türklerle meskün bölgeyi Cemiyet-i Akvam’a (Birleşmiş Milletler) havale ediverdik. Tabii bu İngiliz baskısıyla oldu. Bu yüzden İsmet Paşa, “Ne istedilerse verdik” diyecektir.
Oysa İngiltere, yine bir “Alicengiz oyunu” oynamış, Mondros Mütareke’si imzalandıktan birkaç gün sonra Musul’u işgal etmişti. Oysa antlaşmaya göre, herkes elinde tuttuğu bölgeye sahip olacaktı.
İşgalin gerekçesi de ilginçti: Güya “Musul ve Zaho’da sivil Hıristiyanlar topluca öldürülüyor”du. Bu yalan, işgale zemin hazırlamak için, bizzat İngiliz General Marshall tarafından uydurulmuştu.
Musul’u savunan komutanımız Ali İhsan Paşa (Sabis), İngiliz baskılarına karşı çok direndi. Musul’u teslim etmeye yanaşmadı. Ne var ki, o sırada Suriye cephesini savunmakla görevli olan Mustafa Kemal komutasındaki Yıldırım Orduları, İngiliz kuvvetleri karşısında tutunamayarak Adana’ya kadar çekilmiş, demiryolu ikmal hatları kesilmiş, Ali İhsan Paşa Musul’da mahsur kalmıştı. Ağlayarak Musul’u terk edip Nusaybin’e çekildi. Musul bir İngiliz yalanına kurban gitti.
Türk Murahhas Heyeti, Lozan’da ısrarla bunu dillendirdi: Musul ve Kerkük’ün (Süleymaniye’de Musul Vilayeti’ne bağlıydı) Misak-ı Millî sınırları içerisinde yer aldığını söyleyerek Türkiye’ye bırakılmasını istedi, ne var ki müttefikler kendilerini galip, bizi ise mağlup sayıyorlardı: İsteklerimiz bir kulaklarından girdi, diğer kulaklarından çıktı.
İsmet Paşa başkanlığındaki Türk Murahhas Heyeti, Avrupa’nın en kurt politikacıları karşısında fazla bir varlık gösteremedi. Musul’u direkt İngiltere’ye bağışlamak yerine, Birleşmiş Milletler’e havale etmeyi dahi başarı saydılar.
Birleşmiş Milletler dün de bugünkü yapısındaydı: İngiltere’nın isteği doğrultusunda karar verip, “Aranızda halledin” deyiverdiler.
Lozan dönüşü, Türkiye, “zafer” çığlıklarıyla inliyordu. Kazanılmamış zaferin mimarı İsmet Paşa hakkında efsaneler uyduruluyor, hatta bir ara öfkelenen İsmet Paşa’nın yumruğunu masaya çaktığı, bu şiddetli darbe sonunda masanın param parça olduğu anlatılıyordu (yıllar sonra İsviçre, Lozan masanını Türkiye’ye verdi, ama masa sapa sağlamdı).
Sözün tam manasıyla bir “algı operasyonu”-ki hâlâ devam ediyor-uygulanıyordu. Misak-ı Milli sınırları tarumar olmuş, Lozan’a kadar hukuken bizim olan Batum, Batı Trakya, Ege Adaları, Trablusgarp (bugünkü Libya), Tunus, Kıbrıs, Musul ve Kerkük elimizden çıkmış, ne istenmişse verilmiş, üstüne üstlük Suriye ve Irak sınırlarımız da korunması fevkalâde zor olan dağlık bölgelerden geçirilmişti. Buna rağmen ne hikmetse “büyük bir zafer” kazanılmıştı: Lozan Zaferi!
Bu zaferin biri “Ebedî”, diğeri “Millî” iki kahramanı vardı: Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa… Gerisi teferruattı. Her iki paşa öve öve göklere çıkarılacak, ders kitapları övgü şiirleriyle doldurulacaktı.
“İnönü’dür yurdun temel taşı/ O ulusumun başı,
“O bize can yoldaşı/ Şanlı İsmet İnönü!
“Atatürk’ün eşidir/ Dünyanın güneşidir/
“Türklüğün ateşidir/ Şanlı İsmet İnönü”…
Ne var ki, gün gelecek, Lozan ayaklarımıza dolaşacak, Musul yakamıza yapışacak, “Siz beni terk etseniz de ben sizi terk etmem” diyecektir.
Dikkat ederseniz, bugün yaşadığımız problemlerin bir bölümü Musul-Kerkük, bir bölümü Kıbrıs, bir bölümü Filistin-Gazze, Batı Trakya eksenlidir.Tarihin takibinden kurtulamıyoruz.
Peki, Musul üzerine hiçbir müdahale hakkımız yok mu?
Var. Onu da yarın konuşalım
.
Güdümlü “Hoca”lar ülkeye zarar verir!..
Son güncelleme: 12 Ekim 2016 07:16
Tweet
1220 yılıydı. Cengiz Han dünyanın en en kanlı ordusuyla Buhara önlerine gelmiş, teslim olmaları halinde canlarına ve mallarına dokunmayacağını, aksi takdirde işkenceyle öldürüleceklerini bildirmişti.
Şehir halkı kararsızdı. Tartışmalar uzayıp giderken, Cengiz Han’dan bir heyet geldi. Karluk Hükümdarı Arslan Han,Almalık Hükümdarı Sugna Tekin, dönemin meşhur din âlimlerden Cafer Hoca ve İmam Hacip’ten oluşan bu heyet, Buhara’nın barışla teslim edilmesi halinde kimsenin kılına zarar gelmeyeceğine dair yemin ettiler.
Arslan Han söze girdi:
“Silahlarınızı bırakın, kapıları açın. Cengiz Han savaşarak girdiği yeri harabezara çevirir. Bu deliliği yapmayın. Nasılsa ordularına karşı fazla dayanamazsınız. Bakın büyük hocalarımız da yanımızda, onlar adına da konuşuyorum, kendinize ve şehrinize yazık etmeyin.”
Cafer Hoca ile İmam Hacip başlarını öne doğru sallayarak söylenenleri tasdik ettiler.
Sonra Cafer Hoca söz aldı. Dini misaller vererek, kıssalar anlatarak teslim olmalarının dini açıdan en hayırlısı olduğunu belirtti…
İmam Hacıp aynı mealde başka dini referanslar zikretti.
Buhara eşrafı iyice ikna olmuş, “Ecdat yadigârı, İslâm medeniyetinin göz bebeği, ilim-irfan yuvası Buhara’yı putperest Cengiz’e teslim etmek, uhrevî mes’uliyeti muciptir; kanımızın son damlasına kadar mukavemet etmeliyiz” diyenler azınlıkta kalmıştı.
Küçük tereddütler de İmam Hacip’in şu mealde sözleriyle giderildi:
“Cengiz Han bizi dinler. Biz de sizin gibi Müslümanız. Üstelik din âlimiyiz. Size şefaat ederiz. Endişelenmeyin.”
Söyleyeceklerini söyledikten sonra çekip gittiler.
Şehir meclisi şaşkındı. İkilemde kalmışlardı. Ama bir karar vermeleri lâzımdı: Ya teslim olacaklar yahut çarpışacaklardı. Üçüncü ihtimal yoktu.
Tartışma uzadı gitti. Kimisi teslim olmak taraftarıydı, kimisi de ne olursa olsun savaşılmasını istiyordu: “Cengiz Han zalimdir, zalimin merhametine sığınamayız” diyorlardı.
“Bize gelen dindaşlarımızı duymamış gibi konuşuyorsun. Cengiz Han zalim olsa bile bizimkiler onu engeller. Elçi olarak gelenleri gördük: Bizimle namaz kıldılar, dua ettiler, Kur’an okudular. Onlar da Müslüman, biz de. Elbette bizi korurlar. Dindaşlarını ezdirecek değiller ya!..”
“Madem o kadar iyi Müslümandırlar, neden bir İslâm düşmanının yanındalar?”
Cevap hazırdı: “Sorduk cevap verdiler ya: Müslümanlara zarar vermemesi için yanında bulunuyorlarmış. Ne faciaları önlemişler. Onlar bizi korur.”
Sonunda teslim kararı çıktı, şehir kapıları açıldı…
Cengiz Han şehre girdi. Askerlerini meydanda topladı ve bas bas bağırmaya başladı:
“Camileri, kütüphaneleri yakın! Kitapları ırmağa atın. Direnmeye çalışan herkesi canlı canlı gömün!”
Tırtıllı kahkahaları şehrin öbür ucundan duyuluyordu.
Arslan Han daha fazla dayanamadı:
“Ama, Büyük Kaan, Müslümanları kesmeyeceğinize dair söz vermiştiniz!..”
Cengiz Han’ın delici bakışları gözlerine mıhlanınca, susmak zorunda kaldı. O susunca, Cengiz Han tırtıllı bir kahkaha daha attı:
“Hayrola Arslan Han, Müslümanlığını mı hatırladın? Sözümde durmadığımı kimse iddia edemez. Müslümanları öldürmeyeceğim demedim, sadece kesmeyeceğim dedim, nitekim kesmiyorum; diri diri toprağa gömdürüyorum. Camileri, kütüphaneleri yıkmayacağım dedim; yıkmıyorum, sadece yakıyorum.”
Ve herkese ibret olması gereken, son sözünü söyledi:
“Kendi ikbalini dininden daha çok seven insana güvenilmez! Buharalılar kendini bana satmış hanlarla hocalara güvendikleri için belalarını buldular. Onları ben değil, senin gibiler yok ediyor!”
Kendi döneminde “ilmin kıblesi” sayılan Buhara camileri, türbeleri, kütüphaneleriyle birlikte yanıyor, Cengiz Han’a destek veren Müslüman hükümdarlarla hocalar gözlerini kapatıp susuyorlardı.
“Hoca” hür imanlı, özgür vicdanlı olmalı!
Avrupa’nın “biz” ve “ötekiler” algısı
Son güncelleme: 17 Ekim 2016 07:20
Tweet
Hz. Ali’nin gelmiş geçmiş ve gelecek bütün Müslümanları bağlayan şöyle muhteşem bir sözü var: “İnsanlar ya dinde kardeşiniz ya da insanlıkta eşinizdir”…
Yani, Müslüman Müslümana ‘kardeş’ gözüyle bakıp sevgi beslerken, diğer inanç sahiplerini ‘türdeş” bilip saygı duyacak…
Selçuklu-Osmanlı terkibinin insana bakışı, işte tam da bu bakıştır… Bu sayede, fethettikleri beldelerde “kalıcı” olmayı başarmışlar, “ötekiler” tarafından sevilip benimsenmişler, girdikleri yerde en az ikiyüz sene kalmışlardır.
Kılıçla fethedebilirsiniz, ama kılıç zoruyla yönetemezsiniz: Fetihten hemen sonra “adâlet”in, şefkatin, merhametin devreye girmesi, orada “olanlar”la “gelenler”in hukuk önünde eşitlenmesi “kalıcı” olmanın en önemli şartıdır.
Batı’da böyle bir anlayış yoktur: “Kalmak” için gelmişlerse, katliam yaparlar (Kızılderili katliamı gibi), yalnızca “sömürmek” üzere gelmişlerse, “vahşet” ve “dehşet” operasyonları yaparlar. Her türlü “işkence” metodunu kullanarak ya yıldırırlar ya da girdikleri bölgedeki yerli halkı birbirlerine kırdırırlar…
“Dün” denebilecek kadar yakın bir tarihte (1994) Ruanda da olduğu gibi…
Yıl 1890… Avrupa’nın büyükleri o yıl Brüksel’de toplandılar ve sömürgeleri paylaştılar (Brüksel Konferansı). Ruanda, Almanya’nın payına düştü, oysa bölgede hemen hemen hiç Alman yoktu.
Almanya, doğal kayraklar açısından fakir bir bölgenin kendi idaresine bırakılmasına o kadar öfkelendi ki, 1907’ye kadar ülkeye bir idareci bile göndermedi.
Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkınca da Ruanda yönetimi küçücük Belçika’ya devredildi. Belçika istekle bölgeye gitti. Çünkü o tarihe kadar kahve Avrupa’nın vazgeçilmez içkisi olmuştu. Ruanda’da ise bol kahve vardı. Ancak Ruandalılar zaruri ihtiyaçları dışında çalışmaya alışkın değillerdi. Bu yüzden tarlalar verimsizdi.
Belçika derhal bu işe el attı. Ruandalılara kahve tarlalarında çalışma zorunluluğu getirdi: Çalışmak istemeyenler kırbaçla cezalandırılacaktı. Yüzbinlerce Ruandalı kırbaç altına yatırıldı. Buna rağmen çalışmayanlar daha ağır cezalara çarptırıldı. Belçika hesabına çalışmamanın idama kadar yolu vardı. Dünyanın gözlerinin önünde binlerce Ruandalı idam edildi.
Belçika’nın Ruanda’daki varlığı sorgulanmaya başlanınca da iç savaş çıkardı. O zamana kadar sorunsuz yaşayan Hutu’larla (ki nüfusun yüzde 90’nıydı) Tutsiler (yüzde 9; yüzde 1 de Pigmeler) arasına “ırkçı fitne” soktular. İnanç, kültür, dil, gelenek-görenek açısından birbirlerinden çok farklı olmayan kabile mensuplarına “ırkçı ayrım” uyguladılar. Ortak noktalarını yok saydılar. Farklı kimlikler vererek ayrışmaları kullandılar. Azınlıkta kalan Tutsilere devlet kapılarını sonuna kadar açtılar. Sağlıktan eğitime kadar bir sürü ayrıcalık tanıdılar.
Birbirlerine son derece benzeyen insanları birbirinden ayırmak için akıl almaz kriterler kullandılar: Tutsilerin daha ince yapılı ve narin bir görünüşe sahip oldukları iddia edildi. Boyca uzun olanlar Tutsi sayıldı. Biraz varlıklı aileler de Tutsi olarak kayda geçirildi.
Belçika’nın Tutsileri destekleme politikası 1950’ye kadar sürdü. Bu tarihte Tutsileri bırakıp Hutuları desteklemeye başladı. İki kabile çoktan birbirlerine düşman hale gelmişlerdi.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Ruanda yönetimi Birleşmiş Milletler’e bırakıldı. Yapılan seçimleri Hutu Özgürlük Hareketi kazandı. O günden itibaren, Belçikalıların da desteğiyle, eski yönetimin uzantısı sayılan Tutsilere karşı harekete geçildi. Dünyanın ve Birleşmiş Milletler’in gözlerinin önünde “Tutsi avı” başladı. Aralıklarla yıllarca sürdü. BM ilgilenir gibi yaptı, bir ara “Barış Gücü” de gönderdi, ama masraflarını kimin karşılayacağı sorun olduğundan geri çekti.
Sonuç olarak 800.000 Tutsi ve Hutu katledildi. Yüzbinlerce Tutsi de canını kurtarmak için komşu ülkelere (Tanzanya ve Uganda) göç etti (şimdi de Suriyeliler göçte).
1964 ve daha sonra 1974’teki “Pogrom” adı verilen olaylarda katliamlar tekrarlandı. Birçok Tutsi ya öldürüldü ya da sürüldü. Parlamento başta olmak üzere tüm kurum ve kuruluşlardaki eğitimli Tutsiler işten çıkarılıp göçe zorlandı.
İşte size Avrupa’nın “öteki insan”a bakış açısını çapıcı biçimde gösteren bir örnek… “Müslümanların ölümüyle ilgilenmiyorlar” diye hâlâ yakınacak mıyız?
Artık 6 Nisan 1994 katliamına gelebiliriz. Ama yarın inşallah…
Dehşet ve vahşet günü
Son güncelleme: 18 Ekim 2016 07:21
Tweet
6 Nisan 1994 Ruanda’nın “en kara günü”ydü: Devlet radyosundan yapılan katliam çağrısı üzerine Hutular Kabilesi ırkçıları sokağa döküldüler.
Önceden belirlenmiş mekânlara girdiler. Yüksek makam sahibi ve eğitimli olanlardan başlayıp bütün Tutsileri palalarla kesmeye, başlarını taşlarla eze eze katletmeye başladılar.
Bu öylesine zor bir ölüm şekliydi ki, varlıklı Tutsiler, kurşunla öldürülmek için katillerine rüşvet veriyorlardı.
Vahşet kol geziyor ve bu katliam, daha önce bölgeye sevk edilen Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerlerinin gözlerinin önünde yapılıyordu.
Benzer bir katliam yıllar sonra yine Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerlerinin “güvenli bölge” ilân ettiği Srebrenitsa’da (Bosna-Hersek) 1995’te gerçekleşecek, binlerce Boşnak sivil, Sırplı General Ratko Mladiç komutasındaki Bosna Sırp ordusu tarafından öldürülecekti.
Batı aynı Batı idi ve “öteki”lerin, (Batılı kafanın “öteki”si, zenci, Kızılderili, sarı, çekik gözlü, Hintli, Müslüman gibi, kendilerinden olmayanları ifade eder) ölmesiyle pek ilgilenmiyordu.
Konuya dönelim…
Tam gün ev ev, sokak sokak dolaşıp, tıpatıp kendilerine benzediği halde vaktiyle Belçika’nın dayattığı suni ayrılıklar sebebiyle Tutsileri kesmekten iyice yorulan Hutular, yakaladıkları Tutsilerin kaçmalarını engellemek için aşil tendonlarını (ayak topuğuna kadar inen baldır kasları) kestiler.
Hükumet olaylara müdahale etmiyor, aksine katliamcıların sırtını sıvazlıyordu. Dünya ise başını çevirmiş, üç maymunları oynuyordu: “Görmedim, duymadım, bilmiyorum”!
Bu katliam sırasında Ruanda’da 2.500 civarında BM askeri vardı. BM komutanı olacakları önceden tahmin etmiş ve önce Genel Sekreterliğe uyarıda bulunmuştu. Ama bir işe yaramamıştı. Hatta olaylarda 10 Belçika askerinin öldüğü bahane edilerek BM, Barış Gücü’nün asker sayısını 240’a düşürmüştü. BM sadece Avrupalı öldüğü zaman tepki gösteriyordu. “Ötekiler”, ölümü çoktan hak etmişlerdi!
O kadar çok insan öldürüldü ki, Kagere Nehri’nden bir günde altmış bin insanın cesedi kıyıya vurdu. Ülkede ceset koyacak yer kalmadı.
Cesetleri yemek için vahşi hayvanlar şehre indi. Devlet radyosu hâlâ “Böcekleri öldürün!” anonsu yapıyordu. Her yeri iğrenç bir koku sarmıştı.
ABD ile Fransa’nın, 1948’de yapılan bir andlaşmaya göre, soykırım yaşanan bölgelere müdahale hakları vardı, ama kıllarını kıpırdatmıyorlar, üstelik BM’yi de çalıştırmıyorlardı. “Ölen ölür kalan sağlar bizimdir” anlayışı için sadece seyrediyorlardı (Suriye’yi seyrettikleri gibi)… Müdahale etmek zorunda kalmamak için de “soykırım” ifadesini kullanmaktan ısrarla kaçınıyorlardı (Mısır’daki askeri darbeye de aynı sebepten “darbe” dememişlerdi)…
Ölü sayısı 600 bine çıkınca ve Batı’dan tümüyle umut kesilince, Ruanda Yurtseverler Birliği mücadeleye karar verdi. Tutsileri kurtarmak için tekrar silahlandı. Tutsiler böylece karşı koymaya başladılar. Hatta katliamcıları geri püskürttüler. Başarıya ulaşmalarına ramak kalmıştı: Tam bu sırada Fransa devreye girdi. Tutsiler katledilirken susan Fransa birden bire bağırmaya başladı: “Ruanda’da katliam var!”
Güya katliamı durduracaklardı. Aslında ise durdurmak istedikleri Tutsilerdi. Hutulara silâh yardımına başladılar. Yetmez gibi ülkenin batısına asker indirip kontrollerine aldılar. Böylece Hutular Fransa koruması altında katliamlarını sürdürmeye devam ettiler.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, katliamın başladığı 6 Nisan tarihinden 2 ay kadar sonra, nihayet Ruanda’da katliam yaşandığını kabul etti. Ama çoktan iş işten geçmiş, Ruanda “Ölüler Devleti”ne dönmüştü.
Sonunda başkent yağmalandı. Hükümet kaçtı. Ülke 1999 yılındaki seçimlere kadar hükümetsiz kaldı. Bilanço korkunçtu: 100 gün içinde Tutsiler ve bazı ılımlı Hutulardan oluşan yaklaşık 800 bin ila bir milyon sivil ölmüştü.
500 bin kadına tecavüz edilmişti (bu tecavüzlerden daha sonra 20 bin kadar çocuk dünyaya geldi)…
75 bin çocuk öksüz kalmıştı… İç savaş 1992’ye kadar sürecek, binlerce insan daha ölecekti, ama Avrupa açısından “önemli” bulunmayacak, Fransa eski Cumhurbaşkanı François Mitterrand,“O ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil” (Le Figaro, 12 Ocak 1998) diyerek kendi açısından konuyu kapatacaktı. Ölen ve öldüren “öteki” olunca sorun yok demekti!
Batı’nın “İnsanat Bahçeleri” ve Ota Benga
Son güncelleme: 24 Ekim 2016 07:15
Tweet
1800’lü yılların sonlarında Avrupa’nın muhtelif merkezlerinde “Hayvanat Bahçeleri”ne benzeyen “İnsanat Bahçeleri” kurulduğunu, buralarda Avrupalılardan “farklı” görünümlü Aborjinlerin, Afrikalıların, Kızılderililerin, kamburların, kısa boyluların, siyahların, keskin dişlilerin, topalların, çok zayıf ya da çok şişmanların, cücelerin, aşırı kıllıların sergilendiğini önceki gün yazmıştım…
“Beyaz Adam”lar para ödeyerek “İnsanat Bahçeleri”ne giriyor, kendisinden “farklı” insanları büyük bir sevk ve aşağılama ile izliyordu.
Onların ne hissettiği kimsenin umurunda değildi. Acımasız Avrupa insanı, her zamanki gibi, başka insanların acılarını eğlenceye dönüştürmüş, keyfine bakıyordu.
O kadar ki, 1889’da Paris’te yarı çıplak bir hâlde teşhir edilen çoğunluğu Afrikalı 400 zavallıyı, 18 milyon Avrupalı ziyaret etmişti.
Ödedikleri para ise hatırı sayılır miktardaydı. Yalnız yiyecek-içecek verilmesi yasaktı. Çünkü alışık olmadıkları yiyecek-içecek yüzünden “sermaye”leri hasta olabilir, bu yüzden patron zarara uğrayabilirdi.
Vicdan tefessüh edince insan hayvandan aşağı düşer!
Bu iş Avrupa’da o kadar tuttu ve o kadar para kazandırdı ki, kısa bir süre sonra Kuzey Amerika’da da “İnsanat bahçeleri” açılmaya başlandı.
Teşhir edilenAfrikalılar arasında Ota Benga isimli 23 yaşında bir delikanlı da vardı ki, sözün tam mânasıyla “Acıların Çocuğu” idi…
Ota Benga (yerel dilde “dost” anlamına gelen bir isim) Kongo’da pigme (cüce denebilecek kadar kısa boylu zencilere “pigme” deniyor) bir kabilede yaşıyordu.
Evliydi ve iki de çocuğu vardı. Onlara yiyecek bir şeyler getirme umuduyla bir gün ava çıkmış,avdan döndüğünde ise karısının ve 2 çocuğunun cesediyle karşılaşmıştı.
Kabilesi Amerikalı insan avcıları tarafından basılmış, çoluk çocuk katledilmişti. Fakat acısını yaşamaya bile bırakmadılar. Üzerine çullanıp yakaladılar.
Bu vahşetin mimarları (Amerikalılar) ellerinde alışveriş listesine benzeyen bir liste ile köye gelmişlerdi. Listede patronun istediği insan tipleri kayıtlıydı:
“1 adet pigme şefi, 1 adet Şef eşi, 1 adet yetişkin erkek, 1 adet yetişkin kadın, 1 adet evlenmemiş genç kız, 2 adet çocuk, 1 adet kadın rahip, 1 adet erkek rahip veya tıp doktoru (mümkünse yaşlı).
“Not: Bu sayılanların hepsi pigme (yani zenci ve cüce) olacak.”
İşte bu listedeki “yetişkin erkek” açığını Ota Benga dolduracaktı. 1904’te Amerika’ya götürüldü. Ota Benga sivri uçlu dişleriyle hepsinden farklıydı. Bu özelliği sayesinde büyük ilgi gördü, iyi para kazandırdı, ancak çok da hırpalandı.
1906’da Bronx Hayvanat Bahçesi’ne nakledildi. Maymun ve orangutanlarla aynı kafese kapatıldı. Maymunlar ve orangutanlarla kapatıldığı kafeste, onlarla oynamaya zorlanıyor, gülmesi istendiği halde içinden gülmek gelmeyince kırbaçlanıyor, işkence ediliyordu.
Ziyaretçiler, Ota Benga’yı görmek için 25 sent ödüyorlardı. Onu gülerken görmenin tarifesi ise 5 sent daha zamlıydı. İşte bu yüzden sürekli olarak gülmeye zorlanıyordu.
Kapatıldığı kafesinin önüne, tıpkı hayvanat bahçelerinde olduğu gibi, şu bilgiler yer alıyordu…
“Adı: Ota Benga,
Türü: Afrika Pigmesi,
Yaş: 23,
Boy: 1.49 metre,
Ağırlık: 46 kilogram,
Kasai Nehri, Kongo Özgür Devleti, Güney Orta Afrika’dan Dr. Samuel P. Verner tarafından getirildi.”
Bir de not yer almıştı: “Eylül boyunca her öğleden sonra sergilenecektir.”
Kimi baskılar sebebiyle Ota Benga bir süre sonra serbest bırakıldı. Fakat o kadar aşağılanmış ve hırpalanmıştı ki, daha fazla dayanamadı,1916’da kalbine ateş ederek intihar etti.
Avrupa’da “İnsanat Bahçeleri” II. Dünya Savaşı’na kadar tüm acımasızlığıyla sürdü. Ancak savaş sonrasında azala azala bitti.
Son “İnsanat Bahçesi” bugün bize “demokrasi” dersi vermeye kalkışan Belçika’da 1958 yılında kapandı.
Utanmayı bilene, bunun utancı kıyamete kadar yeter!
Bizim Musul’u kim verdi?
Son güncelleme: 25 Ekim 2016 07:15
Tweet
“Musul’u Atatürk vermedi, zaten verilmişti” diyenler, ezberletilmiş çaresizliklerini seslendirmiş oluyorlar.
Bal gibi de Atatürk verdi…
Bu konuda imkânsızlıklar ileri sürülebilir. “Gücümüz bu kadarına yetti” denilebilir. Bunları bir yere kadar anlarım.
Ama “vermedi” denmesini anlamam. Gerçekle de ilgisini kuramam.
Biliyorsunuz bu konu Lozan’da muallâkta kaldı, zamana bırakıldı. Dokuz ay içinde İngiltere ile Türkiye arasında görüşmeler yapılacak ve barışçıl bir çözüm bulunacaktı.
Haliç Konferansı (19 Mayıs 1924) da zaten bunun için toplanmıştı.
Fakat yine “İngiliz oyunu”na çarpıldık: Musul’u vermek şöyle dursun, İngiltere, bizden Hakkâri’yi bile istedi. “Yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış”…
Tabii görüşmeler sonuçsuz kaldı.
Bu kez görüşmeler Ankara’da başladı. Al takke ver külahbir anlaşmaya varıldı.
05 Haziran 1926 tarihinde İngiltere ile karşılıklı imzaladığımız bu antlaşmaya göre; “Türkiye ile Irak arasındaki hudut Cemiyet-i Akvam’ın 29 Ekim 1924 tarihli toplantısında kararlaştırıldığı şekilde (Brüksel Sınır Çizgisi)” kesinleşti.
O tarihe kadar hukuken “Türk toprağı” sayılan Musul, Irak’a terk edildi.
Misak-i Milli delindi…
Soydaşlarımız ağlaya ağlaya kaderlerine rıza gösterdiler.
Atatürk’ün Adliye Vekili (Adalet Bakanı) “Bozkurt” soyadlı Mahmut Esat, bu yüzden Atatürk’ün “çok sıkıntılı” olduğunu naklediyor:
“Atatürk bir gün, lütfen, bu husustaki fikrimi sormuşlardı. O sırada Musul işi, aleyhimize sonuçlandığı için, rahmetli hayli sıkıntılı idi.
Şu cevabı vermek cesaretinde bulundum: ‘Şapka giymek, bu millet hesabına bir Musul fethinden üstündür!’
Atatürk hafifçe gülümsedi ve başını bir kaç defa eğerek beni taltif etti.” (Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk İhtilâli, s.154-155).
Musul ne ki?..
Varsın 05 Haziran 1926’da yapılan Ankara Antlaşması ile Musul terk edilmiş olsun!..
Varsın bugüne kadar çıbanbaşı olarak başımızı ağrıtmaya devam etsin!..
Musul’u kurtaramadık, ama şapkayı kurtardık!
Musul’u verdik, şapkayı aldık!
Yaşasın şapka!
¥
Gelin işi sulandırmayalım…
Musul ve Kerkük Misak-i Milli sınırları içindeydi ve Kemal Paşa, 1923 yılında yaptığı bir konuşmada Misak-i Milli sınırlarını tarif etmişti:
“Bu hudut İskenderun Körfezi’nin güneyinden, Antakya’dan, Halep ile Katma İstasyonu arasında Carablus Köprüsü’nün güneyinde Fırat Nehri’ne ulaşır. Oradan Deyrizor’a iner, oradan doğuya uzatılarak Musul, Kerkük ve Süleymaniye’yi içine alır.”
Meğer neymiş? Musul 05 Haziran 1925’e kadar bizimmiş…
Bu tarihte imzalanan Ankara Andlaşması’yla elimizden çıkmış…
Bu tarihte Çankaya Köşkü’nde Sultan Abdülhamid oturmuyor ya, Mustafa Kemal Atatürk oturuyor!
Kim vermiş oluyor, o zaman?
Valla ben vermedim!
Neyse olan oldu. Bazılarının ifadesiyle “geçmişe değil, geleceğe bakalım”…
Hadi bakalım söyleyin: Musul’a müdahale edebilir miyiz?
Bunu anlamak için Ankara Andlaşması’nın 6. Maddesine bakalım…
“Madde 6: Taraflar bir veya birkaç silahlı kişinin sınır mıntıkasında yağmacılık veya eşkıyalık yapmak maksadıyla girişecekleri hazırlıklara, sahip oldukları bütün vasıtalarla karşı koymayı ve bunların sınırdan geçmelerine mani olmayı karşılıklı olarak taahhüd ederler.”
Neymiş? Irak’tan Türkiye’ye teröristler girmeyecek. Irak Devleti bunu durduracak. Durdurmazsa bizzat Türkiye durdurup sınırlarını koruyacak.
BM’nin de bu konuda bir sürü kararı var.
Yani Türkiye’nin Irak’ta bulunması meşru bir hak.
15 Temmuz gerçek mi, rüya mı, kâbus mu?
Son güncelleme: 26 Ekim 2016 07:20
Tweet
Mağduriyet mailleri yağmur gibi yağıyor…
“FETÖ’cü diye fişlenip işten atıldım” diyenler…
“Mal varlığıma el konduğu için açım” diyenler…
“Vatan haini olarak damgalandım, kimsenin yüzüne bakamaz oldum” diye feryat edenler…
At izi it izine öyle bir karıştı ki, kimin haklı, kimin haksız olduğunu kestiremiyorsunuz…
Patlayacak gibi oluyorsunuz…
Herkes maillerde anlattıkları gibi masum, mazlum ve mağdur ise, biz 15 Temmuz 2016 gecesi rüya mı gördük?
O gece bir işgal hareketi olmadı mı?..
TBMM bombalanmadı mı?..
Genelkurmay Başkanlığı işgal edilmedi mi?..
Masum insanların üstüne helikopterlerden kurşun yağdırılmadı mı?..
Tankların namlusu vatandaşın üzerine döndürülmedi mi?
Bütün bunlar “rüya” mıydı?
Oylarımızla seçilen Cumhurbaşkanımızı katletmek üzere görevlendirilen katiller sürüsünün varlığı da mı “rüya”?..
Kendisine en yakın subayları tarafından Genelkurmay Başkanımızın “esir” alınması da mı “rüya”?..
Salâ okuyan din görevlilerinin darbe yandaşları tarafından saldırıya uğramaları, tartaklanmaları, itilip kakılmaları, “sıkarım ha!” tehditlerine maruz kalmaları da mı “rüya”?..
Hadi bunlar “rüya” diyelim, peki 241 şehit, ikibin gazi de mi “rüya”?..
“Rüya” mı, “kâbus” mu?..
Bu kâbus yaşandı, hep birlikte yaşadık?
Ardından kaçışlar başladı. Zaten bu kâbusun lideri yıllardır kaçak: Tüm dâvetleri geri çevirmiş, ısrarla Amerika’da yaşamaya devam etmiş…
Her türlü tehlikeden uzakta…
Ve hâlâ konuşuyor. Hâlâ tehditler savuruyor.
Kendilerini “mazlum” ve “mağdur” sayarak,mail kutumu şikâyetnameleriyle dolduranlar, lütfetsinler de iki çift söz de ona söylesinler…
Birileri gerçekten “mağdur” olmuşsa (ki olmuştur), mağduriyetlerinin asıl faili Pensilvanya’dadır! Hangi hakla çocuklarımızı çaldığını, “himmet”lerimiziçarçur ettiğini, ülkeyi ele geçirmeye çalıştığını, ham hayaller uğruna milyonlarca insanı neden mağdur ettiğini sorsunlar…
“Mağduriyet mailleri”nde, insanı şüpheye düşürecek, “Acaba devlet yanlış mı yapıyor?” dedirtecek, vicdanını sızlatacak, şefkat duygusunu galeyana getirecek her şey var (âyet-hadis-icma dâhil), ama Fetullah Gülen’in yanlış yaptığına ilişkin tek kelime yok: Sanki uzaylılar gelip Türkiye’yi işgale kalkmış!..
Buyurun, bu maillerden birinin son satırlarını okuyun…
“Allahım sen şahitsin ve en iyi sen biliyorsun ki mazlumum, iftiraya uğradım terörist de vatan haini de değilim ve bana yapılan bu haksızlığı eliyle düzeltmeye gücü yetip de düzeltmeyenleri diliyle düzeltmeye, duyurmaya gücü yetip de bunu yapmayanları sana havale ediyorum.”
Haklı olabilir. Haklıyı-haksızı ayıracak olan mahkemelerdir.
Peki biz (millet) ne yapalım? İşimizden-gücümüzden dönüp uyumaya hazırlandığımız bir saatte üstümüzden F-16’lar geçmeye başladı…
Köprüler tutuldu, yollar kesildi, tepemize bombalar yağdı. Canımızı siper edip iğrenç saldırıyı püskürttük…
Bu iğrenç teşebbüsün bozduğu dengeler yüzünden karı-koca ayrıldı, aileler parçalandı, üretimimiz azaldı, ekonomimiz zarar gördü, satışımız düştü, umutlarımız tökezledi, çocuklarımız bize düşman oldu.
Bu işin asıl mağduru biziz!
Bu yüzden kimse bana “mağduriyet edebiyatı” yapmasın, gitsinler “hoca”larına yapsınlar!
Zira hepimizin “mağduriyet”ininmüsebbibi odur!
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
.
NATO müttefik”lerimizle “müttefik” miyiz?
Son güncelleme: 28 Ekim 2016 07:45
Tweet
PYD ve onun silahlı kanadı YPG, 35 yıldır savaştığımız terör örgütü PKK’nın Suriye’deki kolları...
Türkiye’ye göre, bunlar da “terör örgütü”, ama Amerika’ya göre “PKK terör örgütü, bunlar değil.”
Ne peki bunlar? “Amerika’nın bölgesel müttefikleri... DAEŞ’le mücadelesinde kara kuvveti...”
Mantıklı mı? Hayır. Türkiye bu tercihin yanlış olduğunu yıllardır Amerika’ya anlatmaya çalışıyor. Amerika anlamak istemiyor. PYD/YPG örgütlenmesini modern silahlarla donatıyor. Tabii olarak o silahların bir bölümü PKK’ya aktarılıyor. Çünkü bu örgütlerin tabanı da bir, tavanı da...
Sonunda Sayın Cumhurbaşkanımız’ın sabrı taşıyor ve haklı olarak ABD’ye soruyor: “NATO’da Türkiye ile mi müttefiksiniz, PYD/YPG ile mi?” Kem-küm!
Dürüst olsalar şöyle cevap verecekler: “Sizinle müttefikiz, ama dümen suyumuzdan çıktınız, bu durumda bölgede her istediğimizi itirazsız ve sorgusuz-sualsiz yapacak, ‘höt’ değil ‘hık’ diyecek yeni müttefikler bulmak zorundayız!”
Ama dürüst değiller. Hiçbir zaman da olmadılar.
Türkiye artık bir yol ayrımında...
¥
Amerika böyle de Avrupalı müttefiklerimiz farklı mı sanki?
İsterseniz tarih perspektifinden kısaca bakalım...
Almanya: Birinci Dünya Savaşı’nda Kudüs İngilizler tarafından işgal edildiğinde, “Kutsal belde nihayet Hıristiyanların eline geçti” diye “müttefikimizAlmanya” bayram yapmıştı.
Hâlâ aynı havada: Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesine en çok itiraz eden devletlerin başında Almanya geliyor...
Suriyeli göçmenler konusunda verdiği hiçbir sözü tutmuyor. Her fırsatta Türkiye’yi suçlamaktan büyük zevk alıyor.
Ayrıca da lütfedip “terör örgütü” saydığı PKK’ya zaman zaman kucak açıyor: Şehirlerinde büro açmasına, yürüyüş yapmasına, propaganda çadırı kurmasına ve bayrak açmasına izin veriyor.
İngiltere: En sinsi Avrupalı!.. Mondros Mütarekesi’nin henüz mürekkebi korumadan andlaşmaya ihanet edip Musul’u işgal eden kalleş! Tarih boyunca gariban Müslümanların iliklerini emerek beslenen, imparatorluğunu Müslümanların iskeletleri üzerine kuran vampir...
Afrika’nın, Hindistan’ın, Ortadoğu’nun ve nice yerlerin zenginliklerini yıllar boyu sömürmekle kalmamış, sırf Müslümanları başsız bırakıp rahatça sömürebilmek için yaptığı “İstilâ projesi”nin başına “hilâfeti kaldırma” maddesini koymuş.
İsrail, İngiltere’nin sinsi ve gizli projeleri sayesinde kuruldu (1948). Osmanlı Devleti keza İngiltere’nin sinsi ve gizli projeleri (1916 tarihli Sykes-Picot Anlaşması gibi) sonucu parçalandı. İslâm dünyası onun yüzünden hâlâ sancılı ve acılı...
Sonuç olarak, İslam dünyasında, özellikle de Ortadoğu’da İngiliz işgaliyle birlikte başlayan kargaşa ağırlaşarak sürüyor.
Fransa: Fransa’nın tarih boyunca bize yaptığı kalleşliklere ilişkin bir kitap bile yazabilirim. Ama zaman ve zemin müsait değil. Bu yüzden sadece tek olayı kısaca anlatmakla yetineceğim...
1525’te Fransa’nın etrafı Alman İmparatoru Şarlken›in (Charles Quint) ülkeleriyle çevrilmiş, bir ada hâline gelmişti. Fransa KralıI. Fransuva, Pavye Savaşı’nda yenildi (24 Şubat 1525). Üstelik yaralandı ve Almanya’ya esir düştü. Zindana atıldı. Kurtulma umudu yoktu. Nihayet annesi kanalıyla Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman’a başvurdu. Kanuni,Fransa KralıI. Fransuva’yı zindandan kurtarmakla kalmadı, himayesine aldı. O kadar ki, Fransa’da kıtlık çıktığında gemiler dolusu yiyecek gönderdi. Korkudan Akdeniz’e çıkamayan Fransız ticaret ve balıkçı gemilerine de, Osmanlı bayrağı çektirdi: Fransa’ya saldırmanın Osmanlı’ya saldırmak anlamına geldiğini ilân etti.
Fransuva ölünce, yerine geçen oğlu II. Hanry (1553) zamanında yine Fransa aç kaldı. Bu kez Hanry, Kanuni’ye müracaat etti: “Babama yaptığınız yardımları lütfen bize de yapın!”
Kanuni,II. Hanry’yi de himayesine aldı. Bu konudaki antlaşma 01 Şubat 1553 yılında İstanbul’da imzalandı...
Yani Fransa yıllar boyu “Türk ekmeği” yedi. Ama kısa süre sonra yediği ekmeğe ihanet etti: İngiltere ile birlikte topraklarımızı paylaştılar. Şimdi de fırsat buldukça Osmanlı torunlarını çelmelemeye çalışıyor.
Dostları böyle olanın düşmana zaten ihtiyacı kalmaz!
İhanet belgesi ve Patrikhanede “Kin Kapısı”
Son güncelleme: 31 Ekim 2016 06:18
Tweet
Yazacağım konu netameli bir konudur. Bu yüzden peşin peşin belirteyim ki, hiçbir inanca ve hiçbir ibadethaneye karşı değilim…
İnançlarıma saldırılmadığı, ibadetlerim engellenmediği müddetçe, hangi inanç mensubunun ne yaptığına karışmam…
İlgilenmem…
Dert etmem…
Ülkemde tüm inançların serbestçe yaşanmasını isterim.
Ancak bir “ibadethane”nin kapısı, hiçbir mecburiyet ve devlet baskısı olmadığı halde, ısrarla ve inatla kapalı tutuluyor ve vahim iddialara rağmen açılmıyorsa, sorma hakkını kendimde görürüm:
“Neden o kapıyı 195 yıldan beri kapalı tutuyorsunuz?..”
Bahsettiğim kapı, Fener Rum Patrikhanesi’nin orta kapısı…
195 senedir kapalı tutulan bu kapıya, Fener Rum Patrikhanesi sakinleri kendi aralarında “Kin Kapısı” diyorlarmış.
İstanbul fethinin öncesinde ve sonrasında, içinde özgürce “dini âyin”ler yapılan Fener Rum Partikhânesi’nin her kapısı “Din Kapısı” olmalı iken, birine “Kin Kapısı” denmesi nedendir?
Girişler sürekli kapalı tutulan orta kapının solundaki küçük kapıdan yapılıyor. Bu kapının neden sürekli kapalı tutulduğunu soruyorsunuz, mantıklı bir gerekçe söyleyemiyorlar. Çok ısrar ederseniz, şöyle bir mazeret duyuyorsunuz:
“Patrik Gregorius, bu kapının önünde idam edildi ve hemen kapının önüne gömüldü, mezarının üzerinden geçilmesini istemiyoruz.”
Oysa Osmanlı kaynaklarında; Patrik Gregorius’un burada gömüldüğüne ilişkin bir kayıt yok. Bu da çok normal: Zira asılarak öldürülenlerin, gömüldükleri yerlere ilişkin kayıt tutulmazdı.
Ama Patrik Gregorius’un o kapının önünde idam edildiği bilinen bir gerçektir. Neden acaba? Osmanlı her daim inançlara saygılı davranmışken, Fatih Sultan Mehmed, Rum Patriği’ni kendi protokolüne alıp saygı göstermişken, neden bir patrik asıldı?
Neden olacak, vatana ihanetten!..
Olay kısaca şöyle: Mora yarımadasında, büyük bir Rum isyanı (Patras Vakası) patlak verir (1820-1821 yılları). İsyancılar binlerce Türk’u katlederler. Bebekler ana karnında süngülenir. Kızlar, gelinler dağa kaldırılır.
O tarihte atalarının tahtında oturan Sultan II. Mahmud, Sadrazam Benderli Ali Paşa’yı isyanı bastırmakla görevlendirir. İsyan bastırıldıktan sonra tahkikat genişletilir. İsyana adı karışanlar bir bir yakalanıp yargılanır. Ele geçen belgeler arasında Fener Rum Patriği V. Gregorius’un Rus ÇarıII. Alexandr’a yazdığı “ihanet mektubu” da vardır (başka bir kayda göre, Patrik’in mektubu, Rus baskısından kaçarak İstanbul’a gelen Kırımlı Yunus Bey tarafından Sadrazam Benderli Ali Paşa’ya verilmiş, böylece Ali Paşa, gizli Rum Cemiyeti Etniki Eterya’nın varlığından ve plânlarından haberdar olmuştur).
Sadrazam’ın emriyle bir geceyarısı sonrası patrikhane basılır. Belgelere el konur. Patrikhane’nin o tarihte bir “Gerilla Merkezi” olarak çalıştığı ortaya çıkar.
Patrik başta olmak üzere sorumlu bulunanlar yargılanır ve suçları sabit görülenler çeşitli cezalara çarptırılır: Bu arada Patrik V. Gregorius idam cezası almıştır: Patrikhane’nin orta kapısının önünde infaz edilir (22 Nisan 1821).
Derler ki, orta kapı o gün bugün kapalıdır ve işte bu yüzden “Kin Kapısı” denmektedir. Türk büyüklerinden biri oracıkta asıldığında yahut İstanbul tekrar Rumların eline geçtiğinde kapı açılacaktır.
Bu arada, Patrikhane’nin bulunduğu sokağın adını unutmayalım: Sadrazam Ali Paşa Sokağı…
Bir de “Patrik Cenapları”nın sehpadaki son sözlerini unutmayalım:
“Vazifemi yaptım!..” demişti.
Vazifesi Rus Çarı’na o mektubu yazmak mıydı?
Şuracığa bir “bilgi notu” sıkıştırayım izninizle: Osmanlı tarihi boyunca üç patrik idam edilmiştir. Bunlardan ilki Patrik I. Kiril (1638-Sultan IV. Murad zamanı, Ortodokslar arasına dini nifak sokmaktan); ikincisi, Patrik III. Parthenius (1657, Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa emriyle, Osmanlı’ya isyan eden Eflak Voyvodası’nı desteklemek suretiyle vatana ihanetten); üçüncüsü ise PatrikV. Gregorius (1821-Mora isyanını plânlamak suretiyle yine vatana ihanetten) asıldı.
Patrik V. Gregorius’un, Rus Çarı II. Alexandr’a hitaben yazdığı, hayatına mal olan o mektupta, yani “ihanet belgesi”nde acaba neler vardı?
Yarına inşallah…
.
Fener Patriği V. Gregorius’tan Rus Çarı II. Alexander’a mektup
Son güncelleme: 01 Kasım 2016 07:20
Tweet
Dünden devam edelim...
Hatırlayacaksınız: Fener Patriği V. Gregorius’un, Rus Çarı II. Alexander’a yazdığı bir mektup (ki, Rusya’nın İstanbul Sefiri General İgnatiyef’in hatıralarında da yer alıyor) Osmanlı hükümetinin eline geçmiş ve Patrik “ihanet”ten yargılanarak idam edilmişti (22 Nisan 1821).
Peki ne vardı o mektupta?.. Giriş bölümünü geçip özetlemeye çalışalım...
“Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak mümkün değildir. Çünkü Türkler çok sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i nefis sahibidir.
“Bu hasletleri de dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden ananelerinin kuvvetinden, padişahlarına, kumandanlarına, büyüklerine olan itaatlerinden gelmektedir.
Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk ve idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkârdırlar. Onların bütün meziyetleri, hatta kahramanlık ve şecaat duyguları da ananelerine olan bağlılıklarından, ahlaklarının salâbetinden gelmektedir.”
Buraya kadar gayet iyi; “Patrik Cenapları”, bizi öve öve göklere çıkarıyor. Sanırsınız ki, Türkleri çok seviyor...
Kazın ayağı pek öyle değil, bakın ki mektubun gerisi nasıl geliyor?..
“Bu nedenle; Türklerde evvela itaat duygusunu kırmak ve manevi bağlarını yok etmek, dini metanetlerini zaafa uğratmak icap eder.”
Hele hele, bu iş nasıl olacak peki?
“Bunun da en kısa yolu, milli ve manevi ananelerine uymayan harici fikirler ve davranışlara onları alıştırmaktır.”
Alıştık sanırım...
Yeni harflere, yeni aile yapısına, yeni musıkiye, yeni kılık kıyafete, yeni başlığa (şapka derler), yeni mimariye, yeni tarihe (devrim tarihi), yeni yıl kutlamalarına, kahvehane yerine “cafe”ye gitmeye, mahalle yerine “residence”da oturmaya, çay erine “cola” içmeye, kendimizi küçümseyip bize tuzak üstüne tuzak kuran Avrupa ve Amerika’yı büyütmeye iyice alıştık.
Neyse, devam edelim mektubu okumaya...
“Maneviyatları sarsıldığı gün, Türkleri zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve maddi vasıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olabilecektir.
Bu sebeple Osmanlı Devleti’ni tasfiye için mücerret (soyut) olarak harp meydanındaki zaferler kâfi değildir ve hatta sadece bu yolda yürümek, Türklerin haysiyet ve vakarını tahrik edeceğinden, hakikatlere nüfuz edebilmelerine sebep olabilir.
Yapılacak olan Türklere hissettirilmeden bünyelerindeki bu tahribi tamamlamaktır.”
Hakkımızda elin Rus Çarı’na tüyo veren Patrik’i asmak yerine, keşke meziyetlerimizi artırabilseydik...
Hem adamı astık, hem de istediklerini bir bir yaptık. Oysa bakın Rum vatandaşlarımız geleneklerine nasıl sahip çıkıyor...
Patrik’in önünde asıldığı kapı hâlâ kapalı...
Aradan 195 yıl geçmiş olmasına rağmen, bir an bile açılmadı.
27 Mayıs 1996’da bir televizyon kanalına çıkan Patrik Bartolomeus’a sorulmuştu:
“Önünde bir Türk büyüğü asılmadıkça asla açılmayacağı söylenen bu kapıyı, Türk halkına karşı bir jest olması ve bu tür iddiaların gerçeği yansıtmadığını gösterme adına sembolik de olsa birkaç dakikalığına şöyle bir aralayamaz mısınız?”
Patriğin cevabı çok kısa ve çok kesin olmuştu:
“Bunu benden önceki patrikler yapamadıkları gibi, ben dahi yapamam. Böyle bir şey asla söz konusu olamaz...”
El âlem kinini de dinini de olduğu gibi yaşıyor.
“Osmanlı Demokrasisi”
Son güncelleme: 02 Kasım 2016 06:37
Tweet
Türk-İslâm düşmanı İngiliz diplomat Marsigli, 1732’de La Haye’de yayınladığı hatıratının birinci cildinin 28-29. sayfalarında Osmanlı devlet sistemini şöyle anlatıyor:
“Tarihçilerimiz Osmanlı padişahlarının diktatör olduklarını dünyaya ilân ediyorlar. Hâlbuki Osmanlı Devlet sistemiyle diktatörlük arasında en ufak bir bağ yok. Nasıl olsun ki, Padişahın maiyetinde bulunan ve adına ‘Kapıkulu’ denen askeri teşkilatın (yeniçeri ve sipahileri kastediyor) gerek eski padişahlardan kalma kanunlar mucibince, gerekse kendi gelenekleri gereği padişahı tahttan indirebiliyor, zindana bile atabiliyorlar.”
Marsigli, padişahların “diktatör” olmadıklarına dair pek çok örnek verdikten sonra, yukarıda adı geçen kitabının 31. sayfasına şu hüküm cümlesini yerleştiriyor:
“Buraya kadar verdiğim örneklerden de anlaşılacağı gibi, Osmanlı Devleti bir aristokrasi değil, adı konmamış bir demokrasidir.”
Peki, “Atatürk Cumhuriyeti”nin içinde “demokrasi” var mıydı?
¥
M. Porter’i dinleyelim: “Kur’an hükümleri zulüm ve istibdada karşı çok kuvvetli bir engeldir. Savaş ya da barışla Osmanlı hakimiyetine giren Hıristiyan milletlerin malları ve mülkleri güven altına girer. Padişah Hıristiyan ahalinin haklarının da muhafızlığını yapmak zorundadır. Bu durumda keyfi bir istibdat manzarası görmeye imkân yoktur.”
Şimdi de gelin İngiliz yazar Th. Thornton’un 1807’de yazdıklarını okuyalım:
“Osmanlılarda insan en değerli varlıktır. Çünkü Kur’an böyle diyor. Bu durumda insana baskı ve şiddet uygulanabilir mi?”
Fransız gezgin A. L. Castellan, “Teb’asının hayatına, namus ve haysiyetine, malıyla mülküne hâkim sayılan padişahın iradesi Kur’an hükümlerinden, şeriat ulemasının kararlarından veyahut Şeyhülislâmın fetvalarından üstün değildir.” (Moeurs, usages, costumes, des Othomans et abrégé de leur historie 1812, c.3, s. 14-15) diyerek Osmanlı’nın hukuk yapısına dikkat çekiyor.
Osmanlı Dönemini anlatan kitaplarıyla tanınan Fransız gezgin Abdolonyme Ubicini’ yi dinleyelim: “Bütün Osmanlılar içinde hayat şartlarının eşitsizliğinden şikâyet edebilecek yegâne insan padişahtır. Zira ne işini, ne eşini seçebilme hakkına sahiptir.Aynı zamanda hem herkesten üstün, hem herkesten aşağı bir vaziyette bulunan padişah, istediği gibi bir evlilik yapma yetkisinden bile mahrumdur.” (Lettres sur la Turquie (1847-53, s. 122).
Tarihçi Iorga’nın değerlendirmesi:
Eski Romanya Başbakanlarından meşhur tarihçi Iorga, onbeşinci asırdan ondokuzuncu asra kadar Osmanlı Devleti’ni gezen seyyahların hatıralarını değerlendirdikten sonra, dürüst bir tarihçi vicdanıyla şu hükmü veriyor:
“Doğu’nun son derece geniş sahalarıyla Hıristiyan Batı’nın birçok zengin eyaletlerine hâkim olan Osmanlı cemiyetine demokrasi zihniyetinin hâkimiyeti ilk günlerinden itibaren hiçbir fasılaya uğramadan devam etmiştir.” (Les voyageurs français dans l’Orient européen, Paris 1928, s. 44).
James Baker: “Osmanlı memleketini gezerken, bütün insanların eşit olduğunu ilân eden İslâm kanununun dürüstçe uygulanışı karşısında derin düşüncelere daldım.” (James Baker, Turkey in Europe, Londra, 1877).
Ünlü Fransız filozofu Voltaire, Osmanlılarda sınıf farkı gözetilmediğini “Türkler, Müslümanlar ve Ötekiler” isimli kitabında şöyle ifade ediyor:
“Sadrazam Çorlulu Ali Paşa bir köylü çocuğu idi. Baltacı Mehmet Paşa ise odunculuktan gelmişti. Aşağı tabakadan yetişmiş olmak Türklerce utanılacak bir durum sayılmazdı. Onlarda asilzadelik yoktur. Gelişmeler ancak görevlere bağlıdır”.
Yorum eklemeye gerek yok.
.
Lozan tartışılmalı
Son güncelleme: 04 Kasım 2016 08:12
Tweet
Enver Paşa’nın bir sözü var: “Anadolu’ya sıkışmış bir devleti korumak mümkün değildir” diyor...
Naklı: Zira İstanbul’u savunmanın yolu Batı Trakya’dan, Güney sınırlarımızı korumanın yolu Kıbrıs ve Musul’dan, Ege sahillerimizi korumanın yolu 12 Ada’dan, Trabzon’u korumanın yolu Batum’dan geçer...
Bunların tamamından biz Lozan’da vazgeçtik. Tabiatıyla da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sınırlarını “her türlü tehdide açık” hale getirdik.
Bu yüzden Sayın Cumhurbaşkanı’mızın Lozan üzerine “tarih dersi” vermesini anlayabiliyorum.
Eğer bir ülkenin tarihçileri ideolojik tercihleri sebebiyle susmuşsa, o ülkeyi gün be gün yaşayan, eski andlaşmaların acısını an be an soluyan siyasetçilerin, tarihçiler dâhil herkese “tarih dersi” verme hakkı vardır!
Şimdi gelin Lozan’da verdiklerimize kısaca bakalım...
¥
Kıbrıs: İngiltere ile aramızda tartışmalı bir konuydu, Kıbrıs. “93 Harbi” olarak tarihimize geçen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Ruslara yenilmiştik. Ruslar Ayastefanos’a (Yeşilköy) kadar gelmişti. Rus istilâsını durdurmak için Osmanlı’nın desteğe ve müttefike ihtiyacı vardı. İngiltere destek sözü verdi. Ama karşılığında Kıbrıs’ı istedi.
Pazarlıklar sonucu, Türkiye bir süreliğine Kıbrıs’ı kiralamaya razı oldu. Kıbrıs, 4 Haziran 1878 tarihinde, 92 bin 799 sterline İngiltere’ye kiralandı.
İngiltere, “Komiser” dediği yüksek rütbeli yöneticilerle I. Dünya Savaşı’na kadar Kıbrıs’ı idare etti. Osmanlı Devleti’nin, Almanya saflarında savaşa katılması, İngiltere’ye bahane oldu: Adayı ilhak edip vali tayin etti.
Türkiye Lozan görüşmelerine giderken, Kıbrıs’ın hukuki statüsü,“İngiliz işgali altında bir Türk adası” şeklindeydi. Kıbrıs’ı Lozan’da İngiltere’ye terk ettik.
İngiltere de tuttu, Kıbrıs’ı Yunanistan’a hediye etti...
12 Ada’nın başına gelen, Kıbrıs’ın da başına geldi. Bir kısmını kurtarmak için yıllar sonra yine şehitler vermek zorunda kaldık (1974 çıkartmamız).
Aynı şekilde Mısır, Sudan ve Libya da İtilaf Devletleri’ne verildi (Lozan; Madde: 17-22). Üstelik geçmişe dönük olarak... Lozan’ın 17. Maddesi şöyle diyor: “Türkiye’nin Mısır ve Sudan üzerindeki bütün hak ve dayanaklarından feragatinin hükmü 5 Kasım 1914tarihinden geçerlidir.”
Musul ise 1926 Ankara Anadlaşması’na kadar “ihtilâflı bölge” olarak İngiliz işgali altında kalacak, ondan da Ankara Andlaşması’yla vazgeçilecekti.
¥
Başka nelerden vazgeçtik derseniz, buyurun...
Birinci Dünya Savaşı öncesinde İngiltere’ye savaş gemileri ısmarlamıştık. Taksitlerini milletten topladığımız paralarla tıkır tıkır ödemiş, günü geldiğinde de (27 Temmuz 1914) gemileri teslim almak üzere İngiltere’nin Newcastle Limanı’na Rauf Bey,başkanlığında bir heyet göndermiştik.
Gemilerin son taksidini orada Rauf Bey ödedi. Ancak gemileri teslim etmediler. Savaş çıkmasını ve bu savaşta rakip safta yer almamızı bahane ederek parası ödenmiş gemilerimize haksız-hukuksuz bir şekilde el koydular.
Lozan Andlaşması’nın 58. maddesiyle, anamızın ak sütü gibi helâlimiz olan bu gemilerden vazgeçtik: Gemiler İngiltere’ye bırakıldı. Onları bile kurtaramadık.
¥
Ardından Batı Trakya elimizden çıktı: Batı Trakya’yı, Milli Mücadele’de ağır bir yenilgiye uğrattığımızı söylediğimiz Yunanistan’a terk ettik(Lozan; Madde: 1).
Bu konuda buyurun Atatürk’ün sınıf arkadaşı Ali Fuad Cebesoy’u dinleyelim:
“Atatürk diyor ki: ‘Bana göre Batı Trakya’nın bize geçmesi zaaftır. Orasını elde tutmak için sarf olunacak kuvvet oradan elde edilecek istifadeye tekabül etmez. Anavatanın selameti için Batı Trakya’dan vazgeçmemiz gerekir. Sorunun gerçek hal çaresi, burasını Yunanistan’a bırakmaktır.”(Ali Fuad Cebesoy’un Siyasi Hatıraları, İstanbul 1957, sayfa 281).
Aslında Boğazlardaki hükümranlık haklarımızdan da Lozan’da vazgeçmiş, kullanım hakkı 5 devletin kontrolüne bırakılmıştı. Kıyıdan itibaren 8 kilometrelik alana asker sokmamayı bile taahhüt etmiştik (Boğazların kullanımına ait sözleşme; Madde: 1-6)...
Bereket versin Montrö Sözleşmesi’yle (20 Temmuz 1936) bu büyük hata düzeltildi.
İslâm dünyasının hali
Son güncelleme: 05 Kasım 2016 07:43
Tweet
İslam dünyasında olup bitenlerin bize öğrettiği gerçek şu ki, Müslümanlar birleşmek zorunda...
Sayın Cumhurbaşkanı’nın mesajları da bu paralelde zaten...
Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngilizler, Osmanlı Devleti’ni parçalamak suretiyle İslam dünyasını tar u mar ettiler.
Ortadoğu’yu bilerek ve isteyerek “çıbanbaşı”na dönüştürdüler...
O gün bugündür aynı milletin ayrı devletleri kendi içine gömülmüş... Bu da başta İsrail olmak üzere Avrupa’nın ve tabii Amerika’nın işine yaramıştır.
İsrail’in en büyük gücü Amerika değil, Arapların şu paramparça halidir. Ama İslâm dünyasını paramparça hale getiren de Avrupa’dır. En başta da İngiltere...
Derlenip toparlanmaları ise İsrail’in sonu olacaktır. Bunu kendileri de biliyor: Bildikleri içindir ki, statükonun muhafazası için ellerinden geleni yapıyor, karıştırdıkça karıştırıyorlar.
Ve Türkiye’den çok korkuyorlar. Doğal, çünkü o dağınıklığı derleyip toparlama potansiyeline sahip tek ülke Türkiye’dir.
Zaten sadece Arapların değil, tüm İslâm dünyasının sahipsizliği Osmanlı Devleti’nin dağılmasıyla başladı...
Osmanlı Devleti dağıldı dağılalı İslâm dünyası sahipsiz!
Sahipsiz olduğu için de gelen vuruyor, giden vuruyor!
Dünyanın hangi bölgesinde yaşarlarsa yaşasınlar, Müslümanlar hem yoksuldur, hem geri kalmış, hem de sahipsiz...
Eskiden böyle değildi. Osmanlı halifeleri, İslâm dünyasına sahip çıkıyordu. Hattâ en karmaşık dönemin padişahı Sultan II. Abdülhamid bile İslâm dünyasını ihmal etmiyordu...
Sultan II. Abdülhamid çoktan bir kenara ittiğimiz “Halife” sıfatının yanı sıra ecdadından miras aldığı itibarı da kullanarak, bütün Müslüman devletler ve topluluklarla iletişim kurmuştu.
Vaktiyle Sultan II. Selim’in yaptığı gibi, Hindistan Müslümanlarıyla bile irtibata geçmişti.
Sultan II. Abdülhamid bir yandan ülkesindeki fitneyi bastırırken, diğer yandan Orta AsyaMüslümanları, Çin Müslümanları, Rusya Müslümanları, Filipinler, Malezya, Endonezya ve Singapur Müslümanları ile temasa geçmiş, önemli destekler vermişti... Bu gerçeği Osmanlı arşiv belgelerinden öğreniyoruz.
Endonezya’nın Açe bölgesindeki bazı kasaba ve köylerde hutbenin hâlâ Sultan II. Abdülhamid adına okunmasına ve hâlâ Osmanlı bayrağı kullanılmasına şaşmamak lâzım.
Kısaca söylemek gerekirse, “hasta” döneminde bile Osmanlı ceddimiz İslam dünyasının itilip kakılmasını engelliyor, Avrupa hâlâ Osmanlı’nın gölgesinden korkuyordu!
Bu korku yüzünden yüzyıllar boyu Afrika’yı ve Uzakdoğu Müslümanlarını sömüremediler. Avrupalı sömürgecilerin Afrika ve Uzakdoğu’ya her saldırısı Osmanlı Devleti’nin sert müdahalesine toslayıp tuzla buz oldu.Bu yüzden de Osmanlı’ya düşman kesildiler: Osmanlı’yı parçalamak için elbirliği yaptılar.
Neticede Osmanlı Devleti dağıldı... O gün bugündür hiçbir devlet onun yerini alamadı. Bu yüzden Osmanlı’dan kalma boşluk aynen duruyor...
Görev yeni sahibini bekliyor... Buna en güçlü aday da Türkiye’dir... Hem tarihi birikimi buna müsaittir, hem de hâlihazır durumu ve konumu...
Zaten bu Türkiye’nin tarihten gelen yükümlülüğüdür!
Tarih bize böyle bir sorumluluk yüklüyor: Sâhibiyet ve sorumluluk duygusu içinde eski etki alanlarımıza ve medeniyet ufkumuza yeniden açılmamızı zorunlu kılıyor.
İşte o zaman, İsrail askerleri Filistinli kardeşlerimizi sahipsiz bulup katledemeyecek. Amerika ve Avrupa İslam dünyasında istedikleri gibi at oynatamayacaklar, Moskof cinliği yer bulamayacaktır...
Geçmişte bizi biz yapan değerlere yeniden sarılıp adeta yeniden dirileceğiz!
.
12 Ada’yı nasıl kaptırdık?
Son güncelleme: 07 Kasım 2016 06:51
Tweet
Hatalı dış politika sadece kendi dönemini değil, geleceği de etkiliyor. Bu çerçevede 12 Ada olayını irdelemekte fayda var: Belki ibret olur.
Hemen belirteyim ki, Lozan görüşmeleri başladığında, Oniki Ada (aslında bunlar 14’ü büyük olmak üzere 20’den fazla ada ve adacıktan oluşuyor, ama Osmanlı idare sisteminde böyle isimlendirilmiştir) hukuken İtalyan işgali altında bir Türk toprağıydı.
Adaların acı hikâyesine kısaca bakalım…
İngiltere gibi bir “sömürge imparatorluğu” kurmak isteyen İtalya, önce Habeşistan’a (şimdiki Etyopya) saldırdı. Fakat yenildi. Bu kez Kuzey Afrika’ya yöneldi. Osmanlı Devleti’nin zayıflanmasından yararlanıp amacına ulaşmak istiyordu.
28 Eylül 1911’de Osmanlı Devleti’ne 24 saat süreli bir ültimatom verdi: Bu süre içinde Trablusgarp tahliye edilip İtalya’ya teslim edilmezse, zorla alınacaktı.
Osmanlı Devleti egemenlik anlayışıyla bağdaşmayan bu talebi reddetmekle birlikte konuya barışçıl yaklaştı: Görüşme talebinde bulundu.
İtalya talebi reddetti, Osmanlı Devleti’ne savaş açtı ve Trablusgarp sahillerine asker çıkardı.
O tarihte Osmanlı, dört yandan Avrupa ve Rusya’nın saldırısı altındaydı. Trablusgarp’ta bulunan kuvvetleri ise yetersizdi. Teşkilat-ı Mahsusa aracılığıyla bölgeye gönderdiği subaylar vasıtasıyla şiddetli bir direniş gösterdi. İtalya ordusunun iç kesimlere ilerlemesi durduruldu.
Bunun üzerine İtalya Ege Adaları’nı işgal etti. Osmanlı Devleti ise tüm dikkatini yaklaşmakta olan Balkan Savaşı’na vermek istiyordu. İtalyanlarla anlaşmak zorunda kaldı (Uşi Antlaşması-18 Ekim 1912). Trablusgarp’ı İtalya’ya bıraktı. 12 Ada ise bir süre daha İtalya’nın elinde kalacak, Balkan Savaşı sonrasında asıl sahibi Osmanlı’ya terk edilecekti (bu konuda İtalya, yazılı bir taahhütnâme de verdi).
Böylece Yunanistan’ın, Balkan Savaşı’nı fırsat bilip adaları işgal etmesi de önlenmiş oldu.
Ne var ki, evdeki hesap çarşıya uymadı. Birinci Dünya Savaşı patlak verdi. Osmanlı Devleti ile İtalya ayrı ittifak grupları içinde birbiriyle savaştılar.
Osmanlı Devleti savaştan mağlup çıktı. Adalar İtalya’da kaldı.
Lozan’a gidilirken, 12 Ada, uluslararası hukuka göre, “İtalyan işgali altında bir Türk toprağı”ydı.
Lozan görüşmelerine gidilmesinden önce, Mustafa Kemal (Atatürk), İsmet Paşa (İnönü) Başkanlığında Lozan’a gidecek heyete verilecek talimatı TBMM’de tartışmış ve önemli gördüğü hususları 12 madde halinde heyete bildirmişti.
Bu maddelerden birinde, Türkiye sahillerine yakın olan adaların, güvenlik açısından, Türkiye’ye bırakılmasının sağlanması vurgulanıyordu. Maddede tek tek ada ismi belirtilmiyor, ama Türkiye’de kalması gereken adaların başında Oniki Ada’nın geldiğini herkes biliyordu.
Türk görüşmeciler de Lozan’da bunu savundular: Anadolu kıyılarına yakın küçük adalarla, İmzor, Bozcaada ve Semadirek Adası’nın Türkiye’ye bağlanmasını, ayrıca da, işgal altındaki diğer adaların asker ve silahtan arındırılmasını istediler. Böylece, Türk tezi, Anadolu’nun güvenliği açısından adaların “silah ve askerden arındırılması” esasına oturtulmuş oluyordu. Yani Türkiye, hukuken kendisine ait olan 12 Ada ile diğer bazı adaların kesin surette kendisine verilmesi konusunda çok fazla ısrarcı olmuyordu.
Ötesi yarına kaldı…
Lozan’daki Türk Heyeti 12 Ada’nın önemini kavramış mıydı?
Son güncelleme: 08 Kasım 2016 07:06
Tweet
İsmet Paşa başkanlığında 8 Kasım 1922 günü Doğu Ekspresiyle İstanbul’dan hareket edip 11 Kasım 1922 akşamı Lozan’a ulaşan Türk heyeti şu isimlerden oluşuyordu...
Dr. Rıza Nur, Hasan Saka, Münir (Ertegün), Muhtar (Çilli), Veli (Saltık), Zülfü (Tiğrel), Zekai (Apaydın), Celal (Bayar), Şefik (Başman), Saniyettin (Başak), Şevket (Doğruer), Tevfik (Bıyıklıoğlu), Tahir (Taner), Nusret (Metya), Hikmet (Bayur), Zühtü (İnhan), Fuat (Ağralı), Mustafa Şeref (Özkan), Şükrü (Kaya), Hamit (Hasancan), Cavit (Maliyeci), Ruşen Eşref (Ünaydın) ve Yahya Kemal (Bayatlı)...
Lozan’a giden delege ve danışmanlar, özellikle 12 Ada konusunda çok hazırlıklı değillerdi. O kadar ki, Ege Adaları sorunu komisyonlarda görüşülürken, Ege Adaları’nın en önemlilerinden biri olan Limni Adası unutulmuş, danışmanların hazırladığı rapora konmamıştı...
Bu durum, milli çıkarlarımız açısından anlaşılabilir bir durum değildir. Bu olay üzerine Lord Curzon, komisyonda Türk heyetine alaycı imalarda bulunmuştur.
Türk Heyeti’nde yer alan bazı delegeler ise konunun önemini kavrayamamıştı. Bunlardan biri de Lozan’da “ikinci adam” konumunda olan Dr. Rıza Nur’du. Almanya’da basılan hatıralarında, 12 Ada ile ilgili düşüncelerini şöyle açıklıyor:
“Bunların bir kısmı Yunanlıların, bir kısmı da İtalyanların elinde... Ahali ekseriyetle Rum... Vakıa Anadolu sahilleri için kaçakçılık ve eşkıyalık, iktisadi vaziyet cihetiyle adalar mühimdirler. Hatta Anadolu’ya tecavüz için mükemmel hareket üssü olabilirler. Fakat Türkiye’de onları ne almak, ne de sonra muhafaza etmek kuvveti var. Deniz aşırı muhafazalar büyük masraflar ister. Yalnız Çanakkale Boğazı’nın ağzını tıkayan bir iki adayı almalıyız ve alabilirsek kâr. Öbür tarafı uğraşmaya değmez. Yunan veya İtalya, kimin elinde olursa olsun... Bizde olmayınca kimde olursa olsun. İkisi de bize tecavüz edecek mahiyette... Sade buraları gayri askeri yapabilirsek (askerden arındırabilirsek) yeter...
“Bize ‘Meis Adası sahilimize pek yakın olduğundan verilmemesini’ Rauf (Orbay), hükümet namına ısrarla yazdı. Fakat bu ufak kayalık yer neye yarayacak? İtalyanlara harekât üssü ise Rodos ve Kuşadası›dır. Burası o işe yaramaz. Bu adaların hepsi de Oniki Adalardandır. Bunları 1912’de Türkiye Uşi Muahedesi ile İtalya’ya zaten vermiş. Bize şimdi burada tasdikinden başka çare yok. Binaenaleyh kara sularımızdaki adaları aldık.”
Lozan Heyeti’nde yer alanların çoğu, 12 Ada’nın önemini kavrayamazken, ondan yıllar önce, Trablusgarp Savaşı çıkıp, İtalyanlar 12 Ada’yı işgal ettiğinde, devrin sadrazamı Said Paşa adaların önemini şu cümlelerle vurgulamıştı:
“Adaların ehemmiyeti çok fazladır. Binaenaleyh adaların kurtarılmasına çalışmalı. Hatıra gelecek şeyler vücuda gelecek olursa yalnız İstanbul değil, Anadolu sahilleri de tehlikeye girer. Önceden de söylediğim gibi bu adalar İstanbul ve Anadolu’nun karakollarıdır.”
Sonuçta, Lozan’da 12 Ada İtalya’ya bırakıldı. Antlaşmanın 15. maddesine göre Türkiye bu adalar üzerindeki her türlü hak ve hukukundan İtalya lehine tamamen feragat etti. Adaların İtalya’ya aidiyetini kabullendi...
Adaların Yunanistan’a bağlanma süreci böylece başlamıştı. Ama tarih başka fırsatlar da verir. Nitekim bize bir fırsat daha doğdu: İkinci Dünya Savaşı...
Bakalım bu son fırsatı nasıl kaçırdık?
Ona da yarın bakalım inşallah...
Yurtta sulh, cihanda sulh!” ama...
Son güncelleme: 09 Kasım 2016 06:43
Tweet
İ
kinci Dünya Savaşı sona ererken, Almanya saflarında dövüşen İtalya, savaş sonunda nasılsa elinden çıkacağını bildiği 12 Ada’yı, Almanya’nın tavsiyesi üzerine Türkiye’ye teklif etti:
“Zaten sizindi, gelin alın!”
Adalar yakın zamana kadar bizim toprağımızdı. 400 sene hâkimiyetimiz altında kalmıştı. Tarihi referanslarımız sağlamdı.
Almanya ve İtalya bunu dikkate alarak böyle bir teklifte bulundular. Çünkü “muktesep hakkımız”dı. Osmanlı asırlarında bu uğurda on binlerce şehit vermiştik(sadece Kanuni Sultan Süleyman döneminde, 50 bine yakın şehidimiz vardı. Başta Rodos olmak üzere, adaların fethi uğruna ölmüşlerdi).
Ne var ki, Cumhuriyet, bir “reddi miras” üzerine kurulmuş, Osmanlı’ya dair ne varsa unutturulmak istenmişti. Lâkin tarih unutmuyordu: Bizim terk ettiğimiz topraklar bizi terk etmiyordu (şimdi de Musul öyle değil mi?).
Ancak kendisine “Milli Şef” dedirten İsmet Paşa yönetimindeki Türkiye, bunları hiç dikkate almadı. “Öğretilmiş çaresizlik” içinde teklifi reddetti.
Paşa’ya göre, “Ne kimseye bir karış toprak verirdik, ne de kimsenin bir karış toprağını alırdık”…
İçimize büzülür, öylece kala kalırdık! Ne de olsa “Yurtta sulh, cihanda sulh” şiarımızdı.
1946 yılında Paris’te barış görüşmeleri başladı. 12 Ada’nın akıbeti de görüşmelere konu oldu. İtalya’dan alınıp Yunanistan’a verilmesi gündeme geldi.
Türkiye hâlâ susuyordu. Oysa 12 Ada’nın kaderinin sözkonusu olduğu görüşmelere “İnönü Türkiyesi” de dâvetliydi. Hükümet, İsmet İnönü başkanlığında toplanıp dâveti görüştü ve katılmama kararını Paris’e bildirdi.
“Türkiye, savaş sonunda herhangi bir çıkar peşinde koşmayacaktı”…
Herhalde herkes çok şaşırmış, belki de çok gülmüştür. Tabii Yunanistan bu karardan dolayı İnönü’ye minnettar olmuştur. Zira 12 Ada’nın Yunanistan’a bağlanması tezi güç kazanmıştır.
10 Şubat 1947’de İtalya, Paris Antlaşması’nı imzaladı. Bu antlaşmayla 12 Ada silahsızlandırılmak şartıyla Yunanistan’a terk edildi. Yunanistan Nisan 1947’de 12 Ada’yı resmen devraldı.
Böylece hiç emek vermeden ve tek mermi atmadan burnumuzun dibindeki adalara kondular. Oysa Yunanistan’ın Oniki Ada ile bağlantısı, adalarda Rumların da yaşıyor olmasından ibaretti.
Bu acı hikâyenin bir bölümünü, 1942 yılına kadar Fethiye İl Genel Meclisi üyesi olan Süleyman Harmanlar’ın anılarından okuyalım:
“1942 sonlarına doğru bir gün yüksek rütbeli üç Alman subayı ve bir sivil (İstanköy’lü Nazım Bey), Vali İbrahim Edhem Akıncı’yı ziyaret ettiler. Şüphelendim. Onlar gittikten sonra vilayet makamına gittim: ‘Hayrola Vali bey, bu yüksek rütbeli Alman subaylarının ziyaret sebebi ne?’
“ ‘Çok mühim’ dedi. ‘Oniki Ada Başkumandanı mektup göndermiş, Oniki Ada’yı size teslim edelim. Yalnız Yunanlılar dâhil, Yahudilere vermeyeceğinize dair imza verin, dedi. Ben de acele Ankara’ya yıldırım telgrafı ile durumu bildirdim. Ankara’dan, ‘Bir karış yer istemeyiz! Bir karış da yer vermeyiz’ diye cevap geldi. Ben de içim sızlayarak Almanlara durumu bildirdim” (Adviye Fenik, “Ya şu Oniki Ada”, Son Havadis Gazetesi, Kasım 1971).
Bu tercihte, kuşkusuz, “Helen Medeniyeti”ne galip devletlerin duyduğu hayranlık kadar, Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’nda taraf olmaması da etkili olmuştur.
Yunanistan başından beri İtilâf Devletleri’nin yanında yer alırken, Türkiye ancak savaş neredeyse bittikten sonra “kerhen” İtilâf Devletleri safında savaşa katıldığını açıklamış, galip ve mağlup o tarihte iyice belirginleştiği için de dünyayı halimize güldürmüştü.
Bu millete “dışpolitika dâhisi” olarak tanıtılan İsmet Paşa’nın “dehâ” ölçüsünü görüyor musunuz?
Zaman içinde modalara dalıp adaları unutsak da tarih unutmuyor. Eski hatalar ayaklarımıza dolaşıyor. Neredeyse her gün Yunanlılarla “Kıta sahası” ve “hava sahası” kavgası veriyoruz.
Öte yanımız Musul-Kerkük, Telafer-Cerablus, Başika-Dabık…
Yaşasın Türkiye!
Son güncelleme: 15 Kasım 2016 07:10
Tweet
Gelin şu savaşın adını doğru koyalım: Bu savaşın doğru adı “terörle mücadele” değil, “Batı ilesavaş”tır!
Tıpkı Malazgirt Savaşı,Niğbolu Savaşı, Kosova Savaşı, Varna Savaşı, Preveze Savaşı ve Çanakkale Savaşı gibi...
ABD, “Batı” tanımlamasının en başındadır...
Salibin çocukları, Anadolu ve Avrupa coğrafyasında var olduğumuz andan itibaren üzerimize geldiler.
Niyetleri bizi Avrupa ve Anadolu’dan çıkarıp tekrar Asya steplerine sürmekti.
Bazen arka plânda durup birbirimizle savaştırdılar (Dandanakan Savaşı), bazen içimizde isyanlar çıkardılar (Balkan milletleri ve Ermeni isyanları), bazen terör odaklarını başımıza musallat ettiler, bazen teröristlerle ittifak kurdular, bazen de içimizdeki “hıyanet şebekeleri”ni harekete geçirdiler.
Bugünkü savaş ise oldukça farklı: Tarihte verdiğimiz ve çoğunu kazandığımız savaşların hiçbirine benzemiyor. Bugün topyekûn bir savaşın içindeyiz!
Batı, envai çeşit devletler, terör odakları, ihanet şebekeleri ve algı operasyonları eşliğinde saldırıyor!
Çok şükür ki, Türkiye, işin farkında: Kendini kendi topraklarında savunmaktan vazgeçip sınır ötesinde savunuyor.
Sonuç da alıyor. Çünkü son strateji doğrudur.
Şimdi bir de savaşın adını koyalım: Bu savaş, içinde “intikam” hissi de bulunan bir “Sömürü Savaşı”dır! Batı bir taraftan, kaç kez yediği “Osmanlı Tokadı”nın acısını çıkarırken, diğer taraftan eski “sömürgeci” mantıkla hareket ediyor.
Hedef yine Müslümanlar! Osmanlı’nın muhteşem gücünün kaynağı İslâm’dı. Batı bunu hiç unutmadı. İslâmiyeti bir türlü hazmedemedi. Kendi içinde Türkiye’yi “suçlu” ilân etti ve her fırsatta “cezalandırma”ya çalıştı.
Bakmayın siz NATO’da “müttefik” oluşumuza: 1940’larda gerçekleşen Sovyet yayılmacılığına karşı bir “bölgesel jandarma”ya ihtiyaç duymasalardı, bizi asla içlerine almazlardı. Bugün bin pişman oldukları muhakkak. Hoş NATO’da olmamıza rağmen hiçbir zaman bize “müttefik” muamelesi yapmadılar, sürekli olarak düşmanlarımızı desteklediler.
Seçilmişlerin değil, Mısır’da yaptıkları gibi, darbecilerin yanında yer aldılar. Mısır’daki ve bizdeki darbelere bir türlü “darbe” diyemediler. Ama “demokrasi havariliği”ni de kimseye bırakmadılar.
Sayın Cumhurbaşkanımız, “Artık bunları yutmuyoruz” demekte yerden göğe kadar haklıdır. Bu sözleri tarihin tescilinden geçmiştir.
Şimdi ne mi oluyor?..
Batı’nın Birinci Dünya Savaşı sürecinde kurduğu kumpaslar sonucu coğrafyamızda çizdiği yapay sınırlar çatırdıyor...
Türkiye’yi Anadolu’ya hapsetme projesinin imzalandığı “Lozan Andlaşması” çözülüyor...
Coğrafyamızda “yeni bir dünya” kuruluyor. Türkiye “Yeni Dünya”daki şerefli yerini almaya hazırlanıyor.
Bilin ki, alamazsanız vermezler...
Bilin ki, başaramazsanız gözünüzün yaşına bakmazlar...
Ve bilin ki, içinde bulunduğumuz savaşın adı “Varlık Savaşı”dır ve “Kurtuluş Savaşı” hatta “Malazgirt Savaşı” kadar önemlidir.
Öyleyse “Yaşasın Türkiye”!
“Mükemmel ve muhteşem eski Türkiye!”
Son güncelleme: 18 Kasım 2016 08:56
Tweet
10 Kasım münasebetiyle bazıları öyle desteksiz salladılar ki, şapka giymedikleri için Rize’yi bombalayan Hamidiye gemisine bizim hemşehrilerin söyledikleri aklıma geldi: “Atma Hamidiye atma!”
Şu şapka yüzünden sadece Rize’de sekiz kişi sallandırıldı.
Hele bir de, “Atatürk bize mükemmel bir Türkiye bıraktı” diyenler var ki, ya rakamdan anlamıyorlar ya da “mükemmel”in mânâsını bilmiyorlar…
Çünkü 1938 Türkiye’si her anlamda “perişan” bir Türkiye’dir…
Önce bu tespiti yapar, ardından perişanlığın sebeplerini sayarsanız (isyanlar, savaş, vs.) anlarım, ama toptan “mükemmel” ilân ederseniz, şiddetle itiraz ederim. Zira olaylar ve ekonomik rakamlar bunun tersini söylüyor. Gelin tek tek bakalım…
Siyaset: Bu alan tamamıylaAtatürk ve arkadaşlarına tahsislidir. Siyaset yapma imtiyazı yalnızca CHP üyelerine mahsus bir lükstür. Zaten ülkede tek parti oligarşisi vardır ve zaman içinde bir şekilde kurulan partiler (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Serbest Cumhuriyet Fırkası) kısa süre içinde kapatılmıştır. Bu da yetmemiş, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Genel Başkanı Kâzım Karabekir Paşa,İzmir Suikastı bahanesiyleidamla yargılanmıştır.
Cumhuriyet: Vakıa bir “cumhuriyet” vardır, ama isimden ibarettir. Çünkü cumhuriyetin içinde “cumhur” (halk) yoktur. Cumhursuz cumhuriyet olmaz!
Demokrasi: Tek parti oligarşisinin hâkim olduğu bir ülkede demokrasiden söz etmek bile abestir.
Ekonomi: 1938 yılında Türkiye’nin nüfusu 17 milyon civarındadır. Sanayi üretimi yok denecek seviyededir. Meselâ şeker ihtiyacının sadece yüzde 14,5’i yerli üretim, gerisi ithaldir.
Türkiye’nin 1931’de 60. 2 milyon dolar olan ihracatı 1932 yılında 48 milyon dolara gerilemiştir. Ama devlet aynı yıl ezanı Türkçeleştirmenin yanı sıra, Cumhuriyet Gazetesi aracılığıyla güzellik kraliçesi belirleyip (Keriman Halis) Belçika’nın Spa kentine göndermekle meşguldür.
Türkiye ekonomisi, yıllara bağlı olarak gelişmek şöyle dursun 1927’de yüzde 12.8, 1932’de yüzde 10.6, 1935’te yüzde 0.3, 1940’ta yüzde 0.5 gerilemiş, fakat devleti yönetenlerin kişisel serveti genel gerilemenin aksine artmıştır.
Bırakınız gariban köyleri, bazı büyük şehirlerde bile yol yok, su yok, elektrik yok, hastane yok, doktor yok, okul ve öğretmen yoktur. Problemler Demokrat Parti’nin iktidara geldiği 14 Mayıs 1950 sonrasındaki süreçte ele alınıp tek tek çözüme kavuşturulmuştur.
Meselâ: 1923-1950 döneminde mevcut bulunan 4. 086 kilometrelik demiryoluna sadece 3. 578 kilometre ilave edilmiş, “Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” şiirleri bunun için yazılmıştır.
Bendeniz CHP iktidarının son yıllarında dünyaya geldim. Demokrat Parti dönemine de sarkan korkunç sefaleti az-çok yaşadım. O dönemden aklımda kalan jandarma ve tahsildar korkusu ile açlık, yokluk, yoksulluk ve salgın hastalıklardır.
“Mükemmel” bir Türkiye vardı da, ben mi kaçırdım acaba?
İlkokula başladığımda kullandığım kurşun kalemin üzerinde “Made in Czechoslovakia” (Çekoslovakya üretimi) markası vardı. Türkiye, 27 yıllık kesintisiz ve muhalefetsiz CHP iktidarı döneminde kurşun kalem ve topluiğne yapma becerisini dahi gösterememişti.
Babamın duvara çakmak için kullandığı çivi ile söküğü dikmekte annemin kullandığı iğne dahi dışarıdan geliyordu. Bizim eve yarım saatlik yoldan içme ve kullanma suyu taşınırdı.
Bir de “dini hayat” var tabii: Onu da yarın konuşalım…
Eski Türkiye”de dini hayat
Son güncelleme: 19 Kasım 2016 07:00
Tweet
Bu alan Eski Türkiye’de, yani 1923-1950 arasında “irtica” ithamı kıskacındadır. Hac ve umre yasaktır. Camilerin bazıları satılmış, bazıları banka ardiyesi, hatta CHP ocak merkezi olarak kiraya verilmiştir (Bunların bir kısmını uzun bir liste halinde yayınlamıştım).
Dini eğitim veren tüm kurumlar kapalıdır. İmam yetiştiren tek bir okul bile yoktur, bu yüzden cenaze kaldırma işlemlerinin aksadığı kayıtlarda mevcuttur.
Ders kitaplarında Kur’an ve vahiy gibi İslâm’ın temelini teşkil eden kavramlar reddedilmiş, her yıl milyonlarca Müslümanın ziyaret ettiği Kâbe küçümsenmiş, Peygamber Efendimiz sıradanlaştırılırken, aynı dönemde yaşayan “sahte peygamber Müseylime”den övgüyle söz edilmiştir.
Bunlar bir tarafa, 1932’den 1950 Haziranına kadar tam onsekiz sene, bu memleketin camilerinde “Ezan-ı Muhammedî” okunmamıştır. Devletin vermediği din eğitimini almak için zaman zaman bir araya gelen dindar Müslümanlar, “gizli cemiyet” kurmakla suçlanmış, karakollarda, mahkemelerde süründürülmüş, etkili din âlimleri sehpalara gönderilmiştir.
Ders kitapları ise dini anlatım açısından tam bir faciadır. 1950’lere kadar liselerde okutulan “İslâm Tarihi” ileinkâr fırtınaları estirilmiştir. Meselâ, “Tarih II” isimli ders kitabının “Kur’an ve Vahiy” başlıklı bölümünde “Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kur’ân denir” denilmek suretiyle “vahiy” inkâr edilmektedir (kitabın önsözünde, “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti tarafından kaleme alınmış. Maarif Vekilliği Talim ve Terbiye Heyetinin 12.6.1932 tarih ve 11 sayılı kararı ile ders kitabı olarak kabul edilmiş ve Neşriyat Müdürlüğü’nün 83-5878 sayılı ve 19.7.1941 tarihli emriyle üçüncü defa olarak 3.000 sayı basılmıştır” denilmektedir).
Zaten Atatürk, “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti Yüksek Başkanlığına” hitaben kendi el yazısıyla kaleme aldığı 16/17.08.1931 tarihli mektubunda ders kitaplarında dini konulara nasıl yaklaşılması gerektiğini belirtmektedir:
“Arabistan yarımadasının kumsal çöllerinden; ‘Ikre, Bismi, Rabbi’ safsatasını (hâşâ-“safsata” olarak nitelenen şey âyettir Y.B.) esas tutmuş olan Araplar, uygar dünyada, bilhassa Türk zengin uygar bölgelerinde bu ilkel ve cahiliyet devrinin simgesi olan ilkeye dayanarak yapmadıkları tahrifat kalmamıştır… Yazacağınız İslam tarihinin de bu doğrultuda toplayabileceğiniz belgelere dayanarak açıklanmasını önemli görürüm.” (Atilla Oral, Atatürk’ün Sansürlenen Mektubu, 80 Yıl sonra ilk kez, kendi el yazısıyla, sansürsüz, Demkar Yayınevi/Tarih Dizisi, İstanbul 2011, 1. basım, sayfa 61. Orijinal el yazısı; sayfa 75).
Ortaokul ve liselerde yıllar yılı “ders kitabı” olarak okutulan Prof. Dr. Afet İnan imzalı “Medeni Bilgiler” (ki, Afet İnan, “Atatürk söyledi ben yazdım” demiştir) isimli kitap, Atatürk döneminde devletin dine bakışını hiçbir tereddüde yer vermeyecek şekilde ortaya koyuyor. Bu kitaba göre Peygamberimiz, “kendi ırkını bütün milletlerin üstüne koyan (haşa) bir “Arap ırkçısı”dır!..
“…Muhammed’in kurduğu din bütün ulusallıkların üstünde yaygın bir Arap ulusçuluğu politikasına dayanıyordu. Bu Arap düşüncesi, ümmet sözcüğü ile ifade olundu. Muhammed’in dinini kabul edenler kendilerini unutmaya, hayatlarını Allah sözcüğünün her yerde yükseltilmesine adamaya zorunlu idiler”.
“… Bu durum karşısında Türk ulusu birçok yüzyıllar boyunca ne yaptığını, ne yapacağını bilmeksizin, adeta bir sözcüğünün bile anlamını anlamadan Kuran’ı ezberleyip beyni sulanmış hafızlara döndüler”.
Bu tür yazılar tek güne sığmıyor işte, ister istemez uzuyor. Bir sonraki yazıda “Eski Türkiye”yi yönetenlerin din algısına bakalım….
Bugün 571 ziyaretçi (3602 klik) kişi burdaydı!
XXXXXXXXXXXXXXX
Padişahlara düzen veren âlim: Koçi Bey
Son güncelleme: 02 Ocak 2017 06:38
Tweet
Bilirsiniz: Doğru düzgün her padişahın arkasında doğru düzgün bir “hoca” var. Bunlar “gözünü budaktan, sözünü dudaktan” sakınmayan korkusuz insanlardır.
Yeri geldiğinde halim-selim, yeri geldiğinde celalli bir üslup kullanır, sözlerini eğip bükmeden, en sert padişahlara bile gerçeği haykırırlar.
Beş sermayeleri vardır:
İman;
İhlas;
İlim;
Fazilet;
Samimiyet.
Bunlara irfan, hikmet ve tevazu da eklenebilir…
Ve tabii müthiş bir itibar! Öyle bir itibar ki, hayatın imbiğinde damıtılmış, sınavlardan geçmiştir. Bu yüzden vatan sevgileri tescillidir.
Bir özellikleri daha var: Asla doğrudan devlet yönetimine talip olmamak, maddi-manevi çıkar peşinde koşmamak, yalana dolana, hileye-hurdaya tevessül etmemek, fitne-fücurla uğraşmamak, devleti yönetenlere gerçekleri söylemek suretiyle, sadece “ikaz” ve “irşad” görevi yapmak...
Sicill-i Osmani’de kendisinden “Siyasi işlere vâkıf, kâmil ve akıllı bir zat idi” şeklinde tanımlanan Koçi Bey lâkabıyla meşhur Mustafa Bey de bunlardan biridir. Bir dönemdevletin zirvesine “akıl hocalığı” yapmış, Sultan IV. Murad ve ondan sonra tahta geçen kardeşi Sultan İbrahim’e yol göstermiştir.
Enderun’da (Sanat, Siyaset ve Diplomat Okulu) eğitildiği için bilgisi ve görgüsü son derece geniştir. Ayrıca çeşitli devlet görevlerinde pratik yapmış, gözlemlerde bulunmuştur. Hasoda’ya alındıktan sonra da padişahlara “yakın danışman” olarak deneyimlerini arttırmış, herkesin sevgisini, güvenini ve saygısını kazanmıştır.
Yazdığı eserlerden anlaşıldığı kadarıyla Koçi Bey, Osmanlı toplumu ve devlet kurumları hakkında son derece geniş ve son derece derin bir bilgiye sahiptir. Aynı zamanda bilgiyi analiz edip mevcut duruma uyarlayabilme yeteneği de vardır.
Şuradan bellidir ki, devletin aksayan yönlerine işaret etmekle kalmıyor, alternatif çözümler de önerebiliyor.
Çok da mütevazıdır: Enaniyetten (benlik ve bencillikten) öyle bir arınma arınmıştı ki, Sultan I. Ahmed’e sunduğu raporda, fikirlerin kendisine ait olduğunun bilinmesini istemiyor, “kendi fikirleriymiş gibi” uygulamasını öneriyor. Hatta okuyup hazmettikten sonra, raporun yakılmasını istirham ediyor (iyi ki Padişah o raporu yakmadı, yoksa “Âkîl adam” portresini nasıl çizebilirdik?)
Koçi Bey, raporunun başında Osmanlı’nın en parlak devirlerini tasvir ediyor ve bunun sebeplerini sıralıyor…
Ardından mevcut düzene gelip acımasızca ve pervasızca eleştiriyor. Ona göre, Kanuni zamanından başlayarak “kanun-i kadim” bozulmuş, işler şirazesinden çıkmış, kurumlar laçkalaşmış, dalkavukların sayısı artmış, rüşvet çoğalıp yaygınlaşmıştır…
“Padişahımızın malumu olduğu üzere, Osmanoğullarının yüce soyları-Cenâb-ı Hak mizan gününe kadar devam ettirsin-padişahlarından memleket genişliği, hazine çokluğu ve şevket bakımından kemal bulan, Allah rahmetine ulaşmış, suçları Cenâb-ı Hak tarafından affolunmuş olan Sultan Süleyman Han idi. Ve yine âlemin bozulmasına sebep olan haller dahi onların zamanında meydana çıkıp, devlet en kudretli zamanında olmakla, belirtileri o zaman duyulmayıp, birkaç seneden beri görünür oldu. Hazreti Resul (Sallallahu aleyhi vesellem) ve ciharyari güzin–Allah hepsinden razı olsun-ve diğer halife sultanlar–Allah burhanlarını nurlandırsın-şahsen kendileri divan yapıp, halkın işlerini bizzat görürlerdi. Ve o kadar perde arkasında değillerdi. Ve o yüzden dünya ahvaline gerektiği gibi bilgi hasıl ederlerdi. Hatta bu devlet-i aliyyede dahi öylece olurdu. Kahredici Sultan Selim–Günahları örtüp affedici Allah’ın rahmeti üzerine olsun-divanhanede bizzat divan yapıp, padişah kullarını, kullar padişahı bilirdi…”
Günümüzde bu kalite ve kapasitede “hoca” yok. Olsaydı dinleyen olur muydu, bilmiyorum. Bildiğim şu ki, iyi niyet ve samimiyetle yanlışa “yanlış” diyecek Koçi Bey gibi “hoca”lara çok muhtacız.
Biz kazanacağız!
Son güncelleme: 03 Ocak 2017 07:06
Tweet
Ne yazık ki, bir vurgun daha yedik!..
Yine alev okları saplandı yüreğimize, yüreğimiz yine yarıldı...
Bu kez Ortaköy’de vurdular bizi...
Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Boşnak, Arap, Abaza ayırımı yapmadan Sünnimizle, Şiimizle hepimizi vurdular, Ortaköy’de: İnançlımızı, inançsızımızı beraber vurdular...
Böylesine bir katliam karşısında, hiç kimse hiçbir mazerete sığınamaz... Kimse “bana ne” diyemez. Bu saldırıya hiç kimse duyarsız kalamaz... “Öteki”ne yönelik olarak algılayamaz...
Çünkü bu tür saldırılar “BİZ”e, dindarımızla, laikimizle, “HEPİMİZ”e yöneliktir...
İnanan, inanmayan; içen içmeyen; yılbaşını kutlayan, kutlamayan; eğlenen, eğlenmeyen; dans eden, sema eden; evinde oturan, eğlence yerine giden...
Kısacası, bütün Türklere, bütün Kürtlere, bütün Alevilere, bütün Sünnilere, bütün inanç şekillerine, hayat tarzımıza...
Özet olarak, bu saldırı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne...
Ay-yıldızlı al bayrağımıza...
Huzura ve kardeşliğe...
Bu saldırı “BİZ”e dostlar, “HEPİMİZ”e...
Bu yüzden hepimiz tek yürek, tek yumruk olup karşı çıkmak zorundayız...
Bu ve benzeri saldırıların tek ilâcı vardır, sorgusuz-sualsiz karşı çıkmak...
Aramızdaki görüş ayrılıklarını, farklılıkları, ihtilâfları, hazımsızlıkları, öfkeleri, hatta kinleri nefretleri erteleyip “Vatanın bölünmez bütünlüğü” etrafında kenetlenmek...
Ve tehdit/ tehlike bütünüyle bertaraf oluncaya kadar, tek vücut halinde her türlü teröre, terörist saldırılara karşı çıkmak...
¥
Böyle zamanlarda hastalıklı ruhlar ortaya çıkar ve “sosyal medya” denilen alanı hezeyanlarıyla kirletirler...
Radikal-marjinal gruplar, toplum içindeki farklılıkları çatışmaya dönüştürmeye çalışırlar...
“Algı operasyonları”yla kışkırtma yaparlar...
Her türlü yalana-dolana, hezeyana kapılarımızı sımsıkı kapatmalı, sevgi ve müsamahayı öne çıkarmalıyız...
Bu hedefsiz ve amaçsız terörün üstesinden mutlaka geleceğiz! Mutlaka “BİZ” kazanacağız!
Daha önce de vurulmuştuk, unuttunuz mu, biz bu teröre kırk yılda kırk bine yakın can verdik.
Herkes bilsin ki, “varlık mücadelesi” veriyoruz! Aslında bu canhıraş mücadele Malazgirt Zaferi’yle başladı, İstanbul’un fethiyle ikiye katlandı...
Bizim açımızdan bu kavganın adı “vatan kavgası”, elalem için ise “Anadolu’ya ve Boğazlar’a hâkimiyet Savaşı”dır.
Bu mücadeleyi kazanmanın tek şartı, ihtilaflarımızı unutup birbirimize kenetlenmekten ibarettir. Bizi bölüp parçalayarak tarihten silmek isteyenlere karşı en anlamlı cevap böyle bir cevap olacaktır.
“Alevi Katliamı!”
Son güncelleme: 04 Ocak 2017 06:40
Tweet
CHP milletvekillerinden biri (hangisi bilmiyorum, zaten pek de fark etmiyor), Anayasa Komisyonu toplantısı sırasında, konu ile uzaktan yakından ilgisi bulunmayan Yavuz Sultan Selim’e “zalim” ve “katil” gibi sıfatlarla hakaretler yağdırmış, “Aleviler böyle inanıyor” diyerek de güya hakaretlerine zemin oluşturmuştur.
Kimse kimsenin inancını değiştirmek zorunda değildir. Ama tarihten söz ediyorsak, dönemin şartlarını dikkate almak ve her söylediğimizi belgelere dayandırmak zorundayız.
Bir bakıyorsunuz, Genel Başkan Sayın Kılıçdaroğlu, hiç gereği yokken meydan mitinginde Osmanlı’yı aşağılayıcı ifadeler kullanıyor, bir bakıyorsunuz hemen ardından bir milletvekili Yavuz Sultan Selim’e hakaret ediyor.
Belli ki CHP’de tepeden tırnağa bir “Osmanlı düşmanlığı” var. Öyle olmasaydı yakın tarihimize damga vuran “Alevi kırımı”ndan da bahseder, kendi partilerinin mutlak iktidarı zamanında Dersim’in acımasızca ve ilkesizce bombalanmasını, çoluk-çocuk, suçlu-suçsuz ayırımı yapılmadan insanların katledilmesini ısrarla görmezden gelmezlerdi.
Anlaşılan niyet gerçeğe ulaşmak değil, Osmanlı’ya bulaşmak ve bu suretle kendilerine oy vermeyen Osmanlı sevdalılarından intikam almak…
Sebep ne olursa olsun, özellikle Alevi çevrelerde yaygın bulunan ve “mutlak doğru” nazarıyla bakılanbu bilgi, konu üzerinde geniş araştırmalar yapan tarihçiler tarafından doğrulanmamaktadır.
Nitekim akademisyenlerin çoğu bu sayının gerçeklikten uzak olduğunu söylüyorlar. Meselâ tarihçi Mustafa Akdağ, “Bu pek şişirilmiş bir sayıdır” diyor, “çünkü bu padişah devrine ait pek çok mahkeme defterleri hâlâ elimizdedir. Bunlar üzerinde yaptığımız araştırmalarda, bu çapta kitle idamlarına rastlayamadık. Eğer öyle kanlı bir olay geçseydi, bu defterlerde yer alması zorunlu idi.”
Prof. Feridun Emecen ise, “Bu rivayetin nasıl doğduğu, nereden çıktığı ile ilgili araştırmalar yaptım. Bir defa Osmanlı belgelerinde böyle bir katliama rastlamadım. Belgelerde tek Safevi yanlısı propaganda yapan ajan ve bunlara sempati duyup yayan kimi tarikat dervişlerinin takibi, ayrıca yine bunlara alttan yardım eden tımarlı sipahilerin belirlemeleri ile ilgili kayıtlar var” diyor.
Biliyoruz ki, 40 bin Alevi’nin Yavuz tarafından katledildiğine dair herhangi bir bilgi, tek istisna ile dönemin kaynakları olan “Selimname” literatüründe geçmez. O istisna İdris-i Bitlisi’nin “Selimşahname” isimli kitabıdır. Bitlisi, yıllarca Yavuz Sultan Selim’in yanında bulunmuş ve önemli hizmetler görmüştür. Döneme ilişkin bilgileri toplamış, fakat kitaplaştıramadan ölmüştür. Daha sonra oğlu Ebulfazl Mehmed Çelebi, babasının notlarını derleyip toplayarak ve kendi görüşlerini de ekleyerek babasının eserini tamamlamıştır.
Meşhur iddia bu eserde yer alıyor. Sonra yazılan kitaplarda ise aynen tekrarlanıyor. Bu suretle yanlış yaygınlaşıyor.
Robert Mantran (Osmanlı İmparatorluğu Tarihi) gibi gerçeği arayan bazı Batılı tarihçiler bile bu tür iddiaları “desteksiz atış” manzumesinden sayıyor ve şöyle diyor:
“Göründüğü kadarıyla, bu ‘büyücü avı’, özellikle olaylara bulaşan tımar sahiplerini yerlerinden atmak ve bilinen elebaşları öldürmekten ibaret kaldı. 1513 ya da 1514’te olan 40.000 Alevi’nin kırılması efsanesini destekleyen hiçbir kanıt yok elimizde.”
Onca cesedi nereye gömdüler? Olayın yaşandığı Tokat, Sivas ve Yozgat üçgeninde yıllardan beri yollar, havaalanları, tüneller yapılıyor, ama toplu mezara rastlanmadı.
Ayrıca, 40 bin erkeğin katledilmesi demek, o zamanki nüfus yoğunluğuna göre, 10 civarında şehrin yetişkin erkek nüfusunun ortadan kaldırılması demektir ki, Osmanlı gibi bir tarım toplumunda üretimin ciddi biçimde düşmesi neticesinde devlete ödenen yıllık vergilerin azalmasını gerektirir. Böyle bir azalma yok.
Dahası, Şah İsmail, İran’a hâkim olduğunda büyük bir Sünni temizliğine girişti ve 40-50 bin civarında Sünni katletti. Devrin kaynaklarında açıkça yer alan bu gerçeği kimsenin dillendirmemesi de çok enteresan!
Rusya ile ortak tarihimiz
Son güncelleme: 06 Ocak 2017 08:11
Tweet
Osmanlılar muhteşem yüzyıllarda dış ülkelere daimi temsilci göndermez, bir devletle anlaştıklarında yazılı belge vermez, sadece söz verirlerdi.
Osmanlı’nın sözü senetti ve bunu herkes bilirdi.
İlk “Sefir-i Kebir”imiz (Büyükelçi) Yirmisekiz Mehmed Çelebi 1720’de Sultan III. Ahmed döneminde Paris’e gitti.
İkincisi Es-seyyid Ali Efendi 1797’de yine Paris’e gitti. Osmanlı’nın tenezzül buyurup bir devlete temsilci göndermesi o ülke için büyük şeref sayılıyordu. Avrupa çalkalanmıştı. Paris sosyetesine “Türk modası” hâkim olmuş, cübbe giyip sarık sarmışlardı. Dahası var: Ramazanda bizimkilerin topluca teravih kıldıkları duyulmuş, Parisli kadınlar teravih namazına katılmak için, “Sefir-i Kebir”imize ricacı göndermişlerdi.
Bunun dışında Çarlık Rusyasıyla münasebetlerimiz resmi olarak 1497’de başladı. Kimi savaş, kimi barış, kimi ittifak, kimi ihtilaf, kimi de ticaretle devam etti.
Osmanlı Başkenti’nde sürekli bir “Sefir-i Kebir” bulundurma hakkını Rusya, “İstanbul Antlaşması”yla(1700)kazandı. 1711’de de meşhur Prut Savaşı patladı.
İlginçtir, ama bu savaşa yine bir Avrupalı kralı kurtarmak için girdik. İsveç Kralı Demirbaş Şarl, Poltava Savaşı’nda Rus Çarı I. Petro’ya (bizim tarihlere göre “deli”, Rus tarihine göre “büyük”) yenilmiş ve Osmanlı topraklarına sığınarak zar-zor canını kurtarmıştı. Sultan III. Ahmed’e birmektup yazdı. Rusya’ya karşı kendisini korumasını rica etti.
Sultan III. Ahmed, hem Demirbaş Şarl’ı kurtarmak, hem de Petro’nun “Büyük Rusya” hayalini yıkmak üzere Rusya’ya savaş açtı. Baltacı Mehmed Paşa, Serdâr-ı Ekrem (Başkomutan) tayin edildi.
Osmanlı ordusu, Prut Nehri kıyısında, Mareşal Şermetiyef komutasındaki Rus ordusuyla karşılaştı. Baltacı Mehmed Paşa, son derece usta bir manevra ile Rus ordusunu dört yandan kuşatmayı başardı. Osmanlı topçusunun yoğun ateşi altında büyük zayiat verdiler. Bombardıman ve hücum günlerce sürdü.
Dayanamayacağını anlayan Mareşal Şeremitiyev, arka arkaya iki mektup göndererek barış istedi. Savaş uzadıkça yeniçerilerde bıkkınlık alâmetleri görülmeye başlamıştı. Baltacı Mehmed Paşa, “Savaş Şûrası”nı topladı. Kırım Hanı hariç, komutanların çoğu barış teklifinin kabulünde birleştiler. Akabinde “Prut Antlaşması” imzalandı (22 Temmuz 1711).
Gelelim Katerina hikâyesine…
1. Prut Savaşı’nı en ince ayrıntılarıyla anlatan iki tarafa ait ruznâmelerden (günlük) hiç biri Katerina ile Baltacı’nın buluşmalarından bahsetmiyor.
2. Sultan III. Ahmed devrini dört ciltte tüm teferruatıyla nakleden tarihçi Raşit de böyle bir olaya yer vermiyor…
3. Sadece Başkomutan’ın (Baltacı’nın) kararıyla barış olmaz; bu kararı vezirlerden, komutanlardan ve diplomatik heyetten oluşan harp divanı verebilir.
4. Baltacı’nın, Katerina’ya, yahut altınlarına tamah etmesine esasen gerek de yoktur; zira savaş kazanılınca Katerina nasılsa esir alınacak, tüm altınları ile mücevherleri de ganimet olarak ele geçecektir…
5. Baltacı, rüşvet almak istese alır, kuşatmayı ise kaldırmazdı. Böyle bir durumda Çar Petro, yahut eşi Katerina hangi dünya mahkemesine başvuracaktı?
6. Zaten Çar Petro ile karısı savaş meydanına hiç gitmediler. Petro, Mareşal Şermetiyef aracılığıyla savaşı uzaktan yönetti…
Yani, Rus Çariçesi Katerina ile Baltacı Mehmed Paşa’nın buluşmaları, tamamen hayal mahsulüdür. Dönemin hiçbir Türk ve Avrupa kaynağında, böyle bir iddia mevcut değildir. Prut Seferi’nden hemen sonra Baltacı’yı sadaretten (sadrazamlıktan) düşürmek için çalışan İstanbul’daki rakipleri dahi böyle bir iddiada bulunmamışlardır…
Bu tür iftiralar, onları kendileri gibi zanneden ucuz piyasa romancılarının kaleminden çıkmış, maalesef “bizden” bazı isimler tarafından da benimsenmiştir.
Rusya ile yakınlaştığımız şu günlerde, tarihi olayları bilmekte fayda var sanırım.
“Düşene vurmayız!”
Son güncelleme: 07 Ocak 2017 06:44
Tweet
1910’lu yıllar Osmanlı açısından felaket yıllarıdır. Osmanlı Devleti, Avrupalı büyüklerle Rusya arasında kıskaca alınmış, onların kışkırttığı iç isyanlarla boğuşuyor…
Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ isyanlarında, Osmanlı’nın Balkanlardaki varlığı tartışılır hale geliyor. Ayrıca İtalyanlar Trablusgarb’i (Libya) Osmanlı’dan koparmak üzere 29 Eylül 1911’de harekete geçiyorlar. Anadolu aslanları çöllerde şehit düşüyor.
O tarihlerde, Osmanlı tahtında, “Hürriyetin ilk padişahı benim ve bunda müftehirim” diyen Sultan Mehmed Reşat oturuyor. Osmanlı Devleti her taraftan kırpılmış, daha da hazini yabancılar, devlet içinde devlet olmuşlar.
En şımarıkları da Rusya: Rus Sefiri’nin iki dudağının arasından çıkan her söz, İttihad ve Terakki iktidarını hop oturtup, hop kaldırıyor.
Osmanlı bıkkın, lâkin derdini kime yanmalı? Gücünün zirvesinde olduğu yıllarda yaltaklanan Rus, en zayıf anında Osmanlı’yı yüreğinden vurmak için fırsat gözlüyor. Osmanlı devlet ricali de bu fırsatı Rus’a vermemek için aşırı temkinli davranıyor.
Hasan Tahsin Bey (Uzer), o sıralar Beyoğlu Mutasarrıfı’dır (Tanzimat’tan sonra, sancak yöneticisine verilen isim). Hayırlı bir işe teşebbüs edip Beyoğlu’ndan Büyükdere’ye telefon hattı çektiriyor, lâkin telefon direklerinden birkaçı Rus Sefareti’nin önüne rastlıyor. Rus Sefiri hemen ultimatomu Babıâli’ye (hükümete) dayıyor: “Manzaramı kapatan bu direkler hemen kaldırılsın!”
Babıâli yine çaresizdir. Kendi topraklarına diktiği birkaç telefon direğini koruma gücünden mahrum görüntüsünden kendisi bile ürker. Zira saldırmak için Rusya’nın bahane aradığını bilmekte, bu bahaneyi vermemek için tedbirli ve temkinli davranmakta, hatta zaman zaman bunu oldukça abartmaktadır.
Beyoğlu Mutasarrıfı Tahsin Bey, Babıâli’ye çağırılıyor ve Sefir’in isteği doğrultusunda, direkleri kaldırması isteniyor: “Böyle basit bir meseleyi büyütüp Rusya ile bozuşmayalım. Git Sefire, direkleri kaldırtacağını söyle.”
Ertesi gün, Tahsin Bey, Sefir’le görüşmek için Rus Sefareti’ne gidiyor. Tam o sırada Rus Sefiri tüm haşletiyle merdivenlerde beliriyor; bakışıyorlar.
Sefaret görevlisi anlatıyor: “Beyoğlu Mutasarrıfı Tahsin Bey, şu telefon direkleri mevzuunu Ekselanslarıyla görüşmeye geldiler.”
“Ekselânsları”nın burnu Kaf Dağı’nda: “Ben koskoca Rus Çarı’nın temsilcisiyim, bir mutasarrıfla asla görüşmem. Sadrazamı gelip rica etsin!”
Çıkıp gidiyor. Tahsin Bey, taş kesiliyor, kanatırcasına dişlerini sıkıyor: “Aman Allahım!” diye mırıldanıyor, “koskoca Osmanlı ne hallere düştü.”
Bu olaydan bir süre sonra, Rusya’da Çarlık yıkılıyor. İdareyi Komünistler ele geçiriyor. Bu radikal değişiklik sebebiyle ülkeden kaçan Beyaz Ruslar’dan bir grup İstanbul’a sığınıyor...
Sefil, perişan, bir lokma ekmeğe muhtaçtırlar. Ancak hayırsever İstanbulluların yardımlarıyla hayatlarını devam ettirebiliyorlar.
Beyoğlu Mutasarrıfı Tahsin Bey, bir gün Rus göçmenleri ziyarete gidiyor. Amacı Fransızca bilen bir Rus bulup oğluna öğretmen olarak tutmaktır.
Birini gözü ısırınca, yanına yaklaşıyor. Kim olduğunu çıkarınca da, “Aman Allah’ım!” diye inliyor, “koskoca Sefir ne hallere düştü.”
Yırtık-pırtık elbiseler içinde sersefil görünen bu adam, vaktiyle kendisini küçümseyip sefaretten kovan Rus Sefiri’nden başkası değildir.
Adamı alıp evine götürüyor. Yedirip, giydiriyor. Bir güzel ağırlıyor. Cebine de hatırı sayılır miktarda para koyduktan sonra, eskiye dair tek kelime etmeden uğurluyor.
***
Yıllar sonra hikâyeyi öğrenen bir dostu, “Vaktiyle sana yaptıklarını niçin yüzüne vurmadın?” diye sorunca, Hasan Tahsin Bey şu nefis cevabı veriyor:
“Biz Osmanlı terbiyesi aldık, düşene vurmayız!”
Eski “muharrir”leri özledim
Son güncelleme: 09 Ocak 2017 06:42
Tweet
Eskiden “muharrir”ler vardı, sonra isim değiştirip “köşe yazarı” oldular…
“Muharrir”,“köşe yazarı” oldu olalı, hakaretler dizisi “köşe yazısı”, “küfür” de “fikir” sayılıyor!..
Eskilerimiz böyle durumları “minel acaib ve minel garaib” (hem acaip hem de garip) diye karşılarlardı…
“Uydurukça”cılığa meylettik edeli, bir cümle ile bir dünyayı özetleyen terimlerimizi de hatırlayamaz olduk.
Ayrıca ortada, köşe yazarlarının tek konuya kendilerini hapsetmeleri gibi daha da acınası bir durum var…
Köşe yazarlarında (birkaçını hariç tutacak olursak) çeşitlilik kalmadı. Tek malzeme siyaset… O kadar ki, hangi olay karşısında hangi yazarın ne yazacağını aşağı-yukarı kestirebiliyorum.
Söyleyene bile faydası olmayan cümleleri her gün alt alta dizip sütunlar dolduruyor, “fikir” üretirmiş gibi yaparak geçinip gidiyoruz.
Yazılarımız çoğunlukla “o ona dedi, bu buna dedi, acaba kim ne dedi?” şeklinde dedikodu üretmek, yaymak, sağa-sola sataşmak, şunun-bunun “kirli çamaşır”larını didikleyerek ifşa etmek şeklinde oluyor…
Siyasi liderler ve siyasetçiler arasında gel-gitte hayatımız tükeniyor.
Kırk yıl sonra bir de bakıyoruz ki, yazdıklarımızdan geriye hiç bir şey kalmamış…
Ömrümüz lâklâkla geçmiş!..
Kalıcılığı olmayan fikrin adı, “dedikodu”dur!
Siyaset yazmak için bilealtyapı lâzım:İyi derecede dünya tarihi, ülke tarihi, siyasi tarih, sanat tarihi, savaş tarihi,felsefe ve edebiyat bileceksiniz.
Eski muharrirlerimiz sanattan, felsefeden, edebiyattan, tarihten söz ederlerdi. Konu yelpazesi çok genişti. Yazılar çok renkliydi. Okuyanlar bir şeyler öğrenir, bu yüzden muharrirlerin kendi aralarında zaman zaman girdikleri tartışmalar ilgiyle izlenirdi.
Yine bu yüzden her muharririn sadık okur kitlesi olur, muharrir hangi gazeteye gitse, okurları o gazeteyi alırlardı.
Bakalım eski muharrirlerimiz neler yazarlardı?
Sevgi-hoşgörü…
Akrabalık, komşuluk ilişkileri…
Mevsim değişikliklerinin hayata ve edebiyata yansıması…
Kış mevsiminde sokakta yatmak zorunda kalan insanlar…
Sokak hayvanları…
Batı’nın bize oynadığı oyunlar…
Aile-çocuk ilişkileri…
Felsefe, edebiyat, sanat üzerine yeni akımlar…
Roman, hikâye, masal ve şiirin insan psikolojisi üzerine etkileri…
İş ve aile hayatı dengesi…
Eğitim-öğretim meseleleri…
Bilgi, hikmet, irfan…
Tasavvuf ve mânevi değerler…
Lisan-insan ve insan yetiştirme…
Milli tarihin arka plânı…
Sorgulamadan kabullendiğimiz devrimlerin günlük hayatımıza etkileri…
Daha pek çok konu… Onları okudukça, insan, neler kaybettiğini daha iyi anlıyor.
Neden Osmanlı?
Son güncelleme: 10 Ocak 2017 07:02
Tweet
Timur Han Türk ve Müslümandı, ama amaçsız bir cihangirdi. Geleceğe ilişkin hiçbir plânı-projesi ve kalıcı olmak gibi bir derdi yoktu…
Oysa Yıldırım Beyazıd’ın Doğu Roma’yı (Bizans) fethedip Peygamber Efendimiz’in müjdesiyle buluşmak gibi bir derdi vardı. Bu aslında Osmanlı Devleti’nin kuruluş felsefesiydi ve kuruluştan itibaren her padişah, adımlarını bu istikamette atmıştı.
Feth-i Mübin’le Osmanlı arasına Timur Han girdi. Ankara Savaşı’yla (1402) fetih elli yıl kadar ertelendi, ama engellenemedi.
O savaşta Timur Han sadece Osmanlı ordusunu yerle bir etmedi, aynı zamanda yıllar boyu harcanan emekle oluşturulan Anadolu Birliği’ni de yerle bir etti. Zaman içinde Osmanlı’ya tabi olmuş Anadolu beyliklerini yeniden kurdu. Karesi ve Kadı Burhaneddin beylikleri hariç, tüm beylikler Osmanlı’dan ayrıldılar.
En kârlısı Karamanoğlu Mehmed Bey yönetimindeki Karamanoğulları Beyliği’ydi. Toprakları neredeyse Anadolu’nun üçte birini kaplıyordu. Mehmed Bey, Timur Han sayesinde birden bire büyük ve güçlü bir devlete sahip olmuştu.
Zaten Timur Han’ın amacı da buydu: Anadolu’da Osmanlı hâkimiyeti istemiyordu. O kadar ki, Karamanoğlu Mehmed Bey’i, tüm “beyliklerin emiri” (Osmanlılar dâhil) ilân etmişti. Bizans da rahat bir nefes almıştı.
Ayrıca Osmanlı’ya bıraktığı toprakları da Yıldırım Bayezid’in oğulları arasında bölüştürmüştü. Kendisine tabi olmaları şartıyla, Rumeli’deki yerleri Şehzade Süleyman’a, Balıkesir ve Bursa havalisini Şehzade İsa Çelebi’ye, Amasya’yı Şehzade Mehmed Çelebi’ye vermişti. Bölüştürmeden memnun olmayan Şehzade Musa Çelebi, bir süre sonra İsa Çelebi’ye saldırıp Bursa’dan çekilmesini sağlayacak, Yıldırım’ın en küçük şehzadesi Mustafa Çelebi ise sığındığı Bizans’tan bir süre gelişmeleri izledikten sonra, münasip ilk fırsatta Bizans’tan yardım alıp kardeşleriyle savaşa tutuşacaktı.
“Fasıla-i Saltanat” ya da “Fetret Devri” denilen bu kanlı ve kaotik ortam tam onbir yıl sürecekti.
Sebepler ve şartlar açısından bakıldığında, Osmanlı Devleti’nin yeniden dirilmesi, tekrar büyüyüp gelişmesi, Anadolu birliğini yeniden sağlaması ve Doğu Roma’yı fethetmesi imkânsız görünüyordu. Bu yüzden Bizans bayram ediyordu.
Fakat olumsuz şartlar ve sebepler kaderi değiştiremez!
Hatırlayalım ki, Osmanlı’nın tarih sahnesine ilk çıktığı dönemde de Anadolu’da Tacettinoğulları, Tekeoğulları, Çobanoğulları, Çandaroğulları, Dulkadiroğulları, Eşrefoğulları, İnançoğulları, Karesioğulları, Menteşoğulları, Pervaneoğulları, Ramazanoğulları, Saruhanoğulları, Karamanoğulları, Germiyanoğulları gibi, bir sürü beylik var. Hatta bunlardan bazıları, Osmanlı’nın kökünü teşkil eden Kayı Aşireti’nden kat bekat büyüktür. Buna rağmen imparatorluk burcuna çıkmak Osmanoğulları’na nasip olmuştur.
Ne dersiniz: Anadolu’da onca Müslüman-Türk beyliği varken, bunların arasından sadece Osmanlı Beyliği’nin imparatorluk burcuna yükselmesindeki sır nedir?
Bence “dini” ve “milli” hedeflere sahip bulunmalarıdır…
Dini hedef: “İlâ-i Kelimetullah”, milli hedef ise “Kızıl Elma”dır. İnsanlar bu hedeflere göre eğitilip yetiştirilmişlerdi. Her birey, bu hedeflere ulaşmayı “varlık sebebi” sayıyordu.
Mevlâna, Yunus, Edebali, Dursun Fakih gibi “şeyh”lerle, Yesevi’nin Alp Erenler’i bu ebedi emeli yürekten yüreğe gergef işler gibi işlemişler, her Kayılı’yı bu hedef etrafında bütünlemişlerdi. Her Kayılı’nın yüreği yine bu hedef sayesinde bir atom çekirdeğine dönüşmüştü.
“İlle de milli ve yerli eğitim”, “ille de hedef sahibi insan yetiştirmek” diye ısrarım boşuna değil.
Yavuz Sultan Selim gerçeği
Son güncelleme: 11 Ocak 2017 06:44
Tweet
Timur Han’ın Ankara Savaşı sonrasında oluşturduğu boşluklardan birine Safeviler yerleşmiş, Osmanlı’nın on birsene sürenkanlı ve kaotik ortamından yararlanarak büyümüş, güçlenmişti. Güçlenmiş de gözünü Anadolu’ya dikmişti.
Şah İsmail’in “mürit” görüntülü müfritleri Anadolu’da cirit atıyor, yer yer ayaklanmalar çıkarıyor, merkezin gücü Anadolu’nun özellikle bazı bölgelerinde etkisiz kalıyordu.
Osmanlı bir kere daha “varlık”la, “yokluk” arasına sıkışmıştı: O kadar ki, devlet hayatının devamı, Şah İsmail’in bertaraf edilmesine bağlı hale gelmişti. Bu durumda, sadece Yavuz değil, dün ve bugün, sorumluluğunun idraki içinde bulunan hiçbir yönetici “nemelâzım” diyemez.
Şah’ın üzerine hışımla yürümek zorundaydı. Şeyhülislamın “fetva”sını aldı ve Çaldıran yoluna düştü.
Çaldıran yolu meşakkatli bir yoldu. Üstelik Şah, çocukluğundan gelen “kaçma” güdüsüyle (babası öldürüldükten sonra, bir süre zindanda kalmış, kaçtıktan sonra da yıllarca saklanmıştı) sürekli çekiliyor, çekilirken de ekinleri ateşe veriyor, evleri yakıyor, su kuyularını zehirliyordu. Osmanlı Ordusu bozkırda aç-susuz yol almak durumunda kalmıştı.
Zorlu yolculuğa Şah’ın casuslarının kışkırtmaları da eklenince, yeniçeri ayaklanıp Yavuz’un çadırına ok ve kurşun yağdırmaya başladı.
Yavuz atına atladı ve kışkırtılmış kalabalığın arasına daldı.
“Biz henüz kastettiğimiz yere varmadık” diye hitap etti isyancı yeniçerilere, “düşmanla karşılaşmadık, dönmek ihtimali yoktur, hattâ bunu düşünmek bile hayaldir. Teessüf olunur ki, Şah’ın maiyeti kendi efendileri yoluna can verdikleri halde, biz şerîat-ı Ahmediyye’ye muhalif hareket eden bunları yola getirmek için bu serhatlara kadar gelmişken, birtakım gayretsizler, bizi yolumuzdan geri çevirmek isterler…
“Biz, katiyen yolumuzdan dönmeyeceğiz. Ülülemre itaat edenlerle, kastettiğimiz yere kadar gideriz. Kalpleri zayıf olanlar, ehlü iyâllerini düşünenler ve yol zahmetini bahane edenler, kendileri bilirler. Dönerlerse dîn-i mübîn yolundan dönerler. Eğer bahane, ‘düşman gelmedi’ ise, düşman daha ileridedir. Er iseniz benimle beraber gelin ve illâ ben tek başıma da giderim!”
Cesarete âşık olan yeniçeriler bu cesaret gösterisinden sonra, Padişah’ı takip etmeye başladılar. Nihayet ordular Çaldıran Meydanı’nda karşılaştı. Kanlı bir savaş sonucu Yavuz Padişah, Çaldıran Zaferi’ni (23 Ağustos 1514) kazandı.
Bu zafer sadece Anadolu’yu değil, İstanbul’u da kurtardı. Daha da önemlisi, hilafetin yolunu Osmanlı’ya açtı.
Bazıları bu yüzden Yavuz Padişah’ı sevmez, hakkında iftiralar üretir, “Kırk bin Alevi’yi kesti” şeklinde algı operasyonu yaparlar.
Aşağıdaki sözler Yavuz Padişah’a aittir:.
“Ben bu saltanatı, ümmete hizmet içün pederumun elinden aldum ve ıslâh-ı âlem (insanların ıslahı ile mutluluğu) uğruna birader ve biraderzadelerimi (kardeşlerimi ve çocuklarını) feda eyledum...
“Ben uykularımı, rahat ve huzurumu terk ile din-i mübînin te’yidine uğraşıyorum. Eğer İslâmı ihyâ etmek (geliştirmek, hayata geçirmek, yaşamak ve yaşatmak) maksudunuz (isteğimiz, niyetiniz) değilse, benum de nefs-ül emirde saltanata kat’a hevesum yoktur.” (eğer bu yoldan hedefe gidemeyeceksem, sizin de böyle bir amacınız bulunmuyorsa, padişahlıkta gözüm yoktur)…
Kalıcı hedefi olan ve merhameti elden bırakmadan hedefine yürüyen yöneticilere selam olsun!
Şeyhülislâm “korku”dan fetva verir mi?
Son güncelleme: 13 Ocak 2017 08:09
Tweet
Birkaç kişi televizyonda Yavuz Sultan Selim’i konuşuyor. Bunlardan biri, Şeyhülislam Zembilli Ali Efendi’nın Yavuz Sultan Selim’in hışmından korktuğu için Padişah’ın istediği fetvaları verdiğini söyleyince, kulaklarıma inanamadım.
Çünkü mümkün değil. Bir kere Yavuz devrinde padişahlar, şeyhülislamları azletme yetkisine sahip bulunmuyorlar. O makama gelen hoca, ölünceye yahut bunayıncaya kadar kalıyor. Azledilme ihtimali olmadığı için de, padişahın taleplerine göre değil, “kitap kavli”ne göre fetva veriyor (Bu sistemi Çivizâde Mehmed Efendi’yi şeyhülislâmlıktan azleden Kanuni değiştirdi).
Hatırlayalım: Bursa Kadısı (o tarihte henüz şeyhülislâm yoktur) Molla Fenari, namazlarını cemaatle kılmadığı söylentisi yüzünden Yıldırım Bayezid’in mahkemede şahitlik etmesine izin vermemiş, İstanbul’un ilk kadısı Sarı Hızır Çelebi, ellerini kestirmek suretiyle Rum Mimar İpsilanti’ye zulmettiği gerekçesiyle İstanbul fatihine “kısas” yapılmasına (yani ellerinin kesilmesine) hükmetmiş, Davutpaşa Kürsü Vaizi Himmetzade Abdullah Efendi, av merakı yüzünden devlet işlerini tavsattığı için Sultan IV. Mehmed’i hutbeden azarlamış, Şeyhülislam Zembilli Ali Cemali Efendi, Yavuz’u “hâl” (tahttan indirilme) ile tehdit ederek fermanını geri aldırmıştır.
Yavuz’la, Şeyhülislâmı Zembilli Ali Efendi arasında geçen bir olay var ki, doğrudan konumuzu ilgilendiriyor…
Birinci olay: Şeyhülislâm Zembilli Ali Efendi, Yavuz Sultan Selim’i Edirne’ye uğurlayanlar arasındadır. Padişah’ı uğurlamaktan dönerken, yolda eli bağlı dört yüz kişiye rastlıyor. Suçlarını merak edip sorduğunda, anlatıyorlar: “Bunlar ipek alım-satımı yapan bâzirgan-lardır; Oysa Padişah hazretleri ipek alım-satımını yasaklamıştı. Padişah emrine muhalefet ettiklerinden, mahkûm edildiler.”
Bu cevabı alan Şeyhülislâm, bir hukuksuzluğa meydan vermemek için derhal geri dö-nüp Padişah’a yetişiyor ve kararını geri almasını istiyor.
Yavuz öfkeleniyor: “Âlemin nizâmı için âlemin üçte birinin katli helâl değil midir” diye soruyor.
Zembilli bu soruya şöyle cevap veriyor: “Dünyanın işleri karışıp bü-yük fitne olunca helâldir. Şimdi böyle bir şey yok.”
“Benim emrime mu-halefetten daha büyük fitne olur mu?” diye soruyor, Yavuz.
Şeyhülislâm hiç çekinmeden şöyle konuşuyor: “Bunlar, Sultan’ın emrine muhalefet etmişlerdir. Zira sen ti-caret konusunda onları yetkili kılmıştın. Bu her çeşit ti-carete zimnî izin sayılı.”
Bu cevap Padi-şah’ı biraz daha öfkelendiriyor: “Ben sana, saltanata dair işlere karışma demiştim. İcraatıma itiraz et-mek vazifen değildir.”
Zembilli de öfkeyle şu karşılığı veriyor: “Bu, yalnız dünyayı değil, ahreti de ilgilendiren bir meseledir. Buna karışmak benim vazifemdir.”
Padişah’ı selamlamadan yanından ayrılıyor.
Zembilli’nin hukuku canı pahasına savunması Padişah’ın çok hoşuna gidiyor. Düşününce, ona hak veriyor. Dört yüz bezirgânı affettikten başka, Edirne’ye ulaşır ulaşmaz Zenbilli Ali Efendi’ye bir ferman gönderiyor. “Rumeli ve Anadolu Kazaskerliklerini birleştirerek sana verdim. Zira bildim ki, bütün sözlerinde hak üzeresin.”
Padişa-hın fermanını alan Zembilli’nin cevabı, dünya nimetlerine dönüp bakmayan müstağni kimliğine yakışır tarzdadır: “Mektubun bana geldi. Allah seni maddî ve ma-nevî belâlardan korusun ve saltanatını devam ettirsin. Ben em-rine itaat ediyorum; ancak Allah ile bir ahdim vardır; bu görevden beni mazur görün.”
Osmanlı’nın “devlet” amacı ve Yavuz Sultan Selim
Son güncelleme: 14 Ocak 2017 06:59
Tweet
Şu soru hep soruluyor: Tacettinoğulları, Tekeoğulları, Çobanoğulları, Çandaroğulları, Dulkadiroğulları, Eşrefoğulları, İnançoğulları, Karesioğulları, Menteşoğulları, Pervaneoğulları, Ramazanoğulları, Saruhanoğulları, Karamanoğulları, Germiyanoğulları gibi, Anadolu’da onca Müslüman-Türk beyliği varken, bunların arasından neden sadece Osmanlı Beyliği, imparatorluk burcuna yükseldi?
Cevabım şöyle: Bu aşiretlerle beyliklerin arasında sadece Osmanlılarda “Devlet tefekkürü” vardı…
Bu yüzden Osmanlılar kısa ve uzun vadeli hedeflere sahiptiler…
Başıboş değil, güçlü ve etkileyici bir amacın peşine takılıp Anadolu’ya gelmişlerdi…
En başında kendilerine iki büyük hedef belirlediler: Bunlardan biri “dini”, diğeri “milli” idi…
Dini hedef: “İlâ-i Kelimetullah”!..
Milli hedef: “Kızıl Elma”!
“Kızıl Elma” hedefi son yüzyıllarda telaffuz edilmeye başlandı, ama aslında hep vardı. En başta ulaşılması gereken yer de Doğu Roma olarak belirlenmişti. Bunun öznesini ise Efendimiz’in Konstantiniye’nin fethine ilişkin meşhur Hadis-i Şerif’i teşkil ediyordu.
İnsanlar bu hedeflere göre eğitilip yetiştirilmişlerdi. Her birey, bu hedeflere ulaşmayı “varlık sebebi” sayıyordu.
Mevlâna, Yunus, Edebali, Dursun Fakih gibi “şeyh”lerle, Yesevi’nin Alp Erenler’i bu ebedi emeli yürekten yüreğe gergef işler gibi işlemişler, her Kayılı’yı bu hedef etrafında bütünlemişlerdi. Her Kayılı’nın yüreği yine bu hedef sayesinde bir atom çekirdeğine dönüşmüştü.
Yavuz Padişah da aynı yolun yolcusuydu. Bunun için önce Anadolu Birliği kurulmalı, ardından “İslâm Birliği” (İttihad-ı İslâm) sağlanmalı, ancak ondan sonra Batı’ya yürünmeliydi.
Yavuz’un, “Dünyayı bir padişaha çok, iki padişaha az” bulması işte bu yüzdendir. Şah İsmail ile yine bu yüzden hesaplaşması kaçınılmazdı: Anadolu, sırtını dayayabileceği bir kıvama gelmeliydi.
Şah İsmail’in “mürit” görüntülü müfrit casusları ve taraftarları Anadolu’da hâlâ cirit atıyor, yer yer ayaklanmalar çıkarıyor, merkezin gücü Anadolu’nun özellikle bazı bölgelerinde etkisiz kalıyordu.
Çaldıran öncesi Şeyhülislam’dan fetva aldıktan sonra, valilere gönderdiği fermanlarda, Şah taraftarlarının tespit edilmesini ve suçlarının gerektirdiği cezalara çarptırılmalarını emretti.
“Yavuz Sultan Selim 40 bin Alevi’yi (Osmanlı “Kızılbaş” demeyi tercih ediyordu) kesti” iddiasının kaynağı işte budur. Bu iddianın kaynağı ise, genelde, Alevi tarihçilerle Osmanlı’ya alabildiğine düşman yabancı tarihçilerdir.
Öyle bir hava veriliyor ki, sanki Yavuz durup dururken, sırf “Alevi” oldukları için Alevileri katletmiş!
Oysa Yavuz, Sünni-Alevi ayırımı yapmadan, devlet düşmanlarının üzerine yürümüştür.
Bunu “Alevi katliamı” gibi algılamak ve yansıtmak önce tarihi gerçeklere, sonra da vicdana terstir.
Bazıları da “Türkçe şiir” yazdığı gerekçesiyle Şah İsmail’e daha yakın, “Farsça şiir” yazdığı için Yavuz’a daha uzak dururlar… Bu yaklaşımın da gerçeklerle ilgisi bulunmamaktadır. Neden derseniz, o dönem, dil ayırımının belirleyici olmadığı bir dönemdir. Zaten Osmanlıca, Arapça-Farsça ve Türkçe karışımı bir dildir.
“Türkçe’yi kurtarmak” ya da Alevi kardeşlerimizi memnun etmek için çaba harcarken, Yavuz’a ve tarihe haksızlık ettiğimizi dikkate almak zorundayız.
Yavuz’u “katliamcı” gibi göstermenin tarihi sorumluluğunu kimse kaldıramaz!
Tarihe günün şartlarından, hele de “moda” akımlarından yaklaşmak, tarihi “tağyir”, “tahrif”, hatta “tahrip” eder.
Tarihçi kimseyi mutlu yahut tedirgin etmekle görevli değildir. Görevi tarihi gerçeklerle buluşup halkını yüzleştirmektir. Bu kadar!
Neredeyse “On Derste Terörist” yetiştiriliyor!
Son güncelleme: 16 Ocak 2017 07:22
Tweet
Ey benim sonsuza kadar yaşayası devletim!.
Ve ey benim sonsuza kadar yaşayası devletimi yöneten ömrü uzun olası yöneticilerim!...
Farkında mısınız ki, terör örgütleri neredeyse “On Derste Terörist” yetiştiriyorlar!..
Birkaç ay, bilemediniz birkaç yıl içinde, gençleri “canlı bomba”ya dönüştürüyorlar.
Hiç tanımadığı insanları gözünü kırpmadan katledecek kadar…
Tank kaçırıp namluyu kendi halkına doğrultarak sıkacak kadar…
Helikopter ve uçak kaçırıp mazlum insanları katletmede kullanacak kadar…
Ülkenin Cumhurbaşkanı’nı ve ailesini katletmeyi göze alacak kadar…
Şimdiki adı “15 Temmuz Şehitler Köprüsü” olan Birinci Boğaz Köprüsü’nün münasip yerine siperlenip suikast silahı Kanasla vatandaşlarını kalleşçe vuracak kadar…
Kendi ülkesinin parlamentosunu ve Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ni bombalayacak kadar…
Bomba yüklü aracın şoför koltuğuna oturup, kendi eliyle kendi canına kıyacak kadar…
Üzerine patlayıcı bağlayıp kendini kurban edecek kadar…
Ve… Yıllarca her türlü zevkten, keyiften, lüksten, her türlü dünyevi imkândan mahrum bir şekilde, mağaralarda “mağara adamı” gibi yaşamayı göze alacak kadar “ifsat” ederken…
Ey benim güzel devletim!...
Ve ey benim güzel yöneticilerim!..
Hiç merak etmiyor musunuz ki, ısrarla sürdürdüğünüz şu Milli Eğitim modeli ve şu müfredat çerçevesinde üç-beş ay, hatta üç-beş yıl değil, şöyle-böyle yirmi sene (doktorayı filan da düşünürsek) eğittiğiniz çocuklarımızın çoğu neden kapasitesiz, hedefsiz, amaçsız, duyarsız, tutarsız, inisiyatifsiz, kararsız, sorumsuz?..
Terör örgütlerinin verebildiği motivasyonu, eğitim sistemimiz neden veremiyor?..
Neden kararlı, duyarlı, tutarlı, ferakâr, gayyur, meraklı, hedef sahibi insan yetiştiremiyoruz?..
Diyeceksiniz ki 15 Temmuz işgal hareketini püskürtenler de “bizim çocuklarımız”!
Amenna!.. Ve de çok şükür!.. Yalnız iyi bakın: Can pahasına paletlerin altına yatan, tankların üstüne çıkan, silahlara bayrakla karşı koyan, kısacası 15 Temmuz ablukasını yaran insanların çoğu bu sistemin dışından yetişenler…
Bir çoğuyla konuştum: Bir çoğu o gece abdest alıp, iki rekât namaz kıldıktan sonra, ailesiyle helâlleşip sokağa çıkmışlar ve eğitim sisteminin empoze ettiği ilkeler uğruna değil, inançlarının öngördüğü değerler uğruna uçaklara, tanklara, namlulara siper olmuşlar.
Bir bakıma o gece Çanakkale şehitleriyle aynı imanda buluşup aynı amaçta bütünlenmişler…
Bu hâriseden sonra, apaçık ortaya çıktı ki, devletin öngördüğü eğitim sisteminde büyük arızalar var…
Evrensel bilgiler dışında verilenler gençleri motive etmeye yetmiyor, “yerli ve milli” bir yapı oluşmuyor!
Hazır Sayın Cumhurbaşkanımız da bu konudan şikâyetçi iken, artık bu çağdışı sistemi ve ders kitaplarını değiştirseniz…
Müfredat değişikliği ve tarih kitapları
Son güncelleme: 17 Ocak 2017 06:39
Tweet
Her hükümet kuruluşunda bendeniz, önce Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı’na getirilen isimlere bakarım. Çünkü ötekiler zaten teknik bakanlıklardır. Eğitim ve kültür ise milletin doğrudan doğruya ruhunu/yüreğini inşa eder.
Bu alanlarda Türkiye, sözün tam mânâsıyla bir “irfan inkılâbı”na muhtaçtır. Lâkin ne hikmetse bir türlü gerçekleşmiyor. Bu iktidar pek çok alanda yaptığı “kökten değişim” ve “dönüşüm”ü Milli Eğitim’le kültür alanına taşıyamıyor.
Oysa “inkılâb”a en çok buralarda ihtiyaç var. Çünkü bu doğrudan doğruya Türkiye’nin geleceğiyle ilgilidir.
Ne kadar “doğru insan” yetiştirebilirsek, Türkiye o kadar büyük ve etkin bir devlet olur! “Doğru insan” yetiştirmenin yolu ise “doğru kitap”,“doğru öğretmen” ve “doğru yöntem”den geçer.
Bütçeden en büyük payın milli eğitime ayrılması ilk önemli adımdı: Bu adım yıllar önce atıldı. İlk kez bu iktidar döneminde milli eğitim bütçesi milli savunma bütçesini geçti. Ama bütçenin önemli bir bölümü maaş ödemelerine, okulların ıslahına ve yeni lüks okul inşaatlarına harcanıyor. “İnsana yatırım” yine “devede kulak” kabilinden kalıyor.
İdealimiz olmadan paramızın olması bir şeye yaramıyor.
Bu bakımdan Milli Eğitim Bakanı’nın açıkladığı müfredat değişikliğini önemsiyorum.
Bu konuda koparılan kızılca kıyameti ise “kuru gürültü” sayıyorum.
Kuru gürültüye pabuç bırakılmamalı!
“Adım adım Atatürk’ü ders kitaplarından çıkarıyorlar” diye bağırmanın zerre kadar hakikati yok. Kimse kimseyi bir yerlerden çıkarmıyor. Buna gerek de yok. Herkes işlevi kadar yer almalı.
Zaten şimdiye kadar yakın tarih öğretilmedi. Yakın tarihe ilişkin bilgiler tek kaynaktan (Nutuk) beslendi. Bu da “övgü” şeklinde oldu.
Bu yaklaşım kamplaşmalar doğurdu. Kamplaşmalarda kavgalar, kavgalarda bölünmeler, bölünmelerde kin ve intikam duyguları yeşerdi.
Artık tarihi olayların ve şahsiyetlerin “övgü” ile “sövgü” kıskacından kurtarılması lâzım.
Bu da “tarafsız” bir perspektif gerektirir.
Toplumca barışa ihtiyacımız var. Tarih toplumsal barışın temelidir. Tarihi süreç bir öncekinin alternatifi yahut düşmanı değil, devamıdır.
Mutlakıyet’ten Meşrutiyet’e, Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e geçilirken yapılan bazı hatalar abartılmamalı, ama görmezden de gelinmemelidir.
Tarihe geçmişimizin yanı sıra geleceğimizi, bir bakıma da kendimizi yazdığımız unutulmamalıdır.
Anladığım kadarıyla, öğrencilere duygu yönetimi, farklılıklara saygı, güven, iletişim, kaynakların kullanımı, kendini ifade etme, kendini koruma, kendini tanıma, kurallara uyma, mekânı algılama, milli ve kültürel değerleri tanıma, öz saygı, sevgi, sorumluluk ve sosyal katılım, girişimcilik, finansal okuryazarlık, toplumsal cinsiyet eşitliği gibi konular da öğretilecek, Türkiye Cumhuriyeti tarihine de 1950 sonrası eklenip 15 Temmuz’u kapsayacak şekilde işlenecek…
Yalnız galiba bir handikap var: Hem lider kadronun şahsında tek parti dönemini övüp hem de demokrasi bilinci nasıl verilecek?
“Tek Adam” övgüsüyle “demokrasi” nasıl bağdaştırılacak?
Umarım bu teşebbüs “pansuman” seviyesinde kalmaz!
Yine de Milli eğitim Bakanlığı iyi-kötü bir adım attı, darısı Kültür Bakanlığı’nın başına diyelim…
Beni de alın ne olur koynunuza hatıralar”
Son güncelleme: 18 Ocak 2017 06:38
Tweet
Bazılarımızın yere-göğe sığdıramadığı, öve öve bitiremediği tek parti dönemi, sadece inançlar açısından değil, ekonomik açıdan da tam bir sefaletti.
Türkiye açtı: Ürettiği hububat ihtiyaca yetmiyordu. Urla’da bile insanlar yetersiz beslenmeden dolayı ölüyordu. Çocukları kızıl, kızamık, boğmaca, tifo, tifüs gibi salgın hastalıklar götürüyordu.
Şapka Devrimi’nin başlatıldığı Kastamonu’nun Taşköprü İlçesi Müftüsü, kefen bezi yokluğunda ölüleri kefensiz gömüp gömemeyeceklerini diyanetten soruyor, ‘Diyanet İşleri Reisi Şerafettin Yaltkaya’ imzasıyla, 16.11.1942 tarihli ve 153 sayılı fetva ile bu iş için pamuklu, yünlü, ipekli herhangi beyaz bir bezin kullanılabileceği bildiriliyordu.
Siyasi iktidar, “Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” diye böbürleniyordu, ancak Osmanlı’dan kalma 8.619 km. demiryoluna hepi-topu 3.578 km. ilave edilebilmişti (1923-1950 arası).
Sulanan arazi oranını binde 6’dan yüzde 5’e, köy yollarını bin kilometreden 11 bin kilometreye Adnan Menderes çıkardı.
Demokrat Parti’nin yürüttüğü kalkınma hamlesi tabiatıyla bizim Doğu Karadeniz’e de yansıdı. 1950’li yıllarda Doğu Karadeniz bölgesinde çay henüz yaygınlaşmamıştı. Herkes gurbetçi idi. Tarlalara mısır ekiliyor, ama o da geçindirmiyordu. Yiyecek ihtiyacı zar-zor karşılanıyor, giyeceğe para kalmıyordu.
Bizim evde ilkel bir dokuma tezgâhı vardı. Rahmetli annem, tarlamızda yetiştirdiğimiz Hint kenevirinden (o zamanlar ekimi yasak değildi) elde ettiği lifleri döver, sonra demir taraklarla tarar, eğirir, binbir zahmetle önce ipliğe, ardından dokumaya dönüştürürdü…
Hemen dikilip giyilemezdi, çünkü hem çok sert, hem de kahverengiydi. Beyazlatmak için günlerce deniz suyunda ıslatmak, defalarca güneşte kurutmak gerekirdi.
Bu görev gençlerin ve çocuklarındı. Kumaş parçalarını sahile serer, kurudukça üzerlerine deniz suyu atardık. Rengi git gide açılırdı ve bu işlem kumaş beyazlayana kadar sürerdi.
Ancak yeterince beyazladıktan sonra hane halkına iç çamaşırı ve gömlek olarak dikilirdi.
Büyük ablam (Allah hayırlı uzun ömürler versin) bu işin uzmanıydı. Neredeyse bütün köye terzilik yapar, bir kuruş bile almazdı. “Komşu hatırı” denen bir şey vardı.
Onun ölçü almasını, dikiş dikmesini zevkle seyrederdim. İğne-iplik dışında hiçbir terzi malzemesi kullanmaz, kendi icadı olan bir yöntemle dikerdi. Meselâ mezura yerine karışla ölçerdi. Metre yerine de kendi kol boyunu kullanırdı. Her şey tecrübeye dayalıydı.
Hint Kenevirinden uyuşturucu madde (esrar) yapılmaya başlandığında, ekimi yasaklandı. Sümer basmaları yerli dokumanın yerini aldı. Zaman içinde de ev tezgâhları unutuldu, gitti.
Hâlbuki o tezgâhlarda annem sadece kumaş değil, kilim filan da dokurdu. Yiyeceğimizi, giyeceğimizi ve sereceğimizi kendimiz üretirdik.
Yerli Malı Haftası’nda ilkokulumuzda açılan tezgâhta annemin sevgiyle dokuduğu kumaşlarla kilimleri iftiharla sergilediğimi hiç unutamam.
Bir de sloganımız vardı. “Yerli malı yurdun malı, her Türk onu kullanmalı”…
Yıllar var ki bu sloganı unuttuk. “Avrupa malı” kullanma modasına kendimizi kaptırdık. Ancak ödediğimiz her kuruşun “bomba” olarak geri döndüğünü, kimi Gazzeli, kimi Iraklı, kimi Suriyeli çocukların tepesine indiğini, kimi de “canlı bomba” şekline dönüşüp içimizde patladığını fark edince durum değişmeye başladı. “Yerli malı, yurdun malı”nı yeniden hatırladık.
ABD ile AB’nin aymazlıkları bizi böyle bir noktaya getirdiyse, kârlı sayılırız.
Osmanlı medeniyetinde insanlar ve hayvanlar
Son güncelleme: 20 Ocak 2017 08:15
Tweet
Eğer “Yaradan’dan ötürü yaradılanı sevme” kuralına inanıyorsanız, yalnız insanları değil, hayvanları ve bitkileri de sevgiyle kucaklayacaksınız.
Onların da “yaşama hakkı”na saygı gösterecek, “insanî zekâ”nızı “hayvanî” bir öldürme güdüsüne kurban etmeyeceksiniz.
Hatırlayalım ki biz, “Nil kıyısında kuzuyu kurt kapsa, hesabı Ömer’den sorulur” şeklinde bir “yönetim ahlâkı”nın da mirasçılarıyız.
İşte bu sebeple geçmişimizde hayvanlara “eziyet” yoktur. Tam tersine “ilgi” ve “şefkat” vardır. O kadar ki, 18. yüzyılda Osmanlı ülkesini gezmiş olan Fransız hukukçu Guer, kedilerle köpeklerin tedavisine ait bir hastanenin varlığından söz etmektedir…
“Osmanlı Devleti’nde kasaplar her gün belirli sayıda kedi ve köpek beslemekle yükümlüdürler… Şam’da (Şam o tarihte bir Osmanlı kentidir) hastalanan kedilerle köpeklerin tedavisi için bir hayvan hastanesi mevcuttur.” (Moeurs et usages des Turcs).
Şam’daki hayvan vakıflarıyla ilgili olarak Prof. Sibai ise şu bilgileri veriyor:
“Eski vakıf geleneğinde hasta hayvanları tedavi ve otlatma yerleri vardır… Bu hayvanlar ölünceye kadar orada otlanır. Şam Vakıfları arasında, kedilerin yiyip uyuyacağı ve gezineceği yerler de bulunurdu.”
Şimdi de Elisee Recus’un, 1880’lerde yayınladığı “Küçük Asya” isimli eserinden bir paragraf okuyalım:
“Osmanlılardaki iyilik duygusu hayvanları dahi kucaklamıştır. Birçok köyde eşekler haftada iki gün izinli sayılır.”
Ünlü Fransız şair Lamartine’den de bir tespit aktaralım:
“Osmanlı Müslümanları canlı ve cansız mahlûkatın hepsiyle iyi geçinirler. Ağaçlara, kuşlara, köpeklere, velhasıl Allah’ın yarattığı her şeye hürmet ederler… Bütün sokaklarda sokak köpekleri için muayyen (belirli) aralıklarla su kovaları sıralanır.”
Pere Jehannot: “Türkler, evlerine sokmadıkları sokak köpeklerinin açlıktan sıkıntı çekmelerine veyahut telef olmalarına (ölmelerine) meydan vermemek üzere, her gün bu hayvanlara bir miktar et dağıtılması için vasiyetnamelerinde kasaplara bir miktar para tahsis ederler. Çünkü köpeklere et dağıttırarak sevap işlediklerine inanırlar.”
Şimdi de onyedinci yüzyılda Osmanlı Devleti’ni gezen ve anılarını “Les voyages du sieur Du Loir” isimli bir seyahatnamede toplayan meşhur Batılı seyyah Du Loir’dan birkaç tespit aktaralım:
“Türkiye’nin bazı şehirlerinde kediler için özel binalar yapılmış, onların hizmetine bakıcılar verilmiş, hattâ tedavileri ve beslenmeleri için vakıflar vücuda getirilmiştir.
Atları ağır yüklerden kurtarmak suretiyle gösterdikleri insaniyeti ve Türk adliyesinin hayvanlara taşıyabildiklerinden fazla yük taşıtanlara karşı o yükleri kendi sırtlarında taşımak cezasını tayin eden kararlarını yerecek değilim, ama birçok kibar adamın büyük meydanlarda kediler için ciğer vesaire satan kebapçı dükkânlarından kebap alıp dağıtmalarını tamamen gülünç sayarım.”
Görüldüğü gibi, hayatın “sevap”la çerçevelendiği asırlarda, yalnız insanlar değil, hayvanlar da mutluymuş.
Şu soğuk kış günlerinde, sokak hayvanlarını hatırlayarak, “Sünnet Medeniyetinden kopuşumuzun faturasını sadece insanlar değil, hayvanlarla bitkiler de ödüyor” diyebiliriz!
Yarın sokak köpeklerinin Hayırsız Ada macerasına bakalım.
Sürgün köpekler!
Son güncelleme: 21 Ocak 2017 07:06
Tweet
Sultan II. Mahmud dönemi… Bir ara sokak köpeklerinden şikâyet öylesine artıyor ki, Padişah bile konu ile ilgilenmek zorunda kalıyor.
Biliyorsunuz Sultan II. Mahmud, “orta yol” arama yerine “kökünü kazıma” taraftarıdır: Yeniçeri Ocağı’nı da böyle ortadan kaldırmıştır.
Sokak köpeklerinin yakalanmasını ve Hayırsız Ada’ya bırakılmasını emrediyor.
Padişah emriyle oluşturulan ekipler, sokak köpeklerini envai çeşit yöntemlerle yakalayıp büyükçe bir gemiye dolduruyorlar. Gemi Hayırsız Ada’ya doğru yola çıkıyor. Köpekleri bu adaya bırakıp sorunu kökünden halledecekler…
Fakat yolda öyle bir fırtınaya yakalanıyor ki, gerisin geri dönmek zorunda kalıyor. Zaten İstanbul halkı köpeklerin bu şekilde götürülmesine karşıdır. Fırtınayı “İlâhî îkaz” sayıyorlar. Padişah da bundan etkilenerek kararından vazgeçiyor.
Aradan yıllar geçiyor. Bu kez Osmanlı tahtında Sultan Abdülâziz oturuyor. Sokak köpekleri daha da çoğalmış, şikâyetler de artmıştır.
Tam bu sırada bir olay yaşanıyor: Gece yarısı Galata’da gezinen bir İngiliz turist, birkaç sokak köpeğinin saldırısına uğramış, kaçıp kurtulmak için çıktığı yüksek bir duvardan düşüp ölmüştür. Bu yüzden İngiltere, Osmanlı Devleti’ne sert bir nota veriyor. İngiltere ile arasının bozulmasından endişeye kapılan Sultan Abdülâziz de 1865’te yayınladığı fermanda, “Sokak köpeklerinin hakkından gelinmesi”ni istiyor.
Padişahın “vur” demesini, İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı) Suphi Bey,“öldür” olarak anlayınca, sokak köpekleri için kıyamet kopuyor. Sokak sokak “köpek avı” başlıyor. Sokak köpekleri toplanıp teknelerle Hayırsız Ada’ya (Sivri Ada da denir) bırakılıyor. Aylarca devam eden bu işlem sonucunda, adaya 80 bin civarında köpek taşınıyor.
Etrafı sarp kayalıklarla çevrili olan ve üstünde tek bir ağaç bile bulunmayan bu ıssız adada köpekler ne su bulabiliyorlar, ne yiyecek. Açlıktan bir birlerini yemeye başlıyorlar. Acı ulumaları özellikle geceleri İstanbul’dan bile duyuluyor. Halk beddua yağdırıyor…
Bu olaydan hemen sonra çıkan ve Bayezit’den Gedikpaşa’ya kadar tüm binaları kül eden büyük İstanbul yangınını “köpeklerin ahının tutmasına” bağlıyorlar: “Köpekler olsaydı, havlayarak felaketi önceden haber verirlerdi” diyorlar. Yorum etkili oluyor; hükümet, Hayırsız Ada’da ölüme terk ettiği köpeklerden sağ kalanları İstanbul’a geri getiriyor.
Yine de sokak kedileri ile köpekleri üzerine en acımasız kıyım 1910’da gerçekleşiyor. İttihad ve Terakki kurucularından meşhur “mason üstad-ı âzam”ı Talât Paşa o tarihte Dâhiliye Nazırı’dır (İçişleri Bakanı). Sokak köpeklerinin toplanıp Hayırsız Ada’ya bırakılmasını emrediyor.
Aklı başında hiç kimse bu işe yanaşmadığından, “Köpek Toplama Ekipleri” serserilerden oluşturuluyor.Bunlar sokak sokak dolaşıyor, bu iş için özel surette imal edilen dev kerpetenlerle hayvanları yakalıyor, köpek toplama arabalarıyla önce Tophane’ye götürüyorlar, oradan da gemilerle Hayırsız Ada’ya naklediyorlar. 30 bin civarında köpeğin bu şekilde öldürüldüğü kaydediliyor.
“Sokak köpekleri yakın tarihimizde hiç mi rahat yüzü görmedi?” diye soracak olursanız, gördüler. Sultan II. Abdülhamid’in padişahlığında huzur içinde yaşadılar. Zira Padişah, sokak köpekleriyle uğraşmak yerine, kuduzla uğraşmayı tercih etti. Fransa’daki Pastör Enstitüsü ile işbirliği yaparak, İstanbul’da dünyanın üçüncü “Kuduz Enstitüsü”nükurdu. Ayrıca sokak kedileri ve köpekleriyle ilgili araştırmalar yaptırdı. Özel hekimi Mavroyani Paşa’nın (Spiridon Mavrogenis) “Sokak Köpekleri” isimli kitabı, Padişah’ın talimatıyla yazılıp yayınlandı.
.
.
Aaaah ah!
Son güncelleme: 23 Ocak 2017 06:48
Tweet
Biz “Şapka için adam mı asılır?” diye sorup duruyoruz, ama “devrimci” kadro açısından şapka bir simgedir ve onsuz “kurtuluş” imkânsızdır.
Buyurun, Adliye Vekili (Adalet Bakanı) olarak, “devrimci” ekibin “adalet” kanadınıtemsil eden Mahmut Esat Bozkurt’un şapka değerlendirmesine bakın:
“Şapka giymek ne demek? Bütün ilerlemelerin başında bu mu gelir? Evet ve bunda hiç şüphe edilmemelidir… Şapka giymekle, ilerlemelere mâni olan bu kara engel söküldü, yıkıldı, yerin dibine geçirildi. Büyük yürüyüş yolları açıldı.”
“Atatürk İhtilâli” isimli hatıratında (s.154-155) şöyle bir olay naklediyor:
“Atatürk bir gün, lütfen, bu husustaki fikrimi sormuşlardı. O sırada Musul işi, aleyhimize sonuçlandığı için, rahmetli hayli sıkıntılı idi.
Şu cevabı vermek cesaretinde bulundum: ‘Şapka giymek, bu millet hesabına bir Musul fethinden üstündür!’
Atatürk hafifçe gülümsedi ve başını bir kaç defa eğerek beni taltif etti.”
İyi de, Musul,Misak-ı Millî sınırları içinde yer alan ve kanayan bir yara hâlâ.
¥
Tek parti iktidarının teorisyenlerinden biri olan meşhur Abdullah Cevdet, bir Fransız gazetecinin “İslâm Dünyası Nasıl Kurtulur?” şeklindeki sorusuna, aşağıdaki cevabı verdiğini gururla naklediyor:
“Kur’ân’ı kapa, kadınları aç!” (Umûm Müslümanlar Kongresi, İçtihad, s:4, sh:287, Eylül 1907).
¥
CHP Yedinci Kurultay tutanağından:
“Muhterem arkadaşlarımızdan bazıları köylerin imama ihtiyacı olduğunu söyledi. Arkadaşlar; en yakın misalini arz edeyim; bu, Büyük Millet Meclisi’nde de mevzuubahis oldu, bu münakaşadan sonra dışarıya çıktığım zaman altı tane Meclis Hademesi yanıma geldi, gözleri yaşlı olarak şunları söyledi: ‘Vallahi, billahi, altı köyümüzde bir tek imam kaldı. Ölülere nöbet bekletiyoruz. Ondan kalkıp bu köye geliyor ve boyuna köy değiştiriyor. Eğer, bize imam ve hatip vermezseniz, ölülerimizi köpek leşi gibi toprağa gömeceğiz.”
Nitekim vaktiyle Süleymaniye Camii’ne tayin etmek için imam bulunamamış…
“Yıl 1930. Bu tarihte İstanbul Müftüsü Fehmi Ülgener, yardımcısı Ömer Nasuhi Bilmen’dir. Bir akşam Müftü Efendi evine gelir. Sedirin üzerine yığılıp kalır. Bitkin ve ölgündür. Hanımı telaşlanır, merak eder, niçin böyle bitkin olduğunu ısrarla sorar. Ne kadar gizlemek istese de muvaffak olamaz Fehmi Hoca. İçinin sıkıntısını, yüreğini kavuran yangını şöyle anlatır hayat arkadaşına: “Bugün Süleymaniye Camii’ne mahalle bekçisini imam tayin ettim.” (Geçmişten Geleceğe Işıklar, İbrahim Refik, Albatros Yayınları)…
¥
Sebilürreşad Dergisi sahibi Eşref Edip Bey’in sualine cevap…
“T.C Dâhiliye Vekâleti Matbuat Umum Müdürlüğü…
Hülâsa: ‘Hazreti Muhammed’e dair…
Sayı: 653 Ankara, 17 Mayıs 1943…
Muhterem efendim, mektubunuzu aldım. Biz her ne şekil ve suretle olursa olsun memleket dâhilinde dinî neşriyat yapılarak dinî bir atmosfer yaratılmasına ve gençlik için dinî bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar değiliz.
Zatı âlilerinin herkesçe müsellem olan ilim ve faziletinize hürmetkârız ancak günün bu kabil neşriyata tahammülü olmadığını siz de takdir edersiniz. Bilvesile saygılarımı tekrarlarım efendim.
Matbuat Umum Müdürü, Vedat Nedim” (Sebilürreşad, c. 7, sayı: 155, sayfa: 96, Temmuz 1953).
Ne diyeyim ki? “Aaah ah!” diyeyim olsun bitsin.
Bir zihniyet teşhiri
Son güncelleme: 24 Ocak 2017 07:02
Tweet
Türkiye’de, kendi dinini, kendi tarihini, kendi milletini, kendi milliyetini küçümseyen, “Biz adam olmayız”cı bir zihniyet var...
Bu zihniyet, “Su akar, Türk bakar” safsatasından yola çıkar, “Meclis anayasa yapamaz”a kadar gelir...
“Yeni anayasaları Kurucu Meclisler yapar!”
Yani?..
“Ya rejim değişmeli ya da darbe olmalı!”
Ki, yeni rejimin banileri yahut darbecilerin iradesi bir “Kurucu Meclis” teşekkül ettirip silah zoruyla bir anayasa yaptırsın.
Bir taraftan “Başkanlık sistemi olmasın, parlamenter sistem devam etsin, diğer taraftan parlamento anayasa yapmasın!”
Kendine güvensizlik diz boyu!..
“Kurtarıcı” beklemek, olursa ancak bu kadar olur!
¥
Öte yandan; bu zümre, tuhaf bir biçimde, bütün dünya milletlerinin kökünün Türk olduğunu, tüm dillerin Türkçe’den çıktığını öngören Güneş Dil Teorisi’ne inanır...
Bandırma vapurunun “çürük-çarık” olduğuna inanır...
Kemal Paşa’nın kendi kendisini “kurtarıcılık”la görevlendirdiğine ve tek başına Samsun’a çıkıp Milli Mücadele’yi başlattığına inanır...
“Nutuk”un “mutlak gerçek” olduğuna inanır...
Hattâ ve hattâ, Türkiye’yi CHP’nin kurtaracağına dahi inanır...
Gelin görün ki, Türkiye’nin “bölgesel güç” haline geldiğine ve bölgesinde söz sahibi olduğuna inanmaz...
“Fırat Kalkanı” operasyonuyla DAEŞ’i silip süpürdüğümüze inanmaz...
Gerekirse “Dicle Kalkanı” operasyonu başlatacağımıza ve 1926 Ankara Andlaşması’na kadar hukuken zaten “bizim” olan “Musul Eyaleti”imize kadar uzanabileceğimize inanmaz (aynı andlaşmaya göre) Musul-Kerkük havzasından çıkarılacak petrollerden yüzde 10 hisse sahibiyiz ki, tüm petrol ihtiyacımızın yüzde ellisine tekabül ediyor. Konu ile ilgili, ilgili 14. Madde şu şekilde tanzim edilmiştir:
“Her iki ülke arasında ortak çıkarlar sahasını genişletmek maksadıyla, Irak Hükûmeti bu antlaşmanın yürürlüğe konulması gününden itibaren 25 sene müddetle, 14 Mart 1925 tarihli İmtiyaz Mukavelenamesi’nin 30. maddesi mucibince ‘Turkish Petroleum Kumpanyası’ndan, petrol ihraç edebilecek olan şirketlerden veya şahıslardan, teşkil edilecek olan muavin şirketlerden sağlanan gelirlerin % 10’unu Türkiye Hükümeti’ne ödeyecektir...)”
Bunu hatırlattığınızda “Yurtta sulh, cihanda sulh”u dayarlar.
Çünkü devletlerine, milletlerine inançları yoktur.
Bu milletin göğsünü siper ederek 15 Temmuz isyanını bastırabileceğine de inanmamışlardı.
Zaten Sayın Erdoğan’ın Başbakan olacağına da inanmamışlardı...
Cumhurbaşkanı olacağına da inanmamışlardı (ama başkanlık yoluna girdi bile)...
Yeni boğaz köprülerinin, barajların, bölünmüş yolların, uzun tünellerin, Marmaray’ın, Avrasya Tüneli’nin ve Üçüncü Havalimanı’nın yapılabileceğine de inanmamışlardı...
İMF borçlarının ödenebileceğine ve borç almadan yaşanabileceğine de inanmamışlardı: Çünkü hayalleri yok. Oysa “insan hayal ettiği müddetçe yaşar”...
Ve devletler ancak hayal ettikleri yere kadar gidebilirler.
Ey milletim: Biz Musul’u hayal etmeye devam edelim!
Başkanlık ve “kuvvetler ayrılığı” prensibi
Son güncelleme: 31 Ocak 2017 06:41
Tweet
Osmanlı asırlarında Kanuni Sultan Süleyman dönemi…
Hüsrev Paşa, o tarihte Mısır Beylerbeyi’dir. Her zamanki gibi, Mısır Eyaleti’nin vergilerini toplayıp İstanbul›a gönderir. O yıl gelen verginin geçen yıllardan daha fazla olduğunu gören padişah, durumu araştırmak için müfettişler görevlendirir:
“Bakın ki, bu paralar ahaliye baskı yapılarak mı toplanmıştır?”
Müfettişler Mısır’a gidip aylarca araştırır, soruştururlar; nihayet vergi artışının zorlamayla değil, yeni sulama kanallarının açılması sonucu sulanan arazinin fazla ürün vermesiyle sağlandığına kani olurlar ve kanaatlerini Padişah’a arz ederler.
Buna rağmen Kanuni,Mısır’dan gelen vergi fazlasını yol, liman, sulama kanalı inşaatlarında kullanılmak üzere Mısır’a iade eder. Hassas yüreği buna rağmen tatmin olmamış olacak ki, Hüsrev Paşa’yı Mısır Beylerbeyliği görevinden alır, yerine Hadîm (hizmetkâr anlamında) Süleyman Paşa’yı tayin eder.
Bu olayda da görüldüğü gibi, Kanuni Sultan Süleyman, milletini devletine ezdirmeyen bir hükümdardı. Padişahların bile keyfi hareket edememesi için, meşhur “Kanunnâme”sinde, ilk kez “görev-yetki” tanımlaması yapmıştı. Ve koyduğu kurallara öncelikle de kendisi uymuştu.
Aşağıdaki olay bunun delilidir…
Muhteşem Süleyman, ihtişamın zirvesinde bulunduğu günlerden Kâğıthane civarında ava çıkar. Dolaşırken, Bizans döneminden kalma su yollarına tesadüf eder. Bunların onarılarak kullanılabileceğini düşünür.
Bu işlerde son derece deneyimli olan Rum mühendis Nikola’yı eski su yollarını tamir etmekle görevlendirir. Kendi kesesinden bir miktar da para verir.
Nikola amele ve ustalar tutup bölgede çalışmaya koyulur. Bunu duyan Vezir-i Âzam (başbakan) Damat Rüstem Paşa’nın tepesi atar. Padişah’ın kendi görev alanına tecavüz ettiğini düşünür ve Nikola’yı zindana attırır.
Bir süre sonra Padişah, çalışmaların ne durumda olduğunu görmeye gider. Ne görsün: Kazma dahi vurulmamıştır…
Talimatının Rum mühendis Nikola tarafından göz ardı edildiğini düşünüp soruşturma açtırır. Anlaşılır ki, Nikola hapistedir.
Kanuni Sultan Süleyman, Vezir-i Âzam Rüstem Paşa’yı çağırtıp sorar:
“Su yolcu zimmînin hapsine bais nedur?” (Su yolları yapan gayrimüslimi neden hapsettin?)
Rüstem Paşa’nın, dünya hukuk tarihine geçmeye lâyık cevabını bugünkü dile çevirelim: “Hünkârım! Benim haberim olmadan sen böyle işlere kalkışamazsın ve devletin başına keyfî kararlarınla masraf kapıları açamazsın. Bu işi hükümet araştırır ve eğer icap ederse suyu hükümet getirir. Seninle temasına mâni olmak için mühendisi hapse ben attırdım.”
Bu cevap, demokrasilerin temelini teşkil eden “kuvvetler ayrılığı prensibi”nin Osmanlı Devleti’ne, daha ortada demokrasinin “D”si yokken, hâkim olduğunu gösteren bir anlayışı simgeliyor.
Bu ağır cevap karşısında Muhteşem Süleyman ne yaptı dersiniz?
Okul kitaplarında sık sık anlatıldığı gibi, “mutlakirade”siyle yerinden fırlayıp, “Padişah hükmüne karşı gelmenin cezası ölümdür; tiz Sadrazam’ın boynu vurula!..” mı dedi?.. Hayır!
“Seni azlittüm! Bütün emvalini [malını-mülkünü] hazineye irad kaydittüm. Var Allah’tan bul!” diyerek sürgüne mi gönderdi?
Yine hayır... Vezir-i Âzam’ına hak verdi, salâhiyetini aştığını kabul edip âdeta özür diledi: “Benimvezirim, münasip olanı yapasun!”
Başkanlık sistemi böyle bir tablo çıkarır mı dersiniz?
“Atatürkçülerden Atatürk’ü Koruma Kanunu”
Son güncelleme: 06 Şubat 2017 06:59
Tweet
Bu ne acele arkadaşlar, referanduma daha iki ay var…
Sanki gümrükten mal kaçırılıyor!.. Sanki arkalarından kovalayan var!..
Sanki seçime gidiyoruz: Sanki iktidar değişecek: AK Parti yerine CHP gelecek! (Böyle hayaller kuranlar varsa, ham hayal içinde olduklarını bilsinler).
Sanki Recep Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanlığından indirilecek de, koltuğuna Kılıçdaroğlu oturacak!
Alt tarafı referanduma gidiyoruz: “Evet” çıkarsa, kurumları birbirine daha entegre işleyen daha hızlı, daha istikrarlı bir Türkiye’de yaşayacağız…
“Hayır” çıkarsa, patinaja devam…
Buna millet karar verecek. Yani korkuya, paniğe, endişeye hiç gerek yok!
Çünkü bazılarının üzerine titrediği ilk dört madde aynen kalıyor…
5816 sayılı “Atatürk’ü Koruma Kanunu” aynen muhafaza ediliyor…
“Atatürk ilke ve inkılâpları”, bu değişiklikten sonra da “anayasa teminatı altında” kalmaya devam ediyor…
Bazılarının son derece yanlış bir şekilde “Cumhuriyetin temeli” saydığı (doğru değil, çünkü 1923’te ilân edilen Cumhuriyete, laiklik 1937’da dâhil edildi) laiklik korunuyor… Kıyafet (özellikle de başörtüsü) özgürlüğünün sözü bile edilmiyor…
Anlayacağınız, “devletin kuruluş felsefesi”ne kimse dokunmuyor.
Peki bu panik niye?.. Bu ne acele birader? Siyasetçiler bile henüz sahaya inmedi, mitingler başlamadı. Buna rağmen bazı gazeteler, gazeteciler, köşe yazarları, televizyoncular, yorumcular, sanatçılar, hatta magazinciler, manşetlerden, gazete köşelerinden, ekranlardan, sosyal medyadan can havliyle çoktan bağırmaya başladılar: “Hayııırrr!”
Hemen de Atatürk’ü öne sürdüler…
Geçenlerde baktım, Volkan Konak hemşehrimyumruklarını savura savura sahnedenmeşhur “İzmir Marşı”nı söylüyor…
Yahu bu marş bizim bile değil: Her ne kadar Yılmaz Özdil, “söz ve bestesi anonimdir” dese de, Alman besteci Kurt Striegler tarafından 1923 yılında bestelendiği yolunda ciddi kayıtlar var (bazı kaynaklara göre ise I. Dünya Savaşı’ndaki Kafkasya Cephesi’ne ithafen “Kafkasya Marşı” olarak yazılmış, Mehmed Ali Bey veya İzzettin Hümayi Elçioğlu tarafından bestelenmiş).
28 Şubat sürecinde, kızlarımızın başı cebren açılıp, direnenler idamla yargılanırken ve meşru Erbakan hükümeti envai çeşit hile ile devrilirken de bu kesim şevkle “Onuncu Yıl Marşı”nı bağırıyor, hatta bildik bazı çevreler İstiklâl Marşı’mızı bununla değiştirmeye çalışıyordu.
Tuhaf olan ne biliyor musunuz? Şu her daim “Atatürk” diye bağıran “Kemalist/ solcu/ ulusalcı” şairlerin ve sanatçıların o gün bugündür doğru düzgün bir marş dahi yazamayıp eski şiirlerle, marşlarla yetinmek zorunda kalmaları… Belli ki, içlerinden gelmiyor! Her şey dillerinin ucunda: Samimiyet mumla aranıyor!
Bunlar vaktiyle Menderes’in karşısına da Atatürk’ü çıkarmışlar, asılıncaya kadar uğraşmışlar, 27 Mayıs darbesini elleri çatlayana kadar alkışlamışlardı…
Sonra Demirel’in karşısına çıkardılar Atatürk’ü. Gerçi Demirel de “Atatürkçü”ydü, ama derdini kimseye anlatamadı. 12 Mart müdahalesiyle indirip, 12 Eylül darbesiyle Zincirbozan’a sürdüler.
Derken rahmetli Özal’a ve nihayet rahmetli Erbakan’a aynı oyunu tekrar oynadılar…
Sözde “Atatürk aşkına” Türkiye’yi allak-bullak ettiler. Acısını hâlâ yaşıyoruz.
Ne yapsak, “Atatürkçülerden Atatürk’ü Koruma Kanunu” diye bir kanun daha mı çıkarsak?..
Anayasa değişikliğinin özeti
Son güncelleme: 08 Şubat 2017 06:45
Tweet
Özetle ve yer yer şerh düşerek referanduma sunulan en önemli maddeleri aktarıyorum ki, neyi tartıştığımızı bilelim...
Milletvekili sayısı 550’den 600’e çıkacak, milletvekili seçilebilme yaşı 25’ten 18’e inecek...
TBMM ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri, 5 yılda bir aynı gün yapılacak...
Meclis, denetim ve bilgi edinme yetkisine sahip bulunacak, bu yetkisini “Meclis araştırması”, “Genel görüşme”, “Meclis soruşturması” ve “Yazılı soru” yoluyla kullanacak...
Cumhurbaşkanının partisiyle ilişiği kesilmeyecek... Görev süresi 5 yıl olacak ve bir kişi en fazla 2 kez cumhurbaşkanı seçilebilecek (yani diktatörlük yok).
Cumhurbaşkanlığına, seçimlerde geçerli oyların en az yüzde 5’ini alan partiler ile en az 100 bin seçmen aday gösterebilecek...
Cumhurbaşkanı “Devlet başkanı” ve “Başkomutan” olacak, yürütme yetkisini üstlenecek...
Cumhurbaşkanı, anayasa değişikliklerine ilişkin kanunları gerekli gördüğü takdirde halkoyuna sunacak...
Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilecek, ancak kanunda açıkça düzenlenen konularda cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamayacak (Meclis’in önceliği)...
TBMM’nin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, cumhurbaşkanlığı kararnamesi geçersiz olacak (Meclis’in üstünlüğü)...
TBMM, cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar hakkında soruşturma açılmasını isteyebilecek (Meclis’in denetimi)...
Hakkında soruşturma açılmasına karar verilen cumhurbaşkanı seçim kararı alamayacak (Meclis’in belirleyiciliği)...
Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar, milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olanlar arasından cumhurbaşkanı tarafından atanacak ve görevden alınacak...
Milletvekilleri, cumhurbaşkanı yardımcısı ve bakan olarak atanırlarsa üyelikleri sona erecek (tek iş yapacaklar)...
TBMM, üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu ile seçimlerin yenilenmesine karar verebilecek (Meclis’in itibarı)...
Cumhurbaşkanı, kanunda düzenlenen ilgili şartların gerçekleşmesi halinde OHAL ilan edebilecek (keyfine göre değil yani)...
Disiplin mahkemeleri dışında askeri mahkemeler kurulamayacak...
Bütçeyi Cumhurbaşkanı Meclise sunacak...
Bakanlar Kurulu olmayacak: Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı tarafından anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılacak ve yerine getirilecek...
Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi ve askeri mahkemeler kalkacak.
Bunun neresi diktatörlük, neresi “Tiran”, neresi “tek adam”lık? Hoş dünyanın en iyi anayasasını yapsanız bile “şartlı refleks” sahiplerini tatmin edemezsiniz. Onların zaten tuzu kuru!
Ama “PKK, PYD, HDP, DAEŞ, FETÖ, vs. hayır diyor diye biz evet diyeceğiz” yaklaşımı temelden yanlıştır...
Eskaza, onlar “evet” deseydi ne yapacaktık peki? Böyle gerekçe olmaz...
Aklımız, mantığımız ve “Yeni Türkiye” tasavvurumuz “evet” demeyi gerektirdiği için “evet” diyeceğiz!
Doğrusu bu olduğu için, “evet”!
...
Öğretilmiş çaresizlikten kurtuluyoruz
Son güncelleme: 20 Şubat 2017 05:07
Tweet
Darbe anayasaları kendi kendimizi keşfetmemizi ve kendimize güvenmemizi engelleyen en çarpıcı metinlerdir…
Daha dibacesinde (başlangıç bölümü) ve onu takip eden dört maddesinde milletin o kadar da önemli olmadığı, bir nevi “aksesuar” rolü oynadığı, egemenlerin milletin seçtiği siyasi iktidardan çok daha güçlü olduğu, istediklerinde milleti durdurabildiği, seçtiklerini darbelerle indirilebildiği anlatılır.
Bir anlamda milletin çaresizliğine vurgu yapılır: “Başkenti değiştiremezsin”, “Laikliği ve Atatürk ilkelerini tartışamazsın” denir…
Çünkü darbe anayasaları, olması gerektiği gibi “Milletle devlet arasındaki nihai sözleşme” değil, devletin tercihini millete dayatma metinleridir.
Milletin bu metni değiştirememesi bağlamında da bir dizi tedbir alınmış, Anayasa Mahkemesi bile istediğinde Meclis’in üstüne çıkabilecek yetkilerle ve yetki aşımını kolaylaştırıcı muğlak ifadelerle donatılmıştır (367 dayatması gibi)…
Bu girişten sonra, Türkiye’nin çok partili siyasi yapıya 1950’de kavuştuğunu (ilk seçim 946’da olmakla birlikte bunun “Alicengiz oyunu”ndan farksız bir seçim olduğu malum), kavuşur kavuşmaz da Demokrat Parti’yi (DP) iktidar yaptığını, ancak egemenlerinbuna sadece 10 yıl katlanabildiklerini, 27 Mayıs 1960 darbesiyle meşru iktidarı devirdiklerini ve DP’nin en etkili üçismini astıklarını hatırlayalım…
Ancak millet, darbe ile devrilen Demokrat Parti’nin devamını 1965’te tek başına tekrar iktidara taşıdı. Fakat o iktidar da 12 Mart 1971 muhtırasıyla devrildi. Halk temsilcilerinden oluşan Meclis’in istediği gibi değil, kendi arzuları istikametinde bir hükümet kurulması için Meclis’e silâh gösterdiler.
Kısa aralıklarla millet tekrar tekrar aynı kadroyu iktidara getirecek; ne var ki yol 12 Eylül 1980’de yine tıkanacaktı: Askerler bir kez daha gelmişti.
Gelenler çok parti ve çok gazete istemiyorlardı. Darbecibaşı Kenan Evren, “İkibuçuk parti, ikibuçuk gazete” diyordu. Seçim gecesi yasak olmasına rağmen televizyon karşısına geçiyor, “12 eylül darbesinin ruh ve felsefesini devam ettirmek” üzere, emekli general Turgut Sunalp’a kurdurdukları MDP’sine (Milliyetçi Demokrasi Partisi) oy istiyor, “Bu gerçekleşmezse gitmeyiz” anlamına gelen sözlerle milleti tehdit ediliyordu. Kendi yaptığı anayasa bile bu kadarına müsait değildi, ama dinleyen kimdi?
Bereket versin millet direndi: Turgut Özal’ın Anavatan Partisi’ni iktidara getirdi. Rahmetli Özal’ın ömrü, “öğretilmiş çaresizlik” kıskacını kırma çabasıyla geçti. Celal Bayar hariç, Özal’a kadar gelen bütün cumhurbaşkanları yine öğretilmiş çaresizliğin ürünüydü: Hepsi ya general ya da amiraldi. Siyasi kadrolar sivil bir cumhurbaşkanı seçmeyi akıllarına bile getirmiyorlardı. Çünkü darbeden korkuyorlardı. Birkaç keresinde de zaten ramak kalmıştı.
Atatürk, İsmet İnönü, Cemal Gürsel, Cevdet Sunay, Fahri Korutürk (amiral), Kenan Evren generaldi…
Bu alışkanlık asker olsun, sivil olsun bütün devlet kadrolarına sinmişti. Bu yüzden Sayın Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı söz konusu olduğunda, cihet-i askeriye meşhur 27 Nisan “e-muhtıra”sını yayınladı…
Asker “Sözde değil özde Atatürkçü” bir cumhurbaşkanı istiyor, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığını açıkça “veto” ediyordu…
Cihet-i Askeriye’den gelen bir muhtıraya siyaset ilk kez direndi ve sonuç aldı. Bu direnişle “öğretilmiş çaresizlik” kısmen aşıldı: Silah tehdidi bu kez Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın iradesine toslamış, çekirge bu kez sıçrayamamıştı!
15 Temmuz, işte bu realiteye dayanıyor. Bu tarih, “Yeter, söz milletindir!” dediğimiz tarihtir! Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasası, yönetim biçimi ve tüm devlet kurumları bu tarihi çıkışa uygun olmalıdır…
Yani 18 maddeyi değiştirmek yetmez! Asıl anayasanın ruhu değişmeli, bu sebeple de referandum sonuçlanır sonuçlanmaz, yeni anayasa çalışmalarına başlanmalıdır…
Kararım, 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan anayasa referandumuyla aynı: Yetmez, ama evet!
Eski anayasa referandumları
Son güncelleme: 10 Şubat 2017 07:58
Tweet
27 Mayıs darbesi olmuş, Türkiye’ye çağ atlatan Demokrat Parti kadroları Yassıada’da kurulan uyduruk “Adalet Divanı”nda. “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” mantığıyla güya yargılanmaya başlanmış, bu arada yapılan anayasa, halkoyuna sunulma aşamasına gelmişti.
Medya ihtilal şakşakçısı, bürokrasi “gelen paşam, giden ağam”cı, üniversite “darbe fetvacısı”, halk korku tutuğu, siyaset “ürkek”ti.
Çocuk yaştaydım. Doğu Karadeniz’in sahil şeridine sere serpe uzanmış köyümde yaşıyordum. Her hafta sonu ilçeden memurlar geliyor, darbecileri övüp demokratlara sövüyorlardı.
Eski Demokratlar seslerini çıkaramıyor, öfkeden kızaran yüzlerini ya da acıdan buğulanan gözlerini göstermemek için başlarını başka tarafa çeviriyorlardı.
Kemalist solcuların bayıldığı 1961 Anayasası bu havada referanduma (halkoylaması) sunuldu. Anayasa taslağı aleyhinde küçücük bir imada bulunmak bile şiddetle yasaktı, ama isteyen istediği kadar övebilirdi… Övgücülerin başını, İsmet İnönü’nün Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) çekiyordu. Demokrat oyları şaşırtmak için darbecilerin Ekrem Alican’a kurdurdukları Yeni Türkiye Partisi (YTP) şaşkınları oynuyor, Demokrat Parti’nin takipçisi olarak kurulan Adalet Partisi (AP) ise açıkça “hayır” diyemediğinden “hayır” diliyordu.
9 Temmuz 1961 sabahı sandık her zamanki gibi köy camiine kuruldu. Milli Birlik Komitesi’nin seçtiği “Kurucu Meclis” marifetiyle yapılıp Komite’nin denetiminden geçen 1961 Anayasası halkoylamasına sunulacaktı. Oylar kırmızı ve beyazdı: Kırmızı oylar “anayasaya hayır”, beyaz oylar “evet” anlamına geliyordu.
Seçim Kurulu’ndan gelen torba açıldı. Fakat içinden bir tane bile “kırmızı” oy çıkmadı. Bu durumda halk “evet” demeye mahkûmdu. Maalesef “katı demokrat” bildiğimiz yaşlı amcalar da seslerini çıkarmıyorlardı. İçimden gelen bir dürtüyle isyan ettim: Bu durumda sandığın açılamayacağını, seçimin başlatılamayacağını söyledim. Köyün eski demokratları bile, başıma bir iş gelir korkusundan bana kızıp köpürürken, öğretmen olduğunu sonradan öğrendiğim sandık başkanı, hak verdi. Fakat ilçeye gidip gelmek üç saat kadar sürerdi. Araba yoktu. Kim onca yolu gidip kırmızı pusulaları getirecekti?
46 demokratlarından rahmetli Nazım Sağbaş bu işe gönüllü oldu. Güçlü kuvvetli bir delikanlıydı. İlçeye koşarak gitti ve kırmızı oy pusulalarını getirdi. Oy kullanma işlemi başladı. Nazım Abi, ben ve rahmetli arkadaşım Bekir Birinci, camiye giden yolları tuttuk. Oy kullanmaya giden kadınlara ve yaşlılara, beyaz oy attıkları takdirde Adnan Menderes’i asacaklarını söyledik. Propagandamız etkili oldu. Çünkü köye yol, su, köylüye itibar getiren Adnan Menderes’i hâlâ çok seviyorlardı.
Sandıklar açıldı. 1961 Anayasası Türkiye genelinden yüzde 61.05 oy alırken, bizim köyde yüzde on bile alamamıştı.
Yine askeri darbe (12 Eylül 1980) şartlarında cebren ve hile ile millete kabul ettirilen ve o gün bugündür bazı değişikliklerle birlikte hâlâ yürürlükte bulunan 1982 anayasası da aynı şartlarda referanduma sunulmuştu.
Bu kez mavi “red”, beyaz “kabul”du. Yine övmek serbest, eleştirmek yasaktı. Köşe yazılarımda sık sık “mavi mavi” türküsüne atıfta bulunuyor, gök mavisinden deniz mavisine kadar tabiatta ne kadar mavi varsa topuna birden övgüler düzüyordum.
Darbenin lideri Kenan Evren bir basın toplantısında bundan yakınmış, hatta köşe yazımı göstererek, “Bakın bize neler söylüyorlar” diyerek gözdağı vermeye çalışmıştı.
“Hey gidi günler!” deyip geçelim.
Kuruluş, Diriliş ve Direniş
Son güncelleme: 13 Şubat 2017 07:13
Tweet
Muazzam Osmanlı oluşumun çekirdeği, Merv ve Mahan bölgelerinden Anadolu’ya gelen Oğuzların Bozok kolunun Kayı Boyu tarafından atıldı…
Büyük göç Ahlat civarında sekiz-dokuz sene kadar soluklanıp (Peygamber Efendimiz de sekiz-dokuz yıllık bir demlenmeden sonra Mekke’yi fethetmiş ve devlet olmuştu) demlendikten sonra, Batı’ya yöneldi.
Ankara yakınlarında Aşiretin Beyi Gündüz Alp öldü. Bey’in karısı Hayme Ana, eski Türk geleneklerinden gelen bir töreye uygun olarak, bir süreliğine yönetimi ele aldı, aşireti Söğüt-Domaniç aralığına yerleştirdi.
Sungur Tekin, Gündoğdu, Ertuğrul ve Dündar isimli dört oğlu vardı. Dündar henüz çocuk yaştaydı. Hayme Ana yetişkin oğullarını tek tek çağırıp “devlet tasavvuru” arayacak, bu tasavvurun sadece Ertuğrul’da olduğunu görerek gönül huzuru içinde onu beyliğe getirecekti.
Ağabeyleri bu tercihi kabullenmeyerek aşireti ortadan ikiye böldüler ve geri döndüler. Ne oldukları belli değil, zira tarih geri dönenleri değil, ölümüne hedefe yürüyenleri yazar: Tarih Ertuğrul’u ve oğullarını yazdı:
Neşri (ö. 1520) “Kitab-ı Cihannüma” isimli meşhur tarihinde, “Devlet-i Âliyye”nin temellerini atan Ertuğrul Gazi’yi şu şekilde anlatıyor:
“Ol vakit ki Ertuğrul dört yüze yakın erle Rûm’a (Anadolu) duhul ittiler, Sultan Alâüddin-i Evvel bazi a’dâsıyla cenk sadedinde idi. Bunlar dahi göçmen gelüb ittifâk Sultan Alâüddin’ün şol haline yetişürler ki, Tatar, Sultan Alâüddin’i bunaldub sıyayürür.
“Ertuğrul’un yanında birkaç yüz yarar yoldaş var idi. Ertuğrul eytdi: ‘Hay yârenler, cenk tuş geldük. Yanımızda kılıç götürürüz. Avret gibi geçüb gitmek erlik değildür. Elbette şunların birine muâvenet (yardım) itmek gerek. Gâlibe mi muâvenet idelüm, yoksa mağlûba mı?’
“Eytdiler: ‘Mağlûba muâvenet asîrdür. Âdemumuz azdur ve hem yeğine kuvvet dimişlerdür’ didiler.
“Ertuğrul eytdi: ‘Bu söz merdâneler kelâmı değildür. Erluk oldır kim, mağlûba yardım idevüz, Hızır gibi bun deminde bîçarelere medet yetişe. Dest-gîr olavuz’ didi.
“Pes heman Ertuğrul etbâiyle el kılıca urub bir taraftan ki Sultan Alâüddin’ün mukâbelesinde idi, Tatar’a kılıç koydılar. Şahin kargaya girer gibi girüb fî’l-hâl aduvvi münhezim kıldılar. Sultan Alâüddin anı görüb Ertuğrul’a istikbal gösterdi. Ertuğrul dahi etbâiyle inüb Sultan Alâüddin’ün elin öpdi. Sultan Alâüddin dahi Ertuğrul’a hil’ât-i Fâhir giydirüb tevâibine ve levâhıkine atâlar ve ihsanlar eyledi. Andan Söğüt nam yiri halkına kışlak ve Tomanîci ve Ermeni tağlarını yaylak virdi.”
17. yüzyıl Osmanlı tarihçisi Müneccimbaşı Ahmed Dede (1631- 1702) şu tespitleri yapıyor: “Bil ki, bu devleti kuranlar, tarihin en haşmetli ve en büyük hükümdarlarıdır. Çok hayır yaparlar, çok ihsanda bulunurlar. Dâimâ adâletle hükmetmişler, kılıçlarının hakkı, mızraklarının meyvesi olarak bu devleti kurmuşlar ve büyütmüşlerdir”.
Fransız tarihçi Fernand Grenard (1866–1942) ise şunları söylüyor: “Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşu, beşer tarihinin en hayrete değer ve en büyük vâkıalarından biridir” diyor. Neşri o isimden şöyle bahsediyor:
“Meğer Osman Gazi’nin halkı arasında bir Şeyhi Aziz var idi. Edebali dirlerdi. Gayret sahibi kimselerden idi. Halkın itimadını almış tüm illerde meşhur olmuş idi. Dünyası sonsuzdu. Kendine derviş yolun tutarlardı. Hatta derviş deyü lakap ederlerdi. Bir zaviye yapıp gelen ve gidene hizmet ederdi. Zaman zaman Osman Gazi dahi ona misafir olurdu.”
“Kuruluş” tamam, “Kurtuluş” tamam, “Diriliş” detamam olduğuna göre, şimdi “Direniş” zamanıdır!
Kurucularla birlikte, “Din ü devlet” uğruna fedâ-yi can edenlere de rahmet dileyelim.
Heykel saltanatı
Son güncelleme: 18 Şubat 2017 05:50
Tweet
Kanuni’nin Sadrazamı Pargalı İbrahim’in heykel merakı ve Sultan Abdülâziz’in küçücük bir heykelini yaptırması istisna tutulursa, Osmanlı’da heykel geleneği yoktur.
Meydanlara, bulvarlara, okullara, resmi dairelere heykel dikme hevesi cumhuriyetle başlamıştır. Yine de benim öğrencilik yıllarımda, kamuda ve özel sektörde bu kadar yaygın bir “heykel dikme yarışı” yoktu…
Bizim ilkokulun Başöğretmen’i Hikmet Bey, bir ara bu işe merak sarmış, ilkokulumuzun küçücük bahçesine bir Atatürk büstü dikmeyi kafasına koymuştu.
Önce cami imamından yardım istedi. İmam Cuma namazından önce cemaatten “heykel parası” toplayacak, o para ile okula heykel dikilecekti. Sonradan duyduğumuza göre, “Halk heykele para vermez” diyerek imam yan çizmiş. O gün Başöğretmen sınıfa barut fıçısı gibi girdi, girer girmez de patladı:
“Camiin minaresine, boyasına, duvarına para veriyorlar da Atatürk heykeline neden vermiyorlar? Bunlar cumhuriyet düşmanı!”
Bu kez bize yüklendi: Bir hafta içinde her öğrenci iki lira getirecekti.
Babam evde yoktu. Gemisiyle bilmem nerelere gitmişti yine. Annem ise konuya hiç sıcak bakmadı. Üstelik beni azarladı. Az daha dayak yiyordum.
Bereket versin, bir süre sonra Başöğretmen de büst dikmekten vazgeçti. Sanıyorum Milli Eğitim Müdürü’ne konuyu açmış, ama yüz bulamamıştı: “Böyle bir uygulamamız yok” filan demiş olmalı.
27 Mayıs (1960), 12 Eylül (1980) darbeleri ve 28 Şubat (1997) vesayeti dönemlerinde devlet zoruyla heykel dikme yarışı başladı, özellikle doğuya, TIR’lar dolusu tek tip Atatürk heykeli gönderdiler.
Özellikle 12 Eylül darbecileri bu işe o kadar önem vermiş, öyle bir baskı oluşturmuştu ki, özel şirketler bile girişlerine, koridorlarına Atatürk büstleri koyma gereği duymuşlardı. Ne de olsa “devlet hışmından korkulur”du.
Türkiye’de ilk Atatürk heykeli, cumhuriyetin ilanından sadece üç sene sonra dikildi. Bir eli belinde, bir eli yumruk şeklinde olan heykel Avusturyalı meşhur heykeltraş Heinrich Krippel tarafından yapılmış (çok iyi para aldığı söylenir), 3 Ekim 1926’da dönemin İstanbul Belediye Başkanı, Şehremini Emin Erkul tarafından, 3 Ekim 1926’da açılmıştır.
1926 yılı, Türkiye’nin başının Musul meselesiyle dertte olduğu bir yıldır. Ankara’da İngiltere ile Musul meselesi tartışılırken, İstanbul’da, Sarayburnu’na, yani Topkapı Sarayı’nın hemen altına ilk Atatürk heykeli dikilmiştir.
Musul meselesinin Türkiye aleyhine sonuçlanmasına çok üzülen Atatürk, Sarayburnu’na dikilen heykelini memnuniyetle karşılamış, memnuniyeti konuşmasına da yansımıştır:
“Muhterem İstanbul Halkının ilk defa heykelimi dikmek suretiyle gösterdiği yüksek kadirşinaslıktan ve resm-i küşat münasebetiyle hakkımda izhar buyurulan necip hissiyattan dolayı samimi teşekkürlerimi arzederim. Sözün bundan sonrası heykeltıraşlarındır.”
Gelin biz de bir heykeltıraşa sözü bırakalım ve “Atatürk Heykelleri” isimli kitabın yazarı Aylin Tekiner’i dinleyelim: “Bu piyasa (heykel piyasası) bizatihi devlet tarafından oluşturuldu ve pazar genişledi. 12 Eylül’ün ardından fazla arzla bir tür anıt modası yaratıldı ve talep zamanla farklı kurum ve kuruluşlara sıçradı. Bugün artık STK’lardan vakıflara, üniversitelerden lüks site girişlerine, benzinlikten kolejlere, hastanelere, kaymakamlıklara yani her yere Atatürk anıtı yerleştirilir oldu.”
Heykellerin topluma mesajını da şöyle açıklıyor: “Bu tek tip ve estetikten yoksun olan Atatürk anıtları bana kalırsa topluma şunu söylüyor: ‘Ben devletim ve her yerdeyim!’” (Aylin Tekiner,29 Temmuz 2010, Turkish Journal).
Cumhuriyet dönemi anayasaları
Son güncelleme: 27 Şubat 2017 06:44
Tweet
Teşkilat-ı Esasiye” yani ilk Batı tarzı anayasamız delinmedik yeri kalmamasına rağmen, 1924’e kadar yürürlükte kaldı…
Bu arada devlet dönüşmüş, 1923’te “Cumhuriyet” ilân edilmişti. Ama anayasasında yazılı olan hükme göre, “Devletin dini” hâlâ da “Din-i İslâm”dı…
1924’de tekrar bir anayasa hazırlandı: “Devletin dini, Din-i İslâmdır” hükmüne yine dokunulmadı.
Bu hüküm 1928’de anayasadan çıkarıldı. Artık “Devletin dini, Din-i İslâm” değildi. Gerekçe de tuhaftı: “Zaten Müslüman olan bir milletin, kendi Müslümanlığından kuşkulanmış gibi, bunu anayasasına yazmasına gerek yok”.
Nüfus kâğıtlarına neden yazılıyordu, o zaman?..
Bu mantığa göre, “Zaten Türk olan bir milletin anayasasına ‘Türk’ olduğunu yazmasına da gerek yok” mu? Her yüksek tepeye bayrak asmaya, her meydana heykel dikmeye ne gerek var o zaman?
Geçelim…
“Devletin dini, Din-i İslâmdır” maddesi 1928’de anayasadan çıkarıldı. Onun yerine laikliği koymak için ise tam dokuz sene beklendi: İyice “demlensin” de kolay hazmedilsin diye mi, bilemem.
Bunu da geçelim…
O boşluk 06 Şubat 1937’ye kadar kaldı. Bu tarihte toplanan TBMM, 3115 sayılı kanunu kabul etti ve “laiklik” Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na girdi. Böylece, “Türkiye Devleti Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Lâik, İnkılâpçı” oldu.
Biliyorsunuz bunlar, CHP’nin altı okunda simgelenen ilkelerdir. Kim iktidara gelirse gelsin, CHP’nin ilkeleri iktidardadır. Bu durumda, CHP’nin anayasa değişikliğine “evet” demesini bekleyebilir misiniz?
1924 Anayasası nasıl mı hazırlandı?..
Önce Batıcı fikirleriyle tanınan, Cumhuriyet Gazetesi sahibi İzmir milletvekili Yunus Nadi (18 Ekim 1920’de Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle Türkiye Komünist Partisi’ni kurmuştur) başkanlığında “Kanun-i Esasi Encümeni” denilen bir komisyon kuruldu.
“Bize özgü bir anayasa” yapılabilirdi, ama komisyon kolayına kaçtı, Polonya (Lehistan) Anayasası’nı Fransızca çevirisinden tercüme ederek “ilgili makama” sundular.
Anayasa Komisyonu sözcüsü Celal Nuri Bey, “Kuvvetler birliği esasına önem verildiğini ve Fransa ile Lehistan anayasalarının incelendiğini, Türklüğün yapısına en uygun olduğu için Lehistan (Poyonya) anayasasının örnek alındığını” söylüyor.
Bu yüzden bir hayli eleştiri alıyor. Anayasa görüşmeleri sırasında söz alan Malatya meb’usu (milletvekili) Reşit Efendi: “Bu anayasanın Lehistan halkına göre hazırlanmış bir anayasa olduğunu, kanunların yapılmasında Avrupa devletlerinin taklit edilmemesini, aynen alınmamasını” söylüyor.
Saruhan meb’usu Abidin Bey, yeni anayasanın 1908 anayasasından daha az hürriyetçi olduğunu savunuyor.
Adliye Vekili (Adalet Bakanı), aynı zamanda da İzmit milletvekili Mahmut Esat Bey, “Reisicumhurun yetkileri sınırsız, bu anayasa millet hâkimiyetini yansıtmıyor” diye bağırıyor, ama kulağı fena halde çekilince, hızla bu görüşlerinden vazgeçip, yeni anayasayı hararetle savunmaya başlıyor.
Mersin meb’usu Niyazi Bey: “Devletimizin adı ‘Türkiye’ değil, ‘Türk ili’ olsun!” teklifinde bulunuyor.
Niğde meb’usu Ebubekir Hâzım Bey: “Anayasaya Tek adam iradesi hâkim, millet iradesini değil bir kişinin iradesini yansıtıyor” diyerek, yeni bir anayasa tasarısı hazırlanmasını” istiyor, fakat oy birliği ile reddediliyor. (TBMM Celse Zabıtları Cilt 2 (3 Mart-2 Nisan 1920 ve TBMM Encümen Ruznamesi 1924).
Anayasalarımızın kısa hikâyesi böyle dostlar…
Türkiye’nin anayasaları
Son güncelleme: 24 Şubat 2017 07:10
Tweet
Batılı kaynaklara göre, dünyanın ilk yazılı anayasası, 1781 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde ilân edilen anayasadır…
Ondan öncesinde ise “Magna Carta” (1215) vardır…
Ama bu bilgiler tamamen doğru değildir. Zira “Müslüman Anayasası” bunlardan çok daha eskidir (610).
Kuşkusuz Tevrat ve İncil’in bu konuda önceliği var: Lâkin bu kitaplar dua, kıssa ve bir takım ahlâkî öğütlerden oluşuyor. Hiçbiri dünyevi prensipler ihtiva etmiyor. Siyasi ve hukuki prensipler koymuyor. Bu açıdan da Kur’an hepsinden ayrılıyor.
Nitekim yüzyıllar boyu Müslümanlar Kur’an dışında “anayasa” hatta “kanun” yapma gereği duymadan yaşadılar.
Kur’an, Türklerin de ilk sistematik anayasasıdır. Müslüman oldukları an “kabul” ettikleri “İlâhî kitap”, aynı zamanda anayasaları olmuştur.
Bu tarih Karahanlı Devleti’nin tarih sahnesine çıktığı 840’lardır…
Bir süre sonra da Selçuklular tarih sahnesine çıkacaktır (1030’lar)…
Yani anayasa geleneğimiz tüm Batı’nın “dünyanın ilk anayasal metni” saydığı “Magna Carta”dan (1215) ve Amerika Birleşik Devletleri Anayasası’ndan (1781) daha öncedir…
Her ne kadar Müslümanlar çoğalıp çeşitli milletleri yönetimleri altına almaya başladıklarında, başka kanunlar yapsalar da kişisel hayatlarında Kur’an ahkâmından asla vazgeçmemişler, ondan hiç kopmamışlardır…
Yani Kur’an, indirildiği dönemden beri yürürlüktedir. Bu itibarla, dünyanın “en uzun soluklu anayasası” denebilir.
Zaman zaman başka bazı kanunlara ihtiyaç duyulsa da bunlar genellikle “Kur’an’ın şerhi ve izahi” şeklinde olmuş, “Kur’an’a aykırı kanun yapılamayacağı” inancı (23 Aralık 1876 tarihli “Teşkilât-ı Esasiye”de bu hüküm var), yakın zamana kadar Müslüman vicdanlardaki hâkimiyetini sürdürmüştür.
Şimdi gelin, Batılı tarzda ilk anayasamızın bazı maddelerine (toplam 119 madde ve 12 bölümdür) bakalım.
“Madde 2: Osmanlı Devleti’nin resmi dini İslam’dır. Uygulanan ve çıkarılan yasalar İslamiyet’e aykırı olamayacaktır.
Madde 3: Osmanlı Devleti’nin resmi dili Türkçe’dir.
Madde 4: Yürütme yetkisi padişahın başkanlığında Heyeti Vekile’ye (Bakanlar Kuruluna) aittir.
Madde 5. Bakanlar Kurulu’nun başkan ve bakanlarını padişah seçer, atamalarını yapar ve gerektiğinde azleder.
Madde: 6. Yasama görevi ayan Meclisi (bir nevi senato) ve Meb’usan Meclisi’ne verilmiştir.
Madde 7: Ayan Meclisi âzalarını padişah seçecektir. Meclis âzaları Padişah tarafından ölünceye kadar tayin edilebilecektir.
Madde 8: Meb’usan Meclisi üyelerini halk tarafından her 50.000 kişiye bir vekil olacak şekilde seçilecektir.
Madde 9: Meb’usan Meclis’i üyeleri dört yılda bir seçilmektedir.
Madde 10: Kanun tekliflerini sadece hükümet yapabilecektir.
Madde 11: Hükümet, padişaha karşı sorumludur.
Madde 12: Padişah, Meclisi açma ve kapama yetkisine sahiptir.
Madde 13: Kanuni Esasi’de (Anayasa) mülkiyet ve dilekçe hakkı, kişi özgürlüğü, din özgürlüğü, basın özgürlüğü, konut dokunulmazlığı, vergi eşitliği, eğitim ve öğretim özgürlüğü, yasal eşitlik gibi temel hak ve hürriyetler…
Madde 14: Padişahın devlet düzeninin bozulması durumunda, polis araştırmaları yaparak zararlı ve suçlu gördüğü kişileri sürgüne gönderme yetkileri mevcuttur.”
Yarın, “Kanun-i Esasi”nin nasıl hazırlandığına bakalım…
Kanun-i Esasi nasıl hazırlandı?
Son güncelleme: 25 Şubat 2017 07:15
Tweet
Milâdi takvim 1876 yılını gösterirken, Osmanlı Devleti, tarihinin en netameli, en keşmekeş dönemlerinden birini yaşıyordu...
Avrupa topyekûn başımıza üşüşmüş, içimizdeki azınlıklarla birlikte bir takım gafilleri ve hainleri de yedeğine alarak çıkardığı savaşlarla, isyanlarla devletimizi yıpratmaya başlamıştı.
Sultan Abdülâziz bir darbe sonucu katledilip “intihar” süsü verilmiş, boşalan tahta Türk tarihinin tek mason padişahı olarak tarihe geçen V. Murad oturtulmuş, onu da diledikleri gibi kullanamayan dış güçler, bu kez Abdülhamid’de karar kılmıştı.
Niyetlerini artık içlerinde tutamıyor, kimi diplomasi üslubu ile kılıflayarak, kimi de basına yansıtarak açığa vuruyorlardı...
Osmanlı Devleti bölüşülecek,
Filistin’in bir bölümünde “Yahudi Devleti” kurulacak,
Petrol yatakları ele geçirilecek,
İslâm dünyası hilâfet gücünden mahrum edilip bir daha toparlanamayacak şekilde dağıtılacaktı.
“Anayasal monarşi” şartıyla Sultan Abdülhamid’e razı oldular. O da tuttu, Sadrazam Midhat Paşa’nın başkanlığında 30 kişilik bir “Anayasa Komisyonu” (Meclis-i Mahsus) kurdu.
İşleri kolay değildi. Ne de olsa ilk kez Kur’an dışında bir “anayasa” yapılacaktı... Şiddetli itirazlar, hatta gösteri yürüyüşleri vardı. Başkent’in kalabalık caddelerine anayasa aleyhine bildiriler dağıtılıyordu. Saray telâşlanmış, biraz da bu telâş sonucu, hemen ikinci maddeye, “Osmanlı Devleti’nin resmi dini İslam’dır, uygulanan ve çıkarılan yasalar İslamiyet’e aykırı olamayacaktır” hükmü konmuştu.
Komisyon çalışmaları iki ay içinde bitti, ama itirazlar artarak devam etti.
Anayasa taslağı, 20 Kasım 1876’da padişaha sunuldu. Padişah, taslağın bir kez de Heyet-i Vükela (Bakanlar Kurulu) tarafından incelenmesini emretti. Ayrıca, üst düzey bazı devlet memurlarının yazılı görüş bildirmelerini istedi.
Buna karşılık muhalif gruplar, 1876 Ekiminde eyleme geçtiler. Duvarlara imzasız bildiriler yapıştırıldı. Halk “Gâvur yapılıyoruz” propagandası altında kaldı. Muhaliflerin yakalanarak kapatıldığı bazı nezarethaneler basıldı.
Sadrazam Midhat Paşa, olayı Bakanlar Kurulu’na götürdü. Olay çıkartanların “Yargılanmadan sürgün” edilmeleri için yetki istedi. Sonra teklifini padişaha sundu. Oysa hazırladığı Anayasada “Kimsenin yargı kararı olmadan sürülemeyeceği” hükmü yer alıyordu. Ama zaten Midhat Paşa’nın hayatı çelişkiler yumağı idi: Bir eksik bir fazla fark etmezdi.
Sultan II. Abdülhamid, anayasaya muhalefet adına terör estirenlerin yargılanmasını istediyse de, sadrazama ve hükümete kabul ettiremedi.
Padişahı “istifa” ile tehdit etti...
Hattâ “Hürriyet âşığı” olarak bilinen, içinde, “Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet/ Esîr-i aşkın olduk, gerçi kurtulduk esâretten” mısralarının da geçtiği “Hürriyet Kasidesi” yazarı meşhurşairimiz Namık Kemal bile “yargısız infaz”a çanak tuttu: “İttihad” gazetesinde yazdığı makalelerle sürgünü destekledi.
Sonunda, eylemci muhalifler yargılanmadan çeşitli yerlere sürüldüler.
Sonunda 1876 Anayasası yürürlüğe girdi...
Bir sene kadar sonra da ilk seçim yapıldı.
Sonraki yazımızda “Cumhuriyet dönemi anayasaları”na bakalım inşallah.
Darbe Medyası ve Hürriyet Gazetesi
Son güncelleme: 28 Şubat 2017 04:58
Tweet
Hürriyet’in 25 Şubat 2017 günü attığı “Karargâh rahatsız” manşetini görünce, eski hastalığın nüksettiğini düşündüm…
Her ne kadar haberi yapan Hande Fırat, “Haberin içeriğini okumadan eleştiriyorlar” dese ve haklı gibi gözükse de, işin içinde Hürriyet olunca, insanın kafasında “acaba”lar uçuşmaya başlıyor.
Çünkü bu “Amiral Gemisi”nin ilk “belden aşağı” vuruşu değil. Zira Hürriyet’in, “darbe kışkırtıcılığı” ve “darbe alışıkçılığı”ndan pek çok sabıkası bulunuyor.
Elbette bu konuda yalnız değil: Kendilerine “Merkez Medya” diyen medyanın darbelerle öteden beri içli-dışlı olduklarını görmemeye imkân yok. Hatta, 27 Mayıs 1960 darbesi, askerlerin kullanıldığı bir medya darbesidir! Darbe öncesinde ve sonrasında yapılan tüm yayınlarda bunu görmek mümkündür.
Esasen Demokrat Parti’nin iktidara geldiği gün (14 Mayıs 1950 seçimleri) kaos planları yapılmaya başlanmıştı. Her olay iktidar aleyhine yorumlanıyor, gençler sokağa çekilmeye çalışıyor, özellikle Başbakan Adnan Menderes, “diktatör”lükle suçlanıyor, bir taraftan da yolsuzluk ve usulsüzlük iftiralarıyla yıpratılıyordu.
Buna rağmen, Demokrat Parti iktidarı 1954 seçimlerinde oylarını artırdı. Çünkü halk yapılanlardan memnundu. Menderes’i de çok seviyordu. Sevmekte haklıydı: Çünkü onun iktidarında ezanına, Kur’an’ına tekrar kavuşmuş, imam-hatip okulları, İslam enstitüleri açılmıştı. Köylere yol gelmiş, su gelmiş, halk jandarma ve tahsildar korkusundan kurtulmuştu.
Sadece okumuş kesim mutsuzdu: Köşe yazılarında Başbakan Adnan Menderes idamla tehdit ediliyordu.
1955 yılında Rumların Kıbrıs Türklerine yönelik baskıları dahi kullanıldı. Mitingler iktidar aleyhine çevrilmeye çalışıldı. Ortam gerginleştirildi. Tam bu sırada, dönemin en çok satan gazetesi Hürriyet’te, İstanbul’daki Rum azınlığın aralarında bağış toplayarak, Kıbrıs Rumlarının Enosis (Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamaya çalışan örgüt) çetelerine gönderdiği haberi yayınlandı (yalan haberdi). Ardından 6 Eylül 1955 tarihli İstanbul Ekspres Gazetesi, “Atamızın evi bombalandı” şeklinde bir manşet yaptı.
Muhalefet partilerinin demeçleriyle beslenen bu yalan haberlerle halkı sokağa döktüler. Gençlik örgütleri, meslek kuruluşları, İstanbul’a dışarıdan getirilmiş kitleler ve galeyana gelen yerel kalabalıklar, İstanbul’da Rum, Ermeni ve Yahudilerin dükkânlarını/evlerini yağmaladı. (6-7 Eylül 1955 olayları).
Bu olaylar yüzünden azınlıkların büyük bölümü mallarını yok pahasına elden çıkarıp başka ülkelere yerleştiler (alın size ilginç bir araştırma konusu: Acaba o malları yok pahasına kimler satın aldı?).
Bu olay, dış dünyaya “İktidar, azınlıkları kovuyor” şeklinde yansıtıldı. Başta Amerika olmak üzere, pek çok ülke bir anda aleyhimize geçti. Onlar da “Diktatör Menderes” demeye başladılar.
Bütün bunları bahane eden cunta, 27 Mayıs 1960 günü yönetime el koydu. Millet iradesini çöpe, Demokrat Parti kadrolarını Yassıada’ya gönderdi.
Tabii muhalif basın, darbeye “darbe” demiyor, ayrıca da zil takıp oynuyordu. Seçimle işbaşına gelmiş kadroların gitmesi, yerlerine bir gece baskınıyla silahlı diktatörlerin oturması onları zerre kadar ilgilendirmiyordu. Kavramlar tersyüz olmuş, onlara göre ülkeye “demokrasi ve hürriyet” gelmişti.
Hürriyet, “Türk Ordusu Vazife Başında: Silahlı Kuvvetlerimiz Bütün Yurtta İdareyi Fiilen Ele Aldı” şeklinde sevinç çığlıkları atıyor, 14 Haziran 1960 tarihinde yayınlanan bir karikatürde, Türkiye Cumhuriyeti’nin meşru Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve meşru Başbakanı Adnan Menderes köpek şeklinde çiziliyordu.
Ardı ardına iftira manşetleri çekiyor, Hürriyet’in köşe yazarları, kendini savunmaktan mahrum “düşük”leri (Hürriyet’in Demokrat Parti kadrolarına münasip bulduğu sıfat buydu) milletin parasını zimmetlerine geçirmekle, Harp Okulu öğrencilerini kıyma makinelerinde kıymaya çevirmekle suçluyorlardı.
Hepsi yalardı: Ancak yalana “yalan” diyecek babayiğitlerin hepsi içerideydi. Köpeksiz köyde değneksiz geziyorlardı.
Aynı alışkanlık 12 Mart 1971 müdahalesi ve 28 Şubat süreci boyunca da sürdü.
Yarın da onlara bakalım inşallah…
12 Mart müdahalesi, 12 Eylül darbesi ve Hürriyet
Son güncelleme: 01 Mart 2017 05:05
Tweet
25 Şubat 2017 tarihli nüshasına “Karargâh rahatsız” manşetini atan Hürriyet Gazetesi’nin öteden beri darbelerle içli-dışlı oluşunu, 27 Mayıs 1960 darbesi sürecinde attığı manşetlerden bazı örnekler vererek göstermeye çalıştık…
Bugün 12 Mart 1971 muhtırası sürecinde attığı manşetlere bakalım…
Patronaj farklı da olsa, 12 Mart sürecinde, Hürriyet’i çıkaranların alışkanlıklarının değişmediğini görüyoruz. Meselâ kaçırılan bir Amerikalı çavuşla ilgili olarak 16 Şubat 1971 tarihli sayısına, “Tabanca, molotofkokteyli, dinamit, banka soygunları... Nihayet Adam da Kaçırdılar” manşetini atıyor: “Meçhul eller tarafından süratle kargaşalığa sürüklenen Türkiye’deki olaylar zincirine dün yeni bir halka daha eklenmiştir” tanımlaması kullanarak, darbeye göz kırpılıyor.
Zaten 12 Mart (1980) müdahalesi öncesinde işlenen her cinayet “vatanı kurtarın!” çağrısı biçiminde verilmiş, müdahalenin kaçınılmaz olduğu savı orduya empoze edilirken, halk da askeri yönetime hazırlanıyor. Aşağıdaki haber bu tür örneklerden biridir:
“Bayramın kanlı bilançosu: 20 ölü… Sağ kalmak zorlaştı… Dün Malatya, bugün Sivas, yarın başka şehir... Kaç kişinin nerede nasıl can vereceğini bilemez olduk… Ölen ölene vuran vurana… Anarşi kol gezmiyor heyula olup karşımıza dikiliyor” (7 Eylül 1978 Hürriyet);
“Halk endişeli: Çorum’da bu iş durmaz” (7 Temmuz 1980 – Hürriyet)…
Hürriyet açıkça “birileri gelip durdurmalı” demeye getiriyor.
Ordu 12 Mart 1971 günü âdeta bu dâvete icabet edip hükümete, “Ya şöyle şöyle yaparsınız ya da biz gelir yapanız!” anlamında bir “muhtıra” veriyor: Hükümet çekiliyor. Kuvvet komutanları kafalarına göre “Beyin Kabinesi” dedikleri yamalı birhükümet (ve onu takip eden hükümetler) kuruyorlar, ama bir varlık gösteremiyor: Paramız pul, itibarımız hemzemin, ekonomimiz alabora, istikrar hayal oldu. En az otuz sene geri gittik.
Gelelim 12 Eylül darbesine…
Darbe öncesinde tirajı en yüksek olan gazeteler, Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet ve Tercüman’dır. Bu gazetelerde yayınlanan haberlerde ve köşe yazılarında ülkenin bir kaosa sürüklendiği işleniyor, bu kaosun mevcut hükümetçe çözülemeyeceği belirtiliyor. Hürriyet’ten bazı başlıkları size aktaralım…
“Terör eylem için pilot iller seçti” (9 Eylül 1980)…
TBMM’de Cumhurbaşkanı’nın 100’den fazla oylama yapılmasına karşın seçilememesi, “Meclis’te yine havanda su dövüldü”, “Meclis aday, vatandaş iş bekliyor” başlıklarıyla veriliyor, böylece Meclis’in itibarının düşürülmesi mi amaçlanıyor?
Hürriyet Gazetesi’nin 10 Eylül’den itibaren yayınlamaya başladığı “Lider” başlıklı, Sadun Tanju imzalı yazı dizisinde, “Liderlerin sinirleri çelik gibi olmalı. Lider kendisini izlemekten pişman olmayacağımız Mustafa Kemal gibi sabırlı, akılcı, insanı ve toplumu bilmeli. Lider iç tehlikeleri saptamasını bilmeli… Lider halkın bütününü zafere ulaştıran adamdır” denilerek “Kemalist” kadrolara göz kırpılıyor. Halk “Kemalist” diktatörlüğe hazırlanıyor.
12 Eylül 1980 askeri darbesi bu hava içinde gerçekleşiyor. Merkez medya, Hürriyet öncülüğünde hemen darbeyi “meşru” gösterme yarışına giriyor.
Hürriyet Gazetesi: “Terörün sonucu: Yönetim Milli Güvenlik Konseyi’nde - Atatürk yolunda devam” manşetleriyle darbeyi alkışlıyor.
Gazete, darbe yönetiminin kullandığı argümana uygun olarak, darbe haberine Atatürk posterini de ekliyor: “Ne sağ, ne de sol… Atatürk Türkiye’si doğrultusunda bir ülkenin haysiyetli kişileri olarak birlik içinde, dipdiri ve senin yolundayız… Şuna asla şüphen olmasın; senin emanetin Cumhuriyet, ilelebet payidar olacaktır… Hainler, gafiller, tüm iç ve dış düşmanlar hakkettiklerini bulacaktır… Müsterih ol Atam!”
Bir “Atam, sen kalk da ben yatam” demesi eksik!
Hürriyet’e göre, “Ordunun yönetime gelmesi dışta olumlu karşılandı” (13 Eylül 1980)… “Observer: Teröristleri temizleyip yönetim sivillere devredilecek” (15 Eylül 1980).
“İstanbul Üniversitesi, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ülkede bütünlüğü sağlamak amacıyla tüm yurtta yönetime el koymasını kutladı.” (15 Eylül 1980).
Geçmişinde darbe şakşakçılığı olan bir gazete (Hürriyet), tam da referandum sürecinde, “Karargâh rahatsız” manşeti atarsa, elbette haberin içeriğinden ziyade manşetin amacına bakılır ve eleştirilir. Kimse anonim aklımızla alay etmesin.
Bir sonraki yazımızda 28 Şubat sürecinde yaptıklarına bakalım…
28 Şubat süreci ve Hürriyet
Son güncelleme: 03 Mart 2017 08:11
Tweet
12 Eylül (1980) darbesi sürecinde, Hürriyet, yalnız manşetleri ve haber başlıklarıyla darbeyi desteklemiyor, köşe yazarları da “sahibinin sesi”ni veriyorlar…
Meselâ, dönemin başyazarı Oktay Ekşi, “Türkiye tam bir onarım yönetimi altına girmiş bulunmaktadır. Bu yönetim, özgürlükçü demokratik sisteme ve Atatürk ilkelerine bağlı olanları tatmin edecek bir tutum içindedir” (17 Eylül 1980) diyerek, darbe yönetimine destek çağrısı yapıyor.
Hürriyet’in, darbeyi meşru gösteren yaklaşımı, darbenin birinci yıldönümünde de sürüyor: “El ele, kol kola mutlu günlere gidiyoruz... Ve evet! Düzlüğe çıkıyoruz”.
Hürriyet darbecilerle “kuzu sarması” olurken, Yeni Asya Gazetesi (benim de yazdığım gazete) darbenin hemen ertesi günü süresiz kapatılıyor. Hakkımda soruşturma açılıyor.
Bu hava içinde 82 Anayasası oylamasına gidiliyor.
Fakat hazırlanan anayasanın eleştirilmesi yasaktır. Temelli kapatılan Yeni Asya’nın yerine yayınlamaya başladığımız, ancak kapatmalardan baş alamadığımız Yeni Nesil, Hüryurt gibi gazetelerde, darbe anayasasına red oyunun rengi mavi olduğu için mavi renge övgüler düzen yazılar yazıyorum. Hürriyet başta olmak üzere merkez medyada yer alan gazeteler “evet” oyu isterken, biz “hayır”ı yedi kat muşambaya sarmak zorunda kalıyoruz.
Darbenin lideri Kenan Evren’e göre “Anayasa’ya Hayır” diyenler vatan hainleridir. Dış güçlerden talimat alıyorlar. Ülkede birlik-beraberlik istemiyorlar. Onlar “anarşist ve terörist”tirler.
Evren meydan meydan gezip abuk-sabuk şeyler söylüyor, gazeteler ertesi günkü sayılarında tüm abuk-sabuk sözlerini derleyip toparlayarak veriyor.
Mesela Adana konuşmasında şöyle diyor: “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir/ Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir. Gençler belki bilmez, bizde bu beyit çok yaygındır. Yani önce nasihat et, sonra ikaz et, en sonunda döversin. Biz önce işi nasihatle halletmeye çalışıyoruz”.
Oysa zaten dövüyorlar: İşkencehanelerde her gün birkaç kişi ölüyor.
Aynı günlerde sıkıyönetim komutanları da “Anayasa’ya Hayır” diyen “anarşist” ve “teröristlerin” yakalanacağını açıklıyorlar.
Ülkeye tam bir “devlet terörü” hâkim oluyor. Bazı gazetelere göre ise “demokrasi gelişiyor”.
28 Şubat (1997) Post-Modern darbe sürecinde de merkez medyanın alışkanlığı değişmiyor. Hürriyet yine başı çekiyor. Meşru hükümetin devrilmesine çanak tutuyor.
Başbakan Erbakan’ın getirdiği “Havuz Sistemi”yle yem boruları kesilip avantadan mahrum kalan patronların gazeteleri iyice azıtıyor.
Sincan’dan tanklar geçiyor. “Demokratik rejimin içinde tankların ne işi var?” diye sorması gereken Hürriyet: “Tank Sesleri” (5 Şubat 1997) manşetiyle çıkıyor. Âdeta el ovuşturuyor.
28 Şubat Post-Modern darbe süreci başlıyor.
“Şeyh” dedikleri Ali Kalkancı, Müslüm Gündüz gibi isimler ekrana sürülüyor.
Bir de Fadime Şahin bulunuyor: Kanal kanal gezip iki gözü iki çeşme ağlıyor. “Şeyhlerin tecavüzü”ne uğradığını iddia ediyor. Enkirmanlar haber bültenlerinde enkiriyor: “Dincilerin içyüzüüü”!..
Hürriyet Gazetesi, evindepolis tarafından basılan Müslüm Gündüz’le Fadime Şahin’in yarı çıplak fotoğrafları eşliğinde afilli bir manşet çekiyor: “Böyle Basıldı” (29 Aralık 1996).
Her konuda başımıza “zehir hafiye” kesilen bu televizyonlar ve gazeteler, Fadime Şahin’in şimdi nerede olduğunu, ne yaptığını hiç merak etmiyor!
“Müslüm Gündüz’ün lideri olduğu Aczmendiler”in nasıl birden bire ortaya çıktığından, sonra nasıl yok olduklarından kimse söz etmiyor.
Bunların mizansen olduğu, millete “algı operasyonu” yapıldığı, bazı gazetelerin bu operasyona figüranlık yaptığı çok sonra ortaya çıkıyor…
Alışkanlıklar maalesef bugün de sürüyor (bu süreçte atılan manşetlerin asılları özel arşivimizdedir).
İrlanda’ya Osmanlı yardımı
Son güncelleme: 20 Mart 2017 06:16
Tweet
Tarih boyunca, dünyanın neresinde açlık olsa, sefalet olsa, adâletsizlik olsa, zulüm olsa, eşitsizlik olsa, “Bunlar hangi dinden, hangi inançtan” diye sormadan, açların, fakirlerin, mağdurların, mazlumların imdadına koşan tek devlet var: Osmanlı Devleti... Tek millet var: Türk Milleti…Bunun bir örneğini daha görelim…
1845’te, İrlanda’da müthiş bir kıtlık baş gösteriyor. Bir milyondan fazla insan açlıktan ölüyor, İrlanda bütün dünyadan yardım istiyor. Fakat dünya kulaklarını tıkamış, gözlerini kapatmıştır: Yardım çığlıklarını ne duyuyor, ne de görüyorlar...
Sadece İngiltere Kraliçesi Victoria, aslında kendi topraklarına dahil olan İrlanda’ya iki bin sterlincik bir yardım vaadinde bulunuyor.
Yardım talebi gelmemesine rağmen, Osmanlı Devleti bu felakete duyarsız kalmıyor. Bu tarihte atalarının tahtında oturan Sultan Abdülmecid Han’ın emriyle, 1847 yılında beş gemi hazırlanıyor. Gemilere gıda maddesi, ilaç ve tohum yükleniyor.
Gerçi Osmanlı Devleti eski haşmetinde değildir. Neredeyse kendisi himmete muhtaçtır. Yine de Padişah, genlerindeki yardım dürtüsüyle, harekete geçiyor: Gıda, ilaç ve tohum dışında on bin sterlin de nakdi yardım taahhüdünde bulunuyor.
Ne var ki, kendi insanlarına yalnızca iki bin sterlin vermeyi kararlaştıran İngiltere, bundan rahatsızlık duyuyor. İstanbul’daki Büyükelçisi vasıtasıyla, Padişah’ın teklifine karşı çıkıyor. Osmanlı bağışının bin sterline indirilmesi için baskı yapıyor.
Bu baskı neticesinde Osmanlı’nın nakdi yardımı bin sterline indiriliyor.
Gıda maddesi, ilâç ve çeşitli yardım malzemeleri yüklü beş Osmanlı gemisi, 1847 yılı ortalarında İrlanda’ya doğru yola çıkıyor. Fakat İngiltere, bu kez de, aç İrlanda’ya yardım götüren Osmanlı gemilerini Dublin Limanı’na sokmuyor. Bin türlü engel çıkarıyorlar (Hollanda’nın yaptığı engellemeye benziyor mu biraz?).
Yardım malzemesi yüklüOsmanlı gemileri de mecburen yüklerini Drogheda Limanı’na boşaltıyorlar (1847). Sonuçta yardım yerine ulaşmıştır.
Çok sevinen İrlanda asilzadeleri Padişah’a bir “Teşekkürnâme” gönderiyorlar. Özetle diyorlar ki: “Aşağıda imzası bulunan biz İrlanda asilzadeleri, beyefendileri ve sakinleri, Majesteleri (Osmanlı Padişahı) tarafından, acı çeken, kederli İrlanda halkına gösterilen cömert hayırseverliğe ve ilgiye en derin minnetlerimizi saygıyla takdim eder ve onlar adına Majesteleri tarafından İrlanda halkının ihtiyaçlarını karşılamak ve acısını dindirmek üzere cömertçe yapılan 1000 paundluk bağış için teşekkürlerimizi sunarız.” (Mektubun aslı Topkapı Sarayı Müzesi arşivindedir).
Drogheda Belediyesi, Osmanlı yardım malzemesini getiren gemilerin Drogheda Limanı’na yanaşmaları şerefine her yıl şenlikler yaparak Osmanlı’ya minnetlerini dile getiriyor.
Osmanlı yardımının etkisi büyük oluyor. O kadar ki, Drogheda kentinin arması ay yıldız olarak belirleniyor…
Dahası da var:İrlanda’nın ünlü futbol kulübü Drogheda United’ın formasında da ayyıldız kullanılıyor.
Ve yıl 1923… Yer Lozan…
Lozan görüşmelerini yapanlar arasında İrlanda delegeleri de var. Avrupalı delegeler sürekli aleyhimize oy kullanırken, sadece İrlandalılar bizden yana oy kullanıyorlar. Bu durum Türk delegasyonunda bulunan meşhur şairimiz Yahya Kemal’in dikkatini çekiyor. Fırsat bulur bulmaz da soruyor:
“Avrupalı devletler sürekli aleyhimize oy verirken, siz her seferinde lehimize oy kullanıyorsunuz; bunu niçin yapıyorsunuz?”
Şöyle bir cevap alıyor: “Biz bir yandan açlık ve kıtlıktan kırılıp, bir yandan salgın hastalıklarla boğuşurken, Avrupalılardan hiçbir yardım ve destek görmedik. Bize sadece Osmanlılar yardım etti. Siz bize zor günlerimizde nasıl yardım ettinizse, biz de sizin zor günlerinizde öyle yardım etmek istiyoruz.”
Şimdilerde hepsini unuttular ya, unutsunlar. Biz onlara rağmen ayaktayız ve her daim dimdik ayakta kalacağız!
Cansız performance”!
Son güncelleme: 21 Mart 2017 06:39
Tweet
“Osmanlı Türkçesinde Arapça, Farsça kelimeler vardı, Dil İnkılâbıyla onları atarak dilimizi özgürleştirdik” diyenler, aslında bir şey demiş olmuyor, sadece havanda su dövüyorlar.
Çünkü asırlar boyu kendi hançeremizde değişe değişe yeni bir telâffuz biçimi kazanmış, renk ve vurgu açısından “bizden”leşmiş kelimeleri “Arapça kökenli” diye temizlemek, dili kısırlaştırır.
Kaldı ki, Arapça ve Farsça kökenli kelimeleri atanlar, Fransızca, İngilizce, Lâtince kelimelere hiç dokunmadılar. Dokunmak şöyle dursun, Türkçe’nin içine yerleştirmek için özel çaba bile gösterdiler.
Karşı oldukları asıl nesnenin kelimeler olmadığını böylece anladık. Belli ki onları kelimeler değil, Arapların, Farsların Müslümanlığı rahatsız etmiş. O dillere aşina olmanın bir şekilde Kur’an’la irtibat kurmak olduğunu fark etmişler ve kelimelere savaş açmışlar.
“Allahüekber” yerine “Tanrı uludur” buradan doğdu.
“Ezan anlaşılsın diye Türkçeleştirildi” diyenler doğru söylemiyor, aslında ezan anlaşılmasın diye Türkçeleştirildi. Çünkü zaten eski şekliyle anlaşılıyordu. Zikir ve ilân içeren bir “dâvet” (namaza dâvet) olduğunu bebeler bile biliyordu.
Şimdilerde uysun uymasın, olsun olmasın İngilizce, Fransızca kelimeleri kekelemek moda oldu. Türkçemizden geriye kalan birkaç bin kelime de bu dillerin işgaline uğradı.
Gökdelenlerden oluşan yeni mahallelerin (çoktan beri “mahalle” demiyor, “site” diyoruz) mimari ve konum şekli açısından yeterince bize “yabancı” olması bir tarafa, bir de yabancı isimler veriliyor. Bazen İstanbul’da mı yoksa Manhattan’da mı gezdiğimi kestiremiyorum…
Binalar Manhattan, insanlar bizden!
Yabancı kelimelerin yazıldığı gibi okunmaması da işin cabası. Avrupa’nın kelimeleri bile kendisi gibi ikiyüzlü: “Mall” yazıp “mol” okuyorsun! “Mel” okusan da bir şey değişmez, çünkü “mal” aynı mal!
Hele bir de “performans” (performance)kelimesi var ki, yere-göğe sığmıyor. Kızcağız ekranda şarkı söylüyor “performans” oluyor; bisikletçi bisiklet sürüyor, “performans”; boksör dövüşüyor, “performans”; oyuncu rol yapıyor bu dahi “performans”!
Bunların arasında hiç bir fark yok mu peki? “İcra” edenle “ifa” eden, “teganni” ile “verim”, “gösteri” ile “oyun” ya da “oynayan”la “dövüşen” arasında hiç fark olmaz mı?
Bu arada onlarca kelime daha unutulup gidiyor. Bir alıp on veriyoruz: Tıpkı Avrupa ile “gelişen ticaret”imiz gibi…
Şu “performans”ın bir de “canlı” türü var ki, çıldırmamak elde değil!..
Televizyon sunucusu ciddi ciddi izah ediyor: “Canlı performans izlediniz”…
İnsanı durduk yerde meraklandırıyorlar: “Acaba cansız performans”ı ne zaman izleyeceğiz? Ölünün bisiklete filan binmesini yani…
Ayrıca “izlemek” neyin nesi? Arkasından “takip” etmek mi, seyretmek mi?
Bazen program arasında arıyorlar: “Efendim sizi ailece izliyoruz!”
İyi de be kardeşim, biz oturuyoruz, siz oturuyorsunuz; oturan oturanı nasıl izler? Seyrediyor olmayasınız?
Bu arada evlilik programlarıyla birlikte dilimize yapışan “kriter”e ne demeli?
“Efendim, evlilik kriterlerimi açıklıyorum”…
Açıklıyor: “Meeşi olcek, evi olcek, tomofili olcek…” Başka türlü “eletirik alamıyom!”
İyi de senin bu açıkladığın “kriter” değil, “şart”… Bu arada “ölçü”, “kıstas”, “mizan”, “mısdak” ne olacak?
Gitti güzelim Türkçem! Artık eskiciyi “Eskidji”, saatçıyı “Saatchi” biçiminde yazıyorlar!
“Ghâvurcja” olsun da ne olursa olsun mu?
Yeni Akit
Biz Sırpları katliamdan koruduk, onlar Boşnakları katletti
Son güncelleme: 27 Mart 2017 05:48
Tweet
Vaktiyle biz Sırpları Macarların soykırımından korumuştuk, onlar Srebrenitsa’da Hollanda askerlerinin nezaretinde Boşnakları katlettiler.
Tevekkeli dememişler: “Herkes kendi tıynetinin gereğini yapar”…
Şimdi biraz geriye gidelim…
Yıl 1455…
Osmanlı tahtında Fatih Sultan Mehmed oturuyor…
Tarihlerimize “Vilkoğlu” olarak geçen Sırp Kralı Georges Brankovitc, bir yandan Sultan II. Mehmed’e hulüs çekerken, öte yandan ikiyüzlü bir politika izliyor: El altından Ulah ve Macarlarla işbirliğine girişiyor.
“O, saltanatının neye bağlı olduğunu iyice anladığından Padişah’ın babasına (Sultan İkinci Murad) ve Fâtih Sultan Mehmed’e daima itaat edip vergisini de zamanında öderdi…
Fakat bir müddet sonra gizli bazı fikirler beslediği, durumundan anlaşılmıştı. Zira vergisini zamanında vermediği gibi, Padişah’la yaptığı anlaşmaya riayet etmeyip Macar ve Ulah’larla Osmanlılar aleyhine olacak sekilde münasebetlerde bulunmaya başladı.” (Fâtih Sultan Mehmed’in hayatına ve seferlerine dair eseriyle tanınan Bizanslı tarihçi Mikhael Kritovulos).
Oyunları ortaya çıkan Sırp Kıralı, bir süre sonra işi aleniyete döküp Osmanlı topraklarına saldırıyor: “Hatta Üsküp yolu mesdud olup âyende ve revende (gelip gidenler, yolcular) meci’ ve zehabtan munkati’ oldu.” (Hoca Sa’duddin).
Bunun üzerine Padişah akıncılarını Sırbistan üzerine gönderiyor. Bir taraftan da Sırp Kralı’na haber yollayarak, Sırp topraklarını Lazar’ın oğlu Stephan’a (dolayısıyla Osmanlı’ya) terk etmesini istiyor.
Georges Brankovitc, kendi kuvvetleriyle Osmanlılara karşı koyamayacağını bildiğinden, 1454 yılı sonlarına doğru Kutsal Roma İmparatoru Friedrich’e bir mektup yazarak, Osmanlıları durdurmanın ancak büyük bir Haçlı Ordusu ile mümkün olacağını anlatıyor. İkna olan İmparator, Hunyad’a yardımcı bir kuvvetin verilmesini kararlaştırıyor.
Fatih 1454-1455 kışını Edirne’de geçiriyor. Savaş hazırlıklarına nezaret ediyor. 1455 baharında Edirne’den hareket ederek Sırbistan üzerine yürüyor. Sırbistan’ı baştanbaşa geçip dedesi Sultan I. Murad’ın kalleşçe şehid edildiği Kosova’ya giriyor.
Farklı inançtan Hıristiyanlar rahat bir nefes alıyorlar.
***
Aradan yıllar geçiyor. Bosna Kralı Stjepan Tomas, Papa’nın telkinleriyle Katolikliği seçiyor…
Yine Papa’nın tavsiyesiyle farklı inanç sahiplerine zulme başlıyor.
Bu uygulamadan Fransiskan rahipleri de nasiplerini alıyorlar: “Hıristiyanlıktan sapmış” oldukları gerekçesiyle üzerlerine gidiliyor. Ayinlerini-ibadetlerini yapamaz hale geliyorlar.
Bunun üzerine Fransiskan Manastırı Başrahibi Fra Anceo Zvidloviç, Fatih Sultan Mehmed’den yardım istiyor.
İşte bu talep üzerine Fatih, meşhur fermanı yayınlıyor (Yarınki yazımızda detay verelim inşallah)…
Ve çevresine de şöyle diyor…
“İnşallah Sırbistan’a hâkim olduğumuzda, camiler yaptıracağız, ancak kiliselere dokunmayacağız.” (İ. Hami Danişmend, Tarihi Hakikatler, c. 1, s.501-502, İstanbul 1979, Tercüman Yayınları).
Yarın, Fatih’in, Bosnalı papazlara verdiği “Amanname”ye bakalım.
Kristof Kolomb’u nasıl bilirsiniz?
Son güncelleme: 01 Nisan 2017 07:00
Tweet
Portekizce adı: Cristóvão Colombo; İtalyanca: Cristoforo Colombo; İspanyolca: Cristóbal Colón ve Lâtince: Christopher Columbus…
Biz Türkçe’de Kristof Kolomb olarak tanıyoruz.
Ders kitaplarımıza göre, kendileri “Cenovalı (İtalya) büyük kâşif”tir ve “Amerika Kıtası’nı keşfetmiştir…”
Dünyanın en etkili isimlerini araştırdığı için bu işleri çok iyi bilen meşhur Yahudi yazar David M. Eichhorn ise bu tanıtım şekline “yalan” diyor. “Aslında ismi Colombus değildi. Genova’da doğmuş bir İtalyan da değildi. Asıl ismi Juan Colon olan ve Pantevedra yakınlarında doğmuş olan bir İspanyol Yahudisiydi.”
“Elinde harita, kafasında bilgi olmadan meçhul denizlerde macera arayışına çıktı”ğı görüşünü de yalanlıyor Eichhorn:
“Colombus, anlatıldığı gibi yalnızca cesaret ve önsezilerine güvenerek yola çıkmadı. Ona ‘Yeni Dünya’nın yolunu gösteren, bilgiler ve haritalar vardı, ama gizlemişti.”
İtalyan matematikçi, gökbilimci ve haritacı Paolo dal Pozzo Toscanelli’nin(1397–10 Mayıs 1482), kendisine mektuplar yazdığını ve yeni dünyanın varlığından bu mektuplarda söz ettiğini de saklamıştı.
Bu “yalan” geleneğini Batı dünyası da sürdürdü. Meşhur Müslüman âlimlerinden Biruni’nin Colombus’tan 500 sene kadar önce Amerika’yı teorik olarak keşfettiğini ve haritaladığını yüzyıllarca sakladılar.
Bu gerçeği yeni yeni ifade ediyorlar. Mesela, İngiltere’de yayınlanan tarih dergisi History Today, 2014 yılı başlarında yayınladığı Amerika’nın keşfine ilişkin bir makalede, 15’inci yüzyılda, Kristof Kolomb tarafından keşfedildiği söylenen Amerika topraklarının çok daha önce İskandinav denizciler ve İslam âlimleri tarafından bilindiğini yazdı ve Biruni’den övgüyle bahsetti.
Peki, asırlık yalanın hesabını kim verecek?
Bu bir yana, Amerika Kıtası’nı Colombus’un keşfettiği bile başlı başına büyük bir yalan olabilir. Bu konuda gün geçtikçe yeni belgeler ortaya çıkıyor ve her belge “Avrupa yalanı”nı biraz daha net olarak günyüzüne çıkıyor.
Kısacası, Amerika’yı Colombus’un keşfettiği yolundaki inanç, hâlâ ispata muhtaç. Ne var ki, “Cenovalı denizci”nin ya da Yahudi bilgin David M. Eichhorn’un iddiasıyla Pantevedralı Yahudi Juan Colon’unsu katılmamış bir “sömürücü-soyguncu”, hattâ “soykırımcı” olduğu çoktan ispat edilmiş durumda…
Amerikalı ve Avrupalı yazarlarla film yapımcıları onu ne kadar “kahraman” ne kadar “insancıl” gösterirlerse göstersinler, Colombus ayak bastığı her yeri talân eden, yerli halkı katledip zenginliklerini çalan bir “barbar”dır.
Kızılderililer de onu böyle hatırlayıp böyle anlatıyorlar.
Düşünün ki, Colombus, Amerika Kıtası’na ayak bastığında kıtada 30 milyon Kızılderili yaşıyordu.
İnsan ırkının en düşük artış oranı esas alındığında, günümüzde Kızılderili nüfusunun en az 200 milyon civarında olması gerekiyor. Oysa 2 milyonu zar-zor buluyor.
O ve gözlerini altın hırsı bürümüş diğer Avrupalılar, öldüre öldüre bitirdiler!
Çünkü Avrupa insanı, kendinden başkasını “insan” olarakgörmeyen bir anlayışa sahiptir. Colombus da yerlileri insan olarak görmüyordu. Yahudi kökenli Fransız yazar ve siyasetçi Jacques Attali, “…adanın huzurlu yerlilerinden bazıları onları karşılamaya gelmişlerdi. Colombus onları insan olarak kabul etmiyordu” diyor.
Colombus, Avrupa’da “insan ticareti”ni başlatan “tüccar”dır!
“Medeni”ler “vahşi”leri nasıl katletti?
Son güncelleme: 03 Nisan 2017 05:47
Tweet
Artık biliyoruz ki, Avrupa’nın yeni yerler keşfetme arzusu “bilimsel” bir merakın ürünü değil, sömürme ihtirasının ürünüdür. Zaten kendi kalkınma hikâyelerini iki ayak üzerine oturturlar:
1. Kömür madeninin Avrupa kıtasına akması;
2. Altın ve gümüş gibi kıymetli madenlerin çoğalmasıyla ipek ticaretinin artması.
İyi ama 15. yüzyılın stratejik değeri kömür madeni, zenginliğin simgesi sayılan altın-gümüş ve iyi para kazandıran ipek Avrupa’ya kendiliğinden mi akmaya başladı? Öyle durup dururken, “Hadi biz Avrupa’ya gidelim” diye karar verip yola mı çıktılar?
Şaka bir tarafa, Avrupa tarihi bu can alıcı soruyu suskun geçiştiriyor. Çünkü bu işin içinde hırsızlık, barbarlık, soykırım, köle ticareti başta olmak üzere, vahşetin envai çeşidi var. Esasen Avrupa “büyük keşifler”e ne din-iman, ne Hıristiyanlık, ne misyonerlik, ne de ilmi merakla çıkmadı… Aklındaki tek şey vardı: Para!..
Bulduğu yeni deniz yoluna “Ümit Burnu” demesinin sebebi de budur…
Cristofus Colombus’un yolculuğu, tek umutlarıydı. Zira Osmanlı’nın Akdeniz ve Karadeniz hâkimiyeti ile meşhur İpek yolunu kendi kontrolü altına alması, tüm umutlarını tüketmiş, kalakalmışlardı.
Osmanlı zenginleşirken, Avrupa fakirleşiyordu. Osmanlı’yı da yıkamadıkları için yeni yollar, değişik çareler bulmalıydılar. Tam o sırada ortaya çıkan Colombus’a dört elle sarıldılar ve umutlarının odağı yaptılar. Doğrusu Colombus da umutlarını boşa çıkarmadı. Altın, gümüş, ipek, kömür, ne bulduysa çaldı. Keşfettiği yerleri iliğine kadar sömürüp Avrupa’ya taşıdı. Çalacak bir şey kalmayınca da insanları çalmaya, onları köleleştirmeye başladı.
Efendilerine yazdığı bir mektupta, yerlilerden şöyle bahsediyor: “Son derece sade, dürüst ve aşırı düzeyde eli açık insanlar. Herhangi birinden, sahip olduğu herhangi bir şey istenince, hemen veriyorlar. Başkalarına olan sevgileri, kendi özlerine olandan çok daha fazla…’’ Mektubunda bu övgüleri sıralayan Colombus, günlüğündeki notlarında ise baklayı ağzından çıkarıyor: “Bunlardan çok iyi hizmetkâr olur. Sadece elli adamla bütün bu yerlilerin hepsine kolayca boyun eğdirebiliriz ve her istediğimizi yaptırabiliriz.’’
Gerçekten de yerliler, yeni gelenleri bir süre dost olarak gördüler. Her şeylerini paylaştılar. Ama “Beyaz Adam”lara yetmedi. O zaman direnmeye başladılar…
Bu olayı, 1502’de Amerika’ya Hıristiyanlığı yaymak için giden Rahip Bartolome de Las Casas, kitabında şöyle anlatıyor:
“…yararlanmak veya kötüye kullanmak amacıyla yerlilerin karılarını, çocuklarını alarak, emek ve alın teriyle kazandıkları besinlerini yiyerek işe koyuldular. Cüretkârlıkları ve küstahlıkları öyle arttı ki, Hıristiyan bir yüzbaşı, bütün adanın yöneticisi sayılan, en büyük hükümdarın öz karısının ırzına geçti. İşte o zaman, yerliler Hıristiyanları topraklarından kovmak için yollar aramaya başladılar. Silahlandılar. Çok zayıf, az saldırgan, dayanıksız ve savunmasızdırlar (İşte bu yüzden savaşları bugünkü değnek oyunları ya da çocuk oyunları gibiydi). Atlarını, kılıçlarını ve mızraklarını alan Hıristiyanlar, yerli Amerikalıların daha önce hiç görmediği eylemlere başladılar…
Katliam ve kan dökme! Köylere giriyor, çoluk çocuk, yaşlı, hamile veya loğusa demeden, ağıllarına sığınmış kuzulara saldırır gibi, karınlarını deşiyor, parçalara ayırıyorlardı. Kimin tek bıçak darbesiyle bir insanı ortadan ayıracağı veya tek mızrak atışıyla başını keseceği ya da bağırsaklarını ortaya dökeceği üzerine bahse giriyorlardı. Anne sütü emen bebekleri zorla alıyor, ayaklarından tutup başlarını kayalara çarpıyorlardı. Bazıları ise onları yüksekten ırmaklara atıyor, bir yandan da gülerek şakalaşıyorlardı…”
Ders kitaplarımızda “Büyük kâşif” olarak bize tanıtılan Kristof Kolomb’un cinayetleri bitmedi…
1402’de Amerika’yı Hıristiyanlaştırmaya giden meşhur misyoner “Bartolome de Las Casas”ın kitabından okumaya yarın da devam edelim.
“Medeni Avrupa”, “vahşi yerliler”i nasıl medenileştirdi?
Son güncelleme: 04 Nisan 2017 05:23
Tweet
1402’de Amerika’yı Hıristiyanlaştırmaya giden meşhur misyoner Bartolome de Las Casas’ın kitabından Kristof Kolomb’un Kızılderililere uyguladığı soykırımı okumaya devam edelim:
“Çocuklarla annelerini ve önlerine çıkan herkesi kılıçtan geçiriyorlardı. İsa peygamberimizi ve 12 havariyi kutsamak ve saygılarını iletmek için uzun darağaçları kuruyorlardı. Ayakları yere neredeyse değecek şekilde, 13 kişilik gruplar halinde onları bağlıyor, ateşe veriyor ve diri diri yakıyorlardı.
Bazıları ise, bütün vücutlarına kuru saman yapıştırıyor ve bu şekilde ateşe veriyorlardı. Diğerlerinin ve hayatta bırakmak istedikleri herkesin ellerini kesiyorlardı. Elleri sarkar durumda, onlara: ‘Gidin, mektupları götürün’ diyorlardı. Bu, ormana kaçanlara haber götürmek demekti.
Beyleri ve soyluları öldürme şekilleri de aynıydı. Önce direkler üzerine tahta çubuklardan bir ızgara yapıyorlardı. Sonra, onları ızgaraya bağlıyor, altlarına da hafif bir ateş yakıyorlardı. Yerliler bu korkunç işkenceler altında, çığlıklar atarak can veriyorlardı. Bir keresinde dört veya beş önemli beyin ızgaralar üstünde yandığını gördüm (sanırım başkalarının da yandığı iki üç çift ızgara daha vardı). Yüksek çığlıklar attıkları için, subayın içi sızlamış veya uykusu bölünmüş olmalı ki, boğulmalarını emretti.
Onları yakan cellâttan da kötü polis memuru (ismini biliyorum, hatta Sevilla’da ailesiyle tanışmıştım), boğmak istemedi. Önce, gürültü yapmasınlar diye kendi elleriyle ağızlarına odun parçacıkları tıktı. Daha sonra istediği gibi yavaş yavaş kızarsınlar diye ateşi körükledi.
Yukarıda anlattığım her şeyi ve sayısız daha birçok olayı gözlerimle gördüm. Kaçabilenlerin hepsi ya ormanlara sığınıyor ya da dağlara tırmanıyorlardı. Amaçları böyle insanlıktan uzak kişilerden, bu kadar merhametsiz ve yırtıcı hayvanlardan, insan soyunun en büyük düşmanları ve yıkıcılarından kaçabilmekti. Bunun üzerine Hıristiyanlar, özellikle kötü tazı ve köpekler yetiştirdiler. Bu hayvanlar bir yerliyi görür görmez, kaşla göz arasında paramparça ediyorlardı. Saldırarak, bir domuzdan daha çabuk yiyorlardı. Bu köpekler büyük zararlar verdiler, korkunç kasaplıklar yaptılar.
Çok ender olarak, yerliler birkaç Hıristiyan öldürdüğü için, Hıristiyanlar kendi aralarında bir karar aldılar. Öldürülen her bir Hıristiyan için yüz yerli öldürmeye karar verdiler.”
“Medeni”leşmek kolay değildi!..
Onun arkasından Kızılderilileri bir de “demokratik”leştireceklerdi ki, garibanların daha çekecek çok çileleri vardı…
Yöntem hâlâ aynı değil mi? Öldürerek “medenileştirmek”, tepelerine bomba yağdırarak “demokratikleştirmek”!..
Amerika Irak’ı böyle demokratikleştirmedi mi?..
Hürriyeti güdümlü füzelerle getirmedi mi?..
Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası eşliğinde teknoloji götürmedi mi?..
Ne de olsa Kristof Kolomb’un çocuklarıdır!
Katliamlar serisi Kristof Kolomb zamanında Haiti’den başlayıp keşfedilen her yerde uygulandı Kolomb ayak bastığında üç yüz bin civarında olduğu tahmin edilen Haiti Adası’nda bugün yerli soyundan gelen tek kişi bulmak imkânsızdır…
Bugün Haiti’de Afrika’dan getirilen kölelerle İspanyol efendilerin çocukları yaşıyor. Kese kese bitirdiler.
O kadar ki, yerliler Hıristiyan misyonerleri “Sizin cennetinizi istemiyoruz!” diye reddetmeye başladılar.
Bu cümleyi ilk telâffuz eden, istenen miktarda altın bulamadıkları için katliama tabi tutulan halkını korumaya çalışmak suçundan yakılarak yakılmasına karar verilen Küba’lı liderlerinden Hatuey’di. Ölmeden önce kendisine Hrıstiyan olmasını teklif edip bu durumda cennete gideceğini söyleyen rahibin yüzüne haykırmıştı:
“Sizin cennetinizi istemiyorum!”
İspanyollarla başlayan soykırım Portekizliler, Hollandalılar, İngilizler, Fransızlar, Belçikalılar, Almanlar, İtalyanlar tarafından devam ettirildi.
Şimdi bize “insanlık dersi” vermeye kalkışan Avrupa, işte bu sayede zenginleşti.
Son sömürü alanları Afganistan, Irak, Suriye, Filistin…
Bu sebeple Türkiye güçlü olmak zorundadır!
Osmanlı’da içki” konusunu tartışmak…
Son güncelleme: 05 Nisan 2017 06:08
Tweet
“Osmanlı’da içki” meselesi yıllardır tartışılır...
Dindar kesim “İmalâtı da, satılması da, içilmesi de zinhar yasaktı” derken, laik kesim “Padişahlar bile içerdi” diye tutturur...
Aslına bakarsanız, iki taraf da abartıyor...
Bu konuda bazı bilinmeyenleri yazmanın vakti geldi sanırım...
Öncelikle şunu bilmek lâzım ki, Osmanlı Devleti’nde, Müslümanların içki içmesi, üretmesi ve ticaretini yapması yasaktı.
Ancak Osmanlı toplumu,sadece Müslümanlardan oluşmazdı. İçinde Rum, Ermeni, Musevi gibi Müslüman olmayan topluluklar da yer alırdı... Tabiatıyla bunlar içkiyi “haram” saymıyordu.
Kaldı ki, gayrimüslim azınlıklar “özel hukuk”a tabi idiler. Bu sebeple Osmanlı Devleti, kendi inançları ve arzuları istikametinde özgür hareket edemiyordu.Hele de “içki yasağı” söz konusu olduğunda yabancı(en çok İngiliz) elçilikler ayaklanıyor, dünyanın en ciddi meselesi bu imiş gibi, Saray’a ültimatomlar veriliyordu (Günümüzde bu görevi çoktan beri bizim “laik kesim” yapıyor).
Sonuçta, Osmanlı yönetimi, Avrupa’nın iç işlerine karıştığı son zamanlarında içki üretimine, taşınmasına ve belirlenen yerlerde satılmasına, belli şartlar çerçevesinde gayrimüslimlere (Müslüman olmayanlara) izin verdi.
Buna rağmen zaman zaman tümüyle yasaklandığı da olmuştur. Meselâ, Sultan III. Selim, 1800 yılı başlarında yayınladığı bir Hatt-ı Hümayun’da meyhanelerin kapatılmasını istemiştir.
Bu fermanında, Sultan III. Selim, “Ehl-i İslâmın içkiden külliyen men edilmesi”ni bir kez daha hatırlatıyordu:
“Eğer Müslüman’dan bir kimesne sarhoş görülürse, içkiyi kangı kâfirden aldı ise katlolunsun!”
Ancak bu emri uygulamaya koymak hiç kolay değildi.
Bu konuda üst üste yapılan toplantılarda her kafadan bir ses çıkıyor, ekonomik gerekliliklerden tutun, dini hassasiyetlere kadar bir sürü “gerekçe” çarpışıyordu...
Tartışmaların gereğinden fazla uzaması, en sonunda Padişah’ı çileden çıkardı:
“Kıyl-ü kal (gereksiz ayrıntı) ve söze ba’is olmak küşküllüğü kendinize ‘ad etmişsiniz. İslambol›da iki-üç meyhane kapatup bir iki avretin (fahişeleri kastediyor) hakkından gelmesi için yirmi gün kadar meşveret edip bir nizam veremiyorsun sübhanellah” diye Sadrazam’ı azarladı.
Sekbanbaşı, Sultan III. Selim’e şöyle bir öneri getirdi:
“Meyhanelerin hepsi kapatılsın, fakat reayanın (gayrimüslim teb’a) bekârları için şehrin kenar yerlerinde iki üç tane meyhane açık bırakılsın. Müslümanların girmemesi için de kapılarına güvenlik görevlileri konulsin.”
Sekbanbaşı’nın önerisi Şeyhülislam’ın şiddetli itirazıyla karşılaştığı için kabul görmedi.
Böylece Müslüman ve gayr-ı Müslimlerin alenen içki içmeleri, satmaları ve meyhane açmaları yasaklandı.
Bu karardan tabiatıyla yabancı elçiliklerde çalışanlar da etkilenmişti. Elçilik temsilcileri birkaç kez Sadarete (başbakanlık) müracaat ederek, içki yasağının kendilerini kapsamamasını talep ettiler, ama bu konudaki ısrarlı talepleri dikkate alınmadı. Sadece bir defaya mahsus olmak üzere İngiltere elçisinin on varil, Felemenk elçisinin iki şişe şarap almalarına izin verildi.
Baskıların artması üzerine yasağı yumuşatmak zorunda kalan Sultan III. Selim, elçilik mensuplarının “kifayet miktarı” (yeteri kadar) içki satın almalarına izin verdi.
Aslında Sultan III. Ahmed’inpadişahlığı (1703-1730) döneminde da benzer tartışmalar yaşanmıştı.
O tarihlerde ikisi sur dışında, biri Galata’da olmak üzere İstanbul’da yaşayan azınlıklar için sadece üç meyhane vardı. Yazık ki, 18. Yüzyıl sonlarına doğru bu sayı artacaktı.
Fatih ve Yavuz türbelerini ziyaretin anlamı ne?
Son güncelleme: 25 Nisan 2017 06:58
Tweet
Cumhurbaşkanımıza suikast öneren Batı’nınçıldırdığını filan söylüyorlar ya, katılmıyorum: Çünkü “suikast”, “cinayet” ve her türlü “katliam”, Batı’nın siyaset aracıdır!
Daha yumuşak ve diplomatik yöntemlerle hedefe ulaşamayacağını gördüğünde, hiç tereddütsüz bunları devreye sokar ve en acımasız, en ilkesiz, en hunhar katliamlara imza atar.
Kızılderilileri, zencileri, hatta Cezayirlileri böyle yok ettiler…
Afrikalıları böyle tükettiler…
İnsanları böyle böyle köleleştirip yüzyıllarca sömürdüler.
II. Dünya Savaşı sonlarında, askerden arındırılmış olduğunu bile bile Dresten’i sürekli bombalayarak yüz bine yakın sivili katletmeleri hâlâ hafızalardadır…
Bu olayın hemen sonrasında Hiroşima ve Nagazaki’ye attıkları atom bombalarıyla sadece insanları değil hayvanları ve bitkileri de nasıl katlettikleri hafızalardadır…
Nihayet Cezayir’de, Ruanda’da, Vietnam’da, Küba’da, Afganistan’da, Filistin’de, Irak’ta, Mısır’da, Libya’da yaptıklarının yanı sıra bugün Suriye’de yaptıkları da ortadadır.
Kısacası, Avrupa ve Amerika tarihi, bir “katliamlar tarihi”dir. Bu yüzden, “Erdoğan’ı öldürerek durdurma” önerisine hiç şaşırmadım, sadece tiksindim.
Türkiye’yi belli bir noktada tutmak için, Birinci Dünya Savaşı öncesinden başlayarak tezgâhladıkları oyunların gitgide etkisizleşmesi karşısında, Batı’nın yapabileceği başka bir şey kalmadı.
Terörden kitlesel göçe, APO’dan FETÖ’ye, Gezi’den darbeye kadar her şeyi denediler, ancak Tayyip Erdoğan’ı durduramadılar, Türkiye’ye pes ettiremediler.
Baktılar ki, bütün çelmelemelere rağmen Türkiye kalkınıyor, gelişiyor, Milli/Manevi gücü de yeniden diriliyor, 15 Temmuz ihanetini plânladılar…
Fakat millet, son 15 yılda kazandığı özgüvenle öyle bir şahlanma şahlandı ki, kumpasları yerle bir ederek vatanını kurtardı. Bu hiç beklenmedik olay karşısında, Avrupa apışıp kaldı…
Darbeye bir türlü “darbe” diyemediler: “Tiyatro”-miyatro diye kekelediler.
Derken, Erdoğan, darbe anayasasında köklü değişiklikler yaptırıp halkoyuna sundu. “Hayır” denmesi için kampanyalar yaptılar. Gazetelerine Türkçe manşetler attılar. İtleriyle, atlarıyla saldırdılar…
Buna rağmen halkoylamasından “Evet” çıktı. Öyle tepetakla oldular ki, maskeleri atıp, diplomatik nezaketi dahi bir yana bırakarak, doğrudan niyetlerini açık ettiler: “Tayyip Erdoğan’ı öldürelim!”
Yani işi, âdice cinayet tasarlamaya kadar vardırdılar…
Fransız Siyaset Bilimci Philippe Moreau Defarges, BMF televizyonunda şöyle diyor: “Bu politik krizden çıkmanın tek bir yolu var, o da Erdoğan’ı öldürmek!”
Bu konuda son derece deneyimli sayılırlar: Zira Sultan Abdülzaziz’i öldürerek, Sultan II. Abdülhamid’i indirerek durdurmuşlardı. Erdoğan’ı indiremediklerine göre, bildikleri tek yol kaldı: Öldürmek!
Pek kimse farkında değil, ama öteki gelişmelerin yanı sıra, Batı’yı bu noktaya getiren son derece önemli bir olay var: Halkoylamasından hemen sonra, Sayın Erdoğan’ın Fatih Sultan Mehmed’le Yavuz Sultan Selim türbelerini ziyaret etmesi…
Kanaatimce Batı’ya itidalini kaybettiren bu simgesel ziyaretlerdir. Çünkü bu türbeler sıradan padişah türbeleri değildir. Fatih, Doğu Roma’yı fethederek Hıristiyanlığın kalbine girmiş, Yavuz ise “Halife” olarak İslâm dünyasını birleştirmiştir: İkisi birden, Doğu ve Batı hâkimiyetini temsil eder.
Kısacası, bu türbe ziyaretiyle birlikte Batı’nın beynine kocaman bir “Acaba” saplanmış bulunuyor: “Acaba Türkler yeniden?..”
Gerisini siz tamamlayın…
.
Olumsuza odaklıyız
22 Temmuz 2017 Cumartesi
Mantığımız olumsuza odaklı. Tâ ilkokuldan başlayan bir süreç içinde hayatın tehdit ve tehlikelerden oluştuğu pompalanıyor beynimizle yüreğimize. Bir tarafımızda “işini kış tut” anlayışı, bir tarafımızda “iç düşman, dış düşman” sendromu: Bu telkinler altında yetişen insanın hayatın olumlu yanlarını görmesi mümkün mü?
Bu kasnağı kırmamız lazım. Aksi halde hayatımız hep kuşkuyla, korkuyla, endişeyle, hesap-kitapla geçecek ve her şeyin tadı kaçacak.
İşi yaz (olumlu) tutmalı bence. İşi kış tutarsak, bir hayat boyu karşılaşılabilecek en kötü ihtimale göre yaşamak zorunda kalırız.
Mesela sabah uyanır uyanmaz, “Ya bugün kalp krizi geçirirsem” diye düşünüp kahırlanacaksınız. Bu tehlikeyi kısmen bertaraf etmek için bir sürü kalp ilacı taşıyacaksınız...
Tansiyonunuzun düşme, ya da yükselme ihtimalini dikkate alıp her gün yanınızda tansiyon ilaçları bulunduracaksınız...
“Birden hava soğuyabilir” diyerek yaz ortasında paltonuzu yanınızdan ayırmayacaksınız...
“Her an yağmur yağabilir” ihtimalini hesap edip şemsiyesiz sokağa çıkmayacaksınız...
“Raydan çıkabilir” diye trene binmeyecek, “düşebilir” diye uçakla seyahat etmeyeceksiniz.
“Kaza” ihtimalini düşünüp araba kullanmayacaksınız. “Lastik patlayabilir” diye yanınızda lastikçi, “benzinim en olmadık yerde bitebilir diyerek birkaç bidon benzin alacaksınız.
Kötü ihtimalleri istediğiniz kadar çoğaltmanız mümkün. Sonuç olarak diyeceğim şu ki, hayatınızı karşılaşabileceğiniz en kötü ihtimale göre yaşayacaksanız, yanınızda bir seyyar hastane, yedek şoför, “Ya o da patlarsa” ihtimalini düşünüp birkaç stepne, “Birinin başına bir şey gelebilir” diyerek birkaç lastikçi, bir benzin istasyonu, vesaire ile birlikte dolaşmak zorundasınız! Hatta “Kaybedebilirim” düşüncesiyle hiçbir yatırım yapmayacaksınız, “Batabilir” diyerek paranızı finans kurumları yerine yastık altında tutacaksınız, “Evim yanabilir” ihtimalini dikkate alarak evinizin önünde bir itfaiye ekibi bekleteceksiniz!..
Malum işte: “İşini kış tut, yaz çıkarsa bahtına!”
Niye “kış” tutacakmışım? Tutmuşken “yaz” tutarım, kış çıkarsa bahtıma olsun!
Biz olmayan sorunları varmış gibi yapıp dikkatimizi olmayan sorunları çözmeye odakladığımızdan hayatı ıskalıyoruz.
Hayatın sadece olumsuzluklarını yaşıyoruz. (Gülün dikeni de var diye gül tarlasını diken tarlası gibi görmek niye?)
Dostlarım: Siz siz olun, kendinizi meçhul korkulara (gelecek korkusu buna dahil) kaptırmayın...
Kısa ömrünüzü korkulara teslim etmeyin...
Geçmiş bir daha gelmeyecek, gelecek ise meçhul bir dünya: Eğer hayırla gelecekse, şimdiden matemini tutmak yanlış, şerle gelecekse şimdiden matemini tutmak yine yanlış!
Bugünden yarına üzülen, iki kez üzülür (bugün ve yarın olarak).
Unutmayın ki, önceki günün geleceği dündü, dünün geleceği ise bugündür...
Bugününüz iyi ise her şey yolunda demektir...
En azından mutlu olmak için bugün bir sebebiniz var.
Ne düşünüyorsun?
sevgisevgi4 sa önce
Hocam sizden ricamız Sultan Vahdettin ya da Sultan 2.Abdulhamid'i anlatan bir kitap yazmanız o eşsiz üslubunuzla umarım bunu yazarak bizi çok mutlu edersiniz şimdiden teşekkürler
LBZLBZ1 gün önce
Bence saçma olmuş. Türkiye de kim boyle şizofrenik sekilde yasiyor ki.Elbette dikkatli olmak ve ustune düşeni yaptiktan sonra tevekkül edeceksin.
JaroJaro1 gün önce
Bakan yeni eğitim öğretim müfredatını açıkladı ancak o duymak istediğim "çözüm odaklı" terimi yine söylenmedi. Eski tas eski hamam sisteme devam
Fatih EMLİKFatih EMLİK1 gün önce
Hocam şunumu anldım ben.insanlar tevekkül treninden vesvese treninemi biniyor, bindiriliyor.tevekkül takvaya,vesvese iblise götürür.takva kurtuluş iblis mahv oluştur.
mhmtmhmt1 gün önce
Allah razı olsun hocam. Ama hocam, biz Müslümanız. İmtihandayız. Hem kendimize hemde insanlığa karşı sorumluluklarımız var. Peygamberimiz(sav) buyuruyor: "Hiç ölmeyeceğini zanneden biri gibi çalış, yarın ölecek biri gibi de tedbirli ol.” (Câmiu’s-Sagîr, II/12, Hadis No:1201). Ne ekersen onu biçersin. Tarih ders alınmazsa hatalar tekrarlanır. Sapıtmadan, sapmadan, saptırmadan dosdoğru yaşamak zorundayız. Vurdum duymaz yaşamak günü yaşamak dosdoğru tedbir alınarak olursa en az zararla kapanır ve huzur sağlanır. Tedbir almadan yaşamak Müslümana yakışmaz. Bildiğiniz gibi; geleceğe dönük yapılan tüm bilinçli hazırlığa tedbir denir. Tedbir, bir sünnetullah kuralıdır. Yâni ilâhi yasaya göre, akıl sâhibi her kişinin geleceğe dönük düşünüp tedebbür etmesi ve hazırlık yapması gerekir. Burada önemli olan, kulun kendine düşeni yapmasıdır. Atalarımızın dediği gibi; ‘Allah(c.c.)’a takdiri bırakmadan önce, sen tedbirini al!’ Şunu da söyleyelim ki, elbetteki tedbir takdirin önüne geçemez. Takdirde olan neyse, gerçekleşecek olanda odur. Burada önemli olan tedbirin alınıp, sınırlı olan irâdenin kullanılmasıdır. Yoksa tedbire güvenmek olmaz. Tam aksine; ‘Allah(c.c.)’ın takdirine sığınılıp güvenilmelidir!’ Evet! Dediğimiz gibi kul tedbir almakla, kendisine düşeni yapmış sayılır. Böylelikle görevini yerine getirmiş olur. Alah yar ve yardımcımız olsun.
mhmtmhmt1 gün önce
Allah razı olsun hocam. Ama hocam, biz Müslümanız. İmtihandayız. Hem kendimize hemde insanlığa karşı sorumluluklarımız var. Peygamberimiz(sav) buyuruyor: "Hiç ölmeyeceğini zanneden biri gibi çalış, yarın ölecek biri gibi de tedbirli ol.” (Câmiu’s-Sagîr, II/12, Hadis No:1201). Ne ekersen onu biçersin. Tarih ders alınmazsa hatalar tekrarlanır. Sapıtmadan, sapmadan, saptırmadan dosdoğru yaşamak zorundayız. Vurdum duymaz yaşamak günü yaşamak dosdoğru tedbir alınarak olursa en az zararla kapanır ve huzur sağlanır. Tedbir almadan yaşamak Müslümana yakışmaz. Bildiğiniz gibi; geleceğe dönük yapılan tüm bilinçli hazırlığa tedbir denir. Tedbir, bir sünnetullah kuralıdır. Yâni ilâhi yasaya göre, akıl sâhibi her kişinin geleceğe dönük düşünüp tedebbür etmesi ve hazırlık yapması gerekir. Burada önemli olan, kulun kendine düşeni yapmasıdır. Atalarımızın dediği gibi; ‘Allah(c.c.)’a takdiri bırakmadan önce, sen tedbirini al!’ Şunu da söyleyelim ki, elbetteki tedbir takdirin önüne geçemez. Takdirde olan neyse, gerçekleşecek olanda odur. Burada önemli olan tedbirin alınıp, sınırlı olan irâdenin kullanılmasıdır. Yoksa tedbire güvenmek olmaz. Tam aksine; ‘Allah(c.c.)’ın takdirine sığınılıp güvenilmelidir!’ Evet! Dediğimiz gibi kul tedbir almakla, kendisine düşeni yapmış sayılır. Böylelikle görevini yerine getirmiş olur. Alah yar ve yardımcımız olsun.
mhmtmhmt1 gün önce
Allah razı olsun hocam. Ama hocam, biz Müslümanız. İmtihandayız. Hem kendimize hemde insanlığa karşı sorumluluklarımız var. Peygamberimiz(sav) buyuruyor: "Hiç ölmeyeceğini zanneden biri gibi çalış, yarın ölecek biri gibi de tedbirli ol.” (Câmiu’s-Sagîr, II/12, Hadis No:1201). Ne ekersen onu biçersin. Tarih ders alınmazsa hatalar tekrarlanır. Sapıtmadan, sapmadan, saptırmadan dosdoğru yaşamak zorundayız. Vurdum duymaz yaşamak günü yaşamak dosdoğru tedbir alınarak olursa en az zararla kapanır ve huzur sağlanır. Tedbir almadan yaşamak Müslümana yakışmaz. Bildiğiniz gibi; geleceğe dönük yapılan tüm bilinçli hazırlığa tedbir denir. Tedbir, bir sünnetullah kuralıdır. Yâni ilâhi yasaya göre, akıl sâhibi her kişinin geleceğe dönük düşünüp tedebbür etmesi ve hazırlık yapması gerekir. Burada önemli olan, kulun kendine düşeni yapmasıdır. Atalarımızın dediği gibi; ‘Allah(c.c.)’a takdiri bırakmadan önce, sen tedbirini al!’ Şunu da söyleyelim ki, elbetteki tedbir takdirin önüne geçemez. Takdirde olan neyse, gerçekleşecek olanda odur. Burada önemli olan tedbirin alınıp, sınırlı olan irâdenin kullanılmasıdır. Yoksa tedbire güvenmek olmaz. Tam aksine; ‘Allah(c.c.)’ın takdirine sığınılıp güvenilmelidir!’ Evet! Dediğimiz gibi kul tedbir almakla, kendisine düşeni yapmış sayılır. Böylelikle görevini yerine getirmiş olur. Alah yar ve yardımcımız olsun.
KenanKenan1 gün önce
Anlamadım hocam,olumu düşünüp ,hesabi düşünüp ona göre yasasak zararmi ederiz?Yazınız biraz karışmış.ukelalik saymassaniz sevinirim.selametler icinde kalin
M.palamutM.palamut1 gün önce
Ümitsizlikkadar karamsarlık ve tasacilik kadar insanın içini kemiren ve hayatta her türlü başarının önünde engel bir şey yoktur.insan geleceği için endişe etse işte orda bir hüzün bir engel stres ve sonu hüsranla bitecek bir gün ve yaşam. Insani en büyük engeli yine insanın kendisidir.
Emine Emine 1 gün önce
Allah razı olsun. Ne güzel birbakış açısıfark etmedigimiz bizim kültürkodlarınınyanlışlarını anlatan.sayenizdegüzel birgünbakışı ile yola çıktım
“Yaz çıkarsa bahtına!”
“İşini kış tut, yaz çıkarsa bahtına” derler.
Tabii ki bu, “olumsuz düşün” anlamında bir çağrıdır…
Çünkü bazı yüreklere bahar ve yaz hiç gelmez, onlar daima, kendi olumsuzluklarından ürettikleri buzul çağını yaşarlar.
¥
Gün gelir bir kelebek konar insanın yüreğine, hiçbir ağırlık vermez, acıtmaz, üşütmez, kırıp dökmez. Tam tersine, umutlandırır, şevklendirir, mutlu eder...
Ne var ki, insan vehimlerinden ötürü bu mutluluğu (dokunuşu) reddeder. Çünkü kuşkular içindedir...
Hepimiz kuşkularımızın tutsağıyız maalesef. Kuşkularımızı ise korkularımız besliyor.
“Gelecek” endişesi de korkularımızın kaynağını teşkil ediyor:
“Şimdi iyi, ama ya gelecekte kötüleşirse?..”
“Dünyanın yüz bin hali var, istikbal kim bilir neler getirir, her ihtimale göre tedbir alıp yaşamalı...”
Peki, ama insan “her ihtimale göre” nasıl yaşayabilir?
Günün herhangi bir saatinde “kaza geçirme ihtimali”ne karşı arkanızda ambulans mı gezdireceksiniz...
“Herhangi bir zamanda saldırıya uğrama ihtimali”ne karşı koruma ordusuyla mı dolaşacaksınız...
“Kandırılma-aldatılma ihtimali”ne karşı yanınızda danışmanlar mı gezdireceksiniz?
Birden çok merak ettim:
“Ölüm ihtimali”ne acaba hangi donanımla ve tedbirle karşı koyacaksınız?
Olumsuz ihtimaller hayatın parçalarıdır. Her an karşımıza çıkabilir, yolumuzu kesebilirler. Ancak hayatı olumsuz ihtimallere göre ayarlamaya kalkışmak özel ve güzel yönlerini ıskalamayı göze almak anlamına gelir. Zaten bu yüzden hepimiz stresliyiz, kimimiz depresyon tedavisi görüyoruz.
Ömür boyu süren “olumsuz ihtimal” baskısına hiçbir yürek dayanamaz.
Çoğu atasözlerimiz de, ne yazık ki, bu yanlış yönelişe destek veriyor. İşte biri:
“İşini kış tut da, yaz çıkarsa bahtına!”
Çoğumuz böyle yapıyoruz. İşimizi kış tutuyor, gelecek endişesiyle günümüzü zindan ediyoruz. Mutluluğumuzu geleceğin gölgesiyle gölgeleyip mutsuzluğa dönüştürüyoruz. Bir mutluluk anında gülmeye versek elimizi ağzımıza bastırıyor, “Hayrolsun, gülmek ağlamaya işarettir” diye kendimizi endişeye gark ediyoruz. (Gülmeyi bile kendimize yasak ettik)
Gelecekten bizim kadar korkan bir toplum daha olduğunu sanmıyorum.
Bunun ekonomik sıkıntılarla filan ilişkisi elbette var, ancak salt ekonominin belirleyici olduğunu düşünmüyorum. Daha çok yüreğimize pompalanan korkuların esiriyiz.
Mesela annelerin kızlarına öğrettikleri tehdit ve tehlikelerin başında “erkekler” gelir. Hemen her anne kızlarına şöyle öğütler verir: “Dikkat et, erkek milletine güven olmaz!..”
Oysa annenin babasıyla birlikte genç kızın babası da bir erkektir...
Buna karşılık erkek çocuklara da kadının “fitne odağı” olduğu öğretilir: Halbuki erkek çocuğunu bir kadın doğurmuştur.
Kendi annesini “fitne odağı” gibi gören bir erkek önce karısını, sonra kızını döver. Bu alışkanlıklardan kendini kurtaramadığı için de “Dayak cennetten çıkmadır” sözünü allayıp pullayarak vicdanını rahatlatma cihetine gider.
Başka bir şehit padişah: Muhteşem Süleyman
Pek kimse farkında değil, ama Kanuni Sultan Süleyman da şehit padişahlardandır... Hasta haliyle çıktığı cihad meydanında ahirete doğmuştur (tabiri değerli Tuğrul İnançer Hoca’dan öğrendim. Ana rahminde ölür dünyaya doğarmışız, dünyada ölür ahirete doğarmışız, ahirette de ölür ebediyete doğarmışız. Teşekkürler Hocam)…
Kanuni’nin hikâyesi kısaca şöyle…
Muhteşem Süleyman, son seferiyle tekrar Avusturya üzerine yönelmişti (1 Mayıs 1556)…
Yetmiş bir yaşındaydı ve diri göründüğünü söyleyenlere acı acı gülümseyip, “Ayruk gocaduk” diyordu.
Gud hastalığına müptelâ idi. Ayakları “testereye tutulmuş gibi” ağrıyordu. Buna rağmen cihaddan geri durmamış, at sırtında aylarca sürebilecek bir yolculuğa çıkmıştı.
Zigetvar Kalesi kuşatması sırasında rahatsızlığı arttı. Koca çınar yıkılma aşamasına gelmişti. Başucunda 24 saat Kur’an-ı Kerim okunmasını emret-ti. Hafızlara sık sık kendisi de eşlik ediyordu.
Zigetvar kuşatması uzadıkça canı sıkıldı. Vezirlerini Otağ-ı Hümayûn’a (padişah ça-dırı-) çağırdı: “Bu kal’a bizum yüreğumuzi yakmışdur” dedi, “dileruz Haktan ateşlere yana!”
5 Eylül günü dış kalenin teslim alındığını duyunca, pek sevindi. Ellerini açıp dua ettikten sonra, bir anlık gençleşen sesiyle son kez kükredi:
“Tiz iç kale de fetholuna!”
İç kale de fethedildi. Ne çare ki koca Hünkâr, ondan sadece birkaç saat önce fâni hayata gözlerini kapamıştı, ahirete doğumu gerçekleşmişti (6/7 Eylül gecesi, 1566)…
Son mutluluğunu yaşayamadı.
Sahib-i devlet fani hayattan terhis olmuştu. Padişah-ı cihan, dâr-ı cihana irtihal eylemişti. En uzun seferi başlamıştı ki, o uzun sefere tac u tahtsız, şan u şöhretsiz çıkılırdı...
Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa’yı bir endişe bulutu sarmıştı. Padişah’ın ölümü yüzünden kargaşa çıkma ihtimalinden korkuyordu. Bu yüzden elîm ölümü ordudan saklamaya karar verdi. Sadece birkaç üst düzey idareci bilecekti.
Bu karardan sonra, hekimler, Kanuni’nin iç organlarını çıkarıp (Müverrih Solakzade’nin ifadesidir) cesedini “tahnit” ettiler (meşhur tarihçimiz İbrahim Peçevi, “Sokollu Paşa, Padişah-ı cihanı pastırma gibi sardı” diyor.
Sayıları on ikiyi geçmeyen küçük bir cemaatle ilk cenaze namazını kıldıktan sonra, iç organlarını yatağın altına gizlice gömdüler. Bedeni ise tahtın altına yerleştirildi ve ordu Zigetvar’dan hareket edinceye kadar, kırk günden fazla tahtın altında saklandı.
“... ve mutad üzre şemleler sarınıp otağ-ı hümâyûn önünde namazın kıldılar. Andan Vezir Ahmed Paşa’yı ve Şeyh Nureddin Zade Efendi’yi ve merhumun makbul ve merğubu olan Ferdad Ağa’yı na’şı rahmet nakışları mürafekatine koşup canib-i İstanbul’a revane kıldılar ve cami-i şerifleri mihrabı önünde defn olunmasını ferman ettiler.” (Tarih-i Peçevi).
Cenaze namazını Ebussuud Efendi kıldırdı…
Önce uzun uzun tabuta baktı, gözlerini sildi, hazırlandı…
Tam 46 yıl hükümdarlık yapmış Muhteşem Süleyman için niyyete durdu: “Er kişi niyyetine!”
Tekbir aldı: “Allahü Ekber!”
İstanbul Süleymaniye’deki ca-minin avlusunda, Koca Sinan’a yaptırdığı türbesine defnedildi. Allah rahmet eyleye.
“Ey şehid oğlu şehid!”
Biz bu topraklar için padişahlarını, sadrazamlarını, vezirlerini şehit vermiş bir milletiz. Hâlâ da aynı topraklar için şehit veriyoruz. Ruhları şâd olsun!
Yıl 1389..
Osmanlı tahtında Sultan I. Murad oturuyor…
Haçlılar yine Papa’nın teşvikiyle birleşmiş, vura-kıra Kosova’ya yürümüşlerdir…
Ve yine yenilmişlerdir…
Ve yine kalleşliğe yönelmişlerdir…
Her zamanki gibi…
***
Sultan Murad, Kosova Zaferinden sonra zırhını çıkarmış, savaş meydanını dolaşıyordu. Birkaç ağır yaralıya elleriyle su içirdi, birkaçını teselli etti, gencecik olanların saçlarını okşadı…
Gözlerini nem bağlamıştı: “Bu dem de beceremedik” diye inliyordu için için, “şehadet şerbetini nûş idemedik!”
Derken, yaralı bir Sırp asilzadesinin kendisiyle görüşmek istediğini, görüşme gerçekleşirse, Müslüman olma ihtimali olduğunu arz ettiler.
Otağ-ı Hümâyuna girmek üzereyken, durdu. Kısa bir süre düşündü: Şehit olamamıştı, ama bir Hıristiyanın hidayetine vesile olup şehadete eş sevap kazanabilirdi.
Yanına getirilmesini emretti. Üstü-başı kan içinde birini getirdiler. Zırhı parçalanmış, tuğulgası başından düşmüş, kanlı saçları omuzlarına saçılmıştı.
Bu kişi, Kral Lazar’ın damadı Miloş Kabiloviç (Obiliç)’ten başkası değildi. Padişah’ı öldürme yeminini tutmaya gelmişti.
Avrupalı da oyun bitmez! Müslüman olmak istediğini söyleyerek Padişah’a yaklaştı. Rolünü o kadar büyük bir ustalıkla oynuyordu ki, kimse kuşkulanmamıştı. El öpme mesafesine kadar sokuldu. Birkaç güzel sözle herkesin dikkatini dağıttıktan sonra, kolunda sakladığı hançeri çıkarıp Padişah’ın göğsüne sapladı.
Ortalık karıştı. Endişeli emirler “ah-vah” çığlıklarına katıldı. Saldırganı yakalayıp oracıkta “kârını itmam eylediler”. Lâkin Sultan Murad ölümcül şekilde yaralanmıştı. Yine de gülümsüyordu: Savaşın başında, “Ab-ı rûy-i Habib-î Ekrem içün/Kerbelâ’da revan olan dem içün” ettiği dua kabul olmuş, “Ya Rab! Benişehid eyle/ Ahırette beni said eyle” şeklindeki sözleri, şehadetle ödüllendirilmişti.
Otağına taşıyıp yatırdılar. Hekimler yetişti: Merhemler urup yarasını sardılar, ama umutsuzlukları gözlerinden okunuyordu.
Padişah-ı Cihan ölüyordu. Yok, ölmüyor, şehid oluyordu: “Onlara ölü demeyiniz, onlar sağdır, ama siz bilemezsiniz” buyrulmuştu.
Buyruğa göre, sonsuz hayata geçiyordu.
Büyük oğlu Bayezid’in getirilmesini emretti: “Bundan sonra padişahınız Bayezid’dir, bana nasıl itaat üzre oldunuzsa, ona da itaat üzre olun” dedi, şehit oldu.
Büyük bir padişah, iyi bir Müslümandı. 13 yıl içerisinde Osmanlı Devleti’ne neredeyse çağ atlatmış, nice büyük savaşlar kazanarak Osmanlı Devleti’ni büyütmüş, yüzölçümünü 942.000 kilometrekareye çıkarmıştı.
Son zaferiyle ise Osmanlı Devleti topraklarını Tuna Nehri’ne taşımıştı.
Türklerin İslam dünyasındaki önemi artmıştı...
Haçlı kuvvetleri ikinci defa mağlup edilmiş, Osmanlı’nın Avrupa’dan çıkarılması plânları çökmüştü…
Yine çökecek: Çünkü hâlâ şehitler veriyoruz.
“Ey şehid oğlu şehid isteme benden makber,
“Sana ağuşunu açmış, duruyor Peygamber!” (Mehmed Âkif).
NOT: Bir süredir yazılarım aksadı, bu süre içinde önemli bir ameliyat geçirdim. Hâlen nekâhat dönemindeyim. Lütfen dua buyrun.
.
Ramazan eğlenceleri” ne demek?
“Ramazan eğlenceleri” adıyla sunulan format tam bir “sapma”dır. “Ramazan eğlenceleri” kavramı ne dinimizde, ne de töremizde vardır. Cumhuriyetin ilk yıllarında halkı ibadetten alıkoymak için uydurulmuştur…
Referans olarak da, gayrimüslimlerin ve serserilerin mekân tuttuğu “Direklerarası” verilmiş, kültürel bir boyut katmak için de “Karagöz-Hacıvat”buna âlet edilmiş, güya kökü Osmanlı’ya dayandırılmıştır.
Öncelikle belirtmeliyim ki, Osmanlı ceddimizin “eğlence” anlayışı “inanç”çerçevelidir. Hayatın tüm evrelerini inançlar belirler: Her tür yaklaşımda “dini meşruiyet” aranır. Dindışı her davranış sadece “günah” sayılmaz, yanı sıra“ayıp” da sayılır.
Toplumun şekillenmesi böyledir ve bu devlet tarafından her daim denetlenir.
Elbette herkes ve her kesim için “eğlence” bir ihtiyaçtır. Ancak “eğlence”nin şekli kişiden kişiye, toplumdan topluma değişir. Bir milletin eğlenme türü başka bir millet için sıkıcı olabilir. Bu konu tamamen insanların keyif alma biçimleri ve kendilerini mutlu hissetmeleriyle ilgilidir.
Bu bağlamda Osmanlı ceddimiz de pek tabii eğlenirdi. Ama bugün bizim “eğlence”den anladığımızla onların anladıkları farklıydı.
İnsan hayattan daha çok keyif alıp rahatlamak için eğleniyorsa, bunun farklı ve değişik pek çok yolu vardır: Meselâ Osmanlı ceddimiz ibadet ve kulluktaki zevki keşfetmişti. Bu zevki keşfedince ibadet keyfe, hayat da ibadete dönüşür.
Devr-i Saâdet hariç, Osmanlı ceddimizden başka hiçbir toplum, hiçbir dönemde, ibadeti böylesine bir keyfe dönüştürememiştir.
Tekkelerde, zaviyelerde, dergâhlarda yapılan toplu “âyin”lerden tutunuz, ailece yapılan zikirlere, oradan selatin camilerinde kılınan teravihlere, ramazanlarda fener alaylarının Kur’an ve ilahi eşliğinde yaptıkları geçişlere, Cuma namazları sonrasında gerçekleştirilen görüşme seremonilerine kadar, hayat özü ibadet ve taat olan bir eğlenceye dönüştürülmüştü.
Aynı dönemde, diğer sıradan eğlencelere de birer sosyal aktivite mahiyeti kazandırılmıştı: Geleneklerin sürmesine, inançların tazelenmesine, değer yargılarının, törelerin kökleşmesine hizmet ederdi.
Ayrıca her eğlencenin toplumsal bir işlevi vardı. Meselâ ok atma ve cirit gibi spor mahiyetli karşılaşmalar, devamlı savaşan bir yapıya sahip olan Osmanlı insanının yeteneklerini koruyucu ve geliştirici bir rol oynardı. Böylece insanlar hem eğlenir, hem yeteneklerini geliştirirler ve dönem gereği her zaman çıkması muhtemel savaşlara hazırlanırlardı...
Osmanlı ordusu, bir dönem Batılı gezginlere “cıva gibi akıcı ve ateş gibi yakıcı bir ordu” benzetmesi yaptıran hızlı hareket kabiliyetini kısmen bu oyunlara borçludur. O dönemin Avrupa’sında böyle şeylerin görülmediği de bilinmektedir.
Tabii tüm seyir ve eğlence oktan, ciritten ibaret değildi: Bazen cambazhanelere gidilip cambazların, hokkabazların (“baz” Farsça’da “oynayan” demektir) yanı sıra, günümüzde çoktan unutulmuş sürahibazlar, kâsebazlar, zorbazlar, kuklabazlar, hayalbazlar, hilebazlar, sinibazlar, şişebazlar, ateşbazlar (bu ve benzer pek çok oyunu Evliya Çelebi sayıyor) seyredilirdi.
Öte yandan, Osmanlılarda mesire (bugün kendimize yabancılaştırıp “piknik”dediğimiz) kültürü çok gelişmişti. Sadâbâd gibi bazı mesire yerleri zaman zaman moda olmuş ya da modası geçmiştir. Boğaziçi bâkir kıyılarıyla muhteşem güzellikte bir mesirelikti. Mesireler tatil günleri hınca hınç dolardı.
Dini bayramlar, padişahın tahta çıkış yıldönümleri, ramazanda mahya hazırlığı, şehzadelerin sünnet düğünleri, padişahın kızlarının evlilik merasimleri, valide sultanın merasimle eski saraya gidişi, padişahın cuma selamlığı merasimi, baklava alayı, panayırlar ve Sürre Alayı da halkın meşru zeminde eğlendiği olaylardı.
Eğlence Kültürümüz ve Ramazan
Eğlence de bir ihtiyaçtır ve her milletin geçmişiyle harmanlanmış bir “eğlence kültürü” vardır. Anlayamadığım şu ki, bazı gazetelerle televizyonların ve bazı kurum ve kuruluşların “ramazan eğlenceleri” adıyla yıllardan beri dayattığı “eğlence” türünün kökleri nerededir?
Batı’da olamaz, zira Batı’nın ramazanı yok, Batı Müslüman değil! Tarihimizden hiç olamaz: Çünkü tarihimizde “ramazan”la bugünkü anlamda “eğlence”yi birlikte telaffuz etmek dahi akla ziyan sayılırdı.
Neden derseniz, ecdadımız, ramazanı bir “eğlence” aracı olarak görmez, günahlardan arınmanın vesilesi sayardı.
Öncelikle belirtmeliyim ki, ecdadımızın “zevk” anlayışı bizimkinden çok çok farklıydı. Zevk anlayışları farklı olanın, tabiatıyla “eğlence” anlayışları da farklı olur.
Ecdadımız ibadetten zevk alıyordu. Eğlencelerini de buna göre oluşturmuştu.
Madem “eğlence” hayattan alınan zevki artırmak anlamına geliyor, yürekten inanan insan için, ibadetten daha anlamlı “eğlence” olur mu? Mü’min açısından ibadet anı, en zevkli andır. Bu yüzden toplu ibadetler (Cuma, teravih, bayram namazı, toplu iftar, toplu zikir, vs.) şölene benzer.
Bununla birlikte, ecdadımızın başka eğlenceleri de vardı elbet: Mesela, Osmanlı Devleti’nin her yıl Kâbe’ye gönderdiği “Sürre Alayı”nın (Osmanlı devletinde her yıl Sürre-i Hümayun ile İstanbul’dan Haremeyn’e [Mekke ve Medine] para ve örtüler armağan olarak gönderilmekteydi) gidişi ve dönüşü büyük eğlence olurdu.
Gönderilen örtülerin içinde en önemlisi Kâbe örtüsüydü, üzerindeki kuşakta devrin padişahının adı yazılı olurdu. Sürrelerle birlikte her yıl Mekke’ye (Kâbe’ye) ve Medine’ye (Ravza-i Mutahhara ve sahabe mezarlarına) yeni örtüler gönderilir ve eskileri İstanbul’a getirilirdi.
Ramazanların değişmez görüntüsü “mahya”nın hazırlanıp iki minare arasına asılması da bir eğlence türüydü: Halk tekbirlerle bu olaya eşlik eder, böylece hem sevap kazanır, hem de eğlenirdi.
İftar sofraları aile için şölene, yemek de merasime dönüştürülürdü. İftar yaklaşırken okunan “Muhammediye”ler, Peygamber (asm) sevgisinin yüreklerde doruğa çıkmasına hizmet ederdi. Muhammediye okumak da dinlemek de eğlenceliydi.
Yaşlıların sofraya oturmadan önce sünnet üzere ellerini yıkamaları bile merasimseldi. Evin genç hanımı bakır leğen getirir, ibrikle su döker, yaşlılar sırayla ellerini yıkayıp tutulan peşkirle kurularlardı.
Çocuklar yaşlıların ağır ritmik hareketlerle abdest almalarını ilgiyle seyreder, seyrede ede abdest almayı öğrenirlerdi.
Kadınlar ise mukabeleye gider, büyük camileri gezerler, arka saflarda durup İstanbul’un en meşhur hocalarının imamlığında teravih namazı kılarlardı.
Eğer ramazan yaza denk gelmişse ailece mesire yerlerine gidilir, salıncaklara binilir, inancın ve geleneklerin “meşru” saydığı oyunlar oynanırdı.
Bütün bunlar ve benzerleri o devrin şartlarında insanı eğlendiren şeylerdi.
Özetlemek gerekirse, Osmanlı’da hayat ahirete dönüktü: Ahirete dönük olduğu için de hayatta fuzuliyata (gereksizlik) yer yoktu...
“Eğlence” mantığımız Avrupa’yı taklide başladığımızdan bu yana değişti.
Hayatımıza “vur patlasın, çal oynasın” ölçüsüzlüğü hâkim oldu.
Ramazanı bile eğlenceye kurban ediyoruz!
Özellikle bazı belediyelerin “eğlence” anlayışı, sazlı-sözlü, şarkılı-türkülü bir duruma geldi. Günah kazanmak ve günahı yaymak için çuvalla para harcıyorlar.
Yarın devam edelim inşallah…
Her İbadet Bir Öğretidir
Batı felsefesi, hayatı salt bir “yarış ve tırmanış” olarak görürken, “kader”e yol veren İslam tefekkürü, hayatın “yarış” ve “tırmanış” olduğunu kabul etmekle birlikte, insanın “eşref-i mahlûkat” (yaratılmışların en şereflisi) kimliğine ve insanın yaradılış hikmetine daha yakışan bir ekleme yaparak der ki: “Hayat bir yarış, tırmanış ve yakarış(dua=kulluk)tır.”
İşte buradan hareketle, bir yazımda şöyle bir söz sarf etmiştim:
“Esas olan kimsenin yüreğine ve emeğine basmadan hayat yolunu koşmak, hayatın güçlüklerini tırmanmaktır.”
Çünkü başkasının yüreğine (vicdanına, duygularına, sevgilerine, üretimine, çıkarlarına) basmak, kavgayı kışkırtır...
Bir sürü savaşla bugün tüm dünyanın karşı karşıya bulunduğu “küresel terör”,basılan yüreklerin yanı sıra, yine bir başka biçimde yüreklere basma anlamına gelen adaletsizliklerin (bir anlamda yüreklere basmanın) ürünleridir.
Dünyanın savaş ve terör gibi olgulardan arınması elbette temennimizdir. Ancak bunu sağlayacak bir güce sahip değiliz. Dünyadaki haksızlık ve adaletsizlikleri bireysel çabalarımızla değiştiremeyeceğimize göre, tüm gücümüzü kendimizi değiştirmeye adamak durumundayız. Bunun için de hayatı ve kâinatı okumayı öğrenmemiz lazım.
Hayat ve kâinat hem mektep, hem de mektuptur! (Bediüzzaman, “Mektubat-ı Rabbani=İlahi mektuplar diyor). Bu tespitlere bir ekleme daha yapmak zorundayım: Hayat aynı zamanda bir öğrenim ve deneyimdir. Nasreddin Hoca, tutmayacağını bile bile göle maya çalmak suretiyle yeni “deneme”lere açık olma gerekliliğine dikkat çekmişti. Ayrıca her ibadetin bir “öğreti” olduğunu da hatırlamalıyız.
Alalım kelime-i şahadeti: Kelime-i şahadet mensubiyetimizin kafa kâğıdıdır. Mükellefiyetlerimizi öğrenmenin de giriş kapısı. İman anahtarı ki, o anahtar olmadan hayatın hiçbir kilidi açılmaz. Ayrıca insanı “din kardeşliği” dediğimiz atmosfere de bir çağrıdır.
Namaz: Namaz bir yandan zamanın değerini (çünkü her zaman bir namaza tahsislidir) idrak etmemizi öğretirken, diğer yandan disiplinli yaşamayı öğretir...
Namaz kılan insan, herhangi bir randevusuna giderken, önce namazlarını plânlar. Namazlarını dikkate alarak gününü ayarlar. Bu da insana hem zamanı plânlamayı öğretir, hem de vaktin ne kadar kıymetli olduğunu, limitine kadar değerlendirilmesi gerektiğini...
Oruç: Aczin ve fakrın yanı sıra vicdani sorumluluk almayı, ayrıca da kulluğu ve sabrı öğretir...
İnsan ruhunu disiplin altına alıp Yaratıcı Kudrete yönlendirirken, kendinde olanı başkalarıyla bölüşme konusunda da Müslümanı eğitir. Varlıklı olanlara aç kardeşlerinin halini yaşatarak açlığı yakından kavramalarını ve bu suretle yardımlaşmayı ihmal etmemelerini sağlar.
Hac: Bu ibadet Müslümana sabretmeyi, sabır içinde şükretmeyi, zorluklara göğüs germeyi, katlanmayı, güçlüklere karşı dayanmayı, farklı kültürleri keşfetmeyi ve hoş görmeyi, “fark”ı benimseyip sevmeyi, tanışıp kaynaşmayı, yoğun kalabalıklar arasında doğru davranmayı, organize hareket etmeyi ve hasreti öğretir.
Zekât: Herkesin kendi varlığını saçıp savurarak yaşadığı, güçlünün güçsüzü, zenginin fakiri ezip sömürdüğü bir anlayışın yaygın olarak yaşandığı dünyamızda, insanlara dayanışma ile birlikte kardeşliğin gücünü de öğretir. Toplumsal uçurumları “yardım köprüsü”yle kapatıp, komünizmi ve terörizmi besleyen sınıflar arası çatışmayı önler.
Evet, her ibadet bir öğretidir. “İnsan” ise sürekli öğrenen ve öğrendiklerini yaşamaya çalışan varlıktır. Hazret-i Mevlana, öğrenmeye sırt çevirmiş insanın şerrinden korkmak gerektiğini vurgulamak için bir kıssa nakleder.
Hazret-i İsa’nın bir şeylerden kaçtığını gören biri, neden kaçtığını sormuş. “Bir ahmaktan kaçıyorum” cevabını alınca; “Sen ki” demiş adam, “bir dua ile körlerin gözlerini, sağırların kulaklarını açtın, ölüyü bile dirilttin; buna da bir dua okuyup düzeltemedin mi?”
Koca Peygamber umutsuzca başını sallamış ve şu cevabı vermiş:
“Haklısın. Cansıza okudum canlandı, köre okudum gördü, sağıra okudum duydu; fakat ahmaka defalarca okumama rağmen hiçbir etkisi olmadı. Onu taşlar kadar hissiz, kumlar kadar verimsiz gördüm. İşte bu yüzden kaçıyorum.”
Hayatın ve ibadetin dersi, sadece ders almasını bilenleredir.
Nizamülmülk’ün “Siyasetnâme”sinden
Büyük Selçuklu Devleti’nin büyük veziri “Nizamülmülk”, 10 Nisan 1018 yılında İran’ın, Horasan şehrinde doğdu.
Medrese eğitimi aldı. Gençliğinde Gazne Devleti’nin Horasan valisinin yanında çalışarak devlet işlerini öğrendi. Sonrasında Alparslan’ın Belh valisinin yardımcılığına getirildi. Kariyerine orada devam etti. Nihayet 1064 yılında Büyük Selçuklu Devleti’ne vezir olarak atandı.
Türk devlet yapısında ilk istihbarat teşkilatını oluşturup başına Ömer Hayyam’ı getirmek istediyse de, Haşhaşiler’in tepkisi üzerine bunu gerçekleştiremedi.
Nizâmülmülk salt bir siyasetçi değil, aynı zamanda da tam bir ilim adamıydı. Selçuklu Sultanı’nın yanı sıra Abbâsi Halîfesi de kendisine hürmet gösterir, irfan meclislerinde bulunmaktan büyük zevk alırdı...
Âlimlere, şâirlere, sanatkârlara karşı çok cömertti. Ayrıca da bir “vakıf insan”dı: Çok sayıda câmi, mescid ve hayır eserleri yaptırdı.
Nizâmülmülk’ün “Siyâsetnâme” isimli eseri, bugün bile siyâsetle uğraşanların el kitabı olabilecek değerdedir (eserin ilavesiz doğru bir nüshası, İstanbul’da Süleymâniye Kütüphânesi, Molla Çelebi kısmında 114 numarada mevcuttur).
Melikşah’a hitaben yazdığı eserinde, yönetim mahareti açısından önemli ipuçları mevcuttur.
Nizamülmülk diyor ki:
“Ey oğul!.. Hükümdar hiçbir zaman memurlarının durumundan gafil olmamalı, devamlı kontrol etmeli, zulüm ve hıyanet zuhur ederse memuriyetten derhal almalı...
“Hükümdar, büyük bir işe bir memur tayin ettiğinde peşini bırakmamalı, müfettişler gönderip onu kontrol etmeli.
“Hükümdar, inkar ve küfürle ayakta kalabilirse de zulümle ayakta kalamaz, idareci idare ettiklerine asla zulmetmemeli, âdil olmalı...
“Hükümdar, memleketin yıkılmasına çalışan, haram iş işleyen, devlet sırrını açıklayan, diliyle hükümdara dalkavukluk ederken, kalbiyle düşmanlık eden suçluları bağışlamamalı.
“Hükümdar; dini, milleti kuvvetlendirip, kanunları yüceltmeli. Dini, ehlinden öğrenmeye gayret etmeli...
“Hükümdar, dünyanın dört bir köşesine elçiler ve casuslar göndermeli. Ülkenin meşhur yollarının üzerine haber alma merkezleri kurmalı...
“Hükümdar, maaşların ve yollukların vaktinde ödenmesine dikkat etmeli...
“Devlet işlerini ehline danışarak yürütmeli, kendi başına iş görmemeli; herkesin, zıt da olsa fikrini açıkça ortaya koymalarını sağlamalı...
“Terfi ettirilerek üst makamlara getirilenler, buraya gelene kadar çok sıkıntı çekmişlerdir. Onların yaptığı bir hata açıkça cezalandırılırsa itibarları düşer ve onların yetişmesi için verilen onca emek boşa gider. Yetişmiş insanlar kolayca harcanmamalı, ama yapılan hatayı tekrarlamamaları da temin edilmeli...
“Hükümdar zevk u sefadan uzak durmalı, devlet kaynaklarını kılı kullanırken kılı kırk yarmalı...
“Bu dünya, hükümdarların amel defteridir. İyi olurlarsa iyilikle, kötü olurlarsa kötülükle, nefretle anılırlar...
“Haksız yere kan dökülmesine mani olmak hükümdarın üzerine farzdır…
Vergi memurları ve işlerini denetlemek, gelirini giderini bilmek, devlet mallarını korumak, hazine ve ambarın doluluğunu, boşluğunu ölçmek, düşmanın zarar vermesini önlemek de vazifesidir...
“Ey oğul!.. Yapacağın her işte Allah’ın rızasını gözet. O’nun emrine boyun eğerek, dine hizmet et.”
Nizâmülmülk, zorlama yorumlardan çıkarılan oluşumlara karşı, Ehl-i Sünnet inancının sistemli bir şekilde öğretilmesini sağladı.
Bunun için Bağdat, Belh, Nişabur, Herat, İsfehan, Basra ve Musul gibi şehirlerde, adıyla anılan “Nizâmiye Medreseleri”ni kurdu. (Onuncu yüzyılda İslâm dünyâsında ortaya çıkan karışıklıkların giderilmesinde Nizâmiye Medreseleri’nin çok büyük rolü vardır).
Öğrenecek ve yapacak çok şey var.
Nizamülmülk ve eğitim
Selçukluların büyük sultanı Alp Arslan, 1072 yılında, hunharca bir suikast neticesi öldürülünce, on yedi-on sekiz yaşlarında olan oğlu Melikşah, Selçuklu tahtına oturdu.
Babası gibi yürekli, azimli ve kararlıydı. Nizamülmülk gibi iman ve bilgi deryası bir vezirin elinde yetişmişti. Babasının şefkati ile kahramanlığını, hocasıNizamülmülk’ün sevgisi ve sabrıyla bütünlemişti.
Bunlara kendi ideallerini, azmini ekleyince ortaya mükemmel bir idareci çıkmıştı.
Selçuklu Devleti, en güçlü dönemini yaşıyordu. Sınırları Hindistan içlerine kadar genişlemiş, dönemin en büyük, en güçlü, en mamur, en medenî devleti hâline gelmişti.
Melikşah, bütün bunları dosdoğru bir “Hoca” sayesinde başardı.
“Hoca”nın gerçek adı Ebu Ali el-Hasan et-Tusi’dir, Selçuklu’yu derinden inşa eden meşhur “Nizamiye Medreseleri”ni kurduktan sonra (ki, “Hüccetül İslam” olarak anılan Gazali, Bağdat’taki Medresenin başında idi), Abbasi Halifesi Kâim bi Emrillah tarafından, “Memlekete Nizam veren” anlamında “Nizamülmülk”unvanı, verilmiştir.
Sultan Alp Arslan’a vezir olduğu 1064’ten, Hasan Sabbah’ın beyni yıkanmış Haşhaşiler’i tarafından şehit edildiği 14 Ekim 1092 senesine kadar aralıksız 29 sene Büyük Selçuklu Devleti’ne, tam bir dirâyet ve sadakatle hizmet etmiştir. En büyük hizmeti ise, eğitilmiş insan yetiştirmesidir.
Günlerden bir gün, Selçuklu Devleti’nin bütçesi görüşülüyordu. Sultan Melikşah “Her kurum kendi bütçesini yapsın” demişti.
Çalışmalar başladı. Gelirler toplandı, giderler hesaplandı. Nihayet bütçeler Sultan Melikşah’a arz edildi. Melikşah, hepsini tek tek inceledikten sonra:
“Görüyoruz ki bütçemizde yoksullara, muhtaçlara, yetimlere, dervişlere, ilim tahsil edenlere, sanatkârlara pek bir şey ayırmamışsınız. Bu saydıklarımız için bütçeye üç yüz bin altın konsun” dedi, “yetimlere, gariplere, sanatkârlara, âlimlere bakmayan devlet batar!”.
Bu emri duyunca, zamanın Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı), söz aldı:
“Bu miktar ordunun bütçesine eklenirse, Bizans’ın surlarını dahi aşarız!”
Sultan Melikşah gayet sakindi, hattâ gülümsüyordu: “Yanlışın var!” diye cevap verdi, “Biz şimdiye kadar âlimleri, fakirleri, dervişleri, yetimleri, muhtaçları gözetmeseydik, ordumuz değil yeni beldeler fethetmek, payitahtımızı bile korumaktan âciz kalırdı.”
Hepsini tek tek süzdükten sonra, devam etti: “Biz memleketleri, kılıçtan evvel, yoksul takımı ve derviş-molla kısmının dualarıyla fethederiz. ‘Duanız olmasaydı ne ehemmiyetiniz olurdu?’ buyuran Cenab-ı Hakk’a yemin ederim ki, bütçemizde yapılan en hayırlı harcama budur.”
Nizamülmülk’e döndü: “Sen de konuş Vezirim!”
Baba yadigârı şanlı vezir hayran hayran Melikşah’a bakıyordu: “Ey Cihan Sultanı!” dedi, “askerlerinizin okları bir milden öteye geçmezken, benim Nizamiye Medreseleri’nde yetişen mânevi ordunun duaları Arş’a ulaşıyor. Selçuklu Devleti ikisinin sayesinde gelişecek.”
Sözün burasında tarihten günümüze gelip, Sayın Cumhurbaşkanı’mızın sanatçılara ve sporculara verdiği iftarda yaptığı konuşmadan yorumsuz birkaç paragraf aktaralım.
“Teessürle belirtmem gerekir ki, Türkiye’nin gücü ve kapasitesiyle kültür, sanat ve spor alanında bulunduğumuz yer uyumlu değildir…
“İrfandan yoksun bir kültür, sanat ve ahlâktan yoksun bir sporla hiçbir yere varamayız. Bu yaklaşımla bırakınız dünya çapında isimlere ve eserlere sahip olmayı, milletimizin asgari beklentilerini dahi karşılayamayız.”
Bu durumda bendenize söyleyecek iki cümle kalıyor: “Bunları başkalarına bırakmayın Sayın Cumhurbaşkanım, bizzat ilgilenin! Bu ülkenin Nizamülmülk’ü siz olun!”
Lüks ve ihtişam Müslümanları
Önce tarihimizden bir ibret levhası sunmak istiyorum...
Olayın kahramanı, Yavuz Padişah... Üç yıl kadar süren zorlu Mısır Sefer-i Hümayünu’ndan İstanbul’a dönmüş, biraz nefes almak için, Maltepe’de konaklamıştır.
Artık o sadece “Sultan-ı İklim-i Rum” (Anadolu Sultanı) değil, aynı zamanda “Sultan-ı Arap”tır. Daha da önemlisi o “Hâdım-ül Haremeyni’ş-Şerefeyn”dir (Kutsal toprakların hizmetkârı).
Beraberinde mukaddes emanetleri de getiren Yavuz Sultan Selim, İstanbul’da bıraktığı vezirleri tarafından Maltepe’ye kurduğu ordugâhında ziyaret ediliyor. Dersaâdet’in (İstanbul) bir gelin gibi süslendiğini, halkın günlerdir kendisini alkışlamak için beklediğini, şanına layık bir karşılama töreni yapılacağını bildiriyorlar.
Vezirleri dinleyen Yavuz Padişah’ın kaşları çatılıyor. Gazabından ürken vezirler şaşkın şaşkın bakışıp ne kusur ettiklerini düşünüyorlar.
Nihayet vezirlerden biri tüm cesaretini toplayıp soruyor: “Şevketlü Hünkârım, yanlış bir şey mi söyledik?”
Yavuz Padişah acı acı gülüyor: “Hayır” diyor, “siz yanlış bir şey söylemediniz. Ya biz yanlış bir şey mi yaptık ki, halkımız bize ücret vermeye kalkışıyor?”
Hiçbir şey anlayamıyorlar. Yavuz ciddileşiyor: “Bakın a vezirlerim, beylerim; kararında takdir insanı teşvik eder, aşırı takdir ise bitirir. Biz alkışlar eşliğinde bitmekten korkmaktayız. Allah biliyor ki, ahaliden alkış almak için değil, Efendimiz Aleyhisselâtü vesselâmın dâvetiyle bu sefere çıktık.”
Gece kılık değiştiriyor. Sıradan bir sandal kiralanmasını emrediyor. Kendisi gibi kılık değiştirmiş dört muhafızıyla birlikte (on korumayla gezen bizimkilerin kulakları çınlasın) Sarayburnu’na geçiyor. Arka kapıdan sarayına giriyor. (Bu ibret tablosu “Biz Osmanlıyız” (Nesil Yayınları, 0212 551 32 25) isimli son kitabımdan özetlenmiştir)
Ordulardan korkmayan Yavuz Padişah, alkıştan korkmuş, alkıştan kaçmıştır. Çünkü alkış “iğfal” edicidir!
Şunu anlatmaya çalışıyorum ki, sevgili dostlarım, lüks, ihtişam, debdebe, alkış, gösteriş gibi, dünyaya yönelik kavramlar, inancımızın bir parçası olmadığı gibi, kültürümüzün, medeniyetimizin, ya da tarihimizin de bir parçası değildir...
Eskiden böyle yaşamazdık, lüksümüz, tantanamız, gösterişimiz yoktu...
Varlıklı Müslümanlar oturdukları muhitin malî durumuna uygun bir hayat tarzını tercih ederlerdi. Gösterişe kaçmazlardı. Bütün birikimlerini kendilerine ayırmak yerine çevrelerindeki fakirleri doyurur, muhtaçlara yardım eli uzatır, hatta bitki ve hayvanlara yardım amaçlı vakıflar kurarak şefkat köprüsüyle hayata bağlanırlardı.
Her zaman ispat ederek ifade etmeye çalıştığım gibi, Osmanlı toplumu, sözün tam mânâsıyla bir “sevgi, şefkat ve infak (yardım) toplumu”ydu. Çünkü hayatlar inançlara göre yaşanırdı.
Uzun zamandır, hayatımızı inançlarımız yerine “günün modası” şekillendiriyor.
Varlıklı Müslümanların çoğu “modernite” tutkunu: Çoğumuz “İslâmi moda”, “modern tesettür”, “İslâmi beş yıldızlı tatil”, “İslâmi plâj”, hatta “İslâmi mayo”gibi, nevzuhur kavramlar tarafından yönetiliyoruz.
Dindarların da modacıları var, beş yıldızlı otelleri var, butikleri var, güzellik salonları var, “image maker”leri var.
Çünkü “farklı” görünme hastalığı bizim de ruhumuzu avuçladı. Cebimiz para gördükçe, zaruri olmayan ihtiyaçları “zaruri ihtiyaç” saymaya başladık. “İmanda kardeşlik” sırrını unuttuk. Paylaşmaz olduk. Dolayısıyla Müslümanlığımız “farz”olanlarla sınırlı kaldı.
“Yürek Müslümanlığı”nı yüreğimizden çıkardık. İşte bu yüzden “altta kalanın canı çıkıyor!”
Ramazan’da türbeler dolup taşıyor
İstanbul başta olmak üzere, hemen her bölgede türbelerimiz, “yatır”larımız var.
“Ziyaret âdabı” çerçevesinde zaman zaman bu mekânlara gidip “ibret” almak elbette gerekiyor…
Bunlar ölümü hatırlamanın ve “adam gibi” yaşamanın bir vesilesi…
Ben de zaman zaman türbelere, mezarlıklara giderim (zaten Peygamberimizin bu konuda tavsiyeleri var). Tarihin önemli figürlerinin mezar taşından yahut türbeden ibaret kalmış varlığını gözlemleyip dünyanın “fani” (geçici) oluşunu tefekkür eder, geçici lezzetlerde varlık aramanın anlamsızlığını düşünürüm. Bir taraftan da hayatın kıymetini kavramaya çalışırım. Türbe/ kabristan ziyareti bu anlamda faydalıdır…
Ne var ki, öteden beri türbeler ev sahibi, araba sahibi, çocuk sahibi olmak, borçtan kurtulmak gibi dünyevi amaçlara ulaşmak için ziyaret edilir.
Üstelik Şaman döneminden kalma ya da Hıristiyanlıktan gelme şeyler yapılır. Meselâ mum yakılır (mum yakma adeti tamamıyla Hıristiyancadır), pencere parmaklıklarına bez bağlanır (şaman dönemi)… Toprak alınır… Sandukaya yüz sürülür. Mezar taşına su döküp yalanır... Bu şekilde talebin karşılanacağı varsayılır.
Osmanlı asırlarında bu anlayışla çok mücadele edildi.
Meselâ Sultan I. Ahmed’in şeyhülislâmı Abdurrahim Efendi’nin (öl. 1656) bu konuda verdiği çok sert bir fetva var.
“Zeydin (kişinin) bir haceti (ihtiyacı) oldukta ervah-ı meşayihten (ölmüş şeyhlerden, evliyalardan) istimdat edüb (yardım isteyip) celb-i nef’e (iyilik etmeye) ve def-i zarara kadirlerdir (kötülükleri uzaklaştırma güçleri var) ve umur-i ibadda mutasarrıftırlar (dünya işlerini tanzime yetkilidirler) ve gaibe dahi alimlerdir (geleceği bilmektedirler) diye, bu itikad üzere olsa zeyde ne lâzım gelur?” sorusunu şöyle cevaplandırıyor:
“Tecdid-i iman ve nikâh lâzım gelur. (İmanını ve nikâhını yenilemesi gerekir)”[Fetava’yı Abdurrahim, İstanbul, 1243, c.1, s. 96].
Hanefi fıkhına göre verilen bu fetva bugün için de geçerlidir, bağlayıcıdır. Kaldı ki, Diyanet İşleri Başkanlığı her fırsatta, türbelerden, yatırlardan “şefaat”, “şifa”, “kısmet”, “bebek” istenmeyeceği yolunda hutbeler okutuyor, yayınlar yapıyor.
Ancak değişen bir şey yok. Üstelik neredeyse bu konu “sektör”e dönüşmüş durumda. Geçtiğimiz yıllarda bir gazetenin “Hangi türbe hangi hastalığa iyi geliyor” başlıklı bir ek yayınladığını hatırlıyorum.
Galiba bu yaklaşım salt din cahili olmanın ürünü değil, bunun yanı sıra biraz da çaresizliğin ürünü.
Din bilgini değilim, ama türbelerden şefaat dilemenin, ölüden yardım ummanın, bu ve benzeri amaçlar için mum yakmanın, çaput bağlamanın, sandukanın önünde yere kapanmanın, “yatır” mezarından toprak almanın, mezar taşını dişleyip dilek dilemenin, “yatır”ın mezarı başında şeker, sirke, simit vesaire dağıtmanın, kısacası ölülerden medet ummanın İslâm’la ilgisinin olmadığını biliyorum...
Hatta bu yaklaşımlar İslâm’da “günah” sayılıyor (şirk sayan yorumlar bile var)…
Dinimizde şifa makamı türbeler değil, sadece Allah’tır.
Kaderi yazan kalem O’nun kalemi, hüküm O’nun hükmüdür.
Allah’ın Kudret kalemiyle yazdığını hiçbir evliya, hiçbir yatır değiştiremedikten başka, peygamberler dahi değiştiremez.
Bu mümkün olabilseydi Hz. Nuh karısının ve oğlunun isyanını kırar (iman etmediler, Nuh’un gemisine binmediler, müşriklerle birlikte sulara kapılıp helak oldular), Hz. Âlişan Efendimiz çok yardımını gördüğü amcasını ölmeden önce Müslüman yapardı.
Düşünün ki, Allah’ın, peygamberlerine bile vermediği hakkı hangi ölü evliya kullanabilir de, “hidayet”, yahut “şefaat” dağıtabilir?
Müslümanın en güçlü silahı şükür içinde sabır ve duadır.
Müslüman, her türlü musibet karşısında Allah’a sığınıp sabırla dua eder ve sadece Allah’tan ister.
Eskiden “takva” derdik, şimdi “marka” diyoruz!
“Takva Müslümanı” idik, “Marka Müslümanı” olduk!..
Mevki sahibi yahut varlıklı dindarlar, “takva” ile “marka” arasında bocalıyoruz: Marka yiyor, marka içiyor, marka giyiyor, marka yaşıyoruz.
Eskiden Müslüman hayatlar, ebediyete dönüktü. Dünya “ebedi” imiş gibi algılanmaz, “ahretin tarlası” olarak görülüp yaşanırdı. Mü’minler birbirlerini “çıkar” için değil, “Allah için” severlerdi.
Müslümanın içten pazarlıkları yoktu. Müslüman, göründüğü gibiydi: İçi başka, dışı başka dindara nadiren rastlanırdı.
Bir iş yapılmadan önce “günah mı, sevap mı” diye bakılır, ancak “sevap”, ya da en azından “müstehap” olduğu kanaati hâsıl olduktan sonra, o iş yapılırdı…
Müslüman zenginler “ehl-i dünya” denilen “tek dünyalılar”a (ahret inancı olmayanlara) özenmez, ne kıyafette, ne siyasette, ne sosyal ve ticarî hayatta onları taklit etmezdi.
Dünyayı “mezra” (geçici iskân yeri) olarak görür, “mükâfat”ı ebedi hayatta bekler, bu beklenti ile dünyanın “cazibedar fitneleri”ne karşı direnirlerdi.
Ebedi hayata yönelik beklentilerimiz mi kırıldı, yoksa kendimizi dünyanın cazibesine mi fazlaca kaptırdık bilmiyorum, bildiğim şu ki, git gide “tek dünyalılar” gibi yaşamaya başladık.
Hele bir de varlıklıysak, tüm emellerimize fani dünyada ulaşmak mecburiyetinde imiş gibi tüketiyoruz hayatı.
Eskiden böyle yapmaz, salt kendimiz için yaşamazdık. Lüksümüz, tantanamız, “dünyacı” beklentilerimiz fazla yoktu. “İsraf toplumu” değil, “infak (yardım)toplumu”yduk.
Komşumuzun başı ağrısa yüreğimiz ağrır, o aç yatıyorsa tok uyumayı “insanlık dışı” sayardık.
Bir mahallede birinin aç ve açıkta kalması demek, o mahallede yaşayan tüm zengin Müslümanların ayıplanması demekti. Çünkü hayatı inançlar şekillendirmişti.
Hayatımızı inançlarımız şekillendirmiyor artık, ihtiraslarımız şekillendiriyor!.. Siyasal, sosyal, ekonomik, çoğu kâr amaçlı kaygılar biçimlendiriyor.
Hem “komşusu açken tok uyuyan bizden değildir” hadisi dilimizden düşmüyor, hem de en yakın komşumuzun zaruri ihtiyaçlarını görmezden geliyoruz!..
Daha da vahimi var…
Çoğumuz “moda” tutkunu olduk. “Farklı” görünme hastalığı bizim de ruhumuzu avuçladı. Kefende “marka” aranmadığını bile bile elbisede “marka” arıyoruz.
Yakında kefende de marka ararsak hiç şaşırmayacağım!
Bizi vaktiyle “İslâmi moda” ile tanıştıranlar, yakında eminim “kefen modası”yla da tanıştırırlar!
Eski ölçüler çoktan değişti: Artık “takva” değil “marka” yaşıyoruz!
Komşumuz açken uyumuyoruz, çünkü aç kalma ihtimali olan komşuları geride bırakıp kendimiz gibi varlıklı dindarların ikamet buyurduğu etrafı yüksek duvarlarla çevrili sitelere taşındık.
Kapıda bekçiler var. Kapılar da şifreli: İçeri hiçbir fakir, hiçbir eski komşu giremez!
İnançlarımızı yitirmedik henüz, ama çoğunu yüreğimizle yaşamıyoruz…
Hayat tarzımızın inançlarımızla örtüşmediği gerçeği de işin cabası!
Söyler misiniz, ne oluyoruz?
Ah ramazan! Sen bize geldin, ama biz sana gelemiyoruz!
Mimari ve insan ilişkisi
Türkiye bol miktarda showman, bol miktarda medyum, falcı, kavgacı, şarkıcı, soyguncu, vurguncu, yobaz, fetbaz, şaklaban, yağcı, dalkavuk yetiştiriyor, ama hemen hemen hiçbir alanda “cevher insan” yetiştiremiyor…
Tamı tamına bir “kaht-ı rical” (adam kıtlığı) yaşıyoruz.
Cumhuriyet nesli olarak, pek tabii “cumhuriyet insanı”yla eğitimi hâlâ övünebileceğimiz ve çocuklarımıza örnek gösterebileceğimiz özelliklerde insanlar yetiştiremedi.
Hâlbuki tarihimiz, her yılın payına birkaç “cevher insan” düşecek kadar zengindir. Aynı millet olduğumuza göre, acaba dün başarabildiğimizi bugün neden başaramıyoruz?
Geçmişinin uzağına düşen, “zamane”nin tuzağına düşer! Biz “çağdaşlık”zannettiğimiz “zamane”nin tuzağına düştük! Ne kendimizi (tabii geçmişimizle birlikte) keşfedebildik, ne başkalarını (Avrupa filan) kavrayabildik. Ne “biz”kalabildik, ne “Avrupalı” olabildik. Hedefsizliğimiz tereddütlerimizi, tereddütlerimiz kuşkularımızı, kuşkularımız korkularımızı, korkularımız güvensizliğimizi besledi. Bir işe yaramayacağımıza inandık. O gün bugündür bir kısır döngü (eskilerimiz “fasit daire” derlerdi) içinde dönüp duruyoruz.
Kısır döngünün bir yerde kırılmasını ve o yerde “yeniden diriliş”in başlamasını istiyorsak, önce geçmişimizi “övgü” ve “sövgü” dışında, “olgu” olarak ele alıp irdelememiz lâzım.
Eskiden bir “mahallemiz” vardı. Mahalleler “cami, mektep, aile” üçgeninde oluşurdu. Evler bahçe içinde müstakil yapılardı. Çocuklar bahçede özgürce oynarken, hayvanlar ve bitkilerle tanışır, onlarla dostluklar kurar, çevresini paylaşmayı ve çevresiyle barışmayı yaşayarak öğrenirdi. (“Topraktan geldik toprağa döneceğiz” anlayışı, insanı toprağa ve ürettiği her şeye karşı saygılı olmaya çağıran müthiş bir motivasyondu).
Bağımsız evlerin yerini çok katlı “apartman”lar (hatta rezidanslar) aldığından bu yana, aileler bahçesiz küçük mekânlara tıkıştı. “Apartman”ın yüksekliği ölçüsünde insan topraktan ve toprakta üreyen her şeyden koptu. Zaman içinde toprakla aralarındaki sevgi bağı da yok oldu. Sonuçta insan çevreye “düşman”olup yeşile savaş açtı: Villa yapmak için orman söküyoruz!
Eski evler birbirlerinden bağımsız olduğu için, bir birlerinin üzerine halı-kiliim silkme ya da gürültü yapma derdi olmayan komşular rahatça dostluklar kurulabiliyorlardı. Bir başka deyişle, eski evlerin kapı ve pencereleri komşuluğa açılırdı. Şimdiki apartman dairelerinin alt alta, üst üste balkonları ise kavgaya açılıyor. (halı kilim silkme savaşları) Çocuklarımız baskıcı, kavgacı ve şiddete eğilimli muhitlerde yetişiyor. Tabiatıyla bundan olumsuz etkileniyorlar.
Osmanlı evleri yazın serin, kışın ılıktı. Fazla ısıtılmayan evlerin içindeki insanlar zinde kalır, bu da hareketsizlikten beslenen tembelliği ve tembellikten beslenen şişmanlığı önlerdi. Abdest ve namaz, zindeliği besleyen diğer faktörlerdi. Yatsıdan sonra yatılır, sabah ezanıyla kalkılır, böylece gün de ömür de bereketlenirdi.
Kısacası eski mahallelerle evler, yetiştirilmek istenen insanın kimliğine ve kişiliğine uygun olarak oluşturulmuştu. Bir mahalleden diğerine yerleşebilmeniz için, geldiğiniz mahallenin mutemet (itimat edilen) insanlarından referans getirmeniz şarttı. Bu denetim her mahallenin eşrafı (seçkinleri) tarafından yapılırdı. Böylece mahallenin safiyeti korunurdu. Hatta eşraf, bazı ufak-tefek davalara bakar, işi mahkemeye intikal ettirmeden oracıkta çözerdi.
Osmanlı’nın “mahalle” dediği küçük hayat alanları “cevher insan” üretiminin merkezleriydi. Bu küçük yerleşim birimlerinde, herkes bir birini yakından tanıdığından, gençlerin “tanıdık biri görmeden yaramazlık yapma” ihtimalleri son derece zayıftı. Ufak tefek kusurlar genelde nazar-ı müsamaha ile karşılanırdı, ancak büyücek hataların bir bedeli vardı: Hiçbir çocuk (ya da genç) böyle bir bedel ödeyip mahalleye “rezil” olmayı göze alamazdı. Bu yüzden adımlar dikkatle atılır, “mahallenin namusu”na toz kondurulmaz, herkes kendi alanı içinde mutlu olmaya çalışırdı. Bu da zaman içinde karaktere dönüşür ve toplum “cevher insan”larla beslenirdi.
Yaşanan alanların insan karakteri üzerindeki etkileri inkâr edilemez. Eski mahalle hayatının yanı sıra, evlerin yüksek tavanlı, bahçeli ve manzaralı oluşunun, Osmanlı insanı üzerindeki olumlu etkilerini, tüm tarihimizdeki iftihar vesikalarında görebiliyoruz.
Yani, mimari ve mahalle dahil her şey “cevher insan”ın yetişmesi, gelişmesi için düşünülmüştü. “Cevher insan”lardan oluşan toplum, önceden belirlenmiş hedefine cesaret ve güvenle yürüyordu. Fethedilmesi gereken hedef ise, hayatın tümünü kapsıyordu.
“Kentsel dönüşüm” ile şehirler yeniden inşa edilirken, bunları hatırlatmak istedim.
Komşu komşunun külüne değil, bilgisayarına muhtaç!
Şu yalnızlaşmaya bakın ki, bir apartman dairesinde ölen adamın cesedini kokuştuktan sonra buluyorlar. Demek oluyor ki, kokuşana kadar, hiç kimse adamın kapısını çalmamış, hiç kimse, şu ramazan-ı mübarekte bir tas çorba yahut ev yapımı tatlıdan birkaç dilim götürmemiş, kimse bu adamı merak etmemiş, “Belki başına bir şey gelmiştir?” diye düşünmemiş.
Muhtemelen apartmanın diğer bölümlerinde oturan ailelerin, adamın varlığından bile haberi yoktur: Ne yaman bir yalnızlaşma!
Bireyselleştikçe yalnızlaştık. Birbirimizden iyiden iyiye koptuk. Sevgisiz, dayanışmasız bir topluma dönüştük ve “komşuluk” dediğimiz geleneksel huzur atmosferini yitirdik.
Hâlbuki eskiden komşuluk konusunda mükemmeldik. Ayrıca da çok konukseverdik. Evler bile buna göre planlanır, buna göre döşenir, komşuların ve misafirin rahat etmesi için ne mümkünse yapılırdı (“misafir odası” alışkanlığı o günlerden kalmadır).
“Ayda yılda bir gelen misafire göre ev mi döşenir” demeyin; çünkü Osmanlı evlerinde arada bir değil, hemen her gün misafir ağırlanırdı. Bu biraz da ulaşım imkânlarının sınırlı olması sebebiyle bir zorunluluktu. Çünkü Kadıköy’den ya da Avcılar’dan İstanbul’a gelene kadar zaten akşam olur, bu yüzden misafir ister istemez yatıya kalırdı…
Tabii sırf bu zorunluluktan dolayı yatıya kalınmazdı. Osmanlı insanı gerçekten misafirperverdi ve misafirin yatıya kalması için ısrar ederdi. Bundan zevk alırdı. Hatta biraz yakın akrabalar haftalarca konuk olurlardı.
Osmanlı insanı, dini inançlarını salt “din” olarak değil, hayat tarzı olarak yaşardı. Daha özet bir deyişle, dini, hayata geçirmişti. Konukseverlik de, kaynağı din olan bir hayat tarzıydı…
Bu konuda rahmetli büyük amcamın rakipsiz olduğunu düşünüyorum. Çünkü her şeyini paylaşırdı. Elinde olanın bir kısmını vermekle kalmaz, bazen tümünü verirdi. Bu yüzden zaman zaman darlık çeker, büyük halamın söylenmesine sebep olurdu.
Fakat rahmetli büyük amcam, Osmanlı geleneklerini yaşayıp yaşatma konusunda kararlıydı. İşe gitmediği günler, bizim evin yola bakan cephesine oturur, gelip geçeni kollardı…
Bir yabancı görür görmez de ayağa kalkar, hürmetle selâmını alır ve yemeğe buyur ederdi. Hatta bazen zorla alıkoyar, sofra kurdururdu.
Kendisi daha önce yemiş olsa bile, konuğuna saygıdan dolayı onunla birlikte sofraya oturur, yer gibi yapardı.
Ardından, “Bir acı kahvenin kırk yıl hatırı var” diyerek cezveyi ocağa sürer, acı kahveler karşılıklı höpürdetilirken, sohbet koyulaşırdı.
Bu derin konukseverlikte, büyük amcamın yalnızlığının ne kadar rolü olduğunu bilmiyorum, fakat sebep ne olursa olsun, Osmanlı geleneklerinin gereği olan konukseverliği biraz da abartarak yaşatması hâlâ çok hoşuma gider.
Büyük amcam, ramazan gündüzünde misafir ağırlayamazdı, ama iftarlarda bunu telafi ederdi. Bizim evde neredeyse misafirsiz iftar yoktu. Tanımadığımız insanlar bazen günlerce kalır, yiyip içerlerdi.
Bazen bizim evde birkaç sofra birden kurulurdu. Zaten kadınlar ve erkekler ayrı sofralarda iftar ederlerdi. Usta bakırcılar tarafından özenle dövülmüş kocaman bakır siniler “sofra ayağı” dediğimiz yüksekçe ayaklara konur, etrafına oturulurdu.
Yekpare ıhlamur ağacından delme kara kovanlarımız vardı. Bu yüzden evde halis “Atina balı” (bizim ilçenin eski ismi “Atina”) eksik olmazdı.
İftar sofrasında konuklara, “Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım” sözü eşliğinde önce bir kaşık bal sunulurdu. Sonra Allah ne verdiyse kaşıklanırdı.
Haberli ya da habersiz gelen misafirlerden biri su ister ve içerse, suyu verene “Su gibi aziz ol” diye teşekkür eder, kendisinden genç biri su vermişse, “Berhüdar ol” diye dua ederdi.
Çocukluğumun iftarları özlemimin doruk noktasıdır. Öyle güzel anılar kaldı ki geriye, yaşadığımız ramazanın içinden dönüp bakmamak, bakıp anmamak olmazdı…
Sallama çay yazarlığı
Televizyon sunucularıyla oyuncular ve magazinciler kitap yazma yarışında. Ne yazdıkları önemli değil: Zira günümüzde insanlar fikri derinlikleriyle değil, şöhretleriyle ölçülüyor.
Reytingine, takipçine göre değer kazanıyorsun!
İmza günündeki kuyruğa bakıyorum: “Eh, herhalde mükemmel bir şeyler yazmış” diyorum. Bu heyecanla kitabını alıp okumaya çalışıyorum, fakat üç paragraf sonra pes ediyorum. Ne cümle yapısı, ne kelime zenginliği, ne dilbilgisi, ne fikir, ne konu, ne düşünce kırıntısı…
“Biraz da kitaptan götüreyim” hevesiyle çalakalem döşenmiş haspam! Kitabın bu kadar saygısızlık gördüğü, yazmanın bu kadar ayağa düştüğü başka bir dönem bilmiyorum.
Reytingi iyi olan programcılar, magazinciler, oyuncular, şarkıcılar yazıyor da yazıyor! Kitap fuarlarında kuyruklar uzuyor. Satışlar dekor düzeyde… “Gençlerimizi eğitsin” diye, konferanslara bile çağrılıyorlar. Şöhret olmuş ya, her şeye hakkı olduğunu sanıyor.
Bu ülke garip bir ülke: Bir kere “şöhret” oldunuz mu, ne “bilgi”niz, ne “fikri”niz, ne “birikim”iniz, ne konulara “vukufiyet”iniz ve “hâkimiyet”iniz önemli değil. Çala kelâm konuşur, çalakalem karalar, “Ben de yazdım” diye çıkar ortalıkta dolanırsınız.
Hatta kitap fuarında en “değme” yazarlara “taş” çıkartır, insanları imza kuyruğuna dizersiniz (kaç kere şahit oldum)…
Hezeyanlarınızı “fikir”, bin kere söylenmişi tekrarlamayı “orijinalite” zannedip Nasreddin Hoca’nın hindisi gibi kabarabilirsiniz de…
Hatta ve hatta şöhret düşkünleri sizi “yazar” sanıp soru sordukça, kendinizden geçebilir, “Küçük dağlar benden sorulur” havasında “ahkâm” üstüne “ahkâm”bile kesebilirsiniz… Bence buna hiçbir engeli yok: Tencere yuvarlanır, kapağını bulur!
“Böyle okura böyle yazar” der geçersiniz. Çünkü sanal âlemin meşhuru iseniz her türlü saçmalama hakkınız olur!
Şarkıya benzemez şarkılarınızı dinleyen, programa benzemez programlarınızı izleyen hazır bir kitle var nasılsa. Ne yapsanız “keramet” sayılıyor. Bu durumda mankenlikten, dansözlükten şarkıcılığa, şarkıcılıktan, sunuculuktan yazarlığa neden geçmeyesiniz?
Daha önce de benzerlerini gördük: Kimi “meşhur”ların yazdığı kapaktan ve kapaktaki “dekolte” fotoğraftan ibaret kitaplar çıktı piyasaya. İmza günlerinde kuyruklar oluştu. Bakıp bakıp düşündüm: “Onun yazdığı kitapsa, Necip Fazıl’ın, Tarık Buğra’nın, Kemal Tahir’in yazdıkları ne?”
Bir bakıyorsunuz adı sanı duyulmamış biri, iki program sonra “meşhur” olup ortalığı velveleye veriyor!.. Programları reyting rekorları kırıyor… Şarkılarına çığlık çığlığa eşlik ediliyor
Sonra bir de bakıyorsunuz, son yaptığı program (ya da CD) tutmamış, reytingi düşmüş, bizim “yapay şöhret” saman âlevi gibi sönmüş. Bir ay içinde kimse hatırlamıyor. Tabii bu sürede yeni bir şöhret üretiliyor…
Televizyonlara da reyting lâzım: Reyting=reklâm=para!
Kusura bakmayın, alınmayın, ama çoğunuzun tanıdığı “meşhur”larınızla elâlemin sözlerini “aşırıp” sosyal medyada kendi sözleriymiş gibi yayınlayan “fenomen”lerinizitanımıyorum…
Yazdıkları, konuştukları, “sallama çay” gibi çiğ bir tat bırakmanın dışında ne bırakıyor Allah’ınızı severseniz?
“İnsanları eğlendiriyoruz” mazeretine kimse sığınmasın. Zira “eğlence”de bile bir “seviye” aranır. Bu yapılanlar insanları eğlendirmek değil, düpedüz tüketmek! Hem zamanı, hem insanı tüketiyorlar.Türkiye reytinge bağlı yapay şöhretlerin ülkesi oldu…
Osmanlı ailesinde iftar zamanı
Osmanlı insanı, Peygamber-i Âlişan Efendimiz’in, “Ailenizle birlikte yediğiniz yemeğin bereketi vardır” şeklindeki buyruğuna uygun olarak sofraya topluca oturur, her yemek merasimsel bir anlayışla yenirdi...
Öğün aralarında atıştırma âdeti yoktu. Bu nadiren yapılan bir şeydi. Sokakta yürürken ısırarak bir şeyler yemek ise, bize sonradan musallat olan ve hızla alışkanlığa dönüşen bir sapma...
Osmanlı insanı sokakta, hele de ayakta yemek yemeyi son derece çirkin ve ayıp sayardı...
O devirde hayat hızlı akmadığı, iş dünyası da şimdiki gibi acımasız-insafsız olmadığı için, ev halkı akşam yemeğinde mutlaka buluşurdu...
Özellikle iftar yemekleri aile için tam bir şölendi...
Tahmin edebileceğiniz gibi, Osmanlı asırlarında yemek, yer sofrasında yenirdi...
Önce yere tertemiz bir örtü atılır, üstüne tahtadan yapılmış bir ayak konur, ayağın üzerine de büyük yemek sinisi yerleştirilir, tahta kaşıklar sininin çevresine dizilirdi.
Sininin etrafına, evin hanımının becerisine göre işlenip düzenlenmiş minderler konurdu...
Sofra âdâbına göre, sağ kollar sofraya dönük olarak hafif çapraz oturulur, erkekler sağ dizlerini sünnet üzere dikerler, kadınlar ise dizüstü çökerlerdi.
Ev halkı, iftara yarım saat kala sofradaki yerlerini alırdı. Bu, sofraya ve sofrayı hazırlayan hanımlara gösterilen saygının gereğiydi...
Ayrıca bir sabır imtihanına girmekti. Yiyecekler sofrada öylece durur, etrafında oturanlar nefislerini sabır ve itaat sınavından geçirirlerdi. Ayrıca duaların kabul olduğu bildirilen iftar saatini dua, zikir ve tefekkürle değerlendirirlerdi.
Sürahi, sinide yer tutmaması için, sofra örtüsünün üstünde (yerde) dururdu. Su içmek isteyen söyler, gençlerden biri sürahiden bardağa su koyardı. Biri suyunu içerken, sofradakiler mutlaka onu bekler, böylece su içenin yemek hakkı korunurdu. Suyu içen suyu verene “Su gibi aziz ol” diye dua ederdi.
Sofraya ilk olarak büyücek bir bakır kâse içinde çorba gelirdi. Yemeği, besmele eşliğinde ailenin en yaşlı kişisi başlatırdı.
Kökleri inanç manzumemizde olup yüzyıllarla gelenekselleşen sofra âdâbına göre, yemek hızlı yenmez, ağız dolu iken konuşulmaz, kahkaha ile gülünmezdi. Lokma aralarında güzel ve olumlu şeylerden bahsedilirdi.
Sofraya gelen yemeği beğenmemek pek tabii mümkündü, ancak bunu yüksek sesle dile getirmek en büyük görgüsüzlük sayılırdı...
Osmanlı sofrasında kesinlikle ağız şapırdatılmaz, ekmek ısırılmaz, burun çekilmez, diş karıştırılmazdı. Sofraya oturuşta ve kalkışta eller mutlaka yıkanır, ağız misvaklanırdı.
Yemekler aynı kaptan yenirdi. Sofraya sulu yemek gelmişse, tahta kaşık kullanılır, Batı’daki gibi çatal-bıçak kullanılmazdı (Çatal-bıçak Tanzimat›la birlikte kullanılmaya başlandı).
Çorbadan sonra, pilav eşliğinde et yemeği gelirdi. Ardından ya bir soğuk yemek, ya bir börek verilirdi. En sonunda tatlı ya da meyve yenirdi.
Çorbadan sonra akşam namazı cemaatle kılınır, sonra tekrar sofraya dönülürdü.
Aile reisi (dede yahut baba) şükür duasını ettikten sonra, sünnet üzere herkes tuzluktan bir tutam tuz alarak ağzına atar ve yemeği pişirene “Elinize sağlık”gibi, “Çok güzel olmuş” gibi cümlelerle teşekkür edilirdi. “Sağol”, “Berhüdar ol”, “Allah razı olsun”, “afiyet ola”, “elinize sağlık” gibi sözler, ağızlardan düşmezdi.
Yemek yenilip dua edilmesinin ardından, evin yetişkin genç kızı varsa o, yoksa anne mutfağa geçer, büyüklere kahve pişirirdi...
Büyük anneler, büyük babalar otururken sofradan kalkanlar, boş tas ve tabakları toplayıp mutfağa taşırlardı. Hiçbir yerde ekmek kırıntısı bırakılmazdı...
Osmanlı insanı “nimet” dediği ekmeğe aşırı bir duyarlılık ve hürmet gösterirdi.
Ne yaygara, ne yaygara!
1930’lu yıllarda Atatürk’ün talimatıyla üretilen köksüz ve mesnetsiz “Güneş Dil Teorisi”negöre, Türkçe dünyadaki ilk dillerden biriydi. “Bütün diğer diller Türkçeden üremiş”ti.
Atatürk nihayet bir siyasetçiydi. Siyasetçi, siyasetin gereğini yapar. İlmi yanlışlara karşı çıkması gereken ilim adamlarıdır. Fakat bu cesareti birkaç kişi dışında kimse gösteremedi: “Mutlak gerçek” gibi ders kitaplarına geçirildi, hatta üniversitelerde okutuldu (Atatürk ölür ölmez, Güneş-Dil Teorisinin en hararetli savunucularından biri olan İbrahim Necmi Dilmen, Ankara Üniversitesi’ndeki Güneş-Dil Teorisi derslerine son verecek, bunun sebebini sorduklarında ise, “Güneş öldükten sonra onun teorisi nasıl hayatta kalabilir” şeklinde akıl almaz bir cevap verecekti).
Bu teoriye göre,Niyagara Şelalesi’nin ismi “Neyaygara” sözünden geliyordu. Aslında Türk olan Kızılderililer Bering Boğazıyoluyla Amerika Kıtası’na geçmiş, kıtayı keşfederken, önlerine korkunç gürültüler çıkaran bir şelale çıkmıştı...
Bu durumdan çok etkilenen “Kızıl Türkler”, “Neyaygara! Neyaygara!” diye bağırmışlar, bu ilk tepki zamanla “Niyagara” şekline dönüşmüş.
Amerika Kıtası’nı keşfe devam eden Türk boyları (yani Kızılderililer) Güney Amerika’ya kadar gelmişler...
Burada ucu bucağı olmayan bir nehir görmüşler ama suyun kaynağına doğru günlerce yürümelerine rağmen, çıkış noktasına bir türlü ulaşamamışlar...
Hayretler içinde kalıp bir birlerine “Amma uzun!” demişler. Zamanla bu söz “Amazon”a dönüşüp o nehre isim olmuş!
Bu saçmalıklar o dönemin gayetle ciddi “bilimsel” bulguları olarak tezlere, sempozyumlara konu olmuş, hatta kitaplara geçirilmiştir.
Sözünü etmişken, hepsinden daha da “bilimsel” bir “bulgu”dan söz edeyim...
Eski ders kitaplarımıza göre, Peygamber Efendimiz’i Medine’ye dâvet eden Medine halkı öz be öz Türk’tü! Çünkü bunlar, Arapların “Evs” ve “Hazrec”kabilelerine mensuptu...
Bu kabile isimleri eski yazıdaki yazılış biçiminden dolayı “bizimkiler” tarafından “Us” (Evs yerine) ve “Hazarç” (Hazrec yerine) şeklinde okundu...
“Us” kelimesinin Türkçede “akıl” anlamına geldiği, “Hazarç”ın da “Hazar Türkleri”nin adından bozma olduğu uydurulmuş, bu yanlış okumaya dayanılarak bir çırpıda “Arap” kabileler “Türk” oluvermişti!
Bu konuda bir de harita çizilmişti. “Us” ve “Hazar” boylarının Orta Asya’dan Medine’ye gelirken izledikleri yol, haritada renkli oklarla gösterilmişti...
Bu arada ilkokulda okuduğumuz göç hikâyesi ile sözde Avrupa’ya dağılışımızı gösteren eğri-büğrü çizilmiş renkli okları da hatırlayın.
Ne tesadüf: Benzer oklar CHP’nin ambleminde de vardı. Galiba devrin iktidarı ok çizme işine kendini iyice kaptırmıştı!
“Bu kadar da olmaz” demeden önce belirtmeliyim ki, o dönemde Peygamberimizi “Türk” ilân eden bir hayli yazı yazılmıştır.
Ünlü Yunanlı filozof Aristo’ya (Aristoteles) kadar uzandılar...
İsminin söylene söylene bozulup “Aristo”yadönüştüğünü, asıl isminin “Ali usta”olduğunu, Türk soyundan geldiğini iddia ettiler.
Eee!..
Selçuklu’yu, Osmanlı’yı tarihten silerseniz...
Etiler’den Sümerler’den “yeni ecdat” uydurursanız...
Elin Yunanlısına kadar gidersiniz!
Ve artık isterseniz “Bu kadar da olmaz ki” diyebilirsiniz...
“Münevver” mi, “aydın” mı?
Türkiye’nin “aydın”a değil, “münevver”e ihtiyacı var: “Münevver”in kökü “nur”a dayanır. Osmanlı ceddimiz bunu bir “kelime” olarak değil, “terkip” ve “tarif”olarak, “ibadet ve taatla nurlanmış, imanî ve İslâmî tahsil-terbiye ile intibaha gelmiş âlim” anlamında kullanırdı.
Her anlamda dolu ve olgun bir kafaya işaret ederdi.
Kelime zaman içinde belli ki kavrama dönüşmüş, daha kuşatıcı ve kavrayıcı bir hale gelmişti.
Onu dışladığınızda bir kelimeyi değil, bir manzumeyi, bir sistemi dışlamış oluyorsunuz…
Aynı zamanda yüzyıllarla oluşmuş bir yapıyı yıkıyorsunuz.
“Altı üstü birkaç kelime” zannedip savurduğumuz, yerine başka “sözcük”ler uydurarak boşluğu doldurduğumuzu zannettiğimiz şey, meğer hafızamızda doldurulamaz boşluklar bıraktı…
Çünkü savurduğumuz “Altı üstü birkaç kelime” değil, yüzyıllarla oluşan birikimimiz, yüzyıllarla gelişen hafızamız ve yüzyıllar içinde olgunlaşan şuurumuzdu.
Bunlar olmadan kalıcı şeyler yapılamıyor.
“Münevver” kelimesinin ihtiva ettiği mânâ ile birlikte münevverlerinizi, yani “ibadet ve taatla nurlanmış, imanî ve İslâmî tahsil-terbiye ile intibaha gelmişâlim”lerinizi de yitiriyorsunuz.
“Münevver” kelimesinin yerine uydurduğunuz “aydın” kelimesi ise ne o mânâyı kapsıyor, ne öyle bir işlev üstleniyor, ne de o tadı veriyor.
Sonuçta, “âlim” unvanını üzerinde yama gibi taşıyan ideolojik saplantısı bol, insanları inanç ve ideolojilerine göre ayrıştırmaya meraklı, milletin kılık kıyafetine takmış, milletle her konuda kavga eden dar kafalı “bilim adamları”na kalıyorsunuz.
Bunlar genelde her türlü yeniliğe, özellikle de demokratik hak ve özgürlüklerin herkese eşit dağıtılmasına, millî iradenin yönetime hâkim olmasına karşı çıktıkları için, ülkeniz bir adım ileri gidemiyor. Sürekli patinaja kalıyorsunuz!
“Sadece bir kelime” saydığımız “münevver”i yitirmek, işte böylesine vahim sonuçlar doğurdu.
Hepsi bir kelime olsaydı neyse; çaresine bakardık. Biz kâmusumuzla birlikte “ilim ve fikir namusu”muzu da kaybettik!
Meydan şaklabanlara kaldı: Her yerde onlar kol geziyor!
•
“Münevver” kelimesiyle birlikte münevverimizi, “muallim” kelimesiyle birlikte “yüceltme ve yükseltme maksadıyla eğiten” muallimimizi, “talebe” kelimesiyle birlikte de öğrenme ve okuma şevkimizi yitirdik maalesef.
Yerine geçirmeye çalıştığımız “aydın”, “öğretmen”, “öğrenci” kelimeleri kavram derinliği içermediklerinden yavan kaldılar.
“Aydın”ın “münevver” mirasını, “öğretmen”in “muallim” dünyasını, öğrencinin “talebe” heyecanını taşımaya ne niyeti, ne de kapasitesi var artık: Böylece “aydınlanma”dan mahrum hale geldik.
O gün bugündür alaca karanlık kuşağında el yordamıyla düşe-kalka yürümeye, yönümüzü ve yolumuzu bulmaya çalışıyoruz.
“Münevver”imizi bulduğumuzda, “muallim”imizi, onu bulduğumuzda da “talebe”mizi, hepsini bulduğumuzda “Yeni Türkiyemiz”i bulacağız inşallah!
İşte o zaman yolumuz ve yönümüz yeniden belirginleşecek.
Bir gün de “uydurukça” akımının köklerine bakalım.
Kültürün ve dilin kudreti
Sayın Cumhurbaşkanımızın “Türkçe” derdini anlıyorum, çünkü bendeniz de aynı dertten muzdaribim.
Ama asıl anlaması gerekenlerin anladığından pek emin değilim…
Asıl anlaması gerekenleri sayayım isterseniz: Milli Eğitim Bakanlığı, Kültür Bakanlığı ve belediyeler…
Milli Eğitim Bakanlığı tayin-terfi ve yeni okul inşaatlarıyla, Kültür Bakanlığı turizmi canlandırmayla o kadar meşgul ki, bakanlıklarında köklü değişim gerektiren asıl konulara vakit ayıramıyorlar.
Ayrıca “kültür” gibi mücerret (soyut) bir konu ile “turizm” gibi müşahhas (somut) bir konunun aynı bünyede toplanmasını anlamak mümkün değil. Ağırlık ister istemez para getiren turizme kayıyor. Kültür ise maalesef sahipsiz kalıyor.
Konuşmalarından anladığımız kadarıyla Sayın Cumhurbaşkanımız işin farkında: Ancak “farkındalık” yetmiyor. Kadroları harekete geçirecek düzenlemeler lâzım. Sayın Cumhurbaşkanımızın kişisel çabasıyla olacak iş değil. Topyekûn bir harekete ihtiyaç var. “Dertli” uzmanlardan kadrolar kurmak ve kadroları orkestra şefi ustalığıyla yönetecek “deliler”in yönetimine vermek lâzım.
Gerçekten de “delilere” ihtiyacımız var. “Akıllılar”ın batırdığını ancak “deliler”ayağa kaldırabilir. Malum: “Akıllı düşünene kadar deli köprüyü geçer!”
Artık köprüyü tartışmaya değil, geçmeye muhtacız!
Cumhurbaşkanı çırpınıyor, ama Başbakan’ın ağzından “kültür” ve “dil”kelimelerini duymuşluğumuz yok. Atatürk konusundaki hassasiyeti keşke bu konularda da olsa…
Türkiye, teknik yatırımlardan ibaret bir ülke olamaz. Teknik yatırımlarla bir ülke topyekûn gelişmeyi sağlayamaz. Kaldı ki, teknik yatırımların sürdürülebilmesi bile kültürel atağa bağlı.
Bu tespitim tüm aydınları kapsıyor. Dil ve kültür konularına bu kadar duyarsız insanlardan “aydın” filan olmaz (Sayın Cumhurbaşkanımız bir konuşmasında “çeyrek aydın” demişti ki, tam oturuyor). “Aydın” olsa bile “münevver” olmaz.
Malum: Toplumunun önünü aydınlatabilen ve açan insanlara eskilerimiz “münevver” derlerdi…
Bu kelimenin kökü “nur”a dayandırılır, “ibadet ve taatla nurlanmış, imanî ve İslâmî tahsil-terbiye ile intibaha gelmiş âlim” anlamında kullanırlardı.
Nice kelime ve kavramlarla birlikte bu kavramı da “kökü dışarıda” sayarak savurduk…
Meğer kelime deyip geçmemek lâzımmış...
Kelime bir milletin karakteri, ufku, en kıymetli hazinesi, âdeta şuur ve hafızasıymış...
Yerleşik her kelimenin kıymeti “kâmus namustur” (Cemil Meriç) sözüyle özetlenecek kadar kutsalmış meğer.
Düşünün ki, bugün sizin kullandığınız (ya da kökü Arapça-Farsça olduğu gerekçesiyle kullanmadığınız) herhangi bir kelimeyi, tarihin içinde Fatih Sultan Mehmed de kullanmış olabilir, Mimar Sinan da, Osman Gazi de…
Kelime, tarihi bağların düğümüdür, geçmişi geleceğe kilitler.
Tabii eğer “hakikat” yerine “gerçek”i, “imkân” yerine “olanak”ı, “mümkün”yerine “olanaklı”yı, “ihtimal-muhtemel” yerine olasılık”ı kullanmıyorsanız…
Çünkü kelime haznemizin tarihi köklerinde “olanak”lar, “olasılık”lar yoktur; “imkân”lar, “mümkün”ler vardır…
Belki de bu yüzden Osmanlı Devleti bir “imkânlar devleti” olabilmiş, tarihi boyunca imkânsızlığa meydan okuyabilmiştir.
Görüyor musunuz, “kelime” deyip geçtiğimiz şeylerin kudretini, kuvvetini, belirleyiciliğini?
Kalabalıkları millet yapan şey, ortak değerlerdir. Değerlerimizi hovardaca savurduk, ama artık toparlanmamız lâzım. Bunun için önce sağlam bir niyete, o niyet istikametinde kadrolara ve kalıcı politikalara ihtiyacımız var.
Ramazanı on beş güne indirmek!..
Ramazanı Eylül ayına sabitleyelim” (Vatan gazetesi yazarı Can Ataklı) diyen oldu. “Şubat kısa ve serin olduğu için Şubat’a sabitleyelim” (Hürriyet yazarı Yalçın Bayer) diyen de oldu...
Tarihte, “Ramazanı on beş güne indirelim” diyen biri var ki, Sultan II. Selim’in Habeşli dalkavuğudur...
Görev icabı, padişahın hoşuna gidecek şakalar, taklitler, şaklabanlıklar yapar, onu eğlendirmeye çalışır, en gergin anlarında bile güldürürmüş. O yanındayken, Padişah, vaktin nasıl geçtiğini anlayamaz, onunla vakit geçirmekten zaman bulup vezirlerini huzuruna kabul edemezmiş.
Günün birinde herkes usanmış. Nihayet Sadrazam bu işe bir çare bulmaya karar vermiş. Ne yapıp edip Habeşli dalkavuğu Padişah’tan uzaklaştırmalı, Padişah yeniden vezirleriyle devlet işlerini görüşmeye başlamalıymış.
En ağırına giden de, kölenin ne zaman istese Padişah’ın huzuruna çıkabilmesiymiş...
Oysa kendisi hüsn-ü kabul görmüyormuş. Derken mübarek Ramazan gelmiş. Mevsim yaz, hava sıcak, İstanbul kavruluyor, oruç insanları zorluyormuş.
Sadrazam’ın aklına parlak bir fikir düşmüş. Habeşli dalkavuğu huzuruna çağırıp konuşmaya başlamış: “Sen Padişah Efendimizin en sevdiği insansın. Bir dediğini iki etmez. Senden bu ümmet adına bir ricam olacak...”
“Nedir halledelim” derken, hindi gibi kabarmış, dalkavuk...
Sadrazam için için gülerek, anlatmaya başlamış: “Malum, ramazandayız. Havalar çok sıcak. Günler uzun. Ümmet oruç tutmakta zorlanıyor...”
“Malum” demiş dalkavuk, “ben dahi zorlanıyorum.”
Sadrazam son derece ciddi bir yüz ifadesiyle sözlerine devam etmiş:
“Cennetmekân Sultan Selim-i evvel (Yavuz) zamanında ramazan orucu üç aymış. Böyle sıcak günlere denk geldiğinde, Yavuz, Halife-i rüy-i zemin olarak bir ferman çıkarmış ve üç ay tutulan ramazan orucunu bir aya indirmiş. Şimdiki Efendimizin de adı Selim, ramazan da yine çok sıcak günlere denk geldi, adaşı ve atası Yavuz Sultan Selim gibi bir ferman daha çıkarıp orucu on beş güne indirse, ümmet kıyamete kadar Efendimize dua eder.”
Derin bir nefes aldıktan sonra eklemiş: “Sen de dualardan nasiplenip Cennet-i Âlâya kurulursun.”
Habeşli köle düşünceye dalmış: “Olur mu dersin?”
“Hem de çok güzel olur. Eminim sen teklif edersen, yapar. Sevabın dışında Padişah’tan okkalı bir de armağan alırsın.”
Teklif bu kez dalkavuğun aklına yatmış: “Merak etme hallederim” diyerek, seke seke Padişah’ın huzuruna çıkmış.
On dakika kadar kalmış. Ve seke seke girdiği kapıdan âdeta sürünerek çıkmış. Padişah arkasından hâlâ bağırıyormuş: “Seni mel’un Karavaş seniiiii, seni yezid seniiiii!”
Bir sütunun arkasına siperlenip dalkavuğun huzurdan çıkmasını bekleyen Sadrazam, dalkavuk kapıda belirir belirmez, kıs kıs gülerek sormuş:
“Ne oldu, Padişah teklifini kabul etti mi?”
Dalkavuk, kesik kesik cevap vermiş: “Teklifi duyunca çok öfkelendi, ‘Beni âleme rüsvay edip kıyamete kadar lânetle mi andıracaksın’ diye kızdı. Hakkımda sürgün fermanı çıkardı; Fizan’a sürüldüm.”
Köle ağlayarak uzaklaşırken, Sadrazam arkası sıra bağırmış:
“Ramazanı kökünden kaldırsın dedirtseydim, sürgünle paçayı kurtaramaz, kellenden olurdun, maskara herif!”
Fatih’in bir vakfiyesi
Osmanlı’da ilk vakıf Orhan Gazi tarafından, İznik’te, eğitim-öğretime ilişkin olarak vücuda getirildi: Kurduğu üniversitenin bilimsel özerkliğe (hâlâ ulaşamadığımız büyük hasret) kavuşabilmesi için gereken ekonomik bağımsızlığı temin amacıyla da bir kısım gayrimenkuller vakfetti. Osmanlı’nın vakıflaşma süreci, böylece başlamış oluyordu. Bu sürecin nasıl işlediğini göstermesi açısından Fatih’in bir vakfiyesini biraz sadeleştirerek özetlemek istiyorum:
“Ben ki, İstanbul Fatihi abd-i âciz (aciz kul) Sultan Mehmed Han’ım! Bizatihi alnumun teriyle kazanmış olduğum akçelerumle (şahsi paramla) satun alduğum İstanbul’un Taşluk Mevkii’nde kain (bulunan) ve malumu’l hudut(sınırları belli) olan yüz otuz altı bap dükkânımı aşağıdaki şartlar muvacehesinde vakf-ı sahih eyledum. İş bu gayr-i menkulatumdan(dükkânlarımdan) gelicek nemalardan (gelirlerden) İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tayin eyledum. Bunlar, ellerinde bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü karışımı olduğu halde günün müteaddit saatlerunde sokakları gezeler. Tükrüklerin üzerine bu tozu dökeler (kirecin mikrop öldürücü etkisini unutmayalım) ki, yirmişer akçe alalar...
“Ayrıyeten, on cerrah (operatör), on tabip (doktor) ve üç de yara sarıcı(hemşire-sağlık memuru) tayın eyledum. Bunlar dahi, ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkalar, bilaistisna (ayırım yapmadan) her kapuyu vuralar ve o hanede hasta olup olmaduğun soralar, hasta var ise ve şifası mümkin iseşifayap edeler (evde tedavi etsinler); değilse kendulerunden hiç bir karşıluk beklemeksızın (ücretsiz) Darülâceze’ye (yoksullar bakımevine) kaldırarak orada salah bulduralar (iyileştirsinler)…
“Maazallah (Allah korusun) İstanbul’da et buhranı çıkacak olursa vakfittuğumyüz adet tüfengi ehline (avcılara) vereler. Bunlar, hayvanat-ı vahşiyenin (av hayvanlarının) yumurtada ve yavruda olmadığı sırada balkanlara (dağlara-ormanlara)çıkub avlanalar ki, zinhar (kesinlikle) hastalarumuz gıdasuz(proteinsiz) kalmasunlar…
“Ayrıyeten, külliyemde bina ve inşa ittuğum imarethanede şehit ve şühedanın harimleri (şehit aileleri) ve İstanbul fukarası yemek yiyeler... Ancak, yemek yemeye veya almaya bizatihi kenduleri gelemeyecek vaziyette olanlarun yemekleri günün loş karanlığında kimse görmeden (bu da muhtaç insanı incitmemeye yönelik vicdani bir hassasiyet) kapalı kaplar içerusunda evlerine götürüle...”
Böyle bir inceliği gösterebilmek, insanı mânâ ve mahiyetiyle tüm olarak kavrayabilmeyle mümkündür.
Bu da yaradılış hikmetini ayrıntılarıyla özümsemeyi gerektirir. Belli ki ceddimiz, “insan” denen mükemmelliği bütün hikmetiyle kavramıştı...
Öyleyse şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, “vakıf”, sevginin öteki adı olmanın yanı sıra, “İnsan”ı kavrayan “hikmet”in de öteki adıdır: Zaten bu yüzden “Müslüman”dır.
“Anlattıklarınız güzeldir, ancak geçmişe aittir ve geçmişte kalmıştır” diyeniniz varsa, onlara belediyelerin iftar çadırlarını görmelerini, hattâ bir iftarlarını çadırda açmalarını öneririm.
O zaman anlayacaklar ki, ecdadın insan sevgisi kokan vakıf kültürü, günün ihtiyaçlarına uyarlanmış, bu sayede İstanbul, ramazan boyunca, milyonların iftar ve sahur yaptığı büyük bir imarethâneye (fakir fukaraya ve yolculara bedava yemek verilen yer) dönüşmüştür.
Bunu yaşadıktan sonra, insan, Namık Kemal’in “Vatan Kasidesi”ndeki vurguyu daha rahat anlıyor:
“Biz ol nesl-i kerîm-i dûde-i Osmaniyanız kim,
“Muhammerdir serapa mâyemiz hûn-ı şehadetten;
“Biz ol âl-i himem erbâb-ı cidd ü içtihâdız kim,
“Cihangirâne bir devlet çıkardık bir aşiretten…”
Yani:
Biz öyle şerefli Osmanlı soyundanız ki,
Hamurumuz şehit kanı ile mayalanmıştır;
Elbirliği içinde öyle büyük bir maharetle çalıştık ki,
Büyük bir cihan devleti çıkardık bir aşiretten.
O zaman yapabilmişsek, neden şimdi de yapamayalım ve tekrar büyüyemeyelim?
İnsan, ramazan ve hayır-hasenat
Hem dini, hem de milli kültürümüzün temelinde “eşref-i mahlûkat” olarak “insan” var: “Her şey insan için” görüşü, medeniyet anlayışımızın bamteli ve temeli...
Bu idrak içinde eğitilen Osmanlı insanı din, dil, renk, ırk farkı gözetmeksizin insanlara hizmeti ibadet telakki etmiş, “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır” prensibi çerçevesinde, hayırda yarışmış, bu ulvi ve külli yarışın bir sonucu olarak da, büyük hayır müesseseleri (vakıflar) vücuda getirmiştir. Osmanlı’da vakıf müesseselerin bolluğu ve yaygınlığı “hayır”da yarışın ne denli büyük bir toplumsal heyecan dalgası oluşturduğunu gösteriyor.
Rahatlıkla diyebiliriz ki, Osmanlı insanı, “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olan, malın en hayırlısı Allah yolunda harcanan, Allah yolunda harcananın da en hayırlısı halkın en çok ihtiyaç duyduğu şeyi karşılayandır” anlayışı çerçevesinde, hayatını yaradılış hikmetine hizmete vakfetmişti.
Devlet, insanının bu ulvi çabasından öylesine etkilendi ki, bizatihi kendisi devasa bir vakfa dönüşüp din, dil, renk, ırk, kılık, kıyafet, anlayış farkı gözetmeksizin, tüm gücünü, yönettiği insanların hizmetine sundu…
Çok da iyi yaptı, çünkü hayatın merkezi insandır: “Kâinat hayata, hayat insana bakar.” Vakıf müesseseleri ise insana (ve tabii ki hayata) duyulan sevgi ve saygının kurumlaşmış halidir.
Hemen her konuda vakıflar vücuda getiren Vakıf Medeniyeti’nin ince çizgisine ve duyarlılığına bakar mısınız lütfen?..
* Kimsesiz çocuklara, öksüzlere, yetimlere meyve yedirme vakfı;
* Kimsesiz çocukları gezdirme vakfı;
* Düşmana esir düşenlerin fidyelerini ödeyip kurtarma vakfı;
* Fakir ve kimsesizlerin cenazelerini kaldırma vakfı;
* Sakatlanan veya çalışamayacak kadar yaşlanan işçi ve esnafa yardım vakfı;
* Borç yüzünden hapse girenlerin borçlarını ödeme vakfı;
* Öksüz kızlara çeyiz vakfı;
* Hac yolunda parasız kalanlara yardım vakfı;
* Ticaret ve sanatta işi bozulanlara yardım vakfı;
* Tohumluk temin edemeyen fakir çiftçilere tohumluk verilmesi;
* Harp ve kıtlık halleri için ülkenin uygun yerlerine yiyecek depo edilmesi;
* Hizmetçilerin ve cariyelerin efendilerine verdikleri zararı tazmin vakfı…
Daha akla-hayale gelmeyen konularda bir sürü vakıf ve yardım müessesesi… Bunlar o kadar yaygındır ve çeşitlidir ki, Avrupalı gezginleri hayretler içinde bırakmıştır. Bunlardan Corneille Le Bruyn şöyle diyor:
“Türklerin hayrat ve hasenata çok düşkün olduklarını ve hatta Hıristiyanlardan çok fazla hayrat vücuda getirdiklerini inkâra imkân yoktur. Türkiye’de pek az dilenciye tesadüf edilmesinin başlıca sebeplerinden biri de işte budur.” (İsmail Hâmi Danişmend, Garb Menbalarına Göre Eski Türk Seciye ve Ahlâki, İstanbul Kitabevi, 1961).
Elisee Recus ise hayvanlara gösterilen şefkatı dillendiriyor:
“Osmanlılardaki iyilik duygusu hayvanları dahi kucaklamıştır. Birçok köyde eşekler haftada iki gün izinli sayılır... Türklerle Rumların karışık olarak yaşadığı köylerde ise bir evin hangi tarafa ait olduğunu kolaylıkla anlayabilirsiniz: Eğer evin bacasında leylekler yuva yapmışsa, bilin ki o ev bir Türk evidir.” (1880, Küçük Asya. c. 9).
Böyle müesseseler düşünebilmek için, insanın yaradılış hikmetini kavraması gerekirdi. İnsanın yaradılış hikmetini en iyi anlatan kitap Kur’an olduğuna göre, insana hizmeti pek tabii Müslümanlar kurumlaştıracaklardı.
Ramazan-ı mübarekte eski “ramazanlaşmış insan”ımızı hatırlatmak istedim…
Bir sonraki yazımda inşallah Fatih Sultan Mehmed’den bir vakıf örneği verelim…
Ateşle yıkanmak!
“Ramazan”, “ramda” mastarından alındığı takdirde, “yanmak” manasına gelir…
Günahlar yanar ramazanda…
“Ramadiyu” masdarından alınırsa, anlam “yağmur”a dönüşür…
Kudret yağmuru altında kalpler yıkanıp temizlenir…
Bizde ramazanlar, “On bir ayın sultanı” olarak selamlanır: “Kur’an Ayı”, “Rahmet Ayı”, “Mağfiret Ayı” olarak nitelendirilir.
İzninize bunlara bir madde de ben eklemek istiyorum: Ramazan aynı zamanda “Birlik-beraberlik Ayı”dır…
Geçtiğimiz yıllarda Diyanet’in yaptırdığı bir araştırmaya göre, toplumumuzun yetişkin nüfusunun yüzde seksen üçü (sürekli ve arada bir olmak üzere) oruç tutuyor…
Demek ki, toplumumuzun yüzde seksen üçü yaradılış hikmetine uygun olarak, yüreklerini Allah yolunda bütünlemiş olarak gönül gönüle Allah’a yürüyor…
Bence bu toplumsal mânâda “birlik-beraberlik” özlemimize hem çok önemli bir vurgu, hem de “birlik-beraberlik” özlemimizin hangi adreste gerçekleşeceğini gösteren bir işarettir...
Şimdiye kadar her kesimden pek çok kişi (siyasetçiler dâhil) “birlik-beraberlik”vurgusu yapar, ancak herkes kendini (ideolojisini, siyasetini, tarikatını, cemaatini, v.s.) adres gösterdiği için, “birlik-beraberlik” bir türlü gerçekleşmezdi… Artık adres belli: Oruç!..
Yürek ritmimiz oruçta bütünlendiğine göre, bu olguyu sağlayan inanç unsurunu daha fazla görmezden gelmemiz mümkün değil.
İnanç manzumesinin dışında birlik arayanların hüsranına tarih şahittir. Bunun en taze örneği de Sovyetler Birliği’dir. İdeolojik yapılanma çerçevesindeki gerçekleştirileceği düşünülen birlik-beraberliğin ömrü (silahlı tehdide ve menfaat ilişkilerine rağmen) sadece bir insan ömrü kadar olabilmiştir. Silahlı tehdit ortadan kalkar kalkmaz toplumlar ya camie, ya kiliseye, ya da havraya (kendilerini nereye ait hissediyorlarsa oraya) koştular.
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, daha kurulduğu yıllarda komünizmin devlet projesinin çökeceğini söylerken, sanırım, beşeri hedeflerde sağlanacak “birlik-beraberlik”lerin uzun ömürlü olmayacağı görüşünden hareket ediyordu…
Bunun için de “birlik-beraberlik” özleminin ipuçlarını veriyordu:
“Allah’ımız bir, Peygamberimiz bir, Dinimiz bir, Kitabımız bir, Kıblemiz bir... Bir bir bir... Yüzlerce bir...”
Sayılan “bir”ler özlenen birliğin özü ve özetidir...
Düşünün: Allah’a inanan herkes “Allah’a iman” esasında birleşmiş, bir anlamda “birlik” olmuşlar, Peygamber Efendimiz’e inananlar “Mü’minler ancak kardeştir” hükmüne tabi olup kardeşleşmişler: Oruçta bütünleşmiş, teravihte omuz omuza vermişler...
Bunun bir de “milli birlik” boyutu var ki, onun da ekseni, ortak tarihtir: Özellikle Çanakkale Savaşları ile Milli Mücadele’miz ve nihayet 15 Temmuz direnişimiz, yürek ritmimizi bütünleyen olgulardır…
Hatırlayalım ki, 15 Temmuz gecesi yüreklerini tankların altına atanlar, herhangi bir ideolojik yahut siyasi slogan eşliğinde değil, “Bismillah” ve “Allahüekber” eşliğinde ölüme meydan okudular.
Açıkça söylemek gerekirse, Çanakkale sırtlarında ninelerimizle dedelerimizin uğruna şehit oldukları kutsalların yeniden inşasıyla ihyası, “birlik-beraberlik”özleminin dinamosu olabilir.
Çekirdeği iman, ruhu “Ramazan” olan Müslüman bir milleti ne terör, ne fitne, ne Batı’nın tuzakları sindirebilir.
“Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;
“Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez!” (Âkif).
Her ramazanda tazelenen özgün dinamiklerimiz sayesinde tüm renklerimizle birlikte “kardeşçe” yaşar gideriz.
Ramazanınız mübarek olsun, efendim.
Türkçemiz
Milli Eğitim Bakanlığı ile Kültür Bakanlığı’nın birinci derecede görevi olan Türk Dilikonusu yıllardır ihmal edilir, ama benim de yıllardır ana gündemlerimden birini oluşturur. Çünkü dilini kaybeden bir milletin akıbet kaybolacağına inanırım!
Ve bilirim ki, emperyalizm, önce tarihe, ardından dile, sonra aileye, nihayet dine musallat olur!
Tam umudumu kesmek üzereyken, çok şükür Cumhurbaşkanımız, dil konusuna da el attı ve dedi ki:
“Geçtiğimiz bir asır, maalesef dilimiz konusunda en çok sıkıntı çektiğimiz en çok kopuş yaşadığımız dönem olmuştur.
“Kendi ana dilini en doğru şekilde konuşmayan toplumun başkalarına da faydası olmaz. Dil konusunda maalesef bir özentidir gidiyor. Kendi dilimizin güzellikleri varken, bu konudaki bu yarış hoş değil.”
“Hep belediyelere söylüyoruz, kendi dilimizden olmayan tabelaları sökün.”
Eminim söylüyordur. Sayın Cumhurbaşkanımız, milli meselelerde son derece hassastır. Milli değerlere sahip çıkacak “kültür adamları” yetiştiremeyen Türkiye’de başka çare de yok.
Ama galiba bazı serzenişleri yeterince karşılık bulmuyor. Teknik yatırımlarıyla göz dolduran AK Parti’li belediyelerin çoğunda bu tür hassasiyetler pek yok. “Böyle gelmiş böyle gider” havası devam ediyor. Oysa böyle gitmez. Gitmemeli de zaten. Zira bıçak kemiğe dayandı. Bir adım sonrası uçurum! “Olanak-olasılık”la gelinebilecek son noktaya geldik. Ya köklü değişimi “mümkün” hale getireceğiz ya da üçyüz kelime ile kavga edip duracağız. Bu kadar az kelime ile kavgadan başka bir şey yapılamaz. Meselâ şiir yazılamaz, edebi eser üretilemez.
Sadece dil mi? Mimarimiz de “sizlere ömür!” Geleneksel “yatay” mimariyi terk edip “dikey”e geçtik geçeli, toprakla birlikte gerçeğimizden de koptuk! Gerçeğimizi aramak yerine taklidi sürdürmeye çalışıyoruz. Hiçbir taklit aslına yetişemeyeceği için de patinaj yapıp duruyoruz.
Sayın Cumhurbaşkanımız bu konuda da uyarmıştı. Lâkin sorumlular bildiğini okumaya devam ediyor. “Dinci-irticacı” derler korkusuyla, kadim olana alenen sırt dönülüyor.
Ne tarafa baksam yabancı markalar, yabancı isimler: Her yerde “residance”; her taraf “City”, “Hıll”, “Mall” olmuş.
Artık Türkçe kelimeler bile İngilizce harflerle (“saatçi” yerine “saatchi” gibi) yazılıyor. Çocuklarımıza “yabancı” isimler veriliyor…
Kendi ülkemde “yabancı” gibiyim! Türk Milleti’nin bir kesiminin kendi dilinden, dininden, tarihinden, köklerinden, geleneklerinden, alfabesinden utanmasını anlayamıyorum. Özentinin bu raddeye gelmesini çözmekte güçlük çekiyorum.
Evet, yüz yıl kadar önce bir “reddi miras” yaşadık. Bunu bir yüz yıl daha sürdüremeyiz. Zararın neresinden dönülse kârdır. Bir “toparlanma” sürecine girmemiz lâzım. Buna dilden başlanmalı. Kelimelerimize, kavramlarımıza dönmeliyiz. Tekrar “Kamus namustur” (Cemil Meriç) diyerek “milli ve yerli” yola girmeliyiz.
Yüz yıldır “taklitte varlık” arıyoruz. Kıyafetimiz taklit, siyasetimiz taklit, eğitim sistemimiz taklit, kültür politikamız taklit (heykel merkezli), alfabemiz taklit (lâtince), müziğimiz taklit, romanımız-sanatımız taklit…
“Kadim”e “rücû’” etmemiz lâzım!
Duydunuz mu belediyeler: Cumhurbaşkanımız bunu söylüyor.
Kılıçdaroğlu Hocaefendi’den fetvalar!
Susun ve can kulağıyla dinleyin: Bana “tarihçi”liği yakıştıramayan en tarihçi tarihçimiz ve dahi allame-i cihanımız Kılıçdaroğlu Hocaefendi, TOBB Genel Kurulu’nda tarih dersi veriyor:
“Türkiye’nin 15’inci devlet olmasıyla övünürüz, bu ne demektir? 14’ünü batırdık demektir.”
Âlim dediğiniz böyle kesin konuşur: “15 devlet kurduk, 14’ünü yıktık!”
“Cumhurbaşkanlığı forsunda, Türk devletlerini simgelediği varsayılan yıldızları saydı” (bazıları cumhurbaşkanı olurken bazıları yıldızları sayar) diyeceğim, ama orada 15 değil, 16 yıldız var. Bir rivayete göre tarihte kurduğumuz devletlerin sayısı bu kadar (ama aslında bu kadar değil), merkezdeki güneş de bugünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni simgeler. Toplam 17 yıldız. KılıçdaroğluHocaefendi bir çırpıda ikisini yıkmış bile!
Aslına bakarsanız, Cumhurbaşkanlığı forsundaki yıldızların tarihte kurduğumuz devletleri simgelediğini sanmıyorum. Çünkü kurduğumuz devletlerin sayısı 17’nin çok çok üstünde. Kurduğumuz beyliklerin sayısının bile 32 olduğunu söylersem (ki bunların çoğu bugünkü Türkiye’mizden büyüktür) gerisini anlarsınız.
İmparatorluklarla birlikte düşündüğümüz takdirde sayı 35’i geçiyor. Türkiye Cumhuriyetiyle birlikte 36 devlet. O zaman 35’ini yıkmış mı oluyoruz?
Kılıçdaroğlu Hocaefendi’nin mantığına göre, acımadan yıkmışız! Tarihi realiteye göre ise bayrak devr-i teslimi yapmışız. Miadını dolduran tarih sahnesinden çekilmiş, yeni Türk devleti tarih sahnesine çıkmış. Çok şükür tarihin hiçbir devresinde bu millet devletsiz kalmamış.
Emekli kahvehanelerinde yapılan bu tür tartışmalara, tarihten azıcık haberdar olan herkes kahkahalarla güler. Ama o ciddi ciddi, üstelik yeni bir keşif gibi sunuyor: Boşuna dememişler, “Cehalet saadettir” diye: İnsan rahat oluyor.
Aynı konuşmasında Kılıçdaroğlu Hocaefendi, “Devasa Osmanlı niye battı?” diye soruyor ve “bilimsel” cevabını veriyor: “Bir toplu iğne bile üretemeyen, bilimi ve teknolojiyi reddeden Osmanlı battı. Akdeniz’i göle çeviren Osmanlı niye battı? Bunun üzerinde niye kafa yormuyoruz?”
Siz üzerinize vazife olmayan, ayrıca da kapasitenizi aşan tarihe kafa yormayı bırakın da, CHP’ye bakın: CHP neden batıyor, ona kafa yorun!
Aslında tarihi karalamak CHP’nin geçmişinde var. Buyurun bakın…
Tarih: 3 Mart 1924. Yer: Türkiye Büyük Millet Meclisi.
Rize milletvekili Ekrem Bey, Meclis kürsüsünden geçmişe düpedüz sövüyor:
“Tarih bize gösterir ki, bu zevat (padişahlar) her zaman bu tahta bütün kuvvetleriyle sarılmışlar ve onu elde etmek için icabında Türk milletinin boğaz boğaza gelmesini istemişlerdir.” (Bravo sesleri)… Bunların tahta merbut (bağlı) olmalarına sebep, yalnız menfaat, ihtiras; bundan ibarettir.
Efendiler, Türk milletinin bu kadar geri kalmasına sebep, mes’ul padişahlardır.Padişahlardır, çünkü onlar milleti, kahhar bir idare-i mutlaka altında boğarak ve yalnız kendi menfaatlarını düşünerek, onun terakkisi (ilerlemesi) için hiçbir şey yapmamışlardır.
Binaenaleyh efendiler, bu tarihi yukarıdan aşağı tetkik edersek hep cinayet, şahsî ihtiras görülür… Binaenaleyh yukarıdan aşağı hep bu tahta ihtiras görürsünüz. Ve baştan aşağı cinayetlerdir... Mazisi cinayetlerle dolu ve Türk milletine hizmet etmemiş olan bu ailenin hilâfetle münasebeti nedir?” (2. TBMM Zabıt Ceridesi, c.7, s.31 v.d.)…
Zihniyet aynı. Bu yüzden de CHP bir türlü dirilemiyor.
“Osmanlı topluiğne yapmadığı için battı” öyle mi? Peki siz 27 yıllık kesintisiz ve alternatifsiz iktidarınızda, millete kaç topluiğne bıraktınız?
Tek sermayeniz altı ok: Onları da milletin dinine, imanına, yüreğine batırdınız!
“Derdi olanın öfkesi de olur!”
Üstad Necip Fazıl Kısakürek, 25 Mayıs 1983’te (34. yıldönümü) Rahmet-i Rahman’a kavuşmuştu. Bu münasebetle bir hatıra ile başlamak istiyorum.
En eşref saatini kollayarak, sormuştum: “Neden bu kadar öfkelisiniz, Üstad?”
“Çünkü derdim var” demişti, “derdi olanın öfkesi de olur!”
Çok gençtim, sözlerindeki deruni mantığı kavrayamamış, başka sual sorma cesareti de bulamadığım için, sadece “peki” diyerek Yerebatan Sarnıcı’na doğru yürümüştüm…
Üstad’ı anlamak için yalnızlığa ihtiyacım vardı.
Arkamdan acıyarak baktığına eminim. Sarnıç yalnızlığında (o tarihte turist akını yoktu) anladım ki, büyükleri kavramak küçüklerin haddi değildir. Bu yüzden sağlığında anlaşılmış filozof ve sanatçı çok nadirdir. Çoğunun kıymeti öldükten sonra “idrak” edilebildi.
“Sanatçı” aynı zamanda “savaşçı”dır: Besteci notalarla savaşır, yazar kelimelerle… Ressam istediği rengi ve ahengi tutturamadığından “sinirküpü”,hattat “vav”ın kavisini yakalayamadığı için “aksi”, ebrucu, suyun ruhunu, dilediği kıvamda kâğıda emziremediğinden sürekli “tedirgin”dir. Hepsi kendi kendisiyle boğuşur, durur! Bu da onları sonsuz yalnızlaştırır!
Yalnızlıklarının sebebi dostsuzluk değil, “sanatçı” kimliğinde üreyen “yeni oluş”ları keşif seferine çıkmak için sık sık içe dönme mecburiyetidir: Kendilerini kimseyle paylaşmak istemezler.
Yani sanatçının yalnızlığı, bilinçli bir tercihi yansıtır: Üretmek için başka çareleri yoktur!
İşte bu yüzden davetlere nadiren katılırlar (aşırı sosyal sanatçı, tükenişin eşiğindeki sanatçıdır). Katılsalar bile mümkün olduğu kadar gözden ırak bir köşe seçer, kalabalığı değil, kendilerini dinlemeyi tercih ederler.
Duyguları sıradan değildir. Çok karmaşık, çok zevzek, çok renkli, çok yaramaz, çok estetik, çok romantik ve hatta çok çelişkili duygular arasında sürekli med-cezir (gel-git) yaşarlar.
“Çelişki”yi umursamaz, “hata”yı ciddiye almazlar; onlar açısından önemli olan “ilham”dır ki, o da hataların ve çelişkilerin arasından çıkar.
Hayata bakışları kuşkusuz derindir. En küçük ayrıntıyı bile ıskalamaz, pek kimsenin dikkat etmediği yerlere takılır, kolaylıkla mutlu, ya da mutsuz olurlar.
Bu yüzden duygu dünyaları yüreklerini zaman zaman incitir, acıtır. Yürek vurgunu, yürek yorgununa dönüşürler: Sık sık hayata küser, sonra yeniden barışırlar. “Normal” yaşamayı bir türlü beceremezler! Bu halleriyle de yadırganır ve yargılanırlar.
“Yaşamayı başaramayan yazmayı öğrenir” diyen (belki de ben demişim, çünkü bu sözü yazıncaya kadar hiç bir kitapta okumadım) çok haklı: Yaşayanla yazan çoğu kez aynı insan değildir!
Olaylar, sanatçıyı hem yoğurup olgunlaştırırken, hem de çok yorar... Yoğun duygusallığı bazen yüreğine abanır, yüreğini yerden yere vurur!..
“Pire”yi hayal âleminde öyle bir “deve” yapar ki, gerçekle hayal bazen iç içe girer de hangisini yaşadığını kestiremez.
Zaman zaman da duygularının enkazı altında kalıp ezilir.
Enkazdan çıkmak için debelenirken hem kendine, hem başkasına zarar verebilir.
Böyle durumlarda sanatçının (yazarın-çizerin) kusuruna bakmayacaksınız: Zira o kendi varlığını yazdıklarına katmış, kendisi koca bir boşluktan ibaret kalmış bir varlıktır! “Eser”lerinden önce onları okumak lâzım…
Ben Necip Fazıl’da bunları okumuştum.
Allah rahmet eylesin.
Ramazanınız mübarek olsun.
Hayat Mektebinden geçer not almak
Hayat bir mektep olsa (ki, zaten öyledir): Karnelerinde kırık var diye çocuklarını ve torunlarını azarlayan biz yetişkinler de “Hayat Mektebi”nin ebedi talebeleri olsak (öyleyiz)…
Hayat bize arada bir karne verse…
Geçer not alabilir miydik?
Dürüstçe cevap verin lütfen: Matematikten ne durumdasınız?
Hesabınız, kitabınız yerinde mi? Aile bütçesini denk getirebiliyor musunuz? Gelirinizle giderinizi denkleştirebiliyor musunuz? Alışveriş çılgını mısınız? Kredi kartlarını kolayca kullanıp ödemede zorlanıyor, zorlandıkça, “devlet bu işe bir el atsın” diyerek, kendi hesapsızlığınızın faturasını devlete yüklemeye çalışıyor musunuz?
Anlaşılan o ki, çoğumuz matematikten kalırız!
Türk Dili ve Edebiyatı: Ezberinizde kaç doğru düzgün şiir var? Vazgeçtik Fuzuli’yi, Baki’yi, Nedim’i, Şeref Hanım’ı, Namık Kemal’i, Ziya Paşa’yı, Yahya Kemal’i, Mehmed Âkif’i anlayabiliyor musunuz?
Osmanlı Türkçesini okuyabiliyor musunuz? En az beş bin kelime ile konuşup yazabiliyor musunuz? (“Ya sen?” diye soracağınızı bildiğim için söyleyeyim: Bir araştırmaya göre 13 bin kelime ile yazıyormuşum).
Lisana hâkim misiniz? “Türkçe’nin Sırları”nı (Nihad Sami Banarlı Hoca’mın bu isimde bir kitabı var) biliyor musunuz? “Şey-mey” demeden “ııı-uuu” diye tıkanmadan konuşabiliyor musunuz?
Sanırım “Türk Dili ve Edebiyatı Dersi”nden de çoğumuz kalırız!
Tarih: Birkaç söylenti, yalan-yanlış iddia dışında tarih konusunda ne biliyorsunuz sahi?
Gerçeği aramaya çıktınız mı? Merak edip bir konuyu araştırdınız mı? Tarih konulu kaç doğru kitap okudunuz? Bildikleriniz kitaptan mı, yoksa kulaktan mı gelme?..
Resmi yalanları mı tekerliyorsunuz, yoksa doğrusunu öğrenmeye mi çalışıyorsunuz? Sanırım “Tarih Dersi”nden de çoğumuz kalırız!
Coğrafya: Türk coğrafyasından haberiniz var mı? Bu coğrafyanın bugün ne durumda olduğunu biliyor musunuz?
Ata yurdumuz Doğu Türkistan’ın bugün Çin işgali altında bulunduğundan, “Türkistan” dememek için adının bile değiştirilip “Şincan” yapıldığından haberiniz var mı?
Sadece Afrika Kıtası’nda 29 İslâm devleti olduğunu, bu coğrafyanın Avrupalılar tarafından asırlarca sömürüldüğünü, zenginliklerinin yağmalandığını, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ise on beş yıl öncesine kadar Afrikalı kardeşlerini yok saydığını, Sayın Erdoğan sayesinde yeni yeni irtibat kurulduğunu, yatırım yapıldığınıbiliyor musunuz?
“Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar” cümlesi size ne ifade ediyor?
Galiba “Coğrafya Dersi”nden de çoğumuz kalırız!
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi: Dinimizin en azından “muamelat” kısmını öğrenmek için bir “ilmihal” bile okuma gereği duymadan, yıllar boyu ekran hocalarına, “Çiklet çiğnemek orucu bozar mı?” türünden saçma-sapan sorular sorduğumuza bakılırsa, bu dersten iyi not beklememiz için bir sebep yok.
“Ahlâk Bilgisi”ne gelince: Başörtülü kızlarımızın bile ekranlarda oynaya oynaya koca aradığını hatırlarsak, bu konuda geçer not almamızın mümkün olmadığını herhalde anlarız.
Ramazan öncesi “İman ve ibadet” notumuza da bakalım…
Tutuklanmamı çok isteyen çevrelere...
Sizi hayal kırıklığına uğrattığım için üzülmüyorum, aksine seviniyorum: Çünkü siz zaten hayal kırıklıklarına alışkınsınız…
Her seçim öncesinde “Bu kez CHP” diye yırtınır, her seçim sonrasında ise kepenkleri indirip ortadan kaybolursunuz…
Millet size ders üstüne ders verir. Hayal kırıklıklarını üst üste yaşatır…
Her referandum öncesinde CHP-HDP tarafına eğilip o istikamette cesur (cahil cesur olurmuş) tahminler yürüterek milleti etkilemeye çalışmanıza rağmen, oylama sonrasında her zaman elleriniz böğrünüzde kalırsınız…
Tahminlerinizde yanılırsınız. Hayal kırıklığının envaı çeşidini yaşarsınız. Buna rağmen bıkmaz, usanmaz, yeni yanılgılara ve hayal kırıklıklarına doğru istikrarlı bir şekilde yola devam edersiniz.
“Keban’a hayır”la başlar, birinci, ikinci, üçüncü köprülere ısrarla ve inatla karşı çıkar, “Marmaray’a hayır”, “Avrasya Tüneli’ne hayır”, “santrallere hayır”, “Üçüncü Havalimanına hayır” diye diye göbeğinizi çatlatırsınız, ama hiçbirini engelleyemezsiniz: “…. kervan yürür!”
Yeni hayal kırıklıklarıyla baş başa kalırsınız.
Bu kez de ben sizi hayal kırıklığına uğrattım. Bunun için özür dileyecek değilim. Oh olmuş! “Din” haline getirdiğiniz kininizde debelenip durun!
Bizim olaya gelince…
Tv. Net’te Mustafa Armağan’la birlikte yaptığımız “Derin Tarih” isimli programın konuğu Süleyman Yeşilyurt’tu. 2000’lerde çıkan ve pek çok gazete ile televizyonda övgüyle bahsedilen kitabında bahsi geçen bilgileri paylaştı. Buna rağmen 16 Nisan yenilgisinin intikam dürtüsüyle harekete geçen FETÖ’cü ve PKK’lı çevrelerin kopardığı kızılca kıyamet sonucu, programa soruşturma açıldı.
Bu arada bazı dost bildiklerimin bilinçsizce koroya katılması, benim açımdan işin en üzücü yanıydı: “Akılsız dostun olacağına akıllı düşmanın olsun” atasözünü bir kere daha hatırladım.
Neyse, zamanı gelince onlarla konuşacağız.
Herkes tıynetinin gereğini yapar.
Savcılığa “sanık” olarak değil, “tanık” olarak davet edildim. İfademi verdim. Elli yıla yaklaşan yazarlık hayatımda ilk kez “hakaret” konulu bir soruşturmanın parçası yapıldığımı söyledim. Bir üzüntüm de bu yüzdendi. Benim anlayışımda, tarzımda, duruşumda hakaretin yeri yoktur.
Hayret ettiğim şu ki, beni bilen, fırsat buldukça kitaplarımla büyüdüklerini söyleyen, hak etmediğim halde bazı vesilelerle bendenize övgüler düzen kimi bakanlar, milletvekilleri ve belediye başkanları bile veryansın edenler kervanına katıldı…
Hatta Meclis Başkanı ile Başbakan, devam etmekte olan bir soruşturma hakkında çok ağır konuştular. AK Parti çevrelerinden tek “geçmiş olsun”telefonu almadım. Bazı belediyeler önceden kararlaştırılmış konferans programlarımı iptal etmekte âdeta yarıştılar. Umurumda değil. Ama böylesine derin bir ürkeklikle siyaset yapılamaz. Değil şehir, insan kendi kendisini bile yönetemez!
“Peki, sana kimse sahip çıkmadı mı?” diye soracak olursanız, iftiharla söyleyeyim ki, her kesimden gençler sahip çıktılar, halkım sahip çıktı; korkmadan, çekinmeden destek verdiler.
Kulaklarına karsuyu kaçanlar da duysun diye yazayım: Savcılık “takipsizlik” kararı verdi. Şükür ki, Türkiye’de hâlâ delillere göre hareket eden hukukçular var.
Şimdi hak arama sırası bende. Kimler tarafından yönetildiğini çok iyi bildiğimiz sosyal medya saldırganları ile medya ve siyaset şuursuzları adalet önünde hesap vermeye hazır olsunlar.
“Eski dost”larla da elbette Mahkeme-i Kübra’da hesaplaşacağız.
Kendimize sorular
Hadi bakalım, aşağıdaki tüm sorulara “evet” deyin de, ondan sonra oturup “insan olmanın anlamı” üzerine kafa patlatalım:
* Zaferi ve hezimeti, galibiyeti ve mağlubiyeti, başarıyı ve başarısızlığı, kârı ve zararı aynı olgunlukla karşılayabiliyor musunuz?
* Yüreğinizde açan her çiçeği sulayabiliyor, yüreğinize gelen her baharı koklayabiliyor, din, dil, ırk, renk ayırımı yapmadan her bayramı kutlayabiliyor, kendi iç mehtabınızda gölgenizi gezdirebiliyor musunuz?
* Hiç ummadığınız bir zamanda, ummadığınız zorluklarla karşılaşmanız halinde de şükredebiliyor musunuz?
* Rotanızı başkasına sorarak, danışarak değil, kendi iç güneşinizin aydınlığında kendi yürek pusulanıza bakarak bulabiliyor musunuz?
* Zindanda özgürlüğü, esarette hürriyeti yaşayabiliyor musunuz?
* İnanıyor, inandığınızı yaşıyor ve her gerektiğinde imanınızın burcunda dirilebiliyor musunuz?
* Yüreğinizi her daim hayata ve tüm sevgilere açık tutuyor musunuz?
* Vehimlerinizden, endişelerinizden, kuşkularınızdan, korkularınızdan, tereddütlerinizden ve nefretinizden örülmüş utanç duvarlarını bir hamlede yıkıp hayatla buluşabiliyor musunuz?
* Kendiniz için istediğinizi başkaları için de isteyebiliyor musunuz?
* Size vermeyene sizde olandan verebiliyor, hem kendinizi, hem malınızı insanlarla paylaşabiliyor musunuz?
* Size acımayana da acıyabiliyor musunuz?
* Size taş atana ekmek sunabiliyor musunuz?
* Diken olup yüreklere batacağınıza, çiçek olup yüreklerde açabiliyor musunuz?
* Hata ettiğiniz zamanlarda hiç yüksünmeden özür dileyebiliyor musunuz?
* Sizden nefret ettiğini bile bile, size nefret besleyeni sevebiliyor musunuz?
* Yaradılış hikmetine uygun bir hayat yaşayabiliyor musunuz?
* Gerektiğinde dünya malından geçebilecek bir insani boyutta kalabiliyor musunuz?
* Sizin inancınızdan, sizin milletinizden, tarikatınızdan, cemaatinizden, partinizden, takımınızdan, ilinizden, ilçenizden, köyünüzden olmayan birine de “kardeş” gözüyle bakabiliyor, hiç karşılık beklemeden sevebiliyor musunuz?
* Size yanlış yapan birine hakkınızı helal edebiliyor musunuz?
* Tanıyın tanımayın, insanları selamlıyor, selamlarken gülümsüyor, karşılık verenlerin halini-hatırını soruyor musunuz?
* Elinizde, avucunuzda var olandan fakirin hakkını ayırıyor musunuz?
* İşyerinizde çalışan, ya da yönettiğiniz insanların aile durumlarıyla ilgileniyor, haklarını eksiksiz veriyor musunuz?
* Akşam yorgun argın geldiğiniz evinizde, size sevdiğiniz bir şeyler hazırlamak için çırpınan eşinize, “eline sağlık” diyor musunuz?
* Annenizi, babanızı memnun ediyor, en azından bu konuda çaba gösteriyor musunuz?
* Hayatı sorgulamak yerine yaşamayı tercih ediyor musunuz?
* Her gününüzü son gününüz gibi yaşamaya çalışıyor, böyle bir hassasiyet içinde bulunuyor musunuz?
* Hakkı-hukuku, haramı-helâlı gözetiyor, “günah” işlememek, “yanlış” yapmamak için uğraşıyor musunuz?
* Tanıyın tanımayın, zora düşmüş insanların elinden tutmayı, ama asla başlarına kakmamayı biliyor musunuz?
* Daima okuyor, yeni şeyler öğrenme çabası içinde oluyor musunuz?
Ne kadar “evet”, o kadar “insan!”
Böylece “insan olmanın anlamı nedir?” sorusu da bir cevaba kavuşmuş oldu işte.
Sanatçı kaçışı
Meşhur Hollandalı ressam Van Gogh’un neden kulağını kesip doğum günü hediyesi olarak sevgilisine gönderdiğini, azar azar anlamaya başlıyorum galiba.
“Normal” insanlar renklerle, kelimelerle, notalarla oynamaz; bunlar “anormal”insanların harcıdır. Anlayacağınız her “sanatçı” biraz delidir!
Sanatlarında bir türlü istedikleri kıvamı yakalayamadıkları için, sürekli ihtilâçlar içinde kıvranırlar. Akıbet depresyona sürüklenirler.
Çalkalanan ruhlarını, dalgalanan iç âlemlerini, fırtınalar altında sarsılan hayatlarını bastırmaya çalışmaktan yorgun düştüklerinde, kendilerini salarlar.
Bu da onların cinnet halidir: Necip Fazıl, “Cinnet Mustatili”ni boşuna yazmamıştır.
Van Gogh, işte böyle bir cinnet hali içinde kulağını kesmiş, sevgilisine doğum günü hediyesi olarak göndermiştir.
Leonardo da Vinci de, Mona Liza’yı, büyük ihtimalle benzer bir cinnetin perçesinde (La Gioconda veya La Joconde olarak da bilinir) iken resmetmiştir.
Hele de Fransız ressam Kont Henry de Toulouse-Lautrec: Fransa’nın asil ailelerinden birine mensup oluşuna bakmadan, delice bir hayat sürmüş, Moulin Rouge (Kırmızı Değirmen) isimli batakhanede yaşamayı, şatosunda yaşamaya tercih etmiştir.
Sanırım sanatçılar sürekli bir “kaçış” içindedir!
****
Çok tanınmış bir yazar, bir gün bana (gözlerindeki nemi saklamaya çalışarak) şöhretin bedelinden yakınmış, hattâ bazı haklarının gasp edilmesinden söz etmişti...
İçinin acıdığını hissetmiştim. Benim de içim acımıştı. Aynı zamanda da çok şaşırmıştım. Çünkü karşımda neredeyse ağlayıp hayatından yakınan insan oldukça güçlü, bir hayli etkili, çevresi geniş, dostları arkadaşları bol, sevilen, sayılan bir insandı: Adamakıllı da “meşhur”du.
Yani çoğumuzun yerinde olmak isteyeceğimiz bir konumdaydı. Fakat o an çok çaresiz ve mutsuz görünüyordu.
O gün değil, ancak yıllar sonra yazarımızın mutsuzluğunun ve çaresizliğinin sırrını çözdüm. O salt kendisi olduğu için sevilmek istiyor, fakat hayata katkılarından dolayı seviliyordu...
Kendisine değil, hayat görüşüne saygı duyuluyordu. Kişiliğinden ziyade, işlevi benimseniyordu. O ise “kendisi” olmak istiyordu: Sevilecekse öyle sevilmeli, öyle sayılmalı, öyle benimsenmeli, herkes kadar “hata” hakkı olmalıydı.
Hâlbuki insanlıktan çıkarılmış, sevenleri tarafından “insanüstü bir varlık”konumuna yüceltilmişti. Dolayısıyla hiçbir “hata” payı kalmamıştı.
Sürekli “doğru düzgün” olmak zorundaydı...
Doğru düzgün giyinmek (Biraz uçuk bir kıyafet taşımaya hakkı yoktu), doğru düzgün konuşmak (boş söz söyleyemez, gevezelik edemezdi), yemeğini doğru düzgün yerlerde yemek zorundaydı (ayakta yiyemezdi).
Formel bir yaşam sürmeye mecburdu kısacası; azıcık “çocuk” olmak, azıcık “deli” olmak, “çocuk” ve “deli” olup, yerine göre azıcık dağıtmak hakkı yoktu.
Mesela, oturduğu sitede bisikletle tur atmasını yakıştıramazlardı...
Motosiklet kullanmaya kalkışmasını yargılarlardı...
Eşofmanla koşsa, çevre tarafından yargılanırdı....
Oğlu ya da torunuyla çimlerin üstünde güreş tutsa, “çocuklaşmak”la suçlanırdı. Üstelik çocuk olduğunu bağırsa bile inanmazlardı.
Oysa insan ne kadar “çocuk” olursa, o kadar yazar olur! Çünkü çocuk olmak kirlenmemek, temiz kalmak, saf olmaktır!
Güneş, Ay, sanat ve estetik
Sinan’ın aşkı sonsuz olduğu kadar sonuçsuz, imkânsız olduğu kadar ihtiyarsızdır: O kadar ihtiyarsızdır ki, padişah adına olduğu için ister istemez “erkeksi” bir hava verdiği Süleymaniye Camii, içindeki duyguları yansıtmaya yetmemiş, 1548’de Üsküdar’da yaptığı Mihrimah Sultan Camii’ne, mimarlık tarihinde ilk kez “kadınsı” bir hava vermiştir (Camiin siluetini etek giymiş bir kadına benzetirler).
Buna rağmen Sinan’ın hâlâ söyleyecekleri vardır: Son sözünü yine Mihrimah Sultan adına Edirnekapı’da yüksek bir tepenin üstüne diktiği camide söyler…
Cami için seçtiği yer, o zamanın İstanbul’unda son derece ıssız bir tepedir. Sinan, camiin yalnızlığında, yaşlandıkça büyüyen yalnızlığını anlatmak ister gibidir.
Cami kapsama alanı olarak küçüktür (sadece 38 metre). Mihrimah Sultan da öyle değil midir?
Cami küçüktür, ama Sultan’ın sade ve asil güzelliğini yansıtacak kadar da estetiktir. Tek kubbesinin üzerindeki 161 pencere (o tarihe kadar bu açıklıkta ve bu kalınlıkta bir kubbeye 161 pencere koymayı hiçbir mimar başaramamıştır) camii yaptıranın iç dünyasının aynasıdır: Berrak, ferah, temiz ve aydınlık...
Bânisinin adı gibi, “Mihr-ü Mah”…
“Mihr-ü Mah”, Farsça’da “Güneş ve Ay” Farsça’da anlamına geliyor. Sinan tüm ustalığını kullanıp güneşten ve aydan ibaret bu camii yapıyor.
Malum: Cami, Kanuni’nin kızı Mihrimah Sultan adına yapılmıştır. Sinan, güneş ve ay kadar muhteşem, ama yine onlar kadar kendisine uzak muhabbetini zamanın sırrına sarıp bir yandan abideleştirirken, bir yandan da ebedileştirmiştir.
Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii’ne günün her saatinde pencerelerden giren huzmeler camiin ortasında buluşup sarmaş dolaş olurlar. Güneşin durumuna güre yansıyan huzmelerin kıyamdan rükûa, rükûdan secdeye varışları enfes bir görüntü oluşturur. Işık huzmelerinin namazı, aynı zamanda camie “kadınsı” bir eda katar.
Rivayete göre, cami içindeki pandatiflerde ve minare kenarlarındaki uzun işlemelerde de Mihrimah Sultan’ın ayak topuklarına kadar uzanan saçları tasvir edilmiştir.
Yine rivayete göre, saltanat ailesinden gelmesi sebebiyle, Mihrimah Sultan Camii’ni çift minareli yapabilecekken, tek minareli yapması, onyedi yaşında Rüstem Paşa (meşhur Kehle-i İkbal Rüstem Paşa) ile evlendirilen kızın ruh yalnızlığını simgeler: Bu aynı zamanda mimarın da yalnızlığıdır.
Meslek aşkı insana neler de ilham ediyor! Yine de bu camiin en belirgin özelliği bulunduğu yerdir: Yeri itibariyle emsalsizdir. Sinan’ın bu ıssız (Edirnekapı o tarihte yerleşim yeri değildir, ama bir gün kalabalıklaşacağı hesap edilmiş ve orası seçilmiştir) tepeyi büyük bir özenle seçtiği anlaşılmaktadır.
Bilirsiniz, her 21 Mart akşamı hem gece ve gündüz eşitlenir (Padişah kızı ile aralarındaki eşitsizliği protesto olarak da düşünülebilir), hem de güneş batmadan ay doğar.
Şimdi, Sinan’ın yaptığı camiin bânisinin “Mihr-ü mah” olduğunu ve bunun Farsça’da “Güneş ve Ay” anlamına geldiğini unutmadan hayal edin…
Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii’nin tek minaresinin arkasından güneş batarken, Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Camii’nin iki minaresinin arasından ay doğuyor (bazen olurmuş, ben izleyemedim)!..
Şayet bu gerçekse, Allah’ım, bu nasıl bir matematik dehâ, nasıl bir estetik anlayış, sonsuzla nasıl bir buluşmadır?
Bir kez daha anlıyorsunuz ki, ancak hayata sanat katabilen, estetik algısı yüksek milletler orijinali yakalayabilir ve sonsuza ulaşabilirler.
Biz böyle bir milletiz. Sanatımız “sonsuz aşk”ın adıdır!
Sanat ve hayat
Öğrendiğime göre Türkiye’de altı saatte bir cami inşa ediliyormuş…
Bu kadar sık cami inşa eden bir ülkenin, hâlâ da eski anıtsal camileri taklit etmesi, teknolojik ve mesleki bunca gelişmeye ve değişmeye rağmen modern bir cami mimarisi oluşturamaması bana çok acınası geliyor…
Yapılan camilerin neredeyse tümü ya Süleymaniye’nin yahut Sultanahmet Camii’nin minyatür kopyaları… Arkalarında Sinan gibi bir estetik/matematik dehâ bulunmadığı için de uyumsuz ve uygunsuzdurlar…
Baktıkça bakma isteği yerine, insanda kaçma isteği uyandırıyorlar!
Süleymaniye’ye bir de bu gözle bakar mısınız lütfen? Zaten, şairin yüreğine (Yahya Kemal) “Süleymaniye’de Bir Bayram Sabahı” gibi muhteşem bir şiir ilham eden eserin, bizatihi kendisinin “şiir gibi” olması gerekir…
Süleymaniye “şiir gibi” bir camidir: Bu muhteşem şiirin şairi ise Mimar Koca Sinan’dır.
Önce revaklardaki direkler arasında somutlaşan matematiksel hesaplar karşılıyor insanı… Duvarlardaki girinti çıkıntılarda emsalsiz birer tabloya dönüşmüş işlemelerin Batı resmine taş çıkarttığını fark ettiğinizde, anlıyorsunuz ki, duvarları tablolarla süslemek Batı’nın, duvarı tabloya dönüştürmek ise bizim estetik anlayışımızın ürünüdür.
Ecdat duvarları tabloya dönüştürürken, zaman ve mekândan bağımsızlaştırmış, inancının gereği olan “ebediyet sırrı” ile bütünleyip sonsuza armağan etmiştir.
O tabloyu duvardan asla indiremezsiniz. O tablonun yerini asla değiştiremezsiniz. Başka bir yere asla taşıyamazsınız…
Çünkü bulunduğu yer, olması gereken yerdir ve ancak bulunduğu yerde muhteşemdir. Onlardan birini yerinden almak, tüm mâbedi hâk ile yeksan etmek anlamını taşır. Eski camilerimiz böylesine bir bütünsellik içerir: Mermeri sanatla, sanatı hayatla buluştururlar.
Daha avluda şaşırıp büyülenmeye başlarsınız. O şaşkınlık ve hayranlık deminde kapıya ve pencerelere bakın: Pencerelerle duvarların büyüleyici uyumunu, kündekârı kapının kubbelere yükselişini, kudret eliyle serpiştirilmiş hissini veren “çil çil kubbe”lerin yer yer minareleşip gözü hiç rahatsız etmeden sonsuzluğa ulaşımını izlersiniz…
Sonra, Yahya Kemal’in şiirinin içine girer gibi, camiye girer, kürsünün mihrapla, mihrabın minberle, hem birbirinden bu kadar farklı ve bağımsız, hem birbirine bu kadar yakın, böylesine iç içe nasıl olabildiklerini düşünürsünüz…
Kubbelerdeki sadelikle duvarlardaki renk cümbüşünün zıt gibi duran karakterlerinde Sinan’ın ruh halini çözmeye çalışırsınız: İmkânsıza âşık olan dehâ, burada da “imkânsız”ı denemiş ve gerçek hayatta yapamadığını yapıp “zıtların estetik uyumu”nu yakalamıştır!
Süleymaniye’yi seyrederken, insan, hem aşka saygı duyuyor, hem de aşkını mâbede dönüştürüp mübarekleştiren Sinan’a…
Her anıt eserin temelinde bir aşk saklı olsa gerek: Kimbilir belki de artık eski aşklar kalmadığı için, etkileyici “anıt eserler” inşa edilemiyor!
Aslında Sinan’ın aşkı herkesin aşkından farklıdır. Aşkı “farklı” olanın eserleri de “farklı” olur. Nitekim her camide farklı bir üslup denemiş, her denemesiyle “imkânsız”a biraz daha yaklaşmıştır.
“İmkânsız”ın bir adı da “Mihrimah Sultan Camileri” olmuştur.
Yarına kaldı.
Bunları aklınızın bir köşesine yazabilirsiniz
Hazineler derinlerdedir: Derine inmeyi göze alamayan hazineye ulaşamaz...
İlerlemenizin önündeki en büyük engel başkaları değil, bizzat sizsiniz...
Karşınızdaki konuşurken dinler gibi yapıp konuşma sırasının size gelmesini beklerseniz, hayatınızın en önemli eğitimini kaçırabilirsiniz.
Geçmişi evinizmiş gibi görüp ona sığınmayın, kitap gibi düşünüp okuyun…
Kendinize yön arıyorsanız, yolunu kaybetmiş kimselere sormayın…
Siz ancak başkalarını sevdiğinizde, başkaları da sizi sever…
Ana-babanız doğumunuzdan sorumludur, yaşamınızdan siz sorumlusunuz...
Çiçeğin güzeli nadir bitkilerde açar…
Taş yontulur elmas olur, insan yontulur adam olur!..
Çok yaşamak elimizde değil, ama adımızı çok yaşatmak elimizdedir…
Zerginlik değil, ama zengin olma tutkusu insanın ahlâkını bozar…
Biri sizi bir kez aldatırsa suçludur, ikinci kez aldatırsa, bilin ki, siz suçlusunuz!..
Dikkat edin; alışkanlıklarınız anahtarı kaybolmuş bir kelepçeye dönüşebilir…
Kendiniz bir konuyu çok iyi anlamadıkça, başkalarına iyi anlatamazsınız…
Her aptal kendini beğenen başka birkaç aptal bulabilir. Bu onun aptal olmadığını göstermez…
Anneler her zaman haklıdırlar; o kadar çekmişler, üzülmüşler ki, başka türlüsü zaten olamaz…
İnsanları incelemek kitapları incelemekten daha gereklidir…
Anne-babamızı kader seçer, ama arkadaşlarımızı biz seçeriz…
Size ne verdikleri değil, onu nasıl verdikleri önemlidir…
Aşk dünyanın en tatlı mutluluğu ile en derin acısından yaratılmıştır…
En büyük yardımcılarınız azminiz ve sebatinizdir…
Hiç kimse başarı merdivenlerini elleri cebinde tırmanmamıştır…
Başarısızlıklarımız için milyonlarca sebep vardır, ama tek bir mazeret bile yoktur…
Her bildiğini söyleme, ama her söylediğini bilerek söyle…
Ne aradığını bilmeyen, bulduğunu anlayamaz…
Yarıaydınlar bilgisizlerden daha tehlikelidir…
Bilgisizlik korkunun kaynağıdır…
Çocukluk saflığını kaybetmeyen adama “büyük adam” denir…
Cesaret ölmekle değil, yaşayıp mücadele etmekle ölçülür…
Cesareti olmayanın başarısı da olmaz…
Cömert öğüt vermez, yardım eder…
Önemli olan sözler değil, davranışlardır…
Gülün dikenine katlanmak zorunda değilsiniz, ama dikenini dikkate almak zorundasınız…
Özür dilemesini beklediğin insan da senin özür dilemeni bekliyor olabilir…
Hayatın tekrarı yoktur…
Yarıştan bir kez koparsanız, bir daha birinci gelemezsiniz…
Ruhunuza duş aldıramazsınız, bu yüzden kirletmemelisiniz…
Yürek penceresinin camları kirlenmiş olanlar hayatın temiz ve duru yönlerini keşfedemezler. Hayatı temiz ve duru yönleriyle de görmek için, yürek penceremizin camlarını sevgiyle silmemiz gerekir…
Mutlu olmanın yollarından biri isteklerinizi azaltmak, olmazsa imkânlarınızı artırmaktır…
Vazgeçmekten vazgeçmek, başarının yolunu açar.
Milletime arz-ı hâl
Kendimden bahsetmek hiç mi hiç hoşuma gitmiyor. O kadar ki, konferans öncesinde biyografimin okunmasını çoğunlukla engelliyorum. “Yavuz Bahadıroğlu kimdir?” diye başlayan biyografi okumalarını “Hiç kimse” diyerek geçiştirmek bana daha anlamlı geliyor.
Önemli olan yazarın nerede doğduğu, ne zaman evlendiği, neler yaşadığı değil, neler yazdığı, millete neler bıraktığıdır.
Buna rağmen bugünkü yazımda kendimden bahsedeceğim…
Yetmiş yıllık ömrümün tümü okumak, araştırmak, öğrenmek, yazmak ve birikimlerimi tüm toplumla paylaşmakla geçti.
Çeşitli yayınevleri tarafından yayınlanan kitaplarım kendi boyumu aştı. O kitaplarda tarzım, tavrım, duruşum, olaylara bakışım nettir: İman diyorum, ezan diyorum, vatan-bayrak, millet-devlet, hürriyet diyorum, karınca kararınca elimden geleni yapmaya çalışıyorum.
Çeşitli gazetelerde, dergilerde on binlerce köşe yazısı yazdım, televizyon-radyo programları yaptım, röportajlar verdim. Oralardaki tavrım, bakış açım, fikrim de ortadadır…
Buna rağmen, hiçbir şey yazmamış, hiçbir iş yapmamış muamelesi görüyor, meçhul biri gibi algılanıyor, Tvnet’teki Derin Tarih programı bahanesiyle “yargısız infaz”a tabi tutuluyorum. O programdaki sözlerim çarpıtılıp “Atatürk’e hakaret” ettiğim yolunda kanaat oluşturuluyor.
Bir sürü FETÖ artığı, ikbalden düşmüş siyasetçi, koltuğunu kaybetmesine ramak kalmış parti yöneticisi bazı samimi Atatürkçüleri de maniple ederek başıma üşüşmüş durumda. Günlerdir bana, eşime, çocuklarıma, hatta cennetmekân anne ve babama hakaret yağdırılıyor.
Kimisi kendini ispatlamaya, kimisi gündemi değiştirmeye, kimisi de “intikam” almaya çalışıyor.
Güya ben o programda Atatürk’e hakaret etmişim. Etmedim, etmem!
Muharrirlik geçmişime bakanlar göreceklerdir ki, uzun yazı hayatımın hiçbir yerinde kimseye hakaret yoktur. “Hakaret aczin ve bilgisizliğin çocuğudur” diyen bir insanım. “Atatürk’ü Koruma Kanunu” olarak bilinen 5816 sayılı kanunu ihlâlden hiç yargılanmadım. Kanun olmasa dahi hakaret etmezdim.
Çünkü inancım, tarzım ve üslubum buna izin vermez. Ayrıca, kanunu ihlâl etmeden söylenmesi gerekeni söyleyebilecek kadar da deneyimli bir yazarım.
İfade etmeliyim ki, 5816 sayılı kanunu defalarca eleştirdim. Demokratik bir ülkede bunun hiç olmaması gerektiğini düşünenlerden biriyim. Yine böyle bir kızılca kıyamet günlerinde, mezkûr kanunun rahmetli Başbakan Adnan Menderes tarafından istendiğini de biliyorum. Menderes’i takdir etmeme rağmen, bunu yanlış buluyorum.
Öte yandan, tarihi şahsiyetlerin kanunla korunmaya muhtaçmış gibi gösterilmesi, onlara da haksızlıktır. Bu haksızlığın düzeltilmesini ve tarihi şahsiyetlerin “milli vicdana” emanet edilmesini daha doğru buluyorum.
Mezkûr programda sözü edilen konu, yani Afet İnan’ın Atatürk tarafından “manevi evlât” olarak alınması konusu, çeşitli kitaplarda tartışılmış, farklı görüşler dillendirilmiştir. Bu konuda benim kanaatim, Derin Tarih programında ifade ettiğim gibidir: “Atatürk, devrimlerini hayata geçirmek için, Afet İnan’ı kadınlara örnek olarak yetiştirmek üzere ‘manevi evlât’ almış olabilir.”
Kanunlarımızda “manevi evlât” diye bir kavram yoktur. Yani mesele tartışmaya açıktır. Atatürk’ün çocukken “karga kovalaması” önemli bulunup ders kitaplarına geçirildiğine göre, Atatürk araştırmacıları açısından, bu konu da önemli bulunabilir. Tabii “hakaret” içermemesi esastır. Ve benim söylediklerimde hakaret kastı ve hakaret asla yoktur!
Zübeyde Hanım’ın adı ise programda hiç geçmemiştir. Başka birinin başka bir yerde söyledikleriyle harmanlayıp insanları töhmet altında bırakmak ahlâki değildir.
O gece birlikte program yaptığımız arkadaşların yanı sıra, tüm yazan-çizen meslektaşlarımın fikir özgürlüğünü sonuna kadar savunmakla birlikte, ağzımdan çıkmayan hiçbir söz beni bağlamaz.
Milletime saygıyla duyururum.
Beratımız “beraat”ımız olsun
Soru: Öncelikle, “kandil” ne demektir, dilimize nereden girmiştir?
Kandil, Lâtince “candela” kelimesinden Arapçalaşıp oradan Türkçemize geçmiş bir kelimedir: “Mum, lâmba, aydınlatıcı” anlamına gelir...
Günahlardan temizlenmek, bir bakıma “aydınlanmak” sayıldığından, iç dünyamızın günahlardan temizlenmesine vesile olan kutsal gecelere “kandil”denmiştir.
Başka bir rivayet daha var: Buna göre, Sultan İkinci Selim (1566-1574), kutsal gecelerde camilerin ışıl ışıl aydınlatılılıp minarelerde kandiller yakılmasını emretmiş, bu yüzden kutsal gecelere “kandil” adı verilmiştir...
Galiba en doğrusu, “Regaib Gecesi”, “Mirac Gecesi”, “Berat Gecesi” ve “Kadir Gecesi” diye, kendi özel isimleriyle yâdetmektir.
Arapça “gece” anlamına gelen “leyl” kelimesini başa getirerek, kutsal geceleri “Leyle-i Kadr”, “Leyle-i Berat” şeklinde telaffuz edenler de vardır.
Soru: Berat nedir, ne anlama geliyor?
Berat, “beraat” (cezadan kurtulma) anlamında bir kelimedir. İsmini, o gece, günahların affedileceği umudundan alır.
Soru: Berat gecesi nasıl yaşanmalı?
Tabii ki, Peygamber-i Âlişan Efendimiz’in yaşadığı ve öğrettiği gibi...
Buyuruyor ki: “Şaban ayının onbeşinci gecesini ibadetle geçirin, gündüzünde de oruç tutun. Çünkü Yüce Allah, bu gece dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve ‘Tövbe eden yok mu, tövbesini kabul edeyim! Rızık isteyen yok mu, rızık vereyim! Şifa isteyen yok mu, şifa vereyim!.. Başka isteği olan yok mu, ona da istediğini vereyim’ der.” (İbn Mace, İkâmetü’s-Salât, 191)
Peygamber-i Âlişan Efendimiz’in, bu gecede ibadetle meşgul olmayı ve gündüzünde oruç tutmayı teşvik ettiği nakledilir.
Mekke halkı, Berat geceleri Mescid-i Haram’da namaz kılar, Kâbe’yi tavaf eder ve Kur’an okuyarak geceyi değerlendirirdi.
Soru: Tarihte bu geceye ait farklı kutlama biçimleri var mıydı?..
Evet, vardı. Meselâ, Onbirinci Yüzyılın ortalarından itibaren, Şam’daki Emeviyye Camii’nde Berat geceleri kandiller yakılırdı. Bunu “bid’at” sayan âlimlere rağmen, uygulama bir süre devam etti.
Selçuklularda Berat geceleri halka tatlı dağıtma geleneği vardı. İbn Kesir (ö. 310/923), bu geleneği Selçuklu Vezir Fahrülmülk’ün başlattığını kaydeder. Bu geleneğin dinle alakası yoktur. Hayır yapma anlayışının bir ürünüdür.
Osmanlılar, diğer kandil geceleri gibi, Berat kandilini de büyük bir coşkuyla kutlarlardı. Camiler renkli fenerlerle donatılır, mahyalarla, “Berat kandiliniz mübarek olsun” anlamında kutlama mesajları yazılırdı.
Soru: Bazıları, başta Mevlid Gecesi olmak üzere, Kadir Gecesi hariç, diğer tüm mübarek geceleri “bid’at” sayıyorlar. Siz buna ne diyorsunuz?
Malum, din bilgini değilim. Fakat imparatorluk kültürüyle bütünlenerek şenliğe dönüşen mübarek gecelerdeki toplu ibadetleri,İslâmın “toplumsal” anlayışına, “hayırda yarış”ma yaklaşımına ve mü’minleri “cemaatleşip bütünleşme”teşvikine uygun buluyorum. İbadetin bayram havasında yapılması ise ayrı bir güzelliktir.
Kaldı ki, daha önce dine bigâne kalan pek çok Müslüman, bu gecelerin duygusal atmosferinden etkilenerek kendi gerçeğine yöneliyorlar...
Herhangi bir vesile ile ibadet etmenin, hayır yapmanın ne mahzuru olabilir ki?..
Müfessir sahabilerden İkrime el-Berberi, Duhan Suresi’nde (44/3) sözü edilen “mübarek gece”nin Berat olduğunu söyler...
Mübarek aylar (Recep, Şaban, Ramazan), mübarek günler (Cuma, bayram arifesi ve bayram) ve mübarek geceler, (Mevlid, Regaib, Mi’rac, Berat ve Kadir geceleri) Allah’ın, bizi bağışlamak için yarattığı vesilelerdir...
“De ki: ‘Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (Zümer Sûresi, 39/53)
Beratımız beraatımız, beraatımız mübarek olsun!
Gençlere rehber lâzım
Eskiden kızlar-kadınlar Hz. Havva’ya, Hz. Meryem’e, Hz. Asiye’ye, Hz. Hacer’e, Hz. Hatice’ye, Hz. Ayşe’ye ve bu kalite/kapasitedeki iman âbidelerine benzemeye çalışırdı...
Moda deyişle, bunlar, o zamanın kadınlarıyla kızlarının “rol-model”leriydi (role models): Yani rehber şahsiyetlerdi...
Erkeklerin rol-modelleri ise malum: Başta Efendimiz olmak üzere, tüm peygamberler ve ashabın önderleri...
Ailede her akşam peygamberlerin hayatından birkaç kıssa okunur, onu Peygamber Efendimiz’in ve ashabının hayatı takip ederdi...
Okunan parçaların üstüne yorumlar yapılır, çocuklara örnek olarak gösterilir, “kıssadan hisse” almaları sağlanırdı.
Şimdi televizyon şaklabanlarına, internet “fenomen”lerine rağbet var: Giyim kuşamlarından konuşma tarzlarına kadar taklit ediliyorlar.
Akşamlarımız “kitap buluşmaları” ile geçmiyor. Televizyon yahut internet tüm zamanlarımızı kemiriyor!
Tedbir olarak, evlilik programlarını yasaklamanın derde deva olacağını sanmıyorum: Asıl tedbir, o tarz programları seyretmeye vakit ayırmayacak kadar şuurlu insan yetiştirmektir. Alıcısı olmayan malı imal edenler iflâs eder. Bu da bir nevi “arz-talep” kuralına bağlıdır.
Yani sorunun kalıcı çözümü, talebi ortadan kaldırmaktır: Aksi takdirde, bu tür programların başka formatlarda hortlamaları engellenemez.
Kısacası, “rol model”lerimizi yeniden oluşturmamız, kitaptan ekrana dönen dikkatleri tekrar kitaba yönlendirmemiz lâzım.
Zor, çileli ve uzunca bir yoldur bu: Oysa siyaset kolay yolu sever: “Yasakladım!”der ve nesilleri zarardan kurtardığını düşünür.
Oysa bu yol etkili ve kalıcı değildir. Ayrıca da “Türkiye bir yasaklar ülkesidir”hezeyanını yayan şer güçlere malzeme verir.
Konu yine kendiliğinden “insan yetiştirme”ye geldi: Konu buraya geldiğinde, ister istemez “eğitim” ve “kültür” politikalarına da gelir...
Geçenlerde, “Bizi yönetenlere açık mektubumdur” başlığıyla bu köşede yayınladığım yazı, büyük gürültü kopardı. Pek çok yazar hak verdi. Özellikle eğitimcilerden ve kültür insanlarından çok sayıda destek telefonu aldım...
Bu arada “Sen de kim oluyorsun, bizi yönetenler her şeyin en iyisini bilir”türünden “laf u güzaf”lar da edildi. Ne var ki hitap ettiğim hiçbir makamdan herhangi bir tepki alamadım. Bu yüzden yazının amacına ulaşıp ulaşmadığını bilmiyorum.
Benim amacım, bazılarının sandığı gibi, ortalığı karıştırmak, ses getirmek, fark edilmek değildir: Amacım “eğitim” ve “kültür” konularına dikkat çekip uyarmaktan ibarettir. Bilinen, ama çeşitli mülâhazalar sebebiyle dillendirilmeyen arızaları dikkate vermek istedim. Gerisi bizi yönetenlerin bileceği...
Yine de “insan yetiştirme” konusu, her yönüyle ele alınması gereken çok önemli bir konudur. Türkiye’nin geleceğiyle de doğrudan ilgilidir.
Geçtiğimiz Pazartesi günü, KYK’nın Balkan gezisine çıkardığı üniversiteli gençlerle birlikte olmak için Üsküp’e gitmiştim. Ayrıca yurt içinde de, aynı organizasyon çerçevesinde binlerce gençle sohbet-muhabbet imkânı buldum. Bir kere daha fark ettim ki, gençlerimiz gerçek tarihe, gerçek eğitime susamış. Arzu, istek ve heyecanlarını istikametlendirecek rehberlere ihtiyaçları var...
Rehber: Peygamber (s.a.v)... Onu ve onun rehberliği istikametinde oluşan şanlı tarihi gençlerle buluşturup dünün ışığında hem günü, hem de yarını okuyabilecek bir “meziyet” kazandırmamız gerekiyor.
“Televizyon ve internetle başa çıkılamaz” kolaycılığını bir tarafa bırakıp, bir yerden başlamak lâzım. Mesele, tüm gençliği bir çırpıda kurtarma meselesi değil, Nemrut ateşinden kaç İbrahim çıkarılabilirsek, o kadarını kurtarma meselesidir.
Domates, biber, patlıcan!
Sayın Erdoğan ve Putin görüşmesi büyük ölçüde anlaşmayla sonuçlanmış, ama gelgelelim domateste tıkanmış…
Sayın Erdoğan, “Onu da önümüzdeki günlerde ara formüllerle aşarız” dedi, ama Putin hiç oralı olmadı.Zombi benzeri ifadesizliğini koruyup bu konuda ser verdi, sır vermedi.
“Alt tarafı domates canım, olmayıversin” demeyin, bugüne bugün domatesin 10 milyarın üzerinde yıllık getirisi varmış. “Olmayıversin canım” denebilecek bir meblâğ değil yani…
Kıymetli olmasaydı, rahmetli Barış Manço, şarkısını yapar mıydı?
Domates biber patlıcan,
Domates biber patlıcan;
Bir anda bütün dünyam karardı,
Bu sesle sokaklar yankılandı,
Domates biber patlıcan…
Faydaları ise saymakla bitmiyor…
C vitamini deposudur: Bir adet domates tüketerek günlük C vitamini ihtiyacınızın % 40’ını karşılayabilirsiniz. Aynı zamanda bol miktarda A vitamini, demir ve potasyum içerir. Potasyum sinir sistemini, demir ise kan sağlığını korur.
Sivilce, akne ve siyah noktalar: Sivilce, akne ve siyah noktalar için domatesi ortadan kesip yüzünüze sürebileceğiniz gibi rendeleyebilir yahut bir kaşık dolusu domates püresi kullanabilirsiniz. Ardından 10-15 dakika bekleyip yüzünüzü suyla yıkayın.
Ayaklardaki nasırlar: Orhan Veli, “Hiçbir şeyden çekmedi dünyada, nasırdan çektiği kadar” diye yazar, nasırın verdiği acıyı anlatmak için… Bendeniz de gayetle iyi bilirim bunu, zira yıllardır sol ayağımın serçe parmağında bu illeti taşır dururum. Çaresi domatesmiş: Bir domates ortadan kesilir, çekirdekli kısmı nasırın üzerine gelecek şekilde yerleştirilip sarılır ve sabaha kadar bekletilir. Sabah, yumuşamış olan ölü deri, canlı dokuyu zedelemeden dikkatlice alınır. Böylece ayaktaki nasırlı kısım temizlenmiş olur.
Kansere karşı koruma: İçinde bulunan likopen maddesi kansere karşı savaşmada etkilidir. Özellikle prostat kanseri başta olmak üzere yutak, yemek borusu kanseri ve mide kanseri gibi kanser türlerine karşı da koruma sağlar. Aynı zamanda içeriğindeki A vitamini sayesinde sigaranın etkileri ile oluşan akciğer kanserine karşı da koruyucudur.
Genç görünmeyi sağlar: İçinde bulunan karoten maddesi yaşlanmayı geciktirici bir etkiye sahiptir. Bu sebzeyi yiyen kişilerde yaşlanmanın geciktiği görülmüştür. Yaşlandırmayı geciktirmesi de faydaları arasındadır.
İdrar yolu enfeksiyonlarını önler: İçeriğinde yüksek oranda su bulundurması sebebiyle sık sık idrara çıkmayı sağlar. Bu şekilde toksin maddeler ve tuz vücuttan atılır. Mesane kanserine yakalanma riskini de azaltır.
Zararlı güneş ışınlarına karşı korur: Güneşin zararlı ultraviyole ışınlarına karşı koruma sağlar. Yaz aylarında yendiği zaman zararlı ışınlara karşı çok faydalıdır. Güneş ışınlarına alerjisi olan, güneş ışınlarından çabuk etkilenen insanların yaz aylarında tüketmesinde yarar vardır.
Buna karşın, böbrek rahatsızlığı olan kişilerin fazla tüketmesi tavsiye edilmez. Aşırı tüketilmesi böbreklerde rahatsızlığa yol açabilir.
Fazla miktarda domates tüketilirse, baş ağrısı, mide bulantısı gibi yan etkileri görülebilir.
Belli ki Putin bütün bunlardan habersiz yaşıyor, yoksa domatesimizi havada kapardı. Birileri kendisine anlatmalı.
Nezaketten kaba-sabalığa!
Yazmışımdır, ama tekrar yazacağım: Osmanlı asırlarında selâm çok önemli bir iletişim vasıtasıydı. İki insan karşılaşınca, biri selam verir (bunun da bir adabı var), diğeri toparlanarak (meselâ bacak bacak üstüne atmışsa, selâma ve selâmı verene hürmeten bacağını indirerek, uzanmışsa doğrularak), edep ve nezaketle selâm alırdı.
Selâm “Allah’ın selâmı” olarak tanımlanır, vermenin “sünnet”, almanın “farz” olduğuna, verenin ve alanın sevap kazandığına inanılırdı.
Aileler karşılaştığında selâmdan sonra hâl-hatır sorulur (büyükler küçüklere), çocukların başı okşanır, yakınlık derecesine göre “harçlık” verilir, kadınlar asla görmezden gelinmez, “Hanımefendi nasıllar?” şeklinde ifadelerle ciddiye alındıkları hissettirilirdi. Erkeğin yanındaki kadını ve çocukları görmezden gelmek büyük nezaketsizlikti.
Biraz uzaktan bir birlerini gören tanışlar, “temenna” (sağ el, “kalbimdesiniz”anlamında önce kalbe, ardından “başımın üzerindesiniz” anlamında başa konur) ederek bir birlerini selamlarlardı.
Bu hareket, “başüstüne”, “başımla beraber”, “baş tacı” gibi kelimelerle de ifade edilirdi.
İngiliz gezgin Elizabeth Lady Craven, 1789’da yayınladığı “İstanbul’dan Kırım’a”isimli seyahatnamesinde, kadınlara yönelik nezaketimizden övgüyle bahsediyor: “Türklerin kadınlara karşı olan muameleleri bütün milletlere örnek olmalıdır. Meselâ bir erkeğin, hukuken boynu vurulabilir, bütün evrakı tetkik edilebilir, bütün eşyasına ve mal varlığına el konulabilir; fakat karısına gayet iyi muamele edilir, mücevheratı kendisine bırakılır.”
Dünyaca ünlü gezgin ve yazar Edmondo de Amicis de nezaketimize ve kibarlığımıza hayrandır: “Araştırmalarıma ve tesbîtlerime göre, İstanbul’un Türk halkı (Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Abaza, Arnavut, yani o tarihte İstanbul coğrafyasında kim varsa, hepsi bu tabirin kapsama alanındadır), Avrupa’nın en nâzik ve en kibar halkıdır.”
Eskiden evlere misafir geldiğinde, ayakkabısının burnu kapıya dönük şekilde konurdu (şimdi tam tersi yapılır). Bu, “Biz sizin misafirliğinizden hoşnuduz, gitmenizi istemiyoruz” anlamına gelirdi. Bir nezaket kuralıydı.
“Şu kadar kitap okudum” demek kitaba saygısızlık sayılır, “Şu kadar kitabı ziyaret etmek nasip oldu” şeklinde bir ifade kullanılırdı.
Osmanlı insanı o kadar nazikti ve kelimeleri öylesine bir özen ve dikkatle seçerdi ki, “yakma” fiilinin (yürek yangını, ev yangını, orman yangını gibi) kötü çağrışımlarına meydan vermemek için “Ocağı yak”, “Işığı yak” yerine, “Ocağı uyandır”, “Işığı uyandır” demeyi tercih ederdi.
“Ocak sönmesi” olumsuz bulunduğundan, “Ocağı söndür” yerine “Ocağı dinlendir” derlerdi…
Aynı şekilde, “Lambayı söndür” denmez, “Lambayı dinlendir” denirdi.
“Kapıyı kapat” yerine (Allah kimsenin yürek kapılarını kapatmasın) “Kapıyı ört” veya “Kapıyı sırla” ifadeleri kullanılırdı.
Kapıların iç kısmında “kapılar açan, müşküller gideren, kalplere ferahlık veren” anlamına gelen “Ya Fettah”, kapının dışında ise “Allah korusun” anlamında “Ya Hafız” yazardı…
Bu sığınmanın ilginç bir de hikâyesi var. Sultan Abdülâziz’in sadrazamlarından, meşhur Keçecizade Fuat Paşa, İngiliz elçisine İstanbul’u gezdirirken, elçi, hemen hemen her evin kapı başına levha olarak asılmış yahut yazılmış “Ya Hafız”ın ne anlama geldiğini sormuş, Fuat Paşa ise hiç teklemeden şu cevabı vermişti:
“Bunlar Osmanlı sigorta şirketinin ismidir, ekselans!”
Öyle ya: Sel, deprem, yangın gibi felâketlerden, Allah’tan başka kime sığınabilirsiniz? Bu ifade bile, kendisi fazla “dindar” olmasa bile “dini terbiye”den geçmiş olmanın göstergesidir.
Ebedi gerçeği şakayla buluşturup nezaketle ifade edebilmek için, insanda ille Keçecizade Fuat Paşa bilgisi ve birikimi gerektirmez. Biraz terbiye, biraz zekâ, biraz nezaket ve nezafetten nasibini almış olmak da yeter…
Şimdiki şakalarımızın içinde ne “zekâ parıltısı” var, ne “edeb-hayâ” duygusu, ne de “nezaket-nezafet” kaygısı…
Korkunç bir kaba-sabalık arasında hem dilimizi, hem de kendimizi tüketiyoruz.
Son söz niyetine bir atasözü: Her şey incelikten kırılır, sadece “insan” denen varlık kabalıktan kırılır!
Kraldan ziyade kralcılar!
Köşe yazarı veya televizyon yorumcusu değil, sanki “Ali-kıran başkesen”,mübarek!Durmadan sağa-sola saldırıyor!
Fikri yok, kendine ait düşüncesi yok, birikimi yok, bilgisi yok: Bunlar olmadığı için de derin analizi yok, sentezi yok, tahlili yok…
Her yazıda, her ekran başı ettiğinde sadece parmak sallayıp, tehditler savuruyor: “Asmalı-kesmeli, hâk ile yeksan etmeli!”...
Nazarında her şey siyah-beyaz: Kendi görüşü dışında görüş, siyasi anlayışı dışında siyaset tanımıyor…
Basiret, feraset, tefekkür, hikmet, irfan ve bunların getirisi olan “nezaket”, nezafet”, “nesahet”, “edeb”, “âdab”, gibi kavramların semtinden geçmemiş: Muhtemelen tek kitap bile bitirmemiş…
Zaten kitap okuyacak kadar sabrı da yok…
Her şeyi acele: Yazılarını çalakalem yazdığı çok belli. O kadar özensiz ki, basmakalıp ifadeleri sık sık tekrarlıyor. Bu arada kelime haznesi de çok dar: Sürekli aynı kelimeleri kullanıyor.
Kendisi kadar sert yazmayan, kendisi gibi “sıkı taraf” olmayan yazarlar bile düşmanı: Onlara da tehdit savuruyor!
“Haddini bil” diyor…
“Seni ezik” diyor…
“Sen kimsin?” diyor. Arkasından bir dizi ağıza alınmayacak kadar galiz ifadeleri arka arkaya sıralıyor.
Söyler misiniz, bunların hangisi fikir, hangisi tefekkür ürünü?
Oysa saldırdığı insan hem bir fikir devi, hem de din ve kültür açısından bir hayli birikimli. Yüz yüze tartışmaya kalksa (kendi tabirini kullanalım), ezer geçer! Fakat eminim böyle bir durumda edebinden susmayı tercih edecektir: Zira. “Susmak, cahile verilebilecek en güzel cevaptır!”
Âlim ilminin izzetinden dolayı susar, cahil cehaletinin lezzetinden dolayı saldırır! “Ey Gönül! Susmak mânâ eksikliğinden değil, belki mânâ derinliğindendir” demiş Hz. Pîr…
Bunları hiç umursamıyor. Her yazısında en asgârî nezaket kurallarını bile çiğniyor. O kadar “terbiye” yoksunu ki, “siz” demeyi züppelik sayıyor.
Kaba-saba kelimeleri alt alta sıraladıkça ve sağa-sola sataştıkça, eminim mutlu oluyor: “Oooh! Pesperişan ettim!”.
Sırtını iktidara dayadığı izlenimi verecek kelimeleri özenle yazısına yerleştiriyor, konuşmalarına katıyor. “Büyük dava adamı” görüntüsü vermek için çırpındıkça saçmalıyor, saçmaladıkça batıyor.
Tarafını çok iyi savunduğunu düşünüyor, ama aslında kimse ciddiye almıyor. O kadar ki, isim vererek saldırdığı muharrirler bile cevap vermeye tenezzül etmiyor. Kendi kendine gelin-güvey olup duruyor.
Aynı camianın aklı başında yazar-çizerlerini dışlayıp “öteki”leştiriyor. Bu alanda “tek” kalmak istiyor. İktidarı herhangi bir konuda adabıyla ve üslubuyla eleştiren “hakperest” yazarlara dayanamıyor.
Yumuyor gözünü, açıyor ağzını: Ağzından çıkanı kulağı duymuyor. Kendisi gibi sadece övsünler istiyor. Öve öve göklere çıkarsınlar!
Böyleleri hem iktidar tarafında var, hem muhalefet tarafında…
“Akılsız dostun olacağına, akıllı düşmanın olsun” dedirtiyorlar. Tuttukları tarafa da büyük zarar veriyorlar.
Yazarın/yorumcunun görevi, siyasetçileri övmek değil, uyarmaktır. Bu da hatalara işaret etmekle olur. Bunda kızacak, köpürecek bir durum yok. Nitekim eleştirinin muhatapları kızmıyor, aksine, yapıcı tenkitlerden faydalanıyorlar.
Peki, bu “kraldan ziyade kralcı”lara ne oluyor?
Varlık mücadelemiz
Biz devlet ve millet olarak varlık mücadelemize yeni başlamadık: 1800’lerin başından beri (yaklaşık 250 yıl) “varlık mücadelesi” veriyoruz.
1800’lerin ortalarında, İngiltere öncülüğünde yapılan “paylaşım projesi”nin gereği olarak, Osmanlı Devleti, yoğun bir savaş baskısı altına girdi...
Baskının kaynaklarından biri Avrupa, diğeri Rusya idi...
Avrupa içimizdeki azınlıkları kışkırtıp silâhlandırarak isyana ve teröre yönlendirirken, Rusya, Sırpları kışkırtıyor, bunun sonucu olarak Bosna-Hersek ve Karadağ’da başlayan isyanlar, Avrupa’nın yarısını ve Osmanlı Devleti’ni derinden etkileyip sarsacak kadar büyük savaşlar doğuruyordu.
Rumî Takvim’e göre “93 Harbi” dediğimiz 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı, Osmanlı Devleti’ne yeni başlangıçlar yaptıracak kadar önemli sonuçlar verdi.
Osmanlı Devleti, Meşrutiyetilan ederek siyasi, sosyal ve ekonomik alanlarda büyük değişikliklere yol açacak olan anayasal parlamenter sistemi yürürlüğe koydu.
Nisan 1877’de, Rusya’nın savaş ilanıyla Kafkas ve Balkan cephelerinde başlayan çarpışmalar, Osmanlı kuvvetlerinin sürekli olarak geri çekilmesiyle sonuçlandı. Ruslar, Batıda Plevne’yi düşürdükten sonra, Balkanlar’ı boydan boya istila ederek, Ayastefanos’a (Yeşilköy’ün o zamanki adı)kadar geldiler. Bir de “Zafer Anıtı” diktiler.
Doğuda ise Ardahan, Oltu ve Kars’ı alarak Erzurum’a girdiler.
Bu esnada, Osmanlı Devleti’nde ekonomik kriz had safhada idi. Salgın hastalıkların yayılması parasızlık yüzünden engellenemiyordu. Halk, fakirlikten ve salgın hastalıklardan kırılıyordu.
“Ayastefanos Andlaşması” bu şartlarda imzalandı. Bu andlaşma ile Osmanlı,Balkanlar’da Avrupa’daki topraklarının neredeyse tamamına yakınını kaybetti. Batum, Kars, Ardahan ve Doğubeyazıt Ruslara bırakıldı. Romanya, Sırbistan ve Karadağ bağımsızlığına kavuştu. Bulgaristan Prensliği kuruldu.
Bir taraftan da, Osmanlı Devleti ağır savaş tazminatı ödemeye mahkûm edildi. Bu durum ağır ekonomik şartlarla bütünleşince, korkunç bir çöküntü meydana geldi. Yavuz ve Kanuni dönemlerinde ağzına kadar altın dolu olan Osmanlı Hazinesi, artık namerde muhtaç haldeydi: Devlet azınlıklara mensup Galata Bankerleri’ne boyun eğip borç alıyordu. Kısacası her anlamda karışık, hattâ kaotik bir döneme girilmişti.
Bütün bunlar, dünyaya hükmetmeye alışmış Osmanlı insanının üzerinde derin izler bırakması kaçınılmazdı. İnsanların onuru zedelenmiş, umudu kırılmıştı...
Haliyle aydınlarımız şaşırmış, “Batıcılık”, “Türkçülük”, “İslâmcılık” ve “Osmanlıcılık” arasında paramparça olmuştu.
Aydın takımında şaşkınlık kol geziyor, herkes birbirini suçluyor, tek çözüm önerisi Bediüzzaman’dan geliyordu. Avrupa’nın saldırılarından kurtulmak için Avrupalı olmak gerektiğini telkin eden aydınlara karşı, o Türkiye’nin geleceğine şöyle sesleniyordu:
“Ey bu vatan gençleri! Frenkleri (Batı’yı) taklide çalışmayınız. Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetten sonra, hangi akılla onların sefahet ve bâtıl efkârlarına (fikirlerine) ittibâ edip (tabi olup) emniyet ediyorsunuz (güveniyorsunuz)? Yok, yok! Sefihâne taklit edenler, ittibâ değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz! Âgâh olunuz ki (biliniz ki), siz ahlâksızcasına ittibâ ettikçe (tabi oldukça), hamiyet (gayret) dâvâsında yalancılık ediyorsunuz! Çünkü şu surette ittibâınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır (küçümseme) ve millete bir istihzâdır.” (Lem’alar, On Yedinci lem’a, Beşinci Nota).
Bu öneriler manzumesi, bence günümüzde de gerekli ve geçerlidir.
Batı aynı Batı, ama biz aynı değiliz!
Batılı Aydınlanmacılarınöncülüğünde 18. yüzyılda oluşturulan “tek dünyalı”(ahiretsiz)ve “para eksenli” hayat tarzı, Avrupa’yı “ahlâksız” ve “zalim” yaptı…
Ellerindeki teknik ve askeri gücü kullanarak, kendi doğal zenginlerini işletme, hattâ koruma gücüne sahip bulunmayan milletlerin üstüne çullandılar. Yüzyıllar boyu sömürdüler, çaldılar, çırptılar, ezdiler, öldürdüler, yağmaladılar; insanları yakalayıp gemilerle Avrupa’ya taşıdılar: Köleleştirip köle pazarlarında “beyaz adam”lara sattılar…
Hiçbir hak-hukuk, ahlâk ilkesi tanımadan, ucuz işgücü olarak yüzlerce yıl kullanıldılar. Bu yüzden, Avrupalılara “ahlâksız” demek bile ahlâka hakaret olur: Çünkü zaten ahlâksızlık Avrupa’nın ahlâkıdır!
Aydınlanmacı aydınların öncülüğünde oluşturulan “yeni hayat projesi”ne biraz daha yakından bakalım…
Bu projedeAllah’a yer yoktur. Özet olarak, “Allah her şeyi yaratmış ve gerisini insan zekâsına bırakmıştır” (deizm denebilir). Her şey insan aklı ve zekâsıyla yönetilecektir. Bu çizgide yürüyen Avrupa’ya git gide “Hayat mücadeledir” (gücü olan kazanır) anlayışı ve “Büyük balık küçük balığı yer” yaklaşımı hâkim oldu…
Nihayet “altta kalanın canı çıksın” görüşü Avrupa’yı yönetenlerin temel ilkesi haline geldi. Bu da işgalin, sömürünün, zulmün envaı çeşidine dâvetiye çıkardı.
Zayıfların ve güçsüzlerin üstüne çullandılar. Yutulabilecek kıvamda olmayan hedefler bir şekilde önce zayıflatıldı, bölünüp parçalara ayrıldı (Osmanlı gibi), sonra da paylaşıldı. Hiçbir insanî ve vicdanî ilke tanımadan asırlarca yıktılar, yaktılar, ezdiler, sömürdüler. Aynı milletlerin içine “fitne” sokup milletleri paramparça ettiler, birbirlerine katlettirdiler (Ruanda örneği)…
Bugün Avrupa’nın bakış açısı değişti mi zannediyorsunuz? Hiç değişmedi: Fırsat bulur bulmaz “vahşi” yüzünü göstermekte zerre tereddüt etmez. Nitekim Hollanda’nın, demokratik haklarını kullanan soydaşlarımıza atlarla, itlerle nasıl acımasız ve ilkesiz saldırdığını geçenlerde gördük.
Dünya savaşları, bölgesel savaşlar (İran-Irak savaşı gibi), terör, darbeler (Mısır’daki Sisi darbesi ile bizdeki 15 Temmuz ayaklanması), hattâ ekonomik krizler, bu projenin günümüze yansımalarıdır.
Başka bir nokta daha var: Zengin-fakir arasında gitgide derinleşen uçurum,bazı ailelerin topluma egemen olması ve büyük kitleyi “yem” olarak kullanması, yeni bazı arayışlara kapı açmış, “Komünizm” ve “faşizm” gibi olgular bu insanlık dışı projenin içinden doğmuştur…
Ayrıca insanın “yaradılış hikmeti”ne taban tabana zıt olan bu anlayış, insanı “üretim-tüketim” kıskacına alarak bunaltmış, insanlık âlemini kanserden AIDS’e, depresyondan şizofreniye kadar bir sürü yeni hastalıkla tanıştırmıştır.
Bütün bu değişim ve dönüşümlerin, Osmanlı Devleti’ne ve halkına elbette ki bir takım yansımaları olacaktı. Sadece “küffar” olarak tanımladıkları, tarihi, sosyolojik, psikolojik, siyasî ve dinî değerlerini pek de iyi bilmedikleri Batı dünyasındaki köklü değişimlerle önce zihinler bulandı, ardından şaşkınlığa düşüldü, sonra aşağılık duygusuna girildi, nihayet “onlar gibi” olunması halinde onlardan kurtulunacağı zannedildi ve böylece tepeden inme “yenilikçi”hareketler başladı…
Sarıktan fese, imamdan muhtara, yeniçeriden Avrupai “modern ordu”ya (Sultan II. Mahmud), Meşrutiyetten Cumhuriyete, Hilafetten Diyanete, festen şapkaya, Mecelle’den Batı hukukuna, bin yıllık alfabemizden Lâtin Alfabesi’ne, Hicri Takvim’den Milâdi Takvim’e, Alaturka (Türk usulü) saatten, Alafranga (Frenk usulü) saate geçildi.
Durum ortada: Batı aynı Batı, ama biz “aynı biz” değiliz!
“Hoşgörü”den “horgörü”ye
Okuduğum ortaokulun kapısının üstünde, şöyle bir cümle vardı: “Cumhuriyet, fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister.”
Her okuyuşumda kendimi Muhafız Kıtası Komutanı gibi hisseder, kasılabildiğim kadar kasılır, cumhuriyete ilişkin ne varsa “muhafaza” altına almak için güçlü bir arzu duyardım.
Ayrıca artık sizin de tanıdığınız Başöğretmenim Hikmet Bey, ilkokulun ilk sınıflarından itibaren bize “koruma-kollama aşkı” aşılamıştı. Henüz kavrayamadığımız cumhuriyeti, anlamını dahi bilmediğimiz laikliği ve tüm Atatürk ilkelerini biz koruyacaktık!
Ona göre, “Üç tarafımız denizlerle, dört tarafımız düşmanlarla çevrili”ydi. Cumhuriyete uzanan elleri kıracağımızı, laikliğe uzanan dilleri koparacağımızı söylerken, bacaklarının üstünde yaylanırdı: Saldırdı saldıracak sanırdınız!
Bu öğretiler sonucu “düşmanlıklar” o raddeye geldi ki, siyaset, hatta kıyafet farklılığı yüzünden millet kamplara bölündü: Açıklar-kapalılar, evetçiler, hayırcılar!
Kimse kendi doğrusu dışında “doğru” tanımıyor.
Çoğumuz “tek yol” yolcusuyuz! Kimine göre, “tek yol devrim”, kimine göre “tek yol laiklik”! Tek görüş, tek fikir, tek düşünce, tek siyaset, tek renk: Her yerde sadece “biz” ve “bizimkiler” olmalı!..
Herkes bizim gibi inanmalı, bizim gibi düşünmeli, bizim gibi giyinmeli, bizim gibi yaşamalı; herkes bizim inançtan, bizim mezhepten, bizim tarikattan, bizim cemaatten, bizim aşiretten, bizim siyasetten olmalı! “Dünyamızda başka kimseye yer yok!”
“Biz” iyiyiz, “onlar” kötü; “biz” doğruyuz, “onlar” yanlış; “biz” sevabız, “onlar”günah; “biz” cennetiz, “onlar ” cehennem; “biz” gerçeğiz, “onlar ” sanal; “biz”milletiz, “onlar” illet!
Kısacası, “biz” her şeyiz, “onlar” hiç bir şey!
Böyle algılandıkça, ister istemez, “Onlar bizi yok etmeden, biz onları yok edelim” duygusu insana hâkim olur. Bu duygunun devamı hazımsızlık, çekememezlik ve nihayet şiddettir: En küçük meseleleri abartıp birbirimizin gırtlağına dalarız!
“Eğitimde müfredat değişiyor” dediklerinde, ilk aklıma gelen bu oldu: “Çocuklarımıza nefret yerine sevgiyi, hüküm yerine merakı, ezber yerine bilgiyi, ‘farklı’ düşüneni hor görme yerine farklılıklara tahammülü ve farklılıkları hazmetmeyi (uzlaşma kültürü) öğretmemiz lâzım” diye düşündüm.
Eskiden böyle katı değildik. Dindaşlarımızı “kardeş” olarak görürken, yabancılara “türdeş” olarak saygı gösterirdik. Fethettiğimiz bölgelerde yaşayan halklara müsamaha ile bakar, inançlarına, ibadetlerine, kıyafetlerine karışmazdık.
İşte buyurun: Fatih Sultan Mehmed’in fethettiği Bosna’daki Lâtin papazlarına verdiği 883 (1478) tarihli fermana bakın (bugünkü dille özet):
“…Rahiplere ve kiliselerine hiç kimse tarafından engel olunmayıp rahatsızlık verilmeyecektir. Bunlardan gerek ihtiyatsızca memleketimde duranlara ve gerekse kaçanlara emn ü eman olsun ki, memleketimize gelip korkusuzca sakin olsunlar ve kiliselerinde yerleşsinler; ne ben, ne vezirlerim ne de halkım tarafından hiç kimse bunlara herhangi bir şekilde karışıp incitmeyecektir. Kendilerine, canlarına, mallarına, kiliselerine ve dışardan memleketimize getirecekleri kimselere yeri ve göğü yaratan Allah hakkı için, Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) hakkı için, yedi Mushaf hakkı için, yüz yirmi dört bin peygamber hakkı için ve kuşandığım kılıç için en ağır yemin ile yemin ederim ki… söz konusu rahiplere hiç kimse tarafından gadredilmeyecektir.”
O müsamahadan bu katılığa nasıl geldik dersiniz?..
Hoşgörümüz nasıl “horgörü”ye dönüştü?
Bizi yönetenlere açık mektubumdur
Sayın Cumhurbaşkanım!..
Sayın Meclis Başkanım!..
Sayın Başbakanım!..
Yaklaşık olarak elli seneden beri yazıp çiziyorum: “Vatan” diyorum, “Bayrak”diyorum; “Millet”, “Memleket” ve “Devlet” diyorum…
Bu kavramları özellikle genç nesillere emzirmeye çalışıyorum.
Kendimce çileler çektim (kim çekmedi ki?): Bazen itilip kakıldım, bazen horlandım aşağılandım, bazen savruldum…
Ama asla umudumu yitirmedim, mücadelemden vazgeçmedim, ufkumu karartmadım. Olanı “kader”e bağlayıp, umuda sarıldım. En zor zamanlarımda Allah’a dayanıp “hikmet”e râm olarak “irfan mektebi”ndeki eğitimime devam ettim.
Bunlar bir şekilde geçecek, daha iyi, daha güzel günler gelecekti.
Bekleye bekleye, nihayet ömrümün “âhırzaman”ına geldim. Hayatım boyunca gördüğüm “fecr-i kâzıp”lerden yorgun ve bitap durumdayım! Artık “fecr-i sadık”bekliyorum.
15 yıl boyunca yaptığınız muhteşem yatırımlar için teşekkür ederim. Hayalimi bile zorlayan yollarla, köprülerle, tüp geçitlerle ülkemi donattınız. Uluslararası sömürü çetelerinin sömürge araçlarından (IMF gibi) milleti kurtardınız.
Bu hızla eminim APO’su FETÖ’süyle tüm terör odaklarının da kökünü kazırsınız: Siz bu niyet, dirayet ve kapasitedesiniz.
Fakat bir nokta var ki, bir türlü çözemiyorum: PKK denen güdümlü çete, çıkış noktasında kısmen haklı gibi gözüken tüm gerekçelerini kaybettiği halde, gençlerimizi dağa çıkarıp üç-beş günlük eğitimden sonra dağ şartlarında yaşamaya, hatta bombalı yelekler giyip kendini patlatmaya razı edebilirken…
FETÖ denen maşa, üç-beş yıllık eğitimle gençleri ihanet şebekesinin üyesi yaparken ve bunların bir kısmını uçak kaçırıp kendi parlamento binalarını bombalayacak, kendi vatandaşlarını kurşunlayacak kadar alçaltabilirken…
Milli Eğitim Bakanlığı’mız, 20-25 sene eğittiği çocuklarımızı neden “iman-ahlâkâbidesi”ne dönüştüremiyor? Neden “vatan sevdalısı”, “bayrak âşıkı”, “millet meftunu” haline getiremiyor?
Bu işte kesin bir “ârıza” var…
Kültür Bakanlığı’mız, “iman-irfan” kaynaklarımızın diriltici soluğunu hissettiremiyor, ahlâkî temellerimizi yeterince veremiyor, kültür mayasıyla nesilleri yoğuramıyor, engin ve zengin mirasımızı yeni şartlara göre yeniden inşa edemiyor.
Ülkemde kitap okunmuyor, ilmî araştırma yapılmıyor; doğru düzgün şiir, roman, hikâye bile yazılmıyor: Biz bu çoraklığa müstahak değiliz!
Zaten sayıları az olan yazarlarla yayıncılar üvey evlât gibi. Edebiyata-sanata adanmış ömürler bir bir göçerken, kimsenin kılı kıpırdamıyor, ama yerleri de doldurulamıyor.
Sayın Cumhurbaşkanım!..
Bir konuşmanızda buyurduğunuz gibi, “Eğitim ve kültür” problemleri çözülemedi! Dolayısıyla Türkiye, tarih ve medeniyet üzerinden anlatılamadı. Bir bakıma gençlerimize “şuur” aşılanamadı! Tabiatıyla da “mânevi kalkınma”şeklinde özetlenen “büyük hedef”e ulaşılamadı.
“15 Temmuz” dediğimiz o emsalsiz diriliş nefesi bile bir medeniyet hamlesine dönüştürülemediği, romanı, şiiri, destanı yazılamadığı, felsefi temelleri atılamadığı için, sorumsuzca tüketiliyor.
Oysa o muhteşem direnişin üzerinden, nesillere ne mesajlar verilebilir, ne “âbideinsanlar” yetiştirilebilirdi.
Ne yaparsınız ki, niyeti olanın imkânı, imkânı olanın niye yok. Bu durumda ne yapsanız boşluğa düşüyor, yitip gidiyor.
Bütün samimiyetimle söylüyorum ki, siz bu milletin (hatta ümmetin) ikiyüz yıllık hasretisiniz, Sayın Cumhurbaşkanım! Bendenizin ise yetmiş yıllık: Ne ümmetin ikiyüz yıl daha bekleyecek takati var, ne bendenizin yetmiş yıl daha zamanı.Hasretimin en az bir bölümüne ulaşmadan ölüp gitmekten korktuğum için feryat ediyorum.
Eğitim ve kültür meselelerine de bizzat el atın lütfen. Tarih kitaplarını yalandan, yanlıştan arındırın artık. Savaşlar ve isyanlar yerine “ihya” ve “inşa”nın yanısıra, medeniyete katkılarımızı anlatacak ders kitapları yazdırın. Yazdırın ki, “irfan” ve “hikmet” kapıları yeniden açılsın.
Bugün inşa edilen beton ve demirden mamul eserlerin ömrünün sadece yüz sene olduğunu uzmanlar söylüyor. Oysa yetişmiş insanlar sonsuzluğu yaşar. Türkiye’ye gökdelenler yerine, insandan âbideler dikmenin zamanı çoktan geldi.
Eğitim ve kültür yolunda “ebedî âbide” olacak insanlar yetiştirecek adımları bir an önce atmanız dileğiyle saygılarımı arz ederim, efendim.
Tevekkeltü al’Allah!
Peygamber kıssaları, idrakimize yeni pencereler açan oluşlardır...
Bir bakıma her peygamber, hayata yönlendirilmiş bir ışık huzmesidir...
Her biri yaşamın bir bölgesini aydınlatır...
Ancak tümünü idrak edebilenler, daha ışıl ışıl bir “Cadde-i Kübra”da yürümenin tadına varırlar...
Bunun tadına varanlar, her türlü olumsuz şartın, “Külli İrade”den beslenen “Cüz’i İrade” karşısında teslim olacağını ve engellerin ortadan kalkacağını bilir, yakınmak yerine çalışmayı seçen bir aksiyon içinde tüm olumsuzlukları dize getirmeye çalışırlar.
Allah da yardım eder, şartlar dize gelir...
Şartlar dize geldiğinde, olmazlar oluverir...
Örneğin: Hz. Âdem’le Hz. Havva koskoca dünya yalnızlığında birbirlerine kavuşurlar…
Hz. Nuh, tufanı yener…
Hz. Yunus, selamet sahilini bulur…
Hz. Yusuf, kuyudan çıkar…
Hz. İbrahim, Nemrut ateşine meydan okur…
Hz. Musa, Firavun’u Kızıldeniz’de boğar…
Hz. Âlişan Efendimiz ise Ebucehil’i yerle bir eder.
Ne zaman iç-dış ve özel şartlardan bunalsam bunları düşünürüm.
Hayat bir imtihansa, sağlık, hastalık, varlık ve yokluk da o imtihanın evreleridir. Şartlar ne gösterirse göstersin, güçlükleri, korkuları aşmak için çabalamak da insan olmanın şartıdır.
Vaktiyle bizim şartlar beş kalb damarımın değişmesi gerektiğini söyledi. Üstelik bu tablo, hemen hemen hiçbir belirti yokken karşıma çıkmıştı...
Sözün kısası hazırlıksız yakalanmıştım. Tabii çok şaşırdım. Sonra düşündüm ki, hayat bir sürprizler yumağıdır; her gün her şey olabilir...
Bir gün bir şey oldu. Arkadaşlarıma ait özel bir hastanede ablamı ameliyat ettirirken, oluşan iki saatlik boş zamanda kalbime baktırmak istedim. Bu istek beni anjiyodan açık kalb ameliyatına kadar götürdü. Üstelik bu konuda hiç bir şey bilmiyordum...
Nerede, ne zaman, hangi doktora ameliyat olmam gerektiği konusunda her kafadan bir ses çıkıyordu. Sonuçta “Tevekkeltü Alellah” deyip birinden birini seçtim.
Günü gelince, günahlarım-sevaplarım, yanlışlarım-doğrularım, üzdüklerim-sevindirdiklerim, yazdıklarım konuştuklarım ve yaptıklarım-yapamadıklarımla birlikte tüm hayatımı “hayat-memat” arasındaki ameliyat masasına yatırdım.
Böylece, şartlara teslim olmamak için sebeplere müracaat etmiş oldum.
Gerisi Allah’ın bileceği işti: İsterse yaşatır, dilerse öldürürdü.
Bendenizi yaşattı çok şükür.
***
Yani hiçbir durumda korkacak bir şey yok!
Yakınmayı gerektirecek bir şey de yok!
“Tevekkeltü alellah!” de, yürü…
***
“Mevlâ görelim n’eyler,
Neylerse gazel eyler.”
Hikmet, irfan, şükür, tefekkür ve tevekkül
“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete ram ol,
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol!” (Mehmed Âkif)
Mehmed Âkif, en zor zamanlarımızda bu haykırışıyla ümmete “hikmet”in yolunu gösteriyordu. Zira “farkındalık” bununla kaim: Hikmet olmadan tefekküre, tefekkürsüz tevekküle, tevekkülsüz şükre ulaşılmaz!
Osmanlılar, başlığa çıkardığım kavramları es geçmeyen insanlardı…
Ellerinden geleni yapar, sonrasında “tevekkül” ederlerdi…
O kadar ki, “Tevekkeltü alellah” cümlesini levhalara yazmış, duvarlarına asmışlar, her anlamda Allah’a dayanmışlardı…
Onca başarıya bu tek cümlenin ışığında ulaştılar…
Diri bir duruş kazandılar ve o diri duruş içinde her türlü olumsuz şarta meydan okudular.
***
Osmanlı Devleti ve Osmanlı insanı üzerine tespitleriyle meşhur Fransız yazarlardan Brayer’in bir tespiti müthiş derecede beni düşündürür…
Diyor ki: “Osmanlı insanının yakındığını hiç görmedim. Hangi halde iseler şükrederler. Bu yüzden de istikbal endişesi taşımazlar.”
Osmanlı torunları (bizler) için aynı şeyleri söylemek mümkün değil. Çoktan beridir şükrün yerini şikâyet aldı…
“İstikbal endişesi” ise Allah’ın her güne serpiştirdiği güzellikleri algılamamızı ve yaşamamızı engelliyor. Durmadan şartlardan yakınıyoruz...
Zaaflarımızı, yenilgilerimizi, korkularımızı şartlarla izah etmeye çalışıyoruz...
Bence bu, mağlubiyetimize mazeret arama çabasıdır! Çünkü aynı şartları yaşayıp paylaşan başka insanlar pekalâ şartların esiri olmadan yaşayabilmekte, hedeflerine ulaşıp başarılı olabilmektedirler.
Daha açık ifade etmeye çalışayım...
Eğer Peygamberlerimiz şartlardan yakınıp dursalardı, Hz. Âdem’in ömrü Cennet’ten çıkarıldığı için, Hz. Nuh’un ömrü tufana tutulduğu için, Hz. Yunus’un ömrü denize atıldığı için, Hz. Yusuf’un ömrü kuyuya itildiği için, Hz. İbrahim’in ömrü Nemrut’la, Hz. Musa’nın ömrü (onlara selam olsun) Firavun’la karşı karşıya getirildiği, Hz. Âlişan Efendimiz’in ömrü ise Ebucehil gibi bir düşmanla savaşmak zorunda kaldığı için...
Ve...
Hz. Havva’nın ömrü yasak meyveyi yediği için, Hz. Asiye’nin ömrü Firavun’la evlendiği için, Hz. Hacer’in ömrü çölde aç-susuz bırakıldığı için, Hz. Meryem’in ömrü iftiraya uğradığı için yakınmayla geçerdi...
Hâlbuki içlerinde mevcut imanı ve iman eksenli aksiyonlarını harekete geçirip ortaya atıldılar. “Tevekkeltü Alellah” diyerek olumsuz şartların üzerine yürüdüler...
Unutmayalım...
Hz. İbrahim’i, Nemrud gibi, kendini “tanrı” sanan bir “gurur âbidesi” karşısında galip getiren Kudret, Hz. Musa’yı Firavun’un sarayında büyüten Kudretin tâ kendisidir!
Aynı Kudret, Efendimiz’in üzerine de tecelli edince, Efendimiz, bir süre önce kovulduğu Mekke’ye, muzaffer bir komutan olarak dönmüştür...
Çoğumuz günlük hayatımızda benzer tecelliler yaşarız, ama fark bile etmeyiz.
Çünkü hikmet, irfan, şükür, tefekkür ve tevekkül gibi kavramlardan koptuk.
Baksanıza, baharı ve lâlezara dönen İstanbul’u bile fark etmeden yaşıyoruz!
Fatih ve Yavuz türbelerini ziyaretin anlamı ne?
Cumhurbaşkanımıza suikast öneren Batı’nınçıldırdığını filan söylüyorlar ya, katılmıyorum: Çünkü “suikast”, “cinayet” ve her türlü “katliam”, Batı’nın siyaset aracıdır!
Daha yumuşak ve diplomatik yöntemlerle hedefe ulaşamayacağını gördüğünde, hiç tereddütsüz bunları devreye sokar ve en acımasız, en ilkesiz, en hunhar katliamlara imza atar.
Kızılderilileri, zencileri, hatta Cezayirlileri böyle yok ettiler…
Afrikalıları böyle tükettiler…
İnsanları böyle böyle köleleştirip yüzyıllarca sömürdüler.
II. Dünya Savaşı sonlarında, askerden arındırılmış olduğunu bile bile Dresten’i sürekli bombalayarak yüz bine yakın sivili katletmeleri hâlâ hafızalardadır…
Bu olayın hemen sonrasında Hiroşima ve Nagazaki’ye attıkları atom bombalarıyla sadece insanları değil hayvanları ve bitkileri de nasıl katlettikleri hafızalardadır…
Nihayet Cezayir’de, Ruanda’da, Vietnam’da, Küba’da, Afganistan’da, Filistin’de, Irak’ta, Mısır’da, Libya’da yaptıklarının yanı sıra bugün Suriye’de yaptıkları da ortadadır.
Kısacası, Avrupa ve Amerika tarihi, bir “katliamlar tarihi”dir. Bu yüzden, “Erdoğan’ı öldürerek durdurma” önerisine hiç şaşırmadım, sadece tiksindim.
Türkiye’yi belli bir noktada tutmak için, Birinci Dünya Savaşı öncesinden başlayarak tezgâhladıkları oyunların gitgide etkisizleşmesi karşısında, Batı’nın yapabileceği başka bir şey kalmadı.
Terörden kitlesel göçe, APO’dan FETÖ’ye, Gezi’den darbeye kadar her şeyi denediler, ancak Tayyip Erdoğan’ı durduramadılar, Türkiye’ye pes ettiremediler.
Baktılar ki, bütün çelmelemelere rağmen Türkiye kalkınıyor, gelişiyor, Milli/Manevi gücü de yeniden diriliyor, 15 Temmuz ihanetini plânladılar…
Fakat millet, son 15 yılda kazandığı özgüvenle öyle bir şahlanma şahlandı ki, kumpasları yerle bir ederek vatanını kurtardı. Bu hiç beklenmedik olay karşısında, Avrupa apışıp kaldı…
Darbeye bir türlü “darbe” diyemediler: “Tiyatro”-miyatro diye kekelediler.
Derken, Erdoğan, darbe anayasasında köklü değişiklikler yaptırıp halkoyuna sundu. “Hayır” denmesi için kampanyalar yaptılar. Gazetelerine Türkçe manşetler attılar. İtleriyle, atlarıyla saldırdılar…
Buna rağmen halkoylamasından “Evet” çıktı. Öyle tepetakla oldular ki, maskeleri atıp, diplomatik nezaketi dahi bir yana bırakarak, doğrudan niyetlerini açık ettiler: “Tayyip Erdoğan’ı öldürelim!”
Yani işi, âdice cinayet tasarlamaya kadar vardırdılar…
Fransız Siyaset Bilimci Philippe Moreau Defarges, BMF televizyonunda şöyle diyor: “Bu politik krizden çıkmanın tek bir yolu var, o da Erdoğan’ı öldürmek!”
Bu konuda son derece deneyimli sayılırlar: Zira Sultan Abdülzaziz’i öldürerek, Sultan II. Abdülhamid’i indirerek durdurmuşlardı. Erdoğan’ı indiremediklerine göre, bildikleri tek yol kaldı: Öldürmek!
Pek kimse farkında değil, ama öteki gelişmelerin yanı sıra, Batı’yı bu noktaya getiren son derece önemli bir olay var: Halkoylamasından hemen sonra, Sayın Erdoğan’ın Fatih Sultan Mehmed’le Yavuz Sultan Selim türbelerini ziyaret etmesi…
Kanaatimce Batı’ya itidalini kaybettiren bu simgesel ziyaretlerdir. Çünkü bu türbeler sıradan padişah türbeleri değildir. Fatih, Doğu Roma’yı fethederek Hıristiyanlığın kalbine girmiş, Yavuz ise “Halife” olarak İslâm dünyasını birleştirmiştir: İkisi birden, Doğu ve Batı hâkimiyetini temsil eder.
Kısacası, bu türbe ziyaretiyle birlikte Batı’nın beynine kocaman bir “Acaba”saplanmış bulunuyor: “Acaba Türkler yeniden?..”
Gerisini siz tamamlayın…
Peygamber duruşuna muhtacız
Milâdi takvime göre, bir “Kutlu Doğum Haftası”na daha girdik…
İslâm dünyası hâlâ paramparça: Etkisiz ve maalesef itibarsız…
Dindar Müslümanlar kolaycı, ufuksuz, umutsuz: Çok çalışıp üretmek yerine oturup yakınıyoruz! Çabucak vazgeçiyor, pes ediyor, ilk engele takılıp düşüyoruz!..
İşte bu yüzden Efendimiz’e her zamankinden daha çok muhtacız: Onun imanına, sabrına, dirayetine, anlâkına, kararlılığına, şartlara teslim olmayan dik duruşuna ihtiyacımız var.
Nübüvvet yönüyle onu yaşamak elbette imkânsız: Çünkü Nübüvvet yönü, bir dizi mucizeyi de kapsar ki, biz ümmet olarak bunu yapamayız; ama umudumuzu koruyabilir, her şart altında gülümseyebilir, şartlardan yakınmak yerine şartları değiştirmek hususunda elimizden geleni yapabiliriz…
Efendimiz’in hayata karşı duruşu budur! En zor zamanlarda bile o kadar diri duruşludur ki, müşriklerin kontrol ettiği ticari hayatın Müslümanlar için ambargoya dönüştürülmesi sonucunda aç kalınca, karnına taş bağlamış, müşriklerin karşısına yine dimdik çıkmıştır…
Onun diri duruşunu, çabasını, umudunu örnek almak ve “ümmet” olarak yaşadıklarını yaşamaya çalışmak ihtiyacındayız. Bunu başarabildiğimiz dönemde, dünya örneği bir devletin dünya örneği milletine dönüşmüştük. Onun ruhunu ruhumuza aksettirdiğimiz ölçüde büyümüş, gelişmiş, dünyaya meydan okumuştuk…
Ondan kopunca kendimizden de koptuk: Tökezledik, düştük…
Şimdi düştüğümüz yerde kalkmayı öğrenme vaktidir ki, bunu da pek tabii ondan öğreneceğiz!
Dedik ya; Peygamber-i Âlişan Efendimiz’in, olumsuz şartlar ve baskılar karşısında pes etmeyen bir duruşu var: Bu duruş aynı zamanda, Hazret-i Âdemile Havva’nın, yabancısı oldukları bir dünya karşısındaki duruşlarıdır!..
Hazret-i İbrahim’in Nemrut ateşi karşısındaki duruşudur!..
Hazret-i Hacer’in, çöl yalnızlığındaki imkânsızlıklar karşısında yılmayan duruşudur!..
Hazret-i Musa’nın Firavun karşısında boyun eğmeyen duruşudur!..
Hz. Meryem’in iftiralara karşı duruşudur!..
Hz. Hatice’nin hayat karşısındaki duruşudur!
Bu duruşlarda umutsuzluk, sabırsızlık, yakınma, kahırlanma, yenilme yoktur. Adı geçenler, ellerinden geleni eksiksiz yapmışlar ve Allah’a dayanıp daim ayakta, her şartta sapasağlam kalmışlardır.
Müslümanca duruşun özeti de işte budur: Elden geleni eksiksiz yaptıktan sonra tevekkül etmek; yani Allah’a dayanmak.
“Allah’a dayan, sa’ye (çalışma) sarıl, hikmete râm ol;
“Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.” (M. Âkif)
Hatırlayalım ki, Efendimiz’in Medine’ye göçü sırasında yanında yalnızca tek kişi vardı: Hz. Ebubekir. Kitleler o gün için Ebucehil’in safında yer almışlardı. Ebucehil bunu delil göstererek, “Halk gerçeği gördü” derken ve Ahirzaman Peygamber’inin işini kesin olarak bitirdiğini zannedip sevinirken, mağara yalnızlığında Efendimiz, muhteşem yol arkadaşına şöyle fısıldıyordu:
“Korkma ey Ebubekir, Allah bizimledir!”
***
Beşeri reçetelerde huzur bulamayan tüm dünya, “Şiddet Devri”ni kapatıp “Barış ve Dostluk Devri”ni açacak bir “Yürek İnkilâbı” bekliyor.
Bu inkılâbın doğal olarak İslâm dünyasından başlaması gerekiyor: Özellikle de Türkiye’den…
Her seçim sonucuna itiraz alışkanlığı
“Yenilen pehlivan yenilgiye doymazmış” derler, CHP cephesi de yenilmeye doymuyor…
İlk demokratik seçimin yapıldığı 1950’den beri yeniliyor, milletten şamar üstüne şamar yiyor, akıllanmıyor.
Sandık sonuçlarına bakıp neden sürekli yenildiğini düşüneceğine sonuçlara sürekli itiraz ediyor ve bu alışkanlığı yüzünden her seçim sonucu mahkemeye taşınıyor. Başka bir deyişle, iş “karakolda” bitiyor!
Malum kesim, yine müthiş bir öfkeyle millete saldırıyor: Aşağılayıp hakaretler yağdırıyorlar.
Rivayete göre, İsmet Paşa, 1950 seçim sonuçları ortaya çıkıp koltuğu kaybettiğini öğrendiğinde, yumruklarını sıkıp pencereden boşluğa doğru sallayarak, “Nankör millet!” diye haykırmıştı:
Şimdi benzer hakaretler kâh partisinin mensuplarından geliyor, kâh torunundan: Biri “evet”çileri denize dökmekten söz ederken, diğeri “namussuz” ilân ediyor…
İsmet Paşa’nın torunu Gülsün Bilgehan, attığı bir twitte, “hayır” oyu verenleri “namuslu ve cesur” olarak tanımlayıp “evet” oyu verenleri “namussuz” ilân etmiş.
Eğer bu doğru ise, “evet” oyu kullanmış bir vatandaş olarak, hakaretini aynen iade ediyorum! “Evet” diyen de “hayır” diyen de namusludur!
Seçim kaybetmek, insana kendini kaybettirmemeli…
Netice olarak: CHP hep aynı CHP! Kendinden olmayana tepeden bakar, “Devlet benim” mantığıyla hareket eder,şiddet dili kullanır; bu yüzden de, Türkiye’de gerçekleşen ilk demokratik seçimden (14 Mayıs 1950) bu yana, girdiği tüm seçimleri kaybeder…
Genel başkanını yahut parti yönetimini değiştirmesi, sık sık “olağanüstü kurultay”lar (bu sebepten dolayı CHP’ye “Kurultay Partisi” de denir) toplaması bir işe yaramaz. Çünkü sorun genel başkan ve parti yönetimi sorunu değil, “beslenme sorunu”dur!..
CHP milletten değil, başka güçlerden (darbeler ve darbeciler) beslenmeye alışmış! Zaman içinde, milletle aralarında “kan uyuşmazlığı” oluşmuş!
Milli iradeye sürekli itiraz ediyor…
Milli iradeyi sürekli mahkemelere taşıyor…
Genel Başkan değişiyor, parti yönetimi değişiyor, ama CHP “eski hamam eski tas” görüntüsüne çabucak dönüyor…
Her “Olağanüstü kurultay”dan sonra “değişim” mesajları veriyor, ama hiçbir şey değişmiyor.
Bugüne kadar, “olağan”ı ve “olağanüstü”süyle her kurultaya “değişim”sloganıyla girdiğini, “Ortanın Solu”, “Anadolu Solu” gibi sloganlarda varlık aradığını, nihayet “değişim” uğruna “çarşaf açılımı” bile yaptığını, ama hiçbirinin CHP’nin derdine derman olmadığını, hızla “fabrika ayarlarına” döndüğünü biliyoruz.
“Başarı için her yol mübah” anlayışıyla yola çıksa da CHP’yi hiçbir yolun başarıya taşımadığını gördük, görüyoruz.
Genlerine işlemiş devletçi mantığı, statükocu yaklaşımı, askerci tavrı, dine mesafeli duruşu, dindara “irticacı” deyişi, kaymak tabaka dışında kalan halka tepeden bakışı ve sadece kendine demokrasi isteyen anlayışı yerli yerinde kalıyor.
Bu işe, usta-çırak ilişkisi içinde öteden beri CHP’yi tutan “yoldaş” yazarlar bile şaşırıyor, ama yapacak bir şey yok: “CHP’den ne köy oluyor, ne kasaba!”
Her seçim öncesinde “Bu sefer iş tamam” havası basmaktan, seçim sonrasında ise CHP’ye mazeret üretmekten, onlar da yorgun düştü…
Teknoloji insan yetiştirmez!
Kuşkusuz, AK Parti iktidarı teknolojiyi çok iyi kullanıyor...
Çok da güzel yatırımlar yapıyor, Allah için...
Fakat Sayın Cumhurbaşkanı’nın da dikkat çektiği iki konu var ki, o konularda AK Parti iktidarı bekleneni veremedi.
Üstelik bunlar “tali” değil, “ana” konu: Yani bunlar olmadan varolmak mümkün değil...
Eğitim;
Kültür.
Mesele mühim: Zira teknoloji kullanımında ve yatırımlarda geri kalmak çok çok fakirleşmek demektir, ama eğitim ve kültür konuları milletin geleceğini belirler...
Moda deyişle bunlar, “Varoluşsal” konulardır!
Bu konularda 15 yıldır maalesef hemen hemen hiçbir ciddi hamle yapılamadı, hemen hemen hiçbir kalıcı tedbir alınamadı...
Çocuklarımız hâlâ ideolojik dayatmalara muhatap. “Tek kişi”den ibaret bir “yakın tarih” anlatımına mahkûm.
Üstelik anlatım biçimi ilmî kıstaslara değil, “reklam”, “ideoloji” ve “propaganda”ya dayalı...
Bu durumda “özgür vicdanlı çocuk” yetiştirmek isteyen anne-babanın ve pek tabii öğretmenlerin işi çok zorlaşıyor...
Çocuklara bile bile ya “yalan” söyleyecekler ya da inanmadıkları şeyi telkin edip duracaklar.
¥
Ortaokulda tarih dersine gelen Kenan Bey, bilgili bir öğretmendi. Bandırma Vapuru’nun ne kadar “çürük-çarık” olduğunu, sesini titrete titrete her fırsatta anlatan ilkokul Başöğretmenim Hikmet Bey’den sonra ilâç gibi gelmişti.
“O kadar da uzun boylu değil” demesi bugün gibi hatırımda. Kenan Bey’e göre, Bandırma Vapuru, “sağlam” bir gemi imiş.
İlkokul öğretmeninizin “çürük” dediğine, ortaokul öğretmeniniz “sağlam”deyince, paramparça oluyorsunuz: Hangisinin doğru söylediğini kestiremiyorsunuz.
Bizim nesil “paramparça” bir çocukluk geçirdi!
Yeni nesillerin aynı dramı yaşamamaları ders kitaplarının doğru düzgün yazılmasına bağlı, ne var ki bu konuda ciddi bir çaba yok.
Müfredat değişikliği, daha ziyade “kolaylaştırma” amaçlı bir adım gibi gözüküyor. Elli seneden beri atılan adımlar zaten “kolaylaştırma”ya yöneliktir. Hâlbuki beyin zorlandıkça gelişir. Kolaylaştıra kolaylaştıra beyni devre dışına çıkardık! Tabii liseleri de eski ilkokul seviyesine indirdik: İnsan yetişmiyor!
Oysa eğitimin “insan yetiştirmek” gibi ulvi bir amacı olmalı.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın böyle bir amacı olduğundan eminim: Fakat amaca ulaşmak için gerekli “devrimci” faaliyeti pek göremiyorum.
Evet, devrimci!..
Hem de tepeden tırnağa!..
Altından girip üstünden çıkmaca!..
Yoksa ufak-tefek değişiklikler, yıllar içinde büyüyen eğitim ve kültür problemlerimizi çözmeye yetmez: “Pansuman tedbirler” olarak kalır ve bir süre sonra da tavsar gider.
Sınıflara “akıllı karatahta” koymak, çocuklara “akıllı tablet” dağıtmak iyi fikir, ama “bize uygun müfredat” gelmedikçe, okullarımızın duvarlarını, döşemelerini, tavanlarını, kapılarını, pencerelerini “akıllı” yapsak bile bir işe yaramayacak.
Halkoylamalarında +01 zaferdir!
Kadınların neden “dışarıda” yemek yemeğe bayıldığını ve bu konuda kocalarını bir hayli zorladıklarını, halkoylaması günü anladım…
Diyeceksiniz ki, “Elli küsur senelik evli bir adam olarak, yeni mi keşfediyorsun?” Evet, yeni keşfediyor ve bu konuda Shakespeare’in sözlerini tekrarlamakla yetiniyorum: “Kadınları çözmeye bir ömür yetmez!”
“Bu girişle, yaşadığımız halkoylamasının ne ilgisi var?” diye sorarsanız, şöyle: Biz ailece her seçimi ve referandumu “bayram” olarak görürüz: “Demokrasi Bayramı”! Bu bağlamda dün de bize “bayram”dı. Pürneşe sandığa gidip oylarımızı kullandıktan sonra, yemeğe çıktık. Bayram ya, kesenin ağzını adamakıllı açtık! Karnımızı güzelce doyurduk. Artanını paketletip kedilerimize getirdik, onlar da bir güzel nasiplendi.
Midem bozulana kadar her şey yolunda gitti. Sonrası kâbus: “Yemez olaydım”demekten bihâl oldum.
Bir de baktım, eşim, “yemeklerimin kıymetini anladın mı?” dercesine bakıp kıs kıs gülüyor. O an fark ettim ki, kadınların “dışarıda” yemek için ısrar etmelerinin mantığı buymuş: Kendilerini fark etmemizi, biraz daha kadr ü kıymet bilmemizi anlatmakmış.
“Öğrenmenin yaşı yoktur” derler: Âhır ömrümüzde öğrendik, hamdolsun!
Bu olayı “bir referandum hatırası” (bu kelimeyi sevmem) olarak hafızama kaydettikten sonra, gelelim esasa…
Bu referandum Türkiye için çok önemliydi: Çünkü ilk kez bu kadar köklü bir “değişim” yapılıyordu. Alınan sonuçla bu “değişim” gerçekleşme aşamasına geldi…
Referandum bir seçim olmadığı için, sonuçlarına yüzdelik hesaplarla bakılmaz. Referandumlarda yüzde 01 fazla alan taraf “galip” sayılır ve bunu “zafer” olarak nitelemek hata değildir.
Referandum seçim olmadığından, “hayır” çıkan şehirler, siyaset açısından “kaybedilmiş”, “evet” çıkan şehirler “kazanılmış” olmaz: Şartlar “farklı” olduğu için sonuçlar da farklı olur…
Halkoylamasının mutlak galibi, Sayın Erdoğan’dır. Cumhurbaşkanlığı seçiminde aldığı oyları korumuş, güven tazelemiştir…
Bir “galip” taraf olduğu gibi, elbette bir de “mağlûp” taraf vardır: Terör örgütleriyle Batı’daki yandaşları mağlûptur!
CHP siyasi hayatının en tutarlı kampanyasını yapmış, “Ey Kılıçdaroğlu” diye başlayan nutuklara cevap vermemiş (verebileceği pek bir cevabı da yoktu aslında), değişikliğin “tek adam”lık getireceğini ısrarla vurgulamış, en azından kafaları karıştırmayı başarmıştır. Öte yandan, “evet” cephesi bu istifhamı kökünden kazıyacak argümanları yeteri kadar geliştirememiş, dolayısıyla bazı tereddütler giderilememiştir…
MHP Genel Başkanı Sayın Bahçeli ile Genel Merkez’in çabaları, parti tabanında fazla karşılık bulmamıştır. Önümüzdeki günlerde MHP’ye yönelik olarak bazı tartışmaların çıkacağı açıktır…
“Hayır” cephesinin lideri olarak gözüken Sayın Kılıçdaroğlu şimdilik koltuğunu kurtarmıştır…
Neticeten: Referandum sürecinde kullanamadığımız “hayır”la başlayan ne kadar mübarek kelime varsa, artık rahat rahat kullanabiliriz, efendim:
“Hayır”lı olsun!..
Ve dahi, olanda “hayır” vardır!..
Niyet “hayır”, akıbet “hayır”!
“Cehennem olsa gelen bağrımızda söndürürüz!”
Dile kolay, Türkiye dört cephede birden savaşıyordu…
Siyasi Cephe (Avrupa Birliği ülkeleri, Amerika ve içimizdeki hainler)…
Sosyal Cephe (Sosyal medya soysuzlarının yönettiği algı operasyonları)…
Askeri Cephe (Esed güçleri, PKK/PYD/YPG/DEAŞ ve alfabenin sessiz harfleri adedince terör örgütü)…
Ekonomik Cephe (Dolar spekülâtörleri, küresel sermaye, envai çeşit manüplâsyon, uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları)…
Kısacası, bir yanımız terör, bir yanımız savaş, bir yanımız göç dalgaları, bir yanımız ekonomik enstrümanlar…
Ve kalleşçe, alçakça bombalamalar… Masum ve mazlum insanlarımız, gencecik fidanlarımız toprağa düşüyor.
Fakat pes edecek, mücadeleden vazgeçecek değiliz. Biz ki bidayette “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” diyerek Anadolu topraklarına geldik…
Tarihin her kesitinde bu toprakların bedelini kanımız canımızla ödeye ödeye yaşadığımız coğrafyanın her santimetrekaresini “vatan” yaptık…
Toprağımıza canımızı, bayrağımıza kanımızla imanımızı kattık…
“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır,
“Toprak eğer uğruna ölen varsa vatandır” dedik, ebediyet yürüyüşüne bu kararlılık içinde çıktık.
Sözümüzden dönecek değiliz, “olmuyor işte” diyecek değiliz. APO’su, FETÖ’sü, en kahpesi, en belâsı; kim gelirse gelsin;
“Cehennem olsa gelen bağrımızda söndürürüz,
“Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz yürürüz!”
Bu kavganın en hain, en kalleş aşamalarından biri Gezi Olayı, ondan daha beteri ise 15 Temmuz’du; alnımızın akıyla bunları aştık, sınavı verdik…
Bu tür sinsi oluşumlardan sonuç alamayan dış odaklar, içimizdeki ihanet şebekeleriyle birlikte aleni saldırıya geçtiler.
Geçsinler!.. Gelsinler!.. Çanakkale’ye nasıl geldilerse, öyle gelsinler…
Topuna meydan okuyacak ve püskürtecek gücümüz var, çok şükür.
Geldiklerinden beter gidecekler!
Madem işbu noktaya geldi, vatan için ölmemiz gerektiği kadar öleceğiz!
“Daha kaçımız?” diye sormayacağız…
Tıpkı Çanakkale’de, Galiçya’da, Trablusgarp’ta olduğumuz gibi, kimimiz yine şehit olacağız.
Yeni Âkif’ler yeni şiirlerimizi yazacak yine:
“Ey şehid oğlu şehid isteme benden makber,
“Sana ağuşunu açmış, duruyor Peygamber!”
Kendimizi Peygamber kucağına emanet edeceğiz.
Sevr Mağarası yalnızlığında, etrafı düşmanla kuşatılmış bir halde iken, “Korkma Ebubekir, Allah bizimledir” diyen Peygamber-i Âlişan aşkına, “Korkma!..”diyeceğiz, “sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak!”
Bir süre daha şehit cenazeleri önünde saf tutacağız.
Canımız acıya acıya, ağlaya ağlaya oğullarımızın cenaze namazını kılacağız…
Bayrağa sarılı yüreğini (evlâdını) tabuttan alıp toprağa verdikten sonra, kameralara bakıp, “vatan sağolsun!” diyebilecek kadar vatan sevdalısı Anadolu annelerini ve babalarını hıçkıra hıçkıra izleyeceğiz…
Onlarla birlikte hepimiz, “vatan sağolsun!” diyeceğiz.
Vatanın bölünmez bütünlüğünü sağlamak için evlatlarını kurban eden Osmanlı padişahlarını anlamaya çalışa çalışa, aynı amaç istikametinde evlatlarımızı kurban edeceğiz!
Çok kızdık, çok üzüldük, çok ağladık, ama her türlü ihanet şebekesinin de kökünü kazıma aşamasına geldik!
Beş bin senelik devlet tecrübemizin ve tarihi birikimimizin üzerine geleceği yeniden inşa edip, dirilişimizi gerçekleştireceğiz.
Bizim muhteşem dirilişimiz, aynı zamanda başka mazlum milletlerin de yeniden dirilişi olacaktır…
“Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
“Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!”
“EVET” mantığımı takdimimdir
Bendeniz, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra, darbeci generallerin inisiyatifiyle yapılan ve 1982’de usül dışı, hukuk dışı, demokrasi dışı bir yöntemle halkoyuna sunulan mevcut anayasanın tümüne “hayır” demiş biriyim…
Yani o şartlarda süründürülmeyi göze alıp “hayır” diyebilen yüzde sekizin içindeyim (yüzde 92 “evet” almıştı).
“Hayır” demek güya serbest, aslında ise yasaktı. Envai çeşit söylenti çıkarılmış, “hayır” demeye niyetli insanlara çeşitli kanallardan algı operasyonları uygulanmıştı.
Dümdüz “hayır” propagandası yapamadığımız için, yazılarımızda (o günlerde yazdıklarım Nesil Gazetesi’nin arşivindedir) mavi renge (mavi renk “hayır”, beyaz “evet” anlamındaydı) methiyeler düzüyor, bol bol deniz mavisinden, gök mavisinden bahsediyor, arabalarımızda, İbrahim Tatlıses’in tekrar meşhur ettiği “mavi mavi” türküsünü bangır bangır çalıyorduk (neyse ki onu yasaklamamışlardı).
Anlayacağınız bendeniz bu anayasanın tümüne karşıyım. Tümünün değişmesini isterim. Fakat olmadı. Taksit taksit değişiyor. Önceki değişikliğe “evet”vermiştim. Tabii son değişikliğe de “EVET” vereceğim.
Ama benim “evet”im, “hayır”cıları İzmir’den ya da Karadeniz’in herhangi bir sahilinden denize dökmek için değildir…
Benim hâlâ yaşayan ve yeşeren umutlarım var: Oyumu umutlarım istikametinde kullanacağım…
Darbeci generaller ve yandaşları tarafından yapılan bu anayasanın tümüne “hayır” demiştim. Şimdi bazı maddeleri değişiyor. “Ne kadar delinirse o kadar iyidir” mantığıyla hareket edeceğim…
Anayasa değişikliğinden sonra vesayet odakları ebediyen toprağa gömülecek, ikide bir başımıza vurulmayacak, sinsi sinsi “paralel devlet” yapıları oluşturulamayacaktır…
Koalisyonlar devri kapanacaktır. Koalisyon olmaması demek, tek parti iktidarı demektir. İstikrar demektir. Güçlü Türkiye demektir. Ayrıca, CHP’nin ilelebet iktidar ortağı olamaması demektir ki, bu da İttihad ve Terakki tuzağının sonu anlamına gelir…
Uzun gazetecilik ve köşe yazarlığı hayatımda pek çok koalisyon pazarlığı gördüm. Bazı koalisyon pazarlıkları, milletvekili satın almaya kadar giderek iğrenç boyutlara ulaştı. Ahir ömrümde, ülkemde böyle iğrençliklere bir daha asla şahit olmak istemiyorum…
Cumhurbaşkanı “sorumsuz” durumdan “sorumlu” duruma geçecek, her konuda yargılanabilecek, her konuda millete hesap vermek mecburiyetinde olacaktır…
“Patronluk” mevkiine milletin vekilleri değil, bizzat millet oturacaktır…
Bakanlar dışarıdan atanacağından, siyaset yapmakla uğraşmayacaklar, mevkilerini bir dahaki seçime yatırım yapmak için kullanmayacaklardır. Bu da işlerin daha hızlı ve âdil şekilde yürümesini sağlayacaktır…
Özellikle Milli Eğitim ve Kültür bakanlıklarında “idare-i maslahat” dönemi bitecek, bunların başına insan yetiştirmeyi dert edinmiş gözükara ve devrimci uzmanlar atanacak, dolayısıyla bu çok önemli bakanlıklar, Türkiye’nin geleceğini inşa etme işlevine döndürülecektir…
367 gibi garabetler icad ederek Türkiye’yi kilitleyen hukuk cambazlıklarından ülke kurtulacaktır…
Halkın desteğini kazanmış, hatta iktidar olmuş siyasi partiler, Alicengiz oyunlarıyla kapatılma tehdidinden kurtulacaktır…
Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi diktatörlüğe asla yol açmayacak, aksine diktatör taslaklarının hevesleri “ebeden-daima” kursaklarında kalacaktır…
Kırk yıldır ülkemi kana boğan PKK, PYD, YPG gibi bölücü terör örgütleri ile “hizmet”i yıllarca “şer tasavvurun âleti” olarak kullanarak çocuklarımızı çalan, umutlarımızı kıran, nihayet 15 Temmuz gecesi tepemize bomba yağdıran taşeron FETÖ örgütünün ve Avrupalı-Amerikalı destekçilerinin hüsranı bendenizin bayramı olacaktır…
Bunlar gibi daha pek çok gerekçe ile EVET diyeceğim!
Türkiye’m için en iyisi, en güzeli, en anlamlısı, en doğrusu olur inşallah.
Güzellik yarışmalarından evlilik programlarına: Aile yapımızı nasıl bozdular?(4)
1932’de Cumhuriyet Gazetesi bir “Güzellik ve Zarafet Müsabakası” daha tertiplemiş ve bu kez Keriman Halis Ece isimli genç kız birinci gelmiştir.
Orijinal adı “International Pageant of Pulchritude” olan yeni yarışmanın evrensel finali Belçika’nın Spa kentinde olacak ve “Dünya Güzeli” belirlenecektir.
Yarışmacılar Jüri’nin önünde maharetlerini sergiledikten sonra, bir iddiaya göre, Jüri Başkanı sahneye çıkmış ve şu mealde ibretlik bir konuşma yapmıştır:
“Sayın jüri üyeleri, bugün Avrupa’nın, Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz. 1400 senedir dünya üzerinde hâkimiyetini sürdüren İslamiyet artık bitmiştir. Onu Avrupa bitirmiştir. Bir zamanlar sokağı bile pencere arkasından seyredebilen Müslüman kadınların temsilcisi Türk güzeli Keriman, mayo ile aramızdadır. Bu kızı, zaferimizin tacı kabul edeceğiz, onu kraliçe seçeceğiz.”
Bu iddiayı doğrulayacak kaynaklara ulaşamadım. Ne hikmetse görgü şahitleri bile susmuş, olayın asıl kahramanı Keriman Halis ise hiç konuşmamıştır. Ne var ki dönemin Avrupa medyasında buna benzer ifadeler çokça yer almıştır.
Neyse: Sonuçta “Avupalı Türk kızı Keriman Ece”, “Dünya Güzeli” ilân edildi. İşin içyüzünü bilmeyenler şaşkınlıktan tepetakla olurken, bilenler ayağa fırlayıp, “Avrupalı Türk kızı”nı dakikalarca ayakta alkışladı, Osmanlı aleyhine ve yeni Türkiye Cumhuriyeti lehine tezahüratta bulunuldu.
Siyaset yine yapacağını yapmıştı: “Oy gücü” devre dışı bırakılmıştı. Kim bilir nelerin karşılığında, önceden verilen sözler tutulup, “Türk güzeli”, “Dünya Güzeli” seçilivermişti. Bu olay, Avrupa medyasında günlerce manşetlerde kalacak, “Osmanlı kızının son hali” notu eşliğinde, Avrupa gazeteleri Keriman Halis’in mayolu posterlerini dağıtacak ve “Müslüman bir Türk kızının, kendini Avrupalılara beğendirmek için, Belçika’ya devlet imkânlarıyla gönderilmiş olmasını, Türk modernleşme hareketinin doruk noktası” olarak değerlendiren makaleler yayınlanacaktı. Hattâ bazı iddiaların Japonya’ya bile ulaştığı ve “Keriman Halis Olayı” adı altında, okullarda ders olarak okutulduğu iddiaları dahi mevcuttur.
Ne var ki, Keriman Halis Ece, ağzını açıp iddialar konusunda tek kelime etmeyecek, tüm soruları susarak geçiştirecekti (tuhaf bir tesadüf: Bir şekilde Atatürk’ün hayatına giren kadınlar da hayatları boyunca hep susmuşlar, öldükten sonra ise notlarına el konulmuş çift anahtarlı çelik kasalara kilitlenip saklanmıştır).
Yarışmanın ardından Türkiye’ye dönen Keriman Halis, Sirkeci Garı’nda devletin organize ettiği bir bayram havasında karşılandı. O kadar önemsendi ki, açlık, yokluk, kıtlık ve salgın hastalıklar içinde kıvranan Türkiye’nin tüm büyük sorunları bir çırpıda kenara atıldı. Atatürk bile resmi bir açıklama yaptı:
“Türk ırkının necip güzelliğinin daima mahfuz olduğunu gösteren dünya hakemlerinin bu Türk çocuğu üzerindeki hükümlerinden memnunuz. Fakat Keriman Ece, hepimiz işittiğimiz gibi söylemiştir ki, o, bütün Türk kızlarının en güzeli olduğu iddiasında değildir. Bu güzel Türk kızımız, ırkının kendi mevcudiyetinde tabii olarak tecelli ettirdiği güzelliğini dünyaya, dünya hakemlerinin tasdikiyle tanıttırmış olmakla elbette kendini memnun ve bahtiyar addetmekte haklıdır. Cumhuriyet Gazetesi bu meselede Türk ırkının diğer dünya milletleri içinde mümtaz olan asil güzelliğini göstermek teşebbüsünü takip etmiş ve bunu dünya nazarında muvaffakiyetle intaç eylemiştir. Arzusunu da ilave edeyim ki, Türk ırkının dünyanın en güzel ırkı olduğunu tarihi olarak bildiğim için, Türk kızlarından birinin Dünya Güzeli intihap edilmiş olmasını çok tabii buldum.”
Güzellik yarışmalarının hem ipliği pazara çıktığı, hem de artık kanıksandığı ve ciddiye alınmadığı için, yeni bir şeyler lâzımdı: “BBG Evleri”, “Gardrop Savaşları”, “Moda Yarışları” ve “Evlilik programları” “bozguncu taifesi”nin imdadına yetişti…
Kısa ve özet bir ifade ile ailemiz hâlâ saldırı altında!
Güzellik yarışmalarından evlilik programlarına: Aile yapımızı nasıl bozdular?(3)
Yeni “Güzellik Müsabakası”na ilişkin ilk haber, CHP iktidarının “yarı resmi”organı Cumhuriyet’in 04 Şubat 1929 tarihli nüshasında yayınlandı:
“Bütün dünyada güzel kadınlar seçilir ve memleketlerinin güzellik kraliçesi intihap edilirken, bizim böyle bir kraliçemiz niçin olmasın? Türkiye’nin en güzel kadını acaba kimdir?”
Bu haberin durup dururken neden yapıldığı, aynı gazetenin birinci sayfasında iki gün sonra yayınlanan bir ilânla ortaya çıktı: “Türkiye’nin güzellik kraliçesini bulmaya karar verdik... 16-25 yaş arasındaki hanımlar arasında mühim ve ciddi bir müsabaka yapılacaktır.”
“Mühim” ve “ciddi” kelimeleri elbette boşuna kullanılmamıştı: Akıllarda daha önceki fiyaskonun tortuları vardı. Bunları gidermek gerekiyordu.
Gazetenin işi ne kadar önemsediği ve sıkı tuttuğu, konunun “başyazı”seviyesinde ele alınmasından anlaşılıyordu.
Bir hafta sonra, gazetenin sahibi ve başyazarı Yunus Nadi, güzellik yarışmasını köşesine taşıyarak ballandıra ballandıra işliyor, “milli görev” ve “muasır medeniyet” kavramlarını da kullanarak genç kızları ikna etmeye çalışıyordu. Yunus Nadi’nin aynı zamanda milletvekili olduğunu sanırım zikretmeme gerek yok.
Bu arada müsabıkların (yarışmacılar) mayo ile jüri önüne çıkacaklarını da özenle vurguluyor, bunu “gayri ahlakî” bulanlara ise “gerici” damgasını vurmakta hiç tereddüt göstermiyordu.
Müsabıklara ait ilk fotoğraf 07 Mart tarihli Cumhuriyet’te arz-ı endam etti. Onu diğerleri takip etti. Konu ülke gündemine oturdu. Tartışmalar aldı başını gitti. Övgüler, eleştiriler ayyuka çıktı. Yarışmadan yana olanlar “çağdaş uygarlık”diyor, muhalifler ise “ahlâk” üzerinden vuruyordu.
Yarışmanın arkasında iktidar desteği vardı. O zamanın iktidarının dediği dedik, çaldığı düdüktü! Arkasında durduğu bir olayı eleştirmek her babayiğidin harcı değildi. Gür kaşlar hemen çatılır, parmak sallanırdı. Tabii yergiler de “vardır bir hikmeti” denilerek anında “övgü”ye dönüştürülürdü.
Bu sebeple muhalifler ya sustular ya da şekle ilişkin eleştirilere ağırlık vermek zorunda kaldılar. “Ahlâk” sorgusu ve vurgusu bıçak gibi kesildi.
125 yarışmacının fotoğraflarının yayınlanması 21 Haziran 1929 tarihinde tamamlandı. Sonuçlar ise 1 Ağustos’ta açıklandı: Muallâ Suzan isimli genç kız halkın oylarıyla birinci gelmiş, 48 finalist ise “büyük jüri”nin önüne çıkmaya hak kazanmıştı.
Yarışmacılar 2 Eylül günü jüri önüne çıktılar. Feriha Tevfik isimli kız birinci seçildi. Cumhuriyet, yarışmanın birincisini, “Orta boylu, kıvırcık lepiska saçlı, altın gözlü, beyaz tenli, zarif endamlı” olarak takdim ediyor, öve öve bitiremiyordu. Semine Nihat ikinci, bundan önceki fiyasko yarışmanın birincisi Matmazel Araksi ise üçüncü gelmişti.
Fakat birincilik Feriha Tevfik’e yaramayacak, hayatı altüst olacaktı. Önce filmlerde rol aldı, ardından tiyatroya geçti ama 1939’da bir daha dönmemek üzere, evine kapandı. Hiçbir gerekçe göstermedi, hatta bu konular üzerine hayat boyu hiç konuşmadı. Sadece kırgın olduğunu söyleyip durdu. 22 Nisan 1991’de, Cerrahpaşa Hastanesi’nde beyin kanamasından hayata gözlerini kapatana dek sustu, hep sustu.
Bu yüzden başına nelerin geldiğini bilmiyor, sadece tahmin yürütebiliyoruz.
Ne tesadüf: Ondan bir süre sonra “Dünya Güzeli” seçilen Keriman Halis de macerasını anlatmadan suskun ölecektir.
Yarın: İlk Dünya Güzeli “Türk kızı Keriman Halis Ece”…
Güzellik yarışmalarından evlilik programlarına: Aile yapımızı nasıl bozdular?(2)
Sultan Abdülhamid’e tahttan indirildiğini tebliğ eden heyetin içinde bir Yahudi var: Selânik Milletvekili Emanuel Karasso. Bir de Ermeni vekil: Aram Efendi…
Lozan görüşmeleri sırasında Türk Murahhas Heyeti Başkanı İsmet İnönü ile İngiliz Heyeti Başkanı Gladiston’un arasında “arabuluculuk” yapan bir başka Yahudi var: Hayım Naum…
Türk dili Türkçe’yi perişan edip “uydurukça” bir dil haline gelmesini sağlayanların başında, TRT tarafından ismi “A. Dilaçar” şeklinde sunulup asıl kimliği ustaca saklanan Ermeni dilci Agop Martayan…
“Tekin Alp” imzasıyla yazdığı “Türkçü/Atatürkçü” yazılara ilaveten, “Sâfi”imzasıyla kaleme aldığı, “Türk’ün Yeni Amentüsü” isimli safsata kitapla “İslâm Dini” yerine “Türk Dini” icat etmeye kalkışan bir başka Yahudi daha: Moiz Kohen...
Bozulma sürecinin başında yer alan bu ve bunlara benzer isimlerin yanına bir de “Sabatay”cıları koydunuz mu, tablo tamamlanır: Tabii bunlara içimizdeki“gafiller”le “hainler”i de ekleyeceksiniz…
Kimisi dinimizi, kimisi dilimizi, kimisi ailemizi, kimisi kültürümüzü, kimisi müziğimzi, kimisi mahallemizi, kimisi eğitimizi, kimisi milli dünyamızı, kimisi düşünce sistematiğimizi bozmayı hedef almış ve envai çeşit metodlarla “yıkım”işlemini gerçekleştirmişlerdir.
Öncelikli hedefleri ailedir! Aile bozulmadan hiçbir şeyi yeterince bozmanın mümkün olmadığını bilerek, önce aileye el attılar. Ama bunu baskı ve şiddetle yapamayacaklarının farkındaydılar: Bunun için “moda” kavramını, sinemayı, tiyatroyu, romanı, hikâyeyi en iyi şekilde kullanarak, gençleri Batı’ya özendirdiler.
Ardından sıra “Güzellik Yarışmaları”na geldi: Bu tür yarışmalar,genç kızları avlamanın en kestirme yoluydu. Birkaçı bu tuzağa düşerse, gerisi gelir, “lüks hayat”, “özenti” ve “merak” unsurları da kullanılarak “açık-saçıklık”yaygınlaştırılırdı.
İlk “Güzellik Müsabakası”, İpekçi Ailesi’nin sahip olduğu İpek Film tarafından yapıldı. Bu firma, Endülüs Emevi Devleti, İspanya tarafından yıkılınca (1492), zorla Hıristiyanlaştırılmaktan kaçıp Osmanlı’ya sığınan ve Selânik’e yerleştirilen, eski bir Yahudi ailesi tarafından kurulmuştu (içlerinde tam Müslüman olanlar ve olmayanlar var). Tanınmış gazetecilerden Abdi İpekçi ve TRT eski Genel Müdürü, cumhurbaşkanlığı için birkaç kere adı öne çıkarılan eski gazeteci/politikacı İsmail Cem İpekçi gibi bildik isimler bu aileye mensup…
Büyük tesadüf, ama kaynaklara göre, Türkiye’nin ilk güzellik yarışması, 1925-1926 yılında İpek Film Şirketi tarafından Melek Sineması’nda düzenlendi. Ötesini 1932’de yayınlanan, “Güzellik Kraliçeleri ve Güzellik Müsabakalarının Tarihçesi” isimli broşürden okuyalım:
“Sahneye çıkan kızların bazıları alkışlar, bazıları ıslıklarla karşılanmış, birtakım delikanlı grupları kendi tanıdıkları ve beğendikleri kızlar lehinde gürültülü nümayişler yapmışlar, nihayet birinciliği, aynı sinemada halka yer gösteren Madmazel Araksi Çetinyan isminde bir Ermeni kızı kazanmıştır. Bu müsabakanın mükâfatı, birincinin sinema artisti olarak Amerika’ya gönderilmesi olduğu halde Madmazel Araksi Çetinyan’ın hâlâ İstanbul›da olması maksadın, müsabakayı tertip eden film şirketinin üste para da kazanarak kendisine reklâm yapmak isteyen bir açıkgözlüğünden ibaret olduğunu göstermiştir.”
İlk yarışmanın fiyasko ile sonuçlanması, bu yolla farklı sonuçlara ulaşmayı hedefleyen çevreleri rahatsız etti. Fiyaskoyu unutturmak için üç yıl beklediler.
1929’da Ankara’nın emriyle Cumhuriyet Gazetesi devreye girdi.
Yer bitti, konu bitmedi: Artık yarın devam ederiz…
Nizamülmülk’ün “Siyasetnâme”sinden
Büyük Selçuklu Devleti’nin büyük veziri “Nizamülmülk”, 10 Nisan 1018 yılında İran’ın, Horasan şehrinde doğdu.
Medrese eğitimi aldı. Gençliğinde Gazne Devleti’nin Horasan valisinin yanında çalışarak devlet işlerini öğrendi. Sonrasında Alparslan’ın Belh valisinin yardımcılığına getirildi. Kariyerine orada devam etti. Nihayet 1064 yılında Büyük Selçuklu Devleti’ne vezir olarak atandı.
Türk devlet yapısında ilk istihbarat teşkilatını oluşturup başına Ömer Hayyam’ı getirmek istediyse de, Haşhaşiler’in tepkisi üzerine bunu gerçekleştiremedi.
Nizâmülmülk salt bir siyasetçi değil, aynı zamanda da tam bir ilim adamıydı. Selçuklu Sultanı’nın yanı sıra Abbâsi Halîfesi de kendisine hürmet gösterir, irfan meclislerinde bulunmaktan büyük zevk alırdı...
Âlimlere, şâirlere, sanatkârlara karşı çok cömertti. Ayrıca da bir “vakıf insan”dı: Çok sayıda câmi, mescid ve hayır eserleri yaptırdı.
Nizâmülmülk’ün “Siyâsetnâme” isimli eseri, bugün bile siyâsetle uğraşanların el kitabı olabilecek değerdedir (eserin ilavesiz doğru bir nüshası, İstanbul’da Süleymâniye Kütüphânesi, Molla Çelebi kısmında 114 numarada mevcuttur).
Melikşah’a hitaben yazdığı eserinde, yönetim mahareti açısından önemli ipuçları mevcuttur.
Nizamülmülk diyor ki:
“Ey oğul!.. Hükümdar hiçbir zaman memurlarının durumundan gafil olmamalı, devamlı kontrol etmeli, zulüm ve hıyanet zuhur ederse memuriyetten derhal almalı...
“Hükümdar, büyük bir işe bir memur tayin ettiğinde peşini bırakmamalı, müfettişler gönderip onu kontrol etmeli.
“Hükümdar, inkar ve küfürle ayakta kalabilirse de zulümle ayakta kalamaz, idareci idare ettiklerine asla zulmetmemeli, âdil olmalı...
“Hükümdar, memleketin yıkılmasına çalışan, haram iş işleyen, devlet sırrını açıklayan, diliyle hükümdara dalkavukluk ederken, kalbiyle düşmanlık eden suçluları bağışlamamalı.
“Hükümdar; dini, milleti kuvvetlendirip, kanunları yüceltmeli. Dini, ehlinden öğrenmeye gayret etmeli...
“Hükümdar, dünyanın dört bir köşesine elçiler ve casuslar göndermeli. Ülkenin meşhur yollarının üzerine haber alma merkezleri kurmalı...
“Hükümdar, maaşların ve yollukların vaktinde ödenmesine dikkat etmeli...
“Devlet işlerini ehline danışarak yürütmeli, kendi başına iş görmemeli; herkesin, zıt da olsa fikrini açıkça ortaya koymalarını sağlamalı...
“Terfi ettirilerek üst makamlara getirilenler, buraya gelene kadar çok sıkıntı çekmişlerdir. Onların yaptığı bir hata açıkça cezalandırılırsa itibarları düşer ve onların yetişmesi için verilen onca emek boşa gider. Yetişmiş insanlar kolayca harcanmamalı, ama yapılan hatayı tekrarlamamaları da temin edilmeli...
“Hükümdar zevk u sefadan uzak durmalı, devlet kaynaklarını kılı kullanırken kılı kırk yarmalı...
“Bu dünya, hükümdarların amel defteridir. İyi olurlarsa iyilikle, kötü olurlarsa kötülükle, nefretle anılırlar...
“Haksız yere kan dökülmesine mani olmak hükümdarın üzerine farzdır…
Vergi memurları ve işlerini denetlemek, gelirini giderini bilmek, devlet mallarını korumak, hazine ve ambarın doluluğunu, boşluğunu ölçmek, düşmanın zarar vermesini önlemek de vazifesidir...
“Ey oğul!.. Yapacağın her işte Allah’ın rızasını gözet. O’nun emrine boyun eğerek, dine hizmet et.”
Nizâmülmülk, zorlama yorumlardan çıkarılan oluşumlara karşı, Ehl-i Sünnet inancının sistemli bir şekilde öğretilmesini sağladı.
Bunun için Bağdat, Belh, Nişabur, Herat, İsfehan, Basra ve Musul gibi şehirlerde, adıyla anılan “Nizâmiye Medreseleri”ni kurdu. (Onuncu yüzyılda İslâm dünyâsında ortaya çıkan karışıklıkların giderilmesinde Nizâmiye Medreseleri’nin çok büyük rolü vardır).
Öğrenecek ve yapacak çok şey var.
Nizamülmülk ve eğitim
Selçukluların büyük sultanı Alp Arslan, 1072 yılında, hunharca bir suikast neticesi öldürülünce, on yedi-on sekiz yaşlarında olan oğlu Melikşah, Selçuklu tahtına oturdu.
Babası gibi yürekli, azimli ve kararlıydı. Nizamülmülk gibi iman ve bilgi deryası bir vezirin elinde yetişmişti. Babasının şefkati ile kahramanlığını, hocasıNizamülmülk’ün sevgisi ve sabrıyla bütünlemişti.
Bunlara kendi ideallerini, azmini ekleyince ortaya mükemmel bir idareci çıkmıştı.
Selçuklu Devleti, en güçlü dönemini yaşıyordu. Sınırları Hindistan içlerine kadar genişlemiş, dönemin en büyük, en güçlü, en mamur, en medenî devleti hâline gelmişti.
Melikşah, bütün bunları dosdoğru bir “Hoca” sayesinde başardı.
“Hoca”nın gerçek adı Ebu Ali el-Hasan et-Tusi’dir, Selçuklu’yu derinden inşa eden meşhur “Nizamiye Medreseleri”ni kurduktan sonra (ki, “Hüccetül İslam” olarak anılan Gazali, Bağdat’taki Medresenin başında idi), Abbasi Halifesi Kâim bi Emrillah tarafından, “Memlekete Nizam veren” anlamında “Nizamülmülk”unvanı, verilmiştir.
Sultan Alp Arslan’a vezir olduğu 1064’ten, Hasan Sabbah’ın beyni yıkanmış Haşhaşiler’i tarafından şehit edildiği 14 Ekim 1092 senesine kadar aralıksız 29 sene Büyük Selçuklu Devleti’ne, tam bir dirâyet ve sadakatle hizmet etmiştir. En büyük hizmeti ise, eğitilmiş insan yetiştirmesidir.
Günlerden bir gün, Selçuklu Devleti’nin bütçesi görüşülüyordu. Sultan Melikşah “Her kurum kendi bütçesini yapsın” demişti.
Çalışmalar başladı. Gelirler toplandı, giderler hesaplandı. Nihayet bütçeler Sultan Melikşah’a arz edildi. Melikşah, hepsini tek tek inceledikten sonra:
“Görüyoruz ki bütçemizde yoksullara, muhtaçlara, yetimlere, dervişlere, ilim tahsil edenlere, sanatkârlara pek bir şey ayırmamışsınız. Bu saydıklarımız için bütçeye üç yüz bin altın konsun” dedi, “yetimlere, gariplere, sanatkârlara, âlimlere bakmayan devlet batar!”.
Bu emri duyunca, zamanın Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı), söz aldı:
“Bu miktar ordunun bütçesine eklenirse, Bizans’ın surlarını dahi aşarız!”
Sultan Melikşah gayet sakindi, hattâ gülümsüyordu: “Yanlışın var!” diye cevap verdi, “Biz şimdiye kadar âlimleri, fakirleri, dervişleri, yetimleri, muhtaçları gözetmeseydik, ordumuz değil yeni beldeler fethetmek, payitahtımızı bile korumaktan âciz kalırdı.”
Hepsini tek tek süzdükten sonra, devam etti: “Biz memleketleri, kılıçtan evvel, yoksul takımı ve derviş-molla kısmının dualarıyla fethederiz. ‘Duanız olmasaydı ne ehemmiyetiniz olurdu?’ buyuran Cenab-ı Hakk’a yemin ederim ki, bütçemizde yapılan en hayırlı harcama budur.”
Nizamülmülk’e döndü: “Sen de konuş Vezirim!”
Baba yadigârı şanlı vezir hayran hayran Melikşah’a bakıyordu: “Ey Cihan Sultanı!” dedi, “askerlerinizin okları bir milden öteye geçmezken, benim Nizamiye Medreseleri’nde yetişen mânevi ordunun duaları Arş’a ulaşıyor. Selçuklu Devleti ikisinin sayesinde gelişecek.”
Sözün burasında tarihten günümüze gelip, Sayın Cumhurbaşkanı’mızın sanatçılara ve sporculara verdiği iftarda yaptığı konuşmadan yorumsuz birkaç paragraf aktaralım.
“Teessürle belirtmem gerekir ki, Türkiye’nin gücü ve kapasitesiyle kültür, sanat ve spor alanında bulunduğumuz yer uyumlu değildir…
“İrfandan yoksun bir kültür, sanat ve ahlâktan yoksun bir sporla hiçbir yere varamayız. Bu yaklaşımla bırakınız dünya çapında isimlere ve eserlere sahip olmayı, milletimizin asgari beklentilerini dahi karşılayamayız.”
Bu durumda bendenize söyleyecek iki cümle kalıyor: “Bunları başkalarına bırakmayın Sayın Cumhurbaşkanım, bizzat ilgilenin! Bu ülkenin Nizamülmülk’ü siz olun!”
Lüks ve ihtişam Müslümanları
Önce tarihimizden bir ibret levhası sunmak istiyorum...
Olayın kahramanı, Yavuz Padişah... Üç yıl kadar süren zorlu Mısır Sefer-i Hümayünu’ndan İstanbul’a dönmüş, biraz nefes almak için, Maltepe’de konaklamıştır.
Artık o sadece “Sultan-ı İklim-i Rum” (Anadolu Sultanı) değil, aynı zamanda “Sultan-ı Arap”tır. Daha da önemlisi o “Hâdım-ül Haremeyni’ş-Şerefeyn”dir (Kutsal toprakların hizmetkârı).
Beraberinde mukaddes emanetleri de getiren Yavuz Sultan Selim, İstanbul’da bıraktığı vezirleri tarafından Maltepe’ye kurduğu ordugâhında ziyaret ediliyor. Dersaâdet’in (İstanbul) bir gelin gibi süslendiğini, halkın günlerdir kendisini alkışlamak için beklediğini, şanına layık bir karşılama töreni yapılacağını bildiriyorlar.
Vezirleri dinleyen Yavuz Padişah’ın kaşları çatılıyor. Gazabından ürken vezirler şaşkın şaşkın bakışıp ne kusur ettiklerini düşünüyorlar.
Nihayet vezirlerden biri tüm cesaretini toplayıp soruyor: “Şevketlü Hünkârım, yanlış bir şey mi söyledik?”
Yavuz Padişah acı acı gülüyor: “Hayır” diyor, “siz yanlış bir şey söylemediniz. Ya biz yanlış bir şey mi yaptık ki, halkımız bize ücret vermeye kalkışıyor?”
Hiçbir şey anlayamıyorlar. Yavuz ciddileşiyor: “Bakın a vezirlerim, beylerim; kararında takdir insanı teşvik eder, aşırı takdir ise bitirir. Biz alkışlar eşliğinde bitmekten korkmaktayız. Allah biliyor ki, ahaliden alkış almak için değil, Efendimiz Aleyhisselâtü vesselâmın dâvetiyle bu sefere çıktık.”
Gece kılık değiştiriyor. Sıradan bir sandal kiralanmasını emrediyor. Kendisi gibi kılık değiştirmiş dört muhafızıyla birlikte (on korumayla gezen bizimkilerin kulakları çınlasın) Sarayburnu’na geçiyor. Arka kapıdan sarayına giriyor. (Bu ibret tablosu “Biz Osmanlıyız” (Nesil Yayınları, 0212 551 32 25) isimli son kitabımdan özetlenmiştir)
Ordulardan korkmayan Yavuz Padişah, alkıştan korkmuş, alkıştan kaçmıştır. Çünkü alkış “iğfal” edicidir!
Şunu anlatmaya çalışıyorum ki, sevgili dostlarım, lüks, ihtişam, debdebe, alkış, gösteriş gibi, dünyaya yönelik kavramlar, inancımızın bir parçası olmadığı gibi, kültürümüzün, medeniyetimizin, ya da tarihimizin de bir parçası değildir...
Eskiden böyle yaşamazdık, lüksümüz, tantanamız, gösterişimiz yoktu...
Varlıklı Müslümanlar oturdukları muhitin malî durumuna uygun bir hayat tarzını tercih ederlerdi. Gösterişe kaçmazlardı. Bütün birikimlerini kendilerine ayırmak yerine çevrelerindeki fakirleri doyurur, muhtaçlara yardım eli uzatır, hatta bitki ve hayvanlara yardım amaçlı vakıflar kurarak şefkat köprüsüyle hayata bağlanırlardı.
Her zaman ispat ederek ifade etmeye çalıştığım gibi, Osmanlı toplumu, sözün tam mânâsıyla bir “sevgi, şefkat ve infak (yardım) toplumu”ydu. Çünkü hayatlar inançlara göre yaşanırdı.
Uzun zamandır, hayatımızı inançlarımız yerine “günün modası” şekillendiriyor.
Varlıklı Müslümanların çoğu “modernite” tutkunu: Çoğumuz “İslâmi moda”, “modern tesettür”, “İslâmi beş yıldızlı tatil”, “İslâmi plâj”, hatta “İslâmi mayo”gibi, nevzuhur kavramlar tarafından yönetiliyoruz.
Dindarların da modacıları var, beş yıldızlı otelleri var, butikleri var, güzellik salonları var, “image maker”leri var.
Çünkü “farklı” görünme hastalığı bizim de ruhumuzu avuçladı. Cebimiz para gördükçe, zaruri olmayan ihtiyaçları “zaruri ihtiyaç” saymaya başladık. “İmanda kardeşlik” sırrını unuttuk. Paylaşmaz olduk. Dolayısıyla Müslümanlığımız “farz”olanlarla sınırlı kaldı.
“Yürek Müslümanlığı”nı yüreğimizden çıkardık. İşte bu yüzden “altta kalanın canı çıkıyor!”
Ramazan’da türbeler dolup taşıyor
İstanbul başta olmak üzere, hemen her bölgede türbelerimiz, “yatır”larımız var.
“Ziyaret âdabı” çerçevesinde zaman zaman bu mekânlara gidip “ibret” almak elbette gerekiyor…
Bunlar ölümü hatırlamanın ve “adam gibi” yaşamanın bir vesilesi…
Ben de zaman zaman türbelere, mezarlıklara giderim (zaten Peygamberimizin bu konuda tavsiyeleri var). Tarihin önemli figürlerinin mezar taşından yahut türbeden ibaret kalmış varlığını gözlemleyip dünyanın “fani” (geçici) oluşunu tefekkür eder, geçici lezzetlerde varlık aramanın anlamsızlığını düşünürüm. Bir taraftan da hayatın kıymetini kavramaya çalışırım. Türbe/ kabristan ziyareti bu anlamda faydalıdır…
Ne var ki, öteden beri türbeler ev sahibi, araba sahibi, çocuk sahibi olmak, borçtan kurtulmak gibi dünyevi amaçlara ulaşmak için ziyaret edilir.
Üstelik Şaman döneminden kalma ya da Hıristiyanlıktan gelme şeyler yapılır. Meselâ mum yakılır (mum yakma adeti tamamıyla Hıristiyancadır), pencere parmaklıklarına bez bağlanır (şaman dönemi)… Toprak alınır… Sandukaya yüz sürülür. Mezar taşına su döküp yalanır... Bu şekilde talebin karşılanacağı varsayılır.
Osmanlı asırlarında bu anlayışla çok mücadele edildi.
Meselâ Sultan I. Ahmed’in şeyhülislâmı Abdurrahim Efendi’nin (öl. 1656) bu konuda verdiği çok sert bir fetva var.
“Zeydin (kişinin) bir haceti (ihtiyacı) oldukta ervah-ı meşayihten (ölmüş şeyhlerden, evliyalardan) istimdat edüb (yardım isteyip) celb-i nef’e (iyilik etmeye) ve def-i zarara kadirlerdir (kötülükleri uzaklaştırma güçleri var) ve umur-i ibadda mutasarrıftırlar (dünya işlerini tanzime yetkilidirler) ve gaibe dahi alimlerdir (geleceği bilmektedirler) diye, bu itikad üzere olsa zeyde ne lâzım gelur?” sorusunu şöyle cevaplandırıyor:
“Tecdid-i iman ve nikâh lâzım gelur. (İmanını ve nikâhını yenilemesi gerekir)”[Fetava’yı Abdurrahim, İstanbul, 1243, c.1, s. 96].
Hanefi fıkhına göre verilen bu fetva bugün için de geçerlidir, bağlayıcıdır. Kaldı ki, Diyanet İşleri Başkanlığı her fırsatta, türbelerden, yatırlardan “şefaat”, “şifa”, “kısmet”, “bebek” istenmeyeceği yolunda hutbeler okutuyor, yayınlar yapıyor.
Ancak değişen bir şey yok. Üstelik neredeyse bu konu “sektör”e dönüşmüş durumda. Geçtiğimiz yıllarda bir gazetenin “Hangi türbe hangi hastalığa iyi geliyor” başlıklı bir ek yayınladığını hatırlıyorum.
Galiba bu yaklaşım salt din cahili olmanın ürünü değil, bunun yanı sıra biraz da çaresizliğin ürünü.
Din bilgini değilim, ama türbelerden şefaat dilemenin, ölüden yardım ummanın, bu ve benzeri amaçlar için mum yakmanın, çaput bağlamanın, sandukanın önünde yere kapanmanın, “yatır” mezarından toprak almanın, mezar taşını dişleyip dilek dilemenin, “yatır”ın mezarı başında şeker, sirke, simit vesaire dağıtmanın, kısacası ölülerden medet ummanın İslâm’la ilgisinin olmadığını biliyorum...
Hatta bu yaklaşımlar İslâm’da “günah” sayılıyor (şirk sayan yorumlar bile var)…
Dinimizde şifa makamı türbeler değil, sadece Allah’tır.
Kaderi yazan kalem O’nun kalemi, hüküm O’nun hükmüdür.
Allah’ın Kudret kalemiyle yazdığını hiçbir evliya, hiçbir yatır değiştiremedikten başka, peygamberler dahi değiştiremez.
Bu mümkün olabilseydi Hz. Nuh karısının ve oğlunun isyanını kırar (iman etmediler, Nuh’un gemisine binmediler, müşriklerle birlikte sulara kapılıp helak oldular), Hz. Âlişan Efendimiz çok yardımını gördüğü amcasını ölmeden önce Müslüman yapardı.
Düşünün ki, Allah’ın, peygamberlerine bile vermediği hakkı hangi ölü evliya kullanabilir de, “hidayet”, yahut “şefaat” dağıtabilir?
Müslümanın en güçlü silahı şükür içinde sabır ve duadır.
Müslüman, her türlü musibet karşısında Allah’a sığınıp sabırla dua eder ve sadece Allah’tan ister.
Eskiden “takva” derdik, şimdi “marka” diyoruz!
“Takva Müslümanı” idik, “Marka Müslümanı” olduk!..
Mevki sahibi yahut varlıklı dindarlar, “takva” ile “marka” arasında bocalıyoruz: Marka yiyor, marka içiyor, marka giyiyor, marka yaşıyoruz.
Eskiden Müslüman hayatlar, ebediyete dönüktü. Dünya “ebedi” imiş gibi algılanmaz, “ahretin tarlası” olarak görülüp yaşanırdı. Mü’minler birbirlerini “çıkar” için değil, “Allah için” severlerdi.
Müslümanın içten pazarlıkları yoktu. Müslüman, göründüğü gibiydi: İçi başka, dışı başka dindara nadiren rastlanırdı.
Bir iş yapılmadan önce “günah mı, sevap mı” diye bakılır, ancak “sevap”, ya da en azından “müstehap” olduğu kanaati hâsıl olduktan sonra, o iş yapılırdı…
Müslüman zenginler “ehl-i dünya” denilen “tek dünyalılar”a (ahret inancı olmayanlara) özenmez, ne kıyafette, ne siyasette, ne sosyal ve ticarî hayatta onları taklit etmezdi.
Dünyayı “mezra” (geçici iskân yeri) olarak görür, “mükâfat”ı ebedi hayatta bekler, bu beklenti ile dünyanın “cazibedar fitneleri”ne karşı direnirlerdi.
Ebedi hayata yönelik beklentilerimiz mi kırıldı, yoksa kendimizi dünyanın cazibesine mi fazlaca kaptırdık bilmiyorum, bildiğim şu ki, git gide “tek dünyalılar” gibi yaşamaya başladık.
Hele bir de varlıklıysak, tüm emellerimize fani dünyada ulaşmak mecburiyetinde imiş gibi tüketiyoruz hayatı.
Eskiden böyle yapmaz, salt kendimiz için yaşamazdık. Lüksümüz, tantanamız, “dünyacı” beklentilerimiz fazla yoktu. “İsraf toplumu” değil, “infak (yardım)toplumu”yduk.
Komşumuzun başı ağrısa yüreğimiz ağrır, o aç yatıyorsa tok uyumayı “insanlık dışı” sayardık.
Bir mahallede birinin aç ve açıkta kalması demek, o mahallede yaşayan tüm zengin Müslümanların ayıplanması demekti. Çünkü hayatı inançlar şekillendirmişti.
Hayatımızı inançlarımız şekillendirmiyor artık, ihtiraslarımız şekillendiriyor!.. Siyasal, sosyal, ekonomik, çoğu kâr amaçlı kaygılar biçimlendiriyor.
Hem “komşusu açken tok uyuyan bizden değildir” hadisi dilimizden düşmüyor, hem de en yakın komşumuzun zaruri ihtiyaçlarını görmezden geliyoruz!..
Daha da vahimi var…
Çoğumuz “moda” tutkunu olduk. “Farklı” görünme hastalığı bizim de ruhumuzu avuçladı. Kefende “marka” aranmadığını bile bile elbisede “marka” arıyoruz.
Yakında kefende de marka ararsak hiç şaşırmayacağım!
Bizi vaktiyle “İslâmi moda” ile tanıştıranlar, yakında eminim “kefen modası”yla da tanıştırırlar!
Eski ölçüler çoktan değişti: Artık “takva” değil “marka” yaşıyoruz!
Komşumuz açken uyumuyoruz, çünkü aç kalma ihtimali olan komşuları geride bırakıp kendimiz gibi varlıklı dindarların ikamet buyurduğu etrafı yüksek duvarlarla çevrili sitelere taşındık.
Kapıda bekçiler var. Kapılar da şifreli: İçeri hiçbir fakir, hiçbir eski komşu giremez!
İnançlarımızı yitirmedik henüz, ama çoğunu yüreğimizle yaşamıyoruz…
Hayat tarzımızın inançlarımızla örtüşmediği gerçeği de işin cabası!
Söyler misiniz, ne oluyoruz?
Ah ramazan! Sen bize geldin, ama biz sana gelemiyoruz!
Mimari ve insan ilişkisi
Türkiye bol miktarda showman, bol miktarda medyum, falcı, kavgacı, şarkıcı, soyguncu, vurguncu, yobaz, fetbaz, şaklaban, yağcı, dalkavuk yetiştiriyor, ama hemen hemen hiçbir alanda “cevher insan” yetiştiremiyor…
Tamı tamına bir “kaht-ı rical” (adam kıtlığı) yaşıyoruz.
Cumhuriyet nesli olarak, pek tabii “cumhuriyet insanı”yla eğitimi hâlâ övünebileceğimiz ve çocuklarımıza örnek gösterebileceğimiz özelliklerde insanlar yetiştiremedi.
Hâlbuki tarihimiz, her yılın payına birkaç “cevher insan” düşecek kadar zengindir. Aynı millet olduğumuza göre, acaba dün başarabildiğimizi bugün neden başaramıyoruz?
Geçmişinin uzağına düşen, “zamane”nin tuzağına düşer! Biz “çağdaşlık”zannettiğimiz “zamane”nin tuzağına düştük! Ne kendimizi (tabii geçmişimizle birlikte) keşfedebildik, ne başkalarını (Avrupa filan) kavrayabildik. Ne “biz”kalabildik, ne “Avrupalı” olabildik. Hedefsizliğimiz tereddütlerimizi, tereddütlerimiz kuşkularımızı, kuşkularımız korkularımızı, korkularımız güvensizliğimizi besledi. Bir işe yaramayacağımıza inandık. O gün bugündür bir kısır döngü (eskilerimiz “fasit daire” derlerdi) içinde dönüp duruyoruz.
Kısır döngünün bir yerde kırılmasını ve o yerde “yeniden diriliş”in başlamasını istiyorsak, önce geçmişimizi “övgü” ve “sövgü” dışında, “olgu” olarak ele alıp irdelememiz lâzım.
Eskiden bir “mahallemiz” vardı. Mahalleler “cami, mektep, aile” üçgeninde oluşurdu. Evler bahçe içinde müstakil yapılardı. Çocuklar bahçede özgürce oynarken, hayvanlar ve bitkilerle tanışır, onlarla dostluklar kurar, çevresini paylaşmayı ve çevresiyle barışmayı yaşayarak öğrenirdi. (“Topraktan geldik toprağa döneceğiz” anlayışı, insanı toprağa ve ürettiği her şeye karşı saygılı olmaya çağıran müthiş bir motivasyondu).
Bağımsız evlerin yerini çok katlı “apartman”lar (hatta rezidanslar) aldığından bu yana, aileler bahçesiz küçük mekânlara tıkıştı. “Apartman”ın yüksekliği ölçüsünde insan topraktan ve toprakta üreyen her şeyden koptu. Zaman içinde toprakla aralarındaki sevgi bağı da yok oldu. Sonuçta insan çevreye “düşman”olup yeşile savaş açtı: Villa yapmak için orman söküyoruz!
Eski evler birbirlerinden bağımsız olduğu için, bir birlerinin üzerine halı-kiliim silkme ya da gürültü yapma derdi olmayan komşular rahatça dostluklar kurulabiliyorlardı. Bir başka deyişle, eski evlerin kapı ve pencereleri komşuluğa açılırdı. Şimdiki apartman dairelerinin alt alta, üst üste balkonları ise kavgaya açılıyor. (halı kilim silkme savaşları) Çocuklarımız baskıcı, kavgacı ve şiddete eğilimli muhitlerde yetişiyor. Tabiatıyla bundan olumsuz etkileniyorlar.
Osmanlı evleri yazın serin, kışın ılıktı. Fazla ısıtılmayan evlerin içindeki insanlar zinde kalır, bu da hareketsizlikten beslenen tembelliği ve tembellikten beslenen şişmanlığı önlerdi. Abdest ve namaz, zindeliği besleyen diğer faktörlerdi. Yatsıdan sonra yatılır, sabah ezanıyla kalkılır, böylece gün de ömür de bereketlenirdi.
Kısacası eski mahallelerle evler, yetiştirilmek istenen insanın kimliğine ve kişiliğine uygun olarak oluşturulmuştu. Bir mahalleden diğerine yerleşebilmeniz için, geldiğiniz mahallenin mutemet (itimat edilen) insanlarından referans getirmeniz şarttı. Bu denetim her mahallenin eşrafı (seçkinleri) tarafından yapılırdı. Böylece mahallenin safiyeti korunurdu. Hatta eşraf, bazı ufak-tefek davalara bakar, işi mahkemeye intikal ettirmeden oracıkta çözerdi.
Osmanlı’nın “mahalle” dediği küçük hayat alanları “cevher insan” üretiminin merkezleriydi. Bu küçük yerleşim birimlerinde, herkes bir birini yakından tanıdığından, gençlerin “tanıdık biri görmeden yaramazlık yapma” ihtimalleri son derece zayıftı. Ufak tefek kusurlar genelde nazar-ı müsamaha ile karşılanırdı, ancak büyücek hataların bir bedeli vardı: Hiçbir çocuk (ya da genç) böyle bir bedel ödeyip mahalleye “rezil” olmayı göze alamazdı. Bu yüzden adımlar dikkatle atılır, “mahallenin namusu”na toz kondurulmaz, herkes kendi alanı içinde mutlu olmaya çalışırdı. Bu da zaman içinde karaktere dönüşür ve toplum “cevher insan”larla beslenirdi.
Yaşanan alanların insan karakteri üzerindeki etkileri inkâr edilemez. Eski mahalle hayatının yanı sıra, evlerin yüksek tavanlı, bahçeli ve manzaralı oluşunun, Osmanlı insanı üzerindeki olumlu etkilerini, tüm tarihimizdeki iftihar vesikalarında görebiliyoruz.
Yani, mimari ve mahalle dahil her şey “cevher insan”ın yetişmesi, gelişmesi için düşünülmüştü. “Cevher insan”lardan oluşan toplum, önceden belirlenmiş hedefine cesaret ve güvenle yürüyordu. Fethedilmesi gereken hedef ise, hayatın tümünü kapsıyordu.
“Kentsel dönüşüm” ile şehirler yeniden inşa edilirken, bunları hatırlatmak istedim.
Komşu komşunun külüne değil, bilgisayarına muhtaç!
Şu yalnızlaşmaya bakın ki, bir apartman dairesinde ölen adamın cesedini kokuştuktan sonra buluyorlar. Demek oluyor ki, kokuşana kadar, hiç kimse adamın kapısını çalmamış, hiç kimse, şu ramazan-ı mübarekte bir tas çorba yahut ev yapımı tatlıdan birkaç dilim götürmemiş, kimse bu adamı merak etmemiş, “Belki başına bir şey gelmiştir?” diye düşünmemiş.
Muhtemelen apartmanın diğer bölümlerinde oturan ailelerin, adamın varlığından bile haberi yoktur: Ne yaman bir yalnızlaşma!
Bireyselleştikçe yalnızlaştık. Birbirimizden iyiden iyiye koptuk. Sevgisiz, dayanışmasız bir topluma dönüştük ve “komşuluk” dediğimiz geleneksel huzur atmosferini yitirdik.
Hâlbuki eskiden komşuluk konusunda mükemmeldik. Ayrıca da çok konukseverdik. Evler bile buna göre planlanır, buna göre döşenir, komşuların ve misafirin rahat etmesi için ne mümkünse yapılırdı (“misafir odası” alışkanlığı o günlerden kalmadır).
“Ayda yılda bir gelen misafire göre ev mi döşenir” demeyin; çünkü Osmanlı evlerinde arada bir değil, hemen her gün misafir ağırlanırdı. Bu biraz da ulaşım imkânlarının sınırlı olması sebebiyle bir zorunluluktu. Çünkü Kadıköy’den ya da Avcılar’dan İstanbul’a gelene kadar zaten akşam olur, bu yüzden misafir ister istemez yatıya kalırdı…
Tabii sırf bu zorunluluktan dolayı yatıya kalınmazdı. Osmanlı insanı gerçekten misafirperverdi ve misafirin yatıya kalması için ısrar ederdi. Bundan zevk alırdı. Hatta biraz yakın akrabalar haftalarca konuk olurlardı.
Osmanlı insanı, dini inançlarını salt “din” olarak değil, hayat tarzı olarak yaşardı. Daha özet bir deyişle, dini, hayata geçirmişti. Konukseverlik de, kaynağı din olan bir hayat tarzıydı…
Bu konuda rahmetli büyük amcamın rakipsiz olduğunu düşünüyorum. Çünkü her şeyini paylaşırdı. Elinde olanın bir kısmını vermekle kalmaz, bazen tümünü verirdi. Bu yüzden zaman zaman darlık çeker, büyük halamın söylenmesine sebep olurdu.
Fakat rahmetli büyük amcam, Osmanlı geleneklerini yaşayıp yaşatma konusunda kararlıydı. İşe gitmediği günler, bizim evin yola bakan cephesine oturur, gelip geçeni kollardı…
Bir yabancı görür görmez de ayağa kalkar, hürmetle selâmını alır ve yemeğe buyur ederdi. Hatta bazen zorla alıkoyar, sofra kurdururdu.
Kendisi daha önce yemiş olsa bile, konuğuna saygıdan dolayı onunla birlikte sofraya oturur, yer gibi yapardı.
Ardından, “Bir acı kahvenin kırk yıl hatırı var” diyerek cezveyi ocağa sürer, acı kahveler karşılıklı höpürdetilirken, sohbet koyulaşırdı.
Bu derin konukseverlikte, büyük amcamın yalnızlığının ne kadar rolü olduğunu bilmiyorum, fakat sebep ne olursa olsun, Osmanlı geleneklerinin gereği olan konukseverliği biraz da abartarak yaşatması hâlâ çok hoşuma gider.
Büyük amcam, ramazan gündüzünde misafir ağırlayamazdı, ama iftarlarda bunu telafi ederdi. Bizim evde neredeyse misafirsiz iftar yoktu. Tanımadığımız insanlar bazen günlerce kalır, yiyip içerlerdi.
Bazen bizim evde birkaç sofra birden kurulurdu. Zaten kadınlar ve erkekler ayrı sofralarda iftar ederlerdi. Usta bakırcılar tarafından özenle dövülmüş kocaman bakır siniler “sofra ayağı” dediğimiz yüksekçe ayaklara konur, etrafına oturulurdu.
Yekpare ıhlamur ağacından delme kara kovanlarımız vardı. Bu yüzden evde halis “Atina balı” (bizim ilçenin eski ismi “Atina”) eksik olmazdı.
İftar sofrasında konuklara, “Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım” sözü eşliğinde önce bir kaşık bal sunulurdu. Sonra Allah ne verdiyse kaşıklanırdı.
Haberli ya da habersiz gelen misafirlerden biri su ister ve içerse, suyu verene “Su gibi aziz ol” diye teşekkür eder, kendisinden genç biri su vermişse, “Berhüdar ol” diye dua ederdi.
Çocukluğumun iftarları özlemimin doruk noktasıdır. Öyle güzel anılar kaldı ki geriye, yaşadığımız ramazanın içinden dönüp bakmamak, bakıp anmamak olmazdı…
Sallama çay yazarlığı
Televizyon sunucularıyla oyuncular ve magazinciler kitap yazma yarışında. Ne yazdıkları önemli değil: Zira günümüzde insanlar fikri derinlikleriyle değil, şöhretleriyle ölçülüyor.
Reytingine, takipçine göre değer kazanıyorsun!
İmza günündeki kuyruğa bakıyorum: “Eh, herhalde mükemmel bir şeyler yazmış” diyorum. Bu heyecanla kitabını alıp okumaya çalışıyorum, fakat üç paragraf sonra pes ediyorum. Ne cümle yapısı, ne kelime zenginliği, ne dilbilgisi, ne fikir, ne konu, ne düşünce kırıntısı…
“Biraz da kitaptan götüreyim” hevesiyle çalakalem döşenmiş haspam! Kitabın bu kadar saygısızlık gördüğü, yazmanın bu kadar ayağa düştüğü başka bir dönem bilmiyorum.
Reytingi iyi olan programcılar, magazinciler, oyuncular, şarkıcılar yazıyor da yazıyor! Kitap fuarlarında kuyruklar uzuyor. Satışlar dekor düzeyde… “Gençlerimizi eğitsin” diye, konferanslara bile çağrılıyorlar. Şöhret olmuş ya, her şeye hakkı olduğunu sanıyor.
Bu ülke garip bir ülke: Bir kere “şöhret” oldunuz mu, ne “bilgi”niz, ne “fikri”niz, ne “birikim”iniz, ne konulara “vukufiyet”iniz ve “hâkimiyet”iniz önemli değil. Çala kelâm konuşur, çalakalem karalar, “Ben de yazdım” diye çıkar ortalıkta dolanırsınız.
Hatta kitap fuarında en “değme” yazarlara “taş” çıkartır, insanları imza kuyruğuna dizersiniz (kaç kere şahit oldum)…
Hezeyanlarınızı “fikir”, bin kere söylenmişi tekrarlamayı “orijinalite” zannedip Nasreddin Hoca’nın hindisi gibi kabarabilirsiniz de…
Hatta ve hatta şöhret düşkünleri sizi “yazar” sanıp soru sordukça, kendinizden geçebilir, “Küçük dağlar benden sorulur” havasında “ahkâm” üstüne “ahkâm”bile kesebilirsiniz… Bence buna hiçbir engeli yok: Tencere yuvarlanır, kapağını bulur!
“Böyle okura böyle yazar” der geçersiniz. Çünkü sanal âlemin meşhuru iseniz her türlü saçmalama hakkınız olur!
Şarkıya benzemez şarkılarınızı dinleyen, programa benzemez programlarınızı izleyen hazır bir kitle var nasılsa. Ne yapsanız “keramet” sayılıyor. Bu durumda mankenlikten, dansözlükten şarkıcılığa, şarkıcılıktan, sunuculuktan yazarlığa neden geçmeyesiniz?
Daha önce de benzerlerini gördük: Kimi “meşhur”ların yazdığı kapaktan ve kapaktaki “dekolte” fotoğraftan ibaret kitaplar çıktı piyasaya. İmza günlerinde kuyruklar oluştu. Bakıp bakıp düşündüm: “Onun yazdığı kitapsa, Necip Fazıl’ın, Tarık Buğra’nın, Kemal Tahir’in yazdıkları ne?”
Bir bakıyorsunuz adı sanı duyulmamış biri, iki program sonra “meşhur” olup ortalığı velveleye veriyor!.. Programları reyting rekorları kırıyor… Şarkılarına çığlık çığlığa eşlik ediliyor…
Sonra bir de bakıyorsunuz, son yaptığı program (ya da CD) tutmamış, reytingi düşmüş, bizim “yapay şöhret” saman âlevi gibi sönmüş. Bir ay içinde kimse hatırlamıyor. Tabii bu sürede yeni bir şöhret üretiliyor…
Televizyonlara da reyting lâzım: Reyting=reklâm=para!
Kusura bakmayın, alınmayın, ama çoğunuzun tanıdığı “meşhur”larınızla elâlemin sözlerini “aşırıp” sosyal medyada kendi sözleriymiş gibi yayınlayan “fenomen”lerinizitanımıyorum…
Yazdıkları, konuştukları, “sallama çay” gibi çiğ bir tat bırakmanın dışında ne bırakıyor Allah’ınızı severseniz?
“İnsanları eğlendiriyoruz” mazeretine kimse sığınmasın. Zira “eğlence”de bile bir “seviye” aranır. Bu yapılanlar insanları eğlendirmek değil, düpedüz tüketmek! Hem zamanı, hem insanı tüketiyorlar.Türkiye reytinge bağlı yapay şöhretlerin ülkesi oldu…
Osmanlı ailesinde iftar zamanı
Osmanlı insanı, Peygamber-i Âlişan Efendimiz’in, “Ailenizle birlikte yediğiniz yemeğin bereketi vardır” şeklindeki buyruğuna uygun olarak sofraya topluca oturur, her yemek merasimsel bir anlayışla yenirdi...
Öğün aralarında atıştırma âdeti yoktu. Bu nadiren yapılan bir şeydi. Sokakta yürürken ısırarak bir şeyler yemek ise, bize sonradan musallat olan ve hızla alışkanlığa dönüşen bir sapma...
Osmanlı insanı sokakta, hele de ayakta yemek yemeyi son derece çirkin ve ayıp sayardı...
O devirde hayat hızlı akmadığı, iş dünyası da şimdiki gibi acımasız-insafsız olmadığı için, ev halkı akşam yemeğinde mutlaka buluşurdu...
Özellikle iftar yemekleri aile için tam bir şölendi...
Tahmin edebileceğiniz gibi, Osmanlı asırlarında yemek, yer sofrasında yenirdi...
Önce yere tertemiz bir örtü atılır, üstüne tahtadan yapılmış bir ayak konur, ayağın üzerine de büyük yemek sinisi yerleştirilir, tahta kaşıklar sininin çevresine dizilirdi.
Sininin etrafına, evin hanımının becerisine göre işlenip düzenlenmiş minderler konurdu...
Sofra âdâbına göre, sağ kollar sofraya dönük olarak hafif çapraz oturulur, erkekler sağ dizlerini sünnet üzere dikerler, kadınlar ise dizüstü çökerlerdi.
Ev halkı, iftara yarım saat kala sofradaki yerlerini alırdı. Bu, sofraya ve sofrayı hazırlayan hanımlara gösterilen saygının gereğiydi...
Ayrıca bir sabır imtihanına girmekti. Yiyecekler sofrada öylece durur, etrafında oturanlar nefislerini sabır ve itaat sınavından geçirirlerdi. Ayrıca duaların kabul olduğu bildirilen iftar saatini dua, zikir ve tefekkürle değerlendirirlerdi.
Sürahi, sinide yer tutmaması için, sofra örtüsünün üstünde (yerde) dururdu. Su içmek isteyen söyler, gençlerden biri sürahiden bardağa su koyardı. Biri suyunu içerken, sofradakiler mutlaka onu bekler, böylece su içenin yemek hakkı korunurdu. Suyu içen suyu verene “Su gibi aziz ol” diye dua ederdi.
Sofraya ilk olarak büyücek bir bakır kâse içinde çorba gelirdi. Yemeği, besmele eşliğinde ailenin en yaşlı kişisi başlatırdı.
Kökleri inanç manzumemizde olup yüzyıllarla gelenekselleşen sofra âdâbına göre, yemek hızlı yenmez, ağız dolu iken konuşulmaz, kahkaha ile gülünmezdi. Lokma aralarında güzel ve olumlu şeylerden bahsedilirdi.
Sofraya gelen yemeği beğenmemek pek tabii mümkündü, ancak bunu yüksek sesle dile getirmek en büyük görgüsüzlük sayılırdı...
Osmanlı sofrasında kesinlikle ağız şapırdatılmaz, ekmek ısırılmaz, burun çekilmez, diş karıştırılmazdı. Sofraya oturuşta ve kalkışta eller mutlaka yıkanır, ağız misvaklanırdı.
Yemekler aynı kaptan yenirdi. Sofraya sulu yemek gelmişse, tahta kaşık kullanılır, Batı’daki gibi çatal-bıçak kullanılmazdı (Çatal-bıçak Tanzimat›la birlikte kullanılmaya başlandı).
Çorbadan sonra, pilav eşliğinde et yemeği gelirdi. Ardından ya bir soğuk yemek, ya bir börek verilirdi. En sonunda tatlı ya da meyve yenirdi.
Çorbadan sonra akşam namazı cemaatle kılınır, sonra tekrar sofraya dönülürdü.
Aile reisi (dede yahut baba) şükür duasını ettikten sonra, sünnet üzere herkes tuzluktan bir tutam tuz alarak ağzına atar ve yemeği pişirene “Elinize sağlık”gibi, “Çok güzel olmuş” gibi cümlelerle teşekkür edilirdi. “Sağol”, “Berhüdar ol”, “Allah razı olsun”, “afiyet ola”, “elinize sağlık” gibi sözler, ağızlardan düşmezdi.
Yemek yenilip dua edilmesinin ardından, evin yetişkin genç kızı varsa o, yoksa anne mutfağa geçer, büyüklere kahve pişirirdi...
Büyük anneler, büyük babalar otururken sofradan kalkanlar, boş tas ve tabakları toplayıp mutfağa taşırlardı. Hiçbir yerde ekmek kırıntısı bırakılmazdı...
Osmanlı insanı “nimet” dediği ekmeğe aşırı bir duyarlılık ve hürmet gösterirdi.
Ne yaygara, ne yaygara!
1930’lu yıllarda Atatürk’ün talimatıyla üretilen köksüz ve mesnetsiz “Güneş Dil Teorisi”negöre, Türkçe dünyadaki ilk dillerden biriydi. “Bütün diğer diller Türkçeden üremiş”ti.
Atatürk nihayet bir siyasetçiydi. Siyasetçi, siyasetin gereğini yapar. İlmi yanlışlara karşı çıkması gereken ilim adamlarıdır. Fakat bu cesareti birkaç kişi dışında kimse gösteremedi: “Mutlak gerçek” gibi ders kitaplarına geçirildi, hatta üniversitelerde okutuldu (Atatürk ölür ölmez, Güneş-Dil Teorisinin en hararetli savunucularından biri olan İbrahim Necmi Dilmen, Ankara Üniversitesi’ndeki Güneş-Dil Teorisi derslerine son verecek, bunun sebebini sorduklarında ise, “Güneş öldükten sonra onun teorisi nasıl hayatta kalabilir” şeklinde akıl almaz bir cevap verecekti).
Bu teoriye göre,Niyagara Şelalesi’nin ismi “Neyaygara” sözünden geliyordu. Aslında Türk olan Kızılderililer Bering Boğazıyoluyla Amerika Kıtası’na geçmiş, kıtayı keşfederken, önlerine korkunç gürültüler çıkaran bir şelale çıkmıştı...
Bu durumdan çok etkilenen “Kızıl Türkler”, “Neyaygara! Neyaygara!” diye bağırmışlar, bu ilk tepki zamanla “Niyagara” şekline dönüşmüş.
Amerika Kıtası’nı keşfe devam eden Türk boyları (yani Kızılderililer) Güney Amerika’ya kadar gelmişler...
Burada ucu bucağı olmayan bir nehir görmüşler ama suyun kaynağına doğru günlerce yürümelerine rağmen, çıkış noktasına bir türlü ulaşamamışlar...
Hayretler içinde kalıp bir birlerine “Amma uzun!” demişler. Zamanla bu söz “Amazon”a dönüşüp o nehre isim olmuş!
Bu saçmalıklar o dönemin gayetle ciddi “bilimsel” bulguları olarak tezlere, sempozyumlara konu olmuş, hatta kitaplara geçirilmiştir.
Sözünü etmişken, hepsinden daha da “bilimsel” bir “bulgu”dan söz edeyim...
Eski ders kitaplarımıza göre, Peygamber Efendimiz’i Medine’ye dâvet eden Medine halkı öz be öz Türk’tü! Çünkü bunlar, Arapların “Evs” ve “Hazrec”kabilelerine mensuptu...
Bu kabile isimleri eski yazıdaki yazılış biçiminden dolayı “bizimkiler” tarafından “Us” (Evs yerine) ve “Hazarç” (Hazrec yerine) şeklinde okundu...
“Us” kelimesinin Türkçede “akıl” anlamına geldiği, “Hazarç”ın da “Hazar Türkleri”nin adından bozma olduğu uydurulmuş, bu yanlış okumaya dayanılarak bir çırpıda “Arap” kabileler “Türk” oluvermişti!
Bu konuda bir de harita çizilmişti. “Us” ve “Hazar” boylarının Orta Asya’dan Medine’ye gelirken izledikleri yol, haritada renkli oklarla gösterilmişti...
Bu arada ilkokulda okuduğumuz göç hikâyesi ile sözde Avrupa’ya dağılışımızı gösteren eğri-büğrü çizilmiş renkli okları da hatırlayın.
Ne tesadüf: Benzer oklar CHP’nin ambleminde de vardı. Galiba devrin iktidarı ok çizme işine kendini iyice kaptırmıştı!
“Bu kadar da olmaz” demeden önce belirtmeliyim ki, o dönemde Peygamberimizi “Türk” ilân eden bir hayli yazı yazılmıştır.
Ünlü Yunanlı filozof Aristo’ya (Aristoteles) kadar uzandılar...
İsminin söylene söylene bozulup “Aristo”yadönüştüğünü, asıl isminin “Ali usta”olduğunu, Türk soyundan geldiğini iddia ettiler.
Eee!..
Selçuklu’yu, Osmanlı’yı tarihten silerseniz...
Etiler’den Sümerler’den “yeni ecdat” uydurursanız...
Elin Yunanlısına kadar gidersiniz!
Ve artık isterseniz “Bu kadar da olmaz ki” diyebilirsiniz...
“Münevver” mi, “aydın” mı?
Türkiye’nin “aydın”a değil, “münevver”e ihtiyacı var: “Münevver”in kökü “nur”a dayanır. Osmanlı ceddimiz bunu bir “kelime” olarak değil, “terkip” ve “tarif”olarak, “ibadet ve taatla nurlanmış, imanî ve İslâmî tahsil-terbiye ile intibaha gelmiş âlim” anlamında kullanırdı.
Her anlamda dolu ve olgun bir kafaya işaret ederdi.
Kelime zaman içinde belli ki kavrama dönüşmüş, daha kuşatıcı ve kavrayıcı bir hale gelmişti.
Onu dışladığınızda bir kelimeyi değil, bir manzumeyi, bir sistemi dışlamış oluyorsunuz…
Aynı zamanda yüzyıllarla oluşmuş bir yapıyı yıkıyorsunuz.
“Altı üstü birkaç kelime” zannedip savurduğumuz, yerine başka “sözcük”ler uydurarak boşluğu doldurduğumuzu zannettiğimiz şey, meğer hafızamızda doldurulamaz boşluklar bıraktı…
Çünkü savurduğumuz “Altı üstü birkaç kelime” değil, yüzyıllarla oluşan birikimimiz, yüzyıllarla gelişen hafızamız ve yüzyıllar içinde olgunlaşan şuurumuzdu.
Bunlar olmadan kalıcı şeyler yapılamıyor.
“Münevver” kelimesinin ihtiva ettiği mânâ ile birlikte münevverlerinizi, yani “ibadet ve taatla nurlanmış, imanî ve İslâmî tahsil-terbiye ile intibaha gelmişâlim”lerinizi de yitiriyorsunuz.
“Münevver” kelimesinin yerine uydurduğunuz “aydın” kelimesi ise ne o mânâyı kapsıyor, ne öyle bir işlev üstleniyor, ne de o tadı veriyor.
Sonuçta, “âlim” unvanını üzerinde yama gibi taşıyan ideolojik saplantısı bol, insanları inanç ve ideolojilerine göre ayrıştırmaya meraklı, milletin kılık kıyafetine takmış, milletle her konuda kavga eden dar kafalı “bilim adamları”na kalıyorsunuz.
Bunlar genelde her türlü yeniliğe, özellikle de demokratik hak ve özgürlüklerin herkese eşit dağıtılmasına, millî iradenin yönetime hâkim olmasına karşı çıktıkları için, ülkeniz bir adım ileri gidemiyor. Sürekli patinaja kalıyorsunuz!
“Sadece bir kelime” saydığımız “münevver”i yitirmek, işte böylesine vahim sonuçlar doğurdu.
Hepsi bir kelime olsaydı neyse; çaresine bakardık. Biz kâmusumuzla birlikte “ilim ve fikir namusu”muzu da kaybettik!
Meydan şaklabanlara kaldı: Her yerde onlar kol geziyor!
•
“Münevver” kelimesiyle birlikte münevverimizi, “muallim” kelimesiyle birlikte “yüceltme ve yükseltme maksadıyla eğiten” muallimimizi, “talebe” kelimesiyle birlikte de öğrenme ve okuma şevkimizi yitirdik maalesef.
Yerine geçirmeye çalıştığımız “aydın”, “öğretmen”, “öğrenci” kelimeleri kavram derinliği içermediklerinden yavan kaldılar.
“Aydın”ın “münevver” mirasını, “öğretmen”in “muallim” dünyasını, öğrencinin “talebe” heyecanını taşımaya ne niyeti, ne de kapasitesi var artık: Böylece “aydınlanma”dan mahrum hale geldik.
O gün bugündür alaca karanlık kuşağında el yordamıyla düşe-kalka yürümeye, yönümüzü ve yolumuzu bulmaya çalışıyoruz.
“Münevver”imizi bulduğumuzda, “muallim”imizi, onu bulduğumuzda da “talebe”mizi, hepsini bulduğumuzda “Yeni Türkiyemiz”i bulacağız inşallah!
İşte o zaman yolumuz ve yönümüz yeniden belirginleşecek.
Bir gün de “uydurukça” akımının köklerine bakalım.
Kültürün ve dilin kudreti
Sayın Cumhurbaşkanımızın “Türkçe” derdini anlıyorum, çünkü bendeniz de aynı dertten muzdaribim.
Ama asıl anlaması gerekenlerin anladığından pek emin değilim…
Asıl anlaması gerekenleri sayayım isterseniz: Milli Eğitim Bakanlığı, Kültür Bakanlığı ve belediyeler…
Milli Eğitim Bakanlığı tayin-terfi ve yeni okul inşaatlarıyla, Kültür Bakanlığı turizmi canlandırmayla o kadar meşgul ki, bakanlıklarında köklü değişim gerektiren asıl konulara vakit ayıramıyorlar.
Ayrıca “kültür” gibi mücerret (soyut) bir konu ile “turizm” gibi müşahhas (somut) bir konunun aynı bünyede toplanmasını anlamak mümkün değil. Ağırlık ister istemez para getiren turizme kayıyor. Kültür ise maalesef sahipsiz kalıyor.
Konuşmalarından anladığımız kadarıyla Sayın Cumhurbaşkanımız işin farkında: Ancak “farkındalık” yetmiyor. Kadroları harekete geçirecek düzenlemeler lâzım. Sayın Cumhurbaşkanımızın kişisel çabasıyla olacak iş değil. Topyekûn bir harekete ihtiyaç var. “Dertli” uzmanlardan kadrolar kurmak ve kadroları orkestra şefi ustalığıyla yönetecek “deliler”in yönetimine vermek lâzım.
Gerçekten de “delilere” ihtiyacımız var. “Akıllılar”ın batırdığını ancak “deliler”ayağa kaldırabilir. Malum: “Akıllı düşünene kadar deli köprüyü geçer!”
Artık köprüyü tartışmaya değil, geçmeye muhtacız!
Cumhurbaşkanı çırpınıyor, ama Başbakan’ın ağzından “kültür” ve “dil”kelimelerini duymuşluğumuz yok. Atatürk konusundaki hassasiyeti keşke bu konularda da olsa…
Türkiye, teknik yatırımlardan ibaret bir ülke olamaz. Teknik yatırımlarla bir ülke topyekûn gelişmeyi sağlayamaz. Kaldı ki, teknik yatırımların sürdürülebilmesi bile kültürel atağa bağlı.
Bu tespitim tüm aydınları kapsıyor. Dil ve kültür konularına bu kadar duyarsız insanlardan “aydın” filan olmaz (Sayın Cumhurbaşkanımız bir konuşmasında “çeyrek aydın” demişti ki, tam oturuyor). “Aydın” olsa bile “münevver” olmaz.
Malum: Toplumunun önünü aydınlatabilen ve açan insanlara eskilerimiz “münevver” derlerdi…
Bu kelimenin kökü “nur”a dayandırılır, “ibadet ve taatla nurlanmış, imanî ve İslâmî tahsil-terbiye ile intibaha gelmiş âlim” anlamında kullanırlardı.
Nice kelime ve kavramlarla birlikte bu kavramı da “kökü dışarıda” sayarak savurduk…
Meğer kelime deyip geçmemek lâzımmış...
Kelime bir milletin karakteri, ufku, en kıymetli hazinesi, âdeta şuur ve hafızasıymış...
Yerleşik her kelimenin kıymeti “kâmus namustur” (Cemil Meriç) sözüyle özetlenecek kadar kutsalmış meğer.
Düşünün ki, bugün sizin kullandığınız (ya da kökü Arapça-Farsça olduğu gerekçesiyle kullanmadığınız) herhangi bir kelimeyi, tarihin içinde Fatih Sultan Mehmed de kullanmış olabilir, Mimar Sinan da, Osman Gazi de…
Kelime, tarihi bağların düğümüdür, geçmişi geleceğe kilitler.
Tabii eğer “hakikat” yerine “gerçek”i, “imkân” yerine “olanak”ı, “mümkün”yerine “olanaklı”yı, “ihtimal-muhtemel” yerine olasılık”ı kullanmıyorsanız…
Çünkü kelime haznemizin tarihi köklerinde “olanak”lar, “olasılık”lar yoktur; “imkân”lar, “mümkün”ler vardır…
Belki de bu yüzden Osmanlı Devleti bir “imkânlar devleti” olabilmiş, tarihi boyunca imkânsızlığa meydan okuyabilmiştir.
Görüyor musunuz, “kelime” deyip geçtiğimiz şeylerin kudretini, kuvvetini, belirleyiciliğini?
Kalabalıkları millet yapan şey, ortak değerlerdir. Değerlerimizi hovardaca savurduk, ama artık toparlanmamız lâzım. Bunun için önce sağlam bir niyete, o niyet istikametinde kadrolara ve kalıcı politikalara ihtiyacımız var.
Ramazanı on beş güne indirmek!..
Ramazanı Eylül ayına sabitleyelim” (Vatan gazetesi yazarı Can Ataklı) diyen oldu. “Şubat kısa ve serin olduğu için Şubat’a sabitleyelim” (Hürriyet yazarı Yalçın Bayer) diyen de oldu...
Tarihte, “Ramazanı on beş güne indirelim” diyen biri var ki, Sultan II. Selim’in Habeşli dalkavuğudur...
Görev icabı, padişahın hoşuna gidecek şakalar, taklitler, şaklabanlıklar yapar, onu eğlendirmeye çalışır, en gergin anlarında bile güldürürmüş. O yanındayken, Padişah, vaktin nasıl geçtiğini anlayamaz, onunla vakit geçirmekten zaman bulup vezirlerini huzuruna kabul edemezmiş.
Günün birinde herkes usanmış. Nihayet Sadrazam bu işe bir çare bulmaya karar vermiş. Ne yapıp edip Habeşli dalkavuğu Padişah’tan uzaklaştırmalı, Padişah yeniden vezirleriyle devlet işlerini görüşmeye başlamalıymış.
En ağırına giden de, kölenin ne zaman istese Padişah’ın huzuruna çıkabilmesiymiş...
Oysa kendisi hüsn-ü kabul görmüyormuş. Derken mübarek Ramazan gelmiş. Mevsim yaz, hava sıcak, İstanbul kavruluyor, oruç insanları zorluyormuş.
Sadrazam’ın aklına parlak bir fikir düşmüş. Habeşli dalkavuğu huzuruna çağırıp konuşmaya başlamış: “Sen Padişah Efendimizin en sevdiği insansın. Bir dediğini iki etmez. Senden bu ümmet adına bir ricam olacak...”
“Nedir halledelim” derken, hindi gibi kabarmış, dalkavuk...
Sadrazam için için gülerek, anlatmaya başlamış: “Malum, ramazandayız. Havalar çok sıcak. Günler uzun. Ümmet oruç tutmakta zorlanıyor...”
“Malum” demiş dalkavuk, “ben dahi zorlanıyorum.”
Sadrazam son derece ciddi bir yüz ifadesiyle sözlerine devam etmiş:
“Cennetmekân Sultan Selim-i evvel (Yavuz) zamanında ramazan orucu üç aymış. Böyle sıcak günlere denk geldiğinde, Yavuz, Halife-i rüy-i zemin olarak bir ferman çıkarmış ve üç ay tutulan ramazan orucunu bir aya indirmiş. Şimdiki Efendimizin de adı Selim, ramazan da yine çok sıcak günlere denk geldi, adaşı ve atası Yavuz Sultan Selim gibi bir ferman daha çıkarıp orucu on beş güne indirse, ümmet kıyamete kadar Efendimize dua eder.”
Derin bir nefes aldıktan sonra eklemiş: “Sen de dualardan nasiplenip Cennet-i Âlâya kurulursun.”
Habeşli köle düşünceye dalmış: “Olur mu dersin?”
“Hem de çok güzel olur. Eminim sen teklif edersen, yapar. Sevabın dışında Padişah’tan okkalı bir de armağan alırsın.”
Teklif bu kez dalkavuğun aklına yatmış: “Merak etme hallederim” diyerek, seke seke Padişah’ın huzuruna çıkmış.
On dakika kadar kalmış. Ve seke seke girdiği kapıdan âdeta sürünerek çıkmış. Padişah arkasından hâlâ bağırıyormuş: “Seni mel’un Karavaş seniiiii, seni yezid seniiiii!”
Bir sütunun arkasına siperlenip dalkavuğun huzurdan çıkmasını bekleyen Sadrazam, dalkavuk kapıda belirir belirmez, kıs kıs gülerek sormuş:
“Ne oldu, Padişah teklifini kabul etti mi?”
Dalkavuk, kesik kesik cevap vermiş: “Teklifi duyunca çok öfkelendi, ‘Beni âleme rüsvay edip kıyamete kadar lânetle mi andıracaksın’ diye kızdı. Hakkımda sürgün fermanı çıkardı; Fizan’a sürüldüm.”
Köle ağlayarak uzaklaşırken, Sadrazam arkası sıra bağırmış:
“Ramazanı kökünden kaldırsın dedirtseydim, sürgünle paçayı kurtaramaz, kellenden olurdun, maskara herif!”
Fatih’in bir vakfiyesi
Osmanlı’da ilk vakıf Orhan Gazi tarafından, İznik’te, eğitim-öğretime ilişkin olarak vücuda getirildi: Kurduğu üniversitenin bilimsel özerkliğe (hâlâ ulaşamadığımız büyük hasret) kavuşabilmesi için gereken ekonomik bağımsızlığı temin amacıyla da bir kısım gayrimenkuller vakfetti. Osmanlı’nın vakıflaşma süreci, böylece başlamış oluyordu. Bu sürecin nasıl işlediğini göstermesi açısından Fatih’in bir vakfiyesini biraz sadeleştirerek özetlemek istiyorum:
“Ben ki, İstanbul Fatihi abd-i âciz (aciz kul) Sultan Mehmed Han’ım! Bizatihi alnumun teriyle kazanmış olduğum akçelerumle (şahsi paramla) satun alduğum İstanbul’un Taşluk Mevkii’nde kain (bulunan) ve malumu’l hudut(sınırları belli) olan yüz otuz altı bap dükkânımı aşağıdaki şartlar muvacehesinde vakf-ı sahih eyledum. İş bu gayr-i menkulatumdan(dükkânlarımdan) gelicek nemalardan (gelirlerden) İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tayin eyledum. Bunlar, ellerinde bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü karışımı olduğu halde günün müteaddit saatlerunde sokakları gezeler. Tükrüklerin üzerine bu tozu dökeler (kirecin mikrop öldürücü etkisini unutmayalım) ki, yirmişer akçe alalar...
“Ayrıyeten, on cerrah (operatör), on tabip (doktor) ve üç de yara sarıcı(hemşire-sağlık memuru) tayın eyledum. Bunlar dahi, ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkalar, bilaistisna (ayırım yapmadan) her kapuyu vuralar ve o hanede hasta olup olmaduğun soralar, hasta var ise ve şifası mümkin iseşifayap edeler (evde tedavi etsinler); değilse kendulerunden hiç bir karşıluk beklemeksızın (ücretsiz) Darülâceze’ye (yoksullar bakımevine) kaldırarak orada salah bulduralar (iyileştirsinler)…
“Maazallah (Allah korusun) İstanbul’da et buhranı çıkacak olursa vakfittuğumyüz adet tüfengi ehline (avcılara) vereler. Bunlar, hayvanat-ı vahşiyenin (av hayvanlarının) yumurtada ve yavruda olmadığı sırada balkanlara (dağlara-ormanlara)çıkub avlanalar ki, zinhar (kesinlikle) hastalarumuz gıdasuz(proteinsiz) kalmasunlar…
“Ayrıyeten, külliyemde bina ve inşa ittuğum imarethanede şehit ve şühedanın harimleri (şehit aileleri) ve İstanbul fukarası yemek yiyeler... Ancak, yemek yemeye veya almaya bizatihi kenduleri gelemeyecek vaziyette olanlarun yemekleri günün loş karanlığında kimse görmeden (bu da muhtaç insanı incitmemeye yönelik vicdani bir hassasiyet) kapalı kaplar içerusunda evlerine götürüle...”
Böyle bir inceliği gösterebilmek, insanı mânâ ve mahiyetiyle tüm olarak kavrayabilmeyle mümkündür.
Bu da yaradılış hikmetini ayrıntılarıyla özümsemeyi gerektirir. Belli ki ceddimiz, “insan” denen mükemmelliği bütün hikmetiyle kavramıştı...
Öyleyse şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, “vakıf”, sevginin öteki adı olmanın yanı sıra, “İnsan”ı kavrayan “hikmet”in de öteki adıdır: Zaten bu yüzden “Müslüman”dır.
“Anlattıklarınız güzeldir, ancak geçmişe aittir ve geçmişte kalmıştır” diyeniniz varsa, onlara belediyelerin iftar çadırlarını görmelerini, hattâ bir iftarlarını çadırda açmalarını öneririm.
O zaman anlayacaklar ki, ecdadın insan sevgisi kokan vakıf kültürü, günün ihtiyaçlarına uyarlanmış, bu sayede İstanbul, ramazan boyunca, milyonların iftar ve sahur yaptığı büyük bir imarethâneye (fakir fukaraya ve yolculara bedava yemek verilen yer) dönüşmüştür.
Bunu yaşadıktan sonra, insan, Namık Kemal’in “Vatan Kasidesi”ndeki vurguyu daha rahat anlıyor:
“Biz ol nesl-i kerîm-i dûde-i Osmaniyanız kim,
“Muhammerdir serapa mâyemiz hûn-ı şehadetten;
“Biz ol âl-i himem erbâb-ı cidd ü içtihâdız kim,
“Cihangirâne bir devlet çıkardık bir aşiretten…”
Yani:
Biz öyle şerefli Osmanlı soyundanız ki,
Hamurumuz şehit kanı ile mayalanmıştır;
Elbirliği içinde öyle büyük bir maharetle çalıştık ki,
Büyük bir cihan devleti çıkardık bir aşiretten.
O zaman yapabilmişsek, neden şimdi de yapamayalım ve tekrar büyüyemeyelim?
İnsan, ramazan ve hayır-hasenat
Hem dini, hem de milli kültürümüzün temelinde “eşref-i mahlûkat” olarak “insan” var: “Her şey insan için” görüşü, medeniyet anlayışımızın bamteli ve temeli...
Bu idrak içinde eğitilen Osmanlı insanı din, dil, renk, ırk farkı gözetmeksizin insanlara hizmeti ibadet telakki etmiş, “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır” prensibi çerçevesinde, hayırda yarışmış, bu ulvi ve külli yarışın bir sonucu olarak da, büyük hayır müesseseleri (vakıflar) vücuda getirmiştir. Osmanlı’da vakıf müesseselerin bolluğu ve yaygınlığı “hayır”da yarışın ne denli büyük bir toplumsal heyecan dalgası oluşturduğunu gösteriyor.
Rahatlıkla diyebiliriz ki, Osmanlı insanı, “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olan, malın en hayırlısı Allah yolunda harcanan, Allah yolunda harcananın da en hayırlısı halkın en çok ihtiyaç duyduğu şeyi karşılayandır” anlayışı çerçevesinde, hayatını yaradılış hikmetine hizmete vakfetmişti.
Devlet, insanının bu ulvi çabasından öylesine etkilendi ki, bizatihi kendisi devasa bir vakfa dönüşüp din, dil, renk, ırk, kılık, kıyafet, anlayış farkı gözetmeksizin, tüm gücünü, yönettiği insanların hizmetine sundu…
Çok da iyi yaptı, çünkü hayatın merkezi insandır: “Kâinat hayata, hayat insana bakar.” Vakıf müesseseleri ise insana (ve tabii ki hayata) duyulan sevgi ve saygının kurumlaşmış halidir.
Hemen her konuda vakıflar vücuda getiren Vakıf Medeniyeti’nin ince çizgisine ve duyarlılığına bakar mısınız lütfen?..
* Kimsesiz çocuklara, öksüzlere, yetimlere meyve yedirme vakfı;
* Kimsesiz çocukları gezdirme vakfı;
* Düşmana esir düşenlerin fidyelerini ödeyip kurtarma vakfı;
* Fakir ve kimsesizlerin cenazelerini kaldırma vakfı;
* Sakatlanan veya çalışamayacak kadar yaşlanan işçi ve esnafa yardım vakfı;
* Borç yüzünden hapse girenlerin borçlarını ödeme vakfı;
* Öksüz kızlara çeyiz vakfı;
* Hac yolunda parasız kalanlara yardım vakfı;
* Ticaret ve sanatta işi bozulanlara yardım vakfı;
* Tohumluk temin edemeyen fakir çiftçilere tohumluk verilmesi;
* Harp ve kıtlık halleri için ülkenin uygun yerlerine yiyecek depo edilmesi;
* Hizmetçilerin ve cariyelerin efendilerine verdikleri zararı tazmin vakfı…
Daha akla-hayale gelmeyen konularda bir sürü vakıf ve yardım müessesesi… Bunlar o kadar yaygındır ve çeşitlidir ki, Avrupalı gezginleri hayretler içinde bırakmıştır. Bunlardan Corneille Le Bruyn şöyle diyor:
“Türklerin hayrat ve hasenata çok düşkün olduklarını ve hatta Hıristiyanlardan çok fazla hayrat vücuda getirdiklerini inkâra imkân yoktur. Türkiye’de pek az dilenciye tesadüf edilmesinin başlıca sebeplerinden biri de işte budur.” (İsmail Hâmi Danişmend, Garb Menbalarına Göre Eski Türk Seciye ve Ahlâki, İstanbul Kitabevi, 1961).
Elisee Recus ise hayvanlara gösterilen şefkatı dillendiriyor:
“Osmanlılardaki iyilik duygusu hayvanları dahi kucaklamıştır. Birçok köyde eşekler haftada iki gün izinli sayılır... Türklerle Rumların karışık olarak yaşadığı köylerde ise bir evin hangi tarafa ait olduğunu kolaylıkla anlayabilirsiniz: Eğer evin bacasında leylekler yuva yapmışsa, bilin ki o ev bir Türk evidir.” (1880, Küçük Asya. c. 9).
Böyle müesseseler düşünebilmek için, insanın yaradılış hikmetini kavraması gerekirdi. İnsanın yaradılış hikmetini en iyi anlatan kitap Kur’an olduğuna göre, insana hizmeti pek tabii Müslümanlar kurumlaştıracaklardı.
Ramazan-ı mübarekte eski “ramazanlaşmış insan”ımızı hatırlatmak istedim…
Bir sonraki yazımda inşallah Fatih Sultan Mehmed’den bir vakıf örneği verelim…
Ateşle yıkanmak!
“Ramazan”, “ramda” mastarından alındığı takdirde, “yanmak” manasına gelir…
Günahlar yanar ramazanda…
“Ramadiyu” masdarından alınırsa, anlam “yağmur”a dönüşür…
Kudret yağmuru altında kalpler yıkanıp temizlenir…
Bizde ramazanlar, “On bir ayın sultanı” olarak selamlanır: “Kur’an Ayı”, “Rahmet Ayı”, “Mağfiret Ayı” olarak nitelendirilir.
İzninize bunlara bir madde de ben eklemek istiyorum: Ramazan aynı zamanda “Birlik-beraberlik Ayı”dır…
Geçtiğimiz yıllarda Diyanet’in yaptırdığı bir araştırmaya göre, toplumumuzun yetişkin nüfusunun yüzde seksen üçü (sürekli ve arada bir olmak üzere) oruç tutuyor…
Demek ki, toplumumuzun yüzde seksen üçü yaradılış hikmetine uygun olarak, yüreklerini Allah yolunda bütünlemiş olarak gönül gönüle Allah’a yürüyor…
Bence bu toplumsal mânâda “birlik-beraberlik” özlemimize hem çok önemli bir vurgu, hem de “birlik-beraberlik” özlemimizin hangi adreste gerçekleşeceğini gösteren bir işarettir...
Şimdiye kadar her kesimden pek çok kişi (siyasetçiler dâhil) “birlik-beraberlik”vurgusu yapar, ancak herkes kendini (ideolojisini, siyasetini, tarikatını, cemaatini, v.s.) adres gösterdiği için, “birlik-beraberlik” bir türlü gerçekleşmezdi… Artık adres belli: Oruç!..
Yürek ritmimiz oruçta bütünlendiğine göre, bu olguyu sağlayan inanç unsurunu daha fazla görmezden gelmemiz mümkün değil.
İnanç manzumesinin dışında birlik arayanların hüsranına tarih şahittir. Bunun en taze örneği de Sovyetler Birliği’dir. İdeolojik yapılanma çerçevesindeki gerçekleştirileceği düşünülen birlik-beraberliğin ömrü (silahlı tehdide ve menfaat ilişkilerine rağmen) sadece bir insan ömrü kadar olabilmiştir. Silahlı tehdit ortadan kalkar kalkmaz toplumlar ya camie, ya kiliseye, ya da havraya (kendilerini nereye ait hissediyorlarsa oraya) koştular.
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, daha kurulduğu yıllarda komünizmin devlet projesinin çökeceğini söylerken, sanırım, beşeri hedeflerde sağlanacak “birlik-beraberlik”lerin uzun ömürlü olmayacağı görüşünden hareket ediyordu…
Bunun için de “birlik-beraberlik” özleminin ipuçlarını veriyordu:
“Allah’ımız bir, Peygamberimiz bir, Dinimiz bir, Kitabımız bir, Kıblemiz bir... Bir bir bir... Yüzlerce bir...”
Sayılan “bir”ler özlenen birliğin özü ve özetidir...
Düşünün: Allah’a inanan herkes “Allah’a iman” esasında birleşmiş, bir anlamda “birlik” olmuşlar, Peygamber Efendimiz’e inananlar “Mü’minler ancak kardeştir” hükmüne tabi olup kardeşleşmişler: Oruçta bütünleşmiş, teravihte omuz omuza vermişler...
Bunun bir de “milli birlik” boyutu var ki, onun da ekseni, ortak tarihtir: Özellikle Çanakkale Savaşları ile Milli Mücadele’miz ve nihayet 15 Temmuz direnişimiz, yürek ritmimizi bütünleyen olgulardır…
Hatırlayalım ki, 15 Temmuz gecesi yüreklerini tankların altına atanlar, herhangi bir ideolojik yahut siyasi slogan eşliğinde değil, “Bismillah” ve “Allahüekber” eşliğinde ölüme meydan okudular.
Açıkça söylemek gerekirse, Çanakkale sırtlarında ninelerimizle dedelerimizin uğruna şehit oldukları kutsalların yeniden inşasıyla ihyası, “birlik-beraberlik”özleminin dinamosu olabilir.
Çekirdeği iman, ruhu “Ramazan” olan Müslüman bir milleti ne terör, ne fitne, ne Batı’nın tuzakları sindirebilir.
“Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;
“Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez!” (Âkif).
Her ramazanda tazelenen özgün dinamiklerimiz sayesinde tüm renklerimizle birlikte “kardeşçe” yaşar gideriz.
Ramazanınız mübarek olsun, efendim.
Türkçemiz
Milli Eğitim Bakanlığı ile Kültür Bakanlığı’nın birinci derecede görevi olan Türk Dilikonusu yıllardır ihmal edilir, ama benim de yıllardır ana gündemlerimden birini oluşturur. Çünkü dilini kaybeden bir milletin akıbet kaybolacağına inanırım!
Ve bilirim ki, emperyalizm, önce tarihe, ardından dile, sonra aileye, nihayet dine musallat olur!
Tam umudumu kesmek üzereyken, çok şükür Cumhurbaşkanımız, dil konusuna da el attı ve dedi ki:
“Geçtiğimiz bir asır, maalesef dilimiz konusunda en çok sıkıntı çektiğimiz en çok kopuş yaşadığımız dönem olmuştur.
“Kendi ana dilini en doğru şekilde konuşmayan toplumun başkalarına da faydası olmaz. Dil konusunda maalesef bir özentidir gidiyor. Kendi dilimizin güzellikleri varken, bu konudaki bu yarış hoş değil.”
“Hep belediyelere söylüyoruz, kendi dilimizden olmayan tabelaları sökün.”
Eminim söylüyordur. Sayın Cumhurbaşkanımız, milli meselelerde son derece hassastır. Milli değerlere sahip çıkacak “kültür adamları” yetiştiremeyen Türkiye’de başka çare de yok.
Ama galiba bazı serzenişleri yeterince karşılık bulmuyor. Teknik yatırımlarıyla göz dolduran AK Parti’li belediyelerin çoğunda bu tür hassasiyetler pek yok. “Böyle gelmiş böyle gider” havası devam ediyor. Oysa böyle gitmez. Gitmemeli de zaten. Zira bıçak kemiğe dayandı. Bir adım sonrası uçurum! “Olanak-olasılık”la gelinebilecek son noktaya geldik. Ya köklü değişimi “mümkün” hale getireceğiz ya da üçyüz kelime ile kavga edip duracağız. Bu kadar az kelime ile kavgadan başka bir şey yapılamaz. Meselâ şiir yazılamaz, edebi eser üretilemez.
Sadece dil mi? Mimarimiz de “sizlere ömür!” Geleneksel “yatay” mimariyi terk edip “dikey”e geçtik geçeli, toprakla birlikte gerçeğimizden de koptuk! Gerçeğimizi aramak yerine taklidi sürdürmeye çalışıyoruz. Hiçbir taklit aslına yetişemeyeceği için de patinaj yapıp duruyoruz.
Sayın Cumhurbaşkanımız bu konuda da uyarmıştı. Lâkin sorumlular bildiğini okumaya devam ediyor. “Dinci-irticacı” derler korkusuyla, kadim olana alenen sırt dönülüyor.
Ne tarafa baksam yabancı markalar, yabancı isimler: Her yerde “residance”; her taraf “City”, “Hıll”, “Mall” olmuş.
Artık Türkçe kelimeler bile İngilizce harflerle (“saatçi” yerine “saatchi” gibi) yazılıyor. Çocuklarımıza “yabancı” isimler veriliyor…
Kendi ülkemde “yabancı” gibiyim! Türk Milleti’nin bir kesiminin kendi dilinden, dininden, tarihinden, köklerinden, geleneklerinden, alfabesinden utanmasını anlayamıyorum. Özentinin bu raddeye gelmesini çözmekte güçlük çekiyorum.
Evet, yüz yıl kadar önce bir “reddi miras” yaşadık. Bunu bir yüz yıl daha sürdüremeyiz. Zararın neresinden dönülse kârdır. Bir “toparlanma” sürecine girmemiz lâzım. Buna dilden başlanmalı. Kelimelerimize, kavramlarımıza dönmeliyiz. Tekrar “Kamus namustur” (Cemil Meriç) diyerek “milli ve yerli” yola girmeliyiz.
Yüz yıldır “taklitte varlık” arıyoruz. Kıyafetimiz taklit, siyasetimiz taklit, eğitim sistemimiz taklit, kültür politikamız taklit (heykel merkezli), alfabemiz taklit (lâtince), müziğimiz taklit, romanımız-sanatımız taklit…
“Kadim”e “rücû’” etmemiz lâzım!
Duydunuz mu belediyeler: Cumhurbaşkanımız bunu söylüyor.
Kılıçdaroğlu Hocaefendi’den fetvalar!
Susun ve can kulağıyla dinleyin: Bana “tarihçi”liği yakıştıramayan en tarihçi tarihçimiz ve dahi allame-i cihanımız Kılıçdaroğlu Hocaefendi, TOBB Genel Kurulu’nda tarih dersi veriyor:
“Türkiye’nin 15’inci devlet olmasıyla övünürüz, bu ne demektir? 14’ünü batırdık demektir.”
Âlim dediğiniz böyle kesin konuşur: “15 devlet kurduk, 14’ünü yıktık!”
“Cumhurbaşkanlığı forsunda, Türk devletlerini simgelediği varsayılan yıldızları saydı” (bazıları cumhurbaşkanı olurken bazıları yıldızları sayar) diyeceğim, ama orada 15 değil, 16 yıldız var. Bir rivayete göre tarihte kurduğumuz devletlerin sayısı bu kadar (ama aslında bu kadar değil), merkezdeki güneş de bugünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni simgeler. Toplam 17 yıldız. KılıçdaroğluHocaefendi bir çırpıda ikisini yıkmış bile!
Aslına bakarsanız, Cumhurbaşkanlığı forsundaki yıldızların tarihte kurduğumuz devletleri simgelediğini sanmıyorum. Çünkü kurduğumuz devletlerin sayısı 17’nin çok çok üstünde. Kurduğumuz beyliklerin sayısının bile 32 olduğunu söylersem (ki bunların çoğu bugünkü Türkiye’mizden büyüktür) gerisini anlarsınız.
İmparatorluklarla birlikte düşündüğümüz takdirde sayı 35’i geçiyor. Türkiye Cumhuriyetiyle birlikte 36 devlet. O zaman 35’ini yıkmış mı oluyoruz?
Kılıçdaroğlu Hocaefendi’nin mantığına göre, acımadan yıkmışız! Tarihi realiteye göre ise bayrak devr-i teslimi yapmışız. Miadını dolduran tarih sahnesinden çekilmiş, yeni Türk devleti tarih sahnesine çıkmış. Çok şükür tarihin hiçbir devresinde bu millet devletsiz kalmamış.
Emekli kahvehanelerinde yapılan bu tür tartışmalara, tarihten azıcık haberdar olan herkes kahkahalarla güler. Ama o ciddi ciddi, üstelik yeni bir keşif gibi sunuyor: Boşuna dememişler, “Cehalet saadettir” diye: İnsan rahat oluyor.
Aynı konuşmasında Kılıçdaroğlu Hocaefendi, “Devasa Osmanlı niye battı?” diye soruyor ve “bilimsel” cevabını veriyor: “Bir toplu iğne bile üretemeyen, bilimi ve teknolojiyi reddeden Osmanlı battı. Akdeniz’i göle çeviren Osmanlı niye battı? Bunun üzerinde niye kafa yormuyoruz?”
Siz üzerinize vazife olmayan, ayrıca da kapasitenizi aşan tarihe kafa yormayı bırakın da, CHP’ye bakın: CHP neden batıyor, ona kafa yorun!
Aslında tarihi karalamak CHP’nin geçmişinde var. Buyurun bakın…
Tarih: 3 Mart 1924. Yer: Türkiye Büyük Millet Meclisi.
Rize milletvekili Ekrem Bey, Meclis kürsüsünden geçmişe düpedüz sövüyor:
“Tarih bize gösterir ki, bu zevat (padişahlar) her zaman bu tahta bütün kuvvetleriyle sarılmışlar ve onu elde etmek için icabında Türk milletinin boğaz boğaza gelmesini istemişlerdir.” (Bravo sesleri)… Bunların tahta merbut (bağlı) olmalarına sebep, yalnız menfaat, ihtiras; bundan ibarettir.
Efendiler, Türk milletinin bu kadar geri kalmasına sebep, mes’ul padişahlardır.Padişahlardır, çünkü onlar milleti, kahhar bir idare-i mutlaka altında boğarak ve yalnız kendi menfaatlarını düşünerek, onun terakkisi (ilerlemesi) için hiçbir şey yapmamışlardır.
Binaenaleyh efendiler, bu tarihi yukarıdan aşağı tetkik edersek hep cinayet, şahsî ihtiras görülür… Binaenaleyh yukarıdan aşağı hep bu tahta ihtiras görürsünüz. Ve baştan aşağı cinayetlerdir... Mazisi cinayetlerle dolu ve Türk milletine hizmet etmemiş olan bu ailenin hilâfetle münasebeti nedir?” (2. TBMM Zabıt Ceridesi, c.7, s.31 v.d.)…
Zihniyet aynı. Bu yüzden de CHP bir türlü dirilemiyor.
“Osmanlı topluiğne yapmadığı için battı” öyle mi? Peki siz 27 yıllık kesintisiz ve alternatifsiz iktidarınızda, millete kaç topluiğne bıraktınız?
Tek sermayeniz altı ok: Onları da milletin dinine, imanına, yüreğine batırdınız!
“Derdi olanın öfkesi de olur!”
Üstad Necip Fazıl Kısakürek, 25 Mayıs 1983’te (34. yıldönümü) Rahmet-i Rahman’a kavuşmuştu. Bu münasebetle bir hatıra ile başlamak istiyorum.
En eşref saatini kollayarak, sormuştum: “Neden bu kadar öfkelisiniz, Üstad?”
“Çünkü derdim var” demişti, “derdi olanın öfkesi de olur!”
Çok gençtim, sözlerindeki deruni mantığı kavrayamamış, başka sual sorma cesareti de bulamadığım için, sadece “peki” diyerek Yerebatan Sarnıcı’na doğru yürümüştüm…
Üstad’ı anlamak için yalnızlığa ihtiyacım vardı.
Arkamdan acıyarak baktığına eminim. Sarnıç yalnızlığında (o tarihte turist akını yoktu) anladım ki, büyükleri kavramak küçüklerin haddi değildir. Bu yüzden sağlığında anlaşılmış filozof ve sanatçı çok nadirdir. Çoğunun kıymeti öldükten sonra “idrak” edilebildi.
“Sanatçı” aynı zamanda “savaşçı”dır: Besteci notalarla savaşır, yazar kelimelerle… Ressam istediği rengi ve ahengi tutturamadığından “sinirküpü”,hattat “vav”ın kavisini yakalayamadığı için “aksi”, ebrucu, suyun ruhunu, dilediği kıvamda kâğıda emziremediğinden sürekli “tedirgin”dir. Hepsi kendi kendisiyle boğuşur, durur! Bu da onları sonsuz yalnızlaştırır!
Yalnızlıklarının sebebi dostsuzluk değil, “sanatçı” kimliğinde üreyen “yeni oluş”ları keşif seferine çıkmak için sık sık içe dönme mecburiyetidir: Kendilerini kimseyle paylaşmak istemezler.
Yani sanatçının yalnızlığı, bilinçli bir tercihi yansıtır: Üretmek için başka çareleri yoktur!
İşte bu yüzden davetlere nadiren katılırlar (aşırı sosyal sanatçı, tükenişin eşiğindeki sanatçıdır). Katılsalar bile mümkün olduğu kadar gözden ırak bir köşe seçer, kalabalığı değil, kendilerini dinlemeyi tercih ederler.
Duyguları sıradan değildir. Çok karmaşık, çok zevzek, çok renkli, çok yaramaz, çok estetik, çok romantik ve hatta çok çelişkili duygular arasında sürekli med-cezir (gel-git) yaşarlar.
“Çelişki”yi umursamaz, “hata”yı ciddiye almazlar; onlar açısından önemli olan “ilham”dır ki, o da hataların ve çelişkilerin arasından çıkar.
Hayata bakışları kuşkusuz derindir. En küçük ayrıntıyı bile ıskalamaz, pek kimsenin dikkat etmediği yerlere takılır, kolaylıkla mutlu, ya da mutsuz olurlar.
Bu yüzden duygu dünyaları yüreklerini zaman zaman incitir, acıtır. Yürek vurgunu, yürek yorgununa dönüşürler: Sık sık hayata küser, sonra yeniden barışırlar. “Normal” yaşamayı bir türlü beceremezler! Bu halleriyle de yadırganır ve yargılanırlar.
“Yaşamayı başaramayan yazmayı öğrenir” diyen (belki de ben demişim, çünkü bu sözü yazıncaya kadar hiç bir kitapta okumadım) çok haklı: Yaşayanla yazan çoğu kez aynı insan değildir!
Olaylar, sanatçıyı hem yoğurup olgunlaştırırken, hem de çok yorar... Yoğun duygusallığı bazen yüreğine abanır, yüreğini yerden yere vurur!..
“Pire”yi hayal âleminde öyle bir “deve” yapar ki, gerçekle hayal bazen iç içe girer de hangisini yaşadığını kestiremez.
Zaman zaman da duygularının enkazı altında kalıp ezilir.
Enkazdan çıkmak için debelenirken hem kendine, hem başkasına zarar verebilir.
Böyle durumlarda sanatçının (yazarın-çizerin) kusuruna bakmayacaksınız: Zira o kendi varlığını yazdıklarına katmış, kendisi koca bir boşluktan ibaret kalmış bir varlıktır! “Eser”lerinden önce onları okumak lâzım…
Ben Necip Fazıl’da bunları okumuştum.
Allah rahmet eylesin.
Ramazanınız mübarek olsun.
Hayat Mektebinden geçer not almak
Hayat bir mektep olsa (ki, zaten öyledir): Karnelerinde kırık var diye çocuklarını ve torunlarını azarlayan biz yetişkinler de “Hayat Mektebi”nin ebedi talebeleri olsak (öyleyiz)…
Hayat bize arada bir karne verse…
Geçer not alabilir miydik?
Dürüstçe cevap verin lütfen: Matematikten ne durumdasınız?
Hesabınız, kitabınız yerinde mi? Aile bütçesini denk getirebiliyor musunuz? Gelirinizle giderinizi denkleştirebiliyor musunuz? Alışveriş çılgını mısınız? Kredi kartlarını kolayca kullanıp ödemede zorlanıyor, zorlandıkça, “devlet bu işe bir el atsın” diyerek, kendi hesapsızlığınızın faturasını devlete yüklemeye çalışıyor musunuz?
Anlaşılan o ki, çoğumuz matematikten kalırız!
Türk Dili ve Edebiyatı: Ezberinizde kaç doğru düzgün şiir var? Vazgeçtik Fuzuli’yi, Baki’yi, Nedim’i, Şeref Hanım’ı, Namık Kemal’i, Ziya Paşa’yı, Yahya Kemal’i, Mehmed Âkif’i anlayabiliyor musunuz?
Osmanlı Türkçesini okuyabiliyor musunuz? En az beş bin kelime ile konuşup yazabiliyor musunuz? (“Ya sen?” diye soracağınızı bildiğim için söyleyeyim: Bir araştırmaya göre 13 bin kelime ile yazıyormuşum).
Lisana hâkim misiniz? “Türkçe’nin Sırları”nı (Nihad Sami Banarlı Hoca’mın bu isimde bir kitabı var) biliyor musunuz? “Şey-mey” demeden “ııı-uuu” diye tıkanmadan konuşabiliyor musunuz?
Sanırım “Türk Dili ve Edebiyatı Dersi”nden de çoğumuz kalırız!
Tarih: Birkaç söylenti, yalan-yanlış iddia dışında tarih konusunda ne biliyorsunuz sahi?
Gerçeği aramaya çıktınız mı? Merak edip bir konuyu araştırdınız mı? Tarih konulu kaç doğru kitap okudunuz? Bildikleriniz kitaptan mı, yoksa kulaktan mı gelme?..
Resmi yalanları mı tekerliyorsunuz, yoksa doğrusunu öğrenmeye mi çalışıyorsunuz? Sanırım “Tarih Dersi”nden de çoğumuz kalırız!
Coğrafya: Türk coğrafyasından haberiniz var mı? Bu coğrafyanın bugün ne durumda olduğunu biliyor musunuz?
Ata yurdumuz Doğu Türkistan’ın bugün Çin işgali altında bulunduğundan, “Türkistan” dememek için adının bile değiştirilip “Şincan” yapıldığından haberiniz var mı?
Sadece Afrika Kıtası’nda 29 İslâm devleti olduğunu, bu coğrafyanın Avrupalılar tarafından asırlarca sömürüldüğünü, zenginliklerinin yağmalandığını, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ise on beş yıl öncesine kadar Afrikalı kardeşlerini yok saydığını, Sayın Erdoğan sayesinde yeni yeni irtibat kurulduğunu, yatırım yapıldığınıbiliyor musunuz?
“Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar” cümlesi size ne ifade ediyor?
Galiba “Coğrafya Dersi”nden de çoğumuz kalırız!
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi: Dinimizin en azından “muamelat” kısmını öğrenmek için bir “ilmihal” bile okuma gereği duymadan, yıllar boyu ekran hocalarına, “Çiklet çiğnemek orucu bozar mı?” türünden saçma-sapan sorular sorduğumuza bakılırsa, bu dersten iyi not beklememiz için bir sebep yok.
“Ahlâk Bilgisi”ne gelince: Başörtülü kızlarımızın bile ekranlarda oynaya oynaya koca aradığını hatırlarsak, bu konuda geçer not almamızın mümkün olmadığını herhalde anlarız.
Ramazan öncesi “İman ve ibadet” notumuza da bakalım…
Tutuklanmamı çok isteyen çevrelere...
Sizi hayal kırıklığına uğrattığım için üzülmüyorum, aksine seviniyorum: Çünkü siz zaten hayal kırıklıklarına alışkınsınız…
Her seçim öncesinde “Bu kez CHP” diye yırtınır, her seçim sonrasında ise kepenkleri indirip ortadan kaybolursunuz…
Millet size ders üstüne ders verir. Hayal kırıklıklarını üst üste yaşatır…
Her referandum öncesinde CHP-HDP tarafına eğilip o istikamette cesur (cahil cesur olurmuş) tahminler yürüterek milleti etkilemeye çalışmanıza rağmen, oylama sonrasında her zaman elleriniz böğrünüzde kalırsınız…
Tahminlerinizde yanılırsınız. Hayal kırıklığının envaı çeşidini yaşarsınız. Buna rağmen bıkmaz, usanmaz, yeni yanılgılara ve hayal kırıklıklarına doğru istikrarlı bir şekilde yola devam edersiniz.
“Keban’a hayır”la başlar, birinci, ikinci, üçüncü köprülere ısrarla ve inatla karşı çıkar, “Marmaray’a hayır”, “Avrasya Tüneli’ne hayır”, “santrallere hayır”, “Üçüncü Havalimanına hayır” diye diye göbeğinizi çatlatırsınız, ama hiçbirini engelleyemezsiniz: “…. kervan yürür!”
Yeni hayal kırıklıklarıyla baş başa kalırsınız.
Bu kez de ben sizi hayal kırıklığına uğrattım. Bunun için özür dileyecek değilim. Oh olmuş! “Din” haline getirdiğiniz kininizde debelenip durun!
Bizim olaya gelince…
Tv. Net’te Mustafa Armağan’la birlikte yaptığımız “Derin Tarih” isimli programın konuğu Süleyman Yeşilyurt’tu. 2000’lerde çıkan ve pek çok gazete ile televizyonda övgüyle bahsedilen kitabında bahsi geçen bilgileri paylaştı. Buna rağmen 16 Nisan yenilgisinin intikam dürtüsüyle harekete geçen FETÖ’cü ve PKK’lı çevrelerin kopardığı kızılca kıyamet sonucu, programa soruşturma açıldı.
Bu arada bazı dost bildiklerimin bilinçsizce koroya katılması, benim açımdan işin en üzücü yanıydı: “Akılsız dostun olacağına akıllı düşmanın olsun” atasözünü bir kere daha hatırladım.
Neyse, zamanı gelince onlarla konuşacağız.
Herkes tıynetinin gereğini yapar.
Savcılığa “sanık” olarak değil, “tanık” olarak davet edildim. İfademi verdim. Elli yıla yaklaşan yazarlık hayatımda ilk kez “hakaret” konulu bir soruşturmanın parçası yapıldığımı söyledim. Bir üzüntüm de bu yüzdendi. Benim anlayışımda, tarzımda, duruşumda hakaretin yeri yoktur.
Hayret ettiğim şu ki, beni bilen, fırsat buldukça kitaplarımla büyüdüklerini söyleyen, hak etmediğim halde bazı vesilelerle bendenize övgüler düzen kimi bakanlar, milletvekilleri ve belediye başkanları bile veryansın edenler kervanına katıldı…
Hatta Meclis Başkanı ile Başbakan, devam etmekte olan bir soruşturma hakkında çok ağır konuştular. AK Parti çevrelerinden tek “geçmiş olsun”telefonu almadım. Bazı belediyeler önceden kararlaştırılmış konferans programlarımı iptal etmekte âdeta yarıştılar. Umurumda değil. Ama böylesine derin bir ürkeklikle siyaset yapılamaz. Değil şehir, insan kendi kendisini bile yönetemez!
“Peki, sana kimse sahip çıkmadı mı?” diye soracak olursanız, iftiharla söyleyeyim ki, her kesimden gençler sahip çıktılar, halkım sahip çıktı; korkmadan, çekinmeden destek verdiler.
Kulaklarına karsuyu kaçanlar da duysun diye yazayım: Savcılık “takipsizlik” kararı verdi. Şükür ki, Türkiye’de hâlâ delillere göre hareket eden hukukçular var.
Şimdi hak arama sırası bende. Kimler tarafından yönetildiğini çok iyi bildiğimiz sosyal medya saldırganları ile medya ve siyaset şuursuzları adalet önünde hesap vermeye hazır olsunlar.
“Eski dost”larla da elbette Mahkeme-i Kübra’da hesaplaşacağız.
Kendimize sorular
Hadi bakalım, aşağıdaki tüm sorulara “evet” deyin de, ondan sonra oturup “insan olmanın anlamı” üzerine kafa patlatalım:
* Zaferi ve hezimeti, galibiyeti ve mağlubiyeti, başarıyı ve başarısızlığı, kârı ve zararı aynı olgunlukla karşılayabiliyor musunuz?
* Yüreğinizde açan her çiçeği sulayabiliyor, yüreğinize gelen her baharı koklayabiliyor, din, dil, ırk, renk ayırımı yapmadan her bayramı kutlayabiliyor, kendi iç mehtabınızda gölgenizi gezdirebiliyor musunuz?
* Hiç ummadığınız bir zamanda, ummadığınız zorluklarla karşılaşmanız halinde de şükredebiliyor musunuz?
* Rotanızı başkasına sorarak, danışarak değil, kendi iç güneşinizin aydınlığında kendi yürek pusulanıza bakarak bulabiliyor musunuz?
* Zindanda özgürlüğü, esarette hürriyeti yaşayabiliyor musunuz?
* İnanıyor, inandığınızı yaşıyor ve her gerektiğinde imanınızın burcunda dirilebiliyor musunuz?
* Yüreğinizi her daim hayata ve tüm sevgilere açık tutuyor musunuz?
* Vehimlerinizden, endişelerinizden, kuşkularınızdan, korkularınızdan, tereddütlerinizden ve nefretinizden örülmüş utanç duvarlarını bir hamlede yıkıp hayatla buluşabiliyor musunuz?
* Kendiniz için istediğinizi başkaları için de isteyebiliyor musunuz?
* Size vermeyene sizde olandan verebiliyor, hem kendinizi, hem malınızı insanlarla paylaşabiliyor musunuz?
* Size acımayana da acıyabiliyor musunuz?
* Size taş atana ekmek sunabiliyor musunuz?
* Diken olup yüreklere batacağınıza, çiçek olup yüreklerde açabiliyor musunuz?
* Hata ettiğiniz zamanlarda hiç yüksünmeden özür dileyebiliyor musunuz?
* Sizden nefret ettiğini bile bile, size nefret besleyeni sevebiliyor musunuz?
* Yaradılış hikmetine uygun bir hayat yaşayabiliyor musunuz?
* Gerektiğinde dünya malından geçebilecek bir insani boyutta kalabiliyor musunuz?
* Sizin inancınızdan, sizin milletinizden, tarikatınızdan, cemaatinizden, partinizden, takımınızdan, ilinizden, ilçenizden, köyünüzden olmayan birine de “kardeş” gözüyle bakabiliyor, hiç karşılık beklemeden sevebiliyor musunuz?
* Size yanlış yapan birine hakkınızı helal edebiliyor musunuz?
* Tanıyın tanımayın, insanları selamlıyor, selamlarken gülümsüyor, karşılık verenlerin halini-hatırını soruyor musunuz?
* Elinizde, avucunuzda var olandan fakirin hakkını ayırıyor musunuz?
* İşyerinizde çalışan, ya da yönettiğiniz insanların aile durumlarıyla ilgileniyor, haklarını eksiksiz veriyor musunuz?
* Akşam yorgun argın geldiğiniz evinizde, size sevdiğiniz bir şeyler hazırlamak için çırpınan eşinize, “eline sağlık” diyor musunuz?
* Annenizi, babanızı memnun ediyor, en azından bu konuda çaba gösteriyor musunuz?
* Hayatı sorgulamak yerine yaşamayı tercih ediyor musunuz?
* Her gününüzü son gününüz gibi yaşamaya çalışıyor, böyle bir hassasiyet içinde bulunuyor musunuz?
* Hakkı-hukuku, haramı-helâlı gözetiyor, “günah” işlememek, “yanlış” yapmamak için uğraşıyor musunuz?
* Tanıyın tanımayın, zora düşmüş insanların elinden tutmayı, ama asla başlarına kakmamayı biliyor musunuz?
* Daima okuyor, yeni şeyler öğrenme çabası içinde oluyor musunuz?
Ne kadar “evet”, o kadar “insan!”
Böylece “insan olmanın anlamı nedir?” sorusu da bir cevaba kavuşmuş oldu işte.
Sanatçı kaçışı
Meşhur Hollandalı ressam Van Gogh’un neden kulağını kesip doğum günü hediyesi olarak sevgilisine gönderdiğini, azar azar anlamaya başlıyorum galiba.
“Normal” insanlar renklerle, kelimelerle, notalarla oynamaz; bunlar “anormal”insanların harcıdır. Anlayacağınız her “sanatçı” biraz delidir!
Sanatlarında bir türlü istedikleri kıvamı yakalayamadıkları için, sürekli ihtilâçlar içinde kıvranırlar. Akıbet depresyona sürüklenirler.
Çalkalanan ruhlarını, dalgalanan iç âlemlerini, fırtınalar altında sarsılan hayatlarını bastırmaya çalışmaktan yorgun düştüklerinde, kendilerini salarlar.
Bu da onların cinnet halidir: Necip Fazıl, “Cinnet Mustatili”ni boşuna yazmamıştır.
Van Gogh, işte böyle bir cinnet hali içinde kulağını kesmiş, sevgilisine doğum günü hediyesi olarak göndermiştir.
Leonardo da Vinci de, Mona Liza’yı, büyük ihtimalle benzer bir cinnetin perçesinde (La Gioconda veya La Joconde olarak da bilinir) iken resmetmiştir.
Hele de Fransız ressam Kont Henry de Toulouse-Lautrec: Fransa’nın asil ailelerinden birine mensup oluşuna bakmadan, delice bir hayat sürmüş, Moulin Rouge (Kırmızı Değirmen) isimli batakhanede yaşamayı, şatosunda yaşamaya tercih etmiştir.
Sanırım sanatçılar sürekli bir “kaçış” içindedir!
****
Çok tanınmış bir yazar, bir gün bana (gözlerindeki nemi saklamaya çalışarak) şöhretin bedelinden yakınmış, hattâ bazı haklarının gasp edilmesinden söz etmişti...
İçinin acıdığını hissetmiştim. Benim de içim acımıştı. Aynı zamanda da çok şaşırmıştım. Çünkü karşımda neredeyse ağlayıp hayatından yakınan insan oldukça güçlü, bir hayli etkili, çevresi geniş, dostları arkadaşları bol, sevilen, sayılan bir insandı: Adamakıllı da “meşhur”du.
Yani çoğumuzun yerinde olmak isteyeceğimiz bir konumdaydı. Fakat o an çok çaresiz ve mutsuz görünüyordu.
O gün değil, ancak yıllar sonra yazarımızın mutsuzluğunun ve çaresizliğinin sırrını çözdüm. O salt kendisi olduğu için sevilmek istiyor, fakat hayata katkılarından dolayı seviliyordu...
Kendisine değil, hayat görüşüne saygı duyuluyordu. Kişiliğinden ziyade, işlevi benimseniyordu. O ise “kendisi” olmak istiyordu: Sevilecekse öyle sevilmeli, öyle sayılmalı, öyle benimsenmeli, herkes kadar “hata” hakkı olmalıydı.
Hâlbuki insanlıktan çıkarılmış, sevenleri tarafından “insanüstü bir varlık”konumuna yüceltilmişti. Dolayısıyla hiçbir “hata” payı kalmamıştı.
Sürekli “doğru düzgün” olmak zorundaydı...
Doğru düzgün giyinmek (Biraz uçuk bir kıyafet taşımaya hakkı yoktu), doğru düzgün konuşmak (boş söz söyleyemez, gevezelik edemezdi), yemeğini doğru düzgün yerlerde yemek zorundaydı (ayakta yiyemezdi).
Formel bir yaşam sürmeye mecburdu kısacası; azıcık “çocuk” olmak, azıcık “deli” olmak, “çocuk” ve “deli” olup, yerine göre azıcık dağıtmak hakkı yoktu.
Mesela, oturduğu sitede bisikletle tur atmasını yakıştıramazlardı...
Motosiklet kullanmaya kalkışmasını yargılarlardı...
Eşofmanla koşsa, çevre tarafından yargılanırdı....
Oğlu ya da torunuyla çimlerin üstünde güreş tutsa, “çocuklaşmak”la suçlanırdı. Üstelik çocuk olduğunu bağırsa bile inanmazlardı.
Oysa insan ne kadar “çocuk” olursa, o kadar yazar olur! Çünkü çocuk olmak kirlenmemek, temiz kalmak, saf olmaktır!
Güneş, Ay, sanat ve estetik
Sinan’ın aşkı sonsuz olduğu kadar sonuçsuz, imkânsız olduğu kadar ihtiyarsızdır: O kadar ihtiyarsızdır ki, padişah adına olduğu için ister istemez “erkeksi” bir hava verdiği Süleymaniye Camii, içindeki duyguları yansıtmaya yetmemiş, 1548’de Üsküdar’da yaptığı Mihrimah Sultan Camii’ne, mimarlık tarihinde ilk kez “kadınsı” bir hava vermiştir (Camiin siluetini etek giymiş bir kadına benzetirler).
Buna rağmen Sinan’ın hâlâ söyleyecekleri vardır: Son sözünü yine Mihrimah Sultan adına Edirnekapı’da yüksek bir tepenin üstüne diktiği camide söyler…
Cami için seçtiği yer, o zamanın İstanbul’unda son derece ıssız bir tepedir. Sinan, camiin yalnızlığında, yaşlandıkça büyüyen yalnızlığını anlatmak ister gibidir.
Cami kapsama alanı olarak küçüktür (sadece 38 metre). Mihrimah Sultan da öyle değil midir?
Cami küçüktür, ama Sultan’ın sade ve asil güzelliğini yansıtacak kadar da estetiktir. Tek kubbesinin üzerindeki 161 pencere (o tarihe kadar bu açıklıkta ve bu kalınlıkta bir kubbeye 161 pencere koymayı hiçbir mimar başaramamıştır) camii yaptıranın iç dünyasının aynasıdır: Berrak, ferah, temiz ve aydınlık...
Bânisinin adı gibi, “Mihr-ü Mah”…
“Mihr-ü Mah”, Farsça’da “Güneş ve Ay” Farsça’da anlamına geliyor. Sinan tüm ustalığını kullanıp güneşten ve aydan ibaret bu camii yapıyor.
Malum: Cami, Kanuni’nin kızı Mihrimah Sultan adına yapılmıştır. Sinan, güneş ve ay kadar muhteşem, ama yine onlar kadar kendisine uzak muhabbetini zamanın sırrına sarıp bir yandan abideleştirirken, bir yandan da ebedileştirmiştir.
Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii’ne günün her saatinde pencerelerden giren huzmeler camiin ortasında buluşup sarmaş dolaş olurlar. Güneşin durumuna güre yansıyan huzmelerin kıyamdan rükûa, rükûdan secdeye varışları enfes bir görüntü oluşturur. Işık huzmelerinin namazı, aynı zamanda camie “kadınsı” bir eda katar.
Rivayete göre, cami içindeki pandatiflerde ve minare kenarlarındaki uzun işlemelerde de Mihrimah Sultan’ın ayak topuklarına kadar uzanan saçları tasvir edilmiştir.
Yine rivayete göre, saltanat ailesinden gelmesi sebebiyle, Mihrimah Sultan Camii’ni çift minareli yapabilecekken, tek minareli yapması, onyedi yaşında Rüstem Paşa (meşhur Kehle-i İkbal Rüstem Paşa) ile evlendirilen kızın ruh yalnızlığını simgeler: Bu aynı zamanda mimarın da yalnızlığıdır.
Meslek aşkı insana neler de ilham ediyor! Yine de bu camiin en belirgin özelliği bulunduğu yerdir: Yeri itibariyle emsalsizdir. Sinan’ın bu ıssız (Edirnekapı o tarihte yerleşim yeri değildir, ama bir gün kalabalıklaşacağı hesap edilmiş ve orası seçilmiştir) tepeyi büyük bir özenle seçtiği anlaşılmaktadır.
Bilirsiniz, her 21 Mart akşamı hem gece ve gündüz eşitlenir (Padişah kızı ile aralarındaki eşitsizliği protesto olarak da düşünülebilir), hem de güneş batmadan ay doğar.
Şimdi, Sinan’ın yaptığı camiin bânisinin “Mihr-ü mah” olduğunu ve bunun Farsça’da “Güneş ve Ay” anlamına geldiğini unutmadan hayal edin…
Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii’nin tek minaresinin arkasından güneş batarken, Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Camii’nin iki minaresinin arasından ay doğuyor (bazen olurmuş, ben izleyemedim)!..
Şayet bu gerçekse, Allah’ım, bu nasıl bir matematik dehâ, nasıl bir estetik anlayış, sonsuzla nasıl bir buluşmadır?
Bir kez daha anlıyorsunuz ki, ancak hayata sanat katabilen, estetik algısı yüksek milletler orijinali yakalayabilir ve sonsuza ulaşabilirler.
Biz böyle bir milletiz. Sanatımız “sonsuz aşk”ın adıdır!
Sanat ve hayat
Öğrendiğime göre Türkiye’de altı saatte bir cami inşa ediliyormuş…
Bu kadar sık cami inşa eden bir ülkenin, hâlâ da eski anıtsal camileri taklit etmesi, teknolojik ve mesleki bunca gelişmeye ve değişmeye rağmen modern bir cami mimarisi oluşturamaması bana çok acınası geliyor…
Yapılan camilerin neredeyse tümü ya Süleymaniye’nin yahut Sultanahmet Camii’nin minyatür kopyaları… Arkalarında Sinan gibi bir estetik/matematik dehâ bulunmadığı için de uyumsuz ve uygunsuzdurlar…
Baktıkça bakma isteği yerine, insanda kaçma isteği uyandırıyorlar!
Süleymaniye’ye bir de bu gözle bakar mısınız lütfen? Zaten, şairin yüreğine (Yahya Kemal) “Süleymaniye’de Bir Bayram Sabahı” gibi muhteşem bir şiir ilham eden eserin, bizatihi kendisinin “şiir gibi” olması gerekir…
Süleymaniye “şiir gibi” bir camidir: Bu muhteşem şiirin şairi ise Mimar Koca Sinan’dır.
Önce revaklardaki direkler arasında somutlaşan matematiksel hesaplar karşılıyor insanı… Duvarlardaki girinti çıkıntılarda emsalsiz birer tabloya dönüşmüş işlemelerin Batı resmine taş çıkarttığını fark ettiğinizde, anlıyorsunuz ki, duvarları tablolarla süslemek Batı’nın, duvarı tabloya dönüştürmek ise bizim estetik anlayışımızın ürünüdür.
Ecdat duvarları tabloya dönüştürürken, zaman ve mekândan bağımsızlaştırmış, inancının gereği olan “ebediyet sırrı” ile bütünleyip sonsuza armağan etmiştir.
O tabloyu duvardan asla indiremezsiniz. O tablonun yerini asla değiştiremezsiniz. Başka bir yere asla taşıyamazsınız…
Çünkü bulunduğu yer, olması gereken yerdir ve ancak bulunduğu yerde muhteşemdir. Onlardan birini yerinden almak, tüm mâbedi hâk ile yeksan etmek anlamını taşır. Eski camilerimiz böylesine bir bütünsellik içerir: Mermeri sanatla, sanatı hayatla buluştururlar.
Daha avluda şaşırıp büyülenmeye başlarsınız. O şaşkınlık ve hayranlık deminde kapıya ve pencerelere bakın: Pencerelerle duvarların büyüleyici uyumunu, kündekârı kapının kubbelere yükselişini, kudret eliyle serpiştirilmiş hissini veren “çil çil kubbe”lerin yer yer minareleşip gözü hiç rahatsız etmeden sonsuzluğa ulaşımını izlersiniz…
Sonra, Yahya Kemal’in şiirinin içine girer gibi, camiye girer, kürsünün mihrapla, mihrabın minberle, hem birbirinden bu kadar farklı ve bağımsız, hem birbirine bu kadar yakın, böylesine iç içe nasıl olabildiklerini düşünürsünüz…
Kubbelerdeki sadelikle duvarlardaki renk cümbüşünün zıt gibi duran karakterlerinde Sinan’ın ruh halini çözmeye çalışırsınız: İmkânsıza âşık olan dehâ, burada da “imkânsız”ı denemiş ve gerçek hayatta yapamadığını yapıp “zıtların estetik uyumu”nu yakalamıştır!
Süleymaniye’yi seyrederken, insan, hem aşka saygı duyuyor, hem de aşkını mâbede dönüştürüp mübarekleştiren Sinan’a…
Her anıt eserin temelinde bir aşk saklı olsa gerek: Kimbilir belki de artık eski aşklar kalmadığı için, etkileyici “anıt eserler” inşa edilemiyor!
Aslında Sinan’ın aşkı herkesin aşkından farklıdır. Aşkı “farklı” olanın eserleri de “farklı” olur. Nitekim her camide farklı bir üslup denemiş, her denemesiyle “imkânsız”a biraz daha yaklaşmıştır.
“İmkânsız”ın bir adı da “Mihrimah Sultan Camileri” olmuştur.
Yarına kaldı.
Bunları aklınızın bir köşesine yazabilirsiniz
Hazineler derinlerdedir: Derine inmeyi göze alamayan hazineye ulaşamaz...
İlerlemenizin önündeki en büyük engel başkaları değil, bizzat sizsiniz...
Karşınızdaki konuşurken dinler gibi yapıp konuşma sırasının size gelmesini beklerseniz, hayatınızın en önemli eğitimini kaçırabilirsiniz.
Geçmişi evinizmiş gibi görüp ona sığınmayın, kitap gibi düşünüp okuyun…
Kendinize yön arıyorsanız, yolunu kaybetmiş kimselere sormayın…
Siz ancak başkalarını sevdiğinizde, başkaları da sizi sever…
Ana-babanız doğumunuzdan sorumludur, yaşamınızdan siz sorumlusunuz...
Çiçeğin güzeli nadir bitkilerde açar…
Taş yontulur elmas olur, insan yontulur adam olur!..
Çok yaşamak elimizde değil, ama adımızı çok yaşatmak elimizdedir…
Zerginlik değil, ama zengin olma tutkusu insanın ahlâkını bozar…
Biri sizi bir kez aldatırsa suçludur, ikinci kez aldatırsa, bilin ki, siz suçlusunuz!..
Dikkat edin; alışkanlıklarınız anahtarı kaybolmuş bir kelepçeye dönüşebilir…
Kendiniz bir konuyu çok iyi anlamadıkça, başkalarına iyi anlatamazsınız…
Her aptal kendini beğenen başka birkaç aptal bulabilir. Bu onun aptal olmadığını göstermez…
Anneler her zaman haklıdırlar; o kadar çekmişler, üzülmüşler ki, başka türlüsü zaten olamaz…
İnsanları incelemek kitapları incelemekten daha gereklidir…
Anne-babamızı kader seçer, ama arkadaşlarımızı biz seçeriz…
Size ne verdikleri değil, onu nasıl verdikleri önemlidir…
Aşk dünyanın en tatlı mutluluğu ile en derin acısından yaratılmıştır…
En büyük yardımcılarınız azminiz ve sebatinizdir…
Hiç kimse başarı merdivenlerini elleri cebinde tırmanmamıştır…
Başarısızlıklarımız için milyonlarca sebep vardır, ama tek bir mazeret bile yoktur…
Her bildiğini söyleme, ama her söylediğini bilerek söyle…
Ne aradığını bilmeyen, bulduğunu anlayamaz…
Yarıaydınlar bilgisizlerden daha tehlikelidir…
Bilgisizlik korkunun kaynağıdır…
Çocukluk saflığını kaybetmeyen adama “büyük adam” denir…
Cesaret ölmekle değil, yaşayıp mücadele etmekle ölçülür…
Cesareti olmayanın başarısı da olmaz…
Cömert öğüt vermez, yardım eder…
Önemli olan sözler değil, davranışlardır…
Gülün dikenine katlanmak zorunda değilsiniz, ama dikenini dikkate almak zorundasınız…
Özür dilemesini beklediğin insan da senin özür dilemeni bekliyor olabilir…
Hayatın tekrarı yoktur…
Yarıştan bir kez koparsanız, bir daha birinci gelemezsiniz…
Ruhunuza duş aldıramazsınız, bu yüzden kirletmemelisiniz…
Yürek penceresinin camları kirlenmiş olanlar hayatın temiz ve duru yönlerini keşfedemezler. Hayatı temiz ve duru yönleriyle de görmek için, yürek penceremizin camlarını sevgiyle silmemiz gerekir…
Mutlu olmanın yollarından biri isteklerinizi azaltmak, olmazsa imkânlarınızı artırmaktır…
Vazgeçmekten vazgeçmek, başarının yolunu açar.
Milletime arz-ı hâl
Kendimden bahsetmek hiç mi hiç hoşuma gitmiyor. O kadar ki, konferans öncesinde biyografimin okunmasını çoğunlukla engelliyorum. “Yavuz Bahadıroğlu kimdir?” diye başlayan biyografi okumalarını “Hiç kimse” diyerek geçiştirmek bana daha anlamlı geliyor.
Önemli olan yazarın nerede doğduğu, ne zaman evlendiği, neler yaşadığı değil, neler yazdığı, millete neler bıraktığıdır.
Buna rağmen bugünkü yazımda kendimden bahsedeceğim…
Yetmiş yıllık ömrümün tümü okumak, araştırmak, öğrenmek, yazmak ve birikimlerimi tüm toplumla paylaşmakla geçti.
Çeşitli yayınevleri tarafından yayınlanan kitaplarım kendi boyumu aştı. O kitaplarda tarzım, tavrım, duruşum, olaylara bakışım nettir: İman diyorum, ezan diyorum, vatan-bayrak, millet-devlet, hürriyet diyorum, karınca kararınca elimden geleni yapmaya çalışıyorum.
Çeşitli gazetelerde, dergilerde on binlerce köşe yazısı yazdım, televizyon-radyo programları yaptım, röportajlar verdim. Oralardaki tavrım, bakış açım, fikrim de ortadadır…
Buna rağmen, hiçbir şey yazmamış, hiçbir iş yapmamış muamelesi görüyor, meçhul biri gibi algılanıyor, Tvnet’teki Derin Tarih programı bahanesiyle “yargısız infaz”a tabi tutuluyorum. O programdaki sözlerim çarpıtılıp “Atatürk’e hakaret” ettiğim yolunda kanaat oluşturuluyor.
Bir sürü FETÖ artığı, ikbalden düşmüş siyasetçi, koltuğunu kaybetmesine ramak kalmış parti yöneticisi bazı samimi Atatürkçüleri de maniple ederek başıma üşüşmüş durumda. Günlerdir bana, eşime, çocuklarıma, hatta cennetmekân anne ve babama hakaret yağdırılıyor.
Kimisi kendini ispatlamaya, kimisi gündemi değiştirmeye, kimisi de “intikam” almaya çalışıyor.
Güya ben o programda Atatürk’e hakaret etmişim. Etmedim, etmem!
Muharrirlik geçmişime bakanlar göreceklerdir ki, uzun yazı hayatımın hiçbir yerinde kimseye hakaret yoktur. “Hakaret aczin ve bilgisizliğin çocuğudur” diyen bir insanım. “Atatürk’ü Koruma Kanunu” olarak bilinen 5816 sayılı kanunu ihlâlden hiç yargılanmadım. Kanun olmasa dahi hakaret etmezdim.
Çünkü inancım, tarzım ve üslubum buna izin vermez. Ayrıca, kanunu ihlâl etmeden söylenmesi gerekeni söyleyebilecek kadar da deneyimli bir yazarım.
İfade etmeliyim ki, 5816 sayılı kanunu defalarca eleştirdim. Demokratik bir ülkede bunun hiç olmaması gerektiğini düşünenlerden biriyim. Yine böyle bir kızılca kıyamet günlerinde, mezkûr kanunun rahmetli Başbakan Adnan Menderes tarafından istendiğini de biliyorum. Menderes’i takdir etmeme rağmen, bunu yanlış buluyorum.
Öte yandan, tarihi şahsiyetlerin kanunla korunmaya muhtaçmış gibi gösterilmesi, onlara da haksızlıktır. Bu haksızlığın düzeltilmesini ve tarihi şahsiyetlerin “milli vicdana” emanet edilmesini daha doğru buluyorum.
Mezkûr programda sözü edilen konu, yani Afet İnan’ın Atatürk tarafından “manevi evlât” olarak alınması konusu, çeşitli kitaplarda tartışılmış, farklı görüşler dillendirilmiştir. Bu konuda benim kanaatim, Derin Tarih programında ifade ettiğim gibidir: “Atatürk, devrimlerini hayata geçirmek için, Afet İnan’ı kadınlara örnek olarak yetiştirmek üzere ‘manevi evlât’ almış olabilir.”
Kanunlarımızda “manevi evlât” diye bir kavram yoktur. Yani mesele tartışmaya açıktır. Atatürk’ün çocukken “karga kovalaması” önemli bulunup ders kitaplarına geçirildiğine göre, Atatürk araştırmacıları açısından, bu konu da önemli bulunabilir. Tabii “hakaret” içermemesi esastır. Ve benim söylediklerimde hakaret kastı ve hakaret asla yoktur!
Zübeyde Hanım’ın adı ise programda hiç geçmemiştir. Başka birinin başka bir yerde söyledikleriyle harmanlayıp insanları töhmet altında bırakmak ahlâki değildir.
O gece birlikte program yaptığımız arkadaşların yanı sıra, tüm yazan-çizen meslektaşlarımın fikir özgürlüğünü sonuna kadar savunmakla birlikte, ağzımdan çıkmayan hiçbir söz beni bağlamaz.
Milletime saygıyla duyururum.
Beratımız “beraat”ımız olsun
Soru: Öncelikle, “kandil” ne demektir, dilimize nereden girmiştir?
Kandil, Lâtince “candela” kelimesinden Arapçalaşıp oradan Türkçemize geçmiş bir kelimedir: “Mum, lâmba, aydınlatıcı” anlamına gelir...
Günahlardan temizlenmek, bir bakıma “aydınlanmak” sayıldığından, iç dünyamızın günahlardan temizlenmesine vesile olan kutsal gecelere “kandil”denmiştir.
Başka bir rivayet daha var: Buna göre, Sultan İkinci Selim (1566-1574), kutsal gecelerde camilerin ışıl ışıl aydınlatılılıp minarelerde kandiller yakılmasını emretmiş, bu yüzden kutsal gecelere “kandil” adı verilmiştir...
Galiba en doğrusu, “Regaib Gecesi”, “Mirac Gecesi”, “Berat Gecesi” ve “Kadir Gecesi” diye, kendi özel isimleriyle yâdetmektir.
Arapça “gece” anlamına gelen “leyl” kelimesini başa getirerek, kutsal geceleri “Leyle-i Kadr”, “Leyle-i Berat” şeklinde telaffuz edenler de vardır.
Soru: Berat nedir, ne anlama geliyor?
Berat, “beraat” (cezadan kurtulma) anlamında bir kelimedir. İsmini, o gece, günahların affedileceği umudundan alır.
Soru: Berat gecesi nasıl yaşanmalı?
Tabii ki, Peygamber-i Âlişan Efendimiz’in yaşadığı ve öğrettiği gibi...
Buyuruyor ki: “Şaban ayının onbeşinci gecesini ibadetle geçirin, gündüzünde de oruç tutun. Çünkü Yüce Allah, bu gece dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve ‘Tövbe eden yok mu, tövbesini kabul edeyim! Rızık isteyen yok mu, rızık vereyim! Şifa isteyen yok mu, şifa vereyim!.. Başka isteği olan yok mu, ona da istediğini vereyim’ der.” (İbn Mace, İkâmetü’s-Salât, 191)
Peygamber-i Âlişan Efendimiz’in, bu gecede ibadetle meşgul olmayı ve gündüzünde oruç tutmayı teşvik ettiği nakledilir.
Mekke halkı, Berat geceleri Mescid-i Haram’da namaz kılar, Kâbe’yi tavaf eder ve Kur’an okuyarak geceyi değerlendirirdi.
Soru: Tarihte bu geceye ait farklı kutlama biçimleri var mıydı?..
Evet, vardı. Meselâ, Onbirinci Yüzyılın ortalarından itibaren, Şam’daki Emeviyye Camii’nde Berat geceleri kandiller yakılırdı. Bunu “bid’at” sayan âlimlere rağmen, uygulama bir süre devam etti.
Selçuklularda Berat geceleri halka tatlı dağıtma geleneği vardı. İbn Kesir (ö. 310/923), bu geleneği Selçuklu Vezir Fahrülmülk’ün başlattığını kaydeder. Bu geleneğin dinle alakası yoktur. Hayır yapma anlayışının bir ürünüdür.
Osmanlılar, diğer kandil geceleri gibi, Berat kandilini de büyük bir coşkuyla kutlarlardı. Camiler renkli fenerlerle donatılır, mahyalarla, “Berat kandiliniz mübarek olsun” anlamında kutlama mesajları yazılırdı.
Soru: Bazıları, başta Mevlid Gecesi olmak üzere, Kadir Gecesi hariç, diğer tüm mübarek geceleri “bid’at” sayıyorlar. Siz buna ne diyorsunuz?
Malum, din bilgini değilim. Fakat imparatorluk kültürüyle bütünlenerek şenliğe dönüşen mübarek gecelerdeki toplu ibadetleri,İslâmın “toplumsal” anlayışına, “hayırda yarış”ma yaklaşımına ve mü’minleri “cemaatleşip bütünleşme”teşvikine uygun buluyorum. İbadetin bayram havasında yapılması ise ayrı bir güzelliktir.
Kaldı ki, daha önce dine bigâne kalan pek çok Müslüman, bu gecelerin duygusal atmosferinden etkilenerek kendi gerçeğine yöneliyorlar...
Herhangi bir vesile ile ibadet etmenin, hayır yapmanın ne mahzuru olabilir ki?..
Müfessir sahabilerden İkrime el-Berberi, Duhan Suresi’nde (44/3) sözü edilen “mübarek gece”nin Berat olduğunu söyler...
Mübarek aylar (Recep, Şaban, Ramazan), mübarek günler (Cuma, bayram arifesi ve bayram) ve mübarek geceler, (Mevlid, Regaib, Mi’rac, Berat ve Kadir geceleri) Allah’ın, bizi bağışlamak için yarattığı vesilelerdir...
“De ki: ‘Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (Zümer Sûresi, 39/53)
Beratımız beraatımız, beraatımız mübarek olsun!
Gençlere rehber lâzım
Eskiden kızlar-kadınlar Hz. Havva’ya, Hz. Meryem’e, Hz. Asiye’ye, Hz. Hacer’e, Hz. Hatice’ye, Hz. Ayşe’ye ve bu kalite/kapasitedeki iman âbidelerine benzemeye çalışırdı...
Moda deyişle, bunlar, o zamanın kadınlarıyla kızlarının “rol-model”leriydi (role models): Yani rehber şahsiyetlerdi...
Erkeklerin rol-modelleri ise malum: Başta Efendimiz olmak üzere, tüm peygamberler ve ashabın önderleri...
Ailede her akşam peygamberlerin hayatından birkaç kıssa okunur, onu Peygamber Efendimiz’in ve ashabının hayatı takip ederdi...
Okunan parçaların üstüne yorumlar yapılır, çocuklara örnek olarak gösterilir, “kıssadan hisse” almaları sağlanırdı.
Şimdi televizyon şaklabanlarına, internet “fenomen”lerine rağbet var: Giyim kuşamlarından konuşma tarzlarına kadar taklit ediliyorlar.
Akşamlarımız “kitap buluşmaları” ile geçmiyor. Televizyon yahut internet tüm zamanlarımızı kemiriyor!
Tedbir olarak, evlilik programlarını yasaklamanın derde deva olacağını sanmıyorum: Asıl tedbir, o tarz programları seyretmeye vakit ayırmayacak kadar şuurlu insan yetiştirmektir. Alıcısı olmayan malı imal edenler iflâs eder. Bu da bir nevi “arz-talep” kuralına bağlıdır.
Yani sorunun kalıcı çözümü, talebi ortadan kaldırmaktır: Aksi takdirde, bu tür programların başka formatlarda hortlamaları engellenemez.
Kısacası, “rol model”lerimizi yeniden oluşturmamız, kitaptan ekrana dönen dikkatleri tekrar kitaba yönlendirmemiz lâzım.
Zor, çileli ve uzunca bir yoldur bu: Oysa siyaset kolay yolu sever: “Yasakladım!”der ve nesilleri zarardan kurtardığını düşünür.
Oysa bu yol etkili ve kalıcı değildir. Ayrıca da “Türkiye bir yasaklar ülkesidir”hezeyanını yayan şer güçlere malzeme verir.
Konu yine kendiliğinden “insan yetiştirme”ye geldi: Konu buraya geldiğinde, ister istemez “eğitim” ve “kültür” politikalarına da gelir...
Geçenlerde, “Bizi yönetenlere açık mektubumdur” başlığıyla bu köşede yayınladığım yazı, büyük gürültü kopardı. Pek çok yazar hak verdi. Özellikle eğitimcilerden ve kültür insanlarından çok sayıda destek telefonu aldım...
Bu arada “Sen de kim oluyorsun, bizi yönetenler her şeyin en iyisini bilir”türünden “laf u güzaf”lar da edildi. Ne var ki hitap ettiğim hiçbir makamdan herhangi bir tepki alamadım. Bu yüzden yazının amacına ulaşıp ulaşmadığını bilmiyorum.
Benim amacım, bazılarının sandığı gibi, ortalığı karıştırmak, ses getirmek, fark edilmek değildir: Amacım “eğitim” ve “kültür” konularına dikkat çekip uyarmaktan ibarettir. Bilinen, ama çeşitli mülâhazalar sebebiyle dillendirilmeyen arızaları dikkate vermek istedim. Gerisi bizi yönetenlerin bileceği...
Yine de “insan yetiştirme” konusu, her yönüyle ele alınması gereken çok önemli bir konudur. Türkiye’nin geleceğiyle de doğrudan ilgilidir.
Geçtiğimiz Pazartesi günü, KYK’nın Balkan gezisine çıkardığı üniversiteli gençlerle birlikte olmak için Üsküp’e gitmiştim. Ayrıca yurt içinde de, aynı organizasyon çerçevesinde binlerce gençle sohbet-muhabbet imkânı buldum. Bir kere daha fark ettim ki, gençlerimiz gerçek tarihe, gerçek eğitime susamış. Arzu, istek ve heyecanlarını istikametlendirecek rehberlere ihtiyaçları var...
Rehber: Peygamber (s.a.v)... Onu ve onun rehberliği istikametinde oluşan şanlı tarihi gençlerle buluşturup dünün ışığında hem günü, hem de yarını okuyabilecek bir “meziyet” kazandırmamız gerekiyor.
“Televizyon ve internetle başa çıkılamaz” kolaycılığını bir tarafa bırakıp, bir yerden başlamak lâzım. Mesele, tüm gençliği bir çırpıda kurtarma meselesi değil, Nemrut ateşinden kaç İbrahim çıkarılabilirsek, o kadarını kurtarma meselesidir.
Domates, biber, patlıcan!
Sayın Erdoğan ve Putin görüşmesi büyük ölçüde anlaşmayla sonuçlanmış, ama gelgelelim domateste tıkanmış…
Sayın Erdoğan, “Onu da önümüzdeki günlerde ara formüllerle aşarız” dedi, ama Putin hiç oralı olmadı.Zombi benzeri ifadesizliğini koruyup bu konuda ser verdi, sır vermedi.
“Alt tarafı domates canım, olmayıversin” demeyin, bugüne bugün domatesin 10 milyarın üzerinde yıllık getirisi varmış. “Olmayıversin canım” denebilecek bir meblâğ değil yani…
Kıymetli olmasaydı, rahmetli Barış Manço, şarkısını yapar mıydı?
Domates biber patlıcan,
Domates biber patlıcan;
Bir anda bütün dünyam karardı,
Bu sesle sokaklar yankılandı,
Domates biber patlıcan…
Faydaları ise saymakla bitmiyor…
C vitamini deposudur: Bir adet domates tüketerek günlük C vitamini ihtiyacınızın % 40’ını karşılayabilirsiniz. Aynı zamanda bol miktarda A vitamini, demir ve potasyum içerir. Potasyum sinir sistemini, demir ise kan sağlığını korur.
Sivilce, akne ve siyah noktalar: Sivilce, akne ve siyah noktalar için domatesi ortadan kesip yüzünüze sürebileceğiniz gibi rendeleyebilir yahut bir kaşık dolusu domates püresi kullanabilirsiniz. Ardından 10-15 dakika bekleyip yüzünüzü suyla yıkayın.
Ayaklardaki nasırlar: Orhan Veli, “Hiçbir şeyden çekmedi dünyada, nasırdan çektiği kadar” diye yazar, nasırın verdiği acıyı anlatmak için… Bendeniz de gayetle iyi bilirim bunu, zira yıllardır sol ayağımın serçe parmağında bu illeti taşır dururum. Çaresi domatesmiş: Bir domates ortadan kesilir, çekirdekli kısmı nasırın üzerine gelecek şekilde yerleştirilip sarılır ve sabaha kadar bekletilir. Sabah, yumuşamış olan ölü deri, canlı dokuyu zedelemeden dikkatlice alınır. Böylece ayaktaki nasırlı kısım temizlenmiş olur.
Kansere karşı koruma: İçinde bulunan likopen maddesi kansere karşı savaşmada etkilidir. Özellikle prostat kanseri başta olmak üzere yutak, yemek borusu kanseri ve mide kanseri gibi kanser türlerine karşı da koruma sağlar. Aynı zamanda içeriğindeki A vitamini sayesinde sigaranın etkileri ile oluşan akciğer kanserine karşı da koruyucudur.
Genç görünmeyi sağlar: İçinde bulunan karoten maddesi yaşlanmayı geciktirici bir etkiye sahiptir. Bu sebzeyi yiyen kişilerde yaşlanmanın geciktiği görülmüştür. Yaşlandırmayı geciktirmesi de faydaları arasındadır.
İdrar yolu enfeksiyonlarını önler: İçeriğinde yüksek oranda su bulundurması sebebiyle sık sık idrara çıkmayı sağlar. Bu şekilde toksin maddeler ve tuz vücuttan atılır. Mesane kanserine yakalanma riskini de azaltır.
Zararlı güneş ışınlarına karşı korur: Güneşin zararlı ultraviyole ışınlarına karşı koruma sağlar. Yaz aylarında yendiği zaman zararlı ışınlara karşı çok faydalıdır. Güneş ışınlarına alerjisi olan, güneş ışınlarından çabuk etkilenen insanların yaz aylarında tüketmesinde yarar vardır.
Buna karşın, böbrek rahatsızlığı olan kişilerin fazla tüketmesi tavsiye edilmez. Aşırı tüketilmesi böbreklerde rahatsızlığa yol açabilir.
Fazla miktarda domates tüketilirse, baş ağrısı, mide bulantısı gibi yan etkileri görülebilir.
Belli ki Putin bütün bunlardan habersiz yaşıyor, yoksa domatesimizi havada kapardı. Birileri kendisine anlatmalı.
Nezaketten kaba-sabalığa!
Yazmışımdır, ama tekrar yazacağım: Osmanlı asırlarında selâm çok önemli bir iletişim vasıtasıydı. İki insan karşılaşınca, biri selam verir (bunun da bir adabı var), diğeri toparlanarak (meselâ bacak bacak üstüne atmışsa, selâma ve selâmı verene hürmeten bacağını indirerek, uzanmışsa doğrularak), edep ve nezaketle selâm alırdı.
Selâm “Allah’ın selâmı” olarak tanımlanır, vermenin “sünnet”, almanın “farz” olduğuna, verenin ve alanın sevap kazandığına inanılırdı.
Aileler karşılaştığında selâmdan sonra hâl-hatır sorulur (büyükler küçüklere), çocukların başı okşanır, yakınlık derecesine göre “harçlık” verilir, kadınlar asla görmezden gelinmez, “Hanımefendi nasıllar?” şeklinde ifadelerle ciddiye alındıkları hissettirilirdi. Erkeğin yanındaki kadını ve çocukları görmezden gelmek büyük nezaketsizlikti.
Biraz uzaktan bir birlerini gören tanışlar, “temenna” (sağ el, “kalbimdesiniz”anlamında önce kalbe, ardından “başımın üzerindesiniz” anlamında başa konur) ederek bir birlerini selamlarlardı.
Bu hareket, “başüstüne”, “başımla beraber”, “baş tacı” gibi kelimelerle de ifade edilirdi.
İngiliz gezgin Elizabeth Lady Craven, 1789’da yayınladığı “İstanbul’dan Kırım’a”isimli seyahatnamesinde, kadınlara yönelik nezaketimizden övgüyle bahsediyor: “Türklerin kadınlara karşı olan muameleleri bütün milletlere örnek olmalıdır. Meselâ bir erkeğin, hukuken boynu vurulabilir, bütün evrakı tetkik edilebilir, bütün eşyasına ve mal varlığına el konulabilir; fakat karısına gayet iyi muamele edilir, mücevheratı kendisine bırakılır.”
Dünyaca ünlü gezgin ve yazar Edmondo de Amicis de nezaketimize ve kibarlığımıza hayrandır: “Araştırmalarıma ve tesbîtlerime göre, İstanbul’un Türk halkı (Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Abaza, Arnavut, yani o tarihte İstanbul coğrafyasında kim varsa, hepsi bu tabirin kapsama alanındadır), Avrupa’nın en nâzik ve en kibar halkıdır.”
Eskiden evlere misafir geldiğinde, ayakkabısının burnu kapıya dönük şekilde konurdu (şimdi tam tersi yapılır). Bu, “Biz sizin misafirliğinizden hoşnuduz, gitmenizi istemiyoruz” anlamına gelirdi. Bir nezaket kuralıydı.
“Şu kadar kitap okudum” demek kitaba saygısızlık sayılır, “Şu kadar kitabı ziyaret etmek nasip oldu” şeklinde bir ifade kullanılırdı.
Osmanlı insanı o kadar nazikti ve kelimeleri öylesine bir özen ve dikkatle seçerdi ki, “yakma” fiilinin (yürek yangını, ev yangını, orman yangını gibi) kötü çağrışımlarına meydan vermemek için “Ocağı yak”, “Işığı yak” yerine, “Ocağı uyandır”, “Işığı uyandır” demeyi tercih ederdi.
“Ocak sönmesi” olumsuz bulunduğundan, “Ocağı söndür” yerine “Ocağı dinlendir” derlerdi…
Aynı şekilde, “Lambayı söndür” denmez, “Lambayı dinlendir” denirdi.
“Kapıyı kapat” yerine (Allah kimsenin yürek kapılarını kapatmasın) “Kapıyı ört” veya “Kapıyı sırla” ifadeleri kullanılırdı.
Kapıların iç kısmında “kapılar açan, müşküller gideren, kalplere ferahlık veren” anlamına gelen “Ya Fettah”, kapının dışında ise “Allah korusun” anlamında “Ya Hafız” yazardı…
Bu sığınmanın ilginç bir de hikâyesi var. Sultan Abdülâziz’in sadrazamlarından, meşhur Keçecizade Fuat Paşa, İngiliz elçisine İstanbul’u gezdirirken, elçi, hemen hemen her evin kapı başına levha olarak asılmış yahut yazılmış “Ya Hafız”ın ne anlama geldiğini sormuş, Fuat Paşa ise hiç teklemeden şu cevabı vermişti:
“Bunlar Osmanlı sigorta şirketinin ismidir, ekselans!”
Öyle ya: Sel, deprem, yangın gibi felâketlerden, Allah’tan başka kime sığınabilirsiniz? Bu ifade bile, kendisi fazla “dindar” olmasa bile “dini terbiye”den geçmiş olmanın göstergesidir.
Ebedi gerçeği şakayla buluşturup nezaketle ifade edebilmek için, insanda ille Keçecizade Fuat Paşa bilgisi ve birikimi gerektirmez. Biraz terbiye, biraz zekâ, biraz nezaket ve nezafetten nasibini almış olmak da yeter…
Şimdiki şakalarımızın içinde ne “zekâ parıltısı” var, ne “edeb-hayâ” duygusu, ne de “nezaket-nezafet” kaygısı…
Korkunç bir kaba-sabalık arasında hem dilimizi, hem de kendimizi tüketiyoruz.
Son söz niyetine bir atasözü: Her şey incelikten kırılır, sadece “insan” denen varlık kabalıktan kırılır!
Kraldan ziyade kralcılar!
Köşe yazarı veya televizyon yorumcusu değil, sanki “Ali-kıran başkesen”,mübarek!Durmadan sağa-sola saldırıyor!
Fikri yok, kendine ait düşüncesi yok, birikimi yok, bilgisi yok: Bunlar olmadığı için de derin analizi yok, sentezi yok, tahlili yok…
Her yazıda, her ekran başı ettiğinde sadece parmak sallayıp, tehditler savuruyor: “Asmalı-kesmeli, hâk ile yeksan etmeli!”...
Nazarında her şey siyah-beyaz: Kendi görüşü dışında görüş, siyasi anlayışı dışında siyaset tanımıyor…
Basiret, feraset, tefekkür, hikmet, irfan ve bunların getirisi olan “nezaket”, nezafet”, “nesahet”, “edeb”, “âdab”, gibi kavramların semtinden geçmemiş: Muhtemelen tek kitap bile bitirmemiş…
Zaten kitap okuyacak kadar sabrı da yok…
Her şeyi acele: Yazılarını çalakalem yazdığı çok belli. O kadar özensiz ki, basmakalıp ifadeleri sık sık tekrarlıyor. Bu arada kelime haznesi de çok dar: Sürekli aynı kelimeleri kullanıyor.
Kendisi kadar sert yazmayan, kendisi gibi “sıkı taraf” olmayan yazarlar bile düşmanı: Onlara da tehdit savuruyor!
“Haddini bil” diyor…
“Seni ezik” diyor…
“Sen kimsin?” diyor. Arkasından bir dizi ağıza alınmayacak kadar galiz ifadeleri arka arkaya sıralıyor.
Söyler misiniz, bunların hangisi fikir, hangisi tefekkür ürünü?
Oysa saldırdığı insan hem bir fikir devi, hem de din ve kültür açısından bir hayli birikimli. Yüz yüze tartışmaya kalksa (kendi tabirini kullanalım), ezer geçer! Fakat eminim böyle bir durumda edebinden susmayı tercih edecektir: Zira. “Susmak, cahile verilebilecek en güzel cevaptır!”
Âlim ilminin izzetinden dolayı susar, cahil cehaletinin lezzetinden dolayı saldırır! “Ey Gönül! Susmak mânâ eksikliğinden değil, belki mânâ derinliğindendir” demiş Hz. Pîr…
Bunları hiç umursamıyor. Her yazısında en asgârî nezaket kurallarını bile çiğniyor. O kadar “terbiye” yoksunu ki, “siz” demeyi züppelik sayıyor.
Kaba-saba kelimeleri alt alta sıraladıkça ve sağa-sola sataştıkça, eminim mutlu oluyor: “Oooh! Pesperişan ettim!”.
Sırtını iktidara dayadığı izlenimi verecek kelimeleri özenle yazısına yerleştiriyor, konuşmalarına katıyor. “Büyük dava adamı” görüntüsü vermek için çırpındıkça saçmalıyor, saçmaladıkça batıyor.
Tarafını çok iyi savunduğunu düşünüyor, ama aslında kimse ciddiye almıyor. O kadar ki, isim vererek saldırdığı muharrirler bile cevap vermeye tenezzül etmiyor. Kendi kendine gelin-güvey olup duruyor.
Aynı camianın aklı başında yazar-çizerlerini dışlayıp “öteki”leştiriyor. Bu alanda “tek” kalmak istiyor. İktidarı herhangi bir konuda adabıyla ve üslubuyla eleştiren “hakperest” yazarlara dayanamıyor.
Yumuyor gözünü, açıyor ağzını: Ağzından çıkanı kulağı duymuyor. Kendisi gibi sadece övsünler istiyor. Öve öve göklere çıkarsınlar!
Böyleleri hem iktidar tarafında var, hem muhalefet tarafında…
“Akılsız dostun olacağına, akıllı düşmanın olsun” dedirtiyorlar. Tuttukları tarafa da büyük zarar veriyorlar.
Yazarın/yorumcunun görevi, siyasetçileri övmek değil, uyarmaktır. Bu da hatalara işaret etmekle olur. Bunda kızacak, köpürecek bir durum yok. Nitekim eleştirinin muhatapları kızmıyor, aksine, yapıcı tenkitlerden faydalanıyorlar.
Peki, bu “kraldan ziyade kralcı”lara ne oluyor?
Varlık mücadelemiz
Biz devlet ve millet olarak varlık mücadelemize yeni başlamadık: 1800’lerin başından beri (yaklaşık 250 yıl) “varlık mücadelesi” veriyoruz.
1800’lerin ortalarında, İngiltere öncülüğünde yapılan “paylaşım projesi”nin gereği olarak, Osmanlı Devleti, yoğun bir savaş baskısı altına girdi...
Baskının kaynaklarından biri Avrupa, diğeri Rusya idi...
Avrupa içimizdeki azınlıkları kışkırtıp silâhlandırarak isyana ve teröre yönlendirirken, Rusya, Sırpları kışkırtıyor, bunun sonucu olarak Bosna-Hersek ve Karadağ’da başlayan isyanlar, Avrupa’nın yarısını ve Osmanlı Devleti’ni derinden etkileyip sarsacak kadar büyük savaşlar doğuruyordu.
Rumî Takvim’e göre “93 Harbi” dediğimiz 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı, Osmanlı Devleti’ne yeni başlangıçlar yaptıracak kadar önemli sonuçlar verdi.
Osmanlı Devleti, Meşrutiyetilan ederek siyasi, sosyal ve ekonomik alanlarda büyük değişikliklere yol açacak olan anayasal parlamenter sistemi yürürlüğe koydu.
Nisan 1877’de, Rusya’nın savaş ilanıyla Kafkas ve Balkan cephelerinde başlayan çarpışmalar, Osmanlı kuvvetlerinin sürekli olarak geri çekilmesiyle sonuçlandı. Ruslar, Batıda Plevne’yi düşürdükten sonra, Balkanlar’ı boydan boya istila ederek, Ayastefanos’a (Yeşilköy’ün o zamanki adı)kadar geldiler. Bir de “Zafer Anıtı” diktiler.
Doğuda ise Ardahan, Oltu ve Kars’ı alarak Erzurum’a girdiler.
Bu esnada, Osmanlı Devleti’nde ekonomik kriz had safhada idi. Salgın hastalıkların yayılması parasızlık yüzünden engellenemiyordu. Halk, fakirlikten ve salgın hastalıklardan kırılıyordu.
“Ayastefanos Andlaşması” bu şartlarda imzalandı. Bu andlaşma ile Osmanlı,Balkanlar’da Avrupa’daki topraklarının neredeyse tamamına yakınını kaybetti. Batum, Kars, Ardahan ve Doğubeyazıt Ruslara bırakıldı. Romanya, Sırbistan ve Karadağ bağımsızlığına kavuştu. Bulgaristan Prensliği kuruldu.
Bir taraftan da, Osmanlı Devleti ağır savaş tazminatı ödemeye mahkûm edildi. Bu durum ağır ekonomik şartlarla bütünleşince, korkunç bir çöküntü meydana geldi. Yavuz ve Kanuni dönemlerinde ağzına kadar altın dolu olan Osmanlı Hazinesi, artık namerde muhtaç haldeydi: Devlet azınlıklara mensup Galata Bankerleri’ne boyun eğip borç alıyordu. Kısacası her anlamda karışık, hattâ kaotik bir döneme girilmişti.
Bütün bunlar, dünyaya hükmetmeye alışmış Osmanlı insanının üzerinde derin izler bırakması kaçınılmazdı. İnsanların onuru zedelenmiş, umudu kırılmıştı...
Haliyle aydınlarımız şaşırmış, “Batıcılık”, “Türkçülük”, “İslâmcılık” ve “Osmanlıcılık” arasında paramparça olmuştu.
Aydın takımında şaşkınlık kol geziyor, herkes birbirini suçluyor, tek çözüm önerisi Bediüzzaman’dan geliyordu. Avrupa’nın saldırılarından kurtulmak için Avrupalı olmak gerektiğini telkin eden aydınlara karşı, o Türkiye’nin geleceğine şöyle sesleniyordu:
“Ey bu vatan gençleri! Frenkleri (Batı’yı) taklide çalışmayınız. Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetten sonra, hangi akılla onların sefahet ve bâtıl efkârlarına (fikirlerine) ittibâ edip (tabi olup) emniyet ediyorsunuz (güveniyorsunuz)? Yok, yok! Sefihâne taklit edenler, ittibâ değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz! Âgâh olunuz ki (biliniz ki), siz ahlâksızcasına ittibâ ettikçe (tabi oldukça), hamiyet (gayret) dâvâsında yalancılık ediyorsunuz! Çünkü şu surette ittibâınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır (küçümseme) ve millete bir istihzâdır.” (Lem’alar, On Yedinci lem’a, Beşinci Nota).
Bu öneriler manzumesi, bence günümüzde de gerekli ve geçerlidir.
Batı aynı Batı, ama biz aynı değiliz!
Batılı Aydınlanmacılarınöncülüğünde 18. yüzyılda oluşturulan “tek dünyalı”(ahiretsiz)ve “para eksenli” hayat tarzı, Avrupa’yı “ahlâksız” ve “zalim” yaptı…
Ellerindeki teknik ve askeri gücü kullanarak, kendi doğal zenginlerini işletme, hattâ koruma gücüne sahip bulunmayan milletlerin üstüne çullandılar. Yüzyıllar boyu sömürdüler, çaldılar, çırptılar, ezdiler, öldürdüler, yağmaladılar; insanları yakalayıp gemilerle Avrupa’ya taşıdılar: Köleleştirip köle pazarlarında “beyaz adam”lara sattılar…
Hiçbir hak-hukuk, ahlâk ilkesi tanımadan, ucuz işgücü olarak yüzlerce yıl kullanıldılar. Bu yüzden, Avrupalılara “ahlâksız” demek bile ahlâka hakaret olur: Çünkü zaten ahlâksızlık Avrupa’nın ahlâkıdır!
Aydınlanmacı aydınların öncülüğünde oluşturulan “yeni hayat projesi”ne biraz daha yakından bakalım…
Bu projedeAllah’a yer yoktur. Özet olarak, “Allah her şeyi yaratmış ve gerisini insan zekâsına bırakmıştır” (deizm denebilir). Her şey insan aklı ve zekâsıyla yönetilecektir. Bu çizgide yürüyen Avrupa’ya git gide “Hayat mücadeledir” (gücü olan kazanır) anlayışı ve “Büyük balık küçük balığı yer” yaklaşımı hâkim oldu…
Nihayet “altta kalanın canı çıksın” görüşü Avrupa’yı yönetenlerin temel ilkesi haline geldi. Bu da işgalin, sömürünün, zulmün envaı çeşidine dâvetiye çıkardı.
Zayıfların ve güçsüzlerin üstüne çullandılar. Yutulabilecek kıvamda olmayan hedefler bir şekilde önce zayıflatıldı, bölünüp parçalara ayrıldı (Osmanlı gibi), sonra da paylaşıldı. Hiçbir insanî ve vicdanî ilke tanımadan asırlarca yıktılar, yaktılar, ezdiler, sömürdüler. Aynı milletlerin içine “fitne” sokup milletleri paramparça ettiler, birbirlerine katlettirdiler (Ruanda örneği)…
Bugün Avrupa’nın bakış açısı değişti mi zannediyorsunuz? Hiç değişmedi: Fırsat bulur bulmaz “vahşi” yüzünü göstermekte zerre tereddüt etmez. Nitekim Hollanda’nın, demokratik haklarını kullanan soydaşlarımıza atlarla, itlerle nasıl acımasız ve ilkesiz saldırdığını geçenlerde gördük.
Dünya savaşları, bölgesel savaşlar (İran-Irak savaşı gibi), terör, darbeler (Mısır’daki Sisi darbesi ile bizdeki 15 Temmuz ayaklanması), hattâ ekonomik krizler, bu projenin günümüze yansımalarıdır.
Başka bir nokta daha var: Zengin-fakir arasında gitgide derinleşen uçurum,bazı ailelerin topluma egemen olması ve büyük kitleyi “yem” olarak kullanması, yeni bazı arayışlara kapı açmış, “Komünizm” ve “faşizm” gibi olgular bu insanlık dışı projenin içinden doğmuştur…
Ayrıca insanın “yaradılış hikmeti”ne taban tabana zıt olan bu anlayış, insanı “üretim-tüketim” kıskacına alarak bunaltmış, insanlık âlemini kanserden AIDS’e, depresyondan şizofreniye kadar bir sürü yeni hastalıkla tanıştırmıştır.
Bütün bu değişim ve dönüşümlerin, Osmanlı Devleti’ne ve halkına elbette ki bir takım yansımaları olacaktı. Sadece “küffar” olarak tanımladıkları, tarihi, sosyolojik, psikolojik, siyasî ve dinî değerlerini pek de iyi bilmedikleri Batı dünyasındaki köklü değişimlerle önce zihinler bulandı, ardından şaşkınlığa düşüldü, sonra aşağılık duygusuna girildi, nihayet “onlar gibi” olunması halinde onlardan kurtulunacağı zannedildi ve böylece tepeden inme “yenilikçi”hareketler başladı…
Sarıktan fese, imamdan muhtara, yeniçeriden Avrupai “modern ordu”ya (Sultan II. Mahmud), Meşrutiyetten Cumhuriyete, Hilafetten Diyanete, festen şapkaya, Mecelle’den Batı hukukuna, bin yıllık alfabemizden Lâtin Alfabesi’ne, Hicri Takvim’den Milâdi Takvim’e, Alaturka (Türk usulü) saatten, Alafranga (Frenk usulü) saate geçildi.
Durum ortada: Batı aynı Batı, ama biz “aynı biz” değiliz!
“Hoşgörü”den “horgörü”ye
Okuduğum ortaokulun kapısının üstünde, şöyle bir cümle vardı: “Cumhuriyet, fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister.”
Her okuyuşumda kendimi Muhafız Kıtası Komutanı gibi hisseder, kasılabildiğim kadar kasılır, cumhuriyete ilişkin ne varsa “muhafaza” altına almak için güçlü bir arzu duyardım.
Ayrıca artık sizin de tanıdığınız Başöğretmenim Hikmet Bey, ilkokulun ilk sınıflarından itibaren bize “koruma-kollama aşkı” aşılamıştı. Henüz kavrayamadığımız cumhuriyeti, anlamını dahi bilmediğimiz laikliği ve tüm Atatürk ilkelerini biz koruyacaktık!
Ona göre, “Üç tarafımız denizlerle, dört tarafımız düşmanlarla çevrili”ydi. Cumhuriyete uzanan elleri kıracağımızı, laikliğe uzanan dilleri koparacağımızı söylerken, bacaklarının üstünde yaylanırdı: Saldırdı saldıracak sanırdınız!
Bu öğretiler sonucu “düşmanlıklar” o raddeye geldi ki, siyaset, hatta kıyafet farklılığı yüzünden millet kamplara bölündü: Açıklar-kapalılar, evetçiler, hayırcılar!
Kimse kendi doğrusu dışında “doğru” tanımıyor.
Çoğumuz “tek yol” yolcusuyuz! Kimine göre, “tek yol devrim”, kimine göre “tek yol laiklik”! Tek görüş, tek fikir, tek düşünce, tek siyaset, tek renk: Her yerde sadece “biz” ve “bizimkiler” olmalı!..
Herkes bizim gibi inanmalı, bizim gibi düşünmeli, bizim gibi giyinmeli, bizim gibi yaşamalı; herkes bizim inançtan, bizim mezhepten, bizim tarikattan, bizim cemaatten, bizim aşiretten, bizim siyasetten olmalı! “Dünyamızda başka kimseye yer yok!”
“Biz” iyiyiz, “onlar” kötü; “biz” doğruyuz, “onlar” yanlış; “biz” sevabız, “onlar”günah; “biz” cennetiz, “onlar ” cehennem; “biz” gerçeğiz, “onlar ” sanal; “biz”milletiz, “onlar” illet!
Kısacası, “biz” her şeyiz, “onlar” hiç bir şey!
Böyle algılandıkça, ister istemez, “Onlar bizi yok etmeden, biz onları yok edelim” duygusu insana hâkim olur. Bu duygunun devamı hazımsızlık, çekememezlik ve nihayet şiddettir: En küçük meseleleri abartıp birbirimizin gırtlağına dalarız!
“Eğitimde müfredat değişiyor” dediklerinde, ilk aklıma gelen bu oldu: “Çocuklarımıza nefret yerine sevgiyi, hüküm yerine merakı, ezber yerine bilgiyi, ‘farklı’ düşüneni hor görme yerine farklılıklara tahammülü ve farklılıkları hazmetmeyi (uzlaşma kültürü) öğretmemiz lâzım” diye düşündüm.
Eskiden böyle katı değildik. Dindaşlarımızı “kardeş” olarak görürken, yabancılara “türdeş” olarak saygı gösterirdik. Fethettiğimiz bölgelerde yaşayan halklara müsamaha ile bakar, inançlarına, ibadetlerine, kıyafetlerine karışmazdık.
İşte buyurun: Fatih Sultan Mehmed’in fethettiği Bosna’daki Lâtin papazlarına verdiği 883 (1478) tarihli fermana bakın (bugünkü dille özet):
“…Rahiplere ve kiliselerine hiç kimse tarafından engel olunmayıp rahatsızlık verilmeyecektir. Bunlardan gerek ihtiyatsızca memleketimde duranlara ve gerekse kaçanlara emn ü eman olsun ki, memleketimize gelip korkusuzca sakin olsunlar ve kiliselerinde yerleşsinler; ne ben, ne vezirlerim ne de halkım tarafından hiç kimse bunlara herhangi bir şekilde karışıp incitmeyecektir. Kendilerine, canlarına, mallarına, kiliselerine ve dışardan memleketimize getirecekleri kimselere yeri ve göğü yaratan Allah hakkı için, Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) hakkı için, yedi Mushaf hakkı için, yüz yirmi dört bin peygamber hakkı için ve kuşandığım kılıç için en ağır yemin ile yemin ederim ki… söz konusu rahiplere hiç kimse tarafından gadredilmeyecektir.”
O müsamahadan bu katılığa nasıl geldik dersiniz?..
Hoşgörümüz nasıl “horgörü”ye dönüştü?
Bizi yönetenlere açık mektubumdur
Sayın Cumhurbaşkanım!..
Sayın Meclis Başkanım!..
Sayın Başbakanım!..
Yaklaşık olarak elli seneden beri yazıp çiziyorum: “Vatan” diyorum, “Bayrak”diyorum; “Millet”, “Memleket” ve “Devlet” diyorum…
Bu kavramları özellikle genç nesillere emzirmeye çalışıyorum.
Kendimce çileler çektim (kim çekmedi ki?): Bazen itilip kakıldım, bazen horlandım aşağılandım, bazen savruldum…
Ama asla umudumu yitirmedim, mücadelemden vazgeçmedim, ufkumu karartmadım. Olanı “kader”e bağlayıp, umuda sarıldım. En zor zamanlarımda Allah’a dayanıp “hikmet”e râm olarak “irfan mektebi”ndeki eğitimime devam ettim.
Bunlar bir şekilde geçecek, daha iyi, daha güzel günler gelecekti.
Bekleye bekleye, nihayet ömrümün “âhırzaman”ına geldim. Hayatım boyunca gördüğüm “fecr-i kâzıp”lerden yorgun ve bitap durumdayım! Artık “fecr-i sadık”bekliyorum.
15 yıl boyunca yaptığınız muhteşem yatırımlar için teşekkür ederim. Hayalimi bile zorlayan yollarla, köprülerle, tüp geçitlerle ülkemi donattınız. Uluslararası sömürü çetelerinin sömürge araçlarından (IMF gibi) milleti kurtardınız.
Bu hızla eminim APO’su FETÖ’süyle tüm terör odaklarının da kökünü kazırsınız: Siz bu niyet, dirayet ve kapasitedesiniz.
Fakat bir nokta var ki, bir türlü çözemiyorum: PKK denen güdümlü çete, çıkış noktasında kısmen haklı gibi gözüken tüm gerekçelerini kaybettiği halde, gençlerimizi dağa çıkarıp üç-beş günlük eğitimden sonra dağ şartlarında yaşamaya, hatta bombalı yelekler giyip kendini patlatmaya razı edebilirken…
FETÖ denen maşa, üç-beş yıllık eğitimle gençleri ihanet şebekesinin üyesi yaparken ve bunların bir kısmını uçak kaçırıp kendi parlamento binalarını bombalayacak, kendi vatandaşlarını kurşunlayacak kadar alçaltabilirken…
Milli Eğitim Bakanlığı’mız, 20-25 sene eğittiği çocuklarımızı neden “iman-ahlâkâbidesi”ne dönüştüremiyor? Neden “vatan sevdalısı”, “bayrak âşıkı”, “millet meftunu” haline getiremiyor?
Bu işte kesin bir “ârıza” var…
Kültür Bakanlığı’mız, “iman-irfan” kaynaklarımızın diriltici soluğunu hissettiremiyor, ahlâkî temellerimizi yeterince veremiyor, kültür mayasıyla nesilleri yoğuramıyor, engin ve zengin mirasımızı yeni şartlara göre yeniden inşa edemiyor.
Ülkemde kitap okunmuyor, ilmî araştırma yapılmıyor; doğru düzgün şiir, roman, hikâye bile yazılmıyor: Biz bu çoraklığa müstahak değiliz!
Zaten sayıları az olan yazarlarla yayıncılar üvey evlât gibi. Edebiyata-sanata adanmış ömürler bir bir göçerken, kimsenin kılı kıpırdamıyor, ama yerleri de doldurulamıyor.
Sayın Cumhurbaşkanım!..
Bir konuşmanızda buyurduğunuz gibi, “Eğitim ve kültür” problemleri çözülemedi! Dolayısıyla Türkiye, tarih ve medeniyet üzerinden anlatılamadı. Bir bakıma gençlerimize “şuur” aşılanamadı! Tabiatıyla da “mânevi kalkınma”şeklinde özetlenen “büyük hedef”e ulaşılamadı.
“15 Temmuz” dediğimiz o emsalsiz diriliş nefesi bile bir medeniyet hamlesine dönüştürülemediği, romanı, şiiri, destanı yazılamadığı, felsefi temelleri atılamadığı için, sorumsuzca tüketiliyor.
Oysa o muhteşem direnişin üzerinden, nesillere ne mesajlar verilebilir, ne “âbideinsanlar” yetiştirilebilirdi.
Ne yaparsınız ki, niyeti olanın imkânı, imkânı olanın niye yok. Bu durumda ne yapsanız boşluğa düşüyor, yitip gidiyor.
Bütün samimiyetimle söylüyorum ki, siz bu milletin (hatta ümmetin) ikiyüz yıllık hasretisiniz, Sayın Cumhurbaşkanım! Bendenizin ise yetmiş yıllık: Ne ümmetin ikiyüz yıl daha bekleyecek takati var, ne bendenizin yetmiş yıl daha zamanı.Hasretimin en az bir bölümüne ulaşmadan ölüp gitmekten korktuğum için feryat ediyorum.
Eğitim ve kültür meselelerine de bizzat el atın lütfen. Tarih kitaplarını yalandan, yanlıştan arındırın artık. Savaşlar ve isyanlar yerine “ihya” ve “inşa”nın yanısıra, medeniyete katkılarımızı anlatacak ders kitapları yazdırın. Yazdırın ki, “irfan” ve “hikmet” kapıları yeniden açılsın.
Bugün inşa edilen beton ve demirden mamul eserlerin ömrünün sadece yüz sene olduğunu uzmanlar söylüyor. Oysa yetişmiş insanlar sonsuzluğu yaşar. Türkiye’ye gökdelenler yerine, insandan âbideler dikmenin zamanı çoktan geldi.
Eğitim ve kültür yolunda “ebedî âbide” olacak insanlar yetiştirecek adımları bir an önce atmanız dileğiyle saygılarımı arz ederim, efendim.
Tevekkeltü al’Allah!
Peygamber kıssaları, idrakimize yeni pencereler açan oluşlardır...
Bir bakıma her peygamber, hayata yönlendirilmiş bir ışık huzmesidir...
Her biri yaşamın bir bölgesini aydınlatır...
Ancak tümünü idrak edebilenler, daha ışıl ışıl bir “Cadde-i Kübra”da yürümenin tadına varırlar...
Bunun tadına varanlar, her türlü olumsuz şartın, “Külli İrade”den beslenen “Cüz’i İrade” karşısında teslim olacağını ve engellerin ortadan kalkacağını bilir, yakınmak yerine çalışmayı seçen bir aksiyon içinde tüm olumsuzlukları dize getirmeye çalışırlar.
Allah da yardım eder, şartlar dize gelir...
Şartlar dize geldiğinde, olmazlar oluverir...
Örneğin: Hz. Âdem’le Hz. Havva koskoca dünya yalnızlığında birbirlerine kavuşurlar…
Hz. Nuh, tufanı yener…
Hz. Yunus, selamet sahilini bulur…
Hz. Yusuf, kuyudan çıkar…
Hz. İbrahim, Nemrut ateşine meydan okur…
Hz. Musa, Firavun’u Kızıldeniz’de boğar…
Hz. Âlişan Efendimiz ise Ebucehil’i yerle bir eder.
Ne zaman iç-dış ve özel şartlardan bunalsam bunları düşünürüm.
Hayat bir imtihansa, sağlık, hastalık, varlık ve yokluk da o imtihanın evreleridir. Şartlar ne gösterirse göstersin, güçlükleri, korkuları aşmak için çabalamak da insan olmanın şartıdır.
Vaktiyle bizim şartlar beş kalb damarımın değişmesi gerektiğini söyledi. Üstelik bu tablo, hemen hemen hiçbir belirti yokken karşıma çıkmıştı...
Sözün kısası hazırlıksız yakalanmıştım. Tabii çok şaşırdım. Sonra düşündüm ki, hayat bir sürprizler yumağıdır; her gün her şey olabilir...
Bir gün bir şey oldu. Arkadaşlarıma ait özel bir hastanede ablamı ameliyat ettirirken, oluşan iki saatlik boş zamanda kalbime baktırmak istedim. Bu istek beni anjiyodan açık kalb ameliyatına kadar götürdü. Üstelik bu konuda hiç bir şey bilmiyordum...
Nerede, ne zaman, hangi doktora ameliyat olmam gerektiği konusunda her kafadan bir ses çıkıyordu. Sonuçta “Tevekkeltü Alellah” deyip birinden birini seçtim.
Günü gelince, günahlarım-sevaplarım, yanlışlarım-doğrularım, üzdüklerim-sevindirdiklerim, yazdıklarım konuştuklarım ve yaptıklarım-yapamadıklarımla birlikte tüm hayatımı “hayat-memat” arasındaki ameliyat masasına yatırdım.
Böylece, şartlara teslim olmamak için sebeplere müracaat etmiş oldum.
Gerisi Allah’ın bileceği işti: İsterse yaşatır, dilerse öldürürdü.
Bendenizi yaşattı çok şükür.
***
Yani hiçbir durumda korkacak bir şey yok!
Yakınmayı gerektirecek bir şey de yok!
“Tevekkeltü alellah!” de, yürü…
***
“Mevlâ görelim n’eyler,
Neylerse gazel eyler.”
Hikmet, irfan, şükür, tefekkür ve tevekkül
“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete ram ol,
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol!” (Mehmed Âkif)
Mehmed Âkif, en zor zamanlarımızda bu haykırışıyla ümmete “hikmet”in yolunu gösteriyordu. Zira “farkındalık” bununla kaim: Hikmet olmadan tefekküre, tefekkürsüz tevekküle, tevekkülsüz şükre ulaşılmaz!
Osmanlılar, başlığa çıkardığım kavramları es geçmeyen insanlardı…
Ellerinden geleni yapar, sonrasında “tevekkül” ederlerdi…
O kadar ki, “Tevekkeltü alellah” cümlesini levhalara yazmış, duvarlarına asmışlar, her anlamda Allah’a dayanmışlardı…
Onca başarıya bu tek cümlenin ışığında ulaştılar…
Diri bir duruş kazandılar ve o diri duruş içinde her türlü olumsuz şarta meydan okudular.
***
Osmanlı Devleti ve Osmanlı insanı üzerine tespitleriyle meşhur Fransız yazarlardan Brayer’in bir tespiti müthiş derecede beni düşündürür…
Diyor ki: “Osmanlı insanının yakındığını hiç görmedim. Hangi halde iseler şükrederler. Bu yüzden de istikbal endişesi taşımazlar.”
Osmanlı torunları (bizler) için aynı şeyleri söylemek mümkün değil. Çoktan beridir şükrün yerini şikâyet aldı…
“İstikbal endişesi” ise Allah’ın her güne serpiştirdiği güzellikleri algılamamızı ve yaşamamızı engelliyor. Durmadan şartlardan yakınıyoruz...
Zaaflarımızı, yenilgilerimizi, korkularımızı şartlarla izah etmeye çalışıyoruz...
Bence bu, mağlubiyetimize mazeret arama çabasıdır! Çünkü aynı şartları yaşayıp paylaşan başka insanlar pekalâ şartların esiri olmadan yaşayabilmekte, hedeflerine ulaşıp başarılı olabilmektedirler.
Daha açık ifade etmeye çalışayım...
Eğer Peygamberlerimiz şartlardan yakınıp dursalardı, Hz. Âdem’in ömrü Cennet’ten çıkarıldığı için, Hz. Nuh’un ömrü tufana tutulduğu için, Hz. Yunus’un ömrü denize atıldığı için, Hz. Yusuf’un ömrü kuyuya itildiği için, Hz. İbrahim’in ömrü Nemrut’la, Hz. Musa’nın ömrü (onlara selam olsun) Firavun’la karşı karşıya getirildiği, Hz. Âlişan Efendimiz’in ömrü ise Ebucehil gibi bir düşmanla savaşmak zorunda kaldığı için...
Ve...
Hz. Havva’nın ömrü yasak meyveyi yediği için, Hz. Asiye’nin ömrü Firavun’la evlendiği için, Hz. Hacer’in ömrü çölde aç-susuz bırakıldığı için, Hz. Meryem’in ömrü iftiraya uğradığı için yakınmayla geçerdi...
Hâlbuki içlerinde mevcut imanı ve iman eksenli aksiyonlarını harekete geçirip ortaya atıldılar. “Tevekkeltü Alellah” diyerek olumsuz şartların üzerine yürüdüler...
Unutmayalım...
Hz. İbrahim’i, Nemrud gibi, kendini “tanrı” sanan bir “gurur âbidesi” karşısında galip getiren Kudret, Hz. Musa’yı Firavun’un sarayında büyüten Kudretin tâ kendisidir!
Aynı Kudret, Efendimiz’in üzerine de tecelli edince, Efendimiz, bir süre önce kovulduğu Mekke’ye, muzaffer bir komutan olarak dönmüştür...
Çoğumuz günlük hayatımızda benzer tecelliler yaşarız, ama fark bile etmeyiz.
Çünkü hikmet, irfan, şükür, tefekkür ve tevekkül gibi kavramlardan koptuk.
Baksanıza, baharı ve lâlezara dönen İstanbul’u bile fark etmeden yaşıyoruz!
Fatih ve Yavuz türbelerini ziyaretin anlamı ne?
Cumhurbaşkanımıza suikast öneren Batı’nınçıldırdığını filan söylüyorlar ya, katılmıyorum: Çünkü “suikast”, “cinayet” ve her türlü “katliam”, Batı’nın siyaset aracıdır!
Daha yumuşak ve diplomatik yöntemlerle hedefe ulaşamayacağını gördüğünde, hiç tereddütsüz bunları devreye sokar ve en acımasız, en ilkesiz, en hunhar katliamlara imza atar.
Kızılderilileri, zencileri, hatta Cezayirlileri böyle yok ettiler…
Afrikalıları böyle tükettiler…
İnsanları böyle böyle köleleştirip yüzyıllarca sömürdüler.
II. Dünya Savaşı sonlarında, askerden arındırılmış olduğunu bile bile Dresten’i sürekli bombalayarak yüz bine yakın sivili katletmeleri hâlâ hafızalardadır…
Bu olayın hemen sonrasında Hiroşima ve Nagazaki’ye attıkları atom bombalarıyla sadece insanları değil hayvanları ve bitkileri de nasıl katlettikleri hafızalardadır…
Nihayet Cezayir’de, Ruanda’da, Vietnam’da, Küba’da, Afganistan’da, Filistin’de, Irak’ta, Mısır’da, Libya’da yaptıklarının yanı sıra bugün Suriye’de yaptıkları da ortadadır.
Kısacası, Avrupa ve Amerika tarihi, bir “katliamlar tarihi”dir. Bu yüzden, “Erdoğan’ı öldürerek durdurma” önerisine hiç şaşırmadım, sadece tiksindim.
Türkiye’yi belli bir noktada tutmak için, Birinci Dünya Savaşı öncesinden başlayarak tezgâhladıkları oyunların gitgide etkisizleşmesi karşısında, Batı’nın yapabileceği başka bir şey kalmadı.
Terörden kitlesel göçe, APO’dan FETÖ’ye, Gezi’den darbeye kadar her şeyi denediler, ancak Tayyip Erdoğan’ı durduramadılar, Türkiye’ye pes ettiremediler.
Baktılar ki, bütün çelmelemelere rağmen Türkiye kalkınıyor, gelişiyor, Milli/Manevi gücü de yeniden diriliyor, 15 Temmuz ihanetini plânladılar…
Fakat millet, son 15 yılda kazandığı özgüvenle öyle bir şahlanma şahlandı ki, kumpasları yerle bir ederek vatanını kurtardı. Bu hiç beklenmedik olay karşısında, Avrupa apışıp kaldı…
Darbeye bir türlü “darbe” diyemediler: “Tiyatro”-miyatro diye kekelediler.
Derken, Erdoğan, darbe anayasasında köklü değişiklikler yaptırıp halkoyuna sundu. “Hayır” denmesi için kampanyalar yaptılar. Gazetelerine Türkçe manşetler attılar. İtleriyle, atlarıyla saldırdılar…
Buna rağmen halkoylamasından “Evet” çıktı. Öyle tepetakla oldular ki, maskeleri atıp, diplomatik nezaketi dahi bir yana bırakarak, doğrudan niyetlerini açık ettiler: “Tayyip Erdoğan’ı öldürelim!”
Yani işi, âdice cinayet tasarlamaya kadar vardırdılar…
Fransız Siyaset Bilimci Philippe Moreau Defarges, BMF televizyonunda şöyle diyor: “Bu politik krizden çıkmanın tek bir yolu var, o da Erdoğan’ı öldürmek!”
Bu konuda son derece deneyimli sayılırlar: Zira Sultan Abdülzaziz’i öldürerek, Sultan II. Abdülhamid’i indirerek durdurmuşlardı. Erdoğan’ı indiremediklerine göre, bildikleri tek yol kaldı: Öldürmek!
Pek kimse farkında değil, ama öteki gelişmelerin yanı sıra, Batı’yı bu noktaya getiren son derece önemli bir olay var: Halkoylamasından hemen sonra, Sayın Erdoğan’ın Fatih Sultan Mehmed’le Yavuz Sultan Selim türbelerini ziyaret etmesi…
Kanaatimce Batı’ya itidalini kaybettiren bu simgesel ziyaretlerdir. Çünkü bu türbeler sıradan padişah türbeleri değildir. Fatih, Doğu Roma’yı fethederek Hıristiyanlığın kalbine girmiş, Yavuz ise “Halife” olarak İslâm dünyasını birleştirmiştir: İkisi birden, Doğu ve Batı hâkimiyetini temsil eder.
Kısacası, bu türbe ziyaretiyle birlikte Batı’nın beynine kocaman bir “Acaba”saplanmış bulunuyor: “Acaba Türkler yeniden?..”
Gerisini siz tamamlayın…
Peygamber duruşuna muhtacız
Milâdi takvime göre, bir “Kutlu Doğum Haftası”na daha girdik…
İslâm dünyası hâlâ paramparça: Etkisiz ve maalesef itibarsız…
Dindar Müslümanlar kolaycı, ufuksuz, umutsuz: Çok çalışıp üretmek yerine oturup yakınıyoruz! Çabucak vazgeçiyor, pes ediyor, ilk engele takılıp düşüyoruz!..
İşte bu yüzden Efendimiz’e her zamankinden daha çok muhtacız: Onun imanına, sabrına, dirayetine, anlâkına, kararlılığına, şartlara teslim olmayan dik duruşuna ihtiyacımız var.
Nübüvvet yönüyle onu yaşamak elbette imkânsız: Çünkü Nübüvvet yönü, bir dizi mucizeyi de kapsar ki, biz ümmet olarak bunu yapamayız; ama umudumuzu koruyabilir, her şart altında gülümseyebilir, şartlardan yakınmak yerine şartları değiştirmek hususunda elimizden geleni yapabiliriz…
Efendimiz’in hayata karşı duruşu budur! En zor zamanlarda bile o kadar diri duruşludur ki, müşriklerin kontrol ettiği ticari hayatın Müslümanlar için ambargoya dönüştürülmesi sonucunda aç kalınca, karnına taş bağlamış, müşriklerin karşısına yine dimdik çıkmıştır…
Onun diri duruşunu, çabasını, umudunu örnek almak ve “ümmet” olarak yaşadıklarını yaşamaya çalışmak ihtiyacındayız. Bunu başarabildiğimiz dönemde, dünya örneği bir devletin dünya örneği milletine dönüşmüştük. Onun ruhunu ruhumuza aksettirdiğimiz ölçüde büyümüş, gelişmiş, dünyaya meydan okumuştuk…
Ondan kopunca kendimizden de koptuk: Tökezledik, düştük…
Şimdi düştüğümüz yerde kalkmayı öğrenme vaktidir ki, bunu da pek tabii ondan öğreneceğiz!
Dedik ya; Peygamber-i Âlişan Efendimiz’in, olumsuz şartlar ve baskılar karşısında pes etmeyen bir duruşu var: Bu duruş aynı zamanda, Hazret-i Âdemile Havva’nın, yabancısı oldukları bir dünya karşısındaki duruşlarıdır!..
Hazret-i İbrahim’in Nemrut ateşi karşısındaki duruşudur!..
Hazret-i Hacer’in, çöl yalnızlığındaki imkânsızlıklar karşısında yılmayan duruşudur!..
Hazret-i Musa’nın Firavun karşısında boyun eğmeyen duruşudur!..
Hz. Meryem’in iftiralara karşı duruşudur!..
Hz. Hatice’nin hayat karşısındaki duruşudur!
Bu duruşlarda umutsuzluk, sabırsızlık, yakınma, kahırlanma, yenilme yoktur. Adı geçenler, ellerinden geleni eksiksiz yapmışlar ve Allah’a dayanıp daim ayakta, her şartta sapasağlam kalmışlardır.
Müslümanca duruşun özeti de işte budur: Elden geleni eksiksiz yaptıktan sonra tevekkül etmek; yani Allah’a dayanmak.
“Allah’a dayan, sa’ye (çalışma) sarıl, hikmete râm ol;
“Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.” (M. Âkif)
Hatırlayalım ki, Efendimiz’in Medine’ye göçü sırasında yanında yalnızca tek kişi vardı: Hz. Ebubekir. Kitleler o gün için Ebucehil’in safında yer almışlardı. Ebucehil bunu delil göstererek, “Halk gerçeği gördü” derken ve Ahirzaman Peygamber’inin işini kesin olarak bitirdiğini zannedip sevinirken, mağara yalnızlığında Efendimiz, muhteşem yol arkadaşına şöyle fısıldıyordu:
“Korkma ey Ebubekir, Allah bizimledir!”
***
Beşeri reçetelerde huzur bulamayan tüm dünya, “Şiddet Devri”ni kapatıp “Barış ve Dostluk Devri”ni açacak bir “Yürek İnkilâbı” bekliyor.
Bu inkılâbın doğal olarak İslâm dünyasından başlaması gerekiyor: Özellikle de Türkiye’den…
Her seçim sonucuna itiraz alışkanlığı
“Yenilen pehlivan yenilgiye doymazmış” derler, CHP cephesi de yenilmeye doymuyor…
İlk demokratik seçimin yapıldığı 1950’den beri yeniliyor, milletten şamar üstüne şamar yiyor, akıllanmıyor.
Sandık sonuçlarına bakıp neden sürekli yenildiğini düşüneceğine sonuçlara sürekli itiraz ediyor ve bu alışkanlığı yüzünden her seçim sonucu mahkemeye taşınıyor. Başka bir deyişle, iş “karakolda” bitiyor!
Malum kesim, yine müthiş bir öfkeyle millete saldırıyor: Aşağılayıp hakaretler yağdırıyorlar.
Rivayete göre, İsmet Paşa, 1950 seçim sonuçları ortaya çıkıp koltuğu kaybettiğini öğrendiğinde, yumruklarını sıkıp pencereden boşluğa doğru sallayarak, “Nankör millet!” diye haykırmıştı:
Şimdi benzer hakaretler kâh partisinin mensuplarından geliyor, kâh torunundan: Biri “evet”çileri denize dökmekten söz ederken, diğeri “namussuz” ilân ediyor…
İsmet Paşa’nın torunu Gülsün Bilgehan, attığı bir twitte, “hayır” oyu verenleri “namuslu ve cesur” olarak tanımlayıp “evet” oyu verenleri “namussuz” ilân etmiş.
Eğer bu doğru ise, “evet” oyu kullanmış bir vatandaş olarak, hakaretini aynen iade ediyorum! “Evet” diyen de “hayır” diyen de namusludur!
Seçim kaybetmek, insana kendini kaybettirmemeli…
Netice olarak: CHP hep aynı CHP! Kendinden olmayana tepeden bakar, “Devlet benim” mantığıyla hareket eder,şiddet dili kullanır; bu yüzden de, Türkiye’de gerçekleşen ilk demokratik seçimden (14 Mayıs 1950) bu yana, girdiği tüm seçimleri kaybeder…
Genel başkanını yahut parti yönetimini değiştirmesi, sık sık “olağanüstü kurultay”lar (bu sebepten dolayı CHP’ye “Kurultay Partisi” de denir) toplaması bir işe yaramaz. Çünkü sorun genel başkan ve parti yönetimi sorunu değil, “beslenme sorunu”dur!..
CHP milletten değil, başka güçlerden (darbeler ve darbeciler) beslenmeye alışmış! Zaman içinde, milletle aralarında “kan uyuşmazlığı” oluşmuş!
Milli iradeye sürekli itiraz ediyor…
Milli iradeyi sürekli mahkemelere taşıyor…
Genel Başkan değişiyor, parti yönetimi değişiyor, ama CHP “eski hamam eski tas” görüntüsüne çabucak dönüyor…
Her “Olağanüstü kurultay”dan sonra “değişim” mesajları veriyor, ama hiçbir şey değişmiyor.
Bugüne kadar, “olağan”ı ve “olağanüstü”süyle her kurultaya “değişim”sloganıyla girdiğini, “Ortanın Solu”, “Anadolu Solu” gibi sloganlarda varlık aradığını, nihayet “değişim” uğruna “çarşaf açılımı” bile yaptığını, ama hiçbirinin CHP’nin derdine derman olmadığını, hızla “fabrika ayarlarına” döndüğünü biliyoruz.
“Başarı için her yol mübah” anlayışıyla yola çıksa da CHP’yi hiçbir yolun başarıya taşımadığını gördük, görüyoruz.
Genlerine işlemiş devletçi mantığı, statükocu yaklaşımı, askerci tavrı, dine mesafeli duruşu, dindara “irticacı” deyişi, kaymak tabaka dışında kalan halka tepeden bakışı ve sadece kendine demokrasi isteyen anlayışı yerli yerinde kalıyor.
Bu işe, usta-çırak ilişkisi içinde öteden beri CHP’yi tutan “yoldaş” yazarlar bile şaşırıyor, ama yapacak bir şey yok: “CHP’den ne köy oluyor, ne kasaba!”
Her seçim öncesinde “Bu sefer iş tamam” havası basmaktan, seçim sonrasında ise CHP’ye mazeret üretmekten, onlar da yorgun düştü…
Teknoloji insan yetiştirmez!
Kuşkusuz, AK Parti iktidarı teknolojiyi çok iyi kullanıyor...
Çok da güzel yatırımlar yapıyor, Allah için...
Fakat Sayın Cumhurbaşkanı’nın da dikkat çektiği iki konu var ki, o konularda AK Parti iktidarı bekleneni veremedi.
Üstelik bunlar “tali” değil, “ana” konu: Yani bunlar olmadan varolmak mümkün değil...
Eğitim;
Kültür.
Mesele mühim: Zira teknoloji kullanımında ve yatırımlarda geri kalmak çok çok fakirleşmek demektir, ama eğitim ve kültür konuları milletin geleceğini belirler...
Moda deyişle bunlar, “Varoluşsal” konulardır!
Bu konularda 15 yıldır maalesef hemen hemen hiçbir ciddi hamle yapılamadı, hemen hemen hiçbir kalıcı tedbir alınamadı...
Çocuklarımız hâlâ ideolojik dayatmalara muhatap. “Tek kişi”den ibaret bir “yakın tarih” anlatımına mahkûm.
Üstelik anlatım biçimi ilmî kıstaslara değil, “reklam”, “ideoloji” ve “propaganda”ya dayalı...
Bu durumda “özgür vicdanlı çocuk” yetiştirmek isteyen anne-babanın ve pek tabii öğretmenlerin işi çok zorlaşıyor...
Çocuklara bile bile ya “yalan” söyleyecekler ya da inanmadıkları şeyi telkin edip duracaklar.
¥
Ortaokulda tarih dersine gelen Kenan Bey, bilgili bir öğretmendi. Bandırma Vapuru’nun ne kadar “çürük-çarık” olduğunu, sesini titrete titrete her fırsatta anlatan ilkokul Başöğretmenim Hikmet Bey’den sonra ilâç gibi gelmişti.
“O kadar da uzun boylu değil” demesi bugün gibi hatırımda. Kenan Bey’e göre, Bandırma Vapuru, “sağlam” bir gemi imiş.
İlkokul öğretmeninizin “çürük” dediğine, ortaokul öğretmeniniz “sağlam”deyince, paramparça oluyorsunuz: Hangisinin doğru söylediğini kestiremiyorsunuz.
Bizim nesil “paramparça” bir çocukluk geçirdi!
Yeni nesillerin aynı dramı yaşamamaları ders kitaplarının doğru düzgün yazılmasına bağlı, ne var ki bu konuda ciddi bir çaba yok.
Müfredat değişikliği, daha ziyade “kolaylaştırma” amaçlı bir adım gibi gözüküyor. Elli seneden beri atılan adımlar zaten “kolaylaştırma”ya yöneliktir. Hâlbuki beyin zorlandıkça gelişir. Kolaylaştıra kolaylaştıra beyni devre dışına çıkardık! Tabii liseleri de eski ilkokul seviyesine indirdik: İnsan yetişmiyor!
Oysa eğitimin “insan yetiştirmek” gibi ulvi bir amacı olmalı.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın böyle bir amacı olduğundan eminim: Fakat amaca ulaşmak için gerekli “devrimci” faaliyeti pek göremiyorum.
Evet, devrimci!..
Hem de tepeden tırnağa!..
Altından girip üstünden çıkmaca!..
Yoksa ufak-tefek değişiklikler, yıllar içinde büyüyen eğitim ve kültür problemlerimizi çözmeye yetmez: “Pansuman tedbirler” olarak kalır ve bir süre sonra da tavsar gider.
Sınıflara “akıllı karatahta” koymak, çocuklara “akıllı tablet” dağıtmak iyi fikir, ama “bize uygun müfredat” gelmedikçe, okullarımızın duvarlarını, döşemelerini, tavanlarını, kapılarını, pencerelerini “akıllı” yapsak bile bir işe yaramayacak.
Halkoylamalarında +01 zaferdir!
Kadınların neden “dışarıda” yemek yemeğe bayıldığını ve bu konuda kocalarını bir hayli zorladıklarını, halkoylaması günü anladım…
Diyeceksiniz ki, “Elli küsur senelik evli bir adam olarak, yeni mi keşfediyorsun?” Evet, yeni keşfediyor ve bu konuda Shakespeare’in sözlerini tekrarlamakla yetiniyorum: “Kadınları çözmeye bir ömür yetmez!”
“Bu girişle, yaşadığımız halkoylamasının ne ilgisi var?” diye sorarsanız, şöyle: Biz ailece her seçimi ve referandumu “bayram” olarak görürüz: “Demokrasi Bayramı”! Bu bağlamda dün de bize “bayram”dı. Pürneşe sandığa gidip oylarımızı kullandıktan sonra, yemeğe çıktık. Bayram ya, kesenin ağzını adamakıllı açtık! Karnımızı güzelce doyurduk. Artanını paketletip kedilerimize getirdik, onlar da bir güzel nasiplendi.
Midem bozulana kadar her şey yolunda gitti. Sonrası kâbus: “Yemez olaydım”demekten bihâl oldum.
Bir de baktım, eşim, “yemeklerimin kıymetini anladın mı?” dercesine bakıp kıs kıs gülüyor. O an fark ettim ki, kadınların “dışarıda” yemek için ısrar etmelerinin mantığı buymuş: Kendilerini fark etmemizi, biraz daha kadr ü kıymet bilmemizi anlatmakmış.
“Öğrenmenin yaşı yoktur” derler: Âhır ömrümüzde öğrendik, hamdolsun!
Bu olayı “bir referandum hatırası” (bu kelimeyi sevmem) olarak hafızama kaydettikten sonra, gelelim esasa…
Bu referandum Türkiye için çok önemliydi: Çünkü ilk kez bu kadar köklü bir “değişim” yapılıyordu. Alınan sonuçla bu “değişim” gerçekleşme aşamasına geldi…
Referandum bir seçim olmadığı için, sonuçlarına yüzdelik hesaplarla bakılmaz. Referandumlarda yüzde 01 fazla alan taraf “galip” sayılır ve bunu “zafer” olarak nitelemek hata değildir.
Referandum seçim olmadığından, “hayır” çıkan şehirler, siyaset açısından “kaybedilmiş”, “evet” çıkan şehirler “kazanılmış” olmaz: Şartlar “farklı” olduğu için sonuçlar da farklı olur…
Halkoylamasının mutlak galibi, Sayın Erdoğan’dır. Cumhurbaşkanlığı seçiminde aldığı oyları korumuş, güven tazelemiştir…
Bir “galip” taraf olduğu gibi, elbette bir de “mağlûp” taraf vardır: Terör örgütleriyle Batı’daki yandaşları mağlûptur!
CHP siyasi hayatının en tutarlı kampanyasını yapmış, “Ey Kılıçdaroğlu” diye başlayan nutuklara cevap vermemiş (verebileceği pek bir cevabı da yoktu aslında), değişikliğin “tek adam”lık getireceğini ısrarla vurgulamış, en azından kafaları karıştırmayı başarmıştır. Öte yandan, “evet” cephesi bu istifhamı kökünden kazıyacak argümanları yeteri kadar geliştirememiş, dolayısıyla bazı tereddütler giderilememiştir…
MHP Genel Başkanı Sayın Bahçeli ile Genel Merkez’in çabaları, parti tabanında fazla karşılık bulmamıştır. Önümüzdeki günlerde MHP’ye yönelik olarak bazı tartışmaların çıkacağı açıktır…
“Hayır” cephesinin lideri olarak gözüken Sayın Kılıçdaroğlu şimdilik koltuğunu kurtarmıştır…
Neticeten: Referandum sürecinde kullanamadığımız “hayır”la başlayan ne kadar mübarek kelime varsa, artık rahat rahat kullanabiliriz, efendim:
“Hayır”lı olsun!..
Ve dahi, olanda “hayır” vardır!..
Niyet “hayır”, akıbet “hayır”!
“Cehennem olsa gelen bağrımızda söndürürüz!”
Dile kolay, Türkiye dört cephede birden savaşıyordu…
Siyasi Cephe (Avrupa Birliği ülkeleri, Amerika ve içimizdeki hainler)…
Sosyal Cephe (Sosyal medya soysuzlarının yönettiği algı operasyonları)…
Askeri Cephe (Esed güçleri, PKK/PYD/YPG/DEAŞ ve alfabenin sessiz harfleri adedince terör örgütü)…
Ekonomik Cephe (Dolar spekülâtörleri, küresel sermaye, envai çeşit manüplâsyon, uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları)…
Kısacası, bir yanımız terör, bir yanımız savaş, bir yanımız göç dalgaları, bir yanımız ekonomik enstrümanlar…
Ve kalleşçe, alçakça bombalamalar… Masum ve mazlum insanlarımız, gencecik fidanlarımız toprağa düşüyor.
Fakat pes edecek, mücadeleden vazgeçecek değiliz. Biz ki bidayette “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” diyerek Anadolu topraklarına geldik…
Tarihin her kesitinde bu toprakların bedelini kanımız canımızla ödeye ödeye yaşadığımız coğrafyanın her santimetrekaresini “vatan” yaptık…
Toprağımıza canımızı, bayrağımıza kanımızla imanımızı kattık…
“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır,
“Toprak eğer uğruna ölen varsa vatandır” dedik, ebediyet yürüyüşüne bu kararlılık içinde çıktık.
Sözümüzden dönecek değiliz, “olmuyor işte” diyecek değiliz. APO’su, FETÖ’sü, en kahpesi, en belâsı; kim gelirse gelsin;
“Cehennem olsa gelen bağrımızda söndürürüz,
“Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz yürürüz!”
Bu kavganın en hain, en kalleş aşamalarından biri Gezi Olayı, ondan daha beteri ise 15 Temmuz’du; alnımızın akıyla bunları aştık, sınavı verdik…
Bu tür sinsi oluşumlardan sonuç alamayan dış odaklar, içimizdeki ihanet şebekeleriyle birlikte aleni saldırıya geçtiler.
Geçsinler!.. Gelsinler!.. Çanakkale’ye nasıl geldilerse, öyle gelsinler…
Topuna meydan okuyacak ve püskürtecek gücümüz var, çok şükür.
Geldiklerinden beter gidecekler!
Madem işbu noktaya geldi, vatan için ölmemiz gerektiği kadar öleceğiz!
“Daha kaçımız?” diye sormayacağız…
Tıpkı Çanakkale’de, Galiçya’da, Trablusgarp’ta olduğumuz gibi, kimimiz yine şehit olacağız.
Yeni Âkif’ler yeni şiirlerimizi yazacak yine:
“Ey şehid oğlu şehid isteme benden makber,
“Sana ağuşunu açmış, duruyor Peygamber!”
Kendimizi Peygamber kucağına emanet edeceğiz.
Sevr Mağarası yalnızlığında, etrafı düşmanla kuşatılmış bir halde iken, “Korkma Ebubekir, Allah bizimledir” diyen Peygamber-i Âlişan aşkına, “Korkma!..”diyeceğiz, “sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak!”
Bir süre daha şehit cenazeleri önünde saf tutacağız.
Canımız acıya acıya, ağlaya ağlaya oğullarımızın cenaze namazını kılacağız…
Bayrağa sarılı yüreğini (evlâdını) tabuttan alıp toprağa verdikten sonra, kameralara bakıp, “vatan sağolsun!” diyebilecek kadar vatan sevdalısı Anadolu annelerini ve babalarını hıçkıra hıçkıra izleyeceğiz…
Onlarla birlikte hepimiz, “vatan sağolsun!” diyeceğiz.
Vatanın bölünmez bütünlüğünü sağlamak için evlatlarını kurban eden Osmanlı padişahlarını anlamaya çalışa çalışa, aynı amaç istikametinde evlatlarımızı kurban edeceğiz!
Çok kızdık, çok üzüldük, çok ağladık, ama her türlü ihanet şebekesinin de kökünü kazıma aşamasına geldik!
Beş bin senelik devlet tecrübemizin ve tarihi birikimimizin üzerine geleceği yeniden inşa edip, dirilişimizi gerçekleştireceğiz.
Bizim muhteşem dirilişimiz, aynı zamanda başka mazlum milletlerin de yeniden dirilişi olacaktır…
“Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
“Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!”
“EVET” mantığımı takdimimdir
Bendeniz, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra, darbeci generallerin inisiyatifiyle yapılan ve 1982’de usül dışı, hukuk dışı, demokrasi dışı bir yöntemle halkoyuna sunulan mevcut anayasanın tümüne “hayır” demiş biriyim…
Yani o şartlarda süründürülmeyi göze alıp “hayır” diyebilen yüzde sekizin içindeyim (yüzde 92 “evet” almıştı).
“Hayır” demek güya serbest, aslında ise yasaktı. Envai çeşit söylenti çıkarılmış, “hayır” demeye niyetli insanlara çeşitli kanallardan algı operasyonları uygulanmıştı.
Dümdüz “hayır” propagandası yapamadığımız için, yazılarımızda (o günlerde yazdıklarım Nesil Gazetesi’nin arşivindedir) mavi renge (mavi renk “hayır”, beyaz “evet” anlamındaydı) methiyeler düzüyor, bol bol deniz mavisinden, gök mavisinden bahsediyor, arabalarımızda, İbrahim Tatlıses’in tekrar meşhur ettiği “mavi mavi” türküsünü bangır bangır çalıyorduk (neyse ki onu yasaklamamışlardı).
Anlayacağınız bendeniz bu anayasanın tümüne karşıyım. Tümünün değişmesini isterim. Fakat olmadı. Taksit taksit değişiyor. Önceki değişikliğe “evet”vermiştim. Tabii son değişikliğe de “EVET” vereceğim.
Ama benim “evet”im, “hayır”cıları İzmir’den ya da Karadeniz’in herhangi bir sahilinden denize dökmek için değildir…
Benim hâlâ yaşayan ve yeşeren umutlarım var: Oyumu umutlarım istikametinde kullanacağım…
Darbeci generaller ve yandaşları tarafından yapılan bu anayasanın tümüne “hayır” demiştim. Şimdi bazı maddeleri değişiyor. “Ne kadar delinirse o kadar iyidir” mantığıyla hareket edeceğim…
Anayasa değişikliğinden sonra vesayet odakları ebediyen toprağa gömülecek, ikide bir başımıza vurulmayacak, sinsi sinsi “paralel devlet” yapıları oluşturulamayacaktır…
Koalisyonlar devri kapanacaktır. Koalisyon olmaması demek, tek parti iktidarı demektir. İstikrar demektir. Güçlü Türkiye demektir. Ayrıca, CHP’nin ilelebet iktidar ortağı olamaması demektir ki, bu da İttihad ve Terakki tuzağının sonu anlamına gelir…
Uzun gazetecilik ve köşe yazarlığı hayatımda pek çok koalisyon pazarlığı gördüm. Bazı koalisyon pazarlıkları, milletvekili satın almaya kadar giderek iğrenç boyutlara ulaştı. Ahir ömrümde, ülkemde böyle iğrençliklere bir daha asla şahit olmak istemiyorum…
Cumhurbaşkanı “sorumsuz” durumdan “sorumlu” duruma geçecek, her konuda yargılanabilecek, her konuda millete hesap vermek mecburiyetinde olacaktır…
“Patronluk” mevkiine milletin vekilleri değil, bizzat millet oturacaktır…
Bakanlar dışarıdan atanacağından, siyaset yapmakla uğraşmayacaklar, mevkilerini bir dahaki seçime yatırım yapmak için kullanmayacaklardır. Bu da işlerin daha hızlı ve âdil şekilde yürümesini sağlayacaktır…
Özellikle Milli Eğitim ve Kültür bakanlıklarında “idare-i maslahat” dönemi bitecek, bunların başına insan yetiştirmeyi dert edinmiş gözükara ve devrimci uzmanlar atanacak, dolayısıyla bu çok önemli bakanlıklar, Türkiye’nin geleceğini inşa etme işlevine döndürülecektir…
367 gibi garabetler icad ederek Türkiye’yi kilitleyen hukuk cambazlıklarından ülke kurtulacaktır…
Halkın desteğini kazanmış, hatta iktidar olmuş siyasi partiler, Alicengiz oyunlarıyla kapatılma tehdidinden kurtulacaktır…
Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi diktatörlüğe asla yol açmayacak, aksine diktatör taslaklarının hevesleri “ebeden-daima” kursaklarında kalacaktır…
Kırk yıldır ülkemi kana boğan PKK, PYD, YPG gibi bölücü terör örgütleri ile “hizmet”i yıllarca “şer tasavvurun âleti” olarak kullanarak çocuklarımızı çalan, umutlarımızı kıran, nihayet 15 Temmuz gecesi tepemize bomba yağdıran taşeron FETÖ örgütünün ve Avrupalı-Amerikalı destekçilerinin hüsranı bendenizin bayramı olacaktır…
Bunlar gibi daha pek çok gerekçe ile EVET diyeceğim!
Türkiye’m için en iyisi, en güzeli, en anlamlısı, en doğrusu olur inşallah.
Güzellik yarışmalarından evlilik programlarına: Aile yapımızı nasıl bozdular?(4)
1932’de Cumhuriyet Gazetesi bir “Güzellik ve Zarafet Müsabakası” daha tertiplemiş ve bu kez Keriman Halis Ece isimli genç kız birinci gelmiştir.
Orijinal adı “International Pageant of Pulchritude” olan yeni yarışmanın evrensel finali Belçika’nın Spa kentinde olacak ve “Dünya Güzeli” belirlenecektir.
Yarışmacılar Jüri’nin önünde maharetlerini sergiledikten sonra, bir iddiaya göre, Jüri Başkanı sahneye çıkmış ve şu mealde ibretlik bir konuşma yapmıştır:
“Sayın jüri üyeleri, bugün Avrupa’nın, Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz. 1400 senedir dünya üzerinde hâkimiyetini sürdüren İslamiyet artık bitmiştir. Onu Avrupa bitirmiştir. Bir zamanlar sokağı bile pencere arkasından seyredebilen Müslüman kadınların temsilcisi Türk güzeli Keriman, mayo ile aramızdadır. Bu kızı, zaferimizin tacı kabul edeceğiz, onu kraliçe seçeceğiz.”
Bu iddiayı doğrulayacak kaynaklara ulaşamadım. Ne hikmetse görgü şahitleri bile susmuş, olayın asıl kahramanı Keriman Halis ise hiç konuşmamıştır. Ne var ki dönemin Avrupa medyasında buna benzer ifadeler çokça yer almıştır.
Neyse: Sonuçta “Avupalı Türk kızı Keriman Ece”, “Dünya Güzeli” ilân edildi. İşin içyüzünü bilmeyenler şaşkınlıktan tepetakla olurken, bilenler ayağa fırlayıp, “Avrupalı Türk kızı”nı dakikalarca ayakta alkışladı, Osmanlı aleyhine ve yeni Türkiye Cumhuriyeti lehine tezahüratta bulunuldu.
Siyaset yine yapacağını yapmıştı: “Oy gücü” devre dışı bırakılmıştı. Kim bilir nelerin karşılığında, önceden verilen sözler tutulup, “Türk güzeli”, “Dünya Güzeli” seçilivermişti. Bu olay, Avrupa medyasında günlerce manşetlerde kalacak, “Osmanlı kızının son hali” notu eşliğinde, Avrupa gazeteleri Keriman Halis’in mayolu posterlerini dağıtacak ve “Müslüman bir Türk kızının, kendini Avrupalılara beğendirmek için, Belçika’ya devlet imkânlarıyla gönderilmiş olmasını, Türk modernleşme hareketinin doruk noktası” olarak değerlendiren makaleler yayınlanacaktı. Hattâ bazı iddiaların Japonya’ya bile ulaştığı ve “Keriman Halis Olayı” adı altında, okullarda ders olarak okutulduğu iddiaları dahi mevcuttur.
Ne var ki, Keriman Halis Ece, ağzını açıp iddialar konusunda tek kelime etmeyecek, tüm soruları susarak geçiştirecekti (tuhaf bir tesadüf: Bir şekilde Atatürk’ün hayatına giren kadınlar da hayatları boyunca hep susmuşlar, öldükten sonra ise notlarına el konulmuş çift anahtarlı çelik kasalara kilitlenip saklanmıştır).
Yarışmanın ardından Türkiye’ye dönen Keriman Halis, Sirkeci Garı’nda devletin organize ettiği bir bayram havasında karşılandı. O kadar önemsendi ki, açlık, yokluk, kıtlık ve salgın hastalıklar içinde kıvranan Türkiye’nin tüm büyük sorunları bir çırpıda kenara atıldı. Atatürk bile resmi bir açıklama yaptı:
“Türk ırkının necip güzelliğinin daima mahfuz olduğunu gösteren dünya hakemlerinin bu Türk çocuğu üzerindeki hükümlerinden memnunuz. Fakat Keriman Ece, hepimiz işittiğimiz gibi söylemiştir ki, o, bütün Türk kızlarının en güzeli olduğu iddiasında değildir. Bu güzel Türk kızımız, ırkının kendi mevcudiyetinde tabii olarak tecelli ettirdiği güzelliğini dünyaya, dünya hakemlerinin tasdikiyle tanıttırmış olmakla elbette kendini memnun ve bahtiyar addetmekte haklıdır. Cumhuriyet Gazetesi bu meselede Türk ırkının diğer dünya milletleri içinde mümtaz olan asil güzelliğini göstermek teşebbüsünü takip etmiş ve bunu dünya nazarında muvaffakiyetle intaç eylemiştir. Arzusunu da ilave edeyim ki, Türk ırkının dünyanın en güzel ırkı olduğunu tarihi olarak bildiğim için, Türk kızlarından birinin Dünya Güzeli intihap edilmiş olmasını çok tabii buldum.”
Güzellik yarışmalarının hem ipliği pazara çıktığı, hem de artık kanıksandığı ve ciddiye alınmadığı için, yeni bir şeyler lâzımdı: “BBG Evleri”, “Gardrop Savaşları”, “Moda Yarışları” ve “Evlilik programları” “bozguncu taifesi”nin imdadına yetişti…
Kısa ve özet bir ifade ile ailemiz hâlâ saldırı altında!
Güzellik yarışmalarından evlilik programlarına: Aile yapımızı nasıl bozdular?(3)
Yeni “Güzellik Müsabakası”na ilişkin ilk haber, CHP iktidarının “yarı resmi”organı Cumhuriyet’in 04 Şubat 1929 tarihli nüshasında yayınlandı:
“Bütün dünyada güzel kadınlar seçilir ve memleketlerinin güzellik kraliçesi intihap edilirken, bizim böyle bir kraliçemiz niçin olmasın? Türkiye’nin en güzel kadını acaba kimdir?”
Bu haberin durup dururken neden yapıldığı, aynı gazetenin birinci sayfasında iki gün sonra yayınlanan bir ilânla ortaya çıktı: “Türkiye’nin güzellik kraliçesini bulmaya karar verdik... 16-25 yaş arasındaki hanımlar arasında mühim ve ciddi bir müsabaka yapılacaktır.”
“Mühim” ve “ciddi” kelimeleri elbette boşuna kullanılmamıştı: Akıllarda daha önceki fiyaskonun tortuları vardı. Bunları gidermek gerekiyordu.
Gazetenin işi ne kadar önemsediği ve sıkı tuttuğu, konunun “başyazı”seviyesinde ele alınmasından anlaşılıyordu.
Bir hafta sonra, gazetenin sahibi ve başyazarı Yunus Nadi, güzellik yarışmasını köşesine taşıyarak ballandıra ballandıra işliyor, “milli görev” ve “muasır medeniyet” kavramlarını da kullanarak genç kızları ikna etmeye çalışıyordu. Yunus Nadi’nin aynı zamanda milletvekili olduğunu sanırım zikretmeme gerek yok.
Bu arada müsabıkların (yarışmacılar) mayo ile jüri önüne çıkacaklarını da özenle vurguluyor, bunu “gayri ahlakî” bulanlara ise “gerici” damgasını vurmakta hiç tereddüt göstermiyordu.
Müsabıklara ait ilk fotoğraf 07 Mart tarihli Cumhuriyet’te arz-ı endam etti. Onu diğerleri takip etti. Konu ülke gündemine oturdu. Tartışmalar aldı başını gitti. Övgüler, eleştiriler ayyuka çıktı. Yarışmadan yana olanlar “çağdaş uygarlık”diyor, muhalifler ise “ahlâk” üzerinden vuruyordu.
Yarışmanın arkasında iktidar desteği vardı. O zamanın iktidarının dediği dedik, çaldığı düdüktü! Arkasında durduğu bir olayı eleştirmek her babayiğidin harcı değildi. Gür kaşlar hemen çatılır, parmak sallanırdı. Tabii yergiler de “vardır bir hikmeti” denilerek anında “övgü”ye dönüştürülürdü.
Bu sebeple muhalifler ya sustular ya da şekle ilişkin eleştirilere ağırlık vermek zorunda kaldılar. “Ahlâk” sorgusu ve vurgusu bıçak gibi kesildi.
125 yarışmacının fotoğraflarının yayınlanması 21 Haziran 1929 tarihinde tamamlandı. Sonuçlar ise 1 Ağustos’ta açıklandı: Muallâ Suzan isimli genç kız halkın oylarıyla birinci gelmiş, 48 finalist ise “büyük jüri”nin önüne çıkmaya hak kazanmıştı.
Yarışmacılar 2 Eylül günü jüri önüne çıktılar. Feriha Tevfik isimli kız birinci seçildi. Cumhuriyet, yarışmanın birincisini, “Orta boylu, kıvırcık lepiska saçlı, altın gözlü, beyaz tenli, zarif endamlı” olarak takdim ediyor, öve öve bitiremiyordu. Semine Nihat ikinci, bundan önceki fiyasko yarışmanın birincisi Matmazel Araksi ise üçüncü gelmişti.
Fakat birincilik Feriha Tevfik’e yaramayacak, hayatı altüst olacaktı. Önce filmlerde rol aldı, ardından tiyatroya geçti ama 1939’da bir daha dönmemek üzere, evine kapandı. Hiçbir gerekçe göstermedi, hatta bu konular üzerine hayat boyu hiç konuşmadı. Sadece kırgın olduğunu söyleyip durdu. 22 Nisan 1991’de, Cerrahpaşa Hastanesi’nde beyin kanamasından hayata gözlerini kapatana dek sustu, hep sustu.
Bu yüzden başına nelerin geldiğini bilmiyor, sadece tahmin yürütebiliyoruz.
Ne tesadüf: Ondan bir süre sonra “Dünya Güzeli” seçilen Keriman Halis de macerasını anlatmadan suskun ölecektir.
Yarın: İlk Dünya Güzeli “Türk kızı Keriman Halis Ece”…
Güzellik yarışmalarından evlilik programlarına: Aile yapımızı nasıl bozdular?(2)
Sultan Abdülhamid’e tahttan indirildiğini tebliğ eden heyetin içinde bir Yahudi var: Selânik Milletvekili Emanuel Karasso. Bir de Ermeni vekil: Aram Efendi…
Lozan görüşmeleri sırasında Türk Murahhas Heyeti Başkanı İsmet İnönü ile İngiliz Heyeti Başkanı Gladiston’un arasında “arabuluculuk” yapan bir başka Yahudi var: Hayım Naum…
Türk dili Türkçe’yi perişan edip “uydurukça” bir dil haline gelmesini sağlayanların başında, TRT tarafından ismi “A. Dilaçar” şeklinde sunulup asıl kimliği ustaca saklanan Ermeni dilci Agop Martayan…
“Tekin Alp” imzasıyla yazdığı “Türkçü/Atatürkçü” yazılara ilaveten, “Sâfi”imzasıyla kaleme aldığı, “Türk’ün Yeni Amentüsü” isimli safsata kitapla “İslâm Dini” yerine “Türk Dini” icat etmeye kalkışan bir başka Yahudi daha: Moiz Kohen...
Bozulma sürecinin başında yer alan bu ve bunlara benzer isimlerin yanına bir de “Sabatay”cıları koydunuz mu, tablo tamamlanır: Tabii bunlara içimizdeki“gafiller”le “hainler”i de ekleyeceksiniz…
Kimisi dinimizi, kimisi dilimizi, kimisi ailemizi, kimisi kültürümüzü, kimisi müziğimzi, kimisi mahallemizi, kimisi eğitimizi, kimisi milli dünyamızı, kimisi düşünce sistematiğimizi bozmayı hedef almış ve envai çeşit metodlarla “yıkım”işlemini gerçekleştirmişlerdir.
Öncelikli hedefleri ailedir! Aile bozulmadan hiçbir şeyi yeterince bozmanın mümkün olmadığını bilerek, önce aileye el attılar. Ama bunu baskı ve şiddetle yapamayacaklarının farkındaydılar: Bunun için “moda” kavramını, sinemayı, tiyatroyu, romanı, hikâyeyi en iyi şekilde kullanarak, gençleri Batı’ya özendirdiler.
Ardından sıra “Güzellik Yarışmaları”na geldi: Bu tür yarışmalar,genç kızları avlamanın en kestirme yoluydu. Birkaçı bu tuzağa düşerse, gerisi gelir, “lüks hayat”, “özenti” ve “merak” unsurları da kullanılarak “açık-saçıklık”yaygınlaştırılırdı.
İlk “Güzellik Müsabakası”, İpekçi Ailesi’nin sahip olduğu İpek Film tarafından yapıldı. Bu firma, Endülüs Emevi Devleti, İspanya tarafından yıkılınca (1492), zorla Hıristiyanlaştırılmaktan kaçıp Osmanlı’ya sığınan ve Selânik’e yerleştirilen, eski bir Yahudi ailesi tarafından kurulmuştu (içlerinde tam Müslüman olanlar ve olmayanlar var). Tanınmış gazetecilerden Abdi İpekçi ve TRT eski Genel Müdürü, cumhurbaşkanlığı için birkaç kere adı öne çıkarılan eski gazeteci/politikacı İsmail Cem İpekçi gibi bildik isimler bu aileye mensup…
Büyük tesadüf, ama kaynaklara göre, Türkiye’nin ilk güzellik yarışması, 1925-1926 yılında İpek Film Şirketi tarafından Melek Sineması’nda düzenlendi. Ötesini 1932’de yayınlanan, “Güzellik Kraliçeleri ve Güzellik Müsabakalarının Tarihçesi” isimli broşürden okuyalım:
“Sahneye çıkan kızların bazıları alkışlar, bazıları ıslıklarla karşılanmış, birtakım delikanlı grupları kendi tanıdıkları ve beğendikleri kızlar lehinde gürültülü nümayişler yapmışlar, nihayet birinciliği, aynı sinemada halka yer gösteren Madmazel Araksi Çetinyan isminde bir Ermeni kızı kazanmıştır. Bu müsabakanın mükâfatı, birincinin sinema artisti olarak Amerika’ya gönderilmesi olduğu halde Madmazel Araksi Çetinyan’ın hâlâ İstanbul›da olması maksadın, müsabakayı tertip eden film şirketinin üste para da kazanarak kendisine reklâm yapmak isteyen bir açıkgözlüğünden ibaret olduğunu göstermiştir.”
İlk yarışmanın fiyasko ile sonuçlanması, bu yolla farklı sonuçlara ulaşmayı hedefleyen çevreleri rahatsız etti. Fiyaskoyu unutturmak için üç yıl beklediler.
1929’da Ankara’nın emriyle Cumhuriyet Gazetesi devreye girdi.
Yer bitti, konu bitmedi: Artık yarın devam ederiz…
Hüsnü Bozkurt yüzme biliyor mu?
Gündem sürekli değiştiği için bugün başka bir yazımızla araya girmek zorunda kaldık. ‘Güzellik yarışmalarından evlilik programlarına’ adlı yazımıza pazartesi gününden itibaren devam edelim…
Başöğretmen Hikmet Bey, okulun giriş merdivenlerinin en üst basamağında durmuş, yanan gözlerle bize bakıp bağırıyor: “Yunan’ı denize döktük müüü?”
Hep birlikte ağızlarımızı yaya yaya ve gururumuzu kabarta kabarta cevap veriyoruz: “Döktüüük…”
Soruyor: “Neredeeen?”
“İzmir’deeen.”
“Gene gelseler gene döker miyiiiz?”
Yine bir ağızdan bas bas bağırıyoruz: “Dökeriiiz!”
Başöğretmen memnun memnun gülüp “Cumhuriyet Bayramı” nutkuna başlıyor. Biz mutlu mutlu Başöğretmen’i dinliyoruz. Bol bol “Cumhuriyet/hürriyet” kafiyeli vurgular yaparak, kendince anlatıyor.
“Büyük Taarruz”u Fevzi Paşa’nın (Mareşal Çakmak) yönettiğini es geçip yine “Yunan’ı denize dökme”ye geliyor: “Kordonboyu’ndan Yunan’ı denize döktük!”
Daha ilkokuldayım. Küçücüğüm. Gururlanıyorum, çünkü Yunan’ı yirmi-otuz milyonluk bir “devlet” sanıyorum. “Dün” diyebileceğimiz bir tarihe kadar eyaletimiz olduğunu, dörtyüz yıl kadar hâkimiyetimiz altında kaldığını, sonra Batı’nın kışkırtmasıyla bize isyan edip 1828’den itibaren “devlet” statüsü kazanmaya başladığını bilmiyorum.
Bilseydim, “Koskoca imparatorluk orduları bir avuç Yunan’ı denize dökmekle övünür mü?” diye sorardım Başöğretmen’e. Sorar mıydım gerçekten? Pek sanmıyorum. O devir “sorma, araştırma, karıştırma” devriydi.
Neden sonra öğrendik ki, bu da “Çürük Bandırma Vapuru efsanesi” gibi,çürük bir efsane! Efsane olduğunu İzmir Sigortaları İtfaiye Kumandanı Greskoviç’in yangın raporu da doğruluyor (raporun tamamı “Yunan Mezalimi-Türk’ün Siyah Kitabı” isimli eserin 178-181. sayfalarında mevcut).
Zaten o tarihte İzmir’de büyük bir Yunan kuvveti yoktur. Büyük kuvvetler Kütahya üzerinden Mudanya’ya yönelmiş, buradan da rahat rahat Trakya’ya geçmişler. Bir bölümü ise İzmir’e uğramadan Foça üzerinden Midilli’ye çekilmiş. Yani İzmir’de çapaçul bir kuvvet kalmış. Onlar da gemilerle taşınmışlar. Nakliye sırasında, bir an önce gemiye binmekte acele edenlerin oluşturduğu izdihamda bazıları denize düşmüş.
Kaldı ki, Yunanistan, kendi inisiyatifiyle değil, İngiliz’in ve Fransız’ın çağrısıyla İzmir’i almış bulunuyor: “Gel” dendiğinde gelen, “git” dendiğinde gitmek zorunda!
Projenin başında Yunanistan’a “gel” diyenler, proje sonunda “git” demişler. Ayak sürüyünce de İtilaf Devletleri’nin yaklaşımı aniden değişmiş: Silah desteğiyle birlikte mali desteği de kesmişler. Yunanlılar, kuvvetlerimiz karşısında pes perişan olup çekilmekten başka çare bulamamışlar.
Milli Mücadele tarihimizin doğrusu henüz yazılmadığı için bilmiyoruz, ama bu tarihin içinde en büyük “İngiliz kazığı”nı bizimle beraber Yunanistan da yedi. İngiltere’nin verdiği teminata güvenip Anadolu’ya çıkmak ona çok pahalıya patladı. İngiliz desteği çekilince de küt diye kucağımıza düştü! Yani Yunanistan, “büyük İngiliz projesi”nin küçük bir ayrıntısından ibaretti.
Bu olayı kendine ve partisine referans olarak alıp 16 Nisan referandumunda “evet” diyecekleri İzmir’den denize dökmeye hazırlanan CHP Konya Milletvekili Hüsnü Bozkurt’a kötü bir haberim var: Dökemeyeceksiniz.
1. Çünkü böyle bir olay yok!..
2. Madem Yunan’ı yendiniz, bir de denize döktünüz, İsmet Paşa’nız Lozan’da neden savaş tazminatı talep etmedi?.
3. Savaş tazminatı bir yana, neden Batı Trakya’yı ve Ege Adaları’nın bir kısmını daha Yunan’a bıraktı?..
4. Dikkat et, sahiller CHP’ye oy veriyor, endazesiz atışların sizinkileri incitmesin!
Güzellik yarışmalarından evlilik programlarına: Aile yapımızı nasıl bozdular?(1)
İsviçreli aile hukuku profesörü Gaston Jezz, Türk aile yapısının sağlamlığını anlattığı makalesini şöyle bağlıyor: “Ben Batılı bir aile hukuku profesörü olarak diyorum ki; Türk milletinin elinden aile nizamını alınız, geriye hiçbir şey kalmaz”…
İlk hedef böylece belirlenmiş oluyor: Aile…
1932’de ilk vuruşu yapıyorlar, “güzellik yarışması” tertiplemesi halinde “dünya birinciliği” vereceklerini vaat edip, bunun da Türkiye’nin tanıtılmasına önemli katkılarda bulunacağı yolunda Türkiye’yi “ikna” ediyorlar.
Fakat bir sorun vardır: Bu işler Batı’da gazeteler ve dergiler tarafından yapılmaktadır. Türkiye gibi “muhafazakâr” bir ülkede gelebilecek tepkileri göze alıp bu yarışmaya “aracılık” edecek gazete nereden bulunacaktır?
Bulunur: Cumhuriyet Gazetesi… Cumhuriyet’in sahibi Yunus Nadi, CHP milletvekili olduğu için hiç sorun çıkarmaz: Talimatı ve masarifatı alır almaz, hazırlıklara başlar. Kısa bir süre sonra da “duyuru”lar Cumhuriyet’in birinci sayfasında arz-ı endam eder: “Müsabakaya her namuslu Türk kızı iştirak edebilir.”
“Namus” vurgusuna neden gerek görüldüğü ve bu vurgu ile nasıl bir mesaj verilmek istendiği, daha sonra, aday kızlar mayo ile sahneye çıktığında anlaşılacaktır. Zira o tarihler, yarı çıplak bedenini sergileyen kadınlara “farklı”gözle bakıldığı tarihlerdir. Verilmek istenen mesaj ise, “çıplaklık namussuzluk değildir” mesajıdır.
“Cumhuriyetçiler” peçeyi-çarşafı çıkarttırmanın yeterli olmadığını düşünmüş olacaklar ki, böyle bir yöntemle “Türk kızı”nı daha fazla soyunmaya teşvik ihtiyacı duymuşlar. Nitekim “duyuru”da, “Irk, din ve mezhep farkı aranmayacağı, yalnız müsabakaya iştirak edeceklerin asgâri 15 yaşında olmaları” gerektiği belirtildikten sonra, bir konunun altı ısrarla çizilmiştir: “Tekrar ediyoruz: Alüfteler (yani “fahişeler) ve bar kızları müsabakaya iştirak edemezler.”
Yarışmaya katılacak kızların “alüfte” ve “bar kızı” olamayacağının bu kadar ısrarla vurgulanması, “Onlar zaten yeteri kadar bozulmuştur, asıl mesele bozulmayanları bozmaktır!” anlamına mı geliyor, yoksa toplumsal algıyla ilgili bir konu mu, bilmiyoruz. Ama o dönemin toplumu daha muhafazakârdır, “ar”, “hayâ” ve “utanma hissi”yle bağlar şimdiki kadar koparmamıştır.
Toplumun muhafazakâr kanadını kırmak için çaba gösteriyor olabilirler. Çünkü ailelerin çekineceğinden, kızlarını güzellik yarışmasına göndermeyeceğinden korkulmaktadır. O kadar ki, Cumhuriyet, gelen bazı tepkileri dikkate almak zorunda kalmış, bir sayısında “Resim neşrettirmeden de girebilirsiniz”açıklaması yapmıştır.
Hatta bununla bile yetinmemiş, yarışmaya katılmakta tereddüt gösteren kızların “milli” duygularına hitap etme gereği duyarak, “Güzellik kraliçeliği milli bir vazifedir” başlıklı bir haber yayınlamıştır.
Başlığın hemen altında ise şöyle bir “suçlama” yerleştirilmiştir:
“Eğer 1931 Kraliçesi güzel olmazsa (yani gerçek güzeller yarışmaya katılmaz da, çirkin biri ‘kraliçe’ seçilirse), kabahat münevver Türk güzellerinindir.”
İşin ne kadar sıkı tutulduğunu, hafif mazbut ve mütereddit kızları yarışmaya katılmak için milli duyguları nasıl galeyana getirmeye çalıştığını görüyor musunuz?
Soyunmak ve soyunuk olarak erkeklerin karşısına çıkmak “milli görev” olmuş!
Yani “vatan borcu”!.. Sanki askere çağırıyorlar. Fesübhanallah!
Yarın “Güzellik Yarışmaları”nın tarihine bir göz atalım ki, evlilik programlarıyla “amaç bütünlüğü” iyice görülsün…
“Osmanlı’da içki” konusunu tartışmak…
“Osmanlı’da içki” meselesi yıllardır tartışılır...
Dindar kesim “İmalâtı da, satılması da, içilmesi de zinhar yasaktı” derken, laik kesim “Padişahlar bile içerdi” diye tutturur...
Aslına bakarsanız, iki taraf da abartıyor...
Bu konuda bazı bilinmeyenleri yazmanın vakti geldi sanırım...
Öncelikle şunu bilmek lâzım ki, Osmanlı Devleti’nde, Müslümanların içki içmesi, üretmesi ve ticaretini yapması yasaktı.
Ancak Osmanlı toplumu,sadece Müslümanlardan oluşmazdı. İçinde Rum, Ermeni, Musevi gibi Müslüman olmayan topluluklar da yer alırdı... Tabiatıyla bunlar içkiyi “haram” saymıyordu.
Kaldı ki, gayrimüslim azınlıklar “özel hukuk”a tabi idiler. Bu sebeple Osmanlı Devleti, kendi inançları ve arzuları istikametinde özgür hareket edemiyordu.Hele de “içki yasağı” söz konusu olduğunda yabancı(en çok İngiliz) elçilikler ayaklanıyor, dünyanın en ciddi meselesi bu imiş gibi, Saray’a ültimatomlar veriliyordu (Günümüzde bu görevi çoktan beri bizim “laik kesim” yapıyor).
Sonuçta, Osmanlı yönetimi, Avrupa’nın iç işlerine karıştığı son zamanlarında içki üretimine, taşınmasına ve belirlenen yerlerde satılmasına, belli şartlar çerçevesinde gayrimüslimlere (Müslüman olmayanlara) izin verdi.
Buna rağmen zaman zaman tümüyle yasaklandığı da olmuştur. Meselâ, Sultan III. Selim, 1800 yılı başlarında yayınladığı bir Hatt-ı Hümayun’da meyhanelerin kapatılmasını istemiştir.
Bu fermanında, Sultan III. Selim, “Ehl-i İslâmın içkiden külliyen men edilmesi”ni bir kez daha hatırlatıyordu:
“Eğer Müslüman’dan bir kimesne sarhoş görülürse, içkiyi kangı kâfirden aldı ise katlolunsun!”
Ancak bu emri uygulamaya koymak hiç kolay değildi.
Bu konuda üst üste yapılan toplantılarda her kafadan bir ses çıkıyor, ekonomik gerekliliklerden tutun, dini hassasiyetlere kadar bir sürü “gerekçe” çarpışıyordu...
Tartışmaların gereğinden fazla uzaması, en sonunda Padişah’ı çileden çıkardı:
“Kıyl-ü kal (gereksiz ayrıntı) ve söze ba’is olmak küşküllüğü kendinize ‘ad etmişsiniz. İslambol›da iki-üç meyhane kapatup bir iki avretin (fahişeleri kastediyor) hakkından gelmesi için yirmi gün kadar meşveret edip bir nizam veremiyorsun sübhanellah” diye Sadrazam’ı azarladı.
Sekbanbaşı, Sultan III. Selim’e şöyle bir öneri getirdi:
“Meyhanelerin hepsi kapatılsın, fakat reayanın (gayrimüslim teb’a) bekârları için şehrin kenar yerlerinde iki üç tane meyhane açık bırakılsın. Müslümanların girmemesi için de kapılarına güvenlik görevlileri konulsin.”
Sekbanbaşı’nın önerisi Şeyhülislam’ın şiddetli itirazıyla karşılaştığı için kabul görmedi.
Böylece Müslüman ve gayr-ı Müslimlerin alenen içki içmeleri, satmaları ve meyhane açmaları yasaklandı.
Bu karardan tabiatıyla yabancı elçiliklerde çalışanlar da etkilenmişti. Elçilik temsilcileri birkaç kez Sadarete (başbakanlık) müracaat ederek, içki yasağının kendilerini kapsamamasını talep ettiler, ama bu konudaki ısrarlı talepleri dikkate alınmadı. Sadece bir defaya mahsus olmak üzere İngiltere elçisinin on varil, Felemenk elçisinin iki şişe şarap almalarına izin verildi.
Baskıların artması üzerine yasağı yumuşatmak zorunda kalan Sultan III. Selim,elçilik mensuplarının “kifayet miktarı” (yeteri kadar) içki satın almalarına izin verdi.
Aslında Sultan III. Ahmed’inpadişahlığı (1703-1730) döneminde da benzer tartışmalar yaşanmıştı.
O tarihlerde ikisi sur dışında, biri Galata’da olmak üzere İstanbul’da yaşayan azınlıklar için sadece üç meyhane vardı. Yazık ki, 18. Yüzyıl sonlarına doğru bu sayı artacaktı.
“Medeni Avrupa”, “vahşi yerliler”i nasıl medenileştirdi?
1402’de Amerika’yı Hıristiyanlaştırmaya giden meşhur misyoner Bartolome de Las Casas’ın kitabından Kristof Kolomb’un Kızılderililere uyguladığı soykırımı okumaya devam edelim:
“Çocuklarla annelerini ve önlerine çıkan herkesi kılıçtan geçiriyorlardı. İsa peygamberimizi ve 12 havariyi kutsamak ve saygılarını iletmek için uzun darağaçları kuruyorlardı. Ayakları yere neredeyse değecek şekilde, 13 kişilik gruplar halinde onları bağlıyor, ateşe veriyor ve diri diri yakıyorlardı.
Bazıları ise, bütün vücutlarına kuru saman yapıştırıyor ve bu şekilde ateşe veriyorlardı. Diğerlerinin ve hayatta bırakmak istedikleri herkesin ellerini kesiyorlardı. Elleri sarkar durumda, onlara: ‘Gidin, mektupları götürün’ diyorlardı. Bu, ormana kaçanlara haber götürmek demekti.
Beyleri ve soyluları öldürme şekilleri de aynıydı. Önce direkler üzerine tahta çubuklardan bir ızgara yapıyorlardı. Sonra, onları ızgaraya bağlıyor, altlarına da hafif bir ateş yakıyorlardı. Yerliler bu korkunç işkenceler altında, çığlıklar atarak can veriyorlardı. Bir keresinde dört veya beş önemli beyin ızgaralar üstünde yandığını gördüm (sanırım başkalarının da yandığı iki üç çift ızgara daha vardı). Yüksek çığlıklar attıkları için, subayın içi sızlamış veya uykusu bölünmüş olmalı ki, boğulmalarını emretti.
Onları yakan cellâttan da kötü polis memuru (ismini biliyorum, hatta Sevilla’da ailesiyle tanışmıştım), boğmak istemedi. Önce, gürültü yapmasınlar diye kendi elleriyle ağızlarına odun parçacıkları tıktı. Daha sonra istediği gibi yavaş yavaş kızarsınlar diye ateşi körükledi.
Yukarıda anlattığım her şeyi ve sayısız daha birçok olayı gözlerimle gördüm. Kaçabilenlerin hepsi ya ormanlara sığınıyor ya da dağlara tırmanıyorlardı. Amaçları böyle insanlıktan uzak kişilerden, bu kadar merhametsiz ve yırtıcı hayvanlardan, insan soyunun en büyük düşmanları ve yıkıcılarından kaçabilmekti. Bunun üzerine Hıristiyanlar, özellikle kötü tazı ve köpekler yetiştirdiler. Bu hayvanlar bir yerliyi görür görmez, kaşla göz arasında paramparça ediyorlardı. Saldırarak, bir domuzdan daha çabuk yiyorlardı. Bu köpekler büyük zararlar verdiler, korkunç kasaplıklar yaptılar.
Çok ender olarak, yerliler birkaç Hıristiyan öldürdüğü için, Hıristiyanlar kendi aralarında bir karar aldılar. Öldürülen her bir Hıristiyan için yüz yerli öldürmeye karar verdiler.”
“Medeni”leşmek kolay değildi!..
Onun arkasından Kızılderilileri bir de “demokratik”leştireceklerdi ki, garibanların daha çekecek çok çileleri vardı…
Yöntem hâlâ aynı değil mi? Öldürerek “medenileştirmek”, tepelerine bomba yağdırarak “demokratikleştirmek”!..
Amerika Irak’ı böyle demokratikleştirmedi mi?..
Hürriyeti güdümlü füzelerle getirmedi mi?..
Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası eşliğinde teknoloji götürmedi mi?..
Ne de olsa Kristof Kolomb’un çocuklarıdır!
Katliamlar serisi Kristof Kolomb zamanında Haiti’den başlayıp keşfedilen her yerde uygulandı Kolomb ayak bastığında üç yüz bin civarında olduğu tahmin edilen Haiti Adası’nda bugün yerli soyundan gelen tek kişi bulmak imkânsızdır…
Bugün Haiti’de Afrika’dan getirilen kölelerle İspanyol efendilerin çocukları yaşıyor. Kese kese bitirdiler.
O kadar ki, yerliler Hıristiyan misyonerleri “Sizin cennetinizi istemiyoruz!” diye reddetmeye başladılar.
Bu cümleyi ilk telâffuz eden, istenen miktarda altın bulamadıkları için katliama tabi tutulan halkını korumaya çalışmak suçundan yakılarak yakılmasına karar verilen Küba’lı liderlerinden Hatuey’di. Ölmeden önce kendisine Hrıstiyan olmasını teklif edip bu durumda cennete gideceğini söyleyen rahibin yüzüne haykırmıştı:
“Sizin cennetinizi istemiyorum!”
İspanyollarla başlayan soykırım Portekizliler, Hollandalılar, İngilizler, Fransızlar, Belçikalılar, Almanlar, İtalyanlar tarafından devam ettirildi.
Şimdi bize “insanlık dersi” vermeye kalkışan Avrupa, işte bu sayede zenginleşti.
Son sömürü alanları Afganistan, Irak, Suriye, Filistin…
Bu sebeple Türkiye güçlü olmak zorundadır!
“Medeni”ler “vahşi”leri nasıl katletti?
Artık biliyoruz ki, Avrupa’nın yeni yerler keşfetme arzusu “bilimsel” bir merakın ürünü değil, sömürme ihtirasının ürünüdür. Zaten kendi kalkınma hikâyelerini iki ayak üzerine oturturlar:
1. Kömür madeninin Avrupa kıtasına akması;
2. Altın ve gümüş gibi kıymetli madenlerin çoğalmasıyla ipek ticaretinin artması.
İyi ama 15. yüzyılın stratejik değeri kömür madeni, zenginliğin simgesi sayılan altın-gümüş ve iyi para kazandıran ipek Avrupa’ya kendiliğinden mi akmaya başladı? Öyle durup dururken, “Hadi biz Avrupa’ya gidelim” diye karar verip yola mı çıktılar?
Şaka bir tarafa, Avrupa tarihi bu can alıcı soruyu suskun geçiştiriyor. Çünkü bu işin içinde hırsızlık, barbarlık, soykırım, köle ticareti başta olmak üzere, vahşetin envai çeşidi var. Esasen Avrupa “büyük keşifler”e ne din-iman, ne Hıristiyanlık, ne misyonerlik, ne de ilmi merakla çıkmadı… Aklındaki tek şey vardı: Para!..
Bulduğu yeni deniz yoluna “Ümit Burnu” demesinin sebebi de budur…
Cristofus Colombus’un yolculuğu, tek umutlarıydı. Zira Osmanlı’nın Akdeniz ve Karadeniz hâkimiyeti ile meşhur İpek yolunu kendi kontrolü altına alması, tüm umutlarını tüketmiş, kalakalmışlardı.
Osmanlı zenginleşirken, Avrupa fakirleşiyordu. Osmanlı’yı da yıkamadıkları için yeni yollar, değişik çareler bulmalıydılar. Tam o sırada ortaya çıkan Colombus’a dört elle sarıldılar ve umutlarının odağı yaptılar. Doğrusu Colombus da umutlarını boşa çıkarmadı. Altın, gümüş, ipek, kömür, ne bulduysa çaldı. Keşfettiği yerleri iliğine kadar sömürüp Avrupa’ya taşıdı. Çalacak bir şey kalmayınca da insanları çalmaya, onları köleleştirmeye başladı.
Efendilerine yazdığı bir mektupta, yerlilerden şöyle bahsediyor: “Son derece sade, dürüst ve aşırı düzeyde eli açık insanlar. Herhangi birinden, sahip olduğu herhangi bir şey istenince, hemen veriyorlar. Başkalarına olan sevgileri, kendi özlerine olandan çok daha fazla…’’ Mektubunda bu övgüleri sıralayan Colombus, günlüğündeki notlarında ise baklayı ağzından çıkarıyor: “Bunlardan çok iyi hizmetkâr olur. Sadece elli adamla bütün bu yerlilerin hepsine kolayca boyun eğdirebiliriz ve her istediğimizi yaptırabiliriz.’’
Gerçekten de yerliler, yeni gelenleri bir süre dost olarak gördüler. Her şeylerini paylaştılar. Ama “Beyaz Adam”lara yetmedi. O zaman direnmeye başladılar…
Bu olayı, 1502’de Amerika’ya Hıristiyanlığı yaymak için giden Rahip Bartolome de Las Casas, kitabında şöyle anlatıyor:
“…yararlanmak veya kötüye kullanmak amacıyla yerlilerin karılarını, çocuklarını alarak, emek ve alın teriyle kazandıkları besinlerini yiyerek işe koyuldular. Cüretkârlıkları ve küstahlıkları öyle arttı ki, Hıristiyan bir yüzbaşı, bütün adanın yöneticisi sayılan, en büyük hükümdarın öz karısının ırzına geçti. İşte o zaman, yerliler Hıristiyanları topraklarından kovmak için yollar aramaya başladılar. Silahlandılar. Çok zayıf, az saldırgan, dayanıksız ve savunmasızdırlar (İşte bu yüzden savaşları bugünkü değnek oyunları ya da çocuk oyunları gibiydi). Atlarını, kılıçlarını ve mızraklarını alan Hıristiyanlar, yerli Amerikalıların daha önce hiç görmediği eylemlere başladılar…
Katliam ve kan dökme! Köylere giriyor, çoluk çocuk, yaşlı, hamile veya loğusa demeden, ağıllarına sığınmış kuzulara saldırır gibi, karınlarını deşiyor, parçalara ayırıyorlardı. Kimin tek bıçak darbesiyle bir insanı ortadan ayıracağı veya tek mızrak atışıyla başını keseceği ya da bağırsaklarını ortaya dökeceği üzerine bahse giriyorlardı. Anne sütü emen bebekleri zorla alıyor, ayaklarından tutup başlarını kayalara çarpıyorlardı. Bazıları ise onları yüksekten ırmaklara atıyor, bir yandan da gülerek şakalaşıyorlardı…”
Ders kitaplarımızda “Büyük kâşif” olarak bize tanıtılan Kristof Kolomb’un cinayetleri bitmedi…
1402’de Amerika’yı Hıristiyanlaştırmaya giden meşhur misyoner “Bartolome de Las Casas”ın kitabından okumaya yarın da devam edelim.
Kristof Kolomb’u nasıl bilirsiniz?
Portekizce adı: Cristóvão Colombo; İtalyanca: Cristoforo Colombo; İspanyolca: Cristóbal Colón ve Lâtince: Christopher Columbus…
Biz Türkçe’de Kristof Kolomb olarak tanıyoruz.
Ders kitaplarımıza göre, kendileri “Cenovalı (İtalya) büyük kâşif”tir ve “Amerika Kıtası’nı keşfetmiştir…”
Dünyanın en etkili isimlerini araştırdığı için bu işleri çok iyi bilen meşhur Yahudi yazar David M. Eichhorn ise bu tanıtım şekline “yalan” diyor. “Aslında ismi Colombus değildi. Genova’da doğmuş bir İtalyan da değildi. Asıl ismi Juan Colon olan ve Pantevedra yakınlarında doğmuş olan bir İspanyol Yahudisiydi.”
“Elinde harita, kafasında bilgi olmadan meçhul denizlerde macera arayışınaçıktı”ğı görüşünü de yalanlıyor Eichhorn:
“Colombus, anlatıldığı gibi yalnızca cesaret ve önsezilerine güvenerek yola çıkmadı. Ona ‘Yeni Dünya’nın yolunu gösteren, bilgiler ve haritalar vardı, ama gizlemişti.”
İtalyan matematikçi, gökbilimci ve haritacı Paolo dal Pozzo Toscanelli’nin(1397–10 Mayıs 1482), kendisine mektuplar yazdığını ve yeni dünyanın varlığından bu mektuplarda söz ettiğini de saklamıştı.
Bu “yalan” geleneğini Batı dünyası da sürdürdü. Meşhur Müslüman âlimlerinden Biruni’nin Colombus’tan 500 sene kadar önce Amerika’yı teorik olarak keşfettiğini ve haritaladığını yüzyıllarca sakladılar.
Bu gerçeği yeni yeni ifade ediyorlar. Mesela, İngiltere’de yayınlanan tarih dergisi History Today, 2014 yılı başlarında yayınladığı Amerika’nın keşfine ilişkin bir makalede, 15’inci yüzyılda, Kristof Kolomb tarafından keşfedildiği söylenen Amerika topraklarının çok daha önce İskandinav denizciler ve İslam âlimleri tarafından bilindiğini yazdı ve Biruni’den övgüyle bahsetti.
Peki, asırlık yalanın hesabını kim verecek?
Bu bir yana, Amerika Kıtası’nı Colombus’un keşfettiği bile başlı başına büyük bir yalan olabilir. Bu konuda gün geçtikçe yeni belgeler ortaya çıkıyor ve her belge “Avrupa yalanı”nı biraz daha net olarak günyüzüne çıkıyor.
Kısacası, Amerika’yı Colombus’un keşfettiği yolundaki inanç, hâlâ ispata muhtaç. Ne var ki, “Cenovalı denizci”nin ya da Yahudi bilgin David M. Eichhorn’un iddiasıyla Pantevedralı Yahudi Juan Colon’unsu katılmamış bir “sömürücü-soyguncu”, hattâ “soykırımcı” olduğu çoktan ispat edilmiş durumda…
Amerikalı ve Avrupalı yazarlarla film yapımcıları onu ne kadar “kahraman” ne kadar “insancıl” gösterirlerse göstersinler, Colombus ayak bastığı her yeri talân eden, yerli halkı katledip zenginliklerini çalan bir “barbar”dır.
Kızılderililer de onu böyle hatırlayıp böyle anlatıyorlar.
Düşünün ki, Colombus, Amerika Kıtası’na ayak bastığında kıtada 30 milyon Kızılderili yaşıyordu.
İnsan ırkının en düşük artış oranı esas alındığında, günümüzde Kızılderili nüfusunun en az 200 milyon civarında olması gerekiyor. Oysa 2 milyonu zar-zor buluyor.
O ve gözlerini altın hırsı bürümüş diğer Avrupalılar, öldüre öldüre bitirdiler!
Çünkü Avrupa insanı, kendinden başkasını “insan” olarakgörmeyen bir anlayışa sahiptir. Colombus da yerlileri insan olarak görmüyordu. Yahudi kökenli Fransız yazar ve siyasetçi Jacques Attali, “…adanın huzurlu yerlilerinden bazıları onları karşılamaya gelmişlerdi. Colombus onları insan olarak kabul etmiyordu”diyor.
Colombus, Avrupa’da “insan ticareti”ni başlatan “tüccar”dır!
Gençliğimde askerî darbelerin izi var
Ezanın ürke ürke okunduğu bir dönemde, pek tabii Kur’an korka korka öğrenilir. Arada bir jandarmalar geliyor, camiye giriyor, ne okuduğumuza bakıyor, Oflu Hoca’ya sert sert bir şeyler söylüyorlar ve söylene söylene gidiyorlardı.
Başöğretmenim (o tarihte ilkokulları müdür yerine başöğretmenler yönetirdi) her cumartesi öğle vakti tüm öğrencileri okulun bahçesinde sıraya dizer, parmağını mavzer tüfeği namlusu gibi suratımıza sallayarak, “Pazar günü camiye gidenin dişlerini sökerim!” derdi.
Öylesine diş sökme meraklısıydı ki, dişçi olması gerekirken, yanlışlıkla öğretmen olduğunu düşünmekten kendimi alamazdım.
İlkokul hamâsi nutuklar dinleyerek ve milli bayramlarda hamâsi şiirler okuyarak bitti.
Başöğretmenim durmadan laik Türkiye’nin birikimlerinden, zenginliklerinden, cumhuriyetin faziletlerinden söz ederek geçmişi kötüler, sanki cumhuriyeti reddediyormuşuz telâşı içinde, göklere çıkarırdı.
Hâlbuki hepimiz cumhuriyet çocuğuyduk: Cumhuriyeti reddeden filan yoktu…
Ama önce aş lâzımdı, iş lâzımdı, hürriyet lâzımdı: Aş yok, iş yok, hürriyet yoktu.
Şimdi söyler misiniz lütfen: Bu serüvenin hiç yaşanmamış bölümünün, yani çocukluğumun, askeri darbelerle yaralanıp korkularla berelenmiş güzelliğinin, yani gençliğimin hesabını kimden sorayım?..
İdeolojik şiirlerle neslimin çocukluğunu çalanlardan, neslimin gençliğini sloganlar cehennemine fırlatanlardan, neslimin orta yaşında ise ülkemi bir açık hava hapishanesine döndürüp âdeta çocukluğumuzu, gençliğimizi, özetle mazimizi ve bir bakıma da geleceğimizi zindana atanlardan bir şekilde hesap sormak gerekmiyor mu?
Büyük hesap gününe inanmasaydım, herhalde çok mutsuz olurdum: Şimdiki halde, inancım en büyük mutluluğumdur!
Gazeteciliğe ortaokul sıralarında, okul müdürünün izniyle çıkarmaya başladığım duvar gazetesiyle başladım.
İlk köşe yazımı da o gazete için yazdım. Ne yazık ki, ilk köşe yazımı yazdığım ilk gazetemin ömrü yalnızca onbeş dakika kadar oldu.
Yazdığım ilk köşe yazısında, içindeki çelişkiler sebebiyle tarih kitabını eleştirmem okul müdürünün hoşuna gitmemiş, bu yüzden gazetemi hışımla duvardan indirmişti…
Ceza filan almadım, ama sıkı bir tembihten geçirildim. Müdür Bey’e göre, önce okullarım bitmeli, büyümeliydim. Ancak bir yerlere geldikten sonra, böyle eleştiriler yapabilirdim.
Okullar bitti. Büyüdüm, gazetecilikten emekli oldum. Yüz civarında da kitap yazdım. Ama hâlâ bildiklerimi, düşündüklerimi söylemeye bırakmıyorlar: “Başın derde girer!” diyorlar.
Haklıdırlar: Çünkü antidemokratik anayasa maddeleriyle birlikte, “Atatürk’ü Koruma Kanunu” hâlâ yürürlükte…
Ayasofya hâlâ müze (biletle giriliyor ve fetih ordusunun secde ettiği yerlere çamurlu ayakkabılarla basılıyor)…
Ders kitapları hâlâ yalan söylüyor…
Bendeniz hâlâ gerçeği arıyor, ne hazin ki, bulduğum gerçekleri özgürce yazamıyor, konuşamıyorum.
Aradaki kırk küsur yıl geçmemiş, yıllar hiç yaşanmamış gibi!
Söyler misiniz lütfen: 15 Temmuz imtihanını alnının akıyla vermiş bu millet, özgürlüğü hak etmiyor mu?
“Ey şehid oğlu şehid!”
18 Temmuz 2017 Salı
Biz bu topraklar için padişahlarını, sadrazamlarını, vezirlerini şehit vermiş bir milletiz. Hâlâ da aynı topraklar için şehit veriyoruz. Ruhları şâd olsun!
Yıl 1389..
Osmanlı tahtında Sultan I. Murad oturuyor…
Haçlılar yine Papa’nın teşvikiyle birleşmiş, vura-kıra Kosova’ya yürümüşlerdir…
Ve yine yenilmişlerdir…
Ve yine kalleşliğe yönelmişlerdir…
Her zamanki gibi…
***
Sultan Murad, Kosova Zaferinden sonra zırhını çıkarmış, savaş meydanını dolaşıyordu. Birkaç ağır yaralıya elleriyle su içirdi, birkaçını teselli etti, gencecik olanların saçlarını okşadı…
Gözlerini nem bağlamıştı: “Bu dem de beceremedik” diye inliyordu için için, “şehadet şerbetini nûş idemedik!”
Derken, yaralı bir Sırp asilzadesinin kendisiyle görüşmek istediğini, görüşme gerçekleşirse, Müslüman olma ihtimali olduğunu arz ettiler.
Otağ-ı Hümâyuna girmek üzereyken, durdu. Kısa bir süre düşündü: Şehit olamamıştı, ama bir Hıristiyanın hidayetine vesile olup şehadete eş sevap kazanabilirdi.
Yanına getirilmesini emretti. Üstü-başı kan içinde birini getirdiler. Zırhı parçalanmış, tuğulgası başından düşmüş, kanlı saçları omuzlarına saçılmıştı.
Bu kişi, Kral Lazar’ın damadı Miloş Kabiloviç (Obiliç)’ten başkası değildi. Padişah’ı öldürme yeminini tutmaya gelmişti.
Avrupalı da oyun bitmez! Müslüman olmak istediğini söyleyerek Padişah’a yaklaştı. Rolünü o kadar büyük bir ustalıkla oynuyordu ki, kimse kuşkulanmamıştı. El öpme mesafesine kadar sokuldu. Birkaç güzel sözle herkesin dikkatini dağıttıktan sonra, kolunda sakladığı hançeri çıkarıp Padişah’ın göğsüne sapladı.
Ortalık karıştı. Endişeli emirler “ah-vah” çığlıklarına katıldı. Saldırganı yakalayıp oracıkta “kârını itmam eylediler”. Lâkin Sultan Murad ölümcül şekilde yaralanmıştı. Yine de gülümsüyordu: Savaşın başında, “Ab-ı rûy-i Habib-î Ekrem içün/Kerbelâ’da revan olan dem içün” ettiği dua kabul olmuş, “Ya Rab! Benişehid eyle/ Ahırette beni said eyle” şeklindeki sözleri, şehadetle ödüllendirilmişti.
Otağına taşıyıp yatırdılar. Hekimler yetişti: Merhemler urup yarasını sardılar, ama umutsuzlukları gözlerinden okunuyordu.
Padişah-ı Cihan ölüyordu. Yok, ölmüyor, şehid oluyordu: “Onlara ölü demeyiniz, onlar sağdır, ama siz bilemezsiniz” buyrulmuştu.
Buyruğa göre, sonsuz hayata geçiyordu.
Büyük oğlu Bayezid’in getirilmesini emretti: “Bundan sonra padişahınız Bayezid’dir, bana nasıl itaat üzre oldunuzsa, ona da itaat üzre olun” dedi, şehit oldu.
Büyük bir padişah, iyi bir Müslümandı. 13 yıl içerisinde Osmanlı Devleti’ne neredeyse çağ atlatmış, nice büyük savaşlar kazanarak Osmanlı Devleti’ni büyütmüş, yüzölçümünü 942.000 kilometrekareye çıkarmıştı.
Son zaferiyle ise Osmanlı Devleti topraklarını Tuna Nehri’ne taşımıştı.
Türklerin İslam dünyasındaki önemi artmıştı...
Haçlı kuvvetleri ikinci defa mağlup edilmiş, Osmanlı’nın Avrupa’dan çıkarılması plânları çökmüştü…
Yine çökecek: Çünkü hâlâ şehitler veriyoruz.
“Ey şehid oğlu şehid isteme benden makber,
“Sana ağuşunu açmış, duruyor Peygamber!” (Mehmed Âkif).
NOT: Bir süredir yazılarım aksadı, bu süre içinde önemli bir ameliyat geçirdim. Hâlen nekâhat dönemindeyim. Lütfen dua buyrun.
Başka bir şehit padişah: Muhteşem Süleyman
19 Temmuz 2017 Çarşamba
Pek kimse farkında değil, ama Kanuni Sultan Süleyman da şehit padişahlardandır... Hasta haliyle çıktığı cihad meydanında ahirete doğmuştur (tabiri değerli Tuğrul İnançer Hoca’dan öğrendim. Ana rahminde ölür dünyaya doğarmışız, dünyada ölür ahirete doğarmışız, ahirette de ölür ebediyete doğarmışız. Teşekkürler Hocam)…
Kanuni’nin hikâyesi kısaca şöyle…
Muhteşem Süleyman, son seferiyle tekrar Avusturya üzerine yönelmişti (1 Mayıs 1556)…
Yetmiş bir yaşındaydı ve diri göründüğünü söyleyenlere acı acı gülümseyip, “Ayruk gocaduk” diyordu.
Gud hastalığına müptelâ idi. Ayakları “testereye tutulmuş gibi” ağrıyordu. Buna rağmen cihaddan geri durmamış, at sırtında aylarca sürebilecek bir yolculuğa çıkmıştı.
Zigetvar Kalesi kuşatması sırasında rahatsızlığı arttı. Koca çınar yıkılma aşamasına gelmişti. Başucunda 24 saat Kur’an-ı Kerim okunmasını emret-ti. Hafızlara sık sık kendisi de eşlik ediyordu.
Zigetvar kuşatması uzadıkça canı sıkıldı. Vezirlerini Otağ-ı Hümayûn’a (padişah ça-dırı-) çağırdı: “Bu kal’a bizum yüreğumuzi yakmışdur” dedi, “dileruz Haktan ateşlere yana!”
5 Eylül günü dış kalenin teslim alındığını duyunca, pek sevindi. Ellerini açıp dua ettikten sonra, bir anlık gençleşen sesiyle son kez kükredi:
“Tiz iç kale de fetholuna!”
İç kale de fethedildi. Ne çare ki koca Hünkâr, ondan sadece birkaç saat önce fâni hayata gözlerini kapamıştı, ahirete doğumu gerçekleşmişti (6/7 Eylül gecesi, 1566)…
Son mutluluğunu yaşayamadı.
Sahib-i devlet fani hayattan terhis olmuştu. Padişah-ı cihan, dâr-ı cihana irtihal eylemişti. En uzun seferi başlamıştı ki, o uzun sefere tac u tahtsız, şan u şöhretsiz çıkılırdı...
Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa’yı bir endişe bulutu sarmıştı. Padişah’ın ölümü yüzünden kargaşa çıkma ihtimalinden korkuyordu. Bu yüzden elîm ölümü ordudan saklamaya karar verdi. Sadece birkaç üst düzey idareci bilecekti.
Bu karardan sonra, hekimler, Kanuni’nin iç organlarını çıkarıp (Müverrih Solakzade’nin ifadesidir) cesedini “tahnit” ettiler (meşhur tarihçimiz İbrahim Peçevi, “Sokollu Paşa, Padişah-ı cihanı pastırma gibi sardı” diyor.
Sayıları on ikiyi geçmeyen küçük bir cemaatle ilk cenaze namazını kıldıktan sonra, iç organlarını yatağın altına gizlice gömdüler. Bedeni ise tahtın altına yerleştirildi ve ordu Zigetvar’dan hareket edinceye kadar, kırk günden fazla tahtın altında saklandı.
“... ve mutad üzre şemleler sarınıp otağ-ı hümâyûn önünde namazın kıldılar. Andan Vezir Ahmed Paşa’yı ve Şeyh Nureddin Zade Efendi’yi ve merhumun makbul ve merğubu olan Ferdad Ağa’yı na’şı rahmet nakışları mürafekatine koşup canib-i İstanbul’a revane kıldılar ve cami-i şerifleri mihrabı önünde defn olunmasını ferman ettiler.” (Tarih-i Peçevi).
Cenaze namazını Ebussuud Efendi kıldırdı…
Önce uzun uzun tabuta baktı, gözlerini sildi, hazırlandı…
Tam 46 yıl hükümdarlık yapmış Muhteşem Süleyman için niyyete durdu: “Er kişi niyyetine!”
Tekbir aldı: “Allahü Ekber!”
İstanbul Süleymaniye’deki ca-minin avlusunda, Koca Sinan’a yaptırdığı türbesine defnedildi. Allah rahmet eyleye.
Bugün 570 ziyaretçi (3600 klik) kişi burdaydı!
|
| Bugün 134 ziyaretçi (212 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|